# Gökyüzü İnsanları Araştırması (Cilt 1)

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/gokyuzu-insanlari-arastirmasi-cilt-1
**Sayfa:** 262

---

Gönülden esintiler 

GÖKYÜZÜ İNSANLARI

ARAŞTIRMASI 

 Uzay. Samanyolu.

İz. TERZİ BABA

NECDET ARDIç

214-CİLT-2-

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (214) NECDET ARDIÇ

İz-TERZİ BABA 

“ İz- -T-B- “Es Selâm En Necat“

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok No 5 Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0533) 7743937

terzibaba13@gmail.com www.terzibaba13.com

İÇİNDEKİLER. 

Ön söz......................................................................(5)

30-06-2024-Tekirdağ bayram ziyareti özet sohbeti..........(6)

25-Furkan Suresi........................................................(9) 

Not= Yaratma-Ceal-dileme/zuhur ve tecelli...................(11) 

Not= Yaratma, “yebdeu/mabde”.................................(23) 

Not= Gökten inenler hakkın da...................................(33) 

Not= Boş cennetlere giriş...........................................(39) 

Sohbet (2)...............................................................(50) 

Ve ehli Cennete nazar ediyorum ki, orada birbirlerini ziyaret ederler....................................................................(63) 

Cemenneme nazar ediyorum birbirlerine havlarlar.........(68) 

Sohbet, (3)..............................................................(70) 

Cennet ve Cehennem................................................(75) 

Hak ve Halk.............................................................(89) 

“Ma’mur ev”...........................................................(109) 

Peygamber Efendimiz, Mi’rac hakkında şöyle demiştir...(125) 

Benim kullarımın arasına gir......................................(151) 

“Güzel borç/karz-ı hasen”.........................................(170) 

Not= Nusret Babamın Ayeti’dir..................................(179) 

Yedi arz hadisi........................................................(188) 

“Levlâke levlâk lema halektül eflâk”...........................(204) 

72-Cin Suresi-Ayet-1-..............................................(210) 

“Liceçhullah/Allah-ın Veçhi için”.................................(223) Ve Allah dilemedikçe siz dileyemessiniz......................(226)

Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik..........................(228) 

“Cennet-ün Me’va”..................................................(234) 

Gökyüzünde bir kapı vardır o kapı salâvatlarla açılır.....(234) 

Gök kapıları ne zaman açılır?....................................(237) 

Cennet ve Cehennem şimdi vardır.............................(239)

Cennetin kapısını ilk kim açacak.................................(241) 

Cennete en son giren kişi.........................................(241)

Cennetle müjdelenen on Sahabi.................................(243) 

“Ve Cennet yaklaştırıldığı vakit”.................................(251) 

Cerâil-i apaçık ufukta gördü......................................(252) 

Allah dilemedikçe siz dileyemessiniz...........................(253) 

Kime kitabı sağından verilirse....................................(257) 

Yevme tüblesserair/gizli sırların açıklanacağı gün.........(264) 

Sonra O’nu aşağıların aşağısına indirdik......................(274) 

(97-1) İnnâ enzelnahu fi leyletül kadr........................(282) 

(108-Kevser Suresi)................................................(295) 

Esma-i İlâhiyyeyi nefsi mânada kullanmaya başlayan kimse....................................................................(297)

Burada Mübarek geceler isimli kitabımızın ilgili bölümlerini de aktaralım...............................................................(307) 

Ramazan bayramının üç gün olması...........................(311)

Kurban bayramının dört gün olması............................(311)

İbrahim a.s. oğlunun kurb’an edilmemesi....................(314) 

Hz. Rasulüllahın oğullarının küçük yaşlarında ukba alemine alınması.................................................................(314) 

Yedullahi fevka eydihim............................................(318) 

Allah lâfzının oluşumu..............................................(327) 

Şimdi gelelim bazı irfan ehlinin bu konuda ki düşüncelerine.........................................................(331)Diğer alemlerde ve dünyalarda olan insan türü varlıkların olduğunu haber veren bilgiler....................................(333) 

Murat Cağaloğlu. Gökyüzü İnsanları...........................(337) 

İbn-i Arabin Hz. tavaf sırasındaki müşahedesi..............(340) 

Görüş ve müşahede.................................................(343)

Netice olarak konuyu toplarsak..................................(347) 

Terzi Baba kitapları sıra listesi...................................(352) 

ÖN SÖZ.

Bismillâhirramânirrahîm.

Epey zamandan beri, “gökyüzü insanları araştırması” ile ilgili bir kitap yazmayı düşünüyordum. Çünkü elimizdeki Kur’an ve Hadis, bilgilerinde, geçmiş irfan ehlinin kitapların da ve salt düşüncenin, mantık kuralları içerisinde, böyle yaşantıların olabileceği hakkın da açık bilgiler ve deliller vardır. Ancak ne hikmetse Ulâma-i kiram, sadece bizim dünyamızda, İnsan türü varlıkların olduğunu kabul ederek, bu sahaya pek yönelmedikleri gözüküyor. 

Bu sahayı araştırmak için evvelâ, sırası ile bütün Kur’an-ı kerîm surelerini ayet ayet satır satır inceledim, içlerinde konu ile ilgili açık kapalı, gök insanları hakkın da olan bilgileri, ayet ayet sırası ile kayda aldım, yeri geldikçe ayetlerin asli metinleri ve birkaç meal yorumlarıyle birlikte verdikten sonrada, ayetin batının da olan kısımlarından da bahsetmeye çalışacağım. 

Konu ile ilgili hadislerde geçen bilgileri de aktarmaya çalışacağım. Konu insan olduğundan, bizim Âdem sülâlemizin nasıl bir süreç geçirdikten sonra cennetten yeryüzüne indirildiğini belirtip, daha sonra da diğer Ayet, hadis ve haberlerde neler tesbit edilebilindiğini, devam eden sayfalara aktarmaya çalıştım. Bu arada araştırmalarımda yardımcı olmaya çalışan kardeşlerimize de, yardımlarından dolayı teşekkür ederim. 

Mevlâm hepimize dünya ve ahiret kolaylıklar nasip eylesin gerçek kimliğini ve ilâhi sülâlesini idrak edenlerden eylesin. 

Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret Babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle yarabbi-i. 

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tan’dır. 

 İz-Terzi Baba Necdet Ardıç Tekirdağ. “30-08-2023” 

30-06-2024- Tekirdağ bayram ziyareti özet sohbeti. 

----------------------- 

Yemek faslından sonra o günkü Özel sohbet bölümüne geçildi. Konu İz-Efendi Babamın üzerinde çalıştığı “Gökyüzü İnsanları”ydı.[1]

Şimdi “İz—T.B.”sohbetine geçelim[2];

Bismillahirrahmanirrahim Alıştırma, konuya yaklaştırma babında bir sohbetimiz olacaktır. 

Gökyüzünde de bizim gibi insanlar var mıdır? Yok mu dur? Yoksa neden yoktur. Varsa neden vardır.

Sizler için var mıdır? Yok mudur? 

 Dinleyiciler: Vardır. 

“İz—TB” : Var olması lâzım geliyor. 

Nedense ulema-i kiram bu konuya hiç el atmamışlar. Sadece tek bir nesil olarak bizim içinde bulunduğumuz insanlık neslini, sülâlesini ölçü alarak, bütün bilgileri bunun üzerinde kurgulamışlardır. 

Halbuki, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz olan bu âlemlerinde, bizim dünyamızda olan süremiz on bin – on beş bin sene olmuş olsa, bu sonsuz feza da iğne ucu kadar, üç saniye bile sürmez. “Doğdular, yaşadılar, öldüler.” O kadar bir zaman süresidir, bütün âlemlerin halk edilişi, sadece bunun için midir? Halk edilmesi, sadece bizim neslimiz için midir? Tabii ki mantık olarak baktığımızda, yeterli cevap olmaz. Bizim için sadece halk edildi, dersek. Ama nedense ulema-i kiram, âlimlerimizin hepsi tefsirlerinde, meallerinde insanların sadece bizim âlemimizde olduğunu, başka âlemlerde insan yaşamı olup olmadığını bile hiç düşünmemişlerdir. 

Evet, böyle bir ön girişten sonra;

Şimdi, en mühim mesele, hayal ufkumuzu bir gerçeğe doğru yönlendirerek hem hayretimizi, hem bilgimizi şu soru üzerine çekelim. Âlemlerin oluşumu içinde ve her tarafa yayılmış hakikat-i insaniyye ve hakikat-i Muhammediye mertebesinin nokta zuhuru olan muhammedi sureti, yani Hazreti Muhammed rasülullah, neden başka bir gezegende veya gezegenlerde olmasın. 

Daha ileriki sayfalarda, bu âlemlerin oluşumu hakkında genel bilgiler vardır. Âlemin oluşumu bilgilerini verdikten sonra, sıra üzerinde yaşayan, üzerinde yaşayacak olan biz insanların nesillerinin neden sadece bizim âlemimize has olup ta, diğerlerinde olmasın sorularının cevaplarını bulmaya çalışıyoruz. 

Nedense bu konuya hiç değinilmemiş, insanoğlunun sadece dünya da bir defalık seyri olduğu durumuna göre bütün bilgiler düzenlenmiştir. Oysa zât-ı uluhiyetin sonsuzluk ebedi sürecinde, bütün zuhurlarını sadece bu dünya âlemi sahasına sığdıracağı zannedilmiştir. Halbuki sonsuz bir zamana göre, bu insanlığın dünya süreci adeta 3 saniyeden ibarettir. O halde âlem, âlemlere rahmet olarak gönderilen habibullahtan mahrum kalacak demektir. Böyle bir şeyde mümkün değildir. 

Üzerinde yaşadığımız adına arz, yerküre dediğimiz bu gezegenin içinde bulunduğu sisteme güneş sistemi, güneş sisteminde içinde bulunduğu sisteme de samanyolu galaksisi denmektedir. İçinde yüz milyar gezegen olduğu bildirilmek-tedir. Ayrıca galaksimizin de içinde bulunduğu feza, uzayda da yaklaşık 100 milyar galaksi olduğu tespit edilmiştir. 

Şimdi aklı-selim ile küçük bir tefekkür alanı açalım. İçinde bulunduğumuz galaksimizde, 100 milyar gezegen olduğu bildirilmektedir. Bu hesaba göre 100 milyarda bir ihtimal, bakın bizim galaksimizde bir gezegende dünya arzında bir insan olduğunu düşünelim. Yüz milyar galakside de her birinde de bir arz benzeri dünya ve bizim insanımız benzeri insan sülâlemiz gibi Âdem sülâlesi neden olmasın. Bu düşünceye göre gökyüzünde, fezada yüz milyar üzerinde insan yaşayan yeryüzü, arz ismiyle bildiğimiz gezegenler neden olmasın. Yüz milyarda bir ihtimal dahi olsa en azından, yüz milyar insan türü varlığın yaşadığı gökyüzünde gezegen var demektir. Bakın, yüz milyarda bir… İlâhi ve risali kaynaklı bu konuda pek çok bilgi vardır. 

Ancak bunları değerlendirmek için ön yarı ve şartlanmış akıl kutrundan çıkıp, gerçek bir irfaniyet aklına geçmemiz gerekecektir. Ancak o zaman bu sonsuz fezada insan türü hayatın sadece bizim arzımızda olmadığı, sayısını bilemeye-ceğimiz kadar çok üzerinde insanların yaşadığı, dünya arzlarının olduğunu kolayca kabullenmiş oluruz. Konuda akıl dışı konu olmamış olur. 

Gelecek sayfalarda konu hakkında âyetlerin ve hadislerin ışığında geniş bilgiler verilecektir. Gene gelecek sayfalarda, a'maiyetten sonra oluşan zuhur ve tecellilerin, şehadet âlemine gelinceye kadar ki, geçen evreler belirtilecektir. Bu sisteme göre âlemler bahsedildiği gibi noktadan, bing bang, hayali cüzden külle teorisinden meydana gelmedi. Tam askine âlemler küllden cüze doğru tecelli zuhur ile oluştu. Yani cem’den tafsile doğru oluştu. 

Onlar âlemlerin yoğunlaşmış bir nokta’dan patlayıp yayıldığını ifade etmeye çalışıyorlar. Ama biraz ileri düşünen akılda diyor ki, nokta nereden halk edildi. Nokta neredey-di? Nerede patladı. Nokta’dan var edildi de, nokta neredeydi. Nokta’yı kim halk etti. Nokta’nın içinde bahsettikleri o gücü kim oraya koydu. İş baştan tutarsızdır. 

Bu sistemin, âlemlerin nasıl oluştuğunu, banisi olan Allahu Teâlâ hazretleri kûr’ân-ı keriminde, kullarına kendi bildirdi. Onun meydana getirdiği âlemlerin yapısını ancak kendi bilir. Önerdiği bildirim açıktır. Bu anlayış bing bang, aklı cüz ile yani küçücük akıllarıyla, yerden yukarıya, sondan başa doğru açıklanmaya çalışılmaktadır ki, hiçbir aslı katiyyen yoktur. Batı küçük aklıyla çözemediği bu konuyu ihtimaller üzerine bir evren oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Ama mantıki hiçbir dayanağı yoktur. Ne yazık ki bizimde ilim adamlarımız bu hayali evren oluşumunu çaresiz ve araştırmaksızın kabul etmiş görünüyorlar. 

Evrenin, sonsuz fezanın halk edilmesi gelecek sayfalarda oldukça uzun olarak anlatılmaya çalışılacaktır. 

Sırasıyla bunları binci ciltten kaldığımız yerden inceleme-ye devam etmeye çalışalım.

 “T.B.”

----------------------------------------------------------------- 

----- 25 - Furkan Suresi - Ayet 54 (Mushaf Sırası: 25 - Nüzul Sırası: 42 - Alfabetik: 29) -----

(٢٥.٥٤)
~~25.54~
وَهُوَ الَّذٖى خَلَقَ مِنَ الْمَاءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدٖيرًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
25.54 - Ve huvellezî haleka minel mâi beşeran fecealehû nesebev ve sıhrâ, ve kâne rabbuke kadîrâ. 

Diyanet Meali:
25.54 - O, sudan bir insan yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
25.54 - Odur o ki sudan bir beşer yarattı da onu bir neseb ve bir sıhir kıldı, rabbın kadîr bulunuyor

----------------------

Görüldüğü gibi ayet-i kerime çok açıktır. Bizim sülâle ve neslimiz nasıl cennette topraktan halkedilip ayrı bir duruma sahip ise. Bu ayet-i kerimede de, aynı şekilde sudan halkedilmiş bir sülâle ve neslin olduğunu, onlarında kendi içlerinde akrabalık ve hısımlık bağlarının olduğunu açık olarak bildirmektedir. 

O halde bunların dışında da birçok halkedişlerle zuhura getirilen alemlerde de, diğer sülâle ve nesillerin olması neden akıldan uzak tutulsun, geçmiş sayfalardan beri böyle sülâle ve nesillerin olduğunu ayetlerde ve hadislerde açık olarak gördük ve görmeye de devam edeceğiz. 

Şimdi yeri gelmişken, genel diğer sülâle ve nesillerinde bildiğimiz, kadarı ile dört değişik zuhur başlangıçlarını anlamaya çalışalım. 

1)- Bu ayette bildirildiği gibi Bazı sülâle ve nesillerin sudan halkedildiği. 

2)- Bazı sülâle ve nesillerin dünyada düzlükte ve topraktan halkedildiği, 

3)- Bazı sülâle ve nesillerin nerede halkedileceklerse orada onlara “OL” emri ile oluvermeleri şekli ile halkedildiği. 

4)- Gene yeryüzünün veya başka bir gökyüzü arzının yüksek yerlerinde bereketli yaylalarında halkedilip yeryüzü düzlüğe kıraç toprağa indirildiği şekilde halkedildiği, anlşılmaktadır.

Rabbımızın halkediliciliği sonsuz olduğundan diğer sülâle ve nesillerin, nasıl halkedildikleri bizleri pek ilgilendirmiyor. Ancak bizlere bildirilen bilgilerde, “sülâle nesillerin-paket programların” değişik şekilde halkedildikleri açık olarak bildirilmektedir. 

Yahova şahitleri ile yapmış olduğum konuşmalarda onlar bizim “Adem Muhammet” sülâle neslimizin, dünyada (aden cenneti) gibi bereketli olan yüksekteki bir yerde yaylada halkedildiğini sonra yere düzlüğe kıraç toprağa indirildiğini söylüyorlar idi. Eğer yahova şahidi olup İsa’ya iman edilirse onun şefeati ile kendilerine ahirette dünyadan 10 dönüm toprak verileceğine ve bu toprağın çok verimli olacağını koyun ve kurdun bir arada yaşayacaklarını söylüyorlardı. 

Fakirde onlara siz neyin şahidisiniz, deyip esas şahitler bizleriz ve ilk sözümüz “Eşhedü” dür demiştim ve arkadan kusura bakmayın ama sizin rabb-iniz gerçekten çok fakirmiş demiştim, biz zaten İsa, a.s. ma iman etmişiz. Sizin hayali rabb-iniz ölümden sonra dünyada bir kişiye 10 dönüm arazi verecekmiş! Bizim ilahi rabb-imiz hadiste belirtildiği gibi iman etmiş ancak günahları yüzünden cehennemden en son çıkacak kişiye 10 dünya büyüklüğünde bir cennet verileceğini bildirmirtir diyerek acizliklerini belirtmiştim. 

Daha sonra onlara bu konuşmalardan sonra, ne kendinizden ne Musa a.s. dan ne İsa a.s. dan nede kendinizden nede rabb-ınızdan haberiniz yokmuş. Diyerek yaplaşık 2 ay kadar süren konuşmalarımızı sonlandırmıştım. 

Bu hususta geniş bilgi (70-Yahova şahitleri ile mülâkat) adlı kitabımızda vardır dileyen (terzibaba13.com) siteye girip oradan indirebilir. T.B. 

----------------------

NOT= Yaratma-ceal-dileme-zuhur ve tecelli- 

----- 25 - Furkan Suresi - Ayet 61 

ش٢٥گ٦١ش
وُفْكَلابُوو
تَبَارَكَ الَّذٖى جَعَلَ فِى السَّمَاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فٖيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُنٖيرًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
25.61 - Tebarakellezî ceale fis semâi burûcev ve ceale fîhâ sirâcev ve kameram munîrâ. 

Diyanet Meali:
25.61 - Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
25.61 - ne yücedir o ki Semâda burclar yapmış, hem içlerinde bir kandil, bir de nûrlu bir ay asmış
---------------------- 

Gökyüzünde semada burçlar yapmayı dilemiş, onlarda da ay ve güneşler olmasını da dilemiş olan, İlahi zatın bu güneş sistemlerinde de, insan türü varlıkların olması çok tabii değilmidir. T.B. 

----------------------

NOT= Yaratma-halekani-halkediliş. 

----- 26 - Şuara Suresi - Ayet 78 (Mushaf Sırası: 26 - Nüzul Sırası: 47 - Alfabetik: 94) -----

(٢٦.٧٨)
~~26.78~
اَلَّذٖى خَلَقَنٖى فَهُوَ يَهْدٖينِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
26.78 - Ellezî halekanî fehuve yehdîn. 

Diyanet Meali:
26.78 - "O, beni yaratan-halkeden ve bana doğru yolu gösterendir."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
26.78 - O ki beni yarattı-halketti sonra da bana o hidayet eder

---------------------- 

Bu ayet-i kerimenin ifadesi çok açıktır, Kelâm kulunun lisanından çıkmaktadır ve çok şuurludur. Gerçek bir halifenin değerlendirmesidir. Aslında Allahımızın gayeside kendisini idrak edip anlayacak zuhurlarının olmasıdır, çünkü onlara ruhundan vermiştir, onlarla beraberdir, onları ihata etmiştir onlara şah damarlarından daha yakındır, her zaman onlarla beraberdir. Bunu anlayan bir insan için korku ve hüzün yoktur, zaten bu hakikat üzere hidayettedir. 

Alemler de, bu tür halifelerin yaşayabilmeleri için halkedilmiştir, işte bu tür kimlikler alemin her tarafında olması lazımdırki, bulundukları yerlere onlar Rahmet olsunlar. Bu ayet-i kerimede açık olarak gösteriyorki gökyüzündede, bizler gibi “sülâleler ve nesiller hiç şüphesiz vardırlar. T.B. 

----------------------

----- 27 - Neml Suresi - Ayet 65 (Mushaf Sırası: 27 - Nüzul Sırası: 48 - Alfabetik: 81) -----

(٢٧.٦٥)
~~27.65~
قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
27.65 - Kul lâ yağlemu men fis semâvâti vel ardıl ğaybe illallâh, ve mâ yeş'urûne eyyâne yub'asûn. 

Diyanet Meali:
27.65 - De ki: "Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
27.65 - De ki: Göklerde ve Yerde Allahdan başka kimse gaybi bilmez, onlar da ne zaman ba'solunacaklarını bilmezler

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
27.65 - De ki: «Göklerde ve yerde olanlar gaybı bilemezler, lakin Allah bilir ve onlar ne zaman tekrar diriltileceklerini de bilmezler.»

Hasan Basri Çantay Meali:
27.65 - De ki: «Göklerde ve yerde ğaybı Allahdan başka kimse bilmez. Onlar da ne zaman diriltileceklerini bilmezler.

---------------------- 

“Göklerde ve yerde ğaybı Allahdan başka kimse bilmez.” Ayet-i kerîme ne kadar açıktır gökte olanlarda ne zaman diriltileceklerini bilmezler, bölümü çok açıktır. Demekki oralarda yaşayan insan türü ve dabbelerin olduğunu, onlarında kabir-berzah yaşantılarının olduğunu ve ne zaman diriltileceklerini onlarda bilmezler. T.B. 

---------------------- 

----- 27 - Neml Suresi - Ayet 66 

(٢٧.٦٦)
~~27.66~
بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ بَلْ هُمْ فٖى شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
27.66 - Belid dârake ılmuhum fil âhırah, bel hum fî şekkim minhâ, bel hum minhâ amûn. 

Diyanet Meali:
27.66 - Ahiret (gününün gerçekleşeceği) hakkında bilgi (peygamberler aracılığı ile) onlara peş peşe gelmiştir. Fakat onlar bu konuda şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar ahiretten yana kördürler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
27.66 - Fakat Âhıret hakkında ılimleri tevalî etmekte fakat onlar ondan bir şekk içindedirler, daha doğrusu onlar ondan kördürler. 

---------------------- 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîme de, gök yüzü insan-dabbelerden bir bahis yok isede, dünya insanlarına yapılan ikazların onlarada yapıldığı açık olarak bildirilmektedir. 

“daha doğrusu onlar ondan kördürler” hükmü onlar içinde geçerlidir. T.B. 

---------------------- 

----- 27 - Neml Suresi - Ayet 75 

(٢٧.٧٥)
~~27.75~
وَمَا مِنْ غَائِبَةٍ فِى السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
27.75 - Ve mâ min ğâibetin fis semâi vel ardı illâ fî kitâbim mubîn. 

Diyanet Meali:
27.75 - Gökte ve yerde gâib (gizli) hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitap'ta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
27.75 - Ve Yerde, Gökte hiç bir gâib yoktur ki açık bir kitabda olmasın.

---------------------- 

Evet gökyüzünde olan “insan ve dabbe” türü varlıklarda (Levh-i Mahfuz'da) Ayrıca “açık kitapta” “kitabül Mübin-açık kitap” bu alemlerdir ve bu alemlerde gökyüzü insan ve dabbe türü varlıklar, fizikende vardır ve kendi menzillerinde akıp yaşayıp gitmektedirler. T.B. 

----------------------- 

----- 27 - Neml Suresi - Ayet 82 

(٢٧.٨٢)
~~27.82~
وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
27.82 - Ve izâ vekaal kavlu aleyhim ahracnâ lehum dâbbetem minel ardı tukellimuhum ennen nâse kânû biâyâtinâ lâ yûkınûn. 

Diyanet Meali:
27.82 - (Kıyametin kopacağına dair) o söz başlarına gelince, onlar için yerden kendilerine bir dâbbe (canlı bir yaratık) çıkarırız. O, onlara insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
27.82 - Söylenen başlarına geleceği vakıt da onlar için Arzdan bir dâbbe çıkarırız, nâsın âyetlerimize yakîn ile inanmaz idiklerini kendilerine söyler. 

---------------------- 

Görüldüğü gibi ayet-i kerîme de değişik bir bilgi verilmektedir. Kıyamet yaklaştığında gaflet karanlığına dalmış o günlerin insan görünümünde olan bir kısım “dabbe”lere karşı. 

Bizde yerden onların benzeri bir “dabbe” çıkarırız. O, onlara insanların, âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler.

Gene görüldüğü gibi bu ayet-i kerime “zat-i”dir, yani Cenâb-ı Hakk konuyu doğrudan kendi kelâmından kendi, Bizde, çıkarırız. Âyetlerimize, gibi ifadelerle, bildirmek-tedir. Çok mühimdir konunun ciddiyyetini anlamamız gerekmektedir. 

Bu oluşumlar her nekadar bizim içinde bulunduğumuz “Âdem Muhammed” sülâlesi, nesli için söylenmişse de, aynı zaman da gök yüzünde olan arzlarda da, bulunan kıyametleri yaklaşmış, “İnsan-dabbe” nesileri içinde geçerlidir. Aynı hal ve yaşam tarzının onlarda da olması muhtemeldir. T.B. 

----------------------

----- 27 - Neml Suresi - Ayet 87 

(٢٧.٨٧)
~~27.87~
وَيَوْمَ يُنْفَخُ فِى الصُّورِ فَفَزِعَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَاءَ اللّٰهُ وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِرٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
27.87 - Ve yevme yunfehu fis sûri fefezia men fis semâvâti ve men fil ardı illâ men şâallâh, ve kullun etevhu dâhırîn. 

Diyanet Meali:
27.87 - Sûr'a üfürüleceği ve Allah'ın dilediği kimselerden başka göklerdeki herkesin, yerdeki herkesin korkuya kapılacağı günü hatırla. Hepsi de boyunlarını bükerek O'na gelirler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
27.87 - Hele Sûr üfürüleceği, üfürülüb de bütün Göklerdeki kimseler, Yerdeki kimseler, Allahın dilediği müstesnâ olmak üzere hepsi feza' ile ürperdiği ve her biri ona hor, hakir geldikleri gün ne müdhiştir? 

----------------------

Konu hakkında ne kadar açık kesin bir bilgi verilmektedir.

 Sûr'a üfürüleceği.,,,,,,,,,,, herkesin korkuya kapılacağı günü hatırla. 

Anlaşılıyorki, içinde bulunduğumuz sonu gelmekte olan “Âdem Muhammet” sülâle neslimiz gibi gökyüzünde de, Yaşayan “sülâle nesiller”in varlığını hiç şüpheye düşürmeyecek şekilde, çok açık olarak ifade etmektedir. 

“göklerdeki herkesin, yerdeki herkesin korkuya kapılacağı günü hatırla.” Denmek sureti ile gökyüzü arzlarının da bazılarında yaşayan, “sülâle nesil”lerinde bizim “sülâle neslimiz”le aynı sevide oldukları ve alem de bu tür yaşamların hepsinin kontrol altında olduğu da, açık olarak görülmekte ve anlaşılmaktadır. Bu bilgileri bizlere veren Rabb-ımıza çok teşekkür ederiz. Ayrıca bu bilgilerin bizlere ve cümle aleme ulaşmasını sağlayan Peygamber efendimize de şükranlarımızı sunarız. Rabb-im gerçekten hepimizi, aklı açık, gönlü pak, İlâh-i muhabbet ve irfaniyyet ehli, olanlardan eylesin. Amin. T.B.

----------------------

----- 29 - Ankebut Suresi - Ayet 22 (Mushaf Sırası: 29 - Nüzul Sırası: 85 - Alfabetik: 8) -----

(٢٩.٢٢)
~~29.22~
وَمَا اَنْتُمْ بِمُعْجِزٖينَ فِى الْاَرْضِ وَلَا فِى السَّمَاءِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِىٍّ وَلَا نَصٖيرٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
29.22 - Ve mâ entum bimuğcizîne fil ardı ve lâ fis semâé', ve mâ lekum min dûnillâhi miv veliyyiv ve lâ nasîr. 

Diyanet Meali:
29.22 - Siz, yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
29.22 - Siz de âciz bırakacak değilsiniz size de ne Yerde ne Gökte, Allahdan başka ne bir veliy ne de bir nâsir yoktur. 

---------------------- 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimenin içinde gizli olan gökyüzü insan-dabbe’leri olduğunu anlamamak mümkün değildir. 

Çünkü! 

 “Siz, yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.” Hükmü içinde “siz” ifadesi yerde ve gökte olan bizim gibi varlıkları işaret etmektedir. 

Ayrıca! 

“Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardım-cınız vardır.”

“veli-dost” ve “nasır-yardımcı” kelimeleri ve manaları insan nesline ait olan tabirlerdir. O halde, mana şöyle olmaktadır. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki sizler ve sizlerin benzeri “sülâleler ve nesiller”den hiç birileri Allaha karşı gelipte, onu aciz bırakmalarının mümkün olmadığı, açık olarak belirtil-mektedir. Anlaşıldığına göre “gökyüzü” insan-dabbe, sülâle ve nesillerinin içinde de, ilâhlık iddia edenlerin varlığı böylece belirtilmektedir. Bunlara karşı Rabb-imiz bizi bilgilendir-mektedir. T.B. 

----------------------

----- 29 - Ankebut Suresi - Ayet 52 

(٢٩.٥٢)
~~29.52~
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْنٖى وَبَيْنَكُمْ شَهٖيدًا يَعْلَمُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِ اُولٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
29.52 - Kul kefâ billâhi beynî ve beynekum şehîdâ, yağlemu mâ fis semâvâti vel ard, vellezîne âmenû bilbâtıli ve keferû billâhi ulâike humul hâsirûn. 

Diyanet Meali:
29.52 - De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Batıla inanıp Allah'ı inkâr edenler var ya; işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
29.52 - De ki benimle sizin aranızda şâhid, Allah yeter, o Göklerde ve Yerde ne varsa bilir, bâtıla iyman edip de Allaha küfredenler, işte onlardır hep husrâna düşenler

---------------------- 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de açık olarak “Göklerde ve Yerde ne varsa bilir” Hükmü ile! 

“bâtıla iyman edip de Allaha küfredenler”in yeryüzünde olduğu gibi, gökyüzünde de oldukları bu ifadelerden de kolayca anlaşılmaktadır. 

“işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır.” Bilgisi, yeryüzü insan sülâleleri için geçerli olduğu gibi, gökyüzü insan sülâle nesilleri içinde geçerli olduğu kesin olarak bilrilmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 30 - Rum Suresi - Ayet 18 (Mushaf Sırası: 30 - Nüzul Sırası: 84 - Alfabetik: 87) -----

(٣٠.١٨)
~~30.18~
وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحٖينَ تُظْهِرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
30.18 - Ve lehul hamdu fis semâvâti vel ardı ve aşiyyev ve hîne tuzhirûn. 

Diyanet Meali:
30.18 - Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde Allah'ı tespih edin.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
30.18 - Hem hamd ona Göklerde ve Yerde ve ikindileyin ve o zaman ki öğle edersiniz. 

---------------------- 

Bura da da görüldüğü gibi. “Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur” Hamd, İnsan nesline ait olan, Rabb-ını övme ve yüceltme özelliği Rabb-ının da kulunu övme ve yüceltme vesilesidir. O halde bu özellikte olan göklerde de bazı varlıkların olduğu, açık olarak ifade edilmektedir, bu varlıklar ise, İnsan-dabbe türü sülâle ve nesillerdir ve oralarda da, öğlenlerin ve ikindilerin olduğu açık olarak bildirilmiştir. Bunda hiç şüphe yoktur. T.B. 

---------------------- 

----- 30 - Rum Suresi - Ayet 26 (Mushaf Sırası: 30 - Nüzul Sırası: 84 - Alfabetik: 87) -----

(٣٠.٢٦)
~~30.26~
وَلَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
30.26 - Ve lehû men fis semâvâti vel ard, kullul lehû kânitûn. 

Diyanet Meali:
30.26 - Göklerde ve yerde kim varsa yalnızca O'na âittir. Hepsi O'na boyun eğmektedirler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
30.26 - Hem Göklerde ve Yerde kim varsa onun, hepsi ona divan durmaktadır. 

----------------------

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîme de çok açıktır. 

“Göklerde ve yerde men-kim varsa yalnızca O'na âittir.”

“Hepsi O'na boyun eğmektedirler.” Hakk’a boyun eğmek kulluğun görevidir ve vefadır. Bu ayet-i kerîme ile yeryüzünde ve gökyüzünde olan insan-dabbe sülâlelerinin vefakâr ve değer bilir olanlarından bahsedilmektedir. 

Geçtiğimiz sayfalarda ise bunların Allaha inanmayıp batıla iman, Allaha küfredenlerinden bahsedilmişti. Demekki aynen bizim sülâle neslimizin durumu ne ise, onlarında-yani gökyüzü insan-Dabbe-sülâlerininde, aynı hallerde olduğu açık olarak belirtilmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 30 - Rum Suresi - Ayet 27 

(٣٠.٢٧)
~~30.27~
وَهُوَ الَّذٖى يَبْدَٶُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعٖيدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
30.27 - Ve huvellezî yebdeul halka summe yuîduhû ve huve ehvenu aleyh, ve lehul meselul ağlâ fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm. 

Diyanet Meali:
30.27 - O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O'na göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O'nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 

---------------------- 

NOT= Yaratma “yebdeu-mebde” Mebde ne anlama gelir?

Sözlükte “başlamak, meydana gelmek; bir işi başlatmak, icat etmek” anlamında bed' ve “geri dönmek; yeniden yapmak, bir işe ikinci defa başlamak” manasında avd (avdet) köklerinden türeyen mebde' ve meâd zaman ismi olup “başlangıç ve yeniden dönüş zamanı” demektir. (Özervarlı 2003: 211) 

-------------

NOT= Geçmiş sayfalarda hakikat ve marifet mertebesi itibariyle “yaratma” diye bir halin olmadığını, bunun karşılığının, “zuhur ve tecelli” olduğunu bildirmiştik. Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de “yaratma” diye çevrilen kelime “yebdeu-mebde” batında olan hakikatin “zuhur ve tecelli” ile meydana gelişidir. T.B.

------------

“Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O'nundur.” İnsan oğlu sülâsi bu isim ve sıfatların ortaya çıktığı ve yaşandığı sahadır. Bu yüzden gökyüzünde de diğer arzlarda olan İnsan-dabbe-sülâleri de oralarda bu isim ve sıfatları ortaya getirmektedirler. 

“- O, başlangıçta yaratmayı-“zuhuru” yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O'na göre (ilk yaratma-dan)”zuhur’dan” daha kolaydır.” Bu faaliyetler yeryüzünde olduğu gibi dökyüzünde de olmaktadır. T.B.

“O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

---------------------- 

----- 30 - Rum Suresi - Ayet 30 

(٣٠.٣٠)
~~30.30~
فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدٖيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ ذٰلِكَ الدّٖينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
30.30 - Feekım vecheke liddîni hanîfâ, fıtratallâhilletî fetaran nâse aleyhâ, lâ tebdîle lihalkıllâh, zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ yağlemûn. 

Diyanet Meali:
30.30 - Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah'ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
30.30 - O halde yüzünü dine bir hanîf olarak tut: o Allah fıtratına ki insanları onun üzerine yaratmıştır, Allah yaradışına bedel bulunmaz, doğru sâbit din odur, velâkin nâsın ekserisi bilmezler. 

---------------------- 

NOT= Yaratma-“Fatır.” NOT= Geçmiş sayfalarda hakikat ve marifet mertebesi itibariyle “yaratma” diye bir halin olmadığını, bunun karşılığının, “zuhur ve tecelli” olduğunu bildirmiştik. Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de “yaratma” diye çevrilen kelime “fıtrat-fatır” batında olan hakikatin yarılarak “zuhur ve tecelli” ile meydana gelişidir. T.B.

------------ 

Fıtrat-Vikipedi. 

Fıtrat, İslam dininde bir kavram, özellikle tasavvufta önemli bir yer tutar. Bir şeyi başlangıcında yarmak, kazmak anlamına gelen ve “fatr” kökünden türemiş olan fıtrat kelimesi, “ilk varoluş” manasına gelir. Yani, izafi-geçici yokluğun yarılarak, içinden varlığın çıkmasıdır. 

--------------------- 

“O halde yüzünü dine bir hanîf olarak tut: o Allah fıtratına ki insanları onun üzerine yaratmış’tır”-halketmiş’tir.

“Hanif” lekesiz muvahhid-tevhid ehli demektir. İbrahim a.s. getirdiği tevhid-i ef’al-fiillerin birliği, anlayışıdır. Tarifi “Lâfaile illâllah”tır. Yani alemde faili mutlak ancak Hakk’tır. Anlayışıdır, bu mertebede geçerlidir. İzahı uzun sürer kişi gerçek manada seyr-ü sülûğunu yapıyorsa, yedi nefis mertebesini bitirdikten sonra, geleceği “hazarat-ı hamse-beş hazret mertebsi”nin evveli, olan ve seyrin sekizinci mertebesi olan “Tevhid-i ef’al” mertebesini o zaman yaşayarak ve müşahede ederek gerçek “hanif” kelimesinin hakikatini yaşayabilir. 

Kişinin “A’yan-ı sabitesi- kimliği”nin Hakk tarafından düzenlendiği, özel varlığının zaman içinde zuhura çıkması için, beden kalıbına girip, onun içinden yarılarak zaman ve mekan içinde, hergün ve satte yavaş yavaş ortaya çıkmasıdır. İşte bu oluş “yaratma-yoktan varolma” değil zaten varolanın, ancak batında-izafi yoklukta olduğundan, henüz ortaya çıkmadığından, o an yok hükmündedir . Ancak bu program vakti ve müddeti geldiğinde, ortaya çıkması “yaratma” değil “fatır” yarılıp içinden çıkmadır. 

Buğdayın toprak içinde bir müddet kalıp sonra göğsünü yarıp içindeki “A’yan-ı sabitesi-gereği onu kontrol eden “melek” kuvvetler tarafından, evvelâ köklerinin daha dibe doğru girmeye başlayıp, bir miktar güçlendikten sonra tekrar o filizin yukarıya doğru çıkmaya başlayarak üzerindeki toprağı delip, güneşi ve havayı bulması ve bu sayede kendisinde, “dört-unsur-toprak su hava ateş”in tesiriyle içindeki ilâh-i programın, “fatır” fıtratı üzere bütün kemalâtını ortaya getirmesidir. Bu oluşum yoktan “yaratma” değil zaten içinde mevcud olanın, suretinin “fatır-yarılıp” içinden halkıyyetinin zuhura çıkmasıdır. 

Bahsi geçen konular neden sadece bizim arzımız olan bu dünyaya ait olsun, neden bu kadar gökyüzünde sonsuz alemler varken, bu ilâhi programlar, başka alemlerde de olmasın.? Eğer böyle bir şey olmaz denirse. Şöyle bir cevap verilir. Bütün alemleri ihata etmiş ve alemlere içten ve dıştan vasi olmuş bir kudret, sadece bizim arzımızdaki insan-nesil sülâsi ilemi meşgul olacaktır. Diğer bütün gökyüzü alemleri boş birer top olarakmı dönüp durmaktadırlar.? 

Tabiiki biraz tutsaklıktan kurtulmuş akıl, hemen diyecektirki, Cenâb-ı vacibül vücudun her tarafında bu hakikatler faaliyettedir, anlayışını ikraren-kararlılıkla kabul edecetir. 

Ancak bunları kabul etmek, veya etmemek bizim konumuz değildir, dileyen kabul eder dileyen etmez, hepsine hürmet edilir. Kabul edenlerin ufku dünya ahiret açılmış, bu konuda tutsaklıktan kurtulmuş olur. Kabul etmeyenler ise dar düşenceli sınırlı tefekkür hapishanelerinde yaşar giderler kendileri bilirler. Hakk’tan hayırlısı. T.B. 

---------------------

----- 31 - Lukman Suresi - Ayet 28 (Mushaf Sırası: 31 - Nüzul Sırası: 57 - Alfabetik: 59) -----

(٣١.٢٨)
~~31.28~
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ اِنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ بَصٖيرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.28 - Mâ halkukum ve lâ bağsukum illâ kenefsiv vâhıdeh, innallâhe semîum basîr. 

Diyanet Meali:
31.28 - (Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.28 - Sizin yaratılmanız da, ba'solunmanız da ancak tek bir nefis gibidir. Hakıkat Allah, semîdir basîrdir

----------------------

NOT= Halaka tek-nefs, yaratma. 

İslâm Ansiklopedisi. T.D.V. 

100’ü aşkın âyette “ca‘l” masdarından isim ve fiiller yer almıştır. En‘âm sûresinin ilk âyetinde Allah’ın gökleri ve yeri yaratması için “halaka”, karanlıklarla ışığı yaratması için “ceale” fiilinin kullanılması bu iki kavramın aynı anlamı içerdiğini gösterir. Şevkânî’nin yorumuna göre âyette önce, “Gökleri ve yeri yarattı” ifadesiyle cevherlerin, ardından -cevherler arazsız olamayacağı için- “Karanlıkları ve ışığı yarattı” ifadesiyle arazların yaratılışına işaret edilmiştir 

---------------------- 

Görüldüğü gibi bu anlayıştada “Halaka- yaratma.” Kelimesi ile yorumlanmıştır. Bence bu husus biraz kolaycılığa girdiği için, genelde benzeri durumlar içinde hep “yaratma” sözcüğü-kelimesi kullanılmıştır. 

Aslında, geçmiş sayfalarda da bahsedildiği gibi, bu alemlerde “yaratma-yoktan varetme” diye bir husus söz konusu değildir. Alemin batını Hakk, zahiri halktır. Yani “yaratılan-yoktan varedilen” bir şey yoktur. Batında olanların vakti geldiğinde zahir ismi ile zuhura gelip halk ismini almasıdır. Geçmiş sayfalarda izahı yapılmıştı. T.B. 

----------------------- 

(Ey insanlar!) “Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir.” Gene görüldüğü gibi, tek kişiyide halketmek, hepinizide halketmek, tek kişiyi halketmek kadar kolaydır. Böyle olunca Gökyüzünde olan “İnsan-sülâle-dabbe” varlıklarını halketmiş olması, kendisi için zor olmayan bir durum olduğunu, ayet-i kerîme bizlere açık olarak anlatmaktadır. T.B. 

----------------------- 
 
----- 34 - Sebe Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 34 - Nüzul Sırası: 58 - Alfabetik: 91) -----

(٣٤.١)
~~34.1~
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى الْاٰخِرَةِ وَهُوَ الْحَكٖيمُ الْخَبٖيرُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
34.1 - Elhamdu lillâhillezî lehû mâ fis semâvâti ve mâ fil ardı ve lehul hamdu fil âhırah, ve huvel hakîmul habîr. 

Diyanet Meali:
34.1 - Hamd, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisinin olan Allah'a mahsustur. Hamd ahirette de O'na mahsustur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
34.1 - Hamd o Allahındır ki göklerde ne var, yerde ne varsa hep onun, Âhırette de hamd onun ve o öyle hakîm öyle habîr ki.

---------------------- 

“Hamd o Allahındır ki göklerde ne var, yerde ne varsa hep onun,” Hamd insan nesline-sülâlesine ait bir kavramdır. O halde göklerde de, hamd eden insan nesli-sülâlesi açık olarak var demektir.

Göklerdeki İnsan türleride şüphesiz O’nun dur. T.B.

“Hamd ahirette de O'na mahsustur.” Bu alem yaşantısında hamdetmiş olan insan-nesil sülâleleri ahirette de Hamd’larına devam edeceklerdir. T.B.

---------------------- 

----- 34 - Sebe Suresi - Ayet 2 (Mushaf Sırası: 34 - Nüzul Sırası: 58 - Alfabetik: 91) -----

(٣٤.٢)
~~34.2~
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فٖيهَا وَهُوَ الرَّحٖيمُ الْغَفُورُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
34.2 - Yağlemu mâ yelicu fil ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ yağrucu fîhâ, ve huver rahîmul ğafûr. 

Diyanet Meali:
34.2 - Allah, yere gireni, yerden çıkanı; gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, çok merhamet edicidir, çok bağışlayıcıdır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
34.2 - Yere ne giriyor ve ondan ne çıkıyor, Gökten ne iniyor ve ona ne çıkıyor hepsini bilir, hem o, öyle rahîm, öyle ğafûr 

---------------------- 

“Gökten ne iniyor ve ona ne çıkıyor hepsini bilir,” Gökten inenler çıkanlar, bizim dünyamızda olduğu gibi, Kadir suresinde de bildirildiği gibi, gökyüzü alemlerinde de olmaktadır. Bu yüzden kadir suresinide özetle buraya aldım sıra kendisine gelince daha çok bilgi verilecektir. T.B.

---------------------- 

----- 97 - Kadir Suresi - Ayet 4 (Mushaf Sırası: 97 - Nüzul Sırası: 25 - Alfabetik: 47) -----

(٩٧.٤)
~~97.4~
تَنَزَّلُ الْمَلٰئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ اَمْرٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
97.4 - Tenezzelul melâiketu ver rûhu fîhâ biizni rabbihim, min kulli emr. 

Diyanet Meali:
97.4 - Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
97.4 - İner peyderpey melâike ve ruh onda, izniyle rablarının her bir emirden

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
97.4 - Onda melekler ve Ruh, Rabbilerinin izni ile her bir emirden iniverir.
----------------------- 

97.4 - Görüldüğü gibi “melekler ve Ruh” bizim dünyamıza indikleri gibi gökyüzü arzlarına da neden inmesinler. Çünkü “melekler ve Ruh” sadece bizim arzımıza iniyorlar ise bu husus hem haksızlık ve hemde onları sınırlamaktır, böyle birşeyde söz konusu değildir. 

“Ruh rabb-ımın emrindendir” (17-85) emir iş demektir, diğer yönü ile melekût alemidir. Oradan sadece bizim dünya-arzımıza inmezler bütün alemlerdeki bizim gibi insan sülâle topluluklarına da inerler. Ayette bize gelen hali olduğu için biz zannediyoruzki bu hale muhatap olan sadece bizim “Âdem-muhammet” neslimize gelmektedir.

Gelecek sayfalarda bu sure-i şerifin daha geniş izahı yapılacaktır. T.B.

----------------------- 

----- 35 - Fatır Suresi - Ayet 44 (Mushaf Sırası: 35 - Nüzul Sırası: 43 - Alfabetik: 23) -----

(٣٥.٤٤)
~~35.44~
اَوَلَمْ يَسٖيرُوا فِى الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَیْءٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ اِنَّهُ كَانَ عَلٖيمًا قَدٖيرًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
35.44 - E ve lem yesîrû fil ardı feyenzurû keyfe kâne âkıbetullezîne min kablihim ve kânû eşedde minhum kuvveh, ve mâ kânallâhu liyuğcizehû min şey'in fis semâvâti ve lâ fil ard, innehû kâne alîmen gadîrâ. 

Diyanet Meali:
35.44 - Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha da kuvvetli idiler. Göklerdeki ve yerdeki hiçbir şey, Allah'ı âciz bırakacak değildir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
35.44 - Ya yeryüzünde gezip bir bakmadılar da mı? Kendilerinden evvelkilerin akıbeti nasıl olmuş? Halbuki onlar onlardan daha kuvvetli idiler, Allah, ne göklerde ne yerde hiçbir şeyin onu âciz bırakmasına imkân-ü ihtimal yoktur. O hiç şübhesiz alîm bir kadîr bulunuyor. 

---------------------- 

“Allah, ne göklerde ne yerde hiçbir şeyin onu âciz bırakmasına imkân-ü ihtimal yoktur. O hiç şübhesiz alîm bir kadîr bulunuyor.” Hakk-ı aciz bırakmaya çalışan, onun karşısına çıkan O’na karşı benlik taslayan, insan nesli türü sülâlesi içinden çıkmaktadır. Ayet-i kerîmenin ifadesiyle böyle insanlar yerde olduğu gibi gökyüzünde de olduğunu bu ayet-i kerîme de açık olarak anlatmaktadır. T.B.

--------------------------- 

----- 36 - Yasin Suresi - Ayet 82 (Mushaf Sırası: 36 - Nüzul Sırası: 41 - Alfabetik: 108) -----

(٣٦.٨٢)
~~36.82~
اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْپًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
36.82 - İnnemâ emruhû izâ erâde şey'en ey yegûle lehû kun feyekûn. 

Diyanet Meali:
36.82 - Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri o şeye ancak "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
36.82 - Onun emri bir şeyi murad edince ona sâde ol demektir, o oluverir. 

----------------------

NOT= Yaratma-tecelli zuhur, olmadan ol demesi. 

----------------------------

Görüldüğü gibi Bu ayet-i kerimede mekân bildirilme-miştir. 

Yani Vacib-ul, Vücud hiçbir şarta bağlı olmadan heryerde ve her mekânda olmasını dilediği bir şeyi, “Kün-ol” der, o da hemen oluverir. Halkıyyet-i için cins bakımından hiçbir sınırlama olmadığından, o halde yeryüzünde olduğu gibi, aynı oluşumların gökyüzünde de, olmaması için hiçbir sebeb yoktur. Yani Cenâb-ı Hakk gökyüzünde de, dilediği mahalde insan türü dabbe ve nesillerini, “Kün-ol” demesiyle oldurmasının önünde hiçbir mani yoktur. 

Ayrıca geçmiş sayfalarda bahsedildiği gibi. İnsan nesli türü sülâsinin, birinin başlangıcının böyle olduğunu belirtmiştik. Hakk için herhangi bir zorluk söz konusu değildir. Yeterki bizler ezberci değil tefekkür ehli olalım. T.B.

---------------------- 

----- 37 - Saffat Suresi - Ayet 107 (Mushaf Sırası: 37 - Nüzul Sırası: 56 - Alfabetik: 90) -----

(٣٧.١٠٧)
~~37.107~
وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظٖيمٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
37.107 - Ve fedeynâhu bizibhın azîm. 

Diyanet Meali:
37.107 - Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
37.107 - Dedik ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik. 

----------------------

NOT= Gökten inenler hakkında. 

Bu Ayet-i kerimeyi geçtiğimiz sayfalarda da görmüştük burada ise sıralanışına göre sıraya girmiştir. T.B.

----------------------

----- 38 - Sad Suresi - Ayet 71 (Mushaf Sırası: 38 - Nüzul Sırası: 38 - Alfabetik: 88) -----

(٣٨.٧١)
~~38.71~
اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰئِكَةِ اِنّٖى خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طٖينٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
38.71 - İz kâle rabbuke lilmelâiketi innî hâlikum beşeram min tîn. 

Diyanet Meali:
38.71 - Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: "Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım-halikun-halkadeceğim."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
38.71 - Rabbın Melâikeye dediği vakıt: haberiniz olsun ben bir çamurdan bir beşer yaratmaktayım. “Halikun-halkedeceğim.”
----------------------

NOT= Bu ayet-i kerîme de Adem Halikun- bakara (2-30) “Cailun filardu halife” diye geçmektedir. 

Bu ifadeler iki ayrı manayı ifade ettiği halde nasıl oluyorda iki ayrı mana da olan kelimeleri, çok sığ bir anlayışla çok basit, sadece “yaratma” kapsamı çok dar ve Allaha acziyet isnad eder bir manada kullanılmış, hayret etmemek mümkün değildir. T.B. 

------------ 

Yaratmak dini anlamı nedir?

Halk kavramı dinî terminolojide özellikle Allah'a mahsus olmak üzere “yaratmak, yoktan var etmek” şeklinde tanımlanır. İbn Sîde mutlak bir ifadeyle, “Allah bir şeyi halketti” denildiğinde bunun, “Yokken var etti” mânasına geldiğini belirtir (el-Muḥkem ve'l-muḥîṭü'l-aʿẓam, IV, 388).

----------------------- 

“Yoktan var etmek”, demek Allaha acziyet isnad etmek demektir. Yani bir zamanlar Allah, ilmi ilâhiyyesinde-ezelde olmayan bir şeyin eksikliğini anladıda sonradan onu yarattı, anlayışı oldukça irfaniyetsiz bir değerlendirmedir. Bu alemlerde ne varsa ve şimdi olmayan daha sonradan da zuhura çıkacak olan hadise ve oluşumların hepsi ilmi ezelide kayıtlıdır bunların hepsi alemler durduğu sürece batından ilmi ilâhiden sırası ile zuhur ve tecelli edecektir. Yoktan değil zaten var olanın zuhur ve tecellisi olacaktır-olmaktadır. Yani batın ismi ile batında olanlar vakti geldiklerinde “A’yan-ı sibiteleri-özel programları dahilinde Allah-ın dilemesi ceal” edilmesi suretiyle, “fatır-fıtratlarının” açılıp zahera-zahir ismi ile-zuhura surete gelmeleri ve Musavvir ismi ile şekil alarak faaliyete geçmeleridir. 

Bu oluşumlar “yoktan yaratma” değil, zaten var olanın sırası gelince faaliyete geçmesidir. 

“Yoktan var etmek”, demek Allaha acziyet isnad etmek demektir. İyi niyetle bunların değerlendirildiğinde şüphe yoktur, ancak konu çok vahim ve Allah-ı ve sistemini pek anlamamış bir düşüncenin mahsulü olduğu düşüncesi insanın aklına gelmektedir. 

Rabb-ül alemin bu tür isnatlardan bizleri muhafaza buyursun. T.B. 

---------------------- 

----- 38 - Sad Suresi - Ayet 72 (Mushaf Sırası: 38 - Nüzul Sırası: 38 - Alfabetik: 88) -----

(٣٨.٧٢)
~~38.72~
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖى فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
38.72 - Feizâ sevveytuhû ve nefahtu fîhi mir rûhî fegaû lehû sâcidîn. 

Diyanet Meali:
38.72 - "Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
38.72 - Onu tesviye ettim de ruhumdan ona nefheyledim mi derhal ona secdeye kapanın. 

---------------------- 

Geçmiş sayfalarda görüldüğü gibi, “O’nun tesfiyesi” yani çamurdan bir suret hazırlanıp, sonra o suretin içine Rabb-ul alaminin, kendi ifadesi ile, ruhundan üfleyerek, onu canlı hale getirmesi, cennette olan bir hadise idi, Âdemin ve Havva’nın meleki, nurdan varlıklarına birde kendi ruhundan ilave ederek, hazırlanmış olan tokrak bedenlerinin içine üflenmiştir. Böylece o ruhta ve nurda bulunan hava, havada olan buhar, buharda olan ateş, ısı ile toprak beden yumuşayarak, âdem ve Havvanın toprak, bedenlerine nüfuz ederek, onları yumuşatmış ve toprağı, toprağında en kemalli olan haline ete dönüştürmüştür. 

İşte böylece Âdem ve havvanın hilkatleri cennette ve “ahseni takvim-en güzel kıvamda” halkıyyetleri tamalanmış olmaktaydı. 

İşte böylece âdem ve Havva neslimiz, yoktan yaratılmadı, kendi ezeli A’yan-ı sabiteleri gereği zaman içinde merhale merhale zuhur ve tecelli ederek, son kemalli insan suretleri ile zuhur ettiler. Yoktan yartılmadılar. 

Bu kemalli zuhurları, Allahımız kendi elleri ile, Ceal-olmalarını dilediği için, kendinin zuhur mahalli ve adeta sözcüsü durumuna getirdi. İşte bu yüzden meleklere âdeme secde emri verildi, onlarda hemen secde ettiler, ancak iblis kibirlendi ve secde etmedi. Geçmiş sayfalarda kendi bölümünde izahı yapılmıştı. 

"Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin." Dikkat ettiğimiz zaman, ayetin zaman bildirimi, gelecek zamana ait olduğu görülüyor, yani gelecek Âdemlerden bahsediyor, onlarıda aynı şekilde halkettiğim zaman onlar içinde saygı ile eğelin. Çünkü onlarda da aynı şekilde “ruhumdan üflediğim” hakikati vardır. T.B.

-----------------------

----- 39 - Zumer Suresi - Ayet 68 (Mushaf Sırası: 39 - Nüzul Sırası: 59 - Alfabetik: 114) -----

(٣٩.٦٨)
~~39.68~
وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَاءَ اللّٰهُ ثُمَّ نُفِخَ فٖيهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
39.68 - Ve nufiha fis sûri fesaıka men fis semâvâti ve men fil ardı illâ men şâallâh, summe nufiha fîhi uhrâ feizâhum kıyâmuy yenzurûn. 

Diyanet Meali:
39.68 - Sûr'a üflenir ve Allah'ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
39.68 - Ve sur üflenmiştir de Göklerde kim var, Yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır, ancak Allahın dilediği müstesnâ, sonra ona bir daha üflenmiştir, bu kerre de hep onlar kalkmışlar bakıyorlardır

-----------------------

Görüldüğü gibi, ayet-i kerîme ne kadar açıktır.

 “Sûr'a üflenir ve Allah'ın (dilediği kimseler dışında) göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür.” 

“dilediği kimseler dışında” ifadesi çok dikkat çekicidir. Şu an ve devamlı zamanlarda gökyüzün de üzerinde İnsan nesli sülâlelerinin olduğu ve her mertebeden bulunduğu, bunların arasından yaşadıkları arzda sürelerinin dolanlarına bu hitap yapılmaktadır. “yerdeki herkes ölür” bu ifade ile bizim de İnsan neslimizin-sülâlemizinde bu bilgi ile sonu olacağı açık olarak belirtilmektedir. 

“sonra ona bir daha üflenmiştir, bu kerre de hep onlar kalkmışlar bakıyorlardır” Yeryüzünde ve diğer gökyüzünde bu düzeyde olan insan nesli sülâlelerinin ba’sü ba’del mevt-ölmelerinden sonra tekrar diriltilecekleri bu halin nasıl olduğunu anlamaya çalışacaklarını göstermektedir. Onlarında hesapları kitapları görüldükten sonra kendilerine hazırlanan Cennet veya cehennemlerine gireceklerdir. T.B. 

---------------------- 

----- 39 - Zumer Suresi - Ayet 73. 

 (٣٩.٧٣)
~~39.73~
وَسٖيقَ الَّذٖينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ اِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا حَتّٰى اِذَا جَاؤُهَا وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
39.73 - Vesîkallezînet tekav rabbehum ilel cenneti zumerâ, hattâ izâ câûhâ ve futihat ebvâbuhâ ve kâle lehum hazenetuhâ selâmun aleykum tıbtum fedhulûhâ hâlidîn. 

Diyanet Meali:
39.73 - Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevk edilirler. Cennete vardıklarında oranın kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara şöyle der: "Size selâm olsun! Tertemiz oldunuz. Haydi ebedî kalmak üzere buraya girin."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
39.73 - Rablarına korunmuş olan müttekîler de zümre zümre Cennete sevk olunmaktadır, nihayet ona vardıkları ve kapıları açılıp bekçileri onlara «selâm sizlere ne hoşsunuz! Haydin girin onlara ebediyyen kalmak üzere» diye selâm durdukları. 

---------------------- 

NOT= Boş cennetlere giriş. 

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerime, bir evvelki ayet-i kerimenin adeta devamı gibidir. Yeryüzünde ve gökyüzünde olan ve sıraları gelmiş olan insan nesli ve sülâlelerinin hesap kitapları yapıldıktan sonra, kendilerine hazırlanan cennet ve cehennemlerine gireceklerdir. Bizim Âdem ve Muhammed sülâle neslimizin cennet ve cehennemleri hazır, ancak henüz hesap kitap görülmediği için içinde kimse yoktur. 

Bazı bilgilerden cennet ve cehennemde insanların olduğu anlaşılmaktadır. İşte onlar gökyüzü ve yeryüzünde daha evvel yaşamış, Âdem Muhammet insan nesillerinin sülâlelerinin yaşayıp müddetleri dolduktan hesap ve kitapları yapıldıktan sonra kendi cennet ve cehennemlerine giren kimselerdir. Hali hazırda onların içleri doludur. 

“Cennete sevk olunmaktadır,” İfadesinden gökyüzü alemlerinden, sırası gelen insan nesil sülâlelerinden, hesap kitapları görüldükten sonra halen cennete sevk edildikleri açık olarak anlaşılmaktadır. T.B. 

---------------------- 

(72-İman ve ikan-sayfa-7-) özetle konu ile ilgili bir aktarım.

---------- 

 Zeyd bin Hârise adlı efendimizn evlâdı, ( zâhir ehline göre evlâtlığı, ama hakikat ehline göre evlâdı ) bir rüya görüyor ve o rüyanın sabahında Peygamber efendimiz, Zeyd bin Hârise’ye bugün nasılsın ve nasıl sabahladın, diye bir soru sormuş bunun üzerine , Zeyd in cevabı” Ya rasulüllah Hakkan mü’min olarak sabahladım” mevzuunu mevlânâ hazretleri şu şekilde izah ediyor. 

Bu kıssa, şu hadîs-i şerifin meâlidir: 

“(S.a.v.) Hz. Zeyd b. Hârise’ye “Yâ Hârise, nasıl sabahladın?” buyurdular. O da cevâben “Hakk’an mü’min olarak sabahladım” dedi. Buyurdular ki: efendimiz (s.a.v.)

“Her bir şeyin bir hakîkatı vardır; şimdi senin îmânının hakîkatı nedir yâ Hârise?” Hz. Zeyd dedi ki: 

“Nefsimi dünyâdan uzaklaştırdım, indimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü aynı oldu. Ve gündüz susuz, ve gece uykusuz oldum, ve sanki açıktan açığa Rabb’imin arşına bakıyorum (nazar ediyorum) ve cennet ehline nazar ediyorum ki, orada birbirlerini ziyaret ederler; ve cehennem ehline nazar ediyorum ki, birbirlerine havlarlar. ” Nebi (s. a. v.) buyurdular ki:

 “Doğru söyledin, sus (fâş etme) açığa vurma!” 

---------------------- 

Bu hadîs-i şerîfin bâzı sözlerinde muhtelif rivâyetler vardır; hepsi aynı mânayı ifâde etmektedir. Zeyd b. Hârise (r. a. ) Server-i Enbiyâ Efendimiz’in evlâtlığıdır. 

Evlâtlığıdır ifâdesi zâhir ehline göredir, bâtın ehline göre ise evlâttır. 

Burası küçük bir bölüm olmasına rağmen içerisinde büyük hakîkatler gizlidir. Şimdi bunları anlamaya çalışalım. Cenâb-ı Hak ufkumuzu açsın, gönlümüzü genişletsin, muhabbeti-mizi artırsın da, hadiseleri daha iyi ve daha geniş anlayalım. Daha derûn-î olarak genişçe anlamamızı sağlasın. Bunları anlamak içinde bir kaç defa okunarak tekrar etmek lâzımdır. Çünkü bu mevzular sıradan mevzu değil, beşerce roman türü mevzular değildir. Bunlar okundukça okunmak, ve tekrar etmek isteği artan mevzulardır. Çünkü bu konular tükenmez bir hazine bitmez bir yemek sofrasıdır. Karnımız acıktıkça nasıl yemek yiyoruz. İlk okuduğumuzda bir yönünü müşahede ettiğimiz zaman, ikinci, üçüncü beşinci okuduğu-muzda, üçüncü, beşinci yönü ortaya çıkar, kişinin ufku açılır. Böylece bitmek tükenmek bilmez ma’nâları ile, diğer yönleri ortaya çıkar. Şimdi tekrar başa geçerek soruya dönelim. 

Ya Hârise Nasıl sabahladın? Buyurdular. Bunu her birerlerimiz kendi kendimize sormamız gerekiyor. Ey falan... . Ey Ahmed... ... Ey Mehmet... gibi kişinin kendi aklı kendi nefsine sorması gerekiyor. Çünkü aklımız âmir nefsimiz onun memurudur. Ama ne yazık ki biz nefsimizi âmir, aklımızı memur yapıyoruz. Yani aklımızı nefsimizin istikametinde kullanıyoruz. Nefsimize nasıl daha güzel pay çıkartırız diye, aklımızı kullanıyoruz. Halbuki, tam tersi olması lâzım gelmektedir. Bizim aklımız irademiz âmir, nefsimiz onun memuru olması lâzımdır. 

Çünkü bu bedeni bize, nefsimizin kontrolü altında değil, aklımızın emri altında kullanmak için emanet verdiler. Bu ayaklar, bu eller bize soracaklar. Niye Kur’an tutman gerektiği halde, sen gittin taş toprak topladın. Ayaklar bize hacca gitmek için, camiye gitmek için verildi. Niye oralara gitmedin diye ayaklar bizden şikâyetçi olacak. Göz diyecek ki, benimle sen hak’kı görmen gerekiyordu, niye taş toprak eşya gördün diyecek. Bakın mevzuda, diyordu ya, taş ile toprak, altın ile kerpiç bir oldu. İşte bize öyle bir göz lâzım ki! taşı toprağı birlesin tevhid etsin. Ve aslında hepsinin toprak olduğunu anlasın. Ne kadar değerli eşya varsa, bunların aslı topraktan çıkmaktadır. Hepsinin aslı topraktır. 

“Ya Hârise nasıl sabahladın?” Her birerlerimizin kendimize biraz şuurlanarak, sabah kalktığımız zaman, “dün ne yaptım ve bugün nasıl sabahladım” diye sorması gereklidir. Çünkü dün ne yapıldı ise, bugün onun getirisi ile uyanmaktayız. Dün yapılan hayırlı işler mutlaka gönül aynamıza akseder ve gece görülen rü’yâlar, daha hoş ve verimli olur. Kişi bu durumda hiç vicdan muhasebesine girmeden, huzur içinde uyanır. Ancak günümüzü olmayacak işler ve kötülükler ile harcamış isek, o günün ertesi günü, kalkış hüzünlü olur. İşte bunları zaman, zaman yaparsak, hangi fiilleri yaptığımızda ertesi sabah huzurlu kalktık, hangi fiilleri yaptığımızda ertesi gün hüzünlü kalktık, işte bunun tecrübesini ehli ile yapabilir isek daha sonraki günlerde huzurlu kalkmanın yollarını bulabiliriz. 

“Ya Hârise nasıl sabahladın?” Buyurdular. O da cevaben “Hakkan mü’min olarak sabahladım. ” Yani gerçekten hakikaten mü’min olarak sabahladım. Peki o daha önce mü’min değilmiydi?. Efendimiz (s.a.v.) in o kadar yakınında olduğu halde mü’min değilmiydi? Tabi ki mü’mindi. Ama bakın orada bir hususiyet vardır. O günün bir hususiyeti vardır. Efenidimizin nasıl sabahladın! sorusuna “Hak olarak,” yani, Hakk esmâsının zuhuru olan, hakiki bir mü’min olarak sabahladım demiştir. İslâm olarak müslüman olarak sabahladım dememiştir. Mü’min olarak sabahladım demiştir. 

Demek ki her Müslüman, başlangıçta, mutlak ma’nâda mü’min değildir. İslâm ve müslüman olmak başka, hakiki mü’min olmak başka şeydir. Lisanen müslüman olan herkes mü’min hükmündedir. Ancak Hakkan, hakiki olarak mü’min değildir. 

İşte bu mevzuda da, bunun inkılâbı anlatılmakta lâfzi mü’minlikten, hakiki mü’min yaşantısına geçiş, ve “Hakkan mü’min olarak sabahladım. ” hükmü izah ediliyor. Bakın küçük dört kelimelik bir mevzu ama, içerisinde neler gizlenmiş durumdadır. 

İslâmın ilk şartı îmân etmektir. îmân edene de, müslüman deniyor. Neye îmân ediyor?

Âmentü billâhi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusülihî ve'l yevmi'l-âhıri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihi (yahut hayrihi ve hayrihi) lâtife olsun, mine'-llâhi teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'l mevti Hakkun. Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlühû. 

Burada îmânın altı şartı sayılmaktadır. Mü’min yani müslüman olan bir kimse, islâmın şartlarını kabul ediyor. İslâmın şartlarından birincisi îmân etmek, îmânın şartlarıda altıdır. 

Her kelimenin bir zâhir, bir de bâtın anlayışı vardır. Hem lâfzan, hem de cidden, karşılığı vardır. Yani ciddi olarak o kelimenin ifade ettiği ma’nâyı taşımak, yaşayabilmek Ve de, onunla amel etmek. Bir de sadece onun kelâmını etmek vardır. 

İşte demin okuduğumuz, âmentü billâh-ı çocuklara ezberletiyoruz. Allahı bilmiyor ki, ona îmân etmiş olsun, melekleri bilmiyor ki, meleklere îmân etmiş olsun. Kitap bilmiyor ki kitaplara îmân etmiş olsun. Ama küçük yaştan bunları çocuklara öğretmemiz lâzımdır. Küçük yaştan lâfzını, büyüdüklerin de ise, aslını öğretmemiz lâzımdır. 

Sadece bunları ezberletip de bırakmak, yeterli olmuyor. Tabi bu arada çocuklara, ya da çevremize öğretelim derken, ilk yapacağımız şey evvelâ bu eğitimi kendimize vermemiz lâzımdır. Kendimizin bilmediği bir şeyi zâten ne çevremize nede çocuklara vermemiz mümkün olamaz. 

Şimdi orada îmânın altı şartı içerisinde, bakın bir şeye daha dikkat çekelim. Dinlere îmân diye orada bir kayıt yoktur. Eğer dinlere îmân diye bir kayıt olsa idi. Eğer dinlere îmân diye bir kayıt olsa idi, o zaman îmânın şartları yediye (7) çıkması lâzımdı. Bakın tekrar edelim dikkat çekmek için, âmentü billâhi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusulihi, Bakın dinin 3 ana icabı olan melekler kitaplar ve peygamberler. Bunlar dine dayanan dini oluşturan değil, dinin zuhurlarıdır. Yani evvelâ aslı oluşturan din olacak. Dinin, kitabı, melekleri, olacak. Melekler o kitapları aktaracaklar, ve aktarılacak yer olacak ki, risâlet mertebesi faaliyete geçsin. 

Şimdi, din olmazsa bunlar faaliyete geçer mi? Geçmez. Bakın o zaman dinler yoktur. Îmânın şartında çoğul olarak, dinlere îmân yoktur. Ne var? Âmentü billâhi Allahın varlığına îmân, Allahın varlığında da” İnneddîne indallahil İslâm” (3/19) olmak suretiyle Allahın indinde bir tek din vardır o da, islâm dinidir. 

Ne Âdem dini vardır, ne İbrâhîm dini vardır, ne Îsâ dini vardır, ne mûsâ dini vardır. Ne de Muhammed dini vardır. Muhammed (s.a.v. ) Efendimizin kendine ait bir dini yoktur. Getirdiği Âdemiyetten başlayan ve devam eden İslâm dini vardır. 

Hz. Peygamber (s.a.v. ) Efendimiz onun tebliğcisi, ve bütün peygamberler hazarâtının insanlık çağının başlamasından beri, yani Âdem (a.s.) dan, Hz Peygamber Efendimize kadar gelen silsilede, başka dinler yoktur. İslâm dininin birimleri ve mertebeleri vardır. 

Yani Cenâb-ı Hakk, İbrâhîm-î diye ayrı bir din göndermedi. Mûsevî dini diye, bir din göndermedi. İseviyet dini diye bir din göndemedi. İnsanlar bunu din haline soktular. Eğer bakın şartı burda çok açık. Eğer ibrâhîmiyet dini İbrâhîme ait ayrı bir din olsaydı, Mûsâ’ya ait ayrı bir din olsaydı, İsa (a.s.) ait ayrı bir din olsaydı, Muhammed (s.a.v.) in ayrı bir dini olsaydı, o zaman bu kelimeyi Cenâb-ı Hakk’ın. çoğul olarak kullanması gerekecekti Nasıl ki “ve melâiketihi” meleklere îmân bakın çoğul, meleğe îmân demiyor. “Ve kütübihi” kitaplara îmân “ve rasulihi” rasullere îmân, bakın burada çoğul var. Rasule îmân denmiyor. Bir dinin meleğine kitabına peygamberine îmânı şart koşuyor. Ama dinlere îmân diye bir kayıt yoktur. Neden?. Açık ifade ile dinler yoktur. Çoğul olarak dinler yoktur. Sadece bir din vardır, bu dinin ismi de İslâm dinidir. Âdemiyetten Muhammediyete kadar kıyamete kadar, sürecek olan tek dindir, “inneddîne indallahil Îslâm” (3/19) Diğer âyette ise, “size din olarak İslâm-ı seçtim” (5/3) diye açık olarak zâten belirtiliyor. 

Peki! semâvi dinler yok ise. O zaman ne vardır... Çoğul olarak semâvi kitaplar vardır. “ve kütübihi” demek süretiyle de zâten bunu açık olarak belirtiyor. Amentü dinillâhi, yani Allahın dinleri ve bunlara îmân hükmü yoktur. Dinler yok. Irkçılık milliyetçilik tarafgirlik olarak Mûsâ (a.s.) gelen tevratı, mûseviler ırk olarak ele almışlar kabul etmişler. Demişler bu Tevrat Mâsânın dinidir. Bunlar gerçekte, İslâm dininin birer mertebeleridir, kendilerine ait hiç bir kimlikleri yoktur. Yani İslâm dininin dışında, semâvi dinler diye bir kavram yoktur. 

Ancak semâvi kitaplar vardır, bu doğrudur. Eğer dinler olsaydı “âmentü” de, açık olarak dinlere îmânı şart koşardı. İşte bir insan gerçek ma’nâ da kendini bulması için dinine yöneldiğinde îmân ehli, yani islâm olmuş oluyor. Bunun ilk şartı îmânı gerektiriyor. Îmânın faaliyete geçmesi ve bunun neticesinde kişide oluşan form “mü’min” yani îmân ehli oluyor. İşte bu tür hakikatleri iyi idrak eden “Hak’kan mü’min olarak sabahladım” diyor. Tabi bütün hakikati Îlâhiyyeyi idrak ettim. Tabi ki, Hz. Rasûlullahın yanında olsun da bunları idrak etmesin bu olacak iş değildir. 

Ancak Hz. Peygambere çok yakın olduğu halde, amcaları akrabaları, çok yakınlıkları olduğu halde, birçok inkâr ehli de vardı. Meselâ ebu leheb, ebu cehil çok yakınlarıydı, ancak Efendimiz geldiğinde onların inkârları arttı, diğerlerinin de îmânları arttı. 

“Mü’min olarak sabahladım” bunun bir başka hakikati ise, hadîs-i şerifte belirtildiği gibi, “Mü’min mü’minin aynasıdır” hükmü vardır, Cenâb-ı Hakk’ın mü’min esmâsıyla, îmân ehli olan gerçek ma’nâ da ki, mü’min vasfını almış olan aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın aynası olmaktadır. 

Biraz daha değiştirerek söyleyelim, aynısı olmaktadır. Kişi aynaya baktığı zaman kendisini görür. Kendisi onun aynısıdır. Yani ölçüleriyle birlikte görüntü olarak aynısıdır. Ama hayali ma’nâ da aynısıdır. 

Çünkü, 2 ma’nâ da düşünebiliriz. Aynadaki hayali, aynısı olmakla birlikte, tutmaya kalksanız tutamazsınız tutulmaz. Ama gayrısımıdır? değildir. Aynısıdır. O halde ne aynısıdır ne gayrısı ayırmak mümkün değildir. 

İşte Cenâb-ı Hakk’a gerçek olan bir mü’min ayna olduğu zaman kendi gönül aynasında hak’kın bütün esmâ-i İlâhiyyesini müşahede eder seyreder. Bakın burada başka bir esmânın aynasıdır, diye bir ibare yoktur. Sadece “mü’min mü’minin aynasıdır” denmiş, Rah-mân Rahmânın aynasıdır denmemiş. Kahhar Kahharın aynasıdır gibi, denmemiştir. 

Îmân gönülde olan bir anlayış bir idraktir. Ancak, Allahın mü’min olan esmâsı, mü’min olan o gönülde zuhura çıkmaktadır. İşte bu ayna faaliyete geçtikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın diğer esmâlarını da, o aynada seyretmek mümkündür, yani aynalık mü’minlikle başlamaktadır. 

Mü’min de güzel bir îmân ehli olarak, kendi hakikatini idrak ederek, bir yaşam olmaktadır. Mühim olan nokta bu mü’minlikte aynalık başlıyor olmaktadır. Mü’min hakikatini idrak eden de de, diğer esmâ-i Îlâhiyye seyredilmeye başlanıyor. ”Mü’min mü’minin aynasıdır “ sözünün hakikati de buraya dayanıyor. Yani mü’min ismiyle ve mü’min hakikatiyle aynalık başlamış oluyor. İşte bu aynalık-aynilik Mü’min hakikatiyle ortaya çıkmaktadır. Ve bu kişinin gönlü Mü’min aynası olduktan sonra, diğer bütün esmâ-i İlâhiyyeyi, o aynada seyretmek mümkün olmaktadır. 

Mü’min hakikati ortaya çıkmadıkça, aynalık hakikati ortaya çıkmaz. Aynalık hakikati ortaya çıkmayınca da, Cenâb-ı Hakkı seyir güzelliği, hususiyeti özelliği olmuyor. İşte şartı bakın, mü’minliğe bağlı ve o kadar müthiş bir dört kelime, ile cümle sıralanmış ki, ”Hakk’an mü’min olarak sabahladım. ” Bakın bütün esmâ-i İlâhiyye bu sözün içerisindedir. 

Aleyhisselâtü vesselâm efendimiz, bunun üzerine buyurdu-larki, (Hz zeyd b. Hârise’nin sözü üzerine) “Ya Hârise her şeyin bir hakikati vardır. ” Bakın bir kelâm ortaya söylenir ama bunun sahibi olmak lâzımdır. Yani “Hakkan sabahladın” ama bu sözün ispatı nedir gibilerden sordular. Her şeyin bir hakikati vardır. Şimdi senin “îmânının hakikati nedir Ya Hârise?”

-“Hak’kan mü’min olarak sabahladım..”. Mü’min îmân etmiş olarak. Ama lâfzı ma’nâ da bir îmân değil. Gerçek ma’nâ da bir Allaha îmân etmiş, hayali bir Allaha îmân etmiş değildir. Ama ne yazık ki, üzülerek söyliyelim hayali olan bir Allaha îmân genelde söz konusudur. Nasıl! her birerlerimiz hayallerimizde bir Allah tasavurru çizmişiz. Bugün bir yerde de konuşuluyordu, Allah nerde ötelerde tahtında oturuyor, şeklinde yanında hizmetçileri vardır. O hiç bir şeye el değdirmez, aynen bir padişah tasviriyle Allah budur diyor. Öteki de diyor ki, bende dedim ki diyor Allah her yerde vardır, bütün âlemde vardır. Yok senin allahın öyle değil allah yukarıdadır, tahtında oturmaktadır diye söylüyor yani allah başka türlü olmaz diyor. . Onun Allahı o işte, Yani hayalinde var ettği allahına îmân ediyor. Ve bunu benim Allahım böyledir diye kabul ediyor savunuyor. 

Eğer her birerlerimiz ayrı, ayrı bitaraf olarak gerçekçi düşünürsek, hepimizin aklında bir Allah çizgisi vardır. Çizgisi derken bir Allah remzi var, tasavvuru vardır. İşte biz bu Allaha îmân ediyoruz. Rabbül âlemîn olan Allaha îmân edebilmemiz için onu tanımamız gerekiyor. Ve her birerlerimiz kendi Îlâhımızı ürettiğimizden, o İlâh bize sevimli geliyor. Çünkü hayalen üreticisi biz oluyoruz, ürettiğimiz şeyi de seviyoruz. Neden? Çünkü, hayalimiz ona uygun geliyor. Ve üreterek sevdiğimiz o İlâhımızıda savunuyoruz. Benim İlâhım budur diye. Tabi burada doğru söylüyor, kendi İlâhını savunuyor, Allahı savunmuyor. Allahın savunmaya ihtiyacı zâten yoktur. 

Ama Kur’an-ı Kerîm Allahın öyle olmadığını açık olarak söylüyor. ”Vel evvelü vel ahiru vezzahiru vel batın” (57/3) Her şeyin evveli odur zahiri odur batını odur. Diyerek kendi kendisini açık olarak belirtiyor. 

“Sübhâne rabbike rabbil ızzeti amme yasıfun ve selamün alel mürselîn velhamdülillahirabbil âlemîn” (37/180) âyeti kerîmede, “Sizin bütün vasıflandırdıkları-nızdan o müstagnidir.” Yani siz Allahı şu veya bu şekilde vasıflandırırsınız ama, ”subhane rabbike rabbil ızzeti amme yasıfun” Yani sizin vasıflandırdıklarınızdan o tenzihtedir. Yani sizin vasıflandırdığınız gibi değildir. Diye âyet-i kerîme bunu açık olarak belirtiyor. Biz ise daha hâlâ o tahtında oturur, onu yapmaz bunu yapmaz, diye onun âmiri gibi oluyoruz, Allah bunu şunu yapmaz diyoruz. Güya onu yüceltir iken, onu sınırlıyoruz. Yani kendi değer yargılarımızı, Allah şunu yapar veya yapmaz, diye âmir hükmüyle onu sınırlıyoruz. İşte bütün bunlar bizim nefsimizin ürettiği rabba, olan îmân oluyor. Ancak Birde rabbül erbaba olan îmân, ve gerektiği şekilde îmân etmek var. Ancak buradaki îmânın kemâli îkân oluyor. Îkân da yakîn ehli, kurb oluyor. İnşeallah bizim îmân islâm îkân diye küçük bir kitabımız vardır vaktimiz olursa oraya doğru geleceğiz. 

Îmân zâhiri olarak, yani kelâmi îmân da ne vardır? İkilik vardır. Yani îmân eden ve edilen şeklindedir. İşte bununla kesretten en az kesrete 2 ye düşürülmüş oluyor. Bu îmân’a gelmeden de vahdete gelmek mümkün olmuyor. Neden? Tekliğe en yakın olan iki ikilik te ondan. Bu ikilikten birinin kalkması gerekiyor, îkânın oluşması için, yakîn halinin oluşması için. Bu da Allah kalkmayacağına göre, kulun kalkması gerekecektir. İşte “çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi. Küçücük lâtife gibi söylenen bir söz ama, ne kadar büyük gerçekleri vardır. 

İşte aradan çıkıldığı zaman, aradan çıkan kişinin de, kendisi kalmaz. Kendisi kalmayanın da îmân-ı hiç kalmaz. Îmân bir kimliğe bağlıdır, bir kimliği olsun ki îmân olsun. kimliği olmayanın îmânı olur mu. . ?

İşte o kimlik aradan çıktıktan sonra îmânı kalmaz. Ve îmân’a da ihtiyaç kalmaz. Neden? Îmân ikiliği gerektiriyor. İkân da Hakla Hakk olduğundan kendisi kalmadığından, îmân edecek kimsesi kalmaz. Bir gün, İstanbulda sohbetimizde bir misafirimiz geldi, Amerikada zamanın mehdisi olduğunu iddia eden kişinin temsilcisi olarak gelmişti. Biraz da baskı yaparak, “efendim diyor, bütün insanların bu gün mehdi as kabul etmeleri lâzım, önde olanların, yani şeyh gibi kişilerin kabul etmesi lâzımdır, diyerek biraz da, ma’nevi baskı havası ile, bize bunu söylüyor” du. 

Eğer kabul etmezlerse bundan sorumlu olurlar diye de bir baskı uyguluyor idi. 14 saat konuştuk 2 bölümde. Ezberlenmiş âyetleri motorize, makineli tüfek gibi âyetleri patır patır söylüyor. Hep aynı mevzu üzerinde ezberlenmiş olan şeyleri tekrarlıyordu. İşte, bizde 30 ders vardır 27 sinde kişi îmân ehli olur. şeklinde anlatıyordu. 

Kardeşim 30 dersin var, 27 ye geldiğinde îmân ettim diyorsun, Oraya gelinceye kadar daha henüz nefs mertebelerinden kurtulamadın mı, ? beşeriyetinden hayalden, vehimden sen nasıl geldin oraya? Baktık ki ikna olacak gibi değil, bırak iknayı kendi fikrini zorla kabul ettirmeye çalışıyor. Efendisinin zamanın mehdisi imamı olduğunu söylüyor. Eğer, biat edilmezse de herkesin mesul olacağını söylüyordu. 

Bu kadar uzun lâftan sonra müsaade edersen sana bir şey soracağım. Bu hususta kendisine ne düşünüyorsun diye sordum. 

“Efendim bizim şeyhimiz mehdimiz o kadar büyük ki Hz peygamber onun arkasında namaz kıldı” diyordu. 

Şu iddaya bakın, kendisine, sus kardeşim dedim, bu hususu meseleyi bilmeden konuşma, sen ne yapıyorsun dedim. 

Bana ee olmaz mı diyordu. Hz, Ebubekir efendimize kıldırmadımı diyordu . Hz ebubekirin arkasında kıldı ise, mehdinin arkasında niye kılmasın, diyordu. İşte tam bir şeytan ve iblis mantığı. O kadar sarmış ki, bununla onu karıştırıyorlar. Hz. Peygamber efendimiz. “Namazı ebubekir kıldırsın” dediği zaman ebubekir hz. leri gidip o namazı kıldırmak istemedi. Ben Hz. Peygamberin önüne geçemem dedi. Tekrar söyledi efendimiz onun üzerine kıldırdı. Neden? Bakın çünkü âmir hükümdü eğer kıldırmasa idi isyan etmiş olacaktı. Emre isyan olacaktı. Hz Ali Efendimizin Peygamberimizin omuzuna binmesi gibi, o da putları kırarken Efendimizin omuzuna binmeseydi o kâ’be’de ki, büyük putu kırarken asi olacaktı emre itaatsizlik yapacaktı. 

Nezaket başka şey, âmir hüküm başka şeydir. İşte bu hakikatleri bilen o yüce zatlar, sıkılarak üzülerek yaptılar bu görevi. Ama emin olduğu için yaptılar. Yapmasalardı isyan olacaktı. Bunu bize misal olarak gösteriyor. Bak işte vaktiyle Hz peygamberin önüne geçenler olmuş diye. Bakın dikkat edin, hastalığında onun emriyle yerine geçen Hz Ebubekir’in, varlığındaki varlık, Hz Rasulüllahtır. Yani Hz peygamber kendi kendisinin arkasında Ebubekir suretiyle kılmıştır namazı. Aslı budur. Çünkü Namazı kıldır dediği vakit âmir hüküm Hz. Rasûlulahın ruhaniyeti ebubekir efendimizi sarmasıdır. Fiziki hali yetmediğinden oradaki hadise Hz. Rasûlullahın batınının öne geçmesidir. Hz. Ebu Bekir suretinden görünerek. Dedim, sakın sen bunu onla karıştrma. 

Peki! madem ki böyle bir iddanız var. Nerede kılındı bu namaz? Ma’nâ âleminde mi madde âleminde mi? Yani dünya-müşahede âleminde mi, âlemi ervah misal âleminde mi? 

Eeee ben bunu bilmiyorum. 

Kardeşim bilmediğin meseleyi niye konuşuyorsun da, böyle büyük iddia da bulunuyorsun. Ne oluyor, güya bahsettiği kişiyi yüceltmek için, bir şeyler söylüyor ama hepsi kökten yanlış ve iftiradır. 

Dedim, bak bu namaz dünya âleminde kılındı dersen, efendi mehdi dediğin kişi, madde dünya âleminde yaşıyor. Hz Rasulullah ma’nâ âleminde yaşıyor. bu yüzden mümkün değil. 

Eğer ma’nâ âleminde kılındı dersen, efendimiz ma’nâ âleminde senin şeyhinin vücudu burada, hem de nefsaniyetinin en ağır şekliyle. Onun için burada da kılınması mümkün değildir. 

Tamam insan lâtif bir hale gelir, letafetinden, ma’nâ âlemine intikal eder, orada bazı kişilerle buluşur görüşür alış verişi olur İbn-i Arabi Hz. lerinin belirttiği gibi bir çok kitabında bildirdiği gibi olur. Evet ma’nâ âleminde bu tür hadiseler olur. Ama o lâtif hale ermiş olan ârifler tarafından muhabbet ehli tarafından olur. Onlar da sınırlarını aşıpta böyle iddialarda bulunmazlar. Yani bilen söylemez, söyleyende bilmez denmiştir. 

Sohbet (2) Euzübillâhimineşşeytânirracîm Sohbet (2) Euzübillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm Dersimize kaldığımız yerden devam edelim. Ders mevzuu îmândı, Zeyd bin Hârise’nin îmân Hakk’ında gördüğü rüyadı. Cenâb-ı Hak cümlemize kolaylıklar ihsân etsin gerçek ma’nâ da îmân ehli de etsin. Ondan sonrada ikân-yakîn ehli olalaım inşeallah. 

Evet nasıl sabahladın sorusuna “Hak’kan sabahladım” dedi. Bunun üzerine peygamber efendimiz buyurdular ki her bir şeyin hakikati vardır. Şimdi senin îmânının hakikati nedir ya Hârise? dedi. O zaman her birerlerimiz bu soruyu kendimize sormamız gerekiyor. Peygamber Efendimiz bu soruyu sorduğundan, ve o günkü muhatabıda Zeyd bin Hârise olmuş ama, sadece bu soru ona sorulmaması icab eder. 

Hâdise o soru ile başlamış ama, nasıl ki bütün hadîs-i şerifler, bütün âyet-i kerîmeler kıyamete kadar baki ise, Peygamber Efendimizin sorularıda kıyamete kadar bâkidir. O halde Hz. Hârise’nin şahsında her birerlerimize bu soru sorulmaktadır. Ey ... falan kişi. nasıl sabahladın? Bu sabahlamanın neticesinde îmânının hakikati nedir?

Hârise bin Zeydin cevabı şöyle

-Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım. . 

Bakın bu birinci bölüm. Yani îmânımızın hakikatini öğrenebil-mek ve bunu yaşatabilmek için birinci şart, nefsimizi dünyadan uzaklaştırmak. 

Bakın mevzu dünyadan uzaklaşmak, dünyadaki nimetlerden yararlanmamak değil, nefsini uzaklaştırabilmektir. Demek ki evvelâ nefsin ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Ve bunun dünya ile ilgisinin hangi düzeyde olduğunu, ve nereden hangi bölümden uzaklaştırılması gerektiğini düşünmemiz gerekiyor. Çünkü kendimi, ruhumu, aklımı, uzaklaştırdım demiyor. Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım diyor. Demek ki dünya ile ilgili tarafımız nefsimizmiş. Bu nefsimizde hangisi imiş emmâre ve levvâme olan âmir olan ve kendi istikametinde hüküm veren yönüdür. 

Hani Yusuf (a.s.) Zindandan çıkarken demişti ya. 

”Ve mâ überriü nefsi innefse le emmâratün bissui... ..” (12/53) Bakın nefsi emmâre kötülüğü emreder, işte bu nefsi dünyadan uzaklaştırdım diyor. Çünkü nefsin meretebeleri vardır. Bu meretebelerin içerisinde râzıye mertebesi yani râzı olunmuşluk mertebesi vardır. Merziye mertebesi vardır. Bunları dünyadan uzaklaştırmadı. Çünkü bunlar bize dünyada lâzım ahirete gitme aracımız kullanmamız gerekiyor. 

Ama emmâre tarafını dünyadan uzaklaştırmamız gerekiyor. Eğer emmâre tarafını dünyadan uzaklaştıramaz--sak, o dünyaya yapışıyor, ileriye gitmemize engel mâni oluyor. 

Meselâ elimizde bir arabamız var. Benzinde koyduk. 50 km ile yola çıktık gidiyoruz. Ama bu arabanın içinde bir motor daha var, o da geriye arkaya doğru çalışıyor. Aynı güçle arabayı arkaya doğru çekiyor. Şimdi 50 km. Süratle bir motor öne doğru götürüyor bir motor ise arkaya doğru götürüyor. Kaç km hızla gidiyoruz o zaman sıfır (0). Ama kişi gittiğini zan ediyor oysa iki taraflı yakıt kaybediyor. O zaman ilk yapılacak şey arkaya doğru çeken gücü azaltmak. 50 km süratle geriye giderken 40 a düşürmek o zaman biz 50 km süratle yol alıyorsak hızımız 40 km düşmüş oluyor. Ama az da olsa bir gidiş vardır. İşte arkadaki o motorun ayarlarını yapmamız lâzımdır. 

(Hani vosvogenler vardı ya motorları nerede idi, arkada idi, yolda iki vosvogenli giderken biri yolda kalınca, benim motor bozuldu deyince, öteki benim yedek bir motorum var onu sana vereyim diyor) İşte bizde de, arkada bir motor var, o motor da arkaya çekiyor. O zaman ne yapmak lâzım ya arkaya giden motorun yakıtını azaltmak gerekiyor, ya da, tekerleklerini biraz patinaj yaptırmak gerekiyor ki, geriye çekemesin. İşte yavaş, yavaş bizde o motorun gücünü azaltıp 30- 20 -10 -0 a düşürdüğümüzde, geriye çeken bir şey olmayınca bizim sür’atimiz ne kadarsa 50 100 km o hızla devam ediyor. Ancak arkada bir yedek motor var, şimdi ustasına götürüpte geri götüren o motoru ileriye götürecek o pistonları kurduğumuz zaman, arkadaki o 50 km lik hız itiş gücü görüyor o zaman. Ne oluyor, sür’atimiz, 150 km ye çıkıyor. 100 km biz gidiyoruz 50 km de o, oldu 150 km. 

O halde bakınız, Nefsi emmâreden istifade etmemiz için onu eğitmemiz gerekiyor. İşte o zaman kişi “nefsimi dünyadan uzaklaştırdım” oluyor. Ve artık dünyaya çekmiyor peki ne yapıyor? İtici gücüyle âhirete giden yolda bize yardımcı oluyor. Çünkü anlıyor ki o nefis bütün yapılan bu işler kendi menfeatine ve lehinedir. Daha önce benliğin den ve enaniyetinden, bu işlerin lehine olduğunun farkın da değildi. Haberi yoktu. Yani ben ne kadar yersem içersem, şunu bunu yaparsam kendisine o kadar faydalı olacak zannediyor idi. Halbuki daha sonraki senelerde onun aleyhine olacaktır. İşte bu bilinci ona yüklediğimiz zaman, çünkü cehenneme girerse kendi yanacak işte böylece, bunun sonucunda bunu ona bildirdiğimizde vazgeçiyor. O zaman bizi firenlemekten durdurmaktan vazgeçiyor, o zaman enerjisini gücünü itirmede kullanıyor. Bakın iş nasıl değişiveriyor. Yoksa bu işler nefsi öldüreceksin, kahrolasın şeklinde değildir. Bizim görevimiz nefsi emmâreyi o ahlâktan, o kötü ahlâktan çıkarıp adam etmek, yani hakikati üzere çalıştırmaktır. 

İşte sür’at böyle oluşuyor. İşte irfan ehliyle yola çıkmak, evvelâ mâniayı kaldırmak, kaldırdıktan sonrada onu ikinci bir güç olarak faaliyete geçirmek suretiyle oluyor. Yoksa nefsini öldüreceksin kahrolasın gibi değil. Nefis kötü değil, biz onu o ahlâkında bırakıyoruz. 

Bizim görevimiz nefsi emmâreyi o ahlâktan çıkarıp adam etmek hakikati üzere çalıştırmaktır. O perdelenmiş durumda, oysa onun aslındada mayasında da temizlik vardır. Emmâre-Levvame-mülhime bu üç merebeyi hac ve umrede olduğu gibi, tavafta bu üç mertebeyi fazla oyalanmadan hızlı geçmek ma’nâsındadır. Nefsi emmâreden koşarak geçmek, Levvameden koşarak, Mülhimeden koşarak geçmek çabuk geçmek. Say’da da. öyledir. 

“Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım.” Nefsi emmâreyi dünya sevgilerinden uzaklaştırmak, böylece onun dünya bağlantısı kalmıyor. Böylece âhiret ehli olmaya başlıyor. Nefsi emmâre baştan dünya ehli iken, eğitildikten sonra, bunların ebedi âlemde kendisine yararı olacağını, kendisine bildirdikten sonra, o da buna inandıktan sonra, artık emmâreliğinden vazgeçiyor. Hem de isteyerek vazgeçiyor zorlama ile değil. Ancak tek şey onu ikna etmek oluyor. Bu yapılacak işler senin zararınadır yanacak olan sensin. (nefsi emmâre) Yapılanların bu riyazatların eğitimlerin onun lehine olduğunu anlayınca. . Efendimizin buyurduğu gibi, (s.a.v.) ”Ben nefsimi müslüman ettim “ dediği hâdise işte budur. 

İçimizdeki nefsimiz müslüman olduktan sonra bize zarar vermez. Neden?. Elinden dilinden emin olunan kişi mü’mindir. İşte nefsimizde îmân ehli olduktan sonra, bu hakikatleri idrak ettikten sonra, bize yardımcı olmaktadır. Böyle olunca da sür’at artmakta. Yol kısalmaktadır. Ama bunun şartı dünyadan uzaklalş-masıdır. Dünya cazibesin den tabiat hükmünden, çıkması gerekmektedir. 

Şimdi birinci aşama dünyadan uzaklaşma dedik, İkinci aşama yani bunun neticesi “taşı kerpici altını ve gümüşü müsavi görmek” Bunlara değer veren değerlendiren nefsi emmâredir. Ne kadar çok değerli şeyi olursa, elinde o kadar çok imkânı olacak. Neticede elinde olanla, hoplayıp zıplayıp gezme dolaşma imkânı olacak. Böylece de gaflet ehli olmuş olacaktır. 

Ama taşla kerpiç, altınla gümüş, kendi indinde müsavi olduğundan, artık onun değer yargılarıda değişmiş olmaktadır. Yani parası var imiş yok imiş, artık onda fazla bir endişe meydana getirmemektedir. Gerçi bugün parasız pulsuz bir şey olmuyor o da ayrı bir konu da, burada bahsedilen o ma’nâ da değildir. Meselâ her birerlerimizin tabi ve masum isteklerimiz vardır, kerpiçle altın bir değil, altın daha çok iş görmekte. Buradaki amaç ona muhabbet etmekten çıkarmaktır. Hani öyle diyor tuhfetül uşşakide Cemâleddin Uşşaki Hz. leri “İttika malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkarmaktır” Tabi ki, fiziki ma’nâ da altınla kerpiç, ikisi bir değildir. Ama kişinin değer yargısında, bir olması gerekiyor. Altın daha üstün, ya da kerpiç daha üstün değildir. 

Aslında kerpiç altından daha üstündür. Neden? Topraktan hububat ürer, Altından buğday çıkmaz. Bir ton altınınız olsun aç kaldınız, altın yenmez ki... . 

Ama toprak biraz sulandırıldığında size buğday da ekinde verir. Armut ta verir, her şey verir. Bir yere göre Altın kerpiçten daha kıymetlidir, ama bir yere göre de kerpiç altından daha kıymetlidir. Demin de denildiği gibi o taş maden, ama satarız çok para kazanırız. Tamam satın aldığı o şey yine kerpiçten olma, toprağın değeri daha fazla, ondan o değer ortaya çıkmış oluyor. İşte bu yönüyle de taşla toprak, altınla kerpiç, bir gibidir. Onun da ayrı bir değeri vardır. Onun da ayrı bir değeri vardır. Ne olacak işte, kerpiç parçası, değeri ile bakmamalı, bu yönü ile de altınla eşdeğer oluyor. Veya diğer şekliyle kerpiç gibi değersiz maddi ma’nâ da, yani satışa çıkarsanız bir kilo altın kaç para yapar, bir kilo toprak kaç para yapar. Yani her iki yönü ile de altının kerpiçle karşılaştırılması, veya kerpiçin altınla karşılaştırılması, her iki yönde de ikisinde de ayrı değer vardır. İşte taş ve kerpiç, altın ve gümüş, müsavi oldu. 

“Ve gündüz susuz gece uykusuz oldum” Yani riyazatını söylüyor, o hale gelinceye kadar Şimdi buraya bir iki dakika ara verelim. Demin bir mevzu oldu Şimdi aklıma geldi. Görüştüğümüz bir arkadaştan bahsediyorduk ya, başlarının şeyhlerinin zamanın mehdisi olduğunu ispatlamaya çalışanlara bir soru sormuştum ve orada kalmıştık. 

------------------- 

 NOT= Yukarı da kısmen bahsedilmişti.

-------------------

Şimdi o soruyu tekrarlayalım. Çünkü o soru, yine bu mevzularla ilgilidir. Kendisine size bir soru soracağım, bunun Hakk’ında ne düşünüyorsunuz dedim? O da tamam sorun dedi. 

Dedim ki! İnsanda îmân bir ömür boyu devam edermi etmez mi? 

Bir ömür boyu gelişme olan insanda devam edermi? Çünkü seyirden bahsetti seyir de gelişmedir. Çünkü seyrin sonu olmaz. Allahın sonu olmadığı için seyrin de sonu gelmez. İşte ömrünün sonuna kadar bir insanda îmân devam edermi dedim?

Eder dedi ! bunun üzerine tamam kardeşim dedim. Kendisine bundan sonra konuşacak, yapacak bir şey yok dedim. Sen kendi cevabını kendin vermiş oldun, ve yerini de kendin söyledin. Devam eden, sözüyle “ben ömrümün sonuna kadar ikilikte yaşarım. Tekliğe ulaşamam” diyerek cevabını böylece vermiş oldun. Hem kesret ehli olduğunu kendi sözünle ispatlıyorsun, hem de benim efendim mehdi âlemlerin sultanının yegâne varisi diyerek, zamanın yegânesi diyorsun. Bu işin zâten birleşmesi mümkün değildir. Daha henüz bu hakikatleri idrak edememiş bir anlayışın mehdilikten, imamlıktan bahsetmesi acayip bir iştir, mevlâm akıl fikir versin. 

İnşallah bundan sonraki sohbetlerde, îmânın nerede gaybi olduğu, gaybe olduğu nerede müşahedeye olduğu Hakk’ında yol alacağız inşallah. 

Şimdi bu meseleler, bir kaç geceye sığmaz. Yalnız îmân da ikilik var derken, îmân ehlini küçümseme anlamında değildir, bilgilenme anlamındadır. 

Tabi ki îmân muhteşem bir şeydir. Allahın varlığını birliğini kabul edipte ona yönelmek çok güzel bir şeydir. Ama bir kişi bir adrese geliyorken o adrese ihtiyacı vardır. Adres elinde olmaz ise aradığı yeri bulamayacaktır. İşte elindeki o proje onun yol göstericisi onun îmân düzeyinde olmaktadır. Hedefe vardıktan sonra o adrese projeye ihtiyaç varmı? Yoktur. 

Hedefe varıpta, halen daha elindeki adresle, adres araması, hedefe ulaştığı halde ulaşamadığının ifadesi olmaktadır. Allaha îmân demek ona yönelmek demektir. Ama, hakikati Îlâhiyye tevhid ilmi içerisinde belirtildiği gibi “çık aradan kalsın yaradan” basit bir ifadeyle bu nu yaşadığı zaman kişi de îmân’a yer kalmaz artık ihtiyaçta yoktur. 

Çünkü “gerçek tevhid ikiliği kabul etmez.” Îmân ise kul ve Allah ikiliği üzere olan anlayış ve yaşam şeklidir. Hakikatte/mutlak Tevhitte ise, ikiye yer yoktur, bu ikiden birinin kalkması lâzımdır. Bu vaziyette Hakk, kalkmayacağına göre, o halde suret olarak halkedilmiş olan kul kalkacaktır. Kulun kulluk ve beşerlik anlayışı, kuldan kalıktığı zaman, işte o yaşantının aldığı tarifin ismi (Îkân) dır. İzahları daha ilerilerde gelecektir. 

Îmân kendi varlığının dışında, bir varlığı bilemediği göremediği halde, varlığına inanıp îmân etmektir. Ancak kişi, Hakkı kendinde, gönlünde bulmuşsa, bütün âlemde bulmuşsa adrese ihtiyacı yoktur. Ayrıca rehbere de ihtiyaç yoktur. Îmân bir rehber, yol gösterici durumundadır. İşte böyle olunca îmân düşmekte ama yerine başka bir şey gelmektedir. Onun tarifini belirten kelime de (Îkân) dır. 

------------------- 

Cenâb-ı Hakk bunu açık olarak Bakara sûresinde (2/106) belirtiyor. 

------------------- 

“Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur, (yada ertelersek) yerine hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye Hakkıyla yettiğini bilmezmisiniz. ” 

-------------------

İşte bir şey kaldırılır ama onun yeri boş kalmaz. Onun yerine daha ilerisi veya eşdeğer bir şey konur. Îmânın kalktığı yerede Îkân konur gelir. 

-------------------

Îkân nedir? Yakîn ma’nâsınadır. Tekâsür sûresinde, (102/5-6-7-8) 

------------------- 

 “Kellâ lev ta’lemûne ilmel yakîn, leteravünnelcahîm. sümme leravünnehâ aynel yakîn. Sümme letüs’elünne yevme izin anin na’îm.”

-------------------

5- Öyle değil, kesin yakîn, olarak bilseniz, 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın yakîn, gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız! 

------------------- 

Orada bir yakîn hadisesi geçmektedir. ”onlar cehennemi yakîn olarak görürler müşahede ederler. Oradaki yakîn, “yakın” değildir. 

Türkçedeki “yakın,” arapçadaki “kurbiyyet” olarak belirtilen, ayrı iki varlık arasında olan yakınlık/ kurbiyyet/akrabalık, yakînlik değildir. Geçek yakînlik, “tek varlığın kendi bünyesinde ikiymiş gibi görünmesinden ibarettir.” İki ma’nâ da ki kelimelerin arasında, sadece kelime benzerliği vardır, ama ikisi farklıdır. Birisi yakın, diğeri yakîn’dir. 

Âyet-i kerîme de (ilmel yakîn ve aynel yakîn’den bahsedilmektedir, bu hususun ayrıca birde, Hakk’al yakîn Halide vardır. 

Muhyiddin arabi Hz. lerine soruyorlar yakîn nedir? Diye O da “el yakînü hüvel Hakk” demiştir. Yani yakîn denilen hâdise, “af’aliyle, esmâsıyla, sıfatıyla zâtıyla” zâtın ta kendisidir.” Yani Hakkın bulunduğu yer “yakîn” halidir. Kim hangi ehil ordaysa o “yakîn” ehlidir. 

Sohbetin bu bölümünde bir soru gelmiştir, şöyledir. 

(Yakîn hâli, ittika hâli değilmidir. ?) Ef’âl âleminin ittikası, esmâ âleminin ittikası, sıfat âleminin ittikası vardır. Zat âleminin ittikası ise yakîn halidir. 

İttika ile muttaki aynı şey değildir?. Ma’nâları da başka, mertebeleri de başkadır. Ancak zat mertebesindeki ittika yakîn ile ilgilidir. Ef’âl mertebesindeki ittika yakîn’lik ile ilgili değildir. Çünkü yaşam sahaları, idrak sahaları ve anlayışları ayrıdır. 

Şimdi yakîn, ikiliğe düşmekten sakınmaktır. İttika ise, şüphelilerden sakınmaktır. ”Ef’âl âleminde“, fiiller yaptırım mertebesin de, haramlardan sakınmaktır. Şüphelilerden sakınmaktır. 

 “Esmâ âleminde”, yani tarikat mertebesinde, duygusuz kalmaktan sakınmaktır. Yani muhabbetin azalmasından sakınmaktır. Burada maddi bir durum yoktur artık konu hassaslaşmaktadır. 

“Sıfat hakikat mertebesindeki ittika” Bütün varlıkta Hakk’ın isimlerinin zuhuru olduğunu görememekten sakınmakdır. Yani “Fe eynema tüvellü fesemme vechullah” (2/115) âyetinin hükmüyle, nereye bakarsanız bakın, Hakk’ın varlığı müşahede edilmekte, bu müşahededen düşmekten sakınmaktır. Korkmaktır. Burada korku, nezaket ve irfani ma’nâdadır. 

“Zat mertebesindeki ittika” ise, Allahın varlığının, zâtının varlığından gaflette kalmaktan sakınmaktır. Bütün âlem de her şeyin Allahın zâtının zuhuru olduğunu müşahede ettiğimizde, aynı zuhurun kendi varlığımızda da zuhurunu idrak ettiğimizde, işte bu zat mertebesinin ittikası, sakınması olmaktadır. Yani bu anlayıştan düşmekten sakınmaktır. İşte bu anlayış yani “tevhidi zat” mertebesindeki “îkân” olmaktadır. Burada îmân’a gerek kalmamaktadır. Yani kişi yok ki, îmânı olsun. (Yani kişi îmânsız olsun demiyoruz espirili olarak). . 

“Bu ne îmân ki, îmândan içeri” denmiştir, burada ikisi de birleşmiş, artık arada bir şey kalmamıştır. Eğer îmâna yer varsa, daha o mertebe, “îkân” oluşmamış demektir. İşte o arkadaş, şuraya vardım, buraya vardım, isteği kadar, mehdiyim desin, âlemlerin kıralıyım desin, bütün bu sözleri ile kendini ele vererek ne kadar açık olarak halini gösteriyor olmaktadır. Ve bu iddiaların ne kadar abes uçuk olduğu, hatta uçuğu da bir tarafa bırakın, ne kadar ahlaksızca, hiç bir nezakete sığmayacak bir haldir, kendisi Allahın mehdisi olmadığı halde, kendisini onun mehdisi olarak göstermesi, Allahın işine karışmaktır. Allahın göndermediği sahte mehdiyi, gönderdi diyerek Allaha iftira etmesidir. Haşa. Ve bunlar Allah ismiyle şirke davet ediyorlar. Ne büyük küstahlık değilmi. ? İşte bunu ancak nefsi emmâre yapıyor. Kendi amelini kendisine, süslü olarak ve en güzel bilgi olarak gösteriyor. Bunu ispatlamaya çalışıyor ve de çevresini zorlamaya gidiyor. Allah etmesin... 

“Mümin olarak sabahladım dediği” bu hakikatleri idrak etttiğini belirtmiş oluyor. Burada yakîn olarak sabahladım dese, bura da onu herkes anlayamaz. Çok büyük izahlar gerektirir. Yani ef’âl mertebesinde olan îkân’ın ne olduğunu anlayamaz. Ama ef’âl mertebesinde olan îmânın ne olduğunu yaklaşık olarak anlar. İşte (s.a.v.) Efendimizin hususiyeti özelliği, Kur’an-ı Kerîmin de ki, özelliği, her mertebede olacak kişilere, o kemâlâtta olacak bir cümle düzenlenmesidir. Hadisler ve âyetler sadece zat mertebesi itibari ile düzenlenmiş olsa, sıfat esmâ ef’âl mertebesinde olanlar onu anlayamazlar. Ama sadece ef’âl mertebesinde yaşayanlara göre düzenlenmiş olsa idi, o zaman da âyetler, yukarıdakilere bir şey veremez, uruc ettiremez idi. 

“Kellimünnâsi alâ kaderi ukulihim” ifadesi ne kadar mühim bir eğitim sistemidir. “İnsanlara akılları kadar konuşunuz“ diyor, ne kadar güzel bir ifadedir. İnsanlara akılları düzeyinde konuşmak içinde, bütün insanların akıllarının derecelerini bilmek gerektiğini de ayrıca belirtmiş oluyor. 

Çocukların aklına göre, ya da, sadece çocuklara göre konuşun denmiyor, bakınız. Karşınıza gelen insan hangi mertebeden ise, o mertebeden konuşun deniyor. Başka türlü o kişiye zâten ulaşılamaz. Kırk yaşında bir insan karşınıza gelmişse, kırk yaşının kemâlâtına göre konuşun, beş yaşında çocuk gelmişse ona göre konuşun deniyor. Şimdi kırk yaşındaki kişiye, beş yaşındaki çocuğa anlatılan şeyleri söylemekle ona yazık edilmiş olur. Zâten bir şey alamaz. Ama beş yaşındaki çocuğa kırk yaşındaki insana anlatılacak mevzû anlatılırsa, oda bir şey anlamaz. O halde kaba göre yemek koymak lâzım gelmektedir. 

“Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım. İndimde taşı ve kerpiçi altını gümüşü mü(s.a.v.)i oldu ve gündüz susuz gece uykusuz oldum. ” Gündüz susuz, gece uykusuz, oldum dan kasıt, tarikat yaşamında, oruçlar nafile namazlar, zikirler, tesbihler, riyazatlar var. Riyazat yapmadan da bu işler olmuyor. Nefsini doyur, doyur hoplasın zıplasın, sonra ben riyazat yapacağım de, olmaz ki. Biraz onu kesmek gerekiyor ki, terbiye olsun, onun dizginleri ele almak gerekiyor. Nefs mücadelesi ve murakabesi yapmak lâzım, bu gerekiyor. 

Geçen gün hani “isr” mevzuu olmuştu. Gece yürüyenlerin çocukları, (yâ beni İsrâîl,) diye sohbet yapmıştık gece kalkmak, gece uykusuz kalmak demekti o, gece uykusuz yani faaliyette olmak demektir. Uykulu olmak demek ise, faaliyette olmamak demektir. (dün yapılan sohbetti galiba) Gece uykusuz “isr” hükmüne girmektedir. Hani âyet-i kerîmede belirtiliyorya. 

“Ya beni İsrâil ezkuru ni’meti yelleti en amtü aleyküm ve inni faddaltüküm alel âlemîn” (2/47) Biz bu âyet-i kerîmeyi musevilere ait zannediyoruz, halbuki değildir, tevhid ehline aittir. “Yâ beni İsrâîl,” dendiğinde “ey gece yürüyenin çocukları ma’nâsınadır.” İsr gece yürümedir. İsrâîl gece yürüyen ma’nâsı’nadır. İsrâil oğulları gece yürüyenin oğulları demektir. Bunlar Yakub aleyhisselâmın torunlarıdır. Yakub aleyhisselâmın 12 oğlunun sülâsesidirler. 12 oğuldan gelen 12 kavim oldular, en büyük oğlunun ismi yahuda, olduğundan yahudi diyorlar. Üç tane isimleri vardır, Beni İsrâil, yahudi diğeride Museviliktir.

Musevi peygamberlerinden aldıkları isim, Yahudi büyük abilerine atfen aldıkları lâkab. Beni İsrâîl ise Yakub’un kardeşinin zulmünden, kendisini kurtarmak için, gece teyzezine veya dayısına gitmesi, gece yürümesidir. İbrâni lügatında gece yürüyen kişiye “isr” diyorlarmış. Şimdi ise nefslerinin “esr” leri olmuşlar. 

Yâ beni İsrâîl, ey gece yürüyenin çocukları, bu tamamen ümmeti Muhammede ait bir hitaptır. Zâhiren yahudilere gibi gözüküyor ise de, gece yürüyenler kimdir? Gece kalktı, yatsı namazını kıldı, sabah namazını kıldı, başka bir şey yapmasa dahi, onlarda gece namazı hükmündedirler, çünkü bu namazları kılmak ta, bir hareket bir seyir olduğundan, gece yürüme ma’nâsı’nadır. Ey gece yürüyenin çocukları, ey gece namazına kalkanlar ma’nâsı’nadır. Gafletten uzak uyanmış hali belirtiyor. İsr yol olduğu için, yol almak içinde, gafletten uyanmak lâzım gelmektedir. Tabi olarak bu hüküm de onların üstünde işlemiş olmaktadır, gafletten uzaklaşmış ma’nâsı da içinde açık olarak gizlenmiştir.

Yâ beni İsrâîl “ezkuru nimeti” Size verdiğim nimetimi hatırlayın“ ve inni faddeltüküm alel âlemîn” Biz sizi âlemlerin üstüne tafdil ettik. Gece kalkıp zikirlerini yapanlar, âlemlerin üstüne tafdil edildiği yükseltildiği, âyet-i kerîme de açık olarak belirtilmektedir, biz onu okuduğumuz zaman o âyet İsrâîl olarak geçtği için, yahudilere ait olduğunu zannediyoruz, Allahın âyetlerinde tahsis varmıdır, bu yahudi için bu bilmem kim için diye. Hitap hepimizedir. Kabul edip etmemesi bir şey fark etmiyor, o kişinin kendi kazancına bağlı, kabul etmiyorsa hitap ona yine oluyor, ama nimeti kesiliyor. Ama kabul etmiyor ayrı konu. Ama Cenâb-ı Hakk ayrımcılık yapmıyor, herkese ayni âyet-i gönderiyor. Tüm insanlara gelmedi mi geldi. kızıl ehlinede geldi îmân ehline de. kabul edip etmemek kendi kazancı itibarıyla oluyor. Ama Cenâb-ı Hakk hepsine bu lutfu gönderiyor. Ama tatbik eden onu uygulamış oluyor, tatbik etmeyen de kenarda kalmış oluyor. 

------------------- 

Ve devam ediyor “Keennehü” açıktan açığa rabbimin arşına nazar ediyorum, diyor. Bakın ne kadar müthiş bir hadise. Açıktan açığa rabbımın arşına nazar ediyorum. Diyor ve rüyayı anlatıyor. Ve devam ediyor. Burada arş nedir? şimdi bu soru çıkıyor ortaya. 

Kısaca bahsedelim arş, tavan çatı demektir, en üst âlem demektir. Bireysel olarak varlığımızdaki, arş bizim başımız, yani aklımız arşımız bizim çatımız demek oluyor. 

Kürsi ise, bizim gönlümüzdür, kürsi oturma yeri, arş ise çatı oluyor. Hani falan prof’un kürsisi var denir, orada masası iskemlesi var, makamı var demektir, işte Cenâb-ı Hakkın bütün esmâ-i Îlâhiyyesi, bütün bu âleme yaygın oturuyor vaziyette, ve bütün bu âlemin ismi kürsidir, yani Allahın esmâ-i İlâhiyyesi bu âlemde oturuyor ve isminin bir meretebesi vardır ve burada zuhura çıkmaktadır. İnsanın varlığında da, gönlünde duygular olarak esmâ-i Îlâhiyye ortaya çıkıyor. Aklında ise aklı küll zuhura geliyor. Gerçi biz aklımızı nefsi küll nefsi emmâre olarak kullanıyoruz ama, aslı aklı küldür, aklımızın ve aklımızı da oraya ulaştırmamız gerekiyor. Yani başımızdaki makama aklı küllü oturtmamız gerekiyor. Ama ne yazık ki bizim burada, nefsi emmârenin aklı, aklı cüz oturmaktadır. 

Evvela arş dediğimiz, bu arşımızın Hakk’ını vermemiz gerekiyor.”Açıktan açığa rabbımın arşına nazar ediyorum” demesi, bir bakıma aklı kül yerine yerleşti, yani Hakk’ını ona verdim ma’nâsındadır. 

“Ve ehli cennete nazar ediyorum ki orada birbirlerini ziyaret ederler” Hadi bakalım çıkalım bu sözün içinden. Kıyamet kopmadı cennet cehennem ortada var mı? 

Bu arada, sohbeti dinleyenlerden birisi sohbet meclisini kastederek, ( işte ehli cennet efendim dedi) İzâfi ma’nâ da söylemiyor, bakın gerçek ma’nâ da cennete nazar ettim diyor. İzafi olarak tabi burası cennet bahçelerinden bir bahçe, hani efendimiz buyuruyor, dünyada cennet bahçeleri vardır. Cennet bahçelerine uğrayınız. Soruyorlar Ya rasulallah cennet bahçeleri nerede? Zikir halkaları cennet bahçeleridir diyor. 

Tarikat ehli bunun dönen zikir halkaları olduğu yönün de bu cennet bahçelerini anlıyorlar ki, bu doğrudur o mertebede ama tevhid ehli için zikir halkasından kasıt, hatırlama ma’nâ sınadır. İki ma’nâ sı var biri sayıları sayma diğeri hatırlamaktır. Neyi hatırlayacağız? Kendi varlığımızın hakikatinde esmâi İlâhiyyenin olduğunu hatırlayıp, bilip tatbikate geçirip, hangi esmâyı çekiyorsak o esmânın hakikatini kendimizde bulmamaız suretiyle hatırlamamız gerekiyor. Yani zikri 2 yönlü kullanıp birisi sayısal ve sesli olarak esmânın tekrarı, diğeri ise bu esmânın hakikatinin kendimizdeki yaşantısıdır. Bunlar ayrı, ayrı yapılıyor zikri sayısal olarak yapıyoruz, ama yaşantısının farkında olmuyoruz. İşte “halakaz zikra” dediği halka bir bütündür Bir çubuk düşünün bunun başlangıcı ve sonu vardır. Ama halkanın başlangıcı ve sonu yoktur. Dönüşümlüdür. Ring seferidir. Hani otobüslerin ring seferi olur ya dönerler dururlar aynı yerde. İşte tevhid sohbetleri halka sohbetleridir bir bakıma niyedir? Nusret babam öyle derdi, “siryani zâti/zâti tesir” derdi. Zâti tecelli, zâti dönüşüm derdi . İşte muhabbetiyle birlikte yapılan tevhid sohbetleri, gönüllerden gönüllere sirâyet ederek, cereyan ederek dönüşür. Ve her uğradığı yere bu hakikati ilkâ eder bırakır. İşte cennet bahçeleri dediği bir bakıma da budur. 

Halka olarak zikredilen yerler de, bir bakıma tarikat mertebesi itibarıyla cennet bahçesi, ama hakikat mertebesi ve marifet mertebesi itibarıyle, çıkan nefhayı gönüllerden gönüllere aktararak devam ederek, bu hâlin sürmesi cennet bahçesi olmaktadır. Çünkü dönüşmekte olan, o cereyan siryani zat-i, hakikati ilahiyyeyi dolaştırıyor. Allahın isimlerini sıfatlarını zâtını dolaştırıyor. İşte cennet demek te zâten Allahın zâtı demektir. Yoksa nefis cennetleri demek değildir. İrfaniyet cennet demektir. İrfaniyetten daha büyük cennet tasavvur edilemez. Gerçi nefislerle ilgili cennetler varsa da, orada meyveler var. Oradaki insanlar “meyvelerle meşguller.” “şugulin fâkihun” (36/55) Ancak tevhid ehli ise “Allah ile meşguldür.” Hangisi daha güzel cennet oluyor. İllâki akan nehirler güzel, güzel huriler gilmanlar olması gerekmiyor, cennet olması için. Tevhid ehli kendi bünyesinde, bu cenneti oluşturması gerekiyor. Ve de buna da zat cenneti deniyor. 

“Birbirlerini ziyaret ederler,” olduğunu görüyor. Bu ziyaretin demin belirtildiği gibi, aynı katta olanlar birbirlerini ve yukarıdakiler aşağıdakileri ziyaret edebiliyor, aşağıdakiler yukarıdakileri ziyaret edemiyor, çünkü mertebeleri itibariyle çıkmaları mümkün değildir, orayı anlıyamazlar. 

Şimdi burada esas konu ki, bu sözde şek şüphe yotur. Çünkü peygamber efendimiz tasdik ediyor, bu hadîs-i yani Zeyd bin Hârise’nin sözlerini Efendimiz tasdik ediyor. Orada kendisini ikazda edebilirdi, ey Zeyd cennette daha kimse yok, daha hesap kitap görülmedi, şeklinde söyliyebilir di. İkaz edebilirdi. Bakın hadîs-i şerifte böyle bir şey yok. Demek ki, Efendimiz daha 1400 sene evvel cennetin varlığını, ve orada yaşayanları tasdik ediyor. Şu hadîs-i şerifi inkâr mümkün mü? 

----------------- 

 Not= Zeyd bin harise’nin gördüğü zuhurat “ru’ya” Gökyüzünde ve yeryüzünde daha evvel yaşamış hesap kitapları görülmüş İnsan-dabbe-sülâlerinin cennette olduklarını ve bunlardan birinin cennetteki hallerini görüp şüphesiz olarak bizlere bildirmesidir hadis-i şerif bu yönüylede çok dikkat çekicidir.

“Ve ehli cennete nazar ediyorum ki orada birbirlerini ziyaret ederler”

----------------- 

Ama genelde şeriat ehli, daha cennette kimse yok diyor. Hesap kitap olmadı ki, kıyamet kopmadı ki. Ama bizden evvelki bazılarının kıyametlerinin kopup yerlerine yerleşmiş oldukları ifade edilmektedir.

Açık olarak Peygamber Efendimiz bu sözleri tasdik ediyor. 

Eğer mutlak ma’nâ da orada hiç kimse olmasaydı, ya Hârise sen yanlış görmüşsün daha orası boş diye ikaz ederdi. 

Ayrıca efendimiz cennete gittim şöyle, şöyle insanlar vardı, cehennem ehlini gördüm şöyle idi, diyerek açık olarak hallerini anlatmaktadır. Ama biz hâlâ cennet boş cehennem boş diyoruz. Peki bizim hesabımızda kitabımızda görülmedi-ğine göre, demek ki, orada bir başka nesil insanları vardır. 

Şimdi hesabımız görülmedi, bizden henüz giden yok, o doğru, yani Âdem (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.) bizim neslimiz oluyor, bizden henüz giden, hesabı görülen olmadı. Demek ki bizden henüz daha kimse yok, o doğru. Ama orada cennet ehli, ve cehennem ehlide vardır. Demek ki yeryüzünde ve gökyüzünde yaşayan yegâne insan toplulukları bizler değiliz. Bizden evvel daha nice, nice Âdem ve Muhammed, (s.a.v.) nesilleri geçti. Biz şu anda yer yüzünde yaşayan nesiliz, bizden sonrada yine bu âlemde, bizim benzerimiz Âdem ve Muhammed seyrini yapacak bir sürü nesiller gelecektir. Bu da işin bir başka yönüdür. 

Şu hadîs-i şerif bize bunu açık olarak belirtiyor. Tabi sadece bu hadis değil, bu hususta başka haberlerde vardır. Meselâ Peygamberimiz diyor ki.! “Âdem çamur ile balçık arasında iken ben peygamberdim.” Hadi bakalım nasıl olacak bu işler. Nasıl oluyor,? Diyelim ki, Hz. Peygamber bizim zamanımızın peygamberliğini yaşadığı sürede, bizden sonra gelecek olan neslin daha Âdemiyeti halkedilmedi demektir. Ve programı da başlıyor demektir. Bu âlemde olacak, yada başka bir gezegende olacak. Yüz milyar galaksi, her galakside ortalama, yüz milyar yıldız olacak? bu kadar gezegenin içinde sadece dünyada mı insan yaşamı olacak?

Bu fezada dünyanın yeri, bir nohut tanesi kadar yer tutmuyor. Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemleri sadece bizim dünyamız ve neslimiz için mi halketti? Diyelim bizim de neslimizin süresi kıyamete kadar, on bin sene olsun, on bin senecik, sonsuz uzay feza çağına göre bir saniyecik bile yer tutmuyor. Ebedi ve sonsuz hayata göre, bütün bu âlemleri Cenâb-ı Hakk bir saniye için mi halketti.? 

Cenâb-ı Hakkın sonsuz zuhurları, yaşantıları içerisinde sadece, bir neslin sistemiyle eğitimiyle kalacak değildir. Daha bilemediğimiz ne âlemler, ve buralarda da ne tür hayatlar olabileceğini, açık olarak düşünebiliriz. Eğer sadece bu âlemde İnsanoğlu yaşıyor diye düşünürsek, Cenâb-ı Hakkın ilmini de zâtını da, sıfatlarını da, sınırlamış oluruz. 

İşte “cennet ehli birbirlerini ziyaret ederler, ve cehenneme nazar ediyorum birbirlerine havlarlar” diyor. 

-------------- 

 NOT= Görüldüğü gibi halen cehenneminde açık olarak varolduğu ve içinde bahsedilen şekilde ehlininde olduğu anlaşılmaktadır. “cehenneme nazar ediyorum birbirlerine havlarlar” 

--------------- 

Havlama, hangi hayvanın vasfı malûmdur. . Demek ki, cehennem ehlinden bir kısım, insanlık vasfından çıkıp hayvanlık vasfına giriyorlar. mahşerde insanların bazıları hayvan sureti üzere gelecekler. Dünyada insan fıtratı üzere yaşamış ama özü batını hayvan ahlâkında olduğu için, hangi hayvanın ahlâkında ise, kurt köpek domuz gibi afedersiniz, işte o suret üzere gelecekler. 

Mahşerde üç türlü mahşer gurubu olacak. 

Birincisi. Dünyaya İnsan olarak gelmiş, insan gibi yaşamış, ve insan gibi ölmüş olanlar. Gene mahşere insan sûretindeki halleriyle gelecekler. 

İkincisi. Dünyaya insan olarak gelmiş, fakat emirleri dinlememiş, ve hayvanlık mertebesinde yaşamış, ve öyle ölmüş, onlarda hangi hayvan ahlâkında yaşamış ise, o hayvan suretine benzer bir sûretle geleceklerdir. 

Üçüncüsü ise. Dünya ya hayvan olarak gelmiş, hayvan olarak gitmiş olanlar, gene kendi hayvan sûretleri ile gelecek olanlardır. Bunların hesapları görüldükten sonra onlara, toprak olun denecek onlarda hemen toprak olacaklar çünkü onların emir ve nehiy mes’uliyetleri olmadığı için ahiretleride yoktur. 

Ancak burada bir istisnâ vardır. Dünya da hayvan olarak yaşayan, ama mübarek insanlara özel olarak yardımları dokunmuş olan, (10) hayvan cennete gidip cennet ehli olacaklardır. 

------------------- 

 Bu husustan da bizim için çıkarılacak dersler vardır. Aklı olmayan bir hayvanın hissiyatı ile yaptığı bir iyiliği dahi zayi etmeyen Hz. Allah, elbette ki insanların da hiç bir amelini zayi etmeyecek ve muhakkak mükafatını verecektir.

 İşte müstesna olarak Cennet’e girecek 10 hayvan şunlardır:

1- Salih aleyhisselâmın devesi,
2- İbrahim aleyhisselâmın danası,
3 - İsmail aleyhisselâmın koçu,
4- Musa aleyhisselâmın sığırı,
5 - Yunus aleyhisselâmın balığı,
6- Üzeyr aleyhisselâmın merkebi,
7 - Süleyman aleyhisselâmın karıncası,
8- Ve yine Hz. Süleyman’ın Belkıs'a gönderdiği Hüdhüd,
9- Eshab-ı Kehfin Kıtmir’i/köpeği,
10- Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) devesi Kusva. Mekke’den Medine’ye onun sırtında hicret etmişlerdi. 

MollaCami.Net. 

------------------- 

İşte onların toprak olduklarını gören. İkinci kısım, insan türünden dönüşen hayvanlar. (Ya leyteni küntü türaba/ne olaydı keşke bizde bunlar gibi toprak olsaydık) (78/40) diyeceklerdir, ancak iş işten geçmiştir. ve ne hazin bir sondur. Allah (c.c.) korusun. 

Bakın burada çok açık olarak, Hârise hayvanlar ahlâkının toplu olarak, bir bölümünü görmüştür. 

Diğer bölümleri görmemiş, görmüş olsa bir kısmı kurt, bir kısmı çakal, diye söylerdi. Yani köpek ağırlıklı gurubu görmüş, o mertebeyi gördüğü, o düzeyi görmüşte onu ifade ediyor. Bunu inkâr etmek mümkün mü? Değil Efendimiz diyebilirdi, orada insanlar var burası yanlış, gördüğün hayali diyebilirdi. Ama bakın Efendimiz görülen şeyleri, belirtilen ifadeleri tasdik ediyor. 

Ve arkadan hemen Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki... “doğru söyledin,” bakın tasdik bu. Eğer orada bir yanlışlık olsa idi, böyle değil doğru değil derdi. Bakın ne kadar açık doğru söyledin, arkadan da “sus fâş etme” Bu bize kadar gelmişse zâten fâş edilmedik yeri kalmamıştır. 

Ama bu tür hadisler, şeriat mertebesi itibari ile, geri plâna alınmıştır. Neden? Çünkü işin içinden çıkılamamış da ondandır. Bir taraftan, cennette cehennemde hiç bir şey yok diyor, ama hadiste peygamber efendimizin beyanları şunlar şunlar var, hükmü çıkınca bunları bağdaştıramıyor. Aklı da almayınca bağdaştıramayınca, o zaman onu geriye çekiyor, onun hükmü ile amel etmiyor. Kendisine neresi kolay gelirse onunla amel ediyor. Diğer bir ifade ile dinin bazı bölümlerine inanıyor, ve bazı bölümlerine inanmıyor. O da farkında olmadan gaflet hükmüne giriyor. 

Çünkü Kur’ân-ı Kerîmin bazı bölümlerine inanıp, bazı bölümlerine inanmayanlar, inkarcı din dışı olarak belirtiliyorlar. Biz dinin içinde kendimizi âlim zannediyoruz, âyetlerin bazılarını tasdik ediyoruz, bazılarını tasdik etmiyoruz, susuyoruz susmakta tasdik etmemektir. Kabullenmemektir. Kabullendim diyemiyor, yani bu âyet-i kerîme bu ma’nâyı ifade eder diyemiyor, sukût ediyor susuyor. Ve Efendimiz “sus fâş etme” diye belirtiyor. 

Burada bırakalım, zamanımız da bitti, salli ve sellim ve barik alâ eşrefi nuri cemîil enbiyai vel mürselîn velhamdülillahirabbil âlemîn, cümle geçmişlerimizin ruhu için Allah rizası için, dertlerimize devâ, borçlarımıza edâ, hastalıklarımıza şifâ olması için, gönüllerimizin en geniş şekilde açılması için, akıl ve irfaniyetimizin artması için bi hörmeti sırrı suretil fatihatı meassalavat... . 

Sohbet (3) Essalâtü vesselâmü aleyke ya rasullellah, essalâtü vesselâmü aleyke ya habîbellah, esselâtü vesselâmü aleyke seyyidel evvelîne vel âhirîn velhamdülillahirabbil âlemîn. 

Herkese hoş geldiniz diyelim, bizler de hoş bulduk. Cenâb-ı Hakk cümlemize akıl fikir zekâ genişliği, muhabbet çoşkunluğu, zenginliği versin inşeallah. zaman zaman hep belirtmeye çalıştığımız gibi, dini hakikatleri beşeriyetimizin anladığı şekilde değil de, hakikatimizin anlayacağı şekilde, öğrenmeyi bize nasip etsin. 

Çünkü başeriyet kaynaklı öğrenimler, öğretimler ve çalışmalar, sınırlı olmakta, yani aklı cüz sınırları içinde olmakta, ama bize gelen Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerif’ler aklı külden gelmektedir, aklı cüzden değildir. Diğer şekliyle aklı külden aklı cüz’e gelmektedir. Ki o aklı cüz hedefini aklı küll’e doğru yönlendirebilsin, kendi sınırlarının dışına çıkabilsin aşabilsin. 

İşte beşeri ma’nâ da, aklı cüz sınırlarını aşamadığımız zaman, gerçek ma’nâ da hakikatleri idrak etmemiz mümkün olamamaktadır. Zâten sıkıntı da buradan doğmaktadır. İlk yapılması lâzım gelen işlerin başlıcası, kendimizde var olan, külli akla olan bağlantıları faaliyete geçirmemiz gerekmektedir. Eğer bunları faaliyete geçiremez isek, aklı külden bize gelecek bilgileri anlamamız mümkün olamamakta, aklı cüz de bunu anlayamamaktadır. 

Aklı cüz niye anlayamamakta? Çünkü, aklı cüz’ün ve zâhir anlamda, islâmiyetin zâhiri olan, ve aklı cüz de belirtilen ifadeler, ikilik üzere binâ edilmiş, şeriat ve isneyniyet ikilik üzere binâ edilmiştir. Bu ne demek oluyor? Yani yukarıda bir Allah var, aşağıda da kul var, aşağıdaki kul güzel ameller işleyerek, faydalı fiiller meydana getirerek, yardımda bulunarak, namaz kılarak, zikir yaparak sevabını arttırması, ve bu davranışlar ile de kendini Hakk’a sevdirmesi anlayışındadır. Ve bunun neticesinde de cennete sahip olsun cennete gitsin. Oradaki yaşantı aslında Allaha ulaşmak değil cennete ulaşmaktır. Bir nevi ticaret gibidir. Kötü bir şey mi, tabiki değildir, hiç bir şey yapmamaktansa, bunları yapabilmek iyidir. Ama İslâm dininin Cenâb-ı Hakk’ın bize öğretmek istediği, böyle bir başlangıçtan sonra kendimizi tanıma yolunda seyre çıkmaktır. 

Şeriat mertebesi, bunun alt temelini kurmaktadır. Eğer biz binâ yapacaksak, projesi varsa katları varsa, onun sadece temelini yapmak süretiyle binâyı yaptık zannedersek, bu binanın içinde ne oturabiliriz, ne de başka bir şey yapabiliriz. Ve o binâ zaman içinde yine üstü kurulmazsa, altı yine otluk ve çöplük olur. Ve fazla bir işe yaramaz. İşte insan tefekkür binâsını kurabilmemiz için, bazı fikir değişiklikleri olması gerekiyor. İslâmi anlamda hayata bakışta, ileriye doğru fikir değişiklikleri olması gerekiyor. Bu da tek olan Allaha yönelmek gerekiyor. Tek olan Allaha yönelmek için ise teklik gerekiyor. 

Yani ikilik üzere olan şeriat mertebesindeki yaşantıların, teklik üzere binâ edilmesi gerekiyor. O halde ikiden birinin kaldırılması gerekiyor ki, bir’lik olsun. İki’lik yaşantısı devam ettiği müddetçe ben, ben, ben, ben, lâfzı ve yaşantısı güncel olduğundan, Hakk’a varmak mümkün olamıyor. Çünkü kişi kendi varlığını ortaya koymuş, ben şunu yaptım, ben bunu yaptım, demek suretiyle, kendi varlığını ispatlamaya çalıştığından Hakta fâni olamamaktadır. 

İşte bu sistemin meydana gelmesi için, iki’den bir’inin gitmesi gerekiyor. Tabi ki Allah (c.c.) lühü gidemeyeceğine göre, kulun gitmesi gerekiyor. İşte hayata bu anlayıştan bakmaya başlarsak, o zaman biz yavaş, yavaş gerçek Tevhîd yoluna çıkmış oluruz. Bu hakikatin varlığını bilemezsek, her ne kadar herhangi bir tarikatının müntesibi de olsak, yine yola çıkamamış oluruz. Çünkü o guruplarda çalışmalar anlayışlar zikirler, hep ikilik üzere olmuş olmaktadır, tabî ki insan güzel bir hayat yaşar, güzel hoş bir zaman geçirir. Çaylar kahveler diğer güzellikler, insanlar birbirleriyle dertleşirler ve güzel bir gün geçirdik diye ayrılırlar. Ama, ilerleme olmaz. Yani tefekkürî ma’nâ da, bazı soruların cevapları bulunamaz. Soruların en başında da, benliğin yani “ben kimim,” sorusunun gelmesi lazımdır. 

Bizler gâyet tabi, ben diye bir şeyin varlığını biliyoruz. Ben dediğimiz zaman, biz dediğimiz zaman, işte falan kişiden doğdu, falan ailenin çocuğu, falan şehirde falan yerde yaşıyor, yaşı bu gibi, ama bunlar bedenimizin bilgileridir. Ruhumuzun bilgileri değildir, yani bedenî bir tanıtmadır, ruhanî bir tanıma ve tanıtma değidir. Bizim ruhanî olarak ceddimiz “ebul ervah” olan Rasulullah Efendimizdir. Esas Babamız O, “ebul ervah/ruhlarımızn babası” O’dur, ve fiziki ma’nâ da da, ileriye doğru gittiğimizde fiziken Âdem Babamızdır. Hepimizin Babası odur biz onun torunlarıyız. 

Cenâb-ı Hakkın “fîhi min ruhi/ruhumdan” (15/29) hakikatiyle ruhundan meydana gelen, diğer ifadeyle ruhunu taşıyan varlıklarız. Bu özelliğimiz ya da hakikatimizle bizler, falan tarihte doğan kimseler değiliz. Ezeli varlıklarız. Ancak doğan bu bedenlerimizdir. Bu bedenin bir başlangıcı olduğuna göre, birde sonu olacaktır. Çünkü dünyanın sistemi buna göre kuruludur. Yani belirli bir süre var olup, sonra yokluğa gidiş üzere kuruludur. Ama bizim asli varlığımız olan ruhumuz özümüz hakikatimiz, a’yân-ı sâbite’miz ezelidir. Sorsalar ki bize yaşın kaçtır? Benim yaşım bilinmez, diye her birerlerimiz bunu söyliyebiliriz. Ruhen ne zaman halkedildiğimizi ancak Allah biliyor. Aslımız o kadar eskiye dayanıyor, bu yüzden kendimizi o kadar basit varlıklar olarak görmeyelim. 

Cenâb-ı Hakk’ın gözbebeği olan insandır. Nasıl, beden de göz ve göz bebeğinin değeri ne ise, âlem üzerinde insanın değeri de o dur. Yani âlemin göz bebeği insandır. İnsan derken, belirli yerlere ulaşmış insanlar değil, sadece istisna edilmiş insanlar değil, bütün insanlar Allahın indinde âlemin gözbebeğidir. Eğer öyle olmasa idi zâten, Cenâb-ı Hakk bütün insanları bu kadar değerli halketmezdi. Belirli bazı insanları bu kemâlâtta halkederdi, diğerlerinin bazı yerlerini bazısının ellerini, bazısının parmaklarını bazısının ayaklarını yapmazdı. Ama bakın her birerlerimizde, istisnalar hariç olmak süretiyle, bazı eksi bedenli evlâtlarımız çocuklarımız tanıdıklarımız da zuhur ediyor. Ama onlarda ibret olsun diyedir. Hüküm olarak değildir, yani biz onlara bakalım da bu güzel varlığımızı makinemizi daha şükür ile kullanalım diyedir. 

Eğer bu âlem hiç eksi uzvu olmayan insanlardan müteşekkil olsa, bu eksikliğin farkında olamayız. Bakın Cenâb-ı Hakk onları bize göstererek, bu nimetlere şükretmemiz ve şükrümüzü artırmamız için onları feda ediyor. Bakın bu tür insanlar cemiyetin fedaileridir. Kendileri o sıkıntıyı çekerler Allah yardımcıları olsun, ama cemiyet içindir, onların kendileri için değildir. İşte her gördüğümüz âzası eksik kişiye bakarak, şükrümüzü artırmamız gerekiyor. 

Yani şunu demek istiyorum Cenâb-ı Hakk bütün bu insanları bu kemâlâtta halketti. Bir elin bir parmağın çalışması, bakın ne kadar müthiş bir şeydir, her tarafa dönebiliyor. Her hali yaparken tabii pratik olarak yapıveriyor, çabuk tarafından intibak ediyor. Ama şu elimiz böyleyken yana gitmemiş olsa, bakın yan tarafa dönerken büyük güç harcamamız gerekecektir. İşte her hareketimizi çok tabi olarak yapabildiğimizden, bu müthiş makinenin nasıl sessiz sedasız çalıştığının farkında bile olmuyoruz. Varlığından bile haberimiz olmuyor. 

Bakın elimizi kullanıyoruz elimizin varlığının farkında olmuyoruz. Ayağımızı kullanıyoruz ayağımızın farkında olmuyoruz. Neden?. Cenâb-ı Hakk ne kadar kemalli bir makine vermiş ki bize, kullandığımız halde bize çalışmasını hissettirmiyor. Bakın sessiz çalışan bir makine, eğer kalp atışlarımız başka bir makinede olsa, içimizdeki kalp atışının sesinden çevrede kimse duramaz. Ama Cenâb-ı Hakk ona öyle bir susturucular takmış ki, onu öyle bir sistemde yapmış ki, bir dakikada beş litre, bir saatte 300 litre, bir günde yedi bin litre, kan pompalıyor. İşte bu kan pompalanmasının fiziki makinede yapılması, eğer bunun sesini duysak kullanamayız kulaklarımız patlardı. 

İşte Cenâb-ı Hakk fiziki ma’nâ da bizlere öyle bir makine vermiş ve bu makinenin sadece fiziki tarafı olmaktadır. Bâtında yapılan çalışmalar olsun, tıbbi anlamda olsun, daha bu bedeni çözemedik. Bedenin madde yapısını çözemedik. Birde bunun içinde ruhani hali vardır. Bunun içinde akıl denen bir oluşum vardır. Bunun içinde nur denen bir oluşum vardır. Onları ne zaman çözeceğiz. 

Yani şunu demek istiyorum. Elimizde o kadar değerli bir makine var ki, bu değer bize bedava verildiği için, bunun kıymetini bilememekteyiz. Cenâb-ı Hakk dese ki, bülüğ dönemine erdiğimiz zaman, çocukluk devresinden sonra, ey kulum, bak sen şimdi bu makine ile çalışmaya başladın, kolunun diyeti on sene, bana çalışmandır, diğer kolunun da on sene, eder yirmi sene. Ayağının diyeti yirmi sene bana çalışmandır, borcun var bana dese, nasıl bankaya gidip para alıyoruz, vadesini koyuyoruz ömrümüz ödemekle geçiyor. Bu makine de 10 sene 20 sene 100 sene ile karşılanacak bir makine değildir. Yani bir kişi 100 sene çalışacak onun karşılığında kendisine bir ayak alacak bu mümkün değildir, 1000 sene de çalışsa mümkün değildir, çünkü yapılması mümkün değildir. 

Doktorlar yapıyorlar ama onlar, olanı tamir ediyorlar, yoktan bir şey yapamıyorlar. Yani şunu belirtmek istiyorum. Evvelâ kendimizi tanımamız ve şuurlanmamız gerekiyor. Ben neyim-kimim! nerden geliyorum nereye gidiyorum diye, az da olsa şuurlanmamız gerekiyor. Eğer bu şuurlanmayı yapamaz isek, hayatımız bu anlamda gaflet içerisinde geçiyor ise, okuduğumuz bütün Kur’ân-ı Kerîmler hadîsler, kitaplar yaptığımız bütün zikirler, hepsi bunların hayel âleminde oluyordur. Yani hayali şekilde bunları yapıyoruzdur. Peki, kötümü? Değil ama uyanık yapmak ondan daha iyidir. 

Yaptığımız zikrin ne olduğunu anlarsak, yaptığımız ibadetin namazların ne olduğunu anlarsak, tuttuğumuz orucun neye yaradığını niçin tutulduğunu anlayabilirsek, o zaman verimliliğimiz kat, kat artmış olur, yüzlerce kat fazla artmış olur. Peki bir ömrü böyle değerlendirmek süretiyle, binlerce sene on binlerce sene yeryüzünde yaşamış, o kadar süre içinde kazanacağı sevapları ifade edelim, bilgileri bir ömrün içerisine sığdırmış olur. Bir ömrün tamamını zâten ibadetle geçirmek mümkün değildir, yani bir ömrümüzün içerisinde ibadet saatlermizi, günlerimizi toplasak beş sene, bilemedin on sene yapar. 

Elli altmış senelik ömrümüzün tamamını ibadetle geçiremiyoruz, çünkü birçok fiziki şartlarımız var. Bu 5 sene 10 senelik süre verimli çalışıldığı zaman 10 senede 20 senede ulaşıp almamız gereken hasılayı o kısa sürede ulaşıp almamız mümkün olmaktadır. İşte bunun da yolu ikili anlayıştan tekli anlayışa geçmekle mümkün olmaktadır. İşte bu 2 li anlayışın ilk şartı dediğimiz gibi îmân olmaktadır. O zaman îmân’ın ne olduğunu bilmemiz gerekmektedir. 

Geçmiş sayfalarda İman ve ikan hakkında bilgi verilmişti Zeyd bin Hârise hadisinden çıkarmaya çalıştığımız gerçekleri idrak etmeye çalışarak konu hakkın da yolumuza devam edelim. T.B.

-----------------

 Yeri gelmişken Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 20. fasıl, Cennet ve Cehennem, bölümünüde aktaralım inşeallah faydalı olur. T.B.

-----------------

 Cennet ve Cehennem. 

 Cennet lügatta, “çok ağaçlı bahçe, fidanlık olan bir zemîn” den ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri toprağın üstünü örter. Ve cennet “setr-örtü” mâ’nâsına gelen “cenne” sözünden çıkmış olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir (bu terim Arap dili kurallarındandır). 

Zâhir ulemâsı ıstılâhında, âhiret yurdunun nezih makâmları ve iyi ve güzel makâmlarıdır. Ve bu makam, “güzel fiillerin ve sâlih amellerin cennetidir.” Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin çeşitli ve farklı dereceleri vardır. 

Ârifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “sıfât cennetleri” derler. Ve o abdin İlâh-î kemâl sıfatı ile vasıflanması ve İlâh-î ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Bu cennet dahi, kemâl ehlinin mertebeleri dolayısıyla çeşitlidir. 

Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “zât cennetleri” derler. O da hâs kullarına, Rabbü’l-erbâb olan Allah zü’l-Celâl Hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan Rabb’in tecellî-i zât ile zuhûrundan ve kulun zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde örtülmesi-perdelenmesinden ibârettir. Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki: “ved hulî cenneti” yâni “Cennetime gir) (Fecr, 89/30) kavl-i şerîfinden istifâdedir. Hak Teâlâ, bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur.

Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla örtülü olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur.

İkincisi “ruhlar cenneti”dir ki, Hak Teâlâ o ruhlarda öyle örtünüp, gizlenmiştir ki, ne melek ve ne de beşer ona muttali’-farkında değildir.

Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle örtünmüştür ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’-farkında olamaz .

Cennet-i cismânî ni’met yeridir. Bu mertebeye vâsıl oluncaya kadar kulun hiçbir mertebede râhatı ve hâlis nimetlenmesi yoktur. Ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın sülûk işinde yolunun nihâyetidir. Kemâllerinin hâsılası ancak bu mertebede vâki olur. Ve cennet ehli bu ni’met içinde kalıcı ve ebediyyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ gelmez; ve cümlesi seyr-i fillâhdır. Zîrâ seyr-i fillâhın nihâyeti yoktur.

Cehennem ehli, birisi geçici ve diğeri müebbet olmak üzere iki kısımdır: Geçici olanlar isti’dâd-ı ezelîleri mağfireti iktizâ etmeyen âsi mü’minlerdir. Bunlar Müntakım tecellîsinden sonra cennete dâhil olunurlar. Müebbet olanlar şirk ve küfür ve nifâk ehli olup, aslâ cehennemden çıkmazlar. Çünkü isti’dâd-ı ezelîlerinin gereği budur. Onlar Hakk’ı ancak cehennemde zikrederler; ve cehennem onların ma’bedidir. Fakat uzun bir devreden sonra cehennemin ateşi soğuyup, harâreti gider ve: “Rahmetim gadâbımın üzerine geçmiştir” sırrının zuhûruna binâen bu hâl cehennem ehli hakkında bir ni’met olur. Nitekim hadîs-i şerîfte: “Fî nebâti fîha şeceretü’l-circir-i buyurulmuştur. “Circîr” gâyet sulak mahalde biten bir nebattır Ve Kur’ân-ı Kerîm’de “lâ bisîne fîhâ ahkâbâ” yâni “(Onlar) orada uzun zamanlar boyunca kalacak olanlardır” (Nebe’, 78/23) âyet-i kerîmesi ile azâbın sonlanacağına işâret buyurulur. Zîrâ “hukub” seksen yıl ma’nâsına gelir. Ve “ahkab” “hukub”un cem’i olup uzun müddetten bahsetmekle, nihâyet ma’nâsını ifâde eder.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde, cehennemin havâ-yı nârîden yânî sıcak havadan ibâret olup, içinde ateş olmadığını ve onun kor ateşlerinin mücrimler olduğunu ve cehennem ehlinin bu sıcak hava içinde yanmakta olmakla berâber “küllemâ nedicet cülûdühüm beddelnâhüm cülûden gayrahâ li yezükûl azâb” yânî “Onların derilerinin her yanışında, azabı tatmaları için onları(derilerini) başka deriler ile değiştireceğiz.” (Nisâ, 4/56) âyet-i kerîmesi hükmünce, mahvolmayarak bu şiddetli yanmaya tahammül edebilecek bir vücûda sâhip olacaklarını beyân buyururlar. 

Bu yüksek beyânlara bakarak, cehennemin, güneş maddesinden ibâret küre bir cisim olacağı anlaşılıyor. Halbûki fenni delillere nazaran bu gibi sıcak buhâr hâlinde bulunan kürelerin milyonlarca sene sonra fezâda soğumaları ve katılaşmaları vâriddir. Şu hal ise cehennem ehli hakkında tabi’ki ziyâde bir ni’met olur. Fakat cennet ehlinin ni’meti gibi, hâlis ni’met değildir. Cehennem-i cismânî dahi, şekâvet ehlinin a’yân-ı sâbitesinin, emr-i sülûkte yolunun sonudur. Ve onların husûl-i kemâlleri ancak bu mertebede vâki’ olur.

Şimdi ehl-i cehennemin ni’meti, ehl-i cennetin ni’metine karşılıktır. Velâkin lezzet ve ni’metlenmede her ikisi müsâvîdir. Çünkü ehl-i cennete nisbeten, cennetin ni’metleri ne ise, ehl-i cehenneme nisbeten dahi azâb-ı cehennem odur. Zîrâ tabîatlarına mülâyim olan ni’metler bunlardır. Ehl-i cennet, cehennemden nasıl kaçarsa, ehl-i cehennem dahi ehl-i cennetten öylece kaçar. Bunun bu âlemde benzeri pek çoktur. Meselâ insan necâsetten nasıl nefret eder kaçar ve gül kokusundan hoşlanırsa, necâset böceği dahi gülden öylece nefret edip, kaçar ve necâsetten haz duyar. Velâkin bu iki ni’met arasında çok büyük bir uzaklık ve ayrılık vardır. Emr-i vücûdda temiz ve pis bir dîğerinden ayrılmış olduğundan, ehl-i cennetin ni’meti temiz ve ehl-i cehennemin ni’meti de habîsât cinsindendir. Ehl-i cennetin ni’meti karışıksız mutmainnilik ile “Rahmânü’r-Rahîm” hazretinden ve ehl-i cehennemin ni’meti ise Müntakım tecellîsinden ve elîm azâbtan sonra “Erhamü’r-râhimîn”in rahmetinden zâhir olur. Ve cehennem ateşinin zevâlinden sonra, ehl-i cehennemin bu soğumuş küre üzerindeki maîşetleri gâyet süflî ve hâkir ve sâir azâblar dâiresindedir ve ebediyyen oradan çıkmazlar. “Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk” yânî “Onlar, semâlar ve yeryüzü durdukça orada ebedî kalıcılardır.” (Hûd, 11/107)

---------------------- 

Kaldığımız yerden ilgli ayet-i kerîmeleri incelemeye devam edelim. T.B. 

--------------------- 

----- 42 - Şura Suresi - Ayet 29 (Mushaf Sırası: 42 - Nüzul Sırası: 62 - Alfabetik: 95) -----

(٤٢.٢٩)
~~42.29~
وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ فٖيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَاءُ قَدٖيرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
42.29 - Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dâbbeh, ve huve alâ cem'ıhim izâ yeşâu kadîr. 

Diyanet Meali:
42.29 - Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O'nun varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman, onları bir araya getirmeye de gücü yetendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
42.29 - O Göklerin ve Yerin yaradılışı-zuhuru ve onlarda ürettiği her dabbenin üretilişi de onun âyâtındandır ve o dileyeceği zaman onları toplamağa da kadirdir.

---------------------- 

Görüldüğü gibi ayet-i kerîme, yerde olduğu gibi göklerde de “dabbe-insan nesli sülâlesinin halkedildiği ve varlığı, o kadar açıktır ki neden niçin, acabaya yer yoktur. 

“O Göklerin ve Yerin yaradılışı-zuhuru ve onlarda ürettiği her dabbenin üretilişi de onun âyâtındandır” 

“her dabbenin üretilişi de onun âyâtındandır” Bilindiği ayet işaret demektir herbir varlık Allah-ın isimlerinin ve sıfatlarının zuhur mahalli olduklarından ef’ali zati ayetlerdir. Ayet-in öz tarifini, “zat-ı mutlağın, Zat-ı mukayyet yönü ile, o mertebenin gereği olarak zuhura çıkmasıdır” diye ifade edebiliriz. 

“dileyeceği zaman onları toplamağa da kadirdir.”
Kendi mahşerlerinde onları da bir araya getirmeye kadirdir. Ona şüphe yoktur. Bu hususta genel bilgi bizim Âdem-Muhammed-insan neslimiz sülâlemiz, hakkın da geniş bilgi verilmiştir, diğer topluluklarında aynı durumda olduğu ve olacağı açık olarak bildirilmektedir. T.B.

----------------------

----- 44 - Duhan Suresi - Ayet 38 (Mushaf Sırası: 44 - Nüzul Sırası: 64 - Alfabetik: 19) -----

(٤٤.٣٨)
~~44.38~
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
44.38 - Ve mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ lâıbîn. 

Diyanet Meali:
44.38 - Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için yaratmadık-halketmedik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
44.38 - Ve biz o Göklerle Yeri ve aralarındakileri oyunculukla yaratmadık-halketmedik.

---------------------- 

Gökleri ve yerleri aralarında olanları isim ve sıfatlarının zuhurları. İnsan-nesli-ve sülâlelerini de zat-ının zuhurları olarak bu alemlerde halketmiştir. Bu halkıyyet çok ciddi bir iştir. Bu yüzden oyun ve oyunculuk değildir. T.B. 

---------------------- 

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 45 - Nüzul Sırası: 65 - Alfabetik: 15) -----

(٤٥.١)
~~45.1~
حم
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.1 - Hâ mîm.

Diyanet Meali:
45.1 - Hâ Mîm.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.1 - Hâ, mîm.

---------------------- 

Hâ, mîm. Bütün alemlerde geçerli olan “Hakikat-i Muhammed-i” “Hakk olan Muhammed” yaşantısının zuhurları olan İnsan-nesil ve sülâleleri yeryüzünde olduğu gibi gökyüzünde de olmaması mümkün değildir çünkü alemlerin varlık sebebidir. Kur’an-ı kerimde bu husus yedi sure ile yedi mertebeden tasdik görmüştür. T.B. 

---------------------- 

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 2 (Mushaf Sırası: 45 - Nüzul Sırası: 65 - Alfabetik: 15) -----

(٤٥.٢)
~~45.2~
تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.2 - Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil hakîm. 

Diyanet Meali:
45.2 - Kitab'ın indirilişi, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.2 - Kitab indirilmek o azîz, hakîm Allahdan
---------------------- 

Gökyüzünde olan diğer arzlarda da yaşayan insan –nesli türü sülâlelere de. Kitab indirilmek o azîz, hakîm Allah-dandır. T.B.

----------------------

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 3) -----

(٤٥.٣)
~~45.3~
اِنَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِنٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.3 - İnne fis semâvâti vel ardı leâyâtil lilmué'minîn. 

Diyanet Meali:
45.3 - Şüphesiz, göklerde ve yerde, inananlar için (Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren) nice deliller vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.3 - Her halde Göklerde ve Yerde mü'minler için âyetler var. 

---------------------- 

“Göklerde ve Yerde mü'minler için âyetler var.” Geçmiş sayfalarda ayet-işaret, “zat-ı mutlağın, Zat-ı mukayyet yönü ile, o mertebenin gereği olarak zuhura çıkmasıdır” diye ifade edilmişti. 

Ayet aynı zaman da kur’an olduğundan ve kur’an da bütün insanlara gelmekle birlikte, Mü’minler için olan bu ayetleri onlar kabul ettiklerinden, o halde göklerde de böyle mü’minlerin olduğuna ayet-i kerime açık olarak şahitlik etmektedir. Aynı zaman da gökyüzünde mü’minlerin zıddı olan asilerin olduğu da açık olarak anlaşılmaktadır. T.B.

----------------------

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 4 -----

(٤٥.٤)
~~45.4~
وَفٖى خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَابَّةٍ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.4 - Ve fî halkıkum ve mâ yebussu min dâbbetin âyâtul likavmiy yûkınûn.

Diyanet Meali:
45.4 - Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.4 - Hayvanâtı tenevvü' ettirip üreterek sizi yaratmasında da yakîn edinecek bir kavm için çok âyetler var. 

---------------------- 

Bizlerin halkedilişi ve dâbbe türü varlıkların halkedilişi bizim dünyamızda olduğu gibi gökyüzü arzlarında da aynıları vardır. T.B.

---------------------- 

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 11 -----

(٤٥.١١)
~~45.11~
هٰذَا هُدًى وَالَّذٖينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَلٖيمٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.11 - Hâzâ hudâ, vellezîne keferû biâyâti rabbihim lehum azâbum mir riczin elîm. 

Diyanet Meali:
45.11 - İşte bu (Kur'an) bir hidayettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere ise elem dolu çok kötü bir azap vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.11 - Bu bir irşaddır, rablarının âyetlerine küfredenler ise onlara en fenâsından bir elîm azâb var
--------------------------- 

45.11 - “İşte bu (Kur'an) bir hidayettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere ise” 

---------- 

Ayette görüldüğü gibi, Rabb-in olduğu alemlerin her yerinde bu hükümler geçerlidir. İhtar çok açıktır. T.B. 

---------------------- 

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 13 (Mushaf Sırası: 45 - Nüzul Sırası: 65 - Alfabetik: 15) -----

(٤٥.١٣)
~~45.13~
وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا مِنْهُ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.13 - Ve sehhara lekum mâ fis semâvâti ve mâ fil ardı cemîam minh, inne fî zâlike leâyâtil ligavmiy yetefekkerûn. 

Diyanet Meali:
45.13 - Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.13 - Hem Göklerde ne var Yerde ne varsa hepsini kendinden olarak sizin için musahhar kıldı, şübhesiz ki bunda düşünecek bir kavm için âyetler var. 

---------------------- 

Ayet gene çok açıktır. 

“Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. “ Yani hem bizim arzımızdaki hemde gökyüzündeki insan nesli-sülâlelerinede herşey kullanımlarına verilmiştir. 

“Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.” Ayet gene çok açıktır. T.B.

---------------------- 

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 15 (Mushaf Sırası: 45 - Nüzul Sırası: 65 - Alfabetik: 15) -----

(٤٥.١٥)
~~45.15~
مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهٖ وَمَنْ اَسَاءَ فَعَلَيْهَا ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.15 - Men amile sâlihan felinefsih, ve men esâe fealeyhâ, summe ilâ rabbikum turceûn. 

Diyanet Meali:
45.15 - Kim salih bir amel işlerse, kendi lehine işlemiş olur. Kim de kötülük yaparsa, kendi aleyhine yapmış olur. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.15 - Her kim iyi bir iş yaparsa kendi lehine, her kim de kötü yaparsa kendi aleyhinedir, sonra hep döndürülüp rabbınıza götürüleceksiniz 

---------------------- 

“sonra hep döndürülüp rabbınıza götürüleceksiniz “

Rabb-ın olduğu her yerde bahsi geçen bilgiler geçerlidir. Gökyüzünde ki İnsan nesli-dabbe türü sülalelerde bu hükümlere tabidirler. 

“Her kim iyi bir iş yaparsa kendi lehine, her kim de kötü yaparsa kendi aleyhinedir,” Ne kadar güzel bir ikazdır. T.B.

--------------------------- 

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 18 (Mushaf Sırası: 45 - Nüzul Sırası: 65 - Alfabetik: 15) -----

(٤٥.١٨)
~~45.18~
ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَرٖيعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَاءَ الَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.18 - Summe cealnâke alâ şerîatim minel emri fettebiğhâ ve lâ tettebiğ ehvâellezîne lâ yağlemûn. 

Diyanet Meali:
45.18 - Sonra da seni din işi konusunda açık bir yola koyduk. Sen ona uy, bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.18 - Sonra emirden bir şerîat üzere seni me'mur kıldık, onun için sen o şerîate ittiba' eyle de ılmi olmıyanların hevalarına uyma. 

----------------------

Bütün alemleri kapsamış olan Hakikat-i Muhammed-i “üzere seni me'mur kıldık, onun için sen o şerîate ittiba' eyle de ılmi olmıyanların hevalarına uyma”

---------- 

Görüldüğü gibi konu ne kadar açıktır. O şeriat hukuku “şeriat-i Muhammed-i” bütün gökyüzü alemlerinde yaşayan insan nesli sülâlelerine de bildirilmiştir. Onlarında uyanları ve uymayanları olacaktır, onlarında neticeleri kıyasları bizimkiler gibidir. T.B.

----------------------

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 20 

(٤٥.٢٠)

~~45.20~
هٰذَا بَصَائِرُ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.20 - Hâzâ besâiru linnâsi ve hudev ve rahmetul ligavmiy yûgınûn. 

Diyanet Meali:
45.20 - Bu Kur'an, insanlar için kalp gözleri (konumundaki bir nur), kesin olarak inanan bir toplum için de bir hidayet ve bir rahmettir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.20 - Bu (Kur'an) insanlara basîret nurları ve yakîn edinecek bir kavm için mahzı hidâyet ve rahmettir. 

---------------------- 

Görüldüğü gibi ayet-i kerîme, basar-zahir göze değil, “basiret-idrak ve gönül gözü”ne dikkat çekmektedir. Bazı şeyler basar gözü ile bakılsa da hakikat-i itibariyle bir şey anlaşılmaz. Çünkü çok sathi ve ezberci bir akıl ile bakılmaktadır. “Külli şey’ün helikun illâ vechehu” (28-88)

“herşey fani olacaktır ancak O’nun veçhi baki kalacaktır” Ayet-i kerîmesi’ni basıretle bu günden anlamaktır. Bu hakikat bütün alemleri kapsamına aldığına göre, gökyüzü alemlerinde olan, diğer insan nesli sülâlelerininde, bu yaşantılardan haberlerinin olmaması mümkün değildir. Çünkü Rabb-ul erbab sadece bizim dünyamızla sınırlı değil hükümleri bütün alemlerinde de geçerldir. T.B.

----------------------

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 22 ----- 

(٤٥.٢٢)
~~45.22~
وَخَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.22 - Ve halekallâhus semâvâti vel arda bil hakkı ve lituczâ kullu nefsim bimâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn. 

Diyanet Meali:
45.22 - Allah, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak, herkese kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır-halketmiştir. Onlara zulm edilmez.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.22 - Halbuki Allah o Gökleri ve Yeri hakk ile halk etti, hem de her nefsi hiç hakları yenmeksizin kazandığı ile cezalandırmak için
---------------------- 

“Allah o Gökleri ve Yeri hakk ile halk etti,” Görüldüğü gibi ayet-i kerîme ne kadar güzel bir ifade ile alemlerin nasıl halkedildiğini açık olarak anlatmaktadır. 

Yani batında olan Hakk esması ile zahire çıkarıp Halk ismini vermesidir. Yani bu alemlerin zahiri-dışı halk içi batını ise Hakk’tır, bunları iyice anlayabilmek için tevhid ilmine ve basiret idrakine ihiyaç vardır. Bu alemler, “yaratma-yoktan varetme” değil zaten varolanın, zaman içinde kendi sırası geldiği zaman, “zuhur ve tecelli” görüntüye gelmesi, kendi yaşamına geçmesi-başlamasıdır. 

 “herkese kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır-halketmiştir.” Yer arzında ve gök arzlarında da olan, İnsan nesil sülâlelerininden “herkes” diye çoğul olarak bahsedil-mektedir. Ayrıca. 

“Onlara zulm edilmez.” Hükmüylede gene aynı şekilde çoğul olarakta bahsedilmektedir. T.B.

---------- 

NOT= Konu hakkın da geçmiş sayfalarda yapılan kısa bir izahı hatırlatma babında buraya da almış olduk. T.B.

-------- 

“Hakk olan Allah semavat ve arzı “halk” etti. (6/En'âm 73) Geçmiş sayfada belirtildiği gibi “HAK” kelimesi, Arapça mahreç harfi okunuşunda, okuyan kişinin tam boğazının başladığı alt kısmından, boğazın sıkılarak keskince çıkartılan, ciğerlerden gelen bir hava ile meydana gelen sadadır ki, kişinin nafesi Rahman-ı olarak gerçek mana da Hak esmasının mana olarak zuhura çıkmasıdır. 

 “HALK” kelimesinde “Ha” nın üstünde bir nokta farkı vardır. O nokta ise aynı “HA” harfini ağzın dilinin dibinden damağın üzerine doğru nefesi şiddetle ciğerlerden o mahalle göndererek “HI” hırıltılı bir ses çıkmasını sağlamaktır ve bu hali, HA’nın üstündeki bireysellik-benlik “NOKTA”sı meydana getirmektedir, yani “Ha” nın birinin batına ait birinin zahire ait manası olmaktadır. “Hak” kelimesi ile “Halk” kelimesinin arasındaki diğer bir farkı ise “Ha” ve “KAF” harfleri arasına bir “LÂM” harfinin ilavesidir. Bu “LÂM” ın iki manası vardır. Birisi “LÂ” yokluk manasına diğeri, halkıyyet, alem, “LÂ”mı dır. Böylece “HAK” ve “HALK” kelimeri birbirlerini takib ederek zahir aleme “Hak” olan batın aleminden “HALK” olunmuş “ZAHERA” zahir ismi ile zuhur ve tecelli etmiş olmaktadırlar ve neticede bunlara “MAHLUK” denilmektedir. İşte kardeşim, gödüğün her şey aslı hakikati ve batını itibari ile “HAK” zahiri itibari ile “HALK”tır. İşte bu yüzden alemde yaratma, “yoktan var etme” “yaratan ve yaratılan” ikilisi, diye bir konunun olması, hakikat ve marifet mertebeleri itibari ile mümkün değildir. 

 “HALK” ın “L” mı zaten aslında yoktur “LÂ” dır. “İLLÂ” “HAK”tır. İşin aslı budur. 

 Ancak dileyen ister yaratma desin ister karartma desin ne derse desin kendi bileceği iştir. Bu durumu kimsenin mutlak kabullenmesi diye bir durumda yoktur, dileyen ne anlamsız bir konu der geçer, kimiside bu işler Terzi’ye mi, kaldı der, kendince alay eder geçer, herkesin kendi bileceği iştir gayemiz ehli zahirle ters düşüp münakaşa etmek değil ancak böyle bir sahanın da olduğunu delilleri ile birlikte ifade etmektir. T.B.

---------------------- 

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 27 ----- 

(٤٥.٢٧)
~~45.27~
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.27 - Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard, ve yevme tekûmus sâatu yevmeiziy yahserul mubtılûn. 

Diyanet Meali:
45.27 - Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.27 - Ve Allahındır bütün Göklerin ve Yerin mülkü ve o gün ki saat gelecek o gün o mubtıller hep husrâna düşeceklerdir. 

---------------------- 

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır.” Konu açık olduğuna göre Allah-ın olduğu yerde Muhammed-i hakikatlerde olacağından, göklerde de onun saltanatı ve şeriatı sürecektir Çünkü, İslâmın baş şartı, “kelime-i tevhid ve kelime-i risalettir.” Bu hüküm göklerde de şüphesiz sürmektedir. Allah-u ekber tekbirleri ve kelime-i tevhid ve risaletler, bütün alemlerde yankılanmaktadır. Aslında bu alemde “feza musikisi” diye bir gerçek vardır. 

Bütün alem büyük bir koro şeklinde “Allahu Ekber Allahu ekber Lâilâhe illallah Muhammdürrasulullah” nağmelerini hiç sonlandırmadan okuyup devam etmektedirler. 

Diğer valıkların tesbihleri, insan nesillerinin de hem tesbihleri hemde zikirleridir.

Tıpkı dünyamızda olduğu gibi, her an beş vakit ezan-ı Muhammed-i, nasıl hiç kesintisiz beşi de birlikte her an okunuyor olduğu gibi, bu alemlerde de aynı olmaktadır. 

Eğer hayır olamaz deyen kişi, olamaz dediği yerlere başka bir ilâh koymuş olmalıki, o yerler o ilâhın mülkü olsun da ezan-ı Muhammed-i ve kelime-i tevhidler yasaklanıp okunmamış olsun. 

Böyle bir şeyde tasavvur edilemeyceğine göre alemlerin her tarafında hakikat-i muhammed-i temsilcileri vardır ve onların insan nesli ve sülâlelerinden oluşan ümmetleri de vardır. Çünkü Alemler hakikat-i ilâhiyyenin ilk zuhuru olan Hakikat-i muhammed-i manalarını Suret-i Muhammed-i ismiyle zuhura çıkarmıştır. 

İşte bu yüzden “levlâke levlâk lema halektül eflâk” hadis-i kudsisinde belirtilen. “Sen olmasaydın, olmasaydın bu alemleri halketmezdim”. İfadesinden hakikat-i muhammedi-nin, bütün alemlerde geçerli olduğunu açık olarak ifade eden, kelâm-ı kudsi Allahımızın zat-i ifadeleridir. Çok iyi düşünmemiz lazım gelen bir husustur. 

Ayrıca, 

----- 21 - Enbiya Suresi - Ayet 107 -----

(٢١.١٠٧)
~~21.107~
وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
21.107 - Ve mâ erselnâke illâ rahmetel lil âlemîn. 

Diyanet Meali:
21.107 - (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
21.107 - Ve seni sâde âlemlere rahmet olarak göndermişizdir

----------------------- 

Ayet-i kerimenin içine dikkatle ve irfaniyetle baktğımız zaman, baş tarfında olumsuz bir bölümü olduğunu açık olarak görmüş oluruz. O da baştaraftaki. “vema erselnake-biz seni göndermedik” kelâmı ilâhisi’dir. 

Allahımız açık olarak habibi zişanına, “ke-sen” diye ifade ederken, Onun manevi ilâhi varlığının haberini vermiş olmaktadır. Bu süreçte daha henüz mükevvenat halkedil-mediği için, daha henüz gönderilecek bir mahal ve makam olmadığı için, daha henüz bu yüzden “göndermedik” hükmü ilâhisi bildirilmiştir. 

Ne zamanki, bu alemler geçmiş sayfalarda bahsedildiği gibi, zuhur edip üzerinde madenler bitkiler ve hayvanlar halkedilip, insan nesillerinin-sülâlelerinin yaşayacağı iklim ve yiyecekler ortaya geldikten sonra, bütün alemlerde de, benzeri gökyüzü gezegenlerinde de, bu haller oluşunca, “illâ rahmetel lil âlemîn.- Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Kesin ilahi hükmü ile faaliyetine başlamıştır. 

Bu hükmün ilk zuhurunun ismi, “Adem safiyyullah”tır. Hakikat-i muhammedi’nin ilk zuhur ismidir. 

Bu yüzden efendimiz. “Biz son gelen ilkleriz” diye bu hususu bizlere bildirmiştir. 

Şimdi gene küçük bir düşünce denemesi yapalım, Peygamber efendimiz, Mekke ve Medine şehirlerinde yaşadığına göre, neden sadece bu şehirlere rahmet olarak gönderdik denmemiştir. Biraz daha genişletelim, hadi arap yarımadasına rahmet olarak gönderdik denmemiş. Hadi biraz daha genişletelim arap yarımadasıda dünya üzerinde olduğu için, dünya ya rahmet olarak gönderdik denmemiş. Bu konuyu düşünmemiz lazım değilmidir. 

Peygamberimiz sadece dünyaya ait bir sistem ve mana olsaydı, muhakkak ki sadece dünya ya rahmet olarak gönderdik denecekti. O halde “alemlere” rahmet olarak gönderilmesini çok iyi anlamamız lazım gelmekte ve bu yolla da Peygamberimizin, Allahımızın indinde gerçekten ne kadar büyük değeri plduğunu anlamamız bizim, Hakikat-i Muhammedi şaheser sahasını iyi bilmemiz lazım gelecektir. 

Peygamberimizin alemlere rahnet olması, gökyüzünde de bizim arz-dünyamız gibi, arz-dünyaların olduğunu ve onlarda da, aynı sistemin “hakikat-i Muhammed-i” nin faaliyete olmaları dolayısıyla, onlara da bu yüzden rahmet olması. 

“illâ rahmetel lil âlemîn.- Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Kesin ilahi hükmü ile bu faaliyetlerin diğer alemlerde de olduğunu, bizlere açık olarak bildirmektedir. 

İnanmak veya inanmamak kişinin kendi hür iradesidir. T.B.

---------------------- 

Biz gene sıradaki ayet yolculuğumuza devam edelim. T.B.

---------------------- 

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 34 -----

(٤٥.٣٤)
~~45.34~
وَقٖيلَ الْيَوْمَ نَنْسٰیكُمْ كَمَا نَسٖيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا وَمَاْوٰیكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.34 - Ve kîlel yevme nensâkum kemâ nesîtum likâe yevmikum hâzâ ve meé'vâkumun nâru ve mâ lekum min nâsırîn. 

Diyanet Meali:
45.34 - Onlara şöyle denir: "Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, bu gün biz de sizi unutuyoruz. Barınağınız ateştir. Yardımcılarınız da yoktur." 

---------------------- 

“Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, bu gün biz de sizi unutuyoruz” Görüldüğü gibi bizim neslimiz sülâlemiz, düzeyinde olan nice gökyüzü insan nesli sülâlelerine de, aynı hitap olmaktadır, Hakk’ın “likâe-buluşması” yerine unutulmaları ne büyük hüsrandır. Anlaşılıyorki onların da içlerinde böyle unutulacak insan nesil topluluk-sülâlelerin olacağı, açık olarak beldirilmektedir. 

“Barınağınız ateştir. Yardımcılarınız da yoktur." Nasıl kokunç bir sondur, Rabb-ımıza sığınırız. T.B.

---------------------- 

----- 45 - Casiye Suresi - Ayet 36 -----

(٤٥.٣٦)
~~45.36~
فَلِلّٰهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرْضِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
45.36 - Felillâhil hamdu rabbis semâvâti ve rabbil ardı rabbil âlemîn. 

Diyanet Meali:
45.36 - Hamd, göklerin Rabbi ve yerin Rabbi, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
45.36 - Binâenaleyh hamd, Allahın, o Göklerin rabbı, Yerin de rabbı rabbil'âlemînin.

---------------------- 

“Hamd, göklerin Rabbi ve yerin Rabbi, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.” Ayet-i kerimede göklerde ve yerde “hamd,” rabbul alemîn olan Allaha mahsustur. İfadesiyele göklerde de, hamd edecek varlıkların olduğunu bize açık olarak bildirmektedir. Hamd ise “İnsanın Allaha karşı övgüsü ve Allahın da insana karşı olan övgüsüdür.” Allah ile insan arasında oluşan çok özel bir irfan ve muhabbet sahasıdır. Göklerde de, bu hamdı anlayacak insan nesli sülâlelesi gibi, varlıkların olduğu ayet-i kerimenin ifadesiyle, çok açık olarak bildirilmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 46 - Ahkaf Suresi - Ayet 3 (Mushaf Sırası: 46 - Nüzul Sırası: 66 - Alfabetik: 3) -----

(٤٦.٣)
~~46.3~
مَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّى وَالَّذٖينَ كَفَرُوا عَمَّا اُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
46.3 - Mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı ve ecelim musemmâ, vellezîne keferû ammâ unzirû muğridûn. 

Diyanet Meali:
46.3 - Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için yarattık-halkettik. İnkâr edenler ise, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
46.3 - Biz o Gökleri ve Yeri ancak hakk ile ve müsemmâ bir ecel ile yarattık-halkettik, küfredenler ise inzar edildikleri şeylerden alındırmıyorlar. 

---------------------- 

- “Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için halkettik.” Görüldüğü gibi, göklerin ve yerin ve arasında olanları hikmete uygun olarak halkedilmesi. Hikmet konusu İnsan nesline ve sülâlesine ait bir kavram ve düşünce hali olduğundan, göklerde de bu özellikleri taşıyan hikmet sahibi varlıkların olduğu anlaşılmış olmaktadır. Bunları belirli bir süre için halkettik, denmesi onlarında kendilerine göre bir programları olacağı ve o programlarına bağlı oldukları anlaşılmaktadır. 

“İnkâr edenler ise, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmek-tedirler.” Burada da aynı konu, onlar kakkında da belirtilmektedir. Onların içlerinde yüz çevirenlerinin olacağı, açık olarak görülmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 46 - Ahkaf Suresi - Ayet 18 -----

(٤٦.١٨)
~~46.18~
اُولٰئِكَ الَّذٖينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فٖى اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
46.18 - Ulâikellezîne hakka aleyhimul kavlu fî umemin kad halet min kablihim minel cinni vel ins, innehum kânû hâsirîn. 

Diyanet Meali:
46.18 - İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında o sözün (azabın) gerçekleştiği kimselerdir. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
46.18 - İşte bunlar İns-ü Cinden önlerinde geçen ümmetler içinde üzerlerine söz hakk olmuş olan kimselerdir, çünkü bunlar hep husrana mahkûm olmuşlardır
--------------------

- “İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan, gelip geçmiş topluluklar içinde” Bu ayet-i kerimeyi de genişletirsek, bizim “Adem Muhammet “ paket programızdan evvel, aynı sistemin uygulandığı daha bir çok, “Adem Muhammet “ insan nesli- sülâlelerinin, gerek dünyamızdan gerek gökyüzü insan nesli sülâlelerinin ve cin sülâlelerinin de gelip geçmiş olduğu, açık olarak anlaşılmaktadır. 

“haklarında o sözün (azabın) gerçekleştiği kimselerdir. 

Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardır.

Demek sureti ile, “azabın gerçekleşmesi” için cehennem ehli olmaları lazım gelmektedir. “(azabın) gerçekleştiği kimselerdir.” Azabın gerçekleşmesi için kendi cehennemle-rine girmiş oldukları anlaşılmış olmaktadır.

Aynen bizim insan neslimiz-sülâlemiz gibi içlerinde ziyana uğrayanların da olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. 

-------------------- 

----- 48 - Fetih Suresi - Ayet 4 (Mushaf Sırası: 48 - Nüzul Sırası: 111 - Alfabetik: 27) -----

(٤٨.٤)
~~48.4~
هُوَ الَّذٖى اَنْزَلَ السَّكٖينَةَ فٖى قُلُوبِ الْمُؤْمِنٖينَ لِيَزْدَادُوا اٖيمَانًا مَعَ اٖيمَانِهِمْ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٖيمًا حَكٖيمًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
48.4 - Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mué'minîne liyezdâdû îmânem mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard, ve kânallâhu alîmen hakîmâ. 

Diyanet Meali:
48.4 - O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
48.4 - O, odur ki mü'minlerin kalblerine o sekîneti indirdi, iymanları üstüne iyman artırsınlar diye. Öyle ya Allah'ındır bütün o Göklerin ve Yerin orduları ve Allah, bir alîm, hakîm bulunuyor. 

---------------------- 

“Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bilindiği gibi her mü’min bir asker ve bu topluğun adı da allah’ın askerleri ordusudur. Yeryüzünde böyle olduğu gibi gök yüzünde de bu askerlerden vardır. Bu yüzden, “Göklerin ve Yerin orduları Allah’ındır.” Onun için onların gönüllerine “sekine” sakinlik ve iman indirilmiştir. T.B. 

----------------------

NOT= Konu hakkında geniş bilgi, (19- 48 - Fetih Suresi) isimli kitabımızda bulunmaktadır. 

 Dileyen (terzibaba13.com) sitesinden indirebilir.

---------------------- 

----- 49 - Hucurat Suresi - Ayet 16 (Mushaf Sırası: 49 - Nüzul Sırası: 106 - Alfabetik: 37) -----

(٤٩.١٦)
~~49.16~
قُلْ اَتُعَلِّمُونَ اللّٰهَ بِدٖينِكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
49.16 - Kul etuallimûnallâhe bidînikum vallâhu yağlemu mâ fis semâvâti ve mâ fil ard, vallâhu bikulli şey'in alîm. 

Diyanet Meali:
49.16 - (Ey Muhammed!) De ki: "Siz Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
49.16 - De ki: Siz Allaha dindarlığınızı mı öğretiyorsunuz, halbuki Allah Göklerdekini ve Yerdekini bilir ve Allah her şey'e alîmdir. 

----------------------

“Siz Allaha dindarlığınızı mı öğretiyorsunuz,” Bu ihtar üzerinde çok durulması lâzımdır. Bazı konularda fıkhi ve zahiri faaliyet sahasında, o kadar çok teferruata giriyoruzki, adeta milli örfi olan bazı faaliyetleri de, din konusu imiş gibi tatbik etmeye çalışıyoruz. Böylece dinperest olup çıkıyoruz, bu arada dinin hakiki konusu olan, kendimizi tenıma irfaniyyet ve muhabbetini bu yüzden ortaya çıkaramıyoruz. Evvelâ Âdem-i hakikatlerden başlayıp irfani bir din sahasına girmemiz gerekmektedir. 

Onun da ilk şartı. “Âdem-i mananın hayal ve vehim cennetinden beden arzı-toprağına indirilmesi ve kimlik kazanılması olması lâzım gelmektedir.” 

“Allah Göklerdekini ve Yerdekini bilir ve Allah her şey'e alîmdir.” Yani yerdekiler gibi gökte olan insan nesli, sülâlelerinide böyle olduğunu bilir. T.B. 

---------------------- 

----- 49 - Hucurat Suresi - Ayet 18 -----

(٤٩.١٨)
~~49.18~
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاللّٰهُ بَصٖيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
49.18 - İnnallâhe yağlemu ğaybes semâvâti vel ard, vallâhu basîrum bimâ tağmelûn. 

Diyanet Meali:
49.18 - Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
49.18 - Göklerin Yerin gaybını Allah bilir ve Allah görür her ne yaparsanız. 

---------------------- 

Göklerde ve yerde neler varsa bilir ve oralarda da İnsan nesli-sülâlelerinde olduğunu bilir ve bizlerede ayetlerinin içinde işaretlerini verip, bizlerinde bilmemizi sağlar. T.B. 

---------------------- 

----- 50 - Kaf Suresi - Ayet 38 (Mushaf Sırası: 50 - Nüzul Sırası: 34 - Alfabetik: 48) -----

(٥٠.٣٨)
~~50.38~
وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
50.38 - Ve legad halagnes semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâm, ve mâ messenâ mil luğûb. 

Diyanet Meali:
50.38 - Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
50.38 - Şanım hakkı için biz o Gökleri ve Yeri ve aralarındakileri altı günde halk ettik, bize bir yorgunluk da dokunmadı.
---------------------- 

Bu alemler, insan nesli-sülâlesi için halkedildiğinden, bunların halkıyyetleri tamalandıktan sonra, insan nesli sülâlelerinide hangi mahalde iskân edecekse, orada onlarında sıraları geldikçe iskânlarına başlamakta, başka bir yerlerde olup, sürelerinin dolmasından sonra, onların da hesap kitaplarını gördükten sonra, onlar için hazırlanan, cennetlerine veya cehennemlerine sokmaktadır. Bunları yaparkende kendisinde hiçbir yorgunluk olmadı. T.B. 

---------------------- 

----- 51 - Zariyat Suresi - Ayet 7 (Mushaf Sırası: 51 - Nüzul Sırası: 67 - Alfabetik: 111) -----

(٥١.٧)
~~51.7~
وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
51.7 - Ves semâi zâtil hubuk. 

Diyanet Meali:
51.7 - Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, 

Hasan Basri Çantay Meali:
51.7 - O haareli yollara saahib gök hakkı için,

-------------------- 

Yıldızların dolaştığı, kendi yörüngelerindeki yolları vardır. Ayrıca yeryüzünden gök yüzüne doğru giden yollarda ve bu yolların kapıları da vardır. Bu konuyu gelecek sayfalarda tekrar inceleyeceğiz. T.B. 

--------------------- 

----- 51 - Zariyat Suresi - Ayet 22 -----

(٥١.٢٢)
~~51.22~
وَفِى السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
51.22 - Ve fis semâi rizkuküm ve mâ tûadûn. 

Diyanet Meali:
51.22 - Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
51.22 - Semada da rızkınız ve o va'dolunduğunuz

Hasan Basri Çantay Meali:
51.22 - Rızkınız ve size va'd olunagelen şeyleri gök (ler) dedir. 

---------------------- 

Zahiri manada rızıklarımız, yağmurlar şeklinde gök yüzünden gelmektedir. Ayrıca manevi rızıklarımızda gönül göklerimizden gelmektedir. Bizim neslimiz sülâlemiz için böyle olduğu gibi, göklerdeki diğer dünya arzlarına da aynı şekilde onların rızıkları kendi göklerinden gelmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 51 - Zariyat Suresi - Ayet 23 -----

(٥١.٢٣)
~~51.23~
فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
51.23 - Feve rabbis semâi vel ardı innehû lehakkum misle mâ ennekum tentıkûn. 

Diyanet Meali:
Diyanet Meali:
51.23 - Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o (size va'dolunanlar), sizin konuşmanız gibi gerçektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
51.23 - İşte o Göğün ve Yerin rabbına kasem ederim ki o şübhesiz haktır sizin nâtık olmanız gibi. 

---------------------- 

“Göğün ve yerin rabb-ına “kasem-yemin” ederim ki o şübhesiz haktır” Rububiyyet mertebesi, terbiye ve oluşum itibariyle bütün alemleri kapsamına almaktadır, bu mertebenin diğer bir ifadeside Hakk ismini almasıdır. Hakkın varlığında mevcud olan bütün hakikatler ve varlıklar halk olarak zuhura çıkmaktalar, Rabb-ı haslar manasında bütün alemlerde ilgili olduğu yerlerdeki sahalarında, faaliyet gösterip o varlıkların kemale ermelerini sağlamaktadır. 

“sizin nâtık-konuşur olmanız gibi” O da Hakk olarak konuşmaktadır. 

Ayrıca. Gök yüzünde de bulunan gökyüzü insan nesli sülâleleride, “sizin nâtık-konuşur olmanız gibi” konuşanlardandır, çünkü onlarında kelâm sıfatları vardır. T.B. 

---------------------- 

----- 51 - Zariyat Suresi - Ayet 34 -----

(٥١.٣٤)
~~51.34~
مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
51.34 - Musevvemeten ınde rabbike lilmusrifîn. 

Diyanet Meali:
51.34 - (32-34) Onlar şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavme (Lût'un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
51.34 - Rabbının nezdinde damgalanmışlar müsrifler için.

---------------------- 

“Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik." Rabb-ın katı, bütün gökyüzü alemlerini sardığı için, aynı hayatın gökyüzü alemlerinde de olduğu, onlara da gökyüzünden taşlar yağdırıldığı anlatılmaktadır. T.B.

---------------------- 

----- 51 - Zariyat Suresi - Ayet 36 (Mushaf Sırası: 51 - Nüzul Sırası: 67 - Alfabetik: 111) -----

----- 51 - Zariyat Suresi - Ayet 36 (Mushaf Sırası: 51 - Nüzul Sırası: 67 - Alfabetik: 111) -----

(٥١.٣٦)
~~51.36~
فَمَا وَجَدْنَا فٖيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
51.36 - Femâ vecednâ fîhâ ğayra beytim minel muslimîn. 

Diyanet Meali:
51.36 - Zaten orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
51.36 - Fakat bir haneden başka orada Müsliman da bulmadık. 

---------------------- 

Demekki gökyüzü insan nesilleri sülâlerinin olduğu bazı kasabalarda da, bir haneden başka Müslümanların olmadığı anlaşılmaktadır. 

“Müsliman da bulmadık” Sözü bahsi geçen yerlerde araştırmanın da yapıldığı belirtilmektedir. T.B. 

----------------------

----- 51 - Zariyat Suresi - Ayet 50 (Mushaf Sırası: 51 - Nüzul Sırası: 67 - Alfabetik: 111) -----

(٥١.٥٠)
~~51.50~
فَفِرُّوا اِلَى اللّٰهِ اِنّٖى لَكُمْ مِنْهُ نَذٖيرٌ مُبٖينٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
51.50 - Fefirrû ilallâh, innî lekum minhu nezîrum mubîn. 

Diyanet Meali:
51.50 - O hâlde Allah'a koşun. Şüphesiz ben, size O'nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
51.50 - O halde hemen Allaha kaçın, haberiniz olsun ki ben size ondan bir açık nezirim. 

---------------------- 

Bu hüküm Allah-ın olduğu her mahalde geçerlidir. Sadece bizim arzımıza has değildir. Ne büyük bir kaçış ve sığınma yeridir. Her türlü halden gafletten sıkıntıdan hastalıktan nefsimizden, yeterki biz o kapının her zaman bize açık olduğunu unutmayalım. 

Allah-u Rabb-ul alemin, bütün alemleri, ihata ettiği-kapsadığı için bütün gök yüzü insan nesilleri-sülâleleride, aynı konumdadır onlarada bu yol açıktır, aksi halde haksızlık olur, bu da Allah-ın “adl-adelet” sıfatına yakışmaz. 

Adl-adalet varsa onun uygulanacağı gökyüzü alemlerinde de, bizler gibi insan nesli, sülâlesi olan arzlar olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. T.B.

---------------------- 

----- 51 - Zariyat Suresi - Ayet 56 -----

(٥١.٥٦)
~~51.56~
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
51.56 - Ve mâ halagtul cinne vel inse illâ liyağbudûn. 

Diyanet Meali:
51.56 - Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım-halkettim.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
51.56 - Ve ben, Cinn-ü İns'i ancak bana kulluk etsinler diye yarattım-halkettim.

----------------------- 

Görüldüğü gibi latif ve kesif varlıkların hepsinin halkedilmesi, O’na ibadet etmeleri içindir. Dikkat etiğimizde ayet-i kerimenin zati ayetler sınıfından olduğunu kolayca anlayabiliriz. 

“Ben halkettim” demek sureti ile, kendine has özel olarak halkedip meydana getirdiği, bu iki tür sülâleleri sadece bizim dünya arzımız için olması, pek muhtemel değildir, bu yüzden Gökyüzünde de bunların olmaması için hiçbir mani yoktur. 

Allah-ü Tealâ bütün alemlerde, hay-hayat sahibi olduğundan, onun olduğu yerlerde kendisine ibadet eden varlıkların olması, akıl dışı bir konu değildir. Bahsedilen varlık-sülâleler sadece dökyüzünde bir nokta kadar bile yer işgal etmeyen dünyamız içinmi! Geçerli olacaktır.? Bu ayet-i kerime hakkında irfan ehli, sadece “illâ liyağbudûn-bana ibadet etsinler.” Anlayışı ile kalmamışlar. 

“illâ liyağrufûn-ancak bana arif olsunlar.” Demek suret-i ile Allaha ulaşmanın, ma’rifet anlayışı ile olabileceğini bildirmişlerdir. İşte bu yüzden “vuslat marifettir” demişler-dir.

İbadet ve irfaniyyet, Hakk’a ulaşmaya sebeb olan iki anlayıştır. Bu sahayı Allah-ın bulunduğu her mahalde bu hakikatin muhataplarının olmaması mümkün değildir. Cenâb-ı Hakka vuslatın sadece küçücük dünya arzına sıkıştırılmış olması gibi birşeyde düşünülemez. 

Hakk-ın bulunduğu her yerde, bu buluşma/vuslat olmadadır, aksi halde allahımız sadece bizim dünyamızda tanınmış olurdu, diğer gökyüzü alemlerinde, böyle bir konu yok ise, oralarda tefekkür ehli varlıkların yokluğuna hükmetmek olurki, bu düşünce ise hakk-ı sınırlamaktır, böyle birşeyin düşünülmesi de mümkün değildir. T.B. 

---------------------- 

----- 52 - Tur Suresi - Ayet 4 (Mushaf Sırası: 52 - Nüzul Sırası: 76 - Alfabetik: 106) -----

(٥٢.٤)
~~52.4~
وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
52.4 - Vel beytil mağmûr.

Diyanet Meali:
52.4 - (1-7) Tûr'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a , yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
52.4 - Ve beyti ma'mûra. 

----------------------- 

“Ma’mur ev” Hakk-ın varlığını, gönlünde yaşayan/ taşıyan kâmil kulun vücut şehridir. Bu tür insan nesli sülâlesi, sadece bizim dünyamıza has değil, diğer gökyüzü insan nesli sülâlelerinde de, olmaması mümkün değildir. Aksi halde bu husus sadece bizim arzımıza ait çok sınırlı bir anlayış olurki, bu husus Allah-ın sonsuzluğu ile bağdaşamaz. T.B. 

----------------------

(118-52-Tur suresi-Kur’an-ı kerimde yolculuk-sayfa-69) dan küçük bir aktarım. T.B.

----------------------- 

(Tur Suresi 52/4 ayette)

وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ

vel beyti’l ma’muri ve beyt-il Ma’mur/mamur beyt/ev andolsun “Mamur eve yemin olsun” Hz. Peygamberin Mir’ac gecesinde de gördüğünü ifade et­tiği gökteki ma’mur evi Meleklerin tavaf ettiği bildirilmiştir ve bir meleğin orasını tavaf ettikten sonra yetmiş (70) bin sene geçse kendisine ikinci tavaf sırası gelemeyeceği de bildirmiştir. *(1) 

---------

*(1) “El- Beyt-ül Mamur” Kabe’nin hizasındaki semada meleklerin tavaf ettiği bir makamdır ki onu her gün yetmiş bin melek ziyaret eder, Orada namaz kılarlar ve bir kere gelen melek bir daha oraya dönmez. “Hasarı BASRİ ÇANTAY” “Celâleyn Medarik”

---------

Bu hususta daha başka rivayetler de vardır.

“Esma” Meleküt merlebesinde, zat-i tecelligah “Beyt-ül Ma’mur” dur. Bu yüz­den melekler orasını tavaf etmekte-dirler. 

“Ef’al” nasut mertebesinde ise, zat-i tecelligah “Beyt-ül Haram” dır. Orasını da insanlar ta­vaf etmektedir.

 İşte bu, Berat gecesi ifadesiyle belirtilen zaman sürecin de, dünyada yaşayan insanların idrak seviyeleri Kur’an-ı Kerîm-i an­layacak duruma gelmiş olmalarından dolayıdır ki: kendilerine in­meğe başlamıştır.

 Ezelden beri “Ümmül kitap”ta mevcud olan Ku’ran-ı Kerîm, takdir edilen bir zamanda “levh-i mahfuz”a, oradan “Berat” gece­sinde “Beyt’ül Mamur”a Kadir gecesinde de “Beyt’ül Haram”a indirilmeğe başlamıştır (o bölümde tekrar inceliyeceğiz) ve yirmi uç (23) senede tamamlanmıştır. 

“Mescid-il Haram” bir bakıma İnsan-ı Kamil demektir, burada hem Mekke şehri hem de “Hakkat-i Muhamme-diyye”’ye havi olan “İnsan-ı Kamil” anlatılmaktadır. 

Çünkü “Kur’an-ı Kerîm” İnsani Ka­mil olan Hz. Muham-med’e indirilmiştir.

İşte bu geceyi böylece idrak ettiğimizde Kuran-ı Kerîmin bizlere de inmesi mukadderdir. Ancak yeni bir Kur’an olarak değil, mevcud Kur’anın bizde, gerçek yaşantısının ve mertebelerinin ortaya gelmesi mukadder’dir, çünkü belirtilen bütün sistem incelendiğinde bunu göstermektedir. 

--------- 

 Yukarıda belirtildiği gibi. Bu âlemde dört mübarek evden, makamdan bahsedilmektedir. Onlar da başta olanı, Kâ’be-i Muazzama, Beytullah, diğeri, Mescid’el Aksa, diğeri ise âyet-i kerîme de belirtilen beyt-ül mağmûr, dur. Üçü gökten bildirilmiştir, nüzül hükmündedir. Diğeri ise arzda oluşturulmuş Mesci-di Nebevi’dir, Uruc/Mi’rac yolculuğunun başladığı yerdir.

 Ve âyet-i kerîmede ki, yemin bütün bu hakikatleredir. 

 Bu hususlarda daha geniş bilgi almak isteyenler bahsi geçen dosya kitaplara bakabilirler. 

--------- 

Bu özet bilgileri verdikten sonra, bu âyet-i kerîme hakkında küçük bir hatıramı da ifade ettikten sonra, biz gene kaldığımız yerden yolumuza devam edelim. 

--------- 

 Epey seneler evveldi belki (1980) li yıllardı, o senelerde bilgisayar yazılımları daha henüz gelişmiş olmadığı için, gerektiğinde bir ayetin no-sunu bulabilmek için çok iyi bir hafıza, veya ilgili daha başka kitaplara müracaat etmek ve çok araştırma yapmak gerekiyordu. 

 Bende o sene bir kitabı Osmanlıcadan lâtin alfebesi harfleri ile yeni Türkçe, tabir edilen yazılarla daha kolay okunabilinmesi için, günümüz Türkçesine çevirmeye çalışıyordum. Ne hikmetse kitapta geçen surelerin hiç birinin âyet numaraları yok idi, bende çeviri sırasında o sayfada olan âyetleri alır, daha evvelce kendisinden huruf ve tecvid dersleri aldığım, Behçet hocamın pasajdaki iş yerine gider onların âyet numaralarını sorardım. Kendisi gerçekten çok kuvvetli bir Hafız olduğundan, Kur’an-ı Kerimi açar birkaç sayfa çevirir, hemen âyet-i kerîme’nin yerini bulur, bana numarasını söyler bende kitaba ilâve ederdim. 

 Gene böyle bir çalışma sırasında bahsi geçen âyet-i kerime söz konusu olmuştu, tekrar uygun bir zamanımda kendisine gitmiştim. (52-4) âyetini sordum düşündü, düşündü ancak her nasılsa çıkaramadı, daha sonra tekrar bakarım diyerek sonraya bırakmış idik. 

 Daha sonra akşam oldu bende eve gittim, yemek yerken bir telefon çaldı, baktım telefonda, Behçet hocam, “Necdet kardeşim sorduğun âyeti buldum Kur’an-ı kerîmde bir yerde geçmektedir, oda “Tûr suresi 52-4) âyetidir, diyerek istediğimi bildirmiş idi. Bu âyet-i kerîmenin bende böylede düzel bir hatırası vardır. T.B. 

 ---------------------- 

----- 52 - Tur Suresi - Ayet 22 -----

(٥٢.٢٢)
~~52.22~
وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
52.22 - Ve emdednâhum bifâkihetiv ve lahmim mimmâ yeştehûn. 

Diyanet Meali:
52.22 - Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
52.22 - Bir de onlara bir meyve ve içlerinin çekeceği bir et yetiştirmekteyizdir. 

---------------------- 

“meyve ve etten bol bol verdik.” Ayetteki ifadeden net olarak anlaşılan, hali hazırda cennetlerde insanların olduğu ve onlara bol bol ikram edildiği ve bu ikramların devam ettiğidir. 

Hali hazırda bizim insan neslimiz-sülâlemizin daha henüz kıyametleri kopmamış, hesap kitabı görülmemiş olduğundan cennet ve cehenneme giden kimselerimiz yoktur. 

O halde bu ikramlar daha evvel yaşamış hesap kitapları görülmüş cennet ehli olmuş kimselerin varlığı kelâmı ilâhi ile açık olarak ıspatlamaktadır.

---------------------- 

----- 52 - Tur Suresi - Ayet 38 -----

(٥٢.٣٨)
~~52.38~
اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فٖيهِ فَلْيَاْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبٖينٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
52.38 - Em lehum sullemuy yestemiûne fîh, felyeé'ti mustemiuhum bisultânim mubîn. 

Diyanet Meali:
52.38 - Yoksa onların, kendisi vasıtasıyla (ilâhî vahyi) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? (Eğer varsa) dinleyenleri, açık bir delil getirsin!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
52.38 - Yoksa onlara mahsus bir merdiven var da ondan dinliyorlar mı? Öyle ise dinleyicileri beyan edecek bir bürhan getirsin. 

---------------------- 

Genelde diğer katlara çıkmak için merdiven aracı kullanılır. merdiven ise katları birbirine ulaştırır. Göklerde de böyle katlar olduğu zaten bildirilmektedir. O halde Gök yüzünde de merdivenleri kullanacak, insan türü varlıkların olduğunu bu ayeti kerime ilede, anlamak zor olmayacaktır. T.B.

--------------------- 

----- 52 - Tur Suresi - Ayet 44 -----

(٥٢.٤٤)
~~52.44~
وَاِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
52.44 - Ve iy yerav kisfem mines semâi sâgıtay yegûlû sehâbum merkûm. 

Diyanet Meali:
52.44 - Gökten düşmekte olan parçalar görseler, "Bunlar, üst üste yığılmış bulutlardır" derler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
52.44 - Hem onlar Semadan bir kıt'ayı düşerken görseler, teraküm etmiş bir bulut diyecekler. 

---------------------- 

“Semadan bir kıt'ayı düşerken görseler,” Bu ayeti kerimenin açık ifadesi, gök yüzü alemlerinde de bizim arzımız türü arzlar olduğu ve bunların üzerinde insan nesli sülâlelerinin olduğu, ve arzlardada benzeri zelzele-sallantılar olduğu ve büyük parçaların diğer yerlere düştüğü veya düşeceği hakkın da bilgi vermesidir. 

Zaman zaman gök yüzünde, görülen meteor taşların bazısının, bizim atmosferimize düştüğü, bazılarının da büyük kütleler halinde, yakınımızdan geçip gittiği bilinen hadiseler-dendir. Demekki (99-zilzal suresi) ve benzeri diğer surelerde ifade edilen kıyamet alametleri de gökyüzü İnsan nesillerinin sülâlelerinin olduğunu dolaylıda olsa ifade etmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 52 - Tur Suresi - Ayet 48 -----

(٥٢.٤٨)
~~52.48~
وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حٖينَ تَقُومُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
52.48 - Vasbir lihukmi rabbike feinneke biağyuninâ ve sebbıh bihamdi rabbike hîne tegûm. 

Diyanet Meali:
52.48 - Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin, kalktığında Rabbini hamd ile tespih et.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
52.48 - Hem rabbının hukmüne sabret çünkü sen bizim nezaretimiz altındasın, kalktığın sırada rabbına hamd ile tesbih eyle, 

--------------------- 

“Çünkü sen gözlerimizin önündesin,” Hakikat-i muhammed-i İnsan-ı kâmil-hakikat-i insaniyye mertebesi olan “vahidiyet” mertebesine olan bir hitaptır, ve bu mertebenin nokta zuhur temsilcileri, bütün gökyüzü sahalarında mevcuttur. Allah-u Teala halik-i mutlak bütün alemlerin, her zerresinde mevcud olduğundan. Birinci en geniş manada mertebe-i vahidiyyet, gözlerinin önündedir, ayrıca gökyüzünde olan herbir Hakikat-i Muhammed-i temsilcileri olan “Muhammedilerde, gözlerinin önündedir.” İşte bu yüzden “Çünkü sen gözlerimizin önündesin,” çoğul ifadesi ile bu zuhurların çokluğu açık olarak ifade edilmektedir. Allah-u a’lem. T.B.

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 53 - Nüzul Sırası: 23 - Alfabetik: 80) -----

(٥٣.١)
~~53.1~
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.1 - Ven necmi izâ hevâ. 

Diyanet Meali:
53.1 - (1-2) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.1 - O necme kasem ederim indiği dem ki. 

---------------------- 

Bu ayet-i kerimenin belki, gökyüzü insanları ile alakası olmayabilir. Ancak her birerlerimiz bir yıldız olduğumuzdan, acaba hangi tür yıldızdan olduğumuzu, belirlemek bakımından (37-53-Necm suresi) kitabımızın tamamının okunmasında yarar olacaktır. T.B.

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 2 -----

(٥٣.٢)
~~53.2~
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.2 - Mâ dalle sâhıbukum ve mâ ğavâ. 

Diyanet Meali:
53.2 - (1-2) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.2 - Şaşırmadı sahibiniz azıtmadı da

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
53.2 - (2-3) Sahibiniz şaşırmadı ve bâtıla inanmadı. Ve hevâdan söz söylemez.

---------------------- 

Not= genelde bu sure-i şerif göklerle ilgili olduğundan bazı ayet-i kerimelerin sadece meallerini vereceğiz. 

----------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 3 -----

(٥٣.٣)
~~53.3~
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.3 - Ve mâ yentıku anil hevâ. 

Diyanet Meali:
53.3 - O, nefis arzusu ile konuşmaz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.3 - Ve hevadan söylemiyor. 

----------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 4 -----

(٥٣.٤)
~~53.4~
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.4 - İn huve illâ vahyuy yûhâ. 

Diyanet Meali:
53.4 - (Size okuduğu) Kur'an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.4 - O sade bir vahiydir ancak vahyolunur

---------------------- 

Eğer bütün kâinatta insan nesli-sülâlesi, sadece bizim içinde bulunduğumuz dünyamızda olmuş ise, bu çok dar bir çerçevede Allah anlayışıdır. Bütün alemleri halk etmiş, ihata ederek kaplamış olan, yüce Allahımızın sadece bizim dünyamızda, sonzuz ebedi zaman içinde sadece bir Peygamberine vahy ettiği düşünülebilirmi? 

Gözlerimizi kapatıp ufkumuzu genişlerek bir düşünelim. 

Ezeli ve ebedi olan Zat-ı mutlak, bu sonsuzluk içinde sadece “23” senelik bir süredemi vahyetmiş de, ondan evvel ve sonra hiçbir vahyi olmamış olmasının imkânı olabilirmi?. 

Sünnetullah devam etmektedir, o halde vahy de Zat-ı mutlakın varlığında, gökyüzünde başka yerleşim yerlerinde devam edip gitmektedir. Buraya kadar ve gelecek ayet-i kerîmelerde gökyüzündede bizler gibi insan nesli-sülâleleride var olduğu, açık olarak anlaşılmıştır ve vahy sistemi Allah-ımız varoldukça, mülkü üzerinde sonsuza kadar her tarafında devam edecektir. T.B.

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 5 -----

(٥٣.٥)
~~53.5~
عَلَّمَهُ شَدٖيدُ الْقُوٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.5 - Allemehû şedîdul kuvâ. 

Diyanet Meali:
53.5 - (5-7) (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.5 - Ta'lim etti ona kuvveleri şiddetli
---------------------- 

Kuvvet ve şiddet sahibi “Cebrâîl” O’na talim etti. T.B. 

----------------------

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 6 -----

(٥٣.٦)
~~53.6~
ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.6 - Zû mirrah, festevâ. 

Diyanet Meali:
53.6 - (5-7) (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.6 - Bir kuvvet sahibi, hemen duruklandı.

----------------------

Kuvvet sahibi, hemen doğruldu. T.B.

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 7 -----

(٥٣.٧)
~~53.7~
وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.7 - Ve huve bil ufugıl ağlâ. 

Diyanet Meali:
53.7 - (5-7) (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.7 - Ve o en yüksek ufukta idi.

----------------------- 

En yüksek ufuk, madde alemnin sonu mana aleminin başlangıcıdır. 

Sonsuz alemlerde bu yüksek ufka sadece bir peygam-bermi çıkacaktır,? daha evvel ve daha sonra bu çıkışların olmaması mümkün değildir, bize sadece bizim peygamberimizin miraç hadisesi bildirilmiştir. Bu oluşum alemin hertafında olmaması mümkün değildir. Hayır olmamıştır, denirse Cenâb-ı Hakkı sonsuzluğu içinde, bir kerelik oluşuma hapsetmiş oluruz, böyle bir şeyin olması da mümkün değildir. T.B 

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 8 -----

(٥٣.٨)
~~53.8~
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.8 - Summe denâ fetedellâ. 

Diyanet Meali:
53.8 - Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.8 - Sonra yaklaştı da tedellî etti
----------------------- 

Bu konuları daha iyi anlayabilmek için. 

(37-53-Necm suresi) kitabımızın tamamının okunmasında yarar olacaktır. T.B.

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 9 -----

(٥٣.٩)
~~53.9~
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.9 - Fekâne kâbe kavseyni ev ednâ. 

Diyanet Meali:
53.9 - (Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.9 - «kabe kavseyni ev edna» oldu da

---------------------- 

“Kavseyni-iki kavis” Bunlar “kadim ve hadis –ezeli olanla onun sonradan zuhuru olan hadiseler. Diğer tarifi ise. 

“Vacip ve mümkin- kendi asli hali ile sonradan imkân dahilinde gerektiği yerde zuhura çıkan isimleri ve sıfatlarının görüntüleridir.” İki kavs bunlardır. Az daha bunlar zahirende birleşe-ceklerdi. 

Bu yaşantının diğer bir izahı “Men reani fekad reel Hakk”tır. 

Yani: “bana bakan Hakk-ı görür “ Hadis-i kusisi bu ifadeyi açık olarak tasdik etmektedir. 

Peygamber Efendimiz bu hakikati, zaten Mi’raca çıkıp döndüğü gecenin sabahı ifade etmişlerdir. Nasıl bir uyum ve hadiselerin biribirilerinin tasdikidir. 

Peygamberimizin batının da olan hakk’ın varlığı, “kadim/vacip varlığı” Zuhuru Muhammed-i ise, “hadis ve mümkin” olan taraflarıdır. İşte bu yakınlıklar az daha ortadan kalkacaktı, diye ifade edilmiştir. 

Bu halin insanda ki tecellisi ise, irfaniyet anlayışında, Baka billâh’a ermiş, “Mutlak Arif kişinin veçhinde bulunan iki kaşı” bunu remzetmektedir. Gerçek gönül eğitiminde bu tür Kâmil kişilerin veçhine alınlarının ortasına rabıta yaplır ki, O vecihte bulunan kavseyni hakikatleri “kadim ve hadis”talibe bu yollada geçsin. 

Ancak konu çok tehlikeli ve ciddidir eğer rabıta yapılan yer daha henüz “fena fillâhtan çıkıp baka billâh sahasında Hakk ile Hakk” olamamış ise, daha henüz kendisi hayal ve vehim yaşantısında, nefsin sözcülüğünü yapmakta olduğundan, oraya yapılan rabıta nefse ve iblise yapılmış olacağından, şirkin ve put perestliğin tam içine düşülmüş olacağı açıktır. Allah muhafaza. T.B.

--------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 10 -----

(٥٣.١٠)
~~53.10~
فَاَوْحٰى اِلٰى عَبْدِهٖ مَا اَوْحٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.10 - Feevhâ ilâ abdihî mâ evhâ. 

Diyanet Meali:
53.10 - Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.10 - Verdi kuluna verdiği vahyi

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
53.10 - Hemen (Allah Teâlâ'nın) kuluna vahyettiğini vahyetti. 

---------------------- 

İşte görüldüğü gibi “vahyin” geliş şartı bu oluşumdur. T.B.

----------

NOT= Bu mevzuda daha geniş bilgi (11. Vâhy ve Cebrâil:) isimli kitabımızda mevcuttur dileyen oraya da bakabilir. T.B. 

-----------

İbn-i Mes’ud (radiya’llahu anh’)dan gelen rivâyete göre, Aziz ve Celil olan Allah’ın: 

 “Allah kulu Muhammed’e vahyettiğini vahyetti” kavl-i şerifi’nin tefsirinde İbn-i Mes’ud, “Rasûlullah Cibril’i altıyüz kanatlı olarak gördü,” demiştir. 

 (Sahih-i Buhari cilt 9 – Hadis 1334)

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 11 -----

(٥٣.١١)
~~53.11~
مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَاٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.11 - Mâ kezebel fuâdu mâ raâ. 

Diyanet Meali:
53.11 - Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.11 - Gözün gördüğünü kalb tekzib etmedi. 

---------------------- 

Basar ve basiretini tevhid edip zahir gözü ile gördüğünü batın gözü yalanlamadı. Ne kadar güven verici bir ilâh-i ifade tarzıdır. Hayret etmemek mümkün değildir. T.B.

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 12 -----

(٥٣.١٢)
~~53.12~
اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.12 - Efetumârûnehû alâ mâ yerâ. 

Diyanet Meali:
53.12 - (Şimdi siz) gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.12 - Şimdi siz ona o görüşüne karşı mücadele mi ediyorsunuz? 

---------------------- 

Mi’rac gecesi olan bu halleri tasdik edenler, olduğu gibi inkâr edenlerde olacaktır. Hz. Ebubekir ile Ebu cehil arasında geçen konuşmalar gibi, ilgili kitaplarda vardır oralara bakılabilir. 

Biz konumuza devam edelim. Gene bir akl-ı selim ile düşünelim. Olağanüstü olan bu hadiseler, ezeli ve ebedi olan allah-ımızın yanında, sizcede sadece bir defamı olmuştur! Tabiiki bu muazzam hadiseyi bir defa olmuştur, diye kabul etmek, insanın geniş aklına uymayacak, akıl dışı bir düşence olduğu kolayca anlaşılacaktır. 

Bu oluşumların gökyüzünde, başka alemlerde de olduğuna hiç şüphe yoktur. Gökyüzünün diğer müstakil bölgelerinin hepsinde yaşayan, insan nesli sülâlelerinin eğitimlerinin, hadisten kadim haline geçme kemâlâtlarının oluştuğu zamanlarda, bunlar oluşarak, alemler devam ettiği sürece devam edip gidecektir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. T.B. 

----------------------

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 13 -----

(٥٣.١٣)
~~53.13~
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.13 - Ve lekad raâhu nezleten uhrâ. 

Diyanet Meali:
53.13 - Andolsun ki, o, Cebrail'i bir başka inişte daha (aslî suretiyle) görmüştü.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.13 - Kasem olsun ki o onu bir daha da inişinde gördü. 

---------------------- 

Yine İbn-i Mes’ud (radiya’llahu anh’) dan rivâyete göre, Allah-u Teâlâ’nın :

 “And olsun ki, Allah’ın bu (aziz) kulu, Rabb’nın â-yetlerinden en büyüğünü gördü,” kavli şerifinin tefsirinde İbn-i Mes’ud: 

 “Rasûlullah semanın etrafını yeşil bir kumaş (halinde Cibril’in kanadı kaplamış) gördü, demiştir. 

 (Sahih-i Buhari Cilt 9 – Hadis 1335)

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 14 -----

(٥٣.١٤)
~~53.14~
عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.14 - Inde sidratil muntehâ. 

Diyanet Meali:
53.14 - Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.14 - Sidre-i münteha'nın yanında 

---------------------- 

Not= İlgisi olması dolayısıyla, (06-Mübarek geceler ve Bayramlar) isimli kitabımızın sayfa 44, faydalı olur düşencesiyle küçük bir bilgi ilâve edelim. T.B. 

----------------------- 

Peygamber S.A.V. efendimiz Mi’rac hakkında şöyle buyur­muştur:

Malik b. Sa’saa r.a’dan:

[Ben Kabe-i Muazzama’da, iki kişi arasında uyku ile uyanıklık arasında yatmakta iken, içi iman ve hikmetle dolu altından bir le­ğen getirdiler. Boğazımdan karnıma kadar göğsümü yardılar. Zemzem suyu ile yıkayıp, iman ve hikmetle doldurdular ve katır­dan küçük, merkebten büyük, Burak denilen beyaz bir hayvan getirdiler, Cibril ile birlikle gittik.

Birinci semaya gelince;

- “Kim o?” denildi. 

Cebrail: “Cebrail” dedi. 

- “Yanındaki kim?” Denildi. 

Cebrail: “Muhammed” dedi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi?” denildi, Cebrail: “evet” dedi.

- “Hoş geldi, o ne güzel bir misafirdir!” denildi. 

Bunu müteakib Adem (as)’a geldim, selam verdim. 

“Hoş geldin, evlad ve pey­gamber!” dedi.] Bir rivayette şöyle: 

[Dünya semasına yükselince, sağında ve solunda insan kalabalığı olan bir zat gördüm. Sağına bakınca gü­lüyor, soluna bakınca ağlıyordu.

 “Hoş geldin salih peygamber, salih evlad!” dedi. 

- Ben: “Bu kim ey Cibril?” diye sordum. 

- Cibril: “Bu, Adem (as)dır, sağında ve solunda gördüğün bu kalabalık oğulları-nın ruhlarıdır. Sağındakiler cennetlik, solundakiler de cehennem­lik olanlardır. Bunun için sağına baktığı zaman gülüyor, soluna baktığı zaman ağlıyor,” dedi.

Sonra ikinci semaya geldik.

- “Kim o?” denildi 

- Cebrail Al: “Ben Cebrail.” Dedi. 

- “Yanındaki kim?” denildi. 

- Cebrail Al.: “Muhammed.” Dedi. 

- “O’na buraya gelme daveti gönderildi mi?” denildi. 

Cebrail Al. “evet.” dedi. 

- “Hoş geldin, ne güzel bir misafir geldi!” denildi.

Bunu müteakip İsa ile Yahya (as)lara rastladım. 

Her ikisi de: “Hoş geldin kardeş, hoş geldin peygamber!” dediler.

Sonra, üçüncü semaya geldik. 

- “Kim O?” denildi. 

- “Cebrail.” di­ye cevap verildi. 

- “Yanındaki kim” denildi. 

- “Muhammed” diye ce­vap verildi. 

- “O’na buraya gelme daveti gönderildi mi?” diye soruldu. 

Cebrail: “Evet” dedi. 

- “Hoş geldin, ne güzel bir misafir gel­di!” denildi. 

Bunu müteakip Yusuf (as)’a rastladım. Selam verdim.

- “Hoş geldin kardeş ve peygamber!” dedi.

Sonra dördüncü semaya geldik, 

- “Kim o?” denildi. 

- “Cebrail” di­ye cevap verildi. 

- “Yanındaki kim?” diye soruldu. 

- “Muhammed.” diye cevap verildi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi? De­nildi. 

- “Evet” diye cevap verildi. 

- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi!” denildi. 

Bunu müteakip İdris (as)’a rastladım. Selam verdim. 

- “Hoş geldin kardeş ve Peygamber!” dedi.

Sonra beşinci semaya geldik. 

- “Kim o?” denildi. 

- “Cebrail” diye cevap verildi. 

- “Yanındaki kim?” diye sorulu. 

- “Muhammed” diye cevap verildi. 

- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi!” denildi, bunu mü­teakip Harun (as)a rastladık. Kendisine selam verdim. 

- “Hoş geldin kardeş ve peygamber!” dedi.

Sonra altıncı semaya geldik. 

- “Kim o?” denildi. 

- “Cibril” diye ce­vap verildi. 

- “Yanındaki kim?” diye soruldu. 

- “Muhammed” denildi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildimi?” diye soruldu. 

- Cibril “evet” dedi. 

- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi” denildi. 

Buna mü­teakip Musa (as)a rastladım. Selam verdim. 

- “Hoş geldin kardeş ve peygamber!” dedi. 

Kendisinden ayrılınca ağlamaya haşladı. 

Cenab-ı Hak kendisine: “Ne diye ağlıyorsun?” diye sordu. 

Musa (as) “Ya Rabbi, benden sonra peygamber olan bu delikanlının ümmetinden cennete benimkinden daha fazla insanlar girecektir, bunun için ağlıyorum.” dedi.

Sonra yedinci semaya geldik. 

- “Kim o?” denildi. 

- “Cibril” diye cevap verildi. 

- “Yanındaki kim?” diye soruldu. 

- “Muhammed” diye cevap verildi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi ki?”. 

- Cib­ril “evet” dedi. 

- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi.” denildi. 

Bunu müteakip İbrahim (as)a rastladım. Selam verdim. 

- “Hoş geldin, evlad ve peygamber!” dedi. 

Derhal bana “Beyt’ül Ma’mür” gösteril­di. 

Cibrile sordum. 

Cebrail “Bu, Beyt’ül Ma’mür’dur. Her gün yet­miş bin melek orada namaz kılar ve çıkarlar, çkarlar da bir daha artık oraya dönmezler” dedi.

Bana “Sidre’tül Münteha” da gösterildi. 

Bir de ne göreyim, 

- Bu ağacın meyveleri meşhur Hacer beldesinin büyük destileri, 

- yap­rakları da, büyüklükte fillerin kulakları gibi idi. 

- Altından dört ne­hir kaynıyordu, ikisi batın, ikisi zahir. 

Cibrile bu nehirler hakkın­da sordum. 

- Cibril (as).: “Batın, yani görünmeyen iki nehir cennet­te, zahir, yani görünenler de Nil ile Fırattır.” dedi.

Bir rivayetle: 

sonra o kadar yükseğe çıkarıldım ki, orada mukadderatı yazan kalemlerin sesini işitir oldum.

Sonra üzerime elli (50) vakit namaz farz kılındı. Döndüm. 

Musa. (as)’a gelince, 

- Musa bana: “Ne oldu?” diye sordu. 

 “Üzerime elli va­kit namaz farz kılındı.” dedim. 

- Musa (as): “Ben insanları senden daha iyi tanırım. Beni İsrail ile çok uğraştım. Senin ümmetinin buna gücü yetmez. Rabbine dön, bu namazları azaltmasını niyaz et!’ dedi. 

Döndüm, niyaz ettim. Allah bunları kırka indirdi. 

Sonra yi­ne Musa (as)’a geldim. Aynı şeyi söyledi. 

Döndüm, Allah namazla­rı otuza indirdi. 

Yine aynı şey tekrarlandı. 

Döndüm, Allah namaz­ları yirmiye indirdi. 

Yine Musa (as)’a geldim. Aynı şeyi söyledi. 

Döndüm, Allah’a niyaz ettim. Allah namazları beş vakte indirdi. 

Yine Musa (as)’a geldim “Ne yaptın?” dedi. 

“Allah namaz vakitlerini beşe indirdi” dedim. 

Musa (as) yine gidip, daha da indirmesi için Allah’a yalvarmamı söyledi ise de, ben: “Hayır, razı oldum” dedim. 

Bunun üzerine Allah larafından bir nida geldi: 

“Farzım ke­sinleşmiştir. Kullarıma gerekli kolaylığı yaptım. Her iyi iş mukabilinde da on sevap vereceğim”. *(1)

*(1) TAC Terc’ümesi çilt 3 sayfa 486

----------- 

Hadis-i şerifte açık olarak görüldüğü gibi. İçinde bulunduğumz insan nesli-sülâlesinin, cenneti hazır ancak onların daha henüz kıyametleri kopup hesap kitap işlemleri yapılmadığı için, içine henüz bu dünya insanları iskân edilmemiştir. Ancak bu cennet hazır olduğundan. Peygamberimize gösterilmiş ve cennete ilk girecek olanın da, Peygamber efendimizin olacağı açıktır. İşte bu yüzden. 

----------

 Sonra yedinci semaya geldik. 

- “Kim o?” denildi. 

- “Cibril” diye cevap verildi. 

- “Yanındaki kim?” diye soruldu. 

- “Muhammed” diye cevap verildi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi ki?”. 

- Cib­ril “evet” dedi. 

- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi.” denildi. 

---------- 

Başka haberlerde ve zuhuratlarda, içinde insan olduğu belirtilen cennet ve cehennemler ise, daha evvel yaşamış gerek bizim dünyamızda, gerek gökyüzünün diğer bölgelerinde yaşamış, kıyametleri olmuş hesap kitapları görülmüş, insan nesli-sülâlelerinin içinde yaşadıkları, cennet ve cehennemlerdir. T.B. 

---------------------- 

 ----- 53 - Necm Suresi - Ayet 15 -----

(٥٣.١٥)
~~53.15~
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.15 - Indehâ cennetul meé'vâ.

Diyanet Meali:
53.15 - Me'vâ cenneti onun (Sidre'nin) yanındadır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.15 - Ki Cennetü'l-me'vâ onun yanında 

---------------------- 

1. Cennet: · 2. Cennetü'n-Naîm: · 3. Adn cenneti: · 4. Firdevs: · 5. Hüsnâ: · 6. Dârüs's-Selâm: · 7. Dârü'l-Mukame: · 8. Cennetü'l-Me'vâ:.

----------

sorularlaislamiyet.com. 

---------- 

Me’va cenneti hakkında (55-Rahman) suresinde bilgi verilecektir. T.B. 

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 16 -----

(٥٣.١٦)
~~53.16~
اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.16 - İz yağşes sidrate mâ yağşâ. 

Diyanet Meali:
53.16 - O zaman Sidre'yi kaplayan kaplamıştı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.16 - O dem ki o Sidreyi bürüyen bürüyordu

---------------------- 

Yani tecelli İlâh-i ile, tecell-ii Muhammed-i o mertebeyi ihata/etmiş-sarmıştı. T.B.

--------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 17 -----

(٥٣.١٧)
~~53.17~
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.17 - Mâ zâğal basaru ve mâ tağâ. 

Diyanet Meali:
53.17 - Göz (gördüğünden) şaşmadı ve (onu) aşmadı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.17 - Göz, ne şaştı ne aştı 

---------------------- 

Mi’rac yaşantısı alemi lâtif’te esma aleminde olduğundan buranın halinde dahi, Peygaberimizin yaşadığı hallerini kendi dünyasında daha evveldende yaşadığı için bu yüzden kendisi için konu yeni değildi, daha evvelce müşahede hallerinin farkında olduğundan, o kadar muazzam yaşantılar içinde, kendinde ve müşahedesinde, bu halin müşahedesinde olduğundan, gözü ne şaşkın haller gösterdi ne de sınırlarını aştı. 

Çünkü Peygamber efendimiz Mekke de iken, orada zat şehrinde olduğu için, zaten hep Mi’rac’ta idi. Bu yüzden O’nun Mi’racı bir tane değil çoktur, ancak bahsi geçen Mi’rac bizlere en geniş manâda bilgi verdiği için, biz sadece bir Mi’racı olduğunu zannediyoruz. Bu kadar bilgi sadece bir Mi’rac gecesinde oluşturulamaz. T.B. 

---------------------- 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 18 -----

(٥٣.١٨)
~~53.18~
لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.18 - Legad raâ min âyâti rabbihil kubra. 

Diyanet Meali:
53.18 - Andolsun, o, Rabbinin en büyük alametlerinden bir kısmını gördü. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.18 - Vallahi gördü rabbının âyâtından en büyüğünü gördü.

---------------------- 

Geçmiş sayfalarda ayetin “zat-ı mutlağın zatı mukayyet halinde her varlıkta görünmesi”dir diye ifade edilmişti. 

Allah-ımızın en büyük ve ilk ayet-i, zat-ı olan akl-ı evvelden/ Ahadiyyet mertebesinden, sıfat mertebesi olan vahidiyet mertebesine, akl-ı küll-e tenezzül ettiğinde, akl-ı kül zuhura geldiğinde orada, Hakikat-i Muhammed-i, İnsan-ı Kâmil, hakikat-i insaniyye, ceberut alemi, diyede ifade edlen hali idrak etmiş olduğu anlaşılmaktadır. İşte bu halin nokta zuhur mahalli olduğunu anladığında, hem alemler düzeyinde hem bireysel yaşamda büyük ayetini gördüğünü ve bu hali anladığını, Rabb-ül alemin bizlere açık olarak bildirmektedir. T.B. 

------------------------ 

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 26 -----

(٥٣.٢٦)
~~53.26~
وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِى السَّمٰوَاتِ لَا تُغْنٖى شَفَاعَتُهُمْ شَيْپًا اِلَّا مِنْ بَعْدِ اَنْ يَاْذَنَ اللّٰهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.26 - Ve kem mim melekin fis semâvâti lâ tuğnî şefâatuhum şey'en illâ mim bağdi ey yeé'zenallâhu limey yeşâu ve yerdâ. 

Diyanet Meali:
53.26 - Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah'ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.26 - Göklerde nice Melâike vardır da Allah dileyip razıy olduğuna izin vermezden evvel şefaatleri hiçbir şey'e yaramaz.

---------------------- 

Ayet-i kerîme çok açıktır. Göklerde de insan nesli sülâlelerinin olduğunu, açık olarak bildirmektedir. Oralarda o sülâlelerle ilgili meleklerin olduğunu ve bu meleklerin Allah-ın izniyle, şefeat salâhiyetlerininde olduğu anlaşılmaktadır. 

Şefeat hükmünün faaliyete geçmesi için, imtihan edilen bazı insan nesli-sülâlelerinin olması lâzımdır, ayet-i kerîme bunların gökyüzünde de, olduğunu bunlarında, herne kadar kendi çalışmaları ile bazı kazançları olmuş olsada, yeterli olmadığı bu yüzden yardıma-şefeate ihtiyaçları olduğu ve Allah-ın izni ile de, bunların küçük eksikliklerini meleklerin şefeatleri ile tamamlandıkları anlaşılmaktadır. T.B. 

----------------------

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 31 -----

(٥٣.٣١)
~~53.31~
وَلِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ لِيَجْزِىَ الَّذٖينَ اَسَاؤُا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِىَ الَّذٖينَ اَحْسَنُوا بِالْحُسْنٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.31 - Ve lillâhi mâ fis semâvâti ve mâ fil ardı liyecziyellezîne esâû bimâ amilû ve yecziyellezîne ahsenû bil husnâ. 

Diyanet Meali:
53.31 - Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, iyilik edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandırması için (böyle)dir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.31 - Hem bütün Göklerdeki ve Yerdeki hep Allahındır akıbet kötülük yapanları yaptıklarıyle cezalandıracak, güzellik edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandıracak. 

---------------------- 

Ayet-i kerîme çok açıktır, göklerdeki ve yerdekilerin iyilik yapanlarının mükâfatları, kötülük yapanlarında cezalandıra-lacakları açık olarak belirtilmektedir. Görüldüğü gib aynen bizim arzımızda geçerli olan kurallar göklerde de geçerli olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. T.B. 

---------------------- 

----- 54 - Kamer Suresi - Ayet 11 (Mushaf Sırası: 54 - Nüzul Sırası: 37 - Alfabetik: 51) -----

(٥٤.١١)
~~54.11~
فَفَتَحْنَا اَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
54.11 - Fefetahnâ ebvâbes semâi bimâim munhemir. 

Diyanet Meali:
54.11 - Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
54.11 - Bunun üzerine Göğün kapılarını açtık dökülen bir su ile şakır şakır. 

------------------------ 

Görüldüğü gibi gök kapılarından bahsedilmektedir. Demekki, göğe çıkış iniş içinde kapılar lâzım oluyormuş, bunların açılıp kapandığı sürelerinde varlığı anlaşılmaktadır. 

Gelecek sayfalarda bu kapılardan bahsedilecektir. T.B. 

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 55 - Nüzul Sırası: 97 - Alfabetik: 86) -----

(٥٥.١)
~~55.1~
اَلرَّحْمٰنُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.1 - Er rahmân. 

Diyanet Meali:
55.1 - (1-2) Rahmân, Kur'an'ı öğretti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.1 - Rahmân

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
55.1 - O Rahmân olan Mabûd-i Zîşân.

Hasan Basri Çantay Meali:
55.1 - (1-2) Kur'ânı O çok esirgeyici (Allah) öğretdi.

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 2 (Mushaf Sırası: 55 - Nüzul Sırası: 97 - Alfabetik: 86) -----

(٥٥.٢)
~~55.2~
عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.2 - Allemel kur'ân.

Diyanet Meali:
55.2 - (1-2) Rahmân, Kur'an'ı öğretti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.2 - Öğretti Kur'anı

Hasan Basri Çantay Meali:
55.2 - (1-2) Kur'ânı O çok esirgeyici (Allah) öğretdi.

---------------------- 

Burada bahsedilen “Kur’an” zatt’ır, “Furkan” sıfattır. Yani Rahman sıfatı zuhura çıktığında ne yapacağını Allah’ın zatından talim etti/öğrendi. 

----------------------

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 3 -----

(٥٥.٣)
~~55.3~
خَلَقَ الْاِنْسَانَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.3 - Halekal insân. 

Diyanet Meali:
55.3 - İnsanı yarattı-halketti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.3 – Yarattı-halketti, insanı.

---------------------- 

Rahman sıfatı, Zatt’an aldığı bilgi ve selâhiyyetletle, insan-ı halketti, yani insanın oluşumunun ikinci aşaması olan, lâtif varlığının lâtif suretlenmesini, musavvir ismi ile belirledi. Geçmiş sayfalarda Âdemin oluşum aşamalrında bu ayet-i kerîme ile ilgili bilgi verilmişti. T.B. 

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 4 -----

(٥٥.٤)
~~55.4~
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.4 - Allemehul beyân. 

Diyanet Meali:
55.4 - Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.4 - Belletti ona o güzel beyânı. 

---------------------- 

Âdeme öğrendiğini öğretmesini de öğretti. T.B. 

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 13 -----

(٥٥.١٣)
~~55.13~
فَبِاَیِّ اٰلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.13 - Febieyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân. 

Diyanet Meali:
55.13 - O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.13 - Şimdi rabbinizin hangi eltafına dersiniz yalan? 

----------------------- 

Bütün bu konuların hangisini inkâr edeceksiniz, edin bakalım. Demekle inkârcılara büyük bir meydan okunmak-tadır. 

Görüldüğü gibi konu “13” ayette başlayıp sure içinde 31 defa geçmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 14 -----

(٥٥.١٤)
~~55.14~
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.14 - Halekal insâne min salsâlin kel fahhâr. 

Diyanet Meali:
55.14 - Allah, insanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.14 - Fağfur gibi bir salsâlden insanı yarattı

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
55.14 - İnsanı pişmiş çamurdan yapılmış çanak gibi bir kurumuş ses verir balçıktan yarattı. 

---------------------- 

Bu ayet-i kerîme de, bahsedilen, insanın suretinin halkedilişi’dir. Baştaki ayetlerde insanın lâtif halinin düzen-lendiği belirtiliyor. T.B. 

---------------------- 

----- 15 - Hicr Suresi - Ayet 29 -----

(١٥.٢٩)
~~15.29~
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖى فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
15.29 - Feizâ sevveytuhû ve nefahtu fîhi mir rûhî fegaû lehû sâcidîn. 

Diyanet Meali:
15.29 - (28-29) Hani Rabbin meleklere, "Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin" demişti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
15.29 - Binaenaleyh onu tesviye ettiğim ve içine ruhumdan nefheylediğim vakıt derhal onun için secdeye kapanın.

---------------------- 

Görüldüğü gibi, bu ayet-i kerimede, yukarıda bahsedilen iki ayet-i kerimenin birinde Âdem’in lâtif varlığı, diğer ayette de fiziki varlığının oluşumu bildirilmişti. Bu ayet-i kerîme ilede, Âdemin oluşturulmuş iki halinin birleştirilip, hilkatinin tamalanmış olduğunu ve bu kemâlat ile meleklere bu varlığa secde edilmesi istenmiştir. İşin hakikatine vakıf olan melekler, hemen secde etmişler, iblis ise secde etmemiştir. Geçtiğimiz sayfalarda yeterli bilgi verilmişti. T.B.

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 15 -----

(٥٥.١٥)
~~55.15~
وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.15 - Ve halekal cânne mim mâricim min nâr. 

Diyanet Meali:
55.15 - "Cin"i de yalın bir ateşten yarattı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.15 - Bir maric ateşten de o cannı yarattı

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
55.15 - Cinleri de dumanı olmayan halis bir ateş alevinden yarattı.

---------------------- 

Melekler “nur”dan insanlar “toprak ve ruhtan” cinler ise ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, “ateş”ten halkedilmişlerdir. 

Şimdi bunların özelliklerini incelemeye çalışalım. 

Melekler nurdan halkedildiklerinden, nur da lâtif olduğundan gelen tecelliyi arka tarafına geçirgendir. 

Cinler ise ateşten halkedildiklerinden yarı geçirgendir ve alev kaynaklı olduğundan, sabit değil hareketlidir. 

İnsan ise ağır madde tarafı, toprak olduğundan geçirgen değil aksettirendir. İşte bu yüzden. 

Melekler latif olduğundan tecellii ilâhiyyeyi doğru olarak geçirirler. Cinler ise dalgalı alevden olduklarından tecellii ilâhiyyeyi, net olarak geçiremezler, aslını dalgalandırarak bozarlar, işte bu yüzden onlardan herhangi bir fısıltı duygu fikir kat’iyyen net değil hep dalgalı ve şüpheler içindedir. 

İnsan ise bu alemdeki toprak özelliği ile sabit olmakta ve kendisine gelen tecellii ilâhiyyeyi, hiç bozmadan yansıtırlar. 

Tecellii ilâhiyye latif olduğundan, insanın ruhuna gelir oradan aklına ve oradanda kalbine-gönlüne kesif bedenine gelir ve oradan dağru olarak akseder, kelâm yönü ile ses olarak zuhura çıkar. Ruhun arkasındaki beden aslı cam yani melek gibi, olan ruhumuzun arkasına sır denen beden toprağını sürdüğümüz zaman, cam aynaya dönüşür ve tecellii ilâhiyyenin, gerçek yansıtıcı olur. İşte bu yüzden Peygamber hazaratı, insan neslinden gelmiştir. 

Peygamberimiz bu yüzden arap kavminden seçilmiştir. Çünkü aynanın arkası ne kadar koyu ise, yansıtması da o kadar net ve güzel olur. 

Gene durum gereği, bu alemde meleklerin görülmesi çok istisnai haller dışında, görülmeleri mümkün değildir.

Cinler ise bu alemin “ateş” malzemesinden meydana geldiklerinden istedikleri zaman latif de olsa suretlenerek görünebilmektedirler. İnsan ise bilindiği gibi herzaman heryerde suretli olup görülmektedir. T.B.

--------------------

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 17 -----

(٥٥.١٧)
~~55.17~
رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.17 - Rabbulmeşrigayni ve rabbulmağribeyn. 

Diyanet Meali:
55.17 - O, iki doğunun ve iki batının Rabbidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.17 - Hem iki Meşrikın rabbi hem iki Mağribin rabbi 

---------------------- 

Bu ayet-i kerîme hakkında tefsirlerde birçok yorum vardır kısaca biz iki doğu iki batıdan murat biri bizim dünya alemimizin doğusu batısı diğeri diğer alemlerin ve oralarda yaşayann insan nesli-sülalelerin kendi doğu batılarıdır. T.B. 

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 26 -----

(٥٥.٢٦)
~~55.26~
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.26 - Kullu men aleyhâ fân. 

Diyanet Meali:
55.26 - Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.26 - Üzerindeki herkes fanî

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
55.26 - Onun üzerinde bulunan herkes fânidir. 

----------------------- 

Ayette bahsedilen “men” “kim” demektir, kim ise insanı vasfetmektedir, bu insanlar ise sadece bizim dünyamızda olan bizim insan nesli-sülalemiz değildir. Bir sonraki ayetlede ilgilidir. T.B. 

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 27 -----

(٥٥.٢٧)
~~55.27~
وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.27 - Ve yebkâ vechu rabbike zulcelâli vel ikrâm. 

Diyanet Meali:
55.27 - Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.27 - Bakî o Rabbının yüzü o zülcelâli vel'ikram

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
55.27 - Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin zâtı ise bâki kalacaktır. 

---------------------- 

Celâl ve ikram sahibi olan Rabb, bizim dünya alemimizde olduğu gibi, bütün alemleride ihata etmiş kaplamıştır. O’nun diğer alemlerinde olan insan nesli-sülalelerinin de vakti geldikçe, hepsinin fani olacaklarıda böylece bildirilmiş olmaktadır. T.B. 

----------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 29 -----

(٥٥.٢٩)
~~55.29~
يَسْپَلُهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فٖى شَاْنٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.29 - Yes'eluhû men fis semâvâti vel ard, kulle yevmin huve fî şeé'n. 

Diyanet Meali:
55.29 - Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O'ndan isterler. O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.29 - Ondan dilenir göklerde hem yerde olan «kulle yevmin huve fi şe'n» 

-----------------------

Yerlerde ve göklerde ne varsa ihtiyaç ve dileklerini ondan isterler, bu isteme hali insanlarda hem kelam hemde hal diliyle olduğundan, diğer bütün varlıklardan üstün bir isteyiş nezaketi vardır. İşte bu yüzden gökyüzünde olan ve yer yüzünde olan, insan nesilleleri-sülâleleri hepsi istek ve ihtiyaçlarını ondan isterler. T.B.

----------------------

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 31 -----

(٥٥.٣١)
~~55.31~
سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَ الثَّقَلَانِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.31 - Senefruğu lekum eyyuhes sekalân.

Diyanet Meali:
55.31 - Yakında sizi de hesaba çekeceğiz, ey cinler ve insanlar!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.31 - Yarın size kalacağız ey sekalân!

---------------------- 

Bizim alemimizde ve gökyüzü alemlerinde de olan insan ve cin topluluklarının hepsinin hesaba çekileceği açık olarak belirtilmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 33 -----

(٥٥.٣٣)
~~55.33~
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.33 - Yâ mağşeralcinni vel insi inistetağtum en tenfuzû min agtâris semâvâti vel ardı fenfuzû, lâ tenfuzûne illâ bisultân. 

Diyanet Meali:
55.33 - Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.33 - Ey cinn-ü insin ma'şeri! Gücünüz yeterse geçin gidin aktarı Arz-u Semadan, geçemezsiniz olmazsa ferman 

---------------------- 

Ayet-i kerime çok açıktır, bu dünya alemimizin ötesindede gidilecek alemler olduğunu, ancak buralara gitmek için “kutrun” çevrenin dışına çıkmak lâzım geldiği bilrilmektedir. 

Bu kutur’lar-çemberler, yakın çevremizi çevreledikleri için, bunların tutsağı olduğumuzdan, bu çemberleri aşıpta diğer alemlere, tefekkür ederek çıkmamız mümkün olmamaktadır. 

O kutur-çemberlerin birincisi, nefs kutru-çemberidir. İkincisi ön yargı ve alışkanlıklardır. Üçüncüsü nefsi duygulardır. Dördüncüsü beden-kutru’dur. Beşincisi tutsak ilim kutru-çemberidir. Altıncısı zan ve nefsi hayal kutru-çemberidir, sayarsak daha da çokları vardır. 

İşte kişi evvelâ bu kutur-çemberlerden dışarı çıkması lazımdırki, kendi kutur-çemberini kırsın ve aklen hür olsun, ondan sonra aleme kutrunun daracık içinden değil kutrunun-çemberinin maniasız dışından baksın, değer yargılarını yeniden ve gerçek olarak oluştursun, bu bakışla aleme baktığında, çok şeyin ne kadar değişik olduğunu hemen farkedecektir. 

Ancak kutrun-çemberin dışına çıkalabilinmesi için, ayetin ifadesine göre bir sultana, yani yeni bir güce ihtiyaç vardır. 

Bu güç ise manen gerçek bir tevhid ve irfaniyet eğitimi, madde olarak ise feza gemilerinin teknelojileri ve yakıtlarıdır. Bunlarla kişiler hem kendi tutsak kutur-çemberlerinden, hemde dünya madde yerçekimi kutur-çemberinden çıkmış olacaklar ve daha çok feza araştırmaları yapacaklar ve zamanla dünyamıza en yakın insan nesli-sülâlelerinin olduğu yaşadığı gökyüzü yaşam sahalarını tesbit etmiş olacaklardır. T.B.

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 46 -----

(٥٥.٤٦)
~~55.46~
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهٖ جَنَّتَانِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.46 - Ve limen hâfe mekâme rabbihî cennetân. 

Diyanet Meali:
55.46 - Rabbinin huzurunda (hesap vermek üzere) duracağından korkan kimseye iki cennet vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.46 - Rabbının makamından korkan kimseye iki Cennet raygân

Hasan Basri Çantay Meali:
55.46 - Rabbinin huzuurunda durmakdan korkan kimseler için iki cennet vardır. 

---------------------- 

Bu bahsedilen iki cennet, biri “tevhid-i ef’al” diğeri “tevhid-i esma” cennetleridir. Burada korkmaktan maksat, herhangi bir hesap verme korkusu değildir. Bu korku İlâh-i varlığın hakikatini idrak edip haşyet-huşu duygusunun halidir. Çünkü bu kimseler için beden kaydı olmadığından, beşeri korkuları olamaz. T.B. 

----------------------

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 47 -----

(٥٥.٤٧)
~~55.47~
فَبِاَیِّ اٰلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.47 - Febieyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân. 

Diyanet Meali:
55.47 - O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.47 - Şimdi rabbinizin hangi eltâfına dersiniz yalan?

Hasan Basri Çantay Meali:
55.47 - O halde Rabbinizin hangi ni'metlerini yalan sayabilirsiniz? 

----------------------- 

Yukarıdaki ayet-i kerîme konuyu çok açık tasdik etmektedir. T.B.

----------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 60 -----

(٥٥.٦٠)
~~55.60~
هَلْ جَزَاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.60 - Hel cezâul ıhsâni illel ıhsân. 

Diyanet Meali:
55.60 - İyiliğin karşılığı, yalnız iyiliktir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.60 - İhsânın cezâsı elbette ihsân 

---------------------- 

Bu ayet-i kerîme, ihsan hakikatinin dördüncü ve son kemal aşamasıdır. İhsan madde ve mana olarak iki anlamlıdır. Madde olanı herhangi bir kimseye karşılık beklemeden yapılan herhangi bir şekilde nakit veya mal gibi verişlerdir. 

Mana olanı ise, kişiye evvelâ kendini sonra da Rabb-ını bildirici öğretici olan “zat-i” bilgilerdir. T.B. 

--------- 

NOT= Konu hakkın da geniş bilgi. “7. İslâm, İmân, İhsân, İkân,” (Cibril Hadîs’i): kitabımızda mevcuttur dileyen oraya bakabilir. T.B. 

----------------------

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 62 -----

(٥٥.٦٢)
~~55.62~
وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.62 - Ve min dûnihimâ cennetân. 

Diyanet Meali:
55.62 - Bu iki cennetten başka iki cennet daha vardır.

Hasan Basri Çantay Meali:
55.62 - (O) ki (cennet) den başka iki cennet daha vardır.

----------------------- 

Burada bahsi geçen iki cennetten biri, “Tevhid-i sıfat” diğeri ise “Tevhid-i zat” cennetleridir. “Tevhid-i zat” cennetinde ayrıca “İnsan-ı Kâmil” mertebeside mevcuttur. 

Böylece sekizinci cenneti oluşturan bu cennetlerin sayısı kendi içinde beş mertebeli cennet olur. 

Bu cennetlerin sakinleri ise ayette bahsedilen Fecr Sûresi; (89/27-30) Âyetlerinde bu mevzua işaret vardır. 

Meâlen: “Ey Nefs-i Mutmeinneye eren kişi, sen ondan râzı o da senden merzi-razı olunmuş olarak, Rabb’ı na dön.” 

“Benim kullarımın arasına ve benim cennetime gir.” Buradaki ifade çok başkadır. Zât-i olan bu kelâm aracısız olarak kendisi. “Benim kullarım” demek sureti ile Zât-ına bağlamaktadır. O halde daha bu dünyada iken, onun gerçek Zât-i kullarını arayıp bulmamız ve bu günden o kulların arasına girmemiz lazım gelecektirki, onlarla birlikte, “benim cennetime gir.” Hitabının muhatabı olalım. Ne müthiş dehşet ve haşyet verici bir davettir. İşte bahsedilen bu dört mertebeli cennetler, Allah-ın Zât-i tevhid ve irfan cennetleridir. Bu sahada tevhid-i hakikatler konuşulacak ve buranın ehli ilâh-i ünsiyet ile yaşayacaklardır. 

Yani kendi hakikatlerinin Hakk-ın hakikatinden başka bir şey olmadığını, bu daha dünya da iken idrak ve müşahede etmiş olduklarından burada, beşeri nefisleri ile değil, ilâh-i nefisleriyle ve kendilerinde bulunan hakkaniyetleri ile yaşayacaklardır. Çok muazzam ve çok yüce bir haldir. 

Diğer yedi cennette ise, oranın ehilleri yaşam ve anlayışları tenzih üzerine/ötelerde olan bir Allah-a ibadet anlayışı, dünyadaki kanaatleri üzere olacaklarından, onlara Rabb’larından sadece bir selâm gelecektir ve orada “halidun-kalıcı” olacaklardır. Yani dünyada edinmiş oldukları tenzihi anlayış üzere, fikrende kalıcı olacaklardır. Bu cennetler “naim-nimet” cennetleridir. Diğer sekizinci cennet içinde bulunan dört cennet ise Zât-i cennetler’dir. 

---------- 

(İsim rehberim. gen. tr) me’va isminin anlamı: 

----------

Cennetün Me'va: Nefsini teslim eden Ululelbab olanlar; 

Ululelbab-kapı sahipleri demektir. Ayrıca beşeri nefsini bırakmış ilâh-i nefsi ile yaşayanlardır. 

Her esma hakk’a giden bir kapı olduğundan, İrfan ehli evvelâ kendi ismihas kapısından, daha sonra da diğerlerini kişinin kendine has ismi kapısından, gönül alemi cennetine alırlar. T.B.

Cennetin 7 katı isimleri ve kimlerin gideceği?

Bunlar, Firdevs, Adn Cennet`i, Nâim Cennet`i, Daru`l-Huld, Me`va Cennet`i, Daru`s-Selâm ve İlliyyûn`dur. Bu tabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır (el-Beydâvî, Envâru`t-Tenzîl, Beyrut (t.y.), I, 119).

2-Cennetül Me’va: Salih amel işleyen kişilerin, Allah yolunda şehit olanların ve mümin kulların barınağı olan bir cennettir. Me’va cenneti huzuru temsil eder.11 Kas 2021 

Bahsi geçen huzur beşeri değil İlâh-i huzurdur. Bu da Ayette belirtilen nefsi mutmainniliktir. Bu huzur olmasa Zât cennetine girilemez. T.B. 

-----------

یوام Me’va; kelimesi, (م-mim) Hakikat-i Muhammed-i ve suret-i Muhammediyyeyi. (ا –elif) Elif ulihiyyet-i. (و-vav) velâyeti (ی-ye) ilmel/aynel/hakkal yakîn mertebelerini ifade etmektedir bu yüzden zat cennetlerinin yerinin ismi, “Me’va” cennetidir. Diğer cennetlere göre çok özeldir. Allah-u a’lem, T.B. 

----------------------

----- 53 - Necm Suresi - Ayet 15 -----

(٥٣.١٥)
~~53.15~
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
53.15 - Indehâ cennetul meé'vâ.

Diyanet Meali:
53.15 - Me'vâ cenneti onun (Sidre'nin) yanındadır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
53.15 - Ki Cennetü'l-me'vâ onun yanında 

---------------------- 

1. Cennet: · 2. Cennetü'n-Naîm: · 3. Adn cenneti: · 4. Firdevs: · 5. Hüsnâ: · 6. Dârüs's-Selâm: · 7. Dârü'l-Mukame: · 8. Cennetü'l-Me'vâ:. 

----------

sorularlaislamiyet.com. 

---------------------- 

----- 55 - Rahman Suresi - Ayet 68 -----

(٥٥.٦٨)
~~55.68~
فٖيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
55.68 - Fîhimâ fâkihetuv ve nahluv ve rummân. 

Diyanet Meali:
55.68 - İçlerinde her türlü meyve, hurma ve nar vardır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
55.68 - O ikisinde her nevi meyve ve hurma ve nar (ağaçları) vardır. 

---------------------- 

Tevhidin kesret ve vahdet olarak, dünya ve ahiret iki meyve kıyası. Dünya için “vettin vezzeytun” (95-1) İncir ve zeytin.

Ahiret cennet için ise “nahluv ve rummân.” (55-68) Nar ve hurma. Misal gösterilmiştir. Bakıldığı zaman dört meyveninde ikişerli olarak mana yönünden birbirinin aynı olduğu görülmektedir. 

Şöyleki: Nar ve incir şekil ve yapıları itibariyle tevhid-i bütünlüğü ifade etmektedirler. 

Hurma ve zeytin ise kesreti-çokluğu ifade etmektedirler. 

Neden acaba iki aleminde misalini sadece aynı meyveler üzerinden verilmedi. 

Cevap şöyledir. Zeytin misali, bir eğetim misalidir. Çünkü zeytin başlarda acıdır ve yeşil hamdır. Ağaçta olgunlaşıp toplanma vakti geldiği zaman büyük zorluklarla tane tane toplanır ve büyük aşamalardan ve çok zamanlar geçmesinden sonra özel su havuzlarında olgunlaşıncaya kadar kalır ve eski sert yeşil halinden siyah yumuşak haline dönüşerek, yiyecek halinde kemale erer, işte bütün bu aşamalar, tam bir dervişin hayat hikâyesini zaman içinde olgunlaşmasını başlarda ham ve acı olan dervişin mürşidinin elinde velâyat suyunda, mahvolması ve daha sonra siyah bir kimlik kazanıp, adeta a’maiyyet hakikatine yol alması temin edilmiş olmaktadır. 

Karşılığı olan hurma’ya gelince hurma ağacında oluşur ve salkım salkım toplanır, hep kemaldedir. Zeytin ve hurmalar, preste sıkıldığı zaman ikisinin de içinde yağları çıkar birleşir, bu durumda kesretten vahdet doğmuş olur. 

İncire gelince, İncirde dalında ham iken olgunlaşmaya başlar, bir bütün vahdet olur, ancak içi çok kalabalıktır ve kimlikler çok küçüktür. 

Cennet karşılığı olan nar ise, dışarıdan gene bir bütündür, ancak içinde herbir nar tanesisinin, kendilerine ayrılmış özel oda/höcreleri vardır ve kimlik sahibidirler. Nurlar içinde nazenin olarak insanlar tarafından tüketilinceye kadar bir bütün halinde yaşamaktadırlar. Bunlarda dünya ahiret meyveler yönünden kesret ve vahdetin işaretleridir. T.B.

---------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 60 (Mushaf Sırası: 56 - Nüzul Sırası: 46 - Alfabetik: 107) -----

(٥٦.٦٠)
~~56.60~
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.60 - Nahnu kaddernâ beynekumul mevte ve mâ nahnu bimesbûgîn. 

Diyanet Meali:
56.60 - (60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak-zuhur, üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
56.60 - Biz takdir ettik aranızda o ölümü ve bizim önümüze geçilmez

---------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 61 

(٥٦.٦١)
~~56.61~
عَلٰى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فٖى مَا لَا تَعْلَمُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.61 - Alâ en nubeddile emsâlekum ve nunşiekum fî mâ lâ tağlemûn. 

Diyanet Meali:
56.61 - (60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak-zuhur, üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
56.61 - (61-62) Sizin emsâlinizi değiştirmek ve sizi bilmediğiniz bir neş'ette yaratmak üzere (kâdiriz). Ve muhakkak ki, siz ilk yaradılışı bildiniz, o halde düşünmez misiniz? 

---------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 62 

(٥٦.٦٢)
~~56.62~
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْاَةَ الْاُولٰى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.62 - Ve lekad alimtumun neş'etel ûlâ felevlâ tezekkerûn. 

Diyanet Meali:
56.62 - Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O hâlde düşünseniz ya!

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
56.62 - (61-62) Sizin emsâlinizi değiştirmek ve sizi bilmediğiniz bir neş'ette yaratmak üzere (kâdiriz). Ve muhakkak ki, siz ilk yaradılışı bildiniz, o halde düşünmez misiniz?

Hasan Basri Çantay Meali:
56.62 - Andolsun ki birinci yaratılışı-zuhur (nızı) bildiniz. Fakat (tekrar yaratılacağınızı da) düşünmeli değil misiniz? 

--------------------- 

Ayet-i kerîmelerde de görüldüğü gibi, bir işin ilkini yapmak zordur, birincisi olduktan sonra onu tekraralamak zor değildir. 

Bahsedilen hadisede Cenâb-ı Hakkın “hayat ve ölüm” tatbikatındaki hükmünü açık olarak ikaz ederek bildiriyor. 

Yaşadığımız hayatta “doğum ve ölüm” olarak adeta hergün şahitleri oluyoroz. Ayrıca bu oluşumları tabiat dediğimiz sistemdede mevsimler vasıtasıyla hersene görüyoruz. 

Cenâb-ı Hakk-ın kudret sıfatını ortaya getiren bu hadiselerin, sadece bizim dünyamıza ve bizim içinde bulunduğumuz insan nesli-sülâlemize ait olduğunu düşünüp öyle zannetmek, Cenâb-ı Hakk-ı hiç tanımamış olmak lâzımdır. 

Ezeli ve ebedi olan, Zat-ı Alâ-i ilâhiyye olan Allahımız, bu sonsuz olan süre içinde sadece yaklaşık on beş bin senelik bir süre içinmi bu sıfatlarını kullanmış olacak. Aslında bizim insan nesli-sülâlemizin sonsuz uzay zaman içinde düşündüğümüzde ancak üç saniyelik bir zaman süresine karşılık gelir. 

Eğer gökyüzünde, bizim insan nesli-sülâlemizden başka bir insan nesli sülâlesi yoksa, Allahımızın bu sıfatları faaliyet dışı kalmış olması lazım gelecektir. Ancak böyle bir şey tasavvur dahi edileyeceği için, bahsi geçen bu ayeti kerimelerin delâletiyle bile, göyüzünde de sayısını şu an bilemeyeceğimiz sonsuz sayıda, gökyüzü insan nesli veya dabbe türü sülâlelerin olacağı, şüphe götürmez bir gerçektir. 

Kısaca şöylede düşünebiliriz. Tesbit edildiği sonsuz feza da, bizim saman yolu galaksimizde yüzmilyar gezegen olduğu tesbit edilmiş. Diğer taraftan gene feza da, yüzmilyar galaksi tesbit edilmiş. Bu hesapla her galakside bizim dünyamız gibi üzerinde insan nesli-sülâlesi olan sadece bir gezegen olduğunu düşünsek o zaman ortaya çıkan gerçek. 

Sonsuz fezada en azından yüzmilyarda bir ihtimal olmak üzere yüzmilyar dünya benzeri üzerinde insan nesli-sülâsi olduğuna hiç şüphe yoktur. 

İşte bu yüzden geçmişte bahsedilen ayetlerdeki faaliyetlerde doğum ölüm ve yenilenme, bütün gökyüzü alemlerinde de geçerlidir. Allah-u a’lem. T.B. 

---------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 63 -----

(٥٦.٦٣)
~~56.63~
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.63 - Eferaeytum mâ tahrusûn. 

Diyanet Meali:
56.63 - Ektiğiniz tohuma ne dersiniz?!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
56.63 - Şimdi gördünüz mü o ekdiğiniz tohumu?

----------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 64 -----

(٥٦.٦٤)
~~56.64~
ءَاَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُ اَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.64 - Eentum tezraûnehû em nahnuz zâriûn. 

Diyanet Meali:
56.64 - Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
56.64 - Siz mi bitiriyorsunuz onu? Yoksa biz miyiz bitiren? 

----------------------- 

Yukarıdaki ayeti kerîme’yi okuyupta hayran kalmamak mümkün değildir. Sıradan bir düşünce ile bizler çifçiler olarak ektik biçtik hububat elde ettik deriz ancak ayet-i kerime bunların hepsinin Hakk tarafından yapıldığını açık olarak ifade etmektedir. Ekmek dikmek, ise sadece bir vesiledir, ekildikten ve dikildikten sonraki, her saniye ekilip dikilen şeyin kontrolü, “müdebbir-tedbir” eden meleklere, yani Allahımızın Rahmaniyeti içerisinde Rezzak isminin kuvvetleri olan melekleri tarafından her an kontrol altında tutularak, olacak son şekillerine kadar kontrol idilip yerlerinde inşa edilmektedirler. Kendi kendine hiçbir şeyin olması mümkün değildir. 

Bu sistem içinde, hep bildiğimiz bahar gelmeye başlayınca “cemre düştü” diye bir tabir kullanılır. 

---------- 

Halkımızın arasında yaygın olarak baharın müjdecisi olarak bilinen sıcaklığın artması olayına cemre denir. Cemre’nin birer hafta arayla havaya, suya ve toprağa düştüğüne inanılır. Üç tane olan cemrenin birincisi havaya (19-20 Şubat), ikincisi suya (26-27 Şubat) ve üçüncüsü de (5-6 Mart) toprağa düşer. Her cemrenin düşüşüyle hava sıcaklığı artar, cemrelerin arasında ise sıcaklıkta küçük bir düşüş görülür. (İnternet bilgisi)

---------- 

“Cemre” Cem olarak Rahmaniyyetin ve Rezzakiyetin üretim için faaliyete geçmesinin başlangıçlarıdır. 

Butün gıda tohumlarının “cem” ile hep birlikte kendilerine ait hay isimininde zuhuru ile uyandırılmaya başladığı zamandır. 

İşte bu yüzden yaklaşık bütün bitkiler, hep birlikte aynı günlerde toprak altından toprak üstüne doğru, kendi bulundukları mevkilerinden hep birlikte göğe doğru yükselmeye başlarlar. Böyle bir sistem olmamış olsa her bitki kökü, kendi haline göre konrolsuz çıkacağından, belki hiç çıkamaycağından, tarlanın bir yerinde hiç filiz çıkmamış bazı yerlerinde bir miktar filiz çıkmış olurki, bazıları bir ay evvel veya bazıları bir ay sonra olgunlaşacaklarından, ürün birliğinin sağlanması mümkün olmazdı. Bu durumda da, üretimin miktarı çok az ve toplanması ayrı ayrı zamanlarda olacağından çok büyük masraflara mâl olurdu, bu maliyeti karşılamkta belki adeta imkânsız hale gelirdi.

İşte sıradan bildiğimiz “Cem’r’e” sisteminin insanlık gıda üretiminde ne kadar mühim rolü olduğu açık olarak görülmektedir. 

Bu oluşumun sadece dünyamıza ait bir oluşum olduğunu da düşünmek, oldukça dar bir düşünce hali içinde yaşamak demektir. 

Ezeli ve ebedi olan Allah-ımızın gökyüzü alemlerinde de böyle, “cemre” sistemlerinin olmaması için hiçbir sıkıntı ve mania yoktur. Rezzak sahibi olan Rabb-mizin diğer gökyüzündeki insan nesli-sülâlelerininde gıdaya ihtiyaçları olduğu açıktır. T.B. 

---------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 77 -----

(٥٦.٧٧)
~~56.77~
اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَرٖيمٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.77 - İnnehû lekur'ânun kerîm. 

Diyanet Meali:
56.77 - O, elbette değerli bir Kur'an'dır.

---------------------- 

Kur’an lâfzı iki türlüdür. Biri elimizdeki Mushaf, ismide verilen kayıtlı Kur’an’dır. 

Diğer manası ise, Kur’an zattır. Furkan sıfattır. 

Senelerce süren Kur’an halikmidir yoksa mahlukmudur, sorusunun cevab-ı, hem mahlûktur hem haliktir, olmasıdır cildi kâğıdı mürekkebi yönü ile mahlûktur. Ancak manası ve lâfzi itibariyle Halik’tir. Böyle baktığımız zaman Kur’an-ı Kerim, Zat-ı ilâhi yönünden insanlık alemine ikram edilmiş zati bilgiler bütünüdür. 

Şöylece küçük bir tefekkür yapalım. Acaba bu muazzam zat-i ikram, evveli ve ahırı olmayan bu sonsuz gökyüzü alemlerinde bir defa sadece bizim neslimizemi gönderildi? 

En küçük aklı olan bir kimse bile buna evet diyemez. 

Çünkü diğer gökyüzü alemlerine, haksızlık edilmiş olur. Allahımızın mübarek kitab-ı varsa, kendi zatından ise, onu gönderecek daha çok ve sonsuz muhataplarının olmaması için hiçbir mania yoktur, biraz tefekkür ufkumuzu genişletir şartlanmış ön yargılardan kurtulup, konuya salt bir akılla baktığımızda, gördüğümüz alem manzarsı çok başka olacak, ve oralara daha yakın olacağımızdır. T.B.

---------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 78 -----

(٥٦.٧٨)
~~56.78~
فٖى كِتَابٍ مَكْنُونٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.78 - Fî kitâbim meknûn. 

Diyanet Meali:
56.78 - Korunmuş bir kitaptadır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
56.78 - Öyle bir kitabda ki mahfuz tutulur. 

---------------------- 

Zat mertebesi itbariyle “Ümmül kitap”ta muhafaza edilmekte, sıfat mertebesi itibariyle “Furkan” ismiyle, “levhi mahfuz” da muhafaza edilmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 79 -----

(٥٦.٧٩)
~~56.79~
لَا يَمَسُّهُ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.79 - Lâ yemessuhû illel mutahherûn. 

Diyanet Meali:
56.79 - Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
56.79 - ona tertemiz temizlenmiş olanlardan başkası el süremez

---------------------- 

Taharet –temizlik iki türlüdür. Biri suret beden temizliği, diğeri nefs temizliğidir. Beden temizliğini yapmış olanlar Kur’an-ı kerimi tutp okuyabilirler. Ancak içinde bulunan gerçek ilâhi manalarını tutamazlar. Bu gerçek ilâhi manaları tutmak, ehli yanında uzun seneler nefs eğitimi yaparak kendinde, kendi varlığından bir bakiye kalmayan ve velâyet suyu ile yıkanan kimseler, ancak manalarını da tutabilirler. 

(Hamele-i kur’an) sadece kelâmını ezberleyerek taşıyıcılarıdır. Çok güzel bir hadisedir. Ancak genelde gerçek manasını bilmediklerinden sadece kelâmının zahirini taşımaktadırlar. 

Diğer yönü ile ise, Velâyet suyu ile tahir olmuş ve bu sürede de aynı zaman da arif olmuş kimseler ise, bütün Kur’an-ı kerimi ezber bilmeseler bile, manalarının derinliğine vakıf olduklarından, Kur’an-ı kerimin manasını taşıdıkla-rından, “hamel-i mana-ı Kur’an” dırlar. T.B. 

---------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 80 -----

(٥٦.٨٠)
~~56.80~
تَنْزٖيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.80 - Tenzîlum mir rabbil alemîn. 

Diyanet Meali:
56.80 - Âlemlerin Rabb'inden indirilmedir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
56.80 - Rabbül'âlemînden indirilmedir

--------------------- 

Hepsinde olduğu gibi, şu müthiş ifadenin genişliğine de, hayran kalmamak mümkün değildir. 

“Âlemlerin Rabb'inden indirilmedir.” Bütün alemlerin rabb-i olduğuna göre, bu oluşum. Yani Kitabının indirilmesi. bütün alemlerinde olmaktadır. 

Eğer olmuyor, sadece bu oluşum bizim dünyamızda oluyor ise, burada çok büyük haksızlık oluyor demektir. Veya haşa Allahımızın acziyeti demek olur, çünkü diğer gökyüzü alemlerinde, hiçbir şey yok hükmü çıkarki, olacak şey değildir. Rabb-ul alemin bütün alemlerinde, kendini tanıtıcı kitabını nüzül edip sırası ile indirmektedir. Başka türlüde düşünülemez. T.B. 

--------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 85 -----

(٥٦.٨٥)
~~56.85~
وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُبْصِرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.85 - Ve nahnu akrabu ileyhi minkum ve lâkil lâ tubsırûn. 

Diyanet Meali:
56.85 - Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
56.85 - Biz ise ona sizden yakınızdır ve lâkin görmezsiniz

---------------------- 

Bu ayet-i kerîme üzerinde biraz tefekkür etmemiz lazımdır. 

Can boğaza geldiğinde. 

“Biz ise ona sizden daha yakınız.” İfadesi, Hakkın bütün ömür boyu son nefesimize kadar, bizimle olduğu halde, bizim ondan habersiz oluşumuz nasıl bir gaflettir, anlamak mümkün değildir. İnsan oğlu neler kaçırdığını bir bilebilse idi ne olurdu. T.B. 

---------------------- 

----- 56 - Vakıa Suresi - Ayet 96 -----

(٥٦.٩٦)
~~56.96~
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظٖيمِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
56.96 - Fesebbıh bismi rabbikel azîm. 

Diyanet Meali:
56.96 - Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
56.96 - Haydi tesbih et Rabbına azîm ismiyle. 

---------------------- 

Rabb-imizi onun azim isimleri ile, tesbih ve zikretmemiz, onun bizde olduğunu hatırlamak için güzel bir yoldur. Onu hatırımızda tutmak, Onun huzurunda olmaktırki, insan için bundan büyük saadet olmaz. 

Bizim dünyamızda geçerli olan bu haller, tabiki gökler alemlerinde olan insan nesli-sülâleler içinde geçerlidir. T.B. 

---------------------- 

----- 57 - Hadid Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 57 - Nüzul Sırası: 94 - Alfabetik: 33) -----

(٥٧.١)
~~57.1~
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
57.1 - Sebbeha lillâhi mâ fissemâvâti vel ard, ve huvel azizul hakîm. 

Diyanet Meali:
57.1 - Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
57.1 - Göklerde ve yerde ne var ise Allah-ı tesbih etmektedır. Ve O, azîzdir, hakîmdir.

---------------------- 

“Göklerde ve yerde ne var ise” Bunların en hayırlısı kemalde olanı, “en güzel suret üzere halkedilen insan”dır ve alem bu Hakikat-i Muhammed-i insan için halkedilmiştir. Bu insanın sadece bizim insan nesli-sülâlesi olmamız olduğumuzu zannetmek, kendi hakikatimiz-den haberimiz olmadığının delilidir. Yerde olduğu gibi, gökler alemlerindede, aynı şekilde onu tesbih eden diğer insan nesilleri-sülâlelerinin olduğu açıktır. 

Eğer yok ise o alemler yok hükmündedir, alemlerin varlık sebebi ise insan nesli-sülâlesidir. T.B. 

---------------------- 

----- 57 - Hadid Suresi - Ayet 2 -----

(٥٧.٢)
~~57.2~
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُحْيٖ وَيُمٖيتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
57.2 - Lehû mulkus semâvâti vel ardı yuhyî ve yumît, ve huve alâ kulli şey'in gadîr. 

Diyanet Meali:
57.2 - Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca O'nundur. Diriltir, öldürür. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
57.2 - Göklerin ve yerin mülkü onun, hem diriltir hem öldürür, hem o her şey'e kadîrdir

---------------------- 

Geçmiş sayfalarda ayet-i kerimenin benzeri geçmişti. T.B.

----------------------

----- 57 - Hadid Suresi - Ayet 3 ----- 

(٥٧.٣)
~~57.3~
هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
57.3 - Huvel evvelu vel âhıru vez zâhiru vel bâtın, ve huve bikulli şey'in alîm.

Diyanet Meali:
57.3 - O, ilk ve sondur. Zâhir ve Bâtın'dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
57.3 - Odur, evvel-ü âhir ve zâhir-ü bâtın, hem o her şey'e alîmdir

----------------------- 

Evveli, sonu, görüneni, görünmeyeni, gerçekten Odur o halde bu alem de ondan başka bir şey yoktur. 

Eşya ve birey sandığımız herşey hakikat-i itibariyle Onun bir isminin zuhurudur. Zahiri itibariyle ne isim almışsa onunla anılmaktadır. T.B.

----------------------- 

----- 57 - Hadid Suresi - Ayet 4 -----

(٥٧.٤)
~~57.4~
هُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فٖيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
57.4 - Huvellezî halekas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arş, yağlemu mâ yelicu fil ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ yağrucu fîhâ, ve huve meakum eyne mâ kuntum, vallâhu bimâ tağmelûne basîr. 

Diyanet Meali:
57.4 - O, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratan, sonra Arş'a kurulandır. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
57.4 - O odur ki Gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva buyurdu, Yere gireni ve ondan çıkanı, Gökten ineni ve ona yükseleni hepsini bilir ve “her nerede olsanız sizinle beraberdir,” hem Allah her ne yaparsanız görür. 

---------------------- 

 Altı gün-kün-veya tecelli, bu altının süresinin ne olduğunu bilmiyoruz, ancak bu alemlerin altı aşamada olduğu anlşılmaktadır. Bu yüzden Musevilerin ve İsevilerin altı günleri vardır. Allah bu alemleri altı günde halketti, yedinci günü dinlendi, diye inandıklarından cumartesi-sebt, günü dinlenirler ve bu yüzden hiçbir iş yapmazlar. 

Bizim dünyamızın yedinci günü. Peygamber Efendimize peygamberlik verilmesiyle başladı, o günden beri içinde bullunduğumuz seneler, bizim dünyamızın yedinci kıyamet günleridir. Bu yüzden bizlere hafta tatili yoktur. Sadece Cuma namazına hazırlık için Cuma günü sabahtan öyleye kadar olan süre istirahat süresidir o da yarım gündür. 

(62-10) Cuma suresinde, “namaz bitince yeryüzüne yayılın Allah’ın lütfundan rızık isteyin, Allah-ı çok anın ki saadete erişesiniz.” Kıyametin alâmetleri on hadise olarak belirtilmiştir. Ancak kıyamet koptuğunda dünyamız dönmesine devam edecektir.

Yüksek dağlar yıkılacak, çukur yerler dolacak dünya daha yuvarlak hale gelecektir. Dünyamız Rabb-ımızın bileceği bir süre böyle kalıp, daha sonra “ba’sü ba’del mevt-öldükten sonra insanlar tekrar dirilecekler, hesap kitaptan sonra, zaten hazır olan bizim insan nesli sülâlesinin cenent ve cehennemine ayrılanlar gidecektir. Dünyamız kendi yörüngesinde yüzüp gitmesine devam ederek yeni gelecek insan nesli sülâlesinin tekrar üzerinde yaşayabilmeleri için gıda depolamaya başlayacaktır. Hesaplamalara göre bu süre yaklaşık (225-250) milyon sene de bir dünyamızın üzerinden Bir insan nesli-sülâlesi geçmektedir diye düşünebiliriz. 

Allah-u a’lem- aslını Allah bilir. T.B. 

---------------------- 

----- 57 - Hadid Suresi - Ayet 5 -----

(٥٧.٥)
~~57.5~
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
57.5 - Lehû mulkus semâvâti vel ard, ve ilallâhi turceul umûr. 

Diyanet Meali:
57.5 - Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Bütün işler ancak O'na döndürülür.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
57.5 - Göklerin ve yerin mülkü O'nundur ve bütün işler Allah'a döndürülür. 

---------------------- 

Bu alemde sadece insanın işleri hesap kitap görülmesi için Allaha döndürülür. Bu ayet-i kerîmedende anlaşıldığı üzere, göklerde de insan nesli-sülâlesi varlıkların olduğu, onlarında işlerinin-amellerinin, Allaha döndülüp hesap kitaplarının olacağını bildirmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 57 - Hadid Suresi - Ayet 11 ----- 

(٥٧.١١)
~~57.11~
مَنْ ذَا الَّذٖى يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ اَجْرٌ كَرٖيمٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
57.11 - Men zellezî yugrıdullâhe gardan hasenen feyudâıfehû lehû ve lehû ecrun kerîm. 

Diyanet Meali:
57.11 - Kim Allah'a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükâfat da vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
57.11 - Hani kim? O Allah'a bir karz-ı hasen takdim edecek kimse ki Allah onu ona katlayıversin, hem onun için çok hoş bir ecir de var. 

---------------------- 

“Güzel borç- karz-ı hasen” Kimki hiçbir karşılık beklemeden, malını ve vaktini Hakk yolunda harcar, işte bu şekilde Hakk’a kendi varlığından borç vermiştir. Çünkü kendi kazancının kazanılması için zamana ihtiyaç vardır. Kişinin ise sermayesi sadece zamanı-vaktidir. İşte bu vaktini Hakk yolunda kullanması, Hakk’a verdiği borçtur. 

Bu borcun karşılığını Hakkın kendisi verecektir. Aynı konu sadece bizim dünyamıza ait bir husus değil, Hakk-ın olduğu heryerde, bu konular vardır, aksi halde bu gökler hükümsüz ve değersiz olacaktır. T.B. 

--------------------- 

----- 58 - Mucadele Suresi - Ayet 22 (Mushaf Sırası: 58 - Nüzul Sırası: 105 - Alfabetik: 64) -----

(٥٨.٢٢)
~~58.22~
لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا اٰبَاءَهُمْ اَوْ اَبْنَاءَهُمْ اَوْ اِخْوَانَهُمْ اَوْ عَشٖيرَتَهُمْ اُولٰئِكَ كَتَبَ فٖى قُلُوبِهِمُ الْاٖيمَانَ وَاَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ اُولٰئِكَ حِزْبُ اللّٰهِ اَلَا اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
58.22 - Lâ tecidu kavmey yué'minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve rasûlehû ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ıhvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî gulûbihimul îmâne ve eyyedehum birûhım minh, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru halidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh, ulâike hızbullâh, elâ inne hızballâhi humul muflihûn. 

Diyanet Meali:
58.22 - Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy sopları olsalar bile, Allah'a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah'ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
58.22 - Allaha ve Âhıret gününe iyman eder hiç bir kavmı Allah ve Resulüne hudud yarışına kalkışan kimselerle sevişir bulamazsın, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya hısımları, hemşerileri olsalar bile, işte Allah öyle kimseleri sevmeyen bir kavmın kalblerine iymanı yazmış ve kendilerini tarafından bir ruh ile te'yid buyurmuştur ve onları altından ırmaklar akar Cennetlere koyacak, içlerinde ebediyyen kalacaklardır, öyle ki Allah onlardan hoşnud, onlar Allahdan hoşnud, işte onlar Allah hizbidir, uyanık ol ki Allahın hizbi muhakkak hep felâha irenlerdir. 

---------------------- 

“Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah'ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Görüldüğü gibi ayet-i kerîme “Allah-ın tarafında” olanlardan bahsetmektedir, o halde Allah c.c. hertarafta olduğundan, bu durumda gökyüzü aleminde de aynı hüküm geçerlidir. Eğer İnsan nesli-sülâle sistemi sadece bizim dünyamızda olsa idi, konu tek taraflı sadece dünya tarafında insan nesli-sülâlesi olduğu anlşılırdı, geçmiş sayfalarda “doğuların ve batıların ve o taraflarında sahibi olduğu, ayrıca zahir batın evvel ve ahır hepsi onun tarafı olduğundan! Demekki bu oluşumların, insan nesli benzeri sülâleleri, hepsi Allah-n her tarafında çoğul olarak oluşmaktadır. 

“Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır.” 

“onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir.”

“venefahtü fihi min ruhi” (15-29) “ve eyyednahu biruhul kudüs” (2-87) açık olarak bildirilmiştir. 

Bu oluşumlar gökyüzü aleminin belirgin yerlerinde devam edip gitmektedir. 

Sistem aynı sistemdir ancak suretler değişiktir. Şu anda dahi gökyüzü insan nesli sülâlelerinin. Bazıları daha henüz Ademiyyet başlangıcında, bazıları Peygamberlerin sırası-mertebeleri sistemiyle, bazıları nuhiyyet, bazıları İbrahimiy-yet, bazıları, Museviyyet, bazıları, İseviyyet, bazılarıda bizim gibi Muhammediyyet mertebelerinde, bazılarının da kıyametleri kopmuş berzahta, bekleme vaziyetinde bazıları da, kendilerinin mahkemelerinde, bazılarının da, hesap kitapları görülmş, kendilerine ayrılan cennet ve cehennemlerine iskân edilmiş vaziyettelerdir. İşte bazı kimseler tarafından görülen cennet cehennem ehilleri bunlardır. 

Bizim insan nesli-sülâlemizin, henüz hesap kitap vakti gelmediğinden, bizler için hazırlanan cennetler ve cehennem hazır ancak henüz içi boştur. 

Bu konunun dayanağı makul akıl ve “yedi arz hadisi”dir. 

Mevlâm anlayışlar ve hakkani idrakler nasip eylesin. T.B. 

---------------------- 

----- 59 - Haşir Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 59 – Nüzul 

----- 59 - Haşir Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 59 - Nüzul Sırası: 101 - Alfabetik: 35) -----

(٥٩.١)
~~59.1~
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
59.1 - Sebbeha lillâhi mâ fis semâvâti ve mâ fil ard, ve huvel azîzul hakîm. 

Diyanet Meali:
59.1 - Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
59.1 - Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah için tesbihde bulunmaktadır. Ve o, bihakkın galiptır, sahib-i hikmettir. 

--------------------- 

 “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir.”

“her şey” in içinde beden itbariyle “şey’iyyet” beşer, olan insan nesli-sülâleleride vardır. “men-kim” yönü ise hem beşeriyet-ini hemde ruhaniyetini ifade etmektedir. Beşer libasının içinde özünde ruhaniyetide olduğundan, aynı zaman da “şey’iyyet” ruhaniyetini de ifade etmektedir. 

Ve en güzel kemalli tesbihi ancak insan nesli-sülâlesi yapar. 

------------ 

NOT= Tesbih ve zikir hakkında daha geniş bilgi almak için.

“28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr:” kitabımıza bakılabilir.

---------------------- 

----- 59 - Haşir Suresi - Ayet 24 -----

(٥٩.٢٤)
~~59.24~
هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
59.24 - Huvallâhul hâlikul bâriul musavviru lehul esmâul husnâ, yusebbihu lehû mâ fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm. 

Diyanet Meali:
59.24 - O, yaratan-halkeden, yoktan var eden, şekil veren Allah'tır. Güzel isimler O'nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
59.24 - O öyle Allah ki halık, barî, müsavvir o, en güzel isimler (Esma-i hüsnâ) onun, bütün Göklerdeki ve yerdeki ona tesbih eder, o öyle azîz, öyle hakîmdir. 

--------------------- 

Bir sonraki Bakara suresinin (2-31) ayeti bu ayetin izahıdır. T.B. 

--------------------- 

(٢.٣١)
~~2.31~
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِٶُنٖى بِاَسْمَاءِ هٰؤُلَاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
2.31 - Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fekâle embiûnî biesmâi hâulâi in kuntum sâdikîn. 

Diyanet Meali:
2.31 - Allah, Âdem'e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin" dedi.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
2.31 - Ve Ademe bütün esmayı ta'lim eyledi, sonra o âlemîni melâikeye gösterip «Haydin davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin» buyurdu. 

--------------------- 

2.31 - “lehul esmâul husnâ,” “Ve alleme âdemel esmâe kullehâ” Allah c.c. Âdeme isimlerin tamamını öğretti. Ancak melâike-i kiram isimlerin tamamını bilmiyorlar idi ancak kendilerine ait lâtif ismleri bilyorlardır. Çünkü kesif olan aziz cabbar mütekebbir, isimlerinin kullanma sahası kendileri olmadığından bu isimlere ihtiyaçlarıda yoktur. Yani melekler Hadi ve nur isimleri ağırlıklıdır. 

Hayvanlarda ise sadece vurucu kırıcı cebbar mütekebbir ağırlıklı isimler vardır. Yani gerek meleklerde gerek hayvanlarda “esmâul husnâ,” yarımşar haldedir. 

Ayette belirtildiği gibi “Ve alleme âdemel esmâe kullehâ” Âdem a.s. ma ise isimlerin tamamı öğretildi. Çünkü âdem zıtları birleştirme tevhid mahalli idi. Bu yüzden varlığında iki ayrı özelliği vardı. Bunların arasındaki mücaleye girerek iman ve tevhid ehli olarak ahirete göçmelerinin yolu açılmış oluyordu. 

Meleklerin karşına çıkarıldığında, meleklere “esmâul husnâ,” nın tamamının söylenmesi istendi melekler kendilerinde olmayan isimleri söyleyemediler. Ancak âdem isimlerin hepsini söyleyince. Melekler. 

“lâ ılme lenâ illâ mâ allemtenâ” (2.32)

“Senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur.” Diyerek bu konuda acziyetlerini bildirmişler, bunun üzerine Âdeme secde emri yapıldığı zaman hemen secde etmişlerdi. 

İnsanın yüceliği Halife olması bakımından, “esmâul husnâ,” nın tamamının kendisine emanet edildiğindendir. 

Ahirette ise meleki isimler cennet ehlinde kalacak diğer aziz cabbar mütekebbir isimleri onlardan alınacak cehennem ehlinde kalacaklardır. Yani cennette hadi ismleri kalacak cehennem ehlinde ise mudil ağırlıklı isimler kalacaktır böylece, belirtildiği gibi. “Cennette bozuk kötü söz söylenmez” hükmü orada geçerli olacaktır. 

Lâ tesme’u fîhâ lâġiye(ten) (88/26) Orada hoşa gitmeyen anlamsız sözler işitmezler. 

Bahsi geçen konu bütün alemlerde olmaktadır, sadece bizim arzımızda olacak bir hadise değildir. Allah’ın bütün alemlerde melekleri vardır ve bu durumda gökyüzü alemlerinde de bu konu oluşmaktadır. T.B. 

-------------- 

 NOT= Bu konuda geniş bilgi geçmiş sayfalarda verilmişti. T.B. 

---------------------- 

----- 61 - Saf Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 61 - Nüzul Sırası: 109 - Alfabetik: 89) -----

(٦١.١)
~~61.1~
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
61.1 - Sebbeha lillâhi mâ fis semâvâti ve mâ fil ard, ve huvel azîzul hakîm. 

Diyanet Meali:
61.1 - Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
61.1 - Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah için tesbihte bulunmuştur. Ve O azîzdir, hakîmdir. 

-------------------- 

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
57.1 - Göklerde ve yerde ne var ise Allah-ı tesbih etmektedır. Ve O, azîzdir, hakîmdir. 

--------------------- 

“Göklerde ve yerde ne var ise” bunların en hayırlısı kemalde olanı, “en güzel suret üzere halkedilen insan”dır ve alem bu Hakikat-i Muhammed-i insan için halkedilmiştir. Bu insanın sadece bizim insan nesli-sülâlesi olmamız olduğu-muzu zannetmek kendi hakikatimizden haberimiz olmadı-ğının delilidir. Yerde olduğu gibi, gökler alemlerindede aynı şekilde onu tesbih eden diğer insan nesilleri-sülâlelerinin olduğu açıktır. 

Eğer yok ise o alemler yok hükmündedir alemlerin varlık sebebi ise insan nesli-sülâlesidir. T.B. 

---------------------

 NOT= 57.1 – ayeti ile, 61.1 – ayeti yaklaşık aynı manada olduğu için o yorumu buraya da aldım. T.B.

---------------------

----- 61 - Saf Suresi - Ayet 13 -----

(٦١.١٣)
~~61.13~
وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَرٖيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
61.13 - Ve uhrâ tuhıbbûnehâ, nasrum minallâhi ve fethun garib, ve beşşiril mué'minîn. 

Diyanet Meali:
61.13 - Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih (Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele!

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
61.13 - Ve kendisini sevdiğiniz bir başka (nîmet de) vardır ki, o da Allah'tan bir nusrettir ve yakın bir fetihtir ve müminleri müjdele. 

--------------------

 NOT=Nusret babamın ayetidir. T.B. 

 118-52-Kur’an-ı Kerîmde yolculuk. (Tur Suresi) sayfa (111) 

--------------------- 

……………………Bu dünya âlemini, kişinin bireysel nefsiyle olup, Hakk’tan ayrı olarak gafletle geçirmesi, uykuda kalması. Gerçek manâ da Hakk ile yaşaması ise uykudan uyanması demektir. 

İşte bu hakikat-i âlemde Peygamberler arasında ilk def’a Hz. Muhamed (s.a.v.) Efendimiz anlayıp ifşa etmiş ve Cenâb-ı Hakk’ta Ona hitaben. 

Allah Teâlâ Peygamberine rü’yâsını hakkiyle doğru kılmıştır.” (48/27) Buyurulmuştur. 

Burada ki, rû’ya bilindiği gibi, Mekke’nin fethi hususunda’dır ki; Fethin kemalidir.

 “Fethi karib” (yakın feth) bir bakıma kişinin kendi nefsini, gerçek kişiliğini bilip fethetmesi, yani vehim ve hayalden beden mülkünü kurtarması ve bu gayede çalışması neticesinde oluşan başarısı “ilk fetih” olduğundan bu “yakın” fetih’tir. Aslında bu fetih oluşturulmayınca diğer fetihlere de yol yoktur. 

“Fethi mübin” (açık feth) ise zâten açık olan bütün âlemlerde ki, Allah’ın zâtî tecellilerini görüp, farkedip, ona göre idrak ederek irfaniyyetinin artması, genişlemesidir. Bu da kişinin Hakk ile doğrulanmasıdır. 

110/1. “Allah'ın nusreti ve fethi geldiği zaman.” Burada ise dikkat çeken husus (feth) in Allah-ın yardımıyla mümkün olabileceği gerçeğidir ki, eğitiminin mutlaka ehlinden alınması gerekir. Sâlik yakın feth’e ulaştığı vakitten sonra da bu fetihlerin devamı zât-î feth’ler için mutlaka Allah’ın (c.c.) lühü yardımı,Nusret-i gerekmektedir. Ondan sonra. 

110/2. “Ve Allah'ın dinine insanların nasıl fevc fevc girdiğini görürsün.” Allah’ın dîni demek, gerçek manâ da hakikat-i Muham mediyyeyi idrak etmektir, bu ise Cenâb-ı Hakk’ın bütün âlamlerinde ki zuhurunu müşahede etmektir. Bu anlayış ise “insanların” yani, diğer ismi (İnsan-ı kâmil) olan bu âlemlerin hakikatinin anlaşılmasıyla her mertebesi itibariyle idrak edilmesi “insanların bölük, bölük kişinin kendi din halkasına girmesi, yani tevhid bilgisinin artmasına sesbeb olmasıdır ki, görürsün” demek olur. Çünkü bizlerden ilk şart olarak (eşhedü) “müşahede-görüş” istenmiştir. 

110/3. “Artık Rab'binin hamdıyla, hamdederek tesbihte bulun.” Bütün bu hakikatleri idrak ettikten sonra zaten kişinin nefs-î ve beşer-î kimliği kalmadığından yaptığı tesbihat-ı “Rabbı’nın hamd-ı” ile olacağından onun hakikati de (Elhamdülillâhi) olduğundan o tesbih ve hamdı ancak, kul ismi altın da rabb’ın yaptığı açık olarak ifade edilmiş olmaktadır. İşte bütün bu hakikatleri kendine yani ”beşeri ve nefsi kimliğine” bağlayıpta benliğe düşersen,

110/3. “ ondan mağfiret dile, şüphe yok ki: O tevbeleri çok kabul edici olmuştur.” Bütün bu hususlar idraklerinize sunulur. Yukarıda da fetihler’den basedilmişti bu kadarla bırakıp biz yine yolumuza devam edelim. 

Kişilerin gece içinde uykuya yattıklarında gördükleri rû’ya-lar, rû’ya içinde rû’ya dır. Fiziken uyandıklarını zannedenler, aslında hiç bir zaman uyanmamışlar, Hakk ve irfaniyyetten uzak, uzun bir ilmi gaflet uykusunda bulunmaktadırlar. 

 Kişilerin gezmeleri, hareket etmeleri, gerçek manâ da yaşam değil, aynı uyur gezer kimseler gibidir ki, uykuda gezdiğinin farkında değildir. 

Gerçek bir irfan ehlinden uykudan uyanma eğitimi alınmasa, kişi bu uyku dünyasından ahiret âlemine yine uykulu ve rû’ya âleminden geçer gider haberi bile olmaz. Orada da hayatı oranın şartlarına göre olan, yine rû’ya âleminde yaşamını sürdürür. 

Bunun çaresi bu gün bu âlemde uykudan uyanmaktır. 

İşte bu dünya uykusundan nusret/yardım ederek uyandıranlardan biri de “Nusret Babamız” idi. Bu yardım ve gaflet uykusundan uyandırmaları kitapları ve evlâtları ile halen devam etmektedir. Allah Nusret Babamız ve Rahmiye Annemizden sonsuz razı olsun. Amîn.

----------------------

Bakara, “fevelli vecheke şetral mescid-il haram” (2/144) ayeti kerîmesi kıbleteyn mescidinde geldiği zaman, Mekke şehri manen fethedilmişti bir müddet sonrada fiziken fethedilmiştir. Ancak çok dikkat çeken konu Kıblenin Kudüsten mekkeye alınması, ayet nosu “144” kudüsteki Mescid-i Aksa sahasıda “144” dönümdür. 

Yani bir “144” ten başka bir “144”e yöneliştir. Madde “144” ünden, mana “144” üne yönelmektir. T.B. 

(Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele!

 “Beytullah-Beyt-ul atik- Beyt-ül haram-haremi şerif kâ’be-i muazzama” gibi isimlerle anılan bu muazzam Zat-i tecellinin indiği mekân, bütün alemler de sadece bu küçücük arz-dünyadamı olacaktır? Eğer böyle ise, diğer alemlere haksızlık edilmiş olmazmıydı? 

Bütün gökyüzü alemleri Hakk-ın mülkü olduğundan O’nunda mülkünün her tarafında beyti-evi olduğundan o halde bizim Kâ’bemiz gibi Kâ’belerin başka yerlerde de olmaması mümkün değildir. 

Nasılki bir padişahın mülkünün bir çok yerlerinde sarayları köşkleri olduğu gibi, alemlerin padişahının da mülkünün dilediği yerlerinde, “beytleri-evleri” olması acaipmidir. 

Beytinin olduğu yerde de onun ziyaretçileri melekleri ve İnsan nesli-sülâlelerinin de olacağı açıktır. 

(Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele! T.B.

--------------------- 

 Ayetlerde, gökyüzü insanları araştırmasına devam edelim. T.B.

---------------------

----- 62 - Cuma Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 62 - Nüzul Sırası: 110 - Alfabetik: 17) -----

(٦٢.١)
~~62.1~
يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
62.1 - Yusebbihu lillâhi mâ fis semâvâti ve mâ fil ardıl melikil kuddûsil azîzil hakîm. 

Diyanet Meali:
62.1 - Göklerdeki ve yerdeki her şey, mülkün sahibi, mukaddes, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ı tespih eder.

Hasan Basri Çantay Meali:
62.1 - Göklerde ne var, yerde ne varsa (hepsi) O mülk-ü melekûtun eşsiz hükümrânı, noksaanı mucib herşeyden pâk ve münezzeh, gaalib-i mutlak, yegâne hukûm ve hikmet saahibi Allâhı tesbîh (ve tenzîh) etmekdedir. 

----------------------- 

“Göklerdeki ve yerdeki her şey,” Denince bunların arasına insanda girmektedir, o halde gökyüzünde bizim gibi, tesbih ve tenzih eden insan nesli sülâlelerinin olduğu bu ayet-i kerime ilede belirtilmiş olmak-tadır. T.B. 

----------------------- 

----- 63 - Munafikun Suresi - Ayet 7 (Mushaf Sırası: 63 - Nüzul Sırası: 104 - Alfabetik: 71) -----

(٦٣.٧)
~~63.7~
هُمُ الَّذٖينَ يَقُولُونَ لَا تُنْفِقُوا عَلٰى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ حَتّٰى يَنْفَضُّوا وَلِلّٰهِ خَزَائِنُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِقٖينَ لَا يَفْقَهُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
63.7 - Humullezîne yegûlûne lâ tunfigû alâ men ınde rasûlillâhi hattâ yenfaddû, ve lillâhi hâzâinus semâvâti vel ardı ve lâkinnel munâfigîne lâ yefgahûn. 

Diyanet Meali:
63.7 - Onlar, "Allah Resûlü'nün yanında bulunanlara (muhacirlere) bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler" diyenlerdir. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar (bunu) anlamazlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
63.7 - Onlardır ki «Resulullâhın yanındakilere nafaka vermeyin tâki dağılsınlar» diyorlar. Halbuki Göklerin ve Yerin hazineleri Allahındır ve lâkin Münafıklar anlamazlar
---------------------

NOT= En büyük hazine insandır. “Küntü kenzen mahfiyyün” 

--------------------- 

“göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır.” Hazine insandır, çünkü içinde Allah’ın Zat-ı mukayyed-ini sıfatlarını isimlerini ve fiillerini saklayıp muhafaza etmektedir. Bundan büyük hazine olmaz.

Birinci muhafazası Zat-ı mukayyed yönü ile “venefahtü” Ruhunun muhafazasıdır, ikinci olarak Şah damarından daha yakın olmasıdır, üçüncü muhafazasısı O sizinle beraberdir, Dördüncü muhafazası insanı her yönden sarması-ihata etmesidir ve diğerleri gibi. Hakkın olduğu her yerde bu hazineler vardır. O halde gükyüzünde ve diğer yeryüzlerinde ki insan nesli-sülâleleri hazinelerinin olduğu bu ayet-i kerime ile de açıktır, onlarında rıskını kendi vermektedir. 

«Resulullâhın yanındakilere nafaka vermeyin tâki dağılsınlar» 

Anlayışı diğer gökyüzü alemlerinde de olduğu aşikârdır. T.B. 

---------------------- 

----- 64 - Tegabun Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 64 - Nüzul Sırası: 108 - Alfabetik: 101) -----

(٦٤.١)
~~64.1~
يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
64.1 - Yusebbihu lillâhi mâ fis semâvâti ve mâ fil ard, lehul mulku ve lehul hamdu ve huve alâ kulli şey'in kadîr. 

Diyanet Meali:
64.1 - Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih eder. Mülk yalnızca O'nundur, hamd de O'na mahsustur. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
64.1 - Göklerde ne var ise ve yerde ne var ise, Allah için tesbihte bulunur. Mülk ve hamd O'na mahsustur ve O her şey üzerine tamamen kâdirdir.

------------------------- 

 “Göklerde ve yerde ne var ise” bunların en hayırlısı kemalde olanı, “en güzel suret üzere halkedilen insan”dır ve alem bu Hakikat-i Muhammed-i insan için halkedilmiştir. Bu insanın sadece bizim insan nesli-sülâlesi olmamız olduğumu-zu zannetmek, kendi hakikatimizden haberimiz olmadığının delilidir. Yerde olduğu gibi, gökler alemlerindede, aynı şekilde onu tesbih eden, diğer insan nesilleri-sülâlelerinin olduğu açıktır. 

Eğer yok ise o alemler yok hükmündedir, alemlerin varlık sebebi ise insan nesli-sülâlesidir. T.B. 

---------------------

NOT= 57.1 – ayeti ile, 61.1 – ayeti yaklaşık aynı manada olduğu için o yorumu buraya da aldım. T.B.

---------------------

----- 64 - Tegabun Suresi - Ayet 3 -----

(٦٤.٣)
~~64.3~
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَاِلَيْهِ الْمَصٖيرُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
64.3 - Halekas semâvâti vel arda bilhakkı ve savverakum feahsene suverakum, ve ileyhil masîr. 

Diyanet Meali:
64.3 - Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattı- halk etti. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş yalnız O'nadır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
64.3 - Gökleri ve yeri hak ile yarattı-halk etti ve size sûret verdi de sûretinizi güzel yaptı ve dönüş de ancak O'nadır. 

------------------------ 

Geçmiş sayfalarda izah edildiği gibi, bu alemlerde yaratma-yoktan var etme diye bir şey yoktur. 

Ayet-i kerîme de belirtildiği gibi göklerin ve yerin batını “Hak” zahiri ise Halk’tır. İzahı geçmiş sayfalarda yapılmıştı. 

Bu alemlerde “sonradan olma yoktan varetme-yaratma diye bir şey söz konusu değildir. Yok olan zaten yoktur yoktan var çıkmaz yoktan hiçbir şey çıkmaz. 

Görülen alemler Hakkın batın halinden, isimleri ve sıfatları yönünden, zahire-görüntüye gelmesidir. Yani Hak isminin manasının halk olarak zahera-zahir ismi ile zuhur edip zahire çıkması, ef’al fiiller alemine çıkmasıdır, bu çıkışada “şehadet alemi” denmektedirki! Hakk-ın batının suret ve şekiller olarak müşahede edildiği, ismine şehadet alemi denen, bu ve benzeri diğer alemlerde görüntüye gelmesidir. 

Baş taraflarda izah edilmeye çalışılan Âdem ve Havva validelerimizin batından zahire çıkışı mertebeleri ile izah edilmeye çalışılmıştı. 

 “size sûret verdi de sûretinizi güzel yaptı” Allah-ımızın olduğu heryerde bu Zat-i oluşumların olduğu muhakkaktır. O bu oluşumları sadece bizim dünyamıza ve sadece bizim insan neslimiz-sülâlemize ait olsun diyemi halketmiştir. Yoksa bu değerli varlığı bütün alemlerine de yayılsın ve onlarda oralara rahmet olsun diye halketmiştir. Çünkü “en güzel surette halkedilen” bu mutena varlığın, sadece bizim dünyamıza ait olduğunu düşünmek, sonsuz olan alemlerin rabb-ına sınır getirmek olurki, bunu düşünmek bile çok sığ bir Allah anlayışı olur ve zatına saygısızlık olur ve o kişinin cehline verilir. Cenâb-ı vacibul vücut tefekkür ufkunu açık eyleyenlerden eylesin. T.B. 

------------------------- 

----- 64 - Tegabun Suresi - Ayet 4 -----

(٦٤.٤)
~~64.4~
يَعْلَمُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
64.4 - Yağlemu mâ fis semâvâti vel ardı ve yağlemu mâ tusirrûne ve mâ tuğlinûn, vallâhu alîmum bizâtis sudûr. 

Diyanet Meali:
64.4 - Göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
64.4 - Göklerde ve yerde ne var ise bilir ve neleri gizlediğinizi ve neleri açıkladığınızı bilir ve Allah göğüslerin içinde olanlara da tamamen alîmdir.
----------------------- 

“Göklerde ve yerde ne var ise bilir “ amenna ve saddakna-inandık ve müşahede ile tasdik ettik. 

Göklerde de bizim insan neslimiz-sülâlemiz gibi varlıkların olduğunuda bildiğini bildik. Bu yüzden.

“ve neleri gizlediğinizi ve neleri açıkladığınızı bilir” Bu vasıflar insan nesli-sülâlesisinin özelliği olduğundan, gökyüzünde de olanların halleri bunlar olduğundan onları da bilir. 

“ Ve Allah göğüslerin içinde olanlara da tamamen alimdir.” Bu vasıflar da insan nesli-sülâlesine ait özellikler olduğundan gökyüzünde de olanların özellikleri bunlar olduğunu bilir. Onlarında göğüslerinde olanları da bilir. Şüphe yoktur. T.B. 

------------------------ 

----- 65 - Talak Suresi - Ayet 12 (Mushaf Sırası: 65 - Nüzul Sırası: 99 - Alfabetik: 98) -----

(٦٥.١٢)
~~65.12~
اَللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْاَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ وَاَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَیْءٍ عِلْمًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
65.12 - Allâhullezî haleka seb'a semâvâtiv ve minel ardı mislehunn, yetenezzelul emru beyne hunne litağlemû ennallâhe alâ kulli şey'in kadîruv ve ennallâhe kad ehâta bikulli şey'in ılmâ. 

Diyanet Meali:
65.12 - Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Allah'ın emri bunlar arasından inip durmaktadır ki, Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
65.12 - O Allah ki yedi Semâ yaratmış. Arzdan da onların bir mislini, aralarından emir inip duruyor; şunu bilesiniz diye ki: Allah her şey'e kadirdir ve Allah her şey'i ılmiyle ihata etmiştir.

----------------------------

“YEDİ ARZ '' HADİSİ

“Yedi adet arz / dünya vardır. O yerlerin/ alemlerin her birisinde Sizin peygamberiniz gibi bir peygamber, Adem gibi bir Adem, Nuh gibi bir Nuh, İbrahim gibi bir İbrahim ve İsa gibi bir İsa bulunmaktadır.”

(bk. Beyhaki, el-Esma ve’s-Sıfat, 2/267; İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

-----------------

 Kaynakların bildirdiğine göre, Abdullah b. Abbas “Allah Oyüce Yaratıcıdır-halkedici’ki, yedi kat göğü ve yerden de onların benzerini yaratmış-halketmiş’tır.” (Talak, 65/12) mealindeki ayeti açıklarken şöyle demiştir: “Bu (yedi) yerden her birisinde bu yerdeki İbrahim peygamberi gibi bir insan ve diğer mahlukların benzerleri bulunmaktadır.”  (Taberi, ilgili ayetin tefsiri) Bazı rivayetlere göre, İbn Abbas bu ayetin açıklamasını isteyenlere: “Eğer bu ayeti tamamen açıklarsam, bunu tekzip etmek suretiyle küfre düşersiniz.” demiştir.

(Taberi, İbn Kesir, ilgili yer; Münavi, Feydu’l-Kadir, 6/386)

------------- 

 Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîme gökyüzü insan nesilleri-nin varlığını hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde çok açık net olarak belirtmektedir. 

-------------- 

NOT= Bu ayetle, İsra Suresi - 17 - 85 Ayetinde bağlantı vardır. T.B. 

---------------

----- 17 - İsra Suresi - Ayet 85 -----

(١٧.٨٥)
~~17.85~
وَيَسْپَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى....... 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
17.85 - Ve yes'elûneke anir rûh, kulir rûhu min emri rabbî 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
17.85 - Bir de sana ruhtan soruyorlar, de ki: ruh rabbımın emrindendir .....................

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
17.85 - Sana ruhtan sual ederler. De ki: «Ruh Rabbimin emrindendir. .............................

--------------------- 

 “Allah'ın emri bunlar arasından inip durmaktadır” İsra suresinde (17-85) ve diğer surelerde benzeri ifadelerle ruhun Allah-ın emri-emrinde aslında iş olduğu ve bu alemin yönetimi için bu emrin alemler arsında, inip çıktığı açık olarak belirtilmektedir. 

Bu emirler-işler “emir ve nehy” olmak üzere kulların üzerlerine görev olarak indirilmektedir, emir ve nehy mükellef insanlara tebliğ edildiğinden, onlarda sorumlu olduklarından, sorumlularda insanlar ve cinler olduğundan, bu taifenin de gökyüzü alemlerinde, varolduğu ayetin delâletiyle açık olarak bildirilmiş olmaktadır. 

Ayet-i kerimenin başında olan soruyu, beni İsrail alimlerinin sorduğu rivayet edilmektedir. Onlara, “bundan size azbir ilim verilmiş” denmektedir. Bu bilgi ümmet-i muhammede değildir. Eğer öyle olsa idi ümmeti Muhammed-e yani Peygamber efendimize Ruh-u A’zam bilgisi verilmezdi. 

Adem a.s. ma üflenen ruh “Ruh-u sultani” sahasıdır bu sahanın ilmi ile museviyyet/tenzih, mertebesine kadar çıkılır, onun devamı olan, “Ruh-ül Kuds” iseviyyet teşbih mertebesine kadar çıkılır. Onun devamı olan “Ruh-ul A’zam” mertebesi Muhammediyyet tevhid mertebesine çıkartır. 

Bu mertebeleri itibariyle, “Allah'ın emri bunlar arasından inip durmaktadır” Ayet-i kerîme gökyüzü insanlarının varlığını bu kadar açık olarak ifade etmektdir. T.B.

----------------------

----- 66 - Tahrim Suresi - Ayet 12 (Mushaf Sırası: 66 - Nüzul Sırası: 107 - Alfabetik: 97) -----

(٦٦.١٢)
~~66.12~
وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرٰنَ الَّتٖى اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فٖيهِ مِنْ رُوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهٖ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
66.12 - Ve meryemebnete ımrânelletî ahsanet fercehâ fenefahnâ fîhi mir rûhınâ ve saddekat bikelimâti rabbihâ ve kutubihî ve kânet minel kânitîn. 

Diyanet Meali:
66.12 - Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem'i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
66.12 - Bir de Imranın kızı Meryemi ki ırzını pek sağlam korudu, fakat biz ona ruhumuzdan nefh ettik, hem rabbının kelimâtını ve kitablarını tasdık etmişti, hem «kanitîn»den idi. 

----------------------- 

“bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem'i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi.” 

---------- 

Allahımızın bu kadar yakından ilgilendiği, ruhundan üflediği kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan inananlara örnek gösterilen “Meryem” başında ve sonunda “mim-i-Muhammed-i” ile korunan Meryem makamı bütün alemlerde bir defa yaşayıp, bir defa ölecek olan makam olabilirmi? 

Geçmiş sayfalarda alemler kadınlarına örnek gösterilen bu makam, herhalde bütün gökyüzü alemlerinde de varolan insan nesli sülâlelerinde de, olacağını aklı selim kimselere bildirmektedir. T.B.

----------------------- 

----- 67 - Mulk Suresi - Ayet 2 (Mushaf Sırası: 67 - Nüzul Sırası: 77 - Alfabetik: 67) -----

(٦٧.٢)
~~67.2~
اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْغَفُورُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
67.2 - Ellezî halekal mevte vel hayâte liyebluvekum eyyukum ahsenu amelâ, ve huvel azîzul ğafûr. 

Diyanet Meali:
67.2 - O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.2 - O ki ölümü ve dirimi kadir edip yarattı, sizi imtihana çekip şunu bildirmek için ki hanginiz amelce daha güzel, hem o öyle azîz, öyle gafur. 

--------------------- 

Ayet-i kerîme de, ölüm öne alınıp dirim arkaya bırakılmaktadır. Halbuki genel anlayış evvelâ hayat-dirim, sonra ölüm olmaktadır. Burada evvelâ ölümün olması o kimsenin lâtif ruhani halinden beden arzına kesif yaşantıya geçmesi ile batınen ölmüş hükmü oluşmaktadır. Taki daha sonraları bir Arifin eğitiminde asli ilâhi kimliğine ulaşıp gerçek hayat sahiplerinden olsun. 

Aksi halde mevt-ölü gelip ölü gitmektedir, daha sonra bu kimsenin ebedi olarak hay yaşantısına ulaşması mümkün değildir, dünyada hayal ve zan içinde geçen hayatı ahirette de, velevki cennet ehli dahi olsa hayal ve zan içinde yaşamaya devam edecektir. Çünkü hadis-i şerifte. 

“nasıl yaşarsan öyle ölürsün nasıl ölürsen öyle dirilirsin” hükmü gerçektir. İşte o kimseler bu durumda halit-ebedi kalıcıdırlar. 

Sadece bu oluşumlar bizim dünya insan nesli-sülâlemiz için geçerli değil, gökyüzü insan nesli sülâleleri içinde geçerlidir.

T.B. 

---------------------- 

----- 67 - Mulk Suresi - Ayet 3 -----

(٦٧.٣)
~~67.3~
اَلَّذٖى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرٰى فٖى خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
67.3 - Ellezî haleka seb'a semâvâtin tıbâkâ, mâ terâ fî halkırrahmâni min tefâvut, ferciıl basara hel terâ min futûr. 

Diyanet Meali:
67.3 - O, yedi göğü tabaka tabaka yaratan-zuhur dır. Rahmân'ın yaratışında-zuhur da hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.3 - O ki yedi sema yaratmış-zuhur etmiş birbiriyle mutabık, göremezsin o rahmânın yarattığında-zuhurunda hiçbir nizamsızlık, haydi çevir gözü görebilir misin hiçbir çatlak, bir kusur? 

-------------------- 

Gerçektende gözümüz hep yere toprağa baktığı için, muazzam yedi kat semaya bakmaya pek fırsat bulamıyoruz. Baksakta, havada bulut var havada bulut yok diye ezbere bakışlarla bakıyoruz. Halbuki üstümüzde ve etrafımızda sonsuz bir alemin olduğundan haberimiz bile olmuyor, işte bu yüzden Rabb-ımız bizleri uyandırmaya çalışarak idraklerimizi açmak istiyor. 

İyi bakın bakalım bir eksiklik bir çatlak patlak bir saha bulabilecekmisiniz ve en mühimi bu yedi kat semada da sizin gibi insan nesli-sülâlelerinin olup olmadığı hakkında bir fikir yürütebilecekmisiniz. Bu sonsuz gökyüzü semalarında sadece birtek insan nesli –sülâlesinin olması düşüncesi, acaip gelmeyecekmi? 

--------------------- 

----- 67 - Mulk Suresi - Ayet 4 -----

(٦٧.٤)
~~67.4~
ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِپًا وَهُوَ حَسٖيرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
67.4 - Summerciıl basara kerrateyni yengalib ileykel basaru hâsiev ve huve hasîr. 

Diyanet Meali:
67.4 - Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.4 - Sonra yine çevir gözü, tekrar tekrar, sana döner o göz bîtab olarak zelîl-ü hakîr. 

---------------------- 

Bu düşünceler içinde tekrar, tekrar yedi kat semaya bak, gözün oralarda da bizim gibi insan nesli veya dabbe-sülâlelerinin de olmasının lâzım geldiğini düşünerek eski düşüncelerinden hor ve hakir olarak döndüğünü göreceksin. T.B. 

-----------------------

----- 67 - Mulk Suresi - Ayet 5 -----

(٦٧.٥)
~~67.5~
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطٖينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعٖيرِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
67.5 - Ve lekad zeyyennes semâed dunyâ bimesâbîha ve cealnâhâ rucûmel lişşeyâtîni ve ağtednâ lehum azâbesseîr. 

Diyanet Meali:
67.5 - Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve (ahirette de) onlara alevli ateş azabını hazırladık.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.5 - Celâlim hakkı için biz o dünya semayı takım takım kandillerle donattık ve onları Şeytanlar için (rucum) atmalar yaptık, hem onlar için o çılgın ateş azâbını hazırladık (ki azâb-ı Seıyr) 

-------------------- 

En yakın gök yedi kat semanın birinci katıdır, oradaki kandiller oranın yıldızları güneşleridir, oralarda da bizim dünyamızda olduğu gibi benzer taşların olduğu anlaşılmak-tadır, buralarda da şeytan toplulkları olduğu anlaşılmaktadır. 

Nasılki Mekke-i Mükerremede “cemerat” şeytan taşlama yerleri vardır ve insanlar tarafından taşlanmaktadırlar, Şeytanlar cemaatinin olduğu yerlerde insanlarda olacağından bizim dünyamızdaki hallerin orada da olduğu, “şeytanlara atılan taşlar yaptık” Bu taşları atanların meleklermi başka bir varlıklarmı olduğu belirtilmediğinden, insan nesli-sülâlelerinin imanlı kimseleri tarafından atıldığı anlaşılmaktadır. 

“onlar için o çılgın ateş azâbını hazırladık” Azab olması için günah işlenmesi lâzımdır günah işlenmesi içinde bu fiili işleyevek faillerin olması lâzımdır. Ayet-i kerîmede günah işleyenlerin şeytanlar olduğu bildirilmektedir. Onlar günah işlemeleri için karşılarında insan nesli sülâlesi olması lazımdır, gerçi bu ayette onlardan bahsedilmiyor ama konunun içinde gizli bırakılmış, çünkü bu ayette sadece şeytan nesli öne çıkarılmıştır. Onlar kendi aralarında da belki günah işlemektedirler, ancak onların büyük günahları insanları Allah-mızın yolundan alıkoymaya-çalışmalarıdır. İşte bu yüzden dünyamızda olduğu gibi diğer birinci kat göktede bu yaşantıların olduğu ayetin delâletiyle açık olarak anlaşılmaktadır. 

Bu ayet-i kerimede açık olarak gökyüzü insan nesli-dabbe-sülâlelerinin olduğununu kanıtlamaktadır. T.B.

-------------------- 

----- 67 - Mulk Suresi - Ayet 8 -----

(٦٧.٨)
~~67.8~
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا اُلْقِىَ فٖيهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَا اَلَمْ يَاْتِكُمْ نَذٖيرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
67.8 - Tekâdu temeyyezu minel ğayz, kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ elem yeé'tikum nezîr. 

Diyanet Meali:
67.8 - Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır! Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara, "Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?" diye sorarlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.8 - Hemen hemen öfkeden patlıyacak gibi bir hale gelir, içine bir alay atıldıkça her def'asında onlara onun bekçileri «size kocundurucu bir Peygamber (bir nezîr) gelmedi mi?» diye sorarlar.
------------------------- 

Aman yarabbi-i şu açık bilgiye bakalım, bundan yaklaşık bindörtyüz küsur sene evvel söylenmiş bir ilâhi bilgi sözü. 

Cehennem Allah-ın bir mahluğu olması dolayısı ile, kendisine yanacak varlıklar geldiğinde ”keşke gelmeselerdi de bende onları yakmasaydım” diye “öfkeden patlıyacak gibi bir hale gelir,” Çünkü bu fiili işlediğinde kendisi azap edici olarak vasıflanacağından, bu yüzden çok öfkelenir, diğer yönüyle düşündüğümüzde, cehenneme kimse gelmese cehennem hoş olur çünkü kimseyi yakmadığı için azap mahalli olmaz, ve azapçı lâkabından kurtulmuş olurdu. 

Ancak insan nesli-sülâleleri sevap işledikleri gibi günahta işlediklerinden, her iki gubunda içinde kalacakları mekânları olacaktır, bilindiği gibi sevap işleyenler cennetlere girecek, günah işleyenlerde günahının nev-ine göre cehennemlerde kalacaklardır. 

“Oraya her bir topluluk atıldıkça” Ayet-i kerimenin bu bölümü bizim insan neslimizden değil, daha evvel ya bizim dünyamızda, veya gökyüzü insan nesillerinden birinin yaşanmış hesap kitapları görülmüş, bazıları cennetlik bazıları cehennemlik olmuş, akıbetlerinden açık olarak bahsedilmektedir. 

Bu bölümde cehennemlik olanlarından bahsedilmektedir.

“oranın bekçileri onlara, "Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?" diye sorarlar.” Bekçilerin bu sorusu nekadar açık olarak onlara da peygamberler gönderilmiş olduğunu bildikleri halde cehenneme düştükleri için, onları dinlemedinizde neden bu hallere düştünüz diye sorarlar ve onların namına üzülürler. Bu hadise açık olarak. Bizim insan neslimiz-sülâlemizin daha henüz hesap kitabına sıra gelmediği için, bütün bu ifadeler bizim benzerimiz, insan nesli sülâlelerinin de olduğunu ve onların bazılarının yaşam sürelerinin bizden evvel bittiğini ve sıralarının hesap kitap süresine gelip içlerinden cennetlik-lerin ve cehennemliklerin ayrıldığını, bu ayet-i kerîmelerde cehennemliklerin halleri, açık olarak bildirilmektedir. Ayet-i kerîme halden gelecekten değil geçmişten olmuş bitmiş hadiseden bahsetmektedir. 

Konu hakkın da hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kadar açıktır. T.B. 

-------------------------- 

----- 67 - Mulk Suresi - Ayet 9 -----

(٦٧.٩)
~~67.9~
قَالُوا بَلٰى قَدْ جَاءَنَا نَذٖيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ مِنْ شَیْءٍ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا فٖى ضَلَالٍ كَبٖيرٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
67.9 - Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fekezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şeyé', in entum illâ fî dalâlin kebîr. 

Diyanet Meali:
67.9 - Onlar da şöyle derler: "Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz' demiştik."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.9 - Evet, doğrusu bize kocundurucu bir Peygamber (bir nezîr) geldi, fakat biz ona inanmadık ve Allah, hiçbir şey indirmedi, siz büyük bir dalâl içindesiniz diye tekzib ettik, derler.
------------------- 

Görüldüğü gibi bir evvelki ayet-i kerimenin devamı olan bu ayeti kerime çok açık olarak geçmişte yaşanan bir halden bahsetmektedir ve kendi yaptıklarını itiraf etmektedirler. 

Daha evvelcede bahsedildiği gibi bizim insan nesli-sülâlemizin kıyameti kopup cennnet cehennem mevzuu daha söz konusu değilken, açık olarak görüldüğü gibi başka bizden daha evvel yaşayan, hesap kitapları görülmüş bir insan nesli sülâlesinden bahsedildiği açıktır. T.B.

"Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz' demiştik."

-------------------- 

----- 67 - Mulk Suresi - Ayet 19 -----

(٦٧.١٩)
~~67.19~
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا الرَّحْمٰنُ اِنَّهُ بِكُلِّ شَیْءٍ بَصٖيرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
67.19 - Evelem yerav ilettayri fevgahum sâffâtiv ve yagbıdn, mâ yumsikuhunne iller rahmân, innehû bikulli şey'im basîr. 

Diyanet Meali:
67.19 - Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları (havada) ancak Rahmân tutuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.19 - Bakmazlar mı ki üstlerinde uçan kuşlara, kanat süzerlerken ve yumarlarken? Rahmandır ancak onları tutan, şübhesiz ki o her şeyi görür. 

--------------------- 

Kuşlarla da ilgilenen Rahman, onları gökyüzünde tutarken insan nesli-sülâlelerini gökyüzünde tutamazmı? T.B.

---------------------- 

----- 67 - Mulk Suresi - Ayet 27 -----

(٦٧.٢٧)
~~67.27~
فَلَمَّا رَاَوْهُ زُلْفَةً سٖيپَتْ وُجُوهُ الَّذٖينَ كَفَرُوا وَقٖيلَ هٰذَا الَّذٖى كُنْتُمْ بِهٖ تَدَّعُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
67.27 - Felemmâ raevhu zulfeten sîet vucûhullezîne keferû ve kîle hâzellezî kuntum bihî teddeûn. 

Diyanet Meali:
67.27 - Onu (azabı) yakından gördükleri zaman inkâr edenlerin yüzleri kötüleşir ve onlara, "İşte bu, (alaylı bir biçimde) isteyip durduğunuz şeydir" denir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.27 - Derken vaktı gelip de onu yakından gördüklerinde o küfredenlerin yüzleri kötüleşiverdi. Ve denildi ki işte, o sizin kendilerine da'vet edip durduğunuz budur. 

----------------------- 

Ayet-i kerîme bu kadar açık, daha evvel yaşamış bir insan nesli-sülâlesinin. Hesap kitapları görüldükten sonra, yaşadıkları devirde kendilerine gönderilen tebliğci-peygamberlerine uymadıklarından başlarına gelen akıbeti müşahede ettiklerinde. 

 “Onu (azabı) yakından gördükleri zaman inkâr edenlerin yüzleri kötüleşiverdi” 

“ Ve denildi ki işte, o sizin kendilerine da'vet edip durduğunuz budur.” Ayet gelecekten değil, yaşanmış geçmişin akıbetinden bahsetmektedir, halihazır da, yerde bizlere ve gökyüzünde yaşayan diğer insan nesli dabbe türü sülâlelerine açık bir uyarıdır. T.B. 

-----------------------

----- 68 - Kalem Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 68 - Nüzul Sırası: 2 - Alfabetik: 50) -----

(٦٨.١)
~~68.1~
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.1 - Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn. 

Diyanet Meali:
68.1 - (1-2) Nûn. (Ey Muhammed) Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli değilsin.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.1 - Nun ve kalem ve ehli kalemin satra dizdikleri ve dizecekleri hakkı için 

----------------------- 

Diğer yönü ile baktığımzda “KALEM” bir araçtır, yerde veya masa üzerinde yatay veya dikey durduğunda hiçbir işlevi olmamaktadır. O’nu faaliyete geçiren bir eldir, eli faaliyete geçiren koldur, kolu faaliyete geçiren gövdedir, gövdeyi faalite geçiren baştır, başı faaliyete geçiren ise akıldır. Mühim olan bu aklın alanıdır, Eğer akıl nefse bağlı ise ömür boyu nefsi emmarenin hizmetindedir, bu akl-a, “akl-ı maaş-maişet akl-ı” da denir ve o sahayı yazar. 

Eğer akıl, “akl-ı külle bağlı olan-akl-ı selim” ise o zaman ömür boyu o kalem Hakk-ı yazar. Bu akla, akl-ı mead-varılacak akıl, derler. Bazıları “akl-ı aşer-onuncu akıl” da derler. Fakirde, “İrfan mektebi” derslerine göre “akl-ı isna aşer-on ikinci akıl” diye isimlendirmiştir. 

Bu makamda akıl “Akl-ı küll” dür. Bu ise aklı evvelin “Furkaniyyet” makamından ilmi olarak sembollerle manaları suretlendirmesine vesiledir. Bu da alemler boyunca tecelli kalemlerinin “kitab-ul mübin”e esma-i ilâhiyyelerin (Vemâ yesturun.) alem sayfaları üzerine satırlar halinde devamlı yazılmasıdır. 

Bu satırlar üzerine a’ya-nı sabite formlarının kudret kalemi nezdinde yazılımı varlığın varoluşunun ilk gününden başlayıp ebediyen devam edeceği açıktır. 

Her bir kimlik ve varlıklar bu yazılımların “yesturun” satırların hepsi o varlığın hakikatlerini yazmaktadır. Bu konuda bir irfan ehli şöyle demiştir.

“Hep kitabı Hakk’tır eşya sandığın, 

Ol okur kim seyru evtan eylemiş.” Ey kardeş “eşya-şey’iyyet sandığın her şey Hakk’ın o mertebedeki “yesturun-satırlara yazılı bir ilâh-i kitabıdır. 

Bu İlâh-i kitabı okuyan ancak “seyru evtan-vatanları seyreden” yani “meratibi İlâhi-İlâhi mertebeleri seyru sülûk ederek seyredenler, büyük bir irfaniyyetle okur demek istemiştir. Bu irfaniyyeti kazanmakta gerçek bir Ariften oldukça uzun bir süre eğitim almakla mümkün olabilmek-tedir. Bu hususun ilk hali ise kişinin evvelâ kendini bilmesi ve geçmiş sayfalarda da değinildiği gibi (م ن) (Men-Kim) liğini tesbit etmesine bağlıdır. Bunlar evvelâ, “İkra’ kitabek” te (17-İsra-14) olduğu gibi kendi (م ن) (Men-Kim) varlık kitaplarının, sayfalarındaki “yesturun-satırlarını” okurlar. Daha sonrada alem kitabının sayfalarındaki, “yesturun-satırlarını” gönülden tenzih, teşbih, ve tevhid, hakikatleri yönleriyle, her mertebeden okurlar. Bunlar mutlak irfan ehli muhabbet yönlü Ariflerdir, bunların dışında gerçek mana da yesturun-alem kitabını hakkıyle okuyacak kimseler yoktur. 

(Nun Vel Kalemi Vemâ yesturun.) Görüldüğü gibi bu hakikatlere yemin edilmektedir. Genelde yemin edilen, yemin edenden daha değerli olması gerekirki, yemin edilmesine değsin ve karşısındakini ikna etmiş ve güvenini kazanmış olsun. Burada yemin eden Allahımızın Sıfat Rahmaniyyet mertebesi olduğuna göre, o halde belirtilen hususlar Rahmaniyyet mertebesi itibariyle olan bilgiler ve oranın hali ve yaşantısıdır. 

Burada dikkat çekilmesi lazım gelen çok mühim bir konu daha vardır, ayet-i kerime bizlere rahmaniyyet mertebesinden Allahımızın vekili-sıfatı olan rahmaniyetinden anlatılmaktadır. 

Rahmaniyyet mertebesi bütün alemleri kaplamış olduğundan, bu konuların alemin bütün sahalarında olması çok açıktır. Bütün bu anlatılan ilâhi bilgilerin alemlerin içinde sadece, bizim içinde yaşadığımız küçücük dünyamızla sınır olduğunu düşünmek, İlâhi zatın kudretinden ve bütün alemleri sarmış olan ihatasından haberimizin olmadığı O’nu hakkıyla değerlendiremediğizi açık olarak anlamamız lâzım gelmektedir. 

Kur’an-ı kerim bizlere konuları itbariyle, dört mertebeden vaaz edilmektedir. Bunlar sırası ile “Ef’al, Esma, Sıfat ve zat” diğer ifadeleri ise, “Şeriat, Tarikat, Hakikat ve marifet” mertebeleridir. Verilen bilgiler bu mertebelerinden olmaktadır. Bahsi geçen ayetin kaynağı da sıfat-hakikat mertebesinden Rahmaniyyet hakikatinden aktarılmaktadır. Bu sahanın bilgileri onun sahası içindedir. 

Bu yüzden. “Errahman allemel kur’an halakal insan Allemehul beyân.” Dır. T.B. 

----------------------- 

 (207-68-Kalem-suresi-sayfa-74-) 

-----------------------

 (Levlâke levlâk lemâ halektül eflâk) “Hadîs-i kudsî”

 “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Burada da görüldüğü gibi âlemlerin halkıyyeti onun batıni varlığına bağlanmıştır. Eğer o mertebenin yukarıda bahsedilen ilm-i İlâhiyyedeki batınî varlığı (seni/sen) olmasaydın bunları Suret-i Muhammedî olarak zuhura çıkarmaz/halketmezdim. 

 (Evvelü mâ halâkallahu kalemü ve rûhî.) 

 “Allah evvelâ benim rûhumu ve kalemi halketti.” Yukarıda belirtildiği gibi Efendimizin kaynağı (Ruhu-l A’zam) dır ki ondan ilk zuhur eden Hakikat-i Muhammedî üzere olan Hazreti Muhammedin (s.a.v.) ruhudur. Ve kalem dahi ümmül kitapta bâtında olan ilm-i ilâhiyyeyyi Hakikat-i Muhammedî olan onun ilmini “Levhi mahfuz” olarak bildirilen ve bu ilmin kaza ve kader olarak yazılmasını sağlayan Zâtın ilim sıfatıdır ki, o da her mertebede zuhur eden tecelli-i ilâhiyyelerdir. “ İz- -T-B- “

 (61-6-Peygamber-Muhammedd-s.a.v.-sayfa-25-)

------------------------ 

 (Levlâke levlâk lemâ halektül eflâk) “Hadîs-i kudsî”

 “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Burada da görüldüğü gibi âlemlerin halkıyyeti onun batıni varlığına bağlanmıştır. Eğer o mertebenin yukarıda bahsedilen ilm-i İlâhiyyedeki, batınî varlığı (seni/sen) olmasaydın bunları Suret-i Muhammedî olarak zuhura çıkarmaz/halketmezdim. Bu halkedilişler gök yüzü alemlerinin herbir yerinde insan nesli sülâleleri olarak zuhura çıkmış ve çıkmaktadır. 

 (Evvelü mâ halâkallahu kalemü ve rûhî.) 

 “Allah evvelâ benim rûhumu ve kalemi halketti.” Yukarıda belirtildiği gibi Efendimizin kaynağı (Ruhu-l A’zam) dır ki ondan ilk zuhur eden Hakikat-i Muhammedî üzere olan Hazreti Muhammedin (s.a.v.) ruhudur. Ve kalem dahi ümmül kitapta bâtında olan ilm-i ilâhiyyeyyi Hakikat-i Muhammedî olan onun ilmini “Levhi mahfuz” olarak bildirilen ve bu ilmin kaza ve kader olarak yazılmasını sağlayan Zâtın ilim sıfatıdır ki, o da her mertebede zuhur eden tecelli-i ilâhiyyelerdir. 

 O’nun zuhurları ise alemlerin her tarafında zuhura gelen insan nesli-sülâleleridir. “ İz- -T-B- “ 

 (61-6-Peygamber-Muhammedd-s.a.v.-sayfa-25-)

------------------------ 

----- 70 - Mearic Suresi - Ayet 3 (Mushaf Sırası: 70 - Nüzul Sırası: 79 - Alfabetik: 62) -----

(٧٠.٣)
~~70.3~
مِنَ اللّٰهِ ذِى الْمَعَارِجِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
70.3 - Minallâhi zil meâric. 

Diyanet Meali:
70.3 - (1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kâfirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
70.3 - O, mi'racların sahibi Allahdan

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
70.3 - (O azap) Yüksek dereceler sahibi olan Allah tarafındandır.

----------------------- 

Ayet-i kerîme, “yükselme yollarının sahibi Allah” ın olduğunu bildirmektedir. Böylece göğe çıkan yollar olduğu gibi aynı yollardan inenlerde vardır. 

Peygamber Efendimiz o yolların birinden hakk’ın huzuruna çıkmış ve aynı yoldan geri gelmiştir. 

Bütün bu sonsuz alemlerde bu yollar sadece acaba bizim dünyamızdan çıkıp bir defamı kullanılmıştır. Bunu düşünmek Hakkın sonsuzluğunu anlamamaktır. 

O halde bu mi’rac merdiven yollar bütün gökyüzü insan nesilleri-sülâleleri içinde geçerlidir. Ayrıca bu yolların giriş kapılarıda vardır. T.B. 

----------------------- 

----- 70 - Mearic Suresi - Ayet 4) -----

(٧٠.٤)
~~70.4~
تَعْرُجُ الْمَلٰئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فٖى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖينَ اَلْفَ سَنَةٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
70.4 - Tağrucul melâiketu ver rûhu ileyhi fî yevmin kâne mıgdâruhû hamsîne elfe seneh.

Diyanet Meali:
70.4 - Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
70.4 - Melekler ve Rûh oraya bir günde çıkarlar ki, oranın mesafesi ellibin yıldır.

Hasan Basri Çantay Meali:
70.4 - Melekler de, Ruuh da oraya bir günde yükselib çıkar ki mesafesi (dünyâ seneleriyle) elli bin yıldır.

-------------------- 

Dünyanın bir satte, 107,627 Km, yol katettiği. 

Dünyanın bir gününde, 2,milyon, 600, bin Km. yol katettiği. Gök bilimciler tarafından yaklaşık hesaplarla tahmin edilerek bulunmuştur. Bu hesabı “365” günle çarptığımızda ve o nu da 50,bin, ile çarptığımızda meydana gelecek sayı akıl almaz düzeyde olacaktır. 

Ancak bu kıyaslama azamisidir. Başka bir ayette dünya seneleri ile 1,000, senedir. Diye asgarisi olarak bilgi verilmektedir. Demekki bu iki ölçünün arasında olan uzaklıktaki alemlerinde varlığı sabitleşmiş olmaktadır. 

Şimdi şöyle bir akl-ı selim ile düşünelim. Akıl almayacak kadar geniş olan bu alemlerde olanları sadece küçücük minicik olan bizim dünya alemimize sığdırıp orada sınırlamak ne kadar dar bir görüş olduğu açık değilmidir. 

Bu kadar geniş sonsuz bir alemde sadece bizim insan nesli-sülâlemizmi olacaktır? Melâike ve ruh sadece bizim içinmi halkedilmiştir? Sadece bizim dünyamıza inip çıkmak içinmi bütün bu alemler varedilmiştir? 

Hakkın bu faaliyeti bütün alemlerinde geçerlidir. Melekler ve ruh mademki insan için indirilmektedir ve insanın da Mi’rac ederek rabb-ına ulaşması istenmektedir. O hususta bizim dünya insan nesli-sülâlemizin peygamberi tarafından gerçekleştirilmiştir. O zaman, Peygamberimizin Mi’racından sonra ne meleklere nede ruha ihtiyaç olmayacağı açıktır. 

Ancak sure ve ayetlerde bu husus ilk ve sondur diye bir kayıt’ta yoktur. Ayrıca sure-i şerifin ismide “Mearic” çoğul olarak “mi’rac’lar demektir Peygamber Efendimizin mi’racı şerifide ayrı iki surede biribirini tamalayarak bildirilmiştir. 

Bütün bunlar gösteriyorki, Bu alemde bizim insan nesli-sülâlemizden başka daha sayısını bilemeyeceğimiz kadar, İnsan nesli sülâleleri vardır, bunların bazıları devrelerini bitirmiş, cennet ve cehennemlerine gitmiş, bazılarının kıyametleri yaklaşmış, bazıları daha yeni ademiyyet mertebesi başlamak üzere Peygamberimizin buyurduğu gibi. 

“Âdem henüz (başka bir sahada) çamur ile balçık arasında değilken ben peygamberdim” Buyurması bu konuyu açıklamaktadır. 

Yedi arz hadisinde bahsedilen mertebelerin herbiri halen gök yüzünde kendi yerlerinde yaşanmaktadır ve bu yaşamlar gökyüzünde kendi mahallerinde yaşamlarına devam edeceklerdir. Hepsinin kendi içlerinde imtihanları olacak, kazananlar cennetlerine gidecek. Halen daha evvel yaşayıp kıyametleri kopmuş, hesap kitapları görülmüş kazananlar cennetlerine, kazanmayanlar cehennemlerine girmişlerdir. 

İşte cennet ve cehennemde yaşayanlardan haber verilmesi, bunların hayatlarından’dır. Bizim neslimizin cenneti ve cehennemi şuan hazır, ancak kıyametimiz kopmadığı ve hesap kitap görülmediği için içleri boştur. 

Kıyametimiz koptuktan sonra, bizim neslimizde yerlerine gidecektir. Hakk’tan hayırlısı. T.B. 

-------------------- 

----- 70 - Mearic Suresi - Ayet 5 -----

(٧٠.٥)
~~70.5~
فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمٖيلًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
70.5 - Fasbir sabran cemîlâ. 

Diyanet Meali:
70.5 - (Ey Muhammed!) Sen güzel bir şekilde sabret.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
70.5 - O halde sabret biraz bir sabri cemîl ile

---------------------- 

Bu hakikatler sana mi’raçlar vesilesi ile bildiriliyor, bunları o günün insan akl-ı düzeyinde anlamaları pek mümkün olamaycağından, belki daha sonraları gelecek insan nesli sülâleleri anlayacaklardır, bu yüzden bunlar şimdi anlaşılmıyor diye sıkıntı çekme, güzel bir sabırla sabret daha sonraları, bu konular anlaşılacaktır. Hükmü ile ümitsiz olma! T.B.

---------------------- 

----- 71 - Nuh Suresi - Ayet 17 (Mushaf Sırası: 71 - Nüzul Sırası: 71 - Alfabetik: 83) -----

(٧١.١٧)
~~71.17~
وَاللّٰهُ اَنْبَتَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ نَبَاتًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
71.17 - Vallâhu embetekum minel ardı nebâtâ. 

Diyanet Meali:
71.17 - ‘Allah, sizi (babanız Âdem'i) yerden (bitki bitirir gibi) bitirdi (yarattı.)' “Zuhur ettirdi” 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
71.17 - Ve Allah yetiştirdi sizi Arzdan nebat tarziyle

----------------------- 

Diğer bir Âdem neslinin, yeryüzünde yaşamına bu şekilde başladığı veya başlıyacağı açık olarak görülmektedir. Yani Cenâb-ı Hakk bütün insan nesli-sülâlelerini aynı başlangıçla başlatacak diye bir kuralı yoktur, sonsuz zuhur edici Rahmaniyyet mertebesinde Âdemin lâtif varlığı nasıl düzenlendi ise, diğer Âdem nesillerinin de gerek bizim dünyamızda, gerek gökyüzü alemlerindeki halkedilişlerin başlangıçları, başka başka olmaktadır. Geçmiş sayfalarda misaller verilmişti. Bu ayet-i kerîme de bunlardan biridir. T.B.

------------------------ 

----- 72 - Cin Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 72 - Nüzul Sırası: 40 - Alfabetik: 16) -----
S
(٧٢.١)
~~72.1~
قُلْ اُوحِىَ اِلَیَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوا اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
72.1 - Kul ûhıye ileyye ennehustemea neferum minel cinni fegâlû innâ semiğnâ gur'ânen acebâ. 

Diyanet Meali:
72.1 - (1-2) (Ey Muhammed!) De ki: "Bana cinlerden bir topluluğun (Kur'an'ı) dinleyip şöyle dedikleri vahyedildi: "Şüphesiz biz doğruya ileten hayranlık verici bir Kur'an dinledik de ona inandık. Artık, Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
72.1 - De ki: Vahy olundu bana hakıkat bir takım cinnin dinleyip de şöyle dedikleri: inan olsun biz acâib bir Kur'an dinledik. 

------------------------- 

Ayet-i kerimenin delâletiyle, görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz görmediği halde, cin ismi verilen bir takım topluluğun kur’an okunurken dinlediklerini ve daha evvelki bilgilerine göre çok acayip bilgiler olduğunu dinlediklerini haber vermektedir. Yani hiçbir şey görüldüğü kadar basit ve sıradan değildir. T.B. 

------------------------- 

----- 72 - Cin Suresi - Ayet 6 -----

(٧٢.٦)
~~72.6~
وَاَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْاِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
72.6 - Ve ennehû kâne ricâlum minel insi yeûzûne biricâlim minel cinni fezâdûhum rahegâ. 

Diyanet Meali:
72.6 - "Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı da, cinler onların taşkınlıklarını arttırırlardı."

--------------------- 

İnsan nesli-sülâlesinin mensuplarına yakışacak bir ifade tarzı olmadığı açıktır. Ancak gerçekte budur. Bizim insan nesli-sülâlemizden, bazıları onların oyuncağı olup, emirlerine girmişler, bazıları bunun farkında bile değildir. Bazıları ise başkalarına kötülük yapma hilelerini, onlardan öğrenmek için onların hükmü altına girmişlerdir. 

Cin taifesinin o kimselere faydası olmaz, onların taşkınlıklarını mazur gösterecek bahaneler uydururlar. 

Dünya üzerinde böyle durumlar olduğu gibi gökyüzü insan nesli-sülâlelerinde de bu konuların olacağı açıktır. T.B. 

--------------------- 

----- 72 - Cin Suresi - Ayet 8 -----

(٧٢.٨)
~~72.8~
وَاَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدٖيدًا وَشُهُبًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
72.8 - Ve ennâ lemesnes semâe fevecednâhâ muliet harasen şedîdev ve şuhubâ. 

Diyanet Meali:
72.8 - "Kuşkusuz biz göğe ulaşmak istedik, fakat onu çetin bekçilerle ve yakıcı ışıklarla dolu bulduk."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
72.8 - Ve doğrusu biz o Semayı yokladık da onu öyle bulduk ki şiddetli muhafızlar ve şihablarla doldurulmuş. 

----------------------- 

Bu ayet-i kerimede, gökyüzünde olan insan nesli-veya dabbe nesli, olan sülâlelerede, saldırıları olduğu ancak bunların da korunduğunun ifadesi, açık olarak görülmektedir. T.B. 

----------------------- 

----- 72 - Cin Suresi - Ayet 9 -----

(٧٢.٩)
~~72.9~
وَاَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْاٰنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
72.9 - Ve ennâ kunna nak'udu minhâ megâıde lissem'ı, femey yestemiıl âne yecid lehû şihâber rasadâ. 

Diyanet Meali:
72.9 - "Hâlbuki biz, (daha önce) göğün bazı yerlerinde gayb haberlerini dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinlemeye kalkacak olursa, kendini gözetleyen yakıcı bir ışık bulur."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
72.9 - Ve doğrusu biz ondan dinlemek için bazı mevkı'lere otururduk fakat şimdi her kim dinliyecek olursa onun için gözeten bir şihab buluyor. 

--------------------- 

“biz, (daha önce) göğün bazı yerlerinde gayb haberlerini dinlemek için otururduk.” Ayet-i kerîme ne kadar açık, yani gök yüzü insan nesli-sülâlelerine gönderilen “vahy” tipi bilgileri almak ve o topluluklara daha evvelden haber vermek için haberin gelmesini oturup beklerdik ki, bunları onların arasından işlerimizi gördüreceğimiz kimselere bildirelim, onların aralarında şöhretleri artsın diye. 

Yani bazı olacak hadiseleri, meleklerin görev taksimleri sırasında, kulak hırsızlığı yapıp onların içindeki casuslarımıza haber verir, toplulkları içinde “gaybı biliyor” anlayışını oluşturur, onlara güveni sağlar, daha sonrada gene onların dilinden kendi oyunlarımızı onlara yuttururduk. 

Demekki bu durum anlaşılmış olduğundan. 

“Fakat şimdi her kim dinlemeye kalkacak olursa, kendini gözetleyen yakıcı bir ışık bulur." Bu sebepten bu kimseler gayb haberlerini dinleyemez oldular. T.B. 

---------------------- 

 Not= Konu ile ilgisi bakımından, “06-Mübarek geceler” isimli kitabımızın, Mevkûd kandili bölümünden küçük bir aktarma yapalım.” T.B.

----------- 

Bilindiği gibi Peygamberimizin dünya ya gelmeleri yaklaştığı günlerde 8 büyük mucizevi hadiseler olmuştu onlardan bir tanesi de, “Cinlerin göğe çıkmasının yasaklanmasıydı.

Hazreli Rasulüllahın doğumundan sonra (Hicr Suresi 15/16-17-18 ayetlerinde) ve lekad ce’alna fiys sema’i burucen ve zeyyennaha linnazıriyne (16)

# ve hafıznaha min külli şeytanin raciymin (17) 

illa menisterekassem’a feetbe’ahü şihabün mübiynün (18)

“And olsun ki gökte Burçlar meydana getirdik onları bakanlar için donattık, kovulmuş her şeytandan koruduk, fakat kulak hırsızlığı yapan olursa parlak bir ateş ŞİHAP onu kovalar/yakar,” Hükmüy­le bu yol ebedi olarak kapatıldı. Burada burçların korunması oralarda da İnsan nesli-sülâlelerinin olduğunun açık ifadesidir ve onlarında bazı varlıklardan korunduğu açık olarak bildirilmektedir. 

Ondan sonra eskisi gibi gökten yeni haberler kapmaya yeltenen cinleri şihap diye belirtilen par­lak bir ateş yakıp kül ediyordu; 

Böylece artık gök yüzünden haberler almaları mümkün olmadı: çünkü: Bundan böyle Rasulü Kib­riya Hazretlerinden “Hakikat-i Muhammed-i” başka haberci olmayacaktı, tek ve emin olan Hazret’i Rasulüllah’a bu görev verilmişli.

Kur’anı Keriymde evvellerin ve ahirların ilmi bildirildi, daha henüz bilinmiyen nice ilimler onun içinde mevcuttur, bu yön ta­mamen başka bir mevzudur ancak: bu ayetin kısaca günümüzde zahiri olarak nasıl bir ilmi ortaya koyduğuna bakalım.

Amerikanın yıldız savaşları diye geliştirmeye çalıştığı daha gökte iken tesirsiz hale getirmeye uğraştğı füzelere yolladığı Xla­zer ışın’larının temelini anlatmaktadır, fakat ne yazıkki biz tutucu müslüman’lar elimizdeki o sonsuz hazineyi baş ucumuza asıp bazende ölülerimize okuyup bırakıyoruz.

Allah c.c bizleri ondan en geniş şekilde faydalandırsın. Müs­lümanlar olarak numune insan olup, dinimize en güzel şekilde hallerimizle yararlı olalım.

Şimdi gelelim kendimize: 

Bir insanda “Hakikati Muhammedi” doğmadan evvel o insan, vehim ve hayal bilgileri ile doludur, ge­len yeni bilgilerde aynı şekilde vehmi ve hayali olup, ne zaman ki o kimsede “Hakikati Muhammedi” zuhura geldi o andan itibaren artık hayal ve vehim yolu kapanır, yeni Muhammedi bilgiler­le dolmaya başlar, artık o varlığa cinler ve şeytanlar ulaşamaz çünkü “Nur’u Muhammedi” onları yakar. 

İşte ancak bu halden son­ra doğru ilim kendinde çoğalmaya başlar, gayreti ve himmeti nispetinde yüksel-mesini sürdürür. T.B.

------------

----- 72 - Cin Suresi - Ayet 11 -----

(٧٢.١١)
~~72.11~
وَاَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذٰلِكَ كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
72.11 - Ve ennâ minnes sâlihûne ve minnâ dûne zâlik, kunnâ tarâiga gıdedâ.

Diyanet Meali:
72.11 - "Doğrusu içimizde salih olanlar da var, olmayanlar da. Ayrı ayrı yollar tutmuşuz."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
72.11 - Ve doğrusu bizler: bizlerden salih olanlar da var, olmıyanlar da var dilim dilim tarikatler olmuşuz. 

---------------------- 

Görüldüğü gibi onların arasında da, Âdem nesli-sülâlelerinde olduğu gibi, salih olanlar ve olmayanlarında olduğu değişik guruplarında olduğu açık olarak görülmek-tedir. 

Bizim dünyamızda dört tür varlığın olduğu bildirilmiştir. 

Birincisi insan nesli-sülâlesi. Mükellefiyetleri vardır. Ahiretleri de vardır.

İkincisi melekler cinsi. Görevleri vardır insanlar gibi Mükellefiyetleri yoktur.

Üçüncüsü İblis-şeytanlar cinsi sülâlesi. Mükellefiyetleri vardır. Ahiretleri de vardır.

Dördüncü ise hayvanlar nesli sülâlesidir. Ahiretleri yoktur.

Allahımızın saltanatında daha bilmediğimiz belki çok başka yaşam sistemlerinin olacağı da açıktır. 

Ancak bizim içinde olduğumuz, gök yüzünde ve yer yüzünde olan insan nesli- sülâlelerinin değeri çok yüksektir. T.B.

---------------------- 

----- 72 - Cin Suresi - Ayet 13 -----

(٧٢.١٣)
~~72.13~
وَاَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدٰى اٰمَنَّا بِهٖ فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهٖ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
72.13 - Ve ennâ lemmâ semiğnel hudâ âmennâ bih, femey yué'mim birabbihî felâ yehâfu bahsev ve lâ rahegâ. 

Diyanet Meali:
72.13 - "Gerçekten biz hidayet rehberini (Kur'an'ı) işitince ona inandık. Kim Rabbine inanırsa, artık ne hakkının eksik verilmesinden, ne de haksızlığa uğramaktan korkar."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
72.13 - Ve doğrusu biz o hidayet rehberini dinlediğimizde ona iyman ettik, her kim o rabbına iyman ederse artık ne hakkı yenmek ne de istiylâ olunmak korkusu kalmaz

----------------------- 

Görüldüğü gibi ayet-i kerîme çok açıktır. Bizim yaşadığımız sahalarda oldukları halde herzaman göremedi-ğimiz Cinni varlıklar kur’an-ı kerime inananlarının kanaat-lerinin ne yönde olduğu açık olarak görülmektedir. 

Bu yönüyle dahi düşünüldüğünde gök yüzü insan nesli- sülâlelerinede bu tebliğlerin yapılmasında Rabb-ımız tarafından bir sıkıntı olacağı düşünülemez. T.B. 

------------------------

----- 72 - Cin Suresi - Ayet 14 -----

(٧٢.١٤)
~~72.14~
وَاَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ اَسْلَمَ فَاُولٰئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
72.14 - Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel gâsitûn, femen esleme feulâike teharrav raşedâ. 

Diyanet Meali:
72.14 - "Kuşkusuz içimizde müslüman olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var. Kim müslüman olursa, işte onlar doğruyu arayıp bulmuşlardır."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
72.14 - Ve doğrusu bizler: bizlerden müslimler de var, haksızlar da var, müslim olanlar, işte onlar rüşd-ü savabı arıyanlardır 

----------------------- 

Ayet-i kerîme de açık olarak belirtildiği gibi, bizim alemimizde yaşadıkları halde herzaman göremediğimiz cin namıyle belirtilen varlıklarında içinde, insan nesli-sülâlelerinde de olduğu gibi. 

"Kuşkusuz içimizde müslüman olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var.” Demektedirler.

Bu haller neden diğer gökyüzü insan nesli-sülâlelerinde de olmasın. Şu anda onlarıda şuhuden göremiyoruz. Hiç şüphe yokturki bizim tabi olduğumuz bütün değerler onlarda da vardır. T.B. 

----------------------- 

----- 72 - Cin Suresi - Ayet 15 -----

(٧٢.١٥)
~~72.15~
وَاَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
72.15 - Ve emmel gâsitûne fekânû licehenneme hatabâ. 

Diyanet Meali:
72.15 - "Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
72.15 - Amma haksızlar Cehenneme odun olmuşlardır. 

--------------------- 

Bizim alemimizde oldukları halde, halkıyyetleri lâtif ateşten olduklarından, her zaman göremediğimiz, Cinn-i varlıkların isyankârlarının, cehenneme odun olup orasını daha çok sıcak hale getireceklerinin bilgileri verilmektedir. 

Şu anda gökyüzünde de göremediğimiz insan ve cin türü varlıkların içinde de, bu konulara muhatap olacak içlerinden çıkacak gurupların olacağı açık olarak ifade edilmektedir. T.B. 

---------------------- 

----- 72 - Cin Suresi - Ayet 16 -----

(٧٢.١٦)
~~72.16~
وَاَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرٖيقَةِ لَاَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
72.16 - Ve el levistegâmû alet tarîgati leesgaynâhum mâen ğadegâ. 

Diyanet Meali:
72.16 - (16-17) Yine de ki: "Bana şöyle de vahyedildi: ‘Eğer yolda dosdoğru olurlarsa, mutlaka onlara bol yağmur yağdırırız ki bununla onları imtihan edelim. Kim Rabbinin zikrinden (Kur'an'dan) yüz çevirirse, Rabbi onu gittikçe yükselen bir azaba sokar."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
72.16 - Ve hakıkat o tarikat üzere istikametle gitselerdi elbette kendilerini bol bir su ile suvarırdık 

--------------------- 

Ayet-i kerimede dikkat çeken kelime “su”dur, cinlerin ateş kaynaklı oldukları bilinen bir konudur. O halde suya neden ihtiyaçları olsunki! Su ile imtihan edilsinler.? 

Muhtemelen şöyle bir fikir yüretebiliriz. Bilindiği gibi su hayat ve ilimdir, ateş ise azamet yakıcılıktır konrollu kullanılırsa çok faydalı konroldan çıkarsa büyük felâkettir. 

Cin nesli-sülâlesinin ameli salih işlemesi için biraz soğuması ve itidal hale gelmesi lazımdır. Onların içinden olan iman ehli ancak ateşini kontrol altına alabilen kimselerin iman ehli olacağı uzak bir düşünce değildir. 

Ateşlerini arttıranların yakıcılıkları artmış olacağından kahhar ve aziz isimlerinin tesiri altında kalacaklarından kendileri yakıcı ve inkâr ehli olmaları tabiidir.

Nasıl ki insan nesli-sülâlesi içinde nefs ateşleri harlı, fazla nefsi emmare tutkunu olanlar genelde isyan ehli kimseler olmaktadırlar. 

Diğer yönden ise onlarda nefsi emmare ateşlerini zikir ve irfani düşüncelerle söndürüp, aklı selim ile hayatlarını şeriatı muhammed-i istikametinde yaşayanlar ise, cennet ehli olacakları bildirilmiştir. 

İnsanların nefis ateşleri bildiğimiz ateşten olmadığı için onların nefis ateşleri ilim ve irfaniyyet suyu ile sönerken. 

Cinlerin ateşi ise fiziki gerçek ateşten olduğundan onu söndürecek ancak fiziki su olacağından işte bu yüzden, “‘Eğer yolda dosdoğru olurlarsa, mutlaka onlara bol yağmur yağdırırız ki bununla onları imtihan edelim.” Konusu ortaya çıkmaktadır bu ayet-i kerime bizlere ayrıca Cin taifesinin dervişlik eğetiminin nasıl olacağını da, Peygamberimizden naklen bildirmiş olmaktadır. T.B. 

--------------------- 

----- 72 - Cin Suresi - Ayet 19 -----

(٧٢.١٩)
~~72.19~
وَاَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللّٰهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
72.19 - Ve ennehû lemmâ kâme abdullâhi yed'ûhu kâdû yekûnûne aleyhi libedâ. 

Diyanet Meali:
72.19 - "Allah'ın kulu (Muhammed), O'na ibadet etmek için kalktığında cinler nerede ise (Kur'an'ı dinlemek için kalabalıktan) onun etrafında birbirlerine geçiyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
72.19 - Ve filhakıka o Allahın kulu kalkmış ona duâ ederken üzerine keçelene yazdılar 

--------------------- 

Peygamber Efendimiz salât ettirmek-namaz kıldırmak için kalktığında cin taifesi o’nu dinlemek için birbirlerine giriyor-lar idi. Ancak lâtif olup görünmedikleri için çevredeki insan nesli-sülâlesi bunların farkında değiller idi. T.B.

---------------------

----- 73 - Muzzemmil Suresi - Ayet 19 (Mushaf Sırası: 73 - Nüzul Sırası: 3 - Alfabetik: 74) -----

(٧٣.١٩)
~~73.19~
اِنَّ هٰذِهٖ تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهٖ سَبٖيلًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
73.19 - İnne hâzihî tezkirah, femen şâettehaze ilâ rabbihî sebîlâ. 

Diyanet Meali:
73.19 - Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
73.19 - İşte bu bir tezkiredir, artık dileyen rabbına bir yol tutar 

--------------------- 

Kur’an bir öğüttür kim onun tavsiyelerini dinlerse. 

“Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.” Evvelâ herkişinin bireysel Hakk’a giden yolu kendinden geçer. Ancak bu anlayışa ermek için evvelâ kimlik tesbitinin yapılmış ve Hakk-ın indinde onun itediği Hakk olan kimliğini tesbit ve idrak etmiş olsun. 

Bu hakk’a giden bireysel yoldur ve her varlığın kendinden geçer. 

Diğer gökyüzü yolları ise genel kullanılan yollardır, bu yollardan ruh ve melekler gider gelirler iner çıkarlar. Geçmiş sayfalarda kaç bin yıllık yoldan, inip çıkıldığından bilgi verilmiş idi. T.B. 

---------------------- 

----- 76 - İnsan Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 76 - Nüzul Sırası: 98 - Alfabetik: 43) -----

(٧٦.١)
~~76.1~
هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ حٖينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْپًا مَذْكُورًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
76.1 - Hel etâ alel insâni hînum mined dehri lem yekun şey'em mezkûrâ. 

Diyanet Meali:
76.1 - İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
76.1 - Fil'hakîka geldi insan üzerine dehirden bir müddet o anılır bir şey olmadı. 

--------------------- 

 Not= Bu ayet-i kerîme hakkında geniş bilgi Âdem-in a.s. hilkatinin birinci aşamasında (213-cilt-1) de verilmişti. 

----- 76 - İnsan Suresi - Ayet 9 -----

(٧٦.٩)
~~76.9~
اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا نُرٖيدُ مِنْكُمْ جَزَاءً وَلَا شُكُورًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
76.9 - İnnemâ nut'ımukum livechillâhi lâ nurîdu minkum cezâev ve lâ şukûrâ. 

Diyanet Meali:
76.9 - (Yedirdikleri kimselere şöyle derler:) "Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
76.9 - Size ancak «livechillâh» it'am ediyoruz, sizden ne bir karşılık isteriz ne de bir teşekkür. 

--------------------- 

«livechillâh» yedirilen veya yenen yemekler zahir ve batın olmak üzere iki türlüdür. Birisi bildiğimiz zahir sofra yemekleridirki, insanlar bunları yesinler hem işlerini görsünler hemde Allaha karşı görevlerini yerine getirsinler. 

İkincisi ise idrak ve irfani bilgi gıda/yemeklerini yesinler ve böylece her varlıkta hakk-ın veçhini müşahede etsinler. 

Çünkü. “Fe eyneme tüvellü fesemme veçhullah-nereye dönerseniz hakk-ın bir veçhi oradadır” (2-115) denmiştir. 

Hakk’a ibadet ve onun yolunda fiziken gidebilmek için yenen gıdalar. Ayrıca Hakk-ı bilip tanımak için yenen irfani ve ilâh-i ilimleri almak, «livechillâh» Hakk-ın veçhini müşahede için yenen maddi manevi gıdalardır. Yedirenler de bunlardan hiçbir karşılık beklemezler. T.B.

---------------------- 

----- 76 - İnsan Suresi - Ayet 20 -----

(٧٦.٢٠)
~~76.20~
وَاِذَا رَاَيْتَ ثَمَّ رَاَيْتَ نَعٖيمًا وَمُلْكًا كَبٖيرًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
76.20 - Ve izâ raeyte semme raeyte neîmev ve mulken kebîrâ. 

Diyanet Meali:
76.20 - Orada, görünce (sonsuz) nimetler ve büyük bir mülk (hükümranlık) görürsün.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
76.20 - Ve gördüğün zaman orada bir na'îm ve pek büyük bir mülk görürsün. 

---------------------- 

Cennetlerine gidenler gördüler gitmeyenlerde görecek-lerdir. 

Şimdi hatırıma nerde olduğu gelmeyen bir hadisi şerifte, “cennetin kapısının iki ayağı arasında at gidişi ile beşyüz senelik yol olduğunu bildirmekteydi” Dünya ölçülerine göre kıyas edilmeyecek kadar geniş olan cennetlerden geçtiğimiz ayetlerde bahsedilmişti. 

 “büyük bir mülk görürsün.” Demek sureti ile, kesin olarak orayı, kazanıp gidecek kişiyi açık olarak muhatap almaktadır. Bu hususlar diğer gökyüzü insan nesli-sülâleleri içinde geçerlidir. T.B. 

----------------------- 

----- 76 - İnsan Suresi - Ayet 26 -----

(٧٦.٢٦)
~~76.26~
وَمِنَ الَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوٖيلًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
76.26 - Ve minelleyli fescud lehû ve sebbıhhu leylen tavîlâ. 

Diyanet Meali:
76.26 - Gecenin bir kısmında O'na secde et; geceleyin de O'nu uzun uzadıya tespih et.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
76.26 - giceden de ona secde et ve tesbih et ona uzun gece

-------------------- 

Geceden bahsedildiği yerde mutlaka gündüzde olacaktır, emir ve tavsiye genelde böyle olduğu için, demekki, gökyüzü insan nesli-sülâlelerininde bizim dünya benzerimiz arzlarda yaşadıkları ve onlarada gece ibadetleri tavsiye edildiği anlaşıl-maktadır. T.B. 

--------------------- 

----- 76 - İnsan Suresi - Ayet 30 -----

(٧٦.٣٠)
~~76.30~
وَمَا تَشَاؤُنَ اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٖيمًا حَكٖيمًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
76.30 - Ve mâ teşâûne illâ ey yeşâallâh, innallâhe kâne alîmen hakîmâ. 

Diyanet Meali:
76.30 - Allah'ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
76.30 - Maamafih Allah dilemeyince dilemezsiniz, çünkü yegâne alîm, hakîm Allahdır. 

------------------------ 

NOT= Konu ile ilgisi bakımından (50-76-Kur’an-ı kerimde yolculuk insan suresi, sayfa-44-) kitabımızdan, büyük ehemmiyete haiz, üzerinde durulması lâzım gelen bir konu olduğu için, buraya almayı uygun gördüm. T.B. 

--------------------------

(76/30) “Ve Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Muhakkak ki Allah; Alîm'dir, Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sâhibidir).” 

--------------------------

 Allah dilemedikçe bu âlemde bir şeyin olması mümkün değildir. Konuya bu açıdan ve bu Âyet-i Kerîme’nin ifâdesi ile baktığımız zaman çok değişik bir yaşam sistemi ortaya çıkmaktadır. 

Allah (c.c) evvelâ istemeyi veriyor ve istetiyor, sende zannediyorsun ki “ben istiyorum”. Allah (c.c) vermeyi dilediği için istemeyi vermiştir. 

Zâhiri şeriat yönüyle bu Âyet’in hükmü çok fazla dikkate alınmıyor çünkü orada kişinin varlığı, birimsel kimliği esastır çünkü çokluk âlemidir. Günah ve sevap hükmü içerisinde kul ve mâbud anlayışı ile ikilik üzerine bir sistem vardır. Ef’âl mertebesi îtibarıyla birimsel varlıklarımız mevcût olduğu için herbirerlerimiz mükellefiz. 

Bir yukarda ki, (29) uncu “Âyet-i Kerîme” de bahsedilen hüküm budur. “kim dilerse Rabbine bir yol ittihaz eder (edinir).” Bu yaşantıda “dileme” kula aittir.

Ve bu Âyet-i Kerîme’nin hedefi bu anlayış içerisinde yaşayan kişiler değil en az esmâ mertebesinde olan kişilerdir. Esmâ mertebesine ulaşmış olan kişinin artık ortada birimsel bir kimliği kalmamıştır. Tabiat zindanından kurtulunduğu için artık oranın hükümleri geçerli değildir. Bu nedenle açıkça “sen” yoksun ve “isteyemezsin” denilmektedir. Ve ortada bir dilek var ise de Cenâb-ı Hakk (c.c) o dilek “Biz’den” geliyor demektedir. Esmâ mertebesine ulaşanlarda ebrâr zümresindendir.

Bizler ebrâr zümresine ulaşamamış isek ve ef’âl mertebesinde yaşıyor isek her şeyi kendimize bağlarız. 

Bu Âyet-i Kerîme’nin her mertebeden bir zuhur ve yaşantısı vardır, tefsirlerde bu hususta geniş bilgiler verilmiştir araştırmalarda yarar vardır. Bu Âyet-i Kerîme’ hakkında daha geniş bir anlayışa ulaşmak büyük bir eğitim ve zevk işidir. Kişinin kendi vicdanın da kendi hakikatinde kendi gerçek kimliğini bulduğunda o da Hakk’ın ta kendisi olduğunda tabii ki o kişinin dileyeceği bir şey yoktur Hakk onun namına ondan dilemiş kişi bir şey dilememiştir. Ancak daha o zaman henüz bâtınî mânâ da da ikilik olduğundan “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” hükmü geçerlidir.

 Bunun üstünde diğer bir anlayışta ise, kişi gerçek mânâ da kendinin hakkanî varlığını bulduğunda, o zaman sadece kendinde kendi vardır, ve o mertebesi itibariyle dileyen kendi varlık mülkünde Hakk’an-î olarak sadece kendisidir. Çünkü burada bireyler olan (siz) kalkmıştır sadece “ene” olan “ben” kalmıştır ve dileyende kendi kendinde kendi dileğini ortaya çıkaran kendisidir. Diğer yönden, (siz) dileyemezsiniz hükmü kendi hakikatinden kendi zâhirine-zuhurunadır. Bu mevzu (kazâ ve kader bahsi ile de ilgili olduğundan bunların gerçek anlamda bilinmeside bu Âyet-i Kerîme’nin anlaşılarak yaşanmasında büyük faydası olacağı açıktır. Bunlar kesret ve lâf âlemlerinin yaşantıları değil, “Alîm ve Hakîm” isimlerinin hakikatleri ile yaşanacak idrak ve anlayışlardır. Rabb’ımızdan bu hakikatlerin tahsilini niyaz ederiz. T.B. 

------------------------- 

----- 78 - Nebe Suresi - Ayet 12 (Mushaf Sırası: 78 - Nüzul Sırası: 80 - Alfabetik: 79) -----

(٧٨.١٢)
~~78.12~
وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
78.12 - Ve beneynâ fevkakum seb'an şidâdâ. 

Diyanet Meali:
78.12 - Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
78.12 - Ve üstünüze yedi sağlam bina çattık 

--------------------- 

“Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.” Bu bilgiyi Kur’an-ı kerîm ve Cibril vasıtasıyla Allahımız Peygamberimize açık olarak bildirmiştir. O halde bizler bu bilginin aslını düşünmeye gayret etmeliyiz. 

Sağlam bina içinde insanların veya korunması gereken bazı değerli malların korunması için yapılır. Allah c.c. kendi lisanından bu yedi kat gök binasını herhalde boşuna yapmamıştır. Bina varsa içinde oturacaklarda var demektir. 

Bu binaların şeref bulması için içlerine de şerefli misafirlerin gelmesidir. En şerefli misafirler Hakk’ın habibleri olan peygamberan hazaratları ve onların ümmetleridir. Onlarında içinde özel habibi Muhammed Mustafa s.a.v. dir. 

O halde “alemlere rahmet olan” habibinin yedikat semavatın herkatında en az bir makamında temsil edilmesi lâzımdır. Yedi arz hadisi çoktan kinaye olarak her katta bu insan nesli-sülâlerinin varlığını açık olarak bildirmektedir. 

Geçmiş ayetlerde de bildirildiği gibi mühim olan bir şeyin ilkini yapmaktır, ondan sonra diğerlerini yapmak çok kolaydır. Yedi kat gökte, belki yetmiş, belki yediyüz, belki yediyüz milyon, belki sayılamayacak kadar çok insan nesli dabbe türü de, Sülâleler vardır. Eğer yoksa bu alemler boşuna halkedilmiştir, Rabb-imiz ise, olmayacak şeyle meşgul olmaz. Şu anda elimizdeki tekneloji araçları bunları ispatlamaya kfi gelmiyor ama, Gökyüzü insanlarının varlığını inkâr etmekte mümkün değildir. 

Çünkü geçmiş sayfalarda gördüğümüz konu ile ,lgili ayet-i kerîmeler onların varlıkları hakkın da çok açık bilgi vermektedirler. Gelecek ayetlerde de bunların devamlarını göreceğiz. T.B. 

---------------------- 

----- 78 - Nebe Suresi - Ayet 19 -----

(٧٨.١٩)
~~78.19~
وَفُتِحَتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ اَبْوَابًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
78.19 - Ve futihatis semâu fekânet ebvâbâ. 

Diyanet Meali:
78.19 - Gök açılır ve kapı kapı olur.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
78.19 - Semâ da açılmış olmuştur ebvab. 

 ---------------------- 

“Gök açılır ve kapı kapı olur.” Ayet-i kerîme ne kadar açıktır. Göğün kapıları olduğu gibi, kapılarının devamında da yollar vardır. 

----------------------- 

7.96 - Eğer o memleketlerin ahalisi iyman edib Allahdan korksaydılar elbette üzerlerine yerden gökten bereketler açardık, ve lâkin tekzib ettiler de kendilerini kesibleriyle tuttuk alıverdik. 

------------------------ 

“elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık.” Gök yüzünde feza kapıları vardır, ve o kapıların koordinatları vardır. Semavatın diğer gezegenlerinde de bizim gezegenimizde yaşadığımız bizim “Âdem Muhammed” sülâlemiz olduğu gibi diğer gezegenlerde olduğundan bu hakikatleri onlarında inkar ettiği anlaşılmaktadır. 

“Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.” Bu ayet-i kerîme de “yakalayıverdik” ifadesiyle zatidir, yani yakalamanın allahımızın kendisi tarfından yapıldığını açık olarak bildirmektedir. O halde bu husus allahın olduğu heryerde olması lazım gelmektedir ve Allah heryerde olduğundan, fezada gökyüzünde diğer gezegenlerde yaşayan insan türü varlıklarında, bizimde içinde bulunduğumuz “Âdem Muhammet sülâlesi”nin içinde olduğu gibi iman etmeyip inkâr edenlerin olduğu açık olarak anlaşılmaktadır, ki. Onlarında üstünde, “işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.” Hükmü geçerlidir. 

-------------------------

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
52.38 - Yoksa onlara mahsus bir merdiven var da ondan dinliyorlar mı? Öyle ise dinleyicileri beyan edecek bir bürhan getirsin. 

------------------------ 

Genelde diğer katlara çıkmak için merdiven aracı kullanılır merdiven ise katları birbirine ulaştırır. Göklerde de böyle katlar olduğu zaten bildirilmektedir. O halde Gök yüzünde de merdivenleri kullanacak insan türü varlıkların olduğunu bu ayeti kerime ilede anlamak zor olmayacaktır. T.B.

--------------------- 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
52.44 - Hem onlar Semadan bir kıt'ayı düşerken görseler, teraküm etmiş bir bulut diyecekler. 

---------------------- 

“Semadan bir kıt'ayı düşerken görseler,” Bu ayeti kerimenin açık ifadesi, gök yüzü alemlerinde de bizim arzımız türü arzlar olduğu ve bunların üzerinde insan nesli sülâlelerinin olduğu, ve arzlardada benzeri zelzele-sallantılar olduğu ve büyük parçaların diğer yerlere düştüğü veya düşeceği hakkın da bilgi vermesidir. 

Zaman zaman gök yüzünde görülen meteor taşların bazısının bizim atmosferimize düştüğü bazılarının da büyük kütleler halinde yakınımızdan geçip gittiği bilinen hadiselerdendir. Demekki (99-zizal suresi) ve benzeri diğer surelerde ifade edilen kıyamet alametleri de gökyüzü İnsan nesillerinin sülâlelerinin olduğunu dolaylıda olsa ifade etmektedir. T.B. 

------------------------

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
54.11 - Bunun üzerine Göğün kapılarını açtık dökülen bir su ile şakır şakır. 

------------------------ 

Görüldüğü gibi gök kapılarından bahsedilmektedir. Demekki göğe çıkış iniş içinde kapılar lâzım oluyormuş, bunların açılıp kapandığı sürelerinde varlığı anlaşılmaktadır. 

Gelecek sayfalarda bu kapılardan bahsedilecektir. T.B. 

------------------------ 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
55.33 - Ey cinn-ü insin ma'şeri! Gücünüz yeterse geçin gidin aktarı Arz-u Semadan, geçemezsiniz olmazsa ferman 

--------------------- 

Ayet-i kerime çok açıktır, bu dünya alemimizin ötesinde de gidilecek alemler olduğunu ancak buralara gitmek için “kutrun” çevrenin dışına çıkmak lazım geldiği bilrilmektedir. 

Bu kutur’lar-çemberler yakın çevremizi çevreledikleri için, bunların tutsağı olduğumuzdan, bu çemberleri aşıpta diğer alemlere tefekkür ederek çıkmamız mümkün olmamaktadır. 

O kutur-çemberlerin birincisi nefs kutru-çemberidir. İkincisi ön yargı ve alışkanlıklardır. Üçüncüsü nefsi duygulardır. Dördüncüsü beden-kutru’dur. Beşincisi tutsak ilim kutru-çemberidir. Altıncısı zan ve nefsi hayal kutru-çemberidir, sayarsak daha da çokları vardır. 

İşte kişi evvelâ bu kutur-çemberlerden dışarı çıkması lazımdırki, kendi kutur-çemberini kırsın ve aklen hür olsun, ondan sonra aleme kutrunun daracık içinden değil, kutrunun-çemberinin maniasız dışından baksın, değer yargılarını yeniden ve gerçek olarak oluştursun, bu bakışla aleme baktığında çok şeyin ne kadar değişik olduğunu hemen farkedecektir. 

Ancak kutrun-çemberin dışına çıkalabilinmesi için ayetin ifadesine göre bir sultana, yani yeni bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç ise manen gerçek bir tevhid ve irfaniyet eğitimi, madde olarak ise feza gemilerinin teknelojileri ve yakıtlarıdır. Bunlarla kişiler hem kendi tutsak kutur-çemberlerinden hemde dünya madde yerçekimi kutur-çemberinden çıkmış olacaklar ve daha çok feza araştırmaları yapacaklar ve zamanla dünyamıza en yakın insan nesli-sülâlelerinin olduğu yaşadığı gökyüze yaşam sahalarını tesbit etmiş olacaklardır. T.B.

--------------------- 

Cennetün Me'va: Nefsini teslim eden Ululelbab olanlar; 

Ululelbab-kapı sahipleri demektir. Ayrıca beşeri nefsini bırakmış ilâh-i nefsi ile yaşayanlardır. Her esma hakk’a giden bir kapı olduğundan, İrfan ehli evvelâ kendi ismihas kapısından, daha sonra da diğerlerini kişinin kendine has ismi kapısından, gönül alemi cennetine alırlar. T.B.

Cennetin 7 katı isimleri ve kimlerin gideceği?

Bunlar, Firdevs, Adn Cennet`i, Nâim Cennet`i, Daru`l-Huld, Me`va Cennet`i, Daru`s-Selâm ve İlliyyûn`dur. Bu tabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır (el-Beydâvî, Envâru`t-Tenzîl, Beyrut (t.y.), I, 119).

2-Cennetül Meva: Salih amel işleyen kişilerin, Allah yolunda şehit olanların ve mümin kulların barınağı olan bir cennettir. Meva cenneti huzuru temsil eder.11 Kas 2021 

Bahsi geçen huzur beşeri değil İlâh-i huzurdur. Bu da Ayette belirtilen nefsi mutmainniliktir. Bu huzur olmasa Zât cennetine girilemez. T.B. 

-----------

یوام Me’va; kelimesi, (م-mim) Hakikat-i Muhammed-i ve suret-i Muhammediyyeyi. (ا –elif) Elif Ulihiyyet-i. (و-vav) velâyeti (ی-ye) ilmel/aynel/ hakkal yakîn mertebelerini ifade etmektedir bu yüzden zat cennetlerinin yerinin ismi, “Me’va” cennetidir. Diğer cennetlere göre çok özeldir. Allah-u a’lem, T.B. 

----------------------

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
70.3 - (O azap) Yüksek dereceler sahibi olan Allah tarafındandır.

----------------------- 

Ayet-i kerîme, “yükselme yollarının sahibi Allah” ın olduğunu bildirmektedir. Böylece göğe çıkan yollar olduğu gibi aynı yollardan inenlerde vardır. 

Peygamber Efendimiz o yolların birinden hakk’ın huzuruna çıkmış ve aynı yoldan geri gelmiştir. 

Bütün bu sonsuz alemlerde bu yollar sadece acaba bizim dünyamızdan çıkıp bir defamı kullanılmıştır. Bunu düşünmek Hakkın sonsuzluğunu anlamamaktır. 

O halde bu mi’rac merdiven yollar bütün gökyüzü insan nesilleri-sülâleleri içinde geçerlidir. Ayrıca bu yolların giriş kapılarıda vardır. T.B. 

----------------------- 

2023 umresinden-Hazırlanmış olan üç otobüse bindirildik, bizim otobüsümüzün görevlisi, Turgay Ammar düzel’di hava alanından yola çıktık, yolda Turgay kardeş epey salâvat çektirdi bu arada bir hadis söyledi bence çok dikkat çekici idi. Hadisi şöyle söyledi. 

“Gök yüzünde bir kapı vardır o kapı salâvatlarla açılır” 

“NOT= Bu hususta gelecek sayfalarda bilgi verilecektir. 

----------------------

Diyanet haber. 28 M2089 Müslim, Küsûf, 1.

--------- 

Peygamber Efendimiz namazı kıldırıp, güneş tutulması sona erdikten sonra ashâbına dönerek onları yukarıda geçtiği gibi uyarmıştır.28 

Sahâbeden Câbir b. Abdullah, Allah Resûlü"nün kıldığı bu namazdan sonra yaptığı konuşmada, “Sizin gireceğiniz bütün yerler bana gösterildi. Cennet bana gösterildi, hatta bir salkım üzüm almak için elimi uzatsaydım onu alabilirdim. Cehennem de bana gösterildi.” dediğini nakletmiştir.29 Allah Resûlü"nün güneş tutulmasında namaz kılıp, ardından cennet ve cehennemden bahsetmesi manidardır. 

----------------------

Okunuşu.
Allâhu ekberu kebîra, velhamdülillâhi kesîra, ve subhanallâhi bukratev-ve esîla.

---------------------- 

 Gök Kapıları Ne Zaman Açılır?

 Semanın kapıları ne zaman açılır? Gök Kapılarının ne zaman ve hangi hallerde açılacağına dair haberler. 

“Cennet veya Cehennemdeki yeri önceden bilinmeyen kimse yoktur” Hadisi. 

Hadisi şerifi nasıl anlamalıyız? Hadisten çıkarma-mız gereken dersler nelerdir.?

-------------

Ali radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Bakîü’l-ğarkad Kabristanı’nda bir cenazenin defni için bulunuyorduk. Derken Resûlullah sallallahu aleyhi ve- sellem elinde baston olduğu halde yanımıza geldi, oturdu. Biz de çevresine oturduk. Başını eğdi ve bastonuyla yere birşeyler çizmeye başladı. Sonra da şöyle buyurdu:

- “İçinizde, cennet veya cehennemdeki yeri önceden bilinmeyen kimse yoktur.”  Orada bulunanlar:

- Ey Allahın Resûlü! Biz akıbetimizi ezeldeki o yazıya  havale edip ameli bırakalım mı? dediler. Hz. Peygamber:

“- (Hayır) siz görevinizi yapmaya bakın. Herkes niçin yaratıldı-zuhur, ise onu kolayca elde eder” buyurdu.

Râvi hadisin bundan sonraki kısmını da rivayet etti. (Buhârî, Cenâiz 83, Tefsîru sûre( 92 )3,4,5,7, Kader 4, Tevhîd 54; Müslim, Kader 6-8. Ayrıca bk. Tirmizî, Kader 3; İbni Mâce, Mukaddime 10)

- Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

İnsanlara nasihat etmenin, öğüt vermenin ve bazı gerçekleri anlatıp düşündürmenin bulunmaz fırsat ve zamanları olur. Bunlardan biri cenaze olayıdır. Her zaman yapılabilen irşat ve vaaz, böylesi zamanlarda daha bir anlam ve etkinlik kazanır. Çünkü söylenecek sözleri belgele-yen  hayatın en katı gerçeklerinden biri gözler önündedir.  Bu sebeple  de insanların dirençleri kırık ve ibret gözleri açıktır.

Hadisimizde işte böylesi bir zamanda ve mezar başında, bizzat Hz. Peygamber tarafından yapılmış bir öğüt verme olayını görüyoruz. Hz. Ali, olayı bütün ciddiyetiyle anlatmıştır. Bugün Cennetü’l-Baki‘ diye bilinen Medine Kabristanı, o günlerde içinde bulunan sincan dikenleri (ğarkadlar) dolayısıyla Bakiu’l-ğarkad diye anılıyordu. Orada bir cenaze defni için bulunan sahâbîlerin yanına, elinde hurma dalından bir bastonla gelen Hz. Peygamber, düşünceli bir tarzda oturuyor, başını eğiyor, önemli bir şey düşünen insanların yaptığı gibi elindeki bastonla yeri karıştırıyor, bir şeyler çiziyor, sonra da çevresindeki sahâbîlere cenaze olayıyla çok yakından ilgili büyük gerçeği duyuruyor: “İçinizde, cennet veya cehennemdeki yeri, önceden bilinmeyen kimse yoktur.” Burada Resûl-i Ekrem Efendimiz, ölen kişinin âkıbetinin ne olduğu zihinleri meşgul ederken, ezelî bir gerçeğe dikkat çekiyor. “Sizin şu anda merak ettiğiniz konu, istisnasız herkes için tâ ezelde belirlenmiş bir konudur. Kimin cennete kimin cehenneme gideceği Allah tarafından bilinmektedir” buyuruyor.

Resûlullah’ın bu beyanı üzerine beklenen soru geliyor: - Ohalde biz, alın yazımıza, o ilâhî takdire, o önceden bilinen gerçeğe kendimizi teslim edip hiçbir gayret göstermesek mi? Sonuç nasıl olsa değişmeyecektir.

İşte bu noktada Allah’ın Resûlü bir başka önemli gerçeği açıklıyor:  - “(Hayır) siz görevinizi yapmaya bakın. Herkes niçin yaratıldı ise o onu kolayca elde eder.” Yani, insanların âkıbetlerinin Allah Teâlâ tarafından önceden bilinip tesbit edilmesi, onları mahkum edici değil, sadece olacak olanın önceden bilinmesi anlamındadır.

Takdir edileceği gibi böylesi bir bilgi, kimseyi, yapacağından farklı şekilde davranmaya zorlamaz. Tıpkı, astronomların falan gün falan saatte güneş tutulacak, diye bir yıl öncesinden olayı açıklamaları gibi. Kimse, “astronomlar böyle açıkladı diye güneş o saatte tutuldu” diyemez. Aksi halde “astronomların bilgisi, güneşi tutulmaya zorladı” demek olur ki, bu sözün bir mânası yoktur. Zira söz konusu açıklama, olacak olan “tutulmayı” önceden hesap edip zamanını tespit etmekten ibarettir. 

Olmayacak olan bir şeyi oldurmak değildir. Aynı şekilde kişi, kendi iradesiyle yaşadığı hayat sonunda, neyi hakedecekse eder. Bu sonuç onun için yenidir, ama Allah Teâlâ’nın ilmi için böyle bir yenilik söz konusu değildir. O, olacakları olmadan önce bildiği için sonucu buna göre tesbit etmiştir. Bizim alın yazısı veya kader dediğimiz şey, eninde sonunda varacağımız noktanın Allah Teâlâ tarafından önceden  bilinmesi olayından ibarettir.

Durum bu olunca, Sevgili Peygamberimiz, kimsenin yapacağı işi, yani sorumluluklarını terketmesine razı olmamıştır. Ancak çok önemli bir hususa işaret ederek: Herkes niçin yaratıldı-zuhur, ise o ona kolay gelir, onu kolayca elde eder buyurmuştur.

Öyle sanıyoruz ki, asıl üzerinde durulması gerekli nokta burasıdır. Yani herkes, ne tür işleri yapmak kolayına geliyor, buna dikkat etmelidir. Olaya bir de bu noktadan bakmalıdır. İyi, güzel, meşru, faydalı işler yapmak, namazlı niyazlı bir hayat yaşamak mı, yoksa pek kayıt kuyut tanımaz, haram helâl ayırımı yapmaz, ilkesiz ve sorumsuz bir yaşayış mı kolayına gelmektedir?  Zira insanın hayattaki gidişatı, bir ölçüde ulaşacağı sonucun göstergesi anlamındadır.

Hadisin bazı rivayetlerinde belirtildiği gibi  Hz. Peygamber sözlerinin sonunda Leyl sûresinin 5-10. âyetlerini okumuştur. Hadisimizin sonunda yer alan “Râvi, hadisin bundan sonraki kısmını da rivayet etti” cümlesi, işte bu noktaya işaret etmektedir. Resûl-i Ekrem’in, sözlerini desteklemek maksadıyla  okuduğu  âyetlerin anlamı şöyledir:

“Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız(onda başarılı kılarız). Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.”

------------------------------------ 

 İslâm ve ihsan.

 Cennet ve Cehennem şimdi vardır

 Sual: Bir tek Cehennem mi var yoksa birkaç tane mi? Şimdi bunlar mevcut mu?

CEVAP
Cehennem yedi tabakadır, kâfirler durumuna göre tabakaların birinde azap görecektir.

Feraid-ül fevaid kitabında buyuruluyor ki:
Cehennem yedi tabakadır. Birbirinin altındadırlar. Her tabakanın ateşi, üstündekinden daha şiddetlidir. Günahı affedilmemiş olan müminler; birinci tabakada günahları miktarı yanıp, sonra Cehennemden çıkarılarak Cennete götürüleceklerdir.

Diğer altı tabakada çeşitli kâfirler sonsuz yanacaklardır.

Cennet ve Cehennem şimdi mevcuttur. Bazı âlimlere göre, Cehennemin nerede olduğu kesin bilinmemektedir. Bazılarına göre, yedi kat yerin altındadır. Arz küresi, güneş ve bütün yıldızlar birinci sema [gök] içinde olduklarına göre, yeryüzünün neresinde olursak olalım, yedi kat yerin altında sema vardır. Cehennemin yedi kat semadan birinde bulunduğu anlaşılmaktadır.

Her Müslüman bilir ki…
Sual: Bugün Cennet ve Cehennem var mıdır?
CEVAP
Her Müslüman bilir ki, ilk insan ve bütün insanların babası olan Hazret-i Âdem, yıllarca Cennette yaşadı. Yasak ağaçtan yiyince, dünyaya indirildi. Bu hususta Kur'an-ı kerimde birçok âyet-i kerime vardır. Mesela Bekara suresinin 35 ve 36, Araf suresinin 17. âyet-i kerimesinden 27. âyet-i kerimesine kadar. Taha suresinin 117-119. âyet-i kerimeleri bu hususlardan bahsetmektedir. Kur'an-ı kerimde ayrıca müminler için Cennetin, kâfirler için de Cehennemin hazır vaziyette beklediği bildiriliyor:

(Takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan Cennete koşun.) [Al-i İmran 133]

(Kâfirler için hazırlanmış olan Cehennem ateşinden sakının!) [Al-i İmran 131]

Peygamber efendimiz de, Miraca gidince, Cennet ve Cehennemi de gezdi. Gördüğü şeyleri anlattı. Bunlardan birkaçı şöyle:

(Cennete girdim. İnciden kubbeler gördüm.) [Müslim]

(Miraca çıktığım zaman Cennetin kapısı üzerinde "Sadakanın sevabı on, ödünç vereninki ise on sekiz mislidir" yazılı olduğunu gördüm.) [İbni Mace]

(Miracda Cehenneme baktım. Kokmuş leşler yiyenler gördüm. Bunların kim olduğunu sordum. Cebrail aleyhisselam, "Bunlar, gıybet etmek suretiyle insanların etlerini yiyenlerdir" dedi.) [İ. Ahmed]

Cennet nerede?
Sual: Cennetin bildiğimiz gezegenlerden birinde olacağı mümkün müdür?
CEVAP
Bugün bildiğimiz bütün yıldızlar ve gezegenler birinci kat semadadır. Semalar ise yedi kattır. Diğer katların ise bilinen bu semadan çok büyük olduğu bildirilmiştir. Cennet hakkında Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bilgi vardır. Cennetin genişliğinin yer ile göğün genişliği kadar olduğu Kur'an-ı kerimde bildirilmiştir. (Hadid 21)

Bu durumda Cennetin gezegenlerde olması mümkün değildir. Cennet daha yukarı semalardadır. (Deylemi)

Sekiz Cennet
Sual: Sekiz Cennetin isimleri nelerdir?
CEVAP
1- Dâr-i celal,
2- Dâr-i karar,
3- Dâr-i selam,
4- Huld,
5- Meva,
6- Adn,
7- Firdevs,
8- Naim.

------------------------------ 

Cennetin kapısını ilk kim açacak?

Müslim'in Rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber kıyamet günü cennet kapısını ilkin kendisinin çalacağını ve ondan önce bu kapının kimseye açılmayacağını söylemiştir (“Îmân”, 333). Cennete giriş sırasında bütün müminler görevli melekler tarafından karşılanacak ve, “Selâm olsun sizlere!

CENNET - TDV İslâm Ansiklopedisi

İslam Ansiklopedisi

------------------------------------ 

Cennete en son giren kişi Ahmet Cemil Çökren

07 Mart 2019, Perşembe Bildiğiniz gibi bazı insanlar bir işe girmek için iş verenlerine “ne iş olsa yaparım” der, hatta ücreti bile konuşmadan işe başlarlar.

Fakat aradan belli bir süre geçer ve hem işin çokluğundan, hem de maaşın azlığından şikâyet ederler. Çünkü insan fıtrî olarak tekâmül etmeye meyillidir. Yani hep daha iyisini, daha güzelini, daha mükemmelini ister. 

İnsanda, ahirette Cenab-ı Hakk’a daha iyisi için yalvaracak. Başlıktan da anlaşılacağı gibi, Cennete en son giren kişi de aynen böyle yapıyor. İşte Abdullah ibniMesud (ra) rivayetiyle Peygamberimizde (asm) Cennete en son giren kişi ile ilgili şu hadisi söylemiştir; 

“Resulullah (asm): “Cennete en son giren kişi Cehennemden çıkarken bazen yürür, bazen düşer. Cehennemden kurtulduğu vakit döner ve: “Beni senden kurtaran Allah’ın şanı ne yücedir” der. Allah bana öncekilere ve sonrakilere yapmadığı ihsanı yapmıştır, der. Ona bir ağaç gösterilir. Der ki: ”Rabbim beni bu ağaca yaklaştır, gölgesinde gölgeleneyim, suyundan içeyim.” Allah-u Teâlâ: ”Ey Âdemoğlu! Bunu sana verirsem umulur ki başka şeyler de istersin.” Kul: ”Hayır, Rabbim” der ve başka bir şey istemeyeceğini vadeder. 

Rabbi, kulunun sabırsızlığını mazur görür ve altında gölgelenmesi, suyundan içmesi için ağaca yaklaştırır. Sonra Cennetin kapısının yanında ilkinden daha güzel bir ağaç yükseltilir. Kul: ”Rabbim, altında gölgelenmem ve suyundan içebilmem için beni bu ağaca yaklaştır, Senden başka bir şey istemiyorum” der. Allah-u Teâlâ: ”Ey Âdemoğlu! Az önce başka bir şey istemeyeceğine dair bana söz vermedin mi? Her halde bu ağaca seni yaklaştırsam başka şeyler de istersin” buyurur. 

Kul yine başka bir şey istemeyeceğine dair Allah’a söz verir. Allah-u Teâlâ kulun sabırsızlığını bilir ve mazur görür, kulu ağaca yaklaştırır. Sonra Cennetin kapısından ilk ikisinden daha güzel olan başka bir ağaç gösterilir. Kul: ”Rabbim! Altında gölgelenebilmem ve suyundan içebilmem için beni bu ağaca yaklaştır, Senden başka bir şey istemiyorum” der. 

Allah-u Teâlâ: ”Ey Âdemoğlu! Az önce başka bir şey istemeyeceğini bana vadetmedin mi?” buyurur. Kul: ”Rabbim! Bundan başka bir şey istemeyeceğim” der. Rabbi kulunun sabırsızlığını mazur görüp onu ağaca yaklaştırır. Kul ağaca yaklaştığı vakit Cennet ahalisinin seslerini işitir ve: ”Rabbim! Beni Cennetine al” der. 

Allah-u Teâlâ: ”Ey Âdemoğlu! Senin isteklerini ne durdurur. Sana dünya ve bir benzerini vermem seni hoşnut eder mi?” buyurur. Kul: ”Rabbim! Sen âlemlerin sahibi olduğun halde benimle alay mı ediyorsun?” der buyurdu. 

Abdullah ibni Mesud (ra) bu hadisi rivayet ettikten sonra güldü. Sonra: “Benim neden güldüğümü sormayacak mısınız?” dedi. 

Yanında bulunanlar: “Neden gülüyorsun?” dediler. Abdullah ibni Mesud (ra): ”Çünkü Resulullah da (asm) gülmüştü. Sahabeler: ”Neden gülüyorsun ya Resulallah?” diye sorduklarında ise Resulullah (asm): ”Allah Azze ve Celle’de gülmüştür” dedi. 

Resulullah (asm) şöyle buyurdu: “Kulun bu sorusu üzerine Allah-u Teâlâ: ”Ben alay etmiyorum, fakat dilediğimi yapmaya benim gücüm yeter,” buyurmuştur. (Müslim) Evet, insan en iyisine lâyıktır. Fakat isyan etmeden gayret ederek çalışarak elde edebilir. Allah Cennetini hakedenlerden eylesin. Âmin. 

---------------------- 

Hepsiburada. 

Cennetle müjdelenen 10 sahabe kuranda geçiyor mu?

10 sahâbî kimdir?

Ebû Bekir, 2- Hz. Ömer, 3- Hz. Osman, 4- Hz. Ali, 5- Sa'd Bin Ebî Vakkas, 6- Ebû Ubeyde Bin Cerrah, 7- Abdurrahman Bin Avf, 8- Talha Bin Ubeydullah, 9- Zübeyr Bin Avvâm, 10- Saîd Bin Zeyd. 

---------------------- 

 Bu genel bilgileri verdikten sonra. Ayet-i kerîme izahlarımıza kaldığımız yerden devam edelim. T.B.

--------------------- 

----- 78 - Nebe Suresi - Ayet 35 (Mushaf Sırası: 78 - Nüzul Sırası: 80 - Alfabetik: 79) -----

(٧٨.٣٥)
~~78.35~
لَا يَسْمَعُونَ فٖيهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
78.35 - Lâ yesmeûne fîhâ lağvev ve lâ kizzâbâ. 

Diyanet Meali:
78.35 - Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
78.35 - Orada ne boş bir lâf işitirler ne de bir tekzîb

---------------------- 

“Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.” Çünkü bunlara gerek kalmamıştır. Ayrıca Esma-i ilâhiyye ikiye ayrılmış, Cemali-nurani isimler cennet ehlinde kalmış, Celâli ve mudil isimleri ise cehennem ehlinde kalmıştır. T.B.

------------- 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
36.59 - Vemtâzul yevme eyyuhel mucrimûn. 

Diyanet Meali:
36.59 - (Allah, şöyle der:) "Ey suçlular! Ayrılın bu gün!"

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
36.59 - Ve haydin ayrılın bugün ey mücrimler!

------------- 

Bu ayet-i kerimenin delâletiyle, Celâli isimler cehennem ehlinde kalacak çünkü orada Cemâli isimlere yer yoktur. 

Cennette ise Celâli isimlere yer olmadığından orada sadece Cemâli isimler kalacak bu yüzden , kötü sözlere şiddetli konuşmalara gerek olmayacaktır. 

Orada hep muhabbet dostluk ve sevgi olacaktır. T.B. 

---------------------- 

----- 78 - Nebe Suresi - Ayet 36 -----

(٧٨.٣٦)
~~78.36~
جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَاءً حِسَابًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
78.36 - Cezâem mir rabbike atâen hısâbâ. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
78.36 - Bir karşılık ki rabbından atâ, yeter mi yeter

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
78.36 - (Bunlar) Rabbinden bir mükâfaat ve bir kâfî ihsandır. 

---------------------- 

----- 78 - Nebe Suresi - Ayet 38 -----

(٧٨.٣٨)
~~78.38~
يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلٰئِكَةُ صَفًّا لَا يَتَكَلَّمُونَ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَقَالَ صَوَابًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
78.38 - Yevme yegûmurrûhu vel melâiketu saffâ, lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve gâle savâbâ. 

Diyanet Meali:
78.38 - (36-38) Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahmân'dan bir mükâfat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh'un (Cebrail'in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah'a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahmân'ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
78.38 - O gün ki Kıyama duracak Ruh ve Melâike saf saf. Bir kelime söyliyemezler, o kimseden başka ki o Rahman ona izin vermiş o da savabı söylemiştir 

---------------------- 

Ayette görüldüğü gibi “Ruh ve melâike”den bahsedilmek-tedir. Bilindiği gibi “Ruh-u A’zam, bir bütün halinde alemleri ihata etmiştir. Burada bahsedilen Ruh insana üflenen nefisle birlikte, olan birey görünümlü kimselerin, mükellef-i ilâh-i hükmün kendilerine sorumluluk verdiği Ruhlar’dır. Ancak birey olarak ayrı gözükseler bile aslında gene Ruh-u A’zam ile ilişiği vardır. 

Melâike ise herbir bireyin dünya da iken “kiramen katibin” sağında solunda olan ve önünde arkasında olan “hafaza-muhafaza” melekleridirki, Rahman izin verdikçe, orada şahitlik yapacaklardır. 

Bu sahne Rahmanın olduğu heryerde olacaktır. Çünkü Rahman’ın, ilk rahmeti o dur ki, bütün varlıklara kendinden varlık vermiştir. Bahsi geçen sahne sadece bizim insan neslimiz-sülâlemiz için ise diğer gökyüzü alemlerinin iptal olması gerekir. Bizim insan nesli-sülâlemiz ortadan kalktıktan sonra Rahmaniyetinde kalkması gerekecektir. Çünkü Rahman sıfatının asli vezifesi insanı meydana getirmesidir. (55-3) Bizim insan neslimizin nasıl oluştuğu geçmiş sayfalarda Âdemiyyet mertebesi olarak ayetlerle açıklanmıştı. Diyelimki bu ayette ve diğer ayetlerde açık olarak görüldüğü gibi bu dünyanın kıyametinin kopacağı yeryüznde insan nesli-sülâlesinin kalmayacağı bildirilmiştir. Ancak dünyamız yörüngesinde dönmesine devam edecek oluşumundaki coğrafyası değişecektir. 

Ancak Rahmaniyyet mertebesi Allah-ımız varoldukça varolacaktır. O halde başka gökyüzlerinde Rahmanın bu görevinin devam edeceği açıktır. O halde hiç şüphe olmasınki bu sonsuz alemde bizim insan neslimiz-sülâlemizden evvel yaşamış geçmiş, sayısını bilemeyeceğiz kadar insan nesli-sülâsi toplulukları vardı. Halen dahi bizden ileride ve bizden geride gökyüzünde insan nesli dabbe türü sülâlerin olduğu ve onlarda kalktıktan sonra tekrar aynen yenilerinin geleceği Ulûhiyyet mertebesi devam ettiği sürece bu oluşumlar devam edip gidecekler. 

Onlarında kendilerine ait Ruh ve melekleri, “O gün ki Kıyama duracak Ruh ve Melâike saf saf. Bir kelime söyliyemeyeceklerdir,” 

T.B.

----------------------

----- 78 - Nebe Suresi - Ayet 40 ----- 

(٧٨.٤٠)
~~78.40~
اِنَّا اَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرٖيبًا يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنٖى كُنْتُ تُرَابًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
78.40 - İnnâ enzernâkum azâben karîbâ, yevme yenzurul mer'u mâ gaddemet yedâhu ve yekûlul kâfiru yâ leytenî kuntu turâbâ. 

Diyanet Meali:
78.40 - Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, "Keşke toprak olaydım!" diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık. 

---------------------- 

Bu ayet-i kerîme de çok ibretliktir, başımıza gelebilecek halleri daha bu günden tedbir alalım diye Rabb-imiz açıklamakta ve uyarmaktadır. 

Ahirette insan nesli-sülâlesi iki tür olarak mahşere çıkacaktır. Hayvanlar ise oldukları gibi çıkacaktır onların kendi aralarındaki hesaplaşmaları bitince, “onlara toprak olun” denecek onlarda toprak olup asıllarına dönüşeceklerdir.

İnsan neslinin biri, dünya da insan olarak Allah-ın kuralları içinde yaşamış, dünyada yaşlandığı zaman en son hangi şekilde ölmüşse ahirete gene aynı o insan suretinde gelecektir. Başka türlü gelirse tanınması mümkün olmaz. Eğer tanınması mümkün olmazsa hesap kitapta olmaz. 

Diğer insan türü ise, dünyada sureta insan olarak yaşamış ancak ahlâkı hangi hayvan ahlâkı ağırlığında ise yüz hatları o hayvan türüne benzeyerek çıkacaktır. İşte bu amelleri yüzünden büyük pişmanlık duyacaktır. Hayvanların toprak olup gittiklerini görünce kendiside. 

“yâ leytenî kuntu turâbâ.” "Keşke ben de toprak olaydım!" Diyecektir. Ancak baştan insan nesli-sülâlesi olarak halkedilmiş olduğundan toprak olamayacak ve yaptıklarının karşılığını görecektir. T.B.

----------------------- 

----- 79 - Naziat Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 79 - Nüzul Sırası: 81 - Alfabetik: 78) -----

(٧٩.١)
~~79.1~
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
79.1 - Ven nâziâti ğarkân.

Diyanet Meali:
79.1 - Andolsun (kâfirlerin ruhlarını) şiddetle çekip çıkaranlara,

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
79.1 - O daldırıp nez' edenlere

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
79.1 - (1-2) Andolsun (ruhları) şiddetle çekip çıkaranlara. Ve kolaylıkla çıkarıp alanlara. 

---------------------- 

Yukarıki diyanet mealinde, (kâfirlerin ruhlarını) yerine, (kâfirlerin emmare, nefislerini) deseymişler daha isabetli olurmuş. Çünkü ruh “venefahtü” (15/29) ile Allahındır, insanda sorumlu olan nefistir. Ruh varlığa sadece hayat vermektedir. Akıl bilici nefs tadıcıdır. Bu yüzden “ ölümü nefs tadacaktır” “Küllü nefsin zaikatül mevt” (29/57) denmiştir. Gökyündeki insan nesli-sülâlelerininde halleri muhtemelen bu durumdadır. T.B. 

-----------------------

----- 79 - Naziat Suresi - Ayet 2 (Mushaf Sırası: 79 - Nüzul Sırası: 81 - Alfabetik: 78) -----

(٧٩.٢)
~~79.2~
وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
79.2 - Ven nâşitâti neştâ. 

Diyanet Meali:
79.2 - Andolsun (mü'minlerin ruhlarını) kolaylıkla alanlara,

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
79.2 - Ve usulcacık çekenlere

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
79.2 - (1-2) Andolsun (ruhları) şiddetle çekip çıkaranlara. Ve kolaylıkla çıkarıp alanlara. 

----------------------- 

Hakkın istediği gibi yaşayıp terbiye görmüş nefisler ölüm halinde iken ölümü güzel tadacaklar isyan ehli olanlar ise ölümü çok kötü tadacaklardır. Ölüm yok olunacak bir şey değil tadılacak birşeydir. Allahımız muhafaza eylesin. T.B.

------------------------

----- 79 - Naziat Suresi - Ayet 3 -----

(٧٩.٣)
~~79.3~
وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
79.3 - Ves sâbihâti sebhâ. 

Diyanet Meali:
79.3 - Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere,

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
79.3 - Ve yüzüp yüzüp gidenlere. 

-------------------- 

Aslında biz dünyalılar bu ayetin hükmü altındayız. Dünyamız güneş sistemi içerisinde dönmesinde-yüzüp yüzüp gitmektedir. Aynı şekilde sabit hiçbir gezegen olmadığından hepsi kendi yörüngelerinde yüzüp yüzüp gitmektedirler. Bizim dünyamızda bizler böyle olduğumuz gibi, diğer gökyüzü alemlerinde olan insan nesli-sülâleleri de kendi yollarında yüzüp yüzüp gitmektedirler. T.B. 

--------------------- 

----- 81 - Tekvir Suresi - Ayet 13 (Mushaf Sırası: 81 - Nüzul Sırası: 7 - Alfabetik: 103) -----

(٨١.١٣)
~~81.13~
وَاِذَا الْجَنَّةُ اُزْلِفَتْ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
81.13 - Ve izel cennetu uzlifet.

Diyanet Meali:
81.13 - Cennet yaklaştırıldığı zaman,

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
81.13 - Ve Cennet yaklaştırıldığı vakıt.

---------------------- 

Ayet-i kerime çok büyük bir hadiseden bahsetmektedir. 

İman ihsan ve irfan ehli cennet ehli olacağından, oraya daha gitmeden cennet onlara müjde olarak bir kısmı yaklaştırılıp gösterilecektir veya zamanımızda başka yerlerin televizyonde gösterildiği, benzer bir şekilde gösterilecektir. Çünkü cennet sahası aklımızın alamayacağı kadar geniş olduğundan, kütle olarak yaklaştırılması pek akla uygun gelmiyor. Allah-u a’lem- Allah gerçeğini bilir. T.B.

---------------------- 

----- 81 - Tekvir Suresi - Ayet 23 -----

(٨١.٢٣)
~~81.23~
وَلَقَدْ رَاٰهُ بِالْاُفُقِ الْمُبٖينِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
81.23 - Ve lekad raâhu bil ufugıl mubîn. 

Diyanet Meali:
81.23 - Andolsun o, Cebrâil'i apaçık ufukta gördü.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
81.23 - Vallahi gördü onu açık ufukta

----------------------- 

Sonsuz alemler ve sonsuz yaşam içinde, bütün alemlerde tasarruf sahibi olan “Cebrâil’i”, bir insanın sadece bir defa görmesi ve işinin bitmiş olması, Cebrâil'in boşuna halkedilmiş olmasını akla getirmiyormu? 

Tabiki böyle bir şey söz konusu değildir, alemler varolduğu sürece makam-ı Cebrâil devamlı olacaktır. O halde onun varlığında, bu görüşte devamlı olacaktır. Vakti geldiğinde diğer gökyüzü insanları ilede görevi gereği görüşecektir. Bundan tabii ne olabilirki. Burada bahsedilen husus bizim insan nesli-sülâlemizle ilgili olan tarafıdır. 

Bu belirtilen husus nerde hangi gökyüzü insan nesli-sülâleleri varsa vakti geldiğinde hepsinde oluşacak bir hadisedir. T.B. 

-----------------------

----- 81 - Tekvir Suresi - Ayet 29 -----

(٨١.٢٩)
~~81.29~
وَمَا تَشَاؤُنَ اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
81.29 - Ve mâ teşâûne illâ ey yeşâallâhu rabbul âlemîn. 

Diyanet Meali:
81.29 - Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
81.29 - Fakat o âlemlerin rabbı Allah dilemeyince siz dilemezsiniz 

---------------------- 

Bu âyeti kerîmeye bakılınca bireyin hükmü ortadan kalkmaktadır. Bu durumda günâh ve sevâp hükümleri neye göre olacaktır, sorusu hemen akla gelmektedir. 

Her birerlerimiz Hakk yolunda isek eğer bu yola ne şekilde hangi düşünce ile girdiğimizi şöyle bir düşünürsek eğer, muhakkak bir sebep buluruz. Ki bu sebepte dikkat edersek bizim irâdemiz dışında bize tesir etmiştir. 

Bu nedenle kimse diğer kimselere karşı hiçbir şekilde gurur ve kibir yapmamalıdır. Örneklerini çok sık olarak görmekteyiz, kişi yeni namaza başlar başlamaz çevresindekilere hemen telkine başlar “hadi ya, siz daha başlamıyormusunuz” gibilerden. Bu konu çok önemli bir konudur, üstünde çok düşünmeliyiz ve ona göre hareket etmeliyiz.

Dünyâ sahnesinde oynanan ilâhî oyun öyle bir oyundur ki, bütün bireyler ile de ilgilidir, kimse kendi kendine tek kişilik bir oyun oynamamaktadır, her bir varlığın diğerlerine olan irtibatı ile hep birlikte oynanan bir oyundur. Bu Âyet-i Kerîme’nin neler ifâde etmek istediğini anlayabilmemiz için mertebeler açısından ifâdelerine bakmamız gerekmektedir yoksa içinden çıkamayız. 

 Ef’âl mertebesi, zâhiren Âyet-i Kerîme’yi okuyan ve tefekkür etmeyen kelam ehli, âyeti kerîmeyi sâdece okuyup geçmektedir.

 Esmâ mertebesi, bu aşamada tefekkür tam olarak hakkıyla oluşmamıştır ancak bir önceki mertebeye göre duygusallık vardır. Âyeti Kerîme’nin üzerinde iyi niyetle biraz daha durulur ve beşeri bir tefekkür ile o hâl kabullenilir, Âyet-i Kerîme’nin neticesi düşünülmeden kabul edilir.

 Sıfât mertebesi, bu mertebede Âyet-i Kerîme’nin içinde geçen “minkum” yani “sizden” ifâdesi izâfi olmakta ve görünmekte olan o varlıklar beşeri mânâ da olan “sizler” değilsiniz, olmakta ve bu “minkum” ortada olmayınca dileyende olmaz ve bu nedenle dileyemez. Görünen bizler aslında birer zuhur mahâlliyiz kendimize ait varlıklarımız yoktur. 

 Zât mertebesi, işte bu zuhurlara yani Cenâb-ı Hakk (c.c) kendini kendisine muhatab alarak hitap ediyor.

Her bir mertebe îtibarıyla olan bu ifâdeler diğer mertebenin hükmünü kaldırıcı değil tamamlayıcıdırlar. T.B. 

------------- 

 Not=Mevzuumuzu biraz daha aydınlatması bakımından (İnsan Sûresi 76/30) da da benzer ifade vardı o nu da geçmiş sayfalarda kendi yerinde vermiştik. Tekrar bakılabilir. T.B.

 ----------------------

----- 82 - İnfitar Suresi - Ayet 7 (Mushaf Sırası: 82 - Nüzul Sırası: 82 - Alfabetik: 42) -----

(٨٢.٧)
~~82.7~
اَلَّذٖى خَلَقَكَ فَسَوّٰیكَ فَعَدَلَكَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
82.7 - Ellezî halekake fesevvâke feadelek. 

Diyanet Meali:
82.7 - (6-8) Ey insan! Seni yaratan, halkeden, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
82.7 - Ki seni yarattı, halketti, düzenine koydu, tenasüb ve ı'tidal verdi 

--------------------- 

Ruhundan üfledi “ahsen-i takvim-en güzel surette halketti, kendine halife yaptı alemleri kendine iteatkâr yaptı ve ilâh-i bir kimlik verdi, “kerremnâ beni ademe-Âdemi halkettiklerinin içinde çok mükerrem çok ikramlar nasip ettikten sonra. 

“Rabbine karşı seni ne aldattı?” Bu kadar gaflete benliğe isyana, bazılarınız nasıl düştünüz nasıl bir vefasızlık örneği oldunuz. T.B. 

---------------------- 

----- 82 - İnfitar Suresi - Ayet 10 -----

(٨٢.١٠)
~~82.10~
وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
82.10 - Ve inne aleykum lehâfizîn. 

Diyanet Meali:
82.10 - (10-11) Hâlbuki üzerinizde muhakkak bekçiler, değerli yazıcılar vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
82.10 - Halbuki üzerinizde hâfızlar var. 

---------------------- 

Bir evvelki ayette bahsedilenlerle birlikte birde üzerinizde muhafaza eden koruyucular var. T.B.

---------------------- 

----- 82 - İnfitar Suresi - Ayet 11 -----

(٨٢.١١)
~~82.11~
كِرَامًا كَاتِبٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
82.11 - Kirâmen kâtibîn. 

Diyanet Meali:
82.11 - (10-11) Hâlbuki üzerinizde muhakkak bekçiler, değerli yazıcılar vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
82.11 - Kiram kâtibler var 

--------------------- 

Kerem sahibi ikram edilmiş, sizin göremediğiniz görevli kâtip melekler var. Hayat kayıtlarınız onlar tarafından tutulmaktadır. T.B.

--------------------- 

----- 82 - İnfitar Suresi - Ayet 12 -----

(٨٢.١٢)
~~82.12~
يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
82.12 - Yağlemûne mâ tef'alûn. 

Diyanet Meali:
82.12 - Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
82.12 - Her ne yaparsanız biliyorlar. 

---------------------- 

Kiramen kâtibin-görevli melekler, biz ne yaparsak yapalım bunların hepsini bilmektedirler. 

Bahsi geçen oluşumlar, bizim arzımız insanları üzerinde olduğu gibi, gökyüzü insan nesilleri-sülâleleri içinde geçerlidir. Bu kadar muazzam sistemler herhalde sadece bizim insan neslimiz sülâlemizin, sonsuz alem de yaklaşık 15 bin senelik “uzay zaman” ölçüsüyle (üç saniyelik) bir yaşam için, düzenlenecek değildir. T.B. 

---------------------- 

----- 84 - İnşikak Suresi - Ayet 7 (Mushaf Sırası: 84 - Nüzul Sırası: 83 - Alfabetik: 44) -----

(٨٤.٧)
~~84.7~
فَاَمَّا مَنْ اُوتِىَ كِتَابَهُ بِيَمٖينِهٖ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
84.7 - Feemmâ men ûtiye kitâbehû biyemînih. 

Diyanet Meali:
84.7 - Kime kitabı sağından verilirse,

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
84.7 - O vakıt kitabı sağ eline verilen. 

----------------------- 

Amel defteri de, denen bu kitap, İnsan nesli sülâlesinin herbir ferdinin. “A’yan-ı sabite”si olan “kaza ve kader” kitabıdır. Kitabın her sayfası ortadan ayrılmış iki sütundur, sütunun birinde “kazayı mutlak” olarak bilinen Allahımızın o kişi için düzenlediği hayatının önemli bazı hallerinin baştan yazıldığı sütundur. Bu sütunda yazılanlardan kişi sorumlu değildir. 

Bunlar, nerede doğacağı, nerede öleceği, ömrü ne kadar olacağı, ve hayatının önemli bazı başka hallerinin yazılı olduğu bölümüdür. 

Diğer sütun “kazayı muallak-boşta olan hüküm,” daha kayda geçmemiş olan tarafı ise boştur. Cenâb-ı Hakkın kitabında ve Peygamberimizin hadislerinde belirtilen şekilde yaşayan veya yaşamayan, kendi iradesi ile hayatını sürdüren kişilerin, olumlu veya olumsuz amellerinin, “kiramen kâtibin” tarafından, hergün her saat her dakika neler işleniyor ise, kaydedilen sütünlerdir. Böylece ömrünün sonuna kadar bu sütunlar doldurulmaktadır, böylece kitabın kendi hür iradesi ile yazılan, her kişinin kendine ait özel amel kitabıdır, bu kitabı amelleri ile kişiler kendileri üretirler, kâtip meleklerde kayda alırlar, ayrıca sesler ve görüntülerde kayda alınır. 

Bunları dünyada insanoğlu yapar da haşa Allah yapamazmı? İşte bu yüzden kimseye haksızlık yapılmaz, herkes kendi günah veya sevap yüküyle Hakkın huzuruna gelir. 

Eğer kul Allah-ın kendine bildirdiği şekilde amel ederse, kitabı-amel defteri, sağ eline verilir. 

Eğer kul Allah-ın kendine bildirdiği şekilde amel etmesse, kitabı-amel defteri, sol eline verilir. T.B.

---------------------- 

----- 84 - İnşikak Suresi - Ayet 8 -----

(٨٤.٨)
~~84.8~
فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسٖيرًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
84.8 - Fesevfe yuhâsebu hısâbey yesîrâ. 

Diyanet Meali:
84.8 - Hesabı çok kolay bir şekilde görülecek,

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
84.8 - Kolay bir hisab ile muhasebe olunur.

--------------------- 

“kitabı sağ eline verilenin” hesabı kolay olacaktır. T.B.

---------------------

----- 84 - İnşikak Suresi - Ayet 9 -----

(٨٤.٩)
~~84.9~
وَيَنْقَلِبُ اِلٰى اَهْلِهٖ مَسْرُورًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
84.9 - Ve yenkalibu ilâ ehlihî mesrûrâ. 

Diyanet Meali:
84.9 - Sevinçli olarak ailesine dönecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
84.9 - Ve mesrur olarak ehline gider. 

--------------------- 

İmtihana girip imtihanı kazanmış olan kimseler gibi, huzurlu ve sevinçli ailesine döner. Ancak aileside daha evvelce o imthanlardan geçmiş ise. T.B.

----------------------

----- 84 - İnşikak Suresi - Ayet 10 -----

(٨٤.١٠)
~~84.10~
وَاَمَّا مَنْ اُوتِىَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهٖ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
84.10 - Ve emmâ men ûtiye kitâbehû verâe zahrih. 

Diyanet Meali:
84.10 - Fakat kime kitabı arkasından verilirse,

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
84.10 - Ve amma kitabı «arkasından» verilen. 

---------------------- 

Kitapları sağdan veya önden verilenlerin halleri beyan edildikten sonra, kitapları arkasından ve solundan verilecek olanlar ise. T.B.

---------------------- 

----- 84 - İnşikak Suresi - Ayet 11 -----

(٨٤.١١)
~~84.11~
فَسَوْفَ يَدْعُوا ثُبُورًا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
84.11 - Fesevfe yed'û subûrâ. 

Diyanet Meali:
84.11 - (11-12) "Helâk!" diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
84.11 - helâk! diye çağırır 

--------------------- 

----- 84 - İnşikak Suresi - Ayet 19 -----

(٨٤.١٩)
~~84.19~
لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
84.19 - Leterkebunne tabegan an tabag. 

Diyanet Meali:
84.19 - Şüphesiz siz hâlden hâle geçeceksiniz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
84.19 - Ki sizler binip binip gececeksiniz elbette tabakadan tabakaya

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
84.19 - Elbette ki halden hale mülâki olacaksınız.

---------------------- 

Bahsi geçen bilgi ve tarifler, aynı zaman da gökyüzü insan nesli-sülâlelerininde, başlarına gelen ve gelecek olanlardır. T.B.

----------------------- 

----- 85 - Buruc Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 85 - Nüzul Sırası: 27 - Alfabetik: 14) -----

(٨٥.١)
~~85.1~
وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
85.1 - Ves semâi zâtil burûc. 

Diyanet Meali:
85.1 - Burçlarla dolu göğe andolsun,

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
85.1 - O Semai zatilbüruca

---------------------- 

Burçların gökyüzü semalarında da, bizim gibi insan nesli ve dabbe sülâlelerinin olduğu, gördüğümüz haber ve işeretlerden açık olarak anlaşılmaktadır. T.B.

---------------------- 

----- 85 - Buruc Suresi - Ayet 15 -----

(٨٥.١٥)
~~85.15~
ذُو الْعَرْشِ الْمَجٖيدُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
85.15 - Zul arşil mecîd. 

Diyanet Meali:
85.15 - Arş'ın sahibidir, şanı yüce olandır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
85.15 - Arşın sahibi, şanlı (mecîd)dir

---------------------- 

Arş-çatı, binanın en üstü sonu demektir.

“Arş'ın Azîmüşşan sahibidir.” Bu muazzam arş’ın altında sadece bizim kısacık süremiz olan bu alemler de bizim insan neslimiz sülâlemizmi olacaktır. Dağlarda ovalarda sadece bir tek karınca yuvası sülâsimi olacaktır. Yağmur sülâlesi sadece bir yeremi yağacaktır, göklerde uçan sadece bir cins kuşmu olacaktır. 

Allahımızın sonsuz alemlerinde tabiki bunlardanda sonsuz olacaktır. Olamaz denirse Hakk-ın halkediş hükmünün kaldı-rılmış olması lâzım gelecektirki bu da mümkün değildir. T.B. 

---------------------- 

----- 85 - Buruc Suresi - Ayet 22 -----

(٨٥.٢٢)
~~85.22~
فٖى لَوْحٍ مَحْفُوظٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
85.22 - Fi levhım mahfûz. 

Diyanet Meali:
85.22 - O, korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz'da)dır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
85.22 - Mahfûz olan bir levhadadır. 

---------------------- 

Bütün bu hükümler ve alemin diğer bütün muhasebeleri Levh-i Mahfuz'da, Mahfûz olan levhalardadır. T.B.

----------------------- 

----- 86 - Tarık Suresi - Ayet 4 (Mushaf Sırası: 86 - Nüzul Sırası: 36 - Alfabetik: 99) -----

(٨٦.٤)
~~86.4~
اِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
86.4 - İn kullu nefsil lemmâ aleyhâ hâfız. 

Diyanet Meali:
86.4 - Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde koruyucu bulunmasın.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
86.4 - Bir nefis yoktur ki illâ üzerinde bir hâfız olmasın.

---------------------- 

Şu muazzam kontrola bakın, arş altında bütün gök alemlerinde olan, bütün nefsler, yani insan nesli-veya dabbe-sülâlelerin her ferdinin, üzerinde koruyucu-hafız-muhafaza ve kontrol eden meleklerin olduğu, açık olarak bildirilmektedir. T.B.

---------------------- 

----- 86 - Tarık Suresi - Ayet 8 -----

(٨٦.٨)
~~86.8~
اِنَّهُ عَلٰى رَجْعِهٖ لَقَادِرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
86.8 - İnnehû alâ rac'ıhî legâdir. 

Diyanet Meali:
86.8 - Şüphesiz Allah'ın onu, öldükten sonra tekrar diriltmeye de gücü yeter.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
86.8 - Elbette o onu döndürmeğe kadirdir

----------------------- 

Kudret sıfatının zuhuru olan kadiriyyet ile, ölümü de dirimide (67/2) halkeden Allahtır. T.B. 

----------------------- 

----- 86 - Tarık Suresi - Ayet 9 -----

(٨٦.٩)
~~86.9~
يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
86.9 - Yevme tubles serâir. 

Diyanet Meali:
86.9 - Bütün sırların yoklanacağı günü hatırla!

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
86.9 - Gizli sırların açıklanacağı gün. 

----------------------- 

Bu dünyada aslında genel olarak gizli diye bir şey yoktur.

Herşey açıktır, ehlullahtan birine, şehadet alemi gizli, perde değilmidir! Diye sormuşlar, o da eğer perde olsaydı Allah bu alemleri halketmezdi, demiştir. 

Aslında ismi üstünde, “şehadet alemi” bu alem hakkın müşahede edilmesi için halkedilmiş bir alemdir. 

Hakkın şartıda eşhedü’dür. Ancak biz bu kelime-i tevhid ve kelime-i risalet-i iman yönü ile söylüyoruz aslında varolan zaten ortadadır. Bu alem gerçekten şeksiz şüphesiz eşhedüdür. Daha bu dünyada iken o kişiye bu alemde gizli bir şey yoktur. Ancak genelde bizler Allahımızı tenzihi yönüyle ötelerde bir yerlerde olduğuna inandığımız için, bu alemi biz kendimize sırlamışız. 

Ölüm denen nefsin tadışıyla, beden kutrundan çıktıktan sonra, alemin gerçek yüzü bize görüldüğü zaman, “sır” zannedilen bunlar bizlere açılacaktır, o zaman dünya da iken idrak edemediğimiz, gerçekleri gördüğümüzde sırlar açılacaktır. 

Ayrıca bazı insanlar arasında kalan gizli konuların veya gizli kalmış suçların açığa çıkacağı gündür. T.B. 

----------------------- 

----- 86 - Tarık Suresi - Ayet 10 -----

(٨٦.١٠)
~~86.10~
فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
86.10 - Femâ lehû min guvvetiv ve lâ nâsır. 

Diyanet Meali:
86.10 - (O gün) artık insan için ne bir kuvvet vardır, ne de bir yardımcı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
86.10 - O vakıt ona ne bir kuvvet vardır ne de bir nâsır. 

--------------------- 

Dünya da iken herkesin yakınlarında, görüştüğü bir tanıdığı, veya bir yakını akrabası vardır. Ancak kabre girdiğinde yanın da kimse yoktur ve mahşere kalktığındada yalnız kalacaktır. T.B. 

---------------------

----- 89 - Fecr Suresi - Ayet 22 (Mushaf Sırası: 89 - Nüzul Sırası: 10 - Alfabetik: 25) -----

(٨٩.٢٢)
~~89.22~
وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
89.22 - Ve câe rabbuke vel meleku saffen saffâ. 

Diyanet Meali:
89.22 - (22-23) Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan (yaptıklarını birer birer) hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ona nasıl faydası olacak!?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
89.22 - Ve rabbının emri gelip Melek «saffen saffâ» dizildiği vakıt. 

---------------------- 

Mahşer günü Rabb-ın ve melek-kuvvetler görevli olarak saf, saf sıra, sıra geldikleri vakti, bir tahayyül etmek mümkünmü? Mahşer yeri insanlarla dolmuş, saf saf sıra sıra meleklerde gelmiş, Rabb-ın huzurunda mahkeme kurulmuş ne büyük bir sahnedir. Bu ve benzeri sahneler dünya alemler sahnesinde her halde bir defa olacak değildir, diğer başka alemlerde de, olan insan nesli-sülâlelerinin her bir toplumla-rının sonlarında da bu yaşantıların olması tabiidir. T.B. 

---------------------- 

----- 89 - Fecr Suresi - Ayet 23 -----

(٨٩.٢٣)
~~89.23~
وَجٖیءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ وَاَنّٰى لَهُ الذِّكْرٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
89.23 - Ve cîe yevmeizim bicehenneme yevmeiziy yetezekkerul insânu ve ennâ lehuz zikrâ. 

Diyanet Meali:
89.23 - (22-23) Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan (yaptıklarını birer birer) hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ona nasıl faydası olacak!?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
89.23 - Ki Cehennem de o gün getirilmiştir, o insan o gün anlar, fakat o anlamadan ona ne fâide? 

----------------------- 

O gün temsilci olarak Cehennemde bir bölümü ile getirilir. Gaflet gider hakikat ortaya çıkar, fakat elden bir şey gelmez, çünkü devran değişmiş, ahiret süreci başlamıştır. Son pişmanlık fayda sağlamaz. Bu sahneler hernekadar sadece bizim içinde bulunduğumuz insan nesli-sülâlemiz için gibi görülüyor isede, diğer gökyüzü insan nesli-sülâleleri içinde geçerlidir. T.B. 

----------------------- 

----- 89 - Fecr Suresi - Ayet 24 (Mushaf Sırası: 89 - Nüzul Sırası: 10 - Alfabetik: 25) -----

(٨٩.٢٤)
~~89.24~
يَقُولُ يَا لَيْتَنٖى قَدَّمْتُ لِحَيَاتٖی
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
89.24 - Yekûlu yâ leytenî kaddemtu lihayâtî. 

Diyanet Meali:
89.24 - "Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaydım" der.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
89.24 - Der ki, «Keşke hayatım için (güzel ameller) takdim etmiş olsa idim.»

---------------------- 

Son pişmanlık para etmez, diye sözümüz vardır. Kişi iradesini kullanıp hayatında yapması gereken ne varsa onu yapmalı ki sonradan pişman olmamalıdır. Akıllı insan her işini vaktinde yapan geriye bırakmayandır. T.B.

----------------------- 

----- 89 - Fecr Suresi - Ayet 27 -----

(٨٩.٢٧)
~~89.27~
يَا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
89.27 - Yâ eyyetuhen nefsul mutmeinneh. 

Diyanet Meali:
89.27 - (Allah, şöyle der:) "Ey huzur içinde olan nefis!"

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
89.27 - Ey mutmain olan nefs! 

---------------------- 

----- 89 - Fecr Suresi - Ayet 28 -----

(٨٩.٢٨)
~~89.28~
اِرْجِعٖى اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
89.28 - İrciî ilâ rabbiki râdıyetem merdıyyeh. 

Diyanet Meali:
89.28 - "Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!"

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
89.28 - Rabbine dönüver, sen razı, O da senden razı olarak.

---------------------- 

----- 89 - Fecr Suresi - Ayet 29 -----

(٨٩.٢٩)
~~89.29~
فَادْخُلٖى فٖى عِبَادٖی
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
89.29 - Fedhulî fî ıbâdî. 

Diyanet Meali:
89.29 - "(İyi) kullarımın arasına gir."

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
89.29 - Gir kullarım içine

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
89.29 - Artık kullarımın arasına gir. 

--------------------- 

----- 89 - Fecr Suresi - Ayet 30 -----

(٨٩.٣٠)
~~89.30~
وَادْخُلٖى جَنَّتٖی
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
89.30 - Vedhulî cennetî. 

Diyanet Meali:
89.30 - "Cennetime gir."

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
89.30 - Ve cennetime giriver.

----------------------- 

Zati olan bu surenin ayetleri geçmiş sayfalarda izah idilmişti, burada da kısaca bahsedelim. Muhtemelen bahsedilen cennet “Me’va” cenneti’dir. Çünkü sidret-ül münteha yanındadır. Diğer yedi cennetten farklıdır. Diğer cennetler genelde, “naim” nimet cennetleridir. Bahsi geçen cennet ise zat cennetidir. Diğer cennetlerde olacaklar gene dünyada oldukları gibi beşeriyetleri ile o cennetlerde olacaklar. Bahsi geçen cennette ise kişiler hakikatleriyle “venefahtü”leriyle yaşayacaklardır arada büyük fark vardır. 

Bu oluşumlar bütün gökyüzü alemlerinde olan insan nesli-sülâleleri içinde geçerlidir. Çünkü sonsuz olan Allah-u Rabb-ul aleminin zat-i cenneti sadece bir insan nesli-sülâlesine mi ait olacaktır ve sadece belirli bir süre içinmi olacaktır.? T.B. 

--------------------- 

----- 91 - Şems Suresi - Ayet 5 (Mushaf Sırası: 91 - Nüzul Sırası: 26 - Alfabetik: 93) -----

(٩١.٥)
~~91.5~
وَالسَّمَاءِ وَمَا بَنٰیهَا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
91.5 - Ves semâi ve mâ benâhâ. 

Diyanet Meali:
91.5 - Göğe ve onu bina edene andolsun,

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
91.5 - Ve göğe ve onu bina edene. 

---------------------- 

----- 91 - Şems Suresi - Ayet 6 -----

(٩١.٦)
~~91.6~
وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰیهَا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
91.6 - Vel ardı ve mâ tahâhâ. 

Diyanet Meali:
91.6 - Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun,

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
91.6 - Ve yere ve onu döşeyene. 

---------------------- 

Ayet-i kerîmelerde geçen ifadelere bakıpta, bu kudretin sahibine hayret etmemek mümkünmü? 

“Ve göğe ve onu Bina edene” Bir mekân bina edilmiş ise, onun içinde oturanlarıda olacaktır, boşuna hiçbir bina kurulmaz, bu ayet dahi gökyüzü insan nesli-sülâlerin varlığını ispatlamaktadır. 

“Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun,” Bu yerin sadece bizim “arz-yerimiz” ile sınırlı değil benzeri birçok “arz-yerleri” olduğunu düşünmemiz lazım geldiğini belirtmektedir. T.B. 

----------------------

----- 91 - Şems Suresi - Ayet 7 -----

(٩١.٧)
~~91.7~
وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰیهَا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
91.7 - Ve nefsiv ve mâ sevvâhâ. 

Diyanet Meali:
91.7 - (7-9) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
91.7 - Ve bir nefse ve onu düzenliyene

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
91.7 - (6-7) Ve yere ve onu yayıp döşeyene. Ve nefse ve onu düzeltmiş olana.

--------------------- 

----- 91 - Şems Suresi - Ayet 8 -----

(٩١.٨)
~~91.8~
فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
91.8 - Feelhemehâ fucûrahâ ve tagvâhâ. 

Diyanet Meali:
91.8 - (7-9) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
91.8 - Sonra da ona bozukluğunu ve korunmasını ilham eyliyene ki

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
91.8 - Sonra da ona günahını ve takvâsını ilham etmiş olana (andolsun ki),

Hasan Basri Çantay Meali:
91.8 - sonra da ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene ki,

---------------------- 

Bu ayet-i kerimeler insan nesli-sülâlesinin ne kadar güzel teçhiz edilip düzenlendiğini, her yöne kabiliyeti olduğunu ve seçeneğin kendine bırakıldığını açık olarak anlatmaktadır. 

Bu durum bizim insan nesli-sülâlemizdede, olduğu gibi aynı zaman da, gökyüzü insan nesli, dabbe-sülâleleri içinde geçerli olduğunu tabiki düşünebiliriz. T.B. 

----------------------- 

----- 95 - Tin Suresi - Ayet 4 (Mushaf Sırası: 95 - Nüzul Sırası: 28 - Alfabetik: 105) -----

(٩٥.٤)
~~95.4~
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖى اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
95.4 - Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. 

Diyanet Meali:
95.4 - Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık-halkettik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
95.4 - Ki biz insanı en güzel bir biçimde yarattık-halkettik.

---------------------- 

Cenâb-ı Hakk zatından buyuruyorki! Biz insanı cennette “ahseni takvim-en güzel surette halkettik” Âdem bahsinde izah idilmişti. T.B.

----------------------- 

----- 95 - Tin Suresi - Ayet 5 -----

(٩٥.٥)
~~95.5~
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
95.5 - Summe radednâhu esfele sâfilîn. 

Diyanet Meali:
95.5 - Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
95.5 - Sonra da onu aşağıların en aşağısına döndürdük.

-------------------- 

Aşağısı denilen konu, halkedilişin en son aşaması olan, Şehadet alemi’dir. esfele sâfilîn. Aslında mekan değil anlayıştır. Yani kişilerin nefsi emarelerine ve nefsi hayallerine göre yaşamasıdır. 

Bu yaşamanın aslı ise ilâh-i hukuk ve hükümlere uymadan tamamen sorumsuz ve nefsinin keyfine göre olan anlayış ve yaşam tarzıdır. Günümüzde bunun batıdan gelen perde ismi, moda ve modernlik’tir. Dini ilah-i hükümlerin geçersiz olduğu bunların çok gerilerde kaldığı ve çöl kanunları olduğu iftarasını kendilerine silâh yapıp böylece kendi nefislerini tatmin etmeye çalışmalarıdır. 

Ancak görüntü tam tersinedir. Batı hristyanları 2020 sene evvelki bozulmuş Hristiyan anlayışıile “göklerin kırallığı İsanın kırallığını ilan etmek için bütün Müslümanları ortadan kaldırmaya çalıştıkları kendi bozulmuş akidelerinden alıp ve buna hakları varmış diye, bütün yaptıklarının kendi hakları olduğu kanaatleri ile, Müslümanları topyekün ortadan kaldırmaya bütün güçleri ile çalışıyorlar. 

Diğer taraftan Yahud-i İsrailler, günümüzden yaklaşık 4 bin sene evvel yazdıkları çocok aklının bile alayla bakacağı, Yakubun, haşa Allahla güreş tutup yenişemdikleri günün akşam üstü, Allah-ın yorulmaya başladığı ve yenilmek üzere iken Yakubun ona güya hörmet gösterip yenmemesi neticesinde, beraber kaldıklarından, bunun üzerine Allah-ın da yakub’a iki nehir arasını verdiğini ve bu nehirlerin dicle fırat olduğu bu yüzden bu alana “arz-ı mev’ud-vadedilmiş topraklar” diyerek, bayraklarına da işaret yapmışlardır, bu hayali uydurmacayı gerçek zannedip dökmedikleri kan kalmıyor. 

Her iki topluluğunda bozuk dinlerine bağlı bu anlayışlarını hiçbir hakk hukuk gözetmeden gözlerini bile kırpmadan bütün güçleriyle uygulamaya çalışırlarken, Müslümanların ise kendi inaçlarının gereği yaptıkları iyi insan temeli üzerine inşa edilmeye çalışılan faaliyetlerini geçmişte kalmış çöl kanunları demenin ne kadar doğru olduğunu sizler karşılaştırma yaparak değerlendirin. 

Bu alem aynı zaman da “Alâ-i illiyyin-yücelerin yüceliğidir, İlâh-i vuslat burada kazanılır, aynı zamanda burası gerçek sivil bir ilâhiyat okuludur. Çalışıp kazanan ne olduğunu daha iyi bilir. Bunlar bizim neslimiz-sülâlemiz için geçerli olduğu gibi, diğer gökyüzü insan nesli-sülâleleri içinde geçerlidir. T.B. 

---------------------- 

----- 95 - Tin Suresi - Ayet 6 -----

----- 95 - Tin Suresi - Ayet 6 -----

(٩٥.٦)
~~95.6~
اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
95.6 - İllellezîne âmenû ve amilus sâlihâti felehum ecrun ğayru memnûn. 

Diyanet Meali:
95.6 - Ancak, iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar için devamlı bir mükâfat vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
95.6 - Ancak iyman edip yararlı ameller yapan kimseler başka, onlar için kesilmez bir ecir vardır. 

---------------------- 

Ancak Hakk yolunda O’nun istediği tavsiye ettiği şekilde yaşayanlar için de bahsedilen cennetlerde sonsuz nimetler vardır. Aynı zaman da bu hususta gökyüzü insan nesli-sülâleleri içinde geçerlidir. T.B.

---------------------- 

----- 95 - Tin Suresi - Ayet 7 -----

(٩٥.٧)
~~95.7~
فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدّٖينِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
95.7 - Femâ yukezzibuke bağdu bid dîn. 

Diyanet Meali:
95.7 - (Ey insan!) Böyle iken, hangi şey sana hesap ve cezayı yalanlatıyor?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
95.7 - O halde sana dîni ne tekzîb ettirir? 

---------------------- 

Bütün bu hususlar ortada iken, kendi mantığın ile düşünemediğin akla geliyor. O zaman bu inkârcı düşünceleri sana kim aktarıyor, dikkatlı ol daha zamanın varken bu dünya yaşam fırsatını gafletle, elinden kaçırma. T.B.

---------------------- 

----- 95 - Tin Suresi - Ayet 8 -----

(٩٥.٨)
~~95.8~
اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَحْكَمِ الْحَاكِمٖينَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
95.8 - Eleysallâhu biahkemil hâkimîn. 

Diyanet Meali:
95.8 - Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
95.8 - Allah «Ahkemülhâkimîn» değil mi? 

--------------------- 

Bu dünyada herşeye hakim olduğu gibi batın alemine de geçtiğimizde aynı olacaktır. Hükmü tam ve gerçekçi olacaktır. T.B.

--------------------- 

----- 96 - Alak Suresi - Ayet 8 (Mushaf Sırası: 96 - Nüzul Sırası: 1 - Alfabetik: 6) -----

(٩٦.٨)
~~96.8~
اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰى
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
96.8 - İnne ilâ rabbiker ruc'â. 

Diyanet Meali:
96.8 - Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
96.8 - Muhakkak ki dönüş, ancak Rabbinedir. 

---------------------- 

O’ndan geldik, gene O’na döneceğiz çünkü O’ndan başka gidilecek yer yoktur. Diğer gökyüzü insan nesli-sülâlellerinin de gideceği yer O’nun yanıdır. Herkes Allaha dönücüdür, ancak herkes dünya yaşam surecinde hangi ismin tesiri altında ise O isim yolundan Hakk’a varacaktır. 

Cemâl ismi yönünden giden Cemâline Celâl ismi yönünden gidende Celâline gidecektir. Diğerlerinide böyle kıyas eyle. T.B. 

--------------------- 

----- 96 - Alak Suresi - Ayet 19 

(٩٦.١٩)
~~96.19~
كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
96.19 - Kellâ, lâ tutığhu vescud vakterib. (19. ayet, secde ayetidir.) 

Diyanet Meali:
96.19 - Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabbine yaklaş.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
96.19 - Hayır hayır. Ona itaat etme. Ve secde et ve Yaklaş.

---------------------- 

Nefsi emmâre’si ile yaşayanlara uyma çünkü nefsi emmâre her zaman kötülüğü emreder. Peygamberine uy ve secde et de Allah-a yaklaş. Bilindiği gibi secde “fena fillâh-Hakta fani olmak”tır, kişi bütün biraysel varlığından geçerse kendinde bir varlık kalmadığından yere eğilir ve en son inilecek yer olduğundan secde hali ortaya gelir. 

İşte bu halin neticesinde kendinde hiçbir varlık kalmamış kişinin varlığında olan venefahtü faaliyete geçerek artık o ben’e hakim olur, bu durumun tarifi de yaklaş’tır. 

Yani secdeden başını kaldır rabb-ına yaklaş Tahiyyatta otur ve evvelâ kendini-hakikatini, sonra hakkı, sonra da alemi seyretmeye başla denir. 

Bu yaşantılar diğer göklerde olan insan nesli-sülâlelerinde de olan hadiselerdir. T.B.

---------------------- 

----- 97 - Kadir Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 97 - Nüzul Sırası: 25 - Alfabetik: 47) -----

(٩٧.١)
~~97.1~
اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ فٖى لَيْلَةِ الْقَدْرِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
97.1 - İnnâ enzelnâhu fî leyletil gadr. 

Diyanet Meali:
97.1 - Şüphesiz, biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
97.1 - Muhakkak ki Biz onu Kâdir gecesinde indirdik.

---------------------- 

----- 97 - Kadir Suresi - Ayet 2 -----

(٩٧.٢)
~~97.2~
وَمَا اَدْرٰیكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
97.2 - Ve mâ edrâke mâ leyletul gadr. 

Diyanet Meali:
97.2 - Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin!

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
97.2 - Kâdir gecesinin ne olduğunu sana ne şey bildirdi?

---------------------- 

----- 97 - Kadir Suresi - Ayet 3 -----

(٩٧.٣)
~~97.3~
لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
97.3 - Leyletul gadri hayrum min elfi şehr. 

Diyanet Meali:
97.3 - Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
97.3 - Kâdir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.

--------------------- 

----- 97 - Kadir Suresi - Ayet 4 -----

(٩٧.٤)
~~97.4~
تَنَزَّلُ الْمَلٰئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ اَمْرٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
97.4 - Tenezzelul melâiketu ver rûhu fîhâ biizni rabbihim, min kulli emr. 

Diyanet Meali:
97.4 - Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner.

Hasan Basri Çantay Meali:
97.4 - Onda melekler ve Ruuh, Rablerinin izniyle, herbir iş için iner de iner. 

----------------------- 

----- 97 - Kadir Suresi - Ayet 5 -----

(٩٧.٥)
~~97.5~
سَلَامٌ هِىَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
97.5 - Selâm, hiye hattâ matleıl fecr. 

Diyanet Meali:
97.5 - O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.

Hasan Basri Çantay Meali:
97.5 - O (gece) tan yeri ağarıncaya kadar bir selâmdır.

----------------------- 

NOT= ayet-i kerimenin açılımı hakkında, (6-Mübarek geceler) kitabımızdan Kadir gecesiyle ilgili kısımdan özet aktaralım. T.B. 

----------------------- 

Şimdi tekrar geri dönerek Kadr Suresine baştan başlayalım.

(Kadir 97/1)

إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِعإِذْ ﴿١﴾

(97.1) inna enzelnahü fiy leyletil kadri

97.1 - Şüphesiz, biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.

Bakın burada “Cibril”den de bahs edilmiyor, doğrudan doğruya “biz indirdik” deniliyor. 

Çünkü Cebrail özünde zaten Hak’tan başka bir şey olmadığından, “biz indirdik” deniliyor. 

“fiy leyletil kadr” “Kadir gecesi içcrisinde” Burada bir geceden bahs ediliyor. 

Niye “kadr gündüzü” denmemiş?

Çünkü gece fena fillah mertebesi olduğundan, kişi Hak’ta fani ol­duğu, Hak’la Hak olduğu zaman Kur’an nazil olmaya başlıyor. 

Geceden kasıt, “yokluk, hiçlik” 

 - eşyanın ortadan kalkması 

 - kendi varlığının dahi ortadan kalkması 

 - “A’maiyet” haline bürünmesi 

 - Zat Alemine ulaşmasıdır.

Bu “fena fillah” halinden nüzul ve tenzil ile “İnsan-ı kamil” olarak tekrar dünyaya dönmeye başlıyor. 

İşte bu hakikati, şimdilik “fena fillah” mertebesinde bekletilen “İsa” (as) da yaşayacak. O zaman o kadr’i kıymetini bilecek tekrar dünyaya geldiğinde bizim şimdi yaşadığımız hakikati o, o zaman yaşayacak. 

Dikkatinizi çekiyorum, buradaki Ümmet-i Muhammedin ihtişamını düşünebili-yor muyuz İsa (as) Hz Pcygambere ümmet olarak gelecek “Hakikat-i Muhammedi”den aldığı, kendinde olmayan bu ha­kikatleri tahakkuk ettirerek gelecek ve ondan sonra “kadr” hakikatini yaşayacak, fakat biz bunu daha şimdiden yaşıyoruz ve bu imkanımız var. 

Bir düşünelim içinde bulunduğumuz hassasiyetin güzelliğin değerin derecesinin ne olduğunu.

Ben-i İsrail’in peygamberlerinin en büyüğü olan “İsa” (as), şu anlattığımız vasfa sahip değildir. Haşa onun peygamberliğine bir halal gelmesin; o ayrı bir vasıftır.

Ümmet-i Muhammed’de Hz Rasüllüllah’ın kemalatının ilmi, bilgisi, özelliği, yaşantısı olduğundan (ki alemler onun kendisi için varedilmiş) bütün ilim onda zııhura çıkmış; “levlake levlak lema halaktül eflak” yani “eğer sen olmasaydın, olmasaydın bu alem­leri halk etmezdim” hükmüyle belirlenmiş (Enbiya Suresi 21/107 ayette )

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

ve ma erselnake illa rahmeten li’l alemiyne “Ey Muhamıned, seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” İfadesiyle tabii ki o rahmetten en önce bizler yararlanıyoruz ve yararlanmamız gerekiyor.

İşte Cenab-ı Hak hu özellikleri, hiç bir ümmete yapmadığı bu lütfu bir garip ahir zaman ümmetine yapmıştır. 

Ve ayet devam et­mekte (Kadir 97/2)

وَمَا أَدْرِيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ

(97.2) ve ma edrake ma leyletül kadri (97.2) “Kadir gecesinin ne olduğunu sen idrak ettin mi?”. 

Ayetteki ifade tarzına bakın, sanki karşılıklı konuşuyor gibi, uzaklarda değil.

Bu ayetin iki yönü vardır: 

birisi Hz. Rasulullah’a hitab eden yönü, ikincisi de ümmetine hitap eden yönüdür..

Hz. Rasulullah’a hitap eden yönüne baktığımız zaman, o’na “sen bu Kadir gecesini idrak ettin” hükmündedir, onun için “ettin mi, etmedin mi?” hususu düşünülemez, çünkü Kur’an kendisine gelmiştir. 

Bu ifadelerin hakikatini anlayamayacak durumda ol­sa idi o’na gelmez idi. Burada ki “vema” “ne” bize ümmetine ait “Ey Rasülümün ümmeti, siz bunun ne olduğunu idrak ettiniz mi?’ 

Bu hitap bizleredir. 

Kur’an-ı Keriym Hz. Peygambere inmesi dolayısıyla “sen bunu idrak ettin, bunda kimsenin şek şüphesi yoktur.” Fakat bize gelince;

“ey Ümmet-i Muhammcd, siz bu geceyi idrak ettinizmi? 

Bunun değerini, kadrini kıymetini anlayabildiniz mi? 

veyahut bunun hakikati ile ilgilenebiliyor musuz? gibi sorular vardır.

İşte bu Kadir gecesini idrak etmek için o Hak yolcusu ve talibinin, yol ehlinin, daha evvelce “Regaib, Mevlût, Ber’at, Mi’rac” gecelerini idrak edip, bu yoldan Kadir gecesine ulaşması ancak mümkün olduğundan dolayı, “sen bu geceyi idrak ettin mi?” ikaz ihtar eğitim veya hatırlatmasını yapmaktadır. 

“Bu silsileyi yaşayıp da Kadir gecesinin ne olduğunu daha hala anlayamadın mı?” de­mektir. 

İnşeallah her birerlerimiz bu oluşumları en iyi şekilde an­layanlardan oluruz ve ayetin devamında (Kadir 97/3)

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ

(97.3) leyletül kadri hayrün min elfi şehrin (97.3) Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

Böyle bir özellik hiç bir ümmete verilmiş değildir. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi gerçek bir idrake ulaşmak gerekmektedir.

Hz. Rasulullah zaman zaman geçmiş ümmetlerin yaşlarını dü­şünür, epey uzun olduklarından, kendi ümmetinin ise ömürlerinin daha kısa olduğundan ibadetlerinin daha az ve sevaplarının da daha az olacağım düşünüp üzülüyormuş. 

Bu ayetin o yüzden nazil olduğu tefsirlerde yazılıdır.

“elfi şehrin” “bin ay” “seksen üç (83) sene üç (3) aydır.” Ey Habibim sen hiç üzülme, senin ümmetine öyle lüluflarda bulundum ki: on-ları dalıa evvelce hiç bir ümmete nasib etmedim: 

Bakın Cenab-ı Hak Ümmet-i Muhammed’e bir gecede 83 sene üç (3) aylık devam­lı ibadet sevabı veriyor. 

Gündelik ibadete ayrılan saatlerin ortala­ma 10’da 1 (1/10) olabileceğini düsünebilirsek 83 senenin 830 seneye tekabül ettiğini kolayca anlarız. 

Ey: Muhammed (as) ahir zaman ümmeti, sana bahşedilen değerleri bir düşünebilseydin ne olurdu?...

Burada belirtilen zaman Ef’al aleminin oluşumu içerisinde kısıtlı zaman mefhumu ile ifade edilmiştir. 

Aslında gerçek manada Kadr’ini oluşturup kendi kıymetini idrak ettiği zaman kişinin ne seneyle ne ömürle, ne zamanla, ne dünya, ne ahiretle kıyas edilmez bir oluşumu olur, çünkü zaman izafidir. 

Vahdet ehli indinde bütün onları toplayan sadece bir tek an vardır kendi gerçek kıymetini idrak ettiğin vakit, ebedi hayata geçmiş oluyorsun, ebedi hayatta ise kısıtlı zaman yoktur.

Burada, ayette bahs edilen zaman süresi aslında çok kısa ve ef’al yani madde alemi itibariyledir. 

Mana alemi itibariyle değerlendirmemiz çok güçtür, çünkü madde mana yanında çok az de­ğer taşımaktadır. 

Ayet’te her mertebede olan kişinin anlayabilece­ği bir dil kullanılmıştır. Gerçek kadr’ini idrak eden kimseler ise, bu oluşumu yaşadıklarında onlara ayrıca anlatmaya gerek kalmıyor. 

Kur’an-ı Keriym sana nazil olduktan sonra bunun değeri ne za­manla ne madde ile ölçülemez. 

İyi düşün “Kur’an sana yani her birerlerimize nazil olmuştur” bu ifadeyi “ehli yakıyn” olarak anlamaya çalışalım.

Şimdi burada bir gerçeği daha açmaya çalışalım: 

yukarıdan beri gördüğümüz ayetlerde üç (3) “leyl” “gece” geçti. 

Cenab-ı Hak dileseydi tek ifadesiyle bunları ankıtabilirdi. 

Birinci gece bu hakikat­leri “ilmel yakıyn”, ikinci gece “aynel yakıyn”, üçüncü gece ise “hakk’al yakıyn” olarak müşahade edip yaşamamız içindir.

İşte ayette belirtilen bin (1000) ay “Sûri” (zahir) ifade tarzı içerisinde en az miktarda, asgari müşterek çerçevesinde belirtilmiştir. 

Gerçek manevi yönünü izahı ise ancak yukarıda belirtilen üç mertebede yaşayanlar tarafından değerlendirilebilir. 

Allah c. c cümlemizin idraklerimzi en geniş şekilde açmamıza yardımcı olsun.

(Kadir 97/4).

وحولُ الْمَلَئِكَةُ وَالرّعتَنَزَّ ﴿٤﴾

 

(97.4) tenezzelül melaiketü verruhu fiyha biizni rabbihim min külli emrin (97.4) Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner.

İşte o gece “tenezzelül melaiketü” “melaike de iner, nüzul eder.” Kur’an indikten sonra melaike de iner, “verruh” “Ruh da iner”; 

“fiyha” “o gecenin içinde”

“bi izni rabbihim” “onların Rab’larının izniyle” melaike ve ruh o gece iner: 

“İndirelim bakalım şimdi nereye inecekler?” 

“tenezzelül melaiketü” “melaike iner, tenezzül eder.” Tabiiki iner, inmez’mi hiç?...

O ruh’tan maksat genelde Cebrail (as)dır denmiştir. 

O’da çok yerli yerincedir ama birimsel olarak daha öz düşünürsek: 

Melaike dediğimiz şey­ler, melekler, kuvvetler’dir yani Cenab-ı Hak’tan Kur’an vasıtasıy­la sana yepyeni güçler gelir, yepyeni idrakler açılır, çünkü yuka­rıda idrake, “vema edrake” hitab ediyordu. 

İşte o idraklerin açılması için yepyeni bilgiler gelir, melekler getirir, yani “esma-i ilahiye”nin her türlüsünü sana ilim ve bilgi olarak verirler. 

Dolayısıyla ilmi artık gönlünden almaya başlarsın, başkasına pek ihtiyaç kalmaz. 

Tabiiki ilim her yerden alınır, Çin’de bile olsa alınır, ama, buradaki bilgi nakil bilgisi nakil ilmi değil, bizatihi kendinde ortaya gelen ilimdir, ki, işte buna “müşahede ilmi” ve de “yakıyn” ilmi, “vah­det” ilmi denilir. 

Tam sağlam, temiz, katıksız bir ilim, doğrudan doğruya özünden gelen bir ilimdir. 

Ve herkesin Cebrail-i kendine geliyor, ona ilmini getiriyor. 

Cebrail (as) görevlileri bu işleri görür­ler.

İşte Ayette belirtilen melekler sendeki yeni görüşler, hayata bakışlardır. 

Tabiiki genel olarak yer yüzüne inen melekler de var­dır. 

Bunlar bu gece Kadir gecesinde yeryüzüne inerler ve tebed­dülat, değişiklik yaparlar. 

Böyle olduğu gibi bizim yer yüzümüz olan beden mülkümüzde de aynı değişiklikler olması lazım geli­yor, aynı kazançlar sağlanıyor. 

Bu işler gece oluyor. Yukarıda bahsedilen üç gece ifadesinde, üç oluşumda veyahut üç mertebe’de ki insanların değişik yaşantılarından zuhura geliyor. 

 İşte meleklerin yer yüzüne inmesi, melekût “Esma” mertebesinin sana nüzulüdür. 

Ruh’un yer yüzüne inmesi, sana “Sıfat” mertebesinin nü­zulüdür. 

Kur’an’ın sana inmesi ise, “Zat” mertebesinin nüzulü ve tecellisidir. 

Bakın ifadelerde ne incelikler var. Onları hakikatleri itibariyle anlamamız gerekiyor. 

Bu işler nasıl oluyor?

“biizni Rabbihim” ancak “onların Rablerinin izni” ile oluyor. 

Yani nereye nasıl bir oluşum, bir bilgi geldi ise Rabb onu o şekilde orada kendi kontrolünde oluşturup tahakkukunu sağlamakta­dır. 

Burada bilmemiz gereken bir husus vardır, “Rab” dendiğinde, bu esmanın, hakikatini iki yönlü bilmemiz gerekmektedir:

birinci yönü “Rabb’ül erbab” yani “Rabb’ların Rabbı” itibariyle, genel olarak bu sistemin çalıştırılıp terbiye edilmesidir. 

İkinci yönü “Rabb’ül has” “Has Rab” itibariyle varlıkların kendi has Rabb’ları dır. 

İşte bu oluşum her varlığın kendilerine has Rabb’larının izniy­le inmektedir. 

“Rabb” esması “terbiye eden mürebbiye” demektir ve her varlığın bağlı olduğu bir esması vardır. 

İşte o esma, o varlığın Rabb’ı dır, böyle olunca da her varlığın kendine ait “Rabb-ı has”ı başka başka esma’lar’dır, bu esmalar “Rabb-ul erbab”a bağlıdır o’da “bir”dir.

 Bu hakikat-i Kur’an-ı Keriym de Yusuf (as) ağzından (Yusuf 12/39)

يَا صَاحِبَي السِّجْنِ وَ أَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ

وَارْعأَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهْ

(12.39) ya sahibeyi’s sicni e-erbabün müteferriku­ne hayrün emillahül vahıdül kahharü (12.39) “Ey zindan arkadaşlarım ayrı ayrı Rab’larmı hayırlıdır, yoksa tek ve üstün olan Allah’mı hayırlıdır?” diye, bildirmiştir.

Genel olarak, “Rabb’ül erbab” bütün bu alemde meydana ge­len oluşumların kaynağıdır. 

“Rabb-ül has”lar ise, teferruatları oluş­turmaktadırlar. 

Burası ise Esma mertebesidir ve Ef’al mertebesindeki oluşumları meydana getirir.

Ve ruh’un inmesi: Sana “venafahtü”nün daha genişi geliyor Adem (as) hakkında, (Hicr 15/29 ayetinde)

وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى

“ve nefahtü fiyhi min ruhiy” 

 “Ona ruhumdan üfledim” İsa (as) hakkında (Bakara 2/253)

وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ

“ve eyyednahü birühıl kudusi”

 “O’nu Ruhul Kudüs ile destekledik” Burada da sana ruh’un, “Hakikat-ı Muhammed-i”nin “Ruh’ul Azam” olarak gelmesi, Rabbül alemiyn izniyle faydalandırılmasıdır, inmesidir Nasıl? (Kadir 97/4) 

  

“min küllü emrin” 

 “Her bir emirden.” Emir iş manasınadır.

İşte o mana aleminden gelen özellikler Ef’al aleminde zuhura gelmektedir. 

Senin gönlüne mana aleminden gelen melekler, güçler; ruh, hayat, nur bedenine intikal ediyor. 

Bedeninde de madde aleminde, Ef’al aleminde zuhura çıkmış oluyor. 

“min külli emrin” “her bir emir “selamun” ve o emir ile birlikte “selamet” getirirler, ve tabi böyle bir oluşum selametten başka ne olabilir.

İnsan için bundan salim daha selametli bir şey olur mu? 

Selam aynı zamanda İslam, selamete çıkmak, selamette olmaktır. 

(Kadir 97/5)

سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ

(97.5) selamün hiye hatta matlei’l fecri (97-5) “O gece tan yerinin ağarma.sına kadar bir esenliktir. “

“hiye hatta” “hatta şu zamana kadar ki” 

“metlail fecr” “güneş doğuncaya kadar” bu oluşum böylece devam eder gider. 

Bakın yukarıda üç geceden bahsedildi, burada da “tuluğ”dan bahsedili­yor, ne demek isteniyor?...

“Güneş doğuncaya kadar” yani “Hakikat-i İlahi güneşi doğuncaya kadar.”

“Hakikat-i İlahiye” güneşi doğdu­ğu zaman sende tabii ki fecr oluyor.

Yukarıdaki geceler bitiyor ve “fena fillah” mertebesinden “Baka billah” mertebesine geçilmiş olu­yor. 

Bu halde gece ve teferruat bitmiş, her şey yerli yerine dön­müş, ebedi gündüze ulaşılmıştır. 

Nasıl ki yüz kilometre yukarıya çıkıldığında güneşle karşı karşıya kalındığında, her zaman gün­düz ise, gönül alemine girdiğin zaman da (İsra 17/81)

وَزَهَقَ الْبَاطِلُوجَاءَ الْحَقُّ

“cael hakku ve zehekal batılü” hakk cae/cey’e etti, geldi ve batıl zehak/hükmü bitti, yok oldu “Hak geldi batıl gitti” başka bir ifade ile, bu “fecr” batılın gitmesidir. 

Batıl ise, senin var zannet­tiğin aslında hiç bir zaman var olmayan izafi nefsin’dir. 

O gittiği zaman gelecek olan ise, güneşli gündüz, o da senin özün, zatın’dır.

Ey hakikat yolcusu! 

Yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan şey­leri iyi anlamaya çalışalım. Bunlar bizim gerçek hayatımızın seyir­leridir. Bir sistemin oluşumu, bir gelişimin oluşmasıdır.

Bu sistem oturduktan, güneş doğduktan sonra kemale erilmiş, meyve olmuş oluyor. 

Tekrar o meyvenin seyrini baştan anlatmaya gerek kalmıyor, çünkü yaşanmış oluyor. 

Neticede ise sonradan bunları başkalarına yaşatmak gerekiyor, sonra tekrar tohum oluyorsun, tekrar toprağa giriyorsun onlarla birlikte tekrar seyrini sürdürüyorsun.

İşte şu üç satırlık kısacık bir süre içerisinde Cenab-ı Hak bü­tün kemalatı ortaya getirmiştir. 

İnşallah hepimiz bunların idrakinde olalım ve en iyi şekilde anlayanlardan olalım.

Özetlersek, biz Ku’ran-ı Keriym-i Kadir gecesi yani mübarek bir gecede indirdik. Bu mübarek gece bizim için, kendi gerçek varlığımızı idrak ettiğimiz gecedir. 

Cenab-ı Hak bizim eski birliğimizden çıkıp nefsaniyetimizden kurtulduktan sonra, o gönüle te­celli etmeye ve ilham yoluyla Kur’an’ını indirmeye başlıyor. 

Kur’an-ı Keriymin inmeye başlaması, melekler ve ruh vasıtasıyla Cebrail vasıtasıyla oluyor ve kim ki bunu idrak ederse Kadir gecesini idrak etmiş oluyor. 

Bahsi geçen bu konular ve faaliyetler, acaba sonsuz zaman süresi içinde, sadece bizim küçücük dünyamızdamı oluyor? Tabiiki bu muhreşem oluşumlar gökyüzünde olan bütün insan nesli-sülâlelerinde de olmaktadır. Bu hali kabul etmezsek Cenâb-ı Rabb-ul âlemini, âlemin sonsuzluğunda çok dar bir saha ve tek seferle sınırlamış oluruz. Böyle bir şeyde söz konusu olamaz. 

İşte İslam dininin özelliklerinden güzelliklerinden bir tanesi de bu ki, kim bunları idrak ettiyse, daha dünyada iken Hak sev­gilileri arasında oluyor. Sadekallahulaziym... T.B.

----------------------- 

----- 108 - Kevser Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 108 - Nüzul Sırası: 15 - Alfabetik: 55) -----

(١٠٨.١)
~~108.1~
اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
108.1 - İnnâ ağtaynâ kel kevser. 

Diyanet Meali:
108.1 - Şüphesiz biz sana Kevser'i verdik.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
108.1 - Şüphe yok ki, Biz sana Kevser'i verdik.

-------------------- 

----- 108 - Kevser Suresi - Ayet 2 -----

(١٠٨.٢)
~~108.2~
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
108.2 - Fesalli lirabbike venhar. 

Diyanet Meali:
108.2 - O hâlde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
108.2 - Rabbin için namaz kıl ve kurban kesiver.

---------------------- 

----- 108 - Kevser Suresi - Ayet 3 -----

(١٠٨.٣)
~~108.3~
اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
108.3 - İnne şânieke huvel ebter. 

Diyanet Meali:
108.3 - Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
108.3 - Muhakkak ki o sana buğz edendir, (asıl) ebter (olan).
---------------------- 

NOT= Bu husuta geniş bilgi, (69-2-Namaz sureleri ) isimli kitabımız içinde-108- Kevser suresi bölümünde geniş izahat vardır, buraya küçük bir bölümünü almayı uygun buldum. Dileyenler oraya bakabilirler. T.B.

----------------------- 

(108-1) İnnâ a’taynâkel kevser. 

“Muhakkak ki Biz, sana Kevser'i verdik.”

------------------- 

Dikkat edersek yukarıda bahsedildiği üzere nesil ile ilgili bir hâdise karşılığında, inen bu âyeti kerîmede “Biz, sana Kevser’i verdik” denilmektedir, yani Cenâb-ı Hakk (c.c) biz sana başka çocuklar da veririz diyebilirdi, ancak neslin karşılığı olarak Kevser belirtilmiştir ki Cenâb-ı Hakk (c.c)’ta abes ile iştigal etmeyeceğine göre bu iki kavram arasındaki ilişkiyi bizlerin kurması gerekmektedir. 

 “Muhakkak ki Biz, sana Kevser'i verdik.” İfadesi çok azametli bir lütfun ifadesidir. Ayet zatî’dir yani Cenâb-ı Hakk aracısız Zatından, “biz verdik” demektedir. O halde verilen değer bütün değerlerin üstünde Zati bir değerdir. 

 Bu ise Hakikat-i Muhammedi içinde hakiti ilâhiyyenin vahdette kesret, kesrette vahdet hükümlerinin verilmesi bu hakikatlerin kendisinden sonra, hamilleri-taşyıcılarının kıyamete kadar devam edeceğini bildirmektedir, verilen bu husustur. Yani zahiren neslin kesilse de batınen neslin sırat-ı müstakim üzere devam edecektir, o halde üzülmene gerek yoktur denmiştir. T.B.

------------------- 

(108-2) Fe salli li rabbike venhar.

“O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” 

------------------- 

Bir evvelki surede görüldüğü gibi, “Veyl” (107-4) yani “yazıklar olsun” hitabına maruz kalınan namazda hedef nefs iken, burada namazın aslı belirtilerek namaz kılarken hedefin Rabbin olsun denilmektedir. 

Dünyâ ve ahiretten bir beklenti ile kılınan namazlar “veyl” yani “yazıklar olsun” hitabının içerisindedir, çünkü ibadette menfaat olmaz, ancak hiçbir şey beklenilmeden mutlak olarak Hakk rızâsı için, Rabb için kılınan namaz makbûl olan namazdır.

Şeyh Mahmut Şebüsteri, Gülşen-i Raz isimli eserinde şöyle belirtmektedir: 

Âdetler ile ibadetler bir arada olmaz!

Eğer ibadet ediyorsan, âdetten yüz çevir! 

Eğer adet yapıyorsan ibadet ettim deme.

------------------- 

Bütün alemlerde bu hakikat böyledir. Gökyüzü insan nesli-sülâleleri içinde aynı durumlar geçerlidir. T.B.

--------------------

NOT= Bu husuta geniş bilgi, (69-2-Namaz sureleri ) isimli kitabımız içinde-108- Kevser suresi bölümünde geniş izahat vardır, buraya küçük bir bölümünü almayı uygun buldum. Dileyenler oraya bakabilirler. T.B.

--------------------- 

 ………………………….Cemâlden kastım, huzur uyumlu olması, şimdi dünya ya gelen bir çocuğun hiçbir ilmi eğitim almadığını düşünelim, sadece fıtri olarak, aileden gördüğü şekli ile, hele aile dünyaya dönük değerlerle yaşıyorlar ise, şu ev, şu araba güzel, çarşıda şunlar var gibi, çocuğa aşılanıyorsa tabii bu bilerek yapılan bir şey değildir, ailenin kendi fıtri yaşamı çocuğa kopyalanıyor, böylece dünyevi ağırlıklı bir yaşam içerisinde buluğ çağına ermiş olan bir kimsenin, “esma-i ilâhiyyesi,” “esmâ-i nefsiyye” üzere oluşmuş oluyor, böylece ilâhi olan isimler, beşerileşmiş nefsileşmiş oluyor en mühim yer burasıdır…………………….. 

------------------- 

 (68-1-99-Zilzal suresi sayfa 210) den mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım. 

------------------- 

 ………………………Esma-i ilâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esma-i ilâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esma-i ilâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir, nereden nasıl bulunacaktı? işte buradaki mesele, bu dünyada nefsileşmiş-beşerileşmiş, olan esma-i ilâhiyenin halini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir, işte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allah ın gerçek kulu olmaktadır, neden? çünkü esmaül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için, diğer şekliyle esma-i ilâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” “nefsinin kulu” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir. 

 Esmaül hüsnanın hakikatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir. 

 Bu hakikat-i iyi değerlendiremeyen batılılar, Ona Allah’ın oğlu, Baba oğul aynı birdir deyip ilâhlık-rabb’lık atfettiler. Aslında O zât-i tecellinin zuhuru olduğundan dünya tarihinde ilk defa zât-i ve kuds-i tecelli onun üstün de olduğundan diğer insanlara göre değişik bir konumda idi, Batılılar bu zât-i tecelliyi sadece bir yere tahsis etmiş olduklarından “maddeci putperest panteizimci” oldular. 

 Muhammediyyet bu hâle, evet Îsâ (a.s.) da Allah’ın kuds-i tecellisi vardır ama! Aslında bütün âlemde de vardır, İrfaniyyet gözü ile “nereye baksan hakkın vechi oradadır” (2/115) o zaman “panteizm” olmuyor “ilâhiyeizm” oluyor. Esmanın hususiyyeti icabı bütün âlemde o yerin gereği olarak zuhur ve tecelli etmektedir. 

 Esma ihtiyacını insana hissettirir, insan farkına varamaz ve gereği gibi esma’nın hakikatini zuhura çıkaramazsa sorumlu olur, ve ona haksızlık etmiş olur ve insan olma özelliğini de böylece yerine getirememiş olur. (ay…. abla) İnsan olma özelliği esmaül Hüsna yı hakikatiyle ortaya çıkarmaktır. İşte halife bu kimsedir, kendindeki esmaül hüsnayı faaliyete geçirmek demek, dolayısıyle esmaül Hüsna ya dahi rahmet olması demektir. İşte insan budur. “fesalli li rabbike” “rabb’ın için namaz kıl” (108/2) yapılan her bilinçli hareket o esmaya ait ve esma için olmaktadır, esmanın zuhura çıkmasına biz vesile olduğumuzdan, dolayısıyla ona hayat vermiş olmaktayız, bu durumda o bizden razı oluyor, böylece biz de merzi-razı olunmuşlar dan, oluyoruz aksi halde onu onun istemediği yönde kullandığımızda o bizden razı olmuyor, ve ahrette hakkını talep edecek, kul hakkı dediği bir bakıma işte budur ayrıca hayatımız onlarla devam ediyor ama biz farkında olmuyoruz. 

 İçimizdeki ihtiyacı meydana getiren saha olmasa biz nereden duyacağız, yani bizde bir esmaya bağlı olarak üşüme hali olmasa, en sonunda donar kalırız, yani üşüme hissini hissetmeyiz. ama vücut üşür sistemi bozulur donar kan dolaşımı durur, işte hissetme kimliktir, hissetme de orda, o esma devreye girer ve bizi uyarır yani örtün, diye dolayısıyla beni koru demek istiyordur.

 Soru:bunlar sevki tabii mi arının vahyedilmesi gibi mi?

 Cevap: Evet sevki tabii ama, bu sevki tabiileri sevki idraki olarak yaşarsak, o zaman halife makamı olur. Sevki tabii farkında’lık değildir fıtridir, idrakî olursa farkındalık olur, bu şekilde karşısından da gelen bir esmayı idrak ettiğinde davranışı ona göre olur, sadece kendi bünyemizde değil, başka kimliklerle de münasebetlerimiz var, çünkü onlarda da esmalar var, ama o onu biliyor yada bilmiyor, nefsi ma’nâ da kullanıyor, ama biz idrakimizle o esma-i ilâhiyye yi ilâhi ma’nâ da kullanırsak onun aynı esmayı meselâ, kahhar esması bizde de var o nefsi ma’nâ da kullanıyorsa kullansın, bizim onu ilâhi ma’nâ da kullandığımız zaman onu mutlaka durdurur.

 Hem de bağrış çağrış olmadan, o ondan üstündür. O esmayı idrak sahibi olan zât-i yönünden kullanır, ise diğeri nefsi yönünden kullanır, nefsi yönünden kullanan, zât-i yönünden kullanana mutlaka boyun eğer baştan o bağırsa çağırsa da, o havadır zâten irfan ehli onu bilir, üstünde durmaz bir müddet sonra onun fırtınası geçer yanlış yaptığını anlar durur, onun kahharı şerir, irfan ehlinin kahharı rahman doludur her bir esma bizde hakikati itibarı ile ortaya çıkmaya başladığında rabbı güçlendirmiş olur dolasıyla rabbımıza yardım etmiş oluruz “fesalli lirabbike” (rabbın için namaz kıl) (108/2) yani onu yücelt idrak et ma’nâsındadır. 

 _idraki Cemâl, nefsani Celâli durdurdu, hâkim oldu.(ay…)

 _ Eğer biz esmaya Güçlendirirsek ona güç katıyoruz. (Ni..) Biz halife olma bakımından üstünüz, çünkü bizde Allah ın zâtı, sıfatları, isimleri, ef’ali vardır, esma üçüncü sırada esmaya, sıfatlarla daha sonra da zatıyla yardımcı oluyoruz işte biz esma-i ilâhiyeyi ne kadar güzel faaliyete geçirirsek onlara o kadar yardımcı ve onları güçlendirmiş oluyoruz, esma-i ilâhiyeyi ne kadar nefsi ma’nâda kullanırsak, esma-i ilâhiyyeyi kötü ma’nâ da kullanmış oluruz, ona haksızlık etmiş oluruz, istismar etmiş oluruz. Süt kabının içinde olan sütü o kabın içmesine gerek var mı? zâten kendi süt olmuş, ama o kabın içinde süt yoksa dışarıdan onu çekmeye çalışır, o çektiği boru da inceyse uğraşsın dursun çekeceğimde süt alacağım-olacağım diye, bilindiği gibi süt de ilimdir. 

 “fesallî lirabbike” (rabbın için namaz kıl) (108/2) ne kadar açık, rabbin için, yani kıldığın namaz senin için olmasın, peki benim için olursa ne olur? nefsi olur benim için kıl diyor, ve orada benim için kıl demesi, bir bakıma ibadet ettiği zaman, kul ibadetiyle abd hükmünü taşıyor, yani aslında benim için kulluk makamında ol deniyor, biz “elhamdülillâhi rabbil âlemin” dediğimizde rabbımız için namaz kıldığımızda o kişi kul hükmünden abd hükmüne girmiş oluyor, benim için diyorya, kulda-abd o abdiyetin benim için olsun diyor, yani beni abd hükmüne çıkar abdiyyet hilâfet ma’nâ sınadır velâyet ma’nâsınadır. 

 _ondan sonra abduhu isra hadisesi (Ni…)

 O işte bizimle birlikte esma-i ilâhiyye de çıkıyor, âlemlere rahmet diyor ya, İnsân-ı kâmilin zâhiri ve bâtını âlemlere rahmettir.

 _Esma benim için namaz kıl ki abd olayım diyor (Ni…) Yani beni şereflendir ma’nâ sında orada, ama ehli zâhir oradaki rabbı Allah ma’nâsında olarak görür, halbuki burda esma mertebesinde kişi bunu bu şekilde idrak ederek rabbını yücelttiği zaman kendisi yücelir, kendisindeki yücelikle rabbını yücelttiği zaman buradaki yüceltme, biz acziyetimizle aman yarabbi dediğimiz zaman, o bizden yukarıda gibi yüceltilmiş oluyor, o ma’nâ da değil, biz ona yücelik vermiş oluyoruz, yani esma-i ilâhiyeyi biz değerlendirmiş yüceltmiş oluyoruz, yücenin karşısında duruşta onu yüceltmiş kendimizi aczlik değil, bizdeki kemalatla o yücelmiş oluyor, işte bunun için “rabbına namaz kıl demiyor,” rabbın için namaz kıl diyor. 

 Kur’an-ı kerîm’in birçok yerinde de böyle kula ait namaz kılınız hükmü bulunmaktadır. 

(Hâfizû ales salevâti ves salâtil vustâ ve kûmû lillâhi kanitîn.) 

(2/238) – “Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.” Diye böyle kula namaz teklif ediliyor burada da “fesalli li rabbike venhar” (ve kurb’an kes) kurb’an kesmekten kasıt beşeri bağlantılarını kes nefsi duygularını olumsuz şeylerini veya dünya bağlantılarını kes gibi, şimdi buradaki hitap, kula ait kula edilen bir hitaptır, kul bu makamda ilerledikçe ve kendinde bulunan nefsi, esma-i ilâhiyeye de rahmet oldukça Ahzap suresinde. 

 (Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhû liyuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mué'minîne rahîmâ.

(33/43) – “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir.” Tefsirlerde hüveden kasıt Allah olduğu söyleniyor aslında huveden kasıt kişinin ilâhi idrakidir oradaki kesin Allah olarak olsa huveallah diye huve (o)ellezi demez huveallah o ki o kimseki yusalli aleyküm sizin üzerinize sallî eder-namaz kılar, o kimselerin üzerine salli eder- namaz kılar ne müthiş bir hadise, diğerinde “fesallî li rabbike” “rabbın için namaz kıl” derken insanı faaliyete geçiriyor ama “huvellezi yusallî aleyküm” dendiği zaman “sizin üzerinize başka birisi sallî eder-yüceltir, namaz kılar” hale geliyor ne kadar müthiş, yani makamı insaniyeye salat getiriliyor.

 Cuma günleri okunan “innallahe ve melâiketehu” (33/56) ve burada ise hedef belirtiliyor ama bâtında, tahtında gizli, evvelâ huvede zâti ifadesi vardır, ama Allaha çok olarak söylenmediğine göre orda başka sahalarda vardır, kişinin idraki ne ise orada o ama en sağlamı olan Allah dır. “huvellezi” o öyle bir Allah ki “yusallî aleyküm” Allah sizin üzerinize salâtu selâm getirir namaz kılar manasında birinde rabbın için namaz kıl bireye yol açıyor, rububiyet yolu gibi, ondan sonra o yükseldiğinde kul namaz kıldığında “fesallî li rabbike venhar inne şanieke hüvel ebter” (108/2-3) bunların hepsi birbirleriyle bağlantılıdır. 

 İşte o senin nefsin yokmu! ebter olacak o dur sen kevsere dahilsin, ebter olacak beter olacak hüvel ebter o senin nefsindir, yani esma-i ilâhiyyeyi esma-i nefsiyye olarak kullanan ebterdir. yoksa esma-i ilâhiyyeyi ilâhi yönde kullanan ise kevserdir. ‘huvellezi yusalli aleyküm’ sizin üzerinize Allah burada ve melaiketehu meleklerde var Allah ve melekler sizin üzerinize salatu selam getirirler ama işte “fesallî li rabbike venhar” hükmü tatbik edildikten sonra evvela namaz hükmünü kul alıyor, bunu yapabildiği kadar hakikati itibariyle yaptıktan sonra namaz kılınan o oluyor, yani daha evvelce seven iken sevilen oluyor, daha evvelce zâkir iken zikrederken mezkur zikredilmiş oluyor burada sayısal bir zikir yoktur, ama hatırlanma olduğu için zikrediliyor insan “huvellezi yusalli aleyküm” sizin üzerinize o zaman kul önde rab arkada olmuş oluyor kul evvel rab ahır oluyor. yine aynı sure içerisinde “inneallahe vel melaiketehu” buradaki özellik risalet makamı olarak belirtiliyor diğerinde insanlık makamı olarak genel insanlık makamı olarak burada da risalet makamı olarak ve bu makamdan da beşere tavsiyede bulunuyor sizde böyle yapın diye, ey îmân edenler sizde böyle yapın sizin üzerinize bir zaman gelecek o şekilde.

 Soru: A’yânı sâbite, sabit bir varlığım var, esmaül Hüsna hamdedilmiş yüklenilmiş dünyaya geldik rabbime kavuştum onu aldım miraca çıktım beka billah oldum esmaül Hüsna yine orada sabit varlığım yani şeyliğim hakikatim neye dönüşüyor, yani ben neyim? yani ben esmaül hüsnayla geldim, mi’raca çıktım bak bunları sen yapıyorsun dünyada ben sana aracıyım dedim esmaül hüsnanın bütün isteklerini bende yaptım gerçekleştirdim hayatı yaşadık birlikte ilâhisiyle gittim.

 (Nereye gittin? T.B) Öbür dünyaya gittiğimde yani benim adım ne, esma esma kulluğumu da biliyorum, ama vahdet bölgesinde esmaül hüsnanın gölgesiyim (Ni…) Cevap: Kulluk mertebesinde beşer âleminde hepimizin gaybi ismimiz Muhammed, ma’nâ âleminde ismimiz Allah, gayb âleminde ismimiz Huu’dur. 

 Bunu idrak etmek ise bir irfaniyyet işidir.

 Hani derler ya komşu huu, evde misin oturmaya geleceğim, Rahmiye annem Nusret babama öyle derdi, huu, geldinmi? oda Rahmiye anneme derdi hu kahve hazır mı?

 _Babacım hani uçaklar savaşırken en son bombalarını atar ve infilâk eder ya işte orası, (Ni…) Ne yapayım bunlar akıl bombardımanlarıdır. Savaştan mı soruyorsunuz barıştan mı?

 Hz Ali nin (r.a.) dediği gibi “sen kendini küçük bir cisim sanırsın halbuki âlemi ekbersin sen” burada sınırlı bir görüntümüz var ama, bunlar içinde tefekkürî idrak olarak, ahrette sonsuz bunlar geniş olarak yaşanacak, herkesin levm etmesi daha çok olacak, çünkü birlikte olduğu insanları görecek ki, dünyadayken aynı evde aynı apartmanda yaşıyordu bir fark yoktu, ama oraya gidildiğinde o fark görüldüğünde o zaman işte şok olacak bunlar kimlermiş diye, nasıl kaçırdık biz bu işi yanımızda dibimizde selâmlaştığımız kimselermiş, herkes hepimiz için geçerli esma-i ilâhiyyeyi nefsi yönden, ama şeriat mertebesi içerisinde rahmani diye Müslüman alır ama beşeriyet içerisinde çıkaranlar cennet ehli olacak nimet cennetinin ehli olacak.

 Esma-i ilâhiyyeyi gerçek ma’nâ da idrak edip esma-i ilâhiyyeye döndürüp o şekilde yaşayanların cenneti zat cenneti olacak ki, o nimet cennetinde olan diyecek ki kendinden üstün 10 tane daha fazla köşkü olana bakacak kendine bakacak 3 tane var ama aşağıya bakacak 1 tane var aşağıya bakacak şükredecek, yukarıya bakacak levm edecek ama, yine birey beşer aklı Allah dan ayrı çünkü onlar “selâmün kavlem mir rabbirrahim” (36-58) Allahları vardır demiyor orda rablarından selâm gelir ne demektir, onların rabbı zâten gökteydi, tenzihte ayrıydı, gene ayrı, hazırda olana selâm gelir mi? Gelmesine gerek yoktur, çünkü kendisi burda’dır, selâm ayrılık ifadesi ayrılık muhabbeti nin ifadesidir, muhabbeti olmayana selâm verilmez miraç olması, yusallî olması, zâtına ulaşmak demektir, kul bu âlemde yaşıyorsa, cenâb-ı Hakk “inneallahe ve melâikete-hu” (33/56) “Allah ve melekleri onun üzerine nüzul etmiş iniş yapmış” oluyor nazil oluyorlar. 

------------------- 

 NOT= Salât’ın değişik mertebelerden izahları tefsir kitaplarında belirtilmiştir. 

 Zat mertebesinde ise. 

“salât, Allah’ın zâtı ile zuhur ettiği mahallinin adıdır.” (T.B.) 

------------------- 

 (2015) umre dosyası sayfa (216) dan mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım. 

------------------- 

 ……………………….Az sonrada sabah namazının kameti okundu ve farza başlandı. İki rek’at sabah namazı kılındıktan ve selâm da verildikten sonra, kaldığımız yerden sa’y imize devam etmeye başladık. Sa’y yeri çok kalabalık değil idi, çok fazla sıkıntı yok idi, her gidiş gelişte sesli olarak gereken duaları okuyor idik, çok güzel ve feyizli oluyor idi. Bizim sa’y imiz bitmiş ancak bize sonradan katılanların bazılarının son gidişleri kalmış idi. 

 Biz Merve tepesinde Âdem’le birlikte saçlarımızıda yeteri kadar kesip sa’y imizide selâmetle bitirmiş olduk, Rabb’ımıza şükrederiz. 

 Tavaf ve sa’y imizi yaparken bu umreyi kime bağışlayayım diye düşünürken, aklıma “fesalli li rabbike venhar” (108/2) geldi o halde bu Umremde “rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. 

 Ravzadan çıkıp otele doğru dönerken Nüket Anne, kendi Umresini kendi Anne Babasına hediye ettiğini söyleyerek, benim kime hediye ettiğimi sordu, bende, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) de belirtildiği gibi, “Umreti lirabbike” “Rabbim için umre yaptım” dedim. Ve otele doğru yola devam ettik.

 Bu umremizde de Rabb’ımın hediyesi bu husus oldu, yani “Rububiyyet Umresi” hediyye edilmiş oldu. 

------------------- 

 NOT= Bu husus oldukça derin olan bir konudur, normalde kabul görmeyip inkâr edilebilecek bir konudur, merak edenler için özetle kısa bir açıklama yapmaya çalışalım. 

--------- 

 Cenâb-ı Hakk Âdem-i (a.s.) Cennete lâtif varlığı ile halkedince ona, “ve alleme Âdemel esmâ’e küllehe” “ve ona isimlerin hepsini talim etti/öğretti” (2/31) bu âyet-i kerimesi hükmünce, Âdem (a.s.) ile başlayan bu Batıni esmâ eğitimi her birerlerimizin iç bünyesine konmuş ve yaşadığımız hayatın her bir safhasını orada olan faaliyet hangi esmânın sınırları dahilinde ise bizde fıtri olarak o esma o sırada faaliyete geçip yapmak istediğimiz şeyler ve konu ne ise o ismin sahasında yaparız ancak biz bunun farkında olmadığımızdan “ben” yaptım diyerek hadiseyi farkında olmadan kendi nefsi gücümüze veririz, bu şekilde ilâh-i esmâ atıl, onun yerini alan nefsi esmâmız zahire çıkmış ve biz nefsimizle hareket ettiğimizden, yapılan fiilin neticeside nefsi olur, ve genellikle hüsranla sona erer. 

 İşte bir kimsenin ilk yapması gereken şeylerin en başındaki husus, kendini tanımaya çalışmasıdır. O zaman görecektirki kendinde, kendine ait hiçbir şeyin olmadığıdır, kendinde ve kendinin zannettiği her şeyi Allah’ın isimlerinin birer tecellisinden başka bir şey olmadığıdır. İşte bu husus bir irfaniyyet ve eğitim meselesidir. 

 Dünyaya gelen bir çocuk, gerek ailesi gerek çevresi ve okul hayatında aldığı bazı hayat anlayış ve ölçüleri oluşmaktadır. İşte bu husus kişinin kendi hayat anlayışını ve farkında bile olmadan kendinde nefsi bir benliğin oluşmasını sağlamakta ve Hakk’tan o derece uzaklaşıp üzerinde Hakkın emaneti olan her şeyini kendine ve “hayali bir nefsi benlik” ile nefsi benliğine bağlamaktadır. İşte bu halde iken Hakk’ın vermiş olduğu, “hayat. İlim, irade, kudret, kelâm, semi, basar” “sıfatı subutiyye” Allah’ın kendine ait olan “sabit sıfatları”ndan kuluna aktardığı bu hayati sıfatları ve diğer bütün esmâ-i İlâyyelerilerini nefsine kaptırdığından bunları nefsi istikametinde kullandığından bu değerler Hakk yolunda faaliyetlerini gösterememekte, böylece de atıl kalmakta ve çok mahzun olmaktalardır. 

 Bilindiği gibi her bir esmâ-i İlâhiyye kendi sahasında bir rabb, yani merebbiye/terbiye edendir. İşte bu yüzden esmâ-i ilâyye sayısı kadar rab vardır ve âlemde “müdebbir” tedbir edicilerdir. (Rabbların Rabb-ı/Rabbül erbab) olan Rabb’ul âlemîn ise tektir. Her biri kendi sahasında faaliyet gösteren esmâ-i ilâhiye olan rububiyyet mertebesinin görevlilerini kişi farkına varmadan gafletinden dolayı nefsinin emrine veriği zaman, bu esmâlar asli görevlerinden uzaklaştırılmış ve nefsin hizmetine verilmiş olur. 

 İşte bu durumda, çok sıkıntıda olan, ve insanın aklına emanet edilen, ancak nefsi beşerisi’nin, hükmü altına alındığından, ve istilâ edilmiş durumda olduklarından, ilâhi isimler çok sıkıntı içine girmiş olmaktadırlar ve görevlerini yapamamaktadırlar. İşte bu halde olan ve aslında bize ait olan ancak nefsimiz tarafından kullanılan esmâlar, kendi hürriyetlerini isterler. İşte budurumda akıl sahibi bir kişiye bu esmâları Hakk yolunda kullanılması için bunları nefsin musallatlığından kurtarmak için, onlara yardımcı olmak lâzım gelir ki, o isim ve sıfatlar kişinin lehine Hakk yolunda kendisine yardımcı olsun. Nefs tarafından bunlar engellendiği için kişiye Hakk yolunda fayda sağlayamamaktadırlar. 

 İşte Cenâb-ı Hakk bu durumda olan kişinin içinde hapis olmuş halde bekleyen ve ayrıca nefis tarafından kullanılan bu isimler için, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) (Rabb’ın için namaz kıl) yani onun ibadet yolunu aç. “ve kurban kes” yani nefsine yeter artık de, onu kurban et ki diğer esmalarda kurtulmuş olsun. İşte zâhirde de, derse başlayanlar tarafından ilk başlarda, bu yüzden zuhuratlar da, kurbanlar kesilir ve ondan sonra yavaş yavaş esmâ-i ilâhiyyeler ilâhi asli görevlerini yapmaya başlarlar ve ancak ondan sonra Hakk ve gönül yolunda yol almaya başlanır. 

 İşte bu yüzden bunları düşünürken o halde bu Umremde “rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. Bunların çok daha başka izahlarıda vardır burada bu şekliyle yapıldı, hamdolsun namaz sureleri kitabımızda ilgili surenin bu âyetinde daha geniş bilgi verilmiştir. Cenâb-ı Hakk esmalarımızı nefsinin elinden kurtaranlardan eylesin. Âmiin.

--------------------------- 

اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ

(108-3) İnne şânieke huvel ebter.

“Muhakkak ki sana (nesli kesik diye) buğzeden, o kendisi ebterdir” (soyu kesiktir).

---------------------------

Burada Mübârek Geceler isimli kitâbımızın ilgili bölümlerini de aktaralım: 

--------------------------- 

Şimdi: 

Belirli gecelerdeki belirli idrâk yaşantılarından sonra, 

- yani kişinin evvela Regâibini idrâk etmesi, 

- sonra Mevluduyla mânevi doğumunu yapması. 

- Ondan sonra eline berat’ını alması. 

- Ondan sonra Mi’raca yükselmesi, 

- sonra Kadrini, kıymetini bilmesi. 

- Ondan sonra da Ramazan bayramını yapması onun için büyük başarıdır.

Ramazan hayramına “şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanmasına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır.

Cenâb-ı Hak gerçekten “Hakîkat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz.

Ramazan bayramının birinci gününün sabahında bayram namazı vardır, bu namaz iki rek’at’tır ve her rekâtında dokuz tekbir vardır. İki rekât olması bu hakîkatlerin zâhir ve bâtın yaşanması. Tekbirlerin dokuz-dokuz, (9+9) on sekiz (18) olması on sekiz bin alemin seyrinin ifâdesi içindir. Kişi Ramazan bayramı ile birlikle bu alemleri seyretmiş olduğunu belirtmiş olmaktadır. Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün müslümanlardan bu “seyri sülük” (hakk’a yolculuk) istenmiş olacaktı. Vacip olması farz-ı kifaye gibidir. Bazı insânlar bu yolculuğu tamamladıklarında diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izâfi olarak yapılmış kabul edilmekledir.

Nasıl ki bayramı bütün insânlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz. Diğer insânlar, gerçek bayramı yapan kimselere sûret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmakta-dırlar. İnsân-ı Kâmilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır, yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz lâzım gelmektedir.

Aşıklardan birisi: 

 “Bayram ol gündür bana kim Göz göre didarını (yüzünü) Görmesem bir gün seni 

 0l kara gündür bana.” demiştir.

İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini tamamlamış, Cemâl-i İlâhîyi müşâhede etmiş ve Cemâl tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.

 Ramazan bayramı ile Kurb’an bayramı arasında ki fark, Ramazan bayramının, Cemâl tecellisi, Cemâli tecelli. Kurban hayramınin ise Celâl tecellisi, Celâli tecelli olmasıdır. Biri yumuşak; biri sert zuhurludur, kanlı bıçaklıdır. 

Bir ömrün yaşantısı bir senedir, yani ilk bahar, yaz, sonbahar, kıştır, daha başka mevsim yoktur. Diğer seneler birbirinin aynıdır. Bu sebepten her sene bir “seyri sülûk” (Hakk’a yolculuk) hükmü gerçekleştirilmektedir. Senenin yedi ayı “ettur-u seb’a” “yedi mertebe nefis turu” Üç aylar “ef’al, esmâ, sıfat” mertebeleri. İki bayram arası ise Zât ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin karşılığı olan yaşam sürelerinin ifâdeleridir.

Her sene bunların tekrar ettirilmesi gaflete düşmemek içindir. Fakat ne yazıkki bu hakîkatlerden gafil olduğumuz halde ne yaptığımızı bilmeden taklidi bayramları tekrarlayıp durmaktayız.

Gerçekte ise: Hakîkati îtibariyle Ramazan bayramını idrâk ederek “Bakâ billah”a “Hakk’ta bâki olmak” eren bu kimsenin bu yaşantısını çevresinde bulunan tâliplerine de ulaştırması gerekmektedir.

“Bakâ billah”tan tekrar dünyâya mânen görevli olarak gönderilen kimse kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarır ve onların da kemâle ermelerine vesile olur.

Ramazan bayramında Cemâl tecellisi zuhur ediyorken, Kurban bayramında ise Celâl tecellisi zuhur etmektedir. Bu kapıdan geçmek için kişi nefsini kurb’an etmesi gerekmektedir. Bu oluşumu kişinin kendi kendine uygulaması mümkün değildir, daha evvelce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve Celâl tecellisi gerekmektedir. 

Eğer İbrâhim (as)in oğlunu kesme hâdisesi olmasa idi hiç bir mürşit dervişinin “nefsi emmâresi”ni kötülükleri çok emreden, içindeki gücü ortadan kaldıramazdı.

İşte Cemâl tecellisi ile zuhura gelen “Cemâl-i İlâhî”nin ikrâmı için Celâl’e ihtiyaç vardır, çünkü “zül Celâli vel ikrâm” dır. Zât-i ikrâmı, Celâlinden zuhur etmektedir.

Nefsi emmârenin, levvâmenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamıyacağı bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla nefsine karşı biraz şiddetin ve Celâlin gereği ortadadır. Bu lüzumun ifâdesi olarak Kurb’an bayramında sûret ve madde olarak bu kurb’an’lar kestirilmektedir.

İşte biz o hayvânın başını kesmekle kurb’an ettik zannediyoruz. Hayvan gitti ortadan; canını veren o, biz ne verdik? “para!” para verdik, para tekrar bulunur fakat can bulunmaz. Acaba o kadar kolay mı bu işler? İşte bu sûretle kesilen kurb’an’lar, mânâdan kesilen kurb’an’lar hükmüne girmektedir.

Bir fiilin zâhirde tahakkuku olacak ki oradan bâtınına intikal etsin. Nefsi emmârenin, levvâmenin kurb’an edilmesi; zâhirde olan bu işlerin bâtını ifâdesidir.

Nasıl ki İbrâhim (as)’a nefsinden, yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi ifâdeli olarak bildiriliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarının kesilmesi gerekiyor. İşte bu duygular bıçakla kesilemiyecegi için, İbrâhim (as) İsmail (as)’a bıçağı vurduğunda kesemeyişi ayrıca bu gerçeğe de binaendir. Aynı bıçak taşı ve gelen koç’u bir vuruşta kesmiştir.

Kişi nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devâm ettiğinde “emmâre”den, “levvâme”den, “mülhime”nin bir kısımı olumsuzluklarından kurtulursa, bundan böyle nefsini ilâh edinmesi mümkün değildir. Eğer kişi içindeki bu eksi güçlerden kurtulamazsa o zaman nefsi onun ilâhı olur, farkında bile olmaz. 

Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi duyguları kurb’an etmekten geçmektedir. Bu oluştuğu zaman onun Rabb’ı “Rabb’ul erbab” (Rabların Rabb’ı) olur. İşte kim Hak yolunda kendi nefsini kurb’an etmezse, o nefis ona ilâh olmaktadır. 

Buluğ çağına doğru, kişinin birimselliği oluşmaya başladığı zaman, dünyâya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar. İşte bunlar kişinin kendinden meydana geldikleri için düşüncede ve fiilde çocukları hükmündedir. Bunları oluşturan ana güce “nefsi emmâre” denmektedir. İşte dervişlik süresinin başlarında bu güçlerin kurb’an edilmesi gerekmekledir. Ancak insânda daha başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de “veled-i kalb” “kalbin oğlu” ifâdesiyle yerini bulmaktadır.

Ramazan bayramının üç gün olması! 

Birinci gün, ilmel yakıyn, ikinci gün, aynel yakıyn, Üçüncü gün ise Hakk’al yakıyn, olarak müşâhede edilmesinin ifâdesidir.

Kurb’an bayramının dört gün olması;

“Şeriat, Târikat, Hakîkat ve Mârifet” mertebelerinin gerçek yönleriyle müşâhede edilmesinin ifâdesidir.

- Regâib gecesi ifâdesiyle, seyr’ine başlayan derviş yani “mânevi yolcu”, 

- Mevlüd gecesi ifâdesiyle gönül evladını faaliyete geçirir, 

- daha sonra berâtını alır, 

- daha sonra Mi’racını yapar, 

- daha sonra kadri’ni yaşar, 

- daha sonra da “şükür” Ramazan bayramını yapar. 

Bu haller Cemâl tecellisidir.

Cemâl-i İlâhî tecellisi içerisinde gark olmuş kemâle ermiş kişinin yavaş, yavaş öğrenip yaşadıklarının başka gönüllere da aktarması gerekecektir, çünkü bu bir mânevi görev devir teslimidir. Bu devri yapabilmesi için kendisinin “Celâl” tecellisine ihtiyacı vardır.

Karşı birime fayda sağlamak için bir ifâde gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına “nefs-i emmâre”sini yenemez. İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemâle ihtiyacı vardır ve bu eğitim karşı tarafa bir irâde ile aktarılır, bu da Celâl tecellisidir. Ancak bu yolda o kişi kendinde ki nefsi duyguları kese, kese, kurb’an ede ede, “Kurbiyyet”e yani Hakk’a yaklaşmağa başlar. 

Kurb’an bayramı; bâtıni olarak bizlere bunları anlatır. Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebeb olur.

Kurb’an bayramı, her günü, bu oluşumları dört (4) mertebede kemâl üzere yaşanması için dört gündür yani “şeriat”in hakîkatini, “târikat”ın hakîkatini, “hakîkat”in hakîkatini ve “mârifet”in hakîkatini gerçek anlamda yaşamak içindir.

Hacı namzedi olan kişi, ihramda olduğu zaman süresi içersin de avlanamıyacağı daha evvelce Âyet-i kerîme ile belirtilmişti. Bunun sebebi, ihrama girme; hakîkatte, beşeriyetinden soyunmadır ve İlâhî varlığına bürünmedir.

İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur, dikiş demek bir şeylerin birbirleriyle îrtibatlandırılmasıdır. Eğer beşeriyet ve nefsâniyet îrtibatı bir ömür boyu devâm ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz.

İhram giymek için elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunrnası, Hakkani varlığı ile kalmasıdır, dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle, rahmet etmiş olması gerekmektedir. Bu sebebten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir. 

İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor, çünkü tekrar beşeriyetine dönmüş, hem beşeri, hemde İlâhî kimliği ile yaşamını sürdürmeyi devâm ettirmeğe başlamış oluyor.

Böylece irfâniyet yollarından geçerek Kurb’an bayramına ulaşan kimse “bakâ billah” “Allah da bâki olma” yaşamını sürdürmeye devâm edecektir.

Kurb’an bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurb’an kesilebiliyor, fakat dördüncü günü kesilemiyor. 

Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi 

- birinci gün şeriat, 

- ikinci gün târikat, 

- üçüncü gün hakîkat, 

- dördüncü günde mârifet mertebelerinin ifâdelenilir. 

Ayrı bir yönden bakıldığında, 

- birinci gün Ef’âl mertebcsi, 

- ikinci gün Esmâ mertehesi, 

- üçüncü gün Sıfat mertebeyi, 

- dördüncü gün ise Zât mertebesi, irâdesindedir.

Zât-ı mutlak mertebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından fiil de yoktur, bu sebebten dördüncü gün kurb’an kesilemez.

“Bakâ billah” “Allah’da bâki olma”, “seyr’i fillah” “Allah’da seyr”, “Mea Allah” “Allah ile birlikte seyir,” İşte bu seyrin sonu yoktur, bundan sonra da bayram yoktur. Kurb’an bayramı insân yaşamının ulaştığı en üst düzey, irfân mertebesidir. Bu olgu her sene tekrarlanmakladır. O sene içersinde kaç kişi bu irfân ve idrâke ulaşmışsa, gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar diğer insânların fizik olarak onlara benzemeleri, benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır ve bu yaşam ömürler boyu sürüp gitmektedir. Böylece mühim olan kişinin bu seyr’i idrâk edip, yaşantısını bu seyr üzere sürdürmesidir. 

Kevser sûresinin zâhir ve bâtın mânâsını idrâk eden kimseler bu hakîkate ulaşmış kimselerdir.

Bilindiği gibi Hz. Rasullullah’ın mübârek evlatları küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Bunun üzerine bazı kimseler, “Muhammed (s.a.v) ebter oldu, soyu tükendi” demişlerdi. Bu hâdise üzerine “Kevser” sûresinin indirildiği tefsir kitâplarında açık olarak bildirilmiştir daha çok malûmat isteyenler ilgili bölümleri inceleyebilirler.

İbrâhim (as)in oğlunun kurb’an edilmemesi, Peygamberlik süresinin sona ermemiş olmasından, bu seyr’in zâhir ve bâtın devâm etmesi lâzım geldiğindendir.

Hz. Rasulüllah’ın oğullarının küçük yaşlarında ukba alemine alınması ise, Peygamberlik zincirinin sona ermiş, fakat bâtını velâyetin Hz. Peygamberin mânevi gönül evlatları tarafından kıyâmete kadar devâm ettirilmesi lâzım geldiğindendır. 

Bu sırrı anlayacak durumda olmayan bazı kimseler Hz. Rasullulah’a “ebter” yani “çok beter oldu nesli tükendi, getirdiği din de sona erer” dediler.

İşte bu hâdise üzerine nâzil olmuş olan “Kevser” süresi bizlere çok şeyler anlatmaktadır. 

İlk bakışta, nüzûl sebebinin nesil ile ilgili olduğu halde neden acaba “inna a’taynakel kevsere” (1)

“Biz sana Kevser-i verdik” diye başlıyor? olmasını ve devâmını çok iyi bir araştırma yaparak idrâk edip yaşamımıza intikal ettirmemiz gerekmektedir. 

Bakın buradaki hitabın zât ve sıfat mertebesinden olduğunu görmekteyiz, zât-ı mutlak, sıfatları îtibariyle lütûfta bulunmaktadır, bu insân oğluna yapılan lülufların en üst merlebelerindendir; “Zât-i tecelli”dir.

 Acaba gerçek anlamda nesil hâdisesiyle ilgili olarak verilen “Kevser” nedir? 

Bunu daha iyi anlamamız için önce harfleri îtibariyle incelememiz gerekmektedir.

 “Kevser” ( ) kelimesi “kef”(), “Kelamı İlâhî” veya “kün/ol” hükmündedir.

“vav” () ,“vâridat-ı İlâhî” İlâhî lütûf ve ihsan, “se” (), senâ/övgü veya “sevb” elbise/giyilecek şey “se” nin üç noktası; “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.

“rı” (), “rahmeti ilâhî” İlâhî rahmettir.

Bu oluşmuşlar Kevser lafzının içinde mevcûttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakîkatleri idrâk eden o olmuştur.

Kelamı ilâhînin lütfedilişi, Varidat-ı İlâhînin ihsanı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlâhîhin tecellisi ile gark olup, “Kevser”in hakîkatine ulaşan kimselere ne mutlu.

Dini kitâplanmızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir: 

Birinde kevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyeceklerdir. 

İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir, ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri vardır. Bu zâhir yönü îtibariyledir.

Birde bâtıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım. 

Batîni yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir “Havuz” ve hemde bir “nehir” olduğunu görmekteyiz.

Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içersinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır. Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği tabiidir. Çünkü vahdet ilmini idrâk etmiş olarak o Kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine ihtiyacı kalmayacağı açıktır. Bu yönüyle baktığımızda Kevser’in bir havuz olduğunu görmekteyiz.

Kevser’e nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise, işte burasının bâtın-ı îtibariyle, nesille ilgili olduğunu görmekteyiz. 

(Fetih Sûresi 48/10 âyette)

“innelleziyne yübayi’uneke innema yübayiun-allahe yedullahi fevka eydihim”

 “Ey Muhammed sana el vererek mânevi alış veriş yapanlar ancak Allah ile alış veriş yapmışlardır. Allahın eli onların ellerinin üstündedir.” Şekliyle belirtilen Âyeti kerîmedeki ifâde bu mânâyı çok güzel açıklamaktadır.

Talip ile matlubun Hakk yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahidleşmeleri esnasında! Onlar ki bir birleri ile gönülden alış veriş yaparlar, zannederler ki onlar kendileriyle alış veriş yapıyorlar. Halbuki onlar Allah ile alış veriş yapmakladırlar. “Onların elleri üzerinde Allah’ın eli vardır,” hakîkatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. 

Yukarıda belirtilen âyetin tefsirlerde iniş sebebi geniş olarak izâh edilmiştir, dileyenler araştırabilirler, yeri olmadığı için onları buraya alamıyoruz. Bizi batîni yönde ilgilendiren ifâdesini anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.

Bu âyette “biat” yani (el ele tutuşup ahidleşmek) Rasullullah’a Hudeybiye’de vaki olan biattir ki “Bey’atür Rıdvan” nâmıyla belirtilen biattir, ashabdan 1400 kişi biat etmiştir.

Ey.... Hakk muhabbetlisi can! 

Şu mevzuu daha iyi anlayabilmek için gönlünün derinliklerine dalarak orayı genişletmeye bak, bak ki yeni mânâları anlamaya mahâl hazırlamış olasın. Böylece idrâkin genişlemiş ihata gücün artımış olur. İyi bil ki ne varsa, sen de vardır. Sende, bulamadığın, bilemediğin şeyi dışarıda da bulamazsın, artık hayâlden kurtul. 

O gün ve daha sonraki günlerde Risaletpenah Hz Rasulüllah aleyhisselatu vesselam Efendimizin elini tutan kimseler değişik mânevi mertebelerde olduklarından, o alış verişten her birerleri ayrı ayrı feyiz aldılar. Hz. Rasulullah’ın elini tutan kimselere akan “muhabbetullah”, “mârifetullah”, “muhabbet-i Rasullullah”, değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmıştır, bazılarında bır nesil, yani sadece kendinden sonrasına aklarabilmişlerdir, bazıları iki nesil bazıları üç dört nesil, daha az bir kısmı ise daha fazla nesle bu alış verişi, muhabbet akışını, iletebilmişlerdir.

Sahabenin de büyüklerinden olan “dört halife” “Hulefa-i Raşidin” den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır. Bunlardan bilhassa bizi ilgilendiren “Hz. Ali (radiyallahu anh ve kerremallahu veche) Efendimizden gelen akışın bu günlere ulaştığını ve inşeallahu Teala kıyâmete kadar devâm edeceğini de biliyoruz.

“Hulefa-i Raşidin”in diğerleri için söz söylememiz yersiz olur çünkü ayrı konudur. Allah c.c hepsinden razı olsun ve hepsinin feyzinden bizleri de faydalandırsın.

İşte yukarıda belirtilmeye çalışılan oluşum üzerine Efendimizi görenlere ona tâbi olanlara “ashab” “sahabe” “sahabeler” dendi. Onları görenlere “tâbiin” “Tâbiin”i görenlere “tebei tâbiin” dendi, çünkü onlar güçleri nisbetlerinde aldıklarını kendilerinden sonra gelenlere aktardılar.

El ele, diz dize, göz göze, îfa edilen bu zincirleme oluşum, bâtın olarak bakıldığında “zâhiri Kevser” ırmağıdır. Efendimizde başlayıp Kıyâmete kadar elden ele sürecektir. 

Hz Resulüllah Efendimizin kendisi “Kevser gölü” kaynağıdır. O kaynaktan akıtılalarak yola çıkarılanda “kevser ırmağı”dır.

Batını ise Efendimizin gönlünden çıkıp diğer gönüllere akarak, seyr etmesi ırmak oluşturmasıdır. Bu ırmak geçtiği yerlere ve içenlere ebedi hayat bahşetmekledir.

İlk başlarda kaynağından geniş bir nehir şeklinde akmaya başlayan Kevser ırmağı daha sonraları incelenerek yoluna devâm eder hale gelmiştir.

“Kevser ırmağı”nın getirdiği özellikler ile kendi beşeri varlıklarından yıkanıp temizlenen gönüllerde ve ellerde Hak’tan başka bir şey kalmadığından onların elleri üzerinde Allah’ın c.c eli vardır onun için.

(Feth Sûresi 48/10)

“yedullahi fevka eydihim“

“Allahın eli onların ellerinin üstündedir,” buyruldu Kur’an ve hadislerin muhtelif yerlerinde Allah’ın c.c insânlarla birlikte olduğu belirtilirken, nasıl bir anlayış ise, zaman ve mekândan “tenzih” edilerek o, kendisi var ettiği halde bu alemlerin dışına atılmaktadır. İnsânlığın bu anlayış içersinde Rablarına ulaşmaları mümkün değildir. İnsânoğlu artık hayâlinde var ettiği “Rabb-ı has”ına değil, Kur’an ve Hadislerde bahs edilen gerçek anlamda “Rabb’ül erbab”a yönelmelerinin vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir.

Bugün ve gelecekte el tutan, yani el alan kimseler geriye doğru baktığında, bu el tutuşun bir zincirleme halinde Hz. Resullullah’a, oradan da Hz. Allah’a c.c kadar ulaştığını görmekteyiz. 

İşte gerçek anlamda kaynağından el alan kimse ile de o zincir bir halka daha ilave edilmiş ve Kevser ırmağı yatağında daha ilerilere doğru yoluna devâm etmeye koyulmuştur, hem zâhiren ve hem de bâtınen gerçek yol ve yolculukta budur, gönülden gönüle akan mâneviyat da budur. Bu hali yaşayanlar Hz. Rasululah’ın gönül evlatlarıdır. Kıyâmete kadar da nesilleri devâm edecektir. 

İlk bakışla “Kevser” kelimesinin nesille ne ilgisi olabileceğini düşünüp bir bağlantı kuramaz isek de, az geride olan izâhları inceledikten sonra bu hakîkati en bariz bir şekilde anlatan kelimenin “Kevser” sözcüğü olduğunu görmekleyiz.

Eğer Hz. Rasulüllah’ın zâhiren bir erkek evladı yaşamış olsaydı onun en az kendi değerinde, hatta ondan daha üstün olması gerekecekti. Böyle bir şey de söz konusu olamıyacağından onun için erkek evlatları kendinden sonraya kalmamış ve Peygamberlik zinciri de sona ermiştir.

Hz. Ali Efendimiz ve Hz. Fatıma validemiz tarafından gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin soyundan “seyid”lerimiz ve “şerif”lerimiz zâhiren, gönül evlatları da bâtınen Hz. Rasulüllah’ın kıyâmete kadar sürecek mübârek nesilleridir. Bunların dışındakiler gerçek anlamlarıyla mübârek ümmetle-ridirler. 

O’na “ebter” oldu, yani nesil tükendi diyenlerin çok kısa bir süre sonra nesillerinin tükendiğini görmekleyiz. Gerçek budur ki, Hz. Rasulüllah’ın nesilleri bâtında ve zâhirde velilik merlebelerini de bünyelerinde yaşatarak yollarına devâm etmektedirler. Allah c.c feyizlerinden cümlelerimizi yararlan-dırsın. 

O halde ey, Kevser Sûresini okumaya başlayan muhabbetli insân! Bu halleri idrâk ettiysen “fe salli” “kalk hemen namaz kıl”, kimin için? 

“li Rabbike” “Rabbin için.” Eğer biraz dikkat edersek kılınacak namazın Rabb için olduğu, nefs için olmadığını hemen anlarız.

Ey insân kendini aldatmadan biraz düşünüver, gerçekten yapmış olduğun ibadetler sırf Rabb’ın için mi? 

Yoksa ileride nefs’ine menfaat sağlamak için midir?....

İşte burada kılınacak namaz, “Mi’rac namazı”dır, sıradan beşeriyetinden meydana gelen namaz değildir.. 

(Kevser Sûresi 108/2 âyetinde) 

“fesalli lirabbike“

“öyleyse Rabbin için namaz kıl“

eğer bu hâdiseyi idrâk etti isen namazın, “Mir’ac namazı” olmuştur.

“Salat” “Namaz” isimli kitâbımızda kısaca bahsetmiştik. Hz. Rasullullah Mir’ac’ta bir perde gördü, onu açmak istediğinde; Cebrail “dur! Rabb’ın namazda” dedi; Bu hakîkati idrâk ettiğin zaman anlarsın ki sen Rububiyet namazını kılmaktasın; Beşeriyet değil. Rabb’ının namazını kılmaktasın, dolayısıyla “Rabb’ın sen de namazda olur.” Böylece “Rabb’ın için namaz kıl” ifâdesi gerçek anlamda yerini bulmuş olur.

 “Venhar” “ve Kurb’an kes” Ey insân! bu hakîkatleri gerçekten idrâk etti isen, bir de “Rabb’ın için kurb’an kes.” Zahiren, koç kurb’an-ı kes, bâtınen ise Kevser ırmağını akıtacağın gönüllerde ki nefsâni duyguların tümünü kes, onları kurb’an et denmektedir. Bu oldukça zor bir iştir fakat, “zülcelali vel İkram” yani, “Celâl ve ikrâm sahibi” demektir. İkramı, “Celâl”inden geçmektedir. Gönül aleminde olan yaşantılar oldukça zor ve sabır isteyen oluşumlardır. Bu seyr-i gerçekten tamamlamış kimseler diğer insânlara sadece dış görünüş ile benzerler; iç bünyeleri tamamen farklıdırlar. 

“Kâmil insân” içinde ve dışında yani “afaki ve enfüsi” daimi Rabbı ile olandır, “noksan insân” ise daima nefsiyle olandır. İki insân sadece dış görüntüleriyle birbirlerine benzerler, iç dünyâları ise çok... çok farklıdır. Gerçek bayramı hakiki anlamıyla ancak kâmil insânlar yaşarlar, diğer insânlar da sadece onlara benzediklerinden, benzer bayramlar yaparlar. 

Biz ne yaptık ki bayramı hak ettik?....

(Kevser Sûresi 108/3 âyetinde) 

“inne şanieke hüvel ebterü” 

“Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” İşte, haşa, ona “ebter” diyenlerin kendileri ebter oldu, adları sanları kesildi gitti. Zahiren böyle olduğu gibi, bizler bâtınen içimizdeki nefs-i emmârelik özelliklerimizi ortadan kaldırdığımızda, onun bizleri olumsuz yönlere çekecek düşünce ve duygu nesilleri kalmaz kesilir. Yapmamız gereken de budur. 

Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle Kurb’an bayramlarını idrâk eyleyen kimselerden eylesin. (Amin) 

------------------- 

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

(108-2) Fe salli li rabbike venhar.

(108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” 

------------------- 

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

(6/162) Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyaye ve memâtî Lillâhi rabbil âlemin.

Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” 

------------------- 

 Yukarıda bahsi geçen iki ayet-i kerîmeyi ele alıp incelersek önümüze çok büyük bir irfaniyyet yolu açılacaktır. Çünkü bu ayet-i kerîmelerin birbirleriyle mertebe bağlantıları vardır. 

 (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” Hükmü, Allahtan kuluna, “Rabb-ın için namaz kıl ve kurb’an kes.” Yani bu çalışmaları senin için değil, varlığında bulunan, “Rububiyyet-Esma” hakikatlerinin ortaya çıkması için tatbik eyle emri ile ifade edilmektedir.

 O halde bu husus amri bir hüküm olduğundan bundan gaflete düşmek mümkün değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi bünyemize konmuş olan (2-31) Esma-i İlâhiye yi nefsi ma’nâ da ve onun hükmünde kullandığımzda ve onları nefsileştir-diğimizde çok büyük bir mes’uliyet ve yükümlülük altına girmiş ve onlara haksızlık etmiş oluruz. Bunun vebalini kaldırmak-taşımak, mümkün değildir. 

 İşte bu mes’uliyetten, Allah’ın yardımı ile kurtulmanın yolu, (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” İfadesi ile bizlere gösterilmektedir. Beşerileştirmiş olduğumuz rububiyyet hükümlerini kendi asıl-asaletlerine döndürmek için, onlar için, irfaniyyet ile namaz kıl, yani tevazuda bulunarak secde et. Ve nefsini kurb’an et, ki onlar böylece nefsinin elinden kurtulmuş hürriyetlerine bu sayede kavuşmuş olsunlar. Yani bu devrelerde namazların, ve nefis kurbanın, onlar için olsun. Çünkü sen de ancak bu sayede nefsinde Tahir-temizlenmiş ve merzi olmuş olursun. Ve kendinde Esma-i ilâhiyyenin varlığını anladığından sende onlar ile birlikte varolmuş olduğunu anlar sende sana ait hiçbir şeyin olmadığını anlarsın. Bu hal ise gerçek bir “fenâfillâh”tır. 

 Diğer ayet-i kerîmeye gelince oradaki ifade ise.

 (6/162) Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Görüldüğü gibi buradaki faaliyetin de Allah için olduğu bildirilmektedir. Ve risalet mertebesinden Uluhiyet mertebesine, Uluhiyet mertebesinin “De ki: amir hükmü ile bildirilmektedir. Yani burada da yapılan “salâtî ve nusukî” Salât kurb’an ve diğer bütün ibadetlerimde ayrıca “yaşamam da, ölümüm” de gene benim için değil İlâhi hakikatlerin meydana çıkması yönünden “âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Yani benim için değildir, çünkü bu mertebe de ben diye bir şey de kalmamıştır. Konuşan risalet mertebsi, Uluhiyet mertebesine kendi fakrını ilân edip, kendinin hakta baki “bakabillâh” halinin zuhuru olarak hayatına devam etmiş olmaktdır. 

 Diye anlaşılması gerekmektedir. İşte her iki halde de “fenâfillâh” ve “bakabillâh” hallerinde kulun kendisinde beşeri nefsi ma’nasında bir varlığı kalmadığı, ancak Hakkani varlığı ile var olmuş olduğundan, bütün bunların kendidisi için değil Rabb-ı, daha sonraki mertebede “âlemlerin Rabbi Allah için” Yani bütün bu hakikatlerin, Hakk’ın hakikatinin ortaya çıkması için, yapıyorum demektir. T.B.

------------------- 

 (95-Terzi Baba 19/53-) Ten küçük bir bölüm aktaralım.

------------------- 

 Terzi Baba Necdet ARDIÇ 19/53 şifresi ile görüldüğü gibi 18,000 âlemi “Vahdetinde Kesret”, “Kesretinde Vahdet” zahirinde ve batınında “Cem’ül Cem’ül Cem’ül Cem” olarak seyr eden “İnsân-ı Kâmil”dir. Verilen Kevser ile Rabb’ül erbab için kılınan namaz hükmüyle evlatlarının Nefsi Emmare ve Nefsi Levvamelerini kestirerek, “Esfeli Safilin” olan “Hazreti- Şehadet” den yani “Mescid-i Aksa” dan, hakikatleri olan “Ayn” larına “Mirac” ettirtmede ve Cenâb-ı Rabb’ül Âleminin Zatı’na döndürmektedir… 

(Mu… Ca…)

--------------------- 
 
----- 112 - İhlas Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 112 - Nüzul Sırası: 22 - Alfabetik: 41) -----

(١١٢.١)
~~112.1~
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
112.1 - Kul huvallâhu ehad. 

Diyanet Meali:
112.1 - De ki: "O, Allah'tır, bir tektir."

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
112.1 - De ki: «O Allah birdir.» 

---------------------- 

----- 112 - İhlas Suresi - Ayet 2 -----

(١١٢.٢)
~~112.2~
اَللّٰهُ الصَّمَدُ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
112.2 - Allâhus samed. 

Diyanet Meali:
112.2 - "Allah Samed'dir. (Her şey O'na muhtaçtır; O, hiçbir şeye muhtaç değildir.)"

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
112.2 - «Allah, bütün mahlukatın kendisine teveccüh ve iltica edeceği zât-ı ehâdiyyettir.»

------------------- 

----- 112 - İhlas Suresi - Ayet 3 -----

(١١٢.٣)
~~112.3~
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
112.3 - Lem yelid ve lem yûled.

Diyanet Meali:
112.3 - O'ndan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir)."

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
112.3 - «(O) Doğurmadı ve doğurulmamıştır.»

-------------------- 

----- 112 - İhlas Suresi - Ayet 4 -----

(١١٢.٤)
~~112.4~
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
112.4 - Ve lem yekul lehû kufuven ehad. 

Diyanet Meali:
112.4 - "Hiçbir şey O'na denk ve benzer değildir."

Hasan Basri Çantay Meali:
112.4 - Hiçbir şey Onun dengi (ve benzeri) değildir.

---------------------- 

NOT= Bu husuta geniş bilgi, (69-2-Namaz sureleri ) isimli kitabımız içinde-112- İhlâs suresi bölümünde geniş izahat vardır, buraya küçük bir bölümünü almayı uygun buldum. Dileyenler oraya bakabilirler. T.B.

----------------------- 

(112-1-Kul huvallâhu ehad)

 “De ki: “O Allah, ehad’dır” 

---------------------- 

Her birerlerimiz “Ehad” kelimesinin ifadesini ne şekilde anlıyor isek bu âyeti kerîmenin bize ulaşan kısmı o şekildedir. “Ehad” kelimesini “bir olarak mı “ahadiyyet” makâmı olarak mı anlıyoruz, nasıl idrâk ediyor isek bize gelen de o şekildedir. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın sonu olmadığı gibi kelâmının dahi sonu yoktur, bu nedenle bu kelâmı tek bir mânâ ile sınırlamak mümkün değildir. Ne kadar varlık var ise o varlıkların nefesleri kadar Cenâb-ı Hakk (c.c)’a giden yol vardır, dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm herbirerlerimizin kendi özelliklerine göre değişik hakîkâtleri bildirmektedir ve hakîkâtte ilahi yaşamda bunu gerektirmektedir. 

Allah ismi bütün ilahi isimleri toplamıştır. Ve Allah’ın kendi geniş varlığı içerisinde bir de Ahadiyyeti vardır. Ahadiyyetin bilinmesi için Uluhiyyetin ortaya çıkması lâzımdır ki Uluhiyyet Ahadiyyete yönelecektir. İşte Ahad olan o Allah bütün âlemleri, bütün varlığı kendi bünyesinde toplamıştır. 

Genel mânâda Ahad kelimesi ile Allah’ın bir olduğu eşi ve ortağının olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak hakîkâtte bu birlik sayı anlamında olan bir olmayıp, anlatılmak istenen Ahadiyyet makâmının teklik hakîkâtidir. Bizler bunu ancak ve kelâm olarak kullanabiliriz, hakîkâtini anlamamız olanak dışıdır çünkü aklımız bunun çok altında meydana gelmiştir, bu nedenle birimsel mertebede o halin yaşanması mümkün değildir ancak idrâkimizin yettiği kadarı ile onu anlamaya çalışmak, bizim en büyük kazancımız olacaktır. 

Allah (c.c)’ın hakîkâti burada belirtilen “huve” nin içinde gizlidir. Bunu biraz açmak için “10-Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızdan “Allah lâfzının oluşumu” bölümünü aktaralım:

------------------- 

(الله) “Allah” lâfzının oluşumu Ezelin ezelinde, ebedin ebedinde insan aklının ve ihatasının alamayacağı bir zamanda, gerçi orada zaman da henüz yoktu (bir an) diyelim, o anda ne olduysa oldu “Zatı mutlak” A’ma’iyyet mertebesinden Ahadiyyet mertebesine tenezzül etti. Burada “Hüvviyyeti” ve “İnniyyeti” zuhura çıktı.

Hüvviyeti (Beytullah) “Beyt’ül Atik”in ve “mükevvenat” alemlerinin kaynağı:

İnniyeti ise (Hakikati Muhammedi) Kur’an ve insanın kaynağı oldu.

Bu iki kaynağın toplu ifadesi ise “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illâ allah” ile belirlendi.

“Kelime-i Tevhid”in ilk zuhura çıkmaya başlamasına yukarıda belirtilen Hüvviyet’in “hu” su kaynak oldu. (Zahir alemde bilindiği gibi “hu/o) demektir.

İşte bu ilk zuhura çıkış Hüvviyet’în “hu/o” su ile simgelendi. Bu “hu” “Hüviyeti Mutlaka/mutlak hüvviyettir” Bir bakıma “ismi azam/en büyük isim” de budur. Bunun hakikatini anlamak mümkün değildir. 

İşte bu “hu” Allah kelimesinin oluşumunu sağlayan sondaki “hu”dur. Fakat varedilişte ilktir. Bilindiği gibi “hu” bulunduğu yer icabı yazıda bazen iki gözlü bazen tek gözlü olması bütün varlığı bünyesinde topladığını ifade etmesidir. Daha sonra oluşacak bütün varlıkların kendilerine has özel hüvviyyetleri kaynaklarını buradan almaktadırlar. Ve yine bu “hu” ağıza en uzak yerden yani mideden, yani batından gelmektedir.

“hu” “Hüviyeti Mutlaka” kendi kendini zuhura çıkarıp (var edip) bir makam oluşturduktan sonra, yavaş yavaş saltanatını genişletmeye başladı ve kendine en yakın olarak gizli ُ “elif”i buldu ve o mertebeye doğru akmaya ve hayat vermeye başladı. Bu gizli ُ “elif” oluşunca “hu/o” ile (onu) kendi kendine okudu ve “ah” dedi. “küntü kenzen/gizli hazine” nin ilk muhabbeti ve aşıkların içlerindeki, gizli “ah” ları oldu. 

Bir müddet bu muhabbet haliyle kaldıktan sonra tekrar saltanatını genişletmeye devam ederek 3. (üçüncü) mertebeye doğru yönelerek “lâm”ı oluşturmaya ve ona hayat vermeye başladı. Bu “lâm” oluşunca yine onu kendi kendine okudu لَهُ (elbette “hu/o”) (onun için) yani (“hu” için) dedi. Yani “lâm”ın oluşması kendisi için değil, ”hu” için, yani “benim için” dedi. 

Bir müddet ولَه (elbette “hu/o”) (hu/onun için) bayrağını dalgalandırdıktan sonra daha genişlemeyi murat ederek “geçici” bir “elif” harfi ilave etti ve okuyarak bu sefer إِلَٰه “ilahu” (ilah) dedi. Böylece kendine verdiği ilk toplu vasıf bu إِلَٰه “ilahü” (ilah) oldu. 

Bu ilahiyyat öyle bir ilahiyyat ki orada ne isim, ne resim, ne vasıf ve ne de ayrı, gayrı vardı. Kendi kendinde kendi olan tek ilahtı. 

Bir müddet de bu mertebede kaldıktan sonra biraz genişlemeyi murad etti ve bir “lâm” daha seyrine ilave ederek evvela لَا إِلَهَ“la ilahu” (ilah yoktur) diye kendi kendinde, kendi zuhurunu tekrar gizledi. İlk nehiy (kaldırmak) budur. 

Bir müddet de böyle kaldıktan sonra, 

  “küntü kenzen mahfiyyen” “gizli bir hazineyim” hükmüyle açılımlarına devam ederek oluşan harflerin önüne bir de “elif” ilave ederek baştaki “lâm” “elif” ile birleşince “lam-ı tarif” belirleyici “lâm”a dönüştü; o haliyle okuyunca kendine الاله “el ilahu” (mutlak ilah) vasfını verdi.

Bir müddet de böyle kaldıktan sonra وآلِهِ “el ilahu” lafızlarını toplamayı muradederek oradaki geçici elifi şeddeye dönüştürerek gizledi ve kendi kendini bütün bu içerdiği mertebeleri ifade edecek olan اللَّهُAllah” kelimesine dönüştürdü. 

İşte böylece kendini sonradan da oluşacak her mertebenin hakkını koruyacak “zati ismi”ni oluşturmuş oldu. 

Şimdi tekrar edelim “Allah cc.” (lafzı celali)ne “hu”dan başlayıp “elif”de biten bu ismi zat’ın sondan başa okunuşu “Allah” oldu. Ve hiçbir şey hariçte kalmamak üzere bu sembol ve mananın içine dahil edildi. 

Allah sembolünde ve manasında, okunuşu itibariyle, baştaki, “elif” sembolü (harfi) “Ahadiyyet” mertebesini, birinci “lâm” sembolü (harfi) “Uluhiyyet” mertebesini, ikinci “lâm” sembolü (harfi) “Velayet ve Risalet” mertebesini, yukarıdaki (şedde) ise, çokluğunu, şiddetini, aradaki gizli “elif” muhabbetini, sondaki “hu” ise, bütün bunlarda mevcud olan “Hüvviyyeti Mutlaka”yı ifade eder oldu. 

İşte bu “Allah” sembolü ve kelimesi zat mertebesini ve orada oluşan hadiseyi bildirmektedir. Aynı zamanda daha sonradan zuhur edecek bütün mertebelerine de kaynaklık etmektedir. 

Şu anda bu manayı yeryüzü beşer lisanında gerek harf ve sembollerinde gerek telaffuzlarında Arap lisanından başka hiçbir lisanla ifade edebilmemiz mümkün değildir. Aslına en uygun ifade tarzı Arap lisanında bulunan harflerle, o sembollerle kısmen ifade edebilmektedir. 

Alemlerin ve beşeriyetin ne kendileri ne de lisanlarının olmadığı bir devrede o zatı mutlak bu vasfını da uluhiyyet lisanı üzere yaptığından işte biz bu telaffuzunu bilememekteyiz. 

Bildiğimiz batındaki, Allah lafzının sonradan beşer idrakine ulaştırılmaya çalışılan “Arap lisanı” üzere olan tercümesiyle “Allah” olarak okunuşudur. 

Bu tercümeyi Kur’anı Kerim’de de ifade edildiği gibi bizzat Allah’ın kendisi seçerek yapmıştır. Bunun dışındaki ne Fransızların “Dieu” sözcüğü, ne Almanların “Gat” ve İngilizlerin “God” sözcüğü, ne Hintlilerin “Nirvana” sözcüğü ne Çinlilerin “Tao” sözcüğü ve ne yazık ki, biz Türklerin “Tanrı ve Çalab” sözcüklerinin harf ve manaları belirtilen “Allah” lafzının karşılığı hiçbir şekilde olamamaktadır. 

Tabii ki, her millet temiz ve saf iç duygularıyla Rabblerine, kendilerine uygun ifadelerle sesleneceklerdir ve o “Allah” olan yüce zat onları da kabul edecektir, çünkü o aynı zamanda “kulunun zannına göre”dir. 

Bizim gayemiz insanları umutsuzluğa düşürmek değil, fakat ne muazzam bir mana aleminde yaşadığımızı bir nebze olsun ifade etmeye çalışmaktır. 

22-09-2001

Mekke-i Mükerreme

Ka’be-i Muazzama

------------------------

Bütün alemlerde bu hakikat böyledir. Gökyüzü insan nesli-sülâleleri içinde aynı durumlar geçerlidir. T.B.

------------------------ 

Şimdi gelelim bazı irfan ehlinin bu konudaki düşüncelerine. T.B. 

------------------------- 

Yıldızlardaki mahlûkât ve meselesinin hakikati hakkında Ahmet Avni konuk Hz. izahati 

------------------------- 

 Eren Ata.   

 Hayırlı akşamlar Efendi Baba'cığım, sohbet sonrası Bursa'ya dönüp size bahsettiğim Ahmed Avni Konuk Hazretleri'nin Mesnevî Şerh'lerinde bahsettiği yıldızlardan her birinin mahlûkâtın eşkâl ve envâ'ına dâir olan bilgiler hakkında belirtmiş oldukları bölümü mail'e aldım.

 Bu bölüm Mesnevî Şerhi 5. Cilt sayfa 246, 903 Nolu Beyit'in şerhinde bulunuyor. Önceki bölümde konu olarak Firavn'ın müneccimlerinden Musa as'ın doğacağını haber alması ve her ne tedbir alırsa alsın Musa as'ın anasının  rahmine düşmesi ve bunun da yıldızının zahir olması olarak beyitlerinde belirtmeleri olarak geçmekte.. Özellikle diğer seyyarattaki mahlûkâtlar ve mes'elenin hakîkati hakkında izahatleri yönünden dikkatimi çeken bir bölüm oldu.

 Siz'lere sunmak istedim Hürmetlerimle...

------------- 

 903. Her peygamber ki rahme geldi, onun yıldızı çerh Üzerine müntecim olur.

 “Müntecim” tâbân ve parlak demektir. Ma'lûm olsun ki, ilm-i hey'etin verebildiği ma'lûmât fezânın nâmütenâhi olması ve görünen yıldızlardan her birinin cesim kürelerden ibâret bulunması ve bu kürelerin teşekkülleri hakkındaki faraziyyât-ı istidlâliyyeleri ve onların devir ve hareketleri gibi ma'lûmât-ı umûmiyyeden ibârettir. Bu yıldızlardan her birinin sebeb-i hudûslarına ve üzerlerindeki mahlûkâtın eşkâl ve envâ'ına dâir olan bilgiler, ehl-i arz için kâmilen meçhûldür. Ba'zı ulûm vardır ki, ehl-i zâhir, irtibâtât-ı maddiyyelerine vâkıf olmadıkları için, onları inkâr ederler. 

Nitekim bu nevi' ulûm zümresine dâhil ve bakırı ve gümüşü ve cıvayı altın yapmaktan ibâret bulunan kimyâ ve iksir ilmini, yakın vakitlere kadar inkâr ve hurâfâttan addederler idi. Vaktâki elektron nazariyyesi keşf olundu, bu inkâr da bertaraf oldu. Bunun gibi ehl-i zâhir indinde hurâfâtdan addolunan bir de “ilm-i nücûm” vardır ki, bu ilim, erbâbı indinde ma'lûmdur; ve ondan hâdisât-ı müstakbeleyi keşfederler.

Bu mes'elenin hakîkati budur ki, vücûd-ı hakîkî birdir ve nâmütenâhidir ve fezâ-yı bi-nihâye, ayn-ı vücûddur. Bu vücûdda tekevvün eden suver-i maddiyye, o vücûd-ı hakikinin izâfâtından olup, onun mezâhir-i esmâ ve sıfâtıdır; ve hepsinin hakikatleri bir olduğundan, kâffesinin arasında revâbıt ve münâsebât vardır. İşte bu ilm-i nücüm bu revâbıtın ba'zılarının keşfinden ibârettir. Ve kendi vücûd-ı vehmîlerinden fâni ve  vücûd-ı hakiki ile bâki olan kâmillerin keşfi, bu ilm-i nücûm erbâbının keşfinden daha âli ve daha hakiki olup, onlarda hatâ olmaz. İlm-i nücûm erbâbının keşfinde ve tedbirlerinde hatâ olur. Binâenaleyh her peygamberin yıldızının parlaması mes'elesi dahi, ulûm-ı zâhiriyye erbâbı indinde mekşüf bir şey olmadığından, cehle müsteniden inkâra mahal yoktur.

------------------------ 

 Hürmet ve muhabbetlerimle Siz'lerin ve Nüket Annemiz'in ellerinizden öpüyorum...

------------------------ 

 Necdet Ardıç. 3 Eyl 2023

 Hayırlı geceler Eren oğlum bizde kavacık sohbetinden sonra gece tekirdağ'a döndük gündüzde çamaşır yıkama ütü derken gece oldu maillere ancak bakmaya vaktim oldu. seninkini de gördüm okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık kitabın ilgili yerine aktaracağım. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal Allaha emanet ol. " İz- -T-B- 

---------------------------

 Diğer alemlerde ve dünyalarda olan insan türü varlıkların olduğunu haber veren bilgiler. 

---------------------------

 Fusûsu’l-Hikem tercüme ve şerhi/Şehadet Mertebesi/Diğer Şehadet alemleri. 

--------------------------- 

 Eren Ata. 10 Tem-2023 

 Hayırlı günler İz-Efendi Baba'cığım. Dün akşam sohbetinizde bahsetmiş olduğunuz çalışmanızla alakalı Ahmed Avni Konuk Hazretleri'nin Fusûsu’l-Hikem Şerh'le-rinde bulunan Simsime Alemi ile alakalı bilgiler için o bölümde diğer Zât'lardan da bilgiler aktarıldığı için tamamen maile aldım.

-------------

 Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi / Mukaddime / 11.Kısım: Şehâdet Mertebesi  / 11.Kısım Onuncu Ek: Diğer Şehâdet Âlemleri  

-------------

Onbirinci Kısım Onuncu Ek: DİĞER ŞEHÂDET ÂLEMLERİ 

Bilinsin ki, uzayda sayısız ve hesapsız şehâdet âlemleri vardır. Bu hakîkat, astonomi âlimlerinin deliller ile keşfinden önce, Nebiyy-i zî-şân (s.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan evliyâullâh kâmilleri tarafından haber verilmiştir, şöyle ki: Şeyh Zâde’nin Fâtiha Tefsiri dipnotunda beyân ettiği hadîs-i şerîfte: “Allah Teâlâ, milyonlarca kandîl halkedip, onları arşa astı; ve semâvât ve arz ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve cehennem, hepsi bir kandîl içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah Teâlâ’dan başka bir kimse bilmez” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerîfe göre, güneş sistemlerinin her birinin bir “kandîl” kabûl edildiğine ve “milyonlarca” ifâdesi ile bunların uzayda sayılamayacak kadar çok olduğuna işâret vardır.

Ve bunun gibi diğer bir hadîs-i şerîfte buyurulur: “Ne zaman ki Mûsâ (a.s.) rü’yetullâhı talep etti ve onun üzerine bayılmış olduğu halde kendisinden perde açıldı; her birinin üzerinde “Rabbi erînî” ya’nî “Rabbim bana göster”(A’râf, 7/143) diyen bir Mûsâ bulunan yetmiş bin Tûr gördü.” Ve yine Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf’inde buyurur:

Tercüme: “Yıdızların ötesinde yıldızlar vardır ki, onlarda hoşsuzluk ve uğursuzluk olmaz; onlar başka semâlarda seyrederler; bu meşhûr olan yedi semânın gayrı olarak.” Ve yine Ebu’l- Âlemeyn Seyyid Ahmed er-Rifâî (r.a.) buyururlar ki: “Işık saçan güneş bu yüksek âlemlerin genişliğinde yuvarlanan parlak bir yıldızdır. Muhtelif katlarda nice yıldızlar dahî yayılmıştır. Görünen bazısı bu dünyâdan büyük olduğu gibi, çeşitli sûrette bir diğerinden cisimli, çok büyük, muhtelif ışık ve parlaklık ve ölçülerde ışıklar saçmakta olup, ışık ateşi her yönden uzamayla öyle karışmıştır ki, dâima çarpışmaktadır. Belirli burçlarda hepsi dönüp dolaşarak seyrinde sâbit ve sâbitliğinde seyirdedir. Bunların her biri ötesinde olanlara perde olduğu halde, gayb âleminde mevcût ortada daha ne perdeler vardır ki, görüş mesafesinden daha uzakta bulunarak görülemediğinden, akıl inkâr ediyor. Oysa bu büyük yıldızlar ve bunlardan başka gözlerimize küçük görünen nice cisimler vardır ki, onlar bile aslında dünyâdan çok büyüktür.

 Ve Maarrî de bir beytinde şöyle der: 

 Tercüme: “Ey insânlar! Allah Teâlâ’nın nice feleği vardır ki, yıldızlar ve güneş ve ay onunla seyreder.” Şimdi dünyâmız ile bu şehâdet âlemleri arasında çok büyük fark olduğunda şüphe yoktur. Nitekim insânî fertlerin şekillenmiş sûreti bir diğerine benzer olarak olmakta ise de, her ferdin işleri dahi sûreti gibi ayrıntıda bir diğerinin aynı değildir. Her birinde büyük fark ve ayrılık vardır. Diğer âlemlerdeki sûretlerin hallerini ilmen tetkîk etmek anlamsızdır; çünkü Hak Teâlâ Hazretleri: “ve yahluku mâ lâ ta’lemûn” ya’nî “ve daha bilmediğiniz şeyler halk eder”(Nahl, 16/8) buyurur. Bunların hallerine ancak ilâhi kuvvet ile semâların ve arzın çaplarını geçen evliyâullah’ın kâmillerinin haberleriyle vâkıf olabiliriz.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Yâ ma'şerel cinni vel insi inisteta'tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfuzû, lâ tenfuzûne illâ bi sultân” (Rahmân, 55/33) Ya’nî: “Ey insan ve cin topluluğu! semâvât ve arzın çapından nüfûza kudretiniz varsa çıkınız bakalım? Hayır, çıkamazsınız! Ancak sultan ile, ya’nî ilâhi kuvvet ile çıkabilirsiniz.” Bizim ilmimiz, sâkin olduğumuz dünyâ üzerindeki tabîatın kanunlarının sırlarına bile nüfûz edememiştir; nerede kaldı ki, oluşum kanunları bizim âlemimizin oluşum kanunlarından farklı olması gereken sonsuz âlemlerden her birinin hallerini idrâk edebilelim! 

 Kâmillerden bazılarının bizim anlayabileceğimiz birtakım ibâreler ile verdikleri haberleri bile zayıf akıllarımız kabûlde tereddüt eder. Bunların halleri dünyâ ehlinin beyânlarına ve ibârelerine sığar şeyler değildir. Ve târîf ve beyâna sığamayan şeye ve bilgilere, tahkîk ehli dilinde “simsime âlemi” derler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz’in Fütûhâtı Mekkiyye’lerindeki yüksek beyânlarından bazı bölümleri örnek olarak anlatalım: 

“O âlemde Hak Teâlâ’nın yumuşak, kırmızı altından bir arzı vardı ki, ağaçları ve meyveleri ve diğer eşyâsı hep altındandır. Bir kimse onun meyvesinden alıp yese, bir derece tazelik ve lezzet ve güzel koku bulur ki, vasıflandıranlar onu vasfedemez ve o arzın meyvelerinden olan nadide ve güzel nakışları ve hayret verici ziynetleri nefisler hayâl bile edemez. 

Ve yine bir arz daha vardır ki, gümüştendir ve eğer onun meyvelerinden bir şey yenilse, nasıl bir şey olduğunun anlatılması mümkün olmayan tad ve güzel koku bulunur.  

Ve yine parlak beyaz kâfûrdan bir arz daha vardır ki, ondaki mekânlar sıcaklıkta ateşten daha şiddetlidir; lâkin insan ona girerse yanmaz ve bazı mekânlar ılık ve bazısı soğuktur. 

Ve yine za’ferândan bir arz vardır ki, ehli, diğer arzın ehlinden daha açık gönüllü ve daha güleryüzlüdür; geleni karşılarlar ve ağırlarlar. Ve onun meyvelerinden bir şey koparılsa, hemen yerine onun benzeri biter. Koparan farkına varamaz ve onda asla noksan görülmez.

Kadınlarının güzelliği öyle bir mertebededir ki, cennetteki hûrîlerin güzelliği, onlara oranla, bizim dünyâmızdaki kadınların güzelliğinin hûrîlerin güzelliğine oranı gibi olur. Onlarda ilâhî teklîf yoktur. Belki Hak tazîmi üzere vardırlar.” Hz. Şeyh (r.a.) buyururlar ki: “Âriflerin simsime âlemine girişleri cisimler ile değil, rûhlar ile olur. O âleme girecekleri zaman, madde bedenlerini dünyâ arzında bırakırlar ve dâhil olduğu arz cinsinden ona bir elbise giydirirler. O arz ehlinden onu sokak başında karşılayan vardır. Geri döneceği zaman, yine o sokak başına gelirler; ve arkasından o arzın elbisesini çıkarıp birbirleriyle vedâlaşırlar. Ârif gider, arkadaşı orada kalır.

Aklın dünyâda imkânsız gördüğü her şeyi biz o âlemde mümkün bulduk.” Ve hakîkatte altından ve gümüşten, kâfûrdan, za’ferândan mahlûk arza ve sıcaklığı ateşten daha şiddetli olan mahalde, bir şeyin yanmamasına ve koparılan meyvenin yerine farkına varılmaksızın benzerinin oluşmasına ve diğer bahsedilen acaipliklere dünyâda yaşayanların akılları ermez. Ve dünyâmızın oluşum kanunları ve hálk ediliş programı bunlara benzer hallerin görünmesine müsâit değildir. Üstümüzde parlayan sonsuz gök cisimlerinden her birinin dahi bizim arzımıza âit kanunlara benzer kanûnlar çerçevesinde döndüğünü iddiâya, akıl ve fen müsâade edemez. Çünkü dünyâmızda ekvator çizgisi üzerinde yaşayanlar ile kutuplarda yaşayanların yaşam şartları arasında bile çok büyük farklar vardır.

-------------

 Ahmed Avni Konuk Hazretleri'nin bölümde açıklamaları bunlardı İz-Efendi Baba'cığım.

 Ayrıca yazı içerisinde özellikle Musa (as)'ın başına gelen tecellide "“Ne zaman ki Mûsâ (a.s.) rü’yetullâhı talep etti ve onun üzerine bayılmış olduğu halde kendisinden perde açıldı; her birinin üzerinde “Rabbi erînî” ya’nî “Rabbim bana göster”(A’râf, 7/143) diyen bir Mûsâ bulunan yetmiş bin Tûr gördü.” kısmı ile bu sohbeti bize yaptığınız mekanın adı dikkatimi çekti. Sohbeti açtığınız yer olan Hilton Otel ismi "Hill" İngizce'de Tepe anlamına, "Ton" ise ölçü birimlerinde "Bin-1000" için kullanılıyor. 

 Mûsâ as yetmiş bin Tûr Dağı-Tepesi tecellisi ile Hilton/Hill-Tepe/Ton-Bin, Bin-Tepe tecellileri arasında bir yansıma olduğunu tefekkür ettim.

 Hürmet ve muhabbetlerimle Nüket Annemiz'in ve Siz'lerin ellerinizden öpüyorum. 

--------------------------- 

 Necdet Ardıç (10 Tem. 2023) Hayırlı günler Eren oğlum sağolasın bizde Bursadan döndük maillere bakmaya ancak vakit bulabildim.  Gönderdiğin yazı çok güzelmiş, konu ile çok ilgili  kitabın  uygun bir yerine ilave ettim, ellerine gönlüne sağlık. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal Allaha emanet ol.  " İz- -T-B- " 

--------------------------- 

 Murat Cağaloğlu. Gökyüzü insanları.

 Bize de  Enfâl sûresi hakkında araştırma yaparken, Âdem ve Havva geldiler... Belki kayıtlarınızda vardır ama yine de gönderiyoruz. 

6. Cilt 4528 beyit Gökyüzü insanları ile açık bağlantılı olduğu için bir senet niteliğinde bağlantı beyitleride aldık...

4527. “Koruğa bakarım, meyi âşikâr görürüm, yoka bakarım şeyi âşikâr gö­rürüm."

“Meselâ koruğun sûretine ve nakşına bakarım, onda üzüm şarâbını görü­rüm; ve yoka, ya’ni “adem-i izâfî” âleminde olan ma’nâya bakarım, o ma’nâ-yı vücûd-ı izâfî âleminde âşikâr olarak bir “şey” olmuş görürüm.” Meselâ çe­kirdeğin içindeki ağaç, adem-i izâfîdedir; vaktâki o çekirdek neşv ü nemâ bu­lup içinde ağaç çıkar, vücûd-ı izâfî âleminde bir şey olur. 

4528. "Sırra bakarım, gizli bir âlem görürüm; cihandan Âdemi ve Havvâ bil­memiş." Bu beyt-i şerîfde bir ma’nâ-yı azîme işâret buyrulur. “Sır âlemine, ya’ni a’yân-ı sabite âlemine nazar ederim, gizli bir âlem görürüm ki, o cihândan Âdem ve Havvâ bitmemiş ve neşv ü nemâ bulup, zuhûr etmemiştir.” Ma’lûm olsun ki, hakîkat-ı muhammediyye mertebesi, vücûd-ı mutlakın, mertebe-i ahadiyyeden ve bu mertebe-i ıtlâkdan, mertebe-i vahdete tenezzü­lünden ibârettir. Bu i’tibâr ile, bu hakikatin ibtidâsı ve intihâsı yoktur. Bu ha­kikatin bir mertebeye daha tenezzülü, mertebe-i vâhidiyyet olup, bu mertebede ilm-i İlâhîde a’yân-ı sâbite zâhir olur ve buna “hakîkat-ı insâniyye” merte­besi dahi derler. 

Ve ayn-ı vücûd olan fezâ-yı bî-nihâyede tekevvün ve tefessüd edecek avâlimin sûretleri bu mertebede yekdîğerinden temeyyüz ederler; zîrâ fezâda bizim âlemimiz gibi pekçok âlemler vardır ve peyderpey bu âlemler te­kevvün ve tefessüd etmektedir, bunların üzerlerinde her birinin kavânîn-i tabîiyyesi mûcibince nebât ve hayvân husûle gelir ve Âdemler ve Havvâlar vü­cûd bulur. 

Bu ma’nâ Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûrdur: (Şûrâ, 42/29) Ya’ni “Semâvâtın ve arzın halkı ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeylerin neşri Allâh’ın varlığının alâmetlerindendir.” Dîğer âyet-i kerîmede (Neml, 27/25) ya’ni "Göklerde ve yerde hubûbât çıkaran Allâh’a secde etmezler mi?” buyrulur. Ve insana da "dâbbe" buyrulduğu (Enfâl, 8/22) ya’ni “Devâbbın şerlisi Allah indinde, taakkul etmeyen sağır ve dilsiz olan kimselerdir" âyet-i kerîmesiyle sâbittir.

4529. Muhakkak sizi elest âleminin zerreleri vaktinde ayağı bağlanmış ve menhus ve süflî görmüşüm dür."

“Âlem-i ervâhda herkesin rûhu zerreler hâlinde mütemessil olup (A’râf, 7/172) [“Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?”] hitâbıma muhâtab oldukları vakit, ben sizin ayn-ı sâbitenize bakıp, ayağı bağlanmış ve baş aşağı ol­muş ve süflî bir halde görmüşümdür.

4531. “Direklersiz göğün hudûsundan evvel bilmiş olduğum, şey ziyâde olmadı."

“Umud”, “imâd’in cem’idir. İmâd, direk demektir. “Göklerin direkler olmaksızın hudûsundan mukaddem, a’yân-ı sâbite âleminde müşâhede edip bilmiş olduğum ma’lûmât, bu âlem-i şehâdette ziyâdeleşmedi.” Bu beyt-i şe­rîfde “Âsumân-ı bî-amed” ta’bîriyle (Ra’d, 13/2) ya’ni “Öyle Allah Teâlâ’dır ki, gökleri direkler olmaksızın yükseltti” âyet-i ke­rîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmede manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden seyyârâtın muallakda devr ettiklerine işâret olunur. Ya’ni manzûme-i şemsiyye fezâda tekevvün etmezden evvel, ilm-i İlâhîde sabit olan suretleri­ni rûhum ile bilmiş idim. Bu manzûmenin tekevvününden sonra dahi o ma’lûmâtım ziyâdeleşmedi, zîrâ bildiğim hâl üzere tekevvün etti.

4531. Muhakkak sizi baş aşağı görüşüm, ondan evvel ki sudan ve çamurdan bilirim."

“Sudan ve çamurdan” ta’bîriyle, cism-i kesîf-i unsurîye işâret buyrulur. “Bâlîden”, büyümek, neşv ü nemâ bulmak demektir. Ya’ni “Ey üserâ-yı Kureyş, ben cism-i kesîf-i unsun ile bu âlem-i şehâdete gelip neşv ü nemâ bulmazdan evvel, âlem-i ma’nâda sizi baş aşağı gelmiş bir halde görmüşümdür.”

4532. “Yeni görmedim, tâ ki onunla şâdî edeyim; bunu sizin ikbâliniz içinde görüyor idim."

“Ben sizin bugünkü mağlûbiyetinizi yeni görmedim, tâ ki bu yeni görüş sebebiyle mesrûr olayım; ben sizin bu hâlinizi, sizin hâl-i ikbâlinizin içinde de görüyor idim.” (Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 6, Sayfa 569) Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve İz-Efendi Babamızın ellerinden öperiz. Selâmlar, hoşça kalın... Allah'a emanet olun. "Murat Derûni" 

--------------------------- 

İbn Arabi Hz’lerinin tavaf sırasındaki müşahedesi.

Eren Ata. 22-Tem-2024- 

--------------------------- 

İz-Efendi Baba'cığım hayırlı akşamlar dilerim..
 Tekirdağ sohbetinde iken İbn Arabi Hz.'lerinin tavaf esnasında Hz. Adem as Baba'mızdan evvel gelmiş Adem as'lardan birini gördüğü mevzu geçmiş ve bunun hangi kitapta geçtiği konuşulmuştu. Efendim sohbette bunun Futuhat-ı Mekkiye'de geçtiğini, Siz'lere de kaynağıyla atacağımı söylemiştim. Bunun Futuhatta olduğunu araştırdığımda tasdik ettim ama tam nokta atışı olarak yerini bulmam zaman aldı. Sağ olsun biri daha önce bir internet sitesinde bu konuya değinip kaynak vermiş ve aynı konu hakkında Bursevi Hz'lerinden de alıntılar yapmışlar. Bu yazının altına belirli metni ve altına da kaynak belirtmek adına internet adresini ekliyorum İz-Efendim. 

Efendim yazının orjinalinde bulunan yaratma kelimelerini "halkıyet" kelimesine tebdil eyledim, sizlere yaratma kelimesi bulunan bir metni göndermek istemedim.

-------------

Konu ile ilgili olarak İbn Arabi'nin Fütûhât'ta iki yerde bahsettiği [Fütuhat, III, 348, 549] bu olayın mahiyetini Bursevî'nin kendi üslûbu çerçevesinde ele alacak ve Fütûhât'ta yer alan aslı ile de bir karşılaştırma yapmaya çalışacağız. Bu hâdise kısaca şöyle cereyan etmiştir:

Muhyiddin ibn Arabî, bir gün Kabe'yi tavaf ederken bazı şahıslar görmüş, onlardan biri kendisine;

Sen beni bilir misin? Ben senin evvel gelen ecdadındanım, demiştir. İbn Arabî de;

Sen dünyadan intikal edeli ne kadar müddet oldu? diye sormuş, bunun üzerine o şahıs;

Kırk bin seneden fazladır, diye cevap vermiştir. İbn Arabî, Ademoğlu neslinin bu kadar ömrü yoktur. Zira devr-i sünbüle, yani insanlık tarihi yedi bin senedir, demiş bu defa o şahıs;

Hangi Adem'den sorarsın? yakın olandan mı, yoksa uzak olandanmı? şeklinde karşılık vermiştir.

 O esnada İbn Arabî, Peygamber (a.s.)'dan rivayet olu­nan "Allah yüzbin Adem halk etmiştir" hadisini hatırlamıştır. 

 [ Ferah, I, 26, II, 35; Hadis~i Erbain, s. 193-194; Si/site, s. 140. Bursevi'nin bu eserlerinde hadis, "Allah, Adem 'den Önce yüzbin Adem halk etmiştir" şeklindedir.] Böylece İbn Arabî, bu şahsın Adem (a.s.)'dan önce halk edilen insanlardan olabileceğini anlamış ve bu olayı peygamberlerden İdris (a.s.)'a sormuş, o da onun bu keşfini tasdik ederek;

 "Biz peygamberler topluluğu öncesini bilmesek de âlemin sonradan halk edildiğine iman ederiz. Hak Teâlâ ise kâinattan önce de var idi" demiştir. [1496] İbn Arabî devamında, âlemin sonradan halk edildiği şüphesiz olmakla birlikte insa­nın ne zaman halk edildiği konusunda tarihin meçhûl olduğunu söylemiştir. [ Bu bilgiler aynısıyla Rûh VIII, 405-406'da da geçmektedir.]

 Bir başka rivayette ise bu durum şöyle anlatılmaktadır:
İbn Arabî tavaf sırasında tanınmayan bir takım adamlar görmüş, onlara kim olduklarını sormuş, onlar da "Biz Adem'den kırk bin yıl önce gelen ilk ecdadınızdanız" diye cevap vermişlerdir. [İbn Arabî, III, 348; bk. Ferah, I, 26.] Öyle ki onlardan biri İbn Arabî'ye Şu beyti okumuştur:

 Lekad tufnâ kemâ tuftüm sinînâ Bihâze'l-beyti tarran cemîâ" Mânası:

 Sizin tavafınız gibi biz de tavaf ettik senelerce

 Bu beyti toptan hep beraberce. [1499] Bursevî Duhan Sûresi'nde yine bu meseleye işaret etmiş, "O, sizin de Rabbiniz, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir" [1500] âyetinin tefsirinde şöy­le demiştir:

 "Şeyh İbn Arabî (k.s.), Fütûhât-ı Mekkiyye'sinin "Bâbû hudûsi'd-dünyâ: Dünyanın Halk Edilişi Babı'nda "İnkazâ kable Adem'e mietü elf Adem: Adem'den önce yüzbin Adem gelip geçmiştir" şeklindeki zayıf hadisi zikret­miştir. İbn Arabî, bir defasında Kabe'yi tavaf ederken bununla ilgili olarak bir keşfe ve müşahedeye mazhar olmuş, tavaf sırasında bazı ruhlar kendisine temessül etmiştir." [Rûh, VIII. 405.] Bursevî, diğer eserlerinde zikrettiği bilgilerin aynısını burada da tekrarlamıştır. Fakat burada diğerlerinden farklı olan tek nokta yukarıda zikredilen hadisin "hadisen zaîfen: Zayıf hadis" olduğuna işaret edilmiş olmasıdır. [Rûh, VIII, 405.]

 Bursevî, İbn Arabî'nin keşfine paralel bir görüşü tabiînden olan Muhammed Bakır (ö,114/733)'dan nakletmiştir.

 Muhammed Bakır şöyle demiştir:

 "Ebu'l-beşer olan Adem'den önce bin belki daha fazla Adem gelmiş" Aynı görüş oğlu Cafer-ı Sadık (ö. 148/765)'tan da rivayet edilmiş, onun da Adem (a.s.)'dan önce bir milyon Adem yaratıldığı fikrinde olduğu belirtilmiştir.

--------------------------

Kaynak: "http://muslimischejugend.xobor.de/t1155f27-quot-ALLAH-Adem-den-oence-Yuezbin-Adem-Yaratt-quot-Hadisi.html"
-------------

 Belirtilen hususun kaynağını bulunduran yazı bu kadardı İz-Efendim. 

--------------------------- 

 Sizler'in ve Nüket Annemiz'in hürmet ve muhabbetle ellerinizden öperim... 

-------------------------------- 

Necdet Ardıç.

Sağolasın Eren oğlum sana da hayırlı günler.  gönderdiğin yazını okudum oldukça güzel konumuzun ilim ehli tarafından da dikkate alındığıdır ne yazık ki üstünde fazla durulmamış, neticede ulema-i kiram tek Ademli alem üzerinde bütün ilmi yaşantılarını kurmuştur. Bu kitaptan sonra belki insanlar gerçekleri araştırmaya daha çok heveslenirler.  Ellerine sağlık Benimde ayet incelemelerim yavaş yavaş sonuna doğru geldi kitap iki cilt olacak  sayfa adedi bir hayli arttı. 

Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eylesin. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin  selâmlar hoşçakal Allaha emanet ol. 

" İz- -T-B- " 

--------------------------- 

Görüş ve Müşhade;

Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır. 

Allah-ı, Zat-ı mutlak itibariyle görmek “muhaldir” imkansızdır. 

Zat-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek müm­kündür, ve bu her mertebede ayrı bir oluşum vardır, “ef’al”, “esma”, “sıfat” ve “zat” mertebeleri itibariyle bilinç ve değer yargıları değişik­lik arz etmektedir. 

Gerçek İslam’ın oldukça zor anlaşılan yönleri­dir. Geniş İslam kültürü, sadece sathî genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir. 

Arifler, “vuslat marifettir” demislerdir. Yani bu oluşumların kemali, marifet mertebesidir. 

Bu mertebeye ulaşmamış kimseler bu halleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir, “men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir” denmiştir.

Şeriat ve tarikat mertebesinde “tenzih” vardır, ilahi varlık öte­lerdedir, görülmez; bilinir. 

Onun için Musa (as) “len terani” hitabına maruz kaldı. 

Hakikat mertebesinde “teşbih” (benzeşme) vardır, bu mertebede kulun varlığı yok olur “fena fillah”tır, “Hak­ta fani oluş” “tükeniş”tir, “İsevîyet mertehesi”dir. 

Bu mertebede ku­lun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir görüş söz konu­su değildir.

Museviyette Allah ötelerdedir görülmez, İseviyette kul yoktur yine görülmez ancak “Marifet” mertebesi itibariyle görüş ve mü­şahede meydana gelebilmektedir. 

Bu görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has bir görüştür. 

Burada kuldan gören Hakk, ve görü­len de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamıdır.

Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insanlığa hediye edildi. İnsanlığın ulaştığı en üst seviyedir. İşte bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra “Men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı, yani “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.

İşte bu makam varisi Muhammed-îlerin makamıdır ve Allah-ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahede ederler. 

Bu hal (Ali İmran 3/18)

هُوَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَعشَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ

“şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve” 

“Allah şahittir ki kendinden başka ilah yoktur” ifade­siyle Allah’ın kelamında zuhur eder.

(Araf 7/1729)

وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ

“ve eşhedehüm ala enfüsihim”

“Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “abdiyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hali ifade edilir. 

Gerçek yaşam, her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahede hali vardır. 

Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayalî görüşlerini ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi heva yıldızı görüşleridir. 

Onların; “gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has”larıdır, ki bu da hayal mertebesinde oluşan hayali bir görüştür. Ayırd edilmesi oldukça zordur. Kişiyi saran bu hayalden kurtulmak ancak marifet merte­besinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahedeye geçmekle mümkün olur.

(En’am 6/103)

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ

طَيْفِ الْخَبِيرِعوَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّ

“la tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdri­kül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” buyuruldu.

 “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o latiftir, haberdardır.” Birimsel benlikle ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür.

İşte Hakk-ı görüş ve müşahedenin hali Cibril hadisinde ki 

- “ihsan” *(13) ifadesiyle perdesi aralandı, 

- “ve nefahtü” “ben ona nurumdan üfledim” iradesiyle başladı, 

- ve Mi’rac hadisesi ile de kemale erdi. 

İslam dininin, son din; 

Hz. Muhammedin, son pey­gamber, çok hamdedici ve “Makam-ı Malımud”un sahibi olması bu sebeptendir. 

Ümmetinin veli ve arifleri de bu sırrın zuhur yer­leridir. 

“Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu hal­kı halk ettim.” Hadisi Küdsisinde belirtilen, gizli hazine zuhura çıktı ve bilindi, müşahede edildi gaye tamamlandı. 

Her geçen gün kıyamet yaklaşmaktadır. 

Hadis-i Küdsîde “insanın sırrı, sırrımdır ve sırrımın sırrıdır” buyruldu. 

Muhyiddini Arabi manasında İdris (as)dan kıyametin

---------------------------

*(13) “İslam İman İkan” kitabımızda kısaca bahs edildi alametlerinden sorduğunda “Ademin halk edilesi kıyamet alametidir.” demiştir, ve Mi’rac hadisesi ile de insanın dünya üstündeki yaşamı kemale er­miştir. 

Bu oluşumların kıymetini bilmek de Kadir gecesi ile ifade edilen kadir ve kıymet bilmek ile mümkündü

08/01/1994

Netice olarak konuyu toparlarsak. 

Diyanet Meali:
15.15 - (14-15) Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkmaya koyulsalar, yine "Gözlerimiz döndürüldü, biz herhâlde büyülenmiş bir toplumuz" derlerdi.

------------------------ 

Görüldüğü gibi semada gök kapılarının olabileceği ifade ediliyordur. T.B.

-------------------------

O halde asli vatanımız olan cennete “sıla-i rahim” yaparak gitmek durumundayız, bunun da yolları, bizlere oraya nasıl dönüleceğini Peygamberimiz, Mi’rac-ı şerifi ile göstermiştir. T.B.

---------------------- 

“Gökten ne iniyor ve ona ne çıkıyor hepsini bilir,” Gökten inenler çıkanlar, bizim dünyamızda olduğu gibi, Kadir suresinde de bildirildiği gibi, gökyüzü alemlerinde de olmaktadır. T.B.

---------------------- 

Yıldızların dolaştığı, kendi yörüngelerindeki yolları vardır. Ayrıca yeryüzünden gök yüzüne doğru giden yollarda ve bu yolların kapıları da vardır. T.B.

--------------------- 

Peygamber S.A.V. efendimiz Mi’rac hakkında şöyle buyur­muştur:

Malik b. Sa’saa r.a’dan:

[Ben Kabe-i Muazzama’da, iki kişi arasında uyku ile uyanıklık arasında yatmakta iken, içi iman ve hikmetle dolu altından bir le­ğen getirdiler. Boğazımdan karnıma kadar göğsümü yardılar. Zemzem suyu ile yıkayıp, iman ve hikmetle doldurdular ve katır­dan küçük, merkebten büyük, Burak denilen beyaz bir hayvan getirdiler, Cibril ile birlikle gittik.

Birinci semaya gelince;

- “Kim o?” denildi. 

Cebrail: “Cebrail” dedi. 

- “Yanındaki kim?” Denildi. 

Cebrail: “Muhammed” dedi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi?” denildi, Cebrail: “evet” dedi.

- “Hoş geldi, o ne güzel bir misafirdir!” denildi. 

------------ 

İkinci cilt sayfa 126 

----------- 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
54.11 - Bunun üzerine Göğün kapılarını açtık dökülen bir su ile şakır şakır. 

------------------------ 

Görüldüğü gibi gök kapılarından bahsedilmektedir. Demekki, göğe çıkış iniş içinde kapılar lâzım oluyormuş, bunların açılıp kapandığı sürelerinde varlığı anlaşılmaktadır. T.B.

---------------------- 

Ayet-i kerîme, “yükselme yollarının sahibi Allah” ın olduğunu bildirmektedir. Böylece göğe çıkan yollar olduğu gibi aynı yollardan inenlerde vardır. 

Peygamber Efendimiz o yolların birinden hakk’ın huzuruna çıkmış ve aynı yoldan geri gelmiştir. 

Bütün bu sonsuz alemlerde bu yollar sadece acaba bizim dünyamızdan çıkıp bir defamı kullanılmıştır. Bunu düşünmek Hakkın sonsuzluğunu anlamamaktır. 

O halde bu mi’rac merdiven yollar bütün gökyüzü insan nesilleri-sülâleleri içinde geçerlidir. Ayrıca bu yolların giriş kapılarıda vardır. T.B. 

----------------------- 

Kur’an bir öğüttür kim onun tavsiyelerini dinlerse. 

“Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.” Evvelâ herkişinin bireysel Hakk’a giden yolu kendinden geçer. Ancak bu anlayışa ermek için evvelâ kimlik tesbitinin yapılmış ve Hakk-ın indinde onun istediği Hakk olan kimliğini tesbit ve idrak etmiş olsun. 

Bu hakk’a giden bireysel yoldur ve her varlığın kendinden geçer. 

Diğer gökyüzü yolları ise genel kullanılan yollardır, bu yollardan ruh ve melekler gider gelirler iner çıkarlar. Geçmiş sayfalarda kaç bin yılda inip çıkıldığından bilgi verilmiş idi. T.B. 

---------------------- 

“Gök açılır ve kapı kapı olur.” Ayet-i kerîme ne kadar açıktır. Göğün kapıları olduğu gibi, kapılarının devamında da yollar vardır. T.B.

----------------------- 

Genelde diğer katlara çıkmak için merdiven aracı kullanılır merdiven ise katları birbirine ulaştırır. Göklerde de böyle katlar olduğu zaten bildirilmektedir. O halde Gök yüzünde de merdivenleri kullanacak insan türü varlıkların olduğunu bu ayeti kerime ilede anlamak zor olmayacaktır. T.B.

--------------------- 

Ayet-i kerîme, “yükselme yollarının sahibi Allah” ın olduğunu bildirmektedir. Böylece göğe çıkan yollar olduğu gibi aynı yollardan inenlerde vardır. 

Peygamber Efendimiz o yolların birinden hakk’ın huzuruna çıkmış ve aynı yoldan geri gelmiştir. 

Bütün bu sonsuz alemlerde bu yollar sadece acaba bizim dünyamızdan çıkıp bir defamı kullanılmıştır. Bunu düşünmek Hakkın sonsuzluğunu anlamamaktır. 

O halde bu mi’rac merdiven yollar bütün gökyüzü insan nesilleri-sülâleleri içinde geçerlidir. Ayrıca bu yolların giriş kapılarıda vardır. T.B. 

----------------------- 

2023 umresinden-Hazırlanmış olan üç otobüse bindirildik, bizim otobüsümüzün görevlisi, Turgay Ammar düzel’di hava alanından yola çıktık, yolda Turgay kardeş epey salâvat çektirdi bu arada bir hadis söyledi bence çok dikkat çekici idi. Hadisi şöyle söyledi. T.B. 

“Gök yüzünde bir kapı vardır o kapı salâvatlarla açılır” 

----------------------

 Gök Kapıları Ne Zaman Açılır?

 Semanın kapıları ne zaman açılır? Gök Kapılarının ne zaman ve hangi hallerde açılacağına dair haberler. “Geçmiş sayfalarda verimişti.”

------------------------- 

Her iki cilttede bu bilgiler geniş olarak verilmişti. Burada ise toplu olarak verilmektedir. 

Bu konuda fakirinde seneler evvel gördüğüm bir zuhuratım vardı, şöyleki!. 

Sonsuz bir sema-gökyüzü ileriye doğru bakıyorum, karşımda oldukça geniş beş altı basakla çıkılan bir saha var, oraya çıkıyorum bakıyorumki önümde çok büyük çok geniş ve sarı yaldızlerle işlenmiş çok güzel süslenmiş iki kanatlı kapılar var, bu kapılar gök yüzene çıkılan yolların başlarındaki kapılar imiş. Bir müddet bu kapıları seyrettikten sonra uyanmıştım. 

Peygamber Efendimizin Mi’raca kıkacağı gece dayanmış olduğu, Hacer-ul esvet köşesi ile kapı arasında ismine “Mültezem” denen yerdende gök yüzüne açılan kapı vardır. Peygamberimizin Mi’rac gecesi Kudüsten yükseldiği mescid-il aksnın içindende göğe açılan kapılarda vardır. 

Muhtemelen İsa a.s. da o kapıdan göğe gitmiştir. 

Günümüzdede nasıl aya veya marsa gönderilen araçlara bir yörünge çizilmektedir işte bu yörüngelerin başlangıç noktaların insanların belirledikleri gökyüzü kapı ve yollarıdır. 

Ceddimiz Adem Babamız ve Havva validemizinde yeryüzüne iniş yolları vardı oradan indirildiler. 

Kıyametten hesap kitaptan sonra, İnsanların Cennet veya cehenneme geldikleri yerden geri dönüş yolları başlayacaktır. 

Sırat köprüsü diye ifade edilen üçbin yıllık diye belirtilen köprüden geçileceği bildirilen konuların hepsi, bizlerin mutlak dünyalı değil geçici iskan edeldiğimiz arzda bir müddet kaldıktan sonra fezanın sonsuzluğunda bulunan Cennet ve cehennem denilen mahallere bu yollardan götürüleceğimiz açık olarak bildirilmektedir. 

O halde hiç şüpheye yer yokturki Gökyüzü yolları ve bizim dışımızda da şüphesiz olarak gökyüzü İnsan ve dabbeleri vardır. İki ciltteki izah ve açıklamalar bu konu da zannederim yeteri kadar mutmain edici bilgiler olmuştur. 

Rabb-imiz feza insan-ı olan bizlere kendini gerçek mana da idrak eden kullarından eylesin. 

------------- 

 Ayrıca birde “Gönül göğünün Hakk’a giden gönül kapıları vardır, bu kapılar gerçek irfan ehlinin zat-i kapılarıdırki, Hakk’a en kestirme yoldan bu kapılarından giderler. 

 Bu kapıların girişleri “leb-i derya” olan gerçek ariflerin dillerinden çıkan ilâh-i kelâmları ile işaret buyrulan mana gönül kapılarıdır. 

-------------- 

Bu kitaplarımızda böylece şimdilik bitmiş olmaktadır okuyucularızın azami faydalanmalarını Rabb-im den niyaz ederim. 

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır. 

 (18-08-2024-) “İz-T--B-“ “Es Selâm-En Necat” Necdet Ardıç Terzi Baba Tekirdağ.

--------------------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Yüksek lisans tezi hazırlanan kitaplar.

53. Hazmi Tura: 

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (217+137=354)

- Burada “gökyüzü insanları” uzaylılar veya paralel evren anlatımları gibi hayali ve vehimi aslı olmayan safsatalar gibi anlaşılmasın. Dünyamıza benzer başka galaksilerdeki bize benzer insanların yaşamlarından bahsedilmektedir. ↑

- 30-06-2024 Terzi Baba Tekirdağ Sohbeti 1. Bölümden alıntıdır. ↑
