# Mübârek Geceler — Bitirme Tezi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

> Tezi Hazırlayan Fahreddin Avan

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mubarek-geceler-bitirme-tezi
**Sayfa:** 44

---

# T.C

SAKARYA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ

TARİKATLARDA MÜBÂREK GÜN VE GECELERİN YERİ VE EHEMMİYETİ

BİTİRME TEZİ HAZIRLAYAN FAHRETTİN AVAN G190400370

DANIŞMAN

DOÇ. DR. SEZAİ KÜÇÜK

Bu tez bitirme ödevi 01/ 06/ 2022 tarihinde aşağıdaki jüri tarafından oybirliği ile kabul edilmiştir.

Doç. Dr. Sezai Küçük Dr.Öğr. Üyesi Ayşegül Mete Dr. Öğr. Üyesi Büşra Çakmaktaş Jüri Üyesi Jüri Üyesi Jüri Üyesi

İÇİNDEKİLER

TAKDİM …………………………………………………….……………………….. 3 GİRİŞ……………………………………………………………..…….……………….4 BİRİNCİ BÖLÜM

# İSLAM DÜŞÜNCE GELENEĞİNDE MÜBÂREK GÜN VE GECELER

1. Mevlid Kandili…………………………………………….……….…………...5

2. Berat Kandili…………………………………………………..……..………….7

3. Regâib Kandili…………………………………………………….…….………8

4. Mi’râc Kandili……………………………………………………………..……8

5. Kadir Gecesi……………………………………………………………..……..11

# İKİNCİ BÖLÜM

A. TARİKATLARDA GECELERİ İHYÂ AÇISINDAN USÛL VE

AYİNLER. 13

1. Tarikat………………………………………………….…………….…………13

2. Halvetî Tarikatı…………………………………………………………………13

3. Mevlevî Tarikatı……………………………………………….………………14

4. Âyin, Semâ’ …………………………………….……………………………..15 5. Halvetî Devrânları………...……………………………………………………16

6. Mevlevî Mukâbelesi……………………………………………..……………..18

# B TARİKATLARDA MÜBÂREK GÜN VE GECELERİN YERİ VE

EHEMMİYETİ……………………………………..…………………………………24

1. Regâib Kandili………………………………………………………………….25

2. Mevlid Kandili………………………………………….………………………27

3. Berat Kandili ………………………………………………………...…………30

4. İsrâ Mi’râc Kandili……………………………………….……………………..33

5. Kadir Gecesi…………………………………………………………………….36 SONUÇ………………………………………………………..……………………….39 KAYNAKÇA……………………………………………………...…………………..40

# TAKDİM

Bilindiği üzere İslam geleneğimizin günümüze dek gelen birçok uygulaması hâlâ devam etmektedir. İslam toplumunun ekseriyeti her ne kadar batı seküleritesinin etkisi altında kalıp geleneğinden kopuk bir yaşantı içinde olsa da hâlâ geleneğin ve dinin önem verdiği birtakım özel gün ve gecelere ehemmiyet verildiği görülmektedir.

Bizde bu çalışmamızda İslam’ın anlaşılma biçimleriyle dinin önem verdiğine dair işaretler barındıran özel gün ve geceleri gelenek içindeki farklı ekollerin nasıl değerlendirdiklerine bakacağız. Bunu yaparken zâhir ve bâtın ehlinin bu geceleri ihyâ etme de düşünce alt yapılarının fiillerine nasıl aksettiğini göreceğiz.

Çalışmamızın genel gayesi tarikat erbabının zâhiren uyguladığı spritüal âyinlere bakmak olacak tabi her tarikatın kendi oluşturduğu bir usûl olması her birini ele almayı zorlaştıracağından bu içinde bulunduğumuz Anadolu topraklarını en derinden etkileyen iki tarikatı baz alarak bunu yapmayı uygun gördük. Biri Halvetîlik diğeri ise Mevlevîlik.

Evvel emirde bu gecelerin ihyâsı meselesi İslam toplumunda ilk kez nasıl ortaya çıktığına bakacağız ve bunların zâhiren nasıl anlaşılıp nasıl delillendirildiğine ve bunların kısaca tarihi oluşum ve gelişim serüvenlerine baktıktan sonra tarikatların bu mübârek geceleri ihyâ etme biçimlerine değineceğiz. En önemlisi de bu gecelerin her bir insan üzerinde nasıl tahakkuk etmesi gerektiğini bu gecelerin insanın özüne dönmesi yolunda nasıl izler taşıdığını aktarmak için bugün hâlâ hayatta olan Halvetî Tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkî şubesinin post nişini olan muhipleri tarafından Terzi Baba olarak tanınan Necdet Ardıç Efendi’nin bu konu hakkında yazmış olduğu kitaptan istifade etmeye çalışacağız.

Gayret bizden Tevfik Allah’tan.

# Fahrettin Avan Sakarya 2022

GİRİŞ

İnsanlığın hayat seyri boyunca edindiği tecrübenin bir parçası olan kutsal, Hak Teala ile olan münasebetinden tevellüt eden özel bir nitelik veya dini bir amaç için tahsis edilen anlamına gelmektedir. İnsanlar hangi dinden hangi dönemden olursa olsun her zaman bir şeylere kutsiyet atfetme gereği duymuş ve hayatlarını bu kutsiyetlere verdikleri öneme göre şekillendirmişlerdir. Kutsiyet atfedilenler objeler bazan somut nesneler olurken bazan de bir insanı yad etmek bazan de önemli bir zamanı anmak şeklinde tezahür etmiştir. Her medeniyet ve toplumda olduğu gibi İslam toplumlarında da bazı anlara kutsiyet atfedilmektedir. İslam medeniyetindeki bu özel gün ve gecelerin bir diğer adıyla ihyâ geceleri ya da kandil gecelerinin bazılarına Kur’ân-ı Kerîm’de rastlamak mümkünken, bazılarına Resûlullah (s.a.v) işarette bulunmuştur. Günümüzde batı modernitesinin İslam toplumuna olan izdüşümü yüzünden kutlu sayılan bu, gün ve gecelerden bazılarının aşırı gruplar tarafından uydurma ve bid’at olduğuna dair iddiaları olsa da geleneğimizde Selçuklulardan bu yana Türklerde bu özel zamanlar kutlanmış ve kutlanmaya da devam etmektedir.

Bu çerçevede, diğer mübârek gün ve geceler gibi her biri özel bir yere sahip olan kandil gecelerinin tarikatlardaki icrâ ediliş biçimlerine hassaten Mevlevî ve Halvetî tarikatlarının uygulamalarına değinilecek ve son olarak tasavvuf nazariyesinde ilmi olarak meselenin nasıl değerlendirildiğini Halvetiyye’nin Ahmediyye kolunun Uşşâkî tarikatının günümüzdeki post nişini olan Necdet Ardıç Efendinin İslam’da mübârek geceler, bayramlar ve hakîkatleri adındaki kitabından faydalanılacaktır.

Çalışmamızın başında İslam dininde kutsiyet atfedilen gecelerin neler olduğunu ve bunların tarih sayfasında nasıl tezahür ettiklerine bakıp her biri hakkında bilgi vermeye çalışıp sonrasında bu gecelerin tarikatlar nezdinde nasıl idrak edilip ihyâ edildiğine bakmaya gayret edeceğiz.

# BİRİNCİ BÖLÜM

İSLAM GELENEĞİNDE MÜBÂREK GÜN VE GECELER

- Mevlid Kandili

Sözlükte “doğum yeri ve zamanı” anlamına gelen mevlid kelimesi, İslâm gelenek ve kültüründe özellikle Resûlullah’ın (s.a.v) doğumunu, bu vesileyle yapılan anma törenleri ve yazılan eserleri ifade etmek için kullanılır.1

Asr-ı saadet döneminde, Hulâfâ-i Râşidîn döneminde, Emevî ve Abbâsî dönemlerinde de mevlid-i nebi ilgili bir uygulama olmamıştır. Mısır’da Şiî Fâtımî Devleti kurulunca, Resûlullah’ın (s.a.v) soyundan geldiklerini iddia edip Hz. Peygamberin doğum yıl dönümünü Muiz Lidinillah devrinden (972-975) itibaren resmî törenlerle kutlanmaya başlanmıştır. Resûlullah (s.a.v) ile ehl-i beyti güzinden olan Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve o günkü halifenin mevlitlerinin de törenle kutlanmıştır. Yine bu dönemde Receb, Şâban ve Ramazan aylarındaki kandiller ile ramazan ve kurban bayramları da resmî törenlerle kutlanmış olup bu dönem İslâm tarihinde zengin bir şölen geleneğinin doğmasına vesile olmuştur.2

Eyyubiler dönemine geldiğimizde ise birçok bayram ve törenlerin kaldırıldığından mevlid-i Nebi içinde bir kutlama olmadığı görülse de halkın mevlidi kendi evlerinde kutladığı anlaşılmaktadır. Ancak Selahaddin Eyyubi’nin kayınbiraderi Erbil Atabegi Begteginli Muzafferüddin Kökböri (1190-1233) mevlid-i nebiyi şatafatlı törenlerle yeniden kutlama uygulamasını başlatmıştır. Âlimlerin ve ehl-i tasavvufun ileri gelenleri bu törenlerde hazır bulunur, Kökböri kendilerine hil’atler giydirir ve hediyeler verirdi. Sûfîler de öğle vaktinden sabahın ilk ışıklarına kadar zikir ve semâ’ meclislerinde bu geceleri ihyâ ederdi.

Kökböri dönemindeki kutlamaların Fâtımîler’den farklı olarak uzun zaman dilimlerine yayıldığı görülmektedir. Bu dönemlerde halk devlet erkanının da katılımları ve teşvikleriyle bu kutlamaları şenlik havasında yaşamaktaydı. Ebu Sâme el-Makdisi, mevlid-i nebi kutlamasını ilk önce Musullu Sûfî Ömer b. Muhammed el-Mellâ’ın kendi

1 Özel, Ahmet, “Mevlid Kandili” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları,

2004), 29/475.

2 bk. İbnü’t-Tuveyr, s. 211-223, 2/143 akt. Özel, Ahmet, “Mevlid Kandili”, 29/475.

zaviyesinde yaptığını, Kökböri’nin de bunu örnek alarak mevlid törenlerini başlattığını belirtir.3 Bu bilgi bize bu kutlamalarda tasavvuf ehlinin öncü rolü olduğunu göstermektedir. Mevlid geleneği ilk kez Kökböri tarafından başlatıldığını nakleden bazı kaynaklarda görüşlerde vardır.4 Bu da Kökböri’nin yaptığı kutlamaların şenlik havasında geniş katılımlı bir yapı içerisinde sürdürdüğü için olsa gerek.

Memlüklüler devleti dönemine geldiğimizde ise mevlid kutlamaları Mısır’da tüm haşmetiyle devam ettiği görülmektedir. Törenler Rebîülevvel ayının ilk gününden başlatılırdı. Törenler esnasında Kahire Kalesi’ne kurulan tören çadırını büyük bir titizlikle donanma mensuplarınca yapılırdı. Bu çadırlar kumaşların en güzellerinden seçilir, içine değerli özel yapım halılar serilir, koltuklar konurdu. Mevlid-i Nebi günü ikindi namazına müteakip Mısır Abbâsî halifesi, dört mezhebin baş kadıları, ilim ve tasavvuf ehli, emîrler ve kumandanlar, devlet erkanı, halktan eşraflar, komşu devletlerden gelen temsilciler kaleye gelerek törene katılırlardı. Törende evvela Kur’ân tilâvet edilir, ardından âlimler tarafından vaazlar verilir, tarikat mensupları da zikir ve evradlar okur, en sonda da yemek ikramı olurdu.

Evvelden mevlid kutlama adeti Kuzey Afrika bölgesinde yokken bu gibi kutlamalar ilk defa kadı ve muhaddis olan Ebü’l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Hüseyin es-Sebtî el- Azefî (ö. 633/1236) tarafından başlatılmıştır. Bunu yapma sebebi ise toplumun Hristiyan adetinde olan bayramları kutlamasına engel olmak amacıyla başlatılmıştır.

Devleti Âli Osman döneminde ise Sultan III. Murad, 996 (1588) yılında devlet düzeyinde merâsimlerle mevlid kutlamalarını başlatan ilk hükümdar olsa da evvelden hem devlet erkanı hem de halk tarafından kutlana gelen bir gündü. Kutlamalar Sultan Ahmed Camii’nde olurdu. Kutlamalara padişah, sadrazam, şeyhülislâm, vezirler, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, diğer mülkî ve askerî erkânla ulemâ resmî kıyafetleriyle katılım sağlarlardı. Balkanlar’ın fethiyle birlikte bu coğrafyada da mevlid törenlerinin icrâ edildiğine dair kaynaklarda bilgiler vardır. Bölgenin önemli camilerinden olan Saraybosna’daki Gazi Hüsrev Bey Camii’nin 938 (1531) tarihli vakfiyesinde mevlid-i

3 El-Bâʿis̱, s. 96; Şâmî, I, 443, 2/143 akt. Özel, Ahmet, “Mevlid Kandili”, 29/476.

4 Süyûtî, Ḥüsnü’l-maḳṣıd fî ʿameli’l-mevlid s. 42; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ I, 439, 2/143 akt. Özel, Ahmet, “Mevlid Kandili”, 29/476.

nebi için yılda 300 dirhem ödenek ayrıldığı görülmekte, bölgedeki diğer camilere ait vakfiyelerde veya şahsî vasiyetnâmelerde de benzeri kayıtlara rastlanmaktadır.5

# Berat Kandili

Berat kavramı Arapçada Berâet kalıbından dilimizi bu şekliyle intikal etmiştir. Kelime manası “iki şey arasında ilişki olmaması; kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması” anlamlarına karşılık gelir. Istılah manası ise Şâban ayının on beşinci gecesinde müslümanların Allah’ın affı ve bağışlaması ile günah yükünden kurtulacağı umdukları geceye Berat gecesi denmiştir.6

Berat gecesi müslümanların kutsiyet atfettikleri bir diğer mübârek gecelerdendir. Bu gecenin sair gecelerden farklı bir şekilde ihyâ edilmesi, bu gecede daha fazla ibadet, taat ve zikirle müslümanların iştigal etmeleri âdet hâlini almıştır.

Resûlullah’ın (s.a.v) Berat gecesi ile ilgili bir hadisinde, “Allah Teâlâ -rahmetiyle- Şâbanın on beşinci gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesi koyunlarının kılları sayısından daha fazla kişiyi bağışlar” buyurduğu rivayet edilmiştir.7

Başka bir rivayete göre de Resûlullah (s.a.v), “Şâbanın ortasında gece ibadet ediniz, gündüz oruç tutunuz. Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasında tecelli eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu benden af isteyen onu affedeyim, yok mu benden rızık isteyen ona rızık vereyim, yok mu bir musibete uğrayan ona âfiyet vereyim, yok mu şöyle, yok mu böyle!’ der” buyurmuştur.8

Bu gece ile ilgi ayet olduğunu ileri süren âlimler olduğu gibi buna karşı çıkan âlimlerde olmuştur. Söz konusu ayet ise Duhân suresi üçüncü ayetidir. Bu ayet Kur’ân’ın “mübârek bir gecede” nâzil olduğu ifade edilmektedir. Ulemanın kahir ekseriyeti bu ayetin kadir gecesi hakkında olduğunu söylese de Tabiin dönemi âlimlerinden İkrime’nin de içlerinde bulunduğu bir grup âlim bu gecenin Berat gecesine işaret ettiği görüşünü savunmuşlardır. Bu durumda Kur’ân’ın hepsi Berat gecesi levh-i Mahfûzdan dünya semasına nâzil olmuş,

5 Okiç, M. Tayyib, “Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri”, 23,36-37

6 Ünal, Halit, “Berat Kandili” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 1992), 5/475.

7 İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 191, 2/ 143 akt. Ünal, Halit, “Berat Kandili”, 5/475.

8 İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 191, 2/ 143 akt. Ünal, Halit, “Berat Kandili”, 5/475.

Kadir gecesinde de âyetlerin peyderpey inzalinin başladığı şeklinde bir tevil oluşmuştur.

Kimi tefsir âlimlerince de bu yorum desteklenmiştir.9

# Regâib Kandili

Sözlükte “kendisine rağbet edilen şey, arzulamak, meyletmek, bol ve değerli bağış” anlamındaki ragībenin çoğuludur. Hz. Peygamber’in ana rahmine düştüğü kabul edilen Receb ayının ilk cuma gecesi, bilhassa Türk-İslâm kültüründe cami ve tekkelerde özel programlarla Regaib Kandili olarak kutlanmaktadır.10

Regâib gecesi, hakkında tam şu gündür diyeceğimiz bir hadis veya ayet olmasa da Recep ayının fazileti ile ilgili hadislerin olması ve ayetlerde ihtimam gösterilmesi gereken ayların içerisinde zikredilmesi gibi nedenlerden dolayı müslümanlarca ibadetle taatle zikirle ihyâ edile gelen mübârek gecelerden birisidir.11 Regâib gecesiyle ilgili hususi ibadet ve kutlamalar IV. (X.) yüzyılda ortaya çıkmış olup bu gecenin ilk defa kandil niteliğinde törenlerle kutlanmasına Kudüs’te 448 (1056), Bağdat’ta 480 (1087) yılında başlanmış, Gazzâlî de bütün Kudüs halkının bu geceyi ihyâ ettiğini söylemiştir.12 Tasavvuf alilerinden olan Ebû Tâlib el-Mekkî gibi bazı mutasavvıflar özel olarak Regâib gecesinden bahsetmeseler de Receb ayının ilk gecesini ihyâ etmenin müstehab olduğunu belirtmişlerdir.13

# Mi’râc Kandili

Mi‘râc kelimesi ismi alet olup urûc kökünden türemiştir. Urûc sözlükte “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamındayken mi’râc kelimesi ise “yukarı çıkma vasıtası, merdiven” demektir. Mi’râc kelimesi ıstılahta Resûlullah’ın (s.a.v) semaya yükselip Allah’ın katına çıkışını ifade etmektedir. Mi’rac hadisesi, Resûlullah’ın (s.a.v) Allah’ın izniyle Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya gidip oradan da Allah’ın katına yükselmesi tarzında vuku bulduğundan isimlendirme konusunda kaynaklarda “İsrâ ve mi‘rac” şeklinde

9 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, V, 4293-4295, 2/ 143 akt. Ünal, Halit, “Berat Kandili”,5/475.

10 Tekeli, Hamdi, “Regâib Kandili” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 2007), 34/535. Uzun, Mustafa, “Regâibiyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 2007), 34/536.

11 el-Bakara 2/217; el-Mâide 5/2, 97; Ebû Dâvûd, “Ṣavm”, 55; İbn Mâce, “Ṣıyâm”, 43.

12 Gazzâlî, İḥyâʾ, I, 203, 2/143 akt. Tekeli, Hamdi, “Regâib Kandili”, 34/535.

13 Ḳūtü’l-ḳulûb, I, 121, 2/143 akt. Tekeli, Hamdi, “Regâib Kandili”, 34/535.

yazılmaktadır. İkili isimlendirme dilimizde ayrı ayrı manalara şamil gelmeyip ikisinin de mi’rac ile aynı olduğu kastedilerek söylenir. 14

Mi’râc hadisesini İslami kaynaklar daha çok ikili olay döngüsü içerisinde anlatmaktadır. Söz konusu kaynaklar Resûlullah’ın bir gece Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya doğru yapmış olduğu seyre İsrâ, Mescid-i Aksâ’dan semaya urûc etmesine de mi‘râc denilmiştir. Kaynaklardaki bu ikili ayrım Kur’ân’da her iki teriminde ayrı ayrı zikredilmesinden mütevellittir İsrâ ve mi’râc kelimelerinin Kur’ân da nasıl geçtiklerine bakalım ama evvela İsrâ ne demek ona değinmek gerekmektedir. İsrâ kelimesi geceleyin yürüme, gece yolculuğu yapma manalarına gelen sery kökünden türemiştir. İsrâ kelimesi Kur’ân’da mâzi (geçmiş zaman) sîgasıyla geçmekte olup ayrıca bulunduğu sureye de ad olmuştur. Bahsi geçen ayet İsrâ suresi birinci ayeti olup yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Kulunu bir gece, Mescid-i Harâm’dan kendisine bazı ayetlerimizi göstermek için, etrafını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilen, hakkıyla görendir.” (el-İsrâ, 17/1). Mi‘râc kelimesi bu hâliyle Kur’ân’da olmasa da çoğul şekli olan meâric “yükselme dereceleri” manasında Allah’a nispet edilmiştir (el-Meâric 70/3). Ayrıca meâric “merdiven” anlamında bir ayette geçmektedir ayrıca kelimenin aslı olan urûc kökünden türemiş fiiller çeşitli ayetlerde geçmektedir.15

İsrâ ve mi‘râcla ilgili birçok rivayet hadis kaynakları ile siyer ve delâil kitaplarında mevcuttur. Hadis külliyatındaki en muteber iki kitap olan Buhârî ve Müslîm’deki rivayetlere baktığımızda ortak noktalar şu şekildedir: Bir gece Resûlullah (s.a.v), Kâbe’de Hicr veya Hatîm denilen yerde iken -bazı rivayetlerde uykuda ya da yakaza hâlindeyken- Cebrâil geldi; göğsünü yardı, zemzemle yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurup kapattı. Burak’a bindirip Beytülmakdis’e götürdü. Resûlullah (s.a.v) Mescid-i Aksâ’da iki rekât namaz kılıp dışarı çıktığında Cebrâil biri süt, diğeri şarap dolu iki kap getirdi. Resûlullah süt dolu kabı seçince Cebrâil kendisine “fıtratı seçtin” dedi, ardından

14 Yavuz, Salih Sabri, “Mi’râc Kandili” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 2020), 30/132.

15 M. Fuad Abdülbâkî, el-Muʿcemü’l-müfehres, “sry”, “ʿarc” md.ler, 2/143 akt. Yavuz, S. Sabri, “Mi’râc Kandili”, 30/132.

Resûlullah’ı (s.a.v) alıp semaya yükseltti. Her bir semada sırasıyla Âdem, Îsâ, Yusuf, İdris, Hârun ve Mûsâ peygamberlerle görüştü; nihayet Beytülma‘mûr’un bulunduğu yedinci semada Hz. İbrahim’le buluştu. Sidretü’l-müntehâ’ya vardıklarında yazıcı meleklerin kalem cızırtılarını duydu ve Allah’ın huzuruna çıktı. Burada Hak Teâlâ elli vakit namazı farz kıldı. Dönüşte Resûlullah (s.a.v) Hz. Mûsâ ile görüşünce durumu öğrenen Hz. Mûsâ elli vakit namazın ümmetine ağır geleceğini söyleyip Allah’tan onu hafifletmesini istemesini tavsiye etti. Namaz beş vakte indirilinceye kadar Resûlullah’ın huzûr-i ilâhîye müracaatı ve Hz. Mûsâ ile diyalogu devam etti.16 Bir başka rivayete göre mi‘râc da Resûlullah’a (s.a.v) Bakara sûresinin son iki ayeti verilmiş ve Allah’a şirk koşmayanların affedileceği müjdesi verilmiştir.17

Mi‘râc hadisesi ile ilgili rivayetlerde bazı farklılıklar vardır. Örneğin bazı sahih rivayetlerde Resûlullah’ın (s.a.v) doğrudan Mescid-i Harâm’dan semaya yükselişinden bahsedilir.18 Ancak rivayetlerin bütününe baktığımızda İsrâ ve Mi’râc’ın aynı gecede gerçekleştiğini kabul ettiğimizde Resûlullah’ın (s.a.v) Mescid-i Aksâ’ya uğradığı ve burada içlerinde Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ’nın da bulunduğu nebilere namaz kıldırdığı anlaşılmaktadır.19

Kaynaklarda mi‘râc hadisesinin vukuu bulduğu zaman hakkında en sahih sayılan rivayet hadisenin müslümanların birinci ve ikinci Habeşistan hicretlerinden sonra, Hz. Hatice annemizin ve Ebû Tâlib’in vefatlarından sonra hicretten bir sene evvel cereyan ettiği şeklindeki nakildir.20

Mi’râc hadisesiyle ilgili birçok konu tartışılmıştır. Mesela bedenle mi mi’râc gerçekleşti yoksa ruh ile mi gerçekleşti. Uyku da rüya içre mi mi’râc gerçekleşti yoksa yakaza hâlinde mi gerçekleştiğine dair ihtilaflar olduğu gibi kaç kere mi’râc ve İsrâ olduğu hakkında da muhtelif görüşler vardır. Bizim konumuz ile çok bağlantılı olmadığından mi’râcla ilgili bu kadar bilgi ile iktifa edeceğiz.

16 Buhârî, “Ṣalât”, 1, “Tevḥîd”, 37, “Enbiyâʾ”, 5, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 7, “Menâḳıb”, 24, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 42; Müslim, “Îmân”, 259, 262-263, “Feżâʾil”, 164, 2/143 akt. Yavuz, S. Sabri, “Mi’râc Kandili”, 30/132 17 Müsned, I, 422; Müslim, “Îmân”, 279, 2/143 akt. Yavuz, S. Sabri, “Mi’râc Kandili” DİA, c.30, s.133

18 Buhârî, “Ṣalât”, 1; “Tevḥîd”, 37; “Enbiyâʾ”, 5; “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 7, 2/143 akt. Yavuz, S. Sabri, “Mi’râc Kandili”, 30/133

19 Müslim, “Îmân”, 259; İbn Hişâm, II, 37-38, 2/143 akt. Yavuz, S. Sabri, “Mi’râc Kandili”, 30/132

20 İbn Kesîr, es-Sîre, II, 93, 107, 2/143 akt. Yavuz, S. Sabri, “Mi’râc Kandili”, 30/134

# Kadir Gecesi

Kadir (kadr) kelimesi sözlükte “hüküm, şeref, güç, yücelik, değer” gibi anlamlara gelir. Istılahta ise “leyletü’l-Kadr” şeklinde Kur’ân-ı Kerîm’in Ramazan ayının 27. Gecesinde nüzûlünün başladığı gece için kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’in 97. Suresi bu gecenin öneminden faziletinden bahseder aynı zamanda sure bu isim ile adlanmıştır.

Kadir gecesinin ehemmiyetine değinen bir hadiste Resûlullah (s.a.v), evvelki ümmetlerin uzun seneler yaşadığı ve bu sebeple ibadet etme hususunda ve sevap kazanma imkanlarına sahip olmalarına karşılık Müslümanlara Kadir gecesinin ihsan edildiğinden bahsetmektedir.21

Kuran-ı Kerîm’de kadir gecesinin ramazan ayı içerisinde olduğuna dair Bakara suresinin 185.ayetinde O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller hâlinde bulunan Kur’ân onda indirildi. Kadir suresinde verilen bilgiler ve bütün hikmetli işlerin kararlaştırıldığı mübârek bir geceden bahseden Duhân suresi 3 ve 4. ayetler beraberce ele alındığı zaman Kadir gecesinin Ramazan ayında bulunduğu neticesi ortaya çıkmaktadır. Bu gecenin Ramazan ayının tam olarak hangi güne tekabül ettiği bilinmese de bu gecenin hangi günler içerisinde olacağına dair Resûlullah’ın s.a.v hadislerinde22 ipuçları verdiği görülmektedir. Günün netliği hakkında Ashâb-ı Kirâm’dan gelen rivayetlere bakıldığında daha çok ramazanın 27. gecesi öne çıkmaktadır.23 Bu konudaki rivayetler ihtilaflı olduğundan kesinlik arz etmemektedir. Bazı rivayetlerde Resûlullah’ın (s.a.v) Kadir gecesinin vaktinden haberdar etmeye yeltendiğini, fakat o esnada bir mevzuda ihtilafa düşen iki sahâbînin Resûlullah’a (s.a.v) danışması üzerine vakti açıklamaya fırsat bulamadığı, daha sonra da konu hakkında bir açıklama yapmadığı bildirilir.24

İslam âlimleri Kadir gecesinin kesin olarak belirlenmemesinin hikmeti üzerinde durmuşlar, bu belirsizliğin gecenin feyzinden istifade etmek için daha münasip olduğuna

21 Mâlik b. Enes el-Muvaṭṭaʾ, “İʿtikâf”, 15, 2/143 akt. Özervarlı, M. Sait, “Kadir Gecesi” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 2001), 24/124

22 Buhârî, “Fażlü leyleti’l-Ḳadr”, 2-3; Müslim, “Ṣıyâm”, 205-220, 2/143 akt. Özervarlı, M. Sait, “Kadir Gecesi”, 24/124

23 Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 179-180, “Ṣıyâm”, 220-221; Ebû Dâvûd, “Şehru Ramażân”, 2, 6; Tirmizî, “Ṣavm”, 72, 2/143 akt. Özervarlı, M. Sait, “Kadir Gecesi”, 24/124

24 Buhârî, “Fażlü leyleti’l-Ḳadr”, 4; Müslim, “Ṣıyâm”, 217; Dârimî, “Ṣavm”, 56, 2/143 akt. Özervarlı, M. Sait, “Kadir Gecesi”,24/124.

kanaat getirmişlerdir. Eğer Kadir gecesinin günü tam olarak bilinseydi Müslümanlar sadece belirlenen o günde geceyi ihyâ etmekle iktifa edebilirlerdi. Ramazan ayının diğer günlerine karşı kayıtsız hatta lakayt davranmayı beraberinde getirebilirdi. Bu kısmi belirsizlik beraberinde müminlerin Kadir gecesini ramazanın her gününde aramalarına ve bu doğrultuda her günü kadir bilip ibadetle taatle zikirle duayla geçirmelerine vesile olmaktadır. Aynı zamanda bu gecenin belirsizliği sayesinde kimileri ona saygısızlık gösteremeyecek veya tâzimde aşırıya kaçmamış olacaktır.25

Kadir gecesi ile ilgili Resûlullah’ın (s.a.v) hadislerine bakalım. Bir hadiste inanarak ve mükâfatını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesini ihyâ edenlerin geçmiş günahlarının affedileceği müjdelenmiştir.26 Ramazanın son on gününe girildiğinde Hz. Peygamber dünyevî işlerden uzaklaşıp i‘tikâfa çekilir, geceleri daha çok ibadet ve tefekkürle geçirdiği gibi ailesini de uyanık tutardı.27 Bir hadiste Resûlullah’ın (s.a.v) Kadir gecesinde, “Allah’ım! Sen affedicisin, affı seversin, beni de affet!” şeklinde dua edilmesini tavsiye etmiştir.28 Bundan dolayı Müslümanlar, ramazanın son on gecesini ve özellikle âlimlerin ekseriyetinin işaret ettiği 27. geceyi, ibadet ederek ve geçmişteki seyyiatlarına nasuh tövbe etmeleri dua zikir ile geçirmelerini tavsiye etmişlerdir.

Müslüman toplumunca kutsiyet atfedilen bu özel günlere Mübârek gün geceler demenin yanı sıra bugünlere kandil ismi de verilmiştir. Bunun sebebi ise Osmanlı Padişahı II. Selim döneminde (1566-1574) camiler aydınlatılıp minarelerde kandiller yakılarak kutlandığı içindir. Bunlar Mevlid, Regâib, Mi’râc, Berat ve Kadir geceleridir. Bazan Arapça “leyl” (gece) kelimesi eklenerek leyle-i Kadr, leyle-i Berat... şeklinde de kullanılır.

25 Zemahşerî, IV, 273; Fahreddin er-Râzî, XXXII, 28-29, 2/143 akt. Özervarlı, M. Sait, “Kadir Gecesi”, 24/124.

26 Buhârî, “Fażlü leyleti’l-Ḳadr”, 1; Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 175-176, 2/143 akt. Özervarlı, M. Sait, “Kadir Gecesi”, 24/124.

27 Buhârî, “Fażlü leyleti’l-Ḳadr”, 5; “İʿtikâf”, 1; Müslim, “İʿtikâf”, 1-5; Tirmizî, “Ṣavm”, 73, 2/143 akt.

Özervarlı, M. Sait, “Kadir Gecesi”, 24/124.

28 Tirmizî, “Daʿavât”, 84; İbn Mâce, “Duâʾ”, 5, 2/143 akt. Özervarlı, M. Sait, “Kadir Gecesi”, 24/124.

# İKİNCİ BÖLÜM

- 
- TARİKATLARDA GECELERİ İHYÂ AÇISINDAN USÛL VE AYİNLER

Mübârek gecelerin İslam kültüründe tarihi süreçte nasıl teşekkül ettiğini ve âlimler tarafından nasıl ele alındığını aktardıktan sonra tarikatların bu geceleri ihyâ etme biçimlerine bakmaya gayret edelim. Bunu yaparken Halvetî ve Mevlevî tarikatlarının usûlü üzerinde yoğunlaşacağız. Tarikatların bu geceleri ihyâ etme biçimlerinden söz etmezden evvel tasavvufun kurumlaşmış hâli olan tarikatın ne olduğunu ve bu tariklerden Halvetîliği ve Mevlevîliği kısaca tanıtmaya çalışacağız.

# Tarikat

Tarikat, tasavvufun sistematize edilmiş hâli olup Allah’a vasıl olmaya gayret eden saliklerin izledikleri hususi yol ve metot biçimine denir. Sözlük manası “yol” demek olan tarikat, ıstılah olarak “Allah’a kurbiyet sağlamak ve Onun rızasını kazanmak maksadıyla takip edilen yol” demektir. Kısa bir ifadeyle, tasavvuf yaşantısının uygulamaya çevrilmiş hâline tarikat denmektedir.”29

İnsanın kendi içini güzelleştirmesi, kötülüklerden arındırması ve doğru yolu bulması için gönül erenlerinin keşfettikleri telakki yöntemlerine, gösterdikleri yollara tarikat adı verilmektedir. Çünkü Allah’a âşık olmanın ona ulaşmanın yolları mahlukatın nefesleri kadar yani diğer bir deyişle sonsuzdur. Her insan farklı esma terkiplerine sahip olduğu için rabbini bilmesi ona vasıl olması için farklı aynı zamanda hususi usûl ve yolların olması gerekir, bu da tarikattır. 30

# Halvetî Tarikatı

Ebu Abdullah Sirâcuddîn Ömer b. Eş-Şeyh Ekmelüddîn el- Geylânî el- Lâhicî el-Halvetî’ (v. 800/1397) namıyla meşhur olan ve umûm tarîk-ı aliyye-i Halvetiyye’nin pîr-i mükerremine nispetle bu adı almıştır tarikat. Takva ve irfân kânı olan Hazret-i Pîr, seyr-i sülûkta her şeyden çok halveti seçer, ömürlerini halvet uzlet ve ibadetle geçirmişlerdir. Bundan dolayı Halvetî mahlasını daha sağlığında almıştır. Kırk erbaini birbirini müteakip

29 Mutlu, İsmail, Tarikatlar Nasıl Ortaya Çıktı, (İstanbul: Mutlu Yayıncılık, 2000), 325.

30 Kara, Mustafa, Metinlerle Günümüzde Tasavvuf Hareketleri, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2002), 16.

çıkardığı el- Lemezât adlı eserde geçmektedir.31 Tarikatın ikinci büyük pîri olarak anılan Seyyid Yahyâ Şirvânî 15. Asrın son çeyreğinde tarikatı Anadolu’ya Türkistan’a Kafkasya’ya ve Arap coğrafyasına yayılmasını sağlayan gönüller sultanıdır.32

Halvetiyye ’de Hazret-i Pir Zâhid-i Gîlânî ilk defa seyru sülük esmasını yediye çıkarıp bunları (Kelime-i Tevhîd, Allah, hû, hak, hay, kayyûm, kahhâr) şeklinde uygulayıp mânevî işaret ve kaideleri belirlemiştir. Seyyid Yahyâ Hazretleri ise bu yedi esmaya hilafet esmalarını da ilave ederek on iki esmaya çıkarmıştır. Aynı zamanda Halvetiyye devrânı Yahyâ Şirvânî hazretlerinin döneminde şekillenmiş, zikir ve devrân usûlü bazı ilavelerle günümüze değin gelmiştir.

# Mevlevî Tarikatı

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mevlevî silsilesinde tarikatın pîri olarak sayılmaktadır. Mevlevîlik ilk başlarda diğer Anadolu tarikatları gibi adap ve erkanı belirlenmiş olmayıp tekke düzeni dahi belirlenmemişti. Bu minvalde ilk defa tarikatlaşma Hüsâmeddin Çelebi ile başlamış sonra 691 (1292) yılında posta oturan Sultan Veled, Anadolu’da siyasî ve ictimâî sıkıntıların yaşandığı bu dönemde babasının görüşlerini yayabilmek, vakfın gelirlerini arttırmak, yeni vakıflar tesis etmek ve elden çıkanları geri alabilmek için Anadolu’ya hâkim olan Moğollar, siyasî iktidarı temsil eden Selçuklu hânedanı mensupları ve Türkmen beyleriyle iyi ilişkiler kurmada başarı gösterdi; daha sonra da yetiştirdiği halifeleri Amasya’ya, Kırşehir’e, Erzincan’a yollayıp buralarda zâviyeler kurdurarak Mevlevîliği yaymaya başladı.33

Mevlevîlik, yedi küsur asır, üç kıtaya hakim olan Osmanlı Devleti’nin geniş ve feyizli topraklarında, İslam medeniyetini temsil etmiş, kendi estetik ve teknik şartları dahilinde, medeniyet âleminde silinmez izler bırakmış, mensup olduğu ekolün en muhteşem musiki eserlerini vermiş, en ünlü şairlerini yetiştirmiş, en ince el sanatlarını ibdâ' etmiş, sırasına göre en mistik eserleri yaratmış, sırasına göre en insani duyguları besleyip geliştirmiş, en

31 Vassaf, Hüseyin, Sefine-i Evliya, (İstanbul: Kitabevi yy, 2015), 3/133.

32 M. Tatçı- Akdemir, Ümit, Pir-i Halvetî Seyyid Yahya Şirvânî Kitabı, (Ankara: H yy, 2018), 51.

33 Tanrıkorur, Ş. Bahrihüda, “Mevlevilik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 2004), 29/468.

hür düşünceleri dile getirmiş, taassuba göğüs germiş, yaşayışa, ilâhî olduğu kadar da beşeri bir zevk katmıştır.34

Tarikatın ne olduğu ve bu tarikatların içinde ritüelleri ile yetiştirdiği isimlerle öne çıkan Halvetîliği ve Mevlevîliği kısaca tanıttıktan sonra asıl konumuz olan tarikatların özel gün ve geceleri ihyâ etme biçimlerine değinelim. Tarikatlar mübârek gün ve geceleri ihyâ etme de çoğunlukla âyin tertip etmeyi ön planda tutmuşlardır. Bu bağlamda âyinin ve ehl-i tarîk usûllerince nasıl icrâ edildiğine bakalım.

# Âyin

Ehli tarikatın ictimâî olarak icrâ ettiği zikir merâsimlerine İranlı tasavvuf ehilleri âyin derler. Araplar, İranlıların âyin dediği zikir merâsimlerine hazret (el-hadrah), hafle (Türkçede ihtifal), urs (düğün yemeği), bazen de mevlid gibi adlar vermişlerdir. Osmanlı’da ise Âyin-i evliyaullah, Âyin-i ehlullah denen tarikat törenlerine; semâ’, mukâbele, tevhîd de denir.35

Âyin kelimesi Farsça asıllı bir kelime olup “görenek, âdet, tarz, merâsim; huy, usûl, yaşayış; ibadet tarzı” mânalarına gelir. Âyinlerin icrâ edildiği yerler genelde tekke, semâ’-hâne, tevhîd-hâne veya meydan adı verilen özel mekanlarda yapılır. Ekseriyetle haftada bir defa olur. Hafta da bir kez yapılan bu merâsime "hafta günü", "hafta gecesi" adı verilmiştir. Bunun dışında Kadir ve Kandil geceleri de âyinler icrâ edilir ve bu Mübârek gecelere de "ihyâ gecesi" denir.36

# Semâ’

Arapça, dinleme, işitme, anlamına gelen bir kelimedir. Dinlenen ilâhinin veya müziğin etkisiyle coşup dönme ve raks etmedir.

Bilmek icap eder ki: Hoş besteli ve zevk verici nağmeli güfte ve şiirleri dinlemek prensip olarak mubahtır. Ancak besteli şiir dinleyen kimsenin dinlediği şeyin haram olmadığı

34 Gölpınarlı, Abdulbaki, Mevlevi Adap ve Erkanı, (İstanbul: İnkılap yy, 2006), 11.

35 Uludağ, Süleyman “Ayin/Tasavvuf” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 1991), 4/250.

36 İnançer, Ömer Tuğrul, İstanbul’da Tarikat Ayin ve Zikirleri, (İstanbul: Büyük İstanbul Tarihi,2015), 5/316.

kanaatinde olması, şeriat tarafından zemmedilen âletlerden dinlememiş olması, yularını hevâ ve hevese kaptırmaması, oyun ve eğlence yoluna dalmaması lâzım gelir.

Semâ'ın pek çok çeşidi vardır. Genel anlamıyla semâ', Hak'tan gelen ve insanları Hakk'a çağıran bir mesajdır. Onu iyi niyetle dinleyen, hedefine ulaşır. Sesin etkisini dile getiren bazı hadisler, semâ' konusunda serdedilir.37

# Halvetî Devrânları

Allah’ı hatırlatacak herhangi bir sesin sûfînin kalbinde vecd hâlini doğurmasıyla duygulanan ve coşan bir sûfînin çok defa gayri ihtiyarî olarak yerinden fırlayıp dönmeye başlamasına devir, devrân, deverân, çarhetme, hareket, kıyam ve semâ’ gibi isimler verilmiştir. Devrân bir sûfînin tek başına dönmesiyle olduğu gibi bazan derviş cemaatinin topluca ayağa kalkıp dönmesiyle de gerçekleşir.38

Tasavvuf âyinlerinin taksim edilmesinde "Devrânî" olarak isimlendirilen âyinler, zikir halkası adı verilen, çember biçiminde tertip alan dervişlerin kıyam hâlinde adım atarak çemberi döndürmeleriyle yapılan âyinlerdir. Devrân âyini genellikle Halvetî ve Mevlevî tarikatlarınca benimsense de Mevlevîlik kendi kavramlarını ve usûllerini oluşturup özgünleştirdiği için devrânî âyinler genellikle Halvetîlik ile iç içe geçmiştir.

Buradan sonra ele alınan devrân âyininin icrâ ediliş şeklini Ömer Tuğrul İnançer Hoca Efendinin kaleme aldığı “Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler” adlı çalışmasından yararlandık.

Devrân âyini iki kademelidir. Evvela oturarak başlar. Meydan açılıp oturarak yapılan birinci aşama bitirildikten sonra şeyhin ellerini yere vurarak kalkması ile topluca ayağa kalkılır. Şeyhin de halkaya dahil olması suretiyle kalabalığa göre iç içe bir, iki, üç şeklinde halka oluşturulur. Zikre ilâhî okuyarak ve vurmalı sazları çalarak eşlik edecek olan zâkirler, kendilerine ayrılmış olan zâkir maksuresinde yerlerini alırlar. İlk olarak cumhur ilâhî okunur. Bundan sonra şeyhin üç kez "1-İsm-i Pak, 2-Cism-i Pak, 3-Nesl-i Pak Hz. Muhammed Mustafa ra Salavat" demesi ile topluca okunan özel besteli salavattan sonra şeyhin "Ya Allah Hu" veya ''Allah Ya Hu" yahut "Hu Mevla’m Hu" şeklinde

37 Akdoğan, Bayram, Mevlevilik ve Musikisi (İstanbul: Rağbet Yayıncılık,2009), 70.

38 Serrâc, el-Lüma s. 377-383, 2/143 akt. Uludağ, Süleyman, “Devran” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 1994) 9/248.

seslenmesiyle devrân zikrine başlanır. Dervişler sağ elleri yukarıya sol elleri aşağıya bakar şekilde el ele tutuşur ve sol tarafa doğru yarı adımlar atarlar. Her adımda bir kez olmak üzere "Hu" ismi tekrar edilmeye başlanır. Sol ayak sola atılırken, baş sağdan sola doğru döndürülür ve "Hu" denir. Devrân halkası böylece yürümeye başlar. Zâkirler üçüncü "Hu" ismi şerifi ile zikrin perde ve ritmine uygun bir ilâhî okumaya başlarlar. İlahinin güfte sahibinin ismi okunduğunda, şeyh ayağını yere vurarak ve ritmi biraz ağırlaştırarak "Haaay" diye seslenir. Bu işaretle dervişler "Hay" ismini zikretmeye başlarlar. Hay ismi zikredilirken hem sol ayağı atarken, hem sağı yanına çekerken "Hay" diyerek zikre devam ederler, bir yandan da el ele tutuşmayı bırakıp sol kollarını solundakinin sol omuzuna, sağ kollarını da sağındakinin beline koyarlar. "Hay" ismi zikrine başlandığında zakirler; bendir, mazhar, kudüm, halile, nevbe gibi vurmalı ritim sazlarını çalmaya başlarlar. "Hay" zikrine geçildiğinde şeyh ve halifeler Tâc-ı Şeriflerini ve hırkalarını çıkarırlar.

Şeyh, halka içerisinde dervişlerle devrân tertibi aldığında el ele tutuşulduğu zaman iki eli de aşağıya doğru olarak iki yanındakinin elini tutar, kol atıldığında ise iki kolunu birden iki yanındakinin omuzuna atar. Veya isterse halkadan ayrılıp zikir halkasının ortasında yer alarak âyini idare edebilir. Devrânın yürütülmesi ve idaresi bütünüyle şeyhe aittir. Bu açıdan devrânî şeyhlerinin mutlaka müzik bilgileri olmalı ve zâkirbaşı ile müzik ritimleri konusunda iyi senkronize olmaları gereklidir.

Zikir ve devrân devam etmekte iken, ritim kendi içinde ve genellikle ilâhîden ilâhîye geçerken yavaş yavaş hızlanır. Devrân hızlandığında ayak atma tavrı da değiştirilir ve sol ayağın yanına çekilmekte olan sağ ayak, artık sol ayağın arkasına atılır. Yani sağ ayak halkanın içine, sol dışına doğru atılmış olur. "Hay" zikri kalbiye döndürülebilir, kalbi zikirde taksimler "ney" ile de yapılabilir. Taksimler genellikle halkanın ortasında ara sıra da zâkir maksuresinde yapılır.

Bazen devrân hızlandığında şeyh tarafından ayak vurularak devrân "Kısm" edilir. Kısm, ritmi tam bir misli zaman ile ağırlaştırmak demektir. Buna "asma" da denir. Esma okuma (zikir) tarzı da değiştirilerek "Hay Hay Hay" sesli ''Allah" lafzı kalbi olarak okunur. Devrânda büyük çoğunlukla "Hu" ve "Hay'" Esma-i Şerifi okunur. Devrân, bazen Bedevî topu ile bitirilir, bazen de şeyhin “illallah” diye seslenmesiyle biter.

Devrân bittiğinde zikir halkalarındaki dervişler kıble tarafı açık kalacak şekilde hilal biçiminde sıralanırlar. Şeyhin işaretiyle ikişerli söyleyiş hâlinde "Hu" isminin zikri başlar, bu sırada zakirler özel bestesiyle "La ilahe illallah Muhammed Resûlullah, Sallallahu Aleyhi ve sellimu teslima"yı okurlar, bunun bitiminde bir zâkir devrânda okunan ilâhîlerin makamı ile özel bitiş duasını okur. Duanın bitiminde şeyhin "İlla Hu" sesi ile "Hu" zikrine son verilir. Bazen hemen oturulup okunan Kur’ân-ı Kerîm dinlenir, kısa bir dua yapılıp "Fâtiha" denir. Daha sonra şeyhin belirtmesi ile topluca salavat ve tekbir okunur. Tekbirden sonra, özel düzenlenmiş dua demek olan, gülbank çekilir. Gülbankı şeyh veya ikram ettiği kişi çekerken, hazır bulunanların hepsi çok yüksek olmayan bir sesle çift çift ''Allah Allah" diyerek gülbankı dinlerler. Gülbankın sonunda "Dem-i Hazret Pir" (o tarikatın pîrinin ismi) denildiğinde topluca "Yaa Allah Hu" denilip yer öpülerek ayağa kalkılır. Âsitânelerde topluca türbeye doğru dönülüp Fâtiha okunur. Sonra şeyhin yüksek sesle verdiği selam, her tarikatın kendi usûlüne göre Ser-tarîk Piş-kadem, Aşçıbaşı gibi görevlilerden biri tarafından yine yüksek sesle alınır. Öteki kişiler sessizce selam alırlar. Daha sonra sessizce ve saygılı bir biçimde tevhîd-hâneden çıkılır. Bazen de "İlla Hu" dan sonra oturulmadan ayakta gülbank çekilip âyine son verilebilir.

# Mevlevî Mukâbelesi

Mevlevî âyinleri Kuûdi, Kıyâmî ve Devrânî olarak sınıflandırılan Sûfî âyinlerinden ayrı ve bu sınıflandırmanın dışında incelenmesi gereken ve çok özellik taşıyan bir âyindir.

"Semâ’" adı ile tanınan Mevlevî âyininin resmi adı “Mukâbele-i Şerif” dir. Mevlevî Mukâbelesi tekkenin Semâ’-hâne denen bölümünde icrâ edilir.

Mukâbele yapılacağı gün veya gecesi, görevli meydancı dede, namaz vaktine yakın semâ’-hâneye girerek yerde ters olarak duran kırmızı renkteki şeyh postunu alır, sol omuzuna alır ve şeyh efendinin dairesine giderek şeyhten semâ’ için izin ister, şeyh, "eyvallah" diyerek izin verdiğini belirttikten sonra meydancı dede, dervişlerin duyabileceği şekilde özel okunuşu ile "abdeste, tennureye sala" diye seslenir ve postu semâ’-hâneye götürüp usûlünce yerine koyar. Sonra ezan okunur. Semâ’a girecek dervişler semâ’ kıyafetlerini giyerler.39

39 Gölpınarlı, Mevlevi Adap ve Erkanı, S.92

Kıyafeti giyme adabı şu şekildedir: Tersine katlı olan tennureleri koltuklarından tutar ve öylece kıbleye karşı diz üstü oturup Hz. Mevlâna’nın ruhuna üç İhlas bir Fâtiha okunur. Yine oturmakta iken tennurenin yakası öpülüp baştan aşağıya geçirilir. Böylece tennure tersken yüz olmuş olur. Sonra ayağa kalkılıp bele bağlanan "elifi nemed" kemer gibi bağlanır ve uzunluğu bel hizasında ve önü düğmesiz, açık ve kollu özel şekilli bir yelek olan "deste-gül" sırta giyilir. Bu kıyafet genellikle beyaz renktedir. "Resim Hırkası" denen, çok geniş kollu, uzun ve geniş hırka omuza alınır. Hırkanın kolunu sadece şeyh giyebilir ve âyin sırasında hiçbir derviş hırkanın kolunu giymez. Genellikle dövme yünden yapılmış kahverengi tonlu sikke de başa giyilerek kıyafet tamamlanmış olur. Hırka, genelde koyu renkte olup siyah tercih edilir.40

Meydancı bu sefer, hücrelere, en kıdemli, en üstün olan dedeninkinden başlamak üzere birer-birer gider; her hücrenin kapısını hafifçe açarak ağır, oldukça sakin, kalın ve ahenkli bir sesle "ya" hitabını biraz çekip son heceyi uzatarak "Buyurun ya hû" der; kapıyı sırlamadan öbür her hücreye bu şekilde uğrar. Bu çağrıyı duyanlar, Semâ’-hâneye yönelirler. Semâ'-hâneye girişte kim evvel gelirse, baş kesip sağ ayağıyla içeriye girer. Fakat içeriye girince boş bulduğu yere değil, kıdemi ne göre kendisine mahsus olan yere geçer.41

Âyinin melodisini icrâ edecek olan mutrıp heyeti de mutrıp-hânedeki yerini alır. Herkes ayakları mühürleyip, sol eliyle sağ omuz, sağ el ile sol omuz tutulmak suretiyle ayakta durarak şeyhin gelişini bekler. Bu tavra "Niyaz Vaziyeti" denilmektedir. 42

Hepsinden sonra şeyh başında destârlı sikke olduğu, hırkasının kollarını giymiş ve ellerini önüne kavuşturmuş bulunduğu hâlde gelir. Arkasında, biraz geride ve sağ yanda meydancı dede vardır. Şeyh, Semâ'-hâne kapısından sağ ayağını alarak girer onu meydancı dede takîb eder. Her ikisi de ayaklarını mühürleyip baş keserler. Bu, selam demektir; fakat cehren ve sesle selam verilmez. Semâ'-hânedekiler, mutribdakiler, aynı zamanda baş keserler. Şeyh, doğruca ağır adımlarla postuna gider, vakit namazının sünnetine durur. Semâ'-hânedekiler de, hırkalarının kollarını giyerek, saf düzüp namaza

40 İnançer, Ömer Tuğrul, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2014),160.

41 Gölpınarlı, Mevlevi Adap ve Erkanı, S.93

42 İnançer, Ömer Tuğrul, Osmanlı Toplumda Tasavvuf ve Sufiler, 161.

dururlar. Bu sırada imâm dede de gelmiş, mihraba geçmiştir. Mevlevîlerde şeyh imamet etmez; her tekkenin bir imamı vardır. Camideki usûlün aynısı olarak kılınan namaz, şeyhin Fâtihasıyla sona erer.

Namaz kılındıktan sonra, saflar bozulur ve herkes Mesnevi Kürsüsüne dönerek yeni düzen alınmış olunur. Şeyh (veya Mesnevi-han) kürsüye çıktığında, herkes yer öperek bulunduğu yere oturur. Mesnevi'den açıklanacak beyitleri şeyh kendi okumayacaksa, "Kari-i Mesnevi" denen Mesnevi okumakla görevli olan dede tarafında okunur.

Sonra mutrıp-hâneden bir aşr-ı şerif okunur, Fâtiha okunmaz. Şeyhin kürsü üzerinden "Post Duası" sonunda Fâtiha okunur. Post duası bitince mutribdan, na't-hân, Itri'nin bestelediği na'tı okur. Na't "Ya Hazret-i Mevlâna, Hak dost" diye başlar. 43

Na'tten sonra kudüm-zenbaşı, kudüme, “lâ re lâ re” notasıyla vurur. Ney zenbaşı hangi âyîn okunacaksa, o makamdan taksime başlar. Pek uzun sürmeyen bu taksimin sonunda, okunacak âyinin makamına girerken neye, bir başka ney de katılır ve tam taksim bitince Devr-i Kebir usûlünde bestelenmiş bulunan peşrev başlar. Peşrev, kudüm-zenbaşının, kudüme birkaç zahme vurmasıyla başlar. İlk zahmede şeyh ve Semâ'-hânedekiler, hep birden, içlerin den, "Allah" diyerek ellerini şiddetle yere vurup kalkarlar. Bu vuruşa “Darb-ı Celâli", yâni İsm-i Celâl aşkına vuruş denir. Mutribdaki ney-zenlerde ayağa kalkmışlardır. Yalnız kudüm-zenlerle halîle-zenler oturmaktadır.44

Ayağa kalkmış bulunan semâ’-zenler sağa doğru, birbirlerine yaklaşırlar. Bu sırada şeyh, postun önüne çıkıp selam verir, herkes de baş keser. Sonra şeyh, sağına doğru dönüp, peşrevin temposuna da uygun bir şekilde sağ ayağını atıp solu yanına çekerek, sonra solu ileri atıp sağı yanına çekerek yürümeye başlar. Semâ’-hânenin kenarında yüzleri ortaya dönük durmakta olan semâ’-zenler de sağa dönüp aynı tarzda yürümeye başlarlar. Şeyhin arkasındaki kişi (aşçıbaşı veya semâ’-zenbaşı) postun önüne geldiğinde ayak mühürleyip baş keser ve "Hatt-ı İstiva" denen postun ucu ile kapı veya mutrıp-hâne arasında çizili olduğu varsayılan ve şeyhten başkasının basamayacağı çizgiyi sağ ayakla atlayıp, solu da attıktan sonra posta arkasını dönmeden cephesini geliş yönüne çevirip yine ayak

43 Gölpınarlı, Mevlevi Adap ve Erkanı, 94-95.

44 Gölpınarlı, Mevlevi Adap ve Erkanı, 99.

mühürleyerek bekler. Bu sırada, arkasındaki semâ’-zen de postun önüne yaklaşmıştır.45 Karşı-karşıya gelmiş olan iki can, birbirlerinin yüzlerine ve bilhassa gözleriyle kaşlarının arasına bakarlar; sonra hırkalarının içinden, sağ ellerini kalbleri üstüne koyup ayakları mühürlü olarak baş keserler. Karşıdaki, Semâ'-hâneye arka çevirmeden döner; önünde gideni, aynı tarzda yürüyerek takîb eder. Bütün canlar, böylece, post önünde, birbirlerine karşı baş keserler; "cemâl-cemâle" niyaz ederler; insandaki ilâhî nefhayı, Mutlak Varlık'ın kemâl zuhûrunu takdîs etmiş olurlar.46 Semâ’-hâneyi ikiye böldüğü kabul edilen hatt-ı istivanın post hizasındaki uzantısında gene ayak mühürlenip baş kesilir. Karşı karşıya geliş olmadan yürümeye devam edilir. Şeyh, birinci devirde postun önüne geldiğinde karşısında en kıdemsiz derviş bulunmaktadır. Onlar da birbiri ile selamlaşır ve ikinci, üçüncü devirler de aynen böyle devam eder. Böylece herkesin üç defa semâ’- hânenin etrafını dolaşmalarına "Devr-i Veledi" denilir. Mutrıp peşrev çalmaya devam ediyordur. Peşrev, devir sırasında bitse bile tekrar başa dönülerek çalınmaya devam edilir.47 "Devr-i Veledi" deki yürüyüş, büyük bir zarafet, büyük bir maharettir; asıl mukâbele de budur musikiye aşina olan, Mevlevî zarafetini temsil edecek kudreti benimseyen, tempoya göre pek güzel, pek zarif yürür.48

Mevlevî âyinlerinin III. selamları en geniş ve sanatlı bölümleridir. Bu bölümde usûl geçkilerinin yanısıra çarpıcı makam geçkileri de görülür. III. selam genellikle 28 zamanlı devr-i Kebir usûlüyle başlar. Devr-i Kebir yerine bazen ağır düyek Frenk Çin, Fahte, çifte düyek de kullanılmıştır.

Üçüncü selamda bu ilk kısımdan sonra aksak semâ’ı usûlünden bestelenmiş bir saz terennümü ile Eflak-i Dede’nin: “Ey ki hezar aferin bu nice Sultan olur.” Mısra’ı ile başlayan Türkçe dörtlük yürük semâ’ı usûlüyle bestelenir. Bunu aynı usûlden bestelenmiş saz terennümleri ile birbirine bağlanan güfteler izler. Yürük semâ’ı hızlanarak devam eder coştukça coşar...49

Üçüncü devirde sırasının sonundaki semâ’-zen, şeyhi beklemeden posta selfunını verip yürümeye devam eder. Onun, ilk dizilişteki sırada yerini almasıyla beraber şeyh de

45 İnançer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, 162.

46 Gölpınarlı, Mevlevi Adap ve Erkanı, 99.

47 İnançer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, 163.

48 Gölpınarlı, Mevlevi Adap ve Erkanı, 100.

49 Timuçin Çevikoğlu, “Hz. Mevlâna Mevlevilik-Mevlevi Ayinleri” (Türkmusikisi.com. 2000), 10

postuna geçmiş olur. Bu anda kudüm-zenbaşı peşrev çalmaya son verilmesini işaret etmek için kudüme usûl dışı hızlıca birkaç defa vurur. Hemen, icrâ edilecek âyinin makamını gösteren bir iki cümlelik çok kısa bir ney taksimi yapılır. Sultan Veled Devri devamınca herkes sessizce İsm-i Celâl çekmektedir.

Ney taksimi bitiminde, mutrıptaki âyin okuyucuları yine saz eşliğinde âyini okumaya başlarlar. Şeyh, postunun üzerinde, semâ’-zenler şeyhin solundaki safta baş keserek selam verirler. Semâ’-zenler, semâ’ı idare edecek olan semâ’-zenbaşı dışında omuzlarındaki hırkaları çıkarıp, oturdukları yere bırakırlar ve hemen niyaz durumuna geçerler. Şeyh, postun önüne doğru üç adım atarak ileri çıkar ve baş keser, herkes de baş keser. Şeyh, sağ eli üstte olarak ellerini kavuşturmuş durumda dururken, semâ’-zenbaşı şeyhe doğru ilerler ve şeyhin açıkta duran elini, şeyh de eğilerek o'nun sikkesini öper. Semâ’-zenbaşı hatt-ı istivanın sağına geçip şeyhin sağ karşı yanında niyaza geçer durur ve baş keser. Onun bütün baş kesmelerinde semâ’-zenler de baş keserler. Şeyh de, baş kesmek suretiyle Semâ’ izin verdiğini belirtir.

Semâ’-zenler sırayla şeyhin önüne gelerek baş kesip el öperler, şeyh de sikkelerini öper. Semâ’-zenler usûl gereği semâ eder ve her çarkta bir defa olmak üzere sessizce içinden İsm-i Celâl okur. Semâ’ böylece devam eder.

Âyin bestesinin birinci selamı bitip ikinci selamın başladığı, beste usûlünün değiştiğinden anlaşılır. Selam bittiğinde semâ’-zenler bulunduğu yerde, yüzleri kutup-hâneye gelecek şekilde durup niyaz vaziyetinde baş keser ve ikili, üçlü gruplar hâlinde omuz omuza yaslanırlar. Şeyh, postun önüne doğru ilerleyip baş kesdiğinde yine herkes baş keser. Şeyh, sessizce selam duasını yapıp bir adım postun gerisine gider ve başı ile ikinci selamın semâ’ın başlamasına izin verdiğini işaret eder. Semâ’-zenler bu izne baş keserler ve birinci selamdaki gibi ikinci selama girerler. Yalnız el ve sikke öpme olmaz, ikinci selam denen bölüm böylece devam eder ve yine bestedeki usûl değişikliği ile üçüncü selama girilir. Dördüncü selama giriş de aynı biçimde yapılır.

Dördüncü selamda semâ’-zenler; semâ’-hânenin ortasına girmeden etrafta sıralanarak semâ ederler. Son semâ’-zenin de semâ’a girmesinden sonra hepsi direk tutarak semâ’ ederler. Semâ’-zenbaşı şeyhe niyaz edip, semâ’-zenleri yerleştirdikten sonra şeyhin soluna geçer ve artık yürümez. Şeyh ise, ilerleyip niyaz eder ve semâ’a girer. Şeyh, sol eliyle hırkasının sağ tarafını bel hizasından, sağ eliyle yakasından tutarak ve hırkanın göğüs kısmını sağ tarafa doğru hafifçe açarak semâ’ eder. Hatt-ı istiva üzerinden adım atarak semâ’ etmek suretiyle, semâ’-hânenin merkezine kadar gelir. O da orada direk tutar.50

Dördüncü selamdan sonra sazlarla icrâ edilen düyek usûlünde bir son peşrev son yürük semâ’ı ile âyin sona erer. Bu yapısı ile Mevlevî âyinleri Türk Musikisinin en büyük ve sanatlı eserleridir. Bu yüzden âyin bestelemek bestekarlıkla zirve kabul edilir. 51

Âyin bestesinin dördüncü selamın sözlü kısmı bittiğinde sazlar hemen son peşreve ve takiben son yürük semâ’ına girerler. Saz semâ’ı veya niyaz ilâhîsinin bitmesiyle son taksim başlar. Taksimin başlamasıyla kutup-hânede olan şeyh semâ’ ederek yavaşça postuna gitmeye başlar. Şeyh posta vardığında Kur’ân okunmaya başlanır. Bakara Suresinin 115. ayetinin mutlaka okunması Mevlevîlik adabındandır. Bundan sonra başka ayetler de okunabilir. Kur’ân'ın başlamasıyla birlikte herkes olduğu yerde baş kesip, yer öperek bulunduğu yere oturur. Eller çapraz olarak omuzlarda ve baş öne eğiktir. Kur’ân okunması bittikten sonra şeyhin sol tarafında "Duagii Dede" {Duacı) özel okuyuş tarzı ile, özel duayı, tekbiri ve salavatı okuduktan sonra şeyh "Fâtiha" der. Herkes sessizce Fâtiha’yı okur. Sonra şeyh ile beraber herkes yer öpüp ayağa kalkarlar. Şeyh, postunun üzerinde "Hû diyelim" sözü ile biten gülbankı okur. Mutrıbân ve semâ’-zenler yüksek sesle "Hû" derler. Şeyh, postun üzerinden ayrılıp baş keserek yüksek sesle "es Selamü Aleyküm" diye selam verdiğinde semâ’-zenbaşı yüksek sesle "ve Aleyküm Selam ve Rahmetullahi ve Berakatü Huuu" diyerek selamı alır. Semâ’-zenler hu sözüyle yavaş yavaş doğrulurlar. Şeyh ise kapıya doğru yürür.

Orta yere geldiğinde yine selam verir. Bu selamı Ney-zenbaşı alır, mutribdakiler semâ’- zenler gibi hareket ederler. Şeyh semâ’-hânenin çıkışına vardığında yüzünü posta doğru döndürerek baş kesdiğinde herkes beraberce baş keser. Şeyhin semâ’-hâneden ayrılmasından sonra herkes şeyh postuna selam vererek teker teker semâ’-hâneden

50 İnançer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, 164.

51 Timuçin Çevikoğlu, “Hz. Mevlâna Mevlevilik-Mevlevi Ayinleri”, 11.

ayrılırlar. Meydancı dede tarafından şeyh postunun usûlünce kaldırılması veya katlanması ile Mevlevî Mukâbelesi bitmiş olur.52

Halvetî ve Mevlevî tarikatlarının ihyâ gecelerini nasıl idrak ettiklerini bu gecelerde Hakkı anma noktasında ictimâî olarak zikir halkaları oluşturarak yaptıkları âyin-i şeriflerin usûl ve icrâsını aktardıktan sonra bu gecelerin seyru sülük ehli için asıl hakiki manasının ne olduğunu bu gecelerin hakîkatlerini aktarmaya çalışalım. Bu gecelerin hakîkatlerini günümüzde yaşayan irfân ehlinden Necdet Ardıç Efendinin kaleme aldığı İslam’da Mübârek Geceler, Bayramlar ve Hakîkatleri isimli kitabından muhtasar olarak yararlanacağız.

# TARİKATLARDA MÜBÂREK GÜN VE GECELERİN YERİ VE EHEMMİYETİ

Bu bölümden sonra Necdet Ardıç Efendi’nin mevzumuzla alakalı kaleme aldığı görüşlerinden yararlanacağız. Kendilerinin konuyla ilgili fikir ve telakkilerini bildirmeden önce İslami meselelerde bakış açımızın nasıl olması gerektiğini ve bu bakış açısıyla mevzumuz özelinde mübârek gün ve geceler bahsini şu cümleleriyle anlamaya gayret edelim:

Ey gönül ehli kardeşim. Bahsi geçen mevzular ehilleri tarafından son derece liyakatle ve güzel olarak birçok eserlerde yazılıp neşredilmişlerdir. Esasen bunların üzerine bizim yazacağımız pek bir şeyde yoktur ancak bunların imkân olduğu gönlümüzün bulduğu kadarıyla bâtın yönlerinin bir kısmım anlatmaya çalışacağım.

Bilindiği gibi muhteşem dinimiz zâhir ve bâtın olmak üzere iki yönlüdür. Bu iki yön de kendi bünyesinde birçok yönleri geliştirmiştir. Bu yönlerden biri ve belki de en mühimi “Kendini bilip, bulup, tanımak” tır. Bunu yapabilmek için afâkî ve enfüsî hükümleri de birlikte idrak edip yaşamak gereklidir.

“Afâkî” yani senin dışında olan. “Enfüsî” yani senin içinde olan. Eğer içini ve dışını birleyebilirsen çok şeyler kazanabilirsin. İslam’a ve aleme bakışın değişir, “kâl” den geçip “hâl” ehli olursun. Büyüklerimiz “ne var alemde, o var Âdemde” demişlerdir.

52 İnançer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, 165-166.

Afâkta, yani senin dışında ne kadar hadise cereyan etmiş ve de ediyorsa bunların karşılığı mutlaka enfüste, yani senin öz varlığında da cereyan etmektedir.

İşte bu hadiseleri kendi bünyende yaşama özelliğine erebilirsen sen de Ariflerden olursun. Dünyaya gelmekten yegâne maksat, varlığın hakîkatini idrak edip taşıdığın yükün ne olduğunu yakıyn ehli olarak anlamandır.

Bu girizgahtan sonra meselemiz olan mübârek gecelerin hakîkatlerini Necdet Efendi’den dinlemeye başlayalım. Allah her birerlerimize kendi idrak etmemizi murad ettiği üzere meseleleri anlamayı nasip etsin.

# Regâib Kandili

İslâm âleminde üç aylar diye bilinen kutsal bir zaman dilimi vardır. Bunlar sırasıyla Recep, Şâban ve Ramazan ayıdır. Genel olarak bakıldığında bu üç ayın diğer dokuz aydan hiçbir farkı yoktur. Allah'ın meydana getirdiği zamanların birbirinden farkı olmaz.

"Dehre küfretmeyiniz, dehr Allah'tır."53 hadisi hükmünce bütün zamanlar (dehr) Allah'ın varlığı ile mevcuttur. O hâlde aralarında fark gözetilemez.

Üç ayların ilki olan Receb-i Şerif 'in ilk Perşembe’sini Cuma’ya bağlayan gece Regâib gecesidir. Lügatlerde Receb; azametli, heybetli, gösterişli demektir. Cum'a ise; cem'den türeyip toplanma demektir. Şöyle de düşünebiliriz; cem' hâli; varlığın toplu olarak bulunuşudur. Regâib ise; rağbet etme, çok istenilen şey, bol bol ihsan etmek demektir. Acaba Regâib gecesi ifadesiyle bizlere verilmek istenen şifre nedir? Veya bizim almamız gereken nedir? Şimdi şöyle bir izah yoluna gidelim. Receb; irâde, kudret ve ilâhî azametiyle bu varlıkların zuhûrunu sağlamaktır. Cuma; cem' kelimesinden meydana gelir. Birinci Cuma; birinci cem' hâli, varlığın mânâ âleminde "a'yân-ı sâbiteler" hâlinde toplu bulunuşudur.

Regâib ise; mânâ âleminde var olan varlıkların bireysellikleri/ferdiyetleri ve kendi varlıklarıyla şehadet âleminde zuhûra çıkmalarını şiddetle istemeleridir. Cenâb-ı Hak ezelde bütün bu alemler yok iken, azamet ve kibriyâsıyla kendinde gizli olan cümle varlığın, "a'yân-ı sabitelerini" ferdi/bireysel varlıklar hâlinde âlem sahnesine çıkarmaya

53 Buhârî, “Edeb”,101; “Tefsir”, 45/1; “Tevhid”, 35; Müslim, “Elfâz”, 2-4

şiddetle rağbet etti. Ve varlığı zuhûra çıkardı. Bizlere de bu hakîkati Regâib gecesinin özelliği ve şifresi içerisinde bildirdi.

Allah Teâlâ, amâ hâlindeyken, henüz Ahadiyyet mertebesine dahi tenezzül etmemişken "kendinde kendi olarak gizli" fakat "kendine gizli değil" iken kendini bildirmeyi murad etti. "Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu âlemleri halkettim." hadis-i kudsisince evvelâ Ahadiyyet yani " inniyyet /benlik ve hüviyet" mertebesine tenezzül etti. Oradan Vâhidiyyet yani "sıfat", "a'yân-ı sâbite" mertebesine, oradan da "esma" ve "ef'âl" yani zuhûr/ortaya çıkma mertebesine tenezzül etti. Böylece bütün âlemler varlıklarına kavuşup /var olup yaşam ve var olma sevincini kendi idrâkleri düzeyinde tattılar.

Kısaca belirttiğimiz bu oluşumu biraz daha açmaya çalışalım. Zuhûra gelen bu âlemler ve onlarda bulunan varlıklar henüz kendilerinin ne olduğu bilgisine sahip değillerdi. Varlıkları ortaya çıkmış fakat kendilerinden ve Hak'tan haberleri yoktu. Son olarak kemâlâtın oluşması için Cenâb-ı Hak “kendini ve Rabbini” bilecek bir varlık daha meydana getirecekti. O varlığın yaşaması için gerekli olan mahalli ve her şeyi hazırlamış, sıra onu zuhûra getirmeye gelmişti. İşte Cenâb-ı Hakk'ın bu varlığa rağbet etmesi, onda kendi vechini seyretmek içindi. Böylece Âdem (a.s.) zuhûra geldi ve Hakk'ın isimlerinin zuhûr mahalli oldu. Ve insanın kemâlât süreci başladı.

Nihâyetinde ise Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şahsında bu kemâlât son noktasına ulaştı. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ana rahmine düşmesiyle başlayan kemâlât sürecine "Cenâb-ı Hakk'ın rağbet etmesi" yani Habib'ini (s.a.v.) dünyaya getirme sürecinin başlaması "Regâib Gecesi" hakîkati ile bildirildi. Cenâb-ı Hak kendindeki bütün özellikleri ef'âl âleminde seyretmek için zâti bir zuhûrun varlığını arzu etti. Cenâb-ı Hak kendi zâtında bu âlemleri zât mertebesinden seyreder. Fakat zuhûrları itibariyle seyretmesi başka bir özelliktir. İşte murâd-ı ilâhî, "libâs-ı beşer" içinden, onların düzeyinden her mertebe kendini seyretmekti.

İşte Cenab-ı Hak da böyle bir yaşamı diledi. Bunu en geniş ve kemâlli bir biçimde ortaya getirecek elbisesini, gerçi elbise de bir şey ifade etmez ama ikiliğe bürünüp sonradan tekliğini anlayacak ve kendini o şekilde seyredecek varlığın ortaya çıkmaya başladığı ilk faaliyet "Regâib gecesi" olarak ifade edildi.

# Mevlid Kandili

Rebiu’l-evvel ayının on birinci (11) gününü on ikinci (12) güne bağlayan gece, Fahr-i Âlem Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) fiziksel olarak dünyaya teşrif ettikleri nurlu gecedir.

Âlemde "hakîkat-i Muhammedi" ezeli ve ebedidir. Bu hakîkatin Hz. Muhammed (s.a.v.) elbisesiyle dünya üzerinde faaliyet sahnesine çıkması bu geceye rastlamaktadır. Âlem şümûl olan bu devrimsel doğumun acaba bizlerdeki karşılığı nedir?

Dinimizde her hükmün zâhiri ve bâtını olduğu gibi, bu doğumun da bir zâhiri, bir bâtını vardır. Biz Hz. Resûlullah'ın (s.a.v) sadece zâhiri, fiziksel doğumunu okursak bu yeterli olmaz. Çünkü O bizim için bir numunedir. O'nun doğumu bizler için örnektir. Bu doğumun bizdeki karşılığını anlama ya çalışmazsak bilgi ve kavrayışımız eksik kalır ve o mübârek doğumun özüne inmiş olamayız. Bütün varlığı hâvi olan "hakîkat-i Muhammedi", ancak temizlenmiş gönüllerde zuhûra çıkacaktır. Bunun yolu Hz. Muhammed'in (s.a.v.) doğum hâdisesini ve o esnada âlemde meydana gelen olayları en güzel şekilde öğrenip kendi varlığımıza uyarlamaya çalışmaktır.

“Hakîkat-i Muhammedi'nin bireysel olarak bizlerdeki doğuşunu gerçekleştirebilmek için o kutlu doğum gününde oluşan hâdiseleri inceleyip kendimize uyarlamak bizlere gerçek "Muhammedî" olmayı sağlayacaktır.

- Fil vak'ası,

- Cin'lerin göğe çıkmasının yasaklanması,

- Kâbe'de bulunan putların yüz üstü yere yuvarlanması,

- Birçok kuru dereyi su basması,

- Annesi Âmine

- Babası Abdullah ve daha bunlara benzer birçok olayın yaşanması.

Resûlullah'ın (s.a.v.) dışa dönük yönünü yani tarihsel bir şahsiyet olan "Hazreti Muhammed'in (s.a.v.) tavır ve davranışlarını öğrenip idrak etmek sünnet; Resûlullah'ın (s.a.v.) zaman üstü ve tüm âlemi ve varlığı kapsayan iç âlemini yani "hakîkat-i Muhammedi" yönünü anlayıp idrak etmek ise farzdır.

Hz. Resûlullah (s.a.v.) doğumu esnasında meydana gelen, âlem şümul hâdiselere, kendi bireysel hakîkatimiz yönünden bakmaya çalışalım.

1 – Fil vakası Bilindiği gibi Hz. Resûlullah’ın (s.a.v.) doğumundan kısa bir süre önce Ebrehe, emrinde bulunan askerler ve ordusundaki fillerle Kâbe'yi yıkmak niyetiyle Mekke şehrine gelmiştir. Bu ordunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın yönlendirmesiyle ebâbil kuşları cehennemden alınan küçük taşları atmış ve çöl fırtınasının da başlamasıyla Ebrehe ve ordusu bozguna uğramıştır.

Regâib olgusuyla gönlüne “hakîkat-i Muhammedi" tohumları atılmış olan o kutlu insan netice alabilmek için bu oluşumun kemâlini sağlamak zorundadır. Kişinin evvelce nefsi - hayvanların en güçlüsü olan fil hükmünde iken- gaflet düşünceleri, askerleri kendisinde yaşarken, mânevî çalışmaları neticesinde, zikirlerinden oluşan ebâbil kuşlarının getirdiği tevhîd mermilerini, gaflet askerleri ve düşüncelerinin üstüne atıp onları yok etmesi gerekir. Ayrıca muhabbet rüzgarlarının ve aşk fırtınalarının esmesi ile nefs fillerinin de çölde yok edilmesi gerekmektedir.

- Cinlerin göğe çıkmasının yasaklanması

Hz. Resûlullah’ın (s.a.v.) doğumundan bir süre öncesine kadar cinler gökyüzüne çıkıp, meleklerin görev değişimi sırasında onlardan duydukları haberleri çalıp, yeryüzündeki bazı medyum ve kâhinlere bildiriyorlardı. Bu medyum ve kâhinlerin gelecekte olacak bazı hâdiseleri vaktinden evvel insanlara bildirmeleri ile cemaatleri arasında itibarları artıyordu. Böylece insanlar din adamlarından ziyâde bunlara inanır hâle gelmişlerdi.

Hz. Resûlullah'ın (s.a.v.) doğumundan sonra:

"And olsun ki, gökte burçlar meydana getirdik. Onları bakanlar için donattık. Kovulmuş her şeytandan koruduk. Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa parlak bir ateş Şihâb onu kovalar/yakar." (Hicr Sûresi, 15/16-17-18) âyetiyle bu yol ebedî olarak kapatıldı. Bundan sonra eskisi gibi gökten yeni haberler çalmaya yeltenen cinleri "Şihâb" diye belirtilen parlak bir ateş yakıp kül ediyordu. Böylece artık gökyüzünden haber çalmaları mümkün olmadı. Çünkü bundan böyle Hz. Resûlullah'dan (s.a.v) başka haberci olmayacaktı. Tek ve emin olan Hz. Resûlullah’a (s.a.v) bu görev verilmişti.

Bir de bu âyetin bize dönük tarafına bakalım. Bir insanda "hakîkat-i Muhammedi" doğmadan evvel o insan, vehim ve hayâl bilgileri ile doludur. Bu kişiye gelen yeni bilgiler de aynı şekilde her zaman vehmi ve hayâli olur. Ne zaman ki o kimsede "hakîkat-i Muhammedi" zuhûra gelir, o andan itibaren o kişi için hayâl ve vehim yolu kapanır ve kendisi Muhammedi bilgilerle dolmaya başlar. O kişiye bundan sonra cinler ve şey tanlar ulaşamaz. Çünkü "nûr-i Muhammedi" onları yakar. İşte kişide ancak bu hâlden sonra doğru ilim oluşmaya ve çoğalma ya başlar. Böylece kişi gayreti ve himmeti nisbetinde yükselme sini sürdürür.

- Kâbe'de bulunan putların yüz üstü yere yuvarlanması

Câhiliyye devrinde Kâbe-i Şerif putlarla dolu idi. Ne zaman ki müslümanlar tarafından Kâbe fetih olundu, ondan sonra içindeki putlar kırılıp yok edildi. İşte bir kimsenin gönlünde "hakîkat-i Muhammedi" güneşi doğduğunda gönül Kâbe'sini dolduran putlar yere kapanıp secde ederler. Bu putlar "nefs-i emmâre" putlarıdır. Yani her türlü maddi sevgi ve dünyevi arzulardır. Gönülde "hakîkat-i Muhammedi" güneşi doğmadan Bir kimsede, “hakîkat-i Muhammedi" güneşi doğana kadar farkında olmaksızın oluşan nefs ateşi aralıksız yanmaktadır. Eğer bu ateş söndürülmezse, o bedeni ebedî olarak yakar. Kişi için tek çare gönlünde vaktiyle "hakîkat-i Muhammedî'yi doğurmaktır. Ancak o zaman nefs ateşi söner ve böylece kişi bu tehlikeden kurtulmuş olur.

- Birçok kuru dereyi su basması

Kişinin mânevî varlığında birçok akıcı kanal vardır. Fakat nefs-i emmârenin baskısı ile bu kanallar kuru kalmıştır. Ne zamanki nefs-i emmâre ile mücadele başlar ve o alt edilir, işte o zaman o kanallar tekrar sulanmaya başlar. Bunlara "Muhammedi pınarlar" denir. En güzelleri de "zemzem" ve "Kevser" pınarlarıdır. Bunların içinden "hakîkat-i Muhammedi" kişinin gönül deryasına akar ve orayı sonsuz olarak doldurur. Aynı şekilde bunun da oluşması için o bedende Hakîkat-i Muhammedi'nin doğması lâzımdır. "Hakîkat-i Muhammedi" doğmadıkça bu pınarlar kuru kalır. Kuru kanallar ile de insan ruhunu besleyemez, bu da ebedî kayıptır. Bunun için ne lazımsa yapılmalıdır. "Hakîkat-i Muhammedi"yi doğurup bu kanalları akıcı hâle getirmelidir.

- Annesi Âmine

Âmine 'emîn' kelimesinden müştâktır. Erkek olursa Emîn; kadın olursa Emine yani her iki hâlde de emin olunan, kendisinde şüphe olmayan demektir. "Hakîkat-i Muhammedi" nin doğduğu yer de emîn bir yerdir. Burada eksiklik, yanlışlık, gaflet olmaz. Ancak böyle bir doğum, güzel bir başlangıçtır.

- Babası Abdullah

Abdullah, Allah'ın kulu demektir. Yani Allah'ın kulunun oğlu. Şimdi emîn bir varlıkla, Allah'ın kulunun izdivâcı ne an lama gelir? Şöyle diyebiliriz; Emine Hâtun, senin terbiye edilmiş nefsindir. Yani nefsin şekâvetten, şâkilikten kurtulmuş; belirli özelliklere sâhip ve artık emin olunan bir nefs hükmüne girmiştir. Abdullah/Allah'ın kulu da bir bakıma senin ruhun hükmündedir. Bir yönüyle de eğer varsa mürşidin hükmündedir. Mürşid senin emin olunan nefsine, varlığına, Allah'ın kulu olarak Abdullah olarak ruhunu nefheder.

"Ben ona ruhumdan nefhettim." (Sad Sûresi, 38/72) Âyetinin hükmü ile nefheder. Yani senin bilmen gereken, sana ait hakîkatlari sana açıklar; anlatır. İşte bu bir "izdivâc-ı ilâhi'dir. Ancak fiili şekilde değil, mânevi şekilde ve gönülden gönüledir.

İşte emîn bir nefs ve irâdeli bir rûhun uyumu ve birleşmesi neticesinde ortaya çıkan varlığa "Veled-i kalb-i Muhammedi" denir. Çok hamd eden ve kendini bilen o müstesnâ varlık, çok hamd etmez de ne yapar? O kadar büyük lütuflara gark olmuştur ki onu hamdden başka hiçbir şey karşılayamaz.

İşte kendine verilen bu ilâhi lütuf karşılığında hamd etmeye başlayan kişi, yine kendisine lutfedilen Kur'ân-ı Kerîm'i okumaya hamd ile başlıyor.

# Berat Kandili

Arabî aylardan Şâban ayının on dördüncü gününü on beşinci gününe bağlayan gece Berat gecesidir. Evvelâ Berat gece sinin özelliklerine bir göz atalım.

Berat gecesinin özellikleri şunlardır:

- Kur’ân-ı Kerîm bu gecede "Levh-i Mahfûz"dan dünya semâsına indirilmiştir.

- Kıblenin yönü bu gecenin ertesi günü Kudüs'ten Mekke'ye (Kâbe'ye) döndürülmüştür.

- Mahlûkatın bir yıl içindeki rızıklarına, alacaklarına ve ömürlerine dair Cenâb-ı Hak bu gecede takdirde bulunmuştur. Oyılın programı bu gece içinde yürürlüğe girmektedir.

Berat; bilindiği gibi yükümlülüklerden kurtulmak, herhangi bir şekilde suçlanıp, o suçtan berâat edip temize çıkmak, borcun ödendikten sonra aldığı ibra ve nihayet bulunduğu zor hâlden kurtuluştur, diye ifade edelebiliriz.

Berat; berâat etme. Birinci mânâda berat; kişinin, Hakk'ın emir ve yasaklarına uyup, yaşamını bu kurallar üzerine binâ edip isyan etmeden, günaha girmeden, her varlığa iyi bir muamele ile sürdürmesidir. Bunun karşılığında kazanacağı Rabb'inin hoşnutluğu, onun beratı olacaktır. Bu genel hükümdür. İkinci berat ise kendinde var zannettiği benliğinden kurtulmaktır. Birinci beratı gerçekleş tiren kişi iyi bir insan olur. İkinci beratı gerçekleştiren kişi ise “kendini bulan bir insan” olur.

Berat gecesi sadece senede bir defa gelen bir gece değil, hayatında en önemli şey olan "kendine ulaşma" yolunda büyük bir aşamadır. Kişi kendine ulaşamazsa Hakk'a da ulaşmasına yol yoktur. Bizlerin Hak yolundaki en büyük kaybı kendimize ulaşamamaktır. İşte bu nedenle burası bir yol ayrımıdır. Kişi burada ya nefsî benliği ile hayatını sonuna kadar sürdürüp Hakk'tan ayrı düşer veyahut kendini aradan çıkarır, gerçek bâtınî "birr'e ulaşır ve beratını alır. İşte o zaman kişi için kıble değişir ve gerçek kıbleye döner. Kişiye özel hitapların gelme ye başladığı yer burasıdır. Onun için Kur'ân-ı Kerîm bu gecede dünya semasına inmeye başlamıştır. Bir başka ifade ile senin gönül semana ilâhi hakîkatler inmeye başlar. Çok yüce ve ulvi hâllerin başladığı bu makâmı Cenâb-ı Hak cümlemize nasip etsin.

Kıblenin değişmesi Kıblenin değişmesi zâhirî mânâsıyla kişinin namaz kıldığı istikametin değişmesidir. Bâtınî olarak ise; kıblenin değişmesi sonsuz mânâlar içerir.

Regâib ve Mevlid yaşantılarını geçerek Berat yaşantısına doğru yoluna devam edersen, sana bazı gerçeklerin açıldığını müşâhede etmeye başlarsın.

- İbrâhim (a.s.) kendi eliyle inşa ettiği Kâbe'sine dönerek ibâdet ediyordu. (Tevhîd-i Ef'âl)

- Mûsâ (a.s.) "Kudüs"e yani kendi mabedine yönelerek ibâdet etti. Tenzih (Tevhîd-i Esmâ)

- Daha sonra Îsâ (a.s.) "Kudüs"e döndü. Teşbîh (Tevhîd-i Sıfat)

- Nihayetinde Hz. Muhammed (s.a.v.) de kısa bir müddet "Kudüs'e, daha sonra "Kâbe'ye

döndürüldü. (Tevhîd-i Zât) Mekke'deki Kâbe Allah'ın evidir. Kudüs'teki mâbed ise "Beytü'l-Makdis"tir. (Mukaddes ev) İşte Hak yolcusu evvelâ zâhiren tevhîd-i ef'âlde Kâbe'ye dönerek ibâdet eder. Daha sonraki ibâdetlerinde her ne kadar zâhiren Kâbe'ye doğru dönüyor ise de, bâtinen farkında olmadan, düşünce yapısı itibari ile "Beytü'l-Makdis'e (mukaddes ev) yönelmektedir. Çünkü itikâdı "tenzîh"tir. (Allah'ı ötelerde aramak) Sonra ibâdeti "teşbîh" (Allah'ı varlıkta aramak) olur. Eğer gerçek tevhîd ehli olursa yine yüzünü "Kâbe'ye, Allah'ın evine çevirir. Çünkü tenzîhî ve teşbîhî birleştirmiş, gerçek mü'min olmuş ve sûri tevhîdden bâtinî tevhîde ulaşmıştır. Bundan sonra da yol bulursa “ahadiyyet'e ulaşacaktır. Böylece Allah'ın evine dâhil olmuştur. Kıblenin değişmesi, kişinin Hak yolunda gelişmesinin ifadesidir.

Kur'ân-ı Kerîm'in nüzûl mertebeleri:

Kur'ân-ı Kerîm'in Berat gecesinde "Levh-i Mahfûz"a; Kadir gecesinde de Peygamberimize inmeye başlaması genel bir kabuldür. Biz gönlümüze geldiği üzere, Kur'ân-1 Kerîm'in dört nüzûl mertebesinin olduğunu düşünüyoruz. Bunlar sırasıyla şöyledir:

1- Zât mertebesinden nüzûl 2- Sıfat mertebesinden nüzûl

- Esmâ mertebesinden nüzûl

- Ef’al mertebesinden zuhûr ‘dur.

Zât mertebesinde Kur'ân-ı Kerîm'in ismi "Ümmü'l-Kitab", Sıfat mertebesinde "Furkan", Esmâ mertebesinde "Kitabü'l-Mübîn", Ef'al mertebesinde ise "İmamü'l-Mübîn” dir.

Genel olarak her mertebede aldığı isim "Kur'ân-1 Kerîm "dir. Yani her mertebede, o mertebeye karşılık gelen “zâtî ikram”dır.

Zât mertebesinde Kur'ân-1 Kerîm "Ümmü'l-Kitap'tadır. Oradan sıfat mertebesine yani "Levh-i Mahfûz’a indirilmiştir. Bunların zamanı belli değildir. Berat gecesinde "Levh-i Mahfûz"dan "Beytü'l-Ma'mûr'a, Kadir gecesinde de "Beytü'l Ma'mûr"dan "Beytü'l- Harâm'a indirildiği söylenmiştir.

Esmâ (melekût) mertebesinde, zâtî tecellîgâh "Beytü'l Ma'mûr'dur. Bu yüzden melekler orasını tavaf etmektedir. Ef'âl (nâsut) mertebesinde ise, zâtî tecellîgâh "Beytü'l-Harâm" dır. Orasını da insanlar tavaf etmektedir. İşte bu, Berat gecesi diye belirtilen zaman diliminde, insanların idrâk seviyeleri Kur'ân-ı Kerîm'i anlayacak düzeye geldiğinden dolayı Kur’ân-ı Kerîm inmeye başlamıştır. Ezelden beri "Ümmü'l Kitap'ta mevcûd olan Kur'ân-1 Kerîm, takdir edilen bir zamanda "Levh-i Mahfûz"a, oradan “Berat” gecesinde “Beytü'l- Mamûr”a, Kadir gecesinde de "Beytü'l-Harâm"a indirilmeye başlamıştır ve yirmi üç senede tamamlanmıştır

# İsrâ Mi’râc Kandili

İsrâ ve Mi'râc! Evvelâ kısaca bu iki kelimeyi lügat mânâsı ve harfleri itibariyle anlamaya çalışalım. "İsr" kelime olarak "gece yürüyüşü"; "Mi'râc" ise “merdiven, yükselme” demektir. Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde "Ey Benî İsrâil" denildiğinde bu hitap bize evvelâ Ya'kûb (a.s.) oğullarını ve soyunu hatırlatmaktadır. Ya'kûb (a.s.), kardeşi ile aralarında meydana gelen bir anlaşmazlık yüzünden bulunduğu yeri terk ederken geceleri yürüyerek yol aldığından kendisine bu lakap verilmiş tir. Bugün için ise "isr" kelimesi; "ey gece yürüyen" yani gece kalkıp namaz, dua, zikir ve tefekkürle mânâ âleminde yol alan “Allah dostlarının çocukları” manasında anlaşılabilir.

"Hakîkat-i Muhammedî'nin yeryüzünde zuhûr mahâlli olan peygamber/resûl ve insan-ı kâmil/Hazreti Muhammed (s.a.v.) olmasaydı insanlık âlemi için bu oluşum hayâl olurdu. İnsanlığın, o zâtın şahsında ulaştığı son nokta "Mi'râc"tır. Oyüzden de kendisi son peygamber, kitabı da son kitap olmuştur. Sadece o gece insan beyni/aklı, “akl-ı küll" itibariyle tam kapa site çalışmıştır. Bilindiği gibi insan beyni "akl-ı cüz” itibariyle sınırlı kapasite ile çalışmaktadır. Gayemiz akl-ı cüz itibariyle sınırlı kapasitede çalışan aklımızı daha geniş ufuklara "akl-ı küll'e yöneltip arttırmak olmalıdır.

İnsanoğlunun ezelî arzusu olan aslına, yani Rabb'ine ulaşma isteği yavaş yavaş tatbik sahasına konmuş ve her peygamber kendi mertebesi itibariyle bu yolda birer menzil kat etmiş ve nihâyetinde “hakîkat-i Muhammedî'nin dünyadaki zuhûru olan Hazret-i Muhammed'in (s.a.v.) Mi'râcı ile bu seyir kemâle ermiştir.

O gün çölde yaşayan insanlar için değerli olan şeyler; su, hurma, deve ve vahâ idi. Böyle dar bir coğrafyada ve anlayışta yaşayan insanlara, Cenâb-ı Hakk'a giden Mi'râc yolunu anlatmak herhâlde kolay bir iş değildi. Kelâm-ı İlâhi en güzel bir şekilde, hem o günün hem de daha sonraki zamanlarda gelecek insanların da idrâk ve anlayışlarına uygun gizli ve açık ifadelerle izah edilmeye çalışılmıştır.

Sadece at ve deve hızını bilen bir kavme, gecenin çok kısa bir zaman diliminde bütün âlemleri gezip gördüğünü ve gör düklerinin gerçek olduğunu anlatmak o kadar kolay olmasa gerek. En hızlı vâsıtanın at olduğu bir devirde sonsuz âlemlere açılıp, bu âlemlere gidiş gelişin nasıl bir vâsıta ile yapıldığını izah etmek ancak onların seyahat vâsıtalarına benzer bir şekil de anlatarak mümkün olur. Oyüzden Burak'tan bahsedilirken "attan küçük, katırdan büyük” denmiştir.

Burak" ismi verilen bu vâsıtadan sonraki yükselişe, merdiven ve daha sonraki yükselişe de "refref" tabiri kullanılmıştır. İsrâ "Burak" ile yapılmıştır. Burak kelimesinin "berk'ten (yıldırım) geldiği bildirilmiştir.

"Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Harâm'dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah'ın şanı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür." (İsrâ Suresi 17/1).

Bu ayeti incelemeye çalışalım. Başta ifade edilen "Sübhân" kelimesi tenzîh mertebesi itibariyle Allah demektir. Tenzîh ise, Cenâb-ı Hakk'ı her türlü kusur, noksan, şerik gibi hâllerden uzak bilmektir.

Mi'râc, Hz. Resûlullah’ın (s.a.v.) seyru sülûkudur. Ümmeti olmamız sebebiyle bizim de Mi'râctan nasibimiz vardır. Efendimiz (s.a.v) bunu belirtmek için "Namaz mü'mînin mi'râcıdır." buyurmuştur. Peygamberimiz ‘in (s.a.v.) yaşamış olduğu bu hâdise, düşüncelerimizin tamamen fevkinde olan bir hâdisedir. Maddi ölçülerle ifade edilemeyen, Allah'ın zâtında mey dana getirmiş olduğu hakîkatler manzumesidir.

Dolayısıyla beşeriyetimizle bunları anlamamız mümkün değildir. Ancak akl-u cüz'ümüzü akl-ı külle ulaştırabilirsek mümkün olabilir ki bu da ancak özel bir eğitimle gerçekleşir. Aslında Mi'râc bir gecede değil, seyr u sülük ile oldukça uzun bir sürede meydana gelir. Bir geceye hasredilmesi toplu olarak anlatılması icâbıdır! İşte bu yüzden "Sübhân" olan Allah her türlü noksanlıktan tenzîh edilir. O, beşer aklı ile idrâk edilemeyen her türlü işi yapacak kudrettedir.

Niçin Mi'râc doğrudan "Kâbe-i Şerîf "ten olmadı da Kudüs-ü Şerîf'e gidip oradan vaki oldu?

El cevap: Çünkü Kâbe-i Şerîf "Beytullah'tır (Allah'ın evi). Beytullah/Allah'ın evi, makâm-ı zâttır, mertebe-i ahadiyyet tir. Orada hakîkatiyle var olan, daima "gönül mi'râc"ındadır. Hz. Resûlullah’ın (s.a.v.) devamlı Hakk'ın huzûrunda olduğun dan sürekli Mi'râc hâlindeydi. Bu oluşumu /hak hat i kat ümmetine bildirmesi için zâhiren de Mi'râc'ın olması gerekiyordu. İşte bundan dolayıdır ki; zât âleminin ifadesi olan "Mescid-i Harâm'dan sıfat âleminin ifadesi olan "Mescid-i Aksâ’ya uluhiyyet, rubûbiyyet ve ahadiyyet mertebeleri itibari ile yürüttü Bunun için zât âleminin dışına çıkılması lâzım geldi ki tekrar zât âlemine dönüş, yani Mi'râc mümkün olsun.

Şimdi başka bir yönden "Mescid-i Aksâ"nın ne olduğunu anlamaya çalışalım. "Aksâ" lügat mânâsı itibariyle, en uzak, en son, nihâyet demektir. Hâl böyle olunca “Mescid-i Aksa” en uzak mescid anlamındadır. Yani yapıldığı tarihlerde "Mescid-i Harâm'a en uzak mübârek mescid olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi bu mescid "Kuds-ü Şerîf'te ve diğer ismi de "Beytü'l-Makdis"tir.

"Kulunu gecenin bir vakti Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ’ya yürüttü." ifadesi, "makâm-ı zât"tan makâm-ı zâtıyla yürüttü ki oradan esmâ ve ef'âl âlemlerine nüzûl ederek âlemdeki tüm zuhûrları müşâhede edip tekrar urûc (yükseliş) ederek zâtına ulaşsın. Yani Mi'râc-1 Hakiki’sini yapsın. Kuds-ü Şerîf yani mukaddes şehir ve oradaki "Beytü'l- Makdis" (mukaddes ev), Cenâb-ı Hakk'ın sıfat mertebesinin ifadesi olan bu terimler, aynı zamanda "Mertebe-i Îseviyet" ve "Mûseviyet”in de kaynağıdır. Mertebe-i Muhammedîyye'nin kaynağı ise zât'tır ve onun ifadesi de "Beytullah" "Beytü'l-Harâm" "Beytü'l-Atîk 'Mescid-i Harâm" "Kâbe" gibi kelimelerle belirtilmektedir. Yukarıda Mescid-i Aksâ'nın en uzak, mukaddes mescid olduğu ifade edilmişti. İşte bu terimin bâtınî mânâsı şudur ki; içinde yaşadığımız bu âlem, özel olarak bu dünya ve bize ait olarak bu bedenler, ilâhi zuhûrun sonu, yani en son mertebesi olduğundan "Mukaddes Beyt"tirler.

Ey Talib-i Hak! Kendi hakîkatini ve âlemin hakîkatini iyi anlamaya çalış. Üzerinde bulunduğun şu dünyada nefsinle yaşarsan orası senin için "esfel-i sâfilin" olur. Eğer gerçek kimliğinle, ilâhi benliğinle yaşarsan orası senin Kuds'ün, mukaddes şehrin ve "Beytü'l-Makdis" (mukaddes ev)in olur. Oradan da haccını ifa ederek Beytullah'a dâhil olursan, ehlullah/Allah ehli yani zât ehli olur ve emîn beldenin sakinleri arasına girerek ebedî zât ehli olursun.

Bu bahis oldukça derin ve üzerine uzunca mülahaza edilip tefekkür edilmesi gereken bir mesele olup mevzunun kalanını dileyen Necdet Efendi’nin mezkûr kitabından inceleyebilir biz bu kadarıyla iktifa edeceğiz.

# Kadir Gecesi

Kadir gecesi, bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerîm'in dünya semasına indirildiği gecedir ve diğer gecelerin en üstün olanıdır. Daha evvelce sâlik, seyru sülûkunda, Regâib gecesini sonra Mevlid/ doğum gecesini yaşıyor, daha sonra Berat gecesinde berât'ini alıyor, daha sonra Mi'râcını yapıyor ve ondan sonra da Kadre, Kadir gecesine ulaşıyor. Dolayısıyla Kadir gecesi sadece Müslümanlara has bir lütuf olmaktadır. Diğer ümmetlerin böyle bir gecesi yoktur. Çünkü onlar o mertebeye ulaşamamışlardır. Bulundukları yer itibariyle onların kadirleri yoktur.

Ancak onların da bazı özellikleri vardır fakat "hakîkat-i Muhammedi" üzere olan kadirleri yoktur. Muhammedî olmadıkça Kadir gecesinin hakîkatini anlamaya yol yoktur. Çünkü Kadir gecesinde, Kur'ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlıyor. Allah kelâmının mânâları sana nüzûl etmeye başlıyor.

Öyle bir kadir kıymet bilmek ki, bu yol başka ümmetlere kapalıdır ve Allah'ın zâtî tecellîsi olmaktadır. Ef'âl, esmâ, sıfât tecellîleri değil zât tecellîsidir. Zât-i kadr, zâtî kader, zâtî oluşumlardır.

Mi'râc gecesiyle Kadir gecesinin arasındaki fark şudur ki; Mi'râc gecesinde kul Rabb'ine yükseliyor, Kadir gecesinde ise Rab kuluna ulaşıyor.

İşte Mi'râc gecesi olmadan Kadir gecesi olamıyor. Kadir gecesinden daha büyük bir gece düşünmek mümkün değildir.

Bu Kur’ân'ın bir genel olarak dünya semasına inmesi var, bir de özel olarak her birimizin gönül semasına inmesi vardır.

"Kadir gecesi içerisinde.” (Kadir, 97/1) Burada bir geceden bahsediliyor. Niye "kadir gündüzü” denmemiş? Çünkü gece, fenâfillâh mertebesi olduğundan kişi Hakk'ta fâni olduğu, Hakk'la Hak olduğu için o kişiye Kur’ân nâzil olmaya başlıyor. Geceden kasıt, "yokluk, hiçlik” eşyanın ortadan kalkması, kendi varlığının dahi ortadan kalkması, diğer bir şekliyle kişinin "amâiyet" hâline bürünmesi, zât âlemine ulaşmasıdır. Bu "fenâfillâh" hâlinden sonra kişi nüzûl ve tenzil ile "insan-ı kâmil" olarak tekrar dünyaya dönmeye başlıyor. İşte bu hakîkati, şimdilik "fenâfillâh" mertebesinde bekletilen "Hz. Isa da (a.s.) yaşayacak. O zaman o, kadir kıymetini bilecek ve tekrar dünyaya geldiğinde bizim şimdi yaşadığımız hakîkati o, o zaman yaşayacak. Dikkatinizi çekerim, buradaki ümmet-i Muhammed'in ihtişâmını acaba düşünebiliyor muyuz? Hz. Îsâ (a.s.), Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ümmet olarak gelecek. Hakîkat-i Muhammedi'den aldığı, kendinde olmayan hakîkatleri tahakkuk etmek için gelecek ve sonra "kadir" (kudret) hakîkatini yaşayacak. Fakat ümmet-i Muhammed olarak bizler bunu daha şimdiden yaşıyoruz ve böyle bir imkânımız var. İçinde bulunduğumuz güzelliğin derecesini bir düşünelim isterseniz. Beni İsrâil'in peygamberlerinin en büyüğü olan İsâ (a.s.), yukarıda anlattığımız bu vasfa sahip değildir. Hâşâ! Onun peygamberliğine bir halel gelmesin ki o ayrı bir vasıf ve yüceliktir.

Kadir suresinin âyetlerinde üç “leyl" (gece) geçmektedir. Birinci gece, bu hakîkatleri “ilme'l-yakîn"; ikinci gece "ayne'l-yakîn”; üçüncü gece ise “hakka'l-yakîn" olarak müşâhede edip yaşamamıza işarettir. Âyette belirtilen bin ay zâhir ifade tarzı içerisinde en az miktarda, asgari müşterek çerçevesinde belirtilmiştir. Mânevî yönünün izahı ise ancak yukarıda belirtilen üç mertebede yaşayanlar tarafından yapılır ve bilinir. Allah cümlemizin idrâklerini en geniş şekilde açmamıza yardımcı olsun.

Yukarıda bahsedilen üç geceden sonra son ayette "tulu"dan bahsedilmesinin izahı ise şu şekildedir:

Güneş doğuncaya kadar yani hakîkat-i İlâhi güneşi doğun caya kadar. Sen de "hakîkat-i İlâhiye" güneşi doğduğu zaman, tabii ki fecr oluyor. Yukarıdaki geceler bitiyor ve "fenâfillâh” mertebesinden, "bakâbillâh" mertebesine geçilmiş oluyor. Bu hâlde gece ve teferruat bitmiş, her şey yerli yerine dönmüş, ebedi gündüze ulaşılmıştır. Nasıl ki yüz kilometre yukarıya çıkıldığında güneşle karşı karşıya kalındığında, her zaman gündüz ise gönül alemine girdiğin zaman da: "Hak geldi, bâtıl gitti." (Isra 17/81 hükmüne göre, başka bir ifade ile, bu “fecr” bâtılın gitmesidir. Bâtıl ise, senin var zannettiğin, aslında hiçbir zaman var olmayan izâfi nefsindir. O gittiği zaman gelecek olan ise güneşli gündüz, o da senin özün, zâtın'dır.

Ey hakîkat yolcusu! Yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan şeyleri iyi anlamaya çalışalım. Bunlar bizim hayatımızın ger çek seyirleridir. Bir sistemin oluşumu ve bir gelişim sürecidir. Sistem oturduktan, güneş doğduktan sonra kemâle erilmiş, meyve olmuş olur. Tekrar o meyvenin seyrini baştan anlatma ya gerek kalmaz çünkü yaşanmış olur. Nihâyetinde ise kazanılan her şeyi başkalarına anlatmak ve yaşatmak gerekir. Kişi daha sonraki seyirlerde yine tohum olur, tekrar toprağa girer ve kendisine katılanlarla birlikte tekrar seyrini sürdürür. İşte şu üç dakikalık kısacık bir süre içerisinde Cenâb-ı Hak bütün kemâlâtı ortaya getirmiştir. İnşâallah hepimiz bunları en iyi şekilde idrâk edip anlayanlardan oluruz.

Bu derin hakîkatlerin izahatlarından sonra son faslımız olan mübârek gün ve gecelerin hakîkatlerinden bahsetmek suretiyle çalışmamızı tamam etmiş olduk.

# SONUÇ

İslamî kültür içerisinde son derece önemli olan mübârek gün ve gecelerin İslam düşünce kültüründe nasıl anlaşılıp nasıl teşekkül ettiğini bunların oluşumları hakkında kısa ve öz bilgiler aktarmaya çalıştık. Bu aktarılan bilgiler doğrultusunda bu gecelerin kutlanma ve ihyâ edilme biçimleri hususunda İslam toplumu içerisinde birtakım farklılıkların olduğu görülmektedir. Bu farklılıkların altında yatan sebep ise İslam’ı anlama anlamlandırma biçimlerindeki farklılıklardır. Bazı ekoller dini daha sathi daha zâhiri anlarken bazıları ise satırdan ziyade sadıra hitap edecek şekilde İslam’ı yaşamayı tercih etmiş ve bunun izdüşümü olarak ortaya farklı ritüeller farklı anma biçimleri çıkmıştır. Sadıra hitap eden tasavvufun bu uygulamalarını tarikat erbabından zuhûr ettiği görülmektedir. Zira tasavvufun sistemli bir şekilde müntesiplerini hakka ulaştırma gayesi güden kurumu diyebileceğimiz yapı tarikatlardır.

İslam geleneği içerisinde kendi usûl ve yöntemlerini oluşturan birçok tarikat günümüze değin gelmiştir. Biz yaptığımız çalışmada Halvetî ve Mevlevî tarikatlarının İhya Gecelerini nasıl idrak ettiklerine bakmaya çalıştık. Halvetîlik özelinde Devrân zikrinden bahsederken Mevlevîlik özelinde ise Mukâbeleyi incelemeye çalıştık. Tabi bu tarikatların da daha birçok farklı kollarının farklı uygulama usûlleri olmuştur. Biz ana gövdeyi oluşturacak nitelikte çalışmamızı yapmaya gayret ettik.

Son olarak ise tasavvuf nazariyesi içerisinde Mübârek Gecelerin ne gibi manalara haiz olduğunu bu gecelerle bağlantılı olan çeşitli ayet ve hadislerin çok büyük hakîkatlere işaret ettiğini, bizim enfüsi manada bu geceleri kendi vücut iklimimize devşirmemiz gerektiğinin ne denli ehemmiyetli olduğunu Necdet Ardıç Efendi’nin kaleminden dinlemiş olduk.

# KAYNAKÇA

Özel, Ahmet, “Mevlid Kandili” Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.29, Ankara 2004 Ünal, Halit, “Berat Kandili” Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.5, İstanbul, 1992.

Yavuz, Salih Sabri, “Mi’râc Kandili” Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.30, Ankara, 2020. Özervarlı, M. Sait, “Kadir Gecesi” Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.24, İstanbul, 2001. Tekeli, Hamdi, “Regâib Kandili” Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.34, İstanbul, 2007.

Uzun, Mustafa İsmet, “Regâibiyye” Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.34 İstanbul, 2007. Tanrıkorur, Ş. Bahrihüda, “Mevlevilik” Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.29 Ankara, 2004. Uludağ, Süleyman “Âyin/Tasavvuf” Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.4, İstanbul, 1991.

Uludağ, Süleyman, “Devrân” Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.9, İstanbul, 1994. Gölpınarlı, Abdülbaki, Mevlevi Adap ve Erkanı, İnkılap yayınları, İstanbul, 2006. Akdoğan, Bayram, Mevlevilik ve Musiki, Rağbet yayınları, İstanbul, 2009.

Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara İlahiyat Yy. 4. Baskı İstanbul, 1994.

İnançer, Ömer Tuğrul, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2014.

Tatçı Mustafa, Akdemir, Ümit, Pir-i Halvetî Seyyid Yahya Şirvânî Kitabı, H Yayınları, 2018

Vassaf, Osmanzâde Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, c.3, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2015.

İnançer, İstanbul’da Tarikat Âyin ve Zikirleri Antik Çağ’dan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi, c.5, İstanbul, 2015

Mutlu, İsmail, Tarikatlar Nasıl Ortaya Çıktı, Mutlu yayıncılık, İstanbul, 2000.

Kara, Mustafa, Günümüzde Tasavvuf Hareketleri, Dergâh yayınları, İstanbul, 2002.

Ardıç, Necdet, Kandil ve Gece İslam’da Mübârek Geceler, Bayramlar ve Hakîkatleri, H yayınları, İstanbul, 2016.
