# Kalem Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kalem-suresi
**Sayfa:** 135

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER. 

~~68.1~
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
~ ~ ~

68-1 - Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn.

68-1- Nun, Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki,
 Nûn ve kalem de yolculuk.

207

İz…TERZİ BABA 

Necdet Ardıç 

 İRFAN SOFRASI

 NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (207) NECDET ARDIÇ 

TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/4 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com

İÇİNDEKİLER…………………………………………………………………. (3) 

Ön söz……………………………………………………………………………….. (4) 

Hasenât. Kalem suresi aktarım………………………………………. (6)

Diyanet - Kuran Yolu - kalem suresi giriş……………………….. (8)

Elmalılı - Hak Dini Kuran Dili - kalem suresi – 68-1-52-Toplu meal…………………………………………………………………………………… (8)

Elmalılı - Hak Dini Kuran Dili - kalem suresi tefsiri (68-1) ………………………………………………………………………………………… (11) 

Yaratma-(Zuhur ve tecelli)…………………………………………….. (29)

(197-cilt-1-dur –rabb-ın namaz kılıyor)………………………… (30) Fasıla, ayetlerin, ara son harfleri…………………………………… (31) 

İkinci bölüm nefsi levvame……………………………………………. (36)

Dokuzuncu bölüm tevhid-i esma…………………………………… (44) 

Kelime-i Yusufiye’de mündemiç hikmet-i Nuriye………….. (48) 

(12-Terzi-Baba-1-) sayıların dilinden sayfa 146………….. (52) 

K_alem……………………………………………………………………………. (63) 

Kalem-TDV. İslâm Ansiklopedisi……………………………..……. (65)

Nun vel kalem ve ma yesturun……………………………………… (75) Birinci bölüm surenin meal ve yorumu………………………….. (78) 

(Kalem suresi-68-2-10) ayetleri………………………………….. (106) 

Ve herhalde sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin………. (114)

Not=buradan sonraki ayet-i kerimeler……………………….. (129) 

Terzi baba kitapları………………………………………………………. (174) 

ÖN SÖZ 

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM:

Muhterem okuyucularım, her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan da inşeallah irfani yönden faydalanmış olmanızı temini ederim. 

Bilindiği gibi Kur’an-ı kerimde yolculuk ismi ile bir çok surelerin sohbetlerini yapmış ve onları kitaplara dönüştür-müştük. 

Burada da, 68-1 - Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn. Kalem Suresi hakkında epey zamandır bir çalışma yapmayı düşünüyordum ancak bir türlü vakit bulamıyordum.. Nihayet zamanı gelmiş, buna sebebte, İzmir seyatimiz sırasında bu konunun sohbetini yapmak idi. Bu düşünceler ile konuyu araştırmaya başladım. Sure-i şerifin hakikatine doğru yolculuğa çıkmaya başladığımda, bütün Kur’an-ı Kerîm de olduğu gibi, bu Surenin de içinde ne büyük hakikatler olduğunu anlayıp Rabb-ımın izni irfaniyeti ile onları satırlara aktarmaya başladım, oldukça uzun bir çalışma sonrasında Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn. İsimli yorum kitabımız ortaya çıkmış oldu, Rabb-ımız idrak ve irfaniyeti-mizi arttırsın. 

Kitaba mesnet olması bakımından diyanet mealini ve Elmalılı Hamdi Yazır Mealini ve Elmalılı Hamdi Yazır Ayet-i kerime yorumlarını da ilave ettim Allah onlardan da razı olsun.

Nun’un nurunun yücelik ve derinliklerinde, Kalem’in sonsuz hareketleri ile meydana gelen manaların, alemin her tarfında faaliyet göstermesinin hallerini Yesturun’un, alem sayfalarındaki ilâhi hakikat manalarının rumuzlar şeklinde açıldığını ibretlerle gezmeye ve görmeye çalışacağız. Cenâb-ı Hakk basar ve basiretlerimizi idraklerimizle açsında, bu alemi gerçek ve perdelerden sıyrılmış hali ile bizleri müşahede edenlerden eylesin. Amin. 

Şurada çok mühim olan bir konuya da, kısaca değinmek isterim. Bu konu idrakli ve biliçli, İrfaniyyet idraki ile okunan Kur’an-ı Kerîme bakış yönüdür. Kur’an-ı kerim bizlere konuları itbariyle, dört mertebeden vaaz edilmektedir. Bunlar sırası ile “Ef’al, Esma, Sıfat ve zat” diğer ifadeleri ise, “Şeriat, Tarikat, Hakikat ve marifet” mertebeleridir. Verilen bilgiler bu mertebelerinden olmaktadır. 

Peygamber Efendimiz Kurân-ı Kerîmin, zahiri, batını, haddi ve matla-ı olmak üzere dört manası vardır ayrıca yedi ve daha birçok manaları vardır buyurmuşlardır. 

Bunlardan, zahiri, konuların dış yönleri itibariyle tarihi ve suret yönlerini ifade eden anlatımlarıdır burası aynı zaman da şeriat mertebesi itibariyledir. zahiri, yönüyle bakıldığında böyledir, batını, yönde bakıldığında bu sahanın manaları ifade edilir, haddi yönüyle bakıldığında konunun hudutları belirtilmiş olur, ve matla-ı ile konunun zuhur yerleri ifade edilmiş olmaktadır. 

Bahsi geçen ayetin kaynağı da-matla-ı zuhur yeri, sıfat-hakikat mertebesinden Rahmaniyyet hakikatinden aktarılmaktadır. Bu sahanın bilgileri onun sahası içindedir. 

Bu yüzden. “Errahman allemel kur’an halakal insan Allemehul beyân.” Dır. 

Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.)in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Hulefa-i Raşidinin ruhlarına. Silsile-i şerifemizde bulunan bütün büyüklerimizin ruhlarına ve kendi anne ve babamın da, eşimin de anne babasının, büyük anne ve büyük babasının da rûhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyet Hakk’tandır.

 Necdet Ardıç. İz. Terzi Baba Tekirdağ (02/08/2022) HASENÂT. KALEM SURESİ aktarım:

Sure adını, birinci ayette geçen "kalem" kelimesinden almış olup yaygın ola­rak bu adla anılmaktadır. Tefsirlerde "Nûn" adıyla da anılır. Buhârî ise sûrenin adını "Nûn ve'1-kalem" olarak belirtmiştir.

52 ayetten oluşan Kalem suresi, Mekke’de inen ilk surelerdendir. 

Mushaftaki sıralamada 68., nüzul sırasına göre ise 2. suredir.

Bu surenin temel konuları şunlardır:

Müşriklerin iftiralarına cevap, Peygamberimizin ahlaki kişiliği, Müşriklerin vasıfları, Mal ve servete güvenmek, Günahtan sonra doğru yola gelmek, Kin ve öfkenin yüz ifadelerine yansıması, Yunus peygamberin durumu.

Surenin temel mesajları şunlardır:

- Yüce Allah kaleme yemin etmektedir. Buradaki kalem, insanların icad ettiği kalem değildir. Çükü, Allah’ın Kur’an’da yaptığı yeminler, insanların yaratmaya güç yetiremeyecekleri varlıklar üzerine olmaktadır; yerler, gökler, yıldızlar gibi.

- Müşrikler peygamberimizi delilikle suçlamışlardı. Allah, bunu reddetmekte ve asıl aklını çalıştıramayanların müşrikler olduğunu belirtmektedir.

- Peygamberimiz üstün bir yaratılışa, ahlaki özelliklere sahiptir. Peygamberimizin bu üstün kişiliğinin, yaratılıştan geldiği anlaşılmaktadır.

- Müşrikler, yalan yere yemin etmekten çekinmezler, alaycı ve aşağılayıcıdırlar, kusur ararlar, laf götürüp getirirler, iyiliği engeller ve günaha dalarlar, mütecavizdirler, kaba ve haşindirler. Bunlar, Kur’an’da bildirilen kötü sıfatlardır.

- İnsan sahibi olduğu mal ve servete güvenmemeli, onların kendisini Allah’tan gelecek bir azaptan korumayacağını bilmelidir.

- İnsan, bir iş yapmaya niyetleneceği zaman inşallah demeli ve daima Allah’ı anmalıdır. Böyle davranmadığı zaman Allah’ın musibetlerine uğrayabilir. Allah, 17-30. ayetlerde bahçe sahiplerinin durumunu buna örnek verir.

- Din, vahiy üzerine bina olmuştur. Din konusunda vahye dayanmayan söylemlerin bir değeri yoktur.

- Dünyada secde etmeyen (namaz kılmayan) insanlar, ahirette secdeye (namaza) davet edilirler. Fakat, o günün dehşetinden diz çöküp kalmışlardır, secde edemezler. Secde (namaz) dünyadayken yapılırsa bir değer ifade etmektedir.

- Allah, inkarcılara mühlet vermektedir.

- Gaybın bilgisi ancak ve sadece Allah katındadır. Onu dilediğine verir.

- Kur'an, insanlar için bir öğüttür. Onun öğütlerini dikkate almak gerekir. (Hasenat) 

------------------------ 

Diyanet - Kuran Yolu - KALEM SURESİ GİRİŞ

--- Kalem Sûresi ---

Rahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıyla .

Nüzûl :

Mushaftaki sıralamada altmış sekizinci, iniş sırasına göre ikinci sûredir. Alak sûresinden sonra, Müzzemmil sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 17. âyetten 50. âyete kadar olan kısmının Medine’de indiği yönünde bir rivayet bulunmakla beraber (bk. Şevkânî, V, 307) âyetlerin üslûp ve içeriğinden bunların da Mekke’de indiği anlaşılmaktadır. 

Adı/Ayet Sayısı :

Sûre adını 1. âyette geçen “kalem” kelimesinden almış olup yaygın olarak bu adla anılmaktadır. Tefsirlerde “Nûn” adıyla da anılır. Buhârî ise sûrenin adını “Nûn ve’l-kalem” olarak kaydetmiştir (bk. “Tefsîr”, 68). (Hasenat) 

------------------------ 

----- 68 - Kalem Suresi - (Mushaf Sırası: 68 - Nüzul Sırası: 2 - Alfabetik: 50) -----

Elmalılı - Hak Dini Kuran Dili - KALEM SURESİ – 68-1-52- Toplu meal 

1- Nun, Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki,
2- Sen Rabbinin nimetiyle mecnun değilsin.
3- Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir var.
4- Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.
5- Sen de göreceksin, onlar da görecek,
6- Hanginizde imiş o fitne ve cinnet.
7- Doğrusu Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete ereni de en iyi bilen O'dur.
8- O halde, yalanlayıcılara itaat etme.
9- Onlar istediler ki yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
10- Şunların hiçbirine boyun eğme: Yemin edip duran aşağılık,
11- Daima kusur arayıp kınayan, hep laf götürüp getiren,
12- Hayra engel olan, saldırgan, günahkar,
13- Kaba ve haşin, sonra da kötülükle damgalı,
14- Mal ve oğulları var diye (böyle davranır).
15- Kendisine ayetlerimiz okunduğunda: “Bunlar eskilerin masallarıdır,” der.
16- Yakında biz onu hortumunun (burnunun) üzerinden damgalayacağız.
17- Biz onlara da bela verdik, bahçe sahiplerine verdiğimiz gibi. Hani onlar sabah olunca bahçeyi mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.
18- İstisna da etmiyorlardı (“inşaallah” demiyorlardı).
19- Fakat onlar uyurken dolaşıcı bir bela onu sardı da,
20- Bahçe simsiyah kesiliverdi.
21- Derken sabahleyin birbirlerine seslendiler:
22- “Haydi, devşirecekseniz erkenden ekininize gidin” diye.
23- Derken fırladılar, aralarında fısıldaşıyorlardı.
24- “Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın” diyorlardı.
25- (Zanlarınca yoksulları) engellemeye güçleri yeterek erkenden gittiler.
26- Fakat bahçeyi gördüklerinde: “Biz herhalde yanlış gelmişiz” dediler.
27- “Yok, biz mahrum edilmişiz.” (dediler).
28- İçlerinde en makul olanı şöyle dedi: “Ben size Rabbinizi tesbih etsenize dememiş miydim?”
29- “Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz zalimler imişiz.” (dediler).
30- Ardından suçu birbirlerine yüklemeye başladılar.
31- Yazıklar olsun bize, dediler, biz azgınlarmışız.
32- Ola ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir. Biz Rabbimize yönelir, ondan umarız.
33- İşte azap böyledir. Elbette ahiret azabı daha büyüktür. Fakat bilselerdi. 

34- Kuşkusuz kötülükten korunanlar için de, Rableri katında nimetleri bol bahçeler vardır.
35- Öyle ya, teslimiyet gösterenleri suçlular gibi tutar mıyız hiç?
36- Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz?
37- Yoksa size ait bir kitap var da onda mı okuyorsunuz?
38- O kitapta, “beğendiğiniz her şey sizindir” diye mi yazılı?
39- Yoksa, “ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
40- Sor bakalım onlara, içlerinden ona kefil hangisi?
41- Yoksa ortakları mı var onların? Doğru iseler ortaklarını getir-sinler.
42- O gün işler zorlaşır ve secdeye davet edilirler. Fakat güç yetiremezler.
43- Gözleri düşük bir halde kendilerini bir zillet kaplar. Oysa onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı.
44- Bu sözü yalanlayanı bana bırak. Onları bilmedikleri yönden derece derece azaba yaklaştıracağız.
45- Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım sağlamdır.
46- Yoksa onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
47- Yoksa gayb onların yanlarında da onlar mı yazıyorlar?
48- Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi gibi olma. Hani o öfkeye boğulmuş da nida etmişti.
49- Rabbinden bir nimet yetişmiş olmasaydı, elbette kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
50- Fakat Rabbi onu seçti de iyilerden kıldı.
51- O kafirler Kur'an'ı işittikleri zaman neredeyse seni gözleri ile devireceklerdi. Bir de durmuşlar “o bir deli” diyorlar.
52- Halbuki o alemler için bir öğüttür.

------------------------ 

“Elmalılı - Hak Dini Kuran Dili - KALEM SURESİ – ayet 68-1-“

Diğerlerini de sırası ile, faydalı olur düşüncesiyle. Altlarınada gerekli izahat ve yorumlarını yapmaya çalışalım Rabb-ım hepimizin idrak ve anlayışlarını açsın.

 “İz- -T-B- “ 

------------------------ 

 (68-1) ~~68.1~
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
~ ~ ~

68.1 - Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68. 1 - Nun ve kalem ve ehli kalemin sadra dizdikleri ve dizecekleri hakkı için
------------------------ 
« نۤNun vakıf halinde sakin okunur. Üzerinde durulmayıp geçilmesi halinde, kıraetlerin çoğunda izhar ile, bazısında « واو da gunneli veya gunnesiz idğam ile okunur. Ta ilk « الۤمۤ de geçtiği üzere, bizim için lügat yönüyle olmasa bile mana itibariyle müteşabih ayetlerdendir. Bunun görünüşü « قۤ ، صۤgibi heca harflerinden bildiğimiz “nun” harfi olmasıdır ki Rahman, Kur'an isimlerinin sonunda olduğu gibi gunneli bir sestir. Bir nokta ile bir hokka ve çanak gibi daireyi andırır bir şekilde yazılır. İsmi de, başı ve sonu bir olan « نونlafzıdır. Harf denilen sesler içinde en titreşimli ses olması ve yaratılış-(zuhur-tecelli) kitabının düzeninde derece derece tek ve basit şeylerden bileşimler dizilerek baştan sona hakkın varlığını gösteren ayetler satıra konmuş olduğu gibi, fikir ve konuşmada ve kalemle yazıda da cümlelerin kelimelerden, kelimelerin harflerden dizilmesi nedeniyle ya özel olarak bir şeyi zikredip hepsini kasdetme türünden bütün heca harflerine işaret olarak veya beşer iniltisini ve yaratılış tınlamasını en fazla temsil eden bir ses yahut bize göre bir merkeze bakan yarım küre şeklinde görünen alemin yer ve göğü ile suret ve manasını veya kalemle yazı yazılan bir hokka ile mürekkebini andırır bir şekilde yazılan « نونharfinin özellikle kendisini göstererek fıtratta söz ve yazının kaynak ve gayesine bir işaret ve bunlara yemin ile dilin ve yazının ve yazı yazanların kıymetine dikkat çekerek meydan okuma ve çağrı ifade eder bir harftir. Ki zihinleri bir noktada derinlere götürerek indirilmiş kitaptan yaratılış-(zuhur-tecelli) kitabına ve varlığın başlangıcına kadar bütün harfleri düşündürebilir. Böyle olması aynı zamanda surenin ismi olmasına da engel değildir. “Nun” diye okunurken ismi değil de müsemmasının kastedildiğine dikkat çekmek için « ن

yazılmış ve sonuna hareke verilmeyip durularak okunmuştur. Harfin üzerinde bu şekilde durmakla önceki surenin sonundaki « مَاۤءٍ مَع۪ينٍi kaybetmiş olanların inlemeleri ancak bir akarsu gibi hayat mayası olmak üzere Rahman tarafından inen Kur'an ile dinlendirilebileceğine ve kalemlerin onun için çalışması gerektiğine de insana zevk veren bir işaret vardır. Kısacası burada asıl kastedilen mana ne olursa olsun, her şeyden önce bunun, bildiğimiz “nun” harfi olduğu açıktır. Birçok tefsircinin tercih ettiği görüş de budur. Bu itibarla bu kelimenin lafzında bulunan müteşabihlik bir dereceye kadar giderilmiş demek ise de, kelimenin manasında bulunan müteşabihlik devam etmektedir. Bununla beraber Arapça'da “nun” isminin, bu harften başka olarak Hz. Yunus'a “Zünnun” denilmesinde olduğu gibi hut, yani “balık” manasına; keza yazı hokkası “divit” manasına ve daha bazı manalara geldiği de söylenir. Bu münasebetle burada şu rivayetler de nakledilir:
1. Bazıları demiştir ki: « نونbüyük balıktır ki yerler onun üzerindedir ve buna Yehmut denilir. İbn Cerir, İbn Abbas'tan bu hususta şunları rivayet eder:
Yüce Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) şey kalemdir. O yaratılınca -(zuhur-tecelli) bütün olacaklar oldu. Sonra buhar yükseltildi, ondan gökler yaratıldı. -(zuhur-tecelli) Sonra « نونyaratıldı. (zuhur-tecelli) Yer o Nun'un sırtına döşendi, sonra arz hareket etti, derken iyice çalkandı, onun üzerine dağlarla sabitleştirildi. Onun için dağlar yere karşı böbürlenirler. İbn Abbas böyle dedi ve
 نۤ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ“nun, kaleme ve yazdıklarına andolsun ki…” ayetlerini okudu.
Diğer bir rivayet de şöyledir: Rabbimin ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) şey kalemdir. Ona “yaz” dedi o da kıyamete kadar olacakları yazdı. Sonra su üzerinde Nun'u yarattı. -(zuhur-tecelli) Sonra onun üzerine yer kabuğunu örttü. Alusi, bunu Ziya'nın el-Muhtare'de ve Hakim'in sahih diye ve daha bazılarının İbn Abbas'tan rivayet eyledikleri bir hadis olmak üzere şöyle nakletmiştir: 

 خَلَقَ اللّٰهُ تَعَالَى النُّونَ فَبَسَطَتِ اْلاَرْضُ عَلَيْهِ فَاضْطَرَبَ النُّونُ فَمَادَتِ اْلاَرْضُ فَاُثْبِتَتِ الْجِبَالُ ثُمَّ قَرَاَ

 نۤ وَالْقَلَمِ.. “Yüce Allah Nun'u yarattı. -(zuhur-tecelli) Sonra onun üzerine arz yayılıp döşendi. Bu nedenle Nun deprendi. Bu sebeple arz meyledip kımıldadı. Bu suretle dağlar oturtulup yer onlarla sabitleştirildi. İbn Abbas daha sonra نۤ وَالْقَلَمِ ayetlerini okudu”. (Alusi, a.g.e., XXIX, 

28; Hakim, el-Müstedrek, II, 498.) Görülüyor ki bu rivayetlerde hep Nun ismi kullanılmış, Hut denilmemiştir. Fakat Mücahid'den gelen bir rivayette buna “arzın veya arzların üzerinde bulunduğu hut denilmiş olduğundan “balık” diye yayılmıştır. Bunun bizim bildiğimiz balık olmadığı açık olduğu halde bundan birçok yanlış manalar çıkarılmıştır. Fakat dikkatle okununca bunlar bize şunu anlatmış oluyor: 

Başlangıçta “Kalem-i a'la (yüce kalem) denilen ve ezeli takdirde kıyamete kadar olacak şeylerin bir projesini yazan ruhani bir ilk unsur, bir kuvvet yaratılmıştır ki-(zuhur-tecelli) buna birçokları akl-ı evvel (ilk akıl) veya Muhammedi nur demişlerdir. Sonra madde yaratılmıştır-(zuhur-tecelli). Buna cevher dahi denilmiştir. Sonra bir su buharı gibi gaz halindeki maddeden gök cisimleri yaratılmış, sonra bunlardan sıvı halinde arzın maddesi ayrılmış ki feza dediğimiz uzay okyanusunda yüzen bu maddeye, küreye benzer şekilde olduğu anlatılmak üzere Nun veya Hut ismi verilmiştir. 

(Her şeyde başlangıç ve son bir olduğu için, herhangi bir şeyde bir başlangıçtan neticede aynı başlangıca dönülmek üzere meydana gelen her hareket bir devir demek olduğundan, alemin ve bütün cisimlerin yaratılışında-(zuhur-tecelli) asıl olan küreselliktir. Böyle bir devrin başlangıcına "evolusyon, ihtilal veya tekallüb" tamamlanmasına da, "revolusyon, inkılab veya tekamül" denilmesi zamanımızın terimlerinden olmuştur. 

(Müellif) Yer küresinin böyle başlangıçta gök maddesinden ayrılarak yaratılmış-(zuhur-tecelli) olup buharlarla kuşatılan sıvı halindeki havada yüzmekte olan yuvarlak « نmaddesi üzerinde, sonra yer kabuğu dediğimiz toprak ve taş gibi cansız varlıklar tabakası yaratılmaya-(zuhur-tecelli) başlamış ve bu taraftan o Nun maddesinin üzerine bir kabuk halinde yayılıp döşenmiş ve bu suretle arz meydana gelmiştir. Fakat her taraftan böyle sarılmış olan o Nun evvelkisi gibi nefes alamayarak nefesi tıkanmış bir balık gibi hareket edip deprenmeye başladığından, bu sebeple yerin hareketi yani depremler meydana gelmeye ve bundan da yeryüzü çalkalanıp yarılarak volkanlar çıkmaya başlamış, bu sebeple de etrafına saçılan yer dalgaları da bastırıla bastırıla dağlar yaratılmış-(zuhur-tecelli) ve surette dağlar oturdukça arz zamanla yoğunluk ve sağlamlık kazanarak sabitleşip üzerinde durulabilecek bir hale gelmiştir.

Kur'an'da dağlara “evtad”, yani “Arz'ın çivileri” denilmesi de bu mana ile açıklanmıştır. Dağların oluşumunun bu suretle yer üzerinde hayat için büyük yararları olmuştur. Bu sebeple dağların yere karşı böbürlenerek yukardan bakmaya hakları vardır. Bununla beraber bundan sonra yerin hareketi ve “hast” denilen volkan olayları hiç olmuyor değil zaman zaman nice yer sarsıntıları olmakta ve nice sivrilen dağlar yıkılıp yerin altından yeni dağlar, tepeler yaratılmaktadır-(zuhur-tecelli). Fakat bunlar arasıra ve ilk çağlara oranla pek az derecede olduğundan, genel görünüşü ile arzın, üzerinde oturulabilir hale gelmiş olmasına bir engel teşkil etmemektedir. 

Bir gün olup da, Hakka suresi'nde geleceği gibi, yer altından büyük bir fışkırma ile yerin ve dağların bir anda un gibi dağılıp saçılmış bir toz haline getirilivermesi de her gün olması beklenen bir olaydır. Şimdiki halde meydana gelmekte olan yer sarsıntıları, yer çökmeleri, volkanlar dahi demek ki hep yerin altındaki o Nun'un Allah'ın emrine uyarak deprenmesiyle meydana gelmektedir. Yarılan yerler, fışkıran volkanlar, yeniden meydana gelen çukurlar, tepeler, ovalar hep o yüce Kalem'in çizdiği çizgiler, yazdığı yazılardır.

Şimdi şunu itiraf etmek gerekir ki, zamanımızda yerin şekillenmesi ve dağların oluşumu ve yer sarsıntılarının meydana gelmesi hakkında fen adına arzın tabakaları ile ilgili bilgilerden edinilebilen kanaatlerin özü de, bu rivayetlerin ifade ettiği manalardan başka bir şey değildir. Böyle iken birçokları, “arzın altında balık mı olurmuş” diye güler; birçokları da, “arzın altındaki gazların sıkışmasından, hareketinden, yerin üzerinde zelzele mi olurmuş” diye güler. İki taraf da birbirinin dediğini düşünüp anlamayarak karşısındakine cahil veya kafir demeye kadar işi götürür. Halbuki iki taraf da bunun Allah'ın emriyle olduğunu unutup cahillik etmektedir. İşte arzın içindeki asıl küreyi, merkezi oluşturan o Nun'a bazı tefsirler “Hut-i A'zam” yani “Büyük Hut” ve “Yehmut” demişlerdir. Bunu “ba” harfi ile, “mübhem” kökünden «

بَهْمُوت okuyanlar olmuş ise de “Kadi haşiyeler”inde iki noktalı “ya”nın üstünü ve “ha”nın sükunu ile “yehmut” şeklinde okunacağı açıkça ifade edilmiştir. Bununla beraber “ha”nın üstünüyle “melekut” ve “ceberut” kalıplarında bir mübalağa kipi olması da açık görünmektedir.
Yehem, delilik; Eyheman, “iki saldırıcı” demektir. Bedeviler, sel ile adama saldıran kızgın esirik deveye; şehirliler de, sel ile yangına “ey heman” derler.

Yehma, “Sahra“ kalıbında, ucu bucağı bulunmayan çöle, bir de asla bolluğu ve rahatlığı bulunmayan şiddetli kıtlık senesine denir. 

Bundan türetilen mübalağa kipiyle “yehemut”; bir mana ile volkana, bir mana ile uzaya denilebileceği gibi son mana ile de yerin, başlangıçta açık iken sonra kabuğunun yaratılmasıyle -(zuhur-tecelli) altında merkezine kadar hapis kalıp sıkışmış ve bir delik buldukça fışkırmaya hazır olmak üzere deprenmesini saklamakta bulunmuş olan iç kısmına; şiddet ve dehşeti göz önünde bulundurularak “yehemut” ıztırabı ve çalkantısı itibariyle “Hut”, iniltisi veya merkezi etrafında dönmesine bakılarak da “Nun” denilmiş demek olur. 

İşte bazı tefsirciler bu anlatılan rivayetlere dayanarak buradaki “nun”un, hut yani balık manasına olarak, burada anlattığımız “yehemut”a yemin olduğu kanaatine varmışlardır. Bir kısım tefsirciler de, surede

مَكْظُومُ فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبّ۪كَ وَلاَ تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ اِذْ نَادٰى وَهُوَ 

“Sen Rabb'inin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o kızgın bir halde Rabb'ine nida etmişti.” Buyrulmuş olması ve bu ayetteki «
صَاحِبِ الْحُوتِ tan maksadın, Enbiya suresinde geçen
 وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى ف۪ى الظُّلُمَاتِ
“Zünnun olan Yunus'u da hatırla, O, bir zaman kızarak kavmini bırakıp gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı da karanlıklar içinde niyaz etmişti.” (Enbiya, 21/87) ayeti gereği Zü'n-Nun (yani Nun'un sahibi) olan Hz. Yunus olduğuna ve Saffat suresinde فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ“Kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu.” (Saffat, 37/142) buyrulmasına dayanarak, bu ipuçları sayesinde, “burada Nun, karanlıkları içinde Hz. Yunus'un hapsedildiği balıktır.” görüşüne varmışlardır.
2. Yine İbn Abbas'tan rivayet edilen ve Dahhak, Hasen ve Kata-de'nin tercihi olan görüşe dayanarak, bazıları da, “burada nun, devat yani yazı hokkası demek olan divittir” (Süyuti, ed-Dürrü'l-Mensur, VIII, 241.) demişlerdir. Nun'un bu manaya geldiğine İbn Atıyye ve Razi, bir şairin şu beytini şahit getirmişlerdir:

"Şiddetli arzu beni onlara çevirdikçe nunu, yani yazı hokkasını sicim gibi akan göz yaşları ile likalarım. Gözlerimden sicim gibi yaşlar dökerek onları divitin mürekkebine lika yapar, öyle ağlıyarak mektup yazarım." Bilindiği gibi "lika", divitte mürekkebin içine konulan liftir. O konmayınca veya mürekkep kuruyunca yazı güzel yazılmaz. (Müellif)
Buna göre, hokka ile kaleme yemin edilmiş demek olur. Çünkü yazı bunlarla yazılır. Konuşma gibi, kitap ve yazının da önem ve faydası pek büyüktür. Bununla birlikte bu mana yalnız Kalem'e yeminden de anlaşılır.
3. Nur'dan bir levhadır denilmiştir ve Muaviye b. Kurre'nin, bunu bir merfu hadis olarak naklettiği söylenmiştir. Bu mana; ufukta göğün çizdiği yay içinde bir nokta gibi bulunan güneşin veya yerin bir « نşekli çizmesinden alınmış olabilir.
4. Yine İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, nun, « اَلرَّحْمٰنُkelimesini oluşturan harflerin sonuncusudur. (Kurtubi, a.g.e., XVIII, 224.)
5. Cafer-i Sadık Hazretlerinden: Cennet nehirlerinden bir nehirdir. Bunlardan başka Kamus'ta anlatıldığı gibi nun, hokka ve balık manasına geldiği gibi, “Şefretü's-Seyf”, yani kılıcın ağzına da denir ve Arapların balık şeklinde bulunan bir kılıçlarının da adıdır. Doğru söze, keza küçük çocuğun çenesindeki çukura “nune” denir. Bu “nune” kelimesinin sonundaki “ta” teklik için olduğundan, cins kastedildiğinde “nun” denilmesi gerekir. Şu halde nun, cins isim olarak
 نُونُ وَالْقَلَمِ'in, kılıç ve kaleme yemin olması ihtimali de vardır. Fakat burada bununla ilgili bir rivayet gelmemiştir. Keşşaf yazarı şöyle der: “Maksat, noktalı harflerden olan bu « نharfidir. Divit demelerine gelince, kelimenin bu manada kullanılması lügat bakımından mı, yoksa şer'i bakımdan mı, bilemem. Burada divitin ismi olduğu takdirde ya cins isim, ya özel isim olur. Eğer cins isim ise, i'rab ve tenvin nerede? Eğer özel isim ise, yine i'rab nerede? Hangisi olsa, söz söylenirken bir yeri olması gerekir. Eğer “burada nun, üzerine yemin edilen şeydir” dersek, cins isim olduğu takdirde, yeminden dolayı sonunun cer ve tenvinle okunması gerekir. O zaman yemin, bilinmeyen ve tanınmayan bir divite yapılmış ve sanki وَدَوَاةٍ وَالْقَلَمِ denilmiş olur. Özel isim olduğu takdirde de, bunu, yerine göre her türlü harekeyi alabilen bir kelime yaparak mecrur okumak veya özel isimlik ve dişilikten dolayı gayr-ı munsarif yaparak sonunu üstün okumak gerekirdi. Aynı şekilde bunu “hut” ile tefsir etmek de böyledir. O zaman ya balıklardan herhangi bir balık kastedilmiş olacak, yahut da, iddia ve zannettikleri “Yehmut”e özel isim olacak. Nurdan veya altından bir levha, yahut “cennette bir nehir” diye tefsir de böyledir. Kısacası, bu kelimenin çeşitli durumlara göre sonu değişik şekillerde okunamadığı için, bundan maksadın isim değil, harfin kendisi olduğu ortaya çıkar. (ez-Zemahşeri, a.g.e., IV, 140-141.)
Ebu Hayyan da şöyle der: « نhece harflerinden » « ص ve » « قgibi bir harftir. Sonunun harekesini etkileyen bir etken olmadan diğerleri ile beraber gelen bazı harfler gibi, sonunun harekesi değişmeyen bir kelimedir. Sonunun değil de cümle içinde bulunduğu yerin irab aldığına hükmedilir. Bunun, “Büyük Hut” un ismi olduğuna dari İbn Abbas ve Mücahid'den; divit ismi olduğuna dair yine İbn Abbas, Hasen, Katade ve Dahhak'ten; nurdan bir levha olduğuna dair merfu olarak Muaviye b. Kurre'den, er-Rahman kelimesinin son harfi olduğuna dair yine İbn Abbas'tan ve cennet nehirlerinden bir nehir olduğuna dair Cafer-i Sadık'tan yapılan rivayetlerden hiçbiri sahih olmasa gerektir. Ebu Nasr Abdurrahim Kuşeyri de tefsirinde: « نhece harflerinden bir harftir. Tam bir kelime olsaydı, Kalem gibi, sonundaki hareke, duruma göre değişirdi. Demek ki, diğer surelerin başındakiler gibi bir heca harfidir” demiştir. (Ebu Hayyan, a.g.e., VIII, 307.) 
Bizim bütün bunlardan vardığımız sonuç şudur: Evet, yazılış şeklini ve lafzını göz önünde bulundurur ve bu noktadan hareket edersek, burada sade bir heca harfidir. « نdiye ismiyle okunuşu da “elif,” “be” gibi sayma tarzında olduğu şüphesiz. Bunun asıl hükmü de meydan okuma ile ilimde derinleşenleri imtihandır. Lakin böyle olması surenin ismi olmasına engel olmayacağı gibi aklın yol göstermesiyle birçok anlamlara gelebilecek müteşabih bir simge olmasına da engel değil; aksine bunu gerektiricidir. Bundan dolayı “nun” lafzının zihinleri sürükleyebileceği olası manalardan birini “maksat budur” diyerek, yalnız o anlama geldiğini söylemeye kalkışmak doğru olmaz. Bununla beraber dilde az çok bilinen manalardan bazıları hakkında gelen ve rivayetçe pek zayıf olmadığı gibi, akıl açısından da anlayabilenler için mantıksız değil, aksine yararlı nüktelere işaret eden rivayetleri, doğru manalar taşıdığı halde yalanlamaya kalkışmak doğruluğa uygun düşmez. Zira İbn Abbas'tan gelen rivayetlerin birkaç tane olması gösteriyor ki, İbn Abbas bunları ayrı birer izah tarzı olmak üzere söylemiş ve her birinde bir fayda açıklamıştır. Hem Kalem'le ilgili
 اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ الْقَلَمَ“Allah'ın ilk yarattığı -(zuhur-tecelli) kalemdir.” fıkrası ve şu durumda “nun” sesinden hatıra gelebilen ve özel önemi bulunan her anlam burada zihinden geçirilmek ve fakat Allah'ın maksadı bunlardan birisi mi, yoksa daha başka bir şey mi olduğu belirlenmeyerek bunun, insanoğlunun güçsüzlüğünü tanıtmak üzere anlam bakımından, müteşabih ayetlerden olduğuna karar verip لاَ يَعْلَمُ تَاْو۪ي۪لَهُۤ اِلاَّ اللّٰهُ“O’nun tevilini ancak Allah bilir.” demek en uygun hareket olur. Gerçi lafzın gösterdiği mana noktasından hareketle, ilk evvel yazıldığı gibi heca harflerinden olan « نharfini anlamak, anlatılan okunuşa göre, kesin demektir. Fakat burada bu kadarı müteşabihliği gidermek için yeterli değildir. “Bu vav, yemin içindir”, demeye benzemez. Çünkü bu durumda da kelamın meydana getirilmesi için « نharfiyle kalemin ve yazının ilgisini takdir edebilmek üzere akla ve zevke hitap eden birtakım ilgilerin düşünülmesi gerekir. İşte o zaman bu harfin yalnız bir simge olmak üzere söylenmiş bulunduğu ortaya çıkar. Bundan ise yine simge tarzında mümkün olabilen diğer ihtimalleri düşünmeye dalmak zorunlu olur. Bundan dolayıdır ki, bu kelimenin müteşabih olduğu gerçeği ortaya çıkar.
Biz de bunun için diğer sure başlarında bulunan bu tür harflerde olduğu gibi, bunun da müteşabih ayetlerden olduğunu açıklayarak söze başladık ki, bu hem selefin takip ettiği yola uygun, hem de “heca harflerinden bir harftir” diye kestirip atanların gözettikleri meydan okuma maksadına uygundur. Şu halde « ن bir yemin manası içeriyor mu, içermiyor mu, kestirilemez. Yemin takdir edilirse وَالْقَلَمِ “kaleme andolsun ki…” « وَالْقَلَمِ kelimesindeki vav,

« وَمَاdaki gibi atf (bağlaç) değilse yemin için olur. Bu Kalem nedir? Tefsirciler burada iki izah tarzı söylemişlerdir. Birisi “lam”ın sözü geçen, bilinen bir şeyi ifade etmesi; birisi de cins için olmasına göredir. İbn Cerir der ki: “Kalem, bilinen kalemdir. Şu kadar ki, Rabbimizin kalemler içinde yemin ettiği kalem, yüce Allah'ın yarattığı-(zuhur-tecelli) ve kendisine emir verdiği kalemdir. O kalem de bu emir üzerine, kıyamete kadar olacak şeyleri yazmıştır. 

Bana Muhammed b. Salih Enmati, ona Abbad b. Avvam, ona da Abdulvahid b. Selim rivayet etmiştir. Abdulvahid dedi ki: Ata'yı dinledim, şöyle diyordu: Ubade b. Samit'in oğlu Velid'e: “Baban vefat ederken ne vasiyet etti?” diye sordum. Şöyle cevap verdi: Babam beni çağırdı, ey oğulcuğum! dedi. Allah'a karşı takva sahibi olarak korun. Haberin olsun ki sen, Allah'ın birliğine; iyi ve kötü kadere iman etmedikçe Allah'a karşı takvalı olamaz ve ilme eremezsin. Ben, Allah Resulü (s.a.v)'nü dinledim şöyle diyordu:

 اِنَّ اَوَّلَ مَا خَلَقَ اللّٰهُ خَلَقَ الْقَلَمَ فَقَالَ لَهُ اُكْتُبْ

 قَالَ يَارَبِّ وَمَا اَكْتُبُ؟

 قَالَ
 اُكْتُبِ الْقَدَرَ قَالَ
 فَجَرَى الْقَلَمُ ف۪ى تِلْكَ السَّاعَةِ بِمَا كَانَ وَمَا هُوَ كَائِنٌ اِلَى اْلاَبَدِ
“Haberiniz olsun ki, Allah ilk yarattığında-(zuhur-tecelli) kalemi yarattı da, -(zuhur-tecelli) ona “yaz” dedi. Kalem: “Ey rabbim! Ne yazayım ki? dedi. Allah: “Kaderi yaz” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: İşte o anda kalem olmuş ve sonsuza kadar olacak şeyleri yazdı.” (Tirmizi, Kader, 17, Tefsiru Sureti 68; Ahmed b. Hanbel, V, 317; Keşfü'l-hafa, I, 309 (824); el-Hakim, el-Müstedrek, 2/498; Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra, III, 9, X, 204.)
Mücahid'den gelen bir rivayet de şöyledir:
 نۤ وَالْقَلَمِ“kendisiyle zikir yazılandır”. Demek ki, üzerine yemin edilen kalem, şer'an bilinen kalemdir ki, o da Levh-i Mahfuz'u yazan kalem, yahut Kur'an yazılan kalemdir. Bununla beraber bunu, « عَلَّمَ بِالْقَلَمِ“kalemle (yazmayı) öğretti.” olduğu gibi kalem cinsine yorumlayanlar da vardır. Zemahşeri şöyle der: Yüce Allah, kalemin şanının yüceliğini göstermek için kaleme yemin etti. Çünkü onun yaratılıp-(zuhur-tecelli) düzlenmesinde büyük bir hikmete işaret vardır. Ve çünkü onda anlatılamayacak kadar çok fayda ve yararlar vardır. (ez-Zemahşeri, a.g.e., IV, 141.) İbn Atıyye de şöyle der: Nun'a “Behmut” diyenler, kalemi, yüce Allah'ın yaratıp-(zuhur-tecelli) olmuş olacak her şeyi yazmasını emrettiği kaleme yorumladılar. « يَسْطُرُونَdeki zamirin de, meleklerin yerini tuttuğunu söylediler. Ona “isimdir” diyenler de, onu, “insanların ellerinde kullanılan ve bilinen kalem” şeklinde yorumladılar. İbn Abbas bunu rivayet etmiş ve يَسْطُرُونَ deki zamiri de, “insanlar”a göndermiştir. Bu durumda yemin, bunların hepsine yani yazı işine yapılmış olur ki “bu yazı işi bütün ilimlerin ve dünya ve ahiret işlerinin direğidir. Çünkü kalem, dilin kardeşi ve Allah tarafından verilen genel bir nimettir.”
İmam Razi de şöyle der: “Vel-Kalem” hakkında iki görüş vardır. Birisi budur ki, yemin edilen kalem, gerek gökte bulunanın, gerek yerde bulunanın yazdığı kalemin hepsini içine alan cins ismidir. Yüce Allah mantığı ihsan etmekle
 خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ“İnsanı yarattı, -(zuhur-tecelli) ona beyanı öğretti.” (Rahman, 55/3-4) diye minnet buyurduğu gibi

 وَرَبُّكَ اْلاَكْرَمُ الَّذ۪ى عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ اْلاِنْسَانَ مَالَمْ يَعْلَمْ

“Rabb'in en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti” (Alak, 96/3-5) diye kalem ile yazmayı ihsan etmesiyle de minnet buyurmuştur. Bununla faydalanmanın izah ve yorumu şudur: Kalem üçüncü şahsı ikinci şahıs yerine koyar. Bu sebeple insan dil ile yakınına anlatabildiği istek ve maksadını kalem ile uzağa da anlatabilir. İkincisi, üzerine yemin edilen kalem اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ الْقَلَمُ“Allah'ın ilk yarattığı -(zuhur-tecelli) kalemdir.” (Keşfü'l-hafa, I, 309 (823)) diye hadiste bildirilen daha evvel sözü edilen kalemdir. Yüce Allah bunu evvela yaratmış, -(zuhur-tecelli) sonra da onu kıyamete kadar olacakları yazdırmış, saat gelene kadar olacağı, bütün ecelleri, amelleri yazar, bu kalem, uzunluğu gök ile yer arası kadar nurdan bir kalemdir. Kadi, (herhalde bu, Kadi Ebu Bekr Bakıllani olmalı) demiştir ki: Bu haberi mecazi manada almak gerekir. Çünkü yazı için özel bir alet olan kalem, kendisine emir verilecek veya yasak konulacak canlı ve akıllı bir varlık değildir. Onun yükümlü bir canlı olmasıyla, bir yazı aleti olması, birlikte düşünülebilecek bir şey değildir. Belki maksat “ona bütün olacakları yazdırdı” demektir. Bu tıpkı

 اِذَا قَضٰۤى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ“Bir şeyi yaratmak-(zuhur-tecelli) istedi mi, ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir” (Bakara, 2/117) sözü gibidir. Çünkü bunda ne bir emir, ne de bir yükümlülük yoktur. Belki takdir edilende, itiraz etmeden ve karşı koymadan sadece kudretin yerine getirilmesi vardır. Yine Razi der ki: İnsanlardan bazıları da şu zan ve iddiada bulunmuştur: “Burada adı geçen kalem, akıldır. Ve o, bütün yaratılanların-(zuhur-tecelli) aslı gibi bir şeydir.” Ve buna şunu delil göstermişlerdir. Zira haberlerde rivayet edilmiştir ki اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ الْقَلَمُ “Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) kalem” dir. Diğer bir haberde de اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ الْعَقْلُ“Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) akıl” dır. (Keşfü'l-hafa, I, 309 (823)) Diğer bir haberde ise, “Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) şey, bir cevherdir ki yüce Allah ona heybetle baktı, o eridi ve sıcaklık yaydı. Ondan bir duman ve köpük çıktı. Dumandan gökler, köpükten yer yaratıldı” -(zuhur-tecelli) buyrulmuştur. (Fahru'r-Razi, Mefatihu'l-Gayb, XXX, 78.) Bu haberlerin hepsi birden gösteriyor ki, kalem, akıl ve yaratılmışların-(zuhur-tecelli) aslı olan o cevher hepsi aynı şeydir. Yoksa haberler arasında zıtlık olurdu.”
Kadi Beydavi de bunları şöyle özetler: 

“Vel-Kalem”, Levh'i yazan veya kendisiyle yazılandır. Ona yemin edildi. Çünkü faydaları çoktur.” (el-Beydavi, a.g.e., II, 537.)
Celaleyn Tefsiri'nde de şöyle denir: “Kalem, bütün olanların Levh-i Mahfuz'da yazıldığı şeydir.” (Celaleddin Mahalli ve Celaleddin Süyuti, Tefsiru'l-Celaleyn, II, 230.) Bunu, kalem cinsinin tanıtımı olarak anlamak mümkün ise de, Süyuti'nin maksadı, bunun daha önce sözü edilen, bilinen kalem olmasıdır.
Bütün bunları gözden geçirdikten sonra biz de bu kanaate geliyoruz: Bilindiği gibi, daha önce kendisinden söz edildiği için, sonradan başına belirlilik takısı olan « اَلْin getirildiği isimler de, cins isim cümlesindendir. عَلَّمَ بِالْقَلَمِ
Kalemle öğretti” kriterine göre, kendisiyle insana ilim öğretilen kalem cinsinin bildiğimiz ve insanların kullandığı kalem olduğu açıktır. İnsan kalemi de Allah'ın yaratmasıyla-(zuhur-tecelli) olmuştur. Bu da ilk yaratıldığından-(zuhur-tecelli) beri olmuş ve olacak ve hatta sonsuza kadar olacakları ve söyleneni ve düşünüleni mümkün olduğu kadar yazmaktadır. Şüphe yok ki, gerek hakikat gerek mecaz, her ne mana ile olursa olsun, kaleme yemin edilince, bundan bir tek bilinen kalem dahi kastedilse, yine kalem cinsinin ve dolayısıyla insan kaleminin de bir şeref ve değeri anlaşılmış olur. Eğer bu yeminin cevabında, kendisine hitap edilen kişi özellikle Hz. Peygamber'in kendisi olmasaydı da hitap genel olsaydı, burada عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ اْلاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ “O, kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak,96/4-5) gibi, insan kaleminin kastedildiği açık olurdu. Çünkü bütün insanlığın bizzat kullanmak suretiyle bilebildiği kalem o olurdu. Daha önce sözü geçen kalem olması kastedildiği takdirde de bunlardan biri veya bir kısmı olurdu. Bununla beraber bundan mecaz olarak, insan kaleminin bereket kaynağı olan yaratılış-(zuhur-tecelli) kaleminin kastedilmiş olması ihtimali de bulunurdu. Fakat burada hitap özellikle ilahi nimete kavuşturularak hakkında, وَاِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ “Muhakkak ki sen büyük bir ahlak üzeresin.” buyrulan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zatına ait olması ve bu yüce ahlak kavramının içine
 وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلاَ تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ
“Sen Kur'an'dan önce ne bir kitap okuyor, ne de elinle yazıyordun.” (Ankebut, 29/48) ve ayrıca وَمَا كُنْتَ تَدْر۪ى مَا الْكِتَابُSen önceleri, kitap nedir, iman nedir, bilmezdin.” (Şura, 42/52) ayetlerinin ifade ettiği manalar da dahil olmakla, nimetin ve Hz. Peygamber'in sahip olduğu ahlakın yüceliği insan kaleminden değil, doğrudan doğruya “yaratılış kalemi”nden meydana gelmiş, bun-dan önce de ilahi mülkün büyüklük ve oluşundan söz edilmiş bulunması sebebiyle burada Peygambere yemin olunan kalemden maksat, ona bildirilmiş ve önceden bilinmiş olan “yaratılış-(zuhur-tecelli) kalemi” veya “ilk kalem” veya “yüce kalem” denilen ilahi kalem olması gerekir.

Bundan dolayı biz bu hususta en güzel açıklama biçimini İbn Cerir'in rivayeti ile Celaleyn'in özetlenmesinde buluyoruz. Bunu usul ilmi diliyle ifade edecek olursak şöyle dememiz gerekir: Bu « وَالْقَلَمِde kalem, metnin ibaresiyle “ilahi kalem” manasına; işaret yoluyla da “insan kalemi” manasına gelmektedir. Buna cins isim diyenlerin maksadı da Razi'nin uyarısına göre, gerek hakikat gerek mecaz مَا يُطْلَقُ عَلَيْهِ الْقَلَمُ “Kendisine kalem denilen şey” manasına bu ikisinden daha geneldir. Yalnız, metnin ibaresi veya işareti ile gösterdiği mana ile zahiri yani görünen mananın arasını ayırmamışlardır. Sonra şunu da unutmamak gerekir ki, bu « وَالْقَلَمِdeki eliflam'ın, cinsin bütün fertlerini kapsamayı sağlamak için söylenmiş olduğu görüşünde olan yoktur. Yani kalem cinsinin her ferdine de yemin edilmiş değildir. Dolayısıyle kaleme yemin edilmekle kalem cinsi, cins olarak yüceltilmiş olmakla beraber, her bir kalem ayrı ayrı yüceltilmiş değildir. Zira hakkı geçersiz kılma veya Allah'ın kullarına zarar verme yolunda şeytanlık ve ahlaksızlık veya beyinsizlikle fitne ve bozgunculuk vadilerinde yazı yazan yalancı ve delice kalemler yüceltilmeye layık değildir. Onlar da birer kalem olmaları nedeniyle önemli iseler de, hak ve hayır yönüyle değil, kötülük ve zarar yönüyledir. Bundan dolayı burada bu yeminin arkasından Hz. Peygamber'de delilik ve fitnenin bulunmadığı, ilahi nimetin, anlayış ve ahlakın, ecrin büyüklüğü açıklanarak ve ahlaksız ve yalancılar yerilerek o yöne de dikkat çekilecektir. Bu da gösterir ki, kalemden maksat, ilahi kalem, hak kalemdir. O halde anlam şu olur: “Nun” denilen başlangıç üzerinde bir an dur, dinle. Yemin ederim ona ve o bildiğin hak kaleme, وَمَا يَسْطُرُونَve yazanların satıra dizip yazdıklarına ve yazacaklarına ki ey Muhammed! Burada da dikkat edilecek önemli bir nükte vardır. يَسْطُرُونَ Erkek kişiler için kullanılan düzenli bir çoğul kelimedir. Bu çoğul, akıl sahibi olanlara özgü bir çoğuldur. Kalem tekil olarak söylendiği halde, yazış ve yazılanlar ona nisbet edilmeyip, daha önce hiç anılmamış akıl sahibi çoğul kişilere nisbet edilmiştir. Bu ise şunu anlatmış olur: Yazı yazan asıl kalem değil, onun arkasında göze görünmeyen bir akıl ve anlayış sahibidir. Onun için gördüğümüz kalemler, yazıları oranında daima arkalarında gizli olup da onları işleten bir akıl alemindeki anlayışlı sahiplerini yani kendilerini tutanları gösterirler ki, gerçekte o kalemle o yazıları satıra dizip yazan onlardır. Kalemden maksat da kendisi değil, o yazdıklarıdır. « قلم, « وما deki atıf (bağlaç) görevini yapan vav gibi bir alettir. Bu suretle burada vav, daha önce geçen kalemi daha sonra gelen kelimeye bağlayarak, yemin, kalem ve kalemin yazıları ile onun sahibi olan akıl sahibi kişileri göstermek üzere, hepsine birden yapılmıştır. O halde kalem ve yazılardan akıl ve mana alemini, bunlardan da onları insan aklına yazan ilk kalemi, ondan da bu ilk kalemin sahibi, alemlerin rabbı olan yüce Allah'ı anlamalıdır. Kalem'e “insan kalemi” anlamı verilmesi halinde, kalem tutan yazıcılar, akıl ve idrak sahibi insanlar, hem de göze görünen bedenler değil, insanlık gerçeğine şekil veren şuurlar, zekalar olduğu gibi; “yüce kalem” manası verilmesi halinde de, görünüşte eşyanın şekillerini ve zihinlerde de manaların şekillerini yazan melekler, onları yazanda yüce Allah'tır. Bunun için burada

 وَمَا يَسْطُرُونَ'un faili (öznesi) olan zamir, kalemin insan kalemi olmasına göre, akıl sahibi insanlara işaret olduğu gibi “yüce kalem” olmasına göre de melekler olmak üzere yorumlanmıştır. Bazı tefsirlerde insanlar, bazılarında da melekler denilmesi bundan dolayıdır. Dilimizde böyle akıl sahibi erkekleri ifade etmek için kullanılan çoğul şekli bulunmadığı için bu nükte ifade edilemez. “Kalem ve yazdıklarına” dediğimizde, bundan yazıcılara geçiş, açıkça belirtilmemiş olur. Bir de « يَسْطُرُونَ muzari kipidir. Bir şeyin devamlı yapıldığını, şu anda yapılmakta olduğunu ve gelecekte yapılacağını gösterir. Biz ise şimdiki hal sigasından zaman kipinden siğa-i sıla (bağ-fiil) kullanmadığımızdan bunu bir kelime ile ifade edemeyiz. “Yazdıklarına ve yazacaklarına” dediğimiz zaman da “yazıyor idiklerine” dememiş oluruz. Bu bize şunu da anlatmış oluyor ki, bu ayetler inerken yüce kalem yazmaya devam ediyordu ve daha edecektir. O halde, وَقَدْ جَفَّ الْقَلَمُ بِمَا هُوَ كَائِنٌ “Kalem, olan ile kurumuştur.” (Buhari Kader, 2, Nikah, 8; Tirmizi, İman, 18; İbn Mace, Mukaddime, 10; Nesai, Nikah, 4; Ahmed b. Hanbel, II, 176, 197.) hadisi şerifi, “kalemin yazması tamamen durmuştur” demek değil, “olanlar yazılmış bitmiştir, fakat olacaklarla kalem kurumuş değil, onları yazmaya devam etmektedir” demek olur. Kaderde her şeyin yazılıp bitmesi, Kitab'ın anası olan Allah'ın ilmine göredir. Yoksa Levh-i mahfuz'a ve yaratılış -(zuhur-tecelli) sahasına göre يَمْحُو اللهُ مَا يَشَآءُ وَيُثْبِتُ Allah dilediğini mahveder, dilediğini bırakır.” (Ra'd, 13/39) 

------------------- 

 Yaratma. Zuhur ve tecelli. 

Not= geçmiş sayfaların bazılarında, yaratılış -(zuhur-tecelli) diye ifade edilmiştir. Aslında (yaratma-yaratılma) diye bir şey yoktur, ancak yoktan var olduğu zannedilen sonradan meydana çıkan varlık ve görüntülerin, daha evvelce hiç olmadığı sonradan yaratıldığı anlamı genel halk ve ilim insanları yönünde herkesin kolayca anlayacağı bir şekilde bu kelime izah edilmeye çalışılmıştır. 

Şeriat ve tarikat mertebesi itibari ile yaşayan kimselerin bu kelimeyi (yaratma) kullanmalarında kendileri ve kendi anlayışları itibariyle bir sorun yoktur. Kelime zaten ezber ve örfi olarak kullanılmaktadır. 

Ancak gerçek bir İrfan ve tevhid ehli hakikat ve marifet mertebesi itibari ile bu kelimeyi kullanmaz çünkü mümkün değildir. İrfan ehli “Kamusu aşk-Büyük aşk” lügatından “yaratma” kelimesini kaldırıp yerine, “zuhur ve tecelli” kelimelerini koymuşlardır. Çünkü alemde görülen ne varsa hepsi Cenâb-ı Hakk’ın bir isminin görüntü ve tecellileridir. Sonradan olma yoktan yaratılma sonradan var olma değildir. 

Tohumun içindeki kök gövde dallar yapraklar tohum halinde görülmediğinden yok hükmündedirler ancak mutlak yok değil izafi yokluktadır, vakti geldiğinde aslında ne varsa onu zuhura getirmektedir. Bütün alem bu durumdadır. Bu durum ise (yaratma-yoktan var etme) değil, batında olanın zuhura çıkmasıdır. Bu ise “zuhur ve tecelli” dir. Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatları vakti geldiğinde o mahalde zahir ismi ile zuhura çıkmasıdır. Yaratma kelimesinin manası, yaratan ve yaratılan olarak ikiliği ifade eder, bu ise irfani tevhide aykırıdır. Bu sahada konuşma çoktur ancak konumuz o olmadığı için bu kadar bir özet bilgi ile yetinmiş olalım. “ İz- -T-B- “

--------------

(197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor-) NOT= Bu husta geniş bilgi (197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor-) 

(200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- ) isimli kitaplarımız-da mevcuttur dileyen oralara bakabilir. 

“ İz- -T-B- “ 

------------------------ 

(68-1) ~~68.1~
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:~ ~ ~

68.1 - Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn. 

Yavaş yavaş Ayet-i Kerîme’nin varlığında seyrimize doğru açılmaya başlayalım. 

Başta görülen harekesiz “ن- Nun” Zat mertebesi itibariyle kudret “Nun”u dur. Kalem “Rahmaniyyet-Sıfat mertebesidir. 

“Yesturun” bütün esma ve sıfat manalarının açıldığı esma mertebesidir. 

Bunların zuhura-görüntü ve faaliyete geçtiği yerde “Ef’al” filler-faaliyetler alemi zuhur ve tecelli sahası olan bu zahir alemdir. 

Alem mertebelerinde. 

Zat mertebesinde, Kur’an-ı Kerîmin ismi “Ümm-ül kitap” Sıfat mertebesinde, Kur’an-ı Kerîmin ismi “Levhi Mahfuz” Esma mertebesinde, Kur’an-ı Kerîmin ismi “Kitabül Mübin” Ef’al mertebesinde, Kur’an-ı Kerîmin ismi “İmamül Mübin”tır.

Durum böyle olunca, aslında sadece bu Ayet-i Kerîme ile saltanatı ilâhiyyenin, toptan bütün alemlerdeki cari olan yaşantısı ortaya konmuş olmaktadır. Diğer Ayet-i Kerîmeler bu hakikatlerin açılımlarını izah etmektedirler. “ İz- -T-B- “

Bu kısa girişten sonra yolumuza evvelâ fasıla hatfleri ile devam etmeye çalışalım. 

Fasıla: harfleri. Ayetlerin, ara son harfleridir. 

NOT=Konu hakkın da ifade edilenler sadece indi-bize göredir ve zevkidir, kimseyi bağlamaz ve bir hüküm değildir. 

“ İz- -T-B- “

Bu surenin “fasıla-ara” ayetlerinin son harfleri, (ن) “nun” ve (م) “mim” harfleridir. Ve çok manidardır. Şimdi bunları kısaca incelemeye çalışalım. 

نَ Nun Üstün’lü Ayetler (1-5-7-8-9-14-15-17-18-19-21-22-23-25-26-27-28-29-30-31-32-33-35-36-37-38-39-41-42-43-44-46-47-50-52-) (35-adet) bulunmaktadır.

نٌ Nun çift ötüre’li Ayetler (24-45-51-) (3-adet) Ayet bulunmaktadır.

نٍ Nun çift esre’li Ayetler (2-3-10-) (3-adet) Ayet bulunmaktadır.

نُ Nun ötre’li Ayet (6-) (1-adet) Ayet bulunmaktadır.

--------------- 

مِ Mim esre’li Ayetler (16-20-34-) (3-adet) Ayet bulunmaktadır.

مٍ Mim iki esre’li Ayetler (4-11-12-13-) (4-adet) Ayet bulunmaktadır.

مٌ Mim iki ötre’li (40-48-49-) (3-adet) Ayet bulunmaktadır.

Yekün (35+3+3+1+3+4+3=52) “ İz- -T-B- “

-------------- 

Yukarıda geçen, (üstün-fetha) (esire-kesre) (ötüre-zamme-meftuh) 

(iki üstün-tenvin-nunlama) (iki ötüre-tenvin-nunlama) (iki esire-tenvin-nunlama) yani kelimenin sonunu “nun-n” olarak okutur. 

Üstün- Harfin üstüne konan az eğik bir çizgidir. Bulunduğu harfi (E-A) sesiyle okutur.

Esre- Harfin altına konan az eğik bir çizgidir. Bulunduğu harfi (İ) sesiyle okutur.

Ötre- Harfin üstüne konan küçük vav-و şeklindedir. Bulun-duğu harfi (U-Ü) sesiyle okutur. 

Bunlar Kur’an-ı Kerîm okumada çok kolaylıklar sağlamak-tadırlar ve tecvit kurallarıdır. Gelecek sayfalarda bunlardan tekrar bahsedilecektir. 

Yekün (35+3+3+1+3+4+3=52) Çıkan sayı değerlerine baktığımızda oldukça ilginç sonuçlar ortaya çıkmaktadır. 

(35+3+3+1+3+4+3=52) Bilindiği gibi Nusret Bababımızın şecere-silsile sırası (52) dir ve Nusretin Nun’u buradan gel-mektedir. 

--------------

NOT= Nusret Babamız hakkında, (118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura) isimli kitabımızda geniş bilgi vardır oraya bakabilirsiniz. “ İz- -T-B- “ 

-------------- 

Baştaki (35) tersinden baktığımızda (53) tür, bilindiği oda terzi’nin şecere-silsile sırasıdır. Necdetin de Nun’u dur. (3+3+1=7) nefis mertebelerinin zahiridir . 3 İlmel yakîn mertebeleridir. (4+3=7) nefis mertebelerinin batınıdır. (5) Hazret mertebeleridir. 

(7+5=12) seyru sülûk mertebelerini ifade etmektedir. 

Bu surenin “fasıla-ara” ayetlerinin son harfleri, (ن) “nun” ve (م) “mim” harfleridir. Ve çok manidardır. Şimdi bunları kısaca (م ن ) (Men-Kim) olarak incelemeye çalışalım. 

Bu iki harfin ezeli alemden gelen müthiş bir birliktelikleri vardır. Bir bakıma (ن) “Nun” nur’a dönüşünce kudret zuhur eder denmiştir. 

Bu kudret-i İlâhiyedir ki, Kur’an-ı kerîm de bir sureye isim olmuştur. 

(24-Nur suresi) Ayrıca Kur’an-ı kerîm’de (ن) ile başlayan 10 adet sure vardır. Sırası ile şöyledir. 

(4-Nisa-) (16-Nahl-) (24-Nur-) (27-Neml-) (-53-Necm-) (71-Nuh-) (78-Nebe-) (79-Naziat-) (110-Nasr-) (114-Nas-) 

(ن) “NuN” asli halinde yazıda-görünüşte tek, ancak lâfızda-okunuşta, biri ağızdan, biri genizden, çıkmak üzere iki nun olarak ses vermektedir. Bunların birisi zahir birisi batın hakikati üzeredir. Zahir olanı bütün alemi içten ve dıştan sarmış olan (24-Nur suresi-35) “Allahu nurussemavati vel ard-Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” Aynı ayette, (Nurun alâ nur-nur üstüne nur, Allah dilediğini nuruna kavuşturur.) Hükmü iledir.

Batın olanı ise Nur-u Muhammedidir ki, bu İlâh-i nurun gölgesidir. Yani bir bakıma insan nesli üzerindeki hakikatidir. 

Bu yüzden Efendimiz “ben Allahın nurundanım mü’minler de benin nurumun nurundandır,” buyurmuşlardır. 

Bu konuda (33-Ahzap suresi-43) karanlıklardan aydınlığa (minezzulumati ilennur) nefis zulmeti karanlıklarından, ilâhi nur’un aydınlığına çıkarmak için, sizin için rahmet ve istiğfar eden ALLAH ve MELEKLERİDİR. İnananlara merhamet eden odur. 

Bu ayeti kerimenin hakikatine varmak büyük bir İlâh-i yaşam halidir çok müthiş bir idrak ve manevi lezzet tadışıdır. 

Benzeri başka bir Ayet (33-Ahzap suresi-56) ayetinde Peygamberimiz hakkın da “Allah ve melekleri peygamberinin üzerine “salat” ederler hükmü ile, bu hususta çok büyük hakikatler bizlere ulaştırılmıştır. Bütün bunlar hakkın da irfani yönden ufuklarımızı açtığı için rabbımıza şükrederiz. Tarifi ve yaşantısı ile müthiş bir insani iftihar vesilesidir. 

(ن) Alfebe de (25) sıradadır, (Mim) (24) sıradadır mim yazıda olduğu gibi sözde de iki me ile mim olarak söylenir. (2+5+2+4=13) (25+24=49) (4+9=13) görüldüğü gibi her iki haldede (13) tür. Ne olduğu malûmdur. Ayrıca Sure sayısı (68) dir kendi içinde toplandığında, (6+8=14) tür bu ise (ن) (Nun) bütün mertebelere aydınlık veren Nur-u Muhammed-i, dir. 

-------------- 
 وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى ف۪ى الظُّلُمَاتِ
“Zünnun olan Yunus'u da hatırla, O, bir zaman kızarak kavmini bırakıp gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı da karanlıklar içinde niyaz etmişti.” (Enbiya, 21/87) ayeti gereği Zü'n-Nun (yani Nun'un sahibi) olan Hz. Yunus olduğuna ve Saffat suresinde فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ“Kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu.” (Saffat, 37/142) buyrulmasına dayanarak, bu ipuçları sayesinde, “burada Nun, karanlıkları içinde Hz. Yunus'un hapsedildiği balıktır.” görüşüne varmışlardır.

-------------- 

Konu ile ilgili (14-İrfan mektebi Hakk yolunun seyr defteri) isimli kitabımızdan, ikinci bölüm’ü (ن) (Nun) ilgisi dolayısıyla faydalı olur düşüncesi ile aktaralım. Sayfa 26-32) “ İz- -T-B- “ 

--------------

İKİNCİ BÖLÜM

“NEFS-İ LEVVÂME”

### Levm etmek; çekiştirmek, zemmetmek, paylamak, serzeniş telâşlânmak, pişmanlık duymak, anlamında dır. 

Zikri: “YA ALLAH” tır. 

### İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Enbiya Sûresi, (21/87) Âyetinde bu mevzua işaret vardır. 

 فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ

إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

 “Fenâdâ fizzûlümâti en lâilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.” Meâlen; “ Karanlıklar içinde “senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, doğrusu ben zalimlerden oldum,” diye niyaz etmişti”.

Hâli: Bu mertebenin haliyle hallenmeye çalışmaktır. 

Kûr’ân-ı Keriym; Kıyâmet Sûresi; (75/1-2) Âyetinde bu hâle işaret vardır. 

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ

 وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

 “Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti. (1) “ 

“Ve lâ uksimü binnefsillevvameti. (2)” Meâlen: “ Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs-e yemin ederim. “ 

Yaşantısı: Nefs-i levvâmenin biri emmâreye, diğeri de mülhimeye bakan iki yüzü vardır. Ehli hayvandır. Davul önünde oynar, kürsi dibinde ağlar. Kendini beğenmiş olup, şer kaynağıdır, ham sofudur. 

Nefs-i levvâmenin belirgin ahlâk ve sıfatları; “ cehalet, hamlık, kızgınlık, gıybet levm, çok yemek, ve seks” dir. 

 (HAVF ve RECA) (korku ve ümit) arasında yaşar. 

Bu mertebeden kurtulup yükselmenin anahtarı, (yâ ALLAH) ( c.c.) ismi Celâli dir. Mürşidinin sâlik’e yapmış olduğu bu telkinle zikre başlar, nûrunu, sırrını ve halini müşahede edinceye kadar çalışmalarına devam eder. 

 Rengi: Kızıldır. Mürşidinin himmeti irşadıdır. 

Şeriat mertebesidir. 

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. 

Bu dünya âleminde bulûğa eren ve (nefs-i emmâre) tesirinde olan kimse, yukarı da bahsedilen biçimde çalışmalarını sürdürdükçe yavaş, yavaş manen güçlenmeğe başlar. 

Nefs-i Emmâre’de kendine hakim olamayan yapmış olduğu her işte, “oh olsun, ne iyi yaptım,” diyen ve pişmanlık duymayan kişi, (nefs-i levvâme) ye ulaşınca, az da olsa şuurlanmaya ve pişmanlık duymaya başlar. 

Yaptığı düşük işleri her ne kadar henüz daha durduramaz ise de, ancak yanlış-lıklarının farkına varır. Kendi kendine pişman olur. 

Bir daha yapmamaya gayret eder. Böyle böyle irâdi güç toplamaya başlar. Eski hareketler firenlendikçe kötülükler azalır ve artık yapılmaz hale gelir. 

 Kişi yavaş yavaş üzerindeki (emmâre nefs-in) hakimiyetinden kurtulmaya başlar.

 Ancak burada yine tehlike vardır. Çünkü (nefs-i levvâme) bir yüzden içeriye, yani (nefs-i mülhime) mertebesine bakıyor ise de bir yüzden de eski mertebesi olan dışa dönük (nefs-i emmâre) ye bakar. Himmetini yüceltirse içeriye doğru ilerler. Eğer eksiltirse dışarıya doğru gidip eski haline döner. 

Her ne kadar bu mertebe dıştan ikinci daire ise de aslında çok mühim bir mertebedir. Balığın karnında karanlıklar içinde kalan ve oradan çıkmağa çalışan Yunus (a.s.) gibi niyaz eder ve içinde bulunduğu (nefs) mertebesinin karanlığından kurtulup, zikr’in nûru ve sohbetin feyzi ile aydınlanmağa çalışır.

Âyet’te; “Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs’e yemin ederim,” diye buyuran Cenâb-ı Hak, acaba kıyâmet ile nefs-i levvâme yi niçin birlikte zikretmiştir? Demek ki; 

Hakk Teâlâ Hz. “nefs-i levvâme”ye o kadar çok değer veriyor ve bizim dikkatimizi çok açık olarak bu istikamete çekmek istiyordur. 

 Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebe de yüzünü (nefs-i mülhime)ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında, (nefs-i levvâme) si nin kıyâmeti kopmuş olur. Böylece onun ahlâkından kurtulur, kendine ve Hakk’a doğru bir daire daha yaklaşmış olur. 

Yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerime de, Yunus (a.s.) hayatından bir bölüm kısaca anlatılmaktadır. 

Lâkabı Zünnun ( Nun sahibi ) olan Yunus peygamber, uzun nasihatler ve vaazlar neticesinde ıslah olmayan kavminden ümidini keserek bireysel akl-ı ile hareket ederek bulunduğu kasabasından hicret etmeğe karar vererek yola çıkar. Nihayet bir suyun başına geldiğinde, karşıya geçmek üzere bir gemiye biner, fakat bütün şartlar yerinde olduğu halde gemi hareket etmez. 

Bunun üzerine kaptan gemide bir günahkâr olduğuna ve bu yüzden geminin hareket edemediğine karar vererek, bunu ilân ettirir. Bu hadise üzerine, gemiden suya atlayan Yunus (a.s.) mı yutan yunus balığı, onu midesinde bir müddet dolaştırdıktan sonra sahilde bir kenara çıkarır. 

Balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur. 

 Bu hadise bizlere Hakk yolunda çok büyük tecrübeler kazandırmaktadır.

Evvelâ bir kimsenin aldığı görevini kendi aklına göre karar vererek bırakmaması gerektiğini.

 Dara düştüğünde Rabb’na sığınmayı. 

Her zaman Rabb’ı ndan ümit var olmayı. 

Başına gelen hadiselerden ibret almayı. 

Kendini eleştirmeyi ve varsa, yapılan yanlışlıklardan pişmanlık (levm) duymayı.

Ahdine vefayı ve daha bir çok ibretleri bildirmektedir. 

Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi. 

Biri kendi varlığında mevcud! 

(1) Nefs-i levvâme karanlığı: 

(2) Balığın midesindeki karanlık: 

(3) Suyun içinin karanlığı: 

İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisinde dir de, farkın da bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir. 

Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Bu da üç üncü karanlıktır. 

İşte bu karanlıklardan kurtulmak için, (Zünnun) lâkab-ı nı faaliyyete geçirmek gerekecektir. ( ذ) “zü” sahip (ن) “nûn” Nûr-u İlâhi ve kudret nun-u dur. Nun nûr’a dönüşünce kudret, ortaya çıkar. Melâike-i kiram nûrdan dır ve Hakk’ın bütün ilâhi kudret ve sıfatlarıyla her mahalde faaliyettedirler, ulaşamadıkları hiçbir zerre ve mahal toktur.

Genelde yaşadığımız hayat dahi Zünnun’un hayatından başka bir şey değildir. Hava dediğimiz (oksijen) deryası her tarafımızı istilâ etmiş lâtif bir denizdir. Vücud varlığımız yunus balığıdır, aklımız olan gerçek kimliğimiz ise o balığın karnında yani (batn-ı n da) batının da dır, ve sadece bedenler yaşanan hayatlar aynen bu üç karanlık hükmünde dir. Tek fark bizim dikey, balıkların yatay geziyor olmalarıdır.

 Bu halde iken bireysel dini görevlerini ihmal edip onlardan uzaklaşarak hakikat-i ilâhiyyeden hicret etmek, aynen Yunus (a.s.) mın o günkü haline düşmek olur ki; nefis balığı her birerlerimizi hemen yutarak kendine yem yapar ve bir ömür boyu beden balığımızın içinde onunla birlikte, o nun esiri olarak yaşar gideriz de haberimiz bile olmaz.

İşin aslı ise nefs yunusumuz’un içinden çıkıp o na hakim olup eğitmekle bir çok yararlı işlerde kullanıp ondan istifade etmeyi öğrenmek bizlere çok şey kazandıracaktır. 

İşte, Cenâb-ı Hakk bu hakikatleri bizlere Kûr’ân-ı Keriyminde (Zünnun) Yunus (a.s.) mın hayatından küçük bir bölüm halinde hikâye ederek habibinin lisanından bizlere ulaştırarak lütfetmiştir. 

Faydalı olur düşüncesiyle, yeri gelmişken bu hadise hakkında küçük bir hatıramıda ilâve edeyim. 

Sayın; muhterem hocam, Ahmed Elitaş ile tefsir derslerimizi okurken Yunus (a.s.) mın bu faslına gelince, kendinin Kûr’ân-ı Azimüşşandan daha evvelce derlediği (10) soruyu sormuştu, onlardan bir tanesi de; (tabutuyla gezen kişi kimdir?) idi, az sonra sorusunu yine kendisi cevaplayarak, “dünya da tabutuyla gezen tek kişi Yunus (a.s.) dır,” diyerek ilâve etmişti. ALLAH (c.c.) lühü razı olsun. 

Kıyâmet kelimesi genel anlamda dünyanın sonu, kıyametin kopması diye ifade edilirken, özel anlamda ise (KIYAM-ET) yani ayağa kalk anlamında dır. Ayağa kalkmak ise, iki türlüdür. Biri fiziki mânâ da, yatmak veya oturmaktan kalkmak, diğeri ise akıl ve şuurda ayağa kalkmak, yani şuurlanmak, gafletten uyanıklığa yönelmektir. 

İşte bu durum da olan kimse, eski yaptıklarından pişmanlıklar duyarak kendini levm etmesi ile aklî mahiyette kıyam, etmektedir. Böylece nefsinin hükmünde olan akl-ı cüz’ün den, akl-ı külle doğru yola çıkması o mertebenin gerçek kıyâm-et’ i dir. 

Böylece beklenen genel kıyâmet gelmeden, kendi bireysel kıyâm-et’i ni koparmış ve vaktiyle hesabını, kitabını da görmüş olur. 

Âhirette ise belki insânların çoğu kendilerini levm edeceklerdir. Günahkârlar, günahlarından pişman olacakları için, iyiler ise neden daha iyi olamadıklarından pişman olup kendilerini levm edeceklerdir. 

Bu ve benzeri hallerden bizleri vaktiyle uyaran Cenâb-ı Hakk, Kıyâmet Sûresi 1-2 Âyetlerinde ki; ikazlarıyla başımıza gelebilecek olumsuz hadiselerden bizleri yemin ederek korumağa çalışmaktadır. Bu çalışmalar sonun da idrak yükselmesi yolunda bir merhale daha aşılmış olur. ALLAH (c.c.) seyr halinde olanlara gayret ve kuvvet versin. “ İz- -T-B- “

-------------- 

Kûr’ândaki toplam harf sayılarına baktığımızda;

 (nun) 26555-toplam 23 peygamberlik süresi-dir.

 (mim) 26422 bu ikisi arasındaki fark 133 tür. 

Burada 13 ve 3 ü görüyoruz. (Gelecek sayfalardan küçük bir aktarım) 

-------------- 

(ن) Görüldüğü gibi NuN harf sembolünün üstünde bir nokta vardır o nokta bireysel-varlık-kimlik-nefs temsilcisidir. Alt gövdesi ise bütün alemleri kucaklayan nur-u İlâhidir ve bütün alemleri kucaklamışltır. Aslında NuN aynı zaman da eliftir elif ise bu alemlerin direğidir. (ن) NuN elifin tevazu ile alemler düzeyinde kapsayıcı eğilimi ve Nurani kudret eliyle alemleri tutucudur. 

 (م) (MiM) Duruşu ile “İnsan-ı Kâmil’” in temsilcisi manası ile Muhammediyyet mertebesinin zuhur mahallini temsil etmektedir. 

Ayrıca Kur’an-ı kerîm’de (م) (MiM) ile başlayan 15 adet sure vardır. Sırası ile şöyledir. 

(1-5-Maide) (2-19-Meryem) (3-22-Mü’minin) (4-40-Mü’min) (5-47-Muhammed) (6-58-Mücadele) (7-60-Mümtahine) (8-63-Münafikun) (9-67-Mülk) (10-70-Meariç) (11-73-Müzzemmil (12-74-Müddessir) (13-77-Mürselat) (14-83-Mürselât) (15-107-Main) Şimdi kısaca (م ن ) (Men-Kim) olarak incelemeye çalışalım. 

Bilindiği gibi her birerlerimizin kendimize ait birer “Kim”liklerimiz vardır. Bunların diğer ismi de, “nüfus-nefis” kâğıtlarımızdır. Bu dünya da resmi veya resmi olmayan yerlerde kendimizi bu kimlik nolarımızla tanıtmış oluruz. 

Farkında olmadan gaflet içerisinde kullandığımız bu hayali kimliklerimizin yerine gerçek ilâhi kimliklerimizi geçirmek için (م ن ) (Men-Kim) meçhulde kalmış olan ilâhi kimliğimizi idrak edebilmemiz için evvelâ dış dünya tutsaklığından iç dünya gerçeklerine dönmemiz şart olmaktadır. (م ن ) (Men-Kim) bu ilâhi kimlik, Mim ile Nun’un ezeli muhabbet halinin zuhurudur ki, Halife olan “hazret-i İnsan”-ı zuhura getirmiştir. Hz. Âli efendimizin dediği gibi “sen kendini küçük bir cirim-cisim zannedersin halbuki sen alemi ekbersin” ayrıca Şeyh Galibin de dediği gibi, “ Hoşça bir bak zatına kim zübde-i alemsin sen-alemin özüsün sen” ifadesi ile bu “men-kim”liğe dikkat çekmiştir. 

Men-İlâhi kim-lik, “venefahtü fihi min ruhi- ona ruhumdan üfledim” (15-28) müthiş taltif ifadesiyle ayrıca. “Velekad kerem nâ beni Âdeme-Âdem oğlunu çok mükerrem-ikram sahibi şerefli kıldık” Zat-i kelâmıyla çok yücelere çıkarmıştır. 

Dünyaya gelmekten gaye bu ilâh-i payeye ulaşmak içindir bu halin tesbit ve idraki ise “Men-kim” lik hakikatinin ortaya çıkarılması ile mümkündür. Bu hal ise dünyaya gelmenin gayesidir. Ne yazıkki insan oğlu dünyada yaşadığı halde İlâhi kimliğinden haberi olmadığından, daha henüz dünyaya gerçekten ayak basmadığından, kendindeki hayal aleminde yaşamakta, bu yaşamıda gerçek zannetmektedir. “Men-Kim”lik hakikatinin ortaya çıkıp yaşanabilinmesi, “hayal ve vehim cennetinden Âdemiyet manası ile beden arzına nüzül etmekle mümkün olacaktır. Bu hali idrak müthiş bir irfaniyyet huzuru, muhabbet huşuu ve büyük bir hubbiyyet’tir. İdrak edip yaşayanlara aşk-ı muhabbet olsun. “ İz- -T-B- “

------------------------ 

Konu ile ilgili, (م ن ) (Men-Kim) (14-İrfan mektebi Hakk yolunun seyr defteri) isimli kitabımızdan faydası olur düşüncesi ile ilgili bölümü aktaralım. Sayfa 90-94) 

“ İz- -T-B- “ 

------------------------ 

 “12 bölümden” DOKUZUNCU BÖLÜM

 “ TEVHİD-İ ESMA” Tevhid-i Esmâ: İsimlerin birliği, anlamındadır. 

Makamı: “Tenzih” dir. 

Zikri: “Ya VAHİD” dir. 

Âlemi: “Âlemi Melekût” tur, âlemi ervah, âlemi hayal de denir. 

Peygamberi: “MÛSÂ” (a.s.) dır. 

Lâkabı: “Kelimullah” dır. 

Kelimesi: “Lâ mevcude illâllah” dır, yani, mevcud olan ancak, 

ALLAH’dır. 

Seyr-i: “Seyr-i ilâllah” “ALLAH’a seyr” dir. 

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi (2/115) Âyetinde bu mevzua işaret vardır. 

 وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ

وَجْهُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Velillâhil meşriku vel mağribu fe eynema tüvellu fesemme vechullah, innellahe vasiun aliym.” Meâlen: 115. Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır, şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın rahmeti geniştir, o herşeyi bilendir. 

Hâli: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Rahmân Sûresi; (55/26-27) Âyetlerinde bu hale işaret vardır. 

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ

وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالإِكْرَامِ 

“Küllü men aleyhe fe’nin ve yebka vechü Rabbike zülcelâli vel ikram” Meâlen: “Varlık âleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabb’ının VECHİ, varlığı bakidir.” Yaşantısı: Tevhid-i Esmâ ya varan kişinin sıfatı tevhid mertebelerini daha ince bir seziş ile idrak etmeye başlamasıdır.

Kişi, Tevhid-i ef’alde, fiilleri birlemişti, bu def’a fiilleri meydana getiren isimleri birlemesi gerektiğini anlamaya başlamasıdır. 

Her fiilin (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) ALLAH’ ın güzel isimlerinden birinin zuhur yeri ol- duğunu kavrar. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi (VAHİD) ismidir, işaretini ehli bilir. Mürşidinin himmeti irşadıdır.

Hakikat mertebesi nin devamıdır. 

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. 

Bu mertebe de kişi daha evvelce, Tevhid-i ef’alde gördüğü fiil birliğini bu def’a fiilleri meydana getiren ve onlara KİM’lik veren İSİM’ lerde görüp (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) “ALLAH’ın güzel isimleri” ni birlemeye çalışacaktır. Epey gayret isteyen bu idrak ve yaşam da Hakk’ın yardımı ile olgunlaştırılır. 

Kişi de varlığın ve fiillerin kaynağının (ESMÂ ÂLEMİ) olduğu bilinci yerleşince bu yaşam kişiyi (TEZİH’)i bir yaşama doğru götürür. Gerçek (TENZİH’)i “noksan sıfat- lardan arındırma” bu mertebeye ulaşan kimseler yapabilir.

Taklidi (TENZİH)den tahkiki (TENZİH)e ancak bu mertebenin ilmi ve anlayışı ile geçmek mümkündür. Gerçek bir (TENZİH) anlayışına ermenin tek şartı ise, evvelâ kişinin kendi gerçek varlığını tahlil ederek düşünce ve anlayışında ki noksanlıkları gidererek gerçek bir (İLÂH) anlayışı ile (TENZİH)i hakikatleri idrak ederek, (TENZİH) etmesi mümkün olabilecektir.

 Aksi halde yapılan lâfzi ve hayali tenzihlerle (ALLAH) (c.c.) lühü hakkında (şunu yapar, veya, bunu yapmaz,) gibi hayali anlayışlarla Onun hakkında hüküm vermek olur ki; bu da ne edebe ne gerçek ilme ve ne de nezaket kurallarına uymayan bir davranış olmuş olur.

Bu mertebe ilk olarak gerçeği itibarile MÛSÂ (a.s.) ma ve ondan da Beni İsrâil kavmine verilmiştir. Ancak onlar daha ziyade madde ve paraya düşkün olduklarından, bu hakikati idrak edememişler, madde de aramışlar ve neticede maddeperrest olmuş- lardır.

Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın isimlenmiş vechi orasıdır” diye buyuran kelâmı ilâhi bu mertebeyi çok açık bir şekilde anlatmaktadır.

Bu mertebede sâlik “Vahid” ismi ile birlikte “Lâ Mevcude İllâ Allah” kelime- sini fırsat buldukça çekmelidir.

“Gözüken her şey ve oluşan her fiil bir esmânın zuhurudur” idrâkine ulaşan kişi “Sıratullah” “Marîfetullah” “Allah bilgisi” yolunda epey menzil almış demektir.

“Varlık aleminde bulunan her “kim”‘lik fânidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabb’ının varlığı bakidir.” “Kelâmı îlâhi”si bu mertebenin kemâlini anlatmaktadır.

Bu mertebede bir hayli çalışma neticesinde varlıklardaki “İzafî Kim”likler düşer ve onların yerini “Celâl ve İkram sahibi” olan Allah’ın güzel isimleri, “Esmâ’ül Hüsnâ” alır.

Daha evvelce varlıklarının kendine ait olduğu “zan”edilen isimler düşmüş, gerçek, yerine konmuş olur. Aslında gerçek zaten, yerindedir, fakat bizdeki yanlış bilinç ve uygulama yerini doğrusu ile değiştirmiş olur.

Bu mertebenin kemâli “Fenâ-i Esmâ” yani izâfi isimlerin fenâ (son) bulması’dır. Bir başka deyişle kendi varlığında ve dışarda gördüğü, hissettiği her varlığın Allah’ın güzel isimlerinden meydana geldiğini bilmesi ve Onu bütün noksanlıklardan mutlak “Tenzih” ederek yaşamasıdır. 

 “Mertebe-i Mûseviyyet”in tahsil yeri ve mertebesi, eymen vadisinin hakikati de burasıdır.

 Nefs-i Sâfiye ye kadar süren seyr, “Sırat-ı Müstakîm” tevhîd-i ef-âl den sonra devam eden seyr ise “Sıratullah”tır.

Kûr’ân-ı Keriym; Şûrâ Sûresi; (42/53) Âyetinde bu hale işaret vardır. 

 صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا

فِي الْأَرْضِ أَلا إِلَى اللهِ تَصِيرُ الأُمُورُ

 “Sıratillâhillezi lehü mâfissemavati ve mâ fil’ardi elâ ilellahi tesîrul umur” Meâlen: 53. O Allah'ın yoluna ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hep O'nun dur. Agâh ol! Bütün işler Allah'a dönüp varacaktır.!. 

Bu bahsi de burada bitiriyoruz, daha fazlasını tadarak yaşamak temennisiyle.

gayret bizden, yardım ve muvaffakiyyet Allah’dan dır. (c.c.) “ İz- -T-B- “

------------------------ 

Yukarıda geçen Ayet fasıla harf dağılımlarının ve harekelerinin hepsinin ne manalar ifade ettiğini bir, bir yazmak isterdim ancak kitabın mahiyeti oldukça artacağın-dan bu konuyu özetle bu kadarla neticelendirelim. Zat-ı zülcelâl’den, cümlemize evvelâ kişinin kendini tanıma, oradan da Rabb-ını tanıma yolunu açmasını niyaz edelim. 

Çünkü kişinin evvelâ kendisini gerçek yönü ve hakikat-i itibari ile tanımadan Rabb-ını bilmesi ve tanıması mümkün değildir. Bu yüzden “nefsine arif olan Rabb-ine arif olur” bilgisi açıktır. Ancak bu biliş sadece lafzi-ezber bir biliş değil, müşahedeli ve delilli irfani bir biliş olması lâzımdır ki buda gerçek irfani bir eğitim ile mümkün olabilmektedir. 

“ İz- -T-B- “

------------------- 

İlgisi dolayısı faydalı olur düşüncesi ile Füsus-ul Hikemden bir aktarım yapalım.

KELİME-İ YUSUFİYE’DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ NÛRİYE” NİN BEYANINDA OLAN FASTIR

Hikmet-i nuriye’nin Kelime-i Yusufiyye’ye tahsis olunmasındaki sebep budur ki, yani “Nur” hikmetinin Yusuf kelimesine tahsis edilmesindeki hikmet budur ki alem-i misal, alem-i nurani ve Yusuf (a.s.)ın keşfi dahi “misali”dir. Yusuf (a.s.) da suver-i hayaliyye-i misaliyyenin keşfine müteallik olan saltanat-ı Nuriye-i ilmiye zahir oldu. 

Yani Yusuf’un (a.s.) varlığında suver-i hayaliyye yani hayali suretler ve misali suretler keşfine müteallik, taalluk eden yani buna dayanan saltanat-ı nuriyye yani nur saltanatı onda ilmiye zahir oldu. İlmi nuri saltanat Yusuf’da (a.s.) zahir oldu. O da alâ-vechi’l-ekmel yani kamil bir yönden ilmi tabirdir.

Yani Yusuf’a (a.s.) verilen ilm-i nuraniyye bir yönden tabir ilmidir. Yusuf’dan (a.s.) sonra bu ilmi bilen O hazretin mertebesinden bilir. Yani kim rüya tabirlerini biliyorsa O’nun mertebesinden bilir ve O’nun ruhaniyetinden alır. İmdi nur-i hakiki bir nurdur ki onun vasıtasıyla eşya idrak olunur. Yani nur-u hakiki öyle bir varlıktır ki eşya onun vasıtasıyla anlaşılır.

Eğer bu alemin bütün zerrelerinde, varlığında nur-i hakiki olmazsa bu eşyayı anlamamız mümkün değildir. Fakat kendisi idrak olunmaz. Yani bu eşya nurun hakikati ile anlaşılır ama kendisi anlaşılmaz. Mahiyeti itibariyle bilinmez. Zira o niseb ve izafattan tecerrüdü cihetinden yani nisbetlerden ve izafetten yani isimlenmekten temizlenmesi cihetinden Hakk Sübhenehu ve Teala Hazretlerinin aynı Zat’ıdır.

Yani bu alemdeki nisbetlerden ve izafetlerden tecerrüt yani temizdir. Bu cihetten Hakk Sübhenehu Teala Hazretlerinin aynı Zat’ıdır. Yani Zat’ının aynıdır. İşte onun için (s.a.v.) Efendimizden “Rabbini gördün mü?” diye sual olununca yani “bir Nur’dur ben O’nu nasıl görürüm” buyurmuştur. Yani “O Nur-u mücerrettir” yani her şeyden tecrid edilmiş tertemiz bir Nur’dur, O’nu görmek mümkün değildir buyurdu.

Böylece aynı Zat olan Nur-ı Hakikiyi yani Zat’ın aynı olan hakiki Nur’u mezahir ve niseb yani zuhura gelmişler ve nisbetler ve izafetten tecerrüdü itibariyle rüyet ve idrak mümkün değildir. Yani varlıktan onu tecrid etmek suretiyle yani varlığın bütün oluşumlarının dışına alarak idrak etmek mümkün değildir. Velakin hicabiyeti meratibin arkasından yani perdeler mertebesinin arkasından mezahirde idrak mümkündür.

Yani zuhur eden varlıkta idrak etmek mümkündür ama nasıl, perdeli olarak idrak etmek mümkündür. Ne perdesi ile, eşya perdesiyle idrak etmek mümkündür. 

Rubai: “Güneş felek üzerine bayrağı diktiği vakit, yani güneş açıldığı vakit onun pertevinde göz nurdan kamaşır. Yani onun ışığında göz nurdan kamaşır. Velakin bulut perdesinden zuhur ettiği zaman yani güneşin önüne bulut geldiği zaman nazar eden, bakan onu tam kusursuz olarak görür.” Nur’un zıddı olan zulmete gelince kendi idrak olunmadığı gibi kendisi ile de bir şey olunmaz. Nur-u hakiki ile zulmetin arasında bulunan ziyanın hem kendisi idrak olunur hem de onunla eşya idrak olunur. Nur, zulmet ve ziya bu üçten her birinin kendisine mahsus bir şerefi vardır. Nur-u hakikinin şerefi evveliyyet ve asalet cihetindendir. 

Hakiki Nur’un şerefi evveliyet ve asalet cihetindendir. Zira o her mesturun yani setredilmişin örtülmüşün inkişafına sebeptir. Yani her kapalı olan şeyin açılmasına sebeptir. Zulmetin şerefi Nur-u hakikiye ittisal iledir. Zulmetin karşılığı karanlık ama bu birim anladığımız manada güneşin kaybolması ile oluşan gece karanlığı değildir yani zahirde başka ifadesi yoktur. 

Zulmet; zulum etmek de değildir. Yani zalimlik manasında da değildir. Şöyle diyelim; meydana çıkmış karanlığın özü olan bir karanlıktır. 

Güneş felek üzerine bayrağı diktiği vakit onun pertevinden göz nurdan kamaşır. Velakin bulut perdesinden zuhur ettiğinde bakan onu kusursuz olarak tamamen görür. Nur’un zıddı olan zulmete gelince kendi idrak olunmadığı gibi kendisi ile de bir şey idrak olunmaz. 

Böylece aynı Zat olan nur-u hakikiyi yani Zat’ın aynı olan hakiki nuru mezahir ve niseb yani zuhura gelmeler ve nisbetler ve izafetten tecerrüdü itibariyle rüyet idrak mümkün değildir. Yani Nur’u idrak etmek mümkün değildir. Velakin hicabiyeti meratibin arkasından yani mertebeler perdesinin arkasından mezahirde yani zuhurda idrak etmek mümkündür.

Yani Nurun kendisini idrak etmek müşahede etmek mümkün değil, ancak zuhura geldiğinde onun ortaya getirdiği levazımda idrak etmek mümkündür. Nur’un zıddı olan zulmete gelince kendi idrak olunmadığı gibi kendisi ile de bir şey idrak olunmaz. Nur-u hakiki ile zulmetin arasında bulunan ziyanın hem kendisi idrak olunur hem de onunla eşya idrak olunur. 

Bu üçten her birinin kendisine mahsus bir şerefi vardır. Nur-u hakikinin şerefi evveliyet ve asalet cihetindendir, zira o her mesturun inkişafına sebeptir. Yani her perdelenmiş şeyin zuhura çıkmasına sebeptir. Nur’un şerefi budur. Zulmetin şerefi yalnız burada zulmet bizim anladığımız manada zalimlik değildir. Diğer bir ifade ile karanlık da değildir. 

Yani gündüz gitti gece karanlığı bastı o karanlık zulmet değildir. Bu karanlığı meydana getiren karanlık zulmettir. Yani bilinmezlik halidir. Tamamen gayb, mutlak gaybdır. Zulmetin şerefi nur-u hakikiyi ittisal iledir. Yani ona vasıl olmasıyladır. Bir de nur-u hakiki zulmet ile idrak olunur. Hakiki nur da zulmet ile anlaşılır, çünkü onun zıddıdır. Nur olmadığı zaman o zaman zulmet oluyor. 

Nur’un ne olduğu biraz daha kolay anlaşılıyor da zulmetin ne olduğu daha kolay anlaşılamıyor. Çünkü nurun da evveli zulmettir. Her şey zıddıyla meydana gelir, ziyanın şerefi dahi ikisinin arasında olması ve nur ile zulmetin mümtezic olmasından vücuda gelmekle iki şerefe haiz bulunmasındandır. Ziya (ışık) mizaçlarını yaklaştırıyor birbirlerine. Yani nur ile zulmeti birbirine yaklaştırıyor.

Şimdi nur ile ışığın arasında ne fark vardır? Bakıldığında ikisi de aydınlıktır, nur bu göz ile müşahede edilemiyor. Ama ışık bu gözle müşahede edilebiliyor. Kendilerine ait bir vücutları yoktur, nurun zaten hiç yoktur, nuru ne ile anlıyoruz, aydınlık dediğimiz zaman biz bunu ışık olarak yani gündüz aydınlığı gibi kafamızda bir aydınlık beliriyor, halbuki nurun aydınlığı o aydınlık değildir. 

O aydınlık ışığın aydınlığıdır. Işık ile nur arasında çok büyük fark vardır. Nurun aydınlığı zulmette olan bu varlıkların görünür hale gelmesidir. Neden, bu varlığın kendinde mevcut olan bir nurun aydınlatması ile bunların meydana gelmesidir. Hayat vermesi de ruhun oluşumuyladır. Zulmet olmasaydı nur bilinmeyecekti. Nur olmasaydı da zulmet bilinmeyecekti. 

Yani varlığın varlık olarak ortaya gelmesi aydınlanması nur ile gece gündüz, karanlık gündüz ve aydınlık diye ifade ettiğimiz de ışığın oluşumuyla meydana gelmektedir. Varlığın mana aleminden zuhura çıkması aydınlanması bu nur yani belirgin hale gelmesi bu varlıkların yoksa bizim anladığımız manada ışık değildir.

Nur bir bakıma idrak da aynı zamanda, çünkü o “aklım nurlandı, aklım açıldı” diyor. Yani oradaki akıl nurundan kasıt oradaki daha evvelki bilmediğimiz şeyin meydana çıkmasıdır. Zulmette olan bir şeyin meydana çıkmasıdır, ışıması değildir. Bu ikisinin arasında büyük fark vardır. Bu çok da hassas bir meseledir. 

Bunu bilmezsek nurun hakikatini idrak edemeyiz. Sadece lisanımızda bir nur kelimesi olur. “bu konuda aydınlandık” derken idraklendik denilmek istiyor. Ortada elle tutulan bir mesele yoktur, ama bir açılış var aydınlık vardır. 

Nur ile zulmetin izdivac etmesinden vücuda gelmekte iki şerefi haiz bulunmasıdır. Işıkta nur ile zulmetin birleşmesinden meydana gelen bir oluşumdur ışık. Ve de kendisinde ikisi de vardır. Yani hem zulmet var hem de nur vardır. Bu insandaki nefse benziyor. Nefste de hem toprak var, maddi manada zulmet, toprak karanlık, ruh ise nurdur. İşte ruh ile toprağın izdivacından birleşmesinden nefs, nefste de hem ruhani hakikatler var hem de zulmani oluşum vardır.

 (184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-Terzi Baba-şerhi-Sayfa-9-13-)

------------------------ 

 (12-Terzi-Baba-1-) Sayıların dilinden sayfa 146 dan ilgisi dolayısı ile küçük bir aktarım yapalım. 

“ İz- -T-B- “

------------------------

“Hamd”ı (8) bütün mertebeleriyle taşıyan da “İnsân-ı Kâmil”dir. 

Zira Kûr’ân-ı Keriym “elhamdü lillâhirrabbil âlemiyn” diyerek başlıyor. 

Bunun içinde (53), “İnsân-ı Kâmil”in özel şifre ve rumûzudur. 

İnsân-ı Kâmil ebced’de → 253’ tür elif - nun - sin - elif - nun - kef - elif - mim - lam ( 1 + 50 + 60 + 1 + 50 + 20 + 1 + 40 + 30 ) = 253

Peygamber Efendimizin doğum tarihi 571 den Kûr’ânın toplam sûre sayısı 114 ü çıkarırsak, Yani (571 – 114) = 457 ortaya çıkmış olur. 

Bunların haricinde 13 sayısı ile ilgili olarak; Terzi Babamın evinin numarası 13 tür. Ayrıca arabasının plaka numarası 436 yani (4 + 3 + 6) = 13 tür. 

Burada şunu söylemem gerekirse, (53) “Terzi Baba”, (13) sayısının yoğunlaşmış hâli “Necdet” ismi, “Hakikat-i Muhammmedi”nin tecelli ve zuhur mahallidir. 

Burada bir düşüncemi daha ilâve etmek istiyorum. Genelde iki cihan serveri, kâinatın Efendisi, insânlığın rehberi, sevgili peygamberimizi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) in ismi anıldığında hemen iç dünyamızda onu bildiğimiz kadarıyle, onun sûretinin ve siretinin özelliklerini tahayyül ederiz. 

Efendi babamız N. A. Uşşâki Hazretlerini muhabbet bağı ile gördüğüm her durumda Peygamber Efendimize ne kadar da benziyor ifade-lerini şuurumda canlandırmışımdır. 

Gerçi Ümmeti Muhammedin hepsi O’ndan olması dolayısıyle ona benzerler, ancak bu hakikatler çoğunluğunda bâtında kaldığından zu-hurda görülemezler. 

İşte sayılar, özellikle de 13 ile 53 arasındaki bu gizemli bağda mânâlar, arasındaki bağı anlatıyor. 

Kûr’ân-ı Keriym’de toplam harf sayıları çeşitli dönem-lerde bazı mü-fessir ve alîmlerce ele alınıp incelenmiştir. 

Zemahşeriden alınan kaynak çalışmaya bakarak harf sayısına göre şu çalışmayı yaptık.

Elimizdeki Kûr’ândaki toplam harf sayılarına bakarak aşağıdaki harflerden meydana gelen (Necdet) in yazılışına bakalım;

 (nun) 26555 

 (cim) 1322

 (dal) 1778

 (te) 10476 

 40131 sayısı ile Necdet yazılmış olur. 

Bu sayılardan açık olarak anlaşıl-dığına göre Kûr’ân-ı Keriymin için-de dağınık vaziyette en az 1322 adet “Necdet” ismi bulunmakta-

(40) + (13) = 53 ve buradaki 1 ise, 53 ün tekliğini gösterir. 

Buraya 40131 sayısına iyi bakın, 53 ü göremediğinizi hemen söyleyeceksiniz, ancak acele etmezseniz 53 ün perdeli olduğunu görürsünüz. 

Burada 40 + 13 = 53 varlığını görüyoruz; 1 ise, hakkın birliğini ifade eder. 

Yukarıdaki işlemlerde 53 oluşurken, 13 yani “Hakikat-i Muham-med-i” ile Hz. Muhammedin kemâlât ve Peygamberlik yaşının 40’ın bu sayıların içerisinde de yer alıp, 53’ü oluşturmalarının daha önceki çalış-malarımızı da tasdiklediğini görüyoruz. 

Burada kısaca harflere de değinmek istiyorum. 

 (nun) harfi (Necdet) in ilk harfi, (Necm) in de ilk harfidir. 

ve dolayısıyle (Necdet) in anlatıldığı şifre harftir.

 (mim) ise, Hz. Peygamberimizin harfidir. 

 (mim) ve (nun) harfi, alfabede peşpeşe gelmektedir. 

Kûr’ândaki toplam harf sayılarına baktığımızda;

 (nun) 26555-toplam 23 peygamberlik süresidir.

 (mim) 26422 bu ikisi arasındaki fark 133 tür. 

Burada 13 ve 3 ü görüyoruz. 

Ayrıca (13), peygamberimizin şifre sayısı olmakla birlikte;

(3) ise, üç adet (mim) i temsil etmesini ve temsilin de “yakıyn” mertebelerini anlatır. 

Az yukarıda da değinmiştik;

“Terzi Baba”nın evinin numarası 13 tür, kat da 3 tür; 

her ikisini de birleştirelim… alın size, 133.

Harflerden açılmışken bir hususu daha belirtelim. 

 (Necm), → (nun) ile başlar, (mim) ile biter. 

Aslında (Necm) (seyr-i ilâhi) (ilâhi seyir) 

 (nun) dan → (mim) e yolculuktur.

Biz Necm mevzumuza daha sonra yine döneceğiz. 

Az yukarıda harflerle Kûr’ân’ın bütününde (Necdet) yazdık ve 40131 çıkmış idi. 

Nasıl ki, Kûr’ân, → Fatiha’da, ve Fatiha, → Besmele’de, ve Besmele, → (be) de gizlendiyse;

53 de → 40131 in içinde ve → Kûr’ân’da öyle gizlenmiştir. 

“Necdet” de, → “Necat”ta gizlenmiştir.

 (nun) harfi için, “Nûr-u İlâhi”dir demiştik. 

Kûr’ânda “Nûr” ile ilgili çok âyetler vardır. 

Bunlardan birisi de 61. Saf sûresinin 8. âyetinde 

نُورُهُووَاللَّهُ مُتَمّ

“vallahü mütimmü nûrihî” 

“ve Allah nûrunu tamamlayacaktır,” şeklindedir.

Bu meâldeki sûre ve âyet numaralarının sayısal değerlerinin bilme-den, acaba “Terzi Babam” ile bir ilgisinin olup olmadığını düşünmüş-tüm. 

Daha sonra açtığımda 61. sûre 8. âyet ile karşılaştım. 

(61 – 8) = 53 çıkar. 

Hülâsa “Terzi Baba” ile yolculuk, “Nûr”un bilinmesi, görülmesi ve o kişinin nûrlanmasıdır.

Bu âyet bir başka yönüyle, O’nun “batıni velâyetine” işaret etmektedir.

1960’lı yıllarda Terzi Babam mürşidi Nûsret Tûra Uşşâki Efendimizle günün şartlarına ve imkânlarına göre zaman zaman mektuplar göndererek görüşüyorlarmış; Nûsret babamız o dönemde Necdet Bey’e yazdığı her mektuba “Gözümün Nûr’u” diye başladığını hâlen saklanan o mektuplara bakarak gördük.

 Onun bu sözleri (nun) daki “Nûr-u İlâhiye”ye nispettir. 

Bugün için bu çalışmamıza ise, delil niteliğinde olup, o gün için söylenen bu sözlerinde hayat bulmasıdır. 

 Kûr’ân-ı Keriymde Fussilet 41. sûrenin 53. âyetinde;

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْأَفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ

و هُالْحَقّعنَ لَهُمْ أَنّعحَتَّى يَتَبَيَّنَ

“senüriyhim ayatina fiyl afakı ve fiy en­füsihim hatta yetebeyyene lehüm enne­hül hakku”

“yakında onlara ufuklarda ve kendi nefslerinde/özlerinde, canlarında olan âyetlerimizi göstereceğiz, tâ ki, onlar için O’nun hak olduğu ortaya çıksın.” buyuruluyor.

Afak ve enfüsün birlenmesi ve bilinmesi salik için tasavvuf çalış-malarının da gayesidir. 

Sayılara dikkat edersek; (41. sûrenin 53. âyeti)

(41), daha önce söz ettiğimiz gibi “Necdet” in Kûr’ân harfleri yö-nünden yazımı idi; (53) ise, bilinen bir gerçek.

Daha önceki başlarken bölümünde Terzi Baba’dan söz ederken ona muhabbetle yaklaşanların sezgi ve keşif kabiliyetleri ile ondaki “Pir”lik vasfını sezebilirler, demiştim. 

“Pir” Osmanlıca’da;

 (be/pe) 2

 / (ye/i) 10

 / (rı) 200 = 212 dir.

Peki (Pir) “ ” sayısının içindeki özü 53 ü nasıl bulabiliriz. 

Şöyle ki, (212), (53) ün dört (4) katıdır. Yani 4 adet 53 tür. 

Onlar da “Şeriat”, “Tarîkât”, “Hakikat” ve “Mârifet” mertebeleridir.

Dört mertebede de Pir oluşunun delilidir de diyebilirim. 

53 sayısını kendi aralarında topladığımızda (5 + 3) toplam 8 eder, ki daha sonra izahatını yapacağımız (Necm) in âyet sayısı da 62 yani (6 + 2) = 8 dir.

Cennetlerin de 8 olduğunu düşünürsek burada 8. cennet “zât” cennetinden bahsedilmektedir. 

Az Yukarıda geçen “Allah nûrunu tamamlayacaktır,” âyetin numarası da 8 idi. 

(Cennet) kelimesine şöyle bir bakalım sayılarımız bizi oraya taşıyacak mı?

 (cim) 3

 (nun) 50

 (nun) 50

 (te) 400 = 503 eder.

503 Cennetin ebceddeki karşılığıdır. 

İster (50 + 3) = 53 deyin, ister ortadaki sıfırı (0) kaldırın (503);

her iki oluşum da 53 ü veriyor.

Ayrıca sayıları yan yana topladığımızda (5 + 3) = 8 eder, ki Cennetin varlığı da mevcut; yani cennetin içinde cennet var.

Buradaki cennet “Nûr-u İlâhiyye”nin harfi (nun) un kişinin varlığını sarması ve kuşatmasıdır. 

Bir başka açıdan cennet, (53) ten seyr’dir. 

Bu kitap çalışmamızın belirli bir döneminde Mekke ve Medine’de ol-dum. Medine’de “Mescid-i Nebevi”nin 41 adet kapısı vardır. 

Son kapı 41 den Peygamber Efendimiz selâmlanarak çıkılıyor ve karşımızda da “Cennet’ül Baki” yani “sonsuzluk cenneti” bulunu-yor. Buradaki yorumu siz yapın. 

“Necdet”, “Necat”tan gelir demiştik.

“Necdet” müstakil olarak Kûr’ânda geçmez, ancak aslı “Necat” sadece bir yerde Mü’min 40. sûrenin 41. âyetinde şöyle geçer: 

جُوَّةعوَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى اللَّ

طَارعوَتَدْعُونَنِي إِلَى النّ

“ve ya kavmi maliyed’uküm ilennecati ve ted’uneniy ilennari” 

“ve ey kavmim benim için ne var ki ben sizi necat’a davet ediyorum ve siz beni nar’a ( ateşe) davet ediyorsunuz.”

40. Sûre olması hem (mim) in hakikatini anlatır, hem de “hâ mim” ile başlayan 7 sûrenin ilkidir. 

“Necat” sözünün bu sûre ve âyetle “Lisân-ı Mûsâ”dan zuhur et-mesinin sebebi şudur. 

Diğer peygamberlere göre onun ümmetinin çok ve asi olması, onların kurtuluşa daha çok ihtiyaçları olmasındandır. 

Bir başka ifade ile de “Hakikat-i Muhammediye”nin “Mertebe-i Mûseviyet”ten seslenişi ve rahmetidir. 

Her birerlerimizde mevcut “Nefs-i Firavun”un yenilmesi ancak bu “Necat” ile mümkün olmaktadır. 

41. âyet olması da daha önce belirttiğimiz gibi “Necdet”in arapça harfler yönünden yazılımıydı. (*) 

(*) 41 ayrıca Terzi Babamın ilâhi emâneti üstlendiği yaşı’dır (Necat) kelimesi, (nun) 50

 (cim) 3

 (elif) 1

 (te) 400 = 454 dır, ki zaten kendi özü itibariyle (4 + 5 + 4) = 13 tür.

(Necat) ın özü, kurtuluşa götüren, hidâyete ulaştırandır. 

Dikkat edilirse, sayı olarak da 40 ile 41 birbirini takip ediyor, harf olarak da (mim) ile (nun) aynı şekilde birbirini takip ediyor.

40 ile 41; (mim) ile (nun) birbirine delil oldular. 

İstanbul’un Fethine baktığımızda 1453 ü görüyoruz. 

Zahirde → İstanbul’un Fethi, bâtında ise,→ gönüller Fethi’nin müjdelendiğini görüyoruz. 

“Necm Sûresi” Gelelim “Necm” (Yıldız) e; 

(Necm) 53. sûre, 62 âyet, 360 kelime, 1405 harf ve sonunda da “Secde Âyeti” vardır. 

“Secde Âyeti”, bilindiği gibi okuyanların ve dinleyenlerin secde etmeleri vacib’tir. 

(Necm) üzerinde (Necdet) yazımı şöyle oluşuyor.

 (nun) 135 adet (cim) 12 adet (dal) 27 adet (te) 64 adet 

 238 toplam (2 + 3 + 8) 13 eder “Necdet”ten “Necm”i çıkarırsak (457 – 93) = 364 çıkar ki (3 + 6 + 4) = 13 eder ve bu “İlâhi seyr”in gözler önüne getirilmesidir.

 Terzi Baba 1938 (Rumi 1353) yılında Tekirdağ’da doğmuştur. 

 Bu sayının içindeki ifadeleri görelim:

1938 de 19 var, ki bu “İnsân-ı Kâmil”in rumûzu ve “besmele”nin hakikatini anlatır.

1938 de 93 vardır, ki o da “Necm” idi.

Necm Sûresi Terzi Baba’nın doğum tarihine yazılmıştır. 

Necm Sûresi 62 âyettir. 

Bu âyetleri peşpeşe topladığımızda 1953 çıkar, ki açık olarak 19 ve 53 ün varlığı ortaya çıkıyor. 

Bu yıl tarih olarak da Terzi Babamın tasavvuf çalışmalarına başladığı yıldır. 

Ayrıca 1938 e “Hakikat-i Muhammediyye” mührünü vurmuştur. 

Şöyle ki, (1 + 9 + 3) = 13 (Ç.H.U.)

------------------------ 

(39-Terzi-Baba-2-) kitabımızın sayfa 347- Kalem- yazısını da buraya ilave etmeyi uygun buldum. “ İz- -T-B- “ 

------------------- 

K alem Elif, (13) Nokta Lâm, Elif, Mim, İnsân-ı Kâmil.

Kalem Sûresi (68/1) 

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ

(Nun Vel Kalemi Vemâ yesturun.)

(68/1) “Nûn ve Kalem'e ve yazdıkları şeylere and olsun ki:” Bu Sûre 52 âyettir. Âyet sayısı ile Sûrenin ilk âyetini topladığımızda (1+52 = 53) İnsân-ı Kamil=Terzi Baba.

 Kalem = Kaf=100 Lâm=30 Mim=40. “K” (kef) harfi-nin sol ana direği (13) mertebeli (Elif) tir. Sağdan yukarıya doğru çıkan ayağı (7) nefis mertebeleri’dir. Ortadan sağa yukarıya doğru uzantısı da (5) hazret mertebesidir. Bu haliyle âdeta, iki ayağını yere sağlam basmış iki elinide hakk’a açmış bir insana benzemektedir.

 Ayrıca Sûre sayısından birinci âyeti çıkarırsak. (68-1=67) kalır ki, İnsan ve insan Sûresidir. Ayrıca (6+7= 13) ve ayrıca (Allah) ismi celâlinin de sayı değeridir. 

(13+40=53) Kalem =53 âlem Ulûhiyyet ilmini açığa çıkaran İnsân-ı Kâmil ( Terzi Baba) Alem aynı zamanda “bayrak” demektir. Alem’in Lâm-ı bayrak direği olan “Lâhud” alemidir. Alt ucuda âlemlerin taşıyıcısıdır. (Ç.H.U.) 

------------------- 

 (Levlâke levlâk lemâ halektül eflâk) “Hadîs-i kudsî”

 “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Burada da görüldüğü gibi âlemlerin halkıyyeti onun batıni varlığına bağlanmıştır. Eğer o mertebenin yukarıda bahsedilen ilm-i İlâhiyyedeki batınî varlığı (seni/sen) olmasaydın bunları Suret-i Muhammedî olarak zuhura çıkarmaz/halketmezdim. 

 (Evvelü mâ halâkallahu kalemü ve rûhî.) 

 “Allah evvelâ benim rûhumu ve kalemi halketti.” Yukarıda belirtildiği gibi Efendimizin kaynağı (Ruhu-l A’zam) dır ki ondan ilk zuhur eden Hakikat-i Muhammedî üzere olan Hazreti Muhammedin (s.a.v.) ruhudur. Ve kalem dahi ümmül kitapta bâtında olan ilm-i ilâhiyyeyyi Hakikat-i Muhammedî olan onun ilmini “Levhi mahfuz” olarak bildirilen ve bu ilmin kaza ve kader olarak yazılmasını sağlayan Zâtın ilim sıfatıdır ki, o da her mertebede zuhur eden tecelli-i ilâhiyyelerdir. “ İz- -T-B- “

 (61-6-Peygamber-Muhammedd-s.a.v.-sayfa-25-)

------------------------ 

 Kalem hakkında TDV İslâm Ansiklopedisi’nde geçen bölümüde buraya almayı uygun gördüm. “ İz- -T-B- “

------------------------ 

Kalem-TDV İslâm Ansiklopedisi. 

# KALEM

القلم

## Ulûhiyyet âleminde bütün nesne ve olayların kaydedilmesini sağlayan araç.

------------------------ 

Müellif:

YUSUF ŞEVKİ YAVUZ

Sözlükte “kısaltmak, kesmek, yontmak” anlamına gelen kalm kökünden türemiş bir isim olup “yontularak bir miktar kesilmek suretiyle yazı yazmaya elverişli hale getirilen araç” demektir. Dinî bir terim olarak “kâinatın başlangıcından kıyamete kadar meydana gelecek bütün nesne ve olayları kaydeden ilâhî kalem” diye tanımlanabilir.

Kalem kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde tekil, iki yerde çoğul şekliyle (aklâm) yer alır. Tekil olarak kullanıldığı âyetlerin biri Kur’an’ın ilk nâzil olan beş âyetinin dördüncüsüdür ve burada lutufkârlığın en ileri mertebesiyle nitelenen rabbin insana kalem kullanmasını öğrettiği ifade edilir (el-Alak 96/1-4). Diğer âyette ise kaleme ve yazdıklarına yemin edilerek Hz. Peygamber’in yüksek mânevî değerlere sahip bir insan olduğu belirtilir ve inkârcıların alışılagelen şuursuz tepkilerinin sonucu olan delilik ithamıyla ilgisinin bulunmadığı vurgulanır (el-Kalem 68/1-4). Bu âyetin yer aldığı sûreye de Kalem sûresi adı verilir. Kalemin çoğul olarak geçtiği iki âyetin birinde ilâhî ilmin sonsuzluğu yeryüzündeki ağaçların tamamı kalem, denizlerin de yedi katı daha arttırılarak mürekkep olması halinde bile ilâhî kelâmın yazmakla tükenmeyeceği şeklinde sembolize edilmiştir (Lokmân 31/27). Diğerinde ise aklâm kelimesiyle yontularak yapıldıklarından kurada çekilen oklar kastedilmiş ve İsrâiloğulları’ndan hangisinin Hz. Meryem’i himayesi altına alacağını belirlemek için oklarla kura çektikleri haber verilmiştir (Âl-i İmrân 3/44).

Hadislerde de kalem hakkında çeşitli bilgiler verilmiştir. Resûl-i Ekrem kalem hakkında şunları söylemiştir: Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Allah kalemi yaratınca ona kıyamete kadar vuku bulacak olan her şeyi yazmasını emretmiş, o da yazmış ve artık bir daha yazmamak üzere kalem kurumuştur (Müsned, V, 317; Buhârî, “Ḳader”, 2; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 16; Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 67). Yine Hz. Peygamber mi‘raca çıkınca -meleklere ait- kalemlerin çıkardığı sesleri duymuş (Buhârî, “Ṣalât”, 1; Müslim, “Îmân”, 263), kalemin insanlar hakkında yazdığı hususların asla değişmeyeceğine inanmak gerektiğini belirtmiş ve bütün insanlar birleşse bile Allah yazmadıkça hiçbir kimseye fayda veya zarar veremeyeceklerini söylemiştir (Müsned, I, 293, 307). Ayrıca uyanıncaya kadar uyuyandan, ergenlik çağına girinceye kadar çocuktan, akıllanıncaya kadar deliden ve bunaktan, uğradığı musibetten kurtuluncaya kadar da musibete uğrayandan kalemin kaldırıldığı, yani onlar hakkında kalemin günah yazmayacağı bildirilmiştir (Müsned, VI, 100-101; Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 17). 

Hadislerde insanların kullandığı kalemden de söz edilir (Müsned, V, 193). Erken devir hadis kaynaklarında bulunmadığı halde müteahhir döneme ait bazı eserlerde Resûl-i Ekrem’e nisbet edilen ve zayıf olarak değerlendirilen bazı rivayetlerde kıyamete kadar olacak şeyleri yazan kalemin nurdan yaratıldığı bildirilir (Müttakī el-Hindî, VI, 151; Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s. 232). Râgıb el-İsfahânî de kaynağını zikretmeden Hz. Peygamber’in vahyi Cebrâil’den, Cebrâil’in Mîkâil’den, Mîkâil’in İsrâfil’den, İsrâfil’in levh-i mahfûzdan, levh-i mahfûzun da kalemden aldığını belirten bir rivayete yer verir (el-Müfredât, “ḳlm” md.).

İslâm âlimleri âyet ve hadislerde geçen kalem hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüştür. 

1. Naslardan anlaşıldığına göre iki çeşit kalem vardır. Biri insanların öğretim ve öğrenim vasıtası olarak kullandıkları maddî kalem, diğeri ise ilâhî veya mânevî kalemdir. Bu durumda, ilk yaratılan ve halkedilecek bütün nesnelerle vuku bulacak olayları başlangıçta levh-i mahfûza yazan bir ilâhî kalemin mevcut olduğuna inanmak gerekir. İbn Abbas’a atfen ilâhî kalemin nurdan yaratıldığına ilişkin rivayetler varsa da onun mahiyetine ve evsafına dair güvenilir bilgiler mevcut olmadığından sadece varlığına inanıp mahiyetinin bilinemeyeceğini benimsemek daha uygundur. Ebû Hanîfe’nin de içinde yer aldığı bir grup İslâm âlimi bu görüştedir (Molla Hüseyin b. İskender, s. 21; Elmalılı, VIII, 5262-5263; M. Reşîd Rızâ, VII, 471, 473). Taberî, Tâhir b. Mutahhar el-Makdisî, Fahreddin er-Râzî, İbn Ebü’l-İz, İbrâhim el-Bâcûrî gibi âlimler, İbn Abbas’tan nakledilen rivayete dayanarak ilâhî kalemin nûrânî büyük bir cisim olduğunu kabul etmişlerdir (Fahreddin er-Râzî, XXX, 78; İbn Kesîr, IV, 401; Bâcûrî, s. 410). Kadı Ebû Bekir el-Bâkıllânî ise ilâhî kaleme ilişkin rivayetlere mecazi anlam vermek gerektiğini savunmuştur. Zira yazı yazmaya ait bir vasıta olan kalemin hitap edilmeye ve yöneltilen hitaplara cevap vermeye elverişli olması imkânsızdır. Bundan dolayı kalemle kastedilen şey vuku bulacak olanların bir şekilde yazılmasıdır (Fahreddin er-Râzî, XXX, 78).

2. Naslarda varlığından bahsedilen ilâhî kalem, bütün yaratıkların aslını teşkil eden akıllar nazariyesinin ilk basamağını oluşturan ilk akıldır (el-aklü’l-evvel). Zira yöneltilen hitapları vasıtasız olarak anlayan akıldır. Allah’ın yarattığı ilk soyut varlık olan akl-ı evvel, kendi zâtını ve başlangıcını idrak etmesi açısından akıl diye adlandırılırken diğer varlıkların meydana gelişi ve bilgilerin yazılışında vasıta olması bakımından kalem, nübüvvet nurunun yayılmasına aracılık etmesi itibariyle de nûr-ı Muhammedî diye isimlendirilir. Buna göre ilk akıl ve aynı zamanda en yüce kalem tek bir nurdan ibarettir. Bu nur kula nisbet edilince akl-ı evvel, Hakk’a nisbet edilince kalem-i a‘lâ adını da alır. Nitekim bazı rivayetlerde ilk yaratılan varlığın kalem olduğu belirtilirken diğer bazı rivayetlerde Allah’ın ilk yarattığı şeyin akıl veya bir cevher olduğu bildirilmiştir. Bu ise akıl, kalem ve cevherin aynı şey olduğunu gösterir. Bir kısım sûfîler ve İslâm filozofları da bu görüştedir (Fahreddin er-Râzî, XXX, 78; Tehânevî, II, 1195-1197).

3. Kalemin ilk yaratılan varlık olduğuna dair rivayetlerin yanı sıra Cenâb-ı Hakk’ın, yaratıkların kaderini yazarken arşının su üzerinde bulunduğunu bildiren rivayetlerin de mevcut olması bu konuda bir te’vilin yapılmasını gerekli kılar. Buna göre ilk yaratılan varlığın arş olduğunu söylemek mümkündür. Arştan sonra kalemin ilk defa yaratılışından bahsedilmiş olabilir veya ilâhî kalemle ilgili beyanlar onun kalemlerin ilki olduğu mânasına gelebilir. Zira takdiri yazan ilk kalemin dışında meleklerce kullanılan çeşitli kalemler vardır. Allah’ın peygamberlere gönderdiği vahiyleri yazan vahiy kalemi, insanların yapmakta olduğu ve yapacağı amelleri yazan meleklerin kalemi, kâinat işlerini yürüten meleklerin işlerini yazan kalem bunlar arasında zikredilebilir. Ebü’l-Alâ el-Hemedânî ve İbn Ebü’l-İz gibi âlimler bu görüştedir (İbn Kesîr, IV, 401; Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s. 234-237). İbn Teymiyye kaleme ilişkin rivayetleri te’vil ederken onun bu âlemle ilgili olarak yaratılan ilk varlık olabileceğini, fakat mutlak mânada ilk mahlûk olmadığını söyler (Mecmûʿatü’r-resâʾil, V, 173-174).

Kalem hakkında naslarda verilen bilgilerle âlimlerin bunlara ilişkin yorumlarından anlaşıldığına göre hilkatin başlangıcından sonsuza kadar vuku bulacak nesne ve olayları ilâhî ilme göre kaydeden madde ötesi bir kalem vardır. Ancak bunun mahiyeti bilinmemektedir. Zira sahih naslarda bu konuda herhangi bir açıklama yer almamıştır. Kalemle ilgili hadislerin yanı sıra Kur’ân-ı Kerîm’de her şeyin bir kitapta ayrıntılı olarak yazıldığının bildirilmesi (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ktb” md.), mahiyeti bilinmese de madde üstü bir kalemin veya kaydın bulunduğunu gösterir. Şu halde kalem sayıları, şekilleri, mahiyetleri, vasıfları ve fonksiyonları dahil olmak üzere bütün nesne ve olayların kaderini kaydeden bir vasıta olup kadere imanla da ilişkili bulunmaktadır. Her ne kadar bu anlayış ilk bakışta, insanın irade ve eylem hürriyetinden yoksun bulunup bütün fiillerini ilâhî bir icbar altında gerçekleştirdiği intibaını uyandırıyorsa da ilgili naslar bir bütünlük içinde mütalaa edildiği takdirde durumun böyle olmadığı görülür. Zira âyetlerin birinde ümmü’l-kitâbın Allah’ın nezdinde bulunduğu ve bu kitaptan dilediğini silip dilediğini sabit bırakacağı belirtilmektedir (er-Ra‘d 13/39). Bu konuda etkili olan şey kulun ilâhî emirler karşısında göstereceği irade ve takınacağı tavırdır. Buna göre Elmalılı Muhammed Hamdi’nin de belirttiği gibi ilâhî kalemin işlevi tamamen bitmiş demek değildir. Olmuş bitmiş olan yazılmış ve sonuçlanmıştır, ancak olacaklarla ilgili olarak kalemin fonksiyonu devam etmektedir (Hak Dini, VIII, 5267; krş. Şevkânî, III, 88).

Bazı sûfîlerle İslâm filozoflarının ilâhî kalemin akl-ı evvel veya nûr-ı Muhammedî olduğuna ilişkin görüşlerini naslardan hareketle temellendirmek mümkün görünmemek-tedir. Kaderin yanı sıra ister insana ait olsun isterse mânevî bir kalem kastedilsin Kur’an’da kaleme yemin edilmesini, okumaya yazmaya, dolayısıyla bilgiye verilen önemi ifade eden ve ilme dikkat çeken unsurlardan biri olarak da kabul etmek mümkündür.

Kalem hakkında kelâm ve tefsir kitaplarında bilgi verilmiş, ayrıca müstakil bazı risâleler de telif edilmiştir. Azîz Nesefî’nin Risâle-i Levḥ-i Maḥfûẓ ve Kitâb-ı Ḫudâ ve Devât ve Ḳalem ile (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 4899) Muhammed b. İbrâhim Atâî’nin Risâle-i Levh u Kalem’i (Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 3929) bunlar arasında zikredilebilir.

-------------------

Yeri gelmişken az da olsa kalem ile ilgisi olması bakımından, faydalı olur dşüncesiyle (16-Divan-3-) kitabımızdan “Arası” isimli şiirimsi yazımızı ilâve edelim. “ İz- -T-B- “

------------------- 

#### Arası

Var etti mevlâ ezelde, diledi zuhurun görsün, İlk tecellisin eyledi, zât ile sıfat, arası.

Evvelâ ettide lâtif, meydana çıkarsın diye,

A’yan-ı sâbite kıldı, rûh ile nûr, arası.

Maksadından bütün bunlar, olsun anda esmâ, ef’âl. 

Tüm zuhurda bulunsunlar, halife ile beşer, arası. 

Görüntüye gelmek için, benliğini bilmek için. 

Sûret, şekil verdi bana, toprak ile balçık, arası.

Zuhur ettik bir anadan, kimseler bana sormadan, Gelmişim güya dünya ya, mânâ ile madde, arası.

Her türlü mânâ bünyeme, neler iliştirdi künyeme, Zıt isimler de birleşti, Hâdi ile Mudil, arası. 

Başlamışım koşturmağa, öğrenmişim yürümeyi, Seneleri aştırmaya, çocukluk ile gençlik, arası. 

Demişler adıma Necdet, Necat olmuş Kur’ân ile, Bulduk kendimizi medet, varlık ile yokluk, arası.

Mânâdan açıldı kapı, başladım ben yürümeye, Muhabbet doldu gönlüme, Pirim ile Şeyhim, arası Çok çalıstım o günlerde, bu günlere ermek için, Şûle oldu gönüllerde, yaş 30 ile 35, arası.

Nice devranlar gördüm, ne kâmillerle görüştüm, Bunları birlikte yaşadım, şeyh ile derviş, arası.

Mahbub-u ezeli buldum, hem peygamber muhabbeti, Hazzımdan şadumân oldum, can ile canân, arası.

Boşaldı bir gün tenden ev, dolmuş şeyhimin müddeti, Lütfettiler o gün görev, Hakk ile kullar, arası.

İnce yoldur Hakk’ın yolu idrak gerektir gitmeye Rabb’in rahmeti hep dolu, zâhir ile bâtın, arası.

Yeni gelen dervişlere, Hakk yoluna girmek için, Seçtirdim hep onlara, hayat ile ölüm,arası.

Başladık hep çalışmaya, bıkmadan hem yorulmadan, İşi sağlam tutmaya, şeriat ile tarikat, arası.

Muhabbet verdik her zaman, gönülden dostlar bulmaya Tatbikatlar oldu yaman, tarikat ile hakikat, arası.

İlimler koyduk ortaya, gerçeklere varmak için, Mâide dedik sofraya, hakikat ile marifet, arası.

Başladık seyru sefere, uzunca yollar katedip, Ulaştırırız hedefe, uruc ile nüzül, arası.

Mabeyinci olduk bugün, kimlere var ne zararı, Gelip gitmekteyiz hergün, Hakk ile halk, arası.

Hakk Verdi bana bir kapı, âşıklar hep girsin diye,

Bu özel bir gizli yapı, bab-ul feth ile umre, arası.

Kûr’ân da da ismimiz var, “Fenecceynake” dedi Hakk, Taha’da da hissemiz var, Necdet ile necat, arası.

Kûr’ân da hem sûremiz var, Mi’rac dan bahseder evvel, Habibime de oldu yar, Tûr ile Kamer (Sûresi) arası.

### Âyetinden hissemiz var, “Kaab-ı kavseyni ev ednâ”,

### Gönlümüze hepsi uyar, sıfır ile on dokuz arası.

Kâ’be de yolumuz var, Zât’a ulaştırmak için, Üstünden hep geçenler var, İbrâhiym ile kapı, arası.

### Makam tuttuk haremde budem,görüşmek için dostlarla,

### Nicelerle görüştük, Safa ile Merve, arası.

Geçiyor haremde günler, bazen ibadet yazıylan, Dönüyoruz zaman, zaman, yatsı ile sabah, arası.

Lütfetti Hakk bunda bize, Umreden nasibimiz var, Aktaralım bizde size, se ile ha, arası. 

Cim, Cemâli ilâhidir, İ,  insân-ı kâmil, Mim, hakikati Muhammed-î, zâhir ile bâtın, arası.

Arkadan geldi bir lütuf, nasıl şükran edeyim, Yakıyn’den bildirdi Rabbim, şın ile dat , arası. 

### Sad, sıfatı ilâhidir, elif de uzar göklere,

### Dal, delili ilâhidir, Âdem ile Muhammed, arası.

### Daha sonra oldu elif , Hakk dan bize armağan, 

### Makamattan meydana gelmis, sıfır ile on üç, arası.

### E, ermek’tir evvel kendine, lâm, varlık oldu âleme,

### Elif uzar yine göklere, kün ile feyekünü, arası.

Bu elif’de neler var, şerhin etmek kolay değil, Anladınsa eğer cânım, Ahad ile Ahmed, arası.

### Oldu Rasûlün hareminde, yine bizlere bir lutuf,

### İndirdiler gönlümüze, be ile te, arası.

### Te oldu müşahede baştan, Ente diyordu sanki Hakk,

### Ene dedim bir hoşluktan, sen ile ben, arası.

Be geldi sonra sıraya, giremez kimse araya, Birlikteliktir mânâsı, ben ile sen, arası.

Elif, be, te, cim, sad geldi, sırları yüreğimi deldi, Gelmişim bunları almaya, ilim ile muhabbet, arası.

Uzun sürer şerh edersem, kısa, kısa geçtik yukarıda, Açarsam perdeyi birdem, kalırsın inkâr ile tasdik arası.

Birşeyler ile meşgul herkes, ben ise seninle meşgul, Hareminde hiç gayri yok, zâhir ile bâtın, arası.

Eğer yazmasaydım bunları, uçar gider idi benim ile, Rabbim lutfetti gayreti, kalem ile kâğıt, arası.

Bir gece mânâ âleminde, gördüm kendimi haremde, Hiç kimseler yok içerde, tavaf, duvar ile çarşı, arası.

Hayret ettim ben bu işe, ne denirki bu gidişe, Soldan sağa dönüyordu tavaf, zâhir ile benlik, arası.

Gördüm ilerde bir gizli kapı,hayret ettim nasıl bir yapı,

### Geçme motif, arkası cam, sıra, sıra kapılar, arası.

Gezip dolaşarak gördüm, tespit ettim yerini, Bab-u şâmî imiş meğer, 52 ile 54 arası.

Genelde kapalıdır, açılmaz gafillere, Her kata çıkışı var, ef’al ile Zât-ı arası.

### Şın, müşahede genelde, Mim, makam-ı Muhammed-î,

### Tesadüf yok ezelde, hayal ile gerçek, arası.

 Dilediğimizi alırız, bu kapıdan hareme, Gafilân-ı komayız, kalır nefs ile benlik, arası.

Hanedanı guzide de, yazılıdır ismimiz, Yaparız can sohbeti, 52 ile 54 arası.

Dizildi 53 ler sıraya, nasıl geldiler bir araya, Girdik hep gönlü saraya, yaş 61 ile 63 arası.

Hakk a ulaşmak ister isen, Necdet-e ulaşman yeter, Kalmaz gönlünde keder, göz ile yaş, arası.

Biraz fazla söyledikse, hoş gör bizi ey zâhit! 

Ne sûltanlar var zeminde, abd ile kul, arası. 

Mescid-i Nebevi de o gün, aradım yerini elli üç ün, Buldum sonda sarı direklerin, minber ile hihrab, arası.

Meğer orada da varmış yerimiz, bir hoşça oldu halimiz, Muhabbetle doldu gönlümüz, habîb ile mahbub, arası. 

Hem kelime-i Risâlette, sayı çıktı beş yüz üç te, Yine kaldık hayrette, sıfır oldu beş ile üç, arası. 

Hesab ettim Ahmed-i güzelim Muhammed-i, Nasıl etmem hayret-i, bak elli iki ile elli dört, arası.

### Necdet Ardıç Terzi Baba

1-11-1999 / 7-11-1999 arasında Mekke Kâ’be de

------------------- 

Diğer yönü ile baktığımzda “KALEM” bir araçtır, yerde veya masa üzerinde yatay veya dikey durduğunda hiçbir işlevi olmamaktadır. O’nu faaliyete geçiren bir eldir, eli faaliyete geçiren koldur, kolu faaliyete geçiren gövdedir, gövdeyi faalite geçiren baştır, başı faaliyete geçiren ise akıldır. Mühim olan bu aklın alanıdır, Eğer akıl nefse bağlı ise ömür boyu nefsi emarenin hizmetindedir, bu akl-a, “akl-ı maaş-maişet akl-ı” da denir ve o sahayı yazar. 

Eğer akıl, “akl-ı külle bağlı olan-akl-ı selim” ise o zaman ömür boyu o kalem Hakk-ı yazar. Bu akla, akl-ı mead-varılacak akıl, derler. Bazıları “akl-ı aşer-onuncu akıl” da derler. Fakirde, “İrfan mektebi” derslerine göre “akl-ı isna aşer-on ikinci akıl” diye isimlendirmiştir. 

Bu makamda akıl “Akl-ı küll” dür. Bu ise aklı evvelin “Furkaniyyet” makamından ilmi olarak sembollerle manaları suretlendirmesine vesiledir. Bu da alemler boyunca tecelli kalemlerinin “kiatab-ul mübin”e esma-i ilâhiyyelerin (Vemâ yesturun.) alem sayfaları üzerine satırlar halinde devamlı yazılmasıdır. 

Bu satırlar üzerine a’ya-nı sabite formlarının kudret kalemi nezdinde yazılımı varlığın varoluşunun ilk gününden başlayıp ebediyen devam edeceği açıktır. 

Her bir kimlik ve varlıklar bu yazılımların “yesturn” satırların hepsi o varlığın hakikatlerini yazmaktadır. Bu konuda bir irfan ehli şöyle demiştir.

“Hep kitabı Hakk’tır eşya sandığın, 

Ol okur kim seyru evtan eylemiş.” Ey kardeş “eşya-şey’iyyet sandığın her şey Hakk’ın o mertebedeki “yesturun-satırlara yazılı bir ilâh-i kitabıdır. 

Bu İlâh-i kitabı okuyan ancak “seyru evtan-vatanları seyreden” yani “meratibi İlâhi-İlâhi mertebeleri seyru sülûk ederek seyredenler, büyük bir irfaniyyetle okur demek istemiştir. Bu irfaniyyeti kazanmakta gerçek bir Ariften oldukça uzun bir süre eğitim almakla mümkün olabilmektedir. Bu hususun ilk hali ise kişinin evvelâ kendini bilmesi ve geçmiş sayfalarda da değinildiği gibi (م ن ) (Men-Kim) liğini tesbit etmesine bağlıdır. Bunlar evvelâ, “İkra’ kitabek” te (17-İsra-14) olduğu gibi kendi (م ن ) (Men-Kim) varlık kitaplarının, sayfalarındaki “yesturun-satırlarını” okurlar. Daha sonrada alem kitabının sayfalarındaki, “yesturun-satırlarını” gönülden tenzih, teşbih, ve tevhid, hakikatleri yönleriyle, her mertebeden okurlar. Bunlar mutlak irfan ehli muhabbet yönlü Ariflerdir, bunların dışında gerçek mana da yesturun-alem kitabını hakkıyle okuyacak kimseler yoktur. 

(Nun Vel Kalemi Vemâ yesturun.) Görüldüğü gibi bu hakikatlere yemin edilmektedir. Genelde yemin edilen, yemin edenden daha değerli olması gerekirki, yemin edilmesine değsin ve karşısındakini ikna etmiş ve güvenini kazanmış olsun. Burada yemin eden Allahımızın Sıfat Rahmaniyyet mertebesi olduğuna göre, o halde belirtilen hususlar Rahmaniyyet mertebesi itibariyle olan bilgiler ve oranın hali ve yaşantısıdır. 

Burada dikkat çekilmesi lazım gelen çok mühim bir konu daha vardır, ayet-i kerime bizlere rahmaniyyet mertebesinden Allahımızın vekili-sıfatı olan rahmaniyetinden anlatılmaktadır. 

Kur’an-ı kerim bizlere konuları itbariyle, dört mertebeden vaaz edilmektedir. Bunlar sırası ile “Ef’al, Esma, Sıfat ve zat” diğer ifadeleri ise, “Şeriat, Tarikat, Hakikat ve marifet” mertebeleridir. Verilen bilgiler bu mertebelerinden olmaktadır. Bahsi geçen ayetin kaynağı da sıfat-hakikat mertebesinden Rahmaniyyet hakikatinden aktarılmaktadır. Bu sahanın bilgileri onun sahası içindedir. 

Bu yüzden. “Errahman allemel kur’an halakal insan Allemehul beyân.” Dır. 

-------------- 

~~55.1~
اَلرَّحْمٰنُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.1 - Er rahmân. 

Diyanet Meali:
55.1 - (1-2) Rahmân, Kur'an'ı öğretti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.1 - Rahmân
-------------- 

~~55.2~
عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.2 - Allemel kur'ân.

Diyanet Meali:
55.2 - (1-2) Rahmân, Kur'an'ı öğretti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.2 - Öğretti Kur'anı
--------------

~~55.3~
خَلَقَ الْاِنْسَانَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.3 - Halekal insân. 

Diyanet Meali:
55.3 - İnsanı yarattı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.3 - Yarattı insanı
-------------- 

~~55.4~
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.4 - Allemehul beyân. 

Diyanet Meali:
55.4 - Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.4 - Belletti ona o güzel beyânı
-------------- 

Konu ile ilgili olması bakımından faydalı olur düşüncesi ile (9-55-Errahman) kitabımızdan sayfa-4-24 arası bölümü buraya da aktaralım. “ İz- -T-B- “ 

-------------- 

BİRİNCİ BÖLÜM

حمنَالر ER-R AHMAN SÜRESİ’NİN 

 MEAL VE YORUMU

حمنَالر “er-rahman” suresi Kur’an-ı Kerîm’in 55’inci süresi olup, 78 ayettir. Mekke devrinde nazil olmuştur. 

Rahman kelimesini çok kullanıyoruz. Gerçek haliyle rahmet olmakla birlikte, geniş manada özel haliyle neler ifade ediyor, neler demek istiyor, onları anlamaya çalışacağız inşeallah.

Euzübillahimineşşeytanirraciym 

جيمءيَطَانُ الرُّءأَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

Bismillahirrahmanirrahiymi

ْجَحِيمٌعحمن الرعبِسْمِ اللَّهِ الرَّ

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 1-6 ayetleri

خَلَقَ الْإِنْسَانَ م الْقُرْآنِعحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىَٰالرُّ ﴿١﴾

مُهَ الْبَيَانِععَلَىٰ ﴿٤﴾

“er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3) allemehül be­yane (4) 

 “Rahman olan Allah Kur’an’ı öğretti. İnsan-ı halketti, ona konuşmayı öğretti. Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir. Bitkiler ve ağaçlar O’nun buyruğuna boyun eğerler.

 Bu ayetlere tekrar dönmek üzere, birkaç Rahman isminin geçtiği yerlere de kısaca bakalım. 

Daha sonra da “Kur’an-ı Kerim”de geçen Rahman ayetlerini kendi bünyeleri içersinde incelemeye çalışacağız.

Hepimizin bildiği gibi, her zaman okunan “Besmele-i Şerife”de de, “Fatihayı Şerife”de de “Rahman” ismi vardır.

Kur’anı Keriym Taha Suresi 20. sure 5. ayet

# حَمَنَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىعالر ٥

 “er rahmanü alel arşisteva” 

#### “Rahman arş üzerine istiva etti” 

“Rahman arşı istiva etti (yani yüceltti, yükseltti).

Kur’anı Keriym Mülk Suresi 67. sure 3. ayet 

حَمَنَ مِنْ تَفَاوُتٍعمَا تَرَى فِي خَلْقِ الرّ

ma tera fiy halkırrahmani min tefavütin “Rahmanın halkettiginde bir bozukluk, noksanlık göremezsin.

Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 18. ayet 

حْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِياًعقَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّ

“kale inniy e’uzü birrahmani minke in künte tekıyyen”

 “(Meryem) eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen, senden Rahman’a sığınırım dedi,”.

Kur’anı Keriym Al-i imran Suresi 3. sure 49. ayet 

فَانْفُخْ فِيهِ

“feenfü­hu fiyhi” 

 (İsa, Çamurdan Bir kuş sureti yapıp) “içine üfliyeceğim”... 

(Meryeme üflenen ve kuşa üflenen aslında “Nefes-i Rahmani”dir.) Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi birşey icat ederim, sonra ona üfürürüm, Kur’anı Keriym Haşr Suresi 59. sure 22. ayet

ورجهوَذى لا اله الاعهُوَ اللَّهُ الَّذِي ﴿٢٢﴾

حِيمعحمن الرعبِهَادَةِ هُوَ الرَّععَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّ

# hüvallahülleziy la ilahe il­la hüve 

alimül ğaybi veşşehadeti hüverrahmanürrahıymü “O görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. O Rahman ve Rahimdir.

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet 

حْمَنُ فَسْئَلْ بِهِ خَبِيرًاعالر

errahmanü fes’el bihî habiyren

## “Rahman’ı haberi olan birisinden sor”

 Bu Ayeti Kerimede “fes’el” (sual et, sor veya araştır) ifadesi çok dikkat çekicidir. 

Biz de bu kelimenin manasını imkan dahilinde araştırmaya ve anlamaya çalışacağız.

Rahman (lügat manası): “Dünyada her canlıya (mümin, kafir ayırt etmeksizin), herkese merhamet eden, rızkını veren Allah” diye geçer.

Rahman: “Esmaül Hüsna” (Allah’ın güzel isimleri) sıralamasında, başlardadır.

Rahman: Mertebeler itibariyle, “A’maiyyet”, “Ahadiyyet”, “Uluhiyyet” ve “Vahidiyyet”ten sonra gelen mertebenin adıdır.

Rahmaniyet: İsimlerin ve Sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir, diye izah olunmuştur.

Hadis-i Kudsîde; 

“Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en uğrafe fe halaktül halka li uğrafe bihi.” 

 “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı halkettim.”

 (Kendi varlığım şühud zevki ile müşahede etmek istemesi) Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:

Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka? 

(Rabbımız, bu alemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu. 

Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae). 

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi) Hadis-i şerifte: 

İnnî li-ecide ye’tini rîh-errahman min kablil yemeni. 

“Rahmanın kokusu (Nefes-i Rahman) bana yemen yönünden gelmektedir.” Yukarıda bahsedilen oluşumları idrak ve müşahede eden varlıklar olmasa, yani bunları anlayanlar olmasa hepsi yok hükmünde olacaklar idi. İşte bu yüzden, idrak ve müşahede sahibi olan Halife (İnsan) zuhura geldi.

Kur’anı Keriym Zariyat Suresi 51. sure 56. ayet-i kerimede: 

لِيَعْبُدُونَِوَالْإِنْسُ إِلَّاعوَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ

ve ma halaknel cinne vel inse illa liy’abüduni “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye halkettim.” buyurulmuştur. 

İrfan ehli ayet-i kerimede geçen “liy’abüduni” kelimesini; 

“liya’rufün” “Beni bilsinler” (batınî manası itibariyle) şekliyle de ifade etmişlerdir.

Kısaca belirtmeye çalıştığımız yukandaki ifadelerden, zahir ve batın bütün alemlerin ve idrakli, anlayışlı, şuurlu varlıkların zuhura getirilmeleri, Cenab-ı Hakk’ın kendisinin bilinmesi, tanınması ve idrak edilmesi için olduğunu anlamaktayız. 

İnsanoğlu, bu seyrine Adem (a.s) ile başlayıp Muhammed (a.s) ile tamamlamıştır. 

Ancak günümüzde bu hakikate mazhar pek az irfan ehli kalmıştır. Diğerleri tam tersine, insanoğlu bugün içinde bulunduğu delalete tarihinin hiç bir devrinde düşmemiştir.

Allah’ın (c.c) Zatî isimlerinden ve bu sureye de isim olmuş olan Rahman kelimesinin ve mertebesinin içinde bulunan ince manaları anlamaya çalışarak, şuhud zevki ile müşahede ederek, Allah’ı yakıynen tanıma ve bilme yolunda epey mesafe kat cdeceğimizi ummaktayım. Gayret bizden, lütuf O’ndandır.

Az yukarıda belirtilen hadis-i şerifte; 

“Leecede nefesirrahmani min kablel yemeni”

 “Ben nefes-i Rahmanı Yemen cihetinden duyuyorum.” Bu hadis-i şerifte ifade edilen mana; zahir itibariyle bakıldığında, 

### “Yemen illerinde Veysel Karani için”

“Ben onun kokusunu Yemenden alıyorum” şekliyle ifade edilmiştir. 

Batın manası itibariyle de şöyle ifade edilebilir:

Vücûd, “Akl-ı Küll”ün sağ tarafı; 

imkan ise “Akl-ı Küll”ün sol tarafıdır. 

Adem, “Akl-ı küll”ün sureti ve Havva “Nefs-i Küll”ün suretidir, ki “Akl-ı küll”ün gölgesinden meydana geldi. 

Bu muhtelif alemlerin doğuşu,“Akl-ı Kül” ile “Nefs-i Küll”ün izdivaçlarından meydana gelmiştir. 

Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 52. ayet-i kerimede: Ayet-i kerimede: 

بَنَاهُ نَجِيًّاعورِ الْأَيْمَنِ وَقَرّووَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطَّ

“ve nadeynahü min canibitturil eymeni ve karrebnahü neciyyen”

 “Ona Tur’un sağ yanından seslenmiş ve konuşmak için onu yaklaştırmıstık.

Kısaca ifade etmek istersek;

burada belirtilen Tur’un (Tur Dağının) sağ tarafından sesleniş, “Akl-ı Küll”ün “Akl-ı cüz”e zat mertebesi itibariyle sesleniştir.

Seyr-i sülük: Hak yolcusunun “Museviyet mertebesi” itibariyle, kendi nefs dağında ulaşması lazım gelen Eymen (sağ) tarafındaki Vadidir.

Varlığı bir çember olarak düşünelim. 

Bunu ortasından böldüğümüz zaman 

- yarısı “Akl-ı Kül”, 

- yansı “Nefs-i Kül”dür *(1) 

*(1) Bu hususta “Mübarek Geceler ve Bayramlar” isimli kitabımızın “Mi’rac” bölümünün ikinci kısmında daha geniş izahat vardır.

Diğer bir ifade ile;

- yarısı vacib ve 

- yarısı da mümkinattır. 

Vacib, kadîm olan ezeli varlık; 

mümkün ise sonradan meydana gelen, imkan dahilinde olan (mümkinat) varlık alemidir. 

İşte burada “Yemen”den maksat;

bu mevcudatın “Akl-ı Kül” (sağ) tarafıdır, “Nefs-i Kül” (sol) tarafıdır.

Efendimizin “Yemen’den Rahmanın kokusunu alıyorum,” demesi; 

“Akl-ı kül”den (sağ taraftan), “Zat-ı Ulühiyet”ten “Nefes-i Rahmanı” duyuyorum, demesidir. 

Sağ tarafın mensupları “Hakikat-i Munhammedî” uygulayıcıları; 

sol taraf mensupları ise, vehim ve hayal uygulayıcılarıdır. 

Bu hakikat içersinde sağ mensupları, sağ el ile yemeklerini yerler. 

Vehim ve hayal mensubu batılılar ise, bulundukları halleri icabı (güya medeniyyet ifadesi diye) sol el ile yemek yemektedirler. 

Gerçekte sağ el, giriş; sol el ise, çıkış için kullanılır. 

Yapılmış olunan hareketler mensuplarının mertebelerini açık olarak meydana koymaktadır.

Musa (a.s) mucizatından olan “yed-i beyza” (beyaz el) mucizesini yeri gelmişken kısaca anlamaya çalışalım. 

Kuran-ı Keriym A’raf suresi 7. sure 108. ayetinde, bu hadiseyi şöyle beyan etmektedir. 

ناظرينعوَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلدِّ

ve neze’a yedehü feiza hiye beydaü li’n nazıriyne “Elini çıkardı bakanlar bem beyaz, oldugunu gördüler.” Ve elini -cebinden- çıkardı, o hemen bakanlar için bembeyaz -bir nur- kesildi Burada hangi elin çıkarıldığı belirtilmemekle beraber; sol el olduğunda şüphe yoktur. 

Çünkü “Nefsi Kül” nurunu, “Akl-ı Kül”den almaktadır. Başka bir ifade ile “Hakikat-i Muhammedi”den almaktadır. 

Gerçek böyle olduğundan, Musa (a.s) vücudunun sol tarafında olan sol elini sağ tarafı olan “Akl-ı Kül”‘ünün içine sokması; “Akl-ı Kül”den nurunu alması demektir.

îşte oradan aldığı nur ile nurlanmasıyla dışarıya çıkardığında elinin parlak olması, “Hakikat-i Muhammedi” nuruyla aydınlanması demektir.

İnsanın elinin aydınlanmasından sonra; aklının da aydınlanması gerekmektedir, ki bu da “Hakikat-i Muhammedî”ye, “Akl-ı kül”e ulaşmakla mümkün olabilmektedir. 

“Kur’an, Cemî esma ve sıfata cami olan zattır. Şu taayyünat ki, Zat-ı Ulühiyetin varlığında hayalat ve rü’yadan ibarettir.” *(2)

*(2) A. Avni Konuk Fusüsu’l Hikem şerhi “Kur’an” dediğimiz zaman;

Kelam-ı Kadîm Cenab-ı Hakk’ın kelamını, kıraat edilen (okunan) kitabını anlıyoruz. Bu ifade geneldir. 

Öz ifadesi ise yukarıda belirtilen “cemi esma ve sıfata cami olan zattır” ifadesiyle belirtilen hakikati çok iyi düşünmemiz gerekmektedir.

“Şu taayyünat ki (yani bu varlıklar ki), Zat-ı Uluhiyetin varlığında hayal ve rü’yadan ibarettir.” Gerçekten gördüğümüz bütün bu varlıklar, “İlahi Zat”ın varlığında hayal ve rü’yadır; ve bizim yaşadığımız şu hayat da, hakikaten rü’ya hayatıdır.

Hz. Rasülüllah bir başka hadis-i şeriflerinde:

“ennasu neyamu feiza mate entebihe” buyurmuşlardır. 

Yani “insanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklardır” diye ifade edilmiştir.

Yalnız buradaki ölüm, zannettiğimiz gibi fiziksel ölüm değildir. 

Fiziksel ölümle ölmek yani zaruri ölümle ölmek, bir başka hayal alemine yani “hayali kabire” geçmektir.

Burada bahsedilen ölüm, “ölüm-ü ihtiyari”dir. Kişi ne zaman ki kendi nefsinden isteyerek ölecek ve kendi varlığının hakikatini idrak edecek ki, ancak o zaman rü’yadan uyanmış olabilecektir. 

İşte bu dünyada rü’yadan uyanıp gerçek aleme geçebilen çok az kimse vardır.

Her birerlerimiz rü’ya aleminde, bir başka ifade ile, hayal aleminde yaşamaktayız.

İnşeallah Cenab-ı Hak gözümüzün kalın perdesini vaktiyle açar da, kabre girmeden evvel gerçek aleme girebiliriz.

Zaman zaman sizlere Abdülkerim Ciyli’nin “İnsan-ı Kamil”inden ve Muhyiddin Arabi’nin “Füsüs’ül Hikem”inden “Rahman”la ilgili bazı bölümleri de aktarmaya çalışacağım.

(55/1)وحَمْنَالر Er-rahman Cenab-ı Hakk’ın bu süre-i şerifeye “Rahman” ismiyle başlaması çok büyük ifadeler taşımaktadır. 

“Rahman”ın ne oldugunu bilemedikten sonra bu sürenin özünü ve hakikatlerini! anlamamız mümkün olamıyacaktır.

Her surenin “şeriat”, “tarikat”, “hakikat”, “marifet” mertebelerinden izah ve yaşantıları vardır. 

Bu süre-i şerifin de yeri geldikçe bu mertebelerden izahına çalışacağız. 

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet 

حْمَنُ فَسْئَلْ بِهِ خَبِيرًاعالر

errahmanü fes’el bihî habiyren

## “Rahman’ı haberi olan birisinden sor”

حمنَالر “Rahman”ı harfleri itibariyle incelediğimizde, ( ) “rı/ra” Rahmaniyet () “ha” hayat () “mim” “Hakikat-i Muhammedi” 

( ) “nun” “kudret nuru”, olduğunu anlamamız zor olmayacaktır. 

Rahman; “Nefes-i Rahman”ı hayata çevirip, “Hakikat-i Muhammediyye”yi kudret nuru ile ortaya çıkarıp faaliyete geçirmesidir.

حمنَالر “Rahman” Ebced hesabı ile incelediğimizde ortaya çıkan sayı 19 olmaktadır. Şöyleki;

( ) “rı/ra” 200 

() “ha” 8 

() “mim” 40 

( ) “nun” 50 = 298 (2+9+8=19) Görüldüğü gibi ortaya “Kur’an-ı Kerim”in şifresi olan 19 sayıs çıkmaktadır.

Bunun ifadesi ise, 18 bin alemi bünyesinde toplayan “İnsan-ı Kamil”dir. Kendisine Kur’an nazil olan, yani Zatî tecelliye mazhar olan “Hazret-i İnsan”dır.

Cenab-ı Hakk “A’ma”da iken, yani kendi varlığında, kendi kendinde iken , bu varlıklar daha henüz meydana gelmemiş iken; 

bilinmekliğini istediğinden, bir tecelli ederek “Ahadiyyet” mertebesine tenezzül ettiğinde iki vasfı ortaya çıkıyor. 

Bunun bir yönü benliğini yani “ene”sini, bir yönü de Hüviyetini yani kimliğini oluşturmuştur. 

Buradan da “Vahidiyyet”e tenezzül ederek; “sıfat-ı subutiyye”yi yani 7 sıfatını 

1-Hayat, 

2-İlim, 

3-İrade, 

4-Kudret, 

5-Kelam, 

6-Semi, 

7-Basar ve 8’incisi “mükevvenat”ı, yani bu alemleri meydana getirmiş olmaktadır. 

İşte “Vahidiyyet”te “sıfat-ı subutiye”nin ve diğer “zati sıfat”larının ortaya çıkmasıyla “Rahmaniyyet” mertebesi meydana gelmiş olmaktadır.

Rahmaniyette, bütün varlıklar (daha henüz varlık sahnesine çıkmamış olarak) kendi bilimsel ve birimsel varlıklarını bulmaktadırlar. 

Bu mertebe, “isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelisinden ibarettir” *(3) diyen zat ne kadar güzel ifade etmiştir. 

*(3) Abdül Kerim Ciyli Yani Cenab-ı Hakk’ın 99 esması ve sıfatlarıyla birlikte, bunların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir.

Kur’anı Keriym Kamer Suresi 54. sure 50. ayette 

ْوَاحِدَةً كَلَمْحِ بِالْبَصَرَِ٥٠ وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا

ve ma emrüna illa vahıdetün kelemhın bil basarı “Bizim emrimiz bir göz kırpması kadar anidir,” İzahen: Bizim emrimiz olmaz. İlla bir emrimiz olur, yani “Vahidiyyet” mertebesinden (birlik mertebesinden) bir emrimiz olur ve o göz açıp kapayıncaya kadardır. 

Bir başka ifade ile bu oluşuma “Tecelli-i Vahid” denilmektedir.

Her ne kadar “Vahidiyyet” mertebesinden olan bu emir göz açıp kapayıncaya kadar diye ifade ediliyorsa da, bu izah sadece zahir ifadesiyle anlaşılacağı gibi değildir. Faaliyet sahasında bu emirler zamana yayılır. 

Küçük bir misal verelim, bir tiyatro veya oyun sahnesinde perdenin açılmasıyla gösteri başlar. Her oyunun kendine göre olan süresi bitince perde iner. Bu oluşum bir göz açıp kapatıncaya kadardır.

Adem (a. s) ile başlayıp açılan, kıyamete kadar sürecek olan insanlık oyununun perdesi son gününde kapandığında, bu oluşum da bir göz açıp kapanıncaya kadar geçen süre olacaktır. 

Ef’al mertebesinde zuhura gelen fiiller bizlere göre oldukça uzun olan sürelerdir.

Hadis-i Şerifte: 

“etteenni minerrahmani” yani “teenni (acele etmeden, ihtiyatlı, akıllı) Rahman’dandır.” 

“el aceleti mineşşeytani” 

“acelecilik şeytandandır.” Yüce Allah’ın ilk rahmeti o dur, ki Onunla bütün aleme Rahmet tecellisiyle, onları kendi özünden halk etti. 

Yani bu alemde ne kadar varlık varsa, Cenab-ı Hak bunların hepsini kendi özünden halk etti. Dolayısıyla hepsine Rahmaniyetinden bir varlık verdi. 

Netice itibariyle bu varlıkta Hak’tan gayrı bir varlık yoktur ve olması da mümkün değildir.

 “Zat-ı Ulûhiyyet” kemalatını şuhud zevki ile bilmeye muhabbet ettiğinde, muhiyt olduğu sonsuz fezaya zuhur arzusunun ateşiyle “Nefes-i Rahmani”sini gönderdi. 

Bu nefes neticesinde sonsuz fezada yani kendi latif vücüdunda öbek öbek açığa çıkan “Nefes-i Rahmani” sonsuz alemlerin hülasasıdır. 

Nefis ise, onların birimselliğidir. Ve nefesin şiddetinden hareket hasıl oldu.

İlim ehli bu nefese “sehab-ı muzi” yani “parlak bulut” tabir ederler. 

Bu bulut, zatın kendi zatında, yine kendi zatına kendi zatıyla vaki olan bir tecellidir ve “nefes-i Rahmani” zatın aynıdır.

Ebul Hasan Gari Hz. buyuruyor ki:

( Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes-i Rahmani ile vasf etti. ) Malum olsun ki, fezada nefh edilmiş olan “Nefes-i Rahmani” Ulühiyyetin zahiri olan tabiat üzerine vaki olur. Hem o “Nefes-i Rahmaniye”de zahir oldu. 

Esma-i îlahiyye “Nefes-i Rahmaniyye” ile zuhura çıkmazdan evvel batındaydı, yani habs idiler. 

Bu alemler var olmazdan evvel gizli hazinede habs idiler. Yani kendi varlığında gizli habs hükmündeydiler İşte “nefes-i Rahmani” yayıldığı zaman bütün varlıklar varoluş gayelerini meydana çıkarmak için faaliyetlerine başladılar ve kendilerine lazım olan istihkaklarını talep ettiler. 

Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri ve istihkaklarını almaları için nefesini nefh etti. 

Böylece her varlık kendi aleminde varlıklarını ispat ettiler. 

“Nefes-i İlahi”nin marifetini murad eden kimse alemi bilsin. Zira nefsini bilen kimse, alemde zahir olan Rabb’ını bilir.

Kur’anı Keriym Mü’’minün Suresi 23. sure 14. ayette 

َفَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

“fetebarekellahu ahsenül halikıyne”

 “En güzeli halk eden Allah ne mübarektir.” Bu alemleri bu mülkü böylece en güzel şekilde zuhura getiren Allah (c.c) ne güzeldir.

Ey salik, Hak yolunda “Makam-ı Cem-ül Cem”e gelip, cümle “Esma-i İlahiye”nin eser ve ahkamı senden zahir olduğu vakit; 

sen, hakikatinle Hak ol.

suret ve zahirinle de halk ol.

Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkamı sende toplanmış olmakla, sen sureti İlahiye üzere bulunman ile bütün halka Rahman olursun. Zira “İnsan-ı Kamil” zahiri ve batını ile halka rahmettir.

S.A.V Efendimiz hakkında, Kur’anı Keriym Enbiya Suresi 21. sure 107. ayette 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

“vema erselnake illa rahmeten lil alemiyne” 

## “Biz seni ancak alemlere rahmet olasın diye gönderdik” buyuruldu.

 ve “İnsan-ı Kamil” Hakk ile halkı camidir. 

Ve halkıyyetiyle cemî a’yan ve ekvana, yani bütün alemlere “Rahman”dır.

“İnsan-ı Kamil” Hakk’la halkı birlemiştir. Yani suret ile manayı, halk ile Hakk’ı birlemiştir. 

Aslında bunlar ayrı şeyler de değildir. Ancak genelde hayal aleminde yaşadığımızdan; hayal ise varı, yok; yoku, var gösterdiğinden gerçeğin tersini görmekteyiz. 

İşte biz tek alem olan bu varlığa, hayali gözle baktığımızdan “Hakk” ve “halk” diye ikiye ayırıyoruz.

İnsan-ı Kamil bu hayal mertebesinden geçipte hakikat mertebesine ulaştığından, Hakk ile halkın ayrı şeyler olmadığını müşahede ettiğinden, tek görüşe ulaşıp gerçek tevhid ehli olmuştur.

Rahmaniyyet mertebesine verilen zahiri isim “Rahman”dır. 

Bu mertebede “Rahman” ismi ile bir özellik almasının sebebi, “Hakk”a ve “halk”a bağlanan bütün mertebeleri rahmet kapsamına almasıdır. 

Hakk’a bağlanan mertebelerdeki zuhuru ile halka nispet edilen mertebelerde zuhur etmiş olur. Böylece “Rahman” bütün mevcudata şamil olan bir rahmet olur.

Rahmaniyetin bu kısa izahından sonra süre-i şerifedeki yolumuza devam edelim.

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 1-4 ayetleri

م الْقُرْآنِعحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىَٰالرُّ ﴿١﴾

مَّهُ الْبَيَانِعخَلَقَ الْإِنْسَانَ عَلَ 

 “er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3) allemehül be­yane (4) 

“Rahman olan Allah Kur’an’ı öğretti. İnsan-ı halketti, ona konuşmayı öğretti. 

 Süre-i şerifedeki ifadelerin daha iyi anlaşılabilmesi için muteber tefsirlerin bir çoğunun mevzu ile ilgili bölümlerini buraya dahil etmeyi düşünmüştük, ancak kitabımızın hacmi buna müsait olmadığından Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın on ciltlik Kur’an Dili tefsirinden mevzu ile ilgili yerleri yeri geldikçe konu edeceğiz. Böylece mevzuumuzu daha iyi anlamak mümkün olacaktır. Allah’tan (c.c) en çok ihtiyacımız olan akıl ve gönül açıklığı vermesin! niyaz ederiz.

(55/1) حمنَالرُّ ﴿١﴾

 “errahmanü 

Bu ayet hakkında Elmalı Hamdi Yazır şöyle izahat veriyor: 

[Rahmet ve sonsuz ihsanı kaynaşıp duran ve ondan dolayı bir ismi de Rahman olan Allah-u Tealadır. Arab dil bilgisi kurallarına dayanarak irab yönünden “müpteda” (kendinden sonra gelende haberi görünen) dır.] Bu ayetin müstakil bir ayet olduğuna bakarak, takdir edilen müptedanın haberi olarak şöyle bir mana ortaya çıkar: 

Allah Rahmandır veya “Hüverrahmanu” (O Muktedir, Melik, Rahman’dır.)

(55/2) م الْقُرْآنِععَلَىٰ ﴿٢﴾

allemel kur’ane “Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesiyle genel manada ve herkesin anlıyabileceği şekilde bir izah tarzı ile anlatılmak istenmiştir. Bu ayeti kerimenin zahiri ifadesidir. 

Batını ifadesi ise çok daha başka, çok daha engindir. Kısaca anlamaya çalışalım.

“Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesine karşılık, gerçekte ise, “Kur’an Rahmana öğretti,” şekliyledir. 

Çünkü “Kur’an”, zattır; daha evvelcede belirtildiği gibi, Kur’an, “cemi esma” ve “sıfatı cami” olan zattır. 

İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirinde de geçtiği gibi, “O (yaratılmış) var edilmiş değildir.” Dolayısıyla Rahman Kur’ana bir şey öğretemez, ancak Kur’an öğretti. 

Yani esasen “Rahman, Kur’anı talim etti.” Kur’an, “Rahman”a Rahmaniyetini talim ettirdi, öğretti. 

Çünkü Rahnmaniyet mertebesi zuhura gelmezden evvel “Kur’an”, yani sadece “Zat-ı İlahi” mevcuttu.

“Kur’an”, zattır; 

“Furkan”, sıfattır (farklılık alemidir). 

Kur’an “Zat-ı İlahi” olduğundan dolayı 

- “Rahman”ı kendi varlığından meydana getirdi 

- ve “Rahman”a kendi hakikatlerini öğretti; 

 - bütün alemi “Rahman” sureti üzere halk etti. 

Rahman “Zat-ı İlahi” olan Kur’an’ı talim etti, öğrendi ve Rahman almış olduğu bu özellikle insanı halk etti..

Bu ayet hakkında, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle izahat veriyor:

“Allah rahmandır. Rahmetiyle, O Rahman Kur’anı öğretti” Elmalılı burada Arapça gramer kaidelerine göre bazı izahatlar verdikten sonra “Kur’an’ın öğretimi” manasına gelince ayette “alleme” fiilinin yer alması, Kur’an’a izafe etmektedir. 

Bu, Kur’an’ın yalnız lafızlarının değil manasının da çok üstün bir tarz ifade ettiğini göstermektedir.

İbn-i Cerir ve Hatim’in, İbn-i Mes’ud’dan yaptıkları rivayete göre;

( Kur’an’da her şeye dair ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmiş ise de, bizim ilmimiz onun tamamını kavrayacak durumda değildir. ) Ama İbni Abbas (r.a) da demiştir ki:

## ( Devenin ipi kaybolsa her halde onu Allah’ın kitabında bulurdum, ) 

 Mûrsî de şöyle der:

 ( Kur’an evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerini içine almaktadır. ) Bu ayet hakkında. İsmail Hakkı Bursevi de “Rühu’l Beyan” tefsirinde şöyle açıklama yapıyor: 

(Kur’an’da bütün semavi kitapların gerçekleri ve hükümleri vardır. Kur’an’ı üğretmesi Allah’ın geniş rahmetinin alametlerinden olduğu için, önce bu nimeti zikretti ve şöyle buyurdu: Rahman olan Allah, Cebrail vasıtasıyla Muhammed (S.A.V)’e, Muhammed (S.A.V) vasıtasıyla da ümmetinin geri kalanlarına Kur’an-ı öğretti. )

 “Fethu’r Rahman” adlı eserde şöyle dendi: 

(Kur’an-ı Kerim’in mahluk olmadığına dair delillerden birisi de şudur ki; Cenab-ı Hakk onu yüce kitabın elli dört yerinde zikretmiştir. Fakat bu yerlerin hiç birinde yaratma veya yaratmaya işaret eden hiçbirşey söylenmemiştir. İnsanı ise on sekiz yerde zikretmiştir ve bunların hepsi onun yaratıldığına işaret etmektedir. Bu sürede de insan ve Kur’an yan yana getirilmiştir.” ) (Ebu Suud) Yukarıda temas edilen mevzu üzerinde çok durulması lazım gelmektedir. Ancak bizler tefekkür yeteneğimizin azlığından bu tür konuları ilgi dışı bırakmaktayız. Dinimizin sadece fiillerle ilgili kısımlarını ve onları da şartlanmış birer iş şeklinde, robotlaşmış olarak tatbik etmeğe çalışmaktayız. Bu izah ve ifadelerin biraz daha açılması lazım gelmektedir.

Kur’an, “Zat”tır. Zat ise, mana ve sürete camidir. Hal böyle olunca Kur’an’ın cildi, kağıdı, mürekkebi, zahiri mahluk; batını ise Haliktır, İnsanın da dışı (eti, kemiği, saçı, elbisesi) mahluktur. “Yaratılmış” (var edilmiş) hükmü bu yönündendir. Batını (hakikati) yönünden ise mahluk değildir. 

Hadisi şerifte; 

“insan ve Kur’an bir batında doğan ikiz kardeştir” buyuruldu. 

Kendimizi çok iyi tanımamız gerekmektedir. Yaratma kelimesinin hakikatini de çok iyi anlamamız gerekmektedir. Bundan sonraki ayette inşeallah bunlara daha geniş manada temas ederiz.

(55/3) َخَلَقَ الإِنسَانَ 

haleka’l insane insanı halketti, “İnsanı yarattı (halk etti)” Bu ayetin gerçek manasım idrak edebilmek için evvela Halak kelimesinin hakikatini anlamamız gerekmektedir. 

Kur’anda “halak”, “ceal”, “fatır”, “icad” gibi kelimeler vardır. Tefsirlerde genel olarak bunlara (yaratma, yaratık, yaratılmışlık, yaratılanlar) gibi mana verilmektedir. 

Şeriat ve tarikat mertebelerinde doğru ve geçerli olmakla birlikte, hakikat ve marifet mertebelerinde geçerli değildir. 

O mertebelerdeki ifadeleri zuhur ve tecellidir. 

Arifler “Kamus-u Aşk”tan (büyük aşk lügati) “yaratma” kelimesini çıkarmışlardır. Çünkü yaratma, ikiliği zorunlu kılmaktadır, ki bu, gerçek tevhide aykırıdır.

Şeriat ve tarikat mertebelerinde “Tenzih” anlayışı geçerli olduğundan; bu anlayışta Allah (c.c) zaman ve mekan ötesinde kabul edildiğinden, ikilik oluşmaktadır; ikilikte ise, kolay bir anlayış içinde, yaratan ve yaratılan vardır.

Hakikat ve marifet mertebelerinde gerçek tevhid anlayışı olduğundan, tevhid de ise ikiliğe yer olmadığından, yaratma olamaz, ancak zuhur olabilir. 

Cenab-ı Hak, “Hak” () esmasına “Hay” () ismi ile tecelli ettiğinde ona bir () “lam” ve “ha”nın üzerine bir benlik noktası ilave edince “Halk” (خ)oldu. 

Böylece alemler “gizli hazine”den zuhur etti. 

 “Hak” ismi ile batın, “halk” ismi ile zahir oldu. 

Bu oluşum şeriat ve tarikat mertebelerinde yaratma, hakikat ve marifet mertebelerinde zuhur ve tecelli kelimeleriyle ifade edildi. 

Asılda ne ile ifade edilirse edilsin ancak “illa Allah”tır.

Bu alemlerin bir ismi de “İnsan-ı Kamil”dir. 

Görülen varlığın hepsi de “ayet”tir. 

Birimsel insan ise “büyük ayet”tir.

Hele hele o bireysel insan kendini tanıyıp bilmişse, “Zat tecellisi”nin zuhur mahalli olmuştur. 

Cenab-ı Hak, alemlerde “esma” ve “sıfat”larıyla zuhur etmekte; insanda ise “Zat”ıyla zuhur etmektedir, İnsanda “Zat tecellisi” olduğundan “ne var alemde o var Adem’de” denmiştir. 

Hadis-i kudside ifade edildiği gibi;

“halakal Ademe ala süretihi”

 “Allah Adem’i kendi sureti üzere halk etti.” Yani kendinde bulunan bütün özellikleri ve güzellikleri en geniş biçimde zuhura çıkardı ve her mertebede ona mekan verdi, îşte bu vasıflarda olduğundan Halife olabildi.

Kur’anı Keriym Tin Suresi 95. sure 4. ayette

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

lekad halakne’l insane fiy ahseni takviymin “And olsun ki biz insanı en güzel biçimde halk ettik,” buyuruldu.

“İnsanın en güzel şekilde halk edilmesi” demek; kendinde ilahi zuhurun en geniş manada meydana çıkması demektir. 

Bu hakikati en güzel bir şekilde yaşayan ve idrak eden ariflerden biri gönlünce şöyle terennüm etmiştir:

Seni bu hüsn-ü vech ile görenler, Korktular “Allah” demeye döndüler “insan” dediler Diğer bir arif ise :

Sen ona korkma de Kur’an-ı natık. (konuşan Kur ‘an) Gönül Ka’besi’ne gir ol mutabık.

Devreyle ol Ka’be’nin etrafım. 

Devrederler bir gün gelir şems-i zatını.

 Bu konuyu bu kadarla bırakıp yolumuza devam edelim. İşte Kur’an “cemî esma” ve “sıfata cami” olan Zat olduğundan, Rahmana - evvela “Rahmaniyet”ini öğretti.

 - “Rahman” da evvela “mükevvenatı”, sonra da zat tecellisinin zuhur mahalli olan “insanı”, görevi gereği meydana getirdi..

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor: 

(Bazıları da Kur’an’ın işareti ile “insan” kelimesi ile Muhammed (S.A.V) Efendimiz kasd olduğunu söylemişlerse de, hepsini içine almak üzere “insan cinsi” olması daha doğru olabilir. Kur’an’ın öğretimine konu olan “kamil insan”ın kast edilmiş olması da düşünülebilir. Yani Kur’an’ı öğretmek üzere insanı halk etti. ) 

(55/4) مَّهُ الْبَيَانِععَلَىٰ ﴿٤﴾

allemehü’l be­yane “Ona konuşmayı öğretti.” Cenab-ı Hak insanı halk ettikten sonra, “allemehul beyan” (beyanı öğretti.) 

- Yani bütün öğrettiklerinin “hakikat-i ilahi” olduğunu ve bu kendisinde bulunan özelliklerini de bir başkasına aktarabilmeyi “beyanı” öğretti (öğretmesini öğretti). 

Mesele, hakikat açısından değerlendirildiğinde; 

1 - Cenab-ı Hak “A’maiyet” halinde kendindeki özellikleri, kendi varlığında, gizli olarak duruyorken,

2 - “bilinmekliğini sevip” alemleri halk etmeyi murad etti. Bu bilinmekliğin ilk mertebesi, 

3 - “Ahadiyyet”ine tenezzül etmesiydi. Ahadiyyet yüce Zat’ın tecellisinden ibarettir. Burada daha henüz ne sıfat, ne isim, ne herhangi bir şey yoktur. Ancak “İnniyyeti” ve “Hüvviyyeti” belirtilmiştir.

“İnniyyeti” ki (bu kendine dönük faaliyetleri ve kendine has özelliklerini kapsar) ve “Hüvviyyeti” ki (bu da aleme dönük faaliyet sahasının menşeidir). 

4 - Bu “Ahadiyyeti” ile tenezzül edip “Vahidiyyetini” “sıfat-ı subüti”yesini meydana getirir. 

5 - Bu “Vahidiyyet” mertebesinden de “Rahmaniyet”ine tenenezzül eder.

Nasıl ki, (teşbihte hata olmaz) karanlıkta sessiz hareketsiz duran bir insanın dışarısı için tek delili solunumu ise, öylece “Rahmaniyeti” ile nefesini “Nefes-i Rahmani” kendi varlığında yayıp, bilinmekliğini başlattı.

İnsan kendi içindeki bilgisini, ilmini, amacını, san’atı’nı nasıl ki nefes ile sunuyorsa. 

Cenab-ı Hak da kendi “Nefes-i Rahmanî”si ile bu bilinmekliğini sağlıyor. Ama O’nun nefesi sadece manalar elbisesi olan kelimeleri değil, bütün alemleri meydana getiriyor.

Kendi varlığında gizli olan esma ve sıfatlarını, içinde var olan bütün özünü, kendi içinden yine kendisi olan dışına “Huu” diye nefes verip bu aleme yayıyor.

Normalde nefes verildiğinde hiçbir şey görülmez, ama soğukta verilen nefes buhar olarak görülür, ki uzay yani alem soğuktur, hatta çok soğuktur (-200 derece civarındadır).

Bu buhar bir aynaya karşı verildiğinde, şekilsiz olan buhar şekil alır, suret olarak görünür. İşte böylece de “Cenab-ı Hakk”ın özü olan “Nefes-i Rahmanî”, alem aynasında suretler olarak görünür. 

Ayna ne kadar pürüzsüz, temiz ve parlak ise, o kadar gerçek olarak varlığı yansıtır, aynını gösterir, îşte en mükemmel ayna da insandır.

Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Varidatı’ında: 

(Allah “a’dem” (yokluk) denilen, yokluğa bakmış ve “Kün” “ol” sözü ile emir vermiştir. O zaman yokluğun içinden Allah’ın varlığını belirleyen şekiller, zuhurlar belirmiş ve birer ayna olmuşlardır. İşte bu aynalardaki yansımayı gören göz “İnsan”dır. ) *(4)

*(4) Seyyid Muhammed Nur Varidat şerhi. S.141

Biz sohbetimize devam edelim. 

Nasıl ki insan ana rahminde meydana geliyorsa, işte bu feza dediğimiz yerde de bütün varlıklar “Rahman”dan doğup zuhura gelmektedirler. 

Besmele (BİSMİLLAHİRRAHMANÎRRAHİYM) bütün varlıkların oluşumunu anlatmaktadır. 

“Nefes-i Rahmanî” öyle bir nefes ki, “Vahidiyet” mertebesinden çıkan, sonsuz ebedi, var olan bir “nefes”tir. Bir nefes ki, her kokusu O’nu anlatır. 

Kur’an olan, cümle esma ve sıfatlara cami olan Zat, bu “nefes”le “Rahman”a “Rahmaniyyeti”ni öğretti.

Rahman da bu mükevvenat içerisinde insanı meydana getirdi (halk etti) ve ona beyanı öğretti. 

Bu öyle bir özellik ki; kendi özünü, kendi öğrendiği şeyleri bir başkasına öğretmeyi de öğretti, talim etti. “Allemehul beyan” ona beyan edildiği gibi, beyan etti.

Beyanın aslı olan konuşma, insan’ın diğer varlıklara nazaran en belirgin üstünlüklerindendir. 

Mevlana Hazretleri Mesnevi-i Şerifesi’’nde;

“manalar harf libasına bürünerek ortaya çıkar” diye izah etmişlerdir. 

İşte insan oğlu ne yazık ki bu çok değerli özelliğini çok çok boşa harcamaktadır. Kıymetini bilenler ise, o kadar çok fayda sağlamaktadırlar.

Kur’an-ı Kerîm de ancak beyan ile anlatılabilmektedir.

Mushaf-ı Şerife “Susan Kur’an”; (Kur’an-ı samid) İnsana ise, “Konuşan Kur’an” (Kur’an-ı natık) denmiştir. 

Kur’an-ı Kerîm’in ve mana aleminin beyan ile izah edilip okunması, insan için en üstün vasıflardan başlıcasıdır.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor: (Şeriat mertebesi itbariyle)

“Allah, Kur’an’ı öğretmek üzere insanı yarattı (halk etti) ve ona beyanı öğretti.” 

(Yani kendini, vicdan ve gönlünde meydana gelen duygu ve anlayışlarını başkalarına açık bir şekilde ifade etmek, maksadı anlatmak ve anlamak demek olan “konuşma” ve “dil” nimetini belletti, ki ilmin elde edilmesi ve “Kur’an” öğretimi nimeti de bununla meydana gelir. ) Hz Adem yaratıldıktan (var edildikten) sonra kendisine eşyanın isimlerinin öğretilmesi sayesinde meleklerin bilemediklerini bildi. Onların ulaşamadıklarına ulaştı.

Peygamberlerinin nübüvvvete nail olmaları, Allah tarafından tebliğ yapabilmeleri, kitap getirmeleri, ümmetlerin onlardan istifade edebilmeleri, hep beyan ilmi sayesinde olduğu gibi Kur’an’ a ve Kur’an’ın tefsiri ve tercüme nimetine ulaşmamız ve ondan faydalanma derecemiz dahi o nimetten aldığımız hisse oranındadır. 

Ebu’s Suud der ki: 

(“Ayette ifade edilen beyanı öğretmekten murad; insanı sırf kendi beyanına gücü yeter kılmaktan ibaret değil, onunla başkasının beyanını anlamak manasını da ifade eder. Çünkü Kur’an’ı öğretmek ancak onun üzerinde dönüp dolaşır.”)

------------------------ 

 Bu bilgileri verdikten sonra gene yolumuza asli konumuz olan (Kalem-68-2-) Ayeti ile devam etmeye çalışalım. Burada dikkat etmemiz gereken konu Birinci ayetin konusu zati olmakla birlikte, bundan sonraki ayetlerin ef’al mertebesinden ve beşeri duyguların anlatıldığı konulardan oluşmaktadır. “ İz- -T-B- “

(Kalem-suresi-68-2-10-ayetleri)

------------------------ 

 مَاۤ اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.2 - Mâ ente biniğmeti rabbike bimecnûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

68.2 - Sen rabbının ni'meti ile, mecnun değilsin

------------------------ 

Kısacası onlara yemin olsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin nimeti sayesinde (veya onun nimeti hakkı için) deli değilsin. Bu ve buna bağlı olarak anlatılanlar yeminin cevabıdır. «
 بِنِعْمَةِ رَبّ۪كَ de bulunan « باءsıla (ulaç) veya yemin için olabilir. Ebu Hay-yan, “Olumsuzlukta daha fazla vurgu ifade etmek üzere bunun, bir ara cümlesi halinde yemin için olması açıktır.” (Ebu Hayyan, a.g.e., VIII, 307-308.) demiştir. İbn Atıyye de: “Sen, Allah'a hamdolsun, fazilet sahibisin.” cümlesindeki “Allah'a hamdolsun.” sözü gibi, ara cümlesi olduğunu söylemiştir. Zemahşeri ise, olumsuz olan haberler ilgisinden dolayı, “sen Rabbinin nimetiyle akıllısın.” demek türünden, deli olmadığını söylemenin akıllı olduğunu söylemeye eşit olmak üzere ilahi nimetin ilgisini ifade ettiğini veya zarf-ı müstekar olarak « اَنْتَzamirinden hal olduğunu söylemiştir. Ni-metten maksat da, peygamberlik ve onun gereği olan akıl, akılla beraber olan cesaret, güzel ahlak, erdem, dünya ve ahirette mutluluk sebebi olan ilahi lütuf ve bağışlardır. Kısacası mana: Hz. Peygamber'e ilk vahyin gelmesi ile peygmaberliğin başlaması üzerine Mekke kafirlerinin haset, düşmanlık ve şaşkınlıkla yakıştırmaya kalkıştıkları deli-lik ve sapıklık kusurlarının kendisinden uzak; aksine onun akıl, cesa-ret, doğruluk ve erdemle seçkin bir kimse olduğunu ve bütün bunlar, onu terbiye edip yetiştirerek nebilik ve resullük lütfeden yüce Rab-binin nimetleri cümlesinden olup, bu yüzden göreceği eziyetlere ve çekeceği sıkıntılara karşılık ilerde başa kakılmayan ve tükenmeyen mükafat ve nimetlere kavuşmak üzere bulunduğunu açıklayıp söz vererek Hz. Muhammed'in (s.a.v) şerefli nefsini aklamak ve temize çı-karmakla kuvvetlendirmek ve bu şekilde onu ilahi bildirileri bütün alemlere ulaştırmaya sevketmektir. (E.H.Y.)

------------------------ 
 مَاۤ اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.2 - Mâ ente biniğmeti rabbike bimecnûn. 

68.2 - Sen Rabbının ni'meti ile, mecnun değilsin

------------------------ 

Ayet-i Kerimedeki ifadeyi çok iyi anlamamız gerekiyor. Burada evvelâ peygamberimiz hakkın da, daha sonra onun ümmeti hakkın da, çok büyük müjde ve bilgiler verilmektedir. 

Bu müjdeyi, Rububiyyet mertebesinden verilen nimeti, Rahmaniyyet mertebesi izah ve tasdik etmektedir. “Ente-sen” denmek sureti ile ayet-i kerimeyi okuyan her (her –kim’lik) olan Müslüman Peygamber Efendimizin şahsında muhatap alınmaktadır. 

Ayet-i kerimenin ifadesi ile gerçek bir Müslüman irfan ehlinin bu ayeti kerimenin delaletiyle hiçbir şekilde, “takdiri ilâhi” dışında herhangi bir akıl nefs ve dünya ya muhabbet, hastalığına tutulması mümkün değildir. Çünkü konunun “Rahmaniyyet” mertebesi üzere izah ve tasdiki vardır. 

Nimetten kasıt bir bakıma “ente-sen” demektir. “elestü birabbiküm-ben sizin Rabb-ınız değimliyim” (7-A’raf-172) belirtilen “Men-kim’lik” nimetidir. Geçmiş sayfalarda bahsedildiği gibi. “ İz- -T-B- “

------------------------ 

“Ey salik, Hak yolunda “Makam-ı Cem-ül Cem”e gelip, cümle “Esma-i İlahiye”nin eser ve ahkamı senden zahir olduğu vakit; 

sen, hakikatinle Hak ol.

suret ve zahirinle de halk ol.

Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkamı sende toplanmış olmakla, sen sureti İlahiye üzere bulunman ile bütün halka Rahman olursun. Zira “İnsan-ı Kamil” zahiri ve batını ile halka rahmettir.” F.H. 

------------------------ 

 Bu ilâh-i kimlik üzerine bütün hakikatler bina edilmiştir. Ancak ne yazık ki, İnsan oğlu genelde nefsinin hükmüne girdiğinden bütün bu hakikatlerden kendini mahrum ettirerek, Allah-ın kulu değil, nefsinin ve dünyanın kulu olduğundan "بِمَجْنُونٍ-bimecnun” Hükmü onların üzerinde faaliyetini sürdürebilmektedir. Rabb-ımız nimetini verip bunlardan tevhid ehlini koruduğunu açık olarak bildirmektedir. 

“ İz- -T-B- “

------------------------ 

~~68.3~
وَاِنَّ لَكَ لَاَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
~ ~ ~

68.3 - Ve inne leke leecran ğayra memnûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.3 - Ve tükenmez bir ecir var muhakkak senin için

------------------------ 

 Kesilmez, tükenmez, devamlı hiç kesilmeyen bir nimet, yahut hiç kimsenin minnetini çekmeden sırf Allah'ın lütfu ve yardımı olan bir mükafat. (E.H.Y.)

------------------------ 

~~68.3~
وَاِنَّ لَكَ لَاَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:~ ~ ~

68.3 - Ve inne leke leecran ğayra memnûn. 

68.3 - Ve tükenmez bir ecir var muhakkak senin için

------------------------ 

Ve inne-mutlak “لَكَ- leke-senin için” görüldüğü gibi, ayet-i kerime’nin, ilk muhatabı gene Peygamber Efendimiz olmakla birlikte, onun ümmetinden olan her “KİM-lik te okuduğu zaman bu ilâh-i mananın mutlak muhatabı olmaktadır. Bahsedilen ilk mükafat idrak edenler bakımından “KİM-lik” tesbitidir. Kim’lik tesbiti yapıldıktan sonra ancak onun üzerine her şey bina edilebilir. Eğer gerçek mana da Kim’lik tesbiti yapılamamışsa, o zaman kişi kim’lik kaybı ile, hayalen yaşamakta olmaktadır. Bu yaşam ise tam bir hayal ve gaflettir. Kendinden haberi olmayan ve nefsin elinde onun bineği olan, gezen yürüyen bir vasıta hükmündedir. 

“Leke-senin için” ve “ente-sen” muhatabiyyet kişinin Hakk’ın indindeki, “Halife-hilâfeti” yönüyledir. Allah-u Azimüşşanın “Abd” kulunu muhatap olarak ona ilâhi bir kim’lik vermesi “azim bir mükafat ve sonu gelmeyen bir lütuftur” ve kul bu hakikati idrak ettiği zaman memnuniyye-tini nasıl ifade edeceğini bilemez ve bundan aciz kalır. 

Ancak bu ecri-mükâfatı, kazanabilmesi ve kendi varlığının hakikatine erişebilmesi için bir irfan ehlinin kontrolunda, oldukça uzun bir süre çok çalışması ve birçok imtihanlardan geçmesi gerekmektedir. 

Bunun neticesinde o “kul-Halife” “zahiri ile halk, batını ile Hakk” olmuştur. Ancak bu anlayış dahi batınendir. Zahiren kim ne olursa olsun bu dünyanın kuralları içinde hayatını sürdürür. Onun Hakk olması kendi bünyesi içinde kalmaktadır ve başka kimsenin üzerinde herhangi bir nefsi tasarrufta bulunma hakkı yoktur. Zahirende şeriat kurallarının dışına çıkması mümkün değildir. Burada yakin ilmi ile bilinenler ahirette ayni olarak zuhura gelecek ve o kişiler ahiretlerinde gerçek ilâh-i kim’likleri ile yaşayacaklardır. Bu hal ise sonsuz memnuniyettir. 

Kul yaşadığı sürece çalışmaları ile, hangi mertebeyi kazanmış ise, o mertebenin yaşantısı içinde ve o mertebenin ölçülerine göre mükafatlandırılmış olacaklardır.

“ İz- -T-B- “

------------------------ 

 وَاِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.4 - Ve inneke lealâ hulukın azîm. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.4 - Ve her halde sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin

------------------------ 

Ve her halde sen kuşkusuz pek büyük bir ahlak üzerinde-sin yani gayret edip çalışmakla en yüksek hayır gayesine ulaştıracak pek büyük huylar, gerçekten saygıya değer karakter, meleke (yeti) ve maneviyat üzere yaratılmış bulunuyorsun. Onunla yürüyecek o gayeye ereceksin. İşte o ahlak, doğru yolu, hak din olan İslam dinini teşkil eden Kur'an edebi ve ilahi ahlaktır ki, onu yüce Allah lütfetmiş ve

 لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ى رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ
 “Andolsun, Resulullah'ta sizin için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21) buyurmuştur. Onun büyüklüğünü insanlar anlayamaz da sabır ve tahammül edilmesi gereken deliliklerde bulunurlar. Rağıb'ın “Müfredat”ında açıklandığına göre “halk” ve “hulk” aslında birdir. Şerb ve şürb (içmek), sarm ve surm (kesmek) gibidir. Fakat halk, gözleri görülebilen suret, şekil ve durumlara; hulk ise, gönülle anla-şılabilen kuvvetlere ait olmuştur. Çoğulu “huluk” ve “ahlak” gelir. Fakat dilimizde ahlak kelimesinin de “evlad” kelimesi gibi tekil anlamda kullanılması yaygın hale gelmiştir.

Ahlak, aslında güzel olan huylardır. Çirkin huylulara ahlaksız denir. Bununla beraber yatkınlık ve maharet esas olduğundan iyilik veya kötülüğü alışkanlık haline getirmiş olmasına göre iyi ahlak ve kötü ahlak, güzel ahlaklı ve çirkin ahlaklı diye bir ayırım yapılır. (Rağıb el-İsfehani, a.g.e., el-Müfredat, 157.) خُلُقٍ عَظِيمٍ“büyük bir ahlak”ın tefsiri ile ilgili olarak gelen rivayetler: İbn Abbas'tan: 1) Büyük bir din, 2) büyük bir din ki, o İslam'dır. Mücahid'den: Din, İbn Zeyd'den: Kur'an edebi. İmam Ahmed, Darimi, İbn Mace, Nesai İbn Cerir ve daha diğerlerinin Said b. Hişam'dan yaptıkları nakil şöyledir: Said der ki: Allah Resulü'nün ahlakını Hz. Aişe'ye sordum. “Kur'an okumuyor musun?” dedi. “Okuyorum” dedim. “İşte, dedi. Hz. Peygamber'in ahlakı Kur'an idi”. Bunda iki mana vardır: Kur'an'da anlatılan bütün ahlaki değerlerin hepsi onda vardı. O, Kur'an'ın sakındırdığı eksikliklerin hepsinden korunurdu.

 فَاسْتَقِمْ كَمَاۤ اُمِرْتَ“Emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et.” (Hud, 11/112) emrinin tamamiyle doğruluk ölçütü idi. Onu anlamak, Kur'an'ı tamamen anlamaya bağlıdır, demek olur. Birisi de, onun ahlakı Kur'an'da “gerçekten sen büyük bir ahlak üzerindesin.” buyrulduğu üzere öyle büyük bir ahlak idi ki, onu başka bir tarif ile anlatmak mümkün değildir, demek olur. Dahhak'tan şöyle rivayet edilmiştir: لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ“yani o, Allah'ın kendisine emrettiği ve ona vekalet verdiği dini ve emri üzerinedir.” Burada « خُلُقٍkelimesinin sonundaki tenvin yüceltme ifade eder. Başkalarının tam anlamıyla anlayamayacakları güzelliklerle seçkin kılınmış bir ahlak demektir. Görülüyor ki, önce gerçeklik ve vurgu için olan « اِنَّ ikinci olarak vurgu ifade eden başlangıç “lam”ı ile, üçüncü olarak, yüceltme ifade eden tenvin, döndüncü olarak da “büyük” sıfatı ile Hz. Muhammed'in sahip olduğu ahlakın ululuk ve yüceliği kat kat güvence içinde açıklanıp duyurulmuş ve bu cümlede, yukardaki yeminin cevabına bağlamak suretiyle desteklenip vurgulanarak bu apaçık Kitap'ta “yüce kalem”in yazdığı satırların, büyük ve seçkin bir ayeti olmak üzere konulmuştur. (E.H.Y.)

------------------------ 
 وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.4 - Ve inneke lealâ hulukın azîm. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.4 - Ve her halde sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin

------------------------ 

Konuya gene “inneke-Muhakkak sen” denmek sureti ile Rahmaniyyet mertebesi itibariyle bu sahadan bilgi verilmektedir. Bu ifdenin zahir ve batın iki anlayışı vardır. Biri “Suret-i Muhammed-i” yönüyle, diğeri ise, batını ve “Hakikat-i Muhammed-i” itibariyledir. Suret-i Muhammed-i yönü geçmiş sayfalarda ifade edilmiş idi. 

 Burada ise Hakikat-i Muhammed-i yönüyle izahı yapılmaya çalışılacaktır. Bunu daha iyi anlaybilmemiz için evvelâ özetle alemlerin “Hulk-zuhur-ahlâk” halini anlamaya çalışalım. “ خُلُقٍ – Hulk” Alemler düzeyinde bakılınca “halk-zuhur ve tecelli” anlamındadır. “ خُلُقٍ – Hulk” bireysel yönden bakıldığında “ahlâk-güzel huy- erdemlilik” demektir. Peygamber Efendimizde zahir ve batın hakikatiyle bu iki halde mevcuttur. 

Bu alemler halkedilmezden “zuhur ve tecelli” etmezden evvel Rabb-ımız bir “A’ma’da” idi. Tasavvuf kitapları buradan “A’ma’iyyet-A’demiyyet-Sevad-ı a’zam-Zat-ül baht” gibi ifadelerle izah etmeye çalışılmıştır. Abdül kerim cili, İnsan-ı Kâmilinde, A’ma’iyyeti, şöyle tarif etmiştir. 

“kendi kendinde gizli ancak kendine gizli değildir” 

“A’demiyyet kendi zatındaki yokluğu-gizliliğidir.” 

“Sevad-ı a’zam-büyük karanlık” 

“Zat-ül baht-zatının hakikatidir.” Zat-ı ezeli bu makamdan ilk zuhur edişi ile aldığı isimi “ahadiyyet-teklik” olmuştur. Ahadiyyetin zuhuru, “Vahidiyyet-birlik” ismini almıştır. Vahidiyyet mertebesinin tariflerinden birkaçı ise şöyledir. 

Ceberut mertebesi Hakikati Muhammed-i mertebesi ve Hakikat-i insaniye mertebesi ve insanı kâmil mertebesi diye isim almaktadır. Uluhiyet Rahmaniyyet ve Rububiyyet bu mertebede batından mana alemine çıkmaya başlamasıdır. Burada dikkatle idrak etmemiz şu husus olacaktır. Sağ elimizi üste sol elimizi alta getirmek sureti ile tam üst üste kapattığmğz zaman iki el aynı şartlarda birleşmiş tekleşmiş olmaktadır. Hal böyle olunca üstteki sağ el Ahadiyyet olan teklik mertebesinde bütün Batıni varlıklar kimlikler, alttaki ele vahidiyyet mertebesi olarak kopyalanmaktadır. Yani ahadiyyette gizli olan bütün varlık ve kimlikler manayı latifeler olarak alttaki ele- sahaya, aynen kopyalanmış olmaktadır. 

Bilindiği gibi sağ elimizin içinde (18) karşılığı olan sol elin içinde (81) sayısı bulunmaktadır iki el üst üste konduğu zaman da gene bunlarda aynen tekrar kopya olmaktadır bunların toplamı ise (18+81=99) etmektedir ki bunlarda esma-i ilahiyyelerdir iki ellerimizin ikisininde de parmaklarımız “Allah” ismini yazmaktadır, bunların biri zahir biri batın hakikatlerinin temsilcileridir ve yer yüzünde insan eli ile yapılan ne varsa bunların hepsini bu eller yapmıştır. İşte bu yüzden. “Tebarakellezi biyedihil mülk-elindeki mülkün ne mübarektir” (Mülk-67-1-) denilerek bu hakikatlere dikkat çekilmiştir. Bizlerede bu husları gerçekten ciddiyetle düşünmemiz gerekmektedir çünkü ebedi haytımızı ilgilendiren konulardır. 

İşte bahsi geçen saha nın bir ismi de yukarıda belirtildiği gibi “Hakikati Muhammed-i” mertebesidir ki, Peygamber efendimizin hakikati daha bu mertebede ortaya çıkmaya başladığından ve bu tecelli ilel ebed devam ettiğinden işte bu yüzden sen.

“Ve her halde sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin” “ خُلُقٍ – Hulk” Alemler düzeyinde bakılınca “halk-zuhur ve tecelli” anlamındadır. İşte bu oluşumlar “Hakikat-i Muhammediyyenin kesilmeden devam eden büyük hulkudur.” Bir hadisi şerifte. “tahallaku bi ahlâkullah ve tahallaku bi ahlakı Rasulüllah” diye iki ahlâktan bahsedilmiştir. Bunların arasındaki fark ise “Allah-ın ahlâkı adalete-Rasulüllahın ahlâkı ise rahmet ve merhamete dayanmaktadır. Çünkü Peygamberimiz alemlere rahmet olması için gönderilmiştir. 

Bilindiği gibi “Muhammed” isminde üç “M-Mim” vardır bunlardan biri, Muhammedil emin, ikincisi, Hz. Muhammed, üçüncüsü ise geçmiş sayfalarda ifade edildiği gibi, Hakikat-i Muhammediyye’dir. 

İşte bu yüzden her iki yönden Peygamber Efendimiz. “Hulukin azim-ahlâk ve halk edilişte azim-yücedir. 

“ İz- -T-B- “

 ------------------------ 
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ 
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.5 - Fesetubsıru ve yubsırûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.5 - Yakında göreceksin ve görecekler

------------------------ 

“Sen göreceksin, onlar da görecekler.” Ahlak kavramında pratik olarak bir gayeye yürümek, istenen ve beklenen bir şey olduğu için bu ayet de, onun ilerde niyet ve fikirden iş sahasına çıkarak deney sahasındaki belirtileriyle düşmanlar tarafından da görülebileceğine dair bir söz verme ve bu suretle Peygamber'e ve müminlere bir kat daha destek olma ve Peygamber'e deli ve çıldırmış diyen kafirlere bir uyarı ve korkutmadır. (E.H.Y.) 

------------------------ 

 
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:~ ~ ~

68.5 - Fesetubsıru ve yubsırûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

68.5 - Yakında göreceksin ve görecekler
------------------------ 

Görüldüğü gibi burada Tekil ve çoğul olarak muhatabiyet vardır. Bu ifadeler gene geleceği bilen Rahmaniyyet mertebesinden müşahedeli olarak bildirilmektedir. Tekil olanlar evvelâ Peygamber Efendimize, sonra Ehlullah ve irfan ehillerine sonrada bütün mü’minlere hitabet vardır. 

Ayrıca muhalif olan muhataplara da “görecekler” diye ibret ve ihtar babında hitap vardır. 

Görüş, Basar ve basiret olarak ikiye ayrılmaktadır. 

“Basar” hadiselere ve konulara dış, halkıyyet yönü ile sathi bir görüş ile hayatı ve hadiseleri dar çerçeve içinde ve gündelik değerlendirmedir. 

“Basıret” ise, zahiren basar mertebesinden görülen hadiselerin iç hakikat yönleri de idrak ve müşahede edilerek “ululebsar-görüş sahipleri” olarak bildirilen ve Risalet kanalından ilmi olarak beslenen Ehlullah ve irfan ehillerinin görüşleridir. 

“Yegâne vasıtai ruyet iken, göremez kendini dide bile” Diyen kimse bu sahada nekadar güzel söylemiş Allah razı olsun. 

“yegane görme vasıtası göz olduğu halde, ancak karşısında bir ayna olmadığında kendini göremez” 

O halde. “68.5 - Yakında göreceksin ve görecekler” hükmünü çok iyi değerlendirmemiz gerekecektir. Kendini görmekten mahrum olan göz! Bu görüşü nasıl gerçekleştirecektir. Bunu gerçekleştirmek için evvelâ gözün kendi varlığını tesbit etmesi gerekecektir ki, ondan sonra karşı tarafa bakıp bir ölçü içerisinde hadiseleri gerçekçi olarak değerlendirebilsin, aksi halde görüş ve değerlendirme hayali olacaktır. 

Burada ifade edilen Rahmaniyyet mertebesinden Allahımızın vaadıdır. Bu görüş ise zahiren, zahir ehline göre, hadiseleri ve neticelerinin ibretle ve diğerlerinin pişmanlıkla göreceklerinin bildirilmesidir. 

Diğer, irfaniyyet yönünden bakıldığında, Ehlüllah’tan birine “bu alemde Hakk-ı görmek mümkünmü! Diye sorulduğunda, görmemek mümkünmü” diye çok açık bir cevap vermiştir. 

Aynı konu hakkın da Hz. Âli efendimizin “Görmediğim Allaha ibadet etmem” görüşü ve yaşantısı, çok irfaniyyetli bir husus ve kıstastır. Bu konu da tevhid ehline olan hitapta, “İnşeallah gerçek manada İrfani çalışmalar yaparsanız yakında bu irfani görüşle göreceksiniz vaadini değerlendirmemiz tabii ki, hem dünya hem ahrette lehimize olacaktır. Rabb-ımız hepimizin basar ve basiretlerimizi İrfani mana da açmış olsun. “ İz--T-B- “

------------------------ 

بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.6 - Bieyyikumul meftûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.6 - Hanginizde imiş o fitne, o cünun?

------------------------ 

“O fitne hanginizde imiş?” Meftun, ism-i mef'ul olarak, “fitne ve belaya tutulmuş deli” demek olduğu gibi, mastar olarak “fitne ve delilik” manasına da gelir. Burada اَيُّكُمْ“hanginiz” denilmeyip « باile بِاَيّكُمْhanginizde” denilmiş olması açısından tefsirciler ikinci manayı daha uygun görmüşlerdir. Öncekine göre mana; “içinizde iki taraftan hanginizde imiş veya hanginizle imiş o fitneye tutulmuş deli? Sen mi, yoksa sana o kafirler içinden mecnun, deli diyen mi?” demek olur. İkinciye göre de mana: “İki taraftan hanginizde imiş o fitne ve delilik? Sende mi, onlarda mı?” demek olur ki iki mana da doğrudur. Ancak öncekinde “meftun” lafzının görünüşüne bakarak açık olmakla beraber, anlam itibariyle herkesin kavrayamayacağı ince bir dolaşım vardır. İkincisinde ise “meftun” lafzının dış görünüşünün aksine olmakla birlikte mana açıktır. (E.H.Y.)

------------------------ 

بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.6 - Bieyyikumul meftûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.6 - Hanginizde imiş o fitne, o cünun?

------------------------ 

M. Kanar. Osmanlı Türkçe sözlük. 

meftûn (A.) [ مفتون ] tutkun, aşık.

meftûn etmek aşık etmek.

meftûn olmak aşık olmak, tutulmak.

meftûniyet (A.) [ مفتونيت ] tutkunluk.

-------------- 

Meftunluk, şiddetli aşk, tutkunluk, biri dünyaya biri ahrete olmak üzere iki türlüdür. 

Düya tutkunluğu nefs-i emmare kaynaklı, ahret tutkunluğu ise Muhabbetullah, Muhabbet-i rasulüllah tutkunluğudur. 

Dünya tutkunluğunun neticesi fitne fücur cünun, cinnet getirmektir. Çünkü ebedi hayatı kaybetmek, kişinin aklını kaybedip cinnet getirmesinden başka bir şey değildir. 

Ahret tutkunluğu ise Muhabbetullah, Muhabbet-i rasulüllah aşkı ve tutkunluğudur. Bu ise ebedi hayatın kaznılmasına aklı selim ile vesile olmaktadır. 

~~98.8~
جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا اَبَدًا رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِىَ رَبَّهُ
~ ~ ~

98.8 - Cezâuhum ınde rabbihim cennâtu adnin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ, radıyallâhu anhum ve radû anh, zâlike limen haşiye rabbeh. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
98.8 - Onların mükâfatı rableri ındinde altından ırmaklar akar Cennetlerdir, onlar içinde ebediyyen muhalled-kalıcı olacaklar, Allah onlardan hoşnud-razı, onlar da ondan hoşnud-razıdırlar, işte bu rabbına haşyet-huşu, meftûn-aşk duyanlaradır. (Beyine-98-8) 
 Ayet- kerimede ayrıca Ulûhiyet makamı ile abdiyyet makamlarının arasında olan “razi ve merzi” makamlarının da tasdik edilmesidir. “ İz- -T-B- “

 ------------------------ 

~~68.7~
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبٖيلِهٖ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدٖينَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.7 - İnne rabbeke huve ağlemu bimen dalle an sebîlih, ve huve ağlemu bilmuhtedîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.7 - Şübhesiz rabbındır en bilen yolundan sapanı, yine odur en bilen hidayete irenleri.

------------------------ 

“Şüphesiz Rabb'in daha iyi bilendir.” Bu açıklama da Peygamber'e yukarki hitabı yapan ve güvenceyi veren yüce Allah'ın ortaktan uzak olan kendi ilahlık şanını; sıfatlarının, ilim ve gücünün yüksekliğini ve dolayısıyla ona inanılıp güvenilerek itaat edilmesi ve aksine hareket etmekten sakınılması gerektiğini anlatmak suretiyle, bir taraftan yapılacak bildiri ve duyuruları başından ve sonundan vesikalandırarak ve özellikle kendisine yönelterek verilecek duyurulara bir hazırlamadır. Yani sana o ihsanı yapan, o garanti ve güvenceyi veren ve önünü sonunu görüp gözetecek ve eğriye doğruya hak ettiğini verecek olan ancak Rabbındır. Çünkü odur ancak seni yetiştiren, herkesten de senden de daha iyi bilen بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِه۪
yolundan sapanı. Aklı varken dünya ve ahirette mutluluğa götürecek hak yolundan sapmış, çığırından çıkmış, sonsuz mutsuzluğa götürecek yanlış yolda kendini kaybetmiş olanları ki gerçekte deliler, sapıklar onlardır.
 وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَYine odur ancak en iyi bilen eğrilikten sakınıp doğru yolu tutmuş, neticede arzuladıklarına kavuşacak olanları, ki gerçekte aklı olanlar da işte onlardır. O halde ancak Rabbine itaat et, Rabbinin gösterdiği yolda git (E.H.Y.)

------------------------ 

~~68.7~
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبٖيلِهٖ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدٖينَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.7 - İnne rabbeke huve ağlemu bimen dalle an sebîlih, ve huve ağlemu bilmuhtedîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.7 - Şübhesiz rabbındır en bilen yolundan sapanı, yine odur en bilen hidayete irenleri.

------------------------ 

Men-Kim, ki Hadi ismi istikametinde hidayettedir. O’nu bilir. Men-Kim, ki Mudil ismi istikametinde dalalettedir o’nu da bilir. Çünkü bu isimler kendisinindir. Ancak Allah-u Tealâ kimseye hidayet ehli veya dalelet ehli olsun diye amir hüküm yürütmez. Bunları bildirir hangi yoldan gitmesini kulun irade ve ihtiyarına bırakmıştır. Kimse diyemez ki Allah beni mudil ismi üzere yaşantımı düzenledi. 

Eğer böyle bir şey olsa idi o zaman bu husus, cebri olacağından kulun ihtiyarı hükümsüz kalacaktır. Bu husus ta hilâfet hakikatine uygun değildir. İnsan hür bir varlıktır ancak nefsin hükmüne girdiğinde hürlüğü elinden gider nefs ve beşeriyetinin hükmü altına girdiğinden hürlüğü elinden nefsi emmare tarafından alınmış nefsi emarenin zindanlarında onun tutuklusu olmuştur. Ancak nefsin emirlerini yerine getirdiğinden farkında olmadan bu tutkunluğu hürriyet zannetmektedir. Acayip ve acınacak bir haldir. “ İz- -T-B- “

------------------------

 فَلاَ تُطِعِ الْمُكَذّب۪ينَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.8 - Felâ tutııl mukezzibîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.8 - O halde tanıma o yalan diyenleri
------------------------ 

Artık itaat etme o yalanlayıcılara. Bu gerçekleri yalanlayan, yalan çıkarmaya çalışarak yalancılık eden ve sonunda kendi kendilerini yalanlayacak olan inkarcıları dinleme, tanıma, sözlerini tutma, seni sokmak istedikleri yanlış yola gitme, haksızlıklarına, isyanlarına rağmen görevine, o yüce ahlakın uygulanmasına devam et. “Fa-i cezaiyye” nin işaretiyle yukarıki güvencenin ilk neticesi olan bu yasaklama, Allah yolunda yapılacak görevin başlangıcını açıklayan bir öğüttür. Öncelikle ve özel olarak Peygambere hitap olmakla birlikte, surenin sonundan anlaşılacağı gibi, dolaylı olarak, akıl taşıyan herkese bir öğüttür. 

Yani, hakyolunda ilk işin bu olsun. Hakk'ı tanımayan, cezasına inanmayan inkarcıları tanıma, sözlerini tutma, yalanlarına aldanmaktan, düşecekleri kötü sonuca düşmekten sakın, her şeyden önce uyanık ve samimi ol. Temizlik, dürüstlük her olgunluğun başıdır. Gerçi ahlakın büyüklerinden birisi de hoş görülü olmak, bağışlamaktır. Fakat bağışlamak, hoşgörülü ve yumuşak huylu olmak, haksızlığı teşvikte, ciddiyetsizlikte ve yağcılıkta değil; temiz, samimi ve cesur olmakta ve bunların neticelerine sabır ve tahammül ile ilim, irfan ve terbiye yaymaktadır.
Şunu da bil ki, sana deli diyen, aldanmış diyen, sapık diyen, öyle yalanlar yayan o yalancılar onu samimiyetle değil, düşmanlık güderek söylediler. (E.H.Y.)

------------------------ 

 فَلاَ تُطِعِ الْمُكَذّب۪ينَ

68.8 - Felâ tutııl mukezzibîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.8 - O halde tanıma o yalan diyenleri
------------------------ 

Nefsi emmare hükmüne girmiş olan yalancı ve iftiracıları tanıma, onların hallerine tatlı sözlerine itaat edip aldanma. Peygamber Efendimize olan bu emir ve tavsiye aynı zaman da her bir müslümana ve ayrıca her bir irfan ehline yapılan ikazdır. 

“ İz- -T-B- “

------------------------

~~68.9~
وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.9 - Veddû lev tudhinu feyudhinûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.9 - Arzu ettiler ki müdahene etsen, o vakıt müdahene edeceklerdi
------------------------ 

Arzu ettiler ki sen yağcılık yapsan. Onları yağlasan, taptıklarına, alçak maksatlarına, haksızlıklarına ilişmesen, olur desen, yalanlarına yağ sürsen diye istediler de onun için yalanlamaya kalkıştılar. Yoksa sen yağcılık edecek, maksatlarını yerine getirme arzularını devam ettirecek olsaydın, böylece sen de onların sapıklıklarına katılmış bulunsaydın فَيُدْهِنُونَo vakit yaltaklanacaklardı. Onlar da sana yağ çekecek, yalanı doğrulayacak, ne büyük, ne akıllı adam diyeceklerdi. Fakat sen onlara yağcılık yapmayıp doğruyu söylediğin, Allah'ın emrini, peygamberliğini bildirdiğin için öyle iftiraya kalkıştılar, bile bile yalan söylediler. Onun için sen onlara itaat etme, arzularına yağ sürme. İşte yüce ahlakın ilk prensibi budur. Demek ki dil, kalem kendilerine yemin edilmeye layık varlıklar olmakla beraber doğruyu söylemek için çalışmayan yağcı diller, yağcı kalemler ve onları dinleyenler büyüklükten, yüce ahlaktan, akıldan uzak ve itaat edilmeye layık olmayan zavallılardır. (E.H.Y.)

------------------------ 

~~68.9~
وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.9 - Veddû lev tudhinu feyudhinûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.9 - Arzu ettiler ki müdahene-yağcılık-yardakçılık, etsen, o vakıt müdahene edeceklerdi

------------------------ 

Mudil isminin nefsi emmare tutkunları istedilerki, onun istek arzularına uyarak görev yapasın, eğer öyle yapıp onların istikametinde hareket etseydin onlarda sana yağcılık yardakçılık yapacaklardı, ortada sorunları kalmayacaktı. Ancak Risaletin böyle bir uygulama yapması mümkün olmadığından nefsi emmare tutkunlarının beklediklerini bulamadıkları için seni inkar ettiler. 

Diğer yönden birey olarak Hakk ehli salikte, eğer nefsine biraz uysa nefsinin hükmü altına gireceğinden, yaptığı ibadetlerinin hiçbir hükmü kalmayacak yolundan olacaktır. Bu halin durumu çok görülmüştür, nefsi emmare ve kişide bulunan karşılığı olan mudil ismiyle ve ayrıca üç harflilerinde iştrakiyle, kişiye öyle gizli oyunlar oynamağa başlarlar ve sureta Hakk’tan görünerek hilelerini ortaya koyarlar ki adeta aldanmamak mümkün değildir. Ancak irfan ehli bunların hilelerinin farkında olduğundan onlara yaklaşamazlarlar. Çünkü onlar. (İsra-17-65) Ayet-i kerimesinin koruması altındadırlar.

~~17.65~
اِنَّ عِبَادٖى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفٰى بِرَبِّكَ وَكٖيلًا
~ ~ ~

17.65 - İnne ıbâdî leyse leke aleyhim sultânün, ve kefâ birabbike vekîlâ. 
17.65 - Doğrusu o benim kullarım yok mu! Senin onlar üzerine hiç bir saltanatın yoktur, vekîl ise rabbın yeter. 

Cenâb-ı Hakkın esmalarından biri de “vekil” esmasıdır. Kul-salik, gerçek mana da Rabb-ına sığındığı zaman onun vekili Hakk’tır, vekili Hakk olanın ise korkacak bir şeyi olmaz, çünkü Hakk’ta fani olmuş olduğundan, zaten kendine ait bir varlığı da kalmadığından, ona vekil olan Rabb-ıdır. 

Bu Ayet-i Kerîmeye, Kur’an-ı Kerîm okuma, irfani tekniği içinde bakıldığında, Ayet-i kerimenin, “İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultânün,” e, kadar olan bölümü “zati”dir. Ve bu bölümde hayal vehim ve üç harflilere karşı lâtif alemde, abd’ın korunduğu babında Zat-i güvence verilmektedir.

“Ve kefâ birabbike vekîlâ.” Bölümü ise Zatın abdine sıfat, “Rububiyyet” mertebesinden, esma mertebesinde bulunan vekil ismi ile Ef’al mertebesindeki yaşamında maddi manevi güvence verilmektedir. Bu güvenceleri alıp idrak edip gerçek bir samiyyetle hayatını sürdürmeye çalışan bir abd’ın her iki dünyada mahrum ve mahzun olması mümkün değildir. 

“ İz- -T-B- “

------------------------ 

 

~~68.10~
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهٖينٍ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.10 - Ve lâ tutığ kulle hallâfim mehîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.10 - Ve tanıma şunların hiçbirini: çok yemin edici, değersiz

------------------------ 
 حَلاَّفٍÇok yemin edici çok yemin etmeye alışmış, eğriye doğruya yemin eder durur. Yemin bir zorunluluk ve kesin bir gereklilik halinde hakkı vurgulamak ve ortaya çıkarmak için yapılır, pek büyük bir vurgu gücüdür. Çok çok yemin edip durmak ise, onu hafife almak, kendi kendinin delilini çürütmektir. Gerçi Allah'ın ismini saygı ile çok zikretmek çok sevaptır. En büyük ibadettir. Fakat onu her şeyde bir destekleme aracı olarak kullanmak, sık sık şahit olarak çağırıp durmak ise Allah'ı anmak ve ona saygı göstermek değil, onun ululuk ve kutsallığına saldırmaktır. Onun için yemin eden kimse son bir zorunluluk halinde, onun şahitlik ve kefilliğine baş vururken bütün hakkından emin olacak şekilde düşüne düşüne titreye titreye başvurmalıdır. 

Yoksa o yemin o kimsenin saygısızlığını ve yüce Allah'ın ululuğunu tanımadığını, yeminin son derece kutsal tutulması gereken ve hakkın ortaya çıkarılması, güvenliğin yerleştirilip sabitleştirilmesi için her yolun kesildiği en son noktada baş vurulacak en son ve biricik destekleyici güç olduğunu ve onu hafife alanın bütün yasal güvenliği çiğnemiş ve dolayısıyla kendi vicdanında kendine dahi hayat hakkı bırakmamış olacağını duymadığını, düşünmediğini gösterir. Bu ise yeminin hükmünü tanımamak demek olan yeminsizlikten اِنَّهُمْ لاَۤ اَيْمَانَ لَهُمْ“Onların yeminleri yoktur.” (Tevbe, 9/12) kriteri ile ifade edilen manadan daha bayağı bir çelişkidir. Destek almak için başvurduğu en büyük gücün zayıflığını ilan ederek kendini yıkmaktır. Onun için bu, gerek inanç, gerekse amel bakımından her kötülüğün kaynağıdır. Bunu anlamak için burada her fenalığın başında sayılmasını düşünmek yeter. Bundan dolayı insan kesin olarak bildiği hakta dahi çok çok yemin etmekten sakınmalıdır. Zira düşüncesizce yemin eden, yalan yere yemin etmeye de alışır. Doğruya eğriye yemin etmeye alışmış olanlarda ise şu niteliklerin hepsi bulunabilir.
 مَه۪ينٍalçak, görüşü ve düşüncesi önemsiz, bayağı düşünür, kendi kendini küçük düşürür, yalancı, değersiz, her kalıba dökülür, her fenalığa sürüklenir. (E.H.Y.) 

------------------------ 

~~68.10~
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهٖينٍ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.10 - Ve lâ tutığ kulle hallâfim mehîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.10 - Ve tanıma şunların hiçbirine: çok yemin edici, değersiz 

------------------------ 

Boşu boşuna çok yemin eden kimselerin hükümsüz ve değersiz yeminlerini tanıma. 

Kur’an-ı Kerîm de biri zati ve biride beşeri olmak üzere iki tür yemin vardır. Yemin aynı zaman da “ahid-söz vermedir” Ef’al aleminde de yemin ve ahid biri imani ve bir inkari olmak üzere iki türlüdür. 

Zat-i İlâhi yeminler, “vettin vezzeytun…… -incire ve zeytine” yemin olsun ve diğerleri gibi. Bu yeminler Allah’a ait olan yeminlerdir. 

İman ehlinin ahid ve yeminleri ise. 

Diyanet Meali:
Fetih. 48.10 - Sana bîat edenler ancak Allah'a bîat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir.
 

Ve benzeri diğer Ayet-i Kerîmeler’dir. 

İnkâr ehlinin yeminleri ise Araf Suresi, 21. ayet: (İblis) Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti.

Tevbe Suresi, 62. ayet: Sizi hoşnut kılmak için Allah'a yemin ederler; oysa mü'min iseler, hoşnut kılınmaya Allah ve elçisi daha layıktır. “ İz- -T-B- “

------------------------ 
وُفْفَغُوو
هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمٖيمٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.11 - Hemmâzim meşşâim binemîm. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.11 - Gammaz, koğuculukla gezer
------------------------ 
Koğucu: Şunu bunu ayıplar, yerer, arkasından çekiştirir, kötüleyip ayıplayarak bizler, iğneler, dürtüştürür, bizleyici, mahmuzlayıcı.

Koğuculukla gezer, hafiyelik, boşboğazlıkla yaşar. (E.H.Y.) 

------------------------ 

هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمٖيمٍ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.11 - Hemmâzim meşşâim binemîm. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.11 - Gammaz, koğuculukla gezer
------------------------ 

Hemmâz-Gammaz-Koğucu lâf taşıyıcı. Meşşâi-Çok gezen-yürüyen-lâf taşıyan. Binemîm-kötülük-düşmanlık-bozgunculuk yapan. 

Bunların hepsi nefsi emarenin ahlâklarından dır. Gammazla-mayı, lâf taşımacılığını dedi koduyu, kişileri birbirine düşürmeyi, aslı olmayan konuları gerçekmiş gibi başkalarına çok gezdirmeyi hayalinde ürettiklerini gerçekmiş gibi başkalarına da kabul ettirmeye çalışması, onun bilinen hallerindendir. “ İz- -T-B- “ 

------------------------ 

NOT= Buradan sonraki ayet-i kerimelerin sadece Elmalılı Hamdi Yazır Meali: verilecektir. 

------------------------ 

~~68.12~
مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ اَثٖيمٍ 
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.12 - Mennâıl lilhayri muğtedin esîm.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.12 - Hayır engeli, mütecâviz, vebâl yüklü 

------------------------ 
Hayır engeli, hiç hayra yaramaz. Son derece cimri olduğu gibi başkalarının yapacağı hayra da engel olur. Hayır düşmanı.
 مُعْتَدٍ
Sınır tanımaz, haddini aşkın, hakkına razı olmaz, hak yiyen,
 اَثِيمٍ
Günahtan vebalden çekinmez, günah yüklü,
 عُتُلّ
zobu kaba, saygısız, zorba, obur, bulduğunu çarpar yer, ölçüsüz ve yakışıksız sözler söyler, acımasız, des-pot.
 بَعْدَ ذٰلِكَ
Ondan sonra da yani bütün bu fena huyların arkasından da, onlarla beraber
 زَن۪يمٍ
bir delme takma, soyu takma, uydurma, yahut fenalıkla tanınan, edepsiz damgalı, yahut dalkavuk.
Zenim, “zeneme” den türetilmiştir. Zeneme, keçinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisinden küpeye benzer yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan asılı bırakılan sarkıntıya denir ki, her tarafa sallanır durur. Dilimizde o koyun veya keçiye küpeli denildiği gibi Arapça'da da zenim denilir. Burada bundan istiare edilmiştir ki, bu Türkçe'de en çok dalkavuk veya kulağı yirik yahut kulağı kesik yahut kulağı küpeli sözlerindeki mecaz manayı andırır. İbn Cerir'in tefsirinde açıklandığı gibi tefsirciler İbn Abbas ve diğerlerinden bu kelimenin tanıtımı hususunda şunları nakletmişlerdir: “Nesebi şüpheli, nesebi başkasının nesebine katılmış, piç, kötülükle tanınmış, kötü damgalı, damgalı kafir, çok zalim, aşağılık, fena huylu....” (et-Taberi, a.g.e., XXIX, 17.)
Buhari'de bu surenin tefsirinde Mücahid ve İbn Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir: 

------------------------ 
 عُتُلٍّ بَعْدَ ذٰلِكَ زَن۪يمٍ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

68.13 - Utullim bağde zâlike zenîm. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.13 - zobu, sonra da dakma (zenîm) 

------------------------ 
“Zenim, Kureyş'ten kulağında, bazı koyunların kulağındaki küpeyi andırır sarkıntı gibi sarkıntı bulunan bir adamdır.” (Buhari, Tefsiru Sureti 68/1.) İbn Cerir ve İbn Merduye de bu manada rivayet etmişlerdir. Fakat “bunun çalışarak elde edilen bir şey olmayıp yaratılıştan var olan bir şey olduğuna göre yerilen huylar arasında sayılmaması gerektiği halde, nasıl olur da huyların en yerileni, en aşağısı sayılır?” diye bir soru sorulduğunda bunun manasında bir müşkillik bulunduğunu söylemiş ve çözümünde duraksamıştır. Fakat yine Alusi'nin açıklamasına göre, bu özellik söylediğimiz gibi hem doğal hem sonradan kazanılmış olabileceği için, bunu sonradan elde edilmiş bir özellik olarak anlamak veya mecazi manaya almak daha uygun olur. Onun için diğer manalarla izah edilmiştir. Sonra aynı soru, kişinin kendi yapması olmadan ona katılan ve ondan ayrılmayan diğer özellikler hakkında da sorulabilir. O halde gerek ayeti ve gerek rivayeti bu özelliğin sonradan kazanılmış olması noktasından ele alarak anlamak gerekir. Bundan dolayı «
زَن۪يمٍ in dalkavuk yahut küpeli alçak manasında olması uygun düşer. Bunlar herhalde bir « عُتُلٍّün yani kaba, saygısız, acımasızın arkasındadır. Yahut utüll, kendisi de öyledir demek olur.
Konu fena huylardan, alçaklıklardan sakınmak ve onların sembolü olup da o yola sevkedebilecek olanların ardına düşmemekle ilgili ahlaki ve sosyal bir konu olunca, tefsirciler gayet renkli ve zengin olan bu Kur'an kelimelerini anlayıp anlatarak irşada çalışmışlardır. Zira Kur'an o fenalık sembollerine itaat etmemeyi emrederken, Kur'an tertibinin güzellik ve inceliğine bir leke kondurmamak üzere onları her birinin sırasıyla çok beğenip takındığı şatafatlı bir tavır ve eda içinde deste deste mimleyerek süzgeçten geçirmiş ve bunlara uyanların, hepsinden aşağılık olduğunu göstermek üzere de “soysuz”u hepsinin sonuna takarak, hepsini bir küll halinde fırlatıp atıvermiştir.
Tefsirciler bunlarla belirli bir şahıs kastedilip edilmediğini araştırmakla uğraşmışlar ise de doğrusu Ebu Hayyan'ın dediği gibi ayette açık olan budur ki: Bu nitelikler belirli bir şahıs için değildir. Başta
 كُلَّ حَلاَّفٍ
“her çok yemin edici” buyrulmasından da açıkça anlaşıldığı gibi belli ve özel bir şahıs kastedilmeyerek hem her birinden hem de bu tür insanların hepsinden birden sakındırılmaktadır. Geçmişi olduğu gibi geleceği de kapsar. Burada
 لاَ تُطِعْ
“itaat etme” yasağı tekil olarak öncelikle fertlere yöneltilmiş olmakla beraber, uyulmaması istenilen bu niteliklerin bütünüyle bireye ait olması şart değil, bireylerden meydana gelen bütünü, o özellikte bulunan herhangi bir toplumu kapsayacak şekilde ifade edilmiştir. Ancak toplum vicdanı kendini bireylerde göstereceği ve birey olmadan toplum manası mücerred (soyut) bir fikirden ibaret kalacağı için, fikir ve düşünceler bireylerden başlayarak yürütülür. Şimdi, “böyle bir ferde veya topluma, akıllı bir kimsenin itaat etmesi nasıl düşünülebilir?” denilecek olursa, böyle denilmesine sebep olan gerekçe şöyle açıklanıyor: 

------------------------ 
 اَنْ كَانَ ذَامَالٍ وَبَن۪ينَ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.14 - En kâne zâ mâliv ve benîn.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.14 - Mal sahibi olmuş ve oğulları var diye 

------------------------ 

Mal sahibi olmuş ve oğulları var diye yani servet kazanmış ve kuvveti var, belki bir faydası dokunur veya kötülüğünden sakınılır diye itaat etme, başka bir sebeple itaat edilmeyeceği öncelikle bellidir. Aklı olan ve on-ların ahlakında bulunmayan bir kimsenin onlara başka bir nedenle itaat etmesine ve bir çıkar elde etme gayesiyle doğruyu bırakıp onlar seviyesine inmesine ihtimal yoktur. Şu kadar var ki onun servetinden veya gücünden kişisel olan veya olmayan bir fayda veya zararından korunmak maksadıyla yağcılık yapmayı uygun görenler bulunabilir. Fakat kişisel istifade maksadı güdenler, onlar da bu “alçak” ve “soysuz” kavramlarının ifade ettiği mana kapsamına girmiş olacaklarından burada bu ihtimal de ortadan kalkmaktadır. Olsa olsa bir hayra yaramak ve kötülüklerinden korunmak ümidi kalır. Oysa bunlar ha-yır sahibi değil, hayır engelidirler. Kendi çıkarlarını gözetmeden, istedikleri gibi sürüklemeyi kurmadan bir lokma vermezler. Kötülüklerinden korunmak için öylelerine yağcılık edenler kendilerini daha büyük bir kötülüğün kucağına atmış olurlar. Büyük ahlak sahibi ise birçok eziyete, sıkıntıya ve yoksulluğa katlanır, sabır ve tahammül eder de onlara itaat ve yağcılık edecek kadar küçülmez. Hak yolunda hayır kapılarının açılabilmesi için öncelikle o engellere göğüs germeye çalışır.
“Her kim bir zengine sırf malından dolayı saygı gösterirse, dininin üçte ikisi gider.” anlamındaki bir hadis-i şerif de, bu ayetin ifade et-tiği mana kapsamına girer. « اَنْ كَانَ , « لاَنْ كَانَ demektir. Bunun, ken-dinden önceki veya sonraki cümlelere bağlanması hususunda birkaç izah şekli vardır. Birisi önceki kısma bağlı olup açıkladığımız gibi yukarıdaki “itaat etme” emri ile ilgilidir. Birisi de “zenim”e veya “hal-laf”tan “zenim”e kadar birbirine bitişik olarak hepsiyle ilgili olmak üzere illet-i gaiyelerini de göstermiş olmasıdır ki, onlar neticede mal ve oğul sahibi olmak için bu kötülükleri işlerler demek olur. Birisi de kendinden sonraki kısma ait olmak üzere takdir edilen “kibirlendi” fiiliyle veya gelecek olan
 قَالَ(dedi) fiiliyle ilgi olmasıdır. Bu durumda mana şu olur: Onlardan birisi mal ve oğul sahibi olduğu için gururlandı, burnunu şişirdi de 

------------------------ 
 اِذَا تُتْلىٰ عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاط۪يرُ اْلاَوَّل۪ينَ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.15 - İzâ tutlâ aleyhi âyâtunâ kâle esâtîrul evvelîn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.15 - Karşısında âyetlerimiz okunurken «eskilerin masalları» dedi

------------------------ 

Ayetlerimiz, karşısında okunduğu zaman “evvelkilerin mitolojisidir dedi. (En'am, 6/25. ayetin tefsirine bkz.) 

------------------------ 

 سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.16 - Senesimuhû alel hurtûm. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.16 - Haberiniz olsun ki biz onlara belâ vermişizdir.

------------------------ 

Yakında biz onu, o hortumun üzerinde damgalayacağız. Burada “burun” yerine “hortum” denilmesi, yukarda takdir edilmiş olduğunu söylediğimiz kibir ve gurur fiiline işarettir. “Burnu büyümek,” “burun şişirmek” gibi kibir ve gururdan kinayedir. Sonra hortum fil ve domuz burunlarında kul-lanıldığı ve yüze, burna damga ve dağ en çirkin şeyler olduğu için, bu sözde onu büyük bir şekilde aşağılama manası vardır. Onun için Hz. Peygamber hayvanların bile yüzlerinden damgalanmasını yasaklamış ve bunu yapana lanet etmiştir. Yüzde burun ise en önde olduğu için en göze batan, ilk sakınılması gereken ve şeref ve onur işareti sayılan ve ondan dolayı en muhterem secde yeri olan bir uzuvdur. Hatta bazıları, “yüz güzelliği burundadır” demişerdir ki şairin şu beyti bundandır:
Yiğidin güzelliği burnundadır, burun zinetsiz iken. Artık ona bir "ben" de zinet olduğu zaman nasıl, ne kadar güzel olur, bir düşün. (Müellif)
Kısacası hortumunu dağlamak, damgalamak; bizim kullandığımız “burnunu kırmak” deyiminde olduğu gibi son derece aşağılamaktan kinayedir ki nasıl olursa olsun, gerek maddi olsun, gerek manevi; gerek dünya ile ilgili olsun, gerek ahiretle ilgili olsun. Bununla beraber burada işin önce dünya ile ilgili yönü anlatılmak üzere buyruluyor ki: 

------------------------ 

~~68.17~
اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.17 - İnnâ belevnâhum kemâ belevnâ ashâbel cenneh, iz agsemû leyasrimunnehâ musbihîn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.17 - Haberiniz olsun ki biz onlara belâ vermişizdir. O bağ sahiblerini belâlandırdığımız gibi; o sıra ki yemin etmişlerdi; sabah olunca onu mutlaka divşireceklerdi.

------------------------ 
 اِنَّا بَلَوْنَاهُمْKuşkusuz biz onlara bir bela verdik. Yani mal ve oğullarına güvenip de öyle diyenleri, o yalanlayıcıları belaya düşürmüş, bir sınava sokmuşuzdur. O mal ve çocuklar onlara bir fitne, bir felaket kesilir. Nitekim peygamberliğin ilk yıllarında Mekkeliler öyle ahlaksızların sözlerine uyarak Allah'ın ayetlerini yalanladıkları ve peygambere eziyet ve sıkıntı vermede ısrar ettikleri için Allah Resulü:
 اَللّٰهُمَّ اشْدُدْ وَطْاَتَكَ عَلٰى مُضَرٍ وَاجْعَلْهَا سِن۪ينَ كَسِن۪ى يُوسُفَ
“Allah'ım, Mudar'a vereceğin belayı şiddetlendir. Onlara Yusuf'un seneleri gibi kıtlık ver.” (Buhari, Ezan, 128, İstiska, 2, Cihad, 98, Enbiya, 19, Tefsiru Sureti, 44/2; Müslim, Münafikun, 40, Mesacid, 294, 295; Ahmed b. Hanbel, I, 380, 431, 441, II, 239, 255, 270; Ebu Davud, Vitir, 10; Nesai, Tatbik, 27; İbn Mace, İkamet, 145; Darimi, Salat, 216.) diye dua etmiş; Allah da onları yedi sene kıtlık kuraklık içinde ezmiş, belalarını vermişti. O mal ve çocukların yaratılmasındaki hikmeti bilmeyen ve onu hayrı için sarfederek şükredecek yerde hayra engel olmak ve hakka karşı burun şişirmek için toplayanlara onların bir iyilik ve lütuf değil, birer bela olduklarını tanıtmıştı ki, burada o haber verilerek bir uyarıda bulunulmaktadır. Ve bunun, sade onlara ait bir tesadüften ibaret olmayıp önce ve sonra uygulanması gereken bir kanun olduğunu misal ve hikmeti ile son derece sade ve fakat pek derin manalara değinerek açıklamak üzere şöyle buyruluyor:
 كَمَا بَلَوْنَاۤ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ
Nasıl ki o cennet sahiplerini bir bela ile sınamıştık. Burada cennetten maksat, dünya cenneti, güzel bağ ve bostan demektir. Daha derin bakışla da vatan demektir. Elif-lam ile «
اَلْجَنَّةِ
yalnız burada böyle dünya cenneti manasında kullanılmıştır. Zira verilen misalin gösterdiği gibi bu hikaye Araplar tarafından bilinirmiş. “Cennet sahipleri”nden maksat, o bağı kullanma hakkı ve yetkisi bulunanlar, ellerinde tutup idare edenlerdir. Bunun Kehf Suresi'nde
 وَدَخَلَ جَنَّتَهُ
“Ve bağına girdi.” (Kehf, 18/35) ayetinde olduğu gibi bir tek kişi misali ile getirilmeyip
 اَصْحَابُ الْجَنَّة
“bağ sahipleri” diye çoğul kipiyle ortak bir mülk misali olarak getirilmesi, bireysel mülkün idaresinden ziyade toplum ve vatan kavramları açısından yapılmış bir temsil olduğunu gösterir.
Hikayenin, en meşhur rivayetlerde özeti şöyledir: Yemen'de San'a'-ya yakın Savran denilen yerde dinin emirlerine uygun hareket eden bir adamın güzel bir bağı vardı. Ona iyi bakar, ondan Allah hakkını yerine getirirdi. Derken vefat etti, bağ çocuklarına kaldı. Onlar ise insanları onun hayrından istifade ettirmediler ve Allah hakkını kıskanıp cimrilik yaptılar. Sonuç yüce Allah'ın anlattığı gibi oldu:
 اِذْ اَقْسَمُوا
O zaman bela vermiştik ki yemin etmişlerdi. Hikayeye bu şekilde önce yeminlerinden başlanmasında önemli nükteler vardır. Birincisi her sosyal bir işin bir akit ve sözleşme ile başladığını ve bundan dolayı neticede kar ve zararın da ona bağlı bulunduğunu anlatır. İkincisi, yukarıda
 كُلَّ حَلاَّفٍ
“her çok yemin edici” sözü en başta söylenmiş olduğu gibi burada da ondan başlanmış ve ettiği yeminin ne demek olduğunu ve giriştiği sözleşmenin ne dereceye kadar kendi ilmi ve gücü kapsamına girdiğini iyi düşünmeden kesin yemin ile bir işi üstüne almaya kalkışanların yalan yere yemin etmiş ve ondan dolayı başlarını nasıl belaya sokmuş oldukları gösterilmiştir. Çünkü bunlar şuna yemin etmişlerdi:
 لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِح۪ينَ
Her ne olursa olsun, kesinlikle sabahleyin o cenneti kesecekler.
Sarm, bağ kesmek, üzüm ve meyve devşirmek anlamına geldiği gibi, bir şeyi kökünden kesip tamamen ayırmak anlamına da gelir. Bunlar gönüllerince bağın kendisini değil, meyvesini devşirmeyi kastetmiş olsalar da yeminlerinde şöyle demişlerdir: “Vallahi o bağı sabahleyin mutlaka ve kesinlikle keseceğiz”. Oysa bu tamamen kendi ellerinde değildi. Gerek o bağın gerek kendilerinin sabaha çıkıp çıkmayacaklarını öyle kesin bir şekilde bilemezlerdi. 

------------------------ 
 وَلاَ يَسْتَثْنُونَ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.18 - Ve lâ yestesnûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.18 - Bir istisna da yapmıyorlardı

------------------------ 

Bir istisna da yapmıyorlardı. “İnşaallah”, “Allah izin verirse” yahut “sağ salim sabaha çıkarsak”, “bir kaza ve belaya uğramazsak” gibi bir şart, ilerisi için hesaba katılan bir kayıt koymuyorlardı. Çok kuvvetli ve kararlı olmak için yeminlerini yerine getirememek ve bu yüzden felakete uğramak ihtimallerini düşünmüyorlar, bir dönüm noktası bulunmasını istemiyorlardı. Yahut kendilerinden başka kimseye bir şey vermek istemiyorlar, onu kendilerinden başka birisinin kesebileceğini hesaba katmıyorlardı. Öyle kesin bir şekilde konuşup karar vererek uykuya yatmışlardı. 

------------------------ 
 فَطَافَ عَلَيْهَا طَاۤئِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَاۤئِمُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.19 - Fetâfe aleyhâ tâifum mir rabbike ve hum nâimûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.19 - Derken ona rabbından bir dolaşan dolaşıvermişti onlar uyuyorlardı
------------------------ 

Fakat onlar uykuda iken Rabbin tarafından bir dolaşıcı, dolaşan ilahi bir emir, bir afet o bağın üzerinden her tarafını dolaşıverdi. Bir rivayete göre bağın bulunduğu vadiden bir ateş çıkıp o bağı kökünden yakarak kavurup bitirivermişti. 

------------------------ 

فَاَصْبَحَتْ كَالصَّر۪يمِ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.20 - Feasbehat kessarîm. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.20 - Sabaha kadar o bağ sırıma dönüvermişti
------------------------ 

Derhal o cennet gibi bağ, sabaha kadar sırıma dönüvermişti.
Sarim, tamamen kesilmiş veya kesik demektir. Meyvesi kesilmiş bağa, ürünü biçilmiş tarlaya, gecenin bir parçasına, hiçbir şey bitirmeyen kumluk bir yere de denilir. Burada birinci manada olabilirse de sonraki manalardan biriyle o bağın meyvesinin değil, kendisinin kökünden kesilip yanmış, kül gibi karara kalmış olduğu rivayet edilmiştir. Demek ki yemin ettikleri iş olmuştu, fakat gönüllerindeki gibi ve kendileri tarafından, lehlerine değil; hatırlarına getirmedikleri bir şekilde aleyhlerine olmuştu, henüz haberleri yoktu.

------------------------ 
 فَنَادَوْا مُصْبِح۪ينَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.21 - Fetenadev musbihîn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.21 - Derken sabaha yakın birbirlerine seslendiler

------------------------ 

Derken sabahleyin birbirlerine seslendiler. 

------------------------ 

اَنِ اغْدُوا عَلٰى حَرْثِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَارِم۪ينَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.22 - Enığdû alâ harsikum in kuntum sârimîn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.22 - Haydin kesecekseniz harsinize irkence koşun dediler. 

------------------------ 

Haydin, kesecekseniz ürününüz üzerine erkence koşun, dediler. Bunda iki hata ediyorlardı. Birisi o bağı yalnız kendileri yetiştirmiş, sade onların ekimi, kültürü imiş gibi,
 حَرْثِكُمْ
“ürününüz” diyorlar, sonra da
 اِلٰى حَرْثِكُمْ
“ürününüze” demiyorlar da
 عَلٰى حَرْثِكُمْ
“ürününüz üzerine” diyorlar. Onu ekin biçer gibi kesip bitirmek niyetiyle, düşmanın üzerine saldırır gibi kıymak kararıyla aleyhine yürüyorlar, çünkü ondan kimseye bir şey bırakmak istemiyorlar, son derece hırslı hareket ediyorlar. Onun için
 فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ
hemen fırladılar, giderken gizlli gizli birbirilerine mızıldaşıyorlardı. 

------------------------ 

اَنْ لاَ يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْك۪ينٌ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.24 - El lâ yedhulennehel yevme aleykum miskîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.24 - Sakın bu gün aranıza bir miskîn sokulmasın diyorlardı
------------------------ 

Sakın, bugün üzerinize bir yoksul sokulmasın diyorlardı. Hiç düşünmüyorlardı ki dün birbirleriyle sözleşirken birbirlerinin gönüllerini ancak yemin ederek rahatlatabiliyorlar, biricik güvenceyi onda buluyorlar, ondan kuvvet alıyorlar, ortaklık ve toplumlarını onunla kurabiliyorlardı. O bağ ve ekine ve onun ürünlerini toplamaya nail olabilirlerse yine bu sayede nail olabileceklerdi. Düşünmeleri gerekirdi ki o bağ ve ürün, kendilerinden önce onu onlara veren ve onlar uyurken onu gözetecek olan Allah'ındır. Onda bir Allah hakkı, Allah'ın yoksul kullarının nice hakları var-dır. O yoksulları gözetmek, bu iyiliği bilme alameti olmak üzere Allah için onlara efendilik etmek, hem o bağı bozmaya giderlerken öyle despotça hareket etmeyip mümkün olabildiği kadar onlardan bir kıs-mına da yararlanma imkanı vermek, hırs ve zorbalıkla bağlarına düş-man çoğaltacaklarına ona gözleri takılabilecek olan fakirleri, babaları zamanında olduğu gibi az çok gözeterek hayırlarını isteyen duacılar, bekçiler yetiştirmek ve bunun kendileri için bir görev olduğunu unutmamak gerekirdi. Oysa onlar uykuda iken bağın ne olduğunu, ne duruma geldiğini hiç hesaba katmayarak fırlamışlar, “Sakın yanınıza bir fakir sokulmasın.” diyerek, bunu da kimse işitmesin diye seslerini dahi kıskanır bir şekilde fısıl fısıl, mızır mızır birbirlerine uyarıda bulunarak hızla gidiyorlardı. 

------------------------ 

وَغَدَوْا عَلٰى حَرْدٍ قَادِر۪ينَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.25 - Ve ğadev alâ hardin gâdirîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.25 - Sırf bir men'a güçleri yeterek erkenden gittiler.
------------------------ 

Ve sade bir engellemeye güçleri yeterek, yani hızlı bir engelleme ve zorbalığa, sırf bir hırs ve öfkeye güçleri yeterek erkenden gittiler. Demek ki topluluğun hızı ve despotluğu bireyden daha kuvvetli ve daha dehşet vericidir. Evet öyle gittiler, varacakları yere vardılar ama sonu ne oldu? İşte şu şaşkınlık, şu yoksunluk, şu pişmanlık oldu: 

------------------------ 

 
 فَلَمَّا رَاَوْهَا قَالُواۤ اِنَّا لَضَاۤلُّونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.26 - Felemmâ raevhâ gâlû innâ ledâllûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.26 - Vakta ki o bağı gördüler, biz, dediler: her halde yanlış gelmişiz

------------------------ 

“Fakat bahçeyi gördüklerinde, biz her halde yanlış gelmişiz, yok, biz mahrum edilmişiz dediler”.
Böyle şaşırdılar önce yalnız yollarını şaşırdıklarına hükmettiler, sonra da cezaya uğradıklarına, engel olmak istedikleri yoksullardan ziyade yoksun bırakıldıklarına hükmettiler. Hayal kırıklığı ile o andan ve gelecekten bütün ümidi kesip ümitsizliğe düştüler. 

------------------------ 

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.27 - Bel nahnu mahrûmûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.27 - Yok biz mahrum edilmişiz
------------------------ 

Eğer içlerinde aklı erer ölçülü davranan bir kişi bulunmasa idi o ümitsizlik içinde kalacaklar, o yoksunlukla inleyip gideceklerdi. Lakin içlerinde, önceden görüşünü açıklaması istenmemiş bir ortancaları, yani aralarında aklı erer, hakkı bilir, zorbalığı sevmez, bela karşısında şaşırıvermez, ölçülü davranan birisi vardı. O vakit o

------------------------ 

~~68.28~
قَالَ اَوْسَطُهُمْ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.28 - Gâle evsetuhum elem egul lekum levlâ tusebbihûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.28 - Ortancaları (en mu'tedilleri) demedim mi size: tesbîh etseydiniz

------------------------ 

evsatları dedi. Burada evsat “ortanca” demek değildir. Üç veya beş kişiden ibaret imişler de bir en ortancaları varmış şeklinde anlamamalıdır. İbn Cerir'in İbn Abbas, Mücahid, Katade ve Dahhak'ten rivayet ederek açıkça belirttiği şekilde Bakara Suresi'nde وَكَذلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا “Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık.” (Bakara, 2/143) ayetinde vasat, adaletli manasına olduğu gibi burada da onun üstünlük ismi olarak en doğru, en haktanır, en hayırlı, başka bir tabirle “en ölçülü” davranan demektir. (et-Taberi, a.g.e., XXIX, 22.) Bundan dolayı bir toplum içinde baştan kıymeti bilinmemiş, söylediği dinlenmemiş bir şahsın kıymetini gösterir. Demek ki mesele, toplumu yok sayan aşırı bireycilerin, zorbaların, bencillerin zannettiği gibi ne sadece yalnız kalmada; ne de bireye hiç değer vermek istemeyen aşırı toplumcuların zannettikleri gibi yalnız toplumdadır. İkisi arası bir ılımlılık noktasındadır. Ruh ile beden gibi bireyin ortaya çıkışı toplumda, toplumun ayakta durması bireyde, başta ve sonda ikisinin en uygun durumu, kıvamı haktadır. Onun için bireyler hakkın birliğine dayanarak bir sözleşme yapmadan toplum meydana getiremediler, aynı zamanda sözleşme ve hareketlerinde doğruluk ve adaletin hakkını gözetmedikleri için de başarılı olamadılar.
İşte içlerinde bunu bilen bir fert dedi ki: اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ لَوْلاَ تُسَبِّحُونَ

Demedim mi size? Tesbih etseydiniz ya! Yüce Allah'ın kusursuzluğunu tanısanız, onun eksiklikten uzak bir Allah olduğunu, egemenliğini kimseye vermeyeceğini; alçaklığı, haksızlığı, zorbalığı sevmediğini bilseniz, hakkı gözetseniz, istisna yapsanız da zorbalığa sapmasanız. Bu, “vaktiyle beni niye dinlemediniz?” diye benlik sevdasıyla yapılan sadece bir sitem değil, bu kez düştükleri ümitsizlikten kurtarmak ve ümitsizlikle Allah'a zulüm yakıştırmak gibi, ona karşı daha büyük bir küfür ve günaha düşmekten sakındırmak için sitem tarzında, edilen hatayı hatırlatarak tevbe etmeye ve uyanmaya bir çağrıdır. Bu sebeple uyandılar. Önce dinlemedikleri öğüdü bu kez gördükleri felaket içinde dinlediler de, 

------------------------ 
 قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَاۤ اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.29 - Kâlû subhâne rabbinâ innâ kunnâ zâlimîn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.29 - Sübhansın ya rabbena! Dediler: bizler doğrusu zalimlermişiz 

------------------------ 

ey Rabbımız! Seni noksan sıfatlardan uzak tutarız. Bizler doğrusu zalimlermişiz dediler. Böyle Allah'ın noksanlıklardan uzak olduğunu söylediler ve kendi zalimliklerini, dü-şüncesiz yeminleriyle, yemin ederken istisna etmemek ve fakirlere bakmamaya kesin karar vermekle kendilerine yazık etmiş olduklarını itiraf ettiler. Bununla da kalmadılar, dağılıp gidivermediler. Daha çok tevbe edip pişmanlık duyarak salih kişi olmaya yüz tuttular ve 

------------------------ 
 فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَلاَوَمُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.30 - Feakbele bağduhum alâ bağdıy yetelâvemûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.30 - Sonra döndüler kendilerine levm ediyorlardı 

------------------------ 

bir kısmı bir kısmına dönüp birbirlerini kınadılar. Gösterdikleri aşırılık ve ihmalden dolayı karşılıklı görüşme ve müzakereler yaparak her biri teker teker “ben şu kusuru ettim”, “sen şöyle yaptın” diye kendi kendilerini kınayıp pişmanlıklarını anlattılar. Ze-mahşeri şöyle der: “Çünkü kimi ettikleri zulmü güzel göstermiş ve ona teşvik etmiş, kimi onu kabul etmiş, kimi sakınılmasını emretmiş, ayıplamış, kimisi bunu emredene karşı çıkmış, kimisi razı olmadığı halde susmuş.” (ez-Zemahşeri, a.g.e., IV, 145.) Nihayet şöyle karar verdiler de 

------------------------ 

~~68.31~
قَالُوا يَا وَيْلَنَا اِنَّا كُنَّا طَاغٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.31 - Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ tâğîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.31 - Yazıklar olsun bizlere, bizler doğrusu azgınlarmışız

------------------------ 

 قَالُوا
dediler ki:
 يَا وَيْلَنَاۤ اِنَّا كُنَّا طَاغ۪ينَ
yazıklar olsun bizlere, bizler gerçekten azgınlarmışız, cezayı hak etmişiz, bütün kusur bizim, Rabbimiz her yönden noksan sıfatlardan uzak, o halde öyle bir Rabbin kulu olan bizler niye ümidimizi keselim, niçin tevbe ile ona yüz tutmayalım, onu, o gelip geçici cenneti kusurumuzdan dolayı aldı ise biz samimiyetle ona yüz tuttuğumuz takdirde o bize onun yerine daha iyisini veremez mi? 

------------------------ 

 عَسٰى رَبُّنَاۤ اَنْ يُبْدِ لَنَا خَيْرًا مِنْهَا اِنَّاۤ اِلٰى رَبِّنَا رَاغِبُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.32 - Asâ rabbunâ ey yubdilenâ hayram minhâ innâ ilâ rabbinâ râğıbûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.32 - Ola ki rabbımız bize onun yerine daha hayırlısını vere, her halde biz bütün rağbetimizi rabbımıza çeviriyoruz

------------------------ 

Ola ki Rabb'imiz bize onun yerine ondan daha iyisini vere ki o asıl ahiret mükafatı, öyle gam keder ve beladan uzak olan Naim cennetidir. Dünyada hayra yarayarak ona vesile olacak olan da onun başlangıcı demektir. Bununla beraber onlar bu isteği bile samimiyetlerini göstermek için yeterli bulmadılar da en sonunda şöyle dediler:

Her halde biz ancak Rabbimizi arzulayıcıyız, bütün istek ve arzumuzu sadece ona çevirdik. Ona, onun rızasına ermek, bundan böyle hep onun için çalışmak isteriz. Verir, vermez; ona karışmayız. O artık O’nun bileceği bir şeydir. 

------------------------ 

كَذٰلِكَ الْعَذَابُ وَلَعَذَابُ اْلاٰخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.33 - Kezâlikel azâb, ve leazâbul âhırati ekber, lev kânû yağlemûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.33 - İşte böyledir azâb ve elbette Âhıret azâbı daha büyüktür, fakat bilselerdi. 

------------------------ 

İşte böyledir azab. Bilenleri, bilmeye ve anlamaya yatkın olanları böyle dünyada uyandırır, yola getirir, hakka teslim ettirir, daha büyük tehlikeden korunmasına ve daha büyük hayra ermesine vesile olur. Yüce Allah'ın bela vermesinin acı azap ile cezalandırmasının hikmeti de budur.

Ve elbette ahiret azabı daha büyüktür. Mala değil, canadır. Geçici değil, sonsuzdur. O bir kez başa geldikten sonra uyanmanın faydası olmaz. Onun farkına varıldıkça şiddeti artar. O, o kadar büyük ve şiddetlidir ki içine düşen kurtulmaz. Onun insanı uyandırmasının faydası dünya azabı gibi bizzat içine düşülmesinde değil, içine düşülmezden önce bilinmesinde, uzaktan bilinip dünyada iken korunulmasındadır. Evet ikisi de kesin bir uyanış faydası taşımakta, meydana gelmeden önce ilim ve iman ile önüne geçilerek korunabilmek hususunda ortaktır. Dünya azabı da fiilen meydana geldikten sonra olmasın olmaz. Bundan da korunmak ancak önceden bilinip mümkün olduğu kadar çaresine bakılarak sakınılmakla olur. 

Bununla beraber bu her nasıl olursa olsun geçer. Bu şekilde ilerisi için deneye dayanan bir ilim ile uyanık olma faydası bırakır. Fakat ahiret azabı sondur. O, deneye gelmez. Artık bütün deneyler onda tükenmiş, neticesini vermiş bulunur. Bundan korunmak, meydana geldikten sonra deneme ile değil, Mülk Suresi'nde geçtiği gibi işitme ve akıl ile haber verene iman ve işitilen, görülen dünya azaplarının acılığından, karşılaştırma yapmak suretiyle parçadan bütüne giden bir temsil ile bilinir. Onun için hem haber verilmiş, hem misal verilerek temsil yapılmıştır. 

Fakat bilselerdi. Bunlara “eskilerin masalları” diyen ve kendilerine mal ve çocukları ile bela verilmiş olan o yalanlayıcılar o dünya azabını gördükten sonra olsun bunu bilselerdi, o cennet sahiplerinin cennetlerinden mahrum olduktan sonra en hayırlılarının kadrini bildikleri, uyarısını dinledikleri gibi bunlar da Peygamberin duyurduğu ayetleri dinlerler, o kötü huylardan vazgeçerler, imana gelir, bütün istek ve arzularını Allah'a çevirerek o büyük ahiret azabından korunmaya çalışırlardı.
Bu cennet sahiplerinin daha sonlarının ne olduğuna gelince, bu Katade'ye sorulduğunda, sorana, “bana zor bir görev yükledin, demiş, yani “İşin bu yanı ayette açık açık belirtilmemiş, gaybla ilgilidir, bilmi-yorum.” demek istemiştir. Mücahid'in ise, “Tevbe ettiler, Allah da kendilerine daha hayırlısını verdi.” dediği nakledilmiştir. İbn Mes'ud (r.a)'dan da şöyle rivayet edilmiştir: “Bana öyle ulaştı ki onlar çok ihlaslı davrandılar. Yüce Allah da oların bu doğruluğuna mükafat buyurdu da onun yerine öyle bir cennet verdi ki, ona “el-Hayevan” denilir. Onda öyle bir üzüm olur ki, bir salkımını bir katır götürür.” 
 وَاِنَّ الدَّارَ اْلاٰخِرَةِ لَهِىَ الْحَيَوَانُ
“Ahiret yurdu ise, işte gerçek hayat odur.” (Ankebut, 29/64) ayeti düşünülürse hayatın kendisi demek olan “el-Hayevan”ın ahiret yurdunun ismi olduğu anlaşılır. Şu halde İbn Mes'ud'dan gelen bu rivayetin manası, onlara sonraki samimiyetlerine karşılık Allah sonsuz hayat olan Ahiret cennetini verdi, demek olur. Bunlar “cennet” kelimesinin başına belirlilik takısı olan « الgetirilmek suretiyle اَصْحَابُ الْجَنَّةِ“ O cennetin sahipleri” denilmesinin sebebi de onların bu güzel akıbetlerinin olması gerektir.
Değil mi ki onların sonu ancak Allah'a dönmek ve onu arzulamakla neticelendirilmiştir. O halde şu gelen ayet, onların da akıbetlerine işareti kapsar:

اِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ Şüphesiz takva sahipleri için” Ahiret azabının büyüklüğüne karşılık sevap ve mükafatının da büyüklüğünü açıklayan bu ayet, yukarıdaki
 اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ“onlara bela verdik” ayetine karşılık olarak daha yukardaki
 وَلاَ تُطِعْ“itaat etme” yasağının illeti yerine geçen ilahi bir vaaddir. Yani o yalanlayan inkarcılara, o kötü ahlakların sembolü olan bireylere, toplumlara uymada Allah'tan kortun. Çünkü bir taraftan biz onlara dünyada bela vermişizdir, o malları, oğulları, o cennet gibi yurtlar onlara kalmayacaktır. Uyanık olmadıkları takdirde ahiret azabı daha büyüktür. Diğer taraftan da, takva sahiplerine, yani inkardan, günahtan ve kötü ahlaklardan ve bu gibilere uymaktan sakınıp Allah'ın azabından korunan takvalı kimselere özeldir.
 عِنْدَ رَبِّهِمْRablerinin katında, O'nun birlik huzurunda جَنَّاتِ النَّع۪يمِ
Naim cennetleri gam ve kederden, bela ve sıkıntıdan uzak katıksız nimet ve mutluluk bağları, bostanları ki, o takva sahibi kişiler dünyada ona iman ederek ve vicdan rahatlığının zevkini tadarak ve o gayeye ermek için vazife şevki, temizlik neşesi, ibadet huzuru ve hakikat aşkıyla; ahirette ise yüce Allah'ın cemalini, ona kavuşmanın safasını ve O’nun razı olduğunu görmenin lezzetini hakka'l-yakin tadarak sonsuz nimetler içinde mutlu olurlar. 

------------------------ 

اَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِم۪ينَ كَالْمُجْرِم۪ينَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.35 - Efenec'alul muslimîne kel mucrimîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.35 - Ya artık, müslimleri mücrimler gibi kılar mıyız?

------------------------

Ya biz artık müslümanları yüzlerini ancak Allah'a tutmuş, esenliği düşünür, suç işlemekten korunur, güzellikle çalışır, temiz kalpli müslümanları hiç suç işleyenler gibi kılar mıyız? Gerçekte ikisinin akıbetlerini eşit yapar mıyız? Elbette suç işleyen akıbetini azap, müslümanın akıbetini Naim yapacağız. Burada müslüman mücrimin yani suç işleyenin karşılığı olarak zikredilmiştir.
Mücrim, suç işleyen demektir. Bunun başı da, suç işlemeyi vicdanen helal ve mübah saymaktır ki küfürdür. Böyleleri suç işlemekten ancak fiili bir engel karşısında çekinirler.
Müslim, bunun tam anlamıyla zıddıdır. Bunun imanı vardır. Suç işlemeyi vicdanında çirkin bilir, cezasına inanır; işlerse insanlık icabı bir hata ile veya zorunlu bir sebeple işler. Doğrusu inanmayanlar da suç işlemenin çirkin olduğunu bilir. Onun için kendisine karşı işlenen bir suça öfke püskürür fakat kendi yaptığını suç saymaz, hoş görür. Çünkü suçu hak gözüyle değil, kendi keyfine göre ölçer, kendi üstünde bir hak tanımaz. Aslında o suçun çirkinliği kendisine sonsuza kadar bir ceza olacağını hesap etmez. Ahirete inanmaz. 

Bunun bütün nedeni de verdiği hükümde yanılması, her hak ve yetkiyi kendisinde görmesidir. Tefsirlerin açıklamasına göre, Mekke'de kafirler şöyle demişlerdi: “Öldükten sonra her şey biter. Müslüman ile suçlu eşit olur. Biz dünyada fırsatı kaçırmayız, canımızın istediğini yapar, dilediğimiz gibi hüküm verir, zevkimize bakarız. Bu nedenle öldükten sonra müslümanlardan daha iyi ölmüş oluruz. Şayet Muhammed'in dediği o öldükten sonra dirilme varsa, biz zevkimizi peşin almış oluruz”.
İşte burada yüce Allah bunları şiddetle reddetmek ve kınamak için buyuruyor ki:

------------------------ 

مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.36 - Mâ lekum, keyfe tahkumûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.36 - Neniz var? Nasıl hukm ediyorsunuz?

------------------------ 

Neniz var? Yani aklınıza ve fikrinize ne oldu? Yahut neyinize, hangi delilinize, kuvvetinize güveniyorsunuz?

Nasıl hükmediyorsunuz?. Suçluları müslümanlardan daha iyi veya ikisini eşit nasıl tutuyorsunuz? Cezayı inkar eden, iyiliği ve kötülüğü bir sayan, suçluyu müslümandan ayıramayan veya daha iyi tutan nasıl hakim olur? 

------------------------ 
 اَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيه۪ تَدْرُسُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.37 - Em lekum kitâbun fîhi tedrusûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.37 - Yoksa size mahsus bir kitab var da onda şu dersi mi okuyorsunuz

------------------------ 
Yoksa size ait bir kitap, sade sizin için indirilmiş ilahi bir kitap var da,

onda şu dersi mi okuyorsunuz? 

------------------------ 
 اِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.38 - İnne lekum fîhi lemâ tehayyerûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.38 - Siz âlemde her neyi ıhtiyar ederseniz o her halde sizin olacak diye? 

------------------------ 

Siz bu alemde neyi beğenirseniz kesinlikle o sizindir diye, yahut her neyi seçerseniz kesinlikle lehinizedir diye, yahut her neyi hayır sayarsanız hakkınızdır diye yani sizin üstünüzde hükmedici bir hak, kendinizi uydurmaya mecbur olacağınız bir hakikat kanunu yok; “kün” yani “ol” emri sizin elinizdedir, her istediğinizi yaratır, her yaptığınız yanınıza kar kalır, hayır ve şer sadece sizin irade ve isteğinize göre olur diye yalnız size ait bir düstur mu var? Çünkü yüce Allah kendine özel olan bu hakkı kimseye vermemiş, indirdiği kitaplarda, hatta ne rivayet edilen hadis ve haberlerde, ne akılda tutunabilecek böyle bir delil, bir kural, bir ilim indirmemiştir. İndirse idi, o sevda ile geçen, bu alemi kimseye vermek istemeyen, bir an bile başlarının ağrımasını arzu etmeyen nice zorbalar, nice devletler, nice milletler, nice bireyler, nice “bana göreci”ler, nice uzun emel ve arzular peşinde koşanlar inleye inleye burayı bırakıp gitmemiş, arkalarından kötülükleri ile anılmamış bulunurlardı. Hem herkes de sizin gibi aynı düsturla mücadele eder, yine sizin dediğiniz olmazdı. Yoksa başkalarına bir kitap verilmemiş olduğu halde, size ait olmak üzere öyle bir ders veren bir kitap mı var? Var da ondaki nakle dayanarak mı böyle hükmediyorsunuz? 

------------------------ 

 اَمْ لَكُمْ اَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةُ اِلٰى يَوْمِ الْق۪يمَةِ اِنَّ لَكُمْ لَمَا

تَحْكُمُونَ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.39 - Em lekum eymânun aleynâ bâliğatun ilâ yevmil gıyâmeti inne lekum lemâ tahkumûn.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.39 - Yoksa size karşı üzerimizde Kıyamet gününe kadar sürecek yemînler, 

------------------------ 

teahhüdler mi var; Siz her ne hukm ederseniz her halde öyle olacak diye?

Yoksa sadece size özel olarak üzerimizde kıyamete kadar sürecek birçok yeminler, verilmiş sözler mi var? 

Ki sizin için, her ne hükmederseniz o kesinlikle öyle olackatır diye yani bugün size az çok bir hüküm ve yetki verdikse, kıyamete kadar hükmünüzün devam edeceğine, bütün şu anın ve geleceğin hakimiyetini de size teslim ettiğimize ve şu anda o küçümsediğiniz müslümanların yarın sizin üstünüze geçmeyeceğine ve bugün “bu böyledir” diye verdiğiniz hükmün kıyamete kadar yani sonsuza değin öyle olacağına dair size bozulması imkansız sonsuz bir söz mü vermiş olduk? Ne bilirsiniz ki bugün size tatlı gelen yarın acı gelmeyecek? Ne bilirsiniz ki bugün küçük diye hakimiyet altına aldığınıza yarın büyük diye boyun eğmeyeceksiniz? Ne bilirsiniz ki bugün “akılsız” dediğinize yarın, “amma da akıllıymış ha” demeyeceksiniz? Ne bilirsiniz ki bugün güldüğünüze yarın ağlamayacaksınız? O halde siz bugün suçluları beğeniyor, müslümanları beğenmiyorsunuz, müslümana lütufta bulunulmasından suçluya azap edilmesinden hoşlanmıyorsunuz, yahut iyi ile kötü-yü eşit, testiyi kıranla suyu getireni bir tutmak ve dolayısıyla müslü-manı akılsız suçluyu akıllı göstermek istiyorsunuz, gönlünüz böyle arzu ediyor diye, gerçekte Allah katında da öyle olduğuna nasıl hükmediyorsunuz? İyi ile kötünün eşit olmasını ne Kitap ile Sünnet ne de akıl kabul etmezken siz hangi belgeye dayanarak o hükmü veriyor, hangi kuvvet ile hak ve hakikatı değiştirmeye kalkışıyorsunuz? Öyle kendi kendinize hükümler veriyorsunuz. 

------------------------ 
سَلْهُمْ اَيُّهُمْ بِذٰلِكَ زَع۪يمٌ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.40 - Selhum eyyuhum bizâlike zeîm. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.40 - Sor bakalım onlara içlerinde ona kefîl hangisi?

------------------------ 

Ey Muhammed! Sor bakalım onlara, içlerinden hangisi imiş ona kefil. Ne akla ne nakle dayanan hiçbir delilin, hiçbir akıl ve düşüncenin kabul edemeyeceği öyle bir hükmün doğruluğuna içlerinden kefil olacak kimmiş? Yahut Allah'tan öyle bir söz alan ve bunu yapmayı üzerine alanlar kimmiş? 

------------------------ 

اَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ فَلْيَاْتُوا بِشُرَكَائِهِمْ اِنْ كَانُوا صَادِقٖينَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.41 - Em lehum şurakâé', felyeé'tû bişurakâihim in kânû sâdikîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.41 - Yoksa onların şerikleri mi var? O halde şeriklerini getirsinler, sadık iseler. 

------------------------

Yoksa kendilerinin birçok ortakları mı var? Onlara o hükümde katılan, gönüllerinin isteğine taklit yoluyla uyan birçok ortakları veya kendilerinin uydukları ilahları var da onlardan aldıkları kuvvet ile hak ve hakikati değiştirebileceklerini ve istedikleri gibi müslümanları suçlulara benzetmeye Allah'ı mecbur tutacaklarını mı iddia ediyorlar? 

Öyle ise ortakları ile gelsinler.

Eğer iddialarında doğru iseler! Çünkü dünya bir tarafa gelse Allah'ın bir hükmünü bozamaz, bir geçreği değiştiremez, hepsi hakkın karşısında aşağılanmaya ve kahrolmaya mahkumdur. 

------------------------ 

~~68.42~
يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطٖيعُونَ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.42 - Yevme yukşefu an sâkıv ve yud'avne iles sucûdi felâ yestetîûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.42 - O gün ki saktan bir keşf olunur ve secdeye da'vet edilirler o vakıt güçleri yetmez. 

------------------------ 

O gün hakkın emri şiddetlenip iş büyümeye başlar. Ayette geçen “sak” kelimesi, lügatta, topuktan baldıra doğru bacağın incik yerine denir. Bundan ağacın gövdesi gibi herhangi bir şeyin aslına da denir. Burada “Sak” mutlak olarak zikredilmiş olup herhangi bir şeye nisbet edilmemiştir. Fakat Buhari, Müslim, Nesai, İbn Münzir ve İbn Merduye, Ebu Said (r.a)'den şöyle bir hadis rivayet etmişlerdir: Peygamber (s.a.v) Hazretleri'ni dinledim, şöyle diyordu:
 يَكْشِفُ رَبُّنَا عَنْ سَاقٍ فَيَسْجُدُ لَهُ كُلُّ مُؤْمِنٍ وَمُؤْمِنَةٍ وَيَبْقٰى مَنْ كَانَ يَسْجُدُ فِى الدُّنْيَا رِئَآءً وَسُمْعَةً فَيَعُودُ ظَهْرُهُ طَبَقًا وَاحِدًا
“Rabbimiz sak'ını açar, derhal ona her mümin erkek ve kadın secde eder. Dünyada görsünler ve duysunlar diye secde eden kalır. O da secde etmeye gider, fakat beli tutulur kalır”. (Buhari, Tefsiru Sureti, 68/2, Tevhid, 24; Müslim, İman, 302; Darimi, Rikak, 83; Ahmed b. Hanbel, III, 17.) Bu hadiste ise Sak kelimesi, سَاقِهِ“onun sakı” şeklinde zamirle bir tamlama halinde zikredilmiştir. Bundan başka İshak b. Raheveyh Sened'inde, Taberani, Darêkutni Kitabu'r-Rü'yet'inde (Kitap beş cüzden oluşmuş bir risaledir. Bkz. Katip Çelebi, Keşf., II/1421) ve Hakim sahih diye ve İbn Merduye ve diğerleri de İbn Mes'ud'dan Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Allah kıyamet günü insanları toplar ve buluttan gölgeler içerisinde iner de bir seslenici şöyle seslenir: “Ey insanlar! Sizi yaratan, size şekil veren, sizi rızıklandıran Rabbiniz, sizlerden herbir insana dünyada taptığı, kendine veli tanıdığına gitsin.” der. Ve dünyada ilah tanıdıkları şeyler onlara görünür, şekilleriyle karşılarına dikilirler. Hz. İsa'ya tapanlara İsa (a.s.)'ın Şeytanı görünür. Uzeyr'e tapanlara da keza, hatta ağaç, odun ve taşa varıncaya kadar herbirinin taptığı kendilerine gösterilir. Müslümanlar da diz çökmüş, göğsüne doğru yaslanmış bir durumda kalır. Onlara da yüce Allah görünür ve kendilerine: “Siz niye herkesin gittiği gibi gitmiyorsunuz? denilir. Onlar, “Bizim, derler, bir Rabbimiz vardır ki henüz görmedik”. O vakit buyurur ki: “Siz Rabbinizi görseniz ne ile tanırsınız?” “Onunla bizim aramızda bir alamet vardır, görsek onu tanırız.” derler. “O nedir?” buyurur. Derler ki: “Sak'tan açar”. O vakit Rahman, Sak'ını açar, müminler hemen secdeye kapanırlar. Münafıklar ise sırtları tabak tabak (Tabak, bel kemiğinin herbirinin arasında oynak yerine gelen yufkaca kemiklere de denir ki tıpkı tıpkına, tabaka tabaka uyum noktaları demek olur. (Müellif).) içlerine şişler saplanmış gibi olur. (Hakim, Müstedrek, 4/590...) Bu gibi hadislerde nasıl olduğu kavranamayacak müteşabih bir anlam vardır ki yüce Allah onu zamanı gelince fiilen bildirecektir. Bizim anlayacağımız: “Sak'ın açılması” gerçeğin ortaya çıkması, insanlardan dalgınlık perdelerini sıyırarak bir şiddet ve dehşetle, hakkın vereceği hükmün doğru yolda olanlara rahmet ve batıl yolda olanlara öfke saçarak görünmeyen alemden görünen aleme çıkmasını ifade eden ilahi bir işarettir ki nasıl olacağını şimdi anlatma imkanımız yoktur. Bu bakımdan burada da « ن gibi bir simge vardır. Fakat müteşabih ayetlere mana verme sevdasına düşen birtakım kimseler bunlardan Allah'ı cisim şeklinde gösterme ve onu başka bir varlığa benzetme, yani لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَىْءُ “Hiçbir şey ona benzemez.” (Şura, 42/11) ayetinin zıddına olarak Allah'ı cisimlere benzetme sevdasına kapılmışlar, gizemci sofilerden birtakımları da, bunun tam aksine bu ayeti dış manasına yorumlayarak hakiki olmayan bir görünme anında aynen öyle olacağına inanmışlardır. 

Zemahşeri der ki: “Sak'ı açmak, baldırı açmak tabirleri, durumun şiddeti ve belanın çetinliğini anlatmak için misal olarak verilen sözlerdir. Bunun aslı korku, dehşet ve hezimet anında ve örtülü kadınların kaçarken paçalarını sıvamaları ve o sırada baldırlarını açmaları meselesindendir.” (ez-Zemahşeri, a.g.e., IV, 146.)
Fahreddin er-Razi de şöyle der: Sak'ın tefsirinde dört ayrı izah şekli vardır:
Birincisi: Şiddettir. İbn Abbas'a bu ayetin tefsiri sorulduğunda şöyle demiştir: Size Kur'an'dan bir şey gizli geldiği zaman onu şiirde araştırın. Çünkü şiir Arab'ın Divan'ıdır. Şairin şu sözünü işitmediniz mi?
“Senin kavmin boyunları vurmayı bize gelenek haline getirdi. Savaş, bize, birden bire alevlendi”.
O gam, keder ve sıkıntı günüdür. Mücahid de İbn Abbas'tan bu günün, kıyametin en şiddetli anı olduğunu rivayet etmiştir. Dilciler bu anlamda birçok beyit rivayet etmişlerdir. Bunlar dilcilerin, “sak” kelimesinin şiddet manasında mecaz olarak kullanılmış olduğunu itiraf etmeleri demektir. Yüce Allah'a hakiki manada “sak” yani bacak isnat etmenin kesin delillerle imkansız olduğu bilindiğinden bunun mecaz olduğu ortaya çıkar. 

İkinci görüş: Bu, Ebu Said-i Dariri'nin görüşüdür. Bir şeyin sak'ı demek, onu ayakta tutan aslı demektir. Yani “durum aslında ortaya çıktığı, açıldığı gün” demektir. Kıyamet günü her şeyin hakikatleri ve asılları ortaya çıkacaktır.
Üçüncü görüş: Cehennem'in sakı veya Arş'ın sakı veya korkunç bir meleğin sakı demektir. Fakat ayet sadece bir sak'a işaret ediyor. Bunun hangi şeyin sakı olduğuna lafızda bir işaret yoktur.
Dördüncüsü: Müşebbihe'nin yani Allah'ı cisme benzetenlerin tercih ettiği görüştür ki, bunlar, “bu ayetten maksat Allah'ın sakıdır” demişlerdir. Oysa yüce Allah cisme benzemekten yücedir. İbn Mesud hadisi gibi gelen bazı rivayetleri bir cismin baldırı şeklinde anlamak batıldır ve ayette “sak” kelimesi belirli değil, belirsizdir. (Fahru'r-Razi, a.g.e., XXX, 94-95.)
Hatim demiştir ki:

“Harbin kardeşi, harbe alışıp onunla tanışmış savaşçı yiğit kişi, eğer harp onu ısırırsa o da harbi ısırır ve eğer harp paçalarını sıvarsa o da sıvar.”
İbn Rukayyat da şöyle demiştir:
“O dehşet, ihtiyara oğullarını unutturur ve gözden sakınılan namuslu hanım kızların baldırlarını açtırır.”
Şu halde
 يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ
ayetinin manası, “hakkın emri şiddetlenip iş büyümeye başladığı gün” demektir. Yoksa ne baldır vardır, ne de açma. Nitekim, kolları kesik fakat aynı zamanda cimri olan adam hakkında “eli bağlı” denilir. Oysa ortada ne el vardır, ne de bağ. Bu ancak cimrilik için söylenmiş bir meseledir. Burada Allah'ın insan gibi baldırı olduğu zannına kapılana gelince, bu onun kavrama yetisinin darlığından ve beyan ilmini iyi bilmediğindendir. Onun aldandığı şey İbn Mesud hadisindeki,
 يَكْشِفُ الرَّحْمٰنُ عَنْ سَاقِه۪
“Rahman, sak'ını açar.” kısmıdır. Oysa bunun manası, “Rahmanın emri şiddetlenip iş büyüdüğü zaman” demektir ki o da kıyamet günü 

اَلْفَزَعُ اْلاَكْبَرُ
“en büyük feryat” tır.
Bugün hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Çoğunluğun görüşü. Bugün kıyamet günüdür.
İkincisi: Ebu Müslim'in görüşüdür ki bugün kıyamet günü değil, dünyadadır. Ebu Müslim şöyle der: Bunun kıyamet gününe yorumlanması mümkün değildir. Zira bugünün özellikleri anlatılırken
 وَيُدْعَوْنَ اِلى السُّجُودِ
“secdeye çağrılırlar” buyurulmuştur. Oysa kıyamet günü ne ibadet, ne de yükümlülük vardır. Bundan maksat, ya kişinin dünyadaki son günüdür.
 يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰۤئِكَةَ لاَ بُشْرٰى
“Melekleri görecekleri gün, o gün müjde yoktur.” (Furkan, 25/22) buyrulduğu üzere melekleri müjdesiz olarak görürler. Sonra insanları görür, vakti gelince namaza çağırırlar kendisi namaza güç yetiremez. Çünkü o vakit
 لاَ يَنْفَعُ نَفْسًا ا۪يمَانُهَا لَمْ تُكُنْ اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ
“Daha önce iman etmemiş kimseye o gün imanı fayda vermez.” (En'am, 6/158) buyurulduğu üzere daha önceden imana gelmemiş bir nefsin o anda iman etmesi fayda sağlamaz. Yahut da hastalık, kocalık ve acizlik halidir. Oysa
 وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ
“Sağ salim kişiler oldukları halde secdeye çağrılıyorlardı”. O zaman bugün başlarında bulunan dertleri yoktu. İşte ya ölüm sırasında başlarına inip göz-leriyle gördükleri o korkunç olayın şiddetinden veya acizlik ve ihtiyarlıktandır. Şu bilinmelidir ki ayetin lafzını, Ebu Müslim'in dediği gibi yorumlamak mümkündür. Fakat onun, “Kıyamet gününe yorumlanması mümkün değildir.” demesi doğru değildir. Çünkü bu secdeye çağırma yükümlülük yoluyla değil, başa vurmak ve utandırmak içindir. Ve secdeye cağrıldıklarında ellerinden güçleri alınacak ve güçleri ile kendilerinin arasına bir set çekilmiş bulunacaktır ki, vaktiyle sağ ve esenlikte iken yaptıkları aşırılık ve kusurdan dolayı kederleri ve pişmanlıkları artsın.
Ebu Hayyan da der ki: Sak'ın açılması, olayın şiddetinden ve gittikçe büyümesinden kinayedir. (Ebu Hayyan, a.g.e., VIII, 316.) Mücahid şöyle demiştir: Bu şiddet, kıyametin ilk saati olup en kötüsüdür. Hadiste gelen
 فَيُكْشَفُ لَهُمْ عَنْ سَاقٍ
“Baldır onlara açılır.” (Buhari, Tefsiru Sureti, 68/2, Tevhid, 24; Müslim, İman, 302; Darimi, Rikak, 83; Ahmed b. Hanbel, III, 17.) ifadesi de yine o günkü şiddete yorumlanır. Bu Arap dilinde yaygın bir mecazdır. Hatim'in az önce geçen
beytinden başka, bir diğer şair şöyle der:
“Baldırını açan, kıpkırmızı, etleri ta dibinden yontan bir senede nefsime, nefsimin korkusuna ve atların yiyeceklerine saldırmalarına şaştım.”
Diğer bir şair de şöyle der:
“Paçasını sıvadı, saldırın. Harp size ciddileşti, siz de ciddileşin.”
Bir başka şair ise şöyle der:
“Devamlı bir kötülüğün kızıştığı ve harbin bizimle bir ayak üzerine dikildiği zamanın önünde sabredin, dayanın.”
Bir şair de demiştir ki:
“Savaş onlara paçasını sıvadı ve kötülükten barihler ortaya çıktı.” Barih, avcının sağında görünüp de soluna doğru geçen ava denir ki Arap bunu uğursuzluk sayardı. Burada “bevarih” yerine «
الصُّرَاح
 rivayeti de vardır ki, “açık” demektir.
İbn Abbas demiştir ki
 يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ
“o gün baldır onlara açılır” demek,
 يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ شِدَّةٍ
“o gün şiddet açığa çıkarılır, büyür” demektir. Ebu Übeyde de demiştir ki: Bu kelime, şiddet manasını ifade etmede kullanılır. “Çemrendi” yani kol, etek ve paçasını sıvadı manasına
 كَشَفَ عَنْ سَاقِهِ
denir. Bundan dolayı Arap kıtlık senesine
 كَشَفَتْ عَنْ سَاقِهَا
“bu sene paçalarını sıvadı” der. “Sak” kelimesinin belirsiz olarak getirilmesi de Zemahşeri'nin dediği gibi, alışılıp bilinen bir şiddetin dışında, bilinmeyen bir durumu göstermek içindir. (ez-Zemahşeri, a.g.e., IV, 147.)
 يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلىٰ شَىْءٍ نُكُرٍ
O çağırıcının, görülmemiş dehşetli bir şeye çağıracağı gün”(Kamer, 54/6) ayetinde olduğu gibi, “pek şiddetli korkunç bir durumun olacağı gün” denilmiş gibidir.
Bunlardan sonra biz de şunu kaydedelim ki:
Birincisi, herhangi bir isim tamlamasının asıl manası, bir şeyin diğer bir şeye ait olduğunu göstermektir. Burada tamlanan ile tamlayan arasında, bir bütün ile onun bir parçası arasındaki bir oranın varlığı gerekmez. Bu oranın özelliği, tamlanan ile tamlayanın durumuna göre ortaya çıkar. Onun için
 لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَىْءُ
“Hiçbir şey onun benzeri olamaz.”(Şura, 42/11) vasfını taşıyan yüce Allah'a nisbet edilen herhangi bir şeyde el, ayak, baldır, ev, ruh gibi bir benzetmeyi andırsın veya andırmasın, bunların hiçbirinde tamlayanın tamlananın par-çası olduğu anlamını çıkarmaya çalışmak doğru olmaz. Mesela “Allah'ın eli” tamlamasında, el'in Allah'ın bir parçası olduğu anlamını çıkarmak doğru olmaz. Zira yüce Allah cüzlere ve parçalara ayrılmaktan uzak bir tek varlıktır.
İkinci olarak, ayetin açıklanmasına delil olarak getirilen şiirlerde geçen “teşmir-i sak” ile “keşf-i sak” açıklamış oldukları gibi hakikat ve mecaz da aynı kaynaktan ve aynı manada olmakla birlikte, biz bunların aralarında, kullanılış şekillerine göre biraz bir fark da hissediyoruz. 

Teşmir-i sak, paçayı sıvamak veya çemremek, yerine göre toplanmak, hazırlanmak, sakıncalı bir şeyden korunarak ciddiyet ve özenle işe sıvanmak, şiddet göstermek anlamlarını ifade ettiği gibi, “keşf-i sak, veya “keşf an sak” örtülü bir hakikatin içerden dışarıya, aşağıdan yukarıya doğru bir uçtan kendini açık bir şekilde göze veya kalp gözüne göstermesi, kendini tanıtması anlamını ifade eder. Kuşkusuz bu, idrakin açıklığında bir şiddet ve heyecanın varlığını hissettirir. Fakat bu şiddetin bir korku veya arzu, bir güç veya zayıflık, bir elem veya lezzet ifade etmesi, ortaya çıkan bu hakikatin özelliği ile onu idrak edenlerin ona olan ilgilerine bağlıdır. “Harp baldırını açtı” ve “falan kahraman baldırını açıverdi” denilmekle “zafer baldırını açtı”, “murat bir uçtan kendini gösterdi”, “canan baldırını açıverdi” denilmesi arasında açıklık açısından bir fark olmaz ise de, ifade ettikleri etki ve heyecan açısından fark vardır. Onun için Neml suresinde
 وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقِهَا
“Belkıs baldırını açtı”(Neml, 27/44) buyrulduğu şekilde Belkıs'ın baldırını açması onun gücünü değil, zayıflık ve kusurunu anlatmıştı. Keşşaf'ın kısaca yapılan açıklamasında bu iki yöne de işaret vardır. Bir de Alusi'nin naklettiği üzere Abd b. Humeyd'in rivayet et-tiğine göre Rebi b. Enes demiştir ki: O gün örtünün kaldırılacağı, perdenin açılacağı gündür. Beyhaki de İbn Abbas'tan,
 ح۪ينَ يَكْشِفُ اْلاَمْرُ وَتَبْدُو اْلاَعْمَالُ
“Durumun anlaşılacağı, amellerin ortaya çıkacağı gündür.” (Süyuti, ed-Dürrü'l-Mensur, VIII, 254.) diye rivayet etmiştir.
Said b. Cübeyr bu ayette “sak” kelimesinin yüce Allah'a nisbet edilmesini kabul etmemiş ve bu ayetin manası sorulduğunda şiddetle öfkelenip şöyle demiştir: “Birtakım kişiler, yüce Alah kendi baldırını açar zannediyorlar. Oysa yüce Allah şiddetli durumu açıp ortaya çıkarır.” (Alusi, a.g.e., XXIX, 43.) O halde hadisi de bu şekilde anlamak gerekir. İşte bu sunduğumuz sebeplerden dolayı biz burada,
 يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ
ayet-i kerimesinde “keşf-i sak” tabirinden, müslümanın imanıyla beklediği ve suçlunun kaçındığı hakkın veya hak hükmün görünmeyen alemden görünen aleme kendini bir uçtan göstermeye başlaması manasını anladığımız gibi, bunun ortaya çıkardığı şiddet ve dehşet içinde de suçlulara sırf elem olan korkunç bir kahroluş ve ezilme, müslümanlara da aynı korkunç olay içinde murat kapısını açan albenili bir heves ve yücelik heyecanı seziyoruz. Çünkü suçluların bütün ortaklarıyla be-raber topuna şiddetli bir tehdit ve uyarı olan bu ayet, müslümanlara bir vaad ve müjde olmak üzere Peygamber'e hitap edilirken söylenmiştir. 

 فَلْيَاْتُوا
gelsinler” emri,
 يَوْمَ
(gün) sözüyle ilgilidir. Yani “o gün gelsinler” demektir.

 اُذْكُرْ
“hatırla” gibi, metinde söylenmemiş olan bir fiille veya daha sonra gelecek olan
 تَرْهَقُهُمْ
“onları saracak” fiili ile alakalı da olabilir. Buna göre manayı şöyle özetleyebiliriz: Gelsinler, yahut haber ver ki gelecekler, o kıyamet günü ki şimdi bakışlardan gizli olan hakkın hükmü görünmeye, hakikat perdesi aşağıdan yukarıya açılmaya, müslümanların arzu ettiği, suçlulara ise düşüklük ve felaket olan gaye bir uçtan kendini göstermeye başlayacak.
 وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ
Ve secdeye çağrılacaklar. Hakka boyun eğmek istemeyen, istedikleri gibi hüküm verip fenalıktan korunmayan, istedikleri gibi yaşamayı arzu eden o suçlular, inkarcılar, ortaklarıyla beraber birer birer veya alay alay, “Kalkın bakalım vaktiyle tanımadığınız hakkın emrine boyun eğin, teslim olun, tam bir hürmet ve saygıyla secdeye kapanın, yüzlerinizi yere koyun, haddinizi anlayın.” diye zelil etmek ve kınamak için çağrılacaklar. O zaman secdeye kapanmak için can atacaklar
 فَلاَ يَسْتَطِيعُونَ
fakat güçleri yetmeyecek. Ne başlarını kaldırabilecekler, ne bellerini eğebilecekler; belleri kazık kesilmiş, 

------------------------ 

~~68.43~
خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.43 - Hâşiaten ebsâruhum terheguhum zilleh, ve gad kânû yud'avne iles sucûdi ve hum sâlimûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.43 - Gözleri düşmüş, kendilerini bir zillet sarmış bulunur, halbuki o secdeye onlar sağ sâlim iken da'vet olunuyorlardı. 

------------------------ 

gözleri korku ve saygıyla dolu, işarete bile güçleri yetmeyecek şekilde düşkün
 
kendilerini bir zelillik saracak da saracak. Oysa vaktiyle dünyada başları esenlikte iken o secdeye çağrılıyorlardı. İsteyerek secde etmeleri ve boyun eğmeleri kendilerine teklif olunuyordu da onu kabul etmiyorlardı, o esenliğin kıymetini bilmiyorlar, gönül hoşluğu ve istekleriyle secdeye yanaşmıyorlar, Allah'a boyun eğmenin mükafatına, neticede bunun tadına inanmıyorlar, suçluları müslümanlardan akıllı sayıyorlardı.
İşte o vakit başlarında bu dert yok iken gönül hoşluğu ile yapmadıkları o secdeye bugün ister istemez can atacaklar ama, kımıldanmaya güçleri kalmıyacak, gittikçe büyüyen bir düşkünlükte hiçbir şey elde edememiş, kahrolmuş olacaklar. 

------------------------ 

~~68.44~
سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ فَذَرْنٖى وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهٰذَا الْحَدٖيثِ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.44 - Fezernî ve mey yukezzibu bihâzel hadîs, senestedricuhum min haysu lâ yağlemûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.44 - O halde bana bırak bu sözü tekzib edenleri, biz onları istidrac ile çıkarır, bilemiyecekleri cihetten yuvarlarız.

------------------------ 

O halde bana bırak bu sözü yalanlayanı, bu Kur'an'a inanmayan, eskilerin masalları diyen, secde etmenin ve Allah'a ibadetin gerekli olduğuna inanmayan, ahiret azabını inkar eden, suçlular cezalandırılmaz, takva sahiplerine mükafat verilmez sanan, o büyük ahlakın kıymetini bilmek istemeyen, hakkın kendini göstereceği bir gün gelmez zannedip de nasıl isterse öyle hüküm veren kimselerin herbirini bana bırak. Yani sen onların yaptıklarından etkilenme, çekinme, dediklerine aldır-ma da görevini yapmaya bak ey Muhammed!
Biz onlara bilemeyecekleri bir yönden neticede kötülüklerine sebep olan bir yükselme veririz, haklarında iyi zannettikleri aldatıcı bazı servetler, kuvvetler, zevkler vererek ve onları gittikçe artırıp hızlandırarak hiç hissettirmeden derece derece azap uçurumuna, çeker, bilemeyecekleri bir yönden yuvarlarız. 

------------------------ 

~~68.45~
وَاُمْلٖى لَهُمْ اِنَّ كَيْدٖى مَتٖينٌ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.45 - Ve umlî lehum, inne keydî metîn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.45 - Ve ben onların ipini uzatırım, çünkü fendim sağlamdır. 

------------------------ 

 Ve ben onların iplerini uzatırım, istediklerine bırakıvermişim gibi mühlet veririm, onu kendilerince iyi bir iş, bir kar zannederler, zevklerine göre günahlara dalar, sevinir oynarlar. Artık kurtulduk, öyle gideceğiz zannına kapılırlar, belki ipi koparırlar da kaçarlar diye korkmam.
 اِنَّ كَيْد۪ى مَت۪ينٌÇünkü tuzağım sağlamdır, ilmim her şeyi kuşatmıştır, aldığım önlem sağlamdır. Her an her durumlarını bilir, tam sırası gelince iplerini çekiverir, kendilerine verdiğim hızla onları bir anda yuvarlayacağım yere yuvarlarım. 

------------------------ 

~~68.46~
اَمْ تَسْپَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.46 - Em tes'eluhum ecran fehum mim mağramim muskalûn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.46 - Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da mı cereme vermekten ezilmişler? 

------------------------ 

 Yoksa onlardan bir karşılık mı istiyorsun da, onlar ceremeden, ağır ağır borçlardan ezilmişler? Yani onlar yok yere ceza çekmekte ağır borçlar altında ezilmekte bulunuyorlarsa sen onlara Allah'ın emirlerini ileterek yaptığın öğüt ve yol göstermeden dolayı bir ücret istiyorsun da onun için mi ezilmişler? Onun için mi sana kin besliyorlar? Hayır senin mükafatın Allah'a aittir. Onların borçlanmaları ve çektikleri ceza ve bela, kendi akılsızlıkları, ahlaksızlıkları, beyinsizce davranışları sebebiyle ve uydukları ortaklara aldanmaları yüzündendir. O halde kendi sapıklıklarını, kendi zararlarını bu şekilde olsun takdir edip imana gelmeleri gerekirken, sana kin besleyip düşmanlık etmeleri sırf kendi düşüncesizliklerindendir. 

------------------------ 
 اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.47 - Em ındehumul ğaybu fehum yektubûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.47 - Yoksa gayb yanlarında da onlar mı yazıyorlar?

------------------------

Yoksa gayb (yani gizli olan, bilinmeyen şeyler) onların yanında da, artık onlar mı yazıyorlar. Yani Al-lah'a ait olan gayb ilmi onların yanında, Levh-i Mahfuz'u yazan yüce kalem onların elinde de artık her şeyin kaderini, olup olacak olayları onlar mı yazıyor, işledikleri suçların, Allah'ı inkar etmenin ve ona ortak koşmanın günah olmayıp sevap ve doğru olduğunu deftere on-lar mı yazıyorlar ki bu şekilde akla ve kitaba uymaz hükümler veriyor, zulümler ediyor, henüz gayb aleminde olan ilahi hükmün, tepelerine ineceği günden çekinmiyorlar.
Bu iki ayet yukarda geçen
 اَمْ لَكُمْ كِتَابٌ
ve
 اَمْ لَكُمْ اَيْمَانٌ
ayetlerine bağlı olmakla beraber manayı toplayıp, ta surenin başındaki 
 وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
ayetine kadar götürmüş ve bu suretle “kalem”den maksadın da gayb ilminden olmuş, olacak her şeyin kaderini yazan ilahi kalem olduğunu anlatmıştır.

------------------------ 

~~68.48~
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ اِذْ نَادٰى وَهُوَ مَكْظُومٌ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.48 - Fasbir lihukmi rabbike ve lâ tekun kesâhıbil hût, iz nâdâ ve huve mekzûm. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.48 - O halde sabret rabbının hukmüne de sahib-i hut gibi olma, hani öfkeye boğulmuş da nida etmişti.

------------------------

فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَO halde Rabbinin hükmüne sabret. On-ları hemen yok edivermeyip mühlet vermesine ve seni tükenmez mükafata kavuşturmak için o büyük ahlak ile büyük dayanıklılık ve katlanma gerektiren nebilik ve resullük görevini yerine getirmek için sıkıntılara sokmasına sabret ki, bunlar onun hükmü, o kalemin yazısıdır. Sabır et de, ilerde vereceği yapma ve yürütme hükmünü bekle. Çünkü o hakikatını gösterecek, ilahi hükmü ortaya çıkaracaktır.
 وَلاَ تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِBalık sahibi gibi olma. Balık sahibi, Saffat suresinde فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ “Nefsini kınamış bir haldeyken balık onu yuttu.” (Saffat, 37/142) buyrulduğu üzere Yunus (a.s)'dur.
El-Hut, karnında Yunus (a.s)'un hapsolduğu meşhur olan balıktır ki, ona “en-Nun” da denilir. Nitekim Enbiya suresi
 وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى ف۪ى الظُّلُمَاتِ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
“Zü'n-Nun'u da hatırla. Hani o öfkelenerek gitmişti de, kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde: “Senden başka hiçbir ilah yoktur, seni bütün noksanlıklardan uzak tutarım. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum” diye dua etmişti.”(Enbiya, 21/87) ayetinde Yunus (a.s)'a Zü'n-Nun denilmişti. “Zu” da bilindiği gibi “sahib” manasınadır. Bazıları “Zu” nun “Sahib”ten daha beliğ ve fasih olduğunu söylemişlerdir. Zü'n-Nun denildiği zaman, Yunus (a.s)'ın ona mahkum kalmayıp onun sıkıntısından kurtuluşu; “Sahib” denildiği zaman da o balığın içinde bulunması durumlarına işaret edilmiş oluyor. Onun için Enbiya suresinde övülürken “Zü'n-Nun”, bu surede ise ona benzemekten nehyedilirken “Sahib-i hut” diye isimlendirilmiştir. Burada “hut” ve “Nun” kelimelerinin ikisinin de balık manasına gelmesi itibariyle, bu ayet ile surenin başındaki “Nun”a dolaylı yoldan bir işaret yapılmış demektir. Bundan bazıları « نۤdan maksadın bu “hut” olduğu görüşüne varmışlardır. Fakat öyle olsaydı burada “Sahibu'n-nun” denilmek uygun düşerdi. Demek ki maksat o olmamakla beraber dolaylı yoldan ona bir işaret de vardır. (Yunus kıssası hakkında Ve's-Saffat suresi 139-148. ayetlere bkz.)
Kısacası, yüce Allah'ın ilk kalem ile yazdığı kadere sabret, o eziyetlere dayan da yarın için vereceği hükmü gözet, sabırsızlıkla kavmine kızıp öfke ile karanlıklarda hapse düşen Yunus gibi olma. Hiçbir şekilde onun gibi olma değil, ancak şu durum ve vakitteki Yunus gibi olma.
 اِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌHani bir zaman o, mekzum, öfke ile nefesi tıkanmış bir halde seslenmişti..
 لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
“Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni noksanlıklardan uzak tutarım. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.” diye inlemişti. Bununla beraber burada maksat kime ve nasıl seslendiğini anlatmak değil, yalnız öfke ile boğulacak bir halde seslenmiş olduğunu anlatmaktır. 

------------------------ 
 لَوْلاَۤ اَنْ تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبّه۪ لَنُبِذَ بِالْعَرَآءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.49 - Levlâ en tedârakehû niğmetum mir rabbihî lenubize bil arâi ve huve mezmûm. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.49 - Rabbından bir ni'met yetişmiş olmasa idi ona, elbette o fazaya fena bir halde atılacaktı.

------------------------ 

Eğer Rabb'inin nimeti ona yetişmiş olmasa idi tevbe etmeyi ve pişman olarak Allah'ı tesbih etmeyi içine doğdurup duasını kabul etmek suretiyle yardım etmeseydi
 
herhalde o boşluğa, çıkarıldığı açıklığa, alana fena bir halde atılacaktı. Gerçi sonsuza kadar balığın karnında kalmayacak, her nasılsa atılacaktı, lakin iyi, övülmüş bir şey olarak değil; yerilmiş olarak, fena bir halde atılacaktı. Demek ki onun oraya düşmesi ve düşmesine sebep olan öfkesi ve sabırsızlığı doğal olarak iyi bir şey değildi. 

------------------------ 

فَاجْتَبٰیهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحٖينَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.50 - Fectebâhu rabbuhû fecealehû mines sâlihîn. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.50 - Fakat rabbı onu ıstıfa buyurdu da salihînden kıldı.
------------------------ 

Fakat Rabbi onu seçti. O huyda bırakmadı, arıttı, yardımıyla derleyip topladı, süzdü, yerilmiş olmaktan korudu, öfkeden, tasadan kurtarıp yeni baştan vahyine nail eyledi.
Onu salih (yani iyi) kullarından kıldı, yüzbinlere Peygamber olarak ve şefaat için gönderdi, onları bu sebeple azaptan kurtarıp faydalandırdı da kendisini salih kul olmada olgunluğa ermiş peygamberlerden kıldı. Demek ki her şey gaybı bilen Rabbinin yazısı ve hükmü ile meydana gelir ve o bir şey takdir ederken asıl irade onun olmakla beraber, geleceği şu içinde bulunduğumuz ana, içinde bulunduğumuz anı geçmişe bağlayan ve her yaşanmakta olan anı gelecekte bir sonuca doğru götüren ve aynı zamanda insanlara da takdirine göre bir yetki veren ve bu şekilde her konuya kendi özelliğine göre iyi veya kötü neticeleri gerekli kılan, bunun da her anı yine onun hükmüne bağlı olan bir düzen vardır. Kainat bu şekilde hakkın kaleminin yazdığı ve yazacağı satırlardan ortaya çıkan bir manadır. Onun için Peygamber olma nimetine kavuşmuş Yunus'un bir öfkesi kendisini balığın karnında hapse düşürdü. O öfke ile kalsaydı az daha istenmeyen kötü bir akıbete düşecekti. Fakat Rabb'ı ona o öfkeye karşı bir de nimet vermişti. O nimetin hayrını, öfkesinin kötülüğüne galip getirerek Rabb'ı onu kurtardı ve bu suretle o öfke huyundan süzüp nimetiyle esenliğe çıkararak tam anlamıyla onu salih bir kul yaptı. Öfke veya sabır gibi hallerin bir ucu yüce Allah'ın takdirinde olup bir ucu da insanın iradesine bağlanmıştır. O halde o büyük ahlakın sahibi ve daha büyük nimete kavuşmuş biri olarak süzülmüş ve arınmış olan sen ey Muhammed Mustafa! (s.a.v) Yunus gibi sabırsızlık etme de Rabbinin bugünkü hükmüne sabret. Görevine tam bir dayanıklılıkla devam edip yarınki hükmünü gözet, gör ki o yüce kalem gaybda neler yazmış, hak ve gerçek nasıl ortaya çıkacaktır.

------------------------ 

~~68.51~
وَاِنْ يَكَادُ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِاَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ اِنَّهُ لَمَجْنُونٌ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.51 - Ve iy yekâdullezîne keferû leyuzligûneke biebsârihim lemmâ semiuz zikra ve yegûlûne innehû lemecnûn. 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.51 - Ve gerçek o küfr edenler o zikri işittikleri vakıt az daha seni gözleriyle kaydıracaklardı, bir de durmuşlar o her halde bir mecnun diyorlar. 

------------------------ 

Gerçekte o inkarcılar, Allah'ın nimetlerine nankörlük ederek ayetlerine yalan deyip seni yalancı çıkarmaya kalkışan ve durumları ve huyları anlatılan Mekke kafirleri,

o zikri, Allah tarafından öğüt olarak okuduğun Kur'an'ı işittikleri vakit, az daha seni gözleri ile kaydıracaklardı. Onun yüksekliğini öyle hissetmişlerdi ki kıskançlıklarından az daha nazar değdirecekler, aç ve kem gözlerinin kötülükleriyle ellerinden gelse seni yok edeceklerdi. Demek ki öfkenin bedende bir hükmü ve tesiri olduğu gibi, gözlerin de karşılarındakine bakışlarına göre, iyi veya kötü bir hükmü vardır. Kimi elektrik gibi dokunur, çarpar, mıknatıslar, manyatize eder; kimi tutkun olur, kimi de aldığı etkiyle kıskançlığından bir öfkeye düşer, türlü türlü suikastlara, tuzaklara kalkışır ki maddi veya manevi bunun hangisi olursa olsun hedefine ulaştığında göz isabet etmesi, göz değmesi veya nazar denilen şey olur. Bunun hakkında uzun uzadıya sözler söylenmiş, inkar edenler ve böyle bir şeyin olduğunu kabul edenler olmuş ise de biz detayına gerek duymayarak bu kadarla yetiniyoruz. Nasıllığı ne şekilde olursa olsun gözdeğmesi vardır. 

Allah korusun, göze batmak tehlikeli bir şeydir. Allah koruyacağı kulları için gözdeğmesine karşı bir siper yapar. İnanmayanlar bu sure ile veya bundan evvel Kur'an'ı ilk işittikleri zaman onun nazmı ve manasıyla edebi güzelliğinin yüksekliğini ve peygamberin ona nail olmasını son derece kıskanmış ve hemen hemen yiyecek gibi bütün bakışlarını ona dikmiş, onu kaydırmak istemişler, bu onların o derece dikkat nazarlarını çekmişti. Öyle iken
bir de durmuşlar, o herhalde bir deli diyorlar, şaşkınlıklarından kendi kendileriyle çelişkiye düşüyorlar. Böylece gözlerinin zehirini kendilerine döküyorlar. 

------------------------ 

~~68.52~
وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.52 - Ve mâ huve illâ zikrul lil âlemîn. 

Diyanet Meali:
68.52 - Hâlbuki o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.52 - Halbuki o halis bir zikirdir bütün ukalâ âlemleri için

 وَمَا هُوَ اِلاَّ ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ
Oysa o Kur'an sade onlara ait değil, bir zikir, bir öğüttür bütün alemler için, bilinç ve algısı olan bütün akıllılar alemleri için. Yalnız temiz akıllı olmayanlardır ki ondan yararlanacak yerde aleyhinde bulunarak kendilerine zarar vermiş olurlar. Nihayet bir inilti içinde inler inler giderler. (Razi; "Bu ayeti okumanın gözdeğmesine bir deva olduğu Hasen'den rivayet edilmiştir." der. (Müellif); Fahru'r-Razi, a.g.e., XXX, 100.)
İşte « نۤ ile başlayan Kalem suresi, لِلْعَالَم۪ينَin sonunda yine bir “nun” ile sona ermiş bulunuyor. Alemlerin Rabbi olan yüce Allah yazan, okuyan ve dinleyenleri zikretmeye ve düşünmeye muvaffak kılsın. (E.H.Y.)

------------------------------------------------------------------- 

 Elde kalem ile başladığımız bu yolculuğumuzu da, gönülde kalem ile, başka limanlara açılmak üzere şimdilk bitirmiş olalım. Terzi Baba da ki gönül yolculuğumuz sırasında, bizlere verdiği sağlık sıhhat ve gayretten dolayı rabb’ımıza şükrederiz. (T. B.)

------------------- 

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

İmanın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------ 

İmanın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (208+125=333)
