# Bürûc Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/buruc-suresi
**Sayfa:** 149

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

وَالسَّمَاء ذَاتِ الْبُرُوجِ

Ve-ssemâ-i zâti-lburûc Burçlar sahibi gökyüzüne (85/1) KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(217-85-17) BURÛC SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen

MURAT DERÛNİ (17) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (217-85-17) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“ İz- -T-B- “Es Selâm, En Necat“

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER ……………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (5) BURÛC SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………… (7) 1. ÂYET …………………………………………………………………………… (13) Dünya Kova Çağına girdi ………………………………………………. (16) ŞİHAP …………………………………………………………………………….. (19) 2. ÂYET …………………………………………………………………………… (22) 3. ÂYET ………………………………………………………………………….. (24) EŞHEDÜ ENLÂ İLÂHE İLLALLAH ……………………………….. (25) EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDÜR RASÜLÜLLAH ………… (28) Yohava şahitleri …………………………………………………………….. (30) 4. ÂYET ………………………………………………………………………… (32) 5. ÂYET ……………………………………………………………………….. (33) 6. ÂYET …………………………………………………………………………. (33) 7. ÂYET ……………………………….………………………………………… (33) 8. ÂYET …………………………………………………………………………. (34) Îsâ (a.s.)ın dînini helâk etmeye çalışan başka bir yahûdî pâdişâhının hikâyesidir ………………………………………………….. (45) Yahûdî pâdişâhın ateş yakıp "Her kim bu puta secde ederse ateşten kurtulur" diyerek, ateşin yanına put koyması beyânındadır ………………………………………………………………… (45) Ateş içinde çocuğun söze gelmesi ve halkı ateşe atılmaya teşvîk etmesi …………………………………………………………………. (51) Adamların kendilerini ateşe atmaları ………………………….. (55) 9. ÂYET ………………………………………………………………………….. (56) 10. ÂYET ……………………………………………………………………… (59) EZAN - AHAD - BİLAL- HİLAL ……………………………………. (60) Allahu ekber, Allahu ekber! …………………………………………. (70) Hayya ala’s-salâh, Hayya ala’l-felâh ………………………….. (71) 20-12-2014 tarihli zuhurat ……………………………………… (72) “ALLAHÜ EKBER” Tekbirleri ……………………………………. (73) “HAYYE ALE’L-FELAH” ……………………………………………….. (81) Îmân ……………………………………………………………………………… (83) Sâlih Amel …………………………………………………………………… (89) Muhammed Sûresi 15. Âyet ………………………………………… (92) 12. ÂYET ………………………………………………………………………. (101) 13. ÂYET ………………………………………………………………………. (102) 14. ÂYET ………………………………………………………………………. (104) 15. ÂYET ……………………………………………………………………… (105) Taha sûresi 5. Âyet …………………………………………………….. (107) 45. BÖLÜM ARŞ …………………………………………………………… (110) 16. ÂYET ……………………………………………………………………… (113) 17. ÂYET ………………………………………………………………………. (116) 18. ÂYET ………………………………………………………………………. (117) Mısırdan çıkış kızıl denizden geçiş …………………………… (118) Semûd ………………………………………………………………………… (120) 19. ÂYET ………………………………………………………………………. (135) 20. ÂYET ………………………………………………………………………. (135) 21. ÂYET ……………………………………………………………………… (137) 22. ÂYET …………………………………………………………………….. (138) İSHÂK KELİMESİNDE MEVCÛT OLAN "HAKKIYYE HİKMETİ ………………………………………………………………………………………. (146) Kûr’ân’ın hakîkâtleri nelerdir? …………………………………… (148) Kur’anı Keriym’in tercümeleri ……………………………………… (150) Levh-i Mahfûz Hakkında …………………………………………….. (151)  BERAT KANDİLİ …………………………………………………………… (158) B E R A T’ I N I   A L …………………………………………………. (182) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………… (184) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

 16 NİSAN 2022 Cumartesi günü Ter… sitesi sohbetine, İz-Efendi Babam “Necdet ARDIÇ”, bizatihi arayarak çağırmıştı. Sohbet konumuz mübarek günler ve geceler kitabından Regaib ve Mevlüt kandilleriydi.

 Mevlüt kandili konusunda;

 “And olsun ki gökte Burçlar meydana getirdik onları bakanlar için donattık, kovulmuş her şeytandan koruduk, fakat kulak hırsızlığı yapan olursa parlak bir ateş ŞİHAP onu kovalar/yakar,”[1] ayetleri geçti.

 Ve daha önce “Zekât” konusu hakkında yapılan çalışma neticesiyle ertelenen “BURÛC” sûresinin Kûr’ân-ı Keriym de yolculuk çalışmaların yapılması için mânevi mevlüt-doğuş işareti verilmiş oldu. 

 Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “BÜRÛC” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim. 

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

 Ana metinlerin altına, numaraldırılmış dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

 İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah.

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır. 

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

[2]

 (سورة البروج ) BURÛC SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Hakkında Mekke döneminde inmiştir. 22 âyettir. Sûre, adını birinci âyetteki “el-Bürûc” kelimesinden almıştır. Bürûc, burçlar demektir.

Nuzül Mushaftaki sıralamada seksen beşinci, iniş sırasına göre yirmi yedinci sûredir. Şems sûresinden sonra, Tîn sûresinden önce Mekke’de inmiştir.[3] 

----------------

Konusu Mekke döneminin ortalarında, müşriklerin müminlere işkence etmeye başlamaları üzerine nâzil olmuştur, yirmi iki âyettir. Fâsılaları ب، ج، ر، ط، ظ، ق harfleridir. Adını 1. âyette geçen ve burcun çoğulu olan burûc dan alır. Sözlük anlamı “açık seçik şey” demek olan burc, uzaktan göze çarpacak şekilde yapılmış yüksek binalar, özellikle Türkçe’de kale surlarının yüksek yerleri, hisar ve kuleleri için kullanılır. Sûredeki anlamıyla gökyüzündeki takımyıldızlara burç denilmesinin asıl sebebi parlak görünüşleri olsa gerektir. Dünyadan bakıldığı zaman tek yıldızmış gibi görünen burçlar, aslında güneş sisteminin milyonlarca elemanından meydana gelmiş olan yıldız kümeleridir. Modern astronomide galaksi adı verilen burçlardan ay yörüngesi üzerinde gözlenen on iki tanesi çok eski devirlerden beri bilinmektedir. İlkçağ’ın meşhur gökbilimcisi Batlamyus gökyüzünde kırk sekiz burç tesbit etmişti. Günümüzde ise bunların sayısı milyarlarla ifade edilmektedir. Kozmos denilen kâinatta ne kadar galaksi bulunduğu hususunda tahmin yürütmek bile mümkün değildir. Çünkü gökyüzünün halen gözlenebilen kısımlarının bütün kâinat içinde ne kadar yer tuttuğu bilinmemektedir.

Sayısız galaksileriyle gökyüzü, yüce yaratanın sonsuz kudretini ortaya koyan canlı ve kevnî bir alâmettir (âyet). Bu kudretin akıllara durgunluk verecek boyutta dile geldiği yer olduğu için sûre burçlarla dolu olan semaya yemin ile başlar; vaad edilen kıyamet gününe, o günde her şeyi açık seçik görecek olanlara ve onların gözleri önünde cereyan edecek şeylere ant ile (âyet 1-3) giriş bölümünü tamamlar. Bazı müfessirlerin ifade ettiği gibi ilk âyette sözü edilen burçları yalnızca ay yörüngesi üzerindeki on iki burçtan ibaret göstermek, âyetin geniş ve şümullü mânasını daraltmak ve sınırlamak olur. Çünkü gökyüzünün bu özelliğiyle yemin konusu olması, onda dile getirilmek istenen ilâhî kudret sebebiyledir.

Bundan sonraki âyetler, hiçbir suç işlemedikleri halde yalnızca Allah’a inandıkları için ashâbü’l-uhdûd tarafından kendilerine zulmedilen, işkenceye uğrayan, ateşle dolu hendeklere atılıp diri diri yakılan iman ehlinin hazin durumunu dile getirir. Ancak Allah bu işkence ve zulmü yapanların hepsine tevbe etmedikleri takdirde hak ettikleri cezayı verecektir. Allah, uğrunda sıkıntı çekenlerin ise öcünü alacak ve onları cennetlerine koyacaktır. Asıl büyük ve ebedî kurtuluş da budur (âyet 4-11). Sûrede bundan sonra Allah’ın üstün kudretine, küfürde ısrar edenlere karşı çetin yakalamasına ve onları ansızın kuşatacağına dikkat çekilmiş, bunun yanında bağışlayıcı olduğu da hatırlatılmış, güçlerine güvenip müminlere zulmeden Firavun ve Semûd kavmi nasıl ayakta kalamayıp helâk olmuşsa onların izinden gidenleri de aynı sonucun beklediğine işaret edilmiştir (âyet 12-18). Sûre inananlara müjde veren, kâfirleri de kötü sonla tehdit eden âyetlerden sonra Kur’ân-ı Kerîm’in yüceliğini, ebedî ve değişmez özelliğini vurgulayan bir hükümle son bulur (âyet 19-22).

Sûrede müminleri ateş dolu hendeklere atıp yakan ve sonra da onları seyrederek eğlenen zâlim ve işkenceci ashâbü’l-uhdûddan söz edildiğine göre ilk müslümanlara eza ve cefa eden Mekkeli müşriklerin bunlar hakkında az çok bilgi sahibi oldukları ve bildikleri böyle bir misalle âyetlerin kendilerini uyardığı anlaşılmaktadır.

Burûc sûresi ilk bakışta Hz. Peygamber’i ve zulüm gören müslümanları teselli için gelmiş gibi görünüyorsa da maksadın yalnız ashâbü’l-uhdûd veya yalnız ilk müslümanlar olmadığı açıktır. Bâbil hükümdarları ve Roma kralları gibi XX. yüzyılda da dünyanın birçok ülkesinde inananlara uygulanan baskı ve sindirme faaliyetleri göz önüne getirilince sûrede kıyamete kadar gelip geçecek bütün inananların ortak kaderine işaret edildiği anlaşılır. Bu bakımdan Burûc sûresi, kendisinden önceki Mutaffifîn ve İnşikāk sûrelerinin devamı gibidir. Çünkü Mutaffifîn sûresi, ölçüde ve tartıda olduğu gibi yönetimde, adalet ve hukuk uygulamasında da insanlar arasında ayırım yapanların acıklı sonlarını bildirir. İnşikāk sûresi de ebedî diriliş demek olan vahyin önemini ve ona inananların kurtulacaklarını, kabul etmeyenlerin yanacaklarını haber verir. Bu sûrede ise yalnız inkâr etmekle kalmayıp inananlara kin duyan, zulüm ve haksızlık yapan, üstelik yaptıklarından pişmanlık duymak yerine bundan zevk alan din düşmanlarının durumu gözler önüne serilir.

Sûrenin faziletiyle ilgili olarak Sa‘lebî ve Vâhidî gibi bazı müfessirlerce Ubey b. Kâ‘b’dan rivayet edilen ve bazı tefsirlerde (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 733) yer alan, “Kim Burûc sûresini okursa Allah ona dünya hayatındaki cuma ve arefe günleri sayısının on katı ecir verir” meâlindeki hadisin mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zerkeşî, I, 432).[4]

----------------

 Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (85) Mushaf sıra numarası.

 (27) Nüzul sıra numarası.

 (14) Alfabetik sırası.

 (30) Cüz sırası.

 (22) Âyet sayısı.

 (22) Fasıla harfleri.

 (200) Genel toplamdır.

 Rakamları tek tek toplarsak, (8+5+2+7+1+4+3+2+2+2+2=38) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

 Fâsılaları ب، د، ج، ر، ط، ظ، ق harfleridir. (Be) harfi 1 adet, Risalet mertebesidir. (Cim) harfi 1 adet, Cemâli ve Celâli ilâhiyyenin birlitikteliğidir. (Dal) harfi “16” adettir. İlm’el Yakın, Ayn’el Yakîn, Hakkel Yakin mertebelerinden (13) Hakikat’ül Ahadiyetül Ahmediyenin delilidir. (Rı) harfi 1 adet, Rububiye-Esmâ mertebesidir. (Tı) Tahakkuk 1 adet hakikatın ortaya çıkmasıdır. (Zı) 1 adet, Zulmet –Karanlık, (Kaf) Kudrettir. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

 (بروج) Burûc “Be: 2” “Rı: 200” “Vav: 6” “Cim: 3” harf değerlerinden oluşmaktadır.

 (2+2+6+3= 13) dür. 

 Mushaf sıralamasında (85) (8+5=13) nüzul sıralamasında (27) (2+7=9) dur. 22 âyettir. (2+2=4) dir. Genel sayı toplamı 38 idi. 3+8= 11 dir (13+13+9+4+11= 50) dir. 

(5) Hazret mertebeleri, (50) Elli vakit namaz (Daimi namaz hali)

O BURÛC'lara sahip gökyüzüne,
Arşın sahibi şanı yüceliğine,
Şerefli Kur'ân Levh-i Mahfuzdadır,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[5]

Mealen;

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 - Andolsun biz, gökte birtakım burçlar yarattık (halk ettik) ve bakanlar için onu süsledik.

2 - Vaad olunan o güne,

3 - Şahitlik edene ve edilene and olsun ki,

4 - Kahroldu o hendeğin sahipleri,

5 - O çıralı ateşin,

6 - Hani o ateşin başına oturmuşlar,

7 - Müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı.

8 - Müminlere kızmalarının sebebi de, onların yalnız çok güçlü ve övgüye lâyık olan Allah'a iman etmeleri idi.

9 - O Allah ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur ve Allah her şeye şahittir.

10 - İnanan erkek ve kadınlara işkence yapıp sonra da tevbe etmeyenlere cehennem azabı ve yangın azabı vardır.

11 - İnanan ve iyi amel yapanlar için de altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş odur.

12 - Kuşkusuz Rabbinin yakalaması serttir.

13 - Yoktan o yaratır (var eder) ve tekrar o diriltir.

14- Bununla beraber çok bağışlayandır, çok sevendir.

15 - Arş'ın sahibidir, yücedir.

16 - Dilediğini yapandır.

17 - O orduların kıssası sana geldi mi?

18 - Yani Firavun ve Semud'un?

19 - Fakat o inkarcılar hâlâ bir yalanlama içinde.

20 - Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır.

21 - Hayır o şerefli bir Kur'ân'dır.

22 - Levh-i Mahfuz'dadır.[6]

----------------

 وَالسَّمَاء ذَاتِ الْبُرُوجِ {البروج/1}

 “Ve-ssemâ-i zâti-lburûc(i)” Andolsun biz, gökte birtakım burçlar yarattık (halk ettik) ve bakanlar için onu süsledik. (85/1)

----------------

(٨٥.١)
وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
85.1 - Ves semâi zâtil burûc.

Diyanet Meali:
85.1 - Burçlarla dolu göğe andolsun,

----------------------

Burçların gökyüzü semalarında da, bizim gibi insan nesli ve dabbe sülâlelerinin olduğu, gördüğümüz haber ve işeretlerden açık olarak anlaşılmaktadır. T.B.[7]

----------------------

Âyetin kısa anlamı And olsun burcun sahibi semâyadır. 

 Semâ ya yemin edilmesi cenâb-ı hakk’ın semâya önem atfetmesindendir. Nasıl ki kûr’ân-ı keriym’de incir, zeytine ve benzer şeylere yemin edilmesi bunlara bir önem verildiği ve özelliğine dikkat çekmek içindir.

Burçlar hakkında kısa bilgi;

 BÜRÛC, bilindiği gibi "bürc"ün çoğuludur. Bürc, aslında "görünen şey" demek olup daha sonraları her bakanın gözüne çarpacak şekilde görünen yüksek köşk = kasr-ı âlî mânâsında hakikat olmuştur. Şehir surlarının, kalelerin yüksek yerlerine de aynı şekilde burc denilmiştir.

Bunlara benzetme yoluyla veya "görünme" mânâsıyla gökteki yıldızlara veya büyüklerine veya bazı yıldızların bir araya gelmesinden ortaya çıkan görüntülere de burc denilmiş ve özellikle, bildiğimiz oniki burçta yani Koç, Öküz, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova ve Balık burçlarında hakikat olmuştur. Onun için astronomi ve yıldız ıstılahında burç deyimi altısı kuzeyde ve altısı güneyde olan bu onikisi için kullanılmış, diğerlerinde ise "suret" tabiri kullanılmıştır. (Furkân Sûresi'nde geçen "Gökte burçlar yaratan ve orada bir kandil ve nurlu bir ay yapan Allah'ın şanı ne yücedir."(Furkan, 25/61) Gökte bu oniki burcun bulunduğu sahaya "mıntıkatu'l-büruc" yani burçlar kuşağı (zodyak) ismi verilir. Burada İbnü Cerir gibi birçok âlim, burçları "oniki burç" ile tefsir etmişler, bazıları da "köşkler", bazıları "ayın menzilleri olan yıldızlar", bazıları "büyük yıldızlar, bazıları da "göğün kapıları" demişlerdir. Zemahşerî de şöyle der:

Bu, oniki burçtur. Bunlar teşbih (benzetme) üzere göğün köşkleridir. Ayın menzilleri olan yıldızlar da denilmiş. Yıldızların büyükleridir. Ortaya çıkıp göründükleri için bunlara bürûc ismi verildi de denilmiştir. Göğün kapılarıdır da denilmiştir.

Bunun özeti: Burçların birer köşk mânâsıyla tasvirini tercih etmektir. Bu mânâ benzetme yoluyla yıldızların hepsinde düşünülebilirse de yüksek yüksek apaçık oluşumlar görüntüsü veren yıldız toplumlarının kastedilmiş olması daha açıktır. Bu arada oniki burç bir itibari (varsayım) olmakla beraber en çok bu mânânın meşhur olması nedeniyle burçlar deyince hemen onlar akla gelmektedir. Bununla beraber bu zikredilen yorumlardan herbirinde özel bir fayda bulunduğu da açıktır. Hangisine göre düşünülürse düşünülsün, "burçlar sahibi gök" sözü, dünya göğünü en yüksek tabakasıyla ifade etmiş olur.[8]

 Nasıl ki dünyanın bir semâsı yani samanyolu galaksi sistemi içinde bulunuyor. Bunun içinde gezegenler, yıldızlar, güneş ay vs. var. Bizlerinde semâsı gönül göğüdür. Gezegenleri, yıldızları güneşi, ayı vardır. Nefsani bir yaşam içinde olursak burada heva yıldızı –nefsi benlik, hayali kamer ve kibir güneşi etkisi hüküm sürer. İrfani bir eğitim sistemi içinde bunların eğitimi alınırsa ilâhi benlik, Nûru Muhammedi ve İlâhiyat güneşi bu gönlü aydınlatır.

 Mûsâ as. ın doğum zamanı yaklaştığı zaman Firavun bir rüya görmüş. Ve bütün müneccimleri (yıldız-astronomi bilginlerini) toplamış ve rüyası hakkında yorum istemiştir. Müneccimlerde Yahudi kavmi içinden doğacak bir erkek çocuğun onu tahtından edeceği bildirmişler bunun üzerine o sene doğan kırkbin erkek çocuğu katletmiş ve ilâhi seneryo gereği Mûsâ a.s. Firavunun sarayında yetişmiş ve Firavun Mûsâ a.s. ve kavminin geçtiği Kızıldeniz de boğulmuştur.

 Bizlerin doğum ve doğum saati ile belirlenen burrçlar, içinde yaşadığımız dünya içinde geçerlidir.

 Yakın tarihlerde internette dolaşan haber şöyleydi.

“Dünya Kova Çağına girdi” Bilyay Vakfı’nda kaleme aldığı makalesinde Nusret Safa Yılmaz, astrolojide bir çağın nasıl oluştuğunu gayet açıklayıcı şekilde anlatıyor. Biz de anladıklarımızı aktaralım: Şimdi efendim, Güneşimiz her yıl Zodyak’ın ki buna burçlar kuşağı diyebiliriz, etrafını tam tur olarak dolaşıyor ve ilkbahar noktasına yani başladığı yere geri geliyor. Zodyak’ın her burcu 30 dereceden oluşuyor ve Güneş de her 70 yılda bir derece yitiriyor ve bunun sonucunda da Güneş’in bir burcu geçmesi yaklaşık 2160 yıl sürüyor. 12 burçtan her biri ilkbahar noktasında yaklaşık 2160 yıl kalarak yerini kendinden önceki burca bırakıyor. Evet, bu kadarını anlayabildiğimize biz de şükrettik. İşte Güneş’in bir Zodyak takımyıldızındaki gerileyişini tamamlaması için gereken bu süreye çağ deniyor. Bu sisteme göre Güneş’in ilkbahar ekinoksunda yükseldiği burç, çağa ismini veriyor. Biz, bu hesaba göre Balık Çağını geride bırakmış bulunuyoruz ve Kova Çağına girmiş bulunuyoruz. 4000’li yıllara kadar dünya bu çağı yaşayacak. 

Dünyanın en ünlü astrologlarından biri Suzan Miller’a göre Kova Çağı, “yeni keşiflerin dönemi” olacak.

Gelelim, herkesin umutla bahsettiği, vaatkar Kova Çağında bizleri nelerin beklediğine… Öncelikle deniyor ki “Teknoloji üzerine teknoloji…” Artık aklınıza ne gelirse. Androidler, yapay zekalar, uzaya seyahatler… Teknolojide çığır açan ve bu konuda pek iddialı olan Elon Musk’ın projesi buna güzel bir örnek aslında. Beyne dışarıdan müdahale eden, beyin yoluyla uyumlu cihazların kontrolünü mümkün kılacağını öne süren, beyinden algı ve hafıza içeriği sağlanması, bilgilerin başka cihazlara indirilmesi, farklı beyinlere yüklenmesini sağlayacağı iddia edilen Neuralink Projesi tam da Kova Çağına yakışır nitelikte bir yeni teknoloji. Gelelim Kova Çağının bir başka özelliğine… Eşitlik! Astrologlara göre Kova burcunda gerçekleşen gezegen kavuşumları eşitlik ve demokrasi konularının öne çıktığı zamanlar. Toplumsal bilinci yüksek bir çağ olsa da Kova bireysel özgürlüklerin, bireysel alanın korunmasını da vurgular ve önemser. Bu da farklı fikirlerin, görüşlerin bir aradalığı demektir. Kova Çağı’nda özellikle entelektüel olarak nitelikli fikirler öne çıkar ve bu düşüncelerin çeşitliliği ayrılık değil, renk ve zenginlik olarak görülür. 

23 Mart 2023: Plüton ilk kez Kova burcuna girecek. 11 Haziran 2023: Bir süre Oğlak burcuna geri hareket yapacak. 21 Ocak 2024: Tekrar Kova’ya giriş yapacak. 2 Eylül 2024: Çok kısa bir süre için yine Oğlak’ta. 19 Kasım 2024: Artık kesin olarak 2044’e kadar Plüton’da.

- Kova, hava elementine mahsus bir burç. Bu nedenle de uzayla da ilişkili ve deniyor ki “İnsanlık için başka evrenleri keşfetme zamanı Kova Çağı’na denk gelecek.”

- Kova burcunun entelektüel bilgiye zaafı meşhurdur. Kendi çağında da bu durum ön plana çıkacak. Yani bilimsel gerçeklik, derinlikli ama açık ve net anlaşılır bilgiler… Kova Çağı’nda bunun yansımasını, öğretmenlik-öğrencilik konularının da ön plana çıkması olarak göreceğiz. Öğrenme ve öğretme üzerine derin çalışmalar bizi bekliyor.

- Kova Çağı’nda yeni bir ekonomik sistemin de bizi beklediğinden söz ediliyor. Kaldı ki pandemiyle birlikte dünyanın ekonomik dengeleri oldukça değişti. Kova Çağı açısından astrologların yorumu ise şöyle: Paraya dayalı üretim biçiminden, bilgiye dayalı üretim biçimine geçiş artacak. Bilgi üretimi ve bilgi paylaşımı üzerinden ekonomik sistem ağırlıklı olarak şekillenecek. Özellikle de eğitim ve öğretim, geleceğin iş alanları haline gelecek. Bilgi edinmeye yönelik talebin de yine bu çağın özelliklerine uygun olarak çok artacağı belirtiliyor.[9]

----------------

 Hicr sûresinde;

 وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاء بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ {الحجر/16}

 “Velekad ce’alnâ fî-ssemâ-i burûcen vezeyyennâhâ linnâzirîn(e)” And olsun ki gökte Burçlar meydana getirdik onları bakanlar için donattık, (15/16)

 وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ {الحجر/17}

 “Vehafiznâhâ min kulli şeytânin racîm(in)” Kovulmuş her şeytandan koruduk, (15/17)

 إِلاَّ مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ {الحجر/18}

 “İllâ meni-steraka-ssem’a feetbe’ahu şihâbun mubîn(un)” Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa parlak bir ateş ŞİHAP onu kovalar/yakar. (15/18) Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (asm)'in dünyaya teşrifleri gecesinde hazan yaprağı gibi gök kubbeden yıldızlar döküldü.[10] Bu hâdise de şuna işâret ediyordu: Bundan böyle şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son bulmuştur. 

"Madem Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı, elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gâipten haber verenlerin ve cinlerin ihbarâtına (haberlerine) set çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe irâs etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi'setten evvel kâhinlik çoktu. Kur'ân, nazil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü, daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar."[11]

 Hicr sûresi âyetleri ve Efendimiz s.a.v. in doğumu ile ilgili verilen bilgiler şeytân ve taifesi artık Cenâb-ı Hakk’ın gökyüzünde kalesinin burçlarını aşamamışlar ve yaklaşmak isteyen olursa onu bir şihab (ateş) kovalamıştır.

 Kimin gönül göğünde Hazret-i Muhammed-Hakikat-i Muhammedi mertebesi doğarsa onun da gönül kalesinin burcundan ateşli Kelime-i Tevhid okları vehimi şeytan ve 3 harfli hayali kovalar. O sahaya giremezler ve temiz, ilmi ledün ve ilham bilgilerine ulaşamazlar. Kelime-i Tevhid 12 harftir. Ve seyirde 12 derstir. Bu harfler Kelime-i Tevhid kalesinin burçlarıdır. Her derste bir burç şeytan ve taifesinin bilgi almasını ve gönle bilgi ve hayal giresini engellemek için faaliyete geçer. Derslerin tamamı 40 adettir. 40 ise Hakikat-i Muhammediyedir. Bu sayı tamam olunca Hakikat-i Muhammediye göğü burçlar ile donatılmış olur. 

 Seyr-i süluk açısından kişinin burcunun anasır-ı erba yani ateş, hava, su, toprak unsurlarından nereye bağlıysa özelliğinin anlaşılmasında yardımcı olabilir. Ve seyri sülükunun başlarında o açıdan yaklaşılabilir.

 Hava; kuvvettir, hava burçları rindane, yani hava-i olur ve fikriyatları yukarıda dolaşır. Ama buna vehim karışma ihtimali olabilir, vehimi ayırt edebildiği zaman ilhamlar-doğuşatlar ilerlemesinde etkili olur.

Ateş; Azamettir. Aziz, Cabbar, mütekebbir nefsi yönleridir. Nefsin ateşi, mürşide, resülullah (s.a.v) ve hakk muhabbetine dönerse fayfalı olur.

Su; ise ilim ve hayattır. Su burcu olanlar hayali ilimden hakikat ilmi olan ilmi ilâhiye yönlendirilirse faydalı olur.

Toprak; İlm-i ledündür. Aynı zamanda hikmettir. Ledün ilmi üzerine ağırlıklı bir eğitim kişi için faydalıdır. Yani kişininin kendi hakiki varlığını tanımasıdır.

 Mesnevi-i Şerifte, insanın doğumunda gezegenler, ay ve güneşin etkili olduğu ve gezegenlerin olumlu, olumsuz etkilerinin doğum zamanına göre kişiye yansıdığı anlatılmaktadır.

 Yol açısından burçlara yaklaşmanın yasaklamayı ibretlik bir hikayede geçmektedir.

“İz-Efendi Baba” Kime: Murat Derûni

09.10.2013

Hayırlı günler Murat Derûni, PA… Ya… ya verdiğin cevap iyi olmuş, bundan sonra gene bir şeyler sorar ise, sende ona, kendi Mûsâ'sının "12" sıbt'ından hangisine bağlıysa suyunu oradan-o çeşmeden içmesini söylersin. Onun hali Fir'âvn'ın elindeki musa gibi kendi annesini bulmasını söylersin, bizim sütümüzün ayarı, bizim gönül evlâtlarımıza göredir. 

Peygamberimizin dünyaya teşriflerinden sonra şeytanların gökyüzüne çıkıp çalma çırpma haberlerin yasaklandığı gibi ona da bu yol artık aynı hükümdedir.

Buna avami tabirle "kuyrukla kapan boşaltma" denir. Bilirsin eskiden eski ahşap  evlerde bazı fareler vardı  evin içinde oturanlar bu farelerden kurtulmak için kapan kurarlardı. Kapanın sert yaylı bir kapısı vardı onu gerdirip geriye açıp yani kapanın ağzını açıp içine de farenin hoşuna giden yem koyarlardı fare bu yemi yemek için farkında olmadan kapanın içine girer bu yüzden kapan biraz sallandığında çok hassas ayarlanmış olan yaylı kapanın kapağı aniden kapanır farede içeride kalır tutulmuş olurdu daha sonra kapan içinde tutulmuş olan fareye gerekeni yaparlardı.  Bu durumdan kurtulabilen bazı fareler tekrar aynı duruma düşmemek için böyle yeme yaklaştıkları zaman biraz uzaktan kuyrukları ile kapana yan taraflarından vururlar bu darbeler ile sallan kapanın kurgusu açılır ve kapan kapanır fare böylece dışarıda kalmış olur ondan sonra gene kuyruğu ile içindeki yiyeceği kapanın kenarına getirir ve bir güzelce tehlikesiz olarak yemi yer hayatını da kurtarmış olurdu. İşte buna uyanıkları temsil bakımından "kuyrukla kapan boşaltma" diye tarif edilirdi. 
Bizim ne bunlarla oğraşacak vaktimiz var nede sütümüzü asli evlâtlarımıza lâzım olan sütümüzü asli olmayan  kimselere dağıtacak halimiz var. Ne aldıysa aldı, bu kadar hoş görü de yeterli bundan sonra her kese açık olan siteden ne alabilirse alsın Cenâb-ı Hakk yolunu mübarek eylesin. Gene bir şeyler sorarsa vaktinin olmadığını yukarıdaki misaller istikametinde bir daha soru sormaması üzerine uygun bir dille bildirirsin. 

Hakkında hayırlısı olsun İnşeallah. Selâmlar hoşça kal Efendi baban.[12]  

*************

 Not: Gökyüzü hakkında İz-Terzi Babamızın “(214) Gökyüzü İnsanları” hakkında yeni bir çalışması vardır. Bu konuda açılan yeni bir düşünce ve tefekkür sahası hakkındaki oluşum ve yorumları okumak kişinin tasavvuf sahasındaki idrakini arttıracaktır. 

----------------

 وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ {البروج/2}

 “Velyevmi-lmev’ûd(i)” Vaad olunan o güne, (85/2)

----------------

 Vaad olunan, üstüne yemin edilen gün kıyâmet günüdür… 

 Kıyâmet sûresine müracaat edecek olursak;[13]

 لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ {القيامة/1}

 “Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti.“

 “Kıyâmet gününe yemin ederim.“ (75/1)

------------------- 

 لَا Lâ:  Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi.

 Kıyâmet gününe yemin edilmekle beraber, kırık mealde “Kıyâmet gününe yemin etmiyorum” anlamına gelmektedir. Zâhiri olarak kıyâmet üstüne yemin etmiyorum, kıyâmet üstüne yemin edilmeyecek kadar dehşetli ve şiddetli bir olay demek olur. 

 Ama işi evveline aslına döndürüp bâtınen bakacak olursak; لَا Lâ, ”Lâm” ve “Elif” harflerinden müteşekkildir. “Lam” Lahut-Ulûhiyet, “Elif” Ahadiyyet-Zât mertebesini ifade etmektedir. 

 İz-Terzi Babam İnsân-ı Kâmil Mukaddime bölümünü açıklarken bu bağlantı hakkında şöyle açıklamada bulunmuştur.

------------------- 

 Daha sonra, vasıfları cihetine yöneleceğiz. Çünkü: Zât-ı İlâhinin kemâl derecesi çeşitleri oradadır. Kaldı ki: Cenâb-ı Hakka has mahallerde, ilk zâhir olan sıfâtlarıdır. 

------------------- 

 Cenâb-ı Hakka has mahallerde, peki bütün âlemde Cenâb-ı Hakk'ın zuhuru olduğuna göre bunu niye ayırmış? Bütün âlem zatın zuhuru değil mi. “Kıyâmet; zâtın zuhuru, sıfât saltanatının sönüşü.” dür. Cenâb-ı Hakka has mahallerde yani kim ki kendi varlığının hakikatini ilâhi varlığın hakikati olarak idrak eder, işte o Hakka mahsus mahaldir. Yani Hakk’ın zâti tecellisi itibariyle olan mahaldir. Diğer mahallerde de Hakk vardır ama fiilleri, isimleri yönünden zuhuru vardır, şeksiz şüphesiz bütün varlıkta ama zâtına mahsus mahal marifetullah bilgisine sahip olan kimselerdir.[14] 

Peygamber Efendimiz:

= her kim Kıyamet gününe gözü görüyor gibi bakmak arzu ederse, (81)[15] İzeşşemsü küvviret,[16] (82)[17] izessemâünfetaret, (84) izessemâünşakkat, Sûrelerini okusun. Buyurmuştur. 

Görüldüğü gibi Efendimizin kıyâmet hakkında ki, tavsiyesi çok dikkat çekicidir ve (yakıyn) ilminin îzahıdır. “Gözü görüyor gibi bakmak” bir müşahede “şahitlik” işidir, Âyet-i Kerîme’lerin hakikatlerine ve tesir sahalarına bu ciddiyet ve anlayış ile yaklaşmamız gerekmektedir, belki o zaman gerçek Kûr’ân-ı Kerîym’i okumaya başlamış olabiliriz.[18]

----------------

 وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ {البروج/3}

 “Ve şâhidin ve meşhûd(in)” Şahitlik edene ve edilene and olsun ki,[19] (85/3)

----------------

 Âyette şahid olan (müşahade eden), müşahade edilen ve etken ve edilgen iki özellik vardır. 

 Öncelikle müşahade eden resülullah efendimiz (s.a.v) ve daha sonra onun nezdinde biz ümmetiyizdir.

 Müşahade olunan nedir? 1. Âyette geçen gökteki burçlar, 2. Âyette kıyâmet geçen kıyâmet günü. 3. İse bundan sonra gelecek olan âyetteki Hendek ashabıdır.

 Şahid ve şahidlik kavramının meyi ifade ettiği ezan-ı muhammedi de;

 “Eşhedü enlâ ilâhe illallah Eşhedü enne Muhammedürrasülüllah” olarak günde 5 sefer dinleyip. 5 farz namazda 5 kere kamet ile ifade etmekteyiz. Yani 10 kere şahit oldum, müşahade ettim diyoruz. Ama neyi nasıl? 

Bunu da namaz kitabı Ezân-ı Muhammed-i Kitabıza müracaat edecek olursak;

EŞHEDÜ ENLÂ İLÂHE İLLALLAH

Dördüncü tekbirden sonra gelen şehadetlere gelince, bunlar tekbirleri anlattığımız şekilde, en azından bilgi olarak veya ilim mertebesinden İlm-el yakıyn olarak id­rak edilebilir. 

Eğer gayret edebilirsek; 

Eşhedü, ben görüyorum ki 

En lâ ilâhe illallah, ondan başka ilah yoktur, ancak o vardır, hükmünü gerçeğine yakın anlamaya çalışmış oluruz. 

Fakat bu Şehadeti söyleyebilmek için baştaki tek­birleri güzel getirmemiz lazımdır. Bir işin başı güzel olmadıktan sonra devamı hiç olmaz.

Bir kimse her hangi bir olayı görmediği halde ben bu­nu gördüm diyerek hakimin karşısında şahitlik ettiği zaman ne olur?

Bunun adına yalancı şahitlik denir. Ya­lancılığı meydana çıkınca suçunun derecesi kadar da ceza görmesi kendisine müstehak olur.

İşte eğer bizler de Hakk’ın gerçek varlığını, özelliğini, idrak etmeden Eşhedü en lâ ilâhe illallah diyorsak bir bakıma yalancı şahit hükmündeyiz demektir. 

Ancak bu işi kasden yapmıyoruz, gafletten yapıyoruz, art niyetimiz ve başkasına zarar verdiğimiz yok. 

Bu bakımdan, saflığımız ve kötü niyetimiz olmaması dolayısıyla yalancı şahit durumuna inşeallah düşmüyoruzdur. Ancak, gaf­letle yapılan her şey, gereken faydayı sağlamaz. 

Dünyaya gelmekten maksat azami derecede menfeat sağlamaktır. Bu beşeri manada anladığımız maddi yönlü bir menfeat değil, ahirete dönük bir menfeattir ki, burada ne kazanmışsak orada onlar lazım olacaktır. 

Zaten Âyet-i Kerimede, (Bakara Suresi 2/110) Ve ma tükaddimu lienfüsiküm min hayrin teciduhü ındellahi (İki elinizle ne takdim etmişseniz, onu bulacaksınız,) buyurulmuştur.

İşte bunları böyle düşünürsek Eşhedü dediği zaman insan, gerçeği ile görmese bile, hiç olmazsa düşünce mertebesinde Eşhedü derken görüyorum ki yerine düşünüyorum ki, La ilahe illallah ALLAH’dan başka ilah yoktur der. 

Bu durumda gerçekten görüş mertebesine ulaşamamış olsa bile, hiç değilse bunu biliş mertebesi itibariyle söylediğinden, bu işin ilim yollu böyle olduğuna şahidim demiş olur. 

Netice itibariyle düşünüyorum ki bu böyledir hükmüyle, gördüm ke­limesini ifade etmiş olur.

Mealen, düşünüyorum ki ALLAH’tan başka ilah yok­tur dediğimiz Birinci şehadette, afakta yani zâhirde, ALLAH’tan başkası yoktur. 

İkinci şehadette, enfüste yani kendinde de ALLAH’tan başkası yoktur.

Diğer bir ifadeyle dışarıya baktığın zaman, dışardaki varlıkların Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını idrak edersin, 

Ve sen de bu âlemin içinde bulunduğuna göre sende var olanın da Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını anlarsın.

Böylece; 

Birinci şehadete genel anlamda zâhirî şehadet, İkinci şehadete de genel anlamda bâtınî şehadet denir. 

Bunlardan Zâhiri şehadet ilm-el yakıyn, Bâtınî şehadet ayn-el yakıyn mertebeleridir.

İşte bu hususları iyi anlamaya bakalım sevgili kar­deşim. 

Özetle: 

 Gafleti at, → gerçeğe yönel; 

 kabuğu bırak, → özü al; 

 satıhtan geç, → dibe dal.

Burada kısaca, bir hatıramı yad etmek isterim. 

Günlerden bir gün Efendi Babam hastalanmış ve hastahaneye yatmış idi. Oldukça ağır seyreden hastalığı süresinde kendisini ziyarete gittiğim bir seferinde yarı dalgın halde yattığı yerden fakire, eşhedü en lâ ilâhe illallah ne demektir? Onu anlatmaya ve irşadetmeye çalışıyordu, Mevlâm rahmet eylesin.

Ayrıca şehadet; 

Dört tekbirin dört mertebesini de gerçek manada anlayıp o hallere şahitlik etmek, Hakk’ı bütün zuhurları itibariyle kabul ve tasdik etmektir.

EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDÜR RASÜLÜLLAH

Ve yine görüyorum ki Muhammed (S.A.V.) Hakk’ın Rasülu ve Peygamberidir., Rasül; İrsal eden, ulaştıran, gönderilen ma’nâsı­nadır. Hani postacı nasıl mektubu ulaştırıyor.

Nebi haberci, Mürsel ise haber ulaştıran, (yeni bir şeriatle gelen, yeni bir şeyler getiren) demektir. 

Eşhedü enne Muhammedürrasülüllah.

Ben muhakkak görüyorum ki, Muhammed (S.A.V.) onun Rasülüdur.

Şimdi bu kelimenin biraz araştırmasını yapalım.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, afakta yani zâhirde, en azından bunun böyle olduğunu Düşünüyorum ki denmek istendiğini ifade etmiştik. 

Bir diğer ifadeyle bunu okuyan kişi Hazret-i Muhammedin (evvelce bahsedilen o yüce gücün) 

 - ef’âl âlemine, 

 - birimselliğe ve 

 - insanlara dönük olarak 

ALLAH c.c. den haber getirmesi Rasülluk’tur. Ben bu hali görüyor ve böyle olduğunu tasdik ediyorum demektedir. 

İnsanoğlu, ne kadar kendi varlığının hakikatinin, Hakk’ın varlığının hakikati olduğunu düşünse de; bunun teferruatını bilmesi mümkün değildir. 

Ancak bir haberci gelecek ki; o haber versin; şöyle, şöyle deyip izah etsin; karşısındaki de eşhedü desin yani gördüm desin.

İşte Hazret-i Peygamberin diğer peygamberlerden üstünlüğü ve en son gelişinin sebebi, yukarıda bahs edi­len dört tekbirin mertebesinin ayrı ayrı haber verip izah etmesindendir.

İlk gelen peygamberlerin bir kısmı birinci tekbiri ha­ber verebildi. 

Daha sonra gelenler ikinci tekbiri haber verebildi. 

Daha da sonra gelenler üçüncü tekbirin bir kısmını haber verebildiler.

Aleyhissalatu vesselam Efendimiz ise, bütün dört tekbirin tamamını en geniş ihata ve ifadesiyle haber verdi.

İşte zâhirî ve bâtını anlamlarıyla kişi görüyorum, düşünüyorum, en azından biliyorum ki Hazret-i Muhammed denilen Habibullah; insanlığa bu dört mertebeden de haber getirdi, bunu müşahede ediyorum demek bilincine varmış olur.[20]

“İz-Terzi Baba” nın Yohava şahitleri ile yapılan konuşmaların son bölümünü faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz.

Epey seneler evvel okuduğum ve yazarını unuttuğum “Kıyâmet, Ahiret” isimli kitapta ki, bir Hadîs-i Şerif’te şöyle bahsediliyor idi. Cehennemden en son çıkacak kişiye Cenâb-ı Hakk diyecek ki, “ey kulum sana dünya büyüklüğünde bir cennet versem razı olurmusun? Diyecek! O kulda, “razı olurum ya rabb-i” diyecek, bunun üzerine, tekrar, Cenâb-ı Hakk “bir o kadar daha versem razı olurmusun? Diyecek! O kulda, “razı olurum ya rabb-i” diyecek, böylece bu konuşmalar (10) a kadar devam edecek. Diye belirtikmekteydi. Yani cehennemden en son çıkacak kişiye on dünya büyüklüğünde bir cennet verilecektir. 

O halde Ahmet kardeşim kusura bakmayın ama sizin rabbınız çok fakirmiş. Sayıda bir benzerlik var ama hakikatte kıyas kabul etmez bir husus var. Siz diyorsunuz ki, cennet dünyada olacak ve Yehova şahitlerine dünyada 10 dönüm arazi verilecek ve bu arazi çok mümbit olacak aden cenneti gibi bereketli olacak ve kurtla kuzu bir ararada gezecek. Bizdeki haberlerde ise cennet başka bir âlemde olacak ve cehennemden en son çıkacak kişiye on dünya büyüklüğünde bir cennet verilecektir. İşte bu yüzden kusura bakmayın sizin hayal ettiğiniz rabb’iniz çok fakirmiş. 

Ahmet Bey: Siz öyle düşünebilirsiniz. Bu dünyada bütün insanlar günahlıdır, ancak Allah’ın biricik oğlu Îsâ günahsızdır ve bu yüzden o kendine inananların günah-ı na kefaret olmak üzere kendini feda etti. Hattâ Muhammed bile günahlıdır, çünkü kendi ifadesiyle. “Bende günde (70 veya 100) kere istiğfar ederim demiştir, bu da, kendi ağzından günahının olduğunu itiraf etmesidir. 

Terzi Baba: Orada biraz durmak lâzımdır, Hz. Muhammedin (s.a.v.) Fetih Sûresinde eğer varsa, bile ki, Peygamberimiz masum günahsızdır, Onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarının af edildiği açık olarak bildirilmiştir. İstiğfar konusuna gelince, Onun istiğfarı günah yüzünden değil, O her an bir yeni bir tecelli ile yükseldiğinden bir evvelki mertebe de ki halinden istiğfar etmekteydi. Bunu anlamak pek kolay bir şey değildir. 

Ahmet bey kardeşim, bu kadar konuşmalardan sonra benim anladığım kadarı ile, kusura bakmayın ama, sizler gerçek mânâ da, ne İbrâhîm’den haberiniz olmuş, ne Mûsâ’dan ne de Îsâ’dan (a.s.) haberiniz olmuş. Ve neye dayanarak ve neyin şahidi olmuşsunuz bunu da ben pek anlayamadım. 

Eğer gerçek şâhitlik arıyor iseniz? Bizlere katılın. Gerçek HAKK şahitleri bizleriz. Çünkü İslâmın ilk şartı (Eşhedü enlâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühû)dur. 

(Şehadet ediyorum ki, Allahtan başka ilâh yoktur ve yine şehadet ediyorumki Hz. Muhammed Onun kulu ve elçisidir.) Ahmet Bey: Bütün bu konuşmalardan sonra anlaşıldıki, ne sizin Yehova olmanız mümkün olacak, ne de bizim Müslüman olmamız mümkün olacak, o halde daha fazla birbirimizi meşgul etmeyelim, bu görüşmeleri bitirelim diyerek vedalâşıp ayrıldılar.[21] 

----------------

 قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ {البروج/4}

 Kutile ashâbu-l-uhdûd(i) Kahroldu o hendeğin sahipleri, (85/4)

----------------

 Uhdud (hendek ahabı hakkında kısa bilgi) Ashab-ı Uhdûd'un kimler olduğu ve ne zaman nerede yaşadığı hakkında çok değişik rivayetler ve her bir rivayetin uzunca birer hikâyesi vardır. Bu rivayetlere göre olay; Yemen, Necrân, Irak, Şam, Habeş, Mecûsî veya Yahûdî kralları tarafından meydana getirilmiştir. Bu rivayetlerden herhangi birinin doğruluğu kesin değildir. Zaten Kur'an da bu olayı; yer, zaman ve faillerini belirtmeden zikretmektedir. Allah'a inanmayan kâfir bir beldenin kralı, Allah'a inananları dinlerinden çevirmek, tekrar kendi sapık dinine döndürmek için müminlere eziyet eder, uzunlamasına ve derin hendekler, kanallar (uhdûd) kazdırır. Bu hendeklerin içine büyük ateşler yakılır. Allah'a inanmaktan başka hiçbir günahı olmayan müminler hendeğin başına getirilir, Allah'a imanda ısrar edenler ateşe atılır, küfre dönenler ateşten kurtarılır. Bütün bu zor durumlarına rağmen müminler imanından dönmez ve ateşe atılırdı. Müminleri ateşe atan bu zalimler, hendeğin etrafına oturmuş olarak yaptıkları bu zulmü zevkle seyrederlerdi. Fakat Cenâb-ı Allah o kâfirleri, aynı ateşle veya başka bir yolla helak etmiştir. Çeşitli rivayetlerin bildirdiğine göre, binlerce mümin bu hendeklere atılmış, fakat Allah Teâlâ müminlerin ruhunu, ateşe düşmeden önce kabzetmek suretiyle onları, ateşin azabından kurtarmıştır.

Bu hadisenin zamanı kesin olarak bilinmemekle beraber, İslâm'a yakın bir zamanda, büyük bir ihtimalle de Hz. İsa'dan sonra olmuş, Mekke müşrikleri ve müslümanlar tarafından da bilinmekte idi. Bu hadiseyi Kur'an'da anlatmak suretiyle Cenâb-ı Allah, Mekke'de çeşitli eza ve cefaya uğrayan müslümanların mutlaka bundan kurtulacaklarını ve müslümanlara eziyet eden Mekkeli müşriklerin, Ashab-ı Uhdûd gibi cezalandırılacağını dolaylı bir şekilde açıklamaktadır.[22]  

----------------

 النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ {البروج/5}

 “Ennâri żâti-lvekûd(i)”

 O çıralı ateşin, (85/5)

----------------

 إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ {البروج/6}

 “İz hum ‘aleyhâ ku’ûd(un)” Hani o ateşin başına oturmuşlar, (85/6)

----------------

 وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ {البروج/7}

 “Vehum ‘alâ mâ yef’alûne bilmu/minîne şuhûd(un)” Müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı. (86/7)

----------------

 وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَن يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ {البروج/8}

 Vemâ nekamû minhum illâ en yu/minû bi(A)llâhi-l’azîzi-lhamîd(i) Müminlere kızmalarının sebebi de, onların yalnız çok güçlü ve övgüye lâyık olan Allah'a iman etmeleri idi.

----------------

 Müminlere kızıp öç almalarının sebebi (billahi) Allah için Aziz ve Hamid (İzzet ve Hamid) e iman etmeleriydi. Bu iman esmâ-rububiyet mertebesi yönü ileydi.

 Hazret-i İbrâhîm as. ın hayatında da böyle bir hadise vuku bulmuştur.

 Taptıkları putları, puthaneye gidip balta ile kırmış idi. Ve en büyüklerinin boynuna aşmıştı…

 İz- Terzi Baba (6) Peygamber -3- Hz. İbrâhîm as. adlı kitabın ilgili bölümü şöyle anlatılmaktadır.

 21/57. “Vallahi yemin ederim ki; Siz dönüp gittikten sonra elbette putlarınıza bir oyun oynayacağım.” Yâni, putlarınızı-sevdiklerinizi bir yere kapayıp nefsi eylencelerinize gidince.

 فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا إِلَّا كَبِيرًا لَّهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ {الأنبياء/58}

“Fecealehüm cüzâzen illâ kebîran lehüm leallehüm ileyhi yerciûne”

 “Artık onları parça, parça etti, ancak onların bir büyüğünü değil, belki kendisine müracaat ederler diye.”(21/58)

 -----------------------

 Bu hadise, (Konyalı Mehmed Vehbi) efendinin “büyük Kûr’ân tefsiri hülâsat’ül beyan” adlı eserinde cild 9 sahife 3443 te şöyle kayıtlıdır.

 İş bu vakıa şöyle cereyan etmiştir; Bayram günü Hz. İbrâhîm’in pederi, “bizim bayram yerine gitsen beğenirsin beraber gidelim” demişse de Hz. İbrâhîm (a.s.) puthaneyi alt üst etmek için fırsata uygun olup bayram gününden daha ziyade bir fırsat olmadığından bu fırsatı kaçırmamak için pederine hasta olduğunu beyan ederek gitmedi. Ahâli âdetleri vechile puthane ve kasabayı terkederek bayram yerine gittiler.

 Fakat âdetleri herkes bayram yerine gitmeden evvel putların önlerine nefis yemekler korlar ve bayram yerinden doğru puthaneye gelir, putlara secde eder ve kemâl-i ta’zimle o yemekleri yerlerdi. İşte onlar bayram yerine gidince Hz. İbrâhîm elinde balta ile puthaneye girer büyük puttan maadasını kırar ve puthaneyi demirci dükkânına döndürür, baltayı da büyük putun boynuna takarak bırakıp gider. Putlar kendi nefislerini muhafazaya muktedir olamayınca ibadet edenlere bir menfeat temin etmekten âciz olduklarını ahaliye bildirmekle ikaz etmek ister. Hepsinden ziyade ta’zim ettikleri büyük putu kırmamaktan maksadı; Ahalinin dikkatini çekmekti. Çünkü “bunları kim kırdı?” dedikleri zaman “balta kimin boynunda ise o kırmıştır.” Deyince onlar. “Büyük put bunları kıramaz” dedikleri zaman: 

 “Bunları kırmaktan âciz olan bir şeye ne için ibâdet edersiniz?” demekle anlaşılması kolay olsun halis niyyet-ine binaen büyük putu kırmadan bıraktı. Bayram yerinden döndüklerinde İbrâhîm (a.s.) ın düşündüğü üzere hadise cereyan etmiştir.

* * *

 Görüldüğü gibi burada, Nûh (a.s.) zamanında olan putlara verilen isimler gibi bu putlara çokluğundan dolayı isimler verilmemiştir. Seyrü sülûk’ta bu hadise oldukça mühim bir yer işgâl etmektedir. İbrâhîm (a.s.) ın geçlik yıllarında yaşadığı bu hadise de çok ibretler vardır. Oyıllarında “Tevhîd-i Ef’âl” anlayışını pekiştirmeğe çalışan İbrâhîm (a.s.) için bütün varlıkta ne varsa bunların hepsini gönlünden çıkarması gerekiyordu, işte bu yüzden gördüğü ve hissettiği her şey ona zâhirleri itibari ile perde olabilirdi. Küçüklüğünde azda olsa bunlara gönlünde bir değer vermişti. Daha sonra bunların hiç bir asılları olmadığını anladığında gönlünde olan o varlıkların hepsini gönül hanesinden parçalayarak çıkarıp attı. Kendisinde oluşan bu kudret gücünün ifadesi olan baltayı en büyük olan (hayâl) putunun boynuna astı.

 قَالُوا مَن فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ {الأنبياء/59}

 “Kâlû men feale hâzâ biâlihetinâ innehü le minezzâlimîne”

 “Dediler ki: İlâhlarımıza bunu kim yaptı ise şüphe yok ki, o zalimlerdendir.” (21/59)

----------------------

 Hayal putunun ve diğerlerinin çevresinde toplanmış olan halk onların parçalandığını görünce bunu yapan (zâlim) lerden’dir, dediler. Bu sözlerinde kelime olarak isâbet vardı fakat anlam olarak kendi anlayışlarına göre bu işi yapan (zâlim) putlarını kırmak sûretiyle onlara (zulüm) etmiş olmaktaydı. O halde cezalandırılması gerekiyordu. 

 Ancak cenâb-ı Hakk’ın indinde ise, bu vasıf (zalûman cahulâ) idi. (Ahzab 33/72)

 وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا {الأحزاب/72} .................

Onu “emâneti” insân yüklendi. Şüphe yok ki, o, çok zâlim, çok bilgisiz oldu. (33/72) Bu Âyet-i Kerîme de zâtîdir, ifadesi çok geniştir yeri olmadığı için sadece (zâlim) kelimesine bakacağız başka kitap ve sohbetlerimizde bu Âyet-i Kerîmeden bahsetmiştik. Zâhiri mânâda putperestlerin kullandığı şekilde ve anlayışta bir (zâlim) lik olsaydı Cenâb-ı Hakk “emânet”i ni ki! Bu “emânet zât-î tecellî” si dir, onu bu şekilde anlaşılan bir (zâlim) e yükler mi idi? 

 Hakk’ın yüklediği (kâne zalûmen) zâten kendisine ezelden yüklenmiş bir husus idi. Bilindiği gibi (kâne) kelimesi “idi” olarak kullanılır. Bu ise “mazi” geçmişteki bir hâli belirtir. Demek ki, bu hadise de verilen (zâlim-zalûm) lûk, büyük karanlık, “sevâd-ı a’zam” “a’ma’iyyet” in karanlığından çıkan “Nûr” u İlâhiyye’den gelen ilâhî hakikatlerin o mahalde zuhura çıkmasıdır. Diyebiliriz. İşte (zâlim-zulûm) un iki yönü vardır. Biri kaynağını “ezelden-a’maiyyetten” alan, diğeri ise kaynağını “nefs-i emmârenin cehennem-î karanlığından alan (zâlimlik) tir. 

 İşte Âyet-i Kerîme de, bahsedilen (Minezzâlî-mîne-zâlimlerdendir) ifadesi, İbrâhim (a.s.) tarafından “a’ma’iyyet” hakikatinden gelen ilâhî zûlmet- karanlık. Kavm tarafından ise “nefsin” cehennem-î karanlığından gelen (zûlüm-zâlimlik) ifadesidir. Evet, orada bir hakikat-i keşfetmişler ancak kendi anlayışları ile değerlendirdiklerin den büyük suç unsuru olarak kabul etmişlerdir. ـمِنْ فِعْلِ (Men feale) kırma işini, “kim işledi” diye sorduklarında, eğer işleyenin İbrâhîm-in varlığında hakk’ın hâdî isminin o fiildeki fâil-i olduğunu bilselerdi, İbrâhîm-i suçlamazlardı. Bunu anlayamadılar, çünkü “müşrik idiler. Müşriklik ise “Esmâ-i İlâhiyye’yi bölmektir. 

 قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ {الأنبياء/60}

“Kâlû semignâ feten yezküruhüm yükâlü lehü İbrâhîmü”

 “Dediler ki: Kendisine İbrâhîm denilen bir genci işittik ki, onları anıp duruyormuş.”( 21/60) 

-------------

قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ {الأنبياء/61}

“Kâlû fe’tü bihî alâ agyüninnâsi leallahüm yeşhedün”

 “Haydin dediler, onu insanların gözleri önüne getiriniz, umulur ki, onlar şahitlikte bulunurlar.” (21/61)

---------------

 Kendi aralarında ve zanlarına göre suç unsuru olan putlarının kırılması fiilini, işleyeni gören varsa şahitlik eylesin diye aralarında konuşmaları. Aslında bu arayışları kendilerini gerçekten hakk’ın indinde İbrâhîm (a.s.) ın şahidi yapmış olmaktaydılar. Yâni diyorlardı ki, bu putları “İbrâhîm” kırmıştır. Bu şahitlikleriyle âhiret’te Hakk’ın huzurunda İbrâhîm (a.s.) ın yaptığı bu işin şahitleri olmuş ve onu tasdik etmiş olmaktaydılar. Eğer bu hakikati idrak etmiş olsalardı böyle bir şahitlikte bulunmazlar idi.

 قَالُوا أَأَنتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ {الأنبياء/62} 

“Kâlû eente fealte heze bi âlihetinâ yâ İbrâhîm”

 “Dediler ki: Ey İbrâhîm! Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?” (21/62)

----------------------

 قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِن كَانُوا يَنطِقُونَ {الأنبياء/63}

“Kâle bel fealehü kebîruhüm heze fes’elühüm in kânû yentikûn”

 “Dedi ki: Belki onu onların şu büyüğü yapmıştır. Haydin onlara sorunuz, eğer söyleyebilmekte iseler.” (21/63) 

--------------------- 

 Hayâlin karanlık dehlizlerinde olan “vehim” putların en büyüğüdür. Nerde ne zaman nasıl çıkacağı belli olmaz, çünkü kaynağını (Kahhar) esmâsından almaktadır. İşte orada olan putların en büyüğü de “hayal” putunun yaptığı “tasfir-î-sûret” putuna sorun demiştir. Eğer cevap verebilirse tabii. 

 فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنتُمُ الظَّالِمُونَ {الأنبياء/64}

 “Feraceû ilâ enfüsihim fe kâlû inneküm entüm-üzzâlimüne”

 “Bunun üzerine kendi nefislerine döndüler de dediler ki: Siz şüphe yok ki, siz zâlimlersiniz.” (21/64)

--------------------

 Bu cevap karşısında, geçici bir süre kendilerine, Yâni kendilerinde varolan öz benliklerine, Hakk’ın Ef’âl mertebesinden tecellisi olan vicdanlarına, İlâhî gerçek nefislerine dönerek, o sesi dinleyerek kendi kendilerine, şüphe yok ki; siz zâlimlerdensiniz dediler. 

İşte buradaki zâlimlik yukarıda bahsedilen, kaynağını “nefs-i emmârenin cehennem-î karanlığından alan (zâlimlik) tir ki; kendi kendilerine, kendilerinde var olan bu vasıflarını kendileri de aleyhlerine olmak üzere tasdik etmiş olmaktaydılar.

 ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُؤُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاء يَنطِقُونَ {الأنبياء/65} 

“Sümmenükisû alâ ruusihim lekad alimte mâ heülâi yentikûne”

 “Sonra da başları üzerine döndürüldüler de -dediler ki-: Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.” (21/65)

-----------------------

 Nefs-i emmâreleri, hayal-vehim ve çevre şartlanmaları onları tekrar, Hakk’ı inkâr, putları tasdik şirkine, başlarını eski inançlarına geri döndürerek hemen düşürdü. -: Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.” Kendileri de itiraf ediyorlar ki; onlarda gerçek mânâ da “kelâm” sıfâtı yoktur. Kelâm sıfatı olmayanda da “Sıfât-ı subûtiyye” den olan (Hayat, İlim, İrâde, Kudret....” ve diğerleri olmaz bunlar olmayınca da onlarla alış veriş mümkün olmaz o halde onlar madeniyyat’tan olan “taş ve kurumuş odun” dan kendi elleriyle yonttukları semboller-tasfirler-putlardır. Bu sözleri ile onlar farkında olmadan “sen bilmişsindir” diyerek İbrâhîm (a.s.) mın irfâniyyetini ve kendi cehillerini tasdik etmiş olmaktaydılar.

قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ {الأنبياء/66}

“Efetagbüdüne min dünillâhi lâ yenfeuküm şey’en velâ yedurruküm)

 “Dedi ki: O halde Allah'tan başka size hiçbir şey ile fâide veremeyecek ve zarar da veremeyecek bir şeye ibadet eder misiniz?” (21/66)

-------------------------

أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ {الأنبياء/67}

“Üffin leküm ve limâ tagbudüne min dünillâhi efelâ tegkılüne”

 “Yuf size! Ve Allah'tan başka tapar olduğunuza! Siz hiç akıllıca düşünmeyecek misiniz?” (21/67)

-----------------

 Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka taptığınız şeylere. Bu kadar meydanda olan gerçekleri görmeyipte, taş ve odun parçalarından meydana gelen kendi yaptığınız sûretlere yönelmenize. Genelde insânlar, kendilerine göre hayal ve vehimlerinden bir “Rabb” anlayışı tasfir edip ona hayallerinde bir sûret verip kendileri de o sûreti “Rabb” olarak kabul ederler. İşte bu sûret kendilerine sevimli gelir, çünkü kendi halkiyyetleridir. Oyüzden herkesin sevdiği kendi “Rabb”ı dır ve ona yönelirler. Bu yüzden onlara da kendilerinin halkettikleri ilâhları sevimli geldiğinden onlardan ayrılmak istemediler. 

“Siz hiç akıllıca düşünmeyecek misiniz?” Evet, onların bir düşünceleri vardı! Fakat o düşünce ise nefs-i emmâre-lerine dönük “akl-ı cüz” leri’nin oluşturduğu putprestliğe dönük düşünceleri idi. İbrâhîm (a.s.) ın yukarıda ki, suali ise bu anlayıştan çıkıp “akl-ı kül” yönünden, “akıllıca düşünmeyecek misiniz?” sualidir ki; Onları akl-ı selime davet idi. Ancak onlar şartlanmışlıklarını aşamadılar ve hallerinde ısrarlı olarak İbrâhîm (a.s.) mı suçladılar.

 قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ {الأنبياء/68}

 “Kâlû harrikûhü vensurû âliheteküm in küntüm fâilîne”

 “Dediler ki: Onu yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz, eğer yapacak kimseler iseniz.” (21/68)

-----------------

 Görüldüğü gibi yukarıdan beri gelen Âyet-i Kerîmler İbrâhîm (a.s.) ın ve kavminin lisânından çıkmaktadır. Bu Âyet-i Kerîme de kavminin lisânından çıkmaktadır. Bu hususlara da çok dikkat etmemiz lâzım gelmektedir. Cenâb-ı Hakk İbrâhîm (a.s.) ın kavminin lisânından bu haberi vermektedir.

 “Onu yakınız” Hükmü kendilerince en büyük ceza idi ve kendilerinin İç bünyelerindeki yapılarını da göstermekte idi. Akıllarına ilk gelen onların içlerinde en şiddetli halleri idi buda kendilerinde bulunan nefs-î “Cabbar” isminin cebbariyyet-i ve iblisin ateşi idi ki o ateşin kaynağı kendileri idiler. İşte bu yüzden ilk akıllarına gelen ateş olmuştu çünkü tabiatları idi. 

 İbrâhîm (a.s.) mı evvelâ kendi içlerinde nefislerinde bulunan ateşe attılar, daha sonra da odun ateşine attılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk ateşe.

قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ {الأنبياء/69}

“Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme” 

 “Dedik ki: Ey Ateş! İbrâhîm üzerine serin ve selâmet ol.” (21/69)

----------------

 Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme yukarıdakilerden sonra gelen, gene Zât-î Âyetlerdendir. Yânî Cenâb-ı Hakk bizâtihî kendisi, “Dedik ki:” ifadesiyle bu hükmün sadece kendine ait olduğunu açık olarak belirtmektedir. 

 Esmâ’dan olan “Cebbâriyyet” in (azab-yakıcılık) zuhuru olan “ateş” yönüne, Ey Ateş! Diye Hakk tarafından, Zât-î bir hitap geldi. Bunun üzerine Esmâ kaynaklı olan “ateş” ne yapması lâzım geldiğini anlamak için Zât-î hitabın devamını dinlemeye başladı.

 “İbrâhîm üzerine” diye Kelâm-ı İlâhî devam edince, ateş anladı ki; burası husûsî bir makamdır. Çünkü eğer “İbrâhîm’in” üzerine deseydi sadece Hz. İbrâhîm’e tahsis edilmiş olacaktı. “İbrâhim” üzerine, denince bunun bir mertebe olduğunu ve bu mertebenin daha başka zuhur mahallerinin de olabileceğini anlamış oldu. Çünkü gerçekten İbrâhîmiyyet “Halîl-hullet” dostluk mertebesidir ve seyr-ü sülûk ta yaşanacak bir metebedir. Gelecek Âyet-i Kerîmelerde onu göreceğiz.

 Hullet, “Esmâ-i İlâhiyye-Esmâül Hüsnâ” nın mânâları ile dokunmuş bir bütün kumaştır ki onu giyebilenlere aslı itibariyle varlıkta hiç bir şey zarar veremez, çünkü Hakk’ın koruması altındadır. 

 Evet, ateş kendine gelen bu özel hitap ile yapacağı işin mahallini anladı ancak daha henüz ne yapacağını bilemiyordu, böylece hitab-ı İlâhiyye’nin sonunu beklemeğe başladı. Hitab-ı İlâhî de, “serin ve selâmet ol.” Diye iki husus ile devam etti. Bunun üzerine yanmakta olan genel ateş ne yapacağını bilerek, kendisine gelmekte olan “Aziz” misafirinin üzerine “cebbariyyet” yapmaması lâzım geldiğini anlayarak, Cebbâriyyet-i kendisi o mahalde kendinden kendi üstüne, yaparak o mahalden Cebbariyyet tecellîsini çevreye yaymak sûreti ile o Halîllik mahallinden kaldırmış oldu. “Serin” olması, aslı itibariyle “Nâr”ın “Nûr” dan meydana gelmesindendir. Nûr yoğunlaştıkça nâr’a dönüşür. İşte Nâr-ateş, aslî haline dönünce Nûr olur, işte orada ateşin sadece aslı olan Nûr’un yakmadan sadece aydınlığının ateş şeklinde görünmesinden başka bir şey kalmamıştı dışarıdan bakanlar ise onu kendi hissî ve beşerî kıyasları ile yanmakta olduğunu zannetmişlerdi. Tur dağında Musâ (a.s.) ma olan tecelli gibi. (Tahâ/20/10-11) Ayrıca sıcağın fizîki karşılığı da, “serinlik” ve bu serinliğin içinde ki, huzur ve rahatlıktır. 

 “ ve selâmet ol.” Bilindiği gibi (selâmet) “Selâm” Esmâsından kaynaklanmaktadır. “Selâm” Esmâsı’nın, “Rahmân” Esmâsı gibi geniş kapsamı vardır. Her varlığa kendi mânâsı istikametinde selâmetini verir. İnsân varlığının ana isimlerinden biri de “Selâm” ismidir. Ayrıca İslâm da; Selâm ve selâmettir, bu yüzden Mü’min’lerin bir vasfıda karşılaştıklarında Selâm üzere mukabelede bulunmalarıdır. Ve Cennet ehline de Rabb’larından Selâmlar vardır. (Yâsîn/36/58) İşte bu yüzden ateşten istenilen ikinci husus, aslı itibariyle kendinde bulunan Selâmet-i İbrâhîm üzerinde uygulaması’dır. 

 Ateş kendinden istenen “serin ve selâmet üzere ol.” mayı yerine getirerek kendi aslî tabiatının dışına çıkarak Hakk’ın emrini yerine getirmiştir. 

 İşte seyrü sülûk yolunda olan bir sâlik de belirli aşamalardan geçerek “Tevhîd-i Ef’âl” mertebesine ulaştığın da kendisinde meydana gelebilecek bu hadiseler ile değişik şekilde karşılaşabilir nefsinin ve çevresinin ateşine girebilir, o zaman yapacağı dua Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İbrâhîm hakkında belirttiği Kelâm-ı İlâhîsini tekrar etmek olacaktır.

 “Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme” Ancak bu Kelâm-ı İlâhiyye yi virdeder-zikrederken nefsinden değil, kendi gerçek hakikatinden zikretmesi gerekecektir. İşte o zaman zikreden Hakk’ın kendisi olacağından, kişinin üzerinde oluşan nefsin ve cabbar’ın ateşi (serin ve selâmet olacaktır). Çünkü emir Hakk’ın olduğundan başka çaresi yoktur.[23] 

* * *

 Bu ateşe atılma hadisesisini Hazret-i Mevlânânın müşahadesi ve aktarımı ile okuyalım;

 Îsâ (a.s.)ın dînini helâk etmeye çalışan başka bir yahûdî pâdişâhının hikâyesidir

749. O çıfıtın neslinden diğer bir şâh, Îsâ (a.s.)ın kavmini helâk etmeye yöneldi.

750. Eğer bu diğer helâke çalışmaktan haber istersen “Ves semâi zâtil burûc” sûresini oku!

Ya'ni bu beyân ettiğimiz hikâyeyi anlamak istersen, Bürûc sûresini oku. Hak Teâlâ bu mübârek sûrede buyurur:

 (Bürûc, 81/1-7) "Burçlar sahibi olan semâya ve kıyâmet gününe ve eşyâda Hakk'ın Zât’ını müşâhede eden insân-ı kâmile ve eşyânın sûretinde müşâhede edilen mutlak vücûda andolsun ki, alevli ateş çukurları sâhipleri maktûl oldu. Onlar ateşin kenarında oturup mü'minlere yaptıklarını seyrederlerdi." Bu kıssanın detayları tefsîrlerde bulunmaktadır. Cenâb-ı Pîr aşağıda incelikleri ile beyân buyururlar.

 Yahûdî pâdişâhın ateş yakıp "Her kim bu puta secde ederse ateşten kurtulur" diyerek, ateşin yanına put koyması beyanındadır

778. O köpek çıfıtın ne düşündüğünü gör; ateş yanına bir put koydu.

779. Dedi ki: Bu puta secde eden ateşten kurtulur; ve eğer etmezse ateşin içine oturur.

Yahûdî pâdişâhı, o zamanın müslümanları olan Îsevîler'in varlığını kaldırmak için, mü'minlere karşı biri ma'nevî ve diğeri maddî, iki türlü ihânet ve hıyânete teşebbüs etmiştir. Îsevîler'in puta taptırılması ma’nevî ihânettir; çünkü onlar kitâp ehli olup putperest değildirler. Bu ma'nevi hıyânete kendisini teslîm etmeyenler için, maddî hıyânet olmak üzere, ateş içinde ölüm gösterilmiştir. Bundan dolayı yahûdînin, mü'minleri Mûseviyyet'e da’vet etmemesindeki sebep, onlara karşı bu iki hıyânetin uygulanmasıdır; bu da şâhın fıtrî alçaklığını gösterir.

780. Ne zaman ki o nefsinin putunun lâyıkını verdi, onun nefsinin putundan başka bir put doğdu.

Ya'ni o şâh nefsini kendisine put yapmış ve nefsânî hazlarının kölesi olmuş idi. Bundan dolayı kölesi olduğu nefsi, ona bir put daha icâd etti, o da bahsedilen zâlimâne haz idi.

781. Putların anası, sizin nefsinizin putudur; çünkü bu, put yılan ve o put ejderhâdır.

Ya'ni, emmâre nefs birçok putlar doğuran bir anadır. Bu doğan putlar yılandır; fakat emmâre nefs ejderhâdır. Yılanlar gibi emmâre nefsin doğurduğu hazlara karşı koymak ve onları terk etmek kolay olabilir; fakat ejderhâ mesâbesinde olan bu emmâre nefsi mağlûp etmek gâyet güçtür.

782. Nefis, demir ve çakmak taşıdır ve put kıvılcımıdır; o kıvılcım sudan karâr tutar.

783. Çakmak taşı ve demir ne vakit sudan sâkin olur; bir adam bu iki ile ne vakit selâmette olur?

Emmâre nefs demir ve onun hazzı çakmak taşı gibidir. Her an demir gi­bi olan nefis, çakmak taşı gibi olan hazlarından birisine çarpar. İnsânî hayâlde ilâhî emre muhâlif ateşsel bir sûret peydâ olur. Fitil gibi olan insan kalbi, bu hayâl ile yanmaya başlar ve o hayâle tapar. Bundan dolayı bu hayâlî sûret kıvılcımı onun putu olur. Demir ve çakmak taşından sıçrayıp fitili tutuşturan kıvılcım, ancak sudan söner. 

"Su"dan kasıt, ilâhî korku veyâ ilâhî aşktır. Çünkü kalbi tutuşturan fenâ hayâl, a’zâlardan çıkmadıkça, bir şerîat hükmü gerekmez. Eğer bir kimsede Allah korkusu veyâ Allah muhabbeti varsa, o fenâ hâli işleyemez. Bundan dolayı bu duygular o fenâ hayâl kıvılcımını söndürmüş olur. Fakat su gibi olan bu duygular, demir ve çakmak taşı gibi olan nefsin ve hazlarının çâresi olamaz. Şu halde bir adam, bu iki belâyı yüklü iken ne zaman putperestlikten selâmette ve emîn olabilir?

784. Çakmak taşı ile demir, ateşi içinde tutarlar; onların ateşinin üstünde suyun geçidi yoktur.

785. Mâdemki ırmağın suyu, hârici ateşi söndürüyor, taşın ve demirin içine gi­der mi?

"Irmağın suyu"ndan kasıt, ilâhî vahiy yoluyla gelen şerîat hükümleri ve ilâhî yasaklamalardır. Şer'i yasaklar, emmâre nefs ve onun hazları çakmağından sıçrayıp, yedi a’zâdan açığa çıkan yasaklanmış fiiller ateşini söndürür. Örneğin beşerî toplum arasındaki ateş, öldürmeyi önlemek için kısâs uygulatır; fakat şer'i hükümler, gizli olan nefsâni hâtırâları söndüremez, gideremez.

786. Taş ve demir, ateşin ve dumanın menba’ıdır; onların katreleri[24] nasrânînin ve yahûdînin küfrüdür.

Nefsin hazlarından birisi de kibirlenmektir, kibirlenmenin netîcesi de Hakk'ı kabûl etmemek ve insâfsızlıktır. Yahûdîler cenâb-ı Îsâ'nın bu kadar mu'cizelerini görmüş iken, insâfsızlıkları sebebiyle, onu inkâr ettiler ve asmaya çalıştılar. Ve Îsevîler aynı şekilde müşrikler gibi, Nebîlerin sonuncusu Efendimiz (s.a.v)’in mu'cizelerini gördüler ve günümüzde dahi mu'cizeleri olan Kur'an'ın ma’nâlarının azametini gördüler, insâfsızlıkları sebebiyle inkâr ettiler. Bundan dolayı bu küfür ve in­kâr, ateş ve duman çeşmesinin katreleri oldu.

787. Eğer küpün ve bardağın suyu biterse, çeşmenin suyu tâze ve dâimi olur.

Ya'ni nefis demirine hazzların çakmakları dâima çakar ve ondan kıvılcımlar çıkar ve kalb fitilini tutuşturup, küfür ve inkâr dumanlarını çıkarır. Bu hâl devâm ettikçe, küp ve bardak mesâbesinde olan insan kalbindeki korku ve aşk sularının bitip, onları söndürememesi durumu da olur. Çünkü nefis ve haz çeşmesi her an tâze ve dâimidir.

788. Put, bardak içinde gizli, bulanık sudur; sen nefsi bulanık suyun çesmesi bil!

Nefsânî hâtıralar, bardak gibi olan kalb içinde gizlenmiş bulanık su gibidir. Sen bu îzâhlara göre emmâre nefsi, bulanık suyun çeşmesi bil!

789. O yontulmuş put, kara sel gibidir; putçu olan nefis cadde üzerinde bir çeşmedir.

O yahûdî şâhın yaptırmış olduğu put heykeli, bulanık suyun seli gibidir; dâima putlar yapan emmâre nefs ise, hayât caddesi üzerinde bu kara selin bir çeşmesidir.

790. Bir parça taş, yüz testiyi kırar; ve çesmenin suyu durmaksızın kapar.

Ya'ni, ey sâlik nefis demiri ile haz çakmağından sıçrayan yüz hâtırayı bir ilâhî korku veyâ ilâhî muhabbet taşı ile kırıp def’ edebilirsin; fakat bu taş menba' ve çeşme suyunu tutamaz, o çeşmenin suyu senin bu taşını kapar ve yutar. Ya'ni, bunların emmâre nefse te'siri olmaz. Görmez misin, şân sâhibi bir peygamber olan Yûsuf (a.s.): 

 إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ

“innen nefse le emmâretün bis sûı illâ mâ rahime rabbî”

"Rabb'imin acıyıp koruduğu hâriç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir" (Yûsuf, 12/53) buyurmuştur.

791. Bu putu kırmak kolay olur; pek kolay! Nefsi kolay görmek cehâlettir; cehâlet!

Hariçteki bu put heykelini kırmak pek kolaydır; fakat nefsin kırılmasını kolay görmek pek büyük bir cehâlettir.

792. Ey oğul! eğer nefsin sûretini istersen, yedi kapılı cehennemin kıssasını oku!

Bir âlem sûretinde, her ma’nâyı temsîl eden birer sûret bulunur; bundan dolayı ma’nâdan ibâret olan nefis ile onun hazlarını temsîl eden sûretler nedir diye sorarsan, ey benim oğlum, cevâben derim ki, nefsin sûretini görmek istersen şu âyet-i kerîmeyi oku: 

وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ {الحجر/43} لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِّكُلِّ بَابٍ مِّنْهُمْ جُزْءٌ مَّقْسُومٌ {الحجر/44}

 “Ve inne cehenneme le mev’ıdühüm ecmaîn / Lehâ seb’atu ebvâbin, likülli bâbin minhüm cüz’ün maksûm”

"Ve muhakkak cehennem elbette onların hepsinin vaadinin yerine getirildiği yerdir. Onun yedi kapısı vardır; onlardan her bir kapı, kısımlara taksîm olunmuştur". (Hicr, 15/43-44) Nefis, cehennem tabîatında olup, aslâ hazlarına doymak bilmez; o nefsin sûretini yedi a’zâ temsîl eder ki, bunlar da göz, kulak, ağız, el, ayak, karın ve cinsel organdır. Bu a’zâlar hazlarını şerîatın yasakladığı şeylerden alırsa, her biri cehennemin bir kapısı olur ve yasakların türüne ve derecelerine göre de, her bir kapı kısımlara taksîm olunmuştur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri ileride gelecektir.

793. Nefisde bir hîlekâr vardır ve her hîle içinde ondan firavun tâbi’leri ile berâber yüz Firavun boğulmuştur.

Ya'ni, emmâre nefs öyle bir hîlekârdır ki, her nefiste bir hîle îcâd eder ve îcâd ettiği her bir hîlenin içinde de tâbi’leriyle berâber yüz Firavun boğulur. Bundan dolayı nefis Firavun'dan beterdir.

794. Mûsâ’nın Hudâ'sına ve Mûsâ’ya kaç; îmân suyunu firavunluktan dökme!

Bu beyt-i şerîfte nefis Firavun'a ve rûh Mûsâ'ya ve nefsin hükümlerinde boğulmak ise, Firavun'un çevresindekilere benzetilmiştir. Bu halde beytin ma’nâsı şöyle olur: Ey sâlik, Firavun gibi olan nefsin hükümleri altında firavun tâbi’leri gibi zebûn olma da, Mûsâ gibi olan rûhun hükümlerine ve rûhun Rabb'ine ilticâ et; ve hayât suyu gibi olan îmânı, nefsin hükümlerine tâbi’ olmak sebebiyle terk etme; çünkü nefis küfür menba’ı ve rûh, îmân menba’ıdır. 

795. Elini Ahad'a ve Ahmed'e vur! Ey kardeş ten Ebûcehl'inden kurtul!

Ey birâder! Eğer ben rûhumun hükümlerine ve rûhumun Rabb'ine ne şekilde ilticâ edeyim dersen, elini rûhun ve nefsin hâlıkı olan Ahad'ın gönderdiği Kur'ân'a ve O'nun nebiyy-i zîşânı olan Ahmed (a.s.v.)ın şerîatına koy, o zaman Ebûcehil gibi çok inatçı olan ve nefsin sûreti bulunan tenin hükümlerinden kurtulursun.

Ateş içinde çocuğun söze gelmesi ve halkı ateşe atılmaya teşvîk etmesi

796. O çıfıt, çocuğu ile berâber bir kadını, o putun önüne getirdi; ateş de alev içinde idi.

797. Çocuğu ondan aldı, ateşin içine attı. Kadın korktu ve gönlü îmândan kopardı.

798. Putun önünde secde etmek istedi; o çocuk, ben ölmedim diye bağırdı.

Ya'ni çocuğun ateşe atıldığını gören kadının korkudan kalbindeki îmân ilişkisi kesilip, puta secde etmek isteyince, ateşe atılan o çocuk, ben ölmedim diye bağırdı.

799. Ey anacığım, içeriye gel, her ne kadar sûrette ateş içinde isem de, burada ben iyiyim.

800. Ateş, perdeden dolayı göz bağıdır; bu gayb cebinden, baş çıkarmış rahmettir.

Ya'ni ateşin kırmızı rengi, kendi hakîkatine perde olduğu için göz bağıdır. Çünkü onun hakîkati Hak'tır, dilerse o sûretten celâliyle açığa çıkıp azâb eder; ve dilerse cemâliyle açığa çıkıp o sûretten rahmet kılar. Bundan dolayı bu ateş, gayb âleminden başını çıkarıp zâhir olan bir rahmettir; zâhirini görenler azâb zanneder, oysa bâtını rahmettir. Nitekim Hadîd sûresindeki âyet-i kerîmede buyrulur: 

 فَضُرِبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِن قِبَلِهِ الْعَذَابُ {الحديد/13}

“fe duribe beynehüm bi sûrin lehü bâbun, bâtınühü fîhir rahmetü ve zâhirühü min kıbelihil azâb”

"Mü'minler ile kâfirler arasına, iç tarafı rahmet ve dış tarafı azâb cihetinden bir kapı olmak üzere bir duvar çekilir." (Hadîd, 57/13) 

801. Anacığım, Hakk'ın hâslarının içeceğini görmek için içeriye gel de Hakk'ın delîlini gör![25]

Ya'ni Hakk’ın hâs kullarının içeceğini ve zevk ve safâsını görmek için kendini ateşe at da, Hakk’ın kudretinin delîlini müşâhede et!

802. İçeriye gel ve ateş misâli suyu gör! Bir cihândan ki ateştir, o su misâlidir.

Anacığım, içeriye gel de, ateş sûretindeki suyu gör! Ateş olan bir cihân­dan gir ki, o cihânın ateşi su misâlindedir. Ya'ni bu ateş öyle bir ateştir ki, ateş sûretinde sudur ve su sûretinde ateştir.

803. İçeriye gel, ateş içinde selvi ve yâsemin olan İbrâhim'in sırlarını gör!

804. Senden doğma vaktini ölüm gördüm; senden düşmeye pek korkardım.

Ya'ni senin karnından doğduğum vakti, ölüm vakti zannettiğim için, senin rahminden dünyâya çıkmaktan pek çok korkardım.

805. Ne zamanki doğdum, güzel havalı, güzel renkli dünyâ içinde, dar zindandan kurtuldum.

806. Ben şimdi dünyâyı rahim gibi gördüm; çünkü bu ateş içinde o sükûnu buldum.

Ya'ni, ben şimdi ateş içinde dünyâyı anne rahmi gibi pek dar ve karanlık gördüm; çünkü bu ateşin icinde "melekût âlemi" keşf olundu ve bu âlemin genişliğine bakarak, dünyânın darlığı ve karanlığı ortaya çıktı da, bu âlemde sükûn buldum.

807. Bu ateş içinde bir âlem gördüm; onun içinde zerre zerre bir Îsâ-dem var.

Bu ateş içinde hakîkat âlemini ve varlığın hakîkatini gördüm ki, o âlemin sûretlerine ve hayâtına, bu âlemin her noktasından imdât olunur. Bundan dolayı bu âlemin her zerresi bir Îsâ (a.s.) gibi nefhâ sâhibidir.

808. Bu, şeklen yok, zât olarak var olan bir cihân; ve o cihân şeklen var, sebâtsız.

Ya'ni benim bulunduğum bu cihânın kendine hâs bir şekli yoktur; fakat onun varlığı hakîki bir varlıktır ve varlığına zevâl yoktur. Ve o senin bulunduğun âlem, her ne kadar şeklen mevcût ise de, o şeklin sebâtı yoktur, fânîdir.

809. Anacığım! Analık hakkı için, içeriye gel de gör ki, bu ateşin ateşliği yoktur.

810. Anacığım! İçeriye gel ki, ikbâl gelmiştir. Anacığım! İçeriye gel, devleti elden bırakma!

811. O köpeğin kudretini gördün; içeriye gel ki, Hudâ'nın kudretini ve lütfunu göresin.

"Dünyâ leştir ve onun tâlipleri köpeklerdir" hadîs-i şerîfi gereğince dünyâ tâlibi olan şâh hakkında, Cenâb-ı Pîr, çocuğun dilinden “köpek" ta'bîrini kullanmıştır.

Dünyâ "mülk âlemi"dir ve "mülk âlemi," Zâhir ilâhî isminin mazharıdır; ve "melekût âlemi" ise, Bâtın isminin mazharıdır. Her ikisinden açığa çıkan ilâhî kudret olduğu halde, şâhın kudretini, Hakk’ın kudretinden hâriç görmek, ancak Hakk’ın vücût mertebelerine göre olur. Ve Cenâb-ı Pîr, bu beyt-i şerîfte de bu sırra işâret buyururlar. Bu bahsin detaylarını murâd edenler Fususu'l-Hikem'de Mûsâ Fass'ında Firavun ile Firavun’un sihirbazları arasındaki karşılıklı konuşmaların şerhine mürâcaat etsinler.

812. Ben acımaktan dolayı senin ayağını çekiyorum; çünkü sevincimden dolayı seni kayıracak halde değilim.

Ben evlatlık hakkına riâyeten acıdığım için, senin ayagını küfürden geri çekiyorum; yoksa ben o kadar zevk ve neş’elere dalmışım ki, o kesîf âleme göz atıp, seni kayırmak benim için ağır bir külfettir.

813. İçeriye gel, başkalarını da çağır; çünkü şâh âteş içinde sofra kurmuştur.

Puta secdeden vazgeç de, kendini ateşe at ve başkalarını da teşvîk et; çünkü yahûdî pâdişâh ateşin içine mü'minler için, ilâhî ni’metler sofrasını kurmuştur. Bundan dolayı dünyâ âleminde kâfirlerin varlığı ve mü'minlere ezâ ve cefâsı, Hak tarafından rahmettir. Bunun için dîn büyüklerinin çoğu kâfirlerin elinde şehâdet mertebesini kazandılar. Bizler ise, dünyevî hayâta bağlı olduğumuzdan, onlar hakkındaki ezâ ve cefâyı musîbet sayıp, mâtemler tutarız.

814. Ey mü'minler, hepiniz içeriye geliniz; din tadından başkası, o bütün azâbtır.

815. Ey mü'minler! Hepiniz pervâneler gibi içeriye, yüz bahârı olan bu nasîbe geliniz!

816. O topluluğun içinde bağırıyor idi; ahâlînin cânı, heybetten doldu.

Çocuk ateş içinde bağırarak bu sözleri söylüyordu ve ahâli de hep işitiyordu. Sonuçta ahâlînin cânlarına bu hâlin heybet ve azametinden cezbeler geldi. 

Adamların kendilerini ateşe atmaları

817. Bundan sonra, erkek ve kadın halk tercihsiz, kendilerini, müvekkilsiz,

818. Çekilmeksizin dostun aşkından ateşe attılar; çünkü her acıyı, tatlı yapmak ondandır.

Ya'ni, çocuğun ateş içinde bağırarak halkı ateşe çağırmasından sonra, halka ilâhî bir cezbe gelip, kendilerinden geçtiler. Şâhın adamlarının zorlaması ve sevki olmaksızın, sâdece ilâhî aşkın sürüklemesiyle mü'minlerden erkek ve kadın tercihleri olmaksızın kendilerini ateşe atmaya başladılar. Çünkü sûrette acı görünen her şeyi tatlı yapmak Hakk’ın tecellîsidir.

819. Nihâyet öyle oldu ki, şâhın zâbıta memurları ateşe gelmeyin, diye halkı men’ etmeye başladılar.

820. O yahûdî kara yüzlü ve utanç dolu oldu; pişmân oldu, bu sebepten gönlü hasta oldu.

821. Çünkü halk îmâna daha fazla âşık oldular; cismin fânîliğinde de pek sâdık oldular.

822. Şükür ki şeytanın hîlesi de ona dolaştı; şükür ki şeytan da kendisini ka­ra yüzlü gördü.

Bu olayda Allah Teâlâ, şeytanın hîlesini ayağına dolaştırdı; yahûdî pâdişâhı gibi, şeytan da kendisini yaptığı hîlede mağlûp olmuş gördü.

823. Halkın yüzüne sürdüğü şey, o alçağın çehresinde toplandı.

Mü'minlerin yüzüne sürmek istediği zillet ve hakāret o alçak şâhın yüzünde toplandı; bu yaptığı işten rezilâne bir sûrette pişmân oldu.

824. O kimse ki halkın giysisini düşünmeden yırttı, yırtılmak onun lâyıkı oldu ve onlar dürüst oldu.

Halkın ırz giysisini ve nâmûsunu yırtan kimsenin, ırz giysisi ve nâmûsu yırtılır; çünkü hadîs-i şerîfte "Kardeşinin kuyusunu kazan kimse, ona düşer" buyrulur. Ve aynı şekilde cisim giysisini yırtan, ya'ni birisini öldüren kimse de öldürülür. Nitekim hadîs-i şerîfte “Öldüreni öldürülmek ile müjdeleyin!" buyrulur. Ve bu hakîkat, ibret alanların dâimâ gözünün önünde tecellî etmektedir. Bundan dolayı yahûdî şâh, mü'minlere ettiği hakāretin daha fazlasına ma'rûz kaldı; ve mü'minlerin îmânı evvelkinden daha güçlü olmakla, dürüst ve selâmette oldular.[26]

----------------

 الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ {البروج/9}

 “Elleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in şehîd(un) (i)”

 O Allah ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur ve Allah her şeye şahittir. (85/9)

----------------

 Âyette, Allah c.c. yani uluhiyet hakikatlerinden haber veren ahadiyet mertebesidir.

 Semâ gönül seması (göğü), yer ise İlm-i ledün hakikatlerinin bittiği ard yeryüzüdür. 

 Şeytan sağ, sol, ön, arka bu dört yönden haberdardır. Vahiy ve ilhamat gök bilgisi ve ilmi ledün olan hikmetten haberi yoktur. İlmi ilâhi bilgileri Allah cc. nün mülkü altındadır.

 Mülk Sûresin birinci âyette bu mülkün Allah cc. elinde olduğu bildirilmektedir;

 تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {الملك/1}

 “Tebârekellezî bi yedihil mülkü ve hüve alâ kulli şey’in kadîr.”

 “Mülk elinde olan O mübârek'tir. Ve O, herşeye kaadirdir.” Mülk (67/1)

*************

O’nun için olur mu? Veyâ olmaz mı? Şeklinde ibâreler geçerli olmayıp, herşey üzerine, bütün kainatta halketmiş olduğu varlıkların üzerine hükmünü geçirmektedir. 

Cenâb-ı Hakk (c.c) kendi hakîkatinden insanın hakîkatine “ve nefahtü fihî min rûhi” hükmünce azar miktarlarda her birerlerimize dağıttı. Her birerlerimizde farklı isimlerinin ağırlıkları ortaya çıkmaktadır. Örneğin Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Kelâm, Sem’i, Basar dediğimiz sıfat-ı subûtiyye hepimizde mevcûttur ve bu sıfatlar ile hayâttayız ve bir yaşam süresini geçiriyoruz. 

İnsan, Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendindeki hakîkatlerin en geniş zuhur mahallidir. Bu açıklamalar sonrası “Tebârekellezî bi yedihil mulku” ifâdesinin bir yönü Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendi zatına, diğer yönü ise insana dönüktür. 

Kur’ân-ı Kerîm hem kâinatı, hem de insana indiği için özümüzde bizi anlatmaktadır yani hem âfâki hem enfüsîdir. 

Bu durumda bu ifâde şöyle olur; “Ey insan senin elindeki mülkün o kadar değerlidir, o kadar mübarektir ki, bunun kıymetini bil!” Elimizdeki mülkümüz, ilk halde bedenimizdir çünkü ilâhî tecellidir. Madde mertebesinde insan bedeninden daha mükemmel bir oluşum tasavvur etmek mümkün değildir. Bâtın yönden ise Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın insandaki zâti tecellisi yani rûhaniyeti, vahdaniyyetidir. 

İşte bu âyeti kerîmeye bu şekilde baktığımız zaman insanın ne kadar mükemmel bir varlık olduğunu görebiliriz. Madde bedenimiz o kadar mükemmel bir oluşumdur ki normal çalışması içinde o mükemmelliğin farkında olamıyoruz. Ne zaman ki bir arıza, hastalık ortaya çıkıyor ve biz biraz zorlanmaya başlıyoruz işte o zaman kıymetini anlıyoruz. Bu mükemmelliği madde yönüyle dahi anlamamız mümkün değilken, bu oluşumun daha ötesi olan rûhani yapımız vardır. 

İçinde bulunduğumuz bu kesif olan mülk âlemi tecelli-i İlâhiyyenin madde mertebesi yönünden en kemalli zuhur halidir. Bundan sonraki zuhur âlemi ise hem lâtif hem de kesif olan İnsan-ı Kâmil âlemidir. 

Fiziksel olarak insan elinden işlenmiş gözüken her şey aslında Hakk’ın elidir. 

Her şeye kaadir olmak Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın bir vasfıdır. İnsan ise kendi mertebesinde ve mülkü nispetinde birçok şeye kaadirdir.[27] 

Ve âyetin devamında “Allah her şeye şahittir.” Denilmektedir.

Bizler ne kadar Allah her şeyden münezzehtir. Bir şeye karışmaz. Nûrdan tahtında oturmaktadır. Yukardadır, ötelerdedir. Diyelim… O kendisini ben her şeye (eşyaya) fiiliyatta ne olup bitmekte ne yapıyorsunuz şahidim, müşahadem ve gözetimim altındasınız. Hani bugün mobese kameralar var ya, her hangi bir olayda bu kameraların kayıtlarına müracaat ediliyor. Benimde her yerde sizleri ve yaptıklarınızı kayıt eden gizli mobese kameralarım var herşey kayıt altında ve zamanı geldiğinde önünüze konacaktır. Diyor Mevlâ tekaddes hazretleri…

Alllah cc. her şeye şahit olduğu gibi, resülü de her şeye şahittir. Bizlerde ümmeti olduğumuz için daha önceki ümmetlerin haline şahitlik yapacağız.

----------------

 إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ {البروج/10}

“İnne-lleżîne fetenû-lmu/minîne velmu/minâti śümme lem yetûbû felehum ‘ażâbu cehenneme ve lehum ‘ażâbu-lharîk(i)” İnanan erkek ve kadınlara işkence yapıp sonra da tevbe etmeyenlere cehennem azabı ve yangın azabı vardır. (85/10)

----------------

 Hendek ashabı ve benzer kavimlere işkence reva görüldüğü gibi, resülullah efendimiz (s.a.v.) e peygamberlik görevi ile inanan müşrik kölelerine, işkence yapılıyor ve zengin Müslümanlar tarafından bedeli mukabili bazen de bu müşriklerin inadı yüzünden daha fazla bedelle satın alınıp azad ediliyordu.

 Bu bir bakıma erkek ve kadın özelliğinden bizlerde bulunan akl-ı küll ve nefsi küll yönlerimizdir. Nefsi emmare bu kanallar ulaşmak için en büyük engeldir. Hayal ve vehim üzere süren hükümdarlığı özünde bulunan bu mertebelere aslında kendi hakikatine işkence yapmaktadır. Bunun da karşılığı olan nefsin ve vehmin ateşi onun için cehennem ve yangın azabı olacaktır. 

 Hz. Bilal’in yaşamış olduğu bu üzücü hadise hakkında yapmış olduğum tefekkür çalımasını buraya alıyoruz… 

 EZAN - AHAD - BİLAL- HİLAL

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 Bu gün zâhirde günlerden 9 Ocak 2015 idi… Mesnevi-i Şerifte Mustafa a.s.v ile Hz. Bilal’in “Ahad Ahad” demesinin kıssasını okumaktaydım. Bu yazı ile alakalı müşahade, yaşantı ve neşe oluşunca yazıp yazmama konusunu düşünmeye başladım. Görülen müşahadeler yazının konusu yönlü olunca Cenâb-ı Hakk’ın isteğinin ve tasdiğinin bu yönde olduğunu anlayarak yazıyı yazmaya başladık. Öncelikle Mevlânâ Celalleddin Rumi Hazretlerinin beyitlerini yazalım ve Mustafa (a.s.v.), Hz. Ebu Bekir, Hz. Bilal ve kendisinin ruhaniyetlerinden yardım isteyerek konu ile bağlantısının ne olduğunu görelim. 

 Mustafâ (s.a.v.)ın muhabbetinden dolayı Bilâl’in Hicâz’ın harâretinde o kuşluk vakitlerinde “Ahad, Ahad!” demesinin kıssasıdır. Cühûdluk[28] taassubundan dolayı onun efendisi Hicâz güneşinin önünde ona diken dalı ile vururdu. Öyle ki Bilâl (r.a.)ın cisminden diken yarasından dolayı kan fışkırırdı. Ondan onun kasdı olmaksızın “Ahad, Ahad!” sadâsı çıkardı. Nitekim onun gayrı olan derdlilerden kasıdsız nâle çıkar. Zîrâ aşk derdinden dolmuş idi. Diken acısının defi ihtimamına medhali olmadı.

 Sîret-i Halebiyye'de mezkûrdür ki: “Bilâl-ı Habeşî (r.a.) evvelce yahûdîler den Ümeyye b. Halefin kölesi idi. Müslümân oldu. Efendisi olan yahûdî buna kızdı ve dövmeye başladı; ve Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) geçerken Ümeyye b. Halefin Hz. Bilâl’in göğsü üzerine gayet büyük bir kaya koyup ta'zîb ettiğini gördü. O yahûdîye “Allah’tan korkmuyor musun? Bu fakire yaptığın nedir?” buyurdu. Yahûdî Hz. Sıddîk’a cevâben: “Onu sen ifsâd ettin. Gördüğün şeyden onu kurtar bakalım!” dedi. Hz. Sıddîk buyurdu ki: “Benim bir zenci kölem var. Bundan daha dinç ve senin dînine de kavîdir. Onu sana vereyim, sen de bunu bana ver!” Yahûdî “kabûl ettim. O senin olsun!” dedi. Hz. Sıddîk onu verdi. Hz. Bilâl’i aldı ve âzâd etti. Fakat Atâ ve Dahhâk’ın İbn Abbâs (r.a.) den vâki’ olan rivâyetlerine göre müşrikler Hz. Bilâl’i ta’zîb ederlerdi. Cenâb-ı Bilâl “Ahad, Ahad!" derdi. Resûl-i Ekrem hazretleri oradan geçerdi. “Ahad ya’ni Allâh Teâlâ sizi kurtarsın!” buyurdu. Sonra cenâb-ı Sıddîk’a buyurdu ki: “Allah yolunda Bilâl ta’zîb olunuyor.” Cenâb-ı Sıddîk Resûl-i Ekrem Efendimiz’in' murâdını anladı. Evine döndü. Bir batman ağırlığından altın aldı. Ümeyye b. Halefe geldi ve: “Bilâl’i bana satar mısın?” dedi. O da: “Evet, satarım!” dedi. Onu satın aldı ve âzâd etti. Binâenaleyh râvîler hâdisenin vukûunda ittihâd ve bedelde ihtilâf etmişlerdir. Hz. Pîr efendimizin beyânât-ı aliyyesi keşfe müstenid olduğundan Bu Mesnevî-i Şerîf de bu ihtilâfı fasl etmiştir…

 904. O Bilâl teni Kâra fedâ ederdi. Onun efendisi te'dib için onu döverdi.

 O Bilâl-i Habeşî (r.a.) cism-i şerifini aşk-ı Muhammedî uğrunda diken dalı darbelerine fedâ ederdi; ve efendisi olan Ümeyye b. Halef kendi fikrince o hazreti te’dîb için o diken dalı ile döverdi.

 905. Derki: "Niçin sen Ahmed'i yâd ediyorsun? Fenâ kölesin. Benim dînimin münkirisin!"

 O yahûdî Hz. Bilâli döverken derdi ki: “Sen niçin müslümânların peygamberi olduğunu da’vâ eden Ahmed’in adını anıyorsun? Demek fenâ kölesin. Benim dînimin de münkirisin!” “Bende-i bed", hitâb olursa “ey” edât-ı nidâsı mahzûf olup “ey fenâ bende!” demek olur. Sıfat olduğu takdîrde “bende-i bedî” takdirinde olup yâ-yı hitâb mahzûf olur.

906. O güneşte ona diken ile vururdu. O iftihâr için "Ahad!" derdi.

 O yahûdî Hicâz’ın o kızgın güneşi altında Hz. Bilâl’e diken dalı ile vururdu. Hz. Bilâl ise iftihâr için ya’ni “Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!” demek ma’nâsında olarak “Ahad!” derdi ve vücûd-i şerifine batan dikenlere karşı lâkayd kalırdı.

 907. Hattâ ki, Sıddîk o taraftan acele geçti. O "Ahad!" söylemek onun kulağına gitti.

 Hattâ ki, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) Hz. Bilâl-i Habeşî’nin dövüldüğü taraftan acele bir sûrette geçti. Hz. Bilâl’in “Ahad, Ahad!” diye bağırması cenâb-ı Sıddîk’ın kulağına gitti. 

 908. Onun gözü su, gönlü elem doldu. O "Ahad"den âşinâ kokusu buluyordu. 

 Hz. Sıddîk bu “Ahad" kelimesini işittiği vakit gözleri yaş ile doldu ve rakık olan kalb-i şerifi de elem ve keder ile doldu. Zîrâ o hazret bu "Ahad” kelimesinden bir bildik ve âşinâ kokusunu buluyordu. 

 909. Ondan sonra onu tenhâ gördü. Nasîhat verdi. Dedi ki: "Cühûdlardan i’tikadı gizli tut!" Bu tesâdüften sonra Hz. Sıddîk, Bilâl-i Habeşî hazretlerini yalnız gördü ve ona nasîhat verdi. Buyurdu ki: “Sen şimdi bir yahûdînin kölesisin. Hür değilsin. Yahûdîler arasıdasın. Binâenaleyh i’tikâdını yahûdîlerden sakla!” Bu beyt-i şerîfte münkirler ve münâfiklar arasında bulunan bir mü’minin i’tikâdını saklaması lâzım geldiğine işâret buyurulur. 

 910. “Sırrı bilicidir; muradı gizli tut!" 'Dedi: "Ey hümâm! Huzurunda tövbe ettim!" Hz. Sıddîk nasîhata devâm edip buyurdu ki: “Hak Teâlâ hazretleri insanın bâtınını ve sırrını bilicidir. Murâdını münkirlerden gizli tut!” Hz. Bilâl buyurdu ki: “Ey büyük ve himmeti âlî olan zât-ı şerifi Senin nasihatim kabûl ettim ve hareketimden rücû’ ettim.” "Kâm”, murâd ve maksûd; “hümâm” büyük kimse ve himmeti âlî olan demektir. Bu beyt-i şerîfte “tevbe”den murâd, onun ma’nâ-yı lügavîsi olan rücû’dur; yoksa şer’î tövbe değildir. Zîrâ tövbe-i şer’î muhâlefetten rücû’dur; ve Hz. Bilâl ise azimetle hareket etmiştir; ve azimet tâat-i kâmile muhâlefet değildir. Binâenaleyh Hz. Sıddîk’ın nasihati “Azimetten vazgeç, ruhsatı ihtiyâr et!” demek olur. 

 911. Başka bir gün erkenden Sıddîk acele bir iş için o taraftan gitti.

 912. Yine "Ahad'in ve diken darbının yarasını işitti. Onun gönlünden söz ve şerâr parladı.

 Hz. Sıddîk yine Hz. Bilâl’in “Ahad!” diye bağırdığını işitti ve efendisinin dahi yine on diken dalının darbeleriyle döverek vücûd-i şerifini yaraladığını duydu. O hazretin kalb-i şerifinden harâret ve âteş-i aşk ve kıvılcımlar parladı. “Şerâr” kıvılcımlar demektir. Burada hararetle çıkan ahlardan kinâyedir.

 913. Yine ona nasihat verdi. O yine tövbe etti. Aşk geldi. Onun tövbesini yedi.

 Hz. Sıddîk yine cenâb-ı Bilâl’e i’tikâdını yahûdîlerden saklaması için nasihat verdi. O hazret dahi i’tikâdını izhârdan tövbe etti. Fakat onun kalb-i şerifine aşk-ı Muhammedi ve aşk-ı Ahadî müstevli olduğundan bu aşk onun tövbesini ve rücû’unu çiğnedi ve yuttu.

 914. Bu nevi'den tövbe etmek çok oldu. O akıbet tövbeden bîzâr oldu.

 “Nemat”, yol ve tarîk ve nevi’ ma’nâlarınadır. Ya’ni, Hz. Bilâl’in aşk galebesiyle bozduğu tövbeler çok defa vâki’ oldu. O hazret âkıbet böyle sonu gelmeyen tövbeden dahi bîzâr oldu ve “Ahad, Ahad!” nidâsını artık yahûdîler arasında hiç çekinmeksizin izhâr etti ve kendisine yapılacak işkenceleri de hiçe saydı.

 915. Fâş etti, teni belâya teslîm etti. Dedi ki: "Ey Muhammed! Ey tövbelerin düşmanı!" Binâenaleyh i’tikâdını yahûdîler arasında izhâr etti ve cism-i şerîfini de onların yapacağı işkenceye ve azâba teslim etti de dedi ki: “Ey Muhammed (a.s.v.) ve ey aşk-ı İlâhîye karşı vâki’ olan tövbe ve rücû’lann düşmanı! Resûl-i Ekrem Efendimiz’e “tövbelerin düşmanı’’ buyurulmasının sırı Fîhi Mâ Fîh’in 27. faslında şöyle buyurulur.

 “Cenâb-ı Mustafâ (s.a.v.)e birisi gelip: “Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: “İleri gel ki, ne söylüyorsun?” Yine: “Ben seni seviyorum!” dedi. Buyurdular ki: “Dikkat et ki, ne söylüyorsun?” Yine: “Ben seni seviyorum!" sözünü tekrâr etti. Buyurdular ki: “Şimdi sebât et ki, seni kendi elin ile öldüreceğim! Vay senin hâline!” Zamân-ı Mustafâ (s.a.v.)de birisi gelip dedi: “Ben bu dîni istemiyorum. Vallâhi, istemiyorum. Bu dîni geri al! Senin dînine girdiğim günden beri bir gün râhat etmedim. Mal gitti, zevce gitti, evlât gitti, hürmet kalmadı!" Cevâben buyurdular ki: “Hâşâ ki, bizim dînimiz onu kökünden ve dibinden koparmadıkça ve hânesini süpürmedikçe ve onu (vâkıa, 56/79) “Ona tam bir sûrette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez” âyet-i celîlesi mûcibince tathîr etmedikçe gittiği mahalden geri gelsin! ”O nasıl bir ma’şûktur ki, sende nefsine olan muhabbetin bir kılı bâkî kaldıkça cemâlini sana gösterir? Ve sen onun yolunda kendini fedâ etmedikçe nasıl onun lâyık-ı visâli olursun? Ma’şûk yüzünü göstermek için bi’l-külliyye kendinden ve âlemden bîzâr ve kendine düşman olman lâzımdır. Bir gönülde karâr eden bizim dînimiz onu Hakk’a îsâl etmedikçe ve onu bî-lüzûm olan şeylerden ayırmadıkça ondan el çekmez ilh...”

 920. “Gerek hilâlim, gerek Bilâl’im, koşarım; senin güneşinin muktedîsi olurum!”

 “İster hilâl gibi incecik olayım, ister iri cisimli Bilâl olayım, sana tâbi’ olup koşarım! Senin güneş gibi olan rûh-ı küllî-i Muhammedi’ne iktidâ ederim ve ay güneşin etrâfında koştuğu gibi nûr alıp koşarım."

 921. Ayın irilik ve zayıflık ile ne işi vardır? Gölge gibi güneşin arkasında koşar.

 Meselâ ay ister bedr hâlindeki gibi büyük ve ister hilâl hâlindeki ince ve küçük olsun onun büyüklük ve küçüklük ile ne münâsebeti vardır? Onun vaz’iyyet-i halkıyyesi gölge gibi güneşin arkasında koşmak ve devir etmektir; ve bu devri esnâsında her bir vaz'iyette ondan nûr almaktır.

 963. İşte, bir Hilâl bir Bilâl ile yâr oldu; diken yarası ona gül ve gülzâr oldu.

 “Bir Hilâl”den murâd, kesret-i riyâzat ve şiddet-i mücâhede sebebiyle vücûd-i şerifleri nahîf olan ve mest-i aşk-ı İlâhî olup huzûr-ı Pîr’de na’ra vuran ve âh eden Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz olmak muhtemeldir. Nitekim Sipehsâlâr’da onlar hakkında şöyle buyurulur:

 “Hudâvendigâr takrîr-i hakâyıka meşgül oldukları her bir vakitte Çelebî’ye inâyet-i rûhâniyâttan öyle inâyet hâsıl olurdu ki, külliyyen kendini kaybedip, hayli müddet zevkinden ve o hâlin letâfetinden medhûş kalır idi..." Ve diğer bir zât olmak dahi muhtemeldir. Nitekim yine Menâkıb-ı Sipehsâlârda şöyle buyurulur:

 “Bir gün Hudâvendigâr hazretleri dam üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakâyık ve maânî bahsiyle meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti ilh...” Sâliklerin âh edip, na’ra atmalan hakkında Hz. Pîr efendimizin mütâlâaları Fîhi Mâ fîh’lerinin 40. faslında şu vecihle mezkûrdür:

 “İhtilâf-ı ahvâle binâen ba’zan âh etmezsen zevk gider ve eğer böyle olmasa idi Hak Teâlâ (Tevbe, 9/114) [Şübhesiz ki, İbrâhîm çok âh u vâh ederek yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmaz idi; ve hiçbir tâ ati izhâr etmemek lâzımdır. Zîrâ izhâr dahi zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk husûlü için söylüyorsun. Eğer dâfi’-i zevk ise, zevk husûlü için, zevki izâle eden şeye mübâşeret ediyorsun.” Ve Hz. Pîr’in bu hitabı huzûrda evlâdlardan birinin “âh” etmesine karşı diğer birinin, “Âh ettin, zevk gitti. Âh etme, zevk gitmesin!" diye vâki’ olan i’tirâzına Cevâb idi.

 Ya’ni, işte şimdi huzûrumuzda bulunan bir Hilâl aşk-ı ilâhî ile feryâd etmek husûsunda, geçmiş zamandaki bir Bilâl’e yar ve arkadaş oldu. Yahûdînin vurduğu diken yarası Hz. Bilâl’e müessir olmadığı gibi bu Hilâl’e de diken yarası mesâbesinde olan meşakkatler, riyâzatlar ve şiddetli mücâhedeler gül ve gülzâr oldu.”

 964. Gerçi ten diken yarasından kalbur oldu, cismimin cânı ikbâlin gülşeni oldu.

 Hz. Bilâl derdi ki: “Vâkıa, yahûdinin diken yarasından cismim kalbur gibi delik delik oldu. Fakat bu cismime taalluk eden cânım ikbâl ve devlet-i ma’neviyyenin gülşeni oldu." Ba’zı nüshalarda “cân” ile “cisim” arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma’nâ “Hem cânım ve hem de cismim ikbâlin gülşeni oldu” demek olur ki, bu da, cismimdeki kesâfet kalktı ve rûh hükmünü iktisâb etti ve devlet-i ma’nevînin gülşeni oldu” demekten kinâyedir.

 965. Cisim cühûdun dikenlerinin yarası önündedir, benim cânım o Vedûd'un mesti ve harabıdır.

 “Vedûd”, esmâ-i hüsnâdandır. Lügat ma’nası “muhabbet edici" demektir. Ya’ni, benim cismim zâhirde yahûdinin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat rûhum o kullarına Vedûd olan Hak Teâlâ hazretlerinin sarhoşu ve harabıdır. Binâenaleyh bu zevk-i ma’nevî elem-i cismânînin hicâbı olur.

 966. Câna mensûb olan koku benim cânım tarafına erişir. Mihribân olan yârin kokusu bana erişir.

 “Cânî”deki “yâ" nisbet için olursa “cân"dan murâd, Hak olur. Ya’ni, canların cânı olan Hak Teâlâ’ya mensûb koku benim rûhum tarafına erişir; ve rûhum tarafından dahi o mihribân ve Rahîm olan yâr-i hakîkînin kokusu bu cismim ile berâber olan benim benliğime erişir. Ve eğer “cânî"deki “yâ” vahdet için olursa bundan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz olur. Ya’ni, bir cânın ve rûh-ı Muhammedi'nin kokusu benim cânım tarafına erişir. Ümmetine şefik ve mihribân olan yârin kokusu bana erişir ve bu koku vâsıtasıyla şûrîde olurum.

 967. Mustafâ mi'râc tarafından geldi. Onun Hilâl üzerine " Habbezâ li habbezâ” demesi oldu.

 “Habbezâ”, âferîn ve tahsîn için kullanılan bir ta’bîrdir. Ya’ni, Resûl-i Ekrem hazretleri mi’râcdan avdet buyurdukları vakit Bilâl-i Habeşî hazretlerine: “Ey Bilâl! Sen benim için memdûhsun ve ümmetimin iyi ve hayırlı efrâdındansın!” buyurdular. Bu medhin sebebi budur ki: Resûl-i Ekrem hazretleri mi’râc esnâsında önlerinde Bilâl-i Habeşî hazretlerinin na’linlerinin tıkırdısını işitmiş idiler; ve bundan bahis buyurduktan sonra bu sözü söylediler. Bu beyit yukandaki 963 numaralı beyte merbûttur. Ya’ni, Bilâl-i Habeşî hazretleri tecellî-i mi’râcda Resûl-i Ekrem hazretleriyle berâber bulunduğu gibi huzûrumuzda Bilâl’ın yâri olan bir Hilâl dahi bize olan tecellî-i İlâhîde berâberdir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin sünnet-i seniyyesine binâen biz de o Hilâl’e: [ya’ni “Yâ Hilâl! Sen benim için memdûhsun ve iyi ve hayırlısın!”] deriz.

 968. Vaktâki Sıddîk doğru sözlü olan Hilâl'den bunu işitti, onun tövbesinden el yıkadı.

 Vaktâki Ebû Bekr es-Sıddîk hazretleri sözünü özü gibi dosdoğruca izhâr eden Bilâl-i Habeşî hazretlerinden bu tövbeden dahi rücû’u işitti, artık onun tövbesinden ümîdini kesti ve nasîhati terketti. “Dest şüsten”, el yıkamak, terk etmekten kinâyedir.[29]

************

 İlgili beyitlere biraz daha dikkatli bakarsak ve kendi bünyemizde bunun neyi ifade ettiğini anlamaya çalışırsak, Cuhud yani yahudinin mûsevîyet - tarîkat mertebesi yani tenzih ve Bilal’in ise Ahad diyerek “Ahad Ahmed’i” yani Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyi haber veren teşbih mertebesi ve “Ebu Bekir Sıddık” bu mertebenin tasdikçisi olduğunu anlamamız zor olmayacaktır.

 Konuya bahs olunan gün Cum’a günüydü. İşyerimiz Cum’a kılınan camiye uzak olduğu için nöbetçi iki kişi isek o gün sıra kimde ise namaza o gidiyor. Diğer kişide işletmenin kesintiye uğramaması için kalmak zorunda kalıyordu. Cum’a namazına geliş gidiş yaklaşık 1,5 saati bulmaktaydı. Gündüz çalışan işe yeni giren genç arkadaşlardan Mustafa, Murat ağabey Cuma namazı yemekhanenin üstünde ki mescidde kılınıyor dedi. Önceki hafta diğer arkadaşların Cum’a namazına gittiklerini söyledi. Normalde bu Cum’a nöbet sırası bende idi. Namaza gidiş geliş yarım saat süreceği için, aşağı yukarı yemeğe gidip gelme süresine denk geliyordu. Ezan okunmadan bir kaç dakika önce yola çıktım. Her yer karla kaplı ve güneş açmıştı. Celâl’den sonra Vahdet tecellisi gelmiş diye tefekkür ettim. Mescidin yeri değişmiş yemekhanenin üzerine alınmış ve camdan Şeref ezan okuyordu. Minare şerefe canlanmış Şeref olmuş Cum’aya yani Cem olma hâline davet eder gibiydi.

 Birden yirmi yıldan fazla geriye gittim. Kimseyi eleştirmek gibi bir hâlimiz yok. Zahirde görülende nefsin afakta yansımasından başka bir şey değil. O günkü zâhiri halimiz Müslüman gözükse de afakımızda gördüklerimiz mudil ağırlıklıydı. Mescidin bulunduğu yerde müdür odası bulunmaktaydı ve Cum’a günleri öğleden sonra mudill ağırlıklı toplantılar yapılmaktaydı…

 Bu tarihlerden sonra Hadi ağırlığı artmış olmasına rağmen o zamanlarda anlam veremediğim bir zuhuratta mudil ağırlıklı olan kişiler ile kendimi Mekke’ye gitmiş görmüştüm. O zaman idrak boyutunda hicret edemediğimden beden Mekke’sinde mudil ağırlıklı esmâlar ile olduğumu seneler sonra anlamıştım…

 Bu haleti ruhiye ile Mescid-e girdim. Ya-sin sûresinin sonları okunuyordu. “Ya-sin” Muhammediyet mertebesinden “Ey İnsan” demektir. Bu mertebenin sonu olan (aslında mertebelerin sonu yoktur ama başka bir ifade tarzı olmadığı için yazılmıştır) (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye kısmında mescide dahil olmuştum.

 إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللّهِ شَيْئًا وَأُولَئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ {آل عمران/10}

 İnne-lleżîne keferû len tuġniye ‘anhum emvâluhum velâ evlâduhum mina(A)llâhi şey-â(en) veulâ-ike hum vekûdu-nnâr(i) 

 “Ey Rabbimiz! Muhakkak ki, Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları bir araya toplayacaksın. Muhakkak ki Allah, hiç sözünden caymaz.” (Al-i İmran/10)

-------------------

 Allah insanları cem gününde toplar. Bu bütün mahlukatı, öncekileri ve sonrakileri toplayan vahdet makamına vasıl olmaktır. Artık bu sahneyi müşahade etmelerinden dolayı ilerinde en küçük şüphe kalmaz.

 3. Sûrenin 10. âyeti, sayısal değeri,

 10+3= 13 ü vermektedir. Müşahade ve yaşantılar ile bağlantılı ve tasdiği olduğu için alınmıştır… 

 İmamet görevini güvenlikten arkadaşımız Şuayb yapmaktaydı. Hutbenin konusu da “EZAN: ÖZGÜRLÜĞÜN GÜR SEDASI” idi. Özet olarak hutbenin bölümlerini alalım…

 Allahu ekber, Allahu ekber!

 Bu nida, günde beş vakit, minarelerimizde yankılanırken, Rabbimizi tasdike, O’na itaat ve ibadete çağırıyor müminleri. Dünya meşgalesinden uyan! Kulluğun gereği olan namaz için kıyama dur! diyor ve zamanın kalbini tutuyor, İslam’ın gür sedası. Kendisine icabet edenin elinden tutuyor; bireyden topluma, ümitsizlikten umuda götürüyor bu çağrı.

 Rahmet Elçisi (s.a.v), vazifesini tamamladıktan sonra, ardında sevgisini bırakarak vefat etmişti. Doyamamıştı ona ashâbı. Bunlardan birisi de Kutlu Nebi’nin, “müezzinlerin efendisi” övgüsüne mazhar olmuş Habeşli Bilâl’di. Üzüntüsünden duramamıştı Bilâl Medine’de. “Resülûllah’tan sonra ezan okumayacağım/okuyamayacağım.” diyerek uzaklaştı peygamber diyarından. Ancak iliklerine kadar işleyen peygamber sevgisi ve muhabbeti onu tekrar Medine’ye getirdi. Geldiğinde sabah namazı vakti girmek üzereydi. Doğrudan Ravza’ya, Resülûllah’ın huzuruna gitti. Ağladı ve yüreğindeki hasreti gözyaşlarıyla dindirmeye çalıştı. Derken Efendimizin torunları Hasan ve Hüseyin çıkageldiler. Dedelerinin hatırasını yâd etmek üzere Bilal’den ezan okumasını istediler. Kabul etti Bilâl ve peygamber zamanında olduğu gibi mescidin damına çıkıp, “Allahu ekber” dedi. Bilal’in Resülûllah (s.a.s) zamanındaki bu nidasıyla Medine’de yer yerinden oynadı. Bir tarih canlanıyordu. Bir şehir ağlıyordu. Hıçkırıklara boğulan Medine, o gün Allah Resûlü’nün vefatından sonra en hüzünlü günlerinden birini yaşıyordu. (Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, I, 357-358.) Bu olay, biz müminler açısından ezanın içeriğini, anlamını ve mesajını ortaya koymaktadır. Ezan her okunduğunda ve her okunduğu yerde; ilk gün okunduğu gibi, o gün Bilâl’in okuduğu gibi, büyük ma’nÂlar, coşkular ve hatıralar yaşatır gönülden dinleyenlere ve anlayanlara… 

 Ezan, Habeşli Bilal’in namaz için atan kalbinin dudaklarından dökülen sesidir. Ezan, tevhidin sembolü, İslam’ın ses ve söze dökülüşüdür. Müslümanın kalbini, beynini, ruhunu ve bedenini harekete geçiren sesli dokunuştur ezan…

 Çoğu zaman gündelik hayatın türlü meşgalelerine boğulan bizleri, Allah’ın huzurunda saf durmaya, diri olmaya çağırır; her daim yineler çağrısını: 

 Hayya ala’s-salâh, Hayya ala’l-felâh.

 Ezan, aynı zamanda özgürlüğün sembolüdür, gür sedasıdır. Ezan, okunduğu beldenin özgürlüğünü, bağımsızlığını da haykırır. Bu yüzdendir ki merhum Mehmet Akif: 

 “Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli, Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli” derken bu gerçeği dile getirmektedir.

************

 Kamet’te müezzinliği Veysel yaptı… İmam 1. rekatta Kafirun ve 2. Rekatta İhlas sûresini okuyarak namazı bina etti…

************* 

 Konu ile alakalı olan Aralık ayı içerisinde görmüş olduğum zuhuratta şöyleydi.

20-12-2014

Gündüz vakti boğaz’da deniz kenarında bir caminin önünde bankta oturmuş namazı bekliyorum. İnsanlar camiye girmeye başlıyor. Caminin tahta büyük giriş kapısı ardına kadar açık. Namaza iç davette yani Cum’anın ikinci ezanında Cumânın farzına davette Necdet isminin geçtiğini duyuyorum (Vahdette çıktığımda diğer söylenenleri hatırlayamadım). Camiden içeri girdiğimde insanlar namaz için kıyama kalkmış arka safta çocuklar duruyor. İmam Fatiha’yı okumaya başlayınca saflara doğru koşuyorum ve yaklaşınca yavaşlayarak ilerleyip saflara dahil oldum.

***************

Yukarıda verilen bilgiler, müşahade ve zuhurat ışığında konuyu yorumlamaya çalışalım…

 Mesnevi-i şerhinde (احد) “Ahad” ın manası olarak; Resûl-i Ekrem hazretleri’nin Allâh Teâlâ sizi kurtarsın! Ma’nâsında kullandığı, Hz. Bilâl ise “Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!” demek ma’nâsında olarak “Ahad!” derdi.” diye ma’nâsı verilmiş. Ahad bir başka açıdan, Esmâ-i ilahiye den olan Ahad ve zâtı ifade eden Ahadiyet yani Kul hu vallahu Ahad vardır…

 Ahad (احد) sayısal değeri, (ا) Elif; 1, (ح) Ha; 8, ve (د) Dal: 4 tür. 

 1+8+4= 13 tür…

 (13) Bilindiği gibi Hazreti Muhammed’in şifre rakamıdır…

 Ahad’ın ortasına taayyün (م) mimi geldiği zaman yani Zât-ı Ahadiyyet Ulûhiyetine, Ulûhiyettte Hakikat-i Muhammediye aynasına yansıdığı zaman aldığı isim Ahmed olur. Ve sayı değeri 13+40= 53 olur. Bu aynı zamanda Necdet Babama ma’nâda verilmiş şifre sayısıdır. Bâtında Ahmed, Zâhirde Necdet olmaktadır… 

 Şimdi namaz kitabından Allahu Ekber tekbirleri neyi ifade ettiğine bakalım.

 “ALLAHÜ EKBER” Tekbirleri Tekbir getirmek: ALLAH’ın birliğini ilan etmek, ve o “tek”tir, “bir”dir demek olduğuna göre, dört defa tekrarlanması, dört mertebesi itibariyle de yüceliğinin anlaşılması gerekir, demek olmaktadır.

İşte eğer sen ALLAH’ın varlığını en geniş manada anlayamazsan, hiç olmazsa birinci tekbir düzeyinden anlamaya çalış. Yani en alt düzeyden, burada ifade edilen “ALLAH-u Ekber” in ne demek olduğunu anlamaya çalış. 

En alt derken, aslında işin altı da üstü de yoktur ama ifade bakımından böyle deniyor. 

En alt: “Fiiller alemi” “ef’âl mertebesi”, yaşadığımız bu alem, bu alemin karşılığının ifadesidir.

Müezzin veya biz birinci tekbir olarak “ALLAH-u Ek­ber” dediğimiz zaman bütün varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur, yani “lâ fâile illâllah” hükmünü gerçek manası ile yaşamamız gerekir. 

Bu tekbirde “AL­LAH-u Ekber” dendiği zaman, bütün madde aleminin meydana getiricisi, yaşatıcısı, bakıcısı, devam ettiricisi, özü, varlığı ALLAH’tır, büyük ALLAH demektir.

İkinci tekbiri getirdiğimiz zaman esmâ aleminin düzeyinde yani bu alemi meydana getiren manalar alemi, “Esmâ’ül hüsna” ALLAH’ın güzel ve sonsuz isimlerinin bu­lunduğu alem olduğunu düşünürüz. 

İkinci tekbirde “Esmâ âlemi” de ALLAH’a mahsustur, ondan gayrıya yer yoktur. Tekrar edilen tekbirle bu idrak ve yaşam olgunlaşır.

Üçüncü tekbire geçildiği zaman sıfat mertebesinde de “bütün benlikler, varlıklar ve bunların özleri ALLAH’ındır, ALLAH’a mahsustur” hükmü gerçek hali ile ortaya çıkar.

Dördüncü tekbire geçtiğimiz zaman orada artık “AL­LAH-u Ekber” lafzı “ALLAH-u Ahad” olur. Çünkü burası Zât bölgesidir.

İrfan ehli dördüncü tekbirin “ALLAH-Ahad” ol­duğunu bilir, fakat yine genel söyleniş şekliyle söyler. Neticede oranın “ALLAH-u Ahad” olması “Ahadiyyet” mer­tebesi itibariyledir. 

“Ahadiyyet” mertebesi, “Vahidiyyet” mertebesinin üstündedir. 

Hal böyle olunca dördüncü tek­birin özelliği değişmektedir. Çünkü alt mertebelerde varlıkların zuhurları, ma­naları, özellikleri mevcutken “Ahadiyyet” mertebesine geçildiği zaman, artık orada “Ahadiyyeti sırfı zatî” du­rumu söz konuşu olduğundan herhangi başka bir varlıktan bahsedilmeyeceği için, “büyüktür” sözü, kendine bir ifade bulamaz.

Orada “hüviyeti” ve “inniyeti” ile tek bir Zât, “mutlak varlık” mevcuttur. 

O halde artık orada sadece “ALLAH-u Ahad” hükmü geçerli olur. 

 Çünkü (İhlas Suresi112/1)

“kul hüvallahü ehad” dır.

İşte tekbirleri bu şekilde tefekkür etmeğe çalışmalıyız. 

Yukarıdaki ifadeleri özetlersek;

Birinci tekbirde, ef’âl âleminin Hakk’ın varlığı ile var olduğunu “lâ faile illâllah”.

İkinci tekbirde esmâ âleminin de Hakk’ın varlığı ile var olduğunu “lâ mevcûde illâllah”.

Üçüncü tekbirde de sıfât âlemin de ALLAH’ın varlığı ile var olduğunu “la mevsufe illallah”.

Dördüncü tekbirde ise, Zât alemi dahi ALLAH’ın varlığı olduğu “lâ ma’bude illâllah” ve gerçek ifadesi ile “lâ ilâhe illâllah” sözünün hakâkati söylenmiş olur.

“ef’âl”, “esmâ”, “sıfât”, mertebelelerine geçince sadece “Ahadiyyeti sırf-ı zâti” mertebesi kalır.

Bunun da ifadesi, “ALLAH’u Ahad” olur.

************** 

 Görüldüğü gibi “Allahu Ahadiyet’i sıf zâti” mertebesini ifade etmektedir. 967. Beyitte anlatılan Mustafa (a.s.)’ın Hz. Bilal’in ayak seslerini duyması Kul Huvallahu Allahu Ahad’ı duymasıdır ki bunu zâhir âlemde Ahad, Ahad diye dile getiren Hz. Bilal idi.

 Ezan sayısal değeri; (ا) Elif: 1,13, (ذ) Ze: 7, (ا) Elif:1,13, (ن) Nun: 50,

 1+7+1+50= 59, 5+9= 14

 1+13+7+1+13+50= 85, 8+5= 13 

 (13) Hazret-i Muhammed-in şifresi, (14) Nur-u Muhammedi (ا) Elif; Ahadiyet mertebesini ifade etmektedir.

 Ez; Türkçe olarak bir şeyi ezmek posanı suyunu çıkarmak ve bir kimseyi sindirmektir. 

 Arapça olarak Bakara sûresi 152 âyetine baktığımızda,

 فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ {البقرة/152} 

 “Fezküruni ezkürküm veşküru li ve la tekfürun”

 “O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.” Öncelikle; Ahadiyet yani, , (ا) Elif 12 zâhir ve birde bâtini olan 13 noktayı hatırlamaktır. 12 Nokta 7 Nefis mertebesi ve 5 hazret mertebesidir. Batında ki noktada Rabb-i Hass’tır. En büyük Rabb-i Hass Allah’tır.

 Âyette ki anlatımda iki defa rabbimiz zikrediyor bir kere de biz zikretmekteyiz. “Fezkürini “ dediği zaman evvala o bizi zikrediyor. Biz ondan sonra onu (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) ”Lâ İlâhe illâ Allâh”, Ya Allah, Ya Hu diyerek zikretmeye başlıyoruz. Biz emre uyduğumuz için zikrediyoruz. O da söz verdiği için tekrardan bizi zikrediyor. “Beni zikredin bende sizi zikredeyim” diyor. Baştan kendisi zikrediyor. Fiili ortaya ve oluşumunu ortaya koyuyor. Sonra biz o oluşumla faaliyete geçiyoruz. Ağzımızdan, beynimizden bazı düşünceler, sözler ve zikirler çıkıyor. Ona karşılık, O da tekrar cevabını veriyor. Biz bir defa zikrediyoruz. O da başta ve sonda iki defa zikrediyor. Hadiste de dendiği gibi, “siz bana yürüyerek gelirseniz ben size koşarak gelirim. Koşarak gelirseniz, daha hızlı gelirim”. Devamında da şükredin ve bu hakikati örtmeyin denmektedir.

 Eza; Üzme, sıkıntı verme, üzgü kelime manasını vermektedir.

 Resülûllah efendimizin ayakları şişene kadar namaz kılması üzerine Aişe validemizin “senin bütün günahların af olunduğu halde niye bu kadar ibadet ediyorsun” diye sorması üzerine şükreden bir kul olmayayım diyordu. Yukarıda verilen âyetin ikinci kısmında görüldüğü gibi zikredin ve şükredin denmektedir. Rabb-i Hassı zikirden sonra, Hz. Bilal ve Resülû Zişan efendimiz gibi sıkıntı ve üzüntülere katlanmak gereklidir. Başta ki (ا) “Elif” Ahadiyet mertebesini ifade etmekteydi. Ortada bulunan (ا) “Elif” ise her bir bireyin batınında bulunan (13) üncü mertebe olan Rabbi Hass’tır. Resülullah efendimizin الله “Allah” esmâsı diğer kişilerinde Esmâ-i İlâhiyye den bağlı bulundukları bir Esmâ’dır. 

 Bu satırların tasdiki de Nefsi Küllüm olan Nüket Annemden geldi. Terzi Baba gurubunda Medine’de ikamet eden Ai.. Hü… adlı bir hanımı sormuş. Gurubumuz Medine de olacağı zaman, O da Türkiye de bulunması gerekiyormuş. Ai.. Hü… Hanım Efendi Babamı göremeyeceği için üzülmüş. Cenâb-ı Hakk tanışmalarını nasip eder. İnşeAllah… 

 Ezan; Sonuna bir (ن) Nun ilave edilmiştir. Nûr-u Muhammedi ile tüm mertebelere davettir. Kim hangi mertebede ise ona davet olunmaktadır.

 Ezan-ı E-zan mı yoksa E!zan olarak mı duyuyoruz.

 E-zan olarak duyuyorsak, Hakk’ın davetini, Resül’unun davetini ve Resül’unun Resülü’nün davetini kendi zannımız olarak duymaktayızdır. E ve Zan’nı ayırır. Arapça istifham yani soru olarak sorarsak. E zan’mış. Yani (ا) Elif’in, Ahadiyetin zannı imiş olur ki gerçek zan ve Hakîkati olmuş olur. İnşeAllah.

 Beyitlerde, Hz. Muhammed güneşe ve Hz. Bilal ondan ışığını alan Hilal yani Ay-Kamer’e benzetilmişti… Ezan’ın sayısal değerlerinde ki (13) Hakîkat-i İlâhi güneşi ve (14) Nur’u Muhammed-i Kamerdir. Ahad sayısal değeri ise 13 dür… Bilal-Hilal (14) Ahad-Hz. Muhammed (13) bağlantısının da tesadüfi olmadığını anlamak zor olmayacaktır. 

 Hz.Şems-i Tebrizi, “oğlum hür ol, hürlerle yaşa” diyordu. Bu fakîrde onun bir oğlu olduğuna göre hutbenin konusu olan “Ezan özgürlüğün gür sedası” Hz. Bilal gibi, sanki oğlum, öncelikle yoluna, yolumuza, Resül (s.a.v.)’e ve Allah (c.c.)’a davet et diyordu. Yanlış anlaşılmasın, bu hal genele değil özele yan taleb edenleredir.

 Dış ezan-ı okuyan şeref-şerefe yani ağızdan çıkan Abdiyet, Risâlet, Ulûhiyet ve Ahadiyet mertebelerine davettir. İç ezan ve Kamet-i okuyan Veysel yani Resüûullah efendimizin “Nefesi Rahmâniyi Yemen canibinden duyuyorum” buyurduğu, Akl-ı Külle işarettir. Şuayb’ın imam olması, (ش) Şın: 300, (ع) Ayn: 70, (ي) Ye: 10, (ب) Be: 2 dir. 

 300+70+10+2= 382 

 300+70+10+2= 382, 3+8+2= 13

 (13) Hazret-i Muhammed’in şifre rakamının, Ahad’ın sayısal değeri idi. Bu mertebelerin imametine de işaret olarak düşünülebilir.

 (ش) Şın: Şeniyet-i İlahi, “Her an bir iştedir” (55/29)

 (ع) Ayn: Göz, Batında olan görüşe işarettir.

 (ي) Ye: Museviyet mertebesinden Ama olarak müşahade, (ب) Be: Bu mertebenin birlikteliği ve risâletidir.

 Cum’a namazında ilk rek’atta yani zâhirde Kafirun sûresi okunması Hakk’ın örtüp gizlenilmesi ve ikinci rek’atta yani batında ihlas suresi okunması bu gizlenin Kul hu vallahu Ahad – Allahu Ahad olmasıdır. Ehline gizli diye bir şey yoktur. Ayan beyandır… Yeter ki müşahade edilebilsin, âlem kitabında Cenâb-ı Hakk ne söylüyor anlaşılabilsin. Bizimde amacımız bunu anlamaya çalışmaktır. Şuayb’ın imam olmasında ki bir başka hikmet ma’nevi eğitimimden kaynaklanmaktadır. Bâtında ilk ve tek mürşidim olan Efendi Babam Necdet Ardıç, zâhirde ise ikinci mürşidimdir. Mûsâ (a.s.)’mın Mısır’ı terk edip, Şuayb (a.s.)’a gitmesi ilk Mürşidim’in yeterli gelmeyip diğer bir Mürşide gidilmesidir. Zâhirde İmam olarak Şuayb ismi ile görülenin altında Necdet Babam ve İmam’ın güvenlik işini yapıyor olması Necdet Baba’mın eminliğine bunun altında da, Muhammed’ül Emin, Hazret-i Muhammed ve Hakikat’ül Ahmediye mertebeleri bulunduğuna işarettir. Şuayb’ın Trabzon’lu olması, Trabzon’nun plakası yani tarîkat mertebe genel işareti 61’dir. Efendi Baba’mında isminin harflerinin Türkçe harf sistemi ile sıra sayısı toplamı 61’e işarettir. Ve Saff sûresi (61/13) ile نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ “Nasrun Minalllahi ve Feth’un Karib” “Allah’ın yardımı ve yakın bir Fetih” müjdesine işarettir. 

 Birde bu konu ile bağlantılı olan zuhurata bakalım.

Gündüz vakti boğaz’da deniz kenarında bir caminin önünde bankta oturmuş namazı bekliyorum. 

 Gündüz Bakâbillah mertebesidir ve Allahu Ahad olarak düşünülebilir. İstanbul yani İslambol boğazıdır. İslam, Selâmdır. B-ol, B- birliktelik risâlet, (Ol) “Kün Fe Yekün” bir şeyin hemen olmasıdır. Selâm Efendi Babamın esmâsıdır. İslam ve Selâm ile birlikteliğin, risâletin olmasıdır. Deniz; İlmi ilâhi deryası, Boğaz ise sözlerin harf kisvesini giyip dökülmeye başladıkları yerdir. Oturmak namazda insan mertebesine işarettir. Caminin önünde olmak bu mertebenin cemi olan Hazret-i İnsândır. Bu mertebenin namazı da ubudiyettir. 

 İnsanlar camiye girmeye başlıyor. 

 Hazret-i İnsânın kesreti vahdetinde toplanıyor. 

 Caminin tahta büyük giriş kapısı ardına kadar açık. 

 Hazret-i İnsânın tüm kapıları yani Esmâ-i İlâhiyyelerin hepsinden İnsânları topluyor. (Bunlar yazılırken Efendi Babam’ın canları Çarşamba sohbeti için canları toplaması ve körün değneğinden bahsetmesi bu yazılanların tasdiki olsa gerek. Bir tasdikte işyerindeki arkadaşımın getirmiş olduğu Torku Davet bisküvilerinden geldi. Ma’nâ fırınından en taze hali ile… Heza min fazli Rabbihi.) Sen ona korkma de kur’an-ı natık, gönül ka’besine gir ol mutabık, devreyle ol ka’benin etrafını, devrederler bir gün gelir şems-i zatını.

 Namaza iç davette (Cum’a namazının farzına) Necdet isminin geçtiğini duyuyorum (Vahdette çıktığımda diğer söylenenleri hatırlayamadım). 

 Necdet – Necat ve kurtuluştur. Ezan ile bağlantısı olan “Hayye Ale’l Felah” aşağı alınmıştır. Hayyat’ın Terzi oluşu da ilginçtir (Hayye). Efendi Baba’mın ve lütfedip görev verdiği fakir evladının insanları selâmet yurduna kurtuluşa çağırmasıdır. 

 Camiden içeri girdiğimde insanlar namaz için kıyama kalkmış arka safta çocuklar duruyor.

 Bu namazın Cum’a yani cem namazı olması halk’ın toplanması Hakk’ın namazı olduğu arka safta toplanan çocukların yola yeni giren eğitimin başında olan evlâtlarına iaşrettir.

 İmam Fatiha’yı okumaya başlayınca saflara doğru koşuyorum ve yaklaşınca yavaşlayarak ilerleyip saflara dahil oldum.

 İmam’ın fatihayı okuması, Fatiha açmaktır. Açık olanın yani mübin olanın açılması yani İmam’ül Mübin‘dir. Önce hızlı koşulması Nefsi Emmare’ Nefsi Levvame ve Nefsi Mülhime’nin hızlı geçilmesi, yavaşlanması ise Nefsi Mutmainne, Nefsi Radiye, Nefsi Mardiye ve Nefsi Safiyenin geçilmesidir. Saflara dahil olmak safiyete dahil olmaktır. Ve bu hal ile Nefsin kıyam etmesidir. Fatiha İnsân-ı Kâmil- Kâmil İnsan’ın sûresidir.[30]

 “HAYYE ALE’L-FELAH” 

“Hayye ale’l-felah” dendiği zaman, bu duruma gelmiş olan kimsenin felahı yani kurtuluşu mutlaktır. O da onun için böyle diyor zaten. Yani felah bulmuş, kurtuluşa ermiş olmalısınız; o huzuru, o hali, o güzel yaşantıyı yaşayabilmelisiniz ki gereği gibi faydalanasınız. Yahud da kendinize gelesiniz demek istiyor.

Zâhir ve bâtın iki defa olmak üzere “haydin felaha, haydin felaha” diye tekrarlanıyor. 

Kur’an da (Yunus Suresi 10/25)

وَاللّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلاَمِ وَيَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {يونس/25} 

 “vallahü yed’u ila darissela­mi” ve Allah davet/dua eder, çağırır selam/esenlik dar/diyar, yurduna değin yani “ALLAH sizi selâmet evine davet eder” buyurulmaktadır. 

 İşte felâha ve selâmet evine davet aynı hükmü taşıyorlar.

 Özetle buraya kadar olanları iyice anlamağa çalışırsak, zahir ve batın felâha ve selâmete ulaşmış oluruz. Âlemde bundan daha güzel bir hal olur mu?[31]

 **********

----------------

 إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ {البروج/11}

 “İnne-llezîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti lehum cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u) zâlike-lfevzu-lkebîr(u)” İnanan ve iyi amel yapanlar için de altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş odur. (85/11) 

----------------

Îmân; dini kitaplarımızda çok geniş şekilde izâh edilmiştir. îmân, özet olarak; Allah’ı ve gönderdiklerini “dil ile ikrar, kalb ile tasdik etmektir, ” diye belirtilmiştir. Yani dilimizle kelime-i şehâdeti getirdiğimiz zaman ve inandığımız zaman dilimizle kelime-i şehâdeti getirip kalbimizle de tasdik etmemizdir. Ancak bu husus kelâmi olarak söylenmektedir. Dilimiz ile ilgili olan bölümü şuhudi olarak dilimizle söylüyoruz, ancak kalb ile tasdik bölümü meçhulde kalıyor. 

Neden meçhulde kalıyor? Kendi hakikatimizi bilmiyoruz. Bilmiyorsak kendi hakikatimizdeki bir varlığın tasdikini nasıl yapacağız. Kendimizi bilmiyoruz ki! Bilmediğimiz bir şey, İnsan bilmediği bir şeyi nasıl tasdik etsin. 

Efendim, işte Allah var yukarıda. Hz. Peygamber de var bunları biliyoruz. İyi, biliyoruz da! lâfzi biliyoruz, kelâm olarak kelime olarak biliyoruz, ezberden biliyoruz. 

Kendimizi bilmiyoruz, kendimizi bilmiyorsak nasıl tasdik edeceğiz. Allahı bilmiyoruz, Peygamberimizin hakikatini bilmiyoruz. Zannediyoruz ki o da Mekke Medine de yaşamış bizim gibi bir beşer. 

İmanın şuhud da dört mertebesi vardır. Bunlara Îmân ve İkân kitabından bakacak olursak. 

Îmân mertebeleri, bakın anlatmak istediğimiz lâfzı kelâmi, ağızda olan boğazdan aşağıya geçmeyen dilin ucunda olan îmân değil. Şuhud yani müşahede hali ile yapılan îmândır.

Bunun da 4 mertebesi vardır. Birçok mertebeleri vardır ama asıl olarak 4 mertebesi vardır. Bu 4 mertebe den birisi “ef’âl mertebesi” îmânıdır. Ef’âl yani şeriat mertebesindeki îmân anlayışıdır. 

Şeriat mertebesindeki îmân derken, burası hafife alınacak bir îmân yeri değildir. Kendsini müslüman zannedip te îmân etmiş olanların sahası değildir. Onların anlayışından çok ileri olan bir sahadır. 

Ef’âl mertebesi bilinci içinde olan îmân, kısmen de kendini tanıma bilincinde olan kişinin yaptığı îmândır. Yoksa hiç bir tevhid bilgisiyle ilgisi olmayan, hayali ve vehmi olan Cenâb-ı Hakk-ı yukarılarda kabul eden kuru bir îmân değildir. Bakın tevhidi ef’âl îmân-ı gerçek îmânının başlangıcıdır. 

-------------------

 Şeriat (ef’âl) mertebesi îmânı. 

 Kur’ân-ı Kerîm de âli imran suresi 193 âyetinde açık olarak îmânın oluşumu bize gösterilmektedir ki şuhudi îmânın başlangıcı bu âyet-i kerîme ve benzerleridir. 

-------------------

 رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ {آل عمران/193} 

 “Rabbenâ innenâ semi’nâ münâdiyen yünâdîlil îmâni en âminü birabbiküm fe âmennâ, rabbenâ fağfirlena zünübenâ ve keffir anne seyyiâtinâ ve tevveffenâ meal ebrar” Mealen= “Rabbimiz gerçekten biz rabbimize îmân edin diye îmâna çağıran bir çağırıcıyı duyduk îmân ettik. Rabbimiz bizler için günahlarımızı bağışla. Bizden çıkmış kötülüklerimizi ört ve bizi iyilerle öldür.” (3/193) Bakın her bir kelimede, bir varlık bir şuurlanma vardır. Ve de asli olarak ne lâzımsa onun talebi vardır.

 “Rabbimiz biz gerçekten rabbinize îmân edin diye çağıran bir çağırıcıyı duyduk.” Bakın evvelâ, kulak faaliye geçmiş, duyduk diyor. Daha henüz gördük demiyor da, duyduk diyor. İşte mesnevi şerifin ilk kelimesi “bîşnev” dinle ma’nâsında’dır. Birde dinledik, ma’nâsında duyduk diyorlar. 

 Kur’ân-ı Kerîmin ilk kelimesi “ikra’” bakın... söyle, peki! Söyle hangi mahalle hitab ediyor? Kulağa hitab ediyor. Söyle dediği zaman, gözümüze hitab etmiyor elimize hitab etmiyor. Çünkü “sözün müşterisi kulaktır.” Kulağımız olmasa, on bin defa söyle ikra, ikra, ikra, yok duymayız. Neyle duyarız? Kulakla duyarız. 

 Kur’ânı Kerîm de baktığımızda bakara sûresi (2/ 3- 4-) âyetleri, yani bakara suresi ikinci suredir, bu surenin (3-4) üncü âyetleri, esmâ mertebesinin zâhiren îmânından bahset-mektedir. Ama âyet-i kerîmenin zâhiridir, ancak bir de âyet-i kerîmenin bâtını vardır, vakit bulursak ona daha sonra bakarız inşallah... “Esteîzü billah”

 الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {البقرة/3} والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ {البقرة/4}

 “ellezîne yu’minune bilğaybi ve yükıymunes-salâte ve mimmâ rezaknahüm yünfikun” (3) 

 “vellezîne yu’minune bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablike ve bil âhiretihüm yukînun”(4) Meâlen :

 “Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar”Şimdi birincide îmân, edin lâfzi îmân, Allaha ve onun paygamberine îmân edin dendi, sadece lâfzen îmân edilmektedir. Ama burda bakın, îmânın şekli değişmekte gayba îmân ederler, olmaktadır. Yani birincide lâfzen, ama gayba mı şahadete mi belli değil, yani bir Allah var ona îmân ediyor. Ama burada yol göstererek, ayırarak, neyi, îmân edilecek hangilere îmân edilecek tarikat mertebesinde gayba îmân gerekiyor. 

 Bakın şimdi, ”Onlar ki, görünmeyene inanırlar (gaybe) ve namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” (3) Bakın, İslâmın şartlarını yerine getirirler diyor. İslâmın şartları ne idi? Namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek. Ve verdiğimiz şeylerden de infak ederler nafaka verirler. Demek ki îmânın şartı, îmân edilen şeyi tatbik etmekte oluşuyor. 

 “onlar sana indirilene de senden önceki indiril-mişlere de inanırlar ve onlar âhireti de yakînen tanırlar. ” (4) Bakın îmânın ikinci faslı gaybe îmân etmektir. Ve burada bir değişiklik var. Şeriat mertebesindeki îmânı, bireyler taleb ediyorlarken, 

 ”Rabbenâ innenâ semi’nâ münadiyyen yünadiylil îmânü en âminü birabbikim fe amennâ, rabbenâ fagfirlenâ zünübenâ vekeffir seyyiâtinâ ve teveffenâ meal ebrâr” Âyet sıralamasına dikkat edersek, bireyler taleb etmekte, bizim günahlarımızı af eyle, biz îmâna çağıran birisini duyduk ona yöneldik, bizi ebrar ile iyiler ile ahirete gönder ruhumuzu al, sonumuzu getir diye taleb bireyden geliyor. 

 Ama burada iş çok değişik. Neden? “Ellezîne yü’minune bil gaybi” O kimseler ki gaybe îmân ederler. ”Ve yukîmunessalâte” Namaz kılarlar... . ”Ve mimmâ razeknâhum yunfıkûn” Kendilerine verilen rızıklardan infak ederler. Bakın aradaki ifade farkı çok büyük. Burada o mertebenin insanları bir şey talep etmiyorlar. Taleb eden kimse yok. Bu mertebenin insanlarının tavrını Cenâb-ı Hakk bizlere bildiriyor, o hayattan bilgi veriyor. 

 “Ellezîne” O kimseler ki, yani tarikat mertebesi itibarıyla yaşayan kimselerin îmânlarını belirtmek için, O kimseler ki “yu’minûne bil gaybi” gaybe îmân ederler. 

 Bakın birincide ya rabbi bizi buraya buraya indir buraya, buraya götür diye bireyler, haktan talep ediyorlar. Ama burada talep yok, Cenâb-ı Hakk onların vasıflarını anlatıyor. Anlaşılıyor değil mi. İşte Kurân-ı Kerîmin bölümlerini böyle anlayabilirsek, âyetleri daha iyi değerlendirmiş oluruz. Yoksa hiç bunların farkında olmadan okuyalım, okuyalım geçelim Kur’an okumuş oluruz. Ama aslında Kurân-ı okuyamamış oluruz. Yani sureta okumuş, ama içini özünü okuyamamış oluruz. 

 Kurân-ı Kerîm Meryem suresi 19. sûre 96. âyet-inde Bismillâhirrahmenirrahîm. ”İnnellezîne âmenû ve amilussâlihati seyec’alü lehümürrahmânü vüddê” Burada mertebe biraz daha yükseldi. Hususiyet de yükseldi Hakka yaklaşma da yükseldi tamamen değişti. Birinci âyet başka sahadan bahsetti ikinci âyet başka sahadan bu âyet ise daha yukarıdan bahsetmektedir. 

 Kurân-ı Kerîmin hangi âyet-i hangi mertebeden başlatıyor, anlamını biz eğer idrak edemez isek, Kurân-ı Kerîmi Hakkıyla anlamış olamayız. Kur’an okumuş oluruz sevabınıda kazanırız. Ama mertebeler gereği meratibi İlâhide, hangi mertebeden bahsettiğini bilemezsek irfaniyetimiz olmamış, olur yazık olur. Yazık olur derken anlayamamış oluruz. Anlamamız için bu mertebeleri bilmemiz lâzım ki af’al mertebesi, esmâ mertebesi, sıfat mertebesi, zat mertebesi, olarak yani şeriat tarikat hakikat ve marifet mertebesi olarak bilmemiz gerekiyor. İşte burada üçüncü îmân mertebesi, hakikat mertebesinin îmânıdır. 

 İman mertebelerinde üçüncü merhale sıfât hakikat mertebesi îmânı Meryem suresi (19/96) âyetinde “İnnellezîne âmenû ve amilussâlihâti seyec’alü lehümürrahmânü vüddê”

 “MuHakkak ki îmân edip sâlih amel işleyenleri rahman sevgili kılar” (19/96) Dördüncü îmân mertebesi: Zât Marifet Mertebesi İmanı:

 Bu da Bakara sûresi 2 /285 âyet-indende.

 Bismillâhirrahmânirrahîm. 

 “Âmenerrasûlü bimâ ünzile ileyhi min rabbihi vel mü’minûn küllün âmene billâhi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusulih” diye devam eden âyet-i kerîme zat mertebesi îmânını diğerlerinden farklı yönüyle, bize bildirmektedir. 

 Özetle meal olarak ne deniyor bakalım. “ O elçi rabbinden kendisine indirilene inandı. Müminlerde inandılar. Allaha meleklerine ve kitaplarına ve elçilerine inandılar. İla ahir... Devam ediyor âyet. . 

 Amenerrasülü, bunu bilmeyen bir müslüman olmasa gerek. Camiye gidenlere de namazdan evvel sonra hep okunur. Evlerde de en çok okuduğunuz dualardan birisidir bu. Ve onun Hakk’ında mümkün olsada başlı başına sohbet mevzuu olsa, devam eden âyetlerinde. . 

 “lâ yükellifullahe nefsen illâ vüsahê lehê mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet” ne kadar muhteşem ifadeler. 

 Cenâb-ı Hakk gücünden fazlasını kimseye yüklemez. ”Lâ yükellifu” teklif etmez “İllâ” eder ama şartlı eder, nasıl? “Vüs’ahê” Kendi gücünün çekeceği kadarını teklif eder o kadarını verir. Bu kadar açık olan âyet-i kerîmeyi duyduktan bildikten îmân ettikten ve rabbımızada mutlak ma’nâ da güvendikten sonra, artık bizim başımıza gelenlerin dengeli geldiğini, gücümüzün üstünde rabbımızın bize bir şey yüklemeyeceğini çok iyi idrak etmemiz gerekmektedir. 

 Eğer yüklemiş ise herhangi bir yük üzerimizde görüyor isek, bunun karşılığı bizde var demektir. Çekme gücümüz var demektir. Ama ağır geldi efendim... Ee olacaktır neden? Çünkü biz çekme gücümüzü kullanmıyoruz da onun için ağır geliyor. 

 Diyelim ki yüzde yüz verilen bir gücümüz var. Bunu yüzde elli kullanırsak, yüzde altmış gibi verilen ağırlık bize fazla gelir. Ama bizim yüzde yüz gücümüz var. Yüzde kırk daha çekecek gücümüz de var. Ama biz onu faaliyete geçirmemişsek, bu Hakk’ın bize fazla yüklemesinden değil, Hakk’ın bize verdiği gücü kullanmamamızdandır. İşte bu bana çok ağır geldi çok fazla geldi gibi, ya rabbi hep benimi buluyorsun gibi nefsimiz başlıyor konuşmaya. Tabi böyle konuşmakta kolay, yani ateş düştüğü yeri yakar derler ya oda ayrı bir konudur.

 Ancak bunlar bilincimizde olursa hâdiseleri karşılamamız daha kolaylaşıyor. Ve kendimizdeki gücü arttırmaya çalışıyoruz. Dayanma gücünü arttırmaya çalışıyoruz. O zaman tabiki anlayışımızda büyük değişim oluyor hadiseye bakışımızda. Şikâyet etmeyi artık ortadan kaldırıyoruz. Ya rabbi bu senin rahmetindir, lütfundur mutlaka diye öyle bakıyoruz.[32] 

 Yine yolumuza Îmân ve İkân kitabı ile devam edersek;

 Şimdi sâlih amel dendiği zaman ne anlayacağız. Zâhir fiziki ma’nâ da amel, iyi işler yapmak. Namaz kılmak oruç tutmak abdest almak yolda giderken birisine yardım etmek yaşlıya insanlara yardım etmek, olabildiğince faydalı yaşamak. Kendi yaşantısını da düzenleyerek örnek olmaya çalışmak bunlar ameli sâlih diye belirtiliyor. 

 Ameli sâlihin tevhidi ma’nâ daki terkibi vardır, zaman zaman söylüyoruz. Ne idi ameli sâlih? Gerçek ma’nâ da “ameli sâlih ma’nâ sı Hakk’tan tatbiki kuldan” olan ameldir. 

 Ma’nâ sı Hakk’tan ne demek? Hakkın kuluna yaptığı tavsiyeler. Ey kulum şöyle şöyle yap, şöyle şöyle yap dediği ki bu ma’nâ sı programı Hakk’tan tatbiki kuldan olan fiil ameli sâlih olmaktadır. 

 Peki, tersi nasıl olmaktadır? Kurgusu düşüncesi fiili tatbikatı da kuldan nefs’ten, olanlar da, gayri sâlih amellerdir. Yani sâlih olmayan amellerdir. Yani insanın zararına olan fiiller nefsi emmarenin kendi menfaati için kurguladığı ameller gayri sâlih olmaktadır. Salâh üzere yani düzgünlük üzere değildir. 

 Ve bu sâlihlik Cenâb-ı Hakk’ın Kurân-ı Kerîmde belirtmiş olduğu 4 mertebenin en son mertebesidir. ”Cenâb-ı Allahın seçmiş olduğu kimseler vardır. Onlar ki peygamberlerdir, sıddıklardır şehidlerdir sâlihlerdir” (4/69) demek sûretiyle Cenâb-ı Hakk’ın seçilmiş, seçkin kullarını dört mertebeden ifade etmektedir. Bunun üzerinde daha çok durulur ama bu kadarla bırakalım. 

 Kısaca anlayabildik mi, ameli sâlih kelimesi kitapları-mız da geldiği zaman bizim bilincimizde ( kitapta bunu yazmaz ) okuyun hiç bir kitapta bu ibareyi bulamazsınız. Peki, buraya nereden gelindi nasıl ulaşıldı denirse, Peygamber efendimizin mubarek lisanlarından çıkan üç türlü üç bölüm cümleler var. Birisi Kurân, birisi Hadîs-i Kutsî, bir bölümü de Hadis... . 

 Peki, bunların hepsi peygamber efendimizin mubarek lisanından çıktığı halde, niye hepsine Kurân denmemiş ne farkı var ki, aynı dilden aynı kelâmdan aynı gönülden çıkıyor. Ve ya kutsî hadis denmemiş ve ya hadislerin hepsine kutsi hadis denmemiş te hadîs-i şerif, şerefli hadis diye ayrılmış? Neleri itibarıyla manaları itibarıyladır. 

 Fiili hepsi efendimizin lisanından çıkmakta gibi görünüyorsada, manaları ve zuhurları yönünden değişik olduğundan değişik isimler almaktadır. Bakın gözümüzün önünde olan hadiselerin ne kadar bâtınlarında hakikatlerinde özlerinin ne kadar derin ve güzel hoş ma’nâlar olduğunu böylece anlamaya çalışıyoruz. 

 Kurân dendiği zaman “ma’nâ sıda lâfzıda Allahtan” olan sesi Muhammed ten olan, lafzı da ma’nâ sıda Allahtan işte bu Kur’ân olandır. Zât hükümleridir. 

 Hadîs-i kutsi ye gelince, “ma’nâ sı Hakk’tan lâfzı peygamberden” ve ayrıca seside peygamberden olandır. Kurân, lafzıda ma’nâ sıda Allahtan, hadîs-i kutsi, ma’nâ sı Allah’tan lâfzı peygamberden, hadîs-i şerifler ise, “lafzıda ma’nâ sıda peygamberden” ve seside peygamberdendir. 

 Bakınız şimdi üçününde sesi peygamberden, lisanı mubarek ağızlerından çıkıyor. Ses olarak hepsi onun ama Kurânın ma’nâ sıda lâfzı kelâmı da yani âyet-in ifadeleri bunların ikisi de Allahtan olmakta onun için Kurân zat kitabı deniyor diğerlerinden müstesna ayrılıyor. 

 Kutsî mukaddes olan sözleri ise efendimizin, kutsi yani yarı Kurân ma’nâ sına onlarda, neden öyle? Ma’nâ sı Hakk’tan olduğu için. Bakın hadîs-i kutsiler incelenecek olursa, hadîs-i şeriflerle çok büyük farklılıkları vardır. Hadîs-i şerifler fiziki ma’nâ da af’al âlemini bildirirler. Namaz oruç hac zekât nasıl yapılıp edilecek bunların hükümleri nelerdir fiili ma’nâ da onları belirtirler, ama kutsî hadisler Allahın zatından bahsederler. Çok geniş bir sahadan bahsederler. Mesela “levlâke levlâk lemâ halektül eflâk” Eğer sen olmasaydın, olmasaydın (2 defa) âlemleri halk etmezdim. Bakın bu sözün cümlenin bir beşer lisanından söylenmesi mümkün değildir. Kurân değil lâfzı peygamberden, hadîs-i şerif değil ma’nâ sı Hakk’tan. İşte bakın hadîs-i kutsi, kutsi mukaddes hadis ma’nâ sında. 

 Ve hadîs-i şeriflerde, kurgusu da ma’nâsı da düzenlenmesi de peygamber efendimizden ve onun tavsiyeleridir. Namazı böyle kılın, orucu böyle tutun zekâtınızı şöyle verin gibi, gerçi onları da ilhamı İlâhi olarak söylemekte, ama günlük yaşantı üzerinde bazı sorular sorulmakta peygamber efendimize o da tavsiye ediyor, şöyle şöyle yapın diyor. Ma’nâsı da peygambe-rimizden lâfzı da peygamberimizden kelâmı da peygamberimizden. Bunlarda müşterek olan üçününde sesinin Peygamber Efendimizden olmasıdır. 

 Gerçi Kurân, lâfzı da ma’nâ sı da Hakk’tan alanın sesi de Hakk’ tan ama görüntüde Hz Rasulüllah olduğundan, birliktelik teşkil ettiği nokta olarak, her mertebede sesin peygamberimizden olmasıdır. 

 Sâlik, seyru sülûk yolun da nefsini temizleyerek Hakk’tan gelen ma’nâları idrak ederek beşeri sıfatlarından soyunarak İlâhi sıfatlarla tahakkuk etmeye başlar. Bu hal ona îmân yolunda çok şey kazandırır. 

 Kendindeki beşeriyetinin gitmesi ve yerine hakikatinin gelmesi ile görüşüde değişir hayatı da değişir anlayışıda değişir. Bütün bunlar değişince îmânı da değişir.[33]

 İnanan ve iyi amel yapanlar için de altından ırmaklar akan cennetler vardır.

 Âyette cümlenin son bölümü “altından akan ırmaklar akan cennetler vardır. Cennetlerdeki ırmakların durumu da Muhammed sûresi 15. Âyette açıklanmıştır. Yolumuza bu âyetle devam edelim.

 مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ {محمد/15}

 Meselu-lcenneti-lletî vu’ide-lmuttekûn(e) fîhâ enhârun min mâ-in ġayri âsinin ve enhârun min lebenin lem yeteġayyer ta’muhu ve enhârun min ḣamrin leżżetin lişşâribîne ve enhârun min ‘aselin musaffâ(en) velehum fîhâ min kulli-ssemerâti ve maġfiratun min rabbihim kemen huve hâlidun fî-nnâri ve sukû mâen hamîmen fekatta’a em’âehum. 

 - Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.

 Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. (MUHAMMED - 47/15) Sûre sayısı ve ayet sayısını toplarsak;

47 + 15= 62 

6+2= 8 

(8) Sekiz cennet.

 Kevser ırmağı ise 8. Cennettedir. 4 kolu bu kolunda bağlı bulunduğu Aşk-ı İlâhi, Hubb-u İlâhinin kaynadığı İnsan-ı Kamil cenneti tam ortadadır. Su, Süt, Şarap ve Bal ise kollarıdır.

Toplam 5 Hazret mertebesini ifade eder. Diğer 7 Cennet ise Nefis cennetleridir. Ayetin ilerleyen bölümlerin de değinilmiştir.

İttika (korunma) sahipleri için vaad edilen cennet İttika sahipleri dört gurupta toplanır Şeriat’ın İttikası; Farz ve sünnet ibadetleri şeklen terk etmekten sakınmadır.

Tarikat’ın İttikası: İlâhi muhabbetten ayrılmaktan sakın-ma dır.

Hakikat’in ittikası; Hakk ile olmamaktan sakınmadır.

Marifetin ittikası; Hakk ile bir an olsun ayrı olmaktan sakınmadır.

 Şeriat ve Tarikat ehli hayali rableri ile beraber nefs cennetlerinde, Hakikat ve Marifet ehli ise gerçek rableri ile beraber zat cennetlerindedirler.

Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar;

Zat cennetinin ilk ırmağı مَّاء (mae) bozulmaya su ırmağı, üzerinde yaşadığımız arzın suları belirli bir süre sonra dış etkiler maruz kalarak bozulmaktadır. Su ırmağı Ef’âl-i İlâhiyye ve cennetini temsil etmektedir. Sayısal değerine bakacak olursak… 

 Mim: 40, Elif, (1-13), Hemze (1-13) 

40+1+13+1+13= 66

6+6= 12 

(12) Hakikat-i Muhammed-i ve Tüm cennetlerinde toplamını vermektedir. Sütün, Şarabın, Balın ve Aşk yani Hubb-i İlahiyye olan, Nefes-i Rahmâni “Su”dur. Aynaya nefes “Hu” diye üflenince sıcak olarak çıkan nefes su taneciklerine dönüşür. Su hayattır. Su olmadan yani Hayat olmadan hiçbir şey olmaz. Aynı zamanda Hz. Şehadet mertebesi olan bu mertebe tüm mertebeleri kapsa-maktadır. 

Burada Mürşidin ilminde fani olunarak, onun hayatı ile dirilmek mümkün olur. Ve daha önceki zanni ve hayali bilgileri ölür. Ve salik ahirin Ef’âli cennetini burada yaşar. Mürşidinde fani, Tevhid-i Ef’âl cennetinde bakidir diyebiliriz. Bu hal üzere olan kişinin beşeriyet elbisesi üzerinden kalktı mı Ayn’el olarak bu halleri ahiret âleminde açılımları olur.

 مَّاء (mae) Mim; yani Hakikat-i Muhammedi’nin önüne Elif; yani “Ulûhiyet-i perde olmuştur. Ancak bir önünde olan hemze; yani Hamza gibi idraki manada şehid olanlar. Bu perdeyi ortadan kaldırıp gerçek manada Hakikati Muhammediyeyi idrak edebilirler. Bu perde Mürşidin zahiri beden perdesidir.

Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nura Mûsâ a.s. değneği ile kayaya vurunca 12 kaynak çıkmış ve kavminin 12 sıbtı hangi kaynaktan su alacağını bildiği gibi her yolun kaynağı başkadır.

Su ırmağı ŞERİAT mertebesini temsil eder.

Tadı değişmeyen sütten ırmaklar, Zat cennetinin ikinci ırmağı, لَّبَنٍ (Lebn) “Süt” tür. Resülullah (s.a.v.) efendimiz rüyasında gördüğü sütü “İlim” olarak tabir etmiştir. Rüya yani bâtıni nefsi ve nûran-i seyirdir. 

 Lebn (Süt) sayısal değerini incelersek,

 Le: 30, Be; 2; Nun: 50,

 30+2+50= 82

 8+2= 10

 (10) Tevhid-i Sıfât mertebesidir.

 Lam: Uluhiyet

 Be: Risâlet Nun: Nefsi Küll’dür.

Kevser ırmağından, gönül havuzuna dolan ilmi, Kamil İnsan müntesiplerine Nûr-u Muhammedi gereği her mertebeden gönül süt pınarından, saliklerini ilim olarak beslemektedir. Mûsâ a.s. nasıl ki sadece öz annesinin sütünü kabul etmiş. Diğer süt annelerinin sütünü kabul etmemişse, salikte sadece öz annesi mesabesinde ve Nefsi Küll konumunda olan Mürşidinin ilim sütünü kabul eder. Başka üretim bir süt içmeye kalkarsa bu sütlerin ihtivası birbiri ile karışınca tadı değişir. Onun için bir salik sütünü yani ilmini karıştırmamalıdır. Mürşid-i Kamil mesabesine gelmiş bir kişide, sütününden müntesiplerine geçecek ilimler konusunda dikkatli olmalı ve risalet süzgecinden geçirip vermelidir.

Lam yani Uluhiyet mertebesi yani Allah esmâsından alınan ilim, Risalet yani Mürşid-i Kamilin gönül aynası veya Rabb-i Hass aynasına Veli ve Müm’in esmaları aracılığıyla yansır ve buradan Nefs-i Küll mertebesinden sohbetler ile saliklere içirilir.

Seyrinde 2. Seyr olan Nûrani seyre gelmiş olan salikte de bu Risalet ilminin yansıması ile Mürşid’inin ilgilendiği konu doğrultusunda ilmi açılımlar olur ve bunun neticesinde bu açılımlar çalışmalarına yansır. 

İşte bu mertebenin sütünün tadının değişmemesi lazımdır. Nasıl dünya sütü biraz beklerse, kaynatılmaz veya pastorize edilmezse kesilir. Bu ilim sütünün tadının bozulmaması için gerçek bir Kamil İnsanın bünyesinde işlenip, sağlıklı ve tadının bozulmaz bir hale gelmesi gerekir. Böyle olmayan bir süt yani ilim risaletten kesiktir. Taliplilerini hakikate ulşamaktan keser. 

 Süt ırmağı TARİKAT mertebesini temsil eder.

İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar;

Zât cennetinin üçüncü ırmağı, خَمْر (Hamr) “Şarap” tır. Ve aynı zamanda ekşi demektir. Dünya şarapları ekşidir ve sarhoşluk verir. Lezzet veren yani ağız yolu ile alınan “Tad”dır. Tasavvuf’ta geçen “Meyhane” Dergah’tır. Mürşid-i Kamil gönül hanesi olan bu dergahına gelen saliklerin gönüllerine şarab-ı yani aşk-ı ilâhi’yi nefes yolu ile yani sohbet ile tenfis eder. Lezzet yani tad ağız tavanı ve tabanı sayesinde alınır. Bu tad hücreler ile beyine iletilir. Ve hakikat-i ilâhi sohbeti içenlere sevk vermiş olur. Ağızdan alına tat dan önce bir salik’in iyi bir dinleyici olarak Hakikat kulağının açılmış olması gerekir ki, bu bir önceki mertebe olan Süt ırmağında olur.

Hamr (Şarap) sayısal değerini incelersek,

Ha: 600, Mim: 40, Re: 200,

600+40+200= 840

8+4= 12

(12) Hakikat-i Muhammediye’dir.

Ha: Halk, Mim: Hakikat-i Muhammediye (Uluhiyet) Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleridir.

Ayan-i sabitede bulunan esmâ-i ilâhiye halkının, Uluhiyet mertebesinden Nefesi Rahmân-i ile tenfis edilip, Rububiyet mertebesinden açığa çıkan esmâ-i ilâhiye’nin içenlere lezzet vermesidir. 

Ölümde, bir tadıştır. Kevser ırmağının şarabını tadan salik ölmeden önce idraken ölüp bu aşk-ı ilâhi badesi ile hakk’ın cemâl aynasında gark olup kendinden geçmiş bir haldedir.

Hamr, mayalanmak ve Hamur’dur. Hamur da maya’nın etkisi ile ekşiyip kabarır. Ve yenecek hale gelmesi için fırında pişmesi gerekir. Hakikat-i ilâhi sohbetinin bir salik’in anlayabilmesi için mürşid hamur’u gönül ateşinde pişirmesi gerekir. Ve ufak lokmalar halinde taliplilerine verir. Eğer büyük lokmalar ile verilirse boğaza takılır ve manevi ölüme sebep olabilir. 

Şarabı içtik şerhoş olduk şükrillah Ayıldık ilme talib olduk elhamdüllilah Şarap ırmağı HAKİKAT mertebesini temsil eder.

Süzme baldan ırmaklar, Zât cennetinin dördüncü ırmağı, خَمْر (عَسَلٍ) “Bal” dır. Bal bilindiği gibi altıgen peteklere arıların topladıkları balları işlemden geçirip kusması ile oluşan Hakk’ın muhteşem bir sanat harikasıdır. Arının renkleri sarı ve siyahtır. Bu sıvı gerçek hayat verip kıyam ettirir. Saliğin kıyâmetini koparıp nefsini kurban ettirir.

Balın süzme olması peteğininden süzülmesidir. Petek dış kısmı yani ef’âldir. Bal zât marifet mertenesini temsil etmektedir. Burada fiil yoktur. Mutlak ilim mertebesidir. Balın bu dış kısmı ayrılmalıdır. Gerçek zâti öz olan ilim taliplilerin gönül havuzuna akıtılmalıdır.

Peteğin altıgen olması 6 yöne işarettir. Ve bu bal dör-düncü ırmaktır. Kâ’be de küp yani altıgen ve 4 köşesi vardır.

Arı peteği, arının içinden çıktığı doğum yeridir. Kimi işçi, kimi erkek arı, kimi kraliçe arıdır. Bir bakıma derviş önce “İşçi” arı gibidir. Topladığı balları dergâhı olan kovana taşır. Daha sonra “Erkek” arı gibi ölür. Fenafillah mertebe-sini yaşar. Tam kemalat ile bekabillah mertebesine ulaşabilirse “Kraliçe” arı gibi oğul verir. Kendi kovanını açar. Cemaati olur.

Bal marifet demektir. Marifet-i ilâhiyye mertebesi sahibi bir Mürşid-i Kamil bu balı süzer. Ve salik hangi mertebede ise ona, o mertebeden ikram eder.

Asel (Bal) sayısal değerini incelersek;

Ayın: 70, Sin: 60, Lam: 30,

70+60+30=160

(16) 13 ve 3 tür. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinden Hakikat-i Muhammedi’yedir.

Bal sayısal değerlerinden ilk üç ırmağında bu ırmak içinde cem olduğunu vermektedir.

Ayın: Göz, Sin: İnsan, Lam: Uluhiyet’tir.

İnsan’ın nasıl ki insanın en kıymetli organıysa, âlemlerin en kıymetliside göz bebeği mesabesinde olan İnsan-ı Kamildir.

Zat ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.

Ayet içinde geçen نْهَارٌ (Nehar) ırmak Nun: 50, He: 5, Re: 200

 50+5+200= 255

 2+5+5= 12

 (12) Hakikat-i Muhammedi’dir.

 Nun: Nûr-u Muhammedi

 He: Hüviyet

 Rı: Rahmâniyet ve rububiyet mertebeleri…

 Hakikat-i Muhammediyenin 12 ırmağı, Tüm mertebelerden kendi ilahi kimliği üzerinden nefesi rahmâni ile esmâlarına tenfis edilmesidir.

(12) (10) (12) (16) (12)

12+10+12+16+12= 62 

62 incelenen Muhammed (47) sûresi 15. Âyetin sayısal toplamı ve (8) cennettir. Bu ırmakların tesadufi değil ilâhi nizam gereği olduğudur.

8= 5+3= 53 ile şifre sayımızdır.

Bir başka hesaplama ile; 

Dört ırmağın sayısal toplamı;

66+82+840+160= 1148

1+1+4+8= 14

(14) Nûr-u Muhammedi’dir. Bu dört ırmağın tüm mertebelerden akıcı yani akar olmasıdır.

1148, Nehir sayısal değeri olan 255 ile toplarsak,

1148+255= 1398

139 (13) tür. Hazret-i Muhammed’in Şifre rakamıdır. 8 ise “8 Cennettir”… 8. Cennetten (Yolumuzda 53 ten) istidatlı gönül havuzlarına Su, Süt, Şarap ve Bal ırmakları olarak akmaktadır diyebiliriz. ( Heza min fazli Rabbi) Bal sayısal değeri,

Be: 2, Eli: 1, Lam: 30,

2+1+30= 33 tür.

(33) Mescid-i Nebevide ki ilk direk sayısıdır. Mescid-i Nebevi Marifet ilmi ve diğer ilimlerin kaynağıdır.

Küçük bir uygulama yapalım, Bal arapça “Asel” idi. A-SEL

A (Ayın-Göz) ve Sel; Kulun Abdiyet mertebesinden gözünden süzülerek akan gözyaşı selidir. Bu gözyaşları inci mesabesindedir.

İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yak’în mertebeleri cem olduktan sonra Sin’in üzerine üç nokta gelir. Ve “AŞ-El” olur. Bu durumda olan kişi Uluhiyetin (Allah’ın) aşçı olan eli olmuş ve taliplililerin uluhiyet tabaklarına bu mana yiyeceklerini koyar ve onları besler.

Resülu zişan efendimiz ortaya bir tepsi bal koymuş. Bu nedir? Diye sorunca gelenler. Efemdim baldır demişler. Aynı soru Hz. Ali efendimize sorulunca parmağını daldırıp tattıktan sonra, Efendim baldır demiş. Cenab-ı Hakk bizleri de geçek balı tadıp müşahade edenlerden eylesin. İnşeAllah. 

 Bal ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.

Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.

Zât-i cennette olanların Rububiyet tarafları olduğu gibi kulluk tarafları vardır. İşte kullukları için meyve ve rablerinden bağışlanma vardır. 

Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içiri-len kimsenin durumu gibi olur mu?

Zât cennet-i ırmaklarından içenler ile içleri nar yani ateş olan bir olur mu? Demektedir Rabbimiz. Bu kişiler nar olan vücutlarına aynı su girsede ateş olup bağarsaklarını parçalayacaktır. 

Kevser ırmağını birleyen için ikinci rekatta Rabbin için namaz kıl ve nehar/nahr et, kurban kes/boğazla denmektedir.

İşte Kevser Neharlarını içen, ırmakta He: Hüviyet kimliktir. Hakk’ın kimliği ile bir salik’in kimlik’lenebilmesi için nehar/nahr bunun içindeki Ha= Hayat’tır. Bu boğazlama ile birlikte kan tazyik ile bir ırmak gibi boşalır. Bu boşalma esnasında He ve Ha arasında bir hırıltı çıkarak Hüviyet ve Hayat birleşmiş olur.

Sayısal değerleri; 5+8= 13’tür… 11 ve 12. Mertebelerde 13 bağlıdır. Zilhiccenin 11,12, ve 13 günlerinde kesilen kurban buraya bağlıdır, diyebiliriz.

17-12-2013

Not: Bugünün tarihin sayısal değeri bir hesapla; 17+12+20+13= 62 dir.

Murat Derûni 

-------------------

Bu çalışması için Murat Derûni Oğlumuzun ellerine gönlüne sağlık. Mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı onu da kayda aldım. T.B.[34]

------------------- 

(zâlike-lfevzu-lkebîr.) İşte büyük kurtuluş odur. Âyetin ikinci cümlesinde bu yaşantı ve anlayışın “fevz’ul kebir” büyük kurtuluş olduğu ifade ediliyor.

“Fevz” sözlük anlamı; Galiplik, zafer, üstünlük; selâmet, kurtuluş tur.

İman mertebelerini ikmal edip, salih amel ile Hakka kavuşmak, Hakk ile olmak en büyük kurtuluştur.

----------------

 إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ {البروج/12}

 “İnne batşe rabbike leşedîd(un)” Kuşkusuz Rabbinin yakalaması serttir. (85/12)

----------------

 Muhakkkak “Ke” ifadesi ile senin Rabbin yani Efendimiz (s.a.v) in rabbi olan Allah’ın yakalaması şiddetlidir. Bizlere yani ümmetine dönük olan ifadesi rabb’ül âlemin olan Allah’ın yakalaması şiddetlidir. Verilen süre dolduğu zaman ne bir an öne alınır ne bir an geriye bırakılır ve nasıl suçlular sertçe yakalanır, kelepçelenir götürülür. Nefsin hevası ve vehimi içinde yaşanmışsa bunun da bir bedeli olacaktır.

 Hud sûresinde benzer bir âyette;

 إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّهِ رَبِّي وَرَبِّكُم مَّا مِن دَآبَّةٍ إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {هود/56}

 “İnnî tevekkeltu ala(A)llâhi rabbî verabbikum mâ min dâbbetin illâ huve âhizun binâsiyetihâ inne rabbî ‘alâ sirâtin mustekîm(in)”

 “İşte ben, hem benim, hem sizin Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”

-------------------

 (بِنَاصِيَتِهَا) Nasiyesi ile birlikte ahz etmesin, Nasiye sözlük anlamı alındaki saç, perçem demektir. Saçın bittiği cepheye, alına, aynı zamanda başın ön kısmına da "nâsiye" denir. Ahz etmek; Cenâb-ı Hakk'ın kişiyi hatası ya da günahı sebebiyle kınaması veya cezalandırmasıdır… Yani yaptığı hatanın karşılığını görmesidir.

 Şiddetle yakılanacağı yer alnı kişinin en kıymetli yeridir. Nasıl polisler suçluyu saçından tutup başını yere eğer götürürler, senin işlediğin suçtan ötürü kimseye bakacak yüzün yoktur derler. Rabb’ül erbab olan Allah’ın kişiyi alnındaki saçlarından tutması, saçlar esmâ-i ilahiyedir. Benim küllü varlığımdan sendeki birimsel varlığıma vermiş olduğum esmâ-i ilâhiyye yi nefsin istikâmetinde kullanırsın diye şiddetle tutup yakalayacak ve nefs istikametinde kullanılmasının hesabı verilecektir.

----------------

 إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ {البروج/13}

 “İnnehu huve yubdi-u ve yu’îd(u)” Yoktan o yaratır (halk eder) ve tekrar o diriltir. (85/13)

----------------

 Elmalılı Hamdi Yazır bu âyetin mealini “Çünkü o hem mübdî hem muîddir” olarak vermiştir.

Muid; sözlükte “bir işe başlamak, bir işi diğerlerinden önce yapmak; yaratmak” mânalarındaki bed’ kökünün “yaratmak” anlamındaki ibdâ’ masdarından türemiş bir sıfât olan mübdi’ “modeli ve örneği olmaksızın ibtidâen yaratan”[35] demektir (Lisânü’l-ʿArab, “bdʾe” md.).

Muid; Sözlükte “tekrarlayan” anlamına gelir. El Muid esmâsı Allahın can veren verdiği canı tekrar alabilen ve ölen canlıları tekrar canlandıran tek yaratıcı (halk edici) anlamına gelmektedir. Allahu Teâlâ yarattıklarının canını almaya ve tekrar diriltmeye muktedir olan yaratan (halk eden) anlamına gelmektedir. 

Cenâb-ı Hakk Hazreti Âdem’in var edilişini “ceal” kılmak olarak ifade etmektedir. Yokluk sahasında henüz çıkmadığını ifade etmek için henüz “ceal” edilmedi diye ifade edilmektedik…

Meal de kullanılan yoktan var etme yeya ceal etme, yokluk kavramı izafi yokluk, isimlenmiş yokluktur. Yok denilen bir saha olsa bu ikilik olur. Var edilecek şeyiet, varlık sahasına bu bâtındaki izafi yokluktan gelir, zâhir sahnesinde var olunur. Hadis denilen yani sonradan olunmanında bir aslı yoktur. Kendisine verilen varlık sahnesinde görünme nasıl güneş zâhire çıkyor, akşam batış sahnesinden sonra bâtına gidiyor. Yani bir bakıma izafi yokluğa gidiyor. Dünya küresi dönüp yüzeyi ışığını alınca grünür olup zâhire çıkıyor.

İşte Cenâb-ı Hakk tekrar tekrar var etmeğe ve insanı var ettiği sahanın elbisesini giydirmeye muhtedirdir.

Hazret-i Mevlânâ mir’ac hadisesini anlatırken “Mustafa’nın koltuğu altında bir başka bir elbise vardı” diye ifade etmiştir. Cebrail müsaade edilen sahadan yukarı geçince yanacağını ifade ettiğinde Efendimiz (s.a.v.) yanarsam ben yanayım demiştir. Bugünki itfaiye mensuplarıda yüksek dereceli ısı ve ateşe dayanıklı elbiseler giymektedir. Bu ifade ile örtüşmektedir.

Mevlânâ hazretleri, bitkiden öldüm, hayvaniyete doğdum, hayvaniyetten öldüm madeniyete doğdum, madeniyetten öldüm, insan olarak dodum diye ifade etmektedir. Mertebeler arası geçişi ve doğumu ve dirilmeyi ifade etmiştir. Bunu kendilerine delil kabul eden reenkarnasyoncular kendisine iftira atmaktadır… Onların dediği gibi farklı bedenlerde doğumu değil farklı mertebeleri doğumu ifade ettiği aşikardır.

----------------

 وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ {البروج/14}

 Ve huve-lġafûru-lvedûd(u) Bununla beraber çok bağışlayandır, çok sevendir. (85/14)

----------------

 Kahhar esmâsı olduğu kahrettiği gibi celali özelliği yani cemâli özelliği olan gafur esmâsı özelliği ile kaimdir.

 Gafûr kelimesi, sözlükte “örtmek, gizlemek, kirlenmekten korumak için bir şeyin üstünü örtmek” mânasındaki gafr (gufrân, mağfiret) kökünden sıfât olup “birinin kusurunu örten, suçunu bağışlayan” anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, Allah’a nisbet edilen gufran ve mağfireti O’nun, kulunu azap görmekten koruması şeklinde mânalandırmıştır.[36]

 Mütefekkir Muhyiddin-i A’rabi Hazretleri, “İsm-üz-zât, cemi-üs sıfat, esma-i mütekabile ve sıfat-ı mütezatte cem’inin ehadiyetine ALLAH c.c.” denir. 

Yani Zâtinin ismi, sıfâtlarının kapsamı, zıt isimlerin top­luluğu ve zâtî sıfatlarının tamamının toplu halde aldığı isme, ALLAH c.c. denir diye tarif etmiştir. 

Vedûd; Sözlükte “sevmek, muhabbet etmek” anlamındaki vüdd kökünden türemiş mübalağa bildiren bir sıfat olan vedûd “çok seven, çok sevilen” demektir. Esmâ-i hüsnâdan biri olarak “sâlih kullarını çok seven ve onlar tarafından çok sevilen” mânasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de vedûd ismi esmâ-i hüsnâdan olan rahîm ve gafûr isimleriyle birlikte iki âyette geçmektedir (Hûd 11/90; el-Burûc 85/14).[37]

Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi 11. Cildinde Hazreti Bilal’in dilinden Vedûd’u şöyle tarif etmektedir.

965. Cisim cühûdun dikenlerinin yarası önündedir, benim cânım o Vedûd'un mesti ve harabıdır.

 “Vedûd”, esmâ-i hüsnâdandır. Lügat mâ’nası “muhabbet edici" demektir. Ya’ni, benim cismim zâhirde yahûdinin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat rûhum o kullarına Vedûd olan Hak Teâlâ hazretlerinin sarhoşu ve harabıdır. Binâenaleyh bu zevk-i ma’nevî elem-i cismânînin hicâbı olur.

----------------

 ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ {البروج/15}

 “Zû-l’arşi-lmecîd(i)” Arş'ın sahibidir, yücedir. (85/15)

----------------

(٨٥.١٥)
ذُو الْعَرْشِ الْمَجٖيدُ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
85.15 - Zul arşil mecîd.

Diyanet Meali:
85.15 - Arş'ın sahibidir, şanı yüce olandır.

----------------------

Arş-çatı, binanın en üstü sonu demektir.

“Arş'ın Azîmüşşan sahibidir.” Bu muazzam arş’ın altında sadece bizim kısacık süremiz olan bu âlemler de bizim insan neslimiz sülâlemizmi olacaktır. Dağlarda ovalarda sadece bir tek karınca yuvası sülâsimi olacaktır. Yağmur sülâlesi sadece bir yeremi yağacaktır, göklerde uçan sadece bir cins kuşmu olacaktır.

Allahımızın sonsuz âlemlerinde tabiki bunlardanda sonsuz olacaktır.  Olamaz denirse Hakk-ın halkediş hükmünün kaldı-rılmış olması lâzım gelecektirki bu da mümkün değildir. T.B.[38]

----------------------  

Sözlükte “asil, şerefli ve seçkin olmak” anlamındaki mecd (mecâde) kökünden türeyen mecîd “asil, şerefli, cömert olan” demektir. Aynı kökten türeyen mâcid de bu mânaya gelmekle birlikte sıfat-ı müşebbehe olan mecîdin daha zengin içerikli olduğu kabul edilir. Mecîd ve bununla birlikte esmâ-i hüsnâ listesinde yer alan mâcid Allah’a nisbet edildiğinde “yetkinliğin karşıtı olan her türlü nitelikten münezzeh, lutuf ve ikramı bol” anlamına gelir. Dilciler, mecd kökünün temel mânasının bolluk ve genişlikten ibaret olduğunu söylerler (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “mcd” md.; Lisânü’l-ʿArab, “mcd” md.; Zeccâc, s. 53). Buna göre belirtilen anlamların zengin ve derin içerikli (mübalağalı) olması gerekir.

Mecd kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de sadece mecîd şeklinde dört âyette yer almaktadır. Bunların ikisi “çok şerefli” mânasıyla Kûr’ân’ın sıfâtı durumundadır (Kāf 50/1; el-Burûc 85/21), biri Allah’a izâfe edilmiş (Hûd 11/73), biri de kıraat imamlarının farklı anlayış ve okuyuşlarına bağlı olarak ya zât-ı ilâhiyyenin veya arşın sıfâtı olmuştur (el-Burûc 85/15). Taberî, her iki anlayışın taraftarlarını zikrettikten sonra ikisinin de anlam bakımından mümkün olduğunu belirtmiştir (Câmiʿu’l-beyân, XXX, 174)[39]

“Zül Arş” Arşın sahibidir. Bizlerinde Arşımız başımızdır. Taha sûresi 5. Âyette;

الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى {طه/5}

 “Er rahmânu alel arşistevâ.” Rahmân arşın üzerine istivâ etti. (20/5) Bu Âyeti kerîme hakkında çok geniş yorumlar yapılmıştır. Anlaması ve idrâk etmesi kolay değildir. “istivâ etti” kelime olarak içten ve dıştan kapladı mânâsınadır. Bu iç ve dış ayırımı sırasında dahi; 

İçteyken dışta değil miydi? 

Dıştayken içte yok muydu? Gibi, birçok sorular ortaya çıkmaktadır.

Arş bütün bu madde âlemini çevreleyen bir olgudur ve Arş-ı Âlâ madde âleminin üstündedir, orada artık maddî düşünce ve varlıklar ve hatta manyetik haller dahi yoktur.

Mülkümüz olan madde bedenimizin üstü, başımızı dahi ihâta eden O’nun varlığıdır. 

Bizler bu konulara alt düzeyden yani birimsellikten baktığımız için madde mertebesinde sadece kendimizi görüyoruz ve kendimizi âşikâr ediyoruz, oysa mânâ yönüyle bakılırsa beşerî benliğin olmayıp Hakk’ın Rahmâniyyet-i yönüyle âşikâr olduğu görülmektedir.

Rahmân hakkında daha geniş bilgi almak isteyenler (9 Sûre-i Rahmân) isikli kitabımıza bakabilirler.[40] 

Fusûs’ül Hikem Mukakdime bölümü Yedinci Vasıl; Etvar-ı Hilkat bölümünde Arş hakkında;

“Allah Teâlâ bir beyaz inci[41] yarattı (halk etti); celâl heybeti ile nazar etti; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvatı dumandan ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. İmdi onun arşı su üzerinde vaki’ oldu.” “Allah Teâlâ” dan murâd, vücûd-ı mutlakın “mertebe-i vahdet”idir. “Halk”ın ma’nâsı zuhûr[42] ve ızhârdır.[43] “Büyük bir beyaz inci”den murâd “hakikat-ı insaniyye mertebesi olan “akl-ı evvel”dir ki, buna “mertebe-i vahidiyyet” de derler. Akl-ı evvele “celal ve heybeti” ile nazar etmesinden murâd, akl-ı evvelin mebde-i gayriyyet[44] olan “mertebe-i rûh”a tenezzülüdür[45]. Ve bu tenezzülden hâsıl olan/gayriyyet nikabı[46] ile vücûd-u mulakın tesettürüdür.[47] Zirâ “nazar-ı cemâl”, vech-i celâl”, Hakk’ın kendi nûru ile tecellisidir ki bunda tesettür yoktur. “Nazar-ı celâl”, vech-i Hakk’ın libâs-ı gayriyet[48] ile ihticabı[49] olduğundan bi’t-tabi[50] bunda tesettür vardı. “Gayriyet”ten murâd mutlakıyetten[51] mukaddiyyete[52] tenezzül ve mutlakın mukayyedde ihtifasıdır.[53] “Dürre-i beyza”[54]nın erimesi, vücud-ı vahidiyyetin[55] isneiyyet[56] ile takayyüd[57] ederekek, akl-ı küllün kendi nefsinden mütelaşi[58] olduğu hinde[59], ona nefesi rahmânisi ile vücûd-ı harici bahş etmesi ve bu nefes-i rahmani ile ona fezâda vücûd-ı hârici bahşını müteâkıp merkezin “ateş” ve muhitin teberrüd[60] ile “su” olmasına işarettir. Ve “seb’a semâvât”[61] ta’bir ettiğimiz seb’a seyyaremizin[62], bu duman hâlindeki sehâb-ı muzîden[63] ve arzın dahi onun tekâsüfünden[64] mâhluk olduğuna; ve “arş” mülk-i dünyâ ma’nâsına olup, avâlim-i şehadiyye[65] emlâk-i ilâhiyye[66] bulunduğuna; ve sehâb-ı muzî arşın temeli olduğu cihetle, arş-ı ilâhi su üzerinde vaki’ olduğuna remz[67] olunur.[68]

Abdülkerim Ceyli İnsân-ı Kamil adlı eserinden Arş bölümü;

45. BÖLÜM ARŞ

ARŞ: Tahkik üzere verilecek ma’nâya göre, azametin zuhur yeridir.

İlâhî tecellinin de namlı yeridir.

Zâtın ise, hususiyetini taşır.

Sonra ona:

- Hazretin cismi.

Adı da verilir. Hem de, o hazretin mekânıdır.

Ancak bu mekân: Altı cihetin hepsinden de münezzehtir.

Ve o: En yüce nazargâhtır. En parlak mahaldir. Varlıkların bütün çeşitlerini kapsamına alandır..

Sonra ARŞ'ın: Mutlak varlıktaki durumu, insanlık vücudu için olan cisim gibidir.

Üstte anlatılanı, şu manayı nazara alarak kabul etmelidir. Şöyleki;

Cismanî âlem; ruhanî, hayalî, aklî ve diğer âlemleri de kapsamına alır.

İşte, anlatılan mana icabıdır ki, sofiye zümresinden bazısı:

- ARŞ, cism-i küllîdir.

Diye anlatmıştır.

Ancak, bu deyimde bazı görüşler ileri sürülebilir.

Üstte anlatılan tabiri şu görüşle çürütebiliriz. Her nekadar cism-i küllî, ruhlar âlemini kapsamına almış ise de; ruh onun fevkindedir. Nefs-i küllî ise, onun fevkindedir.

Şu da bir gerçektir ki: Arşın üstünde rahmandan başka bir şeyin olduğunu bilemiyoruz.

Nefs-i küllî için:

- Levh.

 Tabirini kullanmışlardır.

Böyle bir tabir ise:

- Levh ARŞ'ın fevkindedir.

Ma’nâsına göre, bir hükümdür.

İşbu durum da, icma kavline aykırıdır. Bunu da, arkadaşlarımızın şu görüşüne göre söylüyoruz.

- ARŞ, cism-i küllidir.

Durum böyle olunca, ARŞ'ın levh fevkinde olması babında görüşümüze aykırı bir durum yoktur.

Kaldı ki, levh için:

- Nefs-i küllî.

Tabirini kullananlar da vardır.

Şu da şüphesizdir ki: Nefis mertebesi cisim mertebesinden daha yücedir.

Her şey bir yana, keşfin mutlak yoldan bize verdiği şeyi, ibare hükmüne indirdik ve dedik:

— O, bütün eflâki kuşatan bir felektir. Manevîsini ve surîsini. İşbu felekin tavanı, rahmaniyet vasfının yeridir.

Ve, bu felek kimliğinin kendi özü, mutlak vücuddur.

Bu mutlak olan vücuda, aynî olan da katılır; hükmî olan da. Sonra, bu felekin, bir zahiri vardır; bir de bâtını.

Bâtını: Âlem-i kudüstür.

İşbu âlem-i kudüs: Yüce ve sübhan olan Hakkın, isim ve sıfâtlar âlemidir.

Bu kudüs âlemi ve onun tecelligâhi:

Kesib.

Tabiri ile anılır.

İşbu kesib yerdir ki: Cennet ehli cennete gönderildikleri gün, Hakkı müşahede için oraya çıkarılırlar.

O felekin zahirîne gelince: Üns âlemidir.

Bu ise, teşbih, tecesim ve tasvir mahallidir. Bundan ötürü de, cennetin tavanı olmuştur.

Anlatılan mana nazara alınınca, durum şöyle olur:

Her aynî, hükmî, mana, lafız, ruh ve cisimden gelen her teşbih, tecsim ve tasvir, tümden bunların hepsi anlatılan felekin zâhiridir.

Durum yukarıda izah edildiğine ve bu izahı anladığına göre; her ne zaman sana:

— Mutlak ARŞ.

Söylenirse, bilesin ki, orıdan murad edilen mana: Sözü geçen felekin kendisidir.

Ve her ne zaman sana:

— Sıfâtlarla kayıtlı ARŞ.

Söylenirse, bilesin ki, ondan murad edilen ma’nâ: O felekin, anlatılan bu yüzüdür.

Buna misal olarak, sıfâtla bağlı anlatılan, şu âyetteki manayı söyleyebiliriz:

- «ARŞ-I MECİD.»(85/15) Bu ma’nâdan murad, kudüs âlemidir. Ama, rahmâniyet mertebesi olan kudüs. Bu rahmâniyet mertebesi ise. MECD isminin neş'et ettiği yerdir.

Aynı şekilde, sıfâtla kayıtlı olarak, bir başka âyet-i kerimede:

— «ARŞ-l AZİM» (9/129) Olarak anlatılır. Bu manadan murad ise, zâta dayalı hakikatler ile, nefsanî iktizalardır.

Bu nefsanî hakikatlerin yeri ise, azamettir. Bu da âlem-i kudüsten gelir.

Âlem-i kudüs ise, bu oluşlara bağlı noksanlardan ve halka bağlı ahkâmdan temiz olarak; İlâhî ma’nâlardan ibarettir.

 Yukarıda anlatılanları daha iyi anlamak için, şunu da bilmen gerekir.

Şöyleki:

Bu insanlık kalıbındaki cisim: İnsan vücudunda ne varsa, hepsini camidir. Toplamına almıştır. Ruh, akıl, kalb vb. şeylerden ne varsa.

Bu durumda insandaki cisim, ARŞ'ın bir benzeridir..

Yani: Bu âlemde.

Mutlak ARŞ ise, âlemin heykeli ve cesedidir. Ama, bütün parçalarını cami olarak.

İş bu ma’nâ itibarı iledir ki; arkadaşlarımız:

— ARŞ, cism-i küllîdir.

Demişlerdir.

Böyle olunca: İbarelerdeki ma’nâ birleştiği için, aramızda bir ihtilaf kalmaz.

En iyisini Allah bilir.[69]

----------------

 فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ {البروج/16}

 “Faâlun limâ yurîd(u)” Dilediğini yapandır. (85/16)

----------------

 Şeyyiet (Eşya) üzerinde dilediğini yapandır.

 (فعل) Faal sözlük anlamı; Çok çalışan, canlı, hareketli, aktif. Çalışır durumda olan. Etkin. Çok işleyen ve çalışan. Devamlı iş yapan. Çalışkan ve hareketli olan Fail; Eden, yapan, işleyen. Özne.

Mef’ul; Yapılmış, işlenmiş. Bir işin etkisinde olan. Tümleç. (Genellikle eylemin anlamını çeşitli yönlerden tümleyen ) Yapılan iş. Failin eseri. 

 (لِّمَا) “Ma” “eşya” “Li” için, eşya için, eşyada faal olandır. Aynı zamanda eşyada faal olan “Lam” uluhiyettir. Fail nasıl faaliyettedir. Bizatihi uluhiyet her mertebenin hakkını vererek failin eserini meydana çıkarmaktadır. 

 Peki bu nasıl olmaktadır. “Yurîd” İstediğinde, dilediğinde olmaktadır. Nasıl dilemekte, istemektedir.

 Bizler diyelim bir manava gittik. Bir kilo elma iseğindeyiz. Manava bunu istediğimizi iletmezsek, o bir kilo elmayı nereden anlayıp bilecekte verecek. Elmalarda bizim aklımızı okuyup biz tartıya gidelim diyecek halleride yoktur. Belki manavın 50 çeşit kilolarca farklı malı var. Usulüne uygun bir kilo elma ver dedik. Parasını ödedik, elmaları aldık. Biz elma da fa’al olduk. Önce düşünceniz ile istedik. Manava gitmeden elmalar vardı. Ama adem de, izafi yokluktaydı. Daha sonra sözümüz, kavlimiz ile istedik ve dileğimiz o elma (şey) da faaliyete geçmiş oldu. Manav sakin olarak kasada duran elmaları eli ile alıp tartıya koyarak, elmaları hareketlendirdi ve faaliyete geçirdi. Burada bizim elma istememiz elma da faal olmamızdır. Bizim dileğimiz, sözümüz, emrimiz olmasa harekete, faaliyete geçecek miydi? Buna benzer olarak ta, Allah cc. dilemesi de “Kün Fe Yekün” sözüdür.

 Fusus’ül Hikem Salih Fassında bu dilemenin nasıl gerçekleştiği 8. Paragrafta anlatılmıştır.

------------

8. Paragraf:

İmdi tekvini ona nisbet etti. Eğer bu kavl indinde onun kuvvetinde kendi nefsinden tekvin / olmasaydı, mütekevvin olmazdı. İmdi bu şey ma'dûm (yokluk) olduktan sonra, emr-i tekvin indinde, ancak kendi nefsini icâd etti (8).

------------

Yani tesir edici müteessirini icad ettiği yerde kendi nefsini icad etmiş oldu. Hangi varlık nerede irade edilmişse, nerede varlığı zuhura çıkması irade edilmişse işte o irade edenin Zat’ı iradesi ve “Kün” emri oraya ulaştığında onun programı olan şey kendi zatından ve kendi iradesinden meydana gelen bir oluşumla oluşmaktadır. Yoksa dışarıdan birisinin amir olmasıyla değildir. Orada tek söz onu faaliyete geçiren “Kün” hükmünün zuhura çıkmasıdır. Yani “Kün” hükmünün ona ulaşmasıdır. Oraya ulaştığında oradaki programını faaliyete geçirip oradaki iradeyi, oradaki zatı evvela faaliyete geçirip zatın iradesini faaliyete geçirmesi ve kendi varlığında kendi kendine “Kün” “ol” olayım demesidir ayrıca. İşte kendi kendini icat etmesi demek budur. 

Yoksa dışarıdan bir şey gelip de başka bir şekilde başka bir varlığı icat etmiyor. Çekirdeğin indeki ağaç kendi kendini icat ettiği gibi. Dışarıdan gelen bir şey yoktur. İşte bütün âlemin doğuş, meydana gelişi sistemi budur. Vahidiyet yani tek ahadiyetinin birliği O uluhiyet mertebesine tenezzül ettiğinde “Zat, İrade, Kavl” ile zuhura çıkması işte o başındaki bir ve neticede o üçle birlikte 13 ün ortaya çıkmış olmasıdır. 

Ya'nî Hak Teâlâ Hazretleri (Nahl, 16/40)

 إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ[70]

âyet-i kerimesinde كُن فَيَكُونُ kavliyle tekvîni "şey"e nisbet etti. Ya'ni O "şey kendi kendine mevcûd olur" buyurdu. Nasıl oluyor, kendi varlığındakini ortaya çıkarmış oluyor, yoksa dışarıdan birilerinin gelip de orada mesela ağacı melekler gelip orada icat etmiyorlar ki. Tabi ki melaike-i kiram sistem içerisinde oluşumuna yardım ediyor ama o asli kendinde vardır. “Kün” emrini söyledi, “Feyekün” o da hemen oldu, oluşum şeyde hemen oldu. Kendi özünden oldu başka birisi yaptırmadı. 

Zira eğer o "şey"de bu "kavl"i işittiği vakit tekvine isti'dâd ve kendi kendine mevcûd olmaya kabiliyyet bulunmasaydı, o şey meydana gelmezdi. Demek ki bütün âlemde ne kadar varlık varsa asli itibariyle özlerinde, hakikatlerinde programları var ve de tekvine uygun haldedirler. Ancak zaman beklemektedirler bu da onların kaderidir. Zuhura gelme vakti geldiğinde bu emri almaktadırlar. Bahar geliyor, bütün bu dünya âlemine bizim âlemimize “Kün” emri gelmektedir bahar ile beraber. Bakın “Kün” emri geliyor, hayat emri geliyor, ağaçlar otlar yeşermeye başlıyorlar. “Feyekün” onlar da hemen oluyorlar. Biz bunu belki duymuyoruz ama bütün âleme sari bir “Kün” emri oluyor. 

Ve bu istidâd ve kabiliyyet o şeyde mevcut ve gizlidir. Çünkü "feyz-i akdes" ile hâsıl olmuştur. Feyz-i akdes; Zât’ın kendi kendine olan feyzidir, kendindeki feyzidir. Feyz-i akdes, çok mukaddes demektir. Feyz-i mukaddes de sıfat mertebesinde zuhura çıkıştaki feyzdir. Yani ilk zuhura çıkıştaki feyizdir. Mademki gaybın derinliğinde ve ilm-i ilâhîde ve ism-i Bâtın'da sabit olan "şey"in kuvvetinde zuhur vardır, yani batında mevcut olan şey’de kendi kuvvetinde zuhur vardır. Onun tekevvünü için emir meydana çıktığı vakit o "şey", ancak kendi nefsini, kendi icâd eder; velâkin Hak ile ve Hak'ta îcâd eder. Kendi varlığında değil çünkü kendi varlığı diye bir varlık yoktur. Nasıl çocuk anne rahminde kendi kendini kendi varlığı ile icat etmektedir. Batın esmasından Zahir esmasına bürünmektedir. 

Zîrâ ism-ı Bâtın’ın zâtı "ayn"ı olduğu gibi ism-i Zâhir'in de Zât’ıdır. Ve Hak için "iki el" sabit olup, birisiyle "fail" ve diğeriyle "kabil" olduğu, ya'nî bir eliyle verip, diğer eliyle aldığı cihetle "kabil", aynıyla "fail" olmuş olur. Aslında burada bir eliyle verip diğer eliyle alması amil, mamul hükmüne de giriyor. Yani ism-i fail, ism-i meful yani alıcı verici hükmüne de girmiş oluyor. Celâl, Cemâl sıfâtları diye de belirtiliyor iki elini.[71]

----------------

 هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ {البروج/17}

 “Hel etâke hadîsu-lcunûd(i)”

 O orduların kıssası sana geldi mi? (85/17)

----------------

 “Hel eta-ke” “Ke” (sen) diyerek sana geldi mi? Diye soru ile muhatap olan Efendimiz (s.a.v.) dir. Daha sonra bu âyetleri okuyan bizler muhatap alınmaktayız. Peygamber Efendimize soruluyorsa sana geldi, demektir. Gelmemiş olması düşünülemez. Ama biz ümmeti için sana geldi mi? Bir düşün diye uyarılmaktayız. Ne geldi mi?

 “hadîsu-lcunûd” orduların haberi, olayı geldi mi? Bunu varlığında duydun mu? Nasıl elimize bir gazete alırız. Veya televizyondan haberlerde izleriz. Yeni bir savaş çıkmıştr. Ve biz bu haberi almışızdır. İşte o zaman bunun haberi bize ulaşmıştır.

“Ke” senin varlığında bu ordular faaliyete geçmiş midir? Bu ordular, peki kimdir? Neyin nesidir? Özelliği, faaliyet sahası nedir? 

----------------

 فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ {البروج/18}

 “Fir’avne ve semûd(e)” Yani Firavun ve Semud’un? (85/18)

----------------

 Bunlar Firavun ve Semud’un orduları, askerleridir. Geldi duyduk, bunlar dünya tarih sahnesinde var olmuşlar. Daha sonra ise tarih sahnesinden silinmişlerdir. Şu tarihte var olmuşlar. Savaşları ve kaç atlı, kaç yaya ve savaş aletleri neydi. Geçmişte yaşamış, o zaman kavimlerinin yaşantılarına olumlu ya da olumsuz etki etmişler. Diye mi? Düşüneceğiz. Yoksa bunlar bizim beden varlığımızda nasıl faaliyet göstermektedirler. O orduları ya o sahaya giderek, o sahneleri duyup müşahade edeceğiz, ya da o günkü yaşanıyı kendi varlığımıza getirip seyr edeceğiz.

 Firavun orduları; Firavunun avanesi ve yardımcılarıdır. Firavun nefsi emmareyi temsil etmekte ve ordularıda nefsi emmare askerleri olmaktadır.

 6 peygamber (4) Mûsâ a.s. ile yolu muza devam edersek;

 Mısırdan çıkış kızıl denizden geçiş. 

(Tâ-Hâ-20/77-79) 

 وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَّا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشَى {طه/77}

“Ve lekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî fadrib lehum tarîkan fîl bahri yebesen, lâ tehâfu dereken ve lâ tahşâ.”

 “Ve andolsun ki Biz, Mûsâ’a vahyettik ki: “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! (Fir’âvnun size) yetişmesinden korkma ve (suda boğulmaktan da) endişe etme!” (Tâ-Hâ-20/77)

********** 

 Fir’âvn ve taraftarlarının bu gösteride Mûsâ (a.s.)a yenik düşmelerinden sonra Mûsâ (a.s.) artık bir şeyler yapma zamanının geldiğini hissediyor ve bekliyor idi. İşte bu hâl içinde. “evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî” “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Dedik. İşte böylece İshak (a.s.) dan başlayan “Benî isrâîl” in “esri-isr” gece yolculuğu, yani ma’nâ yolculuğu bir başka hâl üzere tekrar burada Tenzih-mertebe-i Mûseviyyetten, kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktır. 

 Bir bakıma gece yolculuğu nefs ve beden zulmeti karanlığında Hakk’ın nurunu arama çalışmalarıdır. Bu da yapılan zikirlerle ve ibadetlerle olmaktadır. Ayrıca gece karanlığı, henüz daha yoğun madde-anasır beden elbisesi giymemiş olan ervah’ın batındaki lâtif varlıklarıdır. Onların vücûda-görüntüye gelmeleri için geçireceği yolları da “isr” dir. 

 Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! Sana verdiğimiz asâ ve kol kudretiyle suya vurarak, senin suda başladığın “isr” gece yolculuğunun bir başka aşamasına gelmiş olmaktasın. O gün seni nasıl suda boğulmaktan kurtardığımız gibi korkma kavminle beraber gene kurtarırız. Kuru yol ise şeriat-ı Mûseviyye’dir. Ve o yoldan karşıya geçtiler. 

********** 

 فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُم مِّنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ {طه/78}

 “Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.”

“Böylece Fir’âvn ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).” (Tâ-Hâ-20/78)

********** 

 Nefsi emmâre ve askerleri, akıl Mûsâ’sı, fikir Hârun’u nu ve onların halkını, takib ederek kendilerini de aynı halde zannederek arkalarından denize girdiler. Bunun üzerine su onların üzerine kaparak bu su ile gark olmuş-nefesleri kesilmiş oldu. Benî İsrâîl-e kuru bir yol olan aynı geçit, onları boğan su oldu. 

********** 

 وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَى {طه/79}

 “Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.”

 “Ve Fir’âvn, kavmini dalâlette bıraktı ve (kavmini) hidâyetten men etti.” (Tâ-Hâ-20/79)

********** 

 Nefs-i emmâre kendi tâbilerini hayal ve vehimle aldatarak dalâlette bıraktı ve böylece hidayetten men etti.[72] 

********** 

 Semûd (Ar.  ثَمُود‎), İslâm'da Sâlih peygamberin gönderilmiş olduğuna inanılan, Kuzeybatı Arabistanda, daha sonraları Medain Salih adı verilen Hicr (İng. Hegra) bölgesinde yaşayan kavmin (İng, Thamud) adıdır.[73]

 Âd kavminden sonra gelişip güçlenen Semûd kavmi başlangıçta tevhid inancına sahipti; Allah’ın birliğine, peygambere ve âhiret gününe inanıyordu. Ancak zamanla Âd kavmi gibi putlara tapmaya ve peygamberleri yalanlamaya başladı (eş-Şuarâ 26/141). Bunun üzerine Allah tevhid inancını öğretmesi için aralarından Sâlih’i peygamber olarak görevlendirdi. Hz. Sâlih kavmine kendilerine gönderilmiş güvenilir bir peygamber olduğunu, Allah’a kulluk etmeleri gerektiğini, O’ndan başka bir ilâhın bulunmadığını, Allah’a karşı gelmekten sakınmalarını ve kendisine itaat etmelerini, buna karşılık kendilerinden herhangi bir ücret talep etmediğini söyledi (eş-Şuarâ 26/142-145). Ayrıca kavmine Allah’ın verdiği nimetleri hatırlatarak bu nimetlere şükredip Allah’a karşı gelmekten sakınmaları, O’nun emir ve yasaklarına uymaları, haddi aşıp yeryüzünde fesat çıkaranların peşinden gitmemeleri gerektiğine ve bu nimetlerle birlikte dünyanın ebedî olmadığına dikkat çekti (el-A‘râf 7/74; eş-Şuarâ 26/146-149).

Önceki peygamberlerde görüldüğü gibi kavminden küçük bir topluluk Sâlih peygambere iman ederken başta ileri gelenler olmak üzere çoğunluk onun peygamberliğini inkâr etti. Bunlar Sâlih’i büyülenmiş ve uğursuz olmakla, ayrıca şımarıklık ve yalancılıkla suçladılar (en-Neml 27/47; el-Kamer 54/23-25). Sâlih peygamberin tebliğinde ısrar etmesi üzerine ondan peygamberliğini doğrulayıcı bir mûcize getirmesini istediler ve ancak o zaman iman edeceklerini söylediler. Sâlih de onlara apaçık bir mûcize olarak dişi bir deveyi getirdi. Bu devenin mûcize olma yönü İslâm kaynaklarında sert bir kayadan canlı bir hayvan olarak çıkarılması, bütün kavmin tükettiği miktarda su içmesi ve içtiği su kadar süt vermesi şeklinde açıklanmıştır (M. Ali Sâbûnî, s. 306). Sâlih peygamber kavminden bir günü deveye, bir günü kendilerine tahsis etmek üzere su içme konusunda belli bir sıraya uymalarını istedi (eş-Şuarâ 26/155-156). Ayrıca kendilerine gönderilen bu deveye zarar vermemeleri, aksi takdirde ilâhî azabın üzerlerine ineceği hususunda onları uyardı (el-A‘râf 7/73; Hûd 11/64). Fakat devenin varlığından rahatsızlık duyan bir grup inkârcı deveyi öldürme planları yapmaya başladı. Kur’an’da bozguncu diye nitelendirilen ve dokuz kişiden oluştuğu belirtilen (en-Neml 27/48) bu grup içinden rivayete göre Kudâr b. Sâlif adlı bir kişi deveyi yakalayıp ayaklarını kesti, diğerleri de kılıçlarıyla onu parçaladılar. Ardından kendilerini korkuttuğu azabı getirmesi için Sâlih peygambere meydan okudular (el-A‘râf 7/77). Sâlih peygamberin onlara üç günün sonunda istedikleri azabın geleceğini bildirmesi üzerine (Hûd 11/65) kendisini ve ailesini öldürmek istediler (en-Neml 27/49). Fakat Allah, dördüncü günün sabahında korkunç bir gürültü ve yıldırımların ardından gelen, şiddetli bir sarsıntı ile onları helâk etti (el-A‘râf 7/78; Fussılet 41/17; el-Kamer 54/31). Helâkin ertelenmesiyle ilgili üç günlük süre içinde birinci gün inkârcıların yüzlerinin sarardığı, ikinci gün kızardığı, üçüncü gün karardığı ve bu şekilde içeriden bir bozulmanın ortaya çıktığı, üç gün tamamlandığında âsi kavmin tamamen yok olduğu belirtilmiştir (İbnü’l-Arabî, s. 125). Bir rivayete göre Sâlih peygamberle birlikte ona tâbi olan 120 kişi helâkten kurtulurken geri kalan 5000 kişi helâk olmuştur (M. Ali Sâbûnî, s. 310). Bunun üzerine Sâlih’in kendisine inanan toplulukla birlikte Mekke’ye göç ettiği nakledilir. Bir diğer rivayete göre ise Hz. Sâlih vefat edinceye kadar Filistin’de Remle yakınlarında yaşamıştır.

Resûl-i Ekrem, Tebük Gazvesi sırasında askerleriyle birlikte Semûd kalıntılarının bulunduğu Hicr’e gelmiş, askerler Semûd halkının içtiği kuyulardan su içmiş, hamur yoğurup ekmek yapmış ve yemek hazırlamıştır. Fakat Resûlullah yemeği dökmelerini ve ekmekleri develere yedirmelerini emretmiştir. Daha sonra onları konakladıkları yerden kaldırarak Sâlih’in devesinin su içtiği kuyunun başına götürmüş, bu davranışının sebebini açıklarken de, “Onların yaşadığı felâketin sizin başınıza gelmesinden korktum” demiştir (Müsned, II, 117). Başka bir rivayette Resûl-i Ekrem’in, Hicr’de bulunduğu bir sırada Hicr halkının başına gelenlerden duyduğu üzüntüyü dile getiren ve yanındakileri bu olaydan ibret almaya teşvik eden sözler söylediği belirtilmektedir (Müsned, II, 58, 72; Buhârî, “Meġāzî”, 80; Müslim, “Zühd”, 38).[74] 

Kûr’ân-ı Keriymde yolculuk Araf sûresinde Semud kavmi ile ilgili âyetlerde;

وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ هَذِهِ نَاقَةُ اللّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللّهِ وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {الأعراف/73}

 “Ve ilâ semûde ehâhum sâlihan kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhîn gayrûhu, kad câetkum beyyinetun min rabbikum hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten fe zerûha te’kul fî ardıllâhi ve lâ temessûhâ bi sûin fe ye’huzekum azâbun elîm.”

 “Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih'i (gönderdik): "Ey kavmim dedi, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah'ın devesi, size bir mucizedir; bırakın onu Allah'ın yeryüzünde yesin (içsin), sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi acı bir azâp yakalar." (7/73)

-----------------

 وَاذْكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّأَكُمْ فِي الأَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِن سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًا فَاذْكُرُواْ آلاء اللّهِ وَلاَ تَعْثَوْا فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ {الأعراف/74}

“Vezkurû iz cealekum hulefâe min ba'di âdin ve bevveekum fîl ardı tettehızûne min suhûlihâ kusûren ve tenhitûnel cibâle buyûten fezkurû âlâallâhi ve lâ ta'sev fîl ardı mufsidîn.”

 “Düşünün ki (Allah) Âd'dan sonra sizi hükümdarlar kıldı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: O'nun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nîmetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.” (7/74)

--------------------

 قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُواْ لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُّرْسَلٌ مِّن رَّبِّهِ قَالُواْ إِنَّا بِمَا أُرْسِلَ بِهِ مُؤْمِنُونَ {الأعراف/75}

َ “Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî lillezînestud'ıfû li men âmene minhum e ta'lemûne enne sâlihan murselun min rabbihi kâlû innâ bimâ ursile bihî mu'minûn.”

 “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen müminlere: "Siz, dediler, Sâlih'in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?" (Onlar da): "(Evet), doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!" dediler.” (7/75)

--------------------

 قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ إِنَّا بِالَّذِيَ آمَنتُمْ بِهِ كَافِرُونَ {الأعراف/76}

حزبKâlellezînestekberû innâ billezî mentum bihî kâfirûn.”

 “Büyüklük taslayanlar: "Biz, sizin inandığınızı inkâr edenleriz!" dediler.” (7/76) 

--------------------

 فَعَقَرُواْ النَّاقَةَ وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُواْ يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ {الأعراف/77}

 “Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu'tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn.”

 “Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar; "Ey Sâlih, eğer hakîkaten elçilerdensen, bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” (7/77)

-------------------

 “Derken dişi deveyi boğazladılar” Bütün Âyet-i Kerîme’lerde olduğu gibi burada da hem zâhir hem de bâtın-î hakikatler vardır. Zâhiri, hikâyede olduğu gibidir, bâtını ise “iş’âri-işaret” olarak kişilerin bulunduğu irfaniyyet idraklerine göredir. İş’âri olanlar geneli bağlamaz “indî-şahsi” dir, kendilerine ve o duyarlılıkta olanlara göre zevkî bir idraktir. Tatmak için özel bir eğitim gerekmektedir.

 Bilindiği gibi dişilik üreticiliktir, dişi deve kişide “nefs-i küll” ü, üreticiliği temsil eder. Salih (a.s.) ise “akl-ı küll” ü ve etkenliği temsil eder. Sâlih (a.s.) akl-ı kül cihetinden, Sâlih bir etken nefha olarak, kavmine o günün kemâli olan, ilmi İlâhiye yi “nefha-telkin” ediyor, fakat kabul görmüyor idi. 

 Nihayet bir pazarlık neticesinde Sâlih olan (Akl-ı küll) den “nefha-i İlâhiyye” (nefs-i küll) olan kavmine akmaya başladı geçici olan bu akış neticesinde kendilerinde bulunan “nefs-i emmâre-beden dağları” ndan (Nakatullah-Allah-ın devesi) çıktı. Bu kendilerine Allah’ın “ef’âl cihetinden esma tecellisi” idi. Ancak bunu anlayamadılar. 

 Mevcut olan akarsuyu şarta göre bir gün deve bir gün kavm kullanmakta idi, böylece suları azalmış ve sıkıntıya düşmüş, “nefs-i emmâre” olan kavim zorlanmaya başlamıştı, bu yüzden (Nakatullah-Allah-ın devesi) ni boğazladılar. Deve ve inek, bilindiği gibi nefs-i levvameyi ifade etmektedirler. Ben-î İsrâîl-in ineği kavmin nefislerinin rabb’ı, muhabbetlisi olduğundan kesmekte çok zorlandılar diyeti, çok sevdikleri altınları oldu. Sâlih (a.s.) a gönderilen “deve-nakatullah” Allah’ın, hamile dişi, üretici devesi olduğundan kendileri hakkında nefs-i levvame değil, Hakk’ın lütfu olarak, Nefs-i radıye idi. Ve o mertebenin kendileri hakkın da kendilerini Rablarına götürecek Burak’ları ve kendilerine ulaşacak olan hakikatlerin zuhur sebebi idi. Onu kesmelerinin diyeti ise bütün varlıkları oldu. Ve, “bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” Bunun üzerine başlarına bilinen akıbetleri geldi. 

 Seyr-i sülûk yolunda olan her, sâlik götürücüsünün irfaniyyeti kadar bu yoldan geçer, eğer geçmiyorsa zâten gerçek sâlik değil, zanda sâliktir. Âdemiyyet’ten başlayan seyr-i sülûk yolculuğu “salâh-sâlihlik” vadisine geldiği zaman o vadiden geçmek için oraya uygun bir vasıta lâzımdır bu vasıta ise belirtildiği üzere deve’dir. Âlemde ne varsa insânda da bunların hepsi nefsinde bâtınında-kuvve’de mevcuttur, yeri geldiğinde bunları ve ahlâklarını yaşantısında kuvveden zâhire-fiile çıkarır. Her insânın nefsi onun bineğidir, bu bineğin vasfı ise kişinin ahlâkı ile ilgilidir. Eğer bir kimse iç bünyesinde ki, nefsi emmâresini insâni hakikatler ile eğitmemişse o, insân-ı nakıs-noksan insândır. Kendisinde hâkim olan görüntü-sûret insânlığı değil, iç bünyesinde hâkim olan bir hayvanın ahlâkı üzeredir. Bunlara da hayvan-ı nâtık-konuşan hayvan derler. 

 İşte bu halden kurtulmak için kendi gerçek hakikatini aramaya yönelerek insânlık vadisine girmesi gerekmekte’ dir, o vadiye gitmek için’de kendi beden-nefis dağından Allah’ın yolu olan sırat-ı müstakîm’e ulaşmak için, binek olarak “nâkata-Allah’ın” dişi hâmile devesini çıkarması gerekmektedir. Hâmile olması o devenin neslinin kesilmemiş-ebter, olmamış olması içindir. Devenin suyu çok içmesi İlâh-î ilim ve hayatla dolmasıdır, içince çok süt vermesi, deve allah’ın devesi olduğundan o mertebenin Ulûhiyet ve irfaniyyet hakikatleri ilminden fazla, fazla vermesidir. Bilindiği gibi süt ilimdir. Su da, hayat ve ilimdir. İşte gerçek yol ehli sâlik’in bu mertebe-vâdide ki, nefs-î bineği bu ahlâkta olan “nakata-Allah’ın devesi” dir. Bu deve ile yoluna devam eden sâlik Mûseviyyet mertebesine gelince “Tûvâ” vâdisine girmesi için kendisinden her türlü bineğinin ve hattâ nalınlarının bile çıkartılması istenecektir. (20/12) 

 (7/73 hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten) İşte bu “nâkata-Allah’ın devesi” sizin için Ulûhiyet Âyetlerindendir. 

 Bilindiği gibi her Âyet-i Kerîme’nin zâhiri ve bâtını vardır, bu Âyet-i kerîme’nin kısmen ilmî yönde ki, zâhirini de anlamaya çalışalım. 

 Baktığımızda açık olarak görüyoruzki, dağ, taş-toprak, olan mâden’den, et olan deve çıkmaktadır, ancak bu devenin büyük miktarda suya ihtiyacı olduğu görülmek-tedir. Bu hususun incelenmesi gerekmektedir.

 Bilindiği gibi Âyet-i Kerîme’ler “muhkem ve mütşabih” olarak ikiye ayrılmaktadırlar. Bu Âyet-i Kerîme’de zâhiri-hikâyesi, yönünden muhkem batını-hakikati, yönünden müteşabih’tir. Bünyesinde büyük bir tekneloji gizlidir, bu tekneloji gıda sanayi ile ilgilidir, Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi taş ve topraktan su ilâvesi ile et üretilmektedir. Bilindiği gibi gıda zinciri, mâden, bitki ve hayvan türlerinden sırasıyla geçerek üretilmektedir. Burada ise bir halka yoktur, yani görüldüğü gibi mâden’den et üretimi vardır. Bu oluşum büyük bir gıda teknelojisine ışık tutmaktadır. Üretim süresini %/33 kısaltmaktadır, Bu büyük bir zaman kazanımıdır. Eğer vaktim ve maddi imkânlarım olsa idi ilk işim büyük bir lâbaratuar kurup bu araştırmalara başlar idim. Zâten numeneleri de vardır, denizde balıkların, karadan denizlere ulaşan minereller ile suyun ete dönüştüğü aşikârdır, taşların içinde solucanlarında bulunduğu aşikârdır, İnsân badeni dahi kara balçık su ile karışık topraktan et olarak meydana gelen bir varlıktır. O halde bu husus olmayacak bir şey değildir. Ümid edriz ki, bu oluşumu evvelâ sahibi olan bizlerin içinden çıkan kimseler zuhura çıkarırlar, aksi halde geç kaldığımızda yabancılar bu teknolejiyi ortaya çıkarıp, bizlerinde onlardan bunları para ile satın almamız gerekir ki bizlere yazık olmuştur, eldeki değerin kıymeti bilinmemiş diğerleri gibi zayi edilmiş olur. İçimizden kimler veya hangi firmalar bu işe el atıp başlarlarsa bu günden onlara bizden selâm olsun, başarılar dilerim. Ayrıca taşların koyun olması Şuayb (a.s.) ın mucizelerindendir.

 فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُواْ فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ {الأعراف/78}

 “Fe ehazethumur recfetu fe asbahû fî dârihim câsimîn.”

 “Bunun üzerine hemen onları, o sarsıntı yakaladı, yurtlarında diz üstü çökekaldılar.” (7/78)

--------------------

 فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلَكِن لاَّ تُحِبُّونَ النَّاصِحِينَ {الأعراف/79}

 “Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum rÎsâlete rabbî ve nesahtu lekum ve lâkin lâ tuhıbbûnen nâsıhîn.”

 “Sâlih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz." (7/79)

--------------------

Sâlih (a.s.) ın kavmi Semud, hakkında burada genel bir bilgi verelim:

 Semûd kavmi, Şam ile Hicaz arasındaki Hicr denilen bölgede yerleşmişti. Bu sebeble “Eshâb-ül-Hicr” de denilen bu kavim, gün geçtikçe çoğalıp büyüdü. Dokuz kabîleden meydana geldi. Çok çalışıp, bağlar, bahçeler yetiştirdi. Çöllerin kuru sıcağından kurtulup, dağları oyarak tepelere saraylar, ovalara köşkler kurdular. Sanatta ve servette iyice ilerlediler. Ancak, zevk ve safâya düşüp daha önce kendilerine Hûd aleyhisselâm tarafından bildirilen, hak dinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Kabîle reislerinin de zûlme ve haksızlığa başlamaları üzerine, gittikçe çözülen, Semûd kavmi, nihâyet ağaçtan ve taştan putlar yapıp tapmaya başladılar. Saptıkları kötü yolda sürüklenerek, tevhid esâsından, Allahü Teâlâya îman etmekten tamâmen uzaklaştılar. Câhil ve azgın bir kavim oldular. Sâlih aleyhisselâm, bu kavim arasında herkesle iyi geçinen, fakirlere yardım eden, zayıfları koruyan ve üstün ahlâkıyla sevilen bir zâttı. Kırk yaşlarına geldiği sırada, Allahü teâlâ onu Semûd kavmine, doğru yolu göstermek üzere peygamber olarak gönderdi. Sâlih aleyhisselâm kavmini îmana dâvet edip, putlara tapmaktan, zûlümden ve diğer bütün kötülüklerden uzak durmalarını ısrarla söyledi. Kavmine; “Gerçekten ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun, bana itâat edin.” diyerek dâvetini açıkladı. Sâlih aleyhisselâmın bu dâveti karşısında pek az kimse îman etti. Kavmin çoğunluğu îman etmemekte direndi. Servetlerine güvenen, zevk ve safâ içinde kendinden geçip, zûlme başvuran inkârcılar, Sâlih aleyhisselâma; “Sen de bizim gibi bir insândan başka bir şey değilsin!” diyorlar, onu, “büyülenmiş, yalancı” sayıyorlardı. Sâlih aleyhisselâm ise kavmini îmana davet etmeye devam ediyor ve şöyle diyordu: Ey Semûd kavmi! Sizin içinde bulunduğunuz bu güzel bağ ve bahçelerde, bu yemyeşil ekinler, altın başaklarla, güzel hurmalarla ve çağlayan sularla berâber ebdi olarak burada kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu evleri kim yaptı. Şimdi kim oturuyor, hiç düşünüyor musunuz? Bu bağların ve bahçelerin ilk sâhibleri kimlerdi, şimdi kim oturuyor? Belki onlar da sizin kendilerini burada ebedi kalacak zannediyorlardı. Fakat hepsi ölüp gittiler. Siz de gelip geçenler gibi öleceksiniz. Bunlar size kalmayacak. Âhirette, yaptıklarınızdan birer birer hesâba çekileceksiniz. Henüz fırsat eldeyken bana tâbi olun. Şunu iyi bilin ki, bugün sizi aldatıp, Allah’a isyân ettirenler, ilâhî azâbtan kendilerini de sizi de kurtaramayacaklardır. Çünkü onlar da sizin gibi âciz insânlardır.” Allahü Teâlâ, Semûd kavmine isyân ve taşkınlıktan vaz geçmeleri için, kadınlarını kısır bıraktı. Ağaçlar kuruyup meyve vermedi. Semûdluların bir kuyu hâricindeki bütün suları kurudu. Sâlih aleyhisselâma kin ve öfkeyle gelen Semûdlular: “Ey Sâlih! Aramıza fesâd karıştırdın. Mallarımıza, çoluk-çocuğumuza, bize zarar verdin. Buradan çekil git. Yoksa seni öldürürüz. ” dediler. Sâlih aleyhisselâm bir müddet onlardan ayrılıp tenhâ yerlere gitti. Bir müddet sonra tekrar dönüp Semûdluları îmana dâvet etti. Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmdan mûcize göstermesini istedi. Ancak mûcizeleri gördükleri hâlde yine îman etmediler. Yine bir gün Sâlih aleyhisselâma gelip: “Eğer doğru söylüyorsan, şu dağdaki sarp kayalardan kızıl tüylü ve doğurmak üzere olan bir dişi deve çıksın. O zaman sana îman ederiz. ” dediler. Bunu istemekten maksatları akıllara durgunluk verecek, insânları şaşırtacak bir iş isteyip, yapmamasını ve mahcup olmasını düşündüler. Sâlih aleyhisselâm; “Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, böyle bir mûcize görürseniz, dağdan akan pınar suyunun bir gün deveye, bir gün size âit olmasına râzı mısınız?” dedi. Semûd kavmi böyle bir şey olamayacağını düşünerek: “Bu şartı da kabul ediyoruz. ” dediler. Sâlih aleyhisselâmın bu şarttan maksâdı; dağdan gelen pınar suyunun az olması ve zagın insânların sâhiplenmesi sebebiyle zor durumda kalan kimselere yardımcı olup, devenin hissesi olan suyu fakir ve zayıflara vermekti. Sâlih aleyhisselâm onlara; “Benimle sözleştiğinizi unutmayın, şâyet deve çıkınca ona bir zarar verirseniz ve verdiğiniz sözlerde durmazsanız acı bir azâba uğrarsınız. ” dedi. Semûd kavmi; “Sen deveyi çıkar, her istediğini kabul edeceğiz. Aksine bir iş yaparsak azâbı da kabul ediyoruz. ” dediler. Nihâyet devenin çıkmasını istedikleri dağın kayalıkları önünde toplanıp, beklemeye başladılar. Sâlih aleyhisselâm böyle bir mûcize vermesi için Allahü teâlâya duâ etti ve duâsı kabul oldu. Kaya yarılıp, arasından istedikleri gibi bir deve çıktı. Deve, iki yana dizilip hayret ve şaşkınlıktan donakalan Semûd kavmi arasından salına salına yürümeye başladı. Sonra da bir yavru doğurdu. Bu mûcizeyi görenlerden bir kısmı îman etti. Diğer bir kısmı ise menfâatlerinin ve zûlümlerinin ortadan kalkacağını görerek bir türlü îman etmediler. Sâlih aleyhisselâm onlara sözlerinde durmalarını, aksi takdirde ağır bir azâba düşeceklerini söyledi. Fakat inad ve inkârdan vazgeçmediler. Suyun taksimi işi de kendilerine ağır gelip kendilerine göre çâreler aramaya başladılar. Mûcize olarak kayadan çıkan deve, yavrusuyla birlikte her tarafı dolaşıyor, su içme nöbeti olduğu gün de suyun başına gelip suyu tamâmen içiyordu. Su içmesi de ayrı bir mûcize olup tonlarca su içiyor, su vücûdunda kayboluyordu. Suyu içip bitirince, su çıkan yerde oturuyordu. İmân edenler, ondan bir kabîleye yetecek kadar bol süt sağıyorlar, sütten içiyor ve yiyecekler yapıyorlardı. Böylece inananların îmanı kuvvetlenir, inkârcıların kinleri artardı. Bu mûcize karşısında âciz kalan Semûd kavmi deveyi öldürmeyi plânlıyordu. Nitekim, Sâlih aleyhisselâmın nasihat edip, îman etmeye çağırdığı bir sırada, onlar, su içmekte olan deveyi göstererek; “Güyâ şu deveyi öldürsek biz helâk olacakmışız! Onu öldürelim de gör!” dediler. Nihâyet çeşitli plânlar kurarak deveyi öldürdüler. Sonra da Sâlih aleyhisselâma; “İşte deveyi öldürdük. Eğer söylediğin gibi bir peygambersen sözlediğin azâbı getir. ” dediler. Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şefkât ve merhâmetle nasihat edip; “Ey kavmim! Nedir bu yaptığınız? Sizin için bir imtihan vesilesi olan deveyi de öldürdünüz. İnkârda ve günâhkarlıkta ısrar ettiniz. Buna rağmen tövbe kapısı açıktır. Neden azâbın gelmesini istiyorsunuz, tövbe ediniz!” dedi. Bu son dâvete de sert cevaplar veren Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmı, âilesini ve îman edenleride öldürmeyi plânlamaya başladılar.

 Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şöyle dedi: “Yurdunuzda üç gün daha kalın, birinci gün yüzünüz sararacak, ikici gün kızaracak, üçüncü gün siyahlaşacak, dördüncü gün ise üzerinize azâb gelerek sizi helâk edecektir!” Sâlih aleyhisselâmın söylediği bu günler gelip çattı. Bu sırada Semûd kavmi Sâlih aleyhisselâmı ve inananları öldürme teşebbüsüne giriştiler. Onlar harekete geçmeden, Cebrâil aleyhisselâm gelip, durumu Sâlih aleyhisselâma bildirdi. Sâlih aleyhisselâm da îman edenlerle birlikte oradan uzaklaşıp gitti. Birinci günde bâzı hâller zuhûr etti. Devenin bastığı yerlerde kan fışkırdığı, ağaçların yapraklarının kızardığı, kuyu suyunun kan renginde ve insânların yüzlerinin sapsarı olduğu görüldü. İkinci gün de Semûdluların yüzleri kana boyanmış gibi kıpkırmızı oldu. Bu belirtileri gören Semûdlular azâbın geleceğini kanâat getirip feryât ettiler. Yüzlerinin siyahlaştığı üçüncü gün, evini sarıp hücum ettikleri Sâlih aleyhisselâmın, şehirden çıkıp gittiğini anladılar. O gün, gece yarısından sonra, sabaha karşı şiddetli bir sarsıntı ve dağlardan fışkıran ateş ile Semûd kavminin yurdu altüst oldu. 

 Sayhanın (sarsıntının) şiddetinden hepsinin ödleri patladı. Hepsi helâk olup gittiler. Bundan sonra da yurtları hiç mâmur edilmedi. Sanki hiç insân yaşamamış bir yer hâlini aldı. Semûd kavmi helâk edildikten sonra Sâlih aleyhisselâm, îman edenlerle birlikte gelip, yerle bir edilen şehre ibretle bakarak; “Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeden, sizi sâdece Allahü teâlâ îman etmeye dâvet ettim ve bunu size nice nasihatlar yaptım. Fakat siz dinlemediniz. Sonra bu azâba uğradınız!” dedi. Sâlih aleyhisselâm, kavminin helâkinden sonra kendisine îman edenlerle birlikte Mekke’ye veya Şam taraflarına gitti. Remle kasabasına yerleşti. Hadramût tarafına gittiğine dâir rivâyetler de vardır.

 Kendi varlığımızdan bakarsak, bize öyle bir müddet geliyor ki daha evvel gelen bilgilerin tesirleri geçip yine biraz gaflette kalmaya başladıktan sonra Cenâb-ı Hakk bizi tekrar îkaz etmek üzere sâlâh üzere tavsiye için Sâlih (a.s.)’ı bize gönderiyor. Ve bu sâlâh nefsimize diyor ki “ey nefs Rabbine ibâdet et sana bundan başka hiçbir şey faydalı olamaz” tavsiyesinde bulunuyor. Bu sâlâh bize idrâkimiz çok güçlü ise Cenâb-ı Hakk’tan ilhâm yoluyla gelebilir eğer bir derviş isek şeyhimizden gelir. İşte o anda şeyh konumunda olan kimse sâlâhlık getirir ve mânâ olarak orada Sâlih peygamberin görevini görür. 

 Bu mertebede kişiye bazı oluşumlar geliyor. Dervişe deve hükmünde bir bilgi gelir. Devenin özelliği sâfiyeti ve o zamanlarda hacca götürmesidir, işte Cenâb-ı hakk bu dönemlerde kişiyi Hak’a ulaştıracak vâsıtayı çıkartıyor kişinin kendi gönlünde. Devenin kendi gününde bütün suyu içmesi ise kendi gönlündeki Hakkanî ilimleri hiç bırakmadan içmesi ve bunları süte çevirmesi yâni faydalı gıdâya çevirip cemaâte dağıtmasıdır. Bu rahmâni ilimleri alan cemaâtte o ilimlerden kendilerine göre değişik değişik gıdâlar yapıyorlar fakat kavim bunu da çekemiyor. Demek ki o devrelerde hâlâ kavim yola girmemiş ve azgındır. Ve nefsi emmâre o deveyi kesiyor sonrasında Cenâb-ı Hakk büyük bir ihtarla onu ortadan kaldırıyor.

 Dikkât edersek burada besin zinciri aşama kaydediyor ve mâdenden hayvân oluşuyor, normal sıralama gereği olan bitki bölümü ortadan kalkıyor. Bir gün gelecek insânoğlu mâdenden et yapacak, çünkü bu âyetlerde bu oluşum belirtiliyor.[75]

--------------

 Muhyyiddin Arabi hazretleri Salih fassının ilgili bölümünde;

--------------

16. Paragraf:

Ve bunun için kavminin üç gün te'hîrinde, Allah Teâlâ'nın izhâr eylediği Salih (a.s.)ın hikmeti, va'd-i gayr-i mekzûb oldu. Böyle olunca sıdkı intâc etti. O da onları Hakk'ın onunla ihlâk eylediği sayhadır. İmdi onlar evlerinde göğüslerini arza koymuş oldukları halde sabahladılar (16).

------------------

Salih’in (a.s.) devesini kesmişlerdi Cenab-ı Hakk onlara üç gün tanıdı sonra yüzleri renkten renge girdi. İşte bu oluşumu anlatmak için buraya kadar bu izahatı verdi. O üç oluşumun hakikati nedir diye. Ya'nî kevnin aslı teslis olduğu için, Hak Teâlâ Salih (a.s.)ın kavminin ihlâkını üç gün te'hir etti. Kavminin helakını üç güne yaydı, tehir etti. Deveyiöldürdükten sonra Salih (a.s.) onlara üç gününüz var diye buyurdu. Bu üç günün hitâmında O'nun va'di sahih oldu. Ve îcâd, nasıl ki teslis üzerine bina ise, helâk dahî teslis üzerine bina oldu. Teslisi bu yüzden anlatıyor, Salih (a.s.)ın kavminin helak olmasının sebebi ve öz hakikatinin neye dayandığını anlatmak istiyor. Ve Salih (a.s.) kavminin helaki teslis üzerine mebnî olması, o hazretin hikmeti iktizasından idi. Zîrâ Salih (a.s) zamanının insân-ı kâmili olduğundan, her ne kadar cemî'i esmâ-i ilâhiyyeye mazhar idiyse de, bütün esmâlar onda zuhurda idiyse de bu esmadan onun üzerine gâlib olan ism-i Fettâh idi; ve hikmeti dahî "fütûhî" oldu. Bakın dağın, taşın açılması var ya Fettah idi. Ve "fütûh" me'mûl olmayan, bir şeyden bir şeyin zuhuru olduğu için, îcâdı gerektirdi; açmak fütûhtur, kapıyı açmak da fütuh, ama bu bilinen bir şeydir, ama duvarın açılması sıradan bir şey değildir. Yani bu açılış özel bir açılış değişik bir açılıştır. Ve îcâd dahî teslis üzerine mebnî oldu. Binâenaleyh kevnin fesadı demek olan kavminin helâkı dahî teslis üzerine vuku'a geldi Ve Hak Teâlâ sûre-i Hûd'daki (Hûd. 11/65)

 فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُواْ فِي دَارِكُمْ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ {هود/65}

kavli mucibince o kavmin faydalanacakları üç gün, ya'nî teslis, sıdkı, ya'nî netice-i sâdıkayı intâc etti; yani sadık neticeyi ortaya getirerek neticelendi ve neticenin sıdki dahî Allah Teâlâ'nın onları ihlâk eylediği sayhadır. İşte o üç günün sonunda bir sayha geldi bir ses geldi onlar helak oldular. "Va'd-i gayr-i mekzûb" olan üç gün temettu'ları hitâm bulduktan sonra, yani dünyadaki faydalanmaları sona erdi, sayhanın vukü'unu müteâkib onlar, evlerinde göğüsleri arza mülâhık olduğu halde, birtakım bî-rûh ecsâddan ibaret olarak sabahladılar, ya'nî helak oldular. Ruhsuz cesedler olarak üçüncü gün o sayhanın sonunda göğüsleri üzere kalmışlar.

---------------

17. Paragraf:

İmdi üç günün birinci günü Salih (a.s.) kavminin yüzleri sapsarı, ikinci gününde kıpkırmızı ve üçüncü gününde kapkara oldu. Böyle olunca, vaktaki üç gün kâmil oldu, (üç gün doldu) îstidâd sahih oldu. Binâenaleyh onlar da fesâdın günü zahir oldu. İmdi bu zuhûr "helak" ile tesmiye olundu. Şu halde eşkıya yüzlerinin sararması, Allah Teâlâ'nın (Abese, 80/38) وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ kavlinde süadâ yüzlerinin isfârı mukabilinde oldu. Ve "müsfire" zuhurdur. (sarılık zuhurdur) Nitekim sararma, birinci günde Salih (a.s.)ın kavminde, şekâ alâmetinin zuhuru oldu. Ba'dehû onlar ile kâim olan kızarma mukabilinde, süadâ hakkında / Allah Teâlâ'nın "dâhike" (güldüler, hoşlandılar) kavli geldi. Zîrâ "gülme" yüzün kızarmasını tevlîd eden sebeblerdendir. Binâenaleyh gülme, süadâda (saidlerde) yanakların kızarmasıdır. Ba'dehû Allah Teâlâ eşkıya beşeresinin siyahlıkla tağyiri mukabilinde "müstebşire" kavlini buyurdu; ve "istibşâr" süadânın beşerelerinde sürûrün te'sîrinden zahir oldu. Nitekim siyahlık, eşkıyanın beşeresinde te'sîr eyledi (17).

-------------------

Yani bir renk değişik kişilerde farklı meydana geliyor, birisinde saidlik diğerinde eşkıyalık ifadesi oluyor. Ya'nî Salih (a.s.), kavmine üç gün faydalanmalarını va'd etmiş idi. Bu üç günün, birisinde onların yüzleri sarardı, ikinci günü kızardı, üçüncü günü karardı. İşte bu sarı, kırmızı ve kararmayı said yani suada hakkında da ifade ediyor, bu zalimler hakkında da ifade ediyor. Bu üç günün hitâmında da helak olmağa isti'dâd sahîh oldu; ve bu surette onlarda fesâdın vücûdu zuhur etti. İşte bu zuhura da "helak" denildi. İmdi Hak Teâlâ saîd olan kulları hakkında Abese sûre-i şerîfesin de (Abese, 80/38-39) buyurdu.

 وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ {عبس/38} ضَاحِكَةٌ مُّسْتَبْشِرَةٌ {عبس/39}

Eşkıyanın yüzlerinin sararması saidler hakkında buyrulan "nûrlu" kavline; ve kızarması dahî "dâhike" kavline; ve kararması da "müjdelenmiş" kavline mukabil oldu. Zîrâ "nurlu" "zahir olmak"dan alınmıştır; ve "süfûr" zuhur ma'nâsınadır. Ve süadânın yüzlerinde eser-i saadet nasıl zahir ise, Salih (a.s.)ın kavminde de, birinci günde ısfırâr ile alâmet-i şekavet öylece zâhir oldu. Ve keza süadâ gülen (handan) olduklarında yanakları nasıl kızarır ise, ikinci günü eşkıyanın yüzleri de buna mukabil olarak öylece kızardı. Ve keza "müjdeleme", süadânın derisinde sürürün, hoşluğun te'siriyle nasıl zahir ve sevinç tesiri ile onların beşeresi, yüzleri nasıl müteğayyir olur ise, değişir ise, eşkıyanın beşeresinde, yani yüzünde üçüncü günü zâhir olan siyahlık dahî buna mukabil olarak onların beşeresini tağyir eyledi, yani değiştirdi.[76]

----------------

 بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ {البروج/19}

 “Beli-llezîne keferû fî tekzîb(in)” Fakat o inkarcılar hâlâ bir yalanlama içinde. (85/19)

----------------

 Evet, o kimseler yani kafirler, hakkı örtüp kendi varlığında gizleyenler “fi tekzib” yalanlama içindedirler. Aslında yalanın içindedirler, nefis, hayal ve vehim üç harflisi varı yok, yoku var göstermektedir. Hakk’ın varlığını kendi hayali varlıkları ile örtüp gizledikleri halde batı gibi bilinçli, doğu halkı gibi gafletlerinden yapmaktadırlar.

----------------

 وَاللَّهُ مِن وَرَائِهِم مُّحِيطٌ {البروج/20}

 “Va(A)llâhu min verâ-ihim muhît(un)” Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır. (85/20)

----------------

Ahadiyet mertebesi, Allah cc. (uluhiyet) mertebesini tanıkta tutarak “Allah cc. onları” “örtüp, gizleyen ve yalanlayaları” arkalarından ihata etmiş. Sarmış, kuşatmış, çevrelemiştir. 

 Kişinin arkası Tûr dağıdır. Hazret-i Mûsâ nasıl “Tûr dağında” Rabbim seni göreyim diye talep etti. Ve “Len terâni” sen beni göremezsin hitabı geldi. Bu mertebenin peygamberi dahi göremezken. Bu ihatayı kişinin arkası (nefis dağı) en güçlü yeridir. Vehimi yani kendi kurgu, kuruntu ve şartlanmış yaşantısı ile kendini ihata edeni anlaması, duyması, görmesi mümkün değildir. Bunun için irfani bir yaşam içinde seyri süluk eğitimi ile mümkün olabilir. 

Resülullah Efendimiz (s.a.v.) ve Hazret-i Ebubekir Sıddık sevr mağarasına sığındıklarında Resülullah Efendimiz (s.a.v.) “La tahzen” Üzülme Allah bizim ile beraberdir. Diye ifade etmiştir. Müşrikler mağara önünde yuva yapıp yumurta yapan güvercin ve ağ örüp mağara girişini kapatan örümceği görünce müşrikler kendi şartlanmış anlayışları ile burada yoklar diyerek uzaklaşmışlardır. Güvercin gök ehli, örümcek ise yer ehlidir. Müşriklerin gönlünde bunlar nefsi emarenin heva ve vuhşiyat yönleridir. Aslı ve hakikati ise gökten yani zâttan gelen vahiy-ilham ve yerden gelen ilm-i ledün ve hikmet bilgileridir. Kendi ön yargıları ile değerlendirdikleri için Allah’ın ihata edip kuşattığı gönül mağarasına girmeleri mümkün olamamıştır.

Fusûs’ül Hikem şerhi Lokman Fassında bu ihata şöyle anlatılmıştır;

Hikmet, eşyânın hakîkatlerine hâliyle ma'rifettir. Çünkü ancak eşyânın hakîkatlerine lâyıkıyla ârif olan kimse, o eşyânın hükmünü mahalline koyar. Hikmetten nasipsiz olanların eşyâ hakkında verdikleri hüküm, yerinde olmaz. Onların hükümleri hatâdan kurtulamaz. Allah Teâlâ hazretleri yukarıda zikredilen âyet-i kerîmede ve yüksek kesin ve açık haberinde şehâdet buyurduğu üzere, Hz. Lokmân'a hikmet verdi ve hikmet ise, çok çok hayırdır. 

Ve hikmet ba'zen söylenir ve ba'zan söylenmeden bırakılır. Ve telaffuz edi- len ve söylenen hikmet, Hz. Lokmân'ın oğluna hitâben beyân ettiği sözdür ki, Hak Teâlâ onu yukarıda zikredilen âyet-i kerîmede bildirdi. İşte bu hikmet, söylenilen hikmettir. Çünkü Hz. Lokmân, Allah Teâlâ'yı tâne ile huzûra getiri- ci kıldı ve Hak Teâlâ bu sözü, söyleyici olan Hz. Lokmân ile sınırlı bırakmayıp kendi kitâbında zikretti.

Ve bu hikmet, Allah Teâlâ hazretlerinin bütün eşyâyı zâtıyla ve ilmi ile ihâta ettiğini bildikten sonra söylenebîlir. İşte bu söz, eşyânın hakîkatlerinin olduğu gibi ma'rifetine bağlandığı için Hak, onu söyleyen ile sınırlı bırakmadı da, kitâb-ı kerîminde bu hakîkatı ümmet-i Muhammed'e haber verdi. Çünkü Hak Teâlâ:

“Vallâhu min verâihim muhît” ya‟nî “Ve Allah, onları arkalarından ihâta edendir” (Bürûc, 85/20) ve “ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” (Hadîd, 57/4) âyet-i kerîmeleri gereğince, bütün ulvî ve süflî mertebeleri zâtı ile ihâta etmiştir. Şu halde, her huzûruna gelici kıldığı rûhâni ve sûri rızıkların ve gıdâların Hak Teâlâ hazretleri, hakîkat yönünden "ayn"ı olur.[77]

----------------

 بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَّجِيدٌ {البروج/21}

 “Bel huve kur-ânun mecîd(un)” Hayır, o şerefli bir Kur'ân'dır. (85/21)

----------------

 Kûr’ân-ı Keriym in dört yedi hatta sonsuz mertebeleri olduğu gibi. Birçok isim ve sıfâtları vardır. Bunlardan biri Zât mertebesi tarafından Mecid olarak bildirilmiştir. 

 Sözlükte “asil, şerefli ve seçkin olmak” anlamındaki mecd (mecâde) kökünden türeyen mecîd “asil, şerefli, cömert olan” demektir.[78]

 Kûr’ân-ı Kerimin verdiği hakikat bilgileri Zât-i bilgiler hakkında araştırma yapıp irfaniyet ile anlamak isteyenlere karşı çok cömerttir. Bu Hazinenin saklandığı yer; 

----------------

 فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ {البروج/22}

 “Fî levhin mahfûz(in)” Levh-i Mahfuz'dadır (85/22)

----------------

 Sözlükte “yazı yazmaya uygun yassı ve düzgün yüzey” anlamındaki levh ile “korunmuş” mânasındaki mahfûz kelimelerinden oluşan levh-i mahfûz “üzerine yazı yazılan, silinmekten ve değişikliğe uğramaktan korunmuş düzgün satıh” demektir.

 Kûr’ân-ı Kerimde yolculukta daha önce yapılan çalışmalar bu konu hakkında bizlere kıymetli bilgiler vermektedir. 

-------------------

 إِذَا السَّمَاء انفَطَرَتْ {الإنفطار/1}

 (82/1) - İzes semâun fetarat,

 ~~82.1~
~ ~ ~
(82/1) - Gök yarıldığı zaman, 

------------------- 

 Bu akşam 1 Mayıs 01.05.2002 Çarşamba akşamı. İzmir de sohbetimize devam ediyoruz. Sohbet konusu İnfitar Sûresi ve daha sonra namaz sûreleri, vaktimiz kaldıkça olacak. Cenâb-ı Hakk’tan niyazımız yine her zaman belirtmeye çalıştığımız gibi, Kûr’ân-ı Azimüşşan’ı okurken bizim anladığımız beşeri mâ’nâda tahsil etmek değil, onun bilgisini, Cenâb-ı Hakk evvelde nasıl hangi şekilde kurguladı ise, hangi kelimeye hangi mâ’nâyı yükle-di ise, o mâ’nâları öylece idrâk etmeye, gayret ederek çalışmalıyız. İnşallah Rabbımızdan onu niyaz etmeye çalışıyoruz. 

 Buna te’vil diyorlar. Te'vil, yâni evveli, Cenâb-ı Hakk Levhi Mahfûz’da, hangi mâ’nâ üzerine âyetleri bina etmiş ise, mümkün olduğu kadar o hakîkatine yaklaşarak, idrâk etmemizi niyaz edelim. Aksi halde Kûr’ân-ı Kerîm’in sadece sûretini okumuş oluruz. Özüne ve dolayısıyla kendi özümüze ulaşamamış oluruz. İşte bütün Kûr’ân-ı Kerîmin sûrelerine, âyetlerine, satırlarına, kelimelerine, hecelerine ve harflerine bu şekilde bakmamız ve bunların hepsinde yüklü olan mâ’nâları anlamamız gerekmektedir. Ancak böyle dikkatli bir çalışma ile dikkatli bir anlayışla baktığımızda ufkumuzun ne kadar geliştiğini ve genişlediğini göreceğiz inşallah. 

 Diyerek böylece yolumuza devam edelim. Şimdi biraz daha onu incelemeye çalışalım. Yalnız burada akşamki Tekfir suresinde olan bazı oluşumlar var içerisinde, bazı benzeri âyetler var akşam gördüğümüz için onları kısaca geçeceğiz, 

-------------------

Kûr’ân-ı Kerîm daha evvelki sohbetlerde de geçtiği gibi, Allah tarafından mâ’nâ âleminde dört defa tercüme edildi. Yâni ana kitâpta iken, Ümmül Kitâp’ta iken, kitabın anasında yâni, ana varlıkta iken bir tercüme edildi, Allahçadan Hakça’ya, oradan Levhi Mehfuz’a nâzil oldu, indirildi. Levhi Mahfuzda Hakça’ dan, Rabçaya tercüme edildi. Rapçadan da Arapçaya tercüme edildi. Bu tercümeyi yapan Allah-ü Teâlâ Hazret-lerinin kendisiydi. Sem’i ve âlim ismiyle. Âlim sıfâtıyla yaptı bunları. Niye böyle oldu bu işler? Şimdiye kadar Kûr’ân-ı Kerîmin böyle bir ifâdesini duyduk mu? Duyma-dık. 

 Duymadık ama bizim duymamamız bunun yokluğu değildir. Duymayabiliriz, her şeyi ama gerçeği bu Kûr’ân-ı Azimüşşanın. Bize ulaşma gerçeği bu. Eğer Levhi Mahfuzda ve ondan evvelki Ümmül Kitâpta olduğu şekliyle bize indirilmiş olsaydı, bizim bunu anlamamız kesinlikle mümkün değildi. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olma hakîkatinde bu yatmakta. Gerçeğinde bu yatmaktadır. Nâzil bir mertebeden bir mertebeye, yâni bir mahâlden bir mahâle indirilmesi değil. İçindeki mânânın bir mertebeden bir mertebeye, hafifletilerek indirilmesi. Nüzul demek bu demektir, nâzil olması da budur. Yâni zât mertebesinden, sıfât mertebesine indirilmesidir. Yoksa Arş-ı Alâ’dan dünya semâsına indirilmesi gibi, ifâdeler de geçerlidir ama bunlar izafi ifâdelerdir, bazı şeyleri belirtmek için söylenen ifâdeler. Makam ve mekân ifâdeleri değil. Zaman ve mekân ifâdeleri değildir. Eğer Cenâb-ı Hakk Allah’çadan Arapçaya tercüme etmeseydi, bu Kûr’ân-ı Azimüşşanı sadece ve sadece Allahü Teâlâ Hazretlerinin benzeri birçok Allah’lar olması lazımdı ki, ancak onlar kendi aralarında anlayabilirlerdi bu lîsânı. Tabii böyle bir şey mümkün değil. Ama izâh için söylüyorum. Anlatabildim mi? Allah’da olan Ümmül Kitâpta olan Kûr’ân-ı Azimüşşanın özünü, aslını hiçbir varlığın sıfât mertbesi dahil, orada bulunan hiçbir varlığın anlaması mümkün değildir. İşte anlaşılması için anlaşılmasının kolaylaştırılması için, Cenâb- Hakk onu bir tercüme yaptı, yâni nâzil etti, nuzul etti, hafifletti, indirdi. Nasıl ki bütün bu âlemler yok iken, Allah-ü Teâlâ Hazretleri amaiyette iken, bu âlemler varmıydı? Yoktu. Arapça Türkçe lîsânlar varmıydı? Yoktu. 

 Bunların hepsi sonradan oluştu, sonradan meydana geldi. İşte bunlar sonradan meydana geldiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm’inde tecelli saf’haları sonradan oluştu. Nâzil denen budur. İnme diye bahsedilen budur. Bir mertebeden bir mertebeye, bizim anladığımız mânâda inmek, düşmek işte ulaşmak gibi değil, mânâsının hafifleştirilmesi nâzil olma-sı. Zât mertebesinden sıfât mertebesine Levhi Mahfuza. Levhi mahfuzda levhalar halinde ilim olarak billurlaşmaya başladı, belirmeye başladı Kûr’ân-ı Kerim’in hakîkati. Oradan yine o şekilde bize gelseydi yine anlayamaya-caktık. Mümkün değildi çünkü. 

 Oradan da Cenâb-ı Hakk Levhi mahfuzda bir tercüme yaparak. Şimdi aklıma geldi. Kitab’ül Mübin neyse, oradan sonra aldığı isim de, İmam’ül Mübindir. O ismi alarak Kûr’ân ifâdelendirildi. Orada da Rabça. Yâni esmâ merte-besine tenezzül etti. Bütün varlık tenezzül ettiği gibi, Kûr’ân’da esmâ mertebesine tenezzül etti. Bunlar hep… Dinleyenlerden biri: Furkan… Yok, Furkan değil. Furkan sıfât. Levhi mahfuzdan bir tecelli ile bir tercüme ile Kitab’ül Mübin, yâni açık kitâp hükmüne ki, buda esmâ âlemidir. Esmâ-i İlâhiyenin açıldığı sahadır. Orada Rabçaya tercüme etti Cenâb-ı Hakk. Yâni Hakçadan Rabçaya tercüme etti. Rab bilindiği gibi rububiyet, terbiye mertebesi, esmâ mertebesi, yâni isimlerin zuhur mertebesidir. Eğer bu şekliyle gelseydi yine anlaya-mazdık. Taa ki o günün en gelişmiş lîsânı olan, başına bir elif/ayn konmak sûretiyle Arapçaya tercüme edildi. 

 Bu tercümeyi yapan Cenâb-ı Hakk. Yalnız şimdi niye buraya geldik. Şunu belirtmek için: Rabçadan Arapçaya tercüme ettiği zaman Cenâb-ı Hakk. Bakın şimdi bu çok mühim bir mesele. O Arapçanın üzerine Rabça mânâsını yükledi. Kûr’ân-ı Azimişşanda daha üst mertebelerde bulunan bütün hakîkatleri, beşer lîsânı olsa dahi Arapça lîsânın üzerine yükledi. Rabça, Hakça, Allahça mânâlarını hepsini o ibare harflerinin üstüne yükledi. İşte Efendimizin buyurduğu mir’aç gecesinde bana üç türlü ilim verildi dedi ya. Birini herkese açmam, o beşeriyet yönlü anlayışla, birini isteğine bıraktı. 

 Bazılarını aç, bazılarını açma dedi. O da esmâ mertebesinin bazı halleri. Açma dediği sıfât, zât mertebe-sindeki halleri açma, herkese açma, mânâsında idi. Ama bu mânâları Cenâb-ı Hakk Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde, o Arapçaya yüklediği Rabça mânâların içersine yükledi. Bütün bunların hepsini yükledi. Eğer Cenâb-ı Hakk kapalı bir şey murad etseydi zâten bu âlemleri halk etmezdi. Onun gayesi kendinde bulunan bütün hakîkatleri ortaya çıkarmak. Zahera ismiyle, zuhura getirmektir. Tecelli, ceal ismiyle tecelli ettirmek. Eğer gayesi kapatmak olsaydı o ibare içerisinde o lâfızları görüntüye getirmezdi. Tamamen gizli bırakırdı, kimsenin de haberi olmazdı.

 Şimdi anlamamız gereken, meâl ile yâni Arapçadan başka çeviriler ile Arapça çevirisinin arasındaki farkı anlayalım. Şimdi Arapça olarak bize nâzil oldu. Her birerlerimize. Aleyke aleyke diyor bakın. Senin üzerine, senin üzerine, sana, kef, kef, muhatab, fe, diye. Okuyana hep bunlar yâ’sin ey insân diye. Hep sana hitap ediyor. Ama bana da hitap ediyor. Zannetmeyin hep size, hepimi-zin hissesi vardır. Hem de asli olarak hisselerimiz vardır. Eğer biz kendi hakîkatimizi biraz idrâk edersek Arapçanın başındaki Elif/ayn bizim nefsani varlığımızı oluşturmak-tadır. O baştaki elifi/ayn-ı çektiğimiz, oradan ayırdığımız zaman yine arkada kalan Rabça’dır. Ama o Rapçanın perdesi Arapça lîsânıdır. En geniş mânâda o gün yeryü-zünde lîsânlar arasında, bugün dahi öyledir, en geniş kapsamlı mânâları ihtiva ettiği için Cenâb-ı Allah onu Arapçaya çevirdi. Yoksa Latinceyede çevirirdi. Diğer kitâp-larda olduğu gibi İbraniceyede çevirebilirdi. Süryaniceyede çevirebilirdi.

 Ama Arapça lîsânı üzerine, Arapçaya tercüme etti. Şimdi beşinci tercüme olan Türkçe, Almanca veya diğer lîsânlara yapılan tercümelerde bu mânâlar üzerine yüklenemiyor. Bakın en can alıcı yeri burası. İşte beşinci tercüme olarak, Türkçe olarak okuduğumuz, şu meâl Kûr’ân-ı Azimüşşanın mânâsının zâhiren, belki yüzde beşini, yüzde onunu bize aktarabilmektedir. İşte Kûr’ân okuduğumuz zaman lezzet alamayışımız, onun derinliği-ne dalamayışımız, dışındaki o lîsân perdesi yüzünden olmaktadır. Yâni tercüme edenin lîsânının yetersiz olmasın dan kaynaklanmaktadır. Özüne nufuz edemememizin en büyük sebebi budur. Burasını anlatabildim mi? Cenâb-ı Hakk Rububiyet mertebesinden Rabçasından bizlere “kitab-ül mübîn” olarak bildirmektedir. 

 Evet, Türkçe veya Almancaya veyahut Fransızcaya, Arapçadan tercüme edildiği zaman, Cenâb-ı Hakk’ın yapmış olduğu tercüme gibi olamayıp beşer lîsânıdır. Arapça da beşer lîsânı, diğer lîsânlar da beşer lîsânı olduğundan Ulûhiyyet mânâları o beşer lîsânına yüklenememektedir.

 Ancak zâhir ve çerçeve genel ifâdesiyle, Kûr’ân-ı Kerîm’in yüzde onu kadar bir mânâsı ifâdeye, zâhire çıkabilmekte-dir. Çünkü o tercümeleri, son beşinci tercümeyi yapan da beşer aklıyladır. Yâni nefsiyle tercüme ettiğinden. Başka bir ifâdeyle akl-ı cüz sınırları içerisinde tercüme ettiğinden, Cenâb-ı Hakk’ı da genel mânâda tanıyamadığından ve de daha ziyade tenzih mertebesi, ağırlıklı meseleye baktıklarından, o zaman ötelerde olan bir Allah’ı anlatma ve izâh yoluna girdiklerinden, Cenâb-ı Hakk’ın gerçek halini, Kur’ân-ı Azimüşşanın gerçek ifâdelerini anlatma imkânı bulunamamaktadır. Peki ne olacak o zaman? Tercümeden tercüme, o her tercümede işte biraz mânâsı eksilince, nasıl bunun aslını öğreneceğizde, nasıl hakîkati-ne nufus edeceğiz? İşte o demin bahsetmeye çalıştığım gibi, Arapça kelimesinin başındaki Elif/ayn-ı kaldırabilirsek çalışmak sûretiyle ki, o Elif/ayn, bizim nefsaniyetimizdir. 

 Elif/ayn, bizim bireysel varlığımız. Bireysel varlığımızı ortadan kaldırarak, okumaya çalışırsak işte o zaman Rabçasını okumuş oluruz. A-rapça o hakîkate ermeye başladığımız zaman bakıyoruz ki, baştaki Elif/ayn bizim varlığımız sadece harf-i nidâdır. Hakikatini anladığımız zaman “Aaaa” bu Rabçaymış diyerek hayret ediyoruz. Bundan sonra hakikatini daha çok anlamaya başladığımız zaman hayret üstüne hayret ediyoruz. Arapça beşer lîsânıyla zannettiğimiz Hakîkati İlâhiye olan bu kitabın hakîkatini anladığımız zaman, baştaki Elif/ayn bizim varlığımız ve de onun yokluğu, sadece bir sesten ibaret kalıyor. “A-rapça” işte bu hakîkat zuhur etmedikçe Kûr’ân-ı Kerîmi gerçek mânâsıyla anlamak mümkün değildir. Sadece suri ve kalıp olarak ve beşinci tercüme olarak, beşerin yaptığı tercüme iyi bir, iyimser rakamla yüzde onu ancak elimizde kalmış olmaktadır. İşte diğer eski kitâpların da bozulma sebebi bu tercümelerdir. En büyük bozulma sebebidir. Ancak başka da yapacak bir şeyimiz yoktur, Gerçek bir tercüme yapacak kişinin mutlaka İrfaniyyet ve tevhid bilgisine sahip olması gereklidir. 

 Not= “Elif/ayn” bilindiği gibi, Türkçe, “Arapça” yazısı (A) ile başladığı için aynı sesi veren (a’e) (Elif) ile belirtildi, ayrıca, “Arapça” yazısı, “Arapça” olarak yazıldığı zaman, baştaki harfi “Ayn” olarak yazılır, aslında her iki şekilde de, baş harfi “A” olarak ifade edilir. Bu yüzden bende bu hakikati belirtmek için “Elif/ayn” olarak her iki Halide belirtmiş oldum. 

 Hristiyanlar yaklaşık her on senede bir, bir heyet toplayarak bunu zamanın kelimelerine göre değiştiriyorlar yenilendiriyorlar İncil, Tevrat gibi kitâpları. İşte her anlayışta, günün insânlarının anlayışı, beşer anlayışı idrâki içerisinde ilâhî mânâları kaybolup, Kitab-ı Mukaddes dedikleri kitâplar beşer lîsânına, beşer anlayışına dönüş-müş oluyor. Peki, bize gelince ne oluyor? Bizim işimizde aslında ondan farklı değil. Ancak; bizim elimizde muhkem ve mutlak olarak aslı olduğundan, bizim şansımız onlardan çok fazladır. Ma’nâ olarak belki anlayamıyoruz, son beşinci çevirisinde beşerce anlıyoruz ama özü elimizde olduğu için, anlamadan Arapça formunu okuduğumuzda, o bizim rûhumuza demin dediğimiz gibi rûhumuza kayda geçiyor.

 Bugun aklımız onu almıyorsa da ama rûhumuzla irtibat sağlayabiliyor. Çünkü kardeşiyiz biz onun. İki kardeşte en güzel bir sekilde birbirini anlayabiliyor, aynı kaynaktan geldığı için. İşte şu yaptığımız mevzu içerisinde, hem geçmiş kitâpların ne yönden bozulduğu, ama halen elimizde mevcût halimizin de bizlerinde ne halde olduğunu anlayabiliyoruz. Anlatabildim mi bir şeyler bu hususta. İşte bu Sûre-i Muazaama, Sûre-i Şerif’te Cenâb-ı Hakk istifham/soru elifiyle başlıyor yine.[79] 

**********

قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي فِي كِتَابٍ لَّا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَى {طه/52}

“Kâle ilmuhâ inde rabbî fî kitâbin, lâ yadıllu rabbî ve lâ yensâ.” 

 “Onun ilmi, Rabbimin yanında bir kitâptadır. Benim Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz.” dedi.” (Tâ-Hâ, 20/52)

-----------------

 A’mâ’iyetten melikiyyete kadar olan ilmi “levh-i mahfuz” da belirlenmiş olduğu halde kendinin yanındadır. Bütün faaliyetler kayda alındığından hiç biri unutulmaz ve yanlış yapılmaz. Dedi.[80]

**********

Ruhların tamamının nur-u evvel olan kalem-i Âla’nın hakikatinde programları yapılmıştır. Kalem-i Âla da. “Nun vel Kalem” suresine burada atıf var. Ondan sonra semavat ve arzın yaratılmasından (halk edilmesinden) evvel Levh-i Mahfuz da yazılarak oradaki manalar kendi varlıklarını oluşturmuş olurlar.

Burada bahsadilen maddi varlıklar değildir. Program olarak vardırlar. Fakat bu Levh-i Mahfuzda resimlenmiş olan suretler ve şekiller çok açık ve net değildir. Zuhur muhabbeti sıcaklığı ve hareketi şevkiye-i ruhaniye hayvani ruhun hareketi ve en sonunda da vücuh-u mümkinenin etemmi üzere zuhur-u ilahi için ruh-u insani-i mükemmelin sereyanı vaki olur.[81]

 Muhyiddin İbn-i Arabi hazretleri Fusûs’ül Hikem İshak fassının giriş bölümünde;

İSHÂK KELİMESİNDE MEVCÛT OLAN "HAKKIYYE HİKMETİ"NİN BEYÂNINDA OLAN FASSTIR

Bilinsin ki, küllî ilmî ma‟nâ "Ümmü'l-Kitap"tan, âlemin kalbi mesâbesinde olan "levh-i mahfûz" âlemine iner ve ondan "misâl âlem"ine gelir. Daha sonra his âleminde cesetlenip his gözüyle görülür. "Misâl âlemi", ulvî âlemden süflî âleme; ve bâtından zâhire; ve ilimden var oluşa inen vücûdun dördüncü mertebesidir. Buna "mutlak hayâl âlemi"; ve insanın vücûdunda olan "hayâl"e de "kayıtlı hayâl âlemi" derler. Ve insânî hayâlin bir tarafı misâl âlemine, bir tarafı da kendi nefsine ve cesedine bitişiktir. İster mizâc bozukluğu sebebiyle ve ister uyku sebebiyle olsun, eğer insanın "hayâl"ine süflî taraftan, yânî bu içinde bulunduğumuz varlık âleminden, bir sûret nakışlanırsa, hakîkati yoktur; karışık ve tâbîr gerektirmeyen rüyâdır. Çünkü o kimsenin varlıksal nakışlara olan alâkası sebebiyle, "hayâl"inde peydâ olan bir tür oyundur. Fakat insanın hayâl aynasında tasavvur edilen sûretler, ulvî taraftan, yânî misâl âleminden inmiş ise, gerek uyanık olsun ve gerek uykuda olsun hak ve sâbittir. Çünkü "misâl âlemi" Hakk‟ın ilminin hâzinesidir; onda hatâ mümkün değildir. Ve misâl âleminden inen sûretler, eğer tâbîre muhtâc olmayıp his âleminde aynıyla ortaya çıkarsa buna "mücerred yânî katıksız keşf" derler. Ve eğer görülen hayâli sûretler, kendisine münâsebeti olan hissi sûretler ile tâbîre muhtaç olursa, buna da "muhayyel yânî hayâli keşf" derler. Ve insanın hayâline süflî taraftan yansıyan sûretlere de "mücerred yânî katıksız hayâl" denir. Bu bahsin ayrıntısı Yûsûf Fassı'nda beyân olunmuştur.

Şu halde "mücerred yânî katıksız keşf" ile "muhayyel yânî hayâli keşf" hak ve sâbittir. İbrâhîm (a.s.), oğlu İshak (a.s.)‟ı rü'yâsında kesti. Ve onu "mücerred yânî katıksız keşf" türünden sayarak his âleminde de, aynıyla cenâb-ı İshâk'ı kesmeye teşebbüs buyurdu. Fakat Hak Teâlâ Hazretleri, onun rü'yâsını, misâl âleminde gördüğü halîni bir erkek çocuğu olan Hz. İshâk'ın sûretini, ona münâsebeti bulunan "koç" sûretiyle te'vîl ile hak kıldı. Babasının rü'yâsı İshâk (a.s) hakkında bu şekilde gerçekleştiği için, İshâk kelimesi "hakkıyye hikmet"ine tahsîs edildi.

Ve bu bir meseledir ki, ben haberdâr olundum. Onu ne ben ve ne de benim dışımda hiçbir kimse, hiçbir kitapta yazmadı; ancak bu kitaptadır. Böyle olunca zamanın benzersiz ve eşsiz incisidir. şimdi sakın ki, ondan gâfil olmayasın! Çünkü senin için kendisinde bir sûret ile berâber huzûr devamlılık kılan hazret mertebesinin benzeri, Hak Teâlâ'nın, hakkında: “ma farratna fil kitabi min şey‟in” yânî “Biz kitapta hiç bir şeyden eksik bırakmadık” (En`âm, 6/38) buyurduğu kitâbın benzeridir. Şimdi o kitap, olanları ve olacakları toplamıştır (43).

Yânî Hakk'ın mahlûku ile kulun mahlûku ve Hakk'ın mahlûkunu muhafaza etmesi ile kulun kendi mahlûkunu muhafaza etmesi arasındaki fark ile kulun Hak'tan ayrılması meselesi bir meseledir ki, Hak tarafından ben haberdâr olundum. Bu meseleyi bu kitaptan önceki kitaplarımda ne ben yaz- dım, ne de benden başkası kitaplarında yazdı. Ben ancak onu bu Fusûsu'l- Hikem'de yazdım. Bundan dolayı bu mesele vaktin benzersiz ve eşsiz incisi- dir. Ey ârif, sakın bu meseleden gâfil olma! Çünkü şu hazret mertebesi ki, sen onda bir sûret ile huzûr üzeresin ve o hazret mertebesinde, o sûreti müşâhede edip onu muhafaza etmekle, mahlûkun olan şeyin sûretlerini hazret mertebe- lerinin hepsinde muhafaza edersin. İşte o hazret mertebesinin benzeri, Hak Teâlâ Hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'de “ma farratna fil kitabi min şey‟in” (En'am, 6/38) yânî "Ben Kitap'ta bir şeyi terk etmedim" buyurduğu kitâbın, yânî levh-i mahfûzun, benzeri gibidir. Ve o kitap, ezelden olan şeyi ve şu an olmayan, ebede kadar olacak şeyi toplamıştır.

Bundan dolayı hazarât-ı hamseyi yânî beş hazret mertebesini ihâta etmiş olan ârif, kendi mahlûkunun bir hazret mertebesinde olan sûretini o hazret mertebesini müşâhede etmesi sebebiyle muhafaza etmekle, o mahlûkun bütün hazret mertebelerinde olan sûretlerini muhafaza etmesi ve sûretlerin hepsinin, ârifin müşâhede ettiği hazret mertebesindeki sûretin zımnında olması husûsunda, o müşâhede olunan bir hazret mertebesi, bütün eşyâyı toplamış olân "Kitâb-ı Mübîn yânî Apaçık Kitâp" gibidir. Ve bir sûret ondan hâriç değildir.[82]

-------------------

 Kûr’ân’ın hakîkâtleri nelerdir?

 Bismillâhirrahmânirrahîm 

Kûr’ân’ın hakîkâtleri nelerdir, bizler onun içerisinde bulunan sûrelerden, âyetlerden neler almalıyız, bizâtihî şahsımıza inen Kûr’ân-ı Kerîm, ne kadardır? Ne kadarını kendimize alabildik ve bundan sonra kapasitemizi arttırmak için neler yapmalıyız, bunları çok iyi düşünerek incelemeliyiz. 

Bunlardan önce Kûr’ân-ı Kerîm’in mânâ âlemindeki seferlerinden sonra en son menzilde zuhura geldiği mübârek mahalli tanımamız gerekmektedir. 

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın ezeli ilminde, Ümmül Kitâp’ta mevcût olan ve kendini anlatan hakîkâtlerin zât âleminden zuhura gelebilmesi için tenzil olması gerekmektedir. Bu tenzil olma yani nüzul, bâtından zâhire, gizliden açığa çıkmaktır. 

Kûr’ân-ı Kerîm zât âleminden yani Ümmül Kitâp’tan sıfât âlemine yani Levhi Mahfuz’a sıfât âleminden Berat gecesi Beytül Ma’mur’a, Kadir gecesi de Beytül Ma’mur’dan Beytül Hâram’a nâzil olmuştur. 

Kûr’ân-ı Kerîm bir seferde Hakk’tan kuluna gelmiş değildir, yukarıda anlatılan aşamaların sonucu içinde bulunduğumuz şehadet âleminde yani fiiller âleminde Kûr’ân-ı Kerîm’in zuhura çıktığı mahallin ismi Hz.Muhammed (s.a.v)’dir.

Efendimiz (s.a.v)’in beşer sûretinde gözükmesi, sıfât mertebesinin hakîkâti olan Hakîkat-i Muhammedî’nin beşer sûretinde dünyâda zuhurudur. 

Kûr’ân-ı Kerîm ilmi ilâhînin kitâp şeklinde zât mertebesinden ef’âl mertebesine indirilmesidir, diğer taraftan Hakîkat-i Muhammedî’nin Hz.Muhammed (s.a.v) ismiyle zuhuruda yeryüzündedir ve ikiz kardeş olan bu iki oluşum yeryüzünde birleşmiştir. 

Cenâb-ı Hakk (c.c) âlemleri var etmeyi murat ettiğinde zât mertebesinden sıfât mertebesine tenezzül etti, sıfât mertebesinde Hakîkat-i Muhammedî ismi ile hakîkâtler meydana getirdi ki, âlemlerde ne varsa ismi Hakîkat-i Muhammedî’dir, aynı zamanda Makam-ı Mahmud adı verilen oluşum da budur. 

 Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın İlâhî ilmi olan Kûr’ân-ı Kerîm kendi başına bir şey ifâde etmediği için onu okuyacak olan Hakîkat-i Muhammedî’nin birim zuhuru Hz. Muhammed (s.a.v) yeryüzünde birleştikleri an insanlığın kemâlatı oluşmuştur. İkisinin de kaynağı Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtıdır. Daha öncede gelen kitâplar vardı ve bunlar Îsâ (a.s) ile sıfât mertebesine kadar yükselmişti ancak tam kemâlde değildi. Eğer Kûr’ân-ı Kerîm gelmemiş olsaydı insnalık âleminin mi’rac yapması yani Hakk’a ulaşması mümkün değildi. Îsâ (a.s.)’dan yani fenâfillah’tan sonra olan bakâbillah ve insan-ı kâmil mertebelerini Hazreti Rasûlullah (s.a.v) getirmiştir. 

Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm ile birlikte Âdem (a.s.)’dan itibaren o güne kadar gelmiş olan bütün manzumeler de yenilenerek getirilmiştir. Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde suhuflar, Tevrat, Zebur, İncil ve Kûr’ân-ı Kerîm kendisi olmak üzere hepsi tamamıyla mevcuttur.

İnsânlık âlemi Kûr’ân-ı Kerîm’i anlayacak kapasiteye geldiği için Kûr’ân-ı Kerîm yeryüzüne inmeye başlamıştır. Mûsâ (a.s.) kendisine gelen dokuz levhanın ancak yedisini kavmine açabildi, ikisini açamadı çünkü onlar nurdan levhalardı ve kavmi onları anlayacak düzeyde değildi. O iki nurdan levhayı ancak Îsâ (a.s.) açıkladı ve bu yüzden de kavmi onu öldürmeye kalkıştı. Çünkü kavmi Îsâ (a.s.)’ın açıkladığı hakîkâtlere ulaşamadıkları için kendilerine ters geldi. 

Aynı şekilde İslâmiyet geldiğinde tevhid hakîkâti bütün hakîkâtlerin üstünde olduğundan onu anlayamayanlarda Efendimiz (s.a.v)’i öldürmeye kalkıştılar.[83]

 Kur’anı Keriym’in tercümeleri (Yeri gelmişken şu kısa bilgiye de bir göz atalım) Kur’anı Keriym, Uluhiyyet mertebesinde, “Ümmül Kitap”ta “Kur’an” ismi ile Allah’ca idi. Çünkü o mertebede hiçbir zuhur ve tecelli olmadığından zaten başka türlü de olamazdı.

Kur’anı Keriym, Rahmaniyyet (sıfat) mertebesinde “Levhi Mahfuz”da “Furkan” ismiyle mertebesi gereği Hakk’caya tercüme edildi.

Yani “uluhiyyet”ten rahmaniyyet’e tenezzül etti. 

Kur’anı Keriym, Rububiyyet (esma) mertebesinde “Kitabül Mübin” (beyan olan, açık kitap) ismiyle mertebesi gereği “Rabb”caya tercüme edildi.

Yani “rahmaniyyet”ten, rububiyyet’e tenezzül etti. 

Kur’anı Keriym, Melikiyyet (ef’al) (madde) mertebesinde “İmamül Mübiyn” (en önde, en açık) ismiyle mertebesi gereği, baş tarafına bir () “elif” ilavesiyle (yani Rabb’ca) “Arapça”ya tercüme edildi.

Yani “rububiyyet”ten melikiyyet’e tenezzül etti.[84] 

 Bilindiği gibi İz-Efendi Babamız askerlik vazifesini Ankara muhafız alayında ikmal etmiştir.

 Zâhiren olarak verilen bu görev ile birlikte çocuk yaşatan itibaren 70 yıldan fazladır, Kûr’ân-ı Keyimin emirlerini, mânâlarını koruyup, gözetip, muhafaza ederek biz taliplililerine ulaştırmaktadır.

 Faydalı olur düşüncesi ile “İnsan-ı Kamil Terzi Baba Şerhi” Lehv-i Mahfuz bölümünü buraya alıyoruz.

 Kırksekizinci Bölüm Levh-i Mahfûz Hakkında Manzûmenin Tercümesi:

"Bir nefs ki, bizzat âlemin ilmini ihtivâ edicidir. Ey Âdemoğlu! İşte o bizim levh-i mahfûzumuzdur. Mutlak vücûdun bütün sûretleri âşikâr olarak, o nefsin kâbiliyetinde nakışlanmıştır. O ilâhî nefs ile meşgul olarak temizlenirse; Ve siyah ve zâlim olan şüphenin karanlığından kurtularak safâ kazanırsa; Bütün eşyâ o nefsin indinde zâhir olur ve âlemin gizli yanları âşikâr olarak onda görülür." Ma'lûmun olsun ve Cenâb-ı Hak seni hakikâte hidâyet buyursun! 

Levh-i mahfûz, halka dönük müşâhede yerlerinde tecellî eden Hakk’a dönük ilâhî nûrdan ibârettir. Mevcûdlar o levh-i mahfûzda aslî tâb’ edilmişlikle tâb’ edilmiştir. 

Levh-i mahfûz, heyûlanın aslıdır. Çünkü heyûlanın gerektirdiği her sûret, levh-i mahfûzda tâb’ edilmiştir. Heyûla, bu sûretlerden bir sûret gerektirirse, heyûlanın hemen olmasını veya bir mühlet sonra olmasını gerektirmesine göre o sûret âlemde mevcûd olur. Çünkü kalem-i a'lâ, levh-i mahfûzda o sûretin vücûda gelmesiyle cereyân etmiş ve heyûla da onu gerektirmiştir. Bu gerektirmeye göre o sûreti vücûda getirmek, zarûret hâline gelmiştir.

Bu izâha dayalı olaraktır ki, ilâhiyyat âlimleri; 

"Heyûla bir sûreti gerektirirse, sûretlerin “Vâhib”i ya’nî “Hîbe edicisi” üzerine o sûreti âlemde açığa çıkartmak vâcibtir" demişlerdir. 

Onların "sûretlerin Vâhib’i üzerine o sûreti açığa çıkartmak vâcibtir," demeleri ma’nâyı genişleterek anlatabilme ve mecâz türündendir; aynen Rîsâlet-meâb Efendimiz (s.a.v)'in, "Allah dünyâdan bir şeyi kaldırınca, benzerini onun yerine koyması nefsi üzerine vâcibtir" hadîsinde olduğu gibidir.

Gerek bu hadîste, gerek ilâhiyyatçıların sözündeki "Allâh üzerine vâcib olma" sözü, mecâz türündendir. Yoksa, işin hakîkatinde bunlar "Allah üzerine vâcib" demek değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, kendi üstüne bir şeyin vâcib olmasından yana son derece yücelik ile yücedir. Heyûlanın beyânı, ona mahsûs ayrı bir bölümde gelecektir.

 Bilinsin ki; 

 - Mevcûdların tâb’ edilme yeri olan ilâhî nûr, küllî nefs olarak ta'bîr edilmiştir. 

 - Levh-i mahfûz, olarak da ta'bîr edilen bahsedilen bu nûrda, kalem-i a'lânın yazdığı şeyi idrâk, o nûrun vecihlerinden bir vecih ile olur, işte o vecih, bizim indimizde küllî akıl olarak ta'bîr edilir. 

 - Bu nûrdaki tâb’ edilme de kazâ olarak ta'bîr edilir. Kazâ, ilâhî vasfı gereğince aslî tafsîlden ibârettir. Biz bu tafsîlin tecellî yerini, yukarıda kürsî olarak ta'bîr etmiş idik.

Levh-i mahfûzdaki takdîr ise; 

- Belirlenmiş bir zamanda; 

- Ona mahsûs yapısıyla; 

- Belirlenmiş sûrette halkı açığa çıkarmakla hüküm demektir. 

Bunun tecellî yerine de "kâlem-i a'lâ" ta’bîri kullanılmıştır. 

Kâlem-i a'lâ, bizim kullandığımız ta’bîrlerde "akl-ı evvel ya’nî ilk akıl" demektir. Akl-ı evvelin beyânı, ona mahsûs ayrı bir bölümde gelecektir. Bu yaptığımız izâhı aşağıdaki şekilde örneklendirebiliriz: 

Cenâb- ı Hak, falan zamanda falan yapıda Zeyd'i vücûda getirmekle hükmettiğinde; 

- Levh-i mahfûzda bu takdîrin gerektirdiği emir, kâlem-i a'lâdan ibârettir.

- Kâlem-i a'lâ da, ilk akıldan ibârettir. 

- Bu gerektirmenin beyân edilmesine âit olan mahâl de levh-i mahfûzdur. O levh-i mahfûz da küllî nefs olarak ta'bîr edilmiştir. 

- Bir ilâhî emir ki, bu hükmün vücûdda vücûda getirilmesini gerekli kılmıştır, işte o emir ilâhî sıfatların gereklerindendir. 

- Kazâ olarak ta'bîr edilen de budur. 

- Bunun tecellî yeri kürsîdir.

Kalem ile kastedilenin ne olduğunu, levh-i mahfûz ile kastedilenin ne olduğunu, kazâ ile kastedilenin ne olduğunu, kader ya’nî takdîr ile kastedilenin ne olduğunu iyice anla ve bil!

Bilesin ki, levh-i mahfûzdaki ilim, ilâhî ilimden bir nebzedir. Cenâb-ı Hak onu, halka dönük mevcûdların hakîkatlerinin gereğine göre ilâhî kanûn hikmeti üzere levhde icrâ etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın Hakk’a dönük hakîkatlerinin gereğine göre levh-i mahfûzdaki ilminin ötesinde de ilmi vardır. 

Bahsedilen bu ilâhî hakîkatler, vücûdda kudretinin meydana getirme üslûbuna göre zâhir olur. İşte bu hakîkatler, levh-i mahfûzda yazılmış değildir. 

Belki, bahsedilen bu hakîkatler; 

- Aynî âlemde zâhir olduğu zaman; ba'zen levh-i mahfûzda da zâhir olur; 

- Ba'zen aynî âlemde zâhir oluşundan sonra dahi levhde zâhir olmaz. 

Levh-i mahfûzda bulunanların hepsi, kıyâmet gününe kadar olan hissî vücûda âit ilim meydana getirir.

Cennet ehlinin, ateş ehlinin hallerine dâir olan ilmin ayrıntısına âit, levh-i mahfûzda bir şey yoktur. Çünkü o ayrıntı, kudretin meydana getirmesine âittir. Kudret işi ise, ta’yîn edilmiş değil, belki mücmeldir.

Evet, işte bu yön ya’nî cennet ehlinin ve ateş ehlinin icmâl üzere hallerine dâir ilim, levh-i mahfûzda bulunabilir. Fakat bu ilim, hem icmâl üzere hem de mutlak sûrettedir; 

- Ebedî saâdete mazhar oluşuna, ilâhî ilmin cereyan ettiği kimse hakkında, mutlak olarak ni’metlenme yurdu olduğunun bilinmesi gibi. 

- Hattâ bu nî’metlenmeye âit olan ilim, ayrıntılansa bile bu ayrıntılanma dahi, o ni’metlendirme cinsine âit olduğu için yine icmâl üzere bir cümledir.

Örneğin, falan kimseyi me'vâ cenneti ehlinden, yâhut huld cenneti ehlinden, yâhut naîm cenneti ehlinden, yâhut firdevs cenneti ehlinden diye bilirsin; fakat, bu bir icmâldir. Bundan daha fazlasına imkân yoktur. Ateş ehlinin hâli de böyledir.

Bilesin ki, levh-i mahfûzda takdîr edilen hükümler iki çeşittir:

- Bir kısmı, değiştirilmesi mümkün olmayan takdîr edilenler. 

- Diğeri de, değiştirilmesi mümkün olan takdîr edilenlerdir.

Değiştirilmesi mümkün olmayan takdîr edilenler, âlemde ilâhî sıfatların gerektirdiği işlerden ibâret olup, vücûda gelmemelerine imkân yoktur. 

Değiştirilmesi mümkün olan işler o şeyler ki, âdet olan hikmet kanûnu üzerine âlemdeki kâbiliyyetler, o şeyleri gerektirmiştir. 

- Bu tür işleri, Cenâb-ı Hak ba'zen anlattığımız oluşum üzerine icrâ eder. Levh-i mahfûzda takdîr edilmiş olan şey gerçekleşir. 

- Ba'zı kere de o işleri ilâhî meydana getirme hükmü üzerine icrâ eder. Bundan dolayı, levh-i mahfûzda takdîr edilmiş olan, gerçekleşmez.

Şuna da şüphe yoktur ki, âlemdeki kâbiliyyetlerin gerektirdiği şeyler de, ilâhî sıfatların gereğinin aynıdır. Fakat ikisi arasında fark vardır. Yâ'nî mutlaka, ilâhî sıfatların gerektirdiği şeyle, âlemdeki kâbiliyyetlerin gerektirdiği şey arasında fark vardır.

O fark da şu şekildedir ki; 

- Âlemdeki kâbiliyyetler bir şeyi gerektirse de, o kâbiliyyet hükmünde âcizlik mevcûddur. Çünkü oluşmasında gayrıya dayanmıştır. Bunun içindir ki, ba'zen gerçekleşir, ba'zen de gerçekleşmez. 

- Oysa, ilâhî sıfatların gerektirdiği işler böyle değildir. Onlarda ilâhî gerek olduğundan, zarûrî olarak gerçekleşirler.

Îzâh edilen bu farkta ikinci bir yön daha vardır. O yön de şöyledir: 

Âlemdeki kâbiliyyetler mümkün olan şeylerdir. Mümkün olan şey ise, kabûl ettiği şeyin zıddını da kabul eder. Kâbiliyyet bir şeyi gerektirse de ve ilâhî kudret onun zıttının gerçekleşmesiyle cereyan etse, o zıt olan da yine mümkünde mevcûd olan kâbiliyyetin gereği demektir. Bundan dolayı âlemdeki kâbiliyetlerin gereğinin gerçekleştiği söylesek de, hikmet kanûnunun tersine olarak söylemiş oluruz. Şâyet kâbiliyyetin gerektirdiği şey, aynıyla gerçekleşirse o zaman hikmet kanûnu üzerine gerçekleştiğini söyleriz. Bu zevkî ya’nî bizzât hakîkatiyle yaşanan bir husûstur, akıl bunu fikrî bakış açısından idrâk edemez. Belki bu bir ilâhî keşftir. Allah, kullarından dilediğine o keşfi ihsân eder.

Özetle, muhkem ya’nî mutlak kazâ kendisinde değişim olmayan kazâdır. Muallak kazâ da, kendisinde değişim mümkün olan kazâdır. Bunun içindir ki, Resûlullah (s.a.v) ancak, muallak kazâdan yana Allah’a sığınmıştır. Çünkü Nebî (s.a.v) bilirdi ki, muallak kazâda değişim olması mümkündür. 

Cenâb-ı Hakk'ın, “Yemhûllâhu mâ yeşâu ve yusbit ve indehu ümmül kitâb” "Allah, dilediğini siler, dilediğini sâbit kılar, ümmü’l-Kitâb O’nun indindedir" (Ra’d, 13/39) buyurması muallak kazâya âittir.

Muhkem ya’nî mutlak kazâ böyle değildir. Ona Kur’ân-ı Kerîm'de “ve kâne emrullâhi kaderen makdûrâ” (Ahzâb, 33/38) "Allah'ın emri takdîr edilmiş kaderdir" âyetiyle işâret edilmiştir. 

Muhkem kazâda edebe riâyet etme, muallak kazâda ise şefâate cesâret etme husûsunda nasıl hareket edeceğini ta'yîn edebilmek için ikisini birbirinden ayırıp seçebilmek, keşif sâhibi üzerine en güç olan şeylerdendir. 

Cenâb-ı Hak, muallak kazâyı kuluna bildirirse bu, şefâate izin verdiğine işârettir. Cenâb-ı Hak Kur'ân'da, “menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih” ya’nî "Kim ki O’nun indinde şefâat edebilir, ancak O’nun izniyle" (Bakara, 2/255) buyurmuştur.

Bu âlemde ortaya gelen herşey kâbiliyyeti netîcesinde ortaya gelmektedir ve bu kâbiliyyetin ortaya gelmesi bu âlemin gereği olarak başka şeylere dayanmaktadır. Bir elma ağacının kendisinde elma verme kâbiliyyetinin olup, bunun ortaya çıkmasının toprağa, yağmura, hava şartlarına bağlı olması gibi. Eğer her atılan tohum mutlak olarak elma olacak diye ilâhî bir hüküm olsaydı, elma olması başkalarına değil ilâhî hükme dayanırdı ve her şart altında elma verirdi.

Âlemde bu belirtilen kazâ ve kader hükmüyle açığa çıkanlardan insan kendi yaptığı fiillerinden sorumludur. Ve bu sorumlu oluşu da insanın en büyük vasfıdır. İnsanın bu sorumluluğu ise mutlak kazâ yönünden değil ancak muallak kazâ yönündendir. Bu muallak kazâdan sorumluluk ise emr-i teklîfi yönündendir çünkü bizlerin emr-i teklîfiyi yerine getirme hususunda kâbiliyyetlerimiz vardır. “İz—TB” Bilinsin ki, "levh-i mahfûz" olarak ta'bîr edilen ilâhî nûr; 

- İlâhî zâtın nûrundan; 

- İlâhî zâtın nûru da, ilâhî zâtın aynından ibârettir. Çünkü Hakk'a nisbetle bölünme ve kısımlanma muhaldir. 

Şu halde, zâtının nûrundan olan levh-i mahfûz, mutlak Hakk'tır. Küllî nefs olarak ta'bîr edilen budur, mutlak halk da odur. 

Kur’ân'da “Bel hüve kur’ânun mecîd; Fî levhin mahfûz” ya’nî "Belki o Kur'ân mecd ve azamet, izzet ve saltanat sâhibinin nefsidir; Levh-i mahfûzdadır" buyrulması buna işârettir. Yâ'nî; 

- Küllî nefsdedir yâ'nî; 

- İnsân-ı kâmilin nefsindedir. 

Bunda hulûl ya’nî dâhil olma da yoktur. Allah, hulûl ve birleşmeden yana yüce ve mukaddestir.

Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.[85] 

Berat kandilinde Kûr’ân-ı Kerim Levh-i Mahfuza indirilmiştir. Mübarek geceler kitabından Berat kandili de bu konunun anlaşılmasında faydalı olacaktır.

Sohbet Tarihi 13/04/1987 Özet
     
  Ü Ç Ü N C Ü   B Ö L Ü M
 BERAT KANDİLİ

euzü billahi minneştanirracim bismillahihirrahmanirrahim elhamdü lillahi rabbül alemin vessalatu vesselamı ala rasulüna muhammedin  ve ala alihi ve eshabihi ecmain:

Muhterem gönül dostları:

Bu akşamki sohhelimizi gecenin özelliği dolayısıyla Berat kandili hakkında oluşturmaya çalışacağız. Cenabı Hak cümlemize bu gecenin hakikatlerim anlayacak uyanık bir kalp ve açık bir ze­ka nasip etsin.

Arabi aylardan Şaban ayının 14. gününü 15. gününe bağlayan gece Berat gecesidir. Evvela berat kelimesine bir göz atalım.

Berat gecesinin özellikleri şunlardır :
  

1-Kur’anı Keriym bu gecede “levh-i mahfuz”dan dünya semasına indirilmiştir.

(Duhan Suresi 44/1-8 ayetleri)

“ha mim”  (1) “vel kitabil mübiyni” (2)

“inna enzelnahü fiy leyletin müba­reketin inna künna münzirıyne” (3) “fiy­ha yüfreku küllü emrin hakiymin” (4) “emren min ındina inna künna mürsiliy­ne” (5) “rahmeten min rabbike innehü hüvessemiyul aliymü” (6) “rabbissema­vati vel ardı ve ma beynehüma in kün­tüm mukıniyne” (7)
 “lâ ilahe illa hüve yuhyiy ve yümiytü rabbüküm  ve rabbü abaikümü’l evveliyne” 

( ha mim (1) ve mübin/beyan olan/açıklayan kitab (andolsun) (2) inna/kesin/muhakkak biz mübarek/bereketli, kutlu gece içinde   biz enzelnahü/onu/kendisini inzal ettik inna/kesin/muhakkak biz münzir/uyaranlar idik (3) hakiym/hikmetli küllü/her emir/iş fiy­ha/içinde/onda tefrik/ayırt edilir (4) emir/iş olarak/olan indi/katımızdan  inna/kesin/muhakkak biz mürsil/gönderenler idik (5) innehü/kesin o hüve/odur semi/duyan aliym/bilen
 senin rabbinden  rahmet’tir ki, (6)
 eğer mukıniyn/yakiyn olanlar iseniz
 semavat ve arzın ve onların/kendilerinin aralarındakilerinin rabbıdır (7)
“lâ ilahe illa hüve” 
  sizin rabbınız ihya eder/hayat verir ve yümit/mevt eder/öldürür  ve ata/aba/babalarınızın evvelkilerin/ilklerin rabbidir.

“Ha mim. Apaçık olan Kitaba and olsun ki. Biz onu, kutlu bir gecede indirdik.  Doğ­rusu biz, insanları uyarmaktayız. Katımızdan bir buyrukla her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Doğrusu biz öteden beri peygam­berler göndermekteyiz. Eğer kesin olarak inanırsanız bilin ki, bu senin Rabbinden göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbinden bir rahmettir. O, işitendir, bilendir. O’ndan başka ilah yoktur, diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbidir.”

2 - Kıblenin yönü bu gecenin ertesi günü Kudüs’ten Mekke’ye (Kabe’ye) döndürülmüştür.

3 - Mahlukatın bir yıl içindeki rızıklarına, alacaklarına ve ömürlerine dair Cenab’ı Hak bu gecede takdirde bulunmuştur. Oyılın programı bu gece içinde yürürlüğe girmektedir.

Peygamberimiz (S.A.V.) bu geceyi Hz. Aişe (R.A) validemize anlatırken şöyle buyurmuşlardır: “Bu gece Şabanın onbeşinci gecesidir. Allahu Teala bu gecede Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri kadar insanı cehen­nemden azad eder. Fakat bu gecede; kendisine eş ve ortak ko­şanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, ak­rabaları ilemünasebeti kesenlerin, hayat ve ihtişamlarına mağrur olanların ve ana babasına isyan edenlerin yüzüne bakmaz.”

(Ha­dis Ramuz 1236) “Allah: Şaban ayının ortasındaki Berat gecesinde dünya semasına tecelli edip müşrik ve haksız yere (başkalarına öfkelenip) düşmanlık yapan kimseden başka tüm insanları bağışlar”

(Ha­dis Ramuz 1289) Şabanın yarısında (Berat gecesinde) Allah kullarına muttali olur: Mü’minleri bağışlar, kafirlere mühlet verir. Kin ehlini ise, kinlerini bırakıncaya kadar affetmeden kendi hallerine bırakır.

Muhterem canlar: Berat gecesinin ne olduğunu daha iyi anlıyabilmeniz için evvela Berat sözcüğünün neyi ifade ettiğini anlamamız gerekmek­ledir.

Berat; bilindiği gibi bir yükümlülükleri kurtulmak, her han­gi bir şekilde suçlanıp, o suçtanBeraat edip temize çıkmak, borcun ödendikten sonra aldığıibra ve nihayet bulunduğu zor hal­den kurtuluştur, diye ifade edilebilir.

Bu mevzu ile ilgili kitaplardaBerat kandili uzun uzadıya an­latılmıştır. Bizim bunlara ekleyecek pek bir şeyimiz yoktur. Biz daha ziyade gönlümüze geldiği, aklımızın erdiği kadarıyla bu ge­cenin bizlerdeki karşılık ifadesinin ne olduğunu söze getirmeye çalışacağız.

Berat: Beraat etme Berr’: “Ebrar”zümresi, yani iyiler toplumu:

Birinci manada berat; Kişinin, Hakkın emir ve yasaklarına uyup bedensel boyutta yaşamını, bu kurallar üzerine bina edip is­yan etmeden, günaha girmeden, her varlığa iyi bir muamele ile sürdürmesidir. Bunun karşılığında kazanacağı Rabbinin hoşnutluğu, onun berat’ı olacaktır. Bu genel hükümdür.

Ey Hak talibi olan canlar, Daha evvelce işaret edilen Regaib veMevlût yaşantılarıyla belirli bir idrak seviyesine yükselen salik berat mevzuu ile de ger­çek beratın ne olduğunu anlamaya çalışmalıdır.

Birinci berat günahtan, isyandan kurtulmaktır.

İkinci berat ise kendinde var zannettiği benliğinden kurtul­maktır.
     
  Birinci beratı gerçekleştiren kişi iyi bir insan olur!..

  İkinci beratı gerçekleştiren kişi ise“kendini bulan bir in­san”olur.

(Al-i İmran Sure 3/92 ayette) len tenalul birre  hatta tünfiku mimma tühibbune    
 ve ma tünfiku min şeyin feinnallahe bihî alıymün
 ta ki hubb/muhabbet ettiğinizden infak etmeniz/harcamanıza kadar   
 len/asla nail olamaz/eremezsiniz birr/iyiliğe  
 ve infak ettiğiniz/harcadığınız şeyden
 bu halde/hemen innallahebi­hîonun ile/onu alim/bilendir
 “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda intak etmedikçe birra iyiliğe eremezsiniz, muhakkak ki Allah onu bilir.”     

(Bakara Sure 2/177 ayette) leysel birre en tüvellü vucuheküm kıblel meşrıkı vel mağribi
 ve lakinnel birre amene billahi vel yevmil ahıri vel melaiketi vel kitabi vennebiyyiyne
 ve atel male ala hubbihî 
 zevil kurba vel yetama vel mesakiyne vebnessebiyli 
 vessailiyne ve fiyrrikaabi
 ve ekamesselate ve atezzekate vel mufune biahdihim iza ahedü
 vessabiriyne fiyl be’sai veddarrai ve hıynel be’si
 ulaikelleziyne sadaku ve ulaike hümül müttekune
 meşrık/doğu ve mağrib/batı kıble/yönüne
 sizin vücuh/veche, yüzleriniz tevelle/ etme/çevirme
 birr (hürmet, saygı, hayırda erginlik) değildir
 ve lakin birr (hürmet, saygı, hayırda erginlik) iyilik 
 billahi/allah ile  ve yevmi’l ahır/ ahir/son yevm  ve melaike/melekler  
 ve kitab ve nebi/nebiler (ile) (e) iman eder
 ve  hubbihî/onun/kendisinin hubbiyeti üzerine malı eta eder/verir 
 zevi’l kurba/kurb/yakınlarına, 
 ve yetimlere/öksüzlere ve miskin/ yoksullara 
 ve  ebne’s sebiyli/sebil/yol oğlu/yolculara ve sail/sual eden/dilenenlere
 ve fiy’r rikaabi/rikaab//boyunduruktakiler, özgürlüğünü yitirmişlere 
 ve salat/namazı ikame etti/kıldı ve zekatı eta etti/verdi  
 ve vakta ki ahed/ahdettiğinde/sözleştiğinde
 kendilerinin ahdini/sözlerini ile mufun/vefalı, ifa eder, yerine getirir
 ve be’sa/sıkıntı, meşakkat içinde ve dare/darda, hasta kaldığında 
 hıyne’l be’si/be’s/şiddet, savaş hıyn, müddetince sabiyr/sabredenler 
 ve ulaike/işte onlar sadak/sadık, sadakat gösteren zatlar 
 ve ulaike/işte onlardır onlar müttakiler/takva sahipleri
   “Yüzleriniz!  doğuya ve batıya  çevirmeniz Berr (iyilik)  değildir. Ancak berr, Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmek, sevdi­ği mallarından yakın akrabalarına, yetimlere, fakirlere, yolculara, dilencilere ve kölelere dağıtmak, namaz kılmak, zekat vermek, söz verdiği zaman sözünde durmak, sıkıntılı zamanda zorlukta ve sıkıntıda sabretmektir. İşte bunlar doğru kimselerdir ve bu kimse­ler muttakilerdir.” Yukarıda bahs edilen iki ayet ve benzeri daha bir çok ayet zahirimanası itibari ile birinci beratın hakikatini çok açık bir şe­kilde anlatmakladır, ayrıca batını manası itibariyle de ikinci ber’ata atıf vardır, yeri geldikçe değinmeye çalışacağız.

Muhterem Hak yolcusu; Ber’at gecesi sadece senede bir defa gelen bir gece değil, ayrıca hayatında gerçek bir yaşam olan “kendine ulaşma” yolunda büyük bir aşamadır.

Kişi kendine ulaşamazsa Hak’ka da ulaşmasına yol yoktur.

Birimsel varlığın Hak yolunda en büyük engeli kendine ulaşamamasıdır.

İşte bu nedenle burası bir yol ayrımıdır.
 Burada ya benliği ile hayatını sonuna kadar sürdürür, Hak’tan ayrı düşersin veyahut kendini aradan kaldırır, gerçek batını “berr”e ulaşır beratını alırsın: İşte o zaman kıblen değişir, gerçek kıblene dönersin.  Özel hitapların gelmeye başladığı yer burasıdır.

Onun için Kuran-ı Keriym bu gecede dünya semasına inmeye başlamıştır, bir başka ifade ile senin gönül semana ilahi hakikatler inmeye başlar. Çok yüce ve ulvi hallerin başladığı bu hali Cenabı Hak cümlemize nasib etsin.

(Fecir Suresi 89/27-28 ayette ) ya eyyetühe’n nefsül mutmeinnetü
 irci’ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten
 ya eyyetühe/o nefsül mutmeinne/mutmain nefis
 radıyeten merdıyyeolarak senin rabbine değin/üzre rücu et/dön “Ey tatmin olmuş, huzur bulmuş nefs! Sen ondan razı o da senden razı olmuş olarak Rabbine dön”
   ve benzeri hitabların kaynağı bu halde­dir.

K I B L E N İ N   D E Ğ İ Ş M E S İ
     
  Kıblenin değişmesi: Şaban ayının on beşinci (15.)  günü olan Berat gecesinin ertesi gü­nü vuku bulmuştur.

Ey salik: Çok dikkat etl ve iyi anlamaya çalış bu hal hayalında gerçekten pek mühim dönemeçlerden bir tanesidir.

Mekkede bulunduğu sıradaPeygamberimizin önceleri Ka’be’ye, sonra da Beyt’ül Makdis’e yani Kudüse doğru namaz kılması emredilmişti.

Peygamberimizin Medineye hicretinden önce Ensarında namazlarını iki yıl kadar Beyl’ül Makdis’e yönelerek kıldıkları riva­yet edilir.

Peygamberimiz Mekke’de bulunduğu sırada namaz kılarken Beyt’ül Makdise doğru yönelir, Ka’be de kendisinin önünde bulunurdu. Halbuki kendileri Ka’be tarafına yönelerek namaz kılmayı arzular dururdu.

Peygamberimizin Medine’ye hicretinin on sekizinci (18.) ayına rast­layan Şaban ayının ortasındaki bir Pazartesi günü zaman zaman; gittikleri “Ben-i Selime” mescidinde kıldıkları bir öğle namazının ikinci rek’atinde;

 (Ba­kara Suresi 2/144 ayeti) fevelli vecheke şatrel mescidil haram
 artık/hemen/haydi  evele/çevir senin vechini/yüzünü  mescidil haram şatre/ bir şeyin yarısı, taraf, yönüne “Yüzünüzü Mescid-il Haram tarafına don­dur”Ayet-i kerimesi nazil olunca hep birlikte yüzlerini Kudüs’ten Mekke’ye döndürmüşler, namazlarım böylece tamamlamışlardır.

Bu mescidin ismi de “Kıbleteyn” “iki kıbleli mescid” olmuştur. Ziyaret edenler bilirler. Bu hususta daha başka rivayetler varsa da yeri olmadığı için almıyoruz. Burada mühim olan, mutlak bir dönüşümün olduğunu düşün­mektir.

(Ba­kara Suresi 2/144 ayeti) kad nera tekallübe vechike fiyssemai
 felenüvelliyenneke kıbleten terdaha 
 fevelli vecheke şatrel mescidil harami
 ve haysü ma küntüm fevellu vücuheküm şatrehü
 sema içine/hakkında senin vechinin tekallüb/çevrildiğini
 gerçekten era/rüyet, görüyoruz
 erdaha/onu/kendisinierda/razı, hoşnut olacağın kıbleye
 enneke/kesin seni artık/hemen elbette veley/çevireceğiz
 artık/hemen/haydi  evele/çevir senin vechini/yüzünü
 mescidil haram şatre/ bir şeyin yarısı, taraf, yönüne        
 ve  nerede olursanız (olduğunuz haysü/yerde) 
 artık/hemen vecihlerinizi evel/çevirin  
 şatrehü/onun/kendisininşatrı/yön, tarafına) 
              
     
 “Ey habibim yüzünü gökyüzüne döndürdüğünü görüyoruz, elbette seni razı olduğun tarafa döndüreceğiz, o halde yüzünü Mescid-il Haram tarafına döndür ve nerede olursanız olun yüzünüzü mescidil haram tarafına döndürünüz.”
     
  Burada hem Rasulullah’a ve hem de ümmetine hitap vardır, bir dönüşüm gereği var. O zaman olan bu hadiseler, her zaman devamlı oluyor.

Hz. Rasulullah din-i mübin-i islamı yirmi üç (23) sene­de yerine oturtmuş, biz ise “eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasulüllah” dediğimiz zaman hemen gerçek müslüman olduğumuzıı zannediyoruz, neden?... Çünkü sistem orta­da var, bir tek şahadet kelimesini söylemekle bu sistemin tama­mım kabullenmiş oluyoruz. Fakat bu kabullenmek yaşamak de­mek değildir.

Bu sistemi yaşamak: din-i mübin-i islam hangi seyr üzere devam etmiş ise bizim de o seyri sürdürüp yaşamamız ge­rekmektedir.

Yukarıda gördüğümüz Ayet-i kerime bize Hakk’a uzanan yol­da çok büyük bir kılavuz oluyor.
 Zahiri manasıyla kişinin kıldığı namazın istikametinin değişikliğidir.

Fakat batında ise sonsuz ma­nalar ve yaşam olgusunu meydana getirmektedir.

Bu Ayet-i keri­menin ışık tuttuğu hususları mümkün olduğu kadar anlamaya çalışalım. Kıble değişmesinin bir Berat gecesinin hemen ertesi günü olması acaba bir tesadüf müdür?... Yoksa bir gerçeği mi ifade etmekte­dir? ...

Kudüs’te Beyt’ül Makdise dönmek ne demektir?...
Mekke’ye, Kabe’ye dönmek ne demektir?...
Her ne kadar kişi, suret olarak Kabe’ye dönüyor ise de acaba, batınen iç ve gerçek haliyle nereye dönmektedir?..

İnsanın varlığında bulunan hayal, vehim ve izafi benlik, onu pek çok şeyi sathi olarak yaptırmakta ve yanlış değerlendirmek­ledir.

Bu yanlışlardan ve eksikliklerden kurtulması için kişi nefsini iyi tanımalıdır. Cenab-ı Hak c.c isteseydi müslümanları doğrudan doğruya Kabe’ye yöneltirdi. Bir müddet Kudüs’e “Mescid’il Aksa”ya döndürulmesinde elbette büyük sırlar olacaktır.

Yüce dinimiz sadece sat­hi değil, derinliği ve yüceliği olan bir dindir. Bizlere düşen idrakımızı sonuna kadar geliştirmeye zorlamak ve bunun için çalış­maktır.

Gerçek ilahi kimliğini bulamamış bir kimse hayal âleminde yaşamaktadır. Bu hayal âleminden çıkması ve gerçek âleme ulaşması kendisine sonsuz lütüflar kazandıracaktır.

Ey Hak yolcusu: Regaib ve Mevlûd yaşantılarını geçerek Be­rat yaşantısına doğru yoluna devam edersen, sana daha bazı ger­çeklerin açıldığını müşahede etmeye başlarsın.

1 - İbrahim (as)kendi kurduğu Kabe’sine dönerek ibadet ediyor­du, “Tevhid-i Efal”.

2 - Daha sonra Musa (as). “Kuds”e yani kendi mabedine doğru iba­det etti, bu da tenzih,  “Tevhidi Esma”dır.

3 - Daha sonra İsa (as) da “Kuds”e döndü bu da teşbih “Tevhid-i Sıfat”tır.

4 - En sonunda Hz. Muhammed’de kısa bir müddet “Kuds”e, da­ha sonra da “Kabe”ye döndürüldü, bu da “Tevhid-i Zat”tır. “Mekke”dekiKabe Allah’ın evi “beytullah”tır. “Kudüs”teki bina ise “beytül Makdis” (mukaddes ev)dir. 

İşte Hak yokuşu evvela zahiren tevhid-i ef’al’de “Kabe”ye dönerek ibadet eder. Daha sonraki ibadetlerinde her ne kadar zahiren Kabe’ye doğru dönüyor ise de, batınen farkında olmadan dü­şünce yapısı itibari ile“beytül Makdis”(mukaddes ev)e yönelmektedir, çünkü itika­dı“tenzih” Allahı ötelerde aramaktadır.

Sonra ibadeti “teşbih” olur, Allahı varlıkta arar.
 Eğer gerçek tev­hid ehli olursa yine yüzünü “Ka’be”ye, “beytullah”a Allah’ın evine çevirir çünkü “tenzih”i ve “teşbih”i birleştirmiş gerçek mü’min olmuş ve sur-i tevhid’den batın-i tevhid’e ulaşmış
ve Oradan da yol bulursa “ehadiyet”e ulaşacaktır.
Böylece Allah’ın evine dahil olmuştur. Kıblesinin değişmesi, kişinin Hak yolunda gelişmesinin ifadesidir. 

Değişiklik olmayan yerde ilerleme olmaz. Bu değişikliği gerçekleştirebilen kimse gerçek beratını almış, kendini tanımış, ken­dinde nasıl bir ilahi oluşum meydana geldiğini anlamış, izafetten kurtulmuş, kendindeki gerçeğe ulaşmış olur.

Suri ve bedensel ibadetineepey zaman devam eden salik bu işin bu kadar olmadığını ve daha birçok şeylerin olması gerekli­ğini idrak ettiğinden, “ya Rabbi beni gerçeğe yönelt”diye dua eder, zikir ve ibadetlerim arttırarak sürdürür. Cenab-ı Hak ona yardımcı olur ve gönlünde yeni oluşumlar meydana gelmeye baş­lar ve bu yola, yüzünü gerçek Muhammed-i olmaya çevirir.

Bir başka anlayış ve izah ile, ibadetlerini kendi kendine ya­pan bir kimse gelişme arzu ediyorsa, kamil bir mürşit bulup ona tabi olur, sözünden çıkmaz, tavsiyelerini tutar, böylece aklında ve gönlünde açılımlar meydana gelir, gayreti kadar hakikate ulaşır.

Gerçek kamil mürşit, “Beytullah” (Allah’ın evi)dir, o’nun sırrıdır, o’nun habibidir. İşte dervişin mürşidine yönelmesi, onun kıblesinin değişmesidir, bu da onun nefsinden beratı’dır.

Daha evvelce bahsedilen ayet-i kerimede Cenab-ı Hak (Baka­ra 2/177) “yüzlerini, doğuya ve batıya Mekke ve Kudüs’e çevirme­niz”“birre ermek” berat almak değildir, demişti: Yani zahir ve şart­lanmış olarak her iki kıbleyede dönmeniz sizi kurtaramaz, berat’a eremezsiniz.
 Berat’a ermek için bunun gereğini yerine getirme­lisiniz, o da
 - evvela Allah’a gerçeği ile iman,
 - ahiret gününe iman, sendeki izafetin tükenip yerine Hakk’ın kaim olması, senin ahiretindir.
  
 -Meleklere iman, sendeki güçlerin Allah’ın melekleri olduğuna iman.
 - Kitaplara iman, gönlüne gelen ilhamlara iman.
 -Peygamberlere iman. Manevi bilgide yakınlık,
 -yakın akrabalarına malından vermek,
 - yetimlere, manevi babası olmayanlara vermek;
 - fakirlere, fakr haline ulaşmışlara vermek;
 - yolculara, Hak yolunun yolcularına vermek;
 - dilencilere, Hak yolunda ilahi hakikat taleb edenlere vermek;
 - kölelere, nefsinin kölesi olan kimselere ilim malından vermek; onların kurtulmasına katkıda bulunmak,     
 - ve na­mazı dosdoğru kılmak, hakiki Ka’be’ye dönmek,
 - zekat vermek, kendisine verilen ilim malından üstüne düşeni tahsil ettirmek,

- söz verdiği zaman sözünde durmak, Hakla olan ahdinde durmak,
 - sı­kıntılı zamanda zorluklara sabretmek,
 - nefsine zor gelen hallerde geri dönmemek büyük bir sabırla yapması gerekeni yapmaktır, İşte bu kimseler doğru kimselerdir, yani “ebrar”dandır. Yukarıda belirtilen özellikleri taşıyan kimseler ancak doğru kimselerdir ve bu kimseler “muttaki” kimselerdir.  Bunların ittikaları sadece zahiri değil gerçek manada kendilerinde mevcud olan Hakk’ın varlığını unutmaktan sakınmalarıdır.

İşte böylece hayatla­rını gerçek manada değerlendiren kimseler zahir ve batın tam an­lamıyla beratlarını alan Hak yolunda bir hayli mesafe kat eden mutlu ve kutlu kimselerdir. Allah c.c. bizleri de onların sınıfına dahil etsin. Amin.

Bir rivayette de, Berat gecesinde Zem Zem’in çoğaldığı da be­lirtilmekledir. Bu da o gece gönül kuyusunun veriminin artması ilahi varidatın taşması’dır, diyebiliriz.

Genel kanı, Kuran-ı Keriym’in Berat gecesinde,
 “levh’i mahfuz”a Kadir gecesinde de Peygamber efendimiz inmeğe başlaması yönündedir.

Biz, gönlümüze geldiği üzere, haddimiz olmadığı lıalde, Ku’ran-ı Keriym’in dört (4) nüzul mertebesinin olduğunu düşünüyo­ruz.

- Zat mertebesinden nüzul

- Sıfatmerlebesinden nüzul

- Esmamertebesinden nüzul 

- Ef’almertebesinden zuhur’dur

1-  Zat mertebesinde Kuran-ı Keriym’in ismi “Ümmül kitab” 

2- Sıfat mertebesinde “Furkan”.

3- Esmamertebesinde “Kitab’il mübiyn”

- Ef’almertebesinde ise “İmam’il mübiyn”dir.

 Genel olarak her mertebede aldığı isim “Kuran-ı Keriym”dir. Yani her mertebede o mertebenin gereği olan “zat-i ikram”dır.

 “İn­cil” (müjde) ise sıfat merrtebesi kaynaklıdır, kendinden sonra zat-i tecellinin geleceğini müjdeler.

  “Tevrat” ise esma mertebesi kay­naklıdır, daha üst mertebeleri yoktur. 

“Ümmül kitab” (kitab’ın ana’sı), “Furkan”(farklılıklar), “Kitab’ül mübin”(açık kitap), “İmamil mübin”(önde olan açık kitap) demektir.

Zat mertebesinde Kur’an-ı Keriym “Ümmül kitap”ta’dır. Ora­dan sıfat mertebesine, “levh-i mahfuz”a indirilmiştir. Bunların za­manı belli değildir.

Berat gecesinde “levhi mahfuz”dan “Beyt-ül Ma’mur”a, Kadir gecesinde de “Beyt’ül ma’mur”dan, “Beyt’ül haram”a indirilmiştir. 

(Tûr Suresi 52/4 ayette) vel beyti’l ma’muri
 ve beyt-il Ma’mur/mamur beyt/ev andolsun
 “Mamur eve yemin olsun” Hz. Peygamberin Mir’ac gecesinde de gördüğünü ifade et­tiği gokteki ma’mur evi Meleklerin tavaf ettiği bildirilmiştir ve bir meleğin orasını tavaf ettikten sonra yetmiş (70) bin sene geçse kendisine ikinci tavaf sırası gelemeyeceği de bildirmiştir. *(1)

*(1)“El- Beyt-ül Mamur” Kabe’nin hizasındaki semada meleklerin tavaf ettiği bir makamdır ki onu her giin yetmiş bin melek ziyaret eder, Orada namaz kılarlar ve bir kere gelen melek bir daha oraya dönmez. “Hasarı BASRİ ÇANTAY” “Celâleyn Medarik” Bu hususta daha başka rivayetler de vardır. “Esma” Meleküt merlebesinde, zat-i tecelligah “Beyt-ül Ma’mur” dur. Bu yüz­den melekler orasını tavaf etmemektedirler.

“Ef’al”nasut mertebesinde ise, zat-i tecelligah “Beyt-ül Haram” dır. Orasını da insanlar tavaf etmektedir.

İşte bu, Berat gecesi ifadesiyle belirtilen zaman sürecinde, dünyada yaşayan insanların idrak seviyeleri Kur’an-ı Keriym-i an­layacak duruma gelmiş olmalarından dolayıdır ki: kendilerine in­meğe başlamıştır.

Ezelden beri “Ümmül kitap”ta mevcud olan Ku’ran-ı Keriym, takdir edilen bir zamanda “levh-i mahfuz”a, oradan “Berat” gece­sinde “Beyt’ül Mamur”a Kadir gecesinde de “Beyt’ül Haram”a indirilmeğe başlamıştır (o bölümde tekrar inceliyeceğiz) ve yirmi uç (23) senede tamamlanmıştır.

“Mescid-il Haram”bir bakıma İnsan-ı Kamil demektir, burada hem Mekke şehri hem de “Hakikat-i Muhammediyye”’ye havi olan “İnsan-ı Kamil” anlatılmaktadır. Çünkü “Kur’an-ı Keriym” İnsani Ka­mil olan Hz. Muhammed’e indirilmiştir.

İşte bu geceyi böylece idrak ettiğimizde Kuran-ı Keriymin bizlere de inmesi mukadderdir. Ancak yeni bir Kur’an olarak değil mevcud Kur’anın bizde, gerçek yaşantısının ve mertebelerinin ortaya gelmesi mukadder’dir, çünkü belirtilen bütün sistem incelendiğinde bunu göstermektedir.

İlk sebebi, kendi nefsinden berat etmek, hakiki benliğini id­rak edip onun berat’ını almak
 ve böylece oluşan bir açıklıkla id­rak ve gönül açıklığı ile Cenab-ı Hakk’ın sana seni tanıtması, Kur’an-ı indirmesi,
 bir başka ifadeyle Cenab-ı Hakk’ın sana nüzul etmesidir.
 Çünkü Kur’an zattır, Furkan sıfattır, yani Kur’a’nın inmesi, zat-i tecelliyi, senin idrak etmeye başlaman ancak bu gece­den sonra mümkün olabilmektedir.

Şimdi tekrar geldim baştaki “Ha mim” ile başlayan Duhan Suresine.  (Duhan Suresi 44/1ayetinde)
 “Ha mim”  “ey Hakikat-i Muhammediyye’yi havi olan habibim”. Kimdir bunlar?.. Kim kendini bu hale getirmişse hitap onlaradır. Yani kim berat hakikatini idrak edip kendi nefsinden temizlenip ikiliği kaldırıyor, birlik oluşturuyorsa, o zaman ey... “Habibim” yani Hakikat-i Muhammedi’nin şuaları, nûrları, ışıkları. Çünkü bunlar evvela Hz. Peygamberden geliyor. Böyle olunca o’nun nurları bizde ışıldamaya parlamağa başlıyor ve o bizde gö­nül evladı “veled-i kalb” ile yaşamaya başlıyor.

Regaib ile biz ona rağbet ediyoruz,
 Mevlûd ile o bizde doğum haline geliyor, gönlümüzde o nur o muhabbet doğuyor. Böylece bizim benliğimiz, nefsaniyetimiz bizden uzaklaşmaya başlıyor ve o nur, o muhabbet genişledikçe bizim varlığımızı tamamen istila ediyor, dolayısı ile“çık aradan kalsın yaradan” hükmü ile kişi nefsaniyetinden berat’ını alıyor ve kendisi “Hakikat-i Muhammed-i” nurundan başka bir şey olmamış oluyor.

O zaman işte bu Ayet-i kerimeyi sen dinle ki bu Ayet-i kerime özel olarak sana gel­miş oluyor.
 Bizatihi, muhabbetullah olarak sen onu hissedip ya­şamış oluyorsun ki, Rabb’in sana “ey... habibim, ey.... kulum” de­di. (Duhan Suresi 44/1-2 ayetinde)

  “ha mim”  (1) “vel kitabil mübiyni” (2)  “Ha mim” “ey “Hakikat-i Muhammediyye”yi havi olan kulum”
 “vel kitabil mübiyn”   “Apaçık olan kitaba and olsun ki”.

“Ha mim vel kitabil mübiyn”
 Bu bölümü başka bir yönden incelediğimizde,
 “Ha mim”ile “kitab’il mübin”in aynı şey olduğunu anlamamız fazla zor olmaz. Eğer sende yani kişide Haki­kat-i Muhammed-i varsa o zaten“Kitab’il mübin” “açık kitap”tır. Açık kitap ne demek?... Kur’an-ı Keriym-i kapalı tuttuğumuz yaman o kapalı kitaptır, açtığımız zaman açılıyor, ama onu okuyup anlayamıyorsak, manasını bilmiyorsak, o açık olduğu halde kapalı durumdadır.
 

Ne zaman ondan birşeyler anlıyorsak o zaman o açık kitaptır. O zaten hep açıktır ama onun karşılığı olan açık­lık, bizde olmadığı zaman o kapanmış oluyor, böylece biz onu kapatmış oluyoruz. Yukarıda belirtilen “Ha mim” olan o kimse aynı zamanda “kitab’il mübin” “açık kitap”tır.
 

Bir Hadis-i şerifte bildirildiği gibi“insan ve Kur’an bir batında doğan kardeştir.” Bu âlemde bir birine en yakın varlık ancak iki kardeştir çünkü zuhur yerleri aynı­dır. İnsanın ve Kur’anın zuhur yeri Allah’ın zatıdır, ikiside zat tecellisinin zuhurlarıdır.

Bakara Suresinin de basında ifade edildiği gibi  “elif lam mim 
 “zalikel kitabü la reybe fiyhi” 
 zalike/işte o kitab ki, fiyhi/onun/kendisi hakkında  reyb/şüphe yoktur
 “Bu kitap öyle bir kitaptır ki onda hiç şüphe yoktur.” Bu kitap öncelikle elimizdeki “Kuran-ı Keriym”dir, ikincisi “alemler”kitabı, üçüncüsü “insan” kitabı, yani “İnsan-ı Kamil”dir.

İşte burada ki “ha mim” Berat hakikatini idrak edip, nefsaniyetinden beri olmuş olan açık kitap durumundadır. Bu ifadeler genel değil özeldir. Genel ifade ise, “Ha mim ve açık kitaba yemin olsun”dur, ancak bu ifadede her kese, yani her mertebede yaşayan kimseler içindir. Mertebeler ayrı ayrı olduğuna göre tabii ki ifadeleri de ayrı ayrı olacaktır, ancak ayrı ifadeler umumi değildir.

Nasıl ki: eczanelerde ki bir sürü ilaçların hepsi insan içinse, ama her ilaç bir başka kişi içindir.

Kuran-ı Keriym’in her tarafı insan içindir fakat her ayeti bir başka mertebede olan insan içindir. Bunları çok iyi anlamamız gerekmektedir.

(Duhan Suresi 44/3 ayetinde)

“inna enzelnahü fiy leyletin müba­reketin”
 inna/kesin biz mübarek/bereketli, kutlu gece içinde  
 biz enzelnahü/onu/kendisini inzal ettik.

“Mu­hakkak ki biz onu, mübarek bir gecede indirdik.”
 Burada, bahsi geçen ayetin “zat mertebesi” kaynaklı olduğunu anlamamız ge­rekmektedir. Çünkü her ayetin bir “matlaı” doğuş mertebesi vardır, bunlar bilinmezse ayetlere sadece Ef’al mertebesi itibariyle “meal” mana verilecektir. Bu ifade tarzı ise sadece “zahiri”dir, An­cak bilindiği gibi Kur’an’ın birçok ifadeleri vardır.

Bakın burada Cenab-ı Hak kendi zat-ı itibariyle “biz” indirdik diyor. “inna”“muhakkakki biz”
 “enzeina”yine “biz indirdik” neyi?... “hu” “onu indirdik”. Buradaki “hu” Kur’an-ı Keriym-i ifade etmekle beraber, baştaki “ha mim’”e de atıf vardır.

“Hu”dan kasıt hüviyet, “hüviyet”ten kasıt, “hüviyeti mutlaka”, “hüviyet-i mutlaka”dan kasıt, Hakk’ın sırf hüviyetidir. O da sende olduğuna göre neticede bu ayet zahir ve batın sana dönmekte, nazil olmakla, fakat idrak et­tiğin takdirde’dir.

“fiy leyletin mübareketin” “mübareketin”“müba­rek bir gecede”demesi zahir anlamda Berat gecesi içerisinde, batın-i anlamda kişinin kendini fena fillah mertebesinde bulmasıdır. 

Nefsaniyetinden arındığınzaman, nefsinin ışığı söndüğü zaman, sendeki hal gece olur, fena fillah yani yokluk hükmüne girer.

İşte fena fillah merlebesine eriştiğin zaman, o senin “mübarek gecen”dir ve o geceler içerisinde, Kur’an-ı Keriym sana nazil olmaya başlar.

Ancak inen yeni bir Kur’an değil onda mevcud olan ayetlerin hakikatlerinin sana (ayni) yakınlık olarak açılmasıdır. Daha evvelce okuyup, okuyup geçtiğin yerlerde ne derin ifadele­rin olduğunu görmüş olmandır.

(Duhan Suresi 44/3 ayetinde) 

“inna künna münzirıyne” inna/kesin biz münzir/uyaranlardık  “Muhakkak ki biz korkutucuyuz”
  Cenab-ı Hak cehennemle ve daha birçok şey ile korkutur, ancak burada ki özel korku O’nu idrak edememe korkusu olması lazım­dır. Çünkü ömrümüz süratle geçiyor, bu geçişi yakalayıp durduramayıp bize gelen kitabı iyi anlayamayıp ve hakikat-ı Muhammediyyeyi de anlayamama korkusu olması lazım gelmektedir.

(Duhan Suresi 44/4 ayetinde)

“fiy­ha yüfreku küllü emrin hakiymin”
 hakiym/hikmetli küllü/her emir/iş fiy­ha/içinde/onda tefrik/ayırt edilir. “Bütün hikmetli işler o gecede ayrılır”
 O gecenin hakikatine erişen kimselerin gelmiş ol­duğu mertebeleri ayrı ayrı idrak edip bu işlerin tahakkukunu hik­metlerle ayırıp sağlamaları kendi kemalatleri icabıdır..

(Duhan Suresi 44/5 ayetinde)

“emren min ındina  emir/iş olarak/olan indi/katımızdan  “yanımızdan bir iş”yani, (zat-i bir iş). “inna künna mürsiliy­ne”  inna/kesin biz mürsiliyn/gönderenlerdik  “Muhakkak’ki biz peygamberler gön­dermekteyiz” 

(Duhan Suresi 44/6 ayetinde) 

“rahmeten min rabbike senin rabbinden  rahmet olarak “Rabbinden bir rahmet olarak”.
“innehü hüvessemiyul aliymü” innehü/kesin o hüve/odur semi/duyan aliym/bilen “Muhakkak ki o duyucu bir bilicidir.

(Duhan Suresi 44/7 ayetinde)

“rabbissema­vati vel ardı ve ma beynehüma in kün­tüm mukıniyne” eğer mukıniyn/yakiyn olanlar iseniz semavat ve arzın ve onların/kendilerinin aralarındakilerinin rabbıdır  “Göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi’dır, eğer yakıyn elıli iseniz”, (Duhan Suresi 44/8 ayetinde) “lâ ilahe illa hüve yuhyiy ve yümiytü rabbüküm ve rabbü abaikümül evveliyne” “lâ ilahe illa hüve”  sizin rabbınız ihya eder/hayat verir ve yümit/mevt eder/öldürür  
ve ata/aba/babalarınızın evvelkilerin/ilklerin rabbidir “Ondan başka ilah yoktur, diriltir ve öldürür. Sizinde Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbi’dır.

Muhterem gönül ehli dostlar, Berat gecesini mümkün olduğu kadar gerçek ve geniş manasıyla anlamaya çalışalım, bu bizlere çok şeyler kazandıracaktır. Böyle bir idrak ve anlayış içerisinde çalışmalarına devam eden salik’e Mi’rac yolu açılacaktır. Allah c.c. cümlemize bu mana yolculuğunda kolaylık versin.

Şurada bir hatıramı arz edeyim. Bu bölümü oluşturmaya çalışırken üç defa kesinti oldu, hatta bir seferinde yazıların bulunduğu çanta tesadüfen!... Arabadan ça­lındı. Bu olayların neticesinde bölümü tekrar gözden geçirmem gerektiğini anladım, bu düşünceler içersinde nihayet bu haliyle kısaca neticeye ulaşmış oldu, hamdü senalar olsun.

B E R A T’ I N I   A L

Ulaşınca mübarek ay’a, Dikkat et kalmayasın yaya, Dal hemen o derin derya’ya, Şabandan Berat-ı’nı al.

Duhan-ı oku bir yüzünden, Manaları çıkar özünden, Seyreyle mübin-i gözünden, 

Ha’mim’den Berat-ı’nı al.

Kuran-ı oku hece hece, Değerlensin bu güzel gece, Ağlıyarak yalvar gizlice, Kuran-ı Kerimden Berat-ı’nı al.

Tavaf eyler Melekler gökte, Sende tavaf eyle gönülde,

Bu sırlara biraz eğilde, Beyt-ül Ma’mur’dan Berat-ı’nı al.

Tavaf eyler insanlar yerde,

O’na yönelirler her yerde, Ziyaret edersin ilerde, Beyt-ül Haram’danBerat-ı’nı al.

Nefsini iyi tanı bu gün, Dün çok gerilerde kaldı dün, Rabbının hitabıyla öğün, Nefsinden Berat-ı’nı al.

“Venefahtü’”den al haberi, Sil gönlünden hüznü, kederi, İdrak eyle gerçek kaderi, Ruhun’dan Berat-ı’nı al.

Kendinden kendinedir varış, Haydi yürü zamanla yarış, Hak yolunda seyran’a alış.

Kendinden Berat-ı’nı al.

Bazen Musevi bazen isevi, Sonunda olursun Muhammed-i, İdrak ettiysen sen Ahmed-i, Kıbleteyn’den Berat-ı’nı al.

“Fevellü vecheke”dedi Rabb, Döndü Beytullah-a bu türab, İfşa etti lisanı Arab, “Fevellü vecheke”den Berat-ını al.

İzle onu hep adım adım,

Ne güzeldir o, tadım tadım, Anlayınca şaşırıp kaldım, Peygamberin’den Berat-ı’nı al.

“Rabbena lekelhamd” dedi Hak, Gözlerini açta iyi bak, Ten gömleğim çıkar da yak, Rabb’ından Berat-ı’nı al.

Derviş isen gerçekten eğer,

Şu fakire verdinse değer, Rabb’ın bir gün seni de sever Necdet’ten küçücük Berat-ı’nı al.

NECDET ARDIÇ

14/12/1997 TEKİRDAĞ

----------------

 Böylelikle Burûc sûresinin sûresinin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını ve Gönül semâlarındaki burçlara ulaşmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbabımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim. 

----------------

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” 

25-06-2024

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Yüksek lisans tezi hazırlanan kitaplar.

53. Hazmi Tura: 

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (217+140=357)

- Hicr Suresi 15/16-17-18 ↑

- Düz Burçlar Burç daire Gökadası - tekerlek içinde ile Astroloji ve burçlar kavramı gece gökyüzünde. ↑

- (Diyanet) ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/buruc-suresi ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden ↑

- Elmalı Hamdi Yazır Meali, Diyanet Meali… ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler - Gökyüzü insanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2- ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri/Burûc Sûresi ↑

- https://greatloom.com/blogs/articles/kova-caginda-neler-olacak ↑

- Taberî, 2/131; Kaâdı İyaz, Şifâ, 1/726-733; Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.161-163 ↑

- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.163. ↑

- (İbretlik bir hikaye Yanardağ) ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – Tasavvuf Serisi (165) Kıyâmet Sûresi– Özet bilgi… ↑

- 113-1-2-İnsân-ı Kâmil-Cîlî-Terzi-Baba-Şerhi-Mukaddime – Sayfa 8… ↑

- Kıyâmetten bahsedilen bu sûre-i şerifte hakîkat-i Muhammedî’nin kıyâmet “sûreti” ortaya gelmektedir. ↑

- Tekvir sûresi… ↑

- Kûr’ân-ı Kerim-de Yolculuk - 68-1-Namaz-Sûreleri - 82 -İNFİTAR Sûresi, Sayfa 2…34…. ↑

- Kûr’ân-ı Kerim-de Yolculuk - 51-81-Yeni-Tekvir-sûresi, Sayfa 5 ↑

- Burûc sûresi 3. Âyeti kerimesini çalışma sayfasına almış ve açıkçası âyet meali şahid olmak olduğu için konu ile ilgili bir müşahade oluşur mu? Diye beklemeye başlamıştım. Ertesi günü Beşiktaş’a işim için geçmiştim. Otopark girişinde bekleyen erkek sürücünün direksiyondaki sol kolunda “Burcu” ismi dövmesi yazmaktaydı. Bu kadın isminin bir anlamı “Kale surlarındaki çok köşeli çıkıntı.” Demektir.

 ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Tasavvuf Serisi (5) Sâlat– Sayfa 57,…,59… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Tasavvuf Serisi (5) Yehova şahitleri ile Mülakat– Sayfa 101,…,102… ↑

- https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/ashabul-uhdud ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 peygamber (3) – Hz. İbrâhîm a.s.– Ateşe atılma hadisesi özet olarak… ↑

- Damla, damlayan şey. ↑

- Çalışmanın düzenlemesini yaparken Edirne’den aldığımız dolapta duran hardaliye içeceğini eşimin al da iç bitsin diye getirmesi adeta Mevlânâ hazretlerinden gelen bir ikram oldu. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 1. Ciltten Özet olarak alıntılanmıştır. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – (67) Mülk Sûresi– Sayfa 168-172 (Bu düşünce tarzı seneler öncesinden düşündüğüm kameralar tarafından kayda alındığımızın desteklenmesi bizleri şaşıtmasın) ↑

- Yahudilik ↑

- (Mesnevi-i Şerif, A. Avni KONUK şerhi, 11. Cilt sayfa 306-327) ↑

- Ve dört sene sonra anlamış bulunuyorum ki Saff sûresi 61/13 ile “Nasrun Minalllahi ve Feth’un Karib” “Allah’ın yardımı ve yakın bir Fetih” müjdesine... Ve Nusret Babam ve Necdet Babam arasındaki Sırra işarettir. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – ESMÂ’ÜL HÜSNA II. BÖLÜM M. Nusret Tura hz.FÜTÛHÂT ve MÜŞAHADELERİ – Tasavvuf Serisi 164-2-8 – Sayfa 299… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Tasavvuf Serisi (72) Îmân ve İkân– Özet olarak geniş bilgi için kitaba müracaat edilebilir. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Tasavvuf Serisi (72) Îmân ve İkân– Özet olarak geniş bilgi için kitaba müracaat edilebilir. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – (69-2) Namza Sûreleri– Kevser Sûresi bölümünden… ↑

- Burada kullanılan yaratma kelimesi zuhur, tecelli, halk etmedir. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/gafur ↑

- ↑

- Necdet Ardıç - Gönülden Esintiler - Gökyüzü insanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2- ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/mecid ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – Tasavvuf Serisi (57) TÂ-HÂ Sûresi – Sayfa 10… ↑

- Dürr-ü beyza. ↑

- Meydana çıkma. ↑

- Meydana çıkartmadır. ↑

- Gayrılığın başlangıcı. ↑

- Ma’nânın hafifleşerek, kesifleşmesi. ↑

- Ayrılık perdesi. ↑

- Örtünmesidir. ↑

- Ayrılık elbisesi. ↑

- Gizlenmiş. ↑

- Doğal olarak. ↑

- Kayıtsızlıktan. ↑

- Kayda girmeye. ↑

- Gizlenip saklanmasıdır. ↑

- Beyaz incinin. ↑

- Vücudun birliği. ↑

- İkilik. ↑

- Kayıtlanarak. ↑

- Telaşlı. ↑

- Esnada. ↑

- Etrafının soğuması. ↑

- Yedi gök, semâ. ↑

- Gezegenimiz. ↑

- Parlak bulut. ↑

- Katılaşmasından. ↑

- Şehadet âlemi. ↑

- İlâhi mülkler. ↑

- İşaret. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi, 1. Cilt, Mukaddime, Sayfa 46. ↑

- Abdülkerir Ceyli, İnsan-ı Kamil –Abdülkadir Akçiçek Tercümesi- Sayfa 435… ↑

- Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece "ol" dememizdir. O da hemen oluverir. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ FUSÛSU’L-HİKEM 11-SALİH-12 ŞUAYB FASSI – Tasavvuf Serisi (186-11-12) ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 peygamber (4) – Hz. Mûsâ a.s.– Tasavvuf Serisi (59) - Sayfa 156 özet bilgi. Geniş bilgi bu kitapta mevcuttur. ↑

- İnternetten alınan bilgi… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/salih--peygamber özet bilgi. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – (44) Â’raf Sûresi – Sayfa 76 ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ FUSÛSU’L-HİKEM 11-SALİH-12 ŞUAYB FASSI – Tasavvuf Serisi (186-11-12) ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhii Lokman Fassı 6. Paragraftan alıntıdır. ↑

- İntertenten alınan bilgi… ↑

- İnşirah 1. Âyet… ↑

- TA/HA sayfa 66… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ FUSÛSU’L-HİKEM 01 ÂDEM FASSI – Tasavvuf Serisi (119-1) – Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – İshâk Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –(6) Peygamber (6) Hz.Muhammed s.a.v. – Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 122,…,124 ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – KELİME-İ TEVHİD, La İLahe İlla Allah – Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 15 ↑

- Abdülkerim Ceyli, İnsan-ı Kamil Tercüme, Abdülkadir AKÇİÇEK, Şerhi Terzi Baba Necdet ARDIÇ. ↑
