# Gökyüzü İnsanları Araştırması (Cilt 2)

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/gokyuzu-insanlari-arastirmasi-cilt-2
**Sayfa:** 276

---

Gönülden esintiler 

GÖKYÜZÜ İNSANLARI

ARAŞTIRMASI 

 Uzay. Samanyolu.

İz. TERZİ BABA

NECDET ARDIç

213-CİLT-1-

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (213) NECDET ARDIÇ

İz-TERZİ BABA 

“ İz- -T-B- “Es Selâm En Necat“

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok No 5 Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0533) 7743937

terzibaba13@gmail.com www.terzibaba13.com

İÇİNDEKİLER...........................................................(3) 

Ön söz......................................................................(5)

Bismillâhirramânirrahîm..............................................(6) 

30-06-2024-Tekirdağ bayram ziyareti özet sohbeti.........(7) 

Tecelli ve zuhurda vücûd mertebeleri...........................(10) 

Tecelli ve zuhurda vücûd mertebeleri, A’ma.................(15) 

Zat, Ahadiyyet.........................................................(16) 

Vahidiyet.................................................................(17) 

Ulûhiyyet Zat mertebesi............................................(18) 

Zulmet....................................................................(20) 

A’yân-ı Sabite..........................................................(25) 

Rahmaniyet sıfat mertebesi........................................(27) 

Rububiyyet Esma mertebesi.......................................(32) 

Âlemi Misal/Misaller âlemi..........................................(37) 

Melikiyyet: âlemi şehadet..........................................(43) 

İnsân-ı Kâmil...........................................................(45) 

Şehadet âlemi..........................................................(46) 

Yaratma kelimesi......................................................(48) 

Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi.............................(54)

Atom......................................................................(58) 

Fezanın gerçek dokusu..............................................(61) 

Mutlak vücûd...........................................................(65) 

Gökyüzü İnsanları araştırması....................................(68) 

Yaratma varmıdır, yokmudur?....................................(70) 

58-Muhyidd-in-i Arabi. Mir’atül İrfan ve şerhi................(86) 

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın salât ediyor.............................(89) 

A’lâ Suresi.............................................................(124) 

Tecelli ve zuhurda vücûd mertebeleri-A’mâ.................(134) 

Kelime-i tevhidin asli hali.........................................(142) 

Büyük patlama öncesinde ne vardı?...........................(147) 

78-A’yân-ı Sâbite, kaza ve kader...............................(153) 

Âdemin hilkatinin birinci aşaması..............................(157) 

Ön söz..................................................................(157) 

Altı Peygamber birinci bölüm Âdemiyyet mertebesi......(162) 

Hakikat-i Âdem ve Havva.........................................(167) 

1)- Âdemin hilkatinin birinci aşaması.........................(174)

2)- Âdemin hilkatinin ikinci aşaması...........................(175)

3)- Âdemin hilkatinin üçüncü aşaması........................(195)

Özet yorum............................................................(218)

4)- Âdemin hilkatinin dödüncü aşaması......................(229)

Şecer/Ağaç............................................................(251) 

Şeytan..................................................................(255) 

Belki bunu düşünürler/zikrederler..............................(264) 

Beşer....................................................................(266) 

Bizim dışımızda olan, gökyüzü insanlarının Ayetlerdeki araştırılması...........................................................(285) 

Yedi arz Hadisi........................................................(286) 

Terzi Baba kitapları sıra listesi..................................(360) 

ÖN SÖZ.

Bismillâhirramânirrahîm.

Epey zamandan beri, “gökyüzü insanları araştırması” ile ilgili bir kitap yazmayı düşünüyordum. Çünkü elimizdeki Kur’an ve Hadis, bilgilerinde, geçmiş irfan ehlinin kitapların da ve salt düşüncenin, mantık kuralları içerisinde böyle yaşantıların olabileceği hakkın da açık bilgiler ve deliller vardır. Ancak ne hikmetse Ulâma-i kiram, sadece bizim dünyamızda, İnsan türü varlıkların olduğunu kabul ederek, bu sahaya pek yönelmedikleri gözüküyor. 

Bu sahayı araştırmak için evvelâ, sırası ile bütün Kur’an-ı kerîm surelerini ayet ayet satır satır inceledim, içlerinde konu ile ilgili açık kapalı, gök insanları hakkın da olan bilgileri, ayet ayet sırası ile kayda aldım, yeri geldikçe ayetlerin asli metinleri ve birkaç meal yorumlarıyle birlikte verdikten sonrada, ayetin batının da olan kısımlarından da bahsetmeye çalışacağım. 

Konu ile ilgili hadislerde geçen bilgileri de aktarmaya çalışacağım. Konu insan olduğundan, bizim Âdem sülâlemizin nasıl bir süreç geçirdikten sonra cennetten yeryüzüne indirildiğini belirtip, daha sonra da diğer Ayet, hadis ve haberlerde neler tesbit edilebilindiğini, devam eden sayfalara aktarmaya çalıştım. Bu arada araştırmalarımda yardımcı olmaya çalışan kardeşlerimize de, yardımlarından dolayı teşekkür ederim. 

Mevlâm hepimize dünya ve ahiret kolaylıklar nasip eylesin gerçek kimliğini ve ilâhi sülâlesini idrak edenlerden eylesin. 

 Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret Babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyleyarabb-i. 

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tan’dır. 

 İz-Terzi Baba Necdet Ardıç Tekirdağ. “30-08-2023” Bismillâhirramânirrahîm.

Konumuzun daha iyi anlaşılabilinmesi için, evvelâ gökyüzü dediğimiz sonsuz semavatın ve bütün alemlerin nasıl varolduğunu özetle anlatmaya çalışalım. 

Zira bu konu, özetle bile olsa anlaşılmazsa diğer gök yüzü insanları nerede iskân edilmiş olacaklardır. Bizim arz, dediğimiz gezegenimize, dışarıdan bakıldığında başka gezegenlere göre sonsuz sema-feza-gökyüzü içerisinde kendi yörüngesinde yüzüp giden bir kütle olduğu görülmek-tedir. 

Bizlerde bu gezegen içinde yaşayan, GÖKYÜZÜ İNSANLARI olduğumuz açıktır. O halde sonsuz bir sema-feza içerisinde bizim dünyamız benzeri, pek çok gezegenin olabileceği akıl dışı bir düşünce olmaması gerekmektedir. Bu konuyu daha kolay anlayabilmemiz için, “ön yargı ve kabullerden” geçip oldukça geniş ihatalı bir akla ve daha makul bir düşünceye ulaşmamız gerekecektir. 

Konumuzun daha iyi anlaşılması için, alemlerin meydana gelişiyle ilgili bilgileri bilmemizde yarar olacağı açıktır. Şimdi bunları sırası ile ana hatlarıyla özetle kısa, kısa izah etmeye çalışalım. 

İrfan ehli alemlerin oluşumunu, bazı değişik ifadelerle şöyle sıralamışlardır. Ve bu izahlara göre “big bang” teorisi, tamamen hayali bir acziyyetten ileri gidememektedir. İzahları gelecek sayfalarda yapılacaktır. T.B.

---------------------- 

30-06-2024- Tekirdağ bayram ziyareti özet sohbeti. 

----------------------- 

Yemek faslından sonra o günkü Özel sohbet bölümüne geçildi. Konu İz-Efendi Babamın üzerinde çalıştığı “Gökyüzü İnsanları”ydı.[1]

Şimdi “İz—T.B.”sohbetine geçelim[2];

Bismillahirrahmanirrahim Alıştırma, konuya yaklaştırma babında bir sohbetimiz olacaktır. 

Gökyüzünde de bizim gibi insanlar var mıdır? Yok mu dur? Yoksa neden yoktur. Varsa neden vardır.

Sizler için var mıdır? Yok mudur? 

 Dinleyiciler: Vardır. 

“İz—TB” : Var olması lâzım geliyor. 

Nedense ulema-i kiram bu konuya hiç el atmamışlar. Sadece tek bir nesil olarak, bizim içinde bulunduğumuz insanlık neslini/sülâlesini ölçü alarak, bütün bilgileri bunun üzerinde kurgulamışlardır. 

Halbuki, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz olan bu âlemlerinde, bizim dünyamızda olan süremiz on bin – on beş bin sene olmuş olsa, bu sonsuz feza da iğne ucu kadar, üç saniye bile sürmez. “Doğdular, yaşadılar, öldüler.” O kadar bir zaman süresidir, bütün âlemlerin halk edilişi, sadece bunun için midir? Halk edilmesi, sadece bizim neslimiz için midir? Tabii ki mantık olarak baktığımızda, yeterli cevap olmaz. Bizim için sadece halk edildi, dersek. Ama nedense ulema-i kiram, âlimlerimizin hepsi tefsirlerinde, meallerinde insanların sadece bizim âlemimizde olduğunu, başka âlemlerde insan yaşamı olup olmadığını bile hiç düşünmemişlerdir. 

Evet, böyle bir ön girişten sonra;

Şimdi, en mühim mesele, hayal ufkumuzu bir gerçeğe doğru yönlendirerek hem hayretimizi, hem bilgimizi şu soru üzerine çekelim. Âlemlerin oluşumu içinde ve her tarafa yayılmış hakikat-i insaniyye ve hakikat-i Muhammediye mertebesinin nokta zuhuru olan muhammed-î sûreti, yani Hazreti Muhammed rasülullah, neden başka bir gezegende veya gezegenlerde olmasın. 

Daha ileriki sayfalarda, bu âlemlerin oluşumu hakkında genel bilgiler vardır. Âlemin oluşumu bilgilerini verdikten sonra, sıra üzerinde yaşayan, üzerinde yaşayacak olan biz insanların nesillerinin neden sadece bizim âlemimize has olup ta, diğerlerinde olmasın sorularının cevaplarını bulmaya çalışıyoruz. 

Nedense bu konuya hiç değinilmemiş, insanoğlunun sadece dünya da bir defalık seyri olduğu durumuna göre bütün bilgiler düzenlenmiştir. Oysa zât-ı uluhiyetin sonsuzluk ebedi sürecinde, bütün zuhurlarını sadece bu dünya âlemi sahasına sığdıracağı zannedilmiştir. Halbuki sonsuz bir zamana göre, bu insanlığın dünya süreci adeta 3 saniyeden ibarettir. O halde âlem, âlemlere rahmet olarak gönderilen habibullahtan mahrum kalacak demektir. Böyle bir şeyde mümkün değildir. 

Üzerinde yaşadığımız adına arz, yerküre dediğimiz bu gezegenin içinde bulunduğu sisteme güneş sistemi, güneş sisteminde içinde bulunduğu sisteme de samanyolu galaksisi denmektedir. İçinde yüz milyar gezegen olduğu bildirilmek-tedir. Ayrıca galaksimizin de içinde bulunduğu feza, uzayda da yaklaşık 100 milyar galaksi olduğu tespit edilmiştir. 

Şimdi aklı-selim ile küçük bir tefekkür alanı açalım. İçinde bulunduğumuz galaksimizde, 100 milyar gezegen olduğu bildirilmektedir. Bu hesaba göre 100 milyarda bir ihtimal, bakın bizim galaksimizde bir gezegende dünya arzında bir insan olduğunu düşünelim. Yüz milyar galakside de her birinde de bir arz benzeri dünya ve bizim insanımız benzeri insan sülâlemiz gibi Âdem sülâlesi neden olmasın. Bu düşünceye göre gökyüzünde, fezada yüz milyar üzerinde insan yaşayan yeryüzü, arz ismiyle bildiğimiz gezegenler neden olmasın. Yüz milyarda bir ihtimal dahi olsa en azından, yüz milyar insan türü varlığın yaşadığı, gökyüzünde gezegen var demektir. Bakın, yüz milyarda bir… İlâhi ve risali kaynaklı olan bu konuda pek çok bilgi vardır. 

Ancak bunları değerlendirmek için ön yarı ve şartlanmış akıl kutrundan çıkıp, gerçek bir irfaniyet aklına geçmemiz gerekecektir. Ancak o zaman bu sonsuz fezada insan türü hayatın sadece bizim arzımızda olmadığı, sayısını bilemeye-ceğimiz kadar çok üzerinde insanların yaşadığı, dünya arzlarının olduğunu kolayca kabullenmiş oluruz. Konuda akıl dışı konu olmamış olur. 

Gelecek sayfalarda konu hakkında, âyetlerin ve hadislerin ışığında geniş bilgiler verilecektir. Gene gelecek sayfalarda, a'maiyetten sonra oluşan zuhur ve tecellilerin, şehadet âlemine gelinceye kadar ki, geçen evreler belirtilecektir. Bu sisteme göre âlemler bahsedildiği gibi noktadan, bing bang, hayali cüzden külle teorisinden meydana gelmedi. Tam askine âlemler küllden cüze doğru tecelli zuhur ile oluştu. Yani cem’den tafsile doğru oluştu. 

Onlar âlemlerin yoğunlaşmış bir nokta’dan patlayıp yayıldığını ifade etmeye çalışıyorlar. Ama biraz ileri düşünen akılda diyor ki, nokta nereden halk edildi. Nokta neredey-di? Nerede patladı. Nokta’dan var edildi de, nokta neredeydi. Nokta’yı kim halk etti. Nokta’nın içinde bahsettikleri o gücü kim oraya koydu. İş baştan tutarsızdır. 

Bu sistemin, âlemlerin nasıl oluştuğunu, banisi olan Allahu Teâlâ hazretleri kûr’ân-ı keriminde, kullarına kendi bildirdi. Onun meydana getirdiği âlemlerin yapısını ancak kendi bilir. Önerdiği bildirim açıktır. Bu anlayış bing bang, aklı cüz ile yani küçücük akıllarıyla, yerden yukarıya, sondan başa doğru açıklanmaya çalışılmaktadır ki, hiçbir aslı katiyyen yoktur. Batı küçük aklıyla çözemediği bu konuyu ihtimaller üzerine bir evren oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Ama mantıki hiçbir dayanağı yoktur. Ne yazık ki bizimde ilim adamlarımız bu hayali evren oluşumunu çaresiz ve araştırmaksızın kabul etmiş görünüyorlar. 

Evrenin, sonsuz fezanın halk edilmesi gelecek sayfalarda oldukça uzun olarak anlatılmaya çalışılacaktır. 

Sırasıyla bunları incelemeye çalışalım.

 “T.B.”

------------------------ 

Tecelli ve Zuhurda Vücûd Mertebeleri

A’maiyyet.

Ahadiyyet. 

Vahidiyyet. Vahidiyyet, bir sahadır Uluhiyyet-ilâhlık ve Rahmaniyyet orada zuhura gelmektedir. 

Ulûhiyyet Rahmaniyyet. 

Rububiyyet. 

Melikiyyet.

İnsaniyyet. Olarak ifade edilmişlerdir. 

------------------------ 

Not= Alemlerin halkedilişi hakkın da ki “inci” hadisi şerifini de buraya ilâve ediyorum. “Tedbirat-i İlâhiyye-M-A-Ahmet-A-Konuk-şerhi. T.B. 

Fusûl Hikem, Ahmed Avni KONUK şerhi, Mukaddime bölümü, Sayfa 46,…48…

 Yedinci Vasıl: Etvar-ı Hilkat. Halkiyetteki hal ve tavırlar.

 İki kaynaktanda istifade edilmiştir. Sadeleştiren. T.B.

----------------------- 

§ Hamd olsun Allâhû Zü'l-Celâl'e ki, insanı vücûd-i ilminden vücûd-ı aynına istihrâc eyledi. Onun evvel-i ibdâ'ında bir cevher var idi. O cevhere ayn-ı Celâl ile nazar etti. O cevher onun nazarının tahakkuk eylediği şey indinde ondan hayâ ederek eridi. İmdi onun ilm-i kadiminin cevâhirinden ve incilerinden onda meknûn olan mâ' seyelân eyledi.' Ma'lûm olsun ki, (Sav) Efendimiz buyururlar ki:

«ان الله تعالى خلق درة بيضاء فنظر الجلال والهيبة فذابت حياء فصار نصفها ماء ونصفها ناراً فحصل منها دخان فخلق السموات من دخان والارض من زبدها فكان عرشه على الماء»

Ya'nî "Allah Teâlâ büyük bir beyaz inci yarattı-halketti; Celâl ve heybetle nazar etti, hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvâtı dumandan / ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. 

İmdi O'nun Arş'ı su üzerinde vâkı oldu". "Allah Teâlâ’dan murâd vücûd-ı mutlakın mertebe-i vahdetidir. "Halk"ın ma'nâsı "zuhûr ve ızhâr"dır. "Büyük bir beyaz İnci’den murâd "hakîkat-i insâniyye" mertebesi olan "akl-ı evvel “dir ki, buna "mertebe-i vâhidiyyet" de derler. Akl-ı evvele "Celâl ve heybetle nazar" etmesinden murâd akl-ı evvelin mebde'-i gayriyyet olan "mertebe-i rûh"a tenezzülüdür ve bu tenezzülden hâsıl olan gayriyyet perdesi ile vücûd-ı mutlakın örtünmesidir. 

Zîrâ nazar-ı Cemâl vech-i Hakk'ın kendi Nûru ile tecellîsidir ki, bunda örtünme yoktur. Nazar-ı Celâl vech-i Hakk'ın Ayrılık elbisesiyle gizlenmesi olduğundan, doğal' olarak bunda örtünme vardır. Ve "gayriyyet” ten murâd "kayıtsızlıktan kayda girmeye tenezzül"dür ve mutlakın mukayyedde gizlenmesidir. “Dürre-i beyzânın-beyaz inci, hayâdan erimesi" vücûd-ı vâhidi ikilik ile kayda girerek kendi nefsinde telaşlı olduğu esnada ona nefes-i Rahmani’si ile vücûd-ı hâricî bahş etmesini ve bu nefes-i Rahmâni ile ona fezâda vücûd-ı hâricî bahşını müteakıb merkezin ateş ve muhîtin teberrüd ile su olmasına işârettir.

 Ve "seb'a-yedi- semâvât" ta'bir olunan seb'a-i seyyâremizin bu duman hâlindeki sehâb-ı muzîden ve Arz'ın dahi onun katılaşmasından mahlûk olduğu ve Arş "taht ve mülk-i dünya” ma'nâsına geldiği ve avâlim-i şehâdiyye de emlâk-i ilâhiyyeden bulunduğu ve bu sehâb-ı muzî/parlak bulut. Arş'ın temeli olduğu cihetle Arş-ı ilâhî su üzerinde vâkı' olduğuna işaret olunur. 

Fen bilginleri derler ki: Cisimlerin başlangıcı hallerinde bir bulut halinde olup derece derece küreler şeklinde tekâsüf etmişlerdir. Bu gaz bulutu bu geniş’ rüzgar küresi başlan-gıçta homojen hidrojen’den bile hafif bir gazdan müteşek-kildir. Merkeze doğru bi’l cümle çok küçük parçacıkların hepsi çekilmesi-cezb olması ve bundan ileri gelen yoğunluğun artması ve merkeze doğru olan sukütun ısıya dönüşmesi ve hâsıl olan harâretin sebeb olduğu ilk kimyevi karışımlar ve elektiriğin te’siri ve nev’i yekdiğerinden ayrılan tabiat kuvvetlerinin ef’âl ve te’sirat-ı muhtelifesi, hidrojen,’ oksijen, kömür, sodyum, kalsiyum, demir, magnezyum ilh… gibi unsurların oluşumunun evvelinin icabı olup; türlü türlü mâ’deniyye bir diğerinden ayrılır ve farklılaşırlar. 

Zirâ hareket harârete dönüşür. Ve harâret bir nevi hareketten başka bir şey değildir. İmdi yıldız bulutu terkibine dâhil olan yukarıdaki anâsır bugün güneşte yanmakta olduğu gibi, şiddetli ateş hâlinde bulunur. Ve küre-i âteş soğuyunca suya dönüşmüş olur. Bu iki akıcı su bi’l hikme zıtlar kimya bakımından maddelerden elde edilmektedir. Ve nitekim bugünkü günde, küremiz etrafında dalgalanan bahr-ı muhit-deniz -hidrojen, oksijen ve sodyumdan mürekkebdir. Harâret tenezzül ettiği ve hava buharlarının koyulaştığı vakit sath-ı seyyarenin gezegenlerin içindeki patlamalar, içinde henüz soğumayan suların derinliğinde yarı sıvı, yarı katı, yarı hamur halinde, hareketli yumuşak ve birbirinden farklı olan mürekkebât-ı kömü-rümsü yapışkan karışımdan, bitkiler ve hayvanlar çıkmaya başlar. 

 İmdi bu hadisi-i şerif; 

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ {الأنبياء/30}

“Eve lem yerâ-llezîne keferû enne-ssemâvâti vel-arda kânetâ ratkan fefetaknâhumâ vece’alnâ mine-lmâ-i kulle şey-in hayy(in) efelâ yu/minûn(e)” Ya o küfredenler görmedilerde mi ki, Semavât-ü Arz bitişik idiler de biz onları ayırdık, hayatı olan her şey'i sudan yaptık, hâlâ inanmıyorlar mı? (21/30) Âyet-i kerimesinin izâh ve tefsiridir. Ve bundan anlaşılır ki, semâvât ve arz halkıyyetin başlangıcında bir madde hâlinde olarak bitişik idi. Ba’dehu yekdiğerinden ayrıldılar. Ve cisimlerin oluşumu da sudandır. Çünkü arş-ı ilâhi su üzerinedir.

Ma’lûm olsun ki, şehadet alemini ve sonu olmayan gökyüzü alemlerini saymak mümkün değildir. Bir taraftan varlığa gelmekte ve diğer taraftan bozulmaktadır. Zirâ “vücûd-i mümkin’in-İzafi vücud” ne evveli, ne âhiri vardır, zira sonsuzdur. Ve “halk” ezeli ve ebedidir; ve bunlar vücûd-ı mutlakta meydana gelir ve bozulur. Bunların mekân-ı vücûd-ı mutlaktır. 

Nitekim Gavs-i A’zam Abd’ül-Kâdir Gilâni (r.a.) buyururlar ki: 

“Yâ Rab! Senin için mekân var mıdır? Dedim. Buyurdu ki, yâ Gavs-i A’zam! Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur. Ve ben insanın sırrıyım” Cenâb-ı Şeyh (r.a) ibârelerinde bu hadîs-ı şerîfe işâret buyururlar. Zîrâ ilm-ı ilâhîde sâbit olan insan arzın halkından sonra unsur elbisesi ile tahakkukan zâhir oldu ve Hak Teâlâ hazretleri onu cenneti zâtından gayriyyet elbisesi ile zuhura çıkarmış oldu. 

--------------------- 

Hadis-i şerifte bildirilen. 

“Kânellahu lem yekün meahu şey’en.” 

“Allah var idi onunla birlikte hiçbir şey yoktu” Yani sonsuz feza vardı ancak içinde daha henüz isim ve sıfatlarının zuhurları yoktu. Bunların oluşumu ve inci hadisinin manâları gelecek sayfalarda uzunca bir şekilde izah edilecektir. Bu konular bilinmedikçe alemin ve insanın hakikatini bilmek ve anlamak mümkün değildir. T.B.

--------------------- 

Tecelli ve Zuhurda Vücûd Mertebeleri

Â’mâ Bilesin ki, “â’mâ, hakikatlerin öz hakikatinden iba-rettir.” Çünkü o sırf zâttan ibarettir. Hiçbir mertebeye izafe edilemez. Orada ne Hakk’a, ne halka ait mertebeler vardır. 

Bu mânâda Rasûlullah (s.a.v.) ın şu hadisi yeterlidir; “Gerçekten â’mâ, altında da, üstünde de hava olmayan bir âlemdir.” Yani orada ne Hakk ismi vardır, ne de halk. â’mâ, sırf zâttan ibarettir. Bu durum kendi zâtında gizliliğidir; hiçbir şekilde kendine gizli değildir. 

Buranın hakikatinin akıl idrak edemez. *(2) Vücûd : (Vücûd-u Mutlak) Vücûd, lâfzı ile ifade edilmek istenen şudur ki, “O’nun varlığı kendi zâtından ve kendi zâtı iledir.” Mevcûdatın varlığı, “O”nunla var olmaktadır.

Tasavvuf ehli, lisanda o hakikate işaret için “lâ taay-yün” (ortaya çıkmama) ve “vücûd-i mutlak”, “sırf vücûd” (v.b.) derler. 

Çünkü zât, isim, resim, sıfat, vasıf, zuhur, tecelli gibi oluşumlardan beridir. *(3) Kısaca özetlemeye çalıştığımız “mutlak vücûd”u çok iyi idrak etmemiz gerekmektedir. 

Genel anlamda vücûd dendiğinde madde yapılı varlık akla gelmektedir; geniş anlamda da bu gördüğümüz âlemler, zihnimizde canlanmaktadır. 

*(2) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli Â’mâ s.156

*(3) Füsûs-ül Hikem A.A. Konuk Mukaddime s.4 Özet.

“Mutlak vücûd” ifadesi ise, bütün bu âlemleri meydana getiren, kucaklayan, inceden ince, lâtiften lâtif, ışığın, nûrun, rûhun ve zûlmetin de kaynağı olan asli bir cevher sonsuzluğudur. 

Âlemler, bu ilâhi hakikatin varlığında mertebe, mertebe itibari olarak var olmuşlardır. 

İşte bu varoluşlarla “vücûd-i izafi” / “kayıtlı vücûd” / “madde vücûd” (âlemler) ortaya gelmiştir. 

Şimdi diğer tecellilere geçmeye çalışalım.

Zât a- Katıksız varlık, yani vücûd, Allah’ın zâtıdır.

 b- Yokluk karışımı varlık, yani, mevcûd; bu türden varlık ise, yaratılmış, zuhurların zâtıdır. 

Allah’ın zâtı, kendi nefsinden ibarettir; yüce Allah O’nunla vardır, zira O, nefsi ile kaimdir. (“kaimi bi nefsihi”)

O zât, her sûretin kabiliyetine göre sûret alır. Bütün mânâ ondadır; O’nun sonsuz oluşu idrak edilemez.

Allah-u Teâlânın zâtı, gizli tekliğinden ibarettir. Akıllar ve fehimler onu idrakten yana aciz kalır.

Zâtı yönünden, “tek”tir; aydınlığı yönünden “nûr” dur, bilinmeyişi ciheti ile “zûlmet”tir. *(4) Ahadiyyet Kûr’ân, “Ahadiyet”tir ; 

→ Furkan, “Vahidiyyeti Kûr’âniyye”dir.

Kûr’ân, “Zât”tır; 

→ Furkan, “Sıfat”tır.

*(4) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.75 özet.

Kitap, “Mutlak varlık”tır. 

Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir. Orada sıfatlar için bir zuhur yoktur. Varlık fertlerinden her birinde, bütün mevcûdat gizlidir. 

Ahadiyyet, yüce zâtın tecellisinden ibarettir. Orada ne isimlerin, ne de sıfatların sözü geçer. Burası mücerred zâta ait bir isimdir. 

Ahadiyyet, zâtın “hüvviyyet” ve “inniyyet”iyle ilk zuhurudur.

“Hüvviyyet”i, beytinin ve âlemlerin kaynağı.

“İnniyyet”i, “Hakikat-i Muhammedi” ve insânın kaynağıdır. 

Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir; Hakk’a ait itibarlar da, halka ait itibarlar da orada yoktur. Hiçbir şekilde mahlûk için oraya yol yoktur. 

Çünkü bu hal görülmez “zûlmet” âleminden, “tecelli nûrlarına” doğru, zâtın “ilk tenezzülü”dür. *(5) Vahidiyyet Vahidiyyet, yüce zâtın zuhuruna bir tecelli yeri olmaktan ibarettir. O’nda, zât, sıfattır; sıfat da zâttır. 

Meydana gelen her sıfatın zuhuru (isterse birbirinin zıddı olarak gözüksün) diğer sıfatın aynı sayılır. 

“Rahmet”ten ibaret sayılan nimet, “azab”tan ibaret olan nikmetin aynıdır. 

Burada, “ahadiyyet”, “vahidiyyet”, “ulûhiyyet” sıfatları arasındaki fark üzerinde biraz duralım; 

şöyle ki, a. Ahadiyyet; Bu sıfatta isimlerin, sıfatların zuhuru yoktur. Kendi özündedir ve sırf zâttan ibarettir. 

*(5) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.134 özet. 

b. Vahidiyyet; Bu sıfatta isimlerin ve sıfatların tesir sahasına göre zuhurları vardır. Ancak bu zuhur, zâtın hükmü ile olur; zâttan ayrı bir hükmü düşünülemez, böyle olunca, herşey birbirinin aynı olur. 

c. Ulûhiyyet; bu sıfatta isimlerin, sıfatların zuhuru vardır ve toplumdan herşeyin hakkını tek tek vermek gibi, bir zuhuru olur. Bu sıfatta zıtlar belirir; isimler ve sıfatlar birbirinin zıddı olarak gözükür. *(6) Ulûhiyyet “Zât Mertebesi” Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” adı verilir.

Hak ve halk olarak:

Ulûhiyyet, zâtın esas mahiyetinden ibarettir. Yüce zâtın zuhur yerlerinin en yükseği “Ulûhiyyet” zuhurunun meydana geldiği yerdir. 

Ulûhiyyet, karşılıklı zıddı, özünde toplar. Mesela (evveli olmayanı, sonradan olmuşu); (Hakk’ı, halkı); (varlığı, yokluğu) vb. Bütün bunların hepsini özünde toplar.

Ve O’nda; Hakk, halk sûretinde zâhir olur;

Ve O’nda; halk, Hakk sûretinde zâhir olur. 

Bu tecellilerin bilinen mânâsı “Tecelli-i ilâhi”dir. 

Eşyanın bir ferdi, kendi özü ile “Ulûhiyyet” saltanatı kapsamında bulunan cümle eşyayı toplar. Ancak varlık fert-lerinden her biri, zâtının hakkı kadarını alabilir, daha fazlasını alamaz. 

Varlık fertlerinin her birinde bütün mevcûdat gizlidir.

Ulûhiyyet, eserleri ile müşahade edilir ama görünürde kayıptır. Hükmen vardır, bilinir ama resmen görülmez. *(7) 

*(6) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.138 özet. 

ه A’dem (yokluk, bulunmama)

 Âdem (Halife) 

A’dem (Yokluk) :

Yukarıda geçen iki kelime, asli harfleri itibariyle ya-zıldığında, kolayca birbirinden ayrılıyor iken, latin harfleriyle yazıldığında ise, adeta birbirinin aynı gibi (adem) olmaktadır. 

Bu fark bilinmeyince, mevzu ile iligili yazılarda geçen “a’dem” (yokluk) hükmü, daha çok kullanılan “halife” (Â-dem) zannedilerek, yanlış bir anlayışa yol açabiliyor. Buna sebep olmamak için kısaca ikisinin arasındaki farkı özetle-meye çalışalım. 

Burada üzerinde durmaya çalışacağımız kelime (ayn) harfi ile başlayan “a’dem” (yokluk) kelimesinin mânâ-sına doğru kısa bir yolculuk yapmaktır. Ancak bu yoldan gerçek varlığın, ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu daha kolay idrak etmemiz mümkün olacaktır. (T.B.)

----------------- 

“A’dem” lügatta, yokluk mânâsına gelmektedir ve vücûdun zıddıdır. Istilâhta, zihinde meydana gelen “zûlma-ni” bir mânâdır. Mutlak a’dem/yokluk Tasavvuru da mümkün değildir. 

“A’dem” ezelden ebede kadar; kendisinden birşey çıkmayan ve hareket meydana gelmeyen “zûlmet” olarak tarif edilmiştir. 

*(7) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.123 özet Vücûd sonsuz olup, nihâyeti olmadığı için a’dem (yokluğun) meydana geleceği bir saha mevcûd değildir. 

Vücûd daima “vahid” olup, kendi hakiki hakikati üzerine değişme ve başkalaşma olmadan bakidir ve a’dem (yokluk) böylece yokluğu üzere sabittir. 

Vücûd asla yok olmaz, mevcûd da yok olmaz. 

Ma’dum dahi mevcûd olmaz. 

Hal böyle olunca “vücûd” hakk ve “a’dem” batıldır. 

“A’dem” iki türlüdür. 

Birisi, yukarıda belirtilendir. 

Diğeri,“a’dem-i izafi”, “a’dem-i itibari” ve “a’dem-i mukayyet” dedikleridir, ki bu “a’dem/yokluk”, çekirdeğin içindeki ağacın, babanın varlığında olan çocuğun sûretleri gibidir. 

Yani varlıklarında kuvvede, “mevcûd”; fiilde, “ma-dum” gizli olmaları “izafi yokluk”tur.

İzafi yokluk, mutlak yokluk ile mutlak vücûd arasında “berzah/geçiş”ten ibarettir. *(8) Zûlmet Zûlmet : Karanlık.

Zûlûmat : Karanlıklar. 

Zûlm : Birşeyin kendi yerinden, başka bir yere koyma; zûlm, haksızlık, eziyet. 

Zâlim : Zûlmeden. 

Zâlimun : Zûlmedenler.

*(8) Füsüs-ül Hikem A. A. K. Mukaddime S. 8. Özet Zâlûm : Çok zâlim. *(9) Yukarıda geçen “a’dem” kelimesinin özelliklerini bilmemiz lâzım geldiği gibi, burada belirtilen “zûlmet” (karanlık) kelimesinin ifade ettiği mânâyı da çok iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu taktirde “hakikat-i ilâhiyye” ve “vücûd mertebeleri”nin anlaşılması kolaylaşacaktır. 

Zûlmet : Karanlık kelimesi de iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” Zûlm : Haksızlık kelimesi de, iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” a) İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet” “karanlık” kendisinde olan şey’in bilinemeyişi yönüyledir. 

 “Zât-ı Mutlak”ın bu halde dışa dönük hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir. 

Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir. 

“Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” mertebeleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir. 

“Zât-ı Mutlak”ın “Ulûhiyyet” mertebesine tenezzülüyle, kendinde bulunan bütün özelliklerini birer lâtif ilmi varlıklar olarak, ilmi ilâhisinde belirlemiş olmasıdır.

*(9) Ferit Develioğlu Osmanlıca Türkçe Lügât (Z) harfi

Bu mânâyı ifade edecek beşeri bir kelime bulmak çok güçtür. Mânâların anlaşılması ancak bunların gerçek özelliklerine kısmen nüfûz etmekle mümkün olabilmektedir. T.B.

Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresi 21/107. âyetinde; 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ

“ve ma erselnake” “ve biz seni göndermedik,” hükmü bu mertebeyi ifade etmektedir. 

 “Hakikati Muhammediyye” mevcûd fakat âlemler henüz daha mevcûd olmadığından, oralara olan rahmeti daha sonraki mertebelerde tenezzül yoluyla ortaya çıkacaktır, gönderilecektir. 

Hadis-i Kudsi’de belirtilen; 

“levlâke, levlâke” “eğer sen olmasaydın, olmasaydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte;

“lema halaktül eflake” “âlemleri halk etmezdim,” bölümü ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir. 

Yine bu mertebeyi ifade eden şu hadisi şerif vardır: “Allah Teâlâ halkı zûlmette halk etmiş (yaratmıştır), sonra onun üzerine nûrundan serpmiş, zâhir olmuştur.” Burada “zûlmette halk ediliş”ten kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir. 

İlm-i İlâhi’de bütün varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri ve programları itibariyle belirlenişleridir.

İşte bu yüzden yukarıda da ifade edildiği gibi; [tüm olarak “zâhir – bâtın” bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” denir,] cümlesi geçmiş idi.

“Allah’ın ‘Nûrdan’ ve ‘Zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Kudsi’sinde belirtilen “zûlmetten perde”, “zûlmet-i kesif”i belirtiliyor ise de, diğer bir mânâ ile “zûlmet-i lâtif”i de belirtmekte ve burayı idrak etmenin ne kadar zor olduğunu da ifade etmektedir. T.B.

-----------------

“Mutlak Vücûd”, “ilâhi ilim”, “lâtif zûlmet”, bütün âlemin ve varlıkların ana kaynağıdır. 

“Akl-ı Evvel” “Hakikat-i Muhammedi” 

“Ümm-ül Kitap” “Kâlem-i â’lâ “Aşk-ı Ekber” “İsm-i A’zam”

“Rûh-ul a’zam” “Nûr-ı Muhammedi” 

“Hakikat-i İnsâniyye” gibi daha pekçok isim ile de ifade edilmektedir. 

“Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti,” haberini bizlere bildiren Hadis-i Şerif’deki öncelikler;

“Akl”,→ “Akl-ı Evvel”i; 

“Nefs” ise, → “Hakikat-i Muhammediyye”yi ifade etmektedir. 

Buradaki “nefs” kelimesi, beşeri anlamda ifade edilen kötülüğü emreden nefs değil; ilâhi mânâda, “nefs o şey’in zâtıdır” hükmüyle belirtilen “Hakikat-i Muhammediyye” nin zâtını ifade eden “Nefs-i Muhammediyye”dir. 

b) Beşeri anlamda “kesif/yoğun”, “zûlmet/karanlığa” gelince o da iki kısımdır.

ba) Maddi anlamda zûlmet :

Bu âlemdeki bütün varlıklar “a’yân-ı sabite”leri gereğince birer maddi beden elbiseleri giyinerek; letafetleri, kesafete dönüşerek, ağır varlıklar haline gelerek, bu kesafetle Hakk’tan ve özlerinden perdelenmiş olarak zuhur etmişler, tabiatları ile yaşar hale geldiklerinden madde bağımlı hayatları kendilerine tabiat, “zûlmet-i zindan”ı olmuştur. Bu hal onların en büyük perdeleridir. 

bb) İlmi anlamda zûlmet :

İnsân kendisinde bulunan “Hakikat-i İlâhiyye”den habersiz, sadece kendindeki hayâl ve vehim ile yaşayarak geçirdiği zann-ı hayatı da, “ilm-i zûlmet”tir, yani ufkunun karanlık olmasıdır. 

Bir kimse günlük hayatında ne kadar yüksek rütbe ve mevkiye çıkarsa, bâtıni ilmi karanlığı da o kadar çok artar. Yoğunluk arttıkça, zûlmet artar; yoğunluk azaldığı kadar da letafet artar. 

Zûlm Haksızlık kelimesi yukarıda belirtildiği gibi o da iki yönlü mânâ ifade etmektedir.

a. İlâhi mânâda; “lâtif” b. Beşeri mânâda; “kesif”. 

a. İlâhi mânâda; “lâtif” olan “zûlm”e misâl Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7/23 âyetini ve benzerlerini gösterebiliriz. 

نَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَاعرب

“rabbenâ zâlemnâ enfüsenâ” Meâlen :

“rabbimiz biz nefsimize zûlmettik” Yani “özümüzde, nefsimizde var olan hakikatleri perdeleyerek ortaya çıkmalarına mani olarak onlara zûlmettik,” hükmü ile bu hakikat ifade edilmektedir. 

b. Beşeri mânâda da; “kesif” olan “zûlm”e gelince, misâlleri pek çoktur. İnsânlığın başlangıcından beri kuvvetlinin zayıfa baskısı, zûlmü hep görülmüştür. Müşrik ve dinsizlerin de tevhid ehline yaptıkları zulümler, kitaplar dolusu yazılsa bitmezler. 

A’dem (yokluk), zûlmet ve zûlm kelimelerinin gerçek mânâlarını anlamaya çalıştıktan sonra yukarıda geçen “a’yân-ı sabite” ifadesini de kısaca anlatmaya çalışalım. 

A’yân-ı Sâbite (Değişmez ayn’lar, hakikatler, özler, asıllar.) Varlıklar, Allah’ın kelâmıdır. O’nun ilminde bulunan bu mânâlar ise, “a’yân-ı sabite” tabiri ile ifade edilir. 

A’yân-ı Sâbite için tabir çoktur. Aşağıda sıra ile söylenen cümlelerin hangisini istersen, onu diyebilirsin.

A’yân-ı Sâbite : İnsânın hakikatleridir. 

A’yân-ı Sâbite : Ulûhiyyetin bir düzenidir.

A’yân-ı Sâbite : Vahdet’in yaygın halidir. 

A’yân-ı Sâbite : Gayb âleminin tafsilidir.

A’yân-ı Sâbite : Cemal Sûretlerdir.

A’yân-ı Sâbite : İsimlerin ve sıfatların eserleridir.

A’yân-ı Sâbite : Yüce Hakk’ın malumatıdır. 

A’yân-ı Sâbite : Yüce harflerdir.

Bu son mânâya işaret olarak Muhyiddin b. Arabi (r.a.) şöyle demiştir: “Biz yücelikler vasfı taşıyan harfler gibiyiz.” *(10) Bu kısa ifadelerden sonra “a’yân-ı sâbite”leri biraz daha yakından tanımaya çalışalım. 

“A’yân-ı sâbite”ler, mutlak lâtif vücûtta, zâtın “ilm-i ilâhi”sinde mevcûd sıfat ve esmaların ilmi sûretleri olduklarından, hariçte vücûdları yoktur.

“İlm-i ilâhi”de zâtına mahsus bir oluşum içindedirler. Bunlar (yaradılmış) “halkedilmiş”, mahlûk sınıfından da değildirler. 

*(10) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.269 özet Hakk’ın kendinde düzenlediği, kendinden oluşturduğu, sonradan meydana gelecek halkının, kendindeki prog-ramlarıdır. 

Bu hakikate işaret ile “a’yân-ı sabite varlık kokusu almamıştır,” şekliyle ifade edilmiştir. 

Bunlar zât-i şuunâtın gereğidir ve zât ile kadimdir. 

“A’yân-ı sâbite”lerin zuhur edeceği yerlere göre ezelde verilmiş istidad ve kabiliyetleri vardır. Bunlar “vü-cûd-u mutlak”ın özünden kendilerine verdiği “ihsan-ı ilâ-hi”dir. 

İstidad ve kabiliyetler belirli tenezzül mertebelerinden sonra fiiller ve oluşumlar halinde zuhura çıkınca “mahlûk” olur. Kendi asli varlıkları üzere zâtın varlığında var olduklarından, mahlûk hükmü orada onların üzerinde yürümez. 

Ey kendini bulmaya ve irfan ehli olmaya çalışan kişi; bilesin ki, sen de “a’yân-ı sâbiten” üzere “özün”de “mahlûk” değilsin, fakat “sûr”i varlığının zuhuru yönünden “mahlûk”sun, iyi anlamaya çalış.

Hadis-i Kudsi’de belirtilen; “Allah var idi, onunla birlikte hiç birşey yok idi,” kelâmı; peygamberi, bir yönüyle bu mertebeyi ifade etmektedir. 

Bütün varlıkların mahiyetleri, ilmi sûretler olarak Hakk’ın varlığında mevcûd fakat zuhurları olmadıklarından a’demde zûlmette ve yok hükmündedirler.

Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran Sûresi 3/97 âyetinde; 

ـاللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَأءَانْ

“innal­lahe ganiyyün anil âlemiyne” Meâlen :

“kuşkusuz Allah âlemlerden müstağnidir.”

“âlemlere ihtiyacı yoktur; âlemler olmasa da o yine Allah’tır,” hükmü de bir yönüyle bu mertebeyi ifade etmekte’dir. 

Bu bölümde de ifade etmeye çalıştığımız kısa izahlardan sonra vücûd tecellilerindeki yolculuğumuza “Rahmâniyyet” mertebesi ile devam etmeye çalışalım. 

Rahmâniyyet : (Sıfat Mertebesi) Rahmâniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir. Rahmâniyyet mertebesine verilen zâhiri isim “Rahmân”dır. 

Bu mertebede “Rahmân” ismi ile bir özellik almasının sebebi, Hakk’a ve halka bağlanan bütün mertebeleri “rahmet” kapsamına almasıdır. 

Yüce Allah’ın ilk rahmeti odur ki, onunla bütün âleme rahmet tecellisi ile onları kendi özünden yarattı (halk etti). 

Varlık, zerrelerinden herbir zerreye sirâyet etti. Bu sirâyetin başlıca sırrı, bu âlemi kendi özünden yaratmış, var etmiş olmasıdır. Ama kendisi hiçbir şekilde bölünüp parça-lanmadan.

Yüce Hakk, bu âlemin temel maddesi ve aslıdır. Bu mânâyı şu âyet-i kerime bize anlatır. 

Kûr’ân-ı Keriym Ahkâf Sûresi 46/3. Âyeti 

مَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاعمَا خَلَقْنَا السَّ

بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمّىَإِلَّا

mâ halaknessemavati vel arda ve ma beynehüma illâ bil hakkı ve ecelin müsemma Meâlen :

“Gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakilerini ancak hakk sebeble ve belirlenmiş bir süre ile yarattık.” Bu âyetin meâli, zâhiri tefsirlerde bu veya benzeri ifadelerle belirtilmektedir. Biz biraz daha açmaya çalışalım. 

Âyetin başında “mâ” ifadesi burada “hayır” gibi olumsuzluk mânâsınadır. Hal böyle olunca âyetin baş tarafının mânâsı :

(semavatı, yeryüzünü ve aralarında olanları yarat-madık/halk etmedik,) 

“daha henüz halk etmedik,” çünkü bu mertebe yukarıda belirtilen a’dem/yokluk, “zûlmet” ve “ilim” mertebesiydi, orada gizli idiler. 

Zât-ı Mutlak, onların birer elbise giyerek, zuhur etmelerini diledi. “illâ bil hakk” ancak hakk olarak, “hak” esmasının tecellisiyle zuhura gelmelerini sağladı. 

Bu oluşum da “Rahmâniyyet” ile başladı ve “ve ecelin müsemma” (kendilerine tanınan bir süreye kadar) “Rahmân” varlıktan rahmetini çekinceye kadar. T.B.

----------------

Rahmâniyyet, en büyük zuhur yeridir. 

Kûr’ân-ı Keriym Tâhâ Sûresi 20/5. Âyetinde

حَمَنَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىعالرُّ

“er rahmânü alel arşisteva” Meâlen :

“Rahmân arş üzerine istiva etti.” Varlıkların herbirinde, yüce ve sübhan Allah’ın zâtı vardır. O’nun zâtının bulunduğu varlıklar ise, doğrudan doğruya “arşı”dır. Çünkü onlar varlıklarını yüce Hakk’ın zâtından almaktadır. Çünkü mevcûdatın özü aynen kendisidir. 

Kudretin menşei aslında “Ahadiyet”tir. Lâkin “Rah-mân” tecellisi yolundan gelir. 

İlmin kökü “Vahidiyyet” sıfatına dayanır, ne var ki, bu da “Rahmân” tecellisi yolundan gelir.

Rahmân, umumi bir mânâ taşır. Rahiym ise, özel bir mânâ taşır “Rahmân” ismi yönünden gelen rahmet, “azab” ile karışıktır.

“Rahiym” ismi yönünden gelen rahmet ise, “sırf nimet”tir.” *(11) 

-----------------

Rahmâniyyet hakkında daha geniş bilgi almak isteyen “9-ERRAHMÂN” isimli kitabımıza bakabilirler. T.B.

------------

Rahmâniyyet mertebesi yukarıda da ifade edilmeye çalışıldığı gibi “yaratılış”; zuhur – tecelli’nin halkıyete dönüş başlangıcıdır. 

Mutlak vücûd, “hakikat-i insâniyye” olan “mertebe-i vahidiyet”ten “mertebe-i rûh”a tenezzül ettiği vakit, “rûh” da bütün ilimlerle birlikte üç marifet meydana geldi. 

Birincisi; “Marifet-i Nefs” yani kendi zâtını ve hakikatini bilmek. 

İkincisi; “Marifet-i Mübdi” yani kendisinin mucidini bilmek.

Üçüncüsü; Mucidine karşı “fakr” ve “ihtiyacını” bilmektir. 

Burada belirtilen “rûh”, bütün rûh mertebelerinin bünyesinde toplayan “Rûh-u A’zâm”dır. 

Daha evvelki mertebelerde “zât-ı mutlak”ın a’demiyyet, zûlmiyyet ve ilmiyyet ile “mutlak vücûd” varlığını idrak etmeye çalışmıştık. Burada rûhiyyet hakikati ile anlamaya çalışacağız. 

(11) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.142 özet ile karışık yorum

Bu mertebenin ilk zuhur ve tecellisi yine Efendimiz (s.a.v.) ile başlamaktadır. 

“Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti” hadis-i şerif’de belirtilen öncelik ifadesiyle genel anlamda “Hakikat-i Muhammediyye” olan âlemlerin ana hayat kaynağı “Rûh-u A’zâm”dan ve öz anlamda da birey Hz. Mu-hammed (s.a.v.) Efendimizin saf, temiz, pak, kutsal rûhundan haber vermekte, bu mertebenin de öncülüğünün ona ait olduğu bildirilmektedir. 

Hadis-i Şerif’de belirtilen “kâlem” ise, “levh-i mahfuz”dur. Allah’ın zâtında “ümm-ül kitap”ta gizli olan “ilm-i ilâhi”, “levh-i mahfuz”a (muhafaza edilen levhalara) aktarılarak sayfa sayfa açığa çıkmaya başlamıştır. 

“Levh-i mahfuz”da tüm bulunan ilâhi ilim, “kaza/ hüküm” halini; bunların safha, safha zaman içinde zuhuru ise, “kader/miktar” hükmünü ortaya getirmektedir. 

Hadis-i Kudsi’de belirtilen; “Yüce Allah Âdemi kendi sûreti üzere halketti,” “Rahmân Sûreti” yüce kelâmı da, bu mertebeyi ifade etmektedir. 

Rahmâniyyet, “İsneyniyyet” yani ikiliğin ortaya çıkmaya başladığı sahadır. 

Zât-ı Mutlak, daha evvelce a’dem, zûlmet ve ilm-i ilâhisinde, kendi, kendi ileyken, hiçbir tecellisi olmadığı halden, dışa dönük zuhuru tecelli haline bu mertebede geçmektedir. 

Hadis-i Kudsi’de haber verilen; “Allah var idi O’nun ile birlikte hiç birşey yok idi,” yüce ifadesi, gördüğümüz bu sonsuz feza âleminin daha evvelce de var olduğunu; işte sonsuz varlığın içinde hiç birşey yani zuhur ve tecellilerin henüz olmadığını da belirtmektedir. 

Eğer bir mahal olmaz ise, eşya nereye konabilir. 

Risâle-i Gavsiye’de şöyle buyruldu: 

“Sonra sordum rabbime, dedim ki, - Hiç mekânın olur mu?”

“Dedi ki, - Ya Gavs-ı A’zam ben mekânın mekânı-yım. Benim mekânım olmaz. Ben insânın sırrıyım.” İşte “nefes-i Rahmâni” bu âlemin tümüne nefesini üflemesiyle, kendinde mevcûd bütün özelliklerini sonsuz fe-zaya yaymış oldu. 

Bu kudret yayılışı ile her yöne, sonsuz fezaya, boşluğa gönderilen âlemin ilk hayat kaynağı “nefes-i Rahmâni” oldu. 

Böylece “ilm-i ilâhi”de gizli olan “hakikat-i ayn”lar ilk hayat cevherlerine kavuşmuş oldular. 

Bu hayat cevherinin ismine “Rah’mân” sıfatının hakikatinden meydana gelen “Rah” zuhur yolunda “Rûh”a dönüşerek, bütün âlemin ilk hayat kaynağı, cevheri olmuştur. 

Bu rûh’a, “Rûh-ül Kuds” ismi verilmiştir ve bu rûhtan daha sonraki tecelliler ile bütün rûh mertebeleri meydana gelecektir. Belirtilen mertebenin bir ismi de “akl-ı kül”dür.

Bu rûh mertebesinde, evvelki özelliklerin “vücûd-u mutlak” (â’ma’iyyet, a’demiyyet, zûlmiyyet, ilmiyyet, rûhiyyet) hepsi mevcuttur. 

Yeri gelmişken şurada oruç hakkında Efendimiz (s.a.v.) in söylemiş olduğu bir hadis-i şerifi de anlamaya çalışalım: 

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur. Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ buyurur ki, kulum şehvetini, yemesini ve içmesini ancak benim rızam için terketmiştir. O halde oruç benim içindir; mükafatını da ancak ben veririm.” Bireysel nefsin en büyük terbiye edicisi, oruçtur. Oruç tutarak ve diğer tatbikatları da yaparak kişi de bir lâtifleşme başlar, böylece beşeriyyet kokularından arınmış, uzaklaşmış olur. 

Bu haliyle “ağız kokusu” yani dışarıya verdiği “nefesi” her ne kadar fiziken karbondioksit gazı ise de, manen kendinde bulunan ilâhi hakikatlerin “nefes-i Rahmâni” gibi dışarıya nefh edilmesi olduğundan, işte bu nefes Allah’tan kulun ağzıyla, niyazlarıyla Allah’a üflendiğinden mertebesi itibariyle kendisine misk kokusundan daha hoş gelir. 

Bu oluşum kulun ağzından “nefh edilen” bir tür “ne-fes-i Rahmâni”dir. Daha çok çeşitleri vardır, yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz. 

Allah (c.c.) cümlemize bu gerçeklerin, hakikatlerini, dünya günlerimizi sona erdirmeden idrak ettirsin. Amin. T.B.

----------------

Rububiyyet : (Esma Mertebesi) Rûbubiyyet; bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebenin ismidir. 

Rûbubiyyet isminin içinde bulunan isimlerin herbiri kendisi için olması gereken birşey ister. 

Müriyd ismini ele alalım; Bu da murad olunan birşey taleb eder. Diğerlerinin de buna göre ölçebilirsin.

Yüce Allah’ın “Rabb” ismi altında toplanan bütün isimler, halkı ile kendi arasında ortaklaşa kullanılan isimlerdir. 

Bir ismin iki yüzü vardır; 

bir yüzü, yüce Allah’a mahsustur; 

bir yüzü de, halka bakar. 

Rabb, müşterek isimlerdir; halka tahsis edilen yüzleri de vardır. 

“Rabb” ve “Rahmân” ismi arasında bir fark vardır, şöyle ki, “Rahmân”, ilâhi ve yüce olan isimlere tahsis edilen bir mertebeye isimdir. 

“Allah” ismi, ûlvîsi, süflisi ile beraber bütün mevcûdatın hakikatini toplayan zâta bağlı mertebeye bir isimdir. 

a) “Rahmân”, ismi “Allah” isminin, b) “Rabb”, ismi “Rahmân” isminin, c) “Melik”, ismi “Rabb” isminin, kapsamındadır.

Durum anlatıldığı gibi olunca “Rûbubiyyet” bir “arş” olur. Bu mertebe icabıdır ki, kulları ile Allah arasındaki bağlantı sağlanmış oldu. *(12) 

---------------

Hadis-i Şerif’de; “Allah herşeyden evvel benim nûrumu kendi nûrundan halketti....” buyruldu. 

Rahmâniyyet mertebesi, “Rûh”un zuhur mertebesi;

Rûbubiyyet mertebesi, “Nûr”un zuhur mertebesidir. 

Rahmâniyyet, “akl-ı kül”;

Rûbubiyyet, “nefs-i kül”;

Rahmâniyyet, “arş”;

Rûbubiyyet, “kürsi”dir.

Yukarıda belirtilen hadis-i şerifin açık ifadesiyle bu mertebenin de öncüsü genel anlamda “Hakikat-i Muhammedi”; özel bireysel anlamda ise, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. 

Mutlak Vücûd, kendisinde mevcûd olan özellikleri yukarılarda izah edilmeye çalışıldığı gibi belirginleştirmeye başladı. 

Bu mertebede “nûr” özelliği ortaya çıkmaktadır.

“Vücûd-u Mutlak”ın bu mertebede de kendinde 

*(12) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.150 Rûbubiyyet özet bulunan (â’maiyyet, a’demiyyet, zûlmiyyet, ilmiyyet, rûhiyyat ve nûriyyet) özelliklerinin hepsi mevcuttur. 

Bu mertebeye “Âlem-i melekût” (melekler âlemi) de denir. 

Bu mertebe ikiye ayrılır: 

Rahmâniyyet’e yakın olanına “âlem-i ervah” (rûhlar âlemi) Melikiyyet’e yakın olanına da “âlem-i misâl” (misâl âlemi) denir. 

Ulûhiyyet mertebesinde, bütün varlıkların a’yânları yani hakikat ve kaynakları ilmi birer tasnif halinde iken oradan “Rahmâniyyet”e intikalleriyle birer “rûh”, yani hayat kaynaklarını kazandılar. 

Böylece onların “ilim” ve “hayat” sıfatları meydana gelmiş oldu. 

Buradan “nûr”a intikallerinde kendilerinde bulunan daha evvelce fark etmedikleri özellikleri aydınlanmaya başladığından bu mertebede kendi kimliklerini buldular ancak maddeye dönüşük olmadıklarından yine de parçalanmaz ayrılmaz bir bütünlük halindeydiler. 

Bu mertebeye hem “ervah” ve hem de “melekût” diyebiliriz. 

İşte bu “Rûbubiyyet” yani “terbiye eğitim” mertebesine intikal etmiş (ilmî, rûhî, nûrî) varlıklara, Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7/172. âyetinde; 

َأَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا

“elestü birabbiküm kâlû belâ şehidnâ” Meâlen “Ben sizin rabbiniz değil miyim” demiş ve buna kendile-rini şahid tutmuştu; onlar da “evet şahidiz demişlerdi” Bu ilâhi kelâm’da belirtilen husus şudur: 

Hangi varlık nasıl bir program, yani “a’yân-ı sâbite” ile kurguları yapıldı ve hangi mânâlarını bir sonraki “ef’al” melikiyyet mertebesinde zuhura çıkaracaklar ise, onun sözünü bâtınlarından rablarına vermiş oldular. 

Rûhların, “âlem-i ervah”taki bu sözlerin üzerine “ef’al âlemi”ne geldiklerinde yaptıkları işler “a’yân-ı sabite”leri üzere oldu ve olmakta da devam etmektedir. 

Bu âyet-i kerime’nin değişik mertebelerden geniş izahları vardır, yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz. 

“Rûh”un ve “Nûr”un mahiyetini, hakikatını anlamamız için ne bir aracımız, ne de ilmimiz yeterli değildir. Ancak zuhur ve tecellilerinden, varlıklarını anlamaya çalışıyoruz. 

Cenâb-ı Hak bunlar ve diğer hakikatler için aklımızı, fikrimizi, kalbimizi, gönlümüzü Nûruyla açsın. Amin. 

Mevzuumuzu daha iyi anlayabilmemiz için Füsûs-ül Hikem’den birkaç cümle alalım. T.B.

---------------

Nûr, zûlmetin zıddıdır. Zûlmet, kendi idrak olunmadığı gibi kendisiyle de birşey idrak olunmaz. 

“Hakiki nûr”, kendisi vasıtasıyle idrak olunan “nûr” dur fakat kendisi idrak olunamaz. Çünkü “hakiki nûr” nispetler ve izafetlerden arınmış olması bakımından Hakk’ın zâtının aynıdır. 

“Allah Teâlâ bizi ‘a’dem zûlmeti’nden ‘vücûd nûru’ na çıkardı, bir ‘nûr’ olduk.” Allah bütün mevcûdlarda açılmış olan bir “nûr”dur, ki buna “vücûd nûru” ismi verilir. 

Mutlak Hakk’ın vücûdu, zuhurlar itibariyle idrak olunur. Ancak bu idrak “nûr” ismi ile vaki olur ve “nûr” Allah’ın zât-i isimlerindendir. *(13) 

*(13) Füsûs-ül Hikem A. Avni Konuk C.3 S.37 nûr ve varlık özet. 

Biz yine “nûr” âlemindeki yolculuğumuza devam edelim.

Peygamber (s.a.v.) Efendimize “Rabbini gördün mü?” diye sorulduğunda; “bir nûrdur ben o’nu nasıl görebi-lirim?” buyurmuştur. 

Buradaki ifadeye bakarak Hz. Rasûlullah’ın Allah (c.c.) ı müşahade edemediği akla gelmesin, ancak “nûr” tecellisi ile bu gözlerle görülemeyeceğinin izahını yapmaktadırlar. 

Bu gözler güneşe bakamazken, mücerred “nûr”a nasıl bakabililrler?....

Daha evvelce “zûlmet” bölümünde ifade etmeye çalıştığımız; “Allah Teâlâ halkı zûlmette yaratmış/halketmiştir. Sonra onun üzerine ‘nûr’un-dan serpmiş ‘zâhir’ olmuştur.” Hadis-i Şerifinin ikinci bölümünün zuhur mahalli de bu “nûr” mertebesidir. 

Yine “zûlmet” bölümünde; “Allah’ın ‘nûr’dan ve ‘zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Şerifinde belirtilen “nûr”dan yetmiş bin perde de bu mertebeyi ifade etmektedir. 

Zât-ı Mutlak, her tenezzül ettiği mertebe zâhiren açığa çıkıyor iken, aynı zamanda o mertebenin özellikleriyle de perdelenmiş olmaktadır.

Yine bir hadis-i şerifte; “Ben Allah’tanım mü’minler benim nûrumdandır,” ifadesiyle de, bu mertebeye işaret edilmekte ve mü’minlerin aydınlanma kaynağını belirtmektedir. 

Rahmâniyyet (sıfat) mertebesinde : 

“Rûh-ül Kuds” ve varlığında bulunan bütün rûh mertebeleri mevcuttu fakat daha zuhur sahaları olan “ef’al” (melikiyyet) âlemi oluşmadığından faaliyete geçememişlerdi. 

Rûbubiyyet (esma) mertebesinde : 

“Nûr-u İlâhi” zuhura çıkmaya başlayarak, bütün esma-i ilâhiyyeler nûrdan birer elbise giyinip zûlmetten çıkarak belirginleşmeye başladılar. 

Bu esma-i ilâhiyyelerin faaliyet sahalarına çıkabilmeleri için mutlak ve sonsuz bir güce, kuvvete ihtiyaçları vardı. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hakk onların kendi bünyelerinde ve ayrıca dış âlemlerinde de “nûr”dan kuvvetler meydana getirdi, bunların ismine de “melek” dendi. 

Böylece meleklerin ana kaynağı “nûr” ve doğuş yerleri de bu mertebe oldu. 

“Rûh”un zâhiri tecellisi “İlim, hayat ve hareket,”

“Nûr”un zâhiri tecellisi “kuvvet, aydınlanma ve ilim oldu.” İlâhi ilimde var olan bütün A’yân-ı sabiteler, zûlmetten çıkıp “Rûh”tan birer elbise giyerek “Nûr” âlemine ulaştılar; orada da “Nûr”dan bir elbise giyip daha belirgin hale geldiler, fakat daha henüz ellerinde maddi mânâda araçları olmadığından zâhir âleme çıkamıyor idiler.

Bu varlıkların “zâhire” (âlem-i şehâdet) e ulaşabilmeleri için bir ara, geçiş âlemi gerekiyor idi, bu da; yukarıda ifade etmeğe çalıştığımız, bu mertebenin Malikiyyyet – şehâdet mertebesine yakın olan bölümü “âlem-i misâl” mertebesidir. T.B.

------------------ 

Âlem-i Misâl : (Misâller âlemi) Bu mertebe Zât’ın hariçte bir takım lâtif şekil ve sûretlerle zuhurudur. Bu mertebeye “misâl âlemi” denilmesinin sebebi, “Rûh âlemi”nden meydana gelen her bir ferdin, cisimler âleminde kazanacağı sûrete benzeyen bir sûretin bu âlemde meydana gelmesidir.

Bu sûretleri hayâlimizde idrak edebildiğimiz için, buna “hayâl âlemi” de diyebiliriz. Tasavvuf erbabı misâl âlemini iki kısma ayırmışlardır.

1. Buna “misâl-i mutlak”, “hayâl-i mutlak”, “hayâl-i munfasıl” (ayrı olan hayâl) gibi isimler verilir. 

Bu âlemin idrak edilmesi için, insânın hayâl kuvveti şart değildir; görme kuvveti ile de idrak edilebilir.

(Aynada ve parlak satıhlarda görünen sûretlerin göz ile idrak edilmesi gibi...) Bu mertebeye “ayrı olan hayâl” denmesinin sebebi insânın “hayâl kuvveti”nden ayrı olarak mevcûd olmasından dolayıdır.

Rûhların ceset rengiyle görünüşü bu kısımdandır. 

Nitekim ölen bir kimsenin rûhu, rü’yâda cismani bir sûretle görülebilir. 

Kâmilin Rûhu, müridine cismani sûretle görülebilir. 

Kâmilin Rûhunun, müridine cisim olarak görünmesi de bu kabildendir.

Misâl âlemine, “berzah”, “lâtif olan mürekkebât âlemi” de derler. 

Bir kısım kimseler “âlem-i ervah”ı “misâl âlemi”yle bir sayarak, her ikisine “Melekût âlemi” demişlerdir. 

Misâl âlemi, “âlem-i ervah”ın feyzini şehâdet âlemine ulaştıran bir vasıtadır. 

Rûhlar ile cisimler arasında bir berzahtır. Bu yüzden her iki âlemin hükümleri bu âlemde toplanmıştır. Çünkü hem zâhir, hem de bâtındır; bununla beraber her iki âlemin gayrıdır. 

Cisimler gibi, uzunluk, genişlik ve derinliğe sâhiptir. 

Rûhlara nispeten kesif, cisme nispetle lâtiftir. (Cinler de bu âlemdendir.) Aynada görülen bir sûretin genişliği, uzunluğu ve derinliği nasıl hayâlen varsa, hayâl âleminin varlıkları da böyle müşahade edilir; rûhani ve lâtif olduklarından el ile tutulamaz bıçak ile kesilemezler.

Maddeden sıyrılmış olan zâtların sûret ve benzer cisimlerde müşahedesi, “âlem-i misâl”de vâki olur.

Nitekim Hz. Cibril bazı vâkitlerde “server-i âlem” (s.a.v.) Efendimiz’e, ashâb-ı kirâmdan “Dıhye-i Kelbi” sûretinde zâhir oluyordu. 

Hızır ve enbiya (a.s.) ile evliyâ-ı kirâm hazarâtının müşahadeleri bu âlemde vâki olur. 

Bu âlemde zâhir olan şeyin, his ve şehâdet âleminde zuhurundan evvel görülmesi mümkündür. 

Nitekim irfan ehlinden ve diğer insânlardan birçok kimseler rü’yâlarında bir takım vukuat müşahede ederler, ki onun eseri sonradan “âlem-i şehâdet”te meydana gelir.

“Misâl âlemi”nin sûretleri insâna, rü’yâda; “havâss”a ise, hem rü’yâda, hem de uyanıklık halinde münkeşif olur.

2. Misâl mertebesine bitişik ve onun bir kanalı durumunda olan ve “insânda mevcûd” bulunan “hayâl”dir.

Buna yukarıdaki “hayâl-i mutlak” mertebesine nisbetle, “hayâl-i mukayyed” isimleri de verilir. 

İnsân vücûdunda bulunduğu için “hayâl-i muttasıl” (bitişik hayâl) de denir. Çünkü bunun insân varlığı dışında vücûdu yoktur. 

Bu âlemin idrak edilebilmesi için insânın “hayâl kuvveti” şarttır. Bu “rü’yâ âlemi”dir. 

Bir tarafı misâl âlemine ve bir tarafı da insâna bitişik olan hayâl-i mukayyet âleminde yani rü’yâda süflü/aşağı âleme ait sûretler gördüğü vâkit, bunların bir hakikati olmadığı fâsid/kötü/bozuk hayâllerden ibaret olduğu bilinmelidir. Bunlar mânâsız rü’yâlar olup yorumları yoktur. 

Fakat riyazâtlar ve mücâdeheler ile kâlb aynası saflaşmış ve “şehvet”lerden kurtulmuş ve mâsivâdan uzaklaşmış âriflerin hayâl aynasında görülen suretler “misâl âlemi”nden aksediyorsa, bu hayâller ister uykuda, ister uyanıklık halinde görülmüş olsun, gerçek ve doğrudur. Zira “misâl âlemi”, Ce-nâb-ı Hakk’ın ilim hazinesi olduğu için oradan akseden “hayâl”ler bir hakikati aksettirir.

İnsân “hayâl kuvveti” sayesinde misâl âlemine dahil olup, orada temessül etmiş gayb mânâlarına muttali “vakıf” olur. Görülen bu sûretlerin bazıları tabire muhtaç olur, bazıları da tabir gerektirmez. 

Onun için rü’yâda görülen bu çeşit hayâller iki kısma ayrılırlar.

a) Keşf-i mücerred : (Açık Rüyalar) Duyularla idrak edilen, sûretlere uygunluğu olan sûretlerin görüldüğü rü’yâdır. Buna gaybda olan sûretlere vakıf olmak denir. Bu türden olan rü’yâların tevil ve tabir edilmesine ihtiyaç yoktur. Görüldüğü gibi aynen zuhur etmesi ümit edilir.

Nûr, “mutlak misâl âlemi”nin asli sıfatıdır. 

Rü’yâda bu “nûr”, insânın “hayâl”i üzerine yayılır. İşte bundan dolayı “sâdık rü’yâ” Hz. Peygamber Efendimizde “vâhy’in başlangıcı” olmuştur.

İlk vâhyi teşkil eden bu rü’yâları “keşf-i mücerred” şeklindedir. Fakat Hz. Peygamber, ilk vâhiylere rü’yâda nail olmuş ise de, ona “uyur” denilemez. 

b) Keşf-i muhayyel : (Tabir Gerektirenler) Rü’yâda, duyularla idrak edilen sûretlere doğrudan uygunluğu olmayan sûretler görmektir. Bu tür rü’yâlar tabir edilir; tabir edilmeksizin anlaşılması mümkün olmaz.

Tabir ise, rü’yâda görülen sûretlerle münasebeti olan duyular âleminden bir sûret ile yapılır. Mesela Rasûlullah’ın, rü’yâda kendisine ikram edilen “süt’ü” “ilim” ile yorumlamaları gibi... 

Süt ile ilim arasındaki bağlantı, “süt”ün, beden için, gıda; “ilm”in de, Rûh için gıda olmasıdır.

Rü’yâ tabirinde belirli kaide, kanunlar yoktur. 

 Rü’yâ-da görülen tabire muhtaç sûretlerin yorumu, ancak kendisine “ilm-i Nûraniyyet” ihsan edilmiş kimseler tarafından yapılabilir.

Kendisinde bu ilim olmayan kimseler rü’yâda görülen sûretlerin mânâsını anlayamazlar. Zira rü’yâda benzer sûretler gördükleri halde her şahsa ayrı yorum yapılır. 

Mesela rü’yâsında “ezan okuduğunu gören” üç kimsenin rü’yâsı ayrı ayrı yorumlanır. Bu rü’yâ;

birinin, “hacca gideceğine”; 

diğerinin, “hırsızlık yapacağına” üçüncüsünün, “mürşid ve hadi” olacağına delâlet eder. *(14)

--------------- 

İçinde yaşadığımız âlemin bizi, belki de ençok ilgilendiren bölümü “misâl âlemi”dir. Gerçi yukarıdan itibaren gelen bütün mertebelerde yerimiz vardır, fakat önceleri oralara ulaşmamız zordur.

Kendimizde, yukarıda belirtilen iki hayâl âlemi birlikte yaşanmaktadır, ancak kendi ürettiğimiz küçük hayâl âlemi gerçek ve geniş mânâda ki hayâl âlemine ulaşmamıza en büyük perde teşkil etmektedir.

Kişi doğduğu andan itibaren çevresindeki oluşumları, gerek fiili, gerek ilmi yönüyle algılamaya başlar. Büyüdükçe bu algılamalar kendisinde bir birikime sebep olur. Yavaş, yavaş, okul ve diğer beşeri münasebetler yüzünden dış âlemden de etkilenmeye ve oradan da birçok yeni değer yargıları oluşturmaya başlar. Böylece buluğ çağlarında bireysel kimliğini yani kendi “beşeri hayâl” âlemini oluşturmuş olur. Daha sonraki yaşantısı genellikle bu istikamet içerisinde devam eder.

(14) Füsus’ul Hikem A.A.Konuk ilgili bölümler özet.

Eğer gerçek mânâda bir “irfan eğitimi” alamamışsa, kendi oluşturduğu bireysel hayâl âleminden çıkması mümkün değildir.

Bireysel hayâl, ilâhi hakikatlerden uzak olduğundan, “gaflet ve uyku” hükmündedir. 

Birey her ne kadar geziyor, yiyor, içiyor, yaşıyor gibi gözüküyor ise de, aslında hayâlinde var ettiği, gerçekte olmayan, bir vücûd heykeli ile yaşıyor demektir.

“İnsânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar,” Hâdis-i Şerifi bu hususu çok açık anlatmaktadır.

Bireysel “beşeri hayâl”, gaflet perdesini açmadıkça gerçek hayâl âlemine oradan da diğer âlemlere “uruc” yükselmemiz mümkün olamayacaktır.

Bunun tek çaresi Kûr’ân-ı Keriymde muhtelif yerlerde belirtilen “Âdem” (a.s.) kıssasının hakikatlerini tahsil etmekle ve “vennecmü iza heva” heva yıldızını söndürmekle elde edilecektir..

Âdem (a.s.) ın cennetten yeryüzüne arz’a indirilmesi: 

Bugün için kişinin, yaşadığı yalancı, geçici, hayâl cennetinden “yeryüzüne” yani kendi “beden arz”ına inip, kendini gerçek ilâhi kimliği ile tesbit etmesidir. Bu hal onun için daha sonra ulaşılması gereken ilâhi mertebelere, yola çıkması için füze rampası olacak ve bir başlangıç noktası teşkil edecektir. T.B.

Rûbubiyet - esma mertebesi Ulaşılan bu esma mertebesinde, zât’ın varlığında, “mutlak vücûd”da bulunan, 

- “â’ma’iyyet”, 

- “a’demiyyet”, 

- “zûlmiyyet”, 

- “ilmiyyet”, 

- “rûhiyyet”, 

- “nûriyyet” zuhura çıkmış idi. 

Zât mertebesinde “ilm-i ilâhi”de bulunan “a’yân-ı sabite”ler sıfat mertebesinde “nefes-i Rahmâni” ile “rûh” tan lâtif birer mânâ elbisesi giyerek, “esma mertebesi”ne tenezzül ederek, orada “nûr-u ilâhi” yayılarak “zûlmet”ten “nûr”a çıkmaya başladılar.

Ancak daha kesif ve belirgin hale gelebilmeleri için, bir sonraki aşama olan “ef’al - şehâdet âlemi”ne tenezzülleri gerekmekte idi, fakat oraya tenezzül edebilmeleri için o âle-min oluşturulması lâzım geliyordu, işte bu yüzden yukarıda belirtilen iki âlem, yani “sıfat” ve “esma” âlemleri, ki bun-lardan “sıfat âlemi”ne “akl-ı kül”; “esma âlemi”ne de, “nefs-i kül” deniyordu. 

İşte bu iki âlemin yani “akl-ı kül” ile “nefs-i kül”ün müşterek faaliyyet göstermelerinden (izdivacından), gördüğümüz bu “âlem-i ecsam” (cisimler âlemi), “zâhir âlem” ortaya çıkmış olur. 

Şimdi biraz onun tanımını yapmaya çalışalım. Bu âlemin bir ismi de “Melikiyyet”tir. T.B.

--------------

Melikiyyet : (Âlem-i şehâdet ) Rûbubiyyet : Rabblık zuhurlarının en yükseği Allah’ın “melik” isminde olmaktadır.

a) Melikiyyet, “Rûbubiyyet”in altındadır.

b) Rûbubiyyet, “Rahmâniyyet”in altındadır.

c) Rahmâniyyet, “Ulûhiyyet”in altındadır.

Bu mertebede “Rûbubiyyet” arş; “Melikiyyet”, kürsi oldu. *(15)

*(15) A.Keriym Cili İnsân-ı Kâmil Şehâdet âlemi: (Şehâdet mertebesi zât’ın hariçte cisim sûretiyle zuhurudur.) Misâl âlemindekinin aksine olarak bu âlemdeki varlıklar, cüz’ler haline konabilir, bölünebilir, yarılabilir ve biti-şebilirler. 

Bu mertebeye “şehâdet âlemi” denilmesinin sebebi, beş duyu ile idrak edilmesi ve aşikar müşahede edilebilmesidir.

Misâl âlemindeki sûretleri, el ile tutmak mümkün olmadığı halde, bu mertebenin varlıklarını el ile tutmak ve başkalarına göstermek mümkündür.

Bu âlemdeki sûretler “rûh sahibi olan” ve “rûhu olmayan” diye ikiye ayrılabilirse de, hakikatte her varlığın kendi mertebesi itibariyle bir “rûh”u vardır.

Zira “şehâdet âlemi”ndeki her sûretin “a’yân-ı sabi-te” mertebesinde, “sabit” olan bir “ayn”ı yani hakikati vardır. 

İşte bu “hakikat” bu sûretin “müdebbiri” (tedbir edicisi), “mutasarrıfı” (tasarruf edicisi) ve “rûhu”dur. Fakat şehâdet âlemindeki bütün varlıklarda “hayat” kemâl halinde tezahür etmemiştir.

Zira bunların bazısının taayyünü, “hayat”ın tam olarak zuhur bulmasına müsait değildir. Onun için bu âlemin varlıklarından bazısında hayat, bâtın; bazısında, zâhir; bazısında ise, hayvanda olduğu gibi, pek zâhirdir.

“İnsân”daki hayat ise, hem en aşikar ve hem de en mükemmeldir.

“Şehâdet âlemi”ne “kevn ve fesad” (oluş ve bozuluş) âlemi de denilmiştir. Zira “kevn” bir sûretin meydana gelişi, “fesad” ise, bu sûretin dağılıp yok oluşudur.

“Şehâdet âlemi”ndeki oluşumları meydana getiren isimler, yüce Hakk’ın “Melik” ismi kapsamındadır. 

Melik olan bir zât için ise, elbette bir memleket gereklidir.

Burası lâtifliği yönünden en aydınlık;

kesifliği yönünden en karanlık yerdir.

A’yân-ı sabite, ilâhi ilimde zuhura gelen “isimler”in sûretleridir. 

Başka bir ifadeyle “isimler” mertebesi, zât’ın sûretleri ve gölgeleridir. 

Rûhlar âlemi ise, “a’yân-ı sabite”nin sûretleri ve gölgeleridir. 

Misâl âlemi, “rûhlar âlemi”nin gölgesi;

Şehâdet âlemi de, “misâl âlemi”nin gölgesi durumundadır. *(16) İnsân - ı Kâmil İnsân-ı Kâmil : Bu mertebe, “mutlak vücûd”un en son tecellisi ve mazharlarda zuhuru bakımından en son “libas”ı, (örtüsü) dür.

“şehâdet âlemi”nden ibaret olan cismani, “misâl” ve “melekler âlemi”nden ibaret olan nûrani âlemleri, “rûhlar âlemi”nden ibaret olan rûhani, “ilim âlemi”nden ibaret olan “ilm-i ilâhi”, “a’yân-ı sabite” ve “vahdet” mertebelerini, “a’dem” ve “zûlmet” mer-tebelerini dahi kendinde toplayan bir mertebedir.

Mutlak vücûd, bütün ilâhi sıfat ve isimleri ile şehâdet âlemine tenezzül ettikten sonra O’nun en mükemmel tecellisi “büyük âlem”in hülasası “özü” olan “küçük âlem”de, yani “insân”da, yani “İnsân-ı Kâmil”de vuku bulmuştur.

---------------

*(16) F. Hikem M. Arabi A. Avni Konuk 3 cild ilgili bölümler özet Şehâdet âlemi, her ne kadar ilâhi isimlerin hüküm ve eserlerinin zuhuruna müsait bir “ayna” gibi ise de, tam cilalı ve parlak bir ayna değildir. “Âdem”in yaratılması, “zuhur”u ile âlem, cilalı ve parlak bir ayna durumuna gelmiştir.

Âlemin hülasası olan ve kendinden önceki mertebeleri kendinde toplayan “Âdem” de Hakk, kendi sûretini, yani sıfat ve isimlerini en mükemmel şekilde müşahede eder. 

Fakat bu müşahede, uzaktan ve kendi vücûdunun dışında bulunan bir şeye bakış gibi düşünülmemelidir. Zira bütün mertebeler “mutlak vücûd”un dışında olmadığı gibi, her bir mertebede tecelli ve zuhur eden de bu vücûddur. 

Bu müşahede Hakk’ın bütün zerrelerde zâtı ile zuhur ve huzuru ile vuku bulan “zevkî” bir müşahededir.

İnsân-ı Kâmil bütün ilâhi isimlerden ibaret olan “ilâhi sûret”i kabule müsait taayyüne sahiptir. “İlâhi emanet”i taşımaya ehil olarak yaratılmıştır, “zuhura” getirilmiştir.

Kendisinde ilâhi sıfat ve isimlerin hükümleri fiilen zâhir olur. Diğer insânlarda ise, bu ilâhi sıfatların hükümleri kısmen zâhir olur.

Allah’ın şehâdet âleminde tecellisi, sıfatları, isimleri ve fiilleri iledir. 

İnsân-ı Kâmil bütün âlemleri hülasası olduğu için O’nda, “zât-i tecelli” ile beraber, sıfatlar, isimler ve fiillerin tecellileri toplanmıştır. 

İnsân-ı Kâmil mertebesindeki, kemâl ve zuhur diğer mertebelerde müşahede edilemez. 

Varlıkların her biri “ilâhi nûr”un aynası olmakla beraber (cihanı gösteren kadeh ve âlemi gösteren ayna) Âdem yani “İnsân-ı Kâmil”dir.

Onda ilâhi sıfatların nurları tamamiyle zâhir olmuştur. Nûr, kendi cemal ve celalini “İnsân-ı Kâmil”de görmüştür.

İnsânı Kâmil’e, yukarıda zikr edilenlerden başka daha birçok isim verilmiştir. Konumuz bakımından şu isimleri bilhassa zikretmemiz faydalı olacaktır. 

Ona, “zıll-i ilâh” (ilâh’ın gölgesi) denilmiştir, ayrıca “zıll-i memdud” (yayılmış gölge) ve “zıllullah” (Allah’ın gölgesi) isimleri de verilmiş-tir.

Hz. Mevlâna mesnevisinde, “Tanrı’ya kul olan hakikatte tanrı gölgesidir. O, bu âlemden ölmüş, Tanrı ile dirilmiştir,” diyerek, Tanrı gölgesi, (“Sâye-i Yezdan”) tabi-rini “kul” hakkında kullanmıştır, ki İnsân-ı Kâmil ile aynı mânâdadır. 

Hülasa edecek olursak yukarıda zikredilen mertebelerin en yükseği, “gayb-ı mutlak” en aşağısı için de bulunduğumuz “şehâdet âlemi”dir.

“Şehâdet âlemi”nden geriye doğru manevi “uruc” (yükseliş) sûretiyle asıl ve menşeine dönen insân bu mertebeleri ve bunların birbirlerine nispetle durumlarını müşahede eder ve bilir. 

Bu his, cisimler âleminde algılanan her bir şey misâl ve hayâl mertebesinde mevcûd olan lâtif bir varlığın sûretidir. 

Bunlar ise “nûr âlemi”nin sûretidir; 

nûrlar ise, “rûh âlemi”nin sûretidir; 

rûhlar ise, “a’yân-ı sabite” sûretleridir; 

“a’yân-ı sabite” ise, “ilmi ilâhi” sûretleridir. *(17) 

-------------- 

 Yukarıda tanıtımı yapılan İnsân-ı Kâmil, sadece bizim dünyamıza has bir oluşum değil bütün gökyüzü alemlerinde de zuhur eden geçerli bir İlâh-i programdır. 

 Aksini düşünmek o gökyüzü alemlerine haksızlık etmiş bu hususu sadece bizim dünyamıza tahsis etmiş oluruz. Bu durumda Hakk-ın sonsuz zuhurunu sınırlamış oluruz. T.B.

*(17) F. Hikem, M. Arabi, A. Avni Konuk cilt 3 ilgili bölümler özet Yaratma Kelimesi Arifler ve aşıklar “Kâmûs-u aşk”tan (büyük aşk kitabı) “yaratma” sözcüğünü kaldırmışlardır, çünkü zâten böyle bir şey yoktur, olması da mümkün değildir.

Ancak, “şeriat” ve “tarikat” mertebesi itibarı ile kabul edilen hayâli bir tenzih mertebesinde yaşayanlar bu kelimeyi kullanabilirler, çünkü bulundukları yer “hayâli ikilik” üzere bina edilmiştir, yani bir yaradan bir de yaradılan vardır.

Fazla zihin yorgunluğu ve bilgi gerektirmeyen bu anlayış, zamanla oluşan şartlanmalar neticesinde de pekişir. Bu anlayışı daha yukarılara taşımak da zor veya angarya gelir. Ancak bu hal kişinin farkında bile olmadan “gizli şirke” düşmesine bile sebeb olur.

Kasdi olmayan bu anlayışla, iyi niyetle yapılan ibadetler kabul edilir ve “sevab” kazanılmış olur. Fakat kişi kendini kazanamaz, gerçek Hakk’tan ve irfaniyyetten uzak olur, ki bu da oldukça acı bir hâdisedir.

İnsânın en önemli vasfı düşünücü ve ayırıcı olmasıdır. İlk ayırması lâzım gelen şey de, aklını kaplayarak perdelemiş olan yanlış bilgi ve şartlanmalardır. Böylece gerçek bilgilerle “aklî hürriyetine” de ulaşmış olacaktır.

Yukarıdan beri ifade etmeye çalıştığımız hususlar, aslında, âlemde yaratma diye bir şey’in olmadığını, sadece mertebe, mertebe; bâtından zâhire çıkış olduğunu açık olarak göstermektedir. 

Bütün bu zâhire çıkmış varlıklar yaratma değil, “zu-hur/tecelli”dir. Âlemde mutlak olan bir tek “zât” vardır, o da “Hz. Allah”tır, zuhurları ise, kendinden kendinedir, kendi isim ve sıfatlarıdır.

“Yaratma” ifadesi, ikilik gerektirir, ki bu da mümkün değildir. Gerçek irfan ehli, bu kelimeyi kullanamaz; kullanıyor ise, irfan ehli olamaz. Bu anlayışı ile gerçek tevhidi idrak edememiştir.

“Yaratma” ifadesini, “şeriat” ve “tarikat” mertebesi itibariyle perdeli olarak kullananlar mazurdur. Ancak “hakikat” ve “marifet” mertebesi itibariyle bu kelime kullanılamaz. Onun yerini “zuhur” ve “tecelli” kelimeleri alır, ki arada kıyas kabul etmez farklar vardır; arif olan anlar.

Daha fazla uzatmadan yolumuza devam edelim.

Yukarılarda ifade edilen, (Allah var idi onunla beraber hiç bir şey yok idi,) hâdis-i şerifi; Hz. Ali (k.a.v.) efendimize iletildiği zaman, az düşünerek, (şimdi de öyledir,) diye cevapladığı bildirilmiştir, ki gerçek de budur.

Evet: Evvelde de, şimdi de, her zaman da, Allah vardır ve O’nunla birlikte hiç birşey yoktur ve de olmayacaktır.

Çünkü olması da mümkün değildir. Mümkün olabilmesi için en az aynı değerde bir “Allah” daha veya “Allahlar” olması lâzım gelecektir, ki bu da imkânsızdır.

Yaratma; yoktan var etme anlamındadır. Aslında yok olan, zâten yoktur, (yok olan var olamaz, var olan da yok olmaz,) ancak şekil değiştirir. 

Bir şeyin yoktan var edilmesi, “yaratılma” hâdisesi olabilmesi için, bu âlemin sahibi olan Allah (hayâlen diyelim ki) bir başka âlemin Allah’ından kendinde olmayan bir mal-zeme olarak ondan meydana getireceği yani gerçekten ken-dinde yok olan şeyden bir varlık vücûde getirmesi ancak “yaratma”, (yoktan var etme) şekliyle ifade edilebileceğinden, ki böyle bir şey de söz konusu olmayacağından; “yaratma” hâdisesi de irfan ehli için mutlak olarak yoktur, çünkü zuhura gelip vücûd bulmuş her şeyin kaynağı Haktır ve zuhur yeri de haktır, bu sebebden âlemde ikilik de yoktur.

Rahmâniyyet : Sıfat mertebesinde “nefes-i Rahmâ-ni”, sonsuz fezaya külli olarak nefesini, nefh ettikten sonra, zaman içinde “a’dem” “zûlmet”ten mertebe, mertebe zuhura çıkışın sonunda, ulaşılan birey varlıklara “nefis” ismi verildi.

Genelde “nefes-i Rahmâni”; birey de “nefis-i beşe-ri” insân ve diğer varlıklar olarak zuhura çıktı.

 Zuhuru perde oldu zuhura, Gözü olan delil ister mi nûr’a.

Diğer bir ifadeyle; zuhurunun şiddeti, kendisine perde olmaktadır.

İnsân-i Kâmil mertebesi hakkında, bir arif:

 Seni bu hüsnü vech ile görenler, Korktular Allah demeye, Döndüler insân dediler. 

İfadesiyle bu mertebe hakkında ne hoş söylemiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hâdis-i şeriflerinde:

“Biz, son gelen ilkleriz.” buyurmuşlardır.

“Son gelen” sözü ile, bu mertebenin kemâlini;

“ilkleriz” sözü ile de, “Hakikat-i Muhammedi” mertebesini ifade etmişlerdir.

Nefes-i Rahmâni, “Akl-ı Kül” olan “rûh” mertebesi ile “Nûr-u ilâhi” olan “Nefs-i Kül” mertebesinin izdivacından şehâdet, yani bu âlemler ortaya çıkmıştır.

Bu âlemin bir ismi de, zât’ın en kemâlli zuhur olan “Hz. Şehâdet”tir. Çünkü bütün bilinç ve müşahedeler burada olabilmektedir. 

Bu âlemin bizce, bir ismi de “Mescid-il Aksa” dır. Zât’ın en kemâlli zuhur mahalli ve secdegah yeridir. 

“Aksa” en uzak mânâsınadır, yani “ilâhi zât”ın “mutlak vücûd” mertebesinden “müşahede-i vücûd” mertebesine bütün açıklığı ile tenezzül ederek burada zuhur etmesidir. 

“Lâtif”ten, “kesif”e ulaşmanın da kemâlidir.

Bu âlemdeki yaşam da, kemâllerin en kemâllisidir. Çünkü gizli hazinenin, “küntü kenzen” kapağı burada tamamen açılmıştır. 

Anahtarı, lisanen “besmele”; fiilen “insân” olmuştur.

“Besmele-i şerife”de bulunan, “Allah” lâfzı, “mutlak vücûd” ve “Ulûhiyyet”i; 

“Rahmân” “nefes-i Rahmâni” ve her varlıkta bulunan “ilâhi Rûh”u, “Rahim” ise, o da her varlıkta mevcûd olan “nûr-u ilâhiyye”yi ifade etmekte; 

ve işte bu üç ana isimden de, âlemler yani mükevvenat ve “İnsân-ı Kâmil” meydana gelmektedir.

Allah insân’ı böylece “Rahmân” sûreti üzere, yani kendinde bulunan bütün özelliklerinden belirli bir terkip ile halketti, böylece en geniş mânâda O’nda, O’nunla ve O olarak zuhur’dadır.

Şehâdet mertebesi olmasaydı, âlemde hiçbir hareket olmaz, diğer mertebeler bâtında kalırdı. 

Bu mertebede zuhura gelen her bir insân ve diğer varlıklar, bulundukları yerde kendi kemâlleri üzere birer hazinedirler, bu hazinelerin tamamı ise, ilâhi varlık hazinesidir.

 “Ulûhiyyet” - ilim, “Rahmâniyyet” - arş, “Rubûbiyyet” - kürsi, “Melikiyyet” - zemin, dünya diyebiliriz.

İnsândaki karşılığı;

 “ilim” - akıl, “arş” - baş, “kürsi” - kalb - gönül, “zemin” - yer - ayak mertebesi oldu. 

 Belden aşağısına süfli; belden yukarısına ûlvî dendi. Halbuki her ikisiyle vücûd birdir. 

Kûr’ân-ı Keriym Tin Sûresi 95/4 –5. âyetlerinde:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَعثُمَّ ﴿٥﴾

lekad halaknel insâne fiy ahseni takviymin (4) sümme redednahü esfele safiliyne (5) Meâlen :

“Biz insânı en güzel kıvamda halkettik(yarattık)” (4)

“sonra aşağıların aşağısına reddettik.” (5) Bu sûrenin tamamının ve bu kısım âyetlerinin uzun uzun izahları vardır, yeri olmadığı için sadece yukarıda belirtilen bölümüne bir başka yönden dikkat çekmeye çalışacağım.

Esfel-i safilin, “aşağıların aşağısı” olarak genel anlamda ifade edilmekle beraber, zâhiri ifadesidir. 

İçinde bulunan diğer mânâlardan biri de, “Biz insânı en güzel kıvamda/biçimde halk ettik.” 

“Tecellimizin en başından en sonuna kadar gönderdik, böylece bütün âlemlerimizi dolaşarak seyahat etmiş olduğundan bizi en iyi değerlendiren o olmuştur. Her âlemde kendine gerekli techizâtı ve rûhsatı vermişizdir. Bu yüzden bizim halifemizdir. Kendisinde her türlü tasarrufumuz mevcûddur.” Gerçekten bu âlem, hiçbir âleme benzemeyen ve hepsinden kemâlli olan “Hz. Şehâdet”tir.

“Hazret-i Şehadet” ef’al âleminde,

- Allah’ın tenezzülü 

- Kûr’ân’ın tenezzülü

- İnsân-ı Kâmil’in tenezzülü

- Zâtının tenezzülü

- Beyt’inin tenezzülü

- Mânâların tenezzülü

- Sıfatların tenezzülü

- Rûh’un tenezzülü

- Nûr’un tenezzülü

- Esmâ’ların tenezzülü

- Meleklerin tenezzülü

- Nefs’in tenezzülü

- Mertebelerin tenezzülü

- Âdem’in tenezzülü

- Peygamberlerin tenezzülü

- Kitapların tenezzülü

- İblis’in tenezzülü

- Muhabbet’in tenezzülü

- Lika (buluşmanın) tenezzülü

- Hakikat-i Muhammed’in tenezzülü vardır.

Bu kadar çok tecelliyi ancak içinde yaşadığımız ef’al “Hazret-i Şehadet” âleminde bulmaktayız. Bu kadar değerli bir âlemin kıymetini bilmeliyiz.

- Kendine gelme → kendini bulma, 

- Lika (mülaki – buluşma), 

- Sevgi → muhabbet → aşk, 

- Zuhur → tecelli, 

- Bilinç → ilim, 

- Var olma→ kimlik bulma→ ilâhi benlik, 

- Kitabullah → Habibullah → Marifetullah tahsili 

bu âlemdedir ve burada kazanılmaktadır, 

- Burası ilâhi yaşamın tatbikatlı her mertebeden sınıfları olan ilâhiyyat tahsili yapılacak yegane okuldur. 

- Beytullah da buradadır.

Ancak bütün bunlardan bizleri uzaklaştıran zıt güçler de “şeytan” buradadır. 

Her işlere yardımcı güçler de “melek”buradadır. 

Her türlü ahlâkları olan hayvanlar da buradadır ve insânlar da burada’dır.

İşte bu güçler arasında öyle bir yaşantı (cümbüş) vardır, ki akıllar hayrette kalır. Birbirine karışmış olan bu yaşam sahnesinin ismi “âlem-i şehâdet” üzerinde bulunduğumuz yer de, bizim dünyamızdır ve bu âlemlerde bütün isimlerin zuhur sahası ve oyun sahnesidir.

Umulur ki, gaflette kalmadan, buradaki, “ilâhi” tahsilimizi yeterince yapar, daha sonraki yerimize huzurla dahil oluruz. 

Geçici olan bu müşahede âlemi, Hz. Şehâdet için “uyku âlemi” tabiri de kullanılmıştır.

“İnsânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.” İfadesiyle insânların bu kadar açık ilâhi hakikatlerin ortada olduğu bir dünyada, ne kadar hazin bir gafletle yaşadıklarını ifade ba’bında, Efendimiz (s.a.v.) bu Hâdis-i Şeriflerinde bizleri uyarmışlardır. Daha birçok izahları vardır; yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz.

“Dünyanızdan Bana Üç Şey Sevdirildi...” Diğer bir Hâdis-i şeriflerinde, Efendimiz (s.a.v.) buyururlar:

“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, kadın, koku, gözümün nûru namaz.” Bu hâdis-i şerif, ilgili kitaplarda birçok yönlü izah edilmiştir. *(18) Biz burada daha başka bir yönünden kısaca mevzuumuz içerisindeki yerinden yorumlamağa çalışacağız.

Dikkat ettiğimizde görürüz ki; mübarek “lisan-ı Mu-hammedi”de muhabbet sebebi üç asli unsur vardır. 

Bunlar, “kadın”, “koku, ve “namaz”dır.

Aleyhisselâtu vesselâm efendimiz, buradaki ifadesinde, “ben sevdim” demiyor, “dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” diyor. 

Biz bu üç şeyin bireysel kısmına değil, genel anlamdaki haline bakmağa çalışacağız.

Hâdis-i şerifte, kadının öne alınması;

Â’dem oğullarının hilkati, “kadın” ile, âlemin hilkati, “nefs-i kül - esma - nûr” mertebesi ile olduğundandır. 

“İlm-i ilâhi”de mevcûd bütün “a’yân-ı sabite”lerin zuhura gelmeleri için onların bir hareketlendiriciye ihtiyaçları vardı. 

“Mutlak vücûd” bu ilimsel varlıkları faaliyete geçirmek için “Rahmâniyyet” mertebesine intikal ettirdi.

Bu mertebede “Rûh-ül kudüs” onlara birer “lâtif rûh”tan elbise giydirerek “nefes-i Rahmâni” ile âleme “nefh” etti, “üfledi”. 

Her varlık bu “nefh”den (nefes) ten kendine ait bir “koku” aldı ve o “koku” onun “tabiatı” ve asli hali oldu.

Aynı zamanda “Akl-ı kül” olan bu “Rûh’ul kudüs” “Nefes-i Rahmâni” sonsuz fezaya yayılınca, kendinden (18) Not: Bu muazzam mânâ yüklü Hâdis-i şerifi daha iyi anlayabilmek için Füsüs’ül Hikem M.Arabi, A. Avni Konuk cild 4 Muhammed fassına bakılmalıdır.

“Nefs-i kül”ü (esma - nûr) mertebesini tecellisiyle meydana getirdi.

Böylece “Akl-ı kül” etken, “Nefs-i kül” edilgen oldu. 

Diğer bir izahla, “akl-ı kül” “Âdem”in;

 “nefs-i kül” “Havva”nın aslı ve zuhur yeri oldu. 

 Böylece;

“Akl-ı kül” ve “Nefs-i kül”ün iştirakinden (izdivacından) bu âlemler;

“Âdem” ile “Havva”nın izdivacından da insânlar meydana geldi.

Bu âlemlerde meydana gelen varlıkların ve insânın en önce yapacağı şey kendinin zuhura çıkmasına sebeb olan yüce rabb’ına karşı ihtiyaç ve acziyetlerini bilip ona yönelmeleridir. 

Bu yönelmenin en güzel ifadesi de “kulluk – ibadet”;

ibadetin en güzeli de, “salât – namaz”;

onun diğer ismi de, “zikr”; ve neticesi mi’rac’tır, ki böylece asli âlemine “uruc” yükselmedir.

Allah’a ulaşmak için insânlara lâzım olan maddi manevi bilgiler yine Rabb’larından “vâhy-i ilâhi” peygamberleri vasıtasıyla onlara ulaştırılmıştır. 

Allah’ın (c.c.) insânlık âlemine en büyük lütuflarından biri de “vâhy”dir. Böylece cehilden ilme olan yolculuk meydana getirilmiş, bundan faydalananlar da ilâhi rahmete nail olmuşlardır. 

Allah (c.c.) Âdem’i, kendi elleriyle “Rahmân”, “Akl-ı kül” sûreti üzere “halketti”, zuhura getirdi. 

Âdem, Havva’yı sol eye kemiğinden (kendi varlığından), “Nefs-i kül” sûreti üzere “halketti”, zuhura getirdi. 

“Âdem”le “Havva”nın birleşmesinden, çocukları; 

“Akl-ı kül” ile “Nefs-i küll”ün birleşmesinden de, bu âlemler meydana geldi. 

Âlemlerin meydana gelişi, her varlığın kendi mertebesi itibariyle “zât-ı Ulûhiyyet”i “takdis” (mukaddes) kılmak içindi.

İşte Muhammed (s.a.v.) efendimizin şahsında hem genel, hem de birey olarak meydana gelen oluşumlar içerisinde kendisine sevdirilen üç şey’den

1. Bir’i edilgen ve üretken olan “kadın”dır: 

Bireyde eş, genelde “Nefs-i kül”dür; eşten, çocukları;

“Nefs-i kül”den de, her an yeni yeni tecelliler olmaktadır.

2. Koku : Yukarıda belirtilen genel olarak bütün varlıkta mevcûd “nefes-i Rahmân”ın kokusu; diğeri de, beden-lerimize sürdüğümüz kokulardır.

3. Namaz-Salât : Yukarıda belirtildiği gibi âlemin ve varlıklarının ulaşacağı en son kemâlli fiilleridir. Bilhassa “insânlar” ve “cinler” (ibadet – irfaniyet) için zuhura getirilmişlerdir.

İşte bütün bu hakikatlere vakıf olan Aleyhisselâtu vesselâm efendimiz mübarek ifadelerinde “sevdirildi” diye belirttikleri üç şey ile bizlerin önüne kendi hakikatini ve ayrıca sonsuz ufuklarını açmaktadırlar, şükründen aciziz.

Yukarıdan beri izah etmeğe çalıştığımız husus bu âlemde, “yaratma”nın değil “zuhur” ve “tecelli”nin olduğudur.

Bu kelimeyi metinlerde var olduğu için yeri geldikçe parantez içerisinde yanına, “zuhur” ve “tecelli” kelimelerini ilâve ederek kullanmaktayız. Cenâb-ı Hakk’tan cümlemize gerçekten anlayacak, tabiat ve şartlanmalarından kurtulmuş ön yargısız hür bir akıl vermesini niyaz ederim. T.B.

--------------- 

“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, kadın, koku, gözümün nûru namaz.” Bu müthiş hadisi şerifi, kitabımızın konusu yönünde özetle tekrar incelemeye çalışalım, ifadeler çok manidardır. 

Kendisi de bu bizim dünyamızda yaşadığı halde, neden acaba! sizin “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi”, şeklinde bir ifade kullandı. 

 Bu ifadeyi kullanabilmesi için, kendisinin birçok dünyalarının olması lâzımdır ki, onların içinde biri de sizin dünyanız ve bu sizin dünyanızdan, bana üç şey sevdirildi, ifadesini kullanmıştır. 

Ayrıca “sevdirildi” kelimesi dahi çok manidardır. 

Bu hadisten çıkan batıni manalar. Peygamberimizin birçok dünyaları olduğu, diğer taraftan da kendine ait bir varlığı olmadığı, sevdirildi, ifadesi ile kendinde başka amir bir gücün olduğu ve o gücün bahsi geçen üç özelliği öne çıkardığı, açık olarak anlaşılmaktadır. 

Bu hadisinde delâletiyle, bu alemdeki insan nesli-sülâlesi sadece bizim arzımızda değil, gökyüzü alemlerinde de olduğunun açık bir tasdikleyicisidir. 

Hakikat-i Muhammedi’nin bütün alemlerde zuhurunun olduğunu bu hadisi şerif bize açık olarak göstermektedir. 

Gelecek sayfalarda bunlar daha açık olarak delilleriyle gözlerinize, yazılarda ve ilimde akıllarınıza aktarılacaktır. T.B.

---------------

Atom Kanada da yüksek “fizik kimya” eğitimi gören bir kar-deşimizin oradan “atom” hakkında sorduğu soruların cevap-larından bir kısmını mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı buraya almayı uygun buldum.

Fakir fizik ilmini bilmem, fakat gerçek tevhid ilmi bunları genel hatlarıyla çözümlemektedir.

Sevgili Ozan:

Atom bölümüne geçmeden evvel âlemlerin oluşumuna kısaca bir göz atmamız gerekecektir; 

şöyle ki:

Â’ma - Zât’ul Baht Ahad - Ahadiyyet İlâh - Ulûhiyyet = Vahidiyyet → Zûlmet - karanlık Zât âlemi : → İlm-i ilâhi Rûh’u A’zâm

Â’yân-ı sâbite Râhman - Râhmaniyyet → Rûh’ul Kuds : 

(Sıfat âlemi) : hayatın kaynağı, ilâhi ilmin belirlenmesi Rabb - Rûbubiyyet → Nûr’u ilâhi, (Esma âlemi) : aydınlanma lâtif varlıkların oluşumu Melik - Melikiyyet → Işık = gölge = zaman Mülk, şehadet âlemi, dünyalar Çoğalma = görünme Ortaya çıkma = zuhur Yukarıdaki şamada görüldüğü gibi, âlemler; “İlâhi Zât”ın, 

 1- 2 - Â’ma’dan → Ahadiyyete, 

 3 - oradan → Ulûhiyyet’e, 

 4 - oradan → Râhmaniyyet’e, 

 5 - oradan → Rûbubiyyet’e, 

 6 - oradan → Melikiyyet’e tenezzülüyle meydana gelmişlerdir.

İşte bu meydana geliş ile; 

 1 - zûlmetten → rûh’a, 

 2 - rûh’tan → Nûr’a, 

 3 - Nûrdan → ışık ve gölgeye, 

 4 - atomlar vasıtasıyla da → maddeye ulaşılmıştır.

Bu oluş zât-ı İlâhinin belirli seyr-i içerisinde “bâtın”dan zahire çıkmasıdır. 

Maddeyi meydan getiren atomdan daha ilerisini, bu beşer idrakî içerisinde anlayıp, Nûr mertebesine ulaşmak çok zor olacaktır, çünkü o mertebeyi idrak edip anlayacak araçlarımız yoktur. Ayrıca en büyük perde de kendi bireysel varlığımızdır.

Bu dünyada iken madde ötesine ulaşmamız ancak “ölmeden evvel ölmek” ile veya rû’yada görmek sûretiyle mümkün olabilmektedir, bu da ayrı bir yaşam sistemidir.

Şimdi mevzuumuzla ilgili birkaç kelimenin lügat mânâlarını vermeğe çalışalım.

Akıl : Saf bir cevherdir. Külliyet ve cüz’iyyet’i idrak eden, cisme bağlı saf bir cevherdir.

Nefs : Nefs-i natıka = Konuşan nefs = külliyyat ve cüz’iyyatı idarak eden, cisme tedbir ve tasarruf eyleyen saf bir cevherdir.

Cisim : Üç uzaklığı = yani eni, boyu, derinliği kabul eden bir cevherdir.

Cevher : Kendi nefsiyle kaim olan şeydir.

A’raz : Zahir olmak için bir vücûda muhtaç olan ve iki zamanda baki olmayan şeye derler.

Esir : (Arapça) Kâinatı dolduran ve bütün cisimlere nüfuz eden, fizikçilerce ışık, hararet ve elektrik gibi şeylere nakil vasıtası hizmeti gördüğü farzolunan, tartısız, elastiki ve akıcı hafif bir cisim. (Kelime rumcadan arapçaya geçmiştir.) (Atom’un eskilerce izahıdır.) Şimdi kısaca atomun kendisini ve arka planını incelemeğe çalışalım.

Nötron = Çekirdekte var olan = yüksüzdür Proton = Çekirdekte var olan = (+1) yüklüdür.

Elektron = Çekirdek etrafında döner = ( -1) yüklüdür.

Nötron = Çekirdekte yüksüz = (zûlmet – karanlık)

 (ana varlık, soğuk) Proton = Çekirdekte (+1) yüklü = (Rûh) 

 (Nefes-i Râhmani) (Enerji hayat) (sulu kuru) Elektron = Çekirdeğin etrafında = (Nûr - aydınlık) Dönen (-1) yüklü (Sıcak zaman) Bu sistem içerisinde bâtında olan mânâlar uygun elbiseler giyerek hayâli görüntüler halinde meydana gelmek-tedirler.

Fizikçiler feza dokusunun, karanlık, soğukluk ve zamandan ibaret olduğunu söylemişlerdir.

Eğer sadece bunlardan ibaret olsaydı, ne feza ve ne de fezadaki hayat olurdu.

Fezanın Gerçek Dokusu :

- Zûlmet - karanlık - soğuk,

- Rûh-u A’zâm - ilmi ilâhi, sulu - kuru,

- Rûh’ul Kuds - Hayat,

- Nûr-u İlâhi, - aydınlık,

- Işık - zaman, sıcak,

- Muhabbet’tir, diyebiliriz.

Ancak, bu sistem içerisinde, sonsuz fezada hayat oluşabilmektedir.

Nötron : Zûlmeti, karanlığı ve yokluğu ifade ettiğini, kendinde hiç bir “âlem” yükünün olmadığını söyleyebiliriz.

Proton : Rûh - nefes-i Râhmani = Enerji hayatın ta kendisi. Böylece hayat ile (+1) artı bir yüklü olduğunu söyleyebiliriz.

Elektron : Nûr = aydınlığı ve aydınlanmayı eksi bir (-1) yüklü olduğunu, bunların birlikte çalışmasından, yani dönmelerinden ve değişik sayı değerleri ile guruplar oluşturmalarından da “Melikiyyet” yani (ışık ve gölge) de, birey olarak zamanda yaşamanın ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

“Esma’ul Hûsna” (Allah’ın güzel isimleri) Dalga hareketi, “Esma’ül Hûsna”dan her bir zıt isim diğerinin zıddı ile artı bir (+1), eksi bir (-1) yani etgen ve edilgen olduğundan; her bir isim de kendi varlığını korumak zorunda olduğundan, birbirleriyle birleşip, birbirlerinde yok olup, kendi varlıklarını hükümsüz bırakamazlar. 

Oyüzden her biri varlığını korumak zorunda olduğundan bireysellikleri yüzünden birleşemezler, bunları külli olarak tutan “Allah” (c.c.) ismi câmi’idir. 

İşte bu yüzden aslında herşey ayrı ve tekler halinde iken “Allah” ismi ile bir bütün olarak, bu âlemdeki hayat oluşmakta ve devam etmektedir.

Hidrojen atomu 1 (–) elektron, 1 (+) protondan oluşmakta, yani bir “bir”in; diğer bir “bir” ile birleşmesi ikiliği, iki zıt ismi, o da basit mânâda hayata kaynak olmakta, işte bu zıtlar çoğaldıkça daha geniş mânâda daha değişik oluşumlar meydana gelmekte, böylece Allah’ın güzel isimleri bütün âlemde devreye girerek mutlak ve müthiş bir sistem içerisinde bu âlemdeki yaşamı meydana getirmektedirler.

 “Gerçekten MADDE var mıdır? “ sorusuna gelince.

“Ef’âl âlemi” yani, yaşadığımız bu âlem, şartları ve itibarı ile hükmen var sayılmaktadır. Asılda ise kendine ait bir varlığı olmayıp ilâhi mânâların zuhur mahallidir. Nefes-i Râhmani tabiat üzerine vaki olup bu âlemlerdeki hayat, hayâ-li sûretler olarak zuhura çıkmıştır. Her (sûret) bir (sûre) ve o sûrelerin kısımları da “âyet”ler yani Hakk’ın o bölgede zât’ına ait “işaret” leridir.

Böylece bu âlem Allah’ın vecihlerini yansıtan kocaman bir aynadır. Aynada görülen hayâl aslına ait ise de, aslı değil, hayâlidir. İşte her birerlerimiz asl-ı yansıtan birer hayâl olduğumuz gibi, aslın bizde olan zuhuru dolayısıyla da kendimize has gerçek birer varlıklarız.

Kûr’ân-ı Keriym Haşr Sûresi 59/ 21. âyetinde; 

بَاسِعوَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ

رُونعهُمْ يَتَفَكَّعلَعَلَّ

ve tilkel emsalü nadribüha linnasi le’allehüm yetefekkerune Meâlen :

“Bu misâlleri, insânlar düşünsünler diye veriyoruz.” diye bildirilmektedir.

Yaşadığımız bu âlem bir uyku ve hayâl âlemi olduğundan gördüğümüz, hissettiğimiz her türlü mevcud, misâllerle ifade edilmiştir.

Misâllerin gerçek hakikatlerini idrak etmeyince gerçekten onları hakkıyla tanımak mümkün olamaz. Onları gerçekten idrak etmek için de kendi hakikatimizi idrak etmemiz gerekmektedir. Bu oluşmayınca ne kendimizi ne de yaşadığı-mız dünyayı ve varlıkları tanımamız mümkün olmayacaktır.

Gerçek dünyada yaşadığımızı zannederek, kendi kurduğumuz hayâl ve misâl dünyamızda yaşamış olmaktayız. 

Âhirete intikalimizde bize dünyadan sorduklarında doğru cevap vermemiz mümkün olamayacaktır, yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerime bu hakikatleri ne de güzel açıklamaktadır. (Umulur ki, fikir edersiniz.) Atomun ağırlık değeri, (0,00000000000001 gr.) 

(10 -13 ) 13 sıfırdan sonra gelen değerdir, ki “Hakikat-i Muhammedi”nin şifresidir. 

Atomlardan meydana gelen bu âlem ve ferdlerinin kaynağının “Hakikat-i Muhammedi” olduğu ve “Hakikat-i Muhammediye”nin de yoğunlaşmış nokta zuhur mahallinin Hz. Muhammed (s.a.v.) olduğu bu yoldan da kolayca anlaşılmış olmaktadır. 

Bu oluşumlar sadece bizim dünyamızda değil bütün gökyüzü alemlerindede geçerlidir. 

Yani Hakikat-i muhammediyyenin zuhur mahalli olan Hazret-i muhammedilik temsilcilikleri bütün gökyüzü alemrinde de temsil edilmektedir. 

Bu kısa izahlardan sonra, tekrar yukarılarda belirtilen mertebeleri özet olark hatırlamaya çalışalım. 

Bu mertebelerin iyi anlaşılması bütün alemlerin anlaşılması demektir ve kişilerde genel hayat yaşantısı için şüphe kalmamaktadır. Kişinin evvelâ kendini tanıması bu bilgiler ilede alemi tanımasının yolu açılmaktadır. T.B. 

-------------------------

Mutlak Vücud Mutlak vücûd : “Vücûd’u mutlak” zât mertebesi.

Kûr’ân-ı Keriym Nisâ Sûresi 4/ 126. âyetinde;

وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطًا

ve ka­nallahü bikülli şey’in muhıytan Meâlen :

“Allah her şeyi muhıyt (kuşatıcıdır)” Âyetinde; belirtildiği üzere “Mutlak Vücûd” ifade edilmektedir.

Mutlak Vücûd; tecellilerinden evvel; zûlmette, ilmi ilâhide; bâtında, bütün mertebeleri ihata ettiği gibi, son te-cellisi olan kevni âlemler ve “İnsân-ı Kâmil” mertebesinin zahirinde dahi her yönüyle ihatası mevcuttur.

Bu oluşumun dışında hiçbir varlığın kendine ait bir kimliği yoktur ve olamaz.

Vücûd-u Mutlak; aynı zamanda “Zât-ı Mutlak”tır.

Bâtın halinde iken dahi kendinde, “küntü kenzen mahfiyyen” (gizli hazine) sinde, 

 - İlmi İlâhi, 

 - Hakikat-i Muhammedi, 

 - Rûh-u A’zam, 

 - A’yân-ı Sâbite, 

 - Rûh’ul Kudüs, 

 - Nûr-u İlâhi 

 - ve mükevvenat - âlemler mevcud idi.

Rûh - Râhmaniyyet : Sıfat mertebesi: “Âlem’i ceberrut”

“Vücûd’u mutlak”ın zât mertebesinden, sıfat mertebesine, 

- İlmi İlâhi,

- Hakikat-i Muhammedi, 

- Rûh-u A’zâm, 

- Âyan-ı Sâbiteler hükmüyle tecelli ve tenezzül etmesidir.

Burada zuhura çıkan, “Rûh’u A’zâm”da mevcud, “Rûh’ul Kudüs”tür.

“Rûh-u Azam” ve “Rûh’ul Kudüs” mahlük değildir, Allah’ın rûhu’dur.

“Rûh’ul Kudüs” diğer rûhların da rûhudur ve kendinde bütün mükevvenatın ve fertlerinin rûh-u mevcuttur.

“Rûh’ul Kudüs” Nefes-i Râhmani ile bütün âlemlere her mertebesinde gerektiği şekilde hayat Rûh’unu nefh etmesi ve ihatasıdır. 

Gelecek sayfalarda Âyet-i Kerimelerin ışığı altında Rûh mertebelerini incelemeğe çalışacağız. 

Nûr - Rûbubiyyet : Esma mertebeleri : “Âlem-i melekût”

“Vücûd’u mutlak”, zât mertebesinden sıfat mertebesine tecelli ve tenezzül ettiği bütün özellikleriyle bu def’a Esma mertebesine tenezzül ederek orada nûr tecellisini zuhura çıkarmıştır.

Nûr, Allah’ın isimlerinden zâtına ait bir isimdir. “Ne-fes-i Râhmani” ile Rûh ve Nûr olarak âlemlere yayılmış, her zerreye sirâyet etmiştir.

Bu mertebede bireysel rûh’lar lâtif varlıklar olarak belirlenmiş ve buraya “âlem-i ervah” (rûhlar âlemi) de denmiştir.

Bu âlemin bir ismi de “Melekût” melekler âlemidir. Çünkü melekler, nûr’dan halk edildiğinden kaynakları da bu mertebedir.

Bu mertebenin alt bölümü de “misâl âlemi”dir, cinlerin halk edildiği yer de burasıdır. İlgili âyetlerde Nûr’u da incelemeğe çalışacağız.

Madde - Cisim -Melikiyyet : Ef’âl âlemi: “Âlem-i Nasût”

“Vücûd’u mutlak”ın her mertebede, “vücûd’u mevcud” olarak zahir ismiyle zuhur edişinden ibarettir.

Burada bütün mevcudat elle tutulur gözle görülür hale gelmiştir ve muhteşem insân bu mertebede yer yüzüne gezmeye başlamıştır.

Buradaki varlıklar; maden, nebat, hayvan, insân sûretinde kesif, cin ve melekler ise, lâtif varlıklar halinde faaliyetlerine başlamışlardır.

Rûh ve Nûr mertebeleri bütün açıklığı ile bu âlemde faaliyettedir. 

“Rûh-u madeni”, - “Rûh-u nebati”, “Rûh-u hayvani”, - “Rûh-u insâni” kesif, cin ve melekler ise, rûh’lu lâtif varlıklardır.

İnsân-ı Kâmil ise, bütün bu mertebelerin toplu halde zuhur mahallidir. “Ne var âlemde o var Âdem’de” denmiştir. Râhman sûreti üzere halk edilen “Allah’ın halifesi”dir ve yeryüzünün idaresi ona verilmiştir. 

Bedeni, topraktan; Rûh’u, Allah’ın zâtındandır.

Yukarıdan beri özet olarak izahına çalıştığımız varlıkların kaynaklarını tekrar bir arada toplarsak; 

- İnsânın kaynağının, Allah’ın zâtından, 

- Rûh’un kaynağının, sıfat âleminden, 

- birey rûhlarının ve meleklerin kaynağının, nûr âleminden,

- maden, nebat, hayvan ve insânın sûretlerinin, madde - cisim âleminden olduğunu tekrar görmüş oluruz.

Gelecek sayfalarda bunlarla ilgili âyetlerde gerekli izahatları vermeye çalışacağız.

Buraya kadar gelen izahatları belki fazla bulacaksınız, ancak yukarılarda özet olarak bahsedilen mertebeleri ana hatlarıyla da olsa idrak edemezsek kitabımızın mevzu’u olan Gökyüzü İnsanları hakikatlerini anlamamız mümkün olamayacaktır. 

------------

“11-Vahy ve Cebrail” kitabımızdan alınan küçük bir bölüm. T.B.

-----------------------

GÖKYÜZÜ İNSANLARI

ARAŞTIRMASI 

Muhterem okuyucularım ana konuya girmeden evvel, Kur’anda ve hadislerde geçen, ne yazıkki “yaratma” kelimesiyle ifade edilen konular, yanlış bir izah şeklidir ve varlığın hakikatini başka manalara ve yerlere çekmektedir. Bu yüzden İlâh-i kelâmın gerçek hali tam hakikati ile anlaşılamamaktadır. 

Ancak bu konu, şeriat ve tarikat mertebelerinde geçerlidir. Çünkü bu sahada gerçek tefekkür yoktur, nakil ve rivayet anlayışları vardır. Bu yüzden bu mertebelerde konu hakkında hiçbir sorun yoktur. 

Ancak hakikat ve ma’rifet mertebelerinde, tefekkür ve irfaniyyet devreye girdiğinde, ilgililerce konunun yeniden değerlendilirimesi gerekmektedir. İrfan ehli, “Kamusu aşk”tan “yaratma” kelimesini kaldırıp yerine, “zuhur ve tecelli” kelimelerini koymuşlardır. İleride delilleri ile birlikte özetle göreceğiz. 

 Bu husus eğer gerçek haliyle anlaşılmaz ise, asli konumuz olan, gökyüzü insanları araştırması’nı da gerçek haliyle anlayamayız, bu hususun anlaşılması için ilk yapılacak işin klâsik dünya anlayışı ve bakışından başımızı kaldırıp, oldukça geniş bir bakış ve ihata ufkumuzun, feza ve zaman anlayışımızın gerçek oluşumu gerekmektedir. 

Bunun da ilk şartı gelecek sayfalarda, karşılıklı konuşma şeklinde belirtilen konunun oldukça iyi anşılması gereğidir. 

Bahsi geçen “YARATMA” konusu izafi isim kullandığı-mız bir kardeşimizin, soruları ile oluşan yazılımlardır. Bu konun açılmasına sebeb olan kadeşimize “-İ-D-“ teşekkür ederiz. İnşeallah okuyuculamızın hepsi için faydalı olur. 

 (197-Cilt-1-Dur-Rabb-ın-salât-ediyor-) kitabımızın sayfa 145 ten başlayarak aldığımız yazılarla konumuza girmeye çalışalım. Bu kitabımızın 2 cildi 200 nolu aynı isimdeki kitabımızdır. Bu kitaplarımızın yazılmasındaki sebep rumuz ismi (İ.D.) olan kardeşimiz ile ilmi manada yaptığımız yazışmalardan meydana gelmiştir Rabb-im bu bilgilerin ortaya çıkmasına sebeb olduğu için ondan razı olsun. 

 Rabbim hepimizin idrak ve anlayışlarımızı gerçek hakikatleri üzere açsın ve gerçek insan’lık halimizi idrak edip daha bu dünya da iken, hayali kimliğimizden geçip, gerçek kimliğimize ulaşmış olanlardan eylesin İnşeallah. T.B.

--------------- 

 NOT= Herhangi bir karışıklık olmaması için, muhatap kardeşimizin yazılarının sonuna o’nu temsil eden (İ.D.) rumuzu, Terzi Babanın yazılarının sonuna da, kendisini temsil eden (T.B.) rumuzu konulmuştur.

--------------- 

(197-Cilt-1-Dur-Rabb-ın-salât-ediyor-) DÖRDÜNCÜ BÖLÜM.

YARATMA VARMIDIR, YOKMUDUR,? KONUSU.

 Zat Allah ın kendi ilahi sisteminde zatının ve ilahi bilmenin gereği olarak; belirlediği ve insan-ı kamil olarak gerçekleşen ve ZAT ALLAH ın tam manasıyla şuhud aleminde-kainatta-- ve insanda—insan-ı kamil de--  yani EFENDİMİZ MUHAMMED MUSTAFA S.A.V da kemali olarak tam olarak kendini ve kendi zatını aynıyla gösteren ,tam kemali olan; meleklerin dahi bu varlığın –insanın-yaratılmasına kendi ilahi kattaki bilgilerine göre önceden serzeniş ettikleri ve ŞEYTANIN cennetten çıkarılma sebebi olan insanın---; bu düşünülenler gibi olacak ,ilahi bir varlık olarak yaratılmadığı, KAMİL İNSAN olarak ,tüm ZAT-I ALLAH IN ASLINI-mahiyetini , yeryüzünde  ve tüm gökyüzü ve kendi ilahi mahallerinde gösterecek bir VARLIK olduğunu göstermek için; ALLAH ın yarattığını, ilahi katındakilere anlattığını biliyoruz. İşte tam bu noktada ki; Allah ın bu İLAHİ BİLGİ ve İSTEME (-insanı yaratma isteği-) durumunda yarattığı ve önce cennette, sonra dünyaya bu ilahi bilgiyi, bilişin ve bunun ne kadar haklı ve doğru bir YARATMA ve BİLME ve bu yaratmaya ve diğer yaratılanlardan en üstün değere sahip olacak, verilen değere LAYIK bir varlık olduğunu gösteren, tam kemale ulaşabilen , tüm insanlarda da bunu yapabilecek MELEKELERİN olduğunu, bu İNSAN-I KAMİL veya her devirde bu özellikte bir insan olmasa bile, Allah’ın istediği, insanlık abd lığına ve kemaline ermiş, ulaşmış, bunu açığa çıkarabilen ABD-KUL larının olduğunu tam manasıyla ALLAH ın kendi katındakilere göstermek, bu varlığı İNSAN I övmek, özünde ne kadar MÜKEMMEL VE ÖVÜLMEYE DEĞER BİR VARLIK ,ve ne kadar övülmeğe-HAMD EDİLMEĞE değer BİR YARATICI olduğunu  göstermek ŞAHİTLİĞİNİ BİZZAT ALLAHIN YAPTIĞI VE İSPAT ETTİĞİ BİR VARLIĞI;-HZ MUHAMMED S.A.V i tüm katlarda ÖNCE ÖVEREK VE MEMNUN OLARAK ve KATINDAKİLERE MEMNUN,MUTLU,SEVİNÇLİ VE NE KADAR ZATINCA HAKLI --OLDUĞUNUN ,NE KADAR ZATININ VE  İLMİNİN HERŞEYİ TASTAMAM İHATA ETTİĞİNİN İSPATINI YAPTIĞINI GÖSTERİP ÖVÜP-KENDİNE –TAM BİR ZAT-I EHADİYYETİ-FERDANİYYETİ ALLAH OLDUĞUNA ,GÖRÜLEN EN MÜKEMMEL ESERİ HZ MUHAMMED ORADA MEVCUT OLARAK,KENDİSİNİ VE KATINDAKİLERİ DE ŞAHİT TUTARAK ÖNCE KENDİ ÜZERİNE  SALAT (-EN MÜKEMMEL ÖVGÜ VE HAMD İLE---(çünkü böyle bir varlığı yaratan övgülere tam olarak layıktır.--) – HAMD EDEREK-ve SONRA DA İNSAN-ı KAMİL E (ve haliyle bu  istediği halde olsun veya olmasın ,bu potansiyeli olan tüm mükemmel insan varlığına ve insanlığa da-çünkü onlarda ALLAH IN beğendiği ve istediği, istenilen bir varlık, insan olabilir-) SALAT EDEREK;BÜYÜK BİR SEVİNÇ,SEVGİ,ARZU VE KAVUŞMA ARZUSUYLA , HUZURUNA ALMAK ZATININ GEREĞİ OLDUĞU VE BÖYLE OLMASI EN KEMALİ ve GÜZELİ OLDUĞU İÇİN ; ALLAH BU İFADE ETTİKLERİMİ KENDİ KATINDA TAM MANASIYLA O PERDEDE YAPIYOR OLDUĞU BİR AN-( veya HÂL de diyebiliriz--Rabbim diledi ise) OLDUĞU için “(Miraçta; bu anlatılanlar----benim yukarıdaki izahlarım--- ilahi katlarda Allah u teala nın görülmesi aşamasındaki son perde aşamasında BU NAMAZ-SALAT veya SALATLAR vaki olduğu için ) ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Denilmiştir. (İ.D.) 

------------------- 

 Sevgili İh...-güzel kardeşim açık yüreğinle fakir Terzi’ye bir değer verdiğin içinde sorularını cevaplamaya gayret ediyorum, diyeceklerim için kusura bakıp gönül koymayasın, ancak yukarda ki anlatışlarından konuya hakimiyetinin olduğunu zannediyorsun, o halde konuyu neden Terzi’ye sorduğunu pek anlayamadım. Acaba anlattıklarına destek mi arıyorsun yoksa, veya Terzi’yi bu sahada ne olacağını yokluyormusun bunu anlayamadım. 

 Yukarıdaki iki sayfayı koşturarak adeta nefes nefese okumak icab etti, insan yaşlıları yormamak için satırlarının arasına birkaç nokta koyar, birkaç paragraf yapar okuyan bir fikir dinlenmesi yaparak, konuyu daha iyi anlamaya çalışır, satırlar arasına ben birkaç yere nokta koyayım dedim, fakat öyle bir yazı-anlatış türü olmuşki ne durmaya yer var nede düşünceye, nede noktaya, en sonunda yorgun bir göz ve gönüllede ne dendiğinin anlaşılması da mümkün olmuyor, bu sözlerimden kusura bakmayasın. T.B.

----------

“(Miraçta; bu anlatılanlar----benim yukarıdaki izahlarım--- ilahi katlarda Allah u teala nın görülmesi aşamasındaki son perde aşamasında BU NAMAZ-SALAT veya SALATLAR vaki olduğu için ) ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Denilmiştir. (İ.D.)

---------- 

 İh... güzel kardeşim, geçmiş sayfalarda, mutlak ma’na da Hz. Peygamber efendimizin görülmesinin mümkün olmadığı senetleri ile birlikte ifade edilmiş idi. 

 O halde, ZAT-I ALLAH IN ASLINI-mahiyetini yeryüzünde  ve tüm gökyüzü ve kendi ilahi mahallerinde, (Allah u teala nın görülmesi) Görülmesi nasıl mümkün olacaktır.? T.B.

---------- 

 (58-Mu…Arabi-Mir’at-ül-irfan-ve- şerhi.) Kitabımızdan konu ile ilgili bir bölümü de aktaralım. (sayfa 42) T.B.

-----------

Dış göz nedir ki ? O da bir iş göremez, kezâ, bâtın gözü de. (Mu-Ar-Mi-İr-)

-----------

Eğer bâtın gözümüzü biz gerçekten bâtın gözü edememiş isek, zâten o bâtın gözü denilen şey iptal olmuştur ve çalışmıyordur. Bir kameranın objektifinin önünde onu kapatan çok küçük bir nesne, kamera ne kadar donanımlı olursa olsun ona işlevini yaptırmaz. Ancak o küçük nesne objektifin önünden çekildikten sonra her istediğiniz şekilde kamerayı kullanabilirsiniz. T.B.

------------ 

İdraki de bırak, onu bir kâlem geç! (Mu-Ar-Mi-İr-)

------------ 

Çünkü bu idrâk beşeri akıldan doğan bir idrâktir ve beşeri aklın idrâki ne kadar geniş olursa olsun neticede sınırlıdır çünkü şartlanmalar istikâmetinde olan ilmiyle işe bakacaktır. T.B. 

------------ 

Şunu unutma ki O’nu, ancak O görebilir, O’nu, ancak O idrâk edebilir O’nu, ancak O bilebilir yâni yüce Allah, kendisini kendi gözü ile görür, kendisini kendi özü ile anlayabilir.

Burada özet olarak anlatılmak istenen mânâ şudur; O’nu, O’ndan gayrısı göremez, O’nu, O’ndan gayrısı idrâk edemez. Öyle ki tek kişi, tek kişi dahi bu mânânın dışında bir şeye sâhip olamaz. (Mu-Ar-Mi-İr-)

------------ 

Allah Teâla (c.c) bu âlemleri hayâl ve vehim ile meydana getirdi, bu âlemler aslında yok hükmünde olan âlemlerdir. Varlıklar aslında yokturlar ancak biz hayâl ve vehmimizle onlara var hükmünü veriyoruz ve bu şekilde yaşayan bütün varlıklar da kendilerini var olarak kabûl etmektedirler. Bu nedenledir ki bizlerin ortaya çıkışının ana kaynağı Cenâb-ı Hakk’ın Kudret sıfatıyla birlikte vehmidir. Vehim hayâle dönüşür, hayâlde varlıkları ortaya getirir. Vehim Kahhar isminin zuhurudur ve Kahhar ismi bir yerde zuhur ettiğinde o yerde kendisinden başka bir şey bırakmaz, dolayısıyla her varlık vehim hükmü ile “ben” der ve bu şekilde de kendisini ayrı bir varlık olarak zanneder. 

Bir buğday tanesi buğdaylığını sürdürebilmek için “ben” buğdayım der ve buğdaylığını yapar ancak başka bir varlığa bu fikri aşılamaya kalkmaz oysa insânoğlu böyle değildir karşısındaki varlığa bu “ben”i aşılar. Kişi hayâl ve vehim içerisinde yaşadığı sürece kendisini ayrı bir varlık olarak kabûl eder ve bu varlığın Hakk’ı görmesi diye bir şey kat’iyyet ile mümkün olmaz. 

Tâ ki kendisindeki bu hayâl ve vehim hükümlerini giderecek ve ortadan kaldıracak, bunlar gittikten sonra zât kendi kendisi ile kalacak, işte ondan sonra ancak kendisini gören O’dur, kendisini idrâk eden O’dur.

Hayâl ve vehim hükmü bizlerde sürdüğü sürece O’na ulaşmamız mümkün olmaz çünkü ortada ulaşılacak bir yer yoktur. Bu hükmün dışında hiçbir varlık kalamaz. T.B.

------------ 

Yanlış anlaşılmasın O’nun zâtında bir hicâbı vardır, yâni perdesi ne var ki bu perde, onun vahdâniyetidir yâni birliği, tekliği başka değil kendi hicâbından başka bir şey O’nu perdeleyemez, (Mu-Ar-Mi-İr-)

------------ 

Burada bahsedilen perde herhangi bir iki bölümü mekânsal olarak bir birinden ayıran perde değildir, bizim hayâl ve zannımızda olan ve kendimizin kurup kendimizin değerlendirdiği ayrı olma hükmüdür. 

O’nu başka bir varlığın perdeleyebilmesi için daha güçlü bir varlık olması lâzımdır ki perdeleyebilsin böyle bir şey de söz konusu olmadığından neticede, O dilediği mahalde kendine perde çeker ve kendisini perdeli olarak seyreder, dilediği mahalde yine kendisi açar. İşte bu perdenin açılması âlemde olağanüstü bir mesele olarak belirtilir, çünkü Cenab-ı Hakk normalde perdesini açmaz.

perdesini açmamak O’nun kanunlarından bir başkasıdır, bütün âlemi hayâl ve vehimden meydana getirdiğinden ve hayâl ve vehim orada gerçek hâllerini yaşadıklarından o perdeyi açmaz. Hayâl ve vehim perdesi varlıklardan kalktığı anda o varlıklar kendi hükümlerini icrâ edemezler bu nedenle bu âlemin nizamı perdeli olmaktır. 

Perdeler bu neden ile kalır ancak bizler akıl mertebesinde bu anlatılanları idrâk edebilirsek ve de yaşarsak bu durumda bizde ki perde kalkmış olur ki gerçekte olan olağanüstü iş budur. Âlem mertebesinde bir varlığın perdesinin kalkması gerçekten çok şaşılacak bir iş ve âlemde idrâki en güç işlerden birisidir. Bu perdelerin kalkmasının yolu da daha önce perdesi kalkmış olan bir mahal ile dostluk kurmaktan geçer. Bir mahallin gerçekten perdesi kalkmamış ise hayâl ve vehim hükmü ile yaşıyor ise zâhiri ilmi ne kadar üstün olursa olsun, bedeni çalışmaları ne kadar fazla olursa olsun, isterse geceleri sabaha kadar başını secdeden kaldırmasın, gündüzleri de hiç durmadan namaz kılsın bu perdeler kalkmadığı sürece o hayâl ve vehim içerisinde hayâtını sürdürmektedir ve de ölüm ötesi yaşantısı da aynen bu şekilde devam edecektir. 

Gerçi insânlar bu mahalle vehim yoluyla veli ve evlîya derler ancak bu halkın indinde olan bir yorumdur. Ancak şunu da unutmamak lâzımdır ki bu mahal vehim içerisinde yaşıyor bu nedenle Hakk’ın gayrıdır şeklinde bir hüküm de veremeyiz, eğer bizler irfân ehli isek Hakk’ın orada kendisini vehim gücü ile ortaya getirdiğini biliriz ve o varlık vehim içindedir veya dışındadır şeklinde bir konuyu söz konusu edemeyiz. İrfân ehli değil isek hayâl içindedir veya değildir gibi bir değerlendirmede bulunuruz ki bu da bizim cehâletimizi gösterir. T.B.

-------------- 

Şöyle ki O’nun varlığı vahdâniyeti ile gizlenir ama şekilsiz keyfiyetsiz (Mu-Ar-Mi-İr-)

-------------- 

O’nun varlığından kasıt O’nun zâtıdır, yâni zâtına sıfatları perdedir, sıfatlarına isimleri perdedir, isimlerinin perdesi ise fiilleridir, hangi mertebeye gelinmiş ise bir evvelki mertebe onun perdesidir. Bu nedenle bizler ilk önce fiil perdelerini sonra isim perdelerini sonra sıfat perdelerini kaldırarak ancak kendimizi buluruz, aslında orada da kendimizi bulamayız O bizi bulur. T.B.

------------- 

O’nu hiç kimse göremez ama hiç kimse ne, yeni bir şeriatle gelen mürsel peygamber ne, bir veli Allah dostu ne de, ona yakınlığı olan bir melek bu da, ona karşı, kendiliğinden bir mârifete sâhib olamaz. (Mu-Ar-Mi-İr-)

------------- 

Ne kadar yakın olursa olsun hatta bitişik dahi olsun bu durumda dahi ikilik vardır. Yakın’ın kalkması yakîn’in gelmesine bağlıdır, yakîn ise aslında tek olan iki varlığın yine tek olarak idrâk edilmesidir. “El yakîn-i huvel Hakk” yâni “yakîn Hakk’tır” denilmiştir. “İşte onlar cehennemin karşısına getirildikleri zaman cehennemi yakîn olarak göreceklerdir” (102-7)demesi, cehennemin ne olduğunu gerçekten idrâk edeceklerinin ifâdesidir. 

Bizler şu anda cennet ve cehennem sözcüklerinden bir mânâ çıkartarak yorumlar yapabiliyoruz, ancak bunları gerçek mertebeleri ve yaşantısıyla idrâk edemiyoruz yâni yakın olarak biliyoruz yakîn olarak idrâk edemiyoruz. T.B.

-------------- 

O’nun peygamberi O’dur yâni kendisi, O’nun risaleti O’dur yâni elçisi O’dur yâni kendisi, kezâ kelâmı da O’dur yâni kendisi de. (Mu-Ar-Mi-İr-)

-------------- 

İslâmiyetin başlangıcından 500-600 sene sonra müslümanlar kendi aralarında fikir ayrılıklarına düştüler bu dönemde Kûrân-ı Kerîm hakkında da, mahlûk mu yoksa halîk mi olduğu yönünde tartışmalar oldu, o dönemlerde bu konuda kesin bir karara varılamadı oysa mânâ Mertebesin den bakıldığında Kûrân-ı Kerîm hâliktir, mahlûk değildir, ancak madde düzeyinden yâni kağıt, kâlem, düzeyinden baktığımız zaman mahlûktur, ancak bu mahlûk oluş dahi avâma göredir gerçekte zâten mahlûk diye bir şey söz konusu değildir. Aslında bütün varlık Hâlik’in ta kendisidir, Âyet-i Kerîme’lerde geçen “halâka” yâni halketme kelimesini biz “yaratma” olarak tefsir ediyoruz oysa halketme yaratma değil hulk, ahlâk, kendinde olanı değişik mertebe ve vasıflarda ortaya çıkarmaktır, yoksa ayrı başka bir varlık ortaya getirmek değildir. 

Dolayısıyla bir başka varlığın O’nu idrâk etmesi mümkün olamaz, çünkü başka varlık yoktur, ancak O kendini idrâk eder ve bilir. Peygamber dediğimiz O’nun bir isminin zuhurudur, resûl dediğimiz bir başka isminin zuhurudur, bütün bunlar O’nun varlığı içerisinde oluşan hâllerdir ve kendi zuhurlarıdır ve hepsi kendisinden kendisinedir. Vehim hükmüyle meydana gelen bu varlıklar vehim nedeniyle kendisini ayrı bağımsız bir varlık zanneder, kendisini bu şekilde zannettiğinden dolayı karşısındakini de öyle zanneder bu şekildede değişik birim ve yaşantılar ortaya çıkar. Bütün bu değişik yaşantıların kaynağı ise tektir ve o da kendisinden başkası değildir. 

Bu hakîkatlere tam bir fiiller mertebesi düzeyinden baktığımızda bunları anlamamız, vahdeti anlamamız, tevhidi anlamamız ve müslüman olmamız da mümkün değildir. Esmâ ve sıfat mertebelerine aşama yapıyor ve oradan bakabiliyor isek ancak bu meseleler çözüm yoluna girer. 

Bizlerin olduğumuzu zannettiğimiz müslümanlık hayâlimizdeki vehmimizdeki müslümanlıktır, âhirette bize en başta sorulacak olan “O sizinle beraberdi siz neredeydiniz?” (57/4) sorusunun cevâbını eğer bu dünyâ yaşantısında bulabilir isek, orada o cevâp verilmiş olacaktır ve daha sonraki sorular da kolayca geçilecektir. T.B.

------------ 

O bir elçi gönderdi kendisinden kendisiyle kendisine, (Mu-Ar-Mi-İr-)

------------ 

Mâdem ki kendisinden kendisiyle kendisine geldi ise bu kadar şeye ne gerek vardı? gibi bir soru aklımıza gelebilir. İşte Cenâb-ı Hakk kendisinde mevcût olan değişik mertebeleri ortaya çıkarmak için bu şekilde zuhur etti. Önce zâtından sıfat âlemine sonra oradan esmâ âlemine oradan da ef’âl âlemine tenezzül etti. Bu süreç içerisinde yâni zât âleminden ef’âl âlemine inen süreç içerisinde bir önceki mertebesini unuttu yâni kendi kendini perdeledi ve sonuçta hayâli ve vehmi yönünden kendisini madde beden olarak kabûllendi ve yine kendisinden kendisiyle kendisine haber gönderdi ki, yâni direk zât âlemine ef’âl âlemine haber gönderdirdi ki, “Benim yerim orası değildir, Ben ile bana gel” dedi. O birim kendisini ayrı bir “ben” zannediyor idi oysa o “ben” “ben” değildir. Bu senaryonun tamamlanması için peygamber gönderdi ve bu şekilde fiiller âlemindeki yaşantısını zât âlemine döndürebilmek için kendisini kendisiyle kendinden haberdar etti. T.B.

---------- 

 Konu ile ilgili (129-Terzi-Baba-divanı-tüm şiirlerim) kitabından (Nedir bu) isimli şiirden küçük bir bölüm, 27/10/1981 

---------- 

Marîfet ben diyebilmek, muamma’yı ben’dir, bu, Eğer benlik ile dersen, dediğin (ben) değildir, bu,

Bu zamir’i ancak (O) der, sûretten gelen değildir, bu, Sen de (O) olursan eğer, söyleyen (sen) değildir, bu, 

------------- 

Ancak ne sebep, ne vasıta bunlar yok, çıkar bunları aklından yâni gayriyi sakın ha koyma ortaya, elçiyi gönderen, elçinin getirdikleri, elçinin kendisi ve elçinin geldiği kimse bunların hepsi aynı varlıktır, tek şeydir, aralarında hiç bir fark, değişiklik ve ayrılık yoktur. 

Bir bekâ vücûdunun harflerini düşünün, bu onun varlığıdır, vücûdudur, başka yok. O’nun gayrı için bir vücûd düşünülemez, hatta yokluğu da yâni fenâsı da hatta ne ismi, ne de müsemmâsı düşünülebilir sakın ha çok çok sakın, bu mânâları inkara kalkmayasın, sonra yanarsın çünkü delilimiz kesindir, sağlamdır çünkü Resûlullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu "bir kimse ki, nefsini bildi gerçekten Rabbını bilen o oldu " (Mu-Ar-Mi-İr-)

-------------- 

“Men arefe nefsehû fekat arefe rabbehû” yâni kim ki nefsine ârif oldu “Hû” nun nefsine ârif oldu ve Rabbini bilen o oldu. Burada bahsedilen bilme bizim anladığımız şekilde herhangi bir ilim ile bilme değil kendi varlığını bilmedir. 

Kişinin kendi varlığını bilmesi de üç yol ile olur:

 1. Madde beden mertebesinde teferruatlı ilim ile bilmesi,

 2. Esmâ mertebesinin teferruatı ile bilinmesidir

 3. Sıfat mertebesinde nefsini bilmesidir ki, kendisi gerçek olarak bilmesi ancak bu mertebede olabilmektedir.

Madde ve esmâ âleminde nefsini bilemeyen kişi sıfat âleminde nefsini hiç bilemez. 

Kişi ilk önce varlığının şuuruna ermelidir çünkü insân gerçek varlığını hiç düşünmeden hayâli varlığı içerisinde hayâtını sürdürür, burada şeriatın gerektirdiği bütün fiilleri de işleyebilir fakat kendisinin farkında olmadan hepsini şartlanmalar dahilinde yapar ve bu durum tamamen uyku halinde yaşanan bir hayâttır, şuurlanma yoktur. Kişi en alt mertebede evvelâ kendine dönerek “ben neyim” diye sormalıdır ve bedeninin, aklının, şuurunun aslının ne olduğunu düşünmeye doğru yönelmelidir ki böylece nefsini bilmeye ilk adımını atabilsin. Bu adımın sonrasında farkederki bir izâfi rûhu vardır ve kendisinde mevcût olan bu izafi rûh âlemde de mevcûttur ve sonrasında kendisinin varlığı ile âlemin varlığının tek şey olduğunu farkeder.

Madde mertebesindeki bu idrâkten sonra esmâ mertebesinde bütün bu varlığın Allah’ın hükmünde yok olmasıdır. 

Sıfat mertebesinde evvelâ “Hû” hükmüyle daha sonra “hûve” mertebesinde kendini bulmasıyla nefsini bilmenin aşamalarını gerçekleştirir. 

Bundan sonra nefs dediği özünün Rabbından geldiğini ve Rabbından ayrı bir şey olmadığını idrâk eder. 

Zâti nefs üzere biliş ise bütün bu anlatılanların üzerinde olan biliştir ve ona dönüşteki olan biliş diyerek, öylece bırakalım.

İşte kişi nefsinin hükümlerinin rububiyyet hükümlerinden geldiğini idrâk ettiğinde kendisinin “hûve”den başka bir şey olmadığını, acabalar ve şüpheler olmadan kesinlik üzere bilir. T.B.

-------------- 

Çünkü Resûlullah (sav) efendimiz şöyle buyurdu "Rabbımı, Rabbım'la bildim" ona, Allahû Teâlâ salât ve selâm eylesin… (Mu-Ar-Mi-İr-)

-------------- 

“Dur! Rabbin namaz da!” denilmesi yâni “dur! düşünceni öyle bir yerde durdur yâni topla ve başka bir şeyler karışmasın ki sen Rabbinin bütün rububiyyet hükümleriyle meydandasın” demektir. Namaz mü’minin mi’racıdır ve Hz.Peygamberin (s.a.v) orada rububiyyet hükümlerini en geniş mertebede idrâk etmesinin hükmüdür “Dur! Rabbin namaz da” ifâdesi. Efendimiz (s.a.v) rabbani hakîkatleri bizim neslimiz içerisinde hiçbir mevcûdun ihata edemediği ölçüde ihata etmiştir ve bu söz onun göstergesidir. T.B.

-------------- 

“Dur! Rabbin namaz da!” Bu hususta (Vahy ve Cebrâîl) isimli kitabımızda s. 67. de belirtilmiş olduğumuz küçük bir izahıda faydalı olur düşüncesiyle ilâve etmeyi uygun buldum, Cenâb-ı Hakk faydalandırsın İnşeallah.

-------------- 

“Dur; Rabb’ın namaz kılıyor....” Şöyle rivâyet edilmiştir: 

“Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz, mi’raca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı....... O perdenin açılmasını dilediği zaman: “Dur; Rabb’ın namaz kılıyor... dendi.” Bunu bizzât Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz anlatmıştır.

Bu Hâdis-i şerifi biraz daha yakından incelemeyi dü-şünürsek içerisinde beş önemli nokta görürüz.

 1. Dur:

 2. Perde:

 3. Rabb:

 4. Namaz:

 5. Namaz kılınan’dır:

 1. Dur : Bir ikazdır, hareket halinde olan bir şeyi dur-durmak, ya onu dinlendirmek veya yanlışını düzeltmek, veya belirli bir sınıra geldiğini belirtmek içindir.

 2. Perde: Bilindiği gibi asli mânâda, mahremiyyet’tir; diğer anlamda gaflettir. 

Burada belirtilen gaflet perdesi değil, mahremiyyet perdesidir. Açtırılmamakla birlikte arkasında olandan haber verilmiştir. 

Orada bir oluşumun varlığı bildirilmiştir. Bu oluşumun idrakî kişilerin ilmi kabiliyetlerine ve hayâllerine bıra-kılmıştır. Zâten anlatılan hal, “mutlak hayâl” âleminde oluşmakta, “ef-al madde âlemi” şartları gibi elle tutulur bir hâdise değil “esma âlemi”nin lâtif bir oluşumudur. 

Buradaki perde sıfat mertebesini örten isimler perdesi’dir.

3. Rabb: Kelimesi ve mânâsının iki zuhur yönlü ifadesi vardır. 

Biri, “esma mertebesi” itibariyle Rabb-ı hass; 

diğeri, “zât mertebesi” itibariyle “Allah mertebesi” konumunda Rabb-ül erbab (Rabbların Rabb-ı) olan “Allah” tır.

Buradaki namaz hükmünü uygulayan Peygamberimizin “Rabb-ı hass”ı dır. Fakat bu oluşumun daha başka çok mânâları da vardır.

4. Namaz: Bilindiği gibi bütün ibadetleri bünyesinde toplayan, diğer ismi “zikr” olan, Allah’ın “zât mertebesi” itibariyle tatbik edilmesi lâzım gelen bir faaliyettir.

5. Namaz kılınan: Herşeye lâyık olan bütün âlemi kendisiyle kendinde var eden “malik-i mutlak” olan Allah (c.c)’dür.

Namaz fiilinin iki yönü vardır, bir şahsi; diğeri, umumidir.

Şahsi olanı : Varlık âleminde bulunan her bir ferdin, yani varlığın, bireysel olarak kendi başına yaptığı özel ibadeti’dir.

Umumi olanı ise : Bütün varlıkların her mertebeden toplu olarak, hep birlikte yaptıkları ibadetleridir.

Burada belirtilen ifade, her ne kadar “Rabb’ın namaz kılıyor” bireysel namazı ifade ediyor ise de, genel anlamda bütün “Rabb-ı hass”ları ilgilendiren bir mesele olduğundan, bütün “rûbubiyyet mertebesi”nin toplu ibadetini de ifade etmektedir.

“Dur Rabb’ın namaz kılıyor” sözünün muhatabı evvelâ efendimiz (s.a.v.) olduğundan onun da Rabbı, “Rabb-ül erbab” olan Allah (c.c) ü olduğundan, orada namaz fiilini işleyenin Allah’ın Rububiyyet mertebesi itibariyle, kendi olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.

Buradaki namaz, şekli olarak değil, mânâsı itibariyledir.

Yeri gelmişken burada küçük bir sırrı da fısıldayalım: 

Salik yolculuğunda “fena fillâh”a (Hak’da fani olma) (yokluk, hiçlik, tükenmişlik sahasına) ulaşınca, abdiyyetinin alışkanlığı gereğince ibadetini yapmağa gayret eder ve biraz da kendini zorlar, işte o zamanda muhatab olduğu emir, “DUR.....” olur. Çünkü ondan geriye bir bâkiye kalmadığı için, bu fiili yapacak durumda olmadığından, onun yerine, “RABB’IN NAMAZDA...” hitab-ı ilâhisi zâhir olur. 

 Bu oluşum mutlak bir hâl ve hüküm değil geçici bir şe’endir. 

Biz yine yukarıda kaldığımız yerden devam edelim.

Yani oluşan fiil veya fiiller “zâtından zâtına” yani bütün âlemlerde zuhurda olan “zât-ı mukayyedi” âlemlerden gani olan “zât-ı mutlak”ına yönelmesidir. 

Çünkü “zât-ı mutlak”, “zât-ı mukayyed”in ana kaynağı, devamlılık ve varlık sebebidir. 

Tecellisini çektiği anda, âlemde yaşayan, görünen, hiçbir şey kalmayıp ismi bâtın olan asıl âlemine dönüşmüş olurlar.

Zuhura çıkmış olan her mertebedeki varlıklar yaşam, neş’e ve sarhoşluklarının ellerinden alınmamaları için özle-rinden fiillere dönüştürerek yaptıkları niyaz ve talebleri onların namazları hükmündedir ve belirli zamanlarına kadar var oluşlarının devamını sağlamaktadırlar.

“Rabb’ın namaz kılıyor,” ifadesini “Rabb-ı hass” mertebesinden ele alırsak; zuhurda olan her varlığın kendini kontrolu altında tuttuğu programına göre düzenlediği bir “esma-i ilâhiyye” (ilâhi bir isim) ve onun mânâsı vardır. 

İnsânlarda da böyledir, her bir insânı kontrolu altında tutan bir isim ve o ismin bir mânâsı vardır. Onu en çok etkileyen odur. 

Gerçi varlıkta her bir “esma-i ilâhiyye”den bir miktar terkip vardır, fakat hâkim olan, onun “ismi hassı”dır. İşte o da, onun Rabb-ı ve ilâhıdır. Kişi farkında olmadan “aman yarabbi” dediğinde evvelâ en yakınında onu kontrol eden “Rabb-ı hass”ına yönelmiş olmaktadır.

Bu yöneliş sırasında kendisine, “Dur Rabb’ın namaz kılıyor,” denmekle onun da “abd” olduğu belirtilmiş, ya-pılması gereken gerçek ibadetin “Rabb’ül hass”a değil “Rabb-ül erbab”a olması gerektiği açık olarak ifade edilmiş olmaktadır. 

 Bu mânâyı bizlere gerçek olarak “lisan-ı Yusuf”iy-yeden Kûr’ân-ı Keriym Yusuf Sûresi 12/39 âyetinden açan Cenâb-ı Hakk’tır.

 “ya sahıbeyissicni e erbabün müteferriku­ne hayrün emillâhül vahıdül kahharü” Meâlen :

“Ey zindan arkadaşlarım; çeşit, çeşit Rabb’lar mı hayırlıdır, yoksa vahid ve kahhar olan Allah mı?” Burada belirtilen Rabb’lar, zâhiren sahte putlar ise de, bâtınen Rûbubiyyet mertebesinde zuhur eden “esmâ-i ilâhiy-ye”lerdir. Bu “esmâ-i ilâhiyye”ler zâta ulaşmağa birer perde olduğundan aşılıp geçilmeleri gerekmektedir.

Ancak “DUR” ifadesinden sonra gelen, “Rabb’ın namaz kılıyor,” kelâmıyla perdenin arkasında olan hâdise haber verildiğinden, asıl da açılacak perdenin dışarıda değil, kendi aklımızda, içimizde olan şartlanmalar perdesi olduğunu anlamamız gerekmektedir.

Bu perdelerin ancak “kahhar” ve “vahid” isimleriyle açılacağı ve ondan sonra ortada sadece bir Allah (c.c.) ismi ve onun bütün âlemlere olan mutlak sirâyet - tesir ve hakimiyyeti gönülde, fiilde ortaya çıkmış olacağıdır.

İşte sevgili kardeşim, yukarıda belirtilen, bizlere kadar ulaşmış olan bu kelâmı Peygamberinin evvelâ esmâ âleminin hakikatini, daha sonra Ulûhiyyet mertebesinin hakikatini, daha sonra birey insân mertebesinin hakikatini ifade etmektedir.

Ayrıca sen dahi kendine göre bulunduğun hal içerisinde birçok yönden zevkiyab olursun.

Yazmakla tükenmeyecek olan “lisan-ı Muhammedi”nin bu bölümünü şimdilik bu kadar izahla noktalamış olalım. Allah (c.c.) cümlemize idrak ve anlayış kabiliyetleri ihsan etsin. Amin T.B.

----------- 

İh... kardeşim yazının cevabına kaldığımız yerden devam eldim. T.B.

---------- 

 Bütün bunların ve yazdıklarından sonra, son bölümdeki ifadelerinden iki hususa dikkat çekmeye çalışacağım . 

 Geçmiş bölümün içindeki bazı satırlarda geçen “yaratma” kelimelerini dikkat çeksin diye koyulaştırdım. İrfan ehli “kamusu aşktan/büyük aşk kitabı” yaratma sözcüğünü ve anlayışını kaldırmış, yerine “zuhur ve tecell”iyi, koymuştur. Ancak bu tabir, şeriat ve tarikat mertebesinde olanlar için kullanılabilir. Çünkü onlar kelimeleri ve ifadelerini ikilik anlayışı üzere kullandıkları için onlarda, tefekkür de, olmadığı için sorun yoktur, mazurdurlar. Ancak gerçek bir tevhid ehlinin bu kelimeyi kullanması mümkün değildir. Eğer kullanıyor ise belki durumu idare etmek içindir, ancak bilinçli olarak kullanamaz çünkü gizli şirki ifade etmektedir. 

 Yoktan yaratma, demek haşa Allah-a acziyyet izafe etmektir yani Allahta yok olan bir şeyi farzı muhal başka bir Allahtan alıp onunla birlikte yeni varlık icad etmek gibi bir şey olmaktadır buda şirktir. Yokluk iki türlüdür biri “mutlak yokluk” diğeride “izafi yokluk”tur. 

 “mutlak yokluk” diye bir şey yoktur. Sadece tarif babında kelâmda vardır. İzafi yokluk ise geçici yokluktur yani aslında vardır ancak gizlidir. Bir tohumun içindeki ürünü gibi şimdilik yoktur, ancak içinde neyi varsa vardır vakti geldiğinde zuhur ve tecelli edecektir. 

 İşte şeen de bir bakıma budur. Yani yaratma yoktur zaten her şey vardır yok yoktur, programları dahilinde izafi –geçici yoklukta olanlar vakti geldiklerinde zuhur ve tecelli edeceklerdir ve ediyorlar da. T.B. 

---------- 

 (58-Mu…Arabi-Mir’at-ül-irfan-ve- şerhi.) Kitabımızdan konu ile ilgili bir bölümü de aktaralım. (sayfa 61)

T.B.

-----------

Allah ismi, camî isimdir ve âlemdeki bütün isimleri kapsamına almıştır, bizler baktığımız eşyâlar üzerinde terkip hükmü ile zuhura gelmiş varlıklar görürüz. Bu varlıklar hakikatleri îtibarıyla Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir ancak zuhuru ve terkibi yönünden Allah’a muhtaçtır. 

---------- 

Yeri gelmişken (Yaratma) kelimesinden ne anlamamız lâzım geldiğini biraz düşünelim. 

 (Yaratmak) Lügat mânâsı ile. Olmayan bir şeyi var etmek. Olarak ifade edilmektedir. Bu anlayış zâhiri bir ifadeyle şeriat ve tarikat mertebesinde ki anlatılımlarda kullanılabilir, çünkü zâten bu mertebeler de ikili bir anlayış vardır, kullananları fazla ilgilendirmez gafletleri yüzünden kullanmakta mazurdurlar. Ancak gerçekten irfan ehli olmayı murad eden kişinin ilk yapacağı işlerden birinin bu kelimenin gerçek halini anlamaya çalışmak olmalıdır aksi halde bu anlayışla hiçbir zaman ikili anlayıştan kurtulup gerçek mânâ da tevhid ehli olamaz. 

 Ârifler “Kâmusu aşk-büyük aşk lügatı” tından Yaratma kelimesini kaldırmışlar yerine “zuhur ve tecelli” yi koymuşlardır. Bu âlemde mutlak yokluk diye bir şey yoktur, göreceli yokluk vardır, daha henüz meydana gelmemiş haldedirler (a’dem) de yani izafi yokluktadırlar vakti geldiklerinde o izafi yokluktan varlık sahasına çıkmaktadır-lar. Aslında hiçbir şey yoktan yaratılmamaktadır, kendileri var oldukları zuhura çıkış sürelerini beklemektedirler. Mutlak yok olan zaten yoktur, ve böyle bir terim dahi yoktur, çünkü bu âlemde yokluk yoktur. Ancak zuhura çıkma sırası gelmediği için bizim kıyasi gözümüzde o an yoktur, daha sonra kendi asli haliyle zuhur ve tecelli ile görüntüye yani varlığa gelecektir, bu ise yaratma değil zuhurdur. 

 Mutlak mânâ da (yaratma) farzı muhal yukarıda metinde de bahsedildiği gibi, bizim âlemimizin dışanda başka bir Allah’a ait bir âlem olacak ve o allahta ve âleminde bizim Allahımızda ve âlemimizde olmayan bir malzemeyi alacağız ve o malzeme ile de daha evvel hiç bilmediğimiz bir şeye vücud verip varedeceğiz. İşte yoktan var etme (yaratma) ancak böyle olursa yaratma olur ki, böyle bir şey muhal ve söz konusu bile değildir. 

 Buğday tanesinin içinde kökleri, gövdesi, dalları, yaprakları ve yine aynı kendi tanesi mevcuttur ancak izâfi yokluktadır, mutlak yoklukta değildir. İşte buğdayın içinden çıkan gövdesi ve başakları yaratma değil zuhur’dur mutlak yokluktan meydana getirilen, diye düşünülen yaratma değil kendi varlığında ki, zâten var olanın zuhur ve tecellisidir. 

 İşte ne yazıkki (yaratma) kelimesini ve anlayışını kullanan bir kişi farkında olmadan (iki) Allah-ın varlığnı kabullenmiş durumdadır. Ancak iyi niyet ile kullanıldığından ve (ben kulumun zannı üzereyim) hükmünden dolayı suçlu olmaz ancak ebedi zan ikilik üzere bir ömür sürmüş olur ve kendini ve rabb-ı nı gerçek mânâda ebedi olarak bulamaz, buldum zannettiğide kendi zannı üzere hayalen kurgulağı kendi rabb-ı dır. Ancak o anlayış dahi gene Rabb-ının varlığında olan bir anlayıştır, çünkü ister düşünce olsun ister fiil bu âlemde oluştuğundan, bu âlemde de Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığından gene hakk’ın varlığında olan, bir düşünce veyahud fiildir. Ancak irfaniyyetsiz bir düşünce ve fiildir. Bu âleme gerçek Rabb-ı mızı ve kendimizi idrak etmek için geldik İnşeallah burada iken bize bizden daha yakın olanı bulur, bulduğumuzda da zaten o olduğumuzu anlamış olarak, bu âlemden öyle ayrılır gideriz, aslında hiçbir yere gitmeyiz. Biz gene biziz. Zâten tek olan âlemde başka nereye gidilir ki. T.B. 

---------- 

 NOT=İh... kardeşim islamın genel kabul görmüş bu konularının sakın karşısında olduğumu düşünmeyesin, böyle bir şey zaten söz konusu değildir. Geçmiş sayfalarda da belirtildiği gibi. Şeriat ve tarikat mertebeleri itbari ile hiçbir sorun ve sıkıntı yoktur. Ancak tefekkür sahasının yükseldiği hakikat ve marifet mertebeleri itibari ile, konunun daha iyi açıklığa kavuşması için araştırmacıların bu sahayı kullanmaları gereklidir. 

 Kendisini irfaniyyet yolunda olduğunu söyleyen kimse, gerçek mana da tevhid ve irfan ehli ise hakikat ve marifet mertebesi itibari ile “yaratma” kelimesini kullanamaz, kullanıyor ise, bu onun o mertebede olmadığının açık ispatıdır. Ancak o mertebe sahibinin karşısına şeriat ve tarikat mertebsinden birisi gelirse, onun anlayışı itibari ile bu kelimeyi konuşmasında bir sakıncası yoktur, karşısındakini herhangi bir idraki hale sokmaması için, bu kelimeyi geçici olarak kullanır, daha sonra gene kanaatı aynıdır. Yani yaratma yoktur zuhur ve tecelli vardır. Bunun açık delili sıradaki Ayeti kerimededir. T.B. 

---------- 

6.95 - İnnallâhe fâlikul habbi ven nevâ, yuhricul hayye minel meyyiti ve muhricul meyyiti minel hayy, zâlikumullâhu feennâ tu'fekûn. 

---------- 

► Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan, Allah’tır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah, budur. Nasıl olur da (O’na ibadeti bırakıp, bunların hiçbirini yapamayan putlara doğru) çevriliyorsunuz? (6/En'âm 95) 

---------- 

 İhsan kardeşim (6/En'âm 95) ayet-i kerimedeki ifadeleri vaktin varsa defalarca oku bakalım içinde bulunduğun yaratma hakkındaki ön yargı ve şartlanmaların gene aynı yerinde durabilecekmi? T.B.

---------- 

 “Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan,” açık olarak görüldüğü gibi, çekirdeğin ve tanenin içinden çıkanlardan bahsediyor işte bu hadise yaratma değil zaten çekirdeğin ve tanenin içinde özünde var olanın, vakti geldiğinde yarılıp çatlayınca, yani “perdesi açıldığında”, ortaya çıkmasıdır. Geçmiş sayfalarda karşı çıktığın kelimeleri, ayeti kerimenin nasıl tasdik ettiği açık olarak gözüyor. 

 Açık olarak görüldüğü gibi, zaten batında var olanın zuhura çıkmasıdır. Yoktan vararedilen yaratma değildir. İzafi-geçici yoklukta programı olan varlığın, latif alemden “zahera” ismi ile zuhur edip meydana gelmeleridir bu oluşum, “zuhur ve tecelli” ismini almaktadır. T.B. 

---------- 

 İkinci bahsettiğim diğer hususa gelince, fakir ne hâkimdir nede savcı kimseyide eleştirecek hali yoktur, aslında Terziyi kimselerin düşünceleri hiçte ilgilendirmez, ancak iyi niyetin ile yazdığın yazılarının kokusunu almaya çalışıyorum, yazılarından anlaşıldığı kadarı ile bireysel akıl kokusu geliyor, inşeallah gönül muhabbet kokularıda gelir. T.B. 

------------ 

(197-Cilt-1-Dur-Rabb-ın-salât-ediyor) sayfa 224 

ALTINCI BÖLÜM YARATMA-ZUHUR

 İZAHINIZIN DİĞER BİR DURUMU ise;

“yani aslında vardır ancak gizlidir.” İfadesi ne kadar da çelişik-birbirine ters bir ifade tarzıdır. (İ.D.)

---------- 

 Sevgili İh...-güzel kadeşim, Terzi’nin sana bazı konuları izah etme yönünde yazdıklarını, o kadar dar ve yanlış bir çerçevede anlamışsınki, hayret etmemek mümkün değil. Çelişki Terzi’de ve yazısında değil. Çelişki Senin aklında fikrinde olduğu anlaşılıyor. Kusura bakma. 

 Yapılan izahları anlamak içinde öyle çok büyük bir akla ve zekaya da ihtiyaç yokki. Hatırlarsan konu şu idi Daha evvel belirtildiği gibi. Bu alemde iki tür yokluk vardır biri mutlak yokluk, diğeride izafi yokluktur. Mutlak yokluk diye bir saha ve konu yoktur, sadece kelamda yani kelime ile ifade de vardır. İzafi yokluk ise geçici, veya şimdilik yoktur, ancak batında gizlide vardır, daha sonra bir vesile ile ortaya çıkmakta var olmaktadır. 

 Bir tohumun içinde, hangi tohum ise, “A’yan-ı sabite” programın da, onun kökü gövdesi dalı yaprağı çiçeği meyvesi, nesi varsa hepsi vardır. Ancak bunlar izafi geçici yokluktadır, vakti gelince izafi yokluktan zahire çıkarak, var olmaktadırlar, diğer her şeyide buna kıyas eyle. Bulutlarda yağmur varmıdır? Vardır, ama görünürde yağmur yoktur. İşte yağmur bulutta izafi geçici yokluktadır, şartlar oluştuğu zaman yağmura dönüşür ve zuhur etmiş meydana gelmiş olur, bu hal yaratma değil ““yani aslında vardır ancak gizlidir.” Vakti gelince zuhur eder. Kardeşim çelişki bunun neresindedir, az evvel Terzi’nin dediği gibi çelişkiyi sen evvelâ kendinde arasan, daha iyi olacak gibi gözüküyor, sonra böyle yanlış yorumlar yapıpta mahçup olmayasın. T.B. 

---------- 

Çünkü ALLAH’ın “Yaratma” konusunda HİÇ BİR ŞEYİ “YOK”tan var etmemesini açıklarken; Bir şey hem aslında var olup gizli olması ve bu gizliliği Allah’ın YARATMA sı konusunda Sanki; (Hâşâ) Allah ile yaratması anında veya sonradan YARATACAĞI gizli varlıkları yaratacak iken; Allah (HÂŞA) size mi soruyor veya bildiriyor da siz şahit ve beraber miydiniz de “YARATMA“ kelimesinin mahiyetini güya ; ALLAH fiilde ve varlıkta insana bunu demek istemiştir gibi İNSANİ bir manaya getirerek ŞERH etmeye ve aklını kullanan düşünen insan gibi; ilim taliplilerini , ilim adamlarını ve ilim meraklıların ı ŞİRKe girer diye insanları ŞİRKE GİRMEKLE nitelendirmeye kalkıyorsunuz!! Bu islam ilimi adamları ve araştırmacıları bu kadar da ŞİRK in ne olduğunu bilmiyorlar mı da YARATMA kelimesini kullanıyorlar. Güya siz ve izahlarınız minvalinden gören ve bakanlar, anlayanlar Arif, Maarifeti kazanmış (7+5=12)+1=13 kitaplarınızda yazdığınız gibi-örneğin kelime i tevhid kitabınızda-bu ifade ettiğiniz sayıların anlamlarını ve güya size göre gelebileceği manalarını çok iyi biliyorum bu arada-- : diğerleri ise bu mana veya manalara vakıf olamayalar mı oluyor?? (İ.D.)

---------------

ÇÜNKÜ YARATICININ yaratma ile ilgili olarak aşağıdaki ifadenizde: (İ.D.)

---------------

((Geçmiş bölümün içindeki bazı satırlarda geçen “yaratma” kelimelerini dikkat çeksin diye koyulaştırdım. İrfan ehli “kamusu aşktan/büyük aşk kitabı” yaratma sözcüğünü ve anlayışını kaldırmış, yerine “zuhur ve tecell”iyi, koymuştur. Ancak bu tabir “yaratma” şeriat ve tarikat mertebe-sinde olanlar için kullanılabilir. Çünkü onlar kelimeleri ve ifadelerini ikilik anlayışı üzere kullandıkları için onlarda, tefekkür de, olmadığı için sorun yoktur, mazurdurlar. Ancak gerçek bir tevhid ehlinin bu kelimeyi kullanması mümkün değildir. Eğer kullanıyor ise belki durumu idare etmek içindir, ancak bilinçli olarak kullanamaz çünkü, “yaratan ve yaratılan” ikiliği vardır, ikilik ise, kaç olursa olsun gizli şirki, ifade etmektedir. Gerçek. olan ise, “İllâ Allah” “ancak Allah”tır. T.B. 

---------- 

Yoktan yaratma demek haşa Allah-a acziyyet izafe etmektir yani Allahta yok olan bir şeyi farzı muhal başka bir Allahtan alıp onunla birlikte yeni varlık icad etmek gibi bir şey olmaktadır buda gizli şirktir. )) İfadesini kulanmışsınız. (İ.D.)

-------------

 İh.... kardeşim gene konuyu iyi anlamamışsın terzi bu konunun hangi mertebelerde geçerli olduğunun izahını zaten yapmıştı bir düşünsen hemen görebileceksin, bu sıkıntılı haline de düşmeyip terziyi de böyle gereksiz olarak suçlamayacksın. T.B. 

---------------- 

 Allah u Telanın Kur an-ı Kerim’in aşağıda göstereceğim bir çok ayetinde ifade ettiği “YARATAN-YARATICI-YARATTIM” dediği ayetlerde Allah bilmiyor muydu “zuhur ve tecell”i kelimelerini kulları anlasınlar diye kullanmayı da ;AYETE ŞERHİ ,SİZİ :---TERZİ BABA YI--- MI YAPSIN dedi ??! : izahını yapabilir misiniz… Dini-Akli Mantıki bir izahını yapamazsınız.::Ehli İrfan için Tabiki cevabı :HAYIRR (İ.D.)

------------------- 

 Şimdi sıra “yaratma” konusunu iyice idrak etmeye geldi, gerçekten yaratma varmıdır yokmudur? Yoksa hakkın da izah gerektiren bir konumu dur. T.B. 

---------- 

İh....-güzel kardeşim. Yukarıda yazdıklarının cevapları diye, verdiğin ayet-i kerimelerin “Yaratma” diye verilen kelimelerinin karşılığını gene ayet-i kerimelerin kendi öz kelimeleri ile karşılaştırmalarını yapacağım, o zaman “yaratma” kelimesinin karşılığı gerçek olarak hangi kelimedir, veya varmıdır o nu hep birlikte görelim. T.B.

---------- 

Allah Yaratıcıdır ile ilgili ayetler (İ.D.)

----------

► Siz ölüler iken sizi dirilten (yoktan var eden), sonra öldürüp tekrar diriltecek olan, sonra tekrar ona döndürüleceğiniz bir Allah’a karşı nasıl kâfir olursunuz? (2/Bakara 28) 

----------

► O (Allah) ki; yeryüzünde olanların tamamını sizin için yarattı. Sonra gökyüzüne yöneldi ve orayı yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve O, her şeyi bilendir. (2/Bakara 29)

----------

► Demişti ki: “Rabbim! Bana insan eli değmemişken nasıl çocuğum olabilir ki?” Dedi ki: “Böyle işte! Allah dilediğini yaratır. Bir işe (olması için) hükmettiğinde ona: ‘Ol!’ der, o da oluverir.” (3/Âl-i İmran 47)

----------

► Andolsun ki: “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir.” diyenler kâfir oldular. De ki: “Allah, Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzünde yaşayanların tamamını helak etmek istese, Allah’a karşı kim onları koruyabilir?” Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tamamının hâkimiyeti/egemenliği Allah’a aittir. Dilediğini yaratır, Allah her şeye kadîrdir. (5/Mâide 17) 

---------- 

► O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/En'âm 73)

----------

► Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan, Allah’tır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah, budur. Nasıl olur da (O’na ibadeti bırakıp, bunların hiçbirini yapamayan putlara doğru) çevriliyorsunuz? (6/En'âm 95) 

---------- 

► Gökleri ve yeri benzersiz şekilde yaratandır. Nasıl çocuğu olsun? O’nun bir hanımı olmadı ki! Her şeyi yarattı ve O, her şeyi bilendir. (6/En'âm 101) 

---------- 

► İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. (Öyleyse) yalnızca O’na kulluk edin. O, her şeyin üzerinde (gözetleyen, denetleyen ve işlerini yürüten) Vekil’dir. (6/En'âm 102) 

---------- 

► Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden1 Allah’tır. Gündüzü, ısrarla kovalayan geceyle örter. Güneş, Ay ve yıldızları emrine amade kılıp, boyun eğdirendir. Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir.2 Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir. (7/A'râf 54)

1. Allah’ın (cc) isim ve sıfatları hakkında bk. 3/Âl-i İmran, 181; 7/A’râf, 180; 57/Hadîd, 4

2. Allah (cc) yaratma sıfatıyla emretme/hükmetme/yasama sıfatını aynı cümlede zikretmiştir. O, yaratmasında ortak kabul etmediği gibi hüküm ve yasamada da ortak kabul etmez. (Bk. 18/Kehf, 26) 

---------- 

Yaratmak, kayıtsız şartsız Allah’a (cc) ait olduğu gibi egemenlik de kayıtsız şartsız Allah’a (cc) aittir. Bu yetkiyi Allah (cc) adına millete, krala, parlamentoya verenler Allah’a (cc) ortak koşmuş ve O’nun dışında rabler edinmişlerdir. (Bk. 9/Tevbe, 31; 12/Yûsuf, 40) 

----------

► De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “(Göklerin ve yerin Rabbi O iken yine de) Allah’ı bırakıp kendilerine faydaları olmayan veya kendinden zararı defedemeyen varlıkları mı veliler edindiniz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa, Allah’a tayin ettikleri ortaklar (Allah gibi) yarattı da, (Allah’ın yaratmasıyla ortakların) yaratması birbirine mi benzedi (kimin ilah olduğuna dair kafaları mı karıştı)?” De ki: “Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, (zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) El-Vâhid, (her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyen) El-Kahhâr’dır.” (13/Ra'd 16) 

---------- 

Allah’a (cc) şirk koşmanın hiçbir delili, gerekçesi ve tevili olamaz. Şirk koşulan ortaklar, yaratmadığı müddetçe -ki bu mümkün değildir- tevhid konusunda kafa karışıklığı iddiası kabul edilemez. Tevhid ve şirk konusunda batıl inançları bulunan, amellerine zulüm bulaştıran; zan, hurafe ve menkıbeyi delil zannedenler, kendi elleriyle şüpheye düşmüş, dinlerini karmakarışık hâle getirmişlerdir. (İ.D.)

----------

► Şüphesiz ki Rabbin, (çokça yaratan) El-Hallâk, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (15/Hicr 86)

---------- 

► Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onlar gibisini yaratmaya kâdir olduğunu görmüyorlar mı? Onlar için kendisinde şüphe olmayan eceller kıldı. Zalimler ise (düşünmek ve anlamak yerine) kâfirlikte direttiler. (17/İsrâ 99) 

---------- 

► Allah, her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde yürür/sürünür, kimi iki ayağı üzerinde yürür, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir. (24/Nûr 45) 

---------- 

► Rabbin dilediğini yaratır ve seçip (üstün kılar). Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (28/Kasas 68) 

---------- 

► İlk defa yaratan, sonra da (dirilterek) onu tekrar edecek olan O’dur. O (yeniden diriltmek, ilk defa yaratmaktan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O’na aittir. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir. (30/Rûm 27) 

----------

► Allah sizi yarattı, sonra rızık verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir. Ortaklarınız arasında bunlardan herhangi birini yapabilecek olan var mıdır? O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (30/Rûm 40) 

----------

► Sizi zayıflıktan yaratan, zayıflıktan sonra size kuvvet veren, sonra kuvvetin ardından size zayıflık ve yaşlılık veren Allah’tır. Dilediğini yaratır. O, (her şeyi bilen) El-Alîm, (her şeye güç yetiren, mutlak kudret sahibi olan) El-Kadîr’dir. (30/Rûm 54) 

---------- 

► O (Allah) ki; yarattığı her şeyi en güzel ve en sağlam yapan, insanı yaratmaya çamurdan başlayandır. (32/Secde 7) 

---------- 

► Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’adır. O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir. (35/Fâtır 1)

---------- 

► Gökleri ve yeri yaratan kimse, onların benzerini yaratmaya kâdir olmaz mı? Elbette (kâdirdir). O, (çokça yaratan) El-Hallâk, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (36/Yâsîn 81) 

---------- 

► Allah, her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, her şeye vekildir. (39/Zümer 62) 

---------- 

► İşte bu sizin Rabbiniz olan, her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Buna rağmen) nasıl oluyor da (tevhidden şirke) çevriliyorsunuz? (40/Mü’min(Ğafir) 62) 

---------- 

► Göklerin ve yerin hâkimiyeti/egemenliği Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız, dilediğine erkek (çocuk) bağışlar. (42/Şûrâ 49)

---------- 

► Hiç şüphesiz biz, her şeyi bir kaderle yarattık. (54/Kamer 49) 

---------- 

► Sizi biz yarattık. (Dirilteceğimizi) tasdik etmeniz gerekmez mi? (56/Vâkıa 57)

---------- 

► Dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? (56/Vâkıa 58)

---------- 

► Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz? (56/Vâkıa 59) 

---------- 

► Andolsun ki ilk yaratmayı bildiniz/kabul ettiniz. (Allah’ın kudretini anlayıp sizleri dirilteceği konusunda) düşünüp öğüt almanız gerekmez mi? (56/Vâkıa 62) 

---------- 

► O Allah ki; (Her şeyi yoktan var edip yaratan) El-Hâlık’tır. (Kusursuz ve uyum içinde yaratan) El-Bâri’dir. (Yarattıklarına dilediği şekli veren) El-Musavvir’dir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olan her şey O’nu tesbih eder. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir. (59/Haşr 24)

► Sizi yaratan O’dur. İçinizden kimi kâfir kimi de mümindir. Allah yaptıklarınızı görendir. (64/Teğabûn 2)

------------

Bu ayetlere karşı verdiğiniz ifadelerinizden de; ne kadar İBRET verici ve HAYRET edici, anlaşılması güç bir mana verme çıkmazına girdiğiniz anlaşılıyor…. İ.D.

--------------

 Sevgili İh...-Güzel kardeşim, yukarıda bahsettiğin ve (yaratma) tercümesi yapılan ayetlerin asli kelime karşılıklarını tesbit edip sırası ile bakalım, o zaman az yukarıda belirttiğin düşüncelerinde, hakikat-i itibari ile gene sabit olabilecekmisin. Korkarım bu sözlerinde de mahçup olup, daha henüz irfaniyet çarşısında alış veriş yapan kimse olmadığını, açık olarak göreceksin ve kimin çıkmazda olduğunu, senin için kabullenmesi zorda olsa, tesbit etmiş olacak, ondan sonra bu değerlendirmen için belki, Terzi’den özür dileyeceksin. Ancak mahçup olma, Terzi kimseden özür beklemez herkes kendi vicdanına, eğer varsa özrünü bildirsin. T.B. 

-------------- 

 Sen kendinin bir araştırmacı olduğunu söylüyorsun Terzi’de bu konuları sana araştırıcı olduğun için, hakikatleri itibari ile, belki akıl ve gönlünde, yeni ufuklar açılır ümidi ile, ifade etmeye çalışmıştı. İster ufkunu genişletir, gerçekten ilahi tefekkür sahasına girer, daha ilerilere gidersin. İstersen bu klasik genel anlayışta kalırsın Terzi’nin derdi değildir. T.B. 

-------------- 

 Şimdi sana küçük bir soru, ön yargı ve şartlanmışlıktan uzak bitaraf olarak, konu ile dikkatle ilgilenmen lazımdır. Yukarıda meallerini aktardığın Ayet-i kerimelerin, bütün ilah-i manaları sadece bu kadarmıdır.? Yani bu meallari okuyan kimse Allah-ımızın zat mertebesinden, Cibril-i emin vasıtası ile, Risalet mertebesine nüzül-indirdiği, İlâh-i kelâmullahın sonsuz manaları, sadece meal olarak verilenler ile bitmişmi zannediyorsun.? Bütün manaları sadece bu cümlelerin içinemi sığdırılmış. Bu konuya veceğin cevab-ı gerçekten merak ediyorum. Belki zahirin ön yargılı olarak, evet böyledir diyebilir, ancak derunun, eğer varsa tabii, hayır “Kelamullah-ı” bu kadar birkaç cümle ile sınırlamak mümkün değildir, vicdani cevabın içinden hemen gelecektir.T.B. 

--------------- 

 Sevgili İh...-güzel kardeşim. Evvelâ şu hususu açıklığa kavuşturalım. Eğer gerçekten mertebelerin varlığından haberin varsa, araştırmacı olduğunu, söylediğin yönün ile, bu konuya bakman gerekiyor. Bu mertebelerin herhalde en azından sıralamasını biliyorsundur. Bilmeyenler ve merak edenler yönünden yeniden sıralayayım.T.B. 

 1) Şeriat-Ef’al-fiiller mertebesi. İsmi üstünde olduğu gibi, bir müslümanın zahiren ve fiziken uyacağı kuralları, emir ve nehiyleri bildirir ve takibinin yapılmasını bildirir. Bir müslümanın bu saha daki emir ve nehiylere mutlaka uyması ve en güzel şekilde tatbik etmesi lazımdır. Bu mertebe temeldir, diğer mertebelere geçmek ancak bu sahadaki sağlam kurulmuş bir zeminin üzerine diğer mertebe katlar inşa edilebilir. T.B. 

 2) Tarikat-Esma-İsimler mertebesi. Şeriat mertebesin-den farkı muhabbetin biraz daha ileriye doğru gitmesidir, daha çok duygusal hale gelmesidir. Genelde bilinen bir sahadır, her yolun kendine göre çalışma sistemleri vardır. Biraz tehlikeli sahadır, dikkatli olunması lazımdır, istismara açıktır. Gerçekten bu Yolun sahih olanları vardır, onları tenzih ederek, konunun üzüntü vesilesi olduğunu da bildirmek yerinde olacaktır. 

 Genelde buradaki yaşam ve düşünce, şeriat mertebesi anlayışı üzeredir. Yani daha henüz tefekkür sahasına yol yoktur. 

 İşte buraya kadar gelen yaşam tarzında ve anlayışında geçmiş sayfalarda belirtilen “Yaratma” ve “felsefe” olarak kullanılan sözcük-kelimelerin hiçbir sakıncası yoktur, her meal, meallerde olduğu gibi kabul, vede bu mertebelerde mutlak geçerlidir. Terzi’nin buralara dediği bir şey yoktur, çünkü bu sahada arayıcılık yoktur, arayıcılık yoksa eğer sorunda yoktur. Her şey aynen zahiren olduğu gibidir. T.B.

 3) hakikat-Sıfat mertebesi. Terzi’nin belirtmeye çalıştığı saha, “3-hakikat” mertebesi dolayısı ile olan anlayış ve değerlendirmelerdir, Kim en azından bir araştırmacı olarak yola devam etmek istiyorsa sözlerimiz o kimselerdir. 

 İh...-güzel kardeşim Terzi’ye yazdığın yazılarında (29) senelik bir araştırmacı olduğunu yazıyordun Terzi’de, bu araştırmalarının neticesinde İrfani tefekkür sahasında bir yerlere geldiğini düşünerek sana yazdığı yazıları ve verdiği cevapları “Hakikat” mertebesinin başlangıcından vermeye çalışmış idi. Ancak Terzi’nin aldığı cevaplara bakıldığında görülüyorki, İhsan kardeş daha henüz “tarikat” mertebesi anlayışına bile gelememiş olduğu açık olarak görülmektedir. Aslında bu hal, “Terzi’yi” de senin namına biraz sükûtu hayele uğratmıştır. Bu kadar uzun senelerini bu sahada araştırmaya verip, neticede gönül alemi ve irfaniyet sahasında, hiçbir yere gelememek oldukça düşündürücü bir sahne olmaktadır. 

 Sen gene istersen batı’nın “felsefe” sine ağıtlar yak, meallerdeki “yaratma” sözcüğü ile şeriat mertebesi itibari ile olan anlayışına devam et Terzi’yi hiç ilgilendirmez. Ancak bu konuda araştırıcı olan veya araştımaya başlayacak olan kimselere, belki yardımcı olunur diye senin zahiri sorularını, senetleri ile Terzi cevaplamaya çalışıyor. 

 4) Ma’rifet-Zat mertebesidir. Bu mertebe ve sahasının ancak belirtilen diğer mertebeleri, idrak ve müşahede ettikten sonra anlaşılması mümkün olacağından, şimdilik bu saha için daha fazla bilgi vermeye gerek yoktur. 

 Ayrıca bunlarında kendi kendinde (12) mertebeleri vardır, ancak bunlar en az (15-20) seneler içinde yaşandıkça ulaşılacak idrak ve yaşantılardır. İki saniyede söylenecek sayısal (12) değildir.

------------- 

 İh...-güzel kardeşim şimdi. “yaratma” diye meal çevirisi verilmiş, kelimelerin Kur’an-ı kerimin kendi asli halinden alarak, sırası ile incelemeye çalışalım. Umarım can sıkıcı bulup okumamazlık yapmazsın, sıkılsan bile tavsiye ederim, okursan iyi olur. Belki acı olan bir ilaç gibi kabul edebilirsin.T.B. 

-------------- 

 Ancak! Misal verdiğin ayet-i kerimeler incelendiği vakit, görüldüki, Yaratma diye belirtilen kelimelerin, sadece “haleka yahlüku” kelimeleri geçen Ayet-i kerimeleri misal olarak vermişsin. Halbuki Kur’an-ı kerimin meallerinde. Ceale, zahera, fetera, enşee, bedea, Ve bz kelimeler daha vardır ve genel olarak bunlarada “yaratma-yarattı” diye meal verilir. Ancak mana ve ifadeleri başka başkadır. Ve meallerde bu konuda mutlak bir kelime birliği yoktur. Bu husus geçmiş sayfalarda belirtildiği gibi şeriat ve tarikat mertebelerinde geçerlidir, bu sahada sorun yoktur. Hiç bir sakınca da yoktur. Ve hepsi yerli yerincedir. T.B. 

 Ancak burada bir tehlike vardır. Müslüman düşmanlarından bir tanesi, bu bahsi geçen “yaratma” ile ilgili bütün ayetleri toplasa ve bunların bütün meallarde ve tefsirlerde olan meallerini bir araya toplayıp, hele kötü niyetli ise! Burada büyük bir anlam kargaşalığı vardır diye, Müslüman olmaya niyet etmiş bile olsa, belki bu niyetinden vazgeçme ihtimali büyüktür. 

 İşte bu sahanın onlara lâyıkı ile anlatılması için gerçekten konunun ”yaratma” sözcüğünün sadece klâsik anlayışıyla izah edilemeyeceğini, bunun dışında konunun çok daha başka yönlerinin de olduğunu, izahının ancak bu yönden yapılmasının mümkün olabileceğini, onlara anlatmakla mümkün olabileceği açıktır. 

 Ancak bir kimse irfan ehli olma yolunda mesafeler kat ettikçe, yolu ilerilere doğru gittikçe veya yükseldikçe, bu tefekkür gerektirmeyen, nakil olan kavramlar, yerlerini gerçek ifadelerine bırakması lazımdırki, kişinin ikiz kardeşi olan Kur’an’ın manalarını, hakikat-i itibari ile anlamaya ve onların, gerçek hallerini-özlerini görmeye başlasın. İşte Terzi’nin bahsettiği saha buradan başlamaktadır. 

 İh...-güzel kardeşim, eğer araştırma yolculuğuna devam etmek istiyorsan, daha evvel buralardan geçen tevhid kervanlarının İZ’lerini takib ederek yoluna, sahralarda vahalarda kaybolup gitmeden güvenle devam edersin. T.B. 

 Senin belirttiğin Ayeti kerimelere geçmeden Terzi de sana başka kelimeler ile aynı konuyu belirten birkaç ayeti kerime göstersin, bakalım bunlara ne diyeceksin. T.B. 

------------- 

Allah Yaratıcıdır ile ilgili ayetler. …(İ.D.)

------------- 

 İhsan-güzel kardeşim şimdi bahse konu olan no’larını verdiğin Ayet-i kerimelerin ilgili kelimelerini asli yerinden hep birlikte takib etmeden evvel Terzi’nin de bu konuda sana bildireceği aynı konu hakkın da olan başka birkaç Ayete işaret edecektir. T.B. 

-------------- 

2.30 - Ve iz kâle rabbuke lilmelâiketi innî câılun fil ardı halîfeh, kâlû etec'alu fîhâ mey yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâé', ve nahnu nusebbihu bihamdike ve nugaddisu lek, gâle innî ağlemu mâ lâ tağlemûn. 

------------- 

Diyanet Meali:
2.30 - Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler. Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti.
----------------- 

Diğer meallerde aynı kelime hakkında. 

"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti 

---------- 

«Ben Yerde muhakkak bir halife yapacağım» dediği vakıt 

---------- 

«Ben yeryüzünde muhakkak bir halife kılacağım» diye buyurmuştu 

---------- 

"Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" 

---------- 

«Ben yeryüzünde herhalde (emirlerimi yerine getirecek, Benim adıma konuşacak) bir halîfe var kılacağım» demişti. 

----------

"Bakın, Ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım!" demişti.

---------- 

"Ben yeryüzünde bir halife yapacağım," demişti. 

---------- 

"Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım." 

---------- 

«Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim.» 

---------- 

«Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım» demişti.

------- 

 Gördüğün gibi İh...-güzel kardeşim yukarıda ki ayet-i kerimede “haleka yahlüku” kelimeleri yoktur, (Ceal) kelimesi vardır, manaları çok başkadır. Meallerde değişik yorumlarda dır. Var sen bir düşün bakalım nasıl bir çözüm bulacaksın, bir ayet hakkın da, kaç türlü yorum yapılmıştır, düşünceni merak ederim. T.B.

---------- 

53.32 - Ellezîne yectenibûne kebâiral ismi vel fevâhışe illel lemem, inne rabbeke vâsiul mağfirah, huve ağlemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum ecinnetun fî butûni ummehâtikum, felâ tuzekkû enfusekum, huve ağlemu bimenittekâ.

---------- 
Diyanet Meali:
53.32 - Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah'a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.

---------- 

67.23 - Kul huvellezî enşeekum ve ceale lekumus sem'a vel ebsâra vel ef'ideh, kalîlem mâ teşkurûn. 
---------- 
Diyanet Meali:
67.23 - De ki: "O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"
---------- 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.23 - De ki, odur ancak sizi inşa eyleyen ve size dinleyecek kulak, görecek gözler, duyacak gönüller veren, fakat sizler pek az şükür ediyorsunuz. 

---------- 

Bura da da gördüğün gibi İh...-güzel kardeşim yukarıda ki ayet-i kerimede “haleka yahlüku” kelimeleri yoktur, enşeekum ve ceale kelimeleri vardır bunların da başka manaları vardır, Meallerde değişik yorumlarda dır. Var sen gene bir düşün bakalım nasıl bir çözüm bulacaksın merak ederim.T.B.
---------- 

2.28 - Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâten feahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn. 
---------- 
Diyanet Meali:
2.28 - Siz cansız (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda O'na döndürüleceksiniz.
---------- 

► Siz ölüler iken sizi dirilten (yoktan var eden), sonra öldürüp tekrar diriltecek olan, sonra tekrar ona döndürüleceğiniz bir Allah’a karşı nasıl kâfir olursunuz? (2/Bakara 28) 

---------- 

2.29 - Huvellezî haleka lekum mâ fil ardı cemîan summestevâ iles semâi fesevvâhunne seb'a semâvât, ve huve bikulli şey'in alîm.

---------- 

► O (Allah) ki; yeryüzünde olanların tamamını sizin için yarattı. Sonra gökyüzüne yöneldi ve orayı yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve O, her şeyi bilendir. (2/Bakara 29)

---------- 

3.47 - Kâlet rabbi ennâ yekûnu lî veleduv ve lem yemsesnî beşer, kâle kezâlikillâhu yahluku mâ yeşâé', izâ kadâ emran feinnemâ yekûlu lehû kun feyekûn. 

---------- 

► Demişti ki: “Rabbim! Bana insan eli değmemişken nasıl çocuğum olabilir ki?” Dedi ki: “Böyle işte! Allah dilediğini yaratır. Bir işe (olması için) hükmettiğinde ona: ‘Ol!’ der, o da oluverir.” (3/Âl-i İmran 47)

---------- 

5.17 - Lekad keferallezîne kâlû innallâhe huvel mesîhubnu meryem, kul femey yemliku minallâhi şey'en in erâde ey yuhlikel mesîhabne meryeme ve ummehû ve men fil ardı cemîâ, ve lillâhi mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, yahluku mâ yeşâé', vallâhu alâ kulli şey'in kadîr. 

----------

► Andolsun ki: “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir.” diyenler kâfir oldular. De ki: “Allah, Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzünde yaşayanların tamamını helak etmek istese, Allah’a karşı kim onları koruyabilir?” Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tamamının hâkimiyeti/egemenliği Allah’a aittir. Dilediğini yaratır, Allah her şeye kadîrdir. (5/Mâide 17)

---------- 

6.73 - Ve huvellezî halekas semâvâti vel arda bil hakk, ve yevme yekûlu kun feyekûn, kavluhul hakk, ve lehul mulku yevme yunfehu fis sûr, âlimul ğaybi veş şehâdeh, ve huvel hakîmul habîr. 

----------

► O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/En'âm 73) 

---------- 

6.95 - İnnallâhe fâlikul habbi ven nevâ, yuhricul hayye minel meyyiti ve muhricul meyyiti minel hayy, zâlikumullâhu feennâ tu'fekûn. 

---------- 

► Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan, Allah’tır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah, budur. Nasıl olur da (O’na ibadeti bırakıp, bunların hiçbirini yapamayan putlara doğru) çevriliyorsunuz? (6/En'âm 95) 

---------- 

6.101 - Bedîus semâvâti vel ard, ennâ yekûnu lehû veleduv ve lem tekul lehû sahıbeh, ve haleka kulle şeyé', ve huve bikulli şey'in alîm.

---------- 

► Gökleri ve yeri benzersiz şekilde yaratandır. Nasıl çocuğu olsun? O’nun bir hanımı olmadı ki! Her şeyi yarattı ve O, her şeyi bilendir. (6/En'âm 101) 

---------- 

6.102 - Zâlikumullâhu rabbukum, lâ ilâhe illâ hû, hâliku kulli şey'in fağbudûh, ve huve alâ kulli şey'in vekîl.

---------- 

► İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. (Öyleyse) yalnızca O’na kulluk edin. O, her şeyin üzerinde (gözetleyen, denetleyen ve işlerini yürüten) Vekil’dir. (6/En'âm 102)

---------- 

7.54 - İnne rabbekumullâhullezî halekas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşi yuğşil leylen nehâra yatlubuhû hasîsev veş şemse vel kamera ven nucûme musehharâtim biemrih, elâ lehul halku vel emr, tebârakallâhu rabbul âlemîn.

----------

► Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden1 Allah’tır. Gündüzü, ısrarla kovalayan geceyle örter. Güneş, Ay ve yıldızları emrine amade kılıp, boyun eğdirendir. Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir.2 Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir. (7/A'râf 54) 

---------- 

1. Allah’ın (cc) isim ve sıfatları hakkında bk. 3/Âl-i İmran, 181; 7/A’râf, 180; 57/Hadîd, 4

---------- 

18.26 - Kulillâhu ağlemu bimâ lebisû, lehû ğaybus semâvâti vel ard, ebsır bihî ve esmiğ, mâ lehum min dûnihî miv veliyyiv ve lâ yuşriku fî hukmihî ehadâ. 
 ---------- 

2. Allah (cc) yaratma sıfatıyla emretme/hükmetme/yasama sıfatını aynı cümlede zikretmiştir. O, yaratmasında ortak kabul etmediği gibi hüküm ve yasamada da ortak kabul etmez. (Bk. 18/Kehf, 26) 

---------- 

9.31 - İttehazû ahbârahum ve ruhbânehum erbâbem min dûnillâhi vel mesîhabne meryem, ve mâ umirû illâ liyağbudû ilâhev vâhıdâ, lâ ilâhe illâ hû, subhânehû ammâ yuşrikûn. 

---------- 

9.31 - (Yahudiler) Allah'ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.

---------- 

13.16 - Kul mer rabbus semâvâti vel ard, kulillâh, kul efettehaztum min dûnihi evliyâe lâ yemlikûne lienfusihim nef'av ve lâ darrâ, kul hel yestevil ağmâ vel basîru em hel testeviz zulumatu ven nûr, em cealû lillâhi şurakâe halekû kehalkıhî feteşâbehel halku aleyhim, kulillâhu hâliku kulli şey'in ve huvel vâhıdul kahhâr. 
---------- 

► De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “(Göklerin ve yerin Rabbi O iken yine de) Allah’ı bırakıp kendilerine faydaları olmayan veya kendinden zararı defedemeyen varlıkları mı veliler edindiniz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa, Allah’a tayin ettikleri ortaklar (Allah gibi) yarattı da, (Allah’ın yaratmasıyla ortakların) yaratması birbirine mi benzedi (kimin ilah olduğuna dair kafaları mı karıştı)?” De ki: “Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, (zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) El-Vâhid, (her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyen) El-Kahhâr’dır.” (13/Ra'd 16) 

---------- 

 Allah’a (cc) şirk koşmanın hiçbir delili, gerekçesi ve tevili olamaz. Şirk koşulan ortaklar, yaratmadığı müddetçe -ki bu mümkün değildir- tevhid konusunda kafa karışıklığı iddiası kabul edilemez. Tevhid ve şirk konusunda batıl inançları bulunan, amellerine zulüm bulaştıran; zan, hurafe ve menkıbeyi delil zannedenler, kendi elleriyle şüpheye düşmüş, dinlerini karmakarışık hâle getirmişlerdir. (İ.D.)

---------- 

15.86 - İnne rabbeke huvel hallâkul alîm.

---------- 

► Şüphesiz ki Rabbin, (çokça yaratan) El-Hallâk, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (15/Hicr 86) 

---------- 

17.99 - E ve lem yerav ennallâhellezî halekas semâvâti vel arda kâdirun alâ ey yahluka mislehum ve ceale lehum ecelel lâ raybe fîh, feebez zâlimûne illâ kufûrâ.

---------- 

► Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onlar gibisini yaratmaya kâdir olduğunu görmüyorlar mı? Onlar için kendisinde şüphe olmayan eceller kıldı. Zalimler ise (düşünmek ve anlamak yerine) kâfirlikte direttiler. (17/İsrâ 99) 

---------- 

24.45 - Vallâhu haleka kulle dâbbetin mim mâé', feminhum mey yemşî alâ batnih, ve minhum mey yemşî alâ ricleyn, ve minhum mey yemşî alâ erbağ, yahlukullâhu mâ yeşâé', innallâhe alâ kulli şey'in kadîr. 

---------- 

► Allah, her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde yürür/sürünür, kimi iki ayağı üzerinde yürür, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir. (24/Nûr 45) 

---------- 

28.68 - Ve rabbuke yahluku mâ yeşâu ve yahtâr, mâ kâne lehumul hıyerah, subhânallâhi ve teâlâ ammâ yuşrikûn. 

---------- 

► Rabbin dilediğini yaratır ve seçip (üstün kılar). Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (28/Kasas 68) 

---------- 

30.27 - Ve huvellezî yebdeul halka summe yuîduhû ve huve ehvenu aleyh, ve lehul meselul ağlâ fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm. 

---------- 

► İlk defa yaratan, sonra da (dirilterek) onu tekrar edecek olan O’dur. O (yeniden diriltmek, ilk defa yaratmaktan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O’na aittir. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir. (30/Rûm 27) 

---------- 

30.40 - Allâhullezî halekakum summe razekakum summe yumîtukum summe yuhyîkum, hel min şurakâikum men yef'alu min zâlikum min şeyé', subhânehû ve teâlâ ammâ yuşrikûn. 

---------- 

► Allah sizi yarattı, sonra rızık verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir. Ortaklarınız arasında bunlardan herhangi birini yapabilecek olan var mıdır? O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (30/Rûm 40)

---------- 

30.54 - Allâhullezî halekakum min dağfin summe ceale mim bağdi dağfin kuvveten summe ceale mim bağdi kuvvetin dağfev ve şeybeh, yahluku ma yeşâé', ve huvel alîmul kadîr. 

---------- 

► Sizi zayıflıktan yaratan, zayıflıktan sonra size kuvvet veren, sonra kuvvetin ardından size zayıflık ve yaşlılık veren Allah’tır. Dilediğini yaratır. O, (her şeyi bilen) El-Alîm, (her şeye güç yetiren, mutlak kudret sahibi olan) El-Kadîr’dir. (30/Rûm 54)

---------- 

32.7 - Ellezî ahsene kulle şey'in halekahû ve bedee halkal insâni min tîn. 

---------- 

► O (Allah) ki; yarattığı her şeyi en güzel ve en sağlam yapan, insanı yaratmaya çamurdan başlayandır. (32/Secde 7) 

---------- 

35.1 - Elhamdu lillâhi fâtırıs semâvâti vel ardı câılil melâiketi rusulen ulî ecnihatim mesnâ ve sulâse ve rubağ, yezîdu fil halkı mâ yeşâé', innallâhe alâ kulli şey'in kadîr.

---------- 

► Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’adır. O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir. (35/Fâtır 1) 

---------- 

36.81 - Eveleysellezî halekas semâvâti vel arda bikâdirin alâ ey yahluka mislehum, belâ ve huvel hallâkul alîm. 

---------- 

► Gökleri ve yeri yaratan kimse, onların benzerini yaratmaya kâdir olmaz mı? Elbette (kâdirdir). O, (çokça yaratan) El-Hallâk, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (36/Yâsîn 81) 

---------- 

39.62 - Allâhu hâliku kulli şey'in ve huve alâ kulli şey'in vekîl. 
---------- 

► Allah, her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, her şeye vekildir. (39/Zümer 62) 

---------- 

40.62 - Zâlikumullâhu rabbukum hâliku kulli şeyé', lâ ilâhe illâ huve feennâ tué'fekûn. 

----------

► İşte bu sizin Rabbiniz olan, her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Buna rağmen) nasıl oluyor da (tevhidden şirke) çevriliyorsunuz? (40/Mü’min(Ğafir) 62) 

---------- 

42.49 - Lillâhi mulkus semâvâti vel ard, yahluku mâ yeşâé', yehebu limey yeşâu inâsev ve yehebu limey yeşâuz zukûr.

---------- 

► Göklerin ve yerin hâkimiyeti/egemenliği Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız, dilediğine erkek (çocuk) bağışlar. (42/Şûrâ 49) 

---------- 

54.49 - İnnâ kulle şey'in halaknâhu bikader

---------- 

► Hiç şüphesiz biz, her şeyi bir kaderle yarattık. (54/Kamer 49) 

---------- 

56.57 - Nahnu halaknâkum felevlâ tusaddikûn. 
---------- 

► Sizi biz yarattık. (Dirilteceğimizi) tasdik etmeniz gerekmez mi? (56/Vâkıa 57) 

---------- 

56.62 - Ve lekad alimtumun neş'etel ûlâ felevlâ tezekkerûn.

---------- 

► Andolsun ki ilk yaratmayı bildiniz/kabul ettiniz. (Allah’ın kudretini anlayıp sizleri dirilteceği konusunda) düşünüp öğüt almanız gerekmez mi? (56/Vâkıa 62) 

---------- 

59.24 - Huvallâhul hâlikul bâriul musavviru lehul esmâul husnâ, yusebbihu lehû mâ fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm. 

---------- 

► O Allah ki; (Her şeyi yoktan var edip yaratan) El-Hâlık’tır. (Kusursuz ve uyum içinde yaratan) El-Bâri’dir. (Yarattıklarına dilediği şekli veren) El-Musavvir’dir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olan her şey O’nu tesbih eder. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir. (59/Haşr 24) 

---------- 

64.2 - Huvellezî halekakum feminkum kâfiruv ve minkum mué'min, vallâhu bimâ tağmelûne basîr.

----------

► Sizi yaratan O’dur. İçinizden kimi kâfir kimi de mümindir. Allah yaptıklarınızı görendir. (64/Teğabûn 2) 

---------- 

 İh...-güzel kardeşim geçmiş sayfalarda da belirtildiği gibi hatırlatma babında buraya da aktardım. Gördüğün gibi, yaratma diye bahsedilen husus, daha bir çok kelime ile de ifadelendirilmekte. Gerçek “yaratma” peki hakikat-i itbari ile ise tam karşılığı hangi kelimedir. T.B.

---------- 

 NOT=İh... kardeşim islamın genel kabul görmüş bu konularının sakın karşısında olduğumu düşünmeyesin, böyle bir şey zaten söz konusu değildir. Geçmiş sayfalarda da belirtildiği gibi. Şeriat ve tarikat mertebeleri itbari ile hiçbir sorun ve sıkıntı yoktur. Ancak tefekkür sahasının yükseldiği hakikat ve marifet mertebeleri itibari ile, konunun daha iyi açıklığa kavuşması için araştırmacıların bu sahayı kullanma-ları gereklidir. 

 Kendisini irfaniyyet yolunda olduğunu söyleyen kimse, gerçek mana da tevhid ve irfan ehli ise hakikat ve marifet mertebesi itibari ile “yaratma” kelimesini kullanamaz kullanıyor ise bu onun o mertebede olmadığının açık ispatıdır. Ancak o mertebe sahibibinin karşısına şeriat ve tarikat mertebsinden birisi gelirse, onun anlayışı itibari ile bu kelimeyi konuşmasında bir sakıncası yoktur, karşındakini herhangi bir idraki hale sokmaması için bu kelimeyi geçici olarak kullanır, daha sonra gene kanaatı aynıdır. Yani yaratma yoktur zuhur ve tecelli vardır. T.B. 

---------- 

6.95 - İnnallâhe fâlikul habbi ven nevâ, yuhricul hayye minel meyyiti ve muhricul meyyiti minel hayy, zâlikumullâhu feennâ tu'fekûn. 

---------- 

 ► Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan, Allah’tır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah, budur. Nasıl olur da (O’na ibadeti bırakıp, bunların hiçbirini yapamayan putlara doğru) çevriliyorsunuz? (6/En'âm 95) 

---------- 

 İhsan kardeşim (6/En'âm 95) ayet-i kerimedeki ifadeleri vaktin varsa defalarca oku bakalım içinde bulunduğun yaratma hakkındaki ön yargı ve şartlanmaların gene aynı yeride durabilecekmi? 

“yani kabuk “perdesi açıldığında”, T.B.

---------- 

 “Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan,” 

---------- 

 açık olarak görüldüğü gibi, çekirdeğin ve tanenin içinden çıkanlardan bahsediyor işte bu hadise yaratma değil, zaten çekirdeğın ve tanenin içinde özünde var olanın, vakti geldiğinde yarılıp çatlayınca, yani kabuk, “perdesi açıldığında”, ortaya çıkmasıdır. Geçmiş sayfalarda karşı çıktığın kelimeleri, ayeti kerimenin nasıl tasdik ettiği açık olarak gözüyor. 

 Açık olarak görüldüğü gibi zaten batında var olanın zuhura çıkmasıdır. Yoktan varedilen yaratma değildir. İzafi-geçici yoklukta programı olan varlığın, latif alemden “zahera” ismi ile zuhur edip meydana gelmeleridir bu oluşum, “zuhur ve tecelli” ismini almaktadır. T.B. 

---------- 

 Geçmiş sayfalarda, Ancak! Misal verdiğin ayet-i kerimeler incelendiği vakit, görüldüki, Yaratma diye belirtilen kelimelerin, sadece “haleka yahlüku” kelimeleri geçen Ayet-i kerimeleri misal olarak vermişsin. Kastın varmıdır yokmudur bir şey demeyeyim sen kendin düşün. 

 Halbuki Kur’an-ı kerimin meallerinde. Ceale, zahera, fetera, enşee, bedea, Ve bz kelimeler daha vardır ve genel olarak bunlarada “yaratma-yarattı” diye meal verilir. Ancak mana ve ifadeleri başka başkadır. Ve meallerde bu konuda mutlak bir kelime birliği yoktur. Bu husus geçmiş sayfalarda belirtildiği gibi şeriat ve tarikat mertebelerinde geçerlidir, bu sahada sorun yoktur. Hiç bir sakınca da yoktur. Ve hepsi yerli yerincedir. T.B. 

---------- 

2.30 - Ve iz kâle rabbuke lilmelâiketi innî câılun fil ardı halîfeh, kâlû etec'alu fîhâ mey yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâé', ve nahnu nusebbihu bihamdike ve nugaddisu lek, gâle innî ağlemu mâ lâ tağlemûn. 

Diyanet Meali:
2.30 - Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler. Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti.
----------------- 

 Diğer meallerde aynı kelime hakkında. 

"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti 

«Ben Yerde muhakkak bir halife yapacağım» dediği vakıt 

«Ben yeryüzünde muhakkak bir halife kılacağım» diye buyurmuştu "Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" 

«Ben yeryüzünde herhalde (emirlerimi yerine getirecek, Benim adıma konuşacak) bir halîfe var kılacağım» demişti. 

"Bakın, Ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım!" demişti. 

"Ben yeryüzünde bir halife yapacağım," demişti. (

"Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım." 

«Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim.» 

«Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım» demişti.

------- 

 Gördüğün gibi İh...-güzel kardeşim yukarıda ki ayet-i kerimede “haleka yahlüku” kelimeleri yoktur, (Ceal) kelimesi vardır, manaları çok başkadır. Meallerde değişik yorumlarda dır. Bir, (Ceal) kelimesine muteber tefsirlerden alınan kaç türlü mana verilmiştir, görüldüğü gibi tam bir fikir birliği yoktur. Var sen bir düşün bakalım nasıl bir çözüm bulacaksın, aynı ayete kaç türlü yorum yapılmıştır, düşünceni merak ederim. T.B.

---------- 

67.23 - Kul huvellezî enşeekum ve ceale lekumus sem'a vel ebsâra vel ef'ideh, kalîlem mâ teşkurûn. 

Diyanet Meali:
67.23 - De ki: "O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.23 - De ki, odur ancak sizi inşa eyleyen ve size dinleyecek kulak, görecek gözler, duyacak gönüller veren, fakat sizler pek az şükür ediyorsunuz. 

---------- 

Bura da da gördüğün gibi İh...-güzel kardeşim yukarıda ki ayet-i kerimede “haleka yahlüku” kelimeleri yoktur, enşeekum ve ceale kelimeleri vardır bunların da başka manaları vardır, Meallerde değişik yorumlarda dır. Var sen gene bir düşün bakalım nasıl bir çözüm bulacaksın merak ederim. T.B.

---------- 

6.101 - Bedîus semâvâti vel ard, ennâ yekûnu lehû veleduv ve lem tekul lehû sahıbeh, ve haleka kulle şeyé', ve huve bikulli şey'in alîm.

---------- 

► Gökleri ve yeri benzersiz şekilde yaratandır. Nasıl çocuğu olsun? O’nun bir hanımı olmadı ki! Her şeyi yarattı ve O, her şeyi bilendir. (6/En'âm 101) 

---------- 

30.27 - Ve huvellezî yebdeul halka summe yuîduhû ve huve ehvenu aleyh, ve lehul meselul ağlâ fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm. 

---------- 

► İlk defa yaratan, sonra da (dirilterek) onu tekrar edecek olan O’dur. O (yeniden diriltmek, ilk defa yaratmaktan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O’na aittir. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir. (30/Rûm 27) 

---------- 

35.1 - Elhamdu lillâhi fâtırıs semâvâti vel ardı câılil melâiketi rusulen ulî ecnihatim mesnâ ve sulâse ve rubağ, yezîdu fil halkı mâ yeşâé', innallâhe alâ kulli şey'in kadîr.

---------- 

► Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’adır. O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir. (35/Fâtır 1) 

---------- 

56.62 - Ve lekad alimtumun neş'etel ûlâ felevlâ tezekkerûn.

---------- 

► Andolsun ki ilk yaratmayı bildiniz/kabul ettiniz. (Allah’ın kudretini anlayıp sizleri dirilteceği konusunda) düşünüp öğüt almanız gerekmez mi? (56/Vâkıa 62) 

--------- 
6.73 - Ve huvellezî halekas semâvâti vel arda bil hakk, ve yevme yekûlu kun feyekûn, kavluhul hakk, ve lehul mulku yevme yunfehu fis sûr, âlimul ğaybi veş şehâdeh, ve huvel hakîmul habîr. 

---------- 

 İh...-güzel kardeşim açık olarak gördüğün gibi, “Halaka yahluku” ile birlikte daha birçok kelimenin karşılığı “Yarattı-yaratmak” olarak kullanılmış, Bunları yere göğe sığdıramadığın “felsefe” ilemi izah edebileceksin.? Merak ediyorum. Şimdi (6/En'âm 73) Ayet-i Kerimesinin yorumu ile bu konuya bir açıklık getirelim, inşeallah sanada biraz faydalı olur. Veya saçmalıktır der geçersin, vicdani ve ilmi bitaraf aklın ile değerlendirmeni tavsiye ederim, nefsinle değil. T.B. 

---------- 

6.73 - Ve huvellezî halekas semâvâti vel arda bil hakk, ve yevme yekûlu kun feyekûn, kavluhul hakk, ve lehul mulku yevme yunfehu fis sûr, âlimul ğaybi veş şehâdeh, ve huvel hakîmul habîr. 

----------

► O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü Haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/En'âm 73) 

---------- 

► O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!”

---------- 

► O, gökleri ve yeri Hak olarak halkedendir. O’nun “Ol!”

--------- 

 Yukarıdaki ayet-i kerimenin yaratan’dır kelimesi yerine, hakikat ve mağrifet mertebesi itibari ile gerçekte halkeden’dir. 

---------- 

 Ve huvellezî “halekas semâvâti vel arda bil hakk,” (6/En'âm 73) Ayet-i kerimenin bu bölümünü, çok iyi anlamamız lazım gelmektedir. Hakikati itibari ile, haleka kelimesi “yaratma-yaratır” değildir. “Halk” etti’dir. 

 “Hakk olan Allah semavat ve arzı “halk” etti. 

وَهُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ

 Şimdi, sevgili kardeşim “YARATMA” varmı yokmu? konusunu eğer sabrın ve merakın varsa, dinle-oku da gönlün biraz açılsın. T.B.

---------- 

~~41.53~
سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖيدٌ 

~ ~ ~

41.53 - Senurîhim âyâtinâ fil âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul Hakk, e ve lem yekfi birabbike ennehû alâ kulli şey'in şehîd. 

 Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
41.53 - Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, tâ ki, onlar için onun Hak olduğu tezahür etsin. Kifâyet etmiyor mu ki, Rabbin, şüphe yok ki O, her şey üzerine şâhittir.
---------- 

Ayet-i kerîme de açık olarak görüldüğü gibi, bu hakikat-i anlayamayanlara yakında varlığın Hakk olduğunu göstereceğiz, denmektedir! Yaratma bunun neresindedir? 

Geçmiş sayfalarda konu defalarca izah edildi, sıkılmaz isen birdaha ifade edeyim. Şeriat ve tarikat mertebesinde bu kelimenin kullanılmasında bir sakınca yoktur, zaten kullanılmakta ve Allahımızın zahir isminin faaliyete geçmesi ile meydana delen varlıklar, “yaratıldı” kelimesi ile ifade edilmektedir, normaldir burada sorun yoktur. Bu sahada söylenecek bir şeyde yoktur, kahramanlığa gerek te yoktur. 

 Ancak kişi gerçek manada tevhid ve irfan ehli olmak isterse, o sahalara doğru sefere çıkması, aklen ve ruhen irtifa kazanması lazımdır, bu hale ulaşmak için yola çıkarken yanına ileride ihyacı olacağı bazı ekipmanlarını da alması lazımdır, bu ekipmanlar ise “kelimat-ı İlâhiyeler ve kelimat-ı Muhammediler”dir. Bu anlayış ve düşünce ile konuya bakmaya çalışalım.

 İh...-güzel kardeşim, belki senin aklın bu kadarı yeterlidir diyebilir. Ancak kendinin bir araştırıcı olduğunu ve uzun senelerini bu yolda harcadığını söylüyorsun, ancak daha henüz tarikat mertebesinden bile haberin olmadığı anlaşılıyor. 

 Terzi’ye gönderdiğin bütün, Haleka-yahluku, yaratma diye belirttiğin ayeti kerimeleri belliki özel olarak seçerek hazırlamışsın, ama bahsettiğin konu hakkında, diğer ayet ve kelimelerinde olduğu geçmiş sayfalarda açık olarak gösterildi. Bunlara ne diyeceksin bilemem, ama sen şimdi mesleğinden bildiğin konuyu hatırlatayım biraz düşün. 

 Terzi pek bilmez, sahası da değildir ama, kenarından köşesinden, haddim olmadan biraz hatırlatmaya çalışayım. 

 “Halaka” dan yola çıkarsak, “halaka-yahluku, halken halikun daha sonra “mahlukun.” Gelmekte olduğunu çok iyi bilirsin. 

 Mahluk ise yaratılmış değil halkedilmiş’tir. Bu alemde ne varsa hepsi canlı veya cansız denilen aslında canı olmayan hiçbir mahluk, taş toprak dahil, hepsi kendi düzeylerinde canlıdır ve bu alemde cansız hiçbir şey yoktur. 

 “Hakk olan Allah semavat ve arzı “halk” etti. (6/En'âm 73) Geçmiş sayfada belirtildiği gibi “HAK” kelimesi, Arapça mahreç harfi okunuşunda, okuyan kişinin tam boğazının başladığı alt kısmından, boğazın sıkılarak keskince çıkartılan, ciğerlerden gelen bir hava ile meydana gelen sadadır ki, kişinin nafesi Rahman-ı olarak gerçek mana da Hak esmasının mana olarak zuhura çıkmasıdır. 

 “HALK” kelimesinde “Ha” nın üstünde bir nokta farkı vardır. O nokta ise aynı “HA” harfini ağzın dilinin dibinden damağın üzerine doğru nefesi şiddetle ciğerlerden o mahalle göndererek “HI” hırıltılı bir ses çıkmasını sağlamaktır ve bu hali, HA’nın üstündeki bireysellik-benlik “NOKTA”sı meydana getirmektedir, yani “Ha” nın birinin batına ait birinin zahire ait manası olmaktadır. “Hak” kelimesi ile “Halk” kelimesinin arasındaki diğer bir farkı ise “Ha” ve “KAF” harfleri arasına bir “LÂM” harfinin ilavesidir. Bu “LÂM” ın iki manası vardır. Birisi “LÂ” yokluk manasına diğeri, halkıyyet, alem, “LÂ”mı dır. Böylece “HAK” ve “HALK” kelimeri birbirlerini takib ederek zahir aleme “Hak” olan batın aleminden “HALK” olunmuş “ZAHERA” zahir ismi ile zuhur ve tecelli etmiş olmaktadırlar ve neticede bunlara “MAHLUK” denilmektedir. İşte kardeşim, gödüğün her şey aslı hakikati ve batını itibari ile “HAK” zahiri itibari ile “HALK”tır. İşte bu yüzden alemde yaratma, “yoktan var etme” “yaratan ve yaratılan” ikilisi, diye bir konunun olması, hakikat ve marifet mertebeleri itibari ile mümkün değildir. 

 “HALK” ın “L” mı zaten aslında yoktur “LÂ” dır. “İLLÂ” “HAK”tır. İşin aslı budur. 

 Ancak dileyen ister yaratma desin ister karartma desin ne derse desin kendi bileceği iştir. Bu durumu kimsenin mutlak kabullenmesi diye bir durumda yoktur, dileyen ne anlamsız bir konu der geçer, kimiside bu işler Terzi’ye mi, kaldı der, kendince alay eder geçer, herkesin kendi bileceği iştir gayemiz ehli zahirle ters düşüp münakaşa etmek değil ancak böyle bir sahanın da olduğunu delilleri ile birlikte ifade etmektir. 

 İşte bu yüzden, Terzi ilgili yerlerde “Hak” esmasını yazıyorken, “Hakk” olarak iki “kk” ke kullanarak yazar bunun sebebi “Hak” olan “Hakk’ın” “zahera” zahir olup halk’a çıkması için, birinci “k” nin makamının “L” makamına bırakılarak ve “H” nın üzerinede bir bireysellik noktasını ilave ederek “halkıyyet”e dönüşmesini sağlamak içindir. 

 Ayette de belirtildiği gibi (6-73) bu alemlerin hakikati, batınen Hak, zahiren ise Halk’tır, ve bu şekilde yaratma veya yoktan var etme, diye bir husus söz konusu değildir. 

 “Lâilâhe illâllah” kelime-i tevhidinin daha içerilerinde, izah ve yaşam aşamaları olan. “Lâ faile illâ Allah” “lâ mevcude illâ Allah” “Lâ mevsufe illâ Allah” Lâ Ma’bude illâ Allah” ancak bu idraklerden sonra gerçek ma’na da. 

 “Lâ ilâhe illâllah-Muhammedürrasulüllah” mana-i İlahi ve ma’nayı Risali hakikat-i itibari ile gönülden lisanen kelâm edilmiş olur. Bu hakikati ancak, “size nefsinizden bir peygamber geldi” (9-Tevbe-128-129) kelâmı ilahisini idrak edip Risali kaynaktan İrfani muhabbet badesi içerek yaşayanlar teleffuz ve idrak edebilirler. T.B.

---------- 

 NOT= Konu hakkın da geniş bilgi, (14-İrfan mektebi Hakk yolunun seyr defteri) isimli kitabımızda mevcuttur. Dileyen (terzibaba13.com) adresinden indirebilirler. T.B. 

------------------- 

 (171-5-Kitabı-sayfa-273-Küçük bir aktarım) TERZİ BABA mektuplar ve zuhuratlar dosyaları : 

45. DOSYA yoruma açık eğitim zuhuratları : 

171. Zuhurat 1 : Tefekkür : 

Se… So… /20 01 2013 İstanbul :

------------------- 

 A’lâ Suresi Bismillahirrahmanirrahim. 

Muhterem Efendi Babacığım ve Nüket anneciğim cuma günümüzü tebrik eder nurlu ellerinizden öperim.  

Kızınız Se…. So…, Babacığım Kuran-ı Kerimimizdeki El A’lâ suresi ile ilgili bir sohbetinizi veya yazınızı aradım bulamadım.  Müsadenizle, sure ile ilgili bir kaç sorum olacaktı.  Ayırdığınız vakit için şimdiden sonsuz teşekkürle-rimi sunarım. Sizden gelecek açıklamalara ihtiyacım var. 

1- A’lâ olan Rabbinin ismini tesbih et.  Ne anlamalıyım.? Esmaül Hüsnayı  tefekkür etmemizimi istiyor.? A’lâ olan Rabbin ne demektir.? S.S. 

-----------  

(1)  Zât-ı Zülcelâlin bütün isimleri "a'lâ" dır, ancak kişilerin kendilerine has olan isimleri o kişiler için "a'lâ" dır, genelde ise, Zât-ı Mutlağın kendi kendine verdiği "Allah" (c.c.) ismi en "a'lâ" olan ismidir.  Bunu böyle tesbih et mânâsına'dır. T.B.

-----------  
 
 2- O ki yaratmış-halketmiş ve düzene koymuştur.? 

-----------  

(2) Mealde geçen  yaratmış  kelimesi tamamen yanlış bir meal-çeviridir. Aslı ise خَلَقَ “halâka” kelimesidir karşılığı ise yaratma değil halk ediş-zuhura getiriliştir. Ancak Ehli zâhir olan ehli gaflet bunun farkında olmadığından üzerinde durulmadan okunup geçilir ve bu yüzden mazurdurlar. Çünkü "meal-çeviri" yi yapan dahi farkında olmayınca okuyan ne yapsın. Yaratmış,  kelimesi bir meçhulü ifade eder. Allah (c.c.) ise meçhul iş yapmaz. Yaratmış , kelimesi "mış" lı şüphelerle doludur. Ayrıca bu mânâ ile, farkında olmadan Hakk'a acziyyet isnadı vardır. Yaratma Gerçek mânâda yoktan var etme demektir. Bunun olması için hâşâ en az iki Allah olması lâzımdır. Bir Allah diğer bir Allahtan kendinde olmayan bir malzemeyi alacak ve kendi malzemeleri ile yeni bir varlık ortaya koyacak. İşte yaratmanın yani yoktan var etmenin gerçek ifadesi budur ki, ne kadar yanlış olduğu meydandadır. İrfan ehli ve âşıklar, "kamusu aşktan" "büyük aşk lügatı" yaratma kelimesini kaldırıp yerine (zuhur ve tecelli) kelimelerini anlamları ile birlikte koymuşlardır. Zâten Allah-u Zülcelâlin yaratmaya ihtiyacı yoktur, ilmi ezelisinde bütün kendi iç bünyesinde var olan her şey, kendinde mevcuttur. Bunların zaman içinde a'dem'-yokluktan varlığa çıkması, yaratma değil zuhur ve tecelli-cilâlanma, görülme, görüntüye gelmedir. Yoksa mutlak yok'luktan meydana çıkarılarak bir şey yoktur. 

Aslında mutlak yokluk diye de bir şey yoktur. Yokluk izafi bir terimdir yani geçici yokluk vardır. Mutlak yokluk yoktur. Nasılki bir tohum-dane'ye baktığımız zaman, sadece o  tohum-dane'yi görürüz, içinde olan ağacı, bağı bostanı göremeyiz, çünkü o anda izafi yoksluktadır, ne zamanki onu toprağa ekeriz, içinde hakikatini, sanatını, ortaya koyup türlü güzelliklerde, meyvelerini verdiği zaman, ağacını  yapraklarını çiçeklerini ve meyvelerini görürüz. Çünkü gayb'de izafi yoklukta olan o zuhurat ortaya çıkmıştır. Ehli zahir, ehli gaflet, işte bu hadiseye yoktan varetme mânâsında "yaratma" derler. İşlerin aslını bilen ehli tevhid ise aynı hadiseye "zuhur ve tecelli" diye bakar. Arada bu kadar büyük fark vardır.  

Zuhura çıkan bütün varlıkları istidad'ı zâtilerinin gerektirdiği şekilde istiğkak taleb edip bu talepleri yönünde düzenleyerek varlık sahasına salıvermiştir ki, bu da o nun ceal-kılmas-ı-dilemsi-icad etmesi ile olmuştur. T.B.

---------  

3-  O ki, takdir etmiş ve hidayet yolunu göstermiştir.? Rabbimizin takdir etmesi ne demektir. 

----------- 

(3) Takdir etmesi, A'yân-ı sabiteleri istikametinde kaza-hüküm ettiği şeyi, Takdir-miktar, miktar zaman süresi içinde zuhura çıkarması ki,  bu da onların kaderleri olmuştur. Hangi şey hangi şekilde ne için halkeldilecekse o halkediliş onların kendilerine has hidayetleridir ve iş onlara kolaylaştırılır. "rabb'ın onları nasiyelerinden tutmuş götürmektedir, senin rabb'ın doğru yol üzeredir" Âyet-i Kerîmesinde bu hal açık olarak belirtilir. T.B.

-----------
 
6- Sana okutacağız unutmayacaksın? Ne anlamalıyım ? 

----------  

(6) Genellikle İnsânlar unutmaktan şikâyetçidirler bir bakıma doğrudur bir bakıma yanlıştır. Eğer bu dünya da hiç unutmamak gibi bir şey olsaydı insan oğlunun yaşaması çok, çok zor olurdu hepimizin hayatında bazı çok acı olaylar olmuştur işte bu tür şeyler zaman ile tamamen unutulmasa bile en azından hatıra şiddeti azalmaktadır, eğer öyle olmasaydı aynı hadise hep ilk günkü gibi olan acısı ile taptaze yaşansaydı, gerçekten bu hayat çok zor çekilirdi, bunu bilen Rabb'ımız hadisenin geçişinden belirli bir süre sonra o sıkıntılı halleri bize unutturmak suretiyle yeniden hayata bağlanmayı imkân dahiline getirmiştir. 

Ayrıca bizleri kasıtsız olarak unuttuğumuz bazı şeylerden de sorumlu tutmamaktadır, Sana okutacağız unutmayacak-sın?  Hükmü Peygamber efendimize vahyler indirilirken herhangi bir unutma tereddü olmasın ve kendine güven gelsin diye belirtilen bir husustur. Bizlerdeki karşılığı ise, "sana da bu İlâh-î hakikatleri okutacağız yani talim edeceğiz. Ve sen bunları ahirette de unutmayacaksın ve yaşayacaksın, diğerleri ise bildikleri dünyaya ait neleri varsa unutacaklar aslında unutmasalar bile geçerli olmayacak hiç bir işlerine yaramayacaktır. Bunları anlayabiliriz. T.B.

----------  
 
8- Seni en kolay yola müyesser kılacağız? 

---------  

(8) İnsanın kendi fıtratına uygun olan işler veya davranışlar kendisine en kolay gelendir. Bazı insana çok kolay olan bir şey bazısına çok zordur, neden? çünkü kendi hilkatine uygun değildir. İşte Cenâb-ı Hakk Herkezi kendi asli fıtratı üzere halkettiği işleri onlara kolay gelir fıtratına uygun olmayan işleri yapmak zorunda kalırsa zor gelir ve başarılı olamaz. Ancak bu işlerinde istisnaları vardır. Meselâ bir insana namaz kıl dense, evvelâ o iş ona zor gelir, onun sebebi araya nefsin girmesinden’dir, yoksa ibadet kişiye hakikatini bilse zor gelmez. Bu yönde söz çoktur özetle bu kadar yeterli olur. T.B.

------------- 

15- Rabbinin ismini zikir edip, namaz kılanda. Rabbimizin ismini zikretmek hangi ismini ( Derslerimizde olan isimlerininimi tefekkür edeceğiz, yoksa tüm esmaül hüsnasınımı? 

------------- 

(15) Ders eğitim sistemimizde ki esmâlar, zaten ana esmâlardır onları zikrediyoruz. "kalpler Allah ismiyle mutmein olur ve Allah zikri en büyük zikirdir" diye bahseden Âyet-i kerimenin hükmü zaten açıktır ve biz bu zikri dersimizin hemen başında "harfi nida-ya Allah" diye çekiyoruz sonun da ise sadece" Allah" diye çekiyoruz. Bunlar asıl olan isimlerdir diğerleri ve bütün esmâ-i İlâhiye de asıldır, ancak behsedilen isimlerin hayat sahasında kapsam alanları daha geniştir. İsimlerin hepsi çekilir ancak her şeyde olduğu gibi, herhangi bir isimde, çok fazla yoğunlaşmamak gereklidir, kişiye farkında olmadan fayda yerine zarar verebilir. Kişi daha çabuk güçlensin diye hep et yerse kendisinde diğer gıdaların eksikliğinden meydana gelen hastalıklar baş göstermeye başlar. Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi gereken en iyi kullarından eylesin Amin.  

İşlerin kolay gelsin anlatılmaya çalışılanlar inşeallah faydalı olur tekrar hoşça kal Efendi Baban.

------------------- 

 İh...-güzel kardeşim (2-115-fesemme vechullâh,)ı çok iyi bilirsin bütün alemde zahire çıkmış olan “Hakk’ın” veçhinden bahsetmektedir. Sence bütün alemde var olan hakkın veçhi sonradan mı “yaratılmıştır,” bunu Terzi’ye açıklayabilirmisin. Aynı ayet-i kerimenin başında, “doğuda batıda Allah-ındır,” yaratma bunun neresindedir. T.B. 

---------- 

57.3 - Huvel evvelu vel âhıru vez zâhiru vel bâtın, ve huve bikulli şey'in alîm.

Diyanet Meali:
57.3 - O, ilk ve sondur. Zâhir ve Bâtın'dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.
---------- 

 İh...-güzel kardeşim, her şeyin “evveli, ahırı, zahiri, batını” O, ise! O halde bu alemde yaratma, diye bir saha veya bir konu olabilirmi? Var sen kendi kendine, cevapla bakalım içinden nasıl çıkacaksın. Bu alemde sadece, Batından “zahera” ismi ile zahire, görüntüye çıkmak vardır, bunun diğer ifadesi “zuhur ve tecelli”dir. Yoktan var etme “yaratma” değildir. İster kabul edersin ister etmezsin, Terzi’nin derdi de değildir. T.B. 

---------- 

 

Bu vesile ile tefekkür gelişimi ile ilgili olan bir şiirimsi yazımıda ilâve edeyim, belki faydalı olur. T.B. 

 NEDİR BU (27/10/1981) Duyar gönül derûn içre, muammayı cihandır, bu, Uyan kardeş hemen sende, gaflethane değildir, bu, Âdem-i kendinde ara, kendine merhamettir bu, Her gördüğün Âdem değil, sûret’e aldanmaktır, bu, Âdem’in gönlüdür aslı, muammayı beşer’dir bu, Sen Âdem olmağa çalış, bildiğin Âdem değildir, bu, Hakk’a seyran eyle yürü, Çün; kendine seferdir, bu, Günler geçer, üçer beşer, durmak yeri değildir, bu, Terk’i sûret sanma kolay, muammayı illâ’dır, bu, Yıkıp’ta sarayı vehmin, lâ’dan dahi geçmektir, bu, Bütün gördüklerin yok bil, hakikat’i illâ’dır, bu, Âlem var, sen dahi varsan, dediğin lâ değildir, bu, İnsân-ı sanma’ki beşer, muamma’yı zuhurdur, bu, Sûret-i küçüktür amma, bil! Âlem-i ekberdir, bu, Kendin kendine kur saray, miras almak değildir, bu, Eğer gönlün titremezse, pişmek olmak değildir, bu, Mustafam cihan ışığı, muamma’yı Rasûl’dur, bu, Bütün âleme rahmettir, sandığın Rasûl değildir, bu, Kûr’ân’da övdü hep mevlâm, Rasûl’ü kibriyadır, bu, Sen’de git yolundan hemen, ziyan etmek değildir, bu, Can ve cânân nedir diyen, muammâ’yı Cemâl’dir, bu, Her sûrette gördüğün can, sîret-i cânân değildir, bu, Cemâl Cemâle aynadır, Canân ile olmaktır, bu, Bahr’ı zâtına dalmayan, Canân olmak değildir, bu, Zaman içre zaman vardır, muamma’yı zaman’dır, bu, Zaman denilen bir an’dır, gelir geçer değildir, bu, Zaman bâkîdir sen’de hep,(Vel asr’i)de yemin’dir, bu, Aslına vardınsa eğer, geçmek göçmek değildir, bu, Marîfet ben diyebilmek, muamma’yı ben’dir, bu, Eğer benlik ile dersen, dediğin (ben) değildir, bu,

Bu zamir’i ancak (O) der, sûretten gelen değildir, bu, Sen de (O) olursan eğer, söyleyen (sen) değildir, bu, (129-Terzi baba divanı)

---------- 

 İh...-güzel kardeşim “yaratma” konusu hakkın da, buraya kadar ifade edilen, özet bilgileri eğer okuma zahmetine katlanmış isen, düşün bakalım geçmiş sayfalarda tedbirsizce ve ön yargılı olarak, bahsettiğin gelecek sayfalarda kopyaladığım, fikirlerinde halen sabit kadem olabilecekmisin yoksa en azından, kullandığın suçlayıcı beşeri kelimelerinden az da olsa mahçup olacakmısın, yeniden tefekkür etmen ile kendini yeniden bir öz eleştiriye tabi tutabilcekmisin, veya aynı kesinlikle gene Terzi’ye hakaretlerine devam edebilecekmisin, vicdanınla baş başa kalıp düşüneceğin çok zamanın olacaktır. T.B. 

---------- 

Allah u Telanın Kur an-ı Kerim’in aşağıda göstereceğim bir çok ayetinde ifade ettiği “YARATAN-YARATCI-YARATTIM” dediği ayetlerde (İ.D.)

---------- 

 İh... kardeşim bahsettiğin konu hakkın da Terzi’yi suçladığın bütün ayet-i kerimeler, bir bir geçmiş sayfalarda, delilleri birlikte izah edildi, Allah (c.c.) Yarattım demiyor, “halkettim” diyor, halketme, yaratma değil zuhura çıkmadır, sende bunu anlayamadınmı. T.B. 

---------- 

Allah bilmiyor muydu “zuhur ve tecell”i kelimelerini kulları anlasınlar diye kullanmayı da ;AYETE ŞERHİ, SİZİ:---TERZİ BABA YI--- MI YAPSIN dedi ??! :

---------- 

 İh... kardeşim şu kurduğun cümle karşısında gerçekten diyecek bir şey bulunamıyor ne diyeyim!

 Bu hususta Terzi yeni bir şey söylemiyorki zaten Hakkın söylediğini söylüyor sözleri ve tarifleri kendine ait değilki Allahımızın kendi kendinin tarifleridir. Alemlerin Rabb-i haleka halk etti zahera zahir oldu, zahir olduğu yerde de tecelli ile parladı, yani göze göründü. Hayret bir şeyki sen bunu ısrarla anlamayıp Allah-n alemlerde olan zuhur ve tecellisini kendin den ayrı yaratılmış varlıklar olarak halen daha düşünüyorsan, gerçek bir araştırıcı için böyle bir şey düşünülemez. Demekki senin araştırma dediğin aynı sahada dönüp durmakmış, yani zaman kaybı olmuş, Füsusu-l-Hikem-i okuduğunu söylüyorsun ancak sadece üzerinde göz gezdirdiğin anlaşılıyor, kusura bakma. T.B.

---------- 

 Satırlar üzerinde gezinen böcek kitapta ne bulur idrak edecek, denmiştir. T.B. 

----------

 izahını yapabilir misiniz… Dini-Akli Mantıki bir izahını yapamazsınız.:: (İ.D.)

---------- 

İh... kardeşim halinde, nasıl bu kadar düşünce zaafı oluyor hayret doğrusu, eğer seninde biraz olsun sağ duyu ve bitaraf aklın varsa, geçmiş yazılarda sayfalarca yapılmış izahlarından sonrada, bu kanaatte olabilecekmisin bende merak ediyorum. T.B. 

---------- 

Ehli İrfan için Tabiki cevabı :HAYIRR (İ.D.)

---------- 

 Gerçekten hayret bir şey, İh...-güzel kardeşim. Daha henüz ehli irfan ile, ehli zahir’in arasındaki farkın bile şuurunda değilmişsin. Ehli irfan hakkındaki bu kesin kanaatını, sakın ehli irfan duymasın, onların hakkın da, nasıl bir su-i zanda olduğunu ve onlar hakkın da, onların namına, nasıl bir karar verdiğini duysalar, kendilerinden özür dileyinceye kadar seninle hiçbir şekilde konuşmazlar. Aslında yapmak istediğin.

 “Ehli İrfan için Tabiki cevabı evet” olur diyeceğine, herhalde bir dil sürçmesi veya nefsin oyunu, olarak cümleyi kurduğun şekilde ifade etmişsin, cümleni bir daha düşünsen çok iyi olur. Söz senindir, dinleyen-okuyan, kararını versin, nasıl bir acayip duruma düştüğünü irfan ehli anlayıp gerçekten kendileri hakkın da yaptığın bu yanlış ters ifadeni gönül koymadan nasıl kabülleneceklerdir bilemem. T.B.

---------- 

 Bu ayetlere karşı verdiğiniz ifadelerinizden de; ne kadar İBRET verici ve HAYRET edici, anlaşılması güç bir mana verme çıkmazına girdiğiniz anlaşılıyor… (İ.D.). 

---------- 

 Geçmiş sayfalarda ki verilen izahları, okuduktan sonra gene bu anlayışta olmaya devam edebilirsen, sen bilirsin. Terzi de aynı kelimeleri, sahibine aktararak, bu kadar ön yargılı ve şartlanmış bir akıl anlayışı içinde, aklı cüz sınırlarında, yaşayan bir kimsenin nasıl bir çıkmazda olduğunu, kendisine aktarmaktan başka yapacak bir şey kalmamaktadır. 

 Umulurki İh...-güzel kardeşin mantıksız suçlamalarının, mantıklı ve senetli cevaplarını okuduğunda da, aynı düşünceler içinde olur ise canı sağ olsun, bu kadar zaman harcayıp kendisine İrfani yönde açık deliller ile izah edilen hallerden, kendi hakkın da bahsettiği “araştırıcılık” hali ile bile nasib almazsa kendi bilir. Bütün bu suçlamalarından kendisinin nasıl bir düşünce çıkmazı içinde olduğunu, okuyucular kolayca görecekler, aynı cümleleri kendisine gıyaben iade edeceklerdir. T.B.

----------------

 Muhterem kardeşlerimiz. Yaratma ve zuhur konusu hakkın da, bu kadar izah ve açıklamanın yeterli olduğunu düşünerek, yolumuza devam edelim. Okuyan kardeşlerimizin inşeallah canlarını sıkmış olmayız, onlara, hayata, dünyaya ve kendimize bakmakta daha geniş ufuklar açmaya hep birlikte çalışalım. 

Konu alemlerin gerçek hallerinin bilinmesi hususunda oldukça mühim olduğundan biraz uzamış oldu inşeallah faydalı olmuştur. T.B. 

-----------------

 Geçmiş sayfalarda alemlerin oluşumu oldukça geniş şekilde ifade edilmeye çalışılmıştı. Ancak bunları tekrar, kısaca ve toplu halde bilirtmemizde yarar olacağını düşündüğümden, özetle ana hatlarıyla tekrar hatırlatmak istedim. T.B.

-------------- 

Tecelli ve Zuhurda Vücûd Mertebeleri

 A’maiyyet. 

Â’mâ Bilesin ki, “â’mâ, hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir.” Çünkü o sırf zâttan ibarettir. Hiçbir mertebeye izafe edilemez. Orada ne Hakk’a, ne halka ait mertebeler vardır. 

 Bu mânâda Rasûlullah (s.a.v.) ın şu hadisi yeterlidir; “Gerçekten â’mâ, altında da, üstünde de hava olmayan bir âlemdir.” Yani orada ne Hakk ismi vardır, ne de halk. â’mâ, sırf zâttan ibarettir. Bu durum kendi zâtında gizliliğidir; hiçbir şekilde kendine gizli değildir. 

Buranın hakikatinin akıl idrak edemez. *(2) 

----------------

Ahadiyyet. 

Ahadiyyet Kûr’ân, “Ahadiyet”tir ; 

 → Furkan, “Vahidiyyeti Kûr’âniyye”dir.

Kûr’ân, “Zât”tır; 

 → Furkan, “Sıfat”tır.

Kitap, “Mutlak varlık”tır. 

Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir. Orada sıfatlar için bir zuhur yoktur. Varlık fertlerinden her birinde, bütün mevcûdat gizlidir. 

Ahadiyyet, yüce zâtın tecellisinden ibarettir. Orada ne 

-----------------------------------------------

 *(2) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli Â’mâ s.156

isimlerin, ne de sıfatların sözü geçer. Burası mücerred zâta ait bir isimdir. 

Ahadiyyet, zâtın “hüvviyyet” ve “inniyyet”iyle ilk zuhurudur.

“Hüvviyyet”i, beytinin ve âlemlerin kaynağı.

“İnniyyet”i, “Hakikat-i Muhammedi” ve insânın kaynağıdır. 

Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir; Hakk’a ait itibarlar da, halka ait itibarlar da orada yoktur. Hiçbir şekilde mahlûk için oraya yol yoktur. 

Çünkü bu hal görülmez “zûlmet” âleminden, “tecelli nûrlarına” doğru, zâtın “ilk tenezzülü”dür. *(5) 

------------------

Vahidiyyet. Vahidiyyet, bir sahadır Uluhiyyet-ilâhlık ve Rahmaniyyet orada zuhura gelmektedir. 

Vahidiyyet Vahidiyyet, yüce zâtın zuhuruna bir tecelli yeri olmaktan ibarettir. O’nda, zât, sıfattır; sıfat da zâttır. 

Meydana gelen her sıfatın zuhuru (isterse birbirinin zıddı olarak gözüksün) diğer sıfatın aynı sayılır. 

“Rahmet”ten ibaret sayılan nimet, “azab”tan ibaret olan nikmetin aynıdır. 

Burada, “ahadiyyet”, “vahidiyyet”, “ulûhiyyet” sıfatları arasındaki fark üzerinde biraz duralım; 

şöyle ki, a. Ahadiyyet; Bu sıfatta isimlerin, sıfatların zuhuru yoktur. Kendi özündedir ve sırf zâttan ibarettir. 

-----------------------------------------------

*(5) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.134 özet. 

b. Vahidiyyet; Bu sıfatta isimlerin ve sıfatların tesir sahasına göre zuhurları vardır. Ancak bu zuhur, zâtın hükmü ile olur; zâttan ayrı bir hükmü düşünülemez, böyle olunca, herşey birbirinin aynı olur. 

b. Ulûhiyyet; bu sıfatta isimlerin, sıfatların zuhuru vardır ve toplumdan herşeyin hakkını tek tek vermek gibi, bir zuhuru olur. Bu sıfatta zıtlar belirir; isimler ve sıfatlar birbirinin zıddı olarak gözükür. *(6) 

-----------------

Ulûhiyyet Ulûhiyyet “Zât Mertebesi” Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” adı verilir.

Hak ve halk olarak:

Ulûhiyyet, zâtın esas mahiyetinden ibarettir. Yüce zâtın zuhur yerlerinin en yükseği “Ulûhiyyet” zuhurunun meydana geldiği yerdir. 

Ulûhiyyet, karşılıklı zıddı, özünde toplar. Mesela (evveli olmayanı, sonradan olmuşu); (Hakk’ı, halkı); (varlığı, yokluğu) vb. Bütün bunların hepsini özünde toplar.

Ve O’nda; Hakk, halk sûretinde zâhir olur;

Ve O’nda; halk, Hakk sûretinde zâhir olur. 

Bu tecellilerin bilinen mânâsı “Tecelli-i ilâhi”dir. 

Eşyanın bir ferdi, kendi özü ile “Ulûhiyyet” saltanatı kapsamında bulunan cümle eşyayı toplar. Ancak varlık fert-lerinden her biri, zâtının hakkı kadarını alabilir, daha

----------------------------------------------------

*(6) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.138 özet. 

fazlasını alamaz. 

Varlık fertlerinin her birinde bütün mevcûdat gizlidir.

Ulûhiyyet, eserleri ile müşahade edilir ama görünürde kayıptır. Hükmen vardır, bilinir ama resmen görülmez. *(7) 

*(7) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.123 özet 

--------------

Rahmaniyyet. 

Rahmâniyyet : (Sıfat Mertebesi) Rahmâniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir. Rahmâniyyet mertebesine verilen zâhiri isim “Rahmân”dır. 

Bu mertebede “Rahmân” ismi ile bir özellik almasının sebebi, Hakk’a ve halka bağlanan bütün mertebeleri “rahmet” kapsamına almasıdır. 

Yüce Allah’ın ilk rahmeti odur ki, onunla bütün âleme rahmet tecellisi ile onları kendi özünden yarattı (halk etti). 

Varlık, zerrelerinden herbir zerreye sirâyet etti. Bu sirâyetin başlıca sırrı, bu âlemi kendi özünden yaratmış, var etmiş olmasıdır. Ama kendisi hiçbir şekilde bölünüp parçalanmadan.

Yüce Hakk, bu âlemin temel maddesi ve aslıdır. Bu mânâyı şu âyet-i kerime bize anlatır. 

Kûr’ân-ı Keriym Ahkâf Sûresi 46/3. Âyeti 

مَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاعمَا خَلَقْنَا السَّ

بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمّىَإِلَّا

mâ halaknessemavati vel arda ve ma beynehüma illâ bil hakkı ve ecelin müsemma Meâlen :

“Gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakilerini ancak hakk sebeble ve belirlenmiş bir süre ile yarattık.” Bu âyetin meâli, zâhiri tefsirlerde bu veya benzeri ifadelerle belirtilmektedir. Biz biraz daha açmaya çalışalım. 

Âyetin başında “mâ” ifadesi burada “hayır” gibi olumsuzluk mânâsınadır. Hal böyle olunca âyetin baş tarafının mânâsı :

(semavatı, yeryüzünü ve aralarında olanları yarat-madık/halk etmedik,) 

“daha henüz halk etmedik,” çünkü bu mertebe yukarıda belirtilen a’dem/yokluk, “zûlmet” ve “ilim” mertebesiydi, orada gizli idiler. 

Zât-ı Mutlak, onların birer elbise giyerek, zuhur etmelerini diledi. “illâ bil hakk” ancak hakk olarak, “hak” es-masının tecellisiyle zuhura gelmelerini sağladı. 

Bu oluşum da “Rahmâniyyet” ile başladı ve “ve ecelin müsemma” (kendilerine tanınan bir süreye kadar) “Rahmân” varlıktan rahmetini çekinceye kadar. T.B.

Rahmâniyyet, en büyük zuhur yeridir. 

Kûr’ân-ı Keriym Tâhâ Sûresi 20/5. Âyetinde 

حَمَنَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىعالرُّ

“er rahmânü alel arşisteva” Meâlen :

“Rahmân arş üzerine istiva etti.” Varlıkların herbirinde, yüce ve sübhan Allah’ın zâtı vardır. O’nun zâtının bulunduğu varlıklar ise, doğrudan doğruya “arşı”dır. Çünkü onlar varlıklarını yüce Hakk’ın zâtından almaktadır. Çünkü mevcûdatın özü aynen kendisidir. 

Kudretin menşei aslında “Ahadiyet”tir. Lâkin “Rahmân” tecellisi yolundan gelir. 

İlmin kökü “Vahidiyyet” sıfatına dayanır, ne var ki, bu da “Rahmân” tecellisi yolundan gelir.

Rahmân, umumi bir mânâ taşır. Rahiym ise, özel bir mânâ taşır “Rahmân” ismi yönünden gelen rahmet, “azab” ile karışıktır.

“Rahiym” ismi yönünden gelen rahmet ise, “sırf nimet”tir.” *(11) Rahmâniyyet hakkında daha geniş bilgi almak isteyen “9-ERRAHMÂN” isimli kitabımıza bakabilirler. 

Rahmâniyyet mertebesi yukarıda da ifade edilmeye çalışıldığı gibi “yaratılış”; zuhur – tecelli’nin halkıyete dönüş başlangıcıdır. 

Rububiyyet. 

Rububiyyet : (Esma Mertebesi) Rûbubiyyet; bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebenin ismidir. 

Rûbubiyyet isminin içinde bulunan isimlerin herbiri kendisi için olması gereken birşey ister. 

Müriyd ismini ele alalım; Bu da murad olunan birşey taleb eder. Diğerlerinin de buna göre ölçebilirsin.

Yüce Allah’ın “Rabb” ismi altında toplanan bütün isimler, halkı ile kendi arasında ortaklaşa kullanılan isimlerdir. 

Bir ismin iki yüzü vardır; 

 bir yüzü, yüce Allah’a mahsustur; 

 bir yüzü de, halka bakar. 

------------------------------------------------ 

*(11) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.142 özet ile karışık yorum Rabb, müşterek isimlerdir; halka tahsis edilen yüzleri de vardır. 

“Rabb” ve “Rahmân” ismi arasında bir fark vardır, şöyle ki, “Rahmân”, ilâhi ve yüce olan isimlere tahsis edilen bir mertebeye isimdir. 

“Allah” ismi, ûlvîsi, süflisi ile beraber bütün mevcûdatın hakikatini toplayan zâta bağlı mertebeye bir isimdir. 

a) “Rahmân”, ismi “Allah” isminin, b) “Rabb”, ismi “Rahmân” isminin, c) “Melik”, ismi “Rabb” isminin, kapsamındadır.

Durum anlatıldığı gibi olunca “Rûbubiyyet” bir “arş” olur. Bu mertebe icabıdır ki, kulları ile Allah arasındaki bağlantı sağlanmış oldu. *(12) Hadis-i Şerif’de; “Allah herşeyden evvel benim nûrumu kendi nûrundan halketti....” buyruldu. 

Rahmâniyyet mertebesi, “Rûh”un zuhur mertebesi;

Rûbubiyyet mertebesi, “Nûr”un zuhur mertebesidir. 

Rahmâniyyet, “akl-ı kül”;

Rûbubiyyet, “nefs-i kül”;

Rahmâniyyet, “arş”;

Rûbubiyyet, “kürsi”dir.

Yukarıda belirtilen hadis-i şerifin açık ifadesiyle bu mertebenin de öncüsü genel anlamda “Hakikat-i Muhammedi”; özel bireysel anlamda ise, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. 

---------------------------------------------------

*(12) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.150 Rûbubiyyet özet 

----------------- 

Melikiyyet. İnsaniyyet. Olarak ifade edilmişlerdir.

Melikiyyet : (Âlem-i şehâdet ) Rûbubiyyet : Rabblık zuhurlarının en yükseği Allah’ın “melik” isminde olmaktadır.

a) Melikiyyet, “Rûbubiyyet”in altındadır.

b) Rûbubiyyet, “Rahmâniyyet”in altındadır.

c) Rahmâniyyet, “Ulûhiyyet”in altındadır.

Bu mertebede “Rûbubiyyet” arş; “Melikiyyet”, kürsi oldu. *(15) Şehâdet âlemi: (Şehâdet mertebesi zât’ın hariçte cisim sûretiyle zuhurudur.) Misâl âlemindekinin aksine olarak bu âlemdeki varlıklar, cüz’ler haline konabilir, bölünebilir, yarılabilir ve biti-şebilirler. 

Bu mertebeye “şehâdet âlemi” denilmesinin sebebi, beş duyu ile idrak edilmesi ve aşikar müşahede edilebilmesidir.

Misâl âlemindeki sûretleri, el ile tutmak mümkün olmadığı halde, bu mertebenin varlıklarını el ile tutmak ve başkalarına göstermek mümkündür.

Bu âlemdeki sûretler “rûh sahibi olan” ve “rûhu olmayan” diye ikiye ayrılabilirse de, hakikatte her varlığın kendi mertebesi itibariyle bir “rûh”u vardır.

Zira “şehâdet âlemi”ndeki her sûretin “a’yân-ı sabi-te” mertebesinde, “sabit” olan bir “ayn”ı yani hakikati vardır. 

*(15) A.Keriym Cili İnsân-ı Kâmil 

---------------------- 

Cenâb-ı Hak bunlar ve diğer hakikatler için aklımızı, fikrimizi, kalbimizi, gönlümüzü Nûruyla açsın. Amin. 

---------------------------------------------------------------- 

Âdem (a.s.) ın cennetten yeryüzüne arz’a indirilmesi: 

Bugün için kişinin, yaşadığı yalancı, geçici, hayâl cennetinden “yeryüzüne” yani kendi “beden arz”ına inip, kendini gerçek ilâhi kimliği ile tesbit etmesidir. Bu hal onun için daha sonra ulaşılması gereken ilâhi mertebelere, yola çıkması için füze rampası olacak ve bir başlangıç noktasını teşkil edecektir. 

----------------------------------------------------------------- 

 (10-Kelime-i Tevhid) Kitabımızdan sayfa 13- konu ile ilgili bir bölümü aktaralım.

----------------------- 

“Kelime-i Tevhid”in asli hali Şimdi çok mühim olan bir başka hususa dikkat etmemiz çok yerinde olacaktır. Şu anda lisanı Arabi üzere zikrettiğimiz Kelime-i Tevhid acaba yer yüzünde ne insanlar ve ne de arab kavmi henüz yok iken alemi manada kendi asli haliyle hangi uslupta telaffuz ediliyordu? Tabii ki bunu bilmemiz mümkün değildir. Ancak şu yolla bir yaklaşım sağlayabiliriz. 

Zatı mutlak a’maiyette iken ne ismi ne resmi ne de bir vasfı yoktu. O halin de ne olduğunu bilemiyoruz. Sonradan a’ma “hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir” diye izah edilmiştir. 

A’maiyetten ahadiyyete, ki “ahadiyyet yüce zatın tecellisinden ibarettir, orada ne isimlerin ne de sıfatların sözü geçer. İsim ve sıfatların tesir sahası da buraya ulaşamaz” diye izah edilmiştir.

Tenezzülünde iki vasfımız belirginleştiği bilinmektedir. Bunlar da hüviyeti ve inniyetidir. Hüviyetinden beytullah, alemler; inniyetinden Kur’an ve insanın manaları zuhur etmiştir. Ancak o mertebede bunlar tamamen batında idi. 

Ahadiyyet “uluhiyet ve vahidiyyete, ki uluhiyet “tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya uluhiyet adı verilir”, vahidiyet yüce zatın zuhuruna bir tecelli yeri olmaktan ibarettir. Onda zat sıfattır, sıfat da zattır” diye izah edilmiştir.

Tenezzül edince Kur’an “ümmül kitap” ana kitap olarak belirginleşmeğe, alemlerde oluşmağa başladı. İşte bu mertebede yani zatı mutlak Allah’lık mertebesinde kendisini şu anda kullandığımız Allah lafzı ile bilelim. Ancak bu dahi beşeriyetin anlayışına uygun bir ifadedir. Allah’ın kendi kendini nasıl vasıflandırdığını bilemiyoruz. Çünkü beşeriyet idarakının çok üstünde bir haldir.

Zatı ilahenin uluhuyet mertebesinden rahmaniyet mertebesine tenezzülü ile (َإِلَّا) “illâ” (ancak) kelimesi meydana geldi. Bu kelimenin rahmaniyet mertebesindeki lafzını da bilemiyoruz. Çünkü burası da beşeriyet idarakının çok üstünde bir haldir. 

Rahmaniyyet; İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir. 

Rahmaniyyet’ten Rububiyyete tenezzül eden zatı ilahi burada kendini (إِلٰه) “ilâhe” sözüyle vasıflandırdı. Fakat biz yine bunun da gerçek ifadesini bilemiyoruz. Çünkü burası da beşeriyyet idrakının çok üstünde bir haldir. 

Rububiyyet; Bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir. 

Rububiyyetten Melikiyyete yani ef’al alemine tenezzül eden zatı ilahi madde aleminde “kesret/çokluk” ile zuhur ettiğinde bu mertebeyi (لَا) “lâ” ile vasıflandırdı. Fakat biz yine de bu kelimenin zatı mutlaktaki gerçek telaffuzunu bilemiyoruz. 

Melikkiyyet; Bütün isim ve sıfatlar kendi hakkını almış olarak faaliyet sahasına gelmeleridir. 

 (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” kelimesi uluhiyyet mertebesindeki gerçek manevi ve latif halinden beşerin anlayabileceği ve beşer lisanının en gelişmiş konuşma sistemi olan arapça olarak dört nüzülden sonra anlaşılması kolaylaştırılarak insanlık alemine bu şekli ve manası ile sunuldu. Eğer Kelime-i Tevhid ezelde olan kendine has şekli ile bizlere verilmiş olsaydı, anlaşılması imkansız olur, zatı uluhiyyeti tanıyıp bilmemiz mümkün olmazdı. T.B.

20-11-2001

Tekirdağ Zatı uluhiyyet her tecellisinde o mertebenin gereği ile vasıflanmıştır. Bütün alemler bu sisteme tabi olduğu gibi Kur’anı Keriym ve Kelime-i tevhid dahi, bu sisteme tabi olarak nüzül etmiştir.

Nüzül; Bir mekandan bir mekana iniş değil, manalarının hafifleştirilerek yani anlaşılmalarını kolaylaştırmak gayesi ile, bir makamdan bir makama, en sonunda insan beyninin kavrayacağı kıvama ulaştırmaktır. 

------------------------ 

Şimdi en mühim mesele hayal ufkumuzu bir gerçeğe doğru yönlendirerek hem hayretimizi hemde bilgimizi şu soru üzerine çekelim. Geçmiş sayfalarda özetle belirtilen alemlerin oluşumu içinde ve her tarafa yayılmış hakikat-i insaniyye ve Hakikat-i muhammediyye mertebesinin nokta zuhuru olan Muhammed-i sureti neden başka bir gezende veya gezegenlerde de olmasın? 

Çünkü bizim dünyamızdaki zuhur ve tecelliler, alemin bütün zerrelerinden galâksilerine kadar her tarafa yayılmış ve her tarafta da olmuştur. O halde dünya türü yaşam benzerlerinin semavatın herhangi bir yerlerinde olmaması için hiç bir sebep yoktur. 

Nedense bu konuya hiç değinilmemiş insan oğlunun sadece dünyada ve bir defalık seyri olduğu durumuna göre bütün bilgiler düzenlenmiştir. 

Oysa, Zat-ı Ulûhiyyetin sonsuzluk ebedi sürecinde, bütün zuhurlarını sadece bu dünya arzınamı sığdıracağı zannedilmiştir. Halbuki sonsuz bir zamana göre, bu insanlığın dünya süreci adeta üç saniyeden ibrettir. O halde alem, “Alemlere rahmet olarak gönderilen habibullahtan mahrum kalacak” demektir. Böyle bir şeyde mümkün değildir. 

Üzerinde yaşadığımız adına “arz-yerküre” dediğimiz bu gezegenimizin içinde bulunduğu sisteme, “güneş sistemi” denmektedir. Güneş sisteminin de içinde bulunduğu sisteme de “saman yolu galâksisi” denmektedir. İçinde “100’milyar” gezegen olduğu bildirilmektedir. 

Ayrıca galaksimizinde içinde bulunduğu feza-uzayda da yaklaşık, “100’milyar” galaksi olduğu tesbit edilmiştir. 

------------------- 

Şimdi aklı selim ile küçük bir tefefekkür alanı açalım. İçinde bulunduğumuz galaksimizde “100’milyar” gazegen olduğu bildirilmektedir, Bu hesaba göre “100’milyar” da (1) ihtimal olarak yerküre arzımızın olduğunu düşündüğümüzde, neden diğer galaksilerde de en azından “100’milyar” galaksi de herbirinde bir arz benzeri dünya ve üzerinde neden bizim insan sülâlemiz gibi bir Âdem sülâlesi olmasın.? 

Bu düşünceye göre gökyüzünde-fezada “100’milyar” üzerinde insan yaşayan yeryüzü-arz ismi ile bildiğimiz gezegenler niye olmasın. Bu hesaplama bile aslında çok küçük sayılı bir hesaplamadır, belki bizim içinde bulunduğumuz güneş sistemi gibi, diğer galaksiler de dahil olmak üzere neden herbirinde bir âdem sülâlesi ve hakikat-i muhammedi zuhuru olmasın.? 

İlâhi ve Risali kaynaklı, bu konuda pek çok bilgi vardır, ancak bunları değerlendirebilmek için, ön yargı ve şartlanmış bir akıl kutrundan çıkıp, gerçek bir irfaniyyet aklına geçmemiz gerekecektir. Ancak o zaman bu muazzam sonsuz fezada insan türü hayatın sadece bizim arzımızda olmadığı, sayısını bilemiyeceğimiz kadar çok üzerinde insanların yaşadığı dünya-arzların olduğunu kolayca kabullenmiş oluruz. Konu’da akıl dışı bir konu olmamış olur. Gelecek sayfalarda konu hakkın da. Ayetlerin ve ilgili hadislerin ışığında geniş bilgiler verilecektir.

Geçmiş sayfalarda A’maiyyetten sonra oluşan zuhur ve tecelliler ile alemin şehadet alemine gelinceye kadar ki geçen evreler belirtilmişti. Bu sisteme göre alemler bahsedildiği gibi bir noktadan “big bank” hayali, cüzden küll-e teorisinden meydana gelmedi. 

 Tam aksine alemler külden cüz-e doğru tecelli-zuhurlar ile oluştu. Cem’den Tafsile doğru oluştu. Bu sistemi alemlerin banii olan Allah-u Tealâ Hz. Kur’an-ı keriminde kullarına kendi bildirdi, Onun meydana getirdiği alemlerin yapısını ancak kendi bilir ve verdiği bilgiler de çok açıktır. 

Bu anlayış, “big bank” insanın aklı cüz-i-küçücük akl-ı ile yerden yukarıya yani sondan başa doğru konu açıklanmaya çalışılmaktadır ki, hiçbir aslı ve geçerliliği katiyyen yoktur. Batı küçük akl-ı ile çözemediği bu konuyu ihtimaller üzerine hayali bir evren oluşumunu açıklamaya çalışıyor, ama mantıki hiçbir dayanağı yoktur. Ne yazıkki bizimde bazı ilim adamlarımız bu hayali evren oluşumunu çaresiz ve araştırmasız kabul etmiş görülüyorlar. 

Evrenin, sonsuz fezanın genel olarak halkedilmesi geçmiş sayfalarda, oldukça uzun olarak anlatılmaya çalışıldı. 

Şimdi ise batı aklı cüz-ünün oluşturmaya çalıştığı hayali big bank-alemlerin oluşmasına dair yazılan yazılardan bir bölümüne bakalım. İçlerinde nasıl tutarsız olduğu yazarları tarafından da belirtildiği görülecektir. T.B. 

-----------------------------

Kozan demircan Google bilgisi. 

BÜYÜK PATLAMA ÖNCESİNDE NE VARDI?

Kozan Demircan | 29/04/2019 | Bilim-Teknoloji | 7 yorum

Evren büyük patlama ile oluştu. Peki büyük patlama nasıl oluştu ve ondan önce ne vardı? Evren ezeli mi, yoksa başka bir evrenin yok olmasıyla mı oluştu? En ilginç 10 kozmoloji teorisiyle birlikte görelim.

Bilim insanları evrenin büyük patlama ile oluştuğunu düşünüyor. Büyük patlama uzayda bir nokta değil, geçmişte bir andır ve birçok teorik fizikçiye göre uzay-zaman büyük patlama anında oluşmuştur. Peki büyük patlamadan önce ne vardı ve evren boşluktan nasıl oluştu?

Bunu anlamak için büyük patlamanın aslında bir patlama olmadığını görmemiz gerekiyor; çünkü uzayda bir noktada gerçekleşmedi. Büyük patlamadan önce uzay ve zaman yoktu, bu nedenle büyük patlama uzayda değil de zamanda bir anda gerçekleşti. Evren büyük patlama ile başladı ve zaman büyük patlamayla birlikte akmaya başladı.

BÜYÜK PATLAMA ÖNCESİ

Ancak, ilk neden açısından bakarsak ve Einstein’ın görelilik teorisinden yola çıkarsak evrenin, büyük patlamadan önce sonsuz yoğunlukta ve sonsuz küçüklükte olan bir noktanın patlayıp genişlemesiyle oluştuğunu görüyoruz. Buna tekillik diyoruz, peki bunu nereden biliyoruz?

GALAKSİLER BİZDEN HIZLA UZAKLAŞIYOR

Evrenin genişlemesi yazısında anlattığım gibi ve astronom Edwin Powell Hubble’ın 20’lerde keşfettiği üzere, Dünya’dan 3,26 milyon ışık yılı ve daha uzak olan bütün galaksiler hızla bizden uzaklaşıyor. Üstelik ne kadar uzaksa o kadar hızlı uzaklaşıyor.

Bu durumda filmi geri sarar gibi zamanı geriye alırsak evrendeki bütün galaksilerin, madde ve enerjinin tek noktada toplanması gerektiğini görüyoruz. Görelilik teorisi klasik fizik olduğuna ve klasik fizikte uzay-zaman sonsuza dek bölünebildiğine göre, bu nokta da sonsuz küçüklükte; yani tekillik olmalı. Evet, kara deliklerin içindeki gibi bir tekillik olmalı.

Öte yandan, kuantum fiziğindeki Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre, bir parçacığın konumu ve momentumunu aynı anda kesin olarak bilemeyiz. Örneğin, konumunu kesin bilirsek o parçacık rastgele olarak sağa sola sıçrayıp titreyecektir. Momentumunu bilirsek, yani hızı ve yönünü kesin ölçersek bu kez de parçacığın belirli bir anda tam olarak nerede olduğunu bilemeyiz.

BÜYÜK PATLAMADAN KAYNAKLANAN SORUN

Şimdi, evren büyük patlamadan önce sonsuz küçüklükte veya çok küçükse kuantum fiziğine tabi olmalıdır. Bu da iki sonuç doğuruyor: 1) Klasik fizikteki gibi bir tekillik olamaz ve 2) Olsa bile bu tekillik anında patlayarak bozulacaktır. Nitekim buna büyük patlama diyoruz.

PEKİ BÜYÜK PATLAMA ÖNCESİ NEDEN SORUN?

Her şeyden önce Einstein’ın görelilik teorisini kuantum fiziğiyle birleştirerek bir kuantum kütleçekim kuramı  oluşturamıyoruz.

Oysa evrenin boşluktan nasıl oluştuğunu anlamak için kuantum kütleçekim kuramı geliştirmemiz gerekiyor. Nitekim büyük patlamadan sonra evrenin nasıl genişlediğini gösteren denklemler, Einstein’ın klasik fiziğe tabi olan genel görelilik teorisi denklemleridir.

Bu da bizi büyük patlamadan önce ne vardı sorusunu sormaya itiyor; çünkü 1) Tekillik sonsuz küçük noktada sonsuz yoğun enerji toplanmasıdır ve bu noktada fizik yasaları geçerliliğini yitirir. Dolayısıyla denklemlerimizde büyük patlamadan önceki tekillikten (sonsuzluklar ve 1/0 gibi tanımsız ifadeler) kurtulamazsak evrenin boşluktan nasıl oluştuğunu bilimsel olarak açıklayamayız. 

2) Büyük patlamadan önce tekillik olmasa ve bunun yerine, evren sadece çok küçük olsa bile sorun çıkıyor: Bu kez de ilk anlarında kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesine tabi olan evreni oluşturan uzay dokusundaki kırışıklıkların, yani rastgele kuantum salınımlarından kaynaklanan kırışık-ların, günümüze nasıl kaldığını açıklayamıyoruz.

Gözlemlenebilir evren küresel kainat yüzeyinde gözümüze düz görünecek kadar küçük bir alan olabilir. Tıpkı yer yüzü gibi. 

EVRENİ ÜTÜLEMEK VE DÜZLEŞTİRMEK

Sonuçta evren küresel büyük patlama modelinin gösterdiğinin aksine, günümüzde ütülü kumaş gibi dümdüzdür… Peki neden küre değil de düzdür? Kuantum kırışıklıklarını ne düzeltti? Aslında Alan Guth’un şişme teorisi tam da bu sorunu çözmeye yöneliktir ve ünlü teorik fizikçi tarafından büyük patlamanın öncesini açıklamak için tasarlanmıştır.

Yine de şişme teorisinin türevleri olan sonsuz şişme ve kaotik şişme gibi modeller evrenin düzleşmesini tam olarak açıklayamıyor. Uzay-zaman fizikçilerin düşündüğü gibi evrenle birlikte oluşmuş olsa bile, bizim sırf bu sorunu çözmek için büyük patlamadan önce ne vardı diye sormamız gerekiyor. Öyleyse büyük patlama öncesini açıklayan en ilginç 10 kozmoloji teorisini görelim:

EVREN 13,8 MİLYAR YIL YAŞINDA

Evrenin genişlemesini geriye aldığımızda büyük patlamanın 13,8 milyar yıl önce gerçekleştiğini görüyoruz. Planck uzay teleskopunun gözlemlerine göre, evrendeki ilk ışık 380 bin yıl önce yandı ve uzaya yayıldı.

Fizikçiler de büyük patlamaya benzer koşullar yaratmak için CERN parçacık hızlandırıcısında protonları ışık hızının  yüzde 99’ından daha yüksek hızlarda kafa kafaya çarpıştırıyorlar. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) ile büyük patlama anındaki yüksek basınç ve sıcaklığı yaratmaya çalışıyorlar. 

Sonuçta insan zihni neden-sonuç ilişkisi ile düşünüyor ve her şeye bir ilk neden arıyor. Bu sebeple evreni oluşturan ilk nedeni de bulmaya çalışıyor. Oysa evren kendi başına (nedensiz ve rastgele) oluşmuş olabilir veya sanal zamanda (peki bu ne demek?) ezelden beri var olabilir (ezeli evren).

Özetle büyük patlamadan önce ne vardı sorusunu cevaplamaya yönelik kozmoloji teorileri, insan beyninin  anlamak için evrim geçirmediği olguları tanımlamaya çalışı-yor. Günlük hayatla hiç ilgisi olmayan ve görmediğimiz için de hiçbir şeye benzetemediğimiz, senaryoları açıklamaya çabalıyor. Biz de evrenin nasıl oluştuğunu açıklamayı deneyen 10 teoriyi görelim:

1. BÜYÜK PATLAMA RASTGELE OLUŞTU

Bu teoriye göre büyük patlamadan önce uzay ve zaman yoktu. Evren sanal uzaydaki sanal boşlukta, Heisenberg’in belirsizlik ilkesinden kaynaklanan rastgele kuantum salınımlarıyla oluştu. Büyük patlama sanal kuantum enerji alanlarının rastgele titreşimlerinin ürünü olan bir kazaydı.

Oysa bu teorinin çok büyük bir sıkıntısı var: Kuantum fiziğinde parçacıkların rastgele davranışlarını olasılıklar halinde öngörmemizi sağlayan dalga fonksiyonu denklemleri (olasılık dalgaları) sadece bizim değil, bütün olası evrenlerin varlığını öngörüyor.

Bu durumda sonsuz sayıda evren varken neden BİZİM evrenimiz oluştu sorusu yanıtsız kalıyor. Kısacası bu teori o kadar genel ki (en genel teori) evrenin nasıl oluştuğunu hiçbir şekilde açıklamıyor. Ayrıca bugünkü evrende ilk kuantum salınımlarından kalan kırışıklıkları neden göremediğimiz sorusu da yanıtsız kalıyor.

2. BÜYÜK PATLAMA BÜYÜK SEKMEDİR

Bu teoriye göre bizden önce başka bir evren vardı. Bu evren, tıpkı bizim evrenimiz gibi milyarlarca yıl boyunca genişledikten sonra yerçekimi etkisiyle durdu ve tekrar büzülmeye başladı. Sonuçta kendi üzerine çökerek bir tekilliğe dönüştü ve bu tekillik yeniden genişleyerek bizim evrenimizi oluşturdu.

Aslında büyük sekme teorisini savunanlar eski evrenin tekilliğe çökmediğini söylüyor. Yoksa tekillikle ilgili olarak yukarıda anlattığım sorunlarla karşılaşırdık. Bunun yerine, önceki evren tekillikten büyük, ama yine de çok küçük olan sonlu bir nokta halinde küçüldü.

Öyle ki merkezinde kısmi tekillik olan dev bir süper kütleli kara deliğe dönüştü. Ardından bu kara delik buharlaştı ve yeni bir büyük patlama ile evrenimizi oluşturdu. Buna göre bizim evrenimiz sanal uzayda diyelim ki 105000 kez büzülüp genişleyen bir evrenler silsilesinin son halkası olabilir.? 

---------------------- 

İlgili yazı: Gerçek Adem: ilk insan ne zaman yaşadı?

Kozan Demircan 20/01/2022 yanıtla.

Gerçek Âdem yazısında anlatılan Âdem biyolojik Âdem’dir, Din kitaplarındadki Âdem ise kültürel bir kahraman olup ancak ilgili dine inanan ilk insan olabilir. Yoksa belirttiğiniz gibi Peygamber Âdem adlı kültür kahramanının da bir Babası vardır. 

---------- 

Cümlelerdeki ifadeler gerçek bir ilim insanına yakaşacak değerlendirmeler değildir. Kendi küçücük beşeri ve hayali, akl-ı cüz-i ile Hakk’tan “Vahy” yolu ile gelen, bilgilere yukarıdaki cümlelerde geçen anlayışla bakmak, ilim insanı dediği, kendine dahi yakışmayacak cümlelerdir. 

Kendi anlayışıdır kendi bilir, hürmet edilir. Ancak kendi anlayışını mutlak doğru diye insanların akıllarına sokmaya çalışmak ta doğru bir şey değildir. Körpe beyinler bu tür hayali ve vehmi bilgilerle doldurulduğunda, o insanların nasıl hayali bir çıkmaza girdikleri açık olarak görülmektedir. 

Bu alemlerin bir sahibi vardır ve onun kudret vekuvveti ve ilmi ile herşey oluşmaktadır, bu alemde tesadüflere yer yoktur, ilk hayattan bu günlere kadar ve daha sonralara kadarda oluşacak hayatın, her saniyesi belirli bir ilahi ilmi program içerisinde oluşmaktadır. Bu günün münevver insanının bunu düşünmeyip, herşeyi bir tesadüfe bağlaması mümkün değildir. 

Bu günün insanın en büyük zaafı kimlik kaybıdır. Bu yüzden insanlık büyük bir akıl kargaşası içindedir ve bu yüzden birçok psikolojik sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. 

Bunun çözümü ise bütün dünya eğitim insanlarının akıllarını başlarına toplayıp, bir araya gelerek Kur’an-ı kerimin vaaz ettiği ilk insan Âdem a.s. mın aşamalarla oluşan hayat hikâyesini gerçek olarak anlayıp kendisine ilk öğretilen konunun, kendisine ençok lazım olan, “esmaül hüsna” isimlerinin manalarının öğretilmesidir. İnsan hayatının bütün seyrinin bu isimler sayasinde ve manasında yaşanıyor olduğunun bilinmesi lâzımdır. Gelecek sayfalarda daha çok izahları olacaktır. T.B. 

-------------------------

Muhterem Kozan Demircan kardeşimize soralım! “Ben’im” dediği müthiş ve muazzam, kendi madde ve lâtif varlığını, acaba hangi tesadüfi ilim meydana getirdi?. Milyarlarca sene geriye gitmeye gerek yok, bunun gerçek ön yargısız vicdani cevabını nasıl verecektir. 

Eğer bu cevabı gerçekten ilmi bir çalışma ile bitaraf olarak verebilirse, “big bang” ve diğer kurgularının hepsinin nasıl geçersiz birer zaman kaybı ve hayal kurgu hiçbir gerçeği olmayan vehimler olduğunu açık olarak görecektir. T.B. 

--------------------------- 

 78-A’YÂN-I SÂBİTE KAZÂ VE KADER. 

Kitabımızdan ilgisi dolayısı ile küçük bir bölüm de aktarayım. T.B. 

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Muhterem okuyucularım, İnsan sınıfından olan bizleri ençok ilgilendiren bir konu olan a’yân-ı sâbite kazâ ve kader mevzuu hakkında çok yazılar yazılmış, bir çok konuşmalar yapılmıştır, bizde bu hususta bir araştıma yapalım dedik, zaman zaman bu hususta yapılan sohbetlerle ve yazılarla neticede, uzunca sayılabilecek bir zamanda ve muhteviyatıda oldukça geniş olan, bu kitabımız ortaya çıkmış oldu. Cenâb-ı Hakk, sıkılmadan okuma fırsatı bulabilenlerin, idrak ve irfaniyetlerini açsın İnşeallah. 

 Bu mevzuun daha kolay ve daha iyi anlaşılabilmesi için kişinin kendisi hakkında bazı şeyleri bilmesi gerekmektedir. A’yân-ı sâbite kazâ ve kader ilminin ve yaşantısının kişiler hakkında, kişilerin içinde bulunduğu, yaşam mertebelerine göre, değerlendirildiği bilinmelidir. İleriki sahifelerde bu hususlar geniş olarak görülecektir. 

Kur’ân-ı Kerîm de birçok yerde insandan bahsedilirken “men/kim” hitabı kullanılmaktadır. Bu ifade ve tarif görüntüde, insan olmamız dolayısı ile her birerlerimizi kapsamaktadır. Acaba hiç kendimize, içimize dönüpte gerçek bir tarafsızlık ile “ben kimim” sorusunu kendimize sordukmu? veya hiç düşündükmü? İşte düşünülmesi gereken ilk ve en mühim husus budur. Çünkü ne yazıkki, yaşadığımız devirde, çok büyük bir İlâh-i kimlik kaybı vardır ki, buda bizlerin ebedi hayatı olan geleceğimizi zora ve tehlikeye sokmaktadır. 

Şimdi yavaş yavaş kendimizi tanıma yolculuğuna çıkmaya başlayalım. Ancak bu yolculuğa çıkmak için, üzerimizde ne kadar beşeri ve dünyevi, ağırlıklar varsa onları sırtımızdan atıp, daha hafifleyerek yola çıkmamız bizlerin yorulmadan daha çok yol katetmemizi sağlayacaktır. Yolumuzda mevzu ile ilgili, veya dolaylı ilgili, bir çok duraklar vardır, bazı yerlerde o duraklara birkaç defa, oğramak vardır, ancak oğranılan bu duraklarda, her oğrandığı zaman başka manzalar ile karşılaşılacaktır. Bu yüzden bunlar tekrar edilmektedir, bir mevzu birkaç kere sohbet konusu olsada, her konuşmada başka bir tarafı açıldığından, zarar değil kazanç olmaktadırki kişinin aynı mevzu hakkında değişik görüş ve bilişleri oluşmaktadır. Şimdi bir hadîs-i şerîf ile akıl arabamızı çalıştırıp yolumuza çıkalım ve herkese gece gündüz bu yolda hayırlı yolculuklar dileyelim. 

Mevlânâ şöyle rivayet eder ki: 

“Cenâb-ı Hakk, kendi nurundan aklı yarattı-halketti, sonra ona gel dedi, o da geldi, git dedi, o da gitti, sen kimsin, ben kimim? diye sordu, akıl, sen benim rabb-i rahîmimsin, ben ise senin aciz kulunum dedi. Cenâb-ı Hakk buyurdu, ey akıl, senden daha aziz bir mahlûk yaratmadım-halketmedim.” 

“Sonra ateşten nefsi yarattı-halketti, ona gel dedi, nefis icabet etmedi, Cenâb-ı Hakk ben kimim, sen kimsin? Dedi, nefis ben benim, sen sensin cevabını verdi, Cenâb-ı Hakk onu ateşe attı, azap verdi, yine sordu, nefis yine ben benim sende sensin dedi. Cenâb-ı Hakk bu defa nefsi aç bıraktı, ben kimim sen kimsin? Diye sorduğunda, nefis, sen benim rabb-i rahimimsin, bende senin aciz kulunum cevabını verdi.” (Hadîs-i kudsi) 

 (bkz: tâcü’l arûs el hâvîli tehzîb’in nüfûs)“internet”ten. 

------------------- 

 Görüldüğü gibi (Hadîs-i kudsi) de iki önemli husus belirtiliyor. Birincisi aklın halkedilmesi, ikincisi ise nefsin halkedilmesir. Akıl hemen itaat etmiş nefs ise belirli yaptırımlar neticesinde çaresiz olarak itaat etmiştir, ancak fırsat bulduğunda hemen isyanını sürdürmek için beklemektedir. 

Bahsedilen akıl, akl-ı küldür ve nefs, nefsi küldür, ve her ikiside bütün âlemleri kaplamışlardır. Bizdeki olan akıl, aklı cüz, ve nefsi cüz ise, bunların bize ait olan bölümleridir ve bizimde beden mülkümüzü, her ikisi de kaplamışlardır. Eğer aklımız ruhumuz ile birlikte olursa, o beden salâh bulur, eğer nefs ile olur, onun hükmü altına girerse yoldan çıkmış olur, çünkü “nefsi emmâre kötülüğü emreder.” (12/53) halife Âdem en geniş ma’nâ da iki isimle anılır, bunların biri “nefs”tir, Kur’ân da (294) yerde geçmektedir. Diğeride bilindiği gibi “İnsan”dır, o da (311) defa geçmektedir. Görüldüğü gibi birbirine yakın sayılarda’dırlar. 

“Akıl bilici ve nefs tadıcıdır.” Ve beden üzerindeki yerleri ise, akıl başta, nefs ise sadır/göğüstedir. Ancak her ikisininde bütün beden üzerinde tesirleri vardır. İnsan dört asli halden oluşmuştur. Sırasıyla bunlar. 

Akıl, ruh, nefs, ve beden’dir. Ruh ile bedenin izdivacından nefsin mahalli ortaya çıkmış olur, kendinde her yöne uyabilecek kabiliyet vardır, “sonra da ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene ki,” (91/8) Böylece kendinde iki zıt bir araya getirilmiştir, ancak kendi içindeki mücadelesi sonun da Hakk’ın emrine uyması istenmiştir. Ancak o daha ziyade kötülüğü emretmektedir. 

 “Andolsun, insanı biz yarattık-halkettik ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (50/16) demek sureti ile kendisinin nefislerimize ne kadar yakın, hattâ onunla birlikte olduğu açık olarak bildirilmektedir. İşte böylece İnsan binası ve mekânı, akıl, ruh, ve nefse, mahâl, mekân olmuşlardır, akıl ve nefs bu mekâna sahip olmak isterler, eğer akıl aklı selim olursa, nefsi hükmü altına alır kontrolunda tutar eğitir, nefsi sâfiye olarak/hakk’ın “gel cennetime gir” (89/28) hitabına mazhar olur. Eğer akıl eğitimsiz kalırda kendini kullanamazsa o zaman akıl nefsin hükmü altına girer ki, ondan sonra nefs onu kullanarak her türlü kötülüğü o bedene emreder ve bedende onun isteklerini yerine getirmek zorunda kalır, ve her türlü nefsi tadışlarını onunla yapar ve sonunda ölümüde böylece nefs, tadacaktır. Çünkü bedenimiz bizim bineğimizdir, aslımız değildir. Aslımız, aslında aklımızdır, ona hayat veren ruhtur, ve nefsimizde bu hayatı tadandır. 

Ölümü tattıktan sonra nefs hayatına berzah âleminde devam edecektir, bedeni kendisinden ayrıldığında, elinden tadış ve kullanım aracı alınmış olduğundan, bundan sonraki tadışı, o bedeni kullanamayışı sebebi ile, çok büyük bir azab olacaktır. İşte özetle bütün bunlar kulun kulluk mertebesinde mutlak var olduğunu bize açık olarak belli etmektedir. Böyle olunca da kulun kulluk mükellefiyetleri olacağıda açıktır. Ve bu kula yaşayacağı ömür süresi boyunca bir program lâzım gelecektir, bu programın ismine de (kazâ ve kader) denmiştir. 

Bu kısa izahlardan sonra artık kazâ ve kader bahsimize girebiliriz, kâh sohbetlerimizden kâh yazılarımızdan meydana getirdiğimiz bu kitabımızdan okuyucularımız umarım azami faydayı sağlarlar, oldukça geniş bir muhtevaya/iç hacmine sâhip olan bu sahada yola çıkılırken, kendimiz ile ilgili bazı gerçekleride değişik mertebeleri ile görmüş olacağız. 

Gerçekten ben varmıyım yokmuyum? Sorusunun cevaplarını da, değişik mertebelerinden görmüş olacağız. Cenâb-ı Hakk bu yolculumuzda gönül ve idraklerimizi açarak en geniş ma’nâda fayda sağlayanlardan olmamızı nasib etsin İnşeallah. Çalışmak ve gayret bizden, yardım ve lütuf Hakk’tandır. T.B.

------------------- 

BÖLÜM-1- 

Bir Cennet ve feza insanı olan bizim ceddimiz Âdemin ve Havva’nın olışumu. Zahera-zuhura gelişleri ve yeryüzü arz dünya ya inişleri. Neslinin oluşumu.

Sonsuz fezada bulunan bizim, İlâhi sülâlemizin başlangıcı olan, Âdem ve hilkat-i-zuhura gelmesini, Alemlerin sahibinin kelâmından takip ederek, idrak edip anlamaya çalışalım. 

Âdem ve hilkat-i’nin-zuhura gelmesi. Dört aşamada olmuştur. T.B.

--------------------------

- Âdem’in hilkatinin birinci aşaması.

1) ----- 76 - İnsan Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 76 – 

Nüzul Sırası: 98 - Alfabetik: 43) ----- 

(٧٦.١)
~~76.1~
هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ حٖينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْپًا مَذْكُورًا 

 ~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
76.1 - Hel etâ alel insâni hînum mined dehri lem yekun şey'em mezkûrâ. 

 Diyanet Meali:
76.1 - İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçmedimi! 

--------------------

NOT= Konu ile ilgisi olması bakımından faydalı olur düşüncesiyle, (15-6-Peygamber-1-Hz-Âdem) a.s. isimli kitabımızdan bir aktarma yapalım. T.B. 

--------------------- 

ÖNSÖZ

BİSMİLLâHİRRAHMâNİRRAHİYM:

Sayın okuyucum, “İRFAN MEKTEBİ” kitabımızda özet olarak, bir Hakk yolcusunun aslına varabilmesi için, geçirebileceği bazı hususları açıklamaya gayret etmiştik. Bu mertebelerin daha iyi anlaşılabilmesi için, Kûr’ân-ı Keriym’de ismi geçen bu Peygamber’lerin özetle dahi olsa kısa kısa hayat hikâyelerinin bilinmesinin kendimizi tanıma yolunda büyük yararları olacağı açıktır.

Her bir Peygamber’in hayat hikâyesi, yaşadığı mertebenin-devrinin özelliklerini ve geçişlerini kendi hayatlarından misallerle bizlere açıklamaktadır. 

Konumuza mevzu olanlar, Âdem (a.s.) ile birlikte (Ulül azm) “azamet sahibi” altı Peygamber ki; bunlar, Nûh (a.s.) İbrâhim (a.s.) Mûsa (a.s.) İsâ (a.s.) Muhammed (s.a.v.) dir. Bu altı Peygamber’in hayat hikâyelerinin az da olsa bilinmesinden çok büyük yararlar sağlanacağı açıktır.

Bu Peygamber’lerin her biri insânlık tarihinde kendi düzeyleri itibariyle çığırlar açıp, tefekkür ufuklarımızın genişlemesinde, şekillenmesinde ve Cenâb-ı Hakk’a giden yolculuğumuzda kilometre taşları ve dinlenip yeniden daha ileri menzillere varabilmemiz için kervansaraylar oluştur-muşlardır.

Âdemiyyet= Âlemlerde başlı başına bir inkılâptır.

Böyle bir varlığın yeryüzünde yaşamaya ve hakikat-i İlâhiyye’ye ayna olmaya ve Hakk ile ünsiyyetin başlaması, zâtî tecelliye mahal ve zuhur yeri olması bakımından ne kadar mühim bir mertebe olduğu aşikârdır.

 Nûhiyyet : Beşeriyyetinden kurtulmaya çalışmanın inkılâbıdır.

İbrâhimiyyet : Tevhid-i ef’âl inkılâbıdır.

Mûseviyyet : Tefhid-i esmâ inkılâbıdır.

İseviyyet : Tevhid-i sıfat inkılâbıdır.

Muhammediyyet : Tevhid-i zat inkılâbıdır.

Dünya tefekkür tarihindekiler, bu zuhurların getirdiği İlâhi bilgilerle yükselişlerini sürdürmüşlerdir; ancak kendi devrelerinde ve daha sonraki devrelerde bu bilgiler İseviyyet devresi itibariyle bazı beşeri anlayışlarla asıllarından oldukça uzaklaştırılarak özelliklerini kaybet-miştir.

İşte Cenâb-ı Hakk habibini, bütün bu bozulan fikir yapılarını tekrar ele alıp yeniden yapılandırarak Kûr’ân ve Hadîs ismi altında insânlığın faydasına sunulmak üzere göndermiştir.

Bahsedilen her bir Peygamber sadece kendine ait mertebesini zuhura getirirken Hz. Muhammed (s.a.v.) ise insânlık âlemine üç yeni mertebe daha getirmiştir.

Bunlar:

1.Tevhid-i zat: Hazret-i Muhammed

2.İnsân-ı kâmil: Hakikat-i Muhammediyye

3.Hakikat-i Âhadiyyetül Ahmediyye: Hakikat-i Ahmediyye’dir. Ayrıca Nûr’u Muhammdiyye’dir.

Böylece insânlık âlemine bu İlâhi bilgiler Cenâb-ı Hakk tarafından bildirilmiş ve insânlığa ihsân edilmiştir. Tatbik edenler bu İlâhi yoldan Rabb’larına ulaşma imkânı bulmuş, inkâr edenler ise ebedi hüsranda kalmış olurlar.

Gayemiz peygamberler tarihi yazmak değil, onların geçirmiş oldukları hayat tecrübelerinden yararlanarak yolumuzu kısaltmak ve bizlere birer numune olan bu zevatın yaşantılarından örnekler ve ilhamlar alarak faydalanma yoluna gitmektir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi bu yollardan faydalandırsın.

Siyasî ve zâhirî görüşleri ağır basan bazı kimseler, Mûseviyyet ve İseviyyet mertebelerinden bahsedilirken bunları bugünkü Yahûdîlik ve Hristiyanlık zannederek, bunların methiyeleri yapıldığı zannıyla kendilerinde az da olsa şüphe uyandığını ifade etmektedirler. Halbuki bahsedilen hususlar ırkçılık ve milliyetçilik anlayışıyla oluşan bir bakış değil, mertebeleri itibariyle hakikatlerine bakıştır.

Kûr’ân-ı Keriym’deki bu mertebeler övülmekte ve bizlere böylece bildirilmektedir. Bizlerin de kavminin ve milletinin ne yaptıklarını değil, Peygamber’lerinin ne yaptıklarını ve nasıl yaşadıklarını araştırarak o mertebenin gereği olarak, anlayarak yaşamamız icab etmektedir ki; gerçek yol da budur.

Bugünkü Benî İsrâîl’e bakarak, (isr) in “mânâ âlemindeki yürüyüş”ün, hakikatini, yine bugünkü Hristiyanlık âlemine bakarak, “İsâ fenâ fillâh-Rûhullah” hakikatini onlara aittir diye terk etmek herhalde akıllıca bir iş olmasa gerektir.

Bütün bu mertebeler İslâm’ın içinde mevcud olup onun varlığı ile vardır. 

 Kûr’ân-ı Keriym; Âl-i İmrân Sûresi (3/19) Âyetinde bu husus belirtilmiştir.

إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ

“ İnneddine indellahil islâm”

(3/19) Şüphe yok ki: Allah katında din, İslâm’dan ibârettir.

Bu mertebeler hangi isim ile zuhur etmiş olursa olsun İslâm’ın bir mertebesidir, bu mertebeler hakikatleri itibariyle yaşanamassa gerçek mi’râc hakikati de ortaya çıkmış olamayacaktır.

Şunu çok iyi anlamamız gerekmektedir ki; yeryüzünde (semâvi dinler) diye çoğul olarak bir şey yoktur; çünkü din tektir o da baştan itibaren İslâm’dır. Ancak; (semâvi kitaplar) vardır. Bu kitaplar da İslâm’ın o günlerde bildirdiği bilgilerdir. Bu bilgiler de Kûr’ân- ı Keriym ile tamama erdirilmiş ve diğer kitaplarda bozulup-tahrif edilmiş bilgiler de asılları itibariyle yenilenmiştir.

Böylece daha evvel gelen bilgiler-kitaplar (nesih) edilmiş “kaldırılmış” sadece hepsini bünyesinde toplayan, zât-i zuhur hakikatlerini bildiren Kûr’ân-ı Azimüşşan ve O’nu getiren Hz.Muhammed (s.a.v.) in (Hadîs) sözleri bâkî kalıp faaliyet sahasına açılmıştır.

Bu hâli dileyen kabul, dileyen reddeder; dileyen tatbik ve takip eder, dileyen de tatbik etmeyip inkâr eder. Kim ne yaparsa neticesi de kendisinde fiiline göre zuhur eder.

İnsânlık tefekkürü ve yaşantısı yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın Kûr’ân-ı Keriym’inde bildirmesiyle (Halife-Âdem) isminde bir varlığın oluşumuyla başlamaktadır.

Demek ki; bizim de yeryüzü (arzımız) olan bu vücûd iklimimizin de iyice anlaşılabilmesi ve kendimizi daha iyi anlayabilmemiz için, Âdemiyyet mertebesi ilminden başlayarak, diğer mertebelerin de ilimlerini öğrenmeye çalışarak, Tevhid hakikatlerine doğru yola çıkmamız gerekecektir ki; Kûr’ân-ı Âzimüşşan’da belirtilen seyr’e uygun bir seyr yapma yolumuz açılmış olsun.

İşte sevgili kardeşim, bu hakikatin, yani (gerçek bir seyr)in bilinmesi ve yaşanması için, Âdemiyyet mertebesinden başlanması zorunluluğu olmaktadır ki; seyr’e ilk baştan başlayıp ileriye doğru yolumuz açılmaya başlamış olsun.

Şimdi hep birlikte, evvelâ Âdemiyyet hakikatlerini değişik mertebelerden inceleyerek yolculuk hazırlıklarımızı yapmaya başlayalım. Cenâb-ı Hakk’ın izni ile bu altı Peygamber seyrimizi de sürdürmeye devam edelim. Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenlenişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yad et, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. 

Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.)in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, altı Peygamber Hazaratı’nın ruhlarına, ve onların varislerinin de ruhlarına, kendi anne ve babamın da, eşimin de anne babasının, büyük anne ve büyük babasının da rûhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyet Hakk’tandır. 

Necdet Ardıç Terzi Baba Tekirdağ 02/07/2005

---------------------- 

ALTI PEYGAMBER

BİRİNCİ BÖLÜM

ÂDEMİYYET MERTEBESİ:

Bismillâhirrahmânirrahiym.

Muhterem okuyucularım ve Hakk taliplisi kardeşlerim, şimdi hep birlikte ufkumuzu geniş tutarak yeni bir tefekkür yolculuğunda seyre çıkmaya gayret edelim. Bu yolculuğumuzun iskelesi Âdemiyyet, vasıtası beden gemimiz, kaptanı da Hakikat-i Muhammediyye’ye uyum sağlamaya çalışan “aklımız”dır. Oradan aldığımız yol haritası ile inşallah diğer (mertebe) limanlara da uğrayarak emniyyetli bir yolculuk ile hedefimize ulaşmaya çalışacağız.

Bu oluşum yeni bir bilinçlenme ve şuurlanmadır. Bu bilinç ve şuur ile hayata ve kendimize şartlanılmış, dar kalıplar içerisinde bakmaktan kurtulup, çok geniş bir sahada meselelere eğilerek o yönde yaşamaya gayret etmemiz gerekecektir.

Cenâb-ı Hakk gerçekten çok ihtiyacımız olan, gerçek gayreti, ufuk genişliğini, gönül muhabbetini, akıl kabiliyetlerini her birerlerimize vermiş olsun.

 Âlemde (meratib-i İlâhi) “İlâhi mertebeler” vardır. Her mevzu, her mertebede değişik özellikler ifade etmektedirler. Hal böyle olunca Âdemiyyet mertebesinin dahi “şeriat, tarikat, hakikat ve marifet” mertebelerinden izahları vardır ve hepsi de kendi düzeylerinde geçerlidir. Biz de yeri geldikçe bütün bu mertebelerin ışığında mevzularımızın izahına çalışacağız.

Âdemiyyet mertebesi, Hazret-i Ahadiyyet’in “yeryüzü” Hazret-i Şehadet’te nokta zuhuru “Hazret-i Âdem” ismiyle Âdemiyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır. Ebced hesabıyla Âdem kelimesinin sayısal durumu şöyledir.

 (ادم) (م) mim (M) (ُ) dal (D) (ا) elif (I)

“Âdem” 40 (4) (1) (13)

(40+4+1=45) (4+5=9) (40+40+4+1=85) (8+5=13) (13) Harflerin ve sayıların “başbuğu ve kaynağı” olan (elif) in daha evvelki yazılarımızda (7) ve (5) olmak üzere iki ana gurup zâhir noktalardan meydana geldiğini bildirmiştik. 

Daha sonraki çalışmalarımız içerisinde anlayıp müşahede ettiğimiz ise, (elif)in üzerinde ayrıca bir de gayb’i (lâtif) noktasının daha varlığı oldu. Böylece Ahadiyyet mertebesinin zuhurunun (12+1=13) on üç asla bağlı olduğu, bunun kemâlinin ancak Hakikat-i Muhammed-i kemâlâtı ile tahsil edilip anlaşılabileceği bildirilmiş olmakta idi.

Ayrıca (elif) en büyük ebced hesabı ile karşılığı (13) tür. Ayrıca (mim) harfinde iki adet (m) (mim) vardır, ayrıca (m) (mim) alfebenin on üçüncü sırasındadır.

Böylece (Âdem) kelimesinin özetle, genel sayı değerleri şöyle oluşmaktadır:

(40, 4, 1, 9, 13, 13, 13, 13, 13, 13) Daha derinlemesine incelemeler yapıldığı takdirde çok daha geniş bağlantıların ortaya çıkacağı aşikârdır; ancak gayemiz çok açık ve çok bariz olan bu oluşumları küçük ifadelerle göz ve gönüllerinize sunmaktır.

Bu sayısal değerleri görünce, gerçekten mânâ âleminin bağlantılarının ne müthiş bir uyum sistemi içerisinde oluştuğu açık olarak görülmektedir.

Bilindiği gibi (40) Peygamberlik ve kemâl yaşı; (4) İslâmın, şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleri; (1) Tevhid’in hakikati. (9) Mûseviyyet mertebesi; (6) adet (13) ise imanın (6) şartının her mertebesinden (13)ün hakikati olan, hakikat-i Ahadiyye’yi idrak etmenin gereğini ifade etmektedir diyebiliriz. Ayrıca on iki zahir mertebenin yedisi Nefs mertebeleri, beşi ise “Hazarât-ı hamse” beş Hazret mertebesidir.

آدَم Âdem ismini meydana getiren (م) mim (ُ) dal (ا) elif asli sembolleri ve “Âdem” ismi, Hazret-i Ahadiyyet’e ulaşmanın ilk şifresi ve anahtarı olmuştır.

Burada elif’in en alt mertebesi olan birinci Nefs-i emmâre mertebesi-noktası aynı yoldan yukarıya yükselmeye bir mahal ve (Mi’râc) merdiven’dir.

Dal ise bütün bunların dört mertebeden, şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerinden Hakikat-i Ahadiyyet’in; mim de Hakikat-i Muhammedi’nin zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) zuhur ettiğinin delilidir.

Mim kırk’a gelince o da Hakikat-i Muhammedi’nin o mertebedeki zuhur ve tecellisidir. İşte (salât) fiilini işleyen, namaz kılan bir kimsenin üç asli hareketini; kıyam, rüku ve secdeyi ifade eden bu sembol آدَمُ Âdem mânâsı o fiili işleyen kimsenin üstünde ve bâtınında mutlaka faaliyettedir. Zâhiren kendi bilmese dahi. Bir tek rek’at namaz kılan kimse bile bu fiili işliyorken, kıyamda elif, rükuda dal, secdede mim, sembol harflerini bedeni varlığında yaşadığında hareketleri ile “Ben Âdemim.” hükmünü mânâsını mühürlemiş olmaktadır. (Bu hususta daha geniş bilgi Salât isimli kitabımızda mevcuttur.) Hazret-i İlâhiyye her ifadesiyle o kadar müthiş bir sistem içerisinde bütün haşmetiyle Hazret-i Şehadet’te zuhurda olduğunu bildirmektedir.

Âdemiyyet on üç’ün aşağıdan başlayıp yukarıya doğru olan seyr’in “uruc” ilk noktası ve mertebesidir. (Bu hususta Kelime-i Tevhid isimli kitabımızda daha geniş bilgi vardır.) Ancak Âdemiyyet’in bir de on üç’ten aşağı doğru seyr-i “nüzül”ü vardır.

(Bunlar da Vâh’y ve Cebrâil isimli kitabımızda özetle izah edilmiştir.) Burada bir mühim meseleye daha dikkat çekmek istiyorum Âdem’in ebced hesabı sayılarında 1, 9 ve 13’ler de vardı. Başka bir uygulama ile (1) beşeri Âdemiyyet, “uruc”un başlangıcı, (13) Hazret-i Ahadiyyet, (9) ise Mûseviyyet’tir.

Âdemiyyet’le Mûseviyyet’in ilgisi şudur ki; Âdem’e üflenen (ve ne fahtü) “Rûh-u Sûltani” mertebesi, Âdemiyyet ile Mûseviyyet arası faaliyet gösteren (Rûh) mertebesi olmasıdır. (Yeri gelince tekrar ele alacağız.) Yeri gelmişken küçük bir benzeyişe daha dikkat çekmek isterim.

O da şudur: Lâtin harfleriyle yazıldığında, آدَمُ (Âdem) ve عَدَمُ a’dem kelimelerinin birbirinden ayrılmasının çok güç olması,

عَدَمُ : a’dem Yani yokluk ع ayn harfiyle,

آدَمُ : Âdem Yani varlık ise elif harfiyle ifade edilmektedir.

Bu farkı ortaya koyabilmek için آدَمُ Âdem’i a’ nın üstüne şapka koyarak ve büyük harfle yazmak, عَدَمُ “a’dem”i ise a’ yı küçük harfle ve arasını açarak belirtmek gerekmektedir.

Zat-ı mutlak a’dem de yani yoklukta, görünmezlikte iken bilinmekliğini istedi “küntü kenzen mahfiyyen”, gizli hazineden bu âlemleri “a’dem”den yani görünmezlikten gö-nürlüğe yani Âdemlik’e çıkardı. İki kelimenin arasındaki fark baş harflerinin değişik olmasıdır. “A’dem” in başındaki (ayn) harfinin diğer mânâsı ise (göz) demektir. İşte batında gizlide olan bu göz, Âdem’in elifinin varlığında yayılarak Hakikat-i İlâhiyye’yi bütün mertebelerde seyre başladı.

Dikkat edilirse her iki kelimenin de son iki harfi aynıdır. لَمْ “dem”dir.

Dem= Arapça da, kan=kan dökmek:

Dem= Farsça da, 1. soluk-nefes, 2. içki, 3. an, vakit, zaman demek:

Dem= Tükçe de, Demlenmek, olgunlaşmak, çayın demlenmesi… mânâlarına gelmektedir. Meleklerin Âdem (a.s.) hakkında gıyaben ifade ettikleri kan dökücülük vasfı endişelerini belki isminin son harflerine bakarak yorumlamış olabilirler.

Bu mânâların hangi istikamette olursa olsun bâtından zâhire çıkışları tümüyle aynı hakikatleri üzere çıktıkları aşikârdır diyerek, yolumuza devam edelim.

İşte; (م) mim (ُ) dal (ا) elif آدَمُ Âdemi hakikatleri ifade eden bu kelime ve harflerin mânâları gerek genel Hakikat-i İnsâniyye ve gerekse birey İnsân’ın varlığında bütün âlemlerde yaygındır ve faaliyettedir.

Söz buraya gelmişken mevzu ile ilgili “Füsû’l Hikem” adlı eserden küçük bir bölümü de ilâve edelim.

*

* *

“A’dem” lügatta yokluk mânâsına gelmektedir ve vücûdun zıddıdır. Istılahta, zihinde meydana gelen zulmânî bir mânâdır. Mutlak a’dem-yokluk tasavvuru da mümkün değildir. “A’dem”, ezelden ebede kadar kendisinden bir şey çıkmayan ve hareket meydana gelmeyen “zulmet” olarak tarif edilmiştir.

Vücûd sonsuz olup nihayeti olmadığı için a’dem (yokluğun) meydana geleceği bir saha mevcut değildir.

Vücûd daima “Vahid” olup, kendi gerçek hakikati üzerine değişme ve başkalaşma olmadan bakidir ve a’dem (yokluk) böylece yokluğu üzere sabittir.

Vücûd asla yok olmaz, mevcud da yok olmaz. Ma’dum dahi mevcud olmaz.

Hâl böyle olunca vücûd “Hakk” ve “a’dem” batıldır.

“a’dem” iki türlüdür:

Birisi, yukarıda belirtilendir.

Diğeri, “a’dem-i izafi”, “a’dem-i itibari ve a’dem-i mukayyet dedikleridir, ki; bu “a’dem-yokluk”, çekirdeğin içindeki ağacın, babanın varlığında olan çocuğun sûretleri gi-bidir. Yani varlıklarında, kuvvede “mevcud”; fiilde “ma’dum” gizli olmaları “izafi yokluk” tur.

İzafi yokluk, mutlak yokluk ile mutlak vücûd arasında “berzah-geçiş”ten ibarettir.

Yine aynı kaynaktan sadeleştirerek, şaheser bir izahla, Âdem ve Havva isminin hakikatine gelelim. Mevzumuzun daha iyi anaşılmasında çok faydalı olacağını zannediyorum.

*

* *

Hakîkat-ı Âdem ve Havvâ

Ma’lûm olsun ki, “vücûd” hakikat-i insâniyye olan mertebe-i Vâhidiyyet’ten, merte-be-i Rûh’a tenezzül ettiği vakit üç ma’rifet hasıl oldu ki, birisi ma’rifet-i nefs, yani kendi zatını ve hakikatini bilmek; diğeri ma’rifet-i mübdi, yani kendisinin mûcidini bilmek; üçüncüsü mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir. Bu ma’rifet, gayriliği içine alan ve kabul edendir. Ve bu rûh, rûh-u Muhammedi (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar: 

اول ما خلق الله القلم او روحي - evvelü ma halâkallahül kalemü verrûhî. “Allah evvelâ kalemi ve benim rûhumu halk etti.” (Hadîs) Ve bir rivayette:

 اول ما خالق الله العقل وانفس - evvelü ma halâkallahül aklî vennefsî. “ Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halk etti.” (Hadîs) Diğer rûhlar onun rûh-u şerifinin cüz’iyyatıdır. Onun için (s.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l Ervah” dahi derler. Bu rûh / sûret-i akl-ı küldür ki “ Âdem-i hakki”dir.

“Vücûd” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin dıl’-ı eyserinden “kaburga kemiği” hasıl oldu. Ve bu meydana çıkan muhtelif zuhurlar ve çeşitli sûretlerin doğuşları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivacından hasıl oldu. Nitekim Hakk Teâlâ Hazretleri Kûr’ân-ı Keriym Nisâ sûresi (4/1) şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ

نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا

كَثِيرًا وَنِسَاءَ

“Ya eyyühennâsütteku rabbüküm ellezi halâkaküm min nefsin vahidetin ve halâka minhe zevcehe ve besse minhüma ricalen ve nisâen.” Meâlen: (4/1) “ Ey insânlar!. O Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefsten yaratmıştır ve ondan da eşini yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.” Ve bu (taayyünat) “meydana çıkma” içinde pek çok “fâile ve münfaile” (etken ve edilgen) zuhura geldi. Ve fâile “etken” sûretler “rical” er, ve münfaile “edilgen” sûretler “nisâ” kadın’dır.

Ve insân fertlerinin sûretteki fâilesi olan “rical” er ve sûret-i münfailesi olan “nisâ” kadın her yönden kemalde ve en güzel kıvamda zahir oldu. İnsân fertlerinin ebeveyni Âdem-i hakiki olan “akl-ı kül” ile, Havvâ-yı hakiki olan “nefs-i kül” dür. Bunlar cennet-i zâtta, yani mertebe-i Ulûhiyyet’te mestûr “örtülü” idiler.

Kûr’ân ki cemi’-i esmâ ve sıfata câmi’ olan zâttır ve bu taayyünât ki, zât-ı Ulûhiyyet'in varlığında hayâlât ve rû’yâdan ibarettir; bu keserat “çokluk” taayyünât-ı
hayaliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan uzaktır. İşte bu şecere “ağaç” Kûr’ân’da zikredilen mel’ûn ve matrûd “uzaklaştırılan” şecere “ağaç”tır.

Akl-ı kül ile nefs-i kül bu çekirdeğe yaklaşmadıkçaاهْبِطُوا “ihbitû” (ininiz) Bakara, (2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, sûret ve taayyünâta nüzül “inmediler”. Ve onların bu uzaklaştırılan ağaca yaklaşmaları iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle galebesi ile vâki oldu ki, bu âlemi kesâfette onların zürriyyâtı olan Âdem fertleri de her an (hayâli çokluğa) ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftun “fitne” olmuşlardır.

Hakk Teâlâ Hazretleri bu hakikate işaretle Kûr’ân-ı Keriym İsrâ Sûresi (17/60) ÂYetinde şöyle buyurmuştur.

وَإِذْ قُلْنَا لَكَ إِنَّ رَبِّكَ أَحَاطَ بِالنَّاسِ وَمَا

جَعَلْنَا الرُّؤْيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ

جَرَةِ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْآنِ وَنُخَوِّفُهُمْ فَمَا يَزِيدُهُمْ إِلَّا

طُغْيَانًا كَبِيرًا

Ve iz kulnâ leke inne rabbeke ehate binnâsi ve mâ cealnârrû’yalleti eraynâke illâ fitneten linnâsi veşşeceratel’melûnete filkûr’âni venühavvifühüm femâ yezîdühüm illâ tugyanen.

Meâlen (17/60) Ve sana demişti ki: “Senin Rabbin şüphesiz bütün insânları kuşatmıştır ve sana göstermiş olduğumuz görüntüleri “rû’ya” ve Kûr’ân’daki lânet edilmiş olan ağacı da insânları ancak bir imtihan için meydana getirdik ve onları korkutuyoruz. Halbuki onlara pek büyük bir taşkınlıktan başka bir şey arttırmış olmuyor.” Yani: “Ey habib-i zişanım! Şu vakti hatırla ki; hani biz sana demiştik; muhakkak senin Rabb’ın nâsı (insânları) zât-ı ulûhiyyeti ile kuşatmıştır; yani onların kendilerine göre hakiki vücûdları yoktur; belki cümlesi esmâların gölgelerinden ibarettir. Ve gölge ise hayaldir. Bizim sana görterdiğimiz rû’ya ve Kûr’ân da olan (mel’ûn) ağaç insanlara fitnedir. Yani sana gösterdiğimiz bu çokluk olarak zuhura çıkma, rû’ya dır. Nitekim sen de bu hakikati anladın da:

الدنيا كحلم الناعم ve الناس نيام فاذا ماتوا انتبهوا

Buyurdun: Eddünya kehellümennaime, ve; ennâsü neyamü feiza matû entebehüve Yani: Dünya uykuda uyumaya benzer. Ve; insânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar. أَرَيْنَاكَ (İsrâ, 17/60) daki ( ك ) “kef” “ereynâke” (sana göstermiş olduğumuz) daki hitap bütün hakikatlere ve nispetlere câmi olan taayyün-ü Muhammediyye’ dir. Bu rû’yet (görüş) keyfiyyeti “gören ve görülen” ister; bunlar ise kesret (çokluk)tur ve bu keserat (çokluk) zâtta hasıl olan Şecere-i mel’ûnedir. وَنُخَوِّفُهُمْ (İsrâ, 17/60) “Biz oları, yani vücûdları rûh ile nefisten meydana gelen insânların her birine (Bakara, 2/35) وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ(Velâ tekraba hezihişşecerate) “Şu ağaca yaklaşmayın.” hitabıyla her an hatırlatarak ikaz ederiz.   (İsrâ 17/60) (fema yezidühüm illâ tugyanan kebiran) “Onlara pek büyük bir taşkınlıktan başka bir şey artırmış olmuyor.” Halbuki bu korku yüzleşmesinde onların nefisleri vehmin azdırması ile rûhlarını kendilerine meyil ederek o şecere-i mel’ûnenin meyvesi olan tabiat zulmetine el uzatırlar. Böylece onların azgınlıkları büyük olur, yani vahdet vechi “yüzünden”kapanmaları ve perdelenmeleri artar.

Şimdi; ey bu hikmet ve hakikatleri anlamak isteyen kimse! Kûr’ân-ı Keriym mâzideki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim her günkü hallerimizden bahsetmektedir. Biz ise bu vak’ayı maziye döndürmek ile halimizden gaflet etmekteyiz.

*

* *

Bu hakikatleri anlamaya gerçekten çok ihtiyacımız vardır. 

 Yukarıda özetle bahsedilen bu gerçek hakikatleri bırakanlara ve bizlere ulaşmasını sağlayanlara şükran borçluyuz. Bizler de arkamızdan bir şeyler bırakabilirsek ne mutlu bizlere diyerek yolumuza devam edelim.

Daha evvelce de bahsedildiği gibi, bu âlemlerdeki yaşam genel ve özel olarak ikiye ayrılmaktadır. Genel olanı toplu bakış, özel olanı ise ferdi bakıştır. İrfâniyyet genelden özele - özelden genele geçişi idrâk ve her ikisini bir arada yaşayabilmektir.

İşte bizlere gerçekten lâzım olan bu iki yönlü yaşam idrâkidir ki; “cüz’de kül’ü” “kül de cüz’ü” yani (parçada bütünü ve bütünde parçayı) idrak etmektir. Çünkü cüz külden ve kül de cüz’den ayrı değildir.

İnsân ismi ile ifade edilen vücûd heykelleri bir bütün olduğu halde, cüzleri yani sayılamayacak kadar çok parçaları-hücreleri vardır. Her bir parça-hücre kendi bünyesi içerisinde ayrı bir âlem olduğu halde külden de; yani, vücûd heykellerinden de ayrı bir varlığa sahip değildir. Böylece vücûd heykellerini bu iki özelliği ile tanıyıp öylece değerlendirmek gerekmektedir.

Bu âlemler dahi a’maiyyet’te -a’dem’ de- yoklukla gizli iken Ahadiyyet’ine tenezzül ederek Zât-ı mutlağın kendi dileği ile aynı zamanda Hakikat-i İnsâniyye olan mertebe-i Vâhidiyyet’ine oradan Ulûhiyyet’ine oradan Rahmâniyyet’ine oradan Rububiyyet’ine ve oradan da Melikiyyet’ine tenezzülü ile bütün isim ve sıfatlarının özelliklerini ve mânâlarını Hz. Şehâdet’te birey varlıklar olarak zuhura getirip faaliyet sahasına yaydı ve zıt isimlerinin faaliyetleri ile de hayat her mertebesi itibariyle yaşanmaya başlanmış oldu. (Bu hususta daha geniş bilgi Vâh’y ve Cebrâil isimli kitabımız da vardır, tekrar etmedik.) Zât-ı Mutlak isim ve sıfatları ile bu âlemler de bütünüyle faaliyete geçtikten sonra bütün bunları idrâk ederek seyr ve müşahede edecek bir zuhuru ortaya çıkarmaya sıra gelmişti, eğer “Bir değer bilinmez ise o değer yok hükmündedir.” Var olan bu varlıkların gerçekten var olunmuşluk, hükmüyle değerlendirilebilmeleri lâzım gelmekteydi.

İşte bu değerlendirmeyi yapacak zuhurun “a’dem”den - izâfi yokluktan, varlığa çıkması gerekiyor idi ki o da Âdem ismi ile ifade edilen ve haber verilen ilâhi zuhur mahalli idi.

Bu husus kendisi hakkında, Kûr’ân-ı Keriym’de müstakil bir Sûre indirilen ve ismi İnsân Sûresi olan (76/1) Âyetinde ifade edilen, mânâ ile ilk def’a beyan edilip haber verilmiştir. Sûre no=su (76) dır. (7+6=13) tür, ve (1) inci Âyettir. Ne büyük bir uyum ve gerçektir ki; İnsân (Sûret-i) bir (İlâhi Sûre) ile (13) hakikati üzere ve (1) büyük Âyet “işaret” ile ifade edilmiştir. (Bu hususta daha fazla mâlûmat, 13 ve İlâhi hakikatler bölümünde gelecektir.) İşte ilk def’a İnsân ismi ile ifade edilen bu İlâhi zuhur mahallinin de (2) ayrı özelliği vardır:

Birincisi: Bütün âlemleri bünyesinde toplayan Vâhidiyyet mertebesinin aldığı isim “İnsân-ı kâmil” mertebesi, diğer ifadeyle de “Hakikat-i Muhammediyye”dir.

İkincisi: ise birey olarak varlığını sürdüren “Hazret-i Muhammed” ilk zuhur mahallinin ismi Âdem’dir. Sırasıyla gelen bütün Nebi ve Rasûl’ lerin her birerleri kendi mertebeleri itibariyle almış oldukları isimleri “Hakikat-i Muhammediyye”nin o mertebedeki isimleridir. En büyük ismi ise, “ism-i A’zam” âlem-i Şehadet’te “Hazret-i Muhammed” dir.

Ayrıca aslı Âdem olan ve ne kadar (erkek) ismi varsa o kadar değişik isim alan ve ne kadar “Havvâ” (hanım) ismi varsa o kadar değişik isim alabilen zuhurlardır.

Ne var âlem’ de o var Âdem’ de hükmüyle; “küll-i İnsân-ı Kâmil” de ne varsa “cüz-i İnsân” da da o vardır. Aralarındaki fark ise istidat ve kabiliyetlerinin zuhurları kadar olmalarıdır. Bir tane buğdayı tanıyanın harmanı tanıması zor değildir.

İşte bizler de bu hakikatleri kimliğimizde idrâk ettiğimizde gerçeğimiz olan “Hakikat-i İnsâniyye”mize ulaşmamız zor olmayacaktır; çünkü varlığımızda hepsi bütün mertebeleri ile mevcuttur; ancak “a’dem” de (bâtında)dır, Âdemlik’e (zâhire) çıkması çalışmamıza ve gayretimize bağlıdır.

Kim ki; bu hakikatleri kendi bünyesinde kuvveden fiile çıkarabildi o kendi hakikatine yani, Hakk’ın hakikatine ulaştı. Kim ki; gaflette kaldı bunlardan habersiz yaşadı, ebedi ayrılığa düşmüş oldu demektir. Çünkü, “Nefsini bilen Rabb’ını bilir.” denmiştir. Rabb’ı bilme nefsini bilmeye bağlıdır. Çünkü, kişilik nefs’leri de Rabb’a bağlıdır ve kendisinin aslıdır. Bunun tersi ise, nefs’ini tanımamak; Rabb’ını tanımamaktır.

Bize düşen cüz de mevcud olan külle ulaşabilmektir. İşte kemâlât külliyyet ve cüz’ iyyet mertebelerini birlikte muhafaza ederek ikisini de kendi bünyesinde tevhid ede- rek-birleştirerek yaşamaktır ki; gerçek kemâlât budur.

Bu kemâlâtın zuhur ismi ise (Kâmil İnsân)dır. Bütün âlemlerin aldığı isim ise (İnsân-ı Kâmil)dir. Bu hakikati idrak eden mahallin ismi (Kâmil İnsân)dır ki; bütün bu âlemlerden gaye (Kâmil İnsân)ı yetiştirmektir. Bütün kâinat onun hizmetinde ve onu yetiştirmek için seferber olmuştur. (Tekrar başa dönerek yolumuza devam edelim.) T.B. 

 1) Âdem’in hilkatinin birinci aşaması.

Kûr’ân-ı Keriym; İnsân Sûresi (76/1) Âyetin de belirtilen:

ههَلْ أَتَى عَلَى الإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن

شَيْئًا مَذْكُورًا

(Hel eta alel insâni hiynün mineddehri lem yekün şey en mezkûran) Meâlen: (76/1)“İnsânoğlu var edilip bahse değer bir şey olana kadar şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir?”

“İnsân üzerinden bir zaman geçmedi mi ki; o zaman İnsân mezkûr (anılan bir şey) değildi.” Ezelde; ilm-i İlâhi’de ilk programı yapılan “Hakikat-i Muhammedi”dir. Bu hakikatin bizim âlemimizde nokta zuhur mahalli “Hazret-i Muhammed”dir.

Onun da ilk zuhur ismi “Âdem”: Lâkabı, “Halife”dir.

Bu yüzden Hazret-i Muhammed (s.a.v.) “Biz son gelen ilkleriz.” diye bildirmişlerdir.

İlm-i Ezeli’de “Zât-ı mutlak” gizli hazine’ de, “bilinmez” iken, bilinmekliğini arzu etti ve düşünce yeteneği olacak bir zuhurun programını yaptı, sonra onun hayatını sürdürebilmesi için ihtiyaçlarını giderecek bir âlemi de zuhura getirdi.

Bütün mertebeleri ile bu âlemler vücûd buldu; fakat henüz bu âlemlerin varlığını idrâk ve şuur edecek bir mahal yok idi. Hal böyle olunca bu âlemlerin varlığı veya yokluğu müsâvi idi.

İşte zaman gelmiş, bu şuurlu ve idrâk sahibi olacak mahallin zuhura gelmesi için her şey hazırlanmış idi.

 Daha evvelce gizli hazineden zuhur eden bu âlemler idi. Bu sefer bütün bunları idrak edip değerlendirebilecek bir mahâl olan “Halife insân” zuhur edecek ve böylece ezelde düzenlenen program son şeklini alarak tamamlanmış olacaktı. Nihayet vakit geldi, şartlar oluştu, emir çıktı, bu görev “Rahmân”a verildi, O da görevini en güzel bir şekilde tahakkuk ettirmeye başladı.

------------------- 

 2) Âdem’in hilkatinin ikinci aşaması.

 Bu hadise; Kûr’ân-ı Keriym; Rahmân Sûresi (55/1-4) Âyetlerinde bildirildi:

الرَّحْمَنِ

(Er rahmânü)

1- “Er Rahmân”

عَلَّمَ الْقُرْآنَ

(Allemel Kûr’âne)

2- “Kûr’ân-ı allem/talim etti.”

 

(Halâkal İnsâne)

3- “İnsân’ı halk etti.”

 

(Allemehulbeyane)

4- “Ona beyanı(maksadını anlatmayı) öğretti.”

 (Bu hususta daha fazla bilgi “09- ERRahmân” isimli kitabımızda mevcuttur. O’radan bir bölümünü aktaralım-S) 

“Kur’an, Cemî esma ve sıfata cami olan zattır. Şu taayyünat ki, Zat-ı Ulühiyetin varlığında hayalat ve rü’yadan ibarettir.” *(2)

-----------------

*(2) A. Avni Konuk Fusüsu’l Hikem şerhi “Kur’an” dediğimiz zaman;

Kelam-ı Kadîm Cenab-ı Hakk’ın kelamını, kıraat edilen (okunan) kitabını anlıyoruz. Bu ifade geneldir. 

Öz ifadesi ise yukarıda belirtilen “cemi esma ve sıfata cami olan zattır” ifadesiyle belirtilen hakikati çok iyi düşünmemiz gerekmektedir.

“Şu taayyünat ki (yani bu varlıklar ki), Zat-ı Uluhiyetin varlığında hayal ve rü’yadan ibarettir.” Gerçekten gördüğümüz bütün bu varlıklar, “İlahi Zat”ın varlığında hayal ve rü’yadır; ve bizim yaşadığımız şu hayat da, hakikaten rü’ya hayatıdır.

Hz. Rasülüllah bir başka hadis-i şeriflerinde: 

“ennasu neyamu feiza mate entebihe” buyurmuş-lardır. 

Yani “insanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklardır” diye ifade edilmiştir.

Yalnız buradaki ölüm, zannettiğimiz gibi fiziksel ölüm değildir. 

Fiziksel ölümle ölmek, yani zaruri ölümle ölmek, bir başka hayal alemine yani “hayali kabire” geçmektir.

Burada bahsedilen ölüm, “ölüm-ü ihtiyari”dir. Kişi ne zaman ki kendi nefsinden isteyerek ölecek ve kendi varlığının hakikatini idrak edecek ki, ancak o zaman rü’yadan uyanmış olabilecektir. 

İşte bu dünyada rü’yadan uyanıp gerçek aleme geçebilen çok az kimse vardır.

Her birerlerimiz rü’ya aleminde, bir başka ifade ile, hayal aleminde yaşamaktayız. 

İnşeallah Cenab-ı Hak gözümüzün kalın perdesini vaktiyle açar da, kabre girmeden evvel gerçek aleme girebiliriz.

Zaman zaman sizlere Abdülkerim Ciyli’nin “İnsan-ı Kamil”inden ve Muhyiddin Arabi’nin “Füsüs’ül Hikem”inden “Rahman”la ilgili bazı bölümleri de aktarmaya çalışacağım.

(55/1) حمنَالرEr-rahman Cenab-ı Hakk’ın bu süre-i şerifeye “Rahman” ismiyle başlaması çok büyük ifadeler taşımaktadır. 

“Rahman”ın ne oldugunu bilemedikten sonra bu sürenin özünü ve hakikatlerin! anlamamız mümkün olamıyacaktır.

Her surenin “şeriat”, “tarikat”, “hakikat”, “marifet”, mertebelerinden izah ve yaşantıları vardır. 

Bu süre-i şerifin de yeri geldikçe bu mertebelerden izahına çalışacağız. 

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet 

حْمَنُ فَسْئَلْ بِهِ خَبِيرًاعالر

errahmanü fes’el bihî habiyren (25/59)“Rahman’ı haberi olan birisinden sor”

حمنَالر“Rahman”ı harfleri itibariyle incelediği-mizde, ( ) “rı/ra” Rahmaniyet () “ha” hayat () “mim” “Hakikat-i Muhammedi” 

 ( ) “nun” “kudret nuru”, olduğunu anlamamız zor olmayacaktır. 

Rahman; “Nefes-i Rahman”ı hayata çevirip, “Hakikat-i Muhammediyye”yi kudret nuru ile ortaya çıkarıp faaliyete geçirmesidir.

حمنَالر “Rahman” Ebced hesabı ile incelediğimizde ortaya çıkan sayı 19 olmaktadır. Şöyleki;

( ) “rı/ra” 200 

() “ha” 8 

() “mim” 40 

( ) “nun” 50 = 298 (2+9+8=19) Görüldüğü gibi ortaya “Kur’an-ı Kerim”in şifresi olan 19 sayıs çıkmaktadır.

Bunun ifadesi ise, 18 bin alemi bünyesinde toplayan “İnsan-ı Kamil”dir. Kendisine Kur’an nazil olan, yani Zatî tecelliye mazhar olan “Hazret-i İnsan”dır.

Cenab-ı Hakk “A’ma”da iken, yani kendi varlığında, kendi kendinde iken, bu varlıklar daha henüz meydana gelmemiş iken; 

bilinmekliğini istediğinden, bir tecelli ederek “Ahadiyyet” mertebesine tenezzül ettiğinde iki vasfı ortaya çıkıyor. 

Bunun bir yönü benliğini yani “ene”sini, bir yönü de Hüviyetini yani kimliğini oluşturmuştur. 

Buradan da “Vahidiyyet”e tenezzül ederek; 

“sıfat-ı subutiyye”yi yani 7 sıfatını 

- Hayat, 

- İlim, 

- İrade, 

- Kudret, 

- Kelam, 

- Semi, 

- Basar 

ve 8’incisi “mükevvenat”ı, yani bu alemleri meydana getirmiş olmaktadır. 

İşte “Vahidiyyet”te “sıfat-ı subutiye”nin ve diğer “zati sıfat”larının ortaya çıkmasıyla “Rahmaniyyet” mertebesi meydana gelmiş olmaktadır.

Rahmaniyette, bütün varlıklar (daha henüz varlık sahnesine çıkmamış olarak) kendi bilimsel ve birimsel varlıklarını bulmaktadırlar. T.B.

----------------------

Bu mertebe, “isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir” *(3) diyen zat ne kadar güzel ifade etmiştir. 

Yani Cenab-ı Hakk’ın 99 esması ve sıfatlarıyla birlikte, bunların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir.

-----------------------

*(3) Abdül Kerim Ciyli Kur’anı Keriym Kamer Suresi 54. sure 50. ayette 

وَاحِدَةٌ كَلَمْحِ بِالْبَصَرَِ٥٠ وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا

ve ma emrüna illa vahıdetün kelemhın bil basarı (54/50)“Bizim emrimiz bir göz kırpması kadar anidir,” İzahen: Bizim emrimiz olmaz. İlla bir emrimiz olur, yani “Vahidiyyet” mertebesinden (birlik mertebesinden) bir emrimiz olur ve o göz açıp kapayıncaya kadardır. 

Bir başka ifade ile bu oluşuma “Tecelli-i Vahid” denilmektedir.

Her ne kadar “Vahidiyyet” mertebesinden olan bu emir göz açıp kapayıncaya kadar diye ifade ediliyorsa da, bu izah sadece zahir ifadesiyle anlaşılacağı gibi değildir. Faaliyet sahasında bu emirler zamana yayılır. 

Küçük bir misal verelim, bir tiyatro veya oyun sahnesinde perdenin açılmasıyla gösteri başlar. Her oyunun kendine göre olan süresi bitince perde iner. Bu oluşum bir göz açıp kapatıncaya kadardır.

Adem (a.s.) ile başlayıp açılan, kıyamete kadar sürecek olan insanlık oyununun perdesi son gününde kapandığında, bu oluşum da bir göz açıp kapanıncaya kadar geçen süre olacaktır. 

Ef’al mertebesinde zuhura gelen fiiller bizlere göre oldukça uzun olan sürelerdir.

Hadis-i Şerifte: 

“etteenni minerrahmani” yani “teenni (acele ftmeden, ihtiyatlı, akıllı) Rahman’dandır.” 

“el aceleti mineşşeytani” 

“acelecilik şeytandandır.” Yüce Allah’ın ilk rahmeti o dur, ki Onunla bütün aleme Rahmet tecellisiyle, onları kendi özünden halk etti. 

Yani bu alemde ne kadar varlık varsa, Cenab-ı Hak bunların hepsini kendi özünden halk etti. Dolayısıyla hepsine Rahmaniyetinden bir varlık verdi. 

Netice itibariyle bu varlıkta Hak’tan gayrı bir varlık yoktur ve olması da mümkün değildir.

“Zat-ı Ulûhiyyet” kemalatını şuhud zevki ile bilmeye muhabbet ettiğinde, muhiyt olduğu sonsuz fezaya zuhur arzusunun ateşiyle “Nefes-i Rahmani”sini gönderdi. 

Bu nefes neticesinde sonsuz fezada yani kendi latif vücüdunda öbek öbek açığa çıkan “Nefes-i Rahmani” sonsuz alemlerin hülasasıdır. 

Nefis ise, onların birimselliğidir. 

Ve nefesin şiddetinden hareket hasıl oldu.

İlim ehli bu nefese “sehab-ı muzi” yani “parlak bulut” tabir ederler. 

Bu bulut, zatın kendi zatında, yine kendi zatına kendi zatıyla vaki olan bir tecellidir ve “nefes-i Rahmani” zatın aynıdır.

Ebul Hasan Gari Hz. buyuruyor ki: 

(Tenzih ederim şu yüce zat-ı alâyı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes-i Rahmani ile vasf etti.) Malum olsun ki, fezada nefh edilmiş olan “Nefes-i Rahmani” Ulühiyyetin zahiri olan tabiat üzerine vaki olur. Hem o “Nefes-i Rahmaniye”de zahir oldu. 

Esma-i îlahiyye “Nefes-i Rahmaniyye” ile zuhura çıkmazdan evvel batındaydı, yani habs idiler. 

Bu alemler var olmazdan evvel gizli hazinede habs idiler. Yani kendi varlığında gizli habs hükmündeydiler İşte “nefes-i Rahmani” yayıldığı zaman bütün varlıklar varoluş gayelerini meydana çıkarmak için faaliyetlerine başladılar ve kendilerine lazım olan istihkaklarını talep ettiler. 

Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri ve istihkaklarını almaları için nefesini nefh etti. 

Böylece her varlık kendi aleminde varlıklarını ispat ettiler. 

“Nefes-i İlahi”nin marifetini murad eden kimse alemi bilsin. Zira nefsini bilen kimse, alemde zahir olan Rabb’ını bilir.

Kur’anı Keriym Mü’’minün Suresi 23. sure 14. ayette 

فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

“fetebarekellahu ahsenül halikıyne”

(23/14) “En güzeli halk eden Allah ne mübarektir.” Bu alemleri bu mülkü böylece en güzel şekilde zuhura getiren Allah (c.c) ne güzeldir.

Ey salik, Hak yolunda “Makam-ı Cem-ül Cem”e gelip, cümle “Esma-i İlahiye”nin eser ve ahkamı senden zahir olduğu vakit; 

sen, hakikatinle Hak ol.

suret ve zahirinle de halk ol.

Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkamı sende toplanmış olmakla, sen sureti İlahiye üzere bulunman ile bütün halka Rahman olursun. Zira “İnsan-ı Kamil” zahiri ve batını ile halka rahmettir.

S.A.V Efendimiz hakkında, Kur’anı Keriym Enbiya Suresi 21. sure 107. ayette 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

“vema erselnake illa rahmeten lil alemiyne” 

(21/107) “Biz seni ancak alemlere rahmet olasın diye gönderdik” buyuruldu.

 ve “İnsan-ı Kamil” Hakk ile halkı camidir. 

Ve halkıyyetiyle cemî a’yan ve ekvana, yani bütün alemlere “Rahman”dır.

“İnsan-ı Kamil” Hakk’la halkı birlemiştir. Yani suret ile manayı, halk ile Hakk’ı birlemiştir. 

Aslında bunlar ayrı şeyler de değildir. Ancak genelde hayal aleminde yaşadığımızdan; hayal ise varı, yok; yoku, var gösterdiğinden gerçeğin tersini görmekteyiz. 

İşte biz tek alem olan bu varlığa, hayali gözle baktığımızdan “Hakk” ve “halk” diye ikiye ayırıyoruz.

İnsan-ı Kamil bu hayal mertebesinden geçipte hakikat mertebesine ulaştığından, Hakk ile halkın ayrı şeyler olmadığını müşahede ettiğinden, tek görüşe ulaşıp gerçek tevhid ehli olmuştur.

Rahmaniyyet mertebesine verilen zahiri isim “Rahman”dır. 

Bu mertebede “Rahman” ismi ile bir özellik almasının sebebi, “Hakk”a ve “halk”a bağlanan bütün mertebeleri rahmet kapsamına almasıdır. 

Hakk’a bağlanan mertebelerdeki zuhuru ile halka nispet edilen mertebelerde zuhur etmiş olur. Böylece “Rahman” bütün mevcudata şamil olan bir rahmet olur.

Rahmaniyetin bu kısa izahından sonra süre-i şerifedeki yolumuza devam edelim.

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 1-4 ayetleri

م الْقُرْآنِعحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىَٰالرُّ ﴿١﴾

مَّهُ الْبَيَانِعخَلَقَ الْإِنْسَانَ عَلَ 

 “er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3) allemehül be­yane (4) 

“Rahman olan Allah Kur’an’ı öğretti. İnsan-ı halketti, ona konuşmayı öğretti.

 Süre-i şerifedeki ifadelerin daha iyi anlaşılabilmesi için muteber tefsirlerin bir çoğunun mevzu ile ilgili bölümlerini buraya dahil etmeyi düşünmüştük, ancak kitabımızın hacmi buna müsait olmadığından Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın on ciltlik Kur’an Dili tefsirinden mevzu ile ilgili yerleri yeri geldikçe konu edeceğiz. Böylece mevzuumuzu daha iyi anlamak mümkün olacaktır. Allah’tan (c.c) en çok ihtiyacımız olan akıl ve gönül açıklığı vermesin! niyaz ederiz.

 حمنَالرُّ ﴿١﴾

(55/1) “errahmanü 

Bu ayet hakkında Elmalı Hamdi Yazır şöyle izahat veriyor: 

[Rahmet ve sonsuz ihsanı kaynaşıp duran ve ondan dolayı bir ismi de Rahman olan Allah-u Tealadır. Arab dil bilgisi kurallarına dayanarak irab yönünden “müpteda” (kendinden sonra gelende haberi görünen) dır.] Bu ayetin müstakil bir ayet olduğuna bakarak, takdir edilen müptedanın haberi olarak şöyle bir mana ortaya çıkar: 

Allah Rahmandır veya “Hüverrahmanu” (O Muktedir, Melik, Rahman’dır.) 

َمَ الْقُرْآنَععَلَىٰ ﴿٢﴾

allemel kur’ane (55/2) “Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesiyle genel manada ve herkesin anlıyabileceği şekilde bir izah tarzı ile anlatılmak istenmiştir. Bu ayeti kerimenin zahiri ifadesidir. 

Batını ifadesi ise çok daha başka, çok daha engindir. Kısaca anlamaya çalışalım.

“Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesine karşılık, gerçekte ise, “Kur’an Rahmana öğretti,” şekliyledir. 

Çünkü “Kur’an”, zattır; daha evvelcede belirtildiği gibi, Kur’an, “cemi esma” ve “sıfatı cami” olan zattır. 

İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirinde de geçtiği gibi, “O (yaratılmış) var edilmiş değildir.” Dolayısıyla Rahman Kur’ana bir şey öğretemez, ancak Kur’an öğretti. 

Yani esasen “Rahman, Kur’anı talim etti.” Kur’an, “Rahman”a Rahmaniyetini talim ettirdi, öğretti. 

Çünkü Rahnmaniyet mertebesi zuhura gelmezden evvel “Kur’an”, yani sadece “Zat-ı İlahi” mevcuttu. 

 “Kur’an”, zattır; 

 “Furkan”, sıfattır (farklılık alemidir). 

Kur’an “Zat-ı İlahi” olduğundan dolayı 

- “Rahman”ı kendi varlığından meydana getirdi 

- ve “Rahman”a kendi hakikatlerini öğretti; 

 - bütün alemi “Rahman” sureti üzere halk etti. 

Rahman “Zat-ı İlahi” olan Kur’an’ı talim etti, öğrendi ve Rahman almış olduğu bu özellikle insanı halk etti..

Bu ayet hakkında, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle izahat veriyor:

(“Allah rahmandır. Rahmetiyle, O Rahman Kur’anı öğretti” Elmalılı burada Arapça gramer kaidelerine göre bazı izahatlar verdikten sonra “Kur’an’ın öğretimi” manasına gelince ayette “alleme” fiilinin yer alması, Kur’an’a izafe etmektedir. 

Bu, Kur’an’ın yalnız lafızlarının değil manasının da çok üstün bir tarz ifade ettiğini göstermektedir.) İbn-i Cerir ve Hatim’in, İbn-i Mes’ud’dan yaptıkları rivayete göre;

(Kur’an’da her şeye dair ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmiş ise de, bizim ilmimiz onun tamamını kavrayacak durumda değildir.) Ama İbni Abbas (r.a) da demiştir ki:

(Devenin ipi kaybolsa her halde onu Allah’ın kitabında bulurdum,) Mûrsî de şöyle der:

(Kur’an evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerini içine almaktadır.) Bu ayet hakkında. İsmail Hakkı Bursevi de “Rühu’l Beyan” tefsirinde şöyle açıklama yapıyor: 

(Kur’an’da bütün semavi kitapların gerçekleri ve hükümleri vardır. Kur’an’ı üğretmesi Allah’ın geniş rahmetinin alametlerinden olduğu için, önce bu nimeti zikretti ve şöyle buyurdu: Rahman olan Allah, Cebrail vasıtasıyla Muhammed (S.A.V)’e, Muhammed (S.A.V) vasıtasıyla da ümmetinin geri kalanlarına Kur’an-ı öğretti.)

“Fethu’r Rahman” adlı eserde şöyle dendi: 

(Kur’an-ı Kerim’in mahluk olmadığına dair delillerden birisi de şudur ki; Cenab-ı Hakk onu yüce kitabın elli dört yerinde zikretmiştir. Fakat bu yerlerin hiç birinde yaratma veya yaratmaya işaret eden hiçbirşey söylenmemiştir. İnsanı ise on sekiz yerde zikretmiştir ve bunların hepsi onun yaratıldığına işaret etmektedir. Bu sürede de insan ve Kur’an yan yana getirilmiştir.” ) (Ebus Suud) Yukarıda temas edilen mevzu üzerinde çok durulması lazım gelmektedir. Ancak bizler tefekkür yeteneğimizin azlığından bu tür konuları ilgi dışı bırakmaktayız. Dinimizin sadece fiillerle ilgili kısımlarını ve onları da şartlanmış birer iş şeklinde, robotlaşmış olarak tatbik etmeğe çalışmaktayız. Bu izah ve ifadelerin biraz daha açılması lazım gelmektedir.

Kur’an, “Zat”tır. Zat ise, mana ve sürete camidir. 

Hal böyle olunca Kur’an’ın cildi, kağıdı, mürekkebi, zahiri mahluk; batını ise Haliktır, İnsanın da dışı (eti, kemiği, saçı, elbisesi) mahluktur. 

“Yaratılmış” (var edilmiş) hükmü bu yönündendir. 

Batını (hakikati) yönünden ise mahluk değildir. 

Hadisi şerifte; 

“insan ve Kur’an bir batında doğan ikiz kardeştir” buyuruldu. 

Kendimizi çok iyi tanımamız gerekmektedir. Yaratma kelimesinin hakikatini de çok iyi anlamamız gerekmektedir. Bundan sonraki ayette inşeallah bunlara daha geniş manada temas ederiz.

 َخَلَقَ الْإِنْسَانَ 

haleka’l insane (55/3) insanı halketti, “İnsanı yarattı (halk etti)” Bu ayetin gerçek manasını idrak edebilmek için evvela Halak kelimesinin hakikatini anlamamız gerekmektedir. 

Kur’anda “halak”, “ceal”, “fatır”, “icad” gibi kelimeler vardır. Tefsirlerde genel olarak bunlara (yaratma, yaratık, yaratılmışlık, yaratılanlar) gibi mana verilmektedir. 

Şeriat ve tarikat mertebelerinde doğru ve geçerli olmakla birlikte, hakikat ve marifet mertebelerinde geçerli değildir. 

O mertebelerdeki ifadeleri zuhur ve tecellidir. 

Arifler “Kamus-u Aşk”tan (büyük aşk lügati) “yaratma” kelimesini çıkarmışlardır. Çünkü yaratma, ikiliği zorunlu kılmaktadır, ki bu, gerçek tevhide aykırıdır.

Şeriat ve tarikat mertebelerinde “Tenzih” anlayışı geçerli olduğundan; bu anlayışta Allah (c.c) zaman ve mekan ötesinde kabul edildiğinden, ikilik oluşmaktadır; ikilikte ise, kolay bir anlayış içinde, yaratan ve yaratılan vardır.

Hakikat ve marifet mertebelerinde gerçek tevhid anlayışı olduğundan, tevhid de ise ikiliğe yer olmadığından, yaratma olamaz, ancak zuhur olabilir. 

Cenab-ı Hak, “Hak” () esmasına “Hay” () ismi ile tecelli ettiğinde ona bir () “lam” ve Ha’nın üstüne de bir benlik noktası ilave edince “Halk” () oldu. خَلْقٌ

Böylece alemler “gizli hazine”den zuhur etti. 

“Hak” ismi ile batın, “halk” ismi ile zahir oldu. 

Bu alemlerin bir ismi de Bu oluşum şeriat ve tarikat mertebelerinde yaratma, hakikat ve marifet mertebelerinde zuhur ve tecelli kelimeleriyle ifade edildi. 

Asılda ne ile ifade edilirse edilsin ancak “illa Allah”tır.

 “İnsan-ı Kamil”dir. 

Görülen varlığın hepsi de “ayet”tir. 

Birimsel insan ise “büyük ayet”tir.

Hele hele o bireysel insan kendini tanıyıp bilmişse, “Zat tecellisi”nin zuhur mahalli olmuştur. 

Cenab-ı Hak, alemlerde “esma” ve “sıfat”larıyla zuhur etmekte;

insanda ise “Zat”ıyla zuhur etmektedir, İnsanda “Zat tecellisi” olduğundan “ne var alemde o var Adem’de”“ denmiştir. 

Hadis-i kudside ifade edildiği gibi;

“halakal Ademe ala süretihi”

 “Allah Adem’i kendi sureti üzere halk etti.” Yani kendinde bulunan bütün özellikleri ve güzellikleri en geniş biçimde zuhura çıkardı ve her mertebede ona mekan verdi, îşte bu vasıflarda olduğundan Halife olabildi.

Kur’anı Keriym Tin Suresi 95. sure 4. ayette 

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

lekad halakne’l insane fiy ahseni takviymin (55/4) “And olsun ki biz insanı en güzel biçimde halk ettik,” buyuruldu.

“İnsanın en güzel şekilde halk edilmesi” demek; kendinde ilahi zuhurun en geniş manada meydana çıkması demektir. 

Bu hakikati en güzel bir şekilde yaşayan ve idrak eden ariflerden biri gönlünce şöyle terennüm etmiştir:

Seni bu hüsn-ü vech ile görenler, Korktular “Allah” demeye döndüler “insan” dediler Diğer bir arif ise :

Sen ona korkma de Kur’an-ı natık. (konuşan Kur ‘an) Gönül Ka’besi’ne gir ol mutabık.

 Devreyle ol Ka’be’nin etrafını. 

Devrederler bir gün gelir şems-i zatım.

Bu konuyu bu kadarla bırakıp yolumuza devam edelim. 

İşte Kur’an “cemî esma” ve “sıfata cami” olan Zat olduğundan, 

- evvela “Rahmaniyet”ini öğretti. 

- “Rahman” da evvela “mükevvenatı”, sonra da zat tecellisinin zuhur mahalli olan “insanı”, görevi gereği meydana getirdi.. T.B.

-------------- 

Mühim not= bahsi geçen insanın halkedilişi sadece bizim arzımızda ve sadece bizim Âdemimiz olabileceğini düşünür-sek zannederim büyük hata işlemiş oluruz. Kitabımızın konusu olan “Gökyüzü insanları” nın da başlangıcını “Rahmaniyyet” bu veya daha başka şekillerde de başlatmış olabilir. Bunlardan bazılarını belirtmiştik. Sonsuz alemlerde sadece bizim Âdemimizin halkedilmiş olması her halde düşünülemez. Çünkü Hakikat-i Muhammed-i ve onun zuhur mahalli hakkında, “alemlere rahmet-21-107-“ olarak gönderildiği açık olarak bildirilmektedir. 

O halde bu rahmet gökyüzünün sonsuz sahalarında da şüphesiz zuhur edecektir. T.B. 

-------------- 

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor: 

(Bazıları da Kur’an’ın işareti ile “insan” kelimesi ile Muhammed (S.A.V) Efendimiz kasd olduğunu söylemişlerse de, hepsini içine almak üzere “insan cinsi” olması daha doğru olabilir. Kur’an’ın öğretimine konu olan “kamil insan”ın kast edilmiş olması da düşünülebilir. Yani Kur’an’ı öğretmek üzere insanı halk etti. )

مَّهُ الْبَيَانِععَلَىٰ ﴿٤﴾

allemehü’l be­yane (55/4) “Ona konuşmayı öğretti.” Cenab-ı Hak insanı halk ettikten sonra, “allemehul beyan” (beyanı öğretti.) 

- Yani bütün öğrettiklerinin “hakikat-i ilahi” olduğunu 

- ve bu kendisinde bulunan özelliklerini de bir başkasına aktarabilmeyi “beyanı” öğretti (öğretmesini öğretti). 

Mesela, hakikat açısından değerlendirildiğinde; 

1 - Cenab-ı Hak “A’maiyet” halinde kendindeki özellikleri, kendi varlığında, gizli olarak duruyorken, 

2 - “bilinmekliğini sevip” alemleri halk etmeyi murad etti. 

Bu bilinmekliğin ilk mertebesi, 

3 - “Ahadiyyet”ine tenezzül etmesiydi. 

Ahadiyyet yüce Zat’ın tecellisinden ibarettir. Burada daha henüz ne sıfat, ne isim, ne herhangi bir şey yoktur. 

Ancak “inniyyeti” ki (bu kendine dönük faaliyetleri ve kendine has özelliklerini kapsar) ve “Hüvviyyeti” ki (bu da aleme dönük faaliyet sahasının menşeidir). 

4 - Bu “Ahadiyyeti” ile tenezzül edip “Vahidiyyetini” “sıfat-ı subüti”yesini meydana getirir. 

5 - Bu “Vahidiyyet” mertebesinden de “Rahmaniyet”ine tenenezzül eder.

Nasıl ki, (teşbihte hata olmaz) karanlıkta sessiz hareketsiz duran bir insanın dışansı için tek delili solunumu ise, öylece “Rahmaniyeti” ile nefesini “Nefes-i Rahmani” kendi varlığında yayıp, bilinmekliğini başlattı.

İnsan kendi içindeki bilgisini, ilmini, amacını, san’atı’nı nasıl ki nefes ile sunuyorsa, Cenab-ı Hak da kendi “Nefes-i Rahmanî”si ile bu bilinmekliğini sağlıyor. Ama O’nun nefesi sadece manalar elbisesi olan kelimeleri değil, bütün alemleri meydana getiriyor. 

Kendi varlığında gizli olan esma ve sıfatlarını, içinde var olan bütün özünü, kendi içinden yine kendisi olan dışına “Huu” diye nefes verip bu aleme yayıyor.

Normalde nefes verildiğinde hiçbir şey görülmez, ama soğukta verilen nefes buhar olarak görülür, ki uzay yani alem soğuktur, hatta çok soğuktur (-200 derece civarındadır). 

Bu buhar bir aynaya karşı verildiğinde, şekilsiz olan buhar şekil alır, suret olarak görünür. 

İşte böylece de “Cenab-ı Hakk”ın özü olan “Nefes-i Rahmanî”, alem aynasında suretler olarak görünür. 

Ayna ne kadar pürüzsüz, temiz ve parlak ise, o kadar gerçek olarak varlığı yansıtır, aynını gösterir, îşte en mükemmel ayna da insandır.

Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Varidatı’ında: 

(Allah “a’dem” (yokluk) denilen, yokluğa bakmış ve “Kün” “ol” sözü ile emir vermiştir. O zaman yokluğun içinden Allah’ın varlığını belirleyen şekiller, zuhurlar belirmiş ve birer ayna olmuşlardır. İşte bu aynalardaki yansımayı gören göz “İnsan”dır. )*(4) Biz sohbetimize devam edelim. Bu insan bütün alemlerde zuhur etmiştir T.B.

--------------------

*(4) Seyyid Muhammed Nur Varidat şerhi. S.141

Nasıl ki insan ana rahminde meydana geliyorsa, işte bu feza dediğimiz yerde de bütün varlıklar “Rahman”dan doğup zuhura gelmektedirler. 

Besmele (BİSMİLLAHİRRAHMANÎRRAHİYM) bütün varlıkların oluşumunu anlatmaktadır. 

“Nefes-i Rahmanî” öyle bir nefes ki, “Vahidiyet” mertebesinden çıkan, sonsuz ebedi, var olan bir “nefes”tir. 

Bir nefes ki, her kokusu O’nu anlatır. 

Kur’an olan, cümle esma ve sıfatlara cami olan Zat, 

- bu “nefes”le “Rahman”a “Rahmaniyyeti”ni öğretti. 

- Rahman da bu mükevvenat içerisinde insanı meydana getirdi (halk etti) 

- ve ona beyanı öğretti. 

Bu öyle bir özellik ki; kendi özünü, kendi öğrendiği şeyleri bir başkasına öğretmeyi de öğretti, talim etti. 

“Allemehul beyan” ona beyan edildiği gibi, beyan etti. 

Beyanın aslı olan konuşma, insan’ın diğer varlıklara nazaran en belirgin üstünlüklerindendir. 

Mevlana Hazretleri Mesnevi-i Şerifesi’’nde;

“manalar harf libasına bürünerek ortaya çıkar” diye izah etmişlerdir. 

İşte insan oğlu ne yazık ki bu çok değerli özelliğini çok çok boşa harcamaktadır. Kıymetini bilenler ise, o kadar çok fayda sağlamaktadırlar.

Kur’an-ı Kerîm de ancak beyan ile anlatılabilmektedir. 

Mushaf-ı Şerife “Susan Kur’an”; (Kur’an-ı samid) İnsan’a ise, “Konuşan Kur’an” (Kur’an-ı natık) denmiştir. 

Kur’an-ı Kerîm’in ve mana aleminin beyan ile izah edilip okunması, insan için en üstün vasıflardan başlıcasıdır.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor: 

“Allah, Kur’an’ı öğretmek üzere insanı yarattı (halk etti) ve ona beyanı öğretti.” Yani kendini, vicdan ve gönlünde meydana gelen duygu ve anlayışlarını başkalarına açık bir şekilde ifade etmek, maksadı anlatmak ve anlamak demek olan “konuşma” ve “dil” nimetini belletti, ki ilmin elde edilmesi ve “Kur’an” öğretimi nimeti de bununla meydana gelir. ] Hz Adem yaratıldıktan (var edildikten) sonra kendisine eşyanın isimlerinin öğretilmesi sayesinde meleklerin bilemediklerini bildi. Onların ulaşamadıklarına ulaştı.

Peygamberlerinin nübüvvvete nail olmaları, Allah tarafından tebliğ yapabilmeleri, kitap getirmeleri, ümmetlerin onlardan istifade edebilmeleri, hep beyan ilmi sayesinde olduğu gibi Kur’an’ a ve Kur’an’ın tefsiri ve tercüme nimetine ulaşmamız ve ondan faydalanma derecemiz dahi o nimetten aldığımız hisse oranındadır. 

Ebu’s Suud der ki: 

(“Ayette ifade edilen beyanı öğretmekten murad; insanı sırf kendi beyanına gücü yeter kılmaktan ibaret değil, onunla başkasının beyanını anlamak manasını da ifade eder. Çünkü Kur’an’ı öğretmek ancak onun üzerinde dönüp dolaşır.”) Birinci aşamada, bu alemlerde ilk defa “İnsan” dan haber verildi. 

İkinci aşamada, ise yeni oluşacak bu varlığın Rahman tarafından lâtif batıni düzenlemesi yapıldı. T.B.

----------------------------

3) Âdem’in hilkatinin üçüncü aşaması.

Zât’ul emr’de tahakkuk eden bu muhteşem oluşumların nihayet faaliyete geçeceği ve geçirileceği zât’ın, zâti tecelli mahalli olan “Halife İnsân” Âdem’in zuhur vaktinin geldiği, Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/30) Âyetiyle bildirilmişti:

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ

خَلِيفَةً

(Veiz kale Rabb’üke lilmelâiketi innîy câ’ilün fiyl ardı haliyfe)

(2/30) “O vakti hatırla ki; hani Rabb’in meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife ca’l (halk) edeceğim.’ demişti.” Muhterem dostlar, bu Âyet-i Keriyme’yi mümkün olduğu kadar gerçek ifadeleri ile anlayabilmemiz için, bütün ilmî ve idrâkî yeteneklerimizi faaliyete geçirip tefekkür ufkumuzu genişletmemiz gerekecektir. Çünkü bu Âyet-i Keriyme “İnsân”olan bizlerin ilk defa bâtından zâhire doğru başlayan yolculuğumuzun ilk ve muhteşem habercisidir.

Özet yorum: Not= Bu bölüm ilgisi dolayısıyla kısmen Vâh’y ve Cebrâil (a.s.) kitabımızdan alınmıştır.

Âyet-i Keriyme’deki; bu ifade, “Rahmân”ın Rubûbiyyet mertebesinden zuhura getireceği faaliyeti izah etmektedir.

İnsânlığın ilk zuhurunu haber veren bu Âyet-i Keriyme’nin de diğerleri gibi her mertebeden izahları vardır. Biz yine mümkün olduğu kadar özet olarak, mümkün olabilen en güzel, anlaşılabilir şekilde ifade etmeye çalışacağız.

Âyet-i Keriyme’de de dikkatimizi çeken; acaba Rabb başka varlıklara değil de niçin evvelâ bu haberi Meleklere açıklamayı uygun bulmuştu?...

Çünkü Melekler faâl ve müessirdirler, yani âlemin üzerinde mutlak tesirleri vardır. Fiiller kuvvet ile meydana geleceğinden, “ef’âli ilâhiyye dahi Melâike-i Kiram ile zâhir olmaktadır.” denmiştir.

İşte bu devreye kadar âlemde sadece “ef’âl-i İlâhiye”, yani ilâhi fiiller zuhur etmekte, zâti tecellinin ise henüz zuhur mahalli oluşmadığından zuhuru olmamıştı. Bu Âyet-i Keriyme ile zâti tecellinin zuhur mahallinin hazırlanmakta olduğu belirtiliyordu. Bu yüzden Melekler kendilerine bildirilen bu haber ile epey sarsıldılar ve Âyet-i Keriyme’nin devamında: قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا (Kâlû etec’alü fiyha) ”Orada (böyle bir varlığı) ca’l edecek (kılacak, yapacak) mısın?” sorulu cevabı verdiler.

Çünkü bu tecelli mahallinin kendilerinden daha değerli ve yüce olacağını sezinliyorlardı. Halife sıfatıyla vasfedilen bu zâtî zuhur mahalli olacak varlığın diğer ismi “zâtî güç” yani “Sultan” dır. İlk zuhur mahalline verilen isim ise Âdem” dir.

Melekler – kuvvetler, “sıfat-ı İlâhiyye” ve “esmâ-i İlâhiyye”yi – ef’âli İlâhiyye’ler olarak zuhura getirmekte, Halife > güçler, “Sultân” lar ise, zât-ı İlâhi’nin tecellilerini zuhura getirecek olan mahallerdir.

Melek’lik; kuvvet ve şiddet mertebesi, Halife’lik; güç – “Sultân”lık mertebesidir.

Halife’lik zuhuru ile faaliyete başlayan zâti tecelli, son Resûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiş ve varisleriyle bu kemâlât kıyamete kadar devam edecektir. İşte bu yüzden Melekler Halife’nin zâhirinde ve bâtınında zâtî tecellinin zuhuru olduğundan emre uyarak, O’ na “Sultan” (güç)e secde etmek ile görevlendirilmişlerdir.

İşte bizler de ne zaman bu hakikatleri idrak etmeye ve “hakikat-i Âdemiyye”yi hayal cennetimizden beden arzımıza indirmeye muvaffak olabilirsek, bizim de gerçek Âdem’lik halifeliğimiz faaliyete geçmeye başlayacak demektir.

Ancak bunun faaliyete geçmesi için mutlaka bir “Sultân güce” yani ehline ihtiyaç vardır.

Gayemiz (ا د م) “elif, dal, mim” sembolleriyle belirtilen Âdem(a.s.)’ın hayat hikâyesini burada yazmak olmadığından, bu Âyet-i Kerime’yi de özet olarak bu kadarla ifade ettikten ve böyle bir giriş hazırlığından sonra Âdemî hakikatleri incelemeye devam edelim. Ve sırasıyla isimlerini görmeye çalışalım.

Cenâb-ı Hakk, Kûr’ân-ı Keriym’inde, yukarıda da kısmen belirttiğimiz gibi İnsânı, yaklaşık olarak baktığımızda:

9 yerde 1 - Halife. İsmi, lâkabı’dır. (Halifetullah)

39 yerde 2 - Beşer. İsmi, tebşir edilen, zâtî tecelli ile müjdelenendir. 

25 yerde 3 - Âdem. İsmi,Hakikat-i Muhammedi’nin ilk zâtî zuhur mahallidir.

3 yerde 4 - İns, olarak geçmektedir.

58+1 yerde 4 -İnsân. İsmi, aslî ismidir. (Tekil olarak geçmektedir.)

249 yerde 4 - İnsân. İsmi, aslî ismidir. (Çoğul olarak geçmektedir.) Toplam (311) yerde geçmektedir. 

294 yerde 5 - Nefs. İsmi ise, yaşam sahasının faaliyet ismidir, hisler ve duyguların kaynağıdır diyebiliriz. Bu isimlerle beş ayrı vasıfta tanıtmıştır.

Şimdi, kısaca (Ebced) hesabı ile bunların sayısal değerlerini bulmaya çalışalım.

خَلِيفَةٍ خَلِيفَة

(Halife)

ه (he) ف (fe) ى (ye) ل (lâm) خ (ha)

(9) yerde geçmektedir = (5) (80) (10) (30) (600) dür.

Toplarsak = (5+80+10+30+600=725) (7+2+5=14) (14-1=13) (5+8=13)

(9) Mûseviyyet mertebesidir ve sadece özel olarak “Halife” kelimesi Davud (a.s.) hakkında ifade edilmiştir. İki yerde tekil, yedi yerde çoğul olarak geçmektedir ve hakikati (on üç)e bağlıdır.

Böylece bir çok sayı değerlerine ulaşılmaktadır, daha fazla teferruata girmeden sadece genel hatlarıyla belirtmiş olalım.

بَشَرٌ

(Beşer)

ر (rı) ش (şın) ب (be)

(39) yerde geçmektedir. (200) (300) (2) Toplarsak = (200+300+2=502) (5+2=7) Bu da, yedi nefs’in hakikatinin “Beşer" ismi altında faaliyet göstermesidir, diyebiliriz. (3+9=12) ise Hakikat-i Muhammediyye’ ye bağlı olduğunu göstermektedir.

آدَمُ

(Âdem) Âdem hakkında yukarıda bilgi verilmişti.

إِنْسَانٌ

(İnsân)

ن (nun) ا (elif) س (sin) ن (nun) ا (elif)

(50) (1) (60) (50) (1) (13) Toplarsak = (50+1+60+50+1=162) (162+13=175) (1+7+5=13)

(58+1) yerde tekil, (249) yerde çoğul (3) yerde ins, olarak geçmektedir. (58+1+249+3=311) olur. (5+8+=13) (4+9=13) (31,1) tersten (13) tür. Ebced hesapları da yukarıda görüldüğü gibi (13)tür.

Ayrıca büyük (Ebced) hesabı ile her bir (elif) de (13) tür, böylece İnsân vasfı içerisinde beş adet (on üç)ün olduğunu görmüş oluruz ki; bu da Hakikat-i ilâhiyye’nin beş mertebeden oradan zuhurunun ifadesidir, diyebiliriz. Rahmân Sûresi’nde ise ilmel, aynel, hakkel yakıyn olmak üzere üç adet ins vardır.

Ayrıca; Kûr’an-ı Keriym’ de, sadece bir yerde İnsân vasfı (İnsân) şekliyle geçmektedir ki; o da İsrâ Sûresi’nin (13)üncü ayetidir. Diğerleri (58) (5+8=13)(El İnsân) şekliyledir. (249) ise çoğul olarak (En nâs) şekliyledir. (4+9=13)tür. (2) ise zâhir ve bâtın bütün İnsânların hakikatlerinin (13)e bağlı olduğunun çok açık olarak ifade edilmesidir. Ayrıca, İnsân Sûresi (67)Sûre (31) Âyettir ki; hep (13)tür. Başında besmele olan (1’13)üncü Sûre (Nâs) Sûresi’dir ve içinde (5) def’a (Nâs) geçmektedir. Kûr’ân-ı Keriym’in son Sûresi’dir ve son sözü (Nâs) ile bitmektedir, diyebiliriz. Ayrıca toplam (311) dir,ki ne olduğu çok açıktır.

(Bu gerçek hakikatlere hayran kalmamak mümkün değildir.)

نَفْسٌ

(Nefs)

س (sin) ف (fe) ن (nun)

(294) yerde geçmektedir. (60) (80) (50) Toplarsak = (60+80+50=190) eder. Sıfırı kaldırırsak (19) kalır ki o da İnsân-ı Kâmil’in değer sayısıdır. Nun, fe, toplamı (8+5=13) tür, sin, (6) ise zâhiren imânın şartı batınen ise altı cihetten Hakk’ın zuhur ve tecelli mahalli olduğudur.

Ayrıca; (9+4=13) yine on üç tür ki; şaşmamak elde değildir. Geriye kalan (2)ise yine zâhir ve bâtın bütün (Nefs’ler) den on üçün açık olarak tecelli ettiğinin ifadesidir diyebiliriz. Özetle bunları belirttikten sonra yolumuza devam etmeye çalışalım.

 Yukarıda Nefs bölümünde de belirtildiği gibi…

 Kûr’ân-ı Keriym, Tâhâ Sûresi, (20/41) Âyetinde; 

وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي

“vestena’tüke linefsiy” Meâlen; (20/41) “Ve seni kendi nefsim için seçtim.” ifadesinde Cenâb-ı Hakk: Mûsâ (a.s.) hakkında buyurduğu bu İlâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli olan “mertebe-i Mûseviyyet” ten haber vermektedir. Diğer ifade ile Cenâb-ı Hakk, kendine (Nefs)i zuhur mahalli olarak seçmiştir. Hesaplamalarımızı özetle burada keserek yolumuza devam edelim.

Âdem’in İbrâni veya Süryânicede (toprak) demek olduğu bildirilmiştir.

Arapça (toprak) تُرَاب (türâb) olarak belirtilir. Bu ise (Ebced) hesabıyla şöyledir:

ب (be)  (elif) ر (rı)ت (te)

(2) (1) (13) (200) (400) (2+1+200+400=603) (603+13=616) (6+1+6=13) tür, böylece yine Âdem’in toprağında da iki adet on üç’e ulaşılmış olunmaktadır.

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) Hz. Âli (r.a.) hakkında (ebuttürâb) lâkabını kullanmıştır ki; gerçekten kendisi (toprak babası)dır çünkü: (Ebu’l Ervah) dan, yani (Rûhların babası) olan Hz. Rasûlullah’dan aldığı emânet-i İlâhiyye’yi, zâhirleri topraktan halk edilmiş zuhurlara naklederek, asıllarına ulaştırmak üzere nefes-i Rahmâniyye’yi, onlara üflemesi neticesinde, topraktan (Rûh ve nûr) kemâlâtı ortaya getirerek onların hem Rûh’ul Kûds’leri hem de (toprak)larının (baba)ları olmuş ve bu dünyadan ayrıldıktan sonra da bu halini devam ettirmiştir, halen de devam etmektedir.

Bu hakikatin olacağını keşfeden Hz. Rasûlüllah (s.a.v.) daha baştan ona (Ebuttürab) demiş ve (Kerremellahu veche) diye de lâkablandırılmıştır ki; bu her yönden kerem sahibi ve Allah’ın ona yüce ikramları olduğunu gösterir. İkram’ın en büyüğü ise kendi hakikatinin, kişinin kendine ikram ve ihsân edilmesidir.

Bu küçük hesaplamalardan sonra yine yolumuza devam edelim.

Kûr’ân-ı Keriym; Nisâ Sûresi; (4/1) Âyetin de belirtildiği gibi:

هيَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِن

نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا

كَثِيرًا وَنِسَاءَ

(Yâ eyyühennâsütteku Rabbikümüllezi halâkaküm min nefsin vahidetin ve halâka minhe zevcehe ve besse minhüma ricâlen kesiran ve nisâen.) Meâlen (4/1) Ey insanlar!. O Rabb’inizden korkunuz ki, sizi bir neftsen (halk etmiş) yaratmıştır ve ondan da eşini (halk etmiş) yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.

Özet yorum: Bütün Esmâ-i İlâhiyye’ye câmî olan İnsânda iki zıt hâl olan gaflet ve uyanıklık dahi vardır. Gaflet cehilden, uyanıklık ilimden gelmektedir. Gaflet (mudil,) uyanıklık ise (hâdi) isminin zuhurudur.

Gaflet iki türlüdür, biri zaruri olanı, uyumak, dinlenmek, ihtiyaç gidermek gibi, diğeri ise ilgisiz, bilgisiz, ve cehlinden dolayı İlâhi hakikatlerden uzak, kendini bilmeden yaşamak gibidir.

İlâhi ilim; uyanık’lık ki, hayattır. Gaflet ise uyku ki ölüm demektir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.) (men sâre bil ilmi hayyen lem yemüd ebeden) yani; kim ki ilim ile diridir ebeden ölmez buyurmuştur. Burada bahsedilen ilim genel ilim olmakla beraber, her ilim İnsânın ahiret bakasını kazandırmaya vesile olmadığından, ifade edilen ilim “ilm-i İlâhi” (kendini bilme ilmi)dir ki; kişiye gerçek kimliği ile yaşamını ebedi olarak sürdürmeye vesile olur.

Ey İnsânlar! Kendiniz hakkında cehilden, gafletten, sakınınız ki, sonu mudildir. İlim ile hareket ediniz ki, sonu Hâdî, hidayettir; hidayet rıza’dır; rıza ise huzurdur; huzur ise cennettir.

Kim ki; nefsini (ittika) eder, korur, gafletten sakınır işte bu Âyet-i Keriyme’de başta belirtilen hüküm onların üzerinde ortaya çıkmış olur. Ayrıca her mertebenin (ittika)sı kendine has özellikler ifade eder. Böylece kendileri hakkında belirtilen bilgileri daha iyi anlamaya gayret ederler ve (halâkaküm min nefsin vahidetin) sırrını idrâk ederek yaşarlar.

(Halâkaküm) “Sizi halk etti.” Yani (bâtın) ismi olan âlem-i gayb’dan (zâhir) ismi olan âlem-i halk’a > şehadet’e dahil ederek, görünür ve bilinir hale getirdi ve size bir varlık elbisesi > kimliği giydirerek (nâs) “İnsân” ismini vererek böylece hitap etti.

(min nefsin vahidetin) (nefs’i vâhid) yani tek nefs’ten; yani, آدَمُ (Âdem) şifresiyle ifade edilen mahalden halk etti, onu da vahidiyyet nefs’inden halk etti ki; işte bu oluşum âlemlerde zuhura gelen çok aziym bir hadisedir.

Cenâb-ı Hakk, Hakikat-i İnsâniyye olan bu âlemleri, onlar gizli hazinede iken, a’dem den, izâfi yokluktan zuhura çıkarmayı diledi. Zât-ı mutlak A’ma’iyyet’ten Ahadiyyet’e, oradan Vahidiyyet’e nüzül ederek, orada ilm-i İlâhi’de bütün âlemlerin plânlaması bir bütün olarak oluşturuldu. Burası İnsânın kaynağı, “Vâhidiyyet nefsi” oldu. Buradan Rahmâniyyet mertebesi itibariyle (nefh) edilen “üflenen” Nefes-i Rahmân-i vakti gelince yeryüzünde (Âdem) ismi ile belirtilen (halife-i arz)ı yani arzın > yeryüzünün halifesini zuhura getirdi.

İnsânın iki oluşumu vardır; biri (ferdi) ve diğeri (umumî) > âlemî’dir. Umumî yani, bütün âlemi kaplayan yönü de birey Âdem ismini alan özel yönü de kaynağını Vâhidiyyet’ten almaktadır. Böylece her iki yön itibariyle de “Vâhidiyyet nefsi” onlara kaynak olmaktadır. ( Bu mertebeler hakkında daha geniş bilgi (vâh’y ve Cebrâil) adlı kitabımız da mevcuttur dileyen oraya bakabilir.) Nefs-i vâhidden, asl-ı vâhid (tek) olan Âdem yine vâhid yani tek olarak; fakat bütün ahkâm-ı İlâhiyye’yi, esmâ-i İlâhiyye’yi, sıfat-ı İlâhiyye’yi, zât-ı İlâhiyye’yi ve ef’âli İlâhiyye’yi câmî, yani bütün bunları kendi bünyesinde cem etmiş olduğu halde Âdem ismi şifresi ile birey olarak zuhur etmiştir. Ayrıca bütün âlemlerde de (İnsân-ı kâmil) ismi ile bir bütün olarak zuhur etmiştir.

(Ve halâka minhe zevcehe) “Ve ondan da zevcesini halk etti.” Yani varlığında mevcud (Havva)iyyet mertebesi olan “vehim ve hayal” mahallini de kendisinden halk etti. 

Yani Âdem cennette meleki olarak yalnız başına yaşıyorken, bünyesinde bulunan nisa-i ve rical-i özellikler, ayrı birer kimlik istemeye başladılar, bir uyku halinde Âdemin lâtif varlığından, sol tarafından nisa-i kısmı ayrılıp, yeni bir meleki varlık haline gelip, lâtif kimliği oluşmuş oldu. Ayet-i kerime bu hakikat-i bildirmektedir. ve onlardan da!...

(Ve besse minhüma ricâlen ve nisâen) “Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.) Cenâb-ı Hakk evvelâ Vâhidiyyet mertebesini ve Vâhidiyyet nefsini ondan vâhid olan Âdem’i, Âdem’den Havva’yı, Havva’dan da çocuklarını, yani çokluğunu meydana getirmiştir. Şu halde ilk halkiyyet mertebesi Vâhidiyyet, sonra Âdemiyyet, sonra Havvaiyyet, sonra Beşeriyyet olarak birbirlerinden meydana gelmişlerdir.

Bu şuna benzer; bir kayısı veya benzeri çekirdeği yere, toprağa gömelim, şartlar olgunlaşınca o çekirdek filizlenmeye başlar, bir müddet sonra hem yukarıya hem aşağıya doğru uzamaya başlar, nihayet bir müddet sonra o çekirdek dal budak salarak ağaç olur ve meyve vermeye başlar. İşte o meyve için de aynı çekirdek yine aynı özelliklere sahip aynı donanımda ki çekirdektir ve aslının gerçek kopyasıdır. Böyle bir çekirdekten üretilen diğer çekirdeklerle kısa bir süre sonra bütün âlemi aynı meyve ile donatmak mümkündür.

Yani çoğalımları yine kendileriyledir ve her bir çekirdek kendi fıtratı üzere halikının verdiği güçle harika bir Halik’tir.

Toprak Havva, çekirdek Âdem gibidir ki; ikisinin iştiraki diğerlerinin oluşumuna birer vesiledir. 

Halik-i hakiki, evvelâ, (Âdem) diye bir varlığı halk etti, Âdem’den Havva’yı ve her ikisinden kendi fıtratları üzere Halik’lerinin verdiği güçle nesillerini halk etti ki; halikiyyet güce bağlıdır. Güç olmayınca halikıyyet olmaz. Ancak bütün isimlere câmi olan Âdem’ in varlığında halik isminin de tesirat ve zuhuru mevcud olduğundan, bu oluşumlar meydana gelmiştir ve gelmektedir.

 Kûr’ân-ı Keriym; Âl-i İmrân Sûresi;(3/33) Ayeti’nde belirtildiği üzere:

إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَى آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَال

عِمْرَنَ عَلَى الْعَالَمِينَ

(İnnellahestafa Âdeme ve Nûhan ve âle İbrâhîme ve âle İmrâne alel âlemiyn.) Meâlen: (3/33)“. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ Âdem'i, Nûh'u, İbrâhim'in sülâlesini ve İmrân’ın hanedanını âlemler üzerine seçkin kıldı.” Yukarıda belirtilen isimlerle ifade edilen zuhurların sırayla seçilmişliği bildirilmektedir ki; bunların her biri bir mertebenin öncüleri ve icad edicileridir. Yeri geldikçe izahlarına çalışacağız. Bu bölümde konumuz Âdemiyyet olduğundan sadece o mertebeyi bildirmeye çalışacağız.

Âdem (a.s.) ismi ile zâhir ve bâtın, lâtif ve kesif, şekli ile aklı, ilmi, kaabiliyeti ile zâtı, sıfatları, isimleri, fiilleri ile diğer varlıklardan seçilmiştir.

Zâti tecelliyi zuhura getirmek ve İlâhi emânetleri yüklenmek için, Âdem gözünden âlemlerini seyretmek ve kendinin ne olduğunu ve daha birçok şeyi için Âdem-i mânâ seçilmiştir. Ve Âdemin Halife olarak seçilmesinin diğer bir sebebi ise (sıfat-ı mütekabile-i İlâhiyye)dir, yani karşılıklı zıt İlâhi isimler ile mahlûk olmasındandır.

En büyük seçilmiş, “istifa” (Mustafa) (s.a.v.)dir. Âdemiyyet mertebe-i Nûhiyyet’i, Nûhiyyet mertebe-i İbrâhimiyyet’i, İbrâhimiyyet mertebe-i Mûseviyyet’i, Mûseviyyet mertebe-i İseviliği,İseviyyet Muhammediliğin seçilmişliğini müjdelemiş ve haber vermiştir.

Muhammedî’lik ise bütün bu mertebeleri yeniden ezelî ve aslî hakikatleri üzere binâ edip yenileyerek kendi bünyesindeki asılları ile tebliğ etmiştir. Bütün bu mertebeler Kûr’ân-ı Azîmüşşan’da bildirilen ölçüler içerisinde geçerlidir ve orada muhafaza edilmektedirler. Bu hükümlerin dışındaki her türlü yaklaşım, tatbikat ve anlayışların hepsi (nesh) edilmiş, kaldırılmıştır. Dünya ve ahirette de geçerlilikleri yoktur.

Âdem’in (a.s.) oluşumunu ve geleceğini bildiren Âyet-i Keriyme’ler den sonra, zuhura çıkışını bildiren Âyet-i Keriyme’lere gelelim. Kısaca yukarıda da belirttiğimiz gibi.

Cenâb-ı Hakk, Âdem (a.s.)ı cennette halk ettikten sonra onu orada bir müddet iskân ettiğini melekler ve iblisle olan münasebetlerini, daha sonra hep birlikte nasıl yer- yüzüne indirildiklerini, (Bakara Sûresi 2/ 30-38 Âyetlerinde) bildirmiştir. Şimdilik sadece bu hadisenin özetini vermekle yetinelim daha ileriki sayfalarda değişik yönleriyle ele almaya çalışacağız.

Bu oluşum insânlığın yeryüzünde görünmeye başladığını ve faaliyete geçtiğini bildiren Kûr’ân-î bilgilerdir. T.B.

(Bakara Sûresi 2/30-38 Âyetleri)

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ

خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ

الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي

أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

 (Ve iz kâle rabbüke lilmelâiketi inni câilün fil erdı halifeten kâlû etec’alü fihe men yüfsidü fihe veyesfikuddimâe nehnü nüsebbihu bihamdike ve nükad-disü leke, kâle inni eglemu ma lâtaglemu.) Meâlen - (2/30) Hani; Rabb’in meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife hâlk edeceğim.” demişti; melekler, “Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi hâlk edeceksin? Oysa biz Sen’i yüceltiyoruz ve Sen’i devamlı takdis ediyoruz.” dediler. Allah “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

Yukarıdaki; Âyet-i Kerime’lerden de anlaşıldığı üzere, genel olarak yeryüzünde görülen insânlık macerâsı, Âdem (a.s.) ismi ve sûretiyle başlamıştır. Bu hadiseden, bu mertebe’de çıkarılacak hisse şu olabilir: Hayalle geçmeye devam eden bir ömrü şuurlandırmak için, “Âdem-i mânâ” yı, hayal cennetinden, beden arz’ı na indirmek o hali bugün yaşamak olacaktır. Böylece gerçek mânâda kendine dönüş başlayacaktır.

İşte bu yüzden Hakk yolunda yolculuğa çıkacak bir sâlik’in ilk yapması lâzım gelen şey Âdem Kıssası’nı çok iyi okuyup, anlayıp, idrak etmeye çalışması olmalıdır.

Bu sebeble onların halleriyle hallenmeye çalışıp, dualarını duamız olarak dillerimizden düşürmememiz gerekecektir.

Daha evvelce de belirtildiği gibi, Âyet-i Kerime’lerin birçok mertebelerden izah ve ifadeleri vardır, kişi kendi yaşantısı itibariyle hangi mertebede yaşıyorsa, alacağı mânâ da o mertebeden olacaktır. Ancak bu mânâ kişinin bireysel anlayışı kadardır, dendiği zaman o mânâya sınır konmuş olur ki; İlâhi Kelâm için böyle bir sınır düşünülemez.

Genelde kişiler Âyet’lerde belirtilen ifadelere (fark) yani ikilik yönünden baktıklarından kendilerini daima sahnenin dışında seyirci, diğerlerini de sahnenin içinde oyuncu olarak görürler ve misâl verilen yaşantıları da sadece o kimselere aittir diye zannederek gaflet içinde yaşarlar.

Bazı kimseler de (cem) yani birlik, tevhid yönünden bakarlar ve o hadiseleri kendi bünyelerinde yaşayarak o mertebenin hakikatine ulaşmaya çalışarak kemâlâtlarını geliştirmeye gayret ederler.

İşte biz de, belirtilen bu Âyet-i Keriyme’lere ve diğerlerine (cem) yani Tevhid mertebesi itibariyle bakıp, onların seyrine dahil olup, o gerçekleri kendi bünyemizde özet olarak incelemeye çalışacağız ki; onlar bizim de yaşam sahamız, ilmî marifetimiz olsunlar.

Zaten gerçek gaye de budur. Âyet-i Keriyme’leri sadece zâhir bir mânâ anlayışıyla âfakî mânâda değil, bâtınî > enfüsî bir anlayışla da kendimizde bulmaya çalışmaktır.

(O vakt-ı hatırla ki:) “Vakt” bilindiği gibi, zaman, demektir ve hadiseler bu zaman seyri içerisinde oluşmaktadır. Hatırlatmak istenen zaman, Âdem’in (a.s.) hilkatinden epey evvel olan bir zamandır. Bu hadiseyi kendi üzerimizde, enfüsi mânâda tahakkuk ettirerek yaşamaya çalışırsak şöyle bir anlayışı oluşturmamız gerekecektir:

Belirtilen bu “vakt” yani zaman, bir tefekkür > idrak ve şuurlanma zamanıdır. Çünkü bu Âyet-i Keriyme’ler tamamen bizlerin şu an içinde olmamız gereken hali bizlere açık olarak, sırasıyla anlatmaktadırlar. Bahsedilen hadiseler ve oyuncuların hepsi bizde ve bizim özelliklerimizdir.

Kişi bu belirtilen hadiseleri idrak etmediği sürece henüz Âdemiyyet mertebesine mânen ayak basmamış demektir. Fiziken belki epey yaşlıdır; fakat fikren ve rûhen daha gerçek Âdem olmamış, belki Âdem sûretinde, Âdem’e benzer ve Âdem namzeti olmuştur. Kişinin gerçek Âdem hüvviyyetine ermesi bu Âyet-i Keriyme’lerde belirtilen gerçekleri yaşamasıyla mümkün olacaktır.

Aksi halde hayat, gaflet ve beşeri benlik ile kendisinden habersiz yaşanacak bir hayat olacaktır. İşte Cenâb-ı Hakk; (o vakti hatırla ki;) demekle bize bu beşeri benlik ve gafletten kurtulmanın özüne dönmenin, yollarını göstermektedir.

On sekiz bin âlemden süzülerek gelip yeryüzünde meydana çıkan İnsân görüntüsündeki varlığın ilk adı “hayvan-ı nâtık” (konuşan hayvan)dır. Bunun “nefs-i nâtıka”ya (konuşan nefs)e ve oradan da, “Kûr’ân-ı nâtık”a (konuşan Kûr’ân)a dönüşmesinin başlangıcı bu Âyet-i Keryme’lerin hakikatlerine nüfûz etmekle mümkün olabilmektedir.

Kişi, (o vakti hatırla ki;) hükmü ile kendine dönmeye ve bu Âyet-i Keriyme’leri okumaya veya ehlinden dinlemeye devam eder. ( Hani Rabb’ın meleklere ben yeryüzünde bir hâlife halk edeceğim demişti). Eğer tefekkür yeteneği var ise okuduğu veya dinlediği bu Âyet-i Keriyme’de Rabb, melekler, yeryüzü, ve hâlife hükmü ile belirtilen dört ana varlık görür. Evvelâ bunların bizdeki karşılıklarını bulup incelemeye ve idrâk etmeye çalışalım; çünkü bu belirtilen şeylerin hepsi bizim vücûd iklimimizde mevcud ve her vakitte de faaliyettedir. Bunları özetle incelemeye çalışalım.

(1) – Rabb= Burada bahsedilen (Rabb), genelde Rahmân’ın idaresinde genel Rabb olmakla birlikte, özelde ise herkesin kendine ait olan Rabb-ı has’ıdır ve her varlıkta ayrı bir hüküm ve özellik arz etmektedirler. Her bir esmâ-i İlâhiyye kendi özelliği itibariyle bir (Rabb) ve terbiye edici bir mürebbiye’dir.

(2) – Melekler= İki türlüdür. (1) Afakî; yani bizim varlığımızın dışında olanlar. (2) Enfüsi; yani bizim varlığımızda, bizde, bizim ürettiğimiz melekler, “melekeler” yani kuvvetlerdir. Afaki olanlar da iki türlüdür; unsûrî ve tabiiyye’dir. Unsûrî olanlar anâsır, yani dört unsûr; toprak, su, ateş, hava kaynaklı olan meleklerdir. Tabiiyye olanlar ise anâsır âleminin dışında Nûr-i lâtif, olanlardır.

Bütün bu melekler, sıfat-ı İlâhiyye ve esmâ-i İlâhiyye’leri, ef’âl-i İlâhiyye’ler olarak zuhura getirmektedirler. Enfüsî olanları ise birey varlıklarda İlâhi ve nefsi fiilleri zuhura çıkarmaktadırlar.

(3) – Yeryüzü= Arz, genelde dünya dediğimiz gezegen olmakla beraber; özde ise bizim toprak beden varlıklarımızdır.

(4) – Halife= Gayedir. Melekler kuvvet, halife güç, güç ise sultan’dır.

Kişinin Rabb’ı hass’ı= Kendinin müdebbiri > tedbir edicisi olan esmâ-i İlâhiyye’den ALLAH (c.c.) ismine bağlı bir esmâ-i İlâhiyye’dir ve onu a’yân-ı sâbite’sinin hükmü ile yönetmeye devam eder.

Melekleri= Kendi bünyesinde yediği gıdalardan oluşan “fiziki kuvvetler” diğerleri ise ibadetleri ve fiillerinden meydana gelen lâtif kuvvetleri “melekeleri-melekleridir.” Yeryüzü= Toprak ağırlıklı, beden mülküdür.

Halife ise= O bedende hakikat-i İlâhiyye’yi idrak edecek ve ona mahal olacak gönüldür. (Hani Rabb’in meleklere “Ben yeyüzünde bir halife halk edeceğim.” demişti.) ifadesi, ef’âl mertebesi mânâsı itibariyle bu oluşumu ifade etmektedir. Kişi bu hakikatleri idrâk etmezden evvel yapmış olduğu ibadet ve iyi fiilleri neticesinde kendisinde:

 İmân : Kuvvet-i = melekleri.

 Salât : Namaz, kuvvet-i = melekleri.

 Oruç : Kuvvet-i = melekleri.

 Hacc : Kuvvet-i = melekleri.

 Zekât: Kuvvet-i = melekeleri oluşur.

Bu kuvvetler ise zamanla kişide farkında bile olmadan bâtınında > içinde, yaptım hükmüyle bir benlik oluşturur, bu benlik ile çevresinde bu fiilleri işlemeyenlere karşı üstünlük vasfının olduğunu zannetmeye başlar.

İşte bunun üzerine kişinin varlığında oluşan kendi ürettiği kuvvet > meleklere, Rabb’ı has’ı “Ben bu beden mülkünde Zâti tecelliye mahal olacak bir halife > gönül halk edeceğim.” diye buyurur ki; meleklerin > kuvvetlerin çok üstünde bir makam olduğu anlaşılır. Âyet-i Keriyme’de dikkatimizi çeken bir husus da, acaba Rabb başka varlıklara değil de, niçin evvelâ meleklere bu haberi açıklamayı uygun bulmuştu?...

Çünkü melekler faal ve müessirdirler. Yani âlemin üzerinde mutlak tesirleri vardır.

Fiiller kuvvet ile meydana geleceğinden “Ef’âl-i İlâhiyye dahi melâike-i Kiram ile zahir olmaktadır.” denmiştir.

İşte bu devreye kadar âlemde sadece “ef’âl-i İlâhiyye” yani ilâhi fiiller zuhur etmektedir, zât-i tecellinin ise henüz zuhur mahalli oluşmadığından zuhuru olmamıştır.

Bu Âyet-i Keriyme ile zât-i tecellinin zuhur mahallinin hazırlanmakta olduğu haber veriliyordu. Bu yüzden melekler kendilerine bildirilen bu haber ile epey sarsıldılar. Çünkü bu tecelli mahallinin kendilerinden daha değerli ve yüce olacağını sezinliyorlardı.

Halife sıfatıyla vasfedilen bu zâti zuhur mahalli olacak varlığın diğer ismi “zâti güç” yani “Sultân” dır, ilk zuhur mahalline verilen isim ise,“Âdem” dir, ve “zât-ı İlâhi” nin tecellilerini zuhura getirecek olan mahallerdir.

 Meleklik: Kuvvet ve şiddet mertebesi, Halifelik: Güç > “Sultân” lık mertebesi’dir.

Halifelik zuhuru ile faaliyete başlayan zâti tecelli, son Rasûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiştir ve varisleri ile bu kemâlât kıyamete kadar devam edecektir.

İşte bu yüzden melekler, Halife’nin zâhirinde ve bâtınında zâti tecellinin zuhuru olduğundan emre uyarak, O’na secde etmek ile “Sultân” (güç) görevlendirilmişlerdir. 

İşte bizler de ne zaman bu hakikatleri idrak etmeye ve “hakikat-i Âdemiyye”yi hayâl cennetimizden > beden arzımıza indirmeye muvaffak olabilirsek, bizim de gerçek Âdemlik halifeliğimiz faaliyete geçmeye başlayacak demektir.

Ancak bunun faaliyete geçmesi için mutlaka bir “Sultan güce” ihtiyaç vardır.

Bu kısa izahlardan sonra yine yolumuza devam edelim. Bunun üzerine melekler!...

“Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi hâlk edeceksin?” Âyet-i Keriyme’nin bu bölümü hakkında da çok geniş izahlar farklı mertebelerden yapılabilir. Özetle enfüsi mânâsı itibariyle diyelim ki; fesattan kasıt bozgunculuktur. Bozgunculuğun ise çok değişik anlamları vardır. Buradaki bozgunculuk ise yer değişmesidir.

Daha evvelce fiili ibadetlere öncelik tanıyor iken, daha sonra Hakikat-i İlâhiyye’yi idrak edecek olan gönlün faaliyete geçirilmesi ile hayata bakıştaki değişikliğin ve önceliğin gönle geçmesiyle, fizikî zâhirî ibadetle, İlâhî bâtınî ibâdetin arasındaki fark ortaya çıktığından fizikî kuvvet > melekler için bu oluşum ikinci planda kalmalarından dolayı sıraları bozulduğundan kendilerinin kanları dökülmüş ve bozguna uğramış olmalarıdır. Böylece hallerindeki tereddütlerini ortaya koymuş olmaktadırlar.

“Oysa biz Sen’i yüceltiyoruz ve Sen’i devamlı takdis ediyoruz.” dediler.

Allah “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

Meleklerin, âfakî ve enfüsî mânâda zuhur kaynak isimleri sübbuh ve kuddüs, Halife İnsânın > gönlün ise Allah, Camî ve Selâm isimleri zuhur, kaynak isimleridir. Hal böyle olunca İnsân veya gönül > Halife, tesbih ve takdisin üstünde irfan etmekte; ALLAH, Cami ve Selâm isimlerini bünyesinde zuhura getirdiğinden bu isimler de diğer bütün esmâ-i İlâhiyye’ye hakim olduklarından, melek > kuvvetlere hakimdirler.

Halife; idrâk, şuur ve irfaniyetle hayata bakarken, melek, kuvvetlik ise sadece iki isimle Rabb’lerini tesbih ve takdis etmektedirler. Bu oluşum kendi mertebeleri itibariyle kemâl; fakat, Halife > Sultan mertebesi itibariyle yetkinlik değildir. Burada bir şeye daha dikkat etmemiz gerekmektedir. Meleklerin henüz Âdem’in varlığından ve fiziki görünüşünden haberleri bile yok iken, kendisinin kan dökücü ve bozguncu olabileceğine nereden hüküm verdiler?...

Kan dökücülük ve bozgunculuk O’nun vasıflarından sadece bir tanesidir. O’nun gerçek vasıfları ise, Hakikat-i İlâhiyye’nin zuhur mahalli olmasıdır. Acaba bu yönünü niye göremediler veya bilemediler de sadece kan dökücülük ve bozgunculuk yapabilecek yönün üstünde durdular?...

Ayrıca melekler > kuvvetler, demektir. Bir zâta bağlı meleğin > kuvvetin ise bağlı olduğu zâtına böyle bir tavırla cevap vermesi ve fikir yürütmesi mümkün değildir.

Öyle ise melekler nasıl bir hâl içerisinde bu sözleri söyleyebildiler denirse?... Şöyle bir cevap verilebilir: Baş tarafta da kısaca belittiğimiz gibi, Âdem’in son iki harfi, yalnız olarak okunduğunda sadece (دم) dem olarak okunduğundan, bunun mânâsının da (kan > kan dökücülük) olmasından, belki o yönden bir kıstasla bu fikre düşmüş olabilirler. Bozgunculuk ise, daha evvelce de belirtildiği gibi, Âdem > halifenin zuhura çıkışıyla İlâhi sıralama değişeceğinden, kendi sıraları Hakk’ın indinde daha aşağılara düşeceğinden bu yolla da bozgunculuk yapacak diye fikir yürütmüş olabilirler.

Ancak; onlar, Âdem’in başındaki (ا) elif’i dikkate almadıklarından bu yargıya düşmüşlerdir. Elif ise Ahadiyyet mertebesinin, Âdem’in başında olarak, bütün mertebeleri ile Âdem’de zuhurda olacağını, onlar kabiliyetlerinin yetersizliği yüzünden idrâk edememişler ve bu vasfını ifade edememişlerdir.

Rububiyyet mertebesinden anlatımı verilen bu hadisede, varlıklar bu mertebenin gereği, birer kimlik almaktadırlar. Sıfat mertebesinde, Melekler sadece birer kuvvet hükmünde iken, Rububiyyet yani, Esmâ mertebesinde birer kimlik almaktadırlar. İşte bu mertebenin gereği almış oldukları veya verilmiş olan o kimliklerle geçici bir sahne kurulur o sahnede o kimlikler, aslî birer varlık gibi oyunlarını sergilerler. İşte bu oluşum üzerine Melekler > kuvvetler bu yoldan o değerlendirmeleri yapabilmişlerdir. Yoksa böyle bir fikir yürütmek onların ne haddi ne de görevleridir.

Kısaca böyle bir izah yoluna giderek anlamaya gayret edelim. Meleklerin bu ifadeleri hakkında daha çok başka yönlerden de izahları vardır; fakat mevzuun daha fazla uzamaması için bu kadarla yetinelim. Cenâb-ı Hakk bu özet bilgileri yaşamamıza intikal ettirsin. Bunları anlamak dahi hayatımızda büyük inkilaplara yol açacaktır. Devam edelim.

Bunun üzerine:

Allah “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

Her şey’in zâhiri, bâtını, evveli ve ahırı kendisi olduğundan, O’nun mülkünde gizli bir şey olamayacağından, meleklere böyle demiştir. T.B. 

----------- 

(١٥.٢٩)
~~15.29~
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖى فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
15.29 - Feizâ sevveytuhû ve nefahtu fîhi mir rûhî fegaû lehû sâcidîn. 

Diyanet Meali:
15.29 - (28-29) Hani Rabbin meleklere, "Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin" demişti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
15.29 - Binaenaleyh onu tesviye ettiğim ve içine ruhumdan nefheylediğim vakıt derhal onun için secdeye kapanın. 

---------- 

 Bu Ayet-i Kerime ile Âdem ve Havvanın meleki varlıklarını, diğer taraftan Allahın iki eliyle hazırlamış/tesfiye etmiş olduğu “salsal-toprak” bedene “venefahtü/nefih-üflemesi ile, üflemede olan ısı, rutubet, hava, oksijenin toprak bedene girmesi ile toprağın yumuşayarak ete dönüşmesini sağlamıştır. Böylece Âdem ve Havvanın hilkati tamalanmış olmaktadır. Ancak daha evvel meleki lâtif olarak yaşadıkları hayatları, bu sefer üzerlerine bir toprak beden elbisesi giydirilince yaşamları biraz sıkıntıya girdi, çünkü hareketleri ağırlaşmış olduklarından sıkıntıları vardı. 

İşte iblis bu sıkıntılarının farkında olduğundan, kendilerini, gene eskisi gibi iki melek olmayasınız diye size o ağacı yasak etti eğer ondan yerseniz eskisi gib iki melek olacaksınız diyeren onları kandırmaya çalışmıştır. Gelecek sayfalarda görülecektir. T.B. 

----------- 

ْوَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ

فَقَالَ أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَؤُلَاءِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

(2/31) (ve alleme Âdemel esmâe küllehe sümme aradahum alelmelâiketi fe kâle enbiünî bi esmâi he ülâi in küntüm sadikıyn.) Meâlen – 

(2/31) “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.” Âdeme bütün isimleri öğretmesi, Âdem ve Havvanın meleki halleriyle, toprak bedenlerinin birleşmesinden, yani hilkatlerinin tamalanmasından sonra olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. 

Yani, kendi enfüsi varlığında mevcud esmâ-i İlâhiyye’yi bildirdi. Melekler Esma-i ilâhiyyenin sadece Cemali ve latif olanlarını biliyorlar idi. Hayvanlar ise Celâli ve kesif olanlarını biliyorlardı, Cenâb-ı Hak ilk defa Âdeme bütün isimleri öğretti ve âfakî bütün şey’ iyyet-i (eşya’yı) kendisine tanıttı. Âfak ve enfüsün kendinde mevcud olduğunu bildirdi.

Sonra eşyayı meleklere gösterdi. “Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin.” dedi.

Melâike-i Kirâm’ın kendi görevleri dışında bir şeye şuurları olmadıklarından, bu eşyayı ve esmâ-i İlâhiyye’yi anlayamadılar; çünkü bir şey’i anlamak için o şey’i anlayacak idrâke sahip olunması gerekmektedir. Bu da meleklerde olmadığından, kendilerinde olan bu eksikliği o anda anladılar da:

جقَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا

إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

(Kâlû sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alimül ha-kiym.) Meâlen - (2/32) Cevab verdiler: “Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem hakim’sin.” Yaptığımız ibadetlerden meydana gelen melekler, bizlere sadece sevap üretirler; fakat irfaniyet > marifetullah üretemez ve bu sahayı bilmezler. Âdem ismi verilen halife > gönül’de ise, bütün hakikat-i İlâhiyye’yi anlayacak kabiliyet vardır ki; Hakk’ın en geniş manada suretlenmiş cilâlı, parlak aynasıdır.

Alîm ve Hakîm, isminin kendilerinde zuhuru olmadığını, bu zuhur olmadığından da, ilim ve hikmetle hareket edemeyip sadece fiil ile hareket edebildiklerini ve fiilin neticesinde bir kuvvet oluştuğunu kendilerinin de bu kuvvet olduklarını, melekler anlamış oldular.

Âdem= Halife > gönül’de ise bütün isimlerle birlikte Alîm ve Hakîm isimlerinin de zuhuru olduğundan, kaabiliyyet-i ilim ve hikmetle hareket etmesidir.

قَالَ يَا آدَمُ أَنْبَتَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا أَنْبَاهُمْ

بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَوَاتِ

وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

(Kâle ya Âdemu enbi’hüm biesmâihim felemma enbeehüm biesmâihim, kâle elem ekulleküm inni eglemu gaybessemâvati vel erdı ve eglemu ma tüb-düne ve ma küntüm tektümune.) Meâlen - (2/33) Allah “Ey Âdem onlara isimlerini söyle.” dedi. Âdem isimlerini söyleyince Allah, “Ben gökler ve yerde görünmeyeni biliyorum, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye size söylememiş miydim?” dedi.

Âdem kendisine öğretien lâtif kesif bütün isimleri sayınca, Melekler bilmedikleri isimleri duyunca mahcup oldular. Bütün bu âlemler Cenâb-ı Hakk’ın zuhur ve tecelli mahalleri olduğundan gayr’a yer yoktur, gayr olmadığından da mülkünde yabancı yoktur, yabancı olmadığından kendine meçhul gizli bir şey de yoktur. Ve mülkünde hangi zuhur mahallinde ne işleniyorsa hepsinden haberdardır. Çünkü hepsi kendi varlığında oluşan fiillerdir.

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلْئِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا

إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

(Ve iz kûlnâ lilmelâiketiscüdü li Âdeme fesecedü illâ iblise eba vestekbe-ra minel kâfiriyne.) Meâlen - (2/34) Meleklere, “Âdem’e secde edin.” demiştik. İblis müstesnâ hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.

Kûr’ân-ı Keriym’de; Meleklerin zıddı olan ve secde etmeyen bu zuhurun ismi sırasıyla; cin, iblis ve şeytan diye geçer. Dini kitaplarda ilk isminin azâzil olduğu yazılıdır.

Mevzu ile ilgili olduğundan bu Âyet-i Keriyme’nin Vâh’y ve Cebrâil isimli kitabımızda (223)üncü sayfasından başlayan (228)inci sayfaya kadar devam eden özet yorumunu nakletmeyi uygun gördüm.

Özet yorum:

Yukarıda da ifade edildiği gibi melekler, zât-ı mutlağın isim ve sıfatlarını “ef’âli İlâhiyye” İlâhi fiiller olarak ortaya koymaktadırlar ve bu hale ihtilâfları, karşı koymaları söz konusu değildir.

“Kulnâ” görüldüğü gibi bu Âyet-i Keriyme zatidir. Yani Cenâb-ı Hakk aracısız bu Âyet-i Keriyme’yi kendi zatından, “Biz demiştik.” diye ifade buyurmuşlardır ki çok mühimdir. “Biz” olarak ifade edilen husus, Hakk’ın her bir sıfat ve ismine verdiği değer ve şahsiyeti açık olarak göstermektedir. Ayrıca, özelde ise “Kâmil insanla” yaptık demektir. 

Zatına bağlı olan her bir sıfat ve ismin zuhuruna görevli olan melâike, Âdem’de mevcud olan zatî zuhurda da her bir ismin ve sıfatın toplu olarak mevcud olması sebebiyle Âdem’e secde, Hakk’a secde olduğundan, “iscidü li âdeme” “Âdem’e secde edin.” denildiğinde, emre amade olan melâike, “fesecedü” (hemen secde ettiler). Çünkü bu “zatın zuhurlarına” olan emri idi.

“İllâ iblis” “Ancak iblis secde etmedi.” ifadesiyle de bir başka oluşum belirtilmiş olmaktaydı. Bilindiği gibi melekler, “nûr”dan; İblis-şeytan, “nar-ateş”ten halk edilmişlerdir. Bu iki ayrı kaynaktan meydana gelmiş “melek-kuvvetler” tabii ki değişik oluşumlar göstereceklerdir.

Eski ismi, Süryanice, “azazil”; Arapça, “haris” olan “iblis-şeytan” nûrani melek kuvvetlerinden daha değişik bir özelliğe sahiptir. Ateş nûra göre daha kesiftir, ondan meydana gelen varlıklar da, nûrdan meydana gelen meleklere göre daha kesiftir. Kesafet arttıkça bireysel benlik ve nefsani şahsiyyet önem kazanmakta, böylece birey akıl daha öne çıkmaktadır. Bu yüzden zâhirî yüzeysel değerlendirmeler artarak kıyasta başa geçmektedir.

Bütün varlık âlemi, “akl-ı kül” ün hükmü altında, bir bütün olarak faaliyet göstermektedirler. Bunlardan lâtiften kesife doğru zuhura çıkmaya başlayan iblis ve şeytanlar o nispette bireysel şuur sahibi olmaktadırlar.

En son koyu kesafete sahip olan insanlar ise, onlardan daha ileri bir şuur ve akla sahip olmaktadırlar.

Azazil. “Aziz” haris, “cebbar” ikisinin ittifikı, “mütekebbir” isimlerini ifade ettiklerinden iblisin ahlâkı, bu isimlerin özellikleri ile oluşmaktadır. Bu isimlerin Rahmâni mânâda kullanılması, büyük yüceliklerdir.

Nefsani ve bireysel menfeat yönünde kullanılması ise, seviyesizlik, düşkünlük ve zilleti getirir.

“Halife-i Âdem” halk edilmezden evvel varlıkların içinde en akıllı varlık, “azazil” idi ve meleklere gerektiğinde hocalık yapıyordu.

“Halife-Âdem” topraktan halk edildi, kendine İlâhi isimler talim ettirildi. “İlâhi-nefha” sunuldu:“Allah” ismi câmi-i hediye edildi. Böylece Rahmân sûret-i üzere techiz edilerek cennette iskân edildi. Azazil’in, Âdem’in bu iç özelliklerinden haberi yoktu, olsa idi dahi anlaması mümkün değildi; çünkü mutlak tevhid ilmini de bilmiyordu.

Cenâb’ı Hakk’ın meleklere, “Âdem’e secde edin.” emrini verdiğinde, melekler, “fesecedü” (hemen secde ettiler). İblis ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.

Kendisine Kûr’ân-ı Keriym; A’raf sûresi; (7/12) Âyetinde, “Âdem’e niye secde etmedin?” diye sorulduğunda:

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَا

خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

 “Kale ma meneake ellâ tescüde iz emertüke, kale ene hayrun minhü halekteni min nârin ve halektehu min tıyn.” Meâlen: (7/12) Buyurdu ki:”Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten ne men etti.” Dedi ki: ”Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten ‘halk ettin’, onu ise çamurdan halk ettin.” Yukarıda belirttiğimiz gibi kendisinde oluşan ateş ağırlıklı bireysel benlik aklı, Âdem’in dışına bakıp sadece kendi anasırından, yani ateşinden daha ağır, o yüzden aşağıda olan toprağına bakıp zahir kıyas ile karar vererek bu hükmünü mutlak zannetti ve “Ben ondan üstünüm.” dedi.

Bilindiği gibi ateş yandığı yerden yukarıya doğru uzanır. Halbuki Âdem’de anasırın tamamı, yani “toprak, su, ateş, hava” olmakla birlikte, ayrıca iç dinamiğinde “Rahmâniyyet”inde tamamı mevcud idi.

 Görüldüğü gibi “Âdem” in zahirinin.

 Birinci mertebesi, “toprak” > “hikmet,” İkinci mertebesi, “su” > “hayat,” Üçüncü mertebesi, “ateş” > “azamet” Dördüncü mertebesi, “hava” > “kuvvet” tir.

 Âdem zâhiren dahi dörtte üç (3/4) iblisten ileridedir.

Bu özelliklerini idrak edemeyen iblis, sadece “toprak-ateş” kıyası ile baktığı bu hadisede “telbis” oldu yani yaptığı kıyas onu şaşırttı. (Telbis: İki benzer şeyi birbirinden ayırt edememe, örtme, sahtelendirmedir.) İşte biz insânlar dahi, akl-ı cüz’ümüzün verdiği bir yorum ile yaptığımız kıyaslarda büyük hatalara düşmekteyiz ve böylece biz de zaman zaman “telbis” olabilmekteyiz.

Meseleye diğer yönüyle, fiziki mânâda baktığımızda dahi ateşin toprağa secde etmediğini görürüz. Çünkü ateş yanınca nerde olursa olsun mutlaka yukarıya doğru çıkar. Elimize bir mum alıp yakalım, mumu değişik şekillerde yana veya aşağıya doğru ters döndürerek tutalım, mum alevi yine de yukarıya doğru baş kaldırarak yanmasına devam edcektir. Tek çaresi söndürülmesidir. O zaman da ateşliği gideceğinden vücudu ve özelliği kalmayacaktır.

İşte iblis iki yönden de “fiziki > ilmi” secde etmedi. 

Eğer etse idi Âdem’e mensub, ona muti > tabi, onun mutlak hükmünde, melekler gibi bir araç olacaktı, böylece de kimliğini kaybedecek idi. Gerek zâhir kıyası, gerek fiziki yapısı itibariyle secde etmedi. 

Ancak burada çok mühim ve bilinmesi gereken bir konu vardır. O da şudur. 

“onu ise çamurdan/topraktan halk ettin.” Dedi. 

Şimdi gerçek bir tefekkür yönü ile konuyu anlamaya çalışalım, İblis Âdemi topraktan bedenlenmiş ve hilkatinin Cennette tamalanmış olarak görmeseydi, böyle bir ifade kullanırmıydı? Demekki bahsedilen secde konusu Âdem ve havva’nın toprak bedenle bedenleştikten sonra yapılan bir teklif olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. İleriki sayfalarda konu hakkın da daha geniş bilgi verilecektir.

Âdem’e secde emri, daha evvel kendinin de bilmediği, kendinde var olan bu hususiyetlerinin ortaya çıkmasına sebeb olduğundan, bir bakıma ona geçici rahmettir. Bu özellikleri ile “aziz, cebbar, mütekebbir” Hakk’ın karşısına çıkıp konuşma cür’etini göstermiş, bireysel nefsâni benliğin zemini ve “heva”nın da kaynağı olmuştur.

Gerçek mânâda “Âdem-Halife” yani “insân” ALLAH ve câmî isimlerinin de zuhuru olduğundan “aziziyyet, cebbariyyet, mütekebbiriyyet” onun bir vasfı olup kontrolu altındadır. Yani iblisleri ona tabidir.

اَبْلِيسُ

İblis’in ebced hesabı sayı değeri:

س (sin) ى (ye) ل (lâm) ب (be) ا(elif)

(60) (10) (30) (2) (1) toplarsak; (60+10+30+2+1=103) tür, ortadan sıfırı kaldırırsak (103) > (13) on üç olur ki; bu da Hz. Muhammed (s.a.v.)in şifre sayı değeridir.

Böylece iblisin dahi, aslının (hakikatinin) “Hakikat’i Muhammediyye”ye dayandığı açık olarak görülmektedir.

Yukarıda da kısmen bahsedildiği gibi, her birerlerimizin varlığında sûrî olarak yaptığımız ibadetlerimizden meydana gelen kuvvetler > melekler oluşmakta, diğer taraftan da Cenâb-ı Hakk orada kendi zâtını idrak edecek bir mahal, gönül, güç > Halife meydana getiriyor ve meleklerle onu karşılaştırıyor.

Neticede; İlâhi zâtın zuhur mahalli olan bu Halifeye; yapılan teklif üzerine melekler secde ediyorlar. Bu secde Âdem’in toprağına değil, onda mevcud İlâhi Zât’ın varlığınadır.

Bu hususlar hakkında âlimlerimiz birçok şeyler söylemişlerdir, mühim olan Cenâb-ı Hakk’ın muradı ve emr-i İlâhi’sidir. Dileseydi onları her hangi bir ağaca veya başka bir şeye de secde ettirirdi, buradaki mes’ele emre itaattir. Dolayasıyla bu secde Âdem’in varlığında Hakk’a olan secdedir.

Nasıl ki; Kâ’be-i Muazzama’da yapılan secde anında, Kâ’be-i Muazzama’yı hayalen yukarıya kaldırdığımızda görülen manzara insânların birbirlerine secde ettiği yönündedir. Ancak bu secdeler her bir insânda bulunan abdiyyetiyle diğer insânda bulunan (venefahtü) Hakikat-i İlâhiyye’yedir, yoksa toprak bedenlerine değildir.

Bireysel varlıkta secde etmeyen, her birerlerimizde mevcud nefs-i emmâre ve levvamelik hükümleridir. Nefs’lerimiz’in öteki mertebeleri değildir. Kemâlât arttıkça nûraniyyet artmakta böylece lâtifleşmeye başlayan birey’in varlığında iblisiyyet’ in hakimiyyet’i yavaş yavaş azalmaya başlamaktadır.

Efendimiz (s.a.v.) “Herkesin bir şeytanı vardır, ben şeytanımı müslüman ettim.” diye buyurmaları bahsedilen varlığın eğitilebilirliğinin olmasıdır. Başta secde etmeyen iblis, nefs’i emmârelik ve levvâmelik hükmünden kurtulduktan sonra, nefs’i sâfiyye’ye ulaştığı zaman, zâtıyla zât olmakta ve Âdem’le birleşmektedir. Böylece meleklerden çok üstün bir hal ortaya çıkmaktadır. Gerçek mânâda ilerleme de ancak bu hadiseden sonra gerçekleşmektedir, rûh ile nefs’in birlikteki faaliyetleridir ki; insân’ın gerçekten Hakk yolunda ilerlemesini sağlamaktadır. Bu özetlemelerden sonra yine yolumuza devam etmeye çalışalım. T.B.

وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلا

مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ

فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ

 (Ve kulnâ: Ya Âdemüskün ente ve zevcükel-cennete ve külâ minha raga-dan haysü şi’tüma velâ takraba hezihişşecerate vete künâ minezzâlimiyn.) Meâlen - (2/35) “Ey Âdem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zâlimlerden olursunuz.” dedik.

Âdemüskün, (Sen ve eşin cennette sakin olun.) Bu bölümü daha geniş açıdan bakarak çok iyi düşünmemiz lâzımdır. Şöyleki! 

(Sen ve eşin-ente ve zevcüke-) bilindiği gibi bu tabirler Fizik ve ruh birlikteliği içinde olan, evli kimseler hakkın da belirtilen ifadelerdir. Ayetten anlaşılan, Âdem ve havvanın cesetlendikten sonra, beşeriyetleri ile yaşamaya başladıkları zamanı belirtmektedir. T.B. 

------------ 

Bu cennetin yeryüzü arz cenneti mi; yoksa, feza da ayrı bir gökyüzü cenneti mi, olduğu hakkında az da olsa ihtilâf vardır. Alimlerin çoğunluğu bu cennetin dünya dışında olduğu kanaatindedirler. Genel yorum da bu yöndedir; ancak bazı âlimler de Âdem’in yeryüzünde yüksek bir yerde var edildiğini ve oradan aşağı düzlüğe indirildiğini, ifade etmektedirler.

Tevrat ismiyle bugün elde bulunan kitapta da, Âdem’in (aden) cennetinde, dünyada yüksek ve verimli bir bahçede var edilip çorak arazi düzlük yere indirildiği bildirilmektedir. Bilindiği gibi “cennet” (sık ağaçlık, yeşillik, ağaçların sıklığı yüzünden yerin görülemediği saha) demektir.

Âdem ve Havvâ’nın iskân edildiği cennetin, Hakk’ın indinde bir mahal yeri olduğu gibi, her bir insânın içinde bulunduğu mertebesi itibariyle de pek çok özellikler ifade et-mektedir. Bir kimse eğer gaflet ve hayal içinde yaşıyorsa, bu yaşamı geçici dünya hayal cenneti’dir.

Eğer bir kimse şeriat ehli ise, yapmış olduğu fiillerinden meydana gelen fiil cenneti’ nde yaşıyor demektir.

Eğer bir kimse tarikat ehli ise, yapmış olduğu fiil ve zikirlerinden meydana gelen duygular cennet’inde yaşıyor demektir.

Eğer bir kimse idrâk ve irfân ehli ise, idrâkinden ve irfâniyyetinden meydana gelen âriflik cennetinde yaşıyor demektir.

Her türlü mertebede olan kimselerin orada iskân edilmesi ve oradan indirilmesi çok, çok değişiklikler arz etmektedir. Ne kadar şahıs varsa o kadar cennet yaşamı ve oradan indirilme hikâyesi vardır. Bunların hepsinin yazılma imkânı tabiiki yoktur; ancak genele hitab edecek yönlerinin yazılma imkânı vardır ki; bu hususta genel bir yaşam bilgisi ortaya çıkmış olsun. (Biz yine Âdemiyyet mertebesinde yolumuza devam etmeye çalışalım.) T.B.s (Kûlnâ) “Biz dedik ki!” hitabı zâtî’dir, yani Cenâb’ı Hakk zâtından zâti bir oluşumu kendi kelâmından, kelâm-ı İlâhi’si olan Kûr’ân-ı Keriym’inde aracısız olarak ifade etmektedir ki; gerçekten çok mühim bir zât-i oluşumdur.

Âdem (a.s.)’ın mevzuunun başında (Rabb’ın meleklere dedi ki) ifadesiyle buradaki (biz dedik ki) ifadesi arasında irfan ehli açısından çok büyük farklar vardır.

“Ya Âdemu üskün” “Sakin olun oturun.”, (Nerede?) “Sen ve eşin şu cennette…” “Sekene” (Sakin oldu.) fiilinden bir emri bildiren (üskün) fiili Hakk’ın emridir. Hakk’ın emri ise farzdır, yani belirtilen mahalde oturmak farzı yerine getirmektir, o ise mutlak itaattir. Yine bu fiilin (ism-i zaman, ism-i mekân) hali, (mesken)dir. Bahsedilen “mesken” ise cennet ismiyle ifade edilmiştir. (ismi faili) sâkin “oturan” (ismi mef’ul’u) meskûn “oturulan yer”dir.

Aynı kelimeden türeyen miskin sözcüğü de vardır ki; hiçbir şeyi olmayan, hiçbir şeyi olmadığı için de “mutlak sakin” olup hareket edemeyen, yoksul, (fakr) fukaranın da altındadır.

İşte Cenâb-ı Hakk, Âdem ve Havvâ’ya, miskin yani kendi varlığından fakr’a düşmüş, size ait bir varlığınız olmadığı halde İlâhi hakikatlerle cennet denilen yerde (üskün) “Sakin olunuz.” buyurmuştur.

Ve devam ederek: “İstediğiniz yerde yemişlerinden bol bol yiyiniz.” Bu yemişler bedeni > fiziki, olmakla beraber, esmâ-i, sıfat-i, ve zât-i ilimler > yemişler’dir ki; kişinin zâhir, bâtın, beden ve rûh gıdalarıdır.

Kişi hangi mertebede ise o mertebenin ve daha aşağısının yemiş ve meyvelerinden yiyebilir. Bulunduğu mertebenin üstündeki meyvelerin yenilebilmesi ancak ehlinin tarif ve telkinleriyle mümkün olabilmektedir. Aksi halde yemeye kalkması kendisine fayda yerine zarar verir.

“Ancak şu ağaca yaklaşmayın.” hükmü; o mertebede henüz Âdemiyyet’ in tenezzül kemâli ortaya gelmediğinden, emmâre ve levvâme özellikleri oluşmamıştı.

İşte bu emir ortaya konunca, Âdemiyyet mertebesinde yani, Âdem ve Havvâ zuhurunda, levvâme ve emmâre mertebeleri uyandırılarak faaliyete geçirilmeye başlanmıştır. A’yân-ı sabiteleri hükmü ile kendilerinde, a’dem de > yoklukta, yani kuvve de olan bu iki mertebe, (emr-i teklifi)ye karşı, (emr-i irâdî) olarak kuvveden fiile, zuhura çıktı ki; bu oluşum, “sakin > miskin” olan, kendi kendi ile olmayan, Âdem ve Havvâ’nın varlığında Hakk’ın (şâe) bâtınen dilemesi oldu. Çünkü bütün bu âlem de meşiye-i İlâhi’nin yani Allah’ın dilemesinin dışında hiçbir şeyin olması mümkün değildir. Eğer oluyorsa, oraya Allah’ın saltanatı tesir edemiyor demektir ki “acz”dir. Hakk için de böyle bir şey tahayyül bile edilemez.

Cennet’in sonsuz ağaçları içerisinde belirtilen o ağaca yaklaşmaları, Âdem’le Havvâ’nın belki de hiç olmayacaktı, özellikle cennetin sol tarafında meydana getirilen bu ağaca dikkat çekilerek varlığından özellikle bahsedilmesi diğer ağaçlar gibi sıradan bir ağaç olmadığı, varlığında çok büyük hikmetler ve özelliklerin olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Bu hususa tekrar devam edeceğiz.

“Yoksa zâlimlerden olursunuz." “Zâlimûn” “zâlim”in çoğuludur. O ağaca yaklaşıldığı zaman ne olacağı açıkça belirtilmektedir.

Zâlim= lügatta, (zulmeden, haksızlık eden, yani ortalığı karartan) Zulmet= ise lügatta, (karanlık) demektir.

Bu Âyet-i Keriyme’de çok hasas dengelere dayalı iki husus vardır:

- Birisi; dışarıdan yapılan emr-i teklifi’yi dinlemeyip o ağaca yaklaşırsa bâtınına karşı, yere inip onu zora ve zarara sokacağından zâlimlerden olacaktır.

- Diğeri; ise iç bünyede var olan emr-i irâdiyye’ye uyup o ağaca yaklaşmaları neticesinde yere inip orada kendi gerçek kimliklerini müşahede edip tekrar geldiği bâtın âlemindeki a’ma’iyyet, yani (sevâd’ı a’zâm) “büyük karanlık” mertebesine ulaşmış olacaktır ki; her iki mânâda da kişi zâlim hükmüne girmiş olacaktır.

- Birisi: Kendi beşeriyyeti’nin karanlığına girip kalması.

- Diğeri ise: Aslına ulaşıp, beşeriyyeti’nin aslında kaybolması, yani karanlığa girip hükmünün hakikati itibariyle istilâ edilip yok olmasıdır.

 Bu hususa da başka Âyetler’de tekrar devam edeceğiz.

فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا

فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي

الْأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ

(Feezellehümüşşeytanü anha fe ahracahüma mimma kânâ fihi fekûlnâh bitu bagdüküm libagdin adüv veleküm filardı müstekarrun ve metaun ilâhiyn) Meâlen - (2/36) Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırdı, onları bulundukları yerden çıkardı. Onlara, “Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz.” dedik.

 Meâlde, (Şeytan oradan “cennetten” ikisinin de ayağını kaydırdı.) Hükmünü çok iyi incelememiz lâzım gelmektedir. Şeytanın gücü Âdem ve Havvâ’yı mutlak mânâda cennetten çıkartmaya kâfi gelmez.

Ancak; (Şeytan Âdem ile Havvâ’yı cennette, yerlerinden kaydırdı.) olur. Cennetten kelimesinin sonundaki (n) harfi fazladır ve mânâyı da bozmaktadır.

Onlar cennetin rûhâni mahallinde oturuyorlar iken, nefsâni mahalline, beşeriyyetlerine doğru kaydırdı demektir.

Yukarıdaki Âyetlerde o varlıktan iblis olarak bahsediliyor iken burada ilk def’a şeytan olarak bahsedilmektedir ki; iki oluşum arasında fark vardır. (iblis-telbis) işin aslına vakıf olmadan inkâr yani secde etmemek; burada ise şeytan’lık yani bozgunculuk vardır. (şey-tan) bu âlemde görülen ne kadar varlık varsa hepsi bir şey dir. Şey’ in cem’i yani çoğulu eşya dır ki; mânâsı malümdur. Gördüğümüz her bir şey de eşya’dandır. Tan ise, iki tan-tan yan yana gelince (tantana) olur.

(Tantana) ise lügatta= “tan tan” diye seslenme, ses çıkarma, şa’şaa, debdebe, patırtı, gürültü, gösteriş diye geçer. Hâl böyle olunca kısaca ifade edersek, (şeytan) kelimesi, (eşyanın tantanalı sesi)dir diyebiliriz.

İşte iblis âlemde ne kadar şey’iyyet varsa hepsinden (tantana) ile zuhur edip muhatabını şaşırtma yollarını arar. Bu ölçüleri bilen kimse âlemin tantanasına kanmaz, bil-meyen ise meraklı ve boş bakışlarla eşyadan gelen bu tantanalara kolayca kanar. İşte bu oluşumu meydana getiren iblis bu faaliyeti itibariyle (şeytan) ismini alır ki; ilk def’a yaptığı (tantana) bu Âyet’i Keriyme ile Âdem ve Havva’ya olup, onları cennetin sağ tarafında olan letafetten, rûhaniyyet’ten, sol tarafta olan kesafete yani beşeriyyet’ine doğru ayaklarını kaydırması o’nun şey-tan-iyyet’indendir, diyebiliriz.

İşte nerede böyle bir (tantana) var ise iyi bilinmelidir ki; onun arkasında iblis vardır ve şeytaniyyet vasfını orada kullanıyor demektir ki; o mahalde hepsinin ayağını kaydır-mıştır diyebiliriz.

Üzülerek ifade etmek istiyorum ki; günümüzde bu hali çok mübalâğalı olarak kullanan ve istismar eden reklâm yapımcı ve yayımcılarının hiçbir sınır tanımadan ya- yımladıkları (tantanalı) görüntü ve seslendirmelerinin kaynağı, iç bünyelerinde bulunan vehim hayal gücünün kontrolsuz olarak sahnelendirmeleridir, diyebiliriz.

“Onları bulundukları yerden çıkardı.” Yani cennetin mânevi ve rûhani nimetlerinden ayaklarını kaydırıp beşeriyetlerine doğru uzaklaştırdı. 

-------------------- 

4) Âdem’in hilkatinin dördüncü aşaması.

“Birbirinize düşman olarak yeryüzüne ininiz.” Cennetten çıkarılma ALLAH’ın hükmüyle bu Âyetle sabittir وَقُلْنَا اهْبِطُوا (ihbitû) “İniniz.”dir. Bazınız, bazınıza düşman olarak, derken üç varlıktan, yani Âdem, Havvâ ve şeytan’dan bahsedilmekte ve üç yapı > karakter belirtilmektedir. Ayrıca ilgili melekler de yeryüzüne onlarla birlikte indirilmiştir. 

 Âdem = Hakikat-i İlâhiyye’yi, Havvâ = Hakikat-i nefsâniyye’yi Şeytan = Hakikat-i vehim ve hayaliyye’yi ifade etmektedir.

Zâhiren her ne kadar bunlar birbirlerinden ayrı, zıt, düşman gibi gözüküyorlar ise de bâtınen birer mertebe ve geçiştirler. Bunlardan her biri kendini ayrı gördüğü sürece düşman hakikatini idrak edip, anlayıp eğittiğinde de dost olur.

Âdeme, yani hakikatine ulaşmak için (şeytan) dan Havvâ’ya, oradan Âdem’e geçmek gerekir.

A’dem’den beşeriyyet’ine inmek için’de, Âdem’den Havvâ’ya, oradan beşeriyyet’ine nefsâniyyet’ine, yani şeytaniyyet’ine dilersen geçer öyle yaşarsın, her iki yönde de orta mahal Havvâlık’tır, yani üretkenliktir. (İhbitû - ininiz) İlâhi kelâmında, evvelâ bu üç mertebenin kıyamete kadar gelecek kopyalarına hitap vardır.

Onlar da, Mânâ âleminden ef’âl âlemi olan bu madde âlemine, burada kimliklerini bulsunlar diye ininiz hitabına her dünya ya gelenler bâtınen muhatap olurlar.

“Orada bir müddet için yerleşip geçineceksiniz.” dedik.

Âdem (a.s.)ın var edilmesinden evvel onun yaşayabileceği yeri, yani arz > dünya, üzerinde yaşanacak hale getirildi, bu da gösteriyor ki; Âdemin cennetteki iskânı zaten geçicidir. Eğer orada ebedi kalacak olsaydı dünya denilen hanesi inşa edilmezdi. Orada yaşayacak kimseler olacak ki o yer inşa edilmiş olsun. Yaşanmayacak yeri inşa etmek ise yersizdir.

Âdem’ler, Havvâ’lar ve şeytan > iblisler, bu dünya âleminde kendilerine tanınan süre müddetince yaşayıp ihtiyaçlarını giderip müddetlerinin sonunda ayrılacaklardır ki; zaten de öyle olmaktadır.

İşte buraya gelip yaşamanın gayesi ihbitû “İniniz.” hükmü ile batından zahire doğru inip, orada kendini bulup, es’adi “çıkınız > yükseliniz” hükmü ile, indirilen asli makamına kendini tanıyarak ulaşması emridir’ki; mi’râc’ı hakikidir. İnmeden çıkmak olmaz.

فَتَلَقَّى آدَمُ مِنْ رَبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ إِنَّهُ

هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

(Fetelâkka Âdemu min rabbihi kelimatin fetebe aleyhi innehü hüvettev-vabürrahiym.) Meâlen –(2/37)” Âdem Yüce Rabbi tarafından bir kısım kelimeler aldı. Onun üzerine tövbe eyledi. Tövbeleri ziyadesiyle kabul eden, pek ziyade merhamet sahibi olan ise ancak o Kerem sâhibi Rab'dır.” Bu kelimelerle tövbe etti, tövbesi kabul edildi, zaten o tevbeleri kabul eden çok merhametlidir. (Bu tevbe Âyet-i ileride gelecektir.)

قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمِيعًا فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم

مِنِّى هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ

يَحزَنُونَ

(Kûlnahbitû minha cemian fe immâ ye’tiyenneküm minnî hüden femen tebia hüdaye felâ havfun aleyhim ve lâhum yahzenune.) Meâlen – (2/38) Dedik ki: “O cennetten hepiniz aşağı ya ininiz. Eğer benim tarafımdan size bir hidayet gelir de her kim hidâyetime tâbi olursa artık onlar için bir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaktır.” İkinci def’a bu ifadenin kullanılması, cennetten indirilmenin Hakk’a ait olmasındandır. Yukarıda ifade edildiği gibi, şeytan onların sadece ayaklarını kaydırdı cennetten indirmedi; çünkü bu güç onda yoktur.

“Size bir hidayet gelince…” Yeryüzüne indiğinizde size şeriatım olan, Hâdî ismimin zuhurları gelecektir ki; bunlar zât-i tecellimin her mertebedeki mahalleridir.

“Her kim hidayetime tabi olursa...” Eğer yeryüzüne inilmeseydi, sıfat-ı İlâhiyye’ler ve esmâ-i İlâhiyye’ler, ef’âl-i İlâhiyye’ler olarak hakikatleri itibariyle zuhura çıkamayıp batında kalırlar idi. O zaman da gizli hazinede olanlar bilinmez idiler. Halk’ta Hakk’ta bâtında kalır, faaliyete geçemezler idi. Yeryüzüne inilmesiyle zıt isimler de faaliyet sahasında yerlerini aldılar; böylece sevap günah, iyi kötü, faydalı faydasız hususlar bilinmiş oldu.

“Onlar için bir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaktır.” Yani, kim ki; gelen, “Hâdî” hidayet ehline uyarsa eğitiminin neticesinde kendi beşeri varlığından geçmiş olacağından kendine ait olan hayal ve vehimden kurtulmuş olacağından, hayal ve vehmin bir neticesi olan korku, zaten o mahalde kalmamış olacaktır.

Gönlü mutmain olan bir kimsenin hayalî ve vehmî korkuları olmaz. Bugün böyle olduğu gibi gelecekte de böyle olur. Gelecekte mahzun da olmazlar. Bütün bunlar birer eğitim meselesidir. Ve ilk hâdî Âdem’dir. Bu Âyet-i Keriyme’leri de böylece özet olarak gördükten sonra tekrar yolumuza devam edelim.

Kûr’ân-ı Keriym; Â’raf Sûresi; (7/10-26) Âyetlerinde de bu hususlarda çok dikkat çekici hakikatler vardır, hep birlikte incelemeye çalışalım.

وَلَقَدْ مَكَّنَاكُمْ فِي الْأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا

معايش قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ

(Velekad mekkennâküm fil erdı vecealnâ leküm fihe meayişün kaliylân ma teşkürune.) Meâlen – (7/10) “ Andolsun ki, sizi yerde yerleştirdik ve size orada birçok geçim vâsıtaları meydana getirdik, siz ise pek az şükredersiniz.”

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ

اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ

السَّاجِدِينَ

( Ve lekad halâknâküm sümme savvernâküm sümme kûlnâ lilmelâike-tiscüdü li Âdeme fesecedü illâ iblisü lem yekün minessacidin.) Meâlen – (7/11)”Andolsun ki sizi yarattık > halk ettik sonra size şekil verdik. Sonra da Âdem'e secde ediniz diye meleklere emrettik, derhal secde ettiler. Ancak iblis, o secde edenlerden olmadı.” Bu iki Âyet-i Keriyme’nin baş tarafları her ne kadar birbirlerine benziyor gibi ise de iki ayrı ifade ve iki ayrı oluşumu açık olarak belirtmektedirler. (Allah’u a’lem) Allah daha iyisini bilir.

(10)uncu Âyet-i Keriyme ile yeryüzünde bizden evvel yaşayıp geçen bir Âdem neslinden bahsedilmekte, diğer (11)inci Âyet-i Keriyme’de ise bizim Âdem’imizden ve bu devrelerde yeryüzünde yaşayan bizlerden bahsedilmektedir.

Küçük bir bilgi olması bakımından ifade etmeliyiz ki; bizler ve yaşadığımız ”Âdem> Muhammed” (s.a.v.) nesli yeryüzünde yaşayan yegâne nesiller değiliz”dir.

Bu dünya üzerinden bizden evvel nice nesiller geçti bizden sonra da geçecektir.

(11)inci Âyet-i Keriyme’nin benzer muhtevası geçtiğimiz sayfalarda ifade edilmiş idi. (12)nci Âyet-i Keriyme de ifade edilmiş idi, burada biraz daha değişik yönlerine değinerek yolumuza devam edelim.

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَا

خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

Meâlen – (7/12) Buyurdu ki: “Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten ne men etti?” Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın > halk ettin.” Bakara sûresi (30) Âyeti’nde Âdem’in hilkatine meleklerin gizli itirazları belirtildiği gibi, bu Âyet-i Keriyme’lerde de iblisin itiraz ve aksi görüşleri ifade edilmektedir.

İmkân dahilinde incelemeye çalışalım:

Şuur ve idraklerimize sunulan bu sahnede, bir mutlak hâkim ve sahip, üç de oyuncu görmekteyiz. Bunlar (1) Hakk, rububiyyet mertebesi itibariyle. (1) Âdem, (2) melekler (3) iblistir. Mutlak hâkim olan Hakk; kendinde mevcud mânâların birer kimlik kazanarak zuhura çıkmalarını diledi, bu yüzden mânâlar lâtif birer varlık olarak rububiyyet mertebesi itibariyle varlıklarını bulmuş oldular ki; bu ilk kesret mertebesidir.

Bu mertebeden yukarıdaki, sıfat mertebesinde Tevhid > birlik olduğundan varlıkların sadece ilmi oluşumları vardır, bu ilmi oluşumlar lâtif varlıklar olarak esmâ mertebe- sinde kimliklerini bulurlar.

İşte idrâklerimize sunulan bu sahnenin yeri esmâ mertebesidir. Bahsedilen cennet de; (esmâ) isimler cennetidir. Burada esmâ-i İlâhiyye’nin lâtif kimlikleri, mânâlarını lâtif olarak ortaya koymaktadırlar ki, bir aşama sonra bu mânâlar kesif varlıklar olarak uzun sahnede, ef’âl âleminde, yerlerini almaktadırlar.

Bir bakıma esmâ mertebesinin tamamı cennettir; çünkü oradaki lâtif varlıklar henüz fiziki mânâda ef’âl mertebesine (ihbit) inmediklerinden kendilerinde fiili mânâda acı ve ızdırap oluşmaz ve bu tür sıkıntıları yaşamazlar. Dolayısıyla oranın tamamı onlara göre cennet hükmündedir.

 İlâhi program gereği, birinci oyuncu Âdem-i mânâ zuhura gelmiş meleklere secde emri verilmiş, melekler secde etmiş, iblis ise etmemiş idi.

Bu secdenin Âdem’in şahsında, gelecek bütün Âdem neslinide kapsadığı açıktır; çünkü Âdem’in neslinden, Âdem’den çok daha kemalli halifeler gelmiştir ve emir umumidir. Melekler ve iblis ile bütün âlemdeki varlıklaradır. Çünkü insân (ekmelü mahlûkat) “mahlûkatın kemallisi” ve (ahsen’ü takvim) “en güzel kıvam > oluşum”da var edilmiştir ki zât-i zuhurdur.

Âdem’e secde Hakk’a secdedir. Ancak bir şeyi gözden kaçırmamak gerekir, Âdem’ den kasıt gerçek halife insân mânâsını taşıyan, onun hamili > taşıyanı olan insânlardır, yoksa her insân görüntüsünde olan, kendinden (gerçek varlığından) habersiz olarak yaşayan vücud heykellerine değildir.

Aslında gerçek mânâda kendi hakikatlerini bulmuş, bilmiş, olmuş insânlar da bu fiilin kendilerine yapılmasını istemezler. Kâ’be-i Muazzama taştan inşa edildiği halde oraya doğru bütün müslümanlar secde etmektedirler. Kâ’be-i Muazzama’da bir farz namazı vakti herkes secde halinde iken, bir vinç ile Kâ’be-i Muazzama birkaç metre kadar yukarıya kaldırılsa, görülen manzaranın hali, yuvarlak saf halkalarında herkesin birbirine secde ettiği aşikâr olarak ortaya çıkmış olacaktır.

Ancak bu görüntü öyle sıradan bir görüntü değil, Azamet-i İlâhiyye’nin secde sırrı içerisinde apaşikâr ortaya çıkmasıdır. Bu secde esnasında karşılıklı iki özellik vardır. Biri mutlak abdiyyet, diğeri ise Ulûhiyyet’tir ki; insânda ikisi cem olmuştur. Bu özellik hiçbir varlıkta ve mertebede fiilen yoktur. Bunun faaliyet alanı dünya, zamanı da secde zama- nı dır. Öyle hikmetli bir oluşumdur ki; ancak Bâtınî hakikatini hikmet ehli olanlar anlar.

Secde hakikatinin aslı, başını > alnını, toprağa değdirmektir. Bilindiği gibi toprak hikmet’tir, ve insân’ın en hikmetli yeri de başı ve beyninin ön tarafı olan şerefli alnıdır.

Oraya rabıta yapılması da bu yüzdendir. İşte insân’ın en üst, melekûte bakan başındaki İlâhi hikmetini, en alt denilen toprağa ve oranın hikmetine secde halinde değdirdiğinde kendinde İlâhi mânâda iki hikmetin birleşimi ortaya çıkar ki; bu, tevazu içerisindeki Azamet-i İlâhiyye’dir. Çünkü toprak aynı zamanda tevazuyu ifade eder ve beşer cinsinin de zâhiren ana maddesidir.

Zâhir ve bâtın oluşan ve buluşan bu iki hikmet, en son düzeyde yapılan tevazu secdesiyle en ileri derecedeki insânlık kemâlâtına sahibini ulaştırır. Çünkü insân’a gelen gerçek İlâhi bilgiler, “gökten > yukarıdan”, “arzdan > aşağıdan” gelir. İblis bunun farkında olmadığından, oralardan kişilere saldıramaz. Daha sonraki Âyet-i Keriyme’lerde de ifade edileceği üzere insânlara; önden, arkadan, sağdan, soldan, olmak üzere dört yönden saldırır. Üst ve alttan saldıramaz, tesiri yoktur.

İşte Kâ’be-i Muazzama’da yapılan secdelerin hakikati, karşılıklı duran kişilerden birinin, kendinde mevcud abdiyyet mertebesi itibariyle karşısına düşen kişinin Ulûhiyyet’ine secde hükmündedir. Aynı oluşum karşı taraf için de geçerlidir. O da kendinde bulunan Abdiyyet’i ile diğerinde bulunan Ulûhiyyet’ine ettiği secdedir ki; böylece karşılıklı adalet sağlanmış, insân asaletine yaraşır iki mertebe tevazu ve azamet birlikte yaşanmış olmuştur.

Kâ’be’i Muazzama, taştan yapılan bir bina olduğu halde, içerisinde zât-i tecelli olduğundan secdegâh olmuştur. İşte oraya yapılan secde, Kâ’be’i Muazzama’nın taşlarına değil, orada oluşan yoğun zât-i tecelli’yedir.

İşte; İlâhi tecelli dolayısıyla, sert taşlar lâtifleşip secdeye müstehak oluyorlarken taştan çok yumuşak olan ve aslı hikmet olan toprak binada bulunan, gönül ismi verilen o muazzam gönül Kâ’be’sine neden secde edilmesin. Zâten orası Hadîs-i Kûdsî’de de belirtildiği gibi, (halâkâl Âdeme alâ sûretihi) yani, “Allah Âdemi kendi sûreti üzere halk etti.” yani bütün Ulûhiyyet özellikleri ile halk etti demektir. İşte bu yüzden, Âdem (a.s.) gerçek secdegâh ve halife’dir. İlk secde emri de melekleredir.

 Âdemiyyet sahnesinde oluşan faaliyette Cenâb-ı Hakk’ın ilk emri secde’dir. Melekler uymuş, iblis uymamıştır. Bu oluşumu değerlendiren Âdem, secdenin kendine yapılma sebebinin, kendinde bulunan İlâhi hakikatler olduğunu anladığından ve secdenin İlâhi bir fiil olduğunu da anladığından yeryüzüne ilk indirildiğinde bir cum’a sabahı idi ve ortalık karanlık idi, cennette oluşan secde fiilini, dünyada bu sefer kendisinin Hakk’a yapması lâzım geldiğini düşünerek, yeryüzünde ilk fiil olarak secde yapmıştır; hava aydınlanmaya, güneş çıkmaya başlayınca da bir secde yapmıştır.

İşte bu yüzden, sabah namazı Âdem (a.s.) hatırasına iki rek’ât namaz olarak farz olmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın meleklere ilk emri secde, ümmet-i Muhammed’e ise (Ikrâ’) “oku” dur. Yani; “zât-î tecell”i olarak bildirdiğim bu hakikatleri oku, iyi değerlendir demektir. (Bu hususta Vâhy’ ve Cebrâil isimli kitabımızda geniş bilgi vardır, oraya bakılabilir.)

O zaman kısa bir tereddüt geçiren melekler, hemen secde etmişler, iblis ise bu hakikatlerin farkında olmadığından kendi bireysel “kıstas” ölçüleriyle değerlendirme yoluna giderek, O’nun secde edilebilecek bir varlık olmadığı kanaatine vararak secde etmemiştir.

İblis de bir kuvvet olduğundan, o da bir melektir; ancak yapısı nurdan daha ağır olan, Nefes-i Rahmâniyye’den bütün âlemlere yayılan buhar içindeki “hâr”dan > ateş’tendir”. Bu yüzden birimselliğe, kendi bireysel yaşamına, aklına, dönük değer yargıları daha ağır basmakta, bu yolla bazı kıstas ve ölçüler yaparak fikir yürütebilmektedir.

Meleklerin böyle bir özellikleri olmadıklarından, emr-i İlâhiyye’ye itaatten dışarıya çıkamazlar; çünkü bu itaatin başka bir türlüsünü işletecek mekanizmeleri yoktur.

Mevzu ile ilgisi olması dolayısıyla Hz. Mevlânâ’nın mesnevisinden küçük bir bölümü de buraya almayı uygun gördüm.

Âdem’in cismâni sûreti olan bu heykel, bu kalıp, bir örtü ve perdeden ibârettir. Bu sûretle ilgili olan mânâ ki, hakikat-i insâniyye’den ibarettir ve bu hakikat ise, sûret-i İlâhiyye’den ibaret ve (Allah) ism-i câmi’inin mahzarıdır. Kâ’be-i Muazzama ism-i zât’ın mahzarı olması itibariyle, nasıl ki bil-cümle secdelerin kıblesi olmuş ise, zât isminin mazharı olan bizim hakikatimiz dahi öylece secdelerin kıblesidir. Ve bu mânâya işareten Ebu’l- Hasan Harkani (r.a.) “Eğer benim hakikatime ârif olsaydınız bana secde ederdiniz.” Buyurmuştur. (Fusûsu’l-hikem Âdem fassı sayfa (163) Tekrar Âyet-i Keriyme’ye dönerek yolumuza devam etmeye çalışalım.

(İblis) “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten, onu ise çamurdan halk ettin.” dedi.

Bu verilen cevap İlâhi varlığa karşı âlemde üretilen ilk fikir, itiraz, benlik ve bireyselliktir. Ef’âl mertebesine doğru yaklaştıkça bireysel akıl, İlâhi aklı perdelemekte ve kıstasta bireysel akıl öne geçmektedir.

İbliste de oluşan hâl bu idi. Kendi hayâl ve vehmi ki; “Alemde üretilen ilk birimsel hayâl ve vehim’dir..” O’na dayalı kıstas yaparak, (ene hayrun) “Ben hayırlıyım.” (minhü) “ondan” dedi. İşte bu (ene) “benlik” de Hakk’ın karşısında ilk olarak varlık gösterme cür’eti’dir.

İblis, Âdem’in hilkatine kadar varlıklar içinde en gelişmiş olanı idi. Âdem (a.s.)ın zuhuru ise ondan kıyaslanamıyacak kadar gelişmiş ve kemalli idi. Bunun farkında olmayan iblis, kendi asli kaynağının zâhir görüntüsüne bakarak, yani ateş yandığı zaman üste doğru çıktığından, toprağın da altta kaldığından, bu fiziki görüntüyü mutlak görüntü zannettiğinden, “Ben ondan üstünüm.” yani (hayırlıyım) dedi.

Halbuki; ateş yandığı yeri ve yandığı maddeyi bitirince söner ve arkasında harabe, hiçlik bırakır. Toprak ise böyle değildir; hep vermeyi, vermeyi ve yine vermeyi önde tutar. 

 Daha evvelce de belittiğimiz gibi anasır yönünden dahi Âdem (dört’te üç 3/4) iblisten öndedir.

Âdem’in varlığından evvel iblisin yaptığı işler nefsine uygun geldiğinden, kendisinden bir itiraz vaki olmamıştı; ancak Âdem’e secde emri ile meydana gelen emir karşısın- da içindeki gerçek kimliği ortaya çıkmış ve bu imtihanda muhalefetini ortaya koymuştur.

 Necm Sûresi’nin ilk Âyetinde bahsedilen,

وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَىٰ

(Vennecmi iza heva) Meâlen: (53-1) “Yıldıza; doğmaya başladığı zaman and olsun ki...” Kendi heva yıldızına göre ilk def’a bireysel benlik üzere akıl yürüten varlık olmuştur. Ortada üç mânânın zuhuru, bir de İlâhiyyet vardır. Bunlar mânâ-yı Âdemiyye, mânâ-yı melekiyye, mânâ’-ı iblisiyye’dir. (Bu hususta daha geniş bilgi Terzi Baba kitabımız da mevcuttur, oraya bakılabilir.) Mânâ-yı Âdem asıldır ve bütün sahne onun varlığına göre kurulmuştur. Mânâ-yı melekiyyet, İlâhi kuvvetlerdir ki; zâti zuhur olan Âdem’e tabi ve secde ehlidirler.

Mânâ-yı iblisiyye ise hayal, vehim ve hevaya dayandığından yaptığı ölçüler de bu istikamette olmaktadır ve her şeyi tersinden görmeye ve göstermeye çalışmaktır. Bu da var olanı yok, yok olanı da vardır diye geçersiz bir mantıkla ispatlamaya çalışmaktır.

Böylece bütün âlem’de ve âdem’de mevcud Hakk’ın varlığını yok ve inkâr, aslında yok olan hayal, vehim ve heva üzere olan anlayışları, gerçek anlayış ve bilgiler olarak göstermeye çalışmaktır.

İşte gözlerimizin önüne ve idrâklerimize sunulan bu secde sahnesi, mânâ-yı Âdemiyye’nin ne müthiş bir şaheser, görüntü ve bilgilendirme ile hazırlandığı ve ibret verici bir olay olduğu aşikârdır.

İnsânlık seyrinin ilk mühim yaşamlarından olan bu sahnelendirme olayı, kıyamete kadar gelecek bütün insân fertlerinin üstünde yaşanmaktadır ve yaşanacaktır. Ancak mühim olan bu yaşamı idrâk edip tatbik edebilmektir. O mahalde Âdemliğin bâtınen de zuhura çıktığının ifadesidir ki; böylece zâhir, bâtın Hakikat-i Âdemiyye zuhura çıkmış olmaktadır.

Bu mânâ bâtınen zuhura çıkmaz ise o mahalde yaşanan Âdemlik sadece zâhiren fizikî ve mahalden oluşur. Âdem-i mânâ bâtınen de zuhura çıktıktan sonradır ki; ancak mânâ-yı İlâhiyye’nin seyr’i, seyr-i İlâllah olarak devam edebilir.

Bu gerçek seyr başlatılmasa, kişinin seyr’i, ibadet ehli olsa dahi, seyr’i > gidişi ilâ cennettir. Cennet ehli olmak başka, Allah ehli olmak başka şeydir. Bütün bunlardan zâhir bâtın habersiz olarak, gafletle ehl-i nâr olarak yaşamak da başka şeydir.

İşte bu hakikatlerin tahsili için bu dünya arzına getirildik, yani indirildik. Hayatta iken bu fırsatı heba etmemek herhalde en akıllıca iş olacaktır, yoksa; “iblis” hayal ve vehim ile bu dünyanın methini yaparak, oraya bağlı kılıp, hiç ölmeyecekmiş gibi bir anlayış oluşturarak kişinin hayatını hevası ile heba ettirir ki; zâten bu onun şanından “şe’en”inden dir.

“Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu topraktan halk ettin.” Yanlış kıstası ile bu değerlendirmeyi yapabilen iblis bu anlayışı ile Âdem’e secde etmeme anlayışının içinde Hakk’a karşı gelme fiili vardır. İşte bu hadiseden sonra;

(kâle fehbit minhe) “İn oradan, bulunduğun cennetten.” dedi.

Yani Hakikat-i İlâhiyye’de mevcud esmâ-i bir kuvvet, yani bir melek iken hadiseler karşısında tabi olması gereken melekiyyet kuvveti, tamamen zıddı olan inkâr ve isyan ile karşı koyma kuvvetine dönüştüğünden, itaat melek kuvvetlerinin dışına ve esmâ-i İlâhiyye cenneti olan İlâhi hakikatlerin bünyesinden ayrılarak, “İn oradan.” Hükmü kendisine ulaşmıştır.

هفَاهْبِطْ

(fehbit) kelimesi burada her ne kadar inme mânâsında kullanılmış ise de, lügat mânâsı itibariyle, “iptal etme” dir. Bu da yapılan işi bâtıl saymadır.

İşte iblisin kendi rey’i ile Hakk’ın karşısında, benliğinden fikir üretimine kalkışması o nun Esmâ-i İlâhiye bünyesinden çıkıp bireyselliğine düşmesine sebeb olduğundan İlâhyyat tarafı iptal edilip sadece kendine ait bireysel benliği kaldığından, Esmâ-i İlâhyye arasından çıkartılıp tard edilmişlik hükmüne dönüşmüştür. Böylece hayâl, vehim ve hevanın ilk kaynağı olmuştur.

Bütün bu mükevvenatın > âlemlerin, zâhiri > dışı halk, bâtını > içi Hakk’tır. Kim ki; zâhirine, dışına, halkıyyetine bakarak karar verdi faaliyet gösterdi ise böylece bâtını inkâr edip, kevniyyetine, zâhirine göre hüküm yürüttüğünden o da uzaklaştırılmış, tardedilmiş’ lerden olmaktadır.

İblisin, bâtını “mudil” ismidir. Mudil = dalâlete düşüren, doğru yoldan çıkarıp eğri yola saptıran, mânâsındadır. Mudil ism-i İlâhiyye’sinin zâhiri doğuş yeri, ana maddesi hevadan meydana gelen oksijen ile ateştir ki; ateş konturollu kullanılırsa fayda, konturolsuz kullanılırsa zarar verir.

 Meleklerle birlikte secde emrini alan iblisin bu emir karşısında, ateşliği itidalinden çok fazla arttığından, insânda olan tansiyon yükselmesi gibi, o’nun benlik tansiyonunu artırdığından yanlış kıyas yaparak ateşinin artması ile kendi unsurunu > ateşini, daha fazla görerek ”Ben ondan üstünüm.” dedi. Buna karşılık da:

قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا

 “İn oradan!” hitabına maruz kalmış oldu.

 

“Çünkü orada senin için böbürlenmek salâhiyyeti yoktur.” Evvelki Âyet’te: 

مَا مَنَعَكَ

(ma meneake) “Seni ne men etti?” diye âlemde ilk def’a sen hükmü ortaya çıkmış olmakta idi. Burada da ifade edilmektedir. (Leke) “senin için” ve benzeri bu Âyet-i Keriyme’lerin içerisinde (6) def’a açık olarak (sen) ifadeleri geçmektedir. Böylece bireysel mânâda, (ben) ve (sen)in (ene) ve (ente)nin mânâ’dan maddeye, kuvveden fiile ilk def’a çıkmaya başlamasıdır.

Burada (ben) ve (sen) diye ifade eden aynı varlıktır, hayal ve vehim, kendi hayal ve vehminde var ettiği ve gerçek zannettiği nefsi benliğine tabi olarak, o’nu mutlak var zannederek (ene) (ben) dedi ve bu benliğin en hayırlı benlik olduğunu zannederek savundu.

Bunun üzerine Cenâb’ı Hakk o’nun “ben” iddiası karşısında bu varlığı geçici olarak hayalen var kabul ederek o’na (ente) ve (ke) (sen) diye hitab ederek hayali ve vehmi bir sûret vermiş olmakla (sen) dedi.

Böylece kendi tarafından, içinden (ene) (ben), Hakk tarafından dışından, (ente) ve (ke) (sen) hitabıyla hayal ve vehim yoluyla isimlendirilmiş oldu.

Arap alfebesinin harflerinin başında olan elif Hakikat-i İlâhiye, ene gerçek İlâhi benliği, üçüncü harf olan (te) ise (ente)yi, yani (sen)i yani zuhuru ifade etmekte, elif ile te’nin arasında olan (be) ise bunların arasındaki, bağlantıyı oluşturmaktadır.

(Elif) bâtın, (te) zâhirdir. (Be) nin ifadesi (ile) birliktelik mânâsındadır. (Be) ile zâhir ve bâtın arasındaki bağ her mertebenin hakikati gereği oluşturulmaktadır.

Bir de: (ene hayrun minhü) “Ben ondan hayırlıyım.” (minhü) “ondan” mânâsı içerisinde (hu) yani (o) vardır ki; böylece “ben, sen, o” üçlüsü bu sahnede ilk def’a ortaya çıkmış olmaktadır. O’ndan kasıt anlaşılacağı üzere Âdem’dir. İblis Âdem’in toprak maddesine bakarak “O” dedi. Aslında Âdemlikteki; O yani (Hu) Hüvviyyet-i Mutlaka’nın zahiren, Âdem sûretiyle mahlûk görünümündeki tecellisinden başka bir şey değildir.

Bu hakikati idrâk edemeyen iblis, sadece Âdem’in toprağını görerek ben ondan hayırlıyım, zannı ile secde etmekten kaçındı.

Bu babda söylenecek söz çoktur, misal olması bakımından bu kadarla yetinip yolumuza devam etmeye çalışalım.

“Çünkü orada senin için böbürlenmek salâhiyyeti yoktur.” Buradan da anlaşılacağı üzere ilk def’a Hakk’ın huzurunda kibirlenme bu hadiseyle ortaya çıkmış olmaktadır. O halde

فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ

(fahruc inneke minessâgiriyn) “Artık çık, şüphe yok ki, sen alçaklardan > küçüklerdensin.” Yukarıdaki, Âyetlerde, bulunduğu yerden, fehbit (in) ifadesi kullanıldığı halde burada fehruç (çık) ifadesi kullanılmıştır. Âdem’in hilkatinden evvel iblisin, meleklerin içinde belirli bir yeri vardı ve Hakk’ın belirli ve daha geniş esmâ-i İlâhiyye’sini zuhura çıkarıyor iken, Âdem’in hilkati ile yapmış olduğu “secde etmeme” davranışı neticesinde, gururlanarak, kendi kendini büyük gördüğünden, genelde küçülmüş ve (sâgiriyn) küçüklerden olmuş ayrıca kendinde daha evvelce bulunan esmâ-i İlâhiyye’nin bazıları da zıtlarıyla değişip daha başka bir şekilde açığa çıkmaya başlamış oldu.

Bir bakıma Âdem’in hilkat-i iblisi de rahmet olmuştur. Kendisinde bulunan gerçek kimliği böylece ortaya çıkmış oldu. (fehbit) “in” ifadesiyle meleklerin arasından indirildi (fehruç) “çık” ifadesiyle cennetten çıkarılmış oldu. Bunun üzerine:

١٤﴾ قَالَ أَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

(kâle; enzırni ilâ yevmi yüb’asüne)

(7-14) Dedi ki: “ Bana dirilecekleri güne kadar mühlet ver.” Bu talep birçok düşünceyi de beraberinde getirmektedir. Demek ki; iblis insân’ı ve geçireceği evrelerini biliyor idi. Henüz ilk def’a sahneye çıkan bir varlığın akıbetinin bilinmesi için, ya onun hayat seyrinin ilmi yönden bir kaynaktan okunarak bilinmesi veya daha evvelden sahnelenen o oyununun seyredilerek bilinmesi lâzım gelmektedir. İblisin konuşmalarından Âdem’in ve Âdemliğin bütün seyr’ini bildiği anlaşılmaktadır. Melekler de bu hususta fikir yürütmüşlerdi; fakat Âdemliğin hayatından, sadece bozgunculuk ve kan dökücülük bölümünü söylemişler, daha fazla konuşmadan acziyetlerini ifade ederek neticede secde ederek sahneden çekilmişlerdir.

İblisle olan konuşmalar ise devam ederek sürdürülmektedir. (enzır) “nazar et” (enzırni) “bana nazar et-bak” mânâsınadır, gerçi tefsirlerde genel olarak “mühlet ver” hükmünde ifade edilir; ancak “mühlet ver” ile “bana bak” arasında epey fark vardır.

Bir kimseye istediği mühlet verilir ve kendi haline bırakılır, mühlet sonunda anlaşmaya göre hareket edilir. Fakat “Bana bak.” hükmünün ifadesinde ise: “Mühlet sonuna kadar beni kontrol et.” hükmü vardır. Ne zamana kadar? “Dirilecekleri güne kadar” bana “mühlet ver” veya “beni gözetle-nazar et” diyerek insânların yeniden dirilecekleri mahşer gününe kadar süre isteyerek, güya bu talebiyle, gizlice ölümsüzlüğü istemiştir.

Bu talebinden de, iblisin Âdemoğulları’nın dünyada çoğalıp epey bir zaman yaşadıktan sonra, ölüp tekrar dirileceklerini, mahşer ve hesap kitap gününün geleceğini biliyordu ki; yeniden “Dirilecekleri güne kadar” izin! Yani ölümsüzlük istedi.

Bunda dahi gizli hilesi vardı. Bunun üzerine cevaben, Cenâb’ı Hakk, bu isteğini reddetmeyerek.

قَالَ إِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ

 (kale inneke minel –munzariyn) (15-38) Buyurdu ki: “Sen muhakkak mühlet verilmişlerdensin.” Ancak bu mühlet onun istediği şekilde değil de, (Hicr 15/38-/Sad 38/81) Âyet’lerinde ifade edildiği gibi,

إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

(İlâ yevmilvaktil mağlum) (38-81) “Bilinen bir vakte kadar.” yani “baas” yeniden dirilme gününe kadar değil, kıyamet gününe kadar mühlet verilmiştir.

Böylece insânların yaşamlarının sonuna kadar yer yüzünde o da onlarla beraber yaşayacak ve kıyametle birlikte o da ölecektir. Burada o’ndan kasıt, o ve o’nun neslidir. Âdem’den kasıt, Âdem ve onun da nesli olduğu gibi, yani tek bir iblis kıyamete kadar yaşayacak demek değildir. Tek bir Âdem’in de kıyamete kadar yaşamasının mümkün olmadığı gibi.

Gerçekten de bu ifadelerden anlaşıldığı üzere iblisin, Âdem ve nesli hakkında oldukça geniş bilgi sahibi olduğu anlaşılmaktadır.

Anlatılan bu sahneler her bir Âdem neslinin, bilse de bilmese de başından geçmektedir. Bilerek geçerse tedbirini alır, uyanık davranır, ezelî mücadeleyi kazanır. Bilmeden geçerse gaflette kalarak mücadeleyi kaybetmiş olur.

Cenâb’ı Hakk o na mühlet verdiğini beyan ettikten sonra o da:

قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي

(kâle: fe bima agveytenî.) (7-16)Böylece (aslında) “Sen beni azdırdın.” diye cevap verir. Bu cevap ise gerçekten çok cür’etkârdır ve iblisin gerçek var ediliş kimliğini ve bu kimliği bireyselliğe dönüştürdüğünde içine düştüğü nefs’î benliğinin gerçekten Hakk’ın karşısında böylece nasıl bir küstahlığa düştüğünü gururla açık olarak ifade etmektedir.

Şimdi! Bu sözünü ve arkasında bulunan gerçekleri anlamaya çalışalım. Bu konuşmasından iblisin “kader sırrı”na kısmen aşinâ olduğu anlaşılmaktadır.

Cenâb’ı Hakk ezelde, İlm-i İlâhi’sinde bütün bu âlemin ve içindeki varlıkların (a’yan-ı sâbite)lerini yani “aslî-açık program”larını yaptı, ve her varlık kendi prog- ramı içerisinde dünyadaki seyr’ini sürdürmeye başladı.

A’yan-ı sabiteler, belirli isimlerin terkipleri > birleşmelerinden meydana gelmiştir ve çok özeldir; hiçbiri birbirlerine benzemezler. Zâtın varlığında, ilm-i ezeli’sinde mevcud olduklarından (mahlûk) hükmünde de değildirler. İblisin aslî isimleri “aziz, cebbar, mütekebbir ve mudil” ağırlıklıdır. Genelde varlıklar, a’yan-ı sabite’leri istikametinde hareket etmektedirler, buna da (emr-i irâdî) denmektedir.

İki varlığın, insân ve cinlerin üzerinde bir de (emr-i teklifî) vardır ki oda zâhiren bildirilen şeriattır. İşte bu iki emir yönüyle bu varlıklar emir olunurlar ve bunları doğru olarak uygulamakla da mükelleftirler.

İşte iblisin (agveyteni) “Sen beni azdırdın.” derken, (a’yân-ı sâbite)si üzere olan isimlerinin istikametinde hareket ettiğini söylemeye çalışmış; ancak iki şeyi örtbas etmek istemiştir.

Birisi, (a’yân-ı sâbite)lerin (mec’ul) olmadığı yani, sonradan var edilmiş olmadığıdır. O halde emir “Kendinden kendine’dir.” Yani, Hakk o’na bir şey yaptırmamış, o kendi rey’i ile hareket etmiştir. (agveytenî) “Sen beni azdırdın.” sözü tutarsızdır ve isyandır. Diğeri ise çok açık olarak emr-i teklifi’ye de karşı çıkmış (secde et) emrine karşı gelmiştir ki; her iki yönden de hayal ve vehim ile hareket ederek değerlendirmesi hiçbir asla dayanmadığından geçerli olmamıştır.

İblis sözüne devam ederek:

لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ

(leek’udenne lehüm sıratekel müstakiym.) (7-16)

“Elbette onları azdırmak için senin doğru yolunun (şeriatinin) üzerine oturacağım.” Yani, yollarında mukim > oturan olacağım, oradan, onlardan ayrılmayacağım, hayal ve vehim üzere yönlendireceğim.

ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ٧الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ

(sümme leâtiyennehüm min beyni eydihim min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim ve lâtecidü ekserahüm şakiriyn.) Meâlen: (7/17) “Sonra muhakkak ki, onların önlerinden, arkalarından, sağ taraflarından ve sol taraflarından geleceğim ve onların ekserisini şükür ediciler bulmayacaksın.” Yani, dört yönden de onlara saldıracağım; ancak unuttuğu iki yön daha vardı ki; onlar da üst ve alttır. İnsânların sağ ve sollarında (kirâmen kâtibîn) “ikram edilen şerefli melekler”, arkalarında (hafaza) “muhafaza > koruyucu melekler” vardır. Kişi Hakk’ın emrine uyarak hayatını o istikamette sürdürürse bu melekler ona bâtınen yardımcı olur. Onu bu dört istikametten gelebilecek, vehmî ve hayalî iblisin oluşturduğu kurgulardan korur.

İnsân’a gelen İlâhi zât’î rahmet ise iblisin unuttuğu, üst ve alttan, yani semâdan ve arzdandır. Semâdan gelen afâkî, arzdan gelen ise enfüsî rızıklar > bilgilerdir.

Cenâb’ı Hakk; bu hakikati (Mâide Sûresi 5/66 Âyetinde) açık olarak bildirmiştir:

لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ

(le ekülü min fevkıhim ve min tahti ercülihim.)

(5/66) “Elbette hem üstlerinden hem de ayakları altından yiyeceklerdi.” İblisin, önden gelerek bozgunculuk yapması; görsel olmakta, görüntü ile meşgul etmekte, hayal ve vehme yönlendirerek, hayalî ve vehmî görüntülerin peşinde koşturmasıdır ki; kişi buna hiçbir zaman ulaşamaz.

Arkadan gelerek bozgunculuk yapması; zan ve şüpheye düşürerek, vesveseye zemin hazırlayarak kişiyi huzursuz hale getirmesidir.

Sağdan gelerek bozgunculuk yapması; sûreta > dıştan, Hakk’tan gözükerek kişinin yapmış olduğu ibadet ve fiillerini kendine güzel göstererek gururlanmasını temin ederek ibadetlerinin kabulünü şüpheye düşürmesine sebep olmasıdır.

Soldan gelerek bozgunculuk yapması ise; solcu ve maddi ataist fikirleri, türlü hileli akıl oyunları ve mesnetsiz mantık kurgularını, gerçek ve en geçerli kurallar olarak kabule zorlamasıdır.

Bütün bunlardan kurtulmanın yolu, yukarıdan (semâdan) gelen Kûr’ân’a, vahye, ilham’a, yerden yani arzdan gelen iblisin tesir edemiyeceği; bunun, Hz. Peygamber (s.a.v.) efendimize uymakla ve onun yolunda yürümekle mümkün olacağı aşikârdır.

------------

(Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle, “FUSÛSU’L HİKEM” cilt 3, sayfa 319’ dan kısa bir bölümü sadeleştirerek aktaralım.)

------------

“Hakk vücuduyla, kulun sûretinde kayda girerek meydana çıkan olmakla onu üstünden yedirerek muhafaza eder ve kulun vücudu Hakk’ın vücuduna bağlı olan bir vücud olup, Hakk onun içi ve bâtını olmakla onu altından yedirir > besler böylece onu korumuş olur. Eğer Hakk kulunu üstünden ve altından yedirerek beslememiş olsa kul ‘mâ’dum’ yani yok olurdu.” (Bu kısa ifadeden sonra tekrar yolumuza devam edelim.) Böylece alttan ve üstten rahmâni gıdalarla beslenemeyenler, diğer dört yönden beslenirler ki; bu ilmi gıdalarına mutlaka hayal, vehim ve heva karışır, bu da onların akıllarını karıştırarak doğru bilgi sahibi olmalarını önlemiş olur böylece kişinin ömrü oyalanarak boşa geçirtilmiş olur.

İşte bu yüzden Kûr’ân’ı, yani zât-î hakikatleri okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın ilk şart olarak ifade edilmiştir.

(Euzü billâhi) “…Allah’a sığınırım.” diye başlayıp, besmeleyi de söyleyerek Kû’ân okumaya geçilmekte ve her yeniden başlamada böylece tatbik edilmesi istenmektedir. Çünkü Âdem’e ilk olarak zarar vermeye çalışan iblistir. Ve ondan korunmanın yolu yukarıda belirtildiği gibi ifade edilmektedir.

Kûr’ân-ı Keriym’in son Sûresi dahi, (Nâs 114/6) bu hakikate çok açık olarak dikkatimizi çekip bizi ikaz etmektedir.

Kûr’ân-ı Keriym’i okumayı bitirdiğimiz > hatim ettiğimizde dahi bu ikazın hatırlanması için (Nâs) sûresi okunmaktadır.

“Onların ekserisini şükür edici bulamayacaksın.” Hakk yolunda olan insânların, yaptıkları çalışmaları ile aldıkları bazı vasıfları vardır. Bunlardan zâkir, şâkir, âbit, sâlih, ârif, muttakî ve diğerlerinden bahsetmeden sadece (şakir) “şükredici” vasıflarını ifade etmesi dikkat çekicidir. Kendinde bu vasıflar yoktur, yok olduğu için de kendisi bunları bilmediğinden zikretmemiştir veya kendi eski, gerçek haline şükretmeyip isyan ettiğinden, bu yönden kıyas yaparak kendi şükretmediği için, onların da şükür ehli olmayacağını düşünmüştür ve bunun için gayret edeceğini beyan etmiştir, diyebiliriz.

قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَدْومًا مَدْحُورًا لَمَنْ تَبِعَكَ

مِنْهُمْ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ

(Kâlehruc minhe mezmumen medhura lemen tebiake minhüm leemleenne cehenneme minküm ecmaiyn.) Meâlen: (7/18) Buyurdu ki: ”Haydi oradan yerilmiş, kovulmuş olarak çık. Andolsun ki onlardan her kim sana tâbi olursa elbette cehennemi sizden, hepinizden dolduracağım.”

(Kovulmuş olarak çık.) Bu çıkma her ne kadar “Cennetten çık.” hükmü ise de aslında yeryüzüne inerek ortaya çık, faaliyete geç demektir. Ayrıca, daha evvelce Hakk’ın varlığında, esmâ mertebesinde, bâtında iken bir şahsiyyet kazanarak ortaya çıkarılmasıdır.

(Zem ve tard) emri teklifiye, yani “secde et” hükmüne uymadığı için kınanarak, ayıplanarak, kovularak, sürülerek, uzaklaştırılarak, tard edilmişlik hükmü üzerinde sabit olmuştur.

Cehennem ehlinin cehenneme girmesi, iblisin dört yönden saldırmasıyla oluşmaktadır. Kim bu tehlikeyi ciddiye alır da dört tarafında bulunan, dört meleği daha çok kuvvetlendirirse bu tehlikeden onların yardımı ile kurtulabilir.

Eğer onlara yardım edip kuvvetlendiremezse, dört cihet’in kapıları aralık kaldığından, iblis oralardan içeriye sızıp nüfuz ederek, kişiyi kendi ahlâkıyla ahlâklandırır ve böylece o kişide iblisin ahlâkı ortaya çıktığından, onun askeri olmuş olur. Sûreta insân görüntüsünde; fakat bâtınen iblis ahlâkındadır.

İşte bu tür hal ve ahlâk içerisinde olan insânlar ve iblislerle cehennem doldurulacaktır.

Ne hazin bir sondur ki! Kendine, meleklerin secde ettiği, iblisin etmediği “insân” iblise tabiiyyeti ile ona secde etmiş hükmüne düşmüş olmaktadır.

هوَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلا مِن

حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ

الظَّالِمِينَ

(Ya ademüskün ente ve zevcükelcennete fe külâ min haysü şi’tümâ velâ-tekraba hazihişşecerate fetekünâ minezzâlimiyn.) Meâlen: (7/19) “Ve ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşiniz, dilediğiniz yerden yiyiniz ve şu ağaca yaklaşmayınız, sonra ikiniz de zalimlerden olursu-nuz.” Bu Âyet-i Keriyme, evvelki sayfalarda Bakara Sûresi’nde ele alınmıştı. Ancak “Şu ağaca yaklaşmayın.” bölümü hakkındaki ayrıntıyı (İleride tekrar değineceğiz.) hükmü ile buraya bırakmıştık. Aynı bölümün izâhına bir başka yönden devam etmeye çalışalım.

Bu Âyet-i Keriyme hakkında da tefsirlerde ef’âl mertebesi itibariyle pek çok izahları bulunmakta; ancak birbirlerinin benzerleri olup kesin bir neticeye varamamakta, tefekkür ehlini bâtınen doyurucu olamamaktadırlar.

Bu Âyet-i Keriyme’yi ben de çok düşündüm ve değişik yönlerini de araştırmaya başladım. Daha geniş bilgiyi nerelerde bulabilirim diye gönlümle istişare ederken “Rabb’ın olan,(Rahmân’a) danış.” dedi. Ben de (Rahmân’a) danıştım. Dedim ki!...

 شَجَّرَ (Şecer)

“Ağaç” nedir? Dedi ki: “(Allemel Kûr’ân’ı) ‘Ikrâ’ et, oku!” Evet okuyacağım kaynağı bulmuştum; çünkü zâti hakikatleri, allem > talim ediyordu ve ilk tavsiyesi (şecer)e dikkat et diyordu ve devam ederek, (şecer) kelimesi her bir kelime gibi bir çok İlâhi mânâyı ifade etmektedir. Sembolleri; (ر) rı ( ) cim (ش) şın dır.

 Rahmâniyyet mânâsı itibariyle;

 Şın : Harfi, şehadet, müşahedeyi, şehadet âlemini Cim : Harfi, Cemâl-i İlâhiyyeyi, esmâ âlemini

 Rı : Harfi, Rahmâniyyet, sıfat âlemini ifade etmektedir ve bu mertebeler artı mânâsında, kendisinde mevcuttur.

 Nefsâniyyet mânâsı itibariyle ise;

 Şın : Harfi, Şeytaniyyet-i, (nefs-i emâre ve levvâme’yi) Cim : Harfi, cinsiyet-i 

 Rı : Harfi, (rıda) “örtü” perdeyi, ifade etmektedir ve bu mertebeler de kendisinde eksi mânâsında mevcuttur, diyebiliriz.

 Ebced hesabıyla:

 Şın : Değer sayısı, (300) Cim : Değer sayısı, (3) Rı : Değer sayısı, (200)dür.

 Toplarsak; 300+3+200=503 toplam değeridir. (503) diğer sayı değeri ise, kelime-i risâlet, (Muhammedürrasûlüllah) “Muhammed, Rasûl, Allah,” kelimelerinin toplam değeridir ki, hayret verici bir oluşumdur.

Şecer, bir bakıma Hakikat-i Muhammediyye’nin bu mertebedeki irsâliyetidir.

Ayrıca, (5+3=8)dir ki; sekiz cennet ifadesindedir. Bilindiği gibi (şecer) “ağaç” cennetin ana unsurlarından birisidir.

“Şu ağaca yaklaşmayın.” ifadesinden de anlaşılan, cennette çok daha başka ağaçların da olduğudur. Bulundukları cennet, esmâ cenneti olduğundan, oranın meyveleri o ağaçların mânâlarıdır, yani her bir ağaç esmâ-i İlâhiyye’den bir mânâyı ifade etmekte ve onun mânâ meyvelerini üretmektedir.

İşte yaklaşılması yasak edilen ağaç, (Ulûhiyyet) mânâsını ifade eden “iki ana dallı” (Ulûhiyyet) ağacıdır.

Bir dalı;(Rahmâniyyet) mânâları, meyveleri ile dolu (şeceraten mübareketen) Diğer dalı ise; (Nefsâniyyet) mânâları, meyveleri ile dolu (şeceraten mel’uneten)dir diyebiliriz. Çünkü (Ulûhiyyet) tüm olarak bu varlığı gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaktır.

Cenâb-ı Hakk, insânlık hayatı süresince Peygamberleri vasıtasıyla bir çok ağaç örneğine dikkatlerimizi çekmiştir.

Âdem (a.s.)a ve Havvâ anamıza cennette ilk emir ve yasak şu “ağaca > şecer” yaklaşmayın oldu.

Mûsâ (a.s.)a, peygamberlik başlangıcı bir “ağaç > şecer”den ilk def’a (nûr) esmâsının tecellisi ile olmuştu. Orada gördüğü “şecer” (nur) esmâsının zuhuru idi.

Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimize de Mi’râc gecesi “sidre’i münteha”da (sidir) ağacı gösterilmiştir ki; bu çok dikkate değerdir. Bu hususta daha geniş bilgi, mübarek geceler kitabımızın Mi’râc bölümünde mevcuttur. Dileyen oraya bakabilir.

O ağaca yaklaşılmasına mâni bir çok sebepten biri de henüz o ağaca, “şecer” mânâsına yaklaşma vaktinin gelmediğidir.

Diğeri ise, o ağaçta mevcud Ulûhiyyet’e “kurb” yaklaşmayınız demektir. Çünkü orası bir bakıma Ulûhiyyet’ten uzaklaşma yeridir. Bir şeyden uzaklaşılmayınca da oraya dönme diye bir şey söz konusu olamaz.

Bir diğeri ise, yine o “ağaç”ta mevcud nefsâniyyet ve şeytaniyyet’e “kurb” yaklaşmayın, demektir.

İşte bu ağaç, “şecer” iki zıt mânâyı bir arada tutmakta ve Âdem (a.s.) varlığında dünyaya gelen herkes bir yönüyle bu ağaçtan men edilmektedir.

Hakk, yolunda gidenlere, şeytaniyyet dalı.

Şeytaniyyet, yolunda gidenlere ise Rahmâniyyet dalı, yasak edilmektedir.

(Şecer)e kurbiyyet, yaklaşmaktan nehiy ve ikaz sadece Âdem ve Havvâ’ yadır. Meleklere ve iblise değildir; çünkü onların bu sahada oyunculukları yoktur.

Sayıları itibariyle (şecer) ve (Kelime-i Risâlet) (503) aynı değerdedir ki; o mânâyı tatmak, Risâlet yolunun başlangıcına gelmiş demektir. Âdem (a.s.) da ilk peygamber olduğundan, Allah’ın o mertebedeki Rasûlüdür ve yeryüzüne iniş süreci içerisindedir

*

* *

Kelime-i Risâlet hakkında daha geniş bilgi Kelime-i Tevhid isimli kitabımızın (136)ncı sayfasında mevcuttur, dileyen oraya bakabilir.

Ayrıca (503) sayısının ortasındaki sıfır’ı alırsak ortada (53) kalır ki; o da bizim şifre sayımızdır. Bu hususta da geniş bilgi, Terzi Baba isimli kitabımızın “sayıların dilinden” bölümünde vardır, o sayfalara müracaat edilebilir.

*

* *

“Sonra zalimlerden olursunuz.” Bu hususun daha evvelce Bakara Sûresi’ndeki; ilgili Âyeti’nde kısaca izahı yapılmış idi, hatırlamak için tekrar oraya bakılabilir.

O ağacın iki dalının neticesi zâten, zulüm > zulmet, karanlıktır. Biri nefsâniyyet zulmeti; diğeri ise, Ulûhiyyet’in a’mâ’iyyet karanlığı, sevâd’ı a’zâm’dır.

Peygamberlerin bazılarına gösterilen (şecer) ağaçlar, bir mânâ bütünüdür.

Âdem ve Havvâ’ya men edilen “ağaç” ef’âl mertebesine iniş itibariyle yol göstermekte, Mûsâ (a.s.)a gösterilen “ağaç” esmâ mertebesi itibariyle yol göstermekte, Muhammet (a.s.)a Mi’râc ta gösterilen “sidre ağacı” ise sıfat ve zât mertebesi itibariyle yol göstermektedir, diyebiliriz. Bu hususta daha geniş bilgi mübarek geceler, kitabızın mi’râc bölümünde vardır.

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَاوُرِى

عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا وَقَالَ مَانَهُيكُمَا رَبِّكُمَا عَنْ هَذِهِ

الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ

(Fevesvese lehümüşşeytânü liyübdiye lehümâ mavüriye anhümâ min sev âtihimâ ve kâle, mânehekümâ rabb’ikümâ an hezihişşecerati. İllâ en tekünâ melekeyni, ev tekünâ minelhalidiyn.) Meâlen: (7/20.) “Sonra şeytân, ikisine de onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara açıvermesi için vesvese vermeye başladı. Ve Rabbiniz sizi bu ağaçtan yasaklamadı; ancak iki melek olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı.” dedi.

“Şeytan onlara vesvese vermeye başladı.” (Sessizce fısıldadı.) Bu def’a iblisten “şeytan” ismiyle bahsedilmektedir. Tard edildikten sonra aldığı isim “şeytan”olmuştur.

Bakara Sûresi’nde, mevzu ile ilgili Âyet-i Keriyme’de şeytan ismi hakkında kısmen bilgi verilmişti. Burada da “ebced” hesabıyla sayısal değerini incelemeye çalışalım. 

شَيْطَانٌ (şeytan)

(ن) nun (ا) elif (ط) tı (ى) ye (ش) şın, harflerinden meydana gelmektedir. Toplarsak; 50 1 9 10 300 (300+10+9+1+50=370) değer sayısı olur. (3+7=10) (1-0) (3+1+9=13) (1+5=6) çıkan sayı değerleri görüldüğü gibi, (10) (1-0) (13) (6)dır. (6) şeytanın kabullenmediği imânın altı şartıdır. (13) bilindiği gibi Hakikat-i Ahmediyye’dir ve şeytanın dahi bağlı olduğu yer orasıdır. (1) Tevhid-i Hakiki, Hakk’ın birliğidir. (0) âlemin ve şeytanın aslında yok olan hayâlidir. (10) ise İseviyyet mertebesidir ki; bugünkü haliyle, çoğunlukla şeytanın “tantana”sını ortaya çıkarmaktadırlar.

Şeytanın, insânlara yaklaşma yönlerini kendi ifade ettiği gibi, ağaca yaklaştırmak için, dört yönün biri olan önden gelerek, görselliği kullanarak, ağacı göstererek, o ağaç hakkında güya doğru bilgi veriyormuş gibi vesvese yaparak onlara yaklaşmaya ve o ağaca yaklaştırmaya çalışmıştır.

“Kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara açıvermesi için vesvese vermeye başladı.” Âyet-i Keriyme’nin bu bölümünden şeytanın, Âdem ve Havvâ’nın varlığında var olan ve kendilerinin de henüz bilmediği bir takım hususiyetlerini bildiği anlaşılmaktadır. Yeni meydana getirilmiş bir varlığın özelliklerini bir başka varlık nasıl bilebilir ki? Bu biliş belki kendinden bir kıyasladır, belki ilmi bir biliştir. Bu mertebede iblisin yaşam tecrübesi Âdem ve Havvâ’dan daha fazladır. Gayesi Âdem’i (a.s.) küçük düşürmektir.

Ancak, gizli olan bu yerlerin açilmasını nefsi mânâda şeriatsız kullanmak suç unsuru, İlâhi mânâda ruhsatla kullanmak ise Ulûhiyyet’in gereğidir. Şeytan bu ikinci kullanış yönünü anlayamadığı için o uzuvları açtırmaya çalışmıştır. Eğer bu hakikati idrâk etmiş olabilseydi bu yolda bir çalışmaya girmez o mahallerin açılmasını istemezdi.

Şeytan cennetten kovulduktan sonra onlara nasıl ulaştığı hakkında bir çok rivayet vardır. Bu hususun daha kolay anlaşılması için bu günkü cep telefonlarımız güzel bir misal olabilir. Onlarla çok uzak mesafelerle konuşma imkânı buluyoruz.

Şeytan ateşten, yani enerjiden var edildiğinden kendinde mevcud bu enerjiyi manyetik dalgalar halinde, Âdem ve Havvâ’ya göndermiş, onlarda bulunan uygun frekanstan onlara ulaşmış olabilir. Mühim olan nasıl ulaşılmış olduğu değil, ulaşıldığında ne olduğudur.

Âdem ve Havvâ’nın, cennette lâtif bir yaşamları olduğundan henüz kendi iç bünyelerinde “bâtınlarında” bulunan diğer özellikleri meydana çıkmamış idi. Âdem kıs- saları okunup incelendikçe Âdem’in cennette bireyselliğe doğru birçok evre geçirdiği anlaşılmaktadır. Burada ise daha kendilerinin de farkında olmadıkları iç bünyelerinde bulunan şehvaniyyetin ve üreme organlarının varlığını anlamaları olmuştur.

Ve ” Rabbiniz sizi bu ağaçtan yasaklamadı; ancak iki melek olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı.” dedi.

Yani “ Bu ağaçtan yerseniz iki melek olarak cennette ebedi kalıcı olacağınızdan, Rabb’ınız size bu ağacı cennette ebedi kalmamanız için yasakladı.” dedi. O halde bu ağaçtan yiyin ve cennette ebedi olarak kalın demek istedi. Ve gerçeğin tam tersini onlara yaptırmaya çalıştı. Zaten onun özelliği hadiseleri tam tersinden göstermeye çalışmasıdır.

Âdem ile Havvâ’nın cennetteki yaşamları henüz fiziken bedenleşmemiş olduklarından zaten meleki bir yaşantı idi. Böylece gayesi onları küçük düşürmek idi. Bunu temin etmek için de:

وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ

(Ve kasemuha innî leküma leminennâsihiyn) Meâlen: (7/21) “Ve onlara yemin etti ki, ben muhakkak sizin için elbette hayr’ı tavsiye edenler-denim.” Âdem ile Havvâ bu yemin üzerine ona inandılar.

فَدَلَّاهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ

لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ

وَنَادِيهِمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ

وَاقُلْ لَكُمَا إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبِينٌ

 (Fedelle hüma bi gururin felemma zâkâşşecerate bedet lehüma sev’âtühüma ve tafika yahsifani aleyhim min verakılcenneti, ve nadahüma Rabbühüma elem enheküma an tilkümaşşecerati ve ekulleküma inneşşeytane leküma adüvvün mübiyn.) Meâlen: (7/22)” Artık onları bâtıl sözle aldattı. Vaktaki ağaçtan tadıverdiler, o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeye başladı. Onların üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler. Ve Rableri ise onlara nida etti ki: Sizi bu ağaçtan yasaklamş değil miydim ve şüphe yok ki şeytan, size apaçık bir düşmandır, dememiş mi idim?”

 “Artık onları bâtıl sözle aldattı.”

(Böylece onları kaydırarak aşağı sarkıttı.) Nefsâniyyet’e meylettirdi. Demekki o ağacın bir özelliği de diğer ağaçlardan daha aşağıda olması imiş.

“Vaktaki ağaçtan tadıverdiler, o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeye başladı.” Nihayet o ağaçtan tattılar, tadış olarak belirtilen (ZÛK) “zevk”e dönüştü. Bu tadış ve zevk çok türlüdür.

Bir bakıma bu tadış “Ulûhiyyet” ağacından “mahlûkiyyet”e dönük rızkını, enerjisini ve özelliklerini tadıştır.

Diğer yönüyle bakıldığında bu ağacın bir dalı, Nefs ve şeytâniyyet dalı olduğundan, o tadış neticesinde kendilerinde kuvvede “bâtında” olan bazı özelliklerinin kuvveden fiile çıkmaya başlamasıyla uyarılan ayıp yerleri belirginleşerek görünmeye başlamıştır.

Bu ağaçtan (ekel) edilmemiş, yani yenmemiş sadece tadılmıştır. Yenmesi ve yaşanması dünyaya bırakılmıştır.

Bu tadışın diğer enfüsi bir yönü de vardır ki; genele açılması, kayıttan idrâklere bırakılmıştır. Ağaçların meyveleri genelde yukarıda dallarda olur, o halde bu tadış yukarıdan olmuştur.

Tefsirlerde bu tadılan şey hakkında birçok fikir yürütülmüştür, bazıları buğday, bazıları elma, bazıları incir, üzüm gibi gıdaların olabileceğini söylemişlerdir. Hepsi de izâfidir, mertebeleri gereği hepsi de yerli yerincedir.

Âdem ve Havvâ’nın lâtif varlıkları üzerinde herhangi sonradan yapılma bir örtü, libas, elbise türü şeyleri yoktu; zaten bunlara ihtiyaçları da olmadığından hilkat halleriyle cennette dolaşıyolardı ve bu hal o zaman onlar için tabii idi. Şecerden tadıştan sonra barizleşerek görünen ayıp yerlerini kapatmak için.

“Onların üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler.” Bu yaprakların “incir” yaprakları olduğu söylenmiştir ki; izâfeten doğrudur; çünkü “incir” vahdette kesret’i yani birlikteki çokluğu ifade etmektedir ki; bu tadış da kesretin başlangıcını oluşturmuştur. Böylece kendilerinde “levvâme ve emmâre nefisleri de faaliyete geçerek (alâ ve esfeli) bir arada yaşayacak kâmil hale gelmişlerdir.

Bunun üzerine:

“Ve Rableri ise onlara nida etti ki: Sizi bu ağaçtan yasaklamş değil miydim ve size şüphe yok ki şeytan, size apaçık bir düşmandır, dememiş mi idim?” Emr-i teklifi’ye uymadıklarından bu sözlere muhatap olmuşlardı. Âdem ile Havvâ bu hadise karşısında mahçup, utangaç ve üzüntülü halleri ile mahzundular ve sustular.

Bunun üzerine Allah-ü Teâlâ onlara “Bakara Sûresi”nde ifade edildiği üzere bazı kelimeler öğretti, onlar da o kelimelerle özür ve acizliklerini beyan ederek kendi kendilerini levm ederek pişmanlıklarını ifade ettiler.

قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا

وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

(Kalâ Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve in lem teğfirlenâ ve terhamnâ lenekü-nenne minel hasiriyne.) Meâlen: (7/23)” Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendi nefislerimize zulm ettik ve eğer bizi bağışlamaz ve merhamet buyurmaz isen elbette biz zarara uğramışlardan oluruz.” Yukarıda i; Âyet-i Keriyme’lerde belirtildiği gibi Âdem ve Havâ’nın ağaca yaklaşmalarıyla zâlim olacakları ifade ediliyor idi, o ağaca yaklaşmalarıyla zâlimlik onların bir vasfı olmuş oldu. Daha evvelce Bakara Sûresi’nde geçen ilgili mevzuda zâlimlik hakkında bilgi verilmiş idi, tekrar bilgi tazelemek için oraya bakılabilir.

Âdem ile Havvâ şecer ağaçtan tadış fiilini işledikten sonra ne yapacaklarını bilmez şaşkın bir halde iken, Rabb’larının bildirmesiyle emr-i irâdi’ye ve şeytana uyup emr-i teklifi’ye uymayarak “Ya Rabb’i biz nefislerimize zulmettik.” dediler.

Bütün bu oluşan hadiseler karşısında onlardan Rabb’larının eğitimi ile ilk def’a bir söz ortaya çıkmakta idi ve ilk def’a kendileri, kendilerinde var olan bir özelliği ortaya koymakta idiler ki; Âdem ve Havvâ’nın belirgin hallerinin başında tanımlamalarının Nefs olduğu ve bu düzenlenmesinin tamamlandığı ortaya çıkmış oldu ki; nefs’in genel tanımı (Nefs o şeyin zatıdır.) şekliyle ifade edilmiştir. Bu hususta geniş bilgi “ İrfan Mektebi” kitabımızda verilmiş idi.

Bu hadiseyi başka bir yönüyle de incelemeye çalışalım. Nefs’lerine zulm şeytanın vesvesesi ile (şecer) ağaca yaklaşmaya meylettikleri anda, kendilerinde o ağaca (kurb) bir muhabbet oluşmaya başladı. Bu, muhabbet (ısı) olarak şiddetlenmeye ve ateşe dönüşmeye başladı, böylece içlerindeki ateş diğer mânâları hükümsüz hale getirdi. Böylece kendilerinde kuvvede var olan Kahhar esmâsını faaliyete geçirerek diğer bütün esmâ-i ilâhiyye’yi hükümsüz hale getirdi.

O anda Âdem ve Havvâ’nın varlığı, ağacı da tadışla geçici olarak bâtınen iblisiyyet’e dönüşmüş oldu, böylece gizli yerleri kendilerine açıldığında utanarak çok üzüldüler ve yaptıkları bu fiilin yanlış olduğunu, emr-i İlâhiyye ve emr-i teklifiyye’ye aykırı olduğunu anlayıp pişman oldular.

Bu pişmanlık içerisinde şaşkın olarak kaldıklarında Allah’ın itabı (azarlama) geldi. İyice mahcup ve pişman oldular, ne diyeceklerini bilmezler iken Rabb’ları onlara bu kelimeleri talim etti, onlar da o kelimelerle: “ Ya Rabbi nefislerimize zulmettik.” dediler.

Diğer bir yönüyle de Nefs’lerine zulm şöyle olmuştur, diyebiliriz.

Yine Bakara Sûresi’nde ifade edilen Âyet’i Keriyme’lerde Cenâb-ı Hakk’ın Âdem’e isimleri’nin hepsini öğrettiği beyan edilmişti. Böylece âlemde insân cinsine verilen ilk derste; talebe Âdem, öğretmen ise Cenâb-ı Hakk olmuştur ki; bu zâti bir eğitimdir.

Âdem’in öğrenerek varlığında yani Nefs’inde mevcud olan bu esmâ-i İlâhiyye itidal üzere olmak ister; çünkü her bir Nefs bu İlâhi isimlerin varlığı ile vardır ve öylece binâ edilmiştir. Herhangi bir sebeb ile kişide meydana gelen bir değişim, eğer o kişiyi şiddetle tek bir ismin hükmü altına sokarsa işte orada diğer isimlerin mânâları geçici olarak iptal edildiğinden üste çıkan o isim ile diğer isimler perdelendiğinden, zulmette kalmış olurlar. İşte böylece kişi farkında bile olmadan Nefs’ine zulmetmiş olur.

Âdem ve Havvâ o ağaca yaklaşmakla geçici olarak iblisiyyet ahlâk ve mânâsına dönüştüğünden (Nefs’î Âdemliğe) zulm etmiş oldular. Böylece Nefs’lerine zulm etmiş oldular. Çaresi bu hali idrâk edip tevbe etmeleri oldu. Rabbları onlara bu yolu göstermese idi hüsrana uğrayanlardan olacaklardı. (Çünkü Âdem’de bütün mertebeler mevcuttur.) Âdem’e secde emri; meleklere ve iblise idi.

 Ağaca yaklaşmayın emri ise; Âdem ve Havvâ’ya idi. 

Bu hususları tefekkürde yarar olacağı muhakkaktır.

Bütün bunlardan sonra Allah (c.c.) dedi ki:

ْقَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الْأَرْضِ

مُستقر ومتاع إلى حين

 (Kalehbitu bagduküm li bagdin adüvvün veleküm fil erdı müstekarrun ve metaun ilâ hıynün.) Meâlen: (7/24) Buyurdu ki: “Bazınız bazınıza düşman olarak -yeryüzüne- ininiz, sizin için yerde bir zamana kadar bir ikametgâh, bir faydalanma vardır.” Bu Âyet-i Keriyme’nin hükmünden, yeryüzünde genel anlamda bir barış olamayacağı açık olarak anlaşılmaktadır.

Âdem’in varlığında cümle, her türlü zıt isimlerin varlığı, Havvâ’nın varlığında üreticilik, heva ve hevesin varlığı, Şeytanın varlığında ise, vesvas, hannas ve kahhariyyet hükümleri zuhura çıkacağından ve her bir isim de kendi hakimiyyetinin bakasını isteyeceğinden birlik ve beraberliğin mutlak mânâda olması mümkün görülmemektedir. (Bu da zuhurun zenginliğidir.) Mevlânâ Hz. de bu hususu: “ Burası fark âlemidir, burada birlik olmaz.” diye ifade etmişlerdir.

قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ

(Kale fiha tahyevne ve fiha temutüne ve fiha tuhracune) Meâlen: (7/25) Buyurdu ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınızdır.” Orada hayat bulacaksınız, yani hay isminin zuhurunu orada görüp yaşayacaksınız hayat bulacak, kimlik kazanacaksınız ve orada öleceksiniz. Bazınız ızdırari > zaruri ölümle bazınızda ihtiyari > isteyerek (ölmeden evvel ölünüz) hükmü ile öleceksiniz. Ve herkes nasıl ölmüş ise o ölümün karşılığı olan mertebesi itibariyle kazanılan yere oradan çıkarılıp gönderileceksiniz demektir.

Bu hususta küçük bir şiirimin son dörtlüğünü de mevzu ile ilgisi olduğundan ilâve etmeyi uygun buldum.

 Necdet’ten dinle bu sözü Hakk’tan ayırma hiç özü

 Bu dünyanın gerçek tadı Ölmeden ölmekmiş meğer Kim ki; bu dünyadan, gerçekten ihtiyarî > isteyerek, nefsî mânâda öldüğü bir ölümden sonra fiziki ölümle ölürse, aslında o ölmemiş gerçek İlâhi varlığı ile dirilmiş olduğundan irfaniyyetle tekrar kendi aslına ulaşmış olur. İşte bu ölüm ile dünyadan ayrılma (şeb’i aruz) yani o kişi için düğün gecesi olmuş olur.

يَا بَنِي آدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِى

سَوْاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوى ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ

آيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

(Ya beni Âdeme kad enzelnâ aleyküm libasün yüvarî sev’atiküm ve rişün ve libasüttakva zalike hayrun zalike min ayatillâhi leallehüm yezzekkerune.) Meâlen: (7/26)” Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik, takvâ elbisesi ise o daha hayırlıdır. Bu işte Allah Teâlâ'nın âyetlerindendir. Belki bunu düşünürler.” Yukarıdaki Âyet-i Keriyme’nin baş tarafında üç türlü elbiseden bahsedilmektedir. Bunlar, dünyada giyilecek ikisi fiziki diğeri ma’nevi elbiselerdir. Ayrıca içte, bâtında üç elbise daha vardır ki; onlar lâtif elbiseler olduklarından görünmemektedirler. Bu yüzden de fark edilememektedirler.

Birinci elbise: İnsân’ın iç bünyesini > mânâsını muhafaza eden, toprak beden, et, kemik, sâlsâl, balçık, elbisesi.

İkinci elbise: Bedeni muhafaza eden, belirli malzemelerden meydana gelen giysi elbisesi.

Üçüncü elbise: (Takva) elbisesi’dir ki, isân’ın gerçek mânâda insân olarak yaşamasını temin eden İlâhi sistemin mânâ olarak tüm kimliğine giydirilmesidir. Bir gerçek hayat sistemi ve insânlık, asalet elbisesidir. (Bu mevzuya daha sonra yine devam edeceğiz.) İşte bütün bu hakikatler, (Âyatillâhi) Allah’ın Âyetleri’ndendir. Yani Ulûhiyyet işaretlerinden > mertebelerindendir.

Bütün bu âlem, (Allah’ın Âyetleri) olup âlemin tümü (Kûr’ân-ı fiilî veya Kûr’ân-ı tafsilî)dir. Yani bütün tafsilâtıylâ zuhura çıkmış, yaşayan muhteşem zâtın zuhuru, her mertebesi itibariyle esmâ-i İlâhiyye’nin ve sıfat-ı İlâhiyye’nin kendi mânâları itibariyle zuhur ve tecellileri > zâtının giyindiği elbiseleridir. En güzel elbise ise (Rahmân) sûreti üzere halk edilen (Âdem > insân) sûreti ve elbisesidir.

(leallehüm yezzekkerune.)

“Belki bunu düşünürler.” (zikrederler) Zikir genelde iki türlüdür; biri tesbih veya lisan ile belirli sayıda bazı sözcükleri tekrar etmek, diğeri ise söylenen bu sözcüklerin mânâlarını düşünerek asıl mânâlarını faaliyete geçirip hakikatlerini ve kendinde olan varlıklarını hatırlamalarıdır.

İşte bu anlayışla Hakikat-i İlâhiyye’yi tefekkür etmeye çalışanlar (hüm) “onlar” diye ifade edilmektedir.

İnsânın belirgin hali zikr etmesi yani tefekkür etmesidir. İşte ancak bu tefekkür ve zikr insânı kemâline ulaştırır. Bu hususu Efendimiz (s.a.v.) Hadis-î Kûdsî’sinde şöyle ifade etmiştir: Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki! (Ene celisü men zekerni) yani “Ben beni zikredenin celisi > oturanıyım.” Yani, “Beni zikredenle ben beraberim.” demektedir. İzahı uzun sürer bu kadar işaret yeterlidir zannediyorum. Gerçek zikir ve tefekkür ehli bütün bunlardan hissesine düşeni zaten almaktadırlar.

A’râf Sûresi’nde geçen mevzumuzla ilgili bölümleri özet olarak görmeye çalıştıktan sonra şimdi, Hicr Sûresi’nde de özet olarak görüp incelemeye çalışalım.

Kûr’ân-ı Keriym; Hicr Sûresi; (15/28-42) Âyetleri’nin de Âdem (a.s.) ile ilgili bölümlerine bir göz atalım.

هوَإِذْ قَالَ رَبِّكَ لِلْمَلَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن

صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

(Veiz kale Rabb’üke lilmelâiketi innî “halikun beşeran” min salsalin min hamimin mesnunin.) (kokmuş siyah balçık) Meâlen: (15/28) “ Ve hatırla o zamanı ki; Rabb’in meleklere demişti ki: “Ben kuru bir çamurdan, bir şekillenmiş balçıktan bir insân yaratıcıyım.” (halk ediciyim) 

إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا

(inni halikun beşeran)

“Muhakkak ki, ben bir beşer halk edeceğim.” Bakara Sûresi: Âyet (2/30)da aynı hadise değişik yönden ifade edilmektedir. Kısaca bunları idrâk etmeye çalışalım.

إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً

(İnnî câilün fil ardı halifeten)

“Muhakkak ki ben yeryüzünde bir halife ceal edeceğim.” (halk edeceğim) Hicr Sûresi’nde, Âdem’in beşer sûretiyle halkiyyeti, Bakara Sûresi’nde ise Halife vasfıyla ceal’iyyeti > kılınmaklığı, ifade edilmektedir. (Ceal) ile (halâk) arasında oldukça büyük fark vardır. Her ne kadar zâhiren genel kullanışta her ikisi için de (yaratma) sözcüğü kolayca karşılık olarak ifade ediliyor ise de aslında (ceal) “kılma > dileme” (halâk) “halk etme, meydana gelme, zuhur, tecelli”dir.

Bakara Sûresi (2/30) Âyeti’nde bahsedilen (ceâl) ile ifade edilen Âdem oluşumu bâtın âleminde ilmi ve rûhi mânâda oluşan program yönüdür, diyebiliriz.

Hicr Sûresi (15/28) ve Sad Sûresi (38/81) Âyetleri’nde ise (halâk) bu halife programının faaliyet sahasında tatbikata başlamasıdır diyebiliriz.

Beşer, insânın görüntüye gelip bu âlemde yaşayabilmesini sağlayacak kesif yönü, (salsal) kara çamur balçık’tan meydana getirilen vücud heykelidir. Tabiat ve nefsaniyyet’ini ifade etmektedir. Bu mevzuya daha sonra devam edeceğiz.

Beşer, ebced hesabıyla şu neticeyi vermektedir:

بَشَرٌ ”Beşer”

(ر) (rı) (200) (ش) (şın) (300) (ب) (be) (2) Toplarsak: (200+300+2=502) (5+2=7) Görüldüğü gibi netice (7)dir. Ve insândaki yedi Nefs mertebesini ifade etmektedir.

“Halife” ebced hesabı toplamları neticesinde (5) sayı değerindedir ve Hazarât-ı Hamse beş hazret mertebesini ifade etmektedir.

“Beşer” lügat mânâsı itibariyle: “müjde” demektir.

“Beşâret” lügat mânâsı itibariyle: “güzellik ve müjde” demektir, ebced hesabı toplamları neticesi (12) sayı değerindedir.

Görüldüğü gibi (beşer ve halife) “insân”ın iki lâkabını (beşâret) kelimesi bünyesinde toplamaktadır ki; bu da (12) sayı değerindedir.

“Beşer” toprak ve venefahtü’nün birleşimidir.

Zat-ı Mutlak; zât-î tecellisini zuhura getirmeyi diledi.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

(95) tin sûresi (Lekad halâknal insâne fi ahsen-i takviym)

(95/4) “Muhakkak ki: Biz insânı en güzel bir biçimde yarattık.” (halk ettik) hükmü ile zuhura getirdi bu güzelliği kelâmıyla Kûr’ân-ı Keriym’in muhtelif yerlerinde müjdeledi.

İnsân; zat-ı Hakk’ın, kendi zatının, zat mertebesinden bu güzelliğinin zuhurunu müjdelediği, zat-i aynasıdır. Bir Hadîs’te belirtildiği gibi (Allah’u cemiylün yuhubbul cemâl) “Allah güzeldir, güzeli sever.” diye belirtilen güzel, genel anlamda, bütün varlık mertebeleri, özelde ise insân’dır.

(15) Hıcr sûresi

فَإِذَا سويته ونَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ

سَاجِدِينَ

(Feiza sevveytühü venefahtü fihi min rûhi fekaulehu sacidiyn) Meâlen: (15/29) “Artık ben ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.” Bu Ayet-i Keriyme de zati’dir; Cenâb-ı Hakk bu faaliyeti özel olarak zatı itibariyle işlediğini ifade etmektedir. (Daha evvelce de belirttiğimiz gibi.) Özetle; zat-ı Mutlak, bâtından zuhura çıkmak için, A’mâ’iyyet’ten ilk tecellisiyle Ahadiyyet’e, oradan Vahidiyyet’e, oradan Ulûhiyyet’e ve nihayet Rahmâniyyet ile Nefes-i Rahmâniye’sini bütün âlemlere nefy etti (üfledi) ve bu Nefes-i Rahmâniye ile bütün âlemler ve tabiat meydana geldi.

İnsân için ne müthiş bir iltifattır ki; Âlemlere üflenen “rûh” Nefes-i Rahmânî, mertebe-i Rahmâniyyet’ten üflenmiş iken, İnsân için belirtilen “beşer” isimli tesviyeden sonra, içine bizzat, Cenâb-ı Hakk’ın (vene fahtü fihi min rûhi) “Ben ona rûhumdan üfledim.” ifadesi ne mithiş bir olgudur ve beşer ismiyle müjdelenen bu ne güzelliktir.

Hadîs-i Kudsi’de (halâkal Âdeme alâ sûretihi) “Allah Âdemi (böylece) kendi sûreti üzere halk etti.” Yani kendi isim ve sıfatlarının toplu zuhur mahalli olarak halk etti ve meleklere ona secde etmelerini emretti, onlar da hemen secde ettiler. Ve iblis secde etmedi. (Daha evvelce bu hususları özetle belirtmiş idik.)Tekrar yolumuza devam edelim.

(15) Hıcr sûresi.

إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ

 (İnne ibadî leyse leke aleyhim sûltanün) Meâlen: (15/42) “Şüphe yok ki, benim kullarımın üzerinde senin için bir hakimiyet (güç, sûltan) yoktur.”

(Vâh’y ve Cebrâil) isimli kitabımızda (sûltan) “güç” ten bir miktar bahsetmiştik, burada da özetle başka bir yönünden bahsetmeye çalışalım.

Cenâb-ı Hakk’ın Âdem’e üflediği Rûh; Rûh-u A’zâm ve Rûh’ul Kûdüs’ün mahlûka dönük zatî Rûhudur ve ismine Rûh-u Sûltanî denmektedir ki; faaliyet mertebeleri, Âdemiyyet ve Mûseviyyet arasıdır. Daha yukarısı İseviyyet (Rûh’ul Kûdüs) ve Hakikat-i Muhammediyye Rûh’u A’zâm’dır.

İşte ibliste olmayan, bu (sûltan) “güç” tür. Bu sûltan > güç Âdem’in kara balçık toprak, bedenine üflenmiştir. Bu yüce gücü kaldıracak kuvvet iblisin ateşinde olmadığından ona yüklenmemiştir. Çünkü ateşin üstüne ne yüklense o yüklenen şeyi ateş yakar, yok eder; toprak ise üstüne yüklenen şeyi kendi bünyesine çeker evvelâ temizler, sonra bereketlendirir ve sonra büyük bir hikmet ve bereketle iade eder. Aradaki fark çok büyüktür. İşte ibliste olmayan bu (sûltan) “güç” tür ve iblisin kuvveti bu İlâhi “gücü” yenmeye yeterli değildir. Çünkü o “melek” yani aslı sadece kendi halkıyyet’ine bağlı kuvvettir, “güç” değildir. (Melek > kuvvet) (güç ise sûltandır). İnsândaki ise (İlâhi güç) Rûh-u Sûltanî’dir.

Bu sûltan güç faaliyete geçirildiğinde onun karşısında durabilecek hiçbir kuvvet yoktur. Çünkü kuvvet’in kaynağı (güç > sûltan’dır). İşte bu sûltan gücü faaliyete geçirenler, (inne ibâdî) yani “benim zati kullarım”dır, hükmüyle belirtilen zatî zuhuru < tecelliyi meydena getiren (İnsân-ı kâmillerdir).

Sâd Sûresi (38/71-85) Âyetleri de yukarıda belirtilen Âyet-i Keriyme’lerin yakıynen benzerleridir. (75)inci Âyette:

(38) Sad Sûresi.

قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ

بِيَدَيَّ اسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْعَالِينَ

(kâle ya iblisü ma menaeke en tescüde lima halektü bi yedeyye estekberte em künte minel âlîn.) Meâlen: (38/75) “Cenâb-ı Hakk buyurdu ki: Ey iblis!. İki elimle yarattığıma secde etmekten seni, ne şey alıkoydu? Kibirlenmek mi istedin, yoksa sen yükseklerden mi oldun?” Yukarıdaki, Âyet-i Keriyme’de ilk bakışta (iki elimle) ifadesinin diğerlerinden fazla olduğu görülmektedir. Yani diğer şekliyle zati yönden bir izah ve bilgi verilmesidir.

Daha evvelki Âyet’lerde (halikun beşeran) hükmü geçmiş idi, işte bu beşerin halkıyyeti Hakk’ın iki eliyle olmuştur.

Kûr’ân’ı Keriym’de bu ifade (yed > el) başka yerlerde de geçmektedir.

(67) Mülk Sûresi.

تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ

 (Tebarekellezi biyedihil mülkü.) Meâlen: (67/1) “Bütün mülk elinde -kudret elinde- olan -Allah-ü Teâlâ- pek yücedir.)

(36) yasin Sûresi.

فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ

 (Fesübhanellezi biyedihi melekütü külli şey’in.) Meâlen: (36/83) “Hakikaten noksanlardan münezzeh -tesbih ve takdise lâyık-dir. O -Yüce Yaratıcı ki, her şeyin tam mülkü O'nun kudret elindedir.”

(48) fetih sûresi.

يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِم

 (Yedullahi fevka eydihim) Meâlen: (48/10) “Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.” gibi birçok ifadeler vardır.

Hadîs-i Kudsî’de de belirtildiği gibi (Tutan eli……olurum.) buyurulmaktadır.

Bilindiği gibi, insân’ın iki eli vardır; ancak bu eller karşılıklı birleştirilince, tek el olurlar ve iki taraftan da bakılınca aynı görüntü oluşmaktadır. Bu da Allah ismi Celâli’nin yazılım şeklidir ve ellerin içlerinde, eski sayılarla sağ tarafta (18) sol tarafta (81) sayıları yazmaktadır. İkisi toplandığında (18+81=99) etmektedir ki; bu “Esmâ-ül Hüsnâ”nın zuhurudur. Ayrıca (9+9=18)dir; bu da on sekiz bin âlemdir.

İşte bu sistem insân’ın müthiş kabiliyet ve yeteneği olan ellerinde vücud bulmuştur. Ve insân elleri bu kabiliyetlerle donatılmış olduğu halde dünyada ne kadar imar var ise bu ellerle vücud bulmuş ve kemâle erdirilmiştir.

Yine ne kadar acıdır ki yeryüzünde yapılan ne kadar kötülük varsa yine bu ellerle yapılmaktadır. Kûr’ân-ı Keriym’de bu husus Tebbet Sûresi’nde belirtilir. 

(111) Tebbet Sûresi.

تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ

 (Tebbet yeda ebi lehebin ve tebbe) Meâlen: (111/1) “Ebû Leheb'in iki eli helâk oldu, kendisi de hüsrâna uğradı.” Böylece eller, biri İlâhi, diğeri nefsi olmak üzere ikiye ayrılmakta, İlâhi eller imar etmekte, nefsi eller ise bozmaktadırlar. Kim ki, ellerini nefsine mâl etti, işte o eller ve sahipleri helâk olmaya mahkümdur.

İşte bu eller vücutta bir zuhurda > uzantıda ayrıdır. Ve ikisiyle birlikte faaliyet meydana gelmektedir. Diğer varlıklardan insân’ın bir üstünlüğü de bu elleridir.

Yukarıdaki ve benzeri ifadelerle belirtilen Allah’ın elleri, insândaki iki el gibi tek yönlü bir araç değil, belirtilen bir mânâ olup, bu ifade ile zat-ı Mutlak’ın âlemlerin bütün zerrelerindeki hakimiyeti bildirilmektedir.

Cenâb-ı Hakk’ın isimleri bilindiği gibi zıt isimlerden meydana gelmektedir. Bunlar da, celâli ve cemâli olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Celâli isimler Hakk’ın sol eli, Cemâli isimler ise sağ elidir. Ayrıca bütün bu âlemlerin bâtını sağ el, zâhiri ise sol el ifadesindedir. Ve yine her varlıkta ve her zerrede sağ ve sol el vardır. Bir eliyle alır, diğer eliyle verir.

Feyz-i İlâhi ile âleme bâtından sağ el ile verilir; zuhur mahalli olan tabiat ise, sol el olarak verilen tecelliyi alarak zuhura getirir ki; bu iki el bütün âlemlerde her an tecelli ve zuhuru, yenileyerek devam ettirmektedirler. Bu eller esmâ âleminin sûretlerini tabiat âleminin nakışları olarak süslerler. Bunlar âlemin tabii oluşumlarıdır.

Zat-ı Mutlak’ın Âdem’i iki eliyle halk etmesi çok özel bir oluşumdur. Hiçbir varlığa bu kadar yakın zati bir tecelli olmamıştır. Diğer varlıkların hepsi tek elle var edildiklerin-den ya sadece zâhirde veya sadece bâtında zuhur etmektedirler.

Âdem’in şerefi odur ki; o, zat’ın iki eliyle balçıktan tesviye edilmiş, en güzel sûret ile halk edilmiş, ona güzellik ve müjde mânâsına gelen beşer denmiş, tesviye> düzenlenmesi yapıldıktan sonra, zaten sûret varlığında > tabiatında mevcud olan, nefes-i Rahmâniyye’sine ilâveten başka hiçbir varlıkta bulunmayan, zât-ı İlâhi bu sûrete İlâhi nefhasını > “venefahtü” Rûhundan ilka etmiş yani üflemiştir.

İşte böylece Âdem, zâhir ve bâtın âlemlerde ne varsa, hepsi kendisinde mevcud olduğundan, yeryüzünde beşer, âlemlerde hakikat-i insâniyye olarak Allah’ın halifesi olmuş, bu yakınlığından dolayı özel ismi insân olmuştur.

Bu hakikati ve tecelliyi > “venefahtü” ancak toprak alt yapılı Âdem kabul edebilmiştir; çünkü toprak > “türab” hikmet’tir, ana’dır ve sayısal değeri de (13)tür.

Yeri gelmişken küçük bir hususa daha dikkat çekmeye çalışalım. Bilindiği gibi:

Melekler nûrdan, Cinler ateşten, Hayvanlar topraktan, Beşer ise, toprak salsal kara balçıktan halk edilip içine İlâhi rûh üflenmiştir.

Melekler; nûr kaynaklı olduklarından lâtiftirler, lâtif ise yansıtıcı olmadığından geçirgendir. Geçirgen bir yerde de seyr olmaz, yani aynalık yapamaz.

Cinler; ateş kaynaklıdır, onları tarif ederlerken, (bacadan çıkan duman gibidir) benzetmesini yaparlar. Duman ve alev dalgalı, hareketli ve geçirgendir. Bu haliyle o da aynalık yapamaz, heva ve hevestir.

Hayvanlar; topraktır. Ön yüzeylerinde cilâ, içlerinde “venefahtü” olmadığından onlar da yansıtıcı değillerdir.

İnsânlara gelince; “sâlsâl” kara balçıktan halk edilmiş, içine İlâhi rûh üflenmiş, cilâlanmış ayna gibi olmuş, arkası sır kara balçık olmuş, kara ise en koyu renk olduğundan en çok yansıtıcı olmuştur. İşte bu yüzden insân, İlâhi hakikatleri en güzel ve en geniş mânâda yansıtıcı bir zuhur mahalli olmuştur.

İşte bu sırra binâen âlemlerin efendisi (Arap) neslinden yani (kara) nesilden gelmiştir. İnsânlar içinde İlâhi hakikatleri en çok yansıtan olmuştur.

Kâ’be-i Muazzama’nın da örtüsü kara’dır: (Hacer-ul Esved) de kara’dır.

A’mâ’iyyet > sevad-ı a’zam da kara’dır.

Böylece İlâhi tecelli “kara” renkte kemâl zuhurunu, yani aynını bulmuştur, diyebiliriz.

Bu kadar güzellik ve kemalât ancak Allah (c.c.) elinden (yedullah) meydana gelebilir. Biz de Âdem neslinden olduğumuzdan şükründen aciziz, her birerlerimiz bu hakikatleri idrâk ederek yaşarsak bu şereflere nail oluruz. Aksi halde ya bir “melek” (kuvvet) olarak kalırız veya insân şeytanlarına dönüşürüz onlarla beraber yerimiz cehennem olur. Son saatler gelmeden bunları düşünmeli ve hayatımızı ona göre yönlendirmeliyiz.

Evvelce belirttiğimiz gibi, şimdi tekrar bir başka yönüyle Âdem (a.s.)ın var edilişini ele alalım.

Bakara Sûresi: (2/30-38) Ayetlerinde Âdem (a.s.) hakkında verilen bilgilerle diğer Sûrelerin Ayetlerinde verilen bilgiler arasında bazı ufak farklar olduğu görülmektedir, evvelce de bu farklılıklara özet olarak değinmiştik; ancak Ayet-i Keriyme’lerin derinliğine doğru nüfuz etmeye çalışıldığında, daha değişik özelliklerinin de ortaya çıkmaya başladığı görülecektir.

Herhangi bir “insân” görünümünde olan Âdemoğlu’nun kendisi ile ilgili olan bu bilgileri araştırıp anlaması ve kendini zâhir, bâtın tanıması kendi lehinedir, bunun dünya ve ahiret açısından ne kadar yararlı olacağı aşikârdır. Bütün bunlardan sonra mevzuumuzu özet olarak toparlamaya çalışalım.

Zat-ı Mutlak, gizli bir hazine iken, bilinmekliğini murad etti ve mertebe mertebe bütün âlemleri meydana, zuhura getirdi. Ancak henüz kendine ayna olacak zuhurunu ortaya getirmemişti ve sıra ona gelmiş idi. O’nun da ancak bu aşamadan sonra yeryüzüne inip yaşaması mümkün olacaktı.

Zat’ında ilm-i ilâhiyye’sinde mevcud aynanın ismi, (Hakikat-i Muhammed-î) diğer ismi ise (insân)dı. Bu insân’ın programı (a’yan-ı sabite) olarak bâtında idi. Nihayet zuhura çıkma günü yaklaşmakta idi.

(1) İnsân Sûresi (76/1) Ayeti bu programın bâtındaki varlığını göstermektedir.

(2) Nisâ Sûresi (4/1) Ayetinde bu programın Vahidiyyet mertebesi itibariyle insân’ın ilmî bir varlık olarak halkıyyet sahasına doğru yolculuğunun başladığı belirtilmektedir. Ve yapısının bir’den iki’ye doğru mânâ olarak açıldığı yerdir ve zat cennetidir.

(3) Rahmân Sûresi (55/1-4) Ayetleri bu programın Rahmâniyyet mertebesindeki tahakkukunu göstermektedir. Burası sıfat cennetidir ve insân’ın lâtif mânâ da bireyselliğe doğru çıktığı yolculuğunun başlangıcıdır.

(4) Bakara Sûresi (2/30-38) Ayetleri bu programın Rububiyyet mertebesine intikalini ve diğer varlıklarla münasebetlere başladığını göetermektedir. Burası esmâ cennetidir.

(5) Hicr Sûresi (15/28) Sâd Sûresi (38/71) Ayetlerinde belirtilen hadiselerin geçtiği yer, tefsirlerde de genellikle kabul edildiği gibi, mü’min’lerin ahirette girecekleri, zâhir âleminde, “bâtınen” mevcud, ef’âl mertebesi içinde var olan cennetlerin dünyaya en yakın olan mertebesidir ve buraya da “Bâtınî ef’âl cenneti”dir diyebiliriz. (Bazı rivayetler bu cennet’in dünya yüzünde bir cennet de olabileceğini ifade etmektedirler.) Bilindiği gibi zaten cennet, bahçe demektir. (Yukarıdaki Ayet-i Keriyme’ler daha evvelce özet olarak belirtilmişti, burada sadece sıralama yapıldı.) Âdem ve Havvâ işte bu cennetten yeryüzüne indirilmişler ve arza ayak basarak çoğalmışlardır, hayatlarını Âdem nesli olarak sürdürmektedirler ve bu hayat kıyamete kadar da devam edecektir. Ondan sonra oluşacak hesap kitaptan sonra da ehl-i ibadet büyük babalarının indiği en yakın cennet olmak üzere yukarıya, üst mertebelerine, cennetlerine girecekler ve orada herhangi bir şey veya (şecer) ağaçtan men edilmeyeceklerdir.

Gaflet ehli ise, gaflet ve inkârlarına göre cehennemin alt katlarına konulacaklar ve cennetlerin bütün (şecer) ağaçlarından men edileceklerdir.

 Şimdi tekrar diğer bir yönüyle özet olarak Âdem (a.s.)ın zuhurunu incelemeye çalışalım.

-Zat-ı mutlak zati tecellisi için bir zuhur yeri bir ayna murad etti ve evvelâ onun programı olan a’yan-ı sabitesini ilm-i İlâhi’sinde oluşturdu. Burada Âdem’in zatı, zat-ı İlâhi’nin ilm-i mahiyyet’te varlığında olduğundan, ilm-i mânâ’da zat cennetinde idi ve zat elbisesi giyindi.

-Oradan bu program nefs-i Vahide olarak, Vahidiyyet mertebesine indirildi ki Vahidiyyet ile vasıflandı. Burası sıfat ve kudret mertebesi, aynı zamanda sıfat cennetidir. Ve burada sıfat, Vahidiyyet elbisesi giyerek, zatı perdelenmiş oldu. 

-Buradan Rahmâniyyet rûh mertebesine indirilerek, insân bâtınî mânâda, lâtif ve rûhani bir mânâ olarak Rahmâniyyet ile vasıflandı. Burası da sıfat ve rûh mertebesidir, aynı zamanda burası esmâya dönük sıfat cennetidir. Ve burada da Rahmâniyyet elbisesi giyip Vahidiyyet’i perdelenmiş oldu.

-Buradan Bakara Sûresi (2/30) Ayeti’nde bahse konu olan hususa gelelim. Dikkat edilecek nokta şudur ki: “Hani Rabbin meleklere demişti” ifadesinden bu hadisenin (Rububiyyet) yani “esmâ” cennetinde olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.

Yukarıdan beri Hakkkani elbiseler giyip İlâhi bir oluşumla esmâ mertebesi cennetine tenezzül ettirilen Âdem-i mânâ burada bir elbise daha giydirilerek esmâ âlemi şartlarına uyum sağlayacak hale getirilmiştir ki; Hz. Âdem’in ilk mahlûkiyyet mertebesidir. Bundan evvelki mertebeleri Ulûhiyyet mertebeleri içerisinde zati mertebelerdir. Buralarda henüz bireysellik bilinci yoktur.

-Bu mertebede, rûh ve nûr hakikatleri ile esmâ yani “melekût” âleminde ve oranın alt katı olan, misâl âleminde lâtif varlıklar olan, melekler ve iblis ile olan münasebetleri bu dünyaya en yakın olan esmâ mertebesi cennetinde olmuştur ve Hz. Âdem’in ilk bireysel bilinç ve şuurlanması lâtif olarak bu mertebede faaliyete geçmeye başlamıştır. Bir bakıma burası (elestü birabbiküm) “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Sûre 7 Âyet 172) mertebesi düzeyindedir. 

Bir bakıma yarı rû’ya, yarı yakaza, yani uyku ve uyanıklık arası gibi bir yaşamdır.

Hz. Âdem bu Rububiyyet mertebesinde bütün İlâhi vasıfları ile vasıflanmış olduğu halde ilk def’a birey varlık olarak esmâ mertebesi düzeyinde sahneye çıkmakta idi.

“A’yan-ı sabite”si, İlâhi programı gereğince istidat ve kaabiliyeti ile Hakk’ın bütün isimlerini, sıfatlarını talim etti. Böylece kendisinde ilm-i İlâhiye faaliyete geçmiş oldu.

Bu İlâhi bilgi ile meleklere üstün gelerek kendisine secde edilmesi zarureti ortaya çıkmış oldu. Çünkü melekler esmâ Hz. Âdem ise zat mertebesi kaynaklı idi. Bunu anlayan melekler hemen secde ettiler, iblis secde etmedi. (Bu hadiseler diğer yönleriyle daha evvelce ifade edilmişti, gereğinde tekrar oralara bakılabilir.) Hz. Âdem’in lâtif varlığı bu oluşumlarla mânâ aleminde Allah’ın iki eliyle (yedeyn) mertebe mertebe esmâ âlemine tenezzül ettirilmişti. Gerçekten bir harika olan Hz. Âdem’in varlığında mertebe-i Havvâiyyet dahi mavcud idi; çünkü Cenâb-ı Hakk kendi gibi Âdem’i de tek olarak; ancak varlığında iki özelliği ile (racul ve nisâ) yani “erkek ve dişi” tek olarak halk etmiştir.

Tefsirlerdeki; rivayetlerde deniliyor ki: “Âdem bir gün bulunduğu cennette, uyuyor idi, uyandığı zaman yanında daha evvel görmediği kendine benzer bir varlık gördü. Bu uyku esnasında kendisinde kudretullah meydana gelerek, Âdem’in varlığında mevcud diğer özelliği (sol eğe kemiği)nden var edildi.” diye bildirilen hadise zuhur etti.

Âdem’in halkıyyetinin, Allah’ın iki eliyle yani Cemâl ve Celâl elleriyle oluştuğu bildirilmiş idi. Bu hal Akl-ı kül ve Nefs-i kül diye de ifade edilir. Akl-ı kül sağ, Nefs-i kül de soldur. Âdem’in varlığında bu iki mertebe de birlikte idi, işte bunların ayrılması, yani Âdem’in sol eğe kemiğinden, yeni varlığın zuhura getirilmesi Âdem’de solunda mevcud Nefs-i küllün ayrılması neticesinde kendisi sadece sağ ve Akl-ı kül olarak kaldı. Böylece Âdem’in iki ayrı mertebesi lâtif kimliklerini bulmuş oldu. Allah Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti,Havvâ da Âdem’in sûreti üzere halk edildi. 

Rahmân Sûresi (55/19)

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ

 (Merecel bahreyni yeltekıyani.) Meâlen: (55/19) -O- iki denizi salıvermiştir, birbirine kavuşurlar.

(-O- iki deniz birbirine kavuşurlar;ama karışmazlar.) Yan yana, birlikte duran iki ayrı denizin, birbirine karışmadan tek olarak durması gibi. İki ayrı (Âdem-i mânâ) denizi lâtif olarak biribirlerinden ayrıldılar ama yine de yan yana birlikte durmaktadırlar.

Böylece Âdem asıl, kendinden meydana gelen ( حَوَّاءُ) “Havvâ” (h) harfi, “hayat” iki (vav) harfinden biri, İlâhi “vehim”i diğeri de bireysel “vehim”i sondaki; (elif ve hemze) de aslını ifade etmektedir, diyebiliriz.

Havvâ’ da, zâhiren ismi “cemâl” (bâtınen) ismi “celâl” zuhurda’dır.

Âdem’de ise zâhiren ismi “celâl” (bâtınen) ismi “cemâl” zuhurda’dır. Çünkü (zül celâli vel ikram)dır. Yani ikramı celâlinden gelmektedir.

خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا

(halâkaküm min nefsin vahidetin ve halâka minhe zevcehe) Meâlen: (4/1) “ Sizi bir nefsten yaratmıştır ve ondan da eşini yaratmıştır.” (halk etmiştir.) Nefs-i vahid olan Âdem’den böylece, zevcesi Havvâ Melekût mertebesinde lâtif bir varlık olarak ayrılıp, kendi kimliğini bulmuş oldu. Böylece ikisi de esmâ cennetinde iskân edildiler.

Aslında, Âdem ve Havvâ, tek olan bir’in, iki özellikli görünümüdür. İki görünüm de ayrı ayrı bir şey ifade etmemekte; ancak tekrar ikisinin birlikteliğinden, yeni birler, yeni hayatlar, oluşmaktadır.

Esmâ Melekût cennetinde, lâtif mânâlar olarak meydana getirilen Âdem ve Havvâ’nın, zâhiren de zuhura çıkmaları için kesif bir elbiseye daha ihtiyaçları vardı ki o da (salsal) kurumuş kara balçıktan, yine Hakk’ın iki eliyle tefsiye ettiği (sevveytühü) toprak içi boş kesif, Âdem’in ve Havvâ’nın kalıbı, heykeli idi.

Cenâb-ı Hakk bunun için yeryüzünden aldırdığı çamur balçık ile bu heykelleri tefsiye etti (venefahtü fihi min rûhi) içine rûhundan “nefh” etti, üfledi. İşte bu rûh ve nefha ile esmâ âleminde mânâ olarak var olan Âdem ve Havvâ’nın rûhaniyyetleri bu toprak heykellere tesir ettirilerek kendilerinde bulunan nefes-i Rahmâniyye’nin nefesinde bulunan rutubet-su, hava ve ateş-hararet ile toprak bedenler İlâhi “teshir” tesir ile canlanmaya ve hayat bulmaya başladılar ve kendilerine madde’den toprak bir elbise daha giydirilmiş (halikun beşeran) “Bir beşer halk edeceğim.” tamamlanmış oldu.

Böylece Hz. Âdem’in, zâhir’i halk, bâtın’ı Hakk, olarak cem’iyyet-i İlâhiye üzere kemâlât-ı tamamlanmış oldu.

Kûr’ân-ı Keriym, Rûm Sûresi, (30/20) Âyeti’nde bu hadiseyi şöyle ifade eder:

٢٠﴾ وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ

بِشَرٍ تَنْتَشِرُونَ

(Ve min Âyatihi en halâkaküm min türabin iza entüm beşeran tenteşirune.) Meâlen: (30/20) ” Sizi topraktan halk etmesi O’nun delillerindendir. Sonra siz birden insân oldunuz. (Etrafa) yayılıyorsunuz.” Esmâ misal âlemi cennetinde iskân edilen Âdem ve Havvâ’ya bir (şecer) ağaç yani beşeriyyet ve Ulûhiyyet ağacı yasak edilmişti. Âdem ve Havvâ (ve nefahtü) ile “kara balçık toprak” elbiselerinin içine girince, yeni ekbiselerini giyince eski hareket kabiliyetleri kalmamıştı; çünkü bu elbise diğerlerinden farklı ve ağırlığı olan bir elbise idi. Ve bu iç bünyelerinde bulunan bütün elbiseleri örttü, perdeledi, diğer iç mertebeler bâtın, toprak > anasır elbise ve özellikleri zâhir oldu.

Lâtif mânâlar olarak, melekler gibi esmâ cennetinde çok rahat hareket edebiliyorlar iken, bu elbise ile hareketleri belli oranda sınırlanmış oldu. Bu sınırlanma onları biraz sıkıp sıkıntıya düşürmüştü. İşte böyle sıkıntılı bir hal içerisinde iken şeytan onlara vesvese vererek yasaklanan ağaca doğru meyl ettirerek onları küçük düşürmek istiyordu. Yine bir sinsi mantık oyunuyla: “Eğer bu ağaçtan yerseniz yine (eskisi) gibi iki melek olup cennette ebedi kalırsınız.” dedi ve bu hususta nasihatçı olduğu yolunda yemin de verdi. (Daha evvelce görmüştük.) Yeni hallerine alışmakta zorluk çeken ve hareketleri yüzünden zaten sıkıntıda olan Hz. Âdem ve Havvâ tekrar eski melek türü yaşamlarına dönmek ve cennette ebedi kalmak hayalleri ile o ağaca yaklaşıp sadece “tattılar” yani tamamen yiyemediler. İşte bu tadışları neticesinde kendilerinde, bâtınlarında var olan cinsiyet farklılıkları, çamur > toprak beden varlıklarında, daha evvelce kuvvede bâtında iken, “şecer”den (Ulûhiyyet ve nefsaniyyet ağacı) tadılınca, bu sefer kendi iç bünyelerinde bâtında olan beşeri bireysel nefsaniyyetleri ağacı tadıştan geçen bir enerji ile kemâle ermiş oldu.

“Ve nefahtü” yapılan nefih ile Ulûhiyyet teklik hakikati.

Ağaçtan yapılan “tadışla” nefis bireysellik hakikati kemale erdirilmiş oldu.

Bu oluşumun da ebced hesabıyla sayısal değerine baktığımızda şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır:

(نفخ) “Nefh” ve (نفس) “nefs” ikisinde de ilk iki harfleri aynı son harfleri değişiktir, bu son harfler tecelli mahallerini ifade etmektedirler.

 (نفخ) () “nun” (50) (ف) “fe” (80) (خ) “hı”

(600) (5+8=13+6=19)

 (نفس) () “nun” (50) (ف) “fe” (80) (س) “sin”

(60) (5+8=13+6=19) İki kelimede de çıkan netice sayılar (13/6) olmak üzere aynıdır. Ayrıca her iki kelimeninde tüm sayı değerleri (5+8=13+6=19) > (5+8=13+6=19) dur. Ne müthiş bir sistemdir, her yönüyle insânı hayretlere düşürmektedir.

İnsâna lütfedilen her iki özelliğin de (13) hakikatine bağlı olduğu ve bu mertebesi itibariyle gerek Ulûhiyyet (teklik > vahdet), gerek beşeriyyet (çokluk > kesret) itibariyle (13)ün tecellisinin (6)ya yani altı cihetten, (ciheti site) “sin” i insâna her iki yönden hilkat sebebi olan (a’yanı sabite)sine > beşeriyyetine yapılan tecelli kemâlâtını açık olarak göstermekte ve bu iki kemâlâtın da kemâlinin (19)da yani İnsân-ı Kâmil’de zuhura çıkabileceği her iki yönden gelen aynı tecelli ile ifade edilmiş olmaktadır.

İşte iblise bu altı cihetin dördü açık bırakılmış, ikisi ise kapalı kalmıştır ki; Hakikat-i İlâhiyye zâtî tecelli olarak bu iki yön alt ve üst olarak iblise kapatılmıştır. Zaten bu yolların varlığından da haberi yoktur. Eğer olmuş olsa idi bunları da ifade eder idi.

İşte böylece “şecer”den tatmak sûretiyle Âdem’in nefs kemâlâtı da tamamlanmış olmakta idi. Dikkat edilirse “nefh” ( نفخ ) kelimesinin üç harfi de noktalıdır. Bir bakıma bu noktalar zât-ı Ahadiyyet’in on üçüncü bâtın noktasının zuhur ve tecelli yerleridir. Bir bakıma da o mertebelerin mânâlarının bireysel zuhur yerleridir diyebiliriz.

“Nefs” ( نفس ) kelimesinde ise iki harf noktalı, (sin) harfi noktasızdır. Yine iki harfin noktası yukarıda ifade edildiği gibidir. Noktasız (sin)de yani insânda ise, bunların hepsinin batınında gizlenmiş olduğunun ifadesidir diyebiliriz. Bu hususta daha çok söylenecek söz vardır, daha fazla uzatmamak için şimdilik bu kadarını yeterli görüp bırakalım ve yine yolumuza devam etmeye çalışalım.

Evet; tadış sûretiyle “şecer”den alınan enerjiden faaliyete geçen Hz. Âdem ile Havvâ’nın beşeri nefsâniyyet’leri sonunda açığa çıkan, gizli kalması gereken uzuvlarını incir yaprakları ile örtmeye çalıştılar. Bilindiği gibi incir, (vahdette kesret) yani “birlikteki çokluk”tur. Kendilerinde tüm esmâ-i İlâhiyye’lerin zuhurları tamamlanınca, Hz. Âdem’in Ahadiyyeti’ndeki, teklik mertebe, mertebe tecelli ve nüzül ederek, nihayet varlığındaki (kesret’e) “çokluğa” ulaşarak, böylece kesretin kemâli de tamamlanmış oldu.

İşte bu halleriyle, toprak elbiseleriyle, Hz. Âdem ve Havvâ (sasal) “kara balçık” toprak beden ile perdelenmek sûretiyle özlerindeki bütün mertebeleri bâtınlarında kalmıştır.

Kemâlâtları tamamlanan Hz. Âdem ile Havvâ iblisle birlikte, yeryüzüne birbirlerine düşman olarak, yani zıt oluşumlarla indirilmişlerdir. İşte bu yüzden yeryüzünde mutlak bir sûlh ve sükûn olmaz. Çünkü insânların içinde de iblis yapılı bazı kimseler olacaktır.

Bütün bu mertebeler kendilerinde mevcud olarak yeryüzüne ayak basan Hz. Âdem ve Havvâ’nın yaptıkları ilk iş, Rabb’larının kendilerine öğrettiği bazı kelimelerle (Rabbenâ zalemnâ……….) “Daha evvelce yukarıda görülmüş idi.” suçlarını kabul ederek istiğfar etmek sûretiyle özürlerini bildirmek olmuştur.

Bu istiğfar insânoğlunun yeryüzündeki, ilk istiğfarıdır. Zaten bu hikâye ilklerle doludur.

İnsânlar kendilerine verilen bu toprak beden elbiselerini, kendi gerçek varlıkları zannederek ve ona sahip çıkarak, yaşayanların ilk ve en büyük günahları ise bu madde cesetleri olacaktır. (Vücûdike zenbike) yani “Senin varlık vücûdun sana günah olarak yeter.” denmiştir. Bu vücûda sahip çıkmak benlik davasında bulunmak demektir, nefsi benlik ise en büyük günahtır.

Hz. Âdem ve Havâ’nın çocukları çoğalacaklar ve istiğfar mertebesinden tekrar yavaş yavaş geldikleri mertebeye doğru yolculuğa başlayacaklar, bu geri dönüş yolculuğunun ilk mühim duraklarından biri, “Necatiyyet > Nuhiyyet” mertebesi’dir, biz de yavaş yavaş o “menzil” > mertebeye doğru yola çıkmaya hazırlanmalıyız.

Her insânın, bilhassa Hakk yolu sâliklerinin bu hakikatleri bilmeleri kendilerine çok şey kazandıracaktır; çünkü bu ifadeler sadece geçmişte yaşanan bir hikâye değil, her birerlerimizin başlı başına hayat hikâyelerimizdir. Bu mevzuları örnek alarak ahiret yolculuğumuzun neresinde olduğumuzu anlamamız zor olmayacaktır. 

 NOT= Yeri gelmişken Âdem ve Havva validelerimizin yeryüzüne indirildikleri zamanki pskolojik hallerinin nasıl olduğunu düşünmemek mümkün değildir. Şöyleki oldukça uzun zaman latif olan Esma cennetinde yaşadıklarından, yaşantıları çok latif halde idi toprak beden elbiselerini giydikten sonra ağırlaştıklarından cennette oldukça sıkıntı içindelerdi, ancak genede bütün ihtiyaçları karşılanıyordu, yeryüzüne indirildiklerinde hiçbir şeyleri yok olduğu halde ve çok değişik madde yapılı bir alana geldiklerindeki hali nasıl karşılamış olabilirler. Çünkü iki mekan arasında çok büyük yaşam farkı vardır, genelde cennetten çıkıp bu dünyanın madde yapısında yaşamak adeta imkansızdır. Ancak onlar bu hale kısa sürede intibak ettiler. 

 Sebebide şudur, onlar latif alemde yaşayıp kesif aleme geldiklerinde adeta maddeten dünyalık olan bizlerin gece gördüğümüz latif alemdeki yaşantılarımız onların cennet yaşantıları mevkiindedir. Nasılki biz o lâtif alemden sabah uyandığımızda o alemden aklımızda sadece hayali bir yaşantı kalıyorsa, işte Âdem ve Havva ceddimizde dünyaya indirildiklerinde aynen bir rüyadan uyanmışlar gibi olduklarından, kendilerinde çok büyük bir panik benzeri haller olmamış, kısa sürede yeni toprak bedenli elbiseleri ile dünya hayatına ister istemez intibak etmişlerdir. Aslında yapacakları başka bir şeyde yoktu. Cenâb-ı Hakk bu sistemle dünyaya intibaklarını kolaylaştırmıştı. Aksi halde cennetteki yaşantıları akıllarında tam hali ile kalsa idi dünya haytına intibakları mümkün olmaz hemen ölürlerdi. 

Onların yeryüzüne indirilişleri ise yeryüzü ile gökyüzü arasında kapılar ve yollar vardır gelecek sayfalarda ayetleriyle görülecektir. Yollardan geçirilerek indirilmişlerdir. 

Şimdi ise vatanı aslimiz olan, cennete giden kapıları çalışarak bulup oraya dönmenin çalışmalarını yapmamız gerekmektedir aksi halde, Allah etmesin cehennemde yerlerimiz hazırdır, oraya gitmemiz içinde iblis ve nefsimizin işbirliği her an bizlere tuzak kurmak için çalışmaktadırlar. 

Bu hususta belirtilecek daha pek çok şey vardır, yazılanlar yazılamayanların yanında çok az bir yer tutar, daha fazla uzatmamak için bu kadarla yetinmek istiyoruz.

Araştırıcı olan herkes ilgili yerlerden ve gönlünden bu hususta daha pek çok şey arayıp bulabilir. Hakk’ın ilminin sonu yoktur. Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Son olarak ilgisi bakımından bir Hadîs-i Şerif’i de nakletmek istiyorum.

Sünen-i tirmizi, cilt 4 sayfa 14 kader babları:

BAB : 2

MEVZU: (Âdem ile Mûsa’nın delilli münakaşası hakkında.)

2217---Ebu Hüreyre (r.a.)dan rivayet edilmiştir: Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki: “ Âdem ile Mûsa delil göstererek münakaşa ettiler.” Mûsa: “Ya Âdem! Sen o kişisin. Allah seni (kudret) eliyle yaratıp rûhundan sana rûh üfledi ve sen insânları ayarttın; onları(n) cennetten çıkar(ılmalarına sebeb ol)dun!” dedi. Âdem dedi ki: “Sen de Allah’ın konuşmak için seçtiği Mûsa’sın! Gökleri ve yeri yaratmadan önce Allah’ın bana yazdığı (mukadder kıldığı) bir işi işledim diye beni ne hakla kınıyorsun?” Rasûl-i Ekrem: “Âdem, Mûsa’ya delil (kuvveti) ile galip geldi.” buyurdu.

02/03/2006

Terzi Baba Tekirdağ. 

--------------------------- 

Bizim dünyamızın dışında olan, gökyüzü insanlarının Ayetlerdeki araştırılması Geçmiş sayfalarda, bizim dünya-arzımız’ın ve bizim insanlık sülâlemizin ilk insanı olan “Halife Âdem’in halkediliş mertebelerini sırasıyla, ayetlerin dilinden şüphesiz olarak açıklamıştık. 

Bu açıklamalar herhangi bir beşer aklının hayali kurguları değil, ilâh-i vahyin verdiği bilgilerdir. Bu hakikatleri kişi kabul eder veya etmez, kendi değerlendirmeleridir. Ancak kişi bu hakikatleri kabul etmeyebilir, kendi bileceği değerlendirmesidir. Bu ise hakikati değiştirmez konu konu’dur Vah’yi ve ilâhi bilgilerdir. 

Ne hikmetse mealler ve tefsirler alemde sadece bizim içinde bulunduğumuz dünyamızda yaşayan tek bir insan nesli üzerine yorumlarını kurmuşlardır. Halbuki ilâh-i ve Risali bilgiler halin böyle olmadığı hakkın da açık deliller vazediyor. Bizde bunları araştırmaya çalışıyoruz. T.B. 

--------------------------- 

Yedi arz hadiside bu konunun doğruluğuna şahitlik etmektedir. Onu da ilave edip yolumuza devam edelim. Daha ileriki sayfalarda konu ilgili diğer hadisler ve bilgilerde aktarılacaktır. T.B. 

---------------------------

“YEDİ ARZ '' HADİSİ

“Yedi adet arz / dünya vardır. O yerlerin/ alemlerin her birisinde Sizin peygamberiniz gibi bir peygamber, Adem gibi bir Adem, Nuh gibi bir Nuh, İbrahim gibi bir İbrahim ve İsa gibi bir İsa bulunmaktadır.”

(bk. Beyhaki, el-Esma ve’s-Sıfat, 2/267; İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

---------------------------

 Kaynakların bildirdiğine göre, Abdullah b. Abbas “Allah Oyüce Yaratıcıdır-halkedici’ki, yedi kat göğü ve yerden de onların benzerini yaratmış-halketmiş’tır.” (Talak, 65/12) mealindeki ayeti açıklarken şöyle demiştir: “Bu (yedi) yerden her birisinde bu yerdeki İbrahim peygamberi gibi bir insan ve diğer mahlukların benzerleri bulunmaktadır.”  (Taberi, ilgili ayetin tefsiri) Bazı rivayetlere göre, İbn Abbas bu ayetin açıklamasını isteyenlere: “Eğer bu ayeti tamamen açıklarsam, bunu tekzip etmek suretiyle küfre düşersiniz.” demiştir.  (Taberi, İbn Kesir, ilgili yer; Münavi, Feydu’l-Kadir, 6/386)

---------------------------

Bu bölümde ise kur’an-ı kerim ayetlerinde sırasıyle geçen gökyüzü insanları ile ilgili ayetleri idraklerinize getirmeye çalışacağım. Gene özetle ilk sırada olan Âdemi ayetlerle yolumuza devam edeceğiz.

Ön yargılı değil, açık fikir ile hep birlikte konuları değerlen-dirmeye çalışalım. 

Bu yüzden ayet-i kerimelerin muteber iki meallerini de kayda aldım buradan herbirini takib edeceğiz. T.B.

--------------------------- 

Cenâb-ı Hakk, Âdem (a.s.)ı cennette halk ettikten sonra onu orada bir müddet iskân ettiğini melekler ve iblisle olan münasebetlerini, daha sonra hep birlikte nasıl yer- yüzüne indirildiklerini, (Bakara Sûresi 2/ 30-38 Âyetlerinde) bildirmiştir. 

Geçmiş sayfalarda bunlar izah edilmiş idi. Burada ise kısaca halkıyyet yönünden bahsedilecektir.

Bu oluşum insânlığın yeryüzünde görünmeye başladığını ve faaliyete geçtiğini bildiren Kûr’ân-î bilgilerdir.

(Bakara Sûresi 2/30-38 Âyetleri)

ْوَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ

خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ

الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي

أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

(Ve iz kâle rabbüke lilmelâiketi inni câilün fil erdı halifeten kâlû etec’alü fihe men yüfsidü fihe veyesfikuddimâe nehnü nüsebbihu bihamdike ve nükad-disü leke, kâle inni eglemu ma lâtaglemu.) Meâlen - (2/30) Hani; Rabb’in meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife hâlk edeceğim.” demişti; melekler, “Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi hâlk edeceksin? Oysa biz Sen’i yüceltiyoruz ve Sen’i devamlı takdis ediyoruz.” dediler. Allah “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

--------------------------- 

“Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi hâlk edeceksin?” Âyet-i Keriyme’nin bu bölümü hakkında da çok geniş izahlar farklı mertebelerden yapılabilir. Özetle enfüsi mânâsı itibariyle diyelim ki; fesattan kasıt bozgunculuktur. Bozgunculuğun ise çok değişik anlamları vardır. Buradaki bozgunculuk İlâh-i sistemi değiştirmeye yöneliktir. Kan dökücülük ise savaşlar ve vahşettir. Melekler, daha henüz zuhura çıkmamış Hakk’ın katında proje olarak var olan varlığın bazı kötü uygulamalar yapacaklarını nereden biliyorlardı! sorusu akla gelmektedir. 

Bunun kısaca cevab-ı, Çünkü yeryüzünde bizim içinde bulunduğumuz ve mensubu olduğumuz, “Âdem-Muhammet” nesli-sülalemizden evvelde yeryüzünde yaşayan, “Âdem-Muhammet” nesilleri-sülâlelerinin ayrı bir paket program olarak yaşantıları vardı. 

Meleklerin ifadelerinden anlaşıldığına göre bu nesillerinde sonları “kan dökücülük ve bozgunculuk olmuş olduğundan, görevli meleklerinde, ömürlerinin uzun olduğundan, onlarında sonlarını gördüklerinden, bu hale göre “Âdem-Muhammet” nesli-sülalemiz-den de bu neticenin olacağını tahmin ettiklerinden, bu değerlendir-meyi yapmış olabilirler.” Şurası açıktırki bizim neslimiz-sülâlemizinde sonunun bu olacağı açık olarak görülmektedir. Mevlâm muhafaza eylesin. 

Melekler; “Oysa biz Sen’i yüceltiyoruz ve Sen’i devamlı takdis ediyoruz.” dediler.

Allah “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

Meleklerin, âfakî ve enfüsî mânâda zuhur kaynak isimleri sübbuh ve kuddüs, Halife İnsânın > gönlün ise Allah, Camî ve Selâm isimleri zuhur, kaynak isimleridir. Hal böyle olunca İnsân veya gönül > Halife, tesbih ve takdisin üstünde irfan etmekte; ALLAH, Cami ve Selâm isimlerini bünyesinde zuhura getirdiğinden bu isimler de diğer bütün esmâ-i İlâhiyye’ye hakim olduklarından, melek > kuvvetlere de hakimdirler.

Halife; idrâk, şuur ve irfaniyetle hayata bakarken, melek, kuvvetlik ise sadece iki isimle Rabb’lerini tesbih ve takdis etmektedirler. Bu oluşum kendi mertebeleri itibariyle kemâl; fakat, Halife > Sultan mertebesi itibariyle yetkinlik değildir. Burada bir şeye daha dikkat etmemiz gerekmektedir. Meleklerin henüz Âdem’in varlığından ve fiziki görünüşünden haberleri bile yok iken, kendisinin kan dökücü ve bozguncu olabileceğine nereden hüküm verdiler?...

Kan dökücülük ve bozgunculuk O’nun vasıflarından sadece bir tanesidir. O’nun gerçek vasıfları ise, Hakikat-i İlâhiyye’nin zuhur mahalli olmasıdır. Acaba bu yönünü niye göremediler veya bilemediler de sadece kan dökücülük ve bozgunculuk yapabilecek yönünün üstünde durdular?...

Ayrıca melekler > kuvvetler, demektir. Bir zâta bağlı meleğin > kuvvetin ise bağlı olduğu zâtına böyle bir tavırla cevap vermesi ve fikir yürütmesi mümkün değildir.

Öyle ise melekler nasıl bir hâl içerisinde bu sözleri söyleyebildiler denirse?... Şöyle bir cevap verilebilir: Baş tarafta da kısaca belittiğimiz gibi, Âdem’in son iki harfi, yalnız olarak okunduğunda sadece (دم) dem olarak okunduğundan, bunun mânâsının da (kan > kan dökücülük) olmasından, belki o yönden bir kıstasla bu fikre düşmüş olabilirler. Bozgunculuk ise, daha evvelce de belirtildiği gibi, Âdem > halifenin zuhura çıkışıyla İlâhi sıralama değişeceğinden, kendi sıraları Hakk’ın indinde daha aşağılara düşeceğinden, bu yolla da bozgunculuk yapacak diye fikir yürütmüş olabilirler.

Ancak; onlar, Âdem’in başındaki (ا) elif’i dikkate almadıklarından, bu yargıya düşmüşlerdir. Elif ise Ahadiyyet mertebesinin, Âdem’in başında olarak, bütün mertebeleri ile Âdem’de zuhurda olacağını, onlar kabiliyetlerinin yetersizliği yüzünden idrâk edememişler ve bu vasfını ifade edememişlerdir.

Rububiyyet mertebesinden anlatımı verilen bu hadisede, varlıklar bu mertebenin gereği, birer kimlik almaktadırlar.

 Sıfat mertebesinde, Melekler sadece birer kuvvet hükmünde iken, Rububiyyet yani, Esmâ mertebesinde birer kimlik almaktadırlar. İşte bu mertebenin gereği almış oldukları veya verilmiş olan o kimliklerle, geçici bir sahne kurulur, o sahnede o kimlikler, aslî birer varlık gibi oyunlarını sergilerler. İşte bu oluşum üzerine Melekler > kuvvetler bu yoldan o değerlendirmeleri yapabilmişlerdir. Yoksa böyle bir fikir yürütmek onların ne haddi ne de görevleridir.

Kısaca böyle bir izah yoluna giderek anlamaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk bu özet bilgileri yaşamamıza intikal ettirsin. Bunları anlamak dahi, hayatımızda büyük inkılaplara yol açacaktır. Devam edelim. 

---------------------------

----- 2 - Bakara Suresi 
(٢.٥٧)
~~2.57~
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
2.57 - Ve zallelnâ aleykumul ğamâme ve enzelnâ aleykumul menne ves selvâ, kulû min tayyibâti mâ razaknâkum, ve mâ zalemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn.

Diyanet Meali:
2.57 - Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın indirdik. "Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin" (dedik). Onlar (verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmediyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
2.57 - Ve üstünüze o bulutu gölgelik çekdik, ve «size kısmet ettiğimiz hoş rızıklardan yeyin» diye üzerinize hem kudret helvası, hem bıldırcın indirdik, zulmü, bize etmediler lâkin kendilerine ediyorlardı. 

--------------------------- 

“Bulutu üstünüze gölge yaptık.”

--------------------------- 

Görüldüğü gibi ayetî kerîme zati’dir. Cenâb-ı Hak biz yaptık demek suretiyle, yaşantının tam içinde olduğunu açık olarak ifade etmektedir. Olağan üstü hadiseler genelde ben yaptım diğer hadiselerde biz yaptık, ifadesiyle bildirilmektedir. 

Ben yaptım demek, kendi zatı yönünden yapılanlar, biz yaptık, demek ise, sıfatları ve isimleri ile birlikte yaptık demek olurki, sıfat ve isimlerine zat-i bir güç vermektedir. 

Biz yaptık demesi diğer bir konu olarak, “Halifem olan kâmil insan ile birlikte biz yaptık” demektir. T.B. 

-------------------------- 

“üzerinize hem kudret helvası, hem bıldırcın indirdik,”

-------------------------- 
Ayet-i kerime’nin açık ifadesine göre, indirilenlerin gök yüzünde bulunan dünya benzeri, içinde başka bir insan topluluğu-sülâlesi, olan yerden geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü helva insan yapısı ve bıldırcın dünya hayvanlarından uçucu ve eti yenilen bildiğimiz hayvandır. 

Bunlarda dünyamız benzeri, üzerinde iskân olan gezegenlerin varlığını açık olarak göstermektedir. T.B.

-------------------------- 

----- 2 - Bakara Suresi 
(٢.٦١)
~~2.61~
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَا قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذٖى هُوَ اَدْنٰى بِالَّذٖى هُوَ خَيْرٌ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَاؤُ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّٖنَ بِغَيْرِ الْحَقِّ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
2.61 - Ve iz kultum yâ mûsâ len nasbira alâ taamiv vâhıdin fed'u lenâ rabbeke yuhric lenâ mimmâ tumbitul ardu mim baglihâ ve gıssâihâ ve fûmihâ ve adesihâ ve besalihâ, gâle etestebdilûnellezî huve ednâ billezî huve hayr, ihbitû mısran feinne lekum ma seeltum, ve duribet aleyhimuz zilletu vel meskenetu ve bâû biğadabim minallâh, zalike biennehum kânû yekfurûne biâyâtillâhi ve yagtulûnen nebiyyîne biğayril hakk, zâlike bimâ asav ve kânû yağtedûn. 

Diyanet Meali:
2.61 - Hani, "Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin" demiştiniz. O da size, "İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var" demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah'ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
2.61 - Ve bir vakit «ya Musa biz bir türlü yemeğe kabil değil katlanamıyacağız, artık bizim için rabbine dua et, bize Arzın yetiştirdiği şeylerden: Sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın» dediniz, ya: O hayırlı olanı o daha aşağı olanla değişmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya inin o vakit size istediğiniz var» dedi, üzerlerine de zillet ve meskenet binası kuruldu ve nihayet Allahdan bir gadaba değdiler, evet öyle: Çünkü Allahın ayetlerine küfrediyorlar ve haksızlıkla Peygamberleri öldürüyorlardı, evet öyle: Çünkü isyana daldılar ve aşırı gidiyorlardı 

--------------------------- 

 2.61 –Ayetinde bahsedilen husus gökteki başka gezegenlerden gelen yiyecekleri değil, kendi arzımızda olan bize Arzın yetiştirdiği şeylerden: Sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın» dediniz, ya: 

O hayırlı olanı o daha aşağı olanla değişmek mi istiyorsunuz? 

İfadeleri bu konu da oldukça manidardır. T.B.

--------------------------- 

----- 3 - Ali_İmran Suresi - Ayet 37 (Mushaf Sırası: 3 - Nüzul Sırası: 89 - Alfabetik: 7) -----

(٣.٣٧)
~~3.37~
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

3.37 - Fetekabbelehâ rabbuhâ bikabûlin haseniv ve embetehâ nebâten hasenev ve keffelehâ zekeriyyâ, kullemâ dehale aleyhâ zekeriyyel mihrâbe vecede ındehâ rizkâ, kâle yâ meryemu ennâ leki hâzâ, kâlet huve min ındillâh, innallâhe yerzuku mey yeşâu biğayri hısâb.

Diyanet Meali:

3.37 - Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya'yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. "Meryem! Bu sana nereden geldi?" derdi. O da "Bu, Allah katından" diye cevap verirdi. Zira Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.

--------------------------- 

“Zekeriya, onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu.” Bu yiyeceklerin yaz günü kış meyveleri, kış günü de yaz meyveleri olduğu söylenmektedir.

Bu sana nereden geldi?" derdi. O da "Bu, Allah katından" diye cevap verirdi. 

Görüldüğü gibi bütün alem Allahın mertebeler itibariyle katlardan ibarettir. O katlardan birinden Meryemin hanesine bu yiyecekler geliyor idi. T.B.

---------------------------

----- 3 - Ali_İmran Suresi - Ayet 42 -----

(٣.٤٢)
~~3.42~
وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَاءِ الْعَالَمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
3.42 - Ve iz kâletil melâiketu yâ meryemu innallâhestafâki ve tahheraki vastafâki alâ nisâil âlemîn.

Diyanet Meali:
3.42 - Hani melekler, "Ey Meryem! Allah, seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya-âlemlerin kadınlarına üstün kıldı."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
3.42 - Hem Melekler dediği vakit, ya Meryem! her halde Allah seni süzüb seçti, ve seni çok temiz pâk kıldı, hem seni âlemîn kadınlarının fevkında seçti

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
3.42 - Hani melekler dedi ki: «Ey Meryem! Şüphe yok ki, Allah Teâlâ seni mümtaz kıldı ve seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları üzerine ihtiyar buyurdu.» 

Tabii olarak Meryemin olduğu yerde “Îsa’da olacaktır. T.B.

--------------------------- 

Görüldüğü gibi ayet-i kerîme’de, Dünyanın değil, “âlemlerin kadınları üzerine seçti” İfadesi, diğer alemlerde de benzeri yaşantıların olduğu açık olarak görülmektedir. 

7 arz hadisinde bildirilen, O alemlerin herbirisinde “Îsa gibi bir Îsa bulunmaktadır.” İfadesi açıktır. T.B.

---------------------------

----- 3 - Ali_İmran Suresi- Ayet 59 -----

(٣.٥٩)
~~3.59~
اِنَّ مَثَلَ عٖيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
3.59 - İnne mesele îsâ ındallâhi kemeseli âdem, halekahû min turâbin summe kâle lehû kun feyekûn. 

Diyanet Meali:
3.59 - Şüphesiz Allah katında (yaratılışları-zuhurları bakımından) İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı-halketti. Sonra ona "ol" dedi. O da hemen oluverdi. 

--------------------------- 

Bu konu hakkında (60-6-Peygamber-5-Îsâ-a.s.) İsimli kitabımızın 142 sayfasından ilgili bir bölümü aktaralım. T.B.

--------------------------- 

 Âdem (a.s)’ın hem annesi hem babası yoktu. İşte bir derviş de öyle bir hâle gelmelidir ki, “gönül aleminde,” fiziken ne annesi ne babası kalmamalıdır. Çünkü bu tür bağlantılar olduğu sürece kendimizi bulamayız. Ancak bu, onlar inkâr edilecek demek değildir, bu söz konusu değildir, değişim bizim bakış açımızda olacaktır. Bu seyir sırasında derviş Îsâ (a.s) mertebesine geldiğinde babası Rûh’ül Kuds olmaktadır. 

 Daha sonra Havva validenin, Âdem (a.s.)’dan ortaya çıkması gibi bizlerde yaptığımız çalışmalar sonucu kendi bedenimizden tekrar bir doğuş yaşayacağız, yani kendi özümüzdeki varlığı zuhura çıkartacağız. Ve artık onunla âşinâ olmaya başlıyoruz ki, bunun oluşması için gerekli olan sebepleri bizim hazırlamamız lâzım gelmektedir. 

 Bunun sonrasında artık Îseviyyet hukuku meydana gelmekte, Hakk’tan bir kelime olarak Îseviyyet mertebesine ulaşılmaktadır.

 Bütün bunların herşeyi ile birlikte kemâle ermesi de Muhammediyyet olmaktadır. 

 Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendi kendinde iken yeryüzü, bu âlemler dahi mevcud değilken, kendine bir ayna meydana getirmeyi diledi. Cenâb-ı Hakk kendi âleminde böyle yalnız başına vahdetinde -tabiri câizse- hayatını sürdüyor iken, kendine bir ayna diledi. Yani kendinde ki özelliklerini zuhura çıkarmayı diledi, kendinin bilinmesini istedi, bu âlemleri halketti. Neticede insan’ın var oluşu Cenâb-ı Hakk’ın hayalinden kaynaklandı. İnsan’ın varoluşu Allah’ın hayalinden kaynaklandı. 

 Buna hayal-i kebir deniyor, yani ma’nâ âlemi bizim gibi beşeri hayalimiz gibi hayal değildir. Bu bir İlâhî hayaldir. Aslında bütün âlem hayal âlemidir. Buna esmâ âlemi de deniyor. İşte Allah’ın hayalinden Âdem meydana geldi, Âdem’in hayalinden Havva meydana geldi, Havvanın hayalinden de çocukları meydana geldi. İşte bizim burada oluşumuzun sebebi bir hayale dayanıyor, ama o hayalde bizim zannettiğimiz gibi hayali bir hayal değil, gerçek hayaldir. İşte Cenâb-ı Hakk kendisine bir ayna bir ünsiyet arzu etti insanı meydana getirdi. İnsan bu sefer yalnız kaldı, o da bir ayna istedi. Hani sol eye kemiğinden halkedildi deniyor ya, onun arzusundan-hayalinden de Havva validemiz meydana geldi. Bu sefer Havva validemiz de hayalinde kendinden bir şey istedi, ondan da çocukları oldu, o da onlarla oyalandı. 

 Şimdi tekrar geri dönüşü oluşturmaya bakalım. Buraya kadar kesret oluştu, buradan sonra tekrar vahdeti oluşturmaya çalışmamız lâzım gelecek. Şöyle ki bu sefer açılış süresinin tam tersi olan, kapanış, toplanış ve geriye (aslına) dönüş, süresini faaliyete geçirmemiz gerekecektir. Bu sefer havvanın çocukları, Havva’da fani olacak, Havva Âdem’de fani olacak, Âdem de tekrar Rabbında fani olacak böylece gene aslına dönmüş olacaktır, işte özetle seyrü sülûk bu asıl üzeredir. 

 Bu âlemde insan’ın hilkati, dört asıl üzeredir. Birincisi âdem (a.s.) dır k,i ne anası ne babası vardır. İkincisi Havva vâlidemizdir ki babası vardır anası yoktur. Üçüncüsü Îsâ (a.s.) dır ki, anası vardır babası yoktur. Dördüncüsü ise onların dışında herkestir ki, hem anamız hem de babamız vardır. 

Şimdi bunlar işin suretleridir. Bir de gelelim işin dervişlik yönüne. Bunların dervişlikteki hâli nedir. Şimdi evvelâ kaynak olarak Âdem (a.s.)’a bakalım onun hâli ne idi? Hem babası hem anası yok idi. İşte bizim de öyle bir hâle gelmemiz lâzımdır ki, dervişlik seyrinde ne anamız kalacak ne babamız, bu demek değildir ki onları inkâr edeceğiz öyle bir şey yok, ancak dünyamız ve bakış açımız değişecek dünya değişecek ama bu dünya değil kafamızdaki dünya değişecek, yani dünyaya bakışımız değişecek. İdrakimiz, değer yargılarımız değişecek. 

Îsâ (a.s.) bahsine geldiği zaman kişi bir seyr takip ediyorsa, artık o kişinin babası Rûhu’l kuds oluyor. Hasan, Ali, Mehmet, Kadir değil, onun babası. Onun babası bu et kemiğin babası oluyor, ama biz sadece et kemik değiliz aynı zamanda rûh’uz, rûhumuzun babası kim olacak? Eğer rûhumuzu doğurabilmişsek, dünyaya getirebilmişsek, bir babası olur çocuğun, eğer dünyaya gelmemiş ise, babası yoktur, dolayısı ile veled-i kalb olan o kalbin oğlu gelmemiş olur, veled-i kalbi dünyaya gelmeyen kimselerinde, kalbi yok, yani ölü hükmündedir. Ne zamanki, veled-i kalb denen o varlık dünyaya gelecek, kişinin ebedi hayatını da kurtaran o çocuk olacaktır. İşte o çocuğun büyümesi lâzımdır. 

Kişi birinci aşamada anasız babasız olacak, sonra yavaş, yavaş daha kemâle erdikçe bakacağız ki, anasız babasız olmuyor, yani ikinci bir doğuş gerekiyor, îsâ (a.s.) diyor ki “Anasından iki defa doğmayan semavatin melekutüne ulaşamaz” İşte böylece iki doğuş olacak, birinci doğuş elimizde değil buraya geliyoruz, ama ikinci doğuş idrak halindeki doğuşumuzdur. Artık bizim gayretimize kalmış olan bir doğuş oluyor ki, o da cesedimizden doğuş kendi kendimizden, gönlümüzde rûhumuzdan doğuş. Ayrıca Âdem (a.s.) dan Havva Anamızın doğması, bu hakikati bize bildiriyor. Yani kendimizden doğuyoruz, kendi özümüzdeki varlığı zuhura çıkartıyoruz. Ve artık onunla aşinâ olmaya başlıyoruz. O bizden çıkıyor. İşte böylece sebeblerini hazırlamamız gerekiyor. Daha sonra îseviyyet hukuku meydana geliyor ve Îseviyyette orada, yine anadan meydana geliyor, fakat baba rolünde îlâhî bir güç var, o da Rûhü’l kuds, O da Haktan bir kelâm ve kelimedir, beşerden değildir. Kimde bu kelâm ve kelime yoksa o Mertebe-i Îseviyyeti meydana getiremez. Kimde bu hakikatler yaşanırsa o Îseviyyet mertebesine ulaşmış olmaktadır. 

Âdemliğin doğması bedensel kendini tanımak, Âdemî ma’nâ’nın doğması, Havva nın doğması, duygusallık esma âleminin doğması, Îsânın doğması, sıfat-kuds, âleminin doğması, Muhammed’in (s.a.v.) doğması zat âleminin doğmasıdır. Ve bununla tam bir kemâlat olmaktadır. 

Tekrar Âyet-i Kerîme’ye dönelim. 

“Muhakkak ki Allah'ın indinde” daha henüz zuhur yok iken her ikisi de Rûh hükmünde olduğundan, Îsâ'nın misâli, Âdem'in misâli gibidir.” Zuhura doğru yol alındığında, Âdem'i, iki eliyle beden Babasız ve Annesiz, Zâtından, Îsâ' yı (a.s.) beden Anneli, Zâtının kuds-i rûhundan, Baba görevlisi olarak halketmiştir. Benzerlikleri ikisininde Babalık tesiratının, birinin Zat, diğerinin Sıfat Rûhaniyyetinden olmasıdır. Onu Âdem'in nefsî beşeriyyet yönünü “venefahtü”nün elbisesini, karışık topraktan zuhur-halketti. Tesfiyesi tamamlanınca, Sonra ona Rûh hakikatinin beden mülkünde fâiliyyete geçmesi için, “ol” dedi. Ve o, Âdem-i sûrî ve âdem-i ma’nevi, olarak bir bedende iki cüz olarak vâhid oldu.” Bu durumda Âdem’in (a.s.) oluşması, Îsâ'nın (a.s.) oluşmasından daha zordur Çünkü o ilktir ki, zor olan ilki meydana getirmektir. Diğeri ise anne sebebine dayanarak. Baba sebebsiz Rûh mertebesinden bir (ceal) dileme-irade ve tesiratla meydana gelmiştir. Birbirlerinin benzemeleri toprak kaynaklı değil, ikisinin de baba tesiratının, birinde zâtî diğerinde, sıfatî Rûh kaynaklı olmasıdır. Oldukça ağır olan bu konuları İnşeallah anlamaya çalışırız.

---------------------------

----- 3 - Ali_İmran Suresi- Ayet 83 -----

(٣.٨٣)
~~3.83~
اَفَغَيْرَ دٖينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُ اَسْلَمَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
3.83 - Efeğayra dînillâhi yebğûne ve lehû esleme men fis semâvâti vel ardı tav'av ve kerhev ve ileyhi yurceûn. 

Diyanet Meali:
3.83 - Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O'na boyun eğmişken ve O'na döndürülüp götürülecekken onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
3.83 - Daha Allah dininin gayrısını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez ona teslim olmuş hep döndürülüb ona götürülüyorlar
--------------------------- 

Gökyüzü insanlarının varlığını bu ayetin delâletiyle kabul etmemek mümkünmü? 

göklerde ve yerde “men-kim” varsa hepsi ister istemez ona teslim olmuş hep döndürülüb ona “götürülüyorlar” 

“götürülüyorlar” ifadesi, 1,400 sene evvel bildirilmiştir. halen bu yaşantıların devam ettiği ve gelecekte de devam edeceği açık olarak anlaşılmaktadır. 

Ayrıca bu ifadelerden bütün alemlerde “Hakikat-i Muammeded-i” sisteminin “Allah’ın dini” açık olarak uygulandığı kolayca anlaşılmaktadır. Ayette geçen “men-kim” demektirki bu da bir kimliktir, kimlik ise şahsiyettir ve mükelleftir, mükellef ise sorumludur bahsedilen kimlik aynı zaman da halife kimliğidir. Gelecek sayfalarda bu konudan çok bahsedilecektir. T.B.

--------------------------- 

----- 3 - Ali_İmran Suresi Ayet 129 -----

(٣.١٢٩)
~~3.129~
وَلِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
3.129 - Ve lillâhi mâ fis semâvâti ve mâ fil ard, yağfiru limey yeşâu ve yuazzibu mey yeşâé', vallâhu ğafûrur rahîm. 

Diyanet Meali:
3.129 - Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
3.129 - Hem göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahındır: dilediğine mağfiret eder dilediğine azâb, ve Allah gafurdur, rahîmdir.
--------------------------- 

“göklerde ne var, yerde ne varsa” İnsan nesli olarak, madde ve mana olarak da hepsi allahındır. “Mağfiret ve azap” bilindiği gibi sadece insan neslini ilgilendiren bir konudur. O halde bu ayet-i kerime de gökyüzünde de kendisine ilâhi tebligat yapılmış insanların olduğunu ve onlarında aynı dünyamızda olduğu gibi mükâfat ve mücazatların olduğunu açık olarak teyid etmektedir. T.B.

--------------------------- 

----- 4 - Nisa Suresi - Ayet 78 (Mushaf Sırası: 4 - Nüzul Sırası: 92 - Alfabetik: 82) -----

(٤.٧٨)
~~4.78~
اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فٖى بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هٰذِهٖ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِهٖ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ فَمَالِ هٰؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدٖيثًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
4.78 - Eyne mâ tekûnû yudrikkumul mevtu ve lev kuntum fî burûcim muşeyyedeh, ve in tusıbhum hasenetuy yekûlû hâzihî min ındillâh, ve in tusıbhum seyyietuy yekûlû hâzihî min ındik, kul kullum min ındillâh, femâli hâulâil kavmi lâ yekâdûne yefkahûne hadîsâ.

Diyanet Meali:
4.78 - Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş “burçlar” kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik gelirse, "Bu, Allah'tandır" derler. Onlara bir kötülük gelirse, "Bu, senin yüzündendir" derler. (Ey Muhammed!) De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
4.78 - Her nerede olsanız ölüm size yetişir eflâke ser çekmiş burclarda da olsanız; bununla beraber kendilerine bir güzellik erdimi «bu Allahdan» diyorlar, bir musıbet de değdimi «bu senden» diyorlar, de ki: hepsi Allah tarafından, fakat neye bu adamlar söz anlamağa yanaşmıyorlar

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
4.78 - Her nerede olsanız, size ölüm yetişir, velev ki, tahkim edilmiş yüksek kuleler “Burçlar” içinde bulunmuş olunuz. Ve eğer onlara bir güzellik dokunursa derler ki: «Bu Allah Teâlâ tarafındandır. Ve eğer onlara bir kötülük isabet ederse, bu senin tarafındandır derler.» De ki: «Hepsi de Allah Teâlâ tarafındandır.» Artık o tâifeye ne oluyor ki, söz anlamaya yanaşmıyorlar. 

----------------------- 

Bu ayet-i kerimede de görüldüğü gibi “burçlar’da-gökyüzü”nde de var olan insan türü varlıkların olduğuna ve onlarında ölümlü olduğuna ölümün de onlara yetiştiğini ifade etmektedir. Görüldüğü gibi dünya insanları hakkın da olan hükümler aynen gökyüzünde-burçlarda olan insanlar içinde aynen geçerli olduğu görülmektedir. T.B. 

--------------------------- 

----- 5 - Maide Suresi - Ayet 114 (Mushaf Sırası: 5 - Nüzul Sırası: 112 - Alfabetik: 60) -----

 (٥.١١٤)
~~5.114~
قَالَ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاءِ تَكُونُ لَنَا عٖيدًا لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِقٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
5.114 - Kâle ısebnu meryemallâhumme rabbenâ enzil aleynâ mâidetem mines semâi tekûnu lenâ îdel lievvelinâ ve âhırinâ ve âyetem mink, verzuknâ ve ente hayrur râzikîn. 

Diyanet Meali:
5.114 - Meryem oğlu İsa, "Ey Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki; önce gelenlerimize (zamanımızdaki dindaşlarımıza) ve sonradan geleceklerimize bir bayram ve senden (gelen) bir mucize olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın" dedi.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
5.114 - Isâ ibni Meryem şöyle yalvardı: Ya Allah! ey bizim yegâne rabbımız! bize Semadan bir mâide indir ki bizim için hem evvelimiz, hem ahırımız için bir bayram ve kudretinden bir nişane ola ve bizleri merzuk eyle ki sen hayrurrazikînsin

---------------------------- 

Görüldüğü gibi ayet-i kerime baştan sona, bilhassa “gökten bir sofra indir ki;” Bölümü ile gökyüzünde de arzımızda olan bizler gibi insanların olduğunu çok açık olarak ifade etmektedir. 

Ayrıca “hem evvelimiz hem ahırımız için” yani bizden evvel bizim dünyamızda yaşamış “Âdem-Muhammed” diğer sülâle-nesiller için ve gene bizden sonra yaşayacak diğer “Âdem-Muhammed” sülâle-nesilleri için ibret ve kıyas olsun demektir. Bu gerçekleri idrak etmemiz, biraz daha geniş düşünmemizi gerektirecektir. Görüldüğü gibi gökten gelen rızıklarda hayırlıdır yani “helâldır” Bunların geliş yolları feza sistemi içinde uzay zaman ölçülerine göre gelmektedir. Şimdilik daha bunları bilmiyoruz ancak, bu yolların olduğunu ve gökyüzüne açılan kapıların olduğunu biliyoruz. T.B.

--------------------------- 

----- 5 - Maide Suresi Ayet 115 ----- 
(٥.١١٥)
~~5.115~
قَالَ اللّٰهُ اِنّٖى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنّٖى اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَا اُعَذِّبُهُ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
5.115 - Kâlallâhu innî munezziluhâ aleykum, femey yekfur bağdu minkum feinnî uazzibuhû azâbel lâ uazzibuhu ehadem minel âlemîn. 

Diyanet Meali:
5.115 - Allah da, "Ben onu size indireceğim. Ama ondan sonra sizden her kim inkâr ederse, artık ben ona kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim" demişti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
5.115 - Allah buyurdu ki ben onu sizlere elbette indiririm fakat ondan sonra içinizden her kim nankörlük ederse artık onu âlemînden hiç birine yapmıyacağım bir azab ile ta'zib ederim 

--------------------------- 

Görüldüğü gibi ayet-i kerimede ki ifade, çok ciddidir ve ayet-i kerîme zâtidir. Yani Allahımızın kesin kendi sözüdür, bu hususta alemler de bulunan diğer mükelleflerede başka bir zümrede onlarada aynı azabı tatırırm demek sureti ile bizim dünyamızın dışındada İseviyyet mertebesinde olan birçok insan sülâlelerinin de olduğunu açık olarak belirtmektedir. 

“ben ona kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim" Demek suretiyle, bütün alemlerde de bu yaşantıların olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. T.B.

---------------------------

Yedi arz, hadisinde bildirilen, O alemlerin herbirisinde “Îsa gibi bir Îsa bulunmaktadır.” Aynı hitaplar onlara da olmaktadır. Bunda hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur. Yeterki, alemde sadece bizim neslimiz -sülâlemiz, var anlayışını aşıp, alemdede bizim neslimiz-sülâlemiz, gibi nesillerin-sülâle-lerin, olduğunu ve onların da aynı sisteme “Hakikat-i Muhammed-i” bağlı olduklarını geniş bir ihata ile anlamaya çalışmamız zor olmayacaktır. T.B.

------------------------- 

----- 6 - Enam Suresi - Ayet 38 (Mushaf Sırası: 6 - Nüzul Sırası: 55 - Alfabetik: 20) -----

(٦.٣٨)
~~6.38~
وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطٖيرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّا اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْ مَا فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَیْءٍ ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
6.38 - Ve mâ min dâbbetin fil ardı ve lâ tâiriy yetîru bicenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ ferratnâ fil kitâbi min şey'in summe ilâ rabbihim yuhşerûn. 

Diyanet Meali:
6.38 - Yeryüzünde gezen her türlü dabbe-canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
6.38 - hem yerde dabbe-debelenen hiç bir hayvan ve iki kanadiyle uçan hiç bir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasınlar, biz kitâbda hiç bir tefrit yapmamışızdır, sonra hepsi toplanır Rablarına haşrolunurlar

--------------------------- 

“Ve mâ min dâbbetin fil ardı- hem yerde debelenen hiç bir hayvan” gelecek sayfalarda bahsedilen dabbelerden gökte de olduğunu belirten ayet-i kerîmeler gelecektir. Orada izahları yapılacaktır.

“sizin gibi birer ümmet” yani, “Âdem Muhamamed” sülâlesi-ümmeti. 

“Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirile-cekler.”
Yani bütün alemlerde bulunan “Âdem-Muhammed” ümmet-sülâlelerinin hepsi, Sonunda Rablerinin huzuruna toplanıp getirileceklerdir. T.B.

--------------------------- 

----- 7 - Araf Suresi - Ayet 96 (Mushaf Sırası: 7 - Nüzul Sırası: 39 - Alfabetik: 9) -----
(٧.٩٦)
~~7.96~
وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
7.96 - Ve lev enne ehlel kurâ âmenû vettekav lefetahnâ aleyhim berakâtim mines semâi vel ardı ve lâkin kezzebû feehaznâhum bimâ kânû yeksibûn. 

Diyanet Meali:
7.96 - Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
7.96 - Eğer o memleketlerin ahalisi iyman edib Allahdan korksaydılar elbette üzerlerine yerden gökten bereketler açardık, ve lâkin tekzib ettiler de kendilerini kesibleriyle tuttuk alıverdik 

---------------------------

“elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık.” Gök yüzünde feza kapıları vardır, ve o kapıların koordinatları vardır. Semavatın diğer gezegenlerinde de bizim gezegenimizde yaşadığımız bizim “Âdem Muhammed” sülâlemiz olduğu gibi diğer gezegenlerde olduğundan bu hakikatleri onlarında inkar ettiği anlaşılmaktadır. 

“Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.” Bu ayet-i kerîme de “yakalayıverdik” ifadesiyle zatidir, yani yakalamanın allahımızın kendisi tarfından yapıldığını açık olarak bildirmektedir. O halde bu husus allahın olduğu heryerde olması lazım gelmektedir ve Allah heryerde oldu-ğundan, fezada gökyüzünde diğer gezegenlerde yaşayan insan türü varlıklarında, bizimde içinde bulunduğumuz “Âdem Muhammet sülâlesi”nin içinde olduğu gibi iman etmeyip inkâr edenlerin olduğu açık olarak anlaşılmaktadır, ki. Onlarında üstünde, “işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.” Hükmü geçerlidir. T.B.

---------------------------

----- 7 - Araf Suresi - Ayet 140 

(٧.١٤٠)
~~7.140~
قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغٖيكُمْ اِلٰهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
7.140 - Kâle eğayrallâhi ebğîkum ilâhev ve huve faddalekum alel âlemîn. 

Diyanet Meali:
7.140 - "Sizi âlemlere üstün kılmış iken, Allah'tan başka ilâh mı araştırayım size?"

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
7.140 - Hiç, dedi, Ben size Allahdan başka bir ilâh mı isterim? O, sizi âlemlerin üstüne geçirdi 

---------------------------

Bu hitabın beni isrâîle yapıldığı açıktır. Yani mertebe-i Museviyyet, Âdemiyyet mertebesinden itibaren kendi zamanına gelince, en üstün mertebe idi, Yani daha henüz dünya yüzüne İseviyyet ve Muhammediyyet mertebeleri gelmemiş olduğundan alemlerde en büyük mertebe Museviyyet mertebesi olduğundan bu mertebe de, "Sizi âlemlere üstün kılmış” olduğu açık olarak görülmektedir. Yani, Bu mertebenin “Museviyyet” diğer alemlerde de olduğu açık olarak belirtilmektedir. T.B. 

--------------------------- 

----- 7 - Araf Suresi - Ayet 145 

(٧.١٤٥)
~~7.145~
وَكَتَبْنَا لَهُ فِى الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَیْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصٖيلًا لِكُلِّ شَیْءٍ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَاْمُرْ قَوْمَكَ يَاْخُذُوا بِاَحْسَنِهَا سَاُرٖيكُمْ دَارَ الْفَاسِقٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
7.145 - Ve ketebnâ lehû fil elvâhı min kulli şey'im mev'ızatev ve tefsîlel likulli şeyé', fehuzhâ bikuvvetiv veé'mur kavmeke yeé'huzû biahsenihâ, seurîkum dâral fâsikîn. 

Diyanet Meali:
7.145 - Mûsâ için, Tevrat levhalarında her şeye dair bir öğüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık ve ona şöyle dedik: "Şimdi onları kuvvetle tut, kavmine de emret. Onları en güzeliyle alsınlar (uygulasınlar). Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim."

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
7.145 - Ve onun için levhâlârda her şeyden bir mev'iza yazdık ve her bir şeyi uzun uzadıya açıkladık. «Artık onu kuvvet ile tut ve kavmine emret, onu en güzeliyle tutsunlar. Elbette sizlere fâsıkların yurdunu göstereceğim.» 

--------------------------- 

 Görüldüğü gibi Musa a.s. ma, yedi adedi mermerden, iki adedi nurdan, levhalar verilmiştir bunların içinde kendilerine lazım olacak bütün hükümler vardı. Bu levhalar kendisine gökten indirilmişti. Açık olarak görüldüğü gibi gökyüzünde de bu mertebelerin olduğu ve o mertebeden bunların indirilmiş olduğu açık olarak görülmektedir. 

"Şimdi onları kuvvetle tut, kavmine de emret.” Elbette sizlere fâsıkların yurdunu göstereceğim.» 

Demekle bu hakikatleri inkâr edenlerin gideceği yurtlarını size “göstereceğim” hakikatiyle bu bilgiyi Cenâb-ı Hakk zatından haber verdiğini açık olarak bildirmektedir ve çok dikkat çekicidir. T.B.

--------------------------- 

----- 7 - Araf Suresi - Ayet 150 
(٧.١٥٠)
~~7.150~
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰى اِلٰى قَوْمِهٖ غَضْبَانَ اَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونٖى مِنْ بَعْدٖى اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْ وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَاْسِ اَخٖيهِ يَجُرُّهُ اِلَيْهِ قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونٖى وَكَادُوا يَقْتُلُونَنٖى فَلَا تُشْمِتْ بِىَ الْاَعْدَاءَ وَلَا تَجْعَلْنٖى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
7.150 - Ve lemmâ racea mûsâ ilâ kavmihî ğadbâne esifen kâle bié'semâ haleftumûnî mim bağdî, eaciltum emra rabbikum, ve elkal elvâha ve ehaze biraé'si ehîhi yecurruhû ileyh, kâlebne umme innel kavmestad'afûnî ve kâdû yaktulûnenî, felâ tuşmit biyel ağdâe ve lâ tec'alnî meal kavmiz zâlimîn. 

Diyanet Meali:
7.150 - Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün olarak döndüğünde, "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin emrini beklemeyip acele mi ettiniz?" dedi. (Öfkesinden) levhaları attı ve kardeşinin saçından tuttu, onu kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi) "Ey anam oğlu" dedi, "Kavim beni güçsüz buldu. Az kalsın beni öldürüyorlardı. Sen de bana böyle davranarak düşmanları sevindirme. Beni o zalimler topluluğu ile bir tutma."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
7.150 - Vaktâki Musâ kavmine gadabnâk, esefnâk, olarak döndü, bana arkamdan ne fena halef oldunuz? Rabbınızın emrini ivdiniz mi? dedi ve elvahı bırakıverib kardeşini başından tuttu, kendine doğru çekiyordu, Anam oğlu, dedi: inan olsun bu kavm beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı, sen de benimle düşmanları sevindirme ve beni bu zalim kavm ile beraber tutma. 

---------------------------

(Öfkesinden) levhaları attı ve kardeşinin saçından tuttu,) Tur dağında gökten kendisine verilen levhaları kızgınlığından yere attı. Demekki göyüzünde o devrede de museviyyet mertebesi itibariyle yaşanan bir dünya oldu-ğundan bu levhalar oradan gelmiştir. T.B.

--------------------------- 

----- 7 - Araf Suresi - Ayet 154 
(٧.١٥٤)
~~7.154~
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَ وَفٖى نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذٖينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
7.154 - Ve lemmâ sekete am mûsel ğadabu ehazel elvâh, ve fî nushatihâ hudev ve rahmetul lillezîne hum lirabbihim yerhebûn. 

Diyanet Meali:
7.154 - Mûsâ'nın öfkesi dinince (attığı) levhaları aldı. Onların yazısında Rableri için korku duyanlara bir hidayet ve bir rahmet vardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
7.154 - Vaktâki Musâdan gadab sustu, elvahı aldı ve onlardaki yazıda bir hidayet ve bir rahmet vardı, fakat öyle kimselere ki onlar sırf rabları için rehbet duyarlar

-------------------------- 

“Rableri için korku duyanlara” Hükmü, Rabb-ın olduğu her alemde geçerlidir. Rububiyyet mertesi bütün alemlerde geçerli olduğundan, gökyüzü alemlerinde şu anda ve diğer anlarda yaşayan “Museviyyet” mertebesinden haber verilmektedir. T.B. 

--------------------------- 

----- 7 - Araf Suresi - Ayet 158 
(٧.١٥٨)
~~7.158~
قُلْ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمٖيعًا الَّذٖى لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْيٖ وَيُمٖيتُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِىِّ الْاُمِّىِّ الَّذٖى يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهٖ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
7.158 - Kul yâ eyyuhen nâsu innî rasûlullâhi ileykum cemîanillezî lehû mulkus semâvâti vel ard, lâ ilâhe illâ huve yuhyî ve yumît, feâminû billâhi ve rasûlihin nebiyyil ummiyyillezî yué'minu billâhi ve kelimâtihî vettebiûhu leallekum tehtedûn. 

Diyanet Meali:
7.158 - (Ey Muhammed!) De ki: "Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde, Allah'a ve O'nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
7.158 - De ki: ey insanlar! Haberiniz olsun ben size, sizin hepinize Allahın Resulüyüm, o Allah ki bütün Semavat-ü Arzın mülkü onun, ondan başka ilâh yok, hem diriltir hem öldürür, onun için gelin iyman edin Allaha ve Resulüne, Allaha ve Allahın bütün kelimatına iyman getiren o ümmî Peygambere, ve ittiba' edin ona ki bu hidâyete irebilesiniz

--------------------------- 

 (Ey Muhammed!) De ki: "Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği peygamberiyim.

 Yerlerin ve göklerin mutlak hükümdarı olan Allah’ın kanunları yani “dini” bütün alemlerde geçerlidir. O halde bizim alemimiz olan bu dünyamız da geçerli olan ilahi hükümler Allahımızın diğer alemlerinde de geçerli olmaması için hiçbir sebeb yoktur. 

O, diriltir ve öldürür. O hâlde, Allah'a ve O'nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız." Bu hükümler Allahımızın bütün alemlerinde geçerlidir. T.B. 

--------------------------- 

----- 7 - Araf Suresi - Ayet 160 
(٧.١٦٠)
~~7.160~
وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًا وَاَوْحَيْنَا اِلٰى مُوسٰى اِذِ اسْتَسْقٰیهُ قَوْمُهُ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
7.160 - Ve Kattağnâhumusnetey aşrate esbâtan umemâ, ve evhaynâ ilâ mûsâ izistesgâhu gavmuhû enıdrib biasâkel hacer, fembeceset minhusneta aşrate aynâ, kad alime kullu unâsim meşrabehum, ve zallelnâ aleyhimul ğamâme ve enzelnâ aleyhimul menne ves selvâ, kulû min tayyibâti mâ razagnâkum, ve mâ zalemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn. 

Diyanet Meali:
7.160 - Biz onları on iki kabile hâlinde topluluklara ayırdık. (Tîh sahrasında susuzluktan sıkılan) kavmi Mûsâ'dan su istediğinde biz ona, "Asânı taşa vur" diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği yeri bildi. Üzerlerine bulutu da gölgelik yaptık ve onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyi ve temiz olanlarından yiyin" (dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
7.160 - Maamafih biz onları on iki sıbta, o kadar ümmete ayırdık ve Musâya kavmi kendisinden su istediği vakit şöyle vahy ettik: «Vur asan ile taşa» o vakit ondan on iki göz akmağa başladı, nâsın her kısmı kendi su alacağı yeri belledi, bulutu da üzerlerine gölgelik çektik, kendilerine kudret helvasiyle bıldırcın da indirdik, ki size merzuk kıldığımız ni'metlerin temizlerinden yiyin diye, bununla beraber zulmü bize etmediler ve lâkin kendi nefislerine zulm ediyorlardı. 

--------------------------- 

“kudret helvasiyle bıldırcın da indirdik,” Bölümü evvelki sayfalarda ifade edilmişti, burda ise, "Asânı taşa vur" diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği yeri bildi.” Demek sureti ile “meratib-i İlâhiyyenin-İlâhi mertebe-ler”in olduğunu açık olarak öğrenmiş oluyoruz. Bu yüzden her idrak sahibi kendi bulunduğu dereceden hayat ve irfaniyet suyunu almaktadır, daha sonraları yaptığı çalışmaları ile bir üst mertebeye geçerek sonun da 12-inci merteye ulaşarak mi’rac ehli olunmaktadır. Bu sistem bütün feza insanlarının üstünde de geçerlidir ve hepsinin kendi mertebeleri vardır.

---------------------------

NOT= Şimdi burada gelecek ayet-i kerimede geçen “dabbe” kelimesinin neyi ifade ettiğini anlamaya çalışalım çünkü konumuzun ana kaynaklarından biridir. Bu konuyu gerçek hali ile değerlendirirsek anlayışlarımız çok daha fazla gerçekçi olacaktır. Çünkü gelecek ayetlerde bu bahis oldukça çok tekrarlanacaktır. T.B. 

--------------------------- 

Hürriyet.com.tr.

Kur’an, bir kıyamet alâmeti olarak Dabbe’tül Arz’ın çıkışı üzerinde de durmaktadır. Ayrıca birçok ayette bu varlıktan bilgi verilmektedir Neml suresi 80-85. ayetler insanoğlunun, kötülükleri yüzünden uğrayacağı sonu (kıyameti) anlatırken, bu sonun geldiğini gösteren belirtilerden biri olarak yeryüzünden bir dabbe’nin çıkacağına dikkat çekmektedir. 82. ayet şöyle diyor: 

“O söz, tepelerine indiğinde, yerden onlar için bir dabbe çıkarırız da o onlara, insanların bizim ayetlerimize gereğince inanmadıklarını söyler.” İnsanlığın sonunun geldiğine, azap ve hesap döneminin başladığına işaret sayılan ve insanlığı Allah’ın ve evrenin yasalarına aykırı davranmakla itham edip uyaran bu dabbe nedir?

Dabbe kelimesinin sözlük anlamı debelenen şey  demektir. Kur’an bunu her türlü canlı için kullanır.  Daha çok hayvanlar için kullanılır. Elmalılı’nın deyişiyle, “Hayvan lafzıyla eşanlamlı gibidir.” Nûr 45. ayete göre, sürüngen, dört veya iki ayaklı tüm hayvanlar dabbedir. Ancak Kur’an’ın bu sözcüğü kullandığı ayetlere baktığımızda (Örneğin, Hûd, 6; Nahl, 49, 61) dabbenin insanı da kapsayacak bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Elmalılı bu noktaya değinirken haklı olarak, “Hayvan gibi, insan için de kullanılır” demektedir.

Demek oluyor ki, Kur’an’ın kullandığı şekliyle dabbe, yerine göre, hayvan türünden bir canlı olabileceği gibi, insan da olabilmektedir. Sebe’ suresi 14. ayette, Hz. Süleyman’la ilgili bir olay anlatılırken adı geçen dabbetül arzın bir kurtçuk olduğu tartışma götürmeyecek biçimde açıktır. 

Konumuzun omurgasını oluşturan Neml 82’de ise dabbenin hayvan olması mümkün görülemez. Çünkü o konuşacaktır ve hikmetli, ibretli bir biçimde konuşacak, uyarı yapacaktır. Hatta insanoğlunun muhatap tutulduğu uyarıların en önemlilerinden birini yapacaktır. Böyle bir uyarıyı yapan varlığın hayvan olması söz konusu edilemez. Nitekim Kur’an’ın, Hz. Peygamber’den sonra en büyük müfessiri kabul edilen Hz. Ali, Neml 82’deki dabbeden söz ederken şöyle diyor:

“O, kuyruğu olan bir dabbe değil, sakalı olan bir dabbedir.” Yani kıyamet alâmeti olarak gösterilen dabbe bir insandır.

Hz. Ali’nin bu sözünü de alıntılayan Elmalılı, Neml 82. ayetteki dabbe ile ilgili olarak şu sonuca varıyor: “Açık olan şu ki, bu ayetteki dabbe insandır.” 

--------------------------- 

----- 8 - Enfal Suresi - Ayet 22 (Mushaf Sırası: 8 - Nüzul Sırası: 88 - Alfabetik: 22) -----

(٨.٢٢)
~~8.22~
اِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذٖينَ لَا يَعْقِلُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
8.22 - İnne şerrad devâbbi ındallâhis summul bukmullezîne lâ yağkılûn. 

Diyanet Meali:
8.22 - Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen “devâbbi” canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
8.22 - Çünkü yer yüzünde debelenenlerin ındallah en kötüsü o sağırlar o dilsizlerdir ki hakkı akıllarına koymazlar

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
8.22 - Şüphesiz ki, Allah Teâlâ nezdinde “devâbbi” hayvanların en kötüsü, o sağırlar ve dilsizlerdir ki, akıl erdiremezler. 

---------------------- 

Yukarıdaki ayet-i kerimenin aslında “yeryüzü kelimesi” geçmemektedir, bu yüzden bahsi geçen varlığın “dabbe” “Allahın indinde-yanında” olarak geçmesi bu varlığın bütün alemlerin varlığında, var olduğunun açık ifadesidir. 

O sağırlar ve dilsizlerdir ki, akıl erdiremezler. T.B.

---------------------- 

Yeri gelmişken kur’an’da geçen dabbe çeşitlerini görelim. 

- 8-22- Şerli devvab’lar.

- 8-55- İnkârcı devvab’lar.

- 11-56- Nasiyesinden tutulan dabbe’ler. 

- 16-49- Secde eden dabbe’ler. 

- 22-18- Göklerde secde eden dabbe’ler.

- 24-45- Dabbe’nin sudan halkedilmesi.

- 27-82- Arzdan dabbe çıkıp nasihat etmesi. 

- 42-29- Yerde ve gökte üretilen dabbe’ler. 

- 45-4- Ayet olarak halkedilen dabbe. 

--------------------------- 

Dabbe ismi ile belirtilen varlık, insan suretinde olup, insanın gönülsüz halidir, yani sadece madde varlığı üzere yaşayan insan benzeri varlıktır. Çeşitleri geçmiş sayfada özetle anlatılmıştır. Gelecek sayfalarda ise Ayetlerin ifadesi ile izahları yapılacaktır. T.B. 

--------------------------- 

----- 8 - Enfal Suresi - Ayet 55 
(٨.٥٥)
~~8.55~
اِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الَّذٖينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
8.55 - İnne şerrad devâbbi ındallâhillezîne keferû fehum lâ yué'minûn. 

Diyanet Meali:
8.55 - Şüphesiz Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
8.55 - Bütün o debelenenlerin Allah ındinde en şerlisi şol kimselerdir ki küfretmişlerdir de iymana gelmezler.
--------------------------- 

Bu ayet-i kerime de belirtilen dabbe türü, ehli küfürden olup iman etmeyenler ve onların en şerlisi olanlardır. T.B.

--------------------------- 

 ----- 9 - Tevbe Suresi - Ayet 26 (Mushaf Sırası: 9 - Nüzul Sırası: 113 - Alfabetik: 104) -----

(٩.٢٦)
~~9.26~
ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَكٖينَتَهُ عَلٰى رَسُولِهٖ وَعَلَى الْمُؤْمِنٖينَ وَاَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعذَّبَ الَّذٖينَ كَفَرُوا وَذٰلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
9.26 - Summe enzelallâhu sekînetehû alâ rasûlihî ve alel mué'minîne ve enzele cunûdel lem teravhâ ve azzebellezîne keferû, ve zâlike cezâul kâfirîn. 

Diyanet Meali:
9.26 - Sonra Allah, Resûlü ile mü'minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin “göremediğiniz ordular indirdi” ve inkâr edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
9.26 - Sonra Allah, Resulünün üzerine ve mü'minlerin üzerine sekînetini indirdi ve “görmediğiniz ordular indirdi” de kendisini tanımıyanları azaba uğrattı, ve bu işte kâfirlerin cezası.

--------------------------- 

Rasulün ve Mü’min’lerin üzerine indirilen sekine, mutlak sükûnet huzur ve güvendir. Allah-zat katından indirilmiştir. Ve “görmediğiniz ordular indirdi” O halde alemin başka yerlerinde de böyle topluluklar olması olmayacak bir husus değildir. Bizim dünyamıza, görmediğimiz orduların indirilmesi mümkün oluyor iken, o halde bu gök orduları neden başka dünyalarada ihtiyaç olduğunda indirilmesin? T.B.

--------------------------- 

NOT= Sekine hakkın da geniş bilgi, (Sure-i Feth-sayfa-39-ayet-48-4-) te geniş olarak bulabilirsiniz. T.B. 

--------------------------- 

 ----- 9 - Tevbe Suresi - Ayet 40- 

 (٩.٤٠)
~~9.40~
اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذٖينَ كَفَرُوا ثَانِىَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِى الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهٖ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَكٖينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذٖينَ كَفَرُوا السُّفْلٰى وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِىَ الْعُلْيَا وَاللّٰهُ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
9.40 - İllâ tensurûhu fekad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fil ğâri iz yegûlu lisâhıbihi lâ tahzen innallâhe meanâ, feenzelallâhu sekînetehû aleyhi ve eyyedehû bicunûdil lem teravha ve ceale kelimetellezîne keferus suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ, vallâhu azîzun hakîm. 

Diyanet Meali:
9.40 - Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, "Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber" diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
9.40 - Eğer siz ona yardım etmezseniz biliyorsunuz â Allah ona yardım etti: o küfr edenler onu çıkardığı sıra ikinin biri iken, ikisi ğârdeler iken, ki o lâhzada arkadaşına «mahzun olma çünkü Allah bizimle beraber diyordu, derken Allah onun üzerine sekinetini indirdi. Onu da görmediğiniz ordularla te'yid buyurdu da öyle yaptı ki o küfredenlerin kelimesini en alçak etti, Allahın kelimesi ise en yüksek o, öyle ya Allah bir azîz hakîmdir. 

--------------------------- 

Bu ayet-i kerîme’de de görüldüğü gibi gök ordularından bahsedilmektedir. Yedi arz hadisinde bahsedildiği gibi. Peygamberimiz bu arzlarda da “sizin Peygamberiniz gibi bir peygamber vardır” ifadesi ile aynı konunun Muhammediyyet sevr garı hadisesinin oralarda da yaşandığını ifade etmektedir. Tabii ki bu konu bir anlayış meselesidir. Herkesin kabul etmesi diye bir hususu yoktur. Ancak gerçek budur. T.B. 

--------------------------- 

----- 10 - Yunus Suresi - Ayet 6 (Mushaf Sırası: 10 - Nüzul Sırası: 51 - Alfabetik: 109) -----

(١٠.٦)
~~10.6~
اِنَّ فِى اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
10.6 - İnne fihtilâfil leyli ven nehâri ve mâ halekallâhu fis semâvâti vel ardı leâyâtil likavmiy yettegûn. 

Diyanet Meali:
10.6 - Şüphesiz gece ve gündüzün ard arda değişmesinde, Allah'ın göklerde ve yeryüzünde yarattığı şeylerde, Allah'a karşı gelmekten sakınan bir toplum için pek çok deliller vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
10.6 - Elbette gece ile gündüzün birbiri ardınca değişip durmasında ve Allahın Göklerde ve yerde yarattığı kâinatta korunacak bir kavm için bir çok âyetler var

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
10.6 - Şüphe yok ki, gece ile gündüzün biribirini takib etmesinde ve Allah Teâlâ'nın göklerde ve yerlerde yaratmış olduğu şeylerde muttakî olan bir kavim için elbette âyetler vardır. 

--------------------------- 

Gece ile gündüz bizim dünya gezegenimizde olduğu gibi, güneşin olduğu bütün alemlerdeki sistemlerde aynen olmaktadır, ancak güneşlere olan yakınlıklarına göre biraz kısa veya biraz uzundurlar. Allah-ın varlığını sınırlamaktan korkanlar daha geniş düşünenler için, bu konuda “ayet”ler vardır. Ayet “Zat-ı mutlağın zat-ı mukayyet olarak her varlıkta ortaya çıkmasıdır” En büyük ayet ise insandır, İşte bu yüzden gökyüzünde de bizim gibi her metebeden Kur’an-ı kerîm’in ve Peygamberimizin bildirmeleri ile insanlar ve dabbeler vardır. T.B. 

--------------------------- 

----- 10 - Yunus Suresi - Ayet 55 

(١٠.٥٥)
~~10.55~
اَلَا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَلَا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
10.55 - Elâ inne lillâhi mâ fis semâvâti vel ard, elâ inne vağdallâhi hakkuv ve lâkinne ekserahum lâ yağlemûn. 

Diyanet Meali:
10.55 - Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Yine bilesiniz ki, Allah'ın va'di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
10.55 - Uyan Göklerde ve Yerde ne varsa Allahındır, uyan Allahın va'di muhakkak haktır ve lâkin ekserisi bilmezler. 

---------------------------

Göklerde ve Yerde ne varsa Allahındır, Allahın va'di muhakkak haktır, Bilindiği gibi “vaad” aklı ve şuuru olan hallerini ve geleceklerini düşünen varlıklara yapılır ki, sonrasında pişman olmasınlar, çünkü onlar mükellef ve mes’uliyet sahibi insanlardır. Göklerde ve yerde olan insanlara bu hatırlatmalar yapılmaktadır. T.B. 

--------------------------- 

----- 10 - Yunus Suresi - Ayet 101 (Mushaf Sırası: 10 - Nüzul Sırası: 51 - Alfabetik: 109) -----

(١٠.١٠١)
~~10.101~
قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا تُغْنِى الْاٰيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
10.101 - Kulinzurû mâzâ fis semâvâti vel ard, ve mâ tuğnil âyâtu ven nuzuru an kavmil lâ yué'minûn. 

Diyanet Meali:
10.101 - De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza." Fakat âyetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
10.101 - De ki: bakın, Göklerde Yerde neler var, fakat o âyetler, o inzarlar iyman etmiyecek bir kavme ne fâide verir.

--------------------------- 

"Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza." Denmek sureti ile dikkatlerimiz göklerde ki insan ve dabbeler ayetlerine çekilmek istenmiştir. Bunları bizim arzımızda hayata geçiren kuvvet diğer gök galaksilerinde meydana getiremizmi? T.B.

Fakat âyetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz. T.B.

--------------------------- 

----- 11 - Hud Suresi - Ayet 56 (Mushaf Sırası: 11 - Nüzul Sırası: 52 - Alfabetik: 38) -----

(١١.٥٦)
~~11.56~
اِنّٖى تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّٖى وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّٖى عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
11.56 - İnnî tevekkeltu alallâhi rabbî ve rabbikum, mâ min dâbbetin illâ huve âhızum binâsıyetihâ, inne rabbî alâ sırâtım mustekîm. 

Diyanet Meali:
11.56 - "İşte ben, hem benim, hem sizin Rabbiniz olan Allah'a dayandım. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.56 - Her halde hem benim rabbım hem sizin rabbınız olan Allaha dayanmışım, hiç yerde bir debelenen yoktur ki nasıyesini o tutmuş olmasın, şüphe yok ki rabbım doğru bir yol üzerindedir. 

--------------------------- 

Bu ayet-i kerîme de çok dikkat çekicidir. Ancak. Diyanet mealinde, Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, diyerek ayetin metninde olmadığı halde konuyu dünya ile sınırlamıştır. 

Aslında bütün alemlerde bulunan bir “dabbe” yokturki Allah onun perçeminden-nasiyesinden tutmamış olsun-yani a’yanı sabitesi üzere kontrolda olmasın. İşte bu sebepten Rabb-i Teala sıratı müstakim üzeredir ve mü’minlerde bununla emredilmişlerdir. Oyüzden bu husus bütün alemlerde geçerlidir. Çünkü alemler Allah-ın mülküdür ve mülkte ancak kanunlarla idare edilir Allah-ın kanunu ise mü’minler hakkında sırat-ı müstakim-doğru yol üzere olmaktır. Doğru yol ise daha dünyada iken Hakk-ı bilme bulma ve onda fani olma yoludur. T.B. 

--------------------------- 

----- 11 - Hud Suresi - Ayet 107 

(١١.١٠٧)
~~11.107~
خَالِدٖينَ فٖيهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ اِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُرٖيدُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
11.107 - Hâlidîne fîhâ mâdâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuk, inne rabbeke fağ'âlul limâ yurîd. 

Diyanet Meali:
11.107 - Onlar, gökler ve yerler durdukça orada ebedî olarak kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilemesi başka. Şüphesiz Rabbin istediğini yapandır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.107 - Onlar, orada Semavât ve Arz durdukça muhalled olacaklar ancak rabbının dilediği müddet başka, çünkü rabbın «dilediğini yapan»dır.

--------------------------- 

Samavattakiler’den ve bizim arzımızdan Cennet ehli ve cehennemde ebedi kalacak olanlar. Semavât ve Arz durdukça orada muhalled-kalıcı olacaklar, ancak rabbının dilediği müddet başka, çünkü rabbın «dilediğini yapan»dır. 

----------- 

Not= Her paket neslin kandine ait cennet ve cehennemleri vardır. Bizden evvel bizim dünyamızdan ve gökyüzü arzlarından geçmiş Adem Muhammed Paket sülale nesilleri kendi cehennem ve cennetlerindedir. 

Ancak içinde bulunduğumuz, bizim Âdem Muhammed neslimizin henüz kıyameti kopmadığı ve hesap kitap görülmediği için bizler için hazırlanan cennet ve cehennem boştur. Bizim kıyametimiz kopup hesap görüldükten sonra kişiler layık olduğu yerlere gidecek böyle bizlere ayrılan cennet ve cehennem iskan olacaktır. T.B.

------------

----- 11 - Hud Suresi - Ayet 108 

(١١.١٠٨)
~~11.108~
وَاَمَّا الَّذٖينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدٖينَ فٖيهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ عَطَاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
11.108 - Ve emmellezîne suıdû fefil cenneti hâlidîne fîhâ mâdâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuk, atâen ğayra meczûz. 

Diyanet Meali:
11.108 - Mutlu olanlara gelince, gökler ve yerler durdukça içinde ebedî kalmak üzere cennettedirler. Ancak Rabbinin dilemesi başka. Bu, onlara ardı kesilmez bir lütuf olarak verilmiştir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.108 - Amma mes'ud olanlar Cennettedirler, rabbının dilediği müddetten başka Semavât ve Arz durdukça onlar onda muhalled kalacaklar, bir atâ ki kesilmesi yok. 

--------------------------- 

“gökler ve yerler durdukça içinde ebedî kalmak üzere cennettedirler.” Görüldüğü gibi Ayet-i kerîme çok açıktır. “cennette-dirler.” İlâh-i kelâmı daha 1400 sene evvel bildirilmiş olan, inkâr edilemez ve yorum dahi yapımayacak kadar çok açık bir ifadedir. Yani şu an dahi ayetin hükmü sürmekte ve belirtilen süreye kadar da geçerli olacaktır. 

Yani “gökler ve yerler durdukça içinde ebedî kalmak üzere cennettedirler.” Hükmü açık olarak bize, diğer göklerde de Bizim “Âdem Muhammed” türü sülâle ve nesillerin, olduğunu ve bunların sürelerini dolduranlarının kendi cennet ve cehennemlerine yerleştirildikleri ve orada kendileri hakkında belierlenen adeta sonsuz bir yaşam içinde olmaktadırlar. T.B.

--------------------------- 

----- 12 - Yusuf Suresi - Ayet 105 (Mushaf Sırası: 12 - Nüzul Sırası: 53 - Alfabetik: 110) -----

(١٢.١٠٥)
~~12.105~
وَكَاَيِّنْ مِنْ اٰيَةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
12.105 - Ve keeyyim min âyetin fis semâvâti vel ardı yemurrûne aleyhâ ve hum anhâ muğridûn. 

Diyanet Meali:
12.105 - Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
12.105 - Bununla beraber Göklerde yerde ne kadar âyet var ki üzerine uğrarlar onlardan yüz çevirir geçerler

Hasan Basri Çantay Meali:
12.105 - Göklerde ve yerde (Allahın varlığını, birliğini ve kemâl-i kudretini isbat eden) nice âyetler (nişaneler) vardır ki (insanlar) bunlardan yüz çevirici olarak, üstüne basar geçerler. 

--------------------------- 

Ayet-i kerîme ne kadar açıktır. (kemâl-i kudretini isbat eden) Göklerde de “Âdem Muhammed” türü sülâle ve nesillerin, olduğunu anlamaktan, yüz çevirici olarak, (konunun) üstüne basar geçerler. T.B. 

--------------------------- 

----- 13 - Rad Suresi - Ayet 15 (Mushaf Sırası: 13 - Nüzul Sırası: 96 - Alfabetik: 85) -----

(١٣.١٥)
~~13.15~
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
13.15 - Ve lillâhi yescudu men fis semâvâti vel ardı tav'av ve kerhev ve zılâluhum bil ğuduvvi vel âsâl. (15. ayet, secde ayetidir.) 

Diyanet Meali:
13.15 - Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah'a boyun eğer.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
13.15 - Halbuki Göklerde ve Yerde kim varsa ister istemez Allaha secde eder kendileri de gölgeleri de sabah akşam. 

--------------------------- 

Görüldüğü gibi gene ayet-i kerîme ne kadar açıktır. “Göklerde ve Yerde kim varsa” “Kim” kelimesinin arapça karşılığı “MEN”dir ve insanı vasfetmektedir. Göklerde de yerdeki bizim gibi, “MEN-insan”ların olduğunu çok açık ve net olarak ilâhi bilgi olarak bizlere 1400 senedir bildiril-mektedir. 

Genel insanlık bilgilerimiz ön yargısız olarak bu hakikatleri ne zaman anlayarak ufuklarımızı genişletip Allahımızın sonsuz alemlerini nasıl idrak etmeye çalışacağız. T.B.

--------------------------- 

----- 14 - İbrahim Suresi - Ayet 2 (Mushaf Sırası: 14 - Nüzul Sırası: 72 - Alfabetik: 40) -----

(١٤.٢)
~~14.2~
اَللّٰهِ الَّذٖى لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَوَيْلٌ لِلْكَافِرٖينَ مِنْ عَذَابٍ شَدٖيدٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
14.2 - Allâhillezî lehû mâ fis semâvâti ve mâ fil ard, ve veylul lilkâfirîne min azâbin şedîd. 

Diyanet Meali:
14.2 - (1-2) Elif Lâm Râ. Bu Kur'an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli azaptan dolayı vay kâfirlerin hâline.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
14.2 - O Allahın ki Göklerde ne var, Yerde ne varsa hep onun, şiddetli bir azâbdan da veyl kâfirlere. 

--------------------------- 

Görüldüğü gibi ayet-i kerîme’nin ikazı çok açıktır, göklerde de olan insan türü varlıklarında, içlerinde kâfirlerin olduğunu ve onlarada bu azabın olduğu ve daha sonra geleceklere de olacağı açık olarak bildirilmektedir. T.B. 

--------------------------- 

----- 14 - İbrahim Suresi - Ayet 38 

(١٤.٣٨)
~~14.38~
رَبَّنَا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفٖى وَمَا نُعْلِنُ وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْ شَیْءٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا فِى السَّمَاءِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
14.38 - Rabbenâ inneke tağlemu mâ nuhfî ve mâ nuğlin, ve mâ yahfâ alallâhi min şey'in fil ardı ve lâ fis semâé'. 

Diyanet Meali:
14.38 - "Rabbimiz! Şüphesiz sen, gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
14.38 - Yarabbenâ! biz ne gizliyoruz ve ne ı'lân ediyoruz her halde sen bilirsin, ve ne Yerde, ne Gökte hiç bir şey Allaha karşı gizli kalmaz. 

--------------------------- 

“Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz." Hükmünün gerçek olması için, yaptıklarını gizleyen bir varlığın olması lazımdır. Bu varlık ise insan türüdür. Gök yüzünde sadece madde manasında, düşünmeyen varlıklar olsa idi bu kelimelere lüzüm kalmazdı, çünkü yerde gökte madde olarak ne varsa onlar sadece “tesbih” ederler bu hal ise fıtri-doğal’dır, iradi-zikr değildir. Sadece insan kötü olarak yaptıklarını gizler, o istediği kadar gizlesin Cenâb-ı Hakk bunların hepsini bilir, demek sureti ile gökte ve yerde olan insan toplulukları, yaptıkları kötülüklerini gizleselerde bunlar allaha gizli kalmaz. Çünkü bilselerde bilmeselerde Allah onlarla da birliktedir. T.B.

---------------------------

----- 15 - Hicr Suresi - Ayet 14 (Mushaf Sırası: 15 - Nüzul Sırası: 54 - Alfabetik: 36) -----

(١٥.١٤)
~~15.14~
وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فٖيهِ يَعْرُجُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
15.14 - Ve lev fetahnâ aleyhim bâbem mines semâi fezallû fîhi yağrucûn. 

Diyanet Meali:
15.14 - (14-15) Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkmaya koyulsalar, yine "Gözlerimiz döndürüldü, biz herhâlde büyülenmiş bir toplumuz" derlerdi.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
15.14 - (14-15) Üzerlerine Semadan bir kapı açsak da orada urûc ediyor olsalar, diyeceklerdi ki her halde gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyüye tutulmuş bir kavmiz.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
15.14 - Ve eğer onların üzerine gökten bir kapı açsak da oradan yukarıya çıkacak olsalar,

--------------------------- 

----- 15 - Hicr Suresi - Ayet 15 -----

(١٥.١٥)
~~15.15~
لَقَالُوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
15.15 - Legâlû innemâ sukkirat ebsârunâ bel nahnu gavmun meshûrûn. 

Diyanet Meali:
15.15 - (14-15) Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkmaya koyulsalar, yine "Gözlerimiz döndürüldü, biz herhâlde büyülenmiş bir toplumuz" derlerdi.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
15.15 - (14-15) Üzerlerine Semadan bir kapı açsak da orada urûc ediyor olsalar, diyeceklerdi ki her halde gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyüye tutulmuş bir kavmiz.

--------------------------- 

Görüldüğü gibi semada gök kapılarının olabileceği ifade ediliyordur. Bu konu hakkında gelecek sayfalarda bilgi verilecektir. T.B.

---------------------------

----- 16 - Nahl Suresi - Ayet 21 (Mushaf Sırası: 16 - Nüzul Sırası: 70 - Alfabetik: 75) -----

(١٦.٢١)
~~16.21~
اَمْوَاتٌ غَيْرُ اَحْيَاءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
16.21 - Emvâtun ğayru ahyâé', ve mâ yeş'urûne eyyâne yub'asûn. 

Diyanet Meali:
16.21 - Onlar, diri olmayan cansız varlıklardır! Ne zaman dirileceklerinin de şuuruna varamazlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
16.21 - Hep ölüdürler, bizzat hayy değildirler ne zaman ba'solunacaklarına da şuurları yoktur

--------------------------- 

Yerde ve gökte olan “men-kim”ler ne varsa, gafletlerinden dolayı kendilerinden haberleri olmadığı için “Hep ölüdürler,” Ne zaman gafletlerinden uyanarak dirileceklerdir. Rabb-im kolaylıklar versin. Âdem olarak halkedilmiş bir varlığın Âdem’liğinden haberi olmayıp yaşamaya çalışması nasıl bir kayıptır, Rabb-im muhafaza buyursun. T.B. 

--------------------------- 

----- 16 - Nahl Suresi - Ayet 48 

(١٦.٤٨)
~~16.48~
اَوَ لَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَیْءٍ يَتَفَيَّٶُا ظِلَالُهُ عَنِ الْيَمٖينِ وَالشَّمَائِلِ سُجَّدًا لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
16.48 - E ve lem yerav ilâ mâ halekallâhu min şey'iy yetefeyyeu zılâluhû anil yemîni veş şemâili succedel lillâhi ve hum dâhırûn. 

Diyanet Meali:
16.48 - Allah'ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah'a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
16.48 - Ya görmedilerde mi? Her hangi bir şeyden Allahın yarattığına bir baksalar a: gölgeleri sağ ve sollarında sürünerek Allaha secdeler ederek döner dolaşır. 

--------------------------- 

“gölgeleri Allah'a secde ederek” Zahiren güneşlerin olduğu bütün alemler de ne varsa hepsinin belirli zaman larda gölgeleri yere vurduğunda secde hükmüne gelmiş olaktadırlar. 

Yeri gelmişken yaşadığım, konu ile ilgili bir hatıramı da kısaca belirteyim. Daha henüz Hira dağının etrafında iskân’ın olmadığı zamanlarda idi, Sabah namazından sonra çıktığımız Hira dağının tepesine oturup sahayı seyrediyorken doğmaya başlayan güneşin ışıkları arkadan Hira dağına ve yanlardaki diğer tepelere vurunca onların gölgeleri yerde “Allah” ismini yazıyordu. 

Adeta Allah’ın kendi gölgesi arzında kendisini ispatlıyor kendi kendine, beytinin karşısında kendine, secde ediyor gibiydi. Haha sonraları oralar iskâna açıldığında bu manzara kalmamış oldu. 

Kamil insanın bir vasfı da, “zıllüllah-allah’ın gölgesi” olarak ta ifade edilmiştir. Çünkü gönül beytullahtır, orası Hakk’ın evidir Nur-u ilahi’nin- ilâhiyat güneşi o beyte vurduğu zaman gölgesi Hakk’ın gölgesi olur. 

Allah’ın halkettiği diğer alemlerde de bu tür insan cinsi varlıkların olduğu aynı konumda, onlarında varlıkları olduğu şüpheye hiçbir yer olmadığı açıktır. T.B. 

--------------------------- 

 ----- 16 - Nahl Suresi - Ayet 49 

(١٦.٤٩)
~~16.49~
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ مِنْ دَابَّةٍ وَالْمَلٰئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
16.49 - Ve lillâhi yescudu mâ fis semâvâti ve mâ fil ardı min dâbbetiv vel melâiketu ve hum lâ yestekbirûn. (49. ayet secde ayetedir.) 

Diyanet Meali:
16.49 - Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler (boyun eğerler).

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
16.49 - Hem Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allaha secde eder, gerek Dâbbe kısmından olsun ve gerek Melâike, ve bunlar kibirlenmezler

--------------------------- 

Bu ayet-i kerîme de çok açık olarak göklerdeki “Dabbe” lerden bahsetmektedir. Geçmiş sayfalarda “dabbe” hakkında bilgi verilmiş idi. “Dabbe” bir bakıma insan türünün bir nev’i dir. Burada secde edenlerinden, yani iseviyyet mertebesinde olanlarından, Melâike-i kiramlar mertebesinde olanlarından. Daha henüz “Muhammediyyet” mertebesine ulaşamamış olanlarından bahsedilmektedir. 

Bilindiği gibi bu ayet-i kerîme aynı zamanda secde ayetidir. T.B.

--------------------------- 

----- 16 - Nahl Suresi - Ayet 50 

(١٦.٥٠)
~~16.50~
يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
16.50 - Yehâfûne rabbehum min fevkıhim ve yef'alûne mâ yué'merûn. 

Diyanet Meali:
16.50 - Üzerlerinde hâkim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
16.50 - Fevklerinden rablarının mahafetini duyarlar ve her ne emr olunurlarsa yaparlar. 

--------------------------- 

Üzerlerinde hâkim olan Rabb’larından korkarlar. Yani semavat ve göklerde olan insan türü varlıklar da Rabb’ların-dan korkarlar. Çünkü korkmak bir insan duygusudur. Oralarda da bizim benzerimiz insanlar olduğundan onlarında bazıları bizler gibi günah işlememek için rabb’larından korkarlar. Çünkü Rububiyyet mertebesi “mürebbiye-terbiye” hali sadece bizim dünyamıza has bir durum değil, bütün alemleri kaplamış olan bir eğitim sistemidir. O halde Rabb-ul alemin, bütün alemlerde, varsa ona bağlı olan merbub kullarıda olacaktır. T.B.

--------------------------- 

----- 16 - Nahl Suresi - Ayet 52 

(١٦.٥٢)
~~16.52~
وَلَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَهُ الدّٖينُ وَاصِبًا اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَتَّقُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
16.52 - Ve lehû mâ fis semâvâti vel ardı ve lehud dînu vâsıbâ, efeğayrallâhi tettegûn. 

Diyanet Meali:
16.52 - Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İtaat de daima O'na olmalıdır. Öyle iken siz Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
16.52 - Hem Göklerde yerde ne varsa onun, din de daima onundur, öyle iken siz Allahın gayrisinden mi korkuyorsunuz? 

--------------------------- 

Ayet-i kerîme göklerdeki dinden, ne kadar açık olarak bahsediyor. İananmamak mümkünmü? 

Bütün varlık O’nun iken hayalinizde oluşturduğunuz başkalarındanmı korkuyorsunuz? Bu alem de Allah’tan başkaları yokki, 

--------- 

Yedi arz, hadisinde açık olarak belirtildiği gibi. 

'' YEDİ ARZ '' HADİSİ (Yedi gök) karşılığı olarak yedi arz denmiş olabilir. T.B. 

“Yedi adet arz/dünya vardır. O yerlerin/alemlerin her birisinde. Sizin peygamberiniz gibi bir peygamber, Âdem gibi bir Âdem. Nuh gibi bir Nuh, İbrahim gibi bir İbrahim ve İsa gibi bir İsa bulunmaktadır.” 

 (bk. Beyhaki, el-esma ve’s-sıfat, 2/267; İbn Kesir ilgili ayetin tefsiri.) 

--------- 

Açık olarak görüldüğü gibi, Gök yüzü alemlerinde de Allah’ın dini vardır ve bu dinin mertebeleri oralarda da geçerlidir. 

Şu anda dahi göklerde Ademlik mertebesinden yeni başlayan bir insanlık seyri vardır, hadiste belirtildiği gibi diğer mertebelerde olan süreçlerde vardır. 

---------- 

Gene peygamber efendimizin bildirdiği gibi. 

“Ben peygamber iken daha henüz Adem çamur ile balçık arasında idi.” Demeleri. 

Göklerdeki başka bir gezegende insanlık seyri başlamaya hazırlanıyor demektir. Bu seyirlerini bitirmiş kıyametleri kopmuş hesapları görülmüş cennet ve cehennemlerine girmiş olan nice “Adem-Muhammed” Sülale ve toplulukları vardır. T.B. 

--------------------------- 

----- 17 - İsra Suresi - Ayet 44 (Mushaf Sırası: 17 - Nüzul Sırası: 50 - Alfabetik: 46) -----

(١٧.٤٤)
~~17.44~
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلٖيمًا غَفُورًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
17.44 - Tusebbihu lehus semâvâtus seb'u vel ardu ve men fîhinn, ve im min şey'in illâ yusebbihu bihamdihî ve lâkil lâ tefkahûne tesbîhahum, innehû kâne halîmen ğafûrâ. 

Diyanet Meali:
17.44 - Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah'ı tespih ederler. Her şey O'nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm'dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
17.44 - Onu yedi Semâ ile Arz ve bütün bunlardaki zevil'ukul tesbih eder ve hattâ hiç bir şey yoktur ki onu hamdiyle tesbih etmesin ve lâkin siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız, o, cidden halîm gafur bulunuyor. 

--------------------------- 

Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerîde yedi kat semada da insan türü varlıkların olduğunu, ancak onlar daha henüz “tesbih” aklına sahip olanlarından da, olduğunu açık olarak bildirmektedir. Buradaki tesbihin O’nun hamdıyla olduğunu çok açık olarak belirtmektedir. O halde bu tesbihi yapanlar oldukça akıllı varlıklar olduğundan onların tesbihlerini sizler pek anlayamazsınız denmektedir. Rabb-ın hamdı ile yapılan teşbihin neticesinin secde olduğunu bize “Hicr suresi-15- 98-

“Fe sebbih bi hamdi rabbike ve kun mines sacidin.” Rabb'ini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. 

Bilindiği gibi “secde” mahfiyyet-fenafillâh-İseviyyet mertebesidir. 

Yedi arz, Hadisinde belirtildiği gibi, oralarda da “İsa gibi İsalar”ın olduğu açık olarak belirtilmiştir. 

O, halîm'dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır. T.B.

--------------------------- 

----- 17 - İsra Suresi - Ayet 55 

(١٧.٥٥)
~~17.55~
وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِمَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيّٖنَ عَلٰى بَعْضٍ وَاٰتَيْنَا دَاوُدَ زَبُورًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
17.55 - Ve rabbuke ağlemu bimen fis semâvâti vel ard, ve lekad faddalnâ bağdan nebiyyîne alâ bağdiv ve âteynâ dâvûde zebûrâ. 

Diyanet Meali:
17.55 - Hem Rabbin göklerde ve yerde kim varsa daha iyi bilir. Andolsun, peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Dâvûd'a da Zebûr'u verdik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
17.55 - Hem rabbın Göklerde ve Yerde kim varsa hepsine a'lemdir, celâlim hakkı için Peygamberlerin de ba'zısını ba'zısına tafdıl ettik ve Davûda bir Zebûr verdik 

--------------------------- 

Göklerde ki “men-kim” insan türü varlıkların ve oralarda ki “Davûda da bir Zebûr verildiği” ni Allah-u zülcelâl kendi kitabında ne kadar açık olarak 1,400 küsur sene evvelinden bizlere bildirmektedir. Bizler ise halâ bütün alemlerde sadece bizim neslimiz olan “Âdem Muhammet” sülalemiz paket programızı alemlerin yegane insan topluluğu olduğu-muzu zannediyoruz, bu hayali zannımız ile Allahımızı çok küçük bir cisim olan arzıma bağlamış sonsuz ilmini sadece bu sahayla sınırlamış oluyoruz. 

Ne büyük gaflet cehalet ve Allah-u zülcelâlin sonsuz alemlerini ve ilmini sınırlayarak, O’nu gerçekten hiç anlamadığımızı anlamış oluyoruz. Gerçekten biz insan topluluğuna yazık olmuş. Bu aleme gelipte O’ndan mahrum olarak gitmek ne büyük kayıp ve talihsizliktir. T.B.

---------------------------

----- 17 - İsra Suresi - Ayet 89 
(١٧.٨٩)
~~17.89~
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فٖى هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ فَاَبٰى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
17.89 - Ve lekad sarrafnâ linnâsi fî hâzel kur'âni min kulli mesel, feebâ ekserun nâsi illâ kufûrâ. 
Diyanet Meali:
17.89 - Andolsun, biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
17.89 - Celâlim hakkı için biz bu Kur'anda dillere dasitan olacak her ma'nâda türlü türlü ifadeler yaptık, yine nâsın ekserisi gâvurlukta ısrar ettiler

--------------------------- 

Görüldüğü gibi ayet-i kerîme de “her türlü misali değişik şekillerde açıkladık.” Denirken başka alemlerde de sizler gibi “Men-kim ve Dabbe”lerin olduğunu birçok ayet-i kerimenin içinde misallerle açıkladık denilmektedir. 

Bizler bu açıklamaları hiç dikkate almadan sadece bütün alemde tekbir “Adem Muhammed” sülâlesi topluluğu olduğu hakkında kesin kaneate varmış ve bu konuyu işlemeşiz. Allah-ın sonsuzluğunu sadece bizim neslimizle sınırlamışız. 

O’nun verdiğ akılla hiç olmazsa bu sınırlamış olduğumuz akl-ı cüz’ün muhasarasından aklımızı kurtarıp Akl-ı külle doğru kanat açmamızın vakti gelmişte çoktan da geçmiştir. 

Bu Allah-ın verdiği aklımızı en azından, ondan aldığımızdan O’nun düşüncesi istikametinde kullansak, belki bu günkü çok sathi çok düşkün çok garip halimizin çok ilerisinde olacağımız kesindir. T.B. 

--------------------------- 

----- 17 - İsra Suresi - Ayet 99 

(١٧.٩٩)
~~17.99~
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلًا لَا رَيْبَ فٖيهِ فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُورًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
17.99 - E ve lem yerav ennallâhellezî halekas semâvâti vel arda kâdirun alâ ey yahluka mislehum ve ceale lehum ecelel lâ raybe fîh, feebez zâlimûne illâ kufûrâ. 

Diyanet Meali:
17.99 - Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah'ın kendileri gibilerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Allah onlar için, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel belirlemiştir. Fakat zalimler ancak inkârda direttiler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
17.99 - Gökleri ve Yeri yaratmış-halketmiş olan Allahın, kendilerinin mislini yaratmağa kadir olduğunu görmedilerde mi? Kendileri için de bir ecel ta'yin etmiş onda hiç şüphe yok? Fakat zalimlerin gâvurluktan başkasına baktıkları yok. 

--------------------------- 

Bu ayet-i kerimede de, Diğer göklerde de, “Allah'ın kendileri gibilerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi?” İfadesi ne kadar açıktır. Yani Allah-u zülcelâlin diğer gökyüzlerindeki halketmiş olduğu “insanın misli-benzeri” olanları görmedilermi? Diyerek oralarda da benzerimiz olan “Men-kim”ler ve dabbe’lerin olduğunu idrak edip görme-dilermi? Yani Cenâb-ı Hakk, sizlerin gök yüzünde benzerleriniz olan bu durumu anlayıp, idrak etmenizi sizlerden beklerdim demek istiyordur. T.B

--------------------------- 

----- 22 - Hac Suresi - Ayet 18 (Mushaf Sırası: 22 - Nüzul Sırası: 103 - Alfabetik: 32) -----

(٢٢.١٨)
~~22.18~
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثٖيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثٖيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
22.18 - Elem tera ennallâhe yescudu lehû men fis semâvâti ve men fil ardı veş şemsu vel gameru ven nucûmu vel cibâlu veş şeceru ved devâbbu ve kesîrum minen nâs, ve kesîrun hakka aleyhil azâb, ve mey yuhinillâhu femâ lehû mim mukrim, innallâhe yef'alu mâ yeşâé'. (18. ayet secde ayetidir.) 

Diyanet Meali:
22.18 - Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
22.18 - Görmedin mi hep Allaha secde ediyor Göklerdeki kimseler, Yerdeki kimseler, Güneş, Ay ve yıldızlar, dağlar, bütün hayvanlar, ve insanlardan bir çoğu, bir çoğunun da üzerine azâb hakk olmuş her, kimi de Allah tahkır ederse artık ona ikram edecek yoktur, şübhesiz Allah ne dilerse yapar

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
22.18 - Görmedin mi ki, muhakkak Allah'a göklerde olanlar da ve yerde olanlar da ve güneş, ay, yıldızlar da dağlar, ağaçlar ve bütün hayvanat da ve insanlardan birçoğu da secde ederler. Ve birçokları da vardır ki, onun üzerine de azap hak olmuştur ve kimi ki, Allah şekavete düşürürse artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur. Şüphesiz ki, Allah dilediğini işler.

--------------------------- 

Bu ayet-i kerîme de ne kadar açıktır. “Görmedinmi!” demekle adeta yeryüzünde ve gökyüzünde olan insanların görüş mesafesinde olduklarını ve bunları görmedinmi-idrak etmedinmi? Demek sureti ile bunların varlıklarını açık olarak bildirmiş olmaktadır. “insanlardan birçoğu da secde ederler.” Ancak bizler gafletimizden ve tek tür “insan sülâlesiyle şartlanmış oluğumuzdan, yukarıda gökyüzünde de, olan insan ve dabbeleri inkâr edip durmaktayız ve varlıklarından bile haberimiz olmamaktadır. 

Nasıl bunların farkında olmamak ve nasıl bir dar görüştür? anlamak mümkün değildir. T.B. 

--------------------------- 

----- 19 - Meryem Suresi - Ayet 93 (Mushaf Sırası: 19 - Nüzul Sırası: 44 - Alfabetik: 63) -----

(١٩.٩٣)
~~19.93~
اِنْ كُلُّ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اِلَّا اٰتِى الرَّحْمٰنِ عَبْدًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
19.93 - İn kullu men fis semâvâti vel ardı illâ âtir rahmâni abdâ. 

Diyanet Meali:
19.93 - Göklerdeki ve yerdeki herkes Rahman'a kul olarak gelecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
19.93 - Göklerde ve Yerde hiç bir kimse yoktur ki o rahmana kul olarak gelecek olmasın

--------------------------- 

Bu ayet-i kerîme de ne kadar açık ve nettir, göklerde ve yerde olan bütün “men-kim” olan insanlar Rahmana kul olarak geleceklerdir. Ancak amelleri ile nereyi kazanmışlarsa oraya yönlendirileceklerdir. 

Bütün alemler de Rahmanın ilk rahmeti odur ki, bütün varlıklara kendinden bir beden-varlık vermiş olmasıdır. 

Nefes-i Rahmani bütün alemlere varlık verdiğinden bütün alemlerde de “insan ve dabbe’lerin” olmaması mümkün değildir. T.B. 

--------------------------- 

----- 19 - Meryem Suresi - Ayet 94 

(١٩.٩٤)
~~19.94~
لَقَدْ اَحْصٰیهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
19.94 - Lekad ahsâhum ve addehum addâ. 

Diyanet Meali:
19.94 - Andolsun, Allah onları ilmiyle kuşatmış ve tek tek saymıştır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
19.94 - Kasem olsun ki hepsini ihsa etmiş, hepsini sayı ile ta'dad buyurmuştur. 

--------------------------- 

Bu ayet-i kerîme bir evvelki ayetin devamıdır, orada belirtilen husus burada da geçerlidir. Yani göklerde ve yerde olan “insan ve dabbeleri” “Allah onları ilmiyle kuşatmış ve tek tek saymıştır.” Hiç birinin kaçacak yerleri yoktur. T.B.

--------------------------- 

----- 19 - Meryem Suresi - Ayet 95 

(١٩.٩٥)
~~19.95~
وَكُلُّهُمْ اٰتٖيهِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَرْدًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
19.95 - Ve kulluhum âtîhi yevmel gıyâmeti ferdâ. 

Diyanet Meali:
19.95 - Onlar(ın her biri) kıyamet günü O'na tek başına gelecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
19.95 - Ve hepsi Kıyamet günü ona tek olarak gelecektir

--------------------------- 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîme de bir evvelki ayetlerin devamıdır. Gök yüzündki “Men-kim-dabbe”lerinde kendi kıyametlerinin koptuğunda onlarında hesap kitapları görülmesi için Hakk’ın huzuruna tek başlarına geleceklerdir. 

Bu şekilde kıyametleri kopmuş kendi cennet ve cehennemlerine gitmiş nice “Âdem-Muhammed” sülâlesi toplulukları vardır. Peygamberimiz mi’rac gecesi bunlardan birilerinin cennet ceheneminde olanlarını görmüştür. T.B.

---------------------------

----- 20 - Taha Suresi - Ayet 80 (Mushaf Sırası: 20 - Nüzul Sırası: 45 - Alfabetik: 96) -----

(٢٠.٨٠)
~~20.80~
يَا بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ قَدْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوِّكُمْ وَوٰعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْاَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
20.80 - Yâ benî isrâîle gad enceynakum min aduvvikum ve vâadnâkum cânibet tûril eymene ve nezzelnâ aleykumul menne ves selvâ. 

Diyanet Meali:
20.80 - (Allah, şöyle dedi:) "Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, size Tûr'un sağ yanını va'dettik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
20.80 - Ey Benî İsraîl! Sizi düşmanınızdan kurtardık ve size Tûrun sağ tarafına va'd verdik ve üzerinize “kudret helvası ve bıldırcın indirdik”. 

--------------------------- 

Bu ayet-i kerimenin benzerinin yorumu, geçmiş sayfalarda yapılmıştı. T.B. 

--------------------------- 

----- 21 - Enbiya Suresi - Ayet 4 (Mushaf Sırası: 21 - Nüzul Sırası: 73 - Alfabetik: 21) -----

(٢١.٤)
~~21.4~
قَالَ رَبّٖى يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِى السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
21.4 - kâle rabbî yağlemul kavle fis semâi vel ard, ve huves semîul alîm. 

Diyanet Meali:
21.4 - Peygamber, onlara dedi ki: "Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
21.4 - Dedi: rabbım söyleneni bilir: Gökte de Yerde de ve o öyle semî, öyle alimdir. 

--------------------------- 

Ötmek kuşlara, ses çıkarmak türüne göre hayvanlara, bazı konularda, insanlara içlerinden seslenme meleklere, vesvese vermek nefs-i emmare ve iblise, ait olan sahalardır. 

Söz söylemek ve duymak ise insanlara ait bir özelliktir. O halde. Gökte de Yerde de olan “insan ve dabbe”lerin de sözlerini duyar ve bilir: Çünkü zaten onları içten ve dıştan ihata etmiş-kuşatmıştır. T.B.

--------------------------- 

----- 21 - Enbiya Suresi - Ayet 7 (Mushaf Sırası: 21 - Nüzul Sırası: 73 - Alfabetik: 21) -----

(٢١.٧)
~~21.7~
وَمَا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحٖى اِلَيْهِمْ فَسْپَلُوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
21.7 - Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes'elû ehlez zikri in kuntum lâ tağlemûn. 

Diyanet Meali:
21.7 - Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
21.7 - Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız.

--------------------------- 

Bu ayet-i kerimede açık olarak, gökyüzü insanlarına atıf yoksa da. 

“Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız” Peygamberimizden evvelde bizim dünyamızda vahy gönderilen “rical-er” ler vardı, ancak ayet-i kerimeye geniş ufuklardan bakarsak, gökyüzündeki arzlarada da bulunan “insan-dabbe” topluluklarına da daha evvelden peygamber gönderildiği, hatta bazılarının kıyametlerinin kopmuş olduğunu idrak etmek pek zor olmayacaktır. 

Bunları, “haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız” Zikr ehli ise irfaniyyet ve gönül ehlidir. T.B. 

--------------------------- 

----- 21 - Enbiya Suresi - Ayet 16 (Mushaf Sırası: 21 - Nüzul Sırası: 73 - Alfabetik: 21) -----

(٢١.١٦)
~~21.16~
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
21.16 - Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ lâıbîn. 

Diyanet Meali:
21.16 - Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Halketmedik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
21.16 - Biz o Göğü ve Yeri oyunculuk etmek üzere yaratmadık. Halketmedik.

--------------------------- 

Ayet-i kerime ne kadar manidar ve ne kadar azim’dir. 

Gökler ve yerler halkedilmişse, mutlaka bir hakikati vardır ve bu hakikatleri anlayacak-idrak edecek ve cevapla-yacak bir tür varlık vardır, o varlıkta, “İnsan ve dabbe” diye anılmaktadır. Ayrıca kendi içinde de, Nefs, İnsan, Âdem, Beşer, Halife, isimleriylede anılmaktadır.

Kıymetini ve değerini bildiğinde alemlerin en şerefli varlığıdır. 

Ancak kıymetini bilmeyip isyan ve inkâr ettiğinde alemlerin en zelil varlığı olmaktadır. 

İşte bu yüzden. 

“Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Halketmedik.” İfadesi çok manidardır ve bir sonraki ayet-i kerime ilede bağlantılıdır.T.B.

--------------------------- 

----- 21 - Enbiya Suresi - Ayet 19 

(٢١.١٩)
~~21.19~
وَلَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهٖ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
21.19 - Ve lehû men fis semâvâti vel ard, ve men ındehû lâ yestekbirûne an ıbâdetihî ve lâ yestahsirûn. 

Diyanet Meali:
21.19 - Göklerde ve yerde kim varsa hep O'nundur. O'nun katındakiler, ne O'na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
21.19 - Halbuki Göklerde Yerde kim varsa onun’dur, ve onun huzurundakiler ona ibâdetten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar.

--------------------------

Görüldüğü gibi ayet-i kerime ne kadar açık ve nettir. 

“Göklerde Yerde kim varsa onundur,” Göklerde de “men-kim” lerin olduğunu ve onların sahiplerinin de Hakk olduğunu, çok açık ve şüphesiz olarak bildirmektedir. 

“ve onun huzurundakiler ona ibâdetten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar” Bahsedilen gurup iman ehli olan guruptur ve bu vasıflar onların vasıflarıdır. İbadet etmeleri kendilerine bu yönde telkin edilmiş olmalarındandır. Telkin ise “nakil” nakledil-mek, İlâhi vahyi nakletmek olduğundan, bu vasıfta peygamberlere ait olduğundan, o halde gökyüzünde de bu sistemin varlığından hiç şüphe edilmemesi lazım gelmektedir ki, zaten “yedi arz” hadisi ve diğer bilgiler bunları açık olarak belirmektedirler. T.B.

--------------------------- 

----- 21 - Enbiya Suresi - Ayet 20 

(٢١.٢٠)
~~21.20~
يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
21.20 - Yusebbihûnelleyle ven nehâra lâ yefturûn. 

Diyanet Meali:
21.20 - Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
21.20 - Gece gündüz ona tesbih ederler, fütur getirmezler. 
--------------------------- 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîme de, bir evvelki ayetin devamıdır ve izahı da o yöndedir. Gök yüzündeki arzlarda olanların da, gece ve gündüzlerinin olduğu, ibadet saatlerininde böylece tesbit edimiş olduğunu, bu bilgilerden açık olarak anlamış bulunuyoruz. T.B.

--------------------------- 

----- 21 - Enbiya Suresi - Ayet 30 ----- 

(٢١.٣٠)
~~21.30~
اَوَلَمْ يَرَ الَّذٖينَ كَفَرُوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَیْءٍ حَیٍّ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
21.30 - E ve lem yerallezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ ratgan fefetagnâhumâ, ve cealnâ minel mâi kulle şey'in hayy, efelâ yué'minûn. 

Diyanet Meali:
21.30 - İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? 

--------------------------- 

DİKKAT bu ayeti kerime, geçmiş sayfalarda bahsedilen yaratma ile ilgili konu içindir, içinde yaratma yoktur sudan meydana getirilenler vardır. T.B.

---------------------------

----- 22 - Hac Suresi - Ayet 64 (Mushaf Sırası: 22 - Nüzul Sırası: 103 - Alfabetik: 32) -----

(٢٢.٦٤)
~~22.64~
لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْغَنِىُّ الْحَمٖيدُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
22.64 - Lehû mâ fis semâvâti ve mâ fil ard, ve innallâhe lehuvel ğaniyyul hamîd. 

Diyanet Meali:
22.64 - Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. Şüphesiz ki Allah elbette zengindir, elbette övgüye lâyıktır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
22.64 - Göklerdeki ve Yerdeki hep onundur ve hakıkat Allah, hamd olunacak yegâne ganiy ancak odur. 

--------------------------- 

Göklerde ve yerlerdeki herşey onundur, hamd olunması için hamdedecek varlıkların olması lazımdır ki, bunlarda insanlardır. O halde bu ayet-i kerîme ilede göklerde de insan türü varlıkların olduğunu anlamamız zor olmayacaktır. T.B.

--------------------------- 

----- 23 - Muminun Suresi - Ayet 12 (Mushaf Sırası: 23 - Nüzul Sırası: 74 - Alfabetik: 69) -----

(٢٣.١٢)
~~23.12~
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طٖينٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
23.12 - Ve legad halaknel insâne min sulâletim min tîn. 

Diyanet Meali:
23.12 - Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık. Halkettik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
23.12 - Şanım hakkı için biz insanı çamurdan, bir sülâleden yarattık. Halkettik.

------------------------- 

Ayette görüldüğü gibi, Bizler bir “Âdem Muhammet” sülâlesiyiz. Kendimizi ve kimliğimizi unutmayalım. İşte böylece diğer göklerde olan “insan-dabbe” topluluklarıda böyle sülalelerdir. Burada “sülâle” kelimesinin anlamı çok mühimdir. T.B.

--------------------------- 

----- 24 - Nur Suresi - Ayet 41 (Mushaf Sırası: 24 - Nüzul Sırası: 102 - Alfabetik: 84) -----

(٢٤.٤١)
~~24.41~
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبٖيحَهُ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
24.41 - Elem tera ennallâhe yusebbihu lehû men fis semâvâti vel ardı vet tayru sâffât, kullun kad alime sâlâtehû ve tesbîhah, vallâhu alîmum bimâ yef'alûn. 

Diyanet Meali:
24.41 - Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah'ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
24.41 - Baksan â hakikat Allah, o Semavât-ü Arzdaki kimseler ve o kanad çırpıb süzülen dizilen kuşlar hep onun için tesbih ediyor, her biri cidden salâtını ve tesbihini bilmiş, Allah da, ne yapıyorlarsa hep biliyor. 

--------------------------- 

Açık olarak görüldüğü gibi, ayet-i kerîme semavat ve arzdaki, “men-kim”ler’den bahsediyor. Bunlar ise mes’uliyet sahibi bizim benzerlerimizdir. Gök yüzünde onlardan başka neler varsa onlarla birlikte hep tesbih etmektedirler. 

Ayrıca bizim dünyamıza onların yerlerinden baktığımızda bizde onlar için semavatta ki, İnsan-dabbe’lerden olmaktayız. Biz onlara baktığımızda onlar bizim için semavat, onlar bize kendi yerlerinden bakınca biz onlara göre semavat olmaktayız. O halde gökyüzünde insan-dabbe varlıkların olduğu bu şekilde de kolayca anlaşılmış olmaktadır. T.B.

----------------------

 NOT= Diğerleri gibi bu ayeti kerîme de Dabbe ayetlerinden’dir. 

------------------------ 
 
----- 24 - Nur Suresi - Ayet 45 

(٢٤.٤٥)
~~24.45~
وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشٖى عَلٰى بَطْنِهٖ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشٖى عَلٰى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشٖى عَلٰى اَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَاءُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
24.45 - Vallâhu haleka kulle dâbbetim mim mâé', feminhum mey yemşî alâ batnih, ve minhum mey yemşî alâ ricleyn, ve minhum mey yemşî alâ erbağ, yahlugullâhu mâ yeşâé', innallâhe alâ kulli şey'in gadîr. 

Diyanet Meali:
24.45 - Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
24.45 - Hem Allah her hayvanı bir sudan yarattı, öyle iken kimisi karnı üstü yürüyor, kimisi iki ayak üzerine yürüyor, kimisi de dört ayak üzeri yürüyor, Allah, ne dilerse yaratır, hakikat Allah, her şeye kadir, çok kadir. 

--------------------------- 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîme de insan ve hayvan dabbelerinden bahsetmektedir, geçmiş sayfalarda konu edilmişti. Bizim dünya arzımızda böyle olduğu gibi, gökyüzü dünya arzlarınında da böyle olduğu anlaşılmaktadır. 

Kadir-i mutlak olan yüce Allah, insan ve benzeri dabbe varlıklarının bütün ilk sülale başlangıçlarını, bütün alemlerde hep aynı şekilde yapacaktır diye bir kaidesi yoktur. Böyle bir kaidesi olsa idi, kendi kendini sınırlamış olacağından, O’nun şanına yakışmaz idi, işte bu yüzden cenâb-ı hakk bu ayet-i kerimede, yeni bir sülâle halkıyyetinin aslının “sudan” olduğunu bildirmektedir. 

Bu konu hakkında biraz durmamız faydalı olacağı kanaatındayım, Şöyleki, bizim içinde bulunduğumuz “Adem-Muhammed” sülâle topluluğu içinde, aslında dört hilkat zuhuru vardır. 

Daha evvelki sayfalarda bahsedildiği gibi, cennette halkedilen. 

1)- Adem babamız. Anasız babasız. 

2)-Havva anamız, babalı annesiz. 

3)-İsa a.s. anneli babasız.

4)-diğerlerimiz ise bilindiği gibi hem anneli, hem babalı olarak halkedilmekteyiz. 

Görüldüğü gibi Allah-u Tealâ herhangi bir kurala bağlı kalmadan dilediğinde, dilediği yerde dilediği şekilde zuhurlarını göstermektedir. İçinde bulunduğumuz bizim “sülâle neslimizin” dahi dört tür hilkat zuhuru vardır. Niçin başka “sülâle nesillerin” başlandıçlarının da hilkatleri ayrı ayrı şekillerde olmasın? 

İşte bu yüzden geçmiş sayfalarda bahsedilen “sudan” halkedildi, diye bildirilen gökyüzü alemlerinin birinde olan ayrı bir“sülâle neslin” başlandıcının sudan olduğu açık olarak bildirilmiştir. İşte bunların hepsi gözümüzün önünde olupta göremediğimiz gayb bilgilerindendir. 

Devriyecilerin ve Darvin nazariyecelerinin oluşturmaya çalıştıkları hayatın sudan başlayıp varlıkların evrim geçirerek insana ulaşması teorisi içinde birşeyleri anlamaya çalışıyorlar, ancak dar görüşleri ile bu oluşumun bizim içinde bulunduğumuz, ”sülâle-nesle “ ait olduğunu zannediyorlar yanılgıları budur. 

İçinde bulunduğumuz ”sülâle-nesil”in geçmiş sayfalarda yeterli izahı yapıldığı gibi, “cennette halkıyyeti yapılıp” oradan yeryüzüne indirilen, “Adem ve Havva” sülâsi-neslindeniz. 

O halde asli vatanımız olan cennete “sıla-i rahim” yaparak gitmek durumundayız, bunun da yolları, bizlere oraya nasıl dönüleceğini Peygamberimiz, Mi’rac-ı şerifi ile yollarını göstermiştir. 

Cennete gidip rahat etmek için değil, ancak Ceddimizin vatanı olan Cennete, “sıla-i rahim” görevimizi yapmak için gereken çalışmaları yaparak gitmeliyiz. Bu bizlerin insanlık görevimizdir. 

Bir sonraki ayet-i kerime’de aynı şekilde bir “sülâle neslin” sudan başladığı hakkın da senet teşkil etmektedir. İzahı ikinci ciltte orada gelecektir. T.B. 

--------------------------- 

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır. 

 (18-08-2024-) “İz-T--B-“ “Es Selâm-En Necat” Necdet Ardıç Terzi Baba Tekirdağ.

---------------------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Yüksek lisans tezi hazırlanan kitaplar.

53. Hazmi Tura: 

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (217+137=354)

- Burada “gökyüzü insanları” uzaylılar veya paralel evren anlatımları gibi hayali ve vehimi aslı olmayan safsatalar gibi anlaşılmasın. Dünyamıza benzer başka galaksilerdeki bize benzer insanların yaşamlarından bahsedilmektedir. ↑

- 30-06-2024 Terzi Baba Tekirdağ Sohbeti 1. Bölümden alıntıdır. ↑
