# Zekât ve İnfâk

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/zekat-ve-infak
**Sayfa:** 238

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

ZEKÂT VE İNFÂK

 “İttika” malı elden çıkartmak değil, gönülden çıkartmaktır.” Selahattin Uşşaki Hazretleri “Tuhfetü'l Uşşaki” Düzenleyen ve Yazan

TERZİ OĞLU MURAT DERÛNİ 

(205-15) İRFAN SOFRASI NECDET ARDIÇ TASAVVUF SERİSİ (205-15-) NECDET ARDIÇ

İZ-TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84

(0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER …………………………………………………………………… (3) TERZİ BABAMIN ÖNSÖZÜ ……………………………………………. (5) ÖNSÖZ …………………………………………………………………………. (8) GİRİŞ …………………………………………………………………………. (10) ZEKÂT………………………………………………………………………….. (18) İNFAK …………………………………………………………………………. (21) SADAKA ……………………………………………………………………… (22) FITR SADAKASI ………………………………………………………… (24) AREFE…………………………………………………………………………… (25) CİZYE ………………………………………………………………………… (27) ZEKÂT VE SADAKA A.T. YOLCU ……………………………… (34) ZEKÂT İLE SADAKA ARASINDAKİ FARKLAR ……………… (39) Şeriat mertebesi itibariyle ile …………………………………… (44) Tarikat mertebesi itibariyle ……………………………………… (44) Hakikat mertebesi itibariyle ……………………………………… (45) Marifet mertebesi itibariyle ……………………………….……… (45) İkinci yorum (Fakr) …………………………………………………… (54) İttika malı elden çıkartmak değil, gönülden çıkartmaktır …………………………………………………………………………………….. (58) NEFSİ ZEKİYYE ………………………………………………………… (62) H.Z. MEVLÂNÂ’NIN YEDİ ÖĞÜDÜ ……………………………… (64) Cömertlik ve Yardım …………………………………………………. (68) Cûd …………………………………………………………………………….. (69) İsâr …………………………………………………………………………….. (69) Fakr ……………………………………………………………………………. (69) KEVSER NEHAR ………………………………………………………… (75) ZEKÂT… (İNSÂN_I KÂMİL)………………………………………… (94) Mesnevi-i Şerif Zekât, Sadaka ve İnfak Beyitleri …… (103) Zekât Kapısı ……………………………………………………………… (147) AZİZ YARDIM …………………………………………………………… (149) (Selâm) ismi Dârüsselâm ………………………………………… (163) (1)(2)(3) şişe şarap ………………………………………………… (178) ()A’ma ………………………………………………………………… (179) Yoksullar …………………………………………………………………… (186) Düşkünler, miskinler ………………………………………………… (186) Zekât işlerinde çalışanlar ………………………………………… (187) Müellef-i Kulûb ………………………………………………………… (187) Köleler ……………………………………………………………………… (187) Borçlular …………………………………………………………………… (188) Allah yolunda olanlar ……………………………………………… (188) Yolda kalmış kimse ………………………………………………… (190) ZEKÂT ÂYETLERİ …………………………………………………… (191) İNFAK ve SADAKA ÂYETLERİ …………………………………… (245) ZEKÂT ve SADAKA HAKKINDA BAZI HADİSLER …… (296) İZ-TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ……………………….. (304) TERZİ BABAMIN ÖNSÖZÜ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Muhterem okuyucularım bilindiği gibi İslâm, beş şart üzere kurulmuştur. Bunlar kelime-i şehâdet getirmek, Allah’ın varlığına birliğine, ve onun Peygamberi Muhammet Mustafa Efendimize îmân etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacc’a gitmek, ve zekât vermektir. 

 Daha evvelki kitaplarımızdan. 

 (02/Hacc divanı) ve diğer umre dosyaları kitaplarımız da, Hacca ve umreye dair bazı yaşanmış bilgiler verilmiş idi. 

 (05/salât-namaz) isimli kitabımızda, namazın bazı özellikleri Hakk’ında da özel bilgiler verilmiş idi. 

 (07/ İslâm, Îmân, İkân) isimli kitabımızda da özetle imân ve Îkân Hakk’ında da özet bilgiler verilmiş idi. Bu kitabımıza da ilâve edildi. 

 (10/ kelime-i Tevhid) isimli kitabımızda da “kelime-i tevhid” Hakk’ında özel bilgiler verilmiş idi. 

 (72/ Îmân ve Îkân) isimli bu kitabımızda da gene Îmân ve îkândan biraz daha fazla mâlûmat verilmeye çalışılmıştı. 

 104) Hacc Umre ve hakikatleri) Bu kitabımızda da Hacc ve umre hakkında bazı özelliklerini ortaya çıkarmak için (Ç.H.U.) oğlumuz Terzi Babanın Umre hatıraları isimli dosyalarını da tarayarak ilgili bilgileri derleyip bu kitabı meydana getirmişti, ellerine gönlüne sağlık, çalışmaları için teşekkür ederiz.

 198) Ramazan ve oruç) Bu kitabımızı da Murat Derûni oğlumuzun oldukça yoğun bir çalışması neticesinde meydana getirdiği bir kitabımızdır. İçinde Ramazan ve oruca dair oldukça ilginç bilgiler vardır. Onun da, ellerine gönlüne sağlık olsun 

 205) Zekât ve infak) Bu kitabımızı da Murat Derûni oğlumuzun oldukça yoğun bir çalışması neticesinde meydana getirdiği bir kitabımızdır. Bu kitabımızın da içinde zekât ve infaka dair oldukça dikkat çekici bilgiler vardır, inşeallah okuyan okuyucularımıza faydalı olacaktır. Rabb-ım hazmını ve idrakini versin. 

 Muhterem okuyucularımız, Cenâb-ı Hakk bizleri, cümlemize verdiği, zaman sermayesinin kıymetini bilenlerden eylesin. Bu dünyada İnsan oğlunun tek sermayesi ve varlığı sadece zamanıdır. Bunun dışında asli olarak hiçbir varlığı yoktur. Belki dünya üstünde menkul veya gayrı menkul değerleri olabilir, bunlar geçicidir her zaman kayıpları türlü vesilelerle elden gitmektedir. 

 Ömür boyu bizlerden istesek’te, istemesek’te pek çok şeyler ayrılmaktadır, ancak hiçbir şekilde bizlerden ayrılmayan sadece zamanımızdır. Zaman eşittir varlığımızdır. O halde bu değerli varlığımızı hem dünyayı kurtarmak, hem ahireti kurtarmak için harcamak, bizler için en güzel ve verimli bir değerlendirme olacaktır. 

 O halde ebedi hayatımızı bu zamanımız içinde kurtarmaya çalışmak en büyük değerlendirmemiz olacaktır. Bu yüzden yaklaşık şu an itibari ile (205)e ulaşmış olan ve yazılımlarına devam edilen kitaplarımız daha henüz neticeye ulaşmamıştır. Yazılan kitaplarımızın içinde yukarıda bahsedilen dinimizin beş şartı da ilgilendiren kitaplarımızda vardı bu kitabımızla bunlar tamamlanmış olmaktadır. 

 O halde elimizden geldiği kadar ahiret hayatımızı Mehabbetullah’ın ve Muhabbet-i Rasulullah-ın özümüzde gelişmesini ve yaşamasını temin etmek için bu kitaplardan istifade etmemiz çok yararlı olacaktır. 

 İnşeallah hep birlikte bu yolda hayatımızı devam ettiririz. Gayret bizden muvaffakiyet haktandır.

------------------- 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c. c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s. a. v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret Babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, cedlerinin geçmişlerinin de, ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi. 

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; 

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır. 

 “ İz- - Terzi Baba Tekirdağ.” (26-04-2022) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

 O günlerde-bu günlerde üzerinde yapmak istediğim çalışma konusunda İz-Efendi Babam ile yaptığım istişare sonucu İslâm’ın beş şartı olan “Namaz” “Kelime-i Tevhid” “Oruç” “Hac“ konusunda çalışmalar yapıldığını “ZEKÂT” konusu ile de beş şart hakkında bâtini çalışmalar tamamlanacağını ve bu konuya yoğunlaşmamın iyi olacağını ifade etti. Böylelikle “Zekât” hakkında Terzi Baba Gönülden Esintiler içinde yerini alması içinde çalışmalara manevi işaret ile başlanmış oldu. İz-Terzi Babamın daha önceki yapmış olduğu çalışmalar da işimizi kolaylaştırdı…

 Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Gönülden Esintiler adlı İz-Terzi Baba kitaplarından biri de “Zekât ve İnfak” kitabıdır. İçinde bir hayli mevzular olan bu kitabın zâhir bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

 İrfaniyet yolunda maddi ve manevi desteğini esirgemeyen eşim Serpil ve kızım Eslem Şura hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşeallah. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi Babamın ruhaniyetlerine, ceddinin-ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 Terzi Oğlu Murat Derûni

 15-01-2020

 Üsküdar/İSTANBUL

GİRİŞ

5.01.2021 Sal 20:20

Hayırlı akşamlar Murat oğlum hamdolsun demek ki hepimiz iyiyiz Rabb-ımıza şükrederiz. 

Bende sana yeni çalışman için iki konu verecektin sorduğun iyi olmuş. Şimdilik bahsettiğin konuyu biraz ertele ondan evvel şehri ramazan kitabına küçük bir bölüm ilavesi olursa daha güzel olacak o da şudur. Kitabının oruç ile ilgili hadislerinin sonuna birde oruç hakkın da üç beş veya on ne kadar oluşursa ramazanla ilgili olduğu için ufak bağlantılarla oruç hakkın da da bir bölüm olursa iyi olacak çünkü ramazan demek aynı zaman da oruç demektir. Birkaç oruç âyeti de ilave ederek bazı bağlantılarını düşünerek bir ilâve yapılması iyi olacaktır. Gerçi içinde oruçla ilgili küçük bölümler vardır ama başlıca bir bölüm olması iyi olacaktır. Bunun iki sebebi belirdi birinci sebebi ramazan ayı ile orucun birlikteliği diğer yönü ile de İslamın beş şart-ı farzından birinin oruç olmasıdır. 

Daha evvelki kitaplarımızdan islamın şartlarından birincisi olan "Kelime-i Tevhid" kitabı oluşturulmuş idi bilindiği gibi namaz kitabımızda oluşturulmuş idi. Hacc ve umre hakkında (Ç.H.U.) oğlumuzunda bizim umre dosyalarından yararlanarak düzenlemeye çalıştığı bir kitabımız epey ilerlemiş vaziyettedir. Bu kitabın da ramazan ve oruç hakkın da olursa böylece dört farzımızın kitapları oluşmuş olacaktır geriye bir zekât kalıyor ki bu kitabı tamamladıktan sonra "zekât" üzerine bir ön çalışma yapmak belki daha iyi olacaktır böylece grubumuzun islâmın beş şartının kitapları bâtıni halleri ile tamamlanmış bizlerden birer hatıra olmuş olur. İnşeallah. Bu konuyu bir düşünürsün soracak bir şeyin olursa sorarsın. Cenâb-ı Hakk başarılar nasib eylesin. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selamlar hoşça kalın. " İz--T-B- "

---------------------

 İz-Efendi Babamızın vermiş olduğu Zekât konusu hakkında ön araştırma ile veri toplayarak çalışmalara başlamış bulundum.

 Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

 “İslâm beş şey üzerine kurulmuştur:

 Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûl’ü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacc etmek, ramazân orucunu tutmak”[1]

 Ramazan orucu İslâm’ın beş şartından biri olarak farz hükmündedir. (5)[2] Bilindiği gibi 5 hazret mertebesinin de şifre sayısıdır.[3]

 Ramazan ve Oruç kitabında 5 sayısının 5 Hazret mertebesi ile örtüştüğü ifade edilmiş ama daha fazla açıklama yapılmadan bırakılmıştı. 

 İslâm’ın şartlarından 5.si olarak Zekât kitabı oluşturulmaya başlama aşamasında bu beş şart-koşul un karşılıkları ne olabileceği fikri sorusu ağır bastı.

 Yine bunun üzerinde tefekkür ederken evimize ekmek almaya gidiyordum. Fırında kasa önünde bulunan hanımın bez torbası üzerinde bulunan işaretler dikkatimi çekti…

 Siyah fon üzerinde;

? ? ? ? ?

?

 Üst tarafta 5 tane küçük soru ve altta büyük soru işareti mevcuttu…

 Bu nasıl iştir diye düşünmeye başladım. Zaten aklımda 5 tane soru var bunların yerleri neresi diye düşünüyorum. Birde büyük soru işareti ile oluşan müşahade, gel de çık çıkabilirsen işin içinden?

 İpucu bu ilmin fonunun siyah (fenafillah) sırrı ve Beyaz ? işaretleri ile (Uluhiyyet) mertebesinden çözümü olduğu anlaşılıyor.

 İslâm sayısal değeri, “Elif-1” “Sin-60” “Lam-30” “Elif-1” “Mim-40”

 (1+60+30+1+40=132)

 (13) Hazreti Muhammedin Sayısal değeri (2) Zâhir ve Bâtın…

 Şart sayısal değeri, “Şın-300” “Elif-1” “Re-200” “Te-400”

 (300+1+200+400=901) 

 (9+1=10) 

 (10) Sıfât mertebesi

 5 tane küçük soru= Büyük Soru (901x5=4505) 

 (4+5+5=14) Sorular aynı zamanda İstifham (Soru) Elifidir. 12 zâhir ve birde bâtın 13 noktadan oluşmaktadır

 5 sart-koşul sayısal hesaplamada 4505 düzenini vermişti… 5 Şartın - 5 hazret mertebesi içinde 4 tane tevhid mertebesi oluşumu olduğu anlaşılıyor.

 5 Hazret mertebesi veya İslamın beş şartı-şeriatı (14) e bağlıdır. Bu İslâm’ın 5 şartının hepsinin bağlı olduğu ana kaynak Nuru Muhammedi dir.

 Muhyiddin İbni Arabi hazretleri Fusûs’ül Hikemde Yakubbiye fassını açıklarken din iki kısımdır diye izah eder halkın yanındaki din ve Hakk’ın yanında ki din olarak bunu belirtir. Halk’ın yanindaki din anlayışı zâhir, Hakk’ın yanındaki din anlayışı ise bâtındır. İrfan ehli, tevhid ehli her ikisini birler.

---------------

 İbrâhîm (a.s.) kendi zamanına kadar gelmiş olan insanlığın en üst idrak seviyesine ulaşmış gönül ehli bir Peygamber idi. İlk def’a kendinde bütün Esmâ-i ilâhiyye toplu olarak zuhurda idi. Her bir isim kendi özelliği ve görevi itibariyle bir ümm’mettir, ve üreticidir, 

Ef’âli İlâhiyye bu isimlerin mânâlarıyla sûretlenip zuhura çıkmaktadırlar.

Hâl böyle olunca bir kimse varlğında ne kadar çok esmâ-i ilâhiyyeyi faaliyyete geçirebiliyorsa o kadar ümmet-i vardır, demektir. 

Yaşadığı devre kadar en geniş şekilde İsimlerin mânâlarını fiiller olarak zuhura çıkarabilen İbrâhîm (a.s.) bu yüzden Esmâ-i İlâhiyye Ümmet-i idi. 

 Bütün bunları varlığında cem ettiğinden kendisi tek bir ümmet-ti vasfını almış ve Tevhid-i Ef-âl mertebesinin babası olmuştur. 

Âdem (a.s.) ma İsimler öğretildi: 

İbrâhim (a.s.) ma ise İsimler giydirildi: Bu yüzden ALLAH-ın dostu oldu.[4] 

--------------

 Îbrâhim a.s. hem melaike-i kirama ve hem de Esmâ-i İlâhiyye imam idi. 

 Şart sayısal değeri (901=10) idi. Bunun açıklaması Kabe-i Şerifte 7 şaft (7 nefis turu) na başlanırken sıfât mertebesi köşesinden Hacer’ül esved (Bismillahi Allahu ekber) selâmlanarak tavafa başlanır. Ve tavaflar bittikten sonra Hz. İbrahim makamında namaz kılınır. 

Resülûllah Efendimiz “Namaz müminin Miracıdır” buyurmuştur. 

“Mirac” sayısal değeri;

“Mim-40” “Re-200” “Elif-1” “Cim-3” 

(40+200+1+3=244) (2+4+4=10)

(10) ise 1 Ahadiyyet 0 bir yönü hadis bir yönü kadim olan hiçlik noktasıdır. 

Yani namaz’ın 5 hazret mertebesi içindeki bir diğer sayısal yönü fenâfillah (10) dur.

Namaz sayısal değerleri (8+10+13=31) dir. 31 ise Elif-Lâm (El) sayısal değeri ve tersten gizli yazışılı (13) tür.

Oruç ise bilindiği gibi 9. Ay olan Ramazan ayında farz olmuştur. 

Aynı zamanda bu ay içinde kadir gecesi Kûr’ân-ı Keriym inmiştir. Kûr’ân ise Zât’tır. Tevhid-i Zât ise 5 hazret mertebesi içinde 4. Sıradadır ve sayısal değeri 11 dir.

Oruç sayısal değeri (9+11+13=33) tür.

(33) ise Mescid-i Nebevide bulunan ilk direk sayısıdır.

Şehadet getirmek; "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü" “Şahitlik ederim ki Allah'tan baska ilâh yoktur ve yine sahitlik ederim ki Muhammed O'nun kulu ve rasûlüdür'' lafzen bu kelimeleri dile getirmektir.

Bâtinen ise Eşhedü-Şahitlik Hakk’ı görmektir. Görüş rüyet-müşahadenin oluştuğu mertebe Fenâfillah (10) dur. 

Şahitikten sonra kelime-i tevhid ve kelime-i risalet okunmaktadır.

Kelime-i Tevhid (12) harften oluşmakta ve 12 seyir mertebesini ifade etmektedir. 

Yine oluşan sayısal değerleri toplarsak, (10+12+13=35) tir. 35 ise 53 ün tersten gizli yazılışıdır. (53) bilindiği gibi “İZ-TB” şifre sayısı ve Ahmed isminin sayısal değeridir.

Hacc etmek; Hacc Zât tecellisinde Cemâlullahı seyirdir. Tevhid-i Zât sayısal değeri (11) dir.

Bir diğer oluşum ise “Umre” dir. Umre ise Hakikat-i Muhammediye tecelilisinde Cemâlullah-ı seyirdir.

Hakikat-i Muhammediye sayısal değeri (12) dir.

(11+12+13=36) dır…

(36) sayısal değeri İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn olarak seyri sülük yapmaktır. Derslerini bu üç seyirde tamamlayan salik ise Hacı olur… 

Zekât tezkiye ise; Zekâ-t olarak baktığımız zaman “Te-Ente” sen, senin vehimi ve hayali varlığın tezkiye yani arındığın zaman geride kalan Zeka-Zekiyye olur…

Zeka-Akıl ise Aşere ve İsna Aşere yani On akıl ve ya Oniki akıl olarak ifade edilmektedir.

Zekât sayısal değeri, (Ez-Zekât) 

“Elif-1” “Ze-7” “Ze-7” “Kef-20” “Elif-1” “Te-400”

(1+7++7+20+1+400= 436) dır.

(36+4=40) dır.

Zekât bilindiği gibi malın (varlığın) 40 ta 1 olarak verilmektedir.

36 Hakka gidiş seyri ve 4 ise Hakk’tan Halka dönüş tecellileridir.

Halife-i genel olan kişinin kendi varlığını ifna ederek, 40 ta 1 ini ihtiyaç sahibi olan saliklere vererek nefsi emmarelerini kesecek kuvvete ulaştırmasıdır. Ve daha sonra da istidatlı olanını bulursa 40 a 39 a kadar verir. 

Beş hazret mertebesi için bulduğumuz sayısal değerler toplarsak;

(31+33+35+36+40)=175 dir. (1+7+5=13) tür.

13 e bağlı olduğu buradan da anlaşılmaktadır…

(175) aynı zamanda efendimizin doğum tarihi olan 571 in testen gizli yazılışıdır. 

? (istifham-Soru) olarak müşahade edilen elifte 1 bâtın (7) Nefis mertebesi ve 5 Hazret – 5 Şart olarak mânalanmıştır… 

O zaman A-rab-çaymış diyerek. Soru Elifi ile – Rabb kelimelerini ayırarak… Soru’nun altında bulunan bâtın bu bizim kendi batınımızdır. Muhyiddin Ârabi Hazretlerine sorulan nefsi emmare nedir? Sorusuna verdiği cevap muhteşemdir. Önce nefsi emmare dairesine nasıl gelinir? Buna cevap vermek gerek, demiştir. 

Hayal cennetimizde bulunan mertebe-i Âdemiyyet ve Havvaiyet-i beden arzımıza indirdiğimiz-indirebildiğimiz zaman soru falan kalmaz. ? kafamızı kurcalayan soru işareti ortadan kalkar ve Elif (ا) e dönüşür. Ve altta bulunan nokta üstte yani hükmünü ayağımız altına almış olduğumuz bâtın noktası başımıza-aklımıza-zekamıza intikal eder. Ve Nusret Babamızın şu hitabı kulaklarımız çınlatır. Daha ne kadar bu dedikodular ile uğraşacaksın. Rabbin ne söyledi bana onu söyle… İşte verilen cevap (İİİİİ) olursa o iyi bir “İ” dir… Elif – bâtıni noktayı üstüne almış,” “İ’rab”[5] yani İ’rab ça okuyorsun dur. 

İ’rab ça da okursan kelimelerin tevilini-evvelini bâtını-mânâlarına Rabbının söylediklerini anlaman kolaylaşır.

Görüldüğü gibi seyri sülük eğitimi içinde 5 hazret mertebesinde İslâmın 5 şartının zâhiri eğitimi yanında bâtini eğitiminin yeri ve önemi büyüktür. Efendimiz (s.a.v.) 

“El-fakru fahri” yani “fakirlik medâr-ı iftihârımdır” buyurmuştur.

--------------

ZEKÂT

Sözlükte “artma, arıtma; övgü ve bereket” mânalarına gelen zekât, terim olarak Kur’an’da belirtilen sınıflara sarfedilmek üzere dinen zengin sayılan müslümanların malından alınan belli payı ifade eder. Örfte bu payın maldan çıkarılması işlemine de zekât denilir. Sadaka kelimesi de terim olarak zekâtla eş anlamlıdır. İslâm maliye hukukunun erken dönem müelliflerinden Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm (ö. 224/838), “Sadakaya gelince, sadaka müslümanın altın, gümüş, deve, sığır, koyun, hububat, mahsul gibi mallarının zekâtıdır; bu zekât Allah’ın tayin ettiği sekiz zümreye verilir” (Kitâbü’l-Emvâl, s. 24); Şâfiî fakihi Mâverdî, “Zekât da sadaka mânasınadır, her ikisi de aynı şeye isim olarak verilmiştir. Zekât hakikaten ve hükmen çoğalma kabiliyeti olan, sahibi tarafından meşrû yollardan kazanılan mallardan alınan ve lâyık olanlara bir yardım anlamı taşıyan farz ibadettir” (el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye, s. 113) tanımını verirken bu eş anlamlılığa dikkat çekerler. Toprak ürünlerinden alınan zekât nisbetini ifade eden uşr/öşür (110110) kelimesi de ziraî mahsullerden tahsil edilen zekâtın özel adı olmuştur.

Kur’an’da zekât kelimesi otuz âyette mârife[6] olarak geçer ve bunların yirmi yedisinde namazla birlikte zikredilir. Kur’an’da sadaka (çoğulu “sadakāt”) terimi de hepsi Medenî sûrelerde olmak üzere on iki âyette zekât anlamında kullanılmıştır. Hadislerin yanı sıra Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler döneminde de zekât ve sadaka terimleri genelde eş anlamlı olarak geçse de sadaka, hadislerde ve daha çok örfte mecburi olmayan gönüllü ödemeleri de içine alan daha genel bir anlama sahip olmuştur. Zekâtın, yılı tartışmalı olsa da Medine döneminde farz kılındığında görüş birliği vardır. Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber’in zekât farz kılınmadan önce fıtır sadakası vermeyi emrettiği, zekât farz kılındıktan sonra fıtır sadakasını ne emrettiği ne de yasakladığı, müminlerin onu vermeye devam ettikleri belirtilir (Buhârî, “Zekât”, 76). Bu hadis fıtır sadakasının zekâttan önce emredildiğini, zekâtın ise ramazan orucundan sonra farz olması gerektiğini göstermektedir. Ramazan orucunun farz kılındığına dair âyetin hicretin 2. yılında (623) nâzil olduğu, zekâtın da bundan sonra farz kılındığı genel kabul görmüştür.

Kur’an ve Sünnet’te zekât kavramına yapılan atıf sadece bu kelime ile sınırlı değildir. Mekke döneminde nâzil olan âyetlerde inanç, temel ahlâkî değerler ve müşriklere karşı bilinç inşası konuları ağırlıklı olsa da kişinin sosyal sorumluluğu, çevresindeki yetim, yoksul ve ihtiyaç sahiplerine karşı duyarlı olması da değişik vesileyle işlenir (el-Kalem 68/24; el-Müddessir 74/42-44; ed-Duhâ 93/9-11; el-Mâûn 107/1-3). Medine döneminde inen âyetlerde iman, ibadet, ahlâk ve sosyoekonomik hayat arasındaki sıkı bağı ifade eden düzenlemeler daha dikkat çekicidir. Zekât bu ilişkilerin tam merkezinde yer almaktadır. Kur’an ve Sünnet’te namazla zekâtın genelde birlikte zikredilmesi, iki temel ibadet arasında yakın bağ kadar namazın şahsî-bedenî, zekâtın da içtimaî-malî ibadetleri temsil etmesi ve dindarlığın kemalinin bu iki kanaldaki sorumlulukların ifasıyla gerçekleşeceği anlamını taşır. Nitekim Kur’an’ın ifadesine göre zekât verme mümin, takvâ ve ihsan sahibi iyi kimselerin özelliğindendir. Zekâtın Allah katında ve sosyal hayattaki değerini bilen ve kurtuluşa ermek isteyen müminler zekâtlarını verirler ve dünyada safa sürmek için değil zekât verebilmek için çalışıp zengin olmak isterler (el-Mü’minûn 23/1-4). Allah’ın dostluğu da ancak O’na inanmakla, namaz kılıp zekât vermekle kazanılır (el-Mâide 5/55; el-A‘râf 7/156).

Zekâtın, sırf Allah’ın emri olduğu için ifası gereken ve samimi niyeti gerektiren ibadet yönünün yanı sıra bireyde ve toplumda dinî ve ahlâkî değerleri yücelten, sosyal yapıyı güçlendiren, ekonomik hayata canlılık getiren birçok yararı vardır. Zekât, Kur’an’ın ifadesiyle fakirin hakkıdır, onu vermek “tathîr” ve “tezkiye”yi (et-Tevbe 9/103), kişinin maddî ve mânevî varlığını temizleme ve arıtmayı sağlar. Zengini cimrilik hastalığından, aşırı mal hırsından kurtarır; ona cömertlik ve kendi alın terinden bir pay verebilme, verilen nimete yine kendi cinsinden şükretme hasleti kazandırır. Toplumda sosyal dayanışmayı güçlendirir, devletin ulaşamadığı ihtiyaç sahiplerine uzanarak kardeşlik duygularını besler, fakiri onurunu incitmeden himayesine alır, sermayenin âtıl kalması yerine yatırıma yönelmesini sağlar.[7]

--------------

İNFAK

Sözlükte “tükenmek, tamamlanmak, son bulmak” mânasındaki nefk kökünden türetilen infâk “bitirmek, yok etmek; yoksul düşmek” gibi anlamlara gelirse de daha çok “para veya malı elden çıkarmak” mânasında kullanılmaktadır. Dinî-ahlâkî bir terim olarak genellikle “Allah’ın hoşnutluğunu elde etme amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçlara aynî ve nakdî yardımda bulunması” demektir. Bu bakımdan infak, farz olan zekâtı ve gönüllü olarak yapılan her çeşit hayrı içermektedir. Râgıb el-İsfahânî, infakı iyi ve kötü olarak ikiye ayırdıktan sonra iyi olanı “harcama yapan kişinin âdil olduğunu gösteren infak” şeklinde yorumlasa da (eẕ-Ẕerîʿa, s. 409) kelime yalın olarak kullanıldığı zaman meşrû ve yararlı harcamaları ifade eder, harcanan şeye de nafaka denir (el-Müfredât, “nfḳ” md.). Ancak nafaka hukukta daha çok, kişinin bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaptığı harcamaları ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de infak kavramı bir âyette “yoksul düşme” (el-İsrâ 17/100), yetmişe yakın âyette ise “harcama yapma” anlamında geçmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “nefḳ” md.).[8]

SADAKA

Sözlükte “(haber) gerçek olmak; doğruluk” gibi anlamlara gelen sıdk kökünden türeyen sadaka kelimesi (çoğulu sadakāt), Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için ihtiyaç sahiplerine yapılan gönüllü veya dinen zorunlu maddî yardımları, bu çerçevede verilen para ve eşyayı ifade eder. Kelime Türkçe’de daha çok dilencilere yapılan küçük para yardımını belirtmek üzere kullanılır. Sadaka vermeye tasadduk denilir. İnsanın doğasında bulunan yardımlaşma ve muhtaç olana yardım etme duygusu yanında dinlerin ve ahlâkî öğretilerin teşvikiyle, devlet tarafından zorunlu biçimde tahsil edilen vergilerden ayrı olarak başkalarına maddî destek sağlamak için özveride bulunma uygulamaları değişik şekiller altında gelişerek sosyal yaraların sarılmasına ve toplumsal barışın sağlanmasına önemli katkılar sağlamıştır. Gerek Eski Ahid’de (Levililer, 19/9-10, 23/22, 25/35; Tesniye, 10/18-19, 14/29, 15/9-11; Eyub, 29/12) gerekse İnciller’de (Matta, 6/2-4; 19/21; Markos, 10/21; 12/41-44; Luka, 11/41) yoksullara karşılıksız yardımın özendirildiği ve bu anlamda sadaka kavramının kullanıldığı görülür.

Kur’ân-ı Kerîm’de sadaka kelimesi değişik anlamlarda olmak üzere beş yerde tekil (el-Bakara 2/196, 263; en-Nisâ 4/114; et-Tevbe 9/103; el-Mücâdile 58/12), sekiz yerde çoğul (el-Bakara 2/264, 271, 276; et-Tevbe 9/58, 60, 79, 104; el-Mücâdile 58/13) şekliyle geçer. Ayrıca sadaka verenleri öven üç âyette (Yûsuf 12/88; el-Ahzâb 33/35; el-Hadîd 57/18) “mütesaddikīn, mussaddikīn” ve “mütesaddikāt, mussaddikāt” kullanılmıştır. Hadislerde de sadaka kelimesi yanında sadaka veren ve sadaka verme anlamındaki isim ve fiillerin çeşitli mânalarda ve yaygın biçimde geçtiği görülür (Wensinck, el-Muʿcem, “ṣdḳ” md.). Kur’an kişinin edindiği malı kendi başarısının ürünü diye görmemesi gerektiğini, bunun gerçek sahibinin Allah olduğunu ve kendisine imtihan amacıyla bir lutuf ve emanet olarak verildiğini hatırlatır (Âl-i İmrân 3/26; el-Enfâl 8/28; en-Nûr 24/33). Birçok âyet ve hadiste zengin müminlerin malında fakirler ve ihtiyaç sahipleri için hak/pay olduğu bildirilir (meselâ bk. el-Meâric 70/24-25; Buhârî, “ʿİlim”, 6; Müslim, “Îmân”, 10). Bu telakki ışığında dinen zorunlu kılınan malî vecîbeleri yerine getirme çabası içinde olmak, ayrıca gönüllü olarak hayır yolunda harcama yapmak ideal müslümanın özelliklerinden kabul edilmiştir.

Fakihler âyet ve hadislerdeki kullanımlarını dikkate alarak beş tür sadakadan söz etmişlerdir. 1. İslâm’ın beş şartından ve farz ibadetlerden birini oluşturan sadaka (zekât). Birçok âyet ve hadiste kelime bu anlamıyla geçer. 2. Bedenin zekâtı olmak üzere ramazan ayının sonunda yerine getirilmesi vâcip olan sadaka-i fıtır (fitre). 3. Kişinin kendi iradesiyle üstlendiği yükümlülük anlamındaki nezir gereğince hayır yolunda yapılması vâcip olan harcama (adak sebebiyle tasadduk). 4. Belirli suç veya hataların telâfisi amacıyla Allah hakkı olarak ifası farz olan fidye ve kefâret kapsamındaki sadakalar. 5. Tatavvu sadakası (gönüllü bağış). İlk dört grupta yer alan sadakalar özel terimleriyle fıkıh eserlerinde ele alınmıştır.[9]

FITR SADAKASI 

Ramazan bayramına mahsus olan bu sadaka da vaciptir. Fitre de denilen bu sadaka, sembolik mahiyette vücudun zekâtıdır. Gücü yeten kimse, kendisi ve nafakalarını temin etmekle yükümlü bulunduğu ev halkı için birer fıtır sadakası vermek mecburiyetindedir. (Hanefî mezhebine göre, kişi kendi eşi için fıtır sadakası vermek mecburiyetinde değildir.) Gücün yetmesi, Şafiî mezhebine göre bayram günü ve gecesi aile halkının yemesi için gerekli olan miktardan fazla gıda maddesine veya mal ve paraya sahip olmaktır; Hanefî mezhebine göre ise, zarurî ihtiyaçların dışında nisap miktarı mal varlığına sahip bulunmaktır. 

(Hanefî mezhebine göre, zekât vermek durumunda olan herkesin fitre vermesi de vaciptir. Fakat, fitre vermesi vacip olan herkes zekât vermek durumunda olmayabilir. Çünkü zekâtın farz olması için mevcut malın zekât düşen cinsten olması lâzımdır. Fitrenin vacip olması için ise nisap miktarı her hangi bir malın mevcut olması yeterlidir. Buradaki tek şart bu malın zarurî ihtiyaç için olmamasıdır. Bunu bir misal ile açıklamak gerekirse, meselâ, kiraya verdiği bir dairesi olan bir kimse, bunun varlığından dolayı zekât vermez. Fakat buna sahip olduğu için fitre verir. Çünkü bunun kıymeti (değeri) nisap miktarı olan seksen altından fazladır. Buna zekât düşmemesinin sebebi ise, onun alış veriş malı, nakit para, toprak mahsulü veya hayvan cinsinden olmamasıdır. Oturduğu daireye veya kullandığı arabaya sahip olan bir kimse, bunların varlığından dolayı ne zekât, ne de fitre verir. Çünkü bunlar ve benzeri şeyler ihtiyaç içindirler. Fitre vermesi vacip olanların Kurban kesmeleri de vaciptir.) Fıtır sadakası, ailede tüketilen gıda maddesi cinsinden olması lâzımdır. Bu itibarla, buğday tüketenler buğdaydan, arpa veya hurma tüketenler bu maddelerden fitre verirler. Şafiî mezhebine göre, un verilemez. Hanefî mezhebine göre ise, un da verilebilir. Şafiî mezhebine göre, fitrenin miktarı her cins taamdan bir sâ'dır. Hanefî mezhebine ise, buğdayın miktarı yarım sâ', arpa ve hurmanın miktarı bir sâ'dır. (Son dönemdeki âlimler, fitrenin bedeli olarak para verilmesini de caiz görmüşlerdir.)[10]

--------------

 Fitre sadakası bilindiği gibi Ramazan Bayramından önce vermek gerekir bu konuda faydalı olacağını düşündüğüm;

AREFE

عرفة

 Arefe haccın en önemli farzı olan vakfenin yapıldığı yerin (Arafat) diğer adıdır. Vakfe, kurban bayramının bir gün öncesi olan zilhicce ayının dokuzuncu günü burada yapıldığından bu güne yevmü arefe (arefe günü) veya Türkçe’de kısaca arefe (arife) denilmiştir.

 Kurban bayramından bir gün öncesine mahsus olan arefe tabiri, Türkçe’de ramazan bayramından bir gün öncesi için de kullanılmaktadır. Bunun gibi, belli gün ve bayramlardan bir gün öncesine veya önemli bir olay ya da olayların cereyan ettiği bir dönemden önceki günlere de Türkçe’de arefe denmektedir.[11]

 Zâhiri olarak Ramazan arefesi Türkçede “Arefe” olarak isimlendirilmiş denilse de bu kullanım İrfan ehli nezninde bâtında (29.) gecede ise (Arefe) “arif” oluyor. Şeklindedir… 

Kişi yirmi yedinci (27.) gece kadr’ini biliyor, yirmi sekizinci (28.) gecesi Peygamberin silsilesini tamamlamış oluyor. 

 Daha evvelki yaşamında diğer pey­gamberlerin yaşantısını geçmiş ve yirmi sekizinci (28.) gecede de “haki­kat-i Muhammed-i”yi idrak etmiş oluyor.

 Yirmi dokuzuncu (29.) gecede ise (Arefe) “arif” oluyor. Yani ertesi günün bayram olduğu biliniyor ve o geceye idrakle ulaşan kim­se ise “Arifi billah” mertebesine ulaşmış oluyor. 

 İşte böylece “Regaib” gecesi ifadesiyle başlayan hakikat yolculuğu “Arif-i billah” hükmü ve yaşantısı ile neticeye ermiş oluyor.[12] 

 Kurban bayramı öncesi Hacca da Arefe günü Arafat da bulunmak ise İnsan-ı Kamil mertebesi Arifliği ve İrfâniyetinde bulunmaktır.

--------------

 Kendi, kendinde Hakk’ı idrak edip varlığı kalmıyan salik böylelikle bâtın âleminin zuhur-tecellisinin fıtriyet bedelidir. 

CİZYE[13]

--------------

 Cizye bölümü Terzi Baba Fusus’ül Hikem Şerhi adlı eserden alınmıştır. 

- paragraf:

Ve İsâ, "münkâdûn oldukları halde, cizyeyi elden vermelerini" (Tevbe, 9/29) ve onların birinin yanağına bir tokat vurulsa, tokat vuran kimseye diğer yanağını çevirmesini ve onun üzerine mürtefi' olmamasını ve ondan kısas taleb etmemesini, ümmetine şer' / kılmağa varıncaya kadar, tevâzu'dan bir mertebe ile çıktı. Bu, ona validesi cihetindendir. Çünkü kadın için süfl vardır. Böyle olunca onun için tevazu' sabittir. Zîrâ o, hükmen ve hissen erkeğin altındadır (11).

--------------

Ya'nî İsâ (a.s.) tevâzu'dan öyle bir mertebe ile zahir oldu ki, yani o kadar büyük bir tevazu sahibi idi ki tevâzu'unun bu mertebesi sebebiyle ümmetine, tâbi' oldukları hükümete muti' ve boyun eğen oldukları halde, haracı kendi elleriyle götürüp vermelerini, ya'nî haraç vermek hususunda tâbi' oldukları hükümdara asla i'tirâz etmemelerini ve birisi birinin yanağına bir tokat vursa, intikam almaya kalkmayıp, diğer yanağını çevirmesini ve ona galebe etmemesini ve ondan kısâs-ı şer'î taleb etmemesini şeriat olmak üzere vaz' etti. Bakın İsa’nın (a.s.) şeriatı ne kadar tevazu gerektiren bir şeriattır. Yani bir hüküm ve anlayış. Bunun sebebinin de kendisinin Meryem oğlu İsa olduğundan yani anneye bağlı olmasından ileri geldiğini ifade ediyor.

Ma'lum olsun ki, ahlâk-ı hamîdeden sayılmış olan tevazu', ya cibillî veyahut ârizî olur. Yani tevazu iki şekilde olur, birisi cibilli, yani soydan gelir, yaradılıştan tabiatından gelir, yani özünden hakikatinden gelir veyahut arizi olur. Yani öyle görünmeye çalışır. Tevazu halinde görünmeye çalışır. Tevâzu'-ı cibillî sahibi, yani kendi varlığından hakikatinden gelen yaradılışından gelen tevazu cibilli sahibi hiçbir sebebin te'sîr-i tatında olmaksızın kendi nefsini, nazarında zelîl ve hakîr gördüğü için, kimse üzerine isti'lâ kasdında bulunmaz. Yani kimse üzerinde üstünlük kurmaya çalışmaz.

Tevâzu'-ı arızî sahibi ise, yani sonra görüntü olan tevazu ise hadd-i zâtında kendi nefsini nazarında sâirlerden daha âlî görmekle beraber, yani birinde kendi nefsini bütün kişilerden daha sefil daha aşağıda görmekte, tevazuu tabide ama tevazuu arizide kendi nefsini kendi nazarında sairlerden daha ali görmekle beraber kuvve-i kâhiresinden korktuğu yani karşısındakinin kahir kuvvetinden korktuğu için veyahut kendisinden herhangi bir suretle bir nevi' menfaat ümîd ettiği kimselerin karşısında mütevazı olur. Yani tevazu sahibi gibi görünür. Yani ya onun kuvvetinden korktuğundan veyahut ondan bir menfaat temin edeceği ümidiyle o düzeyde mütevazi olur, yani tevazu sahibiymiş gibi gözükür.

Veyahut halk bende ahlâk-ı hamîdeden olan tevazuu görmekle bana ihtiram ederler yani halk kendisinde güzel ahlak cihetinden olan tevazu görmekle beraber bana ihtiram ederler mütalaasıyla, herkese arz-ı tevazu' eder. Bu tevazu', tevâzu'-ı cibillî gibi tevâzu'-i hakîkî olmayıp, ahlâk-i zemîmenin bir nev'-idir. Yani zemmedilmiş, kötü ahlakın bir çeşididir. Diğerleri ise ahlak-ı hamidedir. Yani övülmüş ahlaktır. İsâ (a.s.)ın tevazuu ise, tevâzu'-ı cîbillî idi. Yani kendi yaradılışı hilkati itibariyle idi.

Binâenaleyh şerîatinde de bu tevâzuun hüküm ve te'sîri mevcûd idi. Yani kendisinin yaşantısında var olan bu özellik şeriatına da tesir etti. Ümmetine cizyeyi bilâ-i'tirâz ve muhasama yani itiraz etmeden ve karşı çıkmadan kendi elleriyle bizzat götürüp hükümete vermelerini şer etti, yani böylece hüküm koydu. Kendi elleriyle bizzat götürüp hükümete vermelerini şer' etti ki, şerîat-i muhammediyye’de dahi, bu cizye ehl-i kitâbta yazılı olup Kur'ân-ı Kerîm'e îmân etmeyen fertlere yüklenmiştir.

Nitekim sûre-i Tevbe'de Ya'nî "Allâh'a ve yevm-i âhirete inanmayan ve Allah ve Resûl'ünün haram kıldığı şeyleri kendisi de haram olarak kabul etmeyen ve kendilerine kitâb verilenlerden Hak dini ile amel etmemiş olanlara, mutî' ve münkâd oldukları halde, kendi elleriyle haracı verinceye kadar muharebe edin!" (Tevbe, 9/29) buyrulmuştur.

قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ {التوبة/29}

Tevbe (9) / 29- Kendilerine kitab verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyen kimselerle, elleriyle cizye verip küçük düşünceye kadar savaşın.

Bakın İslamiyet şer’i ile İseviyet şer’i arasındaki fark ne kadar büyük ve yüksektir. İsa (a.s.) buyuruyor ki “siz hükümete tabi olun, cizyelerinizi verin, bu hususta hiçbir karşılık da vermeyin” muti olarak cizyelerinizi verin, ama İslam’da ne diyor, hükmü altında bulunduğunuz yerlerdeki gayri Müslimlerden veya dinsizlerden cizyenizi alın ve savaş yapın bu hususta diyor. Kendi elleriyle haracı verinceye kadar kıtal edin yani haracı verdiklerinde kıtal etmenizde zaten sebep kalmıyor, ama haracı vermedikleri zaman savaş etmeniz gerekiyor diyor.

Mezheb-i Hanefî'ye göre ganîye vâcib olan cizye kırk sekiz; yani zengin olana vacib olan cizye 48 ve vasat halde bulunana yirmi dört; ve kâr ve kesb ile meşğûl olan fakire on iki dirhemdir. Herhangi bir kazancı olmayan fakire cizye vâcib değildir. İsâ (a.s.)ın âhir zamanda Şam'a nüzulünde vaz' buyuracağı cizye, Kur'ân-ı Kerîm hükmüne tebaan alınması vâcib olan cizyedir.

İbtidâen kendi ümmetine şer' ettiği cizye değildir. Zîrâ dîn-i muhammedîye tebaiyyetiyle nüzul eder. Bu sefer Hakikat-i Muhammedi üzere geldiğinden Hakikat-i Muhammediye’de cizye vermek değil cizye almak olduğundan çünkü Hakikat-ı Muhammedi’yede bakın neden cizye alınıyor. Bütün Zat mertebeleri ortaya çıktığından Hakikat-ı Muhammediye de Zat’i zuhur olarak Cenab-ı Hakkın varlığını yani Zat’i zuhurunu temsil ettiğinden Zat’i zuhurun da diğerlerine de cizye verilmesi gibi herhangi bir şey söz konusu olmadığından ayrıca diğerlerinin ona münkad olduğundan boyun eğmesi gerektiğinden cizye alma islami şeriatta bu sebepten oluyor.

İseviyet mertebesi zaten baştan fenafillah mertebesi olduğundan o halde orası zaten cizye vermeyi gerektiriyor. İşte İsa (a.s.) ilk geldiğinde cizye verir bir şeriat getirdiği halde ama sonradan geleceğinde yahut ikinci gelişinde Hakikat-ı Muhammedi şeriatı üzere geleceğinden Kur’an-ı Kerimdeki cizye hükmü ne ise onu emredecektir. Ve Hz. Mehdî ile birleşip İctihâd ile mukarrer olan muhtelif hükümleri artık ortadan kaldırır. Ve şerîat-i muhammediyyede mukarrer olan cizye, ümmet-i Muhammed'e âit olmayıp, Kur'ân-ı Kerîm hükümlerine îmân etmeyenleri tezlîl ve tahkir içindir. Yani cizye ümmet-i Muhammede ait değil, çünkü onlar cizye alıcı hükmüne gelmiş durumdadırlar, cizye sadece diğer kavimlere veya yaşayan halklar içindir.

Şerîat-i îseviyyede bu hüküm, İsevîlere mahsûstur. Yani cizye vermek İsevilere mahsustur. Ama Muhammedi şeriatta Muhammedilere cizye vermek yoktur. Ne vardır, zekat vardır, o da ehline verilir devlete verilmez. Cizye devletlere verilen bir vergidir. Ve sebebi de İsâ (a.s.)ın mütevâzi olarak zuhurundan kaynaklanmaktadır. Onun bu tevazuu kendisine validesi cihetindendir. Yani kendindeki tevazu hali gelmesi validesindendir Çünkü kadın için, süfl, ya'nî aşağılık vardır. Buradaki aşağılıktan kasıt tahkir edici manasında bir aşağılık değildir, mertebe bakımından bir aşağılıktır, çünkü dünya sistemi de bunu gerektirmektedir.

İmdi Hz. İsâ bilâ-nutfe-i peder, yani pederin nutfesi olmadan kadın olan cenâb-ı Meryem'in vücûdunda mütehakkık olduğu cihetle onun için tevazu' sabittir. Zîrâ kadın hükmen ve hissen erkeğin altındadır. Nitekim اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ (Nisa,4/34) وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌۜ (Bakara,2/228) ve فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْۜ (Nisa,4/176)

4/34- Allah'in insanlardan bir kismini digerlerine üstün kilmasi sebebiyle ve mallarindan harcama yaptiklari için erkekler kadinlarin yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadinlar itaatkârdir. Allah'in kendilerini korumasina karsilik gizliyi (kimse görmese de namuslarini) koruyucudurlar. Bas kaldirmasindan endise ettiginiz kadinlara ögüt verin, onlari yataklarda yalniz birakin ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eger size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

Bakara(2)/228- Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali süresi beklerler, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Ancak erkeklerinki onlarınkinden bir derece fazladır. Allah güçlüdür, hakîmdir.

Nisa(4)/176-Senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah size babasız ve çocuksuz kimsenin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan, fakat kız kardeşi bulunan bir kişi ölürse, bıraktığı malın yarısı o kız kardeşindir. Çocuğu olmayan kız kardeş ölürse, erkek kardeş ona mirasçı olur. Eğer ölenin iki kız kardeşi varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkek ve kız olurlarsa, erkeğin hissesi, iki kızın hissesi kadardır. Şaşırmamanız için Allah size hükümlerini açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Ve hissen erkeğin tahtında olması dahi hâl-i cimâ'da zahirdir. Zîrâ erkek fail kadın mefûldür. Fail âlî ve mefûl ise sâfildir. Şerh eden alimler tarafından erkek ve kadının bünyeleri hakkında icra kılınan tedkîkâtın netâyici dahi bu hükmü müeyyiddir.

Görüldüğü gibi birisi senin yanağına tokat atsa sen ona diğer yanağını da çevir diye tevazu üzerine İsa’nın (a.s.) şeriatı vardır. Ancak bugün kendilerini İsevi diye gördüğümüz kendilerini öyle zannedenlerin icraatlarına baktığımız zaman bunun tamamen tersi görülmektedir. Çünkü bakın ellerinde hiçbir delil ve dayanak olmadığı halde dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidiyorlar ve oraları istila ediyorlar ve hakim olmaya çalışıyorlar.

Zorla da olsa oluyorlar. Silah zoruyla da olsa hakim oluyorlar. Bakın bu yapılan işin hiçbir dayanağı olmayan kendilerinin İsa’nın (a.s.) müntesibi olduklarını zannettikleri birçok kuruluşlar tarikatlar gibi şeylerle İslam’ı yenmek için bu yayılışı yaptıklarını kendi bünyelerinde söyleseler de öyle de zannetseler de aslında bunlar tamamen kendi nefs-i emareleriyle hareket etmiş olduklarından ne İsa (a.s.) tarafından bu yapılanlar tasvip görünmekte ne de başka şekilde vicdan sahibi insanlar tarafından bunların hiç birisi tasvip görmemektedir. Ancak Cenab-ı Hakk’ın “Cebbar” isimlerinin zuhurları olmaktalar ancak bu Cebbar Cenab-ı Hakk’ın “cebr” etmesiyle değil kendi nefsaniyetlerindeki cabbarlıktan kaynaklanmakta olduğundan mesuliyetleri de kendilerine ait olacaktır.

Ancak bunu da şu şekilde yapmaktalar; Hakikat-ı Muhammediye ilmi şeriatı yeryüzüne geldiği için bakın onlar şu anda kısas hükmü ile Hakikat-ı Muhammediye şeriatını kullanmaktadırlar. Bakın kısas yapmaktadırlar. Yani sen bana bunu yaptın ki bu kısas aslında zanni bir kısastır, yani hukuki dayanağı olmayan bir kısastır, ancak bunu yapmalarındaki sebep şeriat-ı Muhammediye üzere olduklarından ama kendileri bunun farkında değildirler.

Bundan dolayı kendilerini İsevi olarak zannetmektedirler. O kadar karışık bir kafa yapıları ve anlayışları var ki ne kendileri içinden çıkması mümkün ne de bir başka şekilde bir izah yolu bulma mümkün, ahirette de hangi hükme göre muhakeme edecekler o da ayrı bir konudur. Neden şeriat-ı Muhammediye göre çünkü onlar ümmet-i Muhammedde, Peygamber Efendimizden sonra gelen bütün insanlar ümmet-i Muhammed yalnız onlar ümmet-i icabet, bakın hem ümmet-i icabet, fiili ve fiziki olarak bakın zahirde İslam şeriatını kabul etmemekle birlikte batında İslam şeriatını nefslerinde uygun şekilde kullanmaktalardır.

Eğer islam şeriatı gelmeseydi yani Hazret-i Peygamber Efendimiz gelip de kısas hakikatini kısas hükmünü getirmemiş olsaydı onlar daha hep bu boyun eğmeyle işte o orta çağdaki kargaşa halleriyle yaşayıp gideceklerdi. Birbirlerine zulüm ederek gideceklerdi. Yeryüzüne ilahi kısas hükmü geldiğinden onlar bunun farkında olmadan bu şeriatı kullanmaktalar ancak nefs-i emmareleri istikametinde yani gerçek manada insanlığı koruma yönüyle değil, kendilerinin beşeriyetlerini azgınlıklarını daha çıkarttırmak ve dünyaya haksız yere sahip olmak için böyle bir şeriat kullanmaktadır.[14]

--------------

ZEKÂT VE SADAKA A.T. YOLCU[15]

Sözlükte “temizleme, övgü, artma, bereket” manalarına gelen zekât, terim olarak Kur’an’da belirtilen sınıflara sarf edilmek üzere dinen zengin sayılan Müslümanların malından alınan belli payı ifade eder. Sıdk kökünden türeyen sadaka kelimesi ise, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için ihtiyaç sahiplerine yapılan gönüllü veya dinen zorunlu maddî yahut manevî yardımlardır. Kur’an-ı Kerîm’de zekât kelimesi otuz âyette geçer ve bunların yirmi yedisinde namazla birlikte zikredilir. Sadaka terimi de on iki âyette zekât anlamında kullanılmıştır. Zekât ve sadaka işarî olarak taşıdığı manalar şöyle sıralanabilir:

1. Burhan Olması: İnsan yaratılışı itibarıyla vermeye değil de almaya ve biriktirmeye meyilli olduğu için cimrilik doğrudan nefse nispet edilmiş ve Haşir Suresi’nin 9. âyetinde bu husus “Nefsinin cimriliğinden korunmuş kimse” ifadesiyle dile getirilmiştir. Ancak nefsin fıtratında olmayıp sonradan belli bir terbiye sonucu ahlaklanmak suretiyle cömertlik vasfını kazanmak ve bunu gerçekleştirmek nefse son derece güç gelir. Nitekim sadaka kelimesinin içinde barındırdığı “güçlük, külfet ve şiddet” anlamları da bununla ilgilidir. Kul zekât veya sadaka verdiğinde nefsinin fıtrî olan cimriliğinden korunarak ve kurtularak ilahî bir nitelik olan cömertlikle donanır. Bu durum onun ilahî ahlâkla ahlaklanmasının apaçık bir delili ve burhanı haline gelir.

2. Bedel Olması: Sebe Suresi’nin 39. âyetinde “Bir şey infâk ederseniz, Allah onun yerine bedelini koyar” buyurulmaktadır. Âriflere göre Cenâb-ı Hak tasadduk edilen şeyin karşılığı olarak ilahî isimlerinden birini lütfeder. Bu isimler ise Hay ve Hayat isimleridir. Nasıl ki kul tasaddukta bulunduğu kimseyi ihyâ ediyorsa, Allah da o kimsede bu iki ilahî ismi izhar ederek ona ebedî bir hayatla hayat verir.

3. Kulda Fenâ ve Bekâ Vasıflarının Tezahür Etmesi: “Muhakkak ki sadaka Rahman’ın eline düşer” hadisine göre sadakayı alan kişi bunu sadakayı veren kimsenin elinden değil de mülkün sahibi olan Rahman’ın elinden almış olur. Bu hakikatin farkına varan kimse de aslında verenin kendisi değil Allah olduğunu bilir. Çünkü mutlak manada mülk ve cömertliğin sahibi Allah’tır. Her şey Allah’tandır ve Allah’a döner. İnfak eden de, alan da O’dur. Böylece Allah’ın eli infak ederken Rahman’ın eli de almış olur. Bu hakikat kulun infakta kendini görmeyip sadece Hakk’ı bilmesini sağlar. Diğer bir ifadeyle kul kendi benliğinden fenâ bulup Hak’la bâki olur. Sadakayı alan yoksul da herhangi bir mahcubiyet hissetmez ve yalnızca Allah’a minnet duyar. Bunun sonucunda hamd, şükür ve senâ Allah’a döner. 

4. Artış ve Berekete Vesile Olması: Zekâtın bir anlamı da malda bir artışa ve bereketlenmeye vesile olmasıdır. Nefis insana daima kendi çıkarını, kazancını ve kârını düşünmeye sevk eder. Nefsin bu tutkusu, malının azalacağı korkusuyla kişiyi tasadduktan alı koyar. Ancak nefse “Allah sadakaları artırır” (Bakara, 2/276) âyeti öğretilince buradan elde edeceği kâr ve kazancı düşünerek zekât ve sadaka vermek ona sevimli hale gelir. Haddizatında bu Allah’ın kullarına olan şefkat ve merhametidir. 

5. İmanın Varlığına Delil Olması: Allah kendisine güzel bir borç olarak verilen (karz-ı hasen) zekât ve sadakaları kat kat artıracağını “Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder” (Bakara, 2/245) âyetiyle  vadetmektedir. Bu ilahî vaade rağmen sadaka verme hususunda cimri davranmak imanın yetersizliğine delildir. İbnü’l-Arabî’ye göre eğer insan bu vaade inansaydı, dünyada iken peşin ve vadeli kazançlar için koşturduğu gibi Allah’tan alacağı karşılık için de sadaka ve zekât vermeye koşardı. Zira daima kârını gözeten nefsin mizacı böylesine kazançlı bir ticarete direnç gösteremez. Kul buna rağmen direniyorsa ya Rabbine ya da Rabbinin vadine olan imanı yetersiz demektir.

6. Nefsi Temizlemesi: Sözlük anlamıyla “arıtma ve temizleme” manasına gelen zekâtın aynı zamanda nefsin tezkiyesinde etkili bir rolü bulunmaktadır. Zekâtla hem sahip olunan mal temizlenir, hem de nefis yaratılıştan getirdiği cimrilik özelliğinden arındırılır. “Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun” (Tövbe, 9/103) âyeti buna işaret etmektedir. Haddizatında insanların kendilerine nispet ettikleri mal ve mülkler hakiki manada kendilerinin değil Allah’a aittir. Ancak kul aslında hiç sahip olmadığı ve sadece emaneten kendisine verildiği ve vekil kılındığı şeylerde cimrilik yapmaktadır. Fakirin hakkı olan zekât ve sadakanın nihayetinde kendisine emanet edilen maldan verildiğini idrak ettiğinde cimrilik özelliğinden arınarak nefsini bu gibi tutumlardan temizler. Âriflere göre bu idrak zekât ve sadakada hususunda “Allah’ı görüyormuşçasına amel etmek” anlamındaki ihsanın karşılığıdır. Zira zekât ve sadaka söz konusu olduğunda ihsan, kişinin kazandığı ve dilediği gibi tasarrufta bulunduğu malların Allah’ın mülkü olduğunu ve kendisinin bir vekilden başka bir şey olmadığını görmesidir. Bu bilinçle zekâtını verip nefsini cimrilikten temizlediğinde Muttakilerden olur; yine zekât ibadetini Allah’ı görüyormuşçasına yerine getirdiği için de Muhsinlerden olur. 

7. Ebedî Bir Varlık Bahşetmesi: Öte yandan nefsi olumsuz özelliklerinden temizlemek zekat olduğu gibi nefsin bizzat kendisinin de bir zekâtı vardır. “Allah müminlerden nefislerini ve mallarını satın almıştır” (Tövbe, 9/111) âyetinde ifade edildiği üzere zekât hem mallar hem de nefisler için söz konusudur. Mallardan verilmesi gereken zekât nisap miktarı ile açıklanmıştır. Nefislerden verilmesi gereken zekâtın mahiyeti ise nefislerin Allah yolunda fedâ edilmesidir. Zira nefsin kendisine atfettiği varlık sıfatı (vücûd) aslında zatının aynı değildir; tıpkı malda olduğu gibi nefsin nitelendiği vücûd da nefse emaneten verilmiş olup Allah’a aittir. Dolayısıyla nefsin zekâtı kendinde varlık görmemesi ve varlığı Allah yolunda feda etmesidir. İbnü’l-Arabî’ye göre “Sevdiklerinizden infak edinceye kadar iyiliğe ulaşamazsınız” (Âl-i İmrân, 3/92) âyeti açıkça bunu emretmektedir. Zira insanın en sevdiği şey bizzat kendi nefsidir. Kul nefsini infak ettiğinde buna karşılık bekâ mertebesine erer, Allah’ı bulur. “Nefsini tezkiye eden kurtulmuştur.” (Şems, 91/9) Bu kurtuluş bekâ mertebesidir. Vücudu asli ve hakiki manada Allah’a ait görerek nefsinin zekâtını veren kimse hem nefsini kötülüklerden arındırır hem de ona hayat verir; mutmainne, razıye, merziyye ve nihayet kemâle doğru bir seyre tabi kılar. Dolayısıyla nefsine izafe ettiği vücûd vasfını Allah’a ait gören kimse ‘ademden korunarak kendisine Rabbanî bir varlık elbisesi giydirilir; Hak’la bâkî olarak kurtuluşa erer. Buna mukabil nefislerini kirli bırakanlar yani kendilerinde benlik görenler ise ebediyen bedbaht olurlar. Allah onları kendinde değil cehennemde ibkâ eder. Bunlar varlıkla yokluk arasında olup “Orada ne ölür ne de dirilirler.” (A’lâ, 87/13) Allah’ın bekâsıyla bekâ bulan ârifler ise ebedî hayat mertebesine ermişlerdir.

Öte yandan nefislerin zekâtı olduğu gibi her bir uzvun da kendine mahsus bir zekâtı vardır. Zekâta tabi olan mallar sekiz sınıf (altın, gümüş, buğday, arpa, hurma, deve, inek, koyun) olarak belirlendiği gibi insanın da sekiz uzvuna ait bir zekât vardır. Bu uzuvları; göz, kulak, dil, el, ayak, mide, cinsel uzuv ve kalptir. Bunların her birini ilahi emir ve yasakları gözeterek kullandığı sürece hem temizlemiş hem de zekâtını vermiş olur. Örneğin gözünü harama bakmaktan temizleyen kimse nefsiyle değil Rabbiyle görür hale gelir; kulağını temizleyen Rabbiyle duyar hale gelir.

Haddizatında bütün mallar, nefisler ve uzuvlar hakikatleri itibariyle Allah’a ait olduklarından aslî olarak temizdirler. Harici âlemde zuhur ettiklerinde insanlar bunlara sahip olduklarını iddia ettikleri ve Allah’ın çizdiği sınırların dışında kullandıkları için kirlilik bulaşmıştır. Cenâb-ı Hak zekât ve sadaka emriyle insanlara kendilerine ait gördüklerinin aslında Allah’a ait olduğunu hatırlatmış olur. (Bk. Fütühât, II, 250-270) Zekât ve sadaka ibadetleri ayrıca dört mertebe üzerinden de anlaşılır: Şeriat mertebesi itibarıyla kul malının kırkta birini fakirlere verir. Tarikat mertebesinde nefsini olumsuz ahlâktan temizleyerek zekâtını vermiş olur. Hakikat mertebesinde kendinde bir varlık görmeyerek mutlak manada Allah’a muhtaç oluşunu idrak eder. Böylece her türlü iddia ve davadan uzaklaşır. Bu, vücudî olarak zekâttır. Marifet mertebesinde ise tüm mertebeleri idrâk ederek verenin de alanın da Allah olduğunu bilir ve Ganî-yi Mutlak olan Hakk’ın kullarına ve âlemlere kendi zenginliğinin zekâtını nasıl verdiğini müşahede eyler.

ZEKÂT İLE SADAKA ARASINDAKİ FARKLAR

Zekât kulu Allah’a yaklaştırırken (kurb-ı ferâiz) sadaka ise kurbiyetteki sürekliliği sağlar (kurb-ı nevâfil). Ayrıca sadaka kişinin kulluğundaki sıdkiyetinin ölçüsüdür. 

Zekâtta Allah’ın Kuddûs ismi, sadaka da ise Rahman ismi tecelli eder. Şöyle ki malı ve nefsi temizleyip arındırma özelliği sebebiyle zekâta taalluk eden isim mutlak temizlik anlamına gelen Kuddûs ismidir. 

Sadaka da ise kulun tasadduk ettiği fakirin eline düşmeden önce Rahman’ın eline düşer. Yani Allah Teâlâ rahmetinin en üst mazharı olan Rahman ismiyle bu sadakayı alır ve hem tasadduk eden için hem de sadakayı alan için rahmetine vesile kılar. Aynı zamanda veren kimsenin eli Allah’ın eli hükmündedir. Çünkü veren nihayetinde Allah’a ait olanı vermektedir. Alan ise merhamete mazhar olması açısından Rahmaniyet sıfatına mazhar olarak almaktadır. Allah ismi, ism-i câmi olup Zât’a delalet ettiği için Rahman isminden üstündür. Bu nedenle veren el, alan elden üstündür. Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur.

-------------- 

Resülûllah efendimiz (s.a.v.) ve ehl-i beyt sadaka ve zekât almazdı. Peygamber (s.a.v.) efendimiz hediye kabul edip sadaka kabul etmezdi.

Kûr'ân-ı Keriymde Resülûllah efendimiz (s.a.v.) ve Ehl-beyt'in zekât almayacağına dair her hangi bir âyet yoktur ama alacakların içinde de yoktur. Kûr'ân-ı Keriym zekâtın verileceği yerleri belirtirken şöyle der: 

"Sadakalar (zekât) ancak fakirler, yoksullar, zekât memurları, kalpleri İslam'a ısındırılmak istenenler (müellefe-i kulub), kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolcular içindir."[16] Bu âyet geneldir, bütün fakirleri içine alır, ancak aşağıda geleceği üzere Ehl-i Beyt ve Al-i Muhammed'e zekâtın helal olmadığını ifade eden hadislerle tahsis edildiği kabul edilir. Başka bir âyette şöyle buyrulur: "Onların mallarından sadaka (zekât) al, onunla onları temizlersin, arındırsın."[17] Bu âyet geleceği üzere sadaka ve zekâtı insanların kiri" olarak niteleyip Ehl-i beyt'i onlardan uzak tutan hadisi hatırlatmaktadır. Bu bağlamda olmasa da bir âyette ise şöyle buyrulur: "Ey Ehl-i beyt, Allah ancak sizden pisliği (rics) gidermek ister."[18] Diğer taraftan, " Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir."[19] âyeti Peygamber'in yakınları, Ehl-i beyt için de pay ayırmaktadır. Âyette geçen akraba (zi'l-kurba), Kureyş'tir, Ben-i Haşim ve Ben-i Muttalip'tir, sadece Ben-i Haşim'dir diye üç görüş üzere aâimler ihtilaf etse de/ her durumda Ehl-i beyt bu guruplar içindedir. Ganimetten onlara pay verilmesi, bazı fakihler tarafından Peygamber'in yakınlarına sadaka ve zekât verilmemesine bedel olarak görülmüştür. Peygamber'in yakınlarına, Ehl-i beyt'e, ganimet değil de, sadakanın bir kir olarak görülüp haram kılınmasının anlayışa dayalı bir sebebi olmalıdır.

Hadislerin lafzına bakılırsa Efendimiz (s.a.v.) ile Ehl-i beyt'e sadaka ve zekâtın verilemeyeceği açıktır. Konuya ilişkin iki temel hadis vardır, diğerleri farklı lafızlarla aynı hükme varan birkaç hadistir. Bu iki temel hadisten birincisi, bazı hadis kitaplarında yer aldığı gibi, Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'de ittifakla yer almaktadır, ikincisi Sahih-i Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçmektedir.

1. Ebu Hureyre'den şöyle dediği işitilmiştir: “Hasan b. Ali sadaka hurmalardan bir hurma aldı, onu ağzına koydu. Resülûllah şöyle dedi: Onu bırak, at. Bizim sadaka yemediğimizi bilmelisin."[20] Bu hadisin başka varyantlarında Resülûllah'ın şöyle dediği kaydı vardır: "Sadaka bize helal olmaz."[21] "Sadaka Peygamber ve Ehl-i beyt'inden hiç kimse için helal olmaz.''[22] "Sadaka Al-i Muhammed' e helal olmaz."[23]

2. İki akrabası Resülûllaha gelip onları pay almaları için zekât memuru tayin etmesini istedi, o bunu reddetti ve şöyle dedi: "Ali-i Muhammed için sadaka uygun olmaz. Sadaka ancak insanların kiridir."[24] Resülûllah, kendi azatlı kölesi (mevla) Ebu Rafi'in zekât toplama talebini de reddetmiştir.[25]

Sadaka ve zekât almama, ganimetten pay alma hususunda Hz. Muhammed bağlı olduğu Kureyş'in Haşimi kolunu da akrabaları içine, Al-i Muhammed'e dahil etmiştir. Bunda Sünni fıkıh ekolleri müttefiktir. Çoğu Muttalip oğullarını da bu akrabaya dahil etmektedir, Haşimilerle aynı görmektedir.[26]

--------------

Sadaka da ise kulun tasadduk ettiği fakirin eline düşmeden önce Rahman’ın eline düşer. Yani Allah Teâlâ rahmetinin en üst mazharı olan Rahman ismiyle bu sadakayı alır ve hem tasadduk eden için hem de sadakayı alan için rahmetine vesile kılar. Aynı zamanda veren kimsenin eli Allah’ın eli hükmündedir. Çünkü veren nihayetinde Allah’a ait olanı vermektedir. Alan ise merhamete mazhar olması açısından Rahmaniyet sıfâtına mazhar olarak almaktadır. Allah ismi, ism-i câmi olup Zât’a delalet ettiği için Rahman isminden üstündür. Bu nedenle veren el, alan elden üstündür. Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur.[27]

Kûr’ân-ı Keriym, hadislerler, âlimler ve A.T. Yolcu’nun zekât ve sadaka konusunda yazmış olduğu makalenin sonunda Efendimiz (s.a.v.) hâliyle Ehl-i Beyt’e bunun içindedir. Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hüseyin ve Hazret-i Hasan da peygamber oğlu peygamber ve mühürsüz peygamberdiler.

1- Kûr’an-ı Kerimde Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz zekât verilecek kişiler içinde Cenâb-ı Hakk tarafından bildirilmemiştir. 

2- Kûr’an-ı Kerimde Allah (cc) tarafından Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz ümmet-i adına zenginlerden alıp onları temizleyip âyette belirtilen kişilere dağıtmak amacıyla zekât alması konusu emr edilmiştir. Yalnız zekât-ı alıp toplayacak olanlar âyette geçtiği üzere zekât memurlarıdır.

3- Hadislerde Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz, Ehl-i Beyt ve Al-i Muhammedin Sadaka-Zekât yemediği bildirilmiştir.

4- Ehl-i Beyt’e bazı âlimler tarafından ganimet almaları zekât almalarına bedel olarak görülmüştür. Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz de ganimet almaktadır. Âyette bi-zatihi peygamber zikredilmiştir.

5- Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur.

Yapılan araştırmadan yukarıda madde şeklinde 5 görüş ortaya çıkmaktadır. Şimdi bunları mertebeleri itibariyle incelemeye çalışalım.

Şeriat mertebesi itibariyle;

Kûr’ân-ı Keriymde bi-zâtihi Cenâb-ı Hakk Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beyti zekât alacakların içinde zikretmemiştir. Yani zât mertebesinden 8 grup bildirilmiştir. (8) sayısı Tevhidi-i Efâl yani Allah ehli, halkını bildirmektedir. Kûr’ân-ı Kerimde Uluhiyyet mertebesi-Risâlet mertebesini zekât alma konusunda görevlendirmiş ve (8) Ef’âl-Allah ehline-halkına verilmesi bildirilmiştir. Bunların içinde kalbi İslâma ısındırılaracaklar olması ile de genel bir rahmet yani rahmeti Rahmâniyyedir. 

Tarikat mertebesi itibariyle;

Hadis-Risâlet mertebesi de zekât (farz-ı kifaye-kurb-u feraiz) değil de bunu sadaka (sünnet-kurb-u nevafil) olarak Ehl-i ve Al-i ne bildirmiştir. Zâhirde ehli ve Al-i yani hane halkı ve akrabaları alamadığı gibi bâtında ehl-i beyt ve Al-i Muhammed yakın çevredekiler bunu alamaz. 

Efendimiz (s.a.v.) Hazreti Hasanı insanların zekâtta insanların kiri var diyerek men etmiştir. Yapılan “nefis arınma” çalışmasında ki, yine Efendimiz (s.a.v.) “vücudu zenbike” en büyük günah vücüd-bedenindir. Yani kendine vehimi vücud vermendir buyurulmuştur. Kişi yaptığı nefis tezkiyesi çalışmalarında her bir esmâ-i ilâhiyyeyi nefsi emmare istikametinde kullanmaktan vazgeçilipp sahibi olan Hakka teslim etmesi bir arınma ve zekâttır ki bu vücut kiridir. Onun için Resülullah Efendimiz (s.a.v.) ve Ehl-i beyti bunu kullanmaz. Çünkü nefsi emmare kiri vardır. Al-i Muhammed Efendimizin akrabaları yani Hakk canibince kullanılan Esmâ-i İlahiyye, zekât memuru olamaz, çünkü esmâ-i ilâhiyyenin nefsi emmmare tarafına kullanılması söz konusu olabilir.

Hakikat mertebesi itibariyle; 

“Hasan b. Ali sadaka hurmalardan bir hurma aldı, onu ağzına koydu. Resülûllah şöyle dedi: Onu bırak, at. Bizim sadaka yemediğimizi bilmelisin." Hadisi şerifte zekât malı olmakla beraber yenilmesi istenmeyen “Hurma” dır. Hurma dışında yemişi ile kesreti ifade etmektedir. İçinde bulunan bir çekirdek ise vahdettir. Kesrette vahdettir. Bu dünya zuhurat-ı bir başka zekât malı olarak ta tecelli edebilirdi. O zaman hurmanın vahdette kesret yani çoklukta birlik olması sebebi de işin içindedir. Bir ayrı konuda Efendimiz (s.a.v.) biz sadaka (zekât) yemeyiz derken kendisi ve Ehl-i Beyti kastetmiştir. Kendileri Allah(c.c.) -Zât ehlidir. Bu yüzden yaşantıları vahdette kesrettir. Hasan Harakani hazretlerinin dediği gibi “30 yıldır halk ile konuşurum zannederler halbu ki Hakk ile konuşurum. Oyüzden zekât kisvesi altında sıfât tecellisi altında kalamazlar… 

Marifet mertebesi itibariyle;

Ganimetten pay verilmesi, âlimler tarafından zekâttan bedel olarak görülmüştür. 

Ganimet kelimesi (çoğulu ganâim) sözlükte “bir şeyi zorluk çekmeden elde etmek” demektir. İslâm hukukunda, “müslümanların savaş yoluyla gayri müslimlerden ele geçirdikleri esirler ve her türlü mal” şeklinde tanımlanmakla birlikte ganimeti savaşta düşman askerlerinden elde edilen menkul mallara hasreden veya kısmen farklı şekilde tarif eden fakihler de vardır.

Ganimet kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de altı yerde geçmektedir (bk. en-Nisâ 4/94; el-Enfâl 8/41, 69; el-Feth 48/15, 19, 20). Ayrıca Kur’an’da “ganimet” anlamında nefelin çoğulu olan enfâl de kullanılmış olup özellikle ganimetle ilgili hükümleri açıklayan sekizinci sûreye bu ad verilmiştir. Nefel kelimesinde “fazlalık” anlamı bulunduğundan, savaş sırasında ele geçirilen mal veya esirler savaşın amaçlarını gerçekleştirdikten sonra ilâve olarak elde edildiği için bu şekilde adlandırılmıştır. Nefelin ganimet anlamındaki bu genel kullanımı yanında bazı âlimler, ganimetlerden Allah ve Peygamber hakkı olarak ayrılan beşte birlik paya, bazıları müşriklerden elde edilen her türlü gelir ve vergiye, bir kısmı ise devlet başkanı veya kumandanın savaşta üstün başarı gösterenlere vaad ettiği mallara da bu adı vermişlerdir (Taberî, XIII, 361-371; Serahsî, Şerḥu Kitâbi’s-Siyeri’l-kebîr, II, 593-595; Kurtubî, VII, 361-364).[28] 

(İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.”

“Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.” Âyetlerde özellikle ganimet âyetlerinin 3 tanesi, Fetih Sûresi 10. Âyetten sonra gelmektedir.

(Seyekulülmuhallefine izen talâktüm ilâ megani me lite’huzüha nettebi’küm, yürîdüne en yüaddilü kelâmellahi, kûl len tettebiunâ kezaliküm kalella hu min kablü, fe seyekulüne bel tahsüdüne nâ, bel kânü lâ yefkahune illâ kalilen.)

48/15. “O geri bırakılmış olanlar, siz ganimetler el de etmek için sefere çıkıp gideceğiniz zaman diye ceklerdir ki: Bizi bırakınız, arkanızdan gelelim. Onlar Allah'ın kelâmını değiştirmek isterler. De ki: Siz bize aslâ tâbi olamazsınız, işte sizin için Allah Teâlâ önceden böyle buyurmuştur. Buna da diyeceklerdir ki: Hayır. Bizi kıskanıyorsunuz. Halbuki, pek azdan başka birşey anlayamaz olmuşlardır.”

(Ve meganime kesiraten ye’huzünehe ve kânella hu Azîzen Hakîmen)

48/19.” Ve alacakları birçok ganîmetler ile -de mükâfatlandırmıştır.- Ve Allah Teâlâ mutlaka bir gâlib, bir hâkim bulunmaktadır.” Tefsirlerin yazdığına göre, bu ganimetler Hayber ganimetleridir ki; “sûvari’ye iki pay, piyade’ye bir pay” taksim edildi. 

Yâni, nefis cihad-ı yolunda “sûvarilik ilmi ilâhi ile savaşmak” demektir. Yaya ise, idraksiz sadece o fiili işlemektir ki, karşılığı derecesine göre sevap’tır, sevap kazanmaktır, o ise bir paydır. 

Sûvari’lik ise, “nefis” atının üstüne binip, ona hakîm olarak savaşması ise, hem sevap. Hemde, irfâniyyet ile kendini ve Hakk’ı kazanmaktır ki; iki pay dır. Diyebiliriz.[29] 

(Veadükümüllahü meganime kesiraten te’huzüne he feaccele leküm hezihi ve keffe eydiyennasi anküm veli teküne âyeten lilmü’minîne ve yehdiyeküm sıraten müstakîmen.)

48/20.” Allah Teâlâ size birçok ganîmetler vâ'd etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır. Bunu da size acele olarak verdi ve sizden insânların ellerini çekti ki, müminler için bir işaret olsun ve sizi bir dosdoğru caddeye çıkarsın.” 

” Allah Teâlâ size birçok ganîmetler vâ'd etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır. Bunu da size acele olarak verdi.” Bunlar da kıyamete kadar müslümanların fütühat-ı ve alacakları ganimetlerdir. Şimdilik bunu size peşin verdi. Va’ad olunan birçok ganimetlerden önce Hayber ganimetlerini acele olarak verdi. Ve sizlerden insânların ellerini çekti. Hayberli’lerin müttefikleri olan, Esed ve Gatahan kabileleri onlar yardım etmek istediler de, korkup kaçtılar. 

Diğer yönü ile. Mertebe-i Muhammediyyet yeryüzünde zuhura çıktıktan sonra, diğer mertebelerin bütün bilgileri Mertebe-i Muhammediyyeye ganimet olarak kaldı. Mertebe-i Muhammed-î de, bu ganimetlerin faydalı ve geçerli olabilecek ve tatbik edilebilecek olanlarını kendi bünyesi içerisine alıp gerçek sahibi olan Hakikat-i Muhammediyye ye iltihak eyledi. İşte bu yüzden kendinden evvelki bütün mertebeler nesih-kaldırıldı. O günden sonra tek Sırat-ı müstakîm ve sıratullah hakikat-i Muhammed-î sistemi içerisinde olan geçerli oldu. Diğer Sırat- yollar kendi devirlerinde geçerli olduğu halde Hakikat-i Muhammed-î geldikten sonra nesih-kaldırıldı. Aslına dönüştürüldü.

“ve sizden insânların ellerini çekti ki,” Hudeybiye sulhü ile Kureyş’in de eli çekildi. Hendek vak’a sında olduğu gibi müslümanlara saldırmak isteyen düşmanların güçleri kırılıp bundan böyle İslâm devleti emniyyet sahasına girdi. 

Bâtın’en bu sûlhler nefs-i emmâre ile levvâme’nin beden mülkünde tesirsiz olmasını sağlayan anlaşmalardır. Bu anlaşmalardan sonra onların güçleri iyice kırılır. Daha sonra da itaate mecbur kalırlar. İşte bu ferdin gerçek manâ da Sırat-ı mürtakıym’de yürümesidir. 

“müminler için bir işaret olsun.” Hemde mü’min’lere bir Âyet-işaret, gelecekte va’ad olunan fütühat ve ganimetlerin tahakkukuna bir emare ve alâmet olsun. 

Seyr’ü sülûk yolunda, Âdemiyyet’ten başlayarak gelecek mertebelerin de fethinin ve o mertebelerin de nefsinin elinden alınıp kendine ganimet olarak geçmesinin alâmeti olsun.

“ve sizi bir dosdoğru yola- caddeye çıkarsın.” Sırat-ı müstakîm’e hidayet eylesin. Sırat-ı müstakîm, doğru yoldur. Doğru yol ise, Hakikat-i Âdemiyyet’ten başlayıp Hakikat-i İseviyyet-e kadar olan yoldur. Onun ilerisi ise sıratullahtır ki, Mi’râc ile neticelenir. Devamı ise Hakk’tan halka hicret, yâni nüzül dür. Hakk’tan halka dönüş, risâlet’tir. Bu seyr ancak mertebe-i muhammediyyet çalışmaları içinde oluşur. İşte gerçek hidayet-Hâdî isminin kulun üstündeki kemâl zuhuru budur.[30] 

Gerçekten bu üç âyetin beyat âyetinden sonrası gelmesi mânidardır. 

"Sadakalar (zekât) ancak fakirler, yoksullar, zekât memurları, kalpleri İslam'a ısındırılmak istenenler (müellefe-i kulub), kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolcular içindir."[31]

Diğer taraftan, " Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir." âyeti Peygamber'in yakınları, Ehl-i beyt için de pay ayırmaktadır. Diyerek konu başında yazılmıştı.

Fetih sûresi içinde bulunan ganimet âyetlerinde İz-Terzi Baba yorumlarında nefis cihadıyla yapılan savaşta elde edilen ganimet olarak yorumlanmıştır. 

Zekât alacak grup içinde bulunanlar ile ganimet alacak grup farklıdır. Ganimet alacak grupta olanlar, Allah: Uluhiyyet mertebesi her mertebenin hakkını veren mertebedir. Ancak ganimeti yine âyette sayılan beş mertebeye dağıtmak için kullanır…

Peygamber; Risalet mertebesi ve onun temsilcisi olan Resülûn Resülu olan varlığı mefhumu Fenâ-Fir Resül olmuş olan bu ganimetten faydalanır, faydalandırır.

Yakınlar (Akraba); Esmâ-i İlâhiyye mertebesi içindir, nefsi emmare istikametinden kullanmayan Hakka teslim etmiş gerçek tarikat erbabı içindir.

Yetim: Yetim babası ölmüş çocuk demektir. Zâhirde babası olsa bile eğer bir kişi Hakk yolunda ise o kişi yetim hükmündedir. Ve bu ganimetten pay alır.

Yolda kalmış olanlar; Hakk yolunda bulunup bağlı bulunduğu yerdeki İrfan ehlinin zâhirden bâtına geçmiş ya da irfâniyet yoluna ulaşmak isteyip bağlı bulunduğu yerde irfâniyet olmadığı için mesafe kat edememiş kişilerdir. 

Miskinler; sekene yani sakin olmuş telvin hâlinden kurtulmuş yani başkalarının hâlinin etkisinde kalmayan malı-varlığı kalmamış olandır.

Meganime-ganimetler in kökeni “gani” dir. Sözlük mânâsı “Zengin, varlıklı” demektir. “Gani” ihtiyacı olmayandır. İhtiyacı olmayanda zekât almaz, bilakis zekât verir.

Beyât âyetinde bildirilen Abdiyyet-Risâlet-Uluhiyyet elleri ile bu ganimet Uluhiyetten, Risâlet ve oradandan da Abdiyyete ulaşır.

“Allahussamed” Deki Allah Sameddir.[32] “Samed” ihtiyaç sahibi olmayan gani olandır. Allah (c.c.) zatında zatı ile ihtiyaç sahibi olmayan olarak zatını nitelendirmiştir. Nusret babamız r.a. bir zuhuratında Tac-ı şerifi kendi kendine giydiğini anlatmıştır. Bu hâl başkasına ihtiyacı olmamak ve Samedaniyyet ve ganilik hâlidir.

Haliyle, Efendimiz (s.a.v.), yakınları akrabaları (Ali Muhammed) yetim, Allah yolunda fakat yolda kalmış, sekene halinde olanların ne dünya-ne ahret malına ihtiyaçları yoktur. Kendi varlıklarından geçmiş ve geçme yolundadırlar. 

Bir başka boyutu ise; 

Allah ismi, ism-i câmi olup Zât’a delalet ettiği için Rahman isminden üstündür. Bu nedenle veren el, alan elden üstündür. Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur. 

Veren el sağ el hükmünde ve alan el sol el hükmündedir. Efendimiz (s.a.v.) insân-ı kâmil, akl-ı küll hükmünde olduğundan bir bakıma (40) Hakikat-i Muhammedi olduğundan zekât almaz bunun (1) ini yani Ahadiyyet (zât) mertebesini sol el (Rahmaniyyet) mertebesine nuzül ettirerek. Mal-Beden-Vücud ifna eder ve temizler. Gerçek arınmış Uluhiyyet-Risalet-Abdiyyet mertebesi bağlantısı kurulmuş olur.

Buraya faydalı olur düşüncesi ile Duhâ sûresi 8. Âyeti ilave edelim… 

------------------- 

طوَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى

(93/8) (Ve vecedeke âilen fe agnâ.)

(93/8) “Ve seni yoksul bulup zenginleştirmedi mi?”

------------------- 

Burada belirtilen yoksulluktan kasıt fakir hâlidir. Bütün insanların en fakiri halinde yaşayanı Efendimiz (s.a.v)’dir. Fakirlik ayrı bir şeydir fakr ayrı bir şeydir. Efendimiz (s.a.v) “Fakr ile iftihar ederim” buyurmaktadır oysa bütün âlemler kendisi için halkedilen birinde fakirlik denilen bir şey olabilirmi.? Fakr öyle büyük bir mertebedir ki iki âleminde üzerine çıkarak a’mâiyyet mertebesine geçmektedir yâni kimlikler ortadan kalkmakta hakîkatleri-ne dönüşmektedir. 

Bir hadisi şerifte belirtildiği üzere “Fakr tamam olunca o Allah’tır” buyurulmuştur. Fakr nefsâniyetinden sonuna kadar soyunmuş olup nefsinden fakr olan demektir, para, mal, mülk fakiri demek değildir. Bu haldeki kişi ne kadar ararsa arasın kendi nefsine, benliğine ait bir şey bulamaz. Kişi nefsâniyetinden çıkıp kendisinde kendine ait bir varlık kalmaz, ancak orada mevcût bir varlık bulunmaktadır, işte o varlık Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir.

Zenginliği de aynı şekilde beşeri anlamda mal, mülk zengini zannediyoruz, oysa bu zenginlik rûh zenginliğidir. Daha önce sâdece kendine ait esmâ-i ilâhîyyeleri kullana-biliyor iken daha sonra Allah’ın bütün isimleri ile zengin-leşti. Bu zenginliği bulunmayan bir varlık bütün âlemlere nasıl rahmet edebilir, demek ki Efendimiz (s.a.v) bütün âlemlerden zengin ki âlemlere ikrâm edebiliyor. 

“İttikâ malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkar-maktır” sözünde olduğu gibi, bize de lâzım olan elimizdeki malı mülkü elden çıkararak fakirlik üzere yaşamak değil, gönüldeki muhabbetini oradan çıkararak, yük olarak taşımamaktır. Su üzerinde giden bir tekne, suyu kendi ilerlemesi için kullanırken oluşacak küçük bir delik ile içine su dolduğunda, o su onu batırmaktadır. Aynı şekilde bizim tekne hükmünde olan bedenlerimize açılan bir delikten girecek olan nefis suları orasını istilâ eder ve o tekneyi batırır, bu delikler olmadığı sürece o suyun üzerinde yüzülerek Hakk’a seyerân edilmektedir. 

------------------- 

İkinci yorum (Fakr) Ve seni yoksul bulup zenginleştirmedi mi? Tabii Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz doğduğu zaman herkes gibi dört kilo, üç kilo neyse o günkü gram tabii, seyir doğum seyri o kadar doğdu. Bunun ne malı ne mülkü vardı. Yoksuldu hiç bir şeyi yoktu. Onu zengin etti. Yâni yoksul bulup ta seni zengin etmedi mi? Burada yoksulluktan maksat fakr halidir. İşte bütün insânların en fakr halde yaşayanı da yine Efendimizdi. Fakr yalnız bakın. Fakir değil. Fakirlik başka fakr başkadır. Bir de fakirlik ifâdesi olarak miskinlik vardır. Ama burada miskinlikten değil fakrlıktan bahsediliyor. Onun da hakîkati başkadır. Fakr dediğimiz zaman biz para fakiri, dünya malından yoksun diye anlıyoruz. 

 Halbuki Efendimiz “El Fahri Fakri” ben fakirlikle iftihar ediyorum diyor. Biz peygamberlerin en fakiri insânların en fakiri, dünya yoksulu gibi, bununla iftihar ediyor diye, zannediyoruz. Halbuki bütün âlemler onun için halkedilmiş, onda fakirlik diye birşey sözkonusu olur mu? Ama O, ot yatak üstünde, hurma ağacı yaprakları üstünde yatar, o fakirlik, o değil. O mânâda o fakirlik değil. Rabbım beni doyuruyor diyor. Yâni ben aç yatsam da Rabbim beni doyuruyor diyor. “Ey Habîbim istersen sana şu Uhud dağını altın yapayım,” diyor. 

 Ne diyor bakın tenezzül etmiyor. İstemiyor. Orada da bir başka hikmet vardır. Eğer Uhud Dağı kimyacılar tarafından, coğrafyacılar tarafından yahud jeologlar tarafından araştırılmış olsa, orada büyük miktarda altın çıkacaktır. Çünkü Cenâb-ı Hakk Efendimize boşuna konuşmaz. İşaret etmişse sana Uhud dağını altın yapayım burasını diye, mutlaka orada altın değerinde zâhiren ve bâtınen de bir maden, birşey vardır. Zâhiren de Hz. Rasûlullahın böyle bir zenginliğe ne ihtiyacı vardır zâten ne de ister. 

 Ayrıca “Uhud” dağı, “Ahad” dağıdır ve kişinin beden varlığıda aslında “Uhud/Ahad” dağıdır, kişi bunu kendi beden varlığında idrak ettiği zaman, orası aynı zamanda mübarek beldedir ki, Hakk’ın tecelliyat beyti orada dır. İşte bu yüzden Uhud dağı altın dağı olmakla teşbih edilmiştir ki, bir bakıma “altın” “zeheb” demektir zehep ise, “mezheb” yoldur bu yol ise evvelâ “sırat-ı müstakîm” daha sonrada “sıratullahtır” ki, Mi’râc/zat yoludur. İşte Uhud dağının altın olması diğer yönüyle en kıymetli maden teşbihi ile “İnsân-ı Kâmil” dir. 

-------------- 

 Not= Uhud dağı hakkında daha geniş bilgi, (10 kelime-i tevhid) kitabımızda vardır dileyen oraya bakabilir. 

-------------- 

 İşte onun yoksul dediği burada fakr. Fakr dediği de gerçek fakirlik bir başka Hadis-i Şerif’te: “Fakr az daha iki âlemde yüz karası olacaktı” demiştir.

 Yâni fakirlik iki âlemde yüz karası olacaktı. Biz zannediyoruz ki fakir insân ona buna muhtaç ona el açar, onun önünde eğilir. Yüz karası olur gibi. Öyle değil. İki âlemde yüz karası olacaktı dediği, fakrlık öyle büyük bir mertebe ki iki âlemin üstüne çıkıp Ama’iyet mertebesine geçecekti demektir. Yüz karası yüzünün karalığı demek o. Vechinin ortadan kalkması. Kimlik kalmaması. Hakîkatine dönüşmesi yâni hakikatine ulaşması demektir. “Fakr tamam olunca o Allah’tır” demiş Hadis-i Şerif’tede. Şimdi onu cebinden at. Onu at, onu at, onu at. Elbisene kadar at Fakr tamam oldu, yâni sen Allah mı oldun? O mânâda değil fakirlik. Yâni sohbetin başında dediğimiz gibi Cenâb-ı Hakk bu kelimelerle neyi gerçek olarak kendi murad etmişse onları biz anlayalım. Bizim kafamızla eksi kafamızla anladığımız mânâlar değil. Şartlanmış mânâlar ile değil. 

 İşte fakr dendiği zaman kelimedeki lûgat benzerliğin den, lûgatı açtığımız a, fakirlik diyor. B, Yoksulluk diyor. Miskinlik diyor. Miskin hiç malı olmayan. Fakirde belirli ufak tefek şeyi olandır, ama yine muhtaç olan hükmündedir. Bak miskin… Sizin gibi fakırlara can kurban. Fakr ne demek gerçekten? Fakır kelimesini iyi anlamak için o Fe, Kef, Rı harflerinin ne ifâde ettiğini bilmemiz lâzımdır, çünkü çözümlemesi oradan geliyor. Fakr demek kendi nefsaniyetinden son derece sonuna kadar soyunmuş demektir. Nefsinden fakir demektir. Para fakiri demek değildir. Arasa, tarasa ne yapsa ne etse kendinde, kendine ait birşeyi bulamaması, nefsine, benliğine, kendine ait hiç bir şeyin kesinlikle olmamasıdır. 

 İşte hepsi terk. İşte ne diyor “fakr tamam olunca o Allah’tır” dediği budur. Sen kendi nefsaniyetinden çıktıktan sonra, sana ait benliğinde varlığında hiç bir şey kalmadıktan sonra, sonra kalmadı ama, yine orada bir varlık vardır. İşte o Hakk’ın varlığından başka birşey değildir. “Fakr tamam olunca işte o Allah’tır” deriz. Seni zengin etti. Zengin deyince biz yine mal zengini dünya zengini zannediyoruz. Halbuki rûh zengini etti. Kendinde kendine ait bazı esmâ-i İlâhiye var iken, onu Allah’ın bütün isimleriyle zenginleştirdi. İlim ile zenginleştirdi onu, aşk ile muhabbet ile zenginleştirdi. Âlemlere rahmet olarak. Zengin olmayan bir insânın âlemlere nasıl rahmeti olacaktır? İki kişiye rahmet etti mi, üçüncüye cebinde para kalmayacak. Haa demek ki, bütün âlemlerden zengin o ki âlemlere ikram edebiliyor. 

 Âlemler kendinden meydana gelebiliyor. Onlara rahmet olabiliyor. Senin cebinde paran olmasa, ilacın olmasa, hastaya rahmet edebilir misin? Merhamet edebilir misin? İlaç verebilir misin? Veremezsin. Demiyor sana İzmir’e rahmet olarak göndedik. Türkiye’ye rahmet olarak. Âlemlere bak gözünün gördüğü görmediği. Alemül gaybi veşşahadeh, hem şehâdet âlemine, hem gayb âlemine rahmet olarak gönderiliyor. Demek ki bunların hepsinden zengin. İşte Âyet-i Kerîme’nin hükmü: biz seni fakir bulduk zenginleştirmedik mi? Kırk yaşlarına kadar fakir hükmündeydi, yâni Dünya metaıyla fakirdi. Ama ondan sonra mânâ fakiri, kendi varlığının fakrliğine fakirlik başka mânâya dönüştü. 

 Çocukluğunda da fakirdi. O fakir ama madde fakirliği idi. Kırk yaşına kadar zâhiri mânâdaydı, anlaşılması lâzım fakrın. Gerçi, Hatice validemizle evlendi, neticede zengin oldu ama dağıttı onların hepsini, dünya fakrıda oldu. Ama kırk yaşından sonra kendi kimliğinin ortadan kalmasıyla gerçek fakra ulaştı. Bize de lâzım olan o tarafı zâten. Hani ne diyorlar ittika. Malı elden çıkarmak değil gönülden çıkarmaktır. İşte fakr bütün malını sağa sola dağıtmakta fakir üzere yaşamak değil, ama gönlündeki ona olan muhabbetini çıkarmaktır. Senin onu sırtında taşımaman. Onun seni sırtında taşımasıdır. Nasıl kayık suyun üstünde giderken, altında bir delik olursa su giriyor içersine, su içine girdiği zaman onu batırıyor. Ama su içine girmezse sudan istifâde ediyor yüzüyor. İşte bizim de Muhammed-î kayık teknelerimiz bu deryada yüzen teknelerimizde bir delik açılırsa nefis suları giriyor. Orasını istilâ ediyor batırıyor. Ama onu delmezsek onun üstünde yüzüyoruz oradan da Hakka seyran ediyoruz.[33] 

------------------- 

“İttika malı elden çıkartmak değil, gönülden çıkartmaktır.” Terzi Baba: Ancak burada. Yani kendine gerçek mânada dönmesi bu mertebede başlar. Tarikattan, hakikata geçerken başlar. Onun için zordur. İşte duygusallığını, şartlanmalarını eski kimliğini hepsini bırakacak. Salt, sırf, hiç yok, kendinden haberi olmayacak. Yani haberi olmayacak derken, bağlantıları kalmayacak. Yalnız burası da tehlikelidir. Yani bu söz bu anlayış da anlaşılması yanlış olunca tehlikelidir. Yoksa doğru anlaşılan tatbikatın tehlikesi olmaz. Bilinçli yapıldığı zaman hiçbir zararı olmaz ve kişinin yaşantısında dalgalanmalar, bozgunculuklar, ümitsizlikler ortaya getirmez. Bunlar terk edilecek derken, yanlış anlaşılıyor. Maddi manada terk edilecek hiçbir şey yok, gerekte yok zaten. 

Ne diyor Selahattin Uşşaki Hazretleri, Tuhfetü'l Uşşaki'de: “İttika” malı elden çıkartmak değil, gönülden çıkartmaktır.” İttika: sakınmak. Yani mal mülk sahibi olacak, benlik yapacak, kendisine işte eğlenceye gidecek, zengin olacak. Bu değil, gönülden çıkartmaktır diyor. Nasıl? İşte geçtiğimiz bizden evvel yaşamış Peygamberan Hazeratının, evliyaullahın ne kadar malları varmış. Hiç gözlerini kapatmadan vermişler gerektiğinde ama bugün biz onlara benzeyecek diye bunu yapamayız. Çünkü bir bakımıyla görevlendirildiğimiz yahut mesuliyetinde olduğumuz bir eşimiz, bir ailemiz vardır, evimiz vardır, geleceğimiz vardır her şey vardır. 

Ben zaman zaman gerektiğinde söylüyorum: Sakın kahramanlık yapmayın bakın kimseye. 

Kişi farkında olmadan nefsani kahramanlık yapar, cebinde ne varsa çıkarır verir. Sonra kendisi muhtaç olur başka birisine yardım etsin diye, baksın diye ve sonra bu alışkanlık haline gelir. Karşı taraftaki hep istismar eder. Nasıl olsa bundan alıyoruz diye. Oda diyor ya, hani ben Hak uğruna karşımdaki de, Hakk’a yapıyorum diye. En hassas konulardır. Kahramanlık yapmaya gerek yoktur. Çünkü hayat kolay bir hayat değildir. 

Ya, Cenâb-ı Hak onu imtihan etmek için o hali ona verdiyse. Bizde ona yardım etmekle o halin dışına çıkarmaya çalışması; bakın Hakk'ın emrine asi gelmiş oluruz. Yardım etmek güzel şey ama derse ki, Cenâb-ı Hak: Ey kulum! Sen mi zenginsin? Ben mi zenginim? O kul, o kişi senin kulun mu? Benim kulum mu? Bana mı ait, sana mı ait? Derse, ben onun öyle olmasını istediğim için, o öyle. Biz ona, öyle yardım ettiğimiz zaman Hakk'ın emrinin dışına çıkmış oluruz, isyan etmiş oluruz. Yani diyelim ki, babanın bir elemanı vardı. 

Baban elemanına kötü davrandı, attı iki tokat. Vardı bir sebebi, ya suç işledi veya onu imtahan etmek için. A bu burada mahsun kalmış, diye sen onu alırsan veya herhangi birisi alırsa ki; aa gel gel oğlum işte sen, olur mu böyle şey falan hadi gel yüzünü yıka, şunu yap, bunu yap. Bak babana asi olmuş olursun. Güya iyilik yapmış oluyoruz onun için, böyle yardımdı, şöyle buyurdu falan. Gerektiğinde yapacağın şu; açsa karnını doyurursun. Ayağında bir ayakkabı kalmamışsa. Elinde varsa fazla bir ayakkabın, uyarsa götürür verirsin. Bu kadar, kahramanlığa gerek yok. Yolda kalmışa yardım edersin, geçici olarak ve makul bir tarzda, makul bir şekilde. Tekraren onu ümitlendirmeyecek, kendini zenginmiş gibi göstertmeden. Çünkü sen öyle yapmasan da, öyle zanneder. Ha varmış bunun fazlası nasıl olsa veriyor, gene verir. Bu sefer adet hükmüne girer. Hani Arslanla, o Farenin bir hikayesi vardır ya. 

Makul olanı; birisi gelir isterse o da çok yakınlarından birisi, yani benim ölçüm odur. Çünkü iyi niyetlerle neler yapıldı. Yaptık zamanında ama bakıyoruz, çünkü istismar konusu ediliyor. E eden Hak, e eden Hak ama olan Kul. Yani tasavvufta, tasavvuf işte bu hal şeriata tasavvuf diyorlar. Yani hikaye okunuyor hikaye kitabı o tasavvuf kitabı diyor, menkıbe işte 1, 2 ehlullahın hayat hikayesi, biraz onlardan aktarmalar oluyor tasavvuf kitabı diyorlar. 

Efendim bir şey anlatabilir miyim? (Murat Derûni) Bizim Alevi arkadaşımız var işyerinde. Para toplanıyor dedik bursa da, topluyollarsa toplasınlar dedi. Ben vermiyorum ondan sonra. Cuma namazıydı. Simitçi var dolaştım bir kara çarşaflı kadın çıktı içerden. Ondan sonra yakın bir tarihte oldu. 60 yaşında bir abi var simit satıyor. Ben dedi, tanımadığım adama para vermem o zaman dedi. Kocası şarapçı mıdır, oğlu sigaramı içiyor nerden bileceğim ben dedi. Böyle bir hadisat yaşadım o gün bir zuhurat oldu peşine, acaba vermedim diye mi? 

Terzi Baba: İşte desteklemiş, vermediğini desteklemiş. Tamam gerektiğinde 5 lira, 10 Lira verilir, yardım edilir ayrı konu yani makul. Gerekli değilmiş demek ki, verilmedi. Onun için “Hayru'l umûr Evsâtuhâ” ölçümüz bu, yani Peygamberimizin hayatı sözleri bizim ölçümüz: “İşlerin hayırlısı vasat olandır, orta olandır” diyor. Bu sahada da ne çok fazla koşturacağız, ne gerilerde kalacağız, yavaş yavaş. Köylerde rahvan derler, at gidişleri vardır onlar tıkır tıkır tıkır tıkır belirli bir süratle giderler. Yavaş giderler, koşu atlarına göre ama devamlı giderler. Koşu atı bir gider, iki gider ama ilerde çatlar kalır, devamlı gidemez. 

Yani bir merakla başlarda böyle çok fazla geceli, gündüzlü ibadet ederek hayatı sürdürmek değil. Yine makul bir seviyede, işine hiç zarar verdirmeden. Çünkü Hakikat anlayışında dünya işi diye birşey yoktur, hepsi ahiret işidir. Yani dünya işi, ahiret işi diye ayrılmaz. Tarikatta, şeriatta ayrılır; bu dünya işi, bu ahiret işidir denir. Eğer kişi Hakk'ın huzurunda ise, halkla birlikte ise. Bunu anlayabiliyor ise, halkla birlikte ise, o zaman yaptığı işin hepsi ahiret işi olur. Yani dünya işi olarak yaptığı her şeyi aynı zamanda ahiret işidir, o kadar değerlidir ahireti de burda yaşıyor olur zaten. Yani dünyadan ayrılmasıyla herhangi bir değişiklik olmaz artık. O kişinin sadece sahası değişir, sahnesi değişir başka birşey anlayış değişmez. Hakikat mertebesinin yaşantısı başka bir yaşantıdır. Klasik manada tarikat yaşantısı değildir, bu tarikatın devamı olan yaşantıdır. Zaten tarikatın görevi hakikate eleman yetiştirmektir, tarikatte bırakmak değildir. İlk eğitim ilk öğretim 8 sene. Niçin okutuluyor liseye hazırlıktır? İlk öğretimi bitirmeyince liseye gitme hakkını kazanamıyor. Lise kendinde oturtmaya, kendinde bırakmaya diye okutmaz. Yani kişi lisede kalsın diye, lise eğitim vermez. Üniversiteye hazırlıktır lise, kendine ait bir şey değildir. Neye göre oluyor? 

Hiçbirisi makam değil onların, Mertebe! Makam sahih olur, mertebe geçici olanlardır. 

Mertebe, Hakikati İlahiyeye ulaşmak. Tahiyyat mertebesi namazdaki gibi, bunlar aradaki mertebeler, yani makama ulaşmaktır. Bunlar ara mertebelerdir, geçişlerdir. Yani hiçbirisi netice değildir. Yani liseyle eğitim bitmez, Ortaokul'la eğitim bitmez. Ta ki, üniversiteye gidip orda da doktorasını yapmaktır. Doktora yapmakla da iş bitmez. Esas Üniversite hayatın içidir. Oradaki doktorlar, tabi çok faydası var ayrı konu. Elinde neyin var? Diye gittiğin yerde soruyorlar. Yani eğitimin nedir? Diye soruyorlar, ahirete gidince de onu soracaklar. Neydi, senin dünyadaki eğitimin neydi? Ne anladın bu dünyadan? Diye, soracaklar. Orada da Şeriat mertebesinde isek, Namaz kıldık diyecez. Al sevapların bu kadar, diyecekler sana karşılığı. Tarikat mertebesinde isek. İşte şu şeyhimiz vardı, bu grubumuz vardı, şöyle zikir yaptık, böyle zikir, al bunuda sevap karşılıkları bu diyecekler. Ama irfaniyeti varsa kişinin, gideceği yerde ayrı, makamı da ayrı, herşeyi ayrı. Tevhit ehlinin gideceği yer Ahirette de ayrıdır.[34]

-------------------

NEFSİ ZEKİYYE 

Dinleyici: Hocam bu nefs-i zekiye hakkında ne dersiniz. 

Nefs-i zekiyye ona nefs-i tezkiye nefs-i kamile de diyorlar, nefs-i safiye de diyorlar. Kuran’ı Kerim’de de ondan bahsediyor. Nefislerinizi tezkiye ediniz. Yani temizleyiniz diye her mertebedeki nefsin kedine göre o mertebenin tezkiyesi temizlenmesi vardır. Bunun kemaline de nefs-i kamile dedikleri nefs-i safiye mertebesi ki, bu Ademiyet mertebesi bir bakıma safiyullah mertebesidir. Bu şuna benziyor, üzerinde bazı lekelerin veya herhangi bir şeyin olduğu beyaz kağıdın, yahut bir havlunun veya, kendi asli temizliğine ulaşması, öz bünyedeki temizliğine ulaşması silinmesi onun temizlenmesi saf kalması, yani üzerine yeni yazılacak yeni oluşumları kabul edecek hale gelmesi. Şimdi üstü karalı olan bir sayfaya yeni bir yazı temiz bir yazı yazılır mı? Yazılmaz. Ancak şöyle yazılır. Çaresiz kalmışsa kişi not alma babında onun üzerine bir şeyler karalar ama onu alır tekrar temize çeker çaresiz kalırsa onu kullanır. 

NOT=Bu hususta geniş bilgi (14-İrfan mektebi) kitabında vardır dileyen oraya bakabilir. 

Dinleyici: Allah razı olsun hocam. Amin cümlemizden. 

Dinleyici: Allah razı olsun Allah sıhhat afiyet versin. 

Varsa başka sorusu olan.[35]

-------------------

 Genellikle alışveriş yaptığımız pastaneye ikindi çayında yemek için bir şeyler almaya girmiştim. Ücreti öderken de yan tarafa konulmuş Ramazan imsakiyeleri gözüme çarptı. Eve de lazım olduğu için bir tane aldım. Üstünde Hz. Mevlânâ ya ait yedi öğüt yazılmıştı. 

 Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

Hoşgörülükte deniz gibi ol.

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

---------------

İlk öğüt ilgilenmiş olduğum zekât, sadaka ve infak konusu ile bağlantılıydı. Hazreti pir Mevlânâ adeta evlâdım benim öğüdümü de bu kitabın içine al der gibiydi. Hakikat ve Marifet mertebelerine kısaca baktıktan sonra konumuz ile alakalı olan ilk beyite dönelim…

“Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.” Su, hayat özelliği taşır. Hayat ise subiti sıfâtların ilkidir.

“Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.” Güneş ise Hakikati İlâhiyye remzidir. Kişinin önce kendine şefkat ve merhamet etmesi varlığını hakkın varlığı bilmesi ve başkalarına da bunun böyle olduğunu bildirmesi Hakikat-i İlâhiyye kaynaklı şefkat ve merhamettir.

“Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.” Gece dervişlik hayatıdır. Dervişlik çalışması yaparken her şeyin Hakk’ın fiili olduğu ve aslının ona bağlı olduğunu öğrenip, anlayıp, yaşantıya geçirmek gerekir. Nasıl ki karanlıkta herhangi bir kusur görülmez. Dervişte Hakk’ın karanlığında kusur görmez-göremez.

“Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.” Ölü herhangi bir fiili olmayandır. Ölmeden önce ihtiyari ölümle ölende Fenâfillah haline ulaşır ve Hakk’ta fani olan da kime ve neye hiddet ve asabiyet gösterecektir. Yalnız bu bilinçte ve idrakte oluşan bir haldir. Aksi takdirde zâhirde de bu şekilde bir tavırda olmak, zarara uğramaya sebeb olabilir. Onun için hâle bürünüp hâlin gereğini yerine getirmek gerekir.

“Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.” Toprak yere serfürü etmiş halde zâhirde pis ve temiz olarak nitelenen her şeyi tevazu ve alçak gönüllülük gösterip bünyesine alır. Ve ondan çeşit çeşit, güzel çiçek ve meyveler yetiştirir. Toprak bâtında ilm-i ledündür. Bu hâl kişiyi ilm-i ledün hâline ulaştırır, şeytanın dört yön harici bilmediği ilhami İlâhi yukarıdan gelen bilgiler ve yerden-topraktan secde-hakikat mertebesinden temiz bir şekilde ilm-i ledün bilgileri alır.

 “Hoşgörülükte deniz gibi ol.” Deniz, Hakikat-i İlâhiyye deryasıdır. Hoş-görülü yani Hakk görülü olursan, Hakikat-i İlâhiyye deryasından bir damla olursun, o damla da denizden-deryadan ayrı mıdır?

 “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” Nasıl görünüyorsun? Kendi vehimi, hayali, zanni bedenine bir varlık vermişsin. Bunu ortadan kaldırdın mı? Kalan Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir. O zaman olduğun gibi görünür, göründüğün gibi olursun! 

Kısaca verilen bu bilgilerden sonra tekrar Hazreti Pir Mevlânânın ilk öğüdüne dönersek;

“Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.” Su, hayat özelliği taşır. Hayat ise subiti sıfâtların ilkidir. Diyerek bir başlangıç yapılmıştı (bir yönüde ilimdir) ve Cenâb-ı Haktan ve Hazret-i Pir Mevlânâdan ne işaret gelir diye beklemeye başladım. Ehlullahın “Mücahedesi olmayanın, Müşahadesi olmaz” sözünüde bir kenara not edelim. 

(7) bilindiği gibi yedi nefis mertebesidir. Aynı zamanda yedi sıfât mertebesidir. 

(Öğüt) Bu Kur'an insanlara bir açıklama, takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.[36] 

Öğüt âyette belirtildiği gibi bi-zatihi Kûr’ân dır. Burada Furkan[37]-sıfât mertebesinden açılımı yapılmıştır.

(Ol) Her bir öğüt “Ol-Kün” hükmüyle bitirilmiştir. “Kün-Ol” dilemedir. “Bir şeyi dilediği zaman onun emri o şeye ancak "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.”[38] 

Şeriat ve tarikat mertebesi itibari ile kişi bildiği, dilinin döndüğü duaları edebilir. Ancak hakikat mertebesi itibari ile dua edilemez kişinin kendisi yoktur. Kim, kimden, kime kim için dua edecektir ve isteyecektir. Marifet mertebesinde ise hale ve durumun uygunluğuna göre dua edilir. Bu mertebede dua edenin duası “Kün-Ol” hükmündedir. Aynı zamanda bu yedi öğüt okuyanlara Hazret-i Mevlânânın mertebesine göre duasıdır. Okuyan mertebesinden dua eden hükmünde, Hazret-i Pir Mânâ-i Mevlânâ “Amin” diyen hükmündedir. Ortak özellikleri anlamaya çalıştıktan sonra yine konumuz olan ilk öğüde dönelim… 

Cömertlik ve Yardım; Zekât, infak ve sadaka ile bağlantılıdır. Kişide zaten bunların zıttı olan cimrilik (buhl) ve ego-benmerkezlik (nefsi emmare kaynaklı) ağırlıklı bir yaşam sürüyorsa İslâmın bu şartı ve bağlantılarıyla işi olmaz. 

Cömert, Farsça cevân-merd kelimesinden Türkçeleştirilmiştir. Cömertlik kavramı İslâm ahlâkı literatüründe genellikle sehâ, sehâvet ve cûd terimleriyle ifade edilir. Sehâ ve sehâvet sözlükte “ocağın, içinde kolaylıkla ateş yakılacak şekilde geniş tutulması ve yanmakta olan ateşin alev ve dumanının kolayca yükselmesine imkân hazırlanması” anlamına gelir. Bu mânadan hareketle gönül zenginliği ve genişliğine de sehâvet denilmiştir. “Bir şeyin yeni, iyi ve sağlam olması”, ayrıca “cömertlik yapmak” anlamındaki cevd veya cevdet kökünden türetilmiş olan cûd da terim olarak sehâvet kelimesiyle eş anlamlıdır.[39] 

-------------

Tuffet’ül Uşşakiyede Selâhattin Uşşaki hazretleri şöyle buyurur;

Salik-i hakikiye layık olan zâti cömertlik, kalbi kanaat sahibi olup, kendisine Cenâb-ı Hakk'ın verdiği rızıktan bol bol ihsan edici, kişilik sahibi olup, kin ve hileden sakınması lazımdır. Bütün hallerden bir halini kimseye bildirmemesi, nefsine, havasına muhalefette daim olması lazımdır.[40]

-------------

Cömertlik ve yardımın mertebeleri şu 4 başlık altında toplanmıştır. 

Sehavet; Cömert olmak. Parayı, malı hayırlı, iyi yerlere dağıtmaktan, lezzet almak. (Şeriat mertebesi) Cûd; İnsanlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeden lutufta, ihsanda bulunma, el açıklığı, cömertlik, kerem sahibi olmak. (Tarikat mertebesi) İsâr; Sözlükte “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme” mânasına gelen îsâr ahlâk terimi olarak “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması” demektir.[41] (Hakikat mertebesi) Fakr; Fakr terimi sözlükte, yoksulluk, fakirlik, ihtiyaç duyulan şeyin yokluğu, maddi ve manevi bakımdan muhtaçlık gibi anlamlara gelmekte olup çoğulu "fukur"dur. Fakir'in kelime anlamı ise, yoksul, aciz ve sıkıntı içinde olan kimse demektir. Çoğulu fukaradır. (Marifet mertebesi)

-----------

Istıllahta ise fakr, kişinin mevhum olan varlığından kurtulması ve fenafillah'a mazhar olmak yerine kullanılan bir tabirdir. Fakir ise, bu dünyanın peşinde boş yere koşmaktan yüz çevirerek, hakikati, yani kendi varoluşunun sırrını soruşturandır. Bir başka deyişle fakir, her şeyden vazgeçerek, Allah Teala'nın rızası ve inayetini araştıran sûfidir.

 "İnsanlann en azizi rıza ehli olan fakirdir" diyen Cüneyd-i Bağdadi r.a. 'ye göre tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuştur: Sehâ; rıza, sabır, işaret, gurbet, sûf giyme, seyahat ve fakr. Sehâ Îbrâhim (a.s.), rıza İshak (a.s.), sabır Eyyûb (a.s.), işaret Zekeriya (a.s.), gurbet Yahya (a.s.), sûf giyme Mûsâ, seyahat Îsâ ve fakr Hz. Muhammed (s.a.v)'e aittir. Dikkat edilirse burada fakrın diğer hasletlere üstünlüğü Peygamberimizin diğer Peygamberlere üstünlüğü gibidir. Hallac'a r.a göre ise, "Kul, Allah'a fakrı ölçüsünde Allah ile zengin olur. Fakirliği arttığı ölçüde zenginliği de artar." Serrac r.a.' a göre, fakr ehli üç derecedir: a. Mukarreblerin fakrı: Ne dille ne de içinden kimseden bir şey istemez ve kimseden bir beklentisi olmaz, bir şey verilince de kabul etmez. Bunlar Allah'a yakınlık makamında bulunur. b. Sıddıkların fakrı: Kimseden bir şey istemez ama istenilmeden verildiğinde kabul edenlerin makamıdır. c. Kanaat ehlinin fakrı: Bu gruptakiler de muhtaç durumda kaldığı zaman bu ihtiyacını, söylenildiğinde sevinerek yerine getireceğini bildiği bir dostundan ister. Yine Ebû Nasr es-Serrac r.a. dört büyük halifenin tasavvufi hayat içindeki yerleri konusunda şunları söylemektedir: Dünyayı bütünüyle terk ederek elinde avucunda bulunan her şeyi Allah (c.c) yolunda infak ile fakr-ı tamını seçenlerin imamı Hz. Ebubekir (r.a)'dir. Dünyanın yarısından geçip, yarısını aile efradı ve akrabalarının hukukunu yerine getirmek için ayıranların önderi Hz. Ömer (r.a)'dir. Dünyalık malı Allah için biriktiren ve yine onun için biriktirmekten sarfı nazar eden, biriktirdiğini Allah (c.c) için infak edip dağıtanların rehberi Hz. Osman (r.a)'dir. Gönlünde bir dünya meyli olmadan dünyayı istemediği halde dünya kendisine doğru geldiğinde reddederek ondan kaçanların imamı ise Hz. Ali (r.a)' dir. 

Hz. Mevlânâ r.a., Hz. Süleyman'ın mal ve mülkü gönlünden çıkardığı için, kendisine fakır denildiğini ifade eder. Yine o, "Hatem-i Süleymaniyi her şey içinde aradık fakr içinde bulduk. Mahbûba (Hakk'a) varmak için bütün yolları denedik. Fakra razı olduğu kadar hiçbir şeye razı olmadı. Çünkü fakr, manileri kaldırır ve perdeleri yakar. Bütün taatlerin aslı budur, gerisi ayrıntıdan ibarettir” demektedir. Hz. Mevlânâ fakrı şu şekilde tasvir eder: "Bu fakr yolu öyle bir yoldur ki, onda arzularının hepsine erişirsin.

Temenni ettiğin ne varsa mutlaka o yoldan sana gelir. Savaşta zafer bulma, memleketleri ele geçirme, akranlanrından üstün olma, iyi ve güzel söz söyleyebilme hasılı ne muradın varsa "fakr yolunu" seçtiğin vakit bunların hepsi sana gelir. Diğer yolların aksine bu yoldan şikayetçi olan yoktur. Her kim farklı yollarda yürüdü ve çalıştı ise ancak binde birisi emeline ulaştı. O da gönlü hoş ve rahat olarak değil. Çünkü her yolda istenilene kavuşmak için bir sebep ve usul vardır. İstenilen ancak sebepler vasıtasıyla hasıl olur. O yol ise uzak ve engelleyici afetlerle doludur. Sebepler istenilene uygun gelmez, başka türlü olur. Şimdi fakr âlemine gelip çalıştığın zaman, Hakk Teala sana hayaline getirmediğin mülkleri, ilimleri ve âlemleri ihsan eder ve sen "Eyvah, böyle bir şey varken, niçin hakir şeyler istedim durdum" diyerek, önceden temenni ettiğin şeyden utanırsın.

Şimdi her kim kendisini bu yola feda ederse, onun dini ve dünyevi istekleri gerçekleşir." Fakr, mânâ yolcusunun varmak istediği önemli hedeflerden biridir. Çünkü tasavvuftaki yüce mertebelere ermenin yolu fakrdır. Manen fakir olan, beşeri sıfâtlardan sıyrılıp kendini bir şeye malik görmeyen kimse, sayısız mala mülke sahip olsa bile hiç birine gönül bağlamaz. Sahip olduğu mülkün kulu olmayıp onu kendine kul eder. Fakr, onu övünç vesilesi olarak kabul eden Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sıfâtlarından birisi sayılmıştır.

Abdülkadir Geylani (r.a)'ye göre, Hz. Peygamber "el-fakru fahr/fakr övünç vesilem'dir" buyururken, dünyalık yoksulu olan kimseleri kastetmemiş, belki, Allah Teala'nın zatından gayrı her şeyi terk edip, O'na ihtiyaçlarını arz etmeye vurgu yapmıştır. 

Fakr ile ilgili çeşitli tasnifler yapılmıştır. Bu tasniflerden birisi şöyledir: Fakr iki türlüdür. Fakr-ı sûri; Kişinin malı ve mülkünün olmaması, fakr-ı manevi; O Kişinin kendisini mutlak surette Hakk'a muhtaç bilmesi, katında varlıklı olma ile yoksul olma hallerinin bir ve eşit olması, olunca şımarmaması, olmayınca üzülmemesidir. Fakr-ı sûri de kendi arasında zaruri fakr ve iradi fakr olarak ikiye ayrılır. Diğer bir tasnifte ise: "Allahım! beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür, ve mahşerde fakirlerle birlikte haşret" hadisi ile "Fakirlik övünç vesilemdir" hadis-i şerifiyle ifade edilen ve sadece Allah Teala'ya karşı duyulan fakrdır. Ashab-ı suffaya hitaben, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz "Allah Teâla katında kavuşacağınız mükafatı bilseniz içinde bulunduğunuz fakr ve zaruretin artmasını isterdiniz" buyurmuştur.[42]

-------------

 Hazret-i Mevlânâ r.a. mesnevi-i şerifte fakri hakikiyi şöyle tarif etmektedir.

 2390. Fakîrin emri senin anlayışının verâsındadır; fakîr tarafına zayıf zayıf nazar etme!

Fakîr-i hakîkînin bir emr-i ma’nevîsi vardır ki, o emir senin fehminin fevkindedir, görüp anlayamazsın. Binâenaleyh ona nazar-ı hakaret ve istihzâ ile bakma![43]

------------

Ehlullah şöyle buyurmuştur, “Fakr tamam olunca, O Allah (cc.)’tır.” İşte Efendimiz (s.a.v.) böyle bir fakr anlayışı ile bizlere fakr-Allah (c.c.) övünç kaynağımdır. Varlığımda ve âlemde ondan başka bir şey yoktur. “Bana bakan Hakk’ı gördü.” Diyerek bu iftiharını dile getirmiştir.

Peki cömertlik ve yardım etmede (akarsu) gibi ol. İçindeki akarsu ne olabilir? Fakirin hayatını zâhiri mânâda kazanmak için 19 yaşında başladığı ve 33-34 sene sürdürdüğü işi baraj gölünden gelen arıtılmış-temizlenmiş motor-pompa ile suyu borular vasıtasıyla ana depolara göndermek ve oradan da kullandığımız çeşmelere bir akarsu misali ulaştırmaktı… 

Öğütte geçen akarsuda bâtında-mânâda ise Kevser ırmağından gönülden gönüllere intikal ettiren tertemiz akarsudur…

Buraya Kûr’ân-ı Keriymde yolculuk 69-2 Namaz Sûreleri -108 Kevser Sûresinden Kevser, Nehar bölümünü almayı uygun gördüm…

KEVSER NEHAR. 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 1} فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ 2} إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ 3}

 “inna a’taynakel kevsere” (1)

“fesalli lirabbike venhar” (2) 

“inne şanieke hüvel ebterü” (3) inna/kesin biz kevseri sana a’ta/ita/ihsan ettik, sunduk, lutfettik (1) artık/hemen senin rabbin için/diye salle/salat, namaz kıl ve enhar/nehar/nahr et, kurban kes/boğazla (2) inne/kesin sana şen/kin, buğz, adavet eden “hüve” ebter/soyu kesik (3)

“Ey Muhammedi doğrusu sana Kevser’i verdik öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurb’an kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” 

------------------- 

Rağbet edilip, doğum olup, nefsinden berat alınıp, miraca çıkılıp, kadir ve kıymet bilindikten sonra Ramazan sonun da şükür bayramı yapılır. Cemal-i Tecelliler içinde gark olmuş salik Ramazan sonunda şükür bayramı yapar. Sene sonunda kurban bayramında Celal tecellisi ile Mürşid’inin yardımı ile Nefsi emaresini keser ve başkalarının da Nefsi Emmare ve Levvame’sini kestirecek duruma gelir. (Bu oluşumlar bir sene içinde oluşacak hadiseler değil, 15-20 sene zarfında özverili çalışmalar sonucunda kabiliyetli saliklerin ulaşacağı hallerdir) Kısa ve özet bilgiden sonra yukarıda geçen Kevser ve kaynaklarını incelemeye çalışalım…

(كوثر) “Kevser” kelimesi (ك) “kef”, → “Kelamı İlahi” veya “kün/ol” hükmünde­dir.

(و) “vav”, → “varidat-ı İlahi” İlahi lütuf ve ihsan, (ث) “se” → sena/övgü veya “sevb” elbise/giyilecek şey “se” nin üç noktası; 

 → “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.

(ر) “rı” → “rahmeti ilahi” İla­hi rahmettir.

Bu oluşmuşlar Kevser lafzının içinde mevcuttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakikatleri idrak eden o olmuştur. 

Kelâmı İlâhinin lütfedilişi, Varidat-ı İlahinin insan-ı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlâhihin lecellisi ile gark olup, “Kevser”in hakikatine ulaşan kimselere ne mutlu.

Dini kitaplarımızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir: 

Birinde kevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyecekler­dir. 

İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir, ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri var­ılır. Bu zahir yönü itibariyledir.

Birde bâtıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım. 

Bâtini yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir “Havuz” ve hemde bir “nehir” olduğunu görmekteyiz.

Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içersinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır, Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği tabiidir. 

Çünkü vahdet ilmini idrak etmiş olarak o Kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine ihtiyacı kalmayacağı açıktır. 

Bu yönüyle baktığımızda Kevser’in bir havuz olduğunu görmekteyim. 

Kevser’e nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise, işte burasının bâtın-ı itibariyle, nesille ilgili olduğunu görmekteyiz. 

-------------------

(Gönülden Esintiler (6) Mübarek Günler, Geceler ve Bayramlar) 

------------------- 

 Kevser sayısal değerine bakacak olursak;

 Ke: 20, Ve: 6, Se: 500, Re: 200,

 20+6+500+200= 726

 7+6= 13 

 (13) Hazret-i Muhammed’in Şifre Sayısı, (2) Zahir ve Bâtın bayramdır. Ramazan Bayram-ı olan Halife-i Şahsiyelik Batıni yani kendinden kendine, Halife-i umumi Kurban Bayramı olan ise zahiridir çünkü cemaate dönük olan tarafı vardır. 

Birinci ayette Kevser’in verilmesi ile birlikte 2. Ayette namaz kılınması isteniyor. Öncelikle kılınan Şükür bayramı 2 rekat namaz ve Kurban kesiminden önce kılınan namaz ile toplam 4 yapmaktadır. 4 İslam’ın şifre sayısı olan Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet mertebeleridir. Bu mertebelerin hakikat namazı kılınınca ancak Nefsi emmare kesilebiliyor. Yani zâhiri, Bâtını, Yakîni ve marifeti bir bayram kemaliyle yapılabilmiş oluyor.

Birinci ayette geçen Kevser’in açılımı Muhammed suresi 15 ayette olduğu bu ayet incelendiği zaman anlaşılıyor.

 مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ {محمد/15}

(MUHAMMED - 47/15) - Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. 

Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?

Sûre sayısı ve âyet sayısını toplarsak;

47 + 15= 62 

6+2= 8 

(8) Sekiz cennet.

 Kevser ırmağı ise 8. Cennettedir. 4 kolu bu kolunda bağlı bulunduğu Aşk-ı İlahi Hubb-u İlahinin kaynadığı İnsan-ı Kamil cenneti tam ortadadır. Su, Süt, Şarap ve Bal ise kollarıdır.

Toplam 5 Hazret mertebesini ifade eder. Diğer 7 Cennet ise Nefis cennetleridir. Ayetin ilerleyen bölümlerin de değinilmiştir.

İttika (korunma) sahipleri için vaad edilen cennet İttika sahipleri dört gurupta toplanır.

Şeriat’ın İttikası; Farz ve sünnet ibadetleri şeklen terk etmekten sakınmadır.

Tarikat’ın İttikası; İlahi muhabbetten ayrılmaktan sakın-ma dır.

Hakikat’in ittikası; Hakk ile olmamaktan sakınmadır.

Marifetin ittikası; Hakk ile bir an olsun ayrı olmaktan sakınmadır.

 Şeriat ve Tarikat ehli hayali rableri ile beraber nefs cennetlerinde, Hakikat ve Marifet ehli ise gerçek rableri ile beraber zât cennetlerindedirler.

Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar;

Zât cennetinin ilk ırmağı مَّاء (mae) bozulmaya su ırmağı, üzerinde yaşadığımız arzın suları belirli bir süre sonra dış etkiler maruz kalarak bozulmaktadır. Su ırmağı Efâl-i İlâhiyye ve cennetini temsil etmektedir. Sayısal değerine bakacak olursak… 

 Mim: 40, Elif, (1-13), Hemze (1-13) 

40+1+13+1+13= 66

6+6= 12 

(12) Hakikat-i Muhammed-i ve Tüm cennetlerinde toplamını vermektedir. Sütün, Şarabın, Balın ve Aşk yani Hubb-i İlâhiyye olan Nefes-i Rahmani “Su”dur. Aynaya nefes “Hu” diye üflenince sıcak olarak çıkan nefes su taneciklerine dönüşür. Su hayattır. Su olmadan yani Hayat olmadan hiçbir şey olmaz. Aynı zamanda Hz. Şehadet mertebesi olan bu mertebe tüm mertebeleri kapsamaktadır. 

Burada Mürşidin ilminde fani olunarak, onun hayatı ile dirilmek mümkün olur. Ve daha önceki zanni ve hayali bilgileri ölür. Ve salik ahirin Efâl-i cennetini burada yaşar. Mürşidinde Fani, Tevhid-i Ef’âl cennetinde bakidir diyebiliriz. Bu hâl üzere olan kişinin beşeriyet elbisesi üzerinden kalktı mı Ayn’el olarak bu halleri ahiret âleminde açılımları olur.

مَّاء (mae) Mim; yani Hakikat-i Muhammedi’nin önüne Elif; yani “Ulûhiyet-i perde olmuştur. Ancak bir önünde olan hemze; yani Hamza gibi idraki manada şehid olanlar. Bu perdeyi ortadan kaldırıp gerçek mânâda Hakikati Muhammediyeyi idrak edebilirler. Bu perde Mürşidin zâhiri beden perdesidir.

Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra Mûsâ a.s değneği ile kayaya vurunca 12 kaynak çıkmış ve kavminin 12 sıbtı hangi kaynaktan su alacağını bildiği gibi her yolun kaynağı başkadır.

Su ırmağı ŞERİAT mertebesini temsil eder.

Tadı değişmeyen sütten ırmaklar, Zât cennetinin ikinci ırmağı, لَّبَنٍ (Lebn) “Süt” tür. Resülullah efendimiz rüyasında gördüğü sütü “İlim” olarak tabir etmiştir. Rüya yani Bâtıni nefsi ve Nûran-i seyirdir. 

 Lebn (Süt) sayısal değerini incelersek,

 Le: 30, Be; 2; Nun: 50,

 30+2+50= 82

 8+2= 10

 (10) Tevhid-i Sıfât mertebesidir.

 Lâm: Uluhiyet

 Be: Risâlet Nun: Nefsi Küll’dür.

Kevser ırmağından, gönül havuzuna dolan ilmi, Kâmil İnsân müntesiplerine Nûr-u Muhammedi gereği her mertebeden gönül süt pınarından, saliklerini ilim olarak beslemektedir. Musa (a.s) nasıl ki sadece öz annesinin sütünü kabul etmiş. Diğer süt annelerinin sütünü kabul etmemişse, salikte sadece öz annesi mesabesinde ve Nefsi Küll konumunda olan Mürşidinin ilim sütünü kabul eder. Başka üretim bir süt içmeye kalkarsa bu sütlerin ihtivası birbiri ile karışınca tadı değişir. Onun için bir salik sütünü yani ilmini karıştırmamalıdır. Mürşid-i Kamil mesabesine gelmiş bir kişide, sütününden müntesiplerine geçecek ilimler konusunda dikkatli olmalı ve risâlet süzgecinden geçirip vermelidir.

Lâm yani Uluhiyet mertebesi yani Allah esmâsından alınan ilim, Risâlet yani Mürşid-i Kâmilin gönül aynası veya Rabb-i Hass aynasına Veli ve Müm’in esmâları aracılığıyla yansır ve buradan Nefs-i Küll mertebesinden sohbetler ile saliklere içirilir.

Seyrinde 2. Seyr olan Nûrani seyre gelmiş olan salikte de bu Risâlet ilminin yansıması ile Mürşid’inin ilgilendiği konu doğrultusunda ilmi açılımlar olur ve bunun neticesinde bu açılımlar çalışmalarına yansır. 

İşte bu mertebenin sütünün tadının değişmemesi lazımdır. Nasıl dünya sütü biraz beklerse, kaynatılmaz veya pastorize edilmezse kesilir. Bu ilim sütünün tadının bozulmaması için gerçek bir Kâmil İnsânın bünyesinde işlenip, sağlıklı ve tadının bozulmaz bir hale gelmesi gerekir. Böyle olmayan bir süt yani ilim risaletten kesiktir. Taliplilerini Hakikate ulaşmaktan keser. 

 Süt ırmağı TARİKAT mertebesini temsil eder.

İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar;

Zât cennetinin üçüncü ırmağı, خَمْر (Hamr) “Şarap” tır. Ve aynı zamanda ekşi demektir. Dünya şarapları ekşidir ve sarhoşluk verir. Lezzet veren yani ağız yolu ile alınan “Tad”dır. Tasavvuf’ta geçen “Meyhane” Dergah’tır. Mürşid-i Kamil gönül hanesi olan bu dergahına gelen saliklerin gönüllerine Şarab-ı yani Aşk-ı ilahi’yi nefes yolu ile yani sohbet ile tenfis eder. Lezzet yani tad ağız tavanı ve tabanı sayesinde alınır. Bu tad hücreler ile beyine iletilir. Ve Hakikat-i İlâhi sohbeti içenlere sevk vermiş olur. Ağızdan alına tat dan önce bir salik’in iyi bir dinleyici olarak Hakikat kulağının açılmış olması gerekir ki, bu bir önceki mertebe olan Süt ırmağında olur.

Hamr (Şarap) sayısal değerini incelersek,

Ha: 600, Mim: 40, Re: 200,

600+40+200= 840

8+4= 12

(12) Hakikat-i Muhammediye’dir.

Ha: Halk, Mim: Hakikat-i Muhammediye (Uluhiyet) Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleridir.

Ayan-i sabitede bulunan Esmâ-i İlâhiye halkının, Uluhiyet mertebesinden Nefesi Rahman-i ile tenfis edilip, Rububiyet mertebesinden açığa çıkan Esmâ-i İlâhiye’nin içenlere lezzet vermesidir. 

Ölümde, bir tadıştır. Kevser ırmağının şarabını tadan salik ölmeden önce idraken ölüp bu Aşk-ı ilahi badesi ile Hakk’ın Cemâl aynasında gark olup kendinden geçmiş bir haldedir.

Hamr, mayalanmak ve Hamur’dur. Hamur da maya’nın etkisi ile ekşiyip kabarır. Ve yenecek hale gelmesi için fırında pişmesi gerekir. Hakikat-i İlâhi sohbetinin bir salik’in anlayabilmesi için Mürşid Hamur’u gönül ateşinde pişirmesi gerekir. Ve ufak lokmalar halinde taliplilerine verir. Eğer büyük lokmalar ile verilirse boğaza takılır ve manevi ölüme sebep olabilir. 

Şarabı içtik şerhoş olduk şükrillah Ayıldık ilme talib olduk elhamdüllilah (T.B) Şarap ırmağı HAKİKAT mertebesini temsil eder.

Süzme baldan ırmaklar, Zat cennetinin dördüncü ırmağı, خَمْر (عَسَلٍ) “Bal” dır. Bal bilindiği gibi altıgen peteklere arıların topladıkları balları işlemden geçirip kusması ile oluşan Hakk’ın muhteşem bir sanat harikasıdır. Arının renkleri sarı ve siyahtır. Bu sıvı gerçek hayat verip kıyam ettirir. Saliğin kıyametini koparıp nefsini kurban ettirir.

Balın süzme olması peteğininden süzülmesidir. Petek dış kısmı yani ef’âldir. Bal zât marifet mertebesini temsil etmektedir. Burada fiil yoktur. Mutlak ilim mertebesidir. Balın bu dış kısmı ayrılmalıdır. Gerçek zâti öz olan ilim taliplilerin gönül havuzuna akıtılmalıdır.

Peteğin altıgen olması 6 yöne işarettir. Ve bu bal dör-düncü ırmaktır. Kabe de küp yani altıgen ve 4 köşesi vardır.

Arı peteği, arının içinden çıktığı doğum yeridir. Kimi işçi, kimi erkek arı, kimi kraliçe arıdır. Bir bakıma derviş önce “İşçi” arı gibidir. Topladığı balları dergâhı olan kovana taşır. Daha sonra “Erkek” arı gibi ölür. Fenafillah mertebe-sini yaşar. Tam kemâlat ile Bekabillah mertebesine ulaşabilirse “Kraliçe” arı gibi oğul verir. Kendi kovanını açar. Cemaati olur.

Bal marifet demektir. Marifet-i İlâhiyye mertebesi sahibi bi Mürşid-i Kâmil bu balı süzer. Ve salik hangi mertebede ise ona, o mertebeden ikram eder.

Asel (Bal) sayısal değerini incelersek;

Ayın: 70, Sin: 60, Lam: 30,

70+60+30=160

(16) 13 ve 3 tür. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinden Hakikat-i Muhammedi’yedir.

Bal sayısal değerlerinden ilk üç ırmağında bu ırmak içinde cem olduğunu vermektedir.

Ayın: Göz, Sin: İnsan, Lâm: Uluhiyet’tir.

İnsân’ın nasıl ki gözü en kıymetli organıysa, âlemlerin en kıymetlisi de göz bebeği mesabesinde olan İnsan-ı Kamildir.

Zât ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.

Âyet içinde geçen نْهَارٌ (Nehar) ırmak Nun: 50, He: 5, Re: 200

 50+5+200= 255

 2+5+5= 12

 (12) Hakikat-i Muhammedi’dir.

 Nun: Nûr-u Muhammedi

 He: Hüviyet

 Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleri…

 Hakikat-i Muhammediyenin 12 ırmağı, Tüm mertebelerden kendi ilahi kimliği üzerinden Nefesi rahmani ile esmâlarına tenfis edilmesidir.

(12) (10) (12) (16) (12)

12+10+12+16+12= 62 

62 incelenen Muhammed (47) suresi 15. Ayetin sayısal toplamı ve (8) cennettir. Bu ırmakların tesadufi değil İlahi nizam gereği olduğudur.

8= 5+3= 53 ile şifre sayımızdır.

Bir başka hesaplama ile; 

Dört ırmağın sayısal toplamı;

66+82+840+160= 1148

1+1+4+8= 14

(14) Nûr-u Muhammedi’dir. Bu dört ırmağın tüm mertebelerden akıcı yani akar olmasıdır.

1148, Nehir sayısal değeri olan 255 ile toplarsak,

1148+255= 1398

139 (13) tür. Hazret-i Muhammed’in Şifre rakamıdır. 8 ise 8 Cennettir… 8. Cennetten (Yolumuzda 53 ten) istidatlı gönül havuzlarına Su, Süt, Şarap ve Bal ırmakları olarak akmaktadır diyebiliriz. ( Heza min fazli Rabbi) Bal sayısal değeri,

Be: 2, Eli: 1, Lam: 30,

2+1+30= 33 tür.

(33) Mescid-i Nebevide ki ilk direk sayısıdır. Mescid-i Nebevi Marifet ilmi ve diğer ilimlerin kaynağıdır.

Küçük bir uygulama yapalım, Bal arapça “Asel” idi. A-SEL

A (Ayın-Göz) ve Sel; Kulun Abdiyet mertebesinden gözünden süzülerek akan gözyaşı selidir. Bu göz yaşları inci mesabesindedir.

İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yak’în mertebeleri cem olduktan sonra Sin’in üzerine üç nokta gelir. Ve “AŞ-El” olur. Bu durumda olan kişi Uluhiyetin (Allah’ın) aşçı olan eli olmuş ve taliplililerin uluhiyet tabaklarına bu mana yiyeceklerini koyar ve onları besler.

Resülu zişan efendimiz ortaya bir tepsi bal koymuş. Bu nedir? Diye sorunca gelenler. Efemdim baldır demişler. Aynı soru Hz. Ali efendimize sorulunca parmağını daldırıp tattıktan sonra, Efendim baldır demiş. Cenab-ı Hakk bizleri de geçek balı tadıp müşahade edenlerden eylesin. İnşeAllah. 

 Bal ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.

Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.

Zât-i cennette olanların Rububiyet tarafları olduğu gibi kulluk tarafları vardır. İşte kullukları için meyve ve rablerinden bağışlanma vardır. 

Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içiri-len kimsenin durumu gibi olur mu?

Zât cennet-i ırmaklarından içenler ile, içleri nar yani ateş olan bir olur mu? Demektedir Rabbimiz. Bu kişiler nar olan vücutlarına aynı su girsede ateş olup bağarsaklarını parçalayacaktır. 

Kevser ırmağını birleyen için ikinci rekatta Rabbin için namaz kıl ve nehar/nahr et, kurban kes/boğazla denmektedir.

İşte Kevser Neharlarını içen, ırmakta He: Hüviyet kimliktir. Hakk’ın kimliği ile bir salik’in kimlik’lenebilmesi için nehar/nahr bunun içindeki Ha= Hayat’tır. Bu boğazlama ile birlikte kan tazyik ile bir ırmak gibi boşalır. Bu boşalma esnasında He ve Ha arasında bir hırıltı çıkarak Hüviyet ve Hayat birleşmiş olur.

Sayısal değerleri; 5+8= 13’tür… 11 ve 12. Mertebelerde 13 bağlıdır. Zilhiccenin 11, 12, ve 13 günlerinde kesilen kurban buraya bağlıdır, diyebiliriz.

17-12-2013

Not: Bugünün tarihin sayısal değeri bir hesapla; 17+12+20+13= 62 dir.

Mu…. Ca… 

-------------------

Bu çalışması için Mu…. Ca…. Oğlumuzun ellerine gönlüne sağlık. Mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı onu da kayda aldım. T.B.

------------------- 

(8) Cennet ve (47/15) Muhammed Suresi, sayısal açıklamalar yazının içindedir. (47-15=62) dir.

( Heza Min Fazli Rabbihi)[44] 

------------------- 

Cömertlik ve Yardım da böyle bir akarsu olup, Fakr ile fakrından ihtiyaç sahiplerine su, süt, şarap ve bal ırmaklarını mertebe sahiplerine ulaştır…

Bilindiği gibi Hz. Mevlânâ kızı Kimya hatunu, Şems-i Tebrizi hazretleri ile evlendirmiştir. Kimya aynı zamanda bir Fen ilmi dalıdır. Kimya ilminde “Su” H2O ile şifrelenen bir molekül bağından oluşur. 

Su, Dünya üzerinde bol miktarda bulunan ve tüm canlıların yaşaması için vazgeçilmez olan, kokusuz ve tatsız bir kimyasal bileşiktir. Sıklıkla renksiz olarak tanımlanmasına rağmen kızıl dalga boylarında ışığı hafifçe emmesi nedeniyle tabii bir mavi renge sahiptir.

Doğada su katı, sıvı ve gaz hâllerinde görülür. Kimyasal formülü (H2O) 2 hidrojen ve 1 oksijen atomundan meydana gelir. H+ iyonu içeren bir madde ile (ör. asit) ve OH- iyonu içeren maddenin (ör: baz) verdiği nötralleşme tepkimesi ile oluşur.[45]

İrfaniyet ilmi ile bakarsak 2 tane “H” “Ha” ve “Hı” O ise “Hu” dur. “Hakk” “Halk” ve “Hu” dur.

Hidrojen yanıcı ve oksijen ise yanmayı sağayıcıdır. Ama 2 tane hidrojen atomu ile 1 tane oksijen atomu birleşince su ortaya çıkmaktadır. Ve bu su yanmayı-yangını söndürücüdür. Bu Cenâb-ı Hakk’ın mucizesi değilde, nedir?

Cenâb-ı Hakk nefesi Rahmaniyyeyi Huh-Hoh diye “Ve nefahtu min ruhi” olarak tenfis ettiğinde soğuk-karanlık olan âlemlerde nasıl cama bir buhar şeklinde hal alıyorsa bu buhar su hâlini almıştır…

“İnna ateyna kel kevser” de “İnna” Muhakkak-Hakikaten dir. İn-na ise İnniyyet ve Biz dir. Biz iniyyetimizden yani Kûr’ân ve İnsân zâti yönümüz itibariyle verdir…

“İn” Elif ve Nun dur… Dil olarak İngilizce de “Elif ve Nun” dur. “Asel-Bal” İngilizce ne kadar ilginçtir ki “HONEY” diye ifade edilir. “HO-NEY”…

Hz. Mevlânâ İngilizce mi biliyordu? İhtiyacı yoktu? İrfaniyet ile Kevser ırmağına ulaşmış ve O ırmağın gönüllerden gönüllere akan aşk kolu olmuştu. Nasıl Efendimiz (s.a.v.) Ümm ana idi Kûr’ân’ın ve her şeyin aslı kaynağı olduğu gibi… 

Mesnevi-i şerifin ilk 18 beyitinde kamışlıktan kopan “Ney”in hikayesi anlatılmaktadır. 19 olan İnsân-ı Kâmil bu (18) Onsekizbin âleme bu marifeti 9 boğumlu 7 delikli Ney den tenfis eder diye remz edilmiştir. 

Bunları düşünürken Çiçekçi-Selim[46]iye pazarına evin ihtiyaçları için çıkmıştım. Yolda[47] mahallenin sütçüsü sütü (ilim ırmağını) büyük kaplardan küçük kaplara aktarıyordu. İşte bu ilim kişinin kendi yolunun ilmi olması gerekir. Başka yollarının ilmi birbirine karıştırılırsa bu süt (mânâ yiyecekleri)’ün bozulma ve kişiyi zehirleme ihtimali mevcuttur.

KaracaAhmet mezarlığı içinden yoluma devam ettim. Ahmed sayısal değeri 53[48]tür. 53. Sûre Necm sûresi ve ilk 18 âyeti Mi’rac âyetidir. Kişinin Hakka, hakikata ulaşması için için Mi’rac seyri yapması ve Hakk’ın pazarına ulaşması gerekir. Bizlerin ulaşacağı Pazar ise yolumuz gereği şu an terbiyecimiz konumunda bulunan İz-Efendi Babamızın Selâm-Salim-Selim pazarıdır. Oradan da sipariş üzere aldığım yufkanın üzerinde kırmızı haflerler “NÛR” yazısı vardı. Yufkada bilindiği gibi mecazi anlamda “Yufka yürekli” olarak kullanılmaktadır. Yürek-Kalp-Gönül-Derûn dur… Neyse uzatmadan yine aynı yoldan geri döndüm. Ama bu sefer yokuş yukarı çıktığım yoldan geri aşağı doğru iniyordum. Necmettin Okyay sokağının başına geldiğim zaman genç bir erkek sırtındaki çantadan bir darbuka çıkarıp şarkılar, türküler söyleme başladı. Belli ki bunun karşılığı yardım topluyordu. Önce “Ada sahillerinde bekliyorum” devamında “Yanıyorum hele” sonra Nar tanesi bir tanesi, güzellerin içinde bir tanesini söylerken eve girdiğimde “Hayat Bayram” olsa ile evin önünden geçti…

Eşim zuhuratında izzet ve şeref sahibi, gül soluklu, nefesi gül kokan ile sevinçli anlamlarına gelen üç tane sanatçı hanımı görüp ve yansıma olunca yazmanın uygun olacağını düşündüm…

Genç delikanlı aslında tevhid-irfan yoluna gelenlerin hâlidir. Darb-uka Darb etmek ve Uka da “U” Vav okunuşlu “elif”tir. “Vika” olarak düşünülürse “cenk ve harb” tir. Nefis ile yapılan cenk ve mücahadedir. 

Darb-ı esmâ’ ise Halvetiye yolunun zikir usûlünü ifâde eden bir kavramdır. Bu uygulamada zikreden kimse önce başını sağa eğer ‘lâ ilâhe’ der, sonra sola kalbe doğru eğilir ve bir baş vuruşuyla ‘illallâh’ cümlesini terennüm eder.[49]

Aslında bu başlangıçtır ve ilerledikçe nefis ve tevhid mertebeleri esmâları ile devam eder ve kabiliyetli kişilerde Rabb-i Has denilen kişiye özel esmâya göre devam eder.

Zâhiri olarak her türlü cömertlik ve yardım şer-i ve ahlaki ölçüler içinde kişinin hâl ve durumuna göre yapılabilir.

Bâtini olarak gerçek mânâda kişinin cömert ve yardım edebilmesi için kendini (nefsini) ve (Rabbini) tanıdıktan sonra başkalarına da yardım etmesi mümkündür. Hazreti Mevlânâ bunu yapıyorsan da Akarsu gibi ol. Yani gerçek “Hayat” sahibi olarak bu “Hayat” ile insânları hakikate uyandır demektedir. “İşte ada sahilinde bekleyen kişi kendi nefsi benliği olan ada yaşantısı yani sınırlı hayali, vehimi bilgisini artık terk edip onu alıp götürecek olan bir Hakikat-i Muhammedi gemisi beklemektedir. Hakikat-i Muhammedi gemisi olmuş kişide bu hakikatın ifadesi olan 40 sayısının 1’ini (istidatlı ise 39 a kadar yolu vardır) zekât olarak vermek için Hakk yolcusunu almak için taleb-talebe olanı almak için bu sahile yanaşır… Gel zaman git zaman bu talebe yaptığı bu çalışmalar ile ve vuslat arzusunun muhabbeti ile hele hele ben yanıyorum demeye başlar. Gel zaman git zaman bu ateş, selâm’a dönüşür. Hakikatte ulaştıktan sonra ise Nar tanesi bir tanesi bir tanesi güzellerin içinde seviyorum bir tanesi türküsünü terennüm eder, Nar Kesrette Vahdettir. İçindeki kesret odalarının hepsi sırrını ayan beyan ifşa etmekte ve Hakk’ın aynalarıdır. Kesrette ki bu birlik anlaşıldı mı? “Hayat Bayram” olur. Hayat “su”, Hakiki hayat ise Kevser suyu ve ırmağıdır. Bayram ise Rabb’ın için kılınan namazdır. Ve Rabbin için kendini feda-fida edip kurban edip, bu kurban ettiğin varlığınından kaynayan kevseri ihtiyaç sahiplerine vermen ulaştırabilmen, onlarında bu hayat suyuyla arınmalarını-tezkiye olmalarını hakiki cömertlik ve yardımdır. Demek istemiş olabilir, Hazreti Pirim Mevlânâ… Allahu Alem…

Şu dünyadaki en bilgin kişi kendini bilendir.

Şu dünyadaki en zengin kişi gönül fethedendir.

 ………….hayat bayram olsa……[50] 

-------------- 

 ZEKÂT… (İNSÂN_I KÂMİL) Hakkı, halka tercih sureti ile tezkiye yoluna gitmektir. 

-------------

Bakın ne güzel yapmışlar.

-------------

Yani;

 — Bu varlıkta, Hakkın müşahedeyi, halkı müşahedeye tercih etmektir.

-------------

Zekât vermek. 

-------------

 Demeyi murad ediyorum.

 Bir kimse, Hakkın varlığını görmeyi dilediği zaman, müessir olarak Hakkı müşahede eder; böylece Sübhanı görmüş olur.

-------------

 Hani sübhanallah diyoruz. T.B.

------------- 

 Onun öz sıfatına girmek istediği zaman, yine Hakkı her şeye tercih eder; böylece onun sıfatına girmiş olur.

 Zatını bilmeyi dilediği zaman ise. Benliğini bulur. Ve… Hakkı tercih eder; o yüce Sübhanın zâtını bilir. Onun hüviyetini de bulmuş olur.

 İşte… Zekâtın işareti bunlardır.

 Zekâtın var olan maldan kırkta bir oluşuna gelince. Sırrı şudur:

-------------

 Bu varlık kırk mertebedir. Matlub olan ise. İlâhî mertebedir. Bu da, en yüksek mertebe olan kırkta birdir. 

------------- 

 Kırk mertebeyi şöyle düşünebiliriz. Dört mertebe; efâl mertebesi, esmâ mertebesi, sıfât mertebesi, zat mertebesi ve bu her dört mertebenin kendi içinde olan on mertebesi ile kırk mertebe olmaktadır. Talep edilen ise ilâhi mertebedir. Yani bütün bu mertebelerin içinde en mühim, en geçerli olan ise zât mertebesidir. Bu da en yüksek mertebe olan kırkta birdir. Diye zekâtın ölçüsünü vermektedir. T.B. 

-------------

 Bu anlatılanların tümünü:

 — EL - KEHF'Ü VERRAKİM Fİ ŞERH İ BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM, Adlı eserimizde anlattık…

 Orada görülebilir…[51]

-------------

- “Kendilerine rızık eylediğimiz şeyden, Allah yolunda infak ederler.“(2/3) Yani: kendi özlerinde, ilâhi ahadiyyetin neticesi hâsıl olan semereyi bu varlıkta harcarlar. 

------------- 

Malzemeye kendileri sahip olmaları bakımından kendi özlerinde diye ifade ediliyor. Yani her hangi bir bilgiyi başka bir yerlerden alıp ta başka birilerine anlatmak, nakletmek, kaset kaydı gibi tekrar etmek değil, kendi özlerinde ilâhi ahadiyyetin neticesi hasıl olan meyveleri, meyvelerden kasıt gıdaları, gıdalardan kasıt ruh gıdaları, ondan da kasıt ilmi ilâhiyedir. 

Hani Selâhattin Uşşaki hazretleri tuhfet’ül Uşşakiyede belirtir. “En güzel yemek hangisidir? Li vechullah, Allah’ın vechini kazanmak için yenen yemektir”. En güzel yemek Allalh’ın veçhini idrak etmek için yenilen gıdalardır. İşte bizde yediğimiz gıdaları hak yolunda ve tefekkür ufuklarında eğer açarak kullanırsak yediğimiz gıdaların hepsi li vechullah olur. Allah’ın veçhini müşahade etmek için o gıdalar bize yardımcı olmuş olurlar. İşte gıdalanmak iki türlü; birisi beşeri mânâda fiziki gıdalardan aldığımız ihtiyaçlarımızdır. Bitkilerden, hayvanlardan, aldığımız gıdalarımız. Bununla bedenimiz gelişmektedir. Ama ayrıca ruhumuzun ve hakikatimizin gelişmesi içinde kendi özlerinde, bakın ilâhi hakikatin neticesi hasıl olan semereyi, meyveleri bu varlıkta harcarlar. Biz ilâhi hakikatleri idrak etmek için manevi gıdaları yememiz gerekiyor. Nasıl bedenimizin gelişmesi için maddi gıdaları mutlaka yememiz gerekiyor. Ruhani, bâtini hakikatimizin gelişmesi için de o bâtini gıdaları yememiz gerekiyor. O bâtini gıdaları yememizin neticesinde de, bizde onlardan aldığımız güçlerle yeni açılımlar oluyor.

 Basit bir misal verirsek; yapmış olduğumuz sohbetlerin hepsi ilâhi meyveler, semereler, ilâhi gıdalardır. Bunları kendimizde toplayarak, bunlardan da yola çıkarak, değişik şekilde misallendirerek, biçimlendirerek teşbihler yaparak, ufkumuzu daha genişleterek, Rabbımıza daha yakın olarak ondan aldığımız gıdalar, meyvelerin neticesi olarak yeni meyveleri üretmeye başlıyoruz. 

Nasıl ki bir fidan olarak ekilen küçük ağaç, meyveden meydana geliyorsa, neticede o ağaç yabani kalmayıp aşılanıp daha sonra kendisi meyve üretiyorsa kendi özlerinde hasıl olan ilâhi ahadiyyetin meyvesini bu varlıkta harcarlar. Kendileri üretmiş oldukları bu meyveyi yine bu âlemde harcarlar. Kime harcarlar? Allah’ın yolunda infak ederler. 

“Ve mimma rezakna yünfikun” Onlar, O rızıkları infak ederler. Kendi ilâhi bünyelerinde, kendi üretmiş olduğu meyveleri, yiyecekleri, içecekleri, muhabbetleri ne varsa onlardan infak ederler. Bu da onların zekâtı olur. “Zekâtın, zekâtı olur.” Bundan ne demek istiyorum. Temizin temizi gıdalar infak edilmiş olur. 

Zekât kişinin temizlenmesi mânâsına, ama ruhani ve rahmani ilimde herhangi bir gayrılık olmadığından, içerisine dünya necaseti karışmamış olduğundan, zaten zekât olan, tezkiye edilmiş olduğundan, temiz olanın temizinin verilmesidir. Temiz olandan temizin verilmesi, zekâtın zekâtı, temizin temizi verilmiş ve infak edilmiş olmaktadır. T.B.

------------- 

Onlar bu rızkı, ilâhi ahadiyyetin kendilerinde mülahaza sureti ile elde etmiş gibidirler. 

------------- 

Bakın ne güzel bir ifade;

Rızkı, semereyi, infak ettiklerinde ilâhi ahadiyyeti kendilerinde mülahaza sureti ile elde etmiş gibidirler. 

Yine ittika, bunlar sakınanlardır diye geldi. Muttakilere hidayettir. Fiziki mânâda ittika “kırkta bir” vermek. Manevi mânâda ittika kırkta birini kendine bırakıp “otuz dokuzunu” vermektir. Kırkta birini kendine bırakıp otuz dokuzunu vermektir. Tabî alıcı mânâda fakir (fakr) halinde kimse bulabilirse,[52] fakir bulamazsa kime infak edecek. Yine kendine kalmaktadır. 

------------- 

Bu zümre tek, başlarına geçip öte gitmişlerdir.

------------- 

Yukarıda ki cümleden bir şey anlaşılabildi mi?

Tekrar edelim, onlar bu rızkı ilâhi ahadiyyeti kendilerinde mülahaza suretiyle elde etmiş gibidirler. 

Bu semereleri, bu meyveleri hakikat-ı ahadiyyeti kendilerinde mülahaza suretiyle elde etmiş gibidirler. 

Gibidirler tarifi çok güzel, mutlak mânâda bu âlemde olması bu beşeriyet ile pek mümkün değil ama yine o hükümdedir. “Bil gaybi” deki gibi kendi hakikatleri ile idrak etmiş gibidirler.

Bu infak bakın zâhirde “kırkta bir” bâtında ise “kırkta otuzdokuz” bir tanesi kendisi kendine kalmakta, o da nedir? Cami olan Allah esmâsı ama yine birin içinde bütün bunların hepsi mevcuttur. Vermekle bu meyveler bitmemektedir. 

Rahman sûresinde belirtildiği gibi “hel ceza’ül ihsani ilel ihsan” İhsanın karşılığı yine ihsandır demiyor mu? Kişi bireysel haliyle ne kadar ihsan ederse etsin, onun karşılığı mutlak kendisine başka bir suretle, başka bir yolla ihsan olunacaktır. İhsan dan kasıt bilindiği gibi zâti tecellidir. İhsandan kasıt sadece maddi alışveriş değildir. T.B.

 ------------ 

Resulüllah S.A. efendimiz, bu zümreyi ashabına şöyle anlattı. 

- “Yürüyünüz. Zira ferdiyyet makamınını elde edenler geçip gittiler.” 

------------- 

Yalnız burada geçip gittiler derken maziye[53]atıf vardır. Peki hal[54] ve istikbalde[55] bunlardan kimse olmayacak mı? Efendimizin mübarek lisanlarından çıkan bu söz kendi yaşadığı devreye ve ondan evvelki devrelere mi isabet ediyor? Diye bir düşünce gelebilir. Çünkü geçip gittiler diyor. “Yürüyünüz, zira ferdiyyet makamını elde edenler geçip gittiler.” İşte bu hakikatleri itibariyle bâtın âleminde bunların özelikleri oluştu. Bunlar bâtın âleminde, ezelde geçip gittiler. Ama bunların ezelde geçip gitmeleri, zuhurları, çıkışları bir süreye bağlı olduğundan geçip gittiler hükmü kıyamet günü son bulacak, kıyamet gününde geçip gittiler olacak. Daha sonrası diğer insanlar, diğer varlıklar içinde aynı hüküm geçerli olacak. 

Yürüyünüz demekten kasıt, sizde bu yolda olabilirsiniz, yürüyüşünüze devam edin. Mânâ âleminde her ne kadar yazı yazılmış, kalem kırılmış ise de hüküm onaylanmış olsa da daha onların dünyada zuhura çıkma vakti gelmediğinden “yürüyünüz” ifadesi o makamda olan kimselere bu yolun devam ettiğini belirtmektedir. 

Zira ferdiyyet makamını elde edenler. Peki ferdiyyet makamı ne oluyor? Ferdiyyetten evvel vitriyyet vardır. Bilindiği gibi vitir namazı gününde resmi son namazı olmasından dolayı, kemâlde olması, yatsı namazınının 13. Rekâtında olması ve tekbirinin tek olması “Allahu vitran yühibbul vitra” Alalh birdir birleri sever. Acaba niye orada “Allahu ahadun” “Allahu vahiden” Allah vahiddir, vahidleri sever dememiş te? Vitir olarak, kelime olarak bu mânâyı söylemiş. İşte sayısal mânâda vahid ve ahad tekliği birliği ifade eder. Buradaki vitr ise mânâsal olarak kelâmi tekliği ifade etmektedir. Sayıların içinde “Allah” tek ise sayılar ve harflerin yazılışında “Elif” ve “1” den kaynaklanıyorsa mânâlar, kelimeler yönüyle de vitr harflerinin toplululuğunu bize bu sırrı ifade etmek için belirtiyor. 

Vitriyet nedir? Kişinin kendi tekliğini idrak etmesi vitriyetidir. Allah bunları seviyor. Neden? Onlarda zâti zuhuru hem mânâları itibariyle hem vahdeti itibariyledir. Mânâlardan kasıt kesretin toplu halidir. Vahidden, Ahaddan sayısaldan da Allah’ın birliği kast ediliyor. Ama vitriyettende her mânâda ki Allah’ın tekliğini, birliğini ifade etmektedir.

Her iki yönü de bütün âlemlere şamil tutmak suretiyle ferdiyeti yönüyledir. Bu makam sadece mutlak mânâda peygamber efendimize mahsustur. Ama onun her yöndeki olan halifelerine de bulunduğu yön itibariyle oraya oradan geçmektedir. 

“Ferdiyet makamını elde edenler.” Bunlar tek bir kimseler değil birçok kimselerde olabilmektedir. İşareti nedir? İfadesi nedir? Nasıl bilinirler, bulunurlar? Onların belirtileri nelerdir? Ayrı konudur. Biz sadece bilgi mahiyeti olan yönünü okuyoruz-inceliyoruz. T.B.

-------------

 Bunlara katılanlar ise. 

- “Gaybe iman edenlerdir.” (2/3) 

-------------

Gaybe iman edelerden kasıt, lafzi mânâda değilde gerçek mânâda vitriyet makamını idrak etmiş olanlardır. 

Yürüyenler, geçip gidenler de ferdiyyet hakikatini idrak etmiş olanlar. Bu âlemden geçip gitmişler. Dünya da yaşadıkları halde, dünya dan geçip gitmişler. Neden? Dünya telaşına fazla düşmemişler. Dünya yı aşabilmişler. Ve o şekilde de dünyadan geçip gitmişler. Yine Rahman sûresinde “Hadi bakalım bu âlemleri aşın bakalım. Dünyanın dışına, kutrundan çıkın bakalım, çıkabilecek misiniz? Çıkamazsınız illa bi sultan” diyor. Bu sultan güce sahip olanlar vitriyet ehli, onunda kemâli ferdiyyet ehlidir. T.B.

-------------

Bunlarda, şu âyetle açıklandı; 

- “Ya Muhammed, mutlak suretle sana indirilene iman ederler. ”(2/4)”

-------------

 “Vellezine yu'minune bima unzile ileyke ve ma unzile min kablik ve bil ahireti hum yukınun.”[56] 

 Mutlak suretle sana indirelene ve sana iman ederler. Senden önce gönderilene de iman ederler. Sana indirelenden kasıt zâti tecellinin sende olduğuna iman ederler. Senden öncekilere gelince sıfât, esmâ, ef’âl mertebesinde indirelenlere iman ederler. Bu mertebelere iman etmeden İbrahim (a.s.), Mûsâ (a.s.), İsâ (a.s.) indrilene de iman ederler. Sonra Muhammed (s.a.v.) indirilene iman ederler. Diye yuvarlak bir şekilde yorum yapılmakta ama bunun hakikati ise zâti mânâda zâti hakikatlerin Hazreti peygambere indirildiğine iman ederler. Ve sıfât-i, esmâ-i ve ef’ali mânâda daha evvel ki peygamberlere indirilenlere iman ederler. Yani bu mertebelerin indirildiğine iman ederler. Peygamber iman etti diye “Amener resülü bima ünzile ileyke min Rabbihi vel mü’minin”. Bakın Resül evvela kendine indirilene iman etti. Burada müminlerde resüle indirilene iman etmekte, sana gönderilene ve senden önce gönderilene de iman ederler. “Ve bil ahireti hum yukinun”. Ahirete de şüphesiz yakîn olarak iman ederler. Yakîn ehli olarak, tefsirler adeta onun görüyormuşçasına gibi iman ederler diye ifade ederler.[57] T.B.

-------- 

 Kişinin en değerli varlığı zamanıdır. Bu zamanı ise Hakk’ın “Hay” isminin zuhurudur. Bu zamanını Hak yolunda kullandığı süreleri, onun zamanının yani aslının zekatıdır ki, bu da Hakk’tan halkına ilâh-i lûtfudur. T.B.

-------------- 

 Mesnevi-i Şerif Zekât, Sadaka ve İnfak Beyitleri

19. Ey oğul, bağı kopar da, hür ol; ne vakte kadar gümüş bağında ve altın bağında olursun?

Ey oğul, ifâdesiyle, sâlikin Hak yolunda henüz çocuk mesâbesinde olduğuna işâret buyrulur. "Bağ"dan kasıt, hırs ve muhabbettir. Çünkü insan harîs olduğu ve muhabbet ettiği bir şeyin esîridir. Bundan dolayı Hz. Pîr'in bu tavsiyesinden kasıt "Altın ve gümüş kazanmayı da bırak da, fakîr ol ve ekmek parçasına muhtâc ol, demek değildir. Belki altının ve gümüşün "ayn"ına ve zâtına ettiğin muhabbeti, Hakk’ın muhabbeti üzerine tercih etme!" demektir. Nitekim bu cildin 997 numaralı beytinde:

"Dünyâ nedir? Hudâ'dan gâfil olmaktır; mal ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir" buyururlar. Ne yazık ki bu yön birçok seyri sülûk ehli tarafından yanlış anlaşıldığından, miskinlik ve pejmürdelik yolu tercih edilmiş ve İslâm dîninin düşmanlarının bakışına kötü bir numûne gösterilmiştir. Oysa hadîs-i şerîfte: "İyi mal, iyi adam için ne güzeldir!" buyrulmuştur. Çünkü iyi bir adam kazandığı meşrû mal ile hemcinsinin düşmüşlerine ve âcizlerine yardımcı olur. Ve Fîhi Mâ Fîh’in 46. bölümünde de şöyle buyrulur: 

“Muhakkak Allah Teâlâ bize kazanç ve mal hâsıl etmek ile emretti. Çünkü “enfikû fî sebîlillâhi” (Bakara, 2/195) yâni "Allah yolunda infâk ediniz" buyurdu. Mal infâkı ise ancak mal ile mümkündür. Bundan dolayı mal hâsıl etmek ile emretmiş oldu." İşte bu izâhlara göre bu mübârek beyitteki tavsiyeden kasıt, malın zâtına ve "ayn"ına olan hırs ve muhabbettir. Bilinsin ki, hırs ve muhabbetin, insanın duyguları arasında birer hakîkati vardır. Bu hakîkatler asla insandan ayrılmaz. Fakat bu duyguların fenâ veya iyi yönlere çevrilmesi mes'elesi vardır. Eğer bu hırs ve muhabbet tamamıyla dünyâ tarafına yöneltilirse, hevâya sarf edilmiş olur; fakat Hak tarafına yöneltilirse, sağlam bir tarafa sarf edilmiş olur. Bundan dolayı bu hususta bir kimsenin mal hâsıl etmesi işindeki niyeti geçerli olur. Eğer bir kimse mal tahsil edip, zengin olmak ve malı ile Hak yolunda hizmetler etmek niyeti ile çalışırsa, ibâdetin aynı olur; ve eğer zengin olup nefsinin hazlarını en kemâliyle tatmin etmek niyeti ile çalışır ve hemcinsine yardımcı olmak duygusundan uzak bulunursa, beşeri cem’iyyet için zararlı bir uzuv olur.

88. Zekâtın verilmemesinden dolayı bulut ortaya çıkmaz ve zinâdan her yöne vebâ düşer. 

"Zekât" şerîatte, her bir zenginin, üzerinden bir yıl geçmiş olan malının kırkta birini hesâp ederek fakir fukarâya vermesidir; bu İslâmi şefkat ve yardımlaşmadır. "Vebâ" kendi ismiyle anılan hastalık ma’nâsına geldiği gibi bulaşıcı hastalıklara da denir. 

Ya’ni zenginler zekâtlarını fukarâya vermezlerse, zamanında bulutlar ortaya çıkıp yağmurlar yağmaz; ve zinâ çoğaldığı zaman da, beşer fertleri arasında türlü türlü hastalıklar yayılır.

Bu beyt-i şerîfte Ka'b b. Mâlik'ten rivâyet olunan şu hadîs-i şerîfe işâret buyrulur: "Yağmur yağmadığını gördüğünüz zaman, biliniz ki halk zekâttan kaçınmışlardır; bundan dolayı Allah Teâlâ da kendi indinde olan şeyi men' etmiştir. Ve bulaşıcı hastalıkların yayıldığını gördüğünüz zaman da, biliniz ki, muhakkak zinâ yaygınlaşmıştır."[58]

------------

O iki meleğin duâsının ma’nâsı beyânındadır. Her gün pazar başında şöyle nidâ ederler: “Yâ Rab! Her infâk edene ivaz ver ve yâ Rab, her imsâk edene telef ver!” Ve o münfık, Hak yolunun mücâhidi olup hevâ yolunun müsrifi olmadığı beyânındadır Yukarıda zikr olunan meleklerin nidâsı Buhârî ve Müslim ve Nesâî’nin, Ebû Hüreyre (r.a.)dan nakl ettikleri hadîs-i şerîfe müsteniddir. Ya’nî iki melekten birisi sahiler için Hak’dan hayır taleb eder; ve dîğeri de bahiller için bedduâ eder.

2261. Peygamber buyurdu ki: Dâima nasîhat için, iki melek latîf nidâ ederler. 

2262. Şöyle ki ey Hudâ, münfıkları tok tut; her kuruşuna yüz bin bedel ver!

2263. Ey Hudâ cihânda bahillere sen ancak ziyân içinde ziyân ver!

2264. Ey çok imsâk ki, infâkdan iyidir; Diakk’m malını, Hakk'ı gayrisine verme!

Ya’nî ba’zı imsâk vardır ki, mahalline, masrûf olduğu için iyidir; ve ba’zı infâk vardır ki, mahalline masrûf olmadığı için fenâdır. Binâenaleyh Hakk’ın ni’met olarak verdiği malı, Hakk’ın emri olmadığı yere sarf etme; eğer böyle yaparsan hayırlı bir imsâk etmiş olursun.

2265. Tâ ki sen, nihayetsiz hazîneyi ivaz bulasın; tâ ki kâfirler idâdından olmayasın!

Ya’nî sen Hakk’ın malını, Hakk’ın emriyle verdiğin vakit, ona bedel olmak üzere Hak tarafından sana nihâyetsiz hazîne-i ni’met ihsân olunur ve sen kâfirler zümresine dâhil olmazsın. Zîrâ kâfirler mallarını Allah’ın emr ettiği yere değil, kendi nefis ve hevâlarının emr ettiği mahalle sarf ederler. Nitekim hadîs-i şerîfde “ Malın hayırlısı Allah yolunda sarf olunan şeydir” buyrulur.

2266. Kılıçları, Mustafâ (a.s.)a gâlib olmak için develer kurban ederler idi.

Kâfirler, Cenâb-ı Peygamber’e galebe için [deve] kurban ederler ve kurbanları Allah için değil, belki Allah’a karşı muhârebe niyetiyle olur idi.

2267. Kûr’ân da ehl-i gafletin inzârı vardır; şöyle ki, onların o bütün infâkları hasrettir.

Bu beyt-i şerîfde, şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur (Enfâl, 8/36) “Muhakkak küfr eden kimseler, halkı Allah’ın yolundan alıkoymak için harc ederler, imdi onlar yakında infâk edeceklerdir; sonra o infâk onların üzerine hasret olacaktır; sonra da mağlûbdurlar." İşte Allah Teâlâ kâfirleri bu âyet-i kerîme ile inzâr eder ve korkutur.

2268. Resûl-i Ekrem'in harbinde Mekke büyüklerinin kurbanları, kabûl ümîdiyle idi.

2269. Adl eden bâgî bir köle gibi ki, şâhın malını o âsilere bezl etti. 

Peygamber ile olacak harbde muzaffer olmak için kâfirlerin kestikleri kurban, kendi zanlarınca bir ibâdet ve sebeb-i makbûliyyet idi. Bu hâl ona benzer ki, âsî olan bir köle, kendisince adi ve ihsân ettiğini zannederek, pâdişâhının malını ehl-i isyâna tevzi eder. Onun bu hâli, sebeb-i kurbiyyet olmadıktan başka, üzerine pâdişâhın kahır ve gazabını celbe sebeb olur.

2270. Bu âsînin adli ve onun ihsanı nezd-i şâhda ne artırır? Uzaklık ve kara yüz!

Bu kölenin fiili pâdişâhın indinde onun matrüdiyyetine ve yüzünün kara olmasına sebeb olur.

2271. Bunun için mü'min, korkudan dâima namazda [Doğru yola ilet] demektedir.

Bunun için mü’min korkudan namazda (Fâtihâ, 1/6) “Yâ Rab, bizi doğru yola hidâyet et!” demektedir. Zîrâ doğru yolu görmek Hakk’ı inâyetindendir ve bu “sırât-ı müstakîm”i bulmak kolay bir şey değildir. Zîrâ “sırât-ı müstakîm” tarîk-ı i’tidâldir ve tarik-ı i’tidâlin bir tarafı ifrât ve dîğer tarafı tefrîtdır. Bu iki taraf dahi ind-i İlâhîde mebgûzdür.[59] 

2272. O, para vermek cömerde lâyıktır; cân teslîm etmek ise âşıkın cömertliğidir.

Ya’nî sâlihler maldan sehâvet gösterirler, âşıklar ise candan fedâkârlık ederler.

2273. Hak için ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak için cân verirsen, sana cân verirler.

2274. Eğer o çınarın yaprakları dökülürse, fâil-i mutlak ona yapraksızlık azığını bağışlar.

Eğer âlem-i sûretteki çınarın teneffüsüne hâdim olan yapraklar dökülürse Hak Teâlâ, yapraksıza mensûb ve mahsûs olan azığı ve yaşamasına lâzım olan gıdâyı ve havayı ihsân eder. Bu da Hakk’ın âlem-i zâhirde atâsına gösterdiği misallerden birisidir.

2275. Eğer senin elinde cömerilikten mal kalmazsa, Allah Teâlâ'nın fazlı seni ne vakit paymâl[60] eder?

2276. Her kim ekerse onun anbarı boş olur; fakat tarlada ona iyilik olur.

Ya’nî her kim ekin ekerse, evvelâ onun anbarında olan buğday tarlaya gider ve anbar boşalır; fakat tarlada iyilik hâsıl olur ve bir buğday tânesi orada çoğalır.

İkinci mısra’daki “bihî” kelimesi Fârisî olduğuna göre bu ma’nâ verilir; ve kelimedeki “bâ” meksûr okunur. Âhirindeki “yâ” dahi, masdariyyet olur. Eğer kelime Arabî olursa “bâ” meftûh okunup “güzel” ma’nâsına gelir; ve bu sûrette “der mezra’a"daki “der” tekmil-i vezn için zâid olarak gelir; ve bu sû-retde de “Lâkin o kimsenin güzel tarlası olur” ma’nâsı verilir. Ve “tehî” ile “behî” yekdiğerine tamâmen mutâbık bir kâfiye olur.

2277. O kimse ki, anbarda kodu ve tasarruf etti, onu hâdisât biti ve fâresi yedi.

Buğdayını tarlaya ekmeyip anbarda saklayan ve tasarruf eden kimsenin buğdaylarına, hâdisât-ı kevniyye musallat olur; yâ mürûr-ı eyyâm[61] ile bitlenir ve böceklenir; veyâ fâreler anbarı delip yerler. Kezâ bu misâle mutâbık olarak, bir kimse malını Hak yolunda sarf etmeyip buhl ve imsâk ederse, ne dünyâda ve ne de âhirette ondan yararlamaz. Dünyâda hırsız ve yangın gibi âfetlere ma’rûz kalır ve hastalık gibi birtakım ibtilâ zuhûr edip etıbbâya ve ilâçlara bezle mecbûr olur; ve Hak yoluna infâk olunmamış olan bu malın âhiretde de ona fâidesi olmaz. Nitekim hadîs-i şerîfde “Bahîlin malını hâdise veyâ vârise müjdeleyin" buyrulur. Bahiller cemî’-i ahvâlde Hak Teâlâ hazretlerinin lutfuna i’timâdı unutup, “ak akçe kara gün içindir” darb-ı meselini îcâd ve kendi mallarının kuvvetine i’timâd etmişlerdir. Halbuki hâdisât-ı âlem ekseriyâ bu darb-ı meselin aksini isbât ettiğine dikkat etmemişlerdir.

 2278. Bu cihân nefydir, isbâtda ara! Senin sûretin sıfırdır, manânın içinde ara!

Bu cihân, ya’nî âlem-i kesâfet nefydir ve fânîdir. Nitekim Hak Teâlâ (Rahmân, 55/26) ya’ni “Âlemde olan her bir kimse fânîdir” ve kezâ (Kasas, 28/88) ya’nî “Hakk’ın vechinden gayri her şey hâliktir” buyurur. Öyle olunca sen, hakîkî olan vücûdu menfî olan bu kesâfet âleminde değil, isbâtda, ya’nî âlem-i ma’nâda ara; ve senin vücûdun ve sûretin dahi, fâni olan bu kevnin mâye-i kesîfinden mahlûk olduğundan, o da sıfırdır ve hiçtir. Öyle olunca o hakikati sen, ma’nânın içinde ara! Zîrâ onun vücûdu senden ayrı değildir; belki senin ma’nân ve hakikatin zât-ı Hak’dır.

Hind şârihlerinden İmdâdullâh (k.s.) hazretleri buyururlar ki: “Eğer der isen ki, mâdemki bu cihân menfîdir, o halde onun vücûdu zâten yoktur ve menfîdir. Menfî olan şeyi tekrâr nefy etmeğe ne hâcet vardır? Ve nefyi nefy etmek mümkin değildir.” Cevâben deriz ki: Bu cihân hakikatte ve vâki’de nefy ve fânîdir; vaktâki vehim ve hayâlde bir varlık hâsıl etmiştir, o vücûd-ı vehmî ve hayâlîyi nefy etmek lâzımdır; çünkü gayriyyet cihetinden ancak vehim ve hayâlde mevcûddur. Öyle olunca bu nefy, gayriyyete râci’ olur ve gayrin nefyinde de isbât-ı Hak vardır.”

2279. Acı ve tuzlu canı kılıcın önüne götür; tatlı deniz gibi olan canı satın al!

“Acı ve tuzlu olan cari’dan murâd, rûh-i hayvânî ve “tatlı deniz”e teşbih olunan can, rûh-i izâfîdir. Ve “kılıç’’tan murâd dahi aşk-ı İlâhîdir. Ya’nî sıfât-ı nefsâniyye ile acı ve tuzlu suya benzeyen cam, aşk-ı İlâhî kılıcının önüne götür; bu kılıç o nefsin kellesini uçursun ve ondan sonra sana Hak’da fânî olmak hâli zuhûra gelsin; ve bunun mukabilinde sende rûh-i izâfînin ahkâmı zâhir olsun ve netîcede acılık ve tuzluluktan kurtulup tatlı su deryâsına müstağrak olasın.[62]

------------

952. Şimdi sen, "Ben ameller işlemişim!" deme; o arazların îrâdını göster, ürkme!

İmdi sen, “Ben namaz ve oruç ve hacc ve zekât ve sadaka gibi amelleri işledim" diyerek mağrûr olma; bu araz (sonradan) olan amellerin neticesini göster. Arazdan kâh araz ve kâh cevher hâsıl olur ve ba’zan da hiçbir şey husûle gelmez. Binâenaleyh bu sözümden ürkme de ihlâ-sa mukarin olan amellerinin neticesini göster. Zîrâ bu netice, gönül aynasının cilâsı ve kalb gözünün açılması ve ilm-i ledünniyyenin kalbden kaynamasıdır.

1670. Pâk-bâzların zekâtı gibi, her nen varsa eşyânı zekâtta verdin.

Bu alâmetler, senin o muradının alâmetleridir ki, ehl-i hakîkatın zekât emrini îfâ için bilcümle malvarlıklarını verdikleri gibi, sen de o muradının husûlü için, zekâtında, mâlik olduğun her şeyi fedâ ettin.[63]

-----------

1823. Cennet bizim mekruhlarımız ile örtüldü; cehennem bizim şehvetlerimizden örtüldü!

Bu beyt-i şerîf, Meşârık'ta Ebû Hureyre (r.a.)tan mervî olan “Cennet mekrûhât ile örtülmüştür ve cehennem şehevât ile örtülmüştür” hadîs-i şerifinden menkûldür. Ve “mekârih”ten murâd, nefsin kerih gördüğü şeylerdir ki, onlar, musibetlere sabır ve açlık ve fakr ve riyâzât ve ibâdât ve küffâr ile harb ve sadaka vermek ve zekât vermek ve emsâli şeylerdir. Ve nefis bunlardan hazzetmez. Ve âlem-i ma’nâda ve hakîkatta bunların hepsi mahmûd ve müstahsen şeylerdir. Ve bunların aksi olan şeyler, nefsin şehvetleri ve arzûlarıdır ki, her birisi muhâlif-i akıl ve insâniyyet olup, âlem-i ma’nâda ve hakikatte mezmûm[64] ve cem’iyyet-i beşeriyyenin dünyâda belâsı ve âhirette her bir ferdin azâbıdır.

3385. "Namazdan ve zekâttan ve onun gayrinden; fakat hir zerre zevk-i cân tutmaz."

“O ayıplanan günahkârın alâmetlerinden birisi budur ki, o kimse zâhiren oruç tutar ve duâ ve münâcât eder ve namaz kılar ve zekât verir ve sâir ibâdât ve tââtı icrâ eder ve bunlan yaparken kalbinde aslâ lezzet-i ma’neviyye duymaz ve bunları bir âdet tarzında yapar, bir feyz-i bâtını ve incizâb-ı[65] rûhânî hissetmez. Münâcât ederken gözünden bir damla bile yaş gelmez ve orucunda kalbinde bir teravvuh hâsıl olmaz; bil’akis açlık a’sâbına kötü te’sîr edip, nefsinde şuna buna gazab hisseder. Velhâsıl bu ibâdetlerin hiçbirinde bir lezzet-i rûhânî bulamaz, işte bu hâl, ma’siyetlerinden dolayı onu azarladığım ve kınadığımın alâmetleridir.” Bu kıssa şu haber üzerine beyân buyurulmuştur;

“Şuayb (a.s.) zamânında bir adam dedi ki; “ilâhı ben sana ne kadar isyan ediyorum, beni muâkabe[66] buyurmuyorsun!” Allâh Teâlâ Şuayb (a.s.)a vahyedip dedi ki: “Yâ Şuayb, filân kimseye söyle, ben onu ne kadar muâkabe ediyorum, velâkin bilmiyor. Ondan lezzet-i tââtı kaldırmıyor muyum? Ondan güzel münâcâtı almıyor muyum?”[67]

-----------

3006. Hir kih kih, bir hây u hûy vurdular, tâ ki bu kadar mest ve bîhod[68] oldular.

“Kih kih" ta’bîrinin iki ma’nâsı vardır: “Birincisi gülmeden hâsıl olan ses, İkincisi zecr ve nefret mahalinde söylenen sözdür. Sahîh-i Buhâride mezkûrdur ki: Resûl-i zîşân Efendimiz’in huzûr-i risâletlerine sadaka olarak hurma getirmişler idi. Îmam-ı Hasan (r.a.) efendimiz küçük bir çocuk olduklarından o hurmadan bir tâne alıp ağızlarına attılar. Server-i âlem Efendimiz “kih kih” buyurup mübârek- parmaklanyla tamam-ı Hasan efendimizin ağızlarından hurmayı çıkardılar ve “Âl-i Muhammed sadaka yemezler!” buyurdular. Ve kelime Fârisî olduğu halde Resûl-i zîşân Efendimiz bunu mahall-i zecr[69] ve nefrette isti’mâl buyurdular. Fakat bu beyt-i şerifte evvelki ma’nâ üzerine isti’mâl buyurulmuştur. Ya’ni “Sûfîler çok cezbelendiler ve bu cezbe esnâsında kendilerinden gülme sadâları ve hay hay zâhir oldu Nihâyet bu kadar mest oldular ve kendilerinden geçtiler.”

3332. Kazâda niçin acemi oldun? Dâverden malı kaçırırsın!

“A’cemî”, câhil ve acemi kimse; “dâver”, hüküm sâhibi olan kimse. Ya’ni “Âlem-i sûretde hüküm sâhibleri olan mecâzî pâdişâhların ve hükümdârlann önünde, idâre-i maslahat ile başını kurtarmak için malını fedâ ettiğin halde, kazâ-yı İlâhînin önünde niçin câhil ve acemi oldun da, hâkim-i hakîkî olan Hak’dan malını kaçırıyorsun.” Binâenaleyh kazâyı İlâhî önünde de malını fedâ etmekten kaçmamalıdır. Nitekim hadîs-i şerîfde “Sadaka, envâ’-ı belâyâdan yetmiş nevi’ belâyı def eder” buyrulmuştur.

3346. Bu pazar hep, bu garaz içindir; dükkânlar üzerinde ivaz kokusu üzere oturmuş.

“Bu dünyâ pazarı hep bu ivaz için, ya’ni alıp-verme için kurulmuştur; bu pazarın halkı dükkânları olan cisimler üzerinde hep ivaz ve bedel kokusu üzere oturmuşlardır.” Sadaka verirse, bire on gelecek diye verir; amel ederse mukabilinde cennete nâil olacağım diye amel eder. 

3467. Vaktaki senin elinden îsâr ve zekât bitti, bu el o taraf da nahl ve nebât oldu.

‘‘Bu dünyâ âleminde senin elinden sehâvet ve zekât sâdır olduğu vakit, bu el, o âlem-i âhiretde ağaç fidanı veyâ nahl ve nebât oldu.” “Nahl”, hurma ağacı ma’nâsına geldiği gibi, eski zamanda, çiçekler ve meyveler ve kıymetli taşlar ile donatılıp gelinin önünde götürülen ağaç ma’nâsına da gelir. Ni­tekim Fasîh-i Mevlevî bu ma’nâda şu beyti söyler: Beyit:

Rast geldim yâre bir nahl-i revân olmuş gelir, Serde gül, destinde gül, ceybinde, dâmânında gül.[70]

Avâm, galat olarak “nakil" derler; ve çiçekle donanmış bir şey görünce: “Nakil gibi donanmış" derler. Ve yemişi çok olan ağaca “pür-nakl” ta’bîr ederler. Hind nüshalannda “geşt” yerine “kişt-i în dest" sûretindedir; “Bu elin zer'i" demek olur.[71]

-------------

1568. O fihrist âmmeye bir tuzak olur, hattâ mektubun metnini öyle bilirler.

Ma’lûm olsun ki, emr-i dînde fihristlerin envâ’ı çoktur. Bir nev’i de İslâm’ın binâsıdır ki, bu da oruç, namaz, hac, zekât ve kelime-i şehâdettir. Bunların her biri kitâb-ı Islâm’ın birer kapısının ünvânı-dır; ve kezâ îmânın altı şartından her biri dahi, kitâb-ı îmânın birer kapısının ünvânıdır, Bunlar bu kitâbların fihristidir. Avâm bu fihristleri bilmekle bu kitâbların metnini bu kadarcık zanneder. Meselâ İslâm’ın binasının birisi, “kelime-i şehâdet”tir; ve bu kelime “Lâ ilâhe illallâh” lafzını, ma'nâsını bilerek söylemek ve vücûd-ı Hakk’ı tevhîd etmekten ibarettir; fakat vücûd-ı Hakk’ın vahdetini zevk-ı irfân ve vicdân ile idrâk etmeyenler, lisanları ile söyledikleri bu kelimenin ma’nâsına, birçok fikirleriyle ve fiilleriyle muhâlefet ederler ve bunun farkında bile olmazlar. Bununla berâber kendilerini muvahhid zannederler. Nitekim Aynü’l-Kuzât Hemedânî (k.s.) buyurur: “Lâ ilâhe illallâh” demek başka ve “lâ ilâhe illallâh”ı bilmek başka ve “lâ ilâhe illallâh” olmak başkadır.” Meselâ avâm, başlarına bir felâket geldiği vakit, îmânın şartlarından birisi olan “Hayır ve şer Hakk’dandır” düstûrunu unutup, bunu halktan bilirler ve Hakk’dan gafil olarak halk ile mücâdele ederler. Binâenaleyh İslâm’da ve İmânda bu fihristler avâmın tuzakları olur ve avâm bunlan bilmeyi kâfi addetmekle, tuzağa tutulmuş bir kuş gibi bağlanıp kalır ve semâ-yı zevk-i irfân ve vicdâna doğru uçamaz.[72]

-----------

1937. Noksan akıllılık uyuzu, kâfir için de olmasın, onun uğursuzluğu bulutu susuz tutar.

“Noksan akıllılık”tan murâd, akl-ı maâdın eksikliğidir. Zîrâ bu aklın noksânı inkâr-ı enbiyâya ve ta’n-ı evliyâya sebeb olur. Ve bu yüzden gâye-i hilkat fevt[73] olur, çünki âyet-i kerîmede (Zâriyât, 51/56) “Ben cin ve insan taifesini ancak ibâdet etmeleri için halk ettim” buyurulur. İmdi gâye-i hilkat bu inkâr ve adem-i itâat elden kaçınca, bu inkârın uğursuzluğu âfâka münteşir olup, bulutlar vaktinde yağmur yağdırmaz olur. Nitekim I. cildde, “Zekât men” olunup verilmediği vakit, bulut yağmur yağdırmaz ve zinâdan da etrafda bulaşıcı hastalıklar yayılır” buyurulmuş idi; zîrâ anlayışsızlık, gazab-ı İlâhîyeye vesile olur.

2454. Eğer murâkıb olursan ve ipi tutarsan, sana kıyâmet gelmeğe hâcet olmaz.

Ey insan, bu dünyâda yaptığın fenâlığa mukabil bir fenâlık veyâ iyiliğe mukabil bir iyilik gelmesi için, mutlaka kıyâmet gününü beklemeğe hâcet yokdur. Bunların mukabili sana dünyâda da gelir. Meselâ bir zengin malının zekâtını verdiği halde, Hak Teâlâ malına bereket verip, ummadığı yerlerde malı çoğalarak mükâfât görür; ve zekâtını vermediği halde kazandım zanneder, bununla beraber ummadığı sebebler altında malı telef olur; fakat bu hallerden kendisi tetikte olmaz. Bu cezânın ne sebeb altında geldiğini idrâk edemez. Bu dünyâdaki cezâdan başka, âhiretin de belâları vardır.[74]

-------------

146. Allah' a ikrâz edin, bu tenin azığından karz ver! Tâ ki ivazında gönülde çimen bitsin!

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Müzzemmil’de vâki’ (Müz-zemmil, 73/20) ya’ni “Allah’a karz-ı hasen ile ikrâz[75] edin. Nefsiniz için takdîm ettiğiniz şeyi Allah’ın indinde bulursunuz” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde ulemâ-i zâhir derler ki: “Karz"dan murâd, Allah için sadaka vermek ve malını Hak yolunda sarf etmektir ki, gerek dünyâda ve gerek âhirette onun bedelini edâ ve ihsân eder. Ve ulemâ-i bâtın bu ma’nâ-yı zâhirîden başka dîğer bir ma’nâ dahi beyân edip derler ki: “Karz"dan murâd, kişinin vücûd-ı abdânîsidir. Bu vücûd-ı abdânînin huzûzunu Hak yolunda terk edip onu Hakk’a fedâ etmek onu karz-ı hasenle Hakk’a ikrâz etmektir ki, Hak bu karzı vücûd-ı Hakkânîsini vermek sûretiyle öder. Ve dîğer taraftan ehl-i hakîkat indinde “halka karz vermek” hakikatte Hakk’a vermektir. Zîrâ halkın vücûdu, Hakkin Varlığında ve vücûdunda mütekevvin bir nümâyişten[76] ibârettir. Nitekim hadîs-i kudsîde Mûsâ (a.s.)a vârid olan hitâbda '“Acıktım, beni it’âm[77] etmedin!" buyrulmuştur. Kulun it’âmı bu mertebe-i kevnde Hakki it’âmdır. Beyt-i şerîfde hem ma’nâ-yı zâhirî ve hem de bu ma’nâ-yı bâtınîye işâret buyurulur. Ya’ni, “Bu cismin gıdâsından muhtaç olanlara tasadduk ve infâk et ki, Hak Teâlâ ona bedel senin kalbinde feyiz çimenleri bitirsin! Ve kezâ cisminin hazzını ve nefsini Hakk’a fedâ et ki, ona bedel olarak kalbinde müşâhede-i hakâik çimenleri bitsin ve her şeyi vücûd-ı Hakkânî ile göresin!”

183. Bu namaz ve oruç ve hac ve cihâd dahi i'tikâddan şâhidlik vermektir.

Namaz ve oruç ve müdâfaa-i dîn ve ırz ve memleket için düşmana karşı olan harb yalnız ibâdât-ı bedeniyyeden olduğundan bu husûsta fakîr ve zengin müsâvîdir. Ve hac ise hem ibâdât-ı bedeniyyeden ve hem de ibâdât-ı mâliyyeden olduğundan bu ibâdeti yalnız zenginler yapabilir ve onlara farzdır. Bu beyt-i şerîfde ibâdât-ı bedeniyye beyân buyrulmuştur. Ya’ni, “Namaz ve oruç ve hac ve cihâd insanın bedenine ve zâhirine ve i’tikâd ise bâtınına ve kalb ve fikrine taalluk eder. Ve insanın cisminin hareketi bâtınında hâkim olan fikir ve i’tikadı sebebiyle vukü'a geldiğinden bu ibâdetler insanın i’tikâdının şâhidi olur."

184. Zekât ve hediye ve hasedin terki dahi kendi sırrından şâhidlik vermektir.

“Sır”dan murâd, ahlâktır. Zîrâ zekât yalnız ibâdet-i mâliyyedendir. Malının zekâtını hak edenlere veren bir kimsenin i’tikadı sâbit olmakla berâber mâl-i dünyâya hırsı ve tama’ı olmadığı da anlaşılır. Ve hediye vermek dahi kezâ malını bezletmektir. Binâenaleyh bir kimse bir dostuna hediye verdiği vakit ona karşı hem muhabbeti ve hem de hediyesinin kıymeti nisbetinde de keremi anlaşılır; ve hemcinsinin fazlına karşı hasedi terk ettiği vakit dahi tab’an[78] kerîm olduğu zâhir olur. Bu fiiller o kimsenin sırnnın ve ahlâkının güzelliğine şehâdet eder.

190. Ve onun o zekâtı dedi ki: "O kendi malından veriyor. Dîn ehlinden nasıl çalar.”

“Ve zekât veren kimsenin verdiği zekât dahi lisân-ı hâl ile der ki: "Bu zekâtı veren kimse kendi malından hak etmiş olan fakire, fukarâya bezlediyor. Din ehlinin malını nasıl çalar?" “Dîn ehli" kaydından murâd, harbî olan küffârın malıdır. Zîrâ bir mü’min harbî olan bir kâfirin malını mekân-ı muhrezden (kazanılmış) gizlice alsa, mal ganîmet olduğu için ona helâl olur.

244. Vaktâki o cevher nuru dışarıya parlamıştır, bu tesellüslerden ferâğat bulmuştur.

“Tesellüs”, sâlûsluk etmek ve riyakârlık yapmak demektir. Ya’ni, “Arifin bâtınının nûru dışarıya taştığı veyâ parladığı için birtakım sahte şeyhler gibi, halka namazını, orucunu ve zekâtını göstermekten vazgeçmiştir.[79]

579. "Enfikü!" buyurdu, binâenaleyh bir kesb et, zîrâ ki eski îrâdsız masraf olmaz.

Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de “Enfikü!" ya’ni “İnfâk ediniz!" buyurdu. İnfâk ise mevcûd olan bir maldan olur; ve mal ise kazanılmak sûretiyle elde edilir. Zîrâ ki evvelce elde bir îrâd olmaksızın hare ve infâk mümkin olmaz. “Enfikü!" emrini mübelliğ olan âyât-ı kûr’âniyye müteaddiddir.

Ezcümle sûre-i Bakara’da buyrulur:

(Bakara, 2/254) Ya’ni “Ey mü’minler, kendisinde bey’ ve dostluk Ve şefâat olmayan kıyâmet günü gelmezden evvel size rızk olarak verdiğimiz şeyden infâk ediniz!”

580. O gerçi “Enfikü!"yu mutlak getirdi. Sen "İksibû sümme enfikü!" oku!

Ya’ni, Hak Teâlâ hazretleri (Bakara, 2/195) ya’ni “Allah yolunda infâk ediniz!" âyet-i kerîmesinde “İnfâk ediniz!” emrini mutlak olarak tebliğ buyurdu. Fakat infâk, mevcûd olan maldan olacağından bu emrin altında “İksibû!” ya’ni “Kazanınız!” emri müstetirdir. Binâenaleyh sen bu âyeti okurken “İksibû sümme enfikü!” ya’ni “Kazanınız, sonra infâk ediniz!” ma’nâsıyla oku!

1402. Hırs küllü ister, o külden zâhir olur. Ey turp oğlu turp, hırs emirdir.

“Fücül”, turp ma'nâsınadır. Burada “insanlıktan uzak olan kimse” ma‘nâsı murâd buyrulur. Nitekim zamânımızda dahi bir adamı tahkir için “hay turp oğlu turp" derler. Ya’ni hırs-ı nefsânî külle ve her şeye mâlik olmak ister. Zîrâ o nefs-i külden ve âlem-i kesâfetten zâhir olur. Binâenaleyh nefs-i küllün ve âlem-i kesâfetin bilcümle sıfâtını ve îcâbâtını sahiptir. Ey turp oğlu turp, bil ki hırs, nefis üzerinde hâkim olan bir beydir. Hz. Şeyh-i Ekber Tedbîrât-ı İlâhiyye' sinin on ikinci bâbında buyurur ki: “Hırs hevânın resûllerinden birisidir; o ancak kendi hakikatinden söyler ve kendi hakikatine münâsib olan ma'nâyı izhâr eder de sana der ki: “Mülk-i vücûdda hevâ denilen melik-i mutâ[80] kendi kuvveti ve saltanatı tahtına dâhil olman için beni sana elçi olarak gönderdi ve bütün mallara ve malları biriktirmeye harîs olmanı ve zekât ve sadaka ve infâk-ı iyâl (ailesinin nafakası) gibi şerîatin getirdiği şeye muhâlefet etmeni sana emretti. Ve sen dersin ki, farzet ki milyonlarca altın topladın; sonun ölüm ve yaşadığın zamanlardaki nafakan dahi birkaç lokmadan ibâret değil mi? Bunları toplamak için çektiğin meşakkat neye yarar? Ve dâr-ı âhiret hayırlı ve ekberdir, çünki dâr-ı bekadır; ve ondaki tecelliyât-ı cemâliyye dâr-ı dünyâdaki gibi mahdûd olmayıp nâmütenâhîdir; ve sen burada da hırssın orada da hırssın. Ya’ni sen dünyânın süprüntüleri toplamağa sa‘yettiğin vakit dahi sana hırs derler, ve sevâb-ı uhrevîye sâî olduğun vakit dahi sana yine hırs derler. İsmin ve hakikatin aslâ değişmez. Binâenaleyh senin kadrine noksan gelmez." Hırs senden bu hıtâbı işitince inkıyâd ederek tarîk-ı ilme ve dîne teveccüh eder. Bu sûrette sende ulûm-i nâfıa ve ahlâk-ı hasene hâsıl olur.” [Bk.[81] Tedbîrât, s. 303]

1491. Vaktaki ekersin, asıl olan bu zeminde ek, tâ ki her biri için yüz bin bitsin!

“Asıl olan zemîn”den murâd, tarîk-ı Hak’tır. Nitekim sûre-i Bakara’da buyrulur.

 (Bakara 2/261) Ya’ni “Allah yolunda mallarını infâk edenlerin misâli bir habbe misâli gibidir ki, yedi başak bitirir; her bir başakta yüz habbe olur ve Allah Teâlâ murâd ettiği kimse için bunu kat kat ziyâde eder; ve Allah Teâlâ vâsi ve alîmdir.” Ya’ni, ey kimse eğer ekersen Hak yolunda ek ve infak et ki, senin infâk ettiğin mal habbesinin mukabili olarak onun yüz bin misli hâsıl olsun.

1528. Zîrâ o seni her dem fakrdan korkutur; onu keklik gibi avla, ey erkek çakır kuşu!

Zîra o şeytan (Bakara 2/268) “Şeytan size fakrı va‘d eder ve size fahşâ ile emreder” âyet-i kerîmesi mûcibince sizi fakr ile korkutup Hak yolunda infâktan men’ eder; ve bu fakr korkusu, şeytanın elinde bir vâsıta olup küçük şeytan mesâbesinde bulunur. “Sakr”, doğan cinsinden çakır dedikleri bir kuştur (Ahteri-i Kebît). Ya’ni, erkek çakır kuşu mesâbesinde bulunan sâlik, sen fakrdan korkma! Sen o fakrı keklik gibi avla da bu küçük şeytan ile büyük şeytanı öldür. Şeytanın senin için kullandığı vâsıtayı, onun kafasına vur![82]

------------

2133. “Ey Ayaz, bu işi pek çubuk îfâ et! Zira, ki intizâr intikâmın nevidir."

“İntikam”, ukubet ve cezâ etmek demektir. Ya’ni, “Ey Ayaz, mütecâvizlere karşı yapılması lâzım gelen işi çabuk îfâ et! Zîrâ ki intizâr intikamın ya’ni ukubetle cezâ etmenin bir nev’idir. Çünkü müstahakk-ı cezâ olanlar haklarındaki hükmün sudûrunu[83] bekleye bekleye muazzeb olurlar. Onlan evvelâ böyle bekleterek ta’zîb etmek, sonra da eğer haklarında cezâ verilecek ise, verilen cezâyı tatbîk etmek iki kat cezâ olur. Ve eğer affedilecek ise bu afv hükmünden evvel yine onlan bekletmek süreriyle kendilerinden intikam almış ve cezâ eylemiş olur; ve bu afv muhtaçlara sadaka vermek nev’inden olduğundan onları intizarda[84] bırakmak Hak Teâlâ’ Bakara, 2/264) “Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle ibtâl etmeyin” emrine muhâlif olur. Binâenaleyh yapılacak işi çabuk yap!”[85]

161. Sûret dervişi o zekâttan ne vakit tadar? O ma'nâdır, feûlün fâilât değildir.

Dervîşliği sûret ve resimden ibâret addeden bir kimse mürşid-i kâmilin kalb-i şerifine vârid olan esrâr ve maârif-i ilâhiyyenin zekâtından tadar ve zevk alır mı? Zîrâ bunlar sırf ma’nâdır. Yoksa ilm-i arûz bahrlerinin feûlün ve fâilât gibi vezinlerine sığdırılan elfâzdan değildir. İsdidatlı olan sâlikler o el-fâz-ı zâhirîde mündemiç olan ma’nâyı kavrarlar. Avâm ise o lafızlara bağlanıp kalır. Halbuki bu lafızlar şeker gibi olan ma’nâlara nazaran saman gibidir. Avâm ancak o saman ile iktifâ ederler ve ondan zevk alırlar. Cenâb-ı Pîr Efendimiz FîhiMâ Fihi in 19. faslında şöyle buyururlar:

“Ma’nâya teveccüh etmek vehle-i ûlâda[86] o kadar latîf görünmez. Fakat gittikçe daha ziyâde tatlı görünür. Sûret ise bunun hilâfınadır. Evvelen latîf görünür, ba’dehû o sûret ile her ne kadar ziyâde ülfet edersen soğursun. Kûr’ân’ın sûreti nerede? Ma’nâsı nerede? İnsana nazar et, sûreti nerede, ma’nâsı nerede? Eğer o sûretten ma’nâ giderse bir lahza bile evinde tutmazlar.” Ve 17. fasılda dahi şöyle buyururlar:

“Huzûruma gelen ahbâbın üzgün olmalarından korkusundan onunla meşgul olsunlar diye şiir söylerim. O kadar terkettiğim hâlde yine şiir söylemek îcâb eder; ve benim indimde şiirden beter bir şey yoktur. Benim şiir söylemem ona benzer ki: Bir kimse misafirin arzûsuna tebaan elini işkembeye sokup yıkar. Mâdemki misafir işkembe arzû etmiştir, benim için bu lâzımdır ilh..."

339. Ve eğer Hakk'ın emri ile istersen o caizdir, öyle istek enbiyânın yoludur.

Eğer nasdan bir şey istemek Hakk’ın emri ile olursa câizdir ve bu emre itâ aten istemek lâzımdır. Nitekim Hak Teâlâ Kûr’ân-ı Kerîm’de sûre-i Tevbe’de evbe, 9/103) “Ey Resûlüm! Onların mallarından sadaka-i zekât al ki, onları temizleyesin ve o sadaka ile onların mallarını ziyâde edesin!” buyurulur; ve böyle isteyiş peygamberlerin yoludur. Ma’lûmdur ki, peygamberlerin emr-i ilâhî ile nâstan bir şey istemeleri kendi nefisleri için değildir; yine halkın muhtâç olanlarına dağıtmak içindir. Nitekim sûre-i Tevbe’de (Tevbe, 9/60) “Sadakalar ancak fakîrler ve miskinler ve sadaka-i zekâtı toplamaya me’mûr olanlar ve kalbleri îmâna alıştırılmış olanlar ve para mukabilinde esîrlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihâd ve malından aynlmış olan yolcular içindir" buyurulur. Binâenaleyh Peygamber’in nâstan almaya me’mûr olduğu sadakat ve zekât zikrolunan sekiz sınıfa dağıtılmak içindir; ve bu sekiz sınıftan her birinin evsâf-ı şer’iyyeleri fıkıh kitâblarında tafsîlen beyân olunmuştur. Ve kezâ havâss-ı evliyâdan ba’zıları dahi emr-i ilâhî ile nâsdan isteyip almak ve fakirlere dağıtmaya me’mûr olurlar. Nitekim V. cildde Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerine vâki’ olmuş ve o cildin 2680 numaralı beytinde “Bir müddet zenginlerden altın al, sonra âciz olan fakirlere eriştir!”] buyurulmuştur.

717. Onların kulaklan meşgül oluncaya kadar söyle, onların akılları gülün yüzü tarafına uçmasın!

Bu nâ-mahremlerin kulakları bu hakâyık ve maârife dâir olan sözler ile meşgul oluncaya kadar söyle! Ve kıskançlık ve gayret sebebiyle onların akıllarını kulakları tarafına çevir! Tâ ki, onları akıllarının gözü senin ma’şûkun olan gülün yüzü tarafına uçmasın ve dönmesin! Bu sözler Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından ma’nâdan bî-nasîb ve sûrete tutkun olanlar hakkındadır. Nitekim bu cildin 161 numaralı beytinde “Sûret dervîşi o zekâttan ne vakit tadar? O ma’nâdır, feûlün fâilât değildir’’] buyurulmuş idi.

 1049. Bir nisâb gümüş dahi onun üzerine ziyâde etti, hattâ ki, o cühûdun hırsı râzı oldu. 

 “Nisâb”, üzerine zekât vâcib olan asl-ı mâla derler ki, emvâl-i muhtelife hakkında mütefâvittir.[87] Meselâ altının nisâbı yirmi miskaldir ve gümüşün nisâbı iki yüz dirhemdir. Ya’ni yirmi miskal altına ve iki yüz dirhem gümüşe mâlik olan kimseye bunların zekâtını vermek lâzım gelir. Beyt-i şerîfte bir nisâb gümüş buyurulduğuna göre, Hz. Sıddîk bu güzel köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurmuş olur. Ya’ni cenâb-ı Sıddîk bu köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurdu, hattâ ki, o kâfirin hırsı nefsânîsi Bilâl’i vermeye râzı oldu. 

Hz. Sıddîk beyaz köle ile berâber iki yüz dirhem gümüşü verip, cenâb-ı Bilâl’i aldıktan sonra o taş gibi katı yürekli olan müşrik, hiç böyle kıymetsiz bir köleye bu kadar kıymetli bedel verilir mi, diye alay ve istihzâ ve ta’n etti; ve kalbindeki hıyânet ve kin nedeniyle bir de kahkaha ile güldü.

1055. Hz. Sıddîk ona cevâb verdi. Dedi ki: "Ey gabî! Çocuk gibi bin cevheri bir cevize verdin!" Hz. Sıddîk kâfirin istihzâ ederek söylediği söze cevâben buyurdu ki: “Ey ahmak câhil! Bilâl bir cevherdir. Benim sana verdiğim köle ile para bir ceviz mesâbesindedir. Sen bir pırlantayı çocuklar gibi bir cevize değiştin. Sonra da bununla iftihâr edip benim ile istihzâ ediyorsun!"

1056. "Zîrâ o benim indimde iki kevne değer, ben onun cânına nazırım, sen rengine!“ 

“Zîrâ Hz. Bilâl’in kıymeti benim indimde dünyâ ve âhiret âlemlerinin mecmû’una tekabül eder. Ben onun bâtınına ve cânına bakıyorum ve ona göre kıymet takdîr ediyorum; sen ise zâhirine ve cisminin rengine bakıyorsun da kıymet veremiyorsun!"[88]

-------------

2126. Akıllı ol! bu düğüm makûstur. Kendinin sadaka bahş edicisine sadaka ver!

“Düğüm”den murâd, ism-i Bâtın ile ism-i Zâhir’in birleşip düğümlendiği bir mevtin olan bu âlem-i şehâdettir. Ya’nî, ey tâlib-i hakikat! Âgâh ol! Bâtın ile zâhirin düğümlendiği bir mahal olan bu âlem-i sûrette iş tersinedir. Ya'nî kutbiyette bulunan zât bilcümle tecelliyât-ı ilâhiyyenin dağıtıcı olduğu hâlde fakr-ı sûrî içinde görünür. Ey kimse! Sana gelen zenginlik o kutbun sana olan sadakasıdır. Fakat senin bundan haberin yoktur. Sen kendine sadaka verici olan bu kutba zâhirde sadaka ver ve onun rızk-ı sûrîsine muâvenet et! Ya'nî kutbun sana bâtında verdiği sadakayı sen tersine olarak zâhirde ona sadaka ver!

Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîfte bu ma’kûsiyetin delilleri vardır. Kur’ân'daki delili (Muhammed, 47/7 “Eğer siz Allâh’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder” ve (Hadîd, 57/18) “Allâh’a karz-ı hasen olarak ikrâz edin!” âyet-i kerîmeleridir. Ve hadîs-i şerîfte “Ey Âdemoğlu! Hasta oldum, beni ziyâret etmedin. Senden taam istedim, beni it’âm etmedin ve su istedim, beni su-vermedin” buyurulmuştur. Ve hadîs-i nebevide “Beni zayıflarınızın içinde isteyin! Zîrâ siz ancak zayıflarınız sebebiyle rızıklanır ve yardım olunursunuz” buyurulur.

2127. Bütün altın ve ipek, sana fakirdendir. Ey fakîr, âgâh ol! Rengine bir zekât ver!

Ey zâhirde zengin olan kimse! Sana gelen bütün altınlar ve ipekli kumaşlar bu fakr-ı sûrîyi ihtiyâr etmiş olan kutb-ı zamandan gelir. Binâenaleyh sen sûrette ve zâhirde her ne kadar zengin isen de, ma’nâda fakirsin ve muhtâcsın. Âgâh ol, ey zengin görünen fakir! O zâhirde fakîr görünen ma’nâ âlemindeki zengine bir zekât ver! Nefahâtü ’l-Üns’te olan âtideki bir menkibe bu ma’nâyı tavzih eder:

“Tâcirlerden birisi nakl eder ki: Birtakım kumaşları hayvanıma yüklemiş ve satmak için Mısır’a gitmiş idim. Kalabalığa karıştığım vakit, hayvanımı kaybettim ve hayli aradım ise de bulamadım. Ba’zı kimseler dediler ki: Şeyh Ebu’I-Abbâs-ı Demenhûrî hazretlerine git. Hayvanın bulunması için onun duâsını iste! Vaktâki o hazretin huzûruna gittim, selâm verdim, hâlimi anlattım. Hiç kulak asmadı. Fakat dedi ki: “Bize birtakım misâfırler gelmiştir, şu kadar un ve bu kadar et ve diğer şeyler lâzımdır.” Ben dışarıya çıktım. Kendi kendime dedim ki: “Vallâhi bir daha bu zâtın yanına gelmeyeyim. Bu dervişler kendi ihtiyâçlarından başka bir şey bilmezler!" Böyle düşünerek biraz yürüdüm. Birisinde bir mikdâr alacağım var idi. Ansızın karşıma çıktı. Onu yakaladım ve “Sende olan alacağımı almadıkça aslâ seni salıvermem!” dedim. Bana altmış akçe verdi. Kendi kendime dedim ki: “Zararımı telâfi için şeyhin istediklerini alayım. Bu para da varsın Hak yoluna gitsin!" Velhâsıl şeyhin dediklerini satın aldım. Bir akçe arttı. Onunla da helva aldım. Hepsini bir hammâla yükleyip şeyhin zâviyesine gittim. Oraya yaklaştığım vakit hayvanımın üstündeki kumaşlar ile berâber zâviye kapısında durduğunu gördüm. Dedim ki: “Bu hayvanı buldum, birisine tevdî’ edeyim, bir daha kayıp olmasın!" Sonra fikrimi değiştirip dedim ki: “Bana hayvanımı ve kumaşlarımı selâmetle iâde eden elbet onu hıfz eder.” Şeyhin huzûruna girdim ve getirdiğim levâzımı söyledim. Şeyh helvayı görünce: “Bu nedir?” Dedi. “Bir akçe ziyâde gelmiş idi, onunla da helva aldım,” dedim. Buyurdu ki: “Bu helva şartta dâhil değil idi. Şu hâlde ben de bir şey ziyâde edeyim. Haydi kalk, kumaşlannı pazara götür ve acele sat ve parasını da peşin olarak tamâmen al ve ba’zı tâcirlerin gelip senin pazarlığını bozacağından korkma! Zîrâ deniz benim sağ elimde ve kara sol elimdedir.” Bunun üzerine hemen pazara gittim. Kumaşlarımı yüksek fiyatlar ile sattım ve bedellerini de tamâmen aldım. İşim bittikten sonra tâcirler denizden ve karadan pazara yürüyüş ettiler. Sanki hepsi bağlı iken bağlan çözülmüş idi.

2521. Kârûn kîmyâdan ne çekti? Gör ki, onu yerin dibine, aşağıya çekti.

“Kîmyâ”, burada “ma’denleri altına kalbetmek usûlünü gösteren ilim’’dir. Ya’nî, Kârûn kîmyâ ilminden ne çekti? Bu ilim onu yerin dibine kadar götürdü. Kârûn’un İbrânîce ismi Kârûh’tur. Mûsâ (a.s.)a karâbet-i nesebiyyesi var idi; ve dâimâ Tevrât okur ve Mûsâ (a.s.) dan ulûm-i garibe ve fünûn-i acîbe tahsîl ederdi. O ilimlerden birisi kîmyâ ilmi idi. Bu ilim sâyesinde çok zengin oldu. Mûsâ (a.s.) ona malının zekâtını vermesini emr etti. İsmi geçen muhâlefet etti; ve servetine tama’an birçok kimseler onun başına toplandı. Kârûn, Mûsâ (a.s.)ı halkın nazarından düşürmek için bir fâhişe kadına para ve mücevherat va'd edip Hz. Mûsâ’nın kendisi ile zinâ ettiğini halk müvâcehesinde söylemesini teklîf etti. Hz. Mûsâ Benî-İsrâîl’e va’z u nasihat buyurduğu esnâda o kadın o meclise geldi. Fakat Kârûn’un hile ile dolanını açıkça söyledi ve kendisi o mecliste fuhşiyâttan tövbe etti. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) Kârûn’un kahrı için Cenâb-ı Hakk’a yalvardı. Kârûn’un sarayının bulunduğu mahal çöktü ve orada bulunanlar ile berâber Kârûn ve sarayı ve malı ve mülkü ve tabileri ile berâber yere battı (Ravzatü ’s-Safâ’dan hülâsa.)

2610. "Sadaka belâyı redd eder" buyurdu. Ey delikanlı! Sen hastalarına sadaka ile ilâç et!

Ya’nî, ihsân ve afv ve kerem sadakadır. Resûl-i Ekrem Efendimiz “Sadaka belâyı def eder ve ömrü ziyâde eder” buyurdu. Ya’nî, ey âlem-i hayâtta tecrübesiz olan delikanlı! Sen hastalarını, muhtâclara ihtiyâcları olan şeyleri vermekle tedâvî et! Ma’lûm olsun ki “sadaka” riyâ- sız ve süm’a[89]sız, sıdk ve ihlâs ile, Allah rızâsı için verilen maldan ibârettir. Fa¬kat Sahîhayn’da mezkûr "Her bir emr-i ma’rûf sadakadır” hadîs-i şerîfı mûcibince zulümden ve şer’den tevakkî dahi sadaka hükmündedir. Zîrâ bunlardan tevakkî etmek emr-i ma’rûftur. Binâenaleyh beyt-i şerîfte sadaka ile bu ma’nâya da işâret buyurulur. İkinci mısrâ’ dahi bu ma’nâyı müeyyiddir. Zîrâ paraya muhtâç olanlar fakr ile ma’lûldür, onların tedâvîsi para vermekle olur; ve kabâhatliler haklarında lâhık[90] olacak cezâ korkusuyla ma’lûldür. Onların tedâvîsi dahi afv ile olur. Velhâsıl her bir kimse bir ihtiyâç illeti ile ma’lûldür. Onların tedâvîsi dahi bu ihtiyâçlarının te’mîni ile olur.

2611. "Fakîri yakmak, kilim düşünücü olan gözü kör etmek sadaka olmaz."

“Ey şâh! Senin hilim sıfâtını düşünücü olan kabâhatlinin ümîd gözünü, sıfat-ı gazab ile kör etmek ve benim gibi bir fakiri gazab ateşiyle yakmak, Resûl-i Ekrem hazretlerinin vesâyâsına muhâlif olduğundan sadaka olmaz.”

2711. "Ey emîr! Sen benim gamımdan bî-niyâzsın. Mertebenin zekâtını ver ve fakîre bak!" Bu ve aşağıdaki beyitler sâlik tarafından insân-ı kâmile hitâb olmak münâsibdir. 2667 numaralı beyitte “Vaktâki Âdem vahyin ve vidâdın mazharı oldu, onun nâtıkası “Alleme’l-esmâ”yı açtı.” buyurulmuş idi. Ve kezâ 1. cildin 1259 numaralı beytinde de “Alleme’l-esmâ’nın beyi olan beşerin babasının her bir damarında, yüz binlerce O’nun ilmi vardır” buyurulmuş idi. Ya’nî, “Alleme’l-esmâ"nın beyi olan insân-ı kâmil, sen benim ga-mımdan bî-niyâzsın ve müstağnisin ve senin bana ihtiyâcın yoktur. Ben ise senin irşâdlarına muhtâcım. Binâenaleyh mertebenin zekâtını ver! Nazar-ı merhamet ile bu fakîre bak!”

2805. Sa'd gördün, şükür et ve îsâr et! [Nahs gördün, sadaka ve istiğfar et!

Ya’nî, zâhirî göğün yıldızlarında sa’d ve nahs, ya’nî mübâreklik ve uğursuzluk olduğu gibi, rûhâniyet göğünde ma’nevi yıldızlardan ibâret olan bu fikirlerin dahi sa’di ve nahsi vardır. Eğer kalbe vârid olan bu fikirlerden sa’d ve mübârek olanlarını gördüğün vakit, Hakk’a şükr et! Efkârı elfâz ve sadâ ile izhâr ve ihvân-ı dîne îsâr et! Ve eğer nahs ve uğursuz olanlarını görürsen, fukarâya sadaka ver ve istiğfar et! Ve o fikirleri elfâz ve sadâ ile aslâ izhâr etme! Ma’lûm olsun ki, kalbe gelen havâtır ve efkâr dört nevi’dir: Rahmânî, meleki, nefsânî ve şeytânidir. Rahmânî ve melekî olan efkâr sa’ddir ve mübârektir ve hayırdır; ve nefsânî ve şeytânî olan havâtır ve efkâr, nahsdir ve uğursuzdur ve şer'dir; ve bunların mîzânı şerîattir. Nefsânî ve şeytânî olan efkâr kalbde takarrür edip fiile gelmemek için sadaka ve istiğfâr lâzımdır; ve bu havâtırın kalbe vürûdunda insanın ihtiyârı olmadığı için muâhaze olunmaz. Nitekim hadîs-i şerîfte ya’nî “Benim ümmetimden nefislerinin tahdîs[91] ettiği şey afv olunmuştur" buyurulur. Fakat kalbe vârid olan bu nefsânî ve şeytânî hâtıralar ve fikirler, kalbde tesbît ve hattâ fiile kasd ve teveccüh olunursa, esbâb-ı mânia haylületiyle fiile gelmese bile bir kimse bundan dolayı muâhaze olunur. Nitekim sûre-i Bakara’nın nihâyetindeki âyet-i kerîmede (Bakara, 2/284) “Eğer siz nefislerinizde olan şeye niyet ve azm ve kasdi izhâr veyâ ihfâ ederseniz, Allâh Teâlâ onunla sizi muhâsebe eder” buyurulur.

2806. Biz kimiz bunun için? Ey benim şahım gel! Hâlimi mukbil kıl! Ve bir çarh vur! 

“Çarh zeden”, burada “döndürmek" demektir. Ya’nî, gerçi biz nahs olan fikirlerden dolayı sadaka ve istiğfârdan bahsettik. Fakat biz kim oluyoruz ki, vârid olan bu menhûs fikirler için tasarrufa kadir olalım? Gel ey benim şâhım, benim nahs olan yıldızlar mesâbesindeki efkârımı mukbil kıl ve onu “sa’d’’e ve mübârek fikirlere döndür!

3593. Sadakalardan mal aslâ eksik olmadı. Ancak hayırlar ne güzel bağlamak yeridir!

“Mürtebat”, ism-i mefûl ma’nâsına olabileceği gibi, ism-i mekân ma’nâsına da olabilir. Ya’nî, muhtâç olanlara mal ile yardım etmek ve sadaka vermekten dolayı bir zenginin aslâ malı eksilmez. Binâenaleyh ancak hayrât, malın ne güzel bağlanma yeridir! Yâhud, ancak hayırlara ne güzel bağlanmıştır! demek olur. Bunda ârif ma’rifetinin sadakasını muhtâç olanlara verdikçe ilim ve ma’rifetinin ziyâdeleşeceğine de işâret buyurulur.

3594. Yani altının ziyadeliği ve kaynayış zekâttadır. Fahşâdan ve münkerden ismet namazdadır.

Ya’nî, altının çoğalması ve keselerde ve kasalarda kaynayışı o altının kırkta birini muhtâçlara vermekten ibâret olan zekâttadır. Fakat nefs-i insânî bahîl ve harîs olduğu için zekât verdiği vakit parasının noksan olacağını zanneder. Halbuki basar-ı basireti açık olanlar zekât verenlerin malı hiç ummadıkları yerden kendilerine birçok fâideler ve kârlar gelerek çoğaldığını görürler; ve ehl-i gaflet olan zenginler ise bu zekâtı vermemeleri yüzünden türlü türlü zararlara uğrayarak mallarının günden güne eksildiğini ve hattâ iflâsa kadar gittiğini fark edemez ve bu zararlarını başka başka sebeblere isnâd ederler. Ve kezâ mü’minin zarar-ı ma’nevî olan fahşâdan ve münkerden ismeti ve muhâfazası dahi namazdadır. Zîrâ namaz, dünyâ muâmelâtına dalan mü’minlerin, hiç olmazsa beş vakitte olsun, Hakk’a teveccüh etmesi için mevzû’dur ve Hakk'a teveccüh ise emr-i Hakk’a itâati ve onun nehyinden içtinâbı intâc eder. Ve emre itâat ve nehiyden içtinâbın mükâfât-ı dünyeviyyesi muâmelât-ı sûrîsinde zararlardan vikâyeye ve mükâfât-ı uhreviyyesi de tasallutât-ı şeytâniyyeden âzâde kalarak, hayât-ı uhreviyyesinde saâdetine sebeb olur. Binâenaleyh dikkatte bakılırsa zekât ve namaz dahi îrâdın masraftan neşv ü nemâsından ibârettir.

Buhârâ Sadr-ı Cihân’ının hikâyesidir ki, lisân ile isteyen her bir sâil onun bî-dirîğ olan umûmî sadakasından mahrûm olurdu ve o fakîr olan âlim unutmak ve fart-ı[92] hırs ve ta’cîl[93] sebebiyle lisân ile istedi. Sadr-ı Cihân alay esnâsında ondan yüz çevirdi; ve o her gün yeni hîle yapardı ve kendini gâh çarşaf altında kadın yapardı ve gâh yüzünü bağlayıp kör ederdi; ve o fîrâsetle tanır idi.

Ya’nî, Sadr-ı Cihân ta’bîr olunan Buhârâ hâkimi: “Aman efendim, muh-tâcım, bana sadaka ver!” diye dili ile sadaka isteyen dilencileri umûmî olan sadakasından mahrûm ederdi; ve fakîr olan bir âlim, onun bu tabîatini unuttu ve sadakaya son derece hırsı ve acelesi sebebiyle, Sadr-ı Cihân alayda giderken dili ile sadaka istedi; ve Sadr-ı Cihân ona bakmadı ve bir şey de vermedi. O fakîr âlim ise her gün, sadaka koparmak için her gün bir hîle yapardı. Ba’zan çarşaflanıp kadın şekline ve ba’zan da yüzünü kapayıp körler kı- yâfetine girer idi. Sadr-ı Cihân ise, onu firâsetle tanıyıp aslâ sadaka vermez idi. Burada insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan sâlikin mürşidinden: “Bana şu hâli ihsân et!" diye taleb etmesi câiz olmadığına işâret buyurulur. Zîrâ sâlik kendi hakkında hayırlı olan hâli bilmez. İnsân-ı kâmil ise sâlikı kendi isti’dâdına göre terbiye buyurur. Nitekim aşağıdaki menkıbe bu hâlin şâhididir:

“Hz. Pîr’in mürîdlerinden bulunan Mevlânâ Mecdeddîn-i Atabek dâimâ çileye girmek isterdi. Bir gün Hz. Hudâvendigâr’dan ricâ ve iltimâs etti. Ba’de'l- kabûl onu kendi refiki ile medresede birbirine muttasıl iki hücrede çileye oturttular. Birkaç gün sonra ona açlık te’sîr edip tâkati tâk oldu. Refiki ile açlık zarûretinden bahisle, gece müttefıkan hücrelerinden çıkıp ahbablanndan birinin hânesine gittiler ve açlıklarının derecesini söylediler. O azîz onlar için bir kaz dolması tertîb etti. Onu yedikten sonra gelip hücrelerinde oturdular. Sabâh oldukda, Hz. Hudâvendigâr âdet-i seniyyeleri vechi ile hücrenin kapısına geldiler ve mübârek parmaklarını hücrenin kapısına sürüp kokladılar ve ondan sonra buyurdular ki: “Ashâbenâ! Bu hücreden riyâzat kokusu değil, kaz dolması kokusu geliyor!” Her ikisi de mübârek ayaklarına kapandılar ve tövbe ve istiğfâr edip: “Böyle bir bahr-i rahmet dururken insanın kendisini halvet köşelerinde habsetmesi saâdetsizliktir” dediler.

3823. Buhârada o Sadr-ı Ecell'in huyu isteyicilere hüsn-i amel idi.

Ya’nî Buhârâ'da Sadr-ı Eceli ta’bîr olunan hâkimin tabîati ve âdeti, isteyenlere karşı güzel amel yapmak idi.

3824. Çok ihsân ve sayısız atâ, akşama kadar onun cûdünden altın nisâr olurdu.

Bu beytin birinci mısrâ’ı yukarıki beyitte mezkûr olan hüsn-i amelin tefsiridir. Ya’nî, onun tabiatı çok ihsân ve sayısız atâ etmek süretiyle hüsn-i amel idi. Akşama kadar onun cömerdliğinden muhtâçlara altın saçılır idi.

3825. Altını kâğıt parçalarına sarmış idi. Onun vücûdu oldukça cüd saçar idi.

Ya’nî, Sadr-ı Eceli sokağa çıktığı vakit, fukarâya vereceği altınları kâğıt parçalarına sarıp hazırlar idi. Onun vücûdu hayatta oldukça sehâvet ve cömerdlik saçar idi. 

3826. Güneş gün ve pâk-bâz olan ay gibi, ziyadan aldıkları şeyi geri verdiler.

Cömerd olan kimseler güneş ve pâk-bâz olan ay gibi ziyâdan, ya’nî Hakk’ın nûr ve cûdundan aldıklan ihsânı ve atâyı muhtâç olanlara dağıtmak sûretiyle geri verirler. “Pâk-bâz”, hîle etmeyip, muâmelesinde doğru oynayan kimse demektir. İnsân-ı kâmillerin Hak’tan aldıklan feyzi muhtâç olanlara isti’dâdlarına göre tevzî’ ettiklerine işâret buyurulur.

3827. Toprağa alim bahş edici kim olur? Güneş! Altın madende ve hazîne vîrânede ondandır.

Ya’nî, zâhirî altının ma’dendeki tekevvünü ve hazînenin vîrân ve hâlî olan arâzîde husûlü zâhirî güneşten olduğu gibi, insân-ı kâmillerin topraktan mahlûk olan cisimlerine altın gibi kıymetli olan ilim ve irfanı bahş eden kimdir? Hakîkat güneşi olan Hak Teâlâ hazretleridir.

3828. Her bir sabah bir tâife için râtıbe var îdi, tâ ki bir ümmet ondan ümîdsiz olmaya!

“Râtibe”, maâş, vazîfe ve ta’yîn, ma’nâlarınadır. “Hâibe", ümidsiz”; “hâibe” “haybet’ten “ümîdsiz" ma’nâsınadır. Ya’nî, Sadr-ı Cihân’ın her bir sabâh bir tâifeye ta’yîni var idi. Bu usûlü hiçbir ümmet ve tâife onun bu ta’yînin- den mahrûm olmamak için ittihâz etmiş idi.

3829. Bir gün atâ mübtelâlara ve diğer gün o sehâ dullara olur idi.

“Bîve”, dul kadın; “bîvegân” cemi’ olup, “dul kadınlar” demektir. Ya’nî Sadr-ı Cihân’ın ihsân ve atâsı bir gün mübtelâlara, ya’nî elsiz ve ayaksız ve çolak ve kör gibi bir illete mübtelâ olanlara ve hastalara mahsûs idi; ve diğer bir gün dahi onun sehâsı ve cömerdliği dul kadınlara münhasır idi.

3830. Diğer gün Alevîlere ve fakirlere ve müştağil olan fakîr fakîhlere idi.

“Alüvyân”, Alevîler ya’nî Hz. Alî (k.A.v.) efendimizin evlâdları demektir. Şiirlerde vezin cihetinden lâmın zammı ve vâvın sükûnü ile okunur. Veyâhud lâmın kesri ve yaya vaslı ve yânın teşdîdi ve vâvın hazfı ile “Aliyyân” sûretinde telaffuz olunur. “Mukıll", fakîr demektir. Ya’nî, Sadr-ı Cihân diğer bir gün de evlâd-ı Alî (k.A.v.) efendimizin fakîr olan evlâdlarına ve ulûm-i dîniyye ile meşgül olan fakîhlere ve âlimlere para dağıtır idi.

3831. Diğer gün avâmın eli boşlarına. Diğer gün de borca giriftarlara idi.

Başka bir gün dahi Sadr-ı Cihân'ın atâsı, işsiz ve eli boş ve parasız kalmış avâmına ve başka bir gün dahi borca giriftâr olup ödemekten âciz kalanlara idi. Bu beyitlerde zenginlerin yapmaları lâzım gelen tasaddukun merâtibine işâret buyurulur.

3832. Onun şartı o idi ki, kimse dil ile altın istemeye, hiç ağız açmaya!

Ya’nî, Sadr-ı Cihân’ın sadaka almak isteyenlere karşı koyduğu şart, hiçbir kimsenin: “Aman efendim, ben de muhtâcım, bana da ihsân ediniz!” diye para istememesi ve bu husûsta aslâ ağız açmaması idi.

3833. Fakat onun yolunun etrafında müflisler duvar gibi sâkit durmuşlar idi.

Ya’nî, müflisler ve fakirler Sadr-ı Cihân’ın şartını bildikleri için, her gün onun geçtiği yolun etrâfında aslâ ağız açmaksızın duvar gibi sâkit ve susmuş bir hâlde durmuşlar idi.

3834. Her kim tesâdüfen ağız ile istese idi, bu kabahatten dolayı ondan bir habbe mal götürmez idi.

 Ya’nî, fakirlerden her kim Sadr-ı Cihân’ın şartını unutup tesâdüfen lutuf ile sadaka talebinde bulunsa idi, o fakîr bu suçtan dolayı, Sadr-ı Cihân’dan bir habbe bile mal alamaz idi.

3835. Onun yasası "Men samet minküm neca” idi. Onun kesesi ve kâsesi sâkitlere idi.

“Yase” ve “yasa” Türkçe kânûn ve nizâm ma’nâsınadır. “Yasak”, buradan alınmıştır. Ya’nî, Sadr-ı Cihân’ın koyduğu kânûn ve nizâm ya’nî “Sizden sükût eden kimse necât buldu" hadîs-i şerifine müstenid idi. Bu hadîs-i şerîfte lüzûmsuz yere söz söylemekte zarar olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ Sadr-ı Cihân’ın her gün geçtiği yerlerde duran fakirlere para dağıttığı o fakirlerin ma’lûmudur. Bu hâl ma’lûm iken lisânen sadaka istemek lüzûmsuz yere söz söylemek idi; ve burada fakirlerin huzûru ve sükûtü ayn-ı beyân idi. Zîrâ “Ma’raz-ı hâcette sükût beyândır.” Binâenaleyh Sadr-ı Cihân’ın para kesesi ve taâm kâsesi ancak sükût eden fakirlere ve muhtâclara mahsûs idi.

3836. Nâdiren bir gün bir ihtiyar dedi: "Bana zekât ver ki, ben açlık ile çiftim." Fakat nâdir olarak, bir gün Sadr-ı Cihân’ın geçtiği yolda bir ihtiyar adam çıkıp lafız ile dedi ki: “Ey kerîm efendi! Bana zekât ver! Zîrâ bana açlık eş olmuştur ve ihtiyâç müstevli bulunmuştur.”

3837. İhtiyardan men etti ve ihtiyar ona cidd tuttu. İhtiyarın ciddinden dolayı halk taaccübde kaldı.

Sadr-ı Cihân vaz’ ettiği usûl ve kânûn hilâfında kendisinden lafzan sadaka isteyen ihtiyardan ihsânını men’ etti ve ihtiyar, Sadr-ı Cihân’a karşı lafzen talebde ısrarcı oldu. İhtiyann böyle ısrârından dolayı orada bulunan halk taaccübde kaldı.

3838. Dedi: "Ey baba! Çok utanmaz ihtiyarsın!" İhtiyar dedi: "Sen benden daha utanmazsın!" Sadr-ı Cihân ihtiyara dedi: “Ey baba! Sen çok utanmaz bir ihtiyarsın!” İhtiyar dahi Sadr-ı Cihân’a cevâben dedi: “Ey Sadr-ı Cihân! Sen benden daha utanmazsın!”

3839. "Zira bu cihânı yedin ve tama dan dolayı istersin ki, o cihanı bu cihân ile berâber cem'de tutasın!"

“Zîrâ ey Sadr-ı Cihân! Bu dünyâ âleminin ni’metlerini yedin ve yuttun. Bu ni’met ve saâdete tama’dan dolayı istersin ki, bunca a’mâl-i sâliha ile âhiret âleminin ni’metini dahi bu dünyâ ni’metleriyle berâber bir araya toplayasın ve bu a’mâl-i sâlihanın mükâfâtını âlem-i âhirette dahi bulasın! Binâenaleyh sen benden daha ziyâde tama’kârsın.” Bu menkıbenin nazîri Sultân [Selîm-i] Sânî devrinde dahi vâki’ olmuştur. O devirde Ebu’s-Suüd Efendi şeyhü’l-islâm imiş. Eyüp Sultân civârında yaptırmış olduğu bir medresenin resm-i küşâdına [Selîm-i] Sânîyi da'vet etmiş; ve resm-i açılış töreni esnâsında medrese avlusunda bulunan şadırvan suyuna birçok şeker attırmış; ve musluklardan şeker şerbeti akmaya ve halk dahi fevc fevc musluklardan şerbet içmeye koşmuşlar. Sultân [Selîm] bu masârifı görünce Ebu’s-Suûd Efendi’ye demiş ki: “Hâcem, senin için bana, hasîs ve tama’kârdır, dediler. Şu masraflarınıza bakılırsa bu söz yalan imiş!” Ebu’s-Suûd Efendi cevâben demiş ki: “Hayır, pâdişâhım! Doğru söylemişler. O kadar tama’kârım ki, malımın bir habbesini bile dünyâda bırakmayıp berâberce âhirete götüreceğim!"

3840. Ona gülme geldi. O ihtiyara mal verdi. İhtiyar o tevfîri yalnız götürdü. 

İhtiyarın bu sözünden Sadr-ı Cihân’a gülme geldi ve o ihtiyara mal verdi ve ihtiyar o tevfîri, ya’nî kendisine lâyık olarak tamâm edilmiş olan hakkı yalnız başına alıp götürdü. “Tevfîr”, çok etmek ve bir kimsenin hakkını tamâm etmek demektir.

3841. O ihtiyardan gayrı o şeyi ki, ondan isteyici oldu, ne yarım habbe altın ve ne de tesû gördü.

 “Tesû”, eski zamanlarda kullanılan gayet küçük kıymette bir paradır. Za mânımızda bir para gibi bir şeydir. Ya’nî, o ihtiyardan gayrı Sadr-ı Cihân’dan lisânen bir şey isteyen kimse, ne yani habbe altına ve ne de paraya nâil olamadı.

3842. Fakîhlerin nöbeti günü nâgehân bir fakîh hırsından figüna geldi.

İlm-i fikh tahsîl edenlerin nöbeti günü, Sadr-ı Cihân’ın yolunda ansızın bir fakîh çıktı ve bir ân evvel sadakaya nâil olmak hırs ve tama’ından dolayı bağırarak sadaka ve ihsân taleb etti.

3843. Birçok zârîlikler etti, çâre olmadı. Her bir nevi' söyledi, ona fâide olmadı.

O fakîh Sadr-ı Cihân’m önünde birçok ağladı ve sızlandı; bunlar sadaka almak için çâre olmadı; ve câlib-i merhamet olan sözlerin her bir türlüsünü söyledi; bunların hiçbirisinin o fakîhe fâidesi olmadı.

3844. Diğer gün mübtelâ olan kavmin safında başını aşağı eğerek bez ile ayağını sardı.

"Rügû”, eski elbise ve mutlakan kerbâs, ya’nî âdî bez demektir (Gıyâsü’l- Lügat). O fakîh, ağlamanın ve sızlanmanın ve câlib-i merhamet sözlerin müessir olmadığını görünce, diğer bir gün ma’lûl kimselerin safında bez ile ayağını sarıp kendisine ma’lûl şekli verdi ve ma’lûller arasında başını aşağıya eğip durdu. “Nâkis”, “neks’’ten ism-i fâildir. “Başım aşağıya eğici" demek olur.

3845. O, ayağı kırılmış zannı gelmek için, solundan ve sağından bacağına tahtalar bağladı.

3846. Onu gördü ve onu tanıdı; bir şey vermedi. Diğer gün yüzünü keçelerden örttü.

Sadr-ı Cihân o fakihi gördü ve bu hâl içinde yine onu tanıdı ve lisânen taleb ettiği için ona bir şey vermedi. Bu hâlin dahi te’sîri olmadığını görünce, yine o fakîh diğer bir gün yüzünü keçeler ile örttü. “Libd”, keçe ve “libâd”, “libd”in cem’idir.

3847. Yine onu bildi ve o azîz, söylemek günâh ve cürmünden dolayı ona hiçbir şey vermedi.

O aziz ya’nî Sadr-ı Cihân, bu hâl içinde dahi yine o fakihi bildi ve evvelce lisânen sadaka taleb etmek günâh ve suçundan dolayı ona hiçbir şey vermedi.

3848. Vaktâki yüz türlü mekîdden âciz oldu, o kadınlar gibi bir çarşafı başına çekti.

"Mekîd”, “keyd”den masdar-ı mimidir; “keyd ve hile etmek” demektir. Ya’nî, vaktâki o fakîh sadaka almak için yaptığı türlü türlü hile işinden âciz kaldı ve sadaka alamadı, nihâyet diğer bir hileye teşebbüs edip, kadınlar gibi çarşaflandı.

3849. Dul kadınlar arasına gitti ve oturdu, başını aşağıya bıraktı ve elini sakladı.

O fakîh çarşaflandıktan sonra gitti, dul kadınlar arasında oturdu ve erkek olduğu anlaşılmamak için dahi başını aşağıya eğdi ve elini çarşaf altına sakladı.

3850. Yine onu tanıdı; ona bir sadaka vermedi. Onun gönlüne kırmandan bir yanma geldi.

“Hırmân”, mahrümluk; “hurka", süziş ve yanma. Ya'nî Sadr-ı Cihân bu hâl içinde dahi o fakihi tanıdı ve yine ona bir sadaka vermedi. Bu mahrûmiyetten dolayı o fakîhin kalbine bir yanma geldi.

3851. O sabahleyin bir kefen isteyicinin önüne gitti. Dedi: "Beni kefene sar, yol önüne koy!" 

O fakîh bu tedbîrin müessir olmadığını görünce, nihâyet fakîr ölüler için zenginlerden kefen istemek hizmetiyle meşgül olan bir kimsenin önüne gitti ve ona: “Beni bir kefene sar da Sadr-ı Cihân’ın geçtiği yol üzerine koy!” dedi.

3852. "Hiç ağız açma! Otur ve bak! Tâ ki buradan Sadr-ı Cihân güzer ede!" Fakîh o kefen isteyiciye vasiyet edip dedi ki: “Beni kefene sarıp yol üzerine koyduktan sonra Sadr-ı Cihân o yoldan geçinceye kadar hiçbir söz söyleme! Yalnız otur ve bak; işte bu kadar!”

3853. "Ola ki göre, zan ile ölmüş tasavvur ede! Kefen vechi için altın ata!"

“Pendâşten”, zannetmek ve tasavvur etmek ve ucüb ve tekebbür etmek ma’nâlarınadır (Burhan). Burada “tasavvur etmek” ma’nâsı münâsibdir. “Vech”, burada kendisiyle ihtiyaç bertaraf edilmiş olan şeye derler (Gıyâsü’l- Lügat). Ya’nî, “Ola ki Sadr-ı Cihân beni bu hâlde görünce zan ile ölmüş bir adam tasavvur eder ve kefen ihtiyâcının te’mîni için de altın atar!”

3854. "Her ne verirse onun yarısını sana veririm!" O hîle arayıcı fakîr öyle yaptı.

Ba’zı nüshalarda “hîle-cû” yerine “sıla-cû” vâki’ olmuştur. “Atâ isteyici” demek olur.

3855. Kilime sardı ve onu yola koydu. Sadr-ı Cihânın geçeceği yer oraya düştü.

Ya’nî, fakîr ölüler için zenginlerden kefen isteyici olan kimse o fakîr olan fakîhi bir kilime sardı ve yol üzerine koydu. Sadr-ı Cihân’ın ma’beri, ya’nî geçtiği yer o tarafa tesâdüf etti.

3856. Kilimin yüzü üzerine elini attı. Kendi acelesinden olayı elini dışarı çıkardı.

Sadr-ı Cihân yoldan geçerken bu hâli gördü ve kilimin üzerine altın attı ve kilime sarılı olan fakîr fakîh acelesinden dolayı kilimden elini dışarıya çıkardı.

3857. Ta ki o kefen isteyici o atayı almaya, tâ ki o on gönüllü ondan gizlemeye!

“Deh-dile", mütereddid ve hâtırı perîşân, ma’nâsınadır. Ya’nî, fakîr fakîhin kilimden elini acele ile dışarıya çıkarmasının sebebi, Sadr-ı Cihân’ın attığı altınlan fakr u zarûretten hâtırı perîşân olan o kefen isteyici alıp kendisinden saklamaması için idi.

3858. Ölü, kilimin altından elini yukarı etti. Elini ta'kiben başı aşağıdan yukarıya geldi.

 Ya'nî, ölü şeklinde olan fakîr fakîh kilimin altından elini yukarıya kaldırmakla berâber, elinden sonra başını da kaldırdı, ya’nî ölü fakîr derhal dirildi.

3859. Sadr-ı Cihân a dedi: "Ey benim üzerime kerem kapılarını kapamış olan! Nasıl aldım?" Ölü hâlinde olan fakîr fakîh kilimden başını kaldırdıktan ve altınları aldıktan sonra Sadr-ı Cihân’a hitâben dedi: “Ey benim üzerime kerem kapılarını bağlayıp hiçbir şey vermeyen zât-ı muhterem! Bak, akıbet senin ihsânını nasıl aldım?”

3860. Dedi: "Fakat ey inatçı! Ölmedikçe benim cenabımdan aslâ cûd götürmedin!" Sadr-ı Cihân fakîr fakîhe cevâben dedi: “Ey hilelerinde inadçı olan kimse! Ölmedikçe aslâ benim cûd ve sehâvetimden müstefîd olmadın!”

3861. "Ölümden evvel ölünüz!"ün sırrı bu olur. Zîrâ ölmekten sonra ganimetler erişir. 

 “Ölmeden evvel ölünüz!” hadîs-i şerifinin sırrı budur ki: Mevt-i sürîden ve tabiiden evvel, mevt-i irâdî ile vâki’ olan ölümden sonra, ma’nevî olan ganimetler ve fâideler erişir; ve mevt-i irâdî ile ölmenin nasıl olacağı şu hadîs-i şerîfte beyân buyurulur: 

“Nefsinize haşin muâmele ediniz! Onu neşv ü nemâdan hâlî kuru odun hâline getiriniz! Ve tarîk-ı Hak’ta beşeriyet pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyünüz! Kalbleriniz ile Hakk’ı görürsünüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz.” Şimdi, bu hadîs-i şeriften anlaşılır ki, mevt-i irâdîden sonra erişen en büyük fâide kalb gözüyle Hakk’ın müşâhedesidir.

3862. Ölmekten başka hiç başka bir ferheng, ey hilekar, makbûl olmaz!

“Ferheng”, ilim, dâniş, edeb, büyüklük, muvâzene, ma’nâlarınadır. Ya’nî, ey hîlekar ve tedbîr edici olan kimse! Sıfât-ı nefsâniyyeyi terk edip mevt-i irâdî ile ölmekten başka hiçbir ilim ve edeb ve ma’rifet Hak indinde makbûl değildir. Binâenaleyh kendi irâdeni terk edip Hakk’ın irâdesine tâbi’ olmadıkça Hakk’ın inâyeti sana vâsıl olmaz.

3863. Bir inayet yüz türlü ictihâddan iyidir. Cehd için yüz türlü fesâddan korku vardır.

Ey ahyâr ve ebrâr yollarının sâliki! Hakk’ın bir inâyeti senin yüz türlü amelinden ve mücâhedelerinden efdaldir. Zîrâ senin namazlarında ve oruçlarında ve mücâhedelerinde ucüb ve kibir ve riyâ gibi birçok fesâdlara ma’rûz kalmak korkusu vardır. Zîrâ bu tâifeler nefislerinin varlığı ile Hakk’a ibâdet ederler. Halbuki muhakkıkların “Senin vücûdun başka günâhlara kıyâs olunmayan bir günâhtır" kavli çok ince tecrübeler ile söylenmiş bir sözdür. Hakk’ın inâyeti ise nefsin bu mevhûm olan varlığını izâle eder.

Menkıbe: “Bir gün bir zâhid Îsâ (a.s.) ile berâber giderdi. Fısk u fücûr ile me’lûf olan bir kimse onları gördü ve nûrâniyetlerine gıbta edip birkaç adım onların arkalarına düşüp yürüdü. Zâhid o fâsığı görünce arkasına dönüp ona hitâben: “Arkamızdan geliyorsun; senin gibi bir fâsığın bizim sohbetimize liyâkati olamaz!” deyip kovdu. O fâsık bu sözden müteessir oldu. Hz. Îsâ’ya: “Yâ Îsâ! O zâhidi kov! O fâsığı sohbetine kabûl et!” diye hitâb-ı İlâhî vâki’ oldu."

3864. Ve o inayet memâta mevkuftur. Bu yolu sikat tecrübe ettiler.

“Sikat”, “sika”nın cem’idir. Burada sâdık ve mu’temed kimseler demektir. Ya’nî, bu Hakk’ın inâyeti dahi mevt-i irâdîye ve nefsin arzûlarını terk etmeye mütevakkıftır. Bu Hak yolunu sâdık ve mu’temed olan muhakkıklar böyle tecrübe ettiler.

3865. Belki onun ölümü dahi inayetsiz değildir. Sakın ve sakın! İnâyetsiz bir yerde durma!

"İnâyet", yardım demektir; ve “yardım”dan murâd, insân-ı kâmilin yardımıdır. Zîrâ insân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı Hakk’ın inâyeti ve yardımıdır. Ya’nî, Hak yolu sâlikinin mevt-i irâdî ile ölümü dahi, insân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı iledir. Sakın ve sakın! İnsân-ı kâmilin inâyeti ve yardımı olmaksızın kendi aklın ve ilmin ve hünerin ile bir meslekte kalıp durma! Ve o meslekte kendini hakikate vâsıl olmuş zannetme!

3866. O zümrüd, bu pîr olan efî olur. Efî zümrüdsüz ne vakit kör olur?

“Zümrüd”, kıymetli taşlardan birisidir. Hâssası yılanın gözünü kör etmektir. “Efî" yılan; “darîr”, kör demektir. Burada “zümrüd"den murâd insân-ı kâmildir. “Efî-i pîr”den murâd, nefis ve şeytandır. Nitekim 3. cildin 2538 nu-maralı beytinde “Nefis yüz kuvvetli ve hîleli ejderhâdır; şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüddür" buyurulmuş idi. Ve 5. cildin 1950 ve 1951 numaralı beytlerinde de bu ma’nâ mezkûrdür. Bu bâbda 4. cildin 3696 numaralı beytinden i’tibâren îzâhât vardır. Ya’nî Hak yolunda insân-ı kâmil zümrüd mesâbesindedir; ve nefis ve şeytan dahi eski bir yılan mesâbesindedir. Zümrüd yılanın gözünü kör edip yılanın zararından vikâye ettiği gibi, insân-ı kâmil dahi nefis ve şeytanın gözünü kör edip, sâliki Hak yolundaki tehlikelerden muhâfaza eder. Binâenaleyh nefis ve şeytan yılanı zümrüd mesâbesinde olan insân-ı kâmilsiz ne vakitt kör olur![94]

------------

4503. "Halk, içinde altınım var zannederler. Bu zanlardan dolayı benden atayı geri tutarlar."

“Zîrâ halk bu sandığımın içinde altınlarım vardır zannederler. Halkın benim servetim olduğunu zannetmelerinden dolayı zenginler benden atâyı ve ihsânı geri tutarlar ve esirgerler ve bana zekât ve sadaka vermezler.”

4504. "Sandığın sûreti çok yakışıklıdır. Fakat arûzdan ve gümüş ve altından çok boştur.

“Arûz”, burada “insanın muhtâç olduğu muhtelif eşyâ” ma’nâsınadır. Ya’nî, “Bu sandığımın şekli ve sûreti çok mütenâsib ve güzeldir. Fakat içinde eşyâ ve gümüş ve altın cinsinden hiçbir şey yoktur, bomboştur.”

4710. Onun pek olan gözünü yaşlar yağdırıcı eder. [Derd, münkirleri Allah! Deyici eder.

“Çeşm-i saht”, pek ve tehlikeden sakınmayan cesûr göz, demektir. Ya’nî havanın kahır libâsı ile de tecellîsinden gafil olan o kimsenin pek ve cesûr olan gözü, gevşeyip yağmur gibi yaşlar yağdırır. Velhâsıl derd ve belâ Hakk’ın münkirlerine “Allah!” dedirtir. Hz. Pîr Fîhi Mâ Fih'in 14. faslında bu ma’nâ hakkında şöyle buyururlar:

“Senin hâlini öyle bir kimse görüyor ki, bütün kimseler O’nun kabza-i kudretindedir; ve acz vaktinde O’nu çağırırlar ve diş ağrısı, göz ağnsı, kulak ağnsı ve töhmet ve havf zamanlannda hep O’nu yâd ederler ve onun işittiğine ve hâcetlerini revâ eyleyeceğine kuvvetle i’timâd ederler; ve bir hastanın sıhhati ve belânın defi için, gizli gizli sadaka verirler; ve kezâ o atâyı ve sadakayı kabûl ettiğine mutmain olurlar. Onlara sıhhat ve ferâgat ihsân eyledikte, o yakîn onlardan geri gider ve hayâl-endîşlik avdet eyler. “Hudâven- dâ! O zindan köşesinde usanmaksızın bin “Kul hüvellâh” okuyarak sıdk ile seni çağırmamız ve senin bizim hâcâtımızı revâ eylemen ne hâl idi?” derler. Şimdi... Biz zindan içinde nasıl muhtâç idiysek, zindan hâricinde de öylece muhtâcız; tâ ki bizi bu âlem-i zulmânî zindanından nûrânî olan âlem-i enbiyâya ihrâc eylesin! Şimdi... Zindan ve hâl-i derd hâricinde iken, o ihlâs bize niçin gelmiyor? Zîrâ, acabâ fâide eder mi, yoksa etmez mi? diye bize bin hayâl ânz oluyor ve bu hayâlin te’sîri bin tenbellik ve melâlet veriyor. Hani o hayâlsiz olan yakîn?"[95]

------------

Zekât Kapısı

2496. Sekiz cennetin rahmetden sekiz kapısı vardır, ey oğul, o sekizden birisi tövbe kapısıdır.

Hind nüshalarında “heşt cennet” yerine “hest cennet” vâki’dir. Ma’nâsı “Cennetin rahmetden nâşî sekiz kapısı vardır” demek olur. Ma’lûm olsun ki, sekiz cennetin isimleri ve merâtibi hakkında ehlullâhın muhtelif beyânâtı vardır.

Ankaravî hazretleri şu tertîb üzere beyân buyurur: 1. Cennet-i Adn, 2. Cennet-i Vesîle, 3. Cennet-i Firdevs, 4. Cennet-i Huld, 5. Cennet-i Naîm, 6. Cennet-i Me’vâ, 7. Dârü’s-selâm, 8. Dârü’l-karâr’dır. Bu isimlerin her birisi Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûrdur. Bunların sekiz kapısı vardır: 1. Tövbe kapısıdır ki, her vakit açıkdır. 2. Zekât kapısı, 3. Namaz kapısı, 4. Reyyân kapısı ki, oruç tutanlara mahsûsdur. 5. Hac kapısı, 6. Cihâd kapısı, 7. Vera’ kapısı ki, ehl-i takvâya mahsûsdur. 8. Sıla kapısı ki, sıla edip, akrabâsını ziyâret edenlere mahsûstur.

Abdülkerîm Cilî hazretleri ise el-însânü'l-Kâmil nâmındaki eserinde şu sûretle beyân buyurulur: 1. Cennetü’s-Selâm, yâhud Cennetü’l-Mücâzât. Bu cennetin kapısı a’mâl-i sâlihadandır; tövbe ise a’mâl-i sâlihadandır. 2. Cennetü’l-Hulk, yâhud Cennetü’l-Mekâsib. 3. Cennetü’l-Mevâhib, 4. Cennetü’n- Naîm yâhud Cennetü’l-istihkâk, 5. Cennetü’l-Firdevs, yâhud Cennetü’l-Ma- ârif, 6. Cennetü’l-Fazfle, 7. Cennetü’s-Sıfât, 8. Cennetü’z-Zât. Mezkûr kitâb da bu cennetlerin her birisinin ahvâli ve ehli hakkında tafsilât vardır.

Azîz Nesefi hazretleri dahi Resâil'inde şöyle buyuruyor: “Sekiz cennet vardır, her bir cennetin evvelinde bir ağaç vardır ve her bir ağacın bir adı vardır-, o cennete o ağacın ismi ile tesmiye ederler. Evvelki ağacın ismi “Vücûd”dur ve ikinci ağacın ismi “Mizâc”dır, üçüncü ağacın ismi “Akıl’’dır, dördüncü ağacın ismi “llim”dir, beşinci ağacın ismi “Hulk”dur, altıncı ağacın is-mi “İrfân”, yedinci ağa-cın ismi “Yakîn”, sekizinci ağacın ismi “Muâyene”dir. Şimdi cennetin vücûdu sâbitdir ve fakat keyfiyeti meçhûldür. Enbiyâ ve evliyâ hazarâtı taraflarından vâki’ olan tavsîfât ise temsîlâtdan ibârettir.”[96]

---------------

AZİZ YARDIM

Uzun bir müddettir, Zekât (Sadaka) verilecek kimselerin bağlantısının Kûr’ân-ı Kerimde bu âyetin Tevbe sûresinde olması üzerine tefekkür ediyordum;

إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاء وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {التوبة/60} 

 (Tevbe-60) İnnemâ-ssadekâtu lilfukarâ-i velmesâkîni vel’âmilîne ‘aleyhâ velmu-ellefeti kulûbuhum vefî-rrikâbi velġârimîne vefî sebîlilallâhi vebni-ssebîli ferîdaten minallâhi vallâhu ‘alîmun hakîm.

(9-60) Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.[97]

1-2) YOKSULLAR VE DÜŞKÜNLER.

3) ZEKÂT İŞLERİNDE ÇALIŞANLAR.

4) MÜELLEFE-İ KULÛB.

5) KÖLELER.

6) BORÇLULAR.

7) ALLAH YOLUNDA OLANLAR.

8) YOLDA KALMIŞ KİMSE.

8 sınıf olarak sınıflanmasının öncelikle Tevbe sûresinde niye geçtiğini düşünmekte-tefekkür etmekteydim. Bu bağlantıyı bulmadan Zekât âyetleri hakkında herhangi bir fikir ortaya koymak müşahadesiz bir yorum olacaktı…

Risaleyi gavsiyede;

−Yâ Gavs!.. Kim mücahededen mahrum ise, ona müşahedeye yol yoktur! Tâliplere, benim kendilerine lazım olduğum gibi, mücahede lazımdır! Buyrulmuştur.

Ehlullahta “mücahadesi olmayanın müşahadesi” olmaz demişledir.

Tevbe sûresinin başında olmayan besmele-i şerif, 

إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ {النمل/30}

 (İnnehü min Süleymâne ve innehü bismillâhirrah-mânirrahîmi) Neml (27/30) “O muhakkak ki, Süleyman tarafından ve şüphe yok ki o: "Rahman, Rahîm olan Allah'ın ismiyle" -başlanarak yazılmıştır.-“

İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in 114 üncü besmelesi burada Neml Sûresine dahil edildi. Tövbe Sûresinin başında besmele yoktur. O Sûresi’nin başındaki o besmele neml Sûresi’nin içine dahil edilmiştir. Niye dahil oldu. Eksik olmasın diye. Bunun ne sebebi var. Birçok sebepleri var. Mektubun başı Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın Süleymanlık mertebesinden size hitabıdır.[98] 

Süleymaniyyet mertebeside 9-Rububiyet mertebesinin içinde ve Museviyyet mertebesinin devamı niteliğindedir…

Arapça’da tevbe (tevb, metâb) “geri dönmek, rücû etmek, dönüş yapmak” anlamındadır ve “dinde yerilmiş şeyleri terkedip övgüye lâyık olanlara yönelme” biçiminde tanımlanır. Tövbe kavramı Allah’a nisbet edildiğinde “kulun tövbesini kabul edip lutuf ve ihsanıyla ona yönelmesi” mânasına gelir (Zeccâc, s. 61-62; Kuşeyrî, et-Taḥbîr, s. 84). Kişilerin birbirine karşı yaptıkları hatalı davranışlardan dönmesi için avf (af) ve i‘tizâr (özür dileme) kelimeleri kullanılır (krş. et-Tevbe 9/94; en-Nûr 24/22).[99]

Tevbe sûresi de adını 117. ve 118. Âyetler de geçen “Tevbe” kavramından almıştır. Sûre, “hiçbir sorumluluk kabul edilmeyeceğine dair bildiri” anlamına gelen ilk kelimesi berâetten dolayı Berâe adıyla da anılmıştır.

“Ber ve birr” “iyiler” kavramı tarikat mertebesinden dolayı 9. mertebeyi ifade etmektedir. Tevbe; “rücü etmek, dönüş yapmak” ise ahirete olduğundan yine 9. Rab-Rububiyet mertebesi ifadesidir. Tevbe süreside 9. Sûredir… Aynı zamanda iyilik yapmak, karşı tarafa karşılık beklemeksizin yapılan yardımdır. “İyilik yap denize at, balık bilmezse halık bilir” atasözü olarak adlandırılırsa da bu söz irfaniyet içerdiği açıktır. Bizlerde oksijen deryasında dikey yüzen varlıklar bir bakıma balık olarak dolaşıyoruz, eğer “balık” b ve alık olarak ayrılmaz ise yani kendimizin birlikteliği bu âlemde alıklık-şaşkınlık ile nefsimizin karanlığı içinde ise bizlerle olan halık tan gelen ita-ata nın farkında olamadan yaşadığımızdan hakikat-i ilâhi deryasından haberimiz olmadan bu dünyadan göçer gideriz. 

Zekât-sadaka ların verileceği yerler, 9-Tevbe sûresi 60. Âyette bildirilmiştir. O zaman sûre sayısal değeride (60+9= 69) olmakdadır…

Besmele olan İnsan, Allah’ın anahtarıdır… " İz- -T-B- " Anahtar ise bir bakıma şifredir. Bugün artık, madde anahtarlar yerine birçok yerde şifreler anahtar yerine geçmektedir… 

Belki kimseyi ilgilendirmez, belki sıkıcı bulunabilir. Ama ulaştığım müşahade bu şifre üstünde olduğu için bağlantıyı yazmam gereklidir. Şimdi fakirin doğum tarihi 31 Ocak 1969 senesidir… Bazı yerlerde şöyle yazılır 1-31-1969…131 ise (Selâm esmasının sayısal değeridir)[100] … Seneye şöyle “19-69” yazıp bakarsak… “19” İnsan-ı Kamil’in ve Kûr’anın şifre rakamıdır. Besmele 19 harftir… “69” ise Tevbe sûresi Zekât verilecek kişilerin işareti-anahtarıdır. 1969 senesinde ilk doğum günü olduğuna göre, 2022. Senede 54. Doğum günü olmaktadır. 53 yıl yaşanmış 54. Yaştan gün alınmıştır. 

Bu sûre berâet-berâe, berr-iyilik kavramı ile de adlandırılmaktadır. İyi-lik, İyi ve lik sıfat eki ile birleştirilmiştir. Mevalid-Doğum günü ise birçok çeşit tebrik ile kutlansa da “İyi ki doğdun” en çok kullanılanlarındandır… “Ki-ke” arapça sendir. “Sen iyi doğdun” 

أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :

“مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلاَّ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ، فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُمَجِّسَانِهِ…” Ebû Hüreyre"nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hıristiyan veya Mecûsî yapar…”[101]

 Fıtrat üzere doğmak zâhiren islâm üzere doğmak bâtınen ise Hakikat-i Muahmmediye üzere doğmasıdır… Hristiyanız diyenlerin dediği gibi insanlar günahkar olarak doğmaz. Akıl baliğ olduğu zaman zâhiri islâm üzere değilse bir sorun yoktur. Ama farklı bir inanç üzere ise tevbe edip İslam anlayışı üzere dönmesi onun zâhiri doğumu olur. Bâtıni doğum için ise kamil bir mürşidin elini tutup onun kendi batnından kendi doğumunu yapması ve en azından Hakikat-i Muhammediyi ilmen bilmesi kişinin bâtini tevbesidir. Eğer el aldığı yer Arif, Arifilbillah, Kâmil İnsân – İnsân-ı Kâmil ise meratibine göre irfâniyetini müşahade eder, yaşar ve yaşatabilir… 

 Anne karnından doğum günüm olan bugün eşim Küçük Çamlıcaya bel-tur a gidelim. Yola çıktık, tesisin otoparkına girerken kapalı olduğunu söylediler. Öyleyse Paşalimanı na gidelim diye kararlaştırdık. Pazartesi günleri kapalı olduğunu görünce, tam üstünde bulunan Fethi Paşa sosyal tesislerine çıkalım dedik… Yolun ortasına damacana su taşıyan su motor durmuştu. Geçerim diye düşündün ama kaldırıma değince lastiği yanağından kesti… Aracı Fethi paşa otoparkında uygun bir yere çektik. Ne yapalım diye düşünürken yeni taşındığımız binamızda komşu olan yan taraftaki lastikçiyi yardıma çağıralım diye Selâmi Ali de olan evimize döndük… Lastikçide çalışan kişi Nuri usta evde torunlara bakıyor, yenge pazara gitti. Telefon ile arayım çağırayım dedi… 5 dakika sonra gelecek dedi. Pazara gitti. Pazar arabası ile geldi. 11 numaralı daireye çıktı ve indi, yanıma geldi. Senin ismin ne dedim? Nasır…[102] Nerelisin dedim? Afganlıyım… Evli misinin? Nişanlıyım, ailem Afganistan da dedi… Yenge gelip eve çıktı. Nuri usta aşağı indi. Durumu anlattım. Ana caddeden gideceğiz. Nasır gelemez ehliyeti yok ben geleyim… Arabayı bıraktığımız, Fethi paşa da 14 numaralı köşkün önüne gelerek gerekli tamirden sonra 132 numaralı Nuri ustanın lastikçisine geldik… Nasır gerisini halleder dedi. Ne ödeyeceğiz dedim… Onu da halleder dedi… İşler bitti 350 abi dedi. Parayı verdim ve arabayı otoparka çektim… 

 Bu celali tecelliden gelen ikramdan sonra düşünmeye başladım… 

 Fetih ve Nasırın bir bağlantısı var… Fetih sûresi, Sûre adını, ilk âyetinde geçen ve "yardım, zafer" anlamına gelen "nasr" kelimesinden almıştır. Allah’ın Peygamberimize yardımından bahsettiği için bu ismi almıştır. Hz. Peygamber'in vefatına ima olarak değerlendirildiği için "Tevdî (veda)" adıyla da anılmaktadır; ayrıca "İza câe" ve "Fetih" adları da vardır.

----------------

Şunu bilmeye çalışıyorum ki her hadise de bir (Feth) açılım mutlaka vardır. (Feth) hayatımızın her safhasına büyüklü ve küçüklü olarak yayılmıştır. Her günün yenilenmesi, her saatin değişmesi, her nefesin alınıp verilmesi, hepsinin oluşması bir (Feth’e) bağlıdır. (Feth) Sûresiyle bunların ne ilgisi vardır diye sorarsanız bu yüzdendir, derim. Cenâb-ı Hakk her yeni açılımlarımızı, (Feth) lerimizi mübarek kılsın. " İz- -T-B- "

------------------ 

(İnnâ fetehnâ leke fethan mübînâ)

1.“Muhakkak biz sana bir apaçık fetih ihsân ettik.” Âyet-i Kerîme’yi diğer bir şekli ile ifade etmeye çalışırsak şöyle dememiz gerekecektir.

(Muhakkak ki; biz) (biz açtık) (Senin için) (açmak sûreti ile) (zâten açık olanı.) Fetih’in lügat manâsı bilindiği gibi “açmak”tır, ve her bir açılış kendi bünyesinin feth-i’dir.

(Fâtih) “açan-fâil” (meftuh) ise “mef’ul-açı-lan’dır.” Daha sonra izah edilecektir. 

(Fetih) hakkında tefsirlerimizde biri Mekke’nin, diğeri hayber’in, fetihleri olmaları hakkında pek çok bilgiler vardır, dileyenler oralardan araştırabilirler. Biz burada bunların tekrarını yapmak yerine daha başka yönlerini ortaya çıkarmaya çalışarak, manâ âleminde ki, ve özümüzde kapalı kalmış sahalarımızın Feth’i ni oluş-turmaya çalışacağız.

Kûr’ân-ı kerîm’de dört yerde (Fetih) ten bahse-dilir. İkisi bu Sûrenin içinde, diğerleri (Saf 61/13) (Nasr 110/1) dir. Dikkatlice bakıldığında bu fetihlerin özellik-lerinin aynı olmadığı ve üç bölümde toplandığı görülür.

(1) (Fethi mübin = Açık fetih:)

(2) (Fethi karib = yakın fetih:)

(Allah’ın yardımı ve Fethi karip = yakın feth.) 

(3) (İza cae nasrullahi vel fethi = Allah’ın yardımı ve fethi geldiği zaman.) Görüldüğü gibi son iki “Feth” için Allah’ın yardımı, yani Uluhiyyet mertebesinin yardımı gerekmektedir.[103]

--------------------

 إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ {النصر/1}

 (110-1) İzâ câe nasrullâhi vel feth.

“Allah'ın nusreti ve fethi geldiği zaman.”

------------------- 

 O gün bu ifâdeler Efendimiz (s.a.v)’e ve genele ait bir hâdise iken bu gün de aynı şekilde taptâze bir şekilde hükmü geçerlidir ve her birerlerimize gelecek olan Allah’ın hakîkatini ve fethini anlatmaktadır.

Medine-i Münevvere’ye hicretten sonra nasıl ki “ensar” denilen yardımcılar vasıtasıyla İslâmiyet gelişmeye başladı, “nasr” kelimesi bunu belirtmektedir. 

Allah’ın fethi ise bireysel varlığımızdaki nefsâniyeti ortadan kaldırarak hakîkatin gelmesidir. 

O günlerde bu şekilde olan bu âyeti kerîme bugün bize neler vermektedir ona bakalım şimdi.

Hakk yoluna girip ilerlemeye çalışan kimse uzun süreler çalışır ve çabalar. Bu süre içerisinde kendisini bir şey elde edememiş halde zannedebilir ancak o farkında olmadan birçok şeyler kazanmıştır. Sonrasında öyle bir zaman gelir ki ona Allah’ın yardımı içeriden veya dışarıdan erişir. Oysa o yardım o çalışmalar neticesinde kişinin iç bünyesinde toplanmıştır ancak farkında olmamıştır. Kişide öyle zamanlar olur ki namaz kılarken veya iş yaparken birden içi bir hoş olur ve kendisine değişik haller gelmeye başlar. Ancak bizim idrâk ve gönül kapılarımız kapalı ise veya oralara daha evvelce başka varlıklar girip oraları istilâ etmişler ise bu gelen yardım bize ulaşmaz. 

Bu âyeti kerîmelerin Efendimize (s.a.v) âit olan kısımları âlem şumül olduğu için geniştir. Ümmetine ve dolayısıyla bizlere olan hüküm ise şahsidir ve kendi bünyemizdedir. Örneğin Efendimize (s.a.v) ümmetine dağıtmak için 10 ton yiyecek lazım ise bize 1 kg. yeterlidir. İşte bu şekilde her kişi bu âyeti kerîmelerden kendi kapasitesince alacağını almaktadır, hiç almamak diye bir şey söz konusu değildir çünkü veren Ganî’dir hazinesi tükenmez.[104] 

------------------- 

 Ne kadar ilginçtir ki bu Fetih ve yardım 54. Yaşa girdiğim gün gelmişti…[105] Şimdi sayıların bir önemi de buradan çıkmaktadır. Efendimiz ve ashabı Mekke’nin fethinde 54. Fetih kapısından Kâbe-i Şerife girmişlerdir.

 Fakire de bu açılım; Paşalimanı (Gönül paşası Nusret Babam) ve Ahmed Fethi Paşa (53 şifresi Necat paşası olan İz-Efendi Babam ) ile aziz bir yardım ile lastikten, lastikçiden, lastik yardımından gelmiştir. Lastik bilindiği gibi siyah ve ve yuvarlaktır. Arabayı taşıyan hareket ettiren bu aksam bir bakıma tarikat-esmâ mertebesinde seyirdir. Siyah olması Fenâfillah üzerinde dönmesi ve yuvarlak olması seyr-i süluk dairesi gibidir…

 Nasır usta Afgandır… Afganistan; Aśvakan kelime anlamı, "atlılar", "at yetiştiricileri" veya "süvariler" anlamına gelir.[106] 

 Af-gan olarak ayırır ise, Af olunmuş tevbesi kabul olmuş. Gan ise kan dır. Tevbe suresi kıtal-savaş âyetleri ile bağlantılı olduğu açıktır diyebiliriz.

 Nasır ustanın nişanlı olması, Allah’ın yardımından iz ve alâmet hakkında bilgi vermesidir diyebiliriz.

 Aynı zamanda yolumuzun büyüklerinden Nusret Tura (r.a) tir. İsminin anlamı… Yardım, Allah’ın yardımı ve Zaferdir… Kendisi Cenâb-ı Allah’ın bizlere ve yolumuza zor günlerde geçilen zamanlarda yardımı olmuştur…

-------------------

 وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا {النصر/2}

(110-2) Ve reeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ “Ve insânların grup grup Allah'ın dînine girdiğini gördüğün” (zaman). 

------------------- 

O günlere kadar yavaş yavaş gelişmekte olan İslâmiyet Mekke fethedildikten sonra kabileler halinde diğer insanların katılımıyla hızla genişlemeye başladı. Cenâb-ı Hakk bunu daha önce Hz.Resûlullah (s.a.v) a vaad etmişti. 

Bireysel varlığımızda mevcût olan her bir esmâ-i ilâhîyye bir insân hükmünde olduğundan dolayı esmâ-i ilâhîyyenin isyan yolunda değilde müspet mânâda gönül aleminde tahakkuku “ve reeyten nâse” hükmündedir. 

 Bunun sonucu olan dîn anlayışı değişir ve “Allah indinde, dîn İslâm’dır” anlayışı tahakkuk eder.

Bizler gerçek olarak Allah’ın bildirdiği İslâm dînini yaşamazdan önce beşeriyet yani nefsimizin dînini yaşamaktayız. Allah’ın dînini yaşamak için ise yer ehli olmaktan kurtularak gök ehli olarak O’nun huzuruna çıkmamız gerekmektedir.

Nefsimizin dînini tatbik ettiğimizden dolayıdır ki İslâm dîninin hakîkatlerine ulaşamıyoruz ve başkalarına da anlatamıyoruz. 

Birimsel varlığımız açısından ise, eğer kişi Cenâb-ı Hakk’ın (c.c) istediği ve Hz.Resûlullah’ın (s.a.v) târif ettiği şekilde Hakk’a yönelirse o zaman ona gelen Allah’ın yardımı ve fethi ile kendisi için İslâmiyet olan İslâmiyetin geneli içinde bildikleri kısmına öbek öbek yeni dîni bilgiler katılır. Örneğin kişi Kur’ân-ı Kerîm’den 100 âyeti kerîme biliyorsa her ne kadar İslâmiyet çok geniş olsa da bu onun bildiği İslâmiyettir. İşte bu bildiği şeyler bu yol ile gittikçe genişler. Burada belirtilen insanlar hükmü o kişi için artık kendisine gelen dîni bilgiler hükmüne girer. 

İnsanın özelliği Hakk’a ârif olabilmesidir. Bu nedenle sâdece yardım kâfi değildir, bunun yanında fetihlerde yânî açılımlarda olacak ki kişinin dar olan kabı genişlesin. Eğer bu açılımlar olmaz ise Allah’ın yardımı gelir ve akar gider. Kişinin gönlünde yeni yeni hâneler açılmalıdır ki, bu dolup taşıp akan yardımlar boşa gitmesin. Bu açılan değişik mertebeler ile kişi o bölük bölük gelen ilimleri tutacak ve muhafaza edecek kaplara sâhip olacaktır. 

-------------------

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا {النصر/3}

(110-3) Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirh, innehu kâne tevvâbâ.

“O zaman Rabb’ının hamdı ile tespih et. Ve O'ndan mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.”

------------------- 

 Bu hakîkâtlerin zâten beşer aklıyla idrâk edilmesi ve yaşanması mümkün değildir. Bu nedenle bu hamd beşeriyetten çıkan bir hamd ile olan tesbîh değil Rabb’inin hamdıyla olmaktadır. Bu tesbîh ise ef’âl mertebesinin bir üstü olan esmâ mertebesinin hamdı ile olan tesbîhtir. 

Ef’âl mertebesi tesbîhini bilen bilmeyen her varlık zâten yapmaktadır, bu nedenle önemli olan bu mertebenin tesbîhi değil esmâ mertebesinin tesbîhidir. 

Bu tesbîhin yanında geçmişte değerlendirilemeyip boşa geçen zamanlar için de istiğfar edilmektedir. Bizler bu istiğfarı edelim ki onlardan sorumlu olmayalım. Bu istiğfar ile kendi aczimizi idrâk ederek, Rabbi’mizden boşa geçirdiğimiz zamanlar için af dilemeliyiz. 

Bu istiğfar karşılığında bize hemen cevap gelmekte ve O zâten tevbeleri kabûl edicidir yeter ki sen tevbe et denilmektedir. İfâdeye baktığımızda dilerse eder veya etmez gibi değil “O tevbeleri kabûl edicidir zâten” şeklindedir. 

Bu nedenle bu sûre Hakk yolunda yürüyenlere çok büyük açıklık getirmektedir. 

Hakk yolunda ilerleyen kişiler sürekli terakki halinde oldukları için bir makâmdan bir makâma geçtikten sonra daha önceki makâmına bakarak istiğfar etmektedirler. Efendimizin (s.a.v) günde yetmiş defa istiğfar etmesi de bu hakîkâte dayanmaktadır. 

Kişi hâl ile yerini ve sınırını idrâk eder, ondan sonra oturup oraya yerleşir ve orası onun makâmı olur. Bundan sonra tekrar hâller ile bir üst makâma geçiş olur. 

Bu mevzûların anlaşılabilmesi için belirli bir düşünce yapısının kişide oluşması da şarttır. 

Bu âyeti kerîmede geçen “hamd” hakîkati “hamd” mertebelerinden dördüncü sırada olandır. 

Dördüncü olarak Hamd;

 İnsân’ın şerefi o kadar çok ortaya çıkıyor ki, bu Âyetin bir bölümünü idrâk etmek bizi sonsuz ufuklara ve sonsuz değerlere yükseltmiş oluyor ve bu değer bize Cenâb-ı Hakk tarafından veriliyor. Ve bu halde Allah kulunu övmeye başlıyor, çünkü bir Hamd yani övgü var fakat bu kul “hiç” oldu, bıraktı övgü kesildi demek değil, esas övgü, Hamd ondan sonra başlıyor, Cenâb-ı Hakk insân’ın gerçek varlığını, gerçek kimliğini ortaya getirerek “Ben öyle bir varlık hâlkettimki onu size anlatıyorum” diyor,işte Kûr’ân-ı Kerim’in tamamı insân-ı insân’a anlatıyor.[107]

------------------- 

Rabbike; ifadesi ile esmâ mertebesinden senin Rabbin deniliyor… Efendimiz (s.a.v.) Rabbi Allah esmâsıdır… İz-Efendi Babamın esmâsı ise Selâm esmâsıdır…

-------------------

(Selâm) ismi Dârüsselâm.

(10/11/2013) Pazar. 

 Bundan bir müddet evvel, bir kardeşimiz, (Be…….) Dergâh’ın iç kapısının üstüne asmak için bir “hat” levha getirmişti, Üzerinde şunlar vardı, (İlâ darisselâm /Selâmet/kurtuluş evine giriniz) (/10/25) yazılı idi. O günlerde dergâhta tamirat olduğundan paketi açmamış öylece uygun bir yerde muhafaza etmiştim, tamirat bittikten bir müddet sonra yerleşmeye başladık, daha sonra bahsettiğim arkadaş geldiğinde o tabelânın yerini tespit ettik ve sonra onu iç giriş kapısının üstüne asmak için gene uygun bir yere koymuş idim. Daha sonra asmıştık. Bunun gerçeğinin ne olduğunu o günlerde anlamamıştım ancak bu bir Âyetti ve çok anlamlı idi. ….. 

birkaç ay sonra ne olduğu anlaşılmış oldu. Hat şöyle idi. 

İzmir de bulunduğumuz zamanın son günlerine doğru idi (12/10/2013/) (11) Cuma gününün akşamı Cumartesi gecesi saat (05,30) Bir zuhurat görüyorum, zuhurat şöyle idi. 

Camide namaz kılıyoruz, namaz bitip selâm verdikten sonra dua ediyoruz, en sonun da İmam efendi bana seslenerek! (Selim) kalk devamını sen oku der gibi işaret etti. Bende (Fetih Sûresi 48 âyet 10 İnnelezine………) i okuyup uyandım. Sonra ne olabileceğini düşünerek unutmamak için hemen not almaya başladım. 

Zuhuratın türü, “Keşfi mücerret” yani anlamı oldukça açık olan bir zuhurat idi. Kısaca yorumuna geçelim. 

(Selâm isminin özelde, bâtınen tescili idi.) 

(Nefsi benlik, İzâfi benlik, İlâh-î benlik) in birleşmesi idi. 

İnnellezine….) ne nin tatbikatı. Abdiyyet ve risâletin, Ulûhiyyete biat etmesi tâbi/dahil olması, bu üçlerin bir olması ve bunların böylece gerçek (Selim, Sâlim, Selâm) olmasıydı. 

Namazdaki hâl, tahiyyatta ki gibi diz üstü oturuyor idik imam dahil herkesin sırtında siyah elbise vardı, bu husus “A’mâ’iyyet” mekân olarak gizli hazineyi ve içindelileri temsil etmesiydi. 

İmam’ın temsil ettiği makam risâlet idi. “Bana bakan Hakkı görür” hükmü ile aslında orada var olan Ulûhiyyet idi. 

Bu durumda cemâat, “abdiyyet/nefsi benlik” imam “Risâlet/izâfi benlik” imam’ın batının da mevcut “Ulûhiyyet ise İlâh-î benlik” idi. 

Allah zat ismi yönünden, kendi isimlerinden olan genel ma’nâ da (Selâm) ismini fakire hususide tahsis ma’nâsında, oradakilerin şehadetiyle, (Selim) diye işaret etmişti. 

Bu hususun tescili için bir merasime ihtiyacı vardı, o da okuduğum (İnnelezine…………... /48/10) Âyeti ile üç mertebeden “abdiyyet, Risâlet, Ulûhiyyet) tatbikatı idi. 

Bunları kendi varlığında birleyerek üç makamı bir bedende tevhid etmekti. Zâten kalktığımda sabah namazı vakti idi namazımı kıldıktan sonra bu Âyeti kerîme’yi üç makamın hakkı olarak üç defa okudum ve Fatiha dedim böylece selâm ismi tahsisi ayrıca zâhiren de tasdiklenip tahakkuk etmiş idi… 

”Daha evvelce bildiğim halde” genele açmayıp tasdik beklediğim bu husus, böylece levha ile zâhiren, zuhurat ile de bâtınen, tasdiklenip açığa çıkmış oldu.[108] 

------------------- 

Fakirde bu yaşadıklarından birkaç gün önce zuhuratta şöyle görmüştü…

Nüket Annemin yanına gidiyorum… Evladım Kâ’be-i Şerif-de emânetler var gidip alabilir misin? Diye rica ediyor… O an düşünmeden merak etmeyin anneciğim hemen gidip alırım diyorum… Daha sonra, pasaportun zamanı dolmuş, vize alınacak söz de verdim nasıl olacak diye düşünüyorum. İz-Efendi Babamın yanına gidiyorum. Bir kalabalık içinde Efendi Babacığım Nüket Annem Kâ’be-i Şerif-de bulunan emânetleri almamı istedi vizem yok nasıl yapacağım diyorum. Bir cevap vermeden tebessüm ediyor… 

Daha sonra bu zuhurata döneriz…

-------------------

Hayırlı geceler Muratçığım. Sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız. Serpil kızımızın ve hepinizin de iyi olduğunuza sevindik.

Hayat bildiğin gibi her an doğumları olan bir yaşam sürecidir vakti geldiğinde hem genel hem özel doğumlar olmaktadır  bu doğumları ancak irfan ehilleri görebilmekte diğerlerinin ise haberleri bile olmamakta, Hakk'tan hayırlısı hepsinin kendine göre hikmetleri olduğu malûmdur…

Yazdıklarına ve bağlantılarına göre sana şöyle bir isim verilmesi gerekiyor gibi gözüküyor. Batın ağırlıklı olan ismi hasın kullanılma sahası bahsettiğin isimde de geçtiği gibi "Nureddin" ismi hem batını hem de zahiri bünyesinde bulundurmaktadır. Nur olması yönünden bâtın, din olması yönünden zahirdir.  Bu yüzden hem zahir hem bâtındır. Bahsettiğin gibi "Derûnî" de de vardır. Güzeldir ve abartısız ve kaldırılabilecek bir anlamı vardır. Daha ilk tanışmamızda bahsettiğin gibi bu tecelli olmuş.  O halde senin mahlas ismini  inşeallah,  "Terzi Oğlu Nureddin Derûnî" olarak tescilleyelim. Murat Cağaloğlu zâhir ismin  "Terzi Oğlu Nureddin Derûnî" kısaltılmışı, "T.O.N.D"  şeklinde olsun. Tekirdağında ki, "Şe… Kı…"  oğlumuzun, "Çelebi Hüsamettin Uşşaki" "Ç.H.U." olduğu gibi. İsmi hasın, "Bâtın"ın "Nur" olduğuda bu istişarelerden sonra oluşmuş oldu.  Gerçi  bu ismi kendi kendisine  abartılı olarak "Nurullah" deyip verenlerde vardır ama  bu ismi verenlerin bilmem sonları ne olur.

Hakkında hayırlısı olsun.  Ayrıca İzmir’deki kızımızın "Te.., kı… Nu… Ni…" ismi gibi "T.K.N.N." şeklindedir. Bunlar yolumuzun güzel  uygulamalarıdır çalışma ve gayretleri neticelerinde kendilerine Hakk tarafından verilen lütuflardır. Herkesin Hakkında hayırlısı olsun.

Bu hususta bir gün Rahmiye Annemde benim hakkımda Nusret Babama hitaben "Hu Necdete” "iz" ismini verelim demişti. Bu sahada benimde mahlas ismim "İz" dir, Yani sünneti seniyyeyi takib etmeye çalıştığım ve Peygamberimizin izinde yürümeye çalıştığım için bu ismi vermişlerdi pek mevzu olmadığından fazla bahsetmek istememiştim. Bu hususta sadece o zamanlar yazdığım bir satır dizisi vardır. Bulamadım belki de hatıra olarak bir yerde yazmış olabilirim. Geçmiş zaman, yerini hatırlayamadım elbet bir gün bir yerden çıkar inşeallah.[109]  

-------------------

İlgili kitaptan bir bölümünü aldığım mevzuda İz-Efendi Babam ile yapılan istişarelerden İsmi Has –Rabb-i Hassımım “Nur” tasdik ile oluşmuştu… Komşumuz olan Lastikçi Nur-i ile bir yönünün müşahadesi olmuştu… Arapça kökenli bir sözcük olan Nur'dan türetilmiştir. Ülkemizde en çok kullanılan erkek isimlerinin başında gelen Nuri, ışıklı, parlak, ilgi çekici, günahtan uzak ve hayırlı kul anlamına gelir. Günahtan uzak, İsmet sıfatı ile birlikte tevbe etmiş kulu da çağrıştırmaktadır… 

-------------- 

İz-Efendi Babam İsm-i Hassın, Abdiyyet ve risâletin, Ulûhiyyete biat etmesi tâbi/dahil olması, bu üçlerin bir olması ve bunların böylece gerçek (Selim, Sâlim, Selâm) olmasıydı.

-------------- 

Diyerek üç yönünü bildirilmişti… Fakat ben bu konu üstünde durmamıştım. Açıkçası bir müşahade de yoktu…

Nuri usta Selam-i Ali Efendi Caddesi 132 numaradan (Zâhir Bâtın 13) ten yardıma gelince, İsmi-Hasım ile de bağlantılı olduğunu düşünerek ismi biraz araştırdım...

(نوری) Nuri ismi “Nur” ismine bir “Y” “Yakın” ilavesi “İlm’el Yakın” “Ayn’el “Yakın” “Hakk’el Yakın olmak üzere ilmi, müşahadesi ve yaşantısı vardır… 

Bundan bir müddet önce “54” işaretli ilimizde “Kahveci Nuri” ye gitmiştik… Daha sonra iki kez daha gittik… Ve burası 19-53 yapımlı “Şerefiye” camii altında idi. İlk gidişte kuruluş yılını 19-69 yazılan bu yerde doğum tarihim olduğunu ifade etmiştim… 

Es… hanım eşim aracılığı ile fotağrafçı ve sanatçısı olan eşinin stüdyosuna davet etmişti Nüket Annem tarafından mânâdan istenen emanetler buradaymış…

Stüdyo ya girdikten sonra Milli saraylar envarterleri için Topkapı sarayında çektiği fotağrafları bilgisayar ekranı üzerinden göstermeye başladı. 12 pencereli has oda resmi dikkatimi çekti… Bireysel olarak gitsek bu odaya girmek mümkün değil, ziyarete kapalıymış. Ve burada namaz kıldıklarını ifade etti… Daha sonra eve dönünce üstünde araştırma yaptım.

Topkapı Sarayı’nda Fatih Sultan Mehmed’in özel ikametgâh olarak kullandığı Has Oda’nın kubbesi. Kutsal Emanetler’in korunduğu dört odadan biri olan Has Oda’da Hırka-i Saadet yer alıyor.[110] Kubbenin üst kısmında Ahzâb Sûresi’nin 45-47. altta ise Fetih Sûresi’nin 1-8. ayetleri yazıyor.[111]

--------------

وَيَنصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا {الفتح/3}

( Ve yensurakellahi nasran aziza)

48/3. “Ve Allah sana pek izzetli bir yardım ile yardımda bulunsun.”

--------------

 Bu Âyet-i kerîme’yi de yine üç yönlü olarak anlamağa çalışalım. 

- Hakikat-i Muhammed-î mertebesi itibariyle.

- Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesi itibariyle.

(3) Ümmetinin anlayışı itibariyle, bakalım. 

(1) Hakikat-i Muhammed-î mertebesi itibariyle, şöyle diyebiliriz. ( Ve yensurakellahi nasran aziza)

48/3. “Ve Allah sana pek izzetli bir yardım ile yardımda bulunsun.” Bura da bir zât-î yardımdan bahsedilmektedir ve muhatap bütün âlemleri kapsamına almış olan hakikat-i Muhammed-î’ dir. Ulûhiyyet mertebesinin zuhur ve tecelli yeri olarak plânlanmış olan bu mertebenin âlemlerde çok büyük sorumlulukları vardır her şey küçük büyük, Onun kontrolu ve bilgisi içinde oluşmaktadır. Allah’tan aldığını halka dağıtan ve halkta zuhura çıkan bir mertebe dir. Bütün âlemlerde ne kadar canlı varlıklar, gezegenler, galâksiler varsa ve bu sistemlerin nizamı hep hakikat-i muhammed-î tarafından düzenlenmekte ve yönetilmektedir. İşte bu kadar yüce ve aralıksız devam eden bir bütün hayat sisteminin aksamadan yürümesi Hz. Allah’ın, Hz. Hakikat-i muhammediyye ye olan yardımını açık olarak göstermektedir ki, Âyet-i kerime ile açık olarak ifade edilmiştir.

 (nasran aziza) “pek izzetli bir yardım” Bu yardımı beşer aklı ile anlamak mümkün değildir. Ancak Akl-ı küll-ün anlayacağı bir yardımdır. İfade babında şöyle diyebiliriz. Bütün âlemleri kapsayan her zerrede ve küre de o yerin zuhuru gereği oluşacak hadise ve yaşamları ortaya getirmek için yapılan gerçekten azametli çok güçlü ve çok yüce bir yardımdır. 

 Âyet-i Kerîme ye, ikinci; Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesi itibariyle baktığımızda şöyle diyebiliriz. Cenâb-ı Hakk bütün geçmiş Peygamber ve Velilerine de büyük yardımlar yapmıştır. Ancak bu yardımlar onların mertebelerine göre yapılmıştır, Habib-i ne ise Rasûlü kibriya’sı olduğundan ona her yönden en büyük yardımları yapmıştır. Onun zâhiri hayat hikâyesini okuduğumuz da bunları açık olarak görmekteyiz.

 Kendisi bütün Esmâ-i İlâhiyye’nin açılımı olduğundan bunların zuhurları zamanlarında hep kendisine yardımcı olmuştur ki, bütün yardımları kapsayan (azîz) yani yüce yardımdır.

 Âyet-i Kerîme’ye, üçüncü; ümmetinin yönüyle baktığımızda da, ümmetine de ne kadar büyük yardım yapıldığı açık olarak görülecektir. Kendisi bütün Pey-gamberlerin sonuncusu ve üstünü olduğu gibi, ümmet-i de diğer kavimlerin sonuncusu ve en üstünü olmuştur, bunda şüphe yoktur ve bu (aziz) yardım devam etmektedir, ta ki, kıyamete kadar ve hatta kıyamet sonrası da devam edecektir.

 Bu yardımların hepsi aynı zamanda birer fetihtir-açmaktır. Âyet-i kerîme’lere dikkatlice baktığımızda, başta da belirttiğimiz gibi, birinci Âyet-i Kerîme zât-î ve zât-ı Ahadiyyet âleminden zuhur ediyor iken, ikinci Âyet-i kerîme ise, o da zât-î Âyet olmakla beraber Sıfât mertebesinden zuhur ve izah edilmektedir. Âyet-i Kerîme’ler, tekrar, tekrar ve dikkatlice okunur ve o anda da bir (fethi Mübîn) de olursa, İnşeallah ifade etmek istediklerimiz kolayca anlaşılır. (Fefhem) “hemen anlamaya çalış.” Gayret bizden (azîz) yardım Hakk’tan-dır.[112] 

Bir Fehmem burada geçmekte ve bir de Fetih sûresinin 8. Âyet yorumun sonunda geçmektedir. Şükründen âciziz, (fefhem) hemen anlamaya çalışalım, zîra bu çok değerli hayat, çokta hızlı geçmekte’dir.[113]

--------------------

Sûre-i Şerifin buraya kadar olan kısmını kâh “Haremi şerifte” bir direğin dibinde, kâh “Elâf ejyad” otelinin birinci bölüm ikinci katın (206) tıncı odasında yazmağa çalıştım. Şu anda akşam ezan-ı okunmak üzere inşeallah yarın sabah namazından sonra Türkiye ye dönmek üzere yola çıkmamız gerekecek bu yüzden artık yazılarımı ve yazı torbamı toplamam gerekiyor. Sûre-i şerife’mizin tamamını nasip olursa daha sonraki müsait zamanlarımda tamamlama fırsatı bulurum gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tan dır. Verdiği ilhamlar için Rabb’ı mızın şükründen âciziz ve yazılarımızın bu bölümünde de Harem-i Şerif’e, Kâ’be ye, Mekke ye ve burada bulunan bütün kutsal yerler ve Kûds-î hakikatlere hoşça kal demek isterim. 

--------------------

 Bu ifadeler ile de İz-Efendi Babam Fetih sûresini ilk 8 âyetini “Harem-i şerif” ve otel odasında yazdığını belirtmektedir. Nüket annemin yani nükteli Nefsi küll üretkenliğimden almamı istenen emanetler Fetih sûresinin 8 âyetiydi…[114] 

 Hayret ki bu ilk 8 âyet müşahade ettiğim Topkapı sarayı has odanın tavanın 12 penceresinin altına hat ile işlenmişti…

 Tam tavan merkezinde yazan âyetler ise;

--------------------

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا 

 (Yâ eyyuhâ-nnebiyyu innâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiran veneżîrâ)

 33/45. “Ey Peygamber! Şüphe yok ki, biz seni bir şâhid ve bir müdeci ve bir korkutucu olarak gönderdik.”

وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا

(Ve dâ’iyen ilallâhi bi-iżnihi ve sirâcen munîrâ)

33/46. “Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil[115] olarak gönderdik.”

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلًا كَب۪يرًا

(Vebeşşiri-lmu/minîne bi-enne lehum minallâhi fadlen kebîrâ)

33/47. “Mü’minlere kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele.” Çekimleri yapan Af… beyin karşısında oturan işe yeni giren genç bir arkadaş vardı. İsminin Lü… olduğunu söylemişti… Meallerde “Fadl” Fazl (İhsan, üstün gelen, faziletli) kelimesi lütuf olarak çevrilmekteydi… “Haza min fadli Rabbihi” (Rabbimin fazlından (lütfundan) dır.[116] 

--------------------

Bu âyetlerden önceki Ahzab 44. Âyette şöyledir.

تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْرًا كَرِيمًا 

33/44. Tahiyyetuhum yevme yelkavnehu selâmun vea’adde lehum ecran kerîmâ Allah’a kavuşacakları gün mü’minlere yönelik esenlik dileği “Selâm”dır. Allah, onlara bol bir mükâfat hazırlamıştır.

Tahiyye hayy (hayat) kelimesinden türemiş ve içerisinde hayat, selam ve bunları veren Rabbimizin güç ve kudretine bir selâm mahiyetinde anlamlar taşır. Aynı zamanda karşılama ve kavuşma mânâları da verilmektedir. Selâm insanın esmâlarındandır. Selâm olan insan daha bugünden karşılanmış selâmete ermiştir. Yukarı da belirtildiği üzere İz-Efendi Babamın esmâsı Selâmdır… 

[117]

 Bu alıntıdan da anlaşılıyor ki “Nur” isminin 5 yönünün olması gerekiyor... Nur- Nur-u Muhammedi Efendimiz (s.a.v.) “Ben Allah’ın nurundanım müminlerde benim nurundandır” buyurmuştur. Beş hazret mertebesi ile Ef’âl mertebesinde Nûri, Esmâ mertebesinde Nur, Sıfât mertebesinde Nûr-i, Zât mertebesinde Münir ve İnsan-ı Kamil-Kamil İnsan mertebesinde Hakikat-i Muhammedi - Nuru Muhammedi olarak isimlendirilmektedir. 

Işık saçan ay (Kamer) den alınan ışık-ışığın üretkenliği, Nur-i ye dönüşüp, Nur’un İlm’el yâkin ve Ayn’el Yakîn ve Hakk’el Yakin açılımlarını aydınlatmasını ve daha önce kişinin kendinin Hakk’tan ayrı görmesinin tevbesini “vücudu zenbike” varlık günahından uzak durmayı oluşturur. Bu halin ilmi, müşahadesi yaşantısı oluştuğununda bunun marifet mertebesi açılımıyla Zât mertebesinden ismin ise müşahade ile Ahzab sûresi 46. Âyette geçen Münir olarak aydınlatma başlar.

Af-fan bey burada (has oda)- namaz kıldığını ifade etmişti… “Af” tevbenin kabulüdür. “Fan” ise (14) İrfan mektebi kitabımızda Tevhid-i Esmâ nın hâli âyetlerinde yazılmıştır.

٢٧وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ٢٦ كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ 

“Küllü men aleyhe  fân(in) ve yebka vechü Rabbike zülcelâli vel ikram” Meâlen: “Varlık âleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabb’ının VECHİ, varlığı bakidir.” Af… bey ve eşi Es… hanımlar aslında kimliklerinde ki isimlerini kullanmayıp, zâhiri İslâmi yaşayışı seçtiklerinde bu isimleri kullanmaya başlamışlar. Zahiren kimlikleri “Fan”i olmuştur… 

Münir sayısal değeri Mim: 40, Ye: 10, Nun: 50 dir… Toplarsak (40+10+50= 250) dir. Sıfırı kaldırdığımızda kalan 25 ise 50 vakit salât-ı daimunun yarısını ifade eden Esmâ mertebesi ifadesidir. “Dur Rabbin namazdadır” diye Cebrail a.s. tarafından Efendimize söylenmiştir. Efendimizin Rabbi-esmâsı Allah esmâsı olduğundan Zât mertebesi ifadesi ve Nûr-u olarak “Münir” dir. 

5. si ise Hakikat-i Muhammedi - Nuru Muhammed-i dir…

Fetih sûresinde 2 yerde Fehmem yazılı olduğu yukarıda alıntı ile ifade edilmişti. Zâhir-Batın Nûr’un hemen anlaşılması aydınlatması idi… 54 işaretli ilimizde son iki gidişimizde 5 sefer anlamı “anlama” olan restauranta eşim ile gittik… 

3. sefer gidişimizde eşimin Şubatın 13 ünde doğum günü idi… 14 ünde ise evlilik yıl dönümü idi… Bu günde halk arasında sevgililer günü olarak kutlanmaktaydı… Yer bulamayacağımızı düşünüp ertesi güne saat 20:00 rezervasyon yaptırdık… Vakti gelen saatte 3 numaralı masada yerimiz ayrılmış idi… Sevgililer günü Hristiyan aziz olan Aziz Valentin, aşıkların azizinden ismini almaktaydı. Yer bulmak mümkün değildi… 4 numaralı 6 kişilik masada da “NECDET” isminde bir kişi 20:30 yer ayırtmıştı… Eşim o kadar isim içinden niye bu isim dedi. “NECDET” in gelmesini ve olacakları seyr etmeye başladım… 

Bir çift geldi ve Necdet isimli kişi çapraz karşıma oturdu. Sol elinde bir 33 lük tesbih vardı… Sipariş sordular daha sonra ne içersiniz dedi. ŞARAP istesem getirecek misiniz? Diye sordu. Ay-ran istemişler ve karışık kebab yemekteydiler…

Hatırıma (95) 19-53 Terzi Baba kitabına aldığım mailler geldi. Bir bölümünü buraya almak uygun olacaktır.

--------------------

(1)(2)(3) şişe şarap‏ 

 14.12.2013 (1)(2)(3) şişe şarap.

 Akşam-ı şeriflerin hayr olsun Fa… oğlum. Derûnin ki ile iki şişe üçe çıkmış. Birerde bonus almışlar zâhir bâtın (6) şişe olmuş buda her cihetten nereye baksan mahlûkatı serhoş görmek demektir. Serhoşlar arasında kalanın ise o muhitte yaşayabilmesi için zahirende olsa, serhoş gözükmesi gerekmektedir yoksa aralarında yaşayamazlar. Sana bu hususta küçük bir hatıramı anlatayım. 

 (1953) senelerinde idi İstanbuldan geldikten sonra o günkü evimize yaklaşık iki kilometre kadar uzakta olan "Çiftlik önü Camiine" Arapça okumak için her sabah (5/5,30) da kalkıp giderdim, o zaman oraları da bu günkü kadar kalabalık değildi, hele o saatlerde pek kimseler olmazdı, camiye yaklaştığım bir sırada yorgunluktan ve uykusuzluktan olsa gerek, giderken biraz sağ sol yapıp sendelemişim, o sırada da yolcu oldukları anlaşılan erkekli kadınlı bir kaç kişi, “şu serhoşa bak, sabah sabah içmiş,” diyerek kendi aralarında konuşarak yanımdan geçip gitmişlerdi. 

 Bende bu sözler üzerine, yakıştırdıkları vasfa sevinmiştim. Oyüzden, Bayezid-i Bistaminin dediği gibi. "Şeribtül hubbe kâ'sen ba'di kâ'sin.............." "Muhabbet şarabını kâ'se kâ'se içtim, ne şarap bitti ne ben kandım" demiştir. Onun için onlar bize yabancı değildir. Diğer taraftan, başka bir düşünürde, "bizi sarhoş eden angur/üzüm suyu değildir" demiştir. Biz gene lâtifeyi ve serhoşluğu bir tarafa bırakalım da, ilim hoşluğuna devam edelim İnşeallah.  Herkese selâmlar hoşça kal Efendi Baban.[118] 

-------------------  

Beni ilgilendiren Aşıklar gününde Necdet ismi ile bir araya gelmem 4 numaralı masada elinde tesbih olması ayın 14 ünde içilen ay (ran) olması ve Kar – Işık yenmesi idi…

() “A’ma”

() “A’ma” : Lügatlarda zahiren, 1. kör, 2. meçhul - cahil kelimeleriyle ifade edilmektedir. Ancak bu manalar “beşeriyet” anlayış ve kullanışlarına göredir.

Mânâ âlemi lügatında ise; “Hakikatlerin öz hakikatinden” ibarettir, diye bilinir. Şimdi kısa kısa yarıntılarına girmeğe çalışalım.

() “A’ma” : Kelimesinin kendisine has sureti ve manası; 

() “elif”, () “ayn”, () “mim”, () “ye” harflerinin bir araya gelişiyle oluşmaktadır.

() “A’ma” harf değerleri : 

() “elif”, 1 “Nüzül” ve “uruç”un hakikati kaynağı () “ayn”, 70 “göz”, görüş ve müşahade, hakikati kaynağı () “mim”, 40 “Hakikat-i Muhammedi”nin hakikati kaynağı () “ye” 10 “Yakıynlik hali”nin hakikati kaynağı () “A’ma” sayı değerleri : 

() “elif”, 1 (1) Mutlak vücudun tekliği () “ayn”, 70 (7) Yedi nefis mertebeleri () “mim”, 40 (4) Hazretlik hakikatinin zuhura gelmesi, İslamın dört hakikati () “ye” 10 (1) Mutlak vücudun tekliğinin zuhurda da tek olduğunu 

 121 kabul etmek. 

(1+ 70 + 40 + 10 =12,1) Görüldüğü gibi yine onüç (13) tasdikli bir sayıya ulaşıldı. 

12 seyr-i suluk mertebelerini ifade etmekte, 1 ilavesiyle 13 oluşmakta, bu da “Hakikat-i Muhammedi”nin bu mertebede hem “sayısal” hem “manasal” olarak varlığını açık olarak göstermektedir.

Ancak bu mertebede, bu manalar henüz ortaya çıkmamış, zuhur sırası geldikçe bunlar faaliyete geçecektir. 

“A’ma’iyyet”in zuhura çıkması için bir sistem gerekmekteydi:

“Zat-ı Mutlak”: Mutlak varlığında, faaliyete başlaması için (kendi özünde hakikatini bilemediğimiz) fakat dışa dönük haliyle, () “ayn”, () “şın”, () “kaf”, sembolleri ile ifade ettiği bu sistemi () “Işk” / “Aşk” olarak faaliyete geçirmiştir.

Böylece () “ışk” - “ışık” olarak zuhura çıkıp her âlemde oranın gereği olarak, kendine öz, aydınlığını ortaya koymuştur.[119]

() “aşk” ile de var olacak bütün âlemleri “sarsarak” faaliyete geçirerek () “kaf” “kudret – gücünü” ortaya koyacaktır. 

İşte bu sistem evvela, tek bir tecelli ile bütün âlemlerde faaliyete geçirilmesi, zuhurlar meydana çıktıkça da bu sefer her zuhurda “aşk-ı mahalli” olarak faaliyete geçirilmesiydi. 

() “Aşk”: “A’ma’iyyet”in ilahi şiddetle, kudrete dönüşerek, bütün âlemlerde, oranın gereği olan muhabbet ile her mahalde zuhura çıkmasıdır. 

() “Aşk”ın harf değerleri: 

() “ayn” 70 göz - hayali kebiri seyretmek () “şın” 300 şiddet - azamet,...... saltanat () “kaf” 100 kudret (kudret kafından nun’a/nur’a yöneliş)

() “Aşk”ın sayı değerleri: 

() “ayn” (70) yetmiş bin perde arkasından gelen güç () “şın” (300) üç âlem; ef’âl, esmâ, sıfât mertebelerinde şiddet, azamet ve saltanatın mutlak zuhuru () “kaf” (100) Tek kudretin bütün aleme yayılışı. 

 (470) (4+7+=11) On birin (11) biri (1) “ilahi kudret”, ikinci (1) i de “bireylerdeki kudret”tir. 

() “şın” harfinin üstündeki “üç (3) nokta” () “aşk”ın üç (3) mertebesini;

- “Aşkı hayvani”

- “Aşkı mecazi”

- “Aşkı ilahi”yi ifade etmektedir. 

() “kaf” harfinin üstündeki “iki (2) nokta” ise, biri “ilahi kudreti”, ikincisi de, “bireylerdeki mahalli kudreti” ifade etmektedir. 

 Bu suretle gizli hazine (küntü kenzen) ortaya çıkmaktadır ve bütün âlemler şiddeli (aşk)ın zuhuruyla “hub” muhabbet’e dönüşerek faaliyet sahasında (zuhur)larını ortaya koymaktadırlar. 

Baştan beri özet olarak vermeye çalıştığımız izhatlar hep bu hakikatleri ortaya koymaktadırlar.[120] 

Rahmeti muhabbetin şem’in,[121] Hakikat-i Muhammedin gemin, “Ol der oluverirdin”[122] semin,[123] Aşkımın[124] izinden[125] yürüdüm. 

-------------------

 Nûray ile zâhir ve bâtın aydınlanıp, Nuri ile günah işlememeye karar verip (bu günah vücud-varlık günahıdır) üç yakîn mertebelerinin Nûru ile aydınlanıp, Nur-u ayn göz nuru ile birleyip, münir ile aydınlatıcı bir kandil-lamba halinden, Nuru Muhammedi 5 den aldığı Aşkını-Işkını 5 hazret mertebesi yıldızının 6 yönden faaliyete geçmesi 6 yönü aydınlatmasıdır… 

-------------------

 Genel konuşma ve sohbetlerde iletişim sadece ses vasıtasıyla ve zahir bir anlayışla olur iken, irfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan olmaktadır. 

Evvelâ 

- “leb-i derya” olan insân-ı kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır. 

- O sese yüklenmiş bir mânâ, 

- ve o mânâya yüklenmiş bir Rûh, 

- ve o Rûha yüklenmiş bir nûr vardır. 

Ses → mânâ → Rûh → nûr”un birlikte faliyeti “nefha-i ilâhiyye ve hubb-u ilâhiyye’dir. 

Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil olmakla beraber, bâtınen İnsân-ı kâmil’in bâtını olan Hakk’tır.[126] 

-------------------

 (Selâm, Selim, Salim) “Abdiyyet, Risalet, Uluhiyyet” üçlü tatbikatının birlenmesiydi. Nur-u Muhammed-i ise 5 hazret yıldızının faaliyete geçmesi idi. 5 ve 3 yan yana geldiği zaman 53 “Ahmed” ismi şerifi ve İz-Efendi Babamızın şifresidir. (5+3=8) dir.

-------------------

 1-2) YOKSULLAR VE DÜŞKÜNLER.

3) ZEKâT İŞLERİNDE ÇALIŞANLAR.

4) MÜELLEFE-İ KULÛB.

5) KÖLELER.

6) BORÇLULAR.

7) ALLAH YOLUNDA OLANLAR.

8) YOLDA KALMIŞ KİMSE.

-------------------

Konu başında Tevbe sûresinin 60. âyetinde Sadaka-Zekât verilecekler[127] 8 sınıf olarak Cenâb-ı Hakk’ın tasnif ettiği bellidir. Zâhirende bunların kim olduğu bellidir.

Peki, batînen Zekât alacak ve verecek kişiler kimlerdir…

Biat âyeti; 48. Fetih Sûresinin 10. Âyetidir. (48+10=58) dir. 5 hazret mertebesi ve 8 cennettir.

“Abdiyyet, Risalet, Uluhiyyet” tatbikati ile biat edildiği ve Selâmete erildiği zaman 5 hazret mertebesinin Nur-u ile aydınlanmaya kişinin gönlü müsait hale gelmiş olur… 

Bu sohbet ile zâhir ve batın ile “Nûr” ile salikin gönlüne ulaştırılır. Bu ulaşım vekaleten Allah esmâsı yönü ile asaleten ulaştıranın İsm-i Hassı yönündendir… Rabb-ini hamd den aciz kalıp, rabbinin kendisinin övdüğü gibi övemeyen yani hakikatini ondan başkası olduğunu anlayıp bu tevbeyi yapmayan hayal ve vehimden başka bir şey ulaştıramaz. Bilindiği gibi Zekât helal ve elde olan para-mal ile verilir. Elde kaydı olmayanın neyi verilebilir…

Yoksullar; yoksul az bir miktar malı olup zekât miktarı mala sahip olmayandır… Yol ehli olup hala varlık emâreleri gösteren kişilerdir. Nefs-i Benlik, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik yani bu mertebedeki varlığa sahip çıkanlardır. Hakikatte malı olsa da yoksul-yoksundurlar. Bunlara verilen hakikat bilgileri ile bu hayali varlık kaldırılıp, yerine hakk’ın varlığı tahsis etmesi sağlanır. 

Düşkünler, miskinler; Miskin ise Sekene halidir. Sekene ise sakin olmak, o mahallin sakini oturanı olmaktır. 5 hazret mertebesinin her bir mertebesinde sükûna ermişliği vardır. Bu mertebeden salik’in bir üst mertebeye çıkması için verilen zekât ile onu bir üst mertebenin sakini olmaya yöneltmektir.

Zekât işlerinde çalışanlar; yolda kendilerine bazı küçük görev veren kişiler… Mânâ da yaptıkları çalışmalar ve ilgilendikleri kişilerden gelenleri bir araya toplayıp yolun başında bulunan kişiye gönderip. Bunların bir süzgeçten geçirip harmanlanın taliplilerine tekrar ulaştırılmasıdır. Bu görev verilmiş kişiler ustalık eğitimi, usta öğreticiliği eğitimi almaktadır. Bunların durumuna göre gerekli eğitimi vermektir. 

Müellef-i Kulûb; “gönülleri ısındırılan, yumuşatılan kimseler” … Kendisinde bir takım irfaniyet emaresi ve yola karşı muhabbeti görülen kişilerin… İmkanlar dahilinde kendilerinin sohbetlere çağırılarak, kitaplardan verilerek veya tavsiye edilerek ilgilenen kişilerin sahanın varlığından haberdar edilerek… İsteyenlerin yola katılma ve bu ilmi bilgilerden Zekât verilmesidir…

Köleler; Köle bilindiği gibi her türlü kendi tasarrufu bir başkasının elinde bulunan ve onun tasarrufunda olan kimsedir…

 Bir gün köle ve efendisi caminin yanından geçiyormuş. Sabah namazı vaktiymiş. Köle, efendi sen biraz bekle de sabah namazını kılayım demiş. Efendi peki olur demiş ve içeriye giren köleyi beklemeye başlamış… İçeri giren cemaat dışarı çıkmış ama bir türlü köle dışarı gelmiyormuş… Efendi seslenmiş niye dışarı gelmiyorsun demiş. Köle, sen niye içeri gelmiyorsun Efendi demiş… Efendi gelemem demiş. Köle de, işte seni içeri sokmayan beni dışarı bırakmıyor demiş…

Kıssa dan hisse bu ya, nefsinin kölelerini bu esaretten kurtarmak için kendilerine verilen ilim de bu kısmın zekâtı olmaktadır…[128] 

Borçlular; borçlu olan bir kimse ise normalde bir başkasına borçlu olan kimsedir. Hakikatte ise hakikatine borçlu olandır. Bir gün iki arkadaş ilim tahsili için bir hocaya gitmişler. Evladım sen ne kadar biliyorsun demiş. Hiç bilmiyorum demiş. Sen 1 lira vereceksin demiş. Diğerine sen ne kadar biliyorsun demiş. Az biliyorum deyince 2 lira vereceksin cevabını almış. Arkadaşım hiç bilmiyor 1 lira verecek. Ben bildiğim halde niye 2 lira vereceğim deyince 1 lira öğretim karşılığı, bir lira ise bildiklerini unutturma karşılığında diye cevap almış…

İşte kişi ne kadar nefsinin, hayali ve vehimi ile öğrendiği bilgiler ile borçlu duruma düşmektedir… Bu borcun telafisi ile hakikat ilmi ile bu hayal ve vehimi bilgilerin unutturulmasıdır.

Allah yolunda olanlar; âyet-i kerimede burada geçen ifade “fi sebilillah” hiçbir karşılık beklemeden Allah yolunda olanlardır… Allah yolunda nefsi ile cihad edenlerdir…

Kişi bazen bulunduğu yerden istifade edemeyebilir veya bulunduğu yer kendine yeterli olmaya bilir. İşte Allah için Allah yolunda olan kimse, nefsi veya başka bir beklenti içinde olan kimse değil. Yeri gelmiş iken yazayım böyle bir arayış içinde iken gittiğim bir dergahın başı olan rahmetli Mustafa Dede isimli zat sen Allah için buraya geliyorsun kendine dikkat et buraya her türlü kimse gelir. Çorba için gelir, iş için gelir, para için gelir, vs. için gelir diye gelir uyarmıştı… 

Böyle bir kimse Fena Fİş-şeyh, Fena Fİr Resül, Fena Fİllah mertebesinde olabilir. Hiçbir karşılık beklemeden bu yoldadır. Bulunduğu yerden uygun iznini alır. Eğer izin vermezse bu durumdan zaten haberi yoktur. Ve kendisine İlm-i, Ayn-i ve Hakk-ı olan zekât durumuna göre verilir…

-------------------

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ümmetine, lisân-ı Muhammed-î’den hiç eksiksiz nefh etmiştir. 

Bu oluşum: 

 Sahâbî’lerden-----tabiin’e, onlardan -----tebe-i tabiine ve onlardan bu günlere kadar gelen varisleri tarafın-dan yeni gelenlere nefh edilerek devam etmektedir. 

 ca’l ettik (kıldık) “nûr” esmâ mertebesidir ve varlıkların belirlendiği ve kimlik kazandıkları yerdir. 

 “Bir nûr

Bu bilim de Kûr’ân-ı Keriym’de bildirilmiştir. 

 “Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz.” Bazı kullarımız’da “Hâdi” ismini zuhura getireceğiz. 

 Sen doğru yola hidayetleyen (rehberlik) edensin.

 Bu doğru yol evvelâ “sırat-ı müstakim,” daha sonra da“sıratullah” tır. 

 Bu da “isra” ve “mi’râc” tır, ki Allah’ın (c.c.) yolu “ef’âlin”den, “zâtına”dır. 

 “Göklerde ve yerde olan mutlaka O’nundur, O’ndan zuhur ettiğinden yine “her şey O’na seyredecek, O’na dönecektir. 

 Zat-ı ilâhi Rûh, nûr, ve madde mertebesiyle zuhur-dadır. Bunlardan “nûr” ve “Rûh” unu tekrar geri, yani kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır.[129]

-------------------

Yolda kalmış kimse; yol halidir kişinin başına çeşitli işler gelir ve gideceği yere varamaz. Bulunduğu yer bazı durumlardan istemez, yolunun başının ömrü vefa etmez. Durumu yola devam etmesine uygun ise yola alınır ve intibakı sağlanır. Yeri tesbit edilir. Ve yoldan gerekli ilim sütü ile yardım edilir…

-------------------

Miskinlere ver, miskin sâkin olan, sükûnette olan demektir, yani kendisine ait hiçbir varlığı olmayan kimse, fakir belirli bazı şeyleri olan, ama zor hayat yaşayandır, miskin ise zâhirde kendine ait hiçbir şeyi olmayan, bâtında da nefsaniyeti olmayan demektir, işte ona kendinin hakikatini vermek lâzım, İlâh-î hakikati ona vermek lâzımdır.

Ve yolda kalanlara da yardımcı olmak, bunlar talebeler de olabiliyorlar, zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de Hakk yolunda olan kimseler demektir, yani mânevi yol ehli olanlara da yardım edin ki esas yardımda bu oluyor. Zâhiri yapılan yardım ancak dünyadaki ihtiyacını gidermek için olan bir yardımdır, ama bâtıni yol ehline yapılan yardım ebedidir.

Dilencilere, onlarda, zâhir olarak bildiğimiz fakirler olup dilenenlerdir, birde Hakk’ın gani kapısında fakr ile dilenenler yani İlâh-î ilme talip olanlardır, İlâh-î ilmi dileyenlerdir. Bu avami mânâ da dilenmek değilde murat etmek mânâsınadır. 

Ve kölelere, gerçi zamanımızda zâhiri kölelik fiilen kalkmış gibi ama aslında bu kölelik günümüzde çok daha ağır bir şekilde sürdürülüyor. Şimdi maddenin kölesiyiz, kimse bizi tutup bir yerlere götürüp suçsuz yere, hapse atmıyor ama madde öyle bir boğazımıza sarılmış ki bizi kendi istikametine doğru alabildiğine koşturarak götürüyor. İşte bu tür nefis kölelerine, onlara kendi hakikatini anlatmakta onları hürriyete kavuşturmaktır, fakat para vermek sûretiyle değil, kendisini kendisine tanıtmak sûretiyle, nefsinin köleliğinden kurtarmak sûretiyledir.

 Zekâtını vermesi lâzımdır, maddi zekâtını verdiği gibi bâtıni zekâtını vermesi lâzımdır, yani ilmin zekâtını vermesi lâzımdır.[130] 

------------

ZEKÂT ÂYETLERİ 

------------

وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ وَارْكَعُواْ مَعَ الرَّاكِعِينَ {البقرة/43}

(Bakara Sûresi 43-) Ve ekıymusSalate ve atuzZekate verke'u ma'arraki'ıyn; 

 (2/43) Namazı kılın, zekâtı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.” 

********* 

       Ve namazınızı dosdoğru kılın, İslâmiyyet’in ilk oluşumunu buradada görmekteyiz. İslâmiyyet’in ilk oluşumunda fiili farz yaklaşık 12 sene sonra olmaya başladı, şeriat ahkâmı Medine devrinde hüküm olmaya başladı, ondan evvelki devreler hep eğitim devresiydi, ilim devresi, bilgi devresiydi, fiil devresi oniki sene sonra çıktı. İslâmiyyet’te biz bunu göz ardı ederek, ilk müslüman olana hemen zorluyoruz hemen namaz kılacaksın, oruç tutacaksın, abdest alacaksın tamam bu İslâm’ın emri beş farz ama bu kişinin evvelâ bilinç-lendirilmesi lâzım ona ilk evvelâ namazı tavsiye edeceğimiz zaman önce daha şiddetli olarak ilmi tavsiye edeceğiz. Kendisini bilmesini tavsiye edeceğiz ve ona biraz süre tanıyacağız. Cenâb-ı Hakk’ın sistemi bu, bakın burada önce ittikayı söyledi, Hakk’ı batılı karıştırmamayı söyledi, Hakk’ı ucuz pahaya satmamayı belirli, ilim hakikatini idrak etmesini söyledi. İşte ondan sonra fiiliyata geçiyor, işte sistem aynen böyledir. 

Eğer o insân Cenâb-ı Hakk’ı bilmek konusunda biraz yol katetmemişse kılacağı namaz zâten sûrî bir şeyden öteye gitmeyecektir, çünkü namaz o kadar muhteşem bir oluşum ki, birkaç defa eğilip yatmak kalkmakla o iş yerine gelmiş değil ancak şekli yönü yerine gelmiş olur. O kişide onu belirli bir süre yaptıktan sonra sıkıntı gelecek ve zorlanacaktır, muhabbetle yapmış olsa da zorlanacaktır, çünkü onun hakikatine nüfuz etmediği için onu özden yapma olgunluğuna ulaşamayacaktır. Ama evvelâ ona onun bilgisi verilirse ve daha sonra hareketleri verilirse o daha kalıcı olur ki, Cenâb-ı Hakk’ın sistemi de budur zâten.  Hira dağında Efendimize (s.a.v) “İkra” kıraat et, oku denmesi ilmi gösteriyor, Efendimiz (s.a.v) üç defa okuyamam diyor o zaman nasıl okunacağının yolunu gösteriyor. “Rabbinin ismiyle” yani Rab mertebesinden rububiyyet mertebesinden başlayarak oku, çünkü ondan evvel zâten ef’âl mertebelerini diğer peygamberler getirdi. Rabb kelâmının hakiki mânâsını idrak etmedikçe ve elimizi kaldırdıkça hep hayali Rabbimize yönelmiş oluruz Rabbi hasımıza yönelmiş oluruz. Rabbi has, her insân-ı hükmü altında tutan Esmâ-i İlâhiyye’den bir tânesi, Rabbi has demek başka bir Rab değil, her esmâ bir Rab’tır yani terbiye edicidir, her varlık kendinden bir aşama sonrakini terbiye eder, her varlık birbirinin Rabbidir terbiye edicisidir. Anne baba çocuğunun Rabbidir terbiye edicisidir, İbrâhîm (a.s.) bir gün annesine sormuş Rabbin kim diye, baban oğlum, diye cevap vermiş, babamın Rabbi kim demiş, annesi Padişah demiş, bu sefer padişahın Rabbi kim diye sorunca annesi ben o kadarını bilmem diye onu cevapsız bırakmış, mağaradan ilk defa bir gece dışarıya çıkartıldığı zaman gördüğü gökyüzü manzarasındaki en parlak yıldıza benim Rabbim bu diyor, daha sonra ay çıkınca bu daha büyük benim Rabbim bu diyor, sabah olup hepsi kaybolup güneş çıkınca bu sefer benim Rabbim bu diyor ne zaman ki akşam olup güneşte kayboluyor. Benim Rabbim bu da değil, böyle batıp çıkanlardan Rab olmaz diyor olsa olsa benim Rabbim bütün bunları meydana getiren Rabbül Erbab’tır diyor ve oraya ulaşıyor ve kendini oraya yöneltiyor.  

Yûsuf (a.s) da zindandan çıkarken “Ya sahibeyis-sicni e erbabün müteferrikune hayrun emillahul Vahıdül Kahhar;”(Yusuf 12/39.Ayet) yani "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlı, yoksa Vâhid-ül Kahhar olan Allah mı?" diyerek, orada gerek zindan arkadaşlarına, gerek bizim gönül zindanımızdaki Esmâ-i İlâhiyye’ye seslenerek ve hayal ve vehmimize hitaben farklı farklı edindiğiniz Rablar mı daha hayırlıdır yoksa tüm bunları meydana getiren Rabbül Erbab mı daha hayırlıdır diyerek büyük bir ders veriyor,. Varlığımız da tersiri daha fazla olan esmâ bizim Rabbi has’ımızdır yani görevlidir bizde işte biz bunları tarik, hal, hakikat mertebesi yoluyla idrak ettiğimizde ki gerçek tarikat budur zâten yani Rabbül has’tan, Rabbül Erbab’a yönelmemizdir. Esmâ-i İlâhiyye’nin herhengi biri bizim üzerimizde tesirde iken o Esmâ-i İlâhiyye’yi geçip câmi isim olan Allah ismine ulaşmamız gerekiyor yani Allah isminin hakiki mânâsına ulaşmamız gerekiyor.  

Zât ismine çünkü bizim kaynağımız orası eğer Esmâ-i İlâhiyye’deki Rab mertebesinde kalırsak esmâ düzeyinden feyz almış oluyoruz. Orası da Hakk, Hakk’tan gayrı değil ama esmâ yani isimler mertebesidir. Tarikat mertebesi, orada kalıp hayatımızı o düzeyde sürdürdüğümüz sürece zulüm ehli olmuş oluyoruz. Onu aşıp hakikate, hakikatten marifete geçmemiz ve marifetullah’ta gerçek Allah’ı tanıyıp abdullah olmamız gerekiyor, (s.a.v) Efendimizin birinci vasfı abdûHu, Hu’nun kulu Hu’da Zât ismi, abduHu ve rasûluHu diyor, dikkat edelim risâleti arkadan geliyor evvelâ abdiyyeti geliyor. Esmâ-i İlâhiyye’yi en geniş şekilde bu âlemde zuhura çıkarması onun abdiyyeti, kulluğu yani, herbirerlerimiz Esmâ-i İlâhiyyenin ne kadarını ortaya çıkarabilirsek Allah’ın o kadar kuluyuz, işte herbirerlerimiz Zât mertebesi itibarıyla oraya ulaşmamız gerekiyor ki, Rabbül Erbab denilen yere yani merkeze ulaşmak diyelim. 

Bu hakikatleri idrak ettikten sonra kılınan namaz gerçek abdiyyet mertebesinde olan namazdır ki o mertebede İlâh-î varlığınla yani senin kendi varlığınla yani Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu varlığınla İlâh-î varlığın önünde huzura durmak olur ki işte gerçek namaz bu ve bunu namazın dışında düşüncende faaliyete geçirdiğin sürece salat-ı daimun üzeresin.  

Çok güzel bir ifade var “Eraeyte menittehaze ilâhehu hevahu” (Furkan, 25/43. Ayet) yani “Hevasını İlâh edineni gördün mü?” Burada İlâh ve Rabb edinmesi İlâh-î değil beşeri mânâ da yani kim nefsâniyyet’ine düşmüşse akl-ı küll’den haber almıyorsa yani Kûr’ân’ı Kerîm’in hükmünün dışına çıkıyorsa benim aklım bana yeter diyorsa hani batı da var ya aklını İlâh edinenler ve aklı en büyük varlık zannedenler. Biz aklımızla şuurumuzla buluruz doğruyu yaşarız diyenler ve İlâh-î hitaba kulak tıkayanlar yani aklı küllden gelen bilgileri kabul etmeyip aklı cüz ile hakikatleri aramaya çalışanlar işte bunlar kendi nefislerini ilah edinen kişiler.  

İnsanlar değişik yapılardadır. Her birerlerimize Rabbinı anlat desek herbirimiz değişik ifadelerle anlatırız. Bir insânın İlâh-î kaynaktan aldığı bilgiler var, Rahmani olan bilgiler var bu bilgilerde iki yönlüdür,  biri şartlanmış olarak aldığı yani sınırlı olarak aldığı bilgiler, bir diğeri, gerçek kaynağından hakikatinden sınırsız olarak aldığı bilgiler, işte bizim eksikliğimiz u İlâh-î kaynağı çok sınırlı kullanmamızdan kaynaklanıyor. Aklı kül bizde olduğu halde, batı ise aklı cüz’ünü geliştirip, kullanarak bizden daha fazla aklını kullanmış oluyor, ne acı bir hadisedir bu ve bizler onlardan meded umuyoruz, onların kanunlarını alıp tatbik etmeye çalışıyoruz, bu durum bizim elimizdeki hukuku hakkıyla değerlendirememizden kaynaklanıyor, eksiklik bizim tatbikatımızda.  

Bu şekilde kendinde hayal ve vehmi rabb’ı, İlâh edineni gördün mü? Diyor. 

Bizim Rabbi has diye bahsettiğimiz bu Rabbin dışında, bu Rabbi has Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesi’nden, biz Rabbi has’ımız bile gitsek yine onlardan çok üstünüz. Çünkü Rabbi has’ın aslı Rabbül Erbab’ta, Esmâ-i İlâhiyye sıfata bağlı sıfat zâtına bağlı ama bizim yolumuz o kadar açık o kadar engin o kadar uçsuz bucaksız ki, Rabbi has’ında kalma Vâhid ve Kahhar olan Rabbül Erbab’a ulaş diyor, Cenâb-ı Hakk. 

       “li menil Mülkül yevm* Lillâhil Vahid’il Kahhar”(Mü’min 40/16.Âyet) yani “Bugün Mülk kimindir? Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır”  İşte bizim bu Âyetin hükmünü bu dünyada yaşamamız gerekiyor. “Bugün mülk kimindir” dediği genel olarak yaşanacak hâdise, ahirette kıyamet kopup ortada hiç bir varlık kalmayınca Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendine seslenecek. “Bugün mülk kimindir” diye ve ortada kimse kalmadığından yani Cenâb-ı Hakk ortadaki varlıkları Vâhid ve Kahhar ismiyle kaldırdıktan sonra, “Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır” diye cevap verecek. İşte bu o gün olacak hâdise, fakat bu hâdisenin bugün bizlerde olması lâzım çünkü Âyetin enfüsi tahakkuku var, bunlar olmazsa tam bir dervişlik hayatı ortaya gelmez. Kendinin dışında ne varsa etkisiz hâle getirmesi demek, kendimizin dışında ne varsa, zâtımızın dışında ne varsa, kendi varlığımızda içinde olmak üzere ortadan kaldırmamız gerekiyor demektir. Ne zaman ki Kahhar esmâsı biz de zuhura çıktı. Yani bizim hayali ve vehmi var zannediğimiz varlığımızı ortadan kaldırdı ve biz salt Nur olarak, salt ruh olarak kaldık nefsi emmâre, levvâme, mülhime diye bişeyler kalmadı, kaldıysa da bunları olumlu yönde kullanmaya başladık. Ve onların kendilerine ait bir faaliyet sahaları kalmadı, işte orada o gün bizde bu hâdise tahakkuk etti demektir yani kıyametimiz kopmuş oldu.  

       “ekimus salate” dediği bu hâdisedir “ayağa kalk” Allah’ın huzurunda, İlâh-i varlığın olarak ayağa kalk demek, beşeriyet kabrinden kurtul ve ayağa kalk hakiki benliğinle ibadetini yap, namazını kıl demektir. Kıyamette o demek ya zâten, kıyam et, ayağa kalk, işte Vâhid ve Kahhar olan Allah biz de zuhur ettiği zaman gerçi  o her zaman var da, biz idrak ettiğimiz zaman çünkü yok olan bir şey zâten olmaz eğer biz âlemde varsak hayali veya gerçek olarak, Allah muhakkak biz de mevcuttur, biz O’nun Hayy ismiyle hayattayız, O’nun Rahmân ismiyle rahmetteyiz O’nun Subûti sıfatlarının hepsi bizde mevcut, Cenâb-ı Hakk’ın bizler küçük birer zuhurlarıyız, Esmâ-i İlâhiyye’nin de zuhurlarıyız, halife bu demek işte, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesi’nin o varlıkta zuhurda olması onun vekili olması demek, yalnız bizde onun numunesi var kendisin de sonsuzu var, Mevlânâ Hz.leri bu hâdiseyi şöyle anlatıyor “manav dükkanının önünde tezgahlar vardır ve her üründen birer ikişer kg.vardır, bu demektirki bunların devamı içeridedir”, işte insân tabiri câizse İlâh-î varlığın mostrosudur yani göz önüne getirmiş olduğu sûretidir, şeklidir, numunesidir, eğer biz bu hakikatimizi idrak etmezde kendimizi ayrı varlık olarak zanneder, yaşar ve dünyadan gidersek yukarıdaki Âyetin hükmü altına girmiş oluyoruz ne yazık ki yani bâtıl ile Hakk’ı örtmüş oluyoruz, bu hakikatleri dışarıda değil evvelâ kendimizde araştırıp idrak etmemiz gerekiyor ve işte o zaman bizim kıyâmetimiz kopmuş oluyor “Bugün mülk kimindir” sorusuna cevabı kendi varlığında ve kendi varlığıda kalmadığından, başka bir deyişle nefsaniyeti kalmadığın dan yine senden konuşan Hakk olacak “lillâhil” Allah’ındır, nasıl “ Vâhid ve Kahhar olan”. Allah kalır o bedende ve o bedeninde kıyameti kopmuş olur. İşte bu halde günde beş defa namazını kılan kimse özel olarak Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna Zât mertebesi itibarıyla şeriat, tarikat, hakikat, marifet ve İnsân-ı Kâmil mertebelerini temsilen beş defa girdiğinde Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda özel olarak durur. Namaz aralarında da hususi olarak durur çünkü o zaman günlük işlerini de yapar oradaki ruhsatla ama aklı ve gönlü Hakk’ta olduğundan yine namaz içinde sayıldığından “salât-ı dâimûn” olur. Bir beş vakit namaz var, bir salât-ı vusta-ara namazı, var birde salât-ı dâimûn var yani kendi hakikatinin gerçeğiyle hayatını sürdürmesidir. 

       Ve zekâtlarınızıda verin, Zekât ne demektir, temizleyici demek, Cenâb-ı Hakk’ın sana lütfetmiş olduğu bu bilgileri karşı tarafa da aktararak ondaki benlik, nefis, hayal ve vehim kirlerinden onu temizlemek senin zekâtın’dır, mânevi zekâtındır, ilmi zekâtındır, para vs. şeyler vermek malının zekâtıdır, tabi ki evvelâ kendini temizlemen şarttır. 

       Ve rükû edicilerle beraber rükû ediniz;  

Kendi başınıza olmuyor, çünkü kendi başınıza yaptığınız zaman bu iş taklitçilik olur yani tam hakikatine ermeden yapılmış olur, bu işleri daha evvelce öğrenmiş bilen kimselere uyarak evvelâ rükû ediniz. Rükû Mûseviy’ yet mertebesidir, kıyam İbrâhîmiyyet mertebesi, secde İseviyyet mertebesi, tahiyyat Muhammediyet mertebesi dir. Ve tahiyatta oturan kişi duruş şekliyle “Muhammed” yazmaktadır, baş “Mim” ayaklar “Ha” topuklar yine iki tane “Mim” kollarda “Dal” okuduğumuz zaman Muhammed (s.a.v.) yazar haliyle ve şekliyle, sağdan da baksak aynıdır, soldan da baksak aynıdır, işte namaz içerisinde kişinin bütün bu seyri süluku yaşamış olması gerekir.  

Burada neden Mûseviyet mertebesinden yani rükûdan bahsetmiş, çünkü hakikat-i Mûseviyye’yi idrak etmişlere ulaşın evvelâ diyor ve rükûnun hakikatini idrak edin, rükûda hayvanlık mertebesini yani hayvani gıdaların hakikatini idrak edin. O hayvanları yemek sûretiyle onlar bizim vücudumuza intikal ediyor daha evvel nebat halindeyken önce hayvana sonra da kendisini yiyen insân’ın varlığına ulaşmış oluyor (bunları tabii olarak yapıyoruz ama çok enterasan yaşantılar içindeyiz ve şartlanmış olduğumuzdan bunlar bize çok basit sıradan hadiseler geliyor). İşte bu gıdalar bizde düşünceye, düşünce mânâ’ya, mânâ da Nûr’a ulaştığından, biz mânâ olarak Hakk’ın huzurunda durduğumuz zaman ve o mânâları okuduğumuz zaman onlaro Cenâb-ı Hakk’a ulaştırıyoruz, mirac ettiriyoruz. Biz farkında olmadan onların mirac, kanalı mirac yolu oluyoruz “cem’ül cem’ül cem ile fetholdu ebvabül Hüda” demişler yani ef’âl âlemi’nin cem’i tevhidi, esmâ âleminin cem’i tevhidi, sıfat âleminin cem’i tevhidi ve ebvvabül Hüdâ Zât âleminin cem’i fetih oldu, cem’lerle fetholunur ancak ve Mirac-ı Şerif meydana gelir.  

İşte sofraya konan çeşitli türlü yiyecekler insânda cem oldu. Biz onlardan aldığımız gıda ile dua ettik, konuştuk, ağzımız çalıştı, gözümüz çalıştı, aklımız fikrimiz çalıştı. Ve bunlar bizden bir Nûr olarak kelâm-ı İlâh-î olarak çıktı ağzımızdan, böylece onun yeri Zât mertebesi Hakk’ın huzuru işte onlar bize bir taraftan gıda oluyorken, biz onlarla hayatımız sürdürüyorken, onlar da bizden menfaatlenerek Hakk’ın huzuruna çıkmış oluyorlar, biz onları mirac ettirmiş oluyoruz. İşte eskilerin kırıntıyı dahi ziyan etmemeleri bu hakikate dayanıyor, o kırıntı yere düştüğü zaman artık bir daha kimbilir ne zaman mâden, nebat, hayvan aşamasına girecek sonra ibadet yapan bir insân onu yiyecek sonra miracını yapacak kaç sene geçecek, bakın basit gördüğümüz hadiseler ne kadar mühim meseleler oluşturuyor. İşte biz farkında olmadan gaflet ehli olsakta söylediğimiz sözler hakikat olduğundan onlar bizde miraclarını yapıyorlar, ne yazıktır ki insânoğlu başka varlıkları mirac ettirirken kendisi süfliyatta kalıyor gafletinden, işte ilk önce kendi miracımızı hakkıyla yapıp onların miraclarını da daha kemâlli yaptırmamız gerekiyor.[131]  

------------- 

وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ لاَ تَعْبُدُونَ إِلاَّ اللّهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَقُولُواْ لِلنَّاسِ حُسْناً وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنكُمْ وَأَنتُم مِّعْرِضُونَ {البقرة/83}

(Bakara Sûresi 83-) Ve iz ehazna miysaka beniy israiyle la ta'büdune illAllahe ve Bilvalideyni ihsânen ve ziylkurba velyetama velmesakiyni ve kulu linnasi hüsnen ve ekıymusSalate ve atuzZekate, sümme tevelleytüm illâ kaliylen minküm ve entüm mu'ridun; 

 (2/83) “Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.” 

********* 

O vakti hatırla ki söz almıştık beni İsrâîl’den, Allah’tan başka hiçbir şeye ibadet etmemek için ve Anne, baba’ya ihsânla muamele edeceksiniz, yakın akrabalara, yetimlere, miskinlere, insânlara güzel söz söylemek için söz almıştık. Namazınızı kılın, zekâtlarınızı verin diye söz almıştık, bütün bunlardan sonra siz döndünüz, ancak sizin içinizden az bir kısmı bunları yaptı. 

Beni İsrâîl derken gece yürüyenlerin çocukları yani dervişlerden Cenâb-ı Hakk söz almıştır, ne zaman? Biat ettikleri zaman, yani kişi buluğa erip İslâmiyetin zâhirî hükümlerini yerine getirmeye başladığı vakit vermiş oluyor biatını, bu birinci biat, birinci misak sözü tutmak mânâsınadır. Yani Cenâb-ı Hakk’a karşı İslâmi fiileri işlemeye başlayan kimse bunları sözleşmiş oluyor, ahidleşmiş oluyor, ben bunları yapacağım diye, buradaki misak tarikat düzeyi misak, beni İsrâîl tarikat mertebesinin karşılığı olduğundan tarikat mertebesindeki misak yani sözünü tutmak.  

Bunların başında gelen söz “la ta’büdune illAllahe” Allah’tan başka hiçbir şeye tapmamak, yani O’nun dışında hiçbir şeye muhabbet beslememek. Bu da sadece fiili olarak başını secdeye koymak şeklinde tapmak değil, kişinin neye muhabbeti varsa ona tapıyor demektir, bu muhabbet olmayacak mı, gayet tabi olacak ama Allah sevgisinin altında olacak, herşeyin düzeyi kendi boyutunda olacak, en üstte Allah muhabbeti olacak. 

Anne ve babasına’da güzellikle muamele edecek, bu zâhir ifadesi, bâtın ifadesi  olarak tarikat mertebesinde kişinin bağlı olduğu yer onun ebeveynidir, validesidir yani ruh annesi ruh babasıdır. Bunlara ihsânda bulunacak yani varsa mürşidine ihsânda bulunacak, şeriat mertebesinde anne babasına birşeyler vermek, yemesini içmesini düzenlemek, tarikat, hakikat mertenesinde ise marifetullah’ı idrak etmeye çalışmak, müşahede halini idrake çalışmak, ihsân neydi? “Her ne kadar sen şimdilik görmüyorsanda Rabbinın seni gördüğünü düşünerek ibadet etmek”  şeriat mertebesinde ihsânın başlangıcı, tarikat merftebesinde valideye ihsânda bulunmak, valideyi marifetullah hükmü içerisinde İlâh-î varlığın zuhuru olarak müşahede etmek yani hakikati İlâhiyye’nin orada zuhuru olduğunu idrak etmek. 

Yakın akrabalarına ihsânda bulunmak, zâhir olarak kişinin kardeşleri v.b. yakın akrabalarıdır, bâtın olarak yol ehli, yol kardeşleri yakın akrabaları, belki sülâle olarak değişik yönlerden geliyoruz ama bâtıni olarak yakın akrabalar hükmündeyiz. 

Yetimlere ihsânda bulunmak, yani babası olmayanlara ihsânda bulunmak, yani herhangi bir yola intisab etmemiş kişilere yolu tarif etmek, onları da yol ehli yapmak, ihsân alıp muhsin olmasına yardımcı olmak.  

Ve miskinlere ihsânda bulunmak, fakir az bir malı ile en alt seviyede yaşayan kimse, fakat miskin hiçbirşeyi olmayan kimse demek, miskinin üstünde bir çulu var o kadar, zâhir olarak böyle, fakat bâtında sükûn ehli demek, sakinleşmiş, sükut etmiş, nefsinden kurtulmuş sakin olmuş kişiye miskin denir. 

İnsanlara güzel sözler söylemekle misak aldık, durup dururken kimseye bağırma, karşı taraf sana bağırıyorsa bile sen yine yumuşaklıkla hareket et ki, bu daha beni İsrâîl mertebesinde olan bir şeydir.  

Namazlarınızı dosdoğru kılın, bakın bu Âyetle namazın beni İsrâîl’e farz olduğu net olarak belirtilmiştir ve zekâtlarınızı verin. Sonra siz döndünüz, sizden az bir kısmı bu ahidleri tuttu, diğerleriniz sözlerinden ayrıldınız.  

Yukarıdan aşağıya Cenâb-ı Hakk önem  sırasına göre evvela Allah’a itaati ve ibadeti, ondan sonra valideye ihsânı, ondan sonra yakın akrabaya ihsânı, ondan sonra yetimlere ihsânı ondan sonra miskinlere ihsânı, insânlara güzel söz söylemeyi, namazları dosdoğru kılmayı, zekâtları vermeyi hüküm olarak beni İsrâîl’den söz aldı.[132] 

------------- 

وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ وَمَا تُقَدِّمُواْ لأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ {البقرة/110}

(Bakara Sûresi 110-) Ve ekıymus Salate ve atuzZekâte ve ma tukaddimu lienfüsiküm min hayrin teciduhu indallah* innAllahe Bi ma ta'melune Basıyr; 

 (2/110) “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.” 

********* 

Namazlarınızı dosdoğru kılın, zekâtlarınızı verin, nefisleriniz için ne takdim etmişseniz yani ne göndermişseniz kendi nefisleriniz için hayırdan yana Allah’ın yanında onu bulacaksınız.  

Sizin için, bedeniniz için, ruhunuz için demiyor. Nefisleriniz için ne takdim etmişseniz Allah’ın yanında onu bulacaksınız, yani bugün ne göndermişsek şu anda nereye gittiğini bilemiyoruz ama o gönderdiğiniz şeyleri Allah’ın yanında bulacaksınız deniyor. Muhakkak ki Allah sizin amellerinizide görücüdür, nerden görüyor, bizim Yaptığımızı yine bizden görüyor, bizim gözümüzden bizden bizi görüyor yani bir başka gözle bir başka yerden bakarak değil.[133]   

------------- 

لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ {البقرة/177}

(Bakara Sûresi 177-) Leysel birra en tüvellu vücuheküm kıbelel meşrikı vel mağribi ve lakinnel birra men amene Billahi vel yevmil ahıri vel Melaiketi vel Kitabi ven Nebîyyiyn* ve atelmale alâ hubbihı zevil kurba vel yetama vel mesakiyne vebnes sebiyli ves sailiyne ve fiyrrikab* ve ekamesSalate ve atezZekate vel mufune Bi ahdihim iza ahedu* vas Sabiriyne fiyl be'sai ved darrai ve hıynel be's* ülaikelleziyne sadeku* ve ülaike hümül müttekun; 

 (2/177) “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere imân edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” 

********* 

      Birr, İyilik yapmak sadece şöyle yapmak değildir, yüzlerinizi doğuya veya  batıya çevirmek ebrar mertebesine ulaşmak yani Birr değildir, yeterli değildir. Birr’e ulaşmak Allah’a imân etmek, ahirete imân etmek, meleklere imân etmek, kitaba imân etmek, peygamberlere imân etmek, malından vermektir ama sevdiğin maldan vermektir. Yakın akrabana, yetimlere, miskinlere, yolda kalanlara, dilencilere ve kölelere bunlara yardım etmen gereklidir, namazını dosdoğru kılmaktır, zekâtını vermektir, ahd ettiğin zaman ahdini ifa etmektir, zorda ve sıkıntıda sabretmektir.  

İşte bunlar tasdik etmişlerdir ve doğru kimselerdir. İşte bunlar ittika sahipleridir, önceki Âyette belirtilen hallere düşmemek için daha dünyada iken bu hallere yapışmak lâzım geldiğini Âyeti Kerîm’e belirtiyor, yani Birr olmak için sadece yüzünüzü Kâbeye veya Mescidil Aksa’ya dönmeniz yeterli değildir deniyor, bu gerekli ama bunun arkasından da  sayılanların yapılması gerekiyor. 

Meleklere bir genel olarak imân vardır. Bir de meleklerin hakikatini idrak edip bütün âlemde zuhura gelmiş olan hadiselerin herbirinin her an bir melek tarafından var edildiğini hayata çıkarıldığını ve bu meleklerin de Allah’ın gücünden kuvvetinden başka bir şey olmadığını düşünerek, bütün bu âlemin İlâh-î varlığın gücüyle ortada olduğunu ortaya geldiğini böylece anlamak vardır. Melek diye belirtilen şeylerin kendi başlarına ayrı birer varlıklar değil, Allah’ın Esmâ-ül Hüsna’sının zuhura getirdiği kuvvetlerden başka bir şey olmadığını çok kolay anlayabiliriz. Melek kuvvet demek zaten, onun için bir yağmur tanesini dahi onun vekil olan esmâsı alır yere indirir, yani Allah’ın gücüyle o olur. Düşünün şimdi, Allah’ın o kadar çok melekleri var ki insân aklıyla ne saymak ne de hesap etmek mümkün değildir. Nerede ne meydana gelecekse anında onun meleğini hâlkediyor orada ve o melek, o güç onu zuhura getiriyor, kimin kafasında ne kadar bir anlayış programı varsa o meleği o şekilde hâlkediyor, yani kendi meleğini kişi kendisi hâlkediyor, ama Allah’ın melekleri Allah’a göre hâlkediliyor. 

Kitaplara imân, bu genel kitaplar olduğu gibi herbirerlerimize gelen ilim kitaplarıdır da. 

Yakın akraba ne demek, herbirerlerimiz birbirimizin yakın akrabalarıyız ve ayrıca Allah’ın akrabalarıyız. Ehlullah Allah ehli demektir, Allah sohbetinin olduğu yerde onun Beyti vardır, yani Allah’ın evinde Allah’ın sohbetini yapmaktayız. Allah ehliyiz, yani ehlullah hükmünde, işte Allah’a yakınlığımız gönülden, içten, ne kadarsa kurbiyetimiz o kadardır. Uzakta olanlara değil de bunlara ver deniyor, kurbiyette olanlara Hakk’a kûrb’ân olanlara, kûrb’ân bilindiği gibi aynı zamanda yakınlık demektir. 

Ve yetimlere, yetim babasız olan demek, yani İseviyet mertebesinde olanlara da ver, çünkü sen Muhammediyyet mertebesindesin deniyor.  

Miskinlere ver, miskin sâkin olan, sükûnette olan demektir, yani kendisine ait hiçbir varlığı olmayan kimse, fakir belirli bazı şeyleri olan, ama zor hayat yaşayandır, miskin ise zâhirde kendine ait hiçbir şeyi olmayan, bâtındada nefsaniyeti olmayan demektir, işte ona kendinin hakikatini vermek lâzım, İlâh-î hakikati ona vermek lâzımdır.  

Ve yolda kalanlara da yardımcı olmak, bunlar talebeler de olabiliyorlar. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de Hakk yolunda olan kimseler demektir, yani mânevi yol ehli olanlara da yardım edin ki esas yardımda bu oluyor, zâhiri yapılan yardım ancak dünyadaki ihtiyacını gidermek için olan bir yardımdır, ama bâtıni yol ehline yapılan yardım ebedidir.  

Dilencilere, onlarda, zâhir olarak bildiğimiz fakirler olup dilenenlerdir, birde Hakk’ın gani kapısında fakr ile dilenenler yani İlâh-î ilme talip olanlardır, İlâh-î ilmi dileyenlerdir. Bu avami mânâ da dilenmek değilde murat etmek mânâsınadır. 

Ve kölelere, gerçi zamanımızda zâhiri kölelik fiilen kalkmış gibi ama aslında bu kölelik günümüzde çok daha ağır bir şekilde sürdürülüyor. Şimdi maddenin kölesiyiz, kimse bizi tutup bir yerlere götürüp suçsuz yere, hapse atmıyor ama madde öyle bir boğazımıza sarılmış ki bizi kendi istikametine doğru alabildiğine koşturarak götürüyor. İşte bu tür nefis kölelerine, onlara kendi hakikatini anlatmakta onları hürriyete kavuşturmaktır, fakat para vermek sûretiyle değil, kendisini kendisine tanıtmak sûretiyle, nefsinin köleliğinden kurtarmak sûretiyledir. 

İşte bunları yapması lâzımdır ve namazını dosdoğru kılması lâzımdır, yani namazın hakikatini tamamıyla yerine getirmektir. Şeriat mertebesinde kulluk hükmü içerisinde namazını en güzel şekilde, tarikat mertebesinde muhabbetin en güzel şekliyle, hakikat mertebesinde kendini tanıyarak en güzel şekilde, marifet mertebesinde Allah’ını tanıyarak en güzel şekilde ikâme etmesi lâzımdır. İkâme demek bu, kaim olma, hangi mertebede ise o mertebenin hakkıyla orada kaim olma ve ahlâkıyla orada kaim olmadır. Câmi’de herkes namazını bir başka türlü kılar, bir başka türlü düşünce içerisinde bir başka yapıda kılar fakat namazın aslı değişmiyor, tabii kişi fiilini değiştirse de namazın aslı değişmiyor. 

Zekâtını vermesi lâzımdır, maddi zekâtını verdiği gibi bâtıni zekâtını vermesi lâzımdır, yani ilmin zekâtını vermesi lâzımdır. 

Ahd ettiği zaman ahdini yerine getirmesi, yani bir şeye söz verdi ise ister yazılı olsun ister olmasın sözünü yerine getirmesi gereklidir. 

Zorda ve darda kaldığı zaman sabretmesi, hemen feryat figân etmemesi, ümitsizliğe düşmemesi lâzımdır. İşte bu kimseler tasdik etmişlerdir, doğru kimselerdir, hakikat olan kimselerdir, işte bunlar ittika sahibidirler. 

Yukarıdan beri sayılan özellikler kimde varsa bunlar ebrar zümresindendir, yüzünüzü sadece doğuya veya batıya çevirmeniz ebrar değil bu yukarıdan beri sayılan hasletler kimin üzerindeyse onlar ebrar’dandır, ebrar tarikat mertebesinin kemâlatıdır, tenzih mertebesinin kemâlatıdır.[134]

------------- 

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ {البقرة/277}

      (Bakara Sûresi 277-) İnnelleziyne amenu ve amilus salihati ve ekamus Salate ve atevüz Zekate lehüm ecruhüm ınde Rabbihim* ve la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun; 

(2/277) “Şüphesiz imân edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.” 

------------- 

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّواْ أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةً وَقَالُواْ رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ لَوْلا أَخَّرْتَنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ قُلْ مَتَاعُ الدَّنْيَا قَلِيلٌ وَالآخِرَةُ خَيْرٌ لِّمَنِ اتَّقَى وَلاَ تُظْلَمُونَ فَتِيلاً {النساء/77}

(Nisâ Sûresi 77-) (Elem tera ilellezîne kıle lehüm küffu eydiyeküm ve ekıymusSalâte ve atüzZekâte, felemmâ kütibe aleyhimül kıtalü izâ ferîkun minhüm yahşevnenNase kehaşyetillâhi ev eşedde haşyeten ve kâlu Rabbenâ lime ketebte aleynel kıtal* levlâ ahhartena ila ecelin kariyb* kul meta'uddünya kalîlün, vel ahıretü hayrun limenitteka ve lâ tuzlemune fetîlâ; 

(4/77) “Kendilerine, "Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekâtı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?" derler. Onlara de ki: "Dünya zevki ne de olsa azdır, ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez." 

------------- 

لَّكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا {النساء/162}

 (Nisâ Sûresi 162-) LâkinirRasihune fîl ılmi minhüm vel mu'minune yu'minune Bi ma ünzile ileyke ve ma ünzile min kablike vel mukımînes Salâte vel mü'tunez Zekâte vel mu'minune Billâhi vel yevmil ahır* ülâike senü'tîhim ecren azîmâ;) 

      (4/162) “Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve imân edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere imân ederler. Onlar, namazı kılan, zekâtı veren, Allah'a ve ahiret gününe imân edenlerdir. İşte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.” 

------------- 

وَلَقَدْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَآئِيلَ وَبَعَثْنَا مِنهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا وَقَالَ اللّهُ إِنِّي مَعَكُمْ لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصَّلاَةَ وَآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ وَآمَنتُم بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَأَقْرَضْتُمُ اللّهَ قَرْضًا حَسَنًا لَّأُكَفِّرَنَّ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَلأُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ فَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ {المائدة/12}

(Maide Sûresi 12-) (Ve lekad ehazAllahu mîsaka beni isrâîl* ve beasna minhümüsney aşere nekîba* ve kalAllahu innî meaküm* lein ekamtümüs Salate ve ateytümüz Zekâte ve amentüm Bi rusulî ve azzertümuhüm ve akradtümullahe kardan hasenen leükeffirenne anküm seyyiatiküm ve leüdhılenneküm cennatin tecrî min tahtihel enhar* femen kefere ba'de zâlike minküm fekad dalle sevaes sebîl;) 

(5/12) “Allah, İsrailoğularından söz almıştı. İçlerinden on iki müfettiş göndermiştik... Allah şöyle demişti: " Ben, muhakkak sizinle beraberim. Namazı dosdoğru kıldığınız, zekâtı verdiğiniz, peygamberlerime imân ettiğiniz ve onlara yardımda bulunduğunuz, (mallarınızı) Allah yolunda güzelce sarfettiğiniz takdirde, günahlarınızı mutlaka örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere korum. Fakat sizden her kim de, bundan sonra küfrederse, dosdoğru yoldan sapmış olur.” 

********* 

Beni İsrâîl’in kelime karşılığı “gece yürüyenler” olduğuna göre, Cenâb-ı Hakk hem genel olarak ahitlerini yerine getirmek üzere herkesten misâk aldı hem de Mûseviyyet mertebesinde olanlardan söz aldı. Bizlerde İslâm elbisesi giyerek bütün bu kapsama giren şartları yapacağımıza söz vermiş oluyoruz.  

Seyri sülûk yolundaki oniki mertebeye denk gelen oniki görevli her mertebeden bir görevlinin seçilmiş olduğunu gösteriyor. Cenâb-ı Hakk onlara ne kadar yakın olarak “Ben muhakkak sizinle beraberim” diyor ve bu yakınlık Beni isrâîl mertebesinde olan beraberliktir yâni esmâ mertebesinde olan beraberliktir. Cenâb-ı Hak sıfât mertebesi itibarıyla İsevîler ile ve Zât mertebesi itibarıyla Muhammedîler ile beraberdir.  

Seçilmiş olan nakipler ise seyri sülûkte hangi esmâ çekiliyor ise onun düşünce mertebesi ve onun kemâlâtıdır.  

Namaz Cenâb-ı Hakk’ın önünde Zâti İlâhîde beş vâkit durmaktır. Kendi varlığının O’nun varlığından başka bir şey olmadığını idrâk ve buna şükran olarak özel olarak O’nun önünde durmaktır. İnsan eğer idrâk ederse bu beş vâkit dışındaki diğer zamanları da namazdır ve buna dâimî namaz deniliyor. Burada fiili olarak dünya işleri yapılmasına rağmen akıl Hakk’tadır fakat yine de bölünmüştür. Beş vâkit namaz da ise hazerat-ı hamse mertebelerine karşılık olarak ef’âl, esmâ, sıfât, zât ve İnsânı kâmil olarak o mertebelerin hakîkatinin idrâk edilmesidir. İnsânı Kâmil mertebesinde yaşayan birinin namaz kılması özel olarak bireysel zâtı ile İlâhi Zâtının önünde durması yâni kendinden kendine bir hürmet ve saygı, anlayış manasınadır. Kişi ilk başta kendini tanımadığı için kendisini tanıyacak bir yer arıyor ve Allah aynasında kendisini seyretmeye başlıyor, ne zaman ki bu seyrin sonunda o aynadan gayrı bir şey olmadığını idrâk ediyorsun bu sefer Allah kişide kendisini seyretmeye başlıyor.  İşte salât dediğimiz bu oluşum hem sistem olarak hem mânâ olarak bu dünyadaki oluşumların en nadide olanlarındandır ve sadece insân bunu her mertebede gerçekleştirebiliyor ve Cenâb-ı Hakk’a muhatap olarak O’nun huzurunda konuşabiliyor. 

Zekât temizlenmek mânâsınadır. Maddi zekât verildiğinde kişinin kendi malı temizleniyor fakat manevî zekât verildiğinde karşıdaki kişinin malı temizlenmiş oluyor.  

Allah’a borç vermek, eğer kişide Cenâb-ı Hakk’ın zât tecellisi var ise ve çevresindekiler ef’âl, esmâ, sıfât tecellisi içinde iseler, kişi onların hakîkati olan Zât mertebesini onlara anlatıp, idrâk ettirdiğinde onları Allah’a ulaştırmış olacağından, bugünden Allah’a borç vermiş oluyor. Ve buna “karden hesenen-güzel borç” deniliyor.[135]  

------------- 

إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ {المائدة/55}

(Maide Sûresi 55-) (İnnemâ Veliyyükümullahu ve ResuluHU vellezîne amenüllezîne yukıymunes Salâte ve yü'tunez Zekâte ve hüm râkiun;) 

(5/55) “Sizin asıl dostunuz Allah'tır, O'nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekâtlarını veren ve rükû eden müminlerdir.” 

********* 

Bir kimsede Allah’ın nûru ilâhîsi zuhûr ediyorsa Velî ismi onlar içinde geçerli oluyor. Fiziken yakın olanlar değil Cenâb-ı Hakk’ın Veli isminin mahâlleri gerçek velîlerdir ki, bunlar da zât tecellisi içinde olanlardır. Bunların özellikleri, ilk önce imân etmiş olmaları. Daha sonra namazlarını dosdoğru kılmaları, bunun için ilk önce dış hükümlerinin tam olarak yerine getirilmesi, daha sonra bâtıni kaidelerinin yerine getirilmesi şarttır. Her ne kadar zekât verilen şeyler zâten temiz olsa da, bunların kazanılması Cenâb-ı Hakk’tan olduğundan ve kişi bunların kazanılmasında vesile olduğundan, Cenâb-ı Hakk burada diyor ki, “Benim sana verdiğim şeyin belli bir miktârını Benim için bir başkasına ver, çünkü bunda diğer esmâlarımında hakkı var orada”. Mânevi zekât ise, Hakk yolunda ne toplamış isen Hakk bilgisi olarak ve bu zekâtı alabilecek kimse karşında var ise yâni o ilme ihtiyâcı olup talep eden varsa ona yardımcı olman senin ilminin zekâtıdır. Bu zekâtı olanada o aldığı zekât sermâye oluyor ve daha sonra o kişi onun üreticisi olup belli bir süre sonra o zekât vermeye başlıyor.  

Rükû Mûseviyyet mertebesidir ve rükûya varmak demek yavaş yavaş kendi varlığının hakîkatini idrâk ederek fenâfillâh’a doğru gitmektir yâni sırâtullah yolunda gitmektir.[136] 

------------- 

وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ {الأعراف/156}

(Araf Sûresi 156-) Vektub lenâ fî hâzihid dunyâ haseneten ve fîl âhıreti innâ hudnâ ileyke, kâle azâbî usîbu bihî men eşâu ve rahmetî vesiat kulle şey’in, fe se ektubuhâ lillezîne yettekûne ve yu’tûnez zekâte vellezîne hum bi âyâtinâ yu’minûn. 

(7/156) "Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de ahîrette. Biz gerçekten de tevbe edip senin hidâyetine döndük." Buyurdu ki, azâbım var, onu dilediğime İsâbet ettiririm, rahmetim de vardır, o ise her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır. Onu da özellikle korunanlara, zekâtını verenlere ve Âyetlerimize inananlara mahsûs kılacağım. 

********* 

Bu dünyada yazılan hasene olarak irfan ehli daha bu dünyada iken Cenâb-ı Hakk’ın kendi güzelliğini ister yâni hakiki tevhid ehli olmayı ister. Burada onu bulamayan ahîrete götüremez zâten. Cenâb-ı Hakk vermeyi murat etmeseydi istemeyi talep ettirmezdi. Cenâb-ı Hakk’ın zâtını, hakîkatini, özünü, güzelliğini murat ediyorsak demek ki O bunları vermeyi murat etmiş ki bize istemeyi vesile kıldırıyor. Bizlerde biz istedik oldu zannediyoruz.  

Bu âyeti okuyunca kişinin aklına birçok sualler gelebilir. Cenâb-ı Hakk’ın azâb edici olmadığını düşünmemiz bizim için en iyi yoldur, fakat kim azâbı gerektiren fiiller yapar ise bir sonraki aşamada otomatik olarak onun karşılığını görecektir, işte ona o İsâbet etmiş olur. Eğer Cenâb-ı Hakk bir kimseyede iyilik vermeyi dilerse başta ona azâb gibi gözüken biraz zorluklar verir. Bu zorluklar ya geçmiş günahlarına onun için kefaret olur veya Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vereceği yeni rahmet için sebep olması içindir. Zorlukların gelmesi aynı anda Rabbinin kişiyle ilgilendiğini de göstermektedir, çünkü Cenâb-ı Hakk dilediğime İsâbet ettiririm diyor, insânlar arası ilişkilerde dahi kişiler kendilerine yakın olanları çevresinde ister.  

Ve devamında rahmetinin herşeyi kuşatmış olması, azâbında netice olarak rahmet olduğunu göstermektedir. Azâb hususi olurken rahmet umumi olmaktadır.  

Âyetlere îmân etmek, bütün âlemde görülenlerin Cenâb-ı Hakk’ın Âyeti olduğunu bilmektir. Herhangi bir varlıkta Hakk’ın varlığının olduğuna îmân etmek, Cenâb-ı Hakk’ın Âyetlerine îmân etmektir. Bu Âyetlerin hepsi muhteşem bir sanatın neticesinde ortaya çıkan şeylerdir ve Allah’ın varlığına ve birliğine herhangi bir şeydeki bir hareket dahi kafidir.  

Hep Kitâb-ı Hakk’tır eşya sandığın Ol okur kim seyri evtan eylemiş…[137] 

------------- 

فَإِذَا انسَلَخَ الأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُواْ الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدتُّمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُواْ لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَخَلُّواْ سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {التوبة/5}

(Tevbe Sûresi 5-) Fe-iżâ inseleha-l-eşhuru-lhurumu faktulû-lmuşrikîne hayśu vecedtumûhum vehużûhum vahsurûhum vak’udû lehum kulle mersad(in) fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte fehallû sebîlehum innallâhe ġafûrun rahîm. 

(9/5) “Haram aylar (süre tanınmış dört ay) çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” 

-------------

فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ {التوبة/11}

(Tevbe Sûresi 11-) Fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte fe-ihvânukum fî-ddîni venufassilu-l-âyâti likavmin ya’lemûn. 

(9/11) “Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.” 

------------- 

إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ {التوبة/18}

(Tevbe Sûresi 18-) İnnemâ ya’muru mesâcidallâhi men âmene billâhi velyevmi-l-âhiri veekâme-ssalâte veâtâ-zzekâte velem yahşe illallâhe fe’asâ ulâ-ike en yekûnû mine-lmuhtedîn. 

(9/18) İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.” 

********* 

------------- 

إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاء وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {التوبة/60}

(Tevbe Sûresi 60-) İnnemâ-ssadekâtu lilfukarâ-i velmesâkîni vel’âmilîne ‘aleyhâ velmu-ellefeti kulûbuhum vefî-rrikâbi velġârimîne vefî sebîlillâhi vebni-ssebîli ferîdaten minallâhi vallâhu ‘alîmun hakîm. 

(9/60) “Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 

------------- 

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {التوبة/71}

(Tevbe Sûresi 71-) Velmu’minûne velmu’minâtu ba’duhum evliyâu ba’din ye’murûne bilma’rûfi veyenhevne ‘ani-lmunkeri veyukîmûne-ssalâte veyu’tûne-zzekâte veyutî’ûnallâhe verasûlehu ulâ-ike seyerhamuhumullâhu  innallâhe ‘azîzun hakîm. 

(9/71) “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 

------------- 

وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا {مريم/31} 

(Meryem Suresi 31-) Ve cealenî mubâreken eyne mâ kuntu ve evsânî bis salâti vez zekâti mâ dumtu hayyen; 

 (19/31) “Ve beni nerede bulunursam bulunayım mübârek kıldı. Ve hayatta kaldığım sürece namazı ve zekâtı bana vasiyet etti (emretti).” 

********* 

Kim ki fenâfillâh mertebesinde Îsevîyyet halini yaşıyorsa Cenâb-ı Hakk (c.c.) onu her bulunduğu yerde mübârek kılmaktadır ve kendisi böyle olduğu için çevresine de bunu yayar, etrafında olanlar bunu bilseler de bilmeseler de bu yayılır. Günümüzde Îsevî oldukları söyleyen zümreler ne namaz kılmaktalar ne de zekât vermektedirler ve bu Âyeti kerîme ile de onların Îsâ (a.s.) ın gerçek ümmeti olmadıkları açık olarak ortaya çıkmaktadır. 

Ayrıca bizler ise bu mertebelerin hakîkâtlerini yaşıyor iken namaz ve zekât bize emrolunmaktadır. Bu âyeti kerîme ile de bu yolda olup “biz artık Hakk ile Hak olduk nereye ibâdet edeceğiz” diyerek ibâdeti bırakan kişilerin bu hükümleri-düşünceleri, ortadan kalkmaktadır. Üstelik bu mertebeye gelindiğinde ef’âl âleminde kılınan namazdan daha güzelini kılmamız lâzımdır ki, “ubudet” hakîkâtine erişmiş olalım.[138] 

------------- 

وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَكَانَ عِندَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا {مريم/55}

(Meryem Suresi 55-) (Ve kâne ye’muru ehlehu bis salâti vez zekâti ve kâne inde rabbihî mardıyyen.) 

(19/55) “Ve o, ehline namazı ve zekâtı emrediyordu. Ve o, Rabbinin katında râzı olunmuşlardandı.” 

*********  

İbrâhîmiyyet mertebesinin gerektirdiği bütün vasıfları ortaya koymasından yâni oradaki esmâ-i ilâhîyyenin kemâliyle zuhura çıkmasından dolayı esmâ-i ilâhîyye ondan râzıdır.[139]  

------------- 

وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ {الأنبياء/73}

(Enbiya Sûresi 73-) Vece’alnâhum e-immeten yehdûne bi-emrinâ veevhaynâ ileyhim fi’le-lhayrâti ve-ikâme-ssalâti ve-îtâe-zzekâti vekânû lenâ ‘âbidîn. 

(21/73) “Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi.” 

********* 

 Cenâb-ı Hakk Bizim emrimiz ile ifadesi le bu emrin zât’ından kaynaklandığını ifade etmektedir. 

Doğru yol “Sıratullah”ı gönseren önderler, İbrâhim (a.s.), Lut (a.s), İshâk (a.s.) ve Yakub (a.s.) dır. 

Bu peygamberler Ef’al mertebesi ve Esmâ mertebesi geçişinde yol gösteren önder peygamberlerdir.

İbrâhim (a.s) ef’al mertebesinin önderi, Eb-rahem, halkın babası ve Tevhid’in babası olan peygamberdir. Hakka olan şiddetli aşkından dolayı müheymen olarak adlandırılmıştır. Bu mertebede tüm fiilllerin, isimlerin (menfi-müsbet) zuhur yerlerinin Hakk’ın zuhurundan başka bir şey olmadığını idrak etmektir.

Lut (a.s) halkı tabiat ve hayvani şehavetten azgınlık içinde idi. Kendini inananları bu hâlden çıkarıp temizledi.

İshak (a.s.) Muhyiddin Arabi Hz. lerinin Fûsus’un da ifade ettiği gibi (zebih) kurban idi. Bazı âlimler de İsmâil (a.s.) ı kabul etmektedirler. Bu kanaldan manevi olarak Efendimiz (s.a.v.) ulaşılmaktadır. İshâk (a.s.) ile de zâhiren İsâ (a.s.) ulaşılmaktadır. Her iki yoldan rahmet olmaktadır. Kişinin kendini Hak’ka kurban ederek varlığını ifna etmesidir. 

Yakup (a.s.) ise İsrailoğlu ve Abdullah olarak anılmaktadır. Ailesini terk edip (isr) gece yürüyen ve evlatlarıda gece yürüyenin çocuklarıdır. Kim dervişlik dersini yapıyorsa, kitap okuyor, sohbet dinliyor tefekkür ediyorsa bu hakikat üzerine yaşıyordur.

Kim ki kendi varlığında bu mertebeleri yaşıyorsa kendisine bu hakikatler ilham ediliyordur. 

Kendilerine hayırlar işlemeyi; “Ev Hayna” biz hayır verdik. Peki, nerden bu hayır verildi? “Hayna” biz “hay” dan hayatımızdan verdik. Bu ise hakk’ın zamanıdır. Zamanını Hakk yolunda kullandığı süreler namazı ikame ettiği (ef’al mertebesinin hakikat-i) itibariyle ve aslının zekâtını hak yolunda vermesidir. 

Bunlar sadece Hakk’ın zat-ına zâti hakikatlerine ibadet eden kimselerdir. Burada ibadet “Abdiyyet” mertebesindendir. Kişinin kendi hakikati ile hakk’ın hakiketine fiili olarak yönelimidir. 

------------- 

الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ {الحج/41}

(Hac Sûresi 41-) Elleżîne in mekkennâhum fî-l-ardi ekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte veemerû bilma’rûfi venehev ‘ani-lmunkeri velillâhi ‘âkibetu-l-umûr. 

(22/41) “Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir.” 

********* 

 Onlar diye kast edilen; inananlar, müminlerdir. Mümin, müminin aynasıdır. Hak’ın aynası ise mümindir. Bu aynadan görünen Hakk’ın bir bakıma aynısı, bir bakıma ise gayrısıdır.

 Yeryüzü kişinin beden arzıdır. Bu beden arzında iktidara gelebilmek için, hayal cennetinde olan Âdem ve Havva hakikatini kişinin beden arzına indirerek… Meratib-i ilâhi üzerine ehlinden seyr-i sülük hakikatlerini tahsil etmesi gerekir. Ve en azından bunu ilm-i seviyede 12 mertebe üzere yaparak “Halife-i Şahsiyye” yani kendi kendinin halifesi olması gerekir.

 Beden Mekkesinde, gönül kabesi iktidar olur. 

Sen ona korkma, de Kûr'ân-ı Nâtık, Gönül Kâbe'sine gir, ol mutâbık. Devreyle, ol Kâ'be'nin etrafını, Devrederler bir gün gelir, şems-i zâtını. 

 Ancak o zaman namazı mi’rac hakikati üzere kılarlar. Ve nefis tezkiyesi yapmış olarak, zekâtları kendi varlılarında bulunan halklarına Hakk’tan aldığını verirler.

 Emr’i bil maruf ve neyh-i anil münker; şeriat ve tarikat mertebesinden iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktır.

 Kişinin nefis terbiyesi yapıp, kendi nefsine iyiliği emredip kötü ahlaktan men etmesi gerekir. Bu da sırat-ı müstakim üzere hareket etmektir. 

 Hakikat ve marifet mertebesinde de ise kelimelerin anlamlarına da bakmak gerekir.

 Ma’rûf iyilik anlamına geldiği gibi;

Sözlükte “bilmek” mânasına gelen irfân kökünden türetilen ma‘rûf kelimesi “bilinen, mâlûm olan nesne” anlamındadır. 

 Arif bilen Ma’rûf ise bilendir… Bunun asıl ve hakiki yönü ise; 

-----------

 Zât-ı mutlak kendini daha henüz her hangi bir vasfı ile vasıflandırmazdan evvel, yâni kendini bir isim ile vasıflandırmazdan evvel Ahadiyyetinde iken inniyyet-i ile, Hadîs-i Kûds-î de bildirildiği üzere, (Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.)

(Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim-arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.)

“Küntü” (Ben idim) ifadesiyle Zat-ı Mutlak kendine daha henüz bir isim vermezden evvel kendini isimsiz (ben) diye ifade ederek bildirmektedir. 

“Kenzen mahfiyyen” (gizli bir hazine.) ifadesi ile â’maiyytinin hakikatini bildirmektedir.

“Fe ahbebtü” (Sevdim-arzu ettim.) İfadesi ile, Zât-ı Mutlağın âlemde ilk olarak faaliyyete geçen sıfatının(hub) muhabbet sıfatı olduğunu bildirmektedir.

         “En urafe” (ârif olmak-bilinmeklik.) İfadesi ile bilmek ve yaşamak-irfaniyyet-i nin ne derece mühim olduğunu ve bilinçli sevginin irfaniyyet sıfatı ile güzel olduğunu bildirmektedir. T.B.

-----------

Ma’rûf, Arif olunan dır.

Münker; Sözlükte “inkâr etmek, bilmemek, hoş karşılamamak” anlamındaki nekr kökünün if‘âl kalıbından türemiştir.

Arif olmamayı, irfaniyetin önünde ki engelleri neyh eder, kaldırır.

-----------

وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا {الإسراء/81}

(17/81) (Ve kul cael Hakku ve zehekal batıl* innel batıle kâne zehuka;)

(Ey Muhammed!) De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkûmdur."

O mertebe için bunları yaparsanız Hakk size gelmiş olur yani Hakk sizi istilâ etmiş olur sonra bâtıl ise geçer gider. Hakk’ın gelmesi gerçek olarak Hakk esmâsı’nın senin bütün varlığını kuşatmasıdır, işte Hallac-ı Mansur bu mertebede “Enel Hak” demiştir.

Zaten aslında bâtıl diye bir şey yok idi, bâtılı biz icat ettik, hayalimizden icat ettik, Hakk-ı gönderdik onun yerine yine hayalimizden, benliğimizden yeni bir sistem oluşturduk. Ve bâtıl hükmüne sokarak bunu Hak zannettik, bireysel varlıklarımıza verdiğimiz kimlikler ile onları öne çıkardık Hakk batında kaldı ve bâtıl denilen zâhire çıktı. Hakikatler ortaya çıkıp hakikat yaşantısı bizde yerini bulunca o zaman hayalimizden ortaya koyduğumuz bâtıl kayboldu.[140]

-----------

 Küntü Kenzen (Gizli hazine) hadis-i şerifinde görüldüğü gibi, Niyet hayr (Arif-Ma’ruf, İnkar-Münker) bütün işlerin akibeti-neticesi Allah’a aitir. Sıratullah üzere “seyr-i anillah” Allah’tan Allah’a seyirdir. 

------------- 

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ {الحج/78}

(Hac Sûresi 78-) Vecâhidû fillâhi hakka cihâdihi huve-ctebâkum vemâ ce’ale ‘aleykum fî-ddîni min haracin millete ebîkum ibrâhîme huve semmâkumu-lmuslimîne minkablu vefî hâżâ liyekûne-rrasûlu şehîden ‘aleykum vetekûnû şuhedâe ‘alâ-nnâsi feakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte va’tasimû billâhi huve mevlâkum feni’me-lmevlâ veni’me-nnasîr. 

(22/78) “Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!” 

********* 

“Fillahi” Allah için, Allah içinde, hakkıyla yani Hakkın varlığınızda olduğu idrakıyla cihad edin… 

 Hallac-ı Mansur’un “Ene’l Hak” tabiri tasavvufta bilinen bir konudur. Sözü söylerken amacı da Hak olduğu iddiası değil, Hak benle bendedir ifadesidir…

 Resülullah (s.a.v.) miz Tebük veya başka bir sefer dönüşünde ashabına şöyle buyurur: “Küçük cihaddan büyük cihada döndük.”[141] 

Allah Rasulü’nün bir savaş sonrası söylediği rivâyet edilen: “Şimdi küçük cihattan büyük cihada nefis ile cenge dönüyoruz!”[142] 

Farklı şekilde aktarılan bu hadis-i şerif-in nefis ile olan cihad olduğu açıktır. Zâhiri savaşın belli bir süresi vardır. Ama nefis ile birliktelik, onun ile savaşı ve kontrolü bir ömür boyu sürer. Nefis tezkisyesi olan bu şavaş nefsin arınması ve zekât-ı vermesidir.

Efendimiz (s.a.v.) biz inanlara şahit ve bizlerde nefsi arınmamız ölçüsünde insnlara şahit olabiliriz. 

------------- 

وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ {المؤمنون/4}

(Mü'minun Sûresi 4-) Velleżîne hum lizzekâti fâ’ilûn. 

(23/4) Onlar, zekâta ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir; 

********* 

 Onlar yani müminler “lizzekati” “li” için dir. Zekât için fail dir. Efâli İlâhiyye, görüntüde olan İlah’ın- Hakkın fiilidir. 

 Müminler, Zekât-ı Allah’ın Ef’ali İlahiyyede görüntüsü oldukları için yerine getirirler anlamı çıkmaktır…

 Efâli- İlahiyye, Cenâb-ı hakkın cemâl ve celâl elleridir. Aslı birdir.

----------

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah Tebareke ve Teala şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz her şey için kendisine bir alıcı kıldım, ama sadakayı bizzat kendi elimle alırım.”[143]

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şu iki şeyde hiç kimsenin bana ortak olmasını sevmem: Abdestim; zira namazımın bir parçasıdır ve sadakam ki bizzat kendi elimle fakire ulaşmalıdır. Zira sadaka Rahman’ın eline düşmektedir.”[144]

------------- 

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ {النور/37}

(Nûr Sûresi 37-) Ricâlun lâ tulhîhim ticâratun velâ bey’un ‘an zikrillâhi ve-ikâmi-ssalâti ve-îtâ-i-zzekâti yehâfûne yevmen tetekallebu fîhi-lkulûbu vel-ebsâr. 

 (24/37) “Nice erler var ki hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı bir takım adamlar, buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.” 

********* 

Ricâl kelimesinin tekili olan racül sözlükte “erkeklik vasıflarına sahip olan kimse” anlamına gelmekle birlikte “erkek olsun kadın olsun sahip olduğu belirleyici özelliği eksiksiz şekilde temsil eden kâmil insan” mânasında herkesi kapsar.

Belirleyici özellik ise “ricâlun sadekû mâ âhedûllâhe” Allah’a verdiği sözde sadık olup sözünde duran erler vardır.[145]

İşte bu söz ise;

----------

 (innemâ yübayiunellah) Sana biat edip alış veriş yapanlar, senin varlığında, (hakikatte bu biat ve alış verişi Allah ile yapmaktadırlar.) Beyanı görüldüğü gibi ne müthiş bir ifade dir ve Hz. Peygamber Efendimizin de, Hakk’ın indindeki yüce yerini açık olarak göstermektedir.[146]

----------

 Gerçek ticaret ve alışverişte bu ticarettir. Diğer tüm beşeri alışveriş ve ticaretler hayalidir. 

 İşte Allah ile ticaret ve alışverişi yapıp namazı zikrullah bilinci ile her anına yayan ve nefis tezkiyesi ile varklıklarını temizleyip, varlıklarını bizatihi zekât olarak ifna edip Hakk ile baki eden erler… Bunlar dış görünüşte erkek veya kadın olmaları farketmez bâtın iç görünüş itibariyle yetkin racüldürler ve sabah akşam “Allah” esmâsını zikrederler… 

------------

Sabah’tan kasıt, bir bakıma gündüz, akşamdan kasıt’ta, gecedir. Tasavvuf’ta gündüz, “bakâ billâh,” gece ise, “fenâ fillâh” tır. Yani fenâ da ve bakâ da, Rabb-ı nı (Allah-ı) tesbih (zikr) et. Pekî! “Bakâ” da olan kendinde olduğundan, tesbîh’ini her mertebeden yapabilir, ancak, “fenâ” da olan kendinde olamayacağından tesbîh’ini (zikrini) nasıl yapacaktır? Denirse; Şöyle ifade etmeğe çalışırız. 

Gece karanlığı ortaya çöktüğü zaman, genel olarak karşıdan varlıklar görünmez, ancak o varlıklar aslı ve özü itibariyle kendi kendileriyle vardırlar. Bunu bilirler dışarıdan bilinmezler. İşte bir kimsenin Hakikat-i İlâhiyye ile örtünmesi bir mertebe de dışına göredir. Dıştan örtündüğünden gece hükmünde dir, ancak özü ve içi itibariyle tesbîh’lerini yaparlar. 

Bu hal bir bakıma “Mahmut Şebüsterî”nin dediği gibi, (kapkaranlık gece içinde, apaydınlık gündüz, apay-dınlık günün içinde kapkaranlık gece.) Âyet-i Kerîme’ye beşeriyyet yönünden baktığı-mızda da, zâhiren yaşadığımız yirmi dört saatlik bir günün gecesi ve gündüzü olarak tesbihatlarımızı her birey olarak, bulunduğumuz idrak ve anlayış mertebelerinden yapmış oluruz. Ayrıca sabah, “baka billâh” ın başlangıcı, akşam ise “fenâ fillâh” ın başlangıcıdır. Böylece bunlar birbirlerini kovalayıp dururlar, fakat zâhiren hiç birleşemezler. Biri gelince diğeri gider.

Ancak İnsân-ı Kâmil onlara “siz” ikiniz ayrı şeyler değil “bir” in “iki” değişik halisiniz ve ikinize bir gün derler, diye izâh eder ve günün, “yevm,” “yevm” in de Hakk’tan başka bir şey olmadığını, gece ve gündüz’ü ancak İnsân-ı Kâmil’in tevhid edeceğini bildirirler. Bunlar fenâ ve baka’yı varlıklarında cem etmişlerdir. Yeri gelir “fenâ” yeri gelir “bakâ” halleriyle yaşarlar. Fefhem Hemen anlamaya çalış.[147] 

------------- 

وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ {النور/56} 

(Nûr Sûresi 56-) Veakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte veatî’û-rrasûle le’allekum turhamûn. 

“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin.” 

********* 

 ------------- 

الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ {النمل/3}

(Neml Suresi 3-) (Ellezîne yükımünessalâte ve yü’tünezzekâte ve hüm bil âhiratihüm yükınüne.) 

 (27/3) “Öyle -mümîn- kimseler ki: Namazı doğruca kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar ahirete de -evet- onlar kat'i surette inanırlar.” 

********* 

“Öyle -mümîn- kimseler ki: Namazı doğruca kılarlar ve zekâtı verirler”  

O mü’minler onlar ki; Dosdoğru namazını kılarlar. Bu husus Bakara Sûresi’nin başında da aynı ifade geçmektedir. Mü’minin en büyük özelliklerinden birincisi. Namazı hakikati üzere kılması 2. si de zekâtını vermesi’dir. 

Bir bakıma ibadetlerimizi şu üstün ve ya bu üstün gibi ifadelerle ayırmak mümkün değildir, ama tefekkür yönümüzü genişletmemiz için namaz ibadeti ile zekât ibadeti arasında fark nedir? Biraz düşünmemiz gerekir. 

Namaz ibadeti kişinin doğrudan doğruya kendisi için yaptığı ibadetidir. Kendisi sevap kazanır, kendi kazanır.  

Zekât ise başkasını faydalandırmaktır. Bu yönüyle zekât daha faydalıdır. Çünkü kişinin nefsini başkasına tercih etmesi bir mücadele gerektirmektedir. Gerçi emir mücadele gerektirmemesi lâzım olan bir şeydir, hemen verilmesi lâzımdır ama her birerlerimizdeki nefs evvelâ kendini kayırmaktadır. Ondan sonra verebildiğini vermeye çalışmaktadır. O zaman namaz alıcı bize fayda sağlayıcı manâ da, zekât başkasını faydalandırıcı manâda’dır. Kişi evvelâ  kendi nefsini değil başkasının nefsini faydalandırma yolunda hareket etmesi onun fedakâr insân olduğunu göstermesidir. Hakk’ın huzurunda bu daha mantıklı ve kabul gören bir şeydir. 

Meselâ kendimizden küçücük bir misal verelim. Sağ olsunlar bazen arkadaşlar dostlar ziyarete gelirler. Bakıyorum ikindi namazına az kalmış vakit de bulamamı-şız, tam kalkıyorum namaz kılmaya abdest alacaksınız. İşte geliyor arkadaş oturuyor. Desem ki 10 dk müsaade et namaz kılayım. Zâten 10-15 dk vakti var. Bende gidip onu orada garip bırakırsam olmayacak. Kendi nefsimizi öne geçirerek Hakk’ın emri budur bunu kılayım da sonra sana bakarım o da bir düşüncedir. O da haktır. O zaman ben fayda sağlayacağım, o fayda sağlayamayacak. Yalnız vakti varsa 1-2 saat bekleyebilecekse tamam o istismar edilmez. Namaz kılınır sohbet varsa devam eder. Vakti az ise misâfiri faydalandırmak lâzımdır. Bunlar hep ölçüdür. Kasten değil çaresiz olunduğu zamanlarda namaz ertelenebilir. Soru soruluyor namaz kılarken kapı, telefon çaldı ne yapalım diye. Ben bozarım namazımı neden? Namaza devam etmek mümkündür ama o telefonu bir daha almak zor bir iştir. Arayan kişinin ya  sorusu vardı veya âcil bir şeyi varsa? Mantıklı olmak lâzımdır. Günahı olmaz. Hatta sevabı olur. Namaz kılıyor kişi kendi için, ya telefonda  karşıya fayda sağlayacak durum varsa hastalık, ağır sıkıntı, ihtiyaç, gibi durum varsa fedakarlık ederiz. C. Hakk bize  daha çok fedakarlık yapar. Korkmayalım.  

Diğer ifade ile namaz, bütün merâtib-i İlâhiyye yi bünyesine toplayan bir ibâdet-hareket tarzı’dır, iki hâli vardır. Ya namaz kişiyi sarar hareket eden kişide ki namaz ve onun hakikati’dir veya kişi nefsiyle namazı sarar bu sefer ise namazı saran kişinin nefsi’dir. Ve bu namaz nefsinin namazı olur. 

Zekât ise kişinin kendi gerçek varlığında hayvanlık mertebesinden kalan en az kırkta birini de verip kendi gerçek hakikat-i üzere temiz kalmasıdır.   

“ve onlar ahirete de -evet- onlar kat'i sûrette inanırlar.” İşte o kimseler “bil âhireti” âhirete de çok yakîn olarak bakarlar, Hadîs vardır ya “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış, hemen ölecekmiş gibi ibadetlerinize sarılın”  Bunu böyle söylerler ama onlar yapmazlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılmazlar işte onlar gereği gibi çalışırlar ama hemen ölecekmiş gibi ahirete  çalışırlar. 

Gaflet insanı bırakmaz İşte biz ne kadar başımızı açarsak, silkelenirsek o derece Hakk’a yakın olmuş oluruz. Yani uyanık halde hayatımızı geçirmiş oluruz. Bize lâzım olan zâten odur her an Hakk’la birlikte olup uyanık olarak gaflette kalmadan, yaptığımız iş ne olursa olsun Hakk’la beraber yaptığımızda o iş ibadet hükmüne geçer. Hakk’la yapmadığımız iş dünyalık iş olarak geçer. Yemek pişirelim,  oturalım, kalkalım, çamaşır, bulaşık, ev temizliği yapalım. Gönlümüzde Hakk’ın fikri zikri, tefekkürü varsa emin olun o aynen namaz kılmış gibi ibadet halidir. Ama aklımızda Hakk yoksa bir başka şeyler varsa o dünyalıktır. Ve bizim o süremiz boşa gitmiştir. Tabii dünya için bir şey yapmışızdır ama âhiret için fayda sağlayamamışızdır.  

Gerçi bir insân, şer’î olan her türlü işi yapar, ancak yaptığı iş dünyalık ta olsa Hakk anlayışıyla yapılıyor ise bu da hem dünya hem âhiret işi olur, eğer gönülde Hakk yok ise o iş ibâdet fiili de olsa gaflet üzere olduğundan adeta dünya işi gibidir.  

       1. kasetin 2. yüzü 

Ve HÜM 

İşte o kimseler bil âhireti hüm yukınûn Onlar âhireti de yakîn olarak düşünürler, o gözle bakarlar.[148]

------------- 

وَمَا آتَيْتُم مِّن رِّبًا لِّيَرْبُوَ فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُو عِندَ اللَّهِ وَمَا آتَيْتُم مِّن زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ {الروم/39}

(Rum Sûresi 39-) Vemâ âteytum min riben liyerbuve fî emvâli-nnâsi felâ yerbû ‘indallâhi vemâ âteytum min zekâtin turîdûne vechallâhi feulâ-ike humu-lmud’ifûn. 

(30/39) “İnsanların malları içinde artsın diye faizle her ne verirseniz, Allah katında artmaz. Ama Allah’ın hoşnutluğunu isteyerek her ne zekât verirseniz; işte bunu yapanlar sevaplarını kat kat arttıranlardır.” 

********* 

Bakara sûresi 188. Âyette “te'külu emvaleküm beyneküm Bil batıli” Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere (batıl olarak) yemeyin. Diye cenâb-ı Hakk buyurmaktadır. Her türlü haksız kazanç batıl hükmündedir. Mevlânâ hazretleri “Bir ineğin butunu kesip çalan kişi, hakikatte kendi bacağını kesmiş” buyurmaktadır.

 Ama zekât veren kişi kendi aslı hakikatinden verdiği için bu “kenzi mahfi” gizli hazinedir. Bilakis azalmaz kat ve kat artar. 

------------- 

الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ {لقمان/4}

(Lokman Sûresi 4-) Elleżîne yukîmûne-ssalâte veyu’tûne-zzekâte vehum bil-âhirati hum yûkinûn. 

(31/4) “O kimseler, namazı kılarlar, zekâtı verirler; onlar ahirete de kesin olarak iman ederler.”

********* 

------------- 

وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا {الأحزاب/33}

(Ahzab Sûresi 33-) “Vekarne fî buyûtikunne velâ teberracne teberruce-lcâhiliyyeti-l-ûlâ( ve akimne-ssalâte ve âtîne-zzekâte ve ati’nallâhe ve rasûlehu innemâ yurîdullâhu liyużhibe ‘ankumu-rricse ehle-lbeyti veyutahhirakum tathîrâ”

(33/33) “Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” 

********* 

 Bizlerin oturup ikame ettiğimiz evler bu bedenlerin evleridir. Mevlânâ hazretlerinin “sen et, kemikten, ibaret değil, düşünceden ibaretsin.” Dediği gibi bizler asıl evimiz beden evimizdir. Ve bu evde fikir ve düşüncelerimiz oturmaktadır.

 Kişinin oturduğu yerde “kürsü”sü olmaktadır. 

وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ

“vesia kursiyyuhus semavati vel ard”

(2/255) O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.

Alllah’ın kürsüsü bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır. Bizler Alah’ın ehlibeyti yani hane kalkı olmaktayız…

Bizlerin kürsü’süde afak’ımız ve enfüsümüz olan birimsel varlığımızı kaplamış ve bu evimizde oturmaktayız.

Kadınlar, zâhirde görünen dişil varlıklar olmakla beraber hakikat-i ise erkek olsun kadın olsun kişinin nefsini işaret etmektedir. Fiili yaşantıda zâhiri görüntüde olan kadın görüntüsünde olanlara genelleme yapıldığı için genelde kadınlar evde oturtulmuş sosyal hayattan uzak tutulmuştur. Oysaki ilim, irfan öğrenimi herkeze açık olan bir eğitim sistemidir. 2 tane örtü âyeti vardır, ilim üzerine inen âyet ise 900 küsürdür.

İşte bu beden evinde oturan “nefs” eğer eğitilirse “nefiiis” olur ve gönül evinde oturur… Esmâ-i İlahiyye talimiyle sahip çıktığı ilâhi isimleri gerçek sahibi olan hakka teslim etmiş olur…

 “Ve’alleme âdeme-l-esmâe kullehâ” Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti (ta'lim eyledi).[149] Enfüste yapılan bu esmâ-i İlâhiyye talim olunca bunun ilm’el-ayn’nel-hakk’el yakın olmak üzere nurani, müşahade de ve yaşantı da olan 3 seyri vardır.

-------------------

(41/53) – Senurîhim âyâtinâ fil âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakku, (41/53) – “Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz tâki, onlar için O'nun hakk olduğu ortaya çıksın.”

------------------- 

 Bu âyet-i kerîme, seyru sülûk yolunda, çok mühim aşamalardan olan, bir seyr’in hakikatini bünyesinde barındırmaktadır. Yedi nefs mertebelerini enfüsî olarak bitirmiş ve âfâkî, hazret mertebelerine adım atmış bir Hakk yolcusunun, uzaklara açılmak için deniz feneri gibi, gönül göklerine açılmaya namzet olanlara, oralarını aydınlatan bir kandil hükmünde olmasıdır. 

 Bilindiği gibi “enfüs/nefs” kişinin kendi varlığı, “âfâk/ufuk” ise kendinin hemen dışından başlayan saha onun âfâkı’dır. Genelde “âfâk/ufuk” kişinin kendine en uzak olan yerde gökyüzü ile yeryüzü’nün birleştiği yere denir, aslında bu gözle görülen en uzak mesafedir, kişinin nefsinin/varlığının dışı ise yakın “âfâk/ufuk” tur. Birde Bâtın olan gönül âleminin ufku vardır ki, sonsuz bir sahadır işte kişi bu madde ufuklarının katından kurtulup bâtın ufuklarına açılması gerekmektedir. Aslında bunların hepsi kendinde de vardır, ancak yaşayıp bulup idrak etmek bir eğitim ve irfaniyyet işidir. “Ne var âlemde o var âdemde,” denmiştir. Çünkü Âdem, âdem-i ma’nâ olarak iç bünyesi başlı başına çok geniş olan bir saha/âlemdir.[150]

------------------- 

 Hac’cın bilindiği çeşitleri vardır. Kıran haccı en zor olanıdır. Kişinin ihram örtüsünü iğne ucu kadar dahi olsa göstermemesi gerekir.

 Âyette geçen kadın-nefs’in örtülmesi kadının saçların örtülmesi esmâ-i ilâhiyyenin örtülmesi ağyara karşı sırlanmasıdır. Erkeğin sakal bırakması ise sıfât-ı ilâhiyyenin örtülüp ağyardan yani halktan gayrıda olanlara açılmamasıdır.

 Âdem (a.s) isimleri öğrenmiş, İbrahim (a.s) ise esmâ-i ilahiyye giyinmiştir. 

 Burada ki hitab ise Resül’ün hanımlarına dır. Bu mertebede esmâ-i İlahiyye kullanıma verilmiştir. 

 Afaka çıkarken nefsin bu esmâ-i ilâhiyyeyi giyinmesi gerekir. Cahiliyye döneminde ise nefis kendi çıkarı için kullandığı için üstünde bu örtü yoktur. Ve hakk’ın isimlerini nefsi ilâhiyye olarak açıp saçılmamakta aslına uygun kullanılmamaktadır.

------------

 İnsân-ı kâmil cem’ül cem ehlidir; Bütün makamlarda dışarıya baktığı zaman kesret-çokluk gibi görünen bu zuhurların hepsi hakikati itibariyle birdir. Ancak bunu hazreti peygamber efendimiz (s.a.v.) bütün mertebeleri itibariyle cem etmiştir-toplamıştır. Yunus Emre’nin dediği gibi bizlerde Pazar ettik götürü bu cemiyyeti toplamaya çalışıyoruz, kabullenmeye çalışıyoruz. Anlamakta bir meseledir, kabullenmekte bir meseledir. Kesretle şartlanmış birisinin bu âlemdeki bütün varlıkları cem etmesi kolay bir şey değildir. Olmayacak bir şeyde değildir. Çünkü aslı odur. Ama biraz eğitim, ön yargı, şartlanmışlıkları biraz terketmesi lazımdır. Bu mânâdandır ki İnsân-ı Kâmil Cem’ül Cem ehlidir. 

 Yine konu oluyor ya zaman zaman Nusret Babamın kitapları basılıyordu bende gelip giderken bakıyordum. Matbaacı da kitapları, basmadan önce okuyup ta imla da hata var mı? Diye inceleyen bu kitabın içinde ne var diye merak ederek okurken şiirinin birisi dikaktini çekmiş. Ben gittiğimde kitap üzerinde biraz konuşuyor hasbihal ediyoruz. Bir ara dedi ki sizin efendi hazretleri Cem’ül Cem makamındaymış. Allah, Allah nereden anladınız dedim. Çok fazla ünsiyeti yok onunla, tanışıyorlar ama kitab vesilesiyle tanışıyorlar. Daha evvel tanışıkları yoktu. Nereden anladınız dedim. Bir şiirinde öyle yazıyor, onu okudum. Nusret Babam öyle diyor orada, Cem’ül Cem’e vardım, başka ihsan istemem.

 Diyor, o şiirinde işte o makamdan bahsediyor.

 Bakın ne diyor bu mânâdandır insân-ı kâmil cem’ül cem ehlidir. 

Ve Onun hicabı – perdesi (örtüsü) yine kendisidir; İnsân-ı Kâmil başta peygamber efendimiz (s.a.v.) olmak üzere İnsân-ı Kâmil, diğerleri de Kâmil İnsân olmak üzere onun hicabı-örtüsü cem ehlidir. Onun hicabı-perdesi yine kendisidir. 

Neden? Çünkü sıradan bir insan gibi dolaşır. Sarığı, poturu, paltosu, şusu busu, yani diğer insanların kıyafetlerinden değişik bir kıyafet giymez. 

Hani, “ne puşu aba cem ol, ne puşu aba fakr ol, bir bilinmez suret içre padişahı âlem ol.” Dediği ifadenin burada bir başka açıklaması var.

Şimdi yani konuya başka bir nazarla bakınca,

Ve bir şey ki; kendi kendine hicap – perde olmaz; İnsân-ı kâmil kendi kendine kendi içinde perdesi olmaz. Ama dışardan bakanların perdesi başkalarına göre yine o insân-ı kâmildir. Anlaşılmadığı için başkalarına göre perdedir. Ama kendisi, kendisi için perde olmaz. 

İşte Hakk’a ve İnsân-ı Kâmile göre hicab – perde yoktur; hani amaiyyetten bahsedilirken kendi kendinde gizli ama kendine gizli değildir, şekliyle anlatılıyor. Şimdi biz burada-evde oturuyoruz. Dışardan kimsenin haberi yok, dışarıya göre gizliyiz. Ama biz kendimizin burada var olduğumuzu biliyoruz. İşte kendi kendinde gizli ama kendine gizli değil. 

İnsân-ı kâmilde kendi kendinde kendini bilir. Ama o varlığı başkasına perde-örtü olur. 

Ta ki o perdeyi-örtüyü kendisi açıncaya kadar. 

Zira Hakk’ın İnsân-ı Kâmile iltifatı vardır. Ve nâkıs – noksana göre hicap – perde vardır; Bunu göremeyene göre perde vardır. Demişler ya “görene arkası, köre ne?” zira a’ma’sı – hakikat-i kendisine münkeşif olmamış – açılmamıştır.[151] 

------------

 Resüle itaat ile kıldığı bu namaz esmâ mertebesinden namaz ve verdiği zekât ise Fenâfirresül mertebesi ile nefis tezkiyesi olan zekâttır.

 Allah’a itaat ile kıldığı namaz fenafillah ve bekabillah mertebesinden kılınan namaz ve zekâttır. Burada verilen zekât tüm varlığında bulunan sıfât-ı subitiyelerin ve sıfat-ı zâtiyyelerin hakka teslim edilmesi ile sıfât-ı ilahiyyeye dönüşmesi ve Ef’âli İlâhiyye, Esmâ-i İlâhiyye, Sıfât-ı İlâhiyye, Zât-ı İlâhiyye taliplilerine bunların “kırkta otuzdokuz” da olarak aktarılmasıdır.

------------- 

الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ {فصلت/7}

(Fussilet Suresi 7-)  (Ellezîne lâ yu'tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum kâfirûn.)

(41/7) – “Onlar zekâtı vermeyen kimselerdir. Onlar ahireti de inkâr ederler.”  

********* 

Ellezîne lâ yu'tûnez zekâte, o kimseler ki, verilmiş zekâtları yoktur, yani vermezler kendilerini gayr hükmünden ve benlik anlayışlarından kurtarıp vahdet Hakikatlerinin anlaşılması için bir zaman harcamazlar, işte bu zaman bölümleri onların kendilerini tanımağa çalışma alanı olacaktı. İşte bu çalışmalar için zaman harcama-dıklarından, nefis teskiyesi için zekât vermemiş olurlar, en büyük zekât, beşeriyet kirlerinden temizlenmek için ayrılan zamandır, çünkü kişinin yegâne malı, ancak zamanıdır, bu zamanı da kendisini temizleyip âhiret âlemine uyum sağlaması için kullanması olan, nefis tezkiyesi en büyük varlık zekâtıdır. Diğerleri ise şer’an verdiği ölçüsüne göre olan malın zekâtıdır ki, kendinin dışında dır. 

ve hum bil âhırati hum kâfirûn, onlar kendi hakikatlerinde mevcud, İlâh-i hususların gerçeğini ve kendine ulaşma yollarını, beşeri benlik ve nefsi zevklerle, kapatmış olduklarından, yaşamın sadece bu dünya da olduğunu zannederek, âhreti inkâr edenlerden olmuşlardır.[152]  

------------- 

إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِن ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِّنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللَّهُ يُقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرْضَى وَآخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِن فَضْلِ اللَّهِ وَآخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {المزمل/20}

(Müzzemmil Sûresi 20-) ayet: İnne rabbeke ya’lemu enneke tekûmu ednâ min śuluśeyi-lleyli ve nisfehu ve śuluśehu ve tâ-ifetun mine-lleżîne me’ake vallâhu yukaddiru-lleyle ve-nnehâra ‘alime en len tuhsûhu fetâbe ‘aleykum fakraû mâ teyessera mine-lkur-âni ‘alime en seyekûnu minkum merdâ ve âḣarûne yadribûne fî-l-ardi yebteġûne min fadlillâhi ve âḣarûne yukâtilûne fî sebîlillâhi fakraû mâ teyessera minhu ve ekîmû-ssalâte ve âtû-zzekâte ve akridûllâhe kardan hasenân vemâ tukaddimû li-enfusikum min ḣayrin tecidûhu ‘indaAllâhi huve hayran ve a’zame ecrân vestaġfirûAllâhe  innaAllâhe ġafûrun rahîm;

(73/20) “Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamıyacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O'na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur'an'dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah'ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kûr'an'dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah'a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah Katında bulursunuz. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” 

********* 

 Bu âyet-i kerimede Risâlet mertebesi ifadesi ile gece teheccüd dervişlik çalışmalarını ifade etmektedir. Sonunda ise nefsin önceden gönderdiklerinin Allah katında bulunduğu ifade edilmektedir. Esmâ metebesinden nefis tezkiyesi ile yapılan nefsin arınması ve zekâtının verilmesi gerektiği bildirilmiştir.

------------- 

وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ {البينة/5}

(Beyyine Sûresi 5-) Vemâ umirû illâ liya’budûllâhe muḣlisîne lehu-ddîne hunefâe ve yukîmû-ssalâte ve yu/tû-zzekâ(e ve żâlike dînu-lkayyimet;

(98/5) “Hâlbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” 

------------------- 

 Halbuki onlar tam tersini işlediler, nefislerinin hükümlerini Hakk’ın emirleri gibi gösterdiler ve onları uygulamaya ve uygulatmaya başladılar. Böylece onlara bildirilen sırât-ı müstakimden, sırât-ı nefislerine yöneldiler, bunu da Hakk yolu zannettiler. Onlara Allah’a kulluk etmeleri söylendi, onlar nefislerinin kulu oldular. Onlara namaz kılmaları söylendi, bu hükmü yerinden kaldırdılar. Onlara zekât vermeleri söylendi, kitaplarından o hükmü de kaldırdılar. 

 Böylece kendileri, kendi bâtıl dinlerini kurup onu tatbik ettiler, böylece aslında nefislerine zulmetmiş oldular. Halbu ki, onlara verilen gerçek hükümler, dosdoğru dindi. Onları tatbik ve takib etmiş olsalardı, daha sonra gelen Peygamberin (s.a.v.) in getirdiği hükümler, zâten bunlar idi ve daha ileri dereceleri idi, böylece kendileride bu hakikatin içinde olacaklarından, gerçek ve en kemalli olan sırât-ı müstakim yolcuları ve Hakk muhabbetlileri olacak-lar idi. Ne büyük bir lütuf kaçırdıklarını bir bilebilselerdi![153]

-------------  

İNFAK ve SADAKA ÂYETLERİ

------------- 

الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {البقرة/3}

(Bakara Sûresi 3-) Elleziyne yu'minune Bil ğaybi ve yukıymunas salate ve mimma rezaknahüm yünfikun; 

(2/3) “ Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.” 

********* 

O kimseler ki, gaybe imân ederler, namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verilen rızıklardan da infak ederler, zâhir anlamıyla kısaca böyle olan Âyeti biz biraz daha incelersek; 

       O kimseler ki, imân ederler; Allah’ın varlığına, birliğine imân ederler, burada imân mertebesinin hakikatini anlatıyor bize, bizler “ya Rabbi” biz sana inandık demekle acaba gerçekten mü’min oluyormuyuz? Burada imânın şekli tarif ediliyor, ”yu’minune Bil ğaybi” derken oraya “B” harfini koymamış olsa “yu’minune el ğaybi”  yani gaybe imân ederler olacak, burası çok hassas bir yerdir ve genellikle farkında olmadan öylece geçiliyor, “Bil ğaybi” dendiği zaman Arapça gramerde “B” harfi “ile” mânâsına geldiğinden anlam “gaybleriyle imân ederler” Olmaktadır, yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez, netice olarak kendi gaybini idrak ettiği zaman, oradan yola çıkarak âlemin gaybini idrak etmesi mümkün olur, bu nedenle Âyet-i Kerîme’de “yu’minune Bil ğaybi” denmiştir. 

       Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler;  

Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklarla yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız. Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat varlığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır. Biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz, yani bu  âlemin sadece maddeden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi olduğunu biliriz. Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de;  

“Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânur-Rahıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediği-miz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz.   

       “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” değilmidir bizim dinimiz ilk şartı, “Eşhedü” ben görüyorum, müşahede ediyorum ki, Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur ve gayb âlemi olarakta imân ediyorum ki o da Allah’ın varlığından başka bir şey değildir. O kimseler ki müşahede âlemine şâhit olurlar, gayb âlemine de imân ederler, gayb âlemine olan imân kuvvetli bir imân ise o da müşahede gibidir, şahadet gibidir. O kimseler daha nasıl kimselerdir.? 

      “yukıymunessalâte;” namazlarını dosdoğru kılarlar;   

Namaz ne demek? 

Ayakta dosdoğru durmak mı?  

Secde’de en iyi şekilde secde yapmak mı? 

Rükû’da en güzel şekilde durmak mı?  

Bunların hepsi olmakla birlikte en doğru namaz kişinin kendi hakikatini idrak ederek Hakk’ın huzurunda o doğrulukta durmasıdır. “İyyake nabüdü ve iyyake nestain” derken, kalbimizde, gönlümüzde var olan dünyalık şeylerin önünde duruyorsak o doğru bir duruş olmaz, eğri bir duruş olur, doğru duruş için kişinin doğru bilgiye sahip olması lâzımdır ki, o bilgiyle kendi hakikatini idrak edip Hakk’ın huzurunda o şekilde dursun, “ve mimmâ rezaknâhüm yünfikun; “ 

Ve onlar daha şöyle hareket ederler ki, biz onları rızıklandırdık onlarda bu rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler, yani başkalarına verirler. İşte bu infak bu rızık maddi rızık olduğu gibi aynı zaman da manevi rızıktır da, zâten maddi rızkı herşeye her yönde vermek mümkün ama mânevi rızkı her yerde her zaman herkese vermek mümkün değildir çünkü mânevi rızkın özel olarak alıcılarının olması lâzımdır. Nasıl ki midesi boşalmış, acıkmış olan kimseye maddi rızkı verirsiniz. Ve onu yer, mânevi gıdayı, mânevi rızkı da ancak mânen acıkmış olanlar alır, onlardan talep olur ve onlar kullanabilirler dolayısıyla bu rızkı vermek için alıcılarını bulmak lâzımdır. “İsteyemeyen fakirleri bul onlara ver” dendiği gibi, bu mânâyı da böyle ihtiyacı olan seçilmiş kimselere ver, eğer yol ortasında yahut belirli toplantılarda önüne gelen bu vahdet rızkından, tevhid rızkından vermeye kalkarsan olmaz, ziyan olur. Mânâ âleminin rızkı, ef’âl mertebesin-den, esmâ mertebesinden, sıfat mertebesinden ve Zât mertebesinden oluyor. İşte bir kimse hangi mertebede ise o mertebeden alıyor rızkını, o düzeyden alıyor ve kendi rûhaniyetini o yönden besliyor ve bu rızıkların en güzeli tabi ki Zât mertebesinden verilen rızıktır, sonra sıfat, sonra esmâ, sonra ef’âl mertebesi gelir. 

(S.a.v.) Efendimiz “cennet bahçelerine uğrayınız” diye buyurmuş, Sahabeyi Kiram ya Rasûlullah, yeryüzünde cennet bahçeleri var mı? Diye sormuşlar,  Efendimizde var, cennet bahçeleri zikir halkalarıdır demiştir. Bu iki şekilde yorumlanıyor, biri zikir yapılıyorken halka halinde oturup zikir yapmak, birde zikirde ibadettir, sohbettir, namazada zikir derler, birde bu sohbetler zikir halkalarıdır, böyle bir yer gördüğünüzde uğrayınız onlar cennet bahçeleridir, onların meyvelerinden yiyiniz demek sûretiyle bâtıni bilgileri bize anlatmak istiyor.        

Selâhattin Uşşaki Hazretleride Tuffet-ul Uşşâki’de “li vechillâh” diyor yani rızkın en bereketlisi en hakikisi Allah’ın vechi için yenilen rızıktır diyor, işte bunlar meyve, sebze gibi rızıklar olmakla beraber, çünkü onlarda yediğimiz zaman bize kuvvet verecekler. Ve ibadetimize sebep olacaklar, fakat bunlar dolaylıdır, doğrudan doğruya Allah’ın vechi için yenen yemek, işte bu vahdet sofralarından, tasavvuf sofralarından yenen, alınan gıdalardır, rızıklardır, infaktır yani.[154]    

-------------

وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ وَأَحْسِنُوَاْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ {البقرة/195}

(Bakara Sûresi 195-) Ve enfiku fiy sebiylillahi ve la tülku Bi eydiyküm ilet tehlüketi ve ahsinu* innAllahe yuhıbbul muhsiniyn; 

(2/195) “(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” 

-------------

وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ وَلاَ تَحْلِقُواْ رُؤُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضاً أَوْ بِهِ أَذًى مِّن رَّأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِّن صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ فَإِذَا أَمِنتُمْ فَمَن تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ إِذَا رَجَعْتُمْ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌ ذَلِكَ لِمَن لَّمْ يَكُنْ أَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ {البقرة/196}

(Bakara Sûresi 196-) Ve etimmül Hacce vel Umrete Lillah* fein uhsırtüm femesteysera minel hedy* ve la tahliku rüuseküm hatta yeblüğal hedyü mahılleh* femen kane minküm merıydan ev Bihi ezen min re'sihi fefidyetün min Sıyamin ev Sadakatin ev Nüsükin,      Feizaemintü *fementemettea Bil Umreti ilel Hacci femesteysera minelhedy *femenlem yecid feSıyamü selaseti eyyamin fiyl Hacci ve seb'atin iza  raca'tüm* tilke aşeratün kâfiretün, zâlike li men lem yekün ehlühu hadıril Mescidil Haram* vettekullahe va'lemu ennAllahe şediydül ıkab;   

(2/196) “Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve benzer sebeplerle) engellenmiş olursanız artık size kolay gelen kûrb’ânı gönderin. Bu kûrb’ân, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kûrb’ân kesmesi gerekir. Güvende olduğunuz zaman hacca kadar umreyle faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kûrb’ânı keser. Kurban bulamayan kimse üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman (olmak üzere) tam on gün oruç tutar. Bu (durum), ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın cezasının çetin olduğunu bilin.” Allah için, Haccı tamamlayın. 

Hac bilindiği gibi İslâm’ın içerisinde hem bedenen hem malen yapılan ibadetlerdendir. İbadetler değişik şekilde, olmaktadır sadece mâlen yapılan ibadetler vardır, sadece bedenen yapılan ibadetler vardır,  hem bedenen hem mâlen yapılan ibadetler vardır. Meselâ zekât vermek mâlen, oruç tutmak bedenendir, ama hac hem mâlen hem bedenen yapılan bir ibadettir. Evvelâ hac ne idi onu düşünmemiz lâzımdır. Yani hac kelimesinin ifade ettiği mânâ ne idi? Kısaca şöyle özetleyebiliriz, (Hakkikat-i İlâhiyye de Cemâllûllah’ı seyir) dir, hac bir yolculuk ve seyri sülûkta bir yolculuktur, işte hac demek hakikati İlâh-î ye de Cemalullah’ı seyir, sâliklere yol ehline bunları, haccı tamamlayın deniyor, böyle bir emir vardır.  

Hac zâhir olarak Kâbe-i Şerifi ziyaret etmek, bâtın olarak İnsân-ı Kâmil’i ziyaret etmektir. Üçüncü olarakta İnsân-ı Kâmil’i kendi bünyesinde bulabilmektir, İşte en mühim olan hac’ta budur. Ama diğer hacları yapmadan bu haccı yapmak mümkün değildir. Gerçi zâhirî Kâbe-i Şerifi ziyaret etmeden bâtıni haccı yapmak mümkündür ama eksik kalır. Oradaki o yaşantıyı görmedikten sonra kişi sadece bulunduğu yerde yaptığı haccı tek taraflı bir hac olmuş, bâtıni bir hac olmuş olur sadece, ama zâhir ile bâtın birbirlerinden ayrı şeyler olmadıkları için onu da yapması, işte haccı tamamlayın demesi bu yönüylede ayrıca. 

Umreyi de aynı şekilde, umre Hakkikat-i Muhammediye’de Hz. Muhammedi (s.a.v.) seyirdir, yani bir bakıma dış âlemdeki İnsân-ı Kâmil’i seyirdir. 

Allah için olacak bunlar, bir “ilaAllah” yani Allah’a doğru gidiş için bir ifade ile ama başka bir ifade ile Allah’ı ve Rasûlullah’ı kendinde bulman ve Ulûhiyyet mertebesini idrak etmen için, sadece gezip dolaşman için değildir. 

Eğer herhangi bir şekilde bu oluşumdan engellenirseniz, çevre mâni çıkar, aile mâni çıkar. İş mâni çıkar, belirli bir şekilde seyri sülûktan engellenirseniz, geçici olarakta olsa bu hallerden mahrum olmamak için kolayınıza gelen bir kûrb’ân gönderin. Diyelim gece derse kalkamadık veya kalktıkta yarım kaldı gücümüz buna yetti samimi olarak. İşte o hac yerine geçen hedy kûrb’ânıdır. Kûrb’ân diyor bakın, kûrb’ân demek can demek, mal demiyor kûrb’ân diyor. İşte her bir Hakk yolu yolcusunun, nefsi emmâresi, levvâmesi, mülhimesi hangi ahlâk üzereyse ve hangisini boğmak kolay geliyorsa onu hediye olarak göndersin yani zorlamıyor. Ne kadar kolaylık gösteriyor, o yoldan hiç olmazsa kûrbiyyet sağlasın diye, bazılarımıza büyük gelen bir şey diğerlerimize küçük gibi gelir veya tam tersi, işte kendi mücadelesi neye yetiyorsa onu göndersin deniyor. 

Başını traş etmesin, hediye kûrb’ânı yerine ulaşıncaya kadar. Kûrb’ânın yerine ulaşması demek kûrbiyyet halinin yani kişinin İlâh-î varlığa mümkün olduğu kadar yakın ulaşması demektir. İşte oraya ulaşmadıkça kendisinde Hakkikat-i İlâhiyye zuhura çıkamayacağından kendisindeki beşeriyyet görüntülerini noktalamasın kesmesin, daha henüz, çünkü o beşeriyyeti içinde yaşamak zorunda hem Hakk’a ulaşamadı hem de beşeriyyetini tamamen keserse iki boşlukta kalacak. Ne Hakk’a ulaşmış olacak ne de nefsinde kalmış olacak, işte hediyeniz Hakk’a ulaşıncaya kadar başınızı traş etmeyin, ne zaman Hakk’a ulaşacak o zaman saçtan murat nefsani uzantıları, onları o zaman traş edebilir. 

Kim ki içinizden seyri sülûk yolunda hac yolunda hastalandı veyahut başı ağrıdı, sıkıldı herhangi bir şeyden bunun karşılığında fidye versin. Fiili görevlerini veya lâfzi kelâmı dualarını yapamadıysa bunun karşılığında fidye versin yani oruç tutsun veya sadaka versin veya hediye kûrb’ânı göndersin Hakk’a, burada oruç sadece bedeni ibadet, sadaka mali ibadet kûrb’ânda mali ibadet yani hem canınla hem malınla mücadele etmen gerektiği anlaşılıyor. Diğer yönden oruç tutmak nefsani hallerimizi muhafaza altına almak, sadaka vermek sûretiyle de verici olmak yani seyri sülûkun birçok yönleri olduğunu biri olmazsa diğeri yapılır şekliyle kolaylığını gösteriyorlar. 

Umreden faydalanmak istiyorsanız engellemeler kalktığında umreden faydalanbilirsiniz, hacca kadar, yani Hz. Rasûlullah’ın hakikatini idrak etmeye çalışabilirsiniz. 

Yine kolayınıza gelen bir kûrb’ân gönderiniz. 

Kim ki bunu bulamadı yani kûrb’ân gönderemedi, oruç tutsun, hac günleri içerisinde üç gün, yedi günde döndükten sonra oruç tutsun. Üç gün oruç tutmak, birincisi haccın hakikatlerini ilmel yakîn olarak idrak etsin, ikincisi aynel yakîn, üçüncüsü hakkel yakîn olarak, işte kendinde var olan bu duygu ve bilgileri oruç tutmak sûretiyle bâtınına alsın, bâtınında olan özellikleri de zâhire çıkarsın. Yani bu hakikatleri ilmel, aynel, hakkel yakîn olarak idrak etsin ve döndükten sonrada yedi gün oruç tutsun yani nefsi emmâresi, levvâmesi, mutmainnesi, mülhimesi, mardıyyesi, razıyesi, safiyesi yönüyle oruç tutsun ve  bunlarında hakikatlerini ortaya çıkarmış olsun. 

On olur ve Kâmil bir oluşum meydana gelmiş olur. Birden dokuza kadar olan sayılar tek haneli sayılar ve onlarda bir hükmündedirler çünkü birin iki tanesi iki olur ve dokuza kadar benzer şekildedir. Ama önüne bir sıfır geldiği zaman kesret başlıyor. On rakkamında tek haneli sayılar bitiyor çoklu sayılar başlıyor. Kâmil olması burada işte hem vahdet var hem kesret var. Önündeki sıfırı arkaya koyduğumuz zaman hiçbir şey ifade etmiyor. İşte bütün sayıların aslı bir ve o da Ahadiyet mertebesidir ve o da oniki noktadan meydana geliyor, birin önüne hiçlik konulduğu zaman bu âlemdeki varlık ve çokluk ortaya çıkmış oluyor, kaç sıfır koyarsanız koyun netice değişen bir şey olmuyor çokluğun ifadesini gösteriyor. 

Bu oluşumlar Mescidil Haramın dışında yaşayan kimseler içindir. Mescidil Haramın içinde yaşayan kimseler için ne böyle bir zorunluluk vardır. Ne de bir oluşum vardır ne de bir gereği vardır. Çünkü o oluşumları onlar daha evvelce yaptıkları için Mescidil Haram ashabı olmuşlardır, yani Kâbe sakinleri olmuşlardır, onların artık bunları yapması gerekli değildir, ancak bu yollardan geçileceği için ve oranın sakinleri olanlarda bu yollardan bu faaliyetlerden geçtikleri için daha evvelce yaptıklarından tekrar yapmalarına gerek yoktur. 

İşte Allah’tan böylece ittika edin, sakının her mertebede sakınma başka başkadır. İrfan ehlinin ittikası gönlünün bir nebze dahi olsa Hakk’ın dışındaki şeylerle meşgul olması veya gönlünün beşeriyetine dönmesi veya Hakk’tan gafil olmasıdır. İşte onun ittikasını bozan bu hal olur bundan sakının yani varlığınızla birlikte olduğumu unutmaktan sakının, ancak insân bunun bilincinde olarak beşeriyetini yaşayabilir yine dünyevi yaşantısını sürdürebilmesi için o ayrı konudur. Bakarsınız o gaflet ehli gibi gözükür ama içinden Hakk ile dışından hâlk iledir, ittikası bozulmaz. 

İşte bunu mutlak böyle bilin ki Allah’ın karşılığı çok şiddetlidir, kim ne yaparsa onun karşılığını görecek, cennet fiili işleyenin cezası-karşılığı cennet, cehennem fiili işleyenin cezası cehennemdir, muhabbet ehlinin cezası muhabbettir,”Hel cezaul ihsâni illel ihsân” (Rahman, 55/60.Âyet) ”İhsânın karşılığı ancak ihsândır”. 

      “şediydül ıkab” demesi, kişinin Rabbine olan muhabbeti ne kadar şiddetli ise Rabbinin muhabbeti de ona o kadar şiddetli olur.[155] 

-------------

يَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلْ مَا أَنفَقْتُم مِّنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ {البقرة/215}

 (Bakara Sûresi 215-) Yes'eluneke mazâ yunfikun* kul ma enfaktüm min hayrin felil valideyni vel akrabiyne vel yetama vel mesakiyni vebnissebiyl* ve ma tef'alu min hayrin feinnAllahe Bihi 'Aliym;  

(2/215) “Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.” 

********* 

Sana soruyorlar ki neyi infak edeyim, bir bakıma talep ediyorlar, sual sormak talep etmektir bir bakıma, buradan şu da anlaşılıyor ki Sahabeyi Kiramdan bazıları belirli bir tevhid anlayışına gelmişler, biz bunları sarfedebilirmiyiz, bizden sonra başkalarına da anlatabilirmiyiz gibi altında bâtın mânâsı var. 

İnfak etmesi için kişinin ister zâhirde ister bâtında biraz bir yerlere gelmiş olması lâzımdır, kişi hangi mertebe ye gelmişse bir mertebe aşağısını kendi mertebesinden infak edebilir. Zâhir olarak ise kimin cebinde parası varsa bir kısmını infak edebilir, ama yoksa neyi infak edecektir. 

Ey Habibim, onlara de ki bâtın olarak sen hakikatinden infak edebilirsin.  

Burada dışarıdan bir yerden Cenâb-ı Hakk’tan “Kûl” hitabı geliyorsa da aslında o onu kendi hakikatinden çıkartıyor ve burada artık belirli bir kemâlatın ortaya çıkması vardır, Efendimiz (s.a.v) artık Hakkikat-i İlâhiyyenin bir çok özelliklerini anlatmaya başlıyor yakın çevresine ve onlara sizlerde bunları yakın çevrenize açabilirsiniz diyor, yavaş yavaş ve seyri sülükun terbiyesini ve seyrini gösteriyor.  

      Hayırdan infak edin.  

Bir başka Âyette sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe berr’e ulaşamazsınız diyor. 

Kimlere, nasıl, ana-babaya, yakınlara, yetimlere, miskinlere ve yol oğlanlarına yardım edilir, yani infak edilir, bâtıni kısmına gelelim. 

 Validemiz, Bâtının zâhirî yani mânâsı bâtın fiili zâhir olarak, kişinin elini tuttuğu şeyhi ve şeyhinin hanımı, bâtının bâtını ise aklı küll ve nefsi küll’dür işte bunlara buna infak edilecektir.  

Aklı küll ile nefsi küll bizim gerçek özümüzün anası-babasıdır. Onlara yardım etmemiz nasıl olur diye düşünürsek, şöyle ki; Onların bizdeki varlıklarını daha kesin olarak ortaya çıkarmak ve haklarını vermek yani daha çok çalışmak, aksi halde gereken ilgiyi ve bilgiyi almaz isek bu bilgiler bizde bâtında kaldığından yardım etmemiş oluruz. İnfak bu, kendi gücünden, çalışmandan infak yani çalışman ile onları zuhura çıkarmak, ilminin, bilginin nafakasını vermektir. 

Kişide birde aklı küll ile nefsi küllün üstünde aklı evvel, zat mertebesi vardır. Ve bunlar bizde olduğundan nefsi küll olan annene infak et, yani nefsi küll olan annene Hakkikat-i İlâhiyyeyi sen anlatmaya çalış, aklı küll olan babana da yardımcı ol.  

 Yakınlarına, akrabalarına.  

İnsânda Allah ismi olduğundan Câmi ismi olduğundan, Allah esmâsı da bütün Esmâ-i İlâhiyyeyi tümüyle kapladığından dolayı Allah esmâsından her esmânın hissesi vardır, işte kişide bulunan esmâ mertebesi, esmâ-ül hüsnâ mertebesi de kaynağını sıfattan alıyor, Allah mertebesinden, Ulûhiyyet mertebesinden alıyor.  

Yukarıda Zat mertebesinden sıfat mertebesine olan tecelliyi gösterdi, buradada sıfat mertebesinden esmâ mertebesine olan tecelliyi gösteriyor ve onun faaliyetini anlatıyor. Diyelim ki bizden Lâtif esmâsı zor çıkıyor yani tam Lâtif bir hâle ulaşamıyoruz, biraz bazı kabalıklarımız oluyor, işte Allah esmâsıyla Lâtif esmâsına verilen destek Lâtif esmâsını daha güçlendirmiş oluyor veya Kahhar esmâsı bizden biraz fazla çıkıyor, Allah esmâsıyla onu denge içerisine almamız, o akrabamıza yardım etmemiz olur.  

Zâhir olarak ise kim kendi çevresinde bir iki kelime söylüyorsa iyi niyetiyle o onun infakıdır.  

      Yetimlere.  

Zâhir olarak yetim babası olmayan demek, bâtın olarak ise, bir kimsenin belirli bir seyri varsa, seyir esnasında aklı küll olan babası Hakk’a intikal etmişse, dervişler boşta kalmışlarsa, kendilerine yardım edecek kimse kalmamışsa, işte o yetimlere de infak et diyor, onlarında elinden tut, yardımcı ol, babalık yap. 

      Ve Miskinlere.  

Fakir, en alt düzeyde belirli bir malı olan fakat zekât veremeyecek düzeyde olan kişiye denir. Miskin ise hiçbir şeyi olmayan kimsedir. Fakr tamam olunca kişi miskinlik haline geçer, fakr olanın biraz malı vardır, yani benliğinde biraz özellikleri vardır ama bunlarda kalmayınca yani varlığı kalmayınca orada Allah zuhur eder, “fakr tamam olunca o Allah’tır” demişlerdir. Miskinlik Ulûhiyyet mertebesinin orada sükûnette olması, yani sâkin olması, kendi nefsaniyetinden kırıntı kalmadığından sâkin olmuştur, Hakk orada vardır fakat zuhura çıkmamıştır, kendi benliğinde, fakr’ın kemâlatında ise Hakk’ın orada zuhura çıkması vardır, aralarında ki, fark buradadır. 

      Yol oğlanlarına.  

Tarikat yolunda giden kimseler yolda biraz tökezlenmiş ise yolda kalmışlarsa onlara da yardım edin deniyor, yani Hakk’a giden yolda kim olursa olsun, ne şekilde olursa olsun, “yes’eluneke” yani senden talep ediyorsa, hepsine yardım edilsin mânâsınadır. 

Hayırdan ne işlediyseniz, muhakkak ki O, Allah işlediğiniz herşeyi bilir, zâten heryerde kendi mertebesi itibarıyla zuhurda olan kendisidir, Allah esmâsıyla bütün bu işlerin üstünde ve  Alîm esmâsıyla da esmâ mertebe-sinden bu işleri bildiğini yani kendisinin bu işlerin içinde olduğunu böylece göstermektedir.[156] 

------------- 

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ {البقرة/219}

 (Bakara Sûresi 219-) Yes'eluneke anil hamri vel meysir* kul fiyhima ismün kebiyrun ve menafiu linNas* ve ismühüma ekberu min nef'ıhima* ve yes'eluneke ma zâ yunfikun* kulil afv* kezâlike yübeyyinullahu lekümül ayati lealleküm tetefekkerun; 

 (2/219) “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insânlar için (bazı zâhirî) yararlarvardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.” Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan arta kalanı.” Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.” 

********* 

İçkiyi ve kumarı da soruyorlar senden, bunu nefsi emmâre, levvâme arasında gidip gelenler soruyor, çıkmadıkları için oradan, bu yaptığımız işler bize zarar verir mi vermez mi diye onu soruyorlar.  

De ki Ey Habibim her ikisi de büyük günahtır, ancak insânlara küçük bir faydasıda vardır, ama onun vermiş olduğu kötülük daha büyüktür,. Kumar ve içki hakkında gelen ilk Âyetler bunlar, son Âyette belirtildiği gibi bunlar birden kesmiş olsaydı, müslümanlardan alışık olanlar birden kesemeyeceklerdi. Evvelâ bu Âyet geldi, bir kısım müslümanlar bıraktılar ama bazıları devam etti, arkasından bir Âyet daha geldi, içmeyenler içenlerden hayırlıdır hükmüyle yine bir kısmı daha bıraktı, en sonunda bütün bunların hepsi haramdır hükmü gelince hepsi kesildi. İnsanın tabiatı bu işte bir şeyi bir anda kesemiyor, yavaş yavaş kesilebiliyor, gerçi bazıları vuruyor bıçağı kesiyor hemen ama hepsini birden kesemiyor yavaş yavaş. 

Diğer yönüne gelelim, kumar ve içki seni rûhâni varlığından çıkarıyor ise, nefsâni şekilde sarhoş ediyorsa, yani senin nefsinde daha çok kalmana sebep oluyorsa, İlâh-î varlığına geçmene mani oluyorsa, büyük günah, yalnız buradaki içki “şaraben tahura” olursa o zaman iş değişiyor. Kumarda mânâ itibarıyla nefsiyle oynadığı kumar, yani nefsini baş edemediği anda hile ile ortadan kaldırması, nefsi diyor ki bana şunu ver (v.b.) isteklerde bulunuyor, dur acele etme sonra gideriz diye oyalıyor onu, sonra tam tersi oluyor, namaz kılmaya kalkıyor nefsi oyalıyor onu bu sefer, zararı faydasından daha çok.  

Hala muhabbet ateşiyle yandım, nefsimi şöyle aldattım gibi daha hep oralarda isek orada kalmamız bize daha çok zarar veriyor oradan geçmemiz gerekiyor, yoksa Zat mertebesine ulaşamıyoruz, bu bahsedilen yer ef’al mertebesi ile esmâ mertebesi arası, sıfat mertebesine geçildiği zaman zâten bunlar terkedilmiş oluyor. 

Tekrar bakın ne infak edelim diye soruyorlar, De ki Ey Habibim, artanını infak edin deniyor, evvelâ ihtiyacınızı ayırın artanını infak edin deniyor, elinizdekinin hepsini infak ederseniz daha bunun sonrası vardır, yeni gün gelecek kazançtan artanı yani her yeni günde gelen İlâh-î tecelliler geldikçe yenileyerek kalanını infak edin deniyor.  

Böylece Allah Âyetlerini size beyan eder, yani Ulûhiyyet mertebesi yolunda yürünen işaretler bunlar, yapılacak tatbikatların şekillerini, oluşumlarını, kimliklerini, nasıl ve niceliklerini anlatıyor, işte bunlarda Âyet’tir. 

Umulur ki siz bunları tefekkür ederseniz, işte Cenâb-ı Hakk’ın bizim üzerimizde kanaatı bizim bunları anlayabileceğimiz yönündedir, ama umarım ki çalışırsınız da kolaylıkla bunları anlarsınız deniyor.[157] 

------------- 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ {البقرة/254}

 (Bakara Sûresi 254-) Ya eyyühelleziyne amenu enfiku mimma razaknaküm min kabli en ye'tiye yevmün la bey'un fiyhi ve la hulletün ve la şefaatün, vel kâfirune hümüz zalimun; 

 (2/254) “Ey imân edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.” 

********* 

      Ey imân edenler, Biraz evvel Cenâb-ı Hakkk kendi lisanıyla kendini kendine anlattığı halde burada artık aracı kullanıyor, Cenâb-ı Hakk diyor ama bunu Cebrâîl (a.s.) getiriyor.  

      Size verdiğim rızıklardan infak edin. 

Bu Âyet ef’al’i bir Âyettir, yani fiil mertebesinde tahakkuk edecek Âyetlerdendir, hangi Âyet nereyi ifade ediyorsa onu oradan değerlendirmemiz lâzımdır ki, ancak  o zaman onu okumuş oluyoruz, aksi halde sadasını dilimizde tekrarlamış oluruz, okumak demek yaşamak demek, idrak etmek ve anlatabilmek demektir. 

Alışverişin olmadığı, dostluğun olmadığı, şafaatin olmadığı günden önce, yani genel kıyamet gelmeden evvel, diğer ifadeyle sizin kendi kıyametiniz kopmadan evvel yani bu dünyadan ayrılmadan evvel size verdikleri-mizden infak edin, kimin ne imkânı varsa ondan olabildiğince belirtilen ölçüler içerisinde infak edin demektir. 

İlim ehlininde bilgisinden infak etmesi, “Hel cezaul ihsani illel ihsân” (Rahman, 55/60.Ayet) yani “ihsânın karşılığı ihsân değilmidir” işte görüldüğü gibi sen ihsân yap, eksilecek diye korkma, katlanarak o sana döner deniyor.   

Karşılıklı konuşuyoruz, kimimiz konuşuyor kimimiz dinliyoruz, işte bu da bir alışveriştir ki bu bütün alışverişlerden daha mühim olan bir alışveriştir, orada o gün bu alışveriş yok artık, işte o gün gelmeden gönül alışverişine devam edin deniyor. 

Orada dostlukta olmaz, çünkü herkes kendi canına düştüğü için kimsenin kimseye bir faydası olmaz, ama burada aynı yönde hareket edenler orada da aynı yönde hareket edip gruplaşacaklar, burada dostluk kurabilmiş-lerse bu dostlukları devam edecek, yani menşei burada. Bunun diyeti de nefsi satıp Hakk’ı almak, yoksa bu diyeti daha sonra bize zorla ödetirler, o zaman başkasından borç alma imkânımızda yoktur.  

Dünyadaki tecelliler karışık arıtılmamış olarak geliyor, peygamberlere dahi gelen tecelli içerisinde şüphe olabiliyor, çünkü dünyanın gereği bu, hayal ve vehim âleminde yaşıyoruz. Allah’ın kendilerine Nur verdiği kimseler gelen tecellileri saf olarak alabilirler. İnsânların çoğunluğu gelen tecellileri hayal içinde aldıkları için hayali yorumlar yapıldığı için kargaşalı yaşantının içine giriliyor. Çünkü içlerine nefsi emmâre karışıyor, gelen tecelli temiz, saf dahi olsa orada kirleniyor, onun için işte tevhid eğitimi almayan birinin tamamen saf halde olması mümkün değil, ama cennette bunlar söz konusu değildir, orada tecelliler salt, karışıksız, berrak ve temiz olarak geliyor.  

Kâfirler işte onlar zâlimlerdir, kendilerinde bulunan Hakkikati İlâhiyyeyi, Hakkikati Muhammediyyeyi zuhura çıkaramadıklarından, kendilerini aydınlatamadıklarından zulmette kaldılar, karanlıkta kaldılar yani hayal ve vehmin tesiri altında kaldılar ve bunlara perdeli-ehli küfür deniyor.[158]

------------- 

مَّثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنبُلَةٍ مِّئَةُ حَبَّةٍ وَاللّهُ يُضَاعِفُ لِمَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ {البقرة/261}

(Bakara Sûresi 261-) Meselülleziyne yunfikune emvalehüm fiy sebiylillâhi kemeseli habbetin enbetet seb'a senabile fiy külli sünbületin mietü habbetin, vAllahu yudaıfu limen yeşa'* vAllahu Vasi'un 'Aliym; 

********* 

 (2/261) “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” 

********* 

Mallarını Allah yolunda infak edenlerin misalleri şuna benzer, bir habbe, tohum gibidir, nebat verir o tohum ekildiği yerden, yedi başak verir her bir başakta yüz tane habbe vardır, Allah dilediğinin varlığını arttırır, Allah her şey üzerine Vasi yani her şeyi kaplamıştır ve her şeyi bilicidir. 

Burada ki çekirdek, size verdiğim muhabbet çekirdeği, tevhid çekirdeği yani özünüze koyduğum Ulûhiyyet çekirdeği, bunu gönül âlemine diktiğiniz zaman evvelâ yedi tane başak verir, emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdiyye, mardiyye, sâfiye başakları ve bu başaklar üzerinde en az yüzer tane dane vardır.  

Yüzden kasıt doksan dokuz’dur, yüzüncü faaliyeti meydana getirendir yani bahçıvan’dır diyelim yani Ulûhiyyet mertebesidir. Bütün işler onun kontrolunda olmaktadır ve her bir nefsimiz üzerinde Cenâb-ı Hakkk’ın Doksan dokuz İlâh-î esmâsıyla tecellisi vardır, insân nefis mertebeleri itibarıyla bu kadar bereketli bir varlıktır işte, birde beş hazret mertebesi ile olan bereketi vardır ve onlar meyveleri oluşturuyor. Burada habbe’den bahsediyor, çekirdekten özden, ama buradaki çekirdekler olmasa o meyveler olmaz, bunun hasılası da tevhid ilmini bilmekle mümkün ancak aksi halde o çekirdeği o tohumu oraya ekeriz ama nefsi emmâre kuşları gelir o habbeyi oradan yerler ve bizde İlâh-î hakikatler bahçesi oluşmaz.[159] 

------------- 

الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ثُمَّ لاَ يُتْبِعُونَ مَا أَنفَقُواُ مَنًّا وَلاَ أَذًى لَّهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ {البقرة/262}

 (Bakara Sûresi 262-) Elleziyne yunfikune emvalehum fiy sebiylillâhi sümme la yutbiune ma enfeku mennen ve la ezen lehüm ecruhüm ınde Rabbihim* ve la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun; 

 (2/262) “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” 

********* 

Mallarını Allah yolunda karşılıksız infak edenler ve sonra bununla eza etmeyen ve minnet ettirmeyenlere gelince, Rablerinin yanında mükafatları vardır, karşılıkları vardır, onlara bugün için korku yoktur, gelecektede mahzun olmazlar.  

Bu infak yukarıda bahsedilen başaklardan hububat, işte kim bu hububâtından Allah rızası için Allah yolunda infak ederse onlar için Rablarının yanında ecir ve mükafat vardır, onlara bugün için korku yoktur, gelecekte de mahzun olmayacaklardır.[160] 

------------- 

قَوْلٌ مَّعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِّن صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَآ أَذًى وَاللّهُ غَنِيٌّ حَلِيمٌ {البقرة/263}

 (Bakara Sûresi 263-) Kavlün ma'rufun ve mağfiratün hayrun min sadekatin yetbeuha eza* vAllahu Ğaniyy'un Haliym; 

 (2/263) “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).” 

------------- 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا لاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُواْ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ {البقرة/264}

 (Bakara Sûresi 264-) Ya eyyühelleziyne amenu la tubtılu sadekatiküm Bil menni vel eza, kelleziy yunfiku malehu riaenNasi ve la yu'minu Billahi vel yevmil ahır* femeselühu kemeseli safvanin aleyhi türabün fe esabehu vabilün feterakehu salda* la yakdirune alâ şey'in mimma kesebu* vAllahu la yehdil kavmel kâfiriyn;  

(2/264) “Ey imân edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insânlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”  

------------- 

وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَتَثْبِيتًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَإِن لَّمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ {البقرة/265}

(Bakara Sûresi 265-) Ve meselülleziyne yunfikune emvalehümüb tiğae merdatillahi ve tesbiyten min enfüsihim kemeseli cennetin Bi rabvetin esabeha vabilün fe atet üküleha dı'feyn* fe in lem yusıbha vabilün fe tall* vAllahu Bi ma ta'melune Basıyr; 

(2/265) “Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”              

------------- 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّا أَخْرَجْنَا لَكُم مِّنَ الأَرْضِ وَلاَ تَيَمَّمُواْ الْخَبِيثَ مِنْهُ تُنفِقُونَ وَلَسْتُم بِآخِذِيهِ إِلاَّ أَن تُغْمِضُواْ فِيهِ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ {البقرة/267}

 (Bakara Sûresi 267-) Ya eyyühelleziyne amenu enfiku min tayyibati ma kesebtüm ve mimma ahrecna leküm minel Ard* ve la teyemmemül habiyse minhu tunfikune ve lestüm Bi ahıziyhi illâ en tüğmidu fiyh* va'lemu ennAllahe Ğaniyy'ün Hamiyd; 

 (2/267) “Ey imân edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır.”   

------------- 

وَمَا أَنفَقْتُم مِّن نَّفَقَةٍ أَوْ نَذَرْتُم مِّن نَّذْرٍ فَإِنَّ اللّهَ يَعْلَمُهُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ {البقرة/270}

 (Bakara Sûresi 270-) Ve ma enfaktüm min nefekatin ev nezertüm min nezrin fe innAllahe ya'lemuh* ve ma lizzalimiyne min ensar; 

 (2/270) “Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” 

------------- 

إِن تُبْدُواْ الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ وَإِن تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاء فَهُوَ خَيْرٌ لُّكُمْ وَيُكَفِّرُ عَنكُم مِّن سَيِّئَاتِكُمْ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ {البقرة/271}

 (Bakara Sûresi 271-) İn tübdüs sadekati feniımma hiye ve in tuhfuha ve tü'tuhel fukarae fe huve hayrun leküm* ve yükeffiru anküm min seyyiatiküm* vAllahu Bi ma ta'melune Habiyr; 

(2/271) “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” 

------------- 

لَّيْسَ عَلَيْكَ هُدَاهُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَلأنفُسِكُمْ وَمَا تُنفِقُونَ إِلاَّ ابْتِغَاء وَجْهِ اللّهِ وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ {البقرة/272} 

(Bakara Sûresi 272-) Leyse aleyke hüdahüm ve lakinnAllahe yehdiy men yeşa'* ve ma tünfiku min hayrin felienfüsiküm* ve ma tünfikune illebtiğae vechillah* ve ma tünfiku min hayrin yüveffe ileyküm ve entüm la tuzlemun; 

 (2/272) “Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zâten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç Hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir.” 

********* 

Onların hidayete ermeleri senin üzerine değildir, Hz. Rasûlüllah’ın üç özelliği vardır, şâhiden, mübeşşiran ve neziyran, evvelâ Benim şahidimsin yani Allah’ın şehadetçisisin, mübeşşiran tebşir edicisin ve neziyran ikaz edicisin, ancak Allah dilediğine hidayet verir, siz ne sarfetmişseniz sonra o size gelecektir.[161]

------------- 

لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ {البقرة/273}

 (Bakara Sûresi 273-) Lil fukarailleziyne uhsıru fiy sebiylillâhi la yestetıy'une darben fiyl Ardı, yahsebühümül cahilü ağniyae minet teaffüf* ta'rifühüm Bi siymahüm* la yes'elunen Nase ilhafa* ve ma tünfiku min hayrin fe innAllahe Bihi 'Aliym; 

(2/273) “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” 

------------- 

الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ {البقرة/274}

 (Bakara Sûresi 274-) Elleziyne yünfikune emvalehüm Bil leyli vennehari sirran ve alaniyeten felehüm ecruhüm ınde Rabbihim* ve la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun; 

 (2/274) “Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” 

********* 

Bir kişinin infak edecek malı varsa o kişi zâhiren zengin demektir ama bir kişinin bâtınen malı varsa yani ilmi malı varsa diyelim bunlar gece ve gündüz mallarından infak ederler, mallarını infak etmelerinin zamanı yoktur meselâ günün herhangi bir saatinde bir sohbet olduğunda malını infak eder.   

Ayrı bir mânâ ile bakarsak geceden maksat fenâfillâh’tır, fenâfillâh ilminden infak eder, gündüz bakâbillâh’tır bakâbillâh ilminden infak eder, tevhid-i İlâh-îyyenin hakikatini sır olarak ta infak ederler yani herkese açmazlar ehli olanlara açarlar infak ederler. 

İşte onların Rabb’larının yanında mükâfatları vardır, Rabblarının yanındadırlar ki mükâfatları vardır zâten o infakları Rabb’lerinden alırlarda verirler kendi varlıkları yok ki nerden versinler, işte seni vesile ederek veriyorum veya Cenâb-ı Hakk senden Ben veriyorum diyor.  

Rububiyyet mertebesinden bu hakikatleri gizler veya açıklar. Onların üzerine işte korku yoktur, bir varlığın Rabbi yanındaysa onun ne korkusu olacak ki, neden korkusu olacak ki sonra ve gelecekte o mahsunda olmayacaktır, hadi bugün işi idare ediyor diyelim insânoğlu, acaba yarın ne olacak, gelecek ne olacak, işte o kişiye bu da yoktur deniyor.[162] 

------------- 

يَمْحَقُ اللّهُ الْرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ أَثِيمٍ {البقرة/276}

 (Bakara Sûresi 276-) YemhakullahurRiba ve yurbis Sadekat vAllahu la yuhıbbu külle keffarin esiym; 

 (2/276) “Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah, hiçbir günahkâr nankörü sevmez.” 

------------- 

وَإِن كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ وَأَن تَصَدَّقُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ {البقرة/280}

 (Bakara Sûresi 280-) Ve in kâne zu usretin fe nezıratün ila meyseretin ve en tesaddeku hayrun leküm in küntüm ta'lemun; 

(2/280) “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.” 

------------- 

الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ {آل عمران/17}

(Ali İmran 17-) Essâbirîne ves sâdikîne vel kânitîne vel münfikıne vel müstağfirîne bil eshar; 

(3/17) “Onlar, sabır edicilerdir, sadıktırlar, ibâdetlere devam edenlerdir, infak edenlerdir, seher vakitlerin-de de istiğfarda bulunanlardır.” 

********* 

 Sevdiği şeyden infak edenler ebrar zümresi deniliyor. Bu Âyette belirtilen halleri kendi bünyesinde yaşamaya çalışan kimse imândan ikân’a doğru yolculuğa başlamıştır. Herkes bulunduğu yerde yaşadığı hale sabretmek zorunda ve herkesin sabrı bir başka türlüdür bazı kimseler zenginliğe, bazı kimseler fakirliğe vb. sabrediyorlar. Cenâb-ı Hakk sevdiklerine kendisini unutmamaları için ufak tefek dertler verir, işte bunlara sabredenlerdir. 

Kendi aleyhlerine de olsa doğruyu söyleyenler ki, gerçek şâhitlik budur. Aynı zamanda Hz. Ebubekir (r.a.) nın mertebesidir, sıddıklık mertebesidir, çünkü Efendimizin (s.a.v.) Mi’râc gecesinde yaşadıklarını hiç bir şey düşünmeden anında tasdik etmiştir. 

Kendinde olan nefsâni duyguları bir tarafa atıp ne denilmiş ise onu aynen kabul edip boyun bükenler. 

İnfakta bulunmak, zâhiri olarak maddi yardımlar yapmaktır diğer yönüyle mânevi olarak rûhani infakta bulunmak yani bilgi aktarmak vb. 

İstiğfar edenler, zâhiri olarak günahlarından istiğfar edenler, diğer yön ile kendi varlığından istiğfar etmek, insânda benlik oluşturduğu için kendi varlığı en büyük istiğfar sebebidir. Bu beden bizim değil, bineğimizdir, bize ait olan tek şey ben neyim, kimim? Sorularına karşı şuurlanmamızdır ve bu da lâtif bir oluşumdur. 

Yapılacak çalışmalar için en güzel zamanın seher vakitleri olduğu belirtiliyor.[163] 

------------- 

لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ {آل عمران/92}

 (Al-i İmran Suresi 92-) Len tenâlül birra hatta tünfiku mimma tuhıbbun* ve mâ tünfiku min şey'in fe innAllahe Bihi'Alîm; 

(3/92) “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.” 

-------------

الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ {آل عمران/134}

 (Ali İmran 134-) Ellezîne yünfikune fis serrâi ved darrâi vel kazımînel ğayza vel afîne aninNas* vAllahu yuhıbbul muhsinîn; 

 (3/134) “O (Allah'tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.” 

------------- 

وَالَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَن يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَرِينًا فَسَاء قِرِينًا {النساء/38}

 (Nisa Sûresi 38-) (Velleziyne yünfikune emvalehüm riaen nasi ve lâ yu'minune Billâhi ve lâ Bil yevmil ahıri, ve men yeküniş şeytanü lehu karînen fesâe karînâ;) 

      (4/38) “Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe imân etmedik-leri halde mallarını, insânlara gösteriş yapmak için harcarlar. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır!” 

------------- 

وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ آمَنُواْ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّهُ وَكَانَ اللّهُ بِهِم عَلِيمًا {النساء/39}

(Nisâ Sûresi 39-) (Ve ma za aleyhim lev'amenu Billâhi vel yevmil ahıri ve enfeku mimmâ rezekahümullahu ve kânAllahu Bihim Alîmâ;) 

(4/39) “Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın verdiği rızıktan gösterişsiz harcasalardı kendilerine ne zarar gelirdi? Allah onların söz ve işlerini çok iyi bilendir.” 

------------- 

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَن يَقْتُلَ مُؤْمِنًا إِلاَّ خَطَئًا وَمَن قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَئًا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُّسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ إِلاَّ أَن يَصَّدَّقُواْ فَإِن كَانَ مِن قَوْمٍ عَدُوٍّ لَّكُمْ وَهُوَ مْؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ وَإِن كَانَ مِن قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِّيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُّسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةً فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ تَوْبَةً مِّنَ اللّهِ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا {النساء/92}

(Nisâ Sûresi 92-) Ve mâ kâne li mu'minin en yaktule mu'minen illâ hataen ve men katele mu'minen hataen fetahriyru rakabetin mu'minetin ve diyetün müsellemetün ila ehlihi illâ en yessaddeku* fein kâne min kavmin adüvvin leküm ve huve mu'minun fe tahriyru rekabetin mü'minetin ve in kâne min kavmin beyneküm ve beynehüm miysakun fediyetün müsellemetün ilâ ehlihi ve tahrîru rekabetin mu'minetin, femen lem yecid fesıyamu şehreyni mütetabi'ayni, tevbeten minAllahi ve kânAllahu Alîmen Hakîmâ; 

 (4/92) “Hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine (varislerine) teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır. Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin bir köle azad etmesi gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köle azad etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Alîmdir (her şeyi bilendir), Hakîmdir (hüküm ve hikmet sahibidir).” 

------------- 

لاَّ خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِّن نَّجْوَاهُمْ إِلاَّ مَنْ أَمَرَ بِصَدَقَةٍ أَوْ مَعْرُوفٍ أَوْ إِصْلاَحٍ بَيْنَ النَّاسِ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ ابْتَغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا {النساء/114}

(Nisâ Sûresi 114-) (Lâ hayre fî kesîrin min necvahüm illâ men emera Bi sadakatin ev ma'rufin ev ıslahın beynen Nas* ve men yaf'al zalikebtiğae merdatillahi fesevfe nü'tîhi ecren azîmâ;) 

      (4/114) “Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı veyahut da insanlar arasını düzeltmeyi emreden (ler) inki hariç, onların aralarındaki gizli gizli konuşmalarının çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, yakında ona büyük bir mükâfat vereceğiz.” 

------------- 

وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالأَنفَ بِالأَنفِ وَالأُذُنَ بِالأُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ فَمَن تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَّهُ وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ {المائدة/45}

(Maide Sûresi 45-) (Ve ketebnâ aleyhim fîha ennen nefse Bin nefsi vel ayne bil ayni vel 'enfe bil' enfi vel'üzüne bil'üzüni vessinne Bissinni velcüruha kısas* femen tesaddeka Bihi fe huve keffaretün leh* ve men lem yahküm Bima enzelAllahu feülâike hümüz zalimun;) 

(5/45) “Biz Tevrat'ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa (sadaka olarak), bu kendi günahlarına keffaret olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” 

------------- 

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّهِ مَغْلُولَةٌ غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ وَلُعِنُواْ بِمَا قَالُواْ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنفِقُ كَيْفَ يَشَاء وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم مَّا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا وَأَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ كُلَّمَا أَوْقَدُواْ نَارًا لِّلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللّهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الأَرْضِ فَسَادًا وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ {المائدة/64}

(Maide Sûresi 64-) Ve kaletil yahudü yedullahi mağluletün, ğullet eydîhim ve luınu Bi ma kalu* bel yedahu mebsutatani yünfiku keyfe yeşa'* ve leyezîdenne kesîren minhüm mâ ünzile ileyke min Rabbike tuğyanen ve küfra* ve elkayna beynehümül adavete velbağdae ilâ yevmil kıyameti, küllemâ evkadu naren lil harbi atfeehAllahu ve yes'avne fil Ardı fesaden, vAllahu la yuhıbbul müfsidîn; 

 (5/64) “Yahudiler, "Allah'ın eli çok sıkıdır" dediler. Söyledikleri söz sebebiyle onların elleri bağlansın ve lânete uğrasınlar! Aksine Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir (infak eder). Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü azdırıyor. Biz, onların aralarına tâ kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozğunculuğa koşarlar. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.” Aslında kendi elleri sıkıdır ve bu sözleri nedeniyle lânetlendiler.[164]  

------------- 

الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {الأنفال/3}

(Enfal Sûresi 3-) Elleżîne yukîmûne-ssalâte vemimmâ razeknâhum yunfikûn;  

(8/3) “Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”

------------- 

وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ {الأنفال/60}

(Enfal Sûresi 60-) Vee’iddû lehum mâ-steta’tum min kuvvetin vemin ribâti-lhayli turhibûne bihi ‘aduvvallâhi ve’aduvvekum veâḣarîne min dûnihim lâ ta’lemûnehumu(A)llâhu ya’lemuhum vemâ tunfikû min şey-in fî seblillâhi yuveffe ileykum veentum lâ tuzlemûn;  

(8/60) “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size ‘eksiksiz olarak ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.”  

------------- 

قُلْ أَنفِقُواْ طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَّن يُتَقَبَّلَ مِنكُمْ إِنَّكُمْ كُنتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ {التوبة/53}

(Tevbe Sûresi 53-) Kul enfiku tav'an ev kerhel len yütekabbele minküm inneküm küntüm kavmen fasikîyn;  

(9/53) “De ki: “İsteyerek veya istemeyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar topluluğu oldunuz.” 

--------------------

Âyetin zâhirinden mudil yaşantısı üzere olanların vermiş oldukları kabul olunmayacağı bildirilmektedir. Bunu âyeti irfâniyet açısından incelemeye çalışırsak;

Şeriat ve tarîkât anlayışında olanların, ihtiyaç sahiplerine yaptıkları yardımlar sevap olarak addedilmekte ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) tarafından mükafatlandıralacağı anlayışıdır. Bu mertebeye göre doğrudur. Tas tamam yerinde bir davranıştır…

Ama kişi Hakîkat mertebesinde yaşıyorsa ve ihtiyaç sahibi gördüğü kişiye acıyıp yardım ediyorsa, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’a karşı sorumlu olabilir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) ben bu kulumu bu hâl üzere görmek istiyordum. Ben bu kuluma ihtiyacını veremez miydim? Sen benim işime ne karışıyorsun sorularına muhatap olunabilir. Marifet mertebesinde yaşayan kişide gönlüne sorar ver derse verir, verme derse vermez.

Efendi Babam bir hatırasını bu konu ile bağlantılı olduğu için kendi ağzından aktardığı gibi hatırımızda kalanları yazalım.

Bursa’ya Nüket Anne ve çocuklarla gitmiştik. Henüz çocuklar o zaman küçüklerdi. Kültür parkta dolaşmıştık ve vakit akşam olmuştu. Yanımıza yanaşan ve elinde sakız satan çocuk elinde kalan son sakızları bize satmak istiyordu. Amca ne olursun al evime gidiyim diyordu. Evladım ihtiyacımız yok dedikçe ısrarını devam ettiriyordu. En sonunda “Benim” için al” deyince, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bizatihi almamı istediğini anlayıp, çocuğun elinde ne varsa aldık. Çocuk sevinçle parayı aldı ve uzaklaştı…[165]

İşte irfan ehlini gönlünden vuran kelime “Benim için”, yorumunu okuyanlara bırakıyorum.[166]

------------- 

وَمَا مَنَعَهُمْ أَن تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلاَّ أَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَبِرَسُولِهِ وَلاَ يَأْتُونَ الصَّلاَةَ إِلاَّ وَهُمْ كُسَالَى وَلاَ يُنفِقُونَ إِلاَّ وَهُمْ كَارِهُونَ {التوبة/54}

(Tevbe Sûresi 54-) Vemâ mene’ahum en tukbele minhum nefekâtuhum illâ ennehum keferû billâhi vebirasûlihi velâ ye/tûne-ssalâte illâ vehum kusâlâ velâ yunfikûne illâ vehum kârihûn;

(9/54) İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah’ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir.

------------- 

وَمِنْهُم مَّن يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِ فَإِنْ أُعْطُواْ مِنْهَا رَضُواْ وَإِن لَّمْ يُعْطَوْاْ مِنهَا إِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ {التوبة/58}

(Tevbe Sûresi 58-) Veminhum men yelmizuke fî assadekâti fe-in u’tû minhâ radû ve-in lem yu’tav minhâ iżâ hum yesḣatûn;

(9/58) Onlardan sadakalar konusunda seni yadırgayacaklar vardır. Ondan kendilerine verilirse hoşlanırlar, kendilerine verilmediği zaman bu sefer gazablanırlar. 

------------- 

وَمِنْهُم مَّنْ عَاهَدَ اللّهَ لَئِنْ آتَانَا مِن فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحِينَ {التوبة/75}

(Tevbe Sûresi 75-) Veminhum men ‘âhedallâhe le-in âtânâ min fadlihi lenassaddekanne velenekûnenne mine-ssâlihîn;

(9/75) “Onlardan kimi de: "Andolsun, eğer bize bol ihsanından verirse gerçekten sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız" diye Allah'a ahdetmiştir.” 

------------- 

الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إِلاَّ جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ سَخِرَ اللّهُ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {التوبة/79} 

(Tevbe Sûresi 79-) Elleżîne yelmizûne-lmuttavvi’îne mine-lmu/minîne fî-ssadekâti velleżîne lâ yecidûne illâ cuhdehum feyesḣarûne minhum sehira(A)llâhu minhum velehum ‘ażâbun elîm;

(9/79) Sadakalar konusunda, mü'minlerden ek bağışlarda bulunanlarla emeklerinden (cehdlerinden) başkasını bulamayanları yadırgayarak bunlarla alay edenler; Allah (asıl) onları alay konusu kılmıştır ve onlar için acı bir azap vardır. 

------------- 

لَّيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء وَلاَ عَلَى الْمَرْضَى وَلاَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ مَا يُنفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا نَصَحُواْ لِلّهِ وَرَسُولِهِ مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {التوبة/91} 

(Tevbe Sûresi 91-) Leyse ‘alâ-ddu’afâ-i velâ ‘alâ-lmerdâ velâ ‘alâ-lleżîne lâ yecidûne mâ yunfikûne haracun iżâ nesahû lillâhi verasûlihi mâ ‘alâ-lmuhsinîne min sebîlin vallâhu ġafûrun rahîm;

(9/91) “Allah’a ve elçisine karşı ‘içten bağlı kalıp hayra çağıranlar’ oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” 

------------- 

وَلاَ عَلَى الَّذِينَ إِذَا مَا أَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لاَ أَجِدُ مَا أَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِ تَوَلَّواْ وَّأَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا أَلاَّ يَجِدُواْ مَا يُنفِقُونَ {التوبة/92}

(Tevbe Sûresi 92-) Velâ ‘alâ-lleżîne iżâ mâ etevke litahmilehum kulte lâ ecidu mâ ahmilukum ‘aleyhi tevellev vea’yunuhum tefîdu mine-ddem’i hazenen ellâ yecidû mâ yunfikûn;

(9/92) “Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum” dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.“ 

------------- 

وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يَتَّخِذُ مَا يُنفِقُ مَغْرَمًا وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَائِرَ عَلَيْهِمْ دَآئِرَةُ السَّوْءِ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {التوبة/98}

(Tevbe Sûresi 98-) Vemine-l-a’râbi men yetteḣiżu mâ yunfiku maġramen veyeterabbasu bikumu-ddevâ-ira ‘aleyhim dâ-iratu-ssev’i vaAllâhu semî’un ‘alîm;

(9/98) “Bedevilerden öyleleri vardır ki, infak ettiğini bir cereme sayar ve sizi felaketlerin sarıvermesini bekler. Kötü felaket onları sarsın. Allah işitendir, bilendir.”

-------------

وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنفِقُ قُرُبَاتٍ عِندَ اللّهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِ أَلا إِنَّهَا قُرْبَةٌ لَّهُمْ سَيُدْخِلُهُمُ اللّهُ فِي رَحْمَتِهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {التوبة/99} 

(Tevbe Sûresi 99-) Vemine-l-a’râbi men yu’minu billâhi velyevmi-l-âhiri veyettehiżu mâ yunfiku kurubâtin ‘indallâhi vesalevâti-rrasûli elâ innehâ kurbetun lehum seyudhiluhumullâhu fî rahmetihi innallâhe ġafûrun rahîm;

(9/99) Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah Katında bir yakınlaşmaya ve elçinin dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları Kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. 

---------- 

خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {التوبة/103}

(Tevbe Sûresi 103-) Huz min emvâlihim sadekaten tutahhiruhum vetuzekkîhim bihâ vesalli ‘aleyhim inne salâteke sekenun lehum vallâhu semî’un ‘alîm;

(9/103) “Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için 'bir sükûnet ve huzurdur.' Allah işitendir, bilendir.” 

---------- 

أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَأَنَّ اللّهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ {التوبة/104}

(Tevbe Sûresi 104-) Elem ya’lemû ennallâhe huve yakbelu-ttevbete ‘an ‘ibâdihi veye/huzu-ssadekâti veennallâhe huve-ttevvâbu-rrahîm;

(9/104) “Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah kullarından tevbeleri kabul edecek ve sadakaları alacak olan O'dur. Şüphesiz, tevbeleri kabul eden, esirgeyen O'dur.”

---------- 

وَلاَ يُنفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلاَ كَبِيرَةً وَلاَ يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلاَّ كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّهُ أَحْسَنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {التوبة/121}

(Tevbe Sûresi 121-) Velâ yunfikûne nefekaten saġîraten velâ kebîraten velâ yakta’ûne vâdiyen illâ kutibe lehum liyecziyehumullâhu ahsene mâ kânû ya’melûn;

(9/121) “Küçük, büyük infak ettikleri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah’ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır.”  

----------   

فَلَمَّا دَخَلُواْ عَلَيْهِ قَالُواْ يَا أَيُّهَا الْعَزِيزُ مَسَّنَا وَأَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُّزْجَاةٍ فَأَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَآ إِنَّ اللّهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّقِينَ {يوسف/88} 

(Yusuf Sûresi 88-) Felemmâ dehalû aleyhi kâlû yâ eyyühel azîzü messenâ ve ehleneddurru ve ci’nâ bi bidaatin müzcâtin ve evfî lenelkeyle ve tesaddak aleynâ innellahe yeczil mütesaddikîne. 

(12/88) “Ne vakit ki, onun huzuruna girdiler, dediler ki: Ey Âzîz! Bizi de, ailemizi de kıtlık kapladı ve bir değersiz sermaye ile gelmiş olduk. Artık bize ölçüyü tamamla ve bize bağışta bulun (bize sadaka ver), şüphe yok ki, Allah Teâlâ bağışta bulunanları mükâfata erdirir.”

 ---------- 

وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ {الرعد/22}

(Rad Sûresi 22-) Vellezîne saberû-btiġâe vechi rabbihim veekâmû-ssalâte veenfekû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten veyedraûne bilhaseneti-sseyyi-ete ulâ-ike lehum ‘ukbâ-ddâr;

(13/22) ”Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.”  

---------- 

قُل لِّعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُواْ يُقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَيُنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلانِيَةً مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خِلاَلٌ {إبراهيم/31}

(İbrahim Sûresi 31-) KÂl li ibâdiyellezîne âmenû yukîmus salâte ve yunfikû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten min kabli en ye’tiye yevmun lâ bey’un fîhi ve lâ hilâlun;

(14/31) “(Ey Muhammed!) İmân eden kullarıma söyle: "Namazı dosdoğru kılsınlar, alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli (Allah için) harcasınlar. (infak etsinler)" 

********* 

Şu an yaşanılan dünyâ hayâtında insânlar dostluklar kurabilirler ancak mahşerde artık bunların olmayacağı bu Âyet-i Kerîme ile belirtilmektedir. Ancak bu dostluğun olmayışı nefsi menfaatler üzerine kurulmuş dostluklar içindir, rahmâni olarak burada dost olanlar orada da dost olacaklardır.  

Bu konu ile ilgili anlatılan bir hikâyede cennete girmek için sevapları yeterli olmayan iki dost bir diğerinin sevabını tamamlayarak hiç olmazsa birinin cennete girmesini sağlamak için uğraş verirlerken bu işin içinden çıkamayan melekler Cenâb-ı Hakk (c.c.) a danışmışlar. Ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) da “madem onların birbirlerine o kadar muhabbetleri var benim rahmetim hepsinden fazladır, ikisini de cennete koyun” dediği şeklinde anlatılır. 

Orada birde şefaât edilecek gruplar vardır bunlarda dünyâda iken Hakk’a muhabbetleri olmuş fakat fiillerinden cennete gidecek kadar enerjileri eksik kalmış olanlardır. Binlerce senelik bir yol olarak sırat köprüsünden bahsedilir ve bu köprünün geçilmesi de bu enerjiye bağlıdır, işte bu konuda bu kişiler için orada şefaât olacağı belirtilir.[167]  

---------- 

ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً عَبْدًا مَّمْلُوكًا لاَّ يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ وَمَن رَّزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًا هَلْ يَسْتَوُونَ الْحَمْدُ لِلّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ {النحل/75}

(Nahl Sûresi 75-) Daraba(A)llâhu meśelen ‘abden memlûken lâ yakdiru ‘alâ şey-in vemen razeknâhu minnâ rizkan hasenen fehuve yunfiku minhu sirran vecehrân hel yestevûne-lhamdu liAllâhic bel ekśeruhum lâ ya’lemûn;

(16/75) “Kendisi’ne ortak koştuğunuz ilahlar konusunda) hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının mülkünde olan ile tarafımızdan kendisine güzel bir rızık verdiğimiz, böylelikle ondan gizli ve açık infak eden kimseyi örnek olarak gösterdi; bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’ındır; fakat onların çoğu bilmezler.” 

---------- 

الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلَاةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {الحج/35}

(Hac Sûresi 35-) Elleżîne izâ zukirallâhu vecilet kulûbuhum va-ssâbirîne ‘alâ mâ esâbehum velmukîmî-ssalâti vemimmâ razeknâhum yunfikûn;

(22/35) “Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir.”  

---------- 

أُوْلَئِكَ يُؤْتَوْنَ أَجْرَهُم مَّرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {القصص/54}

(Kasas Sûresi 54-) Ulâike yu’tevne ecrehum merreteyni bimâ saberû ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ve mimmâ razaknâhum yunfikûn;

(28/54) “İşte onlardır ki; onlara sabırları sebebiyle ecirleri iki kat verilir. Ve onlar, kötülüğü iyilik ile savarlar. Ve onlara verdiğimiz rızıktan infâk ederler.” 

********* 

Onlara kendi nefislerinden ve halktan gelen olumsuzluklara, sabırları sebebiyle, kazanmış oldukları ecirleri iki kat dünyada iken mutmain bir kâlp ve gönül cenneti ahirette ise, zat cenneti ve İlâh-î müşahede,  verilir. Ve onlar, kötülüğü iyilik ile savarlar. Yani kendilerine kötülük yapanlara dahi iyilik ile muamele ederler. Ayrıca kendilerinde olan nefsi ahlâklarını hakk’ın ahlâkıyla değiştirirler. Ve onlara verdiğimiz maddi ve ilmi İlâhiyye, kendini bilme-marifetullah, mânevi ilim olan rızıktan ihtiyaç sahiplerine karşılıksız infâk ederler.[168] 

---------- 

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {السجدة/16} 

(Secde Sûresi 16-) Tetecâfâ cunûbuhum ‘ani-lmedâci’i yed’ûne rabbehum havfen vetame’an vemimmâ razeknâhum yunfikûn;

(32/16) “Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” 

---------- 

إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا {الأحزاب/35}

(Ahzab Sûresi 35-) İnne-lmuslimîne velmuslimâti velmu’minîne velmu’minâti velkânitîne velkânitâti ve-ssâdikîne ve-ssâdikâti ve-ssâbirîne ve-ssâbirâti velḣâşi’îne velhâşi’âti velmutesaddikîne velmutesaddikâti ve-ssâ-imîne ve-ssâ-imâti velhâfizîne furûcehum velhâfizâti ve-zzâkirînallâhe keśîran ve-zzâkirâti e’addallâhu lehum maġfiraten veecran ‘azîmâ;

(33/35) “Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokça zikreden erkekler ve (Allah'ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.” 

---------- 

قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أَنفَقْتُم مِّن شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ {سبأ/39}

(Sebe Sûresi 39-) Kul inne rabbî yebsutu-rrizka limen yeşâu min ‘ibâdihi veyakdiru lehu vemâ enfaktum min şey-in fehuve yuhlifuhu vehuve hayru-rrâzikîn;

(34/39) “Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip-yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”  

---------- 

إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ {فاطر/29}

(Fatır Sûresi 29-) İnne-lleżîne yetlûne kitâballâhi ve ekâmû-ssalâte ve enfekû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten yercûne ticâraten len tebûr;

(35/29) “Gerçekten Allah’ın Kitab’ını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler; kesin olarak zarara uğramayacak bir ticareti umabilirler.” 

---------- 

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ أَنفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمْ اللَّهُ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنُطْعِمُ مَن لَّوْ يَشَاء اللَّهُ أَطْعَمَهُ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ {يس/47}

(Yasin Sûresi 47-) Ve izâ kîle lehum enfikû mimmâ rezakakumullâhu kâlellezîne keferû lillezîne âmenû e nut’imu men lev yeşâullâhu at’ameh, in entum illâ fî dalâlin mubîn;  

(36/47) “Ve onlara "Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infâk edin (verin)." denildiği zaman kâfirler, imân edenlere:  "Allah'ın dileseydi, doyuracağı kişiyi biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz." dediler.”  

********* 

Bireysel benlik sahiplerinin ellerindekiler nefslerinin rızkıdır yâni bu rızıkları benliklerine mâlettiklerinden dolayı bu rızk “benim rızkım” diyor. Sakınma sahipleri ise kolayca “bu rızık benim değil Rabb’imin rızkıdır” diyebiliyor. Ve bu durumda Allah’ın olan rızkı vermekte kolay oluyor, mü’minler bu nedenle kolayca infak edebiliyorlar çünkü Allah’ın rızkını veriyorlar. Verilen rızkı alan da Allah (c.c.) olduğuna göre Hakk hak olarak Hakk’a rızkını vermiş oluyor ve bu durumda hak sahibi hakkını almış oluyor.  

Bu sistemin farkında olmayanlar “Allah’ın rızkından verin” hitâbı karşısında ellerinde olanı kendilerinin zannederek Allah’ın rızkı olmadığını zannına kapıldıkları için veremiyorlar.[169] 

---------- 

وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {الشورى/38}

(Şura Sûresi 38-) Velleżîne-stecâbû lirabbihim ve ekâmû-ssalâte ve emruhum şûrâ beynehum ve mimmâ razeknâhum yunfikûn;

(42/38) “Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler." 

----------

هَاأَنتُمْ هَؤُلَاء تُدْعَوْنَ لِتُنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَمِنكُم مَّن يَبْخَلُ وَمَن يَبْخَلْ فَإِنَّمَا يَبْخَلُ عَن نَّفْسِهِ وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنتُمُ الْفُقَرَاء وَإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُمْ {محمد/38}

(Muhammed Sûresi 38-)  Hâ entum hâulâ-i tud’avne litunfikû fî sebîlillâhi feminkum men yebhalu vemen yebhal fe-innemâ yebḣalu ‘an nefsihi vallâhu-lġaniyyu ve entumu-lfukarâu ve-in tetevellev yestebdil kavmen ġayrakum sümme lâ yekûnû emsâlekum; 

(47/38) “İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar.”  

---------- 

آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَنفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُم مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَأَنفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ {الحديد/7}

(Hadid Sûresi 7-)  Âminû bi(A)llâhi ve rasûlihi ve enfikû mimmâ ce’alekum mustahlefîne fîhi felleżîne âmenû minkum ve enfekû lehum ecrun kebîr;

(57/7) “Allah’a ve Resûlü’ne iman edin. “Sizi kendilerinde halifeler kılıp harcama yetkisi verdiği’ şeylerden infak edin. Artık sizden kim iman edip infak ederse, onlara büyük bir ecir vardır.” 

 ---------- 

وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنكُم مَّنْ أَنفَقَ مِن قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُوْلَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِّنَ الَّذِينَ أَنفَقُوا مِن بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلًّا وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ {الحديد/10}

(Hadid Sûresi 10-)  Vemâ lekum ellâ tunfikû fî sebîlillâhi veli(A)llâhi mîrâsu-ssemâvâti vel-ardi lâ yestevî minkum men enfeka min kabli-lfethi ve kâtele ulâ-ike a’zamu deraceten mine-llezîne enfekû min ba’du ve kâtelû ve kullen ve’adallâhu-lhusnâ vallâhu bimâ ta’melûne habîr;

(57/10) “Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine en güzel olanı va’detmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”  

---------- 

إِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ {الحديد/18}

 (Hadid Sûresi 18-) İnne-lmussaddikîne velmussaddikâti ve akradûllâhe kardan hasenen yudâ’afu lehum ve lehum ecrun kerîm;

(57/18) “Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir borç verenler; onlar için kat kat arttırılır ve 'kerim (üstün ve onurlu)' olan ecir de onlarındır.”

---------- 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً ذَلِكَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَأَطْهَرُ فَإِن لَّمْ تَجِدُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {المجادلة/12} 

(Mücadele Sûresi 12-) Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû iżâ nâceytumu-rrasûle fekaddimû beyne yedey necvâkum sadakaten zâlike ḣayrun lekum ve atheru fe-in lem tecidû fe-innallâhe ġafûrun rahîm;

(58/12) “Ey iman edenler, Peygambere gizli bir şey arzedeceğiniz zaman, gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet (buna imkan) bulamazsanız, artık şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.”

---------- 

أَأَشْفَقْتُمْ أَن تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَاتٍ فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ {المجادلة/13} 

(Mücadele Sûresi 13-) E-eşfektum en tukaddimû beyne yedey necvâkum sadakâtin fe-iz lem tef’alû ve tâballâhu ‘aleykum fe-akîmû-ssalâte ve âtû-zzekâte ve-etî’ûllâhe ve rasûlehu vallâhu ḣabîrun bimâ ta’melûn; 

(58/13) “Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz mü? Çünkü yapmadınız, Allah sizin tevbelerinizi kabul etti. Şu halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah'a ve O'nun Resûlü'ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 

---------- 

هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا تُنفِقُوا عَلَى مَنْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنفَضُّوا وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ {المنافقون/7}

(Münafikun Sûresi 7-) Humu-lleżîne yekûlûne lâ tunfikû ‘alâ men‘inde rasûlillâhi hattâ yenfaddû velillâhi hazâ-inu-ssemâvâti vel-ardi ve lâkinne-lmunâfikîne lâ yefkahûn; 

(63/7) “Onlar ki: “Allah’ın Resûlü yanında bulunanlara hiçbir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,” derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar.”  

---------- 

وَأَنفِقُوا مِن مَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُن مِّنَ الصَّالِحِينَ {المنافقون/10} 

(Münafikun Sûresi 10-) Ve enfikû min mâ razeknâkum min kabli en ye’tiye ehadekumu-lmevtu feyekûle rabbi levlâ ahhartenî ilâ ecelin karîbin fe-assaddeka ve ekun mine-ssâlihîn;

(63/10) “Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.” 

---------- 

فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنفِقُوا خَيْرًا لِّأَنفُسِكُمْ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ {التغابن/16}

(Tegabün Sûresi 16-) Fettekûllâhe mâ-steta’tum vesme’û ve-etî’û ve enfikû ḣayran li-enfusikum vemen yûka şuhha nefsihi feulâ-ike humu-lmuflihûn;

(64/16) “Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.” 

------------

ZEKÂT ve SADAKA HAKKINDA BAZI HADİSLER

Resulullah (sav) Hz. Muaz (ra)'ı Yemen'e gönderdi. (Giderken) ona dedi ki: "Sen Ehl-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey Allah'a ibadet olsun. Allah'ı tanıdılar mı, kendilerine Allah'ın zekatı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna da itaat ederlerse kendilerinden zekatı al. Zekat alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarından sakın. Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah'la bu beddua arasında perde mevcut değildir." Ravi: İbnu Abbas Kaynak: Buhari, Zekat 1, 41, Sadaka 1, 63, Mezalim 9, Megazi 60, Tevhid 1; Müslim, İman 31, (19); Tirmizi, 

--------------

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Deve, sığır veya davar sahibi olup da, bunlardaki Allah'ın hakkını eda etmeyen herkese Kıyamet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün olduğunca iri ve şişman olarak geleceklerdir. Adam, onlar için, düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla toslayacaklar ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinde boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçise tekrar başlayacak. Mahlukatın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hal devam edecek. Keza "kenz'e (hazine) sahip olup da ondaki (Allah'ın) hakkını ödemeyen herkese, kıyamet günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam ondan kaçacak. Sonunda yılan ona: "Gizlediğin hazineni al! Ben ondan müstağniyim!" diye bağırır. Adam, neticede yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlayınca, elini ağzına sokar. Yılan da onu, aygırın (alafı) kemirmesi gibi kemiriverecek." Ravi: Ebu Hüreyre ve Hz. Cabir Kaynak: Buhari, Zekat 3, Tefsir, Al-i İmran 14, Beraet 6, Hiyel 3; Müslim, Zekat 26, (987); Muvatta, Cihad 3

--------------

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kim malının zekatını sevab umarak verirse ona sevap verilir. Kim de zekatını vermezse biz zekatı ve malın yarısını (cezalı olarak zorla) alırız. Bu, Rabbimizin kesin kararlarından biridir. Al-i Muhammed'e ondan bir hak yoktur." (Rezin tahric etmiştir) Ravi: Hz. Muaz Kaynak: Ebu Davud, Zekat 4, (1575); Nesai, Zekat 4, (5, 15, 16)

--------------

Resulullah (sav) vefat edince, ondan sonra Hz. Ebu Bekir (ra) halife seçildi. Bunun üzerine bedevilerden bir kısmı "irtidat" etti. (Hz. Ebu Bekir halife olarak onlarla savaşmaya karar verince) Hz. Ömer, "Resulullah (sav): "İnsanlar lailaheillallah deyinceye kadar onlarla savaşmaya emrolundum. Bunu söylediler mi, benden mallarını ve nefislerini korurlar. (İslam'ın) hakkı hariç artık hesapları da Allah'a kalmıştır!" demiş iken, sen nasıl insanlarla savaşırsın?" dedi. Hz. Ebu Bekir: "Allah'a yemin olsun, namazla zekatın arasını ayıranlarla savaşacağım. Zira zekat, malın hakkıdır. Vallahi, Resulullah (sav)'a vermekte oldukları bir oğlağı vermekten vazgeçseler, onu almak için onlarla savaşacağım" dedi. Hz. Ömer sonradan demiştir ki: "Allah'a yemin ederim, anladım ki, Hz. Ebu Bekir'in bu görüşü, Allah'ın savaş meselesinde ona ilhamından başka bir şey değildi. İyice anladım ki, bu karar hakmış." Ravi: Ebu Hüreyre Kaynak: Buhari, İ'tisam 2, Zekat 1, İstitabe 3; Müslim, İman 32, (20); Muvatta, Zekat 30, (1, 269); Tirmizi,

--------------

Hz. Peygamber (sav) buyurdular ki: "Sizi (ticari olmayan) atın ve kölenin zekâtından affettim, öyle ise gümüş paralarınızın zekatını verin. Bunun her kırk dirhemine bir dirhem vereceksiniz. Ancak yüz doksan dirheme zekat düşmez, ikiyüz dirheme ulaştı mı beş dirhem verilecektir." Ravi: Ali Kaynak: Tirmizi, Zekat 3, (620); Ebu Davud, Zekat 4, (1574); Nesai, Zekat 18, (5, 37)

--------------

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Her otuz sığır için erkek veya dişi bir tebi' zekat verilir. Her kırk sığır için de bir müsinne zekat verilir." Ravi: İbnu Mes'ud Kaynak: Tirmizi, Zekat 6, (622)

--------------

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Zekatta ne ayağa getirtme, ne uzağa gitme vardır. Zekatlar evlerinde alınır." Muhammed İbnu İshak bunu şöyle açıklamıştır: "Zekat mükellefi, zekatını tahsildarın ayağına getirmez. Tahsildar da mükellefin uzaktaki (tarla, ağıl, yayla vs. gibi) yerlerine gitmez. Zekatlar mükelleflerin ikamet mahallerinde alınır." Ravi: Amr İbnu Şuayb (an ebihi an ceddihi) Kaynak: Ebu Davud, Zekat 8, (1591,1692)

--------------

Amr İbnu Şuayb (an ebihi an ceddihi) tarikinden anlatıyor: "Resulullah (sav)'a bir kadın, beraberinde bir kızı olduğu halde geldi. Kızın elinde, altından kalın iki bilezik vardı. "Bunların zekatını verdin mi?" diye Resulullah (sav) kadına sordu. Kadın: "Hayır!" diye cevap verdi. Resulullah (sav): "Kıyamet günü Allah'ın, onları sana ateşten iki bilezik yapması seni memnun eder mi?" dedi. Bunun üzerine kadın, bilezikleri derhal çıkarıp Resulullah (sav)'ın önüne bıraktı ve: "Bunlar Allah ve Resulüne aittir!" dedi.

Ravi: Amr İbnu Şuayb Kaynak: Ebu Davud, Zekat 3, (1563); Nesai, Zekat 19, (5, 38); Tirmizi, Zekat 12, (637)

--------------

Bana ulaştı ki, Ümmü Beleme (ra) şöyle demiştir: "Ben altından zinetler takınıyordum. Bir gün: "Ey Allah'ın Resulü! Bu, (Kur'an'da yasaklanan) kenz sayılır mı?" diye sordum. Bana şöyle cevap verdi: "Zekatı verilecek miktara ulaşan şeyin zekatı verilirse kenz sayılmaz." (Teysir, hadisi Muvatta kaynaklı olarak zikretmiştir. Bir galat yoksa, Muvatta'nın mütedavil olmayan bir nüshasında görülmüş olabilir) Ravi: Ata Kaynak: Ebu Davud, Zekat 3, (1564)

--------------

Hz. Aişe (ra) kardeşi Muhammed'in yetim kızlarını terbiyesine almış, onları hacr devrelerinde himaye ediyordu. Kızların (kendi mülkleri olan) zinetleri vardı. Hz. Aişe bu zinetler için zekat vermiyordu.

Ravi: Kasım İbnu Muhammed Kaynak: Muvatta, Zekat 10, (1, 260)

--------------

Nafi', İbnu Ömer (ra)'den anlatıyor; "İbnu Ömer, kızlarını ve cariyelerini altınla tezyin eder, fakat bu zinetler için zekat vermezdi." Ravi: Nafi' Kaynak: Muvatta, Zekat 11, (1, 250)

--------------

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Nehir ve yağmur sularının suladığı şeylerden (zekat olarak) öşür (onda bir) alınır. Hayvanla sulananlardan öşrün yarısı (yirmide bir) zekat alınır." Ravi: Cabir Kaynak: Müslim, Zekat 7, (981); Ebu Davud, Zekat 11, (1597); Nesai, Zekat 25, (5, 42)

--------------

Resulullah (sav) bana sema(dan inen suyun) suladığı mahsulden tam öşür, aletle çıkarılan suyun suladığı mahsulden yarım öşür almamı emretti.

Ravi: Muaz Kaynak: Nesai, Zekat 25,(5, 42)

--------------

Resulullah (sav) bize, hurmaya tahmin biçtiğimiz gibi, üzüme de tahmin biçmemizi ve zekatını kuru üzüm olarak almamızı emretti, tıpkı hurmanın zekatını kuru hurma olarak aldığımız gibi.

Ravi: Attab İbnu Üseyd Kaynak: Tirmizi, Zekat 17, (644); Ebu Davud, Zekat 13, (1603); Nesai, Zekat 100, (5,109); İbnu Mace, Zekat 1

--------------

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Hayvan(ın sebep olduğu mağduriyet) hederdir, kuyu(nun sebep olduğu mağduriyet) hederdir. Maden(in sebep olduğu mağduriyet) hederdir. Defineye humus (beşte bir nisbetinde zekat) vardır." Ravi: Ebu Hüreyre Kaynak: Buhari, Zekat 66, Şirb 3, Diyat 28, 39; Müslim, Hudud 45, (1710); Muvatta, Zekat 9; Tirmizi, Zekat 1

--------------

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Balda on tuluk için bir tuluk zekat vardır." Ravi: İbnu Ömer Kaynak: Tirmizi, Zekat 9, (629)

--------------

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kim, mal sahibi bir yetime veli olursa, bu malla ticaret yapsın, malın zekatını yiyip bitirmesine terketmesin." Ravi: Amr İbnu Şuayb (an ebihi an ceddihi) Kaynak: Tirmizi, Zekat 15, (641)

--------------

Resulullah (sav) sadaka-i fıtrı, müslümanlardan büyük-küçük, kadın-erkek, her bir hür ve köle üzerine bir sa' hurma veya bir sa' arpa olarak farz kıldı." Ravi: İbnu Ömer Kaynak: Buhari, Zekat 70, 71, 73, 74, 76, 78; Müslim, Zekat 13, (984); Muvatta, Zekat 51, 53, 55, (1, 283);

--------------

Resulullah (sav) Mekke caddelerinde dellal çıkararak şöyle ilan ettirdi: "Duyduk duymadık demeyin! Sadaka-i fıtr her müslümana, erkek-kadın, hür-köle, küçük-büyük olsun vacibtir. Bu, ya iki müdd buday veya onun dışında bir sa' yiyecektir." Ravi: Amr İbnu Şuayb (an ebihi an ceddihi) Kaynak: Tirmizi, Zekat 35, (674)

--------------

İbnu Ömer (ra) ramazan zekatını müdd-i Nebi (as) ile verirdi. Keffaret-i yemini de müdd-i Nebi ile öderdi.

Ravi: Nafi' Kaynak: Buhari, Keffaratul-Eyman 5

--------------

Hz. Abbas (ra), Resulullah (sav)'a hayırda acele etmek maksadıyla daha senesi dolmadan, erken vakitte zekatın verilmesi hususunda sormuştu. Resulullah (sav) bu hususta ona müsaade etti.

Ravi: Ali Kaynak: Ebu Davud, Zekat 21, (1624); Tirmizi, Zekat 38, (678, 679)

--------------

Zübeyr'in azadlısı Muhammed İbnu Ukbe'den yapılan rivayete göre, Kasım İbnu Muhammed'e, mukatebe akdi yaptığı köle(sin)den aldığı para sebebiyle kendisine zekat düşüp düşmeyeceğini sormuştu. Kasım, kendisine şu cevabı verdi: Hz. Ebu Bekir (ra) üzerinden bir yıl geçmeyen maldan zekat almazdı." Kasım ilaveten der ki: "Hz. Ebu Bekir (ra), halk kendisine bağışlarda bulunurken onlardan her birine: "Sana zekatı vacib kılacak miktarda malın var mı?" diye sorardı. Adam: "Evet!" derse, onun getirdiği bağıştan, malına düşecek miktarda zekat alırdı. Adam: "Hayır!" diyecek olursa, bağışını adama teslim eder ve hiçbir şey almazdı." Ravi: Muhammed İbnu Ukbe Kaynak: Muvatta, Zekat 4, (245)

--------------

Resulullah (sav) Yemen'e gönderirken kendisine demiştir ki: "Zekat olarak hububattan hububat al, davardan koyun al, deveden erkek veya dişi bir deve (bair) al, sığırdan da bir sığır al." Ravi: Muaz Kaynak: Ebu Davud, Zekat 11, (1599); İbnu Mace, Zekat 15, (1814)

--------------

Resulullah (sav) satmak üzere hazırladığımız şeyden zekat vermemizi emrederdi.

Ravi: Semüre İbnu Cündüb Kaynak: Ebu Davud, Zekat 2, (1562)

--------------

Hasan İbnu Ali (ra) zekat hurmasından bir tanesini alıp, hemen ağzına attı. Resulullah (sav): "Hişt, hişt at onu! Bilmiyor musun, biz zekat yemiyoruz!" -veya: "Bize zekat helal değildir!-" diye müdahale etti.

Ravi: Ebu Hüreyre Kaynak: Buhari, Zekat 60, 57, Cihad 188; Müslim, Zekat 161, (1069)

--------------

Sahiheyn'de gelen bir diğer rivayette şöyle denmiştir: "Resullulah (sav) buyurdular ki: "Ben bazan evime dönüyor, yatağımda veya odamda yere düşmüş bir hurma buluyorum. Onu yemek üzere kaldırdığım vakit, "bu, sadaka hurması olmasın?" diye aklıma geliyor, korkup (tekrar yere) atıyorum." Ravi:

Kaynak: Buhari, Lukata 6; Müslim, Zekat 162,163, (1070); Ebu Davud, Zekat 29, (1651, 1652)

--------------

Resulullah (sav) efendimiz, kendisine bir yiyecek getirilince, mahiyeti hakkında sorardı. Eğer "hediye olduğu" söylenirse ondan yerdi, "sadaka olduğu" söylenirse yemeyip Ashabına, "Siz yiyin!" derdi.

Ravi: Ebu Hüreyre Kaynak: Buhari, Hibe 5; Müslim, Zekat 175, (1077); Tirmizi, Zekat 25, (656); Nesai, Zekat 98, (5, 107)

--------------

(Peygamberimizin azadlısı) Ebu Rafi' (ra) anlatıyor: "Resulullah (sav). Beni Mahzum'dan bir adamı zekat toplamak üzere gönderdi. Adam bana: "Benimle sen de gel, zekattan sana da bir pay düşsün" dedi. Kendisine "Hele Resulullah'a bir sorayım" cevabını verdim ve sordum. Efendimiz: "Bir kavmin azadlısı o kavimden sayılır, bize sadaka helal değildir" buyurdu. Hadisin metni Ebu Davud ve Tirmizi'nin metnidir) Ravi: Ebu Rafi' Kaynak: Tirmizi, Zekat 25, (657); Ebu Davud, Zekat 29, (1650); Nesai, Zekat 97, (5, 107)

--------------

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Sadaka, ne zengine ne de sakatlığı olmayan güçlüye helal değildir." Ravi: Abdullah İbnu Amr İbni'l-As Kaynak: Tirmizi, Zekat 23, (652); Ebu Davud, Zekat 23, (1634); Nesai, Zekat 90, (5, 99); İbnu Mace, Zekat 26

--------------

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Sadaka şu beş kişi dışında zengine helal değildir: 1-Allah yolunda gazveye çıkan 2-Sadakayı toplamak için çalışan 3-Borçlanan 4-Sadaka malını kendi parasıyla satın alan 5-Komşusu fakir olan kimse. Şöyle ki: Bu fakire sadaka verilir, o da bundan zengin komşusuna hediyede bulunur." Ravi: Ata İbnu Yesar Kaynak: Muvatta, Zekat 29, (1, 268); Ebu Davud, Zekat 22, (1635, 1636); İbnu Mace, Zekat 27, (1841)

--------------

Resulullah (sav)'a gelip biat ettim. O sırada bir adam gelerek: "Bana sadakadan ver!" dedi. Resulullah (sav) adama: "Allah, sadakalar hususunda, ne herhangi bir peygambere ne de bir başkaına hüküm verme yetkisi tanımadı, hükmü bizzat kendisi verdi. Ve, sadakaları sekiz hisseye ayırdı. Eğer sen bunlardan birine girersen senin hakkını derhal sana veririm" buyurdu.

Ravi: Ziyad İbnu'l-Haris es-Suddi Kaynak: Ebu Davud, Zekat 23, (1630)

--------------

Bana bir koyun tasadduk edilmişti. Hz. Aişe (ra)'ye bir miktar et gönderdim. Resulullah (sav) o sırada Hz. Aişe'ye: "Yiyecek bir şeyler var mı?" diye sormuş, Hz. Aişe (ra) de: "Hayır! Ancak, Nüseybe şu (kendisine tasadduk edilen) koyundan gönderdiği bir miktar et var" cevabını vermiş. Resulullah: "Getir onu, o koyun yerini bulmuş (bize hediye olarak gelen zekât olmaktan çıkmıştır)" demiş.

Ravi: Ümmü Atiyye Kaynak: Buhari, Zekat 31, 62, Hibe 5; Müslim, Zekat 174, (1076)

--------------

Berire (ra)'ye tasadduk edilen bir etten Resulullah'a ikram edilmişti. (Etin menşeini öğrenen Resulullah: "Bu ona sadakadır, bize ise hediyedir buyurdu." Ravi: Enes Kaynak: Buhari, Zekat 62, Hibe 5; Müslim, Zekat 170, (1074); Ebu Davud, Zekat 30, (1656)

--------------

Hz. Peygamber (sav), (bizi hacca giderken) sadaka develerine bindirdi. (Bu rivayeti Rezin ilave etmiştir. Buhari muallak olarak kaydeder. Ahmed İbnu Hanbel de Müsned'de) Ravi: Ebu Las el-Huzai Kaynak: Buhari, Zekat 49

– “Kişinin kendi malı hayır ve iyilikler yaparak infak edip önceden gönderdiği mallardır. Mirasçısının malı ise harcamayıp geriye bıraktığı menkul, gayri menkul her türlü maldır”, buyurdu. (Buhari) 

--------------

– “Her sabah yeryüzüne iki melek iner. Biri: -Ya Rabbi, infak edip iyilik edenin malının yerine yenisini ver, der. Diğeri de: -Ya Rab cimrilik edenin malını telef et, diye dua eder.” (Buhari, Müslim)

--------------

– “Ey Adem oğlu, infak et(malını hayır yolunda sarfet ki) sana da infak(Allah sana karşılığını hem bu dünyada ve hemde ahirette versin) olunsun.” (Buhari, Müslim)

--------------

– “İnfak et, sayıp durma, sana da sayı ile verilir, fazlalık malını ve paranı muhtaç kimselerden esirgeme, senin de rızkın engellenir.” (Buhari, Müslim)

--------------

– “Cimri ise bir şey vermek istediğinde zırhın halkaları birbirine iyice geçer ve onu sıkıştırır. Genişletmek için ne kadar çalışsa da başaramaz, infak etmek ister de bir türlü infak edemez.” (Buhari, Müslim)

--------------

– Hz. Enes (R.A) şöyle demiştir: Ebu Talha hurmalık bakımından ensarın en zenginlerinden idi. En sevdiği malı da Mescid’in karşısındaki Beyruha denilen hurma bahçesiydi. Peygamber (S.A.V) bu bahçeye girer ve oradaki tatlı sudan içerdi. Enes sözüne devamla dedi ki: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça en iyi olan hayra ve cennete ulaşamazsınız.” (3 Al-i İmran 92) ayeti nazil olunca Ebu Talha Rasulullah (S.A.V)’in yanına gelerek: -Ya Rasulallah “Allah sana sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça en iyiye erişemezsiniz”, ayetini gönderdi. Benim en sevdiğim malım ise Beyruha adlı bahçedir. O Allah için sadakadır. Allah’tan onun sevabını ve ahiret azığı olmasını dilerim. Burayı Allah’ın sana gösterdiği şekilde kullan, dedi. Bunun üzerine Rasulullah (S.A.V) şöyle buyurdu: “Aferin sana bu ne kârlı ve ne iyi bir maldır, dediğini işittim. Fakat ben bu malı akrabalarına vermeni uygun görüyorum”, dedi. Ebu Talha: -Öyle yapayım ya Rasulallah, dedi ve bahçeyi akrabaları ve amca çocukları arasında taksim etti. (Buhari, Müslim)

--------------

– “Namaz, oruç ve zikir Allah yolunda infak üzerine yediyüz misli katlanır.” (Ebu Davud)

--------------

– “Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.” (Müslim)

– Hz. İbnu Ömer (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) minberde, sadakadan ve dilenmeye tevessül etmemekten bahsettiği sırada: “Üstteki el, alttaki elden hayırlıdır!” buyurdu. “Üstteki” infak eden “alttaki” de dilenen demektir.” (Buhari, Müslim

--------------

– “Sen, Ehlikitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey, Allaha ibadettir. Onu bilip anladıklarında, Allahın günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu kabul edip uygulamaya başladıklarında, Allahın, onlara, mallarından, zenginlerden alınıp, fakirlere verilecek olan zekâtı farz kıldığını bildir. Zekât alırken, halkın gözünde kıymetli olan mallarından uzak dur. Zulme uğrayanın bedduasından da kaçın. Çünkü, onun bedduası ile Allah arasında hiçbir perde yoktur.” (Buhârî)

--------------

– “Kıyamet gününde, fakirlerden dolayı zenginlerin vay hâline! Çünkü onlar şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Bu zenginler bize haksızlık ettiler. Senin, bizim için onlara farz kıldığın hakkımızı vermediler.” Allah teâlâ da şöyle diyecektir: “izzetim ve Celâlim hakkı için, sizi yaklaştıracağım, onları uzaklaştıracağım.” (Taberânî)

– “Gerçek fakir, bir veya iki lokma, ya da bir veya iki hurma ile baştan savulan değildir, asıl fakir, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan, kendisine sadaka verilmesinin zarureti bilinmeyen ve kalkıp insanlardan da dilenmeyen kimsedir.” (Buhârî)

--------------

– “Kulların sabaha kavuştuğu hiçbir gün yoktur ki, iki melek inip, biri: “Allahım! Allah için veren kimsenin verdiği malın yerine daha iyisini ver!” Öbürü: “Allahım! Vermeyip, elinde tutanın malına telef ver!” demesinler.” (Buhârî)

--------------

– “Bir müslüman, sevabını Allahtan umarak çoluk çocuğuna bir harcama yaparsa, bu onun için bir sadaka olur.” (Buhârî)

--------------

– “Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun. Bunu da bulamazsanız, gönül alıcı güzel sözler söyleyin.” (Buhârî)

--------------

– “Allah için vermekle mal eksilmez. Allah, affeden kulunun şerefini daha da artırır. Allah için tevazu göstereni, Allah daha da yükseltir.” (Müslim)

--------------

– “Yüksek el, alçak elden daha hayırlıdır. Bakmaya yükümlü olandan başla. En hayırlı yardım, ihtiyaç dışındakinden verilendir. Kim iffetli davranmak isterse, Allah onu iffetli kılar. Kim insanlardan bir şey beklemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez.”(Buhârî)

--------------

– “Herhangi bir müslüman, bir ağaç diker, ya da bir ekin eker de, ondan kuş, ya da insan, veya hayvan yerse, mutlaka karşılığında bir sadaka sevabı alır.” (Buhârî)

--------------

– “İnsanın, her bir organı için, her gün verilmesi gereken bir sadakası vardır. iki kişi arasında adâletli davranman bir sadakadır. Binitine binerken birine yardım etmen, onu üzerine bindirmen veya yükünü onun üzerine yüklerken yardım etmen, bir sadakadır. Güzel bir söz de bir sadakadır. Namaza gitmek üzere attığın her adım bir sadakadır. Yoldan insanları rahatsız edici bir şeyi kaldırman da bir sadakadır.” (Buhârî)

--------------

– Resûlullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kıyametin yeri, mü'minin gölgesi dışında hep ateştir. Zira mü'minin sadakası kendisine gölge eder." (el-Kafi, 4/3/6).

--------------

– Resûlullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz kul elini sadaka vermek için uzatınca Aziz ve Celil olan Allah yüzüne tebessüm eder ve her kime Allah tebessüm ederse mağfirete uğramıştır." (Kenz'ul Ummal, 16166).

-------------

Böylelikle Zekât ve İnfak kitabımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı şükrederim. 

Murat DERÛNİ

05-04-2022

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müze arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetlri. 

205-15-Zekât ve infak. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

15-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

İmanın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------ 

İmanın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün=

(205+120=325) 

- (Buhari, İman 1,2; Müslim İmân 19,22; Tirmizi, İmân 3; Nesai, İmân 13) ↑

- Bu çalışmaya başladığım zaman daha henüz eski evimizde oturuyorduk. Ve yeni bir ev alıp taşınma emaremiz de yoktu… Aradan 10 ay geçtikten sonra Selâmi Ali de bulunan evimizi aldık ve 5 numaralı daireye taşındık. Heza min fadli rabbihi.. ↑

- 198-14-Ramazan ve oruç – Syafa 61… ↑

- 14-İrfan mektebi – (8) Tevhid-i Efâl ↑

- Her dilde birbirinden farklı da olsa bir cümle yapısı ve cümleyi oluşturan ögeler bulunur. Bu ögelerin hangi öge olduğunu tespit etmek için yine dillere göre farklı yöntemler vardır. En kolay yolu ise anlamdan yola çıkmaktır. Ancak anlam olarak ögeleri tespit etsek de Arapça’da bu ögeler şekil olarak da değişikliğe uğrayarak hangi öge olduğunu gösterirler. Kelimeler üzerinde cümle içerisindeki konumuna göre meydana gelen bu değişimlere ve bu değişimlerin açıklamalarına İ’rab diyoruz. http://arapcagramer.com/irab-nedir/ ↑

- Marife, nekranın zıddıdır. Söylendiği zaman, kimden veya hangi şeyden bahsedildiği tam olarak anlaşılan, belirli bir kimseden veya hangi şeyden bahsedildiği tam olarak anlaşılan, belirli bir kimseyi veya şeyi gösteren isimlerdir. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/zekat#1 Özet olarak… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/infak Özet olarak… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/sadaka Özet olarak.. ↑

- İhya’ül U’lumiddin – İmam Gazali… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/arefe özet olarak... ↑

- (6) Mübarek Gün ve Geceler – Kadir Gecesi T.B. Bölümünden… ↑

- (188)-Füsüs’ül Hikem- İz-Terzi BaBa –Şerhi-15-İSA FASSI ↑

- " İz- -T-B- "– Fusûs’ül Hikem Şerhi – İsâ Fassı bölümü… ↑

- Bu bölüm İlgili kişi tarafından Terzi Babam tarafından istenmiş ve kitaba alınmıştır. ↑

- Tevbe, 9/60. ↑

- Tevbe, 9/103. ↑

- Ahzab, 33/33. ↑

- 8 Enfal, 8/41. ↑

- Hadisi Müslim'in Sahih'inden nakil, Buhari'nin Sahih'inde ifade biçiminde çok az bir fark var. Muslim, Zekât, 161; Buhari, Zekât, 60. ↑

- Muslim, Zekat, 161. ↑

- Ahmed b. Hanbel, 1, 200. ↑

- Ahmed b. Hanbel, ll, 279 ↑

- Muslim, Zekat, 167; Neser, Zekat, 95, Fey, 15; Malik, Muvatta, Sadaka, 13, 15; Ahmed b. Hanbel, III, 402 ↑

- Bkz., Tirmizt, Zekat, 25 ↑

- Bu bölüm internte bulunan farklı bilgilerden derlenmiştir. ↑

- A.T YOLCU ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/ganimet ↑

- İz-Terzi Baba – Gönülden Esintiler- 19- (8) Sûre-i Feth. Sayfa 92... ↑

- İz-Terzi Baba – Gönülden Esintiler- 19- (8) Sûre-i Feth. Sayfa 92... ↑

- Tevbe, 9/60. ↑

- İhlas, 112/2. ↑

- İz-Terzi Baba – Gönülden Esintiler- 68-1- Namaz Sûreleri. Sayfa 53... ↑

- İz-Terzi Baba. (155-23) -Sohbet arası sohbetler. Sayfa 52,53,54,55… ↑

- İz-Terzi Baba. 149-17.cd- Sohbet Arasi Sohbetler. Sayfa 116… ↑

- Âl-i İmrân Suresi 138 ↑

- Levh-i Mahfuz… ↑

- Ya-Sin Sûresi 82 ↑

- (bk. Lisânü’l-ʿArab, “cvd”, “sḫv” md.leri; Râgıb el-İsfahânî, s. 293). ↑

- (8) İz-Terzi Baba – Gönülden Esintiler- Tuhfet’ül Uşşakiye, Sayfa (54) ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/isar--digerkamlik ↑

- http://isamveri.org/pdfdrg/D01777/2001_2/2001_2_CELIKI.pdf EKEV AKADEMi DERGİSİ c. III sy. 2 (Güz 2001)-------- 191 TASAVVUFİ BİR TERİM OLARAK FAKR ·lsa· ÇELIK (*) özet olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif- Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 2, Sayfa 127.. ↑

- 69-2-Namaz-Sûreleri- Sayfa 100-106… ↑

- https://tr.wikipedia.org/wiki/Su ↑

- Selâm-Salim-Selim… ↑

- Necmettin Okyay sok… (Necm/8-9) Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu. ﴾8﴿ (Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu. ﴾9﴿ ↑

- “Elif-1” “Ha-8” “Mim-40” “Dal-4” toplarsak (1+8+40+4=53) ↑

- Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s.99. ↑

- ttps://www.google.com/search?q=hayat+bayram+olsa+s%C3%B6zleri&oq=ha&aqs=chrome.0.69i59j0i131i433j69i57j0i131i433j46i131i433j0i433j46i131i433j0i433j0i131i433l2.3063j0j15&sourceid=chrome&ie=UTF-8 ↑

- İnsan-ı Kamil Abdülkerim Ceyli - Abdülkadir Akçiçek Çevirisi - Son bölüm İbadetlerimiz – Zekât - Sayfa 748-749 - " İz- -T-B- " Şerhi… ↑

- İz-Terzi Baba burada gülüyor. Haliyle beni de güldürdü. ↑

- Geçmişe… ↑

- Şimdiki zaman… ↑

- Gelecekte… ↑

- Bakara sûresi 4. Âyet. ↑

- İnsan-ı Kamil Abdülkerim Ceyli - Abdülkadir Akçiçek Çevirisi- Son bölüm İbadetlerimiz – İman - Sayfa 757 - " İz- -T-B- " Şerhi… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 1. Sayfa 89, 115, 116… ↑

- Sevilmemiş. Buğzedilmiş. Nefret edilmiş. ↑

- Murdar. ↑

- Günlerin geçmesi. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 1. Sayfa 97, 98… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 3. Sayfa 268, 446… ↑

- Makbul olmıyarak ayıplanmış… ↑

- Cezbedilme, çekilme… ↑

- Cezâ verme, cezâlandırma… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 4. Sayfa 16, 415… ↑

- Baygın. Kendine olmama, kendinden geçme. ↑

- Menetme, engel olma. Nehyetme. ↑

- (Bir güzel yâr ile karşılaştım ki tıpkı yürüyen bir fidan idi. Başında, elinde, cebinde, eteklerinde gül vardı.) -Fasih Ahmet Dede- ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 6. Sayfa 168, 248, 251, 277… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 7. Sayfa 461… ↑

- Bir şeyin bir daha ele geçmiyecek şekilde elden çıkması. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 8. Sayfa 27, 191… ↑

- Borç verme, ödünç olarak verme. ↑

- Gösteriş; gösteri; görünüş… ↑

- Doyurmadın. ↑

- tabiî olarak, kendiliğinden, zuhurdan. ↑

- Burada terk etmiş olma ma’nâsı verilmesin, bu ibadetleri yapsa bile hale bürünerek yani etrafındakilere bu ibadetlerin terk edilemeyeceğini göstermek için yapar. ↑

- Menfaat, faydalanma… ↑

- Bk. İbn Arabî-Ahmed Avni Konuk, Tedbîrât-ı ilâhiyye Tercüme ve Şerhi, (Yayına hazırlayan: Mustafa Tahralı), İz yayıncılık, 1. baskı, İstanbul, 1992, s. 194. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 9. Sayfa 60, 73, 76, 96, 210, 473, 488, 497 … ↑

- Peyda olmak ve sökün etmek. ↑

- Bekleme, gözleme… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 10. Sayfa 220… ↑

- İlk başlangıç, birdenbire. ↑

- Birbirinden farklı, çeşitli. * Zamanca birbirinden ayrı. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 11. Sayfa 66, 123, 246, 351… ↑

- İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş, gizli riyakârlık. ↑

- Yetişen, ulaşan, erişen. ↑

- Söylemek. Anlatmak. Rivayet etmek. * Şükür ve teşekkür ile bildirmek. Görülen iyiliği herkese söylemek. ↑

- İfrat, çok aşırı olmak. ↑

- Acele ettirme, hızlandırma. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 12. Sayfa 68, 69, 192, 216, 247, 276, 277, 518, 519, 596… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 13. Sayfa 191, 259… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 8. Sayfa 204… ↑

- Diyanet İşleri Meali (Yeni) ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 29-27-karınca neml Sûresi ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/tovbe ↑

- (Selâm)ın sayı değerlerini toplarsak. (60/30/1/40=131) 91-" İz- -T-B- "– Gönülden Esintiler - Biismi-Has-Selâm-13- Sayfa 14…. ↑

- (B4775 Buhârî, Tefsîr, (Rûm) 2; M6755 Müslim, Kader, 22) ↑

- Bu satırları yazamadan Nasır usta lastikçinin çatısına depolanan lastikleri aramaya çıkmış... Adeta vakti geldi geçiyor beni yaz der gibiydi… ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 19-48- Fetih Sûresi ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 69-2- Namaz Sûreleri – Sayfa 119, 120… ↑

- Hayatında başka zaman başka şekilde yardım gelmedi mi? Diye hatıra bir soru gelebilir. Mutlaka gelmiştir. Gelen yardım özel-tahsis bir yardımdır. İleri ki bölümler okunursa nasıl ve ne şekilde geldiği daha iyi anlaşılacaktır. ↑

- https://tr.wikipedia.org/wiki/Afganistan ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 69-2- Namaz Sûreleri – Sayfa 119… Hamd mertebeleri hakkında daha fazla bilgi için…. ↑

- " İz- -T-B- "– 91-Terzi-Baba-7-Biismi-Has-Selâm-13- Sayfa 10-11… ↑

- " İz- -T-B- "– 131-Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Tezi Baba-Sayfa 235-236… ↑

- 31.03.2020 tarihinde eşim ile Topkapı sarayını daha sonra ziyaret ettik, Has oda da bulunan kutsal emanetler dışardan camekanlı bölümden izlenebiliyor. Dolayısıyla dışarıdan bir ziyaretçinin buranın tavanını görmesi mümkün değildir. ↑

- https://twitter.com/millisaraylar/status/1224285522006245376 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 19-48- Sûre-i Feth. – Sayfa 31-33… ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 19-48- Sûre-i Feth. – Sayfa 50… ↑

- 19 Fetih sûresinden bu ilk 8 âyetin tamamı okunabilir… ↑

- Lamba... ↑

- (27-Neml-40) ↑

- " İz- -T-B- "– Gönülden Esintiler - 10 Kelimeyi Tevhid – Sayfa 178 ↑

- " İz- -T-B- "– Gönülden Esintiler - 95-8-Terzi- Baba-Necdet-8-19-53-Ardıç– Sayfa 288…289 ↑

- Bu bağlantıyı buraya almaya uygun almaya düşünmüştüm. Bu gün – O gün Mirac kandilini idrak ediyorduk. İz-Efendi Babamı aradım, telefon açılmadı. Daha sonra kendisi dönüş yaptı. Nüket (sayısal değeri bilindiği gibi 470 dir) annenin telefonu ile konuşuyordum dedi. Bir süre sonra konuşmanın konusu İbretlik Üç silahşörler’e geldi. Ka… vefat etmiş… Son zamanlarda gün ışığına karşı oluşan hastalıktan evden dışarı çıkamıyormuş. Evde gündüz bile perdeler kapalı lamba ışığı ile otuyormuş diye söyledi… Bu anlatılanlardan bizi ilgilendiren, A’ma, Işk, aşk konusunun buraya almanın tastiği gelmiş olmasaydı… ↑

- " İz- -T-B- "– Gönülden Esintiler - 10 Kelimeyi Tevhid – Sayfa 167…169 ↑

- Mum, Fuzuli’nin meşhur mısralarında: 

“Aşk odu evvel düşer ma’şuka, ândan âşıka, Şem’i gör kim, yanmadan yandırmadı pervâneyi” Yani “Aşk ateşi önce sevilene düşer, ondan da âşıka sıçrar. Muma bak da gör. Önce kendisi yandı, sonra pervaneyi yaktı” ↑

- Künfe Yekün. (Yasin: 36/82) ↑

- Pahalı, kıymetli. Çok değerli. Mec: “Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.” Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim arzu ettim ve bu halkı, irfan olunmak için halkettim.  ↑

- Işk… ↑

- Bir gün Rahmiye Annem de benim hakkımda Nusret Babama hitaben "Hu Necdete "iz" ismini verelim demişti. Bu sahada benimde mahlas ismim "İz" dir, Yani sünneti seniyyeyi takib etmeye çalıştığım ve Peygamberimizin izinde yürümeye çalıştığım için bu ismi vermişlerdi pek mevzu olmadığından fazla bahsetmek istememiştim. Bu hususta sadece o zamanlar yazdığım bir satır dizisi vardır. Bulamadım belkide hatıra olarak bir yerde yazmış olabilirim. Geçmiş zaman, yerini hatırlayamadım elbet bir gün bir yerden çıkar inşeallah. (Terzi Baba) ↑

- " İz- -T-B- "– Gönülden Esintiler - 11 Vahiy ve Cebrail – Arka kapak yazısı… ↑

- Yardım edilecekler… ↑

- " İz- -T-B- "– Gönülden Esintiler - 25 Köle ve İncir – adlı eserde geniş bilgi ve bu saha hakkında tefekkür çalışması bulunabilir… ↑

- " İz- -T-B- "– Gönülden Esintiler - 13-13 ve hakikat-i ilâhiyye – Sayfa 185... ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA.Sûresi – 177. Âyet yorumundan özet olarak alınmıştır. ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 81...88 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 198...200 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 228 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 291...294 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 43-5- MÂide Sûresi – Sayfa 39...40 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 43-5- MÂide Sûresi – Sayfa 68...69 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 44-7- A'râf Sûresi – Sayfa 189...190 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 30-19- Meryem Sûresi – Sayfa 42 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 30-19- Meryem Sûresi – Sayfa 62 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 38-17-İsra-Sûresi – Sayfa 98 ↑

- İmam Gazali’nin “İhyâ-u Ulumiddîn” ↑

- bkz. Süyûtî, II, 73; Münâvî, Feyzü’l-kadîr şerhu’l-câmii’s-sağîr, Beyrut 1994, III, 141/2873; Ali el-Müttakî, IV, 430/11260 ↑

- Bihar, 96/134/68 ↑

- a. g. e. 80/329/2 ↑

- (33/23) ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 19-48- Sûre-i Feth– Sayfa 70 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 19-48- Sûre-i Feth– Sayfa 57 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 29-27- Karınca Neml Sûresi– Sayfa 18…20 ↑

- (Bakara/31) ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 96-41- Fussilet sûresi– Sayfa 102 ↑

- " İz- -T-B- " Gönülden Esintiler – 13 ve hakikati-ilahiyye- 27-03-2022- Sohbeti 2. Bölüm ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 96-41- Fussilet Sûresi– Sayfa 31…32 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 68-1-Namaz-Sûreleri – Sayfa 194... ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 10...13 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 311...315 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 341…343 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 348...349 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 378 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 414 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 415 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 420 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA Sûresi – Sayfa 421...422 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 40-3- Âli İmrân Sûresi – Sayfa 21...22 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 43-5- MÂide Sûresi – Sayfa 74 ↑

- " İz- -T-B- " ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 131-Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk- 53- Âyetleri ve Terzi Baba- Sayfa 54…55… ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 45-14-İbrâhîm Sûresi– Sayfa 38 ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 55-28- Kasas-Sûresi – Sayfa 88…89 ↑

- ↑
