# Saff Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/saff-suresi
**Sayfa:** 187

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

 مُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَد

“mubeşşiran birasûlin ye’tî min ba’dî-smuhu ahmed” Benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen Allah elçisiyim. (61/6) KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK (220-61-19) SAFF SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (19) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (220-61-19) NECDET ARDIÇ TERZİ BABA “İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER ……………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ …………………………………………………………………………….. (5) SAFF SÛRESİ GİRİŞ ……………………………………………………….. (8) 1. ÂYET …………………………………………………………………………… (14) Fusûs’ül Hikem Âdem fassında tesbih …………………………. (15) Fusûs’ul Hikem Nuh fassında tesbih ……………………………… (18) “Tesbîh nedir?” “TESBiH” ………………………………………………. (24) Saf Sûresi 1. Âyet Terzi Baba Yorumu …………………………. (29) Gökyüzü İnsanları Tekirdağ Sohbeti 1. Bölüm …………….. (31) Gökyüzü İnsanları Tekirdağ Sohbeti 2. Bölüm ……………. (44) Hüdayi Yolu ve Tefekkürü …………………………………………….. (86) Dünya Gibi Yaşamaya Uygun Olduğu Düşünülen On Ötegezegen …………………………………………………………………… (96) 2. ÂYET …………………………………………………………………………. (97) 3. ÂYET ………………………………………………………………………….. (98) Gazap …………………………………………………………………………… (100) 4. ÂYET ………………………………………………………………………… (125) Allah tektir ve tek olanı sever ……………………………….….. (127) 5. ÂYET ………………………………………………………………………… (133) 6. ÂYET ………………………………………………………………………… (139) Ferdiyye hikmeti …………………………………………………………. (140) PAPALIK, PAPA ikinci “Jan Paul” ve ON ÜÇ (13) …… (143) “Ahmed” ismi ve (53) Necm sûresi bağlantısı …………… (176) 7. ÂYET ………………………………………………………………………… (185) 8. Âyet …………………………………………………………………………. (189) 9. ÂYET ………………………………………………………………………… (195) 10. ÂYET ……………………………………………………………………… (196) 11. ÂYET ………………………………………………………………………. (199) 12. ÂYET ………………………………………………………………………. (201) 13. ÂYET ………………………………………………………………………. (204) Fetih ve Fethi Karib ……………………………………………………. (208) 14. ÂYET ………………………………………………………………………. (219) “Nasır-Ensar” ……………………………………………………………… (219) Havâriyyun …………………………………………………………………… (221) 29-06-2013 SAF Sûresive Ka’be Müşahade yazısı ……… (230) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………… (235) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

 Ailece Kurban bayramının üçüncü günü Sakarya ya birlikte gitmiştik. Namaz için girmiş olduğumuz AVM[1] nin ikinci katına yürüyen merdivenlerinden çıkarken bir hanım görevlinin önümde yukarı çıktığını ve formasının arkasında “SAF te… hi…” yazdığını farkettim. 

 Merdivenler mir’ac çıkışıdır. Saf ise bu çıkışta safiyet halinin sık tutulması ve nisa yönünden üretkenliktir. 

 Yol açısından bağlantısı ise İz-Terzi Babamızın aktarımıyla;

 Daha sonra gördüğümüz bir zuhuratta Cenâb-ı Hakk Kâ’be’nin içeri-sinde bize kapımızı gösterdi ki bu kapı da 53[2] üncü kapı olup ismi, “el bab-ı kehribariyyeyi şamî”dir. 

Şam köşesinde elektrikli kapı, dışarıdan merdivenlerle yukarıya çıkan kapıdır.[3] 

 (53) Aynı zamanda “Ahmed” isminin sayısal değeridir. Ve saf sûresi 6. Âyette bu isim geçmektedir. 

 “SAF” sûresinin Kûr’ânı Kerim de yolculuk çalışmaların yapılması için bu müşahade ile işaretinin verilmiş olduğunu düşündüm.

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

 Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “SAF” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

 Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

 İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 “Murat DERÛNİ EN-NÛR”

26-06-2024

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

[4]

 (سورة الصفّ) SAFF SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Medine döneminde Uhud Gazvesi’nden sonra inmiştir. Bazı rivayetlerde Mekke’de nâzil olduğu söyleniyorsa da (M. Tâhir İbn Âşûr, XXVIII, 153) sûre müfessirlerin çoğunluğunun kanaatini destekleyen bir içeriğe sahiptir. Adını müminlerin saf tutarak Allah yolunda savaştıklarını ifade eden 4. âyetteki “saff” kelimesinden alır. Havâriler sûresi olarak da isimlendirilmiştir. On dört âyet olup fâsılaları ص، م، ن harfleridir. Sûre bazı sahâbîlerin, amellerin hangisinin Allah katında daha değerli olduğunu bilmeleri halinde onu yerine getireceklerini söylemeleri üzerine nâzil olmuştur (Tirmizî, “Tefsîr”, 61/1). Bununla bağlantılı olarak, “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” meâlindeki 2. âyetin nüzûl sebebinin, Uhud Gazvesi sırasında müminler arasında yer alan bazı kimselerin bu konuda verdikleri sözde durmaması olduğu belirtilmiştir (Taberî, XXVIII, 106-107; Vâhidî, s. 334).

Müslümanlardan İslâmiyet’i yayma uğrunda daha çok fedakârlık isteyen ve gerçekleşmesi kesin olan zaferin yaklaştığını müjdeleyen sûrenin muhtevasını üç bölüm halinde özetlemek mümkündür. Kâinattaki her şeyin zât-ı ilâhiyyeyi yaratılmışlık özelliklerinden tenzih ettiğini, O’nun bütün emirleri ve işleri isabetli en yüce varlık olduğunu belirten girişten sonra birinci bölümde müminlere sözleriyle fiillerinin tam bir uyum içinde bulunmadığı hususunda uyarı yapılır. Nüzûlüyle ilgili rivayetlerden anlaşıldığına göre bunun sebebi münafıkların problem çıkardığı Uhud Gazvesi’nde müslümanların yılgınlık göstermesi ve bir kısmının savaş disiplinine uymamasıdır. Bu kısmın son âyetinde Hz. Mûsâ’ya kavmi tarafından yapılan eziyet anlatılarak müslümanların da kendi peygamberlerini üzmemeleri gerektiğine işaret edilir (âyet 2-5). İkinci bölümün ilk âyetinde, Meryem oğlu Îsâ’nın önceki ilâhî kitap olan Tevrat’ı tasdik ettiği ve kendisinden sonra gelecek olan Ahmed adındaki resulü müjdelediği belirtilerek üç semavî dinin sonuncusunun meşruiyeti vurgulanır. Ardından İslâm’a çağrıldığı halde olumlu cevap vermemekle kalmayıp Allah’ın hiçbir zaman sönmeyecek olan nurunu söndürmeye kalkışanların en büyük zalimler olduğu ifade edilir; bunlar istemese de Cenâb-ı Hakk’ın İslâmiyet’i bütün dinlerin üzerindeki yerini almasını sağlayacağı vurgulanır (âyet 6-9). Sûrenin üçüncü bölümünde müminler cihada teşvik edilir. Burada, bağımsızlıklarını elde ederek bir sosyal düzen kuran müslümanların malları ve canlarıyla cihad ettikleri takdirde uzun bir zaman geçmeden Mekke’yi fethedeceklerinin müjdesi verilmekte (Zemahşerî, VI, 107), ayrıca âhiret mutluluğu vaad edilmektedir. Sûrenin son âyetinde hak dini yaymak için büyük güçlüklerle karşılaşan Hz. Îsâ ile havârileri arasındaki mânevî bağ örnek gösterilerek müslümanların bütün imkân ve gayretleriyle Allah’ın dinine destek olmaları istenir (âyet 10-14).

Resûl-i Ekrem’in, önceki üç ilâhî kitaba karşılık gelen sûreleri açıkladıktan sonra Saf sûresinin de içinde bulunduğu “mufassal” grubundakilerin Kur’an’ın kendisini üstün konuma getiren kısmı olduğunu belirttiği, Abdullah b. Mes‘ûd’un mufassal grubunu Kur’an’ın özü olarak nitelediği, ayrıca Saf sûresinin “müsebbihat” diye bilinen yedi sûreden biri olup Hz. Peygamber tarafından gece uyumadan önce okunduğu (İbrâhim Ali, s. 313, 324-325) rivayet edilmektedir. Bazı tefsir kaynaklarında Resûlullah’a nisbet edilen, “Îsâ, Saf sûresini okuyan kimse için hayatta olduğu sürece hayır duada bulunup bağışlanmasını ister, kıyamet gününde de onun arkadaşı olur” şeklindeki rivayetin (Zemahşerî, VI, 109; Beyzâvî, III, 276) asılsız olduğu tesbit edilmiştir (Zemahşerî, I, 684; Muhammed et-Trablusî, II, 723). Saf sûresi hakkında yapılan çalışmalar arasında Kamerüzzamân İbrâhim Ali’nin Tefsîru sûreti’ş-Ṣaf: Dirâse tahlîliyye (Kahire 1992) ve Ca‘fer Sübhânî’nin Ahmed Mevʿûd-i İncîl: Tefsîr-i Sûre-i Ṣaf (Kum 1982) adlı eserleri zikredilebilir.[5]

----------------

 Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (61) Mushaf sıra numarası.

 (109) Nüzul sıra numarası.

 (89) Alfabetik sırası.

 (30) Cüz sırası.

 (14) Âyet sayısı.

 (14) Fasıla harfleri.

 (317) Genel toplamdır.

 Rakamları tek tek toplarsak, (8+5+2+7+1+4+3+2+2+6=11) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

 Fâsılaları ص، م، ن harfleridir. (Sad) harfi 1 adet, Sıfât mertebesidir. (Mim) harfi 1 adet, Hakikat-i Muhammediyedir. (Nun) harfi “12” adettir, Hakikat-i Muhammediyenin Kudret Nun-u ile Nûr-u Muhammediye olmasıdır.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

 (صفّ) “Sad: 90” “Fe: 80” “Fe: 80” harf değerlerinden oluşmaktadır.

 (9+8+8= 25) dir. 

 Mushaf sıralamasında (61) (6+1=7) nüzul sıralamasında (109) (19) dur. 14 âyettir. (14) dir. Genel sayı toplamı 25 idi. (7+19+14+25= 55) dir. 5+5= 10 dır. 

(7) Yedi nefis mertebesi ve 7. Nefs-i Safiyye dir.

(10) Sıfât mertebesi, Fenâfillahtır. 

(11) Hz. Muhammed mertebesidir.

(19) İnsan-ı Kamil şifre sayısı.

(14) Nûr’u Muhammedi. 

(25) 25 vakit namaz hali, Salât- Vusta, Esmâ-i ilâhiyye mertebesi namazı.

Üstün ve Hikmet sahibi olan SAFF,
Kurşunlu bir bina gibi sağlam Saf,
Adı Ahmed olan Resülle (s.a.v) ol Saf,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[6]

Mealen;

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

1- Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 2- Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? 

3- Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir. 

4- Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. 

5- Hani Mûsâ kavmine, "Ey kavmim! Allah'ın size gönderdiği peygamberi olduğumu bilip durduğunuz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?" demişti. Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini (doğru yoldan) saptırdı. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez. 

6- Hani, Meryem oğlu İsa, "Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah'ın size, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim" demişti. Fakat (İsâ a.s.) onlara apaçık mucizeleri getirince, "Bu, apaçık bir sihirdir" dediler. 

7- Kim, İslam'a davet olunduğu halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalimdir? Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. 

8- Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. 

9- O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir. 

10- Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi size? 

11- Allah'a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır. 

12- (Bunu yapınız ki) Allah, günahlarınızı bağışlasın, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koysun. İşte bu büyük başarıdır. 

13- Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih (Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele! 

14- Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Nasıl ki Meryem oğlu İsa da havarilere, "Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?" demişti. Havariler de, "Biz Allah'ın yardımcılarıyız" demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir kesim inanmış, bir kesim de inkar etmişti. Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.[7]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

 سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {الصف/1}

 “Sebbeha li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i) ve huve-l’azîzu-lhakîm(u)” Göklerdeki ve yerde ne varsa her şeyin tesbihi Allah içindir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (61/1)

----------------

 Ayetin ilk kelimesi Arapça “sebbeha” (tesbih) ve Türkçe “göklerde” kelimeleridir. 

 Öncelikle tesbihi anlamaya çalışalım… Tesbih kişinin eline bir nesneyi alıp Cenâb-ı Hakk’ın bazı esmâlarını vird edinmesinden çok daha öte bir kavramdır. Her bir zuhurun görünteye gelmesi aynı zamanda hangi esmâyı zuhuru, meydana getiriyorsa O esmâyı-esmâları teşbih etmesidir.

 Fusûs’ül hikem Âdem fassı ile yolumuza devam edelim.

 17/44 ayetinde; 

“Âlemde ne varsa O’nun hamdıyla hamd eder.” Neden çünkü birimin kendine ait bir varlığı yoktur. Onun için O’nun hamdı ile hamdeder, “Velakin onların tesbihlerini siz anlayamazsınız.” Tabi ki ehli hariçtir. Her bir şey hakkı tesbih etmek için ruh sahibi olması lazımdır, perdeli olanlar onların tesbihlerini işitemez ve bilmezler.

Neden? Çünkü hakikatini idrak edemediklerinden. Sen onların bir esmâ sahibi olduğunu bildiğin zaman tabi ki o esmanın karşılığı olarak, bir tesbihinin bir zikrinin olduğunu da rahatlıkla düşünebilirsin. Onların zikirleri kendi mertebelerinden sesli olabilir, insan o sesi duyamaz, ama keşif yoluyla duyanlar vardır. Ama herkesin anlayabileceği bir tesbihleri vardır, müşahede ehli bilir farkında olur, müşahede ehli olmayan bakar geçer, ama görmez. İşte her bir varlığın tesbihi o varlık ne iş için meydana getirilmişse o işi yapması onun tesbihidir. Cenab-ı Hakk bir elmadan elma olmasını murad ettiyse o elma olarak meydana geldiğinden Rabbine secde etmiş demektir. Rabbinin isteğine uymuş demektir. Dolayısıyla secde yapmıştır, isterse başı dik yukarılarda olsun, emre itaat secdedir. Ve o da onun tesbihidir. Hakkın emrine itaat etmeleri onların tesbihleridir.

Bir gülün rengi, kokusu ondaki vasıfların, isimlerin zuhura çıkmasıdır. İşte Canab-ı Hak onu ne şekilde murad etmişse o şekilde meydana çıkıp dışarıya onu yansıtması içinden çıkan kokuyu dışarı vermesi işte bu onun tesbihidir. O koku bitinceye kadar tesbihini sürdürmektedir. İşte “Siz onların tesbihini anlamazsınız” buyuruyor, bu gaflet ehli için, ama irfan ehli orda oluşan her şeyin bir tesbih olduğunu anlar. Ağustos böceği mevsiminde devamlı ötüyor, işte o da tesbihini yapıyor. O akıl türü hikayeleri yazan Lafonten ağustos böceği ile karıncayı hikaye ederken bu tesbih olayını hiç anlamamıştır.

Karınca nefsi için çalışıyor, yarına yığanak yapıyor, ama ağustos böceği sürekli ötüyor hep zikrini, tesbihini yapıyor. Nefsi için yiyecek içecek hiçbir şey düşünmüyor. Yazın o sıcak günlerinde o kısacık ömrü içinde tükeninceye kadar sürekli ötüyor. Hiçbir menfaat beklemeksizin Hakkı zikretmesi karıncaya göre farklıdır. Lafonten’in irfaniyeti olmadığı için zahire bakarak hikaye etmiştir. Bunları yazarken iyi niyetle yapmıştır ama işin zahiri ile batının farkını görememiştir.

Denizin dalgalarının çıkardığı ses onun dili ve aynı zamanda onun tesbihidir. Aynı zamanda da nefis tezkiyesidir, kendini temizliyor. Hani Hz. Süleyman kuş dilinden anlar diyorlar ya diğer mahlukatın da dili vardır, denizin dili şarıl şarıl dalgaların gelmesi onun lisanıdır, aynı zamanda onun tesbihidir.

Bir adama diyorlar ki sen boş durma, şu denizin kenarına git de sahile gelen şu dalgaları say bakalım, bir günde kaç dalga sahile vuruyor, demişler. Adam gelen dalgaları bir bir olarak işaretlemiş. Sonra sormuşlar gün sonunda “Kaç dalga geldi?” diye. Adam “Bir dalga geldi, ötekiler hep aynıydı” demiş. Burada şunu demek istiyor, mana âleminden bu mevcudat deryasının zuhura gelmesi mana âleminin dalgaları olarak belirtiyor. Hep gelen tecelli de aynı tecellidir. Hep tecelli-i vahid. Rüzgarın uğuldaması onun bir tesbihidir. Yağmurun yere düştüğünde çıkardığı sesler onun tesbihidir. Her varlık Rabb-ı hasının tesbihini yapmaktadır.

Leyleğin yuvasına geldiğinde çıkardığı lak, lak sesleri onların sesli tesbihleridir. Bu varlık perdesinden kurtulmuş olan keşif ehli, semi ruh ile onların nutuklarını işitirler. Bu konuda detaylı bilgi Hud bölümünde vardır. Mademki her bir varlığın hakikati ismi mazharıdır ve isim ise müsemmanın aynıdır, yani o isim zuhura çıkmış olanın aynıdır, şu halde o mevcudun sureti yok olsa da hakikati bakidir. Bu husustaki tafsilat Yunus bölümünde vardır. 

Zâhir âlimleri ne yazık ki kendilerinde insanlık gibi bir hakikati idrak edemezler. Bunlar perdeli olan ilim adamlarıdır. Ey marifet taliplisi; bu fırsat eline bir defa geçer, (dünya hayatı veya bu sohbetler kastediliyor olabilir) kibir ve gurur ve istila gibi huzuzat-ı nefsaniyeye (nefsani hazlara) tabi olup istidadını zayi etme. İnsanın ayan-ı sabitesinde istidat-ı ezeli var ya işte onu zayi etme! Cenab-ı Hakkın Âdem özelliği ile var ettiği bütün özellik sende mevcuttur. Senin istidadında bunlar var. Bunları zayi etme.[8]

Yine Fusûs’ul Hikem Nuh fassında tesbih Nuh aleyhisselam ile ilişkilendirilip Nûh aleyhisselâmın hikmeti olarak açıklanmıştır.

 Subbûh" mübâlağa yönü üzere "tesbîh" ma‟nâsınadır; ve "tesbîh" Allâh'ı ahkamı imkaniyeden tenzîh etmektir. Ve Nûh Kelimesinin "subbûhiyye hikmeti"ne ilişkili kılınmasındaki sebep budur ki:

Nûh (a.s.) ulü'l-azm olan resûllerin birincisidir; ve risâletin en birinci hükmü, resûlün ümmetinî Hakk'ın tevhidine dâveti ve ortak ve benzerden tenzîhidir. Çünkü risâlet ikilik üzerinedir. Ve bu çoklukların ve kayıtlı olanların hükümlerine aldanıp her birisini birer bağımsız vücût farz eden halkın gözlerini Hakk'ın tevhidine açmak lâzımdır ki, eşyânın halkedilmesinden amaçlanan mârifet ve bu mârîfetin netîcesi olan ibâdet ve ubûdiyyet husûle gelsin. Bu da ancak çokluk kayıtlarından yüz çevirerek bir olan Hakk‟ın vücûduna yönelmek ile olur.[9]

Ve âlemin sûretinden Hakk'ın ayrılması aslâ mümkün değildir. Böyle olunca ulûhiyyetin târifi, onun için hakîkat iledir; mecâz ile değildir. Diri olduğu zaman insanın târifi gibi. Ve insanın sûretinin zâhiri, kendisini idâre edici olan rûhuna ve nefsine, kendi lisânı ile nasıl senâ gösterirse, aynı şekilde Allah Teâlâ da âlemin sûretini, Hakk'ın hamdi ile tesbih edici kıldı; velâkin biz onların tesbîhini idrâk etmeyiz. Çünkü biz, âlemde sûretlerden olan şeyleri ihâta edemeyiz (9).

Yânî insanı târif ederken "konuşan hayvândır" deyip, "hayvân" ifâdesiyle onun cesedini, zâhirini; ve "konuşan" ifâdesiyle bâtıni hüviyetini, rûhunu alırız. Ve insanın zâhiri bâtınından ve bâtını da zâhirinden ayrılmaz.

Bunun gibi Hak da âlemin sûretinin bâtını ve âlemin sûreti, O'nun zâhiridir. Ve Hak bâtın oluşu yönüyle âlemin sûretinden aslâ ayrılmaz. Eğer ayrılmış olsa, insanın rûhu cesedinden ayrıldığı zaman, nasıl fânî olursa, âlemin sûreti de öylece fenâya gider.

Şimdi insan, hayatta olduğu zaman nasıl ki, zâhir ve bâtını ile târif olunursa, ulûhiyyet de öylece Hakk‟ın zâhiri ve bâtını alınmak sûretiyle hadd ve târif olunur. Ve ulûhiyyetin târifi Hak için, mecâz olarak değil, hakîkat olarak sâbittir. Çünkü ilâh edinen gibi değildir. Hak, ilâh edinenin yânî âlem sûretlerinin Kayyûm'udur. Çünkü İlâh olmayınca, ilâh edinenin kıyâmı tasavvur edilemez.

Bilinsin ki, sırası geldikçe diğer fasslarda da îzâh edildiği üzere Hak, zâti ahadiyyet mertebesi îtibârıyla sıfat ve isimlerin tümünden ganîdir. Bundan dolayı bu mertebeyi îzâh için hiçbir ifâde yoktur. Sonradan olmuşun lisânı bu husûsta dilsizdir. Ve bu mertebeyi tefekkür, abesle iştigâldir. Onun için peygamberimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz "Hakk'ın zâtını tefekkür etmeyiniz" buyurmuşlardır. Zâti ahadiyyet mertebesinde Hakk'ın potansiyel olarak mevcût olan sıfatları ve bu sıfatların gerekleri olan isimleri mahv ve helâk olmuştur. "İlâh" denemez, çünkü "me‟lûh yâni ilâh edinen" yoktur. "Hâlık” denemez, çünkü "mahlûk” yoktur". "Mûsâvvir" denemez, çünkü "sûret" yoktur. Ve diğerlerini buna kıyâs et!

Sonuçta hiçbir şeyle vasfedilemez. Fakat potansiyel olarak zâtında mevcût olan sıfat ve isimler, öylece mahbûs kalamaz; açığa çıkmak isterler. Nitekim, kendisinde ressâmlık sıfatı bulunan bir adam, hayâtının sonuna kadar bir tablo çizmeyi düşünmeyebilir mi? İçinde dâimâ o sıfâtın istekleri vardır. Ve o sı- fat, bir tablo çiz ki, senin "ressâm" ismin açığa çıksın der durur. Bunun gibi Hakk'ın sonsuz sıfâtları ve isimleri de kemâllerinin açığa çıkması için bu mertebede istekte bulunurlar. İşte bu isteklere binâen, Hak da isimlere rahmet olarak ahadiyyet mertebesinden vahdet mertebesine tenezzül buyurmuştur.

Bundan dolayı Hak, bu mertebede "ulûhiyyet" sıfâtıyla vasıflanmış olur. Ve ulûhiyyet, ilâhî isimlerin ilmi sûretler ile taayyünü mertebesi olan vâhidiyyet mertebesine tenezzül edince bu mertebede, bir olan vücût isimler ile taayyün etmiş olur. Ve âlem sûretleri de gaybi a'yânların, yânî a'yân-ı sâbitenin sûretleridir. Bu halde âlem sûretleri ilâhî isimlerin görünme yeri olur ve eğer bu görünme yerleri olmasa, isimler taayyün etmiş olmaz idi. Bundan dolayı ulûhiyyet‟in zâhirde tahakkuku, âlemin vücûduna bağlıdır. Ve âlem sûretleri zâhir, isimler de bâtındır. Ve zâhir olan âlem sûretlerinin kıyâmı, onun bâtını olan isimler iledir.

Bundan dolayı insanı târif ederken zâhirini ve bâtınını aldığımız gibi, ulûhiyyeti târif ederken, onun zâhiri olan âlem sûretlerini ve bâtını olan isimleri alırız. Ve insanın sûretinin zâhiri, kendisini idâre edici olan rûhuna ve nefsine, zâhir lisânı ile hâmd edici olduğu gibi, Allah Teâlâ da âlem sûretini kendi nefsine hâmd edici kıldı. Çünkü insan sûretinin devamlılığı ve hayâtı ve insanlığı ve ilâhî kemâlâtı tahsîli ve ilâhî sûret üzere mahlûk olmasıyla vasfedilmesi, bâtını olan rûh sebebiyledir.

Böyle olunca âlemin sûretlerinin hepsi, Hakk'ın lisanları olup Hakk'a senâ ile konuşucudur. Ve işte bunun için (Fâtiha, 1/1) “El hamdu lillâhi rabbil âlemîn” yânî "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur" dedi ki, senânın, sonuçları, ona dönücüdür demek olur. Bundan dolayı senâ eden ve senâ olunan ancak O'dur (10). 

Bilinsin ki, "Kelâm" Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır. Ve vücût ancak Hakk'ın vücûdu olduğundan kelâm sıfatı ile vasıflanmak ta, ancak o bir olan vücûda mahsûstur. Ve âlem sûretlerinin hepsi Hakk'ın mutlak vücûdunun tenezzülü ile, isimlerinden dolayı taayyününden ibâret olmakla, bunların hep- sinde zâhir olan Hak'tır. Ve âlemin sûretleri Hakk'ın zâhiridir. Bundan dolayı Hakk‟ın sıfatları bu görünme yerlerinde onların istîdâdları ve taayyünlerinin gerekleri yönü ile zâhir olur. Ve onlardan kelâmın çıkışı da, hallerinin gerekle- rine göredir. Ve bu sûretlerin hepsinden kelâm edici olan Hak olduğundan, her birisi, ayrı ayrı Hakk'ın birer lisânıdır.

Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin on ikinci bölümünde buyururlar ki: "Bitkilerin mâdenlerin rûhları vardır ki, keşif ehlinin dışındakilerin idrâkinden bâtındır. Bundan dolayı hayvanlar tarafından idrâk olunan şey, onlar tarafından hissedilemez. Ve insan olarak isimlendirilen bu özel mizâcın dışında, keşf ehli indinde her bir şey konuşan hayvândır. Ve bizim keşfimiz de ona şâhiddir. Çünkü biz konuşma lisânı ile taşların Hakk'ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik." Ve yine o bölümün diğer bir mahallinde buyururlar: "Bu tesbîh, keşif sâhibi olmayan görüş ehlinin dediği gibi; hâl lisânı ile değildir." Ve yine "Elli dördüncü sorunun cevâbı"nda buyururlar ki: "Zâhir âlimleri indinde Allâh'ın cansız olan eşyâdaki kelâmı, hâl kelâmıdır. Yânî şöyle ve böyle olduğu onun hâlinden anlaşılır; hattâ eğer o cansız olan lisâna gelseydi, an- laşılan şeyi söylerdi. Bu grup örnek vererek derler ki: “Arz, çiviye niçin beni yarıyorsun der; ve çivi de, beni, mıhlayana bak! der. İşte onların indinde bu, hâl kelâmıdır. Bundan dolayı onlar; Hak Teâlâ'nın “ve in min Ģey‟in illâ yusebbihu bi hamdihî” yâni “O‟nu hamd ile tesbih etmeyen bir Ģey yoktur” (İsrâ, 17/44) ve “innâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ” yâni “Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik. Onu yüklenmekten çekindiler” (Ahzâb, 33/72) sözleriyle haber verilen her bir şeyin tesbîhini ve göklerin ve arzın Hakk‟ın emânetini yüklenmekten çekindiklerini bu esâsa bağlamışlardır. Oysa keşf ehli indinde mâdenler ve bitkiler ve hayvanlardan her bir şeyin konuşması işitilir. Kul, insânlardan konuşmakta olan kimselerin konuşmasını nasıl işitir ise, cansız denilen eşyânın konuşmasını da hayâlde değil, his âleminde kulağıyla öylece işitir." Şimdi âlemlerin sûretlerinin hepsi Hakk'ın lisanları olduğundan onlar (Fâtiha, 1/1) “El hamdu lillâhi rabbil âlemîn” yânî "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur" dediler. Ve senânın sonuçları Allâh'a dönücürür. Şu halde hâmid yâni hamd eden ve mahmûd yâni hamd edilen Hak olmuş olur. Çünkü bu sûretlerde taayyün etmiş olup hamd eden Hak'tır ve sûretlerin hep- sinin rûhu olmakla mahmûd olan yâni hamd edilen yine Hâk'tır.

Ve aynı şekilde zâhir ve bâtının toplanmışı olan âlem sûretinin devamlılığı ve kıyâmı da, kendisinin bâtını ve rûhu olan Hak'la olduğu için ona hâmd edicidir. Velâkin, bizim kayıtlı ve taayyün etmiş vücûdumuz perde olduğundan, onların tesbîhlerini idrâk edemiyoruz. Çünkü âlemin sûretlerinin cinsleri ve nev‟ileri çoktur. Biz o sûretlerin hepsini ihâta edemeyiz. Çünkü her cinsin sûreti, ancak kendi cinsinin lisânı üzere olan hamd ve senâsını anlayabilir.

Şimdi âlem sûretleri kendilerinin rûhlarını ve isimlerini imkâni noksanlıklardan tenzîh etmelerinden dolayı tesbih edici olurlar; ve kendilerinden açığa çıkan kemâlâttan dolayı da hamd ederler.[10]

Bilinsin ki muhakkak hayâtın sırrı, suda sirâyet etti. Böyle olunca o, unsurların ve temel öğelerin aslıdır. Ve işte bunun için Allah Teâlâ diri olan her şeyi sudan hálk etti. Ve vücûtta bir şey yoktur, illâ ki o diri olduğu halde mevcûttur; çünkü hiç birşey yoktur, illâ ki o, Allâh'ın hamdı ile tesbîh eder olduğu halde mevcûttur; fakat onun tesbîhi anlaşılmaz, ancak ilâhî keşf ile anlaşılır ve Hakk'ı ancak diri olan şey tesbîh eder. Bundan dolayı her şey diridir ve her şeyin aslı sudur (1).

"Hayat" ilâhî sıfâtlardan bir sıfâttır; ve ilk olarak kendisi ile ilâhî hüviyyetin zâhir olduğu şey "hayat"tır. Bunun için, hayat sıfatı, diğer sıfatlar üzerine zâtî öncelik ile öncelik kazanmıştır. Ve imkân dâhilinde olanlardan ilk olarak kendisi ile "hayat" zâhir olan şey de sudur. Bunun için su, her bir şeyin evveli ve aslı oldu ve hayâtın sırrı suda sirâyet etti. İşte bu sebebe dayalı olarak, Hak Teâlâ hayat sâhibi olan her şeyi sudan hálk etti. Ve vücûtta rûh sâhibi olmayan bir şey yoktur; çünkü âlem sûretlerinden her bir sûret bir ismin görünme yeridir ve her bir isim, isimlerin hepsini içine alır. Bundan dolayı her bir zerrede "Hayy" ismi tecellî edicidir. Ve Kur'ân-ı Kerim'de “ve in min şey‟in illâ yüsebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm” (İsrâ, 17/44) Ya'nî "Hiçbir şey yoktur, illâ ki Hakk'ın hamdı ile tesbîh eder; fakat siz onun tesbîhini anlamazsınız" buyrulduğu üzere, vücûtta Allah'ın hamdı ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak onların tesbîhleri, Allah'ın keşfiyle anlaşılır. Ve her şey mademki Hakk'ı hamd ile tesbîh ediyor, o halde onlarda hayat vardır. Çünkü hayâtı olmayan, şey tesbîh edemez. Ve imkân dâhilinde olanlardan ilk olarak kendisi ile hayat zâhir olan şey su olunca, imkân dâhilinde olanlar ta'bîri altına dâhil olan bütün âlem eşyasının aslı su olmuş olur.[11]

“Tesbîh nedir?” “TESBiH” kelimesi hakkında.

 “Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan   "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir. 
SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz) SEBBEHA: Tesbîh etti. 

YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.

TESBİH: Tesbîh etmek.

SEBBİH: Tesbîh et/emir.

Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.

"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı ol­mak anlamında da kullanılır.

Sübhân, Yüce Allah'ın zâtı­nın temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır. 

 Bu çalışmada, “sebbeha” fiilinin türevleri sebbaha / yüsebbihu / tüsebbihu / yüsebbihune / sebbih vb.) ile “Sübhan” kelimesinin geçtiği Âyetlere yer verilmiştir. 

 Bunların dışında, “çok zikretmek, tesbih etmek” anlamında tercüme edilen diğer 3 Âyet de en sonda belirtilmiştir. İslâm gelmezden önce de "tesbih" sözcüğü biliniyor ve kullanılıyordu. 

 "Tesbîh" kavramının İslâmî dönemde kapsadığı mânâ­ları ise şöyle sıralayabiliriz:

 Zemahşeri’ye göre "salât" farz namazları, "tesbîh" ise nafile ibadetleri ihtiva etmektedir. 

 Kurtubî ise, lügat mânâsından hareket ederek, "tesbîh"in, akmak, gitmek, anlamına geldiğini ve Allah'ın noksan sıfatlardan tenzîh edilmesi mânâsına alındığını söyler.

 Bu yorumdan hareketle şöyle denebilir, "tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiğine göre, Allah (c.c.) da noksan sıfatlardan münezzehtir. Beş duyu ile ihata edilemez. 

 Nitekim şu yorum bunu te’yid etmektedir: "Tesbîh" in lügat mânâsı olan "suya dalmak", yüzen kişiyi gözlerden kaybeder ve uzaklaştırır. Belki de bu uzaklaşmanın mânâsı gelişerek gözlerin ihata edemediği bir varlığı kapsa­mıştır. İnsan düşüncesinde bunun en açık örneği Allah'dır. Zira O, insanların kendisini “Zât-ı yönünden” idrâk etmelerinden uzak olduğu gibi, kendisine yakışmayan sıfatlardan da uzaktır. 

**********

 Diğer lügat ifadelerini de görmeye devam edelim.

 Tesbîh: Sübhânellah: Demek, Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) şanına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah’ın zâtında, sıfâtında, ef’âlinde cem’i noksanlıktan münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan) Sübhan: (Allah c.c.) 

 (Tesbîh) “Sübha” çekilen tesbîh, tesbîh tanesi.

 (Sübha-î) Zâkir, zikredenin tesbîh-i. 

 (Sübha-keş) Tesbîh çeken.

 Osmanlıca Türkçe sözlük:

 Sübhânellah: Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve teaccübü ifade etmek için söylenir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtında, sıfâtında ve ef’âlinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder. (Sübhanallah ve Elhamdülillâh) cümleleri Cenâb-ı Hakk’ı (Celâl ve Cemâl) sıfatları ile imâ yoluyla içinde olarak, vasıflandırılıyor. Celâl sıfatını içine alan Sübhanallah, abdin ve mahlûkun Allah’dan uzak oldukları, bakışına göredir. 

 Cemâl sıfatını içini alan (Elhamdülillâh) Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata yakın olduğuna işarettir. Meselâ: Güneşin, biri yakın, diğeri uzak, olmak üzere bize dönük iki yönü vardır. Yakınlık yönüyle sıcaklık ve ışık veriyor, uzaklık yönüyle de insânların zarar ve ziyanlarından temiz ve sâfî kalıyor. Bu itibarla insân, güneşe karşı yalnız ve kabul edici olabilir. Fâil ve müessir olamaz. Kezâlik bilâteşbîh, Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bize yakın olduğu cihetle ona hamd ediyoruz.

 Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu (Tesbîh) ediyoruz, binâenaleyh, rahmetiyle yakınlığına bakarken hamdet. Ondan uzak olduğuna bakarken (Tesbîh) et ve her iki makâmı karıştırma. Ve her iki görüşü birleştirme ki, Hakk ve istikamet “mültebis-karışmış olmasın.” Lâkin karışma ve birbirinin içine girme olmadığı takdirde her iki mâkâmı ve her iki görüşü hem değiştirip hem de cem edebilirsin. Evet “Sübhanallâhi ve bihamdihi” her iki mâkâmı cem eden bir cümledir. M.N. 

 Cenâb-ı Hakk’ı şerikten, kusurdan, noksaniyet’ten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve Kemâl ve Cemâl ve Celâline muhalif olan bütün kusurlardan takdis ve tenzîh etmek mânâsı ile saadet-i ebediyyeyi ve Celâl ve Cemâl ve Kemâl ve saltanatının haşmetine “medar-sebeb” olan dar-ı âhireti ve ondaki Cenneti haber verip buna delâlet ve işaret eder. (Ş) (Bak: Bakıyat-ı sâlihat) 

**********

 Yukarıda belirtilen hususlar, genelde, zâhirî olarak kullanılan (tenzîh) anlayışına göre belirtilmiştir. Bütün mânâlarını ifade etmemektedirler. Bulundukları ve düşünüldükleri yerde “şeriat ve tarikat” mertebeleri itibarı ile geçerlidir, “hakikat ve marifet” mertebelerinde ki anlayışları ise daha başkadır. Yukarıda ifade edilen, “her noksanlık,” kendi mertebesi itibarı ile “kendinin kemâlidir.” Evvelâ bu hakikatin anlaşılması lâzımdır. 

 “Tesbîh” in, (teşbîh) ve (tevhîd) mertebeleri itibarı ile de anlayışları vardır, yeri geldikçe bakacağız, İnşeallah. 

 Bu kısa bilgileri verdikten sonra, bir de “tesbîh” kelimesini harfleri ve ebced hesâbı yönünden özetle incelemeye çalışalım. 

 (تَسْبِيح) (Tesbîh) Yukarıda bu kelimenin (se, be, ha,) (س ب ح) kökünden-harflerinden meydana geldiği ifade edilmişti. (س) “sin” (60) (ب) “be” (2) (ح) “ha” ise (8) dir. Toplarsak, (60+2+8=70) tir. Diğer yönleriyle bakarsak, (6+2+8=16) (1) (6) (16-2=14) (1+6=7) (6+8=14) (1+4=5) tir. 

 Çıkan değerler, (6) (2) (8) (1) (6) iki adet (7) iki adet (14) ve (5) tir. Bu sayısal değerleri sırasıyla şöyle dizebiliriz. (1) (2) (5) (6) (7) (8) (14) tür. 

 (تَسْبِيح) (Tesbîh) Şimdi de bu kelimenin sayısal değerine bakalım. (ت) (te) (400) (س) “sin” (60) (ب) “be” (2) (ى) (10) (ح) “ha” ise (8) dir. Toplarsak, (400+60+2+10+8=480) dir. Diğer yönleriyle bakarsak, (4+8=12) (8+1=9)dur. Çıkan değerleri sırasıyla şöyle dizebiliriz. (1) (2) (4) (6) (8) (9) (10)(12) dir.

 (se, be, ha,) (1) (2) (5) (6) (7) (8) (14) tür. 

 (Tesbîh) (1) (2) (4) (6) (8) (9) (10)(12) dir.

 Bunların ifadelerini: 

 (1) Tevhid hakikatlerini.

 (2) Zâhir ve bâtın, hakikatlerini. 

 (4) Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet, hakikatlerini (5) Hazarât-ı Hamse. Beş hazret mertebesi, hakikat-lerini. 

 (6) Cihetten tesirli olma, hakikatlerini. 

 (7) Ettur-u seb’a, yedi nefis turu, hakikatlerini. 

 (8) Sekiz cennet mertebesi, hakikatlerini. 

 (9) Mûseviyyet mertebesi, hakikatlerini. 

 (10) İseviyyet mertebesi, hakikatlerini. 

 (12) Hakikat-i Muhammediyye mertebesi, hakikatlerini ifade etmektedirler diyebiliriz. 

 (14) ise bilindiği gibi bütün bu mertebelerde geçerli olan ve oralarda, Nûr-î mânâ da faaliyette olan Hakikat-i Muhammediyye’nin Nûr-î hakikatlerini, Nûr-u Muhammed-î deryasını ifade etmektedir diyebiliriz. 

 Yukarıda da görüldüğü gibi (Tesbîh) hakikatinin bütün mertebelerle ilgili olduğu açık olarak görülmektedir. 

 Bir başka yönden de baktığımızda, (س ب ح) (SEBEHA) da “sin” İnsân-ı kâmil-i, “be” “ile” birlikteliği, “ha” ise hayatı, ifade etmektedir. 

 Hâl böyle olunca çıkan netice, sıfat, İnsân-ı kâmil mertebesi itibarı ile bütün âleme “Hay” ismi ile hayat verilmesidir. İşte bu yüzden tesbîh, (kudsiyyet) ifade etmektedir diyebiliriz.[12]

Namazlarda Subhaneke ile birinci tenzih, rükü da subhana rabbiy’al ala ile ikini tenzih ve subhane rabbiy’el azim ile üçüncü tenzih ve sırası ile ef’âl, esmâ, sıfât mertebesi tesbihleridir. Sıfât mertebesinde bu tesbih, teşbihe dönüşmektedir. 

Kişinin meleki kuvvetleri ef’âl mertebesinde Cenâb-ı Hakkı tesbih ve takdis etmktedirler. Ne zaman Cenâb-ı Hakk ben bir halife cael/kılacağım.(2/30) Dediği zaman bu âdemiyet mertebesinin beden arzında görünmesi ile tesbih yeryüzü arzından gönül göğüne intikal etmiş olacaktır. 

İlgisi bakımında İz-Efendi Babamdan gökyüzü insanları çalışmasından 61/1 âyetin yorumunu istemiştim, buraya alıyoruz.

------------------------------------  

(٦١.١)
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

Kur’ânı Kerim Türkçe okunuş:

61.1 - Sebbeha lillâhi mâ fis semâvâti ve mâ fil ard, ve huvel azîzul hakîm.

Diyanet Meali:

61.1 - Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

61.1 - Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah için tesbihte bulunmuştur. Ve O azîzdir, hakîmdir.

--------------------

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

57.1 - Göklerde ve yerde ne var ise Allah-ı tesbih etmektedır. Ve O, azîzdir, hakîmdir.

---------------------

“Göklerde ve yerde ne var ise” bunların en hayırlısı kemalde olanı, “en güzel suret üzere halkedilen insan”dır ve âlem bu Hakikat-i Muhammed-i insan için halkedilmiştir. Bu insanın sadece bizim insan nesli-sülâlesi olmamız olduğumuzu zannetmek kendi hakikatimizden haberimiz olmadığının delilidir. Yerde olduğu gibi, gökler âlemlerindede aynı şekilde onu tesbih eden diğer insan nesilleri-sülâlelerinin olduğu açıktır.

Eğer yok ise o âlemler yok hükmündedir âlemlerin varlık sebebi ise insan nesli-sülâlesidir. T.B. 

---------------------

NOT= 57.1 – ayeti ile   61.1 – ayeti yaklaşık aynı ma’nâda olduğu için o yorumu buraya da aldım. T.B.

---------------------

 Bu âyet hakkında tefekkür ederken ve araştırma yaparken İz-Efendi Babama atmış olduğum mailin cevabında sağlık[13] durumunuz müsait olursanız bayram dönüşü trafik durumundan[14] ötürü ertelediğimiz Kurban bayramı ziyareti Tekirdağ da 30.06.2024 günü bekleriz, diyordu.

 Eşim tedavi gördüğü ve istirahat etmesi gerektiği için yalnız Tekirdağ’a gitmiş bulundum. İz-Efendi Babama durumu izah edince yalnız[15] mı geldin? Hoş geldin diyerek karşıladı. 

 Yemek faslında sonra o günkü Özel sohbet bölümüne geçildi. Konu İz-Efendi Babamın üzerinde çalıştığı “Gökyüzü İnsanları”ydı.[16]

 Şimdi “İZ—T.B.”sohbetine geçelim[17];

Bismillahirrahmanirrahim Alıştırma, konuya yaklaştırma babında bir sohbetimiz olacaktır. 

 Gökyüzünde de bizim gibi insanlar var mıdır? Yok mudur? Yoksa neden yoktur. Varsa neden vardır.

 Sizler için var mıdır? Yok mudur? 

 Dinleyiciler: Vardır. 

 “İZ—TB” : Var olması lazım geliyor. 

 Nedense ulema-i kiram bu konuya hiç el atmamışlar. Sadece tek bir nesil olarak bizim içinde bulunduğumuz insanlık neslini, sülalesini ölçü alarak bütün bilgileri bunun üzerinde kurgulamışlardır. 

 Halbuki sonsuz olan Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz olan bu âlemlerinde bizim dünyamızda olan süremiz on bin – on beş bin sene olmuş olsa, bu sonsuz feza iğne ucu kadar üç saniye bile sürmez. “Doğdular, yaşadılar, öldüler.” O kadar bir zaman süre, bütün bir âlemin halk edilişi bunun için mi? Halk edilmesi, sadece bizim neslimiz için mi? Tabii ki mantık olarak baktığımızda yeterli cevap olmaz. Bizim için sadece halk edildi, dersek. Ama nedense ulema-i kiram, âlimlerimizin hepsi tefsirlerinde, meallerinde insanların sadece bizim âlemimizde olduğunu başka âlemlerde insan yaşamı olup olmadığını bile hiç düşünmemişlerdir. 

 Evet, böyle ön girişten sonra;

 Şimdi, en mühim mesele hayal ufkumuzu bir gerçeğe doğru yönlendirerek hem hayretimizi, hem bilgimizi şu soru üzerine çekelim. Âlemlerin oluşumu içinde ve her tarafa yayılmış hakikat-i insaniyye ve hakikat-i muhammediye mertebesinin nokta zuhuru olan muhammedi sûreti yani Hazreti Muhammed resülullahı neden başka bir gezegende veya gezegenlerde olmasın. 

 Bu kitabın 144, 145. Sayfasından başlıyor. Daha ileriki sayfalarda bu âlemlerin oluşumu hakkında genel bilgiler var. Âlemin oluşumu bilgilerini verdikten sonra sıra üzerinde yaşayan, üzerinde yaşayacak olan biz insanların nesillerinin neden sadece bizim âlemimize has olupta diğerlerine olmasın sorularının cevaplarını bulmaya çalışıyoruz. 

 Nedense bu konuya hiç değinilmemiş, insanoğlunun sadece dünya da bir defalık seyri olduğu durumuna göre bütün bilgiler düzenlenmiştir. Oysa zât-ı uluhiyetin sonsuzluk ebedi sürecinde bütün zuhurlarını sadece bu dünya âlemi sahasına sığdıracağı zannedilmiştir. Halbuki sonsuz bir zamana göre bu insanlığın dünya süreci adeta 3 saniyeden ibarettir. O halde âlem, âlemlere rahmet olarak gönderilen habibullahtan mahrum kalacak demektir. Böyle bir şeyde mümkün değildir. 

Üzerinde yaşadığımız adına arz, yerküre dediğimiz bu gezegenin içinde bulunduğu sisteme güneş sistemi, güneş sisteminde içinde bulunduğu sisteme de samanyolu galaksisi denmektedir. İçinde yüz milyar gezegen olduğu bildirilmektedir. Ayrıca galaksimizin de içinde bulunduğu feza, uzayda da yaklaşık 100 milyar galaksi olduğu tespit edilmiştir. 

Şimdi aklı-selim ile küçük bir tefekkür alanı açalım. İçinde bulunduğumuz galaksimizde 100 milyar gezegen olduğu bildirilmektedir. Bu hesaba göre 100 milyarda bir ihtimal, bakın bizim galaksimizde bir gezegende dünya arzında bir insan olduğunu düşünelim. Yüz milyar galakside de her birinde de bir arz benzeri dünya ve bizim insanımız benzeri insan sülalemiz gibi Âdem sülalesi olmasın. Bu düşünceye göre gökyüzünde, fezada yüz milyar üzerinde insan yaşayan yeryüzü, arz ismiyle bildiğimiz gezegenler olmasın. Yüz milyarda bir ihtimal dahi olsa en azından, yüz milyar insan türü varlığın yaşadığı gökyüzünde gezegen var. Bakın, yüz milyarda bir… İlâhi ve risali kaynaklı bu konuda pek çok bilgi vardır. Ancak bunları değerlendirmek için ön yarı ve şartlanmış akıl kutrundan çıkıp gerçek bir irfaniyet aklına geçmemiz gerekecektir. Ancak o zaman bu sonsuz fezada insan türü hayatın sadece bizim arzımızda olmadığı sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok üzerinde insanların yaşadığı dünya arzlarının olduğunu kolayca kabullenmiş oluruz. Konuda akıl dışı konu olmamış olur. 

Gelecek sayfalarda konu hakkında âyetlerin ve hadislerin ışığında geniş bilgiler verilecektir. Geçmiş sayfalarda a'maiyetten sonra oluşan zuhur ve tecellilerin âlemin şehadet âlemine gelinceye kadar ki geçen evreler belirtilmişti. Bu sisteme göre âlemle bahsedildiği gibi noktadan bing bang, hayali cüzden külle teorisinden meydana gelmedi. Tam askine âlemler küllden cüze doğru tecelli zuhur ile oluştu. Yani cem’den tafsile doğru oluştu. 

Bu sistemin âlemlerin oluştuğu bani olan Allah’u Teâlâ hazretleri Kûr’ân-ı keriminde kullarına kendi bildirdi. Onu meydana getirdiği âlemlerin yapısını ancak kendi bilir. Önerdiği bildirme açıktır. Bu anlayış bing bang, aklı cüziyle yani küçücük aklıyla yerden yukarıya, sondan başa doğru açıklanmaya çalışılmaktadır ki hiçbir aslı katiyyen yoktur. Batı küçük aklıyla çözemediği bu konuyu ihtimaller üzerine bir evren oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Ama mantıki hiçbir dayanağı yoktur. Ne yazık ki içinde bizimde ilim adamlarımız bu hayali evren oluşumunu çaresiz ve araştırmaksızın kabul etmiş görünüyorlar. 

Evrenin sonsuz fezanın halk edilmesi geçmiş sayfalarda oldukça uzun olarak anlatılmaya çalışıldı. Şimdi ise batı aklı cüzünün oluşturmaya çalıştığı bing bang âlemlerin oluşumuna dair yazılardan bir bölümüne bakalım içlerinde nasıl olduğu yazarları tarafından belirtildiği görülecektir. “T.B.” Onlar âlemlerin yoğunlaşmış bir noktadan patlayıp yayıldığını ifade etmeye çalışıyorlar. Ama biraz önce düşünen akılda diyor ki nokta nereden halk edildi. Nokta nereydi? Nerede patladı. Noktadan var edildi de, nokta neredeydi. Noktayı kim halk etti. Noktanın içinde bahsettikleri o gücü kim oraya koydu. İş baştan bozuktur. 

Ko… Ka… gogul bilgisi büyük patlama öncesinde ne vardı. 

Onlar bir noktadan âlemlerin işte yoğunlaşmış bir noktadan patlayıp yayıldığını ifade etmeye çalışıyorlar. Ama biraz düşünen akılda diyor ki Peki nokta nereden halk edildi? Ve o nokta neredeydi? Nerede patladı? Yoktan var edildi denilir ya noktadan meydana geldi de nokta neredeydi? Noktayı noktanın içindeki o bahsettikleri gücü kim halk etti? Baştan kim oraya koydu? Bu büyük patlama öncesinde ne vardı? 

Ko… De… bilim teknoloji diye internetten bir yazar…

Onlara göre şimdi evren büyük patlamayla oluştu. Peki büyük patlama nasıl oluştu? Ve ondan önce ne vardı? Evren ezeli mi? Yoksa başka bir evrenin yok olmasıyla mı oluştu en ilginç 10 kozmoloi teorisiyle birlikte görelim diye izahına çalışıyorlar diyor.

Biz de bakalım nelermiş bunu anlamak için büyük patlamanın aslında bir patlama olmadığını baştan ters görmemiz gerekiyor. Çünkü uzayda bir noktada gerçekleşmedi büyük patlamadan önce uzay ve zaman yoktu. Bu nedenle büyük patlama uzayda değil de zamanda bir anda gerçekleşti. 

Bir şey anlayan var mı? Bak batının ilim, ilim dediği şeylere bakın nasıl aklı cüzün üretmeye çalıştığı aciz cümle kuruluşları anlamsız Bu nedenle büyük patlama uzayda değil de zamanda bir anda gerçekleşti. Uzay yoksa zaman da yok yani patlama yoksa zaman da yok. Nasıl zaman da yok nasıl oluştu? 

Evren büyük patlama ile başladı. Ve zaman büyük patlama ile birlikte akmaya başladı büyük patlama öncesi ancak ilk neden açısından bakarsak ve “Einstein görelilik teorisi”nden yola çıkarsak evrenin büyük ama önce sonsuz yoğunlukta ve sonsuz küçüklükte olan bir noktanın patlayıp genişlemesiyle oluştuğunu görüyoruz. Buna tekillik diyoruz. 

Peki bunu nereden biliyoruz. Cümleler mantık dışı bir daha bakın büyük patlamadan önce sonsuz yoğunlukta ve sonsuz küçüklükte bu ne demek? Sonsuz küçük sonsuz küçüklükte ama sonsuz küçüklükte ne demek? Yok küçük sonsuz olacak, küçücük olacak sonsuz büyük güç olacak. Yoktan oluştuğunu görüyoruz nereden görüyorsun? Buna tekillik diyoruz? Tekil ne demek? Peki bunu nereden biliyoruz?

Galaksiler bizden hızla uzaklaşıyor evrenin genişlemesi yazısında anlattığım gibi ve dünyadan 3,26 milyon ışık yılı ve daha uzak olan bütün galaksiler hızla bizden uzaklaşıyor. Üstelik ne kadar uzaksa o kadar da hızlı uzaklaşıyor bu durumda filimi geri sarar gibi zamanı geriye alırsak evrendeki bütün galaksilerin madde ve enerjinin tek noktada toplanması gerektiğini görüyoruz.

Görelilik teorisi klasik fizik olduğuna ve klasik fizikte uzay zaman sonsuza dek bölünebildiğine göre bu noktada sonsuz küçüklükte yani tekillik olmalı. Evet, Kara deliklerin içindeki gibi bir tekillik olmalı. 

O istiyor diye olacak. Olur olmalı, nasıl olacak ki? 

Öte yandan kuantum fiziğindeki Heisenberg'in neyse işte okuyamıyorum. Haber belirsizlik ilkesine göre bir parçacığın konumunu ve momentumunu aynı anda kesin olarak bilemeyiz. Örneğin konumunu kesin olarak bilirsek o parçacık rastgele olarak sağa sola sıçrayıp titreyecek momentumunu bilirsek yani hız olduğu ma’nâsında çıkıyor. Şimdi evren büyük patlamadan önce sonsuz küçüklükte veya çok küçükse kuantum fiziğine tabi olmalıdır. Bu da iki sonuç doğuruyor bir klasik fizikteki gibi bir tekillik olamaz. Ve iki olsa bile bu tekillik anında patlayarak bozulacaktır. Nitekim Buna büyük patlama diyoruz. 

Kendi düşüncesini kendi kaldırıyor ortadan…T.B. 

Peki büyük patlama öncesi neden sorun Her şeyden önce Einstein'ın görelik Görelilik teorisini kuantum fiziğiyle birleştirerek bir kuantum kütle çekim kuramı oluşturamıyoruz. Oysa evrenin boşluktan nasıl oluştuğunu anlamak için kuantum kütle çekim kuramı geliştirme gerekir. Nitekim büyük patlamadan sonra evrenin nasıl genişlediğini gösteren denklemler Einstein'in klasik fiziğe tabi olan genel görelik teorisi denklemler… Bu da bizi büyük patlamadan önce ne vardı sorusunu sormaya itiyor. Çünkü bir tekillik sonsuz küçük noktada sonsuz Yoğun enerji toplanması ve bu noktada fizik yasaları geçerliliğini yitirir denklemlerde büyük patlama önce tekil sonsuzluk ve sınır nasıl oluştuğunu bilimsel olarak açıklayamayız. 

Neyi açıklamıştık ki? T.B.

Şimdiye kadar büyük patlamadan önce tekillik olmasa ve bunun yerine Evren sadece çok küçük olsa bile sorun çıkıyor. Bu kez de ilk anlarında kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesine tabî olan evreni oluşturan dokusundaki kırışıklıkların yani rastgele kuantum salonlarından kaynaklanan kırışıkların günümüze nasıl kaldığını açıklayamıyor? Gözlemlenebilir evren küresel Kainat yüzeyinde günümüze düz görünecek kadar küçük bir alan olabilir. Tıpkı yeryüzü gibi evreni ütülemek ve düzleştirmek. Böyle hareketli, hareketli dağıldığı için ama evrene baktıklarında düz görüyorlar. Fotoğrafı çektiklerinde nasıl düzeliyor. O zaman sonuçta evren küresel büyü patlama modelinin gösterdiğinin aksine günümüzde ütülü kumaş gibi dümdüzdür. Peki neden küre değil de düzdür. Kuantum kırışıklıklarını ne düzeltti. Aslında olan bunun şişme teorisi, tam da bu sorunu çözmeye yöneliktir. Yani birisi üflemiş şişmiş balon gibi o kırışıklıklar düzelmiş ve ünlü teorik fizikçi tarafından büyük patlamanın öncesini açıklamak için tasarlanmıştır yine de şişme teorisinin türevleri olan sonsuz şişme ve kaotik şişme gibi modeller evrenin düzleşmesini tam olarak açıklayamıyor. Uzay zaman fizikleri fizikçilerin düşündüğü gibi evrenle birlikte oluşmuş olsa bile bizim sırf bu sorunu çözmek için büyük patlamadan önce ne vardı diye sormamız gerekiyor. 

Öyleyse büyük patlama öncesini açıklayan en ilginç kozmoloji teorisini görelim. Evren 13.8 milyar yıl yaşında evrenin genişlemesini geriye aldığımızda büyük patlamanın 13,8 milyar yıl önce gerçekleştiğini görüyoruz uzay teleskobunun gözlemlerine göre evrendeki ilk ışık 380.000 yıl önce yandı ve uzaya yayıldı. 130 milyar yıl önce gerçekleştiğini görüyoruz. Evrenin genişlemeye başladığını diğer taraftan uzay teleskobunun gözlemlerine göre evrendeki ilk ışığın 380.000 yıl önce yandı ve uzaya yayıldı. 

Daha evvel ışık yok muydu? Aydınlık yok muydu? T.B.

Fizikçiler de büyük Patlamaya benzer koşullar yaratmak için ne kadar girip içimize Ceren Seren Neyse parçacık hızlandırıcısı protonları ışık hızının 99'dan daha yüksek hızlarla kafa kafaya çarpıştılar büyük hadron çarpışması lhc ile büyük patlama anındaki yüksek basınç ve sıcaklığı yaratmaya çalışıyorlar. Sonuçta insan zihni neden, neden sonuç ilişkisiyle düşünüyor ve her şeye bir ilk neden arıyor bu sebeple evreni oluştur ilk nedeni bulmaya çalıyor olabilir. Veya sanal zamanda… 

Peki bu ne demek ezelden beri var olabilir. Ezeli, evren özetle büyük patlamadan önce ne vardı. Sorusunu cevaplamaya yönelik kozmoloji teorileri çalışıyor. Anlamak için insan beyninin anlamak için evrim geçirmediği olguları tanımlamaya çalışıyor. Hem evrimden bahsediyorlar. Hem de evrim geçirmek günlük hayatta hiç ilgisi olmayan ve görmediğimiz için de hiçbir şey demediğim senaryoları açıklamaya çabalıyor. T.B.

Biz devrenin nasıl oluştuğunu açıklamayı deneyen 10 teoriyi görelim. Bir büyük patlama rastgele oluştu. 

Şöyle gelsin şöyle yere oturabilirsiniz. Ya balkonda var mı? Ya orada da varmış. T.B.

Büyük patlama rastgele oluştu bu teoriye göre büyük patlamadan önce uzay ve zaman yoktu. Evren sanal uzaydaki sanal boşlukta Es Berk'in belirsiz belirsizlik ilkesinden kaynaklanan rastgele kuantum salınım oluştu. Büyük patlama sanal kuantum enerji alanlarının rastgele titreşimlerinin ürünü olan bir kazaydı. Oysa bu teorinin çok büyük bir sıkıntısı var. Kuantum fiziğinde parçacıkların rastgele davranışlarını olasılıklar halinde görmemizi sağlayan dalga fonksiyonu denklemleri olasılık dalgaları sadece bizim değil bütün olası evrenlerin varlığını öngörüyor. Bu durumda sonsuz sayıda evren varken neden bizim evrenimiz oluştu. Sorusu yanıtsız kalıyor. 

Kısacası bu teori o kadar genel ki en genel teori evrenin nasıl oluştuğunu hiçbir şekilde açıklamıyor. 

Yani bu en güzel anlatım olduğu halde diyor. Hiçbir şekilde bunu açıklayamıyor. T.B. 

Ayrıca bugünkü evrende ilk kuantum salınımlar kalan kırışıklıkları neden göremediğimiz sorusu da yanıtsız kalıyor İki büyük patlama büyük sekmede ne demek sekme sıçrama sıçrama gibi sıçrama gibi bu teoriye göre bizden önce başka bir evren vardı? Bu evren tıpkı bizim evrenimiz gibi milyarlarca yıl boyunca genişledikçe etkisiyle durdu. Ve tekrar büzülmeye başladı. Sonuçta kendi üzerine çökerek bir tekilliği yeniden genişleyerek bizim evrenimizi oluşturdu. Aslında büyük teorisini savunanlar eski evrenin tekilliği çökmediğini söylüyor. Oysa tekillik le ilgili olarak yukarıda anlattığım sorunlarla karşılaşırdık. Bunun üzerine önceki evren tekillik büyük ama yine de çok küçük olan sonlu bir nokta halinde küçüldü. Öyle ki merkezinde kısmi tekillik olan dev bir süper kütleli karadeliğe dönüştü ardından bu kara delik buharlaştı. Ve yeni bir büyük patlama ile evrenimizi oluşturdu. Buna göre bizim evrenimiz sanal uzayda diyelim ki 10.5 N5 bin … kez büzülüp genişleyen… 

Nasıl büzülüp genişleyen böyle hareket eden bir evrenler silsilesinin son halkası olabilir? T.B.

Tekrar orayı da ilgili yazı gerçek Adem ilk insan ne zaman yaşadı? 

Koz… De… 20/1 2022 yanıtlar… 

Gerçek Adem yazısında anlatılan Adem biyolojik Adem dir. Bakın şu bölüm çok ilginç din kitaplarındaki Adem ise kültürel bir kahraman olup ancak ilgili dine inanan ilk insan olabilir. Yoksa belirttiğiniz gibi peygamber Adem adlı kültür kahramanının da bir babası vardır. 

Kültür kahramanı yani nezaketle gösteriyor. Yani bu hale inananlar böyle inanırlar tevazu gösteriyor biz de onlara hörmet ederiz. Bu hallerine diye ama içerideki bilgi ne kadar korkunç akıl karıştırıcı yani Kûr'ân-ı Kerim'de belirtilen Âdemi bilgilerin tam zıttı tam tersi o bölümü bir daha okuyorum. Gerçek Âdem yazısında anlatılan yani gerçek Âdem diye bir yazı yazmış. İşte bu arkadaş orada anlatılan Âdem biyolojik Âdem’dir ne demek biyolojik Âdem fizik fizik, sadece beden, et, kemik anlatılan Âdem biyolojik Âdem… Yani kendi anlattığı Âdem biyolojik fiziki Âdemi anlatmış. 

Ama din kitaplarındaki Âdem ise kültürel bir kahraman olup sanal yani hayali bir kahraman olup ancak ilgili dine inanan ilk insan olabilir ilgili dine inanan ilk insan olabilir. Nasıl şimdi kendi kendine uydurmuş onu yani Mesela şamanist kendi uydurmuş kendi inanmış diyor anlatıyor. Dini şeyleri hafife alıyor esas kendisin algısına yönlendirmek. T.B. 

Ancak ilgili dine inan ilk insan olabilir. Yoksa gibi Âdem kültür kahramanın bir babası vardı. 

Bilim insanına yakışacak değerlendirmeler değildir. İşte burası güzel kendi küçücük beşeri ve hayali aklı cüzi ile Hakk’tan vahiy yolu ile gelen bilgilere yukarıdaki cümlelerde geçen anlayışla bakmak ilim insanı dediği kendisine dahi yakışmayacak cümlelerdir. Yani yukarıdakileri yazar kendisine ilim insanıyız biz diyor ya e bu cümleler ilim insanına yakışacak bir cümleler değildir. Kendi anlayışıdır. Kendi bilir hürmet edilir. Ancak kendi anlayışını mutlak doğru diye insanların akıllarına sokmaya çalışmak da doğru bir şey değildir. Körpe beyinler bu tür hayali ve vehm bilgilerle doldurulduğunda o insanların nasıl hayali bir çıkmaza girdikleri açık olarak da görülmektedir. T.B.

Bu âlemlerin bir sahibi vardır. O’nun kuvvet ve kudreti ve ilmiyle her şey oluşmaktadır. Bu âlemde tesadüflere yer yoktur. İlk hayattan bu günlere ve daha sonralara kadar oluşacak hayatın her saniyesi belirli bir ilâhi ilmi program içinde oluşmaktadır. Bu günün münevver insanının bunu düşünmeyip her şeyin tesadüfe bağlaması mümkün değildir. Bu günün insanının en büyük zaafı kimlik kaybıdır. Bu yüzden insanlık çok büyük bir akıl kargaşası ve sıkıntısı içindedir. Bunun çözümü ise tüm dünya bilim insanlarının akıllarını başlarına toplayıp bir araya gelerek kûr’ânı kerimin vaz ettiği ilk insan Âdem a.s ın aşamalarla oluşan hayat hikayesinin gerçek olarak anlayıp kendisine ilk öğretilen konunun kendisine en çok lazım olan esmâ’ül hüsna isimlerinin ma’nâlarının öğretilmesidir. İnsan hayatının bütün seyrinin bu isimler sayesinde ve ma’nâsında yaşanıyor olduğunun bilinmesi lazımdır. Gelecek sayfalarda daha çok izahları olacaktır. T.B.

Muhterem Ko… De… kardeşimize soralım. Ben dediği müthiş muazzam kendi madde ve latif varlığını acaba hangi tesadüfi ilim, rastgele oluşma meydana getirdi. Milyarlarca seneye gitmeye gerek yok. Bunun gerçek ön yargısız vicdani cevabını nasıl verecek. Milyarlarca sene âlem şöyle oluşmuş, böyle oluşmuş diyor ya o kadar geriye gitmeye gerek yok. Sen kendi varlığına bak, sen kendini düşün bakalım nasıl meydana geldin. Eğer bu cevabı gerçekten ilmi bir çalışmayla bir taraf olarak verebilirse “bing bang” ve diğer kurguların hepsinin nasıl geçersiz olduğu birer zaman kaybı hayal kurgu hiçbir gerçeği olmayan vehimler olduğunu açık olarak görecektir. 

78. Kitap ayan-ı sabite kaza ve kader kitabımızdan ilgisi dolayısıyla küçük bir bölüm de aktaralım.

Bismilahirrahmanirrahim Muhterem okuyucularım insan sınıfından olan bizleri en çok ilgilendiren konu olan ayan-ı sabite kaza ve kader mevzuu hakkında çok yazılar yazılmış birçok konuşmalar yapılmıştır. Bizde bu hususta bir araştırma yapalım dedik. Zaman zaman bu hususta yapılan sohbetlerle ve yazılarla neticede uzunca sayılabilecek zamanda ve muhteviyatı oldukça geniş olan bu kitabımız ortaya çıkmış oldu. Cenâb-ı Hakk sıkılmadan okuma fırsatı bulabilenlerin idrak ve irfaniyetlerini açsın. İnşeallah… 

Muhterem okuyucuların insan sınıfından olan bizleri ilgilendiren bir konu olan ayan-ı sabite kaza ve kader mevzuatında çok yazılar yazılmış. Bu kitabımız ortaya çıkmıştır. Cenâb-ı Hakk sıkılmadan okumaa fırsatı bulabilenlerin idrak ve irfaniyetlerini açsın. İnşeallah. 

Bu mevzuun daha kolay ve daha iyi anlaşılabilmesi için kişinin kendisi hakkında bazı şeyleri bilmesi gerekmektedir. Ayan-ı sabite kaza ve kader ilminin ve yaşantısının kişiler hakkında kişilerin içinde bulunduğu yaşam mertebelerine göre değerlendirdiği bilinmelidir. İleriki sayalarda bu hususlar geniş olarak görülecektir. 

Kûr’ân-ı kerimde birçok yerde insandan bahsedilirken “men” kim hitabı kullanılmaktadır. Bu ifade tarif görüntüde insan olmamız dolayısıyla her birerlerimizi kapsamaktadır. Acaba hiç kendimize içimize dönerek gerçek bir tarafsızlıkla ben kimim sorusunu kendimize sorduk mu? Veya iyi düşündük mü? İşte düşünülmesi gereken ilk ve mühim husus budur. Çünkü ne yazık ki yaşadığımız devirde çok büyük bir ilâhi kimlik kaybı vardır. Bu da bizlerin ebedi hayatımızı zora ve tehlikeye sokmaktadır. İşte yavaş yavaş kendimizi tanıma yolculuğuna çıkmaya başlayalım. Ancak bu yolculuğa çıkmak için üzerimizde ne kadar dünyevi ve beşeri varlıklar varsa onları sırtımızdan atıp daha hafifleyerek yola çıkmamız bizleri yorulmadan daha çok yol kat etmemizi sağlayacaktır. Yolumuzda mevzuyla ilgili ya da dolaylı ilgili birçok duraklar vardır. Bazı yerlerde o duraklara birkaç defa uğramak vardır. Bu uğranılan duraklara her uğrandığı zamanda başka manzaralar ile karşılaşılacaktır. Bu yüzden bunlar tekrar edilmektedir. Bir mevzu birkaç kere sohbet konusu olsa da her konuşmada başka bir tarafı açıldığından zarar değil kazanç olmaktadır. Kişinin aynı mevzu hakkında değişik görüş ve bilinçleri oluşmaktadır. Şimdi bir hadisi şerif ile akıl arabamızı çalıştırıp yolumuza çıkalım. Herkeze bu yolda gece gündüz hayırlı yolculuklar diyelim.

Mevlânâ hazretleri şöyle rivayet eder ki:

Cenâb-ı Hakk kendi nûrundan aklı halk etti. Sonra ona gel dedi o da geldi. Git dedi, o da gitti. Sen kimsin? Ben kimim? Diye sordu. Akıl, sen benim rabb-ı rahimimsin. Ben ise senin aciz kulunum dedi. Cenâb-ı hakk buyurdu. Ey akıl senden daha aziz bir mahluk halk etmedim. Akıldan daha yüksek dereceli bir varlık halk etmedim. Sonra ateşten nefsi halk ettim. Ona gel dedim. Nefis icabet etmedi. Cenâb-ı hakk ben kimim? Sen kimsin? Dedi. Nefis ben benim, sen sensin cevabını verdi. Cenâb-ı hakk onu ateşe attı, azap verdi. Yine sordu. Nefis yine ben benim, sen de sensin dedi. Cenâb-ı hakk bu defa nefsi aç bıraktı. Tekrar ben kimim? Sen kimsin? Diye sorduğunda, nefis sen benim rabb-ı rahimimsin, ben de senin aciz kulunum cevabını verdi. 

Dinleyici: Hizaya geldi. Hizaya geldi. 

T.B: Aç kalınca bu cevabı verdi. Nefsi biraz aç bırakmak lazım oruçta bu yüzden tutuluyor zaten. 

Hadisi kudsi bakınız.[18]

Görüldüğü gibi hadisi kudsi de iki önemli husus belirtiliyor. Birincisi aklın halk edilmesi. İkincisi ise nefsin halk edilmesidir. Akıl hemen itaat etmiş. Nefis ise belirli yaptırımlar neticesinde çaresiz olarak itaat etmiştir. Ancak fırsat bulduğunda hemen isyanını sürdürmek için beklemektedir. Bahsedilen akıl, aklı külldür. Ve nefis te nefsi külldür. Beşeriye aklı değil, beşeriyet aklı ve nefsi de oradan kaynaklanmaktadır. Ve her ikisi de bütün âlemleri kaplamışlardır. Aklı cüz ve nefsi cüz ise bunların bize aşt olan bölümleridir. Ve bizimde beden mülkmüzü her ikisi kaplamışlardır. Eğer aklımız ruhumuz ile birlikte olursa o beden salah bulur. Eğer nefis ile olur onun hükmü altına girerse yoldan çıkmış olur. İnsan sistemi bu kadar basit ve kolaydır. 

Çünkü nefsi emmare kötülüğü emreder.[19] Halife Âdem en geniş ma’nâda iki isimle anılır. Bunların biri nefistir. Kûr’ân da 294 yerde geçmektedir. Diğeride bilindiği gibi insandır. O da 311 yerde geçmektedir. Görüldüğü gibi birbirine yakın sayılardadır. Ve akıl bilici, nefis tadıcıdır. Görevleri bunlar. Akıl bilir, nefis tadar. “Küllü nefsin zaikat’ül mevt.[20]” Olduğu gibi ölümü nefis tadacaktır. Ve beden üzerindeki yerleri akıl başta, nefis ise sadır göğüstedir. Ancak her ikisinin de bütün beden üzerinde tesirleri vardır. 

İnsan dört asli halden oluştur. Sırası ile bunlar; akıl, ruh, nefis ve bedendir. Ruh ile bedenin izdivacından nefsin mahalli ortaya çıkmış olur. Kendinde her yöne uyabilecek kabiliyet vardır. 

“Sonra da hem kötülüğü hem de ondan sakınmayı ilham edene[21]” yani nefsin halini belirtiyor. 

Böylece kendinde iki zıt bir araya getirilmiştir. Ancak kendi içindeki mücadelesi sonunda hakk’ın emrine uyması istenmiştir. Ancak o daha ziyade kötülüğü emretmektedir. 

“And olsun biz insanı halk ettik. Nefsinin ona verdiği vesveseyi de biliriz. Çünkü biz o’na şah damarından daha yakınız.[22]” Demek suretiyle kendisinin nefislerimize nekadar yakın, hatta onunla birlikte olduğunu açık olarak bildirmektedir. İşte böylece insan binası akıl, ruh ve nefse mekan ve mahal olmuştur. Akıl ve nefis bu mekana sahip olmak isterler. Eğer aklı, aklı-selim olursa nefsi hükmü altına alır, kontrolünde tutar, eğitir. Nefsi safiye olarak, “hakk’ın gel cennetime gir.[23]” hitabına mazhar olur. Eğer eğitimsiz kalıp da kendini kullanamazsa akıl nefsi hükmü altına girer ki ondan sonra nefis onu kullanarak her türlü kötülüğü bedene emreder. Ve bedende onun isteklerini yerine getirmek zorunda kalır. Ve her türlü nefsi davranışlarını onunla yapar. Ve sonunda böylece ölümü de nefis tadacaktır. Çünkü bedenimiz bizim bineğimizdir, aslımız değildir. Aslımız aslında aklımızdır. Ona hayat veren ruhtur. Nefsimizde bu hayatı tadandır. 

Ölümü tattıktan sonra nefs hayatına berzah âleminde devam edecektir. Bedeni kendisinden ayrıldığında elinden tadış kullanım aracı alınmış olduğundan bundan sonraki tadışı o bedeni kullanamayış sebebiyle çok büyük bir azap olacaktır. Kabir denilen yerde, berzah âleminde olacaktır. 

İşte özetle bütün bunlar kulun, kulluk mertebesinde mutlak var olduğunu bize açık olarak belli etmektedir. Böyle olunca da kulun kulluk mükellefiyetleri ortada açıktır. Ve bu kula yaşayacağı ömür süresi boyunca bir program lazım gelecektir. Bu programın ismine kaza ve kader denmiştir. Bu kısa izahlardan sonra artık kaza ve kader bahsimize girebiliriz. Kah sohbetlerimizden, kah yazılarımızdan meydana getirdiğimiz bu kitabımızdan okuyucularımız azami faydayı sağlarlar. Oldukça geniş bir muhteva iç hacmine sahip olan bu sahada yola çıkılırken kendimiz ile birlikte bazı gerçekleri değişik mertebeleri ile görmüş olacağız. 

Gerçekten ben var mıyım? Yok muyum? Sorusunun cevaplarını da değişik mertebelerden görmüş olacağız. Cenâb-ı hakk bu yolculuğumuzda gönül ve idraklerimizi açarak en geniş ma’nâda fayada sağlayanlardan olmamızı nasib etsin. İnşallah çalışmak ve gayret bizden, yardım ve lutüf hakktandır. 

Buradan biraz daha ileriye geçiyoruz.

Bir cennet ve feza insanı olan bizim ceddimiz Âdem a.s. ın ve neslinin oluşumu zahare, zuhura gelişi…

Şimdi o bölümü geçelim konu çok uzuyor 281. Sayfaya başlayalım. 

Konumuz bizim dünyamızın dışında olan Gökyüzü İnsanlarının ayetlerdeki araştırılması[24] 

Bismillahirrahmanirrahim Geçmiş sayfalarda bizim dünya arzımızın, bizim insanlık sülalemizin ilk insanı olan halife Âdem’in halk ediliş mertebelerinin sırasıyla âyetlerin dilinden şüphesiz olarak açıklamıştık. Âyetler bunu bildiriyorsa bunda şüphe olmaz. Çünkü peygamberimiz bizim neyi mizdi? “Seyidina ve senedena” Muhammed’ül Mustafa (s.a.v.) hem efendimiz, hem senedimizdir. Evvela Allah’ımızın sözleri, sonrada onun verdiği bilgiler senetlerimizdir. 

Bu açıklamalar her hangi bir hayali beşer aklının kurguları değildir. Birinci bölümde “bing bang” büyük patlama gibi hayali bilgiler değildir. Her hangi bir beşer aklının hayali kurguları değil, ilâhi vahyin verdiği bilgilerdir. Bu hakikatleri kişi kabul eder ya da etmez kendi değerlendirmeleridir. Ancak kişi bu hakikatleri kabul etmeyebilir. Kendi bileceği değerlendirmesidir. Bu ise hakikati değiştirmez, konu konudur vahiy ve ilâhi bilgidir. Ne hikmetse mealler ve hadisler âlemde sadece bizim içinde bulunduğumuz dünyamızda yaşayan tek bir insan nesli üzerine yorumlarını kurmuşlardır. 

Tekrar okuyayım; 

Ne hikmetse mealler ve hadisler âlemde sadece bizim içinde bulunduğumuz dünyamızda yaşayan tek bir insan nesli üzerine yorumlarını bilimlerini bina etmişlerdir. Halbuki ilâhi ve risali bilgiler halin böyle olmadığını açık delillerle vaz ediyor. Bizde bunları araştırmaya çalışıyoruz. T.B.

Yedi arz hadisi de bu konunun doğruluğuna şahitlik etmektedir. Onu da ilave edip yolumuza devam edelim. Daha ileriki sayfalarda konuyla ilgili hadisler ve bilgilerde aktarılacaktır. 

Yedi Arz Hadisi İbni Abbas (ra)' dan rivayetle, Resullah (s.a.v) buyurdu ki: Yedi adet arz (dünya) vardır. O yerlerin (âlemlerin) her birisinde sizin peygamberiniz gibi bir peygamber[25], Âdem gibi bir Âdem, Nûh gibi Nûh, İbrâhîmi gibi bir İbrâhîm ve Îsâ gibi bir Îsâ bulunmaktadır.[26]

Bu senedimiz olan peygamberimizin kudsi hadislerindendir. Hadisi şerifte değil, kutsal hadislerindendir. 

 Kaynakların bildirdiğine göre Abdullah bin Abbas bilindiği gibi ilk müfessirlerden “Allah Oyüce halk edicidir ki yedi kat göğü ve yerden de onların benzerini halk etmiştir.(65/12) Yedi kat hadiside bu âyet tasdik ediyor. 

 Yedi kat göğü yaratmıştır diye yazılıyor, biz halk etmiştir diyoruz. Yaratma yok onun yerine zuhur, tecelli, halk etme vardır. Hangi âyetmiş (Talâk 65/12) mealindeki âyeti açıklarken şöyle demiştir;

 Bu yedi yerden her birisinde, bu yerdeki İbrâhîm peygamberi gibi bir insan ve diğer mahlukların benzerleri bulunmaktadır. Bakın ibn-i Abbas’ta yedi yerden her birisinde bu yerdeki İbrâhîm peygamberi gibi yani bizim neslimizin yerdeki İbrâhîm peygamberi gibi bir insan ve diğer mahlukların benzerleri bulunmaktadır. Yani hayvan cinsi olanlarında benzerleri, diğer mahlukların benzerleri bulunmaktadır. 

 Bazı rivayetlere göre İbn-i Abbas bu âyetin açıklamasını isteyenlere (daha fazla açıklama isteyenlere) eğer bu âyeti tamamen açıklarsam bunu tekzib etmek sûretiyle küfre düşersiniz. O günün insanı bunu anlayamayacağı için hayır böyle bir şey olmaz. Uydurma yapıyorsun diyecekleri için küfre düşersiniz, demiştir.[27] 

 Bu bölümdeyse Kûr’ân-ı kerim âyetlerinden sırayla geçen “gökyüzü insanları”yla ilgili âyetleri idraklerinize getirmeye çalışacağım. Gene özetle ilk sırada olan Âdem-i âyetlerle yolumuza devam edelim. Yukarıdaki geçmiş sayfalarda Âdem a.s.ın hilkatini 5 mertebesiyle belirtmiştik. Ancak bu sıralamada bakara sûresinin 30. Âyetinde yani önde olan konu âyetinde Âdem a.s. olduğu için bu âyete tekrar başka yönden bakacağız, ma’nâsı var. Gene ilk sırada olan özetle Âdem-i âyetlerle yolumuza devam edeceğiz. Ön yargılı değil açık fikirle, hep birlikte konuları değerlendirmeye çalışalım. 

Bu yüzden âyeti kerimelerin muteber iki meallerini de kayda aldım. Buradan her birini takib edeceğiz. Kabul görmüş iki tefsirin asli kaynak tefsirlerden ayni âyetin ikişer yorumunu, birisi Diyanet yorumu asli heyet tarafından yapılan yorumu diğeri ise Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın yorumudur.

Cenâb-ı Hakk Âdemi a.s. cennette halk ettikten sonra orada onu bir müddet isyan ettiğini, melekler ve iblis ile olan münasebetlerini daha sonra hep birlikte nasıl yeryüzüne indirildiklerini bakara sûresi (2/30-38) âyetlerinde bildirmiştir. Geçmiş sayfalarda bunlar izah edilmişti. Burada ise kısaca halkıyet yönünden bahsedilecektir. Bu oluşum insanlığın yeryüzünde görünmeye başladığını ve faaliyete geçtiğini bildiren kûr’ân-i bilgilerdir. 

(Bakara sûresi 2/30-38) âyetlerinden hepsini değil de 30. Âyetini veriyoruz. 

Meal olarak okuyorum. “T. B.” Hani rabbın meleklere yeryüzünde bir halife halk edeceğim demişti. Melekler orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi halk edeceksin? Oysa biz seni yüceltiyoruz ve seni devamlı takdis ediyoruz, dediler. Allah şüphesiz ben sizin bilmediklerinizi, bildiririm dedi. (2/30) Şimdi mevzumuzun bağlantısına gelelim. Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birinimi halk edeceksin? Diye melekler sordu. Âyet-i kerimenin bu bölümü hakkında çok geniş izahlar farklı mertebelerden yapılabilir. Özetle enfüsi ma’nâsı itibariyle diyelim ki bizim yönümüzden bakıldığı zaman enfüsi nefsimiz, dış yönden afak değil… Her birerlerimiz birer Âdem olmak dolayısıyla evvela bunu enfüsi olarak anlamamız lazım gelmektedir. 

Özetle enfüsü ma’nâsı itibariyle diyelim ki fesattan kasıt bozgunculuk yani yeryüzünde fesat çıkaracak bozgunculuk yapacak kanlar akıtacak birini mi halk ediyorsun? Sorusunun izahı geliyor. Fesattan kasıt bozgunculuk, bozguncu ise değişik ifadeleri vardır. Buradaki bozgunculuk ilâhi sistemi değiştirmeye yöneliktir. Kan dökücü ise savaşlar ve vahşettir. Melekler bakın şimdi tefekküre daha hem zuhura çıkmamış hakkın katında proje olarak var olan varlığın bazı kötü uygulamalar yapacaklarını nereden biliyorlardı? Sorusu gelmesidir, değil mi? Daha Âdem yok fark edilmemiş bilgi veriliyor. Âdem, böylece bir halife halk edeceğim diye melekler de onun özelliklerini söylüyorlar. Nereden biliyorlardı ki? Bu Allah'ın kutusunda olan hazinesinde olan bir varlığın özelliklerini bunun kısaca cevabı çünkü yeryüzünde bizim içinde bulunduğumuz ve mensubu olduğumuz Âdem, Muhammed nesli Sülalemiz evvel de yeryüzünde yaşayan Âdem, Muhammed nesilleri sülalelerinin ayrı bir paket program olarak yaşantıları vardı. Meleklerin ifadelerinden anlaşıldığına göre bu nesillerin de sonları kan dökücü ve bozgunculuk olmuş olduğundan görevli Melek in de ömürlerinin uzun olduğundan onların da sonlarını gördüklerinden bu hale göre Âdem, Muhammed nesli sülalemiz de bu neticenin olacağını tahmin ettiklerinden bu değerlendirmeyi yapmış olabilirler. 

Şurası açıktır ki bizim sülalenin sonunun bu olacağı açık olarak görmektedir. Oraya doğru gidiyoruz. Silah silah, atom atom, yarışına girdileri bir taraftan bir atom attı. Karşıdaki boş duracak değil o da atacaktır.

 Melekleriz takdis ediyoruz dediler. Neden de onlar hak edilmişlerdi. “Subbuh ve Kuddus” isimlerinden hak edildikleri için tesbihat yapıyorlar. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk “Allah ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim dedi.” Meleklerin afaki ve enfusi ma’nâda zuhur kaynak isimleri “Subbuh ve Kuddüs” halife insanın yani gönlün ise Allah “Cami ve Selâm” isimleri zuhur kaynak isimleridir. Her varlığın zuhuru kaynağı bir esmâ-i ilâhiye var. Bizlerin cami ve selâm isimleri insanların kaynağı meleklerin kaynağı “Subbuh Kuddüs” iblisin kaynağı “Aziz, Cebbar, Mütekebbir” isim hal böyle olunca insan veya gönül halife “tesbih ve takdis” üstünde bakın gönül veya yani halife “tesbih ve takdis” üstünde irfan etmekte yani Allah'ı daha yüce olarak olarak bilmekte neden? Çünkü insanda bütün esmâ-i ilâhiye mevcut zıt isimleriyle birlikte meleklerde sadece nurâni isimler mevcut yani yarısı esmâ-i ilahinin yarısı mevcut hayvanlarda da diğer zıt isimler mevcut yarısı mevcut insanlarda ise bütün esmâ-i ilâhiyenin tamamı mevcuttur. Oyüzden insan bütün varlığın üstünde bir değere sahip onun için de Cenab-ı Hakk, Âdem aleyhisselama bütün isimleri öğretti. Ne kadar açık ve bu isimlerin bilinmesi sebebiyle üstünlüğünün ortaya gelmesiyle meleklere secde, bu yüzden ettirdi. Meleklerde yarım isim sadece Cemâli tarafı vardı. Celâli tarafı yoktu. İnsanlarda ise hem Celâli hem Cemâli isimler halifede işte insanda var. 

Dinleyici: Efendim bir şey söyleyebilir miyim? Bu ibliste Aziz, Cebbar ve Mütekebbir isimleri var. Aziz ismini anlayamadım.

Aziz kendini yüce görmek, izzetli görmek, asaletli görmek, benden daha üstünü yok takdis üstünde görmektir. 

İrfan etmekte, Allah Cami ve Selâm isimlerini bünyesinde zuhura getirdiğinden insan Allah, Cami, Selâm isimlerini zuhura getirdiğinden bu isimler de diğer bütün esmâ ilâhiye hakim olduklarından melek olan ki onlar kuvvet ma’nâsına kuvvetlere de hakimdirler. Yani insanın üstünlüğü bu yüzden halife idrak şuur ve irfaniyet de hayata bakarken halife olan insan idrak şuur ve irfaniyet de hayata bakarken melek kuvvet ise sadece iki isimle rablarını tesbih ve takdis etmektedirler. 

İnsan idrak etmekte, Allah'ın Allah, Cami ismiyle birlikte olduğundan O genişliğe sahip ama melekte sadece subbuh, kuddüs, tesbih isimleri bunun kendi mertebeleri itibari ile kemalatı fakat halife sultan mertebesi itibariyle yetkinlik değildir. 

Hani bize öğretirler ya melekler insanlardan üstündür. Çünkü masumdur, günah işlemezler diye bunu üstünlük sayarlar. Halbuki mühim olan masumsa masum yani Cenâb-ı Hakka karşı bir çalışma yaparak o masumiyeti kazanmış değil ki doğal verilmiş çabası yok ama insan çalışmasıyla bu masumluğu elde ederek onlarla çarpışarak temiz Safiye hale ulaşıyor. 

Burada bir şeye daha dikkat etmeniz gerekmektedir meleklerin henüz Âdem'in varlığından ve fiziki görünüşünden haberleri bile yok. Kendi kendisinin kan dökücü ve bozguncu olabileceğini nereden hüküm verdiler. Tekrar konu geliyor kan dökücü ve bozgunculuk onun vasıflarından sadece bir tanesidir. Yani Âdem'in gaybı bilgi Âdem'den gıyabi bilgiler veriyorlar. Ama sadece kan dökücü değil ki insan vasıflarından bir tanesi onun gerçek vasıfları ise hakikat-i ilâhiyenin zuhur mahalli olmasıdır. Acaba bu yönünü niye göremediler veya bilemediler de sadece kan dökücü ve bozgunculuk yapabilecek yönünün üstünde durdular. Ayrıca melekler yani kuvvetler demektir. Bir zâta bağlı meleğin yani ise bağlı olduğu zâtına böyle bir tavırla cevap vermesi ve fikir yürütmesi de mümkün değildir. Yani melekler orada en dışı bir davranışta bulundular. 

Melek kuvvet olduğuna göre o güç değil, kuvvet o kuvvet de güce bağlı olduğuna göre güç Sultan olduğuna göre… Yani insan olduğuna diyelim ki kas gücümüz var hepimizin elimizde bir şeylerimiz var. Bunu kaldırmaya başladığımız zaman bir melek üretiyoruz. Yani bir kuvvet üretiyoruz. Ve bu kuvvet bize bağlı irade ile akıl ile iradesi ile bu güç sahibi olan insan bunu kaldırmaya başladığı zaman o melek o kuvvet o. Dur demesi mümkün mü? Buna diyemez. Ama kaslarında arıza olur, fiziki arıza olur, kaldıramaz evini o ayrı konu ama iradesi yerindeyken ve de sağlam sıhhatli bir kol ayağa sahipken o melek ona dur diyemez. Emrine tabi olur kaldırdık. Bir melek ile yani kuvvetle kaldırdık. Melek dediğimiz zaman bizim aklımıza kanatlı manatlı birkaç şey uçuşan kelebek gibi bir şeyler geliyor. Melek kuvvet demek sadece iki kanatlı, dört kanatlı, altı kanatlı diye ifade edilir. Dinimizde o da yönleri itibariyle altı cihet var ya bazıları altı cihette faaliyet gösterirler. Bazıları dört cihette bazıları iki cihette faaliyet gösterirler. Cihetleri kanatları demek, onlar bu nereye kadar kaldırılacak akıl diyor ki bu kadar yükseklik yeter dediği yerde yukarıya kaldırma meleği ölmüş oluyor. İndirirken de bakın pat diye inmiyor. Aşağıya değil mi yine iradeyle yine bir güçle iniyor. Kuvvetle iniyor aşağı doğru değil mi? Kuvvet olmaz pat diye gideceği yavaş yavaş kontörlü, o zaman da iniş kuvvetini meleğini üretmiş oluyor. O yere Yani en son mahalline geldiği zaman o da ölüyor. Sonra başka bir hareket yapacaksa ne hareket yapacaksa aklıyla gene bir melek üretiyor ve o, O’nun da işi bitiyor Hani birçok iş bir iş yapıyorken onu çoğaldıkça yapmamız elimiz nasıl kolaylaşıyor. Ne diyoruz, ona meleke sahibi oldu. Melek sahibi oldu, kuvvet sahibi oldu ma’nâsındadır. 

Dinleyici: Efendi Babam o zaman meleklerin böyle hani cismani ya da latif bir varlık olarak bir şeyleri yok mu? Karşılığı yok mu? Var mı?

Görevli melekler var Ayrıca onların kendilerine ait bir sûretleri var. Ama bu baş gözüyle görmek mümkün değil. Neden değil. Çünkü bu âlemin ham maddesinden değil, varlığından değildir. Meleklerin cismi latif diye bildirirler. Halbuki cisim diye bile o ifade bile edilmesi şey değil, makul değil. Nûr âleminden oldukları içinde Nûr âlemi de bu âlemde görülmesi mümkün olmadığı için onlar görülmezler. 

Ama İblis görülür. Neden çünkü bu âlemin varlığından ateştendir. Ateş yoğunlaştığı zaman onlar suret alabiliyorlar. Dönmeleri o yönü, aradaki fark anlaşıyor mu? 

Dinleyici: Peki Efendi Babam burada hani itiraz eden melekler bu Latif varlıklar mı? Yoksa kuvvet ma’nâsı ile itiraz edenler bunlar mı? 

Allah'a itiraz eden bunlar oradaki latif sûret almış ki işte konuşma kabiliyetleri var, fikir yürütme kabiliyetleri bir şeyleri var.

Dinleyici: Efendim babacım hani sanki orada onların da böyle bir şey varmış gibi hani orada sanki fikir beyan eden sahada onlar da var. 

Sahada varlar çünkü cennette melekler faaliyette bir ikincisi Âdem aleyhisselam da ile melek olarak cennette ön aşamada halk edildi. Melek sûretinde dolaştılar. 

Âdem babamızla Havva validemiz öyle, Âdem babamız meleki olarak Latif halde cesetlere üflenmesi kesinleşme dünyada cennette oldu üflenmiş beden ve ruh birlikteliği monte edilmiş o şekilde indirdiler. Cennetten yeryüzüne bizim neslimizin başlangıcı böyle buna hiç şüphe müphe yok, muazzam oluşlar. Aslında farkında olmadan biz günlük işlerimiz içerisinde kendimizin bir yanı olduğunu düşünemiyoruz. 

Âlemlerin ötesinden geldik. Ceddimiz bizim sıla-ı rahmimiz cennettir. 

Dinleyici: Babacım burada bir şey söyleyebilir miyim? Zaten insanın genlerini incelemişler insanın geni dünyanın yaşından daha fazlaymış. Yani aslında dünyalı olmadığımızı dünyaya başka yerden geldiğimizin bilimsel kanıtıdır.

T. B: Bu nerede geçiyor? 

Dinleyici: Bir araştırmacıdan dinlemiştim. O da bir araştırmanın sonucunu söylemişti. 

T.B: İsim olarak kayıt alabilirsen onu bir araştır bakalım nereden geçti. Çünkü bu tür bilgiler hep kaynak oluyorlar. Konuyu desteklemiş oluyor. 

Madde haline geldikten hemen sonra cennetten indirilme olayından sonra orada imtihanları oldu, onları yaşadılar. Ancak daha evvel melek olarak ve yani onu tesviye ettikten sonra yani fizik bedenini düzenledikten sonra ve bedenini düzenledikten sonra içine ruhundan üfledim diyor. Ne kadar açık, toprak beden evvela düzenlenir. Ev daire yapılıyor evvela bina yaptıktan sonra insan konuyor içerisine ruhu konuyor. O zaman o melek bedeni ne oldu gerçi melek rûh şey oluyor. Nûr olur bedenle, bedenle birlikte dediği melek tarafı rûh tarafı melek tarafı oluyor. 

T.B: Onlar şimdi girersek oraya… 

Dinleyici: Tamam kusura bakmayın. 

T.B: Sorun değil, şey değil, kusur değil. 

Dinleyici: Çok merak ettiğim bir konu… 

T.B: Ayrıca melekler kuvvetler demektir. Meleği bir zâta bağlıdır Yani hepimiz birer melek üretiyoruz. Hepimiz zata bağlı meleğin bakın zâtına böyle bir tavırla cevap vermesi ve fikir yürütmesi de mümkün değildir. Ama Cenâb-ı Hakk izin vermiş, orada fikir yürütmüş de bu fikir yürütme de onlar için değil aslında bizlere bilgi vermektir. Yani biz bilgilenelim. Öyleyse melekler nasıl bir hal içerisinde bu sözleri söyleyebilir. Yani bunu söylemeleri nezaketen mümkün değil ama söylenmiştir. Âyeti kerime bunu açık olarak söylüyor. Böyle bir cevap verilebilir. Baş tarafta da kısaca belirttiğimiz gibi Âdem’in son harfi yalnız olarak okunduğunda yani elifi kenara çektiğinizde ne kalıyor geriye “Dem” kalıyor. İşte konu burada “Dem” olarak okunduğundan bunun ma’nâsının da Arapçada kan olduğundan, kan dökücü olmasından, belki o yüzden bir kısasla bu fikre de düşmüş olabilirler.

Yani bu da bir düşünce tarzı neden dediler birincisi daha evvel yaşayanların yaşantılarını görüp onlar gibi olabilirler. Yeni halk edilecek Âdem ve nesli diğer taraftan da isimdeki ma’nâdan “Dem” olarak okunduğundan bunun ma’nâsını da kan dökücülük olmasından belki o yönden bir kısasla yani ölçüyle bu fikre düşmüş olabilirler. Bozgunculuk ise daha evvelce de belirtildiği gibi Âdem halifenin zuhura çıkışıyla ilâhi sıralama değişeceğinden kendi sıraları hakkın indinde daha aşağılara düşeceğinden bu yolla da bozgunculuk yapacak diye fikir yürütmüş olabilirler. Yani kan dökücü bozgunculuk kan dökücü ve bozgunculuk yapacaklar dedi.

Âdem Aleyhisselam gelmezden evvel meleklerin hakkın yanında bir sıralaması vardı. Ama Âdem Aleyhisselam gelince onlar bir sıra sonraya kaldılar. Âdem daha öne geçti. İşte bu bozgunculuk kendi sıralarının bozulması itibariyle bozgunculuk yapacaklar. Yani bizim sıramızı kapacak, sırayı bozacak. Hani halk edilseydi melekler niye bir daha sorsun ki hani bozgunculuk mu yaratacak? Hani insan yaratacaksın kanısına vardılar da sonlarını gördüler. Yine böyle yine benzerini mi halk edeceksin? 

Dinleyici: Ben tamam orayı demiştim.

T.B: Ancak onlar Âdem'in başındaki elifi dikkate almadıklarından, bakın bu yargıya düşmüşlerdir. Elif ise Âdem'in başındaki elif ise ahadiyet mertebesinin Âdem'in başında olarak bütün mertebeleri le Âdem’de zuhurda olacağını onlar kabiliyetlerinin yetersizliği yüzünden idrak edememişler. Ve bu vasfını ifade edememişlerdir. Elif'teki hakikati görmemişler “Dem”i görmüş sadece “Dem”i görmüşler. Rububiyet mertebesinden anlatımı verilen bu hadisede varlıklar bu mertebenin gereği birer kimlik almaktadırlar. Sıfât mertebesindeki melekler sadece birer kuvvet hükmünde iken rububiyet yani esmâ mertebesinde birer kimlik almaktadırlar. İşte bu mertebenin gereği almış olduğu veya verilmiş olan o kimliklerle geçici bir sahne kurulur. O sahnede o kimlikler asli bir varlık gibi oyunlarını sergilerler. İşte bu oluşum üzerine melekler yani kuvvetler Bu yoldan o değerlendirmeleri yapabilmiş. Yoksa böyle bir fikir yürütmek, onların ne haddi ne de görevleridir.

Kısaca böyle bir izah yoluna giderek anlamaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk bu özet bilgileri yaşamamıza intikal ettirsin. Bunları anlamak dahi bakın bunları anlamak da hayatımızda büyük inkılaplara yol açacaktır. 

Devam edelim Bakara (2/57) mealen Diyanet meali, Elmalı’lı Hamdi Yazır meali iki muteber mealde de veriyor. 

“Bulutu üstünüze gölge yaptık.” Zâti âyet bak Cenâb-ı Hakk biz yaptık, diyor. Bir başkası tarafından bulut üstüne gölge yapıldı. Diye bakıldığında bir başkası anlatıyor. Âyeti kerimede ki ifade edildiği ama burada bulutu üstünüze biz gölge yaptık diyor, zâti âyet… 

 “Size kudret helvası ile bıldırcın indirdik verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yeyin dedik. Onlar verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle bize zulm etmediler. Fakat kendilerine zulm ediyorlardı.” Elmalı’lı Hamdi Yazır “Ve üstünüze o bulutu gölgelik çektik ve size kısmet ettiğimiz hoş rızıklardan yeyin diye üzerinize hem kudret helvası hem bıldırcın indirdik. Zulmü bize etmediler. Lakin kendilerine ediyorlar.” Şimdi konunun ince tarafı bu âyette üzerinize hem kudret helvası hem bıldırcın indirdik nereden indirdik? Nereden indirdik? Nereden indirdik? 

Dinleyici: Efendim gökten indirdik.

T.B: Kimse düşünmez, hiç düşünmeyiz.

Müfessir iki kelime oraya koyabilir. Kendi de kendine sorabilir. İyi de nereden indi. Nüzül… Ezberci, nüzül ezberci hep gökten indirildi. Tamam, gökten indirildi. İyi de göğün neresinden indirildi. Kardeşim neden demiyor dünyanın bir tarafından aldık da bu tarafa aktardık. Dünyanın başka bir yerinde de buldu. Eti var, helva da var. Köyün birinde helva yapıyorlar. Kendi alır oradan bir melek gönderir alır. O helvaları müsaade edin başka yerde ihtiyacı olanlar var. Ama gökten indirdik daha evvelki âlemlerde bulunan… 

Dinleyici: Eee! Şeylerden bu tarafa mı aktarıldı. 

T.B: Öyle mi? Değil mi? Bilmiyorum. 

Düşünelim bakalım ne kadar üzerinize hem kudret helvası, irmik helvası, peynir helvası demiyor. Ve bıldırcın indirdik. Âyet-i kerimenin açık ifadesine göre indirilenlerin gökyüzünde bulunan dünya benzeri içinde başka bir insan topluluğu sülalesi olan yerden geldiği anlaşılmaktadır. 

Bir daha okuyun gökyüzünün insanları efendi âyeti kerimenin açık ifadesine göre bak çok açık üzerinize hem kudret helvası bıldırcın eti indirdi. İndirdik, nüzul ettik, nazil oldu. 

İbrâhîm'e a.s. gelen öyle âyetin yeri geldiği zaman göreceğiz onu da âyeti kerimenin açık ifadesine göre indirenler indirilenlerin gökyüzünde bulunan dünya benzeri içinde başka bir insan topluluğu sülalesi olan yerden geldiği anlaşılmaktadır. 

Dinleyici: Efendim bu âyetler… 

T.B: Bir Dakika… Biz bir insan topluluğu ve bir sülaleyiz. Arabı, beyazı kırmızısı neyse hepsi bir sülaledir. 

Dinleyici: Efendibabacığım şimdi bu âyetler bâtıni yorumluyorlar ya, şimdi siz zâhirde böyle bir şey yorum… 

T.B: İşte onu diyorum. Siz zâhir gerçektir, onu diyorsunuz ki bunu kendi bünyemize aldığımız zaman da kendi gönül âlemimiz bıldırcın eti bıldırcın nerenin hayvanı gökyüzü hayvanıdır. Evet, gönül âleminin uçucu kuşları, Evet ya Gönül âleminden haber getiren bıldırcın burada sadece dediğiniz gibi bâtını yorum zâhiri yorumları var. Evet, zâhir alıyor. 

Dinleyici: Zâhiri yorumları var ama ne kadar değişik bir yorum, eyvallah. 

T.B: Tefsir yok görmedim tek insan türü tek insan tipi üzerine kurmuşlar bütün ulema bilgiler nasıl bu kadar dar kalmışlar. Anlamak mümkün değil. 

Buyurun Hoş geldiniz. Maşallah, buyurun buyurun güzel güzel. 

Misafir: Allah razı olsun… 

T.B: Adanalı kardeşlerimiz. 

Baştan okuyorum âyeti kerimenin açık ifadesine göre indirilenlerin gökyüzünde bulunan dünya benzeri içinde bir insan topluluğu sülalesi olan yerden geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü helva insan yapısı bıldırcın ve bıldırcın dünya hayvanlarından uçucu ve eti yenilen dediğimiz hayvandır. Bunlar da bunlar da dünyamız benzeri üzerinde iskan olan gezegenlerin varlığını açık olarak göstermektedir. 

Bakara (2/61) mealen okuyorum. 

“Hani Ey! Musa biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayacağız. Yalvarda o bize yerden biten sebze kabak sarımsak mercimek soğan versin demiştiniz. O da size üstün olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz. Öyleyse inin şehre istedikleriniz orada var demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi onların Allah'ın âyetlerini inkar ediyor peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı. Elmalı’lı Hamdi Yazır yorumu. 

“Ve bir vakit ya Musa bir türlü yemeğe kabil değil katlanamayacağız. Artık bizim için Rabbine dua et bize arzın yetiştirdiği şeylerden sebzesinden soğanından çıkarsın dediniz ya o hayırlı olanı o daha daha aşağı olan değişmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya inin o vakit size istediğiniz var dedi. Üzerlerine zillet ve meskenet binası kuruldu. Ve nihayet Allah'tan bir gazaba değdiler.” Evet, öyle çünkü Allah'ın âyetlerine küfrediyor ve haksızlıkla peygamberleri öldürüyorlardı. Evet öyle çünkü isyana daldılar ve aşırı gidiyorlardı. (2/61) âyetinde bahsedilen husus gökteki başka gezegenlerden gelen yiyecekleri değil kendi arzımızda olan bize arzın yetiştirdiği şeylerden sebzesinde kabağından sarımsağın mercimeğe soğanından çıkarsın dediniz ya o hayırlı olanı o daha aşağı olanla değişmek mi istiyorsunuz? İfadeleri bu konuda da oldukça manidardır. 

Şimdi bir evvelki âyette gökyüzünden onu bıldırcın eti indirdik, diğeri neydi helva indirdik. Bunlar bir müddet beni İsrail'e geldi geldikçe bundan bıkmadı. Ve yarına da kalsın, belki yarın gelmez diye istiflediler. Ama bozuldu ertesi gün çürüdü. Şimdi Cenâb-ı Hakk yiyeceğiniz kadarı yiyin kalanını bırakın dedi. Onlara istif yapmayın dedi. Ama onlar yarın aç kalırız belki gelmez, diye onları toplamaya çalıştılar. Ve bir müddet sonra bıkmaya başladılar. Bize gökten değil yerden pırasa, Lahana, mercimek soğan getir dediler. Gökyüzü nimetini istemediler. 

Yeryüzünden çıkanı işte nefsi emmare gök nimetleri gelse de yine dönebiliyor. Toprak nefsi emmare halini gösterebiliyor. Ortaya gökyüzü yiyeceklerinin yanında soğan, sarmısağın, mercimeğin ne hükmü olur? Ama onlar alışkın oldukları o yiyecekleri istiyorlar. 

Dinleyici: Önce gökyüzünden geleni mi yiyorlardı? 

 T.B: Evet, onu yediler… 

Tih, sahrasından geçerken çiftçilik yapamıyor, avcılık yapamıyor, bir şey yapamıyor nereden rızıklarını kazanacaklar. Cenâb-ı Hakk onlara onları gökyüzü gıdasında gıdalandırdı. Sonra Yahudi milleti bu bıktılar. İsyan ettiler bizi hep ondan yedirme, bize alışık olduğumuz arzdan toprak gıdaları yedir dediler. 

Ali İmran Suresi âyet (3/37) diyanet meali… 

“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu. Ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya'ya da onun bakımıyla görevlendirdi Zekeriya onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. Meryem bu sana nereden geldi derdi. O da bu Allah katından diye cevap verirdi. Zira, Allah c.c. dilediğini hesapsız rızık verir.” Kimdi bu Meryem ananın yanına girdiği zaman Zekeriya Aleyhisselam onun dayısıydı aynı zamanda... Yaz günü kış meyveleri buluyor. Hücresinde yaz günü kış meyveleri, kış günü de yaz meyveleri buluyor. Hücresinde kendi ibadet ettiği odasında buluyor. Zekeriya a.s. onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. Bu yiyeceklerin yaz günü kış meyveleri, kış günü de yaz meyveleri olduğu söylenmektedir. Bu sana nereden geldi derdi. O da bu Allah katından diye cevap verirdi. Görüldüğü gibi bütün âlem Allah'ın mertebeleri itibariyle katlardan ibarettir. O katlardan birinden Meryem'in hanesine bu yiyecekler geliyor. Başka nereden gelecek. 

Meryem daha gençliğinde hizmet ehli iken makdis Kudüs'te o Beyt’ül Makdis te görev yapıyorken ibadet ediyor iken annesi onu Allah'a nezrediyor. Bir çocuğum olursa erkek çocuğum olursa Beyt’ül Makdis’in bakımına vereceğim onu hizmetine vereceğim diyor. Ama neticede kız çocuğu dünyaya gelince olsun diyor. Onu da vereceğim ve alacak hahamlar aralarında münakaşa etmeye başlıyorlar. Yani ben alacağım ben alacağım ben alacağım diye o zaman nasıl bu tespit edilecek diyorlar ki orada geçen bir nehir varmış o zamanlar Tevrat yazdığımız kalemleri suya atalım kimin kalemi suyun üstünde kalırsa o olsun diye aralarında konuşmuşlar. Peki demişler ve suya kalemlerini koydukları zaman Zekeriya Aleyhisselam'ın kalemi üstte kalıyor batmıyor ve görevi ona veriyorlar. Aynı zamanda dayısı zaten onun girdiği zaman gençliğinde yaz günü kış meyveleri kış günü de yaz meyveleri bulunuyor idi diye kitaplar bilgi veriyor. 

Ancak Îsâ Aleyhisselam doğduktan sonra Cenâb-ı Hakk onları şehrin dışında kurumuş bir hurma ağacının kütüğünün yanında iskan etmelerini söylüyor. Şehrin dışında çünkü taşlamaya başladılar. Bu çocuğu nereden meydana getirdin diye inanmadılar. Ve önünden de bir su geçiyormuş. Ya Meryem oraya git şehrin dışına hurma ağacının altına hurma kütüğünün yanında dur altından geçen sudan da iç hurma ağacından da hurma alıyor. Bak kuru ağaç oraya gittiği zaman yeşeriyor hurmaları yapıyor. Yalnız diyor ki biraz ağacı sallaman lazım, hurmalar dökülmesi diğer tarafta hiç kendisi uğraşmadan zahmet çekmeden yiyecekler kendisine geliyorken burada biraz çalışması gerekiyor. Yani ağacı salla biraz diyor. Neden çünkü Îsâ a.s. geldi yani muhabbetinin yarısı hakk muhabbeti eskiden tamamı ondaydı ama çocuğu dünyaya gelince doğal olarak haklı olarak da yarısı çocuğa kaydı. Onun için rızkını biraz çalışarak kazandı.

Ali İmran âyet (3/42) mealen “Hani melekler ey Meryem” bakın burada melekler de yine konuşuyor. 

“Ey Meryem Allah seni seçti seni tertemiz yaptı ve seni dünya âlemlerin kadınlarının üstüne kıldı” İşte bu yorum burada yanlış çünkü âyette ve “yâ meryemu inna(A)llâhe-stafâki vetahheraki vestafâki ‘alâ nisâ-i-l’âlemîn” diyor. Âlemlere diyor burada çevirirken dünya âlemine diyor. Güya izah yapıyorlar ama ma’nâyı tamamen örtüyorlar. 

Dinleyici: Tek bir şeye var. 

T.B: Çok yanlış… 

Hani melekler, hem de bu Diyanet meali… 

 Ey! Melek, ey! Meryem Allah seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya âlemlerinin kadınlarına üstün kıldı. Elmalılı Hamdi Yazır meali 

Ey! Melekler dediği vakit ya Meryem her halde Allah seni seçti ve seni çok temiz pak kıldı. Hem seni âlemin kadınlarının fevkinde yaptı. Burada Yani bütün âlemlerin kadınların üstünde yaptı. Bir tane daha burada meal vermişiz. Ömer Nasuhi Bilmen meali “Hani melekler dedi ki ey Meryem şüphe yok ki Allah Teâlâ seni mümtaz kıldı ve seni tertemiz kıldı. Ve seni âlemlerin kadınları üzerine ihtiyar buyurdu.” Bu doğru evet tabii olarak Meryem'in olduğu yerde Îsâ'da olacaktır. Görüldüğü gibi âyet-i kerimede bakın mühim olan dünyanın değil bakın âlemlerin kadınları üzerine seçti ifadesi diğer âlemlerde de benzeri yaşantıların olduğunu açık olarak olduğu görünmektedir Diyecek bir şey var mı? Yok… Sadece dünya âleminin dese tamam bizim Meryem bizim âlemlerin kadınları üzerine seni seçti diyor. Âlemlerin diyor âyeti kerime Allah'ın lafzı bu yorumu değil. Evet, ifadesi yani görüldüğü gibi âyeti kerimede dünyanın değil âlemlerin kadınları üzerine seçtiği ifadesi diğer âlemlerde de benzeri yaşantıların olduğunu açık olarak göstermektedir. 

Yedi arz hadisinde de bildirilen o âlemlerin her birinde Îsâ gibi bir Îsâ bulunmaktadır, ifadesi de çok açıktır. Ve ikisi birbirini desteklemektedir. 

Ali İmran (3/59) Diyanet meali burada sadece onu vermişiz. 

“Şüphesiz Allah katında yaratılışları yani zuhurları bakımından Îsâ'nın durumu Âdem'in durumu gibidir onu topraktan halk etti. Sonra ona ol dedi. O da hemen olu verdi.” Bu konu hakkında 60 sıra numarası 6 peygamber 5 Îsâ Aleyhisselam isimli kitabımızın 142 sayfasından ilgili bir bölümü aktaralım. Âdem Aleyhisselamın bakın şimdi onun misali gibidir. Âdem ile Îsâ birbirinin misali gibidir diyor. Nereden benzerlikleri var. Âdem Aleyhisselamın hem annesi hem babası yoktu. İşte bir derviş de öyle bir hale gelmelidir ki gönül âleminde fiziken ne annesi ne babası kalmamalıdır. Zâhir âlemde olacaktır o ayrı konudur. Çünkü bu tür bağlantılar olduğu sürece kendimizi bulamayız. Ancak bu onlar inkar edilecek demek değildir. Bu söz konusu da değildir. Değişim bizim bakış açımızda olacaktır. Bu seyir sırasında derviş Îsâ Aleyhisselam mertebesine geldiğinde babası rûh’ul kudüs olmaktadır ki oradan manevi bilgileri alsın. 

Daha sonra havva validenin Âdem aleyhisselam'dan ortaya çıkması gibi bizler de yaptığımız çalışmalar sonucu kendi bedenimizden tekrar bir doğuş yapacağız. Yani kendi önümüzdeki varlığı, zuhuru özümüzdür. Bunun için gerekli olan sebepleri bizim hazırlamamız lazım gelmektedir. Derslerimizi yerine getirip çalışmalarımızı yapmamızdır. Bunun sonrasında artık iseviyet hukuku meydana gelmekte hakktan bir kelime olarak iseviyet mertebesine ulaşılmaktadır. Bütün bunların her şeyle birlikte kemale ermesi de muhammediyet olmaktadır. 

Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendi kendinde iken yeryüzü bu âlemler dahi mevcut değilken kendine bir ayna meydana getirmeyi diledi. Cenâbı Hakk kendi âleminde böyle yalnız başına vahdeti de tabiri caizse hayatını sürdürüyor iken kendine bir ayna diledi. Kendindeki özelliklerini zora çıkarmayı diledi kendinin bilinmesini istedi. Bu âlemleri halk etti. İnsanın varoluşu Cenâb-ı Hakk'ın hayalinden kaynaklandı. İnsanın varoluşu Allah'ın hayalinden kaynaklandı. Buna hayali kebir, büyük hayal deniyor. Yani ma’nâ âlemi bizim gibi beşeri hayalimiz gibi hayal değildir. Bu bir ilâhi hayaldir. Aslında buna bütün âlem hayal âlemidir de deniyor. İşte Allah'ın hayalinden Âdem meydana geldi. Âdem'in hayalinden Havva meydana geldi. Havva’nın hayalinden de çocukları meydana geldi. İşte bizim burada oluşumuzun sebebi bir hayale dayanıyor. Ama o hayalde bizim zannettiğimiz gibi hayali bir hayal değil gerçek hayaldir. İşte Cenâb-ı Hakk kendisine bir ayna bir ünsiyet arzu etti. İnsanı meydana getirdi. İnsan bu sefer yalnız kaldı, O da bir ayna istedi. Hani sol eğe kemiğinden halk edildi deniyor ya onun arzusundan hayalinden de Havva validemiz meydana geldi. Bu sefer Havva validemiz de hayalinden kendinden bir şey istedi ondan da çocukları oldu. O da onlarla oyalandı şimdi tekrar geri dönüş oluşturmaya bakalım, buraya kadar kesret oluştu. 

Buradan sonra tekrar geriye dönerek vahdeti oluşturmaya çalışmamız lazım gelecek. Şöyle ki bu sefer açılış süresinin tam tersi olan kapanış toplanış ve geriye asla dönüş süresini faaliyete geçirmemiz gerekecektir. Bu sefer Havva'nın çocukları Havva'da fani olacak Havva Âdem'de fani olacak, Âdem de tekrar rabbinde fani olacak. Böylece gene asla dönmüş olacaktır. İşte özetle seyri sülük bu asıl üzeredir. 

Dinleyici: Efendim tekrar eder misiniz? 

T.B: Nereden itibaren…

Dinleyici: Son cümleyi terse gidiş.

T.B: Havva’nın çocuklar kesrette oluştu. Kesretten geri döndüğümüzde şimdi tekrar geri dönüş oluş Havva’da, Havva Âdem'de buraya kadar kesret oluştu. Evet, yani Âdem Havva çocuklar torunlar geriye dönüşüyor. Şimdi buradan tekrar geriye dönüş oluşturmaya bakalım buraya kadar kesret oluştu. Buradan sonra tekrar vahdeti oluşturmaya çalışmamız lazım gelecek şöyle ki bu sefer açılış süresinin tam tersi olan kapanış yani toplanış geriye çekiliş süresi aslına dönüş süresini faaliyete geçirmemiz gerekecektir. Bu sefer Havva'nın çocukları Havva'da fani olacak yani Havva aleyhisselam'dan zuhrura gelen çocuklar geriye dönecek onda fani olacaklar. Havva, Âdem'den zuhur ettiği için Âdemde fani olacak Âdem de tekrar rabbinde fani olacak Rabbinden geldiği için Rabbin de fani olacak. Böylece gene aslına dönmüş olacaktır. İşte özetle seyri süluk bu asıl üzeredir. Kısaltılmış hal budur…

Âlemde insanın hilkati dört asıl üzeredir. Birincisi Âdem aleyhisselam ki ne anası ne babası vardır. Yani bizim sülalemizde hilkatinin birincisi Âdem aleyhisselamın hilkati garip ne annesi var ne babası var. Âdem aleyhisselam hepimizden garip bu âlemde insanın hilkati asıl üzeredir. Âdem aleyhisselam ki ne anası ne babası vardır. İkincisi Havva validemiz ki babası vardır anası yoktur. Üçüncüsü Îsâ aleyhisselam ki anası vardır, babası yoktur. Dördüncüsü ise onların dışında herkestir ki hem anamız hem babamız vardır. Dilediğim gibi ederim sizi diyor. Ve bunların tümünü de ispatlayarak yaşantılarıyla da birlikte bize gösteriyor. Şimdi bunlar işin sûretleridir. 

Bir de gelelim işin dervişlik yönüne bunların dervişlikte hali nedir? 

Şimdi evvela kaynak olarak Âdem aleyhisselama bakalım. Onun ne hem babası, hem anası yoktu. Bu hale gelmemiz lazımdır ki dervişlik seyrinde ne anamız kalacak ne babamız kalacak bunları reddede ma’nâsına değildir. Onu yanlış anlayalım bu demek değildir ki onları inkar edeceğiz böyle bir şey yok. Ancak dünyamız ve bakış açışımız değişecek ama bu dünya değil, dünya değişecek ama bu dünya değil, kafamızdaki dünya değişecek yani dünyaya bakışımız değişecek, idrakimiz yargılarımız değişecektir. 

Îsâ aleyhisselam bahsine geldiği zaman kişi yani kişi Îsâ aleyhisselam konusuna doğru geldiği zaman seyir takip ediyorsa artık o kişinin babası “Rûh’ul Kudüs” olmaktadır. Hasan, Ali, Mehmet, Kadir değil, Onun babası, Onun babası bu et kemiğin babası oluyor. Ahmet, Hasan'ın şunun bunun babası bu et kemiğin babası oluyor. Ama biz sadece et kemik değiliz aynı zamanda rûh, rûhumuzun babası kim olacak. Eğer rûhumuzu doğurabilmek dünyaya getirebilirsek. Biz babası olur bir babası olur çocuğun eğer dünyaya gelmemiş ise babası yoktur. Dolayısıyla veledi kalp olan o kalbin oğlu gelmemiş olur. Veledi kalbi dünyaya gelmeyen kimselerin de kalbi yok yani ölü hükmündedir. İşte piyasadaki insanlarımız budur. Allah muhafaza eylesin!

Ne zaman ki veledi kalb denen o varlık dünyaya gelecek kişinin ebedi hayatınıda kurtaran o çocuk olacak büyümesi lazım. Kemale erdikçe bakacağız ki anasız babasız olmuyor yani ikinci bir doğuş gerekiyor. Îsâ aleyhisselam diyor ki bu da çok mühim anasından iki defa doğmayan semâvatın melekutuna ulaşamaz. Anasından iki defa doğan birincisi fizik bedenin doğması, ikincisi de rûhani halinin doğması yani idrak ve şuura gelmesidir. Kişinin işte böylece iki doğuşu olacak birinci doğuş elimizde değil buraya geliyoruz. Ama ikinci doğuş idrak halindeki doğuş artık bizim gayretimiz kalmış olan bir doğuş oluyor ki o da cesedimiz doğuşu, kendi kendimizden gönlümüzde ruhumuzdan doğuşu olmaktadır. 

Ayrıca Âdem aleyhisselam'dan Havva anamızın doğması bu hakikati bize bildiriyor, kendimizden doğuyoruz. Kendi özümüzdür, hatırlamamız gerekiyor. 

Daha sonra iseviyet hukuku meydana geliyor. Ve iseviyet orada yine anadan meydana geliyor. Fakat Baba rolünde ilahi bir güç var. Rûh’ûl Kudüs o da Rûh’ul Kudüs gelmiş o da Hakk'tan bir kelam ve kelimedir. Beşeriyet itibari ile değildir. Kimde bu kelam ve kelime yoksa o mertebe-i Îseviyeti meydana getiremez. Kimde bu hakikatler yaşanırsa o Îseviyet mertebesine ulaşmış olmaktadır. Îseviyet mertebesine oluşmakla Hristiyan olacak değiliz böyle bir şey yok. İslâm'ın içerisindeki Hristiyan mertebesi ruhsal mertebeye ulaşılacaktır. 

Dinleyici: Anasından iki defa doğmayan dediniz tan anlayamadım.

T.B: Anasından iki defa doğmayan samavat melekuta ulaşamaz yani gönül âlemine ulaşamaz. Âdemin doğması bedensel kendini tanımak, Havva’nın doğması duygusallık esmâ âleminin doğması, Îsâ'nın doğması sıfât Kudüs âleminin doğması, Muhammed aleyhisselamın doğması zât âleminin doğmasıdır. Ve bununla tam bir kemalat olmaktadır. 

Tekrar âyeti kerimeye dönelim. Bu hususta bilgi verdikten sonra, “Muhakkak ki Allah Îsâ'nın doğumuyla Âdem'in doğumu arasında benzerlik vardır.” Dediği âyete geliyoruz. Şimdi onları biraz tanıttıktan sonra muhakkak ki Allah'ın indinde daha henüz zuhur yok iken her ikisi de rûh hükmünde olduğundan Îsâ'nın misali Âdem'in misali gibidir yani orada benzetme var da müfessirler bu benzetmenin ne olduğunu bir türlü açmış değiller. Sadece benzer diye âyeti kerimenin mealini vermekteler. Hangi yönüyle benzer nasıl benzer veya benzemez daha henüz zuhur yok iken yani ne ademiyet ne iseviyet zuhuru yok iken her ikisi de rûh âleminde olduğundan Îsâ'nın misali Âdem’in misali gibidir. 

Zuhura doğru yol alındığında iki eliyle beden babasız ve annesiz zâtından bakın çok dikkat edin. Âdemi iki eliyle halk etti. İki eliyle beden babasız ve annesiz yani Âdem Aleyhisselamın zatından, Îsâ aleyhisselam beden anneli zâtın kutsi ruhundan Baba görevlisi olarak halk etmiştir. Anlaşılıyor mu? Bir daha okuyayım mı? Hiç düşünülmez bunlar ama ne kadar mühim hadiseler Âdem'i iki eliyle bedensiz yani babasız ve annesiz halk eden Allah’u Teâlâ zâtından halk eden Âdem’i zatından halk ediyor. Bu bakımdan Âdem İsa'dan daha üstün makamda oluyor. Sıralamaya baktığımız zaman Îsâ aleyhisselam mertebe itibariyle daha sonra geldiğinden üstün gözüküyor. Ama hilkatte Âdem'i zâtı ile zuhura getiriyor. Ötekini sıfâtıyla zuhura getiriyor. Âdem'i iki eliyle beden babasız ve anasız zâtından Îsa'yı aleyhisselam beden anneli yani Meryem Ana beden anneli zâtının Kutsi ruhundan kutsal ruhundan Baba görevlisi olarak halk etmiştir. Benzerlikleri ikisinin de babalık tesirat birinin zât diğerinin sıfât rûhaniyetinden olmasıdır. Benzerliği buradır başka türlü benzerlikleri yoktur. 

O’nu, Âdem'in nefsi beşeriyet yönünü ve nefahtü elbisesini karışık topraktan, zuhur halk etti. Tesviyesi tamamlanınca sonra ona ruh hakikatinin beden mülkünde faaliyete geçmesi için ol dedi. Ve o Âdem’i sûri ve Âdemi manevi olarak bir bedende ilk olarak vahid oldu bir daha okuyacağım. 

O’nu Âdemin nefsi beşeriyet yönünü, nefsi beşeriyet yönü elbisesinin içine ve nefahtü üfledi. Beşeri bedeni varlığı onun elbisesi oldu. Ve nefahtünün elbisesi oldu. O’nu diyor onu!... Âdem'in nefsi beşeriyet yönünü ve nefahtünün elbisesini karışık topraktan zuhur, halk etti. Tesviyesi tamamlanınca sonra ona ruh hakikatinin beden mülkünde faaliyete geçmesi için ol dedi. Ve o Âdemi sûri ve Âdemin mâ’nevi olarak bir bedende iki cüz olarak vahid oldu. Yani bir Âdemin sûreti olarak bir de bâtını ma’neviyatı olarak Bir bedende iki cüz vahdet olmuş oldu. İki özelliği oldu. Bu durumda Âdem aleyhisselamın oluşu, Îsâ aleyhisselamın oluşmasından daha zordur. Çünkü o ilktir, ilki zordur. Bir şey diğerlerini yapmak kolaydır. Bu durumda Âdem'in aleyhisselam oluşması Îsâ'nın âleyhisselam oluşmasından daha zordur. Çünkü o ilktir ki zor olan ilki meydana getirmektir.

Diğeri ise anne sebebine dayanarak yani Îsâ aleyhisselam baba sebepsiz ruh mertebesinden bir ceal, dileme, irade ve tesirat da meydana gelmiştir. Birbirlerinin benzemeleri toprak kaynaklı değil ikisinin de baba tesirat birinde zâti diğerinde sıfâti ruh kaynaklı olmasıdır. Oldukça ağır olan bu konuları İnşallah anlamaya çalışırız. 

Dinleyici: Allah razı olsun

T.B: Yeter mi? Devam edelim.

Diyanet meali Ali İmran (3/83) Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez ona boyun eğmişken ve ona döndürülüp götürüleceklerken onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? 

Elmalı’lı Hamdi Yazır meali “Daha Allah dininin gayrısını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez ona teslim olmuş hep döndürülüp götürülüyor” Ne kadar açık âyeti kerime;

Gökyüzü insanlarının varlığını bu âyetin delaletiyle kabul etmemek mümkün mü? Ne kadar açık.! 

Dinleyici: En son okuduğunuz âyet mi? 

T.B: Sırayla okuyorum. (3/83) Evet…

“Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez ona boyun eğmişken ve ona döndürülüp götürülecek onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?” Burada kim demek semavat ve arzda kimler varsa kim de insan gökyüzü insanlarının varlığını bu âyetin delaletiyle kabul etmemek mümkün mü? Göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez ona teslim olmuş hep döndürülüp götürüyorlar. Hali hazırda devam ediyor demek bakın götürüyorlar. Götürüldü dese bitmiş olacak. Hadise devam ediyor, götürülüyor. Bugün de götürülüyor. 

Götürülüyorlar ifadesi 1400 sene evvel bildirilmiştir. Halen bu yaşantıların devam ettiği, ayrıca bu ifadelerden bütün âlemlerde “Hakikat-i Muhammedi” sisteminin Allah'ın dinini açık olarak olarak uygulandığı kolayca anlaşılmaktadır geçen “Men” kim demektir ki bu da bir kimliktir. Kimlik ise şahsiyettir ve mükelleftir mükellef ise sorumludur. Bahsedilen kimlik aynı zamanda da halife kimliğidir gelecek sayfalarda bu konudan daha çok bahsedilecektir.

Ali İmran (3/129) 

“Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Dilediğini bağışlar dilediğini azap eder Allah çok bağışlayandır. Çok merhamet edendir.” Elmalı’lı Hamdi Yazır meali Hem göklerde ne var yerde ne varsa hepsi Allah'ındır dilediğine mağfiret eder dilediğini azap ve Allah gafurdur rahimdir. 

Göklerde ne var, yerde ne varsa insan nesli olarak madde ve ma’nâ olarak da hepsi Allah'ındır mağfiret ve azap bilindiği gibi sadece insan neslini ilgilendiren bir konudur.

Dinleyici: Efendibaba bir şey sorabilir miyim? Hani Resulullah'ın s.a.v. hadisi şerifinde diyordu. “Yedi Arz” orada Îsa gibi bir Îsa, İbrahim gibi Îbrahim var. Şimdi bu “Paralel Evrenler bahsi var. Efendi babacığım, 7 adet yine Paralel evren bahsi şimdi Fe.. bu evrende Fe… bu şekilde paralel evrende 7 tane paralel evren var. Bu her evrende bir Fe… daha var ama farklı sıfâtlara sahip mesela burada öğretmenken diğer evrende polis olabiliyor diğer evrende başka bir meslek yapıyor. Burada işte bekar, orada evli olabiliyor. Ama çocuğu yok diğerinde evli çocuğu var olabiliyor. Benim farklı versiyonları ama yine ben böyle bir bilimsel tezi var. 

Nüket Anne: Kalkıyorlar Adanalılar. 

T.B: Bu kadar mıydı? 

Nüket Anne: Bak düğüne gidecekler aşağıda bekleyenler varmış. 

T.B: Tamam hadi bakalım. Allah selamet versin görüşürüz. Selamlar, hayırlı yolculuklar. Herkeze Selâm… 

Dinleyici: Şimdi böyle bir bilimsel tez var. Paralel Evrenler teorisi sanki öyle bir şey

T.B: Ne bilimsel, ne bir şey tamamen hayalsal… 

Dinleyici: Öyle bir şey olabilir mi? 

T.B: Ne demişler bir kişi, bir kişi. 

Dinleyici 2: Biraz hayalperestlik değil mi?

T.B: Hayal, biraz Reankarnasyonun başka türlüsüdür. 

Dinleyici 2: Onu da şimdi gerçekmiş gibi anlatmaya başladılar. 

T. B: Boş kafalar ne yapsınlar. İnanmak istiyorlar bir şeylere hemen bir şey bulduklarında araştırma ölçüleri de yok zaten mantıkta çalışmıyor. İptal olmuş kim ne verse her taraf boş içeriye giriveriyor. 

Dinleyici 2: Biz tekamülümüzü tamamlayamadıysak başka bir versiyonum gelecekmiş de o tamamlayacakmış falan filan…

Dinleyici 3: Babacığım o tekamül tamamlanmayınca tekrar dünyaya gelecekmiş. 

Dinleyici 2: Reenkarnasyonun başka bir benzeridir. 

T.B: O da işte beşer hayalinin oluşturduğu, Dinleyici: Paralel burada şeyi veriyor. Efendibabacığım daha çok Allah'ın an esmâsını hani kimisi diyor. Ya benim çocuğum olmadı. Benim günahım ne halbuki paralel evrende çocuk gibi gibi, gibi… Yani aslında hani bakıldığında aslında her şeye sahip kullanıyor. 

T.B: Hani diyorlar hayal ümidin sermayesidir. 

Dinleyici: Peki mesela onların açıklaması nasıl olabilir. 

T.B: Aslı yok ki açıklaması olsun. 

Dinleyici 4: Açıklaması, hayaldir. 

 Murat Derûni: Kûr'ân, hadise dayanmıyorsa onun aslı yoktur. Tamamen kendilerinin kurgularını anlatıyorlar. Biraz önce geçen sohbette anlatıldı ya kendi inandıklarını başkalarına da inandırmaya çalışıyorlar.[28]

T.B: Peki öyle olduğunu kabul edelim. Bir âlemde çocuklu oldu, bir âlemde çocuksuz oldu, bir âlemde işte biraz aşağı gitti uygunsuz hırsızlık yaptı, bir âlemde camiye gitti, bir âlemde içkiye gitti. Hesabı hangisine göre çekilecek Dinleyici: Hesaba nasıl çekilecek?

T.B: Ahiretteki hesabı hangisine göre olacaktır? 

Dinleyici 5: Hesapsız O. Kayıtsız oldu.

Dinleyici 6: Tanrı gibi bir şey oldu.

Dinleyici 6: Söylüyor, şimdi mesela bebekler dünya geleceği zaman anne karnında 4 ay 28 günlükken “ve nafahtü fihi min ruhi”nin üflendiğini O bebeğe rûh verildiği söyleniyor. Oysaki biz a’maiyetteyken zaten hep herkeste bir ruh olduğunu biliyoruz. Yani Rabbi Alinin zâti ruhundan hepimizde zaten var. O zaman bu da mı bir hayali varsayım O hadise…

T.B: Yok o değil. Hadise dayanıyor.

Bir çocuk 120 güne ulaşınca 4 ay mı oluyor. Evet, 4 ay bir melek gelir. Ona oku der. Neyi okuyayım. İşte onun ömrünün ne kadar yaz der. Yaz ne kadar olacağını ömrünü yaz, der rızkını yaz der, Şaki veya Sait olacağını yaz ve melek ona bir ruh üfler ve hayatı ona göre devam eder. Affedersiniz bir sistem var. Ondan sonra çocuğun oradan alınması mutlaka yasaktır. Çünkü kimlik kazanmıştır. 120 günde kimlik kazanmıştır. Ama daha önceki safhalarda doktor kontrolüyle müdahale edilebilir diye de fetva veriliyor. Eğer doğacak çocuk sağlıklı değilse daha sonradan çok büyük sıkıntılar çıkacaksa ailenin de şeyiyle alma durumu yapılabiliyor. Neyse o ayrı bir konudur. Yalnız orada yazılacak olan mutlaka böyle yazılacaktır böyle olacaktır diye yazılmıyor. 

Cenâb-ı Hakk onun ileride ne yapacağını bildiği için bazı yazıları yazılıyor. Şaki mi? Sait mi? Orada yazıldı da o din ehli olacak şaki yazıldığı için şekavet ehli olacak ma’nasına değil o kişinin ne yapacağını Cenabı Hak daha evvelden bildiği için şaki olacak, sait olacak diye yazılıyor. Oraya ancak bunun bile değişmesi mümkün eğer asli olan ayan-ı sabitesi de bu şekilde bir ihtimal varsa mutlak değilse muallak tarafında onun çalışmaları dolayısıyla o eksiği artıya geçirebiliyor. Şaki, saitliğe çevirebiliyor Çünkü insan muhtardır halifedir, irade sahibidir, dilediğini yapacak güce de sahiptir. Ama biz bu gücümüzü kullanmıyoruz. Nefsi emar bastırmış tepemizden O bizi istediği gibi kullanıyor. Sonra bizim işimiz niye böyle ters gitti niye böyle benim sıkıntı var, işimde benim niye niye niye deyip duruyoruz. Niye olacak nefsi emmare bastırmış tepesine kullanıyor istediği gibi onu nefsi emmare ile mücadele edip o sahayı açtıktan sonra gelecek huzuru bulacak ama nefsi emmarenin de o işine gelmiyor, yaptırmamaya çalışıyor. Ama işte meleklerden iblisten üstün olması insanın bu mücadelesi neticesinde ulaşılabiliyor. Meleklerin böyle bir imkanı yok iblisin de böyle yok, hayvanların da böyle bir imkanı yok. Sadece insana ait bir saha ki o yüzden halifeyiz. Hepimiz birer halifeyiz. 

Dinleyici 6: Peki şu anda bizim içinde bulunduğumuz tatbikat biz hangi âyetlerden şu anda içinde bulunduğumuz durum açıklar mısınız? 

T.B: “Ya eyyühellezine amenü” Ey iman edenler. Etmişler. 

 Dinleyici 6: Allah razı olsun… 

T.B: “Ya eyyühen nas” Ey insanlar. Ve iz kalü rabbi melaiketü innî câ’ilun fi-l-ardi halîfe” Ben yeryüzünde bir halife halk ettim. Diyor. Orada halk edeceğim diyorda, bugün halk etti diyor. Halkiyetimiz tamamlanmış oluyor. İnsan için bundan daha büyük lütüf mu olur? 

Dinleyici 7: Babacığım bir şey sorabilir miyim? Artık başka âlemlerde başka dünyalarda başka canlılar var, insanlar var. Bu artık kesin biliniyor. Ama şu anki teknolojik cihazlarla bile o insanları biz görüntüleyemiyoruz. Yani bazı kısımları görülüyor bazılarını bazı cins olanları görüntüleyebiliyor, bazı cins olanları görüntüleyemiyoruz anlıyoruz ki bizimle farklı titreşimdeler. Yani bizim gibi belki madde gibi yani bizimle aynı titreşimde değiller diye ben yani kafamda o şekilde düşünüyorum. Peki onlar farklı titreşimdeyken onlara farklı bir peygamber de hadisteki gibi gelmişken, o zaman farklı bir kitap da onlara iniyor. 

T.B: Yok bu farklılık diye bir şey yok. Aynı sistem, aynı sistem aynı insanlar farklı tamam belki insanların farklı olması sistemin farklı olmasını gerektirmiyor. 

Dinleyici 7: Sistem aynı…

T.B: Sistem aynı, insanlar farklıdır. İnsanların farklı olması sitemin farklı olmasını gerektirmiyor. 

Dinleyici 7: Bedensel yapıları farklılık göstermiyor mu? 

T.B: Yok aynı, bize benzer halife diyor. Halife, halife olarak. Neyse bizim varlığımız onlar da onun hali… Çünkü bizim aklımız neyse aklımıza gelen kitab-ı mukaddes diyelim İlâhi kitap vahiy, hadisler aynı beyin yapısına sahip olmaları lazım ki diğerleri de bizim dışımızda olanlara ki bunu alabilsin Allah'ın başka sistemi yok zaten… Âdem, Muhammed sisteminin dışında başka sistem yok olsaydı onu Cenâbı Hakk bildirirdi. 

Dinleyici 7: Şimdi bir de kudret helvası, koç falan diye konuştuk ya o zaman bu âlemde, o âleme bir şeyler gidiyor. 

T.B: Muhtemeldir, O Âlemden okumadığımız için oraya gidenlerden yok ama doğalı olan buraya gelen oraya da gider. 

Dinleyici 2: Hani bazı insanlar âlemleri etkiler sözü gibi buradan âlemleri etkiler sözü gibi buradan da âlemleri etkileyenn insanlar. 

T.B: O kadarını bilmiyorum. Bu âlemin insanları öteki âlemin insanlarını etkilemez. Onların kendi âlemindeki insanlar onlara zaten etkilemek için… 

Dinleyici 7: Bir de cibril aleyhisselamın mesela bir anda gelmesi aslında o koçun bir anda gelmesine benzemiyor mu? Orada benzer bir şey yok mu? 

T.B: İdris aleyhisselam mı? Nasıl? 

Dinleyici 7: Cibril, Cibril aleyhisselam, Cebrail Aleyhisselam 

T.B: Bize oradan gelen yolların olduğunu gösteriyor. Ayrıca onun devamında bu yollar da var kitabın içerisinde olacak bu yollardan bir tanesi Peygamber Efendimiz Kudüs'e giderken mir’aca çıktığında Kudüs'e giderken mültezem kapıyla şey arası biliyorsunuz bir 40 metre kadar 1,5 metreye yakın bir boşluk var. Orada kapı ile Hacer’ül esvet köşesinin arasına mültezem denir oraya sırtını dayamış duruyorken Cebrail Aleyhisselam geliyor. Onu ameliyat ediyor orada ve oradan göğe çıkıyorlar. 

Evet, Muhtemelen orası Gök kapılarından, Gökyollarından bir yoldur. Evet, geçiş oradan Kudüs'e geliyorlar Kudüs’ten de göğe çıkma yolu var. Oradan da çıkılıyor yukarıya doğru ama aslında yani Peygamberimizin hiç böyle bir yola ihtiyacı yok. Belki de bize örnek olsun diye ama sistem öyle onun ihtiyacı yok da diğerlerin ihtiyacı var. Bize örnek olsun diye anlatılan bir şey yoksa o her an yönüyle bizim önderimiz yol göstericimiz. 

Dinleyici 7: Her şey mantık değil mi? 

Bir de sistemin olması gerekiyor ya sistem sistem geçiş kapısı ama her şey değil sistem diğerleri takip ederek devam etsinler yollarınını bulsunlar. 

Dinleyici 8: Burada bir kapı giriş. Orada bir kapı giriş.

T.B: Tabî.

Dinleyici 7: Ben düşünmüyorum ki Peygamberim s.a.v. böyle bir yola ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum. 

Dinleyici 2: Bize de örnek… 

Dinleyici 6: Bir şey geldi aklıma, mesala Hüdayi yolu… 

T.B: İşte o da burada bir yol… O da burada bir yol… Ama onu ehli biliyor. Oradakiler biliyor yani biliyor nasıl nereden akıntının nasıl olduğunu ehli biliyor. Ama bir yerden geçiyorlar. 

Dinleyici 8: Burada Hüdayi yolu var. Onu da sandalcılar biliyor geçiş yeri var. 

Dinleyici 2: Orada da bir geçiş kapısı var.

Murat Deruni: Yüzücüler var Oradan sabah bir giriyorlar. 

Dinleyici 6: Var değil mi o yüzücüler. 

Murat Deruni: Var, karşıdan çıkıyorlar. 

Dinleyici 8: Tabî hiç yorulmadan.

Murat Deruni: Su almaz poşetlere kıyafetleri koyuyorlar oradan işlerine gidiyorlar. 

Dinleyici 8: Ciddi misin? 

Murat Deruni: Tabî haberlere çıktı. 

Dinleyici 6: Hangi mesafe acaba… 

Dinleyici 8: İşte bak yani orada o kapı var. 

 Murat Deruni: Ben girmedim yani şu anda zâhir olarak giriyorlar. Sakin oluyor, Üsküdar'dan salacaktan giriyorlar, Sarayburnu’ndan çıkıyorlar. 

Dinleyici 6: Oradan gidiyorlar yani karşıya geçiş yolu diyorsunuz ya hani orası da açıktır diye ya onun hangi aralıkta olduğunu merak ettim…

Murat Deruni: Tam bilmiyorum salacaktan giriliyor. Orada bir geçiş var akıntıya kapılmadan.

Dinleyici 9: Fatih, Aksaray civarından çıkılıyor. 5 ila 10 dakika da geçiliyor. 

 Dinleyici 8: Buradaki ne mevlâm onu vermiş. “Levlake levlak lema halektük eflak”. Bir yerden çıkacak… 

T.B: Bu son umreye gittiğimizde Medine'den havaalanından indik Medine'ye orada Tur görevlisi geldi. Yardımcı olmak için mihmandar geldi. Tu… bizim otobüsü getirdi. Hep giderken sonra bir söz söyledi. Bu salavatlar dedi hadisi şerifte bildirildiğine göre salavat Gök kapılarının bir tanesini açar dedi çok mühim bir hadis Gök kapıların bir tanesi salavatla açılıyor. 

Dinleyici 2: Onun için duaya başlamadan önce salavat getiriliyor. 

T.B: Bir bakıma Gönül göğünün kapılarıda onlan açılıyor. 

Dinleyici 8: Bizim Aleyyüselatı vesselâm dediğimiz gibi… 

Dinleyici 6: Belki oradakini acaba biz bunu fiziken anlıyoruz ama efendibabacığım ma’nâda da geçiş olmaz mı?

T.B: Öyle oluyor zaten… 

Dinleyici 6: Hüdayi hazretleri de acaba öyle midir? 

T.B: O zaman o öyle bulmuş on ma’neviyatla bulmuş o yolu tespit etmişler sonra ona ait bir yol olmuş. Nasıl peyk atıldığı zaman da onun bir ayarlaması var bir yolu var doğrudan doğruya pat diye gitmiyor. Oraya o yola çıkıyor gideceği gezegen bilmem ne kadar uzakta bu tarafa gidiyor. Çünkü oraya gidinceye kadar o da oraya geliyor yani yol hesabı var yeryüzü yolları bir sür kıvrılıyor gidiyor. Doğru, sağ, sol bir de her yerden gidilebilen yerler. İşte ama ölçüleri var gökyüzü ama bir de el kestirmesi var. 

Dinleyici 6: En kestirmesi var ya babacım siz de öyle söylersiniz. İnşallah

T.B: Nusret Babam öyle derdi rahmetullah aleyhi vesselam. Kulağını böyle gösteriyor ya şurada var işte şunu göstersene kulak olarak bu kadar yakın… 

Dinleyici 8: Bir de var ya böyle en kestirme yol dolaşan yoldur diyor. 

Bundan sonraki bölüm tarikat islamının hayali değil, hakikat yönünü anlattığı için alınmıştır. Şeyhe, mürşide bir şey sorulmaz deniyor ya takır, takır soruluyor ve cevap alınıyor. Murat Derûni…

Dinleyici 7: Babacığım merak ettiğim bir şey sorabilir miyim? Muhtemelen çoğu kişi bunu merak ediyordur. Nüket annemden de izin aldım da soruyorum. 

T. B: İyi bakalım, atış serbest o zaman. 

Nüket Anne: Peygamber Efendimize özel alınmıştın onu soruyor. 

Dinleyici 7: Medine-i Münevvere'de Peygamber Efendimizin tam kabri şerifinin oradayken sizi almışlar. Babacığım onunla ilgili bize anlatmak istediğiniz bir şey var mı?

 Dinleyici 6: Babacığım, One muhteşem bir şeydi. Allah’a şükürler olsun bize gösterdi. 

 Dinleyici 7: Bayram, bizde bayram yapalım. 

T.B: Ben oraya giderken birisi dokundu arkamdan onu hissettim böyle yumuşak bir el bunu hissettim orada sürgüyü açtı o yolu, ne diyorlar onlar güvenlik koruma şeritini açtı içeriye gir dedi, hop kapattı. Arkadan girmeye çalışanlar ben de anlamadım saf saf geçti oradan gitti ama o anda hakkın hikmeti bak nasıl her şeyi düzenliyor. Bizim neydi? Fatih de arkamızdan geliyormuş elinde kamera devamlı yoksa bir daha onu oluşturması mümkün değil bu dünyada yani O andan sonra ikinci defa mümkün değil O. Ama işte o çekilip bize de gösterilecek ya babacım ya işte o da çektiğinin farkında olmamış. O zaman ne olduğu gece geliyor da yarımda seyrederken görüyor dikkatini çekiyor sonradan sonradan farkına varıyor. 

Dinleyici 8: Sonradan farkına yoksa yaptığının farkında değil. 

T.B: One yaptığının farkında değil. Yaptırana bak sen. 

Dinleyici 8: Bende bakayım… 

Nüket Anne: Baktım, babanı uyandıramıyorum. Kıyamadım uyandırmaya kalktım uyandım.

Dinleyici 7: Babacığım siz içeri de… 

T.B: Yok ya içerisi dışarısı fark etmiyor hepsi içerde… 

Dinleyici 7: Ama babacığım öbürkülere yallah yemişler. 

T. B: Allah’ın lütfu bu ben bir şey yapmadım. “Terzi”yede onlar torpil geçmedi. 

 Dinleyici 6: Babacığım ama Terziye torpil geçildi. Neler hissettiniz efendim… 

 Dinleyici 9: Neler hissettiniz çok mu özel?

T.B: Bir hissettiği duygusal olarak yok, olağan üstü yeni bir şey hissedecek halimiz yok zaten orada olmasak da aynı şeyi yaşıyoruz. Değişen bir şey olmuyor. 

Dinleyici 9: Belki oradaki farkın bizlere gösterilmesi için… 

Dinleyici 6: İşte o da örnek olsun her birerlerimize Allah nasip etsin… 

T.B: Her gittiğimizde bir başka hususiyet oluyor. Yine bu sefer gittiğimizde tavaf yapıyoruz. Say yapıyoruz, kalanlar arabalı olanlar diğerleri aşağıda yapınca daha kolay oluyor. Biz arabayla biraz uzun sürüyor. Beş, altı kişiyiz işte 3 araba var 4 araba var buradaki Bursa'ya giden evlat Er… oradaydı. Fa… Ha… arabaları itiyor. Üçüncüde mi? Dördüncüde mü? Bir abdest tazelemek gerekti. Lavobalar nerede soruyoruz ileri, hep ileri gösteriyorlar. Neyse bu arada Fa… bakmaya gitti… Bir baktım bir Ka’be görevlisi gelmiş. Bu arada açık kalan omzumu kapatmaya çalışıyordu. Görevli ihramı aldı, tuttu ve düzelterek sıvazladı. Afedersiniz bu arada üstümüzün tuvaleti de düzeltilmiş, güzelleştirilmiş oldu. (Burada da sohbet kaydımız son bulmuş oldu…) Hüdayi Yolu ve Tefekkürü İlave olarak Hüdayi yolu ve boğazdan geçen yüzücüler konusu sohbette geçtiği için daha önce okumuş olduğum haberi internetten buraya ilave ediyoruz. Ve altına da gereken işari yorum yazılmıştır.

Sultan Ahmed Han, büyük bir câmi yaptırmak istiyordu. Kararını verdi ve yerini tesbit ettirdi. Temel atma merâsimi için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî ve diğer âlimleri dâvet etti. Kurbanlar kesildi. Temel atmak için ilk kazmayı, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri vurdu. Pâdişâh, yoruluncaya kadar temel kazdı. Böyle bir başlangıçtan yıllar sonra, câmi yapıldı ve açılışını yapmak ve Cumâ hutbesini okumak üzere Azîz Mahmûd Hüdâyî dâvet edildi. Ancak o gün beklenmedik bir şey oldu. Önce bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Sonra fırtına ile berâber denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlendi. Bu şartlar altında Üsküdar’dan Sarayburnu’na geçmek imkânsızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hünkâra söz vermişti. Bu sebeple Üsküdar iskelesine geldi ve bir kayık kiralayarak içine atladı. O binince sâdık talebeleri durur mu? Hemen onlar da bindiler. Böylece Şeyh hazretleri yanında birkaç talebesiyle birlikte Sarayburnu’na doğru açıldı. Allahü teâlânın izniyle Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin himmeti bereketiyle, kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesâfesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Bu şekilde herkes korkudan denize çıkamazken, Azîz Mahmûd Hüdâyî kayığıyla selâmetle karşıya geçti. Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdâyî yolu” dendi ki, fırtınadan uzak, selâmetle gidilen bir deniz yolu olduğu kabûl edilir.[29]

Boğaz’ı yüzerek geçip işlerine gidiyorlar Güncelleme Tarihi: Ağustos 09, 2020 07:00

Uygar Taylan / utaylan@hurriyet.com.tr Oluşturulma Tarihi: Ağustos 09, 2020 07:00

Ne vapur ne Marmaray kullanıyorlar. Yaz-kış Üsküdar’dan denize atlayıp Sarayburnu’na kadar kulaç atıyorlar. Kıyafetleri, cüzdanları, telefonları yanlarındaki su geçirmez güvenlik balonunun içinde. Kayalıklarda giyinip, kahvaltılarını yapıp sonra işyerlerine dağılıyorlar. Kendilerine ‘Sarayburnu Fatihleri’ diyen bu yüzücü grubunun bir sabahına şahit olduk.

Cumartesi sabahı saat 5.00. Üsküdar’a varıyoruz. Henüz gün doğmamış, Boğaz’da gemi trafiği yoğunluğu başlamamış. Üsküdar Radar Kulesi’nin altında buluştuğumuz 50 yaş üzerindekilerden oluşan grup denize girmek için hazırlıklarını yapıyor. Aralarında avukat, doktor, kuyumcu ve tornacının olduğu deniz tutkunları esneme hareketleri yaparak ısınıyor.

Kendilerine ‘Sarayburnu Fatihleri’ diyorlar. Her hafta bir kere Üsküdar’dan denize atlayıp 3 kilometrelik mesafeyi ortalama 25 dakikada yüzerek Sarayburnu’na varıyorlar. Oradan işlerinin başına geçiyorlar. Yüzerken yanlarında taşıdıkları kırmızı balonların (yardım botu) içine kıyafetlerini koyup Sarayburnu’nda giyiyorlar.

Büyükşehir Belediyesi’nden yüzme lisansı sahibi Sarayburnu Fatihlerinin en önemli özelliği Boğaz’daki akıntıyı çok iyi tanıyor olmaları.

Onlar denizden, biz karadan Birer birer suya giriyor ve Tarihi Yarımada’ya doğru denizde gözden kayboluyorlar. Onlar denizden giderken biz de karayoluyla varış noktasına yani Sarayburnu’na hareket ediyoruz.

25 dakika sonra Sarayburnu... Sabahın erken saatleri olmasına rağmen kalabalık. Kayalıklar adeta yüzücülerin toplandığı festival alanı gibi... Çaylar demlenmiş, kahvaltılıklar paylaşılıyor.

Kayaların üzerinde betondan inşa edilmiş bir namazgâh dikkatimi çekiyor. Soruyorum; “Bizim burada herkese kapımız açık, aramızda imam da var, papaz da” diye cevap veriyorlar. Şakalaşmaların yaşandığı kahvaltı sonrası, kıyafetlerini giyip işyerlerine dağılıyorlar. Sarayburnu Fatihleri ile yaz-kış demeden gururla sürdürdükleri bu yüzme geleneklerini konuştuk.

Aramızda doktor, avukat, bankacı, imam var Telefon, cüzdan, saat balonun içinde Sarayburnu Fatihleri olarak şunu söyleyebilirim; benim bildiğim en az 45 yıldır yüzen abilerimiz var. Ben 15 yıldan beri yüzüyorum. 365 gün sürekli denize girersen vücut suyun ısısına alışıyor. Biz bu dengeyi iyi sağlıyoruz. Su sıcaktan soğuğa dönüşse dahi biz vücudumuzu alıştırıp sonra hipotermiye girmeyecek kadar suda kalıyoruz. Bu ölçü, insan vücudunun ne kadar dayanabileceği üzerine. Mesela bazı arkadaşlarım 35 dakika, bazı arkadaşlarım 15-20 dakika dayanabiliyor. Kendini soğuk suya ne kadar alıştırırsan dayanma gücün de o kadar fazla oluyor.

Sarayburnu’na geçiyoruz ve oradan da işimize gidiyoruz. 25 dakikada biz karşıdayız. Vapura bin Eminönü’ne git, oraya git, buraya git yok. Dolayısıyla çok basit; ne vapur var, ne Marmaray var ne de bilet parası veriyorsun (gülüyor). Kırmızı balon çantalar kullanıyoruz (yardım botu).

Renkli olduğu için balon koruyor, fark edilmeni sağlıyor. İçine de malzemeyi koyuyorsun, karşıya geçince giyiniyorsun. Yaz olduğu için saatini, cep telefonunu, cüzdanını, şortunu, tişörtünü... Sudan çıkınca küçük bir havlu yardımıyla giyinebiliyorsun.

Sarayburnu Fatihleri olarak aramızda doktorumuz, avukatımız, bankacımız, imamımız bile var. Restoran sahibi, apart işletmecimiz, kuyumcumuz... Ben emekli matbaacıyım.

Sarayburnu, yüzme camiası için önemli. Akıntı kuvvetli olduğu için antrenmanlar orada yapılıyor. İşe başlarken, dükkânı açarken nasıl “Bismillah” diyorsan, biz de suya atlarken “Haydi bismillah, Allah’ın izniyle karşıya çıkacağız” diyoruz.

55’imden sonra başladım, yüzerek Manş Denizi’ni geçtik…[30]

 İşte sohbette bahsedilen bu yolun kapısı “Haydi bismillah, Allah’ın izniyle karşıya çıkacağız” sözünden geçmektedir. Bu yüzücülerin virdi-tesbihi olan bu kelime ile Hakikat-i İlâhiyye deryasına “Salacak” tan girilerek hüdayi yoluna açılarak “Sarayburnu”ndan çıkılmaktadır. 

 Girilen yer Salacak sözlük anlamı; üstünde ölü yıkanan kerevet, teneşir. Tabut…

 Bu isim Mesnevi’yi çevirerek açıklayan (şerh eden) Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre ölü çekenler veya ölü çekilen dört kollu açık tabut anlamını taşıyan “Salaca”dan gelmektedir. Salaca, “... Hâlâ Anadolu’nun birçok yerlerinde kullanılan dört kollu bir tahtadır. Ölüyü bu tahtanın üzerine yatırırlar, üstünü şalla, örtüyle örterler... İstanbul’da, Üsküdar’daki Salacak, sarayda ölenler, o (oradaki) iskeleden karşıya geçirildiği için bu adla adlandırılmıştır...’’ Salacak’ın sözlük anlamının “teneşir” olması bu savı destekler niteliktedir.[31]

 Arapça’da “dua” ve “namaz” anlamlarına gelen salâ (salât) Hz. Peygamber’e Allah’tan rahmet ve selâm temenni eden, onu metheden, onun şefaatini dileyen, aile fertlerine ve yakınlarına dua ifadeleri içeren, çeşitli şekillerde tertiplenmiş hürmet ve dua cümlelerini ihtiva eden, belirli bestesiyle veya serbest şekilde okunan güftelerin genel adıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de (el-Ahzâb 33/56) ve hadislerde Hz. Peygamber’in adı anıldığında ona salâtüselâm getirilmesi tavsiye edilmiş, bundan dolayı özellikle Osmanlı kültüründe salavat getirmek, salavat çekmek, salâ vermek gibi adlarla pek çok salâ metni ortaya çıkmıştır. Sözleri Arapça olup bir kısmı besteyle okunan salâlar okundukları yere ve zamana göre sabah salâsı, cuma ve bayram salâsı, cenaze salâsı, salât-ı ümmiyye, salâtüselâm gibi adlarla anılmıştır.[32] 

 Çıkılan yer Saray burnu, burası hangi sarayın burnudur? Bizans döneminde Aziz Demetrios burnu olarak anılıyordu. Bu burun ile Ahırkapı arasında Mangonai sarayı vardı. Bu saray ve Osmanlı döneminde buraya yapılan saray (Bugünkü Topkapı sarayı) dolayısıyla semte Sarayburnu adı verilmiştir. 

 Beyazıt'taki eski saraydan dolayı Sarây-ı Cedîd-i Âmire denilmiş, ardından Toplu Kapı denilen köşkün isminden dolayı Top Kapısı Sarayı adı kullanılmaya başlanmıştır.

 Top, çok uzağa atış yapabilen ve tahrip gücü yüksek ağır silahlardır. Bilindiği gibi Fatih Sultan Mehmet, bu topları kara yolu ile haliç’e indirmiş ve İstanbul’u Feth etmiştir. Hal – İç… İç (gönül, bâtın, derûn) Bu top-ların yani esmâ-i ilâhiyyenin cemi camisini içe-gönle indirip gönül İstanbul’unun fethi ile selâm yurdu ve kapısına dönüştürülürse gök kapıları sana açılır. 

“Ulu’l Elbab” Kapı sahipleri demektir. Aynı zamanda “kamil akıl” sahipleri ma’nâsına gelir. Burada birinci kapı sala-salaca kapısı sala ile cenaze salası ve top kapı - toplu kapı ile cami esmâsı olduğu anlaşılmaktadır. Cami esması kısaca toplayan demektir. Selâm esması ise insanın esmâlarındandır. 

Aziz Mahmut Hüdayinin yolu Celvetiyedir. Sâlikin belli bir süre için toplumu terkederek inzivaya çekilmesi, bu süre içinde kötü huylarını bırakıp iyi huylar edinmeye çalışması halvet, bu işi başardıktan sonra toplum hayatına dönmesi celvettir. Celvet halindeki kulda benlikten eser kalmadığı için fiilleri Hakk’a nisbet edilir ve bunun mümkün olduğuna, “Attığında sen atmadın, ancak Allah attı” (el-Enfâl 8/17) meâlindeki âyet delil gösterilir.[33]

Celvet sayısal değeri ise Cim: 3, Lam: 30, Vav: 6 Te: 400 dür. Toplarsak 3+30+6+400= 439 dur. 

 “Haydi bismillah, Allah’ın izniyle karşıya çıkacağız” yüzücülerin tesbihi-zikriydi. 

 Toplu kapı yani cami esmâsından çıkan fenafillah halinde olan ölüler, salaca-salacak iskelesine indiriyorlardı…

 Aziz mahmut hüdayinin teknesi Hakk’ın yoluna açılan Muhammediye beden teknesidir. Hakikatte girilen kapı, çıkılan kapıdır… Cami den yani zât tan, sıfât a yani Kelime-i Tevhid zât tecellisi kapısından sıfât tecellisi olan cem kapısına Hakikat-i Muhammediye, Kelime-i Risalete çıkılmaktadır…

 Hüdayi yolunda yüzenin kendi vehmi benliği kalmamıştır. Ve giriş hakikatte çıkış kapısı olduğundan… Yüzülerin tesbihi-zikride “Çıkacağız karşıya Allah’ın izniyle Haydi bismillah,” Zaten karşıdadırlar “salaca” ölü hükmündedirler. Bundan dolayı haberleri yoktur. Karşıya Cami esmâsına zât tecellisinin fethine çıkacaklardır. Bi iznillah (3/49) 

 (Ve Rasûlen ilâ beni isrâîle ennî kad ci'tüküm Bi Âyetin min Rabbiküm, ennî ahlüku leküm minet tıni kehey'etit tayri feenfühu fîhi feyekûnu tayran Bi iznillah* ve übriül ekmehe vel ebrasa ve uhyil mevta Bi iznillâh* ve ünebbiüküm Bi mâ te'külune ve mâ teddehırune fî buyutikum* inne fî zâlike le Âyeten leküm in küntüm mu'minîn;)

 “Allah onu İsrailoğullarına (şöyle diyecek) bir peygamber olarak gönderir: "Şüphesiz ki ben size Rabbinizden bir Âyet (mucize, belge) getirdim: Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah'ın izniyle o, kuş olur; anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber veririm". Elbette bunda size şüphesiz bir Âyet vardır eğer imân edecek iseniz.” (3/49)[34]

 Nasıl ki Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ın tesviye edilmiş çamuruna “ve nefahtü fihi min rûhi” ile ruhundan nefhetti ise İsâ (a.s.) da da Cenâb-ı Hakk’ın zât-î zuhuru olduğundan o da nefhedince Allah’ın izni ile kuş canlandı. Burada her ne kadar görünürde olan İsâ (a.s.) ise de hakikatte orada Allah’ın zât-î zuhurundan başka bir zuhur yoktur. 

 Dikkat edersek peygamber olarak Îsâ (a.s.) ın bu bahsedilen mu’cizeleri, Hz. Râsûlüllah’ın (s.a.v.) ümmetinde kerâmetler olarak zuhura geliyor. Hz. Râsûlüllah (s.a.v) ise taa kıyamete kadar ölü gönülleri diriltmektedir.[35] 

 Önce bedenleri sonra ölü gönülleri dirilecektir… “Hay”di… Hakk’ın hay sıfatıyla Allah’ın Anahtarı (miftahı-fethi-fatihi) olan Cami esmâsı ile gönül kapısını açmak için boğaz içinden (gönle-derûna) yüzüp yüzüp geçelim.[36] 

 Hatırasına binaen Efendi Babam’ın anlatımıyla dinlediğim ve anladığım kadarıyla bu güzerhah üzerinde oluşan bir hadiseyi anlatayım… Bir gün Rahmiye Annem ve Nusret Babam r.a ile Harem den arabalı vapur ile karşıya geçeceğiz. Kuyrukta bekliyoruz, Nusret Babam rahatsızlığından ötürü ihtiyaç için arabadan inmek zorunda kaldı. Bu sırada vapur geldi. Arabalı vapura binilmeye başlandı. Nusret Babam ceketi, cüzdanı bırakmış. Rahmiye anne dedim, sen yürü O gelir dedi. Biz eve gittik. Üstünde para olmadığı halde bir müddet sonra arkamızdan gelmişti… 

Mescid’ül Harâmı sahilde Harem, Pirimiz kalınca kendimi bilmem, Geldiğin yollara altınlar sersem, Durmadan yürüdün[37] Rahmîye Annem.[38]

Yine âyete dönersek Tekirdağ sohbeti bağlantısı ile Yedi arz hadisi ve Yedi gök âyeti (65/12) ile Arapça da 7-70-700 gibi sayısal ifadeler çokluktan kinayedir. Âlemlerde tamamında bunulan benzer insan ve bitkiler, hayvanlar, madenler kendi mertebelerinden hakkın hamdi ile hakkı tesbih etmektedirler. 

Dünya benzeri gezegenlerin varlığı bilim tarafındanda kabul görmektedir. Ve internette olan bilgiler sadece biri;

Tıpkı Dünya Gibi Yaşamaya Uygun Olduğu Düşünülen 10 Ötegezegen: Bir Tanesi Dünya'nın İkiz Kardeşi Güneş benzeri bir yıldızın yörüngesinde tıpkı dünya gibi bir gezegenin dolaştığının keşfedildiği 1995 yılından bu yana 4.000’den fazla ötegezegen keşfedildi. Bu keşiflerin yarısından fazlası ise Samanyolu Galaksisi'nde Dünya benzeri yaşam şartlarına sahip başka bir gezegen olup olmadığını belirlemek amacıyla 2009 yılında çalışmaya başlayan Kepler Uzay Teleskobu sayesinde yapıldı. 

Dünya gezegenine benzer şartlara sahip, yaşama elverişli bir gezegen keşfetmek, gökbilimcilerin uzun yıllardır devam eden bir hayali. Son zamanlarda keşfedilen ötegezegenler ile ise her ne kadar tamamen aynı özelliklere sahip olmasa da galakside Dünya gibi küçük, kayalık dünyaların olduğu kanıtlanmış durumda. 

Kepler-1649c: Dünyanın çift yumurta ikizi gibi

Dünya’ya benzer boyutlara sahip Kepler-1649c, yıldızının yörüngesinde yaşanılabilir bölgede yer alıyor. 300 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Dünya’dan sadece 1.06 kat büyük olan bu ötegezegen, yıldızından Dünya'nın güneşten aldığı ışığın yüzde 75'ini alıyor.[39] 

Âyetin sonunda yer alan “ve huve-l’azîzu-lhakîm” Hüve – O yani Cenâb-ı Hakk’ın zât-i hüviyeti üstün ve hikmet sahibidir. Yerleri, gökleri içinde bulunup tesbih edenleri üstünlük ve hikmetiyle meydana getirendir.

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ {الصف/2}

 “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lime tekûlûne mâ lâ tef’alûn(e)” Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? (61/2)

----------------

Elmalı’lı Hamdi Yazır tefsirinde bu âyetin nûzül sebebi hakkında; 

 "Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylersiniz?" Nüzul sebebi olarak ilk sırada zikredilen Abdullah b. Selâm rivayetine göre bu hitab, gerçek müminlere adaklarını yerine getirmenin lüzumunu hatırlatmaktadır. Yapmayacağınız bir şeyi adamayın, mademki adadınız o halde sözünüzde durup adaklarınızı yerine getiriniz demektir. İkinci sırada zikrettiğimiz Dahhâk rivayetine göre yapmadığınız şeyi niye söylüyorsunuz? Müminlere yalan söylemek yakışır mı? Tarzında bir kınamadır. Üçüncü rivayette ise, zâhirde mümin görünen münafıkları azarlama mânâsı vardır. Fakat bu iki rivayete göre 'de gibi mazi (geçmiş zaman) mânâsı gözetmek lazım geleceğine bakarak evvelki rivayette de belirtildiği şekilde, geleceğe ait adak mânâsını anlamak daha doğru görünmektedir. Onun için bu âyet ile adağın yerine getirilmesinin vacib olduğuna delil getirilmiştir. Yani aslı meşru olmakla beraber vacib olmayan bir fiil, adamakla vacib olur. O halde yapmayacağınız bir fiili adamayınız. Adayınca da onu hemen yerine getirin. Adaklarınız konusunda yalancı durumuna düşmekten son derece sakının.

----------------

 كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ {الصف/3}

 “Kebura makten ‘inda(A)llâhi en tekûlû mâ lâ tef’alûn(e)” Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.(61/3)

----------------

 O halde Allah'ın en sevdiği ameli bilsek de yapsak diyen samimi müminler, Allah'ın buğzettiği kimselerden olmamak için, büyük söylememeli, yapamayacakları şeylere nezr etmemeli, nezr ettikleri takdirde de yapmalıdırlar. (Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri) Hamdi Yazırın verdiği bilgiler ışığında bu âyetleri kendimize döndürür ve Allah yanında gazaba uğramak için vermiş olduğumuz söz ve bu sözün neticesinde yapmamız gereken nedir diye düşünürsek ki İslâm’ın ilk şartı ve Eşhedü En Lâ İlâhe İllâ Allah ve Eşhedü Enne Muhammedün Abdühü ve Resülüdür. 

 Bu Allah’ı müşahade etme şartı ile vermiş olduğumuz sözümüzü hakkı ile yerine getirebiliyor muyuz? Hiç düşündük mü?

 Efendi Babam bunu namaz kitabında ne güzel ifade ediyor. 

 Eşhedü, ben görüyorum ki en la ilahe illallah, ondan başka ilah yoktur, ancak o vardır.

 İşte eğer bizler de Hakk’ın gerçek varlığını, özelliğini, idrak etmeden Eşhedü en la ilahe illallah diyorsak bir bakıma yalancı şahit hükmündeyiz demektir. 

Ancak bu işi kasden yapmıyoruz, gafletten yapıyoruz, art niyetimiz ve başkasına zarar verdiğimiz yok. 

Bu bakımdan, saflığımız ve kötü niyetimiz olmaması dolayısıyla yalancı şahit durumuna inşeallah düşmüyoruzdur. Ancak, gaf­letle yapılan her şey, gereken faydayı sağlamaz. “İz—TB” Gerçek nezir adak ise kişinin kendi varlığını hakk yolunda feda etmesi, baş koymasıdır. Varlık günahından kurtulma sözü vermesidir. İşte Hakk solunda salik verdiği bu sözden dönerse hakkında Allah c.c. gazab gerektirir demektedir. Allah c.c. bizleri bu hale düşmekten muhafa etsin…

“Gazap” konusunun anlaşılması için fusûs’ül hikem Âdem fassından açıklamasının faydalı olacağını düşünüyoruz.

-------------------

16. Paragraf:

Ba'dehû bilelim ki, muhakkak Hak Teâlâ kendi nefsini "Zahir" ve "Bâtın" olmakla vasf eyledi. Binâenaleyh âlemi, gaybımız ile bâtını ve şehâdetimiz ile zahiri idrâk etmemiz için, âlem-i gaybi ve şehâdeti îcâd eyledi. Ve kendi nefsini rızâ ve gazab ile vasf etti. Binâenaleyh âlemi havf ve recâ sahibi olarak îcâd eyledi. Böyle olunca biz onun gazabından korkarız ve rızâsını recâ ederiz. Ve nefsini "Cemil" ve "Zül-celâl" olmakla vasf etti. Ve bizi heybet ve üns üzere îcâd eyledi. Ve ona mensûb olan ve onlar ile tesmiye olunan şeylerin kâffesi böyledir. İmdi Hak Teâlâ, âlemin hakâyik ve müfredatını cami' olmasından nâşî, insân-ı kâmilin halkına teveccüh eylediği bu iki sıfatı "iki el" ile ta'bîr buyurdu. Böyle olunca âlem "şehâdet"; ve halîfe "gayb"dir. Ve bundan dolayı sultân ihticâb eder. Ve Hak Teâlâ kendi nefsini hucüb-i zulmâniyye ile vasf eyledi; ve onlar ecsâm-ı tabîiyyedir. Ve hucüb-i nûrâniyye ile vasf etti; onlar da ervâh-ı latifedir. Böyle olunca âlem, kesif ile latif arasındadır. Ve o kendi nefsine ayn-ı hicâbdır. İmdi âlem, Hakk'ın kendi nefsini idrâk ettiği vech ile Hakk'ı idrâk etmez. Ve ona iftikârı sebebiyle kendi mucidinden mütemeyyiz olduğunu bilmekle beraber, hicâb içinde zail olmaz. Velâkin vücûd-i Hak olan vücûd-i zatînın vücûbunda âlem için haz yoktur. Binâenaleyh onu ebeden idrâk edemez. Şu halde Hak Teâlâ bu haysiyyetten, ilm-i zevk ve şuhûd ile gayr-i ma'lûm olmaktan ebeden zail olmaz. Zîrâ bunda hadis için kadem yoktur. İmdi Allah Teâlâ Âdem'i ancak teşriften dolayı "iki el"i arasında cem' etti (16).

-------------------

Hak Teâlâ (57/3) ayeti kerimesinde kendi nefsini zahir ve batın olmakla vasfetti. Yani kendi varlığını zahir ve batın olarak vasıflandırdı. Çünkü her mertebe vücud-u mutlakının tenezzülatından zahir olmuştur. Yani zahir ve batın dediğimiz bunlar birer mertebedir, işte bu mertebelerin hepsi de mutlak vücudun inişinden, nazil oluşundan, tenezzülatından, zuhura gelişinden meydana gelmiştir bu âlemler. Her mertebe kendisinden evvel mertebeden nispeten zahir ve evvelki mertebede ona nispeten bâtın olur. Yani Zât âlemi sıfât âlemini meydana getirdiği zaman sıfât âlemi Zât âleminin zâhiri, Zât âlemi de sıfât âleminin bâtını olmuş oluyor. Yani zâhir bâtın da her mertebeye göre değişen bir özellik arz ediyor.

Sıfât âlemi esmâ âlemini meydana getirdiği zaman esmâ âlemi sıfât âleminin zâhiri, sıfat âlemi de esmâ âleminin bâtınıdır. Nasıl ki bizim şu et ve kemiğimiz zahirimiz, içimizdeki mana bilgimiz de bizim bâtınımızdır. Böylece Hak teala kesifleşmiş olan âlemi Hâlk etti ve âlem İlâhi sûret üzerine mahluk olduğundan bizim gaybımız yani havas-ı bâtınemiz ile Bâtıni ve havas-ı zâhiremiz ile zâhiri idrak etmemiz için alemi gayb ve şehadeti icat eyledi. Havas-ı hamse-i zâhire diye insanda birlik vardır. Havas demek duygular demektir, hamse de beş demektir, beş zahir duygu manasınadır. Bunlar dokunma, işitme, görme, tatma, koklamadır. Bu beş zahiri duyguyla müşahede âlemini algılıyoruz. Yani zahir âlemini bu beş duygu ile algılıyoruz.

Havası-ı hamse-i bâtıne dediğimiz de de beş batın duyugularımız vardır. Yani görmenin bâtını, işitmenin batını, koklamanın bâtını, dokunmanın bâtını tatmanın batını; bunlar da latiftir. Bunlarla da gayb âlemini idrak ediyoruz. Müşahede âlemini, yani zâhir âlemi dokunarak algılıyoruz, ama ruhtan bahsederken ona dokunamıyoruz. İşte bâtındaki hisler, duygularla da latif olanları algılamış oluyoruz. Biz zâhir ve bâtın âlem arasında kendimiz köprü oluyoruz. Yani zahirimiz zâhir âleme intibak ediyor, batınımız bâtın âlemle irtibat kuruyor. Bir taraftan dünya işlerini yaparken bâtınla da irtibatımız vardır. Bâtını duygular ile latif âlemle irtibat kuruyoruz, zâhiri duygularla zahiri âlem arasında irtibat kuruyoruz.

Âlem nasıl daha önce kelam diye geçti “kelime”nin bir manası vardı, bir de o mananın ifade ettiği bir şehadeti var. Mesela “masa” dedik hemen gözünü kapasan da bir masa batınını hayal edersin gözünü açtığında da şehadetinle masaya baktığın zaman masa buymuş diyorsun. Yani masa kelimesindeki mana, senin gözünün önüne bunu getiriyor. Dolayısıyla o “masa” kelimesi zahir ile batın arasında “berzah” oluyor, köprü oluyor. Yani sureti ile manası arasında berzah oluyor.

İşte insan da aynen böyledir. İnsan bir yönüyle zâhire bakıyor, bir yönüyle de batına bakıyor. İşte bu ikisinin arasında, zâhir ile bâtın arasında insan berzahtır. İşte bu özellik başka bir varlıkta yoktur. İşte Cenâb-ı Hakk insana öyle bir büyük rütbe vermiş ki, kendi zâhirinden batınına intikal edip Hakkın hakikatini idrak etme sırrını insana vermiştir. Bakara sûresinin başındaki ayetler bunu çok açık bir şekilde bize gösteriyor.

“Gaybı ile iman eder” (2/3) bu sır burada bariz olarak ortaya çıkıyor. Yani zahiri ile zâhir âlemi müşahede eder, “Eşhedü enlâ ilâhe illallah” diyoruz. “Ben görüyorum ki” neyle? Zâhir duyuların ile zâhir âlemini, gaybi ile de gayb âlemini müşahede edyorsun. İşte kemalat da bu oluyor zaten. Çünkü (57/3) Cenab-ı Hakk evvelde Odur, ahır da o dur, zâhir de Odur, bâtın da Odur. Eğer biz sadece zahir olarak bu âlemlere bakarsak bâtından haberimiz olmadığı için ne kendimizi ne rabbimizi ne hakkı tanıyabiliriz.

İşte birçok yolcuların yaya kaldığı yani idrakten geri kaldıkları yer burası, bilgiden noksan oldukları yer burasıdır. İnsan öyle bir varlık ki hem batını idrak edecek, hem zâhiri müşahade edecektir.

Onun için “eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasulullah” dediğimiz zaman, görüyorum ki “Allah’tan başka ilah yoktur”. Burada kişi bu hakikati müşahede ettiğini belirtiyordur. 

Görüyorum diyorsun, tabiî ki görmen lazım gözünle göreceksin neyi göreceksin? Bütün bu âlemde İlâhi varlığın şuunatını zuhurunu tecellisini göreceksin, zaten başka da göreceğin bir şey yoktur. Yani başka bir şey göreyim derken göremezsin, çünkü başka görülecek bir şey de yoktur. Ayni zamanda batına döndüğün zaman “yu'minune bil ğaybi” gabya iman ederler buyuruyor, imanın nerde gerekli olduğu açıkça bellidir. Göremediğin hissettiğin şeyi göremezsin çünkü madde değildir, gönül gözüyle gördüğün, gönül gözüyle idrak ettiğine iman gerekiyor. Gördüğüne iman gerekmiyor ki. Bir kişi “ben senin varlığına iman ediyorum” derse sen onun gözünün görmediğini hemen anlarsın. Seni duymuş ama isim olarak duymuş, “Beni tarif et” desen seni zahiri gözle gören gibi tarif edemez.

Başkası gören birisi senin fiziki özelliklerini ona anlatıyor o kişi de bu bilgileri, (boy, kilo, ten, rengi, göz, rengi, saç rengi vs.) alıyor buna inanıyor iman etmiş oluyor. O kişi de bu bilgileri başka bir gözü görmeyene anlatsa, bu bilgiler hep nakil bilgileri olur. Ama Ariflerden birisi geliyor çekiyor gözünün perdesini “sana falan lazım değil diyor, hadi gör diyor, gördüğü şeye nakil kitap gerekmez. İşte zahirimizle zahir âlemimizi müşahade ediyoruz ki “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” ama batınımızla da Cenâb-ı Hakkın latif varlığını idrak ediyoruz. Gaybiyetini idrak ediyoruz. İşte insan denen bu beşer de latif ve kesif arasında zâhir ve bâtın arasında bir berzah oluyor.

İnsanın bu kadar büyük bir şahsiyeti vardır. İnsanın ilk görevi bu gerçeği bilmesidir. Kûr’ân-ı Kerimin ilk âyetinin OKU” (9/1) olması bunu “oku” demektir. “Âlem kitabını oku”, aksi halde diğer varlıklar gibi olursun. İnsanın potansiyel olarak böyle bir üstünlüğü var, bunu çıkarmak gerekiyor. Üstünlüğün bu vasfını bilmekle ortaya çıkıyor. Bu âlemde bundan büyük de bir şeref düşünülemez. Öyle bir oluşum ki ilham diye söylenen, vahy diye söylenen, feraset diye söylenen, hibe diye söylenen, şeyler hep buradan kaynaklanıyor. Sen batınını ne kadar idrak edersen ne kadar orayla irtibat kurarsan oradan aldıkların daha çok oluyor. Batınından aldığın bu hakikati zahirine ulaştırıyorsun insanda bu imkan vardır. Bu vasıf başka varlıklarda yoktur.

( “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün tuttuğumu hatırlayın.” (َ2/122) Bu âyet-i kerime sende tahakkuk ediyor. Biz zannediyoruz ki 4000 sene evvel yaşayan İsraillilere hitap ediyor. Hayır sana hitap ediyor. Kûr’ân-ı kerim çünkü bana geldi, sana geldi. Ümmet-i Muhammed’e geldi. Dolayısıyla bütün insanlara geldi ama biz okuyorsak bize gelmiş kabul edeceğiz. İsrail dese de biz, kafir dese de biz, firavun dese de biz, İbrâhîm dese de biz, Muhammed dese de hitap bizedir.

ﺲَۤ ﻳ 36/1 bize hitap etmiyor mu? َ ﻪَﻃ 20/1 dediği zaman da hitap hep bizedir. ﱂا 2/1 “Elif Lam mim” bu hitaplar hep bizedir. Genelde hepimiz ama özelde idrak eden de bunun sahibi olmuş oluyor. Herkese lütfediliyor, kürekle atılıyor, ama kim kapar alır hakikatini idrak ederse, o onun sahibi oluyor. Kim ne zaman onun idrakinde ise o ayet o an ona iniyor demektir. Daha dünyaya gelmeyenler için inmemiş durumdadır, onun için kıyamete kadar baki olacaktır. Biz işte iki âlem arasında berzahlık görevini görüyoruz. Zâhir duygularımızla zahir âlemle ilgileniyoruz, oraya intibak ediyoruz, b3atın duyular ile bâtını âlemi algılıyoruz.

Genelde bu batını duyulara altıncı his diyorlar. Bunlar latif duyulardır. Kendi âleminin hakikatini idrak etmemişse o kişide biraz da batına dönük hassasiyet varsa bu sefer işte başka şeyler kanaldan giriyor, zarar vermeye çalışıyorlar. Onun için insan kendini bilmesi gerekiyor. Ve de yalnız başına bu işlerde olamıyor.

İnsan zahiri beş duyusu ile zâhiri âlem ile irtibat kuruyor, bu beş duyunun aynen batını olanları var, o duygularla da bâtın âlem yani gayb âlemiyle veya latif âlemle irtibatını kuruyor ki, bu günlük yaşantımızda da meydana çıkmış oluyor. Beş zâhir duyusu üzerimizde olduğu müddetçe yani bu duyuları biz aklımızla duyduğumuzu hissettiğimiz müddetçe ne uyku uyumamız mümkün ne bâtın âlem ile irtibat kurmamız mümkündür.

Uyku nasıl meydana geliyor? Beş duyunun geçici olarak devre dışı kalmasıyla, bu durumda müşahede âleminden kendini uzaklaştırmış oluyorsun. O zaman bâtıni âleme geçiyorsun bu da bir berzah âlemi oluyor. Zâhiri duyuların devre dışı kalması yarı ölümdür. Birisi gelip ayağına dokunsun hemen uyanır. Dokunma duyusu bütün vücudunu sarmıştır. En geniş alan dokunma duyusundadır, üzerinden bir tüy bile çekilse, neren olursa olsun hemen haberin olur. Diğer duyular da buna benzer bu da sendeki ruhun seni istila etmesindendir. O duyuyu alan aslında senin ruhundur. Sinir uçları da sebepler oluyor. Çünkü duyguyu maddeden ma’nâya geçirecektir.

Bir maddi oluşum olacak ki, onunla bir iletişim olsun. Anahtara “tık” diye maddi bir kuvvet uygulayacaksın ki kilitleme işi gerçekleşsin.

Dokunma duyusunda bu duyuyu beyine ulaştıran duyu sinirleridir. Ama o ruh olmasa ulaştırıcı enerji olmazsa o sinirler bir işe yaramıyor. İşte o sinir telinin içindeki enerji olmazsa o sinir de bir işe yaramıyor. Ruhaniyetin seni sarmış durumda, cesedin de seni sarmış durumda, Cesedin zâhir âlem içindir. İnsan vücudundaki felçlerin sebebi ruhun orada görev yapmamasındandır. Cesed içinde rûh var ama o bölgede iş görmüyor.

Ne zaman ki biz zâhiri duyularımızı frenlemeye çalışacağız, “gözünü haramdan sakın” deniyor işte bu zâhiri duyuyu frenlemek içindir. “Ayağını haramdan sakın” diyor, “Dilindeki tatma duyusunu haramdan sakın” diyor, içki içme diyor diline bir haram tat veriyor, bunlar senin bâtını duyularını körleştiriyor.

Batına giden yolu bu yasakları çiğnemen kapatıyor. Dolayısıyla sen kendinde gerçek varlığın olan bâtıni yönüne latif yönüne iç yönüne ulaşamıyorsun, bunlar sana perde oluyor. Sadece şahadet âlemin kalıyor.

Şahadet âlemindeki kalışın da akılsız fikirsiz, taklidi bir yaşam üzere bina edilmiş oluyor. Dolayısıyla ne kendinden ne Rabbinden haberi oluyor, işte onun için Fatiha sûresinin sonunda “Veleddallin” diyoruz. Yani “dalalete ermişlerin yolundan bizi götürme” dalalet bilindiği gibi “Mudil” isminin tesiri altında olanların arkasından bizi götürmesidir, nerden götür “Hidayet” yani “Hadi“ isminin arkasından bizi götür, dalalet demek bir bakıma sadece kişinin zahir tarafının çalışması, tek yönlü bakması, hidayet “Hadi” ise o duygularının batın yönünün de hakkıyla çalışmasıdır.

İşte gece yattığımız zaman gördüğümüz bütün oluşumlar bizim batını duygularımızla meydana gelen oluşumlardır. Rüyada görüyoruz ama beden gözümüz kapalı demek ki bu gözümüzle görüyoruz. Bu göz görürse o görülen alan müşahede âlemidir. Rüyada görülenler müşahede âlemi değildir. Zâhirde gördüklerimiz batında gördüklerimize tesir ediyor, bizi bâtından uzaklaştırıyor. Yahut bize mani oluyor, perde oluyor. Bâtında gördüğümüz şeylerde zâhirimize ulaşıyor, bize tesir ediyor. Ya sıkıntı veriyor ya da rahatlık veriyor. İki tarafta birbirlerine tesir ediyorlar. Demek ki zâhir duyularla zâhirimizi müşahede ediyoruz, bâtın duyularla bâtınımızı müşahede ediyoruz biz de arada berzahız.

Gerek zâhirden bâtına geçiş yapıyoruz. Yahut geçiştirme yapıyoruz, ya kendimiz ya karşımızdakinin hakkında geçiş yapıyoruz bilgi alışverişi yapıyoruz, zâhirden bâtına veya bâtından zâhire geçiş ve geçiştirme yapıyoruz, batından zahire ilim aktarmış oluyoruz. Neden çünkü insanın iki gerçek yüzü vardır, bir tarafı Hakka bakıyor, bir tarafı da halka bakıyor. Dolayısıyla “Rahmetellil âlemin” sırrı da burada biraz daha meydana çıkıyor. Bâtından aldığını zâhire gönderiyor. Âlem sûret-i ilâhiye üzerine mahluk olduğundan yani İlâhi sûretin zuhur yeri olduğundan yaratma değil bizim gaybımız yani havası-ı bâtınımız batıni duygularımız ile bâtıni şehadetimiz yani havas-ı zahiri idrak etmemiz için âlem-i gaybı ve şehadeti icad eyledi.

İşte Cenâb-ı Hakk bizim onları idrak etmemiz için onları icat eyledi. Eğer zahir olmasa bütün bu âlemler sadece bâtın olmuş olsa bu özellikler ortaya çıkmaz. Cenâb-ı Hakkın zuhurları da ortaya çıkmaz batın da kalır. Biz de batın da kalırız, dolayısıyla bizlerden ve diğer varlıklardan bu fiiller zuhura gelmediğinden ne ahiret ne kıyamet ne mahşer ne cennet ne cehennem gibi daha sonraki aşamada meydana gelecek olan oluşumlar da olmaz.

Şehadet âlemine gelmek, şu vücutlarla bu âleme gelmek demek değildir. Bir insanın ana rahminden dünyaya gelmesi bu dünyaya gelmek demek değildir. Bu dünyaya gelmesi sadece onun cesediyle gelmesi demektir. Zâhiriyle suretiyle gelmesi demektir. Bâtınıyla gelmesi demek değildir.

Zâhiriyle bu dünyaya gelen varlık kemalatıyla gelen bir varlık değildir. Yarı kemalattır. Yani bir başka ifade ile ne hayvan ne de insandır. Hayvan diyemezsin dört ayaklı değildir, insan diyemiyorsun yarısı yok batını yoktur. Zâhiri var sadece bâtını yoktur. Aslında o özellikler var içinde ama bilmediği için çıkartamadığı için yok hükmündedir. Cenâb-ı Hakk zaten var ama insanlar tarafından bilinmediği için yok hükmündeydi. Ne zaman bilindi o zaman varlığı ortaya çıktı. Sen dükkanın içindesin ama kapı kapalı dışarıdan içi görünmüyor, bu durumda dışarıdakilere göre yok hükmündesin, ne zaman kapıyı açıp dışarı çıktın o zaman varlığın bilinir.

Biz zâhir duygularımızla kesif sûretler olan eşyayı, batını duyularımızla latif suretler olan manayı idrak ederiz. Bu idrak dahi, zâti istidadımızın bize verdiği kadar olur. Zâti istidadımız bize ne kadar idrak kapasitesi tanımışsa bizim idrak yeteneğimiz o kadardır. Zâti istidadımızın üstünde bir yere gitmemiz mümkün değildir.

İnsan zâti istidadının ne kadar olduğunu bilmediğinden, bu sebepten kendi gücünü sonuna kadar kullanması lazımdır. Kendi gücünü sonuna kadar kullandığında da o kendine ihsanda bulunmuş oluyor. Başka bir ifade ile nefsine zulüm etmemiş oluyor. Kendindeki zâti istidadını zuhura çıkarmayan kimse nefsine zulüm etmiş olur. Neden? Çünkü kendi varlığında mevcut olan özellikleri ortaya çıkarmayıp da onu içeride bâtında gizli bıraktığında ona haksızlık etmiş oluyor. Böylece de nefsine zulüm etmiş oluyor.

Bir devenin hızıyla bir koyunun hızı bir olmaz, ikisinden de aynı mesafeyi aynı süre içinde katetmesini istersek onların birine haksızlık olur. Bir varlığın kapasitesi dışında bir şey istemek ona haksızlık olur. Ama o varlık da yapabileceğinin altında çalışıyorsa o da kendine zulüm etmiş olur, nefsine zulüm etmiş olur. Cenab-ı Hakk kendi nefsini rıza ve gazab ile korkuttu. Âlemi de korku ve ümit sahibi olarak icad eyledi. Yani bir taraftan rıza ve gazab var, Cenab-ı Hakkın nefsinde, yani kendi oluşumunda âlemi de korku ve ümit arası meydana getirdi. Bu da tasavvuf yolunda düşünceye başlamanın ilk halidir. Korku ile ümit arası olmak, şeriatın kaidelerinden biridir.

Hakka karşı her zaman korku ve ümit arası olmak ne çok korkarak O’ndan kaçınmak, ne de çok fazla ümit var olup yelkenleri suya indirmek gibi yani gevşemek gibi. Recanın karşılığı rızasına kavuşmak, korkunun karşılığı da gazabından uzaklaşmaktır.

Yani Hakkın sıfâtları ile mahlukatın sıfâtları böyle karşılıklı olunca Hakkın sıfâtları çalışmış oluyor. Eğer mahlukatında bu korku ve ümit gibi sıfâtları olmazsa Cenâb-ı Hakkın gazab ve rıza sıfâtları da çalışmamış olur. Dolayısıyla atıl kalmış olur. Cenab-ı Hakk için de böyle bir şey söz konusu olmadığına göre O’nun sıfatlarının mutlaka faaliyet sahası olacağına göre dolayısıyla bu faaliyet sahasını oluşturacak mevcudat gereklidir.

Nitekim Kur’an-ı Kerimde buyurur; Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz. (59/21) Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir. (33/72) Âlemin cüzü olan bir insanlar O’nun gazabından korkarız ve rızasını ümit ederiz. Ve keza Hak Teâlâ nefsini “Cemil” ve “Zülcelal” olarak vasf eyledi, nitekim Kur’an’da “Azamet ve ikram sahibi Rabbinin adı yücedir.” (55/78) âyetinde ve hadis-i şerifte “Biz O’na O’nun Celaliyle heybet, mecaliyle alışkanlık üzerine oluruz” buyurulur. Gazab ve Rıza Allahü teâlâ’nın iki sıfâtıdır ki başlangıç ehli için zâhir olur yani faaliyete geçer. Bir insan evladını terbiye ederken doğru yola girmesi için ona bir disiplin uygular. Bu gazabdır. Aynı zamanda rızası da vardır, çocuk dersini çalıştığı zaman ya da iyi hal üzere olduğu zaman ondan razı oluyor. Gazab ve rıza eğitimin başlangıcında lazım olan iki husustur. Bu sıfâtların varlığı ile Hak yoluna girmekte olanlara korku ve ümit zuhur eder. Bu sıfatlara mukabil olarak “Celâl” ve “Cemâl” dahi iki sifât-ı İlâhiyedir ki seyrü sülukun vasıfları için zâhir olur.

Yani Hak yolcularının orta mertebelerinde olanlar için “Cemâl” ve “Celâl” sıfâtları lazım olur. Bunların zuhuruyla ehl-i tavassutta heybet ve üns ve kabz ve bast halleri zahir olur. Kezalik tecelli ve istitar dahi iki sıfat-ı ilahiyedir ki ehl-i nihayet için zahir olurlar. Başlangıç ehli için ortada olanlar için nihayet ehli için Cenâb-ı Hakk’ın iki sıfatlarının değişik yönleriyle zahirlerini anlatıyor. Bunların zuhuruyla kemal ehlinde fena ve baka halleri zâhir olur. İşte mütekabil ne kadar isim varsa hepsi de böyledir. Her bir sıfâtı bizde faaliyete geçen bir sıfatı meydana getirir.

Hakkın her bir ismi bir eseri icat eder. Bizde meydana gelen eseri O’nun bir ismi meydana getirtir. Kendimize bir baktığımızda kendimize ait bir şeyin olmadığını böylece görmüş oluyoruz.

Yani biz bir bakıma irfan ehli indinde Hakkın kullandığı birer makinelerden başka bir şey değiliz. Ariflerin, irfan ehlinin indinde böyleyiz. Şeriat ehli indinde sen sensin. Herkes kendi yaptığı işin sorumlusudur. Şeriat mertebesindeki kaide o dur. Oradaki kaide orda geçerli, buradaki kaide burada geçerlidir. Bu burada böyle diye diğerinin hükmünü geçersiz kılmıyor.

Şeriat mertebesinde yaşayan bir kimse, marifet mertebesinde yaşayan bir kimsenin yaşantısını ortadan kaldıramıyor. Kaldırması da söz konusu değildir öyle olmasa mertebeler olmaz. Hakikat mertebesinde yaşayan bir kimse de şeriat mertebesindeki yaşantıyı ortadan kaldırması mümkün değildir. Çünkü o, o mertebede geçerlidir.

İşte irfaniyet, Allah’ı bilmenin şartlarının en başında olanı O’nu zıt isimleriyle ne kadar çok tanıyabilirsek kişi Allah’ı o kadar iyi tanımış oluyor. Yani zıt isimlerini ne kadar çoğaltırsa, birleştirirse Cenâb-ı Hakkı o kadar çok tanımış oluyor. İşte zıt isimlerin neticesi zıt fiillerin ortaya çıkması demektir. İşte şeriat ahkamında yaşanan hukuk kaide neyse o burada geçerli, hakikat mertebesindeki hukuk neyse o da orda geçerlidir. Hakikat mertebesinden baktığımız zaman insanlar Cenâb-ı Hakkın zuhur mahalinden başka bir şey değildir. Ama o mertebeye ait olan bir düşüncedir. Hakikatle, marifetle şeriat mertebesi burada biraz münakaşaya giriyorlar. Şeriat mertebesi itibarıyla yukarıdan bakışı idrak etmek mümkün olmadığından şeriat mertebesindekiler reddediyorlar, böyle bir şey olmaz diye.

İnsan, insandır, beşerdir. Rabbine ibadet etmesi gerekir, diyor, tabi ki o mertebede öyledir. Tabi ki her mertebede öyledir. İkisinin de geçerli olduğunu ama hangi mertebe için geçerli olduğunu idrak ederek onu öyle yaşaması lazımdır. Üst mertebedeki yaşantıyı bildiği idrak ettiği zaman alt mertebedeki yaşantı kalkacak değildir. Binanın durumu gibi, temelini kaldırabilir misin? Birinci katını kaldırabilir misin? Kaldıramazsın. Sen üçüncü katta yaşıyorsan iki ve birinci katlara benim ihtiyacım yok diyebilir misin, bunları kaldırmaya kalkar mısın? Kaldırırsan sen de yıkılırsın. Kullanmazsın o başka bir olaydır. Kaldırmakla kullanmamak başka bir şeydir. Varlığı mevcut olarak duracak ama sen kullanmayacaksın o ayrı bir şeydir.

Çünkü kullandığın başka malzeme var. Ötekine ihtiyacın yok, vaktiyle kullanmışın onu, o malzemeyi bir yere almışsın, tekrar onlara dönmen daha yukarıdakilerle ilgilenmene mani olur. Hep aynı kat da oyalanırsan üst katlara çıkamazsın. İşte anlaşılmayan şey burasıdır.

Gerek şeriat mertebesi itibarıyla gerek tarikat mertebesi itibarıyla bir şey yapıyoruz zannediyoruz ama hep aynı dairede dolanıyoruz, o dairenin odası balkonu mutfağı vs. den tekrar odası, balkonu, mutfağı deyip dolanıp duruyoruz. Halbuki üstü de var Arş-ı Âla’ya kadar meydan var. Zaten Hak, bu âlemin varlığı ise O’nun mertebeleri de sonsuzdur. Biz kendimizi bu beden içerisine hapsetmiş olduğumuzdan, kendimizi beden zannettiğimizden, daha yukarısına çıkıp da ulaşmamız mümkün olmaz. İşte bunu ancak ortadan kaldırıp, miraca çıkar gibi oradan bir anten çıkarabilirsek o anten vasıtasıyla üst katlarla irtibat kurabiliriz. İşte bu yükselişin sonunda fena ve baka halleri meydana gelir, gazap ve rıza, cemal ve celal gibi birbirine mütekabil sıfatlar ve mütekabil isimlerle iki el tabir buyurdu. İşte bütün anlatmak istediği zaten buraya geliyor. Nitekim Kûr’an-ı Kerim’de (38/75) âyetinde buyurur. “Ey iblis iki elimle var ettiğim şeye secde etmekten seni men eden şey nedir? “. 

İki elimle var ettiğim dediği işte bu izafi bir terkip oluyor.

Cenâb-ı Hakkın insan gibi haşa bir varlık olup da iki eli mi var? Yok ama yukarıdan beri saymış olduğu sıfatları mütekabil (zıt) sıfatları Muhyi ve Mumit gibi, Hayat ve Memat gibi, Zahir ve Batın gibi, Cemal ve Celal gibi, mütekabil sıfatları birer el hükmündedir neden? Çünkü biz her işimizi el ile yapıyoruz ya. Cenab-ı Hakkın da bütün bu âlemde faaliyette olan sıfatlarıdır. Bütün bu âlemde oluşan işleri sıfatları yapıyor. Dolayısıyla onlar hakkında “El” tabiri kullanılıyor, el hükmüne girmiş oluyor. İşte Âdem (a.s.) hakkında bahsedilen “ey iblis iki elimle var ettiğim şeye seni secde etmekten men eden şey nedir?” diye sorması bu iki elden maksat bunlardır.

İzlal ve Muzil, Dar ve Men ve Mani gibi sıfat ve esmâ-i celaliyeye hakkın sol eli yani zelil edici muzil edici mudul edici dar, zora sokucu gibi, Men ve mani olucu gibi, gibi sıfatlar “sol eli” sol yönü ifade eder. Cemâl birinci derecede dersek celâl de ikinci derecede sıfâtlar diyelim. Kahhar gibi sıfatlar ikinci derecede olsun. Bu celâli sıfâtlar korkutma yoluyla zor kullanılarak yapılan şeyler diyelim. İzaz ve Müiz, yani aziz etme yücelendirme gibi ve Nefi ve Nafi kaldırma, yükseltme gibi, Ata ve Muti gibi, ita etmek vermek gibi, sıfat ve esmâ-i cemâliye de cemâliyeye mensuptur. Bunlar da “Sağ el” tabir olunur.

Küffar üzerine esmâ-i celaliye galip olduğu cihetle onlara “Ashab-i Şimal” denir. Onların solcu olmaları esmâ-i celâliyenin tesirinde olmalarındandır. Diğerlerinin sağcı olması esmâ-ı cemâliye tesirindendir. Onlara da ashab-ı yemin denir.

Hani solcular ve sağcılar diyorlar ya işte buradan çıkıyor. Onların solcu olmaları esmâ-i celaliyenin tesirinde olmalarından diğerlerinin sağcı olması ise esmâ-ı cemâliyenin tesirinde olmalarındandır. Gerçek tasavvuf ehli ketum olur, gizli olur konuşmaz, sır vermez. Neden? Kime neyi konuşacak ki? Seyreder bakar, ibret alır geçer, dışarıdan bakan da onu ilgisiz zanneder. Sen içine yönel seni ilgisiz zannetsinler. Kur’an-ı kerim’de buyrulur: “Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara!” Dalbastı kirazlar… (56/27-28) Üç ashab vardır, biri sağcılar, biri solcular bir de münafıklardır. Münafıklar ise cemâl ile celâl arasında kararsız bulundukları ve bu tereddütten ayrılamadıkları cihetle onların makamları yani yerleri, ehl-i imân ile ehli küfrün yerleri tahtında altında vaki olur. Bu yer ise ateşin en alt tabakasıdır.

Kur’an-ı Kerim’de buyurulur: Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın. (4/145) Mademki Hak Teala nefsini Zâhir ve Bâtın olmakla Vasf etti ve ism-i Zâhirin mazharı olmak üzere âlem-i şehadeti, ism-i Bâtının mazharı olmak üzere dahi âlem-i gaybi halk etti. Cenâb-ı Hakkın Zâhir isminin neticesi bu âlemdir. Bâtın isminin neticeside “gayb âlemi”dir.

Bizde de Zahir ismi var Batın ismi vardır. Zahirimizle bu şehadetimizi müşahede ediyoruz, Batınımızla da iç, gaybımızı idrak ediyoruz. Neden? Batınımız görünen bir şey değil onun için orada müşahede yok, idrak vardır. Batın müşahede edilemiyor ama biliniyor. Zahir beş duyunun yanında batın olan beş duyu da vardır işte bu beş batın duygu ile idrak ediyoruz.

Mademki insan cismaniyeti ile zâhiri ve ruhaniyeti ile batını idrak ediyor, şu halde cesed-i müsevva olan âlem, şehadet ve bu cesed-i müsevvanın ruhu olan ve Âdem den ibaret olan halife gaybdır. Zira ma’nâ suret perdesi altında gizlidir. Nitekim bu manaya hitaben Mevlânâ Hz.leri buyurur; 

Mevlana buyurur:

Beyt: Âdemin sureti cismanisi olan bu heykel kalıp bir örtü, perdedir. Bu surete taalluk/lika/alaka, eden ma’nâ ki hakikat-i insaniyeden ibarettir. Yani insanın sûretindeki ma’nâ hakikat-i insaniyeden ibarettir. Ve bu hakikat ise sûret-i İlâhiyeden ibaret ve Allah ism-i Camiinin mazharıdır. Ka’be-i Muazzama mazharı İsm-i Zât olmak itibariyle nasıl ki bil cümle secdelerin kıblesi olmuş ise Mazhar-ı İsm-i Zât olan bizim hakikatimiz dahi öylece secdelerin kıblesidir.

Kaldır taşı (Ka’beyi) ortadan, görünen ne oluyor? Herkes birbirine secde ediyor. Cenâb-ı Hakk o taşı (Ka’beyi) oraya koyuyor ve onu da perdeliyor. Yani o hakikati de perdeliyor. Yani işin iç hakikatini idrak edemeyenlere perde oluyor. Bu gün oraya gidip te Ka’be-i Şerifte secde etmek, Âdem’e secde etmek gibi ve bu bir yönden değil bütün yönlerden böyle oluyor. Tek yönlü değil Cami yön. Başka yön yok.

Çemberin dışında secde için bir yol bir yön yoktur. Yol var yukarıda, aşağıda ama çevre için secde için başka yön yoktur. O çevreyi ne kadar genişletirsen genişlet, ne kadar küçültürsen küçült yine aynı. Herkes herkese secde ediyor ve herkese secde ediliyor. Sen kendi insan mananı önüne dik, başka birisi senin önünden geçerse namazın bozuluyor. Ama önünde sütre (dikili bir engel, taş vs.) en az 30 cm yüksekliğinde bir engel olsun onun dışından geçseler namazın bozulmuyor. Secde ettiğin yere kadar bir boşluk olacak ondan sonra en az 30 cm yüksekliğinde sutre olacak. O aradaki mesafe de kendi mananı muhafaza etmek içindir. Kişi secde ettiği zaman Hakka secde ettim diyor. Eğer o kişi biraz daha irfaniyet sahibi olmuş olsa kendi varlığında kendi gaybında Hakkın hakikatini idrak edip önüne onu dikecekti. Yani kendi hakikatini nûr gibi önüne dikecekti. Ona secde edecekti, kendi kendine secde edecekti. Kendi hakikatine secde edecekti.

Bu şu demektir, zâhiriyle bâtınına yönelmedir. Önünden birisi geçiyorken sütre olmazsa o senin batınını önünden kaldırıyor hükmüne girdiğinden namazın bozuluyor. Neden? Çünkü karşısına gelen put oluyor, madde oluyor. Daha önce sen kendi manana yöneliyor oluyorken karşına bir maddenin gelmesi ile yöneldiğin yani senin istikametinde o varlık olduğundan putlaştırmış oluyorsun namazın bozuluyor. Yani maddeye ibadet etmiş oluyorsun, secde etmiş oluyorsun, senin orda mananı bozuyor. Hz. Ali (k.a.v.) Efendimiz “Sen kendini küçük zannedersin bütün âlem sende” buyurur. Zâhir olarak kendimize baktığımızda âlemi sagir görüntüsündeyiz, yani küçük âlem durumundayız. Ma’nâ olarak baktığımızda âlem-i ekbersin sen. Yani ma’nâ olarak baktığımızda büyük âlemsin sen. Zâhirin mazharı olmak üzere âlem-i şehadeti ve ism-i bâtının mazharı yani zuhur yeri olmak üzere dahi âlem-i gaybı halk etti.

Mademki insan şehadeti yani cismaniyeti ve zâhiri ve gaybı yani rûhaniyetiyle bâtını idrak ediyor, şu halde tesviye edilmiş cesed olan âlem şehadet ve bu tesviye edilmiş düzenlenmiş olan rûhu olan ve Âdemden ibaret olan halife gaybdır.

Zira ma’nâ suret perdesi arkasında gizlenmiştir nitekim bu ma’nâya işareten Mevlânâ Hz. Buyuruyor. Âdemin sureti cismanisi olan bu heykel, bu kalıp bu perdeden ibarettir. Yani bu kalıp örtü ve perdeden ibarettir. Mûsâ (a.s.) Tûr dağından inerken yüzüne peçe çekmiş. Yani öyle peçesiz çıkamamış kaviminin önüne. O kadar yüzü nurlanmış ki Hakk’ın nûrundan eğer kavmi ona baksalar, gözleri bozulur yahut değişik hallere girermiş. Onun için daha sonra perdeyi çıkarmış. İşte Cenâb-ı Hakk da insanların varlıklarını hakikatin perdesi yapmış. Eğer şu perdeler olmasa üzerimizde Cenab-ı Hakkın bütün esmasının sıfâtlarının zuhuru olarak meydanda olmuş olsa, kimse kimseye bakamaz kimse kimseyle ünsiyet kuramaz.

Bu surete taalluk eden ma’nâ ki hakikat-i insaniye den ibarettir. Bu surette var olan ma’nâ Hakikat-i insaniyeden ibarettir. Bu hakikat ise sûret-i ilahiyeden ibaret ve Allah ismi caminin mazharıdır. Ka’be-i Muazzama mazharı ism-i Zât olmak itibarıyla nasıl ki bil cümle secdelerin kıblesi olmuş ise mazhar-ı İsm-i Zât olan bizim hakikatimiz dahi öylece secdelerin kıblesidir.

Ve bu ma’nâya işareten Ebul Hasan Harkani (r.a.) buyuruyor ki, “Eğer benim hakikatimize arif olsaydınız, bana secde ederdiniz “ buyuruyor.

Yani insan-ı kamil hakikatini idrak etmiş kendinde olan Hakkın varlığı olduğunu idrak etmiş o yönüyle bana secde etseydiniz, hakka secde etmiş olurdunuz.

İşte bu sırdan dolayı Selatini Suriye (Suriye sultanları) kendi tebaasının arasına hiç girmez, hep kendi sarayında otururlarmış. Haddi zâtında sultan sureti itibarıyla görüş fertlerinden ayrılmış değildir, fakat onda icab-ı saltanat olarak bir izzet ve azamet manaları vardır ki bu itibarla tebaasından ayrılmıştır. Bu ma’nâlar ise gaybdır, gayb perdeyi gerektirir. Sûret ma’nâdan ayrı olmadığı için sultanın sûreti ma’nâsına bağlı olarak perdeli olur. Hakk Teâlâ Hz. kendi nefsini zulmani perde ile vasf eyledi ki onlar maddecilerin madde tabir eyledikleri tabi cisimlerden ibarettir.

Zulmet perdesi ile vasf etmesi madde âlimlerinin madde diye tabir ettikleri cisimlerden ibarettir.

Resul (s.a.v.) Efendimiz buyurur. “Muhakkak Allahüteala’nın nurdan ve zulmetten 70 bin perdesi vardır.“ Yani 70 bin şehadet âleminden 70 bin de gayb âleminden perdesi vardır. Zulmani perdeler bu madde varlıklar, nurani perdeler de gaybi, nurani varlıklardır. Hak Teale nefsini nurani perdeler ile de vasfetti ki onlar da ervah-ı latifelerdir. Ma’neviyat âlemindekiler. Şu halde hakikat-i vücudu madde vasıtasıyla arayan maddiyyun vücudu hakikinin perdesine yapışmış kalmışlardır.

Nasıl Ka’be-i Şerifin örtüsü var örtünüyor, gidenler onun perdesine yapışıyorlar, aman “Ya Rabbi” diye. Ka’be-nin içinin hakikatinin farkına varmadan örtüsüne yapışmış oluyorlar. İşte madde âlemindeki maddeciler de maddi bilimlerle uğraşanlarda bu bilimlerle hakka yol bulmaya çalışanlar da bunlara takılıp kalmışlardır. Tabi ki bunlarda da Hakkın suretleri vardır ama o sûretlere takılıp kaldıklarından 70 bin zulmani perde ile perdelenmişlerdir.

Zulmani perdeyi geçecek, nûrani Rahmâni perdeyi de geçecek ondan sonra da hakikatine ulaşsın. Yani madde âlemini geçecek, bâtın âlemini de geçecek ondan sonra irfan ehli hakikat ehli olacak. Bir başka deyişle madde âlemi dediğimiz şeriat âlemini geçecek ma’nâ âlemi dediğimiz duygular âlemi tarikat âlemi yaşantısını geçecek, ondan sonra hakikat âlemine ulaşacak. İşte bu örtüye yapışıp kalmışlardır, duygu zevkleri içerisine düşmüş olan mü’minun da aynı şekildedir. Duygularla yaşamak güzel geliyor insanlara maddeye göre güzel şey ama hicaptır perdedir.

Tarikat mertebesi duygular mertebesidir. Bu duygular güzel şeylerdir, ama bu duygular da insana perde oluyor. Ama şeriat mertebesinden yani zulmet perdesinden geçebilmek için nûr perdesi gerekiyor. Yani nur gerekiyor. Aydınlatmak gerekiyor. Hafifletmek gerekiyor. İşte o zaman şeriat âlemindeki katılıktan tarikat âlemindeki yumuşaklığı oraya akıtarak onu yumuşatmak gerekiyor.

Duygulandırmak hassaslaştırmak gerekiyor. Ama bu duygular ömür boyu devam ettiği sürece nurani perdelerden de kurtulamamış oluyor. İşte tarikat erbabının hali nurani perde ile perdelenmektir. Şeriat yaşantısının hali de maddi perdeyle perdelenmektir yani zulmet perdesiyle perdelenmektir. Burada zulmet perdesi bu kesif varlıkların mevcudiyetine zulmet perdesi deniyor. Yoksa karanlıkların içerisine hapishanelere girmiş zulmet manasına değildir. Bu gördüğümüz kesif suretler zulmet perdelerini oluşturuyor. Aydınlığı yaşamadığı için dolayısıyla karanlıkta kalmış oluyor, zulmette kalmış oluyor. Bizim ilk perdemiz bu zulmet perdeleri önümüzü kesiyor, nûrdan ve zulmetten 70 bin perde.

İşte çoğunluktan kinaye 70 bin diye belirtilmiş aslında 70 bin değil 70 milyar perde var. Biz sadece perdeyi bu âlem itibarıyla düşünüyoruz, dışarıya çıktığımızda dış âlemlerin hepsi perdedir. Bizim için mühim olan en büyük perde kendi benlik perdemizdir. Yani nefsi benliğimizdir. Bundan daha büyük put yoktur. Hakperest karşılığı hotperesttir. Hakperest; Hakka yönelendir. hotperest de nefsine yönelendir. İşte en büyük perde kendimiz, bizatihi kendi varlığımızdır. “ENE” benliğimiz yani. Bundan daha büyük bir perde tasavvur edilmez.

Dışarıdaki perdeler bunun yanında hiç kalıyor. Dışarıdaki perdeleri düşündüğün, gördüğün zaman sana perde oluyor, ama sen her zaman her vakit kendi kendinle olduğundan o varlık benlik perdesi her an seninle beraberdir. Onun için Efendimiz (s.a.v.) “Nefsini bilen Rabbini bilir” buyurmuştur.

Yani kendini kontrol altına alır da kendine dönük içe dönük bir yaşama kendinde ortaya getirmeye çalıştığın zaman, kendine dönüyorsun, kendine dönünce de artık yavaş, yavaş içine doğru seyahat başlıyor. Kendi içine doğru yöneldiğin zaman, dışındaki perdeler yavaş, yavaş kalkmış oluyor, açılmış oluyor, dökülmüş oluyor.

Bu sefer o nurani perdelerin aydınlığı zulmet perdelerini kaldırıyor. Ama nûrani perdeleri de ancak irfan aynası kaldırıyor, irfaniyet kaldırıyor. Nûrani perdelerin kalkması bir bakıma daha zordur. Çünkü orada insan Rahmani bir hayat yaşadığını zannediyor. Nefsani hayattan tarikata geçişle maddi hayattan kısmen kurtulduğunu düşünelim ama tamamen kurtulamıyor, ikincisi bir de nurani perdelerin içerisine giriyor, bir de nurani perdeler sarıyor, işi daha zorlaşıyor.

Zulmet perdelerini tanımak düşünen bir insan için daha kolaydır. Nûrani perdeleri idrak etmek o kadar kolay değildir. Neden? Nûrani perdeler sûreta Haktan gözüküyor. Zulmani perdeler nefsinden, şeytandan olduğunu idrak ediyorsun. Muhabbet, sevgi, şeyh bağlantısı, hayalinde var ettiği Rabbine olan bağlılığı, Rabb’ül erbaba olan yöneliş, Rabbe yöneldim zannederek Rabb’ül has’a yöneliyor.

Yani kendini var eden Rabb’ül erbaba zannederek, başka bir ifade ile Rabbül hassına yöneliyor. Kendine has Rabbına daha çok yöneliyor. Bu durumda duygular, muhabbet kendisinde artıyor. Bu bir bakıma maddi bağlantıyı koparıyor, koparmaya çalışıyor bu duygular ama bu sefer kendine daha derin daha latif bir perde meydana geliyor. Zulmet perdesinden daha kalın perde meydana getiriyor. İşte buradan çıkmanın tek yolu; “Allah’ın ipine sarılın” buyuruyor ya yukarıdan bir ip uzatılacak, Yusuf’un (a.s.) kuyudan çıktığı gibi çıkabilirsen ne ala, çıkamaz elin kayarsa o da ne fena. Bir sürü ip var gerçeğini bulmak bir mesele. Bazı kişiler bir iki gün devam ediyor sohbetlere daha sonra bir daha göremiyoruz, böyle bir şey olmaz dediği anda bulduğu, yakaladığı ip elinden kaçıyor, kuyuya razı oluyor. Şartlanması fiiller âlemindeki zulmetler perdesi içerisindeki yaşamına göre daha uygundur. Kafa yapısı zulmet perdesi içindeki Rabbini tanımaya yönelik bir bilişle yaşamaktadır.

Mertebeyi ruhaniyette arayan ve erzakı ruhaniyeye dalan mü’minin dahi aynı hal içinde hayrete düşmüşlerdir. Böyle olunca âlem kesif ile latif arasında vaki olmuştur. Yani manası itibarıyla latif, sûreti itibarıyla da kesiftir. Gerek latif ve gerek kesif olan suretlerde müteayyin olan yani meydanda olan vücud-u mutlakı Hakktır. Kesif aklın idrak edemeyeceği mertebe de latif mertebedir. Bu âlemin sûretleri manaya perdedir, ma’nâ âlemi de âlemin sûretine perdedir. Bir başka deyişle madde âlemi bu gördüğümüz ef’âl âlemi esmâ âleminin en büyük perdesidir.

Esmâ âlemine ulaşmanın en büyük perdesi madde âlemi, ef’âl âlemidir. Esmâ âlemi sıfat âleminin perdesi, sıfât âlemi de Zât âleminin perdesidir. Bunu A. Kadir Geylani Hz.leri Risale-i Gavsiye de açıklamıştır. “Madde âlemi âlimlerin perdesidir, esmâ âlemi perdesi, Sıfât âlemi ariflerin perdesidir” buyurur. Başka bir tabirle kesif latifin, latif de kesifin perdesidir.

Âlemin kesif sûretleri, latif sûretleri olan kendi zâtına ve hakikatine aynı perdedir. Âlem mademki kendi hakikatine perde oluyor şu halde Hakkın kendi zatını idrak ettiği gibi âlemin Hakkı idrak edememesi pek tabi bir hal olur. Âlem vücutta kendi mucidine ihtiyacı olduğunu ve ondan ayrı olduğunu bilir. Fakat onun bu bilişi kendini perdeden kurtarmaz. Bu hale bizim zevkimiz şahiddir. Bu idrak olan Âdem hakkın vücudundan ibaret olan vücud-u Zât’inin vücubunda âlemin hazzı olmamasındandır. Vücud-u Zâtinin vücubunda âlemin hazzı ve zevki olmayınca vücudu ebeden idrak edemez. İşte vücud-u zatinin vücubunda âlemin hazzı olmaması haysiyetiyle Hak Teala ilmi zevk ve şuud ile gayri malum olmaktan ebeden ayrı olmaz. Zira âlem hadistir, hadisin vücubu Zâti mertebesine adım atabilmesi kabil değildir. Eğer vücubu Zati mertebesine kadem basmış olsa buz gibi eriyip taayyünü kalmaz ve sıfât-ı hudüs kendisinden uzaklaşır olur.

Hadis-i Şerifte, İşte Rabbimi görüyor musun sorusuna cevaben Cebrail (a.s.) Rabbisi ile kendisi arasında zulmani perdeler olduğunu beyan buyurup 70 bin nûrani perde olduğunu ve bu nûrani perdeler kalkmış olsa kendi taayyün nuranisi den yok olacağını ifade eylemiştir.

Mi’rac gecesi olan bir hadisedir, Hz. Resulullah (s.a.v.) Cibril’e (a.s.) sormuş, Rabbini görüyor musun? Diye O da Rabbimle aramda 70 bin perde var bu perdeler kalkmış olsa ben yanarım diyor. Âlem-i zâhir ve âlem-i batın bir varlığın iki yönü olduğundan ikisi de aynı şeydir. Âlem-i zâhir zuhur âlemi, Hakkın zâhir ismi ile meydana geldiğinden sûretler ve şekiller halinde meydana gelmiştir. Hakkın bâtını ise latif olduğundan o latif olan varlık kendi hakikatini idrak etmektedir.

Yani, zâti yönden hakikatini idrak etmektedir. Zuhurda olan varlıklar her ne kadar kendi varlıklarını Hakkın varlığı olduklarını bilmeleriyle birlikte ama hakikatte bunu yaşamaları mümkün değildir. Neden? Çünkü o kesif varlıklar zuhur mahalleri olarak Hakkın mutlak hakikatini idrak etmiş olsalar Hakkın varlığında yok olup giderlerdi. Buz suya, su buhara tekabül edince buzluğu kalmıyor. İşte o mahalde ki o varlık kendi hakikatinin gerçek hakikatini Hakkın hakikati olarak idrak etmiş olsa, orada varlığı kalmaz onda yok olur. Buz su olur buzluğu kalmaz. Buzun da hakikati su ama bu bir benzetme yoludur. Zuhurda olan varlıklar diyelim ki bir elma mutlak hakkın varlığının kendisinin Hakkın varlığı olduğunu idrak etmiş olsa, elmalığı, armutluğu kalmaz. Dolayısıyla Hakkın varlığında yok olur gider. Bütün varlıklar kendisini idrak edince hepsi hakkın varlığında yok olduktan sonra bu âlemlerin bekası mümkün olmazdı.

Cebrail’e (a.s.) Rabbini gördün mü? Sorusuna; Rabbime (hakikatime) dönemedim diyor. “Eğer dönmüş olsam 70 bin perde var bunların birini kaldırsam yanardım” diyor. Yanınca yok olmuş oluyor. Yanmak alev, alev yanmak değildir. Yanmak yok olmak ma’nâsınadır.

Cebrail (a.s.) böyle olduğu gibi bütün varlık için de böyledir. Eğer kesif latife dönüşürse kesifliği kalmaz, buz eriyip buhar olursa buzluğu kalmaz. Yani kendi gerçek hakikatine dönüş yaparsa, kendi varlığı kalmaz. Dolayısıyla varlıkların Hakka yönelmesi mümkün değildir ama Hak onlarda her zaman mevcuttur. Cibril dahi hâdistir, sonradan var olan bu varlıklar, hakka eğer dönmüş olsalar, varlıkları o zaman hiçbir şey ifade etmeyecek. Cenâb-ı Hakk; “Âdem’i iki elimle halk ettiğim varlığa niye secde etmedin” diye ifade ettiği “iki el”, kendi sıfât-ı mütekabilesidir. Yani zıt sıfâtların karşılıklı birbiriyle oluşmasıdır. İşte o zıt sıfatlar olmasa zaten hukuklar meydana gelmezdi. Yani bu varlıklar meydana gelmezdi.

Tek elimizin olduğunu düşünün, bizler için ne kadar zor bir hayat olurdu. İki elimiz, iki ayağımız olduğu zaman dengeli oluyoruz. Birine sol el deniyor, birine sağ el deniyor. Ancak hakikat-i itibari ile yine bu iki elimiz bir elin iki görünümüdür. Çünkü bir bedenin varlığındadır mutlak ayrı değildir. İki elimizi karşılıklı birbiri ile yapıştırdığımız zaman zaten tek olduğunu göreceğiz. Yani iki el ifadesi izafidir aslında iki elde birdir. Ellerimizi iki yana açtığımız zamanda sadece ortada tek bir uzantı kalır. Biri iki olarak gördüğümüz için, birine şimal, diğerine yemin deniyor. Yani birine sağ birine sol deniyor. İşte “Rabbimin kokusu yemenden geliyor” buyurduğu budur. Sağdan geliyor, sağ da Hakikat-i İlâhiyedir.

Âdem bu sebeple mazhar-ı celâl ve cemâl oldu, zira Âdemin suret-i İlahiye üzere olan hakikati mirat-ı cemâl-i ilâhiyedir ve cismaniyetinden ibaret olan suret-i kevniyesi bu miratın perdesi ve hicabı olduğundan mazhar-ı celâldir.

Sûret-i İlâhiye olan hakikati yani bâtını mazhar-ı cemal, zahiri ise mazhar-ı celâldir. Ancak ikisi de Zât’ına bağlıdır. İnsan dahi bu hakikat üzeredir.[40]

----------------

 إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُم بُنيَانٌ مَّرْصُوصٌ {الصف/4}

 “İnna(A)llâhe yuhibbu-llezîne yukâtilûne fî sebîlihi saffen ke-ennehum bunyânun mersûs(un)” Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.(61/4)

----------------

 “İnna(A)llâhe yuhibbu” Hakikaten - Hakikatte Allah sever. Kimleri sever? 

 “ellezîne yukâtilûne fî sebîlihi” Kendi yolu bakın “fi” diyor içinde diyor. Makam, mevki, şöhret, taassub, kavmiyetçilik, nefsi vs. için demiyor. Allah yolu için çarpışanları sever diyor. 

 Elbette vatan, bayrak, aile, toprak, bayrak için çarpışılıp mücade edilip savaşılacak bunlar olmadan kişinin bağımsızlığı olmadan özgürlüğü olmaz dininide yaşayamaz. Ama ilk sırada olan Allah sevgisi için olmasıdır… 

 Kendi yolu içinde ne demektir… “Sırat-ı Müstakim” doğru yoldur… Nefis terbiyesi içinde bu aşama geçilecektir.

 Hz. Peygamber (asv) Efendimiz, Tebük seferinden dönünce, “Hoş geldiniz! Küçük cihattan büyük cihada geldiniz.” buyurdu. Bunun üzerine Sahabiler, büyük cihadın ne olduğunu sordular. Hz. Peygamber (asm): “Büyük cihad: nefisin heva ve hevesine karşı yapılan cihaddır.” diye açıkladı.[41]

 Nefsi ile cihad aşamasından sonra da, “Sıratullah” Allah yolu için de mücahadesini sürdürecektir ki mücahadesi olmayanın müşahadesi olmaz demişlerdir. 

 “saffen ke-ennehum bunyânun mersûs” Binalar gibi kenetlenip saf bağlıyanları sever.

 Savaşın şartlarından biri geriye dönmeden sımsıkı kenetlenip düşmanın bu çemberi yarmasını engellemektir.

 Efendimiz (s.a.v) namaz halinde de safların sık tutulmasını istemiştir.

 "Saflarınızı düz tutunuz. Omuzları bir hizaya getiriniz. Aralıkları kapayınız. Saf düzeni için elinizden tutup çeken kardeşlerinize yumuşak davranınız. Şeytanın girebileceği boşluklar bırakmayınız. Allah, safları bitişik tutanların gönlünü hoş eder. Safları bitişik tutmayanlara Allah nimetlerini lutfetmez."[42] 

 Gönül âlemimizdeki safiyeti de sık tutmazsak vehim ve hayal karışarak gönlü bulandırır ve şeytan burayı mesken tutar…

 “Sıratullah” Hazret mertebeleridir ve bu cihad namaz mertebeleri olan Tevhid-i Ef’al, Tevhid-i Esmâ, Tevhid-i Sıfât ve Tevhid-i Zât ile gönlülde İbrahim a.s. ile Nemruda, Mûsâ a.s. ile Firavuna, Îsâ a.s. ile taasub ile eski yaşamına dönmüş Yahudi kavmine ve Muhammed a.s. ile müşriklere karşı verilir ve gönül kabesi feth edilir. 

 “bunyânun” binalar işte namaz aslında bina edilir. Ef’âl, esmâ, sıfât, zât ve İnsan-ı Kamil beş hazret binaları kenetlenip saf tutulursa Allah sever… Peki Allah kimi sever…

 Resûlullah (s.a.v.): “Ey Kur’ân ehli, vitir namazını kılınız, çünkü Allah tektir ve tek olanı sever.”[43]

 Hadîs-i şerifte (Allahu vitran yuhibbul vitra) diye bahsedilmekte (Allah birdir birleri sever) bu ne demektir? Bütün âlemlerdeki varlıklar zâten birdir, kimse kimseye benzemez “Allah birdir, birleri sever” dediği, kendisini birleştirmiş olanları sever ma’nâsı vardır, burada birleri sever dediği kendi bünyesinde teke düşmüş olan, yani kendinde nefsini, bütün zuhurlarını hepsini idrak etmiş, kendinde toplamış ve “Bunların hepsi Hakk’ın birer zuhuratıdır, ben de onun bir zuhuruyum” diyerek, zâti zuhuru olduğunu idrak ettiği zaman işte bu kimse vitr olmuştur. İşte bu kimse gerçek ma’nâda vitr namazını kılar. 

İşte yapmaya çalıştıklarımız bunun tatbikidir, tekrarıdır. On üçüncü rek’at olması bu yüzdendir, ayrıca da tasdikidir. 

Şimdi, “Allah birdir, birleri sever” denmemiş “Allah vitr’dir vitr olanları sever” (Allahu vitran yuhibbul vitra” “bir” anlayışı, iki türlüdür. Buradaki ifadesine göre birisi, sayısal “bir” yani rakkamlarla ifade elden bir, “vitr” ise isimlerle belirtilen birdir. Yani biri sayı değerleri ile bir, diğeri ise ma’nâ değeri ile bir olandır. Bu inceliği anlatabildim mi bilmiyorum? Ahad; tek, Vâhid; bir, vitr; suret ve ma’nâ yönünden bir, Ferd ise bütün bunların birliğidir. Bu vitr olan bir’lik bireyin kendi hakikatini idrak etmesi olan vitr, birliktir. İşte vitr böylece bir olarak ifade ediliyor, ma’nâ’sal birlik, sayısal birlik için de benzerleri var ama vitr dendiği zaman çok az sayıda, yani bir hususiyeti olduğunu anlatmaktadır. İşte “ferd” bütün bu âlemleri bünyesinde toplayan bir makamdır. O da sadece peygamber efendimize ait olan bir makamdır. 

Ancak ondan ümmetine yansıyan ise bu vitr’dir vitriyyet hakikatini idrak ettikten sonra kendisinde “venefahtü” (15/29)nün hakikatini düşündüğünde bütün âlemlerde de Allah’ın ruhu olduğundan, bu haliyle kendi vitriyyetinden ferdiyetine ilmen ve fikren geçmesi mümkündür, yani kendi iç bünyesinde yaşaması söz konusu olur. Zahirde böyle bir şey olmaz zahirde böyle bir şey olmuş olsa, hâşâ Hakikat-i Muhammediyyeye ortaklık olur.[44] 

 Faydası olur düşüncessi ile Efendimiz (s.a.v) Savaşları[45] 

Bu bölümde savaşların tarihçilerini değil kısa, kısa manevi ma’nâlarını vermeğe çalışacağız.

Bedir Savaşı Adı da üstünde olduğu gibi, Hz. Rasulülah’ın evvela Arap yarımadasına oradan da bütün dünyaya “Bedir/Ay” gibi parlak Nuru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığının ilan ve ifadesidir. 

Sayı değeri, () “be” 2 

() “dal” 4 

() “rı” 200 dür. Toplarsak (2+4+2)= 8 eder, bu da iki adet 4 demektir. 

Biri İslamın hakikati, diğeri Hz. Rasulüllah’ın simgesidir. 4 - 1=3 /13

Uhud Savaşı Oldukça kritik ve çok mühim bir savaştır. Evvela bulunduğu mevkii anlamaya çalışalım. “Uhud” bilindiği gibi Medine-i Münevvere civarında bir dağdır, ön tarafı düzlüktür. Savaş işte bu düzlükte olmuştur, yani orası oyun “savaş” sahnesidir.

O düzlüğün arkasında iki (2) ve iki (2), yan yana, dört (4) tepe, o tepelerin arkasında da yarım halkayı belirten bütün bir dağ devam etmektedir. Böylece tepelerin sayısı beş (5) olmaktadır. 

Bu tepelerin karşısında da iki (2) küçük tepe vardır ki bunlara “ayneyn tepesi” denmekte ve savaş esnasında okçuların menzil tuttuğu tepelerdir. 

Şimdi bunları anlamağa çalışalım.

“Uhud” dağı bir bakıma sende mevcud “Ahad” dağıdır. Beş (5) tepeli olması, bilindiği gibi “ef’al tepesi”, “esma tepesi”, “sıfat tepesi”, “zat tepesi” ve arkadan çevreleyen “İnsanı Kamil tepesi”dir. 

Karşıdaki “ayneyn tepeleri” ise, sendeki bireysel benlik tepeleridir. Karşıdaki “ahadiyyet mertebeleri” tepelerine ayna olan tepelerdir. Eğer orayı terkedersen, “ahadiyyet tepeleri mertebeleri” elinden gider. 

Hz. Hamza’nın şehiyd edilişi, ( ) “hemze”nin “ahad”ın () “elif” inde ifna olmasıdır. 

Ortadaki düzlük savaş alanı ise, insanın nefsani varlığında mevcud olan savaş alanıdır.

Orada yapılan müthiş savaş, salik tarafından “ef’al mertebesi”nin “esma mertebesi”nin, oradan “sıfat”, “zat” ve “insanı kamil”mertebelerinin fethini ifade eden savaştır. 

Uhud’un sayı değeri, () “elif” 1 

() “ha” 8

() “dal” 4 = 13 eder, ki bilindiği gibi Hz. Rasulüllah (sav.)’ın şifre rakamıdır. Bu sahanın dahi onun mührünü taşıdığını görmekteyiz. Oyüzden oradan da mağlup çıkması mümkün değildi. 

Hendek Savaşı Bilindiği gibi bu savaşın yapıldığı yere yedi (7) mescidler de denmektedir. Bu savaşın özelliği düşmanı Medine şehrine sokmamak için geniş ve derin bir hendek açılmasıdır. 

Bu hendeğin uzunluğu 225 m, derinliği 10 m, genişliği 20 m imiş. Rakam değer sayıları (2+2+5++1+2) = 12 eder ki bu da “seyri süluk” mertebeleridir. 

Nefsinin önüne derin bir hendek aç ki ondan sonra orayı atlayıp da sana ulaşmasın.

O hendek kazılıyken büyük bir taş çıkar, sahabe ne kadar uğraştılarsa da o taşı kıramadılar. Durumu Hz. Peygambere haber verdiler. 

Hz. Peygamber o taşa bir vurduğunda oradan bir kıvılcım çıkar, ortalığı aydınlatır ve Efendimiz, “Konstantaniye’yi görüyorum,” der. Taştan bir parça kopar. 

İkinci defa vurduğunda gene bir kıvılcım çıkar ve Efendimiz, “İran kisra’nın saraylarını görüyorum,” der. Taştan ikinci parça kopar.

Tekrar bir daha vurur, bir kıvılcım daha etrafı aydınlatır, Efendimiz be sefer de, “Şam taraflarını görüyorum,” der ve taştan üçüncü parça koparak, taş ortadan kalkmış olur. 

Gelecek zaman içinde bütün bunların fethinin olacağını o günden haber vererek mu’cizeler göstermiştir. 

Orada olan yedi (7) mescid’in yerinde yedi (7) çadır olduğundan onlara göre isim almışlardır. 

- Fetih Mescidi, Efendimizin içinde bulunduğu çadır,

- Selmanı Farisi çadırı, yerindeki mescid,

- Ömerül Faruk çadırı, yerindeki mescid,

- Hz. Ali (k.a.v.) çadırı, yerindeki mescid,

- Hz. Fatıma çadırı, yerindeki mescid,

- Müslümanlar çadırı, yerindeki mescid,

- Sahabeler çadırı, yerindeki mescid,

Sondan iki mescid yol genişletilmesinde yıkıldığı için onlar orada fi’ilen yok, manen vardırlar.

Bu yedi (7) mescid ise, “etturu seb’a” yedi (7) nefis mertebesini; onların fethini ifade etmektedir. 

Zor kırılan taş, “nefsi emmare”, “nefsi levvame”, “nefsi mülhime”yi ifade etmektedirler. Oldukça zorludurlar, ancak (لَا) “lâ” kılıcı ile parçalanabilirler.

Medine’ye hicret, zat mertebesinden, bu mertebeden aldığı özellik ve güzellikleri “medeni”ce yaşayabileceği bir yerde sergilemisidir ve bu şehirde (Medine’de) oluşan herşey zahiren olduğu gibi batınen de mutlak bir oluşumu ifade etmektedir. 

(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah”dan aldığı hakikatleri, ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” çerçevesi ve manası içinde açıklayan Hz. Rasulüllah’a ve bütün bu hakikatleri ortaya getiren Hz. Allah’a ne kadar dua ve şükür etsek hamdımızı yerine getirmemiz mümkün değildir, bundan aciziz.

Daha iyisi zaten bizlerde var olan bu mertebeleri ortaya çıkarmaya gayret etmek olacaktır. 

Allah daha iyisini bilir.

Allah hak söyler, hakkı söyler.[46]

----------------

 وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَد تَّعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ {الصف/5}

“Ve-iż kâle mûsâ likavmihi yâ kavmi lime tu/żûnenî ve kad ta’lemûne ennî rasûlu(A)llâhi ileykum felemmâ zâġû zâġa(A)llâhu kulûbehum va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)” Hani Mûsâ kavmine, "Ey kavmim! Allah'ın size gönderdiği peygamberi olduğumu bilip durduğunuz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?" demişti. Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini (doğru yoldan) saptırdı. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.(61/5)

---------------- 

 Kavminin Mûsâ a.s a yaptığı eziyetler çoktur, Kur’ân-ı Kerimde bunların bazılarını hatırlarsak, (Bakara 61) Ve iz kultüm ya Mûsâ len nasbire alâ ta'amin vahıdin fed'u lenâ Rabbeke yuhric lenâ mimma tünbitül'Ardu min bakliha ve kıssâiha ve fumiha ve adesiha ve besaliha* kâle etestebdilunel-leziy huve edna Billeziy huve hayrün, ihbitu mısran feinne leküm ma seeltüm* ve duribet aleyhimüz-zilletü velmeskenetü ve bau Biğadabin minAllah* zâlike Biennehüm kanu yekfürune Biayatillâhi ve yaktülunenNebîyyiyne BiğayrilHakkı, zâlike Bimâ asav ve kânu ya'tedun;

 Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı. (2/61)

 “Sizin için hayırlı olana sizin için düşük olanı mı tercih ediyorsunuz, talep ediyorsunuz, değiştirmek mi istiyorsunuz” dedi Mûsâ (a.s.) o zaman Mısır’a dönüp gidin sizin istedikleriniz orada var, benim peşimde ne duruyorsunuz, ben sizinle neden uğraşıyorum. Bakın işte tarikat mertebesi itibarıyla çalışmalarda zorlanmaya başlayan kişinin hali bu, eğer öyle bir şey istiyorsan git fir’âvn’un yani nefsinin hükmü altına gir, işte ne kadar açık, bir müddet insân kendindeki muhabbetle bir hız alır ama gerçekçi çalışmalar başladığı zaman ve bir müddette yol aldığı zaman veya bir müddet çalıştığı zaman bu işler kendisinde zorlanmaya yolaçar ve kaçış yerleri aramaya başlar, gerçi tam muhabbet ehli için bunlar olacak şeyler değildir, muhabbet ehli yoluna devam eder bunlara hiç bakmaz, bıldırcın etini bulmuş onu yer, helvayı bulmuş onu yer, soğan, sarımsak istemez, işte soğan sarımsak istemesi kendi tabiatı itibarıyla kendi nefsaniyeti ağırlığı itibarıyla onu geriye çeker, eski haline, muhabbetine çeker, eski arkadaşları varsa onlar onu çekerler ve bunu talep eder gönlünden, tasavvuf sohbetleri ağır geliyor bana, ben gideyim biraz dünya işleriyle uğraşayım demeye başladığı zaman işte bu Âyetin hükmü altına girmiştir. O zaman ona derler “ihbitu mısran” “sen Mısıra git” senin istediklerin orada var, çünkü onlar yolda tarım yapamadıkları için Cenâb-ı Hakk onlara gökyüzünden nimet verdiği halde bu nimeti yemeyip tekrar başka yiyecekler istemeleri beşeriyyet hallerini özlemeleri oluyor ve tarikat mertebesine bunu bu şekilde bildiriyor.

-------------------

 (Bakara 67) Ve iz kale musa likavmihi innAllahe ye'muruküm en tezbehu bekareten, kalu etettehızüna huzuva* kale e'uzü Billahi en eküne minelcahiliyn;

 Hani Mûsâ kavmine, “Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. Onlar da, “Sen bizimle eğleniyor musun?” demişlerdi. Mûsâ, “Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” demişti. (2/67)

-------------------- 

 (Bakara 87) Ve lekad ateyna MuselKitabe ve kaffeyna min ba'dihı BirRusuli ve ateyna Iysebne Meryemel-beyyinati ve eyyednahu Biruhılkudüs* efeküllema caeküm Rasûlün Bima lâ tehva enfüsükümüs-tekbertüm* feferıykan kezzebtüm ve ferıykan taktülun;

Andolsun, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik. Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya mucizeler verdik. Onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Size herhangi bir peygamber, hoşunuza gitmeyen bir şey getirdikçe, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmediniz mi? (2/87) Size ne zaman bir peygamber gelse, nefsinizin istemediği bir şey getirse, siz ona karşı gururlanırsınız, yani namaz kıl diyor nefsin istemiyor, oruç tut diyor nefsin istemiyor, zekât ver diyor nefsin istemiyor. 

Risalet mertebesinden size bir haber gelse, içinizden veya dışınızdan, gerek kelâm ile gerek hissiyatla, duyguyla bir Rasûl gelse, bunu gönle melek getirir mânâ âleminden o lâtif âlemden onu alır gönlüne getirir Cebrâîl (a.s) vasıtasıyla getirir, Cebrâîl (a.s.) a bağlı görevliler aracılığıyla, bir söz vardır “senin İsâ’n gelir giderde senin haberin bile olmaz” , çünkü gönül kapın kapalı, biz kapımızı hem içerden hem dışardan açalım yani içerden gelen yeni bilgileri dışarıya çıkartalım, dışardan aldığımız bilgileride içeriye sokalım, dışarıdan alınan kesb kazanma şeklinde, içeriden gelen vehb hibe şeklinde yani Cenâb-ı Hakk’ın hibesidir, esas ilim budur, hadis-i şerifte dendiği şekilde muhakkak dışarıya danışılacak fakat en son fetvayı gönlüne danışarak, gönlünden alman lâzım en sağlamı bu olur, yanılırsan ben yanıldım dersin, fakat kendine danışmadan sadece başkasının söylediğiyle aldığın bir karar yanlış olursa çok sıkıntı verir. 

İçinden bir ses kalk namaz kıl der, o anda çeşitli bahanelerle onu ertelediğin anda o haberciyi öldürdün işte, bir daha da sana gelmez, buna misafir-i gaybi yani gayb âleminden gelen misafir diyorlar, mânâ ile gelen bilgilere, içeriye girer ilgi gösterilmezse bir dahada gelmez, ara ne zaman bulursun artık.

Siz gurur, kibir yaptınız, bu tasavvufta çok mühim bir meseledir, tasavvufta belirli bir yol almış kimseler, biz bu yolları geçtik senelerdir yapıyoruz, bize namaz, oruç lâzım değil geçtik onları dedikleri zaman aynen bu Âyetin hükmü altına giriyorlar işte, ona içinden kalk ezan okunuyor dendiğinde, o biz geçtik onları tekrar ilkokulamı döneceğiz der, İçinizden bir fırka yalanladı, bir fırkada katletti, öldürdü. 

--------------

 (Bakara 108) Em türiydune en tes'elu Rasûleküm kema süile Musa min kablu ve men yetebeddelil küfre Bil' imâni fekad dalle sevaessebiyl;

Yoksa daha önce Mûsâ’nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur. (2/108) Yoksa siz de daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular mı sormak istiyorsunuz, kavmi Mûsâ (a.s.) dan bilgi alma yönüyle sorgu değil de onun boşluklarını aramak, küçük düşürmek için soru sormuşlar, sizde bu niyetle mi soru soruyorsunuz? Diyor, Âyet-i Kerîme’ de. 

-------------

Bakara sûresi 74. Âyette “bundan sonra sizin kalplerininiz katılaştı” buyurulmaktadır.

 Sizlerin kalpleriniz katılaştı, Hakk yolunda giden bir kimse belirli aşamalara geldikten sonra o mevzular üzerinde rahatlar ve nefsi emmâreyi, nefsi levvâmeyi aştım diyerek rehavete kapılıpçalışmalarını sürdürmezse, daha ileriye gitme çabalarında bulunmazsa bu Âyeti Kerîm’e onun üzerinde faaliyete geçer.

 Onların kalpleri taşlar gibi oldu, hatta taştan daha katı oldu, Bir kimse belirli bir tarikat ahkâmını yaşadıktan sonra çeşitli sebeplerle orada kaldıysa işte onun kalbi katılaştı ve taşlar gibi oldu, hatta taştanda daha katı oldu, Maide 5/115 “KalAllahu inniy münezzilüha aleyküm* femen yekfür ba'dü minküm feinniy üazzibühu azaben lâ üazzibühu ehaden minel âlemiyn;
 Allah buyurdu ki: "Kesinlikle Ben, onu sizin üzerinize indireceğim, fakat ondan sonra sizden kim inkâr ederse, ona öyle azap edeceğim ki, âlemlerden hiçbirine böyle azap vermedim” (5/115) Sûresinde dediği gibi, kişi bu halde olacağına sadece şeriat ehli olarak kalması daha iyidir, bu kişi gönül âleminde ki yolculuğa hiç çıkmasın, yolculuğa çıkarsa da bunu götürmeye gayret etsin, götüremiyorsa hiç olmazsa bulunduğu yerdeki yumuşaklığını muhafaza etsin.[47] 

----------------

 وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ {الصف/6}

 “Ve-iz kâle ‘îsâ-bnu meryeme yâ benî isrâ-île innî rasûlu(A)llâhi ileykum musaddikan limâ beyne yedeyye mine-ttevrâti ve mubeşşiran birasûlin ye/tî min ba’dî-smuhu ahmed(u) felemmâ câehum bilbeyyinâti kâlû hâżâ sihrun mubîn(un)” Hani, Meryem oğlu İsa, “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim” demişti. Fakat (İsâ a.s.) onlara apaçık mucizeleri getirince, “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler.(61/6)

----------------

 Kûr’ân-ı Kerim Resülullah Efendimiz (s.a.v.) in Tevrat-ı doğrulaycı olduğuna şahittir. Yalnız tahrif edilmiş değil, aslı halini tasdik etmektedir. İlk inen âyet “Rabbinin adı ile Oku” (96/1) Rububiyet mertebesi itibari ile bu mertebeden gelmiştir.

 Îsâ (a.s.) İseviyet mertebesi itibariyle Tevhid-i sıfâtın zikri “Ahad”dır… Cenâb-ı Hakk Ahad’a taayyün mimi yerleştirmiş ve Ahmed olmuştur…

 Ahad sayısal değeri; Elif: 1, Ha: 8, Dal: 4 dür. 1+8+4= 13 tür. Îsâ sayısal değeri; Ayın: 70, Sin: 60 dır. 70+60= 130 bu da sıfır alının ca 13 tür. 

 Fusûs’ül Hikem Muhammed Fassında Ferdiyet hikmetinde “Rami – Ahmed olarak açıklanmıştır.

 "Ferdiyye hikmeti"nin Muhammedîyye Kelimesine tahsîsindeki sebep budur ki: 

Hakîkat-i Muhammedîyye, bütün taayyünlerin evvelidir ve bütün mevcûtların sâbit ayn’larını ve hakîkatlerini kapsamıştır. Onun üstünde hiçbir isim ve sıfat ve nitelik ile vasıflanmış ve isimlenmiş ve nitelenmiş olmayan “sırf zât” vardır ki, bütün taayyünlerden münezzehdir. Çünkü ahadiyye ya’nî tek olan zâtı, zât oluşu dolayısıyla tecellîden ganîdir. Bundan dolayı onun mutlak vücûdu zât oluşu dolayısıyla asla tecellî etmez. Onun tecellîsi ancak onda potansiyel olarak mevcût olan sıfatlar ve isimler gereğidir. Farz edelim ahadiyyet ya’nî teklik zâtında bulunan ve potansiyel olarak mevcût olan sıfatlar ve isimler bulunmasa, zât zâtlığı üzere kalır ve ondan ebeden tecellî gerçekleşmez idi. Fakât onda potansiytel olarak sonsuz sıfatlar ve isimler bulunduğundan ve bunlar isti'dâd lisânlarıyla açığa çıkmayı talep ettiklerinden, sırf zât, taayyünsüzlük mertebesinden ilim mertebesine tenezzül ederek, o sonsuz sıfatların ve isimlerin sûretleri, Hakk'ın ilminde taayyün etti ve her birisinin hakîkati birdiğerinden ayrılmış oldu. Bu mertebeye, vâhidiyyet ya’nî birliksellik mertebesi ve sıfat ve isimler mertebesi ve "hakîkat-i muhammediyye" derler. Ahadiyyet ya’nî teklik mertebesiyle arasındaki fark, ancak taayyünsüzlük ile taayyünden ibârettir. Bu konudaki ayrıntılar Şîtiyye Fassı’nda geçti. Şu halde Sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz'in hakîkati bütün taayyünlerin kaynağı olması i'tibârı ile vücûtta vâhid ve ferddir. Ve aynı şekilde bütün taayyünler, ihâta etmiş olması i'tibârı ile de küllîyyetle vasıflanmıştır. Nitekim, Ferîdüddîn Attâr (k.s.) Bî-ser-nâme'lerinde bu makâma işâreten buyururlar. Beyt:

Tercüme: "Ey iş adamı, Hakk'ın sırrını sana açıkça söyleyeyim ki, bu taayyün âleminde Ahad, Ahmed'dir, taayyün (mîm)ini kaldır, Ahmed, Ahad olur. İşte "Allâhü's-Samed"in ma'nâsını anla!" Ve aynı şekilde Gülşen-i Râz sâhibi (k.s.) buyurur. Beyt:

Tercüme: "Ahad, Ahmed'in taayyün (mîm)inde zâhir oldu. Bu devirde evvel âhirin aynı geldi. Ahmed'den Ahad'a kadar fark, bir (mîm)den, ya'nî taayyünden ibârettir. Bütün cihân mevcûtları o taayyün (mîm)i içinde gark olmuştur. " Ve aynı şekilde Mirzâ Bî-Dil (k.s.) buyurur. Rubâî:

Tercüme: "O ahad olan zâtın kudret aynası ve o sıfatları ve isimleri vücûda getirmenin ve açığa çıkarmanın cevheri gayb mertebesinde Ahad'dır ve şehâdet mertebesinde ise, Ahmed'dir. İşte her iki cihân seyrinin rumûzu budur." Sonuç olarak ahad olan zâtın kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile olan tecellîsinden ibâret "akdes feyz" ile ilk olarak taayyün etmiş olan ancak "hakîkat-i muhammediyye"dir. Ve mertebede ona denk bir taayyün yoktur. O hakîkat, Hakk'ın mutlak vücûdunun öyle bir küllî ve ve ferdî mertebesidir ki, bütün taayyünleri kapsamış ve ihâta etmiştir. Ve işte "rûh-ı muhammedî" budur. Onun için (S.a.v.) Efendimiz “Allah ilk olarak benim rûhumu hálk etti” yâhut “nûrumu” buyurmuşlardır. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) Mantıku't Tayr'da buyururlar. Beyt:

Tercüme: “Gayb cebinden ilk olarak zâhir olan şüphesiz onun cân nûru idi. Daha sonra o mutlak nûr bayrak çekti; arş ve kürsî ve levh ve kalem peydâ oldu. Onun pâk nûrundan çekilen bayrağın birisi âlemdir; diğeri de Âdem ve onun zürriyyetidir. ” Ve hakîkat güneşi muhammedî-sîret Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf’in altıncı cildinde buyururlar. Mesnevî:

Tercüme: “Ne zamanki bu iki âlemin Efendisini sen Hak’tan ayrı gördün, kâinât kitâbının hem metnini ve hem de başlangıcını kaybettin. İki deme, iki bilme ve iki okuma! Köleyi kendi efendisinde mahvolmuş bil! Anlayışındaki kusurdan dolayı, efendiye “gayr” dediğin zaman, ey şaşı, Gayûr olan şâhtan utan “ve mâ remeyte iz remeyte” ya’nî “ve attığın zaman sen atmadın” (Enfâl, 8/17) âyet-i kerîmesindeki “atıcı” Ahmed’dir, onu görmek Hâlık’ı görmek olmuştur.” Şimdi nebîlik, (s.a.v) Efendimiz’in mübârek vücûtlarıyla sona erdiği gibi, bu Fusûsu’l-Hikem de “ferdiyye hikmeti” ile ile sonlandırıldı. Ve aynı şekilde aleyh’s-salâtü ve’s-selâm Efendimiz, nasıl bütün hakîkatleri toplamış ise “ferdiyye hikmeti” de bütün hikmetleri toplamıştır.[48]

Mesnevi-i Şerif 6. Cildinde bu beyit…

3217."Mâ rameyte iz rameyte" Ahmed olmuştur. Onu görmek Hâlık'ı görmek olmuştur.

Birinci mısra’da sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/17) ya’nî “Ey Resûlüm! Küffara toprak attığın vakit, sen atmadın velâkin Allah attı” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’nî, bu bizim insân-ı kâmil hakkındaki sözlerimizin delîlini istersen, gör ki, Kur’ân-ı Kerîm’de “Mâ rameyte iz rameyte” hitabının mazharı Seyyid-i kâinât Ahmed “(a.s.v.) Efendimiz olmuştur ve Hak Teâlâ onun atışını kendi atışı olduğunu açıktan açığa beyân buyurmuştur. Binâenaleyh Peygamber Efendimizin cism-i şeriflerini değil, bu ma'nâsını görmek, ancak Hâlik Teâlâ hazretlerini görmek olmuştur. Münkirler o hazretin ancak sûret-i cismâniyyesini gördükleri için, Hakkı göremediler.[49]

 Bu girizgahtan sonra Terzi Baba (13) Hakikat-i İlâhiyye kitabında bu âyetin incelemelerini okuyalım.

 Bismillâhirrahmânirrahiym: 

PAPALIK, PAPA ikinci “Jan Paul” ve ON ÜÇ (13) Bu yazılım ve hesap tabloları Papa ikinci Jean Paul’un ölümü, ve pazar (13/02/2005) tarihli, Amerikadan gelen, kardeşimizin de sayın Papa John Paul hakkında sorduğu soruları bulunan mektubunun karşılığı-cevabı olarak hazırlanmağa çalışıldı. Tamamlanması için Cenâb-ı Hakk’tan yardım ve ilham taleb ederiz. 

Evvelâ Papa ikinci “Jean Paul” hakkında Vatikan dan basın kuruluşlarının aldığı ve yayınladıkları bazı bilgileri sırayla yazıp incelemeğe çalışalım. 

Papa ikinci “Jean Paul” (26) yıl (5) ay (17) gün görev yaptı. “1979 -2005” (26) (2+6+5=(13)

(1+3+1+7=(12) ___33____ iki tarihin toplamı: 

(2) 455 yıl aradan sonra ilk İtalyan olmayan (polonyalı) Papa idi. (4+5+5=14) (14- Polonyalı=(13) 

 (3) Müslüman kişi tarafından kurşunlanan ilk Papa (13 mayıs 1981) 

 (4) Kendisini vuran Müslüman, Mehmet (6) Ali (3) Ağca (4) toplam 13 harflidir. 

Ayrıca, (M) mim alfabede 13 üncü harf tir. (A) (A) elif 13 noktalıdır, üç adet (13) tür, bir de kendisi bütün (13) tür (4) adet (13) eder. (13) – (13) – (13) – (13) 

 (5) Bir Ortodoks ülkesine giden ilk Papa (07-05-mayıs 1999) “Romanya” (7+5=( 12) 1+9+9+9=(28) 

(2+8=10) On İseviyyet mertebesidir. 

(6) Hastahane de ameliyat edilen ilk Papa. (13) mayıs 1981 Roma. 

 (7) Protestan kilisesinin âyinine katılan ilk Papa. (11-12-aralık-(1983) (11) (12) (13) Muhammediyyet mertebeleridir. (12+1=(13) 

 (8) Sinegog’a ilk giden Papa (13) nisan 1986) 

 (9) Câmiye ilk giren Papa (06-05-mayıs 2001) Şam. 6+5+2=(13) 

 (10) Vatikan’ın haberlerine göre odasında öldüğünde yanında sadece (13) kişi vardı. Öldükten sonra 20 doktor ölüm raporu verdi. 

 (11) Ölüm tarihi (02-04-2005) (2+4+2+5=13) 

(12) Yılın onüçüncü haftası. (13) 

 (13) Ölüm saati. 21-37 (2+1+3+7=13) 

 (14) Yaşı. 85 (8+5=13) 

 (15) (264) üncü Papa. (2+6+4=12) 

 (16) Yerine gelecek (265) inci Papa. (2+6+5=13) 

 (17) Ölümü, hicri olarak, (1426) yılında vefat etti. (1+4+2+6=13) 

 (18) Yılın 92 kinci günü 2 nisan cumartesi vefat etti. (9+2+2=13) 

(19) Futbol maçına giden ilk Papa. 29 ekim 2000 Roma. (2+9+2=13) 

 (20) Ayrıca, Vatikan da ilk onun döneminde Kûr’ân-ı Keriym okundu. (13) tür. 

(21) Kendi ismi KAROL WOJTYLA imiş Ebced hesabı ile Karol sayısal karşılığı (100 + 200 + 30= 33’0 Îsâ (a.s.) mın göğe alındığı yaşıdır. 

 (22) Ebced hesabı ile Wojtyla sayısal karşılığı. (6+6+3+400+10+30=455) yukarıda da ifadeedildiği gibi 455 yıl aradan sonra ilk italyan olmayan (polonyalı) Papa idi. (4+5+5=14) (14-1 “Polonyalı”(13)

 (23) Papa nın ahşap tabutu üzerinde Meryem anayı simgeleyen M harfi vardı. M “Muhammed” tir ve (13’9) ve (13’2) dir. (1+3+9=13) M ayrıca alfebenin (13) üncü harfidir. “Meryem”de ise iki adet M vardır. 

(24) Papa nın tabutunu tutan ve gömülmeğe kadar götüren siyah elbiseli (12) kişi imiş. 

 Daha derin araştırma yapıldığında bu hususta mutlaka daha başka birçok özelliklere ulaşılacaktır. 

 Bu gerçek bilgiler dahi, İnsân-ı hayret ve haşyet’e düşürmeğe yeterlidir. 

 Papa ve papalık üzerinde ki (13) ün hakimiyetinin ne derece büyük olduğu adeta o âlemin bütün kurgu ve yaşantısının (13) ün elinde olduğunu yukarıda ki özet bilgiler hiç bir şüpheye yer vermeyecek şekilde açık ve bariz olarak göstermektedir.

 Kendileri istedikleri kadar akl-ı cüz’leri ile düzen kursalar da, varlıklarının her safhasında, özlerinde var olan (13) ün hükmünün dışına çıkamayacakları açıktır.

 Bu özet bilgilerden sonra, şimdi gelelim yine özet olarak (13) ün ne olduğuna. 

 (13) Hakikat-i İlâhiyye nin toplu olarak mertebeler halinde ki zuhurunun ifadesidir. Bu husus “I” (elif) ile ifade edilmektedir. 

 “I” (elif) yazıların ve sayıların sancağı ve kaynağıdır. 

 (Elif) in (12) zahir, (1) batın, (13) mertebesi vardır. 

 Aşağıdan yukarıya doğru (7) nokta-mertebe, Nefis mertebeleri, (5) nokta-mertebe Hazret mertebeleri, en üstte olan tek lâtif nokta ise, Ahadiyyet-Ahmediyyet mertebesi dir.

 (7) Nefs mertebesinden sonra yukarıya doğru “uruc” çıkış ta. 

 (8) İbrâhimiyyet. 

 (9) Mûseviyyet. 

 (10) İseviyyet.

 (11) Muhammediyyet. 

 (12) Hakikat-i Muhammed-i. İnsân-ı Kâmil. 

 (13) Hakikat-i Ahadiyyet-Ahmediyyet’tir. 

Nüzül, iniş ise tersi dir......................... 

 (13) Hakikat-i Ahadiyyet-Ahmediyyet. 

 (12) Hakikat-i Muhammed-i. İnsân-ı Kâmil. 

 (11) Muhammediyyet. 

(10) İseviyyet. 

 (9) Mûseviyyet. 

 (8) İbrâhîmiyyet. 

 (7) Ve diğerleri Nefs mertebeleridir. 

 Görüldüğü gibi (13) ten daha yukarıya mertebe yoktur, ondan yukarıya sadece Â’ma iyyet vardır ki orada da faaliyyet yoktur. 

 Âlemlerin faaliyyet-e gaçirilmeğe başlanması Ahadiyyetten, yani (13) ten başlamaktadır ki; bütün mertebelerin kaynağı ve hakimidir. 

 Sıralamaya baktığımızda, Papalığın (10) uncu sırada yani “İseviyyet” mertebesinde olduğunu kolayca görmüş oluruz. 

 “İncil”- Müjde de yani “İsâ” (a.s.) mın varlığında müjdelenen gelecek olan kurtarıcının (Peraklit) olduğu bildirilmektedir. (Peraklit) ise arapça da (Ahmed) demek olduğu da ifade edilmektedir. (Ahmed) in özü ise (Ahad) dır. Ahad ise “Ebced” hesabı ile (13) tür. Ahad’a bir (M) “mim” ilâvesiyle “Ahad”=”Ahmed” olur ki; ilâve edilen (M) “mim”dahi (13) tür. Yani alfebenin (13) üncü sırasındadır. 

 Arapça da “Peraklit” هبرقلت şeklinde yazılır. 

 (2+200+20+30+400=652) sayıdeğeridirki; toplam, (6+5+2=13) tür.

 Lâtin harfleriyle yazıldığında ise: (2+1+200+1+ 20+30+1+400=655) sayı değeridir.

 Bu sayıdan “Teslis”i (3) ü çıkardığımızda (655-3=652) ki kalırki (6+5+2=13) netice (3) ve (13) tür.

 Böylece “Teslis” in hakikatinin dahi (13) e bağlı olduğu açık olarak görülmektedir. 

 İsâ (a.s.) mın getirdiği bilgilerle müjdelediği “Peraklit” ismi dahi Ebced hesabıyla(13) ü vermektedir ki; “İncil”de müjdelenenin bu yollada (Ahmed) yani (Muhammed) (s.a.v.) olduğu açık olarak şüpheye yer verilmeyecek şekilde ortada görülmektedir. 

 Kûr’ân-ı Keriym; Saff Sûresi (61/6) Âyetinde: 

 وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي

رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَى مِنَ التَّوْرِيةِ

وَمُبَشِّرًا بِرَسُولِ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا

جَاءَهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ

 “Ve iz kâle İsebnü Meryeme ya beni İsrâile inni rasûlüllahi ileyküm, müsaddikan lima yedeyye minettevrati ve mübeşşiran biresûlün ye’ti min ba’dismühü Ahmedü, felemma caehüm bilbeyyinati kalü heze sihrun mübiynün.” 

 6. Bir vakit ki: Meryem'in oğlu İsâ, dedi ki:”Ey İsrâil oğulları? Şüphe yok ki: Ben, benden önce olan tevratı tasdik edici ve benden sonra Ahmet isminde gelecek bir Peygamber ile müjdeleyici olarak sizlere Allah'ın Resûlüyüm”. Vakta ki, onlara açık mucizeler ile geldi, dediler ki: Bu bir apaçık sihirdir. 

 Kûr’ân-ı Keriym le gerçek İncil “İsâ” mutlak bir uyum içinde dir. 

 Gerçek İncil ise “İsâ” (a.s.) mın kendisidir. Çünkü ALLAH’ın kelimesi ve İseviyyet mertebesinin (10) zuhur yeridir. İncil ismiyle kayıtlı bir kitap gelmemiştir. Bu yüzden böyle bir kayıt bulunamamıştır, çünkü yoktur. 

 Elde bulunan ve “İncil” ismi verilen dört yazılımın gerçek isimleri ise (hadis-i İsâ) lar’dır. Ve yazarlarının isimleriyle yazarlarına göre vardırlar. 

 “İncil” (Matta)ya göre: 

 “İncil” (Markos)a göre: 

 “İncil” (Lûka)ya göre: 

 “İncil” (Yuhanna)ya göre: Bu yazılımlar, yazarlarının anlayışları üzere ürettikleri (hadis-i İsâ)lar’ dır. ALLAH’ın kitabı ise (ALLAH’a göre) olur. “Kullara göre” olmaz. 

 Bugün elde bulunan gerçek “İncil” “Kûr’ân-ı Keriym”min içinde bulunan ve ora da muhafaza edilen “İsâ”(a.s.) hayatını ve İseviyyet mertebesini anlatan Kûr’ân-ın Âyetleridir. 

 Günümüzden yaklaşık üç bin sene evvel gelmiş olan Tevrat’a ait olduğu bildirilen yazılımlar olduğu halde, ondan yaklaşık bin sene sonra geldiği söylenen gerçek “İncil”den acaba ortada niye bir vesika yoktur.? Şimdi gelelim İseviyyet “teslis”i ne. 

İseviyyet teslisi nin, yani üçlüsünün gerçek hali şudur. Bu âlemlerde oluşan her şey üç asla dayanmaktadır. 

 Bunlar; Zât, İrade, Kavil, yani, söz, dür. En küçük ve en büyük olan her şey bu üç aşama ile meydana gelmektedir. 

 Bir Zât vardır, o zât ın iradesi vardır, iradesinin zuhuru içinde emri yani kavl’i sözü vardır. Genelde bu üç aşama Hakk’ın (Kün) “Ol” emriyle zuhura çıkmaktadır. 

 Tek sayıların ilki üç tür. İki çift sayıdır. (1) Bir ise sayı değil esastır-asıldır, her şey ondan meydana gel-mektedir. Ahad’tır, o da on üç (13) tür. 

 Yukarıda ki satırlar da İseviyyet mertebesinin (seyr-ü sülûk) Hakk yolculuğunda on (10) sayısı ile ifade edildiğini bildirmiştik. Bir ile sıfırın arasını açarsak, 1-0 elimizde sadece bir tane bir kaldığını görürüz. İşte o bir Ahad tır, Ahad-Ahmed tir, Ahmed-Peraklit’tir, çünkü o bir yani (I) elif, gerek mertebesi bakımından, gerek Ebced hesabı bakımından hem (1) hem de, en büyük Ebced hesabı ile (13) tür. İşte gerçek İseviyyet Muhammediyyet mertebesinin içinde aslî yerini bulmak-tadır. 

 Elimizde kalan diğer sıfır ise bir bakıma, zaten iseviyyet in bu günkü hayali ve vehmi olan (sıfır) nokta-sıdır. 

 Gerçek İsevilik ise İslâmın muhteşem (Tasavvuf) ilmi ve idrâki içinde yaşanan değerli bir mertebedir. 

 Diğer yönden elde kalan (sıfır)ı ortadan ikiye bö-lersek ( ) iki yarım yuvarlak elde etmiş oluruz ki buna (kavseyn) “iki kavis” derler. Gerçek sırrı Mi’râc gecesi açılmış, (Kaab’ı kavseyni ev ednâ) Kûr’ân-ı Keriym; Necm Sûresi; (53/9) Ayetinde; (iki kavis kadar yaklaştı hatta daha da çok) ifadesiyle zuhur etmiştir. İzahı uzun sürer, özetle diyelim ki; bu iki kavsin (yarım yuvarlağın) biri (vacib) diğeri (mümkün) dür, yani asıl ve gölge dir. Asıl, yani (vacib) varlığı kendinden olan. (Mümkün) yani gölge ise varlığı kendinden olmayan, ancak ayna gibi aslı yansıtandır. 

İşte böylece Teslis’in bir başka gerçeği de budur. (1) “Ahad” zat, (2) asıl,“ulûhiyyet,”İrade, (3) gölge, kelâm, bu “âlemler” üçlüsüdür ki hayatın oluşması da bu sisteme bağlıdır. 

 Zât-î olan bu sistemin tecellisini insânlık tefekkür tarihinde ilk defa Cenâb-ı Hakk’ın (İsâ) Kelimesi ve Zât-i zuhuruyla meydana gelmiştir ki; (İsâ) “Meryem”e yani anaya bağlıdır. İsminden (3/45) Mesihü İsebnü Meryeme Adı: Meryem oğlu İsâ, Mesihtir, diye Kûr’ân-ı Keriym de bahsedilir. Allah’ın oğlu değildir. 

 Bu mevzuları batılıların İsâ Mesihi, hayellerinde yaşattıkları gibi çarmıha asılmış veya Meryem ananın kucağında sevgiye muhtaç bir çocuk şeklinde semboller yaparak insâları yanlış şekilde yönlendirmek yerine, duygulardan arınmış tamamen saf bir akılla gerçek değerini ortaya çıkarmak daha gerçekçi olurdu. 

 Ancak; batı ve genelde batılılar, bütün hakiki gerçekleri anlayıp idrak etseler bile onları gizlerler. Çünkü onlar genelde, dinlerini, dünya menfeatları için araç olarak kullanıp bu yoldan menfaat temini yoluna gitmektedirler. 

 Eğer gerçekleri anlayarak hayata bakmış olsalar idi, Müslüman olup Hz.Muhammed Mustafa yı (s.a.v.) Peygamber olarak kabul etmeleri lâzım gelecekti ki; bu da onların sonu olurdu, çünkü dünya saltanatı ellerinden giderdi. Bu da hiç bir zaman onların işlerine gelmezdi. 

 İşte bu yüzden içlerinden bazıları vicdanlı, mantıklı ve gerçek bilgili olanları bu yanlışlığı farketmekte, ancak farkedilse dahi çevresindekiler bu gerçekleri dışarıya açıkla-masına mutlaka mani olurlar. Çünkü aralarında büyük bir menfeat paylaşımı vardır. 

 Batı daha henüz son şansını kaybetmemiştir. Çünkü Hazret-i Muhammed’ten sonra dünya ya gelen herbir insân tabii olarak Onun ümmetidir. Bu ümmet iki türlüdür, (1) ümmet-i icabet, (2) ümmet-i davettir. Müslümanlığı kabul edenler, (1) ümmet-i icabet, yani davet-i kabul edenlerdir. (2) Ümmet-i davet ise davetli olanlardır, yani henüz davet-i kabul etmeyenlerdir. 

 Bu davet kapısı ise birey olarak ölümünün boğa-zına doğru geldiği ana kadar, topluluklar için ise kıyamet saatine kadar açıktır. 

 Batının bütün şaşaalı yaşantısı geçici bir süre içindir. Evvelki kavimlerden-topluluklardan nice niceleri geldiler yaşadılar gittiler, onlarda bizlerde hepimiz gide-ceğiz ama kârlı çıkanlar dünyasını Hakkani ölçülerle ölçüp biçip dikenler olacaktır. 

 Nefsâni ölçülerle ölçüp dikenlerin ürettiği mallar oranın gümrüğüne takılıp âhirete ihrac edilemeyeceğinden hepsi müflis yani bütün mal varlığı değerlerinden iflâs etmiş olarak ahirete geçmiş olacaklardır ki: Cenâb-ı hakk bu neticeden her birerlerimizi korusun. Kalemin ucu bir başka sahneye doğru yürüdü, biz tekrar İsâ Mesihe dönelim. 

 عيس (İsâ) “ayn” ve “sin” asli, bir “ye” yardımcı harflerinden oluşmuştur. Ayn, (70) sin, (60) sayı değerinde dir. Toplarsak (6+7=13) eder. Ye ise (10) dur. 

 Büyük Ebced hesabıyla Ye (11) sin (120) ayn ise (130) sayı değerinde dir ki; şaşırmamak elde değildir. Uyumun bu kadarına (tesadüftür) denilebilinir mi, bilemem?

 (İsâ) O da (13) e bağlıdır ve varlığında bütün bağlantılar vardır. Yani (10) İseviyyet, kendi mertebesi (11) Muhammediyyet, (12) Hakikat-i Muhammed-i-İnsân-ı Kâmil, (13) Hakikat-i Ahadiyyet’ül-Ahmediyye’dir. 

 Yani; Ahad-a, Ahmed-e,-Peraklit-e, Muhammed-e bağlıdır. Bu bağlılık sonradan olma değil ezelde kurulu-şunda böyledir. 

 Îseviyyet mertebesi Muhammediyyet mertebesine en yakın mertebedir. 

 Îsâ kelimesinde ki “ayn” harfi (göz – kaynak - asıl) demektir. (sin) harfi ise (insân) demektir. Yani (ey Îseviyyet mertebesine ulaşmış insân) demektir. Bu mertebenin özelliği - yaşantısı, kendi varlığında ilk def-a Hakkın varlığını müşahede etmiş olmasıdır. 

 Bu mertebenin - bilginin, öncüsü ve mucidi (İsâ Mesihtir) onda zuhur etmiştir. Cenab-ı Hakk’ın (İsâ) (a.s.) mı bir kelime ile Kûr’ân-ı Keriym de ifade etmesi zât-î zuhuru ilk defa kendi varlığında gören insân olma-sındandır. 

 Mûsâ (a.s.) ilk def-a Hakk’ın sözünü - sesini Tûr dağında duydu. Îsâ (a.s.) Hakk’ı ilk def’a kendi varlı-ğında müşahede etti. Hz. Muhammed (s.a.v.) de ise (13) ve hakikatleri her mertebeden bütün haşmetiyle zuhur etti. 

 Yani: Ahad-Ahmed te görüldü ve Ahmed Ahad-ı bütün mertebelerde müşahede etti yani Mûsâ nın (a.s.) bir def-a duyduğunu, Îsâ nın sadece kendinde gördü-ğünü o her zaman ve her yerde hem duydu hem gördüve O-Hu olarak yaşadı ve yaşaması zâhir ve bâtın kıyamete kadar da devam edecektir. 

 Îsâ Mesih bir kelime, yani sadece bir İlâhi keli-menin zuhuru idi. Fakat Hz. Muhammed (s.a.v.) ise “cevamiül kelim”dir. Yani bütün âlemdeki kelimelere câmi hepsini bünyesinde toplamıştır. 

 Âdem-e (a.s.) kelimeler öğretildi, Îbrâhim-e (a.s.) giydirildi, Mûsâ-ya (a.s.) dinletildi, Îsâ da (a.s.) Îseviy-yet kelimesi açığa çıktı, Hz. Muhammed (s.a.v.) de ise bütün kelimeler ortaya çıktı ve o mertebeden diğer mertebelere yayıldı. 

 Çünkü Hadis-i Şerifte (biz son gelen ilkleriz) diye ifade edildi, yani her şeyin başı Hakikat-i Ahadiy-yet (M) “mim” ilâvesiyle Ahmediyyettir. Nokta zuhuru ise Hz. Muhammed tir. 

 Gelelim Meryeme: Meryem; (40+200+10+40 =290) sayı değerindedir. (2+9=11) toplam on bir eder ki; Muhammediyyet mertebesidir. Baştaki (M) “mim”e bağlıdır. Ayrıca (11) den Meryemin (1) olan fiziki varlı-ğını çıkarırsak, (11-1=10) on kalırki o da İseviyyet mertebesi dir. Kendiside zaten oranın (rahmi) meydana-zuhura getiricisidir.

 Ayrıca, Meryem kelimesinde (2) adet “mim” olduğundan evvelâ bunlar zaten (2) adet aslî (13) tür. Birde “mim” derken söylenişte, sonda gizli (2) adet daha “M” vardır, böyle ce bunlarla beraber (13) ler baştan ve sondan (4) İslâmi mertebeden Meryem-i kuşatmışlar ve ona kaynak olmuşlardır. 

Bu hesaplamaları çoğaltmak mümkündür. Konumuzu özet olarak toparlamağa çalışıyorum. 

(13) ve Hakikat-i İlâhiyye; ismiyle yeni bir kitap çalış-mamız vardır orada bu mevzular daha geniş bir şekilde inşeallah anlatılmaya çalışılacaktır. 

NOT= O gün bahsedilen kitap işte bu kitap’tır.

Biz yine konumuza dönelim. 

 “Papa” diye ifade edilen bu kelimeyi biz “Baba” diye ifade etmeye çalışalım ki; zaten genelde de bu şekilde anlaşılmaktadır. 

 Yanılmıyorsam, Katolikler Papalarını dünyada ALLAH’ın vekili, temsilcisi olarak kabul etmektedirler. 

 “Teslis” anlayışının başında “eba” yani “baba” bulunmaktadır. Baba ise Ebced hesabıyla, b-2, a-1, dir, (2+1=3) iki ba olduğundan 2 adet 3 yanyana gelince (33) ederki; bu sayı bilindiği gibi İsâ (a.s.) mın göğe alınış yaşıdır. 

 Ayrıca bilindiği gibi (Mescid-i nebevi) Medine de yapılan Peygamber efendimizin mescid-i, ilk yapıldığında (33) adet direkli idi. Halen o hurma direklerinin aynı yerlerinde beyaz (33) adet mermer sütûn bulunmaktadır, bunların (13) adedi ön taraftadır. Bu direklerin kapladığı sahaya özel olarak (cennet bahçesi) denir. “ Kim orada ibadet ederse daha dünya da iken cennete girmiş hükmündedir.” İşte (33) direkli o sahadan dünya âleminde (10) sene Hakikat-i İlâhiyye anlatılıp izah edilmiştir. YaniMedine de gerçek medenilik anlatılmıştır. Batının teknik üstüne kurduğu teknik üstünlük sebebi ile canlar yakan İnsân-ı köle eden medeniyyet değil, fakir de olsa İnsân-ı İnsân yapan İlâhi madeniyyettir. 

(33) direkli o mescidde (33) yaşında göğe alınan İsâ Mesihin (a.s.) gerçek ve doğru hali hep anlatıldı. Belki bu (33) direkli medeni mescid-in ruhaniyyetinden (26) sene Papalık yapan, 1979-2005 sene sayı toplamı (33) eden Papa ikinci (Jean Paul) da istifade etmiştir. 

Kûr’ân-ı Keriym-in ilk emri (Ikra’) “Oku” dur. Bu dahi Ebced hesabıyla (303) tür yani (33) tür, belki Papa Jean Paul kendisiylede ilgili bu sayının hakikatle-riyle bu gerçeklerin hiç olmassa bir kısmından fayda sağlamış olsun. 

 Îsâ (a.s.) Papalık diye bir kurum arkasında bırakmadı, ona tabi olduğunu zannedenler sonradan kendi aralarında böyle bir kilise sistemi oluşturdular ve onu devam ettiriyorlar. Bu yolla dünya saltanatını ellerinde teknik zoruyla tutmağa çalışıyorlar. 

 Halbuki kendisine tabi olduklarını söyledikleri Îsâ (a.s.) ise (senin yanağına bir tokat atana öbür yanağını çevir) demektedir. Çünkü onun mertebesi “ fena fillâh” yani Hakk’ta fani-yok olmaktır. Fani ve yok olanın da sesi çıkamaz. Eğer çıkıyorsa fani olmamıştır. 

 Denizde boğulmak üzere feryad ederek ölüyorum diyen bir kimseyi duyan diğer bir kimse, “hadi ordan yalancı, ölsen sesin çıkmaz” diye cevaplamıştır. 

 Îsâ (a.s.) mın, kendileri tarafından anlatılan ve tasfir edilen çok fakir ve acınacak hali ile onun vekilliğini yaptığını zanneden Papalığın içinde bulunduğu yaşantıyı kıyas etmenin mantığını hangi mantıkla izah edilebilineceğini benimde bu küçük mantığım bir türlü almıyor. Biraz düşünebilirseniz belki sizler bir mantık bulabilirsiniz. 

 Îsâ (a.s.) yukarıda da ifade edildiği gibi “fena fillâh” mertebesinde olduğundan bu yüzden “Şeriat-ı” yani yaşam kanunları yoktu. Bu yüzden Mûsâ (a.s.) “Şeriat-“ı na uymaları lâzım gelmekteydi, fakat onlara da uymadılar ve uymazlar da.

 Îsâ (a.s.) mın o günlere göre getirmiş olduğu yeni hayat-mertebe anlayışı, İsevilik (571) yılında, (5+7+1=13) on üç ile o sayfa kapanmağa başladı. Yani Hz Muhammed (s.a.v.) efendimizin doğumu ile (40) yaşında kendisine hakikat-i Muhammediyye, yani (4) mertebenin hukuku şeriat, tarikat, hakikat, marifet, mertebeleri gelmeye başlayınca İseviyyet hukuku, Muhammediyyet hukukunun içinde bir bölüm olarak, aslı itibariyle muhafaza edilerek kaldı.

Muhammediyyet mertebesi, İseviyyet mertebesinden yukarıya doğru üç mertebe daha getirerek insânlık âlemini yukarıya doğru (Mi’rac) ettirdi. Bu da baka billâh, Yukarıda da belirtildiği gibi. 

 (10) İseviyyet: 

 (11) Muhammediyyet: 

 (12) Hakikat-i Muhammed-i- İnsân-ı Kâmil: 

 (13) Ahadiyyet-Hakikat-i Ahadiyyet’ül Ahme-diy’ye dir: Ayrıca birde (14) Nûr’u Muhammed-î mer-tebesi vardır. 

İşte hristiyanların kurduğu Papalık sistemi yukarı-da belirtilen 3 mertebeyi kabul etmedikleri gibi 10 uncu gerçek İseviyyet mertebesini de Îsâ (a.s.) ile birlikte gerçekten farkında olmadan iyi değerlendirememektedirler. 

Hâl böyle olunca Îsâ (a.s.) mın (Peraklit) ismiyle müjdelediği ve ona tabi olun dediği, Hakikat-i Muhammediyye’nin ve Ahmediyye’nin nokta zuhur yeri Hz. Muhammed-i inkâr etmeleri, aslında, farkında olma-dan İsâ (a.s.) mı inkâr etmeleri demek olmaktadır. 

 İncil-in Müjde olması hakikat-i Ahmediyye yi haber vermesindendir. 

 İncil-in Ebced hesabı ile sayı değeri ise (12) dir. Bu da Hakikat-i Muhammediyye’dir. Ve oraya bağlı olduğunun açık ifadesidir. 

 İslâmiyyet gelmezden evvel, Hakikat-i iseviyyet Akl-ı ile hareket etmek doğru ve geçerli idi, ancak Muhammediyyet ile birlikte gelen Akl-ı kül, evvelce uyulan Akl-ı yani hükümleri (nesih) edip kaldırıp, aslı itibariyle kendi bünyesine aldı, yani dışarıda ayrı bir İseviyyet mertebesi bırakmadı. 

 Gerçekten işimiz siyaset değil insanlara rahmet olmağa çalışmak kimse ve kurumları incitmek değildir. Cenâb-ı Hakk cümlemize gerçek bir akıl ile isabetli düşünceler üretmeyi nasib etsin. 

 (Nesih) ve (Mesih) iki terim dir. (Nesih) in mânâsı, kaldırmak, “İslâmi.” (mesih) in mânâsı, ise, temas etmek- sıvazlamak , “Îsevilik” tir. O da (13) e bağlıdır. 

 Îsâ Mesih diye belirtilen, “üstten temas etme sıvazlama” İseviyyet mertebesi’dir. 

(Nesih) tamamen ortadan kaldırmadır. (Mesih) yapılan, sıvazlanan yerin altından yine eski halin çıkması mümkündür. Fakat ortadan tanamen kaldırılan yani (Nesih) edilen şey-in bir daha çıkması mümkün değildir. İslâm da “Mesih” abdest alınıyorken kullanılmakta dır. 

 İşte yüzden de İslâmiyyet yani hakikat-i Muhammed-i eski bütün hukukları kaldırmış, (Nesih) etmiş, kullanılabilinir halde olanlarını kendi bünyesi içerisine alarak, onlara birer mertebe vermiştir. Böylece âlemde sadece tek din olan İslâm kalmıştır. 

 Zaten bütün âlemde ezelden ebede tek din vardır O da İslâmdır. Bütün Peygamberler İslâmı getirmişlerdir, ancak kendi mertebeleri düzeyinden bildirmişlerdir. 

 Mutlak gerçek, şudur ki; yeryüzünde (semâvi dinler) Yoktur. Ancak: (semâvi kitaplar) vardır. Çünkü; ALLAH’ın yanın da tek din “İslâm”dır. 

 Çok geniş olan bu mevzu u zetledikten sonra biz yine yolumuza devam edelim. 

 İşte yukarı da kısa, kısa izahına çalıştığımız oluşum ve aşamaların gerçek halini idrak etmeye çalışan kişiler bu hakikatleri hissettiklerinde, bir de dış dünyalerına baktıklarında ne derece bir şaşkınlık geçirecekleri tabiidir. 

 Mûsâ (a.s.) da Tûr dağında ateş içinden Rabb’ı nın tecellisini görünce bayılıp kalmıştı ki;“esmâ” mertebesi tecellisiydi. 

 Şimdi ise âlemde Zât-i tecelli vardır. Bu tecelli insânın varlığında hiç bir benlik kırıntısının küçücük parçasını bile bırakmaz. Ehli olan bu sırları bilir. 

 “Teslis” yani üçleme, (bi ismi Eba ve Ebi ve Rûh-ul kûdüs) yani “Baba Oğul ve Rûh’ul kûdüs ile başla-rım,” bir zamnlar gerçek hıristiyanların besmelesi idi, bu besmele, (Bismillâhirrahmânirrahiym) ile, “Rahmân ve Rahiym olan ALLAH’ın ismiyle başlarım” nesih edildi, kaldırıldı. Görüldüğü gibi iki besmelede de üçlü özellik vardır. 

 Yukarıda kısaca bahsedilen varlığın oluşumunda ki; üç aşama, (Zât, İrade, Kavil-söz) İseviyyet mertebesinin besmelesinde, (Zât, Baba) (İrade, Rûh-ul kûdüs) (Kavil-söz, ise, Îsâ) dır. Çünkü “İsâ Kelimetullah” ALLAH’ın bir kelimesidir. 

 Bu oluşum içerisinde “Teslis”in gerçek ifadesi, (bi ismi eba-Baba ve Rûh-ul Kûdüs ve ebi yani oğul Îsâ) dır. O halde bu cümlenin, “bi ismi eba ve Rûh-ul kûdüs ve ebi”gerçek şekliyle oluşması gerekmektedir. Ve bulunduğu mertebe sıfât mertebesinin esmâ mertebesin- den açılımıdır. 

 Kastedilen bu üç ismin, (eba- Babanın, Rûh-ul kûdüs ün, ebi-oğulun,) gerçek mânâlarının ne oldukla-rını ne yazık ki, hakkıyla da bilememektedirler. Çünkü bulundukları mertebeleri bu ilmi bilmeğe müsâit değildir. Sadece lisanen kelimelerini söylerler. 

 İşte bu yüzden, içlerinde bulunan her bir gurup, bu “üç uknum” yani “üç esas’”a kendi zan ve hayel-lerinde akl-ı cüzleri ile yaptıkları değerlendirmeleri neti-cesinde değişik yorumlar yapmışlardır. 

 Çünkü bu hakikatler, Hakikat-i Muhammed-i bilgileridir, ancak o mertebeden yaşanarak ve ehline bunların izahı yapılabilir. 

 Muhammediyyet mertebesinin besmelesinde ise, (zât ALLAH) (irade Rahmân, Hakikat-i Muhammed-i) (kavil- söz, ise Rahiym,)dir. 

 Bu besmele-i şerif bütün âlemleri kapsamına almıştır. Şöyle ki; ALLAH ismi cami’si Rahmaniyyet-sıfât–Hakikat-i Muhammed-i, mertebesine tenezzül edince orada bütün varlıkların programları tespit edildi, oradan da (esmâ yani Rahiym) mertebesine tenezzül edince or-da bütün varlıkların kimlikleri tespit edildi ve bu dünyada da o varlıklar, varlıklarının gereği olarak zuhura geldiler. 

 İşte Hakikat-i Muhammed-i mertebesinin besmelesi böylece bütün âlemleri kapsamına almış muhteşem bir mânâlar deryası, (Bismillâhirrahmânirrahiym)dir.

 بسم الله الرحمن الرحيـــــــــــــــم

Ve bu Muazzam mânânın şahıslarla işi yoktur.

 Yeri olmadığı için şimdilik bu kadarla yetiniyoruz. 

 Teslisteki oluşuma bir başka yönden baktığımızda, kıyamet yaklaştığın da oluşacak hadise şöyledir. (Baba, Hazret-i Muhammed) (oğul, Mehdi (a.s.) onun torunudur) (kutsal rûh ise, Îsâ (a.s.) dır,) diyebiliriz. 

 Mehdi (a.s.) ile Îsâ (a.s.) birlikte İslâm üzere yeniden bir hayat sistemi getirecekler, Îsâ (a.s.) mın ilk yapacağı şey ise (kilise sistemini) ortadan kaldırmak olacaktır. Ayrıca (haçı) kıracak ve (domuz’) u da öldürecek, yani yenmesini yasaklayacaktır. 

 Ve şeriat-ı Muhammedi ile emrederek Onun üm-met-i olacaktır. O zaman yeni bir mertebeye ulaşacaktır. Asaleten ALLAH’ın Peygamberi ve yine asaleten Hazret-i Muhammed (s.a.v.) efendimizin ümmet-i ve halife’si olması şerefine nail olacaktır. Bu iki vasıf hiç bir kimse’de biraraya gelmiş değildir.

 Asaleten Peygamber, Îseviyyet mertebesi itibariyle, vekâleten (veli) Muhammediyyet mertebesi itibariyle, buyurun siz düşünün ki; hangi mertebe daha kemallidir.

 Üçlü teslis hakkında bir özellik daha ifade edelim ve konumuzu özetle şimdilik sonlandırmağa çalışalım. 

 Besmelelerde ki, üçlü özelliğin en son ve yüksek idraki şudur ki; Cenâb-ı Hakk bütün bu zuhurları Habi-bi’nin varlığında cem etmiştir. 

 (13) Hakikat-i Ahadiyye – Ahmediyye: 

 (12) Hakikat-i Muhammediyye–İnsân-ı Kâmil. 

 (11) Hazret-i Muhammed (s.a.v.) İşte bu en üst üç mertebe, bir zuhurda yani, Hazret-i Muhammed sallâllahu aleyhi vesellem de toplanmış, hiç bir insân ve ya başka bir cinsten varlığa verilmesi mümkün olmamış, bu mertebeler ancak O’na verilmiş ve Onda toplanmıştır. 

 Ayrıca O’nun bir’de (14) Nûr’u Muhammed’î mertebesi vardır ki; özelliği (13) ün üstünde bir mertebe olmayıp bütün mertebeler de yaygın ve faaliyyet’te olmasıdır. 

 İşte her şey böylece birlenip–Tevhid, bir olmuştur, Rabb’ı mıza şükrümüz sonsuz dur ki; bizi Onun ümmet-i olmamızı murad etmiştir. Şükründen aciziz. 

 İşte (M.G.M.) ve (C.O) kardeşlerim. 

 Göndermiş olduğunuz ve bazı sorular sorduğunuz mektubunuzun cevabını özet olarak yazmağa çalıştım, inşeallah yakın zamanda elinize geçmesi mümkün olurda okursunuz. Bu yazılar içinde sorularınızın cevaplarını bulacağınız gibi daha pek çok yeni bilgiler’de öğrenmiş olacaksınız. 

 Burada gayemiz kişi ve kurumları incitmek veya küçük düşürmeğe çalışmak değil, anlayışımıza ve inancımıza göre geleceğin zorluklarından korunmağa çalışmaktır. 

 Tabii’ki; her kez inancında serbesttir ve seçme hürriy-yet-i ne sahiptir, silâh zoru veya kaba kuvvet ile buhürriyyet kimsenin elinden alınamaz ve kimse bu hakk’a sahip değildir. Kişi hür iradesi ile geleceğini şekillendirmesi ve bu yöndeki çalışmalarını kendi öz iradesiyle oluşturarak gereğini yap-ması ve neticelerine de katlanması kendi öz sorumluluğunu gerektirmektedir. 

 Bu mevzu ile ilgili olarak bir miktar da (internet) kaynaklarından aldığımız özet bilgilere bir göz atalım. 

 Amerika da ki, kardeşlerimizden gelen bir mail de şöyle denmektedir. 

 Selâmün aleyküm. (Pzt.06/07/2004) 16:0

 (13) sayısı ile ilgili yaptığım araştırma sonuçları: 

Şu ana kadar sorduğum Amerikan asıllı ve Avrupa asıllı olan Hıristiyanlara göre: 

Hz. Îsâ (a.s.) mın son sofrasında, onu Yahudilere şikâyet edipte ele veren takipçisi olan ismi (JUDAS) ile bir-likte, toplam (13) kişi oluyormuş. 

Ve bazılarına göre Hz. Îsâ (a.s.) lâm (13) üncü Cum’a günü çarmıha gerilmiş. Bu yüzden de Hindistan tara-fından gelen bir inanışa göre de (13) kişinin bir araya gelip-te yemek için toplanması, (13) üncü kişinin öleceğine bir işaretmiş.

Ve uğursuz (13) sayısını desteklemek içinde, (30) yıl önce olmuş bir olaydan bahsediliyor.

Apollo (13) adında ki uzaya gidecek aracın, Nisanın (13) ünde kalkışından (13) dakika sonra, mekik’in (13) numaralı bölümünün bozulması ve sonrası yaşanılan problemler.

Yahudîler eski zamanda (13) kere Allah’a karşı mırıl-danarak cevap vermişler. Bir de İsrâil in sünnet-i (13) yılda olmuş (bunun ne demek olduğunu pek anlayamadım), bu yüzden Yahudilerin bir kısmı da (13) sayısının uğursuzluğuna inanıyor. 

Bazılarına göre ise (13) sayısının şanssızlığı sadece bir raslantı çünkü (1) dolar kâğıt Amerikan parasında ki pi-ramit (13) katlı, (13) tane yıldız, (13) tane ok, (13) çizgi, (13) zeytin var. Bunu ayrıca Amerikanın ilk kuruluşundaki (13) tane temel kolonilere bağlayanda var. Ayrıca Amerikan kartalında her bir kanadında (13) tüy olduğu söyleniyor.

Not= “Dolar’a tekrar döneceğiz.” Bizim burada ki, Mevlevi dergâhında ki, Katolik asıllı İspanyollara göre, (100) yıl önce mayısın (13) ünde, Meryem ana, ona dua etmeye çalışan birkaç kişiye görünmüş ve (3) gizli haber vermiş, sonra bu insânlar gidip bu haberi sadece ve sadece baş papaza iletmişler. Bu haberleri duyduğunda başpapaz bayılmış. Dedikodulara göre, bu haberin birisi şu an dünyada olan insânlık dışı katliamlar imiş. Diğeri ise Katolik kilisesinin sonunun, dünyanın sonu gelmeden ön-ce geleceğini söylüyormuş. Genelde İspanyol asıllı Katolikle-re (13) sayısı uğurlu bir sayı imiş. 

Pagan inanışına göre: 

(13) Numarası, sayısı şanslı bir sayı. Takvimlerinde (13) ay var ve burçlarının sayısı (13) (ikizler burcunu iki sayarak). 

Fharaohs zamanındaki Mısır’da da (13) sayısı şanslı sayılıyormuş. Çok eski zaman’da Mısırda ki bir inanışa göre, bu dünyadaki maneviyyat seyahati (12) aşamalı imiş ve (13) üncü aşaması da ölmek oluyormuş, fakat bu daha çok olumlu bir şekilde karşılandığı için, (13) sayısı şanslı sayılıyormuş. Fakat yüzyıllar sonra ise, bu (13) sayısının ölümü simgelemesi, ölüm korkusu ile yaşayanlar tarafından yanlış algılanarak bir korku halini almış. 

Meksikalı, Japon ve Çinlilere görede (13) numarası şanslı sayılıyormuş. 

Genelde ise halkın bildiği bir olay değil bunlar. Ge-nelde herkes (13) sayısının uğursuzluğunu biliyor ama nedenini pek bilen yok. Ne zaman ki, internette araştırma yapılınca, oradan bu bilgiler bulunabiliyor.

Fakat, her bir topluluğun hemen hemen (13) sayısı ile ilgili bir hikâyesi var. 

Hatta internette bir sayfa da, (13) sayısı’nın Türkler tarafından da uğursuz bulunduğu yazıyordu. Buna çok şaşır-dım, çünkü ben Türkiye de iken hiç buna benzer hikâye duymamıştım. 

İnşeallah bu araştırmam yeterli olmuştur. Selâmlar. 

Başka bir mail de ise Hz. Îsâ nın son yemeği hakk’ın da şöyle diyordu. 

“Hz. Îsâ nın (12) havrisi vardır, kendisini de sayıya kattığımız da toplam kişi sayısı (13) eder. Hz. ÎsâHıristi-yan düşüncesine göre çarmıha gerilmesine neden olan onu ele veren kişi (12) havarisi (toplam da (13) üçüncü şahıs) Yahuda’ya atfen (13) Katoliklerce lânetlenmiş sayıdır”. 

Böyle bir düşünce tamamen yanlıştır. Çünkü Yahuda (13) üncü değil havarilerin sıralamasında bâtınen (9) uncu sıradadır. Çünkü mertebe-i Mûseviyyet ve onun zâhiri olan (yahuda) Yahudilik seyr-i sülûk’ta (9) uncu tevhid-i esmâ Mertebesinde dir. Bu mertebe deisimler ön plâna çıktığından ve bu mertebenin hakikati’ne eremeyenler tarafından kişinin birey olarak kendi ismiyle kendi ortaya çıktığından böylece de kesrete düşmüş olduğundan bu hali yaşayan Yahuda kendi ismini, dolayısıyla “cismini kurtarma telâşına düştüğünden onları ihbar etmiş, yani kendi aradan çekilince kendinden sonraki mertebeleri, yani (10) Îseviyyet, (11) Hz. Muhammediyyet, (12) hakikat-i Muhammediy’ye mertebelerini ihbar etmiş, yani bu mertebelerin farkında olmadan habercisi olmuştur.” Îsâ (a.s.) lâm da (10) uncu Mertebe’nin (fenâ fil-lâh) asaleten mahalli (11 ve 12) inci Mertebelerin (baka-billâh) habercisi idi. (13) ün mutlak sahibi ve haber vericisi sadece Hz. Muhammed (s.a.v.) daha başka haber verilecek bir şey olmadığından zaten kendinden sonra başka bir Peygamberin gelmeyeceğini bildirmiş ve de öyle olmuştur tarihte bu kadar uzun süreli Peygamberlerin arası açılmamıştır. Bu da ayrıca başka bir Peygamber gelmeyeceğinin yaşanmış ispatıdır. 

 Îsâ (a.s.) lâm ile İnsânlık fikri ve İlâhi yaşam kemâ-lâtı olarak (10) uncu mertebeye ulaştı. (11 ve 12) nci mer-tebelerin sadece habercisi oldu ve bunu da yaptı, ancak (13) üncü mertebeden haber veremedi. Çünkü o Mertebenin hem habercisi ve hemde zuhur mahalli Hz. Muhammed’in kendi oldu. 

İşte bu yüzden (Îsâ) (a.s.) yani Îseviyyet gerçek haliyle (13) e ulaşamadı, Bunun zâhirdeki görüntüsü Yahu-da idi. Aslında zâten Yahuda hakikat-i itibariyle (10) ola-mamış, (9) un ise zâhiren görüntüsü olmuştur. 

Diğer Havarilerin ise her birerleri kendi anlayışları itibariyle Îsâ (a.s.) mı kabul ve taklid etmişlerdir. Bazıları ise hem kabul ve hemde tahkik ehli olarak çok azı (10) “fenâ fillâh” Îseviyyet hakikatini idrâk edebilmiştir. 

Yani zâhir sayı (12) olduğu halde aslında onlar mâ-nen (10) kişi idiler, (11 ve 12) olarak gözükenler Hakikat-i Muhammediyye’nin kendileri farkında olmadan temsilcileri idiler.

Bulunulan yerde isterse bin kişi olsun onların dereceleri ne durumda ise sayıları o kadardır. Diyelim ki; bir yerde yüz kişi var, bunların her birerleri (10) nar kişi olarak bulundukları yerde tek sayıldıklarından orada, sayıda yüz kişi olmakla beraber hakikatte (10) kişi vardır. Diğerleri onlarla aynı düzeyde olduklarından bir şey ifade etmemektedirler. 

İşte Hz. (Îsâ) ya atfen son akşam yemeğinde de (10) kişi vardı, çünkü o mertebenin en üstünü (10) dur, bağlı olan bağlı olduğu yerden daha yukarı çıkamaz çünkü o bağ o’na mâni olur. O’radan daha yukarıya çıkabilmesi için daha yukarıya bağlanması gerekir ki; Havarilerin böyle bir imkânı yoktu. 

Bu imkân ancak Ümmet-i Muhammed’e has bir im-kân ve lütuftur. Şükründen aciziz.

 İşte havarilerin değişik mertebelerde idrak sahibi olmaları, Îseviyyet-i kendi idrak ve anlayışlarına göre yorumlayarak bu halleriyle yaymağa çalıştıklarından bir çok değişik yerde değişik Îseviyyet anlayışları ortaya çıktı birde ayrıca havarilerden bilgilerini alanlarda kendi idrak ve zanlarıyla da bu bilgileri karıştırdıklarından ortaya sonu gelmez bir fikir ayrılıkları ve kargaşalar meydana gelmiş oldu Belki bu yüzden de binlerce İncil ortaya çıktı sonun da İznik’te toplanan Konsül mevcud (4) Încil-i kabul edip diğerleri imha edildi. Kendilerinin de kabul ettiği gibi hiçbir değerleri yok idi. Daha evvelce Putrerest olan Büyük Kons-tantinin Milâdın (313) üncü senesinde Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Görüldüğü gibi kabul dahi (13) e bağlıdır. Ancak bu kabul ediş gerçek Îseviliği değil, bozulmuş Îsevilik olan sonradan (Krist) Hıristiyan ismini alanı kabul ediştir.

 Bilindiği gibi kabul edilen 4 Încil şöyledir.

 (1) Încil = Matta’ya göre: 

 (2) Încil = Markos’a göre: 

(3) Încil = Lûka’ya göre: 

(4) Încil = Yuhanna’ya göre: 

Eğer bir kelâm gerçekten Hakk’ın ise o kelâm mutla-ka (Hakk’ın Kelâmı) diye ifade edilir, falana göre diye ifade edilmez, eğer ifade ediliyor ise o kelâm o zaman söyleyenin kelâmı olur, Hakk’ın kelâmı olmaz. Burada acaib olan zarfın Hakk’ın, ancak içindekinin kulun oluşudur. Yani “İncil ismi” Allah’ın, sonradan içine konanlar ise “kulun”dur. 

Bu ise şuna benzer, kutunun kendisinin asıl, içindekilerin ise yabancı, olması gibi bir şeydir. Zâhiren kutu İncil diye takdim edilir, isim Hakk’ın dır, fakat bâtınen içi ise yabancı, kulundur.

 Batılı âlimler araştırmalarında vardıkları sonuç şu ol-muştur. Mevcud İncillerin içindekilerinin (%18) inin gerçek olabileceği hükmüdür. (Bu yazıyı bir makalede okumuştum ozaman bir not almadığımdan şu an kaynağını veremiyo-rum.) Ancak bende zaman zaman inceleme yapmam gerektiğinde okuduğumda, bu yerleri fark edebiliyorum. 

 Bu oluşumları (Yuhanna’ya göre İncil)de yer yer görmekteyiz. Bunun daha sağlam ölçüsü, “bize göre” eğer Kûr’ân-ı Keriym’ de Îsâ ve Îsevilik hakkında geçen bilgilere uyanlar varsa, yani mevcud Înciller de ki ifadelerden hangi-gilerini Kûr’ân tasdik ediyorsa işte onlar gerçek Încilden yani Îsâ (a.s.) mın kelimelerinden dir, gerçek ölçü budur. Kûr’ân-ın tasdik etmedikleri ise kişilere göre olan bölümleridir. Gayemiz eleştiri değil bazı hususlara dikkat çekmektir. Bunlardan bir misal verelim. 

 Kûr’ân-ı Keriym Saff Sûresi (61/6) Âyetinde: 

 وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي

رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَى مِنَ التَّوْرِيةِ

وَمُبَشِّرًا بِرَسُولِ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا

جَاءَهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ

(Ve iz kâle Îsebnü Meryeme ya beni Îsrâile inni rasû-lüllahi ileyküm musaddikan lima beyne yedeyye mi-nettevrati ve mübeşşiran birasûlin ye’ti min ba’dismü-hü (Ahmed) felemma câehüm bilbeyyinati kâlü heze sıhrun mübiyn.) Not= bu sûre (14) ayettir:

 6. “Bir vakit ki: Meryem'in oğlu İsâ, dedi ki: Ey İsrâil oğulları?. Şüphe yok ki: Ben, benden önce olan tevratı tasdik edici ve benden sonra Ahmet isminde gelecek bir Peygamberi müjdeleyici olarak sizlere Allah'ın Resûlüyüm. Vakta ki, onlara açık mucizeler ile geldi, dediler ki: Bu bir apaçık sihirdir”.

 Încil=Yuhanna’ ya göre: 

 Sayfa 110=bab 14=bölüm=15=16: 

 15=”Eğer beni seviyorsanız emirlerimi tutarsınız.

 16= “ben de Baba’ya yalvaracağım ve o size başka bir tesellici hakikat Rûhunu, verecektir; ta ki; daima sizinle beraber olsun. 

 Sayfa 111=26= “Fakat benim ismimle Babamın göndereceği (tesellici) Rûh’ul Kûdüs, o size her şeyi öğretecek ve size söylediğim her şeyi hatırınıza getirecektir.“

 Sayfa 112=bab 16=bölüm 13=14: 

 13=Fakat o, hakikat Rûhu gelince size her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemiyecektir; fakat her ne işitirse söyleyecek; ve gelecek şeyleri size bildirecektir. 

Kûr’ân-ı Keriym Necm Sûresi (53/3-4) ayetinde: 

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ

(Vema yentiku anil heva)

3:” Ve arzusuna göre söz söylemez.”

إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى

(İn hüve illâ vahyin yuha)

4:” O başka değil, ancak bir vahydir, vahy olunuverir.”

14=O beni (taziz-şerefli kılma) edecektir çünkü be-nimkinden alacak ve size bildirecektir. 

 “Gayemiz ve burada ki; işimiz İncil’in genel mânâ da eleştirisini yapmak olmadığından sadece (13) bağlantısı hakkında misâl olarak bu kadarı yeterli zannediyorum.) Şimdi bunları özetle anlamağa çalışalım.

 Yukarı da belirtilen saf Sûresi sayı değerlerini toplar-sak, (6+1+6=13) tür. Ayet sayısı (14) Nûr-u Muhammed-î dir. Sayfa (550-551) de dir. Toplarsak (5+5=10) (5+5+1= 11) dir görüldüğü gibi, mertebe-i Muhammed-î nin bütün yönleri dizilmiştir. İşte bu yüzden de Sûrenin ismi (Saf) tır, bir bakıma, (saf) safiyet temizlik olduğu gibi bir de (saf-saf) (sıra-sıra) demektir. Yani Mertebe-i Muhammed-î nin değer yargıları (saf-saf) dizilmiştir. 

 Âyet-i keriyme’nin içinde, (Ahmed-Peraklit) (11) Hz. Muhammed-i (12) hakikat-i Muhammediyye’yi (13) Ahadiyyet’ül ahmediyye’yi (14) Nûr’u Muhammediyye’yi ifade etmektedir, diyebiliriz. 

 Şimdi gelelim; (İncil Yuhannaya göre) ye: 

 Sayfa (110) sıfırı kaldırdığımızda (11) kalır ki; sayı değeri malûmdur. Bab (14) tür ki; Nûr-u Muhammed-î dir. 

İki bölüm Âyetin toplamı (15-16=31) eder ki; tersi (13) malûmdur. 

Sayfa (111) toplarsak (11+1=12) eder ki; ma-lûmdur. Bab (26) tı’dır, toplarsak (2+6=8) dir ki; İbrâhi-miyyet mertebesidir, asli kaynaktır. 

 Sayfa (112) toplarsak (11+2=13) eder ki; malûm-dur. Bab (16) toplarsak (6+1=7) eder ki, bu hakikatlerin, hakikatleri itibariyle, yaşanacağı nefis mertebeleridir. 

 Bölümler (13/14) Âyet zaten açık olarak bellidir. 

 Bu özet karşılaştırmalardan açık olarak görülmekte-dir ki, elde mevcud İncillerin Kûr’ân-ı keriym tarafından tasdik edilen bölümleri “gerçek İncil Îsâ (a.s.)”mın sözlerinden geriye kalanlardır. Görüldüğü gibi sayısal değerlerine numaralarına ve mânâ bütünlüklerine kadar uyum içindedir. 

 Yalnız Yuhanna’nın İncil’inde bahsedilen Rûh-ul Kûdüs, aslında Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimize verilen (Rûh-ul A’zam) mertebesidir. Ancak Îsâ (a.s.) zama-nında en yüksek Rûh mertebesi, Îseviyyet itibariyle Rûh-ul Kûdüs olduğundan kayıtlarında, Rûh-ul A’zam, Rûh-ul Kûdüs olarak ifade edilmektedir, çünkü Îseviyyet mertebesinde daha henüz Rûh-ul A’zam, ilmi ve yaşantısı olmadığından, o nun ne olduğu da, onlar tarafından bilinmiyor idi. 

Bu yüzden Rûh-ul A’zam mertebesini, yani (Perak-lit-Ahmed-i) zanlarında “Rûh-ul Kûdüs” olarak zannettiler ve öyle çevirmeğe çalıştılar. Görüldüğü gibi aslında bütün ilimlerin kaynağı (13) Ahadiyyet-ül Ahmediyye’ dir ve hepsi oraya bağlıdır. 

 (104) Kitaptan (1)i Kûr’ân’dır, çıkarırsak (104-1= 103) tür ki; İncil’dir. Sıfırı kaldırırsak (13) tür ki; gerçek İncil’in aslının ne olduğu ve nereye bağlı olduğu açıktır (14) ise Kûr’ân Nûr-u Muhammed-î dir. (1+4=5) tir ve hazret mertebeleridir. Bütün bunları ihata eden, zât-ı mutlak Kûr’ân’ dır. 

### Aslında Îsâ (a.s.) mın kendisi fiilî Încil, sözleri ise kelâm-î Încil dir. Sözleri kendi devrinde hemen yazılmadığı için dilden dile bozulmuştur. Kendide göğe çekildikten sonra yeryüzünde olmadığı için iki tür İncil de günümüzde gerçek mânâsıyla onların elinde yoktur. Ancak rivayeten kendilerine ve beşere bağlanan İncil zannedilen, yazarlarının anlayış ve bilgilerini aksettiren kişilere atfen verilmiş İncil isimleridir.

 Fizikî ve kelâm-î İncil, Îsâ (a.s.) ile göğe çıktı ve milâdi (610) da Kûr’ân-ı Keriym ile Kûr’ân’ın içinde yavaş yavaş tekrar nazil oldu. Bu gün elde mevcut gerçek İncil kûr’ ân-ı Keriym-in içinde Îseviyyet mertebelerini anlatan bölümlerin toplamı bu gün elde olan gerçek Încil’dir. 

 “Bir bakıma bu oluşum o tarihte Îsâ (a.s.) mın kelâmî Încil olarak ikinci gelişidir, diyebiliriz”. 

Daha sonra fiilî olan Încil-in, yani Hz. Îsâ’nın da ikinci gelişi, İslâm’ın mânâ bünyesi içerisinde olacaktır.

İşte böylece Încil’in gerçek hakikati iki yönüylede zuhur etmiş olacktır. Çünkü zaten kendi İslâm’dır, ve havarileride İslâm’dır. Bu hususu kendileri, Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmrân Sûresi (3/52) Âyetinde:

 آمَنَّا بِاللَّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ

(Amennâ billâhi veşhed biennâ müslimüne)

52: Havariler dediler ki:” Biz Allah'a îman ettik ve şahit ol ki, bizler şüphesiz müslümanlarız.” İşte bunlar havariler’in gerçek sözleridir. Dikkat edilirse Sûre ve Âyet numaraları (3+5+2=10) dur. Yani Îsevî’yyet mertebesidir. 

(حواري) (havari) sayısal değeri (8+6+1+200+10+= 225) toplarsak, (2+2+5=9) eder ki; eski kaynaklerı olan Mûsevî’yyettir. İmân ettiklerinde o günün Îslâm’iyyet-i olan (10) Îsevi’yyet-in şahidi olmuşlardır. 

(انجيل) (Încil) “Müjde” sayısal değeri, (1+50+3+10+ 30=94) tür toplarsak, (9+4=13) eder ki; görüldüğü gibi O’nun da kaynağı (13) tür. Geliş aslı (9) a yâni Mûsevî’ yyet-e bağlıdır.

 (4) ise (4) büyük “kitap” mânâ’nın biri olması diğer yönüyle İslâm’ın (4) mertebesi olan, (şeriat, tarikat, hakilat, marifet) mertebelerine bağlı olmasıdır. 

 Ayrıca Esmâ’ül Hüsnâ’da (94) üncü isim (Hâdî) dir. Hâdî isminin gerçek zuhur mahalli olan Hz. Mehdî de (94) olan şifre sayısıyla yine (94) olan İncil’in, yâni Îsâ ve Îsevî’ yyet’in beraberliği ile kıyamete yakın birlikte gelip, birlikte hareket ederek böylece doğu batı islâmın şahsında (13) te birleşecektir. 

 Daha sonra tekrar çok şiddetli bir şaşkınlık ve taşkınlık devresi başlayıp kıyamet bu kargaşa yaşam üzerine kopacaktır. 

 Kûr’ân-ı Keriym’de (Kehf) Sûresinde ”Eshab-ı Kehf” diye bir gurup kişilerden bahsedilmektedir, (kehf) mağara demektir, küçüğüne de (gâr) deniyor. “gâr” kelimesi Ebced hesabı ile sayı değeri (1201) bir dir. Baştaki (12) ye sonda ki, (1) i ilâve edersek; (12+1=13) olur ki; ifadesi malûmdur.

 “Eshab-ı Kehf” orada (309) sene kalmışlardır toplarsak (3+9=12) eder ki, bağlı olduğu yer yine malûmdur.

Peygamber Efendimiz “Eshab-ı Kehf” hakkında ki Hadîs-i Şeriflerinde, şöyle buyurmuşlardır:

“Eshab-ı Kehf Hz. Mehdî’nin yardımcıları olacaktır ve Îsâ (a.s.) bunun zamanın da gökten inecektir.” Böylece hem Îsâ (a.s.) hem de O’nun kavminden olan bu kişiler Muhammed-î (baka billâh) “ Allah’la bâkî” olma şerefini kazanacaklardır. 

 Daha yukarıda da ifade edildiği gibi Kûr’ân-ı Keriym’ in (19) uncu Sûresi “Meryem” Sûresi dir. Bu Sûre hakkında araştırmalar yaparken, tefsirlerde de kısaca değinildiği gibi müthiş bir şeye daha şahid oldum o da şudur. 

 (Fîhi yemterûn) Âyetinde, “Hakk sözüyle bildirildiği şey hakkında” (çekişip duruyorlar.) Dikkatlice bakıldığında buraya kadar gelen Âyetlerin sonları hep (elif) ile bitmekte, burada ve (34-35-38-39-40) ıncı Âyetler (nun) ile bitmekte, (36-37) Âyetler ise (mim) ile sonraları ise yine hepsi (elif) ile bitmektedir. Yâni arada iki Âyet (mim) beş Âyet ise (nun) ile bitmektedir. 

 Sûrenin tamamı olan (98) Âyetten (7) di Âyet-i çıkarırsak (98-7=91) ki; hayrettir, çünkü tersi Sûre sayısı olan (19) dur. 

 Diğer ifade ile (Meryem ve Îsâ) (a.s.) her yönden (elif-mim-nun)hakikatiyle kuşatılmışlardır. İki adet (mim) Meryem’in başında ve sonunda olan “mim-i Muhammed-î ler” beş adet (nun) Nûr-u Muhammedî’yyenin beş hazret mertebesinden ihatası-sarmasıdır. (91) elif in yâni (13)ün Îsevîyyet mertebesini bütün yönleriyle kapsamına aldığıdır. 

 Tersi olan (19) ise çok açıktır. Bu kadar açık bir sistemin tesadüf olması mümkünmüdür. (13) ün hakimiyet-i adeta her an her yerde kendini göstermektedir.

 Baştan (33) Âyete kadar fasılalar (elif) iledir. Bilindiği gibi (33) Mescid-i Nebevî’nin ilk yapıldığı zaman ki direk sayısıdır. (91) den (33) ü çıkarırsak, (91-33=58) kalır ki, (5) “hazarat-ı hamse” (beş hazret mertebesi) (8) ise 8 cennettir. Ayrıca toplarsak, (5+8=13) tür ki; hayret üstüne hayrettir. 

 Böylece de Îsevî’yyet mertebesi’nin Âyetleri’nin aralarında olan durakların her birerlerinin (13) e ait ve hepsine hakim olduğu açık olarak görülmektedir. Nasıl müthiş bir oluşum sistemidir hayret etmemek mümkün değildir.[50]

 Belki biraz uzun oldu ama Îsa a.s. ile müjdelediği “Ahmed” konusu daha iyi anlaşılır umarım…

 Bir başka açıdan “Ahmed” ismi ve bağlantısını (53) Necm sûresinde görelim.

 Hz. Peygamberimizin bir ismi de “Ahmed” dir. 

“Ahmed” Kûr’ân’da sadece bir yerde, 61. Sûresinin 6. Âyetinde geçmektedir. 

61. Sûre (6 + 1) = 7; 6. âyet, ki onunla (7 + 6 ) = 13 dür.

Ahmed , hamd kökünden ism-i tafdil olup, herkesten daha çok öven, herkesten daha çok övülendir.

Allah’ın birliğini ve tekliği ifade eden Ahad’a bir (mim) ilâvesi ile Ahmed oluştuğunu görüyoruz. 

Yani Ahad’a (13) e bir (mim) ilâvesi 40 ile 53 ortaya çıkmış oluyor. 

 Ahad ise (elif) 1

 (ha) 8 

 (dal) 4 = 13 eder.

(Ahmed → Necdet’te) veya (Necdet → Ahmet’te) gizlenmiştir.

 Burada bir başka hususu da gözden kaçırmayalım. 

 “Ahmed” 61. Sûrenin 6. âyetinde idi; (6 + 1 + 6) = 13 ettiğini görüyoruz. 

Ayrıca (61 + 6) = 67 eder ki, o da “Allah” lâfzının karşılığı idi.

 Bir başka önemli husus ise, 61. Sûre idi. 

 O da Necdet’in Türkçe yorum karşılığı var idi. Az yukarıda Necdet’in ifadeleri olan (457 + 61 + 53) = 571 ettiğini; bunun da Peygamberimizin doğumu olduğunu görüyoruz.

Demek ki, bu ifadelerden Hz. Muhammed’in doğumuna ve Hakikat-i Muhammed-i tecellilerine giden yol ve adres de gösterilmiş oluyor. 

SAF SÛRESI 61/6. âyetinde şöyle buyuruluyor:

وَ إِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ

يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ

وَرِيَّةعمِن التّعمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَى

وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ

جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌعفَلَمْ

 (ve iz kale ıysebnü meryeme ya be­niy israiyle inniy resûlüllahi ileyküm mûsâddikan lima beyne yedeyye minet­tevrati ve mübeşşiren biresûlin ye’tiy min ba’diy ismühu ahmedü felemma caehüm bil beyyinati kalû haza sıhrün mübiynün) Meâlen, “Hani meryemoğlu İsâ da Ey İsrailoğulları ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen tevratı tasdik eden ve benden son-ra gelecek olan AHMED adında bir peygamberi müjdeleyen kimse olarak geldim, demişti.”

 61/6 (61 + 6) = 67 (6 + 7) =13

Bu Âyet-i Keriymeden yola çıkarak mevzuumuza farklı anlamlar kazandırmaya çalışalım inşeallah.

Âyette geçen “Ahmed”ten maksat, Peygamberimiz (s.a.v.) dir. Kaynaklara göre İsâ (a.s.) ile Rasûlüllah (s.a.v.) in hicreti arasında 630 yıl vardır ki sıfırı attığımızda (630) 63, peygamberimizin yaşı olarak kalıyor. 

Burada Cenâb-ı Hak “Mertebe-i İsâ”dan “Ahmed”in geleceğinin müjdeliyor. 

“Ahmed”in sayı şifresi bilindiği gibi 53 idi. Buraya dikkat ederseniz 61. sûre ile 53’ün geleceği müjdeleniyor. 

Şu hadisi şerifi nakledip konumuzun aslına “Terzi Baba’”ya dönelim. 

Hadis; Rûh’ül Beyan cilt9 Shf. 48

[Ashab-ı Kiram, “Ey Allah’ın Rasûlü bize kendinden haber verir misin?” dediler, (s.a.v.) de “Ben İbrahim’in duası, İsâ’nın müjdesiyim. Annem bana gebe kalınca Şâm’daki Busrâ şehrindeki köşkleri aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür.” ] Hemen hemen bütün kaynaklar İsâ (a.s.) ın zuhurundan bahsederken Şam’a ineceğini belirtiyorlar. 

Bazı kaynaklarda ise, Şam’daki (Ümeyye) câmiine inece-ğinden bahsederler.

- (Ümeyye) ise

 (elif) 1 

 (mim) 40

 (ye) 10

 (ye) 10 = 61 dir.

Zuhuratlar mevzumuzda belirttiğim gibi Terzi Babam’ın yıllar önce gördüğü bir zuhuratında “Mescid-i Harem’de kendisine mânen sunulan bir kapı vardı.” Bu zuhuratın devamı olduğu için burada tamamını belirtemiyorum.

1999 yılı Umre ziyaretimizde bu kapıyı birlikte müşahâde etmiştik. Kapının ismi de “Kehribariyye Şami” idi, kısaca “elektrirkli Şam Kapısı.” Acaba niye “Şam” ismi verilmişti?…

Bunun hikmeti ne olabilirdi?… Diye epey düşüncelerim olmuştu. 

Burada “Şam”dan maksat, bir müjdeyi “Lisân-ı İsâ”dan bildirmektir.

Müjdelenen, müjdeyi veren, isim, Âyet, ve Sûre numaralarını, hep birlikte düşündüğümüzde, “Terzi Baba”, “Lisân-ı İsâ”dan kendi gönül kavmine, kendisinin “Ahmed” in zuhuru (53) olarak geleceğini müjdelemesidir.

Bu müjdeyi veren sûre numarasına baktığımızda 61 idi. Bu sayının daha önce de belirttiğimiz gibi “Necdet” isminin özelliklerini taşıyan Türkçe alfabedeki karşılığı idi.

O hâlde (61), → O’nun “İseviyyet” yönünün hakikatini açıklayan ve (53) ün “Ahmed” in müjdesini veren şifre sayılarından birisidir.

Ahmed üzerinde biraz daha düşünelim. 

Daha çok hamd eden, çok övülmeye lâyık olan, çok sevilen beğenilmiş ve de Hz. Peygamberimizin ismi’dir. 

 (mim) (ha)

 → “Ahmed”in İslâm’ın sembolü olan kare üzerinde görelim (dal) (elif) 

 (Ahmed) isminin başındaki (elif) i kaldırdığımızda ne olur? 

- Cevap : → (Hamd) ortaya çıkar. 

 (mim) (ha)

 (dal) ......... (elif) Tekrar (elif) i, (Hamd) isminin başına ilâve ettiğimizde 

→ (Ahmed) ki, (Hamd) ın taşıyıcısı olur.

(mim) (ha) 

“Ahmed” (53), “Liva-ül Hamd” sanca-ğının taşıyıcısıdır. Ümmet-i Muhammed’ in bütün duaları da, bu hamd sancağının altında toplanmak içindir. İşte Terzi Ba-bam’ın zuhuratındaki “Şam” kapısından içeri girenlere bu hamd sancağının altın-da toplanma müjdesi veriliyor.

 LİVA-ÜL 

 HAMD 

 (dal) (elif) 

“Hamd”ı bütün mertebeleriyle taşıyan da “İnsân-ı Kâmil”dir. 

Zira Kûr’ân-ı Keriym “elhamdü lillâhir rabbil âlemiyn” diyerek başlıyor. 

Bunun içinde (53), “İnsân-ı Kâmil”in özel şifre ve rumûzudur. 

İnsân-ı Kâmil ebced’de → 253’tür elif - nun - sin - elif - nun - kef - elif - mim -lâm- 

 ( 1 + 50 + 60 + 1 + 50 + 20 + 1 + 40 + 30 ) = 253

Peygamber Efendimizin doğum tarihi 571 den Kûr’ânın toplam sûre sayısı 114 ü çıkarırsak, Yani (571 – 114) = 457 ortaya çıkmış olur. 

Bunların haricinde 13 sayısı ile ilgili olarak; Terzi Babamın evinin daire numarası 13 tür. 

Ayrıca arabasının plaka numarası 436 yani (4 + 3 + 6) = 13 tür. Yeni arabası ise (133) (13,3) tür.[51] 

Burada şunu söylemem gerekirse, (53) “Terzi Baba”, (13) sayısının yoğunlaşmış hâli “Necdet” ismi, “Hakikat-i Muhammmedi”nin tecelli ve zuhur mahallidir. 

Burada bir düşüncemi daha ilâve etmek istiyorum. Genelde iki cihan serveri, kâinatın Efendisi, insânlığın rehberi, sevgili peygamberimizi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) in ismi anıldığında hemen iç dünyamızda onu bildiğimiz kadarıyle, onun sûretinin ve siretinin özelliklerini tahayyül ederiz. 

Efendi babamız N. A. Uşşâki Hazretlerini muhabbet bağı ile gördüğüm her durumda Peygamber Efendimize ne kadar da benziyor ifadelerini şuurumda canlandırmışımdır. 

Gerçi Ümmeti Muhammedin hepsi O’ndan olması dolayısıyle ona benzerler, ancak bu hakikatler çoğun-luğunda bâtında kaldığından zuhurda görülemezler. 

İşte sayılar, özellikle de 13 ile 53 arasındaki bu gizemli bağda mânâlar, arasındaki bağı anlatıyor. 

Kûr’ân-ı Keriym’de toplam harf sayıları çeşitli dönemlerde bazı müfessir ve alîmlerce ele alınıp incelenmiştir.

Zemahşeriden alınan kaynak çalışmaya bakarak harf sayısına göre şu çalışmayı yaptık.

Elimizdeki Kûr’ândaki toplam harf sayılarına bakarak aşağıdaki harf-lerden meydana gelen (Necdet) in yazılışına bakalım;

 (nun) 26555 

Bu sayılardan açık olarak anlaşıl-dığına göre Kûr’ân-ı Keriymin için-de dağınık vaziyette en az 1322 adet “Necdet” ismi bulunmakta-dır. 

 (cim) 1322

 (dal) 1778

 (te) 10476 

 40131 

sayısı ile Necdet yazılmış olur. 

(40) + (13) = 53 ve buradaki 1 ise, 53 ün tekliğini gösterir. 

Buraya 40131 sayısına iyi bakın, 53 ü göremediğinizi hemen söyleyeceksiniz, ancak acele etmezseniz 53 ün perdeli olduğunu görürsünüz. 

Burada 40 + 13 = 53 varlığını görüyoruz; 1 ise, hakkın birliğini ifade etmektedir, diyebiliriz. 

Yukarıdaki işlemlerde 53 oluşurken, 13 yani “Hakikat-i Muham-med-i” ile Hz. Muhammedin kemâlât ve Peygamberlik yaşının 40’ın bu sayıların içerisinde de yer alıp, 53’ü oluşturmalarının daha önceki çalışmalarımızın da tasdiklendiğini görüyoruz.[52]

----------------

 وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَى إِلَى الْإِسْلَامِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ {الصف/7}

 “Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi-lkezibe ve huve yud’â ilâ-l-islâm(i) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)” Kim, İslam'a davet olunduğu halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalimdir? Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.(61/7)

----------------

 Âlemde tek kurtuluştur İslâm, Getirdi yüce aleyhisselâm, Uyanlar huzur bulur vesselâm, İslâm ile oluşur muhabetullah. “T.B.”

 (إِسْلَامِ) İslâm sayısal değerine bakarsak, Elif: 1, Sin: 60, Lam: 30, Elif: 1, Mim: 10 tır. Toplarsak 1+60+30+1+40= 132 dir… 13 ve 2 değerlerini verir.

 (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye ve (2) Zâhir ve bâtın dır.

 Bu davetin Îslâm ile efendimizin (s.a.v.) şifre sayısı ile zâhir, bâtın yapıldığı sayısal değerden anlaşılmaktadır.

 Zâhiri olarak bu davete cevap veren ve sûri İslâm’ın hükümlerine uyan emirleri yapmakla ve nehiylerden kaçınmak ile sevap ve cenneti kazanabilir. Ama rabbleri ile değildir. Cehenneme giden zalimlerden daha iyi durumdadırlar. İyi bi şeydir ama hayalde kaldığından hakikatine ve rabbine ulaşamaz… Yine suri cennette nimetler içinde rablerinden selâm vardır. (36/58) Bâtınlarına zalimlik etmiş ve kendileri ile olan rablerinden haberleri olmamış. Nefsi emmarenin zalimliği altında kalınmıştır. Bu halde hidayete – doğru yola erilmez-gelinmez.

 İslâm, İmân, İhsan, İkân kitabından İslâm’ın hakikatini okuyup anlamaya çalışıp nefsi emarenin zalimliğinden, “zaluman cehula” (33/72) yani nefsimiz den cahil olmaya çalışmak kişinin bu dünyadaki en büyük kazancı olacaktır. 

“Cibril Hadisi”nde yerini alan “İslâm” kelimesini de bir nezbe açmakta fayda görmekteyim.

İslâm, selâmdan, selâmetten, teslim olmaktan kaynaklanan bir kelimedir. ALLAH’ın birliğine inanmak ve O’na şirk koşmamaktır.

İslam dininin zahiri, “şeriat-ı Muhammedi”; batını ise, “hakikati Muhammedi”dir. İkisini birlikte yürütmek ise, kemalattır.

İslâm aynı zamanda Âdem (a.s.)’dan → Muhammed (a.s.)’a kadar bir semavi sistemin ismidir. Cenâb-ı Hakk; “İbrâhîmiyet” - “Museviyet” - “Îseviyet” - “Muhammediyet” diye ayrı ayrı dinler vazetmemiştir.

Kur’anı Keriym A’li İmran Suresi 3. sûre 19. ayette; inne’d diyne ındellahi’l islamü “Allah’ın indinde (yanında) din İslamdır.” Allah’ın indindeki (yanındaki) din islâm olmakla beraber; acaba kulun indindeki din nedir, nasıldır?

İşte Museviyet, İseviyet vs. dinler bu safhada ortaya çıkmaktadır. Çünkü kul, zahir hali daha kolay benimsemekte ve her kitap sahibi peygambere ayrı bir din ismi yakıştırmaktadır.

Hz. İbrâhîm’in getirdiği “tevhid-i ef’al” hukukunu, Hz. Musa’nın getirdiği “tenzih” hukukunu, Hz. İsa’nın getirdiği “teşbih” hukukunu, Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu “tevhid” ve “vahdet” hukukunu, ümmetleri, peygamberlerinin isimlerine izafeten “İbrahimilik”, “Musevilik”, “İsevilik”, “Muhammedilik” olarak isimlendirmişlerdir ve böylece kulların yanındaki dinler ortaya çıkmıştır. Halbuki ALLAH birdir ve ayette belirtildiği gibi indindeki (yanındaki) din de “bir”dir, o da “İslâm”dır.

Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan ALLAH’I c.c. bilme ve bulma olgusu; Hz. Muhammed (a.s.). ile kemale erdi; o yüzden son peygamber olmuştur. İlahi sırları zuhura çıkarmış gizli bir şey bırakmamıştır, yeter ki biz kulak, göz, gönül ve akıl ayarlanmızı güzel yapalım, ayan bozuk cihaz gerçekleri yansıtamaz.

Kûr’ân-ı Keriym peygamberler kıssaları ile bir hak yolcusunun “seyr-i süluk”unu nasıl yapacağını çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir arif kişinin nezaretinde yeterli sürede 10 - 20 sene arası olabilir, istisnalar hariç, bazen daha kısa veya daha uzun da olabilir.

Kısaca özetlersek; gafletine tevbe edip “mertebei Ademiyyet”te “venefahtü” ile şuurlanmaya başlayan kişi, nefs temizliğine yönelir, kendini anlamaya başlar, Hakk’a teslim olmaktan başka çaresinin olmadığını idrak eder. “Teslimi külli” ile teslim olur, daha sonra vechini (bütün varlığını) Hakk’a teslim eder. Bunun karşılığı “ihsan”dır;

“Cibril hadisi”nde bu olgu çok muhteşem bir şekilde ifade edilmiştir. “Benlik” perdesinin kalkmaya başladığı ilahi zatı müşahedeye dönük oluşumların yer aldığı bir mertebedir. 

“Mertebe-i İbrâhîmiyet”te dostluk hullesini giyer gerçek tevhide ulaşır.

“Mertebei Mûseviyet”te eymen vadisinde gerçek tenzihe ulaşır.

“Mertebei Îseviyet”te “Ruhül kuds”ten destek alır.

“Mertebei Muhammediyye” de ise, seyr-i zirveye çıkıp “mi’rac”ını yapar.

Böylece “büyük âyet” olan kendini ve Rabbini müşahede etmiş daha dünyada iken “ruyetullah”a ulaşmış olur. İşte İslâm ALLAH’ın yolunu ilk aşamasından başlatıp zirveye yani zâtına kadar ulaştıran sistemin ismidir. Bu oluşumlar bütün varlıkta da ALLAH (c.c)yü müşahede etmek için düzenlenmiştir.

ALLAH c.c. kendini bildirmeyi diledi ve bilebilecek olan “halife” insanı “halk” etti (yaratma değil) ve onda en geniş ma’nâda zuhur etti.

Bu hakikatleri bilen ayn; bilinen gayr oldu.

Bilen de vechini açtı; bilinen de hicapladı yani perdeledi.

Ne zaman ki bu perdeleri açacağız işte o zaman şu dünya hayatımızın ne kadar değerli bir şey olduğunu anlayacağız.

Hz. Muhammed s.a.v. ve Kûr’ân ile bütün hakikat ortaya konduğundan daha başka bir peygamber ve kitabın gelmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir şeyler varsa kökünden yanlış ve aldatmacadır, çünkü Kûr’ân zâttır ve O’na ilave edilecek başka hiç bir şey yoktur, ancak bizim O’nu iyi inceleyip anlamamıza ihtiyacımız vardır.

Bu saha sonsuz bir deryadır, gayemiz o deryadan alınan bir avuç su ile yüzümüzü yıkayıp gözlerimizi Hakk’ın eliyle benliğimizden mehs etmektir. ALLAH’u teâlâ gayretli olanları basar’dan basirete ulaştırsın.

Ehlüllahtan birisine sormuşlar “ALLAH’I görmek mümkün mü?” diye o da cevap vermiş, “ALLAH’I görmemek mümkün mü?” diye.[53] 

----------------

 يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ {الصف/8} 

 Yurîdûne liyutfi-û nûra(A)llâhi bi-efvâhihim va(A)llâhu mutimmu nûrihi velev kerihe-lkâfirûn(e) Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır.(61/8)

----------------

 Hz. Ebu Zer’in “Rabbinizi gördünüz mü?” şeklindeki bir soruya, Efendimiz (s.a.v): “O bir Nûr’dur, nasıl görebilirim ki...” şeklinde cevap vermiştir. Yani, onun mahiyeti bilinmez, o şekilde görülemez. Diğer bir rivayette  Efendimiz “Bir Nûr gördüm.” demiştir.[54]

 (nun) harfi “Nûr-u İlâhiyye” dir.

 (nur) ise, ebcedde (nun) 50 

 (vav) 6 

 (rı) 200 = 256 elde edilir. Aslı (2 + 5 + 6) = 13 çıkar. 

 “Nûr” eşyayı içinden aydınlatan şeydir. Eşyanın zuhura çıkma ve görünme sebebidir. 

 Kişinin hakiki varlığınıda aydınlatan Allah’ın nûrundan başka bir şey değildir. 

 Bunu efendimiz (s.a.v.) şöyle ifade etmiştir.

 - Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı[55] ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resûlullah (s.a.s) şöyle dedi:

- Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı" Bu nûr, Allah'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Sema, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu. Ne zaman ki Allah, mahlukâtı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı.[56]

Bir başka bir hadisi şerifte efendimiz (s.a.v.) “Ben Allah’ın nurûndanım, müminlerde benim nûrumdandır” buyurmuşlardır. 

Kişinin gönlünde necm-heva yıldızının[57] bulunması nefsi benlik yıldızı nûrû, kevkeb yıldızı[58] bulunması izâfi-hayali benlik nûru, şı’ra yıldızının[59] nûru bulunması ilâhi benlik ve Târık yıldızının[60] nûru bulunması ise bu mertebelerin tamamını kapsayan nûrun bulunmasıdır. 

Aynı zamanda gönülde Kamerin (Ay) bulunması Nûru Muhammediye nûrunun bulunması ve Güneşin bulunması Hakikat-i ilahiyye nurunun bulunmasıdır. 

Kafirler neyi örteceklerdir ki? Allah nûrunu tamamlamıştır. 

 Bu risalet nûru Hz. Ali keremullahi veche efendimizden silsile yolu ile Hazreti pir Hasan Hüsamettin Uşşaki Kaddesallahi Sırrah’ul Aziz hazretlerinden günümüze Efendibabamız Necdet ARDIÇ uşşakiye kadar ulaşmıştır. 

 Nusret Babamız evlatlarına nazar ettiği için gözümün nûru diye hitap edermiş ve bir gün efendibabama bu dünyaya geliş sebebim sen imişsin demek suretiyle bu nûr onda kemaliyle vücud bulduğu açıktır.

 Sohbetlerde alıcı olan salike verici olan irfan ehlinden söz, öz, rûh ve nûr intikâk ettirilir. Nûr’unda zâhir ve bâtın olmak üzere iki yönü vardır. 

 (Necdet)  in ilk harfi olan (nun) dur. Nun ise Nûru İlâhiyyedir. 

 Tekrar “Necm sûresi” seyrine dönelim. 

Harflerden açılmışken bir hususu daha belirtelim. 

 (Necm), → (nun) ile başlar, (mim) ile biter. 

 Aslında (Necm) (seyr-i ilâhi) (ilâhi seyir) 

 (nun) dan → (mim) e yolculuktur.

Biz Necm mevzumuza daha sonra yine döneceğiz. 

Az yukarıda harflerle Kûr’ân’ın bütününde (Necdet) yazdık.

ve 40131 çıkmış idi. 

Nasıl ki, Kûr’ân, → Fatiha’da, 

Ve Fatiha, → Besmele’de,

Ve Besmele, → (be) de gizlendiyse;

53 de → 40131 in içinde ve → Kûr’ân’da öyle gizlenmiştir. 

“Necdet” de, → “Necat”ta gizlenmiştir.

 (nun) harfi için, “Nûr-u İlâhi”dir demiştik. 

Kûr’ânda “Nûr” ile ilgili çok âyetler vardır. 

Bunlardan birisi de 61. Saf sûresinin 8. âyetinde 

- نُورَهووَاللَّهُ مُتَمّ

“vallahü mütimmü nûrihî” 

“ve Allah nûrunu tamamlayacaktır,” şeklindedir.

Bu meâldeki sûre ve âyet numaralarının sayısal değerlerini bilmeden, acaba “Terzi Babam” ile bir ilgisinin olup olmadığını düşünmüştüm. 

Daha sonra açtığımda 61. sûre 8. âyet ile karşılaştım. 

(61 – 8) = 53 çıkar. Hülâsa “Terzi Baba” ile yolculuk, “Nûr”un bilinmesi, görülmesi ve o kişinin nûrlanmasıdır.

Bu Âyet bir başka yönüyle de, O’nun “bâtıni velâyetine” işaret etmektedir diyeiliriz.

1960’lı yıllarda Terzi Babam mürşidi Nûsret Tura Uşşâki Efendimizle günün şartlarına ve imkânlarına göre zaman, zaman mektuplar göndererek görüşüyorlarmış; Nûsret babamız o dönemde Necdet Bey’e yazdığı her mektubuna “Gözümün Nûr’u” diye başladığını hâlen saklanan o mektuplara bakarak görmüştüm.

Onun bu sözleri (nun) daki “Nûr-u İlâhiye”ye nispettir. 

Bugün için bu çalışmamıza ise, delil niteliğinde olup, o gün için söylenen bu sözlerinde hayat bulmasıdır.[61] 

Bu “Nûr” dan fakirininde hissesine pay düştüğü için Cenâb-ı Hakk’ın lütundan ve şükründen aciziz. Efendi Babamızın da bu taltifinden minnettarız.

İsmi hasın, "Bâtın"ın "Nûr" olduğuda bu istişarelerden sonra oluşmuş oldu.  Gerçi  bu ismi kendi kendisine  abartılı olarak "Nûrullah" deyip verenlerde vardır ama  bu ismi verenlerin bilmem sonları ne olur.

"Terzi Oğlu Murat Deruni"  "T.O.M.D."seni daha güzel anlatıyor gibi duruyor. İsmi hassın ise gene Bâtın kaynaklı "Nur"  veya "Nur'eddin"  dir bu şekilde hem Nureddin ismi kullanılmış ancak bâtında kalmış olur. 

Ancak gene bak sen karar ver neticede sana da hangi isim gönlüne uygun gelirse bundan sonra onu kullanırız, inşeallah. 

Tekrar Dünya ahret işlerin kolay gelsin bizlerden sizlere herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız.[62]

----------------

 هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ {الصف/9}

 “Huve-llezî ersele rasûlehu bilhudâ vedîni-lhakki liyuzhirahu ‘alâ-ddîni kullihi velev kerihe-lmuşrikûn(e)”

 O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir.(61/9)

----------------

 Hak din bu sûrenin 7. Âyetinde Kur’anı Keriym A’li İmran Suresi 3. sure 19. ayette; inne’d diyne ındellahi’l islamü “Allah’ın indinde (yanında) din İslamdır.” Allah’ın indindeki (yanındaki) din islâm olmakla beraber; acaba kulun indindeki din nedir, nasıldır? Diye incelenmişti. Tekrar oraya dönüp bakılabilir… 

Ayrıca İbrâhîmiyet, Museviyet (Yahudilik), Îseviyet (Hristiyanlık), Muhammediyet (Müslümanlık) gibi ayrı ayrı dinler yoktur. Bunlar hakk din olan İslâmın mertebeleridir. Resülûllah efendimiz s.a.v. ile kemale ermiştir. (5/3) 

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ {الصف/10}

 “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû hel edullukum ‘alâ ticâratin tuncîkum min ‘azâbin elîm(in)” Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi size? (61/10)

----------------

 Bu ticaret alış veriş Fetih Sûresi 10. Âyette bildirilmiştir ve açıklanmıştır.

 (İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.”

(Bilindiği gibi bu Âyet-i Kerîme ilk derse başlarken ve ders geçirilirken el ele tutularak okunan Âyet-i Kerîme’dir.)

 (İnnellezîne) “muhakkak o kimseler ki,” Görüldüğü gibi burada tahsis yapılmakta bir tahsis yapılmakta, hitap bütün insânlara değil belirli bir guruba ve Hz. Peygamberin çok yakının da olan kimseleredir. Biat-ın ilk şartı gönülden yakınlık olmasıdır. Biat ehli alma ve olma ehli olanlardır. 

(Yübayiuneke) “Sana bîy’at ediyorlar” tabi olup alış veriş yapıyorlar. Bayi, bilindiği gibi alış veriş yapılan yerdir. Âyet-i Kerîme’de belirtilen (bayi) ise Hz. Rasûlüllah’ın sahibi olduğu Ulûhiyyet hakikatlerinin pazarlandığı âlemlerin en büyük (bayisi) dir. Her Peygamber Ulûhiyyet hakikatlerinden kendi mertebesi olan hakikat-i pazarlamakta yani, o mertebenin ilminin bayisi olmakta, Hz. Peygamber Efendimiz ise (biat) ehli ne en geniş Ulûhiyyet hakikatlarini ifşa etmekte ve pazarlamaktadır. Yani açığa çıkarmaktadır. Âyet-i Kerîme nin diğer ifadesi ise (senin bayi’in den alış veriş ederler) bu alış verişte, Hz. Peygamberden ilâh-î ilim ve muhabbet alanlar, her alış verişin bir bedeli olduğu gibi, acaba bu alış verişin karşılığında ne vermeleri icap etmiş tir. Bunun cevabını (Tevbe Sûresi 9/111 Âyetinde) ve benzerlerinde görmekteyiz. 

إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ

بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ

وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَيَةِ وَالإِنْجِيلِ

وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ فَاسْتَبْشِرُوا

ببيعكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِه وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

(İnnellaheştera minel mü’minîne enfüsehüm ve emvalehüm bienne lehümülcennete yükâtilüne fî sebilillâhi ve yuktelüne va’den aleyhi hakkan fit-tevrât-i vel İncîl-i vel Kûr’ân-i ve men evfe biahdi-hî minellahi festebşirû bi bey’ikümüllezî baye’tüm bihî ve zâlike hüvel fevzul azîm.) 

9/111. “Şüphe yok ki. Allah Teâlâ mü'minlerden nefisleri ni ve mallarını cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah Teâlâ yolunda savaşacaklar da öldürecekler ve öldürüle-ceklerdir. Onların öyle cennete konulmaları, Tev-rat'ta, İncil'de ve Kûr'ân'da zikredilmiş, hakk olan bir ilâhî va'ddır. Ve sözünü Allah Teâlâ'dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır?. Artık yapmış olduğunuz o alış verişten dolayı size müjdeler olsun ve işte bu, en büyük bir kurtuluştur.” Yorum yapmadan sadece meâl olarak geçelim. 

 İşte biat eden o mü’minler, biat esnasında Ulû-hiyyet hakikatleri için nefislerini, cennet için de mallarını vermişlerdir.

(innemâ yübayiunellah) Sana biat edip alış veriş yapanlar, senin varlığında, (hakikatte bu biat ve alış verişi Allah ile yapmaktadırlar.) Beyanı görüldüğü gibi ne müthiş bir ifade dir ve Hz. Peygamber Efendimizin de, Hakk’ın indindeki yüce yerini açık olarak göstermektedir.[63] 

----------------

 تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ {الصف/11}

 “Tu/minûne bi(A)llâhi ve rasûlihi ve tucâhidûne fî sebîli(A)llâhi bi-emvâlikum ve enfusikum zâlikum hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)” Allah'a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.(61/11)

----------------

 Allah’a cc. ve Resülullah (s.a.v) e imanın kısaca anlatımı aşağıdaki gibidir… 

Zâhiri anlamda “Allah”a îmânın tarifi (dil ile ikrar kâlp ile tasdik) diye ifade edilir. Ancak dil ile ikrar yani ifade etmek, kolaydır da, kâlp ile tasdik oldukça zordur. Bir şeyin gerçek manâda tasdiki o şeyin çok iyi bilinmesine bağlıdır. Kaldı ki! Allah (c.c.) lühü her hangi bir şey’iyyet’te değildir. O halde hakiki îmân anlayışı gerçek bir eğitim işidir. Îmân olgusunu üç ana ifade de belirtebiliriz. 

(1) Lâfz-î ve hayâl-î îmân. 

(2) Duygusal îmân. 

(3) Müşahedeli, hakiki îmân. 

Bunlar birbirinden farklı iseler de hepsi bulundukları yerlerinde geçerlidir. Ancak değer yargıları birbirlerinden çok farklıdır, geniş bir anlayış ve yaşam tarzıdır. Bir birlerini takip ederek güzel bir eğitim ile îmân’ın kemâline ve derinliğine doğru yol alınarak gerçek îmân’a oradan da “îkân”a yol bulunur. Îmân hangi mertebesi itibariyle olursa olsun, îmân eden ve edilen, olmak üzere ikilik gerektirir, kulluk da “isneyniyyet” ikilik üzere olan anlayıştır. 

 Îkân, ise kulun Hakk’ta fâni olmasıyla, kendisini kul ismi cihetinden müşahede edip kendi kendini tasdik etmesidir, diyebiliriz. (ا) “elif” (م) “mim” (ن) “nun” sembol harflerinin hakikatleri bütün âlemlerin üzerinde geçerli ve tesirlidir. 

 Rasûl’e olan îmân’a gelince, yukarıda bahsedilenler bu mertebe içinde geçerlidir. Ancak özetle iki hususiyyetinden bahsedelim. Birincisi, Mekke ve Medine’de yaşamış sûrî ve fizikî Muhammed’e (s.a.v.) in Peygamberliğine îmân, ikincisi ise bütün hakikat-i ve ihtişamıyla (Hakikat-i Muhammediyye) ye îmân ve oradan da “îkân” gerçeğine ulaşmaktır diyebiliriz. 

Bu hususta daha geniş bilgi (vahy ve Cebrâil) isimli kitabımızın “îmân” bahsi bölümünde vardır. Ayrıca (İslâm, îmân, ihsân, ikân) isimli kitabımızda da vardır dileyenler oralara da bakabilirler.[64]

Yine bu sûrenin 4. Âyetinde efendimiz (s.a.v.) in “küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” İle nefsi emmare ile yapılan cihad olduğu açıklanmıştı. 

“fî sebîli(A)llâhi” Allah yolunda olarak meallerde verilmiştir. 

Sözlükte “yol” anlamına gelen sebîl kelimesinin terim anlamının “fî sebîli’llâh” (Allah yolunda, Allah rızası için) tabirinden geldiği belirtilmekte (EI2 [İng.], VII, s. 679), daha önceleri fazla yaygın olmamakla birlikte sebbâle adının kullanıldığı da bilinmektedir. Osmanlılar başlangıçta dağıtılan suya sebil ve dağıtıldığı yere sebîl-hâne demişlerse de zamanla “hâne” terkedilerek bugünkü şeklini almıştır.[65] 

Su bilindiği gibi hayat ve ilimdir… Bu sebil bidonunu kişinin kendi vûcüdü olarak ve içindeki suyu da hayatı olarak düşünürsek ki başta bu vehimi vücudu ve hayali hayatı ile nefsi emmare bilgileri ile doludur. İşte ne zaman bu vücud hakkın vücudu olduğu anlaşılırsa ve içinde bulunan hayali varlık ve nefsi emmare biilgileri nefis cihadı ile boşaltılırsa yerrine Allah yolunda cihad ederse içine Hakk’ın hayatı ve ilmi olan bilgiler doldurulur.[66]

----------------

 يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {الصف/12}

 “Yaġfir lekum zunûbekum ve yudhilkum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ve mesâkine tayyibeten fî cennâti ‘adn(in) zâlike-lfevzu-l’azîm(u)”

 (Bunu yapınız ki) Allah, günahlarınızı bağışlasın, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koysun. İşte bu büyük başarıdır.(61/12)

----------------

 Ahmed Avni Konuk Mesnevi-i Şerif şerhinin girişinin başında;

Rahmân ve Rahîm olan Allah Teâlâ’nın ismiyle bu kitabın te’lifine başlarım. Bu kitab Mesnevi’dir; ve o, Allah’a vusul be yakîn sırlarının keşfinde dinin asıllarının asıllarının asıllarıdır; ve o Allah’ın fıkhı ve Allah’ın parlak yolu ve Allah’ın açık burhânıdır. Onun nûrunun meseli, içinde kandil bulunan mişkat gibidir.[67] Bir parlayış parlar ki, sabahlardan daha nûrludur; ve o, gönüllerin çeşmeler sahibi olan cennetlerdir. Onlarda bir pınar var ki, bu yolun yolcuları indinde “selsebil”[68] isimlendirilir.[69]

 "Adn" sözlükte yerleşmek, bir yerde iskân etmek anlamına gelir.

Cennetin en yüksek mevkiine veya değişik yerlerinin tamamına verilen ad.

Adn Cenneti, peygamberlere, sıddîklara, şehidlere mahsus, içinde gözlerin hiç görmediği, insanın hatırından geçmeyen muazzam güzelliklerin bulunduğu muhteşem Cennet'in adıdır. Bu tarif Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadîse dayanılarak yapılmıştır. Allahü Teâlâ buraya giren kimseleri överek "Sana girecek olanlara ne mutlu!" buyurmuştur.

Ayrıca Adn Cenneti'ne Cennet'teki bir şehir veya nehir ismi diyenler de vardır. (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut (t.y.) II, 207; el-Beydâvî, En vâru't- Tenzîl, Mecmefu't- Tefâsir III, 157; en-Nesefî, Medarikü'l-Tenzîl; III, 157-8; el-Hâzin, Lubâbü'tTevîl, III, 157) Bunlardan başka Cennet'in en üst makamı, Cennet'in ortası, birçok kapılı burçları olan Cennet'teki bir köşk diyenler de vardır (el-Hazin, a.g.e., III, 158) Ancak bu görüşlere pek itibar edilmeyip Adn Cenneti'nin ayrı bir makam ve hatta "Cennetler"den ibaret olduğu ifade edilmektedir.[70]

Adn Kur’an’da cennât kelimesiyle birlikte zikredilerek insanın aslının (Âdem’in) yaratıldığı ve âhirette müminlerin sonsuza kadar kalacağı çeşitli cennetleri tasvir etmek üzere kullanılır. Kur’an’da on bir yerde bahis konusu edilen adn cennetleri, “içinde güzel meskenlerin, tahtların, altın ve incilerle süslenmiş ince ipekten yeşil elbiselerin, sabah akşam ikram edilen türlü yiyeceklerin, gözleri başkasını görmeyecek kadar eşlerine bağlı hûrilerin ve çeşitli ırmakların bulunduğu ebedî bir yurt” olarak tasvir edilir. Boş sözlerin işitilmeyeceği, yorgunluk ve bıkkınlığın hissedilmeyeceği bu yere, sadece, iman edip amel-i sâlih işleyen, Allah’a karşı ahdini yerine getiren, rablerinin rızâsını gözeterek sabreden, namaz kılan, kendilerine verilen rızıklardan gizlice ve açıkça dağıtan, kötülüğe iyilikle karşılık vererek onu ortadan kaldıran, günahlardan tövbe edip temizlenen, hayırda yarışan, Allah yolundan ayrılmayıp bu uğurda malları ve canlarıyla cihad eden müttaki müminlerin (erkek-kadın) gireceği vaad edilmektedir. (bk. et-Tevbe 9/72; er-Ra‘d 13/20-24; el-Kehf 18/30-31; Meryem 19/60-63; Fâtır 35/32-35; Sâd 38/49-52; el-Mü’min 40/7-8; es-Saf 61/11-12)[71]

Bu bilgiler ışığında bu cennetin zât cenneti yani 8. Cennet olduğu anlaşılıyor. İçinde Ef’âl, Esmâ, Sıfât ve Zât cennetleri vardır. 

----------------

 وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ {الصف/13}

 “Ve uhrâ tuhibbûnehâ nasrun mina(A)llâhi ve fethun karîb(un) ve beşşiri-lmu/minîn(e)” Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih (Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele!(61/13)

----------------

 Feth’in ne olduğunu anlamak için Fetih sûresi ve hakikatleri içinde bir yolcuğa çıkalım. 

 Fetih’in lügat manâsı bilindiği gibi “açmak”tır ve her bir açılış kendi bünyesinin feth-i’dir.

 (Fâtih) “açan-fâil” (meftuh) ise “mef’ul-açı-lan’dır.” Daha sonra izah edilecektir. 

 (Fetih) hakkında tefsirlerimizde biri Mekke’nin, diğeri hayber’in, fetihleri olmaları hakkında pek çok bilgiler vardır, dileyenler oralardan araştırabilirler. Biz burada bunların tekrarını yapmak yerine daha başka yönlerini ortaya çıkarmaya çalışarak, ma’nâ âleminde ki, ve özümüzde kapalı kalmış sahalarımızın Feth’i ni oluş-turmaya çalışacağız. 

 Kûr’ân-ı kerîm’de dört yerde (Fetih) ten bahse-dilir. İkisi bu Sûrenin içinde, diğerleri (Saf 61/13) (Nasr 110/1) dir. Dikkatlice bakıldığında bu fetihlerin özellik-lerinin aynı olmadığı ve üç bölümde toplandığı görülür.

- (Fethi mübin = Açık fetih:)

 (2) (Fethi karib = yakın fetih:)

 (Allah’ın yardımı ve Fethi karip = yakın feth.) 

(3) (İza cae nasrullahi vel fethi = Allah’ın yardımı ve fethi geldiği zaman.) Görüldüğü gibi son iki “Feth” için Allah’ın yardımı, yani Ulihiyyet mertebesinin yardımı gerekmektedir. 

 Bu kelimelerin ifade ettikleri manâlarını daha iyi anlayabilmemiz için özetle vücûd mertebelerini tekrar burada da belirtmemiz gerekecektir. 

 Zat-ı mutlak kendi kendinde olarak, â’ma’iyyetinde iken bilinmekliğini sevdi ve gizli hazinesinden ilk tecellisini ve nüzülü’nü Ahadiyyet mertebesine yaptı. Burada iki hususiyyet-i belirginleşti, onlar’da (İnniyyet-i ve hüvviyyt-i ) idi. Buradan-da bir tecelli ve nüzül eyleyerek Vahidiyyet mertebesini oluşturdu. 

 Vahidiyyet mertebesi, Ulûhiyyet ve rahmâniyyeti de kapsamına alır. Oradan da bir tecelli eyledi Rububiy-yet (Esmâ) mertebesini oluşturdu. Oradan da bir tecelli eyleyerek, Melikiyyet (Ef’âl) “âlem-i şehâdet”-i oluşturdu ki; içinde yaşadığımız âlemdir. 

Â’mâ’iyyetinden Ahadiyyet-i ne olan nüzülüne (tecelli-i akdes,) Ahadiyyet-in den vahidiyyet-i ne olan nüzülüne de, (tecelli-i mukaddes) denmiştir. Ayrıca Ahadiyyet mertebesine (lâ taayyün) Vahidiyyet mertebesine (taay-yünü evvel) Rububiyyet mertebesine de (taayyünü sâni) denmiştir. Daha geniş bilgi “Vahy ve Cebrail” isimli kitabımızda vardır dileyen oraya bakabilir. 

 Vahidiyyet= Taayyünü evvel mertebesi oldukça yüklü bir mertebedir, çünkü bu mertebede bütün tecelli ve oluşumların programları yapılmaktadır. Vahidiyyet-in zuhur mahalli Ulûhiyyet, Ulûhiyyet-in zuhur mahalli ise aynı zamanda Ceberût mertebesi olan, Hakikat-i Muhammed-î ve İnsân-ı kâmil mertebesidir. İşte böylece Ulûhiyyet ve Hakikat-i Muhammed-i mertebesinden bütün âlemlere üflenen Nefes-i Rahmân-î nin kaynağı burasıdır. Oradan tüm olarak Esmâ ve Ef’al âle-ne ulaşan nefes-i Rahmân-î zuhur ve tecelli ettiği her yerde o yerin hususiyyet-i gereği aldığı isimler (nefs) ler oldu. Görünen bütün varlıklar Rahmân-ın tüm olarak nefesinden çıkan (nefs) ler’dir. 

 Böylece “Vücûd-u Mutlak’ın” zuhuru olan “Vücû-u izâfi” kayda girerek her mahalde o mahallin özelliğine bürünerek kayda girmiş ve bu “Vücüd-u Mukayyed-e” (kayıtlı vücûd) “ef’al âlemi-âlemi şehâdet” denmiştir. 

 Bu anlayış içerisinde, Âyet-i Kerîme’lere baktığı-mız zaman, biri Ahadiyyetten abdiyyet-e, diğeri ise abdiyyetten Ahadiyyet-e doğru olan yolculuğun açılımla-rını görebiliriz.[72]

Şimdi Feth-i Karib nedir onu anlamaya çalışalım. Diğer Fetih mertebeleri ile bilgi (19) Fetih sûresii ve Fethin hakikatleri içinde bulunabilir. 

İkincisi (fethi karîb) (yakın bir feth) tir ve iki yerde geçmektedir. Gerçek fetih te iki türlü olmaktadır. Birisi Ahadiyyet mertebesinden ef’âl mertebesine kadar olan bütün tecellileri her mertebenin gereği olarak zuhura çıkarıp açmak (nüzül-iniş fethi) yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yönüdür. Diğeri ise (urûc-yükseliş fethi) dir ki, gerçek bir Hakk yolcusunun, irfan ehlinin konturolunda mertebe, mertebe, meratibi ilâhiyye yi seyr-i sülûk yaparak Mi’râc etmesidir. Her geçtiği ders ve dersin ifade ettiği manâ ve saha kendisine (feth) olunmakta-açılmakta’dır. (İrfan mektebi ve şerhi isimli kitabımızda belirtildi, dileyen oraya bakabilir.) Kâ’be-i Muazzama da, tam kapısının karşısında duran Makâm-ı İbrâhîm’in içinde olan İbrâhim aleyhisselâmın ayak izlerini takib ederek yürümek zâhi-ren İbrâhimiyyet mertebesinin fethidir. Yine zâhiren Hayber kalesinin fethi, Mûseviyyet mertebesinin fethi dir. Yine zâhiren Kûds-ü Şerifin fethi İseviyyet mertebesinin fethi dir. 

 Ve yine Kâ’be-i Muazzamanın fethi dahi Muham-mmediyyet mertebesinin fethidir, bu üç fetihte de Hz. Alî nin rolü büyüktür. İşte ancak kişi bu fetihler tamam olunca Hakikat-i Muhammed-î ümmeti olunabilinmek-tedir, aksi halde, cesed-î Muhammed-î, ümmet-i olarak kalma ihtimalimiz vardır. Hakk’a sığınırız. 

 Bu hakikat-i özetle şöyle de anlatmışlardır. 

“Cem’ül, cem’ül, cem’ül, cem ile feth oldu ebvabı Hüda.” Yâni her mertebenin cem-i topluluğu ile Allah-ın kapısı feth oldu-açıldı veya açılır, denmiştir. 

 Söz buraya gelmişken Nusret Babam dan bir ha-tıramı da yazmak gönlümden geldi. Allah (c.c.) lühü onlardan razı olsun. Kendisini ziyarete gelip giderken ki-taplarının basılmağa çalışıldığı o zaman ki ismi olan ca-ğaloğlunda (amca) matbaasına uğrar kitaplarının durumuna bakardım. 

O günlerde dîvân-ı basılıyordu, yine dîvân-ın durumuna bakmaya gittiğim bir gün, matbaacı bana dedi ki; sizin efendiniz (cem’ül cem) makamında imiş: Nereden anladınız? Deyince “okuduğum bir şiirinden” dedi ve o bölümü okudu. Şöyle’ki! (Cem’ül cem’e vardım başka ihsân istemem) idi. Bende evet doğru tahmin etmişsiniz haklısınız dedim ve divân-ın durumunun ne halde olduğunu öğrenip oradan ayrıldım. O divândan şu anda sadece bir adet kalmış durumdadır. Bu hatırayı da böylece yadettikten sonra tekrar yolumuza devam etmeye çalışalım. 

 Âyette geçen ikinci (fethi karib) “yakın feth” de özetle anlatılanlardır, yani bu feth-açılımın ardından diğer bir sonraki feth-in yaklaşması فَتْحًا قَرِيبًا (feth-i karib) tir. Bu yüzden iki def’a belirtilmiştir, biri zâtından ef’âl-i ne, diğeri ise ef’âl-in’den zâtına olan “nüzül ve uruc” fetihleridir. 

 Üçüncüsü, yani (fethi karib) in ikincisi Allah-ın yardımına bağlanmıştır ki, kâmil bir Ârifin nezaretinde oluşması mümkündür, başka yolu yoktur. (61/13)

وَأُخْرَى تُحِبُّونَها نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ

(ve uhra tühibbunehe nasrunminallah ve fethun karib’un ve beşşiril mü’minîn)

61/13. “ Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakîn bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.” Âyet-i Kerîme’lere ibretle ve irfaniyyetle baktığı-mız zaman bizlere ne kadar çok şeyler söylediğini görmememiz ve duymamamız mümkün olamayacaktır. 

Yukarıda Âyet-i Keriymenin sonundaki ifade de çok manidardır. Bu hususta gerçek mü’minler müjdelenmiştir. Böylece feth’in oluşması ve şartı mü’min’liğe bağlan-mıştır, gerçek mü’min ise (ikân) “yakıyn” ehlidir, idraklerinize sunuyorum.[73] 

Yine bu konu hakkında bir tefekkür çalışması olan (164) nolu esere müracaat edecek olursak…

Terzi Baba (118-52) Tur Sûresi ve M. Nusret Tura hazretlerinin “Başlarken” bölümüne alıntılan şu ifadeleri düşünüyordum…

-----------------------------

Yani “Nusret” ile “Necdet”in muhabbeti “Hakikat-i Muhamme-diye”yi zuhura çıkardı. 

Burada bir başka yöne de dikkat çekelim;

 نصرت (Nusret) ile نَجدَت (Necdet) in arapça orjinal yazılarına bakarsanız her iki isim de,

 ن (nun) harfiyle başlar → ت (te) harfiyle de sona ererler. 

 “Nusret”teki ve “Necdet”teki bu ن (nun) ve ت (te) harflerini çıkartırsak ; 

(Nusret) نصرت te → صِر (sır) kalır. 

Burada صِر (sır) dan maksat “Nusret”te gizlenen sırr’ın “Necdet” olmasıdır. 

 نَجدَت (Necdet) teki (ced/ata) جَد kalmaktadır, ki bu da “İsm-i Necdet” in “İsm-i Nusret”in de, yani kendisine bağlanacakların kökü atası ve yardımcısı olacağının ispatı olmuştur. 

Nusret Babamızın ilâhi emâneti Terzi Babamıza vermeden önce söylediği, “Benim sebebi vücûdum sen imişsin,” sözü aslında buraya vurgudur. 

Ayrıca “nasrun minallahi” ve “fethun karîb” âyeti ile de, “size yakın bir fethi Allah’ın yardımıyla müjdeliyorum,” derken aynı konuya vurgu yapmıştır. 

Dilerseniz bu âyet üzerinde biraz duralım. 

Acaba müjdelenen nedir?… 

SAF 61. Sûre 13. Âyet

وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ {الصف/13}

ve uhra tühıbbune­ha nasrün minallahi ve fethun kariy­bun ve beşşiril mu’minîne

Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakın bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.

61 daha önce zikrettiğimiz gibi Necdet’in isimlerinden biri idi. 13 ise, açık beyanı ortadadır. 

Az önce yukarıda نصرت (Nusret) harflerinin alfabetik toplamının 52 olduğunu, bunun da Nûsret Tûra Efendimizin silsile-i Şerifteki yerini anlattığını açıklamıştık. 

Bu âyet-i Celile’de var olan müjdelerden bir tanesi de hilâfet mertebesidir. 

Lisân-ı Nusret’ten kendisinden sonra gelecek olan halifesi “Terzi Baba”nın müjdelenmesidir. 

Diğer müjde ise, bunun devamı olup, sûre ve âyet numaraları ile zuhura gelmektedir. Onlar da 61 ve 13 idi. 

Burada 61 ile, “Terzi Baba’”nın ismine atıf yapılmaktadır.

13 ile de, O’nun, Muhammediyet mertebesinden zuhuruna işaret edilmektedir. Kısaca “Gönül Mekke”sinin fethi müjdelenmektedir. 

Hazretimizin İlâhiyat okulunda eğitim almak isteyen bir talibliye kendileri günlük olarak yapması gereken vird ve amelleri o kişiye yazdırarak söylerler. 

(Zaten bunlar-14-irfan mektebinin seyr defterinde de mevcuttur.)[74] 

------------------- 

 Ç.H.U kardeşimiz buradaki ifadeleri ile bu sahayı aydınlattığı için kendisini tebrik ederiz. Ve bunu biraz daha açalım.

(صر) “Sr-Sır” ve (جد) “Cd-Ced-Cet” Bunlar Türkçe ifadeler olarak karşılık bulmaktadır. A-rapça da yani hakikat yönü ise (سر) “Sr-Sır”ın içinde (س) “Sin” İnsânı Kâmil ve Rubûbiyet vardır. Efendi Babamın bu sırrı Rubûbiyet-Rabbi Hass (13) yönünden (سلام) “Selâm” esmâsıdır. Bunuda kendisi açıklamıştı. “CD” bu hakîkatleri “CD” ye aktararak bâtınında “DC” doğru akım kullanan bilgisayar ve telefonlardan gönülden gönüle aktarmaktadır.

 Sayısal ifadeler ise; (ص) Sad: 90, (ر) Re: 200, (ج) Ce:3, (د) De: 4 dür. Toplamı ise; 200+90+3+4= 297 dir. Bu sayı Rasûl sayısal değeri olduğu gibi, 97+2= 99 Esmâ’ül Hüsna’dır. 97-2= 95 dir.. (95) Tin Sûresi ve (40) Hakîkat-i Muhammedi sayısı çıkınca kalan sayı (55) (مَتِين) “Metin” dir. 

 Esmâ tecellisi bölümünde Efendi Baba’mın kitapları ile Nusret Babam (r.a)’in kitaplarını bağdaştıramıyan bir zâhiri Nusret Bey vardı.

 (سر) “Sır” arapça değeri “260”dır. (26) Museviyet dairesinin (0) kemâlatı ve seyri süluğudur.

 Nasıl ki Mûsâ (a.s.) 8 ve 9. Levhler, Nûr-Hüda veya Rubûbiyet-Kudret levhalarını kavmine açıklamadıysa, Nusret Babam (r.a.) “necat-velayet-hamd-sayı sistem, bünyesinde olduğu halde bunu Tûr sûresinin hakîkatte açıklayıcısı olan Efendi Babam açıkladı ve açıklamaya devam etmektedir. (Nusret Babam gemici olduğu halde, nuh-necattan bahsetmiş midir? Fetih-Nasr sûresi içinde Rabb-inin Hamd’i vardır. Hamd hakikatlerinden bahsetmiş midir?) 

 (صر) Türkçe yazılmak ile beraber (290) sayısı ile hakîkat mertebesini de içinde barındırır. (29) 28 mertebenin yakîn halinin (0) kemâlatı ve seyri süluğudur. (29) Ankebut-Örümcek sûresidir. Bunu şartlanma, vehim ve hayalle anlamak mümkün değildir. Nakşilik tarikatının hakîkatı olan Ebu Bekir sıddık hazretlerinin Bekriyye hakîkatine vakıf olmak lazımdır.

 Bu sevr mağarasında Resülûllah Efendimizin Ebu Bekr (r.a.) an efendimize İsmi Celâl olan Allah (c.c.) isminin telkinidir. 

 Bu sır, Sevr (ثور) hakîkatidir. Aradan velayet (و) “Vav” alınınca kalan (ثر) Türkçe yine sırdır. Burada Ebu Bekir (r.a.) efendimiz… 2 nin ikincidir. “Nur” esmâsı sayısal değerlerinde ne bulunmuştu. 52-54-56-58 dir. Yani çift sayılar bunu aslı çiftlikteki birliktir.

 Aslında burada Efendimiz (s.a.v.)’in risâlet hakikatını fenafillah mertebesinden kendi bünyesinde bulunan velâyet hakikatini ayna olan velayet hakikatine aktarmasıydı.

 İşte yolumuzda bu mertebeden olan (ثر) “Sır”dır. (ث) “Se” Sevb-Elbise ve Senâ sırrının Necdet babama aktarılması idi aslında “Nusret-zafer-Fetih” aynasından bu yansımaktaydı. Mü’min Mü’minin aynasıdır hakîkati açılmıştı. Burada sayısal değer; 500+200= 700 ve 6 (706) olmaktadır. (76) Nusret Babamın dünyada kalma süresidir. Toplamı “13” tür. Birde bunun (ث) “Se” harfinde 3 noktası vardır. 76+3= 79 dur… Hayret ki hayret…

 İlk hesaplanan sayısal değer; (صر) “Sr-Sır” 290, İkinci hesaplanan asıl sayısal değer (سر) “Sır” 260 ve son değer, Sevr (ثور) 700+6+3 tür. Son değer görüldüğü gibi “700” (ز) “Zel” harfinin sayısal değeridir. “Zevâl” dir. 63 ise efendimizin bu dünyada kalma süresidir. Zevâl aynı zamanda kemâl yani “Bekâbillah” süresidir.[75] 

 Yolumuza Gökyüzü İnsanları çalışması âyet yorumu ile devam edelim.

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

61.13 - Ve uhrâ tuhıbbûnehâ, nasrum minallâhi ve fethun garib, ve beşşiril mué'minîn. 

Diyanet Meali: 

61.13 - Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih (Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele! 

Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

61.13 - Ve kendisini sevdiğiniz bir başka (nîmet de) vardır ki, o da Allah'tan bir nusrettir ve yakın bir fetihtir ve müminleri müjdele. 

-------------------- 

 NOT=Nusret babamın ayetidir. T.B. 

 118-52-Kur’an-ı Kerîmde yolculuk. (Tur Suresi) sayfa (111) 

--------------------- 

……………………Bu dünya âlemini, kişinin bireysel nefsiyle olup, Hakk’tan ayrı olarak gafletle geçirmesi, uykuda kalması. Gerçek manâ da Hakk ile yaşaması ise uykudan uyanması demektir. 

İşte bu hakikat-i âlemde Peygamberler arasında ilk def’a Hz. Muhamed (s.a.v.) Efendimiz anlayıp ifşa etmiş ve Cenâbı Hakk’ta Ona hitaben. 

Allah Teâlâ Peygamberine rü’yâsını hakkiyle doğru kılmıştır.” (48/27) Buyurulmuştur. 

Burada ki, rû’ya bilindiği gibi, Mekke’nin fethi hususunda’dır ki; Fethin kemalidir. 

 “Fethi karib” (yakın feth) bir bakıma kişinin kendi nefsini, gerçek kişiliğini bilip fethetmesi, yani vehim ve hayalden beden mülkünü kurtarması ve bu gayede çalışması neticesinde oluşan başarısı “ilk fetih” olduğundan bu “yakın” fetih’tir. Aslında bu fetih oluşturulmayınca diğer fetihlere de yol yoktur. 

“Fethi mübin” (açık feth) ise zâten açık olan bütün âlemlerde ki, Allah’ın zâtî tecellilerini görüp, farkedip, ona göre idrak ederek irfaniyyetinin artması, genişlemesidir. Bu da kişinin Hakk ile doğrulanmasıdır. 

110/1. “Allah'ın nusreti ve fethi geldiği zaman.” Burada ise dikkat çeken husus (feth) in Allah-ın yardımıyla mümkün olabileceği gerçeğidir ki, eğitiminin mutlaka ehlinden alınması gerekir. Sâlik yakın feth’e ulaştığı vakitten sonra da bu fetihlerin devamı zât-î feth’ler için mutlaka Allah’ın (c.c.) lühü yardımı,Nusret-i gerekmektedir. Ondan sonra. 

110/2. “Ve Allah'ın dinine insanların nasıl fevc fevc girdiğini görürsün.” Allah’ın dîni demek, gerçek manâ da hakikat-i Muham mediyyeyi idrak etmektir, bu ise Cenâb-ı Hakk’ın bütün âlamlerinde ki zuhurunu müşahede etmektir. Bu anlayış ise “insanların” yani, diğer ismi (İnsan-ı kâmil) olan bu âlemlerin hakikatinin anlaşılmasıyla her mertebesi itibariyle idrak edilmesi “insanların bölük, bölük kişinin kendi din halkasına girmesi, yani tevhid bilgisinin artmasına sesbeb olmasıdır ki, görürsün” demek olur. Çünkü bizlerden ilk şart olarak (eşhedü) “müşahede-görüş” istenmiştir. 

110/3. “Artık Rab'binin hamdıyla, hamdederek tesbihte bulun.” Bütün bu hakikatleri idrak ettikten sonra zaten kişinin nefs-î ve beşer-î kimliği kalmadığından yaptığı tesbihat-ı “Rabbı’nın hamd-ı” ile olacağından onun hakikati de (Elhamdülillâhi) olduğundan o tesbih ve hamdı ancak, kul ismi altın da rabb’ın yaptığı açık olarak ifade edilmiş olmaktadır. İşte bütün bu hakikatleri kendine yani ”beşeri ve nefsi kimliğine” bağlayıpta benliğe düşersen, 

110/3. “ ondan mağfiret dile, şüphe yok ki: O tevbeleri çok kabul edici olmuştur.” Bütün bu hususlar idraklerinize sunulur. Yukarıda da fetihler’den basedilmişti bu kadarla bırakıp biz yine yolumuza devam edelim. 

Kişilerin gece içinde uykuya yattıklarında gördükleri rû’ya-lar, rû’ya içinde rû’ya dır. Fiziken uyandıklarını zannedenler, aslında hiç bir zaman uyanmamışlar, Hakk ve irfaniyyetten uzak, uzun bir ilmi gaflet uykusunda bulunmaktadırlar. 

 Kişilerin gezmeleri, hareket etmeleri, gerçek manâ da yaşam değil, aynı uyurgezer kimseler gibidir ki, uykuda gezdiğinin farkında değildir. 

Gerçek bir irfan ehlinden uykudan uyanma eğitimi alınmasa, kişi bu uyku dünyasından ahiret âlemine yine uykulu ve rû’ya âleminden geçer gider haberi bile olmaz. 

Orada da hayatı oranın şartlarına göre olan, yine rû’ya âleminde yaşamını sürdürür. 

Bunun çaresi bu gün bu âlemde uykudan uyanmaktır. 

İşte bu dünya uykusundan nusret/yardım ederek uyandıranlardan biri de “Nusret Babamız” idi. Bu yardım ve gaflet uykusundan uyandırmaları kitapları ve evlâtları ile halen devam etmektedir. Allah Nusret Babamız ve Rahmiye Annemizden sonsuz razı olsun. Amîn. 

---------------------- 

Bakara, “fevelli vecheke şetral mescid-il haram” (2/144) ayeti kerîmesi kıbleteyn mescidinde geldiği zaman, Mekke şehri manen fethedilmişti bir müddet sonrada fiziken fethedilmiştir. Ancak çok dikkat çeken konu Kıblenin Kudüsten mekkeye alınması, ayet nosu “144” kudüsteki Mescid-i Aksa sahasıda “144” dönümdür. 

Yani bir “144” ten başka bir “144”e yöneliştir. Madde “144” ünden, mana “144” üne yönelmektir. T.B. 

(Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele! 

 “Beytullah-Beyt-ul atik- Beyt-ül haram-haremi şerif kâ’be-i muazzama” gibi isimlerle anılan bu muazzam Zat-i tecellinin indiği mekân, bütün âlemler de sadece bu küçücük arz-dünyadamı olacaktır? Eğer böyle ise, diğer âlemlere haksızlık edilmiş olmazmıydı? 

Bütün gökyüzü âlemleri Hakk-ın mülkü olduğundan O’nunda mülkünün her tarafında beyti-evi olduğundan o halde bizim Kâ’bemiz gibi Kâ’belerin başka yerlerde de olmaması mümkün değildir. 

Nasılki bir padişahın mülkünün bir çok yerlerinde sarayları köşkleri olduğu gibi, alemlerin padişahının da mülkünün dilediği yerlerinde, “beytleri-evleri” olması acaipmidir. 

Beytinin olduğu yerde de onun ziyaretçileri melekleri ve İnsan nesli-sülâlelerinin de olacağı açıktır. 

(Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele![76] T.B. 

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ {الصف/14}

 “Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû kûnû ensâra(A)llâhi kemâ kâle ‘îsâ-bnu meryeme lilhavâriyyîne men ensârî ila(A)llâh(i) kâle-lhavâriyyûne nahnu ensâru(A)llâh(i) fe-âmenet tâ-ifetun min benî isrâ-île ve keferat tâ-ife(tun) fe-eyyednâ-llezîne âmenû ‘alâ ‘aduvvihim fe-asbehû zâhirîn(e)” Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Nasıl ki Meryem oğlu İsa da havarilere, "Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?" demişti. Havariler de, "Biz Allah'ın yardımcılarıyız" demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir kesim inanmış, bir kesim de inkar etmişti. Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.(61/14)

----------------

(kûnû ensâra(A)llâhi) “Allah’ın yardımsıları olun.” Ne demektir? Allah’ın yardıma ihiyaç vardır? Nasıl ki “Na” biz ifadesinde sîfat ve esmâsına bir hususiyet verdiği gibi… İman edenlere bir hususiyet vermek için bu hitap kullanılmıştır. Tarık sûresi çalışamız içinden “Ensar” nedir anlamaya çalışalım. 

Marifet mertebesinde ise bu sır “Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[77]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nûr-u Muhammedi) de karşımıza çıkmaktadır. 

Şems sûresinde;

(Vel kameri izâ telâhâ.)

(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”

**********

 Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (قمر) “Kamer. (ق Kâf-100) (م Mim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

Buradan sayısal değerlerden de anlaşıldığı üzere Allah’ın yardımı Nûr-u-Muhammedi- Hakikat-i Muhammediye ve gönülleri fethi sırlamakta, gizlemektedir.[78]

“Ensar” (انصار) sayısal değeri, Elif:13, Nun:50, Sad: 90, Elif: 13, Rı: 200 dür. Toplarsak (13+50+90+50+13= 266) 2+6+6= (14) Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan yardımcılardır.

“Ensar” (انصار) da bir elif başta zâhiri bulunmakta ve nun ile “Elif-Nun” yani “Ene” benlik hakikatlerine işaret etmektedir. “Sad ve Rı” ortasında yani “Sır” ortasında bulunan bâtındaki elif kişinin eğitimi 12 bâtın bir zâhiri nokta ile “13” hakikatlerini kendi gönlünde bulmakta, gönül kâ’besinin fethi ile İlâhi benlik varlığını hem zâhir hem de bâtın sarıp sarmalaktadır. Ve “Nasır” a dönüşmektedir. 

“Nasır” (ناصر) “Elif” açığa çıkıp “Nun” dan sonra yazılınca Yardım-“Yardımcı” ya dönüşmektir. Ve “Na” “Biz ve Sır” olmaktadadır. Ve kendisine gelip “yardım” (نصر) isteyen taliblilere yardımcı (ناصر) olmaktadır… Nun: 50, Elif: 13, Sad: 90, Rı: 200 dür. Toplarsak (50+13+90+200=353) tür. (3) Nefsi, İzafi, İlâhi benliklerdir. 53 ise “Necm” dir.

Yolumuz açısından bakacak olursak Nusret (نصرت) babamız r.a. isminin anlamı “Allah'ın yardımı.” dır. Yoldan verilen 52 numaralı şifre sayısı ile isminde bulunan “Sır” gibi yolumuzun hakikatlerini zor günlerde gönlünde sırlamış saklamış ve ehline aktararak 53 şifre sayısı ile Necdet babamıza intikal ettirip karanlığı delen Yıldız gibi bizlere ulaşmasını sağlamıştır.[79] 

 “Havari” ve havariliği Elmalı’lı Hamdi Yazır tefsirinde verilen bilgiyi buraya aldım… 

 Havâriyyun, Hz. İsa'nın, ilk iman eden seçkin öğrencilerinden on iki kişiye denir ki, bunlar dini yaymak için etrafa dağılmış olduklarından "Rusul-i İsa" (İsa'nın elçileri) ismi dahi verilmiştir. Eldeki İncillerde bunlara on ikiler de denilmektedir. Havâriyyun kelimesi, esasen "Havârî" ism-i mensubunun çoğuludur. Kâmus şarihinin beyanına göre bazı âlimler demişlerdir ki, "Bu kelime, çoğuldan cinse nakledilerek hem müfred hem çoğul için kullanılır. "Havar ve haver lügatte, beyaz ve beyazlık mânâsına isimdir. Bu münasebetle şehir kadınlarına beyazlıklarından dolayı "Havariyyât" denilir. Bezleri yıkayıp çırparak ağırtan kassara, eski Türkçe karşılığıyla çırpıcıya da havarî denildiği gibi saf ve temiz dost ve yardımcıya, özellikle büyük peygamberlerin davet ve emirlerini yerine getirme uğrunda yardımcı olanlara da samimi niyyet ve temizliklerinden dolayı havarî denilir. Mamafih zikredildiği gibi bu isim en fazla İsa (a.s)'nın seçkin yardımcıları olan zatlar hakkında kullanılmıştır. Müfessirler bunlara söz konusu ismin verilmesinde çeşitli görüşler nakletmişlerdir ki, Kâmus sahibi Fîrûzâbâdî "Besâir"de bu görüşleri şöyle özetlemiştir: "Bazı âlimler, onların bir kısmının kassâr (çırpıcı) bir kısmının da avcı olmaları sebebiyle bu ismi aldıklarını söylerken, bazıları da beyaz elbise giydikleri için yahut daima ilim ve din eğitimiyle insanları temizlemiş olduklarından dolayı onlara bu ismin verildiğini ileri sürmüş ve demişlerdir ki: "Kassârlık isnad edenlerin maksatları da budur. Avcılık isnad edenler ise onların, din ve ahiret konularında şaşkınlığa düşen kimseleri avlayıp din yoluna çektikleri için bu adı aldıklarını savunmuşlardır." Diğer bazıları da, işaret ettiğimiz gibi inançlarındaki saflık, ilgi ve niyyetlerindeki temizlik sebebiyle onlara havarî dendiğini ifade etmişlerdir ki en münasib olan görüş de budur. Frenkler havarîlere "aptres" ismini vermişlerdir ki bu kelimenin Yunanca'dan alınarak uzağa gönderilmiş elçiler anlamını ifade ettiği söylenmektedir. Buna göre aptre, Havariyyûn kelimesinin tercemesi olmayıp Yâsin Sûresi'nin "...onlara elçilerin geldiği ..." (Yâsin, 36/13) âyetinde geçtiği üzere İsa'nın eçileri mânâsına diğer bir isim olmuştur. Yalnız avcıya, "dağıtılmış" mânâsı düşünüldüğü takdirde Havariyyûn'a avcı mânâsı verenlerin kavline de itibar edilebilir.

Alûsî der ki: "Bahr'in beyanına göre Hz. İsa bunları çeşitli beldelere dağıtmış kimini Rûmiyye'ye, kimini Babil'e, kimini Afrika'ya, kimini Efsus'a, kimini Beyt-i Makdis'e, kimini Hicaz'a, kimini de Arz-ı Berber ve havalisine göndermişti. Mamafih her beldeye gönderilenin tayini ve isimlerinin zabtedilmesi hususlarının sıhhatine güvenilemez. Suyûtî de bunları "İtkân"da zikretmiş ise de, esasen bulunulabilecek yerlerde araştırılmalıdır." Endülüs'lü müfessir Ebu Hayyan "el-Bahru'l-Muhit" adlı tefsirinde der ki: "Havarîler, on iki kişidir ve bunlar, Hz. İsa'ya ilk iman edenlerdir. İsa bunları çeşitli beldelere göndermişti. Batris ve Pavlis Roma'ya, Andiravs ve Matta, halkı insan yiyen arza, Bukas Babil'e, Filibs Kartaca'ya yani Afrika'ya, Yuhann, Ashab-ı Kehf'in kenti olan Efsus'a, iki Ya'kub Beyt-i Makdis'e, İbnü Büleymin Hicaz'a, Testemir Berber ülkesine ve havalisine gönderilmişti. Mamafih bu isimlerin bazılarında zabt cihetiyle zorluk vardır. Onun için esas bulunması gereken yerlerden araştırılsın." Hakikatte Senpol dahi denilen Pavlis, Havarîler'den değildir. Sonradan onlara katılmış, mektubları ve risaleleri Ahd-i Cedîd'in "a'mâl-i Rusül" (elçilerin işleri) kısmına sokulmuştur. Bu zat hrıistiyanlıkta sünnet olmayı kaldırmış ve bir takım değişiklikler yapmıştır. Sonra İbnü Büleymin ile Testemir isimleri özellikle araştırılmalıdır. Matta İncili'nin onuncu bâbında şöyle denilmiştir: "Ve on iki şakirdini (öğrencisini) yanına çağırıp temiz olmayan ruhlar üzerine onları göndermeğe ve her marazı her hastalığı def etmeye onlara kudret verdi. O gönderilen on ikilerin isimleri şunlardır: Batris adı verilen Şem'un ile kardeşi Endravs, zibidi oğlu Ya'kub ile kardeşi Yuhanna, Filbs ve Bertolmavs Toma ve Gümrükcü Matta, Halfi oğlu Ya'kub ve Tedavs lakablı Lebaüs, Fanvi Şem'un ve onu ele veren İsharyoti Yehuda. İsa bu on ikileri gönderip onlara tenbih ederek dedi ki: "Tâifelerin yoluna gitmeyiniz ve Samiriler'in bir şehrine girmeyiniz. Bundan ise, beyt-i İsrail'in zâyi olmuş koyunlarına varınız ve gittiğinizde "Melekûtu's-Semâvat (göklerin saltanatı) yaklaşmıştır." diye va'z ediniz. Hastalara şifa veriniz. Cüzzamlıları temizleyiniz. Cinleri çıkarınız. Bedava aldığınızı bedava veriniz. Kemerlerinizde ne altın ne gümüş, ne bakır ve yol için ne dağarcık, ne entari, ne ayakkabı ve ne de asâ tedârik etmeyiniz. Zira işçi kendi yiyeceğine layıktır. Ve hangi şehre veya köye giderseniz orada kimin layık olduğunu sorup ayrılıncaya kadar orada kalınız. Ve hâneye girdiğinizde ona selam veriniz. Ve eğer o hâne buna layık ise selamınız onun üzerine gelsin ve eğer layık değilse selamınız size geri dönsün. Ve sizi her kim kabul etmeyip sözlerinizi dinlemezse o haneden yahut o şehirden çıktığınızda ayaklarınızın tozunu silkiniz. Hakikaten size derim ki, ceza gününde Sedum ve Gamure diyarının hali o şehrin halinden ehven olur. İşte ben sizi koyunlar gibi kurtlar arasına gönderiyorum. İmdi yılanlar gibi akıllı ve güvercinler gibi sade-dil olunuz. Lakin insanlardan sakınınız. Zira sizi millet meclislerine teslim edip sinagoglarda dövecekler, hem de benim için onlara ve tâifelere şehadet olmak üzere hakimler ve krallar huzuruna götürüleceksiniz. İmdi sizi teslim ettikleri zaman nasıl ve ne söyleyeyim diye endişe etmeyiniz. Çünkü ne söyleyeceğiniz size o saatte verilecektir. Zira söyleyenler siz değilsiniz, sizde söyleyen Pederinizin ruhudur. Ve kardeş kardeşi ve baba evladı ölüme teslim edecek ve evlad ana babanın aleyhine kalkışıp onları öldürecekler ve ismim için herkes tarafından buğzedileceksiniz. Lakin kim sonuna kadar tahammül ederse o kurtulacaktır. Ve size bir şehirde düşmanlık ettikleri zaman diğerine kaçınız. Zira hakikaten size derim ki, insanoğlu gelinceye kadar İsrail şehirlerinin devrini tamamlamayacaksınız. Öğrenci öğretmenine ve kul efendisine üstün değildir. Öğrenciye öğretmeni gibi, kula efendisi gibi olmak kifayet eder. Hane sahibine balezbul dedikleri halde onun hanesi halkına ne kadar ziyade diyecekler. İmdi onlardan korkmayınız. Zira keşfedilmeyecek ve bilinmeyecek gizli bir şey yoktur. Size karanlıkta dediğimi aydınlıkta söyleyiniz. Ve kulağınıza söyleneni damlar üzerinde ilân ediniz ve canı öldürmeye kâdir olmayıp cesedi öldürenlerden korkmayınız. Lâkin hem canı hem cesedi cehennemde helak etmeye kâdir olandan korkunuz." Bunu takib eden on birinci bâb:

"Ve İsa on iki öğrencisine emir vermeyi tamam ettiğinde şehirlerinden va'z ve öğretimde bulunmak üzere oradan hareket etti. Ve Yahya zindanda Mesih'in işlerini haber alınca, o gelecek kimse sen misin? Yoksa diğer bir kimseyi mi bekleyelim demek için kendi öğrencilerinden ikisini onun yanına gönderdi." Denildiğine göre on ikilerin bu suretle etrafa gönderilmesi Hz. Yahya'nın hapiste bulunduğu sırada olmuştur. Halbuki yine aynı İncil'in yirmi altıncı bâbında ise, mekir yani su-i kasd anlaşılırken: "Akşam olduğunda on ikilerle beraber sofraya oturdu ve onlar yemek yerken, "Hakikaten size derim ki, sizden biriniz beni ele verecektir." dediğine göre bundan onların, göğe çıkarılma sırasında Hz. İsa'nın yanında toplanmış bulundukları ve sonradan etrafa yayıldıkları anlaşılmaktadır. Al-i İmrân Sûresi'nde geçen "İsa onlardan inkârı sezince: 'Allah'a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?' dedi. Havariler: 'Biz, Allah (yolunun) yardımcılarıyız;..." (Al-i İmrân, 3/52) âyetinde Hz. İsa'nın "Allah'a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?" demesi ve Havarilerin "Biz Allah (yolunun) yardımcılarıyız." cevabını vermeleri de, Hz. İsa'nın göğe çıkarılmasından önce gerçekleşmiş demektir. İbnü Cerir'in Sa'id b. Cübeyr tarikiyle İbnü Abbas'tan yaptığı rivayete göre: "Allah Teâlâ Hz. İsa'yı göğe çıkarmayı murad ettiği zaman İsa ashabının yanına vardı, onlar on iki kişi bir evde idiler. O evin bir (su) kaynağından onların yanına çıktı, başından su damlıyordu. Onlara, "İçinizden birisi bana yakında on iki kere küfredecek." dedi. Sonra da "Benim benzerim onun üzerine atılıp da benim yerime öldürülecek ve benimle beraber benim derecemde bulunacak hanginiz?" dedi. İçlerinde yaş itibariyle en genç birisi "Ben" dedi. İsa ona "Otur" dedi ve sonra yine tekrar etti. Yine o genç kalktı ve "Ben" dedi. Hz. İsa da, "Evet sen osun." dedi. Bunun üzerine ona İsa'nın benzeri bırakıldı ve İsa evdeki bir pencereden göğe yükseltildi. Derken Onu arayan yahudiler geldi ve benzerini tutup öldürdüler. Bazısı ona iman etmiş iken on iki kere inkar etti. İlh ..." En iyisini Allah bilir. (Bu konuda bilgi için Al-i İmrân, 3/52; Nisâ, 4/157 âyetine bkz.) Mamafih Kur'ân burada da bu tafsilata taarruz etmeyerek buyuruyor ki: "Ey inananlar! Allah'ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa da havarilere: "Allah'a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir?" demişti. Havarîler: "Allah (yolunun) yardımcıları biziz." dediler.." Bunun üzerine İsrailoğullarından bir taife iman etti, Havarîlerin mesaisi üzerine İsa'ya ve müjdesine inandı ve dine yardım etti bir taife de küfretti. Neticede biz de iman edenleri düşmanlarına karşı güçlendirdik. Binaenaleyh onlar galib geldiler. İman edenler düşmanları olan kâfirlere karşı galib gelip yüze çıktılar. İşte siz de Allah'ın vaidlerine ve emirlerine, Resulullah'ın yukarıda zikredilen davetlerine iman edip Havarîlerin çalıştığı gibi Allah yolunda Hak dinine yardım için cihad ederek çalışın. Allah'ın yardımcıları olursanız bütün düşmanlara galib gelir, (Saff, 61/9) vaadiyle zikredilen müjdelere ulaşırsınız. Hakikaten Muhammed'in ashabı öyle çalıştılar, çok geçmeden müşrikleri ve hıristiyanları yendiler. Hak dinini galib kıldılar ve öyle üstün duruma getirdiler ki, İslâm'ın o göz kamaştırıcı galibiyyeti ve bir Hz. Ömer hilafetinin hakkaniyyet ve adalet zevkini hâlâ bütün dünya sonsuz bir hayret ve hasretle erişilmez bir umut gibi yad etmektedir. Mamafih bu emir ve taahhüd yalnız onlara değil "Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun!" hitabının genel mânâsından anlaşılacağı gibi her zaman için o tarzda amel edecek bütün müminleri kapsayan bir vaad ve müjdedir. O halde Allah'ın yardımcıları olmayanlar, O'nun yardımından mahrum kalıp geriye sürükleniyorlarsa, bunun sebebini Hak dinde değil, kendi günahlarında aramalıdırlar. Kısacası, "Eğer siz Allah'a (dinine) yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder.." (Muhammed, 47/7), "Sana gelen her kötülük de kendindendir.." (Nisâ, 4/79) âyetleri de bu hususu net bir şekilde ifade etmektedirler. Ashab-ı Kiram içinde Aşere-i Mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) Resulullah'ın havarîleri makamındadır. Bir hadiste "Her peygamberin bir havarîsi vardır, benim havarîm de Zübeyr'dir." buyurularak Hz. Zübeyr bu vasıfla yad edilmiştir. Ancak Katade'den gelen bir rivayette de Zübeyr'den başkalarına da Havarî denildiği zikredilmektedir. Resulullah'ın havarîlerinin: Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Hamza, Cafer, Ebu Ubeyde İbni'l-Cerrah, Osman b. Maz'un, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebi Vakkas, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam olduğu nakledilmiştir.[80]

Elmalı Tefsiri içinde geçen Yasin sûresi 36. Âyette bu havariler aynı zamanda resüller olarak geçmektedir.

(Vadrıb lehum meselen ashâbel karyeti, iz câe hel murselûn.)

(36/13) “Ve onlara, o şehrin halkını misâl ver. Onlara resûller gelmişti.” Zâhiren bu şehrin tefsirlerde Antakya olduğundan bahsedilir. Bu hâdise Îsâ (a.s.) risaleti üzerine olduğundan bu haberciler Îsevîyyet mertebesinin habercileridir. O zamanlarda henüz Muhammedîyyet mertebesi yeryüzüne nazil olmadığı için bilinmiyordu. Hakikati Îsevîyyeyi bilenler ise sadece Onbir kişi idi. 

 Oraya gelen resûller Îsevîyyet mertebesinin hakîkat-lerini tebliğ etmeye gelmişlerdi. Îsâ (a.s.)’ın (Rasûlleri) hâvarilerinden Yuhanna ve Pavlos ismindeki havarilerdi. Allah’ın Rasûlleri değillerdi. Îsâ (a.s.) dan sonra gelen bilindiği gibi son Rasûl (s.a.v.) Efendimizdir, ve onun rasûlleri-habercileri ise kıyamete kadar devam edecektir. Ancak bunlar. Allah’ın Rasûlleri değil gene Peygamberinin Rasûlleridir ve getirmiş olduğu Hakikat-i Muhammed-î bilgi ve yaşantılarını ehli olanlara ulaştırmak için çalışan “Kâmil İnsanlar” dır. Ancak bunları tanımak herkez için mümkün değildir, çünkü hiçbir nişaneleri yoktur. Umuma değil hususiye gelmişlerdir.[81] 

 Bu âyette anlaşılıyor ki Muhammediyet mertebesi yardımcıları iseviyet mertebesinin yardımcıları gibi resülleridir yani haber getiricileridir.

 Yolumuza 13 ve Hakikat-i Muhammediyekitabından Havari hakkında bilgiler ile devam edelim.

 Âl-i İmrân (3/53) yetinde:………”Havarilerden”

فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ………)

(…………fektübnâ meaşşahidiyn.)

“………bizleri şahitler ile beraber yaz.” Şahid’in sayı değerlerini yukarıda vermiştik,[82] bu yolla havarilerin dahi ne kadar açık olarak (13) e bağlı olduğu görülmektedir.

Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmrân Sûresi (3/52) Âyetinde:

 آمَنَّا بِاللَّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ

(Amennâ billâhi veşhed biennâ müslimüne)

52: Havariler dediler ki:” Biz Allah'a îman ettik ve şahit ol ki, bizler şüphesiz müslümanlarız.” İşte bunlar havariler’in gerçek sözleridir. Dikkat edilirse Sûre ve Âyet numaraları (3+5+2=10) dur. Yani Îsevî’yyet mertebesidir. 

(حواري) (havari) sayısal değeri (8+6+1+200+10+= 225) toplarsak, (2+2+5=9) eder ki; eski kaynaklerı olan Mûsevî’yyettir. İmân ettiklerinde o günün Îslâm’iyyet-i olan (10) Îsevi’yyet-in şahidi olmuşlardır. 

(انجيل) (Încil) “Müjde” sayısal değeri, (1+50+3+10+ 30=94) tür toplarsak, (9+4=13) eder ki; görüldüğü gibi O’nun da kaynağı (13) tür. Geliş aslı (9) a yâni Mûsevî’ yyet-e bağlıdır.

 (4) ise (4) büyük “kitap” mânâ’nın biri olması diğer yönüyle İslâm’ın (4) mertebesi olan, (şeriat, tarikat, hakilat, marifet) mertebelerine bağlı olmasıdır.

 (âmenû ‘alâ ‘aduvvihim fe-asbehû zâhirîn) İnananlar düşmanlarına karşı üstün oldular. Cümlesi ile âyet ve sûre de nihayete ermektedir. Nefsi emmare düşmanına karşı Allah’ın dinine yardım etmekle gönül kabesinde üstünlük sağladılar ve orayı feth ettiler.[83]

------------------

 Sûre sonuna 2013 Umre ziyaretemizde Ka’be-i Şerifte SÂF suresi hakkında oluşan mişahade ve zuhuratı ve yorumunu o günkü haliyle buraya alıyoruz.

 29-06-2013 CUMARTESİ

 Sabah namazından önce 04:00 da 94 numaralı Kabe kapısından girdim. Zemin kata inen merdivenlerin kapısı kapalıydı. Direklerin arasına Kabe’yi gören bir yerde Teheccüd namazı kıldım. 

 Önümde ki çocuğun üzerinde AQRA ve arkasında 88 rakamları vardı. Sağımda bulunan Arap namaza dururken onların ayaklarını açtığı gibi ayaklarımı açmam için sağ kolumu sıktı.

 Namazı kıldığım yer Muhammediyet mertebesinden Rububiyet mertebesini seyirdi. Çocuğun üzerinde yazan AKRA, İkra idi. Ne okuyacaktım. Rabb’in sana ne söyledi onu oku diyerek beni şiddetli bir şekilde sıktı. 

 Sabah namazından İmam Saf (61) sûresini okuyup Ahmed a.s. mın müjdesini verdi. 

 6 - Meryem oğlu İsa da: "Ey İsrailoğulları! ben size Allah'ın elçisiyim. benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici olarak (geldim)." demişti. Fakat onlara apaçık delillerle gelince "Bu, apaçık bir büyüdür." dediler.

 İseviyet mertebesinden Ahmed a.s ve 61+6= 67 6+7= 13 Hakikati Ahmediye müjdelenmişti… 

 Sabah namazından sonra ma’nâda: Efendi Babam ile bir dükkanın yanında ve köşesindeyiz. Efendi Babamın elindeki bir fiş yere düşüyor. Yerden beraber almaya çalışıyoruz. Fiş rüzgar ile uçuyor. Yerden bir fiş alıyorum. Üzerinde kırmızı mürekkep var. Bunu biliyorum ama aradığımız değil diyor. Daha sonra fiş sola doğru uçuyor. Almaya çalışırken orada bulunan tahta sopalar düşüyor. Sopalar düşerken dükkanın önünde upuzun duran katlı camdan raflı dolabı kırıp, tuzla buz ediyor. Efendi Babam şaşkın şimdi ne olacak der gibi, bende bunun parası nasıl ödenecek diye düşünüyorum. 

 Aşağıda ve üstte yazılanlarda üsteki zuhuratın müşahade ve yaşantıları oldu. Dükkan Hira dağına karşı durduğumuz yerdi. Kırılan cam ile daha sonradan Fenafiş Şeyh yani Şeyhte fani olmanın hayal olduğu ki bunun kırılması gerektiği bunun ise Fena fir Resül mertebesine ve dolap ile Od (Ateş- Efal) Bal (Marifet) yani bu mertebeden de ref ederek yükselerek… Fenafillah ve Bekabillaha yükselmekti… 

 Eşim de ikindi namazından sonra tavaftaymış. Bir zenci’ye tutunup, Hacer’ül Esved’e ulaşmış. Daha sonra Mültezem’e tutunmuş. Cebrail, Resüllah’ı nasıl sıkmış diye düşünüyordum. Az kalsın kemiklerim kırılacaktı dedi. Bu sıkma hadisesinin yaşantısı ve tatbikatı olmuş. 

 Nefsi küllü zat mertebesine ve baki’ye tutunmuş. Belki bir hanımın bir erkeğe tutunması şeriatça uygun olmaya bilir. Ama burası zat mertebesi tecellisi olduğu için hiçbir oluşum yok sadece Eniyyet (İnsan ve Kûr’ân) ve Hüviyyet (Alemler ve Kabe) var… 

 Akşam namazın da Efendi Babam ile yan yanaydık. Geçen sabah namazda gördüğüm Arap çocuk önümüzde duruyordu. Efendi Babam da “Hayret” içinde ona bakıyordu. Ne oldu dedim. Tişörtünde LETE yazıyormuş. Senin için diyor dedi. Altında da MSC[84] yazıyordu. Bu da eşimle bizim kodumuz dedim Murat Serpil Cağaloğlu, güldü. Çocuğun göğsünde ufak bir MP yazısı mevcuttu. Akşam namazında 14-3 numaralı direğin gerisinde Sıfat ve Zat köşesini seyrettik. Efendi Babam Cenaze namazında kaç tekbir var ve niye bir Selam var diye sordu. Otele giderken direklerde ki ışıklı şekilde ne görüyorsunuz diye sordu. 

 Efendi Babam ile birlikte gördüğümüz çocuk birkaç gün önce gördüğüm çocuk ile aynı idi. Üzerinde İkra yazıyordu. Ve A!rap (Cebrail) beni sıkmıştı okumam için… Burada Efendi Babam (Cebrail) beni sıkmıştı. Ne okuyacaktım. İstanbula döndüğümde Karaköy iskelesine bağlı MSC gemisini gördüm. Sultanahmet’te Ö. E… ye gidiyordum. Ve Sultanahmette, MSC nin gezi otobüsünü gördüm ön camında 34 yazmaktaydı… Eve dönerken limandan ayrılmıştı..

 34 toplamı 7 Nefsinin Hakikatini ve Subuti sıfatları oku diyordu. 34 Bakara çalışmasının sayı değeriydi. Babam ile Kabede görmüştük. EB- Baba- Kara, Bakara ve Köy- Beden kamışlarımızın koparıldığı hakikatlerimiz, İlm-i İlahide bulunan hakikatimi aramam isteniyordu. Gemi 12 katlı ve 13. Katı kaptan köşküydü. Makam-ı Mahmudun ile Hakikat-i Muhammedi tekneni yönet ve “Vücut birdir, mertebelere riayet” şarttır” sözü ile her mertebenin hakkını vererek oku deniyordu.. 34 yanına bir 0 ilavesi 340 Nasr ve Kamer yapmaktaydı… 52 ve 54. Sure bağlantılarıyla Hakikat-i Muhammedi ve Nuru Muhammediye… 

 Bu çocuğun sağ göğsünde MP yazısı vardı… (M) Hakikati Muhammedi (B) İle birliktelik, bağ ve Risalet… 

 Tam orta da yazan LE-TE senin için, Lev lake, Lev lak… Sen olmasaydın. Ke sayısal değeri 20 Zahir Batın 18000 alemi ifade etmektedir. Uluhiyetten Esma yönüne ve halkiyete haşra yayılmaya dönüktür. Ve Ke, Kün ol emrini içerir…

 Te sayısal değeri 400… 4 İslamın şifre sayısını içerir ve aynı zamanda tevhiddir. Uluhiyetin üstte doğru yani dürülmesini ifade etmesi… Tüm mertebeleri toplayan İnsan-ı Kamili ifade etmektedir.

 Allta bulunan MSC… Mim- Hakikat-i Muhammed-i Sin= İnsan ve C= Cemal-i İlahiyyey-i Seyirdir.

 Sayısal değerlerine bakarsak..

 Mim:40, Be= 2… 40+2= 42= 6

 Le: 30, Te: 400… 400+30=430 = 4+3= 7

 Mim:40, Sin= 60, Ce: 3= 103 = 13

 İki adet 13 sayısı çıkmaktadır…Toplamı 26 sayısını vemektedir. Yukarda Zat köşesinde bulduğum kimlik ve bu çocuğun üzerinde ki tişörtr kırmızı renkli idi. Ve ikisinin de sayısal tolamları 26 idi…

 42 ile 103 toplarsak 145 eder, 8. Müheymin Esması, Hayrete düşmemek elde değil… Aşkında Hayrete düşmüş Dost (Halil) İbrahim a.s ı anlatmakta…

 430 ile 103 toplarsak 533 yapmakta…. 5 ve 33, 5 Hazret ve Mescidi Nebevi direk sayıları… 53 ve 3 Allah, Rahman, Rahim Veli, (Dost) esması…

 42+430+103= 575 toplamı 17, 13 Hazreti Muhammedin Şifre sayısı ve 4 İslamın şifre sayısı…

 5 ve 7 ler Seyr-i süluğu İfade etmekteler… 5 Hazret mertebeleri Akl-ı Küll ve Nefsi Küll olarak 7 Sıfat mertebesini ihata etmiş… Bir tarafta Cemal, bir trafata Celali esmalar… Aynı zamanda başta bulunan iki gözdeki 5 hazret mertebeleri ile Rahmaniyet oluşmakta…

----------------

Böylelikle SAFF sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bunuyoruz. Başlarken SAF kelimesi müşahadesi ile başladığımız bu çalışmaya saflık, bitirirkende safiyet halimizi Cenâb-ı Hakk’tan muhafaza etmemimizi kolaylaştırmasını niyaz ediyoruz. “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmayı İz-Efendi mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, ruhaniyetine ithaf ediyoruz. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 11-07-2024

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi. 

218-8-5-Kur-Ker-Yol-Enfal Suresi. 

219-87-88-18-Kur-Ker-Yol-A’lâ-Gaşiye Sureleri. 

220-61-19- Kur-Ker-Yol-Saf Suresi.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Yüksek lisans tezi hazırlanan kitaplar.

53. Hazmi Tura: 

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (220+140=360)

- Gidilen ilin sayısal işareti (54) ve Avm nin ismi “Baş Divan” olması hasebiyle Kamer 54-55 âyetleriyle bağlantılı olabileceği düşünülmüştür;

Takva sahipleri cennetlerde, nûr içindedirler. (54-54) Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarındadırlar. (54/55) ↑

- 53 sayısal değeri ayrıca AHMED isminin sayısal değeridir. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Tasavvuf Serisi (13) Terzi Baba 1 – Sayfa 377 ↑

- Terzi Baba, evlatları ve muhibbanı 2013 umresinde mescid-i nebevide 20 rekâtlık hakikat-i muhammedi namazı için alınan saf düzeni… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/buruc-suresi maddesinden alıntıdır. ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ – GÖNÜLDEN ESİNTİLER- Fusûs’ül Hikem Şerhi – Âdem Fassı - Tasavvuf serisi 119-01- Sayfa 241 ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi –Eyyüb Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kûr’ân- Kerimde Tesbih ve Zikir – Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 5… Daha geniş bilgi bu kitapta mevcuttur. ↑

- Sağlık fiziken veya ruhen iyi durumda olmak anlamına gelse de, sağ-lık olarak heceye ayrılınca “Sağ” olma durumu ve tasavvufi açıdan aklı küll durumudur. “Lık” yapım ekidir. Sağ olma durumunun hangi halde olduğunu yani hakk’ın “maraz” ve “şifa” isimlerinden hangisinin tesiri altında olduğunu belirtir. Aklı küll de bu yapım ile “Aklı küllük” olur ki aslında belirtilen “Aklı küllük” yani bilgiyi idrak durumunuz tamamı müsait olursa denilmiştir. Başka açılımları da vardır. Uzatmadan okuyucuların idraklerine bırakalım. ↑

- Yaz mevsimi olması denize gelenler ve yazlıkçılardan dolayı 4 saatten fazla İstanbul yönüne doğru trafik ve yolda ciddi kazalar vardı. ↑

- İrfaniyette yalnız olma kavramı, yaşantısı kişinin Hakk ile olmasıdır. Hakk ile mi geldin? Diye sorulmasıdır. ↑

- Burada “gökyüzü insanları” uzaylılar veya paralel evren anlatımları gibi hayali ve vehimi aslı olmayan safsatalar gibi anlaşılmasın. Dünyamıza benzer başka galaksilerdeki bize benzer insanların yaşamlarından bahsedilmektedir. ↑

- 30-06-2024 Terzi Baba Tekirdağ Sohbeti 1. Bölümden alıntıdır. ↑

- Tacul Arus El Havi Li Tehzibin Nufus internetten. ↑

- (12/53) ↑

- (3/185) ↑

- (91/8) ↑

- (50/16) ↑

- (89/28) ↑

- 30.06.2024 Pazar günü Tekirdağ, Terzi Baba sohbet kaydı 2. Bölümden alıntıdır. ↑

- Cümleye bakın, muazzam bir ifade… Efendimiz, benim gibi bir peygamber demiyor. Kendisi söylediği halde sizin peygamberiniz gibi bir peygamber… T.B. ↑

- Kaynak; Beyhakî, el esmâ ve sıfât 267, İbn-i Kesir ilgili âyetin tefsiri ayrıca… ↑

- Taberi, İbn-i Kesir ilgili yer Münavi Seyid’ül Kadir 6. bölüm sayfa 386 ↑

- Bu sohbeti deşifre edip kayda alırken televizyondaki dizideki karakter. Kafanızda kurduğunuz düşünceler inalılır gibi değil diyordu. ↑

- evliyalar-ansiklopedisi/aziz-mahmud-hudayi/ ↑

- https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/bogazi-yuzerek-gecip-islerine-gidiyorlar-41582748 ↑

- Gölpınarlı, A., Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI. Cilt 2. Basım İnkılap ve Aka Kitabevleri, 1984, İstanbul. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/sala ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/celvet ↑

- Celvet sayısal değeri 439 du… Orta dan 3 ü ayırıp sola kaydırırsak 3/49 olur. Hayret ki, hayret… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülde Esintiler – Kûr’ân-ı Kerimde Yolculuk – Ali İmran Sûresi (3)- Tasavvuf Serisi 40 – Sayfa 44 ↑

- (79/3) Yüzüp yüzüp gidenlere… ↑

- Men câle nâle “Yürüyen maksuda erer.” Kelâm-ı Kibar ↑

- Yolumuz büyüklerini görmedim, ama gönlümde yaşamaktadırlar. Efendi Babam-ın anlatımları ve zuhûrâtlar neticesinde bu şiir oluşturulmuştur. Hani denir ya (zaman olur ki hayâli cihan değer) bu hayâl geçmişi düşünüp geriye gitmek değil, bu safhada artık zamanın sadece bir an olduğu ve o anın (an-ı dâim) olduğu bilinir, O hâlin husûsi tadından hiçbir şey kaybedilmez çünkü o an geçmiş değil, geleceğinde çok ilerisinde olan bir geçmiştir ki, geçmemiştir bâkidir. (Düzenleyen) ↑

- https://www.webtekno.com/dunya-benzeri-yasam-kosullari-10-otegezegen-h119904.html haberin karnağı ve tamamı... ↑

- Necdet ARDIÇ – GÖNÜLDEN ESİNTİLER- Fusûs’ül Hikem Şerhi – Âdem Fassı - Tasavvuf serisi 119-01- Sayfa 183… ↑

- Beyhaki, ez-Zühd, Beyrut, 1996, 1/165; Hatip Bağdadî, Tarihu’l Bağdad, 3/523-524; Zehebî, Siyer-ü Alamü'n Nübela, 56/324; Keşfu’l-Hafa, 1/511. ↑

- (Ebû Dâvûd, Salât 93, 98) ↑

- Ebû Dâvûd, “Vitir” 1. ↑

- Necdet ARDIÇ, GÖNÜLDEN ESİNTİLER – (6) PEYGAMBER 6 – HZ. Muhammed s.a.v. – Tasavvuf Serisi 61- Sayfa 82 ↑

- Necdet ARDIÇ, GÖNÜLDEN ESİNTİLER – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10- Dördüncü Bölüm –Savaşları- ↑

- Necdet ARDIÇ, GÖNÜLDEN ESİNTİLER – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10- Sayfa 149… ↑

- Âyet yorumları, Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler- Kûr’ân-ı Kerim de yolculuk – Tasavvuf Serisi 36- Bakara Sûresi –… ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk şerhi –Muhammed Fassı - ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konun Şerhi, 12. Cilt. ↑

- Necdet ARDIÇ, GÖNÜLDEN ESİNTİLER – (13) ON ÜÇ ve HAKİKAT-i İLÂHİYYE – Tasavvuf Serisi 13- Sayfa 135-161 ↑

- En son arabasının plakası “531” dir ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (53) Necm Sûresi - Sayfa 10… (Ç.H.U kardeşimize bu çalışması için teşekkür ederiz. ) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – İslâm, İmân, İhsan, İkan – Tasavvuf Serisi 7 – Sayfa 24… Daha geniş bilgi bu kitapta mevcuttur. ↑

- (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Barî, tefsiru sureti’n-Necm). ↑

- Hadisi şerif naklinde kullanılan yaratma kelimesi şeriat ve tarikat mertebelerinde geçerlidir. Hakikakte zuhur, tecelli, halk etmedir. ↑

- (Aclûnî, 312) ↑

- (53/1) ↑

- (12/4) ↑

- (53/49) ↑

- (86/1-2-3) ↑

- Tasavvuf Serisi (53) Necm Sûresi - Sayfa 18… (Ç.H.U kardeşimize bu çalışması için teşekkür ederiz.) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (131) 53. Âyetler ve Terzi Baba - Sayfa 236 özet olarak… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (19) Fetih Sûresi ve Feth’in Hakikatleri - Sayfa 68… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (19) Fetih Sûresi ve Feth’in Hakikatleri - Sayfa 55… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/sebil ↑

- Bu âyet üzerinde çalışıp kayda aldıktan sonra bir firmadan şöyle bir mesa aldığımı fark ettim. Size özel indirim kodunu henüz kullanmadığınızı gördük. Bu fırsatı kaçırmamanız için kampanyayı 31 Temmuz'a kadar uzattık. Seçili Bo… su sebillerinde geçerli %10 + sepette ekstra %5 indirimden faydalanmak için MyB… hesabınıza giriş yapın ve B…SEBIL kodunu kullanın. Stoklarla sınırlı fırsatı kaçırmayın; B….TemmuzSuSebili… Biz gönlümüze gelen bilgileri kullandık… ↑

- (24/35) ↑

- Kur’an’da selsebîl kelimesi, cennette iyi insanlara ihsan edilecek nimetlerden söz eden, “Onlara orada zencefîl karışımlı bir kadehten içirilir; -içindeki- orada selsebîl diye isimlendirilen bir pınardandır” meâlindeki âyette geçer (el-İnsân 76/17-18).  ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1 – ↑

- İnternetten alınan bilgiler… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/adn ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk - Fetih Sûresi ve Fethin Hakikatleri - Tasavvuf Serisi 19 - Sayfa 11… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk - Fetih Sûresi ve Fethin Hakikatleri - Tasavvuf Serisi 19 - Sayfa 11… ↑

- (-12-Terzi Baba-1-) Sayfa 157 Ç.H.U. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Esmâ'ül Hüsnâ, M. Nusret Tura hz.- Futuhat ve Müşahadeleri - Tasavvuf Serisi 164-2-8- Sayfa 277… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 214-2- Sayfa 191… ↑

- (110/1) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (54) 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri Sayfa 28 ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – Tarık Sûresi - Tasavvuf Serisi 215-16 - Sayfa 180… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – Yâsin Sûresi - Tasavvuf Serisi 49 – 13. Âyetten özet olarak… ↑

- (şe-hiyd) , sayısal değeri, (300+5+10+4=319) dur toplarsak, (3+1+9=13) tür. Bu yolla da (13) e bağlıdır. Ayrıca en büyük (şehiyd-şahid) Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğundan, Îseviyyet mertebesi bu yolla da oraya bağlıdır. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – 13 ve Hakikat-i İlâhiyye - Tasavvuf Serisi 13 – 13. Âyetten özet olarak… ↑

- Sayısal değeri kısaca 60+40+3= 103 o da bilindiği gibiz 13 tür. ↑
