# A'lâ ve Gâşiye Sûreleri

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/a-la-ve-gasiye-sureleri
**Sayfa:** 107

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى 

(87/1) Sebbihi-sme rabbike-l-a’lâ (87/1) Rabbinin yüce adını tesbih et. 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(219-87-88-18) 

A’LÂ-GÂŞİYE SÛRELERİ

Yazan ve Düzenleyen

MURAT DERÛNİ (18) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (219-87-88-18) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER ……………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ …………………………………………………………………………….. (5) A’LÂ SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………………. (7) 1. ÂYET ………………………………………………………………………….. (11) “TESBiH” kelimesi hakkında ………………………………………… (16) SECDE ……………………………………………………………………………. (23) Teşrik Tekbiri …………………………………………………………………. (24) 2. ÂYET …………………………………………………………………………… (31) 3. ÂYET …………………………………………………………………………. (33) Kaza ve Kader bahsi, Fususu’l Hikem İsmail Fassı ………. (34) 4. ÂYET …………………………………………………………………………… (45) Ahrace'l-mer'â ………………………………………………………………. (45) 5. ÂYET ………………………………………………………………………….. (47) 6. ÂYET …………………………………………………………………………… (48) 7. ÂYET ……………………………….…………………………………………. (41) Meşiyet yâni dileme ………………………………………………………. (52) 8. ÂYET ………………………………………………………………………….. (62) 9. ÂYET …………………………………………………………………………… (65) ZİKR ………………………………………………………………………………. (65) 10. ÂYET ………………………………………………………………………… (70) 11. ÂYET ………………………………………………………………………… (71) 12. ÂYET ………………………………………………………………………… (72) 13. ÂYET ………………………………………………………………………… (72) 14. ÂYET ………………………………………………………………………… (73) NEFSİ ZEKİYYE ………………………………………………………………. (74) 15. ÂYET ………………………………………………………………………… (75) 16. ÂYET ………………………………………………………………………… (76) 17. ÂYET ……………………………………………………………………….. (76) 18. ÂYET ………………………………………………………………………… (77) 19. ÂYET ………………………………………………………………………… (78) 19. ÂYET ………………………………………………………………………… (78) A’lâ Suresi ……………………………………………………………………… (78) GÂŞİYE SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………… (89) 1. ÂYET …………………………………………………………………………… (93) 2. ÂYET …………………………………………………………………………… (96) 3. ÂYET …………………………………………………………………………… (97) 4. ÂYET …………………………………………………………………………… (98) 5. ÂYET ………………………………………………………………………… (101) 6. ÂYET ………………………………………………………………………… (103) 7. ÂYET ………………………………………………………………………… (103) 8. ÂYET ………………………………………………………………………… (103) 9. ÂYET ………………………………………………………………………… (106) 10. ÂYET ………………………………………………………………………. (106) 11. ÂYET ………………………………………………………………………. (112) 12. ÂYET ………………………………………………………………………. (114) 13. ÂYET ………………………………………………………………………. (114) Makam-ı Sıdk ………………………………………………………………. (114) 14. ÂYET ………………………………………………………………………. (115) (1)(2)(3) şişe ………………………………………………………………. (117) 15. ÂYET ………………………………………………………………………. (122) 16. ÂYET ………………………………………………………………………. (123) 17. ÂYET ………………………………………………………………………. (123) 18. ÂYET ………………………………………………………………………. (127) 19. ÂYET ………………………………………………………………………. (129) 20. ÂYET ………………………………………………………………………. (129) 21. ÂYET ………………………………………………………………………. (129) 22. ÂYET ………………………………………………………………………. (130) 23. ÂYET ………………………………………………………………………. (132) 24. ÂYET ………………………………………………………………………. (133) 25. ÂYET ………………………………………………………………………. (134) 26. ÂYET ………………………………………………………………………. (135) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………… (136) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

 Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “A’LÂ - GÂŞİYE” Sûreleridir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şeriflerin zâhir bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

 Ana metinlerin altına, numaraldırılmış dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir İrfâniyet yolunda maddi ve manevi desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 “Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 

25-05-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة الأعلى)

87 - A’LÂ SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

[1]

 Sûre adını, ilk ayetteki “A’lâ” kelimesinden almıştır. “A’lâ”, “yüce” anlamına gelmektedir. Allah’ın yüceliğini ifade etmektedir. Sûre, "Sebbih" adlarıyla da anılmaktadır.

19 ayetten oluşan sûre, Mekke’de inmiştir. 

Mushaftaki sıralamada 87., nüzul sırasına göre ise 8. sûredir.

 Bu sûrenin temel konuları şunlardır:

 Allah’ın adının tesbih edilmesi, Allah’ın âlemi yaratışındaki (halk edişindeki) düzen, Peygamberimizin hafızasının gücü, Tesbih ve namaz ile temizlenme, İlk kutsal kitaplar.

 Sûrenin temel mesajları şunlardır:

 - Yüce Allah, adının yüceltilerek tesbih edilmesini istemektedir. Burada iki anlamın ortaya çıktığı söylenebilir. Birincisi, Allah’ın adını anarken daima yüce bir varlıktan bahsedildiğinin farkında olunması ve ondan yüce sıfatlarıyla beraber bahsedilmesidir (Yüce Allah gibi). İkincisi, Allah’ın isimlerinin zikredilerek tesbih edilmesi ve onun bu şekilde yüceltilmesidir.

 - Allah’ın âlemi yaratışında gelişigüzellik olmayıp, tam bir düzen söz konusudur. Allah yaratan ve yaratmayı düzenli yapandır. Yaratmayı bir plana/ölçüye göre yapmış, âlemde düzeni sağlamıştır.

 - Allah, peygamberimize bir şeyin okunacağını ve peygamberimizin asla unutmayacağını ifade etmektedir. Buradaki okumanın, Kur’an’ın vahyi olduğu söylenmiştir. Bununla beraber, peygamberimizin hafızasının gücünün de tam olduğu ve bu gücün Allah tarafından sağlandığı anlaşılmaktadır.

 - Yüce Allah, temizlenenin, arınanın kurtuluşa erdiğini söylemektedir. Burada ifade edildiğine göre, bu arınma tesbih/zikir ve namazla olmaktadır. Vakit namazları ve nafile namazları kılarak, Allah’ın adını tesbih ederek, kişi arınmakta ve insan olmanın zirvelerine yolculuk etmektedir.

 - Allah, açığı da gizleneni de bilir.

 - Kur’an bir öğüttür. Allah'tan korkan bu öğütten yararlanacaktır. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten, yani Kur’an’dan kaçınır. O kimse, ateşte ne ölür ne de yaşar.

 - Ahiret yurdu daha hayırlı ve daha devamlıdır. Geçici dünya hayatını tercih etmek akılsızlıktır. 

 - Bu öğütler önceki kitaplarda, Hz. İbrahim ve Musa’ya verilen Sahifelerde (Suhuf) de geçmektedir.[2] 

-----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (87) Mushaf sıra numarası.

 (8) Nüzul sıra numarası.

 (5) Alfabetik sırası.

 (30) Cüz sırası.

 (19) Âyet sayısı.

 (19) Fasıla harfleri.

 (168) Genel toplamdır.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsıla harfi  ى  harfidir. 

(Ye) harfi 19 Adettir. 19 adet insân-ı kâmilin şifre rahamıdır. “Ye” ile ilm’el yakîn, ayn’el yakîn, hakk’el yakîn mertebeleridir.

----------------

Sûre-i şerifin sayı değerlerine bakalım;

(أعلى) Â’la sûre ismi “Elif: 1” “Hemze: 1” “Ayın: 70” “Lam: 30” “Ye: 10” harf değerlerinden oluşmaktadır.

1+1+70+30+10= 112 dir. 12+1= 13 şifre rakamını verir. Aynı zamanda (1+1+2=4) tür Mushaf sıralamasında (87) (8+7=15) nüzul sıralamasında (8) dir. 19 âyettir. (1+9=10) dur. Genel sayı toplamı 168 idi. (1+6+8=15) dir. (4+15+8+10+15=52) dir.

(13) Hazreti-i Muhammed (s.a.v.) şifre rakamı, (4) İslam’ın Şifre Rakamı, (8) Tevhid-i Ef’âl ve 8 cennet, (10) Tevhid-i Sıfât ve Fenafillah (52) “حمد” sayısal değeri ve Nusret TURA r.a e yolumuzdan verilen şifre sayısıdır. 

Sayısal değerler ile bu kadar yetinerek yolumuza devam edelim.

Tesbih et Rabbinin Â’LÂ ismini, Halk edip düzene koyan Rabbini, İbrâhîm, Mûsâ sahifelerini, Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla[3],

----------------

Bu girişten sonra, ilgili mevzuun ve sûre-i şerîfin varlığında, yolculuğumuza çıkmaya başlayalım. Cenâb-ı Hakk bu idrak yolculuğumuzda anla-ma kolaylıkları nasib etsin İnşeallah… Murat Derûni…

Mealen;

-------------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 - Rabbinin yüce adını tesbih et.

2 - Yaratıp (halk edip) düzene koyan O'dur.

3 - Takdir edip hidayeti gösteren O'dur.

4 - Otlağı çıkaran,

5 - Sonra da onları çürüyüp kararmış çer çöpe çevirendir.

6 - Bundan böyle sana Kur'ân'ı okutacağız da unutmayacaksın.

7 - Yalnız Allah'ın dilediği başkadır. Çünkü o açığı da bilir, gizliyi de.

8 - Seni en kolay yola muvaffak kılacağız.

9 - Onun için öğüt ver, eğer öğüt fayda verirse.

10 - Saygısı olan öğüt alacaktır.

11 - Pek bedbaht olan da ondan kaçınacaktır.

12 - O ki, en büyük ateşe girecektir.

13 - Sonra ne ölecek onda, ne de hayat bulacaktır.

14 - Doğrusu felah buldu (günahtan) temizlenen. 

15 - Rabbinin adını anıp namaz kılan.

16 - Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz.

17 - Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

18 - Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır,

19 - İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde.[4]

-------------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

-------------------

 سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى {الأعلى/1}

 “Sebbihi-sme rabbike-l-a’lâ” Rabbinin yüce adını tesbih et. (87/1)

------------------- 

 (رَبِّكَ) Bu âyette yine “Ke” senin ifadesi kullanılmakta ve kişiye özel tahsis tapılmaktadır. Efendimiz (s.a.v.) in Rabbi Allah cc. dür. Allah cc. nün adını yücelt denilmiştir ki zaten en güzel ve en mükemmel şekilde Allah cc. ismini yüceltmiş. Günde beş vakit dünyanın her yerinden Ezân-ı Muhammediler ile 7/24 nida edilmektedir.

 Kelime-i Tevhid kitabında;

 [Hz. Ali (k.a.v.) birgün Allah’ın rasulüne bir şeyler sordu. (hepimizini duyabileceği bir şekilde) “Ey Allah’ın rasulü Allah katında fazileti en büyük, tatbikatı en kolay ve kendisine giden yolların en yakını olanını bana göster/öğret,” deyince, Efendimiz (sav), “benim ve benden evvel gelen peygamberlerin hepsinin söyledikleri en faziletli şey (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” zikridir” buyurdular.

“Ya Ali bütün gökler ve yerler (kainat) terazinin bir kefesine ve (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” da diğer kefesine konsa “kelime-i tevhid” onlardan ağır gelirdi,” buyurdular. 

(yani bu kelimenin Allah katında ki değeri kainattan üstündür, demektir.) Şöyle devam ettiler, “Ya Ali yeryüzünde (الله) “allah” diyen bulunduğu müddetçe kıyamet kopmaz.

Hz. Ali (K.A.V.) buyurdular ki, “Ey Allah’ın rasulü Allah-u Teala Hazretlerini nasıl zikredeyim.” Allah’ın rasulü, “Ya Ali gözlerini kapa şimdi benim nasıl zikrettiğimi üç (3) defa dinle ve üç (3) defa aynı şekilde sen de tekrar et, ben de senin zikrini işiteyim,” buyurdular.

Evvela Allah’ın rasulü gözleri kapalı olarak arka arkaya üç (3) defa (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” diye zikrettiler.

Yüksek sesle yapılan bu zikri, orada bulunan sahabi ile birlikte Hz. Ali dinledi. Bu sefer de aynı şekilde Hz. Ali (k.a.v.) yüksek sesle aynı kelimeyi üç (3) defa zikretti, Allah’ın rasulü dinlediler.” ] diye rivayet etmişlerdir. 

İşte bu hareket Hz. Ali (k.a.v.)’ın Allah’ın rasulünden aldığı zikir ve talimi oldu ve böylece Rasulü Ekrem’e gönülden de biat etmiş oldu. 

 “Kelime-i Tevhid” Allah (cc.)’den peygamberlerine böylece son peygamberi Efendimize, ondan da Hz. Ali (k.a.v.) Efendimiz ve sahabilerine, onlardan daha sonra gelenlere intikal etmiştir. 

“Uluhiyyet mertebesi”nden - nübüvvet mertebesine, nübüvvet mertebesinden – velayet mertebesine oradan da seyrü süluk mertebesine lutfedilerek “Kelime-i Tevhid” belirli kollar halinde beşeriyyet âlemine yayılmış, zahir ve batın bütün müslümanların baş tacı, ilk şartı ve şiarı olmuştur.

Bu kollardan birisi de “Veliyyi Mutlak” Hz. Ali (k.a.v.) den Hz. Hasan Basri, Habib-i Acemi, Davud-u Ta’i, Maruf-u Kerhi, Sırr-ı Sakati, Cüneyd-i Bağdağdi, ..........Pir Hasan Hüsamettin Uşşaki, .......yoluyla .... Mustafa Safi, Hazmi Tura ve Nusret Tura Uşşaki kanalıyle bizlere kadar ulaşan koldur. Sonsuz hamdederiz. 

Hz. Rasulüllah’tan Hz. Ali (k.a.v.)’ye talim ve telkin edilen “Kelime-i Tevhid” elden ele, gönülden gönüle aktarılarak nihayet bu günlere “el fakiyr” bizlere kadar ulaştı; biz de, bizden sonraki halkaları teşkil edecek gönüllere, onu tam kemaliyle aktarmaya elden geldiği, gücümüzün yettiği kadarıyle gayret göstermeye çalışıyoruz. 

Böyle bir lutfun şükründen aciziz, bu yükü taşımaktan da aciziz, inşaellallah indeallah’ta kusurlarımız hoş görülür.

Seyr-i Sülukun üstadım Hazmi Tura Uşşaki Hazretlerine intisabım ile başlamakta idi. O zamanlar ben oldukça genç ve o da oldukça ileri yaşlarında idi. Bir müddet onun telkin ve sohbetleriyle geçtikten sonra nihayet gittiği Hacc farizasını ifadan geldikten kısa bir müddet sonra Hakk’a yürüdü. Böylece kendinden sonra yerine Nusret Tura Uşşaki halifesini vekil bırakarak, görevlerini ve emanetlerini oraya devrederek, bizleri de oraya göndermişlerdi. 

Böylece zahirde de yakın akrabam olan Nusret Tura Uşşaki Hazretleri, batında da üstadım olmuştu. Kendisine ulaştığımda “Kelime-i Tevhid”i ve bulunduğum dersin de esmasını talim ve telkin ettikten sonra bundan böyle batıni yolculuğumuz, kendisinin dünyamızı terk ettiği zamana kadar devam etti gitti. 

Benim için söylediği birçok sözlerinin içinde, “oğlum benim sebebi vücudum (yani varlık sebebim) sen imişsin,” demesi fakiri çok duygulandırmıştır. (15)

(Not: (15) Bu mevzularda daha geniş bilgi “Terzi Baba” isimli kitabımızda mevcuttur.) Her iki zevat-ı ali’den aldığım “Kelime-i Tevhid”in zahir batın manalarıyle pirlerimizin himmetleriyle, ayrıca kendi bünyemde oluşan tecellilerle bu satırları Hakk’ın lutfuyle oluşturmaya çalıştım. 

Şurada küçük bir hatıramı da kısaca belirtmek isterim; Hazmi Babamın vefatı günlerinde idi, bir gün iş yerimde, duvarın önünde duran makinede çalışıyorken, işe dalmış olduğum bir anda önümdeki duvarın içinden Hazmi Babamın silüeti zuhur edip, “Kelime-i Tevhid”i yine talim ve telkin eder gibi elini sallayarak, “hadi oğlum, hadi oğlum gayret, gayret,” diye teşvik ettiğini de hiç unutmam.[5]

İz-Efendi Babamızdan biz de bir hatıramızı buraya alalım; 

Bu âyet-i kerimeyi buraya yazıp Kurb’an bayramın 2. Günü İz-Efendi Babamız ile telefonda bayrâmlaştık. (86/Târık) sûresi kitap kapağını ayarlayalım çalışmayı tamamlarız dedi. Ne yapıyorsunuz diyince havalar sıcak şimdilik evdeyiz dedim. Gülümseyerek bir gün Nusret Babamı ziyarete gitmiştim havalarda sıcaktı. İçerisi sıcak, dışarı sıcak dedi. Fakirde sizinde işiniz (ütü işini kastederek) zor olduğunu ifade etti. Aslında Efendi Babamın anlatmak istediği, Nusret Babamızın ifade ettiği dışarısı zâhiri Hakk’ın muhabbetti ile yaz mevsiminin vermiş olduğu sıcaklıktan kaynaklanır. Bizim bedenizin içi gönül âlemimiz Allah c.c. muhabbeti, Hakk’ın muhabbeti, rabbimizin muhabbeti sıcak yani bize hep yaz sıcaklığı diyordu.[6] Burada bir diğer ifade de Nusret Babamız r.a. in İz-Efendi Babamızın eğitim-terbiyecisi olması ve bu yönden rabliğidir. Her fırsatta da İz-Efendi Babamız “NUSRET” ismini anıp yüceltmektedir. 

 Peki biz ümmeti olarak “Rabbike” bize neyi ifade etmektedir. Bir yönden rabbi haslarımız olan özel esmâlardır. Çünkü Alalh cc. izmi Resülullah efendimize tahsis edilmiş hususi esmâdır. Vekalet, yönünden Allah cc. ismi tesbih edilip yüceltilebilir. Ama asaleten bu bir ömür süremez. Uzun eğitim süreci sonucu kişi Rabbi Hassına ulaşalabilir. Bu konu hakkında geniş bilgi (91) Biismi Selâm kitabında mevcuttur. 

 Tesbih ve Zikir kitabı ile yolumuza devam edersek;

 “TESBiH” kelimesi hakkında.

 “Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan   "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir. 
SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz) SEBBEHA: Tesbîh etti. 

YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.

TESBİH: Tesbîh etmek.

SEBBİH: Tesbîh et/emir.

Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.

"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı ol­mak anlamında da kullanılır.

Sübhân, Yüce Allah'ın zâtı­nın temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır. 

 Bu çalışmada, “sebbeha” fiilinin türevleri sebbaha / yüsebbihu / tüsebbihu / yüsebbihune / sebbih vb.) ile “Sübhan” kelimesinin geçtiği Âyetlere yer verilmiştir. 

 Bunların dışında, “çok zikretmek, tesbih etmek” anlamında tercüme edilen diğer 3 Âyet de en sonda belirtilmiştir. İslâm gelmezden önce de "tesbih" sözcüğü biliniyor ve kullanılıyordu. 

 "Tesbîh" kavramının İslâmî dönemde kapsadığı mânâ­ları ise şöyle sıralayabiliriz:

 Zemahşeri’ye göre "salât" farz namazları, "tesbîh" ise nafile ibadetleri ihtiva etmektedir. 

 Kurtubî ise, lügat mânâsından hareket ederek, "tesbîh"in, akmak, gitmek, anlamına geldiğini ve Allah'ın noksan sıfatlardan tenzîh edilmesi mânâsına alındığını söyler.

 Bu yorumdan hareketle şöyle denebilir, "tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiğine göre, Allah (c.c.) da noksan sıfatlardan münezzehtir. Beş duyu ile ihata edilemez. 

 Nitekim şu yorum bunu te’yid etmektedir: "Tesbîh" in lügat mânâsı olan "suya dalmak", yüzen kişiyi gözlerden kaybeder ve uzaklaştırır. Belki de bu uzaklaşmanın mânâsı gelişerek gözlerin ihata edemediği bir varlığı kapsa­mıştır. İnsan düşüncesinde bunun en açık örneği Allah'dır. Zira O, insanların kendisini “Zât-ı yönünden” idrâk etmelerinden uzak olduğu gibi, kendisine yakışmayan sıfatlardan da uzaktır. 

**********

 Diğer lügat ifadelerini de görmeye devam edelim.

 Tesbîh: Sübhânellah: Demek, Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) şanına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah’ın zâtında, sıfâtında, ef’âlinde cem’i noksanlıktan münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan) Sübhan: (Allah c.c.) 

 (Tesbîh) “Sübha” çekilen tesbîh, tesbîh tanesi.

 (Sübha-î) Zâkir, zikredenin tesbîh-i. 

 (Sübha-keş) Tesbîh çeken.

 Osmanlıca Türkçe sözlük:

 Sübhânellah: Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve teaccübü ifade etmek için söylenir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtında, sıfâtında ve ef’âlinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder. (Sübhanallah ve Elhamdülillâh) cümleleri Cenâb-ı Hakk’ı (Celâl ve Cemâl) sıfatları ile imâ yoluyla içinde olarak, vasıflandırılıyor. Celâl sıfatını içine alan Sübhanallah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir. 

 Cemâl sıfatını içini alan (Elhamdülillâh) Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata yakın olduğuna işarettir. Meselâ: Güneşin, biri yakın, diğeri uzak, olmak üzere bize dönük iki yönü vardır. Yakınlık yönüyle sıcaklık ve ışık veriyor, uzaklık yönüyle de insânların zarar ve ziyanlarından temiz ve sâfî kalıyor. Bu itibarla insân, güneşe karşı yalnız ve kabul edici olabilir. Fâil ve müessir olamaz. Kezâlik bilâteşbîh, Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bize yakın olduğu cihetle ona hamd ediyoruz.

 Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu (Tesbîh) ediyoruz, binâenaleyh, rahmetiyle yakınlığına bakarken hamdet. Ondan uzak olduğuna bakarken (Tesbîh) et ve her iki makâmı karıştırma. Ve her iki görüşü birleştirme ki, Hakk ve istikamet “mültebis-karışmış olmasın.” Lâkin karışma ve birbirinin içine girme olmadığı takdirde her iki mâkâmı ve her iki görüşü hem değiştirip hem de cem edebilirsin. Evet “Sübhanallâhi ve bihamdihi” her iki mâkâmı cem eden bir cümledir. M.N. 

 Cenâb-ı Hakk’ı şerikten, kusurdan, noksaniyet’ten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve Kemâl ve Cemâl ve Celâline muhalif olan bütün kusurlardan takdis ve tenzîh etmek mânâsı ile saadet-i ebediyyeyi ve Celâl ve Cemâl ve Kemâl ve saltanatının haşmetine “medar-sebeb” olan dar-ı âhireti ve ondaki Cenneti haber verip buna delâlet ve işaret eder. (Ş) (Bak: Bakıyat-ı sâlihat) 

**********

 Yukarıda belirtilen hususlar, genelde, zâhirî olarak kullanılan (tenzîh) anlayışına göre belirtilmiştir. Bütün mânâlarını ifade etmemektedirler. Bulundukları ve düşünüldükleri yerde “şeriat ve tarikat” mertebeleri itibarı ile geçerlidir, “hakikat ve marifet” mertebelerinde ki anlayışları ise daha başkadır. Yukarıda ifade edilen, “her noksanlık,” kendi mertebesi itibarı ile, “kendinin kemâlidir.” Evvelâ bu hakikatin anlaşılması lâzımdır. 

 “Tesbîh” in, (teşbîh) ve (tevhîd) mertebeleri itibarı ile de anlayışları vardır, yeri geldikçe bakacağız, İnşeallah. 

 Bu kısa bilgileri verdikten sonra, bir de “tesbîh” kelimesini harfleri ve ebced hesâbı yönünden özetle incelemeye çalışalım. 

 (تَسْبِيح) (Tesbîh) Yukarıda bu kelimenin (se, be, ha,) (س ب ح) kökünden-harflerinden meydana geldiği ifade edilmişti. (س) “sin” (60) (ب) “be” (2) (ح) “ha” ise (8) dir. Toplarsak, (60+2+8=70) tir. Diğer yönleriyle bakarsak, (6+2+8=16) (1) (6) (16-2=14) (1+6=7) (6+8=14) (1+4=5) tir. 

 Çıkan değerler, (6) (2) (8) (1) (6) iki adet (7) iki adet (14) ve (5) tir. Bu sayısal değerleri sırasıyla şöyle dizebiliriz. (1) (2) (5) (6) (7) (8) (14) tür. 

 (تَسْبِيح) (Tesbîh) Şimdi de bu kelimenin sayısal değerine bakalım. (ت) (te) (400) (س) “sin” (60) (ب) “be” (2) (ى) (10) (ح) “ha” ise (8) dir. Toplarsak, (400+60+2+10+8=480) dir. Diğer yönleriyle bakarsak, (4+8=12) (8+1=9)dur. Çıkan değerleri sırasıyla şöyle dizebiliriz. (1) (2) (4) (6) (8) (9) (10)(12) dir.

 (se, be, ha,) (1) (2) (5) (6) (7) (8) (14) tür. 

 (Tesbîh) (1) (2) (4) (6) (8) (9) (10)(12) dir.

 Bunların ifadelerini: 

 (1) Tevhid hakikatlerini.

 (2) Zâhir ve bâtın, hakikatlerini. 

 (4) Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet, hakikatlerini (5) Hazarât-ı Hamse. Beş hazret mertebesi, hakikat-lerini. 

 (6) Cihetten tesirli olma, hakikatlerini. 

 (7) Ettur-u seb’a, yedi nefis turu, hakikatlerini. 

 (8) Sekiz cennet mertebesi, hakikatlerini. 

 (9) Mûseviyyet mertebesi, hakikatlerini. 

 (10) İseviyyet mertebesi, hakikatlerini. 

 (12) Hakikat-i Muhammediyye mertebesi, hakikatlerini ifade etmektedirler diyebiliriz. 

 (14) ise bilindiği gibi bütün bu mertebelerde geçerli olan ve oralarda, Nûr-î mânâ da faaliyette olan Hakikat-i Muhammediyye’nin Nûr-î hakikatlerini, Nûr-u Muhammed-î deryasını ifade etmektedir diyebiliriz. 

 Yukarıda da görüldüğü gibi (Tesbîh) hakikatinin bütün mertebelerle ilgili olduğu açık olarak görülmektedir. 

 Bir başka yönden de baktığımızda, (س ب ح) (SEBEHA) da “sin” İnsân-ı kâmil-i, “be” “ile” birlikteliği, “ha” ise hayatı, ifade etmektedir. 

 Hâl böyle olunca çıkan netice, sıfat, İnsân-ı kâmil mertebesi itibarı ile bütün âleme “Hay” ismi ile hayat verilmesidir. İşte bu yüzden tesbîh, (kudsiyyet) ifade etmektedir diyebiliriz.[7]

 Namaz içindeki Tesbihlerin sayı değerine gelince bunlar “Namaz-Salât” kitabında incelenmiştir.

 TESBİHLER

- Sübhanellah 165 (33x5)

- Elhamdülillah 165 (33x5)

- Allahu Ekber 165 (33x5) 

- Lailahe illallahu vahdehula... 5 

- Allahümmahşurna veya benzeri 5 

- El açıp dua 5 

- Duadan sonra Fatiha 5 

 1494 toplam (1494) 1

 4

 9

 +4

 18

18 bin âlem namaz içinde Toplam, yaklaşık olarak bir günlük beş vakit na­mazda, tekli veya gurup halinde bin dört yüz doksan dört (1494) defa ağzımızdan yukarıdaki kelime ve cümleleri çıkarıyoruz:

Ne kadar muhteşem bir sistem ve düzenleme!....

Her oluşum da, Ulül elbab Kamil akıl sahipleri için birçok ibretler vardır.[8]

Ahmed, Ebu Davud, İbn Mâce ve daha başkaları Ukbe b. Âmiri Cühenî'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "O halde Rabb'ını yüce ismi ile tesbih et." (Vâkıa, 56/74, 96) âyeti indiğinde Resulullah (s. a.v.) bize buyurdu ki: "bunu rükularınızda yapın". Sonra âyeti inince de "onu secdelerinizde yapın" buyurdu. Bilindiği gibi rükûda secdede denir.

Yine İmam Ahmed, Ebu Davud, Taberanî ve Sünen'de Beyhakî İbnü Abbas'tan şöyle rivayet etmişlerdir:

Resulullah (s.a.v.) yı okuduğu zaman, "Yüce Rabbimi noksanlıklardan tenzih ederim." derdi. Görülüyor ki bunlar sadece ismi noksanlıklardan tenzih değil, ismin sahibini tenzihtir. Bununla beraber ismin sahibini diyerek büyük, yüksek gibi noksanlıktan uzak isimlerle tenzihtir. Buna göre, "Rabbini yüce ismiyle tenzih et."(Vâkıa, 56/74-96) denildiği gibi burada da "Rabbini yüce ismiyle tesbih et." denilmek daha açık olurdu. Buradaki "isim" kelimesi kaynaştırma maksadıyla fazladan zikredilmiştir diyenlerin maksadı budur. Lakin söylediğimiz gibi, Rabbin kendisini tenzih etmenin kastedilmiş olduğu gibi isminin de tenzihi kastedilmiş olduğuna dikkat çekmek için buyrulmuştur. Burada "en yüce" tabiri Rabbin de ismin de sıfatı olabilir. "En yüce" sıfatı, sanki başka Rab ve isimler varmış da onları konu dışı bırakmak için zikredilmiş bir sıfat değil; açıklayıcı mahiyette söylenmiş bir sıfattır. Zira başka Rab yoktur. Gerçi Allah'ın isimleri çoktur ve aralarında mertebeler vardır. Mesela yüce yaratıcının zatının ismi olan Allah ismi hepsinden üstün ve hepsinin niteliklerini kendinde toplayıcıdır. "İsm-i A'zam" tabiri de vardır. Bu itibarla Azim (ulu), A'zam (en ulu), Aliyy (yüce), A'la (en yüce) gibi isimler hiç kuşkusuz vardır. Fakat ilâhî isimlerin hepsi esma-i hüsna (güzel isimler) olduğu için diğer isimlere göre hepsi en yücedir, noksanlıklardan uzak tutulması gerekir. Özellikle "A'la" ismi veya sıfatı da bu mânâyı ifade etmesi itibarıyla açıklayıcı mahiyette bir sıfattır. Bu nedenle "el-A'lâ", Rabb'a nazaran sıfat, isme nazaran onun atf-ı beyanı demek olur. Her iki durumda da yükseklikten maksat mekanda yükseklik değil, kudret ve eserlerde, kuvvet ve hükümlerde en mükemmel olma mânâsında üstünlüktür.[9]

Yine sâlat-namaz kitabından yolumuza devam edecek olursak “Sebbihi-sme rabbike-l-a’lâ” Rabbinin yüce adını tesbih et. (87/1) namaz içindeki yeri;

S E C D E

Rabbena lekelhamd Allahu ekber deyip namazın secde bölümüne ulaşan kimse, gerçek mânâda buraya ulaşabilmişse, büyük bir işi başarmış demektir.

Aksi halde gaflet ile secde etmiş demektir. Asıl olan ise, gerçek secdeyi meydana getirmektir.

Bir rek’atte 

- bütün hareketler bir defa yapılırken 

- sec­de iki defa tekrarlanır.

Bir günlük namazda 80 secde vardır ve an az 240 defa sübhane rabbiyel ala den­mektedir.

Bunun mânâsı ey yüce Rabbim seni noksan sıfatlardan tenzih ederimdir. Dikkat edilirse burada da üçüncü tenzih yapılmış olmaktadır.[10]

Belirtilen yollardan geçip secdeye ulaşan kişinin, (Alak Suresi 96/19) vescüd vakterib (secde et yaklaş) emrini gerçek manada almış olması gerekmektedir.

Birinci secde de izafi varlık terk edilerek gerçek Rabbın önünde secde edilmekte, İkinci secde de ise gerçek benlik bulunup ALLAH’ın önünde secde edilmesidir.

Secde, kişinin nefsi varlığından tamamen sıyrılıp külli mahv (tüm yokluk)a erişip, oradan da gerçek benliğine ulaşmasıdır.

Bu duygular içinde kişi tekrar, fakat daha değişik bir bilinçle Allahu ekber deyip ayağa kalkar.

Baştan beri anlatılan şekilde ikinci rek’ati de tamamlayıp, tekrar sec­deleri yapar fakat bu defa ayağa kalkmaz tahiyyatta oturur.[11]

 Bu âyet hakkında çalıştığım bu günlerin Kurb’an bayramı olması ve farz namazlardan sonra “Teşrik tekbirlerinin” okunması dolayısıyla kısa bir düşünme-tefekkür vermeyi uygun gördüm.

 “Sebbihi-sme rabbike-l-a’lâ” Rabbinin yüce adını tesbih et. (87/1)

------------------

Bu âyet hakkında çalıştığım bu günlerin Kurb’an bayramı, “Teşrik günleri” dolayısıyla, tekbir anlamı “Allah her şeyden yücedir” olması ve âyet bağlantısı ile düşünme-tefekkür vermeyi uygun gördüm. Genel günlerde “secde” de ifa ettiğimiz “Subhane rabbiyal ala tesbihine bu özel günlerde Teşrik tekbirleri ile her farz namazdan sonra 23 kere yerine getirilen özel yüceltme tesbihi-zikri olarak düşünülebilir. 

Teşrik Tekbiri

اَللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ لاا اِلهَ اِلاَّ اللّه وَاللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ وَلِلّهِ الْحَمْدُ

Hanefî, Hanbelî, Zâhirî ve Zeydî mezheplerine göre teşrîk tekbirleri;

“Allahu ekber Allahu ekber. Lâ ilâhe İllâllahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillâhil hamd.” şeklinde getirillir. Bazı kaynaklarda bu lafızlar Hz. İbrâhim'e nisbet edilmiştir (İbn Âbidîn, II, 178-180; ayrıca bk. es-Sâffât 37/100-110) Anlamı şöyledir: "Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir. Allah'tan başka ilâh yoktur. O Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir. Hamd Allah'a mahsustur." Tekbirlerin bu şekli Hz. Ali ve Abdullah b. Mes'ûd (r. anhümâ)'ya dayanır.

Sözlükte “doğuya doğru gitmek; eti parçalayıp kayalar üzerine sererek güneşte kurutmak; yüksek sesle tekbir almak, bayram namazını kılmak için musallâya (müşerrak) çıkmak” anlamlarındaki teşrîk, terim olarak zilhiccenin muayyen günlerinde farz namazların ardından özel lafızlarla tekbir getirmeyi ifade eder. Bu tekbirlere “teşrîk tekbirleri” (tekbîrâtü’t-teşrîk), tekbirlerin alındığı günlere “teşrîk günleri” (eyyâmü’t-teşrîk) denilir.

Zilhiccenin 9-13. günleri arasında yoğun bir şekilde icra edilen hac menâsikinin çeşidi, mekânı, vakti gibi hususlar dikkate alınarak bu ayın 8. günü “terviye”, 9. günü “arefe”, 10. günü “nahr/zebh” günü, 11-13. günleri teşrîk günleri diye adlandırılır. Ayrıca dört gün olan kurban bayramının ilk üç gününde kurban kesilebildiği için bu günlere “eyyâmü’n-nahr” adı da verilir. Bayramın birinci gününden sonraki üç güne teşrîk denmesi yaygın olmakla birlikte arefe ve nahr günlerini ilâve etmek suretiyle bunun sayısını beş güne çıkaranlar da vardır. 

Teşrîk tekbirlerinin başlangıç ve bitiş vakitleri hususunda Hanefî mezhebinde tercih edilen ve günümüze kadar uygulanan Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’in görüşlerine göre arefe günü sabah namazı ile bayramın dördüncü günü ikindi namazı arasında “yirmi üç vakit” farz namazdan sonra, Ebû Hanîfe’ye göre ise sadece arefe günü sabah namazı ile bayramın birinci günü ikindi namazı arasında “sekiz vakit” farz namazın ardından tekbir alınır.[12] 

 Sözlükte “yüceltmek, büyük olduğunu kabul etmek” anlamındaki tekbîr dinî terim olarak “Allah’ın zâtı, sıfâtları ve fiilleri itibariyle her şeyden yüce ve üstün olduğu” mânasına gelen “Allāhüekber” cümlesini yahut bunu söylemeyi ifade eder. Tekbir başta namaz olmak üzere birçok ibadetin rüknü veya tamamlayıcı öğesidir. Allah’ın adını yüceltme emri peygamberliğin ilk günlerinde nâzil olan, “Ey örtünüp bürünen, kalk ve uyar! Sadece rabbinin büyüklüğünü dile getir” meâlindeki âyet yanında (el-Müddessir 74/1-3) tevhid inancının bir parçası olarak diğer birçok âyette de geçer (meselâ bk. el-Bakara 2/185; el-İsrâ 17/111; el-Hac 22/37).[13]

Muhyiddin-i A’rabi Hazretleri, “İsm-üz-zât, cemi-üs sıfât, esmâ-i mütekabile ve sıfât-ı mütezatte cem’inin ehadiyetine ALLAH c.c.” denir.

Yani Zâtinin ismi, sıfatlarının kapsamı, zıt isimlerin top­luluğu ve zatî sıfatlarının tamamının toplu halde aldığı isme, ALLAH c.c. denir diye tarif etmiştir.

Kebir büyük Ekber ise, en büyük demektir. Fakat en büyük derken, sanki başka bazı büyükler varmış da on­ların arasında ALLAH en büyükmüş, manası çıkarıl­mamalıdır.

ALLAH-u Ekber, Allah en büyük manasına ama bunu çok iyi düşünmez ve tefekkür mertebesinde hayalimizde var ettiğimiz bir Tanrının büyüklüğü değil, gerçek İlâh olan ALLAH-u Teala hazretlerinin büyüklüğünü anlamaya çalışmamız gerekmektedir.[14]

(اَللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ لاا اِلهَ اِلاَّ اللّه وَاللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ وَلِلّهِ الْحَمْدُ) teşrik tekbirlerinin sayısal değerine kısaca bakarsak; 14 kelime 59 harften oluşmaktadır. Allah: 67, Ekber: 223, Allah: 67, Ekber: 223, Lâ İlâhe İlla Allah: 196, Vallahu: 73, Ekber: 223, Velillahi: 101, Elhamd: 83 dür. Toplarsak; 67+223+67+223+196+73+223+101+83= 1256 dir. 1+2+5+6=14 tür.

14 kelime 59 harf ile 5+9= 14 tür. 

(14) Nûr-u Muhammedi dir. Ve her mertebeyi kapsamaktadır. 

3 tane olması İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn yani ilmi, müşahadesi ve yaşantısı olduğunu ifade eder. 

Teşrik tekbirinde;

6 Allah,

4 Tekbir,

1 Kelime-i Tevhid,

 + 1 Hamd vardır. 

 12 yapmaktadır. 

(12) de Hakikat-i Muhammedi dir. 

 14+14+14+12= (54) tür.

 (54) Nûrlu Kamerdir. Ve sayısal değerlede ki gibi Hakikat-i Muhammedi ve Nûru Muhammedidir.

 (23) Vakit, 23 senede inen Kûr’ân-ı Keriym dolayısı ile Risâlet mertebesinin ifadesidir.

 (8) Vakit ise Tevhid-i Efâl mertebesidir. İbrâhim (a.s.) nisbet edilen teşrik tekbir tekbirlerinin ifadesidir.

 Sayı değerleri ve Vakit değerini toplarsak,

 54+23= 77 dir. 2 yedili olan Fatiha sûresi ve İnsanın yüzündeki 7 deliktir… Teşrik tekbirleri Elhamd ile bitmektedir. 7+7= 14 tür. Bu da dördüncü 14 olmaktadır. Tüm mertebelerden İslâm’ın şifre sayısı olan Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet mertebelerinden yapılan Teşrik tekbirleri ile Allah’ın adının yücelmesidir. 

Teşrik Tekbirinde 6 Allah cc. ismi şerifi vardı. 6 İman mertebeleridir. İman mertebeleri yönünden Allah isminin yüceltilmesidir. Ka’be ve âlem 6 yöndür. 6 yönden Allah isminin yüceltilmesidir. Ve Allah bütün âlemleri kuşatıp ihata etmesidir.

4 Tekbir vardır. Bunu da yine namaz kitabına müracaat ederek incelersek, Teşrik tekbirlerinde de aynı sayı bulunmaktadır, bağlantısı aşikardır.

Tekbir getirmek: ALLAH’ın birliğini ilan etmek ve o tektir, birdir demek olduğuna göre, dört defa tekrarlanması, dört mertebesi itibariyle de yüceliğinin anlaşılması gerekir, demek olmaktadır.

İşte eğer sen ALLAH’ın varlığını en geniş manada anlayamazsan, hiç olmazsa birinci tekbir düzeyinden anlamaya çalış. Yani en alt düzeyden, burada ifade edilen ALLAH-u Ekber in ne demek olduğunu anlamaya çalış.

En alt derken, aslında işin altı da üstü de yoktur ama ifade bakımından böyle deniyor. 

En alt: Fiiller âlemi ef’âl mertebesi, yaşadığımız bu âlem, bu âlemin karşılığının ifadesidir.

Müezzin veya biz birinci tekbir olarak ALLAH-u Ek­ber dediğimiz zaman bütün varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur, yani lâ fâile illâllah hükmünü gerçek mânâsı ile yaşamamız gerekir. 

Bu tekbirde AL­LAH-u Ekber dendiği zaman, bütün madde âleminin meydana getiricisi, yaşatıcısı, bakıcısı, devam ettiricisi, özü, varlığı ALLAH’tır, büyük ALLAH demektir.

İkinci tekbiri getirdiğimiz zaman esmâ âleminin düzeyinde yani bu âlemi meydana getiren manalar alemi, Esmâ’ül hüsna ALLAH’ın güzel ve sonsuz isimlerinin bulunduğu alem olduğunu düşünürüz.

İkinci tekbirde Esmâ âlemi de ALLAH’a mahsustur, ondan gayrıya yer yoktur. Tekrar edilen tekbirle bu idrak ve yaşam olgunlaşır.

Üçüncü tekbire geçildiği zaman sıfat mertebesinde de bütün benlikler, varlıklar ve bunların özleri ALLAH’ındır, ALLAH’a mahsustur hükmü gerçek hali ile ortaya çıkar.

Dördüncü tekbire geçtiğimiz zaman orada artık AL­LAH-u Ekber lafzı ALLAH-u Ahad olur. Çünkü burası Zât bölgesidir.

İrfan ehli dördüncü tekbirin ALLAH-Ahad ol­duğunu bilir, fakat yine genel söyleniş şekliyle söyler. Neticede oranın ALLAH-u Ahad olması Ahadiyyet mer­tebesi itibariyledir. 

Ahadiyyet mertebesi, Vahidiyyet mertebesinin üstündedir. 

Hal böyle olunca dördüncü tek­birin özelliği değişmektedir. Çünkü alt mertebelerde varlıkların zuhurları, mânâları, özellikleri mevcutken Ahadiyyet mertebesine geçildiği zaman, artık orada Ahadiyyeti sırfı zâtî du­rumu söz konuşu olduğundan herhangi başka bir varlıktan bahsedilmeyeceği için, büyüktür sözü, kendine bir ifade bulamaz.

Orada hüviyeti ve inniyeti ile tek bir Zât, mutlak varlık mevcuttur. 

O halde artık orada sadece ALLAH-u Ahad hükmü geçerli olur.

Çünkü (İhlas Suresi 112/1) Kul hüvallahü ehad dır.

-----------------

İşte tekbirleri bu şekilde tefekkür etmeğe çalışmalıyız.[15] 

Aynı zamanda bu tekbirler Arefe günü Arif olanların ve bayramın dört günü Arifbillahlık metebesinden okunmaktadır. Birinci gün Ef’âl, İkinci esmâ, üçüncü sıfât ve dördüncü gün zât mertebesinden Arifibillah olanlar gerçek mânâsı ile okurlar diğerleri ise lafzen teşrik tekbirlerini okur ve Allah cc. adını yüceltebilir.

Allahu ekber Allahu ekber. 

Zâhir ve Bâtın olarak Allah cc. adını yüceltmektir. Şeriat ve Tarikat mertebesidir.

Lâ ilâhe İllâllahu vallahu ekber. Kelime-i Tevhid hakiki eğitimi ile 12 dersin ikmali ile mir’ac yapılabilir. Ve sıfât mertebesinden İrfaniyet ile Arif olarak Allahu ekber, hakikat-i ile Vallahu ekber. Yani yemin ederim, and içerim müşade ediyorum. Allah yücedir. Diye ifade edilir.

Allahu ekber ve lillâhil hamd.

4. olarak gelen Allah-u ekber de Allah-ı yüceltmede Allahu Ahad olmaktadır… Ahadiyet mertebesine geçildiğinden Ahadiyet-i sırf zâti olduğundan burada Allah’ın büyüklüğü, yücedir, büyüktür söz konusu olamaz. 

Ve lillâhil hamd,

O zaman Hamd Allah içindir, Allah’a Mahsustur. Kim kime Hamd edecektir. Hamdın 9 mertebesi vardır. Burada Lâm-ı Tarif ile belirtilen “Hamd” Makam-ı Mahmuddur. Bu makamda kulunu övmek Allah’a mahsustur. Aynı zamanda bu mertebede İnsan-ı Kamil-Kamil İnsan kendi mertebesi ve Rabb-i Hası yönünden El-Hamd dır. Yanında El Fatiha – El Hamd söylenemez. O’na mahsustur. Diyerek, Kurb’an bayramında oluşan “Rabbinin yüce adını tesbih et.” (87/1) ile oluşan bağlantıyı bu yönden biraz olsun anlamaya çalışmış olduğumu-olduğumuzu umuyorum. 

-------------------

 الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى {الأعلى/2}

 Ellezî haleka fesevvâ Halk edip düzene koyan O'dur.

-------------------

 Âdem as ve Havva validenin hakikatleri;

Ma’lûm olsun ki, “vücûd” hakikat-i insâniyye olan mertebe-i Vâhidiyyet’ten, merte-be-i Rûh’a tenezzül ettiği vakit üç ma’rifet hasıl oldu ki, birisi ma’rifet-i nefs, yani kendi zatını ve hakikatini bilmek; diğeri ma’rifet-i mübdi, yani kendisinin mûcidini bilmek; üçüncüsü mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir. Bu ma’rifet, gayriliği içine alan ve kabul edendir. Ve bu rûh, rûh-u Muhammedi (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar:

 - evvelü ma halâkallahül kalemü verrûhî. “Allah evvelâ kalemi ve benim rûhumu halk etti.” (Hadîs) Ve bir rivayette:

 اول ما خالق الله العقل وانفس - evvelü ma halâkallahül aklî vennefsî. “ Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halk etti.” (Hadîs) Diğer rûhlar onun rûh-u şerifinin cüz’iyyatıdır. Onun için (s.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l Ervah” dahi derler. Bu rûh / sûret-i akl-ı küldür ki “ Âdem-i hakki”dir.

 “Vücûd” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin dıl’-ı eyserinden “kaburga kemiği” hasıl oldu. Ve bu meydana çıkan muhtelif zuhurlar ve çeşitli sûretlerin doğuşları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivacından hasıl oldu.[16]

 Âdemiyyet mertebesi, Hazret-i Ahadiyyet’in “yeryüzü” Hazret-i Şehadet’te nokta zuhuru “Hazret-i Âdem” ismiyle Âdemiyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır.[17]

 Âyeti Kerimede “fesevvâ” düzenledi, şekillendirdi, tesviye etti. İfadesi kullanılmıştır. Bu düzenlemenin kemâlatıda yeryüzünde Âdem adıyla halk edilip halife olarak kılınıp (caêl) görülmesidir. Sad sûresi 72 âyette Hazret-i Âdem as. ın halkiyetinden (سَوَّيْتُهُ) “sevveytuhu” onu biçimlendirdi, şekillendirdi, düzenledi, tesviye etti diye bildirmektedir. Mealen; 

Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım." (38/71)

"Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın." (38/72)

“Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.” (38/73)

“Yalnız İblis etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.” (38/74) Allah: "Ey İblis! O benim kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?" dedi. (38/75)

-------------------

 وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى {الأعلى/3}

 “Vellezî kaddera fehedâ” Takdir edip hidayeti gösteren O'dur. (87/3)

-------------------

 Bu âyet çok dikkat isteyen ve anlaşılması zor ve zaman alan bir mevzudur. Şeriat ve tarikat mertebeleri açısından baktığımız zaman “hadi” zuhurları kader programı içinde hidayeti gösteren Cenâb-ı hakktır. Diye anlaşılması doğrudur. Yalnız “Kader” in hakikatinin anlaşılması olmayacak bir iş değil, biraz zor ve güç bir iştir. Kendi açımdan öyle olmuştu. Klasik ve şartlanmış bir açıdan bu âyete bakarsak hakikatine ve mânâsına nüfuz edememiş oluruz.

 “Kader” denilen hadisat Kaza’dan yani “Ayan-i Sabite” denilen ilm-i ilâhi genel programında bulunan kulun “Ayn-ı Sabite” İlm-i İlâhi özel programından özel olarak varlık-zuhur sahasına inmesidir. Aslında bu ters anlaşılmaktadır. Günlük yaşantıda oluşan “Kaza” diye anladığımız hadisat “Kaza” nın kaderinin zuhura gelmesinden başka bir şey değildir. “Emr-i İradiye” göre zâhirde yaşayan kullar bu teklife verdikleri karşılık olarak “Hadi” ve Mudill diye adlandırılmaktadır. Birde “Ayan-ı Sabite” mertebesi itibariyle “Emr-i İstidadi” yani kulun rabbinin (bireysel) istediği doğrultusunda hareket etmesi onun hadiliği yani programa göre doğruluğu olmaktadır. Yalnız bu nefsi ile teklife karşı yapmış olduğu yanlışlığı, doğru hale getirmez. Bu konu hakkında (78) Ayan-i Sabite – Kaza ve Kader kitabında geniş malumat vardır.

 Kaza ve Kader bahsi, Fususu’l Hikem İsmail Fassı cild 2 sayfa 142 ve 7. Paragraftan devam edelim.

Ve her marzî mahbûbdur; ve mahbûbun her işlediği şey mahbûbdur. Zîrâ "ayn" için fiil yoktur; belki fiil, o aynda, onun Rabb'i içindir. Binâenaleyh "ayn", fiil ona izafe olunmaktan mutmain oldu. Şu halde "ayn" Rabb'inin efalinden onda ve ondan zâhir olan şeyle râziyye oldu. Bu efâl marzıyyedir. Zîrâ her bir fâil ve sâni' kendi fiilinden ve san'atından razıdır. Çünkü her fâil ve sâni', kendi fiilini ve san'atını, onun mâhiyyet-i muktezıyyesinin hakkını kâmil kıldı اَعْطَى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) Ya'nî "Hak Teâlâ her şeye halkını verdi." Ya'nî beyân etti ki, Hak her şeye halkını verdi. Binâenaleyh noksan ve ziyâdeyi kabul etmez (7).

Ya'nî her bir razı olan kimse terbiyesi altında bulunduğu ism-i ilâhînin mahbubudur. Yani razı olunmuş ise bir kimse veya bir varlık o muhabbet ehlidir. Yani zuhura getirdiğine muhabbet etmiştir ki zuhura getirmiştir, zuhura getirmiştir ki ondan razıdır. Bütün âlemdeki varlıklar budur. Bakın ne güzel bir ifadedir, bu ta ezelde “Küntü kenzen mahfiyyen” de “ben gizli bir hazine idim” belirtilen Hu hakikatinin bütün varlıkta bireyler olarak küllide zuhura çıktığını ifade ediyor. Yani her bir merzi razı olunan kimse veya zuhur, terbiyesi altında bulunduğu ism-i İlâhinin mahbubudur. 

 Ve o kimse mahbub olunca, yani zuhura gelen merbub yani o ismin zuhuru olan Rabbın zuhuru olan merbub o kimse mahbub olunca Rabba bağlı olan merbub Rabbın özelliklerini ortaya çıkardığı zaman Rab merbubdan razıdır. O kimse razı olunca mahbub olmuş olur, yani sevilmiş olur, o ismin îcâbâtından hangi ismin tesiri altında ise onun gereğini yerine getirdiğinden kendisinden sadır olan ef’al ve ahlak ve kelâm vs hep rabbının mahbubudur. Yani onu yöneten rabbının sevdiği şeylerdir ondan ne meydana gelirse. Zîrâ ayn-ı mevcûdenin belli başlı fiili yoktur. Yani ayan-ı mevcudenin bütün hepsinin bir tek fiili yoktur, her rabdan bu meydana gelecektir diye böyle belli başlı fiili yoktur. Çünkü meşhudumuz olan o "ayn"ın bir vücûd-ı müstakıîli yoktur. Yani şahidi olduğumuz ayn-ı vahidenin bir vücud-u müstakili yoktur. 

Onun vücudu Rabb'i olan ismin sûretidir; a’yân-ı vahidenin zuhura geldiği yerde ayn’ın bir vücud-u müstakili yoktur, neden, ilmî ma’nâdadır ayn’larımızın hakikatlerimizin müstakil bir vücutları yoktur. Onun vücudu, rabbı olan ismin suretidir. Yani Rabbı hangi ma’nâda ise o ma’nânın suretidir. Yani a’yân-ı sâbitenin vücudu yoktur, onun vücudu Rabb-ı Hass’ının hangi istikamet üzere ise meydana getirdiği zuhurdur onun vücudu. Rabbı olan ismin Rabb-ı hasının sûretidir ve o isim, o suretin bâtını ve ruhudur. Yani o hangi rab ise hangi Esmâ ise o isim o suretin batını ve ruhudur. Binâenaleyh o "ayn"da zâhir olan fiil, "ayn" ın Rabb'i olan ism-i ilâhînindir. 

 Bu sûrette her bir "ayn", kendisinden sâdır olan ef’âlin yani o a’yân-ı sâbitenin kendine izafet olunmayacağından mutmaindir. Yani izafet o ismin suretinedir, kendine değildir, zâtına değildir. 

 Bu hakikat bilinince, nazar-ı hakikatle bakıldığı vakit, yani meseleye hakikat yönüyle nazarıyla bakıldığı vakit hiçbir ferdin efâline i'tirâz muvafık olmaz. Yani herkes kendi istikametinde kendi doğrusunu yapmaktadır. İrfaniyet gözüyle bakıldığı zaman hiçbir ferdin fiiline itiraz edilemez. 

Fakat nazar-ı şerîatle bakıldığı vakit, yani bir ölçüye vurulduğu vakit yani şeriat mertebesi ile bakıldığı vakit, Hadi ismi Mudil isminin efâline i'tirâz eder. Bu görülen şeylerdir, “sen neden namaz kılmıyorsun, sen neden şunu yapmıyorsun, bunu yapmıyorsun, sen şu kötülüğü yaptın işte sen iyi yaptın bunu güzel yaptın,” gibi sözler şeriat mertebesinde geçerlidir. Zîrâ şeriata tabi olan kimse Hadi isminin; ve kâfir ve fâcir olan kimse dahi Mudil isminin terbiyesi altındadır.

 Birinin îcâbâtı diğerinin îcâbâtına zıttır. Şeriat mertebesinde bu geçerlidir, yukarıdan bakıldığında her fiil a’yân-ı sâbitesinin mahbubudur, ama şeriat mertebesinden bakıldığı zaman böyle değildir, diye iki mertebenin, yani ef’âl mertebesinden şeriat mertebesinden bakış ile rububiyet mertebesinden bakış ve yaşantıyı, burada çok güzel olarak açıklamaktadır. Ve sırât-i müstakimleri ve bu sıratların en son varacakları yeri başka başkadır. Birinin yolunun en son varacakları yer neş'et-i uhreviy-yede cennet ve diğerininki cehennem dir. 

İmdi her bir "ayn", kendi vücûdunda, mürebbîsi olan Rabb-i hâstan zâhir olan şeyle, o Rabb'inin ef’âlinden râzîdir. Bu ef’âl marzıyyedir. Yani Rabbının ef’alinden razıdır. Yani zuhur etmiş olan kendisinde zuhur ettirenden razıdır. Bu ef’âl de merziyedir. Yani Rabbı tarafından o ef’âlde, razı olunmuştur. Yani o fiil varlığı neticeye gelmesi kendisini var edenden yani kendisinin meydana çıkmasından razı olmuştur, razı olunduğu için de Rabbı tarafından Merziyedir. Zîrâ her bir fâil ve sanatını yapan kendi fiilinden ve san'atından razıdır. Eğer razı olmasa onu yapmaz idi. 

Ve her fâil ve yapıcı kendi fiilini ve san'atını, o fiilin ve san'atın mâhiyyeti neyi iktizâ ediyorsa, hakkını vermek suretiyle, mükemmel bir hâle getirdi. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de: اَعْطَى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) buyurdu. Ma'nâ-yı şerifi budur ki: "Hak teâlâ her şeye halkını, ya'nî isti'dâdının iktizâsı olan hakkını verdi.” Şu âyetin izahını başka hiçbir kitapta bulmak mümkün değildir. Cenâb-ı hakk bütün a’yân-ı sâbitelere bu halkiyyeti verdi, sonra halk edildi de hidayetini de ona verdi. Bakın Hâdi yaptı, yani bütün zuhurların hepsi Hâdi ma’nâsınadır ama nerede yukarıdaki ifade edilen hakikatler gereğince. Ama şeriat mertebesinde ise gene hepsinin halkını verdi ama bazıları Hâdi bazıları Mudil olarak kabul edildi. Nerede, teşriyede, şeriat mertebesinde. Ma’nâyı şerifi budur ki Hak Teâlâ her şeye halkını yani istidadının iktizası olan yani istidadının gereği olan hakkını verdi. 

Ondan sonra da her şeye halkını verdiğini beyân etti." Hakkını verdi, hakkını vermesiyle de halk etmesini verdi, O hakkını vermeseydi halk olmazdı. Yani meydana getirdiğini beyan etti. Binâenaleyh her şey, kendi isti'dâdıyla neyi taleb etmiş ise, ondan noksan ve ziyâdeyi kabûl etmez. Yani zuhura gelen her şey istidadında neyi varsa onu taleb etmiştir, ne noksan ne fazlasını taleb etmez Yani ne noksan zuhur eder ne eksik zuhur eder diye bir çok yönleriyle burada Hakikat-ı İlahiyeyi faaliyet sahasında olan zuhurların özlerini bize bildirmektedir. 

İmdi İsmail (a.s.), bizim zikr ettiğimiz şeye usûru sebebiyle gizli olanı bilmesi sebebiyle Rabb'i indinde, marzîdir. Bakın bir hakikati ele alıyor, peygamberlerin hayat hikayeleri değil burada hakikatleri belirtiliyor. Suri yaşadıkların yaşantıları değil özlerinde olan hakikatlerinde a’yân-ı sâbitelerinin gereği anlatılıyor. Ve kezâlik her bir mevcûd Rabb'i indinde marzîdir. Ve her bir mevcûd, beyân ettiğimiz üzere, Rabb'i indinde marzî oldukda, diğer abdin Rabb'i indinde marzî olmak lâzım gelmez. Yani her marzi kendi rabbı indinde marzidir, ama diğer rabbın indinde marzi olması lazım gelmez. Zîrâ rubûbiyyeti, ancak külden aldı; vâhidden almadı. Binâenaleyh ona külden, ancak ona münâsib olan şey müteayyen oldu. O da onun Rabb'idir (8).

 Ya'nî İsmail (a.s.) fiil, "ayn" için sabit olmayıp, ancak aynda mütecelli ve zahir olan Rabb-i hâs için sabit olduğuna ve o ayn dahi ancak kendisinden zâhir olan şeyi kabiliyyet ve isti'dâdı ile Rabb'inden taleb eylediğine ıttılâı sebebiyle, Rabb'i hâs indinde merzi razı olunan ve beğenilmiştir. Burada İsmail (a.s) ın anlayışını belirtiyor. İsmail (a.s.) hadisenin böyle olduğuna ıttıla sebebiyle yani ıttıla orayı idrak etmek oraya tulu etmek yahut tabi etmek orasını anlamak ma’nâsındadır, şimdi İsmail (a.s.) fiilin oluşumu ayn için sâbit olmayıp yani fiili a’yân-ı sâbite için fiil sabit değildir, a’yân-ı sâbitede fiil yoktur demek istiyor. 

A’yân-ı sâbite dediğimiz şeyde fiil yoktur, ayn için sâbit olmayıp yani fiil ayn için yani hakikati özü bir şey için sabit olamayıp ancak aynda mütecelli ve zâhir olan yani aynda mütecelli ve zâhir olan Rabb-ı Has için sabit olduğuna ve onun aynı dahi ancak kendisinden zâhir olan şeyi kabiliyet ve istidadı ile Rabbından talep ettiğine ıttılayı sebebiyle Yani İsmail (a.s.) anladı ki diyor, ayn için sâbit bir fiil yoktur ancak o aynın Rabb-ı Hassı için sâbit olduğunda Rabb-ı Hasından zuhur eden fiildir. Şimdi a’yân-ı sâbite var, o a’yân-ı sâbitenin programı hangi esma üzere ise o esma onun rabbı olmaktadır. İşte o rabbın hususiyeti itibariyle bir fiil ortaya çıkmaktadır diyor. İsmail (a.s.) bunu anladı diyor. 

İstidadı ve rabbından taleb eylediğine ittila sebebiyle yani bunu idrak etmesi sebebiyle Rabb-ı Hass indinde merzidir. İsmail (a.s.) dahi Rabb-ı Hası indinde razı olunmuşlardandır. Yani genel olarak bunu anlattıktan sonra İsmail Fass-ı olduğu için şu hakikatleri anlatmak için bunu anlatıyor, yani daha evvelden mevzunun başından beri gelen özellikleri, yaşam sistemlerini İsmail (a.s.) ın anladığını anlatmak için neyi anladığını anlatmak için bunları anlatmış oluyor. Rabbı hass indinde merzidir ve beğenilmiştir. Zîrâ rabb-i hâssı o mevcudun üzerine yani rabb-ı hasın hususiyeti ile meydana gelmiş üzerine rubûbiyyeti, devamlı kıldı; ve onun isti'dâdı hasebiyle, ona tecellî edip efâlini onda izhâr eyledi.

 Bununla beraber her mevcûd, Rabb-i hâssnıın indinde merzi olmakla yine o mevcûd, diğer abdın Rabb'i indinde merzi olmak ve beğenilmek lâzım gelmez. Onun için işte birçok kimseler bir araya geldiği zaman senin fikrin yanlış benimkisi doğru, ötekisi diyor yok benimkisi doğru, seninkisi yanlış diye yani hiç kimse kimsenin fikrini beyenmek zorunda da değil ama inkâr etmek zorunda da değildir. Çünkü hepsi ayrı Rabların zuhuruyla meydana geldiği için görünmeleri faaliyetleri ayrı ayrı olacaktır, ama ayrı ayrı ve birbirlerine zıt olan şeyler kendi Rabları hasları indinde merzidirler ve mahbubdurlar diyor. 

Zîrâ mevcudun her birisi rubûbiyyeti, ancak tüm esmadan aldı; yani isimler mertebesinden aldı, vâhid-i muayyenden almadı. Yani tek bir vahid makamdan almadı. İsimlerin cümlesinden aldığından hepsi de ayrı ayrı zuhurlar oldu. Eğer hepsi vahid makamından alsaydı hepsinin tecellileri bir olacaktı. Ve külden onun için zahir olan şey dahi, ancak kendisine münâsib olan şeydir. Yani ism-i külliden yani isimlerin küllünden onun için müteayyin olan şey dahi yani külden o varlık için tayin edilen şey dahi ancak kendisine münasib olan şeydir. Yani kendisinin programı kadar olan şeydir. Ve kendisinin münâsibi olan şey de onun isti'dâdıdır. Yani kendisine göre olan hakikat da kendi istidadıdır. Ve o mevcûd için kendisine münâsib olarak külden zâhir olan şey onun Rabb'idir. Bu bahsi biraz îzâh edelim: 

Ma'lûm olsun ki, "ulûhiyet", ya'nî mertebe-i '"vahdet", Vahidiyet, kendisinde isim ve resim olmayan "ahadiyyet" mertebesi ile esmâ mertebesi ve sıfat olan "vâhidiyyet" arasında bir mertebe-i mutavassıtadır. Ve bu ulûhiyet mertebesi rubûbiyyet-i mutlakayı îcâb eder. Şimdi deniyor ki Uluhiyet Ahadiyet mertebesi ile yani ilah Uluhiyet, Ahadiyet mertebesi ile vahidiyet mertebesi arasında bir berzahtır. Ayrıca şöyle de denebilir, Ahadiyet kendisinde isim ve resim program hiçbir şey olmadan teklik mertebesi, Vahidiyet ise Uluhiyetin zuhur sahası, mahalidir. Vahidiyet diye bir mertebe tek başına Ahadiyet gibi tek başına bir mertebe değildir. Vahidiyet mertebesi. Uluhiyet mertebesinin açılmasına bir sahadır 

Bu sahanın da faaliyete geçtiği yani diğer sahalara açılıma geçtiği Rahmaniyet mertebesidir. O halde Vahidiyet Uluhiyet, Rahmaniyet aynı sahada oluşan üç isimli mertebedir. İşte Vahdet kendisinde isim ve resim olmayan mertebe-i Ahadiyet ile mertebe-i Esma ve Sıfat olan Vahidiyet arasında bir mertebe-i mutavasıtadır. Bakın çok güzel bir tarif bu. Yani Uluhiyet denilen hal Ahadiyet mertebesi ile Vahidiyet mertebesi arasında bir vasıtadır, yani ara bölmedir, Ahadiyet olmasa Uluhiyet olmaz, Uluhiyet olmasa Vahi-diyet olmaz, Uluhiyet Ahadiyetten hakikatini almakta, vahidiyet mertebesinde de bunu zuhura çıkarmaktadır, genişletmektedir, dağıtmaktadır, Rahmaniyeti ile de bütün âleme yaymaktadır. 

Bakın Uluhiyeti bu şekilde tarif eden başka bir tarif yoktur. Birçok tarifleri var da, ama bu kadar açık ve berrak şekilde tarif eden yoktur. Ahadiyet mertebesi ile Esmâ ve Sıfât mertebesi olan Vahidiyet mertebesinin arasında bakın geçiştir diyor. İkisini birleştirendir. Eğer Uluhiyet mertebesi olmamış olsa Vahidiyet mertebesi hiçbir şekilde faaliyete geçemiyor. Daha ileri geçemiyor. İşte onun için Allah isminin hakikatini tarif ederlerken “Bütün varlıktaki varlıkların yani bütün varlıkta ne varsa eksi ve artı, bütün varlıkların varlıklarını kendi mertebelerinde korumaya verilen addır Uluhiyet” yani bütün varlıkların hakkını kendi mertebelerinde koruyan mertebenin adı Uluhiyettir. 

İşte burada Cenâb-ı Hakk Allah Mertebe-i Uluhiyet kafire kafir olduğu için, iman ehline de iman ehli olduğu için rızkını vermez, Uluhiyeti yönüyle verir, güneş açıldığı zaman küfür ehli de olsa inkâr ehli de olsa put perest de olsa ateşperest de olsa hepsine ışığını ve ısısını veriyor. Yağmur için de öyledir, yani Allah hem Müslümanın hem bütün âlemlerin Rabb-ul âlemidir, Rab-ul erbabıdır, yani Uluhiyet mertebesinde bu ayrımlar olmaz, çünkü varlık sebebi Allah’tır hepsinin ama burada imtihan olmamız ve olunması gerektiğinden, şeriat mertebesinde de bahsedildiği gibi dileyen ehl-i küfre yönelir, dileyen ehl-i imana yönelir. 

Mertebe-i mutavasıtadır ve bu mertebe-i Uluhiyet Rububiyet-i mutlakayı icab eder. Yani Uluhiyet mertebesi eğer var ise mutlaka Rububiyet mertebesini de gerekli kılar. Çünkü ilâh var ise, onun meluh-u olacaktır. Uluhiyet mertebesi olmamış olsa bu âlemlerde hiçbir şey olmaz. Bu âlemlerde birşeyler varsa mutlaka Uluhiyet mertebesinin tecellilerindedir zuhurlarındadır. Bu tecelliler de Rab, Esmâ-ı İlâhiyenin hususiyetleri olan Rablar hükmüyle ortaya çıkmaktadır. Yani esmâlar, Rablar derken her bir esma Rab, rab da terbiye edici ma’nâsınadır. Bütün bu âlem terbiyeler silsilesi yani eğitimler silsilesi içerisinde olmaktadır, sadece insan eğitilmiyor, bütün varlık kendi mertebeleri itibariyle eğitilerek kemallerine ermiş oluyorlar, bunları hükmünde tutanlar da onların Rabb-ı Hasları olmaktadır. 

İşte böylece Uluhiyet Rububiyet-i Mutlakayı icab eder. Yani Uluhiyet mutlak bir rububiyeti yani terbiyeyi gerektirir, zira meluh olmayınca İlâh kimi terbiye edecektir. Eğer bir yerde Meluh varsa İlâh mutlaka vardır, bir yerde İlâh varsa meluh da mutlaka vardır. Çünkü ikisi bir birinden ayrı olmaz. Ahadiyet mertebesinde Abdül Kerim Cili Hz lerinin bildirdiğine göre İnniyeti ve Hüviyeti vardır sadece ama bunun da ne olduğunu bilmemiz mümkün değildir. Toplu olarak “ENE” inniyeti ve Hüviyeti olarak biliyoruz. Zîrâ kul olmayınca "ilâh" kimi terbiye edecektir. Halbu ki âlemlerin kaffesi meluhtur. Binâenaleyh Allah Rabbü'l-âlemindir. Yani âlemlerin Rabbıdır. 

O'nun âlemler üzerindeki rubûbiyyeti rubûbiyyet-i mutlaka ve umumi mutlak bir rububiyettir. Ve her mevcudun bu "ulûhiyyet" mertebesinden aldığı hisse ve nasîb, ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan bir isimdir. Ve bu ismin rubûbiyyeti rubûbiyyet-i hâssa ve mukayyededir. Kendisine has ve kayıtlı rablıktır, Binâenaleyh her bir mevcûd rubûbiyyetini külden, ya'nî esmanın tümüne cami' olan ulûhiyyet mertebesinden almış olur. Ve bu, aldığı rubûbiyyet-i hâssa dahi onun kabiliyyet ve isti'dâdına muvafık olup, mazhar olduğu ism-i hâssa mahsûs bulunur.

 İşte o mevcudun ef’âlinden razı olan ve ondan sudur eden şeyleri beğenen ancak bu ism-i hâstır. Bir başka isim beyenmese de kendinden zuhura geleni o ism-i has kendine hastır beyenir. Meselâ muhtedinin Rabb'i olan Hâdî ism-i hâssı, ona hidâyetle mütecellîdir; ve mühtediden Hâdiden sâdır olan ef’âl ve ahlâktan razıdır. Ve keza dall olan kimsenin Rabb'i dahi, o dalle, dalâletle tecelli edendir. 0 Rab dahi Mudili ism-i hâssıdır ve ondan razıdır Ve keza müntefiin, faydalananın Rabb'i Nâfî'; ve zarar görenin Rabbi Dârr; ve intikam olunan kimsenin Rabb'i Müntakım; ve rahmet edilmişin (merhumun) Rabb'i Rahmân'dır. Merhum Rahmet edilmiş manasınadır. Genelde o hale gelenlerin hepsine “merhum” denilir. Yani şaki de olsa katil de olsa merhum denir. 

Yani Rahmaniyetten Rahmet edilmiş ma’nâsınadır. O zaman nasıl oluyor, Rahmet edilmiş yani şaki oluyor da Rahmet nasıl oluyor. İşte buradaki merhum genelde ölmüş ma’nâsına veriliyor halbu ki kelimenin aslı Rahmet olunmuş Rahmaniyetten kaynaklanıyor merhumun rabbı Rahmandır. İşte bütün âlemdeki esma-ı İlâhiyenin dağılımı Rahmaniyet mertebesinden başlıyor, böyle olunca da Rahman arşa istiva etti اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى 20/5 hakikati ile de bütün âlemi Rahmâniyet hakikati sarmış oluyor. O halde gadap dahi Rahmanından meydana geliyor. Mudil Rahmândan meydana geliyor. İşte peygamberimizin buyurdukları “rahmetim gadabımı geçmiştir” hükmü buraya dayanıyor. Çünkü Gadab ve Mudil Rahmâniyetten, Rahmân asıl bunlar O’nun zuhur mahallidir. Rahmân olmasa onlar da olmaz. Yani varlık sebepleri Rahmândır. İşte bütün varlık aynı zamanda merhumdur. Yani Cenâb-ı Hakk’ın bütün varlığa Rahmeti, Rahmaniyetn bütün varlığa Rahmati kendi istidatları üzere olmaktadır. Kendi istidatlarını zuhura getirmiş olan bütün varlıktan da esmâları isimleri razı olmaktadır, varlıklar da kendilerini meydana getirdikleri, hayat sahasına çıkardıkları için isimlerinden razıdır. O zaman merzidir. İsimler merzi razı olunmuş olmaktadır. 

Ve diğerleri de de bunlara kıyâs olunur. Birinin indinde razı olunan kimse diğerinin indinde beğenilmez. Ve keza bir isme nazaran saîd olan, diğer isme göre saîd olmaz. 

Çünkü a'yân-ı mevcûde mevcut olan ayanları rubûbiyyetlerini kül olan ulûhiyetten ayrı ayrı ism-i hâslar ile aldı; yani bu değişik isimler Uluhiyetten istihkaklarını ayrı ayrı özellikte ayrı hususiyetler olarak aldılar. Çünkü Uluhiyet mertebesinde Rahmâniyet mertebe-sinde bunların hepsi mevcuttur Vahidiyet mertebesinde. Yoksa bir ism-i muayyenden almadı. Yani tek belirli bir isimden almadılar hepsi. Allah isminden aldılar, bu yönüyle tek isimden ama Allah bütün Esmâ-ı İlâhiyeyi kapsam alanına alan Cami ismi olduğundan Allah isminin içinde bütün isimler mevcut olduğundan her bir varlık da kendi Rabb-ı hassının zuhuru olduğundan her ne kadar hepsi tek yerden almış olmalarına rağmen Zât mertebesinde, Esmâ mertebesinde hepsi ayrı ayrı Rabb-ı Haslarından aldılar. 

Eğer bir ism-i muayyenden alandı, yani tek bir isimden almış olsaydı, bakın Zât’tan değil Zât ismi olan Alah isminden değil her esma kendi isminden muayyen yani tayin edilmiş bir isimden aldılar.

Eğer bir ismi muayyenden alsaydı, mevcudat rubûbiyyette müşterek olur ve cümlesinin efâli, o ism-i muayyen indinde marzî olmakla, hepsi müsâvî surette saîd olurdu. Eğer, Esmâ-ı İlâhiyelerden herhangi birisinden bütün varlık aynı ismi almış olsalardı bütün varlık aynı olarak zuhur ederdi. Said ise said olurdu hepsi. İşte bu hakikati çok daha iyi idrak etmiş olan bizden evvelki ariflerimiz irfani büyüklerimiz onlar dan biri olan Mevlânâ Hz leri bu hakikate dikkat çekerek “Burası çokluk âlemidir, burada birlik olmaz” diye çok açık olarak belirtmektedir. Yani birçok Esmâ-i İlâhiyenin zuhuru olduğundan o zuhurlarda ayrı ayrı istikametler ifade ettiklerinden burada birlik olmaz. 

Ahirette bu birlik olacak ne şekliyle iki yönüyle biri Cemâli isimler biri Celâli isimler olarak Esmâ-i İlâhiye ayrılacak Cemâli isimler Cennette Celâli isimler Cehennemde olacak ve orada ihtilaf olmayacaktır. Orada bu tecelliler de olmayacak. İşte o yüzden burası bakın Cennetten çok ilerde bir yerdir. Cennette belki zevki sefa vardır, ama burada Ariflik vardır, irfaniyet vardır, Marifetullah bilgisi buradan alınıyor, cehennem de buradan alınıyor, Cennet de buradan alınıyor, her ikisinin kapısı burasıdır. Yani burada cenneti seçmek de var Cehennemi seçmek de vardır. İnsan olduğu için Cenab-ı Hakk İnsanları diğer varlıklardan ayırmak suretiyle Uluhiyeti itibariyle bulunan bütün meratib-i İlâhiyeyi insanın varlığına koymuş, bütün zıt isimler insanda mevcuttur, Mudil ismini de koymuş Hadi ismini de koymuş, diğer varlıklarda bunların değişmesi mümkün ama insanın tercih hakkı olduğundan bunları değiştirebilmesi mümkündür.

İşte değiştirmek için de biraz gayret sarf etmek gerekmektedir. O da nefis mücadelesi ismi altında insanlara yapılan eğitimler ile bunlar düzenlenmektedir. İşte şeriat mertebesindeki emir ve nehiyler, bunu düzene sokmak içindir. Yapılmış emirlerdir. Fıtri olarak bütün varlık said olursa o zaman cennete ihtiyaç kalmazdı cehenneme de ihtiyaç kalmazdı neden fıtri olarak saidlik bir mükâfat gerektirmiyor. Çünkü kendi varlığında olanı ortaya koyuyor. Bir üzüm, üzüm olacaksa o üzüm kendi fıtratı üzere olduğundan üzüme mükâfat verilmez. İşte bütün insanlar said olsaydı yani bütün insanların esması tek esma adı isminin zuhuru olsaydı bütün insanların Rabb-ı Hassı Hadi ismi olsaydı fıtri olarak bu fiilleri işleyeceklerinden mükafat hak etmezlerdi. İşte kendi bünyelerinde Hadi’nin karşılığı Mudil de olduğundan ama ism-i cami olan Allah Esmâsı kendisinden zuhur eden varlıkları ikaz ettiğinden burada Mudil de var Hadi de var, seçmeyi de insanlara bıraktığından emir ve nehiylerle ve peygamberlerin getirdiği şeriatlarla ki bunun toplamına emr-i teklifi deniyor, teklif edilen hususlara uymakla kişi mükafat kazanmış oluyor. 

Eğer uymazsa da cezası ona göre oluyor. İşte böyle bir bireye ayırım selâhiyeti verilmemiş olsaydı insanlar halife olmazdı ve birey olmazlardı, diğer varlıklar gibi sadece zuhur mahali olurlardı, o zaman da kendilerine ait hiçbir varlıkları da olmazdı. Muayyen indinde marzi olmakla hepsi müsavi surette sait olurdu fakat her bir mevcudun hissesini ve nasibini bir ism-i hassın tavassutu ile külden alması mevcudatın razı ve saadette yek diğerine müsavi olmamalarını netice eyler. Yani böyle olması neticelenir. Binaen aleyh bir ism-i hassa göre sait olan diğer bir ism-i hassa göre şaki olur. 

İşte burada zâten bunların zuhura çıkması ve bu âlemde, gerek said ve gerek şaki olanların şehadetinin yapılması için buraya bunlar gelmekteler işte onun için buranın ismi şehadet âlemidir. Yani kim hangi fiili işledi diye müşahede âlemidir. Şehadet, şahitlik âlemidir. Kiramen katibin denilen görevliler dahi bunların şahitleri ve kayıt tutucuları olmaktadır. Onlar bizim şahitlerimiz olacaktır. Yani amel defterleri verildiği zaman اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا 17/14 sen kendi kitabını oku bu gün sana bu kitap yeter. Kitabını görenler zâten ilk hükmünü kendileri vereceklerdir. Nereye gideceği daha orada belli olacak ancak bunun mertebeleri hangi kata gideceği cehennem veya cennete بِاَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ Mahşerde mahkeme-i kübra da Hak tarafından belli olacaktır.[18]

-------------------

 وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى {الأعلى/4}

 “Vellezî ahrace-lmer’â” Otlağı çıkaran, (87/4)

-------------------

 “Mera” Otlak, Koyunları otladığı çimenlik alandır. Çimen ise bitki olduğundan Tevhid-i Ef’âl bilgilerinin çıkmasıdır. Ve bizlerde ise bu otlağın çıkması düşüncelerimizde Tevhid-i Ef’âl bilgilerimizin yeşermeye başlaması, sarardığı zaman ise bu bilgilerden razı olunmasıdır.

 Mevlânâ hazretleri "ahrace'l-mer'â" hakkında Mesnev-i şerifte şu beyitleri bizlere söylemişlerdir;

3231. Vaktâki sürüden bir koyun ırmaktan sıçradı, binâenaleyh birbiri ardınca o taraftan hepsi sıçrarlar.

Havâssin[19] bu hâli, bir koyunun sürüden ayrılıp ırmaktan atlayarak öteye geçmesine benzer ki, koyunun birisi atlayınca diğerleri de birer birer onun arkasından atlarlar.

3232. Havâssinin koyunlarını sür; "ahrace'l-mer'â"dan olan otlakta otlat!

Bu beyt-i şerîfte, (A’lâ, 87/1-4) ya’ni, “Cemî’-i merâtib-i mukayyedesinin fevkinde olan Rabb-i mutlakın zâtını, bu mukayyedâttan tenzih et! O öyle Rabb-i mutlaktır ki, eşyâyı halkedip, kemâl-i intizâm ile tesviye etti ve hepsinin isti’dâdına muvâfık ihtiyâcâtını takdir edip, kendi sırât-ı müstakimlerine hidâyet etti; ecsâmın tagaddilerine lâzım olan zâhirî mer’âları ve ervâhın tagaddilerine muktezî olan gaybî mer’âları zâtından çıkardı!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmenin nüzûlünden sonra Resûl-i zîşân Efendimiz bu tesbîh hakkında, ya’ni, “Bu ‘sübhâne Rabbiye’l-A’lâ’ teşbihini secdelerinizde yapınız!” buyurdular, Cenâb-ı Pîr efendimiz “mer’â”yı, mer’â-yı gaybî ma’nâsına almışlardır. Zîrâ âlem-i gaybden olan “âlem-i misâl-i mutlak” berzahtır. Havâs koyunlan âlem-i kevn ırmağından âlem-i misâl mer’âsına atlarlar; ondan sonra Hakk’ın keşfi kadar, hakâyık-ı eşyâ, ya’ni a’yân-ı sâbite gülzârına girerler.

3233. Tâ ki orada sünbül ve reyhan otlasınlar; tâ ki hakâyık gülzânna yol götürsünler!

Tâ ki o havâssinin koyunlan o âlem-i misâl-i mutlakta, rûhânî olan sünbül ve reyhânı otlasınlar ve oradan Hakk’ın inâyeti ve ihsânı kadar, hakâyık gülzârı olan ilm-i İlâhî gülzârına yol bulsunlar![20]

Nusret Tura ra. den bu otlak hakkında kısa bir bölüm;

Akıllı çiftçiler çorak ve kurak araziye tohum ekmezler. Sen de gönlünü taşlardan, vahşi otlardan temizlersen bol mahsul idrâk edebilirsin.

Gönül kütüphanesindeki aşk ilminin mahrem kısımlarından pek azı pazara çıkmıştır. Kendisini bilen, gönül kitabını okuyan, Kur’ân-ı Kerîm-i tamamen hatmetmiş demektir. "İnsan Kur’ân-ı nâtıktır" vecizesi bu suretle ispat edilmiş olur.[21]

-------------------

 فَجَعَلَهُ غُثَاء أَحْوَى {الأعلى/5}

 “Fece’alehu gusâen ahvâ” Sonra da onları çürüyüp kararmış çer çöpe çevirendir. (87/5)

-------------------

İlkbahar gelir, mera’da otlar yeşerir. Yaz gelir, bu otlar sararır. Nihayet yaz sonu ile birlikte ya sıcaktan yanar da köylü tarafından bu otlar yakılır. Ve sonbahar ile de bir sel gelir bu otları çer çöp alarak alır götürür. 

İşte kişi nefsinin hayali ve vehimi fikirleri altında şartlanma içinde nefsi emmare kontrolündeyse, Mevlânâ hazretlerinin bahsettiği koyun yani (nefsi levvame) bu bilgilerden istifade edemeyecek ve nefsi emamrenin ateşi ile kararacak ve nefsi emare tufanının gelmesi ile çerçöp olan yani-aslı hakikati olmayan bilgiler kişinin zâhir âlemden bâtın âleme intikali ile “çer çöp” olacak ahiret hayatında bir işe yaramacaktır. Profösör kadar ilmin olsa ahiret âleminde sana ne fayda olacaktır. “Aklı Maişet” denilen bu ilim ancak bu dünya hayatı ile ilgidir. Hakikat yönünden bir faydası da yoktur. Kişiye ancak o gün irfaniyet bilgileri fayda verir. 

Mevlânâ hazretleri, mesnevi-i şerifinde Colinos[22]’tan bahsederken Colinos’un şu sözlerini aktarması ilginçtir. “Bir eşeğin arkasında kaba etinin mahalinde bir çift olarak hayatımı sürdürsem ve oradan dünyayı gözlesem-seyretsem benim için kafidir”. Minvalinde ki yeter ki ölmeyeyim buna bile razıyım, sözleri devrinin önemli bir düşünür, bir bilgini olsa da ne kadar çer çöp bilgileri içinde yaşadığını bizlere göstermektedir.

Bu âyeti okuduğum günlerde daha önceki seyahetlerimizden gidip, görüp geçtiğimiz bölgede yangın çıkmış ve adeta bu âyetin zâhiri halini tasvir ediyordu. 

 Diyarbakır'ın Çınar ile Mardin'in Mazıdağı ilçeleri arasındaki alanda çıkan anız yangınında 15 kişi hayatını kaybetti. Yangınlardan 78 kişi etkilenirken alevlerin arasında kalan çok sayıda büyük ve küçükbaş da öldü.

Diyarbakır'ın Çınar ilçesi ile Mardin'in Mazıdağı ilçesi arasındaki alanlarda çıkan anız yangını rüzgarın etkisiyle büyüdü.[23]

-------------------

 سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَى {الأعلى/6}

 “Senukri-uke felâ tensâ” Bundan böyle sana Kur'ân'ı okutacağız da unutmayacaksın. (87/6)

-------------------

 “Senukri-uke” “Ke” Seni okutacağız. “Neyi okutacağız?” Kûrân-ı yani Ümm’ük kitapta olan zât-i ilmi, Furkan’ı sıfât mertebesi ilmini, Kitab’ül Mübin açıklayıcı kitab esmâ mertebesi ilmini, İmam’ül mübin önde olan ef’âl mertebesi ilmini okutacağız. Kime okutacağız öncelikle Efendimize (s.a.v.) ve daha sonra ümmetinden her kim gerçek mânâda bu âyeti anlıyorsa, okuyorsa ona da okutacağız denmektedir. Efendimiz Ümmi idi. Hani bazı bazıları diyorlar ya O’nun okuması yazması yoktu. Ümmi idi. E! O zaman neyi, nasıl okuyacak. Hani okuma yazması yoktu. Hadi söyleyin rabbimiz niye seni okutacağız diyor. Hani ümmi idi. Okuma yazması yoktu. Bu âyet buna tezat değil mi? Cenâbı Hakk bizatihi ben okutacağım diyor. Biz ondan daha mı iyi biliyoruz. Seni okutacağım diyor? Bunu demişse de okutmuştur? Peki, nasıl okutmuştur? RahmÂniyet mertebesi, Risâlet mertebesine bunu söylemektedir. Efendimiz Ümm’ül Kitab yani ana kitaptır. Okuma yazma alet edavatına ihtiyacı yoktur. Bunlara bizim ihtiyacımız olduğu aşikardır. Ümm’ül kitapta olan bilgileri “İkra” “Oku” ile Rububiyet Kitab’ul Mübin mertebesinden okumaya başlamıştır. 

Bunun için faydalı olur düşüncesi ile Kıyâmet sûresi 16. Âyete müracaat edelim.

--------------------------

 لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ {القيامة/16}

 (Lâ tuharrik bihî lisâneke li ta’cele bihî.)

 “Onu hemen okumak için dilini depretme.”(75/16)

--------------------------

 Kûr’ân, Zât olduğuna ve hadisi şerifte; “İnsân ve Kûr’ân bir bâtında doğan ikiz kardeştir” diye Efendimiz (s.a.v.) biz ümmetine bildirilmiştir. Ve bu âlemde yani hazret-i şehadette bu ikiz kardeş kâdir gecesinde buluşmuşlar ve Kaadir gündüzü meydana gelmiştir. 

 Efendimiz (s.a.v.) “Ümm” Ana ve bende sizin gibi beşerim ama bana vahy olunuyor[24] dediğine göre ona olan hitap ile biz ümmetine burada bir talim ve eğitim verildiği de anlaşılmaktadır. 

 Bu âyette hitap eden mertebe Rahmâniyet mertebesidir. 

 “er rahmânü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3) allemehül be­yane (4)eşşemsü vel kamerü bihusbanin (5) vennecmü veşşecerü yescüdani (6)

“Rahmân (1) kûr’ân’ı allem/muallim, öğretti. (2) insanı halketti, (3) beyanı/konuşmayı ona/kendisine allem/öğretti. (4) şems/güneş ve kamer/ay (hareketleri) hesab ile/a göredir. (5) necm/kaynaklanan, yıldız, bitkiler ve şecer/ağaçlar sucud/secde ederler (6)[25]

 Rahmân sûresi ilk âyetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğuna göre Rahmân-Rahmâniyyet mertebesi önce Kûr’an olan Zât-ı talim edip öğrenip, insân-ı halkedip yani Hakikât-i Muhammedi tecellisi olan insân-ı kâmil mertebesine bunu öğrettiği ifade edilmektedir. 

 Böylelikle hitap edilen mertebe risâlet mertebesi olmaktadır. 

 “Lâ” Yok veya hayır ifadesi ile “Tuharrik” sonda bulunan başta ve sonda bulunan “Te-Ente” ötre ile okunan sen ve sonda bulunan “Ke” sükûn halinde bulunan sen ifadesi ile “Vahidiyyet mertebesi ve Sen’in olmadığı yani sakin ve durağan olduğu ilm-i ilâhi pogramı mertebesi olan ayan-i sabite mertebesine atıf yapılmaktadır. Buradan yani ayan-i sabite mertebesinden Esmâ-i İlâhiye zuhura harekete çıkmak için hakları olan ayn-ı sâbite programlarını faaliyete çıkmasını talep etmektedirler. 

 İşte her bir zuhura çıkan görüntü, Hakikat-i Muhammeediye programının bir unsuru bir yönü ve onun hareketi faaliyeti onun lisanıdır. Yani hâl dili ile konuşmasıdır. Belki madenler sakin durur, bitkiler hareket etmez, hayvanların lisanı anlaşılmaz ama yine de bir hâl dili ve lisânı vardır. Dünya üzerinde oluşan mevsimlerin, hava olaylarının, deniz olaylarının, astronomi ilminin yıldızların ve gezegenlerin dili-lisânı vardır. Mesleklerin de bir lisânı vardır. Her mesleğin kendine özgü dilleri-lisânları vardır. Çoğunlukla öğretici olan ustadan çırak, öğrendiğini konuşma ile birlikte ustanın hareketlerini güzelce gözlemleyip onu taklid edip daha sonra bu işi tahkike çıkararak öğrenir.[26] 

-------------------

 إِلَّا مَا شَاء اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى {الأعلى/7} 

“İllâ mâ şâa(A)llâh(u) innehu ya’lemu-lcehra vemâ yahfâ” Yalnız Allah'ın dilediği başkadır. Çünkü o açığı da bilir, gizliyi de. (87/7)

-------------------

“Maşâa” Dileme – Meşiyet tir. Allahın dilemeside İlâhi dilemedir. Allah dilediğine Kûr’ân-ı okutur, dilediğini de okutmaz. Kûr’ân-ı hakikati ile de okuyan Kûr’ân-ı Natık yani “konuşan Kur’an” olan İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsân’dır. 

Sen ona korkma de kûr’ân‐ı natık, Gönül ka’besine gir ol mutabık, Devreyle ol ka’benin etrafını, Devrederler bir gün gelir şems‐i zâtını. 

Diye ifade etmiştir, ehlulah. 

Zâhir ve Bâtın esmâ’ül hüsnadandır. Onun için Allah gizliyi ve açığı bilir.

Meşiet; Allah’a emirleri, hükümleri ve fiillerinde hür olması anlamında nisbet edilen sübûtî sıfatlardan biridir.

Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin “Meşiyyet” bölümü açıklamaları “mâ şâa(A)llâh” kavramının açıklama bölümlerini buraya alarak konunun anlaşılmasında faydalı olacaktır;

"Meşiyet yâni dileme" dediğimiz şey "ilm"e ve ilim de "ma'lûm"a tâbi' olan birer bağıntıdır. Çünkü ma'lûm olmayan bir şeye irâde ve dilemenin isâbet etmesi mümkün olmadığı gibi, ortada da bilinen bir şey olmadıkça bil- mek durumu da oluşmaz. Daha açıkçası, bir şeyi istemek onu bilmeğe bağlı- dır. Çünkü bilinmeyen bir şeyi dilemek mümkün olmaz. Ve bir şeyi bilmek için de ma'lûmun yâni bilinenin belirli bir sûretinin mevcût olması lâzımdır. İşte ma'lûm sensin ve senin ayn-ı sâbitenin halleridir. Ve ayn-ı sâbite bir dîğerinin zıddı olan iki şeyden birisinin vücûdunu icâb ettirir. Yânî hidâyet ve dalâletten birisini icâb ettiricidir. Bundan dolayı dileme de, o bir olan hükme isâbet eder. Bu sûrette, a'yân-ı sâbiteden her birisi, Hakk'a ne hüküm vermiş ise kendisi o hüküm ile Hakk'ın ma'lûmu yâni bilineni olur.[27]

Şeyh-i Ekber (r.a) hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde: "Ârifte himmet olmaz" buyurduklarının ma‟nâsına gelince: Ubeydullâh Ahrâr (r.a.) bu ma‟nâyı böyle îzâh buyururlar: "İmkân dâhilinde olanın kendi zâtının hakîkatine göre hiçbir şeyi yoktur. Ve onda kemâl vasıflardan ilim, kudret ve irâde gibi ne kadar vasıf var ise hepsi emânettir. Ve bu vasıflar Hak Teâlâ hazretlerinindir. Bundan dolayı ârif, hâlini bilip dâimâ hakîkî fakr makâmında durur. Ve emânet olan o vasıflar ile görünmez. Fakat ilâhî inâyetin yânî yar- dımın kemâli ve sonsuz hâlis lütuf ile nefsânî ve şeytânî vesveselerden kurtulmuş olan zâtların kendi bâtınlarını Hak Teâlâ Hazretlerinin irâdesine ve meşiyetine tâbî kılmaları lâzım gelir.[28]

Yânî mu'cize işlerinin te'sîri umûmî olmadığı için, Hak Teâlâ, peygamberlerin en kâmili ve hálkın en âlimi ve en sâdığı olan Fahr-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'e hitâben: “İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâu” (Kasas, 28/56) buyurur. Yânî "Yâ Habibim, sen cesed yönünden olan akrabalık ve bâzı tabiî sıfatlar gereğince sevdiğin kimseye, Muhammed denilen kayıtlı ve taayyün etmiş vücûdun ile hidâyet etmezsin; fakat ilâhi ilimde a'yân-ı sâbiteleri, yapılmamış isti'dâdlarıyla Hak'tan hidâyet taleb etmiş olan kimselerin bu şehâdet hazretinde hidâyetle açığa çıkmalarına ilâhi meşiyet yânî irâde bağlanır" buyurdu.[29]

Kazâ ve kader ve irâde ve meşiyet ya‟nî üst irâde, ilâhi ilme; ve ilâhi ilim de "bilinen kader" olan sâbit ayn‟a tâbi'dir. Örneğin yetmiş sene ömrü olan bir kimsenin doğduğu günden vefâtına kadar olan yediği yemekler kendisine bir def‟ada gelmemiş, belki belirli vakitlerde azar azar gelmiştir. Ve aynı şekilde ondan çıkan güzel ve çirkin fiillerin tamamı da birden bire açığa çıkmayıp vakit vakit çıkmıştır. Ve aynı şekilde, ondaki ilim ve ilâhi bilgi de bir def‟ada inmeyip günden güne ve an be an dereceli bir şekilde yavaş yavaş peydâ olmuştur.[30]

Günümüzde âlemde, her ne kadar şeriat hükmü denilen ve zâhirde kararlaştırılmış olan hükümlere aykırı birtakım haller gerçekleşmekte ise de, o âlemin tamâmında işleyen her bir hüküm yine muhakkak Allâh'ın hükmüdür. Çünkü ulûhiyet ya‟nî ilâhlık bir olan mertebedir ve ilâh, bir olan ilâhtır. Bundan dolayı işin aslında ancak Allâh'ın hükmü işleyicidir. Çünkü âlemde gerçekleşen iş, varlıksal ayn‟lardan her birinin hakîkati olan sâbit ayn‟ının isti'dâd lisânı ile Hak'tan talep ettiği hal ne ise, onun üzerine bağlanan ilâhî meşiyet ya‟nî üst irâde hükmüncedir. Sâbit ayn‟ların ilâhî ilimde sâbitliği sûreti ve isti'dâd bahisleri Üzeyr Fassı'nda ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Gerçi şerîat hükmünün kararlaştırılması da ilâhî meşiyetten olmuştur. Fakat âlemde olan işin hepsi, kararlaşmış şerîat hükmü üzerine değildir. Çünkü âlemde şerîat hükmü ile amel etmeyenler, amel edenlerden daha çoktur. Bundan dolayı ilâhî meşiyet ya‟nî üst irâde şerîat hükmünü nasıl kararlaştırmış ise, şerîat hükümlerine aykırı olan işleri de öylece kararlaştırmıştır. Çünkü âlemde süren hükümler, ancak Hakk'ın hükmüdür. Onun dilediği şey elbette olur; dilemediği şeyin olması mümkün değildir.

Bilinsin ki "meşiyet" sözlükte istek ve irâde ma'nâsınadır. Fakat "meşiyet" ile "irâde" arasında, tahkîk ehli terimlerince fark vardır. Şöyle ki Hakk‟ın "meşiyet"i, ezelî ve ebedîdir ve onun menşei zâttır. Ve o, bir yokluk- ta olanın îcâdına veyâ bir mevcûdun yokluğa gitmesine bağlanan isteyiştir. "İrâde" ise, yine zâtî isteyiştir. Fakat bir yoklukta olanın îcâdına bağlanan isteyiştir. Şu halde "meşiyet", "irâde"den daha kapsamlı olur. Ya'nî her irâde meşiyettir, fakat her meşiyet irâde değildir. Ve Hakk'ın zâtına mensûp olan isteyişin ma'nâsı, Hakk'ın zâtının kendi zâtına tecellîsine zâtın isteyişidir. Bundan dolayı bu talebin menşei zâttır; isimler ve sıfâtlar değildir. Çünkü sırf zât mertebesinde isimler ve sıfatlar yoktur ki, talebin ve isteyişin menşei olabilsinler. Onlar ancak bu zâtî tecellî ile Hakk'ın ilminde peydâ olurlar. Ve ondan sonra, o isimlerin îcâdına ilâhî irâde bağlanır. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: “İnnemâ kavlünâ li Ģey‟in izâ erednâhu en nekûle lehü kün fe yekûn” ya‟nî “Bir Ģeyin (olmasını) istediğimiz zaman Bizim sözümüz, ona sadece: “Ol!” dememizdir. O, hemen olur” (Nahl, 16/40). Bu âyet-i kerîme ile beyan buyrulan hakîkatler ve var etme bahsi Sâlih Fassı'nda ayrıntılı anlatılmıştır. Bu bahis gâyet hassastır; iyi incelenmesi lâzımdır.

Bu îzâhlardan anlaşıldığı üzere "meşiyet"in saltanatı, kuvveti ve kudreti büyüktür. İşte bunun için Ebû Tâlib Mekkî (k.a.s.) hazretleri meşiyeti "zâtın arşı" kıldı. Ebû Tâlib Mekkî hazretleri tahkîk ehlinin ileri gelenlerinden bir zât-ı şerîftir. Hâlinin tercümesi Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-Üns ile Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin Tezkiretü'l Evliyâ'sında bulunmaktadır. Ve Kûtü'l-Kulûb ismindeki yüksek eserin sâhibidir. Ve "meşiyet"in “zâtın arşı” olmasının sebebi budur ki; meşiyet, zâtından dolayı bir hüküm gerektirir. Bundan dolayı "meşiyet"ten hâriç olarak hiçbir şey mevcût ve hiçbir şey yok olmaz. Ya'nî îcâd ve yok etme meşiyetin saltanatı ve kuvveti altındadır.

Şu halde şerîat hükümlerinin varlığı meşiyetin hükmüyle olduğu gibi, şerîate muhâlefetin varlığı da yine meşiyetin hükmüyledir. Ve şerîat, nebîler (aleyhimü's-selâm) vâsıtalarıyla olan emirdir; "Kün-Ol!" sözüyle olan emir ya'nî "emr-i tekvînî ya‟nî var etmeye dönük emir" değildir. Bundan dolayı namaz kılmak ve oruç tutmak gibi nebîler vâsıtasıyla gelen emir "meşiyet" yönünden olan emir olmadığı için, bu emre muhâlefet olunabilir ve muhâlefet olunuşunda da ona "ma'sıyet ya‟nî itaâtsizlik" ismi verilir. Eğer şerîat ile amel, meşiyet yönünden olsa idi, hiçbir kimsenin muhâlefete mecâli olmaz idi. Çünkü Allah Teâlâ'nın "meşiyet" yönünden olan bütün fiillerinde, hiçbir kimse Allah Teâlâ'ya muhâlefet edemez. Bundan dolayı Allah Teâlâ'ya olan muhâlefet, ancak nebîler vâsıtasıyla gelen emirde oldu. Bu bahis, hem mühim ve hem de incedir, iyi anla!

Meşiyet emri hakîkatte kendisinden fiil çıkan kimsenin üzerine değil, o kimseden çıkan fiilin "ayn"ının îcâdına dönük olur. Çünkü bir şeyin varlığı ve yokluğu "meşiyet ya‟nî üst irâde"nin kuvvet ve saltanatı altındadır. Onun kudretinin dışında hiçbir şeyin olmadı mümkün değildir.

Bilinsin ki "meşiyet" ahadiyyet mertebesinde zâtın açığa çıkmaya olan isteyişinden ibârettir. İşte bu meşiyet dolayısıyla zât, kendine tecellî ettiğinde, zâtında potansiyel olarak bulunan bağıntıların sûretleri, onun ilminde peydâ olur. Ve bu bağıntısal sûretler "sâbit ayn‟lar" olarak isimlendirilir. Ve sâbit ayn‟lar sâbit oluşları esnâsında Hakk'ın ne sûretle bilineni oldularsa, ilâhî irâde de, hâricî vücûtta, onların o sûretlerle açığa çıkmalarına bağlanır. Şu halde, "ilim", bilinmiş olan sâbit ayn‟lara ve "irâde" de ilme ve bunların hepsi de "meşiyet"e tâbi' olurlar. Ve mâdemki îcâd ve yok etme ancak meşiyetin hükmüyle olmaktadır, bu takdirde meşiyet tabî'ki kuldan çıkan fiilin "ayn"ının îcâdına dönük olur. Yoksa kendisinden fiil çıkan kulun üzerine dönük olmaz. Çünkü cebir yoktur. Belki kulun iki eli üzerinde açığa çıkan fiil kendi ezelî isti'dâdı dolayısıyladır. Eğer kul fiilinde mecbûr ise, bu cebir Hak tarafından değil belki kulun kendi tarafındandır. Kulun ezelî isti'dâdına gelince, bu isti'dâd yapılmış ve mahlûk değildir ki, "Bu isti'dâdı ona kim vermiştir?" sorusu sorulabilsin. Sâbit ayn‟ların sâbitliği ve "yapılmamış isti'dâd" Üzeyr Fassı'nda örnekler ile îzâh edilmiştir, oraya mürâcaat buyrulsun.

Şimdi bu detaylar bilindikten sonra anlaşılır ki, kula fiilin "ayn"ının gerçekleşmemesi imkânsız olur. Fakat meşiyet emri bu emri kabûl edici ayn olan kulun kābiliyetindeki fiilin "ayn"ını ona hâs mahal olan bu kulda îcâd eder. Böyle olunca kuldan çıkan fiile, bir i'tibâra göre, ilâhî emre "muhâlefet" denilir ve bir i'tibâra göre de ilâhî emre "uymak" ve "itaât etmek" denilir.

Bilinsin ki, ilâhî emir iki kısımdır: Biri nebîlerin ve evliyânın ve içtihat veren imâmların vâsıtasıyla olan "teklîfî emir"dir. Diğeri de ilâhî meşiyet ile bir şeyin olmasına olan "tekvînî ya‟nî var etmeye dönük emir"dir. Kulun ezelî isti'dâdı üzerine isâbet eden tekvînî emir, eğer teklîfî emre muhâlefeti gerektiriyorsa, hâricî vücûtta muhakkak ondan muhâlefet açığa çıkar. Bundan dolayı ondan küfür, cehâlet ve isyân çıkar. Çünkü "tekvînî emrin" îcâbı budur. Ve onun sâbit ayn‟ı isti'dâd lisânı ile Hak'tan bu şekilde açığa çıkmayı talep etmiş- tir ve Hak da onun o şekilde olmasını murâd etmiştir. Böyle olunca kul kendi isti'dâdının gereğine muhâlefet edemez. Şu halde hâricî vücûtta, ya'nî bu âlemde, kuldan küfür ve isyân çıktığından "teklîfî emre" göre, Allâh'a muhâlefet etti, deriz; ve "tekvînî emre" göre ilâhî emre uydu ve itâat etti, deriz.

Ve bu şekilde övme ve yerme lisânı, şehâdet âleminde fiilin gerçekleşmesine göre, ancak bu fiile tâbi' olur. Ya'nî kuldan açığa çıkan fiil, "teklîfî emre" ve vâsıta ile olan ilâhî emre uygun ise, şerîate göre övülmüş olur. Ve eğer muhâlif ise o fiil şerîate göre yerilmiş olur. Meşiyet emrine göre kul her iki halde de Hakk'a itâat etmiş bulunur. Çünkü kul, kendi hâs Rabb‟i olan ilâhî ismin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür. Ve hiçbir kimsenin kendi hâs Rabb‟i olan ismin hükümlerine muhâlefete kudreti yoktur. Bundan dolayı her bir isim, kendi kulundan râzıdır ve kul da bütün hallerinde ona itaâtkârdır.

Ya'nî bu husûs, işin aslında bizim dediğimiz gibi olup meşiyet ya‟nî üst irâde i'tibâriyle hiçbir kimsenin Hakk'a muhâlefete mecâli olmayınca, elbette bütün hálk edilmişlerin âkıbeti saâdete ulaşır. Çünkü gerek "teklifî emir" olan şerîate uymakla amel etsin, gerek etmesin, herkes "tekvînî emir" olan meşiyet ya‟nî üst irâde emrine itâatkârdır ve boyun eğmiştir. Ve itâatkâr ve boyun eğmiş olanların sonu da elbette saâdete çıkar. Fakat saâdetin muhtelif türleri vardır. Çünkü saâdet, göreceli bir iştir. Nitekim bu âlemde de böyledir. Bir hal birisine göre saâdettir ve diğerine göre değildir. Örneğin adam vardır ki, âile sorunlarıyla uğraşmayı kendisi için saâdet sayar. Çünkü onun isti'dâdı, meş- rebi ve zevki bunu gerektirir. Fakat yine adam vardır ki, yalnızlığı ve âile so- runları olmadan kendi başına yaşamayı saâdet bilir. Bu da onun isti'dâdına göre olan bir meşreb ve zevktir. Diğer birçok haller de buna kıyaslanabilir.

Bundan dolayı Hak Teâlâ'nın “ve rahmetî vesiat külle şey‟in” (A'râf, 7/156) ya'nî "Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" âyet-i kerîmesi bu makâmı beyan buyurmuştur. Ve “Rahmetim gazabımı geçmiştir” hadîs-i kudsîsi gereğince, muhakkak ilâhî rahmet ilâhî gazabı geçmiştir; ya'nî rahmet gazabtan evveldir. Çünkü rahmet aslî ve gazab geçicidir. Asıl olan şey elbette evveldir. Ve geçici olan şey de arkada kalmıştır ve önde olan rahmet, geçici olan gazab üzerine önceliklidir. Çünkü gazab şerîat emrine muhâlif olan amel- lere karşı onlar işlendikten sonra olur. Oysa “Kul küllün ya‟melu alâ şâkiletihi” ya‟nî “De ki: Herkes kendi şâkilesi üzere amel eder” (İsrâ, 17/84) âyet-i kerîmesinde beyan buyrulduğu şekilde, âlem ehlinin hepsi meşiyet ya‟nî üst irâde emrine itâat üzeredir. İlâhî meşiyet hükmü ile Hakk‟ın vücûd aynasında, sâbit ayn‟lar peydâ oldu. O ayn‟lar ne sûretle sâbit oldular ise, o sûretle Hakk'ın bilineni oldular. Bundan dolayı varlıksal vücûd da o yön ile açığa çıkmaları için ilâhî irâdeye bağlandı. Onlar da bu âlemde öylece açığa çıktılar. Şimdi meşiyet ya‟nî üst irâdenin emrine muhâlefete kimin mecâli olur? İşte, kötü sondan ziyâde kötü başlangıçtan korkmak lâzımdır, dediklerinin ma'nâsı budur.

Rubâî:

Tercüme: "Ey her gizlemiş olduğum şey sana zâhir olan zât-ı kerîm! Bütün isyânı örtersin ümidiyle icrâ ettim. Farz edeyim ki şerîat emrine muhâlif bir- çok amel ettim. Nihâyet sen her ne murâd etmiş isen ben onu yapmadım mı?" Mâdemki rahmet, öne geçmiş ve önceliklidir, şu halde kul üzerine, "teklîfî emre" muhâlif amelinden dolayı, hükmeden bu amelinin arkasından gelen gazab, kula ulaştığı vakit, bu kul üzerine önceliği olan rahmet hükmeder. Böyle olunca rahmet, kulu kapsar. Çünkü rahmetten başka öne geçmiş olan bir şey yoktur. Bunda dolayı herkesin âkıbetinin "rahmet"e çıktığı sâbit oldu. Çünkü hiçbir kimsenin meşiyet ya‟nî üst irâde emrine muhâlefete kudreti yoktur. İşte bu bahsedilen kelâm “Rahmetim gazabımı geçmiştir” hadîs-i kudsîsinin ma'nâsıdır. "Rahmet"e ulaşmış olan kimse üzerine, o rahmetin hükmetmesi için, Hakk'ın asıl olan rahmeti, geçici olan gazabını geçti. Çünkü rahmet yolun sonunda beklemektedir. Ve hálk edilmişlerin hepsi de gâyeye ulaşmak için yürümektedir. Ve hálk edilmişler mâdemki yürümektedir, elbette yolun sonunda olan rahmete ulaşacaktır ve rahmete ulaşmak ile gazaptan ayrılacaktır. Bundan dolayı rahmete ulaşan her bir kimsenin hâli, onun ne şekilde rahmete ulaşmasını gerektirmiş ise, rahmete ulaşmış olan her bir kimse hakkında, hüküm rahmetindir. Çünkü rahmete ulaşmış olan kimselerin halleri muhteliftir. Bundan dolayı onlar üzerine hâkim olan rahmet dahi muhtelif olur.

Örneğin, ba'zı kimselerin isti'dâdı gazabın gereklerinden lezzet almayı îcâb eder. Şu halde cehennem denilen mahal, onun hakkında cennetin aynı olur. Eğer cennet denilen râhatlık mahalline dâhil edilse, orada rahatsız olur.[31]

Meşiyet ya‟nî üst irâde Zât'a ve irâde Mürîd ismine bağlandığı için, aralarında fark vardır. "Meşiyet ya‟nî üst irâde" zâtın açığa çıkmaya meyli ve isteyişidir. Bundan dolayı meşiyet zâtın aynıdır ve vücûda getirme ile vücûdu kaldırmayı ihâta etmiştir. "İrâde" ise vücûda getirmeye bağlanır. Şu halde meşiyet, irâdeden daha kapsamlıdır. Gıdâ insan vücûdunda gizlenir ve vücût, gizlenmiş olan bu gıdânın hükümlerinden gelişme ve büyüme bulup kesîflik peydâ eder ve gıdâ vücûdun rızkıdır.

Bu ön bilgi anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin şerh olarak ma'nâsı şu olur ki: Allah Teâlâ'nın meşiyeti ya‟nî üst irâdesi, kendi vücûdu için rızık irâdesine bağlandığı zaman, varlıkların hepsi O'nun gıdâsıdır. Çünkü Hak, isimleri ve sıfatları yönünden, şehâdet âleminde ancak varlıksal ayn‟lar ile açığa çıkar. Ve zâhir olmaktan ve bâtın olmaktan ve isimlerden ve sıfatlardan i‟tibâr kaldırıl- dığında, zâtı yönünden âlemlerden ganîdir. Şimdi ulûhiyet ya‟nî ilâhlık ve vâhidiyyet ya‟nî birliksellik mertebesinde, Hakk‟ın vücûdunda sâbitlik bulan sâbit ayn‟ların, onda gizlenişi ve Hakk‟ın vücûdunun, sâbit ayn‟lar ile kesîf ve taayyün edici oluşu yönüyle, bu bahsedilen ayn‟lar Hakk'ın gıdâsı olur ve Hak bunlar ile rızıklanan olur. Bundan dolayı ilâhî meşiyet ya‟nî üst irâde, rızık irâdesine bağlandığı zaman, varlıksal ayn‟ların hepsi Hakk'ın gıdâsı olur. 

Hakk‟ın zâtı, açığa çıkmaya meyledip bizi rızıklandırmak isterse, meşiyetin gerektirdiği gibi, Hak bizim için gıdâdır. Çünkü zâtî üst irâdesi gereğince, Hak kendi zâtına, kendi zâtı ile tecellî ettiğinde zâtında potansiyel olarak bulunan bağıntıların sûretleri, ilminde peydâ olur. Ve bu vâhidiyyet ya‟nî birliksellik mertebesinde Hakk‟ın zâtı bu ilmî sûretlerde, ya'nî sâbit ayn‟larda, gizlenir; ve Hakk‟ın zâtı bu şekilde sâbit ayn‟ların gıdâsı olup onları kendi vücûdu ile rızıklanmış kılar. Ve bu mertebeden sonra gelen rûhlar ve misâl ve şehâdet mertebelerinde de latîf olan Hakk, kendi vücûdunu, bu sâbit ayn‟ları dolayısıyla kesîfleştirmiştir. Bundan dolayı Hak bizi, kendi üst irâdesinin gerektirdiği gibi, kendi vücûdu ile vücûda getirmiştir. Ve gıdâ, gıdâlananda nasıl gizlenmiş ise, Hakk‟ın hüviyyeti de bizim vücûdumuzda öylece gizlenmiş olarak bulunmuştur.

"Meşiyet ya‟nî üst irâde", Zât'ın aynıdır. Çünkü Zât'ın açığa çıkma- ya olan meylidir. Ve "irâde" Mürîd isminin menşe'i olan sıfattır. Ve sıfat ise zâtî işlerden ibâret oluşu yönüyle zâtın aynıdır ve aynı şekilde meşiyet vücûda getirmeye ve vücûdu kaldırmaya bağlanır. İrâde ise, yalnız vücûda getirmeye bağlanır. Bundan dolayı yok hükmünde olan bir şeyin vücûda getirilmesinde "meşiyet ya‟nî üst irâde" ile "irâde" birlikte ve müttefik olurlar. İşte bu i'tibârlar üzere Hakk'ın meşiyeti, onun irâdesi olmuş olur. Şimdi Hakk‟ın zâtı, açığa çıkmaya meylettiğinde ve istediğinde, bu meşiyeti ile bütün sıfatların sâbitliğini diledi. Ve irâde ise bu sıfatlardan bir sıfattır. Bundan dolayı Hak bu arada meşiyeti ile irâdeyi de diledi ve meşiyet irâdeyi dileyince irâde meşiyetin murâdı olmuş olur. Bundan dolayı meşiyet ve irâde hakkında, siz bu bahsedilen hükmü veriniz.

Meşiyet ba'zen arttırmayı, ya'nî yok hükmünde olan şeyin vücûda getirilmesini irâde eder ve ba'zen de eksiltmeyi ya'nî mevcût olan şeyin vücûdunun kaldırılmasını irâde eder. Oysa gerek vücûda getirmede ve gerek vücûdu kaldırmada mutlak meşiyetten başka Hakk'ın meşiyeti yoktur.

Ya‟nî yukarıda îzâh edildiği üzere meşiyet ile irâde arasında bir yönden fark ve ayrılık vardır. Bu farkı iyi araştır! Ve bir yönden de Hakk'ın meşiyeti, O'nun irâdesi olduğundan ikisinin “ayn”ı müsâvî ve birliktedir.

Zâtının aynı olan Hakk‟ın meşiyeti ya‟nî üst irâdesi ile ya'nî Hakk'ın zâtının açığa çıkmaya olan meyli ile Hakk'ın zâtında potansiyel olarak bulunan işler ilâhî ilimde taayyün edip ilmî taayyün elbisesi giyerler; ve ilâhî ilimde ne sûretle taayyün etmişlerse, o sûretle Hakk'ın bilineni olurlar ve bu işlerin her biri bu mertebede bir diğerinden ayrılırlar. İşte bu ilmî sûretlere "gaybî şeyler" denilir ve bu mertebenin adı vâhidiyyet ya‟nî birliksellik mertebesidir ki, Hakk'ın latîf zâtının vahdet ya‟nî birlik mertebesinden bu mertebeye inmesinden ibârettir. Hissî ve şehâdetsel vücûda gelen herbir vücût, ilâhî irâde ile bu mertebeden inerek mevcût olur.[32]

Mutlak vücûd sonsuz bağıntılar ve izâfeler sâhibi olup bunlar onun ahadiyyet ya‟nî teklik mertebesinde mahvolmuş ve helâk olmuştur. Meşiyet ya‟nî üst irâde bağıntısı açığa çıkmaya ve açığa çıkarmaya bağlandığında, o mutlak vücûd, bu isimler ve sıfatlar sûretiyle ilim mertebesine tenezzül eder. Bu öyle bir tecellîdir ki, onun zâtından zâtına olur. Çünkü hakîkî vücûd sonsuz olduğundan onun vücûdunun sınırları yoktur ki, edeceği tecellî kendi vücûdunun hâricine olabilsin. İşte "akdes feyz" denilen bu tecellî ile zâtında bulunan bütün isimlerin ve sıfatların sûretleri onun ilim mertebesinde sâbit oldu. Ve her bir isim ve sıfat kendilerine mahsûs olan haller ile bir diğerinden bu mertebede farklılaşıp ayrıldı.

Açığa çıkmanın aslı evvelce yoklukta sâkin olan âlemin vücûda hareketidir. Çünkü ilâhî meşiyet ya‟nî üst irâde açığa çıkmaya bağlandığında, Hakk-'ın zâtında bulunan ve izâfî yoklukta sâkin olan ilâhî isimler hâricî ve izâfî vücûd tarafına hareket etti. Ve bu şekilde kesîfleşmekten izâfî ve imkân dâhi- linde olan vücûd hâsıl oldu. İşte bunun için, vücûd işi sükûndan harekettir, denilir. Ve âlemin vücûdu ki, latîf olan zâtın kendisinde bulunan ve izâfî yoklukta sâkin olan isimleri dolayısıyla kesîflik mertebesinde taayyününden ibârettir ve bu taay- yün; latîflik mertebesinden kesîflik mertebesine harekettir. Ve bu hareket dahi zâtın açığa çıkmaya olan muhabbeti ile olmaktadır. Bundan dolayı âlemin vücûdundan ibâret olan hareket, ilâhî zâtî muhabbetten kaynaklanan bir hare- ket olur. Ve Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz “Küntü kenzen lem u'raf feahbebtü en u'raf” ya‟nî “Ben bir hazîne idim, bilinmedim. Bundan dolayı bilinmeye muhabbet ettim” sözüyle âlemin yokluktan vücûda hareketinin, muhabbet hareketi olduğu ma'nâsına işâret buyurdu. Eğer Hak Teâlâ'nın bu zâtî muhabbeti olmasa idi; âlem, hâricî vücûttan ibâret olan kendi "ayn"ında zâhir olmazdı.[33]

-------------------

 وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَى {الأعلى/8}

 “Ve nuyessiruke lilyusrâ” Seni en kolay yola muvaffak kılacağız. (87/8)

-------------------

 Tâ-hâ sûresinde Mûsâ a.s. ın duası;

“Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.”

 “(Mûsâ (a.s.)): “Rabbim benim göğsümü şerhet (yar, aç).” dedi. Ve bana işimi kolaylaştır. “Ve dilimden düğümü (peltekliği) çöz.” (Taha, 20/25-28) 

------------------

Firavun o dönemde dünyânın en güçlü kimselerinden biri idi işte bu nedenle Mûsâ (a.s.)’ın giriştiği iş çok zor olduğundan dolayı Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk (c.c)’a niyazda bulunuyor.

Çünkü bir varlığın içerisinde nefis varsa orada sıkıntı var demektir. Nefs kişiyi sıkar, rahatsız eder bunun içinde her yola başvurur.

Ve ilk önce “Göğsümü genişlet” dedi. Oysa Cenâb-ı Hakk (c.c) Efendimiz (s.a.v)’e İnşirâh (94/1) Sûre-i Şerîfinde belirttiği üzere o istemeden “Biz senin göğsünü genişletmedik mi?” hitâbını yapmıştır. İşte bu husus iki makam arsındaki bâriz farkı göstermektedir.

Yaptığım zikirlerde, namazlarda, oruçlarda, her türlü ibâdette ve Hakk yolunda yaptığım her şeyde bana kolaylık göster. Ve bana verdiğin bu vazifede “nâsır ve kavi” isimlerinle yardımcı ol, sıfat ve esmâ bilgileriyle beni güçlendir.[34]

Mûseviyet mertebesinde “kolaylık” dua ile taleb edilmektedir.

İnşirah sûresinde ise Muhammediyet mertebesine zaten bu kolaylığın nasıl verildiği ve bu mertebeyi gönlünde bulunan kolaylığa muvafık olduğu bildirilmektedir. Kolay olan zaten kolay kılınmaktadır.

------------------- 

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(Fe inne maal usri yusra.)

(94/5) “O halde, muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.”

------------------- 

Bu belirttiğimiz işler de sadece okumak ile yeterli olacak kadar kolay işlerde değildir, bunların tahakkuku için çok çalışmak gereklidir. Aslında zorluk, dışarıdan kolay görülmekle birlikte kişinin kendi nefs karanlığında yaşaması zordur. Bu halini Nûr aydınlığına çevirebilmesi biraz zor görünüyor ise de, aslında o zorluğun içindeki kolaylıktır. 

------------------- 

İkinci yorum.

 Muhakkak ki bir zorluk ile bir kolaylık vardır. Yâni bu işler oluyorken belki biraz zorlanıyorsun ama her işte, O zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık vardır. 

 Aslında zorluk, hayata nefsinin isteği ve arzusu ile bakmaktan kaynaklanmaktadır. Başına gelen her hangi bir zorluk karşısında sabır kalkanı kullanılmadığı için o hadise kişiye çarpmakta ve ona zarar vermektedir. Ancak o kişi sabır kalkanını kullandığı zaman kendisine gelecek olan atılan zarar okları, kalkanına vurup yere düşeceğinden kendisine tesir edemeyeceğinden işi kolaylaşmış olacaktır.

 “İnnellaha meassâbirin” (2/153) “Allah sabredenlerle birliktedir” âyetinin hakikatiyle Allah (c.c.) o kişinin yanında ise! nefse zorluk gibi görünen her hangi bir hadise, ruha huzur verir ve bu şekilde de bahse konu olan zorluk, kolaylığa dönüşmüş olur. Eğer zorluk kısmen daha sürüyor ise, gene sabır kalkanına ve biraz zamana ihtiyaç vardır demektir. Ki buda bir imtihan halidir. Çünkü bu âlem her türlü halde olan kimselerin kendi hâl ve yaşantılarından imtihanlarıdır. 

 Ayrıca işlerimizi Hakk ile beraber yaptığımız zaman, işlerimiz kolaylaşır. Nefsi benliğimiz ile yaptığımız zaman nefsimize buradan pay çıkarmak için çalıştığımızdan işlerimiz zorlaşır. 

------------------- 

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(94/6) (İnne maal usri yusren.) 

(94/6) “Muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.”

------------------- 

Cenâb-ı Hakk (c.c) iki defa aynı Âyet-i Kerime ile şuna dikkât çekmek istiyor, “Ey kulum zorlandığın zaman dikkât et onun yanında muhakkak bir kolaylık gelmiştir, yeter ki sen sabret ve yoluna devam et!” 

------------------- 

İkinci yorum.

 Tekrar bakın aynı âyet bir sûre içerisinde tekrar ediyor Cenâb-ı Hakk neden dikkatimizi çekmek için. Hangi dikkate? Ey kulum zorlandığın zaman, umutsuz olma, hiç unutma ki, onun yanında bir kolaylık ihsan edilmiştir. Yeter ki sen sabret yoluna devam et. Bu âlem geçici bir imtihan evidir.[35] 

-------------------

 فَذَكِّرْ إِن نَّفَعَتِ الذِّكْرَى {الأعلى/9}

 “Fezekkir in nefe’ati-zzikrâ” Onun için öğüt ver, eğer öğüt fayda verirse. (87/9)

-------------------

 Zikir hakkında burada malumat vermek okuyanlar açısından faydalı olacaktır. Tesbih ve Zikir kitabının Zikrin ikinci yönüne gelince; lügat mânâsı itibariyle “anma, anılma, hatırlama” gibi kelimelerle ifade edilmektedir. Bu âyet ile zikrin ilk bölümü fayda verirse ikinci bölüm zikir-öğüt verilmesi belirtilmektedir.

 ZİKR:

 Zikr, İslâmda tabii, dervişlikte zarurî’dir. 

 Zikr’in lügat mânâsı: Anmak, hatırlamak, anılmaktır. 

 Allah-ı (c.c.) çok, çok anıp azametini düşünmektir. 

 Kûr’ân-ı Kerîmin bir ismidir. 

 Namazında bir ismidir. Namazın tamamı zikr, zikr ise, Kûr’ân’dır. 

Namazın rükû ve secde, bölümleri tesbihtir.

 Dil ile, kalb ile, beden ile, zikr vardır.

 Dil ile zikr, Cenâb-ı Hakk’ı Esmâ-i Hüsnâsı ile zikirdir.

 Kâlb ile gönülden anmaktır. 

 Varoluş sırrını müşahede ile her zerrenin mukaddes âleme bir ayna olduğunu görmektir. Bütün şuuru ile Hakk’ta mustağrak (gark) olmaktır. 

 Zikr, Mülkî- insân-î- irfân-î ve kesif’dir, melek-î değildir. Bütün mertebeleri kapsamı altına almaktadır. Tenzîh-i, teşbîh-i birleştirip, Hakk ile bâkî, bakâbillâh’ta tevhid etmek’tir. Mertebesi, Beytullah, mescid-el Haram, Kâ’be-i Muazzama, olarak ifade edilmiştir. 

 Zikr, hakkında Reşehat’ta (s,305) şöyle bir tarif vardır. “Ancak bu tarif lâfzî zikr’den bahsetmektedir.” Zikr= Gönlünü Hakk’a vermiş olanın zikre ihtiyacı yoktur. Zira zikirden murat bu nisbetin meydana gelmesi ve gizli muhabbetinin ortaya çıkmasıdır. Dava, harflerden, (Hâ) ve (Hû) lardan kurtularak yarı anmaktır. Diye ifade edlmektedir. (Tarikatten Hakikate doğru yol almaktır. T.B. ) Ancak bu hakikat, çok uzun süreler zikr ve tesbihat yapıldıktan sonra ulaşılabilecek özel bir haldir. 

 Yeri gelmişken (11 vahy ve Cebrâîl) isimli kitabımız dan ilgili küçük bir bölümü faydalı olur düşüncesiyle ilâve edelim. 

Kûr’ân-ı Kerîm, Ra’d sûresi 13/28 âyetinde;

الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ {الرعد/28}

 (Elleziyne âmenu ve tatmeinnü kulubühüm bizikrillâhi elâ bizikrillâhi tatmeinnül kulubü.) Meâlen : “onlar ki, inanmışlardır ve kalbleri Allahı anmaklahu-zura kavuşmuştur.

 İyi bilin ki, gerçekten kalbler ancak Allahı anmakla huzura kavuşur.”

-------------------

 “elleziyne âmenu”

 “o kimseler ki (ef’al, esma, sıfat ve zât mertebeleri itibariyle idraklerini oluşturup, bu anlayış içerisinde) imân (edip “ikân”) ederler.”

 “ve tatmeinnü kulubühüm”

 (Bu anlayışla evvelce kendilerinde var olan hayâli ve vehmi imânlardan arınıp) kalbleri, (gerçek imân, mutlak “ikân” ile) mutmain olup, (ilâhi huzuru bulurlar.) 

 “bizikrillâhi”

“Allah” ism-i celâli bütün mertebe ve “esma-i ilâhiyye”yi bünyesinde bulunduran câmi bir isimdir. 

Herhangi bir isim zikredildiğinde, sadece o ismin mânâsının açılımları olur. 

“Allah” ismi ise, kişide bütün mânâların ortaya çıkmasını sağlar. 

 “elâ bizikrillâhi”

“iyi bilin ki (yukarıda belirtilen oluşumlar, ancak) “Allah” isminin gerçek anlamda zikri ile meydana gelir.”

 “tatmeinnül kulubü”

“Kalblerin mutlak tatmini ‘Allah’ zikrine bağlanmış-tır.” Zikr, iki yönlü izah edilebilir; birinci yönü, kişi her-hangi bir “esmâ-i ilâhiyye”yi veya duayı belirli veya belirsiz sayılarla tekrar etmektir, ki bu da iki türlüdür.

 Birincisi; kişinin kitaplardan veya çevresinden aldığı bazı tavsiyelerle, kendi başına çektiği zikirlerdir; bundan ahirette sevap beklemektedir. İyi niyetiyle yapılan bu çalışmalar kişiye az da olsa huzur sağlar; şeriat mertebesi zikridir. 

 İkincisi; İzinli zikirlerdir ki bunlar da üç kısımdır. İzinli zikirlerin birinci kısmı; esmâ - tarikat mertebesi itibariyle “şeyh” diye isimlendirilen bazı kimselerin kendi sistemleri içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikle-ri “esmâ-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide, az da olsa muhabbet ve iyi ahlâkın artmasına sebebolurlar. Ancak burası oldukça da tehlikeli bir yerdir. Zikir veren kişinin mutlak o yerin (mertebenin) ehli olması lâzımdır; aksi halde psikolojik mânâda istenmeyen haller meydana gelebilir, kişinin sosyal dengeleri de bozulabilir. 

 İzinli zikirlerin ikinci kısmı; sıfat - hakikat mertebesi itibariyle “arif” diye isimlendirilen bazı kimselerin, kendi sistemleri içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikleri “esmâ-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide çok daha geniş ufuklar açarak kendi gerçek ilâhi kimliğini bulmasına ve kendini yakıynen tanımasına sebebolur. 

 Daha evvelki mertebelerde çektiği zikirlere hayâl ve duygular, kısmen de olsa karıştığı halde, burada kendi gerçek kimliğini bulmaya başladığından hayâl ve vehimin burada pek etkisi kalmaz; ilk irfaniyyet mertebesidir. Ehlini bulmak oldukça zordur. 

 İzinli zikirlerin üçüncü kısmı; zât – marifet mertebesi itibariyle “arif-i billâh” diye isimlendirilen bazı kimselerin ilâhi sistem içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikleri “esmâ-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide daha da geniş ufuklar açarak, kendi gerçek ilâhi kimliğini bulduktan sonra, oradan yola çıkarak, “hakikat-i ilâhiyye”yi, Allah’ın hakikatini gerçek mânâsıyle bulmaya başlar. 

 Burası gerçekten oldukça güç, güç olduğu kadar da mühim ve değerli bir saha; epey de yüksek bir irfaniyyet ufkudur. Ehlini bulmak çok zordur. 

 Ancak Kûr’ân-ı Keriym Sâd sûresi 38/72. âyetindeki 

وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي 

 “ve nefahtü fiyhi min rûhıy” Meâlen :

“ona rûhumdan üfledim” hakikati ve “nefha-i ilâhiyye” bunlardan meydana gelir. Her söyledikleri sözlerle dinleyenlerde yeni yeni bâtıni yaşam “hay esmâsı”nın zuhurunu meydana getirirler.

 “Nefsini bilen rabbını bilir” hükmüyle en geniş mâ-nâda kendi nefislerinde bulunan rûbubiyyet hakikatleri ile “rabb-ül erbabı” idrak ederek “Allah” ism-i câmisini ola-bildiğince her mertebesi itibariyle, en geniş mânâda idrak etmiş olurlar. 

 Zikrin ikinci yönüne gelince; lügat mânâsı itibariyle “anma, anılma, hatırlama” gibi kelimelerle ifade edilmekte-dir. 

 Bu yöndeki zikrin mânâsı, elde tesbih, dilde lâfız değil; kendinde bulunan ilâhi hakikatleri ve “esmâ-i ilâhiy ye”leri hatırlayarak, zuhurda faaliyete geçirmesidir.

 “Zikr ona derler ki, fikri aça” hükmüyle yapılan tesbihi zikirler sonunda açılmaya başlayan idrakî gelişmeler neticesinde kişi, kendini ve kendinde bulunan ilâhi hakikatleri ortaya çıkararak “tahallâku bi ahlâkıllâh” hükmüyle Allah’ın ahlâkıyle ahlâklanmaya başlar ki bu da “ahlâk-ı Kûr’âniyye”dir. 

 İşte yukarılarda kısaca ifade etmeye çalıştığımız “Allah’ın zikriyle kalbler gerçekten huzur bulur” çünkü zikir, zâkir (zikreden), mezkûr (zikredilen) birleştiğinde arada gayrı kalmadığından, “mutlak huzur” meydana gelmiş olur. 

 Buraya ulaşmak, daha evvelce belirtilen mertebelerden geçip yükselmekle olur. Bu yaşantı “hakk-el yakıyn” hali ile “zât mertebesi” imânı, diğer ifadeyle “ikân yakıyn” halidir. 

 (ذكر) “zikr” in toplam Ebced sayı değeri (920) dir. Toplarsak, (9+2=11) dir, buda mertebe-i Muhammediyyet-tir.[36] 

-------------------

 سَيَذَّكَّرُ مَن يَخْشَى {الأعلى/10}

 “Seyezzekkeru men yahşâ” Saygısı olan öğüt alacaktır. (87/10)

-------------------

 “yahşâ” kelime kökü “haşyet”tir. Haşyet sözlükte; Korku ve dehşet. Hürmetle karışık korku. Korku, ürperti dir. Tasavvufta aynı ma’nâyı içeren “Havf” ile kullanılır. “Havf ve Reca” Allah’tan saygı ve hürmet ile çekinme ve ümit besleme olma halidir. 

Bu hal salikte sonra kabz ve bast;  “daralma, büzülme; tutukluk, durgunluk, sıkılma, tasalanma” gibi anlamlara gelen kabz, tasavvuf terimi olarak sâlikin bir anda kalbine gelen mânevî sıkıntı, huzursuzluk sebebiyle hissettiği tutukluk ve durgunluk halini anlatır ve genellikle karşıtı olan bast ile (rahatlık, ferahlık) birlikte kullanılır. Kabz ve bast halleri diğer mânevî haller gibi geçicidir.[37] 

Bu halden sonra salikte “Heybet ve Üns” hali oluşur.

Sözlükte “alışkanlık, yakınlık, samimi olma, nazlanma” gibi anlamlara gelen üns (ünsiyyet) kelimesi, tasavvuf literatüründe çoğunlukla Allah’ın cemâl tecellilerine mazhar olan sûfînin kalbinde bu ilâhî tecellileri müşahede etmesi ve Hak ile huzurda bulunma halini ifade etmek üzere kullanılır. Ünsiyet kazanmaya, yakınlık kurmaya istînâs denir. Hakk’ın celâl tecellileri karşısında kulun varlığının silinmesi heybet terimiyle ifade edilir ki üns halinin zıddıdır.[38]

Saygısı olan “yahşa” kendi hakikati olan varlığındaki hakkı hatırlıyacacaktır. 

(يَخْشَى) sayısal değerine bakacak olursak, “Ye: 10” “Hı: 600” “Şın: 300” “Ye: 10” dur. Toplarsak, 10+600+300+10= 920 dir. 

Bir önceki âyette hesaplanan “zikr” sayısal değerinin de aynı olması ilginçtir.

(ذكر) “zikr” in toplam Ebced sayı değeri (920) dir. Toplarsak, (9+2=11) dir, buda mertebe-i Muhammediyyet-tir.

“Yahşa” haşyetin başında ve sonunda bulunan “Ye” harfi zikrin seyirleri olan İlm’el Yâkın, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn seyirlerini ifade etmektedir. Sadece haşyet korkma değil, aynı zamanda hürmeti olan “men” kim yani hakkın varlığının aslında onun kimliği olduğunu hatırlayan “zikr” eder. “Men” aynı zamanda “ben” dir. Kim kendi benliğini ifna edip, hakkın benliği olan ilâhi benlik, kimliğini hatırlarsa öğüt almıştır.

-------------------

 وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى {الأعلى/11}

 “Ve yetecennebuhâ-l-eşkâ” Pek bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. (87/11)

-------------------

 “eşkâ” şekavet sözlük anlamı; Haydutluk, soygunculuk; Sıkıntıda kalmak, mutsuzluk, bir kimsenin iç dünyasının kötü ve çirkin bir hale gelmesi dir. 

Kelime kökeni harfleri “Elif” “Şın” “Kaf” ve “Ye” dir. Eşkıya da aynı köktendir. 

Sözlükte “bedbaht, talihsiz; günahkâr, âsi” gibi mânalara gelen şakî kelimesinin çoğuludur. Ancak eşkıya Türkçe’de farklı bir anlam kazanmış olup “yol kesen” mânasına gelen kātıu’t-tarîk (kuttâu’t-tarîk), “haydut, harâmi” anlamına gelen muhârib kelimelerinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple eşkıyalık ve eşkıya, İslâm ceza hukukunun klasik sistematiğinde had suçları arasında yer alan “hırâbe” suçunun ve suçlusunun Türkçe’deki karşılığını teşkil eder.[39] 

Nefsi emmare eşkıyası haramisi varlığını ele geçirdiğinden hakk’ı anmaktan kaçınacaktır. 

-------------------

 الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى {الأعلى/12}

 “Ellezî yaslâ-nnâra-lkubrâ”

 O ki, en büyük ateşe girecektir. (87/12)

-------------------

 Hakk’ın varlığına, sıfâtlarına, esmâsına sahip çıkan bu nefsi emmare eşkıyası, haramisi “had”di aştığı için en büyük ateş olan cehennem ateşine girecektir. Bu ateş nefs-î “Cabbar” isminin cebbariyyet-i ve iblisin ateşi idi ki o ateşin kaynağı kendileri idiler.

-------------------

 ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى {الأعلى/13}

 “Summe lâ yemûtu fîhâ velâ yahyâ” Sonra ne ölecek onda, ne de hayat bulacaktır. (87/13)

-------------------

 Kıyâmet günü geldiği zaman aklını alırlar adamı, başta ne akıl kalır, ne düşünce! Başına gelecekler anlaşılınca;

 Nebe sûresinde;

 إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا {النبأ/40}

 “İnnâ enzernâkum azâben karîben yevme yenzuru-lmer-u mâ kaddemet yedâhu ve yekûlu-lkâfiru yâ leytenî kuntu turâbâ(n)” Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir diyecek ki: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olaydım.” (78/40)

---------------

 Hayvanların birbirinden hakkını alıp toprak olduğunu görünce “şekavet” ehli keşke toprak olaydım diye nida edecektir. Artık ne ölüm vardır. Bu dünya da tatmıştır. Ne de dirilecektir. Bu dünya hayatında dirilememiştir. İki arada bir derede azab içinde olacaktır. 

 Âyette geçen “yahya” kelimesi ölmeden önce ölenler yahyaviyet mertebesindedir. Bu mertebeye erişen için ölüm yoktur. Ebedi diridir. Bu da dünya hayatında yapılacak çalışma neticesinde elde edilir.

-------------------

 قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى {الأعلى/14}

 “Kad efleha men tezekkâ” Doğrusu felah buldu (günahtan) temizlenen. (87/14)

-------------------

 Ezan-ı Muhammedi de bilindiği gibi iki felah vardır… Birinci zâhir-i felah kurtuluş ikincisi ise bâtıni kurtuluşu bizlere ifade etmekredir. Zâhiri olarak günahlardan temizlenen zâhiri bir kurtuluş bulur ve cennet ehli olur. Bakıldığında kötü bir şey değil gayet iyi bir şeydir.

 Ama hakiki bir kurtuluş değildir. Resülullah (s.a.v.) efendimiz “Vücudu zenbike” vücüdun, varlığın senin için en büyük günahtır, buyurmaktadır. Varlık, benlik günahı kişini hakiki kurtuluş önünde en büyük engeldir. Hayali, vehimi benliğinden “tezakka” nefis tezkiyesiyle “izafi benlik” ve İlâhi benlik anlayışına ulaşarak hakiki felah (kurtuluş) bulur. O huzuru, o hali, o güzel yaşantıyı yaşayabilir.

-------------------

NEFSİ ZEKİYYE 

Dinleyici: Hocam bu nefs-i zekiye hakkında ne dersiniz. 

Nefs-i zekiyye ona nefs-i tezkiye nefs-i kamile de diyorlar, nefs-i safiye de diyorlar. Kuran’ı Kerim’de de ondan bahsediyor. Nefislerinizi tezkiye ediniz. Yani temizleyiniz diye her mertebedeki nefsin kedine göre o mertebenin tezkiyesi temizlenmesi vardır. Bunun kemaline de nefs-i kamile dedikleri nefs-i safiye mertebesi ki, bu Ademiyet mertebesi bir bakıma safiyullah mertebesidir. Bu şuna benziyor, üzerinde bazı lekelerin veya herhangi bir şeyin olduğu beyaz kağıdın, yahut bir havlunun veya, kendi asli temizliğine ulaşması, öz bünyedeki temizliğine ulaşması silinmesi onun temizlenmesi saf kalması, yani üzerine yeni yazılacak yeni oluşumları kabul edecek hale gelmesi. Şimdi üstü karalı olan bir sayfaya yeni bir yazı temiz bir yazı yazılır mı? Yazılmaz. Ancak şöyle yazılır. Çaresiz kalmışsa kişi not alma babında onun üzerine bir şeyler karalar ama onu alır tekrar temize çeker çaresiz kalırsa onu kullanır. 

NOT=Bu hususta geniş bilgi (14-İrfan mektebi) kitabında vardır dileyen oraya bakabilir. 

Dinleyici: Allah razı olsun hocam. Amin cümlemizden. 

Dinleyici: Allah razı olsun Allah sıhhat afiyet versin.[40]

-------------------

 وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى {الأعلى/15}

 “Ve zekera-sme rabbihi fesallâ” Rabbinin adını anıp namaz kılan. (87/15)

-------------------

 Efendimizin rabbinin adı Allah cc. esmâsıdır, zikri hatırlaması, öğüt vermesi bu yöndendir. Diğer peygamber a.s ve ehlullah’ın zikri, anması ve öğüt vermesi kendi Rabb-i Hası yönündendir.[41] Ve Namaz kılan 5 vakit namazını vakit aralarında Hakkı anma ve hatırlama ile önce 25 vakit salat-ı vusta esmâ-i ilahiyye namazı ve 50 vakit ile selât-u daimin devamlı namaz halinde olma haline çıkaran.[42] Yani insanlar ile oturur sohbet eder ama devamlı hakkın, rabbinin huzurundadır. Ebu beyazıt bestami hazretleri 30 yıldır halk kendisi ile konuşurum zanneder, ama halbuki ben hakk ile konuşurum, demiştir. 

-------------------

 بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا {الأعلى/16}

 “Bel tu’sirûne-lhayâte-ddunyâ” Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. (87/16)

-------------------

 Nefsin hayali ve vehmi dünya hayatını arzulayıp, ölmemeyi tercih ettiği için hayali hayat ve yaşantıyı tercih eder. 

 (87/5). Âyetteki Yunan felsefecisi Calinos’un hikayesini tekrar hatırlamak faydalı olacaktır.

Mevlânâ hazretleri, mesnevi-i şerifinde Colinos[43]’tan bahsederken Colinos’un şu sözlerini aktarması ilginçtir. “Bir eşeğin arkasında kaba etinin mahalinde bir çift göz olarak hayatımı sürdürsem ve oradan dünyayı gözlesem-seyretsem benim için kafidir”. Minvalinde ki yeter ki ölmeyeyim buna bile razıyım, bu dünya hayatını seyredeyim.

-------------------

 وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ وَأَبْقَى {الأعلى/17}

 “Vel-âhiratu hayrun ve ebkâ” Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır. (87/17)

-------------------

 Ahiret hayatı beka âlemidir. Bu dünya hayatı ise geçicidir. 

 Mü’min sûresinde dünya hayatının süresinden bahsedilir. 

 قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ {المؤمنون/112} قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلْ الْعَادِّينَ {المؤمنون/113} قَالَ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا قَلِيلًا لَّوْ أَنَّكُمْ كُنتُمْ تَعْلَمُونَ {المؤمنون/114}

 ”Kâle kem lebiśtum fî-l-ardi ‘adede sinîn(e),(112) Kâlû lebiśnâ yevmen ev ba’da yevmin fes-eli-l’âddîn(e).(113) Kâle in lebistum illâ kalîlâ(en) lev ennekum kuntum ta’lemûn(e)(114)” Allah, “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorar.(23/112)

“Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte, saymakla görevli olanlara sor” derler.(23/113) Allah buyurur: “Pek kısa bir süre kaldınız; keşke bunu (dünyada iken) bilmiş olsaydınız!”(23/114)

--------------------

Âyetlerden de anlayacağımız üzere dünya hayatına düşkün olanlar dünyada kalma süreleri çok kısadır. Keşke daha önce bilseydiniz, ahiret hayatı ise ebedidir. Bu ebedilik Cenâb-ı Hakk’ın ebedin-ebediliği gibi değil. Çok uzun süreler olarak bildirilmiştir. 

-------------------

 إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولَى {الأعلى/18}

 “İnne hâzâ lefî-ssuhufi-l-ûlâ” Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır, (87/18)

-------------------

 Kur’ânın zikir, hatırlatma olması ilk sahifelerde vardır. Aslında dinler diye bir şeyde yoktur. İslâm ve mertebeleri vardır. İslam dinin ilk sahifeli olan mertebelerine göre öğüt ve hatırlatma olarak nuzül etmiştir.

-------------------

 صُحُفِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى {الأعلى/19}

 “Suhufi ibrâhîme ve mûsâ” İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde. (87/19)

-------------------

 İbrâhim a.s, Tevhidi Ef’âl ve Mûsâ as. Tevhid-i Esmâ mertebesinden Tevrat veya onların dediği Taroh olarak inmiş ve o zamanın insanlarına Allah’ın cc. zikrini hatırlatmıştır.

 “Suhufi” sahife “sad – sıfât, “Ha-hakikat” “Fi-Faaliyeti içinde” İbrâhim as ve Mûsâ’nın a.s sahifelerinin sıfât-Levh-i mahfuz hakikatinin faaliyeti içindedir.

 Sûremizin sonuna “Gökyüzü İnsanları Araştırması” kitabından yararlı olacağını düşündüğüm A’lâ Suresi konusunu alıyoruz;

------------------- 

 A’lâ Suresi Bismillahirrahmanirrahim. 

Muhterem Efendi Babacığım ve Nüket anneciğim cuma günümüzü tebrik eder nurlu ellerinizden öperim. 

Kızınız Se…. So…, Babacığım Kuran-ı Kerimimizdeki El A’lâ suresi ile ilgili bir sohbetinizi veya yazınızı aradım bulamadım. Müsadenizle, sure ile ilgili bir kaç sorum olacaktı. Ayırdığınız vakit için şimdiden sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Sizden gelecek açıklamalara ihtiyacım var. 

1- A’lâ olan Rabbinin ismini tesbih et. Ne anlamalıyım.? Esmaül Hüsnayı tefekkür etmemizimi istiyor.? A’lâ olan Rabbin ne demektir.? S.S. ----------- 

(1) Zât-ı Zülcelâlin bütün isimleri "a'lâ" dır, ancak kişilerin kendilerine has olan isimleri o kişiler için "a'lâ" dır, genelde ise, Zât-ı Mutlağın kendi kendine verdiği "Allah" (c.c.) ismi en "a'lâ" olan ismidir. Bunu böyle tesbih et mânâsına'dır. T.B. 

----------- 

 2- O ki yaratmış-halketmiş ve düzene koymuştur.? ----------- 

(2) Mealde geçen yaratmış kelimesi tamamen yanlış bir meal-çeviridir. Aslı ise خَلقَ “halâka” kelimesidir karşılığı ise yaratma değil halk ediş-zuhura getiriliştir. Ancak Ehli zâhir olan ehli gaflet bunun farkında olmadığından üzerinde durulmadan okunup geçilir ve bu yüzden mazurdurlar. Çünkü "meal-çeviri" yi yapan dahi farkında olmayınca okuyan ne yapsın. Yaratmış, kelimesi bir meçhulü ifade eder. Allah (c.c.) ise meçhul iş yapmaz. Yaratmış , kelimesi "mış" lı şüphelerle doludur. Ayrıca bu mânâ ile, farkında olmadan Hakk'a acziyyet isnadı vardır. Yaratma Gerçek mânâda yoktan var etme demektir. Bunun olması için hâşâ en az iki Allah olması lâzımdır. Bir Allah diğer bir Allahtan kendinde olmayan bir malzemeyi alacak ve kendi malzemeleri ile yeni bir varlık ortaya koyacak. İşte yaratmanın yani yoktan var etmenin gerçek ifadesi budur ki, ne kadar yanlış olduğu meydandadır. İrfan ehli ve âşıklar, "kamusu aşktan" "büyük aşk lügatı" yaratma kelimesini kaldırıp yerine (zuhur ve tecelli) kelimelerini anlamları ile birlikte koymuşlardır. Zâten Allah-u Zülcelâlin yaratmaya ihtiyacı yoktur, ilmi ezelisinde bütün kendi iç bünyesinde var olan her şey, kendinde mevcuttur. Bunların zaman içinde a'dem'-yokluktan varlığa çıkması, yaratma değil zuhur ve tecelli-cilâlanma, görülme, görüntüye gelmedir. Yoksa mutlak yok'luktan meydana çıkarılarak bir şey yoktur. 

Aslında mutlak yokluk diye de bir şey yoktur. Yokluk izafi bir terimdir yani geçici yokluk vardır. Mutlak yokluk yoktur. Nasılki bir tohum-dane'ye baktığımız zaman, sadece o tohum-dane'yi görürüz, içinde olan ağacı, bağı bostanı göremeyiz, çünkü o anda izafi yoksluktadır, ne zamanki onu toprağa ekeriz, içinde hakikatini, sanatını, ortaya koyup türlü güzelliklerde, meyvelerini verdiği zaman, ağacını yapraklarını çiçeklerini ve meyvelerini görürüz. Çünkü gayb'de izafi yoklukta olan o zuhurat ortaya çıkmıştır. Ehli zahir, ehli gaflet, işte bu hadiseye yoktan varetme mânâsında "yaratma" derler. İşlerin aslını bilen ehli tevhid ise aynı hadiseye "zuhur ve tecelli" diye bakar. Arada bu kadar büyük fark vardır. 

Zuhura çıkan bütün varlıkları istidad'ı zâtilerinin gerektirdiği şekilde istiğkak taleb edip bu talepleri yönünde düzenleyerek varlık sahasına salıvermiştir ki, bu da o nun ceal-kılmas-ı-dilemsi-icad etmesi ile olmuştur. T.B. 

--------- 

3- O ki, takdir etmiş ve hidayet yolunu göstermiştir.? 

Rabbimizin takdir etmesi ne demektir. 

----------- 

(3) Takdir etmesi, A'yân-ı sabiteleri istikametinde kazahüküm ettiği şeyi, Takdir-miktar, miktar zaman süresi içinde zuhura çıkarması ki, bu da onların kaderleri olmuştur. Hangi şey hangi şekilde ne için halkeldilecekse o halkediliş onların kendilerine has hidayetleridir ve iş onlara kolaylaştırılır. "rabb'ın onları nasiyelerinden tutmuş götürmektedir, senin rabb'ın doğru yol üzeredir" Âyet-i Kerîmesinde bu hal açık olarak belirtilir. T.B. 

----------- 

6- Sana okutacağız unutmayacaksın? Ne anlamalıyım? 

---------- 

(6) Genellikle İnsânlar unutmaktan şikâyetçidirler bir bakıma doğrudur bir bakıma yanlıştır. Eğer bu dünya da hiç unutmamak gibi bir şey olsaydı insan oğlunun yaşaması çok, çok zor olurdu hepimizin hayatında bazı çok acı olaylar olmuştur işte bu tür şeyler zaman ile tamamen unutulmasa bile en azından hatıra şiddeti azalmaktadır, eğer öyle olmasaydı aynı hadise hep ilk günkü gibi olan acısı ile taptaze yaşansaydı, gerçekten bu hayat çok zor çekilirdi, bunu bilen Rabb'ımız hadisenin geçişinden belirli bir süre sonra o sıkıntılı halleri bize unutturmak suretiyle yeniden hayata bağlanmayı imkân dahiline getirmiştir. 

Ayrıca bizleri kasıtsız olarak unuttuğumuz bazı şeylerden de sorumlu tutmamaktadır, Sana okutacağız unutmayacaksın? Hükmü Peygamber efendimize vahyler indirilirken herhangi bir unutma tereddü olmasın ve kendine güven gelsin diye belirtilen bir husustur. Bizlerdeki karşılığı ise, "sana da bu İlâh-î hakikatleri okutacağız yani talim edeceğiz. Ve sen bunları ahirette de unutmayacaksın ve yaşayacaksın, diğerleri ise bildikleri dünyaya ait neleri varsa unutacaklar aslında unutmasalar bile geçerli olmayacak hiç bir işlerine yaramayacaktır. Bunları anlayabiliriz. T.B. 

---------- 

8- Seni en kolay yola müyesser kılacağız? --------- 

(8) İnsanın kendi fıtratına uygun olan işler veya davranışlar kendisine en kolay gelendir. Bazı insana çok kolay olan bir şey bazısına çok zordur, neden? çünkü kendi hilkatine uygun değildir. İşte Cenâb-ı Hakk Herkezi kendi asli fıtratı üzere halkettiği işleri onlara kolay gelir fıtratına uygun olmayan işleri yapmak zorunda kalırsa zor gelir ve başarılı olamaz. Ancak bu işlerinde istisnaları vardır. Meselâ bir insana namaz kıl dense, evvelâ o iş ona zor gelir, onun sebebi araya nefsin girmesinden’dir, yoksa ibadet kişiye hakikatini bilse zor gelmez. Bu yönde söz çoktur özetle bu kadar yeterli olur. T.B. 

------------- 

 15- Rabbinin ismini zikir edip, namaz kılanda. Rabbimizin ismini zikretmek hangi ismini ( Derslerimizde olan isimlerininimi tefekkür edeceğiz, yoksa tüm esmaül hüsnasınımı? 

------------- 

(15) Ders eğitim sistemimizde ki esmâlar, zaten ana esmâlardır onları zikrediyoruz. "kalpler Allah ismiyle mutmein olur ve Allah zikri en büyük zikirdir" diye bahseden Âyet-i kerimenin hükmü zaten açıktır ve biz bu zikri dersimizin hemen başında "harfi nida-ya Allah" diye çekiyoruz sonun da ise sadece" Allah" diye çekiyoruz. Bunlar asıl olan isimlerdir diğerleri ve bütün esmâ-i İlâhiye de asıldır, ancak behsedilen isimlerin hayat sahasında kapsam alanları daha geniştir. İsimlerin hepsi çekilir ancak her şeyde olduğu gibi, herhangi bir isimde, çok fazla yoğunlaşmamak gereklidir, kişiye farkında olmadan fayda yerine zarar verebilir. Kişi daha çabuk güçlensin diye hep et yerse kendisinde diğer gıdaların eksikliğinden meydana gelen hastalıklar baş göstermeye başlar. Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi gereken en iyi kullarından eylesin Amin. 

İşlerin kolay gelsin anlatılmaya çalışılanlar inşeallah faydalı olur tekrar hoşça kal Efendi Baban. 

------------------- 

 İh...-güzel kardeşim (2-115-fesemme vechullâh,)ı çok iyi bilirsin bütün alemde zahire çıkmış olan “Hakk’ın” veçhinden bahsetmektedir. Sence bütün alemde var olan hakkın veçhi sonradan mı “yaratılmıştır,” bunu Terzi’ye açıklayabilirmisin. Aynı ayet-i kerimenin başında, “doğuda batıda Allah-ındır,” yaratma bunun neresindedir. T.B.

---------- 

57.3 - Huvel evvelu vel âhıru vez zâhiru vel bâtın, ve huve bikulli şey'in alîm. 

Diyanet Meali: 

57.3 - O, ilk ve sondur. Zâhir ve Bâtın'dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir. ---------- 

 İh...-güzel kardeşim, her şeyin “evveli, ahırı, zahiri, batını” O, ise! O halde bu alemde yaratma, diye bir saha veya bir konu olabilirmi? Var sen kendi kendine, cevapla bakalım içinden nasıl çıkacaksın. Bu alemde sadece, Batından “zahera” ismi ile zahire, görüntüye çıkmak vardır, bunun diğer ifadesi “zuhur ve tecelli”dir. Yoktan var etme “yaratma” değildir. İster kabul edersin ister etmezsin, Terzi’nin derdi de değildir. T.B. 

---------- 

Bu vesile ile tefekkür gelişimi ile ilgili olan bir şiirimsi yazımıda ilâve edeyim, belki faydalı olur. T.B. 

 NEDİR BU (27/10/1981) Duyar gönül derûn içre, muammayı cihandır, bu, Uyan kardeş hemen sende, gaflethane değildir, bu, Âdem-i kendinde ara, kendine merhamettir bu, Her gördüğün Âdem değil, sûret’e aldanmaktır, bu, Âdem’in gönlüdür aslı, muammayı beşer’dir bu, Sen Âdem olmağa çalış, bildiğin Âdem değildir, bu, Hakk’a seyran eyle yürü, Çün; kendine seferdir, bu, Günler geçer, üçer beşer, durmak yeri değildir, bu, Terk’i sûret sanma kolay, muammayı illâ’dır, bu, Yıkıp’ta sarayı vehmin, lâ’dan dahi geçmektir, bu, Bütün gördüklerin yok bil, hakikat’i illâ’dır, bu, Âlem var, sen dahi varsan, dediğin lâ değildir, bu, İnsân-ı sanma’ki beşer, muamma’yı zuhurdur, bu, Sûret-i küçüktür amma, bil! Âlem-i ekberdir, bu, Kendin kendine kur saray, miras almak değildir, bu, Eğer gönlün titremezse, pişmek olmak değildir, bu, Mustafam cihan ışığı, muamma’yı Rasûl’dur, bu, Bütün âleme rahmettir, sandığın Rasûl değildir, bu, Kûr’ân’da övdü hep mevlâm, Rasûl’ü kibriyadır, bu, Sen’de git yolundan hemen, ziyan etmek değildir, bu, Can ve cânân nedir diyen, muammâ’yı Cemâl’dir, bu, Her sûrette gördüğün can, sîret-i cânân değildir, bu, Cemâl Cemâle aynadır, Canân ile olmaktır, bu, Bahr’ı zâtına dalmayan, Canân olmak değildir, bu, Zaman içre zaman vardır, muamma’yı zaman’dır, bu, Zaman denilen bir an’dır, gelir geçer değildir, bu, Zaman bâkîdir sen’de hep,(Vel asr’i)de yemin’dir, bu, Aslına vardınsa eğer, geçmek göçmek değildir, bu, Marîfet ben diyebilmek, muamma’yı ben’dir, bu, Eğer benlik ile dersen, dediğin (ben) değildir, bu, 

Bu zamir’i ancak (O) der, sûretten gelen değildir, bu, Sen de (O) olursan eğer, söyleyen (sen) değildir, bu, (129-Terzi baba divanı) 

---------- 

 İh...-güzel kardeşim “yaratma” konusu hakkın da, buraya kadar ifade edilen, özet bilgileri eğer okuma zahmetine katlanmış isen, düşün bakalım geçmiş sayfalarda tedbirsizce ve ön yargılı olarak, bahsettiğin gelecek sayfalarda kopyaladığım, fikirlerinde halen sabit kadem olabilecekmisin yoksa en azından, kullandığın suçlayıcı beşeri kelimelerinden az da olsa mahçup olacakmısın, yeniden tefekkür etmen ile kendini yeniden bir öz eleştiriye tabi tutabilcekmisin, veya aynı kesinlikle gene Terzi’ye hakaretlerine devam edebilecekmisin, vicdanınla baş başa kalıp düşüneceğin çok zamanın olacaktır. T.B.

---------- 

Allah u Telanın Kur an-ı Kerim’in aşağıda göstereceğim birçok âyetinde ifade ettiği “YARATANYARATCI-YARATTIM” dediği ayetlerde (İ.D.) 

---------- 

 İh... kardeşim bahsettiğin konu hakkın da Terzi’yi suçladığın bütün ayet-i kerimeler, bir bir geçmiş sayfalarda, delilleri birlikte izah edildi, Allah (c.c.) Yarattım demiyor, “halkettim” diyor, halketme, yaratma değil zuhura çıkmadır, sende bunu anlayamadınmı. T.B. 

---------- 

Allah bilmiyor muydu “zuhur ve tecell”i kelimelerini kulları anlasınlar diye kullanmayı da ;AYETE ŞERHİ, SİZİ:---TERZİ BABA YI--- MI YAPSIN dedi ??! :

---------- 

 İh... kardeşim şu kurduğun cümle karşısında gerçekten diyecek bir şey bulunamıyor ne diyeyim! 

 Bu hususta Terzi yeni bir şey söylemiyorki zaten Hakkın söylediğini söylüyor sözleri ve tarifleri kendine ait değilki Allahımızın kendi kendinin tarifleridir. Alemlerin Rabb-i haleka halk etti zahera zahir oldu, zahir olduğu yerde de tecelli ile parladı, yani göze göründü. Hayret bir şeyki sen bunu ısrarla anlamayıp Allah-n alemlerde olan zuhur ve tecellisini kendin den ayrı yaratılmış varlıklar olarak halen daha düşünüyorsan, gerçek bir araştırıcı için böyle bir şey düşünülemez. Demekki senin araştırma dediğin aynı sahada dönüp durmakmış, yani zaman kaybı olmuş, Füsusu-l-Hikemi okuduğunu söylüyorsun ancak sadece üzerinde göz gezdirdiğin anlaşılıyor, kusura bakma. T.B. 

---------- 

 Satırlar üzerinde gezinen böcek kitapta ne bulur idrak edecek, denmiştir. T.B. 

---------- 

İzahını yapabilir misiniz… Dini-Akli Mantıki bir izahını yapamazsınız.:: (İ.D.) 

---------- 

“İh... kardeşim halinde, nasıl bu kadar düşünce zaafı oluyor hayret doğrusu, eğer seninde biraz olsun sağ duyu ve bitaraf aklın varsa, geçmiş yazılarda sayfalarca yapılmış izahlarından sonrada, bu kanaatte olabilecekmisin bende merak ediyorum. T.B. 

---------- 

Ehli İrfan için Tabiki cevabı :HAYIRR (İ.D.) 

---------- 

 Gerçekten hayret bir şey, İh...-güzel kardeşim. Daha henüz ehli irfan ile, ehli zahir’in arasındaki farkın bile şuurunda değilmişsin. Ehli irfan hakkındaki bu kesin kanaatını, sakın ehli irfan duymasın, onların hakkın da, nasıl bir su-i zanda olduğunu ve onlar hakkın da, onların namına, nasıl bir karar verdiğini duysalar, kendilerinden özür dileyinceye kadar seninle hiçbir şekilde konuşmazlar. Aslında yapmak istediğin. 

 “Ehli İrfan için Tabiki cevabı evet” olur diyeceğine, herhalde bir dil sürçmesi veya nefsin oyunu, olarak cümleyi kurduğun şekilde ifade etmişsin, cümleni bir daha düşünsen çok iyi olur. Söz senindir, dinleyen-okuyan, kararını versin, nasıl bir acayip duruma düştüğünü irfan ehli anlayıp gerçekten kendileri hakkın da yaptığın bu yanlış ters ifadeni gönül koymadan nasıl kabülleneceklerdir bilemem.[44] T.B. 

-------------------

 Yolumuza (87/Â’lâ) sûresinden sonra gelen (88/Gaşiye) sûresi ile devam edelim. (Murat Derûni )

-------------------

GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى 

(87/1) Sebbihi-sme rabbike-l-a’lâ (87/1) Rabbinin yüce adını tesbih et. 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(219-87-88-18) 

A’LÂ-GÂŞİYE SÛRELERİ

Yazan ve Düzenleyen

MURAT DERÛNİ (18) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (219-87-88-18)

 GÂŞİYE SÛRESİ GİRİŞ…

 Adını ilk ayette geçen “Gâşiye” kelimesinden almaktadır. “Gâşiye”, örten, bürüyen anlamlarına gelmektedir. Gâşiye, kıyametin isimlerinden olup onun ürkütücülüğünü ve insanları kuşatacak felâket oluşunu ifade eder. Bu kelimenin yer aldığı ayetin “(Resûlüm!) Dehşeti her şeyi kaplayan kıyametin haberi sana geldi mi?” şeklinde ifade edilmesi ise, önemine dikkat çekme ve korkutma içindir. Sure, "Hel etâke" adıyla da anılmaktadır.

 26. ayetten oluşan sûre, Mekke’de inmiştir.

Mushaftaki sıralamada 88., nüzul sırasına göre ise 68. sûredir.

 Bu sûrenin temel konuları şunlardır:

Cennet ve cehennem tasvirleri, Allah’ın varlığının, birliğinin ve kudretinin delilleri; varlıkların yaratılışlarından hareketle Allah’a ulaşmak.

 Sûrenin temel mesajları şunlardır:

 - İnanmayanlar hesap gününde başları önlerine düşmüş bir halde cehenneme atılırlar. Kaynar su içerler. Açlığı gidermeyen dikenli bir tür yiyecek yerler. 

 - Kıyâmet gününde bir takım yüzler vardır ki, mutludurlar; dünyadaki çabalarından hoşnut olmuşlardır, yüce bir cennettedirler. Orada boş bir söz işitmezler. Bunlar da müminlerdir.

 - İnsan, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmalı; gerek canlı gerekse cansız varlıkların yaratılışlarını inceleyerek, Allah’ın varlığına inanmalıdır.

 - Peygamberin görevlerinden biri öğüt vermektir. Surede bu durum şöyle ifade edilir: “O halde (Resûlüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak yüz çevirip inkar edene gelince, işte öylesini Allah en büyük azap ile cezalandırır. Şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.” Bu ayetten anlaşılıyor ki, mümin, Peygamberi örnek alarak, çevresindekilere öğüt vermeli, onlar üzerinde zorlayıcı olmamalıdır.[45]

----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (88) Mushaf sıra numarası.

 (68) Nüzul sıra numarası.

 (31) Alfabetik sırası.

 (30) Cüz sırası.

 (26) Âyet sayısı.

 (26) Fasıla harfleri.

 (235) Genel toplamdır.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

 Fâsıla harfleri ت، ة[46]، ر، ع، م harfleridir. 

“Te” 4 Adet olması Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Esmâ, Tevhid-i Sıfât, Tevhid-i Zât. 

 “Ta-i Merbuta” 14 âdet toplam Te 18 adet “Ente” Sen’in tüm mertebeleri kapsaması “Levlâke levlâk lemâ halaktü'l- eflâk” (sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri halk etmezdim.)

“Rı” 4 adet İslamın şifre sayısı içinde Rablık, terbiye…

 “Ayın” 2 adet zâhir bâtın müşahade.

 “Mim” 2 adet, Hazret-i Muhammed ve Hakikat-i Muhammedi.

----------------

 Sûre-i şerifin sayı değerlerine bakalım;

 (غاشية) Gaşiye sûre ismi “Gayın-1000” “Elif-1” “Şın-300” “Ye-100” Te: 400 harf değerlerinden oluşmaktadır.

 (1000+1+300+10+400= 1711) dur. 1+7+1+1= 10 dur. 

 Mushaf sıralamasında (88) (8+8=16) nüzul sıralamasında (31) (13) dür. 26 âyettir. (2+6=8) dir. Genel sayı toplamı 235 idi. (5+7+3=10) durr. (10+16+13+8+10= 57) dir. 5+7=12 dir.

(12) Hakikat-i Muhammediyyedir.

Geldimi sana GAŞİYE haberi, Allah aşığının büyük değeri, Yaslanmış döşeklerine seferi, Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[47]

Bu girişten sonra, ilgili mevzuun ve sûre-i şerîfin varlığında, yolculuğumuza çıkmaya başlayalım. Cenâb-ı Hakk bu idrak yolculuğumuzda anla-ma kolaylıkları nasib etsin İnşeallah… Murat Derûni…

Mealen;

----------------

1 - O her şeyi kuşatacak olan Kıyâmet'in haberi sana geldi mi?

2 - Yüzler var ki, o gün eğilmiş, zillete düşmüştür.

3 - Çalışmış, yorulmuştur.

4 - Kızışmış bir ateşe girer.

5 - Onlara kızgın bir kaynaktan su verilir.

6 - Onlar için kuru bir dikenden başka yiyecek de yoktur.

7 - O da ne besler, ne de açlığı giderir.

8 - Yüzler de var ki, o gün nimetle mutludur.

9 - Yaptığından hoşnuttur.

10 - Yüksek bir cennettedir.

11 - Orada boş bir söz işitmez.

12 - Orada akan bir kaynak,

13 - Yükseltilmiş divanlar,

14 - Konulmuş kadehler,

15 - Dizilmiş koltuklar, yastıklar,

16 - Serilmiş halılar vardır.

17 - Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış?

18 - Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiş?

19 - Bakmıyorlar mı dağlara, nasıl dikilmiş?

20 - Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış?

21 - Haydi öğüt ver; sen şimdi sırf bir öğütçüsün.

22 - Sen, onlara zor kullanacak değilsin.

23 - Ancak kim yüz çevirir ve kâfir olursa,

24 - Allah ona en büyük azap ile azap edecek.

25 - Kuşkusuz onlar döne dolaşa bize gelecekler.

26 - Sonra da bize hesap verecekler.

-------------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

 هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ {الغاشية/1}

 “Hel etâke hadîsu-lgâşiye(ti)”

 O her şeyi kuşatacak olan Kıyamet'in haberi sana geldi mi? (88/1)

----------------

 ĞÂŞİYE, aslında gayş = örtmek, sarmak kökünden ism-i fâil olarak bir şeyi her taraftan sarıp bürüyen salgın, sargın, kaplayan şey demektir ki sonundaki "tâ", niteliği isme göre dişilik alâmeti veya aşırılık ifade etmek veya bazı durumlarda sıfâtlıktan isimliğe nakil içindir. At eyerinin örtüsüne ve kalp zarına, insanı veya hayvanı içinden saran derde ve kâbus gibi her taraftan saran salgın, kuşatıcı belaya da "gâşiye" denir ki "Yoksa onlar Allah'ın azabından hepsini sarıverecek bir felaket gelivermesinden emin mi oldular."(Yusuf, 12/107) âyetinde bu mânâdandır.

Bu mânâdan "lâm" ile de kıyâmetin isimlerindendir. Çünkü birden bire şiddetiyle halkı saracak ve ondaki dehşet verici olaylar herkesi bürüyecektir. Bazıları demişlerdir ki: Ğâşiye, "Yüzlerini ateş kaplar." (İbrâhîm, 14/50) buyrulduğu üzere kâfirlerin, cehennemliklerin yüzlerini saracak olan ateştir. "Saran ateş" mânâsınadır. Bazıları da, o cehennem ateşinin içine düşüp onu saracak olan cehennemliklerdir demişler. Çoğunluk birincisini sûrenin akışına uygun görmüşlerdir.[48]

 Gaşiye haberi geldi mi? İfadesiyle okuyana bu haberi geldi mi? Diye sorularak eğer ölmeden önce öldüysen geldi. Gelmediyse de zaruri ölüm ile bu haberi alacaksın demektedir.

 “KIYÂMET; ZÂTIN ZUHURU, SIFÂT SALTANATININ SÖNÜŞÜ”DÜR.

Bunun haberi sana gelgi mi? 

 Kıyâmet; Kişinin aynı zamanda kendi kıyâmetini kopararak ayağa kalkması ve kıyâm da durmasıdır. 

Müddesir sûresinde;

1 - Ey örtüsüne bürünen!

2 - Kalk artık uyar.

Efendimizin (s.a.v) büründüğü örtü esmâ-i ilâhiyye örtüsüydü. Artık bunları kıyam ettir, yani uyarmak için kullan denilmektedir.

Bizlerde esmâ-i ilahiyye örtüsüne bürünebilirsek kıyametin bu haberi bizlere de gelecektir. 

------------------- 

Müddessir-74/1- (Yâ eyyuhel muddessir.)

“Ey bürünmüş olan!” 

------------------- 

قُمْ فَأَنذِرْ

Müddessir-74/2- (Kum fe enzir.)

“Kalk, artık inzar et (uyar).”

-------------------

Bu âyeti kerîme geldikten sonra Efendimiz (s.a.v) en yakın akrabalarından başlayarak dini tebliğ etmeye başlamıştır.

 Dâ­ve­te en ya­kın­la­rın­dan baş­la­ma­sı em­re­di­len Var­lık Nû­ru-aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, bir­gün Sa­fâ Te­pe­si’ne çı­ka­rak Ku­reyş ka­bî­le­si­ne ses­len­di. On­lar da bu çağ­rı­ya icâ­bet ede­rek Sa­fâ Te­pe­si’ne gel­di­ler. Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- yük­sek bir ka­ya­nın üze­rin­den on­la­ra şöy­le hi­tâb et­ti:

“Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Ben si­ze, şu da­ğın ete­ğin­de ve­ya şu vâ­di­de düş­man at­lı­la­rı var; he­men si­ze sal­dı­ra­cak, mal­la­rı­nı­zı gas­be­de­cek de­sem, ba­na ina­nır mı­sı­nız?” On­lar da hiç dü­şün­me­den: 

“Evet ina­nı­rız! Çün­kü şim­di­ye ka­dar Sen’i hep doğ­ru ola­rak bul­duk. Sen’in ya­lan söy­le­di­ği­ni hiç işit­me­dik!” de­di­ler.

Ora­ya gel­miş bu­lu­nan her­kes­ten bi­lâ-is­tis­nâ bu tas­dî­ki alan Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- on­la­ra şu ilâ­hî ha­kî­ka­ti bil­dir­di:

“O hâl­de ben şim­di si­ze, önü­nüz­de şid­det­li bir azap gü­nü bu­lun­du­ğu­nu, Al­lâh’a inan­ma­yan­la­rın o çe­tin azâ­ba uğ­ra­ya­cak­la­rı­nı ha­ber ve­ri­yo­rum. Ben si­zi o çe­tin azap­tan sa­kın­dır­mak için gön­de­ril­dim.

Ey Ku­reyş­li­ler! Si­ze kar­şı be­nim hâ­lim, düş­ma­nı gö­ren ve âi­le­si­ne za­rar ve­re­ce­ğin­den kor­ka­rak he­men ha­ber ver­me­ye ko­şan bir ada­mın hâ­li gi­bi­dir.

Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Siz uy­ku­ya da­lar gi­bi öle­cek­si­niz. Uy­ku­dan uya­nır gi­bi de di­ri­le­cek­si­niz. Ka­bir­den kal­kıp Al­lâh’ın hu­zû­ru­na var­ma­nız, dün­yâ­da­ki her ha­re­ke­ti­ni­zin he­sâ­bı­nı ver­me­niz mu­hak­kak­tır. Ne­tî­ce­de ha­yır ve ibâ­det­le­ri­ni­zin mü­kâ­fâ­tı­nı, kö­tü iş­le­ri­ni­zin de ce­zâ ve şid­det­li azâ­bı­nı gö­re­cek­si­niz! Mü­kâ­fât ebe­dî bir cen­net; mü­câ­zât da dâ­imî bir ce­hen­nem­dir.” Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in bu hi­tâ­be­si­ne, ora­da bu­lu­nan­lar­dan umû­mî bir îti­raz gel­me­di. Yal­nız am­ca­sı Ebû Le­heb:

“–Hay eli ku­ru­ya­sı! Bi­zi bu­ra­ya bu­nun için mi ça­ğır­dın?” di­ye­rek mü­nâ­se­bet­siz ve ya­kı­şık­sız söz­ler sarf et­ti. Ha­kâ­ret­le­riy­le Peygamber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- in kal­bi­ni kır­dı. 

 Kendisi hakkında, Leheb Sûresinde bahsedilen sonunu bu ifadeleriyle daha o zamandan kendisi hazırlamış kendi hükmünü kendi vermiş olduğundan iki eli de kurumuştur. Zelil ve hakir olarak ölmüştür.[49] 

----------------

 وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ {الغاشية/2}

 “Vucûhun yevme-izin hâşi’a(tun)” Yüzler var ki, o gün eğilmiş, zillete düşmüştür.(88/2)

----------------

 Kişinin en önemli yeri yüzüdür. Kişi simasından tanınır. Nasıl ki insan övüldüğü zaman, gururlanır ve dik yürür. Ama bir suç işlese, hayasızlık, ahlaksızlık etse, yüzü yere eğilir ve kimsenin yüzüne bakacak hali kalmaz.

 “Vucûhu” Yüz olarak ifade edilsede kişinin “Vechi” aslında tüm bedenini de kapsamaktadır. Kişi bu tüm yönüyle bilinir. Tüm varlığı ile zillete düşecektir.

 Esmâ-i ilâhiyye nefsi istikameti üzerine hayali ve vehimi üzere mudill yönünde kullanan kendi rabbi ve hakikati karşısında hakka karşı yüzü eğilmiş ve zillete düşecektir.

----------------

 عَامِلَةٌ نَّاصِبَةٌ {الغاشية/3}

 “Âmiletun nâsibe(tun)” Çalışmış, yorulmuştur. (88/3)

----------------

 Amel; ameli salih ve ameli gayri salih olmak üzere iki kısımdır. Ameli gayri salih te, kendi içinde iki kısma ayrılır burada bahsedilen ikinci kısım, nefsaniyet ile mudill ve şekavet üzere işlenen ameldir.

 Nasib sözlükte; Pay. Bir kimsenin elde edebildiği şey. Allah’ın kısmet ettiği şeydir.

 Bu kişiye ameli karşılığı varlığındaki hakkı inkar etme ile birlikte işlediği nefsani amellerdir.

 Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin dediği gibi; Geçen geçmiş, gelecek ise müphemdir. Nasibinden geçmekte olan şu dem (an) vardır. Ne ile ilgileniyorsun, ne ile meşgul oluyorsun ancak bu vardır. Bu dünya hayatı için çalışıp çabalan üstüne bir de meşru olmayan yollardan yapmak ancak yapana yorgunluk olur. 

 Kişilerin gece içinde uykuya yattıklarında gördükleri rû’ya-lar, rû’ya içinde rû’ya dır. Fiziken uyandıklarını zannedenler, aslında hiç bir zaman uyanmamışlar, Hakk ve irfaniyyetten uzak, uzun bir ilmi gaflet uykusunda bulunmaktadırlar.

 Kişilerin gezmeleri, hareket etmeleri, gerçek manâ da yaşam değil, aynı uyur gezer kimseler gibidir ki, uykuda gezdiğinin farkında değildir. Gerçek bir irfan ehlinden uykudan uyanma eğitimi alınmassa kişi bu uyku dünyasından ahiret âlemine yine uykulu ve rû’ya âleminden geçer gider haberi bile olmaz. Orada da hayatı oranın şartlarına göre olan, yine rû’ya âleminde yaşamını sürdürür.[50]

----------------

 تَصْلَى نَارًا حَامِيَةً {الغاشية/4}

 “Teslâ nâran hâmiye(ten)” Kızışmış bir ateşe girer.(88/4)

----------------

 Sözlükte “bir şeyin ateşte kızması, öfkelenme, bir işi yapmaktan kaçınma, himaye etme, kıskanma” mânalarına gelen hamy kökünden masdar-isim olan hamiyyet ahlâk terimi olarak namus, din, vatan gibi üstün değerleri koruma, bunların saldırıya uğramasından dolayı öfkelenme, savunmak için harekete geçme; insanın kendisine utanç veren bir işi yapmaktan kaçınması; aralarında kan bağı bulunan kimselerde mevcut birbirini koruma duygusu gibi çeşitli şekillerde açıklanmıştır.[51] 

 Bu hususta Fetih sûresi 26. Âyette iki sefer geçen hamiyet kelimesi kafirlerin kaplerindeki taassub ve cahiliyet olarak bildirilmektedir. 

 إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَأَنزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا أَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا {الفتح/26}

“İz cealellezîne keferû fî kulûbühimülhamiyyete, hamiyyetel cahiliyyete fe enzelellahu sekinetehu alâ Rasûlihî ve alelmü’minîne ve elzemehüm kelimetettakvâ ve kânû ehakkun bihe ve ehlehe ve kânellahu bikülli şey’in alîmen.” 

” O vakit ki, o kâfirler, kalblerinde taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişler idi. Allah Teâlâ'da Peygamberinin üzerine ve mü’minlerin üzerlerine sekiyneti indirdi ve onlara takvâ sözünü tutmalarını sağladı. Onlar da buna hakkiyle lâyık ve bunun ehl-i bulunuyorlardı. Allah da her şeyi hakkiyle bilicidir.” (48/26)

------------------

 Hakk’ı örtüp inlar edenlerin kaplerindeki bu cahiliyye taassubunun kızgınlığı kendi ahirette kendi ateşleri olmaktadır.

 Kızgın bir ateşe girer ifadesinde “Kızışmak” yine hamiyet kelimesi ile bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Kişinin kendinde bulunan Hakk’ın hamiyet ismini nefsani yönden kullanıldığı için bu kızgın ateşi yine kendi kızdırdırmıştır. Nefsani yaşam ile Hakk’ı ihmal etmesi Hakk’ı kıskandırmıştır. 

 Gaşiye isminin bir yönü ise salgındı. Tarihte bilindiği birçok salgınlar olmuştur. Yakın tarihimizde neslimiz insanlarını yüksek ateşle etkileyen ve bir çoğunun ölümlü tadışlarına vesile olan Corana salgını olmuştur. 

 (176) numara sayılı Coranavirüs dosyasına konu olmuş ve Terzi Baba gurubu tarafından tefekkür edilmiştir. Önsözünü ancak buraya alabildiğimiz bu ateşli salgın hakkındaki düşünceler isteyenler kitaptan okuyabilirler.

 Muhterem okuyucularımız. Bilindiği gibi dünya insanlık tarihinde birçok sıkıntılı devreler olmuştur. Onlardan biride içinde bulunduğumuz “korona virüs” salgınıdır. Kısa sayılacak bir zamanda adeta bütün dünyayı hükmü altına almış ve bütün insanları evlerine kapatmış bir hale geldi. 

Konunun zahirinden batınına geçerek acaba bizlere nasıl ibretlik birer uyarı verdiğini düşünmemiz gerekmektedir. 

Bu hususta bende tefekkür ufuklarımızı biraz daha genişletmek için konu hakkın da kardeş ve evlâtlarımıza bir duyuru yaparak ne düşündüklerini ve “CORONA VİRÜS COVID-19-“ ün manevi bağlantıların olup olamıyacağı hakkın da fikirlerini almak için, aşağıda ki duyuruyu siteye koymalarını istemiştim onlarda siteye koydular sağ olsunlar. 

---------

Korona virüs ile ilgili duyuru 

Fa…. Bu… 

Son zamanlarda maruz kaldığımız ve yaşamakta olduğu-muz “Korona virüs” salgını ile ilgili batîni düşüncelerinizi ve varsa  aldığınız notları Terzi Babamıza e-posta olarak yollayabilirsiniz.

--------- 

 Bu bildiriden sonra yaklaşık (51) kişiden değişik düşüncelerde yazılar geldi, kendilerine teşekkür ederim, yazıların gelmesi bitince bende, üç bölümle aralarda ve sonunda da bir yorum yapıp kitabı bitirmiş oldum. Rabb-ımza teşekkür ederiz. Bu hadiseden daha sonraları da insanlık âlemine gelebilecek böyle felâketlerden de azmi derece de muhafaza etmesini niyaz ederim. “İz-T.B.”[52] 

----------------

 تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ {الغاشية/5}

 “Tuskâ min ‘aynin âniye(tin)" Onlara kızgın bir kaynaktan su verilir.(88/5)

----------------

 Kaynamış bir gözeden kendilerine içirilir.

 Mûsâ a.s. kayaya asasını vurduğu zaman 12 gözden su kaynamış ve her bir boy, hangi gözden içeceğini bilmişti. Burada ifade edilen kim hangi derste ise o kaynaktan, gözeden ilmini hayatını almaktaydı.

 Ahiret hayatında oranın şartlarına göre kişiye beden elbisesi verilecektir. Yoksa dünya şartlarının bedeni ile kaynar kaynak suyunu içmek bir yana o suyun içine girebilmek ve kalabilmek bile zordur.

 Bu kaynamış su kendi “hamiyet” kızgınlıkları sonucu “ilim ve hayatlarını” daha bu dünyadeyken kızgın suya çevirmeleri ve kendilerine bu kaynak içecek olarak sunulmaktadır.

 Rahmân sûresinde de bu sıcak sudan bahsedilmektedir.

(55/44)

يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ {الرحمن/44}

yetufune beyneha ve beyne hamiymin anin beyneha/onun/kendisi arasında ve beyne hamiymin anin/olgunlaşmış hamim/kaynar su arasında tavaf eder/dolaşırlar

O cehennemin arasiyle son derece sıcak bir su arasında dolaşacaklardır “Onunla kaynar su arasında dolaşırlar.

Cehenneme yeni girilmiş, fakat daha henüz ateşe atılmamışlardır. 

Günahkarlara karşılarında cehennemin ateşi ve harareti; buraya gireceksiniz denir ve kaynar sular gösterilip bundan da içeceksiniz denir. 

Bunların ikisi arasında gider gelirler fakat fayda elde edemezler.

Diğer yönden kişinin kendi içinde bulunan nefs-i emmare ve tabiat çukurunda yanan ihtiras ateşi ve cehlinden kaynaklanan kaynar suya dönüşen yanlış bilgileri arasında gelir giderler, fakat fayda elde edemezler.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor:

[Dönüp dolaşıyorlar onunla ve cehennem ateşi ile kızgın bir hamîm arasında.” Hamîm: Sıcak su; an: son derece kızgın, demektir. ]

----------------

 لَّيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلَّا مِن ضَرِيعٍ {الغاشية/6}

 “Leyse lehum ta’âmun illâ min darî’(in)” Onlar için kuru bir dikenden başka yiyecek de yoktur.(88/6)

----------------

 Ahiret için ne zâhiri bilgiyi öğrenmemiş tatbik etmemiş, ne de bâtıni ilmi bu dünyada tahsil etmemiştir. Onun için ancak bu dünya hayatında elinede bir kuru diken kalmış ve onun yiyeceğidir. Onunla ne doyar, ne de açlığı gider.

----------------

 لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِن جُوعٍ {الغاشية/7}

 “Lâ yusminu velâ yuġnî min cû’(in)”

 O da ne besler, ne de açlığı giderir.(88/7)

----------------

 وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاعِمَةٌ {الغاشية/8}

 Yüzler de var ki, o gün nimetle mutludur.

 “Vucûhun yevme-izin nâ’ime(tun)”

----------------

 Naim sözlük anlamı; Cennetü'n-Naîm: On üç ayette geçmektedir. Arapça'da "refah, huzur, mutlu hayat" anlamına gelen nimet kelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya sahip olan naîm, insana mutluluk veren maddî ve manevî bütün güzellikleri ifade etmektedir.[53] 

 Şuara sûresinde;

 Vec’alnî min veraseti cenneti-nne’îm(i)

 “Beni Naîm cennetinin varislerinden eyle.”(26/85)

--------------------

 Hazreti İbrâhîm a.s. cenneti naimin varislerinden olmak için dua etmiştir.

 Bu dünya hayatında cennet bahçeleri efendimiz s.a.v in buyurduğu gibi zikir ve ilim meclisleridir. Bugünden cennet-irfana dahil olmamız gerekmektedir.

 Allah Resûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem ve ashabı bir sohbet meclisinde oturuyorlarken, Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:

“Cennet bahçelerine uğradığınız zaman istifade ediniz.” buyurdular. Sahabeler:

“Cennet bahçeleri nerelerdir, yâ Rasûlâllah?” diye sordular. Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:

“Oralar, ilim/zikir meclisleridir.” buyurarak cevap verdi.[54] 

 O gün kimseler vecih yani tüm yönleriyle izinlidirler, neye izinlidirler aşağıda yazılan izinli zikir ile esmâ-sıfât-zât tarikat, hakikat, marifet mertebesi nereye gelmiş ise oraya kadar rablerinini hatırlamaya izinlidirler Zikr, iki yönlü izah edilebilir; birinci yönü, kişi her-hangi bir “esmâ-i ilâhiyye”yi veya duayı belirli veya belirsiz sayılarla tekrar etmektir ki bu da iki türlüdür.

 Birincisi; kişinin kitaplardan veya çevresinden aldığı bazı tavsiyelerle, kendi başına çektiği zikirlerdir; bundan ahirette sevap beklemektedir. İyi niyetiyle yapılan bu çalışmalar kişiye az da olsa huzur sağlar; şeriat mertebesi zikridir. 

 İkincisi; İzinli zikirlerdir ki bunlar da üç kısımdır. İzinli zikirlerin birinci kısmı; esmâ - tarikat mertebesi itibariyle “şeyh” diye isimlendirilen bazı kimselerin kendi sistemleri içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikle-ri “esmâ-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide, az da olsa muhabbet ve iyi ahlâkın artmasına sebebolurlar. Ancak burası oldukça da tehlikeli bir yerdir. Zikir veren kişinin mutlak o yerin (mertebenin) ehli olması lâzımdır; aksi halde psikolojik mânâda istenmeyen haller meydana gelebilir, kişinin sosyal dengeleri de bozulabilir. 

 İzinli zikirlerin ikinci kısmı; sıfât - hakikat mertebesi itibariyle “arif” diye isimlendirilen bazı kimselerin, kendi sistemleri içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikleri “esmâ-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide çok daha geniş ufuklar açarak kendi gerçek ilâhi kimliğini bulmasına ve kendini yakıynen tanımasına sebebolur. 

 Daha evvelki mertebelerde çektiği zikirlere hayâl ve duygular, kısmen de olsa karıştığı halde, burada kendi gerçek kimliğini bulmaya başladığından hayâl ve vehimin burada pek etkisi kalmaz; ilk irfaniyyet mertebesidir. Ehlini bulmak oldukça zordur. 

 İzinli zikirlerin üçüncü kısmı; zât – marifet mertebesi itibariyle “arif-i billâh” diye isimlendirilen bazı kimselerin ilâhi sistem içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikleri “esmâ-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide daha da geniş ufuklar açarak, kendi gerçek ilâhi kimliğini bulduktan sonra, oradan yola çıkarak, “hakikat-i ilâhiyye”yi, Allah’ın hakikatini gerçek mânâsıyle bulmaya başlar. 

 Burası gerçekten oldukça güç, güç olduğu kadar da mühim ve değerli bir saha; epey de yüksek bir irfaniyyet ufkudur. Ehlini bulmak çok zordur. 

----------------

 لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ {الغاشية/9}

 “Lisa’yihâ râdiye(tun)” Yaptığından hoşnuttur.(88/9)

----------------

 Huzur ve refah içinde çünkü dünya hayatının huzuru refahı geçicidir. Hadi ve mudil birlikte olduğu için bir karar olmaz anı anına uymaz, kah cemâl, kah celâl tecellisi hüküm sürer. 

 Cennet hayatı ise cemâl tecellisi altında olduğundan huzur ve refah süreklidir. Yapmış olduğu işlerden, alınan irfaniyet ilminin karşılığını ayn-ı ile vaki olmasından razıdır. Burada ki razılık, nefs-i radiye ile karıştırılmasın. Özel ma’nâda hakk tan razı olmaktır.

----------------

 فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ {الغاشية/10}

 “Fî cennetin ‘âliye(tin)” Yüksek bir cennettedir.(88/10)

----------------

 Kûrân-ı Keriymde Cennet isimleri verilirken 8 cennet bildirilmiştir. 

Firdevs — Cennetin en yüksek bahçeleri (Kehf:107, Mü'minun:11) Dâru'l-mukâme — Ev/Yuva (Fatır:35) Dâru's selâm — Huzur evi/yuvası (Yunus:25) Cennetü Adn — Ebedi mutluluğun bahçesi (Tevbe:72, Ra'd:23) (Ayrıca bakınız; Aden bahçesi) Dâru'l-hulûd — Ebedi Bahçeler (Furkan:15) Cennetü'l-Me'vâ — Barınağın bahçesi (Necm:15) Cennâtü'n-naîm — Sevinç Bahçesi (Maide:65, Yunus:9, Hac:56, Vakıa: 12) el-Makâmü'l-emîn — Güvenlik evi (Duhan:51) Bunların 7 si nefs cennetleri ve 8. İse zât cennetleridir. İliyyine mensup olanlar A’liye yüksek (yüce) cennetdedirler.

Bu cennetler Râhman sûresinde bildirilmiştir. 

 (55/62)

 وَمِن دُونِهِمَا جَنَّتَانِ {الرحمن/62}

ve min dunihima cennetani ve dunihima/onların (ikisi) dun/ berisi/gayrisinden, başkasından iki (2) cennet var “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.

Bu cennetleri biraz açmaya çalışalım. 

İsim belirtilmeden bildirilen bu dört cennet, Tevhid cennetleridir. 

Yukarıda belirtilen iki cennet “Ef’âl” ve “Esmâ”, 

Bu âyette belirtilen iki cennet ise “Sıfât” ve “Zât” cennetleridir. 

Bu cennetlerin sakinleri bu mertebelerin velileridir. 

Diğer taraftan isimleri verilerek belirtilen sekiz cennet daha vardır. 

Bu sekiz cennetin yedisi, yedi nefs mertebsinde yaşayanlar içindir. 

Geriye kalan bir cennet ifadesi ise yukarılarda bahsi geçen dört mertebeyi, yani Zâti cennetleri kapsamaktadır.

Biraz daha açmaya çalışalım. 

Yukarıda bahsi geçen dört cennet “Hazerat-ı Hamse” (Beş Hazret) mertebesinde yaşayanlara ait gerçek Tevhid cennetleridir.

(55/46) 

 يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ {الرحمن/44}

ve limen hafe mekame rabbihî cennetani Rahman (55/46) ayetinde bahsedilen iki cennetten Birincisi: “Tevhid-i Ef’âl”de yaşayan İbrahimiyet mertebesinin, “meşreb-i İbrahimiyet” velileridir. 

“Tevhid-i Ef’âl” hakikati üzeredirler. 

Tevhid kelimeleri “la faile illallah”tır. 

Bütün varlıkta “fail-i mutlak”ın Hak olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. 

Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.

İkincisi: “Tevhid-i Esmâ”da yaşayan Museviyet mertebesinin, “meşreb-i Museviyet” velileridir. 

“Tenzih” hakikat-i üzeredirler. 

Tevhid kelimeleri “la mevcüde illallah”tır. 

Bütün varlıkta mevcut olanın sadece Hak olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerim oluşturur.

(55/62)

وَمِن دُونِهِمَا جَنَّتَانِ {الرحمن/62}

ve min dunihima cennetani ve dunihima/onların (ikisi) dun/ berisi/gayrisinden, başkasından iki (2) cennet var “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.

Burada yani Rahman (55/62) ayetinde belirtilen iki cennetten; 

Birincisi: “Tevhid-i Sıfât”ta yaşayan İseviyet mertebesinin, “meşreb-i İseviyet” velileridir. 

“Teşbih” hakikati üzeredirler. 

Tevhid kelimeleri “la mevsüfe illallah”tır.

Bütün varlıkta mevcudun ve sıfatlarının Hakk’ın olduğunu ve kendilerinde de var olanın Hakk’ın sıfâtları olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.

İkincisi ise: Cennetlerin en üstünü olan Zat cennetidir. “Tevhid i Zât”ta yaşayan Muhammediyet mertebesinin, “meşreb-i Muhammedi” velileridir. 

“Tevhid-i Zât” hakikati üzeredirler. 

Tevhid kelimeleri “lâ ma’bude illâllah” ile “lâ ilâhe illâllah”tır. 

Bütün varlıkta var olanın Hakk’ın Zâtından başka bir şey olmadığını ve kendilerinde de var olan Hakk’ın Zatı olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. 

Bu zâti irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.

Bu iki cennetin bir diğer sakinleri de vardır ki; onlar da “İnsan-ı Kamil”lerdir. 

Az yukarıda bahsedilen zatlardan farkları, bütün mertebeleri kendi bünyelerinde cem edip o hakikatlerle beşeriyet libasına bürünüp nas içerisinde “gizli hazine” olarak yaşamaları ve taliplilerini alıp kendi geçtikleri yollardan Hakk’a ulaştırmayı çalışmalarıdır. 

Bir bakıma yukarıda belirtilen “ihsan”ın hakikatim yaşayanlar da bunlardır.

 Kelimeleri, “lâ ilâhe illâllah Muhammedürrasülüllah”tır.

“men reani fekad reel Hak”

“kim ki beni rüyet etti, gördü bu halde gerçekten Hakk’ı rüyet etti/gördü”

“kim ki beni gördü ancak Hakk’ı gördü” Yani “bana bakan Hakk’ı görür” ifadesinin zuhur mahalleridirler.

Onları tanımak kolay kolay mümkün olmaz. Çünkü belirli bir nişanları yoktur.

Böylece cennetlerin “Tevhid” ve “amel” cennetleri olmak üzere iki kısım olduğunu görmekteyiz. 

Ayrıca sonra bahsedilen iki cennetin önce bahsedilen iki cennetten mertebe bakimından üstün olduğunu da böylece bilmekteyiz.

Rabbımızın Kur’anı Keriym Fecr Suresi 89. sure 29-30. ayette 

 كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ {العنكبوت/29} قَالَ رَبِّ انصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ {العنكبوت/30}

fedhuliy fiy ‘ibadiy (29) vedhuliy cennetiy (30) bu halde kullarım içine edhul/duhul et (29) ve cennetime duhul et (30)

“Benim kullarımın arasına gir ve benim cennetime gir” ifadesiyle, yukarıda belirtilen özelliklerle tanıtılan cennetleri girmemiz istenmektedir. 

Bu cennetlerin en yücesi de belirtildiği gibi, “ümmet-i Muhammed”e has, zât ve irfan cennetleridir. 

Bu hakikatlerden gafil olarak yaşamanın verdiği pişmanlığı düşünmek bile korkunç bir bedbahtlıktır.

Bir irfan ehlinin;

Bu günkü cennet-i irfana dahil olmazsa uşşak, Yarın ki vaad olunan huri gılmanı neylerler. 

Sözünü çok iyi düşünmemiz gerekmektedir.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu âyet hakkında özetle şöyle diyor:

İbnü Zeyd’den yapılan rivayete göre;

Önceki cennetler, mukarrebler (takva ve kullukta Allah’a yakın olanlar) için; 

Bunlar ise, “ashab-ı yemin” (amel defteri sağ eline verilenler) içindir. 

Hasan-ı Basrî’ye göre de; 

Öncekiler “sahabi”ler, Sonrakiler de “tabiin” içindir. 

Bu iki görüşe göre de ikinciler şeref ve mertebe yönünden öncekilerden aşağıdadır. 

Mamafih bir kısım âlimler de sonrakilerin vasıflarının daha üstün olduğunu kabul etmişlerdir. “Min dünihima”, “onların daha ilersinde” “ demektir.

----------------

 لَّا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً {الغاشية/11}

 “Lâ tesme’u fîhâ lâġiye(ten)” Orada boş bir söz işitmez.

----------------

 Cennette işitecekleri Hakk’ın sözü olan hakikat sözüdür. Hayal, vehim, nefis kaynaklı olmadığından da boş bir söz değildir. (88/11)

----------------

Hakk’ın kavli olan, Zât ve irade ye dayanan bu lafız-söz “Kün” yani ol der ve oluverir.[55]

----------------

 فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ {الغاشية/12}

 “Fîhâ ‘aynun câriye(tun)” Orada akan bir kaynak, (88/12)

----------------

 Cennette aynı zamanda gönül cennetinde akan kaynak gönüllerden gönüllere akan kevrer ırmağıdır. (Muhammed/15) âyetinde de bunların su, süt, şarab, bal olmak üzere ef’âl, esmâ, sıfât, zât mertebesi kaynaklı olduğu bildirilmiştir.

 Mevlâna hazretleri bu âyetleri aşağıdaki Mesnevi-i şerif beyitlerinde açıklamıştır.

1763. Âriyet olan cihandan kurtulmuş, gülzarın ve akıcı pınarın sakini olmuştur.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Gâşiye’de olan (Gâşiye, 88/8-12) ya’ni “O günde yüzler "vardır ki âsâr-ı ni’metle beşâşette ve sa’yinden nâşî râzıdır, âlî olan cennettedir; orada beyhûde söz işitmezler; kelâmları zikir ve hikmettir, orada dâimâ akıcı pınarlar vardır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur ki, urefâ-i billâh bugün cennet-i âcil içindedirler ve bu vücûd-ı izâfî kuyûdundan, mevt-i ihtiyârî ile kurtulmuşlardır. Ardı arası kesilmeyen hikem ve esrâr-ı İlâhî peyderpey kalblerine vârid olur. Onlar kendi aralarında bu cennet-i irfân içinde aslâ boş ve beyhûde sözler konuşmazlar, musâhabeleri zikir ve hikmettir.[56]

----------------

 فِيهَا سُرُرٌ مَّرْفُوعَةٌ {الغاشية/13}

 “Fîhâ sururun merfû’a(tun)” Yükseltilmiş divanlar,(88/13)

----------------

Bu divanlar-tahtlar Kamer sûresinde geçen Makam-ı sıdk doğruluk-tasdik ile sürûr Türkçede sevinç anlamını taşır. Tasdik ve sevinç içinde irfaniyet tahtalırında otururlar. Kişinin gerçek ve hakiki postuda budur. Tarikatta bulunan post bir remiz ve tiyatro sahnesidir.

 Makam-ı Sıdk yukarıda geçen Mesnevi beyitleri devamında açıklanmıştır.

 1764. Onun meclisi ve mahalli ve makamı ve rütbesi, onun âlî-himmet olan sırrının tahtı üzerindedir.

Ya’ni, ârifin meclis-i maârifi, âlî-himmet olan sırrının tahtı üzerindedir ki, o taht o sırrın hakikatidir ve o hakîkat onun ayn-ı sâbitesidir; ve kezâ o sırının tahtı üzerinde onun mahall-i mahsûsu ve makâm-ı mümtâzı ve ism-i hâssı iktizâsınca[57] rütbesi vardır.

1765. Bir mak'ad-ı sıdkdır hi, sıddıkler, onda hep latîf ve mesrûr ve tâze-rû- durlar.

“O âlî-himmet olan sırrın tahtı bir mak’ad-ı sıdkdır ki, o hakîkatü’l-hakâyık olan vücûd-ı mutlaktır. Sıddîkların hakîkat-i zâtiyyeleri o taht üzerinde latîf ve kesâfetten ârî ve mesrûr ve inkılâbdan muarrâ[58] ve tâze-rûdurlar.” Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu makâm hakkında şöyle buyurulur: (Kamer, 54/54,55) ya’ni “Muhakkak muttâkıler cennetlerde ve nehirlerdedir; melîk-i muktedir indinde olan mak’ad-ı sıdkdadırlar.” “Ser-sebz”, tâze, genç ve ikbâlli ve tâli’i uygun olan ma’nâsınadır.

1766. Onların hamdi, bahardan gülşenin hamdi gibidir, yüz nişan ve yüz gîr u dâr tutar.

“Gîr u dâr”, emr edicilik ve hükümrânlık demektir. Ya’ni “Kâmillerin hamdi, bahârın te’sîrinden ve tecellîsinden, gülşenin hamd-i fiilîsi gibidir, zîrâ gülşen bahânn tecellîsinden güllerini izhâr eder; bu ızhâr-ı letâif onun hamd-i fiilîsidir. İnsân-ı kâmil dahi Hakk’ın tecelliyât-ı mütenevviasından, türlü türlü maârif güllerini izhâr eder. Bu da gülşenin bahârdan olan hamd-i fiilîsi gibidir. rıbu hamd-i fiililerinin birçok alâmeti ve birçok hükümranlığı vardır. O hükümranlıklar dahi onlarda âsâr-ı esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin zuhûru- dur ki, ölüyü diriltirler ve diriyi bir nazar ile öldürürler.[59]

----------------

 وَأَكْوَابٌ مَّوْضُوعَةٌ {الغاشية/14}

 “Ve ekvâbun mevdû’a(tun)” Konulmuş kadehler, (88/14)

----------------

 Hz. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) kadeh hakkında şu beyti söylemiştir:

 “Kadehin şeffaflığı ve şarâbın inceliği birbirine benzedi ve emir müşkil oldu. 

Gûyâ sâde şarâbdır ve kadeh yoktur; ve sanki sâde kadehdir ve şarâb yoktur.

Mesnevi-i Şeriften kadeh hakkında söylenmiş beyitler;

 3494. Ey Hû'dan, Hû nâmı ile kani' olmuş olan! Hû’nun kadehi olmaksızın ne vakit Hû'dan kurtulursun?

Merâtib-i vücûdun kâffesi hüviyyet-i ilâhiyyedendir; ve lisânen “Hû” lafzını söylemek de bu hüviyyet-i ilâhiyyedendir. Binâenaleyh bir kimse lisânen “Hû” lafzını zikr edip, fikren başka şeyler düşünse, hüviyyet-i ilâhiyyeden yalnız “Hû” isminin telaffuzuna kanâat etmiş olur ve “Ben, beni zikr edenin celîsiyim” hadîs-i kudsîsi mûcibince Hak, bu zâkirin ancak lisânının celîsi olur; fikrinin vesâir a’zâ ve cevârihinin celîsi olmaz. Çünkü o kimsenin ancak dili bu lafızda müstağrakdır; bunu zikr ederken, başka söz söyleyemez; fakat fikri vesâir a’zâ ve cevârihi “Hû”da müstağrak değildir. Ve mâdemki bu kimse fikren “Hû"da müstağrak değildir, nefsânî ve şeytânî havâtırdan mahfûz olmaz. Ve fikrin “Hû”da istiğrâkı ise aşk-i ilâhı şarâbından sarhoş olmağa mütevakkıftır. Sarhoşlann dimâğını içki nasıl uyuşturur ise, şarâb-ı “Hû” kadehi dahi sıfât-ı nefsâniyyeyi öylece uyuşturur ve hevâ-yı nefsânîden ancak bu şarâbı içenler kurtulur.[60]

2562. "Biz gerek kallâş ve gerek dîvâneyiz; o sâkînin ve o kadehin sarhoşuyuz."

“Kallâş”, bî-nâm u neng ve hiçbir şeyi olmayan müflis ve kâinâttan mücerred olan kimseye derler. Burada, kâinâttan tecerrüd etmiş olan kimse murâd olunur ki, hâl-i fenâda bulunan evliyâullâhtan kinâyedir. “Sâki’den murâd, Hak; ve “kadeh”ten murâd, şarâb-ı aşk-ı İlâhî kadehidir. Ya’ni, “Biz gerek kâinâttan ve gerek tavr-ı akıldan mücerred olalım, her halde şarâb-ı aşk-ı İlâhîden sarhoş olmuş kimseleriz!”[61]

-------------------- 

 Buraya faydalı olduğunu düşündüğüm Efendi Babamız, Fa… Bu… ve Fakir arasında geçen “Şarab” “Kadeh” (Sekr-Sahv) hakkında ki yazışmaları da ilâve ediyorum. (Murat Derûni.)

------------------- 

 (1)(2)(3) şişe şarap‏ 

 14.12.2013 (1)(2)(3) şişe şarap.

 Akşam-ı şeriflerin hayr olsun Fa… oğlum. Mu…tın ki ile iki şişe üçe çıkmış. Birerde bonus almışlar zâhir bâtın (6) şişe olmuş buda her cihetten nereye baksan mahlûkatı serhoş görmek demektir. Serhoşlar arasında kalanın ise o muhitte yaşayabilmesi için zahirende olsa, serhoş gözükmesi gerekmektedir yoksa aralarında yaşayamazlar. Sana bu hususta küçük bir hatıramı anlatayım. 

 (1953) senelerinde idi İstanbuldan geldikten sonra o günkü evimize yaklaşık iki kilometre kadar uzakta olan "Çiftlik önü Camiine" Arapça okumak için her sabah (5/5,30) da kalkıp giderdim, o zaman oraları da bu günkü kadar kalabalık değildi, hele o saatlerde pek kimseler olmazdı, camiye yaklaştığım bir sırada yorgunluktan ve uykusuzluktan olsa gerek, giderken biraz sağ sol yapıp sendelemişim, o sırada da yolcu oldukları anlaşılan erkekli kadınlı bir kaç kişi, “şu serhoşa bak, sabah sabah içmiş,” diyerek kendi aralarında konuşarak yanımdan geçip gitmişlerdi. 

 Bende bu sözler üzerine, yakıştırdıkları vasfa sevinmiştim. Oyüzden, Bayezid-i Bistaminin dediği gibi. "Şeribtül hubbe kâ'sen ba'di kâ'sin.............." "Muhabbet şarabını kâ'se kâ'se içtim, ne şarap bitti ne ben kandım" demiştir. Onun için onlar bize yabancı değildir. Diğer taraftan, başka bir düşünürde, "bizi sarhoş eden angur/üzüm suyu değildir" demiştir. Biz gene lâtifeyi ve serhoşluğu bir tarafa bırakalım da, ilim hoşluğuna devam edelim İnşeallah.  Herkese selâmlar hoşça kal Efendi Baban. 

-------------------  

 16 -12 -2013 (1)(2)(3) şişe şarap 
 Sabahı Şerifleriniz Hayrolsun Babacığım; 

 10.12.2013 tarihinde sizinle telefonda konuşurken, İstanbul'dan bir emriniz var mı diye sordum, sizde gelirken "bir şişe şarap" getirirsin, buyurdunuz, cevaben dedim ki: 

 Tekirdağ'ında daha kalitesi var (aslında sizi kasdediyordum) dedim, siz bir süre güldünüz, sonra hadi bakalım yalnız olmasın gelirken "iki şişe şarap" getirirsin dediniz. böylece telefon konuşmasını hitama erdirdiniz.

 Telefonu kapadıktan sonra lâtife ettiğinizi düşündüm ama hemen kısa bir süre sonra bunun altında vardır bir hikmet, yoksa Efendi Babacığım böyle bir şey istemezdi dedim. Sayılar ve şarap konusunda az çok bilgim vardı ama şişe konusunda biraz takıldım, o sırada gönlüme Nesimi'nin nefesi geldi;

 Ben melâmet hırkasını kendim giydim eynime

 Ar u namus şişesini taşa çaldım kime ne Sofular haram demişler bu aşkın badesine (şarabına) Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne Daha sonraki gün M… C… abi'ye danıştım, bu kelime-lerin anlamlarını bulabilmek için, cevaben bir yazı gönderdi ve altında şu not vardı aynen aktarıyorum;

 "Bizi de dahil ettin... Efendi Babacığıma hürmet, muhabbet ve selâmlarımı iletmeni rica ediyorum. Birde bizde dahil olduğumuz için "Üç tane şarap  götürür-sün" Mu… abim de böyle söyledi dersin..." İnşellah sizin cevabınızla bu sözün hakikatını daha iyi idrak ederiz hürmetle sizin ve validemin ellerininden öpüyorum.

oğlunuz fa…

(Ya ) Selâm.

------------------- 

(1)(2)(3) ŞİŞE ŞARAP

 Bir emir geldiyse sorma Ümmeti Mûsâ gibi olma Biri iki, ikiyi üç yapma Cevabı istersen gönüle gel Hızır bâtın, Mûsâ zâhirdir Gördüğüm iki şişe gibidir Ehli tevhide bunlar birdir Kır şişeleri de irfâna gel İlmi ledünne talib olduk Marecel bahreynde buluştuk Söz verdikte yoldaş olduk Sabreyle de fena'ya gel İsa bin Meryem Rûhullah İncil'in kendisi Kelîmetullah Ondadır makamı fenafillah Kalma burada baka'ya gel Öğrendiysen Musa'dan tenzihi Durma anla İsa'dan teşbihi Cem eyleyiver de bul tevhidi İlmi ledün sultanı Muhammed'e gel Sırrı feyzi Hüda'dır Hazmiya Kervan-ı aşka sakidir Nusreta Sende ermek istersen Necata Arifi billah Terzi Baba'ya gel

------------------- 

 Fa… Bu… 31.12.2013 

 M… abiciğim hayırlı sabahlar; 

 Şarap ile ilgili mail aşağıdaki gibidir, daha önceden şiir deneyimim yoktu bu ilk oldu, hatamız varsa affola… 

 Selâmlar. Fa… kardeşiniz

-------------------

 Mu… CA… 01.01.2014

 Fa…cığım Hayırlı Seneler, Gönderdiğin mail için teşekkür ederiz. 

 Fakir de şiir konusunda acemi, yazdığın şiir güzel olmuş... Sen yazmaya devam et, zaman içinde hece vezni mi? Arus ölçüsü mü? Yazacaksın karar verirsin. Hece vezni daha kolaydır. İnternette bu konu hakkında bilgiler var. 

 Bende şiiri biraz değişik yorumlamaya çalıştım... 

 4+4+3 hece vezniyle yazılmıştır.

 Emirini verdiğinde koşmalı, Muhammedi ümmetinden olmalı, Altı yönden kapısına bakmalı, Fetihleri bildirmekte Kâbe gel.

Sohbetinde irfanıyla bayıldık, İlmi ledün anlatınca ayıldık, Hakikatin yollarında sayıldık, Kadehleri doldurmakta Saki gel, Zahirinde Muhammedi  ismiyle, (s.a.v) Batınında Hüviyeti "Hu"suyla, Velilerde tenzihle, teşbihle, Tevhidini birlemekte Kâmil gel, Kelimeler dudağından dağılır, Nefesinden rahmetleri yayılır, Hakikatin kokusundan ağlatır, Karanlığın noktasında Aşka gel, Muhammedi tevhid eder zâtında, (s.a.v) Resülünde Resülleri zuhurda, Cem'ül Cem'le  hidayeti bekada, Dolunayın parlaklığı Onda gel, İlimlerin kapısında Hazmidir, Deryaların kapısında Nusretdir, Mevlamızın kapısında Necdetdir, Marifetin Velâyeti Ali gel. (k.v.c)

------------------- 

 Burada Niyazi babamıza ait bir şiir var. Onu da ilâve edelim, ruhu şad olsun. Koyu yazıların altlarındaki normal yazılar şiirin özetle izahlarıdır.

------------------- 

 Zühdünü ko aşka düş ehl-i canân etsin seni,
 Pîr-i aşka kulluk et cânâne cân etsun seni. 

 Zühdünü koy aşka düş canân ehli etsin seni,
 Aşkın üstâdına kulluk et, cânâne cân etsin seni.

 Bir zaman bülbül gibi efgânın ağdır göklere,
 Şol kadar kıl nâleyi kim gülistân etsin seni. 

 Bir zaman bülbül gibi efgânını yükselt göklere,
 Şu kadar inilti kıl ki gülistân etsin seni.

 Âr u nâmusun bırak şöhret abâsından soyun,
 Giy Melâmet hırkasın kim ol nihân etsin seni. 

 Âr ve nâmusun bırak şöhret cübbesinden soyun,
 Melâmet hırkasın giy ki ol gizli etsin seni.

 Yüzünü yerler gibi ayaklar altında ko kim,
 Hak teâlâ başlar üzre âsumân etsin seni. 

 Yüzünü yerler gibi ayaklar altında koy ki, 
 Hak teâlâ başlar üzerinde gökyüzü etsin seni. 

 Verme râhat nefsine dâim gazâ-yi ekber et,
 Kâbe-i dil feth olup dârül-emân etsin seni. 

 Verme râhat nefsine dâim en büyük savaşı et,
 Gönül Kâbe’si feth olup emin yurt etsin seni.

 Gel Niyâzi’nin elinden bir kadeh nûş eyle kim,
 Mahvedip nâm-ı nişânın bî-nişân etsin seni. 

 Gel Niyâzi’nin elinden bir kadeh iç ki,
 Mahvedip nâm ve nişânın nişansız etsin seni.

 Selâmlar, Hoşça kal (Murat Derûni.)

----------------

 وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ {الغاشية/15}

 Ve nemâriku masfûfe(tun) Dizilmiş koltuklar, yastıklar,(88/15)

----------------

 Âyet mealindeki koltuklar 13. Âyete bağlantı olarak anlaşılmaktadır. 

 Nemâriku; yastıklardır. Dizi yastıklar, yastıklar aynı zamanda kişinin divanda koltukta arkasına dayanağıdır. Bunlarda dayandığı esmâ-i ilâhiyye bilgileridir. Ne kadar esmâ-i ilâhiyyenin hakkın olduğunu tescil etmişse Hakk’ın divanına dizilmiştir. 

----------------

 وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ {الغاشية/16}

 “Ve zerâbiyyu mebsûse(tun)” Serilmiş halılar vardır.(88/16)

----------------

 Serilmiş, halılar; Vahidiyet sahası üzerine serilmiş ef’âli ilâhiyye bilgileridir. 

----------------

 أَفَلَا يَنظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ {الغاشية/17}

 “Efelâ yenzurûne ilâ-l-ibili keyfe hulikat” Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış? (halk edilmiş) (88/17)

----------------

 Deve seyr-i süluk yolunda kişinin beden devesidir. Bu deve saliki hacca götürür. Ve gönül kâ’besinde hacc vazifesini yapmasına mânen vesile olmuş olur. Âyette yaşıyan bir hayvan olarak zâhire bakılması yanında bu mânevi beden devesinin hakliyetine de bakılması istenmektedir.

 Şöyle bir hikaye anlatılır. 100 devesi olan bir ticaret kervanı yola çıkmış. Belli bir mesafe gitikkten sonra devenin biri yükü ile beraber çökmüş ve canını teslim etmiş. Kervan sahibi devenin başına gelip, feryad-ı figan ağlamaya başlamış. Aradan epey bir zaman geçmiş kervan yolcuları bakmış olacak gibi değil. Yoldan geri kalıyorlar, kervan hareket etmiyor. Aralarında nasıl olacak bu iş diye istişare edip, kervan sahibi ile konuşmaya gidiyorlar. 

- Yüz tane deven var, birini kaybettin diye bu kadar üzülmeye değer mi?

Kervan sahibi;

 - Siz devenin ölümüne onu kaybettiğime üzüldüğümü zannediyorsunuz. Deve mi? Yükü taşıyordu? Yük mü deveyi taşıyordu? Yükse yük burada? Deveyse devede burada, ben bunları kim taşıyordu onu düşünüyordum diyor.

 Araf sûresinde anlatılan Salih a.s. ın devesinin hakikati bu konuda faydalı olacaktır.

 فَعَقَرُواْ النَّاقَةَ وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُواْ يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ {الأعراف/77}

 “Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu'tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn.”

 “Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar; "Ey Sâlih, eğer hakîkaten elçilerdensen, bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” (7/77)

-----------------

 “Derken dişi deveyi boğazladılar” Bütün Âyet-i Kerîme’lerde olduğu gibi burada da hem zâhir hem de bâtın-î hakikatler vardır. Zâhiri, hikâyede olduğu gibidir, bâtını ise “iş’âri-işaret” olarak kişilerin bulunduğu irfaniyyet idraklerine göredir. İş’âri olanlar geneli bağlamaz “indî-şahsi” dir, kendilerine ve o duyarlılıkta olanlara göre zevkî bir idraktir. Tatmak için özel bir eğitim gerekmektedir.

 Bilindiği gibi dişilik üreticiliktir, dişi deve kişide “nefs-i küll” ü, üreticiliği temsil eder. Salih (a.s.) ise “akl-ı küll” ü ve etkenliği temsil eder. Sâlih (a.s.) akl-ı kül cihetinden, Sâlih bir etken nefha olarak, kavmine o günün kemâli olan, ilmi İlâhiye yi “nefha-telkin” ediyor, fakat kabul görmüyor idi. 

 Nihayet bir pazarlık neticesinde Sâlih olan (Akl-ı küll) den “nefha-i İlâhiyye” (nefs-i küll) olan kavmine akmaya başladı geçici olan bu akış neticesinde kendilerinde bulunan “nefs-i emmâre-beden dağları” ndan (Nakatullah-Allah-ın devesi) çıktı. Bu kendilerine Allah’ın “ef’âl cihetinden esma tecellisi” idi. Ancak bunu anlayamadılar. 

 Mevcut olan akarsuyu şarta göre bir gün deve bir gün kavm kullanmakta idi, böylece suları azalmış ve sıkıntıya düşmüş, “nefs-i emmâre” olan kavim zorlanmaya başlamıştı, bu yüzden (Nakatullah-Allah-ın devesi) ni boğazladılar. Deve ve inek, bilindiği gibi nefs-i levvameyi ifade etmektedirler. Ben-î İsrâîl-in ineği kavmin nefislerinin rabb’ı, muhabbetlisi olduğundan kesmekte çok zorlandılar diyeti, çok sevdikleri altınları oldu. Sâlih (a.s.) a gönderilen “deve-nakatullah” Allah’ın, hamile dişi, üretici devesi olduğundan kendileri hakkında nefs-i levvame değil, Hakk’ın lütfu olarak, Nefs-i radıye idi. Ve o mertebenin kendileri hakkın da kendilerini Rablarına götürecek Burak’ları ve kendilerine ulaşacak olan hakikatlerin zuhur sebebi idi. Onu kesmelerinin diyeti ise bütün varlıkları oldu. Ve, “bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir! "dediler.” Bunun üzerine başlarına bilinen akıbetleri geldi. 

 Seyr-i sülûk yolunda olan her, sâlik götürücüsünün irfaniyyeti kadar bu yoldan geçer, eğer geçmiyorsa zâten gerçek sâlik değil, zanda sâliktir. Âdemiyyet’ten başlayan seyr-i sülûk yolculuğu “salâh-sâlihlik” vadisine geldiği zaman o vadiden geçmek için oraya uygun bir vasıta lâzımdır bu vasıta ise belirtildiği üzere deve’dir. Âlemde ne varsa insânda da bunların hepsi nefsinde bâtınında-kuvve’de mevcuttur, yeri geldiğinde bunları ve ahlâklarını yaşantısında kuvveden zâhire-fiile çıkarır. Her insânın nefsi onun bineğidir, bu bineğin vasfı ise kişinin ahlâkı ile ilgilidir. Eğer bir kimse iç bünyesinde ki, nefsi emmâresini insâni hakikatler ile eğitmemişse o, insân-ı nakıs-noksan insândır. Kendisinde hâkim olan görüntü-sûret insânlığı değil, iç bünyesinde hâkim olan bir hayvanın ahlâkı üzeredir. Bunlara da hayvan-ı nâtık-konuşan hayvan derler. 

 İşte bu halden kurtulmak için kendi gerçek hakikatini aramaya yönelerek insânlık vadisine girmesi gerekmekte’ dir, o vadiye gitmek için’de kendi beden-nefis dağından Allah’ın yolu olan sırat-ı müstakîm’e ulaşmak için, binek olarak “nâkata-Allah’ın” dişi hâmile devesini çıkarması gerekmektedir. Hâmile olması o devenin neslinin kesilmemiş-ebter, olmamış olması içindir. Devenin suyu çok içmesi İlâh-î ilim ve hayatla dolmasıdır, içince çok süt vermesi, deve allah’ın devesi olduğundan o mertebenin Ulûhiyet ve irfaniyyet hakikatleri ilminden fazla, fazla vermesidir. Bilindiği gibi süt ilimdir. Su da, hayat ve ilimdir. İşte gerçek yol ehli sâlik’in bu mertebe-vâdide ki, nefs-î bineği bu ahlâkta olan “nakata-Allah’ın devesi” dir. Bu deve ile yoluna devam eden sâlik Mûseviyyet mertebesine gelince “Tûvâ” vâdisine girmesi için kendisinden her türlü bineğinin ve hattâ nalınlarının bile çıkartılması istenecektir. (20/12) 

 (7/73 hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten) İşte bu “nâkata-Allah’ın devesi” sizin için Ulûhiyet Âyetlerindendir. 

 Bilindiği gibi her Âyet-i Kerîme’nin zâhiri ve bâtını vardır, bu Âyet-i kerîme’nin kısmen ilmî yönde ki, zâhirini de anlamaya çalışalım. 

 Baktığımızda açık olarak görüyoruz ki dağ, taş-toprak, olan mâden’den, et olan deve çıkmaktadır, ancak bu devenin büyük miktarda suya ihtiyacı olduğu görülmek-tedir. Bu hususun incelenmesi gerekmektedir.

 Bilindiği gibi Âyet-i Kerîme’ler “muhkem ve mütşabih” olarak ikiye ayrılmaktadırlar. Bu Âyet-i Kerîme’de zâhiri-hikâyesi, yönünden muhkem batını-hakikati, yönünden müteşabih’tir. Bünyesinde büyük bir tekneloji gizlidir, bu tekneloji gıda sanayi ile ilgilidir, Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi taş ve topraktan su ilâvesi ile et üretilmektedir. Bilindiği gibi gıda zinciri, mâden, bitki ve hayvan türlerinden sırasıyla geçerek üretilmektedir. Burada ise bir halka yoktur, yani görüldüğü gibi mâden’den et üretimi vardır. Bu oluşum büyük bir gıda teknelojisine ışık tutmaktadır. Üretim süresini %/33 kısaltmaktadır, Bu büyük bir zaman kazanımıdır. Eğer vaktim ve maddi imkânlarım olsa idi ilk işim büyük bir lâbaratuar kurup bu araştırmalara başlar idim. Zâten numeneleri de vardır, denizde balıkların, karadan denizlere ulaşan minereller ile suyun ete dönüştüğü aşikârdır, taşların içinde solucanlarında bulunduğu aşikârdır, İnsân badeni dahi kara balçık su ile karışık topraktan et olarak meydana gelen bir varlıktır. O halde bu husus olmayacak bir şey değildir. Ümid ederiz ki bu oluşumu evvelâ sahibi olan bizlerin içinden çıkan kimseler zuhura çıkarırlar, aksi halde geç kaldığımızda yabancılar bu teknolejiyi ortaya çıkarıp, bizlerinde onlardan bunları para ile satın almamız gerekir ki bizlere yazık olmuştur, eldeki değerin kıymeti bilinmemiş diğerleri gibi zayi edilmiş olur. İçimizden kimler veya hangi firmalar bu işe el atıp başlarlarsa bu günden onlara bizden selâm olsun, başarılar dilerim. Ayrıca taşların koyun olması Şuayb (a.s.) ın mucizelerindendir.[62] 

----------------

 وَإِلَى السَّمَاء كَيْفَ رُفِعَتْ {الغاشية/18}

 “Ve-ilâ-ssemâ-i keyfe rufi’at” Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiş?(88/18)

----------------

 Fusûs’ül Hikem Mukaddime bölümünde semâvatın halkıyeti;

 Allah Teâlâ bir beyaz inci[63] yarattı (halk etti); celâl heybeti ile nazar etti; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvatı dumandan ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. İmdi onun arşı su üzerinde vaki’ oldu.[64] “Errahmânu ‘alâ-l’arşi-stevâ” Rahmân arşı istiva etti[65] 

İstiva sözlükte; Sözlükte “doğru ve düzgün olmak” anlamındaki svy ( سِوًى) kökünden türeyen istivâ “mutedil, düzgün ve eşit olmak; karar kılmak, oturup yerleşmek; yönelmek, yukarı çıkmak; hâkim olmak, tahta oturmak” gibi mânalara gelir.[66]

Nefes-i Râhmaninin tenfisi ile gök yükseltilmiştir.

Nasıl ki âlemin hilkati böyle ise beden arzı ve göğünün durumuda böyledir. 

Uluhiyet mertebesinden vahidiyet mertebesine tenezüül edince yaygın bir saha oluştu. Bu sahada nefesi Rahman-i tenfis edilince gök yükselmiş oldu.

Hazret-Âdemin hilkatinde düzenledi “ve nefahtü fihi min ruhi” Ona ruhumundan üfürünce[67] Hazreti Âdemin gönül göğü yükselmiştir. İşte bu yüceliğinden meleklere hemen secde edin emri gelmiştir.

Aynı şekilde bir salik bir irfan ehlinin eğitim ve tedrisatına girince gönlüne sohbetlerle üflenen “ve nefahtü” ve yaptığı zikirler ile arz ile bitişik olan gönül göğü yükselmeye başlar. 

---------------

 وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ {الغاشية/19}

 “Ve-ilâ-lcibâli keyfe nusibet” Bakmıyorlar mı dağlara, nasıl dikilmiş?(88/19)

----------------

 Yeryüzünde dikilmiş sıra sıra dağlar olduğu gibi bizlerinde iki omzumuzun arası nefis dağımızdır. Eğer bir irfan ehlinin eğitimi ile verilen zikr görevi ile esmâ-i ilâhiyemizi museviyyet mertebesi ile kendi beden arzımızda faaliyete geçirip, kendi birimsel varlığımızda bâtınımızda Mûsâ ismimiz olursa bu dağ “Tûr dağı”na dönüşür. Ve bu dağda rabbimiz ile konuşabiliriz. Varlıklarında olan bu dağlara bakmıyorlar mı?

----------------

 وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ {الغاشية/20}

 “Ve-ilâ-l-ardi keyfe sutihat” Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış?(88/20)

----------------

 Yaşadığımız dünyanın üstünde gezdiğimiz yeryüzü gibi bizlerinde yeryüzümüz tenimizdir. Ve yayılmış bir vaziyettedir. Varlıklarında olan beden arzına bakmıyorlar mı?

----------------

 فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ {الغاشية/21}

 “Fezekkir innemâ ente müzekkir(un)” Haydi öğüt ver; sen şimdi sırf bir öğütçüsün.(88/21)

----------------

 Meâlde öğüt olarak verilmiş zikir… 

 Fezekkir sözlükte; hatırlat, yad et, zikret.

Müzekkir sözlükte; Andıran, hatıra getiren, yad ettiren, zikrettiren, hatırda tutturan. Zikreden hatıra getiren anan. Zikreden ibadet eden.

Bu zikri kendi varlığında kendinden kendine öğüt vererek “fezekkir” anmayı faailiyete geçir. Ondan sonra ise öğüt alacklara, hatırlar “müzekkir” Hakikat-i Muhammediyeyi hatırlat. İşte bu öğüt-zikir nesilden nesile, gönülden gönüle aktarılmıştır.

Kelime-i Tevhid kitabından bu aktarım bu kitabın “Rabbinin yüce adını tesbih et”. (87/1) A’lâ sûresi 1. Âyette akatrıldığı için tekrar buraya alınmamıştır. Dileyenler ilgili yere bakabilirler.

----------------

 لَّسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ {الغاشية/22}

 “Leste ‘aleyhim bimusaytir(in)” Sen, onlara zor kullanacak değilsin.(88/22)

----------------

 Efendimiz (s.a.v.) “Ey kalpleri çeviren, onlara tasarruf eden Allâh’ım! Benim kalbimi Sen’in tâatin üzerine sabit kıl.”[68] 

 Kendisi yakınları ve ümmeti için üzüldüğü halde kalblerin Allah’ın elinde olduğunu hidayetin ondan geldiğini ifade ediyor ve bizlere de bu konuda örnek oluyordu.

 Hitap burada okuyan kişiyedir. Dinde zorlama yoktur. Cenâb-ı Hakk âyetlerinde insanları uyarır, şunları yaparsanız kurtulur, yapmazsanızda sonuçlarına katlanırsınız tercih sizin der. Taallukuallah, Allah c.c. ahlakı budur. Ve resülünün mübeşşir ve nezir olduğunu Fetih sûresinde bildirir. Taalluku bi resülullah ta nezir ve uyarıcı olmayı gerektirir.

 (İnnâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiran ve nezira)

“şüphe yok ki, biz seni bir şâhid ve bir müj-deci ve bir korkutucu olarak gönderdik.”(48/4) 

-----------------

 (İnnâ erselnâke) “seni gönderdik” ifadesi kullanılmaktadır ki, zât-î Âyetlerdendir, üç yönlü (1) Hakikat-i Muhammed-î, (2) Hazret-i Muhammed, (3) ve ümmet-i olan bizler itibariyle incelememiz yararlı olacaktır kanısındayım. 

- Hakikat-i Muhammed-î yönüyle baktığımızda. 

Daha evvelce de belirtildiği gibi Ulûhiyyet’in zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye yi Zât-ı mutlak, “Muhakkak ki Biz” diyerek, araya hiç bir mertebeyi sokmadan Hakikat-i Muhammediyye ye hitaben seni “irsal-Rasûl” ettik, yani zât âleminden ef’âl âlemine kadar olan bütün sahaya gönderdik. Ne için? Bütün âlemlerde ve her zerrede Allah’ın varlığına (şahit) ve bunun müjdesini veren (mübeşşir) ve bu halden gaflette olan mahalleri de (nezir) uyarman için gönder-dik, şekliyle düşünüp kendimize yeni bir ufuk açmak sûretiyle idrak ve zevk edebiliriz. 

(2) Hazret-i Muhammed, zuhur’u Muhammed-î mertebesi itibariyle baktığımızda. 

“Ey Habîbim! Seni bütün âlemlerde Ulûhiyyet ismimle var olan “Ben” Allah’ın tecelli ve zuhuruma (şahit) ve bu hali müjdeleyici (mübeşşir) inkâr edenleri de uyarıcı (nezir) olarak gönderdik,” şekliyle izah ve zevk edebiliriz. 

(3) Üncü hali olan ümmet-i yani bizler içinse! 

Hakk buyurur ki, “ey kulum senin beden mülkünde zuhuru olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesini, beden mülkünde Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığının açık (şahid) i ve (mübeşşir) müjdeleyicisi ancak, bu hal ve hakikatlere inanmadığın takdirde akibetinin ve pişmanlığının çok çetin olacağının (nezir) uyarı-ikaz-ı nı yapmaktadır şekliyle, idrak ve zevk edebiliriz.” Bu arada bir şeye daha dikkat etmemiz gerekiyor Görüldüğü gibi burada Peygamber (s.a.v.) Efendimizin üç vasfından bahsediliyor, genelde (nezir) kelimesi “korkutma” şekliyle ifade ediliyor ise de, rahmet Peygamberi olan Peygamberimize bu vasfı vermemiz pek uygun olmayacaktır, onun yerine yukarıda da belirtildiği gibi (ikaz- uyarıcı) kelimelerini kullanmamız daha uygun olacaktır diye düşünüyorum.[69]

----------------

 إِلَّا مَن تَوَلَّى وَكَفَرَ {الغاشية/23}

 İllâ men tevellâ ve kefer(a) Ancak kim yüz çevirir ve kâfir olursa,(88/23)

----------------

 Her kim kendi varlığında bulunan Hakk’tan yüz çevirir ve onu kendi varlığında örtüp gizlerse ve Hakk’ın kimliğine sahip çıkarsa ben varım derse,

----------------

 فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الْأَكْبَرَ {الغاشية/24}

 Feyu’azzibuhu(A)llâhu-l’azâbe-l-ekber(a) Allah ona en büyük azap ile azap edecek.(88/24)

----------------

 إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ {الغاشية/25}

 “İnne ileynâ iyâbehum” Kuşkusuz onlar döne dolaşa bize gelecekler.(88/25)

----------------

 “ileynâ” nâ “biz” ifadesi âyetin zâti olduğunu bildirmektedir. “Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkkadır”. Diye bir atasözümüz vardır. Afrikanın en ücra köşesinden bir insanda olsa Allah’ın zâtından gelmektedir. Dönüş yeri yine “İleyna” olacaktır. İşte bu hakikatlerden uzak kalıp kabul etmemek “Allah” ulluhiyet mertebesinin en büyük azabı olacaktır. 

----------------

 ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ {الغاشية/26}

 “Summe inne aleynâ hisâbehum” Sonra da bize hesap verecekler.(88/26)

----------------

 Sonra onların hesabını vermek bizim üzerimize düşer. “Aleynâ” nâ, biz yine bu âyetin ifadesidir. Hesap soracak zât mertebesidir. Hesapta bu mertebeye verilecektir.

----------------

 Böylelikle Gaşiye sûresinin sûresinin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını ve Hakk’ın aşkıyla gaşyolunmalarını (tüm varlıklarını sarmasını) niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbabımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim. 

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

26-06-2024

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi. 

218-8-5-Kur-Ker-Yol-Enfal Suresi. 

219-87-88-18-Kur-Ker-Yol-A’lâ-Gaşiye Sureleri.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Yüksek lisans tezi hazırlanan kitaplar.

53. Hazmi Tura: 

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (217+140=357)

- 2015 yılında ziyaret ettiğimiz, Adana, Tufanbeyli, Şar köyünde bulunan ALA kapı… ↑

- HASENÂT ↑

- Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla şiirinden Murat Derûni” ↑

- Elmalı Hamdi Yazır ve Diyanet meali. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – KELİME-İ TEVHİD, Lâ İLâhe İllâ Allah – Tasavvuf Serisi 10 – Özet olarak… ↑

- Bu yazılar yazılmadan dört gün önce Nusret Babamız r.a, yayalar mezarlığında ziyaret etmiştik. Haziran ayın ilk yarısı, ilkbaharın son günleri olduğu halde alışılmışın dışında Pendik te 37 derece sıcak vardı. Hazret adate “dışarısı sıcak, içerisi sıcak” diyordu. Ve Mesnevinin ilk 18 beyiti içinde yer alan şu beyitler ile kulağımızdan öperek üflüyordu;

Ney sesi tekmil hava oldu ateş Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş Aşk; ateş olmuş dökülmüştür neye Neş’ esi aşkın karışmıştır neye ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Tesbih ve Zikir – Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 5…9… Bu konuda geniş bilgi için bu kitaba müraacat edilebilir. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Salât– Tasavvuf Serisi 5 – Sayfa 9 ↑

- Elmâlılı Muhammed Hamdi YAZIR tefsiri, Â’LÂ sûresinden alıntıdır. ↑

- “Birinci Tenzih” sübhaneke duasında; Sübhaneke Allahümme, ey azameti, şanı, yüce olan Rabbım ALLAH’ım! Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim. Sen o kadar yücesin ki, dediğinde; namaza başlarken el ile yaptığı hareketleri bu safhada kelama dönüşüyor, zuhura geliyor. Gönlünde kaynayan, coşan ilahi sevgi yavaş yavaş zuhura çıkmaya başlıyor. “İkinci Tenzih” Zamm-ı sûre’nin okunmasından sonra sıra rüku’a ge­liyor. Her gün 40 defa eğildiğimiz rüku da, en az 120 defa sübhahane rebbiyel aziym, yani yüce ve azametli Rabbim seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim, demekteyiz. Namaza başlarken, sübhaneke ile birinci tenzih’i yapmıştık. 

Burada ise ikinci tenzih-i yapmış oluyoruz. Bu tenzih aslında, kendinden kendine olan bir tenzihtir. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Salât– Tasavvuf Serisi 5 – Sayfa 19 ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/tesrik# maddesinden alıntıdır. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/tekbir maddesinden alıntıdır. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Salât– Tasavvuf Serisi 5 – Allahu Ekber ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Salât– Tasavvuf Serisi 5 – Allahu Ekber Tekbirleri ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 peygamber (1) – Hz. Âdem a.s.– Tasavvuf Serisi (15) - Hakîkat-ı Âdem ve Havvâ bölümünden özet. ↑

- Aynı adlı eserden, Sayfa 10… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Ayan-i Sabite, Kaza ve Kader – Tasavvuf Serisi 78 – Sayfa 212 den özet olarak. ↑

- Tasavvuf sözlüğünde, herkeste bulunmayan birtakım bilgilere ve hallere, yetenek ve ruh temizliğine sahip velîlere havâs veya ehl-i husûs, bunların en üstün olanlarına hâssü'l-havâs veya hâssatü'l-hâssa adı verilir; böylece tasavvufî anlayışta müslümanlar avam ve havas şeklinde iki kategoriye ayrılır. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi- 4. Cilt… ↑

- Nusret Tura Uşşaki ks. ↑

- Antik Roma'nın en önemli hekimi, anatomi ve fizyoloji bilgini, felsefesicidir.  ↑

- 22.06.2024 - 04:09 Anadolu Ajansı - DHA ↑

- Fûssilet Sûresi (41/6) ↑

- Râhman Sûresi… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – Tasavvuf Serisi (165) Kıyâmet Sûresi– Sayfa 218 özet olarak. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi, İbrâhim Fassı ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi, İshâk Fassı ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Lût Fassı ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Üzeyir Fassı ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Davut Fassı ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Lokman Fassı ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Musevviye Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – (57) Tâ-Hâ Sûresi– Sayfa 48 özet olarak ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – (68-1) Namaz sûreleri – Sayfa 76 ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Tesbih ve Zikir – Tasavvuf Serisi 28 – DOKUZUNCU BÖLÜM ZİKR - Bu konuda geniş bilgi için bu kitaba müracaat edilebilir. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/kabz--tasavvuf ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/uns ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/eskiya maddesinden alıntıdır. ↑

- İz-Terzi Baba. 149-17.cd- Sohbet Arasi Sohbetler. Sayfa 116… ↑

- Geniş bilgi, Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler, Biismi Selâm, Tasavvuf Serisi (91) ↑

- Geniş bilgi, Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler, Sal3at, Tasavvuf Serisi (5) ↑

- Antik Roma'nın en önemli hekimi, anatomi ve fizyoloji bilgini, felsefecisidir.  ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – Gök yüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 213-1– Sayfa 125… ↑

- Hasenat ↑

- Tâ-i Merbûta Arapça'da " ة " ile gösterilir. Bu işaret Türkçe'de "kapalı te" olarakta adlandırılır. Peki Tâ-i Merbûta Harfini Nerede Kullanırılır: Bildiğimiz üzere Arapça kelimeler iki grupta inceleniyor: Müennes (Dişil), Müzekker (Eril) İşte Tâ-i Merbûta'da münnes ve müzekker kelimeleri daha kolay ayırt etmemizi sağlıyor. 

Müennes kelimelerin sonuna geliyor fakat he harfi gibi okunuyor. ↑

- Rahmân Rahiym olan Allah’ın adıyla adlı şiirden. ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri, Gaşiye… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –(6) Perygamber 6 – Tasavvuf Serisi 61 – Hz. Muhammed S.A.V– Sayfa 246 ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – Tasavvuf Serisi (19) - Feth Sûresi ve Hakikatleri– Sayfa 99 ↑

- (Râgıb el-İsfahânî, Müfredât, “ḥmy” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ḥmy” md.; et-Taʿrîfât, “el-Ḥamiyye” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ḥmy” md.; Kāmus Tercümesi, “ḥmy” md.). https://islamansiklopedisi.org.tr/hamiyet ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Coranavirüs dosyası– Tasavvuf Serisi 176 – Önsöz den alıntıdır. ↑

- İnternetten alınan bilgi. ↑

- (Tirmizî, Deavât, 82/3510) ↑

- (Nahl/40) ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK ŞERHİ – 7. Cilt. ↑

- Rabbi hası gereğince. ↑

- 1. Çıplak, soyulmuş. 2. Arı, temizlenmiş. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK ŞERHİ – 7. Cilt. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK ŞERHİ – 2. Cilt. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK ŞERHİ – 4. Cilt. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – (44) Â’râf Sûresi– Sayfa 100… ↑

- Dürr-ü beyza. ↑

- Fusûl Hikem, Ahmed Avni KONUK şerhi, Mukaddime bölümü, Sayfa 46… ↑

- (Tâ-hâ 5) ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/istiva ↑

- (Hicr/29) ↑

- (Ahmed b. Hanbel, II, 418) ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – Tasavvuf Serisi (19) Fetih Sûresi – Sayfa 48 özet olarak alıntıdır… ↑
