# Târık Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tarik-suresi
**Sayfa:** 177

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

وَالسَّمَاء وَالطَّارِقِ 

“Ve-ssemâ-i ve-ttârik” Göğe ve Tarık'a and olsun, (86/1) KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(86-215) TÂRIK SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen

T. O. MURAT DERÛNİ (16) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (215-16) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937 

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER …………………………………………………………………… (3) TERZİ BABAMIN ÖNSÖZÜ ……………………………………………. (6) ÖNSÖZ …………………………………………………………………………. (8) TÂRIK SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………. (12) 1. ÂYET ………………………………………………………………………. (18) 2. ÂYET ………………………………………………………………………. (19) 3. ÂYET ………………………………………………………………………. (19) ZULMET ………………………………………………………………………. (20) (اَنَ) Ben ………………………………………………………………………. (25) ZİYARETİN KISAS-I MAKBÜLDÜR ……………………………… (35) Hazret-i Şehadet ……………………………………………………. (38) Dünyanızdan Bana Üç Şey Sevdirildi ………………………… (43) Atom …………………………………………………………………………… (47) Fezanın Gerçek Dokusu ……………………………………………… (50) Elif ve Vav ………………………………………………………………. (53) “Kelime-i Tevhid” zuhur mertebeleri ………………………… (54) ÇÖZDÜM SIRRINI ………………………………………………………. (63) Gizli Hazine ………………………………………………………………… (63) MEĞER ………………………………………………………………………… (70) Mevlânâ Hazretleri Sırr ……………………………………………… (72) Tad-ı sırındaydı …………………………………………………………… (73) HİÇ ……………………………………………………………………………… (74) Benlik Seyirleri …………………………………………………………… (77) Hıhı deyip geçmek …………………………………………………… (80) Seferler bahsinin birincisi ………………………………………… (80) Bîkesim …………………………………………………………………… (82) Yakîn mertebeleri ………………………………………………………. (83) Seferler bahsinin ikincisi …………………………………………… (86) Hiçlik noktası ……………………………………………………………… (88) Nefsi benlik ve yıldızı ………………………………………………… (91) Necm sûresi hakkında ………………………………………………. (92) Necm Sûresi 53/49 …………………………………………………… (94) Şı’ra Yıldızı ile yolumuza devam edersek …………………. (99) (Siruis -Şı’ra) Tefekkür çalışması …………………………….. (99) İlham kuşunun söyledikleri ……………………………………… (116) Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Kimsin? ………………… (119) Seferler bahsinin üçüncüsü ……………………………………… (120) Mir’ac hadisesi ………………………………………………………… (128) Hicret hakikati ………………………………………………………… (130) Hicret ve bağlantıları ……………………………………………… (133) Edirne ziyareti …………………………………………………………. (134) Yıldızlar ve mertebeleri …………………………………………… (136) Andolsun o göğe ve Târık'a ……………………………………… (137) Târık’ın ne olduğunu sen idrak ettin mi? ………………… (138) O, karanlığı delen parlak yıldızdır …………………………… (139) Yıldız ve geçirdiği aşamalar ……………………………………… (140) Kırmızı dev ……………………………………………………………….. (142) Beyaz Cüceler …………………………………………………………… (144) Nötron Yıldızı Nedir? ………………………………………………… (146) Pulsar (atarca) nedir? ……………………………………………… (149) Tekrar Yıldızları incelersek ……………………………………… (153) Heva Yıldızı ………………………………………………………………. (154) Şı’ra yıldızı ………………………………………………………………… (156) Tarık yıldızı ………………………………………………………………. (157) Kelime-i Tevhid”in Hz. Ali (K.A.V.) Efendimize ve sahabe-i kiram’a telkin edilmesi ……………………………………………. (160) Hz. Ali Efendimizden bu günlere ulaşması ……………… (164) Âlemi emirden olan letaif beştir ……………………………… (168) Târık-Nötron yıldızı …………………………………………………… (168) Tevhid-i Ef’âl Tecellisi ………………………………………………. (170) Vahiy ve Cebrail Atom ……………………………………………… (171) Sırr-Sır ……………………………………………………………………… (172) Târık yıldızını incelemeye dönersek ………………………… (182) İzinden Yürüdüm …………………………………………………… (185) 4. ÂYET …………………………………………………………………….. (188) İkinci yorum ……………………………………………………………… (191) 5. ÂYET …………………………………………………………………….. (193) 6. ÂYET …………………………………………………………………… (193) 7. ÂYET …………………………………………………………………… (194) İkinci yorum ……………………………………………………………… (198) 8. ÂYET …………………………………………………………………….. (202) Her nefis ölümü tadacak ………………………………………… (204) 9. ÂYET …………………………………………………………………… (205) 10. ÂYET …………………………………………………………………… (206) MİSÂL ÂLEMİ MERTEBESİ ………………………………………… (207) Rüya-Zuhurat …………………………………………………………… (211) 11. ÂYET …………………………………………………………………… (214) 12. ÂYET …………………………………………………………………… (215) 13. ÂYET …………………………………………………………………… (216) Zât-İrade-Kavl …………………………………………………………. (219) Kün Fe Yekün …………………………………………………………. (233) 14. ÂYET …………………………………………………………………… (233) Hezl edebiyatta ne anlama geliyor? ………………………… (233) 15. ÂYET …………………………………………………………………… (234) 16. ÂYET …………………………………………………………………… (235) MEKR ………………………………………………………………………… (239) 17. ÂYET …………………………………………………………………… (243) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ……………………………. (246) TERZİ BABAMIN ÖNSÖZÜ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Muhterem okuyucularımız. Her ne vesilesi ile elinize geçmiş olan bu kitap, oldukça uzun geçen bir tasavvufi hayatın neticesinde meydana gelmiştir. 

 Bilindiği gibi, Muhteşem dinimizin üç yaşam hali vardır. 

 1)-Şeriat mertebesi. Şer-i ve fıkhi İslâm. 

 2)-Tarikat mertebesi. Duygusal sufî İslâm 

 3)-Hakikat ve ma’rifet mertebesi ise. İrfani İslâm’dır. 

 İşte kitaplarımızın hepsi, İrfani İslâm mertebesi itibari ile ve büyük yaşam tecrübelerinden sonra kaleme alınmışlardır. Kitaplarımızın hangisini incelemeye alırsanız alın içerisinde sadece bu mertebeleri bulacaksınızdır. Ancak bu kitaplar ihtisas ve tevhid ağırlıklı kitaplardır. İyi anlaşılabilinmesi için tevhid-i bir alt yapıya ihtiyaç vardır, veya aynı kitabı tefekkür ederek birkaç defa okumak lâzımdır. 

 İşte elinizdeki kitapta böyle kitaplardan biridir. Oldukça uzun olan bu tasavvufî hayat seyrimizde. Çevremizde ki evlâtlarımızın hepsi de güzide ve irfan ehli olan kimseler olarak yetişen, değerli kimselerdir. Bu kitabın yazılmasını ve derlenmesini tamamlayan, “Terzi oğlu Murat Derunî” kendi ismi “Mu…Ca… lu olan oğlumuzun ellerine gönlüne sağlık olsun, Cenâb-ı Hakk başarılarını dâim, yolunda kâim bilgisinde ârif eylesin. 

 Kendisinin 16-Terzi Baba kitaplarının 215-incisi olan, bu kitapta Tarık suresinde geçen zahiri anlamların içinde, yer alan, başka yerlerde pek bulamayacağınız, batıni manalarını da bulacaksınız. 

 Epey uzun çalışmalardan sonra elinizdeki bu kitap düzenlenmiş oldu. Sebeb olan “Terzi oğlu Murat Derunî” oğlumuza ve aile efradı ile geçireceği uzun ömürler dilerim. 

 Çevremizde böyle evlâtlarımızın varlığı yolumuzun geleceği bakımından fakire ümit vermektedirler. Cenâb-ı Hakk zahir bâtın bütün evlâtlarımızın gönüllerini hoş hanelerini Gülşen irfaniyetlerini çok hoş eylesin. 

 Muhterem okuyucularımız, bu ve benzeri kitaplarımızı okumadan evvelki haliniz ile, okuduktan sonraki tefekkür halinizi, bir karşılaştırmanızı tavsiye edeceğim, bakalım oluşacak değişimin farkında olacakmısınız. 

 Cenâb-ı Hakk ilim ve irfaniyetinizi arttırsın konuları bizim akl-ı cüz’ümüzün anlayışıyla değil Onun İlâh-i anlayışı ile anlayışlarımızı açsın. Gayret bizden Tevfik Hakk’tandır. Herkese selâmlar. Hoşçakalın Allaha emanet olun. 

 Terzi Baba Necdet Ardıç Tekirdağ… 05-07-2024

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM 

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temenni ederim.

Hatırası olmasına binaen aşağıdaki İz-Efendi Babam ile mail-mektuplaşmaları buraya alıyoruz.

--------------

Murat DERÛNİ

7.06.2020 Paz 20:02

Kime: Necdet ARDIÇ

Hayırlı Günler İz-Efendi Babacığım, Zuhurat yorumunuz, güzel ve nazik taltifleriniz için teşekkür ederiz... Bizde bir şey yok, o sizin ilminizin ve hâlinizin güzelliği ve yansımasıdır. 

Bu arada (15) sayısı ve Zâti (Kûr'ân) konu meşguliyeti ile bu sıra sayısı için verilen işaret zuhurat ile anlaşılmış bulunuyor... Cenâb-ı Hakktan hayırlısı diyelim...  

Deruni Selâm, Hörmet ve Muhabbetle İz-Efendi Babamız ve Nüket Annemizin ellerinden öperiz.

----------------

Necdet ARDIÇ

7.06.2020 Paz 13:57

Kime: Murat Derûni Hayırlı günler Murat Derûni oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız sizlerin de iyi olduğunuza sevindik.  

Cenâb-ı Hakk iyilikten her daim ayırmasın. 

Zuhuratına gelince güzel olduğu gözüküyor bizimle olman güzeldir. Zâhirde olmasa da batında terziliğin vardır zaten terzi atölyesinde de bulunan şimdilik 15 kadar güzide elemanların içinde senin de güzel bir yerin vardır hamdolsun, harf lifleri ile İlmi kelime ipleri oluşturup onlardan dokunan esma kumaşları ile hulleler biçip insanlara hep birlikte giydirmeye çalışıyoruz, Rabb-ımız kolaylıklar versin. Bu arada Kâ'be şekillerinin oluşması bildiğin gibi zâti konularla meşgul olunduğunun işaretleridir. Güzeldir Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eylesin inşeallah. 

Hepimizden hepinize selâmlar hoşça kalın. "İz--T-B-"   

---------------

Murat DERÛNİ, 6 Haz 2020 Cmt, 20:08 tarihinde şunu yazdı:

Hayırlı Günler İz-Efendi Babacığım, Nasılsınız iyi misiniz? Hamd olsun bizler şimdilik iyi sayılırız. Cenâb-ı Mevlâ iyilikten ayırmasın. İnşeallah...

Bu vesile ile; bugün sabah 5'e doğru sabah namazın kalkmadan hemen önce mânâda şöyle bir zuhuratımız oldu... Dikiş makinasında (zâhirde dikiş bilmem) saten kare beyaz kumaş üzerine biçtiğim üçgen, dört adet siyah saten kumaşı köşelerine dikiyorum dışta kalan tarafı siyah, içte kalan ♦  karo tarafı beyaz İz-Efendi Babamın çizdiği Kâbe şekli oluşuyor. Daha sonra İz-Efendi Babama Tekirdağ daki dergâh olduğunu düşündüğüm mekanda (etraf flu sadece İz-Efendi Babam ile karşılıklı oturuyoruz, başka ayrıntı yok) bu diktiğim Kâ'be açılım şeklindeki kumaşı İz-Efendi Babam alıyor ve inceliyor. Fakire dönüp Terzilik işi-işini de öğrendin diyor.

Derûni Selâm, hörmet ve muhabbetle İz-Efendi Babamız ve Nüket Annemizin ellerinden öperiz.

----------

O tarihlerde oluşan mail ile yine Kûr’ân-ı Kerimde yolculuk çalışmalarına İz-Efendi Babamın isteği üzerine bir müddet ara verip, İslâmın 5 şartından biri olan Zekât konusuna yönelmemiz istemiş ve “205-15-Zekât ve İnfak” kitabı İz-Efendi Babamızın kitapları arasında yer almıştı. Ve fakirin zâhiri sebeplerinden dolayı da bir müddet ara açılmış oldu. Zamanı ve müşahadelerinin oluşması sonucu “On altıncı” çalışmamız olarak TÂRIK sûresi çalışmasına yönelmiş olduk… 

Ana metinlerin altına, numaralandırılırak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. (12) Terzi Baba (1) 53 Necm Sûresi (37) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “TÂRIK” sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu sûre-i şerifin zâhir bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

 İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen Nüket Annem, İz-Efendi Babam, eşim ve kızıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 Murat Derûni

 08-06-2024

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 (سورة الطارق ) TÂRIK SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

[1]

 Adını ilk ayette geçen “Târık” kelimesinden almaktadır. “Târık” kelimesi, geceleyin gelen, şiddetlice vuran, kapı çalan demektir. Burada bir yıldızın adı olarak zikredilmektedir. 

 17 âyetten oluşan Târık sûresi, Mekke’de inmiştir. 

 Mushaftaki sıralamada 86. nüzul sırasına göre ise 36. sûredir.

 Bu sûrenin temel konuları şunlardır:

 Târık yıldızı, Her insanın üzerinde bulunan koruyucu melekler, İnsanın halk edilişi, Öldükten sonra dirilmeye iman, Kafirlerin sürekli Allah’ın gözetimi altında olmaları.

 Sûrenin temel mesajları ise şunlardır:

 - Bu sûrede yüce Allah öncelikle Târık yıldızı üzerine yemin etmektedir. Kur’an’a bakıldığında, Allah’ın, insanın yapmasına ve ortaya koymasına imkan bulunmayan varlıklar üzerine yemin ettiği görülmektedir. Târık yıldızı, gece doğan ve karanlığı aydınlatan bir yıldız olarak anılmaktadır.

 - Allah, her insanın üzerinde onu koruyan, amellerini yazan melekler yaratmıştır. Başka âyetler dikkate alınarak düşünüldüğünde, insanın üzerinde bulunan ve onun amellerini yazan melekler ile insanı koruyan melekler birbirinden ayrı olabilir. Yani insanın amellerini yazmak ve onu korumak tek meleğin işi değildir. Bu işlerin her biriyle vazifeli ayrı melekler bulunmaktadır. İnsan bunun şuurunda olmalı, hayatının her anında meleklerle beraber olduğunu yakinen hissetmelidir.

 - Başka âyetlerde de belirtildiği gibi, bu sûrede de insanın atılan bir sudan halk edildiği ifade edilmektedir. Değişik ayetlerde, insanın halk edilişi ile ilgili değişik maddelerden bahsedilmektedir. Bunlar insanın ilk yaratılış maddelerini ifade etmekten çok, onun yaratılış (halk ediliş) aşamalarını anlatmaktadır.

 - İnsanı bir damla sudan halk eden Allah, elbette onu öldükten sonra diriltme de gücüne sahiptir.

 - Kafirler de Müslümanlar gibi Allah’ın melekleri tarafından izlenmekte, yaptıkları her amel yazılmaktadır. 

 - Gizlenenlerin ortaya döküldüğü kıyamet gününde insan için ne bir güç ne de bir yardımcı vardır. 

 - Kur'an, hak ile bâtılı ayıran bir sözdür. O, asla bir boş söz veya şaka değildir. 

 - Yüce Allah, kafirlerin tuzaklarını boşa çıkarır.[2]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (86) Mushaf sıra numarası.

 (36) Nüzul sıra numarası.

 (99) Alfabetik sırası.

 (30) Cüz sırası.

 (17) Âyet sayısı.

 (17) Fasıla harfleri.

 (61) Kelime sayısı.

 (254) Harf sayısı.

 (573) Genel toplamdır.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsıla harfleri  ا، ب، ر، ظ، ع، ق، ل  harfleridir.

Elif: 1, Be: 2, Rı: 200 Zı: 900, Ayın: 70, Kaf: 100, Lam: 30 dur. Toplarsak (1+200+900+70+100+30= 1301) Fasıla harfleri değerleri (13) Hazret-i Muhammed şifre rakamı ve (14) Nûr-u Muhammediye bağlıdır.

 ا (Elif) harfi (3) adet, ب (Be) harfi (2) adet, ر (Rı) harfi (3) adet, ظ (Zı) harfi (1) adet, ع (Ayın) harfi (2) adet, ق (Kaf) harfi (4) adet, ل (Lam) harfi (2) adettir. 

 Böylece (elif) harfi 3 adet, ferd-i selâse (zât-irade-kavil) dir. (be) harfi 2 adet, risâlet mertebesinin zâhir ve batını (peygamberlik, velayet), (rı) harfi 3 adet, Rab -Rabb’ül erbab – Rabb-i Has tır. (zı) 1 adet zulmet-karanlıktır. (ayın) 2 adet, zâhir ve batîn müşahadedir. (kaf) 4 adet, islamın şifre sayısının kudretidir. (lam) 2 adet, Uluhiyet ve Vahidiyet mertebeleridir. 

----------------

 Sûre-i şerifin sayı değerlerine bakalım;

 (طارق) Târık sûre ismi “Ta-9” “Elif-1” “Rı-200” “Kaf-100” harf değerlerinden oluşmaktadır.

 (9+1+200+100= 310) dur. Sıfırı kaldırırsak geriye 31 kalır ki bu da tersten 13 tür.

 Mushaf sıralamasında (86) (8+6=14) nüzul sıralamasında (36) (3+6=9) dir. 17 âyettir. (1+7=8) dir. Genel sayı toplamı 573[3] idi. (5+7+3=15) dir. (13+14++9+8+15=59) dir. 5+9= 14 tür. 

 (13) Hakikat’’ül Ahadiyetül Ahmediyedir. 

 (14) Nûr-u Muhammediye (Tüm mertebeleri kapsayan mertebedir.) Toplam sayısal değeri vermesi zâhir batın kapsamasıdır.

 (8) 8 cennettir.

 (9) Tevhid-i Esmâ.

 (53) İz-Terzi Babanın şifre sayısı ve Necm sûresi nuzül sırasıdır.

 Sayısal değerler ile bu kadar iktifa ederek Târık sûresi dörtlüğü ile yolumuza devam edelim.

And olsun gökyüzüne ve TARIK'a Gidersen bilirsin parlak Tarık'a Biraz daha süre tanı onlara, Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[4]

Bu girişten sonra, ilgili mevzuun ve sûre-i şerîfin varlığında, yolculuğumuza çıkmaya başlayalım. Cenâb-ı Hakk bu idrak yolculuğumuzda anla-ma kolaylıkları nasib etsin İnşeallah… Murat Derûni…

Mealen;

-------------------

1- Göğe ve Tarık'a and olsun,

2 - Târık nedir, bildin mi?

3 - O, karanlığı delen yıldızdır.

4 - Hiçbir nefis yoktur ki başında bir muhafaza edici bulunmasın.

5 - Onun için insan neden yaratıldığına (halk edildiğine) bir baksın.

6 - Atılan bir sudan yaratıldı. (halk edildi)

7 - O su, erkeğin sulbü ile kadının göğüs kemikleri arasından çıkar.

8 - Elbette Allah'ın onu döndürmeye gücü yeter.

9 - O gün bütün sırlar ortaya dökülecek,

10 - İnsanın o gün ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.

11 - Andolsun o dönüşlü göğe,

12 - O yarılıp çatlayan yere,

13 - Kuşkusuz Kur'ân, ayırıcı bir sözdür.

14 - O asla bir şaka değildir.

15 - Haberin olsun ki, kâfirler hep hile (tuzak) kuruyorlar.

16 – Bir hile (tuzak) ben de kuruyorum.

17 - Onun için sen kâfirlere mühlet ver, onlara az bir zaman tanı.[5]

Murat DERÛNİ

14-04-2024

İSTANBUL/İSTANBUL

-------------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

-------------------

 وَالسَّمَاء وَالطَّارِقِ {الطارق/1}

 “Ve-ssemâ-i ve-ttârik” Göğe ve Tarık'a and olsun, (86/1)

------------------- 

 Burada Gök ve Târık’a (karanlıkları delip ortalığı aydınlatan yıldıza) Cenâb-ı Hakk’ın yemin etmesi önem atfettiğini bizlere bildirmektedir. 

 Tarık “lügatta "gece yürüyüşü yapan", "geceleyin gelen" veya "yıldız" demektir.

 Gök; gönül göğüdür. Ve bu yıldızın bu gönül göğünde bulunup zûlmet-karanlığı delip geçtiğini bizlere bildirmektedir. Nefsinin cahilliğini içinde yaşayanları karanlığını talepleri halinde aydınlatmaktadır. 

-------------------

 وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ {الطارق/2}

 “Vemâ edrâke mâ-ttârik.” Târık nedir, bildin mi?

 ------------------- 

 Bu âyette “edrake” “Kef” diye muhatap tutulan sen ile öncelikle Hazret-i Muhammed s.a.v. ve daha sonra biz ümmetidir. 

 Efendimiz s.a.v. “Ma” nedir? Sorusu ile sen bu tarık (yıldız) nedir âlemlerin semâsında derk/idrak ettin hükmündedir.

 Derk/idrak= “Lügatta. Anlayış. Kavrayış. Akıl erdir-mek. Fehim. Yetiştirmek.” Ma’nâsında geçmektedir ki, “kişinin bünyesine işlemiş müşahedeli bilgi” demektir.

 Bu hüküm bizlere, ümmete döndürüldüğü zaman “vemâ edrâke” orada “mâ” soru hükmüne geldi, olumsuz hükmüne gelir. Sen bu tarık’ı (yıldızı) idrak edemedin. Veyahut edebildin mi? Veya etmeye çalış, gibi dikkatimiz çekilmektedir.

-------------------

 النَّجْمُ الثَّاقِبُ {الطارق/3}

 “Ennecmu-ssâkib.”

 O, karanlığı delen yıldızdır. (86/3) Karanlık ise zulmettir. Bu zulmetin iki yönü vardır. Biri nefsinin cahili olmak, biride nefsinden cahil olmaktır. Nefsinden cahil olarak “karanlık-zulmet”in delinmesidir… Bu da idrak, bilgi ve ilim ile olabilmektedir. 

 Sakıp “lügatte, "dikkatli", "gözeten", "korumaya alan" dır.

 “Necm” olması yönünden “Necm – Nefsi benlik”, Kevkeb – İzafi benlik” “Şı’ra – İlâhi benlik” ve “Târık –her mertebede faaliyet gösteren yıldız” dır.

 Burada faydalı olacağını düşündüğüm (11) Vahiy Cebrail konusunda Zûlmet-Karanlık konusunu buraya almayı uygun buldum.

Zûlmet[6] 

Zûlmet : Karanlık.

Zûlûmat : Karanlıklar. 

Zûlm : Birşeyin kendi yerinden, başka bir yere koyma; zûlm, haksızlık, eziyet. 

Zâlim : Zûlmeden. 

Zâlimun : Zûlmedenler.

Zâlûm : Çok zâlim.[7] 

Yukarıda geçen “A’dem” kelimesinin özelliklerini bilmemiz lâzım geldiği gibi, burada belirtilen “zûlmet” (karanlık) kelimesinin ifade ettiği mânâyı da çok iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu taktirde “hakikat-i ilâhiyye” ve “vücûd mertebeleri”nin anlaşılması kolaylaşacaktır. 

Zûlmet : Karanlık kelimesi de iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” Zûlm : Haksızlık kelimesi de, iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” a) İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet” “karanlık” ken-disinde olan şey’in bilinemeyişi yönüyledir. 

“Zât-ı Mutlak”ın bu halde dışa dönük hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir. 

Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir. 

“Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” merte-beleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir. 

“Zât-ı Mutlak”ın “Ulûhiyyet” mertebesine tenezzü-lüyle, kendinde bulunan bütün özelliklerini birer lâtif ilmi varlıklar olarak, ilmi ilâhisinde belirlemiş olmasıdır.

Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresi 21/107. âyetinde; 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ 

“ve ma erselnake” “ve biz seni göndermedik,” hükmü bu mertebeyi ifade etmektedir. 

 “Hakikati Muhammediyye” mevcûd fakat âlemler henüz daha mevcûd olmadığından, oralara olan rahmeti daha sonraki mertebelerde tenezzül yoluyla ortaya çıkacaktır, gönderilecektir. 

Hadis-i Kudsi’de belirtilen; 

“levlâke, levlâke” “eğer sen olmasaydın, olma-saydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte;

“lema halaktül eflake” “âlemleri halk etmez-dim,” bölümü ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir. 

Yine bu mertebeyi ifade eden şu hadisi şerif vardır: “Allah Teâlâ halkı zûlmette halk etmiş (yaratmıştır), sonra onun üzerine nûrundan serpmiş, zâhir olmuştur.” Burada “zûlmette halk ediliş”ten kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir. 

İlm-i İlâhi’de bütün varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri ve programları itibariyle belirlenişleridir.

İşte bu yüzden yukarıda da ifade edildiği gibi; [tüm olarak “zâhir – bâtın” bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” denir,] cümlesi geçmiş idi.

“Allah’ın ‘Nûrdan’ ve ‘Zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Kudsi’sinde belirtilen “zûlmetten perde”, “zûlmet-i kesif”i belirtiliyor ise de, diğer bir mânâ ile “zûlmet-i lâtif”i de belirtmekte ve burayı idrak etmenin ne kadar zor olduğunu da ifade etmektedir. 

“Mutlak Vücûd”, “ilâhi ilim”, “lâtif zûlmet”, bütün âlemin ve varlıkların ana kaynağıdır. 

“Akl-ı Evvel” “Hakikat-i Muhammedi” 

“Ümm-ül Kitap” “Kâlem-i â’lâ “Aşk-ı Ekber” “İsm-i A’zam”

“Rûh-ul a’zam” “Nûr-ı Muhammedi”

“Hakikat-i İnsâniyye” gibi daha pekçok isim ile de ifade edilmektedir.

“Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti,” haberini bizlere bildiren Hadis-i Şerif’deki öncelikler;

“Akl”,→ “Akl-ı Evvel”i;

“Nefs” ise, → “Hakikat-i Muhammediyye”yi ifade etmektedir.

Buradaki “nefs” kelimesi, beşeri anlamda ifade edilen kötülüğü emreden nefs değil; ilâhi mânâda, “nefs o şey’in zâtıdır” hükmüyle belirtilen “Hakikat-i Muhammediyye” nin zâtını ifade eden “Nefs-i Muhammediyye”dir.

b) Beşeri anlamda “kesif/yoğun”, “zûlmet/karanlığa” gelince o da iki kısımdır.

ba) Maddi anlamda zûlmet :

Bu âlemdeki bütün varlıklar “a’yân-ı sabite”leri ge-reğince birer maddi beden elbiseleri giyinerek; letafetleri, kesafete dönüşerek, ağır varlıklar haline gelerek, bu kesafetle Hakk’tan ve özlerinden perdelenmiş olarak zuhur etmişler, ta-biatları ile yaşar hale geldiklerinden madde bağımlı hayatları kendilerine tabiat, “zûlmet-i zindan”ı olmuştur. Bu hal onların en büyük perdeleridir. 

bb) İlmi anlamda zûlmet :

İnsân kendisinde bulunan “Hakikat-i İlâhiyye”den habersiz, sadece kendindeki hayâl ve vehim ile yaşayarak ge-çirdiği zann-ı hayatı da, “ilm-i zûlmet”tir, yani ufkunun karanlık olmasıdır.

Bir kimse günlük hayatında ne kadar yüksek rütbe ve mevkiye çıkarsa, bâtıni ilmi karanlığı da o kadar çok artar. Yoğunluk arttıkça, zûlmet artar; yoğunluk azaldığı kadar da letafet artar. 

Zûlm Haksızlık kelimesi yukarıda belirtildiği gibi o da iki yönlü mânâ ifade etmektedir.

a. İlâhi mânâda; “lâtif” b. Beşeri mânâda; “kesif”. 

- İlâhi mânâda; “lâtif” olan “zûlm”e misâl Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7/23 âyetini ve benzerlerini gösterebiliriz. 

رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا 

“rabbenâ zâlemnâ enfüsenâ” Meâlen :

“rabbimiz biz nefsimize zûlmettik” Yani “özümüzde, nefsimizde var olan hakikatleri perdeleyerek ortaya çıkmalarına mani olarak onlara zûlmettik,” hükmü ile bu hakikat ifade edilmektedir.

b. Beşeri mânâda da; “kesif” olan “zûlm”e gelince, misâlleri pek çoktur. İnsânlığın başlangıcından beri kuvvetlinin zayıfa baskısı, zûlmü hep görülmüştür. Müşrik ve dinsizlerin de tevhid ehline yaptıkları zulümler, kitaplar dolusu yazılsa bitmezler.[8]

İkinci yorum;

(اَنَ) Ben[9]

Cancağızım; Aslında işe sonundan girdik. Bunun da bir hakîkati vardır. İleride açıklarım. Bu konu hakkında uzunca bir girişten sonra yolumuza devâm edelim.

Kitâb başlığımız “Ben” ile başlamaktadır. “aah…!” O “ben” “Bir ben var benden içeri”[10] dedirten, âşıklara yüzde ki ben diye remiz ettiren. Nefsâniyet sahiplerini helâk çukuruna sürükleyendir. Hakîkat ehlini (ب) “Be” nin altında ki noktada[11] Zât-i benliğe ulaştırandır.[12]

Kişi ilk seyrinde nefsâni benlik üzere ilmi çalışmalar yaparak. İlm’el Yakîn olarak devâm eder. Bu seyir biraz uykulu bir seyirdir. Sâlik rû’yalar ile durumunu anlamaya başlar. Bu seyr (نجم) “Necm” yıldızının yansıması ile olur. Sayısal ifâdesi, (ن) Nun:50, (ج) Cim:3, (م) Mim: 40, (50+3+40)= 93 tür. Onun da toplamı (12) dir. Işığını bu yıldız-dan almaktadır.[13] Buraya ulaştığı zaman “Nefsi benliği” idrâk etmiş olur. Bu arada Mürşid’inin giymiş olduğu gömleğin altında bir gömlek olduğunu bununda Risâlet gömleği yani Mürşid’in de “Rasûl’ün Rasûlü” olduğunu anlar. Kurb’ân bayramı hakîkatleri içinde Mürşid’in de gördüğü mürşid’lik yönünü keser. Bu Ef’âl mertebesi itibâri ile olan İbrâhîmiyet Kûrb’ân-ıdır.[14] Bilindiği gibi bunun karşılığı “Koç” yani gönül evlâdıdır.[15] Bu sâlik kendi kendine hâlife olur. Kendine mehdi ve hâdî olur. Yalnız başkasına eğitim verecek durumu yoktur. Nefsini bilen rabb-ini bilir, marifetine irfâniyet zevki ile erer. Terzi baba yolunda kendisine yola ve Efendi Babam-ıza yardım edilecek küçük görevler yine Efendi Babam-ız tarafından verilir. 

İkinci seyir İzâfi benlik üzere olan tarikat seyirdir. Burada sâlik “İzâfi benliğe” ulaşmış. Hedefine biraz daha yaklaşmak üzeredir. Yolun sonu değildir. Zâten isteyen ve bana bu kadar yetmez diyen bu seyre devâm eder. (كَوْكَبًا) “Kevkeb” yıldızı ile izafi benliğin sayısal değeri, (ك) Ke: 20, (و) Vav: 6, (ك) Kef: (20) (ب) Be: 2, (20+6+20+2)= 48 dir. Onun da toplamı (4+8)= 12 dir. (كَوْكَبًا) Kevkeb yıldızında seyrini sürdürür. Işığını bu yıldız-dan almaktadır.[16] Bu seyir de risâlet seyridir. Sâlik bu izâfi yani isimlenmiş benlik ile Mürşid’in de gördüğü bu yönünü kesebilirse ki hakîkatte (من) “Men” yani kim… Men’iyyete yani Zât’a olan isim ile bağlanmış yönünü kesebilirse Kûrb’an bayramının 2. Günü olan Mûsevîyet hakîkatlerini yaşar. Buranın kûrb’an-ı (عجل) İcl[17] ve (بقرة) inektir[18]. Burada ki çalışmalarını bitiren “Marifet-i Mübdi” ye yani, icâd edenine tam bir fakr ve ihtiyâc içinde olur. Bu kişi rehber hâlifelik yapabilir. Çevresindekilere ufak çaplı eğitimler verebilir. Zorlandığı noktalar da Efendi Babam-ızdan yardım alır. Seyrini biraz daha ileri ye götürmek isterse;

İlâhi benlik denilen noktadan seyrini sürdürmeye başlar. Burada seyrine devâm eden sâlik (عِشق) “Işk”ını ışığını (53) Necm 49 âyetinden geçen (شِّعْرَى) “Şı’râ” yıldızından alır. Âyet sayısal değeri 4+9= 13 tür. (ش) Şın: 300, (ع) Ayın: 70, (ر) Ra: 200, (ي) Ye: 10, (300+70+200+10)= 580=(5+8)= 13 tür.

Bu seyir Ayn’el Yakîn ve yaşantıda oluşan rûhânî bir seyirdir. Burası ilâhi benlik noktası olduğu için, Mürşid de görülen hayâli Hakk muhabbetinin kesilmesi, aslında kişinin ölmeden önce ölmek hakîkatine ermesidir. Burası ilâhi seyir ve İsevîyet ile bağlantılı olduğundan kesilmesi gereken havailiği temsil eden kuş türü (Hayâli gönül kuşu) kûrb’an-ıdır. Bu kûrb’an bayramının üçüncü günü- dür. Bir zamanlar tavuktan kûrb’an olur diyen ilâhiyatçı hatırıma geldi. Bununla karıştırılmasın, çünkü bu iş ilâhi âdetullaha terstir. Fikren ve idrâken oluşacak bir hâdisedir. Burada kesilen kûrb’ân remzi zâhirde “Deve” dir. Sâlikin bünyesinde bulunan (كوم بِاِذنِ اَللَه) “Kûm bi iznillah” Allah (c.c.)’ın izni ile kalk, hakîkat’ine ulaşması, varlığında bulunan havâîlik yönünü kesmesi gerekir. İşte bundan sonra bu sâlik (وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ) “Ve eyyednâhu birûhul kûds”ün[19] Rûh’ul kûdsi hakîkat-i ile desteklenmiş. Nefha-i ilâhiyyesi ölü bedenleri diriltecek hâle gelmiş olur. Bu kişi kendine asıl, Efendi Babam-a vekil olarak görev alır. Efendi Babam-ızdan sonra ister, Efendi Babam-ızdan sonraki kişiye bağlanır, isterse görevini çevresindekilere faydalı olmak için bireysel olarak faâliyetlerini sürdürür. 

(12+12+13)= 37 dir. Zâten Efendi Babam (سورة النجم) “Necm Sûresi” adlı esere (37) numarayı vermiştir. Bu da Zât-i tecellidir. Yani mukayyed Zât, kayda girmiş Zât-tır. Bu üç nokta ile sayı 40 ulaşır. Sırasıyla burada ki Zât-i tecelliden sonra, Sıfât tecellisi, Esmâ tecellisi ve Ef’âl tecellisi ile sayı kırka ulaşır.

Bunu nereden anladın denirse, mertebelerin anlatımlarından bu çıkarımda bulunduğumu ifâde edebilirim. Cum’a ile ilgili hadîsler de bu konuya açıkça değinilmesede, mertebelerin ifâdesi vardır.

6275 - Hz. Ebu Hureyre radıyallâhu anh anlatıyor: "Rasûlüllah aleyhisselâtu vesselam buyurdular ki: "Cum’a günü gelince, mescidin her bir kapısı üzerinde melekler yer alır. İnsanları mertebelerine göre yazarlar. Bu mertebeler önce geliş sırasına göredir. İmam minbere çıktımı defteri kapatırlar, hutbeyi dinlerler. Namaza erken gelen, bir deve tasadduk etmiş gibidir. Ondan sonra gelenler bir sığır tasadduk etmiş gibidir. Onu tâkiben gelenler bir koyun tasadduk etmiş gibidir."

(Rasûlüllah saymaya devâm ederek tavuğu ve yumurtayı da saydı. Selh hadîsinde şu ziyâdede bulundu:) "Bundan da sonra gelen kimse, artık yalnız namaz sevabını almak için gelmiş olur."

6276 - Semüre İbnu Cündeb radıyallâhu anh anlatıyor: "Rasûlüllah aleyhissalâtu vesselam, Cum’a namazına erken gelmenin ehemmiyetini deve kûrb’an edene, sığır kurb’ân edene, davar kûrb’an edene ve hatta tavuk tasadduk edene benzetti."[20]

Bu ifâde birinci, ikinci, üçüncü safa sırası ile gelmek ve oturma şeklinde de yorumlanmıştır. Cum’a Cem mertebesini ifâde etmektedir. En öne gelen Cem’ül Cem’ül Cem olan Kûrb’an bayramının üçüncü günü sıfât merebesi kûrb’an bayramına, ikinci sıraya gelen Cem’ül Cem ile kûrb’an bayramının ikinci gününe Esmâ mertebesi kûrb’an bayramına, üçüncü sıraya gelen ise kûrb’an bayramının birinci günü olan Ef’âl mertebesi kûrb’an bayramına gelmiştir.

Birde Kûrb’an bayramının dördüncü günü vardır.[21] Yukarıda anlatılan “Nefsi Benlik”, “İzâfi Benlik”, “İlâhi Benlik” denilen Ef’âl, Esmâ, Sıfât mertebesi benliklerini cem edilebilirse yani bunların aslında “Zât-i Benliğe” bağlı olduğunu anlayabilir ve bunu kendi bünyesinde vahdet edebilirse “Cem’ül Cem’ül Cem ile Hüdâ nın kapıları feth olur”.[22] Ef’âl, Esmâ, Sıfât bir edilirse bu da Hüdâ olur, Hüdâ da zâten pâdişâhtır. Pâdişaha bütün kapılar açılır. Pâdişâha açılmayacak kapı düşünülebilir mi? Burada özetle anlatılan hâdise şöyledir. Bu gün herhangi bir kûrb’an kesilmez. Burada oluşan ufak bir Celâli tecelli ile sâlikin kendini kûrb’an etmesi sağlanır. Bu kûrb’an bayramında sâlik Mürşid’inin yardımı kendi beden devesini keser. Ve bu kûrb’andan yemez, etrafına rahmet olması için dağıtır. Burada Mürşid de görülen hayâli Zât-i muhabbet kesilip gerçek Zât-i benlik oluşturulur. Anlatılması zor bir hâldir. Ancak yaşantı sonrası oluşacak özel bir hâldir. Bu kişi veya kişiler hem Terzi Baba’ya Vekil, Hem de Hâlife-i Mutlak olur.[23] Bu kişi “53”e ulaşmış olur. Bu hâl de şöyle oluşur.

Kûrb’an bayramınını 4 gün olması bedenimizde bulunan bu dört unsur kaynaklı muhabbet ve perdelerin izâlesi olarak düşünebiliriz. Şeriat, târîkat, hakîkat mertebelerinin madde, duygu ve hubbiyet perdeleri ortadan kaldırılır. 4. Gün ise marifet mertebesidir. Marifet mertebesinde ise bunlar irfâniyet ve ilmi ilâhi ile bilinir ve her mertebe de o mertebenin hâli olan “Hâle bürünerek” yaşanır.

Rasûlüllah (s.a.v) Efendimizin “Bana dünyânızdan üç şey sevdirildi” yâni ben sizin dünyânızdan değilim dediği gibi bu irfâniyet ile yaşayan artık bu dünyâlı değil, aslı ve hakîkatine ulaşmıştır. 

Terzi Baba kitâblarında daha önce yazılmayan en azından benim duymadığım görmediğim zuhûrât ve hem ilmi müşâhade, hem de zâhiri yaşantımda müşâhade ettiğim bir durum vardır. Bu “37” ile oluşan Zât-i tecelli ve Zât-i benlik noktasının yıldızı “86” (سورة الطارق) “Târık Sûresidir”… Târık karanlığı delen sabahleyin parlayan yıldız ve yol demektir.

Bu yazıyı yazmadan 4-5 gün önce oluşan ters hilâl yani hicri ayın son günlerinde bu yıldız tam bu (إ) “Elif” gibi yay olan Hilâl’in altına gelmiş ve ters bir (İ) oluşturmuştu. Bunun (إ) Elif ve batini noktasının müşâhadesi olduğunu düşündüm. 

Tersi 68 dir. (68) “Kalem sûresi” 1. âyet ile

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ {القلم/1}

Nun, Vel Kâlemi vemâ yesturûn. 

68/1. “Nun. Kâleme ve satır satır yazdıklarına and olsun.” Burada (ن) “Nun”, yani Nûr-u Muhammedi, kalem bu gördüğüm müşâhade ile ayın hilâl hâli idi. Yesturûn’un satırın içinde geçen (طُر) Tûr ise, sîne tûr’udur. Bu sîne tûr’u olan gönül kâğıdına bu (قَمَر) Kamer olan Hilâl’in Kâlemin ucunda ki gibi (النَّجْمُ الثَّاقِبْ) “En necmi Sakıp”[24] zâti benlik noktası olarak satır satır yazdıklarına and olunmaktadır.[25] 

(ثَقِب) “Sakıb”ın (ث) “Se” si Arapça “peltek Se” denilen harfle yazılmaktadır. Bu (ث) “Se” nin harfinin değeri 500 dür ve üzerinde ki 3 nokta ile 503 yapar. (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammeder Rasûlullah tır. (عَبدُهُ) Abduhu ve (رَسُلوهُ) Rasûlühu olarak Hakk’tan halka dönüşü ifâde eder. Aradan sıfırı alırsak 53 yapar. (0) da kâb-ı kavseyn nokta- sını hiçlik noktasını oluşturur. Bir yönü hadîs bu âlemler, bir yönü de kadîm olan bâtın âlemdir. 

(ث) “Se” nin ifâdesi; Sena/Övgü veya sevb/elbise giyililecek şey. (ث) “Se” nin üç noktası İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn’dir. Aynı zamanda Necm, Kevkeb, Şı’’ra yıldızlarına işarettir Ondan sonra gelen (ا) Elif harfi, ise bu elbise ve övgünün önünde “Ahadiyyet” ifâdesi ile dikilmiştir. Burada 503 yani “53”ün ileriye doğru uzantısı ile…

53 ve 13 ile 66 yapmaktadır. Bu iki Vav, Vav harfinin yazışılışı[26] ile (س) “Sin” ve (و) “Vav” harfinin sayısal toplamıdır. “Sv” birçok ifâdesi vardır. Su ile (كَوثَر) “Kevser” bağlantısı âşikârdır. 

Bunun tamamını toplarsak, (ث) Se: 500, (ا) Elif:1-13, (ق) Kaf: 100, (ر) Re: 200, (500+3+1+13+100+200)= 715, (7+1+5)= 13

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye’dir. 

(ق) Kaf: Delici kudret ile oluşan (قُرَّتُ عَيْنٍ) “Kurret’ül Ayn”, namazda oluşan göz nûrudur.

(ب) Be: Risâlet mertebesidir. Bu da namazda oluşan rütbeyi rasûle işarettir.[27]

(سورة الطور) “Târık Sûresi” 1. âyette (طور) “Târık”a kasem edilmekte yani and içilmektedir. 

وَالسَّمَاء وَالطَّارِقِ {الطارق/1}

Ves semâi vet târık.

86/1. “Andolsun o gökyüzüne ve Târık'a,” Sayısal değeri;

(و) Vav: 6-13, (ا) Elif:1-13, (ل) Lam; 30, (ط) Tı:9, (ط) Tı; 9, (ر) Rı: 200, (ق) Kaf; 100 dür.

(6+13+1+13+30+9+9+200+100)= 381 

(38-1)= 37 dir. 

(37) Zât-i tecelli ve yukarıda bulunan, Necm, Kevkeb Şı’râ yıldızları olan Nefsi, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik idi. 

Bu toplamda 13 ve 8 (53) bağlantıları hemen göze çarpmaktadır. Birçok bağlantıları vardır.

Eğer 13 leri hesaba katmazsak;

(6++1++30+9+9+200+100)= 356

(56-3) = 53 tür. 3 te (اَللَه - رَحمَن -رَحيم) “Allah, Rahmân, Rahîm” dir. Bu, (وَلي) Veli esmâsıdır. 

(و) Vav: Vav-ı kasem yani yemindir. Velâyete işârettir.

(ا) Elif: Ahadiyyete işârettir. 

(ل) Lam: Ulûhiyyet’e işârettir.

(ط) Tı: Tahakkuk, (ط) Tı: Bu hakîkatin şiddetini ifâde etmektedir. İkisinin sayısal değeri 18 yani 18000 âlemdir. 18000 bin olan gönül göğünü delen yıldızın hakîkatidir.

(ر) Re: Rahmâniyet ve Rubûbiyettir.

(ق) Kaf: (قُرَّتُ عَيْنٍ) Kurret’ül Ayn olan göz nûrudur.

(سورة الطارق) “Târık Sûresi” 2. âyette geçen (طارق) “Târık” (ال) “Elif lâm” takısı almış bilinen bir Târık’tır. 

Sayısal değeri; 

(ا) Elif: 1, (ل) Lâm; 30, (ط) Tı: 9, (ط) Tı:9, (ا) Elif: 1, (ر) Rı: 200, (ق) Kaf; 100, (1+30+9+9+1+200+100)= 350 

Bu tersten “53”tür. Bilindiği gibi Efendi Babam’ın Tekirdağ dergâh-ında asılı duran Yâ-sîn sûresi hattına ödenen bedeldir. Hakikatte bunun bedeli (يس) “YÂ-SÎN” olmak yani bedel vermek ile olmaktadır.

Sûre sayısı ve âyet sayısını toplarsak; 

(86+2)= 88 dir. Bu sayı da üstte bulunan sayının “16”nın ikiye bölünmesi ve (نَجدَت) Necdet ismi ile alâkalıdır. Âyette Târık nedir bildin mi? Denmektedir.

53. sûre ile 86. sûre sayısını toplarsak bu da, (53+86)= 139 dur. Hazreti Muhammed (s.a.v)’in (مُحَمّد) isminin sayısal değeridir.

Bir (اَنَ) “Ben”i açıklamak özet ifâdesi ile bu kadar sürdü, bu ancak onun bu âlemlerde ki sonsuzluğunun bir kum tanesinin ifâdesi kadar bile değildir. Onun açılımı sonsuzdur.

------------------

3. Yorum; 

ZİYARETİN KISAS-I MAKBÜLDÜR[28]

Cümlede ifade edilen “Ziyaretin kısa olanı makbul”dür,  değildir. Esasında “Ziyarete kısas yapmak lazım”dır denmek” istenmiştir.[29] 

Açıkçası öğrenmenin yaşı olmadığı gibi bunu da bugün öğrenmiş bulunuyorum. Zâhiri olarak ziyarete, ziyaret edenin verdiği önem ile ziyaret ile karşılık vermektir.

Kısâs; Sözlükte “ardından gitmek, iz sürmek, yaptığı işte birinin yolunu takip etmek; kesmek, eşitlemek ve misilleme yapmak” mânâlarında masdar olan kısâs isim olarak “mutlak eşitlik, bir şeyin iki tarafının birbirine denk olması; işlenen fiile ona denk bir fiille mukabele edilmesi” anlamlarına gelir.

Ziyaret-e, “Ziya-ret” olarak iki kelime şeklinde bakarsak, Ziyâ; Işık, parıltı, Ret; (red) Bir şeyi kabul etmeme, geri çevirme, Işık parıltının geri çevrilmesidir. Güneşin dünyamızı ziyaret etmesini düşünürsek, güneş ışığı yeryüzüne yansır, bu yansıma sonucu bir aydınlık oluşturur. Yansıma olmasaydı, bu ışık yeryüzünde aydınlanma sağlamazdı. Nasıl ayna arkasında bir SIR olmasa veya eski aynalarda olduğu gibi metal parlatılmazsa gelen görüntüyü yansıtmaz yani red etmez… Umarım burada “RED” derken gelenin yansıtılması olduğu anlaşılmıştır. Bunun biraz ilerisi yani eşyayı içinden aydınlatan ise “Nûr” dur. Efendimiz (s.a.v.) ise “Ya Rabbi eşyanın hakikatini bana göster” diye istemiştir.

“Ziya”nın ret olması için bir karşısında yüzeye ihtiyaç vardır. Yani “ışık” “nûr” kaynağından yansıyan parıltı ile o yüzey aydınlanmış olur. Ama kaynak olan ise bu yansımaya ihtiyaç duymaz bizatihi bu kaynağı kendinde bulmuş ve hakikatini anlamıştır. 

“İz-Terzi Baba”mın Vahiy ve Cebrail kitabında âlemi şahadete “red” ve bu şahadet âlemi üzerinde yansımasını incelersek;

Zuhuru perde oldu zuhura, Gözü olan delil ister mi nûr’a.

Diğer bir ifadeyle; zuhurunun şiddeti, kendisine perde olmaktadır.

İnsân-i Kâmil mertebesi hakkında, bir arif:

Seni bu hüsnü vech ile görenler, Korktular Allah demeye, Döndüler insân dediler. 

İfadesiyle bu mertebe hakkında ne hoş söylemiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hâdis-i şeriflerinde:

“Biz, son gelen ilkleriz.” buyurmuşlardır.

“Son gelen” sözü ile bu mertebenin kemâlini;

“İlkleriz” sözü ile de, “Hakikat-i Muhammedi” mertebesini ifade etmişlerdir.

Nefes-i Rahmâni, “Akl-ı Kül” olan “rûh” mertebesi ile “Nûr-u ilâhi” olan “Nefs-i Kül” mertebesinin izdivacın-dan şehâdet, yani bu âlemler ortaya çıkmıştır.

Bu âlemin bir ismi de, zât’ın en kemâlli zuhur olan “Hz. Şehâdet”tir. Çünkü bütün bilinç ve müşahedeler burada olabilmektedir.

Bu âlemin bizce, bir ismi de “Mescid-il Aksa” dır. Zât’ın en kemâlli zuhur mahalli ve secdegah yeridir. 

“Aksa” en uzak mânâsınadır, yani “ilâhi zât”ın “mutlak vücûd” mertebesinden “müşahede-i vücûd” mertebesine bütün açıklığı ile tenezzül ederek burada zuhur etmesidir. 

“Lâtif”ten, “kesif”e ulaşmanın da kemâlidir.

Bu âlemdeki yaşam da, kemâllerin en kemâllisidir. Çünkü gizli hazinenin, “küntü kenzen” kapağı burada tamamen açılmıştır. 

Anahtarı, lisanen “besmele”; fiilen “insân” olmuştur.

Besmele-i şerife”de bulunan, “Allah” lâfzı, “mutlak vücûd” ve “Ulûhiyyet”i; 

“Rahmân” “nefes-i Rahmâni” ve her varlıkta bulunan “ilâhi Rûh”u, “Rahim” ise, o da her varlıkta mevcûd olan “nûr-u ilâhiyye”yi ifade etmekte; 

Ve işte bu üç ana isimden de, âlemler yani mükevvenat ve “İnsân-ı Kâmil” meydana gelmektedir.

Allah insân’ı böylece “Rahmân” sûreti üzere, yani kendinde bulunan bütün özelliklerinden belirli bir terkip ile halketti, böylece en geniş mânâda O’nda, O’nunla ve O olarak zuhur’dadır.

Şehâdet mertebesi olmasaydı, âlemde hiçbir hareket olmaz, diğer mertebeler bâtında kalırdı.

Bu mertebede zuhura gelen her bir insân ve diğer varlıklar, bulundukları yerde kendi kemâlleri üzere birer hazinedirler, bu hazinelerin tamamı ise, ilâhi varlık hazinesidir.

 “Ulûhiyyet” - ilim, “Rahmâniyyet” - arş, “Rubûbiyyet” - kürsi, “Melikiyyet” - zemin, dünya diyebiliriz.

İnsândaki karşılığı;

 “ilim” - akıl, “arş” - baş, “kürsi” - kalb - gönül, “zemin” - yer - ayak mertebesi oldu. 

Belden aşağısına süfli; belden yukarısına ûlvî dendi. Halbuki her ikisiyle vücûd birdir. 

Kûr’ân-ı Keriym Tin Sûresi 95/4 –5. âyetlerinde:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ {التين/4} ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ {التين/5}

lekad halaknel insâne fiy ahseni takviymin (4) sümme redednahü esfele safiliyne (5) Meâlen :

“Biz insânı en güzel kıvamda halkettik(yarattık)” (4) “sonra aşağıların aşağısına reddettik.” (5) Bu sûrenin tamamının ve bu kısım âyetlerinin uzun uzun izahları vardır, yeri olmadığı için sadece yukarıda belirtilen bölümüne bir başka yönden dikkat çekmeye çalışacağım.

Esfel-i safilin, “aşağıların aşağısı” olarak genel anlamda ifade edilmekle beraber, zâhiri ifadesidir. 

İçinde bulunan diğer mânâlardan biri de, “Biz insânı en güzel kıvamda/biçimde halk ettik.”

“Tecellimizin en başından en sonuna kadar gönderdik, böylece bütün âlemlerimizi dolaşarak seyahat etmiş olduğundan bizi en iyi değerlendiren o olmuştur. Her âlemde kendine gerekli techizâtı ve rûhsatı vermişizdir. Bu yüzden bizim halifemizdir. Kendisinde her türlü tasarrufumuz mevcûddur.” Gerçekten bu âlem, hiçbir âleme benzemeyen ve hepsinden kemâlli olan “Hz. Şehâdet”tir.

“Hazret-i Şehadet” ef’âl âleminde,

- Allah’ın tenezzülü 

- Kûr’ân’ın tenezzülü

- İnsân-ı Kâmil’in tenezzülü

- Zâtının tenezzülü

- Beyt’inin tenezzülü

- Mânâların tenezzülü

- Sıfatların tenezzülü

- Rûh’un tenezzülü

- Nûr’un tenezzülü

- Esmâ’ların tenezzülü

- Meleklerin tenezzülü

- Nefs’in tenezzülü

- Mertebelerin tenezzülü

- Âdem’in tenezzülü

- Peygamberlerin tenezzülü

- Kitapların tenezzülü

- İblis’in tenezzülü

- Muhabbet’in tenezzülü

- Lika (buluşmanın) tenezzülü

- Hakikat-i Muhammed’in tenezzülü vardır.

Bu kadar çok tecelliyi ancak içinde yaşadığımız ef’âl “Hazret-i Şehadet” âleminde bulmaktayız. Bu kadar değerli bir âlemin kıymetini bilmeliyiz. 

- Kendine gelme → kendini bulma, 

- Lika (mülaki – buluşma), 

- Sevgi → muhabbet → aşk, 

- Zuhur → tecelli, 

- Bilinç → ilim, 

- Var olma→ kimlik bulma→ ilâhi benlik, 

- Kitabullah → Habibullah → Marifetullah tahsili bu âlemdedir ve burada kazanılmaktadır, 

- Burası ilâhi yaşamın tatbikatlı her mertebeden sınıfları olan ilâhiyyat tahsili yapılacak yeğane okuldur. 

- Beytullah da buradadır.

Ancak bütün bunlardan bizleri uzaklaştıran zıt güçler de “şeytan” buradadır. 

Her işlere yardımcı güçler de “melek”buradadır. 

Her türlü ahlâkları olan hayvanlar da buradadır ve insânlar da burada’dır.

İşte bu güçler arasında öyle bir yaşantı (cümbüş) vardır ki akıllârı hayrette kalır. Birbirine karışmış olan bu yaşam sahnesinin ismi “âlem-i şehâdet” üzerinde bulunduğumuz yer de, bizim dünyamızdır ve bu âlemlerde bütün isimlerin zuhur sahası ve oyun sahnesidir.

Umulur ki, gaflette kalmadan, buradaki, “ilâhi” tahsilimizi yeterince yapar, daha sonraki yerimize huzurla dahil oluruz.

Geçici olan bu müşahede âlemi, Hz. Şehâdet için “uyku âlemi” tabiri de kullanılmıştır.

“İnsânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.” İfadesiyle insânların bu kadar açık ilâhi hakikatlerin ortada olduğu bir dünyada, ne kadar hazin bir gafletle yaşadıklarını ifade ba’bında, Efendimiz (s.a.v.) bu Hâdis-i Şeriflerinde bizleri uyarmışlardır. Daha birçok izahları vardır; yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz. 

“Dünyanızdan Bana Üç Şey Sevdirildi...” Diğer bir Hâdis-i şeriflerinde, Efendimiz (s.a.v.) buyururlar:

“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, kadın, koku, gözümün nûru namaz.” Bu hâdis-i şerif, ilgili kitaplarda birçok yönlü izah edilmiştir. *[30]

Biz burada daha başka bir yönünden kısaca mevzuumuz içerisindeki yerinden yorumlamağa çalışacağız.

Dikkat ettiğimizde görürüz ki; mübarek “lisan-ı Muhammedi”de muhabbet sebebi üç asli unsur vardır. 

Bunlar, “kadın”, “koku ve “namaz”dır.

Aleyhisselâtu vesselâm efendimiz, buradaki ifadesin de, “ben sevdim” demiyor, “dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” diyor.

Biz bu üç şeyin bireysel kısmına değil, genel anlamdaki haline bakmağa çalışacağız.

Hâdis-i şerifte, kadının öne alınması;

Â’dem oğullarının hilkati, “kadın” ile âlemin hilkati, “nefs-i kül - esma - nûr” mertebesi ile olduğundandır. 

“İlm-i ilâhi”de mevcûd bütün “a’yân-ı sabite”lerin zuhura gelmeleri için onların bir hareketlendiriciye ihtiyaçları vardı. 

“Mutlak vücûd” bu ilimsel varlıkları faaliyete geçirmek için “Rahmâniyyet” mertebesine intikal ettirdi.

Bu mertebede “Rûh-ül kudüs” onlara birer “lâtif rûh”tan elbise giydirerek “nefes-i Rahmâni” ile âleme “nefh” etti, “üfledi”. 

Her varlık bu “nefh”den (nefes) ten kendine ait bir “koku” aldı ve o “koku” onun “tabiatı” ve asli hali oldu.

Aynı zamanda “Akl-ı kül” olan bu “Rûh’ul kudüs” “Nefes-i Rahmâni” sonsuz fezaya yayılınca, kendinden “Nefs-i kül”ü (esma - nûr) mertebesini tecellisiyle meydana getirdi.

Böylece “Akl-ı kül” etken, “Nefs-i kül” edilgen oldu. 

Diğer bir izahla, “akl-ı kül” “Âdem”in;

 “nefs-i kül” “Havva”nın aslı ve zuhur yeri oldu.

 Böylece;

“Akl-ı kül” ve “Nefs-i kül”ün iştirakinden (izdivacından) bu âlemler;

“Âdem” ile “Havva”nın izdivacından da insânlar meydana geldi.

Bu âlemlerde meydana gelen varlıkların ve insânın en önce yapacağı şey kendinin zuhura çıkmasına sebeb olan yüce rabb’ına karşı ihtiyaç ve acziyetlerini bilip ona yönelmeleridir.

Bu yönelmenin en güzel ifadesi de “kulluk – ibadet”;

İbadetin en güzeli de, “salât – namaz”;

Onun diğer ismi de, “zikr”; 

Ve neticesi mi’rac’tır ki böylece asli âlemine “uruc” yükselmedir.

Allah’a ulaşmak için insânlara lâzım olan maddi mânevi bilgiler yine Rabb’larından “vâhy-i ilâhi” peygamberleri vasıtasıyla onlara ulaştırılmıştır.

Allah’ın (c.c.) insânlık âlemine en büyük lütuflarından biri de “vâhy”dir. Böylece cehilden ilme olan yolculuk meydana getirilmiş, bundan faydalananlar da ilâhi rahmete nail olmuşlardır. 

Allah (c.c.) Âdem’i, kendi elleriyle “Rahmân”, “Akl-ı kül” sûreti üzere “halketti”, zuhura getirdi. 

Âdem, Havva’yı sol eye kemiğinden (kendi varlı-ğından), “Nefs-i kül” sûreti üzere “halketti”, zuhura getirdi. 

“Âdem”le “Havva”nın birleşmesinden, çocukları; 

“Akl-ı kül” ile “Nefs-i küll”ün birleşmesinden de, bu âlemler meydana geldi. 

Âlemlerin meydana gelişi, her varlığın kendi mertebesi itibariyle “zât-ı Ulûhiyyet”i “takdis” (mukaddes) kılmak içindi.

İşte Muhammed (s.a.v.) efendimizin şahsında hem genel, hem de birey olarak meydana gelen oluşumlar içerisinde kendisine sevdirilen üç şey’den

1. Bir’i edilgen ve üretken olan “kadın”dır: 

Bireyde eş, genelde “Nefs-i kül”dür; eşten, çocukları;

“Nefs-i kül”den de, her an yeni yeni tecelliler olmaktadır.

2. Koku: Yukarıda belirtilen genel olarak bütün varlıkta mevcûd “nefes-i Rahmân”ın kokusu; diğeri de, bedenlerimize sürdüğümüz kokulardır.

3. Namaz: Yukarıda belirtildiği gibi âlemin ve varlıklarının ulaşacağı en son kemâlli fiilleridir. Bilhassa “insânlar” ve “cinler” (ibadet – irfaniyet) için zuhura getirilmişlerdir.

İşte bütün bu hakikatlere vakıf olan Aleyhisselâtu ves-selâm efendimiz mübarek ifadelerinde “sevdirildi” diye belirttikleri üç şey ile bizlerin önüne kendi hakikatini ve ayrıca sonsuz ufuklarını açmaktadırlar, şükründen aciziz.

Yukarıdan beri izah etmeğe çalıştığımız husus bu âlemde, “yaratma”nın değil “zuhur” ve “tecelli”nin olduğudur.

Bu kelimeyi metinlerde var olduğu için yeri geldikçe parantez içerisinde yanına, “zuhur” ve “tecelli” kelimelerini ilâve ederek kullanmaktayız. Cenâb-ı Hakk’tan cümlemize gerçekten anlayacak, tabiat ve şartlanmalarından kurtulmuş ön yargısız hür bir akıl vermesini niyaz ederim.

Atom Kanada da yüksek “fizik - kimya” eğitimi gören bir kardeşimizin oradan “atom” hakkında sorduğu soruların cevaplarından bir kısmını mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı buraya almayı uygun buldum.

Fakir fizik ilmini bilmem, fakat gerçek tevhid ilmi bunları genel hatlarıyla çözümlemektedir.

Sevgili Ozan:

Atom bölümüne geçmeden evvel âlemlerin oluşumu-na kısaca bir göz atmamız gerekecektir; şöyle ki:

Â’ma - Zât’ul Baht Ahad - Ahadiyyet İlâh - Ulûhiyyet = Vahidiyyet → Zûlmet - karanlık Zât âlemi : → İlm-i ilâhi Rûh’u A’zâm

 Â’yân-ı sâbite Râhman - Râhmaniyyet → Rûh’ul Kuds : 

(Sıfât âlemi) : hayatın kaynağı, ilâhi ilmin belirlenmesi Rabb - Rûbubiyyet → Nûr’u ilâhi, (Esmâ âlemi) : aydınlanma lâtif varlıkların oluşumu Melik - Melikiyyet → Işık = gölge = zaman Mülk, şehadet âlemi, dünyalar Çoğalma = görünme Ortaya çıkma = zuhur Yukarıdaki şamada görüldüğü gibi, âlemler; “İlâhi Zât”ın, 

 1- 2 - Â’ma’dan → Ahadiyyete, 

 3 - oradan → Ulûhiyyet’e, 

 4 - oradan → Râhmaniyyet’e, 

 5 - oradan → Rûbubiyyet’e, 

 6 - oradan → Melikiyyet’e tenezzülüyle meydana gelmişlerdir.

İşte bu meydana geliş ile; 

 1 - zûlmetten → rûh’a, 

 2 - rûh’tan → Nûr’a, 

 3 - Nûrdan → ışık ve gölgeye, 

 4 - atomlar vasıtasıyla da → maddeye ulaşılmıştır.

Bu oluş zât-ı İlâhinin belirli seyr-i içerisinde “bâtın”dan zahire çıkmasıdır. 

Maddeyi meydan getiren atomdan daha ilerisini, bu beşer idrakî içerisinde anlayıp, Nûr mertebesine ulaşmak çok zor olacaktır, çünkü o mertebeyi idrak edip anlayacak araçlarımız yoktur. Ayrıca en büyük perde de kendi bireysel varlığımızdır.

Bu dünyada iken madde ötesine ulaşmamız ancak “ölmeden evvel ölmek” ile veya rû’yada görmek sûretiyle mümkün olabilmektedir, bu da ayrı bir yaşam sistemidir.

Şimdi mevzuumuzla ilgili birkaç kelimenin lügat mânâlarını vermeğe çalışalım.

Akıl: Saf bir cevherdir. Külliyet ve cüz’iyyet’i idrak eden, cisme bağlı saf bir cevherdir.

Nefs: Nefs-i natıka = Konuşan nefs = Külliyyat ve cüz’iyyatı idarak eden, cisme tedbir ve tasarruf eyleyen saf bir cevherdir.

Cisim: Üç uzaklığı = Yani eni, boyu, derinliği kabul eden bir cevherdir.

Cevher: Kendi nefsiyle kaim olan şeydir.

A’raz: Zâhir olmak için bir vücûda muhtaç olan ve iki zamanda baki olmayan şeye derler.

Esir: (Arapça) Kâinatı dolduran ve bütün cisimlere nüfuz eden, fizikçilerce ışık, hararet ve elektrik gibi şeylere nakil vasıtası hizmeti gördüğü farz olunan, tartısız, elastiki ve akıcı hafif bir cisim. (Kelime rumcadan arapçaya geçmiştir.) (Atom’un eskilerce izahıdır.) Şimdi kısaca atomun kendisini ve arka planını incele-meğe çalışalım.

Nötron = Çekirdekte var olan = yüksüzdür Proton = Çekirdekte var olan = (+1) yüklüdür.

Elektron = Çekirdek etrafında döner = ( -1) yüklüdür.

Nötron = Çekirdekte yüksüz = (zûlmet – karanlık)

 (ana varlık, soğuk) Proton = Çekirdekte (+1) yüklü = (Rûh) 

 (Nefes-i Râhmani) (Enerji hayat) (sulu kuru) Elektron = Çekirdeğin etrafında = (Nûr - aydınlık) Dönen (-1) yüklü (Sıcak zaman) Bu sistem içerisinde bâtında olan mânâlar uygun elbiseler giyerek hayâli görüntüler halinde meydana gelmektedirler.

Fizikçiler feza dokusunun, karanlık, soğukluk ve zamandan ibaret olduğunu söylemişlerdir.

Eğer sadece bunlardan ibaret olsaydı, ne feza ve ne de fezadaki hayat olurdu.

Fezanın Gerçek Dokusu :

- Zûlmet - karanlık - soğuk,

- Rûh-u A’zâm - ilmi ilâhi, sulu - kuru,

- Rûh’ul Kuds - Hayat,

- Nûr-u İlâhi, 

- Işık - zaman, sıcak,

- Muhabbet’tir diyebiliriz.

Ancak, bu sistem içerisinde, sonsuz fezada hayat oluşabilmektedir.

Nötron: Zûlmeti, karanlığı ve yokluğu ifade ettiğini, kendinde hiç bir “âlem” yükünün olmadığını söyleyebiliriz.

Proton: Rûh - nefes-i Râhmani = Enerji hayatın ta kendisi. Böylece hayat ile (+1) artı bir yüklü olduğunu söyleyebiliriz.

Elektron: Nûr = aydınlığı ve aydınlanmayı eksi bir (-1) yüklü olduğunu, bunların birlikte çalışmasından, yani dönmelerinden ve değişik sayı değerleri ile guruplar oluş-turmalarından da “Melikiyyet” yani (ışık ve gölge) de, birey olarak zamanda yaşamanın ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

“Esmâ’ul Hûsna” (Allah’ın güzel isimleri) Dalga hareketi, “Esmâ’ül Hûsna”dan her bir zıt isim diğerinin zıddı ile artı bir (+1), eksi bir (-1) yani etgen ve edilgen olduğundan; her bir isim de kendi varlığını korumak zorunda olduğundan, birbirleriyle birleşip, birbirlerinde yok olup, kendi varlıklarını hükümsüz bırakamazlar. 

Oyüzden her biri varlığını korumak zorunda olduğundan bireysellikleri yüzünden birleşemezler, bunları külli olarak tutan “Allah” (c.c.) ismi câmi’idir. 

İşte bu yüzden aslında her şey ayrı ve tekler halinde iken “Allah” ismi ile bir bütün olarak, bu âlemdeki hayat oluşmakta ve devam etmektedir.

Hidrojen atomu 1 (–) elektron, 1 (+) protondan oluş-makta, yani bir “bir”in; diğer bir “bir” ile birleşmesi ikiliği, iki zıt ismi, o da basit mânâda hayata kaynak olmakta, işte bu zıtlar çoğaldıkça daha geniş mânâda daha değişik oluşumlar meydana gelmekte, böylece Allah’ın güzel isimleri bütün âlemde devreye girerek mutlak ve müthiş bir sistem içerisin-de bu âlemdeki yaşamı meydana getirmektedirler.[31]

------------------

 Bu bilgileri verdikten belki tekrar gibi olsa da her tekrarda bir fayda ve güzellik vardır. Sonra Ramazan bayramı ve “Ziyaret” sürecinde gelişen müşahadelere-yaşantılara bakacak olursak; 

2024 Ramazan bayramı namazı ile başlamış görünse de aslında daha evveline dayanmaktadır. Âdetim olduğu üzere bayram namazı için Üsküdar Yeni Valide camiine indim… Yapılan vaaz sonrası bayram namazı vakti geldi. Cemaat dışarı kalabalık bir saf[32] düzeni tutalım diye ayağa kalkıldı. Ve herkes namaz tertibi için düzgün bir saf düzeni haline geçmiş oldu. Sol tarafımda (nefsi küll) oturan kişinin yüzük parmağında bulunan siyah taş üzerinde ELİF-VAV harfleri bulunuyordu… 

[33]

Bu bayramın farklı bir müşahade ve yaşantısının olabileceğini seyr etmeğe ve düşünmeye başladım… 

Yüzük taşı; Muhyiddin Arabi hazretlerinin Fusus’ül Hikeminini (Yüzük taşlarındaki hikmetleri) çağrıştırmaktaydı. Her yüzük taşı ise bir peygamber hazaretındaki hikmet idi. 

Elif ve Vav; Vahidiyet[34] ve Ahadiyyet olarak ifade edilmektedir. Yalnız (ا) “Elif” ve (و) “Vav” harflerinin kesişiminde “Vav” harfinin kuyruğunun birleşmesi ile yani Elif’ten Vav’a doğru takip edildiğinde oluşan gizli bir (ل) “Lam” harfi vardır. Mertebe sırası ile yazarsak “Elif, “Lam” ve Vav” harfleri oluşmaktadır. Ahadiyet, Uluhiyet ve Vahidiyet yani yukarıdan aşağı “Zât” âleminin tecellileri aşağıda Kelime-i Tevhid tablosunda görüleceği üzere bulunmaktadır. Sayısal değerlerine bakacak olursak “Elif 1-13” “Lam 30” “Vav 6” dır… Toplarsak 1+30+6= 37 ve 13+30+6= 49 dur. 37 sayısı kendi arasında toplarsak 3+7= 10 sayısını verir. 10 kemal sayı ve 1 Ahadiyet ve 0 ise aynası olan hiçlik noktasıdır. 49 sayısı kendi arasında toplanırsa (4+9=13) ü yani Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyeyi verir. 

İlâh - Ulûhiyyet = Vahidiyyet → Zûlmet - karanlık Yine Kelime-i Tevhid’in doğuşunda Ahadiyet’in, Uluhiyet ve Vahidiyet’e tenezzülü ile Allah bölümü şekillendi.[35] 

Ahadiyetin, yayın olan saha Vahideyete tenezzül ile Hakikat-i Muhammediyyenin bir yönü ile Uluhiyet bir yönü ile Rahmaniyet mertebesi meydana geldi. 

Bu üç harfin Ahadiyet, Uluhiyet ve Vahidiyet, tecellileri ve onlarında tecellilerinden meydana gelen mertebeleri İz-Terzi Baba anlatım ve tasnifiyle inceleyecek olursak; 

“Kelime-i Tevhid” zuhur mertebeleri

اللهَلا اله الا

 “lâ ilâhe illâ allah” Sevadı Azam a’ma’iyyet Zatül Baht tecellisi Hüvviyet - Beytullah - Âlemler ahad’iyyet inniy’ yet – ene iyyet Kur’an ve İnsan kelimesi tecellisi “lâ ilâhe illâ allah” uluh’iyyet zuhur edici peygamberi “la ma’bude illâ allah” vahid’iyyet Muhammed Habibullah SAV

 (zât) kelimesi tecellisi “la mevsufe illâ allah” rahman’iyyet zuhur edici peygamberi “la mevsufe illa rahman” (sıfât) İsebni Meryem Rasullüllah İsa Ruhullah kelimesi tecellisi “la mevcude illâ allah” rubub’iyyet zuhur edici peygamberi “la mevcude iller rab” (esmâ) Musa-ı Kelim Rasullüllah Musa Kelimullah kelimesi tecellisi “la faile illâ allah” melik’iyyet zuhur edici peygamberi “la faile illel melikül mübin” (ef’âl) Halil İbrahim Rasullüllah İbrahim Halilullah kelimesi tecellisi “la ene illâ allah” beşer’iyyet zuhur edici peygamberi

وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (ene - benlik) Âdem Rasullüllah “ve nefahtü fiyhi min ruhî” Âdem Safiyullah “ve ona ruhumdan üfledim” (38/72) 

“lâ ilâhe illâllah”

“lâ mevsufe iller rahmanir rahiym”

“lâ mevcude illâllahur rabbül alemiyn”

“lâ faile illâllahül melikül mübiyn”

“lâ ene illâ allahüz zâhiru vel bâtın” Yukarıdan aşağı “nüzül” batın ilmi olarak gelen bu tevhid mertebelerin, gerçek haliyle bu defa aşağıdan yukarıya “uruc” doğru tahakkuk halinde zuhurları için yaşanması gerekmekteydi. Böylece yukarıdan aşağıya son fakat aşağıdan yukarıya ilk olarak batının (gizlinin) zâhire (açığa) çıkması Âdem “Âdem-i mânâ” ile başlamıştır. 

O güne kadar zâhir tecellisi tamamlanmış, âlemler ortaya gelmiş, onda ve ondan sonraları Hz. Rasullüllaha kadar devam eden bir seyr içerisinde de batın tecellisi “Mirac” hakikati ile ilmi ve ayni olmak üzere iki yönden tamamlanmıştır. 

12-09-2001

Medine-i Münevvere Kelime-i Tevhid, Yüce zatın kendi kendini, kendinde kendine izahıdır. 

Kelime-i Tevhid, Ahaddiyyetin kendini toplu olarak bütün mertebeleri ile izahıdır.

Kelime-i Tevhid, Ahadiyyet ve abdiyyet mertebelerinin izahıdır. 

Kelime-i Tevhid, Zat, sıfat, esma ve ef’al mertebelerinin izahıdır. 

Kelime-i Tevhid, Şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerinin de izahıdır.[36] 

------

Yolumuza (ا) “Elif” (ل) “Lam” (و) “Vav” hakikatlerini anlamak için Kelime-i Tevhid’in hakikatini ne olduğunu anlamaya çalışarak seyrimize-bayramımıza devam edelim.

Bayram namazından sonra eve geldim, ziyaret ve daha sonra telefon sırasında “İz-Efendi Babamı” aradım. Selâm, kelâm dan sonra “Bayramın dördüncü” günü 13 Nisan da Tekirdağ da bizim evde kardeşler gelecek “Ziyaret” var. Uygun olursanız beklerim dedi. Eşim ile konuşalım uygun olursak geliriz, İnşeallah. Diyerek telefonu kapattım. Yalnız niye “bayramın 4. Günü” diye ifade edildiği de zihnimi kurcaladı açıkçası… Ramazan bayramı 3 gün, bizim gibi deliye belki her gün bayram o da ayrı konu neyse belki ilham kuşu bir şeyler söyler. Eşim rahatsız olduğu ve uzun zamandır, Efendi Babam ve Nüket Annemi göremediği için bende geleyim. Dönüşte trafik olur yorulmayalım, Edirne de kalırız ve öyle döneriz dedi. Türkçe ismiyle “Batı Kapısı” otelden yer ayırttık ve günü geldiğinde Tekirdağ’a ziyaret için yola çıktık…

13. günde 3-13 nolu kapıda bizi Nüket annemiz karşıladı. Kardeşler gelmiş oturuyorlardı. Yeni tanıştığım “BEKA” nın yanına oturdum. Efendi Babam bilgisayarı getirdi. Kırklareli’nden Kü… kardeş yeni ilahi besteledi diyerek “ÇÖZDÜM SIRRINI” ilâhisini çaldı. Daha sonra Nusret Babamız r.a in bestelenen “BENİ KALDIR ALLAH’I GÖR” ilâhisi çalmaya başladı. “AŞIK” efendi babamın karşısına geçti. Ve şeyhi mi? Kaldırılacak efendim diye sordu. Efendi Babam “benlik” ten bahsettiği cevabı tam duyamadım. O esnada da kısa ziyaretimizden müsaade alarak kalkarak Edirne’ye doğru yola çıktık ve ikindi civarında “Batı Kapısı”[37] otelin Selimiye camii[38] manzaralı 313 numaralı[39] odamıza çekildik. Akşam namazında eski camii ye yönelmişken ilham kuşu sağ tarafına bak “Sırrı usta” “Sırrı tadında” diyor. Ve ilave ederek gerçek “TAD” İz- Efendi Baba’mın Meğer şiirinde;

Düşündün mü? Hiç kardeşim Şu âlemde nedir işin? Dünya ya sebebi gelişin, ÂDEM olmakmış meğer! 

İle başlayan Necdet ten dinle bu sözü, Hak tan ayırma hiç özü, Bu dünyanın gerçek tadı, Ölmeden ölmekmiş meğer.

Dizeleriyle son bulan “MEĞER” şiir ve ilâhisi diyerek beni uyarıyordu. 

Ertesi gün ise yola çıkıp akşam rahat bir şekilde trafiğe takılmadan Üsküdar’daki evimize dönmüş olduk. Selâm-. … Caddesinden çıktığımız yolculuğumuz, Dar’üs Selâm kapısına yapılan ziyaret ile salim bir şekilde gerçekleşmiş. Dar’us Selâm kapısından salim bir şekilde Nefsi küll kapısından (Nûr-u İlâhi) Selim mahallinin cemine ulaşılıp, salim bir şekilde Selâm-. …. Caddesine dönmüş olduk. 

Yaptığımız ziyaretin “ardından gitmek, iz sürmek, yaptığı işte birinin yolunu takip etmek; kesmek, eşitlemek ve misilleme yapmak” ma’nâlarında masdar yani kaynak kökü olan kısâs-ı ile ardından gidip, iz sürerek İz-Efendi Babamın yolunu takip ederek karşılık vermek gerekir diye düşünüyorum. 

ÇÖZDÜM SIRRINI -🡪 Ç-🡪ÖZÜM SIRR-I

Bizi uyaran Sırrı Usta yani Usta’nın Sırr-ı nedir? 

Us -🡪Akıl-🡪İlim -🡪Uluhiyet -🡪 Allah 

Ta -🡪 Tahakkuk -🡪 Gerçekleşme -🡪 Hakikatin ortaya çıkması Sırr-ı -🡪 Kenz-i Mahfî -🡪 Gizli Hazine Gizli Hazine’nin açıklamasını ve içinde “Ben” ifadelerini İz-Efendi Babamın anlatımıyla incelersek;

Zât-ı mutlak kendini daha henüz her hangi bir vasfı ile vasıflandırmazdan evvel, yâni kendini bir isim ile vasıflandırmazdan evvel Ahadiyyetinde iken inniyyet-i ile Hadîs-i Kûds-î de bildirildiği üzere, (Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.)

(Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim-arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.)

“Küntü” (Ben idim) ifadesiyle Zât-ı Mutlak kendine daha henüz bir isim vermezden evvel kendini isimsiz (ben) diye ifade ederek bildirmektedir.

“Kenzen mahfiyyen” (gizli bir hazine.) ifadesi ile â’maiyyetinin hakikatini bildirmektedir.

“Fe ahbebtü” (Sevdim-arzu ettim.) İfadesi ile Zât-ı Mutlağın âlemde ilk olarak faaliyyete geçen sıfatının(hub) muhabbet sıfatı olduğunu bildirmektedir.

“En urafe” (ârif olmak-bilinmeklik.) İfadesi ile bilmek ve yaşamak-irfaniyyet-i nin ne derece mühim olduğunu ve bilinçli sevginin irfaniyyet sıfatı ile güzel olduğunu bildirmektedir. 

          (Fe halektül halke) (Mükevvenât-halkı, halk   ettim.)  İfadesiyle Ulûhiyyetinden halkıyyetine olan tenezzülünü ve halkıyyet sıfatını bildirmektedir.

           (li uğrafe bihi.) (Halk ve mükevvenatımdan yola çıkarak bana arif-bilici, olmanız için. Bu halkıyyet ve tenezzülü itibariyle Onu tanımağa çalışarak gelinen yoldan tekrar geriye dönmek için.

(Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim-arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.) İfadesinde, görüldüğü gibi (Zât-ı Mutlak) üç def’a Zâtından, Ahadiyyetinde olan İnniyyetinden, (Ben) diye bahsetmektedir. Çünkü bu mertebede daha henüz kendine bir isim ve vasıf vermemiştir. Ayrıca bu bahsedişin gizli bir bahsediş olduğunu da bildirmektedir.

Bu gizlilikten ilk ortaya çıkardığı“ hûbbiyyet sevgi” sıfatıdır. Bu sıfatın gayesi, kendinin bilinmesi ve bunu sevmesidir. Eğer bir sevgi kontrolsuz olursa “Cemâl” iken “Celâl”e dönüşür, belirli bir zaman sonra o sevginin dışında kalanlara olan düşmanlığı doğurur.

“Bilinçsiz çok sevgi zıddı olanlara düşmanlığı getitir.” Denmiştir. Genelde zıt guruplarda görülen düşmanlık, kendi gurubuna çok bağlılıktan o sevgi hûbbiyyetten kaynaklanmaktadır. İşte bu duruma düşmemek için sevgi ve muhabbetin irfaniyyet’e ihtiyacı vardır. 

Hadîs-i Kûdsî de; evvelâ gizlilik sonra  “hûb-muhabbet” sonra Âriflik-tatbikatlı bilinç, sıralanmıştır. Daha sonra da “halkıyyet” sıfatı belirtilmiştir. 

İşte bu Hadîs-i Kûds-î de belirtilen “Hûb-muhabbet” bu âlemlerin aslî kaynağı olmuş ve her zerre de halkıyyet kudreti ile faaliyyete geçmiştir ve ayrıca feza dokusunun da ana kaynaklarından başlıcası olmuştur. Hakikat-i Muhammed-î bu hûbbiyyet kaynağı üzere programlanmıştır.

Bu âlemlerde ilk faaliyete geçen sıfat-ı İlâhiyye hûbbiyyet yâni, muhabbettir. Bu ilâhi Hûbbiyyet’in zuhur mahalli ise Hakikat-i Muhammed-î dir. İşte bu yüzden diğer bir Hadîs-i Kûds-î de bildirilen, (Levlâke) dir. Yâni (Eğer sen olmasaydın,) Bu ifadenin içinde gizli olan çok büyük bir hûbbiyyet-sevgi vardır. İkinci def’a (levlâk) gene “eğer sen olmasaydın”(lemâ halektul eflâk) “bu âlemleri halketmezdim” haberinde Cenâb-ı Hakk-Zât-ı Mutlağın, Hakikat-i Muhammediyye ye ne kadar Hûb-Muhabbet ettiği açık olarak görülmektedir.

Hakikat-i Muhammediyyenin, nokta zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin de işte bu yüzden lâkabı (Habib) Ullah’tır. Zât-ı Ulûhiyyet’in Hûbbiyyet deryasının ilk coştuğu ve aktığı Hakikat-i Muhammed-î deryasıdır, işte oradan da bütün âlemlere zuhur yerleri itibariyle dağıtılmaktadır. 

Hakikat-i Muhammed-î bütün âlemleri kaplayan muhteşem bir programdır. Ve İnsânlık bölümü dünya tarihi sahnesinde Âdem (a.s.) ile uygulanmaya   başlanan bir süreçtir.

Bu uygulamada görülen bütün İlâhî toplum önderleri! Peygamberler, Hakikat-i Muhammed-î nin kendi mertebelerinden zuhurlarıdır. Yâni kendilerine ait bir varlıkları olmayıp Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizde kemâlini bulan (İnsân-ı Kâmil) mertebesinin diğer Peygamberler önce, kendi mertebelerinden zuhura getirişleridir. Yâni hangi Peygamber ve velî yeni olarak ne getirmişse onların hepsi Hakikat-i Muhammedî’nin zuhur mahalli Hz. Muhammed’in (s.a.v.) o isim ile o mertebeden ve o özelliği ile zuhura çıkmasından başka bir şey değildir.

Hakîkat-i Muhammed-î programı içerisinde İnsânlık bilinç ve sahnesinin başlamasında ilk faaliyyet gösteren mahallin Âdem ismi ile anıldığını görüyoruz. İşte bu husus diğer bir ifade ile Hz. Muhammed’in varlığında mevcut olan bu hakikatin Âdem ismiyle ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.

Nûhiyyet mertebesi de, Hakikat-i Muhammed-î yye nin o mertebede ki, necâtiyyetinden başka bir şey değildir. İşte mevzuumuz olan bu İbrâhîmiyyet mertebesi dahi Hadîs-i Kûds-î de belirtilen Hûbbiyyetin kendi zamanı için, yâni İbrâhîmiyyet zamanı için en geniş manâ da İbrâhîm ismi ile zuhura çıkmasından başka bir şey değildir. İşte bir sâlik seyr-i sülûkunda ki, burası “Tevhid-i ef’âl” mertebesidir, buraya geldiğinde kendi bünyesinde bu halin taşıyıcısı olur. Kendisinde Allah sevgisi, irfaniyyet-i ve muhabbet-i üst derecelere, âfaki seyrine doğru yol almaya başlar. 

Aslı “Hûb” olup zuhur ismi “vedûd” olan bu halin ilk olarak en geniş manâ da hayat seyrine baktığımız da İbrâhîm (a.s.) ın başından geçenler ve kendisine verilen (Halilûllah) lâfzıyla kendisinde zuhura çıktığını görmekteyiz. 

İlâhî hulliyyet’in kemâli Muhammed (s.a.v.) Efendimiz de kendisi Allah’ın (c.c.) (Habîb) i olması dolayısıyla zuhur bulmuştur. Başlangıçta Hûbbiyyet, netice de de Hûbbiyyet vardır. Öyle ise ortası da Hûbbiyyettir. Düşmanlıklar ise beşeri Hûbbiyyet’in yanlış yönlendirilmeleridir. 

Hz. Muhammed (s.a.v.) den sonraki Hûbbiyyet’in en geniş manâda ki. Zuhur mahalli ise, Hz. Mevlânâ (r.a.) Efendimizdir. İşte bu yüzden onun ismi (Mevlânâ) dır. Bilindiği gibi, “Mevlâ-efendi” “nâ” ise “biz” demektir. Bu vasıf bazı kimselere verilmiş ise de ilk akla geleni, Hakikat-i Muhammediyye’nin Hûbbiyyet-i itibari ile en geniş manâ da zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) dir, ondan sonra akla geleni, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin kendinden sonraki Hûbbiyyet zuhur mahalli ise, evvelki ismi, (Celâleddîn-i Rûmî-veya Mollayı Rûm) olan, sonradan (Şems) in-yâni İlâhî- ateşi ile kendisinde zuhura gelen bu Hûbbiyyet hakikatinden sonra, kendisine her kes tarafından (Mevlânâ) lâkabı tabii olarak verilmiş olan zuhurdur.

Böylece Zât-ı mutlak olan “İlâh-î Mevlâ” nâ Allah (c.c.) bu Hûbbiyyet’ini ilk olarak daha geniş mânâ da mertebe-i İbrâhîmiyyet’te (Hullet-Halil)liyyet ile zuhura çıkarmıştır. 

Efendimiz (s.a.v.) de ise bu Hûbbiyyet en üst kemâli olan (Habîbullah) lık vasfı ile zuhura çıkmıştır. Bu yüzden “Allah’ın sevgilisi” bizim de (Efendimiz-Mevlânâmız) (s.a.v.) olmuştur.

Mevlânâ-efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizden sonra kendinde olan bu Hûbbiyyet’in en geniş mânâda ki, zuhur mahalli ise, Konya da medfun bulunan, “Celâleddîn-i Rûmî-Mevlânâ” (r.a.) efendimiz dir. Bu idrak ile o mekânı ziyaret etmek bütün bu mertebeleri ziyaret etmek gibidir.

Ancak burada bir tehlike vardır. Bu irfaniyyet oluşmadan orayı ziyaret etmek orada bulunan “mevlânâ” ile yetinmek o mekân da kalmak olursa, diğer önde ki, Mevlânâlara perde olma ihtimali vardır. Eğer kişi ziyarete gittiği o mertebe de kalmayıp, “Mevlânâ Celâleddîn” den “Mevlânâ Muhammed Mustafa” ya oradan da “Mevlânâ Allah-u Tealâ” hazretlerine yol bulub uruc edebilirse oradaki Mevlânâ bu urucun vesilesi olur, Zâten aslî görevi ve zuhuru da bunun içindir. Eğer sadece orada kalınırsa ziyaret eden kişiye diğer “Mevlânâ” lara ulaşmasına perde olma ihtimali vardır.

Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) Mevlânâ-Efendimiz, kendi zamanlarında yeni bir şeriat getirdiğinden yaşamının çok dengeli ve mutedil olması gerekiyordu bu yüzden, İlâh-î “Habîb” Hûbbiyyet; muhabbetini zâhir olarak ortaya çıkarmadı. Bu muhabbeti Âyet-i Kerîmeler ve Hadîs-i şerifler içerisinde gizli olarak bildirildi. İşte bu yüzden (Ahhhhhhh Med)tir.

İşte onun bu “Hûb” Muhabbet-i Celâddîn-i Rûmî de zuhura çıktı ve o yüzden kendisi Hazret-i Muham med Mustafa (s.a.v.) Efendimizin Muhabbetinin zuhur mahalli olduğundan, bu yüzden o lâkap kendisine asaleten, Efendimizden vekâleten verilmiş oldu. Gerçekten bu vasfa da lâyık olmuştur. Ve bu vasfı kıyamete kadar devam edecektir. 

Ey sâlik-i hakîki, sende bu mertebeleri kendi vücûd ikliminde, kendi ölçülerin içinde zuhura çıkarıp yaşamağa başladığında sende! Sendeki; kadarı ile olan Akl-ı Küllün itibariyle zâtının ismi olan “Allah” ismi câmi-i yönünden diğer isimlerinin ve nefsinin de (Mevlânâ) sı olursun.[40]

Şimdi 2013 yılında Umre ziyaretimiz vesilesiyle “MEĞER” şiirine yazmış olduğumuz taşbih azbi ile Meğer şiirine bakmaya çalışalım;[41]

 MEĞER

Düşündün mü hiç kardeşim Şu âlemde nedir isin? Dünya ya sebebi gelişin, ÂDEM olmakmış meğer!

Düştün mü dünyaya kardeşim. İlahi deryadadır gidişin, Ya Hamid Nûru ile gelişin, Esmâ-i İlâhiye duyan meğer.

İlim öğrenmekten gaye, Ulaşmak içinmiş yare, İlmin sonunda paye, ARİF olmakmış meğer!

Kabe'ye gitmekten gaye, Devr etmek içinmiş yare, Der ilmi olur sana çare, Sıfât-ı İlâhiye görür meğer.

Her yönü ile hep kemalde,                  Görünür varlık cemalde,                       En güzel oluş herhalde,             İNSAN olmakmış meğer.                     

Doğruluğun eli Allah de, Kör ürüdü arlık ne halde, Terzi Baba gönülde her halde, Zât-i İlâhiye cemi meğer.                              

Aç gönlünü Haktan yana,                  Neler ulaşır bak sana,                           En güzel şey Allaha,                              HABİB olmakmış meğer.  

    Kes nefsini Hak’tan yana,                                       Uluhiyet bildirir sana, Necdet Ardıç ile duyana, On sekiz bin Âlem rumuz meğer.  

        Necdet ten dinle bu sözü,     Hak tan ayırma hiç özü,     Bu dünyanın gerçek tadı,                             Ölmeden ölmekmiş meğer.

 Ah….med ile açılır sözü, 28 mertebeden bakar özü, Nefsin taddı mı? Sırrı, Biz Allah içiniz meğer”                                               Necdet Ardıç Terzi Baba Mevlânâ hazretleri Mesnevi-i Şerifinin aşağıdaki beyitlerinde “Sırr”dan bahsederken; 

431. Az kimse bu muzmer[42] olan sırra çarptı. Şübhesiz az kimse o ateşe gitti.

Ya’ni, az kimse bu dünyânın ters ve gizli olan sırrına vâkıf oldu. Şüphesiz o az kimse dünyânın ateşli olan tarafına gitti ve riyâzet ve mücâhedât tarîkini ihtiyâr etti; ve bittabi’ kendisini letâfet-i rûhâniyye içinde buldu.

432. Bir kimsenin gayrı ki onun başı üzerine ikbâl döküldü ki, o suyu terk etti ve ateşe kaçtı.

Ya’ni, dünyânın su mesâbesinde olan âcil lezzetlerini ve nefsânî hazlarını terk edip ateş mesâbesinde olan riyâzet Ve mücâhede tarafına kaçan bir kimse, ancak ezelde başı üzerine ikbâl ve saâdet ni’meti dökülmüş olan bir kimsedir. Yoksa bu lutf-i İlâhî olmaksızın dünyânın lezzetlerinden vazgeçmek herkes için kolay bir şey değildir.[43]

-------------

“Tad-ı sırındaydı”. “Her nefis ölümü tadacaktır.”[44] Bu dünyanın gerçek tadı ölmeden ölmekmiş meğer. Çözüme ulaşmak buradaymış… Ç harfini ayırırsak geriye Özüm yani Özü ve (م) “Mim” kalır… (م) “Mim” harfi Hakikat-i Muhammediye yi remz etmektedir… Öz-ü ise sözlükte; Bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı, iç (bâtın) , nefis, derûn, varoluş karşıtı, zübde, zât tır.[45] Geriye kalan Ç harfi “C” harfinin sert okunuşudur. Arap alfabesinde yoktur ve pers alfabesinin[46] 7. harfidir sonradan osmanlıca alfabesine eklenen (چ) Çim harfi, Cim harfinin 3 nokta ile yazılımıdır. Yani Türkçe Ç harfinde altta bulunan uzantısı 3 noktadan meydana gelmiştir. (چ) Arapça bilindiği sağdan sola yazıldığından akl-ı küllden, nefsi külle doğru yazılıştır. Latin harfleri ise soldan sağa, nefs-i külle doğru yazılmıştır. Yani nefsi emmare ile sol tarafından bu A-rabça harfe bakıldığı zaman harfin karın bölgesindeki noktalar görülmez ve görülen-görülemeyen (ح) “Ha” Hakk’tır. Ama kişi kendi hayali varlığını, var olarak kabul ettiğinden ve beşeri benliği ile baktığından kendi benlik noktası “Ha” üzerine yansır ve (خ) “Hı” yani “Halk” olarak ben, sen, o ve çoğulları ile kesret olarak görülür. Buna Cem’den önceki fark derler. Yani Mevlâna hazretlerinin körlerin fili tarifi etmesindeki gibi bu fark âlemindekiler kördürler ve neresinden dokunuyorsa fili yani Hakk’ın vücudunu-varlığını algıladığı gibi hayalindeki kurgulaması ile anlatır. 

Meğer şiirinde, Düşündün mü? Hiç kardeşim aslında Türkçe yazım kuralında Kardeşim hiç düşündün mü? Şeklindedir. Özne başta, ortada zarf, fiil sondadır. Şiirde kafiye uyumu için yazılmış olarak düşünülse de Düşündün mü? Diyerek ”hiç kardeşim” e atıf vardır. Ve şiirin son kıtasında “Hakk’tan ayırma Hiç Özü” ile de “Özü”nde Hakk ile Hiç’e ulaşılması ifade edilmektedir. 

 Hz. Mevlânâ der ki; Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol… Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı, nasıl ki çömleği ayakta tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiç’lik bilincidir…

Hiç, “durum, hal zarfı” olarak kullanılmıştır. Hiç kelimesi sözlükte; yok olan varlığın karşıtı olan bir kelimedir. Hiç kelimesi olumsuz bir kelime olup fiile olumsuz bir anlam veya yokluk ifadesi katan bir özellik bulunmaktadır. Sözlükteki yok olan “Hiç” kelimesini en yakın karşılığı gibi görünse “yok” diye bir şey yoktur. İzafi yani isimlenmiştir. Eğer böyle bir saha olsa Allah ve yokluk olmak üzere ayrı ayrı sahalar olur ve ikiliktir. “Hiç” kişinin kendi varlığını hayali ve vehimi olduğunu anlayıp seyr-i sülük ile nefsi-izafi vücudundan ifna olan ve sırası ile Şeyh, Resül ve Hak’k ta fani olandır. (هيچ) Hiç yazılışta “He” “Ye” “Çim” harflerinden oluşmaktadır. Sayısal değeri 5+10+3=18 dir.

(18) 18 bin âlemdir. 

(هيچ) Hiç yazılışında 5 nokta bulunmaktadır. 5 Hazret mertebelerinin ifadesidir. 

(ه) “He” harfi tek başına içi boş olsa da kelime içinde ortadan geçen hat ile ikiye ayrılmıştır. Sol tarafı beşeri hüviyet, sağ tarafı ise ilahi hüviyettir. 

(ى) Ye; Yakîndir birinci nokta beşeri yakınlık ve ikinci noktası ise ilahi yakınlıktır (İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn dir.).

(چ) Çim içinde (ج) Cim’ide barındırır. Celal ve Cemal dir. 3 nokta ise nefsi benlik, İzafi benlik, İlâhi benliktir. Sayısal değeri 3 tür.

Bizim bu yolda amacımız benlik değil yokluk diyenler de olabilir. Ama benlik mertebelerinden geçilmeden yokluğun aslı (هِچ) “Hiç”liğe ulaşmak mümkün değildir…

Ben-i (ج) Cemâl yönünden okursak (بنج) “bence” olur. “Benim düşünceme göre, bana göre.” Anlam verir. O zaman da seyirlere göre Benim düşünceme göre, Benim müşahademe göre, Benim yaşantıma göre olur. Ama (چ) Celal yönünden bakarsak (پنچ) “pençe” olur. “Pençe” de görüldüğü gibi 7 nokta vardır. Bilindiği gibi Nefis mertebeleridir. Bence dediğini zannedersin ama nefsi emarenin vahşilik pençesi altında bulunan nefsin (hüviyetin-kimliğin) avını nasıl eline geçiren aslan veya kartalın pençesi altında ümitsizce bağırıp, çırpınır ama kurtulma ümidi ve bir yardımcı yoktur. İşte kıyametimiz kopmadan, sıretlerin, surete çevrileceği gün gelmeden Yedi nefis mertesini ikmal edip 5 Hazret mertebesi ile “ölmeden evvel ölüp” gerçek “Penç” Pençe-i Ali Aba altına sığınmalıyız [47] “bence” nefsi emmarenin “pençe”sinden kurtulup, “bence” de öyle demelidir.

Şimdi akla şu gelebilir “Hiç” veya “Penç” Farisi kelimeler değil midir? Kullandığımız dil Türkçe veya Kûr’ân da Arapça değil midir? Bizi niye ilgilendirir? Biz bunları ne yapacağız? Veya veriler ve sonuç bizi doğru noktaya götürdüğünü nasıl anlayacağız? Vs… Gibi sorular aklımıza gelebilir. Hazmi Babamız bir Mesnevihan dı, Süleymaniye ve Fatih Camiinde devam ettiği Mesnevi derslerini de zamanında Farisi olarak vermekte ve açıklamaktaydı. Mevlânâ hazretleri Selçuklu – Türk topraklarında ikamet ettiği halde Mesnevi şerifin orjinali Farisi olarak söyleyip yazdırmıştır. Burada yapmak istediğimiz Farisi dilini sevmek değil, bir takım hakikatleri dile getirmektir. 

Ahmed Avni Konuk Mesnevi-i Şerif şerhinin girişinde tanıtım bölümünde bu hakikati şöyle dile getirir; 

Yine Kelime-i Tevhid seyrine müracaat edersek; 

Kelime-i Tevhid seyri içinde (ُ) “elif”in 4. Noktasına kadar olan Nefsi “mutmainne” ye kadar olan seyr, nefs benlik seyridir.

 (ُ) “elif”in beşinci (5.) katında Burası salik’in seyri’nin beşinci (5.) aşaması ve “radiye” mertebesidir. Kendine izafi manada bir benlik bulmuş olan salik o varlığı ile (çünkü buraya geçmeğe beşeri varlığa yol yoktur) orada kendine bir yer yapmağa çalışır ve idrakini bu yerin seyr’ine göre uydurması gerekir.

İzafi benliği ki, bu isimden ibarettir, onunla yaşamağa başlar, fakat bunda da geçmesi lazımdır, çarelerini araştırmağa başlar.

Seyri süluk’un yedi (7) nefis mertebelerinin sonuncusu “Nefs-i Safiye” mertebesidir ve seyri süluk yolunda büyük bir aşamadır. Birçokları burasını seyrin sonu zannederler. Çünkü burada (Allah c.c.) kelimesi lafzan çok kolay okunur, onlar ise, lafzı okunan bu okuyuşu, tatbikli, müşahedeli ve gerçek zannederler.

Halbuki; (َلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illa” gerçek Allah c.c. ise lafzıdır. Bunlara, yani Nefs-i Safiye mensupları diğerlerinden “Kelime-i Tevhid” içinde en önde olduklarından Allah c.c. lafzını, lafız olarak söyledikleri halde, manen de, fiilen de görüp müşahade ettiklerini zannederler.

Burası aslında, hayali ve izafi benlik içerisinde olağan üstü gibi gözüken, keramet türü şeylerle yaşanan, oldukça zevkli ve hoş bir yerdir.

Eğer salik’in rehberi (yol göstericisi) sadece “şeyh” ise, hep birlikte burada izafi benlik içerisinde Hakkı seyr ediyor zannı ile sadece Hakk’ın kelamı “Allah” lafzını seyrederek müşahede ehli olduklarını zan ve hayal ederler, ayrıca bu zan ve hayallerinin de gerçek olduğu iddiasındadırlar.

Eğer salik’in rehberi gerçekten irfan ehli ise, onu (َإِلَّا) “illâ”dan (الله) “Allah” lafzının başındaki (ُ) “elif”’e tehlikesizce geçirerek o menzile ayak bastırır.

Buradan ileriye ancak irfan ehline izin vardır, başkaya yoktur, çünkü “Harem” bölgesidir, oraya ulaşmaya her kuşun kanat gücü yetmez. “Zümrüt-ü Anka” kuşu lazımdır, bir de onun kardeşi “ilham” kuşu lazımdır.

Burası “mahbubların” (yani sevilenlerin) yeridir, sevenlerin değil. “Kelime-i Tevhid”de (َلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illa” sevenlerin, (الله) “allah” c.c. kısmı ise, sevilenlerin bölümüdür.

Buraya geçmek isteyenlerin baş taraflarda bıraktıkları nefsi benlikleri gibi burada da hemen izafi benliklerini terk etmeleri gerekmektedir.

Tabii ki bu seyr hiç seyr yapmayanlara göre çok ileri derecede bir uluşumdur, ancak kendileri gerçek manada (الله) “allah” c.c. lafzının içinde “fani” ve yine Allah’da “baki” hali yaşamadıklarından izafi benliklerinin artarak farkında dahi olmadan nefsi benliklerine düşme ihtimalleri çok yüksektir.

Daha fazla buralarda dolaşmadan (َإِلَّا) “illâ”nın (لَا) “lâ” sından (الله) “allah”ın c.c. (ُ) “elif”ine geçmeğe yol bulmağa çalışalım. Bu aradaki fasıla oldukça geniştir, oraya ulaşmak da oldukça tehlikelidir, amma ne yapalım ki yol budur. 

Buraya kadar şeriat ve tarikat mertebeleri “celal” tecellileri ile geçilmiştir. Burada ise, hakikat ve marifetle “celal” tecellileri yaşanmaya başlanacaktır. İşte bu uluhiyyet deryasında ancak “Muhammedi teknesiyle” yol alınır, nefs ve benlik teknesi oraya yol bulamaz.

Tevhid-i Ef’âl eğitimi ile başlayan ve Hakikat-i Muhammed-i ile 5. Hazret mertebesi olan eğitim İlâh-i benlik aşamalarıdır.

“Uhud” dağı bir bakıma sende mevcud “Ahad” dağıdır. Beş (5) tepeli olması, bilindiği gibi “ef’âl tepesi”, “esmâ tepesi”, “sıfat tepesi”, “zât tepesi” ve arkadan çevreleyen “İnsân-ı Kâmil tepesi”dir. 

Karşıdaki “ayneyn tepeleri” ise, sendeki bireysel benlik tepeleridir. Karşıdaki “ahadiyyet mertebeleri” tepelerine ayna olan tepelerdir. Eğer orayı terkedersen, “ahadiyyet tepeleri mertebeleri” elinden gider. 

Hz. Hamza’nın şehiyd edilişi, ( ) “hemze”nin “ahad”ın () “elif” inde ifna olmasıdır. 

Ortadaki düzlük savaş alanı ise, insanın nefsani varlığında mevcud olan savaş alanıdır.

Orada yapılan müthiş savaş, salik tarafından “ef’al mertebesi”nin “esma mertebesi”nin, oradan “sıfat”, “zât” ve “insân-ı kâmil” mertebelerinin fethini ifade eden savaştır.[48] 

Biraz geriye dönersek (چ) Çim harfinin nefsi, hayali ve vehimi anlayış ile (خ) “Hı” olarak okunduğunu ifade etmeye çalışmıştık… 

O zaman (هىخ) Hıhı gibi pek anlamı olmayan bir ifade ortaya çıkar. Ama aslında güzel bir anlam barındırır. “Hıhı” deyip geçmek diye halk arasında bir terim vardır. Sorulan soruya ya da anlatılanlara gereken önemi vermeyen kişinin baştan savmak için kullandığı tepkidir. Zaman zaman bu tepki, sen ne söylersen söyle sana inanmıyorum anlamına da gelir. Bu âleme, varlığa, kendine bakan kendi hayali ve vehimi yaşantısı içinde nefsi anlayışı ile Cenâb-ı Hakk’ın kitabı, peygamberinin tebliği, ehlullahın irfaniyet içinde anlattıklarını işitince, okuyunca vs. beni ilgilendirmiyor şartlanmış yaşantısı içinde “Hıhı” deyip geçmesidir. Belki okunan belki sıkıcı gelebilir ama “Zarf” içinde ne yazıldığına ulaşmak gerekir. Arapça-Osmanlıca-Türkçe-Farsça dilbilgileri ile bu hal ve durum ne ifade ediyor anlaşılmaya çalışılmaktadır. 

Muhyiddin İbni Hazretlerinin Fütühat-ı Mekkiye adlı eserinden iktibas alıntılanan bazı bölümlerinin, İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri tarafından açıklamalarından oluşan Özün-özü, sırr’ın sırrı adlı eserde seferler bahsinin birincisinde;

“Mertebe-i insan”a gelene kadar geçtiği yerlerin her birinde hayli güçlüklerle karşılaşır. Kah yükselir, kah alçalır, türlü fitne ve kötü ahlaklar insana gelip karar kıldığında “yarım daire” tamam olur... İşte burada “esfeli safili”ne gelmiş olur.

Aynı zamanda burası “aklı kül” ve “alayı illîyi”nin idrakının da başladığı mertebedir!

Ki aklı kül yukarıda anlatıldı...

Nitekim bu durum Kur’anı Keriym Tin Suresi 95. sure 4-5. ayette; 

“lekad halaknel insane fiy ahseni takviymin sümme redednahü esfele safiliyne” 

 “İnsanı en güzel şekilde halk ettik sonra aşağıların aşağısına reddettik.” İşte insana gelinceye kadar devam eden bu sefere birinci sefer denir. 

Eğer kişi, bu mertebede kalır, mertebe-i insanın, kendinin, başlangıcına ve sonuna arif olamazsa, ceme eremezse, bu hale “Fark kablel cem” yani “cemden önceki fark” denir...

“ettefrikatü bila cemin işrakun” 

“Cemsiz fark şirktir” İfadesiyle anlatılmak istenen daire burasıdır.[49]

İşte yazının da başlığı olan “Ziyaretin kısas-ı makbuldür”… İle aşağıların aşağısı, ehlulahın hazreti şahadet olarak nitelendirdiği dünya da daha önce bu yollardan geçip İZ-ini sürmüş irfan ehlini bulup elinden tutmak ve eli bir daha HİÇ bırakmamak gerekir. Böylelikle dünya ile olan “nefsani-vehimi-hayali” bağı ve ziyareti kısa tutulmuş ve kişi hakikatine dönmek için yola-yolculuğa çıkmış olur. Bunu şuradan anlıyoruz ki Efendimiz (s.a.v.) Dünya dan bahsederken; “Dünyanızdan Bana Üç Şey Sevdirildi” Ben bu dünyadan değilim diye sizin dünyanız diye bahsetmektedir.

Nusret Tura Uşşâki Hazretlerinin bir fotoğrafının arkasındaki kendi el yazısı ile yazılan ve Terzi Babama gönderilen yazısının  temize çekilmiş hâli [50]

Bîkesim[51] ben sandı âlem, halbuki ben herkesim Mihverim[52] âlemlere, Hem de muhîti[53] âlemim

Kâ’be’ye dikkatle baksa hacılar, zatımı görür Didede[54] olmazsa fer[55], her bir nefeste öldürür, Kime yazmıştım bu beyti, kimlere oldu nasip Haydi Necdet gayret eyle bekliyor zira Habib[56]...

Nusret Tura Uşşâki

1965

 İşte bu “HİÇ” zarfının içini açtığımda ne göreyim Nusret Babam r.a. sana da nasib oldu Murat Derûni oğlum-torunum demekteydi. 

Yani Nusret Babam şiirinde “hiç”liği ifade etmekteydi… “Hiç”im aslında ama bu hiçliğimde nefsi, izafi benliğimden geçtim ilahi varlığı anlayan “ben-eniyeti” idrakim ile ben herkesim demektedir.

İkinci sefer ise halktan hakk’a olan seferdir ve bu da kendi içinde üç seyir olarak anlatılmakta ve açıklanmaktadır. 

Tekrar “Hiç” içindeki yakîn mertebelerini iman mertebeleri ile İz-Terzi Babamdan okuyalım-dinliyelim. 

İmandaki 3 safhayı Kûr’ân-ı Keriym’le somutlaştırırsan; 

- Birinci haldeki yani taklidi iman safhasındaki kişi, “evet bu Kûr’ân‐ı Keriym’dir” der ve öperek başının üzerine koyar, hürmet eder ve bir köşeye bırakır. 

- İkinci haldeki yani tahkiki iman safhasındaki kişi Kûr’ân-ı Keriym’i alır, açar, okur, hükümlerini yerine getirmeye çalışır yapabildiği kadarını yapar hayli gayret sarfeder. 

- Üçüncü haldeki yani “ikan”, “yakıyn” safhasındaki kişi imanı, imanı demeyelim de iman üstü yaşamı, hadis-i şerifte belirtilen, “el insanü vel kûr’ânü tevemanü” dedikleri hakikatin zuhura çıkmasıyla olur. Yani “insan ve kûr’ân bir batında doğan ikiz kardeş gibidirler”*[57] 

Tabii ki buradaki bâtın, insanın zâhiri için ana rahmi, batınî yönü ve Kûr’ân-ı Keriym için ise “Bismillahirrahmanirrahiym” deki “Rahman’ın rahmi”dir, yani “Uluhiyetir”. 

Hakk’ın zâtından doğmak yani (zuhura gelmek) nedeniyle ikiz kardeş olan “Kûr’ân” ve “insan”dan; Kûr’ân-ı Keriyme ALLAH’ın kelamı “kelamullah” denmesine karşılık; insana da “habibullah”, ALLAH’ın habibi ve “Kûr’ân-ı natık” yani “konuşan Kur’an” denmektedir. 

Sen ona korkma de kûr’ân‐ı natık, Gönül ka’besine gir ol mutabık, Devreyle ol ka’benin etrafını, Devrederler bir gün gelir şems‐i zatını. 

Şehadet âleminde zuhura gelen bu iki “zâti tecelli” iman yoluyla birbirlerine yaklaşıp hakikatlerini idrak ederler, böylece “lika” mülaki (buluşma) yakıyn meydana gelmiş olur. 

Yakıyn mertebesinde imandan söz edilemez, çünkü iman (biri iman eden, diğeri de iman edilen olmak üzere) ikiliği gerektirir.

Halbu ki tasavvufta “tevhid” yani birlik esas olduğuna göre bu ikilik ne şekilde tekliğe indirilecektir? 

Bir düşünürün “çık aradan, kalsın yaradan”[58] diye çok derin ve özlü bir sözü vardır. 

Yani kulun kendisini idrak mertebesinde aradan çıkarması gerekmektedir. Bu takdirde “kul” var zannettiği kendi varlığını, kafasındaki, zihnindeki izafi benliğini, nefsi benliğini ortadan kaldırabilirse, ortada sadece “İlâhi benlik” kalacaktır. 

İşte bu bakımdan gerçek tevhide ulaşılınca iman düşmektedir. İman ile hareket etmeye çalışılıyorsa ikiliğin hüküm sürdüğü bir yaşam tarzına devam ediliyor demektir. Ancak burada özellikle belirtmek gerekir ki, kişi, kendi bulunduğu yeri bilmeli, derecesini aşan durumlara tevessül etmemeleridir. Zira zemin kaygandır, kılavuzsuz yola çıkılmamalıdır. 

Meselelerin iyi anlaşılması ve yerinde değerlendirilmesi lazımdır, şeriat ve tarikat mertebelerinde mutlaka iman vardır, hakikat ve marifet mertebelerinde ikan meydana geldiğinden; iman kendiliğinden müşahedeye dönüşmektedir. 

Devam ediyoruz “ve bi’l ahireti hüm yukinune” Yani “ahirete de yakın bir imanla iman ederler,” diye çevirebileceğimiz ayetin son bölümünde; “yakıyn ifadesiyle yaklaşırlar ve öyle müşahede ederler” de diyebiliriz. Yani Hazret-i Rasulüllah’ın Kûr’ân ve hadislere dayanarak bildirmiş olduğu ahiret hukukunu sanki görüyorlarmış gibi yakıyn olarak müşahede ederler. 

Şurası bilinmelidir ki yakıyn bilgisinin dışındaki bütün bilgiler naklidir. Nakledilen bilgilerle sağlanılan yakınlığa, “bilmel yakın” denilirse; bunun da ilerisi, “ilm-el yakıyn”, “ayn-el yakıyn”, ve Hakk-el yakıyn” olmak üzere 3 aşaması vardır. Bunlardan; 

İlm-el yakıyn, konuya akliyle, bilgisiyle, ruhuyla o bilgiye varmak özüne ulaşmak demektir. Kısacası ilimle yaklaşmaktır. 

Ayn-el yakıyn, görerek yaklaşmayı ifade eder. 

Hakk-el yakıyn ise bilginin sahibi olmak, kendisi olmak demektir. 

Buna şekeri misal gösterirsek: Birincisi şekeri tarif etmektir, İkincisi şekeri tatmaktır, yemektir, görmektir. Üçüncüsü de şekerin kendisi olmaktır, yani şeker olmaktır. 

İşte âyette bahsedilen “yakıyn”, yakın değil, gerçek yakıyn “hüve hüvesine o” olmaktır. 

Ariflerden birisine “yakıyn nedir”? Diye sorulduğunda, “el yakıynü hüvel Hak” yani “O Haktır” cevabını vermiştir. 

Böylece ahireti de yakıyn haliyle yaşamaktadır her an ölecekmiş gibi yaşamaktır. 

Yaşantısını bu düzen üzerine oturtmuş olan kimseler yani yakînlar, müşahade ehlidirler, her şeye o mertebeden değerlendirirler.[59]

Yine yolumuza Özün Özü, Sırr’ın sırrı adlı eserin seferler bahsi ile devam edelim;

Bu ikinci sefere terbiye ve “müşahede seferi” denir.

Bu seferde bir mürşîd-i kamilin eteğine yapışıp “akl-ı küll”e uçmak şeklinde manevi bir yolculuk yapmak gerekir. Buna, “Hakikat-i Muhammedi”ye ulaşmak da denir.

Pirlerin himmeti ve gayreti ile “Hakikat-ı Muhammedîye”ye vasıl olması gerekir... Ki bu “vuslat-ı has”tır!

Birinci seferin sonuna yani “sureti insan”a gelinceye kadar, geçtiği her mertebeden “renk”, “ahlak” ve “sıfat” almakla “SÜRÜLER” derekesine inmişti.

İşte bu mertebede bir mürşîd-i kamile ihtiyaç vardır. 

Bir mürşîd-i kamil bulunursa, söylediklerine tabi olup itaat etmekle kötü ahlakların hepsini terk edip, evvelki hali gibi temiz ve RENKSİZ olur! Ve böyle olmadıkça “akl-ı küll”e dönmek mümkün olmaz!

Ehlullah katında yetişkinlik, salik için buluğa yani “akl-ı küll”e erip, reşîd olmakla olur. Velayet mertebesi de budur.

Beyt :

 Delile erenler buluğa ererler, Delili olmayanlar temizlenemezler!

Salik “AKL-I KÜL”e vasıl olunca, buluğa ermiş ve yetişmiş olur. Bu hale “Hakikat-ı Muhammediye” derler.

Hadîs-i şerifte:

“Evvelüma halakallahi akli”

“Allah önce aklımı halketti buyrulur,” ki işte bu haldir.

Salik bu makamda “RENKSİZ” olur ve “VAHDETİ” bulur!..

Beyt :

 Çünkü renksiz rengi bağladı, Musa musa ile cenge daldı. Çünkü renksiz istikrarla dağılır, Musa ve Firavn adalet dağıtır.

Bu makamda salikin aklı, “akl-ı kül”, nefsi, “nefs-i kül”, ruhu da, “RUH-U MUKADDES” olur.

Bu makarna “Cemül ba’del fark” yani “farktan sonra cem” yani farklar görmenin tek görmeye dönüşmesi denir.

Burası Hakka meczub olanların makamıdır. “Hayret”, “heyhat”, “birlik” makamı da derler.

Çok kimse bu makamda halini kaybeder ve ayağı kayar. Salik bu makamda kalır, ileriye geçmeye çalışmazsa kemale eremez, irşad edemez: “HAK”ta kalır, halka dönemez!

Aslında bu gayet zevkli bir makamdır... “Allah’da” ve “Allah’la seyir” halidir.

Varlığının katresini deryaya bırakıp başsız ve ayaksız olur! Ne âlemden ne de âdemden haberi vardır! Herhangi bir şeyden zühd yoluyla kaçınmaz... Şeriatın emirleriyle dahi kayıd altına giremez!

“Fena Fillah” yani “Allah’da yok olma” denilen bu makamı dahi bırakıp geçmek ve terakki ederek “beka billah” denilen “Allah’la baki olmak” mertebesine ermek gerekir.[60]

“Hiç”lik noktasını Hazret-i Ali şöyle ifade etmiştir. 

“İlahi kitapların sırrı Kûr’ânda, Kur’an sırrı ve özeti Fatiha’da, Fatiha’nın sırrı ve özeti Besmelede, Besmelenin sırrı ve özeti “Ba” harfinde, onunda sırrı, özeti altındaki noktadadır. O noktada Benim” Değersiz gibi görülen bir noktanın bile kıymeti vardır. Çünkü bütün harfler ve adetler noktanın hareketinden veya çoğalmasından başka bir şey değildir. Kalem baba gibidir. Kâğıt ana gibidir. Mürekkep aşk gibidir. Yazılar çocuk gibidir. Nokta her şeyde asıldır. Kâinat bile aşk noktasının hareketinden hasıl olmuştur. Her vücutta sâridir. Elverir ki ona dönüp bakmasını ve ondan nur almasını bil. Hazreti Alî Efendimizin "Ben (b) ba altındaki noktayım," demesi, "vücut teknesinin altındaki aşk noktasıyım," demektir. Ba Arapça ( ile) demektir. Demek ki, ben her varlıkta bulunan aşk noktasıyım denmek istenmiştir.[61]

Görüldüğü gibi “HİÇ” bir nokta olan bütün âlemleri kapsayan bir sonsuzluktur.[62] 

(هيچ) Hiçliği bir irfan ehlinin eğitimi ile Hakk’ı ile anlamaya başlayan kişi, Arapçanın, A-rab-ça okunuşuna yani baştaki soru elifini ayırarak bir üst mertebesi olan Rab-ca olduğunu anlayan kişi Akl-ı küllden yardım ve eğitim ile Hakça ve Allahça mertebeleri olduğunu da anlayarak yazıyı sağdan “Akl-ı külden” sola “Nefsi külle” doğru okumaya başladığı zaman Kelime-i (cümle-i)[63] Tevhid-in nasıl Uruc ve Nüzül mertebeleri var. (هيچ) Hiç kelimesininde de uruc ve nüzülü olduğunu anlar. 

Ve seyri sülüka başladığında Hiç’i (چىه) “Çim” “Ye” “He” şeklinde sıralama ile okumaya ve seyre başlamıştır. Baştan salike 3 seyir olduğunda bildirilmediğinden de bu bir seyirmiş gibi görünme ile (جىه) “Cim” “Ye” “He” şeklinde bir dizilimdir. Bir irfan ehlinin eğitimi ile (چ) Çim “Celal” (ج) Cim ile Cemâl’e, Hakikat-i İlâhiyye Güneşi) dönüşmüştür. 

Birinci seyir İlm’el Yakîn eğitimi içinde ilk 4 mertebede Nesfi “mutmainne” mevkiniine Nefsi benlik ve Nefsi hüviyet ile eğitimi Nefsi benlik ile (نجم) “Necm” yıldızdır.[64] Nefsi hüviyet ise kişinin vehimi kimliğidir. Yani kendi vehimi olarak ben diye nitelendirmesidir. Yansımasını vehimi-nefsi Kamerden alır. 

Nefs-i “radiye” ile (چىه) “Çim” altında bulunan kendini gizleyen nokta Yıldızın ışığını göstermesi olarak adlandırılan (كَوْكَب) Kevkeb kayan yıldızlar - İzafi benlik – izafi isim anlayışı içerisinde hayali bir hüviyet ve hayali kimlik ile yansımasını hayali Kamerden almaktadır. 

(نچم) Bu kelime ve kullanım Arapça içinde yoktur. “Çim” harfi farisidir. Ama nasıl bir anlam yüklediğine bakarsak… (Nun) “Nûr-u Hayali” ve “Çim” de “Kibir güneşi” dir dir. Okunuşu (نچ) “Neç” dir. Neç-e; Nasıl, ne kadar, kaç… İfadeleridir. Bakara sûresinde 67-74 âyetlerde İnek hikayesinde Mûsâ a.s. ın kavmine Allah size (bakara boğazlamanızı emrediyor) diye ifade ettiği zaman diğer âyetlerde kavmi; “nasılsa (neçe) bize açıklasın” “rengi nasıl bize açıklasın” “O nasıl (neçe) bize açıklasın” sorularını sormuşlardır. “Bakara” nın kesilmesi Nefsi benliğin kesilmesi, kesilen bakara radiye mertebesinde (izafi benlik) ve Mûsâ a.s. ise Museviyet mertebesinde bulunan ilâhi benlik anlayışına yol alan saliktir. 

Nefsi benlik ve yıldızı “Necm”i İz-Terzi Baba anlatımıyla anlamaya çalışalım; 

Senin heva yıldızın sende yandığı, parladığı, seni o hayalen aydınlattığı sürece “Hakikat-i İlâhiyye”ye ve Hakkani nûrlanmaya yolun yoktur. 

O hal­de seni aydınlattığını zannettiğin küçücük heva yıldızını söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilâhiyat güneşi ile ay­dınlanmaya çalışmak lehine olacaktır. 

Çünkü “heva” gerçekten en büyük “hayali ilâh”tır.

Böylece جَهَنَّمُ “Necm” yıldızının nefsi heva yönünü ifade etmeye çalıştıktan sonra, onun diğer yönünü de idrak etmeye çalışalım. Eğer ona Rahmâni yönden bakmağa çalışırsak, içinde bulunan öz mânâsını şöyle anlayabiliriz. 

 (ayrıca) 

 (nun) “nur’u ilâhi” ► “ilâhiyat yıldızı”

 (cim) “cemâl-i ilâhi” ► “ilâhiyat güneşi” 

 (mim) “Hakikat-i Muhammed” ► “ilâhiyat kameri” ni ifade eder diyebiliriz.

Eğer bilinçli ve gerçekçi bir seyr çalışması yapabilirsek, yıldızın “heva”lık özelliğini “ilâhiyat” özelliğine çevirebiliriz ancak ondan sonra bizim yolumuz “ilâhiyat kameri” ne, oradan da “ilâhiyat güneşi” ne doğru yol almağa başlar.[65] 

Aynı zamanda Tasavvufta, “yıldız=nefs-î benliği:” “ay-kamer= izâfî benliği” “güneş ise İlâh-î benliği” ifade etmektedir. Bunların eğitimini almayan bir kimsede ise, “yıldız-nefs-i emmâre” yi, “ay-kamar-hayel ve vehmi” “güneş ise nefs-i emmârenin tekebbürünü-gurur ve kibrini” ifade etmektedir. Hayatını bunlardan aldığı kararlara göre yöneten birimin aldığı kararlar hep nefsi istikametinde olur.[66] 

Necm sûresi hakkında; 6. Kadıköy tarafında bir yerdeyim. Banliyö kazası olmuş, İstanbula dönmek için vasıta bakıyorum. O arada bir postacı fakirin yanına geldi. Çantasından bir kağıt çıkardı. Arapça yazı ile ikiye katlanmış olarak etrafı Fatiha Sûresindeki gibi süslemeli ve işlemeli sûreyi okudum. Fakat aklımda kalmadı. O Sûre fakire gelen Sûre imiş. ”İz-TB” Necdet Beyin rû’yasında gördüğü sûrenin daha sonra yapılan araştırma ve çalışmalar ile (Necm Sûresi) olduğu müşahâde edilmiştir.[67]

 (cim) “cemâl-i ilâhi” ► “ilâhiyat güneşi” Şurada şöyle bir soru akla gelebilir… Madem (چ) “Çim” ve (ج) “Cim” arasında bir bağlantı var diyorsun, Aşağıda güneşin aşamalarında nasıl yıldızlaştığı ve “Necm” e Yıldıza dönüştüğü incelenecektir. 

 İz-Efendi Babamın verdiği 2011 yılında gayri resmi 2018 yılında resmi izinle kendisinin ve bizim yazıp-düzenlemeye çalıştığımız kitapların sohbetlerini kah kardeşlerin evinde kah internette evimizde vaktimiz oldukça 14 yıldır sürdürmeye çalışıyoruz. 2018 yılının sonbahar okuma-sohbetlerine başlarken Kadiköy çevresinde kızıl toprak tren istasyonunun yanında bulunan Ay[68] apartmanında oturan kardeşlerden bizim evde sohbet yapar mısınız? Teklifini aldım… 6 Ekim 2018 de planlanan sohbetin konusu (37) “Necm” sûresi ise tarafımızca okunması daha önce planlanmıştı. Yani aslında burada böyle bir konuya başlayalım fikri oluşmamıştı. Karar daha önce alınmıştı. Bu sohbetlere başlayınca İz-Terzi Babamızın sohbet tarihinden seneler önce görmüş olduğu zuhuratın vuku bulduğunu anlamış oldum. Ve devamında 11 Mayıs 2019 da burada son sohbet yapıldı. Güz dönemi başlayınca evi oğlu başka bir yola dahil olmak isteyince buraya gitmekte uygun olmadı. Daha sonra gelişen üzücü olaylar neticesinde 169 - Ustasından Çırağına İbretlik hikaye dosyası oluşturuldu. Ve evin annesi, teyzesi ve orada bulunan 3 kişide ayrılamadıkları yaşam koçluğu nesfaniyet çalışmasına tamamen dönmüş oldular ve kitabın başında İz-Efendi Babamızın görmüş olduğu zuhurattaki gibi bir yol kazası yaşanmış oldu… 

Allah cc. İsminin “elif”ine ulaşıldığında (جيه) “Çim” altında bulunan kendini gizleyen üçüncü noktada açığa çıkmış olur. Bu yıldız noktasına ise “Şı’ra” denilmektedir. İlâhi benlik noktası seyri olarak adlandırılmaktadır… 

(Necm Sûresi 53/49)

وَأَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرَى {النجم/49}

ve ennehü hüve rabbüşşı’ra “Ve muhakkak ki, O'dur Şı'ra (işaret) -yıldızının Rab'bi O'dur.

Necm Sûresinin başında belirtilen Necm ile Şıra birbirini tamamlamaktadır. 

49. âyet, kendi içinde toplandığında (4 + 9) =13 tür. 

 Necm yıldızı için bazı müfessirler, “batmakta olan yıldıza andolsun”, bazıları ise, “doğmakta olan yıldıza andolsun”, şeklinde mânâlandırdılar. Hepsi de kendi mantıklarına göre bu hâli uzun uzun anlattılar. Bunlar hep kişisel, indi olan şeylerdi. Esas olan Akl-ı küll idi; sahibi, Allah ne demek istiyordu? Bize neyi vermek istiyor? 

Burada yıldız olarak neden “şı’ra” kullanılmış?

Şı’ra yıldızı, işaret yıldızı demektir. 

“Hakikat-i Muhammediye”ye işarettir.

Baştaki yıldız Necm, sıradan yani her birerlerimizin kafalarından icat ettikleri, bireysel heva, heves yıldızına işarettir. Kim o benlik yıldızı ile hayatını sürdürüyor ise, ne aya, ne güneş’e, ne başka yıldıza, ne de fezaya yolu kapalıdır. 

Bireysel yıldızından aydınlandığı sürece Hakikat-i Muhammed-i bedrine, kamerine ulaşma yolu yoktur. 

Hakikat-i Muhammed-i bedrine, kamerine ulaşma için necm yıldızını, şı’ra yıldızına döndürmesi gerekmektedir. 

Nitekim Kûr’ân-ı Keriym (En’am Sûresi 76-79 âyetlerinde) 

فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لا أُحِبُّ الآفِلِينَ {الأنعام/76}

felemma cenne aleyhil leylü rea kevkeben kale haza rabbiy felemma efele kale la ühıbbül ­afiliyne “Ne zaman ki, üzerine yine gece bastı, bir yıldızı gördü, "bu benim Rabbim" dedi batınca da "ben öyle batanları sevmem" deyiverdi.”

فَلَمَّا رَأَى الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِن لَّمْ يَهْدِنِي رَبِّي لأكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّينَ {الأنعام/77}

felemma reel kamere ba­ziğan kale haza rabbiy felemma efele kale lein lem yehdiniy rabbiy leekunen­ne minel kavmiddalliyne “Ne zaman ki, ayı doğar bir hâlde gördü. “Rabbim bu'dur” dedi. Sonra ay batınca da “and olsun ki, eğer bana Rab'bim hi-dâyet etmemiş olsaydı, elbette ben sapıklığa düşenler toplulu-ğundan olacaktım” dedi.”

فَلَمَّا رَأَى الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَذَا رَبِّي هَذَآ أَكْبَرُ فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ {الأنعام/78}

felemma ree’şşemse baziğaten kale haza rabbiy haza ekberü felemma efele kale ya kavmi inniy beriyün mimma tüşriku­ne “Ne zaman ki" güneşi doğmaya başlar gördü. Dedi ki: "Bu- dur Rab'bim bu daha büyük" nihâyet o da batınca dedi ki: Ey kavmim!. Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ'ya ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”

إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ {الأنعام/79}

inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemâvati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne “Ben muhakkak bir hânif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaradana çevirdim ve ben müşriklerden değilim” İbrâhîm (a.s.) sırasıyle önce yıldıza, sonra kamere, sonra güneşe baktı ve herbirinin sonunda;

* kevkeb (yıldızda),

- “uful edenleri (batanları) hubb etmem (sevmem) dedi”.

* kamer (ayda) 

- “elbette eğer Rabbim bana hidâyet etmezse elbette kesin dalâlete düşmüş kavimden olurum dedi”.

* şems (güneşte) 

- “ya kavmim şirk koştuğunuzdan kesin ben beriyim dedi.” bunlardan sonra da 

- “hanif olarak semâvatı ve arzı fatr eden (yaratan) zât (şey) için vechimi kesin ben teveccüh ettim ve ben müşriklerden değilim,” buyurdu.

İbrahim (a.s.) bu müşahâdesini daha çocukluğunda idi İbrâhîmiyyet, Tevhid-i Ef’âl makamıdır. 

(Bakara Sûresi 2/158 âyetinde)

إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِن شَعَآئِرِ اللّهِ{البقرة/158}

 “innessafa vel mervete min şe’airillâhi”

“kesin Sefa ile Merve Allah Teâlâ'nın şaairinden (işaretlerinden) dir.” Görüldüğü gibi şiar, “safa” ve “merve” bahsinde de geçmektedir. 

Safa ve Merve Allahlık işaretleridir, yani ulûhiyet mertebesinin mühim noktalarıdır. Burada da o işaret edilen yıldızın “Hakikat-i İlâhiye” yıldızına dönüşmesi gerekiyor. Kafandaki yıldız, nefsinden kaynaklanan yıldız değil Hakikat-i ilâhiye’yi, Tevhidi işaret eden olması gerekir. 

“ve ennehu” “hüve”, Buradaki “hu” ların hepsi Amaiyetten → Ahadiyete tenezzül ettiğinde, ahadiyetin özelliği olarak zuhura çıkan inniyet ve hüviyetin, hüviyyeti olanıdır. Yani bütün bu “hu” lar kaynağını Ehadiyetin hüviyetininin sinden almaktadır. 

 “Allah” lâfzının, yazılışının ilk harfi “hu” dur. 

“Allah” diye okurken biz onu sonda okuruz, ama o baştır. Çünkü bütün bu âlemler yok iken “Allah” lâfzı da yoktu. Bütün bu âlemler nasıl var edilmiş ise, “Allah” lâfzı da o şekilde var edilmeye başladı ve mertebe, mertebe oluştu. 

İlk var edilen de “hu” dur.

Başta da “hu” ve en kemâl olarak varılacak olan da “hu”dur. Bu yüzden bir bakıma “hu” → “ism-i azam”dır. 

Kelimeyi Tevhid sonundaki “hu”, ulûhiyetteki “ism-i azam”dır.

Kelimeyi Risâlet sonundaki “hu”, Hz. Muhammedin ismi ile birlikte risâlet mertebesindeki “ism-i azam”dır.[69]

[70]

Bu hakikat sağdan ve soldan yazılan Allah cc. Kelimelerin hüvesi hüvesine birleşimi hat edilmiştir. Bir yönden Kelime-i Tevhid mertebesindeki Allah cc. Bir yönden Risalet mertebesindeki Allah cc. dir.

Şı’ra Yıldızı ile yolumuza devam edersek;

Şı’ra nın (ش) İşaret yıldızıydı. “Şın” harfi (س) “Sin” harfinin üç nokta almış şeklidir. Sin ise İnsan’dır. Üç nokta üç benliği ifade eder. Sin (İnsan) Nokta zuhuru olan Efendimiz (s.a.v.)in Zat âlemi olan Ahadiyetten Ef’âl âlemine zuhuru, Ef’âl âleminden Zât âlemi Uluhiyet’e Mi’rac-ı ve Zât âleminden Ef’âl âlemine eniyeti bir bâtında doğan insan ve Kûr’ân-ın buluşması ile dönüşüdür… 

Buraya (Siruis -Şı’ra) Tefekkür çalışmasının konunun daha iyi anlaşılması için alınmıştır;[71]

----------------------

Gönderen: Er… At… <er…13at…@gmail.com>
Gönderildi: 19 Haziran 2018 Salı 01:11:02
Kime: Seyyah Seyyahin
Konu: Şi'ra(Sirius) Yıldızı 2014 Tefekkürü[72] 

 Selâm Murat Hocam, hayırlı akşamlar, not defterimi buldum.. Bu çalışmaları 10.08.2014 / 14. Şevval.1435 yapmışım. O tarihlerde Lise 3. sınıfın yazındaydım, tefekkürlerim ve sorgulamalarım üzerine yoğunlaşmıştım. Küçüklüğümde ve o tarihlerde Öm… Çe… Bey'in televizyon programlarında Kû’rân-daki matematiksel uyumlar üzerine bilgilerine rastlamıştım ve bende kendim çalışmak istiyordum. Kûr’ân-ı elime aldım ve bir Sûre'yi ele almaya karar verdim, karşıma 53. Necm Sûresi çıkmıştı. Yıldızlara olan merakım Sûre isminin de yıldız olmasıyla bu Sûreye ilgim daha da artmıştı. Dikkatimi en çok  "Ve ennehu huve rabbüş şı'râ" 49. Âyet çekti. Bu ayetteki Arapçadaki Şira yıldızının Latincedeki Sirius Türkçedeki Akyıldız olduğunu interneteki araştırmalarım sonucu öğrendim.

Sirius yıldızını internetten araştırdığımda birçok bilgilere ulaştım, bu yazının altına birazdan matematiksel işlemlerde bulabildiğim bilgileri alıyorum:

Öncelikle her ne kadar dünyadan çıplak gözle bakıldığında tek bir yıldız gibi gözüksede aslında Sirius A ve B olmak üzere iki adet yıldız bulunmakta… Bu bilimsel dilde çift yıldız olarak adlandırılmaktaymış. Sirius (Şi'ra) yıldızını internette ilk araştırdığım zaman, internette bir bilgiye rastlamıştım ki o da şöyleydi… Sirius A ve Byıldızları bir biri etrafında yay şeklinde dönmekteler ve bir dolanım periyotları 49.9 yıl sürmekteymiş.. Necm Suresinin 49. ve 9. Âyetlerine baktığımızda görüyoruz ki: 

49. Şüphesiz O, Şi’râ’nın Rabbidir.

9. Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı.

Bu ayetleri yan yana koyduğumuzda 49.9 (Dolanım periyoduna rastlamaktayız) ve 9. Ayette de dolanım şekli olan yayla alakalı adeta bir şifre verilmekte…

Bu yazdığım işlemle alakalı internette birçok yazı var, ben özet olarak size de iletmek istedim.

Her yıldızın dünyadaki koordinat sistemine benzer gök kordinat sisteminde Enlem ve Boylamı bulunmaktaymış.

Sirius yıldızının Enlemi(bir diğer ifadeyle Dik Açıklığı): 16 42 58.017

Ayrıca Sirius yıldızı dünyamıza en yakın 7. yıldızmış.

Ayrıca güneşimizde bir yıldız olduğu için Güneş ile Sirius Yıldız'ının Demir yoğunlukları karşılaştırıldığında Sirius Ayıldızının Demir yoğunluğu Güneşimizden %316 kat  daha fazla imiş.

Matematiksel çalışmalarım:

1) Latincede Atomların kısaltma sembollerine baktığımızda Demir'i Fe olarak kısaltıldığını görmekteyiz. Bu Sûre'de Fe ile başlayan tüm ayetleri süzgece aldım:

9. فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

 9.Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ.

10. فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى

10. Feevhâ ilē abdihî mē evhâ.

25.  فَلِلَّهِ الْآخِرَةُ وَالْأُولَى

25. Felillâhil âhiratu vēl ûlē.

29.  فَأَعْرِضْ عَن مَّن تَوَلَّى عَن ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلَّا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا

29. Feeğrid am men tevellē an zikrinē velem yurid illel hayēted-dünyē.

54.  فَغَشَّاهَا مَا غَشَّى

54. Feğaşşēhē mē ğaşşē.

55. فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكَ تَتَمَارَى

55. Febieyyi âlēi rabbike tetemērâ.

62. فَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُو

62. Fēscudû lillâhi vēğbudû.[73]

Ayetlerin başındaki "Fe" hecesinin birleşimlerini arapça üzerinden incelediğimde 10,29 ve 62. Ayetlerde فا olarak birleştiğini diğer ayetlerde başka harflerle birleştiğini fark etmiştim.

Bu yüzden 9, 25, 54 ve 55. Ayetleri aralarında çarptım ve 10,29 ve 62'nin çarpımına böldüm.9*25*54*55=668.250  10*29*62=17.980   668.250/17.980=37,16 sayısına ulaştım..

3716 sayısına baktığımda:

7 sayısını aradan çekiyoruz ki Sirius Dünyamıza 7. yakın yıldızdır.

Geriye 316 kalıyor ki o da Sirius'un Güneşimizden %316 kat daha fazla Demir içerdiğidir.

Diğer çalışmamda ise Sirius yıldızının Enlem'ini bir diğer ifadeyle Dik Açıklığı'nı bulmamdı.

(Not: Murat Hocam bu çalışmamı da lise yıllarında bu sayıyı elde etmek için yapmıştım, Dik Açıklığı bulmamı ben bu gece tekrar incelediğimde mantıklı bulmadım ama size sunuyorum.) Sûredeki tüm ayetler baştan 56. Âyet'e kadar a veya e sesiyle (Üstün herekesiyle)bitmekteyken 57,58 ve 62. Âyetler Ötre herekesiyle bitmekteler. 59,60 ve 61. Âyetler ise Nun harfiyle bitmekteler.

57 58 59 60 61 62 Âyetlerini ele aldım.. Bu ayetlerin ortası 59.5 oluyor…

59.5, 59 ve 60'a 0.5 uzaklıktayken 58 ve 61'e 1.5 uzaklıkta ardından 57 ve 62'ye ise 2.5 uzaklıkta… 3. uzaklık yani 2.5, 2.uzaklık ile ilk uzaklık olan 0.5'in 2 katının toplamıydı yani:

2*(0.5) + (1.5) = 2.5 olmakta.

Bu yolla 4. uzaklıkğı buldum yani 2*(1.5) + 2.5 = 5.5

Bu yolla 10. uzaklığa kadar gittim ve bu sayıları elde ettim:

5.5  10.5  21.5  42.5  85.5  170.5  341.5 ... Virgülden sonraki 5'leri sildim ve bunları elde ettim:

5  10  21  42  85  170  341

42 ortadaki sayı olmuştu… 42'yi ayna olarak kullanıp iki tarafın simetrisini aldım:

5  01  12  42  58  017  143

Ardından 42'nin solundaki 5 ile 12'yi toplayıp 1'i ondan çıkardım ve 16 sayısını elde ettim ve oluşan sayı: 

16 42 58 017 olmuştu… Yani Sirius Yıldızı'nın Dik Açıklığı yani Enlem’idir.

Murat Hocam bir diğer ifadeyi ise o tarihlerde incelediğim Sirius Cyıldızının varlığı ve 1920'de göründüğü üzerine incelediğim belgelerden alıntılarla size sunuyorum:

Wikipedia'nın "Search for componions around Sirius" kitabından yaptığı bir alıntı: "Her ne kadar 1920'li yıllarda sistemde üçüncü bir yıldız gözlemlenmemişse de bu muhtemelen bir ışık oyunundan ibaret olmalıydı.

www.bibliotecapleyades.net/universo/esp_sirio07.htm adresinin bir bölümü:

Details of the 1920s Observations:

"As for a third star, Phillip Fox reported in 1920 that the image of Sirius B had appeared to be double, usin the same 18 1/2 inch refractor with which Clark discovered B. RTImes in S.Africa and Van den Bos a renowded double-star observer, also reported the 3rd star. I should note here that these were visual studies, and the object in question is at the very limit of what can be observed with telescope.

Tom Randolph

Bu makalede de anladığım kadarıyla Tom Randolph 3. Yıldızın 1920lerde gözlemlendiğini iletmekteler.

Yani Sirius-Cyıldızının 1920'de görüldüğü söylenmekte…

Necm Sûresine baktığımızda 19 ve 20. Ayetlere baktığımızda görmekteyiz ki,

19. Eferaeytumul-lâte vēl uzzē

19. Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza’yı?

20. Vemenētes-sēlisetel uhrâ.

20. Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat’ı?

Âyetlerde her ne kadar Aleyhisselatu Vesselâm Efendimiz devrindeki o devirdeki insanların putlarından bahsedilse de 2 adet görünen bir şeyin 3.sünün görülmesi olarak ayrılmış. Belki de az önce ki açıklanan 1920’li yıllarda gözlemlenecek olan Sirius Cyıldızı için bu mana verildi. Allahu Âlem…

Murat Hocam 1435 yılının Şevval Ayının 14ünde yaptığım tefekkürler...

Belki sırf o sayıları elde etmek için yapmış olduğum işlemlerdir, o yaşlardayken bir şeyler bulmaya çalışmıştım, bir yanlışım olduysa kusuruma bakamayın…

Hayırlı geceler Murat Hocam… 

---------------------------

22 Haziran 2018 01:33 tarihinde Murat CAĞALOĞLU <cagaloglupasa@hotmail.com> yazdı:
Hayırlı Geceler, Hayırlı Cum'alar Er…, Bahsettiğin daha önceki senelerde yapmış olduğun çalışmanı aldım... Arabamızın bakımı ve fakîrin hastane işleri olduğu için cevap vermem biraz gecikti. Sana yolumuza yeni iştirak ettiğin zaman, bizlerin önceliğimiz zâhiri işlerimiz ondan arta kalan zamanlarımızda da tasavvuf ilmi ile ilgileniriz demiştim. Çünkü yaşın itibâri henüz üniversite talebesisin ve ileride maişetinin tedâriki ve zâhiri hayatının başarısı ve düzeni buna bağlıdır. Sende buna dikkat edersen, ileri de zâhir işlerine ağırlık vermen sayesinde batîni konulara daha ağırlık verme imkânı bulabilirsin. Zâhir ve bâtın ayrı değildir denebilir, bu da doğrudur ama ayrı meseledir.

Fakir Astronomi ilminden anlamam ama Efendi Babamdan öğrenebildiğim kadarıyla Tevhid ilmiyle konulara bakmaya çalışırım Er.., İşin başına dönersek, daha önceki mail-inde bizden İstanbul'da bir ziyâret talebinde bulunmuştun. Biz de Ramazan bayramının ertesi günü Bursa'da olacağımız için ziyâret işini senin içinde uygun olursan Bursa'da gerçekleştirebilirsin diye ifâde etmiştik. Ayrıca seninle birlikte aynı zamanda ders alan kardeşimizi tanıdığın için uygun ise ona da haber ver onunla da tanışmış oluruz demiştik.  Programımız dahilinde orada olduğumuz saatte Koza Han da buluşup, boş bulduğumuz Sıla Cafe'nin 49 numaralı masasına 3 kişi oturup önce "3" çay içip, daha sonra da eşim ve kızımın gelmesi ile 5 kişi olup  olup "4" çay ısmarlamış. Ve bu esnada 49 sayısı hakkında etrafımızda olan 50-51-52-53-54 masa bağlantıları ile 53/49 âyeti ve benlik mertebeleri hakkında konuşmamız esnasında, sen bize bunun ile ilgili bir çalışman olduğunu söyleyince, son çalışmamız olan "Ben'deki Terzi Babam ∞" kitabı ile ilgili bağlantılardan bahsetmiştim... Yanlız burada açıklamalar ve bağlantılar belki senin için eksik kalabilir. Bağlantıları kitabı okuyunca daha iyi anlayıp idrâk edebileceksin.

Gelelim bu dünya zuhûratı-rû'yası ile birlikte konuyu müşâhade etmeye ve değerlendirmeye, öncelikle siz iki işi geldiniz... Fakir ile 3 kişi olduk-oldunuz. Buluşma "Koza Han" ve "Sıla Kafe"...

Bırakalım Nefsi Emmâre Kozu'nu oynasın bizler ise bu işin hakîkati nedir. O'na bakmaya  çalışalım.

Sıla-i Rahim ve (ك) "Kef"  ve "E" yani "Üstün" ile ile arapça okunuş (كَ) "Ke" dir. Bununda karşılığı, senin hakikatine olan ziyâretindir. (Burada her birimiz için bu geçerlidir.) Burada 49/2 ve 49/3  Hucurât sûresi 2. ve 3. âyet oluşumları vardır. Bunu nereden anladın denirse ilk geldiğinizde-geldiğimizde çekinmiş idiniz ve sesiniz çıkmıyordu. (Bizim biraz size yönelip çekinmeyin, rahat olun dediğimiz zaman sesinizi kısık bir şekilde sorularınızı sorup konuştunuz. (Burada yanlış anlaşılma olmasın, sadece bir değerlendirmedir. Herhangi bir şeye sahip çıkmak için değil, hakikat açısından ne olduğunun tahlili yapılmaya çalışılıyor.) Belki bu yazılanlarda gereksiz  bulunabilir. Cevabın ilerleyen bölümünde bağlantının ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktır.

49/2 - Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.

49/3 - Kesinlikle Allah ve Resulünün yanında seslerini kısanlar (yok mu), işte onlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlara hem bir bağışlama, hem de büyük bir mükafat vardır.

Bu âyetler Ravza-i Mutahhara da Resülûllah (s.a.v.) Efendimizin Kabrinin 2. Penceresinde (49/3) ve 3. Penceresinde (49/2) âyetleri vardır. Sayısal toplamlarına bakarsan 49+2= 51 ve 49+3= 52,  Hazmi ve Nusret Tura Rahmetullahi Aleyh bağlantılarını görmemek mümkün müdür? Ortak özellik Tura-Tuğra yani Mühr ile ma'nâ padişahlığıdır...

Bu pencereler Efendi Babamın Ravza-i Mutahhara'da krokilendirerek numara verdiği 18 ve 19 numaralardır. 20 Cibril kapısıdır ve 21 Bâki kapısından Cennet'ül Bâki'ye çıkmak ile dersler tamam olur. 

Sen de mail-ine Selâm ile başlamışsın. Ravza'da 1 numaralı Selâm kapısından girip 21 numaralı Cennet'ül Bâki kapısından çıkmak. 15-20 senedir. İçtiğimiz çaylara 21 lira ödenmiş idi. İşte görüldüğü gibi bir saatlik tefekkür, 15-20 sene de kat edilecek mesafeyi aldırıyor. Tabi unutmamak gereklidir. Zâhiri çalışmaların önemi yadsınamaz. Mutlaka günlük dersler ile birlikte kitap okuma, sohbet dinleme ve tefekkür çalışmaları gereklidir. Bu oluşan hâl bu seviyelere ulaşabileneceği ancak, bunun tatbikatlarının ileride olacağıdır. Çünkü bu oluşum Hakîkat ve Marifet mertebesi kaynaklıdır. Zâhir âlem'de oluşması zamana bağlı ve tatbikatı 15-20 sene kadar sonradır.

18+19= 37 dir... (37) Kevkeb 48, 4+8= 12, Necm, 50+3+40= 93, 9+3= 12 ve Şı'ra 

300+70+10= 580 5+8= 13 (Kısaca böyledir.) 12+12+13= 37 dir.

Nefsi Benlik, İzâfi Benlik, İlâhi Benlik yıldızlarının sayısal toplamı 37 dir. Efendi Babam sıra sayısına tekâbül eden Necm "53" sûresi kitâbına  "37" sıra sayısını vermiştir. Aynı zaman da 37 Zât-i Tecelli sayısal değerdir.

Mail-ine Selâm ile başlamışsın. Bu aynı zamanda Efendi Babam-ızın Rabbi hassı olan esmâsıdır. 49 sıra sayısına tekâbül eden Fahrettin Himmeti Hazretlerinin  Sıra sayısına tekâbül eden Mecid esmâsıdır. Bu aynı zamanda 50. sûre olan Kaf sûresinin 1. âyetinde (مجيد) "Mecid" olan Kûr'ân-a and olsun diye geçer. Buda yoldaki sıra sayısı ile Mustafa Hilmi Safi efendimiz rahmetullahi aleyhe ait olan sûredir. Bu iki sırayı topladığımızda 99 eder. 99 Esma-ül Hüsna'yı verir.

Mecid esmâsı sayısal değeri, Mim: 40 Cim: 3, Ye: 10, Dal: 4, 40+3+10+4= 57 dir.

57 bahsetmiş olduğun Demir-Hadid sûresinin sayısal değeridir. 57+29= 86 dır.

Sayısal toplamı "14" Nûr-u Muhammedi olduğu gibi, 86 Tarık Yıldızı sûresidir. Bahsettiğim çalışmada ulaştığım Zât-i Benlik yıldızıdır. (Daha fazla bilgi çalışma içinde 1. bölümde vardır) Mecd hafleri aynı zamanda Necdet ile bağlantılıdır. 57. sıra sayılı Esmâ, Hamid esmâsıdır. Efendi Babamızın gençliğinde gördüğü zuhûrâttaki, altın zincir üzerinde bulunan Kalb sarkacı bağlantılıdır. 53 ün 4 sayısı ile yani İslam'ın şifre sayısı olan, Şeriat, Târîkat, Hakîkat, Marifet'i ile ulaşılabilinen bir rakam olduğu gibi Hamd, Muhammed, Ahmed isimleri ile de bağlantılıdır.

Şi'ra, Sirius, Akyıldız'a geçmeden önce, Önce 3 çay sonra 4 çay içmiştik. 3 ve 4 sayıları niye peş peşe gelmiştir. İlk üç sayı Nefsi Emmare, Nefsi Levvame, Nefsi Mülhime ve diğer 4 ise Nefsi, Mütmainne, Nefsi Radiye, Nefsi Safiye mertebesidir.

Çay bilindiği gibi Rize iline has bir bitkiden  üretilen içecektir. Rize şifre sayısı da 53 tür. Yani burada 53 gönül Kâ’besi etrafında tavaf edilmiş ve 53'ün Fikri etrafında Masa-da (Arşta) say edilmiş ve Nefsi Küll ve Akl-ı Küll arasınada gidip gelinmiş yani, Fikirlerin üretkenliği arasında koşulmuş ve yürünmüştür.

Birde eşim ve Kızım geldiği zaman 49 etrafında 5 kişi olmuştuk. Bu 5 hazret mertebesi olduğu gibi,  49+5= 54 tür. Bu 53/1 de geçen batmakta olan İzâfi  yıldıza işarettir. Bundan sonra Şi'ra yıldızından bahsedilmişti.

Sirius, Akyıldız;

Siri-us, Su, İris, Ak-Yıldız bunları incelemeye çalışalım, Siri; Suriye ve Amerikan yapımı popüler bir cep telefonu markasının akıllı asisitana verdiği isimdir.

Us; Akıl ve tıp dilinde Üriner sistemin kısaltmasıdır.

Siyaset ile bizim pek işimiz olmaz ama bugün dünya üzerinde hâkim baskın gücün Suriye ve Suriye Aklı küllü üzerinde oluşan durumun Şı'ra yıldızı  ve İlâhi benlik kaynaklı olduğu anlaşılmaktadır.

Üriner Sistem, Böbreklere bağlıdır. Böbreklerde vücutta çifttir. Böbrekler Yıldız ifâdesidir. Bilindiği üzere Nusret Tura rahmetullâhi aleyh prostat rahatsızlığı vardı. Fakîr de bu hâl üzere rahatsızlanıp Ramazan'da doktara gitmişti. Bugün çıkan sonuçlar ile doktor Sadık bey ilaçlarımızı verdi. Bizde kullanmaya başladık.

Su ve iris ise tersten yazıldığı hâldir. Bizler aslında bu hâl ile pek uğraşmayız, tehlikeli bir sahadır.  Ama özel bir hâl ve müşâhade ile oluşan bilgiler dolayısı ile açıklama hâli oluşmuştur.

Su; bunun oraya gelen  diğer kişinin isminin ma'nâsı ile bağlantısı vardır. İsminin ma 'nâsının "Övgü" ve bunun (كوثر) "Kevser" deki peltek (ث) "Se" olduğunu ve  Efendi Babamızın "Mübarek  Gün ve Geceler" kitâbında Bayramlar bölümünde açıklaması olduğunu ifade etmiştik. (ث) "Se" harfinin bir yönü ise bulunduğumuz ortam olan İpek ile Sevb/Elbise yani örtüdür.

Kevser kaynağından gelen, Su yani ilim ve oluşan Kurb'an bayramı neticesinde esmâ-i ilâhiyenin kullanımı ve Rabb-in için namaz kılmadır.

İris; Göz bebeği ve Göz nûrudur.

Rabb için kılınan 50 vakit namazdan hasıl olan göz nûru ve bu nûrdan oluşan Kevser suyu ile inci yani abdiyet ve mercan ile rububiyet hakikâtleridir.

"Se" (ث) sayısal değeri 500 dir. Üç noktası ile 503 yapar. "Muhammeden Resûlüllâh" sayısal değeridir. Ortadan sıfır alınınca 53 ile Efendi Babam-ızın şifresine işarettir.

Ak-yıldız, Ak beyaz renktir. Safiyet ve Ulûhiyet işarettir. Safiyet ve Ulûhiyet yıldızıdır. Yani ilâhi benlik yıldızıdır.

Sirius A ve Sirius B Yıldızı, Nusret Babam Rahmetullahi Aleyhin 2013 tarihlerinde yayalarda bulunan mezarlığının karşısına bir duvar çekilmiş ve bu duvara çift yıldız yapılmış ve altına "ÇMS" harfleri yazılmıştı. Daha sonra öğrendiğime göre "Çift Yıldız Mermer Sanayi"nin kısaltmasıymış. Bu yıldızları 52/49 da geçen Nucum ve 53/1 de geçen Necim ve "Ç"nin altında bulunan "C" yi sert sesli yapan kuyruğu bir müşâhade ile Hilal ve Yıldız olduğunu anladığından, yukarıda bahsettiğin, Nefsi Benlik, İzâfi benlik, İlâhi benlik olarak düşünmüştüm. Yazının sonunda ifâde ettiğin 3. yıldız ile de bu ayrı bir tasdik olmaktadır.

53/9 bahsettiğin Mi'rac hadisesidir. İşte bu "Ce" yani Hilâl, Hicri ayın başında görülen ile sonunda görülen Hilâl'in yani Cemâli ilâhi ile Celâli ilâhinin birbirine yaklaşması ve nerede ise bir olacak hâlidir.

Bahsettiğin dolanım ve bu birleşimin nasıl olduğu da Nusret ve Necdet Yıldızları ile ve Hilâl'lerin birleşimi ile yeni Terzi Baba kitabın da remz edilmiştir. Bu yıldızlar insan yüzündeki iki göz'dür. Ve iki görüş tek olan görüşe dönüşür. 49+9= 58 dir. Yazının yukarısında 580 Şi'ra yıldızının sayısal değeri olduğu ifâde edilmişti. 0 ise ortasına bir çizgi çekildiği zaman 0 Ka'be-i Kavseyn dairesi olur. Bir yönü hadis bir yönü ise kadimdir. Görüldüğü gibi ilâhi sistemde hiç bir yanlış bulunmaz.

Bunun bir ilginç yönü fakîr 50 yaşın içindedir. 2018 yılının 31 Ekim gününü görmek nasip olursa 49 yıl ve 9 aydır bu dünya içindeki zâhiri dönüşü fakîr için tamam olacaktır.

Sirius yıldızının Enlemi(bir diğer ifadeyle Dik Açıklığı): 16 42 58.017

580 Şı'ra yıldızının sayısal değeri idi...

16 42 58.017 aradan 580 alınınca, kalan rakamlar... 

16 42 17, 16+42+17= 75 bu bizim ders sistemimizdir. 7 Nefis mertebesi ve 5 Hazret mertebesinin, İlâhi Benlik üzere Hakk'el Yâkin olarak tamamlamaktır. 36 ve yanına gelen 0  Ka'be-i Kavseyn 360 derece yapar. Yani Mi'rac tamam olmuş olur.

1+6+4+2+1+7= 21 dir. Bunun Cennet'ül Baki kapısı olduğu yukarıda ifâde edilmişti.

Ayrıca Sirius yıldızı dünyamıza en yakın 7. yıldızmış.

Bu 7 Subût-i sıfât mertebesi ile alâkalıdır. 7 çay içilmesinin bir hikmeti de bu olsa gerek diye düşünülebilir.

Sirius Ayıldızının Demir yoğunluğu Güneşimizden %316 kat  daha fazla imiş… 

Demir ile ilgili bağlantı yukarıda verilmişti. Demir, maden mertebesi yani Fenâfillâh ile alâkalıdır. 3+1+6= 10 dur. 10 da zâten Fenafillâh mertebesidir.

Fe'nin başka bağlantılarıda vardır.

"Fe" sayısal değeri, 80 dir. Bu da 8 ile Tevhid-i Ef’âl ve 8. Cennettir.

Mi'rac sûresi olduğu için Fenâ Fişşeyh, Fenâ Firresûl, Fenâ Fillah bağlantısı vardır.

"Fe" (كُنْ فَيكونْ) “Kün Fe Yekün" "Ol der ve hemen oluverir." ile bağlantısı vardır.

Hadid sûresi 57, sıra 29 âyet idi. Atom sıra numarası 26 ve "Fe" kısaltması ile 80 sayısını vermekte, kısaca bunlara bakarsak,

57+29+26+80= 192 dir. Burada yine enteresan bir sayıya ulaşmış bulunuyoruz. Başta vermiş olduğun Selâm-ın, Es-Selâm olarak sayısal değeridir. Ve yapmış olduğum araştırma da Ulu Camiinde 192 hat yazısı bulunmaktadır. Yapılan bir başka araştırmada Ulu Camiinin minberinde Güneş sistemi remz edilmiştir.

Efendi Babam Olmaz şiirin de bir gün deryadan 26 yunus çıkarırız, diyerek ilm-i kerametin ne kadar önemli olduğunu 31 sene önce bizlere bildirmiştir. Anlayana....

Âyetlerin başındaki (ف) "Fe" hecesinin birleşimlerini arapça üzerinden incelediğimde 10,29 ve 62. Ayetlerde فَا  olarak birleştiğini diğer ayetlerde başka harflerle birleştiğini fark etmiştim…

Fe sayısal değeri 80 idi. Elif 1 ve 13 tür. 81 ve 93 tir. 81 testen 18 dir. Elimizin avuç içlerinde 81 ve 18 mevcuttur. Toplamı 99 Esmâ-ül Hüsnâ'yı verir. 93 ise Necm sayısal değeri ve Hakîkat-i Muhammedi çıktığı zaman kalan sayı 53 tür. Görüldüğü gibi ne kadar muhteşem bir sistem... Verdiğin âyetlerin sayısal toplamları ise 101 dir. Bu hem ders tesbihat sayısal değeridir. Hem de aradan 0 alınınca 11 ile Hazret-i Muhammed mertebesidir. Senin yazdığın şekilde "Fa" müzikte 4. nota'dır. Bu Nefsi mutmainne olarak düşünülebilir.

Bu yüzden 9, 25, 54 ve 55. Ayetleri aralarında çarptım ve 10,29 ve 62'nin çarpımına böldüm. 9*25*54*55=668.250 10*29*62=17.980 668.250/17.980=37,16 sayısına ulaştım…

 3716 sayısına baktığımda:

7 sayısını aradan çekiyoruz ki Sirius Dünyamıza 7. yakın yıldızdır. Geriye 316 kalıyor ki o da Sirius'un Güneşimizden %316 kat daha fazla Demir içerdiğidir..

Bu hesaplama güzel olmuş. Birde 37+16 toplanır ise 53 eder.

Yukarıdaki hesaplamada 16 sayısı yine vardı. Bu hakîkatler Bursa yani 16 şifresi ile açılmıştır. Necdet sayısal değeri 457 bununda kendi arasındaki toplamı 16 dır.

 16 42 58 017 olmuştu.. Yani Sirius Yıldızı'nın Dik Açıklığı yani Enlemi,  Bunun hakkında yukarıda bilgi verilmişti... 

Sirius Cyıldızının bize göre ilmi olarak ne olabileceği de yukarıda ifâde  edilmişti. Zâhiri olarak ifâdelerde doğru olma ihtimali vardır.

1920 nin yine sıfırını kaldırırsak, 192 kaldırır bunun Es-Selâm sayısal değeri olduğunu ifâde etmiştim. Bu bilindiği gibi Terzi Babamızın Rabb-i Hass'ının sayısal değeridir.

Necm 19 ve 20. âyetler ile bağlaman da güzel olmuş. Burada bulunan Lat, Menat ve Uzza putları, Nefsi Benlik, İzâfi Benlik, İlâhi Benlik putları ve Necm-Yıldız ile Nefsani benlik, Kamer ve Hakikat-i Muhammedi ile hâyali benlik, Güneş-Şems ile Kibri benliği ifâde  etmektedir. Yani anlayacağın üzere Nefsi Benlik, İzâfi Benlik, İlâhi Benliğe sahip çıkmaktır.

O günkü anlayış ve yaşın itibâri ile güzel bir çalışma olmuş. Cenâbı Hakk nicelerini nâsip etsin. Yazılanlar ile değerlendirebilirsen başka açılımları da olur. İnşeallah...

Selâmlar, Hoşça Kal...

----------------------

 Hayırlı günler hayırlı Cum'alar muratçığım  Gönderdiğin yazıları okudum  bu çalışmalarda güzel olmuş, senin de er…in de ellerinize gönüllerinize sağlık Cenâb-ı Hakk  daha nicelerini nasib eder inşeallah.  

 Herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız. 

 ----------------------

Yine, İz-Terzi Babamın Kâbe’yi seyrederken İlham kuşunun söylediklerine kulak verelim, Nihayet selam verildi cenaze namazı da eda edildikten sonra, ilham kuşu tekrara uçmağa başlayarak 13-13 diye kanat çırpıyordu.

Onu takibe başladım, elime nurdan 13 metrelik bir merdiven verdi, alıp Ka’be’nin tenha bir yanına dayayıp yukarıya çatıya çıkmaya başladım. Çatıya çıkınca baktım aşağıdan yukarıya tam merkezde nurdan bir sütun etrafı açık, meğer gök ehli aradan girip çıkıyormuş.

On üçüncü bölümü üstte, diğer 12 bölümü de içeride. Aşağı nasıl ineceğim derken baktım bir tabela “nüzul/iniş” yazıyor. 

Nûr sütununun o yanına gelip bakınca gördüm ki, (M - H - M - M - D - R - R - S - L - L - L - H) diye her basamağında bir harf ile 12 harfli “muhammedürrasulüllah” yazıyordu.

Sessizce merdivenden süzülerek aşağıya indim ki; o nur sütununun diğer yüzünde ise “uruç/çıkış” 12 harfli “lâ ilâhe illâ allah” Kelime-i Tevhid’inin her basamağında bir harfi ve mutebesi yazmakta idi.

İçeride olağanüstü bir hal olduğu seziliyordu. Dışarıdan içerisi görülmüyor fakat içeriden dışarısı tamamen gözüküyordu. 

Ortadaki merkez nur sütununun önünde “Hacer-ül Esved” köşesine doğru olan istikamette ki orası “Hakikati Muhammedi”dir, “Nûru Muhammedi” duruyordu;

Onun “içeriden” sağ yan köşesinde ise “Nûru İsevi”; 

Onun yan köşesinde ise, “Nûru Musevi”; 

Onun yan köşesinde ise, “Nûru İbrahim” duruyordu.

Hep birlikte dediler ki; hoş geldin kardeş, ne güzel zamanda geldin, bu gece Regaib kandilidir, bu sene içerisinde kimlerin gönüllerine “Hakikati Muhammedi Nur”u gönül rahimlerine düşürülecek ise, buradan dağıtılır. Birimiz doğuya, birimiz batıya, birimiz kuzeye, birimiz güneye, sen de al bulunduğun yerdekilerin gönüllerine serp dediler.[74]

Hep kitab-ı haktır eşya sandığın, Ol okur kim seyru evtan eylemiş.[75]

Şimdi tekrar (هيچ) Hiç kelimesi dönersek… Sağdan sola okuduğumuzda (هيج) oluşan kelime sondaki “Ç” harfinin “C” harfine dönüşümü ile (HİC) şeklini almıştır. Başta bulunan “HU” yanında bulunan “Ye” ise biraz yukarıda belirtilen “İşte ayette bahsedilen “yakıyn”, yakın değil, gerçek yakıyn “hüve hüvesine o” olmaktır. 

Bunun da üç şeyr-i vardır, İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn… İlim de yakınylık, Müşahade de yakıynlık ve Hakk ka yakınylık bu hal zor bir haldir burada sürekli kalınamaz, zaman zaman ehl-i tarafından giriş ve çıkışları olabilir. 

Ariflerden birisine “yakıyn nedir”? Diye sorulduğunda, “el yakıynü hüvel Hak” yani “O Haktır” cevabını vermiştir. “

(ج) “Cim” ise Cemâli Muhammediye-Cemâli İlâhiyedir. Kim ki hakiki sünnet yaşamı üzere ise âlemi Cemâl-i Muhammediye üzere müşahade eder ve seyr eder. Kim ki hakiki farz yaşamı üzerindeyse âlemi Hakikat-i İlâhiye üzere seyr eder… Efendimiz Mi’rac dönüşü “Men reani, fekad reel Hak” Beni gören, Hakk’ı gördü.[76] Diye buyurmuştur. Hakkı görmenin ilk şartı zuhuru Muhammedi ve Hakikat-i Muhammediyi görmek ve “Ben” ifadesi ile İlâhi Benliği müşahade ederek, Hakkı müşahade etmek üzere iki aşamalıdır. 

(هيچ) Hiç kelimesine dönersek bu kelime hakkında düşünürken ve Yıldızlar hakkında malumat araştırması şöyle bir rüya görmüştüm. Ma’nâda zuhuratta bir sınıftayım. İlkokul veya ortaokul burada yapılan dersi bir köşeden izliyorum. Daha sonra öğrencilere bir ödev veya soru verildiğini görüyorum. Sıranın üzerinde ki beyaz defterde kısa bir cümle yazılmış. Nasrettin Hocanın cümlesi biraz uzak olduğu için okuyamıyorum. Aradan belki bir hafta geçti, geçmedi tam hatırlayamıyorum. Yine bu konu hakkındaki çalışma üzerindeyken sol kulağımda unuttuğum kulaklık youtube videosunda ekonomi yorumunun birine geçmiş moderatör Nasrettin Hoca dan bir hikaye anlatarak programı bitireyim dedi. Nasrettin hocanın “Hiç hikayesi” deyince kulak kesildim ve soru-ödev buydu dedim…

Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Kimsin?

Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Kimsin?”

“Hiç” demiş Hoca, “hiç kimseyim.” Dudak bükülüp önemsenmediğini görünce, Sormuş Hoca: “Sen kimsin?”

“Mutasarrıf”ım demiş adam kabara kabara.

“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasreddin Hoca.

“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam…

“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.

“Vezir” demiş adam.

“Daha daha sonra ne olacaksın?”

“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”

“Peki ondan sonra?” Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp “Hiiiç.” Demiş “Daha niye kabarıyorsun be adam, demiş Hoca.

Ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım.

Yine yolumuza Özün Özü, Sırr’ın sırrı adlı eserin Seferler bahsinin üçüncüsü ile devam edelim;

Bu üçüncü sefer “Seyr-i anillah” yani “Allah’dan sefer”dir ve “Bakabillah”dır. Cemden sonra farka gelmedir... İrşad için, cem mertebesinden manevi bir inişle fark âlemine gelip, beşeriyet örtüsüyle örtünüp, halk arasına karışmaktır.

Nitekim hazreti Risalet’in ağzından Kur’anı Keriym Kehf Sûresi 18. sûre 110. âyette; denilmektedir.

inne­ma ene beşerün mislüküm “Ben de sizin gibi beşerim...” Bu makamda yemek, içmek, uyumak, evlenmek vardır. Ancak ne ifrat ne de tefrit olmalıdır; tam istikamet ve itidale riayet edilir...

Beyt:

 Ne ifrat ne tefrit ola onda, Doğru yol odur bu meydanda.

Bu mertebeye eren adalet, iffet, istikamet üzere olup; şeriat hükümlerine de tamamen bağlıdır... Ancak farzların dışında türlü türlü namaz ve oruçlarla da kayıtlanmaz!

Hem kesret âleminde hem de vahdet âleminde “salatü daimün” yani “daimi NAMAZ”, içinde olup; zahiri halkla, batını Hakla’dır!

Bu zatı ammak gayet zordur...

Halk, zahirde kimin ibadeti, zühdü, takvası çoksa onu büyük görüp, kemal ehli zanneder!..

Halbuki kamilin kemali ise, bu zahir duygu gözü ile görünmez... O kemali görmek için Hakkanî bir göz gerektir! Kamil olanı ancak kamil olan görür ve bilir.

Bu daire “fark ba’del cem” dairesidir... Yani Cem’den sonra fark halidir.

Hazreti Ali Kerremallahu veche şöyle buyurmuştur:

“Cem hasıl olmadan farkta kalış, şirktir: Cemde kalıp farka gelmeyiş ise, zındıklık... Cem ile farkın beraberliği ise, tevhiddir.” Anlatılan üç makam bunun manasıdır, daha fazla izaha gerek yok.

Kamilin bu makama inişi terakki ve yükseliştir. Bu makarna gelince nefsine ve rütbesine arif olup, kendini bir itikadla kayıtlamaz demek olur... Allah daha iyisini bilir.

Ve yine Hazreti Şeyh Mühyiddin Arabi buyurur ki:

“Arif hiç kimseyi beslediği itikad dolayısıyla kınamaz; bir kimseyi, rabbisi hakkında beslediği itikadından dolayı red ve inkar eylemez... Cümle itikadlan toplamış bir göz gibidir.”

Yani Hakikate vakıf ve aslından haberdar olduğu için... Arif öyle toplayıcı bir gözle arif olmuştur ki o göz bütün görüşleri benliğinde toplamıştır... 

İtikadlardan her itikadın hakikatten gelen bir aslı vardır ki mutlak göz bunu görür! Bir mutlak yoktur ki onun kayıtlı bir yüzü olmasın... 

Neye ibadet edilirse edilsin, hakikatte o ibadet, vücudu mutlakadır! İbadet ve itikad eden bilse de bilmese de bu böyledir.

Şeyh Fahreddini İraki hazretleri buyurur ki:

“Hak teala kendini bütün eşyanın aynı eyledi ki kendinden gayrına ibadet ve muhabbet edilmesin! İlâhi gayret bunu gerektirdi.” Beyt :

Gayreti, gayri komadı anın, Şüphesiz O, aynı oldu eşyanın. Hak diledi ki eşyayı yarata; Özünden gayrı komadı orada! Ki âlemde tapanlar Ona tapa, Ki her yüzden görünen; halk kapa! Ki insan güzel ahlaka kapılır, Ve dar gönüller onunla yapılır.

Hakkın ilmi “Zât”ının aynıdır... “İnsan-ı Kamil” için de bu hal böyledir... Ve bu itibarla ilim, Zât’ın aynasıdır.

Ve yine Hazreti Şeyh Muhyiddin Arabi buyurur:

“Ariflerin nihayeti Rabların rabbınadır. Rabb-ül erbaba arif olanlar da Allah’a ibadet ederler...”

O arife “Hakkani göz”, “Hakkanî kulak” ve “Hakkani lisan” verilir! Onunla yokluktan varlığa, ayıklığa geldiği zaman bütün eşyada lisansız olarak sual - cevaba başlar...

O tecelli halinde, ne ilim, ne marifet, ne şuur vardır; orası “mahv-ı mutlak” yani “mutlak yokluk” halidir... “Sahv”e geldiğinde, artık anlayışı ve bilişi tamdır! Ve yukarıda zikri geçen ayeti kerimenin manası, hal içinde açığa çıkar... Ancak dile getirmeye izin yoktur! Dilsiz ve gönülsüz okurlar! Kulaksız duyarlar! 

Hak teala o irfan sahibine bütün isimleri toplamayı, lütfetmiştir. Böylece, bütün isimleri câmi, dairesi geniş ve ihatalıdır.

Hazreti Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem buyururlar ki:

“Evvelü ma utîtü cevami-ül kelim...”

“Bana ilk verilen kelimelerin tamamını anlama ve azla çok şey ifadedir.” Bu da cümle özellikleriyle birlikte “esma-i ilahîye”dir, demek istemişlerdir.

O arif, peygamberlerin varisidir... “Hakikati Muhammedîye”ye vasıl olmuştur...

Allah’ın iradesiyle sen de bunları anlamaya çalış.

Muhyiddîni A’rabî hazreti yine buyurur ki:

[“Bir kemal sahibi “HU” dediğinde, dediği “O” kendisi olur ve izafi kişiliği tamamiyle ortadan kalkmış olur. Şunu anlar ki, bu hal “manfetullah” sırrındandır, herkes bunu bilmez... Ehlullahdan hiç bir kimse bu hale işaret dahi etmemiştir... Ya sırrı açma endişesinden, ya korkudan yada tehlikeli olduğunu düşündüklerinden...

Zira, bu halde kuldan “tekvinullah” yani “Allah’ın ya­ratıcılık sıfatı” zahir olur; yani “HU” dediği zamanda O olarak!..

Zira, bu halde onu kulun lisanından söyleyen Allahu tealadır!.. Buna, “tahtül lafz” yani gizli ifade denir, ki manası, söyleyende zahir; gayrıda ise, gizlidir...” ] Bu halin hakikatini beyan için biraz daha açmak ge­rek...

Kemal sahibi “HU” dediğinde, o anda kendi varlığını tamamiyle ifna eder...

“Mutu kablel ente mute!,.”

“Ölmeden önce ol!.” Hadîs-i şerifi gereğince varlığını yok etmiş olur ki bu da “ölüm” demektir... Bu “ölüm” ise irade ile olur...

Zahiren ve batınen varlığından eser kalmayıp, başsız ve ayaksız kendisini “HU” deryasına bırakır... Böylece boğulup yok olur! Nam ve nişanı kalmaz... 

Bu devreden sonra kendisi “HU” olur... Çünki, katre deryaya düştü ve aynı derya oldu... “Deryay-ı HU”dan maksad, “deryayı Vahıdiyet”tir... “İlahi aşk”tır, “vücud-u mutlak”tır ve “Nûr deryası”dır... “Birlik âlemi”dir.

Hazreti Resülullah bizleri irşad için dualarında şöyle derlerdi:

“Allahümmec’alniy nûran!”

“Allahım beni nûr eyle.”.

Zaten nûrdu ama bizlere öğretmek için böyle di­yordu...

Bilinmeli ki, kendini “HU”ya veren “NÛR” olur... 

Beyt :

 Varlığı Hakka verin, varlık Hakkın olsun hemin... 

 Sen çık aradan, kalan yar ola, olasın emin...

Varlığını “HU”ya verenin, “HU”nun aynı olması acaib midir?

Bir kimsenin ölüsü tuz gölüne düşse, aynı tuz olur ve temiz olur!

Böylece, iradeye dayanan bir ölümle, kendilerini “Hu”nun tuz deryası misali, varlığına bırakanlar, “HU” olup, “NÛR” olup arınıp temizlenirler... Bu oluş imkansız mı?!

“HU” demek Türkçede “o kimse” demektir; ancak bu­rada kullanılışı ise, “Allah’ın Zâtı” manasınadır. Yani... Cümle varlık, Hakkın “Ben” kelimesiyle kasdettiğini, varlık dahi “Hakkındır”, diye düşünür... Bütün varlığı, kendi de dahil olmak üzere “Zât deryası”na bırakır... Bu halde, Zât’tan başka hiç bir şey kalmaması gerektir...

“HU” ismine devam edenlere bilmek gereklidir ki, “HU”dan maksad, ifade ettiği müsemmadır... “HU” dediği zamanda, ne isim, ne resim, ne zaman, ne mekan ve ne dahi nişan kalmayıp; Zât-ı “HU”da cümle varlığı ve haliyle kendini yok edip, abdin lisanından “HU” diyeni “HU” ola­rak bırakması gerekmektedir...

Beyt :

 Evvel ve ahir ne ki var HU imiş;

 Batın ve Zahir ne ki var HU imiş;..

Anlatılmak istenen mana hasıl olduktan sonra, “kul” adı altında, ister “HU” desin, ister “BEN” desin, ister “biz” desin, ister “onlar” desin mana hep aynıdır; murad “O’nun Zâtı”dır!..

Muhyiddini A’rabi hazretleri şöyle buyurur:

“Anlatılmak istenen bu manaya birçok arifler işaret bile etmemişlerdir; çünkü böyle icab etmiştir.” Akla gelen şu dur ki kul, Hakkı “tekvin” etmiş olur “HU” dediği zamanda; arkadan, sözde, halk tekvini gelir. 

Bunun hakikati şudur ki... “HU” diyen kimse, eğer “mürşid-i kamil”e yetişip kamil olmuş değilse, bur da hata yapabilir... 

Yani, salik “saki-î hakikat” olan “mürşid-i kamil” elinden aşk badesini içip, “fena fîllah” hasıl olmamışsa, “HU” dediği zamanda, kendi zannı ve tasavuru, itikadı ve takyidi üzere Hakkı tahayyül ve tasavvur eder çünkü ıtlaka ermemiştir!

Ve böylece de kendi tasavvuruna göre Hakkı sınırlar ve kayd altına alır! Dolayısıyla da “HU”yu tekvin ve icad etmiş olur ve bundan sonra da kendi peydah etmiş ol­duğu halika ibadet etmiş olur...

Gerçi Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Ben kulumun indindeki zannı üzereyim...” Buna göre o zanda da Hakkın bir yüzü vardır, lakin kulun tekvini ile zannına göre zuhur edip yüz gösterir... Zira hiç bir mukayyed yoktur ki, mukayyed o mutlakın bir yüzü olmaya... Gerçi bu halde de kendini tekvin ve icad eden yine kendisidir; ancak, tekvin kuldaki zannın itikadına göredir... Ve bu, “mukayyed mabud”dur, mutlak mabud değildir.

Bu hali düşünmek lâzım gelir dediği, işte bu haldir, tehlikelidir!

Asıl kemal odur, ki kul “HU” dediğinde; tamamiyle varlığından soyunup, mahvolup, fena bula; “izafi benliği”, “ilahî benlik”te yok ola!.. 

Sonra, bir itikad, zan, kayd tahsisi ile kendini bağlamayıp, yönlerden hususi bir yön ile bağlanmaya... Ancak bunlardan sonra, yönlerden hususi bir yön ile bağlanmaya... Ancak bunlardan sonra, “mutlak rabb-ül erbab”a bağlanmış olur ve ibadete başlar... Aksi halde, kendi zannında yaratmış olduğu mabüduna ibadet etmiş olur...

Kur’anı Keriym Casiye Suresi 45. sure 23. ayette; buna işaret eder:

“efereeyte menittehaze ilahehü hevahü”

 “Hevasını ilah edineni gördün mü?..” Bunu çok iyi düşünmek gerekir...[77]

Özün özünün 3. Seferinden tekrar Mir’ac hadisesine dönersek;

Kaynaklar, Mir’ac’ın Hicret'ten bir yıl ya da 16 ay önce recep ayının 27. gecesinde gerçekleştiği ifade edilmektedir. Ve tarihi kaynaklarda; 

- Doğumu: Rebiu’l-Evvelin 12’si,

- İlk defa amcasıyla ticaret kervanıyla Şam’a gittiğinde yaşı: 12. 

- Miraç olayının tahakkuk ettiği bi’set yılı: 12.

- Medine’ye hicret: Rebiu’l-Evvelin 12’si. 

- Dünyada iken Allah’ın huzuruna çıktığı miraç yılı ile ebedi olarak Allah’ın huzuruna vardığı vefat yılı arasındaki yıl sayısı:12.

- Vefat tarihi: Rebiu’l-Evvel aynın 12’si.

Tüm bunların (12) Hakikat-i Muhammed-i Kaynaklı olduğu anlaşılmıştır. 

621 yılında Mir’ac hadisesi gerçekleşmiş ondan sonra 21 Haziran – 2 Tem 622 de Efendimiz (s.a.v) in peygamberliğinin 12. Yılında gerçekleşmiştir. İncelemeye çalıştığımız HİÇ teki 3 nokta ve 3 yakîn seyir ile (چ) “Çim” (ج) “Cim” e dönüşmüştü. HİÇ kelimesi (هيج) HİC şeklini almıştır.

Cümle-i Tevhid aşağıdan yukarıya “Hu” ile bittiği gibi Kelime-i Hiç-te “Hu” ile bitmektedir. Cümle-i Risalet te yukarıdan aşağı “Hu” ile başladığı gibi Kelime-i Hic te yine Hu ile başlamaktadır. Ve her ikisi de Zât-i tecellidir. Efendimiz (s.a.v.) Asli esmâsı olan Zât esmâsı olan Allah ismine asaleten mir’acı, irfan ehlinde ise “vekalet” olmakta “asaleten” kendi Rabbi Haslarına olmaktadır.[78] 

Yine (ي) “Ye” Yakıynı hatırlayacak olursak;

İşte âyette bahsedilen “yakıyn”, yakın değil, gerçek yakıyn “hüve hüvesine o” olmaktır. 

Ariflerden birisine “yakıyn nedir”? diye sorulduğunda, “el yakıynü hüvel Hak” yani “O Haktır” cevabını vermiştir. 

Medine, Cemal tecellisi. 

Mekke ise Celal tecellisidir, (چ) “Çim” Celal-i İlahiyye seyr, (ج) “Cim” ise Cemâl-i İlahiyye yi seyirdir. Kelime-i Tevhid Bayrağı Kâ’be de dalgalanmaktadır. Kelime-i Risalet-Hakikat-i Muhammediye bayrağının burada dalgalanması uygun olmadığından Medine de kendisine ait bir saha verildi ve orada dalgalandı. Hazret-i Ebubekir, Efendimiz (s.a.v.) in yanında ve Hz. Ömer ve Hz Osman’ın kabirleri ise Cennet’ül Baki mezarlığında bulunduğu halde Hz. Ali Kvc. Velayet bayrağına sahip olduğu için Velayet bayrağı bulunduğu Necef’te dalgalanmaktadır. Diğer ehlullahta tarihte yörelerine ait adlar ile anılmıştır. Pirimiz Hasan Hüsamettin Uşşaki hazretleri hem Aşıkların piri olduğu için hem Uşak yöresinden olduğu için bu ad ile anılmıştır. Diğer pirlerimizde buna emsaldir. 

Allah (cc.) istese Habib’ini Mekke de müşriklerden koruyamaz mıydı? Elbette korurdu. Ama Efendimiz hicret ile Zât mertebesinden Ef’âl mertebesine, Hakktan Halk arasına dönmüş. Ve Halk ile Hakka seferlerini sürdürmüştür. Eti, etim kanı, kanım dediği Ehli beytinden saydığı Hz. Ali Efendimizin yanına defin olunamaz mıydı? İşte burada ki sırr da bayraklarının dalgalanabilmesiydi. 

Bu sırrı yani “Hicret” hakikatini Kelime-i Tevhid Kitabından okuyalım;

(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in zuhuru;

( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur. 

O halde “tevhid bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir. 

Şu noktaya gerçek manada dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zât mertebesinden, sıfât, esmâ ve ef’âl mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.

Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’âl âlemi” tatbikatı olamıyacaktı. Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir. 

Şöyle ki; her müslümanın da “mânen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” mânâda olması gerekmektedir.

Hicret, zâhiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, bâtınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.

Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.

Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir. 

Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider. 

Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.

Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.[79] 

İşte Medine ye giden ise Cemal-i Muhammediyi seyretmektedir. Necef’te ise Keremmalah-u Veche “Velayet bayrağı” dalgalanmaktadır. Belki taassub ve mezhebi yaklaşımlardan dolayı bu bölge üzerinde şartlanmalar olabilir ama Cenâb-ı Hakk’ın bir bildiği vardır.

Bulunduğu yerden çıkma (inme) ister zorunlu olsun, ister ihtiyari olsun yukarıda incelendiği gibi “ret” olunmadır. Hic ve ret kelimeleri birleşince ise Hicret kelimesi karşımıza çıkmaktadır. Efendimiz (s.a.v) Hicret-i ve süreci bilinen bir olaydır. Hazreti Ali kvc yatağına bırakıp, ikinin ikincisi olan Hazreti Ebubekir sıddık ile çıktığı Hicret yolculuğu devesinin Eba Eyüb Ensari r.a. nın evinin önünde durması ile sonlanmış. Ve bu misafirliği Mescid-i Nebevinin yapımı ile son bulmuştur. (هيج) “HİC” de 3 harf ve 3 nokta bulunması ve Mescid-ii nebevinin ilk direk sayısının 33 direk olması da diğer bir bağlantı olarak düşünülebilir. Ve Bedir muharebesi ile başlayan müşrikler ile savaş süreci diğer muharebeler ile Ka’be nin Fethine kadar sürmüştür. Kişinin bireysel benliğinde olan hicreti ise bulunduğu yeri terkten ziyade gönlünde idraken ve anlayış olarak Hakk a miracı ve oradan halka olan hicretidir. 

Hicret ve bağlantıların sayısal değerine (13) On Üç ve Hakikat İlahiyye kitabından bakarsak; 

Hicret İslâmiyetin gelişinin (13) üncü senesinde olmuştur. Mîlâd-î (622) (12) rebiül evvel’dir. Toplarsak (6+2+2=10) dur, (10) ise İseviyyet’tir, yani bu oluşumla hicret’in diğer bir özelliği İseviyyet’ten yani (10) dan (11-12-13-14-) e hicrettir.

(هجرت) (Hicret) tin sayısal değeri (5+3+200+400= 608) dir toplarsak, (8+6=14) eder ki, bağlı olduğu yer mâlûmdur. Yani hicret ile ilerleme (14) de dir. 

 Yeri gelmişken küçük bir şeye daha dikkat çekmek isterim, İstanbul’un alınışı (1453) tür, toplarsak (1+4+5+3 =13) tür. İşte konstantaniyy’ye hicret eden de (13) tür. Ve senenin (13) üncü Cuma günü feth olunmuştur.

 Nasıl ki; (13) ün kemâl zuhur mahalli olan hakit-i Muhammed-î gelmeden, eskiden sadece küçük bir kasaba olan (Yesrib) “Yemen serâbı”oraya Hakikat-i Muham-med-î gelice onun Nûrundan (Medine-i Münevvere) (Nûrlu şehir) oldu. Yani orası İslâm ile şereflendi ve “Ahzab Sûresi” (33/13) Ayetiyle de belirlendi.

(يَا أَهْلَ يَثْرِ) (Ya ehle Yesrib) “Ey Yesrib halkı” Görüldüğü gibi (33) ve (13) çok mânidardır, (33) orada yapılan (Mescid-i Nebevinin) inşeatı ilk yapıldığında bilindiği gibi direk sayısıdır. Ve oradan (13) ün hakikatlerinin vaaz edilmesiydi. 

 (Yesrib) in adı (Yemen serâbı) ndan gelirmiş. İşte böylece oraya (13) ün gelmesiyle (serâb) lık’tan yani hayal den hakikate Nûr’a ulaşmış oldu. 

 İşte Konstantaniyyaya da İslâm hicret edince, yani oraya gelince orası da İslâmla yani Nûr’u Muhammediyye ile şereflendi ve ismi (İslâmbol) dan (İstanbul) diğer ifadeyle (tan-bul) yani doğuşu bul oldu. Bu oluşum orası için bir zül-zillet değil iftihar vesilesidir.

 İşte gittiği heryere (Bedir) de doğmaya başlayan Hakikat-i Muhammed-î Nûruyla (14) şerefler götürülmüş ve oralarını Nûrlu birer mahal medine haline getirmiştir. Bunun tersi ile gidenler ise gittikleri yere (kan ve ateş) “cehennem” götürmüşler, İslâm ise (Nûr) “cennet” götürmüştür.[80]

 Tekrar bayram ziyaretinde Edirne ziyareti ile oluşan “Selam-Salim-Selim” ve “Sırrı Tadında - Ölmeden Ölmekmiş” müşahadesini hatırlayacak olursak. Ve buraya yine bir ilave yaparsak tekrar 1,5 ay sonra Edirne ye kızımın isteği ile gitmiş bulunduk. İkindi namazına Eski Camii de cemaate son rekâta yetiştim. Namazı tamamladığımda cenaze olduğu için duaya geçilmeden müezzin كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ {العنكبوت/57} “Küllü nefsin zâikatu-lmevtü sümme ileynâ turce’ûn”… “Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut 57) âyetini okuyordu. Bir hanım efendinin cenaze namazı eda ediliyordu. Selimiye Camiinin karşı tarafına oturduğumuzda 13-13 ilham kuşu havalandı. Ve Selimiye Camiinden aşağı inen karşıdan geçen ve Selimiye parkında duran Mehter Takımına dikkatimi çekti. İstanbul’un (1453) (13) “Fethi” Edirne’den başladı diyordu. Bu yıl (571) inci yıldönümü (13) imiş. Efendimizin doğum yılı ve Fethi şahsında nice fetihlere, mevalidlere nasip olur. İnşeallah… Ayette geçen; “Her nefis ölümü tadacaktır.” Fenafillah mertebesine işarettir. “Sonra bize döndüreleceksiniz”. (نا) “Na” Bize ifadesiyle Zât-i dir. Bekabillah mertebesine işarettir. Âyet sayısal değeri (29+57= 86) (8+6=14) (14) Nûr-u Muhammediyyedir. Her mertebeyi kapsadığı anlaşılmaktadır. Yolda (tarik) ilham kuşu Nûr-u ilâhi güzergahında bu sefer “54” ile biten sarı taksinin karıştığı kazada; Akl-ı küll dikkat et diyor. “54” hayali-İzafi “Kamer” im diyerek (sarı) geçici olanların hali budur. Nefsi küll de “İlm-i Ledün” zannedilen hayali yansımalara ve bunun inkisarına dikkat etmek lazımdır. Diye haber vermekteydi. Kazayı da geçerek “Selâm dan Salim olarak Selim e Selim den 13 ve Ölüm tadış müşahadesi ile salim bir şekilde Selâm yurdundaki” evimize dönmüş olduk. Hamd olsun… 

 “Kulluktan ayrılmayan arifler tasarruf beklemezler. Hakkın hangi sıfâtı saltanat sürüyor onu gözlerler. Ona göre hareket ederler.”

“Şimdi Zâhir ism-i şerifi saltanatta. Bâtında olanlar gizlenmelidir.”

“Celâl tecellisi karşınıza geldi mi, Cemâl tecellisinde olanlar boyun büker müşahedenin zevkine doyulmaz.”

“Sahnedeki oyunlara karışmaktansa seyirci olmak iyidir.” M. Nusret TURA

3 benlik noktası ile 3 seyir veya Hiçlik noktasında Cemâl de ulaşılması ile oluşan bir tek nokta vardır. Dönüş seferi veya dönüş tecellileri oluşan bu noktanın diğerleri “YILDIZ” olduğuna göre bir “YILDIZ” dır.[81] 

İz-Terzi Babam Fecr sûresinde “Yıldız” lardan bahsederken;

Kûr’ân-ı Kerîm’de yıldız hakkında değişik ifâdeler kullanılmıştır, şöyle ki, Necm, kişinin nefsi benliği, Kevkeb, izâfi benlik, Şira yıldızı, ilâhî benliği, Tarık yıldızı, her mertebedeki faaliyet gösteren yıldızın ifâdesidir. 

Nefsi benliğin ortadan kalkmasıyla ancak diğer benliklere ulaşmak mümkündür, yoksa nefs yıldızı üzerimizde hâkimiyetini sürdürüyorken daha ileriye gitmemiz mümkün değildir.[82]

Necm sûresinden sonra Târık hakkında özel bir sûre vardır. Ve Necm sûresinde “Şı’ra” yıldızı (ilahi benliğin) rabbinden bahsedilirken. Târık yıldızına da işaret edilmiştir. 

Şimdi Târık ve yıldızı hakkında internetten bulunan ifadelere bakalım… 

Sabah, Venüs yıldızı. Seher yıldızı. Ayın çevresindeki ışık. Gece yürüyüşü yapan, Geceleyin gelen. Yol, yöntem (Tarikat sözcüğünün kökeni Tarik yani Tarık'tır.) Gerek, gereklilik. Dava. Tarık kelimesi ''tark'' kökünden türemiştir. ''Tark'' kelimesi ''vurmak'' ve ''ses çıkarmak'' vurmak-çarpmak, gürültülü bir şekilde şiddetle vurmak, çekiçle dövmek-vurmak, çekiç-balyoz ile vurmak demir dövmek anlamına gelir.[83] Görüldüğü gibi birden fazla anlamı vardır. Rabbimiz bize Târık sûresinde “Târık”ın ne olduğunu ilk 3 âyette bildirmiştir.

 وَالسَّمَاء وَالطَّارِقِ {الطارق/1}

“Ve-ssemâ-i ve-ttârik”

- Andolsun o göğe ve Târık'a,

وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ {الطارق/2}

“Vemâ edrâke mâ-ttârik”

2 - “Târık’ın ne olduğunu sen idrak ettin mi?”

النَّجْمُ الثَّاقِبُ {الطارق/3}

“Ennecmu-ssâkib”

- - O, karanlığı delen parlak yıldızdır. 

- Andolsun o göğe ve Târık'a,

Birinci âyette sema yani gök zât-i semâ ve gönül göğüdür. Bununla beraber benlik mertebelerini tümünde seyeran eden tarık yıldızına da yemin edilmesi rabbimizin büyük bir önem atfettiğini bizlere bildirmektedir. 

2 - “Tarık’ın ne olduğunu sen idrak ettin mi?” İkinci âyette ise; Ayetteki ifade tarzına bakın, sanki edekarşılıklı konuşuyor gibi, uzaklarda değil.

Bu ayetin iki yönü vardır: 

Birisi Hz. Rasulullah’a hitab eden yönü, İkincisi de ümmetine hitap eden yönüdür.

Hz. Rasulullah’a hitap eden yönüne baktığımız zaman, 

O’na “sen bu Tarık yıldızını idrak ettin” hükmündedir, Onun için “ettin mi, etmedin mi?” hususu düşünülemez, çünkü Kûr’ân kendisine gelmiştir. 

Bu ifadelerin hakikatini anlayamayacak durumda ol­sa idi o’na gelmez idi. Burada ki “vema” “ne” bize ümmetine ait “Ey Rasülümün ümmeti, siz bunun ne olduğunu idrak ettiniz mi?’ 

Bu hitap bizleredir. 

Kûr’ân-ı Keriym Hz. Peygambere inmesi dolayısıyla “sen bunu idrak ettin, bunda kimsenin şek şüphesi yoktur.” Fakat bize gelince;

“ey Ümmet-i Muhammed, siz bu tarık yıldızını idrak ettiniz mi?

Bunun değerini, özelliğini, parlaklığını anlayabildiniz mi? 

Ve yahut bunun hakikati ile ilgilenebiliyor musunuz? Gibi sorular vardır.

3- O, karanlığı delen parlak yıldızdır. 

Üçüncü âyette; Ennecmu-ssaâkib olarak Efendimiz (s.a.v.) ve şahsında biz ümmetine bildirilmektedir. 

Sakıp anlamları; 1.Çok parlak 2.Işıklı parlak 3.Su dağıtılan yer 4.Delen delik açan 5.Delen kayan. 6. Dikkatli, gözeten, korumaya alan"…

Tekrar, Zûlmet-Karanlık ile hakk’ın halk olarak tecellisini-görünmesini hatırlayacak olursak;

 1 - zûlmetten → rûh’a, 

 2 - rûh’tan → Nûr’a, 

 3 - Nûrdan → ışık ve gölgeye, 

 4- atomlar vasıtasıyla da → maddeye ulaşılmıştır.

Bu oluş zât-ı İlâhinin belirli seyr-i içerisinde “bâtın”dan zahire çıkmasıdır.

Sakıp Yıldızı olarak (ال) “El” Lam-ı tarifler ile bildirilmektedir. Her iki Lam-ı tarifte “Şemsi” dir. Yani yazılıştaki (ل) “Lam” harfi “Necm” de (ن) “Nun” ve “Sakıp” ta ise (ث) “Se” “Elif ve Nun” Ahadiyet ve Nuru Muhammed-i ile tarif “Elif ve “Se” Sena; Övgü - Sevb; Elbise ve Sakıp; Parlak yıldız… Övülmüş parlak yıldız (esmâ-i ilâhiyye) elbisesine bürünmesi…

 En-Necim; sayısal değeri Elif: 1, Nun: 50, Nun: 50, Cim;3, Mim: 40 tır. Toplarsak (1+50+50+3+40=144) (14) Nur-u Muhammedi ve (4) İslam’ın şifre sayısıdır…

(الثَّاقِبُ) Es-Sakıp; sayısal değeri ise Elif: 1, Se: 500, Se: 500, Elif: 1, Kaf:100, Be: 2 dir. (1+500+500+1+100+2= 1104) (11) Bakabillah-Hazret-i Muhammed mertebesi (4) İslamın şifre sayısı… Sayıdan sıfırı kaldırırsa 114 kalır ki Kûr’ân- Kerimin Sûre sayısıdır.

 Tekrar buraya dönmek üzere; 

Yıldız ve geçirdiği aşamalar hakkında internetten alınan bilgiye bakalım;[84]

[85]

Yıldız kendi ürettiği enerjiyi kullanarak ışıyan ve bu sayede yüksek sıcaklık ve basınçta kalarak kütle çekimi etkisi ile çökmeden dengede kalan bir gökcismidir.

Bizim Güneşimiz de böyle doğal bir termonükleer enerji reaktörü yani bir yıldızdır.

Güneş, hidrojeni helyuma dönüştürerek, yani hidrojen tüketerek yaşıyor. Kömür yakan bir sobanın kömürü bitince sönmesi gibi Güneş’in de ‘yakacağı’ hidrojen bitecek bir gün – hesaplara göre 5 milyar yıl sonra. Yakıt bitince sıcaklık ve basınç düşecek. Kütle çekimine karşı duracak basınç kalmayınca Güneş çökecek.  Çökünce yeniden ısınacak, ısınacak ve sonunda bu kez helyumu nükleer tepkimelerle yakıp karbon ve oksijen oluşturabilecek kadar yüksek sıcaklıklara erişecek. Bu aşamada yeni bir yakıt türünden enerji üreten yeni bir yıldız türü ortaya çıkmış olacak.

Güneş kırmızı deve göre sadece küçük bir nokta, sağ altta büyütülmüş olarak görüyorsunuz. R yarıçapı gösteriyor. 1 AU (Astronomical Unit = Astronomi Birimi) Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde Güneş’ten ortalama uzaklığı olan 150 milyon kilometreye eşittir.

İç kısımlarında Güneş’tekinden çok daha fazla enerji üretim gücüne (Watt) sahip bu yeni yıldız tipi yüksek sıcaklık ve basıncın sonucu olarak Güneş’inkinden çok daha büyük bir hacme ulaşana kadar şişecek. Bu tür yıldızlara ‘kırmızı dev’ deniyor.

Yıldız evrimi, helyum da tükenince başka bir aşamaya geçecek, Karbon, Nitrojen, Oksijen çekirdekleri de nükleer tepkimelerle daha büyük çekirdeklere dönüşecek. Her yakıt türü daha yüksek sıcaklıklarda, daha fazla güç üreten, daha çabuk ilerleyen tepkimelerle yandığı için yıldız evriminin her aşaması bir öncekinden daha çabuk yakıtını tüketiyor.

Güneş gibi hidrojen yakan ‘ana kol yıldızı’ dediğimiz yıldızlar 10 milyar yıl kadar yaşarken, kırmızı dev aşaması 1 milyar yıl daha sonraki aşamalar ise 10 milyon yıl kadar sürüyor.

Demek ki nükleer yakıt tüketerek ışıyan yıldızlar, her bir yakıt türü tükendikçe evrimleşip başka bir yakıt yakan yeni tür bir yıldıza dönüşüyorlar. Ama yakılabilecek yakıt türleri de sonlu, nihayet temel fizik yasalarından dolayı olabilecek çekirdek türleri (yani Periyodik Tablo) sonlu.

[86]

Üstelik hafif çekirdeklerin birleşmesi ile enerji veren nükleer reaksiyonlar, demir, nikel ve kobalt çekirdeklerinin üretilmesi ile bitiyor. Çünkü bu elementlerin birleşmesi artık ortama enerji üretmiyor, tersine ortamdan enerji çekmeye ihtiyaç var. Karbon, Nitrojen, Oksijen yanmasından sonraki aşamalarda yıldız yeni bir denge bulamıyor, nükleer reaksiyonlar patlama hızıyla ilerleyip yıldızın dış katmanlarını uzaya üfürüyor. İç kısımları da giderek çöküyor.

Demir, nikel, kobalt ailesinden daha büyük tüm elementler işte bu son patlamalar sırasında ortamdan enerji çeken tepkimelerle oluşuyorlar.

[87]

Sözün kısası Büyük Patlamadan sonra sadece hidrojen ve biraz helyum vardı. Helyum ve daha büyük  tüm çekirdekler yani bütün periyodik tablo, çevremizdeki maddeyi ve bizim vücutlarımızı oluşturan neredeyse her şey yıldızlarda yapılmış.

Peki, sonra ne oluyor? Yakıt bitince yıldız çöküp yitecek mi? Kütleçekimini yakıt kullanmadan dengeleyebilecek başka bir temel fizik yasası da var: iki elektronun ‘üstüste gelemeyeceğini’ söyleyen Pauli İlkesi.

Beyaz Cüceler Yakıtı tükenen yıldızlar dengesiz duruma girip patlamalarla dış katmanlarını uzaya üfürürken orta kısımları kütle çekimi altında çöküyor. Yoğunluk arttıkça elektronlar atomlardan ayrışıp serbest dalgalar oluşturuyorlar. Birim hacimdeki elektron sayısı en düşük enerjiden başlayarak ikişer ikişer düşük enerjili dalga durumlarına yerleşince ulaşılan en son enerji seviyesine Fermi enerjisi (EF ) deniyor. Çökme ile yoğunluk arttıkça Fermi enerjisi birim hacimdeki elektron sayısı n ile birlikte, EF ~ n 2/3  şeklinde artıyor. Sıcaklık da artıyor ama  Fermi enerjisi daha çok artıyor. Bu durumda sıcaklık etkisiz kalıyor ve elektronlar 0 enerji ile Fermi enerjisi arasındaki enerji seviyelerini dolduruyorlar.

[88]

Peki beyaz cüce nasıl bir şey? Neden ‘beyaz’? Neden ‘cüce’?

‘Cüce’ çünkü elektron dalgalarının birbirine değip, üst üste gelmeye direnip de Pauli basıncı üretmeleri yukarda gördüğümüz gibi her santimetre kübünde birkaç yüz kilo – bir ton gibi yüksek yoğunluklar gerektiriyor. Bunun için de yıldız birkaç bin km ile 10.000 km arasındaki gezegen boyutlarına kadar çökmeli. Oysa Güneş gibi yıldızlarda aynı miktarda kütle yüzbin/milyon km yarıçaplı bir hacimde, yoğunluklarsa sadece 1-10 gm/cm3. Beyaz cüceler bildik yıldızlardan çok çok daha küçük ve yoğun.

Bir beyaz cüce bir kez oluştuktan sonra yapısı çok kararlı. Ve hep böyle kalacak, çünkü bu yapıda kalabilmek için yakıt tüketmesi sıcak kalması gerekmiyor.

Oluşumunda daha sıcakken gitgide yavaş yavaş yüzeyinden ışıyarak enerji kaybedip soğuyor.  Bir sobayı ısıttıkça önce kırmızı sonra akkor halinde ışıması gibi cisimlerin renkleri yüzey sıcaklığına bağlı. Sıcaklık arttıkça renk mavi-beyaza kayıyor. Beyaz cücelerin ışımaları az, toplam ışıma güçleri düşük, onun için parlaklıkta da cüce yıldızlar bunlar. İlk oluşumlarında yeterince sıcak olduklarından ve çok da yavaş, yüz milyonlarca yılda soğuduklarından ömürlerinin büyük kısmında yüzeyleri akkor sıcaklığında. Onun için beyaz cüceler.

Böyle beyaz ve cüce yıldızlardan çok var. Yakın olanlarını astronomlar 18. yüzyıldan beri biliyorlar.  Ama yapılarının, neden beyaz ve cüce olduklarının anlaşılması 20. yüzyılda rölativite ve kuantum mekaniğinin gelişmesinin ardından özellikle Chandrasekhar’ın katkıları ile oldu.

Nötron Yıldızı Nedir?

[89]

Artık yakıt tüketmek gerekmediği için Beyaz Cüceler kalıcı, evrimleşmiyorlar, başka bir yıldız türüne dönüşmüyorlar. Belli yarıçapta ve kütlede dengeye oturmuş bir gök cismi olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Çöken yıldızın kütlesi 1.4 Güneş kütlesinden daha büyükse elektronların Pauli basıncı çöküşü durdurmaya yetmiyor. Bu durumda ne olacak?

Nötronlaşma Doğada Pauli ilkesine uyan yani aynı yere aynı durumda sıkıştırılamayan 3 dengeli parçacık türü var: maddenin temel yapıtaşları olan elektron, proton ve nötron. Proton ve nötronun parçacık kütleleri elektronunkinden yaklaşık iki bin defa daha büyük olduğu için bu parçacıkların Pauli özelliğinden kaynaklanan basınç çok daha yüksek yoğunluklarda etkin oluyor. Bu yüksek yoğunluklara gelindiğinde ise maddenin içinde proton sayısı çok azalmış, protonların çoğu nötrona dönüşmüş oluyor. Bunun sebebi yüksek yoğunluklarda elektronların basınç ve enerjilerinin artması: Nötronun kütlesi protonun kütlesinden birazcık daha yüksek. Boşlukta tek başına bir nötron beta çözünmesi denen bir tepkime ile protona dönüşür. E = mc2 formülüne göre nötronun kütlesiyle birlikte enerjisi de protonunkinden biraz fazladır.  Bu fazla enerji bir elektron ve bir tane de anti-nötrino denen parçacık oluşturur. Bu tepkimenin tersi, yani bir elektron ile bir protonun birleşip (bir de nötrino salarak) nötron yapmaları için elektronun proton ile nötron arasındaki 1.3 MeV kütle-enerji farkını karşılayacak kadar yüksek enerjide olması gerekir. Bu enerji farkı elektronun kütle enerjisinin iki katından fazla olduğundan protonları nötrona dönüştürmak için ortamdaki elektronların çok yüksek, rölativistik enerjilere sahip olmaları gerekir. Bu da ancak çok yoğun ortamlarda doğal olarak gerçekleşir.

Eski bir yıldız tüm yakıtlarını tüketip dengesiz hale geldiğinde dış katmanlarını patlamayla uzaya üfürürken orta kısmı çöküyor. Baade ve Zwicky dağılan gazın hareket ve ışıma enerjisini hesaplayarak bunun tam da bir Güneş kütlesi mertebesinde kütlenin 10 km boyutlarına çökmesiyle açığa çıkan enerjiye denk olduğunu fark etmişler.

Bu kadar küçük bir yıldız eğer 1930’larda var olan teleskoplarla, yıldızın yüzeyinden salınan bildiğimiz ışık alınarak gözlemlenecekse Güneşimizin neredeyse burnunun dibinde olması gerekir. Oysa Güneşe en yakın yıldız 4 ışık yılı uzakta, Güneş gibi bir yıldız olan Alfa Centauri. Böylece o zamanki bilim insanları nötron yıldızlarının gözlenemeyeceğini düşünmüşler. Ancak sonradan 1967’de radyo teleskoplar sayesinde atışlı radyo dalgaları salan gökcisimleri – “pulsarlar”- keşfedildi ve bunların doğal dinamolar olarak çalışan nötron yıldızları olduğu anlaşıldı.

Pulsar (atarca) nedir?

1967’de Cambridge Üniversitesinde Anthony Hewish’in doktora öğrencisi olan Jocelyn Bell başka bir konuyu araştırırken atışlı radyo dalgaları salan bir kaynak keşfetti. Bulduğu kaynağın radyo sinyalleri çok hassas şekilde periyodikti. Önce bunların insan yapısı cihazlardan geldiği sanıldı. Ardından gökyüzünde bu dalgaları salan kaynağın yıldızlarla birlikte belli zamanlarda doğup battığı görüldü yani bir gökcismi olduğu anlaşıldı. O zamana kadar görülmemiş bu düzenli sinyallerin uzayda uzak bir uygarlıktan geldiği spekülasyonları bile yapıldı. Ardından gökyüzünde farklı yönlerden, değişik periyotlu radyo sinyalleri gönderen başka gökcisimleri de bulununca pulsarlar adı verilen bu cisimlerin sinyalleri doğal yollarla ürettiği sonucuna varıldı.

Kısa zaman içinde pulsarların hızla dönen ve kuvvetli mıknatıs alanlarına sahip olan nötron yıldızları oldukları anlaşıldı. En küçük ve en yoğun yıldızlar olan nötron yıldızları aynı zamanda en hızlı dönen yıldızlar.

Pulsarlar neden bu kadar hızlı dönüyor?

Yıldız evriminde de yıldız çökerken dönme hızı artacaktır. Yıldız ne kadar küçülürse o kadar hızlanır. Bu yüzden Güneş’in kendi etrafında bir dönüşü 25 günken beyaz cücelerin dönme periyotları saat ve dakika mertebesinde; nötron yıldızları ise kendi etraflarında bir dönüşü saniyeden kısa hatta en hızlıları milisaniyelik zamanlarda tamamlıyorlar.

Pulsarlar neden bu kadar güçlü manyetik alana sahipler?

Astronom Lodewijk Woltjer 1964’te nötron yıldızlarının 1014 – 1016 Gauss mertebelerine kadar ulaşan çok şiddetli mıknatıs alanlarına, yani manyetik alanlara sahip olacaklarını öne sürmüştü.  Bunun sebebi Faraday’ın elektrik ve manyetik alanlar üzerinde yaptığı deneylerle bulduğu temel bir doğa yasası, ‘indüksiyon yasası’:

Manyetik alanların zamanla değiştiği durumlarda yüksek elektrik alanları (indüklenmiş voltajlar) oluşur.

Faraday Yasası’nda bir eksi (-) işareti vardır.  Bu eksi işareti şunu anlatır:  Voltajların oluşturduğu akımlar manyetik alandaki değişmeyi durduracak şekilde, tersine (-) yönde ikincil manyetik alanlar oluştururlar.

Yıldızlarda madde yüksek elektrik iletkenliğine sahiptir. Oluşan voltaj iletken ortamda çok verimli, çabuk biçimde akım oluşturur, bu akımların sonucu olarak yıldızın manyetik alanında orada burada tesadüfen ortaya çıkabilecek değişiklikler hemen durdurulur. Böylece Faraday Yasası’na göre yıldızların içinden geçen toplam manyetik alan akısı sabit kalır. Manyetik alan akısı, manyetik alan şiddeti ile yıldızın kesit alanının çarpımıdır. Kesit alanı  yani yıldızın boyutu küçüldükçe manyetik alan şiddeti de artar. Woltjer de en küçük yıldızlar olan nötron yıldızlarının en yüksek manyetik alanlara sahip olacaklarını öngörmüştü.

Dönen çok güçlü mıknatısların etrafında ne olur?

Yine Faraday’ın indüksiyon yasasına göre dönen bir mıknatıs etrafında elektrik alanları, voltajlar oluşur. Çok hızlı dönen ve kuvvetli mıknatıslığa sahip olan nötron yıldızlarının çevrelerinde de son derece yüksek voltaj oluşur.  O kadar yüksek voltaj nötron yıldızının yüzeyinden elektron ve pozitif yüklü iyonları söküp alır. Ayrıca bu derece yüksek elektrik ve manyetik alanlarda eksi yüklü elektron – artı yüklü positron çiftleri oluşur. Kısacası yüksek voltajların olduğu yerde yüklü parçacıklar bulunur. Bunlar elektrik kuvvetleri altında ivmeli harekete geçer, yani zamanda değişen elektrik akımları yaratırlar. İvmelenen yükler ve değişken akımlar Faraday ve çağdaşlarının deneylerden bulduğu ve Maxwell’in tamamladığı temel doğa yasalarına uygun biçimde elektromanyetik dalgalar üretip uzaya yayarlar.

Shutterstock Oluşan elektromanyetik dalga huzmesi şekildeki gibi mıknatıs kutupları doğrultusunda yayılır. Yıldız, dönme ekseni etrafında döndükçe dalga huzmesi uzayda bir koni çizerek belli yönleri tarar.  Dünya, bu koninin içindeyse, o nötron yıldızından  gelen elektromanyetik dalgaları, tıpkı bir deniz fenerinin dönen ışıldağı gibi her dönüşte tekrar eden bir atış halinde görürüz. Bu tür kaynaklara atış (pulse) sözcüğünden türetilen pulsar ismi verilir. Türkçe’de pulsarlara ‘atarca’ da diyoruz.

Pulsarların etrafında oluşan elektromanyetik dalga huzmeleri genelde radyo dalgaları ve bu pulsarlar radyo pulsarı olarak biliniyor. Ama X ve gama ışınlarına kadar her dalgaboyu aralığında elektromanyetik dalga üreten pulsarlar var.

Enerji kaynağı dönen bir mıknatıs olduğuna göre pulsarlar tıpkı enerji santrallerinde olduğu gibi dönme enerjisini elektromanyetik enerjiye çeviren doğal dinamolar. Demek ki pulsarlar termodinamik dengede değil, uzaya enerji yayan açık sistemler. Enerji üretim güçleri yüzeylerinin sıcaklığa bağlı ışımasından çok çok daha yüksek. Bu sayede galaksimiz Samanyolu’nun çok uzak köşelerinde, hatta başka galaksilerde bulunan  pulsarları gözleyebiliyoruz.

Pulsarların şarkısı Milisaniyelik pulsarların dönme frekansları insan kulağının duyduğu ses frekansları yani odyo-frekanslar aralığında. Radyo teleskobun milisaniyelik bir pulsardan  aldığı sinyaller doğrudan bir hoparlöre bağlanırsa hoparlörün ürettiği aynı frekanstaki ses dalgalarını bizim kulağımız o frekans hangi notaysa ona göre bir ses olarak duyuyor. Yüksek frekanslar daha tiz (soprano) düşük frekanslar ise daha pes (bas) sesler olarak duyuluyor. sinyalleri beynimiz tek tek atışlar halinde ayırt ediyor.

Bu sinyalleri ses dalgasına çevirmek için hoparlör kulağımızın duyacağı herhangi bir taşıyıcı odyo frekansa atışlı sinyali yüklüyor. Biz de pulsar saniyede kaç kez dönüyorsa o kadar kez atış duyuyoruz.[90]

Şimdi tekrar Yıldızları incelersek; bir Yıldız’ın kendi enerjisi ile ışıyan ve yüksek sıcaklıkta bulunan Termonükleer enerji sahibi olduğu ve ilk aşamasının “NECM” olduğu anlaşılıyor. Yıldız-Güneş daha sonra yakıtını tüketince çökecek ve bu aşamada tepkilerle yeni bir yakıt türü (nitroen-oksijen-karbon) ile iç kısımlarında Güneş’tekinden çok daha fazla enerji üretim gücüne (Watt) sahip bu yeni yıldız tipi yüksek sıcaklık ve basıncın sonucu olarak Güneş’inkinden çok daha büyük bir hacme ulaşana kadar şişecek. Bu tür yıldızlara ‘kırmızı dev’ deniyor. 

“Ve’nnecm-i iza Heva” Yıldızın kırmızı dev şeklini alması “heva yıldızı” olmaktadır.[91]

Yine İz-Terzi Babamın Heva yıldızı hakkında ki anlatımına dönüp anlamaya çalışırsak bu Heva Yıldızının aslında nasıl büyük bir benlik ifadesi olduğu anlaşılacaktır.

Bizde varlığını var zannettiğimiz, aslında “heva” olan yani “bizim hevamızdan kaynaklanan o benlik yıldızının söndüğü zamana and olsun ki” diye bu­yuruyor, Cenâb-ı Hakk. 

Yani kendimizde varlığını var zannetiğimiz ama aslında “heva” olan (hevamızdan kaynaklanan) benlik yıldızının söndüğü ana andolsun. 

Cenâb-ı Hak, ey kulum dikkat et sen de öyle bir heva yıldızı var ki onu söndürdüğün an, ancak beni bulur, bana ulaşırsın. Aksi takdirde bu sende olduğu müddetçe, kitapları yutsan, arapça alîmi olsan, hâfız olsan, ne yaparsan, ne olursan ol, hevandan kurtulamazsın denmektedir.

 Bizim beşeriyetimizden kaynaklanan “hevayı hevesimiz” nedeni ile kendimizi bir yıldız gibi gördüğümüzden, bunun sönüşüne de âyette “inmekte, sönmekte olan, yok olan yıldıza yemin olsun,” şeklinde ifade edilmiş bulunuyor.

Yani “bu yıldız yok, sen bu yıldızı üretiyorsun, bu sende olduğu müddetçe bana ulaşman mümkün değildir,” diyerek, Cenâb-ı Hakk “andolsun” ahdi ile bizleri ikaz etmektedir. 

Böylece Cenâb-ı Hakk bizlere o kadar güzel bir misâl getiriyor ki bahsedilen mânâ oluşmazsa, “Kûds-ü şerif”ten gökyüzüne uruc, “Ahadiyet” mertebesine yükselme mümkün olamıyor. Senin, benlik “nefs heva yıldızın”, sende olduğu sürece gökyüzüne uruc etmen ne yazık ki mümkün olamayacaktır. Bu hakikati iyi anlamaya çalışalım. 

“Senin benliğin sende oldukça, ibadet bile etsen Gönül Kâ’ben meyhaneye döner,” diyen zât ne güzel söylemiştir. 

Senin heva yıldızın sende yandığı, parladığı, seni o hayalen aydınlattığı sürece “Hakikat-i İlâhiyye”ye ve Hakkani nûrlanmaya yolun yoktur. 

O hal­de seni aydınlattığını zannettiğin küçücük heva yıldızını söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilâhiyat güneşi ile ay­dınlanmaya çalışmak lehine olacaktır. 

Çünkü “heva” gerçekten en büyük “hayali ilâh”tır.[92]

İlâhi de ifade edilen “Beni Kaldır Allah’ı gör” denilen yerin ilk aşaması burasıdır kişinin hayali ilâhi kallktığı zaman üstünden büyük bir yük kalkar ve sırası ile İzafi benlik ve İlâhi benlik ve Hakk’ın benliği kalır.

Kırmızı dev halinde bulunan Yıldız yakıtı bittiği ve üstünde bulunanları da püskürtüp ataral çökmeye başlıyor ve beyaz bir renk halini alarak 1000 km ila 10000 km ye kadar çökererek elektronlar serbest hale geçip sıcaklık zirve yapıp zaman içinde soğuyarak kırmızı renkten mavi-beyaz bir renge dönerek “Beyaz Cüce” siruis yıldızı denilen hali alıyor. Bu yıldız “Şı’ra” yıldızı denilen İlâhi benliği ifade etmektedir. 

 Efendimiz s.a.v. in bildirdiği; Mûtû kable en-temûtû: Ölmeden evvel ölünüz. 

 İşte yıldızın bu çökmesi ölümü ile Sefa ile merve Allah (Uluhiyet) işaretlerine ve buradan ise Allah isminin ilk oluşumu Kelimeyi Tevhid sonundaki “hu”, ulûhiyetteki “ism-i azam”dır. 

Kelimeyi Risâlet sonundaki “hu”, Hz. Muhammedin ismi ile birlikte risâlet mertebesindeki “ism-i azam”dır.

Her mertebede faaliyet gösteren yıldız Tarık yıldızı idi. Tek yıldız (nokta gibi görünerek) bu 3 benlik mertebesini kapsamakta ister karşısına gelenin haline göre ister nefsi benliği, ister hayali benliği, ister ilâhi benliğinden yüz gösterir. Bir bakıma her mertebeyi kapsayan Nûr-u Muhammedidir. Efendimiz (s.a.v.) in ifade eden bu mertebeyi anlayıp-idrak eden müminlerin de onun nurundan olması dolayısı ile kendi bünyelerindeki eşyanın hakikat-ı ile tüm mertebeyi kapsamaktadırlar. Tarık sûresi sayısal değeri 86 bunun da toplamı 8+6= (14) olması da sayısal bağlantısıdır.

Tarık yıldızı olarak ifade edilen Yıldız’ın bizim incelemeye çalıştığımız “idrak-anlama” yönünden bize ne bildirmektedir. Şimdi daha önce Kelime-i Tevhid çalışmasından alıntılan Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Risalet konusunda Bir yönü uruc bir yönü nüzül idi. 

Artık yakıt tüketmek gerekmediği için Beyaz Cüceler (Şı’ra yıldızı) kalıcı, evrimleşmiyorlar, başka bir yıldız türüne dönüşmüyorlar. Belli yarıçapta ve kütlede dengeye oturmuş bir gök cismi olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Çöken yıldızın kütlesi 1.4 Güneş kütlesinden daha büyükse elektronların Pauli basıncı çöküşü durdurmaya yetmiyor. Ve bu yıldız 10 km çapına kadar küçülüp Nötron-Atarca denilen Yıldız-a dönüşüyor. Dönme hızındaki hareket enerjisini bir dinamo gibi voltaja dönüştürüp manyatik alan içinde dönüyor. Işığı deniz feneri gibi uzayda taramalar döner şekilde taramalar yapıyor. Aynı zamanda radyo dalgaları şeklinde uzaya sesler yayıyor ve bunlar tespit edilmiş durumdadır. Günümüzde oluşan rüzgar enerji türbinlerini düşünürsek hareket enerjisi ve nötron yıldızı “3” ü kapsadığından dönme hareketi merkezini rotor gibi döndürmekte ve oluşan elektirik jeneratör mantığında 3 faz üretmesi akla daha yatkın geliyor…

R-S-T elektirik enerisinde üç fazı ifade etmektedir. N ise Nötr yani yüksüzdür. Aynı zamanda buraya sıfır noktası denmektedir. Ve motorun gövdesine bağlı olan topraklama sistemine bağlanır. 3 fazda oluşabilecek dengesizliği, bu yüksüzlük hali törele eder. Ve aradaki farkı sıfırlar ve fazla akımı toprağa iletir… 

Nötron (tarık) yıldızı R-S-T ile 3 yıldızı ve N (nötr) ise tüm mertebeleri kapsayarak, dönüş hareketi ile bunun idrak eden ve yaşantısında bulunan kişide Zât, Sıfât, Esmâ, Ef’âl, dönüş tecellilerini oluşturmakta olarak düşünülebilir. 

Nusret Babam r.a.’in sözlerini hatırlarsak;

Bîkesim[93] ben sandı âlem, halbu ki ben herkesim Mihverim[94] âlemlere, Hem de muhîti[95] âlemim Kâ’be’ye dikkatle baksa hacılar, zatımı görür…

“Târık” Yakîn mertebelerini bünyesinde bulundurduğundan ve “Tark” köküne bir “Ye” Yakîn ilavesi ile ismi (طاريق) “Târik” yani yol olduğundan iki ana yol bulunmaktadır. Birisi Hazret-i Ebubekir Sıddık r.a. sevr mağarasında Lafza-i Celal “Allah c.c.” ismini telkin ve açık bir alanda Hazreti Ali kvc. r.a. Kelime-i Tevhid’in telkin ile meydana gelen sistemldir. 

Kûr’ânı Kerriym Muhammed 47/19 ayetinde,

 فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ 

“fa’lem ennehu lâ ilâhe illallahü vestagfir lizenbike ve limü’miniyne vel müminati” mealen, “Ey muhammed bilki Allahtan başka ilah yoktur. Kendinin, inanmış erkek ve kadınların bağışlanmasını dile” (Hz. Rasulüllah’a özel hitap) Derslerimizin başında Kelime-i Tevhide başlarken “fa’lem ennehu lâ ilâhe illallahü” âyetini okuyoruz. Bu âyet-i kerime Allah’ımızın Peygamberimize Kelime-i Tevhidi nakletmesi âyetidir. Ne kadar sağlam bir sistem içerisindedir. 

Peygamber efendimizde Hz. Ali radiyalahu anh efendimize bir açıklıkta sahabe-i kiram ile bir açıklıkta oturuyorken, Hz. Ali efendimiz soruyor?

-Ya Resülullah en küçük ama en faziletli şey nedir? Bana bunu söyler misin? 

Peygamber efendimiz de (s.a.v.) 3 defa Kelime-i tevhidi söylemiştir. 

Hazret-i Ali kvc. verilen Kelime-i Tevhid intikal eden sistemini “Özün Özü Sırr’ın Sırrı” adlı eserin seferler bahsi ve yolumuzun seyir sistemi içinde olan seyirler bahsi içinde incelemeye-anlamaya çalışmıştık.[96] 

Bu konuda Kelime-i Tevhid kitabımızdan İz-Efendi Babamızın aktarımı ile devam edelim;

“Kelime-i Tevhid”in Hz. Ali (K.A.V.) Efendimize ve sahabe-i kiram’a telkin edilmesi Camiul usul’den sahife 132 de, Hadis âlimlerinden İmamı Ahmed Tabarani ve diğer bazılarının rivayetine göre; “Allah’ın rasulü teker teker ve toplu olarak eshaba zikir ve usulünü telkin ve tarif etmiştir.” Eshaba toplu haldeki telkini, Seddad bin Evs RA’ın rivayet ettiği bir hadise göre; 

[Birgün rasulullah sav’in huzuru saadetlerinde bulunuyorduk, Efendimiz sav. buyurdular ki, “içinizde garib (yabancı) olan kimse var mıdır?” Ravi diyor ki, “ hayır ey Allah’ın Rasulü” dedim.

O zaman Efendimiz (sav) bize kapıyı kapatmamızı emir buyurdular ve şöyle ilave ettiler, “ellerinizi kaldırınız (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” deyiniz.” Daha sonra; “Allahım sana sonsuz hamd ü senalar olsun. Ey benim Allahım sen beni bu kelime ile gönderdin ve bu kelimeyi emrettin. Bu kelime üzerine cennetini vaad ettin. Muhakkak ki, sen sözünden asla caymazsın” diye dua ettiler. 

Sonra tekrar buyurdular, “hepinizi Allah ü Teala’nın mağfireti ile müjdeliyorum.” ] Allah’ın rasulünün eshabına teker teker telkin ve tarifine gelince, Yusuf Kevrani (RA) ve diğer hadis âlimlerinin sahih bir senetle rivayet ettiklerine göre;

[Hz. Ali (k.a.v.) birgün Allah’ın rasulüne bir şeyler sordu. (hepimizini duyabileceği bir şekilde) “Ey Allah’ın rasulü Allah katında fazileti en büyük, tatbikatı en kolay ve kendisine giden yolların en yakını olanını bana göster/öğret,” deyince, Efendimiz (sav), “benim ve benden evvel gelen peygamberlerin hepsinin söyledikleri en faziletli şey (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” zikridir” buyurdular.

“Ya Ali bütün gökler ve yerler (kainat) terazinin bir kefesine ve (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” da diğer kefesine konsa “kelime-i tevhid” onlardan ağır gelirdi,” buyurdular.

(yani bu kelimenin Allah katında ki değeri kainattan üstündür, demektir.) Şöyle devam ettiler, “Ya Ali yeryüzünde (الله) “allah” diyen bulunduğu müddetçe kıyamet kopmaz. 

Hz. Ali (K.A.V.) buyurdular ki, “Ey Allah’ın rasulü Allah-u Teâlâ Hazretlerini nasıl zikredeyim.” Allah’ın rasulü, “Ya Ali gözlerini kapa şimdi benim nasıl zikrettiğimi üç (3) defa dinle ve üç (3) defa aynı şekilde sen de tekrar et, ben de senin zikrini işiteyim,” buyurdular.

Evvela Allah’ın rasulü gözleri kapalı olarak arka arkaya üç (3) defa (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” diye zikrettiler.

Yüksek sesle yapılan bu zikri, orada bulunan sahabi ile birlikte Hz. Ali dinledi. Bu sefer de aynı şekilde Hz. Ali (k.a.v.) yüksek sesle aynı kelimeyi üç (3) defa zikretti, Allah’ın rasulü dinlediler.” ] diye rivayet etmişlerdir. 

İşte bu hareket Hz. Ali (k.a.v.)’ın Allah’ın rasulünden aldığı zikir ve talimi oldu ve böylece Rasulü Ekrem’e gönülden de biat etmiş oldu. 

Bu telkinin diğer bir oluşumu da “Hudeybiye”de vaki olan “Bey’atür Rıdvan” hadisesidir. 

Kur’anı Keriym Fetih 48/10 ayetinde, 

 إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ 

“innelleziyne yübayi’uneke innema yübayiunallahe yedullahi fevka eydihim” mealen, “Ey Muhammed sana el vererek manevi alış veriş yapanlar ancak Allah ile alış veriş yapmışlardır. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.” Şekliyle belirtilen ayeti kerimedeki ifade bu mânâyı çok güzel açıklamaktadır. 

Talip ile matlubun Hakk yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahidleşmeleri esnasında onlar ki, birbirleri ile gönülden alış veriş yaparlar, zannederler ki, onlar kendileriyle alış veriş yapıyorlar. 

Halbu ki onlar “Allah” ile alış veriş yapmaktadırlar. Onların elleri üzerinde “yedullahi/Allah’ın eli” vardır, hakikatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. 

Bu ayette belirtilen “bi’at” (yani el ele tutuşup ahidleşmek) Rasulullah’a Hubeydiye’de vaki olan biattır ki “Bey’atür Rıdvan” namıyla belirtilen bi’attır. Ashabtan 1400 kişi bi’at etmiştir. 

O gün ve daha sonraki günlerde Risaletpenah Hz. Rasulüllah (sav.) Efendimizin elini tutan ve “Kelime-i Tevhid”in kendilerine telkin ve talimi öğretilen kimseler, değişik manevi mertebelerde olduklarından o alış verişten her birerleri ayrı ayrı feyz aldılar. 

Hz. Rasullülah’ın elini tutan kimselere akan, “muhabetullah”, “marifetullah” ve “muhabbet-i rasulullah” değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. 

Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmış, bazılarında bir nesil yani sadece kendinden sonrasına aktarabilmişlerdir, bazıları iki nesil, bazıları üç, dört nesil, daha bir kısmı ise, daha fazla nesle bu alış verişi, muhabbet akışını iletebilmişlerdir. 

Sahabenin de büyüklerinden olan “Hulefa-i Raşidin” (Dört Halife) den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır. Bunlardan bilhassa bizleri ilgilendiren Hz. Ali (radiyaullah anha ve keremullahu veche) Efendimizden gelen akışın bu günlere ulaştığını ve inşeallahu teala kıyamete kadar da devam edeceğini de biliyoruz. 

Yukarıda belirtilen ayeti kerime’de Cenabı Hakk çok açık olarak kendi lafzı olan “Kelime-i Tevhid”in gönülden gönüle intikali muamelesinde kendinin de manen orada bulunduğunu tutulan ellerin üstünde kendi manevi elinin de olduğunu ifade etmektedir. 

11-02-2002

Tekirdağ Âdem AS’den itibaren insanlık âlemine sunulmaya başlanan “Kelime-i Tevhid” her peygambere kendi mertebesi itibariyle talim ve telkin ediliyordu. Nihayet alemlerin sultanı “ahad”ın “Ahmed” ile zuhuru “ah....” ve muhammed deryalarının sakisi “Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz”in zuhuru ile yukarıda belirtilen ayeti kerime ile tam ve mutlak bir kemalde Allah cc. tarafından kendisine bütün mertebeleri ve tüm kemalatıyle “Kelime-i Tevhid” talim ve telkin edilmiştir. 

Hz. Ali Efendimizden bu günlere ulaşması Böylece peygamberlik mertebesinden Hz. Ali (k.a.v.)’ye talim ve telkin ile de orada velayet mertebesi zuhura çıkmıştır. 

“Kelime-i Tevhid” Allah (cc.)’den peygamberlerine böylece son peygamberi Efendimize, ondan da Hz. Ali (k.a.v.) Efendimiz ve sahabilerine, onlardan daha sonra gelenlere intikal etmiştir. 

“Uluhiyyet mertebesi”nden - nübüvvet mertebesine, nübüvvet mertebesinden – velayet mertebesine oradan da seyrü süluk mertebesine lutfedilerek “Kelime-i Tevhid” belirli kollar halinde beşeriyyet âlemine yayılmış, zahir ve batın bütün müslümanların baş tacı, ilk şartı ve şiarı olmuştur. 

Bu kollardan birisi de “Veliyyi Mutlak” Hz. Ali (k.a.v.) den Hz. Hasan Basri, Habib-i Acemi, Davud-u Ta’i, Maruf-u Kerhi, Sırr-ı Sakati, Cüneyd-i Bağdağdi, ..........Pir Hasan Hüsamettin Uşşaki, .......yoluyla .... Mustafa Safi, Hazmi Tura ve Nusret Tura Uşşaki kanalıyle bizlere kadar ulaşan koldur. Sonsuz hamdederiz. 

Hz. Rasulüllah’tan Hz. Ali (k.a.v.)’ye talim ve telkin edilen “Kelime-i Tevhid” elden ele, gönülden gönüle aktarılarak nihayet bu günlere “el fakiyr” bizlere kadar ulaştı; biz de, bizden sonraki halkaları teşkil edecek gönüllere, onu tam kemaliyle aktarmaya elden geldiği, gücümüzün yettiği kadarıyle gayret göstermeye çalışıyoruz. 

Böyle bir lutfun şükründen aciziz, bu yükü taşımaktan da aciziz, inşaellallah indeallah’ta kusurlarımız hoş görülür.

Seyr-i Sülukun üstadım Hazmi Tura Uşşaki Hazretlerine intisabım ile başlamakta idi. O zamanlar ben oldukça genç ve o da oldukça ileri yaşlarında idi. Bir müddet onun telkin ve sohbetleriyle geçtikten sonra nihayet gittiği Hacc farizasını ifadan geldikten kısa bir müddet sonra Hakk’a yürüdü. Böylece kendinden sonra yerine Nusret Tura Uşşaki halifesini vekil bırakarak, görevlerini ve emanetlerini oraya devrederek, bizleri de oraya göndermişlerdi. 

Böylece zahirde de yakın akrabam olan Nusret Tura Uşşaki Hazretleri, batında da üstadım olmuştu. Kendisine ulaştığımda “Kelime-i Tevhid”i ve bulunduğum dersin de esmâsını talim ve telkin ettikten sonra bundan böyle batıni yolculuğumuz, kendisinin dünyamızı terk ettiği zamana kadar devam etti gitti. 

Benim için söylediği birçok sözlerinin içinde, “oğlum benim sebebi vücudum (yani varlık sebebim) sen imişsin,” demesi fakiri çok duygulandırmıştır.[97] 

Her iki zevat-ı ali’den aldığım “Kelime-i Tevhid”in zahir batın mânâlarıyle pirlerimizin himmetleriyle, ayrıca kendi bünyemde oluşan tecellilerle bu satırları Hakk’ın lutfuyle oluşturmaya çalıştım. 

Şurada küçük bir hatıramı da kısaca belirtmek isterim; Hazmi Babamın vefatı günlerinde idi, bir gün iş yerimde, duvarın önünde duran makinede çalışıyorken, işe dalmış olduğum bir anda önümdeki duvarın içinden Hazmi Babamın silüeti zuhur edip, “Kelime-i Tevhid”i yine talim ve telkin eder gibi elini sallayarak, “hadi oğlum, hadi oğlum gayret, gayret,” diye teşvik ettiğini de hiç unutmam.[98] 

Bu hatıra-müşahadenin devamında İz-Efendi Babamız şöyle anlatmaktadır;

Yere doğru baktığında beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde çizilerek yazılan, (ayn), (ye) ve (dal) harflerinin olduğunu görür.

O anda bunların ne anlama geldiğini bilemez. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kağıda yazar. 

Bu hadiseyi (tecelliyi) sonradan Necdet Bey, Nûsret Efendiye anlattğında, “oğlum üç harften ايد (IYD) meydana gelen bu kelime (bayram) demektir.” O anda onun bayramı yani Hakk’a vuslatı imiş, diye kendisine ifade ettiğini bildirmiştir.[99]

 Bu günlerde – O günlerde İz-Efendi Babamın “Kelime-i Tevhid” sohbetinin olduğu günlerde Târık –Târik bağlantısını düşünürken konu buraya gelmiş. Ve markete ekmek[100] almağa gidip geri dönerken daha önce sürekli gördüğüm ve camındaki sarı fon üstüne “Ağlayacaksan Oynama” yazısı dikkatimi çeken minübüsün arka kapısı açılmış birazı yere indirilmiş ve içinde çuvallarda bulunan mangal kömürü bulunan beyaz minübüsün içinin her yerini kap kara yapmıştı. Minübüsün önüne çekmiş olan şöförü oturmuş ve yüzü bu işten kapkara olmuştu.

 Anlatımda kullanılan o günlerde kömürlü ütülerde kullanılan marsık (iyi olmayan yanmayan kömür) niteliğinde yerdeki kömürün yazdığı kelimedir. 

Bu bana “Fakr her iki cihanda yüz karasıdır” ve “Fakr tamamlandığında sadece Allah kalır.” Şeklindeki ehlullahın sözleri geldi. Hazmi Babam adeta oğlum bu dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Fakr-ı ihtiyar et, çalış ve gayret et diyordu. “hayret ki, hayret…” Hazret-i Ebubekir Sıddık (r.a.) nispet edilen, Sıddıkiye (Bekriyye) daha sonra Beyazıt Bestamiye nispet edilen Tayfuriye daha sonra Yusuf Hamedani’ye nispet edilen Hacegan ve Şah-ı Nakişibendi ile Nakşibendi den günümüze gelen sistemde[101] (الله) “Allah c.c.” zikri Âlem-i Emir Âlem-i Halk ve Letaif olarak daha sonra “Kelime-i Tevhid” Neyfi İspat zikri olarak nefsi haps ederek devamında dört adet Murakebe[102] olarak devam etmektedir. 

Âlemi emirden olan letaif beştir: Kalp, ruh, sır, hafi (gizli), ahfa (çok gizli, pek gizli). Bunlar ruhâni, nurâni, ulvi ve kudsidir. Bu yolda seyri sulûk gören bir insanın sadrındaki letaifin zikrullahla mezmun sıfatlardan temizlenip nurlanmasına tasfiye denir. Letaifin beşi de âlem-i halktandır. Bunlar anâsır-ı erbâa (dört unsur) olan toprak, su, hava, ateş ve beşincisi bunlardan meydana gelen nefsi natıkadır. Âlem-i halktan olan letâif-in hepsinin mahalli dimağ (beyin, akıl, zihin), fakat cesede mecz edilmiştir (karışmıştır).[103] 

(Bu eğitim sistemi ruhaniyet üzere olduğundan tefekküre, araştırma sahası dar olduğundan ve şu an eğitim yapılan gruplarda cemaatleşmeye evrildiğinden yani kalabalıklaşmasından kamil bir şeyh varsa da tarafından ders kontrölleri sağlıklı bir şekilde yapılamaması da sakıncalı bir durumdur. Aynı zamanda yukarıda anlatılan İzafi benlik yaşamının hayali bir yaşam olması ve buranın gerçek bir yaşam sahasının olmasıda şeyh tarafında hayal içinden bulunan müntesipleri çıkaramaz ) Buraya alıntılanmasındaki amaç “sır-hafi (gizli)- Ahfa (çok gizli)”… Ders sistemi içinde olmasından ve “Tarik” Yol ismi ile bağlantısından dolayıdır. 

Yine Târık-Nötron yıldızıyla yolumuza devam edersek;

Nötron yıldızının (Shutterstock) şekline tekrar bakacak olursak oluşan eloktromanyatik hüzmesi tam merkezden geçmektedir. Ve burgu şeklinde şakuli hareket (uruc ve nüzülü) göstermektedir. Oluşan burada Rabb’ül Erbab kontrolü altında Rabb-i Hass’ın merkezde gönül ka’besinde mihver olarak oluşan manyetik alan ile kendi âlemine muhit olarak dönmesidir.

Yine müşahade ve izlenimime dönecek olursak 2 sene önce yine bu konu hakkında düşünürken Fethi paşa korusuna yürüyüş yaptığım bir gün âdetim olan yoldan değil Münir Ertegün sokaktan[104] eve dönerken “TARIK” yazan bir bahçe duvarına rastlamıştım… Bu yıkılmaya yüz tutmuş eski bahçe duvarı da beni şimdilik doğrult zamanı gelince iki yetim (zâhir ve bâtın) olan kardeşler bunun altındaki gizli hazineden istifade ederler diye fısıldamıştı…[105] 

Münir ve Tarık birbiri ile bağlantılıdır… Nûr- Nûri ve sonunda Münir’e dönüşmektedir, diyebiliriz. Münir sözlük anlamları; 1- Aklın gerektirdiğini yapan, 2- Akılla ilgili, zeka ile ilgili, ussal, akılsal, 3- Parlak, ışık saçan. 4- Nûrlandıran, ışık veren, parlak, ziyalar. 5- Kûr’ânda Peygambere ve ilâhi kitaplara sıfât olarak kullanılmıştır.

Ertegün ise Amerika da ünlü bir plak yapımcısı olan ve yıldızlar yetiştiren insanın soy ismidir. İngilizce ise “Yıldız” “STAR” dır. Bizde de sanatında zirvede olan kişiler için kullanılmaktadır. Dıştaki iki kelimeyi ayırırsak kalan “SR” olur ki bu da Sır veya Sırr dır. İçinde batınında bulunan “TA” ise Tahakkuk yani hakikatin gerçekleşmesidir. Aynı zamanda “TÂRIK” ilk iki harfi ile buraya işaret olarak düşünülebilir.

 Şimdi tekrar ilâhilere dönersek, Çözdüm sırrını (müşahadesi Sırrı tadında) Çözüm ise Meğer ilahisi ve düşündün mü? Kardeşim. Necdet’ten dinle sözü, Hakk’tan ayırma özü dünyanın gerçek tadı, Ölmeden önce ölmekmiş meğer… 

 Yine Terzi-Terazi 40 seyire “öz”-e müracaat edersek; 

 Tevhid-i Ef’âl Tecellisi;

 عزرت - Öz-ret-Uz-ret-Îz-ret Özret; Öz-ret, yani kişininin özüne, bir başka ifade ile Oz-an, O-zan, Hu zannına ret olunması Esfel-i safilin olan bu Ef’âl âlemi, hazreti şehadete gönderilmesidir.

 Öz, gönül ve derûn. Kişinin özü, gönlü, derûnu hangi Rabb-i Hass tasarrufu altında ise o müşahade ile Ef’âl âlemine nazar etmesi, müşahade etmesidir.[106]

 Kelime-i Risâlet nuzül için ise yani yukarıdan aşağı aslında yukarı aşağı yok ta ancak böyle ifade ediliyor. Yani Zat mertebesinden Alllah’ın “Hu” suna ulaşılması gerekmektedir. O da Nur-u Muhammedinin idraki-anlaşılması ile olabilmektedir. 

Yine Vahiy ve Cebrail Atom konusuna dönersek;

 Nötron = Çekirdekte var olan = yüksüzdür.

 Nötron = Çekirdekte yüksüz = (zûlmet – karanlık) Zûlmet - karanlık - soğuk, İşte Nötron yıldızı (Târık mesabesinde) olan insân-ı kâmil âlem bazında ve bireysel mânâda kâmil insan Kûr’ân-ı natık olarak Zûlmet - karanlık - soğuk tan tenfis ettiği nefes-i rahmaniyi karşısına gelmiş Hakk’a talib olan ve 3 karanlık, oksijen deryası, beden karanlığı ve nefsinin karanlığı içinde bulunan salikin karanlığını delerek ulaştırdığı; 

Vahiy ve Cebrail kitabının arka kapağında şu ifadelerle anlatılır.

Genel konuşma ve sohbetlerde iletişim sadece ses vasıtasıyla ve zahir bir anlayışla olur iken, irfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan olmaktadır.

Evvelâ 

- “leb-i derya” olan insân-ı kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır. 

- O sese yüklenmiş bir mânâ, 

- ve o mânâya yüklenmiş bir Rûh, 

- ve o Rûha yüklenmiş bir nûr vardır. 

Ses → mânâ → Rûh → nûr”un birlikte faliyeti “nefha-i ilâhiyye ve hubb-u ilâhiyye’dir. 

İşte bu 4 mertebe ve sonda bulunan nûr da zahir ve bâtın yönü vardır. 

Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil olmakla beraber, bâtınen İnsân-ı kâmil’in bâtını olan Hakk’tır.[107] 

İşte bu üfleme ile zaman içinde ölmeden önce ölünür. Ölüm bir tadış ve sırrı ise sırrındadır nasıl mı?

İşte Sırr-ı bir isimdir ki adındadır. Sır tek re ile “Sir” Tok doymuş, kanmış demektir. (سرّ) Sırr; ise peltek konuşanlar gibi 2 (رّ) Rı ile yuvarlayarak söylenir. Sırr; (Sin ile) (esrar): Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey.  Gizli olarak, gizlice.[108] Sayısal değeri okunuşta (س)“Sin” harfini okutan gizli bir Ayın harfi ile; 

Sin:60, Ayın:70, Rı: 200 Rı:200, 60+70+200+200= 530 dur. “53”0 “53” bilindiği gibi Ahmed sayısal değeri, İz-Terzi Baba’ya yoldan verilen şifre sayısı ve 53 numaralı Necm sûresinin sıra numarasıdır… Yanındaki sıfır ise ayna olan bir yanı hadis bir yanı kadim olan ­­­kabe-i kavseyn, 0 hiçlik noktasının ifadesidir. 

“0” Sıfır sözlük anlamı; Hiç. Olmayan bir şeyin ismi. Hiç bir sayı olmamak. Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası (nötr). Arapça yazılışı; (صفر) “Sad” “Fe” “Rı” şeklindedir. (سرّ) Sırr yani “Sin” ile yazılışında insanın sırrıdır. “Rı” nin şeddelenmesi (şiddetlenmesi) ile “Rahman ve Rahim” e işarettir. “Rahmanın Rahminden doğmayan Bismillahirrahmanirrahim olamaz. (Zât mertebesinin sırrıdır. “Sır” “Sad” ile yazılan ise “Sad” Sıfât mertebesi ve sondaki “Rı” Rububiyet (esmâ) mertebesine işarettir. Ortada bulunan (ف) “Fe” Sıfât ve Esmâ mertebesinin gizlediği ve açığa çıkardığı Ef’âl mertebesine işarettir. Ve (صِفْر) sıfır harekelendiği-hareketlendiği zaman, baştaki “Sad” esre ile okunmakta ve “Rı” da ise gizli bir sükün –sekene- sakinlik hali vardır. Sıfât âlemin, esmâ âleminin gizli sakinliği ile Ef’âl âleminin açık sakinliğini sırlayıp, sarmasıdır. Kişi Nasrettin Hocanın hikayesindeki gibi ya zaruri ölüm ile işin sonunda “Hiç” olur. (Fe) nin üstündeki nefsi benliği ile yaşar. Ve bâtınında bulunan gizli-sakinlik hâlindeki Rabbini, Rabb’ül erbabı bilip, Rabbi Has-ı olan esmâ-i ilâhiyyeyi açığa çıkaramaz. Ya da ızdırari ölüm ile işin başında “Hiç” olur. Rabbini bilir, Allah’ı cc. tanır ve Rabb-i Hassı ile gerçek kişiliğine ulaşmış olur. Ve (ف) “Fe” nin başında ki nefsi benlik noktasının, İzafi benlik ve aslında İlâhi benlik noktası olduğunu anlar ve üstünde de sükün-sakinlik halini bulur, kendi beden arzı Hazret-i Şehadette huzur içinde olur-oturur. 

Gerçek bir yol ve irfan ehli sâlik dahi seyr-u sülûkunda bu vadiye (Bedr-i münir) geldiği vakit kendi gönlüne de (sekîne) olan selâm ismi indiğinde onda beliren husus huzur ve ilâhi güven olmaktadır. Gönlüne bu (sekîne) yi indiremeyen kimse ne yazık ki, şüphe ve tereddütten kurtulması çok zordur.[109] 

 Sırr-ı adında ve tadında nedir anlamaya çalıştıktan sonra Türkçe harf sıralaması ile şöyle bir uygulama yapıp harfleri ilave edersek.[110] 

Sırr-ı b-adında – Badi – Varid, varidat. Salikin kalbine gelen ilham.

Sırr-ı c-adında – Cadı – Yaşlı kadın. Nefsi emmare ve dünyanın geçici zevkeridir.

Sırr-ı d-adında - Dadı – Çocuk yetiştiriciliği, terbiyesi ile ilgilenen kişi. Mürşid-i Kamil.

Sırr-ı f-adında – fadı – Kurtaran, kurtarıcı, kurtarmak, kurtarılmış olan. Her mertebenin kurtarıcısı olan “Necdet” isminin Kûr’ân da geçen şekli.[111] (Necat) Sırr-ı g-adında – Gadı – Gadı, Kadı. Kişinin kendisi için verdiği hüküm neticesinde başına gelenler ve bundaki sorumluluğu ve kendini verdiği hükmüne mahkum etmesidir.

Sırr-ı h-adında – Had – Sınır, derece rütbe. Nasrettin hoca hikayesinde anlatıldığı gibi Hiçlik derecesi, rütbesidir.

Sırr-ı j-adında – Jade- Yeşim taşı. Yeşil, mavimsi/sarımsı yeşil renk. Rengi yeşilden sarıya dönmeye başlayan Bakara (İnek)[112] 

Sırr-ı kadında – Kadın – Nisa - Hâdis-i şeriflerinde, Efendimiz (s.a.v.) buyururlar:

“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, kadın, koku, gözümün nûru namaz.” Sırr-ı Ladında – Lad - Kalbin ön yüzünde yukarıdan aşağıya doğru uzanan atardamar. Kalb- Fuad, Gönül.

Sırr-ı Madında – Madı- gerçek olmayan düzmece sahte. Gerçek olmayan vehimi ve hayali anlayış… 

Sırr-ı Odında – Od – Ateş. Aşk ateşi. Öncelikle şeyhe olan muhabbet, daha sonra resülullah muhabbete ve Hakk’a olan muhabbete dönüşmesi…

Sırr-ı padında – Pad- Saklayan, koruyan, hızf eden. Mâna, pad-işahı Kûr’ân-ı hıfz eden, kendi varlığında saklıyan, Kûr’ân-ı Natık. Hamele-i Kûr’ân, Kûr’ânın mânâsını koruyup, taşıyan…

Sırr-ı Radında – Radı- Rıza gösteren kabul eden. Nefsi benlikten İzafi, isimlenmiş benliğe geçiş. 

Sırrı sadında – “Sad” – “Sad” harfi sıfât mertebesini bildirir. Aynı zamanda bir sahabenin ismidir. Ve hakkında efendimiz (s.a.v.) “Sad’ın gayretine şaşıyor musunuz? Ben Sad’den daha gayretliyim. Allah da benden daha çok gayyur[113] (gayret sahibi)’dir.” Sırr-ı şadında – Şad-i- Neşe, mutluluk. Tevhid, irfaniyet neşesi…

Sırr-ı t-adında – Tad – Tat; tad alma duyusuyla algılanan, kimi cisimlerin tad alma organı üstünde bıraktığı duyum. 5 zâhiri ve 5 bâtıni duygudan biri tad almadır. Nefis nasıl ki yiyeceklerde bitki, hayvan, maddi yiyeceklerin tadını aldığı gibi, “zaikat’ül mevt”. Ölüm hali de bir tadıştır. Tadılan yiyecekler insanın varlığında tadış ile onun varlığına karışmakta ve sonra namazda okunan sure ve dualar ile kendi mertebelerine mir’aclarını gerçekleştirmektedirler. 

Sırr-ı v-adında – Vadi- İki yol arasında ki yol. Tuva vadisinde veya Vadi-i eymen de (övülen vadi) “naleyn” nefis papuçlarını çıkarılıp girilmesi… 

Sırr-ı Yadında – Yad- Yad etmek, anmak, hatırlamak. Zikir etmek. Sırası ile Esmâ-i ilâhiiye eğitimi ile Allah-ı ve daha sonra ulaştığı Rabb-i Has-ı hatırlamak.

Sırr-ı Zadında – Zad – Doğma doğmuş. Veled-i kalb. Kalb çocuğu. Zade – Evlat. Evlât babanın sırr-ı dır. İrfaniyet sırrının nesiller boyu manevi olarak Kevser ırmağı ile gönülden gönüle aktarılmasıdır. 

Yakın zamanlarda görmüş olduğum bir zuhurata İz-Efendi Babam şöyle bir açıklama yapmıştı. 

(Efendi Babam ile Nüket annem bilmediğim bir ev ortamında açık taba renkli 3 lü koltukta karşımda koltukta oturuyorlar Nüket annemin üstünde siyah elbisesi var...  Eşim  ise onun yanında oturuyor. Karşı divanda oturup konuşulanları dinliyorum ama sanki ne söz ne kelam var gibi sessiz ve sözsüz, daha sonra yoldan geldiğim ve yorgun olduğum için aynı divana uzanıyorum) Zuhuratın güzel yolundadır muhabbetini gösteriyor.  Eskiler bu tür konuşmalara "bilafzı savt-sesiz sözsüz konuşma" derler gönülden konuşmalardır, güzeldir.  "İz- -T-B" Şimdi bilindiği gibi İslâm’ın şifre sayısı olan 4 mertebe vardır. Ef’âl, Esmâ, Sıfât ve Zât-tır.

Şimdi bunların sırrı ne olabilir… Diye düşününce içlerinde bariz açık olan ben buradayım diyen Tarikat-Esmâ marifetisindeki sırdır. “Mısır” Yusuf a.s’ın yaşamından Mûsâ as.’ın kavmi ile önemli rol oynamıştır. 

Ef’âl mertebesinin peygamberi İbrâhîm as. dır. Ve Kâ’be nin karşısında makamı vardır. Tavaf ta yedi nefis mertebesi dönüşünden sonra bu 8. Olarak bu makamda namaz kılınır. Yerler mermer olması dolayısı ile her hangi bir yaygı veya örtüye gerek duyulmaz. Ama diğer mescidlerin dışında temizlik korunamadığı için “hasır” adı verilen yaygı bulunur ve genelde cum’a namazları kalabalık olduğundan bu yaygı hasırlık adlı saklandığı bölümden çıkarulır ve serilir. İşte Ka’be de bu makamda görülmesede gizli bir esmâ-i ilahiye yaygısı vardır. Bu da (حاصر.) “Hasır” olarak düşünülebilir. Başında ki (ح) “Ha” harfide “Hakikat” ve sayısal değeri “8” dir. Ha: 8, Elif:1, Sad: 90, Re: 200 dür. (8+1+90+200= 299) dur. (2) Zâhir ve Bâtın, (99) Esmâ’ül Hüsna dır.

Esmâ mertebesi (مصر) “Mısır” idi. Başındaki (م) “Mim” Hakikat-i Muhammediyenin Museviyet mertebesinden zuhurudur. Mim:40, Sad: 90, Re: 200 dür. (40+90+200= 330) dur. (33) Mescid-i Nebevinin ilk direk sayısıdır. Belki bundan sonra yazılacaklar için 5-10 dakikalık bir iş denenilir ama işin bâtınında Mescidi nebevinin (1) numaralı Selâm kapısından geçilip yaklaşık asgari 15-20 yıllık dervişlik eğitimi ile (41) numaralı Cennet’ül Baki kapısından Cennet’ül Baki mezarlığına zinnureyn (iki nûr) bekabillah mertebesine girilir.[114] 

Şimdi işin daha zor hali olan sıfât mertebesine gelelim sesi-sedası yoktur. Kendi yoktur. İzi, alameti, nişanı yoktur nasıl bileceğiz… Neyseki yolumuz eğitimi içinde bunun bir tefekkür-eğitim çalışması yapılmıştır. “Her şey merkezinde mi?” Hikaye kısaca şudur…

Bir gün Sümbül Efendi, dervişlerini çetin bir imtihana tâbî tuttu. Onlara dedi ki:

- Ey bir avuç topraktan ibaret olan canlar! Âlemi siz yaratmış olsaydınız nasıl yaratırdınız?

Bu suale ne denir ki? Her derviş kendi gönlünce cevaplar sundu. Ne var ki hiçbiri Sümbül Efendi'nin arzu ettiği cevaba muktedir olamadı. Sıra Mûsâ Efendi'ye geldi ve yüzünde elmaslar oynaşan Sümbül Efendi tatlı bir tebessümle:

- Eee, bir de sen söyle bakalım Mûsâ Efendi, sen nasıl bir dünya isterdin? Âlemi sen yaratsaydın nasıl yaratırdın?

Mûsâ Efendi başını kaldırmadan cevap verdi:

- Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı, “her şeyi merkezinde bırakırdım!” Âlem öyle tatlı bir nizam içinde ki; buna bir şey ilâve etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez!

Sümbül Efendinin istediği de buydu. Ay yüzünde görülmemiş bir ışık belirdi ve dedi:

- Aferin derviş Mûsâ! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın? Öyleyse senin adın bundan böyle Merkez Muslihuddin olsun! 

İz-Efendi Babamın yorumu içinde bu konunun özü mahiyetinde Arifane cevabı;

“İşte bu hâl de gecedir ve gecede, hakikat/fenâfillâhtır” ve bu mertebede her şey merkezindedir. 

Ya’nî kısaca kul mes’uldür, şeriat, tarikat ve marifet mertebelerinde kul vardır ve merkez çoktur. Hakikat mertebesinde kul fani/yoktur. Ve sadece bu mertebe itibariyle her şey merkezindedir.”İZ—TB-”[115]

Şimdi bu işin kelime olarak “Sır” neresinde dersek Merkez Efendinin şu hikayesine de kulak verelim, Mesir macunu, 478 yıl önce ortaya çıktı. Amansız bir hastalığa yakalanan Yavuz Sultan Selim'in eşi, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Hafsa Sultan, Sultan Camisi Külliyesi'nde idareci olarak görev yapan devrin ünlü hekimi Merkez Efendi'nin 41 çeşit baharatın karışımıyla hazırladığı mesir macunuyla şifa buldu.[116] Daha sonra halka dağıtılmaya başlayan ve etkinikler yapılan bu macunun çeşitli hastalıklara şifa verdiğine inanılmaktadır. 

(مسیر) Mesir, Burada bulunan (م) “Mim” Muhammed’’ül Emin mertebesinin “Mim” i dir. Mim: 40, Sin: 60, Ye: 10, Rı: 200 dür. (40+60+10+200=310) dur. “31” (ﻻ) “Lam-Elif” tir. “La” yokluk ifadesidir. Tersten 13 tür. Aynı zamanda (ال) “El” dir. Cenâb-ı Hakk bu elleri fetih sûresinde “Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir.”[117] Ve mülk sûresinde “Mülk elinde olan O mübârek'tir.”[118] Diye bildirmektedir. Her iki elin avuç içinde de bulunan sayılar 18+81= 99 Esmâ’ül Hüsna bulunmaktadır. 

Mesir macunu zâhirde şifa olduğu gibi İrfan ehlinin elinden gönüllere bâtın-i şifa olmaktadır. Ve gönüller feth etmektedir. 

Marifet mertebesinde ise bu sır “Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[119]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nuru Muhammed-i) de karşımıza çıkmaktadır. 

Şems sûresinde;

(Vel kameri izâ telâhâ.)

(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”

**********

 Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (قمر) “Kamer. (ق Kâf-100) (م Mim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

Buradan sayısal değerlerden de anlaşıldığı üzere Allah’ın yardımı Nûr-u-Muhammedi- Hakikat-i Muhammediye ve gönülleri fethi sırlamakta, gizlemektedir.[120]

“Ensar” (انصار) sayısal değeri, Elif:13, Nun:50, Sad: 90, Elif: 13, Rı: 200 dür. Toplarsak (13+50+90+50+13= 266) 2+6+6= (14) Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan yardımcılarsır.

“Ensar” (انصار) da bir elif başta zâhiri bulunmakta ve nun ile “Elif-Nun” yani “Ene” benlik hakikatlerine işaret etmektedir. “Sad ve Rı” ortasında yani “Sır” ortasında bulunan bâtındaki elif kişinin eğitimi 12 bâtın bir zâhiri nokta ile “13” hakikatlerini kendi gönlünde bulmakta, gönül kâ’besinin fethi ile İlâhi benlik varlığını hem zâhir hem de bâtın sarıp sarmalaktadır. Ve “Nasır” a dönüşmektedir. 

“Nasır” (ناصر) “Elif” açığa çıkıp “Nun” dan sonra yazılınca Yardım-“Yardımcı” ya dönüşmektir. Ve “Na” “Biz ve Sır” olmaktadadır. Ve kendisine gelip “yardım” (نصر) isteyen taliblilere yardımcı (ناصر) olmaktadır… Nun: 50, Elif: 13, Sad: 90, Rı: 200 dür. Toplarsak (50+13+90+200=353) tür. (3) Nefsi, İzafi, İlâhi benliklerdir. 53 ise “Necm” dir.

Yolumuz açısından bakacak olursak Nusret (نصرت) babamız r.a. isminin anlamı “Allah'ın yardımı.” dır. Yoldan verilen 52 numaralı şifre sayısı ile isminde bulunan “Sır” gibi yolumuzun hakikatlerini zor günlerde gönlünde sırlamış saklamış ve ehline aktararak 53 şifre sayısı ile Necdet babamıza intikal ettirip karanlığı delen Yıldız gibi bizlere ulaşmasını sağlamıştır. 

Şimdi tekrar Târık yıldızını incelemeye dönersek;

“Târık yıldızı” her mertebeyi kapsadığı, bir fener gibi ışık saçtığı ve radyo dalgalarını uzayda yaydığı gibi. İrfan ehlide verdiği zâhir, bâtın sohbetlerde fener gibi ve aynı zamanda bir tv ve radyo vericisi gibi frekans ile ses dalgaları ve görüntü dalgalarını ilgili alıcılara müntesiplerine (bağlılarına) gönderir. Gönülden, gönüle ulaştırır. Nasıl ki Mûsâ a.s. asası ile taşa vurmuş. On iki pınar fışkırmış. Her sıbt hangi pınardan su içeceğini bildiği gibi, salik hangi derste ise zâhir bâtini sohbet ile o kanaldan “Nûr” zâhir ve bâtın sesli ve görüntülü olarak alır.

İşte bu uluhiyyet deryasında ancak “Muhammedi teknesiyle” yol alınır, nefs ve benlik teknesi oraya yol bulamaz. Dendiği gibi salik bu deryada “Işk-ı - Feneri” olan “Târık Yıldızı”ndan” gelen “sinyal ve nûr-nûri-münir” veçhini ona tutup bağladığı kulak frekanslarını ayarladığı müddetçe ile yolu gelen titreşimler ile belirlenir, nûrlanır ve aydınlanarak yönünü bulur ve gemisi benlik ve nefis karasına oturmaz. Hedefine Selametle, Salim bir şekilde, Selim olarak ulaşır… 

Ahmed Avni Konuk Mesnevi-i Şerif şerhinin girişinin başında;

Rahmân ve Rahîm olan Allah Teâlâ’nın ismiyle bu kitabın te’lifine başlarım. Bu kitab Mesnevi’dir; ve o, Allah’a vusul be yakîn sırlarının keşfinde dinin asıllarının asıllarının asıllarıdır; ve o Allah’ın fıkhı ve Allah’ın parlak yolu ve Allah’ın açık burhânıdır. Onun nûrunun meseli, içinde kandil bulunan mişkat gibidir.[121] Bir parlayış parlar ki, sabahlardan daha nûrludur; ve o, gönüllerin çeşmeler sahibi olan cennetlerdir. Onlarda bir pınar var ki, bu yolun yolcuları indinde “selsebil”[122] isimlendirilir.[123] 

Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu’l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî’de şöyle buyururlar.

 “Âlem-i kevn ancak hayâldir ve o hakikatte Hak’tır. Bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkati hâiz oldu." Hz. Mevlânâ nın tariki “Aşk yolu”, Hazret-i Şeyhi ekberin yolu “İlim yolu”, Gavs’ul Abdül Kadir Geylani nin yolu “Kadiriyet-İdrak-Kıymet yolu”, Hazret-i Pir Şah-ı Nakşibendi nin yolu “Sadra nakş yolu” Hazret-i Pir Beyazıt Bestami nin yolu “Halk ile konuşup, Hakk ile konuşma-olma yolu” Hazreti Pir Hasan Hüsamettin Kaddesa'llâhü sırrahu'l azîz in yolu İlim ve Aşk yoludur. Diğer büyüklerimizde bunlara emsal olarak “Parlak bir yıldız” olarak müntesip ve muhiplerini yolda adeta bir “Deniz Feneri” gibi aydınlatıp eğitmekte ve yollarını bulup gidecekleri limanları bulmakta yardımcı olmuşlar-olmaktadırlar. Gönülden gönüle Kevser ırmağı akmaktadır. Ve Nusret Babamızın “Mihverim âlemlere, Hem de muhîti âlemim” dediği gibi bir Tarık-Nötron yıldızı gibi Aşk-İlim-İdrak-Nakş-Hakk vs… üzere dönmektedirler. 

İz-Efendi Babamız fakire yolumuzun diğer yollardaki “Marifet” ilmini alır ve bünyesine katar demişti… 

Kendisi yoldaki “Necm” olduğundan aynı zamanda “Necm-i Sakıp” Parlak Yıldızdır. Müntesip ve Muhiplerini “İlim, Aşk ve Marifet” yolunda ilim-müşahade yaşantı ve tecelli ile kim hangi derste kim hangi seyirde ise oranın nûru ile zâhir-bâtın aydınlatır. Ve bizleri ziya-ret eder, ziyaret edilse de aslında ziya-ret eden “O’’ dur… 

Hz. Ali: "Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir." Bütün âlem havanda dövülse oluşan öz-karışım İnsan-ı Kâmil olur denmiştir. Asıl parlak ışığı ile insânları aydınlâtan fener ve Yıldız Allah’ın Resülû efendimiz (s.a.v.) dir. Diğer kâmil insanlar, arifibillahlar, arifler, ehlullah efendimizin fûrû ve Resûl’ün Resül’ü olarak ondan aldıkları nûru kendi Rabbi Hasları (özel esmâları) yönünden geneli değil özel sahalarını aydınlatan parlak yıldızlardır. 

 31-05-2024

Murat DERÛNİ

Bu vesile içlerinde Necm-Kevkeb-Şıra-Târık- yıldızı geçen şiir ile yazımızı bitirmiş olalım…

İzinden Yürüdüm Heva yıldızı indirince, Mi’rac yolunda sindirince, Gönlüm rûyeti bildirince,[124] Ve’n Necm’in[125] izinden yürüdüm.

 On bir yıldız bir bir seyrettim, Parlak ay yüzüne meylettim, Doğunca güneşi devrettim, Kevkeb’in[126] izinden yürüdüm. 

 Şı’ra yıldız[127] sahibi O’dur, Benlik, bizlik nasibi Hu’dur, Senlik, sizlik naibi[128] budur, Necatın[129] izinden yürüdüm. 

 Yıldızın parlak bildim Târık,[130] Karanlık delip geçtin barik,[131] Aydınlık için yetmiş tarik,[132] Arifin izinden yürüdüm.

 Kadri kıymetimi bildirdi,[133] Gözde yaşlarımı sildirdi, Selâm niyazımı bindirdi, Kulunun izinden yürüdüm.

 Rotamı çevirdim Mekke’ye, Arafta dikildim vakfeye, Giriver denildim Kâ’be-ye, Denizin izinden yürüdüm. 

 Pirlerim hayalle[134] gizliler, Taçları haleyle[135] bizliler,[136] Sükûnu[137] haliyle izliler, Nusretin (r.a.) izinden yürüdüm.

 Fatiha okunur sislenir, Derûni derûni[138] seslenir, Muradı nûrunu süslenir, Necdetin (k.s.) izinden yürüdüm.

 Rahmeti muhabbetin şem’in,[139] Hakikat-i Muhammedin gemin, “Ol der oluverirdin”[140] semin,[141] Aşkımın izinden[142] yürüdüm.[143] 

------------------- 

 إِن كُلُّ نَفْسٍ لَّمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ {الطارق/4}

“İn kullu nefsin lemmâ ‘aleyhâ hâfizun.” Hiçbir nefis yoktur ki başında bir muhafaza edici bulunmasın. (86/4) Her nefisin (kişinin) üzerinde muhafaza-koruyucu melekler vardır.

Bu meleklerin özelliklerine İnfitar sûresi âyetleri ve yorumları ile bakacak olursak; 

------------------- 

وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ {الإنفطار/10}

وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ {الإنفطار/10}

~ ~ ~
(82/10) - Ve inne aleykum lehâfizîn. 
(82/10) - Halbuki üzerinizde hâfızlar var 

------------------- 

 Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafizin hafazalar vardır. Muhafaza edici melekler vardır. Nedir bunlar? Kirâmen kâtibîn katip melekler vardır. Hani insânın bir omuzunda bir melek, bir omzunda bir melek vardır derler. Biri günahları yazar, biri sevapları yazar. İşte onlardan bahsediyor ve de bunu şüpheye mahâl bırakmadan kat’iyetle olduğunu söylüyor. Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafızîn muhafaza edici hıfz edici melekler vardır. Bunlar nedir? 

------------------- 

كِرَامًا كَاتِبِينَ {الإنفطار/11}

~ ~ ~
(82/11) - Kirâmen kâtibîn. 
(82/11) - Kiram kâtibler var

------------------- 

İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş. 

Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar? Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. O kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.

 Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama, Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak veyahut yazdılar. Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?

------------------- 

يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ {الإنفطار/12}

~ ~ ~
(82/12) - Yağlemûne mâ tef'alûn. 

(82/12) - Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.

------------------- 

 Bakın geldi işte. “Ya'lemune” onlar bilirler. Muhakkak ki siz ne işlemişseniz o Kiramen Katibin melekleri bunları bilirler yâni değerlendirirler.[144] 

------------------- 

İkinci yorum olarak Mesnevi-i Şerife müracaat edecek olursak;

2070. Her bir tavîle üzerine bir sâis nasb olunmuş; birbirini terk eden, onun gayriyle gelemez. 

Bu âlem-i sûret ahırındaki her bir ipin üzerine bir bekçi ve bir seyis (ata bakan hizmetçi) ta’yîn olunmuştur. Birisi o bulunduğu yeri terk etmek istese, ancak izin ile çıkabilir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Târık’da (Târık, 86/4) ya’nî “Ahvâlini hıfza müvekkel melek olmayan hiçbir nefis yoktur” buyurulur.

2071. Eğer hevesinden munkatı' olsa, başkalarının tavilesine sülük etse...

Bu âlem-i taayyün ahırında isti’dâd-ı ezelî ve kâbiliyyet-i aslî ipi ile bağlı olan ehl-i sûretten her biri, diğerinin hâl ve mertebesine iştirâke heves edip, kendi ipinden ve mertebesinden kesilmiş olsa ve başkalannın ahırına sülük etse... "Ser der kerden” Bahâr-ı Acemin beyânına göre, sülük etmek ve biriyle berâber yaşamak ve şürû’ etmek ma’nâlanna gelir. 

2072. Berhâl çevik ve latîf olan ahırcılar, onun yularının köşesini ve sînesini tutarlar. 

“Âhır"ın nihayetindeki “cı” edâtı Türkçe’dir; “ahırcı” demek olur ki, sâis ma’nâsınadır. 

2073. Ey ayyâr, gerçi sen hafızları görmezsin; ihtiyarını, ihtiyarsız gör! 

“Ayyâr” kesîrü’l-hareke demektir. “Ey âlem-i sûretde, kendi tedbîrine uyarak çok hareket eden kimse, sen, senin nefsin üzerine müvekkel olan melâikeyi ve ahırcıları göremezsin; zîrâ basar-ı basiretin, âlem-i mülk ve sûretin hükümleri ile örtülmüştür; fakat efâl ve harekâtına dikkat et; tedbîrine dayanmış olan ef’âl ve harekâtından şimdiye kadar kaçı faydal oldu ve kaç tedbîrin dâiresinde neticelendi. Buna bak da, ihtiyânnı ve irâdeni, ihtiyârsız ve irâdesiz gör!

2074. Bir ihtiyâr edersin ve elin ve ayağın açıktır; niçin mahbûssun, niçin? 

“Bir şeyin vuku’unu ihtiyâr ve irâde edersin ve elin ve ayağın da irâdeni ve ihtiyârını kullanmak için açıktır; fakat bu serbestîye rağmen bir türlü maksûdunu elde edemezsin. Binâenaleyh dikkat etmez misin ki, bu serbestî ile berâber, bulunduğun hâl içinde niçin mahbûssun, niçin?

Nitekim Ebû Ali Dekkâk hazretlerine sormuşlar ki: “İrâdenin fevkinde bir irâde olduğunu ne ile bildin?” Ya’nî “Azimetlerin nakzı[145] ile bildim” cevâbını vermiştir. Ya’nî, ben bir şeyin husûsuna azimet ve kasd ettim; gördüm ki o benim azimetim bir maninin araya girmesiyle bozuldu. Bundan anladım ki, ben ihtiyânrıda ve irâdemde serbest değilim, demek olur. 

2075. Yüzü hafızın inkârına götürmüşsün; ona nefsin tehdîdâtı adını vermişsin

Ey gâfil! Sen bu ma’nevî bekçilerin inkârına yönelmişsin ve “Böyle şey yoktur" dersin. Şeriat ve ahlâka uymayan yaptığın bir iş için içinden “Yapma, etme!" diye bir men’ ve uyarı gelse, sen bu men’e, nefsin tehdîdleridir dersin. Halbuki Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîmde (Târık, 86/4) [“Ahvâlini hıfza müvekkel melek olmayan hiçbir nefis” yoktur”] Ve sûre-i (Ra’d, 13/11) ya’nî “O kimse için önden ve arkadan takip edenler vardır ki, Allâh’ın emrini hıfz ederler” ve sûre-i İnfitâr’da (İnfitâr, 82/10) ya’nî “Muhakkak sizin üzerinize bekçiler vardır” âyet-i kerîmelerinde bu bekçilerin varlığını bizlere haber verir. Bir mü’min bunları inkâr edemez, binâenaleyh bu beyt-i şerîf münkirlere hitâbdır. Zîrâ münkirler, şeriatın hakikati yoktur, cem’iyyet-i beşeriyyenin intizâmını muhafaza için sadece tehdîddir, derler; ve bir kısmı ahlâkı inkâr ederler, i’tibârî bir şeydir derler.[146]

-------------------

 فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ مِمَّ خُلِقَ {الطارق/5}

 “Felyenzuri-l-insânu mimme hulik”

5 - Onun için insan neden yaratıldığına (halk edildiğine) bir baksın. (86/5)

-------------------

 خُلِقَ مِن مَّاء دَافِقٍ {الطارق/6}

 “Hulika min mâ-in dâfik”

6 - Atılan bir sudan yaratıldı. (halk edildi) (86/6)

-------------------

 İnsanın bu dünya hayatındaki varlığı “nutfe” ve onun döllenmesi ile oluşan “alak” tan başlamaktadır.

 ve “halekal insâne min alâk” ve senin Rabbin öyle bir Rab ki, “halekal insâne” insânı halk etti. (96/2)

 خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ 

Bütün varlıkların halkıyyet-i tamamlandıktan sonra, halkıyyetin kemali olan insan, “sûreti ilâhiye üzere” halko-lundu ve yeryüzünde yaşamaya başladı birçok aşamalar dan geçtikten sonra nihayet Muhammediyyet mertebe-sinde hakikat-i İlâhiyyeye bir zuhur mahalli olacak hale geldi ve böylece zât-i tecelliyi alacak kıvama ulaşmış oldu. İşte bu zuhurun ve diğer insanların da vücüd varlıklarının zuhuru bir kan pıhtısından oluşmaya başladı.[147]

 Âyette halkiyet (خُلِقَ) “hulika” olarak geçmektedir. Kökeni (حلق) hulk tur. Sözlükte “Hulk” insanın yaratılış özelliklerini tanımlamak için kullanılan bir sözcük olup; mizaç, huy anlamlarına yakındır. İnsanların temel özelliklerini belirtmek için de kullanılmaktadır. Türkçe ve Osmanlıca anlamlarına bakılacak olunursa hulk; yaratılış özellikleri ve karakteri demektir. Bu kelimeden türetilmiş hulkiyet ise Osmanlı döneminde ahlak felsefesi anlamına gelmektedir. Osmanlıca'da ise kelime grubu olarak kullanılan Hüsn-i hulk; "ahlak güzelliği" anlamına gelmektedir. 

-------------------

 يَخْرُجُ مِن بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ {الطارق/7}

 "Yahrucu min beyni-ssulbi ve-tterâ-ib”

 7 - O su, erkeğin sulbü ile kadının göğüs kemikleri arasından çıkar. (86/7)

-------------------

 Anne ve babadan kişiye aktarılan Dna denilen genetik kotla 46 kromozom hücresi aktarılmaktadır.  

Gen: Ebeveynlerden çocuklara geçen ve belli bir özelliği yansıtan/aktaran kalıtım birimidir.

Bireye mizaç, huy, karakter bu şekilde aktarılmaktadır. Bu zâhiri dünyaya genetik kodlama ile geliş şeklidir. 

Eğer kişi kendi hakikatini, âlemin ve Hakk’ın hakikatini arama yolunda araştırma yapıp bir de şansı yaver gidip[148] irfan ehli bulabilirse ve şansı iyi bir şekilde değerlendirilebilirse eğer bunu kaybederse zaten uzunca bir süre geçse kendisine bu sıra gelmiyeceği aşikadır. 

Böyle bir kişiye İz-Efendi Baba tarafından verilen cevap faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz;

Vaktim olmadığı halde mail-ini okudum. Bizi ne kadar uğraştırdığın sence de malûmdur, defalarca sana hoş görü ile bakıp yoluna devam etmen için imkanlar verdik halini düzeltmen için ikazlarımızı yaptık. Ancak sen bunların hiç birini dikkate almadan nefsine ve hayaline uygun gelen sistemi seçtin. Sana olmasından daha çok zaman ayırdık bizim bunlarla uğraşacak vaktimiz yok,  ayrıca kervan bıraktığın yerde değildir koşsanda yetişmen mümkün değildir. Sana Annenin de hatırı için çok hoş görülü davrandık  ancak sen ısrarla ayrılmak istedin bizde sana sen bilirsin diye hür iraden ile verdiğin kararına karşı bir tavır takınmadan kendini kendine bıraktık. 

Hakkın da bütün yazışmalarının kaydedildiği dosyanda mevcuttur seninle ne kadar çok uğraştığımız açık olarak senin de ifadelerin verilen cevaplarla doludur.[149] Bizim ne mecburiyemiz vardır bu dünyada en değerli varlığımız olan zamanımızı senin için süresiz ve bila ücret nasıl kullandığımız açıktır.  

Benim yapacağım bir şeyim yoktur sen kendi kararını verdin kendin gittin Terzi ne yapsın, Sen kendi elbiseni kendin dikip giydin terzi atölyesinin ustaları kalfaları ile sana diktiği ve giydirdiği elbiseyi kendin üstünden çıkardın.  Sana yeni bir  elbise dikmek için sıraya girsen bile bu süreye ömrün yetmez. Çünkü terzinin atölyesinde dikilen elbiseler şahsa aittir ve başlanıp bitmeleri çok çok uzun süreler alır. 

Bu yüzden sana yeniden sıra gelmesi çok uzun sürecektir bu da mümkün değildir.  Seni daha fazla üzmek istemem. Bana gönderdiğin bu mail-in bile edep dışıdır. 

Bu isteği bir istişare olarak, seninle uzun zaman uğraşan belki sende, benden çok emeği olan Murat Derûni, ağabeyine  göndermen gerekirdi, o da sonra senin hakkın da istişare etmek için durumunu bana bildirirdi. Bu durumda o nu sen aradan kaldırıp-bay pas ederek, döğrudan bana yazı göndermen tarikat adabı yönünden de kabul edilebilir bir davranış değildir. 

Sen daha evvelce de yaptığın gibi kendi meşrebine uygun yerler ara Allah-ın arzı geniştir isteğine uygun nasıl olsa bir yer bulursun Yolun açık olsun. selâmlar.  Bu mail-in ile bile (1,5) saatim gene boşuna gitmiş oldu ne yapalım sağlık olsun."İz--T-B-" Yine yolumuza devam edecek olursak;

Bir gönül hamamı bulup girip manevi su ile abdestini-gaslini alan salik “âyette” belirtilen “hulk” yani ahlak-mizac ile bâtini doğumunu gerçekleşştirebilirse “taallaku bi şeyh” mürşidin ahlakı ile yani manevi halkiyeti-ahlakı ile daha sonra “taalalku bi resüllulah” resülün ahlakı ile ve daha sonra ise “tahallakullah” Allah’ın ahkalı ile ahlaklanır.

Ayşe validemize; Bir defasında “Ey müminlerin annesi, bana Resûlullah'ın ahlâkını anlatır mısın?” diye soran bir kişiye, Hz. Âişe validemiz şöyle cevap vermişti: “Sen Kûr'ân okumuyor musun? Onun ahlakı Kûr'ân'dı. Diye cevap vermişti… 

Anlaşılacağı üzere kişinin ahlakı-tabiiyeti-mizacı- Kûr’ân-a dönüşmektir. 

Allah’ın cc. ahlakı ise Uluhiyet hakikati olan her mertebenin, her zuhurun hakkını ifaza etmek vermektir.

Tekrar zâhiri oluşuma dönersek burada bir anne ve babadan kaynaklı hilkat ten bahsedilmekte ve genel insan oluşumundan bahsedilmektedir.

Hazret-i Âdem-in hilkatinde “salsal” pişmiş çamur bulunmaktadır. Anne ve Babası yoktur.

Hazret-i Havva annemiz Hazret-i Âdem babamızın eğri eğe kemiğinden (dıylı eksel) halk olunmuştur.

Hazret-i İsa ise meryel validemizin mutlak su ve Cibril-i eminin mühevveh su karışımlarından meydana gelmiş olduğu üzere dört çeşit hilkat vardır.

------------------- 

İkinci yorum olarak Mesnevi-i Şerife müracaat edecek olursak;

1856. Menîden oldun, benliği terket! Ey Ayaz, o kürkü hatırında tut!

“Ayaz”, Sultan Mahmûd-i Gaznevî’nin bir Türk bendesinin adıdır ki, pâdişâh onu küçüklüğünde âilesinden alıp sarayına getirmiş ve pek zekî ve edîb olduğundan onu kendine özel sohbet arkadaşlığı etmişti. Ayaz nâil olduğu bu devlet ve saâdete aldanmamak ve kendisine ucüb ve kibir ânz olmamak için, saraya gelmezden evvel giydiği bir post ile çarığı dâimâ nazarında bulundurmak üzere bir odaya sakladı. Nitekim âtide sürh-ı şerîfte îzâh buyrulur. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Târık'ta olan (Târık, 86/5-6) Ya’ni “İnsan ne şeyden yaratıldığına baksın; anâ rahmine dökülen bir sudan yaratıldı.” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.[150]

Çarığa ve posta nazar etmenin hükmü budur ki, insan ne şeyden yaratıldığına nazar etsin!

Bu sürh-ı şerifteki âyet-i kerîme Ve’t-Târık sûre-i şerîfesindedir. (Târik, 86/5) “İnsan neden yaratıldığını bir düşünsün”] Ya’ni, Ayaz, bir köylü çocuğu olup fakîr ve zelîl ve arkasına giydiği, bir koyun postu ve ayaklarına giydiği, bir çarıktan ibâret iken Sultan Mahmûd’un iltifâtına ve ikrâmına nâil oldu; ve kendisine bu ikrâm sebebiyle kibir ve ucüb gelmemek için bir odaya çarığını ve postunu sakladı. Ara sıra gidip: “Ey Ayaz, işte senin aslın budur ve sen bu kadar zelîl ve fakîr idin. Sakın kibr etme ve devletin ile müftehir olma!” diye nefsine nasîhat ederdi. Bu kıssada sürh-i şerîfte zikr olunan âyet-i kerîmenin ma'nâsına işâretle buyrulur ki: Ey insan senin aslın, bir uzv-i süflîden diğer uzv-i süflîye akan birkaç damla sudan ibârettir. Vaktâki o sudan gelişip, büyüyüp şâh-ı hakîkî olan Hakk’ın ikrâmiyle ahsen-i takvîm üzere olan insanı suret bulmak devletine nâil oldun ve mertebe-i akla ve irâde ve tasarrufa geldin; sakın bundan dolayı mütekebbir ve mu'cib olma! Dâimâ çarık ve post mesâbesinde olan nutfe hâline nazar et ve hiçliğini tefekkür et!

 1918. Ayaz'ın aşkının kıssasını geri döndür; zîrâ o, sırlar ile dolu bir hazînedir.

Bu beyt-i şerifteki hitâb, Hz. Pîr’in kendi rûh-i şeriflerine olan hitâbdır.

1919. Her gün bunun üzerine hücreye giderdi, tâ ki kürkü ile çarığı görsün!

Ya’ni, Ayaz, sakladığı eski çarığı ile postunu görmek ve nefsine ârız olan kibir ve enâniyeti kırmak için, her gün onlan sakladığı odaya giderdi.

1920. Zîrâ ki, varlık pek sarhoşluk getirir; baştan aklı, gönülden hayayı götürür.

Zîrâ ki, insanın kendisinde gördüğü varlık ve benlik, onu şiddetli bir sûrette sarhoş eder. Bu benlik baştan aklı götürür, muhâkemesi sakîm olur ve kalbden de utanmayı izâle eder. O kadar rezâlet ve edebsizlikler yapar ki, ne halktan ve ne de Hak’tan utanır.

1921. Yüz binlerce evvelki karnın ancak bu varlık sarhoşluğu, bu pusudan yol vurdu.

“Karn", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “gürûh ve tâife’’ ma'nâsınadır. Ya’ni, bu varlık ve enâniyet sarhoşluğu, geçmiş olan yüz binlerce gürûh ve akvâmın, bu benlik pususundan yollarını vurdu ve kendilerini azgınlığa ve helâke sevk etti.

1922. Bir Azâzîl bu varlıktan iblîs oldu. [Dedi ki: "Niçin Âdem benim üzerime reîs oldu?" Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları “İblîs” kelimesinin “iblâs”dan müştakk olduğunu beyân ederler; ve “iblâs”, maksûduna vusûlden ümitsiz olmak demektir. “Azâzîl”, İblîs’in Âdem’e secde ile emr olunmazdan evvelki ismidir. Ya’ni, evvelce adı Azâzîl olan îblîs, kendisinin bu varlığı ve enâniyeti yüzünden rahmet-i rahîmiyyeye vusûl maksadından ümitsiz oldu. Çünki kendini büyük gördü; “Niçin Âdem benim üzerime tefevvuk etti ve reîs oldu, halbuki ben ondan daha efdalim ve hayırlıyım!” dedi.

1923. “Ben efendiyi, efendi oğluyum. Yüz hüneri kabul edici ve amade olmuşum!”

"Hâce”, efendi ve evin reîsi ve muallim ve şeyh ve pîr ve maldâr ve hâkim ve sâhib-i cem'iyyet ma'nâlarına gelir (Burhan). Malûmdur ki, İblîs ateşten ve hararetten mahlûktur; ve ateş ve harâret bilcümle şekil, parçaları bozucu ve kahredicidir. Binâenaleyh İblîs, ateşin bu kâhirliğine nazaran, kendisini cisim sâhibi olan Âdem’in fevkinde görüp, kendinin efendi ve reîs olduğunu ve ateşte efendilik ve reislik görüp, ateşten mahlûk olması i’tibâriyle efendi ve reis oğlu olduğunu ve birçok hünerler kabûl edici ve kabiliyetli bulunduğunu iddiâ eder.

1924. "Ben hünerde bir kimseden nâkıs değilim, lâ ki düşmanın önünde hizmetle durayım!"

“Ben hünerde ve ma'rifette Âdem’den nâkıs ve aşağı değilim; onda idrâk ve zekâ varsa bende de var. Binâenaleyh benim düşmanım olan âdem oğlunun önünde niçin hizmetle durayım ve ona secde ve serfürû etmek vazifesiyle mükellef olayım?”

1925. "Ben ateşten doğmuşum, o çamurdan. Ateşin indinde çamurun ne yeri vardır?”

“Benim hilkatimin aslı ateştir ve ateşten doğdum. Benim muhâlifim ve düşmanım olan Âdem ise çamurdan doğmuştur." Nitekim âyet-i kerîmede (Secde, 32/7) ya’ni; “ Allah Teâlâ insanın hilkatine çamurdan başladı” buyrulur. İmdi ateşin indinde çamurun ne ehemmiyeti vardır; ateş çamuru yakar ve onun şeklini ve taayyününü berbâd eder. Malûm olsun ki, İblîs’in kıyâsı ve muhâkemesi sırf maddiyât üzerine olduğundan, onun bir gözü ma'neviyâta nüfuz ve intikalden kördür ve âcizdir. Binâenaleyh sırf maddiyâtta saplanıp ma’neviyâttan bî-haber kalan beşer oğlu dahi bu körlükte Iblîs’in benzeridirler. “Vehal”, yumuşak çamur ma’nâsınadır.

1926. "O nerede idi, bir devirde ki ben âlemin sadrı ve zamânın fahri idim!

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hicr’de vâki’ (Hicr, 15/ 26-27) ’“Biz insanı muhakkak kum ile karışık yıllanmış ve kuru çamurdan halk ettik; ve cânn kavmini de evvelden havâ-yı ateşten halk ettik ” âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur. “Semûm”, lügatte sıcak hava ve rüzgâr demektir ki, buhâr-ı nârîye işâret buyrulur. “Salsâl”, kum ile karışık kuru çamur; “hame”, kara çamur; “mesnûn”, üzerinden seneler geçmiş ve yıllanmış demektir.

Bu beyt-i şerîfte ve bu âyet-i kerîmede, ehl-i hey’etin yakın zamanlarda keşf ettiği bir hakikate işâret buyrulur. Malûmdur ki, manzûme-i şemsiyyemizin esâsı fezâda azîm bir sehâb-ı muzî (parlak bulut) idi. Bu parlak bulut şiddetli devirler ile buhar ateşi hâline geldi. Ondan yine buhar ateşi hâlinde olarak gezegenler fırlayıp, her birisi bu ayrıldığı kütle tarafında ve merkezleri dönmeğe başladı. Arzımız dahi o gaz kütlesinde ayrılanlardan biridir. Bu hakîkate sûre-i Enbiyâ’da vâki’ (Enbiyâ, 21/30) ya’ni “Münkirler akıllarının gözleriyle görmezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idi. Biz onları ayırdık ve her şeyin hayâtını sudan yaptık, inanmıyorlar mı?” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Âyet-i kerîmenin ma’nâsına nazaran, arzın buhar ateşi hâlinde bulunduğu zamanlar, hilkat-i Âdem’den evvel cânn kavmi yaradılmış ve onlann rûhları buhâr-ı nârî hâlinde husısi surette meydana gelen cisimlerine taalluk etmiş idi. İblîs dünyânın bu hâlindeki ruhların reîsi ve Hakk’a ibâdette o devrin medâr-ı iftihârı olan bir mahlûk idi; ve arz kabuk bağlamamış olduğu cihetle bu devirde cism-i Âdem’in yeryüzünde görünmesinde tabii imkân yoktu ve iblîsin bu devrede ismi Azâzil idi. Vaktâki arz kabuk bağladı ve hayâtiyetleri havâyı ateşten müteşekkil olan cânn kavmi ya’ni “cin”, Âdem’in çamurdan halkını gördüler ve melâike ya’ni kuvâ-yı unsuriyye ile berâber Âdem’e secde etmeğe, ya’ni itâat etmeğe me’mûr oldular, iblis bu itâattan ve secdeden kaçındı ve cenâb-ı Hakk’a karşı: “Beni ateşten ve onu topraktan yarattın (halk ettin), ben ondan hayırlıyım dedi!” İşte bu beyt-i şerîfte, dünyânın bu devrine ve İblîs’in bu devirdeki hâline işâret buyrulmuştur.[151]

İşin iblis-şeytana dayandırılması kevniyet ağacının iki yönü ki bir uluhiyet bir yönü ise şeytaniyettir. Bu dünya hayatında insan eğer halkiyetini düşünüp nereden geldiği anlamazsa geleceği nokta isyankalık ve iblis-şeytan tabiatlı olacağıdır. (yazan) 

-------------------

إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ {الطارق/8}

“İnnehu ‘alâ rac’ihi lekâdir” Elbette Allah'ın onu döndürmeye gücü yeter. (86/8)

-------------------

Dördüncü âyetten itibaren tekrar hatırlayacak olursak, her bir nefsin üzerinde muhafaza melekleri olduğu, İnsanın halkiyetine bakması istenmekte ve bu halkiyetin erkek ve kadından atılan bir sudan gerçekleştirildiği bildirilmektedir.

Dördüncü âyette “Küllü Nefsin” ifadesi geçmektedir. Ve insanın meydana geliş sebebinden ve nihayetinde bu âyette insanı (her bir nefsi) “Hu” nun muhakkak döndürmeye “kadir” olduğunundan bahsedilmektedir. Âyet zâtidir. Ve Ahadiyet mertebesi haber vermektedir.

İşte halk arasında kullanımı aslından uzaklaşmış olan “Haydan gelen huya gider” ifadesi ile basitleştirilmiştir. “Hayy”dan gelen “Hu”ya gider şeklindedir. Allah’ın hayat esmâsına gelen “Hu” olur ve “Hu” ya gider şeklindedir.

Bu âyette “rac’ihi” döndürmeye gücü yeter kim kimi döndürmeye gücü yeter? Muhakkak (Hu) O, Hiçbir nefis yoktur ki döndürmeye gücü yeter. Dir. Her nefis ölümü tadacak ve onu muhakkah “Hu” ya döndürmeye gücümüz yeter.

الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

“Elleziyne iza esabethüm müsıybetün kalu inna Lillahi ve inna ileyhi raciun”, 

«Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.» (Bakara - 156) Tasavvuf hakikatlerinden önemli bir hakikat daha ortaya gelmekte, “muhakkak biz Allah içiniz”, bütün insânlar böyle der demiyor, bazı insânlar var ki bir zorlukla karşılaştıklarında bunu kolaylaştırmak için, “biz Allah içiniz”, yani Allah’ın zuhur mahalliyiz demek istiyor ve “yine biz O’na döneceğiz”, yani bu dünyaya geldik bir beşeriyet elbisesi giydik ama bizim aslımız ruhen Hakk’tır ve O’na döneceğiz, kısa bir süre sonra bu beşeriyetimizden çıkacağız, derler ."İz--T-B-"

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ 

“Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i) śümme ileynâ turce’ûn” 

«Her nefis ölümü tadacak ve sonra bize döndürüleceksiniz.»

Hayal de ve vehimde yaşayan kişi bu dönüşün farkında olması zaten olmayacak iştir. Nefsi sorumluluğu altında kendini “Ben” varım benliği, hayali ve kibri ile yaşamış kişi yaptıklarından sorumlu olarak hayalden hayale dönüp bunun farkında olmadan “Allah” “Zâtına” “Hu” ya dönecektik. Çünkü kaynağı orasıdır. Ama hesap günü yaptıklarının hak ettiğini bulacak ve hak ettiği yere gidecektir. 

Hakk’ı burada bulmuş ve hayali varlığın aslında yok olduğunu asli varlığının Hakk’ın zuhurundan başka bir şey olmadığını anlayan ve “Hu” ya zaruri değil ihtiyari idraki hal ile dönen kişi ise Cenâb-ı Hakk tarafından yanında bırakılır. İster ise kendine verilen görev ile Hak arasına döner.

İnsân olmasaydı Cenâb-ı Hakk’ın ne Zâtını tanımak mümkün olacaktı ne de müşahede etmek, işte bir takım kimseler dediğimiz irfan ehli bildiler ki, muhakkak ki; biz yine O’na döneceğiz, yani Zât âleminden geldik, ef’al, esmâ, sıfât mertebelerini yaşadık, Vahidil Kahhar hükmüyle bizdeki bütün bu Esmâ-i İlâhiyye kahrolacak Vahid ve Kahhar olan Allah kalacak yani “ileyhi” dediği hüviyet-i mutlaka’dır, O’nun hüviyetine döneceğiz, yani Allah’a döneceğiz, çünkü oradan geldik, burada bir sûret gösterdik, O’na döneceğiz, ölümle, işte bu ölümü zaruri ölümle yapmadan evvel ihtiyari ölümle yapmamız bize çok şeyler kazandıracaktır, eğer zaruri ölümle buradan gidersek kendimizi ve bu hakikatleri bilememiş olacağız ama ihtiyari ölümle ölüp bugünden O’na dönebilirsek, o zaman hiçbir sorunumuz kalmamış olacaktır, “ölmeden önce ölünüz” Hâdis-i Şerif’inde de belirtildiği gibi ölürsek işte bugünden ona dönüşmüş oluyoruz, çünkü artık fizik bedenimiz diye bir şey kalmamış oluyor, kalmamış derken bu fizik bedenin var yine yaşıyor ama artık onu da Allah’ın tecellisi olarak görüyorsun kendine ait bir varlık olmadığını anlıyorsun çünkü Hâdis-i Şerifte “vücudike zenbike” vücudunu sen vücut olarak bildiğin sürece sana ait bir şey olarak bildiğin sürece bu senin en büyük günahındır, bundan daha büyük günahın olamaz diyor. "İz--T-B-"

-------------------

 يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ {الطارق/9}

 “Yevme tublâ-sserâ-ir(u)”

 O gün bütün sırlar ortaya dökülecek, (86/9)

-------------------

 فَمَا لَهُ مِن قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍ {الطارق/10}

 “Femâ lehu min kuvvetin velâ nâsir(in)” İnsanın o gün ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı. (86/10)

-------------------

 “O gün” yani kişinin kıyâmeti ve neslin kıyametinde vahid’ul kahhar tecellesi gerçekleştiğinde yani mülkün-varlığın gerçek sahibi ortaya çıktığı gün kişinin kıyameti ve kıyametin kopması ile “esrar” sırlar ortaya çıkacaktır. 

 O gün bizlere tahsis edilen güç-kuvvet yani bu dünya da verilen melekelerimizin aslında bize ait olmayacağı ortaya çıkacağı için ne elimiz, ne ayağımız, ne dilimiz cümle azalarımız bizim kontolünde olmayacak bizleri Hakk’a davet eden peygamber hazeratı, ehlullah, arifler yardımcı olmayacaklardır. Ancak burada onları görene ve duyup bugünden yardımlarını kabul edenlerin nasıl başka ülkeye iderken aldıkları pasaport biletleri vardır, gidecekleri yeri araştırmış biliyorladır. O sahayı tanıyacaklardır.

 Nasıl rüyada kabuslar görülür, vahşi hayvanlar kovalar, tehlikeli insanlardan kaçılır, ya da bir suça karışılır polis arar, mahkemeye çıkılır, hapse girilir. Deprem olur mahsur kalınır, fırtınaya, tipiye tutulunur bir yardımcı bulunamaz ama sonunda uyanılır rüyaymış diye insan ferahlar ama dünya uykusundan ahiret hayatına geçildiği zaman bir daha uyanma yoktur. 

 Bu taayyünat ki hayal ve rüyadan ibarettir. Muhammed (s.a.v.) onun tabiri ve tabircisidir. Demektedir Muhammed İkbal…

 Mesnevi şerifte bu âyet hakkındaki beyitte;

 1395. Kıyamet gününde sırrın izhârı bu olur; sakın, sakın eşek gibi olan teninden kaç!

“Allah Allah” ta'bîrinde iki vecih vardır. “Birisi, Allah için, Allah için!” demektir. Diğeri de tahzîr ma'nâsında “sakın, sakın!” demektir. Burada ikisi de muvâfıktır. (Tânk, 86/9) ya’ni “O günde sırlar zâhir olur" âyet-i kerîmesinin ma‘nâ-yı münîfi bu olur; ve herkesin nefsinde hangi hayvanın sıfatı gâlib olmuş ise, yevm-i kıyâmette o hayvanın sûretinde haşr olur. Meselâ şehvet gâlib ise eşek ve hanımını erkeklerden kıskanmama gâlib ise domuz, ve halka zulüm ile me’lûf ise yılan ve akrep sûretlerinde haşr olur.[152]

Fusûs’ul Hikem şerhi Muhaddime blümünde Âlemi Misal bölümü faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz;

 MİSÂL ÂLEMİ MERTEBESİ

Bu mertebe, zât‟ın hâriçte parçalanması ve bölünmesi, yırtılması ve birleşmesi mümkün olmayan bir takım sûretler ve latîf şekiller ile zuhûrudur. Bu mertebeye “misâl âlemi” isminin verilmesinin sebebi budur ki, ruhlar âleminden açığa çıkan her bir ferdin, cisimler âleminde edineceği sûrete benzeyen bir sûret bu âlemde oluşur. Ve bir sınıf ona “hayâl” derler. Çünkü, bu sûretleri idrak eden hayâle ait kuvvettir.

Tahkik ehli indinde “misâl” iki kısımdır:

Biri budur ki, insândaki hayâle ait kuvvet onun idrâkinde şarttır. Ve rüyada ve hayâle getirmede görülür. O idrâk bazen doğru ve bazen hatâlı olur. Ve ona “kayıtlı misâl” ve “kesintisiz hayâl” derler.

İkincisi budur ki, onun idrâkinde hayâle ait kuvvet şart değildir; belki görme kuvveti dahi idrâk edilebilir. Âynada ve cilalanmış olan sâir şeylerde görünen sûretler gibi. “Misâl”in bu kısmına “mutlak misâl” ve “ayrık hayâl” derler. Çünkü bunlar, hayâle ait kuvvetten ayrı olarak zatlarıyla mevcûtturlar. Ruhların beden şekliyle görünüşü bu kısımdandır. Nitekim ölmüşlerin ruhları cisimlenmiş sûretler ile rüyada görülür. Ve kâmilin rûhu, cisimlenmiş sûret alarak kendisine muhabbeti olanlardan birisine görünür. Bu görünme ve rü‟yet geçerli ve doğrudur; bunda aslâ hatâ yoktur.

Misal âlemine “berzah âlemi” ve “latîf terkipler”de derler. Ve bazıları ruhlar ve misâl âlemlerini birleştirip, “melekût âlemi” diye isimlendirirler. Misâl âlemi ruhlar âleminin feyzini, cisimler âlemine ulaştırmaya vâsıtadır.

Ve ruhlar ile cisimler arasında bir berzahtır. Ve berzah olması sebebiyle her iki âlemin hükümlerini de toplamıştır. Çünkü zâhir ve bâtındır. Ve gayb ve şehâdet arasında ayırıcı sınırdır. Maddeden oluşmuş cisimlerin aynı olmadığı gibi, akla ait soyut cevherin dahi aynı değildir. Fakat hem cisimler âleminin ve hem de ruhlar âleminin gayrıdır. Çünkü ruhlara göre kesîftir cisimlere göre latîftir. Lâkin cisimlere ait cevhere ve akla ait cevhere benzerliği vardır.

Cisimlere benzerliği bu yöndendir ki, cisimler nasıl ki hissedilebilir ölçüde ise, misâl âlemi dahi öylece hissedilebilir ölçüdedir. Ve ölçü nicelikten ve nicelik dahi uzunluk ve genişlik ve derinlikten ibârettir. Çünkü aynada görülen bir sûret görme duyusu ile idrâk olunur ve uzunluk ve genişlik ve derinliğe sahiptir.

Ve onun ruhlara benzerliği o yöndendir ki, ruhlar nasıl latîf ve rûhânî ise, misâl âlemi de öylece latîf ve nûrânîdir. Ve o sûretin latîf ve nurani oluşundandır ki, el ile dokunulamaz ve bıçak ile kesilmez.

Ve maddeden soyutlanmış olan zatların sûretlerde ve cisimlenmiş vücûtlarda müşâhedesi, misâl âleminde gerçekleşir. Nitekim Hz.Cibrîl bazı zamanlarda, server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz‟e, ashâb-ı kirâmdan Dihye-i Kelbî sûretinde görünür idi. Hızır ve nebîler (a.s.) ile evliyâ-yı kirâm hazretlerinin müşâhedeleri de bu âlemde gerçekleşir. Ve kâmiller, misâl âleminde, kendi şekillerini diğer bir insânın veyâ hayvânın şekline döndürmeye kadirdirler. Ve öldükten ve ten kaydından çıktıktan sonra, muhtelif şekiller ile şekillenme kuvveti onlarda artar.

Rûhun beşer madde bedeninden ve elementsel cisimlerden ayrılmasından sonra meydana çıkacağı misâl âlemi, bu bahsedilen misâl âleminden ve berzahtan ayrıdır. Çünkü bu berzah dünyâ ile âhiret arasındadır. Ve dünyevi oluşumdan önceki berzah, tenezzül (aşağı iniş) mertebelerinden ve dünyevi oluşumdan sonraki berzah ise urûc (yukarı çıkış) mertebelerindendir. Ruhlara bağlanacak sûretlerle bu ikinci berzahta zâhir olurlar. Bunlar dünyevî olu- şumda hâsıl olan amellerin sûretleri ve ahlâk ve fiillerin netîceleridir.

Gülşen-i Râz‟dan: Tercüme:

“Ten gömleğinden soyunduğun, ya‟nî öldüğün vakit, ayıpların ve hünerlerin birdenbire görünür olur. Nakledilmiş olduğun berzah âleminde bir vücûdun olur. Lâkin bu dünyâdaki gibi kesîf değil. Öyle su gibi ondan sûret görünür, ya‟nî suya karşılık olan sûret, o suya nasıl yansırsa, senin berzah vücûduna dahi amellerinin ve ahlâkının sûretleri öylece yansır. O berzahta bütün sırlar âşikâr olur. Eğer Kûr’ân dan bir delil istersen “yevme tubles serâir; Fe mâ lehü min kuvvetin ve lâ nasır” (Târık, 86/9-10) ya‟nî, “O günde insânın nefsinde mevcût olan sırlar âşikâr olur. İnsan için bu hâli def edecek bir kuvvet ve yardımcı yoktur. Çünkü sırlarının âşikâr olması, verilen berzaha ait vücûdun gereğindendir” âyet-i kerîmesini oku! Ve bu yansımadan başka senin ahlâkın has âlem olan berzahın hallerine uygun olarak, cisimler ve şahıslar olur. Ahlâkın kötü ise çirkin sûretler, iyi ise iyi ve güzel sûretler olup sana arkadaş olurlar. Sen, bir takım işâretlerden ibâret olan ameller ve ahlâkın sûret elbisesine bürünerek aşikar olmalarını olmayacak bir şey sanma! Nitekim bu dünyâda kuvvet ve elementlerden bitki, hayvan ve maden meydana geldi; ya‟nî oksijen, azot, karbon vb. gibi basit elementler gaz hâlinde sûretsiz oldukları halde, yoğunlaşıp madenler, bitkiler ve hayvanlar sûretlerinde âşikâr oldu. İşte böylece, senin bütün ahlâkın cân âleminde bazen nurlar ve bazen de ateşler sûretinde âşikâr olur.

Bu misâli âleminin sûretleri, en son berzah sûretlerinin tersinedir. İlk berzahta görülen şeyin his ve şehâdet âleminde açığa çıkmadan önce görülmesi mümkündür. Nitekim seçkinlerden ve normal insânlardan birçok kimseler rüyalarında birtakım olaylar müşâhede ederler ki, onun eseri daha sonra şehâdet âleminde açığa çıkar. İkinci berzahta olan bir şeyin şehâdet âlemine dönmesi imkânsızdır. Ya‟nî dünyâdan ikinci berzaha nakil olan ruhların tekrar dünyâya dönmesi mümkün değildir. İlk berzahın sûretleri normal insânlara rüyada ve seçkinlere bazen rüyada ve bazen uyanıklıkta âşikâr olur. Fakat ölmüş olanların hallerinden haberdar olmak, kutuplar ve ferdiyyet makâmındakiler ve keşif ehlinden bazılarından başkasına mümkün değildir. Bu sebeple ilk berzaha “imkân dâhilindeki gayb” ve “imkân dâhilindeki misâl” ve ikinci berzaha da “muhâl gayb” ve “ikinci misâl” ve “muhâl misâl” ve “mümkün olmayan misâl” derler.[153]

 Ve “İz Terzi Baba”mın Rüya-Zuhurat hakkındakini yorumunuda rüya-zuhuratların bugünden nefs aynasına nasıl yansıdığı anlatımını ilave edelim.

------------------- 

 NOT= (124-İbretlik bir değmez dosyası daha) isimli kitabımız, sayfa (208) den ilgili küçük bir aktarım. 

------------------- 

Genelde zuhuratlar üç kısma ayrılır. 

Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir. 

İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir. 

Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir. 

Ben bu sıraya bir dördüncü kısmıda ilâve edeyim, bunlara da. 

Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” adını verdim. Şimdi bunları özetle inceleyelim. T.B.

--------- 

Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir. 

Bu zuhuratlar sadece Peygamberlere ve çok büyük velilere gösterilir. “Aynı ile vaki.” Diye tabir eldir. Yani hayal ve vehimden, “mücerret-tecrid edilmiş” yorum gerektirmeyen, olduğu gibi çıkan zuhuratlardır.

Peygamberimize gösterilen mekkenin fethi gibi. İbrahim (a.s.) gösterilen İmailin kurban edilmesi gibi. Bunlar istisna zuhuratlardır, genel âlemi ilgilendiren zuhuratlardır ve tarihte çok ender görülen zuhuratlardır. 

İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir. 

Bu zuhuratlar ise gerçek derviş olanlara yol göstermek için gece ma’nâ-ların da gösterilen ve yorum gerektiren oldukça geniş bir sahayı kapsayan eğitim kaynaklı zuhuratlardır. 

Bunların yorumu gerçek bir irfaniyet bilgisine ve bu sahada ehlinin yanında çalışmalarına samimiyetle devam eden kimselere, Yusuf suresinde bahsedilen. 

(12-6-) "İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek. 

Hükmü ile evvelâ çalışarak ve ehlinin yanın da eğitimini alarak ondan sonra da bahşedilen ilâhi bağıştır. Ayrıca bizlere “Misal âlemi”nden gelen bu zuhuratlar, ismi üstünde olduğu gibi misallerle gelmektedir, o halde bir başka husus, misal âleminin lügatını kısmen de olsa bilmek lâzımdır. Çünkü bu âlemin sembolleri ile o âlemin sembolleri başkadır. 

Dünyada bile herhangi iki lisan arasında, aynı kelime başka harf sembolleri ile ifade edilmektedir. Bu lisan sembollerini bilmeyen kimse, Arap lisanın da geçen, “aşera” sembollerinin bizde “on” olduğunu bilebilmesi için, her iki sembolleride tanıması, aslı itibari ile her iki kelimenin de aynı olduğunu bilmesi lâzımdır ve soranlara bunu böyle “on” ile yorumlayıp bildirmesi ve soranı tatmin etmesi lâzımdır. 

“Aşera” sembol yazılışının açılımının “on” olduğunu bilmeyen bir kimse bunu herhangi bir şekilde kendi hayali ile yorumladığında, çok açık ki, hata etmiş, soranı yanlış yönlendirmesi dolayısı ile hataya sürüklemiş olacaktır ve çok büyük bir vebaldir, hele yanlış yorum kişinin ebedi hayatını ilgilendiriyor ise. Bu daha büyük ve dönüşü olmayan bir hatadır. 

Peygamberimizin gördüğü “süt” zuhuratını sahabe-i kiram kendisine ne ile yorumladığını sorduklarında, “ilim” ile buyurması bu sahada, zuhurat yorumlamaya çalışan kimselere kıyas vererek, gerçek bir yol göstermektedir. 

Böylece görülen zuhurat yorumunu yapacak kimsenin, çok ihtiyatlı hareket ederek hiçbir şekilde dünya ve gelecek ile ilgili, bir yorum yapmaması, zuhurat gören kişinin sadece iç bünyesindeki seyrini ilgilendiren yorumlar yapması, bunlara da mutlakiyet hükmü verilmemesi lâzımdır. “Bu olabilir” diye sadece tavsiye yollu yorumlar yapılması, ihtiyatlı bir davranış olur. Aksi halde yapılan yanlış yorumlar, kişiyi belki gereksiz benliğe veya gereksiz umutsuzluğa düşürebilir. Çok tehlikeli bir sahadır. 

Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir. 

Bunlar ise tamamen nefsi, hayal ve vehim kaynaklıdır. Gerçekten ve ma’neviyattan tecrid edilmiş ayrılmıştır. Kişinin kendi nefsinde kurgulanan hayali zuhuratlardır hiçbir asılları yoktur kişileri sıkıntıya sokar ve hiçbir değerleri de yoktur. 

Diğer ifade ile bu tür görüntülere, Kur’an-ı kerimde geçtiği gibi “adgasu ahlâm-karışık ru’ya-lar” diye isimlendirilir. Hiçbir değer ve kıymetleri yoktur. 

Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” denir. 

Bunlar ise en tehlikeli olanlarıdır. Bilhassa ilmi yoldan gitmeyip sadece zahir tatbikatlı yaşayan derviş ve kendini şeyh zanneden kimselere kurulan zuhurat tuzaklarıdır, çok tehlikelidir kişi hem kendini aldatır hem de dinleyenlerini de aldatmış olur, ancak bunun farkında değildir çünkü bu zuhuratlar nefsini okşadığından ve hayalinin istikametinde olduğundan bunları olduğu gibi alır ve öylece tatbik etmeye kalkarsa, hayal vehim ve üç harfliler tarafından düzenlenen çok büyük tuzaklara düşülmüş olur. 

Bunları ancak gerçek irfan sahipleri ayırt edebilir. aksi halde ayırt edilmesi çok zordur. Çünkü “dışından hâdi kimliğine bürünmüş içinde iblisin rol yaptığı görüntülerdir.” Abdül kadir geylâni hazretlerine iblisin gözüktüğü gibi” Onu tanıyıp taşlamıştır. İşte bu tuzak zuhuratlarını ancak bu sahadan haberi olan irfan sahipleri anlayıp ortaya çıkarabilirler. 

Diğerleri ise “sahih zuhurat” zannedip onunla amel eder ve yoluculuğunu cennet yolu olarak zanneder aslında yolu cehennem tarafına doğru devam eder. Cenâb-ı Hakk bu gibi aldatılmalara düşmekten bizleri muhafaza eylesin. Çok tehlikeli bir sahadır. Gelecek kendi bölümünde bu zuhuratlardan bir hayli örnekler verilecektir. 

Tasavvuf hayatımın süresince, birçok kişilerin bu zuhuratların tesiri altında kalıp, sonun da inkârcı olup çıktıklarına ve etrafında bulunanlarında imanlarını bozduklarına, çok, çok şahitliğim olmuştur. Ve bu tür zuhuratların miktarı gerçekten oldukça fazladır. 

Kitaplarımızın “ibretlik değmez” dosyalar bölümünde bunların on adedi vardır, içlerinde bu tuzakların varlığı ve izahları açık olarak bulunmaktadır. Dileyenler onlara bakabilirler. (İz-T.B.)

-----------------

 Ayrıca bu sûrenin ilk 3 âyetinde 3. Yorumda (Ziyaretin Kısası makbuldür.) Sır-Sırr ve Nasır (yardımcı) incelenmiştir. Tekrar oraya bakılabilir.

-------------------

 وَالسَّمَاء ذَاتِ الرَّجْعِ {الطارق/11}

 “Ve-ssemâ-iżâti-rrac’(i)” Andolsun o dönüşlü göğe, (86/11)

-------------------

 Veya mealen Andolsun dönüşlü göğün sahibine denilmektedir. Mânâ böyle olununca 1. Âyette yemin edilen gök ve Târık yıldızı idi. Burada gönül göğünün dönüşüne yemin edilmekte yani önem atfedilmektedir…

 Bu sûrede “Târık”, diğer sûrelerde “Yıldız”, “Ay”, “Güneş” “Gezegenler” geçmektedir. Yani bu gökte ya bunların hayalleri vardır. Hayali ve vehimi bir şekilde kendi şartlanmış anlayışı içinde dönmektedir. Nasıl şarkıda “Durdurun dünyayı inecek var.” Dediği gibi hayali anlayışından inip, hakikat anlayışında irfani bir eğitim sistemi hakiki bir şekilde bu gönül ğöğü dönebilir.

 Rasûlullah Efendimiz’den Müslim’de:

 “Ey kalpleri çeviren Allâh’ım! Benim kalbimi Sen’in dînin üzerine sâbit kıl.” (Tirmizî, Kader, 7) buyurmuştur.

 Diğer bir anlamı; (وَالسَّمَاء) And olsun göğe (ذَاتِ الرَّجْعِ) dönüş zâtınadır. 

 Diğer varlıkların kaynakları esmâ, sıfât mertebesi kaynaklı olduğundan dönüşleri o mertebeyedir. İnsan’ın aslı Cenâb-ı Hakk’ın Zat-ı kaynaklı olduğundan dönüşü de Zât mertebesinedir. 

-------------------

 وَالْأَرْضِ ذَاتِ الصَّدْعِ {الطارق/12}

 Vel-ardi żâti-ssad’i

12 - O yarılıp çatlayan yere, (86/12)

-------------------

 “Kıyamet zâtın zuhuru sıfât saltanatının sönüşüdür.” Denmiştir. 

 Gökyüzü çatladığı/ yarıldığı, zaman. (82/1) İnfitar sûresinde gökyüzünün çatlaması anlatılmıştır. 

 Burada ard/yer çatlayan yere denmiştir ki, zaman olarak yarılma/çatlananın gerçekleşme anıdır. Bunu okuyan kim ise okududuğu zaman ard/yer onun için çatlamış demektir.

 Bize bu, kıyamet olduğunda yeryüzünde oluşacak birçok fiziki ve fiili hallerin bazılarının, bu şekilde bildirilmesidir.

 Bedeni yaşamın bir süresi vardır. Yâni yeryüzü düzenin bir süresi vardır. Bu düzenin süresi bittiği zaman yeryüzü bu hâdiseler oluşacak. Zâhirde böyle olduğu gibi beder arzımız da bu böyle olacak. Hayali bir yeryüzü, her birerlerimizin hayali cennetinde mevcûttur. Yâni kişi kendini tanımazdan evvel, nasıl ki hayâli bir yaşantı yaşıyorsa, hayâl âleminde yaşıyorsa, buna zâhiren gaflet cenneti, hayatı da denilebilir. Neden? Çünkü namaz kılmaz, oruç tutmaz, işte şuraya gitmez, buraya gitmez. Dini vecibeleri yerine getirmez. Bu nefsinin cennetidir. Kayıtsız yaşamak, beşeri nefsinin cennetidir.

 İşte sende de, Hakîkati ilâhîye sarsıntıları başladığı zaman. Yâni bedeninde-varlığında muhabbet sesleri, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl-vehim gücün çatlamaya başlar. Hayâlindeki dünyan hayâli dünyan, yalancı dünyan, aslında olmayan, senin kendi kendine varettiğin o dünyan, kendi haline, yâni yokluk haline dönüşmeye başlar. 

İşte bir şeyin birden, bir anda ortadan kalkması mümkün değildir. Ya camisi yıkılırken minaresi yıkılır, yerleri çöker. İşte bizim de nefsani düşüncelerimizin hayâli, düşüncelerimizin, hayâli kurgularımızın birer ikişer duvarlarının, direklerinin ortadan kalkmasıyla, o yeryüzü yâni varlık sahamız vücudumuz, kendimize kurmuş olduğumuz hayâli dünyanın, beden arzı, yavaş yavaş böyle çatlamaya patlamaya başlar. Ve sonunda ölümü tadışla bu nihayet bulur. Zâten, bu bizi saran vücudumuz en büyük günahımızdır. İşte böylece nefsin hayvani sıfâtlarının, inasının yeryüzünün insân-i ilâhi sıfatlarının, ayrılması çatlamasıdır.

 Varlığımızın hayâl dünyası çatlamadıktan sonra, gerçek beden arzına ulaşmamız mümkün değildir. Yani mâna-i Âdem ve Havva’yı hayal cennetinden beden arzımıza indirmemiz gerekir. Yâni “semâvati vel ard” deniyor. Bu semâvatın dünyanın aktarından kurtulamıyoruz bizde o semâ çatısı olduğu sürece. Yâni hayâlimizde var ettiğimiz varlık-vücut çatlamadıkça, yani “mute kalbe en-temûte” “ölmeden önce ölünüz” bizlerde gerçekleşmezse hayali varlığımızın dışına çıkmamız mümkün olamıyor. 

-------------------

 إِنَّهُ لَقَوْلٌ فَصْلٌ {الطارق/13}

 “İnnehu lekavlun fasl(un)” Kuşkusuz Kur'ân, ayırıcı bir sözdür. (86/13)

-------------------

 Bu âyette (فَصْلٌ) “fasl” birden fazla anlam yüklenmiştir. Sözlükte; Ayrılma, ayrılık. Kesme. Kesin olarak bitirme. Bir kitabın bölümlerinden her biri. Mevsim. Tiyatro eserinin bölümlerinde her biri, perde. Bir defada icra olunan musiki. Çekiştirme, dedikodu. Bölüm. Evre. Aşama. Kısım. Perde. Detay. Zaman. Parça. Cüz. Bent. Demektir.

 Âyette muhahkak O söz ile bu da Hakk’ın sözü için (لَقَوْلٌ) kavlin (söz) başındaki (Le)[154] Mukakkak O’nun sözü olan Kûr’ân (Zât-i sözü için) kesin ve mutlaktır. Diyor. Peyi niye böyle bir ifade kullanılıyor. Bu söz (كُن فَيَكُونُ) “Kün Fe Yekün” yani ol der ve oluverir. “Zât-İrade-Kavl”, Ferd-i selase denilen üçlü ferdiyettir. Bu açılımı Muhyiddin Arabi Hazretleri Fusûs’ül hikemde Salih fassında bildirmiştir…

 ------------

5.Paragraf:

Malûmun olsun ki, Allah seni muvaffak eylesin, muhakkak emir, nefsinde "ferdiyyet" üzerine mebnidir; ve onun için teslîs vardır. O da "üç"ten ve mâ-fevkındendir. İmdi "üç", efradın evvelidir; ve âlem bu hazretti ilâhiyyeden mevcûd oldu. Zîrâ Hak Teâlâ buyurdu: "Tahkîkan bizim bir şeye kavlimiz, onu irâde ettiğimiz vakitte, ona "Ol!" demekliğimizdir; o da olur" (Nahl, 16/40 كُن فَيَكُونُ) Şimdi bu zât, "irâde" ve "kavl" sahibidir. Ve eğer bu "zât" ve onun bir emrin tekvininin tahsisine nisbet-i teveccühünden ibaret olan "irâde"si olmasaydı, ondan sonra o şeye teveccühü indinde onun "Kün!" kavli olmasaydı, bu şey olmazdı (5).

----------------

İşte o üç şey “Zât, irade ve kavil”dir, işte teslis buradan geliyor, bir bakıma iseviyetin hakikati de budur. 

Ya'nî "vücut verme" işi, zâtında teklik üzerine bina olunmuştur; ve teklik dahî adedin iki müsavi kısma taksîm olunamaması hâlidir. Yani bir ortadan ayrılamıyor, ortadan ayrılırsa iki yarım oluyor ki bir işe yaramıyor. Yani çift, çift, eşit olarak ayrılamıyor. Mesela 49’u ikiye bölemiyorsun, 48 ikiye bölünüyor da 24 çıkıyor, 49 ise 24,5 çıkıyor tam sayı olmamış oluyor. Teklik dediği bu, teklik dahi adedin iki müsavi kısma taksim olunamaması halidir. 

Ve teklik adedlerde "üç"ten i'tibâren başlayıp yani tek sayısı birden değil üçten başlamaktadır, üç, beş, yedi, dokuz, on bir ilh... Yukarıya doğru gider. Yani tek sayıların başlangıcı bir değil üçtür. 

"Üç"ten evvel "bir" ile "iki" vardır; ve "bir" ise aded değildir. Kaynak olduğu için adet değildir. O zaman kaynak da bir olarak sayılmıyor. Marmara denizinden dışarıya akan uçlar veya nehirler çıkmaya başladığı yerde bir oluyor. Ama Marmara denizi kaynaktır. İşte bir de böyle bir kaynaktır. Bütün adetler yani sayılar “bir” in tekrarından meydana gelir. Biz nasıl silsile-i mübarekede (a.s.v.) Efendimizi birinci sıraya koyamıyoruz çünkü kaynak odur, bir kaynaktan çıkan bir olmaktadır. Bir kaynaktır. Rakamlarda bir, kaynak harflerde “Elif” kaynak, Hakikat-i Muhammedi kaynak bu kaynağın ortaya çıkması da üç ile mevcuttur, Zât, irade ve kavil iledir. Yani 13’ün hakikati de budur. Zîrâ cemî-i a'dâdın menşeidir; ve cemî-i a'dâd yani adetler vahidin tekrarlanmasından zuhura gelir. Meselâ bir vâhid, bir vâhid daha "iki"; ve bir vâhid daha ilâve olunca "üç" olur. Binâenaleyh "üç”ten evvel iki aded "iki" olup, bu da çifttir. Bu surette "üç" adedi tek adedlerin birincisidir. Ve teslisi içine alan ferdiyyette fert de bir mânâsınadır, ibâret bulunan hazret-i ilâhiyyeden âlem meydana geldi. Yani tek fertten üçlü bir zuhur ile âlem meydana geldi. Zât, irade, kavl idi. İşte bu üçten ferdiyyet, ferdiyetten bu üç meydana geldi. 

Zîrâ vücut yani mevcut, meydana geliş, ulûhiyyet mertebesinde olur. Yani zuhur uluhiyet mertebesinde başlar. Çünkü o mertebede zâtı ilâhiyye sıfat ve esmâsıyla zahir olur. Yani uluhiyet mertebesinde ilahi Zât, sıfât ve isimleriyle meydana gelebilir, Ve ahadiyyet mertebesind asla isim ve nat yoktur. Yani ahadiyet mertebesinde isimlerin zuhurları, kimlikleri, varlıkları, sıfatların kimlikleri ve zuhurları yoktur. Ve zât-ı ilâhiyye kendinin sıfatı olan "irâde" ve "kelâm" ile meydana gelmedikçe icad da "vücut verme" mümkin olmaz. Yani bir şeyin var olması için onun Zât’ı lazım, Zât’ının zuhura getirmesi onu icat etmesi için yani ona mutlak hakim olabilmesi için iradesi gerekmektedir. İradenin de daha sonra gerektirdiği kelam olması, kelam da şöyle veya böyle olması gibi yani ilim olması gereklidir. İşte buna işâreten Hak Teâlâ: "Bizim bir şeye kavlimiz, onu irâde ettiğimiz vakitte, ona "Ol!" demekliğimizdir" (Nahl, 16/40) buyurur.

 إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

Binâenaleyh bir şeyin vücut verilmesi için "zât", "irâde" 've "kavl" olmalıdır. Böyle olunca hazret-i ferdiyyette varlığında mevcut olan zât-ı ilâhiyye, zât-ı mucide "irâde" ve "kavl" sahibidir. Ve eğer bu "zât-ı mucide" ve herhangi bir emrin tekvini tahsîsine teveccühünün nisbetinden ibaret olan onun "irâde"si olmasaydı; irade bir bakım teveccüh, yani yönelmedir ve sonra O'nun teveccühü indinde o şey'e "Kün" kavli olmasaydı, bir şey mevcûd olmazdı. İşte “Kün” kavlinin ortaya çıkması için evvela onun zatı gerekmektedir, Zât’ının da iradesi gerekmekte, iradesinin de “Kelam”ı yani “Kün” neticede “ol” demesi gerekmektedir. 

Ol emriyle meydana gelenler üçlü sistemle meydana geliyor bunlar Zât-i irade ve kavliyle ortaya geliyor. Yani tekevvün, mükevvenat bu üç oluşumla yani üç aşama ile meydana geliyor. Zât-i ferdiyet yani ahadiyet; tek, yani bir, bunda mevcut olan Zât, irade, kavl onun iradesi ile ortaya çıkmış oluyor. Ahadiyeti ferdiyeti, uluhiyete dönüştüğü zaman bu üç özelliği ile tecelli ediyor. Yani Zat’i faaliyet, iradi faaliyet ve de kelami faaliyet. Bunların neticesi de “Kün” lafzında hepsi topludur. Bakın o “kelam” da “Zat” ve “irade” içinde mevcut, “Kün” dediği zaman bunu Zât’ıyla söylüyor ve iradesiyle yaptırımını ortaya koyuyor. İşte bu üç aslında birin üç şekliyle faaliyete geçmesidir. 

O zaman ne oluyor, Zât-ı ahadiyet, “Bir” ve bunun zuhuru ikili üçlü kesretli bir zuhur değildir, üç ama yine de birdir. Yani o Bir’in üçlü sistem içinde faaliyete geçmesidir. Üç ayrı şey olarak değildir. İşte bir ile üçü yan yana getirdiğimiz zaman 13 oluyor. İşte 13’ün mutlak hakikati budur, esas kaynağı budur. Hakikat-i Muhammediye’nin ana kaynağı budur. Ahadiyet’in bir’iyle kevnin ortaya çıkması için gereken ZÂT, İRADE ve KAVL bunlar üçü meydana getiriyor bir ile üç’ü yan yana koyunca 13 eder. 

İşte bu da uluhiyet mertebesinde Hakikat-i Muhammediye’nin zuhurudur. Bir de daha evvel de bildiğimiz gibi o 1’in zaten Ahadiyyet’in 1’i 12 zahir, bir batın noktası olduğu yönüyle de 13, asli bir 13, 13 olarak da onun zuhuru 3 olarak da onun zuhurudur. Aslında bu 13 sayısına batılılar uğursuz diyorlar ya kendilerinin de uğurlu sayısı olduğunun farkında değillerdir. 

Onlar zahir olarak meseleye bakıyorlar, teslis bakın üç işte. Teslis dediği bir bakıma da budur. Eba, Ebi ve Ruh-ul Kudüs, işte teslisin bir başka ifadesi de budur. Onların besmelesi de budur. Kün kavli olmasaydı yani Zât, İrade ve Kavl, olmasaydı bir şey mevcut olmazdı. Zira Vahid, Vahid olarak durdukça yani bir, bir olarak durdukça ondan hiçbir adet çıkmayacağı gibi Zât-ı Vahide dahi Zât-ı Vahide olarak kaldıkça yani o “Zât, İrade, Kavl” dediğimiz o Zât, dahi iradeye dönüşmeden tek Zât olarak kalsa idi gene de bir şey olmazdı. 

Fakat vahidin zâtında mündemiç olan nisbetler zahir olunca, meselâ ½ , 1/3 , ¼ , 1/5 , ilh..vahidin yarısı, üçtebiri, dörttebiri ve beştebiri zuhur edince, adedler peyda olur. İşte bunun gibi "irâde" ve "kavl" zât-ı ulûhiyyetin sıfatları ve nisbetleridir. Yani bunlar uluhiyet mertebesinin özellikleridir. Vücut verme onların zuhuruna bağlı bir keyfiyyettir. Şu halde "zât" ve "irâde" ve "güç" üç şeydir; bunların mecmû'undan "ferdiyyet" hâsıl olmuştur. Yani oluşum, yani ferd-i Vahid bunlardan meydana gelmiştir.

-------------

6. Paragraf:

Ondan sonra kezâlik bu şeyde üçe mensûb olan teklik zahir oldu; ve o sebeble onun tarafından onun tekvini ve vücûd ile ittisâfı sahîh oldu; ve o dahî onun "şey'iyyet'i ve "işitme"si ve Mükevvin'in îcâd ile olan "emrine imtisâl”idir (6).

--------------

Ya'nî hazret-i ferdiyyette meydana gelmiş olan hazret-i ilâhiyye, ya'nî hazret-i Mucide için ferdiyyet-i selâsiyye yani üçlü ferdiyet sabit olduktan sonra, buna mukabil olarak vücûdu kabul eden "şey"de dahî, kezâlik ferdiyyet-i selâsiyye zahir oldu; yani vücudu kabul eden varlıkta yine ferdiyet-i selasiye, üçlü fert zahir oldu ve o ferdiyyet-i selâsiyye sebebiyle o şey tarafından onun tekvini ve vücûd ile vasıflanması sahih yani gerçek oldu. "Tekvin" bir şeyi meydana getirilmiş kılmaktır. Ma'nâsı budur ki, Hak Teâlâ bir şeye "Kün!" kavliyle emr ettikde, o şey kendi nefsini mevcûd kılar. Cenab-ı Hakk herhangi bir şeye “Kün” dediği zaman o şey kendi nefsiyle meydana gelir, kendi nefsini ortaya çıkarır. Zaten batında var olan o varlığın Zat’ında mevcut olan ama “Kün” hükmüyle mütekevvin olmakta yani meydana gelmekte “Kün” emriyle. 

O zaman kendi nefsini mevcut kılıyor. Neye o amir hüküm verilmişse o şey kendi nefsini mevcut ediyor. Çünkü kendi özünde vardır. Kendi özünde Zat’ı var, kendi özünde iradesi var, kendi özünde de o kavl, “Kün” sözünü anlayacak idraki vardır. Kavli anlayacak idraki vardır. İmdi bir "şey"in kendi nefsini mevcûd kılması onun nefsi tarafından olan ferdiyyet-i selâsiyye iledir. Yani kendi nefsinde var olan özünde var olan yani programında yani ayan-ı sabitesinde var olan ferdiyet-i selasiye iledir. Eğer icat eden Zât’ın ferdiyyet-i selâsiyyesine mukabil, onun da ferdiyyet-i selâsiyyesi olmasaydı, ferdiyyet-i ilâhiyyenin te'sîri olmazdı. 

Zîrâ "müessir"in mukabilinde bir "müteessir" yani tesir edicinin karşısında tesir alan olmayınca hiçbir eser zahir olmaz. Müteessir tesiri alan demektir. Her birimizin elinde bir kalem var diyelim, kağıt üzerine çizdik burada kalem müessir çizilen de müteessirdir. Yani üzerinde irade kullanılan müteessir olandır. Ondan tesir alan etkilenen manasınadır, acımak manasına değildir. 

Biz günlük işlerimizde müteessiri üzülmek manasına, acımak manasına kullanıyoruz. O irade, kavl müteessir olanda olmasaydı bunu alamaz ortaya çıkaramazdı. O halde iki taraflı hem Zât-ı ilahiyede “Zat, İrade, Kavl” var, yani “KÜN” denildiğinde hem de “KÜN” lafzını kabul eden yerde de aynı şey vardır. Ki o “Kün” emrini aldığında aman o iradeyi ve o Zat’ını o iradesini “Kün” emriyle ortaya çıkarmış oluyor. Yani müteessir olması varlığındaki özünü ortaya çıkarmasıdır. Mesela çayın içine şeker attığımız zaman ne oldu, şekerli su oldu, müteessir oldu yani su şekerden müteessir oldu, etkilendi, ama tatlı olarak müteessir oldu, acı bir tesir değildir. Tesir ama tatlı bir tesirdir. Yani müteessir olmak sadece ağlamak, gözyaşı dökmek değildir. 

Her türlü oluşumu bünyesine kabul eden müteessir olmuş oluyor. Mesela birisi sana geldi iki tane güzel söz söyledi seni güldürmeye başladı, işte sen orada müteessir oldun. Birisi geldi kötü söz söyledi ağlamaya başladın acı bir haber geldi, biz ancak ona müteessir oldu zannediyoruz. Halbu ki acısı da tatlısı da o tesir içerisindedir. “Ceal” kelimesini izah ederken; müessirin, tesir edicinin eser üzerindeki tesiridir deniyor. 

Yani yaptığı şeye hakim olmasıdır ceal, dilemesidir, atom da o şekilde ortaya çıkıyor, atomun da bir Zatı var, bir iradesi var, bir kavli var, kavilden maksat onun tabi lisanıdır. Yani yapmış olduğu faaliyetidir. Veya ona yaptırılan faaliyettir. Zira müessirin karşısında bir müteesir olmayınca hiçbir eser zahir olmaz. Şimdi elimizde kalem var ama kağıt olmadığı için yazamıyoruz, çünkü mukabilinde başka bir şey yoksa müessir yoksa onu kabul edecek bir şey olmayınca biz istediğimiz kadar sanatkar olalım. Ustanın elinde deri olmazsa çekiç, boya, çivi olsa tesir edip ayakkabı yapamazsın. Binâenaleyh müessirdeki te'sîrin sabit olması, müteessirin vücûdu ile olur. Yani tesir edicinin varlığı ile olur. İşte bunun gibi ferdiyyet-i Hakk'ın sübûtu, dahî "şey"in ferdiyyetine mütevakkıftır. Yani eşyanın kendindeki fertliğine bağlıdır. Ve "şey"in, eşyanın ferdiyyeti dahî, evvelâ onun ilm-i ilâhide sâbit olan "şey'iyyet”idir. 

Saniyen[155] "Kün!" kavl-i ilâhîsini "işitme”sidir. Sâlisen[156] kendi vücûdunu icadında Mükevvin'i tarafından vâki' olan "emre imtisal" etmesidir, uymasıdır, boyun eğmesidir. Yani sen deriyi aldığın zaman deriyi keseceğin yerden kesersin, beni bu tarafımdan kesme diye sana uymazsa o zaman yine müessir olmaz. Yani varlık ayakkabı ortaya çıkmaz. Şu halde bir şeyin icadını gerektiren şey, gerek kendinin ve gerek Mûcid'in ferdiyyetidir. Alıcı üç, verici üç birbiri ile karşılaştığı zaman zuhur olmaktadır.

-------------

7. Paragraf:

İmdi üç, üçe mukabil oldu. "Şey"in ademi halinde sabit olan "zât"ı, Mûcid'inin Zât'ı muvâzenesindedir; ve "işitme"si Mûcid'inin "irâde"si muvâzenesindedir; ve Mûcid'inin tekvinden ona onunla emr ettiği şeye "imtisal" ile onun kabûlü, Mûcid'inin "Kün!" kavli muvâzenesindedir. İmdi o mevcûd oldu (7).

-------------

Ya'nî Hakk'ın ferdiyyet-i selâsiyyesi, "şey"in ferdiyyet-i selâsiyyesi ne mukabil oldu. Yani eşyanın ferdiyet-i selasiyesiyesinin karşılığı oldu. Şöyle ki, "şey"in ilm-i ilâhî mertebesinde adem-i halinde sabit olan "zât"ı, Mûcid'inin "zât"ına mukabildir. Yani bir şeyin Zât’ı yokluğu anında programı var ama daha kevn olmamış yani “Kün” hükmü zerine tasarruf etmemiş, ilm-i İlâhi mertebesinde yokluğu halinde sabit olan Zât-ı mucidinin Zât’ına mukabildir. 

Ve o şeyin Hakk'ın "0l!" kelâmını işitmesi dahi, Mûcid'inin "irâde"si mukabilindedir; yani o şeydeki “Kün” emrini işitmesi “kün” emrinin mukabilidir ve Mûcid'i o "şey"in kendi vücûdunu îcâdda ne gibi bir şeyle emr etmişse, o "emre uyma“ ile o şeyin kabulü Mûcid'inin "'Kün, 0l!" kavli mukabilindedir. Böyle olunca "îcâd"ı kabul eden şey, Mûcid'in emrine uyma ile mevcûd oldu. Yani meydana gelmeyi kabul eden şey mucidin “kün” ol kavli ile meydana geldi.

------------

8. Paragraf:

İmdi tekvini ona nisbet etti. Eğer bu kavl indinde onun kuvvetinde kendi nefsinden tekvin / olmasaydı, mütekevvin olmazdı. İmdi bu şey ma'dûm (yokluk) olduktan sonra, emr-i tekvin indinde, ancak kendi nefsini icâd etti (8).

------------

Yani tesir edici müteessirini icad ettiği yerde kendi nefsini icad etmiş oldu. Hangi varlık nerede irade edilmişse, nerede varlığı zuhura çıkması irade edilmişse işte o irade edenin Zât’ı iradesi ve “Kün” emri oraya ulaştığında onun programı olan şey kendi zatından ve kendi iradesinden meydana gelen bir oluşumla oluşmaktadır. Yoksa dışarıdan birisinin amir olmasıyla değildir. Orada tek söz onu faaliyete geçiren “Kün” hükmünün zuhura çıkmasıdır. Yani “Kün” hükmünün ona ulaşmasıdır. Oraya ulaştığında oradaki programını faaliyete geçirip oradaki iradeyi, oradaki zatı evvela faaliyete geçirip zâtın iradesini faaliyete geçirmesi ve kendi varlığında kendi kendine “Kün” “ol” olayım demesidir ayrıca. İşte kendi kendini icat etmesi demek budur. 

Yoksa dışarıdan bir şey gelip de başka bir şekilde başka bir varlığı icat etmiyor. Çekirdeğin indeki ağaç kendi kendini icat ettiği gibi. Dışarıdan gelen bir şey yoktur. İşte bütün âlemin doğuş, meydana gelişi sistemi budur. Vahidiyet yani tek ahadiyetinin birliği O uluhiyet mertebesine tenezzül ettiğinde “Zât, İrade, Kavl” ile zuhura çıkması işte o başındaki bir ve neticede o üçle birlikte 13 ün ortaya çıkmış olmasıdır. 

Ya'nî Hak Teâlâ Hazretleri (Nahl, 16/40)

 إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

âyet-i kerimesinde كُن فَيَكُونُ kavliyle tekvîni "şey"e nisbet etti. Ya'ni O "şey kendi kendine mevcûd olur" buyurdu. Nasıl oluyor, kendi varlığındakini ortaya çıkarmış oluyor, yoksa dışarıdan birilerinin gelip de orada mesela ağacı melekler gelip orada icat etmiyorlar ki. Tabi ki melaike-i kiram sistem içerisinde oluşumuna yardım ediyor ama o asli kendinde vardır. “Kün” emrini söyledi, “Feyekün” o da hemen oldu, oluşum şeyde hemen oldu. Kendi özünden oldu başka birisi yaptırmadı. 

Zira eğer o "şey"de bu "kavl"i işittiği vakit tekvine isti'dâd ve kendi kendine mevcûd olmaya kabiliyyet bulunmasaydı, o şey meydana gelmezdi. Demek ki bütün âlemde ne kadar varlık varsa asli itibariyle özlerinde, hakikatlerinde programları var ve de tekvine uygun haldedirler. Ancak zaman beklemektedirler bu da onların kaderidir. Zuhura gelme vakti geldiğinde bu emri almaktadırlar. Bahar geliyor, bütün bu dünya âlemine bizim âlemimize “Kün” emri gelmektedir bahar ile beraber. Bakın “Kün” emri geliyor, hayat emri geliyor, ağaçlar otlar yeşermeye başlıyorlar. “Feyekün” onlar da hemen oluyorlar. Biz bunu belki duymuyoruz ama bütün aleme sari bir “Kün” emri oluyor. 

Ve bu istidâd ve kabiliyyet o şeyde mevcut ve gizlidir. Çünkü "feyz-i akdes" ile hâsıl olmuştur. Feyz-i akdes; Zat’ın kendi kendine olan feyzidir, kendindeki feyzidir. Feyz-i akdes, çok mukaddes demektir. Feyz-i mukaddes de sıfat mertebesinde zuhura çıkıştaki feyzdir. Yani ilk zuhura çıkıştaki feyizdir. Mademki gaybın derinliğinde ve ilm-i ilâhîde ve ism-i Bâtın'da sabit olan "şey"in kuvvetinde zuhur vardır, yani bâtında mevcut olan şey’de kendi kuvvetinde zuhur vardır. Onun tekevvünü için emir meydana çıktığı vakit o "şey", ancak kendi nefsini, kendi icâd eder; velâkin Hak ile ve Hak'ta îcâd eder. Kendi varlığında değil çünkü kendi varlığı diye bir varlık yoktur. Nasıl çocuk anne rahminde kendi kendini kendi varlığı ile icat etmektedir. Batın esmasından ZÂhir esmâsına bürünmektedir. 

Zîrâ ism-ı Bâtın’ın zâtı "ayn"ı olduğu gibi ism-i Zâhir'in de Zât’ıdır. Ve Hak için "iki el" sabit olup, birisiyle "fail" ve diğeriyle "kabil" olduğu, ya'nî bir eliyle verip, diğer eliyle aldığı cihetle "kabil", aynıyla "fail" olmuş olur. Aslında burada bir eliyle verip diğer eliyle alması amil, mamul hükmüne de giriyor. Yani ism-i fail, ism-i meful yani alıcı verici hükmüne de girmiş oluyor. Celâl, Cemâl sıfâtları diye de belirtiliyor iki elini.

------------

9. Paragraf:

İmdi Hak isbat etti ki, "tekvin" (meydana geliş) Hak için değil, "şey"in nefsi içindir. Ve Hak için olan şey, o şeyde onun emr-i hâssıdır. Ve keza Hak Teâlâ: إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُون (Nahl,16/ 40) kavlinde, kendi nefsinden haber verdi. Binâenaleyh Allah'ın emrinde vâki' olan "tekvîn"i "şey"in nefsine nisbet etti. Halbuki Hak Teâlâ sözünde sâdıktır. Bu dahî nefs-i emirde ma'küldur. Nitekim havf olunan ve isyan olunmayan âmir, kölesine "kalk!"der. Abd de efendisinin emrine imtisâlen (boyun eğerek) kalkar. İmdi bu kölenin kıyamında, seyyidin (efendisinin) ona kıyam ile emrinden gayrı bir şeyi yoktur. Kıyam ise, efendinin fiilinden değil, abdin fiilindendir (9).

------------ 

Ya'nî Hak, "feyekûn" kavliyle isbât etti kî, bir "şey"in vücûd bulması, o "şey"in kendi nefsindendir. O şey hemen olduğuna göre o şeyin hemen olması o şeyin vücudundan meydana gelmektedir. Yalnız “Kün” demekle o şeydeki tekvinin vaktinin geldiğini bildirmiş olmaktadır. Yani kaderinin artık zuhura çıkması gerektiği zamanın bildirilmesidir. Emr-i tekvinde, Hakk'ın emr-i hâssından gayri o "şey" üzerinde bir şey sabit değildir. Emr-i has dediği özel bir emirdir, yani şu şeyin tekvini için o eşyaya mahsus bir “Kün” dür. Yani nerede ne meydana gelecekse zaten bunların hepsi ademde mevcuttur, yani yoklukta mevcuttur, vakti geldiğinde o ademden zuhura çıkması gereken her ne şey ise o eşya o varlık Cenab-ı Hakk ona “Kün” demesiyle “Feyekün” o da hemen olmaktadır. Kendi zatından meydana gelmektedir. Ya'nî Hak emr etmiş, o "şey" dahî kendi nefsini îcâd etmiştir. 

Hak, âyet-i kerîmede bize bunu böyle haber verip, O'nun emrinden vâki' olan "tekvîn"i "şey"in nefsine izafe etti. Şüphe yoktur ki, hakikat-i hâl neden ibaret ise Hak onu buyurmuştur. Ve "tekvîn"i "şey"in nefsine bağlı kılmak, hadd-i zâtında ma'kul bir şeydir. Binâenaleyh "tekvin" me’’mûr olan "şey'e nisbet olunur; yoksa âmire nisbet olunmaz. Meselâ kendisinden korkulan ve emrine muhalefet olunamıyan bir âmir kölesine "Kalk!" diye emreder. Köle de, efendisinin bu emrine uyarak hemen kalkar. Binâenaleyh bu abdin kıyamında, efendisinin emrinden başka bir te'sîr mevcut değildir. Diyelim ki köle hasta olup yere düştü efendisi ona kalk dedi gücü yoktu kalkamadı, efendisi kolundan tuttu yardım etti kaldırdı. Bakın bu fiille kölenin kendi kendine kalkması arasında fark vardır. Orada tekvini hem efendisi “Kün” dedi, emri söyledi, hem de tekvini vücuda getirdi köleyi kaldırmakla. Neden böyle oldu, köle kalkamadığı için. Ama köle kendi başına kalktığında efendisinin sadece orada bir kelam bir “Kün” hükmü vardır, fiil şey’e bağlanmaktadır. Köle kendi kendini ayağa kaldırmakta dolayısıyla o kalkma fiilini icat etmektedir. 

Kıyam abdin fiilindendir; efendinin fiilinden değildir. Ancak efendinin emri kıyama sebeb olmuştur. Şu halde sebebiyyet i'tibâriyle fiil, efendiye nisbet olunur. Yani kölenin kalkmasına efendi sebep olduğundan aslında onun kalkması yine efendinin kaldırmasıdır. Sudûr i'tibâriyle abde bağlı kılınır. Yani sadır olması, meydana gelmesi itibariyle abde izafe olunur. İşte bunun gibi ilm-i ilâhîde sabit olup, vücûd-ı hâricisi yok olan olan Allah’ın ilminde sabit ama vücudu gizli olan daha zuhura gelmemiş olan "şey", emri ilâhî meydana geldiği vakit, ilm-i ilâhîde sureti nasıl ise, emre uyarak vücûd-ı haricî ile var olan olur. 

Zîrâ abd’de keyfiyyet-i kıyam, nasıl ki bi'l-kuvve sabit ise, yani o kölede kalkma kuvveti kendi varlığında mevcut ise yani kendi kendine kalkabiliyor ise ilm-i ilâhîde sabit olan "şey"de dahî, vücûd-ı haricî ile vücuda gelme öylece bi'lkuvve sabittir. Yani kün emrine uyacak kuvvet kendi varlığında mevcuttur. Binâenaleyh "şey"in ilm-i ilâhîdeki sureti üzere zuhuru Hak canibinden değil, kendi tarafındandır. Ve Hak tarafından ancak emir sâdır olmuştur; ve emrin meydana gelmesine kadar o "şey" kuvvede kalıp, fiile gelmez; kendine “Kün” emri gelinceye kadar o şey batında kalır. Ve mademki "şey"in zuhurundu Hakk'ın te'sîri, ancak emirden ibarettir, o şey ilmi ilâhîdeki sureti üzerine zahir oldukda, onun fenalıkları elbette nefsine nisbet olunmak lâzım gelir. Ve bu Hak için açık bir delildir. Yani o kalk denilen abd kalktıya işte onun kalkması açık bir delildir, kendisi için bir delil olur.

---------------

10. Paragraf:

Böyle olunca "tekvîn"in aslı teslis üzere, ya'nî Hak tarafından ve halk tarafından olarak iki taraftan "üç"ten kâim oldu (10)

--------------

Ya'nî yukarıda îzah olunduğu üzere tekvin aslı Hak tarafından kaim olan "zât", "irâde" ve "kavl'den ibaret bulunan üç şey ile; ve halk tarafıdan da bu üçe mukabil olarak kaim olan "şey'iyyet (dilemek)" "istima“ ve "emre uymak " keyfiyetlerinden ibaret bulunan keza üç şey ile olmuş olur. Binâenaleyh tekvin için iki taraftan teslisin sabit olması lâzımdır. Bunlardan birisi noksan olsa "tekvin" meydana gelmez. Bu üçlü Zât’ın kendinden bir üçlü de şey’in kendi zatındandır. Zâtındaki varlığında olması gerekiyor.[157]

Kün Fe Yekün

Ol dedi! Ezelden, ebede geldin, Aşkı buldun, duydun, gördüğün sendin, Maşukun nurundan gönüller deldin, Külün harlanır Feyekün[158] seslenir.

Semme vechullah[159] şüphesiz bakılır, Hakk’lan aynı ama gayrı sayılır, Halk’tan gayrı ilham alan bayılır, Külün harlanır Feyekün dinlenir.

Künfe muradın abduhu sislenir, Kum biiznillah[160] bülbül dillenir, Gül okunur resüluhu birlenir, Külün harlanır Feyekün gözlenir. 

25-02-2018

Murat DERÛNİ

------------------- 

 وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ {الطارق/14}

 “Vemâ huve bil-hezl(i)”

 O asla bir şaka değildir. (86/14)

------------------- 

 Hüve (O) yani Zât-ın kavli-sözü olan كُن فَيَكُونُ “Kün Fe Yekün” şaka değildir. Zât’tan ayrı olmayan ciddi bir sözdür. 

 Hezl sözlükte; şaka, mizah, latife, alay ve eğlence dir. 

Mevlânâ hazretleri nükteli anlattığı hikayeleri sen onları latife-şaka zannetme ciddin ciddidir. Demektedir.

Hakk’ın sözünü şaka-latife olarak kabul edenleri sizin aranızda yaptığınız şaka veya haşa eşşek şakası tazrı şeylere benzemez. Bu söz yani “Ol” demesi ile zaten olmuş ve bitmiştir. “Latife” değil “Latif” halleri ve sırları bizlere açmaktadır. 

Hezl edebiyatta ne anlama geliyor?

Sözlükte "şaka, latife yapmak, eğlenmek" mânasına gelen Arapça hezl kelimesi "şaka, mizah, latife, alay ve eğlence" anlamlarında isim olarak da kullanılır. Aynı kökten gelen hüzâle de bu mânadadır. Ebû Abdullah İbnü'l-A'râbî'nin, kelimenin sözlük anlamını açıklarken "sert sözün yumuşak ve rahat bir biçimde ifade edilmesi, sözün değişik anlatım tarzlarıyla dile getirilmesi" şeklinde verdiği mâna (Lisânü'l-ʿArab, "hzl" md.) hezlin terim anlamına yakındır. Yeni bazı Arapça sözlüklerde bu kavram hezlî (çoğulu hezliyyât, hezeliyyât) terimiyle karşılanmıştır (Muhammed Altuncî, II, 873).

Hezl kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de bir yerde geçmekte ve burada ilâhî kitabın hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı birbirinden ayıran gerçek ve ciddi bir söz olduğu, şaka ve mizah (hezl) olmadığı belirtilmektedir (et-Târık 86/13-14). Âyette, şaka ve mizah ifade eden sözlerin kesin hüküm bildiren bir niteliğe sahip olamayacağına işaret vardır. Hezl kelimesi birçok hadiste karşıtı olan cid ile birlikte yer almaktadır (meselâ bk. Müsned, I, 410; İbn Mâce, "Ṭalâḳ", 9; Ebû Dâvûd, "Ṭalâḳ", 9; Tirmizî, "Ṭalâḳ", 9).

ARAP EDEBİYATI. Belâgat âlimlerine göre mânaya güzellik veren bedîî sanatlardan sayılan hezlin temel amacı mizah üslûbuyla ciddi bir hususu pekiştirmek olduğundan şaka, latife ve mizahla karışık halde bulunur. Bundan dolayı eski kaynaklarda türün adı, aynı zamanda edebî tanımı olan "el-hezlü'llezî yürâdü bihi'l-cid" veya "el-hezl fî ma'riżi'l-cid" (ciddiyet amaçlı hezl) şeklinde geçer. Hezlin bu çeşidinin edebî bir sanat kabul edilerek belâgat kitaplarında ele alınmasına karşılık ciddiyet amacı taşımayan hezl ve şaka söz konusu edilmemiştir.[161]

Araplar, Kûr’ân-ı Kerim nuzül olduğu tarih ve coğrafyada edebiyat ve şiir alanın beliğ ve ileriydiler. Kendilerin hezl-şaka yapmış olduğu gibi bu yazılanların yazdıklarına benzer olmadığı şeklinde uyarılmaktadır. Onların yazdığı hayali-vekimi ve nefis kaynaklı, Zâtın kavli ise Hakikat’in ta kendisi Hakk’ı batıldan ayıran sözdür.

-------------------

إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا {الطارق/15}

“İnnehum yekîdûne keydâ(n)”

15 - Haberin olsun ki, kâfirler hep hile (tuzak) kuruyorlar. (86/15)

-------------------

 وَأَكِيدُ كَيْدًا {الطارق/16}

 “Ve ekîdu keydâ(n)” Bir hile (tuzak) ben de kuruyorum. (86/16)

-------------------

 Cenâb-ı Hakk Ali İmran sûresi 54. âyette benzer bir âyette bu hile-tuzakların boşa çıkacağını ve kendi başlarına döneceğini bizlere bildirmektedir;

 وَمَكَرُواْ وَمَكَرَ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ {آل عمران/54}

 (Ve mekeru ve mekerAllah* vAllahu hayrul makirîn;)

 “Onlar hileye başvurdular, Allah da onların tuzağını boşa çıkardı. Allah hileleri boşa çıkaranların en hayırlısıdır.” (3/54) Bu konu hakkında faydalı olur düşüncesi ile ibretlik bir dosyadan İz-Efendi Babamız ve yolumuza tuzak-hile kurmaya kalkışan bir kişinin hali vardır ki sonu daha bu dünyada burada anlatılan rezil rüsva bir hal almıştır.

------------------- 

Şe…. kı…. (8-Mart-2018) Bismillahirrahmanirrahıym.

Efendim...hayırlı geceler olsun. Bir bilgilendirme için gecenin bu vaktinde yazıyorum. Bu gece Kürşat kardeşimiz internet watsaap üzerinden beni aradı ve şu bilgileri paylaştı.

Yine Kür……. yakın arkadaşı olan ve sizin derslerinize devam eden benim de yakından tanıdığım Bay…. diye bir kardeşimiz var, o da orada kırşehirde kü…. la birlikte yaşıyorlar. Bu pazar kavacıktaki sohbeti bu arkadaşımız DERGÂHTA( Satih.... efendinin yerinde) olduğunu sanarak sırf sizi görmek ve dinlemek ümidiyle, mevzulardan da haberi olmaksızın buraya gitmiş. 

Ancak kendisine kötü muamele yapılmış. Terzi baba ismi aşağılanarak, onun dönemi bitti, o bıraktı artık, yeni dönem bizim dönemimiz başladı, gibi  onu tanımıyoruz, onun pirliği bitti şeklinde v.b.. 

Bu arkadaş da çok müteessir olarak oradan ayrılmış memleketine dönmüş. Kür…… aktarmış. Ancak o da ne olduğunu anlayamadığı için bana sormak istememiş....Akşam saatlerinde facebook sayfasında DUYURU yu görünce hem sevinçten hem de olayı haber vermek için kür…. bu bilgiyi benle paylaştı.  

Biraz değil çok moralim de bozuk olarak size haber vermek istedim. Biraz da şunun için belki ilave tedbirle de gerekebilir diye düşündüm efendim....Efendim hürmet ve muhabbetle ellerinizi öper nüket annemede selamlarımızı arz eyler tekrar hayırlı geceler dilerim.... 

Çokça yaşanan bu haller “mekr” hakkında birde küçük yazı yazdım onu da gönderiyorum. Uygun görürseniz kayda alırsınız. 

------------------- 

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com (9-Mart-2018) Hayırlı geceler Şe…. oğlum maillere bakmaya ancak vakit bulabildim bu arada seninkini de gördüm şimdi cevaplamaya çalışıyorum. 

Gerçektende epey zamandır ortada nahoş bir hadise vardı, bu yüzden geçen seneden beri kasımpaşaya sohbete gitmiyordum. 

Son zamanlarda da bahsi geçen, “Satih ince-Fa....” isminde ki kişi iyice sınırlarını aşmaya başladı bu yüzden bende kendisinden K…1… kanalı ile, kendi kanallarında benimle ilgili ne kadar, döküman yazı görüntü ne varsa, hepsinin kaldırılmasını ayrıca orada bana ait yazı kitap ne varsa hepsinin kaldırılmasını ve verdiğim icazatında tarafıma gönderilmesini istemiştim. 

Aradan epey zaman geçtiği halde açık bir cevap alamamıştım, sadece bir kaç dökümanın kaldırıldığı telefonla bildirilmişti. 

Bunun üzerine tekrar aynı yazıyı gönderip istenilen hususların hemen yerine getirilmesini istemiştim.  

Gene bunun üzerine aşağıdaki yazı gönderilmiş idi . Orada koşulan şart şöyle idi okuyunca göreceksin  (İcazeti veririm ancak karşılığında kıyafetleri isterim) oldu. 

Bende buna karşılık aşağıdaki yazıyı gönderdim ve bu vesile ile de siteye o yazıyı koyduk. 

Bundan sonrasını kendi bilir.  Kür……ta ve bay….ma söyle üzülecek bir şey yoktur. Kim ne yaparsa kendine yapar. Verirken “Pir” dedikleri kimseye verdiğini geri alırken "kir"  derler canları sağ olsun. 

Sende üzülme kim neye lâyık ise onu görür.  Bunlar hep ibret levhalarıdır.  Gördüğün gibi saha ne kadar tehlikeli bir sahaya dönüşmüş. 

Hakk'tan hayırlısı herkese selâmlar hoşça kal Efendi Baban.  

Not= Aşağıdaki yazıyı Kür….. oğlumuza da gönderirsin Ba….la okurlar. Ve ne olduğunu onlarda görmüş olurlar ancak başkalarına göndermesinler ve konudan bahsetmesinler  kendilerinde kalsın. 

NOT= bahsedilen yazının yukarıda kaydı olduğundan tekrar olmaması için buraya aktarmadım. 

NOT= “mekr” yazını da aşağıya ilâve ediyorum. Güzel olmuş sağ olasın, eline gönlüne sağlık.

-------------------  

MEKR 

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHIYM

Tasavvuf ya da hakk yolu, türlü tuzaklarla kurulu kaygan bir zemini olan, sürekli kendinde olmayı gerektiren, bir yoldur.

Bu yolun tuzaklarından biriside “Mekr” dir. Diyanet ansiklopedisinde Mekr, aldatmak, hile yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek anlamında mastar, hile aldatma manasında da isim olarak kullanılır.

Mekr, Allaha nispet edildiğinde ise kötüleri hilelerinden dolayı cezalandırmak, tuzak ve düzenlerini etkisiz hale getirmek olarak, Âli İmran ..”54” Ve Mekr (hilekarlık) yaptılar. Allahu Tealâ da mekrlerine (hilelerine) karşılık verdi. Ve Allah hile yapanların hayırlısıdır.

Mâlum kişinin “Satih ince”, son dönemdeki hal ve tavırları söz ve davranışları, fiilleri dikkatlice incelendiğimizde acizane fakirde Mekr hakkında bir kanaat gönlümde oluştu. Bunu yazmak ise mekr mevzuunun aynı zamanda biz sâlikler için bir eğitim, dikkat ve uyarılar taşıdığını bilmemiz gerekmektedir.

O şahsın kendisine bildirilen “zahir ve bâtın emanetlerimizi geri aldık, icâzeti iade edin” buyruğu karşısında bunu iade etmiyeceğini bildirmesi, diğer emanetler gelirse iade edeceğini söylemesi, kendisinin 54.. olduğunu iddia etmesi Kuranda Mekr ile tarif edilmektedir.

Ancak en dikkat çeken husus ise kendisinin 54 olduğunu iddia eder iken Mekrini (hilesini) de farkında olmadan ikrar etmiş oluyor.

Şöyle ki 54 –ellidört, olduğu iddiasını ortaya atan şahıs ya da şahıslara bu ayeti celilede güzel bir cevap vardır.

Mekr-i İlahi Allahu Teâlânın hile yapanların mekrini kendilerine çevirmesidir. Kurdukları tuzakları bozması, mekrlerine karşılık onları cezalandırmasıdır.

Cenâb-ıı Hakk mekre (hileye) muhtaç değildir.

Burada asıl üzerinde çok düşünülmesi gereken husus mekr bilgisinin ve tatbikatının 54 ayet ile bildirilmesidir. Acaba niçin Cenabı hakk İlahi mekrini bu ayet ile açıklıyor? Burada düşünenler için çok açık bir hikmet olduğu açıktır.

Sayılar, Zât-ı İlâhinin abd’ına kendini bildirip tanıttığı sembollerdir. Hal böyle olunca o şahsın bu mekri, mekri ilahi ile (3/ 54 ayeti) ortaya çıkacak ve boyunlarına dolanacaktır.

Cenâbı Hakk, nefsi emmarelerin hareketiyle meydana çıkan bu tür fiilleri ve onların ilahi mekr ile boşa çıkarılışını biz kullarına bunlardan ibret almamız için açıklıyor. Bu hallerin iyi görülmesini, yani hayırlı olan mekrin iyi anlaşılmasını istiyor. Böylece biz kularını bu hallerden uzaklaştırıp tövbeye zorlamaktadır.

Kûr’ân-ı Keriyme iyice göz atarsak Mekr hadiselerinin örnekleri de çoktur. Bedr savaşında müslümanların sayısı müşriklere az gösterilip bedire geldiklerinde sayıca çok fazla gözükmelerine rağmen büyük bir bozgun yediler. Hakkın buradaki hayırlı mekri onların mekrini açığa çıkarmıştı.

Hz. Rasulullahın, Mekke de öldürülme planları yapılmış, her kabilenin savaşçı gençleri seçilmişti. Böylece efendimizin kim öldürdüye gitmesi arzulanıyordu. Ancak cebrâil as. Bunu kendisine haber veriyor, o da yatağına Hz Ali efendimizi yatırarak aralarından geçip gidiyordu. Sonra İz takibi yapan kişinin atının ayakları kuma batıyor, gittikleri mağarada örümcek ağı ve güvercin yuvası görüyorlardı. Böylece Hakkın onlara İlahi mekri olmuştu.

Yine en son sohbetlerde Terzi Babamın lisanından duyduğumuz Davûd as.ın bir öküz hakkında ilgili taraflara verdiği hüküm Hakkın mekri gibi olmaktadır. Bu misalleri çoğaltabilmemiz mümkündür.

Mekr, çok farklı yönlerden olabilmekte ancak kendi kanaatimce en tehlikeli mekr ilim ehline, ehli tarîke olmaktadır. Zamanla edinilen ilimler nefsi emmare tarafından kullanılmakta, hele hele klasik tarikat anlayışındaki yerlerde çevrenin tuttuğu alkış nefsi emmareyi türlü mekrin içine çekebilmektedir.

İsmini anarken zorlandığım “Satih ince-F N” arkadaşımızın da hali budur. Allah c.c lühu böyle mekr yapıp sonra ilahi mekre uğrayanlardan önce nefsimi ve bizleri esirgesin korusun. Amin Son olarak yine Kurân-ı Kerimden bir ayet ile mevzuu sonlandırmak istiyorum. Neml suresinde yine bir ayeti celile de şöyle buyurulmaktadır.

27/70.. Ve onlara karşı mahzun olma ve onların hilelerinden (mekr) dolayı bir sıkıntıya düşme...

Sonuç olarak ilgili şahıs ben 54 üm demek suretiyle ve de bunda uyarılara rağmen ısrarcı olması hakikati ve hakkı (Terzi Baba) ortadan kaldırma cihetinden gizli hileye başvurulmuştur. Bundan sonrası ise “Vallahü hayrul mêkiriyn” dir. 

------------------- 

Necdet ARDIÇ 14.03.2018

 Son zamanlarda medyada, Satih İnce ismi çokça geçtiğinden, şahsım tarafından bir açıklama daha yapma gereği hâsıl olmuştur. Satih İnce.... isimli şahsa bir vesile ile 06.12.2012 tarihinde tarafımdan “Rehberlik icâzeti” emâneten verilmişti. Verilen icâzet görevini yerine getirirken uyulması gereken şartlar düzenlenen icâzet belgesinde de belirtilmişti. Bu şartlardan en önemlisi Tarîkat-ı Âliye’nin o saf kurallarını icrâya devam şartı idi. Kendisine bu icâzet, tâlib-i Hak olanlara tarîkat âdabını anlatma ve yaşatma niyetiyle verilmişti. 

Zamanla Tarîkat-ı Âliye’nin saf kurallarından uzaklaşıldığı ve Pîran hazretlerimizden öğrendiğimiz ve yaşatmaya gayret ettiğimiz tarîkat âdabına da riâyet edilmediği tarafımızdan müşâhede edilmiştir. Ayrıca sosyal medya üzerinden girdikleri bir tartışmada “Kamuoyuna Duyuru” başlığı adı altında yayınladıkları bir videoda rahatsız edici bir üslup kullanarak kendi iddialarını ispatlamak kastıyla tarafı olmadığımız bu tartışmada adımızı zikretmeleri bizim için kabul edilebilir bir durum değildir. 

Böylelikle görülen lüzum üzerine ismi geçen şahsa icâzetin elinden alındığı bildirilmiş ve kendisinde bulunan icâzet belgesi uygun bir lisanla istenmiştir. Ancak tarîkat adabına uymayan bir şekilde talebimize şöyle bir şart öne sürerek karşılık vermiştir. Kendisinden istenilen icazeti: “Pîran hazretlerinden silsile yoluyla bize (İz-Terzi Baba) intikal etmiş olan emânetleri kendisine vermemiz şartıyla iâde edeceğini” belirtmiştir. Yolumuzun usul ve erkânına uymayan bu edep dışı davranış neticesinde mezkur şahsa 2012 yılında emâneten verilen “rehberlik icâzeti” yukarıda belirttiğimiz sebeplerden dolayı geri alınmıştır. Bilinmelidir ki yukarıda ismi geçen şahısla bundan sonra ne zâhir ne de bâtın hiçbir ilgim kalmamıştır. Kamuoyuna duyurulur.[162] 

UŞŞAKİ (İz-Terzi Baba)

------------------- 

 أَمْهِلْهُمْ رُوَيْدًا {الطارق/17}

 “Femehhili-lkâfirîne emhilhum ruveydâ(n)” Onun için sen kâfirlere mühlet ver, onlara az bir zaman tanı. ( 86/17) Efendimiz (s.a.v) ve onun zâtında biz ümmetine kafir, yani bu hakikatleri örten gizleyenlere az bir müddet vermemiz isteniyor. Nasiyelerinden (alınlarından) tutulup onları bekleyen sondan kurtuluşları olmayacaktır.

 Rahmaniyet mertebesinden bu hitap (86+17= 103) aradan sıfırı alınması ile Efendimiz s.a.v. 13 şifresi ile tasdik bulup sûrede tamamlanmaktadır.

-------------------

Mustafam cihan ışığı, Muammayı Rasûldür bu Bütün âleme rahmettir, Sandığın rasûl değildir bu Kur’ânda övdü hep mevlam, Rasûlü Kibriyadır bu Sen de git yolundan hemen, Ziyan etmek değildir bu[163] 

-------------------

Gönlüm köşesinden çıktı bir ışık Ben sana belki ezelden âşık Sensin cihanda tek maşuk Boş çevirme ellerimi ya Rasulallah[164]

-------------------

 Böylelikle TÂRIK sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bunuyoruz. Başlarken sûre sayısının 86 ve bunun bağlantısının TÂRIK müşahadesi ve âlem kitabında görülen nikah salonunun önünde gelen kitap numarası tasdiki ile bitiriyoruz.[165] “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmayı Nusret Tura rahmetullahi aleyh Babamızın mâbevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden ettiğimizden ruhaniyetine ithaf ediyoruz. Nusret Babamızının ruhaniyeti bu çalışmadan haberdar olur ve gayri de memnun olur, İnşealllah…[166] Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbabımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

 Kurban Bayramı 

16-06-2024 

 Murat DERÛNİ

 ÜSKÜDAR/İSTANBUL

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-Gökyüzü İnsanları araştırması.

215-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (213+137=350)

- Yay takımyıldızının bir bölümüne yakından bakış. Farklı renkler farklı sıcaklıklara işaret ediyor. Mavi parlayan yıldızlar genelde çok parlak, sıcak ve hızlı yaşayıp genç ölen yıldızlar. Kırmızı parlayanların bazıları Kırmızı Devler, bazıları ise Güneş'ten daha soğuk ve yakıtlarını yavaş yavaş tüketen yıldızlar. The Hubble Heritage Team (AURA/STScI/NASA - https://hubblesite.org/image/700/news/112-hubble-heritage) ↑

- (Hasenât) ↑

- Bu sayı (573) yaklaşık 1,5 yıl kadar askerlik yaptığım geminin numarası idi. Ve sayı ilgimi çektiğinden daha sonra “BAİS” esmâsının sayısal değerinin olduğunu görmüştüm. Sözlükte “harekete geçirmek, bir tarafa yöneltip göndermek, bir işle görevlendirmek; uykudan uyandırmak, diriltmek” gibi mânalara gelen ba‘s kökünden türemiştir. Esmâ-i hüsnâdan biri olarak daha çok “ölüleri dirilten” anlamında kullanılır ve fiilî sıfatlar grubu içinde yer aldığı kabul edilir. ↑

- Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk şiirinden, ↑

- Elmalı Hamdi Yazır Meali, Diyanet işleri Meali… ↑

- Füsüs-ül Hikem A. A. K. Mukaddime S. 8. Özet ↑

- Ferit Develioğlu Osmanlıca Türkçe Lügât (Z) harfi

Bu ma’nâyı ifade edecek beşeri bir kelime bulmak çok güçtür. Ma’nâların anlaşılması ancak bunların gerçek özelliklerine kısmen nüfûz etmekle mümkün olabilmektedir. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Vahiy ve Cebrail– Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 43,…,48 ↑

- BEN deki TERZİ BABAM ∞ “Ben” bölümü… ↑

- Yunus Emre ks. ↑

- Hz. Ali (ب) “Be” nin altında ki nokta için, Fâtiha’daki besmelenin (ب) “Be” sin altındaki noktaya işâret etmiştir. Fâtiha’dan kırk deve yükü ilim çıkaracağını da bildirmiştir. Yolumuzun kırk ders olmasının bir hikmeti bu olsa gerek. ↑

- Burada ifâde edilen Zât, “Mutlak Zât” değil, ef’âl, esmâ ve sıfât mertebeleri ile “Mukâyyed Zât”tır (Kayda girmiş Zât). ↑

- Fakir astonomi ilmini bilmez, ama Efendi Babam-dan tahsil ettiğim gönül göğü ilmi ile tevhid ilmini bilirim. Bu kitâbta yazdıklarımdan böyle bir iddia da bulunduğum sonucuna varılmasın. (Yazan) ↑

- Bu hâdisâtın oluşabilmesi için (سورة الفتح) “Fetih Sûresi” 10 âyetinde belirtilen el alınan yerde bîat hakikatlerinin olması lâzımdır. Halk’tan El ele, el Hakk’a ulaşıp, alışverişin Allah (c.c.) ile olması lâzımdır. Bu hakîkatler o yolda yok ise alışveriş nefisten nefise olur. Bunun da sonu hüsran olur. Ahirette böyle bir duruma düşmektense, kişi gireceği yeri çok iyi tahlil ettikten sonra oraya girmeye karar vermeli, eğer böyle bir intibâa oluşmamışsa kendi başına devâm etmesi daha karlı olur. Kendi yanlış bile yapsa, kendi yanlışı olur. Başkasının yanlışını yüklenmenin neticesi ve sonuçları daha farklı olur. Böyle bir durumda orada yapılan yanlışın sorumluluğundan da hisse sahibi olur. Geniş bilgi için Terzi Baba (19) numaralı, Fetih ve Feth’in hakîkatleri adlı esere bakılabilir. ↑

- Hz. İshak ve Hz. İsmâil’in Zebih (Kûrb’ân) olduğu yönünde iki görüş vardır. Her ikisinin hakîkati vardır. Hz. İshak kanalıyla Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ ya ulaşılır. Muhammediyet mertebesinden uzatılan el ile buradan yukarı çekilir. Hz. İsmâil’ den gelen ma’nevî kanaldan Hz. Muhammed (s.a.v) mertebesine ulaşmış olur. ↑

- Fakir astonomi ilmini bilmez, ama Efendi Babam-dan tahsil ettiğim gönül göğü ilmi ile tevhid ilmini bilirim. Bu kitâbta yazdıklarımdan böyle bir iddia da bulunduğum sonucuna varılmasın. (Yazan) ↑

- Buzağı (Dana) ↑

- Terzi Baba Bakara sûresinde ve Mûsâ Aleyhiselâm ile alâkalı sûre ve kitâblarda geniş bilgi vardır. ↑

- Bakara/253 ↑

- Kütübü Sitte Cum’a namazına erken gitme bölümü… ↑

- Bu konuda geniş bilgi Terzi Baba (6) Mübârek gece ve kandiller kitabında Kûrb’an bayramı bölümünde vardır. ↑

- Niyazi Mısri… ↑

- Bu hâl yalnız Terzi Baba zâhir âlemdeyken olmaz. Ancak ondan sonra oluşabilecek bir hâdisedir. ↑

- O karanlığı delen parlak yıldızdır. (Tarık 86/3) ↑

- Bu konunun Nusret Baba, Terzi Baba, Adana bağlantıları vardır. İleride değinilmeye çalışılacaktır (Yazan) ↑

- Burada “Vav”lar sükûn halindedir. ↑

- Bu konu gözümün nûru namaz bölümünde anlatılacaktır ↑

- Bu tefekkür ve bağlantıları 2024 Ramazan bayramı ve İz-Terzi Babamızın bizleri Tekirdağ daki saadethanelerine 13 Nisan 2024 günü davetiyle özel durumuzdan ötürü kısa ziyaretimiz neticesinde müşahade olunmuş ve düzenlenmeye çalışılmıştır. Ve devâmında Târık yıldızı bağlantıları incelenmeye çalışılmıştır. ↑

- İz-Terzi Babam – Ziyaret ve edebi hakkında ibretlik bir anlatımla Kevkeb dosyasında; Yaklaşık bu (10) sene içerisinde nezaketen dahi olsa bir gün bile iade-i ziyarette bulunamadınız, bir def’a davet edilerek geldiniz o zaman da oluşan sahneyi beğenmediniz isterdim ki; bir def’a olsun o yolun zahmetlerini ve hiçbir karşılık beklenmeden o yolların nasıl sabır ve zahmetle katedildiğini ortalama (10) saatlik yolculuğun nelere mâl olduğunu yaşamış ve ona göre bakmış olsaydınız her halde daha gerçekçi olurdunuz. İz-Terzi Baba –Gönülden esintiler- (17 Kevkeb dosyası) Sayfa 114… ↑

- Not: Bu muazzam mânâ yüklü Hâdis-i şerifi daha iyi anlayabilmek için Füsüs’ül Hikem M.Arabi, A. Avni Konuk cild 4 Muhammed fassına bakılmalıdır. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Vahiy ve Cebrail– Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 80,…,92 ↑

- Safiyet, kişinin saflık halini sık tutması yani Hakk ile irtibatının sıklaştırması ve araya şeytanın araya girmemesidir. ↑

- Bu müşahaden 45 gün kadar sonra Selami Ali mahallesinde bulunan Şuca (Yiğit) Ahmet Paşa camiine Cuma namazı için gitmiştim. Sağ tarafım (Aklı küll) dan bir genç elimdeki mavi hilal üzeninde 5 adet sarı yaldızlı Elif-Vav motifli gümüş yüzüğe bakarak çok güzelmiş diye dile getirdi. ↑

- Hakikat-i Muhammedi… ↑

- “Kelime-i Tevhid”in doğuşu Zâtı Akdes (Mukaddes Zat) henüz daha mükevvenat (bu âlemler) yok iken “A’ma’iyyetinden” “Ahadiyyetine” tenezzül ettiğinde iki vasfı zuhur etti. 

Biri, hüvviyeti, ki âlemlerin ana kaynağıdır.

İkincisi inniyeti, ki Kur’an ve İnsan’ın ana kaynağıdır. 

Daha henüz bu mertebede hiçbir varlık oluşmadığından “Kelime-i Tevhid” dediğimiz o kelamı ilahi dahi yok idi. 

Ahadiyyet, “Vahidiyet ve Uluhiyet”e tenezzül edince, Kelime-i Tevhidin (الله) “Allah” bölümü şekillendi. (Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – KELİME-İ TEVHİD, La İLahe İlla Allah – Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 12 ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – KELİME-İ TEVHİD, La İLahe İlla Allah – Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 11,12 ↑

- “Ulu’l Elbab” Kamil Aklı Sahibleri… Nefsi Küll ve Nûr-u İlâhi kapısı. ↑

- (Selâm) ismi Dârüsselâm.

(10/11/2013) Pazar. 

 Bundan bir müddet evvel, bir kardeşimiz, (Be…….) Dergâh’ın iç kapısının üstüne asmak için bir “hat” levha getirmişti, Üzerinde şunlar vardı, (İlâ darisselâm /Selâmet/kurtuluş evine giriniz) (/10/25) yazılı idi. O günlerde dergâhta tamirat olduğundan paketi açmamış öylece uygun bir yerde muhafaza etmiştim, tamirat bittikten bir müddet sonra 

 İzmir de bulunduğumuz zamanın son günlerine doğru idi (12/10/2013/) (11) Cuma gününün akşamı Cumartesi gecesi saat (05,30) Bir zuhurat görüyorum, zuhurat şöyle idi. 

 Camide namaz kılıyoruz, namaz bitip selâm verdikten sonra dua ediyoruz, en sonun da İmam efendi bana seslenerek! (Selim) kalk devamını sen oku der gibi işaret etti. Bende (Fetih Sûresi 48 âyet 10 İnnelezine………) i okuyup uyandım. Sonra ne olabileceğini düşünerek unutmamak için hemen not almaya başladım. 

Zuhuratın türü, “Keşfi mücerret” yani anlamı oldukça açık olan bir zuhurat idi. Kısaca yorumuna geçelim. 

 (Selâm isminin özelde, bâtınen tescili idi.) 

 (Nefsi benlik, İzâfi benlik, İlâh-î benlik) in birleşmesi idi. 

 İnnellezine….) ne nin tatbikatı. Abdiyyet ve risâletin, Ulûhiyyete biat etmesi tâbi/dahil olması, bu üçlerin bir olması ve bunların böylece gerçek (Selim, Sâlim, Selâm) olmasıydı. 

Namazdaki hâl, tahiyyatta ki gibi diz üstü oturuyor idik imam dahil herkesin sırtında siyah elbise vardı, bu husus “A’mâ’iyyet” mekân olarak gizli hazineyi ve içindekileri temsil etmesiydi. 

 İmam’ın temsil ettiği makam risâlet idi. “Bana bakan Hakkı görür” hükmü ile aslında orada var olan Ulûhiyyet idi. 

Bu durumda cemâat, “abdiyyet/nefsi benlik” imam “Risâlet/izâfi benlik” imam’ın batının da mevcut “Ulûhiyyet ise İlâh-î benlik” idi. 

Allah zat ismi yönünden, kendi isimlerinden olan genel ma’nâ da (Selâm) ismini fakire hususide tahsis ma’nâsında, oradakilerin şehadetiyle, (Selim) diye işaret etmişti. 

Bu hususun tescili için bir merasime ihtiyacı vardı, o da okuduğum (İnnelezine…………... /48/10) Âyeti ile üç mertebeden “abdiyyet, Risâlet, Ulûhiyyet) tatbikatı idi. 

Bunları kendi varlığında birleyerek üç makamı bir bedende tevhid etmekti. Zâten kalktığımda sabah namazı vakti idi namazımı kıldıktan sonra bu Âyeti kerîme’yi üç makamın hakkı olarak üç defa okudum ve Fatiha dedim böylece selâm ismi tahsisi ayrıca zâhiren de tasdiklenip tahakkuk etmiş idi…. 

”Daha evvelce bildiğim halde” genele açmayıp tasdik beklediğim bu husus, böylece levha ile zâhiren, zuhurat ile de bâtınen, tasdiklenip açığa çıkmış oldu. (Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – TERZİ BABA (7) BİİSMİ HAS, SELÂM (13) – Tasavvuf Serisi (91)– Sayfa 9…11

------------------- ↑

- هُوَ الَّذِي أَنزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَّعَ إِيمَانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا {الفتح/4}

( Hüvellezi enzelessekinete fi kulübil mü’minin li yezdadü imânen mea imânihim ve lillâhi cünüdüs semâvati vel ardı kânellahü alîmen hakîmen.) 

48/4. “Hüve O, o -Yüce Yaratıcı- dır ki: Mü’minlerin kalblerine sükûneti indirdi. Tâki: O imânları ile beraber imân arttırsınlar ve göklerin ve yerin orduları; Allah içindir ve Allah, bilendir, hikmet sahibidir.” Bu Âyet-i Kerîme’ye az dikkatli baktığımızda, mertebe ve hitabın değiştiğini görürüz, şöyle ki, birinci Âyet-i Kerîme zât-î, ikinci ve üçüncü Âyet-i Kerîme’ler sıfat-î, bu Âyet-i Kerîme ise ef’âlî’dir, yani birinci Âyet-i kerîme’de Cenâb-ı Hakk zâtından biz yaptık derken, ikinci ve üçüncü Âyet-i Kerîmeler de sıfat mertebesinden Hz. Peygambere ait, Allah yaptı diye hitaplar var iken, bu Âyet-i Kerîme de ise, ümmetine sıfat mertebesinden, olan hitaplar görülmektedir, yani muhatap ümmettir ve burası da ef’âl âlemidir, sıfat mertebesi ef’âl mertebesinin halini bildirmektedir, bu yüzden Âyet-i Kerîme ef’âlî’dir.

 Bu Âyet-i Kerîme de önemli olan husus, (sekîne) kelimesidir.

 Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinde (sekîne) kelimesini şöyle tarif etmektedir.

 (Sekîne, sükûn bulmak, itminana kavuşmak, telâşlanmamak, kalbin huzura ermesi, yüreğin oturma-sı, gönlün rahata kavuşması, tasalanmaması, anlamlarını içerir.) Diye ifade edilmektedir. 

 Ayrıca gönlümüzden gelen şöyle bir tarifte yapa-biliriz. “(Sekîne) Allah’ın mü’min kullarının kalplerine (selâm) ismiyle olan tecellisi’dir,” diyebiliriz. 

 Bilindiği gibi (sekene) Arab-î lisanda mazi fiil olarak (sakin oldu) manâsınadır. İsmi fail’i (sâkin’ün) (sakin olucu) ismi mef’ul u (meskûn’ün) (sakin olunmuş) ismi zaman ve ismi mekân’ı ise (mesken) dir, yani (sâkin olunan “oturulan” yerdir.) 

 (Hüve) O Huu olan zât ki; kulunun kalbine selâm ismiyle tecelli etti, oturdu, sâkin-i oldu. 

 Burada Allah ismi ve mertebesi işaret edilmektedir. O öyle bir Allah ki; (Enzelet sekîne te) “sekîne’yi indirdi,” yani zâtına bağlı olan (selâm) ismini indirdi. Nereye? (Mü’minlerin kalplerine-içine) “yani mü’minlerin kalpleri selâm isminin meskeni oldu. Bilindiği gibi “kalb” inkilâb etmek, dönmek, dönme kabiliyyet-i olan mahâl demektir. İşte daha evvelce her türlü şüphe ve tereddüte açık olan ve dönen mü’min lerin kalpleri o andan sonra (selâm) ismine dönerek, o isme ayna ve mahal-mesken olduktan sonra o ismin tesir ve tecellisine girip her türlü endişe ve tasadan kurtulmuş oldular. 

(li yezdadü imânen mea imânihim)

“Tâki: O imânları ile beraber imân arttırsınlar “

 Daha evvelce de zâten mü’min olduklarından kendilerinde-kalplerinde bulunan zâhiren de olsa, (selâm) ismi bulunmakta idi, ayrıca bâtınen de kendilerine indirilmiş olan (sekîne) yani özel olarakta kalplerinin içine indirilmiş olan selâm ismi gönüllerinde birleşince imânları çok güçlenip (ikân) yani “yakıyn” haline dönüşmüş oldu. Yani onların kalpleri ve gönülleri hem (selâm) isminin meskeni ve hem de fâil-i olmuş oldu. 

 Burada belirtilen mü’minler genel anlamda olmakla birlikte, özde ise (Bedir) de bulunan mü’minler hakkında dır. Bu hadiseye ayrı bir yönden de baktığımızda şöyle bir hususta ortaya çıkmaktadır. İlgili kitaplar Bedir eshab-ı nın (313) kişi olduğunu yazarlar. Ayrıca yine mevzuu ile ilgili kitaplar (124000) Peygamber ve veliden sadece (313) kişinin (Rasûl-Pey-gamber) olduğunu beyan ederler işte bu yüzdendir ki her bir (Bedir) eshab-ı orada bir Rasûl Peygamberi temsil etmekte olduğundan imânları bu kadar güçlü, ve gönüllerine her bir Rasûl Peygamberin sabrı ve Hakk’a güveni (sekîne edilmiş) indirilmiş idi ayrıca sayısal değerlerde görülen (13) hakikati de orada tesirini icra etmekte idi. (Bu hususta 13 ve hakikat-i ilâhiyye isimli kitabımızda daha geniş bilgi vardır.) İşte böylece onların imânları ve ikânları ziyade olmuştur. 

Gerçek bir yol ve irfan ehli sâlik dahi seyr-u sülûkunda bu vadiye (Bedr-i münir) geldiği vakit kendi gön-lüne de (sekîne) olan selâm ismi indiğinde onda beliren husus huzur ve ilâhi güven olmaktadır. Gönlüne bu (sekîne) yi indiremeyen kimse ne yazık ki, şüphe ve tereddütten kurtulması çok zordur. (Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Sûre-i Fetih ve Fethin Hakikatleri – Tasavvuf Serisi (19)– Sayfa 39…41 ↑

- “İz-Terzi Baba” ↑

- Siyah alanlar “İz-Terzi Baba” ya ait şiirin orjinal metnidir. Diğer yazılanlar fakirin acizane yorumudur. ↑

- Gizli, saklı, örtülü. İzmar edilmiş. İçinde saklı kalmış. muzmerat. ↑

- Mesnevi-i Şerif Şerhi 9. Cilt – Ahmed Avni Konuk – Sayfa ↑

- Ali İmran / 185. Âyet ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Terzi-Elif-Terazi-Teradî-İrfan Mektebi-Kırk Seyir – Tasavvuf Serisi 179-13- – Tevhid-i Ef’âl tecellisinde incelenmiştir. ↑

- Günümüzde kullanılan Fars alfabesinin aslı, pehlevi alfabesi olarakta anılmaktadır. ↑

- Hz. Peygamber Ümmü Seleme’nin evinde iken, “Ey Ehl-i beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister” (el-Ahzâb 33/33) meâlindeki âyet nâzil olmuş, bunun üzerine Peygamber Hz. Ali’yi, Fâtıma’yı, Hasan ve Hüseyin’i abasının altına alarak, “Allahım, benim ehl-i beytim işte bunlardır; bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!” diye dua etmiştir. Bunu gören Ümmü Seleme “Yâ Resûlellah! Ben de onlarla beraber miyim?” diye sormuş, Resûlullah da, “Sen yerinde dur, sen zaten hayırla birliktesin” cevabını vermiştir (Tirmizî, “Tefsîr”, 4; “Menâḳıb”, 32, 60; Müsned, IV, 107). ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – KELİME-İ TEVHİD, Lâ İLâhe İllâ Allah – Tasavvuf Serisi 10 – Benlik aşamaları Özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Lüb’bül Lüb ve Sırr’üs Sır – Tasavvuf Serisi 4 – Birinci Sefer ↑

- Not: Bu bilgiler“Terzi Baba”(1) kitabından alınmıştır. ↑

- Kimsesiz.                                   ↑

- Eksen, merkez.            ↑

- Etrafını çeviren.           ↑

- Göz. ↑

- Parlaklık, Aydınlık. ↑

- Seven, sevgili, dost. ↑

- Lübb-ül özün özü. Sayfa 30. ↑

- Beni kaldır Allah’ı gör. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – İSLAM; İMAN; İHSAN, İKAN; – Tasavvuf Serisi 7 – Sayfa 18…20… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Lüb’bül Lüb ve Sırr’üs Sır – Tasavvuf Serisi 4 – İkinci Sefer ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Nusret TURA r.a Mektuplar– Tasavvuf Serisi 81- 14. Sohbetten… ↑

- Tekirdağ da İz-Efendi Babamı ziyaret ettiğim 2010 senesinde kendisine âlemin aslında bir noktadan bir ibaret olduğunu bununda Allah’ın (c.c.) hayalinden başka bir şey olduğunu ifade ettiğimde sen tersten girmişsin demişti. ↑

- Kelime-i Tevhid aslında 4 kelimeden oluşturmaktadır, bir yönden de bütün âlemleri kapsayan bir cümledir. ↑

- Bu konu hakkında geniş bilgi için, Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Kevkeb Yıldız dosyası– Tasavvuf Serisi 17 ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – (37) Necm Sûresi– Sayfa 76 ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 peygamber (3) – Hz. İbrâhîm a.s.– Tasavvuf Serisi (24) - Sayfa 52 ↑

- TERZİ BABA (1) kitabı – Tasavvuf Serisi (12) -Sayfa (132) ↑

- Bunun daha sonra “Hayali Kamer” yaşam, kurgu ve eskiye dönüşlerinden anlaşılmıştır. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – (37) Necm Sûresi– Sayfa 168-172 ↑

- Bursa Ulu Camii ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – ESMÂ’ÜL HÜSNA II. BÖLÜM M. Nusret Tura hz.FÜTÛHÂT ve MÜŞAHADELERİ – Tasavvuf Serisi 164-2-8 – Şİ'RA (SİRİUS) YILDIZI 2014 TEFEKKÜRÜ bölümü… ↑

- Sirius, Şıra ile bilgileri, bu mailleri buraya alırken, işyerinde Terzilerin Piri ile aynı isimde olan “Feta” genç arkadaş bir şekilde konuyu mumbar (Rab ve Işk ) ve oradan “Şırdan”a getirdi. Şır-dan hayvanın midesinin bir bölümüymüş dedi… İnternet’ten bugüne kadar yemediğim bu yemek hakkında bilgiye baktım… Şırdan, midenin bir bölümüdür. Aynı zamanda sakatat yemeklerinden mumbar ve kokoreç gibi, Adana'da sıkça tüketilen ve Adana'nın yöresel nitelikteki yiyeceğidir. Şırdan olarak anılsa da asıl adı "şırdan dolmasıdır". Bu dolma hazırlanırken genelikle kuzunun şırdanı tercih edilir. Bu bilgiyi buraya niye aldığım belki merak edilebilir. Şıra yıldızı ile alakalı olabileceğini düşündüğüm vücutta midenin bu bölüm ile aklı küll bağlantısı olabilir ve bu bölümde hazm edilen yiyecekler beyin faaliyetlerini sağlıyor olabilir. “Hazm” yolumuzdan Hazmi babamızın ismidir… Eş-Şı’ra sayısal değerini “881” bulunmuş ve başına kaynak “1” sayısı eklenince 1881 doğum tarihini işaret ettiğini anlamıştık. ↑

- 9+10+25+29+54+55+62= 244 tür… Terzi Baba (37) Necm sûresi kitabı çalışması içinde (244) sayısal değeri olarak Mi’rac hesaplanmıştır… 

Mim: 40, Re: 200, Elif: 1, Cim: 3 dür…

40+200+1+3= 244 dür. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – KELİME-İ TEVHİD, Lâ İLâhe İllâ Allah – Tasavvuf Serisi 10 – Kâbe’yi seyrediyorum bölümünden. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – KELİME-İ TEVHİD, Lâ İLâhe İllâ Allah – Tasavvuf Serisi 10 – kitabından Kâ’be’yi seyrediyorum bölümünden… ↑

- Bu satırları yazarken açık olan televizyonda yayınlanan reklamda “memnun oldunuz mu? Gördüklerinizden” diye hitap edilmesi yazılanın adeta müşahade ile desteklenmesi gibiydi. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Lüb’bül Lüb ve Sırr’üs Sır – Tasavvuf Serisi 4 – Üçüncü Sefer Özet olarak… ↑

- Bu konuda bilgi için Fusüs’ül Hikem Rabbi Has konusu ve Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Terzi Baba 7 Biismi Selâm– Tasavvuf Serisi 91 ↑

- “İZ-TB” ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Tasavvuf Serisi– (13) On Üç ve Hakikat İlahiyye - Sayfa 193,194… ↑

- Bu yıldız hakkında düşündüğüm günlerde ikindi çayı için çayımı âdetimizden farklı bir fincan-kupa ya koymuştu. Kızımın olan bu kupanın üzerinde yıldızlar vardı. Ve şöyle yazıyordu. Sanki milyonlarca küçük “Parlak Yıldız” etrafını sarmış gibi… Eşim bana yeni bir balıklı kupa almış onu kullanıyordum, hafta sonu kızım şehir dışındaki işlerinden dönmüştü. Ve latife yollu eski kupama ona kahvaltıda çay koyup bundan sonra bununla içersin deyince benim var, bu seferlik içerim. Kahvaltı sonunda “parlak yıldız” yazan kupayı getirmiş “bu benim bardağım” diye gösteriyordu. Anlaşıldı ki müşahade ile doğru “İZ” üstündeyiz. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (52) Fecr Sûresi - Sayfa 6… ↑

- İnternetten çeşitli sayfalardan alınan bilgiler. ↑

- Bu bilgileri araştırıp bağlantılarını anlamaya çalışırken, uzaktan kuzenim olan Ömer Faruk’tan gece vefat mesajı gelmişti. 8 sene önce vefat eden Melek teyzemin eşi Necmettin eniştenin vefat haberini veriyordu… ↑

- Ülker-Süreyya-Pleiades-Yedi Kızlar-Yedi Kardeşler adı verilen yıldız kümesi. Burada gazdan yeni yıldızlar oluşmakta ve taze genç yıldızlar ışımaktadır. (Adam Evans, Flickr) ↑

- NGC 6543 – Kedi Gözü Gezegensi Bulutsusu. Gezegensi bulutsular Güneş benzeri yıldızların dönüştüğü kırmızı devlerin yakıtı bitip çöktüğünde dış tabakalarının uzaya üfürülmesiyle oluşur. (X-ışını: NASA/CXC/SAO; Görünür ışık: NASA/STScI) ↑

- Casseiopeia A – Galaksimizdeki süpernova kalıntısı (NASA/CXC/SAO). Süpernovalar Güneş’ten çok daha büyük yıldızların yakıtları bittiğinde ve çöktüklerinde ortaya çıkan yapılar. ↑

- Sirius A gökyüzündeki en parlak yıldızlardan birisi, eşyıldızı ise görünür ışıkta Sirius A’dan çok daha sönük olan bir Beyaz Cüce, Sirius B. Soldaki görünür ışıkla oluşturulmuş fotoğrafta parlak olan Sirius A, alttaki küçük yıldız ise Sirius B.  Sirius B’nin yüzey sıcaklığı 25 000 oC, Sirius A’dan çok daha sıcak. Dolayısıyla X-ışınlarıyla oluşturulmuş sağdaki fotoğrafta Sirius A’dan çok daha parlak görünüyor. Sirius B’nin kütlesi Güneş kadar ama Dünya’dan daha küçük bir hacme sahip. Sirius B üzerindeki kütleçekimi Dünya’dakinin 400bin katı kadar. ↑

- Yengeç Bulutsusu Dünya’dan 1054 yılında gözlenmiş süpernova sonucu ortaya çıkmış. Neredeyse bin yıldır uzaya dağılmakta olan süpernova artığını gözlüyoruz. 10 ışık yılı boyunca uzanan Yengeç Bulutsusu’nun merkezinde bir nötron yıldızı bulunuyor. NASA, ESA, J. Hester, A. Loll (ASU) ↑

- https://sarkac.org/ sitesinden yıldız evrimi hakkında alınan özet bilgi… Ali Alpar Bilim Akademisi üyesi Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi  ↑

- Çünkü “heva” gerçekten en büyük “hayali ilâh”tır. “İZ-TB” ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Necm Sûresi– Tasavvuf Serisi (37) – Sayfa 74,75 ↑

- Kimsesiz.                                   ↑

- Eksen, merkez.            ↑

- Etrafını çeviren.           ↑

- Yolumuz ve sistemi hakkında geniş bilgi... Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – (12) Terzi Baba (1) ve (14) İrfan Mektebi adlı eserlerde mevcuttur. ↑

- (Not: Bu mevzularda daha geniş bilgi “Terzi Baba” isimli kitbımızda mevcuttur.) ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – KELİME-İ TEVHİD, Lâ İlâhe İllâ Allah – Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 112 … 116 ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Terzi Baba (1)– Tasavvuf Serisi 12 ↑

- Ekmek ana gıdadır. Kelime-i Tevhid de ilmi mânâ da ana gıdadır. ↑

- (Seyyid Hasib Üsküdârî,) ↑

- “denetlemek, gözlemek, gözaltında tutmak, kontrol etmek” ↑

- Erenköylü Hikmet Efendi ↑

- Bu sokaktan çocukken Zeki adlı arkadaşımı alır ve Sultantepe de bulunan ortaokula giderdim… ↑

- "Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur." (Kehf – 82) ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Terzi-Elif-Terazi-Teradî-İrfan Mektebi-Kırk Seyir – Tasavvuf Serisi 179-13- – Sayfa 190… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Vahiy ve Cebrail– Tasavvuf Serisi 11 – Arka Kapak… ↑

- Türkçe-Osmanlıca büyük sözlük… ↑

- (“İZ-TB” Biismi Selâm) ↑

- Buna benzer bir uygulama… Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Terzi, Terazi 40 Seyir– Tasavvuf Serisi 179 (13) de yapılmıştır… ↑

- 

# Mü’min Sûresi 40/41. Âyet 

جُوَّةعوَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجَاةِ 

طَارعوَتَدْعُونَنِي إِلَى النّ

ve ya kavmi maleyi ed’uküm ilennecati ve ted‘uneniy ilennar “Ey kavmim! Başıma gelen nedir? 

 ben sizi necat’a (kurtuluşa), (cennete) davet ediyorum, siz ise beni nar’a (ateşe) çağırıyorsunuz.” ↑

- (34) (BAKARA “İNEK” HİKÂYESİ) ↑

- Kıskanç anlamına gelir. Ancak bu "haset eden" anlamı taşımayan, sevgiden doğan bir kıskançlıktır. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – İrfan Mektebi– Tasavvuf Serisi 14 – Kitabında bu çalışma hakkında bilgi mevcuttur. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Her şey merkezinde mi? Hikâyesi– Tasavvuf Serisi (89-6) Bu hikaye tefekkür çalışmasında kardeşlerimiz ve İz-Efendi Babamızın anlatımı ile geniş bilgi mevcuttur. ↑

- İnterneten alınan bilgi… ↑

- (48/10) ↑

- (67/1) ↑

- (110/1) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (54) 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri Sayfa 28 ↑

- (24/35) ↑

- Kur’an’da selsebîl kelimesi, cennette iyi insanlara ihsan edilecek nimetlerden söz eden, “Onlara orada zencefîl karışımlı bir kadehten içirilir; -içindeki- orada selsebîl diye isimlendirilen bir pınardandır” meâlindeki âyette geçer (el-İnsân 76/17-18).  ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1 – ↑

- Necm: 53/9 ↑

- Necm: 53/1 ↑

- Yusuf: 12/4 ↑

- Necm: 53/49 ↑

- 1) Vekil, birinin yerine geçen, kadı vekili, şeriata göre hükmeden hakim. 2) Nöbet bekleyen, nöbetle gelen. ↑

- Taha: 20/40. ↑

- 86 - Târık Sûresi. ↑

- 1) Parıldayan. 2) Nazik, dakik, ince. fikr-i barik ince düşünce. 3 ) Şimşek. Işık. Şimşekli bulut. Yıldırım parıltısı. ↑

- 1)  Yol 2) Terk eden, bırakan, vazgeçen. 3) Karanlık. ↑

- 97 - Kadir Sûresi. ↑

- Hakk’ın hayali, hiçlik denilen kab-ı kavseny noktası… ↑

- Ay ve güneşin etrafında bazen görünen parlak daire. ↑

- Resmî olarak. ↑

- Bazı tevhid ehli kimselerin (sükûn) devrelerinde ki devamlı virdleri Kelime-i Tevhid, salâvat ve kendilerine müşahede ile belirtilen o özel esmâları olur, ender ulaşılan yaşamlardan biridir. (İrfan Mektebi Sayfa 8) ↑

- İçten, gönülden. ↑

- Mum, Fuzuli’nin meşhur mısralarında: 

“Aşk odu evvel düşer ma’şuka, ândan âşıka, Şem’i gör kim, yanmadan yandırmadı pervâneyi” Yani “Aşk ateşi önce sevilene düşer, ondan da âşıka sıçrar. Muma bak da gör. Önce kendisi yandı, sonra pervaneyi yaktı” ↑

- Künfe Yekün. (Yasin: 36/82) ↑

- Pahalı, kıymetli. Çok değerli. Mec: “Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.” Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim arzu ettim ve bu halkı, irfan olunmak için halkettim.  ↑

- Bir gün Rahmiye Annem de benim hakkımda Nusret Babama hitaben "Hu Necdete "İZ" ismini verelim demişti. Bu sahada benimde mahlas ismim "İZ" dir, Yani sünneti seniyyeyi takib etmeye çalıştığım ve Peygamberimizin izinde yürümeye çalıştığım için bu ismi vermişlerdi pek mevzu olmadığından fazla bahsetmek istememiştim. Bu hususta sadece o zamanlar yazdığım bir satır dizisi vardır. Bulamadım belkide hatıra olarak bir yerde yazmış olabilirim. Geçmiş zaman, yerini hatırlayamadım elbet bir gün bir yerden çıkar inşeallah. (Terzi Baba) ↑

- Murat Derûni / 23-12-2018 ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (68-1) Namaz Sûreleri – Sayfa 25…28… ↑

- Verilen kesin kararın bozulması ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi - Cilt 5 Sayfa 548, 549 ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (68-1) Namaz Sûreleri – Sayfa 151 ↑

- “Şansı yaver” tabiri belki biraz latife gibi gelebilir ama aslında “latif” tir. İrfan ehline rastlamak bir kişiye dünyada çıkabilecek en büyük piyango biletiyle bile kıyaslanmayacak kadar kendisine verilen bir şanstır. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Tasavvuf Serisi 169-10-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler – ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi - Cilt 5 Sayfa 589 ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK şerhi - Cilt 5 Sayfa 607… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi - 9 Cilt Sayfa 461 ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhi- Mukaddime bölümü… ↑

- “Lam” harfi başında olması “Kavl”in Uluhiyet kaynaklı olduğunu bildirmektedir. ↑

- İkinci. ↑

- Üçüncü. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ FUSÛSU’L-HİKEM 11-SALİH-12 ŞUAYB FASSI – Tasavvuf Serisi (186-11-12) – Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. ↑

- Kün; Genel ol, Künfeyekün bireysel ol dur. ↑

- Allah’ın yüzü, Bakara/115 âyeti. ↑

- Alalh’ın izni ile ol… ↑

- İnternetten alınan bilgi. ↑

- NOT= “İZ--TB-” (124-İbretlik bir değmez dosyası daha) isimli kitabı, sayfa (51) den ilgili bir aktarım. ↑

- “İz--TB-“ ↑

- “İz--TB-“ ↑

- Belki işin içine maddiyat girmiş gibi düşünülebilir, harçlığım kalmamış ve aslında niyetim çarşıdaki bankamatiğe gitmekti. Ayaklarımın fakiri belediye önündeki bankamatiğe doğru götürdüğünde yolu yarılamış ve indiğim yokuşu da geri dönmem pek mümkün görülmüyordu. Nikah salonun önünde bekleyenler vardı… Bankamatiğe yanaşınca banknot destesi yatırılmış onu tutan deste muhafaza kağıdı oraya bırakılmış ve üzerinde 16,860 yazıyordu… Ve altınada karalama onay-tasdik imzası atılmıştı. Genelde böyle hesap veya işlemlerin altına atılır. 16,860 aradaki virgül ilginçti. Ve dikkatli baktım küsürat ta vardı… İşimi halledip düşününce yapılana çalışmaya bir rağbet-tasdik olduğunu düşündüm. ↑

- ↑
