# Enfâl Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/enfal-suresi
**Sayfa:** 191

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(221-8-20) ENFÂL SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen Terzi oğlu MURAT DERÛNİ

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (221-8-20) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰ

(8/17) “vemâ rameyte iz rameyte velâkinna(A)llâhe ramâ” (8/17) Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(221-8-20) ENFÂL SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (20) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (221-8-20) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER …………………………………………………………………….. (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (5) ENFÂL SÛRESİ GİRİŞ ………………………………………………………. (7) 1. ÂYET …………………………………………………………………………… (22) Resülûllah efendimiz (s.a.v.) ve ehl-i beyt sadaka ve zekât almazdı……………………………………………………………………………. (24) 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER ………………………………………………………. (38) Bedir Savaşı …………………………………………………………………… (44) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (48) 11. ÂYET ……………………………………………………………………….. (58) Tevhid-i Sıfat…………………………………………………………………… (58) 12, 13, 14, 15. ÂYET ……………………………………………………… (65) 16. ÂYET ………………………………………………………………………… (73) HÜDÂYİ H.Z. I. AHMED'İN RÜYASINA YORUMU …………… (74) 17. ÂYET ………………………………………………………………………… (75) On ikinci bölüm “İNSÂN–I KÂMİL …………………………… (75) Atayım  dedim ……………………………………………………………… (108) 18, 19, 20. ÂYETLER …………………………………………………… (109) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………………. (115) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………. (138) 31, 32, 33, 34. ÂYETLER …………………………………………….. (152) Hakk’ın ve Halkın Velileri ……………………………………………. (164) 35, 36, 37, 38, 39. ÂYETLER ………………………………………. (168) 40, 41, 42, 43. ÂYETLER …………………………………………….. (176) Rüya üç çeşittir ……………………………………………………………. (183) 44, 45, 46. ÂYETLER …………………………………………………… (189) 47, 48, 49, 50. ÂYETLER …………………………………………….. (197) 51, 52, 53, 54. ÂYETLER …………………………………………….. (208) Fir’âvun’un boğuluşu hakkında “Yûnus Sûresinde belirtilen âyet-i Kerîme’ler. ……………………………………………………….. (213) 55, 56, 56, 57, 58. 59. ÂYETLER ………………………………… (217) 60, 61, 62, 63, 64. 65. ÂYETLER ………………………………… (225) 65, 66, 67, 68, 69. 70. ÂYETLER ………………………………… (230) 70, 71, 72. ÂYETLER …………………………………………………… (237) Hicret’in hakikati …………………………………………………………. (243) 73, 74, 75. ÂYETLER …………………………………………………… (251) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ……………………………….. (254) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

 Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “Enfâl” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

 Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

 İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 11-07-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Enfâl SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Hakkında Medine döneminde hicretin ikinci yılında Bedir savaşından sonra inmiştir.75 âyettir. Sûre, adını ilk âyetteki “el-Enfâl” kelimesinden almıştır. “Enfâl”, savaş ganimetleri demektir. Sûrede başlıca, savaş, özellikle Bedir savaşı sonrası elde edilen ganimetlerle, bunların kimlere ve nasıl pay edileceği konu edilmektedir.

Nuzül Mushaftaki sıralamada sekizinci, iniş sırasına göre seksen sekizinci sûredir. Bakara sûresinden sonra, Âl-i İmrân’dan önce inmiştir.

Sûrenin 30-36. âyetleri dışında kalan kısmının Medine’de indiğinde ittifak vardır. Bu yedi âyet ise bazı müfessirlere göre Mekke’de nâzil olmuştur. Sûre Medine’de, Bakara’dan sonra ikinci sırada gelmeye başlamış, fakat araya başka sûrelerin bazı âyetlerinin nüzûlü de girmiştir.

Hicretin üzerinden bir buçuk yıl geçip ramazan ayı gelince müslümanlar Medine yakınlarındaki Bedir mevkiinde, Mekkeli müşriklerle ilk önemli savaşlarını yapmışlardı. Savaş müslümanların zaferiyle sonuçlanmış, düşmandan ganimet de elde edilmişti. Ganimetlerin paylaşımı konusunda daha önceden uygulanarak sabit olmuş İslâmî bir kural bulunmadığı için, doğrudan çarpışmaya katılanlarla cephe gerisinde hizmet verenler, gençlerle yaşlılar, teşvik vb. maksatlarla kendilerine ödül vaad edilmiş kimselerle buna razı olmayanlar arasında ihtilâf çıkmıştı. Ayrıca bu savaşta kardeşini şehid vermiş olan Sa‘d b. Ebû Vakkās da müşriklerden Saîd b. Âsî’yi katletmiş, maktulün kılıcını alarak Resûlullah’a gelmiş, bunun kendisine verilmesini istemişti. İşte bu olaylar ve talepler üzerine daha Bedir’den ayrılmadan ve ganimetler paylaştırılmadan sûrenin ilk âyeti nâzil olmuştur. Bazı müfessirlere göre Hz. Peygamber’i ve müminleri savaşa teşvik eden, iman cephesinin bire karşı on kişiyle savaşsalar bile galip geleceklerini bildiren 64-65. âyetler savaştan önce gelmiştir. Şu halde sûrenin Medine’de, Bedir Savaşı sırasında gelmeye başladığı kesinlik kazanmakta, tamamlanmasının ise daha sonraki zamanlarda olduğu anlaşılmaktadır (İbn Kesîr, III, 545; İbn Âşûr, IX, 245-246).

Konusu Kur’an-ı Kerîm’in bir özeti olan Fâtiha sûresinde Allah’ın lutfuna mazhar olanlarla O’nun gazabına uğrayanlardan ve doğru yoldan sapanlardan söz edilmiş, yalnız Allah’a kulluk eden ve sadece O’ndan yardım dileyenlere doğru yoldan ayrılmamaları telkin buyurulmuştu. Kulluk yolundan sapanların bir kısmı bu yolda sebat edenlere düşman oldukları ve onlara hayat hakkı tanımadıkları için tarih boyunca hak ile bâtılın mensupları arasında mücadele devam etmiştir. Bu mücadelenin bazan kaçınılmaz hale gelen şekillerinden biri de savaştır. Sûrenin asıl konusu Bedir örneğinden hareketle genel olarak savaşın amacı, barış, savaşta ele geçen esirler ve ganimetle ilgili hükümlerdir. Kur’an’ın temel amacı insanlara iman, ibadet ve ahlâk değerlerini kazandırmak olduğu için sûrede yeri geldikçe bu doğrultuda şu konulara yer verilmiştir:

1. Gerçek bir müminde bulunması gereken nitelikler,

2. Hicret,

3. Allah’ın ihlâslı ve fedakâr kullarına müstesna yardımları,

4. Allah ve resulüne itaatin gerekliliği ve sonuçları,

5. Takva ahlâkı ile hakkı bâtıldan ayırma bilinci arasındaki ilişki,

6. İnkârın dünya ve âhiret hayatında insana getirdikleri,

7. Allah’ın lutuf, nimet ve cezasının, kulların kendilerini değiştirme ve iyileştirme çabalarıyla bağlantısı,

8. Maddî ve mânevî değerleri koruyabilmek ve meşrû savunmayı gerçekleştirebilmek için gerekli olan stratejik donanım ve hazırlık,

9. Müminler arasındaki birlik ve dayanışma ilişkisinin (velâyet) şartları ile boyutları.[1]

----------------

 Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (8) Mushaf sıra numarası.

 (88) Nüzul sıra numarası.

 (20) Alfabetik sırası.

 (10-11) Cüz sırası.

 (75) Âyet sayısı.

 (75) Fasıla harfleri.

 (276-277) Genel toplamdır.

 Rakamları tek tek toplarsak, (8+8+8+2+1+7+5+7+5+=51 ve 51+1=52) dir.

 Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

 Fâsılaları ب، د، ر، ط، ق، م، ن  harfleridir. (Be) harfi 4 adet, Risâlet mertebesinin İbrahimiyet, Museviyet, İseviyet, Muhammediyet yönleridir. (Rı) harfi 10 adet, Fenafillah ve Rahmaniyettir. (Tı) harfi “1” adettir, Tahakkuktur. (Kaf) 1 adet, Kudrettir. (Mim) 19 adettir. İnsan-ı Kamil-in, Hakikat-i Muhammediye mertebesinden taayyüne çıkmasıdır. (Nun) 39 adettir, Nûr-u İlâhinin Tevhid-i esmâ tecellisi ile âlemi nurlandırmasıdır. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

 (أنفال) “Elif:1” “Nun: 50” “Fe: 80” “Elif: 1” “Lam: 30” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 1+50+80+1+30= 162

 (1+6+2= 9) dur. 

 Mushaf sıralamasında (8) nüzul sıralamasında (88) (8+8=16) (1+6=7) dır. 75 âyettir. (7+5=12) dir. Genel sayı toplamı 51 (5+2=6) idi. (9+8+7+12+6= 42) dir. 

(6) İman mertebeleri ve 6 yön dür.

(7) Yedi nefis mertebesi dir.

(8) Tevhid-i Ef’âl. 

(12) Hakikat-i Muhammedi. 

Ganimetlerin taksimidir ENFAL,
Allah ve Resül'ünden korkarak al,
Gerçekle münakaşa etme hayal,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. (Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. 

De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”

2. Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. 

3. Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir.

4. İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.

5. Nasıl ki, Rabbin seni hak uğruna (savaşmak üzere) evinden çıkarmıştı. Mü’minlerden bir grup ise bu konuda kesinlikle isteksizlerdi.

6. Gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra, sanki göz göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi seninle o konuda tartışıyorlardı.

7. Hani Allah size iki taifeden birini, o sizindir diye va’dediyordu. Siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı meydana çıkarmak ve kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. 

8. Bu, suçlular hoşlanmasa da Allah’ın hakkı ortaya çıkarması ve batılı ortadan kaldırması içindi.

9. Hani Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, “Ben size ard arda bin melekle yardım ediyorum” diye cevap vermişti. 

10. Allah bunu, sadece bir müjde olsun ve onunla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yoksa yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

11. Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu.

12. Hani Rabbin meleklere, “Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım. Şimdi vurun boyunlarının üstüne. Vurun, onların bütün parmaklarına” diye vahyediyordu.

13. Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.

14. İşte şimdi siz tadın onu! Kâfirlere bir de cehennem azabı vardır.

15. Ey iman edenler. Savaş düzeninde iken kâfirlerle karşılaştığınız zaman sakın onlara arkanızı dönmeyin (savaştan kaçmayın).

16. -Savaş taktiği olarak düşmanı vurmak için çekilme, ya da diğer bir birliğe katılmak durumu hariç- böyle bir günde her kim onlara arkasını dönerse mutlaka o, Allah’ın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer de cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası!

17. (Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

18. İşte durum bu: (Allah, mü’minleri güzel bir şekilde dener). Bir de Allah, kâfirlerin tuzağını zayıf düşürendir.

19. (Ey inkârcılar!) Eğer fetih istiyorsanız işte size fetih geldi. Eğer (peygambere karşı gelmekten) vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlı olur. Eğer dönerseniz biz de döneriz. Çok olsa bile topluluğunuz size hiç fayda vermez. Çünkü Allah mü’minlerle beraberdir.

20. Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve (Kur’an’ı) dinlediğiniz hâlde ondan yüz çevirmeyin.

21. (Kur’an’ı) işitmedikleri hâlde, “işittik” diyenler gibi de olmayın. 

22. Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir.

23. Allah, onlarda bir hayır (hakka yöneliş) olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi. Onlara işittirseydi dahi mutlaka yine yüz çevirerek dönüp giderlerdi.

24. Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.

25. Sadece içinizden zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir azaptan sakının ve bilin ki Allah, azabı çetin olandır. 

26. O vakti hatırlayın ki siz yeryüzünde güçsüz ve zayıf idiniz. İnsanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Derken Allah sizi barındırdı, yardımıyla destekledi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı ki şükredesiniz.

27. Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin. Bile bile kendi (aranızdaki) emanetlerinize de hainlik etmeyin.

28. Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer deneme aracıdır. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.

29. Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.

30. Hani kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke’den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. 

31. Onlara karşı âyetlerimiz okunduğu zaman, “Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler.

32. Hani onlar, “Ey Allah’ım, eğer şu (Kur’an) senin katından inmiş hak (kitap) ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir” demişlerdi.

33. Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir.

34. Onlar Mescid-i Haram’dan (mü’minleri) alıkoyarken ve oranın bakımına ehil de değillerken, Allah onlara ne diye azap etmesin? Oranın bakımına ehil olanlar ancak Allah’a karşı gelmekten sakınanlardır. Fakat onların çoğu bilmez.

35. Onların, Kâ’be’nin yanında duaları ıslık çalıp el çırpmaktan ibarettir. Öyle ise (ey müşrikler) inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı. 

36. Şüphe yok ki, inkâr edenler mallarını (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra bu mallar onlara bir iç acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. İnkâr edenler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir.

37. Allah, pis olanı temizden ayırmak, pis olanların hepsini birbiri üstüne koyup yığarak cehenneme koymak için böyle yapar. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

38. Ey Muhammed! İnkâr edenlere söyle: Eğer (iman edip, düşmanlık ve savaştan) vazgeçerlerse, geçmiş günahları bağışlanır. Eğer (düşmanlık ve savaşa) dönerlerse, öncekilere uygulanan ilâhî kanun devam etmiş olacaktır. 

39. Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.

40. Eğer yüz çevirirlerse bilin ki Allah sizin dostunuzdur. O, ne güzel dosttur; O, ne güzel yardımcıdır!

41. Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Eğer Allah’a; hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün, (yani) iki ordunun (Bedir’de) karşılaştığı gün kulumuza indirdiklerimize inandıysanız (bunu böyle bilin). Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

42. Hani siz vadinin (Medine’ye) yakın tarafında; onlar uzak tarafında, kervansa sizin aşağınızdaydı. (Onlar sayıca sizden öylesine fazla idi ki), şâyet buluşmak üzere sözleşmiş olsaydınız (durumu fark edince) sözleşmenizde ayrılığa düşerdiniz (savaşa yanaşmazdınız). Fakat Allah, olacak bir işi (mü’minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın. Şüphesiz Allah, elbette hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

43. Hani Allah sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi elbette gevşerdiniz ve o iş hakkında birbirinizle çekişirdiniz. Fakat Allah (sizi bunlardan) kurtardı. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

44. Hani karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu ki Allah, olacak bir işi gerçekleştirsin. Bütün işler Allah’a döndürülür.

45. Ey iman edenler! (Savaş için) bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.

46. Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

47. Şımarıp böbürlenmek, insanlara gösteriş yapmak ve (halkı) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar (Mekke müşrikleri) gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır.

48. Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve, “Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki taraf (savaş alanında) yüz yüze gelince (şeytan), gerisingeriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler (melekler) görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır” demişti.

49. Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler, “Bunları dinleri aldatmış” diyorlardı. Hâlbuki kim Allah’a tevekkül ederse, hiç şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

50. Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve “haydi tadın yangın azabını” diyerek canlarını alırken bir görseydin.

51. (Ey kâfirler!) Bu, sizin ellerinizin önceden yaptığının karşılığıdır. Yoksa, Allah kullarına zulmedici değildir.

52. Bunların durumu tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr etmişler, Allah da kendilerini günahları sebebiyle hemen yakalamıştı. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, azabı çetin olandır.

53. Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

54. Bunların durumu, tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Onlar Rablerinin âyetlerini yalanlamışlar, biz de onları günahları sebebiyle helâk etmiştik ve Firavun ailesini de suda boğmuştuk. Hepsi de zalim kimselerdi.

55. Şüphesiz Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler.

56. Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra da her defasında antlaşmalarını hiç çekinmeden bozan kimselerdir.

57. Eğer onları savaşta yakalarsan, bunlar(a vereceğin ceza) ile arkalarındakileri de dağıt ki ibret alsınlar.

58. (Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik etmesinden korkarsan, sen de antlaşmayı bozduğunu aynı şekilde onlara bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez.

59. İnkâr edenler, asla yakayı kurtardıklarını zannetmesinler. Çünkü onlar (sizi) âciz bırakamazlar.

60. Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.

61. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

62, 63. Eğer seni aldatmak isterlerse bilmiş ol ki sana yetecek Allah’tır. O, seni bizzat kendi yardımıyla ve mü’minlerle destekleyen ve onların kalplerini uzlaştırandır. Şâyet yeryüzündeki şeyleri tümüyle harcasaydın, sen onların kalplerini uzlaştıramazdın. Fakat, Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

64. Ey Peygamber! Sana ve sana tabi olan mü’minlere Allah yeter.

65. Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir.

66. Şimdi ise, Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah, sabredenlerle beraberdir.

67. Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hâkim duruma gelmedikçe, hiçbir peygambere esir almak yakışmaz. Siz geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, hâlbuki Allah ahireti (kazanmanızı) istiyor. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 

68. Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye)den dolayı size büyük bir azap dokunurdu.

69. Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

70. Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman, ihlâs, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

71. Eğer sana hainlik etmek isterlerse, (bil ki) onlar daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi de Allah onlara karşı (sana) imkân vermişti. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

72. İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar, onların velâyetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

73. İnkâr edenler de birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunların gereğini yapmazsanız, yeryüzünde bir karışıklık ve büyük bir bozulma olur.

74. İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya; işte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık vardır.

75. Daha sonra iman edip hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenlere gelince, işte onlar da sizdendir. Allah’ın kitabınca, kan akrabaları birbirlerine (varis olmaya) daha lâyıktırlar. 

Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.[3]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأَنفَالِ قُلِ الأَنفَالُ لِلّهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُواْ اللّهَ وَأَصْلِحُواْ ذَاتَ بِيْنِكُمْ وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ {الأنفال/1}

 “Yes-elûneke ‘ani-l-enfâl(i) kuli-l-enfâlu li(A)llâhi ve-rrasûl(i) fettekû(A)llâhe veaslihû zâte beynikum veatî’û(A)llâhe verasûlehu in kuntum mu/minîn(e)”

 (Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”. (8/1)

----------------

 Hamdi Yazır Tefsirinde bu âyet hakkında açıklamada;

 Resulüm, sana enfâlden, ganimetlerden soruyorlar enfâli soruyorlar buyurulmayıp "enfâlden soruyorlar" buyurulması gösterir ki, asıl enfâli soruyorlar veya ganimeti istiyorlar demek olmayıp, enfâlin durumunu, onunla ilgili hükmünü soruyorlar demek olduğuna işarettir ve bu cihet zaten verilen cevap ile açıklık kazanacaktır. Sonra bunun A'raf sûresinin son âyetlerine ilgisi bakımından da kulluğa yönelik, yani hakkiyle kulluk edebilme arzusundan doğan bir soru olduğundan da gaflet edilmemek gerekir. Cevap olarak: De ki; enfâl, Allah ve Resulünündür. Yani enfâl hakkında hüküm vermek Allah'a ve Resul'e mahsustur. Bunda kimsenin oyu ve onayı yoktur. Allah nasıl emrederse Resul de onu öylece tebliğ ve icra eder. Şu halde Allah'a karşı gelmekten sakınınız, Allah'a ittika ediniz ve gazabına sebep olacak hâllerden sakınıp korununuz. Ve aranızdaki açıklığı gideriniz, düzeltiniz. İhtilaf ve anlaşmazlıkları gerektiren hâllerinizi düzeltiniz ve bunu yapabilmek için Allah'a ve Resulü'ne itaat ediniz eğer müminler iseniz, böyle yaparsınız. Zira müminler, ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yani sırf Allah'ın ism-i celâli söylendiği, sıfatlarından hiç bahsolunmaksızın ve fiillerinden, kudretinden hiçbiri gösterilmeksizin yalnızca "Allah" denildiği zaman yürekleri oynar, kalblerini rahmet ümidi ve sevgi heyecanı kaplar, muhabbetle karışık bir korku sarar, Allah'ın azamet ve ihtişamından kaynaklanan bir ürperti kaplar. Ve üzerlerine O'nun âyetleri okunduğu, tilâvet edildiği vakit imanlarını arttırır. Bilgi ve ibadet sebepleri ve delilleri arttıkça iman da taklitten çıkıp tahkik özelliği kazanmaya başlar, tahkik gelişir, yakîn ve itminanları ziyadeleşir. Ve ancak Rab'lerine tevekkül ve itimat eylerler. Başkasına değil, yalnızca Allah'a güvenir ve O'na teslimiyet gösterirler ve işlerinde başarıyı ondan beklerler.[4]

 (8/1) âyetinde “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. Buyurulmaktadır. Ganimet, sözlük olarak kısaca, zorluk çekmeden elde edilen şeylerdir. Bu ganimetler Vehbi olarak Allah ve Resülüne aiittir. Yani Vehbi olarak gelen bilgiler. Uluhiyet ve Risalet kaynaklıdır. Fenafirresül, Fenâfillah ve Bakabillah bilgileridir ve bu mertebeden ganimet olarak verilmektedir ve o mertebelere aiittir. 

 O hâlde, eğer mü’minlermü iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”.

 Eğer mü’min iseniz yani hadisi şerifte denildiği gibi “mü’min mü’minin aynasıdır” O halde iman, ihsan ve ikan mertebelerinin salikleri iseniz Uluhiyet mertebesine karşı gelmekten sakınız. Bu mertebe her zuhurun hakkını veren mertebe olduğu için nerede ne gerekli ise onun istikakını o mertebeden verir. Hadi’nin hadiliğini, mudilin mudilliğini verir. Onun için karşı çıkmayınız. Ve Uluhiyet ve Risalet yani haberlerini ulaştıran kaynağa itaat ediniz. 

 Zekât ve İnfak çalışmasını yaparken, Efendi Babam “Resülullah efedimiz niye sadaka ve zekât almazdı”, konusunu araştırmamı istemişti… Ganimet konusu bu konu ile bağlantılı olduğu için bu âyetin açıklamasına alıyoruz.

Resülûllah efendimiz (s.a.v.) ve ehl-i beyt sadaka ve zekât almazdı. Peygamber (s.a.v.) efendimiz hediye kabul edip sadaka kabul etmezdi.

Kûr'ân-ı Keriymde Resülûllah efendimiz (s.a.v.) ve Ehl-beyt'in zekât almayacağına dair her hangi bir âyet yoktur ama alacakların içinde de yoktur. Kûr'ân-ı Keriym zekâtın verileceği yerleri belirtirken şöyle der: 

"Sadakalar (zekât) ancak fakirler, yoksullar, zekât memurları, kalpleri İslam'a ısındırılmak istenenler (müellefe-i kulub), kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolcular içindir."[5] Bu âyet geneldir, bütün fakirleri içine alır, ancak aşağıda geleceği üzere Ehl-i Beyt ve Al-i Muhammed'e zekâtın helal olmadığını ifade eden hadislerle tahsis edildiği kabul edilir. Başka bir âyette şöyle buyrulur: "Onların mallarından sadaka (zekât) al, onunla onları temizlersin, arındırsın."[6] Bu âyet geleceği üzere sadaka ve zekâtı insanların kiri" olarak niteleyip Ehl-i beyt'i onlardan uzak tutan hadisi hatırlatmaktadır. Bu bağlamda olmasa da bir âyette ise şöyle buyrulur: "Ey Ehl-i beyt, Allah ancak sizden pisliği (rics) gidermek ister."[7] Diğer taraftan, " Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir."[8] âyeti Peygamber'in yakınları, Ehl-i beyt için de pay ayırmaktadır. Âyette geçen akraba (zi'l-kurba), Kureyş'tir, Ben-i Haşim ve Ben-i Muttalip'tir, sadece Ben-i Haşim'dir diye üç görüş üzere aâimler ihtilaf etse de/ her durumda Ehl-i beyt bu guruplar içindedir. Ganimetten onlara pay verilmesi, bazı fakihler tarafından Peygamber'in yakınlarına sadaka ve zekât verilmemesine bedel olarak görülmüştür. Peygamber'in yakınlarına, Ehl-i beyt'e, ganimet değil de, sadakanın bir kir olarak görülüp haram kılınmasının anlayışa dayalı bir sebebi olmalıdır.

Hadislerin lafzına bakılırsa Efendimiz (s.a.v.) ile Ehl-i beyt'e sadaka ve zekâtın verilemeyeceği açıktır. Konuya ilişkin iki temel hadis vardır, diğerleri farklı lafızlarla aynı hükme varan birkaç hadistir. Bu iki temel hadisten birincisi, bazı hadis kitaplarında yer aldığı gibi, Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'de ittifakla yer almaktadır, ikincisi Sahih-i Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçmektedir.

1. Ebu Hureyre'den şöyle dediği işitilmiştir: “Hasan b. Ali sadaka hurmalardan bir hurma aldı, onu ağzına koydu. Resülûllah şöyle dedi: Onu bırak, at. Bizim sadaka yemediğimizi bilmelisin."[9] Bu hadisin başka varyantlarında Resülûllah'ın şöyle dediği kaydı vardır: "Sadaka bize helal olmaz."[10] "Sadaka Peygamber ve Ehl-i beyt'inden hiç kimse için helal olmaz.''[11] "Sadaka Al-i Muhammed' e helal olmaz."[12]

2. İki akrabası Resülûllaha gelip onları pay almaları için zekât memuru tayin etmesini istedi, o bunu reddetti ve şöyle dedi: "Ali-i Muhammed için sadaka uygun olmaz. Sadaka ancak insanların kiridir."[13] Resülûllah, kendi azatlı kölesi (mevla) Ebu Rafi'in zekât toplama talebini de reddetmiştir.[14]

Sadaka ve zekât almama, ganimetten pay alma hususunda Hz. Muhammed bağlı olduğu Kureyş'in Haşimi kolunu da akrabaları içine, Al-i Muhammed'e dahil etmiştir. Bunda Sünni fıkıh ekolleri müttefiktir. Çoğu Muttalip oğullarını da bu akrabaya dahil etmektedir, Haşimilerle aynı görmektedir.[15]

--------------

Sadaka da ise kulun tasadduk ettiği fakirin eline düşmeden önce Rahman’ın eline düşer. Yani Allah Teâlâ rahmetinin en üst mazharı olan Rahman ismiyle bu sadakayı alır ve hem tasadduk eden için hem de sadakayı alan için rahmetine vesile kılar. Aynı zamanda veren kimsenin eli Allah’ın eli hükmündedir. Çünkü veren nihâyetinde Allah’a ait olanı vermektedir. Alan ise merhamete mazhar olması açısından Rahmaniyet sıfâtına mazhar olarak almaktadır. Allah ismi, ism-i câmi olup Zât’a delalet ettiği için Rahman isminden üstündür. Bu nedenle veren el, alan elden üstündür. Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur.[16]

Kûr’ân-ı Keriym, hadislerler, âlimler ve A.T. Yolcu’nun zekât ve sadaka konusunda yazmış olduğu makalenin sonunda Efendimiz (s.a.v.) hâliyle Ehl-i Beyt’e bunun içindedir. Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hüseyin ve Hazret-i Hasan da peygamber oğlu peygamber ve mühürsüz peygamberdiler.

1- Kûr’an-ı Kerimde Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz zekât verilecek kişiler içinde Cenâb-ı Hakk tarafından bildirilmemiştir. 

2- Kûr’an-ı Kerimde Allah (cc) tarafından Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz ümmet-i adına zenginlerden alıp onları temizleyip âyette belirtilen kişilere dağıtmak amacıyla zekât alması konusu emr edilmiştir. Yalnız zekât-ı alıp toplayacak olanlar âyette geçtiği üzere zekât memurlarıdır.

3- Hadislerde Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz, Ehl-i Beyt ve Al-i Muhammedin Sadaka-Zekât yemediği bildirilmiştir.

4- Ehl-i Beyt’e bazı âlimler tarafından ganimet almaları zekât almalarına bedel olarak görülmüştür. Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz de ganimet almaktadır. Âyette bi-zatihi peygamber zikredilmiştir.

5- Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur.

Yapılan araştırmadan yukarıda madde şeklinde 5 görüş ortaya çıkmaktadır. Şimdi bunları mertebeleri itibariyle incelemeye çalışalım.

Şeriat mertebesi itibariyle;

Kûr’ân-ı Keriymde bi-zâtihi Cenâb-ı Hakk Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beyti zekât alacakların içinde zikretmemiştir. Yani zât mertebesinden 8 grup bildirilmiştir. (8) sayısı Tevhidi-i Efâl yani Allah ehli, halkını bildirmektedir. Kûr’ân-ı Kerimde Uluhiyyet mertebesi-Risâlet mertebesini zekât alma konusunda görevlendirmiş ve (8) Ef’âl-Allah ehline-halkına verilmesi bildirilmiştir. Bunların içinde kalbi İslâma ısındırılaracaklar olması ile de genel bir rahmet yani rahmeti Rahmâniyyedir. 

Tarikat mertebesi itibariyle;

Hadis-Risâlet mertebesi de zekât (farz-ı kifaye-kurb-u feraiz) değil de bunu sadaka (sünnet-kurb-u nevafil) olarak Ehl-i ve Al-i ne bildirmiştir. Zâhirde ehli ve Al-i yani hane halkı ve akrabaları alamadığı gibi bâtında ehl-i beyt ve Al-i Muhammed yakın çevredekiler bunu alamaz. 

Efendimiz (s.a.v.) Hazreti Hasanı insanların zekâtta insanların kiri var diyerek men etmiştir. Yapılan “nefis arınma” çalışmasında ki, yine Efendimiz (s.a.v.) “vücudu zenbike” en büyük günah vücüd-bedenindir. Yani kendine vehimi vücud vermendir buyurulmuştur. Kişi yaptığı nefis tezkiyesi çalışmalarında her bir esmâ-i ilâhiyyeyi nefsi emmare istikametinde kullanmaktan vazgeçilipp sahibi olan Hakka teslim etmesi bir arınma ve zekâttır ki bu vücut kiridir. Onun için Resülullah Efendimiz (s.a.v.) ve Ehl-i beyti bunu kullanmaz. Çünkü nefsi emmare kiri vardır. Al-i Muhammed Efendimizin akrabaları yani Hakk canibince kullanılan Esmâ-i İlahiyye, zekât memuru olamaz, çünkü esmâ-i ilâhiyyenin nefsi emmmare tarafına kullanılması söz konusu olabilir.

Hakikat mertebesi itibariyle; 

“Hasan b. Ali sadaka hurmalardan bir hurma aldı, onu ağzına koydu. Resülûllah şöyle dedi: Onu bırak, at. Bizim sadaka yemediğimizi bilmelisin." Hadisi şerifte zekât malı olmakla beraber yenilmesi istenmeyen “Hurma” dır. Hurma dışında yemişi ile kesreti ifade etmektedir. İçinde bulunan bir çekirdek ise vahdettir. Kesrette vahdettir. Bu dünya zuhurat-ı bir başka zekât malı olarak ta tecelli edebilirdi. O zaman hurmanın vahdette kesret yani çoklukta birlik olması sebebi de işin içindedir. Bir ayrı konuda Efendimiz (s.a.v.) biz sadaka (zekât) yemeyiz derken kendisi ve Ehl-i Beyti kastetmiştir. Kendileri Allah(c.c.) -Zât ehlidir. Bu yüzden yaşantıları vahdette kesrettir. Hasan Harakani hazretlerinin dediği gibi “30 yıldır halk ile konuşurum zannederler halbu ki Hakk ile konuşurum. Oyüzden zekât kisvesi altında sıfât tecellisi altında kalamazlar… 

Marifet mertebesi itibariyle;

Ganimetten pay verilmesi, âlimler tarafından zekâttan bedel olarak görülmüştür. 

Ganimet kelimesi (çoğulu ganâim) sözlükte “bir şeyi zorluk çekmeden elde etmek” demektir. İslâm hukukunda, “müslümanların savaş yoluyla gayri müslimlerden ele geçirdikleri esirler ve her türlü mal” şeklinde tanımlanmakla birlikte ganimeti savaşta düşman askerlerinden elde edilen menkul mallara hasreden veya kısmen farklı şekilde tarif eden fakihler de vardır.

Ganimet kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de altı yerde geçmektedir (bk. en-Nisâ 4/94; el-Enfâl 8/41, 69; el-Feth 48/15, 19, 20). Ayrıca Kur’an’da “ganimet” anlamında nefelin çoğulu olan enfâl de kullanılmış olup özellikle ganimetle ilgili hükümleri açıklayan sekizinci sûreye bu ad verilmiştir. Nefel kelimesinde “fazlalık” anlamı bulunduğundan, savaş sırasında ele geçirilen mal veya esirler savaşın amaçlarını gerçekleştirdikten sonra ilâve olarak elde edildiği için bu şekilde adlandırılmıştır. Nefelin ganimet anlamındaki bu genel kullanımı yanında bazı âlimler, ganimetlerden Allah ve Peygamber hakkı olarak ayrılan beşte birlik paya, bazıları müşriklerden elde edilen her türlü gelir ve vergiye, bir kısmı ise devlet başkanı veya kumandanın svaşta üstün başarı gösterenlere vaad ettiği mallara da bu adı vermişlerdir (Taberî, XIII, 361-371; Serahsî, Şerḥu Kitâbi’s-Siyeri’l-kebîr, II, 593-595; Kurtubî, VII, 361-364).[17] 

(İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.”

“Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.” Âyetlerde özellikle ganimet âyetlerinin 3 tanesi, Fetih Sûresi 10. Âyetten sonra gelmektedir.

(Seyekulülmuhallefine izen talâktüm ilâ megani me lite’huzüha nettebi’küm, yürîdüne en yüaddilü kelâmellahi, kûl len tettebiunâ kezaliküm kalella hu min kablü, fe seyekulüne bel tahsüdüne nâ, bel kânü lâ yefkahune illâ kalilen.)

48/15. “O geri bırakılmış olanlar, siz ganimetler el de etmek için sefere çıkıp gideceğiniz zaman diye ceklerdir ki: Bizi bırakınız, arkanızdan gelelim. Onlar Allah'ın kelâmını değiştirmek isterler. De ki: Siz bize aslâ tâbi olamazsınız, işte sizin için Allah Teâlâ önceden böyle buyurmuştur. Buna da diyeceklerdir ki: Hayır. Bizi kıskanıyorsunuz. Halbuki, pek azdan başka birşey anlayamaz olmuşlardır.”

(Ve meganime kesiraten ye’huzünehe ve kânella hu Azîzen Hakîmen)

48/19.” Ve alacakları birçok ganîmetler ile -de mükâfatlandırmıştır.- Ve Allah Teâlâ mutlaka bir gâlib, bir hâkim bulunmaktadır.” Tefsirlerin yazdığına göre, bu ganimetler Hayber ganimetleridir ki; “sûvari’ye iki pay, piyade’ye bir pay” taksim edildi. 

Yâni, nefis cihad-ı yolunda “sûvarilik ilmi ilâhi ile savaşmak” demektir. Yaya ise, idraksiz sadece o fiili işlemektir ki, karşılığı derecesine göre sevap’tır, sevap kazanmaktır, o ise bir paydır. 

Sûvari’lik ise, “nefis” atının üstüne binip, ona hakîm olarak savaşması ise, hem sevap. Hemde, irfâniyyet ile kendini ve Hakk’ı kazanmaktır ki; iki pay dır. Diyebiliriz.[18] 

(Veadükümüllahü meganime kesiraten te’huzüne he feaccele leküm hezihi ve keffe eydiyennasi anküm veli teküne âyeten lilmü’minîne ve yehdiyeküm sıraten müstakîmen.)

48/20.” Allah Teâlâ size birçok ganîmetler vâ'd etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır. Bunu da size acele olarak verdi ve sizden insânların ellerini çekti ki, müminler için bir işaret olsun ve sizi bir dosdoğru caddeye çıkarsın.” 

” Allah Teâlâ size birçok ganîmetler vâ'd etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır. Bunu da size acele olarak verdi.” Bunlar da kıyamete kadar müslümanların fütühat-ı ve alacakları ganimetlerdir. Şimdilik bunu size peşin verdi. Va’ad olunan birçok ganimetlerden önce Hayber ganimetlerini acele olarak verdi. Ve sizlerden insânların ellerini çekti. Hayberli’lerin müttefikleri olan, Esed ve Gatahan kabileleri onlar yardım etmek istediler de, korkup kaçtılar. 

Diğer yönü ile. Mertebe-i Muhammediyyet yeryüzünde zuhura çıktıktan sonra, diğer mertebelerin bütün bilgileri Mertebe-i Muhammediyyeye ganimet olarak kaldı. Mertebe-i Muhammed-î de, bu ganimetlerin faydalı ve geçerli olabilecek ve tatbik edilebilecek olanlarını kendi bünyesi içerisine alıp gerçek sahibi olan Hakikat-i Muhammediyye ye iltihak eyledi. İşte bu yüzden kendinden evvelki bütün mertebeler nesih-kaldırıldı. O günden sonra tek Sırat-ı müstakîm ve sıratullah hakikat-i Muhammed-î sistemi içerisinde olan geçerli oldu. Diğer Sırat- yollar kendi devirlerinde geçerli olduğu halde Hakikat-i Muhammed-î geldikten sonra nesih-kaldırıldı. Aslına dönüştürüldü.

“ve sizden insânların ellerini çekti ki,” Hudeybiye sulhü ile Kureyş’in de eli çekildi. Hendek vak’a sında olduğu gibi müslümanlara saldırmak isteyen düşmanların güçleri kırılıp bundan böyle İslâm devleti emniyyet sahasına girdi. 

Bâtın’en bu sûlhler nefs-i emmâre ile levvâme’nin beden mülkünde tesirsiz olmasını sağlayan anlaşmalardır. Bu anlaşmalardan sonra onların güçleri iyice kırılır. Daha sonra da itaate mecbur kalırlar. İşte bu ferdin gerçek manâ da Sırat-ı mürtakıym’de yürümesidir. 

“müminler için bir işaret olsun.” Hemde mü’min’lere bir Âyet-işaret, gelecekte va’ad olunan fütühat ve ganimetlerin tahakkukuna bir emare ve alâmet olsun. 

Seyr’ü sülûk yolunda, Âdemiyyet’ten başlayarak gelecek mertebelerin de fethinin ve o mertebelerin de nefsinin elinden alınıp kendine ganimet olarak geçmesinin alâmeti olsun.

“ve sizi bir dosdoğru yola- caddeye çıkarsın.” Sırat-ı müstakîm’e hidâyet eylesin. Sırat-ı müstakîm, doğru yoldur. Doğru yol ise, Hakikat-i Âdemiyyet’ten başlayıp Hakikat-i İseviyyet-e kadar olan yoldur. Onun ilerisi ise sıratullahtır ki, Mi’râc ile neticelenir. Devamı ise Hakk’tan halka hicret, yâni nüzül dür. Hakk’tan halka dönüş, risâlet’tir. Bu seyr ancak mertebe-i muhammediyyet çalışmaları içinde oluşur. İşte gerçek hidâyet-Hâdî isminin kulun üstündeki kemâl zuhuru budur.[19] 

Gerçekten bu üç âyetin beyat âyetinden sonrası gelmesi mânidardır. 

"Sadakalar (zekât) ancak fakirler, yoksullar, zekât memurları, kalpleri İslam'a ısındırılmak istenenler (müellefe-i kulub), kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolcular içindir."[20]

Diğer taraftan, " Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir." âyeti Peygamber'in yakınları, Ehl-i beyt için de pay ayırmaktadır. Diyerek konu başında yazılmıştı.

Fetih sûresi içinde bulunan ganimet âyetlerinde İz-Terzi Baba yorumlarında nefis cihadıyla yapılan savaşta elde edilen ganimet olarak yorumlanmıştır. 

Zekât alacak grup içinde bulunanlar ile ganimet alacak grup farklıdır. Ganimet alacak grupta olanlar, Allah: Uluhiyyet mertebesi her mertebenin hakkını veren mertebedir. Ancak ganimeti yine âyette sayılan beş mertebeye dağıtmak için kullanır…

Peygamber; Risalet mertebesi ve onun temsilcisi olan Resülûn Resülu olan varlığı mefhumu Fenâ-Fir Resül olmuş olan bu ganimetten faydalanır, faydalandırır.

Yakınlar (Akraba); Esmâ-i İlâhiyye mertebesi içindir, nefsi emmare istikametinden kullanmayan Hakka teslim etmiş gerçek tarikat erbabı içindir.

Yetim: Yetim babası ölmüş çocuk demektir. Zâhirde babası olsa bile eğer bir kişi Hakk yolunda ise o kişi yetim hükmündedir. Ve bu ganimetten pay alır.

Yolda kalmış olanlar; Hakk yolunda bulunup bağlı bulunduğu yerdeki İrfan ehlinin zâhirden bâtına geçmiş ya da irfâniyet yoluna ulaşmak isteyip bağlı bulunduğu yerde irfâniyet olmadığı için mesafe kat edememiş kişilerdir. 

Miskinler; sekene yani sakin olmuş telvin hâlinden kurtulmuş yani başkalarının hâlinin etkisinde kalmayan malı-varlığı kalmamış olandır.

Meganime-ganimetler in kökeni “gani” dir. Sözlük mânâsı “Zengin, varlıklı” demektir. “Gani” ihtiyacı olmayandır. İhtiyacı olmayanda zekât almaz, bilakis zekât verir.

Beyât âyetinde bildirilen Abdiyyet-Risâlet-Uluhiyyet elleri ile bu ganimet Uluhiyetten, Risâlet ve oradandan da Abdiyyete ulaşır.

“Allahussamed” Deki Allah Sameddir.[21] “Samed” ihtiyaç sahibi olmayan gani olandır. Allah (c.c.) zatında zatı ile ihtiyaç sahibi olmayan olarak zatını nitelendirmiştir. Nusret babamız r.a. bir zuhuratında Tac-ı şerifi kendi kendine giydiğini anlatmıştır. Bu hâl başkasına ihtiyacı olmamak ve Samedaniyyet ve ganilik hâlidir.

Haliyle, Efendimiz (s.a.v.), yakınları akrabaları (Ali Muhammed) yetim, Allah yolunda fakat yolda kalmış, sekene halinde olanların ne dünya-ne ahret malına ihtiyaçları yoktur. Kendi varlıklarından geçmiş ve geçme yolundadırlar. 

Bir başka boyutu ise; 

Allah ismi, ism-i câmi olup Zât’a delalet ettiği için Rahman isminden üstündür. Bu nedenle veren el, alan elden üstündür. Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur. 

Veren el sağ el hükmünde ve alan el sol el hükmündedir. Efendimiz (s.a.v.) insân-ı kâmil, akl-ı küll hükmünde olduğundan bir bakıma (40) Hakikat-i Muhammedi olduğundan zekât almaz bunun (1) ini yani Ahadiyyet (zât) mertebesini sol el (Rahmaniyyet) mertebesine nuzül ettirerek. Mal-Beden-Vücud ifna eder ve temizler. Gerçek arınmış Uluhiyyet-Risalet-Abdiyyet mertebesi bağlantısı kurulmuş olur.

Buraya faydalı olur düşüncesi ile Duhâ sûresi 8. Âyeti ilave edelim… 

------------------- 

وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى

(93/8) (Ve vecedeke âilen fe agnâ.)

93/8) “Ve seni yoksul bulup zenginleştirmedi mi?”

------------------- 

Burada belirtilen yoksulluktan kasıt fakir hâlidir. Bütün insanların en fakiri halinde yaşayanı Efendimiz (s.a.v)’dir. Fakirlik ayrı bir şeydir fakr ayrı bir şeydir. Efendimiz (s.a.v) “Fakr ile iftihar ederim” buyurmaktadır oysa bütün âlemler kendisi için halkedilen birinde fakirlik denilen bir şey olabilirmi.? Fakr öyle büyük bir mertebedir ki iki âleminde üzerine çıkarak a’mâiyyet mertebesine geçmektedir yâni kimlikler ortadan kalkmakta hakîkatleri-ne dönüşmektedir. 

Bir hadisi şerifte belirtildiği üzere “Fakr tamam olunca o Allah’tır” buyurulmuştur. Fakr nefsâniyetinden sonuna kadar soyunmuş olup nefsinden fakr olan demektir, para, mal, mülk fakiri demek değildir. Bu haldeki kişi ne kadar ararsa arasın kendi nefsine, benliğine ait bir şey bulamaz. Kişi nefsâniyetinden çıkıp kendisinde kendine ait bir varlık kalmaz, ancak orada mevcût bir varlık bulunmaktadır, işte o varlık Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir.

Zenginliği de aynı şekilde beşeri anlamda mal, mülk zengini zannediyoruz, oysa bu zenginlik rûh zenginliğidir. Daha önce sâdece kendine ait esmâ-i ilâhîyyeleri kullana-biliyor iken daha sonra Allah’ın bütün isimleri ile zengin-leşti. Bu zenginliği bulunmayan bir varlık bütün âlemlere nasıl rahmet edebilir, demek ki Efendimiz (s.a.v) bütün âlemlerden zengin ki âlemlere ikrâm edebiliyor. 

“İttikâ malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkar-maktır” sözünde olduğu gibi, bize de lâzım olan elimizdeki malı mülkü elden çıkararak fakirlik üzere yaşamak değil, gönüldeki muhabbetini oradan çıkararak, yük olarak taşımamaktır. Su üzerinde giden bir tekne, suyu kendi ilerlemesi için kullanırken oluşacak küçük bir delik ile içine su dolduğunda, o su onu batırmaktadır. Aynı şekilde bizim tekne hükmünde olan bedenlerimize açılan bir delikten girecek olan nefis suları orasını istilâ eder ve o tekneyi batırır, bu delikler olmadığı sürece o suyun üzerinde yüzülerek Hakk’a seyerân edilmektedir.[22] 

------------------- 

 إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ {الأنفال/2}

 “İnnemâ-lmu/minûne-llezîne izâ zukira(A)llâhu vecilet kulûbuhum ve-izâ tuliyet aleyhim âyâtuhu zâdet-hum îmânen ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)” Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. (8/2)

----------------

 Müminlerin burada bir özelliğinden bahsediliyor. Allah zikredildiği, zaman gönül âlemleri aniden titrer yani gönül âlemleri harekete geçer. Allah’ı anılıp hatırlarlar. Allah’ın işaretleri okunduğu zaman bu onların Allah’ı hatırlatmasını artırır. Ve onlara Hak ile olma ve sonra her an Hakk olma halini kazandırır.

 Burada bahsedilen iman “rablerine tevekkül ederler” cümlesiyle Rububiyet-Esmâ mertebesi imanıdır…

 Onlar sadece Rablerine yani esmâ mertebesinden güvenirler.

----------------

 الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {الأنفال/3}

 “Elleżîne yukîmûne-ssalâte vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)”

“Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir.” (8/3)

----------------

 “İman ve İkan” kitabı itibariyle bu mertebenin imanı anlamaya çalışırsak.

Kur’ânı Kerîm de baktığımızda bakara suresi (2/ 3- 4) âyetleri, yani bakara suresi ikinci suredir, bu surenin (3-4) üncü âyetleri, esmâ mertebesinin zâhiren îmânından bahset-mektedir. Ama âyet-i kerîmenin zâhiridir, ancak bir de âyet-i kerîmenin bâtını vardır, vakit bulursak ona daha sonra bakarız inşallah... “Esteîzü billah”

“ellezîne yu’minune bilğaybi ve yükıymunes-salâte ve mimmâ rezaknahüm yünfikun” (3) 

“vellezîne yu’minune bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablike ve bil âhiretihüm yukînun”(4) Meâlen:

“Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar” Şimdi birincide îmân, edin lâfzi îmân, Allaha ve onun paygamberine îmân edin dendi, sadece lâfzen îmân edilmektedir. Ama burda bakın, îmânın şekli değişmekte gayba îmân ederler, olmaktadır. Yani birincide lâfzen, ama gayba mı şahadete mi belli değil, yani bir Allah var ona îmân ediyor. Ama burada yol göstererek, ayırarak, neyi, îmân edilecek hangilere îmân edilecek tarikat mertebesinde gayba îmân gerekiyor. 

Bakın şimdi, ”Onlar ki, görünmeyene inanırlar (gaybe) ve namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” (3) Bakın, İslâmın şartlarını yerine getirirler diyor. İslâmın şartları ne idi.? Namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek. Ve verdiğimiz şeylerden de infak ederler nafaka verirler. Demek ki îmânın şartı, îmân edilen şeyi tatbik etmekte oluşuyor.

 “onlar sana indirilene de senden önceki indiril-mişlere de inanırlar ve onlar âhireti de yakînen tanırlar. ” (4) Bakın îmânın ikinci faslı gaybe îmân etmektir. Ve burada bir değişiklik var. Şeriat mertebesindeki îmânı, bireyler taleb ediyorlarken, 

 ”Rabbenâ innenâ semi’nâ münadiyyen yünadiylil îmânü en âminü birabbikim fe amennâ, rabbenâ fagfirlenâ zünübenâ vekeffir seyyiâtinâ ve teveffenâ meal ebrâr” Âyet sıralamasına dikkat edersek, bireyler taleb etmekte, bizim günahlarımızı af eyle, biz îmâna çağıran birisini duyduk ona yöneldik, bizi ebrar ile iyiler ile ahirete gönder ruhumuzu al, sonumuzu getir diye taleb bireyden geliyor. 

 Ama burada iş çok değişik neden? “Ellezîne yü’minune bil gaybi” O kimseler ki gaybe îmân ederler. ”Ve yukîmunessalâte” Namaz kılarlar... ”Ve mimmâ razeknâhum yunfıkûn” Kendilerine verilen rızıklardan infak ederler. Bakın aradaki ifade farkı çok büyük. Burada o mertebenin insanları bir şey talep etmiyorlar. Taleb eden kimse yok. Bu mertebenin insanlarının tavrını Cenâb-ı Hakk bizlere bildiriyor, o hayattan bilgi veriyor. 

 “Ellezîne” O kimseler ki, yani tarikat mertebesi itibarıyla yaşayan kimselerin îmânlarını belirtmek için, O kimseler ki “yu’minûne bil gaybi” gaybe îmân ederler. 

 Bakın birincide ya rabbi bizi buraya buraya indir buraya, buraya götür diye bireyler, haktan talep ediyorlar. Ama burada talep yok, Cenâb-ı Hakk onların vasıflarını anlatıyor. Anlaşılıyor değil mi. İşte Kurân-ı Kerîmin bölümlerini böyle anlayabilirsek, âyetleri daha iyi değerlendirmiş oluruz. Yoksa hiç bunların farkında olmadan okuyalım, okuyalım geçelim Kur’ân okumuş oluruz ama aslında Kurân-ı okuyamamış oluruz. Yani sureta okumuş, ama içini özünü okuyamamış oluruz.[23] 

 “Ve mimmâ razeknâhum yünfikûn” Kendilerine verdiğimiz madde ve ma’nâ rızıklarından da başkalarını da faydalandırırlar. Bakın bunları hep bizlere yukarıdan bir mertebe tanıtıyor. O îmân halinde olan, biz böyleyiz biz şöyleyiz demiyor. 

 Ama af’al mertebesinde ne idi? Talep vardı. Biz istiyoruz. Ya rabbi böyle yap diye. ”Ve teveffenâ meal ebrâr” En sonunda bizi iyilere ulaştır diye. Bakın orda o talep bitiyor, kişi sakinleşiyor kendi gönlüne yönelmeye başlıyor, sesi çıkmadığından Cenâb-ı Hakk onların hallerini anlatıyor. Bakın vasıfları başka yerden başkası tarafından, yani Hakk tarafından bildiriliyor. 

 “Ve mimmâ razeknâhüm yünfikûn” Onlara verdiğimiz rızıklardan infak ederler. Bakın Ya rabbi sen bize bunları verdin bizde infak ediyoruz demiyorlar. Hakk onların vasıflarını anlatıyor ki, bu oldukça ileri bir haldir. 

 Yukarıda onlar namazlarını dosdoğru kılarlar, hükmünün altında şeriat ehli olarak af’al mertebesinde, dosdoğrudan kasıt tadili erkâna uyuyorlar hükmündedir. Yani ruküya varırken, secdeye varırken, tahıyyata otururken, âdabı neyse yani gerçek edebi neyse, ona uyuyorlar demektir ki, o şeriat mertebesinin âdabıdır. 

 Burada namazlarını dosdoğru kılarlar, şu demek; Kendi varlıklarındaki nefsaniyetlerini çıkarırlar, rahmâni hakikatleri ile namazlarını kılarlar. Aksi halde biz eğriyiz. Zâhir ma’nâ da tadili erkâna ne kadar riâyet edersek edelim, onlar etin kemiğin riâyetidir. Arabanın riâyetidir. Tabi ki tadili erkâna onun riâyet-i lâzımdır ancak dışında doğruluk içinde eğrilik varsa, buna ne deniyor? Münafık diyorlar değil mi. Ancak kasıt olmadığından suç unsuru değildir.

 Hâ şâ yanlış anlaşılmasın onu demek istemiyorum, (münafık) Tabi ki Cenâb-ı Hakk her türlü hal içinde kılınan namazları kabul eder, İyi niyetle olduktan sonra. Mesele her halükârda namazın kabul edilmesi değil, âyet-i kerîmede bahsedilen dosdoğru namazını kılarlar, tarifi içinde biz namazımızı eda etmemiz gerekiyor. 

 İşte dosdoğrudan kasıt da, zâhir ve bâtın düzgünlü-ğünün gereğini yerine getirerek kılmaktır. Zâhir namazın düzgünlüğü tadili erkâna, yani rükûnlarına riâyet etmek, secdeye giderken kalkarken, rükuya Hakkı ile gitmek secdeler tesbihler arasındaki Kur’an tilâvetini okurken düzgün, kelimeleri yutmadan okumak, fiziğimizin dosdoğruluğudur. Ama Bâtınımızın dosdoğruluğu ise düşüncede ve irfaniyette olması gerekiyor. O da varlığımızda Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını anlayıp, esmâi İlâhiyye cemaati içerisinde namaz kıldığımızı bilmemiz gerekmekte veya esmâi İlâhiyyeyi hullet, olarak giymiş halde namazımızı kılmamız gerekmektedir. 

 İşte namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verilen rızıklardan infak ederler. ( madde ve ma’nâ rızıklarından ) Eğer biz sadece maddi olarak imkânımız dahilinde yardımcı oluyorsak ki, bu para mal mülk yönündedir. Bu af’al mertebesinin infakıdır. 

 Esmâ mertebesinin infâkı ise, kişinin öğrenmiş olduğu bâtıni ma’nâ da esmâ-i İlâhiyye’nin insan üzerindeki tesirlerini idrak edip, bunları aktarması da o mertebenin manevi infâkıdır. Bu da irfaniyet demek, yani irfaniyetle infak etmektir. Yine bilindiği gibi maddi ve manevi olarak rızık 2 türlüdür. Maddi olan yeme içime gibi maddi ihtiyaçlar ve zevklerdir. Manevi olan ise din ilimleri ve onun içinde olan irfaniyet ilimleri ruhâni rızıklardır. Kim de, bunların her ikisinden de fazlaları varsa, onlardan başkalarınıda faydalandırırlar. Maddi rızık infâkı ile bu günün geçimine, ma’nevi rızık infâkı ile de âhiretin geçimine faydalı olmaya çalışırlar.[24] 

----------------

 أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَّهُمْ دَرَجَاتٌ عِندَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ {الأنفال/4}

“Ulâ-ike humu-lmu/minûne hakkâ(an) lehum deracâtun ‘inde rabbihim vemaġfiratun verizkun kerîm(un)” İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır. (8/4)

----------------

 Bu âyette mü’minler hakkında iş biraz değişiyor. (حَقًّ) Hakk olan mü’minler ifadesini kullanıyor. Gerçek mü’minler Hakk ile Hakk olmuş müminlerdir. Nasıl ki Hallac’ı mansur Ene’l Hakk demiştir. Yani Hakk benim ile beraberdir. Bir başka ehlullah ise ene batılmı deseydi. Diye ifade etmiştir. İşte bu müminler kendi hakikatlerinde bulunan Hakka, Hakk ile iman etmişlerdir. Onları rablerii katında yüksek mertebeler ef’âl, esmâ, sıfât, zât ve hakikat-i muhammediye mertebelerinden dereceler vardır. Bağışlanma ki “vücudu zenbike” vehimi ve hakiki varlık günahını terkettikleri için bağışlanmışlardır. Onlara ihsan olarak hakikat bilgisi rızıkları ikram ediilmiştir.

----------------

 كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِن بَيْتِكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَ {الأنفال/5}

 Kemâ ahraceke rabbuke min beytike bilhakki ve-inne ferîkan mine-lmu/minîne lekârihûn(e) Nasıl ki, Rabbin seni hak uğruna (savaşmak üzere) evinden çıkarmıştı. Mü’minlerden bir grup ise bu konuda kesinlikle isteksizlerdi.

----------------

 Burada Resülullah Efendimiz (s.a.v) bünyesinde meal ve tefsirler bedir savaşına işaret olduğunu ifade etmektedirler. Bedir savaşının ma’na olarak karşılığı;

 Bedir Savaşı[25]

Adı da üstünde olduğu gibi, Hz. Rasulülah’ın evvela Arap yarımadasına oradan da bütün dünyaya “Bedir/Ay” gibi parlak Nûru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığının ilan ve ifadesidir. 

Sayı değeri, () “be” 2 

() “dal” 4 

() “rı” 200 dür. Toplarsak (2+4+2)= 8 eder, bu da iki adet 4 demektir. 

Biri İslâmın hakikati, diğeri Hz. Rasulüllah’ın simgesidir. 4 - 1=3 /13

Şimdi bizi ilgilendiren diğer boyutu ise “Rabbike” efendimiz (s.a.v.) rabbi Allah esması idi. “Allah” Hak olarak savaş üzere evinden çıkardı diyor. Bizde isim gönül evimizden Hak olarak savaşmak üzere çıkmamız gerekiyor demektir. İçimizden bir inanan bir grupta buna karşı isteksiz davranıyor kendi mertebesinden durumun devam etmesi istiyor. Çünkü bütün beden arzına “Bedir/Ay” gibi parlak Nûru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığının ilan ve ifadesidir. Gaybe iman, ikan a dönüşeceği için o beden arzında artık o mertebeye ihtiyaç kalmayacaktır. 

13 ve Hakikat-i İlâhiyye kitabından bedir hakkındaki yorumu da buraya alıyoruz.

(Allahu Nûrussemavâti vel ard)

(24/35) “Allah semavât ve arzın Nûru’dur.” Âyetinin bütün âlemde ki, zuhurudur. (te) ile başlaması Hakikat-i ilâhiyyenin (ente-sen) ile tenezzülü’dür. Dikkat edersek Sûre ve Âyet sayıları toplamı (2+4+3+5=14) tür, Ne hayret verici müthiş bir uyum değilmi? Mânâ değerleri ile sayısal değerlerinin mucizevî bir şekilde nasıl bir uyum içinde oldukları çok açık olarak görülmektedir. 

 Kameriyye harfleri ise, (ا) (elif) ile başlamakta ve (هه) (he) ile bitmektedir’ki; Ahadiyyet hakikatinin bütün varlıklardaki hüvviyyet-i dir. (He) nin iki şekilde tek ve çift göz olarak yazılışında’ki hikmeti, tek göz olarak Ahadiyyet hüvviyyet-ini çift göz ise varlıklardaki Ahadiyyet ve zuhur hüvviyyet-ini ifade etmektedir diyebiliriz. 

Ayrıca bu harfler (13) hakikatinin alfabetik manevi oluşumunu da ifade etmektedir. 

 (13) olan Ahadiyyet mertebesi, her mertebe’de ayrı bir nûr ile zuhura çıktığından (14) üncü mertebe olmuştur, ancak bu (14) üncü mertebe (13) ün üzerinde değil bütün mrtebelerinde o mertebenin gereği olarak zuhur ettiğinden ve ayrı küllî bir varlığa sahip olduğundan (14) üncü metre-be denmektedir, yani bu mertebe yukarıda da bahsedildiği gibi (13) (14) diye (13) ün üzerinde bir mertebe değil, fakat bütün (13) ün mertebelerinde tümden tecellide olan Nûr’u Muhammed’î mertebesidir, yoksa “Ahad”ın üzerinde sadece (a’mâ) iyyet vardır’ki, orada ise ne sayı ne hesap ne insân ne âlem vardır. Yani (14) (13) ün bütün varlık mertebele-rinde’ki; Nûr’u olan, Nûr’u Muhammed-î dir ve bu hakikat-sır ilk def’a (Bedir) savaşıyla dünya üzerinde zuhu-ra çıkmıştır. (Bedir), bilindiği gibi ayın (14) ü en kemalli ve tam bütün halidir. Yerde olan (Bedir) kuyularına nispetle verilmiş olan (Bedir) savaşı ismi, aslında gökte olan (Bedir) in ismi’nin verilmiş olmasıdır. 

 Tarihler bu savaşta İslâm askerlerinin (313) kişi ol-duğunu yazarlar ki, çok mühimdir. Ayrıca (124) binPeygam ber ve velinin sadece, yine dînî kitaplar (313) ü nün Rasûl olduğunu söylerler. İşte bunlar birer rastlantı değil, birer gerçektirler. Bedir savaşı (17 ramazan/13 mart)vukubulmuş Demekki; her bir (Bedir) eshab-ı orada bir (Rasûl) u temsil ediyordu ve onların manavî yardımları da orada ha-zır idi. 

 Ayrıca, (313) ün başta’ki, (3) ü nü alırsak geriye (13) kalır ki, şayanı hayrettir. Ayırdığımız (3) ise bu haki-katlerin (3) mertebeden, ilmel, aynel, hakkal yakıyn merte-belerinden yaşanmasıdır diyebiliriz. 

 İşte bu hâdise ile (13) ve bütün varlığında zuhur eden (14) Nûr’u Muhammed-î nin yer yüzünde artık durdu-rulamaz zuhurunun başlangıcının mührü idi diyebiliriz. 

 Hakikaten de öyle olmuştur o şerefli (Bedir) doğu-şundan-savaşından sonra bir daha Nûr’u Muhammed-î evve-lâ Arap yarım adasında, sonra da bütün dünya da önlenemez gelişmesini göstermiş ve kıyamete kadar da gösterecektir. 

 İşte (şakkal kamer) “ayın ikiye ayrılması” hadisesi de bunu göstermektedir ki; Hakikat-i muhammed-î nin orada ki, hükmü ve gücüdür ve o mertebeden zuhurudur diyebiliriz. 

(313) ile ilgili küçük bir bilgi daha sunalım. İlgili kitapların yazdığına göre (büyük konstantin) putperest iken milâdın (313) senesinde Hrıstiyanlığı kabul etmiştir ki, çok dikkat çekicidir. Konstantaniyya ya hristiyanlık (13) ile girmiş ve (13) ile çıkmıştır. Fazla yorum yapmayalım sadece iletmiş olalım.[26]

----------------

 يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنظُرُونَ {الأنفال/6}

 “Yucâdilûneke fî-lhakki ba’de mâ tebeyyene keennemâ yusâkûne ilâ-lmevti vehum yenzurûn(e) Gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra, sanki göz göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi seninle o konuda tartışıyorlardı. (8/6)

----------------

 Bütün dünyaya “Bedir/Ay” gibi parlak Nûru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığı apaçık ortaya çıktıktan sonra “vehum yenzurûn” ve onlar buna nazar ediyorlar, müşahade ediyorlardı. ilâ-lmevti ölüme götürüyorlar gibi çekişiyorladı.

 İz-Efendi Baba’mın bir hatırasını faydalı olur düşüncesiyle buraya alalım… 

 Küçük Bir Hatıram :

Yeri gelmişken sizlere, bu mevzuu ile ilgili küçük bir hatıramı da anlatmaya çalışayım. 

1997 senesinde idi yeni tanıştığımız B... isimli arka-daşımızla birkaç defa görüşmüş idik. Bu arkadaşımız, ken-disinin “zamanın mehdisi” olduğunu söylediği bir zâta gö-nülden bağlı idi. Bu arada bizlere de mutlaka bu zâta bağ-lanmamız gerektiğini, kendisinin zamanın sahibi olduğunu, bu durumda herkesin kendisine biat etmek zorunluluğu bu-lunduğunu adeta manevi bir baskı kurmak isteyerek, bizleri zorlamakta idi. 

Aramızda karşılıklı birçok mevzular oldu; çıkardığım netice, “ne kadar büyük bir hayâl, vehim ve cüret içinde bulundukları yolunda idi.” Sonunda daha fazla görüşmeye lüzum görmeden; 

- “size bir soru sorabilir miyim?” dedim. 

- “buyrun,” dedi 

- “irfan ehlinde imân ömür boyu sürer mi?

dedim. 

- “evet sürer,” diye cevap verdi.

Hiçbir izah da yapmadığından, bu cevap neticesinde gerçekten irfaniyetten ve seyr-i sülûk’tan hiç haberleri olmadığı açık olarak anlaşılıyordu.

Bu görüşmemizden sonra da başka bir görüşmemiz ol-madı, ne ben aramayı arzu ettim, ne de onlar aradılar. 

Allah cümlemize hayırlar nasibetsin. Amin.[27]

 Peki niye sürmez âyette görüyor-müşahade ediyorlardı. Diyor… Burada İman’ın İhsan ve İkâna dönüştüğü anlaşılıyor. İşte imân mertebe değiştirdiği zaman bu isimleri almatadır. Ve risalet mertebesi ile çekişmektedir. Sahası ortadan kalkmakta ve o beden arzında yer bulamayacaklardır.

----------------

 وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتِيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللّهُ أَن يُحِقَّ الحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ {الأنفال/7}

 “Ve-iz ya’idukumu(A)llâhu ihdâ-ttâ-ifeteyni ennehâ lekum veteveddûne enne ġayra żâti-şşevketi tekûnu lekum veyurîdu(A)llâhu en yuhikka-lhakka bikelimâtihi veyakta’a dâbira-lkâfirîn(e)” Hani Allah size iki taifeden birini, o sizindir diye va’dediyordu. Siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı meydana çıkarmak ve kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. (8/7) 

----------------

 Elmalı tefsirinde bu âyet hakkında;

 Ve unutmayın o vakti ki, Allah size iki taifeden birisi sizin olacaktır diye vaad ediyordu; siz ise istiyordunuz ki, şevketi olmayan şey sizin olsun. Bu iki taifenin birisi Ebu Süfyân'ın yönetiminde Amr b. As ile Amr b. Hişam'ın dahi içinde bulunduğu kırk süvari muhafazasında Şam'dan gelmekte olan büyük bir ticaret kervanı idi. Hz. Peygamber bu kervanın gelişini haber vererek Medine'den hareket etmişti. Sahabenin birçoğu, hareketin hedefinin yalnızca bu kervanı vurmak olduğu düşüncesinde bulunduklarından bu harekete fazla ağırlık kuşanmadan katılmışlardı. Oysa öte yandan bütün Mekke halkı ayaklanmış büyük bir kalabalık teşkil ederek Ebu Cehil kumandasında hareket etmiş, güçlü ve şevketli bir taife idi Bin kişilik silahlı bir Kureyş ordusu Bedir'e doğru geliyordu. O zaman Cebrail inmiş ve demiştir ki, Ey Muhammed, Allah Teâlâ size iki taifenin birini vaad etti; ya ıyr, ya nefîr yani ya kervan veya Kureyş ordusu". Bunun üzerine Resulullah yolda ashabı ile istişare edip buyurdu ki, "ne diyorsunuz? Kureyşliler yola çıktılar, "her türlü zorluğa ve sıkıntıya rağmen" bize doğru geliyorlar. Sizce kervan mı daha iyi, yoksa onları karşılamak mı?" Büyük bir kısmı: "Hayır, bizce düşmanı karşılamaktansa kervanı takip etmek daha iyi." dediler. Buna karşı Resulullah'ın mübarek yüzlerinde bir burukluk hasıl oldu. Sonra şunları söyledi: "Kervan deniz kenarından geçti gitti, Ebu Cehil ise bize doğru geliyor" dedi. Bunun üzerine yine de "Ya Resulallah, kervana bak, düşmanı bırak." dediler. Hz. Peygamber öfkelenmişti, Ebubekir ve Ömer (r.a.) kalktılar güzel sözler söylediler. Sonra Sa'd b. Ubade kalktı ve dedi ki "Ey Allah'ın Resulü! Kendi emrine bak ve icra et, vallahi sen yani Aden körfezine gitsen Ensar'dan bir kişi bile geri kalmaz." dedi. Daha sonra Mikdat b. Amr, kalktı ve dedi ki "Ya Resulallah! Allah Teâlâ sana ne emrettiyse onu icra et, ne tarafa gidersen biz kesinlikle seninle beraberiz. Biz, İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya dedikleri gibi, "Git, sen ve Rabb'in birlikte savaşın, biz işte burada oturup bekliyoruz." (Mâide 5/24) demeyiz, lâkin deriz ki Sen Rabb'inle git, ikiniz onlarla savaşınız, biz de sizinle beraberiz, gören bir tek gözümüz bulunduğu müddetçe savaşacağız". Bunun üzerine Resulullah'ın yüzü güldü, "Şimdi bana söyleyin, insanlar bu iki görüşten hangisinden yanadır?" buyurdu. Ve insanlar sözünden maksadı da Ensar idi. Zira Ensar Akabe'de bey'at ettikleri zaman "Sen bizim diyarımıza gelinceye kadar zimmetimizde değilsin, ancak bize geldiğin zaman zimmetimizdesin, kendi çoluk çocuğumuzu müdafaa ettiğimiz gibi seni de müdafaa edeceğiz" diye söz vermişlerdi. Ve anlaşıldığına göre Resul-i Ekrem Ensar'ın "Biz ancak Medine içinde hücum eden bir düşmana karşı müdafaayı üstlenmiştik." gibi bir görüş öne sürmeleri ihtimalini hesaba katıyor gibiydi. Sa'd b. Muaz kalkıp "Ey Allah'ın Resulü! Galiba bizi kastediyorsun?" deyince, o da "evet" buyurdu. Bunun üzerine Sa'd dedi ki: "Biz sana iman ettik, seni tasdik eyledik ve bize getirdiğinin hak olduğuna şehadet ettik. Bu konuda sana uymak ve itaat etmek üzere söz verdik. Şu halde sen ne dilersen onu yap. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, sen bize şu denizi gösterip dalsan biz de beraber dalarız ve içimizden bir tek kişi bile geri kalmaz. Bizimle düşmana karşı gitmeni de hoş görmezlik etmeyiz. Biz harpte sebatkârız, çarpışma sırasında sadakat gösteren kimseleriz. Umulur ki Allah Teâlâ, bizden sana, yüzünü güldürecek şeyler gösterecektir. Şu halde yürüt bizi Allah'ın bereketine". Sa'd'in bu sözlerinden Resulullah çok memmun oldu ve sevindi, sonra da buyurdu ki; "Haydi yürüyün Allah'ın bereketine, size müjde veriyorum ki, Allah bana iki taifenin birini vaad buyurdu. Allah biliyor ki, ben sanki şu anda onların devrilip yere serilecekleri yerleri görür gibi oluyorum".

İşte harbin nihâyetinde daha önce enfâl meselesi üzerine cereyan eden bu gibi hâller ihtar olunarak buyuruluyor ki: Size Allah iki taifeden herhangi birini vaad ediyorken siz şevketsiz olan tarafı arzu ediyordunuz, oysa Allah kelimeleriyle hakkı yerine getirmeyi ve kâfirlerin kökünü kesmeyi murad ediyordu. Yani siz kervanı vurmak gibi, şanı ve şerefi olmayan küçük şeyler istiyordunuz. Oysa Allah hakkınızda daha şerefli olan yüksek şeyler murad ediyordu. Hakkın yücelmesini ve kâfirlerin kahrolmasını, hak dinin şan ve şeref kazanmasını takdir ve irade buyurdu. İşte bu size, sizin kendi iradenizle Allah'ın hükmü ve iradesi arasında sizin lehinize ne kadar büyük bir fark bulunduğunu anlatır. Burada şuna iyi dikkat etmek lazım gelir ki Allah Teâlâ, bu hakkı yerine getirmeyi doğrudan doğruya yaratmayla değil, kelimeleri ile yani emri ile yerine getirmek istiyordu. İşte böyle Allah'ın emri ve kelimesiyle beşerin de ona uyup itaat etmesiyle yapılması gereken şeylere cürm ü ma'siyet veya derece ve mağfiret tahakkuk eder. Yoksa Allah Teâlâ'nın kelimeleri ile değil de doğrudan doğruya cebri ve yaratmasıyla yaptığı ve yapacağı şeylerde beşerin irade ve çabasının hiçbir hükmü yoktur.[28]

----------------

 لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ {الأنفال/8}

 “Liyuhikka-lhakka veyubtile-lbâtile velev kerihe-lmucrimûn(e)” Bu, suçlular hoşlanmasa da Allah’ın hakkı ortaya çıkarması ve batılı ortadan kaldırması içindi. (8/8)

----------------

مجرم “mücrim” Sözlükte “kesmek; günah ve suç işlemek” anlamlarındaki cürm kökünden türemiş bir sıfat olan mücrim “ağır günah işleyen kişi” demektir. Ebü’l-Bekā el-Kefevî, genelde “günah” mânasına gelen çeşitli kavramları izah ederken cürmü “ağır günah” ve mücrimi “kâfir” diye açıklamıştır[29] 

Mücrim sayısal değeri “Mim 40” “Cim 3” “Rı 200” “Mim 40” dır. 40+3+200+40= 283 ve 2+8+3=13 tür. 

“Suç” un da 13 e bağlı olduğu açıktır. Suçlular hoşlanmasada (13) Hakikat’ül Ahadiyetül Ahmediye bağlıdır. Nasıl bağlıdır? Emr-i teklifi yönünden karşı geldikleri, hakkı batıl ile örttükleri için suçludurlar. Ama emr-i istidadi yani ayan-i sabite programlarındaki istidat kabiliyetleri yönünden bağlıdırlar. Programları gereği hareket etmektedirler.[30] Mealde Allah hakkı ortaya çıkarması olarak verilsede “Liyuhikka-lhakka” “El Hakk” hakkın celal ve celal elllerinin işin içinde olduğu açıktır. “Liyuhikka” “Li” için “Ye” Yakîn demektir.. “El yakın hüvel Hak” demişlerdir. Hüvesi, hüvesine O hak’tır. Yani biri risâlet mertebesindeki Allah’ın Hu’su biriside Allah-Uluhiyet mertebesinin “Hu” sudur. İşte “Hakk” Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Risalet mertebelerinden ortaya çıkıp… “El-Hak” olarak batılı ortadan kaldırmıştır… 

---------------

 إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُم بِأَلْفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُرْدِفِينَ {الأنفال/9}

 “İz testegîsûne rabbekum festecâbe lekum ennî mumiddukum bi-elfin mine-lmelâ-iketi murdifîn(e)” Hani Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, “Ben size ard arda bin melekle yardım ediyorum” diye cevap vermişti. (8/9)

----------------

 Hani rabbinizden rububiyet-esmâ mertebesinden yardım istiyordunuz. “bi-elfin mine-lmelâ-iketi” Melek, kuvve demektir… Meleki kuvvetlerin “1000” yönü ile yardım ediyordum veya 1000 sayısı غ “Gayın” harfinin ebced sayı değeridir. Gayiyetteki meleki kuvvetlerim ile sizlere yardım ediyordum. Bilinen gayr bilen ise ayn’dır.

----------------

 وَمَا جَعَلَهُ اللّهُ إِلاَّ بُشْرَى وَلِتَطْمَئِنَّ بِهِ قُلُوبُكُمْ وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {الأنفال/10}

 “Vemâ ce’alehu(A)llâhu illâ buşrâ velitatme-inne bihi kulûbukum vemâ-nnasru illâ min ‘indi(A)llâh(i) inna(A)llâhe ‘azîzun hakîm(un)” Elmalı Tefsirinde bu âyetin oluşumu şöyle anlatılmıştır.

 Hani siz Rabbinize istiğase ediyor, yalvarıyor, imdat ve yardım istiyordunuz ya... Müminler savaşın ve çatışmanın kaçınılmaz olduğunu anladıkları zaman "Ey Rabb'imiz, Senin düşmanlarına karşı bize yardım et! Ey yalvaranların niyazını duyan, bize merhamet et!" diye dua etmeye başlamışlardı. Hz. Ömer'den rivâyet edildiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, müşriklere baktı, bin kadar idiler, bir de ashabına baktı, üçyüz on kadar kişiydiler. Bunun üzerine kıbleye döndü ve iki elini kaldırıp "İlâhî bana verdiğin sözü yerine getir! İlâhî, şu bir avuç insan yok olursa, sana yeryüzünde ibadet eden kalmayacak." diye dua etmeye başladı, bir süre duaya devam etti, nihâyet omuzundan ridası düştü. Onu Hz. Ebubekir aldı, müberek omuzuna koydu ve ardından "Ey Allah'ın Resulü! Rabbine niyazın ve münacatın yetişir, O, sana olan vaadini yerine getirecektir." dedi. Rabbiniz de size şöyle cevap verdi, yani şu şekilde âyet nâzil oldu: Hiç şüphesiz Ben size ardı ardına bin melek ile yardım edeceğim. Bu kadar melâikeye ne lüzum vardı? Allah melek göndermeden de dilediğini yapamaz mıydı? Ve Allah dilediği takdirde bir tek melek bile dünyanın altını üstüne getirmeye yetmez miydi?[31]

 Allah bunu, sadece bir müjde olsun ve onunla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yoksa yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (8/10)

----------------

 Allah-Uluhiyet mertebesinden bunu müjde olarak gönül âleminiz yatışsın, sekine bulsun diye yapmıştı. 

 Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinde (sekîne) kelime-sini şöyle tarif etmektedir.

 (Sekîne, sükûn bulmak, itminana kavuşmak, telâşlanmamak, kalbin huzura ermesi, yüreğin oturma-sı, gönlün rahata kavuşması, tasalanmaması, anlamla-rını içerir.) Diye ifade edilmektedir. 

 Ayrıca gönlümüzden gelen şöyle bir tarifte yapa-biliriz. “(Sekîne) Allah’ın mü’min kullarının kalplerine (selâm) ismiyle olan tecellisi’dir,” diyebiliriz. 

 Bilindiği gibi (sekene) Arab-î lisanda mazi fiil olarak (sakin oldu) manâsınadır. İsmi fail’i (sâkin’ün) (sakin olucu) ismi mef’ul u (meskûn’ün) (sakin olunmuş) ismi zaman ve ismi mekân’ı ise (mesken) dir, yani (sâkin olunan “oturulan” yerdir.) 

 (Hüve) O Huu olan zât ki; kulunun kalbine selâm ismiyle tecelli etti, oturdu, sâkin-i oldu.[32] 

 “illâ min ‘indi(A)llâh(i) inna(A)llâhe” Uluhiyet katından başka Allah’tan yardım yoktur.

 Tarık sûresinde “Sır” mertebelerini incelerken bunun nasıl olduğu anlamaya çalışılmıştı;

 Marifet mertebesinde ise bu sır “Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[33]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nuru Muhammed-i) de karşımıza çıkmaktadır.[34] 

 Bu âyette de yardımın Allah katından olduğunu anlatan Ahadiyet mertebesidir.

 Hakikaten, Allah üstünlük ve hikmet sahibidir. 

----------------

 إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ أَمَنَةً مِّنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُم مِّن السَّمَاء مَاء لِّيُطَهِّرَكُم بِهِ وَيُذْهِبَ عَنكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلَى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الأَقْدَامَ {الأنفال/11}

 "İz yuġaşşîkumu-nnu’âse emeneten minhu veyunezzilu aleykum mine-ssemâ-i mâen liyutahhirakum bihi veyużhibe ankum ricze-şşeytâni veliyerbita alâ kulûbikum veyusebbite bihi-l-akdâm(e)” Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu. (8/11) 

----------------

 O uyku gaflete düşürüp sizi baskına uğratmak için değildi. Allah tarafından bir güvenlik ve esenlik olmak, korkunuzu silip sizi dinlendirmek içindi. 

 Şimdi bu uyku hali salik te seyri sülukta Tevhid-i Sıfat Mertebesinde olur.

Tevhid-i Sıfat Burası onuncu (10.) mertebe Tevhid-i Sıfat’tır, Tevhid-i Sıfat : Sıfatların birliği anlamınadır.

Makamı : “Teşbih” (benzetme)dir. “fena fillah” Allahta fani olmaktır.

Zikri : “Ya Ahad”dır.

Âlemi : “Âlemi Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir. 

Peygamberi : “İsa”(a.s.) dır.

Lakabı : “Ruhullah” dır.

Kelimesi : “la mevsufe illâ allah” yani sıfatlanmış olan ancak Allah’tır.

Seyri : “Seyri fillah” Allah’da seyir İdrakı : Kur’anı Keriym Ali İmran 3/185 âyetinde

نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِوكُلّ 

“küllü nefsin zaikatül mevti” mealen, her nefis ölümü tadacaktır.” Hali : Kur’anı Keriym Bakara 2/253 âyetinde,

دَنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِعوَآيْ

“ve eyyednahu biruhil kudüsi” mealen, “biz onu ruhül kudüs ile destekledik.” Yaşantısı : Bu mertebede kişi daha evvelce bu varlığın “Esmaül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını idrak etmişti. Bu defa isimlerin dahi kökenlerinin Allah’ın sıfatlarına “Sıfatı Subutiye” yani hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar’a dayandığını ve herşeyin aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya başlar. 

Bu makamın anahtarı ve yükseltisi “Ahad” ismidir, hakikat mertebesinin devamıdır. Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir. 

Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden salik, burada bir mertebe daha yükselir ve “tenzih”ten, “teşbih”e ulaşır. 

Mertebe-i İseviyyet’in tahsil yeri “Ruhül Kudüs”ün batınen zuhur mahallidir. “lâ ilâhe ell” müşahade ile “ah” kısmı ise, lafızla söylenmektedir diye özetledi. 

Ancak bu makamın olgunlaşması için bir müddet daha misafir olmanız gereklidir, diyerek dersine son verdi. 

Museviyyet meşrebinde olanlar dokuz (9) da yani (الله) “allah” lafzının birinci (1.) () “lâm”ında İseviyyet mertebesinde olanlarda on (10)da yani (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ında kalırlar ki burası da okunuşu itibariyle “ella”dır. 

O halde onların kelime-i tevhid’leri “lâ ilâhe illa ella” olur. (الله) “allah” lafzının manen ve gerçeği ile oluşturamamışlar “lâ ilâhe” (ilahlar yok) “illa ella” (ancak ancak) diye hayal âleminde uçuşup durmuşlar, sonra tekrar geri dönüp “ilâhe”ye yönelerek, “mutlak ilah”a erişemeden hayallerinde kurdukları ilahlarla baş başa yaşamışlar. İçlerinden çok azı kendi ulaştıkları menzilde tutanabilmişlerdir. 

Çünkü buradan sonra ulaşmaları lazım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir ki bu ise, (الله) “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda söylenen (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) gizli (ُ) “elif”idir.

İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu (ُ) “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi, çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır. 

İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fani olup “lâ ilâhe illa ella” (ilahlar yoktur) dedikten sonra, kendilerinin Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illa ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerinin oluşturamadıklarından halsiz düşüp öylece kalmışlardır. 

Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illa ella” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir. 

İşte İsa (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrak edecek ve böylece (الله) “allah” lafzını gerçekten idrak ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır. 

Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve on üçüncü (13.) mertebeye yani (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”le ulaşmıştık. 

Fakat bu sefer önümüze, lafızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” (ُ) “elif” çıkmıştı. İşte bu (ُ) “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır. Cebrail (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek muhammedilere yol vardır. 

Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan karşıya (ُ) “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkansızdır. Çünkü bir vücud yok sadece lafız ve mana vardır.

Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillah”da fani olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler. Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz. 

Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler. O da şöyle olur, kendilerinden geçmiş Hakk’ta fani vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) muhammediyyet mertebesinden bir elçi yollanır, yanlarına geldiğinde “fani” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar. Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerini eksik yapanlardır. 

Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fani olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır. İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillah” sakinleri, oradan alınarak o mertebenini başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar.

Şöyle ki, kendilerinde, batınlarında kemale ermiş, “hakikati İseviyye”nin ma’nâsını alıp cesedini orada bırakırlar, “manayı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi gibi) “Ezan-ı Muhammediyye”yi okurlar, o andan itibaren, “manayı İseviyye” “manayı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar. 

Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen (ُ) “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler. Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.[35]

 Bu âyet-i kerimenin açıklamasının Mesnevi-i Şeriften anlamaya devam edelim…

 149. Bu murdarlıktan kurtulur ve temizlik götürür. Onun teni "yutahhira- küm'den müntefi” olur.

“Yutahhiraküm” lafzıyla, sûre-i Enfal’de (8/11) “Allah Teâlâ sizin üzerinize onunla temizlenmek için gökten su indirir ve sizden şeytanın murdarlığını giderir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyetin sebeb-i nüzûlü budur ki: Bedir gazâsında müşriklerin askeri su tarafında idi. Mü’minlere su tedâriki güç oldu. Halbuki mü’minlerin ba’zılarına su da iktizâ etmiş idi. Şeytan onların kalbine “Eğer siz hak üzerine iseniz, niçin böyle susuz ve kirli bir hâlde kaldınız? Halbuki müşriklerin suyu boldur” diye vesvese vermeye başladı. Müte-akiben yağmur yağdı, asker-i İslâm suya kandılar; ve şeytanın vesveseleri onlardan zâil oldu. Cenâb-ı Pîr efendimiz “mücâhedeyi ve riyâzet”i “rahmet suyu’’na teşbîh edip bu riyâzet sebebiyle sâlikin mâsivâ-yı Hak’la huzûzât-ı nefsâniyye cünüblüğünden kurtulacağını ve tahâret-i cismiyye hâsıl olup “Yutahhiraküm" âyet-i kerîmesinin ma’nâsından intifa’ eyleyeceğini ve şeytanın vesveseleri zâil olacağını beyân buyururlar.

150. Şeytan seni korkutur ki, "Sakın ve sakın bundan pişman olursun ve mahzun olursun!”

151. "Eğer sen bu heveslerden cismi arıtır isen, sonra pişman ve gamlı olacaksın!" Ey sâlik, sen riyâzete başlayıp eki ve şürbü tenkîs ettiğin vakit şeytan seni korkutur ve kalbine vesvese verip der ki: “Sakın sakın ha, bu mücâhede ve riyâzetten pişman olursun ve senin cismine yapacağı za’f ve fenâlıktan dolayı mahzûn olursun!"

152. "Bunu ye, hardır ve mizacına ilâçtır; ve onu nef ve ilâçtan dolayı iç!" Ve kezâ der ki: “Şu nevi’ gıdâlan ye ki, onlarda harâret vardır ve senin tab'ın bâriddir. Binâenaleyh bu gıdâlar senin mizâcının ilâcı olur; ve şu mâyiâtı da vücûduna nef i olduğu ve ilâç olacağı için iç! Zîrâ Resûl-i Ekrem hazretleri “Kavî olan mü’min hayırlıdır ve Allah Teâlâ’ya zayıf olan mü’minden daha sevgilidir" buyurur.

153. “Hem bu niyet üzerine ye iç ki, ten rûhun merkebidir. O şeyi huy etmiştir ona asvabdır.” Hadîs-i şerîfde “Nefsin senin binek hakanındır, ona rıfk ile muâmele et!” buyrulduğu cihetle nefsini zayıf düşürme ve onu aç bırakarak ta’zîb etme! Sonra sana merkeblik vazîfesini yapamaz. Ve nefsinin alıştığı şey her ne ise ona en asvab[36] ve muvâfık olan şey de odur.”

154. "Sakın huy döndürme ki ona halel gelir! Dimağa ve kalbe yüz illet doğar." Ya’ni, “Resûl-i Ekrem hazretleri “Bedenin mecmû’na alıştığı şeyi ver!” buyurduğu cihetle bedenin i’tiyâdını bozma ve ülfet ettiği şey ne ise onu ver! Eğer buna muhâlif hareket edersen bedenin sıhhati bozulur. Dimağda ve kalbde birçok illetler peydâ olur. Sonra ibâdete kudretin kalmaz.”

155. O alçak şeytan böyle tehdîdler getirir. Halk üzerine yüz efsun okur.

O alçak şeytan zâhirde ma’kül görünen böyle tehdidler gösterir. Fakat bunlann hepsi cismi kuvvetlendirip rûhu zayıflatmak içindir. Halk üzere bu gibi birçok efsûn okur, ya’ni aldatıcı vesveseler söyler.

156. Kendisini zlemedim demiştirdevâda Calinos gibi yapar. Nihâyet hasta olan nefsini altadır.

“Calinos”, etıbbâ-i yunâniyyeden meşhur bir hekîmin adıdır. Ya’ni, “Şeytan kendisini, senin nefsinin tedâvisi husûsunda Calinos gibi bir hâzık doktor yapar. Nihâyet senin ma’nen hasta olan nefsini aldatır ve o hastalık içinde imrâr-ı hayât etmesine sebeb olur.”[37]

-----------------

 Ehlullahtan biri bir gün halk arasına karışıp ülfet ettim, bir hafta gönül hamamında temizlemedim demiştir

----------------

 إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلآئِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُواْ الرَّعْبَ فَاضْرِبُواْ فَوْقَ الأَعْنَاقِ وَاضْرِبُواْ مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ {الأنفال/12}

 “İz yûhî rabbuke ilâ-lmelâ-iketi ennî me’akum feśebbitû-llezîne âmenû seulkî fî kulûbi-llezîne keferû-rru’be fadribû fevka-l-a’nâki vadribû minhum kulle benân(in)” Hani Rabbin meleklere, “Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım. Şimdi vurun boyunlarının üstüne. Vurun, onların bütün parmaklarına” diye vahyediyordu. (8/12)

----------------

 يُوح۪ي رَبُّكَ “Senin rabbin vahyediyordu” Efendimiz nazarında bu Allah esmâsıdır. Bu âyetin bize dönük yönü bizim rabbimizden gönlümüze gelen ilhami bilgilerdir. Bizde bulunan meleki kuvvetlere “iman” mertebesine ben sizinle beraberim bu işe devam ettirme kararlılığını verin… Bunu hakk’ı örtüp gizlemeye çalışan kuvvetlere de korku salacağım… Boyun rükü edilen yer demektir. “Mudill” esmâsının hükmünü kaldırın. Bütün parmaklara vurmak… El ise “Efali infaliye” nefis istikaminine kullanılar ef’ali kuvvetler ve ayaklar ise nefsin uzantılarının hükmünü ortadan kaldırın diye genel ma’nâ da vahyediyor birimsel ma’nâ da ilham ediyordu.

----------------

 ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَآقُّواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَمَن يُشَاقِقِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ {الأنفال/13}

 “Zâlike bi-ennehum şâkkû(A)llâhe verasûleh(u) vemen yuşâkiki(A)llâhe verasûlehu fe-inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)” Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir. (8/13)

----------------

Bu hakkı örtüp gizlemeye çalışanların uluhiyet ve risalet mertebesine karşı gelmelerindendir. Kim bu uluhiyet ve risalet mertebesine karşı gelirse ukuhiyet yani her mertebeyi hakkını veren mertebe bunun da hakkı olarak çetin azap verecektir. Burada anlatan mertebe uluhiyet mertebesidir. Bize dönük yönü ise bizde bulunan zât ve gönül mertebelerine karşı duran kuvvetlerden bahsedilmektedir.

 Yine mesnevi-i şerifte bu âyetler hakkındaki beyitler şöyledir.

 1171. Boyun çekicilerin başının ilâcı olmak üzere, bu iz için onun ayağının toprağı ol!

“Hâk-i pây-eş" teki ش zamîr-i gâibi, insân-ı kâmile râci’dir. Ya’ni, Hakk’ın tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesi cem’iyyetinin mazharı olan insân-ı kâmilin ayağının toprağı ol; tâ ki boyun çekicilerin ya’ni cihânda kudret ve tasarruf-ı mecâzî sâhipleri olan kimselerin başlarının tâcı olasın!

1172. Tâ ki benim şeklim sizi aldatmasın; benim naklimden evvel benim mezemi yeyin!

Ya’ni, benim sûret-i beşeriyyem sizi aldatmasın. Bilin ki benim sıfâtım sıfât-ı Hak’ta; ve ef’âlim ef’âl-i Hak’ta fânî olmuştur. Binâenaleyh ben söylersem, söyleyen ben değilim. İmdi, benim şarâb-ı aşkımın mezesi olan maârif-i ilâhiyyeyi yeyip için! Beyit:

“Beni tûtî kuşu sıfâtında olarak aynanın arkasında tuttular; üstâd-ı ezelin söyle dedi şeyi söylüyorum!"

1173. Ey çok kimselerin ki sûret yolunu vurdu, sûrete kasd etti ve Allâh üzerine vurdu!

Sûret-perest olan kimseler ma’nâyı görmeyip sûret kaydında kaldı ve tarîk-ı Hak’ta sûret onların yolunu kesti. Onlar enbiyâ ve evliyâya, “Bunlar da bizim gibi beşerdir” diyerek ezâ ve cefâya tasaddî ettiler. Halbuki onların bu taarruz ve tecâvüzleri Allâh Teâlâ'ya taarruz ve tecâvüz oldu. Çünkü onlar Hak’ta fânî ve Hak ile bâkî idiler. Ve bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i kudsîye işâret buyurulur: “Kim benim için bir velîye ihânet ederse, muhârebe ile bana mübâreze eder!”

1174. Nihâyet bu can bedene muttasıl olmuştur; hiç bu can bedene müşâbih midir? 

Ya’ni bir kimse derse ki: “Hakk’ın vücûdu vücûd-ı vâcibdir ve insân-ı kâmilin vücûdu ise vücûd-ı mümkindir. Vücûd-ı mümkinin vücûd-ı vâcibden hazzı olmadığı halde, mümkinü’l-vücûd olan bir kâmile ezâ nasıl Hakk’a ezâ olur?” Cevâben deriz ki: Nihâyet bu canın bedene bî-tekeyyüf bir ittisâli vardır ve bu can aslâ bedene müşâbih ve beden cinsinden değildir. Halbuki bedene olan ezâ ve cefadan rûhun müteezzî olduğu, zevkan ve hissen herkesçe ma’lûm ve musaddaktır. Bu hakîkata binâen, insân-ı kâmilin sûretine olan ezâmn Hakk’a ezâ olduğu meydandadır. Ve bu ma’nâ, bu ve emsâli âyât-ı kerîmede tasrîh buyurulur.(Ahzâb, 33/57) ya’ni “Şu kimseler ki, Allâh’a ve Resûlü’ne ezâ ederler.” Ve (Enfâl, 8/13) ya’ni “Kim ki Allâh’a ve Resûlü’ne meşakkat verirse,...” Bu husûsta Hüseyn-i Hârezmî kendi şerhinde şöyle buyurur: “Latifin kesîf ile imtizâcı vardır ki, akl-ı derrâk onun keyfıyyetinin idrâkinde söz söyleyemez. Nitekim, rûh-ı pâk bir avuç toprak ile karışmış ve öyle bir cevher-i ulvî böyle bir unsur-ı süflî ile akd-i musâhabet etmiştir. Nûr-i kalb kan katresiyle hem-nişîn ve “görücülük” gözün yağ parçasına karîn olmuş ve “meserret” kırmızı ciğere ve “gam” karaciğere musâhib bulunmuş ve “akıl”, iş’âl edilmiş bir şem’ gibi başın beyninde zâhir olmuştur.”[38] 

2633. Halbuki ben bir kulak bulamıyorum ki, o güzel gözden bir nükte söyliyeyim.

“Güzel göz”den murâd, insân-ı kâmildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) Fass-ı Âdem de insân-ı kâmil hakkında söyle buyurur; “Ve o insan Hak için gözbebeği menzilesindedir.” Hz. Pîr-i dest-gîr efendimizin burada beyân buyurmadıklan nükte her ne kadar ma'lûmumuz değil ise de, gerek Fusûsu'I-Hikem’de ve gerek Mesnevî-i Şerifde beyân buyurulmuş olan dekâyıka nazaran anladığımız nükte budur ki: Vücüd-ı hakîkînin mertebe-i ıtlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsân olan efâl yokdur. Vücûd mertebe-i ulûhiyyete tenezzülünde sıfât ve esmâ sâhibidir; fakat efâl yokdur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, efâl zâhir olur. Ve mertebe-i şehâdetde taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit, sıfât ve esmâ ve efâl azher olur. Binâenaleyh ism-i Câmi’ Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın’ın hey’et-i mecmûasınm ismi olur. İmdi vücûd-ı mutlâkın cemî’-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hulâsası Âdem olmuş olur. Âlemsiz ve Âdem’siz Allâh’ı görmek mümkin değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât, sıfât ve esmâ ve efâl müctemi’dir. Ve bu mertebe vücûdun yedinci mertebe-i tenezzülü olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye, insân-ı kâmilde nihâyet bulur. Ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı, hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Hak, insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir ve bilcümle sıfât-ı kevniyye ile muttasıf olur ve her bir mevtinin ve her bir mertebenin lezâzeti ile mütelezziz ve âlâmı ile müteellim olur. İmdi bu sözleri her bir kulak işitip kabûl edemez. Zîrâ sâha-i idrâki dardır. O dar olan idrâk kailin küfr ettiğini zanneder. Halbuki bu sözler beyânât-ı kur’âniyyeye münâfı değildir. Hak Teâlâ hazretleri Zât-ı şerîfini (Âl-i Imrân, 3/54) [“Onlar tuzak kurdular, Allâh de onların tuzağını bozdu”] (Ra’d, 13/42) [“Bütün tuzaklar Allâh’a âitdir”] (Ahzâb, 33/57) [“Allâh ve Resûl’ünü incitenlere...” ] (Hadîd, 57/18) [“Allâh’a güzel bir ödünç verenlere”] (Enfâl, 8/13) [“Kim ki Allâh ve Resûl’üne meşakkat çektirirse...”] âyetlerinde, sıfât-ı kevniyyeden olan “mekr” ve “ezâ” ve “karz almak” ve “meşakkat çekmek” ile tavsif buyurmuşdur. Bu îzâhâtdan erbâb-ı zekâ ve irfân anlar ki, Hakk’ın ezvâkı, insân-ı kâmilin ezvâkı veyâ aksi olarak insân-ı kâmilin ezvâkı, Hakk’ın ezvâkıdır. “Kevn” âlemin vücûdudur ve “kevn-i câmi’“ ise insân-ı kâmildir. Âlem, insân-ı kâmilin vücûdu ile mücellâ bir ayna mesâbesindedir ki, Hakk-ı mutlak onda sûret-i ilâhiyyesini kemâli ile müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede uzakdan kendi vücûdunun hâricinde vâki’ olan bir şeye nazar ile mütehassıl temâşâ kabilinden değildir, belki cemî’-i zerrâtda bizzât zuhûr ve huzûr ile müşâhede-i zevkıyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede (Sebe’ 34/47) [“O her şeye şâhiddir”] buyurulur. Bu bahisde "insân-ı kâmil hakkında söylenecek sözler çokdur; idrâki vâsi’ olanlara bu kadar kâfidir.[39] 

Fusûs’ul Hikem de benzer âyetlerin yorumuda şöyledir.

Sıfat-ı İlâhiye ile zuhurda iken o çemberin alt kısmında zuhur ettiğinde sıfat-ı hakliye ile zahir olur. Bu âlem-i imkanda buraya imkan âlemi de deniyor, mümkinat âleminde taayyun elbisesi giyinmiş olan yani meydana gelme elbisesi ile meydana gelmiş olan şahsın vücudunda meydana gelmiş olan Hak olduğundan kendisinden sıfat-ı halkiye meydana gelir. 

İlâhi sıfatlar değil halk sıfatları meydana gelir. (Burada tenzih mertebesinin ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır. ) Hakkın hile yapma, alay etme, hastalık, açlık, susuzluk gibi sıfat –ı halkiye ile zuhuru Kur’an ve hadiste sabittir. Nitekim Hak teala buyurur, “Onlar Allah’a eziyet ederler.(33/57) 

 يُوءْذُونَ اللَّهَ “..Onlar Allah’a eza ederler…” وَمَكَرَ اللَّهُ 3/54 “.. Allah hile yapar..” اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ 2/15 “..Allah onlar ile alay eder..” سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ 9/79 اِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُوءْمِنِينَ 9/111 ”.. وَاَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا 57/18 “..güzel bir şekilde Allah’a borç veriniz..” وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ 8/13 “.. kim ki Allah’a zorluk çıkarır.. ” اِنَّ اللَّهَ لايَسْتَحْيِۤ 2/26 “.. muhakkak ki Allah haya etmez, utanmaz..” Kudsi hadiste; “ben hasta idim beni ziyaret etmedin” ve “muhakkak ki Allah benden gayri değildir” böylece bu mevtının muktezası yani bu zuhurun iktiza ettiği yön ile yani yukarıda belirtilen zuhur yönleri ile bu gibi noksan sıfatlar Hakk’a muzaf kılınır, Hakk’a ait olur. Lakin bu hüküm bu mevtından tecavüz etmez. Yani bu zuhurdan dışarı çıkmaz, burada kalır.[40] 

----------------

 ذَلِكُمْ فَذُوقُوهُ وَأَنَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابَ النَّارِ {الأنفال/14}

 Zâlikum fezûkûhu veenne lilkâfirîne azâbe-nnâr(i) İşte şimdi siz tadın onu! Kâfirlere bir de cehennem azabı vardır. (8/14)

----------------

 “fezûkûhu” şimdi tadın onu, tadıcı olan nefistir. Nasıl ki burada yenilen gıdaların, içilen içiceklerin tadıcısı nefis ise “küllü nefsin zaiket’ül mevt” her nefis ölümü tadacaktır. (3/185) Ölümün tadıcısıda nefistir. Azabın tadıcısıda bu yüzden nefis olacaktır. Kendisinin alıştığı şeylerin kesilmesi onun azabıdır. 

 Mevlânâ hazretleri şöyle rivâyet eder ki:

Cenâb-ı Hakk kendi nûrundan aklı halk etti. Sonra ona gel dedi o da geldi. Git dedi, o da gitti. Sen kimsin? Ben kimim? Diye sordu. Akıl, sen benim rabb-ı rahimimsin. Ben ise senin aciz kulunum dedi. Cenâb-ı hakk buyurdu. Ey akıl senden daha aziz bir mahluk halk etmedim. Akıldan daha yüksek dereceli bir varlık halk etmedim. Sonra ateşten nefsi halk ettim. Ona gel dedim. Nefis icabet etmedi. Cenâb-ı hakk ben kimim? Sen kimsin? Dedi. Nefis ben benim, sen sensin cevabını verdi. Cenâb-ı hakk onu ateşe attı, azap verdi. Yine sordu. Nefis yine ben benim, sen de sensin dedi. Cenâb-ı hakk bu defa nefsi aç bıraktı. Tekrar ben kimim? Sen kimsin? Diye sorduğunda, nefis sen benim rabb-ı rahimimsin, ben de senin aciz kulunum cevabını verdi. 

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُواْ زَحْفاً فَلاَ تُوَلُّوهُمُ الأَدْبَارَ {الأنفال/15}

 Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû izâ lakîtumu-llezîne keferû zahfen felâ tuvellûhumu-l-edbâr(a) Ey iman edenler. Savaş düzeninde iken kâfirlerle karşılaştığınız zaman sakın onlara arkanızı dönmeyin (savaştan kaçmayın). (8/15)

----------------

 Kişinin en kuvvetli yeri sırtıdır. Daha önceki âyetlerle iman edenlerin rableri tarafından melekler ile desteklendiği anlatılmıştı… Düşman yani hakk’ı örtüp gizleyenlere arka dönülmüş olduğunda Hakk’ın bu meleki kuvvetleri terk etmiş olacağından nefsi emareye bu saha kaptırılmış olacaktır. Aynı zamanda nefis cihadında, nefis dağı nefsi emmarenin tekrar eline geçecek ve kişide eskiye dönüş olacaktır. Arka yön vehim olduğu için bu sahayı tekrar vehim kullanacaktır.

----------------

 وَمَن يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلاَّ مُتَحَرِّفاً لِّقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزاً إِلَى فِئَةٍ فَقَدْ بَاء بِغَضَبٍ مِّنَ اللّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ {الأنفال/16}

 “Vemen yuvellihim yevme-izin duburahu illâ muteharrifen likitâlin ev mutehayyizen ilâ fi-etin fekad bâe biġadabin mina(A)llâhi veme/vâhu cehennem(u) vebi/se-lmasîr(u)”

 -Savaş taktiği olarak düşmanı vurmak için çekilme, ya da diğer bir birliğe katılmak durumu hariç- böyle bir günde her kim onlara arkasını dönerse mutlaka o, Allah’ın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer de cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası! (8/16)

----------------

 Bilindiği gibi mehter takımı iki ileri bir geri çekilir, bu bir savaş taktiğidir. Bir önceki yerini sağlamlaştırır. Ve böylelikle yoluna devam eder. Nefis cihadında hakkı örtülüp gizlenip eski hale dönülürse kişi için en büyük azap olmaktadır.

Aşağıda rüya yorumunda düşman ile olan muharebede kaçmak yerine sırt toprağa yani hikmete ve ilm-i ledüne yaslanarak kuvvet alınmıştır.

 Hüdâyî Hazretleri, İstanbul’a gelince -menkıbelere göre- Rûmî Mehmed Paşa civarında ikâmet etmeye başladı. Bu devrede zamanın pâdişahı şöyle bir rüya görmüştü:

“Nemçe kralı ile güreş tutmuş ve kendisi arka üstü yere düşmüş, kral pâdişahın üstünde kalmıştı.” Zâhiren pek acıklı görünen bu rü’yanın yorumunda zamanın ta’bircileri acz izhar etmişlerdi. Bunun üzerine rü’ya ta’bir edilmek üzere yazılıp Şeyh Mahmûd Hüdâyî’ye gönderildi.

HÜDÂYİ HAZRETLERİNİN I. AHMED'İN RÜYASINA YORUMU

Pâdişahın mektubunu getiren elçi, Hz. Hüdâyî’nin hücresine gelip kapıyı çaldığında bizzat Hüdâyî kapıyı açtı ve elçiden mektubu alarak mütalâa etmeden pâdişaha verilmek üzere zarf içinden bir başka mektup verdi. Pâdişah’a takdim edilen bu mektup açılınca rü’yânın şöylece ta’bir ve tefsir edildiği görüldü:

“Cenâb-ı Hakk, insan vücûdunda sırtı, cemâdât arasında da arzı (yeryüzü) en kuvvetli olarak yaratmıştır. İnsanın sırtı ile arzın temas ve ictimâından iki kuvvet cem’ ve hâsıl olur. Binâenaleyh Hz. Pâdişah’ın yere arka üstü temasıyla iki kuvvet birleşmiş oluyor. Bu yüzden a’dâ (düşmanlar)a galebe-i İslâm ve zafer mukarrerdir.” Rü’yânın bu şekilde ta’biri sultanı son derece memnûn etmiş, Hüdâyî’ye bir takım hediye ve ihsanlar göndermişti. Hattâ bilâhare pâdişahın bizzât gelip intisâb ettiği de rivâyet edilir.[41]

 ----------------

 فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاء حَسَناً إِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {الأنفال/17}

 “Felem taktulûhum velâkinna(A)llâhe katelehum vemâ rameyte iz rameyte velâkinna(A)llâhe ramâ veliyubliye-lmu/minine minhu belâen hasenâ(en) inna(A)llâhe semî’un alîm(un)”

 (Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (8/17)

----------------

 Enfâl sûresi 17. Âyet-i kerime derslerimizden İrfan mektebi 12. Dersin hali âyeti olduğu için bu bölümü buraya almak faydalı olacaktır.

 On ikinci bölüm “İNSÂN–I KÂMİL”[42] 

İnsân-ı Kâmil: “Kâmil İnsân” anlamınadır.

Makamı: “Ahadiyyet” (Cemül Cem) toplamların toplamı.

Zikri: “Allah” (c.c.) dir.

Âlemi “Bütün âlemler” her âlemde gereği gibi hareket etmek Peygamberi: “Muhammed Mustafa”(s.a.v.) dir.

Lâkabı: “Abdü’hu ve Resulü’hu” Kelimesi: “lâ ilâhe illâllah muhammedürrasûlüllah” dır.

Seyri: “Seyri anillâh” (Allah’dan seyr)dir. Hakk’tan halka’dır.

Sûresi: “Fatiha” (el hamd) dır.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir. 

 Kûr’ân-ı Keriym; Enbiya Sûresi (21/107) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.

 “ve ma erselnâke illâ rahmetenlil âlemin” Meâlen; seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.

 Hâli: Bu mertebenin hâli ile hâllenmektir.

 Kûr’ân-ı Keriym; Enfal Sûresi;( 8/17) Âyetinde, bu hâle işaret vardır.

 “Ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema” Meâlen: Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı Hâli: Hadîsteki, “men reani fekad reel hakk” sözü bu hâli çok güzel anlatmaktadır. 

“beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur” Yaşantısı : Daha evvelce Hakk’ta bâki “baka billâh” kendi halinde âlemden habersiz iken sâlik, bu mertebede uyandırılıp kendisine yeni bir elbise giydirilip, tekrar eski beşeriyyet âlemine gönderilir. 

Dışı, “Şeriat-i Muhammed-i” içi, “Hakikati Muhammed-i” ile bezenmiş olduğu hâlde halka çok yumuşak ve müşfik bir şekilde yaklaşır.

 İstidat ve kabiliyeti olanları ellerinden tutup daha evvelce kendi geçtiği yolları takip ederek, Hakk’ın huzuruna çıkarıp Mi’rac ettirmeye çalışır. 

Hayatı böylece devam eder gider. 

 Dışı “halk”, içi “Hakk” ile’dir. 

Son derece geniş ihatası olan bir mertebedir. Hakkını vermek oldukça zordur. Bu makamın anahtarı devamlı olarak “ismi celâl” ve “kelime-i tevhid” okumaktır. 

İşâretini ehli bilir. 

Mürşidinin himmeti, “irşadı”dır.

“Marifet mertebesi”dir. 

Buradan sonra kişi kemal ehli olup, başkasına ihtiyacı kalmaz. 

Sözleri genellikle ilham’dır. 

İstidadı nispetinde son nefesine kadar mertebesini geliştirebilir. Bu mertebe nin sonu yoktur.

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. 

En baştan başlayıp nefs-i emmâreden yola çıkan sâlik nihâyet epey uzun çalışma ve gayretlerden sonra Hakkın izni ve yol göstericisinin himmetiyle eğer bu mertebeye ulaşabilirse çok değerli bir iş yapmış olur, bu değeri madde âleminin maddi kıymetleri ile ölçmek imkansızdır.

“Çık aradan kalsın yaradan” sözleriyle belirtilmek istenen, izâfi varhğının yukarıda gösterilen yollardan geçerek ortadan kalkması neticesinde, zaten HAK’kın olan varlığını, gerçek hâli ile idrâk edip bütün varlığında onun hareket ettiğini ve onun da kendinden başka bir şey olmadığını anlayıp bu Hakk’ani vasfı ile tekrar kesret/çokluk âlemine dönen kişi, derya’ya ulaşan suyun buhar hâline gelip, bulut olup tekrar yağmur haline gelmesine benzer. 

Oyağmur tanesi sağda solda kalmış yağmur damlaları ile birlikte bir dere oluşturur, dere, nehre, nehir tekrar denize ulaşır. Bu böylece devam eder gider. Kim ki bu dönüşümü idrâk eder, âlemin sırrını çözmüş demektir.

İlâhi vasıflarla Zat âleminden beşeriyet âlemine dönen ilk yüce “İnsân-İnsân-ı Kâmil” Muhammed Aleyhisselamdır.

Âlemlerde onun özel mertebesine ulaşmanın kimse için yolu yoktur.

Ondan veraset alan İnsân-ı kâmiller’den sonra bu mertebeye ulaşan kimseler ise Kâmil insân’lardır. 

İşte, halk içinde bunları tanımak pek mümkün olmaz. Çünkü bütün vasıflarla birlikte olduklarından, belirli bir vasıfları yoktur. Bunları ancak irfan yoluyla anlamak mümkün olur. Kim ki bunları tanıyıp bulur ve uyar işte onlar, azim ve gayret ile zaman içerisinde o kervanda yol alarak menzillerine ulaşabilirler.

Bu mertebenin özelliği “Cem ül cem” yani toplamların toplamıdır. Varlığında “ef’âl” âlemi, “esmâ” âlemi, “sıfat” âlemi ve “zat” âlemi, cem edilmiştir.

Dışı, her ne kadar beşeri sûreti görüntüsünde ise de;

İçi tamamen HAK’kın tüm mertebelerini ihata etmiş bilinmez bir sır deryasıdır. 

Hakk onda her mertebeden gerektiği gibi zuhur eder. O, âlemde HAKk’tan başka hiç bir şey müşahede edemez.

Bayezid-i Bistami’nin dediği gibi “kırk sene varki halk beni kendileriyle ünsiyet eder zannediyor, halbuki ben Hakk ile ünsiyetteyim” sözü ve yaşantısı bu mertebenin hâlini pek güzel anlatır.

Bu mertebenin ehli “nasa akılları düzeyinde hitab ediniz” Hadîsi şerifinin hükmü ile, karşısına gelen kimse hangi akıl düzeyinde ise onun mertebesini bilir ve ona oradan hitab eder, Eğer kabiliyetli görürse az daha üst mertebeden hitab ederek oraya doğru yükseltmeye çalışır. 

Eğer kabiliyet görmezse rengine boyar ve o kişiyi olduğu yerde bırakır.

Bu kimseler, “marifetullah” Allah-ı, Kûr’ân-ı ve Hadîs’leri, her mertebede idrâk eder ve her mertebenin hakkını vererek yaşar. 

Câmi ismiyle toplayıcıdır. Bütün varlığa faydalı ve merhametlidir.

O kişi; Kûr’ân-ı Keriym; Necm Sûresi (53/3-4) Âyetindeki;

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى

وَحْىٌ يُوحَىَإِنْ هُوَ إِلَّا

“ve ma yentı­ku anil heva” (3)

“in hüve illa vahyün yuha” (4) Meâlen; O kendiliğinden konuşmamaktadır, onun konuşması ancak kendisine bildirilen bir vahy iledir. 

Âyetinin tecelli ve bereketi ile “Makam’ı Muhammed”den aldığı yansıma ve ilâhi bir lütuf ile olmaktadır.

- İşte ancak bu sözler gerçek hedefini bulur 

- ve orada “Nur-u Muhammediyye”yi parıldatmaya başlar. 

- Ancak bu sözler kalplere şifa, gönüllere safa, ruhlara baka kazandırır. 

- Ham meyveyi oldurur, ölmüşü diriltir. 

- Dünya sarhoşunu ayıltır, ahret sarhoşunu bayıltır, 

- uyuyanı uyandırır, atılı harekete geçirir. 

- Yolcuyu menziline ulaştırır. 

- Dargınlan barıştırır, aşıkını maşukuna kavuşturur. 

- Mahcubların perdesini açar. 

- Ümidsizleri ümidlendirir. 

- Cehli ilme dönüştürür. 

- Pulu altın eder, 

- Kulu sultan, sultânı insân eder. 

- Sözleri pahası bulunmaz değerlerdir.

Bu kimseler, ancak, Allah (c.c.) zikri, Allah (c.c.) muhabbeti ve Allah (c.c.) sohbetiyle huzur bulurlar.

İşte gerçekte sadece bunlar “abdühu” abd//kul olurlar ve “rasûlühu” ancak bunlar gönülden ”irsâl” haber verirler.

Bu kimseler kelime-i tevhid-i her mertebede ve her mertebenin hakkını vererek söylerler, gerçek tevhid ehli bunlardır

Bu mertebeye gelen kişi aynı zamanda “Fatiha-yı şerife”nin de yaşantısını en iyi şekilde idrâk edendir.

“elif”, “Kâmil insân”dır, on iki (12) noktadan, on iki (12) mertebeden meydana gelmiştir. 

yedisi (7) , “ettur’u seb’a” (yedi tur) (yedi tavır) beşi (5) “Hazarât’ı hamse” (beş hazret mertebesi) olmak üzere on iki (12) mertebenin ifadesidir. 

Ayrıca bir de batıni (13) on üçüncü mertebesi vardır.

Hamdı en geniş manâsıyla ancak bu kimseler diyebilirler. 

Bunların dışındakiler kendi bulundukları sınırlı mertebeleri itibariyle nerde iseler, oranın idrâki ile hamd ederler. 

“Namaz”, mevzuulu kitabımızda “Hamd”ın sekiz (8) mertebesini anlattık, oradan daha geniş malûmat alınabilir.

“Fatiha’yı şerif”in iki (2) vechi vardır. 

Biri, kulluk, “makam-ı abdiyyet”, Diğeri ilâhlık, “makam-ı Ulühiyyet”tir, İki yönünü birlikte idrâk etmek ve yaşamak, “Kâmil İnsân”a has bir oluşumdur.

Gerçek hamd’ı ancak HAKk, ve HAKk ehli yapar, ümmeti Muhammed-e Fatiha’yı şerif büyük bir lütuftur.

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” hükmünün tecellisi, risâlet menbaı, Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin mübarek gönlünden o kişilere sirâyet ettiğinde, işte, o kişiler de âlemlere rahmet olurlar. 

Çünkü gönüllerinde “hakikat-i Muhammedi”nin nuru, zahirlerinde de “şeri at-ı Muhammedi”nin şerefini taşırlar. 

Cenâb’ı Hakk bunların sırrı ve hakikatleri cihetinden halkı âleme rahmet eder, fakat âlem halkı bu rahmetin nerden geldiğini idrâk edemezler.

“Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı” ilâhi hükmü bu kimselerin yaşantısını ne kadar güzel ve ne kadar açık olarak anlatmaktadır.

“İzâfi varlıkları iflâs etmiş” yerini “HAKk varlığı istilâ etmiş” olan güzel İn- sanlardan zuhura gelen her şey, HAK’kın bir fiili hükmüne dönüşmüştür.

Her mertebede başka yorum ve idrâki olan bu ilâhi kelâmın esas kaynağı, “Zat” ın “İnsân” mertebesinden zuhurunu, hâlini açık olarak anlatmaktadır. Oldukça zor olan bu yaşamda bulunan kimselere Allah c.c. kolaylıklar versin.

“Rasûlü Sakaleyn” iki ağırlığın yani İnsanların ve Cinlerin Peygamberi olan o yüce ve muhteşem Rasûlü zişan, hiç bir Âdem oğluna nasib olmayan o kutlu Mi’râc seyr’i ve temaşasından döndükten sonra, “Men reâni fekat reel hak” yani “Beni gören ancak HAK’kı görmüş olur” muazzam sırrını ifşa etmesiyle ne büyük bir irfan hazinesini insânlığa hibe etmiştir.

Bu hakikatin bir zerresi insâna ulaşırsa, 

O insân baştan aşağı sarsılır, çöker yere yığılır, yanar kül olur savrulur. 

Sonra tekrar zerreleri toplanır, yeni bir yapılanma ile kendine gelmeğe başlar ve gerçek HAKk’ani hâli zuhur etmeğe başladığında kendini başka bir eda, başka bir safa, başka bir vefa, başka bir biçimde, başka bir âlem içre, başka bir yapı da bulur, ve o yüce Peygamberden kendine ulaşan (İlâhi bir yoldan gelen) tecelli bereketiyle, “cübbemin içinde Hakk’tan başka bir şey yok” 

 “her ne yana eğilsem, her şey ol yana eğilir” 

 “bana bakan ancak Hakk’ı görmüş olur” ve benzeri sözleri demeye başlar. 

Her ne kadar zahir ehli için bu sözler geçersiz ise de, “hakikat-i Muhammediyye”ye ulaşmış kutlu kimseler için geçerlidir.

Bu halleri ancak yaşayan bilir. 

“Rivâyet” ve “nakil” bilgisi değildir, “müşahede” ve “vehb-i” ilim dir.

Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “Tekmil Tarîk” tamamlamış, kendi bünyesin de Mi’rac-ı nı yapmış kişilerin hayatı işte yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler gösterir. Ne mutlu onlara. ALLAH c.c. cümle sâlikleri kemâle erdirsin.

İslâmın içinde bir çok gruplar vardır. 

Bunların bazısı şeriat, bazısı tarikat, bazısı hakikat, bazısı marifet mertebesindedirler. 

Hepsi de kendi mertebelerinde Hakk’tır ve de gerçektir. Ancak en kemâlde olan irfan ehli, “cem-ül cem”e ulaşanlardır.

“Cem-ül Cem” demek, bütün cemleri bir araya toplayıp Cem’inde Cem’i demek tir. 

Bu mertebeye eren kişinin iki (2) vechi/yönü vardır. 

Biri halka, diğeri Hakk’a bakar. 

Nerede nasıl gerekiyorsa o vechiyle görünür. Onu tanımak, anlamak cidden çok zordur.

“Kâmil İnsân” mertebesinin geriye dönüş makamları vardır. 

Bunlar evvela “Tecelli-i Zat”, “Tecelli-i Sıfat”, “Tecelli-i Esmâ”, “Tecelli-i Ef’âl”dir.

Biz bu rnertebeleri daha fazla uzatmamak için Kâmil İnsân makamında birleştirdik. Bu tecelliler zaten Kâmil însân, mertebesine ulaşan kimselerde tabii olarak oluşacaktır.

Bu mertebenin başka bir özelliği de “tahallaku bi ahlâki rasûlüllah” (Hadîs) “Peygamberin ahlâkiyle ahlaklanın.” Rasûlüllah’ın ahlâkı ile bezenmiş olduğu hâlde yaşayışı, beşeri yaşamın icapları içerisinde Hakk’ani bir yaşam tarzıdır.

Yeryüzünde yaşamış ve yaşayacak olan insânların her yönden ve ahlâk yönünden de en üstünü şüphesiz insânların seyyid-i (efendisi) Hakikat-i Muhammedî’yi zuhura getiren Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Cenâb-ı Hakk onun hakkında; 

Kûr’ân-ı Keriym; Kâlem Sûresi; (68/4) Âyetinde; 

 وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ

 “ ve innekke le alâ hulûkin aziym.” Buyurdu.

 Meâlen: 4. Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin Hadîs-i Şerifte de, buyurulan. Tahallâku bi ahlâkıllâh ve Tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah. Yani: Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın, ve Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanındır.

 Allah’ın ahlâkı: Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla her mertebe de o mertebenin gereği olan adaleti yerine getirmektir. 

 Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir.

 Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde; 

 حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

 “ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.” Meâlen; Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir. Diye buyurulmuştur. 

 Tevhid-i Zat: (11) mertebesinde, sâlik Hakk’la bâki olduğundan kendisinden meydana gelen bir fiili yoktur. Buranın yaşamı gereği, belirli bir süre sâlik’ten (elinde olma dan) zıt isim ve sıfatların zuhura çıktığı yer olmasıdır. Bu yüzden ahlâkı, Allah’ın ahlâkıylâ ahlâklanmaktır. Bu yaşam ince bir iştir. Ancak oraya ulaşılınca idrâki (gerçek mânâda)mümkün olur. 

 İnsân-ı Kâmil: (12) mertebesinde ise kişiye yeni bir beşeriyet libası (elbisesi) giydirilip tekrar “ef’âl” yani beşeriyet âlemine, fakat Hakk’ani vasıflarıyla gönderilir. İşte burada o kişi etrafına çok müşfik ve merhametli davranır. Bu da Hz. Peygamberin barizahlâkından o na bir yansımadır. Yani tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah’tır. 

 Hz. Aişe (r.a.) validemize Peygamberimizin ahlâkı sorulduğunda, “Onun ahlâkı Kûr’ân-ın ahlâkıydı” diye buyurmuştur. Meseleye bu yönle de baktığımız da, Kûr’ân zât olduğuna ve zât bütün mertebeleri kuşattığına göre, demek ki; aynı zaman da Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zât, ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin gereği ne ise onu ortaya getirmesiHz. Rasûlüllah-ın geniş mânâ da ki; ahlâkı olmaktadır. 

 Bu mertebede her şey gene eskisi gibi yerli yerine dönmüş, zahirde “Şeriatı Muhammedi” batında ise “Hakikati Muhammedi” hükümleri geçerli olmuş olur.

Bu zatlar dışta halk ile, içte Hakk iledir.

Bunları tanımak çok zordur, gerçek irfân ehli, vasıl kimseler bunlardır. 

Halkta, Hak’kı; Hak’ta Halkı müşahede ederler. Bir başka ifadeyle kesrette vahdet, vahdette kesret’i yani çoklukta birlik, birlikte çokluk’u en güzel şekilde yaşarlar. Daha evvelce “ehl-i sünnet vel cemaat” yolunu sadece şe kil ve sûret hâlinde, zahirde yaşarlarken, bu defa “ehli sünnet vel cemaat” yolunu batın-ı ile birlikte yaşarlar’ ki işte gerçek, “İslâmiyet” ve “Marifetullah” yaşamı bu dur.

Ehl-i sünnet yolunu sadece “şekiller ve merasimler” babında uygulamak yeterli olamamaktadır.

İşte İslâmı yeteri kadar tanımamak ve tanıtamamak buradan kaynaklanmaktadır. 

Eğitim yetersizliği ve bilinçsiz tutuculuk önümüzde bir büyük mania oluşturmaktadır.

“Ehli sünnet vel cemeat” yolunu irfâniyetle destekleyip batıni yaşamımızı da faaliyete geçirebildiğimiz gün, İslâm topluluğu olarak hedefimize vardığımız gün olacaktır.

Gayemiz en kısa yoldan ve en gerçekçi olarak talipleri HAK’ka ulaştırmaya yardımcı olmaktır. Hatalarımız var ise hoş görüle.

Hak’ka giden yollar muhakkak’ki pek çoktur. Ancak biz, bildiğimiz yolu anlatmağa çalıştık. Eksik yerler varsa Cenâb’ı Hakk tatbik edenlere ilham vasıtasıyla tamamlatsın. Âmin.

 Bu bahsi de burada bitiriyoruz, daha fazlasını tadarak yaşamak temennisiyle. gayret bizden, yardım ve muvaffakiyyet Allah’dan dır. (c.c.) Bu mertebede de yapılacak zikir değişikliğini de kısaca belirtmeğe çalışalım.

 Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrâkine doğru yol almağa devam etmektir.

 Derse başlarken çekilen (700) adet “Kelime-i Tevhid” (100) adet daha eksiltilerek (200) e düşürülecek, verilen sayılar da Esmâlar’a devam edilecek, yine verilen sayıda ALLAH zikrine devam edilecek.

 Sonra. (100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ ilâhe illâllah Muhammedürra sûlüllah) ilâve edilecek. Daha sonra bu mertebenin idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetleri en az (33) çer defa çektikten sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ehli beyt hazaratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz. 

 Muvaffakiyyet Allah’dandır. Onun dileğinin dışında hiç birşey olmaz.

 Bu mevzuda daha geniş bilgi altı peygamber isimli kitabımızın Muhammed (a.s.) bölümün de gelecektir. Fakat en verimli eğitim yolu sohbettir.

* * *

 Mesnevi-i Şerifte bu âyete birçok yerde değinilmiştir. Bunlardan bazılarını görmek faydalı olacaktır.

 623. Sen beytin tefsîrini Kur'ân'dan açıkça oku ki, Hudâ “Mâ remeyte iz remeyte" buyurdu.

Ya'ni yukarıdaki bir beyitte, biz rüzgârlardan hareket eden bayraklar üzerindeki arslan resimleriyiz, demiş ve onu ta'kip eden beyitlerde bunu örnekler ile îzâh etmiş idik. Bu ma’nâ Kur’ân-ı Kerîm'de Enfâl sûresinde geçmekte olan: 

(Enfâl, 8/17) “ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinnallâhe remâ”

"Ey peygamberim, attığın vakit, sen atmadın, velâkin Allah attı" 

624. Eğer biz okları atar isek, bizden değildir; biz yayız ve onun ok atıcısı Hudâ'dır.

625. Bu, cebir değildir; bu, cebbâriyetin ma’nâsıdır. Cebbârlığın zikri yalvarıp yakarmak içindir.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beyitlere karşı olabilecek bir sorunun cevâbıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki, mâdemki bizim fiillerimiz ve sözlerimiz Hakk’ındır ve bizler Hakk’ın âleti mesâbesindeyiz; şu halde biz sözlerimizde ve fiillerimizde mecbûruz ve bizim irâdemizin ve tercihimizin hiç hükmü yoktur. Bu sorunun cevâbını îzâh etmek için bir ön bilgiye ihtiyâc vardır.

Bilinsin ki, varlık dünyâda ve âhirette hep Hakk’ın varlığıdır. Bu hakîki vücûdun sıfatları ve isimleri vardır, açığa çıkmak isterler. Açığa çıkmak için de mutlaka çokluklar âleminin vücûdu lâzımdır. Oysa sonsuz olan Hakk’ın bir olan vücûdu karşısında, çok olan vücûdların bağımsız olarak ispâtı mümkün değildir. Bundan dolayı bu bir olan hakîki vücûd, latîf oluş mertebesinden kesîf oluş mertebesine tenezzül etmedikçe, çokluklar âlemi var olmaz. Nitekim bu hâle işâret olarak Ebu'l-Hasan Gûrî hazretleri "Tenzîh ederim o Ecell ve A'lâ Zât’ı ki, Zât'ını latîf kıldı, ona Hak ismini verdi; ve nefsini ve Zât'ını kesîf kıldı, ona da halk dedi" buyurur. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber "Tenzîh ederim o Ecell ve A'lâ Zât’ı ki, eşyâyı açığa çıkardı; oysa o Ecell Zât, eşyânın "ayn"ıdır" buyurur.

Şimdi, bir olan hakîki vücûd ilk olarak ilmî sûretlerinin mertebesine tenezzül etti ve bu mertebede sıfatlarının ve isimlerinin sûretleri sâbit oldu. İlâhi isimler ise, Hâdî ya’ni (Hidâyet Eden) ve Mudill ya’ni (Dalâlette Bırakan) ve Dârr ya’ni (Zarar Veren) ve Nâfi' ya’ni (Fayda Veren) gibi karşılıklıdır; ve Hâdî isminin gereği hidâyet olup, bu ismin görünme yerleri mü'minlerdir. Mudill isminin gereği de dalâlet olup, onun görünme yerleri de kâfirler, günahkârlardır.

Bu ilmî sûretlere "a'yân-ı sâbite ya’ni sâbit aynlar" derler. Bunların bu mertebede harici kesîf bir vücûtları olmadığından Hakk’ın Zât’ından ayrı olarak bir açığa çıkışları yoktur. Bundan sonra o hakîki vücûd, bu "sâbit aynlar" dolayısıyla gayrı oluş elbisesine bürünerek, rûhlar mertebesine tenezzül etti. Ondan sonra yine bu ilmî sûretler dolayısıyla "misâl mertebe"sine ve ondan sonra da "aşağıların aşağısı" olan "şehâdet âlem"ine tenezzül etti; ve "şehâdet âlem"inde açığa çıkan her bir kesîf vücûd ilâhi bir ismin gereklerine tâbi' olup, onlardan bu ismin hükümleri ve eserleri gâlip gelerek açığa çıktı; ve insan ise ilâhi sûret üzerine mahlûk olduğundan cüz'î ve küllî bütün isimlerin görünme yeri oldu. Fakat görünme yeri olduğu küllî isimlerden birisi onun "hâs Rabb"idir ve onu terbiye eder. Örneğin "hâs Rabb"i "Mudill" ismi ise, bütün mevtınlarında onda gâlip olarak bu ismin hükümleri açığa çıkar ve " hâs Rabb"i "Hâdî" ismi ise, aynı şekilde onda gâ­lip olarak, bu ismin hükümleri ve eserleri açığa çıkar.

Şimdi Tekvîn ya’ni (Var Edicilik) Kelâm'a ve Kelâm Kudret'e ve Kudret İrâde'ye ve İrâde İlim'e ve İlim, ma'lûma ya’ni bilinene tâ'bîdir ve ma’lûm "sâbit aynlar"dır. Ya'ni Hak ilâhi ilminde sâbit olmayan "şey"in açığa çıkmasını irâde etmez ve irâde etmediği "şey"e de kudreti bağlanmaz; ve kudretinin bağlanmadığı "şey" de mevcût olmaz.

Ne zaman ki insan fertleri bu kesîf âlemde var oldu, sûretleri i'tibariyle hepsi insan olduğundan, meydanda bir mîzân ya’ni ölçü olmadıkça hakîkatlerini ve ma’nâlarını birdiğerinden ayırmak mümkün olmadı. Bu maksâdın oluşması için peygamberleri vâsıtasıyla Hak Teâlâ "teklîfî emir"lerini teblîğ etti. Bundan dolayı emir iki tür oldu. Birisi "irâdî emir" ve diğeri "teklîfî emir"dir. 

"İrâdî emir", Hakk’ın ilmine dayanan irâdesi, ya'ni ilmî sûretler mertebesinde Hak'dan isti'dâd lisânı ile kendilerinin "Hâdî" veya "Mudill" isimlerinden birisine görünme yeri oluşunu talep edenler hakkında, o sûretle varlığına Hakk’ın irâdesinin bağlanmasıdır. 

Diğeri de "teklifî emir"dir ki, bu kesîf âlemde her ferdin isti'dâd ve kabiliyyetinin ayrılması için, peygamberler vâsıtasıyla şer'î tekliflerdir. 

Bu hakîkatler ışığında bakıldığında kul, ezelde isti'dâd lisânı ile ne talep etmiş ise, Hak onu vermiş ve bu kesîf âlemde de aynı şekilde kul, irâde ve tercihini, bu isti'dâdının sevki ile fiilen kullanıp, yine onu talep etmiş ve Hak da aynı şekilde onu vermiştir. Bundan dolayı Hak tarafından cebir ya’ni zorlama yoktur. Zorlama ancak her görünme yerinin kendi hakikatinden kendisine olur. Bunların tamamını Hakk’ın cebbâriyyeti ihâta etmiştir; çünkü hakîki vücûd Hakk’ındır ve kulun vücûdu bu vücûda bağlı olan bir vücûddur. O halde dâima Hakk’ın cebbâriyyeti altında âcizdir; ve mahlûkların Hakk’ın cebbâriyyeti altında âciz olmasının hikmeti de, gayrılık elbisesiyle açığa çıkan insanların vehimlerine dayalı olan varlıklarını, hakîki vücûd karşısında fânî etmek için, kendilerini hor görmenin kemâliyle yalvarıp yakarmalarının ve niyâzlarının gerekmesindendir.

626. Yalvarıp yakarmamız çâresizliğimizin delîli oldu; utanmamız da tercihin delîli oldu.

Ya'ni aczimiz ve yalvarıp yakarmamız, tercihimiz olmadığına alâmettir; ve bir kötülüğü yaptıktan sonra utanmamız ve vicdânımızda azâp duyarak pişmân olmamız, irâde ve tercihimiz olduğuna alâmettir. Bundan dolayı hakîkatimiz yönünden baktığımızda Hakk’ın cebbâriyyeti altındayız ve isti'dâdımızın mecbûruyuz; fakat şerîat ve zâhirimiz açısından baktığımızda fiilimizde söz sâhibiyiz. Biz, tavla oyuncuları gibiyiz. Hakîkatte zarlara tâbîyiz; fakat oyunculuktaki ustalığımız ve tercihimiz de inkâr olunamaz.

1839. Senin lütfun, mâdemki beni böyle tutuyor, şarâb kim oluyor ki, o bana sevinç getirsin.

Senin zâtî lütufların mâdemki beni böyle sarhoş edip birliktelik mertebesine getiriyor; maddî şarâbın ne hükmü vardır ki, o bana sevinç ve neş'e verebilsin. 

1840. Şarâb kaynayışta, bizim kaynamamızın dilencisidir; felek dönüşünde bizim aklımızın dilencisidir.

Bu beyt-i şerîf, Mansûr bâdesinin gereği olarak söylenmiş bir sözdür. Çünkü kâmilin lisânı vahdet makâmında, Hakk’ın lisânıdır; bundan dolayı bu sözler, Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin beşerî sûretlerine âit değildir. Nitekim demişlerdir:

Mansûr ene'l-Hak söyledi Hakdır sözü Hak söyledi

Ve Kur’ân-ı Kerîm'de bu makâm “ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinallâhe remâ” (Enfal, 8/17) ya’nî "Attığın zaman sen atmadın; fakat Allah attı" âyet-i kerîmesinde işaret buyrulur.[43] 

3829. Dedi ki: Ben kılıcı Hak için vururum; ben Hakk'mın kuluyum, tenin me'mûru değilim.

Hz. Ali buyurdu ki: Ben Allah Teâlâ hazretlerinin rızâsı için küffâr ile harb eder ve kılıcımı ancak Hakk’ın emrine imtisâlen kullanınm. Nefsimin arzûlarıın tatmîn için kılıç kullanmağa tenezzül etmem; zîrâ ben Hakk’ın kuluyum; tenimin ve nefsimin me’mûru değilim.

3830. Hakk'ın arslanıyım, hevânın arslanı değilim; benim fiilim benim üzerime şâhiddir.

 Ben Hakk’ın emrini icrâ husûsunda arslan gibi şecî’im; hevâ-yı nefsimin emirlerini infâz için şecr değilim. Benim bu sözlerime fiilim şehâdet eder; zîrâ sözler fiiller ile te’yîd edilmedikçe, kizibden ibâret kalır.

3831. Ben muharebede "Mâ remeyte iz remeyteyim; ben kılıç gibiyim ve O vurucu güneştir.

“Hırâb" “fiâl” vezninde “müfâale bâbı”nın masdandır, muhârebe ma’nâsınadır. Ya’nî ben muhârebede sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/17) ya’nî “Attığın vakit, sen atmadın” âyet-i kerîmesinin mâsadakıyım; ve ben kılıç gibiyim ve o kılıcı vuran ise, hakikat güneşi olan Allah Zü’l-Celâl hazretleridir. Bu vakitde İmâm-ı Ali (k.v.) efendimizin “kurb-i ferâiz” mertebesinde bulundukları anlaşılır ve bu mertebede abd Hakk’ın âletidir; ve “kurb-i nevâfil”de ise Hak, abde âlet olur.

3832. Hem kendi yükümü yoldan kaldırdım; Hakk'ın gayrini ben adem tasavvur ettim.

Ben tarik-ı hayâlde bulunan varlığımın yükünü, o yoldan kaldırdım; Hakk’ın gayri olan her bir şeyi, ben yok bildim.

3833. Hem bir gölgeyim, sahibim güneştir; ben hâcibim, O'nun hicabı değilim.

Ben güneşin harekâtına tâbi’ olan bir gölgeyim; ya’nî vücûdda ve varlıkta Hakk’ın esmâsının zilliyim; binâenaleyh ben Hakk’ın bâb-ı tecelliyâtında bir kapıcı ve bir perdedârım. O’nun vücûdunun perdesi ve hicâbı değilim.Ya’nî Hak kapısında ağyâre karşı perdedârım; O’nun huzûruna ağyârı koymam.

3834. Hen visâl cevherleriyle dolu kılıç gibiyim; kıtalde öldürülmüş değil, diri ederim.

Benim kıtâlden ve cihâddan kasdım, adam öldürmek değildir; belki sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyye içinde istiğrâklan hasebiyle âdemiyyet mertebesinden ölmüş olanları, kılıç korkusuyla îmân ve insanlık mertebesine getirmek sûretiyle diriltmektir.

3835. Benim kılıcımın cevherini kan örtmez; rüzgâr benim bulutumu ne vakit yerinden götürür?

"Kılıç ve bulut” Hz. Emîr’in zât-ı şerifinden ve “kan”, sâika-i nefsâniyye ile vâki’ olan katilden ve “kılıcın gevheri”, tahalluk buyurdukları ahlâk-ı ilâhiyyeden ve “rüzgâr”, hevâ-yı nefsâniyyeden kinâyedir. Hulâsa-i ma’nâ böyle olur. Kabza-i ilâhiyyede kılıç gibi olan vücûdumda zâhir olan ahlâk-ı ilâhiyye sâika-i nefsâniyyet ile kati ıkâına mâni’dir. Hiç hevâ-yı nefsânî benim zıll-i ilâhî olan vücûdumu izâle ve ondan nâzil olacak rahmeti men’ edebilir mi?[44]

 1299. Hak, "Mâ rameyte iz rameyte" buyurdu; Hakk'ın işi, işlerin üzerine sebk tutar.

Bütün varlıklar ve tasarruflar Hakk’ın olduğuna işâreten Hak Teâlâ, (Enfâl, 8/17) ya’ni “Ey Habîbim, attığın vakit sen atmadın, velâkin Allâh Teâlâ attı!” buyurdu. Binâenaleyh bu vücûdât-ı izâfıyye ve âlem-i ecsâmda zâhir olan ef’âl, ezelde sâdır olan kazâ-yı İlâhîye merbûttur ve ibâdın ef'âlinin hâlikı da Hak’tır. Böyle olunca, Hakk’ın hüküm ve kazâsı ve fiili, ibâdın hüküm ve kazâlarından ve ef’âlinden evvel vâki’ olmuştur. Bu âyetin îzâhâtı, I. ciltte yahûdî pâdişâhın vezîrinin hikâyesinde geçti.[45]

2521. "Mâ rameyte iz rameyte”yi doğru bil; canın canından getirdiği her şey can olur!

Sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/17) ya’ni, “Ey Peygamberim, attığın vakit sen atmadın; ve lâkin Allâh attı!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmeden bâhis olan ebyât yukarılarda da geçti. Ya’ni, sen bu âyet-i kerîmenin ma’nâsını ilm-i yakını ile idrâk et ve aslâ şübhe etme. Mürşid-i kâmilin cânın cânından getirdiği her hal ve ma’nâ sana can olur. “Canın canı”ndan murâd, Hakk’ın sıfat-ı Hayât’ıdır. Zîrâ rûh, Hakk’ın sıfât-ı hayâtının mazhandır. Ve “can olmak”tan murâd, rûh-ı hay- vânînin rûh-ı İnsanîye terakkisidir. Ve (Sâd, 38/72) ya’ni, “Ben insana rûhumdan nefh ettim!” âyet-i kerîmesinde bu ma’nâya işâret buyurulur. Zîrâ bu hayât-ı sûriyyede yalnız sûret-i insâniyyede zâhir olmak mûcib-i iftihâr değildir. Belki rûh-ı hayvânîsini rûh-ı sultânî ve insânî mertebesine terakkî ettirip, bâtınen dahi insan olmak lâzımdır. Bu beyt-i şerîfte, “halîfe" olan insân-ı kâmilin, kendisinin müstahlifi olan Hakk’ın “ayn”ı olduğuna işâret buyurulur.

2522. El tutucu ve yük götürücü odur; dembedem o nefhayı ondan ümîd et!

Hakikat yolunda sâliklerin ellerini tutan ve onlan terbiye etmek yükünü taşıyan mürşid-i kâmildir. Binâenaleyh, (Sâd, 38/72) [ “Ben ona rûhumdan nefh ettim’’] âyet-i kerimesinde beyân buyurulan nefh-i İlâhîyi, o mürşid-i kâmilin vesâtatından ümîd et. Zîrâ insân-ı kâmil, Hak ile halk arasında berzahtır.[46]

8. Onların cisimlerini nûrdan yoğurmuşlardır. Nihâyet ruhtan ve melekten geç­mişlerdir.

 “Onların bu unsurî olan cisimlerini Hakk’ın nûrundan yoğurmuşlardır. Bu imtizâc-ı nûrânî neticesinde onlar, rûh-ı hayvânî ve melekiyyet mertebesi olan rûh-i insânî sınıfından ileri geçmişlerdir.” Zîrâ bu sınıflar vücûd-i mutlakın gayriyyet libâsıyla zâhir olduğu merâtibdir. Onlar ise bu gayriyyet perde­lerini yırtıp deryâ-yı ıtlâkta mahv ve müstağrak olmuşlardır. Muhakkıklar bu mertebeye “makâm-ı ittihâd" derler; ve “ittihâd”dan murâd budur ki: Vaktâ- ki sâlik bilcümle makâmât-ı sülûkü geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvveti ve Hakk’ın inâyeti ile bakır mesâbesindeki nefsini altın yapar; ve kâffe-i a’mâlini hiçe sayıp sıfât-ı ahadiyyeyi kabûle salâhiyyet kesb eder; on­dan sonra cismânî ve rûhânî irâdeleri kalkıp Hakk’ın irâdesine muttasıl ve âkıbet onun sıfâtıyla muttasıf olur. Nitekim bu makama işâreten Kur’an-ı Ke­rîm’de (Enfâl, 8/17) ya’ni “Ey Resûlüm, attığın vakit sen atmadın, velâkin Allah attı" ve (Feth, 48/10) ya’ni “Muhakkak sana bîat edenler; ancak Allah’a bîat ederler” buyurulmuştur. Ve Bâyezfd Bistâmî hazretleri bu makamda şöyle buyuruyorlar: “Otuz yıl vardır ki Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar.” 

 1879. Dedi: "Bir kimse nasıl olur ki, cihanın emri ebedî onun muradı üzere olur?" Bu hâl, ehlullâha hâsıl olan makâm-ı ittihâdın icâbıdır. Bu makamda Server-i kâinât (s.a.v.) Efendimiz’e hitâben (Enfal, 8/17) ya’nî “Ey Habıb-i zîşânım! attığın vakit, seri atmadın velâkin Allah Te­âlâ attı" buyruldu. Ve Sultânü’l-ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu makamda şöyle buyurmuştur: “Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim, Hak onu yapar.” Zîrâ mebâdî-i sülûkde henüz onun irâdesi, [irâde-i Hak’ta fânî değildi. Vaktâki irâdesi] irâde-i Hak’da fânî oldu ve onda Hakk’ın irâdesinden gayri irâde kalmadı ve ondan ancak Hakk’ın dilediği sâdır olur ve onun dilediği ancak Hakk’ın buyurduğudur.[47]

 3644. "Ma rameyte iz rameyte" nisbeidendir; nefy ve isbât vardır, her ikisi müsbetdir.

 (Enfâl, 8/17) ya’ni “Ey Resûlüm, attığın vakit sen atmadın, velâkin Allah Teâlâ attı" âyet-i kerîmesinde “attığın vakit" ke­lâmı sûret-i muhammediyye cihetinden müsbet ve “sen atmadın" kelâmı ise, hakîkat-ı vücûd cihetinden menfîdir. Binâenaleyh bu kelâmda hem atmak ve hem atmamak ve nefy ve isbât vardır; ve nefy ve isbâtın her ikisi de müsbettir ve vâki’dir.[48]

762. Benim indimde senin âvâzın, [Huda'nın âvâzıdır; hâşâ ki âşık maşukdan cüda olsun.

Ma’lûm olsun ki, Hakk’ın kurb ve ittisâli[49] iki nevidir. Birine “kurb-i nevâfil" ve diğerine “kurb-i ferâiz” derler. Kurb-i nevâfil, “fenâ-fıllâh” mertebesi olup, Hak bu mertebede [“Onun işitmesi, görmesi ve dili ve eliyim”] hadîs-i kudsîsi mûcibince, abde âlet olur. Binâenaleyh abd Hak’la söyler ve Hak’la işitir ve Hak’la görür ve Hak’la tutar ilh. Bu sûrette Hak abdin fiillerinin fâili olur. “Kurb-i ferâiz", beka-billâh mertebesi olup, bu mertebede abd, Hakk’a âlet olur. Binâenaleyh "bu mertebede abd, Hakk’ın fiillerinin fâili olur; ve Hak sıfat-ı Kelâm ile zâhir olduğu vakit, o abdin lisânını kullanır. Nitekim hadîs-i şerîfde “Allâh Teâlâ kulunun dili ile, semiallâhu limen hamideh! der” buyrulur.

İmdi bu beyt-i şerîfde Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin bu kurb-i fe-râiz mertebesine nâiliyetlerine işâret buyurulur. Ya’ni, “Ey Hüsâmeddîn’im senin lisânınla Hak mütekellimdir; âşık bir mertebeye eriştiği vakit, âşık ile ma’şûk arasında ayrılık kalmadığı için, benim şuhûdumda senin âvâzm Hakk’m âvâzıdır.” Binâenaleyh bu müşâhede içinde ma’şûk, ayn-ı âşıktır; ve âşıkın âlâtı, ya’ni a’zâ ve kuvâsı, ma’şûkun âlâüdır.

766. "Mâ rameyte iz rameyte”yi okumuşsun; fakat cisimsin, taharride kalmışsın.

Ya’ni sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/17) ya’ni “Ve yâ habibim, attığın vakit sen atmadın velâkin Allah attı” âyet-i kerîmesini okuyorsun, fakat henüz mertebe-i cismiyyette bulunduğun için, ma’nâsı apaçık olan âyet-i kerîmeyi te’vü edip, Hakk’ı aramakta kalmışsın.”

762 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere, “kurb-i ferâiz” mertebesinde abdin Hakk’a âlet olduğunu ne zevkan ve vicdânen ve ne de irfânen anlıyamamışsın. Tenzıh-i vehmî sebebiyle sırr-ı vücûddan gafil olmuşsun. 

1721. "Mâ rameyte iz rameyte" ibtilâdir; nebî üzerine kabâhati az koy o Huda'dandır.

Bu âyet-i kerîmenin tefsîri II. cildin 1299 ve 1300 ve III. cildin 3644 ve 3647 ve bu cildin 766 numaralı ebyât-ı şerîfesinde geçti; ve bu cildin nihâyetine doğru ve VI. cildin birkaç mahallinde de gelecektir. Ya’ni “Ve attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh attı" ma’nâsında olan (Enfâl, 8/17) âyet-i kerîmesi kullar için ibtilâ ve imtihândır. Zîrâ bu âyet-i kerîme vahdette is-neyniyeti ve isneyniyette vahdeti isbât eder. İmdi isneyniyet içinde müstağrak olanların tevhîdleri nâkıstır; zîrâ onlar bu eşyâda sereyân-ı zatîyi nefy edip, yalnız ihâta-i ilmiyye isbât ederler ve sıfâtın kendi mevsûfundan ayrı olarak bizâti-hî kâim olabileceği ma’nâ-yı gayr-i ma’külûne kâil olurlar. Binâenaleyh onlara göre eşyânın vücûdu sâbit olduğundan, “Attığı vakit kul atmıştır;" Hak ancak onda atmak fiilini halk etmiştir. Fakat eşyâda sereyân-ı zâtîyi isbât eden ehl-i vahdet, vücûd-ı mutlakın her mertebede bir hükmü olup, başka bir isim ile müsemmâ olduğunu ve binâenaleyh abdiyet kisvesinde zâhir olanın dahi bir hakikatten ibâret olup, bilcümle tasarrufât hakikatte Hakk’ın olduğunu ve abdin vücûdu bir âlet mesâbesinde bulunduğunu beyân ederler. İmdi bu vücûd-ı izâfî âleminde abdin vücûdu, mâdemki Hakk’ın fiilinin âletidir, o halde demek ki, Peygamber harbde insanlara silâh attı da, öldürdü diye onun fiiline kabahat bulma!

Zîrâ (Enfâl, 8/17) ya’ni “Siz onları öldürmediniz, velâkin onları Allâh Teâlâ öldürdü” âyet-i kerîmesi de bu husûsta bir burhândır.[50]

2263. “Mâ rameyte iz rameyte” onsuzdur. İşte böylece onun zımmından "Kalalâh" sıçradı.

 (Enfal, 8/17) ya’ni “Ey Resûlüm! Attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh Teâlâ attı” âyet-i kerîmesi mûcibince Resûl-i Ekrem hazretlerinin müşrikler üzerine attığı toprak o hazretin enâniyeti ve vücûd-i mevhûmu olmaksızın vâki’ oldu. Zîrâ onların enâniyyet-i beşeriyyeleri Hakk’ın zât ve sıfâtı arasında “bismi” terkibinde münderic elif gibi idi. O hazretin atmak fiili böyle olduğu gibi, söylemek fiili dahi böyledir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem'in kelâmının arasından “Kalallâh” “Allah söyledi” ma’nâsı sıçradı. Nitekim 4. cildin 2115 numaralı beytinde [ya’nî “Gerçi Kur’ân peygamberin dudağındandır; her kim “Hak söylemedi” derse o kâfirdir’’] buyurulmuş idi. Bu sözlerin delîli nass-ı Kur’ân’dır. Nitekim Ve’n-Necm sûresinde (Necm, 53/3) ya’nî “Resûl-i Ekrem beşeriyete mahsûs olan hevâ-yı nefsânî- den söylemez. Onun sözü ancak Hak’tan vahy olunan bir vahiydir" buyurulur. Bu ma’nâ Resûl-i Ekrem’in vârisi olan insân-ı kâmillerin cümlesi hakkında da vâriddir.

 3217. "Mâ rameyte iz rameyte" Ahmed olmuştur. Onu görmek Hâlık'ı görmek olmuştur.

Birinci mısra’da sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/17) ya’nî “Ey Resûlüm! Küffara toprak attığın vakit, sen atmadın velâkin Allah attı” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme 2. cildin 1299 ve 2521 numaralarında ve 3. cildin 3644 numarasında ve 4. cildin 766 ve 1721 numaralarında ve bu cildin 2855 numarasında geçti. Ya’nî, bu bizim insân-ı kâmil hakkındaki sözlerimizin delîlini istersen, gör ki, Kur’ân-ı Kerîm’de “Mâ rameyte iz rameyte” hitabının mazharı Seyyid-i kâinât Ahmed “(a.s.v.) Efendimiz olmuştur ve Hak Teâlâ onun atışını kendi atışı olduğunu açıktan açığa beyân buyurmuştur. Binâenaleyh Peygamber Efendimizin cism-i şeriflerini değil, bu ma'nâsını görmek, ancak Hâlik Teâlâ hazretlerini görmek olmuştur. Münkirler o hazretin ancak sûret-i cismâniyyesini gördükleri için, Hakkı göremediler.[51]

4599. "Mâ rameyie iz rameyie” bir fitnedir. Yüz bin iklîm bir ev içindedir.

Ya’nî, Hak Teâlâ’nın sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/17) ya’nî Ey Resûlüm! Toprağı küffâra attığın vakit sen atmadın" kelâmı merâtib-i vücûdundan gafil olanlar için bir fitnedir. Zîrâ “rameyte" kelimeleri muhâtab sığalarıdır. Ve muhâtab sîgasının isti’mâli, “hitâb eden” ile “hitâb olunan”ın ayn ayn vücûdlarını iktizâ eder. Binâenaleyh bu hitâb ehl-i hicâbın nazarında ikilik ve keserât vehmine sebeb olduğu için fitnedir. Ehl-i hicâb bu fitneye düştükten sonra âyet-i kerîmenin alt tarafı olan (Enfâl, 8/17) ya’nî “Velâkin Allâh Teâlâ attı” kelâmının ma’nâsını te’vile mecbûr olurlar. Halbuki bu hitâba muhâtab olan Resûl-i Ekrem Efendimiz külliyyen Hak’ta fânî idiler ve kendilerinin kendilikleri kalmamış idi. Binâenaleyh atan Resûl-i Ekrem hazretlerinin mazharından Hak idi. Yüz binlerce iklîm ya’nî bî-nihâye mezâhir cem’iyyet-i esmâiyyeleri hasebiyle Resûl-i Ekrem hazretlerinin hâne-i cisimlerinde mündemiç idi; ve o hazretin vârisleri olan insân-ı kâmillerin hâlleri de böyledir. 

Ve hakîkat güneşi muhammedî-sîret Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf’in altıncı cildinde buyururlar. Mesnevî:

Tercüme: “Ne zamanki bu iki âlemin Efendisini sen Hak’tan ayrı gördün, kâinât kitâbının hem metnini ve hem de başlangıcını kaybettin. İki deme, iki bilme ve iki okuma! Köleyi kendi efendisinde mahvolmuş bil! Anlayışındaki kusurdan dolayı, efendiye “gayr” dediğin zaman, ey şaşı, Gayûr olan şâhtan utan “ve mâ remeyte iz remeyte” ya’nî “ve attığın zaman sen atmadın” (Enfâl, 8/17) âyet-i kerîmesindeki “atıcı” Ahmed’dir, onu görmek Hâlık’ı görmek olmuştur.” Şimdi nebîlik, (s.a.v) Efendimiz’in mübârek vücûtlarıyla sona erdiği gibi, bu Fusûsu’l-Hikem de “ferdiyye hikmeti” ile ile sonlandırıldı. Ve aynı şekilde aleyh’s-salâtü ve’s-selâm Efendimiz, nasıl bütün hakîkatleri toplamış ise “ferdiyye hikmeti” de bütün hikmetleri toplamıştır.[52]

Mesnevi-i Şerif 6. Cildinde bu beyit…

3217."Mâ rameyte iz rameyte" Ahmed olmuştur. Onu görmek Hâlık'ı görmek olmuştur.

Birinci mısra’da sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/17) ya’nî “Ey Resûlüm! Küffara toprak attığın vakit, sen atmadın velâkin Allah attı” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’nî, bu bizim insân-ı kâmil hakkındaki sözlerimizin delîlini istersen, gör ki, Kur’ân-ı Kerîm’de “Mâ rameyte iz rameyte” hitabının mazharı Seyyid-i kâinât Ahmed “(a.s.v.) Efendimiz olmuştur ve Hak Teâlâ onun atışını kendi atışı olduğunu açıktan açığa beyân buyurmuştur. Binâenaleyh Peygamber Efendimizin cism-i şeriflerini değil, bu ma'nâsını görmek, ancak Hâlik Teâlâ hazretlerini görmek olmuştur. Münkirler o hazretin ancak sûret-i cismâniyyesini gördükleri için, Hakkı göremediler.[53]

Fusûs’ul Hikem Terzi Baba şerhi ile “ve ma remayte” âyetinin açıklamalarına devam edelim.

Mutlak varlık, Zat-ı Mutlak ile bizim vasf olunmamız mümkün değildir. Zat-ı Mutlak da bizim özümüzde vardır ama, onun ne olduğunu bilemediğimiz için, O’na tefekkürde yol olmadığı için kendimizi O’nunla vasf edemeyiz. Yani Allah’ın Zat’ıyla kendimizi vasf edemeyiz. Diğer vasıfları sıfatlandığından, isimlendiğinden, fiillendiğinden onlarla vasf olmak, onların aynı olmak mümkündür. Ama Zat’ıyla vasıflanmak mümkün değildir. O’na has olan Zati vasfıyla kendimizi vasf etmemize imkan yoktur. Şimdi vacib-ül vücudu, hâdis olan vücudumuz ile vücud-u hâdisemizden bildiğimiz vakit kendimize nispet ettiğimiz her vasfı ona vasfı O’na nispet ettik. Yani kendimizde gördüğümüz her nispet ettik, O’nda da var diye.

Enbiya-ı izam hazaratının lisanıyla bize ihbarat-ı ilahiye 2/181 âyetinde “Allah” varit oldu. Nitekim muhakkak ki semidir ve bilicidir” aynı şey insanda da vardır. 20/46 âyetinde “ Muhakkak ki sizinle ََ31/28 beraber görüyor ve duyuyoruz.” âyetinde “ Muhakkak ki Allah işitici ve görücüdür.” fakat Allah öldürdü, siz öldürmediniz 8/17 

Sual: İlim, semi, basar, kudret, gibi sıfat-ı kemaliyenin Vacib-ül Vücut Hz.lerine izafesi caizdir fakat mekir, keyd ihtizar eza, hastalık, açlık gibi itam gibi taam yemek gibi sıfat-ı halkiyenin Hak’ka nispeti nasıl olur, yani halka olan sıfatlar Hak’ka nasıl sıfatlandırılır?

Cevap: Biraz yukarıda denilmişti ki sonradan meydana gelenin kendi Zâtı’nda vücudu yoktur. Onu hâdis kılan bir sonradan yaratılana ihtiyacı sabittir. Böyle olunca var edilmişin vücudu kendi vücudunun gayri olan vacib-ül vücuddan husule gelmiştir. Zira vacib-ül vücudun vücudu latif ve hâdisin vücudu ise kesiftir ve latif kesifin gayridir. Fakat latiften olan kesifin vücudu Zati itibariyle latifin aynidir. Bu ayniyet ve gayriyet yine yukarıda buhar ile bulut misaliyle anlatılmış idi. Şimdi vacib-ül vücut hâdise vücut vermesi yani latif mertebesinden, kesif mertebesine tenezzül edip hudüs sıfatını o mertebede iktisab etmese hariçte ismi zahirin hükümleri zuhur etmez idi.

Yani ma’nâ âleminden, latif âlemden kesif âlem meydana gelmemiş olsaydı Hakkın vücudu zuhur etmezdi. Zahirde zuhura gelmezdi. Mademki hâdisin vücudu vacib-ül vücudun vücududur, yani sonradan meydana gelen onu getirenin vücududur, şu halde kesafet mertebesinden zahir olan hile, ihtiza, eza, hastalık ve açlık gibi sıfat-ı muktesatın dahi ona izafesi aşikardır. Zira bu sıfat kesafetin gereğidir. Hak Zât bakımında bu sıfattan münezzehtir. Zira icabatı kesafetin letafetle asla münasebeti yoktur. Böyle olunca Hak Teâlâ kendi nefsini bize Hayat, İlim, Semi, Basar, Kudret, Kelam, İrade gibi bizden olan sıfatlarla vasf eyledi. Böylece biz O’nu alimiyet, kadiriyet, müridiyet gibi vasıflarla müşahede ettiğimiz vakit bu vasıflarla kendimizi müşahede ederiz. Yani Hakkani olan bu isimleri düşündüğümüz zaman aynı zamanda kendimizi de müşahede etmiş oluruz.

Biraz evvel bunları kendimizde müşahede ettiğimiz zaman bunları da Hakka isnad edince O’nda da müşahede etmiş oluruz. Âdeme nisbet olunan bu umuru külliye bizlerde zatlarıyla sari ve zahirdir. Bizim vücud-u ayniyemiz bu umur-u külliyeye müsteniddir. Yani bizim ayn olan vücutlarımız bu külli emre istinad eder ve külli işler akıl mertebesinde sabit olan Hakkın şuunatından ibarettir. Ha Teâlâ dahi bu vasıflarla müşahede ettiği vakit kendi nefsini o vasıf ile müşahede eder. Zira bizim kesif vücudumuz dahi O’nun vücududur, böylece kesif aynalar Hak Teâlâ Hz. Kendi nefsini müşahede eder. Yani kesif aynalarda Hak Teâlâ Hz.leri kendi nefsini müşahede eder. Yani kesif aynalara baktığı zaman Cenâb-ı Hakk bütün bu varlıkta kendini müşahede eder.[54]

8. paragraf:

İmdi eğer Hak zahir olacak olursa, halk onda mestur ve bâtındır. Binâenaleyh halk, Hakk-ın cemî'-i esması, sem'i ve basarı ve cemî'-i niseb ve idrâkâtı olur. Ve eğer halk zahir olacak olursa, Hak halkta mestur ve bâtın olur. Bi­nâenaleyh Hak halkın kulağı, gözü, eli, ayağı ve cemî'i kuvâsı olur. Nitekim hadîste vârid oldu (8).

 Elbiseni temizle buyuruyor, yani üstündeki beşeriyet elbisesini temizle artık, dostluk elbisesi ile çık artık ortaya. Orada her şeyi ifşa et diye emir vardır. O güne kadar ifşa yoktu, gizli, gizli yapılıyordu. Çünkü vücudun aslı Haktır, bu vücut vacip ve farzdır. Bu kurbun sahibi İlâhidir, yani kurb-u feraizin sahibi ilahi sevgilidir. O’nun suluku cezbeden sonradır, yani bu yolda suluk cezbeden sonradır, bakası ferasından evveldir, Hak ismi zahir ve tecelli etmiş olduğundan Zat’ı ve sıfatı fani olup mütecelli olan Hakkın idrakine alettir. O beden bir alettir, orda tecellisi Haktır. Bu surette abd Hakkın semi, basarı ve sair kuvvası, olur, nitekim Hakteala 8/17 âyetinde buyurur, 

 وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى “..attığında sen atmadın, atan Allah'tı!..” Bu âyette kurb-u feraiz anlatılıyor. Hakkı zuhura çıkarmak, Hakla olmak, Allah’la olmak. (sav) efendimiz buyurdular ki “Muhakkak ki Allah dedi ki abdının lisanından dedi ki Hamd edenin hamdını duyar” dedi. Abdinin lisanından söyletir. 

 Ve halk zahir ve Hak batın ve mescur olmak suretiyle vaki olan kurba dahi kurb-u nevafil derler. Nafile olan nefh edilmiş, kaldırılmış olan vucud-u halktır. Bu vücut ise asıl üzerine zaittir, yani fazladandır. Bu kurbun sahibi muhib-i İlâhidir, suluku cezbeden evveldir, fenası bakasından mukaddemdir. Burada dervişin iki hali anlatılıyor, dervişliğin iki hali vardır, bunların birine meczub-u salik diğerine salik-i meczub derler. İşte kurb-u feraizin başlangıcı meczub-u salik yani evvela cezbe sonradan salik olma, salik-i meczub kurb-u nevafil hükmünde olan yönü evvela salik suluk etmek yani çalışmak, ondan sonra cezbe gelmektedir.

 Cezbeden maksat Hakta fani olmasıdır. Cenab-ı şeyhin metinde beyan buyurduğu hadisten murat “Kulum bana yaklaştığı zaman yahut yaklaşırsa nafilelerle yaklaştığı zaman onun gözünde gören, kulağında işiten ayağında yürüyen olurum. “ buyurduğu bu kudsi hadisi gösteriyor. Cenab-ı Halil (as) ın bu iki kurb ile tekarrubu caizdir. Kurb-u nevafil, sulukunun evvelinde kurb-u feraiz sulukunun evvelinde olmak münasiptir. Yani sulukunun, yolunun ortasında ve sonunda olması münasiptir kurb-u feraiz. Yani kurb-u nevafil sulukunun başlarında ortalarına ulaştıktan sonra kurb-u feraiz ve sonu da kurb-u feraizdir. İkisi de vardır üstünde. Bütün Hak yolcuları bu yoldan geçtiklerinden hepsinde aynı oluşum vardır.[55] (İbrahim Fassı) Arifin gayri olan avam, kalblerinde ta­hayyül ve vehm ile bir şey ihdas etseler bile, ruhlarında kuvvet-i kudsiyye olmadığından o suver-i muhayyeleye vücûd-i hissî verip hâ­riçte izhâr etmeğe muktedir değildirler. İşte hint fakirlerin yaptığı ile ariflerin yaptıkları şeyler arasındaki fark budur. Onlar hariçte böyle bir suret meydana getirseler bile onlara his verip hariçte ıshar etme kudretleri yoktur. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizi ramâzân-ı şerifte kırk kişi ayrı ayrı iftara da'vet ederler. Hazret dahi cümlesine teşriflerini va'd buyurur. Ba'de'l-iftâr yani iftardan sonra pabuçlarının bir teki bizde kalmıştır diye hâne-i saadetlerine kırk pabuç teki getirirler. Evliyâ-i kümmelînin yani mükemmel evliyanın bu gibi menkıbeleri pek çoktur. Hani evliyaullah’ın olağan üstü bazı hadiselerini okuyoruz ya kerametlerini işte kerametlerin gerçek olanlarının hakikatini anlatıyor. Bir de kişilerden nefsani çıkanlar var işte onlar hariçte his verip ıshar edemezler. 

Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde: "Arif­te himmet olmaz" buyurduklarının ma'nâsına gelince: himmet: arif huzur-u kalp ile hatırını ve kuvvasını yani kendi hatırını hatırlamasını ve kuvvetini toplayıp vehmiyle ve fikri ile kendi nefsini halk ve takdir edeceği şeyin icadına musallat kılar. Ona himmet eder yani ona yönelir. Ama diğer bir taraftan arifte himmet olmaz uyurduklarının manasına gelince Ubeydullâh Ahrâr (r.a.) bu ma'nâyı böyle îzâh buyururlar: "Mümkinin kendi hakîkat-i zâtına nazaran hiçbir şeyi yoktur. Yani imkan dahilinde olanın sonradan var olanın kendi hakikati zatına nazaran hiçbir şey yoktur. Ve onda evsâf-ı kemâl­den ilim, kudret ve irâde gibi ne kadar vasıf var ise hepsi ariyettir. Yani sonradan verilmiştir. Ve bu evsâf Hak Teâlâ hazretlerinindir.

 Binâenaleyh arif, hâlini bi­lip dâima fakr-ı hakîkî makamında durur. Ve ariyet olan o evsâf ile zahir olmaz. Fakat kemâli inâyet-i ilâhî ve sonsuz halis ihsan ile nefsânî vesveseler ve şeytanî vesveselerden kurtulmuş olan zevatın kendi bâtınlarını Hak Teâlâ hazretlerinin irâdesine ve meşiyyetine tâbi' kılmaları lâzım gelir. Binâenaleyh kulların işlerinin ıslâhı için bir şeye taslît (musallat)-ı himmet etmeleri îcâb ettiği kendilerine ilham olunduğu vakit, o şeyin vücûduna hüsn-i himmetlerini sarf et­mek iktizâ eyler. Eğer böyle olmasa idi, Nûh ve Hud (aleyhime's-selâm) gibi ümmetlerini, taslît-ı kuvvet-i kahire yani kahir bir kuvveti musallat ile alt üst eden en­biyâya bu ma'nâyı nisbet etmek müşkil olur idi. Yani evliyaullahtan böyle bir şey çıkmaz diye düşünürsek işte onlardan çıkan bu hadiseyi onlar yapmamış diye onlara isnad etmememiz gerekecekti.

Maahâzâ arif öyle bir fena ile müşerref olmuştur ki, kendisinin cümle evsâfı adem-i âbâda gidip, kendiliğinin nâm ve nişanı kalmamıştır. Yani arifin cümle vasıfları yokluğa gidip kendisinin nam ve nişanı kalmamıştır. Yani bütün vasıfları fenaya gitmiştir. Artık ondan her ne sâdır olursa, ona mensûb değildir. Yani kendinden çıkmış değildir. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur : وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl 8/17). Ve فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ 8/17 “ O gün onları siz oldurmedinız, fakat Allah öldürdü. Ey Muhammed! Attığın zaman sen atmadın, fakat Al lah attı…”[56] 

Atayım  dedim[57]

Bir şeyler atayım dedim, herkes bir şey atıyorken.

Bir şeyler satayım dedim, herkes bir şey satıyorken.

Gelmişim çün bu âleme, hem dert verip derman için. Düşse gönüller şûleme, hep yanarlar için için.

Şu zamanda doğdun, derler. Ben doğmadım o zamanda. Doğan şu cesettir, derler. Ben bakîyim her zamanda Çekmişim varlık perdesin, sen var olmuşun arada. Şimdi geriye dönüş var, sen, ben olmandır sırada.

Ufkunu geniş tut ey zahit, bildiğin gibi değil işler. Âlemde ‘Ben’dir tek vahit, her şeyi isimlerim işler.

Salarsam Mudil ismimi, bulamazsın bir tek mü’min. Her şey inkâr eder beni, sanma elindedir imân.

Eğer çıkarırsam Hâdî’yi, cümle zuhurda ortaya. Herkes bulurdu Bâkî’yi, gayrı kalmazdı arada. 

Celâlimi açsam bir an, kalmaz ortada zahirim.

Altüst olur bütün âlem, ben yine benle bakîyim., Cemâlimi eğer açsam, mest olurdu bütün âlem. 

Ta haşra dek ayılmazlar, çekmişler, derdin hepsi dem.

Zatımla bassam zemine, kaldıramaz vallah beni.

Bir nefes alsam yeniden, nefes-i Rahmân almaz beni.

Allah dediler ismime, anlamadı kimse beni. İnsan dediler cismime, sallamadı kimse beni.

İster deli de, ister mecnun, ister velî de, ister cünun. 

Ne dersen de, hep öyleyim, ben zannına göreyim.

 Mekke (Kâ’be) 09/11/1999 Salı

----------------

 ذَلِكُمْ وَأَنَّ اللّهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِرِينَ {الأنفال/18}

 “Zâlikum veenna(A)llâhe mûhinu keydi-lkâfirîn(e)” İşte durum bu: (Allah, mü’minleri güzel bir şekilde dener). Bir de Allah, kâfirlerin tuzağını zayıf düşürendir. (8/18)

----------------

 Yine burada “Ahadiyet” mertebesi “Uluhiyet” mertebesinden yine haber vermektedir. Hakk’ı örten gizleyenlerin, hilesini tuzağını zayıf düşürür.

----------------

 إِن تَسْتَفْتِحُواْ فَقَدْ جَاءكُمُ الْفَتْحُ وَإِن تَنتَهُواْ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَإِن تَعُودُواْ نَعُدْ وَلَن تُغْنِيَ عَنكُمْ فِئَتُكُمْ شَيْئًا وَلَوْ كَثُرَتْ وَأَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ {الأنفال/19}

 “İn testeftihû fekad câekumu-lfeth(u) ve-in tentehû fehuve hayrun lekum ve-in te’ûdû ne’ud velen tugniye ankum fi-etukum şey-en velev kesurat veenna(A)llâhe me’a-lmu/minîn(e)”

 (Ey inkârcılar!) Eğer fetih istiyorsanız işte size fetih geldi. Eğer (peygambere karşı gelmekten) vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlı olur. Eğer dönerseniz biz de döneriz. Çok olsa bile topluluğunuz size hiç fayda vermez. Çünkü Allah mü’minlerle beraberdir. (8/19)

----------------

 Fetih’in lügat manâsı bilindiği gibi “açmak”tır,ve her bir açılış kendi bünyesinin feth-i’dir. 

 (Fâtih) “açan-fâil” (meftuh) ise “mef’ul-açı-lan’dır.” Burada bahsedilen “fetih” açılım, Bedir savaşı ve Nûr-u Muhammedi mertebesinin dünyaya ve birimsel olarak gönül âlemine açılması-yayılmasıdır.

 Bu âyetin nuzül sebebi ve tefsiri mesnevi beyitlerinde anlatılmıştır.

 Bu “în testeftihû fekad câekümü’l-fethu” âyet-i kerîmesinin tefsiri: "Ey tâinler, dediniz ki bizden ve Muhammed’den her o kimse ki hakdır, ona feth ve nusret ver! Ve bunu o sebeble söylediniz, tâ zan gele ki siz garazsız Hakk’m tâlibisiniz. Şimdi Muhammed’e nusret verdik, tâ ki hak sâhibini göresiniz" Bu âyet-i kerîme sûre-i Enfâl'dedir, sebeb-i nüzûlü budur ki, küffâr-ı Kureyş, Mekke-i Mükerreme’den, ehl-i İslâm ile harb için çıktıkları vakit, Harem-i Şe­rifin örtüsünü tutup: “Yâ Rab, iki askerden hangisi sana mahbûb ve makbûl ise, ona nusret ver” derlerdi. Hak Teâlâ onlara karşı istihzâ muâmelesi gösterip buyurdu ki: (Enfâl, 8/19) Ya’ni “Eğer siz fe­tih istediniz ise, işte size fetih geldi ve eğer muhâlefetten vazgeçerseniz o si­zin için hayırlıdır ve eğer muhâlefete avdet ederseniz, biz de onlara nusrete avdet ederiz ve eğer çok olsa bile, sizin cemâatiniz sizden bir şeyi def’ etmez; ve muhakkak Allah Teâlâ mü’minler ile berâberdir.”

4472. "Putlardan ve Hudâ’dan niyaz ettik ki, eğer haksız isek, bizi kat' et!” Ya’ni küffâr-ı Kureyş dediler ki: “Biz putlardan ve Hudâ’dan yalvarıp is­tedik ki, eğer da’vâmızda haksız isek bizi mağlûb et!”

4473. "O ki bizden ve ondan hakdır ve doğrudur, ona nusret ver, onun nusre­tini iste!"

“Bizden ve islâmlardan hangimiz haklı ve doğru ise, ona yardım et ve onun yardımını iste!"

4474. Bu duayı çok ettik; ve Lât önünde ve Uzzâ ve Menât önünde secde ettik.

“Salât”, kelimesine Ankaravî hazretleri “secde” ma’nâsını vermiştir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri “bahşiş” ve “atâ” ma’nâsına olan “sıla”nın cem’idir ve kesr ile “sılât’dır demiştir. “Lât” ve “Uzzâ” ve “Menât” Kureyş’in taptığı putlarının isimleridir. Nitekim sûre-i Necm’de (Necm, 53/19-20) [“Gördünüz mü o Lât ve Uzza’yı ve üçüncüleri olan ötekini, Menât’ı?”] âyet-i kerîmesinde isimleri mezkûrdur.

4475. Ki, "Eğer o hak ise, onu zâhir kıl, eğer hak olmazsa, onu bizim zebu­numuz et!" Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Enfâl’de olan olup (Enfâl, 8/32) ya’ni “Vaktâki dediler: Ey benim Allah’ım, bu Peygamberin dediği senin indinden olup hak ise, bizim üzerimize gökten taş yağdır veyâhud bize azâb-ı elîm getir” [âyet-i kerîmesi­ne işâret buyurulur.] Bu sözü söyleyenin Ebû Cehil olduğu rivâyet olunur.

4476 "Vaktâki açık gördük ki o mansûr oldu, biz hep zulmet olduk, o nûr oldu." Bu da Kureyş münkirlerinin sözüdür. Dediler ki: “Biz bu kadar putlarımı­za duâ ettik ve hediyeler verdik veyâ secdeler ettik. “Eğer Muhammed hak ise bize izhâr et ve eğer bâtıl ise, onu bize mağlûb et!" dedik. Vaktâki onun mansûr olduğunu ve bize galebesini gördük ve biz onun önünde hep zulmet olduk, o bizim önümüzde nûr oldu.”

4477. “O istediğiniz şeydir!" diye bu bizim cevâbımızdır, zâhir oldu ki, "Siz haksızsınız!" Kureyş münkirleri sözlerine devâm edip dediler ki: “Bizim bu mağlûbiye­timiz ve müslümanların galibiyeti “İşte istediğiniz şeyi verdim” diye Hak ta­rafından bize verilmiş cevâbdır; ve Hakk’ın bu cevâb-ı fiilîsi “Siz haksızsınız!” diyerek bizlere zâhir oldu.”

4478. Tekrâr bu endîşeyi kendilerinin fikrinden kör ettiler, kendilerinin zik­rinden def ettiler.

Kureyş münkirleri yukarıdaki düşünceleri tekrâr hatırlarından sildiler ve fikirlerinden def ettiler, dediler:

4479. Ki, “Bu tefekkür dahi bize idbârdan hitti ki, onun doğruluğu gönülde dürüst olur”

“Bizim mağlûbiyetimiz ve onların galibiyeti haklı olduklarının delilidir, sû­retinde vâki’ olan düşüncemiz idbâr-ı tâli’den bitti ve doğdu; kalbimizde o fik­rin doğruluğu kalbde takarrür edip dürüst ve sağlam olur, yanlış bir fikri doğ­ru görürüz."

4480. "Halbuki eğer birkaç kere gâlib oldu ise ne oldu? Zamân her bir kim­seyi gâlib getirir!"

“Halbuki Muhammed (a.s.) birkaç kere bize gâlib oldu ise, bunun ne hük­mü olur; zamân her bir kimseyi gâlib getirir, ya’ni galibiyet ve mağlûbiyet ba’zı ahvâl ve şerâitin te’sîri. ile, zaman zaman vâki' olur bir şeydir."

4481. Biz dahi eyyamdan saâdet-mend olduk, defeât ile onun üzerine muzaf­fer geldik."

“Nitekim biz dahi ba’zı vakitlerde onlara gâlib gelmek sûretiyle hüsn-i tâli’imizi izhâr ettik, defalar ile o Peygamber üzerine muzaffer olduk.”

4482. Tekrâr derler idi ki: "Vâktâ o mağlûb oldu, bizim mağlûbiyetimiz gibi o çirkin ve alçak olmadı." Müşrikler, yukarıdaki fikri muhakemelerinden sonra, tekrâr dönüp derler idi ki: “Evet, o da bize mağlûb oldu, fakat onun mağlûbiyeti, bizim şimdiki mağlûbiyetimize benzemedi; zîrâ o mağlûb olduğu vakit, bizim gibi elleri zin­cirler ile bağlanıp zelîl bir sûrette sevk olunmadı.” 

4483. “Zira hüsn-i tâli' ona- mağlûbiyet içinde, el altından gizli yüz şâdî verdi.

“Zîrâ bu hâl de onun güzel olan tâlii iktizâsındandır ki, onun bu tâlii, mağ­lûbiyeti içinde bile kendisine bir sebeb-i mechûlden gizlice sürûrlar ve safalar verir idi. Şöyle:”

4484. “Ki, o aslâ mağlûb olmuşa benzemedi, zîrâ onda ona ne gam, ne de kıv­ranma oldu."

4485. Çünkü müminlerin alâmeti mağlûbiyettir; fakat müminin mağlûbluğunda güzellik vardır.

Mü’minler mağlûbiyetten müteessir olmazlar, çünkü onlar âlemde Hakk’ın tecellî-i efâlini müşâhede ederler. Efâl-i ilâhiyye önünde dâimâ mağlûb ve münkesirdirler; bu sebeble mü’minlerin alâmeti mağlûbiyet olur, fakat mü’minin mağlûbiyetinde ve inkisârında güzellik vardır, çünkü onu f’âl-i Hak’dan görür. Nitekim âyet-i kerîmede (Tev be, 9/51) ya’ni “Habıbim de ki: Bize Allah Teâlâ hazretlerinin bizim için ezel­de yazdığı şeyin gayri isâbet etmez” buyrulur.

4486. Eğer sen bir misk ve anberi kırarsan, âlemi reyhânın kokusundan doldu­rursun.

Ya’ni mü’minler misk ve anbere benzerler. “Eğer sen miski ve anberi kırıp parçalarsan, onun kokusu etrâfa yayılır; bunun gibi mü’minlerin inkisârından sûrî ve ma’nevî etrâf-ı âleme birçok fevâid hâsıl olur.”

4487. Ve eğer ansızın eşeğin gübresini kırarsan, odaları baştanbaşa ziyâde kokmuş edersin.

Ehl-i nefis olan münkirler dahi eşek gübresine benzerler, onları kırdığın vakit, bâtınlarındaki habâset etrâf-ı âleme intişâr eder ve nâsın huzûr ve râhatı münselib olur.[58]

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَأَنتُمْ تَسْمَعُونَ {الأنفال/20} 

 “Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû atî’û(A)llâhe verasûlehu velâ tevellev anhu veentum tesme’ûn(e)” Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve (Kur’ân’ı) dinlediğiniz hâlde ondan yüz çevirmeyin. (8/20)

----------------

 Ey esmâ-i ilahiyye mertebesinde olanlar, risalet ve uluhiyet mertebesine iman edin… Aslında risalet mertenesinde imân’ın Uluhiyet mertebesinde ikân’a dönüşmesi uyarısı da vardır. Kur’ân zât, furkan sıfâttır denilmiştir. 

Hadisi şerifte "el-insanu ve’l-Kur'ânu tev'emani / İnsanla Kur'an ikiz kardeştir." Buyurulmuşur. İkiz kardeşiniz olan zâtınızdan yüz çevirmeyin…

----------------

 وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ {الأنفال/21}

 “Velâ tekûnû kelleżîne kâlû semi’nâ vehum lâ yesme’ûn(e)”

 (Kur’ân’ı) işitmedikleri hâlde, “işittik” diyenler gibi de olmayın. (8/21)

----------------

 “semi’” işitme zahiri duygu olarak değil, bâtıni olarak ifade edilmektedir. Hakk’ın sözüni işitselerde kulaklarından içeri irmeyenler gibi olmayın. Bunun içinde kulak ayarlarının yapılması ve museviyet mertebesinin kişinin gönlünde açılımının olması gereklidir. 

 Bilindiği gibi mesnevi-i şerif dinle diye başlar…

 Mesnevî-i Şerîf’e "dinle" hitâbı ile başlanması da, insâni kemâlâttan olan ilim ve irfânın, insanda kulak yolundan oluşacağına işârettir. Ve Kur’an-ı Kerîm'de de işitmek, görmenin önüne alınmıştır. Nitekim Firavun'u dâvete me’mûr olan Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâma)a hitâben Hak Teâlâ, Tâhâ sûresinde “lâ tehâfâ innenî meakumâ esmau ve erâ” (Tâhâ, 20/46) Yâni "Korkmayınız, muhakkak ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm" buyurmuştur. Başka âyetlerde de benzer ifâdeler oldukça çoktur.[59]

Elmalı Tefsirinde bu âyet yorumu şöyledir.

 Öyleleri gibi olmayın ki: onlar, işittik dediler de hâlâ işitmiş değiller. Dilleriyle "işittik" diye iddia ederler, fakat hakkiyle dinlemiş ve anlamış değiller. Anlasalar bile anladıklarını icra edip, yerine getirmezler. Sanki hiç duymamış, işitmemiş gibi hareket ederler. İşte siz bunlar gibi olmayın. Zira Allah katında bütün dabbelerin (yani yeryüzünde yaşayan bütün canlıların) en şerlisi, en kötüsü o sağırlar, o dilsizlerdir: O kulağı olduğu halde hakkı duymayan, o dili olduğu halde hakkı söylemeyen sağır ve dilsizlerdir ki akıllanmazlar, akıllarını kullanmazlar. Kulak yok, dil yok, akıl yok. İşte bu hâl en aşağılık canlıların halidir. Kötülük yapmaya gelince var, fakat hakka gelince yok. Bu da en aşağı hayvanlardan daha aşağı ve aynıyle şer olan hayvanların hâlidir ki, bunlar insan şeklinde bulunan zararlı hayvanlardır. Yılanlara bile birşey duyurmak mümkün olur da bunlara olmaz. Evvela işitmesi olmayanın konuşması olmaz. Doğuştan sağır olan konuşmaktan mahrum olur. Çünkü sözü, işitme duyusu olan kimse belleyebilir. Ve işittikten sonradır ki, başkasına söyleyebilir. Sözün de anlamaya pek büyük hizmeti vardır. Gerçi herhangi bir duyudan mahrum olmak bir idrak kaynağından mahrum olmak demektir. Fakat dil bu noksanı oldukça telafi eder. Mesela, koku alma duyusu olmayan ve lâkin dil bilen ve dinleyip anlayacak durumda olan birine, kokmuş bir şeyi söyleyip anlatmak mümkün olur. Bununla beraber sağır ve dilsiz olmak da bütünüyle aklın yok olması demek değildir. Nice sağır ve dilsizler bulunur ki, akılları vardır. Bir sağır ve dilsizin biraz aklı varsa bazı şeyleri anlaması ve hatta işaretle veya yazıp çizmekle bazı isteklerini anlatması mümkün olur. Fakat sağır ve dilsiz olduğu halde üstelik akılsız da olursa son derece perişan ve çaresiz bir durumda kalır. Bununla beraber kendisine ve başkasına karşı yine de mutlak bir kötülük olması da lazım gelmez. Lâkin kulağı var hakkı duymaz, duymak istemez; dili var, hak söylemez, söylemek istemez; aklı var, fakat hakkı anlamaz, anlamak istemez. Böylesine sağır, böylesine dilsiz, böylesine akılsız kimseler yok mu, işte onlar hayvanların hayvanı, fenaların fenası ve gerçekte gerek kendilerine ve gerekse başkalarına karşı şerlerin şerridirler. Birçok canlılardan üstün olmalarına ve öteki canlılardan ayrıcalık kazanmalarına sebep olmak üzere Allah'ın kendilerine ihsan ettiği yetenek ve özellikleri, hakkı anlamak için verilen bu güçleri böylesine geçersiz kılıp dumura uğratanlarda hayır namına hiç bir şey yoktur.[60]

----------------

 إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِندَ اللّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ {الأنفال/22} 

 "İnne şerra-ddevâbbi ‘inda(A)llâhi-ssummu-lbukmu-llezîne lâ ya’kilûn(e)” Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir. (8/22)

----------------

 “devâbbi” Dabbe insan türü canlı mahluklardır. Bunların en şerlisi Hakk’ı duymayan ve Hakk’ı konuşmayan canlılardır.

 Mesnevi-i Şerif ve Fusûs’ül Hikem de bu insan türünün yalnız bizim Âdemimiz nesli ve başka gezegenler üzerinde yaşayan insan nesilleri olduğu belirtilmektedir.[61] 

 4527. “Koruğa bakarım, meyi âşikâr görürüm, yoka bakarım şeyi âşikâr gö­rürüm."

“Meselâ koruğun sûretine ve nakşına bakarım, onda üzüm şarâbını görü­rüm; ve yoka, ya’ni “adem-i izâfî” âleminde olan ma’nâya bakarım, o ma’nâ-yı vücûd-ı izâfî âleminde âşikâr olarak bir “şey” olmuş görürüm.” Meselâ çe­kirdeğin içindeki ağaç, adem-i izâfîdedir; vaktâki o çekirdek neşv ü nemâ bu­lup içinde ağaç çıkar, vücûd-ı izâfî âleminde bir şey olur.

4528. "Sırra bakarım, gizli bir âlem görürüm; cihandan Âdemi ve Havvâ bil­memiş." Bu beyt-i şerîfde bir ma’nâ-yı azîme işâret buyrulur. “Sır âlemine, ya’ni a’yân-ı sabite âlemine nazar ederim, gizli bir âlem görürüm ki, o cihândan Âdem ve Havvâ bitmemiş ve neşv ü nemâ bulup, zuhûr etmemiştir.” Ma’lûm olsun ki, hakîkat-ı muhammediyye mertebesi, vücûd-ı mutlakın, mertebe-i ahadiyyeden ve bu mertebe-i ıtlâkdan, mertebe-i vahdete tenezzü­lünden ibârettir. Bu i’tibâr ile, bu hakikatin ibtidâsı ve intihâsı yoktur. Bu ha­kikatin bir mertebeye daha tenezzülü, mertebe-i vâhidiyyet olup, bu mertebede ilm-i İlâhîde a’yân-ı sâbite zâhir olur ve buna “hakîkat-ı insâniyye” merte­besi dahi derler. Ve ayn-ı vücûd olan fezâ-yı bî-nihâyede tekevvün ve tefessüd edecek avâlimin sûretleri bu mertebede yekdîğerinden temeyyüz ederler; zîrâ fezâda bizim âlemimiz gibi pekçok âlemler vardır ve peyderpey bu âlemler te­kevvün ve tefessüd etmektedir, bunların üzerlerinde her birinin kavânîn-i tabîiyyesi mûcibince nebât ve hayvân husûle gelir ve Âdemler ve Havvâlar vü­cûd bulur. Bu ma’nâ Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûrdur: (Şûrâ, 42/29) Ya’ni “Semâvâtın ve arzın halkı ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeylerin neşri Allâh’ın varlığının alâmetlerindendir.” Dîğer âyet-i kerîmede (Neml, 27/25) ya’ni "Göklerde ve yerde hubûbât çıkaran Allâh’a secde etmezler mi?” buyrulur. Ve insana da "dâbbe" buyrulduğu (Enfâl, 8/22) ya’ni “Devâbbın şerlisi Allah indinde, taakkul etmeyen sağır ve dilsiz olan kimselerdir" âyet-i kerîmesiyle sâbittir. 

4529. Muhakkah sizi elest âleminin zerreleri vaktinde ayağı bağlanmış ve menhus ve süflî görmüşüm dür."

“Âlem-i ervâhda herkesin rûhu zerreler hâlinde mütemessil olup (A’râf, 7/172) [“Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?”] hitâbma muhâtab oldukları vakit, ben sizin ayn-ı sâbitenize bakıp, ayağı bağlanmış ve baş aşağı ol­muş ve süflî bir halde görmüşümdür. 

4531. “Direklersiz göğün hudûsundan evvel bilmiş olduğum, şey ziyâde olmadı."

“Umud”, “imâd’in cem’idir. İmâd, direk demektir. “Göklerin direkler olmaksızın hudûsundan mukaddem, a’yân-ı sâbite âleminde müşâhede edip bilmiş olduğum ma’lûmât, bu âlem-i şehâdette ziyâdeleşmedi.” Bu beyt-i şe­rîfde “Âsumân-ı bî-amed” ta’bîriyle (Ra’d, 13/2) ya’ni “Öyle Allah Teâlâ’dır ki, gökleri direkler olmaksızın yükseltti” âyet-i ke­rîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmede manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden seyyârâtın muallakda devr ettiklerine işâret olunur. Ya’ni manzûme-i şemsiyye fezâda tekevvün etmezden evvel, ilm-i İlâhîde sabit olan suretleri­ni rûhum ile bilmiş idim. Bu manzûmenin tekevvününden sonra dahi o ma’lûmâtım ziyâdeleşmedi, zîrâ bildiğim hâl üzere tekevvün etti.

4531. Muhakkak sizi baş aşağı görüşüm, ondan evvel ki sudan ve çamurdan bilirim."

“Sudan ve çamurdan” ta’bîriyle, cism-i kesîf-i unsurîye işâret buyrulur. “Bâlîden”, büyümek, neşv ü nemâ bulmak demektir. Ya’ni “Ey üserâ-yı Kureyş, ben cism-i kesîf-i unsun ile bu âlem-i şehâdete gelip neşv ü nemâ bulmazdan evvel, âlem-i ma’nâda sizi baş aşağı gelmiş bir halde görmüşümdür.” 

4532. “Yeni görmedim, tâ ki onunla şâdî edeyim; bunu sizin ikbâliniz içinde görüyor idim."

“Ben sizin bugünkü mağlûbiyetinizi yeni görmedim, tâ ki bu yeni görüş sebebiyle mesrûr olayım; ben sizin bu hâlinizi, sizin hâl-i ikbâlinizin içinde de görüyor idim.”[62] 

Fusûs’ül Hikem ile devam edelim;

Hakkın vücudunun bu mevcudadın ne sonu ne de başı vardır. Ezelidir, bu yüzden onun sıfat ve esması dahi kadimdir. Yani bu âlemler ezelidir. Sıfat ve esmanın zuhuru hükümleri ve eserleri asla son bitiş kabul etmez. Şu halde Hakkın tecelli etmediği bir an yoktur. Nitekim Âyet-i Kerimede 55/29 da buyrulur. “Hak Teâlâ her an yeni bir şendedir.” Hak Teâlâ ezelen ve ebeden halıktır, halkedicidir. Rezzaktır, rızık vericidir, demek ki varlıklar var ki onları rızıklandıracak. Kendi Rezzak ismi ebedi olduğundan o da ebedi faaliyettedir.

Cenâb-ı Hakkın esması iptal olmaz. Gaffardır, örtücüdür, afedicidir. Muhittir, her yeri kaplamıştır. Muhyidir, hayat vericidir.

Böylece bütün bu esmâlar bakidir. Böylece vücut kadim olduğu gibi, kadim olan bu vücudun keyfiyeti, özelliği zuhuru sonradan meydana geldi diye düşünülen şey dahi kadimdir.

Çünkü Hakkın varlığında baki kaldığından O da kadimdir. Sonradan meydana gelen fertlerin evveli ve ahiri vardır. Hudus oluşumunun evveli ve ahiri yoktur. Hakkın halk etmediği bir an yoktur. Her an yeni bir şey halk etmektedir. Sonsuz feza aynı Hakkın vücududur. Ve onda bir taraftan yenilenme, oluşum, diğer taraftan da bozulma vardır. Kainat; bu varlığın zuhur yeridir ve nihâyetsiz âlemlerin üzerinde ezelen meydana gelen insanların fertleri hâdistir.

İnsan ma’nâ olarak mevcut ama fertler olarak hâdistir. İşte bizden evvel de bu âlemde insanlar yaşadı, bizden sonra da yaşıyacaklar, Bizim Âdemimizle birlikte Hz. Resulullah’a gelen bu seyir bu bizim neslimiz. İşte orta kıyamet dedikleri budur. Ama bizden önce de bu âleme Âdemler, Muhammedler geldi. Bu dünyada ve başka âlemlerde de geldi. Bizim orta kıyametimiz koptuktan sonra bu yerküre belirli bir süre boş olarak kalacak, 200 milyon senelik bir değişim olacak, 200 milyon yılın sonlarına doğru tekrar Âdem meydana gelecek burada. 

Eğer sadece bizim Âdemin nesli var dersek Allah’ı sınırlamış oluruz. Allah’ın varlığı baki olduğuna göre tecellileri baki olduğuna göre zuhurları her an yeni bir zuhur olduğuna göre bizim Âdemimiz ve Resulullah (s.a.v.) ve kıyametimize kadar gelecek olan süre yaklaşık 10 bin senedir. Sonsuz âlemi Canab-ı Hak 10 bin sene için mi yarattı/halketti? “Sen olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim” buyuruyor. Hz. Resulullah gitti, Cenab-ı Hakk bu âlemleri niye tutsun? Bu âlemlerin varlık sebebi ortada yok niye tutsun? Demek ki yenileri gelecek.

İşte 18 bin âlemin var edilişi insan-ı kamilin devamına, eğer bizim Âdem neslinin bitmesiyle kıyamet ve sonunda başka insan nesli gelmeyecek dersek; O zaman bütün âlem yine Cenâb-ı Hakk “ÂMA” haline dönüşmesi lazım gelecektir. 

Bütün âlemin son bulması lazımdır. Çünkü varlık sebebi olan insan yeryüzünden kaldırıldıktan sonra Cenab-ı Hakk bu âlemleri ne yapsın. Ama Cenâb-ı Hakkın esmâsının ve sıfatlarının sonsuz olduğuna, kendisi ebedi olduğuna dolayısıyla esma ve sıfatlarının da zuhurlarının da ebedi olduğuna göre insan da ebedi olarak gelip gidecektir, bu âlemde.

İşte hadis olan bu gelen fertler mana olarak ezelidir, hadis olan buradaki fertlerdir. Ama bunların hadisliği görüntüdedir. Ayrıca batıni olarak onlarda gerçektir. Onların da sonu başı yoktur. Senin başlangıcın ma’nâ âleminde, Zât âlemindedir, sonun yine ordadır. Ama zuhur olarak dünyada görünüş süresi var o da dünyada ebedi olmadığındandır.

Eğer dünya ebedi olsaydı sen de ebedi olacaktın. Buranın hakikati madde âleminin yaşantısı bir taraftan olma bir taraftan bozulma olduğu için bu cesetler de bu kanuna tabidir. Senin batının ne kadar ebedi olursa olsun zahir birimsel yön elbette bozulacaktır. Bu da belirli bir sistemin içinde yaşamanın etkisidir. Bozulma olmazsa dünyadan gitmen münkün olmaz, ahirete intikalin mümkün olmaz.

Dünya da mana ile ahiret arasında bir berzahtır. Nasıl isim, kelime o madde ile mana arasında bir berzah ise senin vücudun da ma’nâ âlemin ile ahiret âlemin arasında bir berzahtır. Berzahlar olmazsa geçişler de olmuyor. İşte insanların fertleri hâdistir, böylece insan hem ezeli hem de hâdistir. Mana yönüyle ezeli, zuhur yönüyle de hâdistir.

Resül’ün (s.a.v.) hadisi denildiği zaman ondan sonradan zuhura çıkanlar anlamındadır. Hz. Resül (s.a.v.) in yaşadığı süre içinde kendi varlığından sonra açığa çıkan anlamındadır. İnsanın varlığının daimi ve ebedi olduğunu gösterir. Neş’e hâdis olmak anlamındadır, yani değişik değişik zuhur hadis olmak ma’nâsınadır, yani sonradan olma ma’nâsınadır, bu cümlenin açık olarak manası, şimdi o ezeli hadis ve hadis-i daimi ebedi olan insandır. Hadis-i ezeli ve hadis-i daimi olan insandır. Şu halde insan kadim olan Hakkın varlığında yani hakkın varlığında ezelden ebede kadar mevcuttur. Yukarıdaki izahlar şerh eden büyük insanların verdikleri manaya göredir.

Ve bu zevat-ı kiram insan-ı kamil beşeriyeti yönüyle hadis, ama ezeli hakikati ruhiyesi yönüyle de ezelidir. Bu beyan dahi doğrudur, insan fertlerine nazaran doğrudur, zira henüz âlem-i sûrette zahir olmayan her bir ferdin bir hakikat-i ruhiyesi vardır. Fakat insan mefhumunun âlem-i sûrette ezelden beri mevcut olmadığı mülahazası dar düşüncedir. Zira âlem-i sûret ef’âl-i ilâhiyenin aynasıdır. Ef’âl-i ilâhiyenin ezelden ve ebeden durdurulması caiz değildir.

Yani ef’âl-i ilâhiyenin durdurulması mümkün olmaz. Ef’âl-i ilâhiye durdurulmayıp devamlı olduğuna göre dolayısıyla bu insanlar devamlı olarak gelecek ama bu dünyada gelecek ama başka âlemde.

Bizim galaksimiz de 100 milyar yıldız vardır. 100 milyarda bir ihtimal düşünülüyor. 100 milyar galaksi var, her galakside bir tane olsa 100 milyarda bir ihtimal ki bu da yüzlerce, binlerce dünya yani üzerinde insan yaşayan dünya ihtimali ortaya getirir. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususlardan bahseden yerler de vardır.

Bizim âlemimiz yok iken yani güneş sistemi henüz yok iken sonsuz, nihâyetsiz uzayda başka âlemlerde insan sûretleri var idi. Daha henüz bizim insanımız yani bizim neslimiz bizim ilmimiz daha henüz diğerlerine ulaşıp da onların varlığını tespit edecek durumda değil bizim şimdi içinde bulunduğumuz medeniyet teknoloji daha onları tespit edecek durumda değil, ama bu âlemlerde bizden önce çok değişik insanlar, Âdemler yaşadı ve bizden sonra da yaşayacaktır.

İnsanlık sadece bizim Âdem (a.s.) ile başlamış olan insanlık maceramızdır. Hz. Rasulullah kemale ermiş insan-ı kamil mertebesi oluşmuş, işte Hz. Muhammed de ayrıca bir mühür, peygamberlik mühürü, sonu gelmiş bitmiş, şimdi yaşanan devir kemalat-ı Muhammedi yani Hz. Rasulullah’ın kemalatının yaşandığı devirdir.

Bu da kıyamet dediğimiz fasıl ile deccal dediğimiz belirtilerle sona ermiş, ama insanlık sona erecek değildir, bu dünya kıyamet kopması ile, bu dünya hayatı sona erecek ama insanlık sona erecek değildir. Bu dünya üzerine de bizim Âdem neslinden sonra da başka Âdem nesilleri gelecektir, Allahu âlem. Bu düşünceler kesin değil veri ışığında ortaya atılan bir görüştür. İlham onu gösteriyor. Mantıklı ve yerli yerince, gelmeyecek dersen Cenâb-ı Hakkın esmasına son vermiş oluruz, buda mümkün değildir. Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’inde Âdem’in (a.s.) hilkatini dört değişik şekilde anlatıyor. Güya insanların kafasını niye karıştırıyor? İşte Âdem (a.s.) her gelişte Âdem-i ma’nâ bir başka şekilde zuhura geliyor.

Mesela bir âyette “Cennette halk ettik.”, başka bir âyette buyuruyor ki; 2/30ٌ Benﺎ yerّ yüzünde bir halife halk edeceğim.” Yeryüzünde halife halk edeceğim buyuruyor, cennette halife halk edeceğim buyurmuyor.

 Birincisi ikincisine zıt düşüyor. Bir başka âyet 3/59ِ Ol dedik O da oluverdi.” buyuruyor. Kur’ân Âdem’in hilkatini dört ayrı şekilde anlatıyor. Burada değişik zaman boyutuna ve şekline dikkat çekiyor.

Cenâb-ı Hakk bir şeyi iki defa yapmadığına göre dünyadaki hayatın başlangıcını da iki şekilde iki neslin başlangıcını da aynı şekilde yapmıyor. Bir defasında “Ol” diyor ve topraktan o hemen oluyor. Bir defasında Cennette halk ediyor, dünyaya indiriyor, bir defasında hayat sudan başladı diyor açık olarak nesiller, nesiller nihâyet insan meydana geldi buyuruyor.

Buradan Âdem’in yaratılışı dört ayrı şekilde olduğu anlaşılıyor. İşte bu dört değişik şekilde anlatılış, ilim adamlarının da düşüncelerini karıştırıyor, sonra arada ittifak kuruluyor, ama ittifak %100 değil mesela %60 gibi. İnsanların da kolay anlayacağı bir şekildeki yönü kabul ediliyor. O görüş, cennette halk edildi, oradan yeryüzüne indirildi. 20/125 bunlardaَ hep Kur’ân’a dayanıyor ama dört değişik zuhur ve tecelli var, Âdem’in (a.s.) zuhura gelişi vardır. Bunlar da gerçektir, inkar edilmez gerçeklerdir. Mesela şöyle denebilir; cennet bahçe demek, dünyadaki bahçelerin hepsi dünya cennetidir. Cennet tabirinden Kur’ân galaksi içinde başka bir mekandan mı bahsediyor? Eğer öyle olduğunu kabul edersek insanlık yine çok süper bir varlıktır. Yani bilmediğimiz bir cennet âleminden ilk astronot Âdem (a.s.) dünyaya geliyor. Bu ne muazzam bir olaydır. Yeryüzüne galaksiler arası bir yolculukla geliyor ve miraç hadisesi ile kemalat da galaksiler arası gezme ile bitiş oluyor. Cennetten geldiği şekliyle düşünürsek bu böyle olmalı.

Diğer şekliyle ﻦُﻛ “Ol” dedi o da oldu. Bunlardan hangisi? Bize ait Âdem bir tanedir. Bir diğeri “Sizi sudan halkettik“ buyuruyor. Bunlardan anlayacağımız “Bizim yarattıklarımız Âdem nesli sadece sizin babanız olan Âdem ile sınırlı değildir,” mesajı veriliyor. 

Âdem neslinin dünyadaki süresi 10 bin yıl kadardır. Bu sonsuzluk zaman diliminde bu 10 bin yıl nedir ki? Dünyanın yaşı 12 milyar yıl diye söyleniyor bu 12 milyar yıllık süre içinde 10 bin yıllık şuurlu canlılar olması süresi çok kısa olmalı. Onun için bu Âdem nesillerinin önceki başka Âdem nesilleri vardı, sonraki Âdem nesilleri de olacaktır.

Yalnız şu var dünyadaki insanlar gittikten sonra yani o Âdem nesli gittikten sonra yeryüzünde coğrafi değişiklikler meydana geliyor. Onun için eski yaşamış Âdem nesillerinden iz kalmıyor. 200 milyon sene harman oluyor, burçlara giriyor, muhtelif burçlarda 18 milyon yıl bir burçta kalıyor, diyelim ki ateş burcunda kalıyor bu süre içinde yine ateş küreye dönüyor. Bu durumda üzerinde varlık su vs. yaşanacak durumda olmuyor. Ondan sonra su burcuna giriyor, tekrar buharlar vs, başka bir burca giriyor sonra soğuk burca giriyor, soğuyor, toprak burcuna giriyor, katılaşıyor taşlar meydana geliyor, sonra ılıman bir burca giriyor, eski halindeki yapı tamamen değişiyor. Böylece daha önceki Âdem neslinin medeniyet kalıntıları da yok olmuş oluyor.

Dünya yeni bir güç almış olarak, dünya da canlı, onun da istirahata ihtiyacı var. Eğer dünya cansız olsa canlı olan varlıkları oluşturamazdı. Bu dünyada öyle bir can var ki, insanı meydana getiriyor. Allah’ın aynasını meydana getiriyor. İşte insan-ı kamilin burada bulunması dolayısıyla da burası yakın çevresinin içerisinde insan bulunmayan bütün galaksilerin kabesidir.

Dünyanın tamamı galaksiler arasında “Kabe”dir, kibledir, çünkü içinde insan var. Yani içinde insan olmayan yıldızların ve galaksilerin kabesi dünyadır. “Melekler geceleri yeryüzüne bakar parlak, parlak fezaya doğru nurları çıkan evler görürler, anlarlar ki o ev içinde ibadet edenler var.” Hadis-i şerif. Melekler bile nazar ediyorlar dünyaya.

Muhiddin-i Arabi Hz.lerinin daha müşahadeleri var, biz yolumuza devam edelim.

Bunun delili mukaddimede izah olunduğu üzere 42/29 âyet-i kerimesidir, “Hak Teâlâ yerde ve göklerde dabbe cinsinden olan mahlukatı var ettiğini” beyan buyuruyor. Bu âyet-i kerimede. Dabbe: iki ayak üstünde yürüyen insan ma’nâsındadır. Şuurlu veya şuursuz insan suretindeki varlıklar. İşte göklerde de dabbe cinsinden varlıkların olduğunu bu âyet-i kerime açıklıyor. Dabbe insana da denir.

Enfâl sûresinde (8/22) kör ve sağır ve akılsız dabbelerin şerlisi insan olduğu meydandadır. 8/55 âyetinde de “küfreden, iman etmeyen devvap ise ancak insandır.[63]

Yolumuza Gökyüzü İnsanları araştırması ile devam edelim.

--------------------------- 

NOT= Şimdi burada gelecek âyet-i kerimede geçen “dabbe” kelimesinin neyi ifade ettiğini anlamaya çalışalım çünkü konumuzun ana kaynaklarından biridir. Bu konuyu gerçek hali ile değerlendirirsek anlayışlarımız çok daha fazla gerçekçi olacaktır. 

Çünkü gelecek âyetlerde bu bahis oldukça çok tekrarlanacaktır. T.B. 

--------------------------- 

Hürriyet.com.tr. 

Kur’an, bir kıyamet alâmeti olarak Dabbe’tül Arz’ın çıkışı üzerinde de durmaktadır. Ayrıca birçok âyette bu varlıktan bilgi verilmektedir Neml suresi 80-85. âyetler insanoğlunun, kötülükleri yüzünden uğrayacağı sonu (kıyameti) anlatırken, bu sonun geldiğini gösteren belirtilerden biri olarak yeryüzünden bir dabbe’nin çıkacağına dikkat çekmektedir. 82. âyet şöyle diyor: 

“O söz, tepelerine indiğinde, yerden onlar için bir dabbe çıkarırız da o onlara, insanların bizim âyetlerimize gereğince inanmadıklarını söyler.” İnsanlığın sonunun geldiğine, azap ve hesap döneminin başladığına işaret sayılan ve insanlığı Allah’ın ve evrenin yasalarına aykırı davranmakla itham edip uyaran bu dabbe nedir? 

Dabbe kelimesinin sözlük anlamı debelenen şey demektir. Kur’an bunu her türlü canlı için kullanır. Daha çok hayvanlar için kullanılır. Elmalılı’nın deyişiyle, “Hayvan lafzıyla eşanlamlı gibidir.” Nûr 45. âyete göre, sürüngen, dört veya iki ayaklı tüm hayvanlar dabbedir. Ancak Kur’an’ın bu sözcüğü kullandığı âyetlere baktığımızda (Örneğin, Hûd, 6; Nahl, 49, 61) dabbenin insanı da kapsayacak bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Elmalılı bu noktaya değinirken haklı olarak, “Hayvan gibi, insan için de kullanılır” demektedir. 

Demek oluyor ki, Kur’an’ın kullandığı şekliyle dabbe, yerine göre, hayvan türünden bir canlı olabileceği gibi, insan da olabilmektedir. Sebe’ suresi 14. âyette, Hz. Süleyman’la ilgili bir olay anlatılırken adı geçen dabbetül arzın bir kurtçuk olduğu tartışma götürmeyecek biçimde açıktır. 

Konumuzun omurgasını oluşturan Neml 82’de ise dabbenin hayvan olması mümkün görülemez. Çünkü o konuşacaktır ve hikmetli, ibretli bir biçimde konuşacak, uyarı yapacaktır. Hatta insanoğlunun muhatap tutulduğu uyarıların en önemlilerinden birini yapacaktır. Böyle bir uyarıyı yapan varlığın hayvan olması söz konusu edilemez. Nitekim Kur’an’ın, Hz. Peygamber’den sonra en büyük müfessiri kabul edilen Hz. Ali, Neml 82’deki dabbeden söz ederken şöyle diyor: 

“O, kuyruğu olan bir dabbe değil, sakalı olan bir dabbedir.” Yani kıyamet alâmeti olarak gösterilen dabbe bir insandır. 

Hz. Ali’nin bu sözünü de alıntılayan Elmalılı, Neml 82. 

âyetteki dabbe ile ilgili olarak şu sonuca varıyor: “Açık olan şu ki, bu âyetteki dabbe insandır.” 

--------------------------- 

----- 8 - Enfal Suresi - Âyet 22 (Mushaf Sırası: 8 - Nüzul Sırası: 88 - Alfabetik: 22) -----

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

8.22 - İnne şerrad devâbbi ındallâhis summul bukmullezîne lâ yağkılûn. 

Diyanet Meali: 

8.22 - Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen “devâbbi” canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

8.22 - Çünkü yeryüzünde debelenenlerin ındallah en kötüsü o sağırlar o dilsizlerdir ki hakkı akıllarına koymazlar Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

8.22 - Şüphesiz ki, Allah Teâlâ nezdinde “devâbbi” hayvanların en kötüsü, o sağırlar ve dilsizlerdir ki, akıl erdiremezler. 

---------------------- 

Yukarıdaki âyet-i kerimenin aslında “yeryüzü kelimesi” geçmemektedir, bu yüzden bahsi geçen varlığın “dabbe” “Allahın indinde-yanında” olarak geçmesi bu varlığın bütün âlemlerin varlığında, var olduğunun açık ifadesidir. 

O sağırlar ve dilsizlerdir ki, akıl erdiremezler. T.B. 

---------------------- 

Yeri gelmişken kur’an’da geçen dabbe çeşitlerini görelim. 

- 8-22- Şerli devvab’lar. 

- 8-55- İnkârcı devvab’lar. 

- 11-56- Nasiyesinden tutulan dabbe’ler. 

- 16-49- Secde eden dabbe’ler. 

- 22-18- Göklerde secde eden dabbe’ler. 

- 24-45- Dabbe’nin sudan halkedilmesi. 

- 27-82- Arzdan dabbe çıkıp nasihat etmesi. 

- 42-29- Yerde ve gökte üretilen dabbe’ler. 

- 45-4- Âyet olarak halkedilen dabbe. 

--------------------------- 

Dabbe ismi ile belirtilen varlık, insan suretinde olup, insanın gönülsüz halidir, yani sadece madde varlığı üzere yaşayan insan benzeri varlıktır. Çeşitleri geçmiş sayfada özetle anlatılmıştır. Gelecek sayfalarda ise Âyetlerin ifadesi ile izahları yapılacaktır.[64] T.B. 

----------------

 وَلَوْ عَلِمَ اللّهُ فِيهِمْ خَيْرًا لَّأسْمَعَهُمْ وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّواْ وَّهُم مُّعْرِضُونَ {الأنفال/23}

 “Velev alima(A)llâhu fîhim hayran leesme’ahum velev esme’ahum letevellev vehum mu’ridûn(e)” Allah, onlarda bir hayır (hakka yöneliş) olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi. Onlara işittirseydi dahi mutlaka yine yüz çevirerek dönüp giderlerdi. (8/23)

----------------

 Hakk’a yönelmek ve hakk’ı işitmek yine Cenâb-ı Hakk’ın kudret elindedir. Ama zaten Hakk’ı duysalardı, yine Hakk’ın sözünü anlamayacaklarından yine batıl yollarına dönüp giderlerdi.

 İz-Terzi Baba kitapları içinde ibretlik dosyalar da bunların çeşitli halleri ve yaşantılarıvardır. Dileyen bunlara bakabilir.[65]

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ {الأنفال/24}

 Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-stecîbû li(A)llâhi velirrasûli izâ de’âkum limâ yuhyîkum va’lemû enna(A)llâhe yahûlu beyne-lmer-i vekalbihi veennehu ileyhi tuhşerûn(e) (8/24) Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız. (8/24)

----------------

 Elmalı Tefisirinde âyetin yorumunda;

 Allah'a ve Resule icabet edin (onu duyun ve ona uyun), özellikle size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman onun emrine seve seve icabet edin. Çok dikkat çekici bir ifade tarzıdır ki, davet fiili, hem Allah'a, hem Resul'e isnad edildiği halde diye tesniye sigası (ikil kipi) ile değil şeklinde tekil olarak zikredilmiştir ve üstelik Allah'a değil, Resul'e isnad edilmiştir. Zira davet birdir. Allah'ın daveti peygamberinden dile gelecek ve Resul'ün daveti de Allah'ın davetinden başka birşey olmayacaktır. "Sizi ihya edecek," yeniden hayat verecek, hayatınıza sebep olacak, bitki ve hayvan halinden çıkarıp, insanlığın aday olduğu hür, mutlu bir hayata kavuşturacak ve ebedi hayata sizi hürriyetinizle yükseltecek bir ilim veya amel demektir ki Hz. Peygamber, zaten buna davet için gönderilmiştir. İnsanlara kulak, dil ve akıl da bunun için verilmiştir. Peygamber, Allah'ın vereceği öyle bir hayat yoluna davet edeceği cihetle davet ettiği ve kulağınıza böyle bir davet geldiği vakit hemen istekle icabet ediniz. Ve biliniz ki Allah, muhakkak, kişi ile kalbinin arasına girer. Ona kalbinden, kalbine ondan daha yakın ve hakimdir. Ondaki hâli gönlünden, gönlündeki hâli ondan daha iyi bilir ve daha yakından hükmü altına alıp, sahip olur. Kudreti o kadar geçerlidir ki, yalnızca kişi ile başkaları arasına değil, onunla kalbi arasına bile girer. Düşünen "ben" ile düşünülen "ben" arasına girer ve bu iki benliği birbirinden ayırır. İnsanı bir anda gönlündeki emellerinden mahrum bırakıverir. Azim ve iradesini bozar ve ters yöne çevirebilir. Kanaatlerini, zevklerini değiştiriverir. Onunla kalbinin arasını öyle ayırır ve öylesine açar ki, bunlar birbirinin zıddı kesilir, insanı kendi kendisine düşman eder. Kişi ile kalbinin arasına öyle girer ki, aklını elinden alıverir, bütün şuurunu yok ediverir. Kendi kendini duymaz, kendi kendinin farkına varmaz hale getirir ve nihâyet canını alır, öldürüverir. Bunun için Allah sizinle kalbiniz arasına perde çektiği ve ölüme davet ettiği vakit, ona icabet etmemeye ve emrine karşı koymaya imkân bulamazsınız ve bir nefes sonra başınıza ne geleceğini bilemezsiniz. O halde kalbinizle aranız açılmadan, canınız elinizden alınmadan, fırsat elinizde iken Allah'ın Resulü, sizi ihya edecek, ebedi hayata yükseltecek bilgi veya amellere davet ettiği zaman, hiç ihmal etmeden hemen ona gönüllü olarak icabet ediniz, onun emrine seve seve koşunuz. Şunu da biliniz ki, kesinkes siz O'na haşrolunacaksınız", başkasına değil, yalnızca Allah'a toplanacaksınız da amellerinizin mertebesine göre cezasını çekeceksiniz. Şu halde "kalbimizden ve canımızdan ayrılırsak, ne olur?" demeyiniz de itaat ve icabet etmekten geri kalmayınız.[66]

 “yuhyîkum” “Hayat verecek şeyler, Allah ve Resülü çağırdığı zaman, Uluhiyet mertebesi ve risalet mertebesiyle hayat verecek şeylere çağırdığı zaman… 

“Kum” “biiznilalah” Allah’ın izniyle Ali İmran 49. âyette İsâ a.s. : Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah'ın izniyle o, kuş olur; 

Kuş gök ehli yani gönül ehlidir. İşte bu davet ölü gönülleri diriltmektedir. 

Nasıl ki Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ın tesviye edilmiş çamuruna “ve nefahtü fihi min rûhi” ile ruhundan nefhetti ise İsâ (a.s.) da da Cenâb-ı Hakk’ın zât-î zuhuru olduğundan o da nefhedince Allah’ın izni ile kuş canlandı. Burada her ne kadar görünürde olan İsâ (a.s.) ise de hakikatte orada Allah’ın zât-î zuhurundan başka bir zuhur yoktur. 

 Dikkat edersek peygamber olarak İsâ (a.s.) ın bu bahsedilen mu’cizeleri, Hz. Râsûlüllah’ın (s.a.v.) ümmetinde kerâmetler olarak zuhura geliyor. Hz. Râsûlüllah (s.a.v) ise taa kıyamete kadar ölü gönülleri diriltmektedir.[67] 

Kişinin nefsi-benliği ile gönlü arasına Allah-uluhiyet mertebesi girer. Ve Ahadiyet mertebesinin haber vermesinin devamı ile uluhiyet mertebesi huzunda cem’ül Cem olacaksınız…

----------------

 وَاتَّقُواْ فِتْنَةً لاَّ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنكُمْ خَآصَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ {الأنفال/25} 

 “Vettekû fitneten lâ tusîbenne-llezîne zâlemû minkum hâssa(ten) va’lemû enna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)” Sadece içinizden zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir azaptan sakının ve bilin ki Allah, azabı çetin olandır. (8/25)

----------------

 Fitne kelimesi, sözlükte “altın ve gümüş gibi değerli madenleri saflığını anlamak için ateşte eritmek” mânasına gelen fetn (fütûn) kökünden türemiştir. Kelimenin en eski kullanımlarında “derisini daha kolay yüzebilmek için kurbanı sıcak kuma gömmek; kandırmak, gönlünü çelmek” ve “pusu kurarak yol kesmek” anlamları da vardır. Kuyumcu için aynı kökten gelen fettân kullanılır (Lisânü’l-ʿArab, “ftn” md.). Kelime Kur’ân-ı Kerîm’de “ateşe atma, ateşle azap etme” anlamında geçmektedir (ez-Zâriyât 51/13). Fitnenin zamanla kazandığı, insanın zarara uğraması veya uğratılması şeklindeki anlamında ateşte yanmayla ilgili eski mânanın da etkisi olmuştur. Klasik sözlüklerde bu anlamların başlıcaları şu şekilde sıralanmıştır: “Sınama, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme.” İnsanın içine aşk ateşi düşürdüğü veya gönlünü çelip mantıklı düşünmesini engellediği için kadına fettân denilmiştir. Aynı kelime, kişinin aklını karıştırıp ahlâkını bozan ve cezaya çarptırılmasına sebep olan şeytan için, ayrıca zarar verme mânasından dolayı hırsız için de kullanılmıştır. İnsanların hırsını kamçılayıp günah işlemelerine sebep olan altın ve gümüşe “iki fettân”, insanları zor bir imtihandan geçirecek olan Münker ve Nekir’e de “kabrin iki fettânı” adı verilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ftn” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ftn” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ftn” md.; Müsned, II, 173; III, 346). Fitnenin, “inanç uğruna mâruz kalınan ağır işkence” anlamında kullanımı da oldukça yaygındır (meselâ bk. Câhiz, s. 29, 30, 32, 40).[68]

 Sakınılması istenen “Fitne” ateşidir, sadece fitneyi çıkarana zarar vermekle kalmaz. Bir orman yandığı zaman sadece ağaçlar mı zarar görür? Bu herkezin malumudur içinde ne kadar mahlukat, canlı varsa onlarda zarar görür… Orman fikirlerdir, nefsin zulmani fikirlerinin ateşi kişinin tüm varlığını ateşe ve azaba götürür.

 Mesnevi-i Şerifte bu âyetin tefsiri beyitlerinde;

 78. Hudâ’dan edebe tevfîk isteyelim; edebsiz Rabb'ın lütfundan mahrûm oldu.

Zâhirde ve bâtında bizi edebe uymada başarılı kılmasını Cenâb-ı Hak'dan niyâz edelim; çünkü edeb dışına çıkan kimseler, Hakk’ın lütfu ile tecellîsinden mah­rûm olurlar ve haklarında ilâhî kahır ortaya çıkar. 

79. Edebsiz fenâyı yalnız kendisi için tutmadı; belki bütün etrâfa ateş vurdu.

Ya’ni, edebsizin yaptığı fenâlık yalnız kendi nefsi ile sınırlı kalmadı; belki o fenâlığın ateşini ve kötü te'sirlerini etrâfa saçtı. Nitekim Enfâl sûresinde Hak Teâlâ: 

(Enfal, 8/25) “Vettekû fitneten lâ tusîbennellezîne zâlemû minkum hâssaten” "Sakının bir belâ ve azâptan ki, sizden sâdece zulmeden kimselere isâbet etmez (diğerlerine de isâbet eder)" buyurur.[69] 

----------------

 وَاذْكُرُواْ إِذْ أَنتُمْ قَلِيلٌ مُّسْتَضْعَفُونَ فِي الأَرْضِ تَخَافُونَ أَن يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَآوَاكُمْ وَأَيَّدَكُم بِنَصْرِهِ وَرَزَقَكُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ {الأنفال/26}

 “Vezkurû iz entum kalîlun mustad’afûne fî-l-ardi tehâfûne en yeteḣattafekumu-nnâsu feâvâkum veeyyedekum binasrihi verazekakum mine-ttayyibâti le’allekum teşkurûn(e)”

 O vakti hatırlayın ki siz yeryüzünde güçsüz ve zayıf idiniz. İnsanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Derken Allah sizi barındırdı, yardımıyla destekledi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı ki şükredesiniz. (8/26)

----------------

 O vakti hatırlayın ki beden Mekkesinin ve Gönül Kâ’besi müşriklerin kontrolünde olduğu için güçsüz ve zayıf durumdaydınız. 

 Gönül Mekkesinden Hicret yolu ile Medine de sizi barındırdı ve destekledi. Tenzih gıdaları ile sizleri rızıklandırdı, şükredesiniz.

 Terzi Baba Kelime-i Tevhid kitabında bu hakikat böyle dile getirilmiştir;

“Medine”ye girdiğinde devenin ilk çöktüğü yer, “gönül meydanı”dır, ki orada “gönül mescidi”ni kurmalısın. 

Daha sonra devenin çöktüğü ve oturup kaldığı evin önü de “sabır evi”dir.

Çünkü Eyyubül Ensari “sabır ile yardımı” ifade etmektedir. Eskilerden beri “Eyyub” ismi “sabır” ile özdeşmiştir. 

Nitekim, “Allah sabredenlerle beraberdir.” “Sabreden zafere erer.” “Sabredersen hakikate erersin,” gibi birçok şekilde belirtilen bu güzel haslet ile vasıflanmamız lazım geldiğini bilmemiz gerekmektedir Nihâyet “Medine Mescidi” “Mescidi Nebevi”nin inşaatına başlandı, yanına “Hane-i Saadet” inşa ediliyordu. 

Bu hadise bize, Kur’anı Keriym Bakara 2/127 âyetindeki, 

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاسْمَعِيلُ

 “ve iz yerfe’u ibrahimül kavaide minel beyti ve ismailü” mealen, “o vakti hatırla ki, hani ibrahim ile ismail beytin duvarlarını yükseltiyorlardı.” oluşumunu hatırlatmaktadır. 

Bu âyet ile bizlere “gönül kabe”mizin (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” “zat mertebesi” itibariyle yapılmasının gerekliliği bildiriliyorken, “Medine Mescidi”nin yapılmasıyla da gönlümüzde “Hakikati Muhammedi”nin gelişmesini sağlayacak faaliyete geçmesi ile ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” sırrının açılacağı mekan bildirilmektedir.

Mekke’de, “Kabe-i Muazzama” (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” Medine’de, “Mescidi Nebevi” ( عمُحَمَّد)

“muhammedin resul allahü” dır.

İşte Hakk celle ve ala Hazretleri “Zati Zuhuru”nu her mertebesi itibariyle tecelli ettireceği mahalline müstakil bir bayrak “liva-il hamd” (hamd sancağı) vererek “medeniyyet yolunu” yani “kendini tanıma” yolunu bu mahalden açmıştır.[70] 

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَخُونُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُواْ أَمَانَاتِكُمْ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ {الأنفال/27}

 “Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tehûnû(A)llâhe ve-rrasûle vetehûnû emânâtikum veentum ta’lemûn(e)” Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin. Bile bile kendi (aranızdaki) emanetlerinize de hainlik etmeyin.

----------------

 Ey inananlar, imanın şartı bilindiği gibi altı dır. Altı da yön vardır. Uluhiyet ve Risalet bilgileri hikmet ve vahiy dır. Sağ ve Sol Akl-ı küll ve Nefsi küll bilgileridir. Ön hakikat bilgileri ve arka ise ilhami bilgileridir. İşte bu bilgiler aslı olmayan nefsi, hayali, vehimi bilgiler ile değiştirilirse Uluhiyet ve Risalet mertebesine hainlik edilmiş olur. Kişinin kendi arasındaki emanet “zaluman cehula” (33/72) nefsinin cahili olmaktır. Eğer tekrar nefsi istilametine bu ilâhi bilgiler kullanılırsa emanete ihanet edilmiş olur… Allah muhafaza bu duruma bizleri düşürmesin… 

----------------

 وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلاَدُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ {الأنفال/28}

 “Va’lemû ennemâ emvâlukum veevlâdukum fitnetun veenna(A)llâhe ‘indehu ecrun ‘azîm(un)” Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer deneme aracıdır. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır. (8/28)

----------------

 Bu konu hakkında Terzi Baba 30.06.2024 Kurb’an bayramı sohbetinin bu bölümü bizler için faydalı olacaktır.

Havva validenin Âdem aleyhisselam'dan ortaya çıkması gibi bizler de yaptığımız çalışmalar sonucu kendi bedenimizden tekrar bir doğuş yapacağız. Yani kendi önümüzdeki varlığı, zuhuru özümüzdür. Bunun için gerekli olan sebepleri bizim hazırlamamız lazım gelmektedir. Derslerimizi yerine getirip çalışmalarımızı yapmamızdır. Bunun sonrasında artık iseviyet hukuku meydana gelmekte hakktan bir kelime olarak iseviyet mertebesine ulaşılmaktadır. Bütün bunların her şeyle birlikte kemale ermesi de muhammediyet olmaktadır. 

Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendi kendinde iken yeryüzü bu âlemler dahi mevcut değilken kendine bir ayna meydana getirmeyi diledi. Cenâbı Hakk kendi âleminde böyle yalnız başına vahdeti de tabiri caizse hayatını sürdürüyor iken kendine bir ayna diledi. Kendindeki özelliklerini zora çıkarmayı diledi kendinin bilinmesini istedi. Bu âlemleri halk etti. İnsanın varoluşu Cenâb-ı Hakk'ın hayalinden kaynaklandı. İnsanın varoluşu Allah'ın hayalinden kaynaklandı. Buna hayali kebir, büyük hayal deniyor. Yani ma’nâ âlemi bizim gibi beşeri hayalimiz gibi hayal değildir. Bu bir ilâhi hayaldir. Aslında buna bütün âlem hayal âlemidir de deniyor. İşte Allah'ın hayalinden Âdem meydana geldi. Âdem'in hayalinden Havva meydana geldi. Havva’nın hayalinden de çocukları meydana geldi. İşte bizim burada oluşumuzun sebebi bir hayale dayanıyor. Ama o hayalde bizim zannettiğimiz gibi hayali bir hayal değil gerçek hayaldir. İşte Cenâb-ı Hakk kendisine bir ayna bir ünsiyet arzu etti. İnsanı meydana getirdi. İnsan bu sefer yalnız kaldı, O da bir ayna istedi. Hani sol eğe kemiğinden halk edildi deniyor ya onun arzusundan hayalinden de Havva validemiz meydana geldi. Bu sefer Havva validemiz de hayalinden kendinden bir şey istedi ondan da çocukları oldu. O da onlarla oyalandı şimdi tekrar geri dönüş oluşturmaya bakalım, buraya kadar kesret oluştu. 

Buradan sonra tekrar geriye dönerek vahdeti oluşturmaya çalışmamız lazım gelecek. Şöyle ki bu sefer açılış süresinin tam tersi olan kapanış toplanış ve geriye asla dönüş süresini faaliyete geçirmemiz gerekecektir. Bu sefer Havva'nın çocukları Havva'da fani olacak Havva Âdem'de fani olacak, Âdem de tekrar rabbinde fani olacak. Böylece gene asla dönmüş olacaktır. İşte özetle seyri sülük bu asıl üzeredir. 

Dinleyici: Efendim tekrar eder misiniz? 

T.B: Nereden itibaren…

Dinleyici: Son cümleyi terse gidiş.

T.B: Havva’nın çocuklar kesrette oluştu. Kesretten geri döndüğümüzde şimdi tekrar geri dönüş oluş Havva’da, Havva Âdem'de buraya kadar kesret oluştu. Evet, yani Âdem Havva çocuklar torunlar geriye dönüşüyor. Şimdi buradan tekrar geriye dönüş oluşturmaya bakalım buraya kadar kesret oluştu. Buradan sonra tekrar vahdeti oluşturmaya çalışmamız lazım gelecek şöyle ki bu sefer açılış süresinin tam tersi olan kapanış yani toplanış geriye çekiliş süresi aslına dönüş süresini faaliyete geçirmemiz gerekecektir. Bu sefer Havva'nın çocukları Havva'da fani olacak yani Havva aleyhisselam'dan zuhrura gelen çocuklar geriye dönecek onda fani olacaklar. Havva, Âdem'den zuhur ettiği için Âdemde fani olacak Âdem de tekrar rabbinde fani olacak Rabbinden geldiği için Rabbin de fani olacak. Böylece gene aslına dönmüş olacaktır. İşte özetle seyri süluk bu asıl üzeredir. Kısaltılmış hal budur…

Âlemde insanın hilkati dört asıl üzeredir. Birincisi Âdem aleyhisselam ki ne anası ne babası vardır. Yani bizim sülâlemizde hilkatinin birincisi Âdem aleyhisselamın hilkati garip ne annesi var ne babası var. Âdem aleyhisselam hepimizden garip bu âlemde insanın hilkati asıl üzeredir. Âdem aleyhisselam ki ne anası ne babası vardır. İkincisi Havva validemiz ki babası vardır anası yoktur. Üçüncüsü Îsâ aleyhisselam ki anası vardır, babası yoktur. Dördüncüsü ise onların dışında herkestir ki hem anamız hem babamız vardır. Dilediğim gibi ederim sizi diyor. Ve bunların tümünü de ispatlayarak yaşantılarıyla da birlikte bize gösteriyor. Şimdi bunlar işin sûretleridir. 

Bir de gelelim işin dervişlik yönüne bunların dervişlikte hali nedir? 

Şimdi evvela kaynak olarak Âdem aleyhisselama bakalım. Onun ne hem babası, hem anası yoktu. Bu hale gelmemiz lazımdır ki dervişlik seyrinde ne anamız kalacak ne babamız kalacak bunları reddede ma’nâsına değildir. Onu yanlış anlayalım bu demek değildir ki onları inkar edeceğiz böyle bir şey yok. Ancak dünyamız ve bakış açışımız değişecek ama bu dünya değil, dünya değişecek ama bu dünya değil, kafamızdaki dünya değişecek yani dünyaya bakışımız değişecek, idrakimiz yargılarımız değişecektir. 

Îsâ aleyhisselam bahsine geldiği zaman kişi yani kişi Îsâ aleyhisselam konusuna doğru geldiği zaman seyir takip ediyorsa artık o kişinin babası “Rûh’ul Kudüs” olmaktadır. Hasan, Ali, Mehmet, Kadir değil, Onun babası, Onun babası bu et kemiğin babası oluyor. Ahmet, Hasan'ın şunun bunun babası bu et kemiğin babası oluyor. Ama biz sadece et kemik değiliz aynı zamanda rûh, rûhumuzun babası kim olacak. Eğer rûhumuzu doğurabilmek dünyaya getirebilirsek. Biz babası olur bir babası olur çocuğun eğer dünyaya gelmemiş ise babası yoktur. Dolayısıyla veledi kalp olan o kalbin oğlu gelmemiş olur. Veledi kalbi dünyaya gelmeyen kimselerin de kalbi yok yani ölü hükmündedir. İşte piyasadaki insanlarımız budur. Allah muhafaza eylesin!

Ne zaman ki veledi kalb denen o varlık dünyaya gelecek kişinin ebedi hayatınıda kurtaran o çocuk olacak büyümesi lazım. Kemale erdikçe bakacağız ki anasız babasız olmuyor yani ikinci bir doğuş gerekiyor. Îsâ aleyhisselam diyor ki bu da çok mühim anasından iki defa doğmayan semâvatın melekutuna ulaşamaz. Anasından iki defa doğan birincisi fizik bedenin doğması, ikincisi de rûhani halinin doğması yani idrak ve şuura gelmesidir. Kişinin işte böylece iki doğuşu olacak birinci doğuş elimizde değil buraya geliyoruz. Ama ikinci doğuş idrak halindeki doğuş artık bizim gayretimiz kalmış olan bir doğuş oluyor ki o da cesedimiz doğuşu, kendi kendimizden gönlümüzde ruhumuzdan doğuşu olmaktadır. 

Ayrıca Âdem aleyhisselam'dan Havva anamızın doğması bu hakikati bize bildiriyor, kendimizden doğuyoruz. Kendi özümüzdür, hatırlamamız gerekiyor. 

Daha sonra iseviyet hukuku meydana geliyor. Ve iseviyet orada yine anadan meydana geliyor. Fakat Baba rolünde ilahi bir güç var. Rûh’ûl Kudüs o da Rûh’ul Kudüs gelmiş o da Hakk'tan bir kelam ve kelimedir. Beşeriyet itibari ile değildir. Kimde bu kelam ve kelime yoksa o mertebe-i Îseviyeti meydana getiremez. Kimde bu hakikatler yaşanırsa o Îseviyet mertebesine ulaşmış olmaktadır. Îseviyet mertebesine oluşmakla Hristiyan olacak değiliz böyle bir şey yok. İslâm'ın içerisindeki Hristiyan mertebesi ruhsal mertebeye ulaşılacaktır. 

Dinleyici: Anasından iki defa doğmayan dediniz tan anlayamadım.

T.B: Anasından iki defa doğmayan samavat melekuta ulaşamaz yani gönül âlemine ulaşamaz. Âdemin doğması bedensel kendini tanımak, Havva’nın doğması duygusallık esmâ âleminin doğması, Îsâ'nın doğması sıfât Kudüs âleminin doğması, Muhammed aleyhisselamın doğması zât âleminin doğmasıdır. Ve bununla tam bir kemalat olmaktadır. 

----------------

 يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ {الأنفال/29}

 “Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû in tettekû(A)llâhe yec’al lekum furkânen veyukeffir ankum seyyi-âtikum veyagfir lekum va(A)llâhu zû-lfadli-l’azîm(i)” Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir. (8/29)

----------------

 Tasavvufun başında salikte “Havf ve Reca” hali vardıtr. Kimi zaman korku kimi zaman ümit hali çinde olur. İşte burada Uluhiyet mertebesine karşı gelmekten sakınırsanız diyor. Bu mertebe her mertebenin hakkını veren mertebedir. Tevhid-i ef’âl de oluşan bilinç tüm fiillerin failin Hak olduğunu mudill veya Hadi de olsa bunun faili fiili hak diye bilmektir. Tevhid-i esmâ da kimlikler fani olur. Ve bu kimliklerin asıl sahibi Hakk’tır. İşte bu şekilde kişi bu anlayışa ulaştığı zaman “furkânen” furkanı verir diyor. Hakk ile batılı örtmenin yanında Furkan sıfât mertebesidir. Fenafilah mertebesidir. Sen çık aradan kalsın yaradan dendiği gibi Hakk kalır kişinin kendisi kalmaz. 

 “seyyi-âtikum veyagfir” günahlarınızı örter ve bağışlar. Fenafillah mertebesinde olanın zaten vehimi varlığı kalmayacağından işleyeceği günahıda kalmaz ve daha önce işlemiş olduğu günahlarıda bu şekilde örtülmüş olacaktır.

 Allah büyük fazilet sahibidir. “Haza min fadlihi” (27/40)

----------------

 وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُواْ لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ {الأنفال/30}

“Ve-iz yemkuru bike-llezîne keferû liyusbitûke ev yaktulûke ev yuhricûk(e) veyemkurûne veyemkuru(A)llâh(u) va(A)llâhu hayru-lmâkirîn(e)” Hani kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke’den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (8/30)

----------------

 Elmalı’lı Mealinde bu tuzak şöyle anlatılmaktadır.

 Sen de o vakti hatırla ki, hani o kâfirler sana mekir kuruyor, hile yapıyorlardı seni tutup bağlasınlar diye veya seni öldürsünler, hepsi birlik olup katletsinler diye veya seni Mekke'den sürüp çıkarsınlar diye planlar yapıyor, tuzaklar kuruyorlardı. Suikastlar tertip ediyor, bir takım oyunlara girişiyorlardı. Hicret öncesinde ve Hicret sırasında Mekke'deki durum bu idi.

Genellikle müfessirler olayın meydana gelişini şöyle nakletmişlerdir: Müşrikler Medine'den bir grup insan (Ensar)ın, İslâm'a girip Hz. Peygamber'e biat ettiklerini işitince hemen telaşa kapıldılar. Darü'n-Nedve denilen Mekke Şehir Meclisini toplayıp orada durumu müzakere ettiler. Yaşlı bir adam suretinde bir İblis de "Ben Necidliyim, toplantınızı işittim, ben de aranıza katılmak istedim. Herhalde benim de söylenecek bir iki faydalı sözüm olabilir." diyerek aralarına girdi. Sonra müzakereye başladılar. Ebu'l-Buhturî "Benim görüşüm" dedi, "onu bağlar, bir odaya hapsedersiniz ve bütün giriş çıkışları kaparsınız, sadece bir delik bırakır, ona oradan yiyecek içecek uzatırsınız. Ta ölünceye kadar böyle devam edersiniz". O ihtiyar "Ne fena fikir". Onun kavminden size silah çekip gelenler olur, onu elinizden kurtarırlar." dedi. Hişam b. Amir de "Benim görüşüm, onu bir deveye bindirip aranızdan uzaklaştırmak, Mekke dışına çıkarmaktır. Artık orada ne yaparsa yapsın, size bir zararı dokunmaz." dedi. Yine o ihtiyar, o Necidliyim diyen adam "Ne fena fikir! Gider başka kavimleri baştan çıkarır, sonra da onları toplayıp gelir, sizinle harb eder." dedi. Nihâyet Ebu Cehil "Ben o fikirdeyim ki, her aileden birer delikanlı alırsınız ve onlara birer kılıç verirsiniz, hepsi bir anda vurur, onu öldürürler, kanı bütün kabilelere dağılmış olur. Haşimoğulları da bütün Kureyş ile savaş yapamaz ya! Şâyet diyet isterlerse onu da öderiz" dedi. Bunun üzerine o ihtiyar "Bu yiğidin teklifi doğru." dedi. Buna karar verip dağıldılar. Derhal Cebrail gelip, durumu Hz. Peygamber'e haber verdi ve hicret emrini iletti. Peygamber Efendimiz de Hz. Ali'yi yatağına yatırdı ve Hz. Ebubekir ile beraber gidip mağaraya sığındı. Düşmanlar hazırlıklarını tamamlamış, etrafı kuşatmıştı ve her yanı gözetliyorlardı. Sabah olunca yatağa doğru hücum ettiler, fakat karşılarında Ali'yi gördüler. Hiç beklemedikleri birşeydi, hayret içinde donup kaldılar.

Onlar öyle mekirler ediyorlardı ve hâlâ mekirlerine devam ediyorlar, ona karşılık Allah da mekirler düzenler. Önce onlara yaptıkları mekirden bir ümit verir, sonra da mekirlerini boşa çıkarır, kendi başlarına geçirir. Nitekim onlara mekir yapmaları ve tertibat almaları için müsaade etti, uğraştırdı, yordu fakat bütün çabalarını sonuçsuz bırakıp gizlice Hz. Peygamber'in hicretini sağlayıverdi. Sonra yine onlara ümit verip Bedir'e kadar getirdi, müslümanları gözlerine az gösterdi, onlar da hemen saldırıya geçtiler ve göreceklerini gördüler. Evet, Allah işte böyle mekre karşı mekreder ve fakat Allah, mekredenlerin hayırlısıdır, hayrülmakirindir. Ona karşı hiçbir mekrin hükmü yoktur. O bütün mekircilerin mekrini iptal edip geçersiz kılıverir. Onun mekri de hayırdan ve hikmetten hâli (uzak) değildir. Bundan dolayı O'na "makir" veya "mekkar" diyemezsiniz. Çünkü O, hayrülmâkirindir. Allah'ın işi, hadd-i zatında bir hile ve tuzak olmaktan, bir mekir olmaktan çok uzaktır ve münezzehtir. O'nun işi, mekri savuşturmak ve geçersiz kılmaktan ibarettir. Mekircilerin mekrini önlemek bakımından umuma hayır olduğu gibi, mekircilere hadlerini bildirmek ve bir kısmının tevbe edip o işten vazgeçmesine sebep olmak bakımından da bizzat o mekri yapanlar için bile hayırdan başka bir şey değildir. Şu halde, bu ilâhî fiile "mekir" denilmesinin sebebi, mekircilerin mekrine karşılık olmak üzere onların haberi olmadan ve bütün tahminlerin dışında bambaşka bir tedbirle onların çabalarını boşa çıkarması bakımından bir müşakeledir, bir yanıltmadır. Yoksa Allah'a gerçekte doğrudan doğruya "mekir" isnad edilemez ve "makir" denilemez. Buradaki mekir de tıpkı Âl-i İmrân Sûresi'ndeki (3/54) gibi mekre karşı alınan bir tedbir ve bir müşakeledir. Bu anlamda olmak üzere ilâhî mekirden söz edilebilir. Bunda da "yani Allah'ın mekredenlerin en hayırlısı olduğu" tenzihinin unutulmaması lazım gelir.[71]

 Ç.H.U kardeşimizin 124-İbretlik hikaye Satih-İnce dosyası için yazmış olduğu “Mekr” bölümünden özet olarak; 

Tasavvuf ya da hakk yolu, türlü tuzaklarla kurulu kaygan bir zemini olan, sürekli kendinde olmayı gerektiren, bir yoldur.

Bu yolun tuzaklarından biriside “Mekr” dir. Diyanet ansiklopedisinde Mekr, aldatmak, hile yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek anlamında mastar, hile aldatma ma’nâsında da isim olarak kullanılır.

Mekr-i İlahi Allahu Teâlânın hile yapanların mekrini kendilerine çevirmesidir. Kurdukları tuzakları bozması, mekrlerine karşılık onları cezalandırmasıdır.

27/70.. Ve onlara karşı mahzun olma ve onların hilelerinden (mekr) dolayı bir sıkıntıya düşme...

Cenâbı Hakk, nefsi emmarelerin hareketiyle meydana çıkan bu tür fiilleri ve onların ilahi mekr ile boşa çıkarılışını biz kullarına bunlardan ibret almamız için açıklıyor. Bu hallerin iyi görülmesini, yani hayırlı olan mekrin iyi anlaşılmasını istiyor. Böylece biz kularını bu hallerden uzaklaştırıp tövbeye zorlamaktadır.

Kûr’ân-ı Keriyme iyice göz atarsak Mekr hadiselerinin örnekleri de çoktur. Bedr savaşında müslümanların sayısı müşriklere az gösterilip bedire geldiklerinde sayıca çok fazla gözükmelerine rağmen büyük bir bozgun yediler. Hakkın buradaki hayırlı mekri onların mekrini açığa çıkarmıştı.

Hz. Rasulullahın, Mekke de öldürülme planları yapılmış, her kabilenin savaşçı gençleri seçilmişti. Böylece efendimizin kim öldürdüye gitmesi arzulanıyordu. Ancak cebrâil as. Bunu kendisine haber veriyor, o da yatağına Hz Ali efendimizi yatırarak aralarından geçip gidiyordu. Sonra İz takibi yapan kişinin atının ayakları kuma batıyor, gittikleri mağarada örümcek ağı ve güvercin yuvası görüyorlardı. Böylece Hakkın onlara İlahi mekri olmuştu.

Yine en son sohbetlerde Terzi Babamın lisanından duyduğumuz Davûd as.ın bir öküz hakkında ilgili taraflara verdiği hüküm Hakkın mekri gibi olmaktadır. Bu misalleri çoğaltabilmemiz mümkündür.

Mekr, çok farklı yönlerden olabilmekte ancak kendi kanaatimce en tehlikeli mekr ilim ehline, ehli tarîke olmaktadır. Zamanla edinilen ilimler nefsi emmare tarafından kullanılmakta, hele hele klasik tarikat anlayışındaki yerlerde çevrenin tuttuğu alkış nefsi emmareyi türlü mekrin içine çekebilmektedir.

“Vallahü hayrul mêkiriyn” dir.[72]

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde ise bu âyetin tefsine bakalım;

3535. Mekri ki, o ferd olan İmâdü'l-Mülk etti, Mâlikul-mülk onu ona irşâd etti. 

Ya’nî, ma’rifette ferd olan İmâdü’l-Mülk’ün Hârezmşâh’a karşı yaptığı mekre, Mülkün mâliki olan Hak Teâlâ irşâd etti ve bu mekri vezire Hak Teâlâ ilhâm buyurdu. Zîrâ Hak Teâlâ Enfâl, 8/30) [ya’nî “Allâh Teâlâ mekr edenlerin hayırlısıdır] âyet-i kerîmesi mûcibince, mekr edicilerin hayırlısıdır; ve bu mekr ve hile öyle bir mekr ve hile idi ki, neticede Hârezm- şâh’ı zulm etmekten kurtardı; ve zulme mâni’ olan mekr ve hîle ise hayırlıdır.

3536. Hakk'ın mekri bu mekrlerin serçeşmesidir. Kalb, Kibriyanın iki parmağı arasındadır.

Ya’nî, Hakkın mekri efrâd-ı beşerde olan mekrlerin menba’ıdır. Zîrâ âyet-i kerîmede (Ra’d, 13/42) "Bütün mekrler muhakkak Allah’ındır” buyurulur;' ve diğer bir âyet-i kerîmede dahi (Enfâl, 8/30) "Allâh Teâlâ mekr edenlerin hayırlısıdır” buyurulur. Binâenaleyh anlaşılır ki, bu âlem-i kesâfette vâki’ olan mekrlerin hepsinde gizli bir hayır vardır. Zîrâ Hak Teâlâ hidâyetine müstaid olan bir kulunun kalbini doğruluğa ve şekâvete müstaid olan bir kulunun kalbini de eğriliğe çevirir. Hakkin bu çevirmesi kullann isti’dâdına göre bir atâ olduğundan ancak hayırdır. Bu sebebden hadîs-i şerîfte “Muhakkak Âdemoğlunun kalbleri Rahmânin parmaklanndan iki parmak arasındadır. Onu dilediği gibi çevirir” buyurulmuştur. “İki parmak”tan murâd, cemâlî ve celâlî olan sıfatlar ile Hakkin tecellîsidir.

3537. O ki, senin gönlünde mekr ve kıyâs yapar, pelâsa bir ateş vurmayı bilir.

“Pelâs", göçebelerin çergilerine örttükleri kıldan ma’mûl keçedir. Bundan murâd, muhabbet-i dünyâ ve fıkr-i mâsivâdır. “Kıyâs”, lügatte bir şeyi diğer şeyle takdir etmek demektir. Ya’nî, o Hak Teâlâ hazretleri ki, senin kalbinde birtakım mekr ve kıyâs yaratır ve îcâd eder. Binâenaleyh havâss-i zâhireden havâss-i bâtıne sarnıçlarına dolan pelâs mesâbesindeki muhabbet-i dünyâyı ve fikr-i mâsivâyı dahi kendi muhabbetinin ateşini vurup mahvetmesini de bilir.

Ma’lûm olsun ki, bu kıssanın zımmında Hz. Pîr efendimizin birçok işâret- leri vardır. Ezcümle, “şâh”tan murâd, sâlikin rûhudur; ve “lmâdü’l-Mülk”ten murâd, insân-ı kâmildir. “Af’tan murâd, zînet-i dünyâdır. Sâlikin rûhu nefsin hazzına tebean zînet-i dünyâya meyleder; ve insân-ı kâmil o zînet-i dünyâyı mekr ile zemmedip onun muhabbetinden rûhu vazgeçirir.[73]

----------------

 وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا قَالُواْ قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاء لَقُلْنَا مِثْلَ هَذَا إِنْ هَذَا إِلاَّ أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ {الأنفال/31}

 “Ve-izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ kâlû kad semi’nâ lev neşâu lekulnâ misle hâzâ in hâzâ illâ esâtîru al-evvelîn(e)” Onlara karşı âyetlerimiz okunduğu zaman, “Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler. (8/31)

----------------

 Hakkı örtüp gizleyenlere âyet-işaretlerimiz okunduğu zaman biz işittik bunun benzerini elbette söyleriz diye iddaa etmelerin sebebi Kur’ân-ı kerim nuzül olduğu zaman da Arap dili ve şiiri belagat yönünden ileri seviyedeydi. Onun için böyle bir iddaa da bulunmaktadırlar. “Esâtir’ul evvelin” eskilerin masalaları konusu hakkında mutaffifin sûresi içinde 13. Âyette yaptığımız çalışma faydalı olacağı için buraya alıyoruz.

------------------- 

 إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ {المطففين/13}

 “İzâ tutlâ aleyhi âyâtunâ kâle esâtîrul evvelîn.“

 “Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, «eskilerin masalları» der.. “ (83/13)

------------------- 

 “أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ= Esâtîru’l-evvelîn” terkibi Kûr’ân’da dokuz yerde geçer. Tefsir ve mealler buna “eskilerin masalları” anlamı verirler. “ أَ أَسَاطِير” kelimesi Kûr’ân’da fiil ve isim kalıplarıyla onaltı yerde geçer. Kelime­nin kökü “sin-tı-re = س ط ر ” harflerinden oluşur. Fiil hâli “سَطَرَ”dır ve “bir şeye hiza vermek, saf tutturmak” anlamına gelir. Mesela hizalı bir şekilde bina inşa etmek, hizalı bir şekilde ağaç dikmek ifade edilirken mecazen bu kelime kullanılır. Aynı kökten isim olan “مُصَيْطِر” kelimesi de Kûr’ân’da mecazi bir kullanıma sahiptir ve “kişileri hizaya sokan, onlara saf tutturan” anlamında olumsuz bir anlamda kullanılır.

 Fiilin “yazı yazmak” anlamına gelmesi de muhtemelen yazıyla “harflerin hizaya sokulması, anlamlı bir şekilde sıralanması, bir nevi harflere saf tutturulması” sebebiyledir. Nitekim “düzene sokmak, hizalamak” anlamı aynı kökten cetvel anlamına gelen “الْمِسْطَرَة”, “mala” anlamına gelen “المَسْطَرين”, “kasap bıçağı” anlamına gelen “السَّاطوُر”, “metinde hiza, dizi” anlamına gelen “السَّطْر”, “birini gözleyip hizaya sokmakla görevli kişi” anlamına gelen “المُسَيْطِرُ” kelimelerinde de vardır.

 Fiilin bu asli anlamını Kûr’ân’daki kullanım da teyid eder. Nüzul sırası dikkate alındığında kelimenin Kûr’ân’da ilk geçtiği yer Kâlem sûresinin birinci âyetidir. Bu ayrıca, kelimenin Kur’ân’daki fiil halindeki tek kullanımıdır. Âyette kâleme ve kâlemin yazdıklarına yemin edilmekte (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ), böylece “مسطور” fiilinin kâlemle ilişkisi çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Zaten Kâlem sûresinin 15. âyetinde de “أَسَاطِيرُ” kelimesi bu anlamda geçmektedir. Tefsirlerin Kâlem sûresinin ilk âyetinde geçen “وَمَا يَسْطُرُونَ” ifadesiyle ilgili olarak söyledikleri, kelimenin aslî ma’nâsını ortaya koyma adına önemli tespitlerdir.

 Kelimenin Tûr sûresinin 2. âyetindeki kullanımına (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ) dair tefsirlerde geçen ifadeler de önemlidir. Âyette kitab kelimesinin sıfâtı olarak geçen “مسطور” kelimesine müfessirler genelde “yazılmış = مكتوب” anlamı verirler. “وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ” ifadesi satırlara dökülmüş,  yani kayda geçmiş, muhafaza edilmiş kitap anlamına gelir. Nitekim sonraki âyette bu işin yani satırlara döküp kayda geçirme işinin malzemesinden bahsedilmektedir (فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ). Kûr’ân’da iki yerde geçen “قِرْطَاسٍ / قَرَاطِيسَ” kelimesi de vahyi kayda geçirirken kullanılan malzemeyi (kırtasiye) ifade etmektedir.[74]

 Kelimenin aslî anlamına uygun tefsirlerin yapıldığı bir diğer kullanım da iki âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki kullanımlardır. Müfessirler iki âyette geçen “مَسْطُور” kelimesine “yazılmış” anlamı verirler. Hatta âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki ifadenin “كان ذلك عند الله مكتوبا” şeklindeki bir kıraatinden bahsederler ki bu, âyetin tefsiri mahiyetinde olmalıdır.

 Ancak aynı kökten olan “أأَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği âyetlere sıra gelince, tefsir ve meallerin kelimeye “masallar, hikâyeler” anlamı vermeleri çok dikkat çekicidir. Kelime Kûr’ân’da dokuz yerde geçmektedir. Biri hariç kelimenin geçtiği sûrelerin tamamının Mekkî olması ve Mekke’de Ehl-i Kitab olmadığına dair algı, kelimeye bu anlamın verilmesinde etkili olmuş olabilir. Kelimenin geçtiği âyetlerden biri olan Furkan sûresinin 4. ve 5. âyeti şöyledir:

 “Görmezden gelenler, ‘Bu, Muhammed’in uydurup Allah’a mal ettiği şeydir. Başka bir topluluk da ona yardım ediyor’ dediler. Yanlış ve yalana saptılar. Şunu da dediler: ‘Bunlar öncekilerin satırlarında olanlardır; yazdırtmış, sabah akşam ona belletiliyor.’”

 4. âyette, Rasûlullah’ın tebliğ ettiği âyetlerin kendisine indirilen bir vahiy ürünü değil de başkalarının da yardımını alarak ortaya koyduğu yani “Allah bana vahyetti” diyerek insanlara okuduğu şeyler olduğunu söyleyenlerden bahsedilmektedir. Bu kişiler ayrıca “bunlar, öncekilerin satırlarında olanlar” diyorlar, Rasûlullah’ın onlara tebliğ ettiklerini, ona bazılarınca sabah-akşam imla ettirilen şeyler olduğunu söylüyorlar. Yani iddiaya göre Rasûlullah dinliyor sonra bunları yazdırıyor. Âyette geçen “اكْتَتَبَ” fiilinin istinsah ve istimlâ anlamına geldiği söylenir. Nitekim bazı müfessirler bu âyeti tefsir ederken, âyette sözü edilen kişilerin, “Muhammed bunları Ehl-i Kitab’tan istinsah ediyor, onlardan kitaplarında olanların kendisine yazılmasını istiyor” şeklinde itirazda bulunduklarından bahsederler.

 “أَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği bir başka âyet şöyledir:

 “Onlara âyetlerimiz okununca derler ki; Tamam dinledik; istesek onun aynısını biz de söyleriz. Bunlar, öncekilerin satırlarında olandan başka bir şey değildir.” (Enfâl, 8/31) Yukarıdaki âyette, kendilerine Kur’ân âyetleri okunduğunda, bunların kendileri için yeni bir şey olmadığını, daha önce de bunları duyduklarını, isteseler kendilerinin de aynısını okuyabileceklerini söyleyenlerden bahsedilmektedir. Nitekim devamında, kendilerine okunan âyetlerin öncekilerin satırlarında yani kitaplarında kayıtlı olduğunu söylüyorlar. Bunlar kendilerine okunan âyetlerin Muhammed (s.a.v.)’e Allah tarafından indirilen bir vahiy değil, onun önceki kitaplardan derlediği şeyler olduğunu düşünüyorlar. Nitekim bir sonraki âyette, kendilerine okunan âyetlerin yeni bir vahiy olmadığı hususunda kati bir kanaat taşıdıkları anlaşılmaktadır.

 Sonuç olarak Rasûlullah’a yapılan itirazların bir yönünü de “söylediğin şeyleri biliyoruz, bunlar önceki kitaplarda da var, yeni bir şey söylemediğine, zaten bildiğimizi, elimizde olanı tekrar ettiğine göre sana neden ayrı bir değer verip tabi olalım ki? Şeklindeki itiraz oluşturuyordu. Esasında bu, Kur’ân’ın ve Muhammed (s.a.v.)’in musaddık vasfının, itiraz edenler tarafından itirafı anlamına geliyordu.[75]

-----------------------------

 Esatür’ül Evvelin kelime araştırmasından sonra bu konuda İz-Efendi Babamın ifadelerine bakmak yararlı olacaktır.

 Burada bize lâzım olan geçmişte yaşanan bir hâdiseyi, hâdise olarak anlatmak değil, bizlerle ilgili olan halleri ortaya çıkarmaktır. Eğer Kûr’ân sadece geçmişte yaşayan bir peygamberin hayat hikâyesini bildirmiş olsaydı, “hikâye” kitabı olurdu. İşte bunun hakikatini anlamayan eski müşrikler, “esâtirul evvelin” (8/31) dediler. Yani “evvelki satırlar”. Kûr’ân-ı Kerîm için, “onların aktarılmasından başka birşey değil” dediler. Neden? Kendilerine tatbik edemedikleri, dışında kaldıkları içindir. İşte biz zâhir müslümanlar olarak yaptığımız iş, bundan başka birşey değildir. Aradaki fark bizim imân etmiş olmamız onların inkâr etmiş olmalarıdır. Dışındaki oluşumlara bakıyoruz. Bizim içinde bu yüzden eski satırlardan başka bir şey değildir. Onun hakîkatini yaşayabilmek için onun özüne intikâl etmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kûr’ân okumaya başlıyoruz. Yoksa zâhirîyle lâfzı, kelâmı okumuş oluyoruz. Ve tabii neticesinde sevap kazanmış oluyoruz.[76]

----------------

 وَإِذْ قَالُواْ اللَّهُمَّ إِن كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِندِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِّنَ السَّمَاء أَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ {الأنفال/32}

 “Ve-iz kâlû-(A)llâhumme in kâne hâzâ huve-lhakka min indike feemtir aleynâ hicâraten mine-ssemâ-i evi-/tinâ bi’azâbin elîm(in)” Hani onlar, “Ey Allah’ım, eğer şu (Kur’an) senin katından inmiş hak (kitap) ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir” demişlerdi. (8/32)

----------------

 Elmalı meali bu âyetin inişi hakkında;

 Rivâyet olunduğuna göre, bunu da Nadir b. Haris söylemiş idi. "Bu eskilerin efsanelerinden başka birşey değil!" dediği zaman Hz. Peygamber, ona "Yazıklar olsun sana, bu Allah kelâmıdır." buyurmuştu. 

Buna karşılık olarak o da "Eğer bu Kur'ân gerçekten Allah kelâmı ise, bizim bunu inkâr etmemize bir ceza olmak üzere Allah ya başımıza gökten taş yağdırsın veya bize başka türlü elem verici bir azab göndersin." diyerek sözünde ısrarlı olduğunu açığa vurmak, küfür ve inkârında iddialı olduğunu göstermek ve Kur'ân'ı küçümsemek istemişti. Böylece aslında hak ettikleri azabı ağızları ile istemiş ve itiraf etmiş, öbürleri de bunu kabul ve tasvip etmiş bulunuyorlardı. O halde Allah neden hemen o anda hak ettikleri azabı onlara vermedi.[77]

 “Allâhumme” ifadesi dikkat çekicidir. Arap müşriklerinin Alalh’ım ifadesi ile “Allah” kavramını bildiklerleri açıktır. Mûsâ a.s ın kavmi iletişimi direk değil Mûsâ a.s aracılığı ile kuruyorlardı. Rabbine sor, Rabbine söyle nasıl, Rabbin bize açıklasın v.b ifadeler âyetlerde geçmektedir. Bildikleri halde hakikati inatlarından, taassuplarından ve bir takım ayrıcalıklarını kaybedikçelerinden gizlemektedirler. Ve hemen gökten azap istemektedirler, taş istemeleri ise kalplerinin katılığını göstermektedir. 

Bunun bize dönük yönü ise gönül göğünden kalbimizde böyle bir katılık kalmış ise eskiye dönüşü hemen getir demektedir.[78] 

----------------

 وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ {الأنفال/33}

 “Vemâ kâna(A)llâhu liyu’azzibehum veente fîhim vemâ kâna(A)llâhu mu’azzibehum vehum yestaġfirûn(e)” Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir. (8/33)

---------------

Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresinde;

“ve ma erselnâke illâ rahmetenlil âlemin” Meâlen; seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (21/107) Âlemlere rahmet olarak gönderdiği habibi onların içindeyken azap etmeyeceğini Cenâb-ı Hakk bizlere bildiriyor.

 Mesnevi-i şerifte (8/33) âyetin tefsirinde;

 2557. Onları incitsinler ve imtihan görsünler diye, Hak ondan dolayı cisme gizli muttasıl oldu.

Ehl-i hakikat indinde cismin bâtını rûh ve rûhun bâtını Hak’dır. Bâtının zâhire ittisâli keyfiyyeti ve kıyâsa ve ta’rîfe gelmez. Hak Teâlâ’nın bu sûretle ecsâma vâki’ olan bî-tekeyyüf ittisâlinin esrânndan birisi de budur ki, hayât-ı zâhirede mûteferrik olanlar, rûhun ahkâmından gâfil olmak ve hayvâniyyet dâiresine dalmak sûretiyle rûhu incittikleri vakit, türlü türlü belâlara ve imtihanlara giriftâr olurlar; ve bu da ba’zı esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir.

2558. [Habersizdir ki, bunun âzârı onun azarıdır; bu küpün suyu ırmağın suyuna muttasıldır.

Kâmili inciten kimsenin haberi yoktur ki, bu kâmili incitmek, Hakk’ı incit-mektir. Nitekim âyet-i kerîmede (Ahzâb, 33/57) ya’nî “Şu kimseler ki, Allah ve Resûl’üne ezâ ederler” buyrulur. Zîrâ taayyün-i kâmil, kendi sıfât-ı nefsâniyyesinden boşalmış ve onlann yerine sıfât-ı ilâhiyye ırmaklan akmıştır.

2559. Alllâh, ondan dolayı bir cisme taalluk etti; tâ ki cümle âleme penâh ola.] Allah Teâlâ enbiyâ ve evliyânın cisimlerinden bir cisme, mahzâ âleme bir melce’ ve penâh olması için bî-tekeyyüf taalluk etti. Nitekim Hak Teâlâ Peygamber-i zîşân hakkında (Enfâl, 8/33) “Allah Teâlâ, sen onlann arasında bulunduğun halde onlan ta’zıb etmez” buyurdu.

2560. Onların gönlü üzerine kimse zafer bulmaz; zarar sadef üzerine gelir, güher üzerine değil.

Evliyânın bâtınları mahfuzdur; onlara kimse zarar îrâs edemez. Zarar îrâs edenler sûretlerine iderler. Nitekim bir kimse sadef üzerine vursa, ancak sadef kırlır, içindeki inciye zarar gelmez.

 2561. Velînin deve gibi olan cismine bende ol; tâ ki Sâlih olan rûh ile kapı yoldaşı olasın.

Velînin sûretini hakir görme, ona köle gibi hizmet et; tâ ki onun Sâlih olan rûhuyla berâber huzûr-ı Hak’da kâim olasın.[79]

1390. Nasârânın cehlini gör ki, asılmış olan o bir hudâvendden emân koparmışlardır!

Nasrânîlerin cehâletine bak ki, birbirini nakzeden iki hükmü doğru zannediyorlar. Birisi budur ki, o Hazret’in ulûhiyyetine hükmederler; ve diğeri budur ki: “Yahûdîler tarafından haça gerildi” derler. Halbuki ulûhiyyette gâlibiyyet olmak zarûrî olduğundan, onun ulûhiyyetine hükmettikleri vakit, gâlibiyyetine de hükmetmiş olurlar. Ve yahûdîlerin elinde asılması ise mağlûbiyyet olduğundan, bir taraftan da mağlubiyyetine hükmetmiş bulunurlar. Gâlibiyyet ve mağlûbiyyet ise birbirinin zıddı ve nakîzidir. Ve bu cehlin üzerine fazla olarak bir cehâlet tüyü daha dikip, yahûdîlere mağlûb olan bir ilâhtan dahi dünyâda ve âhirette emniyyet beklerler.

1391. Mademki onun kavli ile cûhûdun maslûbudur, binâenaleyh onun için ne vakit emn gösterilebilir?

Mâdemki nasârânın kavline göre Îsâ (a.s.) yahûdîler tarafından asılmıştır, binâenaleyh mağlûb olan ilâhtan nasıl emniyyet ve imdâd ve muâvenet isteyebilir? Cüz’î bir mülâhaza edilecek olursa, akıl ve mantık aslâ bunu kabûl etmez. Fakat ne çâre ki, akıl ve mantık mîzâmna sığmayan bu mütenâkız hükümleri nasârânın dimâğları “sır" nâmıyla kabûl ederler.

1392. Mâdemki o şâhın gönlü onlardan hûn olur, "Ve ente fihim" ismeti nasıl olur?

Bu beyt-i şerifte, sûre-i Enfal’de olan (Enfâl, 8/33) y“Ey Nebiyy-i zî-şânım, sen onların içinde olduğun halde Allâh Teâlâ onları ta’zîb etmez!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Ma’lûm olsun ki, “Kur’ân” cem’ ma’nâsınadır. Kur’ân-ı Kerîm bilcümle enbiyâyı musaddık ve onların getirdikleri ahkâm ve akaidi câmi’ olduğundan, ism-i şerifine “Kur’ân’’ denilmiştir. Binâenaleyh ondaki ahkâm bilcümle enbiyânın zamanlarına şâmildir. Binâenaleyh aralarındaki peygamberleri o muhîtten çıkarmadıkça, Hak Teâlâ münkirlere azâb etmemiştir. Ya’ni “Mâdemki nasârânın kavline göre Îsâ (a.s.) yahûdîler tarafından asıldı ve onun kalb-i şerifi bu sûretle münkirlerden hûn oldu ve müteessir oldu ve bu halde aralarından çıktı; artık Hak Teâlâ tarafından mev’ûd olan ismet ve muhâfaza ümîdi kalır mı ki, bu tâife Hz. Îsâ’nın vücûdu sebebiyle emn taleb edebilsinler?” Bu beyt-i şerifte, nasrânîlerin diğer bir i’tikâdı da cerh buyurulmuş olur. Zîrâ onlar, “Benî-beşerin günahlarından musaffâ olması için, Hz. îsâ kendisini fedâ etti” derler.[80] 

----------------

 وَمَا لَهُمْ أَلاَّ يُعَذِّبَهُمُ اللّهُ وَهُمْ يَصُدُّونَ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَمَا كَانُواْ أَوْلِيَاءهُ إِنْ أَوْلِيَآؤُهُ إِلاَّ الْمُتَّقُونَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ {الأنفال/34}

 “Vemâ lehum ellâ yu’azzibehumu(A)llâhu vehum yasuddûne ani-lmescidi-lharâmi vemâ kânû evliyâeh(u) in evliyâuhu illâ-lmuttekûne velâkinne ekserahum lâ ya’lemûn(e)” Onlar Mescid-i Haram’dan (mü’minleri) alıkoyarken ve oranın bakımına ehil de değillerken, Allah onlara ne diye azap etmesin? Oranın bakımına ehil olanlar ancak Allah’a karşı gelmekten sakınanlardır. Fakat onların çoğu bilmez. (8/34)

----------------

 Elmalı tefsirinde;

 Yoksa Allah'ın onlara azab etmemesi için neleri vardı? Üstelik o haldeydiler ki, Mescid-i Haram'dan insanları engelliyorlardı ve engellemeye devam ederlerken onun evliyası da değillerdi. Mescid-i Haram'a ait hizmetleri yürütmek için ehliyet ve liyakatleri, özellikle velâyet hakları da yoktu. Çünkü onun velileri müttakilerden başkası değildir. Şirkten korunan ve Allah'dan başkasına ibadet etmeyen takva ehlinden başkasının Beytullah'da velâyet hakları olmaz. Ona sahip olmak, onun işlerinde tasarruf etmek hak ve salahiyeti ancak orada tevhid ile ibadet edecek olan müttakilerindir. Ve lâkin onların çoğu bunu bilmezler. Yani o müşriklerin bir kısmı, içlerinden pek azı, kendilerinin liyakatsizliğini ve Mescid-i Haram'a velâyet etmek hakları olmadığını ve bu hakkın müttakilere ait olduğunu ve bundan dolayı ona sırf bir zorbalık ile müdahele etmekte olduklarını bilirler. Ve onlar bunu bile bile inad ederlerse de ekserisi işin içyüzünü bilmezler de "Biz Kâbe'nin valileri, mütevellileriyiz, şu halde dilediğimizi sokar, dilediğimizi sokmayız." derler. Çoğu bilgisizlik yüzünden, pek azı da bile bile inat ve zorbalıkla müttakileri ziyaretten ve tavaftan menediyorlardı.

 Bunu kendimize döndürürsek kendi gönül ka’bemiz liyakatlı olmayan nefsi emarenin eline teslim edilmişse esmâ-i ve meleki kuvvetleri oraya sokacak değildir. Kendi puthanesinin putlarının bakımını ve hizmetini yapacaktır. 

 “evliyâuhu illâ-lmuttekûne” Hu’nun velileri Cenâb-ı hakk’ın "Benim kubbem altında bazı veli kullarım vardır, onları benden başka kimse bilmez."[81]  Bu veliler önül kubbeleri altında saklıdır… Muttekin, ittika sahiplerinden bununda ef’âl, esmâ, sıfat ve zât mertebesinin velileri olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bunu ancak ehli bilir, diğerleri bilmez bu kapı onlara kapalıdır.

 Terzi Babam’ın Fetih sûresinde Halk’ın velileri ve Hakk’ın velileri konusunu buraya almak faydalı olacaktır.

 Bura da bir hatıramı da belirtmeden geçemiyece-ğim. (05/08/2007) Pazar günü akşamla yatsı arası yazılarımın bir kısmını yazmış, kâğıtlarımı toplayıp torbaya koymuş yatsı ezanı nı beklemekte idim ve tevhid hakikatleri üzere tefekkürde idim, o anda Ezân-ı Muhammed-î Müezzin tarafından, (Allah-u Ekber) diye okunmağa başladı. İşte o anda şöyle bir (açılım-feth) oldu, deniyordu ki; “Velâyet!” (Zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir.) Evet bu ibare o anda rabb-ı mın (azîz yardımı, yüce lütfu, güzel bir açılımı ve fethi) olmuştu. Şükründen aciziz. 

 Şu yazıları bilgisayara aktardığım sırada yukarıda belirttiğim tarih birden sür’atle dikkatimi çekti ve tekrar hayretler içinde kalmıştım, çünkü bu günkü ve bu yazıları yazdığım an ki tarih o yazıların yazıldığı tarihten tamı tamamına tam bir yıl sonrasıydı. Şu anki zaman (05/08/2008) Salı akşamı ve şu anda az bir süre kalan yatsı namazını, hem yazılarımı yazmağa çalışıyorken bir taraftan da yatsı namazının okunmasını bekliyorum ve Müezzin efendi (Allah-u Ekber) diye okumaya başladı, gerçekten çok ilginç bir hadise oluştu. Sanki bir sene hiç geçmemiş ve ben orada “Haremi şerifte” bir direğin dibinde yazılarıma sanki kaldığım yerden devam ediyor-muş gibiyim. Gerçekten bu hadiseyi bilinçli olarak rast getirmeye çalışsaydım olması mümkün değildi. 

 Uzun senelerdir bu mevzularla ilgili olduğum halde velâyet-in bu tür bir terkiple ne anlatıldığına ve ne de yazıldığına şahit olmamış ve bu hususta hep bir gerçek izah tabiri aramıştım, o kadar çok tabirler kullanılmıştı ki; hattâ birçok kimseler bu tabirlerin ifade ettiği kişilerin kendileri olduğunu hiç bir delilsiz, zan ve vehim etmişlerdir ki, böyle bir benlik anlayışlarına nasıl düşüldüğü hayret edilecek şeylerden dir. 

 Yeri gelmişken velâyet kelimesinin ifade ettiği ma nâdan kısmen bahsedelim gerçi bu hususta çok kelâmedilmiş çok yazılar yazılmış, çok ta iddialarda bulunanlar olmuştur, ilgilenenler araştırıp bulabilirler, birkaç satırda biz ilâve etsek kime ne zararı olur ki? 

 Lügatta Veli=(Veli) Ermiş-eren-Allah dostu-Mâlik-Küçük çocukların halinden mes’ul kimse-Baba-Allah’ın isimlerinden biri.) Diye ifade edilmektedir. 

 Evvelâ, velâyet-i, hakk’ın ve halkın Velileri diye ikiye ayırabiliriz. 

 (1) Halkın velileri = Bunlar aslında, gerçek manâ da (Veli) olmayıp, zahirde, belki ibadet ve taat-lerinin çok görülmesinden, (Evliya gibi) lâkabı yakıştırılıp daha sonraki nesiller tarafından (Evliya) diye tanınan ve bu şekilde şöhret bulan, yapılarına göre (âbit, zâkir, şâkir, mutteki) gibi olan İnsanlardır. Evliya diye şöhret bulmuş bu kimseler halkın evliyalarıdır ki; Evliya sınıfına girmezler. 

 (2) Hakk’ın velileri = İse (4) sınıftır: 

(1) = Meşreb-i İbrâhimiyye velileri: 

(2) = Meşreb-i Museviyye velileri:

(3) = Meşreb-i İseviyye velileri:

(4) = Meşreb-i Muhammediyye velileri, dir ki, en kemal-lileri bunlardır. 

Not=Yukarıda bahsedilen, Museviyyet, İseviyyet velileri, dışarıda yaşayanlar değil Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen mertebeleri itibariyledir. Aslında dışarıda böyle bir velâyette söz konusu değildir. 

Aslında gerçek manâ da bir veliyi kolay, kolay tanımak mümkün olmaz, çünkü (Hakk ehlinin olmaz nişanı) denmiştir. 

 Bir Hadîs-i Kûdsî de, Efendimizin ağzından; Cenâb-ı Hakk. (Benim Veli kullarım kubbelerimin altındadır, onları benden başka kimse tanımaz.) Diye buyurmuştur. Kendi tanıtmadıkça..... 

Allah-ın kubbeleri, Onun İsimleri ve sıfatlarıdır, Velileri onların korumaları altındadır ve oralarda sakindirler. Allah (c.c.) lühü Rasûl ve Nebi ismini almamıştır ama (Veli) ismini almıştır.[82]

 ----------------

 وَمَا كَانَ صَلاَتُهُمْ عِندَ الْبَيْتِ إِلاَّ مُكَاء وَتَصْدِيَةً فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ {الأنفال/35}

 “Vemâ kâne salâtuhum inde-lbeyti illâ mukâen vetasdiye(ten) fezûkû-l’ażâbe bimâ kuntum tekfurûn(e)” Onların, Kâ’be’nin yanında duaları ıslık çalıp el çırpmaktan ibarettir. Öyle ise (ey müşrikler) inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı. (8/35)

----------------

 Aslında bugünde değişen bir şey yoktur. Islık çalınması ve el çırpılması anlamı ve mânası olmayan Allah katında dua vasfı olmayan nefsi emmarenin gönül kâ’besinin yanındaki ifadelerinden ve heyazanlarından oluşan ma’na da anlamsız seslerdir.

----------------

 إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ {الأنفال/36}

 “İnne-llezîne keferû yunfikûne emvâlehum liyasuddû an sebîli(A)llâh(i) feseyunfikûnehâ sümme tekûnu aleyhim hasraten sümme yuġlebûn(e) vellezîne keferû ilâ cehenneme yuhşerûn(e)” Şüphe yok ki, inkâr edenler mallarını (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra bu mallar onlara bir iç acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. İnkâr edenler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir. (8/36)

----------------

 İbrahim a.s. tutulup ateşe atılacağı zaman da bulunduğu yerin inkarcı halkı hayır, hasenat olsun diye bu ateşe odun taşımaktaydılar. Mekke müşrikleride, Allah yolunda canları ve malları için savaşanları engellemek için harcarlar ama bu harcadıklarının Allah katında bir karşılığı yoktur, kendileri için hüsran olacaktır.

 Mesnevi-i Şerifte bu âyetin tefsirinde;

2265. Tâ ki sen, nihâyetsiz hazîneyi ivaz bulasın; tâ ki kâfirler idâdından olmayasın!

Ya’nî sen Hakk’ın malını, Hakk’ın emriyle verdiğin vakit, ona bedel olmak üzere Hak tarafından sana nihâyetsiz hazîne-i ni’met ihsân olunur ve sen kâfirler zümresine dâhil olmazsın. Zîrâ kâfirler mallarını Allah’ın emr ettiği yere değil, kendi nefis ve hevâlarının emr ettiği mahalle sarf ederler. Nitekim hadîs-i şerîfde “ Malın hayırlısı Allah yolunda sarf olunan şeydir” buyrulur.

2266. Kılıçları, Mustafâ (a.s.)a gâlib olmak için develer kurban ederler idi.

Kâfirler, Cenâb-ı Peygamber’e galebe için [deve] kurban ederler ve kurbanları Allah için değil, belki Allah’a karşı muhârebe niyyetiyle olur idi.

2267. Kur’ân da ehl-i gafletin inzârı vardır; şöyle ki, onların o bütün infâkları hasrettir.

Bu beyt-i şerîfde, şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: (Enfâl, 8/36) Ya’nî “Muhakkak küfr eden kimseler, halkı Allah’ın yolundan alıkoymak için harp ederler, imdi onlar yakında infâk edeceklerdir; sonra o infâk onlann üzerine hasret olacaktır; sonra da mağlûbdurlar." İşte Allah Teâlâ kâfirleri bu âyet-i kerîme ile inzâr eder ve korkutur.

2268. Resûl-i Ekrem'in harbinde Mekke büyüklerinin kurbanları, kabûl ümîdiyle idi.

2269. Adl eden bâgî bir köle gibi ki, şâhın malını o âsilere bezl etti.

Peygamber ile olacak harbde muzaffer olmak için kâfirlerin kestikleri kurban, kendi zanlarınca bir ibâdet ve sebeb-i makbûliyyet idi. Bu hâl ona benzer ki, âsî olan bir köle, kendisince adl ve ihsân ettiğini zannederek, pâdişâhının malını ehl-i isyâna tevzi eder. Onun bu hâli, sebeb-i kurbiyyet olmadıktan başka, üzerine pâdişâhın kahır ve gazabını celbe sebeb olur.

2270. Bu âsînin adli ve onun ihsanı nezd-i şâhda ne artırır? Uzaklık ve kara yüz![83] 

----------------

 لِيَمِيزَ اللّهُ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ وَيَجْعَلَ الْخَبِيثَ بَعْضَهُ عَلَىَ بَعْضٍ فَيَرْكُمَهُ جَمِيعاً فَيَجْعَلَهُ فِي جَهَنَّمَ أُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ {الأنفال/37}

 Liyemîza(A)llâhu-lhabîse mine-ttayyibi veyec’ale-lhabîse ba’dahu alâ ba’din feyerkumehu cemî’an feyec’alehu fî cehennem(e) ulâ-ike humu-lhâsirûn(e) Allah, pis olanı temizden ayırmak, pis olanların hepsini birbiri üstüne koyup yığarak cehenneme koymak için böyle yapar.[84] İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir. (8/37)

----------------

 Tayyib ile habisi ayırmak için bu dünya hayatında cemâl ve celâl esmâlarını ayırmak mümkün olmaz tevhid-birlik kişinin gönlünde oluşacak bir haldir. Nasıl ki incirin içini açtığımız zaman içindeki tanecikleri bir birinden ayırt edimesi mümkün değildir. Cemâl ve celâl tecellileri ayırt edilemez. Narın içindeki tanecikler odacık şeklinde ve birbirinden ayırt edildiği gibi ancak cennet ve cehennemlikler ayırt edilebilir.

 Mesnevi şerifte Habis ve Tayyib hakkkında;

 3223. Ya'kûb nebînin oğlu Yûsuf koku için "Elkü alâ vechi ebi" dedi!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Yûsufta olan şu âyet-i şerîfeye işâret buyurulur:

 (Yûsuf 2/93-96) Ya’ni, “Yûsuf (a.s.) birâderlerine dedi ki ‘Benim bu gömleğimi götürün, babamın yüzüne ilkâ edin; görücü olarak bana gelsin ve âilenizin hepsini bana getirin!’ Vaktâki kervan Mısır’dan aynldı, babaları onlara dedi ki: ‘Eğer bana bunamış demezseniz, ben Yûsufiın kokusunu buluyorum!’ Dediler ki: ‘Allâh hakkı için sen muhakkak eski hayretinin içindesin!’ Vaktâki müjdeci geldi, o gömleği onun yüzüne ilkâ etti, görücü olarak Yûsuf tarafına rücû’ etti de dedi ki: ‘Ben size demedim mi ki, muhakkak ben sizin bilmediğiniz şeyi Allâh tarafından bilirim!” Ma’lûm olsun ki, her bir ferdin âlem-i cismâniyyette kendisine mahsûs bir kokusu olduğu gibi, âlem-i rûhâniyyette dahi kezâlik kendisine mahsûs bir kokusu vardır, es (Enfâl, 8/37) ya’ni, “Allâh Teâlâ iyiyi ve kötüyü ayırır” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, vücûdda tayyib ve habîs vardır. Binâenaleyh bu efrâda mahsûs olan zâhirî ve bâtını kokular dahi iyi ve kötü olarak ayrılır. Zâhirde her ferdin kendisine mahsûs bir kokusu olduğunun en vâzıh alâmeti, hayvanların hisleriyle tezâhür eder. Meselâ bir köpek, sâhibini koklayarak, şâirlerinden tefrîk eder ve âile efrâdını bu zâhirî kokularından tanır. Cenâb-ı Hak bu duyguyu insanlardan ziyâde hayvanlara ihsân etmiştir. Bâtın kokusuna gelince, bunu ancak meşâmm-ı cânı açık olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hisseder. Bu kokuların ihtilâfındaki sebeb budur ki: Hak Teâlâ iki mazhara aynı tecellîyi etmediği gibi, bir mazhara da iki aynı tecellîyi etmez. Zîrâ tecelliyât-ı Hak nâmütenâhîdir. Ve her mazhardan bir tecelli-i hâs ile zâhir olan ancak Hak’tır. Binâenaleyh Ya’küb (a.s.) Yûsuf (a.s.)da gördüğü tecellîyi diğerlerinde görmediği ve Hakk’ı o mazharda kemâliyle müşâhede eylediği için, Yûsuf a ve onun kokusuna meftûn olmuş idi. Ve nihâyet o koku, Ya’küb (a.s.)ın muattal olan kuvve-i bâsırasına hayât-bahş oldu. Böyle olunca, Hz. Ya’küb’un aşkı Yûsuf'a değil, hakıkatta Hakk’a idi. Zâhir-bîn olanlar Yûsuf a zannettiler. Nitekim bu ma’nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz Arabî gazellerinin birindeki bir beytinde şöyle ifâde buyururlar Beyit:

"Nâs indinde benim âşık olduğum sabit oldu. Şu kadar ki, aşkımın kime olduğunu ârif olamadılar!"

3224. Bu koku için Ahmed va'zlarda buyurdu ki: "Dâimâ benim gözümün aydın olması namazdadır." Bu bâğ-ı hakîkat kokusu için, hâtem-i enbiyâ Ahmed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz ashâb-ı kirâma olan va’z u nasîhatları esnâsında, “Benim gözümün nûru dâimâ namazda parlar” buyurdu. Bu beyt-i şerîfte ya’ni, “Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözümün namazda aydın olması" hadîs-i şerîfme işâret buyurulur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Fusûsu’l-Hikem'de. Fass-ı Muhammedi’de bu hadîs-i şerifin hakâyık ve dakâyikmı beyân buyurmuş ve fakir tarafından yazılan şerhde de mümkin olduğu kadar açık ibâreler ile îzâhât i’tâ olunmuştur. Burada tafsili uzun olur. Resûl-i Zîşân Efendimiz ef’âl-i dünyeviyyeden olan namazda bulduğu tecelliyât-ı hâssa-i Hakk’ı hiçbir ef âlde bulamadıklanna işâret buyururlar. Ve ma’şûk-ı hakîkî olan Hakk’ın kokusu ancak namazda kâmil olduğuna işâreten “Namaz mü’minin mi’râcıdır” buyurmuşlardır.

3225. Beş his birbirine muttasıldır. Zîrâ ki bu her beş bir asıldan bitmişlerdir.

Malûmdur ki, insanda beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere on hâsse ve kuvvet vardır. Zâhirî kuvvetler, “sâmia” (işitmek) ve “bâsıra” (görmek) ve “şâmme” (koklamak) ve “zâika” (tatmak) ve “lâmise” (temâs etmek)dir. Havâss-i bâtıne dahi, “hiss-i müşterek”, “hayâl", “mutasamfa”, “vâhime" ve “hâfiza”dır. Bu beş zâhirî havâss yekdiğeriyle “hiss-i müşterek”te birleşir. Zîrâ bu havâss-i zâhire ile hâriçten alınan mahsüsâtı bu “hiss-i müşterek” ahz ve idrâk edip, diğer havâss-i bâtınenin hepsine isti’dâdlanna göre tevzî eder.

Binâenaleyh havâss-i zâhire “hiss-i müşterek”te birbirlerine muttasıl oldukları gibi, havâss-i bâtınenin cümlesi de bir asıldan neşv ü nemâ bulurlar. Bu beyt-i şerîfın yukarıki beyitlere rabtı budur ki: Koku kuvve-i şâmme vâsıtasıyla alınır; ve görmek kuvve-i bâsıranın hâssasıdır. Vaktâki bir kuvvet bir şeyde müstağrak olursa, o istiğrâkın zevki, bu kuvvetlerin sâhibi olan vücûdun hey’et-i mecmûasma sân olur. Bu ma’nâ gâyet ince ve zevkidir. Meselâ insan gözünü kapayıp, gâyet keskin gül kokusunu duysa, gülü görür ve gül şerbeti içer gibi bir halde bulunur. Binâenaleyh kuvve-i şâmmenin istiğrakında kuvve-i bâsıranın rü’yeti ve kuvve-i zâikanın lezzeti birleşir. Bunun için Resûl-i Zîşân Efendimiz namazda âlem-i hakikatin ravâyih-i tayyibesini meşâmm-ı cânı ile hissettikleri vakit, rûh-ı küllî-i âlîlerinin gözüne de ma’şûk-ı hakîkîyi müşâhede lezzeti hâsıl olur idi.[85]

----------------

 قُل لِلَّذِينَ كَفَرُواْ إِن يَنتَهُواْ يُغَفَرْ لَهُم مَّا قَدْ سَلَفَ وَإِنْ يَعُودُواْ فَقَدْ مَضَتْ سُنَّةُ الأَوَّلِينِ {الأنفال/38}

 “Kul lillezîne keferû in yentehû yugfer lehum mâ kad selefe ve-in ya’ûdû fekad medat sunnetu-l-evvelîn(e)” Ey Muhammed! İnkâr edenlere söyle: Eğer (iman edip, düşmanlık ve savaştan) vazgeçerlerse, geçmiş günahları bağışlanır. Eğer (düşmanlık ve savaşa) dönerlerse, öncekilere uygulanan ilâhî kanun devam etmiş olacaktır. (8/38)

----------------

 Hakikat-i Muhammediyeyi inkardan vazgeçerlerse, Hakikat-i Muhammediye karşı işlenmiş varlık günahı af olacaktır. Devam ederlerse “vücudu zenbike” vehimi vücudun varlığın en büyük günah olmasına karşı ilâhi kanun devam etmiş olacaktır. 

----------------

 وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلّه فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ {الأنفال/39}

 “Vekâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun veyekûne-ddînu kulluhu li(A)llâh(i) fe-ini-ntehev fe-inna(A)llâhe bimâ ya’melûne basîr(un)” Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir. (8/39)

----------------

 Nefsi emmare etkisi kalmayınsaya kadar nefis cihadına devam edin. 

 Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.

 419. Kendi etrafını dolaş ve kendi cürmünü gör. Hareketi kendinden gör ve gölgenden görme!

Binâenaleyh ne kusûr ettim ki, bu belâ-yı ilâhî benim başıma geldi, diye kendi etrâfını dolaş. Ya’ni kendi ahvâlini tedkîk et ve kendi kabâhatini gör! Zîrâ gelen belâ ve cezâ senin fiilinin gölgesidir; Binâenaleyh gölge olan cezânın hareketini ve zuhûrunu asıl olan kendi cürmünden ve kabâhatinden gör!

420. Zirâ emirin cezası galat olmayacaktır. O görücü olan bey hasmı bilir.

“Pâdâş", cezâ ve intikam. “Emîr”den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Ya’ni, ey mücrim! Sana fiilinden dolayı bir cezâ geldiği vakit pek haklıdır. Zîrâ emîr-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinin ta’yîn buyurduğu cezâ aslâ yanlış olmaz. (Enfâl, 8/39) ya’ni “Muhakkak, Allâh Teâlâ kulların işlediği ameli görücüdür” âyet-i kerîmesi mûcibince o hakîkî bey emrine muhâlefet eden hasmı görücüdür.

421. Vaktaki bal yedin, hararetin başkasına gelmez. Senin gündüzünün ücreti gece başkasına gelmez.

“Müzd-i rûz”, yevmiye ve gündelik ma’nâsınadır. Meselâ, bal yedin, balın tab’ında olan harâret başkasının vücûdunda hâsıl olmaz; ve kezâ gündüz çalıştın ve gündeliğe ve ücrete müstahak oldun, bittabi’ bu ücret akşam olunca başkasına verilmez. İbâdet ve kabahat dahi bu misâle mutâbıktır.

422. Nede cehâ ettin ki, o sana olmadı? Sen ne ektin ki, ekinin mahsûlü gelmedi?

Ya’ni, hangi bir hizmete sa’y ettin ki, onun neticesini elde etmedin? Ve ne ektin ki, o ektiğin şeyin mahsûlünü almadın? Ba’zı nüshalarda “bâ-tû negeşt” yerine “vâ tû negeşt” yazılmıştır. “Sana râci’ olmadı” demek olur.

423. Senin fiilin ki, senin canından ve cisminden doğar, senin evlâdın gtbi senin eteğini tutar.

Bu âlem-i sûrette her bir kişiden zâhir olan fiile evvelen rûhunda bir hâtıra olarak peydâ olur. Sonra o hâtıra, cisminden fiil hâlinde doğar ve araz olan o fiil bir evlâd gibi insanın eteğine yapışır. Meselâ bir kimse intihâr etmeyi düşünür. Bu düşüncenin âlem-i sûrette vücûdu yoktur. Vaktâki bu fikir cisme hâkim olup kendisine bir bıçak saplar, âlem-i histe paralanmak ve ölmekten ibâret olan neticesi zâhir olur. Bunun gibi bu âlem-i histe zâhir olan ef âlin netîceleri âlem-i berzahda birer sûretle zâhir olur ve insanın evlâdı gibi eteğine yapışır.[86] 

----------------

 وَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَوْلاَكُمْ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ {الأنفال/40}

 “Ve-in tevellev fa’lemû enna(A)llâhe mevlâkum ni’me-lmevlâ veni’me-nnasîr(u)” Eğer yüz çevirirlerse bilin ki Allah sizin dostunuzdur. O, ne güzel dosttur; O, ne güzel yardımcıdır! (8/40)

----------------

 Artık bunca yapılanlardan sonra eğer yüzçevirilerse onları kendi haline bırak yapıcalacak yapılmış onlatın Hakk’ı duyacak ve anlayacak durumları yoktur. Böyle kimseler eğitim almak için üç, beş sefer gelirler irfani sohbetler nefsi emmarelerini sıkar ve ilgileri kesilip giderler. Kişinin yönü Hakk olduktan sonra ister gelen olsun, ister gelmesinler ilgilenmez peşine takılan olan olursa da seslenmez devam etsin der. Alacağı varsa alır. 

 Mealde Allah dostunuz diye verilmiştir. 

Bir gün bir bayram sohbetinde yine eşimle Efendi Babamlar daydık. Bizlerin dostu, akrabası, arkadaşı olmaz. Bizlerin dostu Hakk’tır. Diye bildirmişti.

Dostum diye “Mevla” diye âyette verilmiştir. Efendi, sahib demektir. Çalışmalarımızda kaynak olarak kullandığımız “Mevlânâ” hazretleri ise bizim “Mevlâ”mız demktir. Mevlana efendimiz. Resülüllah bizim mevlamız ve Hakikatte ise Allah cc. bizlerin mevlasıdır. 

----------------

 وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا غَنِمْتُم مِّن شَيْءٍ فَأَنَّ لِلّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ إِن كُنتُمْ آمَنتُمْ بِاللّهِ وَمَا أَنزَلْنَا عَلَى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {الأنفال/41}

 “Va’lemû ennemâ ganimtum min şey-in feenne li(A)llâhi humusehu velirrasûli veliżî-lkurbâ velyetâmâ velmesâkîni vebni-ssebîli in kuntum âmentum bi(A)llâhi vemâ enzelnâ alâ abdinâ yevme-lfurkâni yevme-ltekâ-lcem’ân(i) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)” Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Eğer Allah’a; hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün, (yani) iki ordunun (Bedir’de) karşılaştığı gün kulumuza indirdiklerimize inandıysanız (bunu böyle bilin). Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (8/41)

----------------

 Ganimet vu sûrenin 1. Âyetinde geçmiş ve Allah ve Resülüne ait olduğu bildirilere Uluhiyet ve Risalet mertebesine tahsis yapılmıştı. 

  "Ğunm": Esasen bir şeye sıkıntı ve zahmet çekmeden nail olmak veya düşmandan doyumluk almak mânâlarına gelir ve alınan doyumluğa da isim olarak söylenilir ki, "ganimet" kelimesi de her iki bakımdan aynı anlama gelir. Şeriat ıstılahında ise ganimet, küffardan savaşla ve zor kullanılarak alınan maldır. Şu halde isterse harbin sonunda yapılan barış anlaşması gereğince olsun, düşmandan alınan mala ganimet adı verilmez. Lâkin "fey" adı verilir. Bundan dolayı ganimet kelimesi fey kelimesinden daha özel bir anlam taşır.[87]

Bu âyette ise bu mertebelere ilave olarak yakınlarına (akraba), yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olmaz üzere 5 e tasnif edilmiştir. Beş hazret mertebesinin bundan payı olduğu anlaşılmaktadır. Allah ve Resülü ile 5/1 Hakikat-i Muhammedi mertebesinin payı, kurb ehli ile 5/1 zât mertebesinin payı, yetim ile akl-ı küllden yetimlik ile sıfât mertebesinin 5/1 payı, yoksuluk ile kimliğin fani olası ile kimlikten yoksulluk (kendi kimliğini kaybedenler) esmâ mertebesinin 5/1 payı, Hakk yolculuğu seyrine çıkmış olanları ef’âl mertebesinden 5/1 payıdır…

Hakikat-i Muhammediye-İnsan-ı Kamil tüm mertebeleri kapsayan olamka üzere Uluhiyet ve Risalet mertebesinin payını almaktadır. 

 Onun yakunları ise penc-i ali aba yani hane halkı ehl-i beytidir. Kim ki onun beyti olan Hakikat-i Muhammediye beytinin gönğl evinin beyti olmuşsa yakını odur ve 5/1 payı alır.

Yetimler; Yetim babası olmayan kişiye denir. İsâ a.s. bilindiği gibi kim ki seyr-i sülükte iseviyet mertebesine gelir ve babası ruh’ül kuds olduğu için babası olsada yetim hükmündedir. Ganimetin 5 te 1 de ona aiittir.

Yoksullar; yoksul az bir miktar malı olup zekât miktarı mala sahip olmayandır… Yol ehli olup hala varlık emâreleri gösteren kişilerdir. Nefs-i Benlik, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik yani bu mertebedeki varlığa sahip çıkanlardır. Hakikatte malı olsa da yoksul-yoksundurlar. Bunlara verilen hakikat bilgileri ile bu hayali varlık kaldırılıp, yerine hakk’ın varlığı tahsis etmesi sağlanır. 5/1 ganimette bu kesime aiittir. 

 Yolcular; hakk yolunda olup “İsr” gece yolcularıdır. Kim ki dersini kalkıp yapıyor ve dervişlik hayatı sürüyorsa yolcu hükmündedir. Nefis yolunda mücahadenin ganimetlerin 5/1 bunlara aittir.

 Bedir şavaşı ile Nûr-u muhammedi ile dünyayı ve nefis cihadında gönlü aydınlattığı için hakk ile batıl ayrılmış. Furkan, sıfât mertebesi gönle istiva etmiştir.

----------------

 إِذْ أَنتُم بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُم بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوَى وَالرَّكْبُ أَسْفَلَ مِنكُمْ وَلَوْ تَوَاعَدتَّمْ لاَخْتَلَفْتُمْ فِي الْمِيعَادِ وَلَكِن لِّيَقْضِيَ اللّهُ أَمْراً كَانَ مَفْعُولاً لِّيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَن بَيِّنَةٍ وَيَحْيَى مَنْ حَيَّ عَن بَيِّنَةٍ وَإِنَّ اللّهَ لَسَمِيعٌ عَلِيمٌ {الأنفال/42}

 İz entum bil’udveti-ddunyâ vehum bil’udveti-lkusvâ ve-rrakbu esfele minkum velev tevâ’adtum lahteleftum fî-lmî’âdi velâkin liyakdiya(A)llâhu emran kâne mef’ûlen liyehlike men heleke an beyyinetin veyahyâ men hayye an beyyine(tin) ve-inna(A)llâhe lesemî’un alîm(un) Hani siz vadinin (Medine’ye) yakın tarafında; onlar uzak tarafında, kervansa sizin aşağınızdaydı. (Onlar sayıca sizden öylesine fazla idi ki), şâyet buluşmak üzere sözleşmiş olsaydınız (durumu fark edince) sözleşmenizde ayrılığa düşerdiniz (savaşa yanaşmazdınız). Fakat Allah, olacak bir işi (mü’minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın. Şüphesiz Allah, elbette hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (8/42)

----------------

 Bu âyet-i kerime Mesnevi-i Şerifteki tasviri;

 1893. Binâenaleyh o arslanlar mer'ââan dışarıya gelirler. Hak hicâbsız îr âdı ve masrafı gösterir.

Binâenaleyh ya’ni bu “Geliniz!” emri üzerine, o Hakkın evliyâsı olan arslanlar dahi dünyâ mer’âsından veyâhud berzah mer’âsından dışanya çıkarlar. Hak Teâlâ bu tecellî-i adlî olan yevm-i kıyâmette insanlara hicâbsız olarak hayât-ı dünyeviyye mesâisindeki îrâdı ve masrafı ya’ni fiillerinin ve kavillerinin netâyicini açık bir sûrette gösterir. “Dahi”, îrâd ve “hare”, masraf demektir; “merc”, mer’â ma’nâsınadır.

1894. Onların cevheri karayı ve denizi tutar. Alaca öküzler nahr gününün bismilleridir.

“Bismil”, mezbûh, kurbân demektir; “rûz-i nahr”, kurbân bayramında kurbân kesilmesi câiz olan günlerdir. Ya’ni, evliyâ-yı Hakkin cevherleri ve hakikatleri suver-i uhreviyye karasını ve maânî-i uhreviyye denizini istilâ eder. Fakat insanlıklan sıfât-ı hayvâniyye renklerine boyanmış ve alaca ökü-ze benzemiş olan kimseler, kurbân gününün mezbûhları ve kurbânlandır.

1895. Korkunç olan kıyametin kurban günü, müminlere bayram ve öküzlere helaktir.

1896. Bütün su kuşları o nahr günü gemiler gibi rüya bahr üzere revân olurlar.

“Su kuşları”ndan murâd, kendi varlıklarından geçmiş ve Hakkin varlığında müstağrak olmuş olan kâmillerdir; “bahr’’den murâd, vücûd-i hakıkî-i Hak’tır. Ya’ni, kâmiller, o kurbân günü olan yevm-i kıyâmette gemiler gibi, vücûd-i hakîkî deryâsında hür ve serbest bir sûrette seyr ve hareket ederler. 

Bu gün mü’minlere bayram ve öküz mesâbesinde olan nefsânîlere de helâk günü olur.

1897. Tâ ki, beyyineden helâk olan helâk ola! Tâ ki, necat bulan ve müsteykin olan kimse necat bula.

“îstîkân”, şübhesiz olmak ve yakîn sâhibi olmak; “beyyine” açık hüccet demektir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/42) ya’ni “Tâ ki, Allâh Teâlâ ezelde işlenmesi lâyık olan emre hükm ede! Zîrâ helâk olan kimse beyyineden helâk olur ve hayât bulan kimse de beyyineden diri olur” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme Bedr gazâsı hakkında ise de cenâb-ı Mevlânâ efendimiz ma’nâ-yı bâtınîsi i’tibâriyle yevm-i kıyâmete de teşmil buyurmuşlardır; ve bu ma’nâ-yı bâtınînin dahi (En’âm, 6/149) ya’ni “Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer murâd ede idi, sizin hepinize hidâyet ederdi” âyet-i kerîmesi ile irtibâtı vardır. “Beyyine’’den ve “hüccet-i bâliğa"dan murâd, abdin lisân-ı isti’dâd ile Hak’tan taleb ettiği şeydir ki, onun ayn-ı sâbitesi ilm-i İlâhîde o sûrette zâhir oldu; ve kazâ-yı İlâhî dahi abdin bu talebi üzerine vâki’ olmuş ve kul hakkında onun vukü’unu murâd etmiştir. Binâenaleyh her bir kimseye hayr ve şerden ne gelirse kendinden gelir ve bu husûsta hiçbir müessir-i hâricî yoktur. Hakkın kulları üzerine olan hükmü, onların kabiliyetleri iktizâsınca ve isti’dâdları mûcibincedir. Cevâd-ı mutlak olan Hz. Hak’tan lisân-ı isti’dâd ile her ne taleb etmişler ise, ister derekât-ı şekavetten olsun, ister derecât-ı saâdetten olsun, onlann lâyık olduklan şey bilâ-ziyâde ve lâ-noksân kendilerine atâ ve in’âm olunur. Fakat ehl-i gaflet bunun böyle olduğunu bilmezler. Onlar zannederler ki, kendilerine isâbet eden, nefislerinin hâricinden gelmiştir. Fakat kâmiller herkesin kendi nefsinde bilkuvve mevcûd olan şeyin fiilen yine kendisinden husûle geldiğini bilir.

1898. Tâ ki, doğanlar sultân tarafına gideler! Tâ ki, kargalar mezarlık tarafına gideler.

“Doğan’lardan murâd, kâmiller; “sultân”dan murâd, Hak Teâlâ; “kargalardan murâd, ehl-i nefs olan kimseler; “mezârlık”tan murâd, hicâb-ı azâb- dır. Ya’ni, “Geliniz!” emrinin umûma intişârını ve kıyâmetin vukü’unu kâmiller bunun için beklerler ki: Doğan kuşu mesâbesinde olan o kâmiller bir ân evvel hicâb-ı cismânîden kurtulup, sultân-ı hakîkî olan Hakkin huzûruna gideler; ve kargalar mesâbesinde olan nefsânî kimseler dahi, haklannda sâbit olan hüccet-i bâliğa mûcibince, mezârlık mesâbesinde olan azâb-ı hicâbî tarafına gideler.

1899. Zîrâ kemik ve gübrenin eczası, ekmek gibi cihânda kargaların mezesi gelmiştir.

Zîrâ bu dünyâ âleminde karga mesâbesinde olan nefsânî kimselerin mezesi ve zevki, kemik ve gübre mesâbesinde olan ezvâk-ı mâddiyye ve cismâniyyeden ibâret olmuş ve rûhâniyet âleminin ekmeği ve gıdâsı olan maârif-i ilâhiyyeden aslâ zevk almaz bir hâlde bulunmuşlardır. Binâenaleyh bu hâl içinde mahşere intikal edenler, orada da kendilerine münâsib ve lâyık olan tecellî-i Hakkın mazharı olurlar.

1900. Hikmet şekeri nereden, karga nereden? Gübre kurdu nereden, bağ nereden?!

Ya’ni, hikmet-i ilâhî ve ma’rifet-i rabbânî şekeri nerede, karga nerede? Şeker dudu kuşunun lâyığı ve cîfe ve leş de karganın lâyığıdır. Ve kezâ, gübre kurdu nerede, bağ nerede? Kurt gübre içinde yaşamaktan zevk alır. Bahann bülbülü ise bağın letâfeti içinde terennümsâz olur.[88] 

----------------

 إِذْ يُرِيكَهُمُ اللّهُ فِي مَنَامِكَ قَلِيلاً وَلَوْ أَرَاكَهُمْ كَثِيرًا لَّفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الأَمْرِ وَلَكِنَّ اللّهَ سَلَّمَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ {الأنفال/43}

 “İz yurîkehumu(A)llâhu fî menâmike kalîlâ(en) velev erâkehum kesîran lefeşiltum veletenâza’tum fî-l-emri velâkinna(A)llâhe sellem(e) innehu alîmun biżâti-ssudûr(i)” Hani Allah sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi elbette gevşerdiniz ve o iş hakkında birbirinizle çekişirdiniz. Fakat Allah (sizi bunlardan) kurtardı. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir. (8/43)

----------------

 Uykunda onları az gösteriyordu, rüya-zuhuratta az gösteriyordu. Rüya peygamberliğin 46 cüzünden biridir. Efendimiz s.a.v. görmüş olduğu rüya-zuhurat ta Rahmani zuhuratlardan olduğu için tersi durumda yanındakileride olumsuz etkilerdi. Gönül âleminin derûnunu hakiketiyle bilendir. Zahirinize vakıf olduğum gibi bâtınıza da vakıfıf diyor.

 Terzi Babamın Rüya ve Zuhurat üstün yapmış olduğu çalışmaların bazı bölümleri hakkkında kısaca bilgi sahibi olmak faydalı olacaktır. Bu âyette görülen zuhurat ta birincisi olan Allah’tan bir müjde olan zuhurattır. 

Zuhuratlar sahası Âyet-i kerime ve hadisi şeriflerle sabittir. Peygamberliğin (46) cüzünden biri de “Ru’ya-zuhurat” lar süresidir. 

------------------- 

“…Rüya üç çeşittir: (Birincisi) Allah'tan bir müjde olan salih rüyadır. (İkincisi) şeytandan kaynaklanan üzücü rüyadır. (Üçüncüsü ise) kişinin yaşadıklarından bazılarının rüyasına yansımasıdır…” (Müslim, Rü'yâ, 6)

------------------- 

 Bu sahada irfaniyet bilgisi olmayanların bunları ayırabilmesi mümkün değildir. Çünkü bu sahada birde “mekr-tuzak” zuhuratlar sahası vardır ki, anlayabilmek oldukça zordur ve çok tehlikeli sonuçları olmaktadır.

bazı tarifler yaparak “Ru’ya-zuhurat” lar sahasından genel bilgiler vermeye çalışalım. 

------------------- 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bilinmeyenin, bilinmeye dönük rumuzlu anlatımlarıdır. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, manaların görsel olarak şifreler vasıtasıyla açıklanmasıdır. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, yaşadığımız hayatın dışında da başka yaşamlar olduğunun delilleridir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi latifin âlemi kesifte zuhura çıkmasıdır. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bizleri bizden daha iyi bilen manevi ekipler tarafından düzenlenen sahnelerdir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi latifin âlemi kesife hediyeleridir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar dosttan gelen ilahi haberler ve Rabban-i tasdiklerdir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, irfaniyet yolunda saliklere manevi destek ve hediyelerdir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, hakikat âleminin kapılarıdır. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, ufuk açan görüntülerdir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, zât-ın insan denen saha da ef’âline tecelli etmesidir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, daha bu âlemde iken bâtın âleminin provalarının yapıldığı/yaşandığı sahalardır. 

------------------- 

Vacibü-l Vücut bu neticeleri hepimizi nasib etsin inşeallah. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bilinmeyenin, daha bilinmez hale getirilmesidir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, ma’nâların görsel olarak karıştırılıp okunmaz hale getirilmesidir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, yaşadığımız hayatın dışında da başka süfli yaşamlar olduğunun delilleridir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi latifin âlemi kesifte zuhura çıkarmayıp zulmette kalmasıdır. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bizleri aldatmak için zulmani ekipler tarafından düzenlenen sahnelerdir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi süflinin âlemi kesife aldatıcı yalancı tuzak hediyeleridir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar süfli dosttan gelen yalan hayali haberler ve üç harflilerin tasdikleridir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, süfliyyat yolunda kendi saliklerine süfli destek ve kahreden hediyelerdir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, zulmet âleminin kapılarıdır. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, içinden çıkılmaz kabz sahasını açan görüntülerdir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, iblis ve taifesinin insan denen saha da, ef’aline zulmani ve süfli tesir etmeye çalışmasıdır. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, daha bu âlemde iken iblis ve taifesinin kontrolunda nar/cehennem âleminin provalarının yapıldığı/yaşandığı sahne ve sahalardır. 

------------------- 

 Vacibü-l Vücut bu neticelerden hepimizi korusun inşeallah. 

------------------- 

 NOT= (124-İbretlik bir değmez dosyası daha) isimli kitabımız, sayfa (208) den ilgili küçük bir aktarım. 

------------------- 

Genelde zuhuratlar üç kısma ayrılır. 

Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir. 

İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir. 

Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir. 

Ben bu sıraya bir dördüncü kısmıda ilâve edeyim, bunlara da. 

Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” adını verdim. Şimdi bunları özetle inceleyelim. T.B.

--------- 

Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir. 

Bu zuhuratlar sadece Peygamberlere ve çok büyük velilere gösterilir. “Aynı ile vaki.” Diye tabir eldir. Yani hayal ve vehimden, “mücerret-tecrid edilmiş” yorum gerektirmeyen, olduğu gibi çıkan zuhuratlardır.

Peygamberimize gösterilen mekkenin fethi gibi. İbrahim (a.s.) gösterilen İmailin kurban edilmesi gibi. Bunlar istisna zuhuratlardır, genel âlemi ilgilendiren zuhuratlardır ve tarihte çok ender görülen zuhuratlardır. 

İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir. 

Bu zuhuratlar ise gerçek derviş olanlara yol göstermek için gece ma’nâ-ların da gösterilen ve yorum gerektiren oldukça geniş bir sahayı kapsayan eğitim kaynaklı zuhuratlardır. 

Bunların yorumu gerçek bir irfaniyet bilgisine ve bu sahada ehlinin yanında çalışmalarına samimiyetle devam eden kimselere, Yusuf suresinde bahsedilen. 

(12-6-) "İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek. 

Hükmü ile evvelâ çalışarak ve ehlinin yanın da eğitimini alarak ondan sonra da bahşedilen ilâhi bağıştır. Ayrıca bizlere “Misal âlemi”nden gelen bu zuhuratlar, ismi üstünde olduğu gibi misallerle gelmektedir, o halde bir başka husus, misal âleminin lügatını kısmen de olsa bilmek lâzımdır. Çünkü bu âlemin sembolleri ile o âlemin sembolleri başkadır. 

Dünyada bile herhangi iki lisan arasında, aynı kelime başka harf sembolleri ile ifade edilmektedir. Bu lisan sembollerini bilmeyen kimse, Arap lisanın da geçen, “aşera” sembollerinin bizde “on” olduğunu bilebilmesi için, her iki sembolleride tanıması, aslı itibari ile her iki kelimenin de aynı olduğunu bilmesi lâzımdır ve soranlara bunu böyle “on” ile yorumlayıp bildirmesi ve soranı tatmin etmesi lâzımdır. 

“Âşera” sembol yazılışının açılımının “on” olduğunu bilmeyen bir kimse bunu herhangi bir şekilde kendi hayali ile yorumladığında, çok açık ki, hata etmiş, soranı yanlış yönlendirmesi dolayısı ile, hataya sürüklemiş olacaktır ve çok büyük bir vebaldir, hele yanlış yorum kişinin ebedi hayatını ilgilendiriyor ise. Bu daha büyük ve dönüşü olmayan bir hatadır. 

Peygamberimizin gördüğü “süt” zuhuratını sahabe-i kiram kendisine ne ile yorumladığını sorduklarında, “ilim” ile buyurması bu sahada, zuhurat yorumlamaya çalışan kimselere kıyas vererek, gerçek bir yol göstermektedir. 

Böylece görülen zuhurat yorumunu yapacak kimsenin, çok ihtiyatlı hareket ederek hiçbir şekilde dünya ve gelecek ile ilgili, bir yorum yapmaması, zuhurat gören kişinin sadece iç bünyesindeki seyrini ilgilendiren yorumlar yapması, bunlara da mutlakiyet hükmü verilmemesi lâzımdır. “Bu olabilir” diye sadece tavsiye yollu yorumlar yapılması, ihtiyatlı bir davranış olur. Aksi halde yapılan yanlış yorumlar, kişiyi belki gereksiz benliğe veya gereksiz umutsuzluğa düşürebilir. Çok tehlikeli bir sahadır. 

Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir. 

Bunlar ise tamamen nefsi, hayal ve vehim kaynaklıdır. Gerçekten ve ma’neviyattan tecrid edilmiş ayrılmıştır. Kişinin kendi nefsinde kurgulanan hayali zuhuratlardır hiçbir asılları yoktur kişileri sıkıntıya sokar ve hiçbir değerleri de yoktur. 

Diğer ifade ile bu tür görüntülere, Kur’an-ı kerimde geçtiği gibi “adgasu ahlâm-karışık ru’ya-lar” diye isimlendirilir. Hiçbir değer ve kıymetleri yoktur. 

Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” denir. 

Bunlar ise en tehlikeli olanlarıdır. Bilhassa ilmi yoldan gitmeyip sadece zahir tatbikatlı yaşayan derviş ve kendini şeyh zanneden kimselere kurulan zuhurat tuzaklarıdır, çok tehlikelidir kişi hem kendini aldatır hem de dinleyenlerini de aldatmış olur, ancak bunun farkında değildir çünkü bu zuhuratlar nefsini okşadığından ve hayalinin istikametinde olduğundan bunları olduğu gibi alır ve öylece tatbik etmeye kalkarsa, hayal vehim ve üç harfliler tarafından düzenlenen çok büyük tuzaklara düşülmüş olur. 

Bunları ancak gerçek irfan sahipleri ayırt edebilir. aksi halde ayırt edilmesi çok zordur. Çünkü “dışından hâdi kimliğine bürünmüş içinde iblisin rol yaptığı görüntülerdir.” Abdül kadir geylâni hazretlerine iblisin gözüktüğü gibi” Onu tanıyıp taşlamıştır. İşte bu tuzak zuhuratlarını ancak bu sahadan haberi olan irfan sahipleri anlayıp ortaya çıkarabilirler. 

Diğerleri ise “sahih zuhurat” zannedip onunla amel eder ve yoluculuğunu cennet yolu olarak zanneder aslında yolu cehennem tarafına doğru devam eder. Cenâb-ı Hakk bu gibi aldatılmalara düşmekten bizleri muhafaza eylesin. Çok tehlikeli bir sahadır. Gelecek kendi bölümünde bu zuhuratlardan bir hayli örnekler verilecektir. 

Tasavvuf hayatımın süresince, birçok kişilerin bu zuhuratların tesiri altında kalıp, sonun da inkârcı olup çıktıklarına ve etrafında bulunanlarında imanlarını bozduklarına, çok, çok şahitliğim olmuştur. Ve bu tür zuhuratların miktarı gerçekten oldukça fazladır. 

Kitaplarımızın “ibretlik değmez” dosyalar bölümünde bunların on adedi vardır, içlerinde bu tuzakların varlığı ve izahları açık olarak bulunmaktadır. Dileyenler onlara bakabilirler. (İz-T.B.)

----------------

 وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلاً وَيُقَلِّلُكُمْ فِي أَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّهُ أَمْرًا كَانَ مَفْعُولاً وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الاُمُورُ {الأنفال/44}

 “Ve-iz yurîkumûhum izi-ltekaytum fî a’yunikum kalîlen veyukallilukum fî a’yunihim liyekdiya(A)llâhu emran kâne mef’ûlâ(en) ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)” Hani karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu ki Allah, olacak bir işi gerçekleştirsin. Bütün işler Allah’a döndürülür. (8/44)

----------------

 Cenâb-ı Hakk her iki tarafa da bu savaşın gerçekleşmesi için gerekeni sağlıyor ve üstünlük bizdedir güvenini veriyordu. Bedri Münür ile Nur-i Muhammedi gönül âlemini aydınlatıcaktır.

 Mesnevi-i Şerif beyitlerinde göze az görünmek bizlere aktarılmasına bakalım;

 Sâlih (a.s.)ı ve Sâlih (a.s.)ın devesini his gözünün hakir ve hasımsız görmesi. Hak Teâlâ bir orduyu helâk etmek istediği vakit, onların nazarında hasımları hakîr ve az gösterir. Her ne kadar o hasım gâlib olursa da. Nitekim Allah Teâlâ buyurur: “Mefûl ve mukadder olan emri kazâ etmesinden dolayı, Allah Teâlâ sizi, onların gözlerinde az gösterdi.” Zikr olunan âyet-i kerîme Sûre-i Enfâldedir ve ibtidâsı budur: (Enfâl, 8/44) “Şu vakti tahattur ediniz ki, kâfirlere mülâkî olduğunuz vakitte Allah Teâlâ onla- n sizin gözlerinizde az gösterdi ve onlann gözlerinde de, mukadder olan emrini Allah Teâlâ icrâ etmek için sizi taklîl etti.”[89] 

2280. Ondan dolayı senin gözünde muhtasar görünür; onu zebûn gördükçe öfken hareket eder.

Ey Hüsâmeddîn’im, o sebeb-i fitne olan şahsın nefs-i cehennemîsi senin gözünde muhtasar ve hakîr görünür. Sen onu karşında zebûn ve hakîr gördükçe, öfken ve ona mukabele husûsundaki gayretin hareket eder.

2281. Nitekim asker kalabalık idi; muhakkak Peygamber'in gözüne az göründü.

Bu hal ona benzer ki, müşriklerin askeri kalabalık olduğu halde Peygam- ber-i zîşân Efendimiz’in gözlerine az göründü.

2282. Tâ ki Peygamber onların üzerine hatarsız vurdu; ve eğer ziyâde göre idi, ondan hazer ederdi.

Nihâyet Peygamber-i zîşân hazretleri o müşriklerin askeri üzerine korkusuz ve tehlikesiz hücûm buyurdular. Ve eğer müşriklerin askerini ziyâde göre idi, bu âlem-i sûretin ve beşeriyyetin hükmüne tebean o askerden korkardı.

2283. O inâyet idi ve sen onun ehli idin; ey Ahmed ve yoksa sen bed-dil olurdun!

Bu beyt-i şerîf, cenâb-ı Hüsâmeddîn hazretlerine hitâbdır. Ya’ni, “Ey Hüsâmeddîn’im, bu vak’a gibi, senin de o şahsın nefs-i cehennemîsini hakîr görmen Hakk’ın bir inâyeti idi ve sen de bu inâyetin ehli idin. Eğer böyle bir inâyete mazhar olmasa idin, ey vâris-i hulk-ı Ahmedî olan Hüsâmeddîn’im, sen korkak kalbli olurdun!" Hind nüshalannda bu beyitin mısrâ’-ı evveli sûretindedir. Ya’ni, “O çoğu az gösteriş Hakk’ın fazlı idi. Ey Ahmed ve yoksa sen korkak kalbli olurdun!” demek olur.

2284. Ona ve onun ashabına o cihâdı, Hak zâhiren ve bâtınen ehemmiyetsiz gösterdi.

Bu beyit, cihâd-ı Peygamberîyi beyâna rücû’dur. Ya’ni, Peygamber-i zîşâna ve onun ashâb-ı kirâmına, müşrikler ile olan o muhârebeyi Hak Teâlâ zâhirde ve bâtında ehemmiyetsiz gösterdi. Bu beyitlerde, sûre-i Enfâl’de olan âyet-ı kerîmeye işâret buyurulur: (Enfâl, 8/43) “Vaktâki sana Âllâh Teâlâ müşriklerin askerini menâmında az gösterdi. Ve eğer onlan çok göstere idi, siz korkar ve sebât ve fırâr arasında ihtilâf üzere bulunurdunuz. [Fakat Allah kurtardı”.] Ve (Enfâl, 8/44) “Küffâra mülâki olduğunuzda vaktâki Allâh Teâlâ âz olarak gözlerinize gösterdi.”

2285. Tâ ki ona bir kolaylığı müyesser etti; tâ ki o bir güçlükten yüz çevirdi.

Nihâyet Peygamber’e Hak Teâlâ çok bir orduyu az görmek gibi bir kolaylığı müyesser etti ve sûret-i zâhirede çok görünen güçlükten Nebiyy-i zişânın gözünü hicâba düşürdü.

2286. Az görmek muhakkak ona zafer oldu. Zîrâ Hak ona yâr ve yol öğretici oldu.

Binâenaleyh çok düşmanı az görmek muhakkak Nebiyy-i zîşâna zafer ve galebe te’mîh etti. Ve bu çoğu az görmek, Hakk’m Nebiyy-i zişânına dostluğu ve cihâdda yol öğretmesi oldu.

2287. O kimse ki Hak ona zaferden zahîr olmaya, vay! Eğer kedi olursa, ona erkek arslan görünür.

Hak Teâlâ’nın, nefisleriyle olan cihâd-ı ekberlerinde ve zâhirî düşmanları ile olan cihâd-ı asgarda muin ve zahir olmadığı kimselerin vay hâline ki, eğer karşısına kedi çıksa, gözüne erkek arslan görünür ve bir kediden ödü patlar!

“Yüz”den maksad, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil vâhidü’l-’ayn ve kesîru’s-sıfâttır. “Uzak”tan murâd, kesâfet-i tabîiyye mertebesidir. Ya’ni, “Vay o kimsenin hâline ki, cem’iyyet-i esmâiyyenin mazhan olan insân-ı kâmile kesâfet-i tabîiyye mertebesinden bakıp, onun sûret-i beşeriyyesini göre ve gurûr ve enâniyyeti yüzünden onunla mücâdele ve münâzaaya cesâretede!”

2288. O sebebden bir zülfikâr bir harbe görünür; o sebebden erkek arslan bir kedi görünür.

İşte o görüş sebebiyle, kesici bir kılıç olan insân-ı kâmil, bir mağrûr-ı nefsin gözüne küçük bir mızrak görünür. Ve bu görüş sebebiyle, erkek arslan olan insân-ı kâmil o mağrûrun gözüne bir kedi kadar ehemmiyetsiz görünür. Nitekim muhâliflerin gözüne cenâb-ı Şems ile Hazret-i Salâhadîn-i Zerkûb da böyle görünmüş idi.

Nihâyet o mağrûr-ı nefis olan ahmak, kemâl-i cesâretle insân-ı kâmil ile münâzaa ve muhâlefete kıyâm eder ve erkek arslan mesâbesinde olan insân-ı kâmil onları bu hîle ve tedbîr ile pençe-i helâke getirir.

“Felîv”, Burhan'da “beyhûde ve bî-fâide” ma’nâsına gösterilmiştir. An- karavî ve Hind şârihleri, “ahmak” ma’nâsına almışlardır. Ya’ni, “İnsân-ı kâmile muhâlefet eden ahmaklar, kendi ayaklanyla kendilerini ateşe atarlar.”

2289. Vay, eğer uzaktan yüzü bir göre, nihâyet gururdan niza a gele!

2290. Tâ ki o ahmaklar ateş mahalli tarafına kendi ayağı ile gelmiş ola!

2291. Bir saman yaprağı görünür; tâ sen hemân püf edesin ki, onu vücâddan süresin!

“Kâh-berg” lafzında kalb-ı izafet vardır. Nitekim, “cihân-pâdişâhi” derler. Asılları, “berg-i kâh” ve “pâdişâh-ı cihân”dır. Bu beyitte ahmaklara hitâb vardır. Ya’ni, “Ey ahmak, insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesi senin gözüne bir saman çöpü kadar ehemmiyetsiz bir şey görünür ve onun vücûdunu kolayca izâle edebileceğini zannedersin!”

2292. Agâh ol ki, o çöp dağları koparmıştır; ondan cihân giryân ve o gülmededir!

Ey ahmak kendine gel ki, o sûret-i beşeriyyesini bir saman çöpü gibi ehemmiyetsiz gördüğün insân-ı kâmil, dağları devirecek kadar kuvvet ve kudret göstermiştir! Bâtında halk-ı cihân onun tufeyli ve tâbi’idir ve onun hüküm ve te’sîri altındadırlar. Ve o kâmil ise, onların gaflet ve hamâkatlarına bakıp gülmektedir.[90]

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا لَقِيتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُواْ وَاذْكُرُواْ اللّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلَحُونَ {الأنفال/45}

 “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû izâ lakîtum fi-eten feśbutû vezkurû(A)llâhe kesîran le’allekum tuflihûn (e)” Ey iman edenler! (Savaş için) bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz. (8/45)

----------------

 Nefis cihadında da her verilen esmâ-i ilâhiyye zikri ile bunun karşılığında bulunan çete ile savaş halinde bulunulmaktadır. Kelime-i Tevhid okları ile bu çete zayıflatılmaktadır. Salik sebat ederek yani verilen zikri sonuna kadar uyulayarak 12. Derste harfi nidasız Allah zikrini anmaya başlar. Allah’ı çokça anın ki başarıya (kurtuluşa) ulaşınız. Her ders değişiminde bu yüzden salike başarılar dilenir ve yeni dersin hayırlı olsun denir. Ve bir mertebenin geçilmesi o mertebenin kurtuluşu-necatı olur.

 Süleyman Çelebi Mevlüt-ü Şerifte bu başarıya ulaşmanın anahtarı olarak; 

 Bir kere aşk ile Allah dese lisani Dökülür cümle günah misli Hazan, İsm-i pâkin pâk olur zikr eyleyen, Her murada erişir Allah diyen. 

Tüm bu zikirlerin aslının bir kere aşk ile Allah demeye ulaşmak için olduğunu ifade etmiştir. 

----------------

 وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ {الأنفال/46}

 “Veatî’û(A)llâhe verasûlehu velâ tenâze’û fetefşelû vetezhebe rîhukum vasbirû inna(A)llâhe me’a-ssâbirîn(e)” Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (8/46)

----------------

 Uluhiyet ve Risalet mertebesininden gelen bilgilere itaat edin bunların yerine nefsani bilgileri koymayın. Siz ilâhi bilgilerin hükmü altındayken niza etmeyin, çekişmeyin. “tenâze’û” “te-ente-sen” “Na” “biz-zât” Ze-Sahiplik” “U – Ayın- göz müşahade “Vav” ile vahidiyet sahasını müşahade… 

 Sen, Zât’ın vahidiyet sahasındaki sıfât zuhurunun müşahadesine sahipken çekişme… Sonra gevşersiniz ve ilahi hükmünüz elden gider. 

 vasbirû inna(A)llâhe me’a-ssâbirîn(e)” Sabredin Allah sabredenlerle beraberdir.

 Peki nasıl sabredilecek?

 Kehf sûresi 28. Âyette bunun yolu bizlere gösteriliyor.

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّيُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِالدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَأَمْرُهُ فُرُطاً

28-) Vasbir nefseke mealleziyne yed'une Rabbehüm bil ğadati vel aşiyyi yüriydune vecheHU ve la ta'dü aynake anhüm türiydü ziynetel hayatid dünya ve la tutı' men ağfelna kalbehu an zikrina vettebea hevahu ve kâne emruhu furuta;

* Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.

Bu Âyeti Kerim’e çok dikkatimi çeken bir Âyeti Kerim’e idi, bu Âyeti Kerime’nin yaşantısını kendime düstur edindim ve halâ da devam ediyor.

Nefsinle sabret, nefsinle sabretmesini öğren, sabrın nefsle yapılmasını tavsiye ediyor. Cenâb-ı Hakk, o nefsinle sabreden kimselerle birlikte, demek ki sabretmenin özelliklerinden birisi sabredenleri bulup onlarla ünsiyet edip birlikte sabretme yolunu seçmek ve onlardan dayanak almak, insan kolay kolay yalnız başına yapamaz, yapsa da çok ileri götüremez. O kimselerle ki onlar Rablarını davet ediyorlar, sabah ve akşam ve Rab’larının vechini talep ediyorlar, bakın cenneti değil ve sakın onlardan gözlerini ayırma. Sıkıntılı zamanlarda okunduğunda hemen faaliyete geçen bir Âyettir, herkesin ezberleyip okumasını tavsiye ederim, çünkü ne cennet, ne mal ne mülk var, sadece Rabbının vechi var ve nefsi, yani kişinin bütün varlığını devreye sokuyor. Dünyayı talep eden ve kalbi gaflette olan kimselere uyma, zikrimizden gaflette olanlara uyma, onlar hevasına tabi olan kimselerdir, o zaman işinde aşırı gitmiş olursun, yani İlâh-î hükümlerin dışına çıkmış olursun. Nefis mertebesinde, nefis eğitiminde bu Âyeti Kerime çok büyük yol göstericidir.[91]

----------------

 وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَارِهِم بَطَرًا وَرِئَاء النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَاللّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ {الأنفال/47}

 “Velâ tekûnû kelleżîne ḣaracû min diyârihim betaran veri-âe-nnâsi veyasuddûne an sebîli(A)llâh(i) va(A)llâhu bimâ ya’melûne muhît(un)” Şımarıp böbürlenmek, insanlara gösteriş yapmak ve (halkı) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar (Mekke müşrikleri) gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır. (8/47)

----------------

 Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakk’ın bâtına nazar ettiği şekliyle açıklanması;

 1734. “Ve ondan sonra Hudâ buyurmuştur ki: "Ben zahire bakmam, ben bâtına bakarım!" Hak Teâlâ’nın zâhire değil, bâtına nazar buyurduğu Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif âyet-ı kerîmesinde mündericdir. Ezcümle (Şuarâ, 26/88,89) [“O gün, ne mal fayda verir, ne de evlâd; ancak Allâh’a kalb-i selîm ile gelenler(fayda bulur”)] âyet-i kerîmesinde selâmet-i kalb ve bâtının mu’teber ve makbûl olduğu musarrahdır. Ve kezâ sûre-i Nahl’de vâki (Nahl, 16/106) [“Kim îmân ettikten sonra Allâh’ı inkâr ederse-kalbi îmân ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka-...”] âyet-i kerîmesinde, kalbi îmân ile mutmain olduğu halde ikrâh ve icbâr üzerine zâhiri küfr eden kimselerin bu küfrüne bir hüküm terettüb etmeyeceği vâzıhtır. Ve kezâ sûre-i Enfal’de vâki: (Enfâl, 8/47) Ya’ni "Şunlar gibi olmayınız ki, memleketlerinden harbe gidecekleri vakit, kibir ile ve nâsa gösteriş yaparak çıkarlar” âyet-i kerîmesi, hulûs-i kalb ile olmayan a’mâl-i zâhireye i’tibâr olmadığına delildir. Ve bu bâbdaki âyât-ı kur’âniyye’nin hulâsası olan bir hadîs-i şerîfde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyururlar: “Muhakkak Allâh Teâlâ sizin sûretlenize ve amellerinize bakmaz; belki kalblerinize ve niyetlerinize nazar eder.”[92]

Burada Allah gönül âleminize nazar eder ve niyetleriniz bilir denilmektedir.

----------------

 وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ وَقَالَ لاَ غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَإِنِّي جَارٌ لَّكُمْ فَلَمَّا تَرَاءتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَى عَقِبَيْهِ وَقَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكُمْ إِنِّي أَرَى مَا لاَ تَرَوْنَ إِنِّيَ أَخَافُ اللّهَ وَاللّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ {الأنفال/48}

 “Ve-iz zeyyene lehumu-şşeytânu a’mâlehum vekâle lâ gâlibe lekumu-lyevme mine-nnâsi ve-innî cârun lekum felemmâ terâeti-lfi-etâni nekesa alâ akibeyhi vekâle innî berî-un minkum innî erâ mâ lâ teravne innî eḣâfu(A)llâh(e) va(A)llâhu şedîdu-l’ikâb(i)” Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve “Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki taraf (savaş alanında) yüz yüze gelince (şeytan), gerisin geriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler (melekler) görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır” demişti. (8/48)

----------------

 Şeytan’ın kureyş müşriklerini oyuna getirip yüz üstü bırakması;

 Şeytanın Kureyş’e, “Ahmed’in çengine geliniz ki, ben size yardımlar ederim ve kendi kabîlemi yardıma çağırırım" demesi ve iki saffın mülâkâtı vaktinde kaçması

Bu vak’anın hulâsası şudur: Kureyş, Ebû Süfyan’ın kervanını vurmak üzere, ehl-i Islâm’ın Bedir nâmındaki mevki’de toplandıklannı işitmiş ve kervanın muhâfazası için, asker toplayıp Mekke’den dışarıya çıkıp, Mekke kurbünde vâki’ bir mahalle nüzûl etmiş idiler. Onlar orada iken, Ebû Süfyan ta­rafından bir adam gelip: “Kervanınız selâmetle geçip gitti, korkmayın, geri dönün!" dedi. Ebû Cehil: “Birkaç gün burada teferrüc edeyim!” diyerek geri dönmedi ve Kureyş’in, Bedir tarafına azîmeti kararlaştı. Fakat evvelce Benî Kinâne kabilesiyle Kureyş arasında vâki’ olmuş olan mukatele sebebiyle adâvet bulunduğundan, onların taarruzlarından korkup, Mekke’ye dönmeyi mü­nâsib gördüler. Bu karârlan üzerine İblîs, Kinâne kabilesinin reîsi olan Sürâka bin Mâlik sürerine temessül edip süvâri şekline mütemessil olan yüz ka­dar avanesiyle Kureyş’e göründü ve onlara: “Size kimse mukabele edemez, işte ben de size Benî Kinâne’den asker ile yardıma geldim” dedi. Bu sözü söy­lerken şeytanın eli, Hâris bin Hâşim’in elinde idi. Ehl-i İslâm ile Kureyş Bedir'de karşılaştıklan vakit, büyük bir ordu hâlinde melâike nâzil olup saf bağ­ladı, îblîs’in hakîkati, âlem-i gaybı müşahedeye müsâid olduğundan, bu melâikeyi görür görmez, avanesiyle berâber firâra başladı ve Hâris’e hitâben: “Ben sizden müteberrîyim, zîrâ ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Al­lah' dan korkanm ve Allah’ın ikâbı şedîddir” dedi. Nitekim bu vak’a sûre-i Enfâlde, şu âyet-i kerîmede beyân buyrulur: (Enfâl, 8/48) Ya’ni “Vaktâki şeytan onlara amellerini süsledi ve bu günde nâsdan size gâlib yoktur ve muhakkak ben si­ze yardımcıyım, dedi. Vaktâki iki tâife birbirini gördü, kendi ardına rücû’ etti ve ben sizden beriyim, muhakkak ben sizin? Görmediğiniz şeyi görüyorum, ben Allah’dan korkarım ve Allah’ın ikâbı şiddetlidir, dedi.” Cenâb-ı Pîr efendi­miz bu vak’ayı ve âyet-i kerîmeyi, âtîdeki ebyât-ı şerîfede beyân buyururlar.

4023. Şeytan gibi yüz askerde birinci oldu, "İnnenî cârün leküm" diye efsun okudu.

Bu beytin yukarıya rabtı budur ki: Vesvese veren tabîat, şeytan gibi senin asker gibi olan kuvâ-yı vücûdiyyen içinde birinci ve serdâr oldu ve sana mücâdele-i hayâtda “Ben senin muîninim” diye hîleler ve efsûnlar okudu. Nite­kim şeytan Kureyş’e Bedir’de bu efsûnu okumuş idi.

4024. Vaktaki Kureyş onun sözünden hazır oldular, her iki asker mülakata geldiler.

Vaktâki Kureyş, mütemessil olan şeytanın sözünden dolayı cenge hâzır oldular, İslâm askeriyle Kureyş’in askeri birbirine mülâkî oldular.

4025. Şeytan müminlerin safı tarafında bir yolda melâikeden bir asker gördü.

4026. O görmedikleri bir ordu saf vurmuş, onun canı korkudan âteş-gede oldu.

Şeytan, beşerin his gözüyle göremedikleri bir ordunun saf bağladığını gö­rünce, kahr-ı ilâhî korkusundan onun canı ateş mahalli oldu, ya’ni canı kor­kudan tutuştu.

4027. “Ben bir acib asker görüyorum!" diye kendi ayağım geri çekmiş tuttu.

4028. Yani “Ben Allah' dan korkarım, benim için O’ndan avn yoktur; gidi­niz muhakkak ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum!" Ya’ni şeytan: “Ben Allah’ın gazabından ve kahrından korkanm, çünkü bana Hakk’ın yardımı yoktur, binâenaleyh bu harbden çekiliniz, zîrâ ben si­zin görmediğiniz şeyi görüyorum,” dedi.

4029. Hâris dedi: "Ey Sürâka kılıklı, âgâh ol, dün niçin sen böyle söylemedin?" Hâris bin Hişâm şeytana hitâben dedi ki: “Ey Sürâka hey’etindeki şahıs, dün niçin şimdi söylediğini söylemedin ve bizi harbe teşvîk ettin?”

4030. Dedi: "Şimdi hareb görüyorum." Dedi: “Hayır, sen Arabın ceâşîşi- göruyorsun!

“Hareb”, telef-i mâl ve fitende söylenen bir kelimedir; ve burada murâd sı­kıntı ve zorluktur. Öfkelenmek ve bir kimsenin malını gasb etmek ve harb ediciler ma’nâsma da gelir. Burada “harb ediciler” ma'nâsı da münâsib olur. “Ceâşîş”, “ca‘şûş’’un cem’idir, dilenci ve kısa boylu adam ve âciz ma’nâsınadır. Ya’ni “Şeytan Hâris’e dedi: “Dün söylemedim, çünkü bugün gördüğümü dün görmedim; şimdi ise sıkıntı ve zorluk veyâhud harb ediciler görüyorum." Hâris dahi şeytana cevâben dedi ki: “Hayır, sen Arab’ın âcizlerini görüyor­sun; fakat korkaklığından dolayı, mukabele edemiyorsun.” “Arab’ın âcizleri” ta’bîriyle Hâris, İslâm askerlerini tahkîr murâd ediyor.

4031. "Bunun gayrini görmüyorsun, fakat ey mayûb olan sen, o lâf zamanı idi, bu cenk vakti!" Hâris sözüne devâm edip dedi: “Ey Sürâka, sen harbin gayrini görmüyor­sun; fakat ey insanların lekesi ve ma’yûbu olan sen, bil ki o yardım va’d et­tiğin zaman, lâf ve öğünme ve atıp tutma zamânı idi. Bu vakit ise cenk ve fi­il vaktidir. Lâf ile fiil arasındaki fark zamânıdır."

4032. “Dün der idin ki: Müteahhid oldum ki size dembedem feth ve nusret ola!"

“Pâyendân”, pabuçluk, zâmin ve kefil ve mütevassıt ve müteahhid ve bir kimsenin kayd ve bendde olmak ma’nâlarınadır. Burada müteahhid, zâmin ve kefil ve mutavassıt ve kayd ve bendde olmak ma’nâlarından her birisi mü­nâsibdir. Ya’ni Hâris dedi ki: “Dünkü gün sen Bize dembedem fetih ve nusret olacağını taahhüd ederim demiş idin-, o taahhüd ettiğin ve zâmin olduğun fe­tih ve nusret bugün nerede?”

4033. "Ey laîn, dün ordunun kefili olmuş idin ve bu zaman zelil ve zayıfsın."

4034. “Hattâ senin o hileni yuttuk ve geldik, sen külhana gittin ve hiz odun olduk”

“Dem”, burada hîle ma’nâsınadır ve “tûn”, külhan demektir. Ya’ni, “Yar­dım edeceğine bizi iknâ' ettin, nihâyet senin bu hîleni yuttuk ve İslâm ile muhârebe etmek üzere, buraya geldik; sen külhana gidip külhancı oldun ve biz de odun olduk, sen bizi bu harbin ateşi içine attın.”

4035. Vaktâki Haris, Sürâka'ya bunu söyledi, o laîn onun itâbından öfkeli oldu.

4036. Şeytan onun göğsüne vurdu ve kaçtı; o bîçârelerin kanını bu mekrden döktü.

Hâris, Sürâka sûretinde mütemessil olan şeytana yukanda zikr olunan itâbı yaptı; o rahmet-i ilâhiyyeden matrûd olan şeytan bu itâbdan öfkelendi ve Hâris’in göğsüne bir yumruk vurdu ve kaçtı. Bu mekri ve hîlesi sebebiyle o bîçâre insanların kanını döktü. Mel’ûn onlan hayadan zamânında küfre ve memâtlan zamânında da azâb-ı uhrevîye ilka etti ve hayât-ı dünyeviyyeden istifâdelerini de bu harbe sevk etmek süreriyle kat’ etti.

4037. Vaktaki o, bu kadar âlemi vîrân etti, sonra "Muhakkak ben sizden be­riyim" dedi.

“Âlem”den murâd efrâd-ı benî beşerden her birinin vücûdudur; zîrâ her bir ferd bir âlemdir, çünkü âlem-i kebîrin zübdesidir.

4038. Onun göğsüne vurdu onu attı; sonra kaçıcı oldu, çünkü ona heybet koştu.

Şeytan öfkesinden Hâris’in göğsüne vurdu ve onu yıktı; bu mütemessil olan hâli içinde ona beşerin heybeti hücûm etti ve müstevlî olduğundan o hâl-i temessülde tevakkuf edemeyip, kaçtı; zîrâ beşerin sûret-i kesîfesi aslî ve İblîs’in sûreti ise âriyet idi ve Hâris’in mukabelesinde mağlûb olacağı muhak­kak idi.

4039. Nefis ve şeytan her ikisi bir ten idiler, kendilerini iki sûretde gösterdiler.

Nefis ile şeytanın her ikisi bir hakikat idiler, zîrâ nefis Hakk’a karşı serkeş ve emrine muhâlif olduğu gibi, şeytan da öyledir. Binâenaleyh ilm-i İlâhîde­ki hakikatleri, ism-i Mudill’in mazharıdır ve ikisi de bir ismin hükmü altında­dır. Fakat âlem-i keserâtda bu bir hakikat, iki sûretde zâhir oldu, birisi “ne­fis" ve diğeri “şeytan” oldu ve ikisi de enâniyetten dem vurdular.

4040. Melek ve akıl gibi, onlar bir idiler; onun hikmetleri için iki sûret oldular. 

Nitekim melek ve akıl dahi ism-i Hâdî’nin mazharı olup, ikisinin hakikati birdir ve onlar emr-i Hakk’a dâimâ mutî’ bir haldedirler. Bu bir hakikat dahi âlem-i keserâtda iki sûretde zâhir oldu; birisine “melek”, diğerine “akıl” dediler.

4041. Kendi sırrında böyle bir düşman tutarsın; aklın mâni'i ve canın ve mez­hebin hasmıdır.

Ey sâlik, sen kendi bâtınında dâimâ böyle bir düşman taşırsın. O öyle bir düşmandır ki, senin aklının hükmünü icrâya mâni’ olur ve senin rûh-ı insânînin ve mezheb-i savâb[93]ının düşmanıdır. Dâimâ senin aklını çeler ve âlem-i ulvîden olan rûhunu dâimâ süflîye tevcîh eder ve doğru olan mezhebini ifsâd eder.[94] 

1126. Kara kömür senin hırsından kor oldu; hırs gittiği vakit, o herhâd kömür kaldı.

Kara kömür mesâbesinde olan o kötü fiilin hakikati, senin hırsından dolayı, kor gibi latîf renkli göründü; hırs zâil olduğu vakit, o berbâd ve kapkara kömür hâlinde kaldı.

1127. O zaman o kömür kor göründü, o işin güzelliği değil, hırsın ateşi idi.

Kötü fiilin sana kor ateş gibi parlak ve latîf renkli görünmesi, o fiilin güzelliği ve letâfeti değil, hırsın alevli ateşi idi.

1128. Hırs senin işini süslemiş idi; hırs gitti ve senin işin kebûd kaldı.

“Kebûd”, mâî renge derler ve mâî renk ehl-i hırs indinde alâmet-i mâtemdir. (Enfâl, 8/48) Ya’ni “Onların amellerini şeytân süsledi” âyet-i kerîmesi mûcibince şeytan senin hırsını tahrik etti ve hırs vâsıtasıyla kötü amelini süsledi, imdi şeytanın vâsıta-i tesvili olan hırs gitti ve senin işin mâtem libâsını giydi.

1129. Bir koruğu ki, şeytan süsledi, bir kimse olmuş zanneder ki, ahmaktır.

“Şeytanın süslemiş olduğu bir koruğu, ancak ahmak olan bir kimse olmuş zanneder.” Bu beyt-i şerîf, bir temsildir. Ham bir koruğu şeytân-ı vehmin tesvişi üzerine olmuş zanneden kimse nasıl ahmak ise, kötü işleri de şeytân-ı vehmin hırsı tahrik etmek süreriyle süslü göstermesinden dolayı iyi zannetmek hamakattır.[95] 

2664. Yüz binlerce kötü huy öğrenmişlerdir; akıl ve gönül gözünü dikmişlerdir.

Bu şeytanların şâkirdi olan münkirler, kendi muallimleri olan rûhânî şeytanlann ilkââtından birçok kötü ahlâk öğrenmişlerdir. Ve akıl ve kalb, kötü ahlâkı beğenmemek ve reddetmek îcâb ederken, bunlann akıl ve gönül gözleri kör olduğundan, o kötü huylan halkın gözüne iyi göstermek için medh etmeğe çabalamışlardır. Nitekim âyet-i kerîmede (Enfal, 8/48) Ya’ni, “Şeytan onların amellerini kendilerine süsledi" buyurulur.[96]

----------------

 إِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ غَرَّ هَؤُلاء دِينُهُمْ وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ فَإِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {الأنفال/49}

 “İz yekûlu-lmunâfikûne vellezîne fî kulûbihim meradun garra hâulâ-i dînuhum vemen yetevekkel ala(A)llâhi fe-inna(A)llâhe azîzun hakîm(un)” Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler, “Bunları dinleri aldatmış” diyorlardı. Hâlbuki kim Allah’a tevekkül ederse, hiç şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (8/49)

----------------

Sözlükte “(tarla faresi) yuvasına girmek; (bir kimse) olduğundan başka türlü görünmek” anlamındaki nifâk masdarından türemiş bir sıfat olan münâfık kelimesi “inanmadığı halde kendisini mümin gösteren” kimse demektir. Kelimenin, “tarla faresinin bir tehlike anında kaçmasını sağlamak üzere yuvası için hazırladığı birden fazla çıkış noktasının birinden girip diğerinden çıkması” biçimindeki kök mânasından hareketle münafık, “dinin bir kapısından girip diğerinden kaçan çifte şahsiyetli kimse” olarak da tanımlanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nfḳ” md.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “nfḳ” md.; Lisânü’l-ʿArab, “nfḳ” md.).[97] 

 Münafıklar gönüllerinde hastalık bulunan kimselerdir. Aslında kendilerinde bulunan hakikatlerini aldattığını zanneden bu kimseler inanan gönül insanı olan irfan ehlinide bunlar aldanmış kişiler olarak addederler. 

 Mü’minler bu takdirde Allah’a güvensinler yâni Cenâb-ı Hakk diğer isimleri zikretmiyor ve Allah ismini zikrederek, esmâ ve sıfât mertebelerine değil zât mertebesine güvenin hedefiniz Allah câmi’ ismi olsun demek istiyor.

----------------

 وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُواْ الْمَلآئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُواْ عَذَابَ الْحَرِيقِ {الأنفال/50}

 “Velev terâ iz yeteveffâ-lleżîne keferû-lmelâ-iketu yadribûne vucûhehum veedbârahum vezûkû azâbe-lharîk(i)” Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve “haydi tadın yangın azabını” diyerek canlarını alırken bir görseydin. (8/50)

----------------

 ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللّهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ {الأنفال/51} 

 “Zâlike bimâ kaddemet eydîkum veenna(A)llâhe leyse bizallâmin lil’abîd(i)”

 (Ey kâfirler!) Bu, sizin ellerinizin önceden yaptığının karşılığıdır. Yoksa, Allah kullarına zulmedici değildir. (8/51)

----------------

 Elmalı Tefsirinde bu âyet hakkında;

 İşte bu, kendi ellerinizin sunduğu cürmünüz, bir de Allah'ın kullarına hiçbir şekilde zalim olmaması sebebiyle böyledir, diyerek, canlarını alırken bir görecek olsaydın, ne feci bir şey görmüş olacaktın! Acaba o sırada bunların o feci halleri ortada değil miydi, görülmüyor muydu? O halde "görecek olsa idin" diye görülmemiş bir feci olayı bu tarzda tasvir buyurmanın hikmeti nedir?

Bu şekilde bir tasvir, özellikle şunu gösteriyor ki; kâfir kimsenin bedeninden ruhu kabzolunurken onun hakikatte neler çektiğini ve nasıl yanarak gittiğini dışardakilerin görüp müşahede etmesi mümkün değildir. Bunu ihtar ederken şuna da işaret ediyor ki, kâfirin ruhu, dünyaya yönelik iken bedeninden kabzolunduğu nezi' halinde, dünyadan döner ahirete yönelir ve halbuki o, küfründen dolayı ahiret âleminde karanlıklardan başka bir şey müşahede etmez. Dünyaya ve cismani hazlara şiddetle muhabbetinden dolayı o vakit bu ayrılık anında, bu kopmadan ve uzaklaşmadan öyle bir elem ve hasret duyar, öyle bir acı çeker ki, yanar da yanar. Bu yanmadan dolayı her türlü nurdan mahrum olarak önünde azab, ardında lanet olarak o karanlığa atılır. Ve artık yeniden dirilişinde de mahşer yerinde haşr olunuşunda da bu minval üzere acıları sürer gider.[98]

Kişi yapmış olduğu yanlış hareket ve fiilerle hükmünü kendi vermiştir. Nasıl suçlu hakim karşısına çıktığı zaman işlediği suçun hükmü neticesinde bu suçu tescil ve infaz eder. Bu cezayı hakim (hüküm sahibi) değil suçlu vermiştir. Âyetin sonunda Alalh kullarına zulmedici değildir. Hakkı örtüp gizlemek için yapılan fiilerin karşılığıdır. Uluhiyet mertebesihaliyle zulmedici değil, bu mertebenin hakkını gereğini yerine etirendir. 

----------------

 كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَفَرُواْ بِآيَاتِ اللّهِ فَأَخَذَهُمُ اللّهُ بِذُنُوبِهِمْ إِنَّ اللّهَ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ {الأنفال/52}

“Kede/bi âli fir’avne vellezîne min kablihim keferû bi-âyâti(A)llâhi feehazehumu(A)llâhu biżunûbihim inna(A)llâhe kaviyyun şedîdu-l’ikâb(i)” Bunların durumu tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr etmişler, Allah da kendilerini günahları sebebiyle hemen yakalamıştı. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, azabı çetin olandır. (8/52)

----------------

 Firavun ve ondan önce Hakk’ı inkar edenlerin durumuna benzerlik göstermektedir. Benlik davasından dolayı hemen yakalamıştı. Alalh’un kuvvetli, çetin azabı…

----------------

 ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِّعْمَةً أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنفُسِهِمْ وَأَنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {الأنفال/53}

 “Zâlike bi-enna(A)llâhe lem yeku muġayyiran ni’meten en’amehâ alâ kavmin hattâ yugayyirû mâ bi-enfusihim veenna(A)llâhe semî’un ‘alîm(un)” Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (8/53)

----------------

 Bu âyetin yorumuna 53. Âyetler ve Terzi Baba kitabından göz atalım; 

--------------------

(8/53) - “Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar Allah'ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır. Gerçekten Allah işitendir, bilendir.”

--------------------

Âyet-i kerim’ede bunun nedeni derken bir önce ki âyeti kerimeye atıf vardır. 

--------------------

(8/52) – “(Bunların gidişatı) tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidişatı gibidir. (Onlar da) Allah'ın âyetlerini inkâr etmişlerdi de Allah onları günahları sebebiyle yakalamıştı. Allah güçlüdür. O'nun cezası şiddetlidir.”

--------------------

Âyet-i kerimede görüldüğü gibi Firavun ve hanedanın elinden alınan nimet nefsi emmâre yolunda gidenlerin elinden alınan nimettir. Zât-i bir âyettir. Allah, Ulûhiyyet mertebesini bir üst mertebe olan Ahadiyyet mertebesi anlatmaktadır. Eğer bir kişi, kavim-topluluk-grup Terzi Baba yoluna girerse Şeriat-i Muhammediye emirleri ve Terzi Baba yolu kuralları yerine nefsi emmârelerine uyarsa; Allah’ta kendisine verilen bu nimeti, kendilerine verilen nimete erme sebebini değiştirdikleri için bu nimeti ellerinden alacaklardır. (17) Kevkeb Yıldızı, (94) Kubbet’ül Kara dosyalarında bu konu ayrıntısı ile anlatılmıştır. Dileyen bu dosyalara müracaat edebilir. Allah işiten ve bildiği olduğu gibi… 8-53 âyetinin sayısal değerinden anlaşılacağı üzere Ef’âl âleminde bu gibi halleri bu şifrenin sahibi olan Efendi Babama da bildirmektedir. 

Âyet sayısal değeri; 8+53= 61, bu sayı daha önceki çalışmalarda bahsedildiği üzere “Necdet” isminin Türkçe alfabesindeki harf sıralamasının toplamıydı.

Bu âyeti kerime üzerinde çalışırken bu âyetle bağlantısı olduğunu düşündüğüm bir mail geldi. Mail-de yazılan rûyayı buraya aldım. Üçüncü bir kişi bu rûyayı aktarmaktadır. 

Zuhuratta Efendi Babamı görmüş. Ayrıca Ha.. gerçek hayatta da tanıdığı, bir süre önce kayınvalidesine bakıcılık yapması için tuttukları ama daha sonra işlerini beğenmedikleri için çıkartılan ismi “Naime” olan hanımı görmüş. Bu hanım Efendi Babama hizmet ediyormuş. Fakat hizmetini biraz saygısızca ve dikkatsizce yapıyormuş. Efendi Babama layık olmayan bir şekilde hizmet ediyormuş.  Efendi Babam da bu durum karşısında çok sabırlı ve hoşgörülü davranıyormuş. Bir gün “Naime” Efendi Babama tepsi içinde yemek götürüyormuş. Yine dikkatsizce götürüyormuş  ve bazı şeyleri dökmüş. Efendi Babam yine sabırlı davranmış. Ha… da “Naime”nin bu hareketine çok üzülmüş. Ve ha… Efendi babamın iki yanağını avuçlarının içine alıp iki yanağından da öpüyor. Bir anda sohbet ortamı oluşuyor. Efendi Babam sohbet yapıyor. Bu arada babam Os… Gü…'i de sohbeti dinlerken görmüş. Sohbetten sonra babamın sırt üstü yatarak  uyuduğunu görmüş. “Naime” de sohbeti dinliyormuş. “Naime” Efendi Babamın sohbetinden ve Naime'ye karşı olan hoşgörülü sabırlı davranışından ve sohbetinden çok etkileniyor. Ve davranışlarından pişman oluyor. Bir daha böyle bir şey asla yapmayacağını ve burada kırdığı bütün eşyalarını evden getireceğini halama söylüyor. Halam da Efendi Babamın bu sabrından ve hoşgörüsünden dolayı “Naime”nin bu kadar değişmesinden çok etkileniyor. Efendi Babama bir kez daha hayran kalıyor. 

Allah Razı olsun ABİM. Se… ablama ve Es… kardeşime selamlar.

 -------------

Bu zuhuratı buraya almamda ki gaye zuhuratta geçen “Naime – Nimet” “Mugayyire” ve ”Efendi Baba” bağlantısıdır. 

Nimet ve Mugayyire kelimeleri âyette geçmektedir.

Fusüs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi, Cilt 1, Dibace bölümümünde Mugayyire hakkında şöyle bir bilgi vardır.

“Mübeşşire” sâlih ve sadık rûya demektir. Sözlük ma’nâsı “Mugayyire” demektir. Ma’nâyı “Mugayyire” dir. Zira müjde, hüzün, şuura, tahvil eder. Sadık rûya nübüvvetin 46 cüzünden bir cüzdür. 

 Görüldüğü üzere ma’nâda Efendi Babamın görülmesi biz evlâtları için bir nimet, müjde olmakta ve salih ve sadık rûya olduğu bu kardeşimizin gördüğü zuhurat ve âyet bağlantıları tasdik olmaktadır.[99]

----------------

 كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَذَّبُواْ بآيَاتِ رَبِّهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَونَ وَكُلٌّ كَانُواْ ظَالِمِينَ {الأنفال/54} 

 “Kede/bi âli fir’avne vellezîne min kablihim kezzebû bi-âyâti rabbihim feehleknâhum biżunûbihim veaġraknâ âle fir’avn(e) vekullun kânû zâlimîn(e)” Bunların durumu, tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Onlar Rablerinin âyetlerini yalanlamışlar, biz de onları günahları sebebiyle helâk etmiştik ve Firavun ailesini de suda boğmuştuk. Hepsi de zalim kimselerdi. (8/54)

----------------

 6 Peygamber (4) Mûsâ a.s. kitabından Firavunun boğulmasını hatırlayalım.

 Fir’âvu’un boğuluşu hakkında “Yûnus Sûresinde belirtilen âyet-i Kerîme’ler.

(Yûnus-10/90-92) 

**********

ووَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنَ

وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدُوًّا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ

قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُوا

إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ

(Yûnus-10/90) (ve câveznâ bibenî İsrâîlelbahre feetbeahüm Fir’âvn’ü ve cünüdühü bagyen ve adven hattâ izâ edrakehülgarakü kâle âmentü ennehü lâ ilâhe illellezi âmenet bihi benü isrâîle ve ene minelmüslimîn.) 

 “Ve İsrâîl oğullarını denizden geçirdik. Fir’âvn ile askerleri ise zulmetmek ve saldırmak üzere onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihâyet ona boğulmak yetişince dedi ki: Ben İsrâîl oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim ve ben de Müslümanlardanım.”

**********

 Daha evvelki, benzeri Âyet-i Kerîme’lerde de, ifade edil-diği gibi, “Beni İsrâîl-gece yürüyenlerin oğulları” zâten yol ehli oldukları için önlerine çıkan nefis deryasını mürşitlerinin önderliğinde, bulundukları mertebelerinin ilmi, ve imânları ile aştılar. Yol ehlinin arkalarına düşen nefsi emmâre ve askerleri, bu yolun eğitimini almadıkları ve ayrıca, inkâr ettikleri için, yolu ve tehlikelerini de bilemediklerinden, tedbir alamadılar ve bu yüzden üzerlerine kapanan nefis deryasını durduramadılar. Ve böylece gece yürüyenler gibi deryadan geçeceklerini zannettiler, ancak nefsi emmâreleri onları aldatıp nefis denizini üzerlerine kapadı nefsi emmârenin askerleri kendi nefs denizlerinde boğuldular. 

 Nihâyet ona-“ Fir’âvn” boğulmak yetişince, bu halleri gören ve düşünen nefis “ Fir’âvn”u, kendinin de, kendi gadabında, boğulmak üzere olduğunu görünce, çareyi benî İsrâîl’in inandığı rabb’e inanmakta, yani mürşidin peşinden, ancak imân ile gitmek lâzım geldiğini son anda dahi olsa bile, lâzım geldiğini anlayarak, imân ettim ve ben de Müslümanlardanım. Diyerek aslının ve özünün müslüman olduğunu bildirmiştir.

**********

الْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ

(Yûnus-10/91) (El ane ve kad asayte kablü künte minel müfsidîne)

“Şimdi mi?. Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuş idin.”

********** 

 “Şimdi mi?.” Yani çaresiz olarak sonunun geldiğini anladığın zaman mı? İmân ettin. 

**********

فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً

وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ

(Yûnus-10/92) (Felyevme nüneccike bibedenike liteküne limen halfeke âyeten ve inne kesiran minennâsi an âyatina le gafilüne) 

“Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.”

********** 

“Artık bugün senin cesedini kurtaracağız,” Bu ifade şunu belirtmektedir. Nefsi emmârenin kendine ait bir şeyi olmadığı ancak bir elbise-cesetten başka bir şey olmadığı ancak büyücülerin elinde hayal ve vehmin kurgusunda hareket eden bir varlık olduğu anlaşılmaktadır. İşte bu hadise ve “ Fir’âvn” sahnelerinde kendinin hiçbir şey olmadığı, “tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın.” Bütün bu anlatılanlar ve âyetlerimizin açıklanmalarından sonra da, “Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.” Kûr’ân-ı Keriym Yûnus Sûresi (10/92) Âyetinde:

....فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَة 

(felyevme nüneccîke bi bedenike liteküne limen hal- feke âyeten.) 

92.” Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın”. 

**********

 Bu Âyet-i Keriyme’de de dikkat çeken (بدنك)

(bedenike) kelimesidir. Sayı değerleri (2+4+50+20=76) eder ki, toplarsak, (7+6=13) tür. Görüldüğü gibi Fir’âvn’ın bedeni bile (13) e bağlı olup o’nun mutlak konturolunda’dır. Belirli olarak kendisine verilen zaman süreci içerisinde seçmiş olduğu hayat yaşamının hesabını verecektir. Bu hukuka uymaması, ne o’nun için ne de bir başkası için mümkün değildir. 

 O gün; kendilerinin dünyanın sahibleri olduklarını zannedenler nasıl (13) ün hükmü altında ise, bu günde dünyaya sahip olduklarını zannedenler de mutlak sûrette (13) ün hükmü altındadırlar. Kendilerine tanınan süre bitince üzerlerinde ki, (13) ün hakimiyyet-i hemen faaliyyet’e geçecek ve onları hükmü altına alacaktır. 

 Sûre ve Âyet sayı değerlerini de topladığımızda (1+ 9+2=12) eder ki; bu yolla da bağlı olduğu yer bellidir.[100] 

********** 

----------------

 إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِندَ اللّهِ الَّذِينَ كَفَرُواْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ {الأنفال/55}

 “İnne şerra-ddevâbbi inda(A)llâhi-llezîne keferû fehum lâ yu/minûn(e)” Şüphesiz Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler. (8/55)

----------------

 “Devvâb” Dabbe yürüyen canlı insan olduğu bu sûrenin 22. âyetinde de geçmişti… Hakk’ı örtüp gizleyen “devvab”ın artık iman etmeyeceği belirtiliyor.

 Devvap demek iki ayaklı yürüme kabiliyeti olan mahluk demektir. İnsan cinside “Devvap” içine giriyor. Dünya dışında da hayat olduğuna da işaret ediyor bu âyet. 

Ve insan dahi devvap kısmındandır. Nitekim âyet-i Kerime’de işaret buyurulur. Velhasıl arz üzerinde yaşayan Âdem nesli nasıl ki eceli gelip zahirden batına intikal eder (yok olur demiyor) İnsan olduktan sonra yok olması diye bir şey yoktur. Ölüm dediğin zahirden batına geçiştir. Cinâyet dediğimiz olaylarda bir kişinin başkasını zâhirden bâtına gitmesine sebep olmasıdır. İnsanın ölmesiyle nasıl insanın hayatı son bulmuyorsa bu âlemde dünyanın kıyametinin ayın veya diğer gezegenlerin birinin kayıp olması kara delik olması ömrünün sonuna ermesi İlahi tecellinin bitmesi demek değildir.

Genel anlamda mutlak kıyamet kopmaz. Külli kıyamet olmaz. Külli kıyametin kopması için haşa Allah’ın sona ermesi lazım. Allah var oldukça sıfatları isimleri tecellileri hepsi vardır dolayısıyla bir yerde kesilirse başka bir yerde başlıyor. Demek ki umumi diye bilinen böyle bir kıyamet söz konusu değildir.

Nasıl ki insan zahirden batına intikal ettiği zaman sonu geliyor mu? Gelmiyor, yerine başka bir insan geliyor. Bitme tükenme diye bir şey söz konusu değildir. Müşahede âlemleri suretinde tecellisi dahi son bulmaz. Hadis-i şerifte ki cevamiul kelimdir yani çok manaları içinde toplar, bu âlemlere şamildir zira her âlemi şehadi insan-ı kebir olduğundan “men” kelimesi tahtına dahil olur.

“Kim ki öldü fakat ancak onun kıyameti kopmuştur.” Onun varlığının kıyameti kopmuştur. İşte bu her ne kadar insan için “men” kim demek, bir kimlik, kimlik sadece insanda değil diğer varlıkların da bir kimliği vardır. Dünya da dolayısıyla “men” demektedir. O da bir kimliktir. Yani sadece insanın ölümüyle ilgili bir hadis-i şerif değil bu, cevamiul kelim yani bütün varlıklara şamildir. Buradaki “men” kimlikten maksat biraz şuurlu varlık oluyor aslında. “men” yerine “şey mate“ denmiş olsa eşyanın ölümü olarak bilinecektir.

Bu dünya da bir kimliktir. Yani dünya da bir varlıktır. İnsan gibi canlı ruhlu bir varlıktır dünya. Cansız olsaüzerindeki bu kadar can nereden meydana gelecekti. Nebat mertebesinin canı var, hayvan mertebesinin canı var, insan mertebesinin canı vardır. İşte kim ki öldü onun kıyameti kopmuş olur. Kıyametten maksat kişinin zahirden batına geçmesidir.

Bu âlemler son bulduğu zaman kara deliğe dönüşecek ondan sonra bir daha buralarda hayat olmayacak belki daha sonra olacak ama buranın tabi ki bir sonu vardır. Ama buranın sonu demek insanın âlemde sonu demek değildir. Zira her bir âlem-i şehadi insan-ı kebir olduğundan “men” kelimesi tahtına dahil olur. Yani “men” kelimesinin içinde bulunur.[101]

Yolumuza Gök Yüzü İnsanları Araştırması ile devam edelim;

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

8.55 - İnne şerrad devâbbi ındallâhillezîne keferû fehum lâ yué'minûn. 

Diyanet Meali: 

8.55 - Şüphesiz Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

8.55 - Bütün o debelenenlerin Allah ındinde en şerlisi şol kimselerdir ki küfretmişlerdir de iymana gelmezler. --------------------------- 

Bu âyet-i kerime de belirtilen dabbe türü, ehli küfürden olup iman etmeyenler ve onların en şerlisi olanlardır.[102] T.B. 

----------------

 الَّذِينَ عَاهَدتَّ مِنْهُمْ ثُمَّ يَنقُضُونَ عَهْدَهُمْ فِي كُلِّ مَرَّةٍ وَهُمْ لاَ يَتَّقُونَ {الأنفال/56}

 “Ellezîne âhedte minhum sümme yenkudûne hdehum fî kulli merrâtin vehum lâ yettekûn(e)” Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra da her defasında antlaşmalarını hiç çekinmeden bozan kimselerdir. (8/56)

----------------

 Hz. Peygamber, Benî Kurayza Yahudileri ile bir sözleşme yapmıştı: Aleyhinde bir davranışta bulunmayacaklardı. Yani Resulullah ve müslümanlar aleyhinde hiç kimseye yardım etmeyecekler ve destek vermeyeceklerdi. Böyle iken Bedir Savaşı'nda müşriklere silah yardımında bulundular, sonradan da unuttuk, hata ettik, dediler. Sonra yeniden bir sözleşme daha yapıldı, onu da Hendek Savaşı'nda bozdular. Reisleri olan Kâ'b b. Eşref, Mekke'ye gitti, orada müşriklerle bir ittifak antlaşması yaptı. İşte bu âyetin nüzul sebebi bu olaylar olmuştur. Bununla beraber Tebrizi Tefsiri'nde nüzul sebebinin Kureyş'den Abdüddar oğulları olduğu da nakledilmiştir.[103]

----------------

 فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِم مَّنْ خَلْفَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ {الأنفال/57}

 “Fe-immâ teskafennehum fî-lharbi feşerrid bihim men halfehum le’allehum yezzekkerûn(e)” Eğer onları savaşta yakalarsan, bunlar(a vereceğin ceza) ile arkalarındakileri de dağıt ki ibret alsınlar. (8/57)

----------------

 Bir önceki âyette onlar diye bahsedilen beni kurayza Yahudileri olduğu nuzül sebebinde belirtilmişti. Resülullah efendimize verilen bu bilgilendirme, bizlerin kendi bünyesinde emirdir. “Yahudiler” tevhid-i esma, rububiyet mertebesi bilgilerini tahrif ettiklerinden hakk’tan gelen bilgileri tahrif ettikleri için ortadan kaldırılmaları gerekir ki arkadan geleceklere ibret olsun.

 Tarikat seyri açısından da yolun selâmet-i için biat edip anlaşmaya uymayanlara verilmesi gereken cezadan bahsedilmektedir.

 Nusret Babamız r.a. bunu yolun selâmeti açısından “darılan darılsın, yeter ki yolumuz yürüsün diye ifade etmiştir. 

İşte belki bu ibretlik dosyalara ne ihtiyaç var diye düşünenlere de “ibret alsınlar” ile gerekli olduğu amlaşılmaktadır. Bu dosyaların listesi 24. Âyette dipnot olarak verilmişti. 

----------------

 وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِن قَوْمٍ خِيَانَةً فَانبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاء إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الخَائِنِينَ {الأنفال/58}

 “Ve-immâ tehâfenne min kavmin hiyâneten fenbiz ileyhim alâ seva-/(in) inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lhâ-inîn(e)”

 (Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik etmesinden korkarsan, sen de antlaşmayı bozduğunu aynı şekilde onlara bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez. (8/58)

----------------

 "Nebz": lügatte bir şeyi kaldırıp atıvermektir. Şeriat dilinde ise bir devletin antlaşma yaptığı başka bir devletle ilişkilerini kestiğini haber verip ilan etmesidir. Yani öyle korkulacak bir hıyanetin alâmet ve belirtilerini görüp anladığın takdirde antlaşmanın geçersizliğini, aranızdaki ilişkiyi kestiğini ciddiyet ve doğrulukla ve açıkça kendilerine resmen bildir. Böylece antlaşmanın geçersizliği taraflarca resmen ve eşit olarak bilinsin de ona göre, hareket edilsin. Sözleşme geçerliliğini sürdürüyor varsayılırken böyle bir ilan yapmaksızın ve feshi bildirmeksizin kesinlikle onlarla savaşa girişme, savaşa tutuşmakta acele etme. Zira muhakkak ki, Allah, hainleri, hainlik edenleri sevmez. Onların yaptığı gibi, resmen dost ve müttefik görünüp de gizlice ahdi bozmak, antlaşmayı çiğnemek bir hainlik olduğu gibi, açıkça ve doğrudan doğruya sözleşmeyi nebzetmeden, duyurup ilan etmeden savaşı başlatmak da yine bir hainliktir. Bundan sakınmak gerekir.[104]

----------------

 وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَبَقُواْ إِنَّهُمْ لاَ يُعْجِزُونَ {الأنفال/59}

 “Velâ yahsebenne-llezîne keferû sebakû innehum lâ yu’cizûn(e)” İnkâr edenler, asla yakayı kurtardıklarını zannetmesinler. Çünkü onlar (sizi) âciz bırakamazlar. (8/59)

----------------

 İşte böyle bir kişi yol adabına uymamış ve hatta kendini aşağıdaki yazılanlar ile kafir, müşrik, mücrim, münafık addetmiştir. İşin sonunda yoldan atılmıştır. İşte bu kimseler bununlar yakayı kurtaracaklarını zannetmesinler. Asıl aciz kalan kendi olamuş, irfan mektebi eğitiminden felsefi bir eğitim sistemi içine geri dönmüştür.

 Bir gün görevli bir kardeşimizden kendi mail-ne bağlı olarak oda farkında olmadan mail yazılarının içinde bana bir yazı geldi. Bu yazı gerçekten, korkutucu ve ürkütücü ve büyük bir nefsi cesaretle söylenmiş, sözlerden oluşuyor idi, metin şöyle idi. 

------------------------ 

1. Örtün emri ile Örtü - Küfür tatbikatında KAFİR oldum Elhamdülillah, 

TEVHİD ÜZERE 

---------

2. İsim zevkinde ol emri ile Esma – İlah - Şirk tatbikatında MÜŞRİK oldum Elhamdülillah, 

TEVHİD ÜZERE 

----------

 3. Cihat et emri ile 

Ef’al – Nifak - Cürüm tatbikatında MÜCRİM-MÜNAFIK oldum Elhamdülillah, 

TEVHİD ÜZERE 

----------

4. Şahit ol emri ile Şuhud - İnkar tatbikatında MÜNKİR oldum Elhamdülillah, 

TEVHİD ÜZERE

5. Dört makamı Cem zevki tenezzülü ile sellimu teslima MÜMİN oldum Elhamdülillah, 

TEVHİD ÜZERE E.k.

----------

 Emri ile. Bu emirler kimin emirleri idi acaba.? 

Kendisine İlâhi tecelli olmuş gibi, bu yazıları tahlil için evvelâ bana göndermesi lâzım iken, güya yücelerden gelen bir ilhammış edasıyla başka bir kardeşimize göndermiş ve aradan yaklaşık bir buçuk sene gibi bir zaman sonra dolaylı olarak bir mail tesadüfü olarak bana ulaşan bu yazıları okuyunca gerçekten irkildim. 

Bunun üzerine, bu yazıların tahlilini ve tehlikesini izah etmek için, (81-nolu/Hayal vadisinin çıkmaz sokakları) isimli kitabımı oldukça uzun bir çalışmanın neticesinde oluşturdum. (terzibaba13.com) sitemizden indirilip okunabilir bu sahada içinde gerçek bilgiler ve ölçüler vardır, bilinmesi faydalı olur. 

Çünkü gönle gelen her şeyin, Rahmâni olduğu mutlak değildir, kaynağı ilhamda, evhamda, olabilir, çok tehlikeli bir sahadır. Kişi bunları ayıracak durumda değilse, ilhamı evham, evhamı da, ilham zanneder. Bu hususta mutlaka istişare edilmelidir. Bu imkân yok ise şeriat ölçüsüne vurulmalıdır, uyarsa kabul edilmelidir. Ama amel etmekte gene şüpheler olabilir kaygan bir zemindir.[105] 

----------------

 وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ {الأنفال/60}

 "Vee’iddû lehum mâ-steta’tum min kuvvetin vemin ribâti-lhayli turhibûne bihi aduvva(A)llâhi ve’aduvvekum veâharîne min dûnihim lâ ta’lemûnehumu(A)llâhu ya’lemuhum vemâ tunfikû min şey-in fî sebîli(A)llâhi yuveffe ileykum veentum lâ tuzlemûn(e)” Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez. (8/60)

----------------

 وَإِن جَنَحُواْ لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {الأنفال/61}

 “Ve-in cenahû lisselmi fecnah lehâ vetevekkel ala(A)llâh(i) innehu huve-ssemî’u-l’alîm(u)” Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (8/61)

----------------

Mü’minler bu takdirde Allah’a güvensinler yâni Cenâb-ı Hakk diğer isimleri zikretmiyor ve Allah ismini zikrederek, esmâ ve sıfât mertebelerine değil zât mertebesine güvenin hedefiniz Allah câmi’ ismi olsun demek istiyor. 

O hakkıyla işiten ve bilendir. Onu hakkıyla işitenler, hakkıyla bilenlerdir.

60 ve 61. Âyetleri Mesnevi-i Şerif beyitlerinde;

504. Vaktâki Resûl kılıç peygamberi olmuşlar, onan ümmeti saf yırtıcıdırlar ve erdirler.

Bu beyt-i şerîfte (Tevbe, 9/73) ya’ni “Ey resûlüm! küffâra cihâd et!" âyet-i kerîmesiyle ya’ni Ben kılıç peygamberiyim" hadîs-i şerifine işâret buyurulur. Ma’lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin kılıç ile me’mûr olması küffârın tecâvüzlerine ve azgınlıklanna karşı mü’minlerin nefislerini müdâfaa ve bâtılı ibtâl ve Hakk’ı tesbit içindir. Zîrâ dîn-i İslâm, kılıç ile değil, evvelen nasâyih ve teblîğ-i hakâyık-ı ma’küle ile başlamıştır. Vaktâki küffâr kendilerine tebliğ olunan bu hakâyık-ı ma’kuleyi ibtâl edecek söz bulamadılar, öfkelenip delice kılıca sanldılar. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretleri dahi bu deli alaylannın ellerinden silâhlannı almak için onlara mukabeleye me’mûr oldu. Nitekim bu hakikat Kur’ân-ı Kerîm’de açık bir sûrette sûre-i Enfâl’de böyle beyân buyurulur: (Enfâl, 8/60) ya’ni “O küffâr için gücünüz yettiği kadar kuvvet cinsinden olan şeyi ve harb atlarını hazırlayınız ki, onunla Allâh’ın ve sizin düşmanlanmzı korkutursunuz” (Enfâl, 8/61) ya’ni “Eğer onlar sulha meylederlerse, sen dahi onlara karşı sulha meylet!” Binâenaleyh elyevm hıristiyan papazlarının, “İslâm dîni kılıç ile intişâr etmiştir!” diye vâki’ olan iddiaları bu beyânât-ı kur’âniyyeye karşı büyük bir iftiradır. İmdi, Resûl-i Ekrem nebiyy-i seyf olunca, onun ümmeti dahi düşmanların safını yırtıcı olan erler olur.

505. Bizim dînimizde maslahat cenk ve heybettir. Dîn-i Îsâ da maslahat mağara ve dağdır.

“Maslahat”, bir husûsun icrâsı için iyi ve münâsib olan yol ma’nâsında müsta’meldir. “Şükûh”, heybet demektir. Ya’ni, bizim dîn-i Muhammedîmizde icrası münâsib ve iyi olan yol, halk ile ihtilât edip, zâhirde hakkı ibtâle çalışan insan şeytanlarıyla ve bâtında nefis ve şeytan düşmanlanyla cenk etmek ve onlara heybet ilkâ etmektir. Ve îsâ (a.s.)ın dîninde icrâsı iyi ve mü- nâsib olan şey dahi, halktan kaçıp mağaralara ve dağlara ilticâ ve oralarda ibâdetle meşgül olmaktır. Zîrâ ümmet-i Muhammed ile ümmet-i îsâ’nın is- ti’dâdlan budur. Çünkü her bir peygambere ilm-i risâletten ümmetinin isti’dâdından ne ziyâde ve ne de noksân verilmiştir. Zîrâ eğer noksân verilse hakkı verilmemiş olur ve eğer ziyâde verilse tâkatleri hâricinde teklîf yapılmış olur.

Ma’lûm olsun ki, Muhammed (a.s.v.)ın bi’setinden sonra arz üzerinde bulunan beşerin kâffesi ümmet-i Muhammed isti’dâdındadır. Nitekim sûre-i Sebe’de (Sebe, 34/28) ya’ni “Ey resûlüm! Biz seni ancak bütün nâsa müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Binâenaleyh elyevm ehl-i garbın ahkâmına tevessül ettiklerini iddiâ eyledikleri şerîat-i îseviyye yoktur. Çünkü onlar artık şerîat-i îseviyye ahkâmına ittibâ’ isti’dâdında değildirler. Her ne kadar onlar kavlen Kur’ân’ı inkâr ederler ise de farkına varmaksızın fiilen onun ahkâmına riâyet ederler. Bu hâlin delîl-i zahirîsi çoktur. Birkaçını saymak münâsib olur.

1- Şerîat-i îseviyyede bir kimse bir tokat yese diğer yanağını çevirmek lâzımdır. Şerîat-i muhammediyyede, sûre-i Bakara’da (Bakara, 2/194) ya’ni “Kim ki, size tecâvüz ederse, size tecâvüz ettiği misliyle ona tecâvüz edin!” buyurulmuş olduğundan kısâs ve mukâbele-i bi’l-misl vardır. Ehl-i garbın hiçbirisi yediği tokat mukabilinde diğer yanağını çevirmek isti’dâdında değildir, derhâl mukabele eder; ve hattâ ağır bir söz mukabilinde düello teklîf eder.

2- Şerîat-i îseviyyede hükümdâra vergisini kendi eliyle ve mütevâzıâne getirmek lâzımdır. Halbuki hükümdârlanna karşı tevâzu’ şöyle dursun, o ehl-i garb onların amellerine tahammül edemediler de, tâc ve tahtlarını alt üst ettiler. Haksızlığa ve tahakküm-i nefsânîye karşı kıyâm, şerîat-i muhammediyye iktizâsındandır. Zîrâ hadîs-i şerifte “Sizden biriniz bir münker görürse eli ile ve muktedir değil ise dili ile men etsin; ve eğer buna da muktedir değil ise kalbiyle buğuz etsin!” buyurulmuştur.

3- Ehl-i garb birisinin odasına gireceği vakit kapıyı vurup dühüle izin isterler ve onlar kavlen inkâr ettikleri Kur’ân-ı Kerîm’in (Nûr, 24/27) ya’ni "Ey mü’minler, ehlinden izin almadıkça ve selâm vermedikçe kendi evlerinizin gayrı olan evlere girmeyiniz!” âyet-i kerîmenin hükmüne riâyet ederler. Zîrâ isti’dâdla'rı budur, başka türlü yapamazlar. 

Taaddüd-i zevcâtı münkir oldukları hâlde müteaddid metreslere arz-ı ihti-yâç etmeleri ve kadına ve ıtriyâta meyilleri dahi ümmet-i Muhammed isti'dadında olduklarının delilidir.[106]

----------------

 وَإِن يُرِيدُواْ أَن يَخْدَعُوكَ فَإِنَّ حَسْبَكَ اللّهُ هُوَ الَّذِيَ أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَ {الأنفال/62}

 “Ve-in yurîdû en yahde’ûke fe-inne hasbeka(A)llâh(u) huve-llezî eyyedeke binasrihi vebilmu/minîn(e)” Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa kuşkusuz Allah sana yeter; yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O’dur. (8/62) 

----------------

 Seni oyuna getirmeye, aldatmaya çalışırlarsa; salik seyri sülukunda öyle bir hale gelirki kendinde bulunan nefsi emmare yine oyun kurup aldatmak isteyebilir. Bu durumda “Hasbiyallah” Allah bana yetişir. İdrakinde olunursa “Ha” “Sin” ve “Bi” Allah’ın c.c. hakikati insani ile birlikte olmasıdır. Hüviyet-i mutlaka ile seni ve inananları zâti yardım ile destekledi. Burada imân, ikân mertebesinden ifade edilmektedir.

----------------

 وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنفَقْتَ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً مَّا أَلَّفَتْ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللّهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {الأنفال/63}

 “Veellefe beyne kulûbihim lev enfakte mâ fî-l-ardi cemî’an mâ ellefte beyne kulûbihim velâkinna(A)llâhe ellefe beynehum innehu azîzun hakîm(un)” Onların kalplerini uzlaştırandır. Şâyet yeryüzündeki şeyleri tümüyle harcasaydın, sen onların kalplerini uzlaştıramazdın. Fakat, Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (8/63)

----------------

Müminlerin, inananların gönüllerini birleştiren de O’dur. Bu maddiyat işi değil gönül işidir. Bu uzlaşma uluhiyey mertebesindendir, anlatan ise Ahadiyet mertebesidir. Allah camii mertebesinden toplayıcı olarak üstünlük ve hikmet sahibidir.

----------------

 يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ {الأنفال/64} 

“Yâ eyyuhâ-nnebiyyu hasbuka(A)llâhu vemeni-ttebe’ake mine-lmu/minîn(e)” Ey Peygamber! Sana ve sana tabi olan mü’minlere Allah yeter. (8/64)

----------------

 “Ha” “Sin” ve “Bi” Allah’ın c.c. hakikati insani ile birlikte olmasıdır. İnsanın hakikat-i ile uluhiyet mertebesi (nebi) haber getirene ve imanlarını ikân’a dönüştürenlere yeter.

----------------

 يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ إِن يَكُن مِّنكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُواْ مِئَتَيْنِ وَإِن يَكُن مِّنكُم مِّئَةٌ يَغْلِبُواْ أَلْفًا مِّنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُونَ {الأنفال/65}

 “Yâ eyyuhâ-nnebiyyu harridi-lmu/minîne alâ-lkitâl(i) in yekun minkum işrûne sâbirûne yaġlibû mi-eteyn(i) ve-in yekun minkum mi-etun yaglibû elfen mine-lleżîne keferû bi-ennehum kavmun lâ yefkahûn(e)” Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir. (8/65)

----------------

 Ey hakkı haber veren, inananları nefis cihadına teşvik et. Burada inananların nefis cihadında sabırlı davranırsa bir iyi hasleti 10 nefsi emmare kuvveti elinde kalmış kötü ahlakı iyi ahlaka dönüştürecek. Ve beden arzının ve gönlün hakimiyetini ele geçireceklerdir.

----------------

 الآنَ خَفَّفَ اللّهُ عَنكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا فَإِن يَكُن مِّنكُم مِّئَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُواْ مِئَتَيْنِ وَإِن يَكُن مِّنكُمْ أَلْفٌ يَغْلِبُواْ أَلْفَيْنِ بِإِذْنِ اللّهِ وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ {الأنفال/66} 

 “El-âne ḣaffefa(A)llâhu ankum ve’alime enne fîkum da’fâ(en) fe-in yekun minkum mi-etun sâbiratun yaglibû mi-eteyn(i) ve-in yekun minkum elfun yaglibû elfeyni bi-izni(A)llâh(i) va(A)llâhu me’a-ssâbirîn(e)” Şimdi ise, Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah, sabredenlerle beraberdir. (8/66)

----------------

 Bu âyette ise yükünüzü hafifledim diyerek nefis te zafiyet olduğunu biliyorum. Onun için eskiye dönüş olmaması için nefis cihadına bir iyi özelliğiniz ile 2 kötü özelliğinizi iyi ahlaka çevirebileceksiniz. Nefsiniz ile sabr ederseniz, Allah sizinle beraberdir.

----------------

 مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللّهُ يُرِيدُ الآخِرَةَ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {الأنفال/67}

 “Mâ kâne linebiyyin en yekûne lehu esrâ hattâ yushine fî-l-ard(i) turîdûne arada-ddunyâ va(A)llâhu yurîdu-l-âhira(te) va(A)llâhu ‘azîzun hakîm(un)” Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hâkim duruma gelmedikçe, hiçbir peygambere esir almak yakışmaz. Siz geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, hâlbuki Allah ahireti (kazanmanızı) istiyor. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (8/67)

----------------

 Yeryüzünde bize döndürürsek beden arzımızda düşman yani nefsi emmareyi sindirip yani kötü ahlakını iyi ahlakla değiştirmedikçe, nefsi emamreyi kontrol altına almamız mümkün değildir. Siz geçici beden arzının menfaatini yani nefsin istekleri doğrultusunda menfaatlenmek istiyorsunuz. Allah cc. ise ahirinizde sonunuzda oluşacak olan zât cennetlerinde olmazınızı istiyor. Allah üstün ve hikmet ilm-i ledün sahibidir.

----------------

 لَّوْلاَ كِتَابٌ مِّنَ اللّهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ {الأنفال/68}

 “Levlâ kitâbun mina(A)llâhi sebeka lemessekum fîmâ ehaztum azâbun azîm(un)” Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye)den dolayı size büyük bir azap dokunurdu. (8/68)

----------------

 Allah'dan bir kitap sebketmemiş, yazılmamış olsa idi, ictihaddaki bir hatadan dolayı itap etmemek veya Bedir Savaşı'na katılanlara azap etmemek veya açıkça yasaklanmamış olan bir işi yapanı cezalandırmamak gibi bir ilâhî hüküm, Levh-i Mahfuz'da yazılmış olmasa idi aldığınız o şeyde (yani ele geçirdiğiniz esir fidyeleri sebebiyle onun yerine), size mutlaka büyük bir azab dokunurdu. Hasılı Bedir Savaş'ında esir tutmakla meşgul olmak ve esirlerden fidye almak maksadını amaç edinmek büyük bir tehlike idi. Çünkü henüz düşman ordusu üzerinde tam bir hakimiyet, gerçek anlamda bir ishan hasıl olmuş değildi, henüz İslâm'ın gücü bütün katılığıyla ağır basmış değildi. O sırada düşmanın biraz uyanık davranması size büyük bir felaket getirebilirdi. Fakat Allah sizi korudu. Nitekim genellikle bu ince noktaya dikkat edilmediğinden dolayı daha sonra Uhud Savaşı'nda bunun çok zararı görüldü. Her halde Bedir'de esir ve fidye alınmamak daha sıhhatli bir iş olacaktı. Fakat mademki, alındı ve Allah tehlikeden korudu.[107]

 Terzi Baba Fusûs’ül Hikem Şit Fassında 67. ve 68. Âyetler hakkında aşağıdaki aşıklama varid olmuştur.

 Bundan dolayı o, bir yönden aşağıda olur ve bir yönden yukarıda olur. Ve gerçekten bizim şeriatımızın zâhirinde Ömer'in Bedir esîrleri hakkında, onlara hükmetmekle gerçekleşen fazlı ve hurma ağacının aşılanması hakkında, bizim uymuş olduğumuz şeyi teyid eden şey zâhir oldu. Bundan dolayı kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için önde olmanın oluşması lâzım gelmez; ve ancak er kişilerin bakışı, ilm-i billah mertebelerindeki önde oluşadır; onların arzusu oradadır; ve dünyâ hâdiselerine gelince, onların düşüncelerinin ona bağlılığı yoktur. Böyle olunca bizim bahsettiğimiz tahakkuk etti (19).

Yâni evliyânın sonuncusu, şer’i hükümlerinde resûllerin sonuncusuna tâbî olması ve şerîat ilmini ondan alması yönünden resûllerin sonuncusundan daha aşağı olur ve resûllerin sonuncusu ilimleri onun mişkâtından aldığı yönden, evliyânın sonuncusu, resûllerin sonuncusundan daha yüksek olur.

 Bundan dolayı evliyânın sonuncusu, nebîlerin sonuncusu olan (s.a.v.) Efendimiz'in bâtınları olan velâyetin sonuncusu, zâhirleri olan nübüvvetin sonuncusundan bir yönden aşağıda, bir yönden yukarıda olur. Bir şeyin bir yönden aşağı, bir yönden yukarı olduğuna delîlin nedir diyecek olur isen, şerîatımızın zâhirinde Hz. Ömer (r.a.)’ın Bedir muhârebesinde alınan esirler hakkındaki hükmüyle, (S.a.v.) Efendimiz'in hurma ağaçlarının aşılanmasının terki hakkındaki hükmüne dikkat et! 

Şöyle ki, Bedir savaşında İslâm ehli müşriklere gâlip gelmiş ve onlardan yetmiş esir almış idi. (S.a.v.) Efendimiz, esirler hakkında yapılması lâzım gelen muâmeleye dâir ashâb-ı kirâmıyla fikir alışverişinde bulundu. Hz. Sıddîk (r.a.) "Yâ Resûlallah, bunlar bizim akrabâ ve yakınlarımız­dandır; bir miktar para alıp onları âzâd edelim" buyurdu. Diğer ashâb-ı kirâm da bu görüşü kabûl ettiler. Ve Hz. Ömer (r.a.) "Bunlar küfrün önderleridir; hepsini öldürelim." buyurdu. Ve Cenâb-ı Muâz (r.a.) da Hz. Ömer'e katıldı. Risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz Hz. Sıddîk'ın görüşünü uygun buldular ve öyle yaptılar. Onu tâkiben bu âyet-i kerime nâzil oldu:[ مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللّهُ يُرِيدُ الآخِرَةَ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ] ve [لَّوْلاَ كِتَابٌ مِّنَ اللّهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ] 

“Mâ kâne li nebiyyin en yekûne lehû esrâ hattâ yushıne fîl ard, turîdûne aradad dunyâ, vallâhu yurîdul ahırete, vallâhu azîzun hakîm.” ve “Lev lâ kitâbun minallâhi sebeka le messekum fîmâ ehaztum azâbun azîm.” (Enfâl 8/67-68) Yâni: "Elinde, yeryüzünde çok katl yapan esirler bulunan bir peygambere fidye almak lâyık olmadı. Siz dünyâ malını istersiniz. Oysa Allah, âhireti murâd eder. Allah Teâlâ hükmünde azîzdir. Eğer sizin azâblanmamanız için, Allah'dan ezelde hüküm öne geçmiş olmasa idi, aldığınız şey hakkında çok büyük azâb olurdu." Bunun üzerine (S.a.v.) Efendimiz ağlayıp buyurdular ki: "Eğer azâb nâzil olaydı, Ömer ve Muâz (r.a.) dan başkaları kurtulmaz idi". Çünkü Sa'd b. Muâz hazretleri de Cenâb-ı Ömer'in görüşünde bulunmuş idi. Bundan dolayı Hz. Risâlet-penâh bu husûsta her ikisini de orada hâzır olanların üzerine üstün kıldı; ve Risâlet-penâhın kendi nefsi dahi tabî ki hâzır olanlar arasında idi.

 Ve aynı şekilde ashâb-ı kirâm hurma ağaçlarını aşılamanın mı, yoksa terk etmenin mi münâsib olduğunu Fahr-i âlemden sordular. Cevâben: "Eğer terk olunurlarsa çoğalır zannederim" buyurmaları üzerine ashâb aşıyı terk ettiler. O sene hurma az oldu. Bunun üzerine Risâlet-penâh Efendimiz: "Siz dünyânızın işlerini daha iyi bilirsiniz" buyurdu; ve bu husûsta ashâbın üstünlüğünü isbât eyledi. 

 İşte bu iki şer’i delîl, kâmil için her şeyde ve her mertebede önde oluşun lâzım gelmediğini gösterir. Çünkü bu bahsedilen cüz'i fâziletler nübüvvetin gereğinden değildir. Başkalarında bulunup da nebîde bulunmaması, onun nübüvvetine noksan vermez. Er kişilerin ve kemâl ehlinin bakışı bu gibi cüz'i fâziletlere değil, ancak ilm-i billah mertebelerindeki önde oluşadır. Onların arzuları bu mertebelerdedir. Onlar kişiyi ilm-i billah mertebelerindeki fazîletleriyle ölçerler. Âlemlerin hâdiselerine ve dünyâ vukûâtlarına hâtırlarını bağlayıp bunlara bağlı olan cüz'i fâziletlere aslâ önem vermezler. Çünkü bunların hepsi vahdet cemâlinin örtüsüdür. 

 İşte bu îzâhlar ile; "evliyânın sonuncusu bir yönden aşağıdadır ve bir yönden yukarıdadır" sözümüz tahakkuk etti.[108]

----------------

 فَكُلُواْ مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلاَلاً طَيِّبًا وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {الأنفال/69}

“Fekulû mimmâ ganimtum halâlen tayyibâ(en) vettekû(A)llâh(e) inna(A)llâhe gafûrun rahîm(un)” Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (8/69)

----------------

 Bedir savaşı, Nur-u Muhammedinin tüm yeryüzüne ve gönülde yayılmasıydı. Nûr-u Muhammedi ise tüm merteeleri kapasayan mertebedir. Tüm mertebelerden gelen ilâhi bilgilere hayal ve vehim karıştırmadan mâ’na yiyeceği olark helalinden yiyin. Eğer böyle yapmazsanız Allah’a karşı gelmiş olursunuz, bundan sakının. Allah c.c. bağışlayan ve rahimdir. “Rahim” müminlere hususi olan rahmettir.

----------------

 يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّمَن فِي أَيْدِيكُم مِّنَ الأَسْرَى إِن يَعْلَمِ اللّهُ فِي قُلُوبِكُمْ خَيْرًا يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِّمَّا أُخِذَ مِنكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {الأنفال/70} 

 “Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul limen fî eydîkum mine-l-esrâ in ya’lemi(A)llâhu fî kulûbikum hayran yu/tikum hayran mimmâ uhize minkum veyagfir lekum va(A)llâhu gafûrun rahîm(un)” Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman, ihlâs, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (8/70)

----------------

 Abdullah b. Abbas Hazretleri'nden gelen bir rivâyete göre: bu âyetin nüzul sebebi, babası Hz. Abbas hakkındadır. Şöyle ki:

Bedir Savaşı'nda Abbas da esirler arasında bulunuyordu. Beraberinde yirmi ukiyye de altın vardı ki, bir ukiyye kırk dirhem ve toplamı da sekizyüz dirhem demektir. Bunu müşrik askerlerini doyurmak için yanına almıştı. Çünkü kendisi Bedir'e katılan Kureyş ordusunun iaşesini üstlenen on kişiden biri idi. Fakat sıra kendisine gelmeden esir düşmüştü. Bunun üzerine Abbas, ben zaten daha önceden müslüman idim, fakat bana baskı yaptıkları için istemeye istemeye bu savaşa katıldım, dedi. Peygamber Efendimiz bu dediğin doğru ise Allah zaten sana bunun ecrini verecektir, lakin işin dış yüzü bizim aleyhimize idi, dedi. Bundan sonrasını Hz. Abbas'ın kendisi anlatıyor ve diyor ki; sonra Resulullah'tan benden fidye olarak aldığı o altını, bana geri vermesini istedim, o da o zaman buyurdu ki; "Aleyhimizde kullanmak için alıp yola çıktığın şeyi mi istiyorsun? Hayır olmaz." dedi. Ayrıca peygamber, iki kardeşim oğlu Âkıl b. Ebi Talib ile Nevfel b. Hâris'in de fidyelerini benim ödememi istedi. O zaman ben, ey Muhammed! Sen beni Kureyş'ten dilenecek bir durumda bıraktın, dedim. Bunun üzerine Resulullah, hani Mekke'den yola çıkarken zevcen Ümmü'l-Fadl'a başımıza ne geleceği belli değil, nolur nolmaz deyip teslim ettiğin, şâyet bana birşey olursa, bu senin ve çocuklarınındır, diyerek ona verdiğin altın nerede?" deyince, ben "Nereden biliyorsun?" dedim. O da "Rabbim haber verdi." buyurdu. O zaman "Allah'a yemin ederim ki sen hak peygambersin. "şehadet ederim ki, Allah'dan başka ilâh yoktur." Vallahi o parayı Allah'dan başka kimsenin görmediği, gecenin karanlığında teslim etmiştim. Allah biliyor ya, ben senin peygamberliğine hep şüphe ile bakıyordum. Şimdi madem ki, bunu haber verdin, artık hiçbir şüphem kalmadı dedi. Daha sonra Hz. Abbas'ın, bu âyetin meâline işaretle şöyle dediği de rivâyet ediliyor: "Allah bana o altınların yerine daha hayırlısını verdi; şimdi yirmi tane kölem var, en aşağısı yirmi bin ile müdarebe (ortak iş) yapıyor. Ayrıca Allah bana Zemzem'i de ihsan etti ki, karşılığında Mekke'nin bütün mal varlığını verseler yine de istemem. Bundan böyle ben hep Rabbimin mağfiretini gözlüyorum".[109]

 Peygamber (a.s.)ın esirlere bakması ve tebessüm etmesi ve: “Bir kavimden taaccübe dûçâr oldum ki, zincirler ile ve bukağılar ile cennete çekilirler” buyurması Cenâb-ı pîr efendimiz bu kıssayı Fihi Mâ Fîh’in ibtidâsında Selçuk hükümdârının vezîri olan Muîneddîn Pervâne’ye hitâben (Enfal, 8/70) yâ’ni “Ey benim Resûlüm, esirlerden elinizde olanlara de ki: Eğer Allah Teâlâ’nın ilm-i ezelîsinde, kalblerinizde hayır ve îmân var ise, sizden alınan fidyeden hayırlısını size verir ve günahlannızı mağfiret eder; Allah Teâlâ gafur ve rahimdir” âyet-i kerîmesinin tefsirini beyân buyurdukları sırada nakl et­mişlerdir ki, bu Fîhi Mâ Fîh fakır tarafından tercüme edilmiştir. Bu muhârebeden alınan esirler arasında Peygamber efendimizin amcaları Hz. Abbâs (r.a.) dahi mevcûd idi ki, muahharan İslâm olmuşlardır; ve bu hadîs bu esîrler hak­kında şeref-vârid olmuştur.

4459. Peygamber gördü ki, bir bölük esîr götürürler idi ve onlar nâle içinde idi.

4460. O agâh olan arslan onları bend içinde gördü; onda altlan alta bakarlar idi.

O avâkıb-ı ahvâle âgâh olan arslan, ya’ni Nebiyy-i zîşân o esirleri bağ içinde gördü ki, o esîrler bağ içinde, başlarını önlerine eğip, utanma ve öfke halleri memzûç olduğu halde, alt alta nazar ederlerdi.

4461. Hattâ her biri Resül-i sâdık üzerine gazab cihetinden dişlerini ve du­daklarını çiğnerler idi.

4462. Tâkat yok idi ki, o gazab ile söz söylesinler; zîrâ on batman kahır zin­cirinde idiler.

O esirlerin tâkatı yok idi ki, öfkeleri sebebiyle ehl-i islâm aleyhinde söz söyleyebilsinler; zîrâ her biri on batman ağırlığında kahır ve cezâ zincirleriy­le bağlı idiler.

4463. Müvekkel onları şehir tarafına çeker idi, onları kahır ile kâfiristandan götürür idi.

Esirleri muhâfazaya me’mur olan kimse onları çeke çeke şehir tarafına gö­türür idi; onlan kahriyle diyâr-ı küffârdan, diyâr-ı İslâm’a götürür idi.

4464. “Ne bir fidâ, ne bir altın alıyor, ne de bir serverden şefâat erişiyor!" Bu beyit ile âlîdeki beyit, esîrlerin kendi kendilerine söyledikleri sözlerdir. Ya’ni derler idi ki: “Bizi mağlûb eden bu Peygamber ne fidye-i necât ne de al­tın alıyor, ne de bizim halâsımız için taallukâtımızdan bulunan islâmlann bü­yüklerinden bir şefâat erişiyor!"

4465. "Âlemin rahmeti! diyorlar, halbuki o, âlemin boğazım ve gırtlağını gö­türüyor!" Bu Peygamber’e müslümanlar “Âlemin rahmeti!” diyorlar, halbuki o rah­met değil, bil’akis âlemin boğazını ve gırtlağını kesiyor.

4466. Dudak altında şâhın işine ta'ne vurucu oldukları halde, bin inkâr ile yo­la giderler idi.

O esîrler, şâh-ı hakîkat olan Peygamber’in, işine dudak altından i’tirâz ederek ve homurdanarak, bin inkâr ile yola giderler idi.

4467. "Çâreler yaptık, halbuki burada çâreler yoktur; muhakkak bu adamın kalbi mermerden noksan değildir."

O esîrler homurdanarak derler ki: “Biz her müşkilâta karşı çâreler ve ted­bîrler yaptık, müessir oldu; halbuki bugün başımıza gelen belânın def’ine çâ­re ve tedbîr yoktur. Muhakkak bu Peygamber dedikleri adamın kalbi katılık­ta mermer taşından daha noksan değildir.”

4468. Biz binlerce arslan adamız, şeci arslanız; İki üç çıplak ve zayıf ve ya­rım canlıya,"

4469."Böyle âciz kalmışız; eğri gidicilikten midir, yâhud yıldızlardan mıdır yâhud sihirbazlıktan mıdır?" Birinci beyit, ikinci beytin birinci mısrâ’ı ile tamâm olur. “Ya’ni Kureyş ka­bilesinin bahâdır ve cengâverleriyiz. Böyle birkaç çıplak ve zayıf eline ve yarı canlı olan kimselere karşı nasıl olup da böyle âciz kalmışız. Bu mağlûbiye­timiz bizim tedbîrde eğri gidiciliğimizden midir, yoksa yıldızların te’sîrinden midir, yâhud onların sihirbazlıklanndan mıdır?” demek olur. 

4470. "Onun o bahtı bizim bahtımızı yırttı; bizim tahtımız, onun tahtında baş aşağı oldu.”

“O Peygamberin tâli’i bizim tâli’imizi mağlûb etti, bizim taht-ı ikbâlimiz, onun taht-ı ikbâlinden altüst oldu.”

4470 "Eğer onun işi sihirbazlıktan kavî oldu ise, biz dahi sihirbazlık ettik ni­çin gitmedi?"

“Eğer o Peygamberin bizim üzerimize galebesi sihirbâzlıktan oldu ise, biz de ona karşı sihirbâzlık yaptık; bizim sihirbazlığımız niçin müessir olup, ileri­ye gitmedi?”[110] 

----------------

 وَإِن يُرِيدُواْ خِيَانَتَكَ فَقَدْ خَانُواْ اللّهَ مِن قَبْلُ فَأَمْكَنَ مِنْهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {الأنفال/71} 

 “Ve-in yurîdû hiyâneteke fekad hânû(A)llâhe min kablu feemkene minhum ve(A)llâhu alîmun hakîm(un)” Eğer sana hainlik etmek isterlerse, (bil ki) onlar daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi de Allah onlara karşı (sana) imkân vermişti. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (8/71)

----------------

 إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ أُوْلَئِكَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يُهَاجِرُواْ مَا لَكُم مِّن وَلاَيَتِهِم مِّن شَيْءٍ حَتَّى يُهَاجِرُواْ وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ إِلاَّ عَلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُم مِّيثَاقٌ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ {الأنفال/72} 

“İnne-llezîne âmenû vehâcerû vecâhedû bi-emvâlihim veenfusihim fî sebîli(A)llâhi vellezîne âvev venasarû ulâ-ike ba’duhum evliyâu ba’d(in)(c) vellezîne âmenû velem yuhâcirû mâ lekum min velâyetihim min şey-in hattâ yuhâcirû ve-ini-stensarûkum fî-ddîni fe’aleykumu-nnasru illâ ‘alâ kavmin beynekum vebeynehum mîśâk(un) va(A)llâhu bimâ ta’melûne basîr(un)” İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar, onların velâyetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir. (8/72)

----------------

 Kelime-i Tevhid Kitabından hicretin hakikatı ve bağlantılarını incelemek faydalı olacaktır.

 HİCRET

Hicret’in hakikati

11-09-2001

Medine-i Münevvere “Kelime-i Tevhid”in mutlak kemalde son zuhur mahalli olan “Muhammediyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrak edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrak etmemiz mümkün olacaktır. 

Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır. 

(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in zuhuru;

( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur. 

O halde “tevhid bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir. 

Eğer Rasullullah Medine’ye hicret ettirmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı. 

İşte bu yüzden Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzre “Hicret” hadisesinin gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı Mekke’den çıkarması mümkün değildir. 

Bunu daha iyi anlayabilmemiz için evvelâ “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. 

Lügat manası, şehir olan bu kelime; batın manası itibariyle medeni yani göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insanların oturdukları yer, demektir. 

İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir. 

Eğer bu vasıfların yoksa hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak. 

Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakikatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifadelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir. 

İşte bu yoldan bizim de “medeni” yani “Medine”li olmamız imkan dahiline girecektir. 

İslamiyet’in gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hadisesi meydana gelmiştir. Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı Hz. Rasulullah’ın şifre rakamıdır. Birçok oluşum bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifade etmeye çalışıyoruz. 

Zâti tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hadisesi oluşmuş.

“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana gelmiştir. 

Şu noktaya gerçek manada dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zat mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.

Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’al âlemi” tatbikatı olamıyacaktı.

Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir. 

Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir. 

Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, bâtınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.

Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.

Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir. 

Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider. 

Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.

Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.

“Mescid-i Nebevi” Medineye girme zamanı gelmiştir. Kafile rebi’ül evvelin 12. Cuma günü Medine şehrine doğru yola çıkar ve Medine’ye girilir. Böylece “Medeni” hayata geçiş başlamış olmaktadır. 

Medineliler yani ensarın herbiri Rasulullah’ı evlerine davet etmekteydi, fakat o hiçbirini kırmak istemiyordu ve devesinin yularını serbest bıraktı, deve durursa orada bir müddet ikamet edecekti. Yavaş yavaş yürüyen kafilenin önündeki deve nihâyet bir yerde durdu ve oturdu ancak az sonra kalkarak, tekrar yürümeye başladı; herkes heyecanlıydı, az sonra deve tekrar bir evin önünde durdu, oturdu ve orada kaldı.

Bu ev Eba Eyyübül Ensari’nin eviydi; bu arada Hz. Rasulullah (sav.) deveye hiç müdahale etmemiş, kararı “deveyi yönetene” bırakmış idi.

Devenin ilk durduğu yere Mescidil Nebevi’nin yapılması, ikinci durduğu yerde de kalınması kararlaştırıldı.

Böylece Cenabı Hakk, habibinin mekan yerlerini hayvanların en hayırlılarından olan bir deveden tespit ettirmiş oldu.

Musa (as.)’na ağaçtan konuşan Allah (cc.) Muhammed (sav.) Efendimize de bir hayvandan mekan tespiti yaptırmıştır. 

Burada nebati tecelliden, hayvani tecelli daha üstündür. 

Ayrıca Hz. Rasulullah’a Cenabı Hakk her mertebeden tecelli etmiştir. 

“Çakılların konuşması,” maden mertebesinden; 

daha sonraları üzerinde hutbe okuduğu “hurma kütüğünün ağlaması,” bitki mertebesinde; 

“devenin yer tespiti yapması,” hayvanlık mertebesinden; 

“insanlık tasdiği,” insanlık mertebesinden;

“cinlerle konuşması,” cinlik mertebesinden O’na hitabı ve o mertebelerin de O’nu tasdiğidir. 

Böylece her mertebedeki varlıkların O’nu tanıması, O’nun âlemlere rahmet olması yönündendir. 

Az geriye dönerek bir izah yapmaya çalışalım; şöyle ki, eğer sen de peygamberinin yolundan gidip, O’nun hayatını yaşamak istiyorsan, nefsi benliğinden, “medeniyyet”e hicret etmen gerekecektir; eğer zaten yola çıkmışsan, sana “Medine” şehrine girmenin yollarını göstererek kolaylaştırırlar.

Seni yolda taşıyan, “vücud” denendir. 

“Medine”ye girdiğinde devenin ilk çöktüğü yer, “gönül meydanı”dır, ki orada “gönül mescidi”ni kurmalısın. 

Daha sonra devenin çöktüğü ve oturup kaldığı evin önü de “sabır evi”dir.

Çünkü Eyyubül Ensari “sabır ile yardımı” ifade etmektedir. Eskilerden beri “Eyyub” ismi “sabır” ile özdeşmiştir. 

Nitekim, “Allah sabredenlerle beraberdir.” “Sabreden zafere erer.” “Sabredersen hakikate erersin,” gibi birçok şekilde belirtilen bu güzel haslet ile vasıflanmamız lazım geldiğini bilmemiz gerekmektedir.

Nihâyet “Medine Mescidi” “Mescidi Nebevi”nin inşaatına başlandı, yanına “Hane-i Saadet” inşa ediliyordu. 

Bu hadise bize, Kur’anı Keriym Bakara 2/127 âyetindeki, 

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاسْمَعِيلُ

“ve iz yerfe’u ibrahimül kavaide minel beyti ve ismailü” mealen, “o vakti hatırla ki, hani ibrahim ile ismail beytin duvarlarını yükseltiyorlardı.” oluşumunu hatırlatmaktadır. 

 Bu âyet ile bizlere “gönül kabe”mizin (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” “zat mertebesi” itibariyle yapılmasının gerekliliği bildiriliyorken, “Medine Mescidi”nin yapılmasıyla da gönlümüzde “Hakikati Muhammedi”nin gelişmesini sağlayacak faaliyete geçmesi ile ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” sırrının açılacağı mekan bildirilmektedir. 

Mekke’de, “Kabe-i Muazzama” (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” Medine’de, “Mescidi Nebevi” ( عمُحَمَّد)

“muhammedin resul allahü” dır.

İşte Hakk celle ve ala Hazretleri “Zati Zuhuru”nu her mertebesi itibariyle tecelli ettireceği mahalline müstakil bir bayrak “liva-il hamd” (hamd sancağı) vererek “medeniyyet yolunu” yani “kendini tanıma” yolunu bu mahalden açmıştır. 

Eğer Hz. Rasulullah (sav.) Mekke-i Mükerreme’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olacaktı ki bu da onun şanına yaraşmaz ve sisteme de uygun olmazdı.

Senaryo gereği zahirde bazı zorlamalar ile “hicret” ettirilmiş ise de, hicret’in mutlak ifadesi, Hz. Allah (cc.)’ın habibine mutlak bir saltanat vermesi için Medineyi seçerek, O’na sancak vermesidir. “Hilafeti”nin ve “Muhtariyeti”nin tasdiğidir. 

Hacc ve Umre’ye gidenler, eğer azıcık dikkat etmişler ise, Medine-i Münevvere de kendilerini “Muhammed (sav.) sevdası” kapladığında, hatırlarında hiç birşey kalmaz. Çünkü orası ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” dır. 

Orada O’nun saltanatı vardır. Orası, O’nun muhabbetiyle o kadar doludur ki oraya hiç birşey giremez.

Fazla ileriye gitmemek şartıyle söyleyeyim ki (beni lütfen hoş görün) orada “allah” lafzı celil dahi sadece ezanlarda, kametlerde, tekbirlerde ve lafızlarda kalır. 

Medine’de “muhammed” isminin tecellisi zahir, “allah” isminin tecellisi batın’dır. 

Bu yüzden herşey “muhammed” ismini zikreder. Bu Allah (cc.)’nin habibine verdiği bir haktır; beşer cinsinden hiçbir insana nasip olmamıştır; çünkü “levlake levlak” (eğer sen olmasaydın, olmasaydın) sancağı merkez olan “Medeni” olarak “Medine”de açılmıştır. 

Böylece bilinse de, bilinmese de bu böyledir, vesselam.[111] 

Yol ehli olup hicret etmeyenlerin velileri irfan ehlidir. Hakikat-i Muhammediye ulaşmış olup yol içindeki salikler ile birlikte onlarla birlikte refakat ederek tekrar tekrar mir’ac ederler. Halk’tan hakka seferlerini sürdürürler. 

----------------

 وَالَّذينَ كَفَرُواْ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ إِلاَّ تَفْعَلُوهُ تَكُن فِتْنَةٌ فِي الأَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌ {الأنفال/73} 

 “Vellezîne keferû ba’duhum evliyâu ba’d(in) illâ tef’alûhu tekun fitnetun fî-l-ardi vefesâdun kebîr(un)” İnkâr edenler de birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunların gereğini yapmazsanız, yeryüzünde bir karışıklık ve büyük bir bozulma olur. (8/73)

----------------

 Hakkı örtüp gizleyenler birbirinin dostudurlar. Eğer beden arzı ve gönül göğünü hükmünü ele almaz iseniz beden arzı nefsi emmari kuvvetlerinin eline geçeceği için karışıklık olur. 

----------------

 وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَّهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ {الأنفال/74}

 “Vellezîne âmenû vehâcerû vecâhedû fî sebîli(A)llâhi vellezîne âvev venasarû ulâ-ike humu-lmu/minûne hakkâ(an) lehum maġfiratun verizkun kerîm(un)” İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya; işte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık vardır.

----------------

 İman edip, ikana erişip Hicret edenler Hakikat-i İlahiyyeden, Hakıkat-i Muhammediye Hicret edenlerdir. Yanı zât mertebesinden sıfât mertebesine hicret edenlerdir. Hakikat-i Muahmmedi gönlünde, Hakikat-i İlahiyye den hicret eden zât ehlini barındıran sıfât mertebesi yardımcıları hakikat mertebesinden (ihsan) inananlardır. Onlar için mağfiret ve Hakk’ın zât-i ilâhi bilgileri vardır. 

----------------

 وَالَّذِينَ آمَنُواْ مِن بَعْدُ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ مَعَكُمْ فَأُوْلَئِكَ مِنكُمْ وَأُوْلُواْ الأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ {الأنفال/75}

 “Vellezîne âmenû min ba’du vehâcerû vecâhedû me’akum feulâ-ike minkum(c) veulû-l-erhâmi ba’duhum evlâ biba’din fî kitâbi(A)llâh(i) inna(A)llâhe bikulli şey-in alîm(un)” Daha sonra iman edip hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenlere gelince, işte onlar da sizdendir. Allah’ın kitabınca, kan akrabaları birbirlerine (varis olmaya) daha lâyıktırlar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (8/75

----------------

 Daha sonra iman edip, zâti imân ile ikân’a ulaşıp sizinle beraber hakkı örtüp gizleyenler ile savaşanlarda aynı hükümdedir…

 Akrabalık hükümleri ise kan bağı olanlar iledir. Fıkhi bir hüküm olan bu konuyu Elmalı Tefsinden bakalım. 

 Ey müminler, bununla beraber bundan böyle zevil-erham denilen akrabalar, Allah'ın kitabında mirasta birbirlerine daha evladırlar, yabancılardan daha yakındırlar.

O akrabalık isterse ana tarafından olsun, yine de akraba olmayanlara göre daha yakındırlar. Mümin bir akraba varken, böyle bir akrabalığı olmayan bir mümin yalnızca din kardeşliği sebebiyle bir başka mümine mirasçı olamaz. Yani Muhacirler ile Ensar arasında hicretin başında kurulan kardeşlik anlaşmasının mirasla ilgili olan hükümleri bundan böyle geçersiz olacak demektir. Müminler arasında miras yalnızca akraba olanlar arasında geçerli olacaktır. Ve işte ilk hicret edenlerle daha sonra hicret edenler arasındaki yegane fark budur. İkinci hicret döneminin Bedir'den sonra veya bu âyetin nüzulünden sonra başladığını söyleyenler olmuş ise de en sahih olan görüş Hudeybiye'den sonradır diyenlerin görüşüdür.[112]

----------------

Böylelikle ENFÂL sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. “Bedir/Ay” gibi parlak Nûru Muhammed’inin Cenâb-ı Hakk’tan gönüllerimizde doğup faaliyete geçmesini kolaylaştırmasını niyaz ediyoruz. “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmayı İz-Efendi maddi, mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim. 

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

17-08-2024

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

- Diyanet işleri başkanlığı ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Tevbe, 9/60. ↑

- Tevbe, 9/103. ↑

- Ahzab, 33/33. ↑

- 8 Enfal, 8/41. ↑

- Hadisi Müslim'in Sahih'inden nakil, Buhari'nin Sahih'inde ifade biçiminde çok az bir fark var. Muslim, Zekât, 161; Buhari, Zekât, 60. ↑

- Muslim, Zekat, 161. ↑

- Ahmed b. Hanbel, 1, 200. ↑

- Ahmed b. Hanbel, ll, 279 ↑

- Muslim, Zekat, 167; Neser, Zekat, 95, Fey, 15; Malik, Muvatta, Sadaka, 13, 15; Ahmed b. Hanbel, III, 402 ↑

- Bkz., Tirmizi, Zekat, 25 ↑

- Bu bölüm internte bulunan farklı bilgilerden derlenmiştir. ↑

- A.T YOLCU ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/ganimet ↑

- İz-Terzi Baba – Gönülden Esintiler- 19- (8) Sûre-i Feth. Sayfa 92... ↑

- İz-Terzi Baba – Gönülden Esintiler- 19- (8) Sûre-i Feth. Sayfa 92... ↑

- Tevbe, 9/60. ↑

- İhlas, 112/2. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler - Zekât ve İnfak – Tasavvuf Serisi 205-15- ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – İmân ve İkân – Tasavvuf Serisi 72- Sayfa 56…. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – İmân ve İkân – Tasavvuf Serisi 72- Sayfa 73…. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10- ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler- 13 ve hakikat-i ilâhiyye - Tasavvuf Serisi 13 - Sayfa 191… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler- Vahiy ve Cebrail - Tasavvuf Serisi 11- Sayfa 28… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- (el-Külliyyât, s. 40-41; krş. Lisânü’l-ʿArab, “crm” md.). ↑

- Bu konu oldukça ağır ve anlaşılması zor bir konudur. Anlaşılmaz diye de bir şey yoktur. Terzi Baba (78) Ayan-ı Sabite, kaza ve kader kitabı dikkatlice okunmalıdır. ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Fetih Sûresi ve Fethin Hakikatleri – Tasavvuf Serisi 19- Sayfa 40 ↑

- (110/1) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Tarık S3uresi – Tasavvuf Serisi 215-16- Sayfa 40 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10- Sayfa 85 ↑

- İsabetli. – Çok doğru. – Uygun. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 9. Cilt Sayfa 62… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 3. Cilt Sayfa 331… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 8. Cilt Sayfa 247… ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 2. Cilt İbrâhîm Fassı … ↑

- İnternetten alınan bilgi… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – İrfan Mektebi – Tasavvuf Serisi 14- Sayfa 58 ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 1. Cilt … ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 2. Cilt … ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 3. Cilt … ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 4. Cilt … ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 5. Cilt… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 6. Cilt… ↑

- Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmekten fâni olup gerçek kul olma noktasına ulaşması anlamında bir tasavvuf terimi… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 7. Cilt… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 12. Cilt … ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk şerhi –Muhammed Fassı - ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konun Şerhi, 12. Cilt. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Tasavvuf Serisi - 119_01_Âdem-Fassı_Fusûsu’l-Hikem_ ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Tasavvuf Serisi - İbrâhîm Fassı- Fusûsu’l-Hikem- ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Tasavvuf Serisi - İshak Fassı-Fassı_Fusûsu’l-Hikem_ ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Divan 3 – Tasavvuf Serisi 16 - Sayfa 87 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konun Şerhi, 6. Cilt. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konun Şerhi, 1. Cilt. ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Daha geniş bilgi için Terzi Baba Gökyüzü insanları adlı esere bakılabilir. ↑

- (Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 6, Sayfa 569) ↑

- Necdet ARDIÇ - Fusûs’ül Hikem Şerhi, Âdem Fassı – Tasavvuf Serisi 119_01_Âdem-Fassı… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 213-1- Sayfa 320… ↑

- 1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha- ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ – Ali İmran Sûresi - Tasavvuf Serisi 40 – Sayfa 44… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/fitne ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 6 ↑

- Necdet ARDIÇ – Kelime-i Tevhid - Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 122… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır meali… ↑

- Necdet ARDIÇ –İbretlik dosya Satih İnce- Tasavvuf Serisi 124 – ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 12 ↑

- Terzi Baba (118) 52-Tûr Sûresinde bu kelimelerin hakîkatına verilen ma’nâ özet olarak şöyledir.

 Satır, satır yazılmış kitap, zahir mertebesi itibarı ile bütün bu âlemdir. Tevhid ehli bir kimse, bu hususta şöyle demiştir. 

 Hep kitab-ı Hakk’tır eşya sandığın,

 Ol okur kim seyru evtan eylemiş. 

--------- 

 Şartlanılmış ön yargı anlayışıyla, eşya zannedilen şeylerin aslı, kendi mertebesi itibari ile Hakk’ın bir kitabıdır. 

--------- 

“yayılmış varak, yaprak” ise bu âlemlerin bir bütün olarak, esma mertebesindeki zıt isimleri bünyesinde toplayan, cami isminin bütünlüğünde var olan, esma âlemidir. İşte kudret sahibi Allah (c.c.) esma âlemini büyük bir varak-yaprak yaparak, isimlerini ma’nâ ları ile birlikte, o varak-yaprak’a yaygın olarak yazmıştır. 

 Bu yaprağın-varak içinde, açık olanlardan biri de “Nusret Babam”dır, ayrıca batınen kendisi de açık bir yaprak-varak’tır. 

 Bu mertebenin insanda ki, yeri ise “esma” isimler mertebesidir. Bunları idrak ettiği zaman kişinin kendisi “yaygın-yayılmış” açık bir kitaptır. 

 ↑

- KAYNAK: Fatih Orum, Tasdik Tebyin ve Nesih, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2016, s. 105 vd. ↑

- Terzi Baba (22) Yusuf Sûresi ve Dervişlik Hakîkatleri, Sayfa 50-51… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır tefsiri… ↑

- Bu sûrenin 19. Âyetinde 32. Âyetle ilgili Mesnevi beyitlerinde geçmişti. Bu sözü söyleyenin Ebû Cehil olduğu rivâyet olunur. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 2 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 3 ↑

- (bk. Gazali, İhya, 4/357; Kuşeyri, Lataifu’l-İşarat, 2/553; Alusi, tefsir, 9/201) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Fetih Sûresi ve Fethin Hakikatleri – Tasavvuf Serisi 19- Sayfa 33 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 2 ↑

- Bu âyet-i bugün okumadan önce yola çıkacağımız için markete alışverişe gittik. Önce gıda türü şeyleri alışveriş arabasına koymaya başladık. Su alacağımız için bir kenara üst üste dizmeye başladım. Eşimde ne güzel dizmişsin dedi. Su alacağız onlara yer kalsın diye cevap verdim. Tabii benin âyette yazdığı gibi bir niyetim yoktur… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 4 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 11 ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 11 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 2 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 4 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Kehf Sûresi– Tasavvuf Serisi 31- Sayfa 43 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 7 ↑

- Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst. Doğru.  ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 6 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 7 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 8 ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/munafik ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –53. Âyetler ve Terzi Baba– Tasavvuf Serisi 131 - Sayfa 52 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah– Tasavvuf Serisi 59 - Sayfa 171… ↑

- Necdet ARDIÇ - Fusûs’ül Hikem Şerhi, Âdem Fassı – Tasavvuf Serisi 119_01_Âdem-Fassı… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 213-1- Sayfa 323… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – CELÂL CEMÂL CELÂL (Hayal’î kamer’in, hayal vâdîsi) – Tasavvuf Serisi 73 - Sayfa 23… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 11 ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır meali… ↑

- Terzi Baba Fusûs’ül Hikem Şerhi – Şit Fassı… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır tefsiri… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi Cilt 6 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 - ↑

- Elmalı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑
