# Tevbe Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tevbe-suresi
**Sayfa:** 239

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

 

KÛR’ÂN-I KERÎM’de YOLCULUK

Terzi Baba Necdet Ardıç.

(9) TEVBE SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (21) NECDET ARDIÇ 

İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (227-9-21) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ 

 (9/128) “Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.”

 (9/128) Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir.  

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK 

(9) TEVBE SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (21) İRFAN SOFRASI NECDET ARDIÇ TASAVVUF SERİSİ (227-9-21) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER ……………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (5) TEVBE SÛRESİ GİRİŞ ………………………………………………………. (7) (27/30) …………………………………………………………………………… (33) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (34) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (47) 11. ÂYET ……………………………………………………………………….. (53) NEFS-İ MÜLHİME ………………………………………………………. (54) 12, 13. ÂYETLER …………………………………………………………… (66) Hendek Savaşı ………………………………………………………………. (67) 14, 15, 16, 17, 18, 19. ÂYETLER ………………………………….. (69) 20, 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………….. (75) 26, 27, 28, 29. ÂYETLER ………………………………………………. (83) CİZYE ……………………………………………………………………………. (93) 30, 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………… (101) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ………………………………………. (109) 41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ………………………………………. (132) 46, 47, 48, 49. ÂYETLER …………………………………………….. (139) Cennet ve Cehennem ………………………………………………….. (148) 50, 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ………………………………… (151) 56, 57. ÂYETLER …………………………………………………………. (158) ( لَا) “lâ” ya ulaşmak ……………………………………………………. (161) 58, 59, 60. ÂYETLER …………………………………………………… (163) 61, 62, 63, 64. 65. ÂYETLER ………………………………………. (171) 66, 67, 68, 69, 70, 71. ÂYETLER ………………………………… (176) Veli-Evliya-Velayet ………………………………………………………. (180) 72, 73, 74, 75. ÂYETLER …………………………………………….. (193) 76, 77, 78, 79, 80. ÂYETLER ………………………………………. (201) 81, 82, 83, 84. 85. ÂYETLER ………………………………………. (208) 86, 87, 88, 89. 90. ÂYETLER ………………………………………. (222) 91, 92, 93, 94. 95. ÂYETLER ………………………………………. (231) 96, 97, 98, 99, 100. ÂYETLER ……………………………………. (232) 100, 101, 102, 103, 104. 105. ÂYETLER ……………………. (237) 106, 107. ÂYETLER ……………………………………………………… (255) Mescid-i dırar nedir? Zarar Mescid-i ……………………….. (259) 108. ÂYETLER ………………………………………………………………. (265) Küba Mescidi ve hakikati …………………………………………….. (262) 109, 110. ÂYETLER ……………………………………………………… (263) 111, 112, 113, 114. 115. ÂYETLER ……………………………. (265) 116, 117, 118, 119, 120. ÂYETLER ……………………………. (281) 121, 122. ÂYETLER ……………………………………………………… (293) Eshab-ı Suffa ………………………………………………………………. (294) 123, 124, 125. ÂYETLER ……………………………………………… (295) 126, 127. 128. ÂYETLER ……………………………………………… (299) Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym …………… (305) 129. ÂYET ……………………………………………………………………. (312) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………… (315) ÖN SÖZ[1]

 Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

 Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “TEVBE” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

 Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

 İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz- Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 29-07-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

[2]

 (سورة التوبة) TEVBE SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Hakkında Son iki âyet hariç Medine döneminde, Peygamber Efendimizin irtihaline yakın bir zamanda inmiştir. 129 âyettir. Sûre, adını Allah’ın kullarının tövbesini kabul edeceğini bildirdiği 104. âyetten almıştır. İlk âyette geçen “berâet” kelimesinden dolayı sûreye Berâe sûresi adı da verilmiştir. Başında besmele olmayan tek sûredir. Sûrenin başına besmelenin yazılmamış oluşunu bazı bilginler, onun bir önceki sûrenin devamı mahiyetinde oluşu ile açıklamışlardır. Sûrede başlıca, yaptıkları antlaşmalara bağlı kalmayan düşmanlarla ilişkilerin kesilmesi, antlaşmalara bağlı kalanlara karşı ise antlaşmalara bağlı kalınmasının gerekliliği; Tebük seferine hazırlık, Tebük seferi öncesi ve dönüşü sırasında münafıkların sergilediği iki yüzlü tavır, ehl-i kitapla ilişkiler, cizye ve zekât hükümleri, çölde yaşayan Arapların Kur’an talimatı karşısındaki tavırları, Kur’an’ın müslümanlar üzerinde oluşturduğu etki ve Hz. Peygamber’in müslümanlar adına duyduğu endişe söz konusu edilmektedir Nuzül Mushaftaki sıralamada dokuzuncu, iniş sırasına göre yüz on üçüncü sûredir. Mâide sûresinden sonra, Nasr sûresinden önce Medine’de nâzil olmuştur. Müfessirler arasındaki hâkim kanaate göre son iki âyeti Mekke’de inmiştir. 113. âyetinin de Mekke’de indiğine dair bir rivayet bulunmaktadır. Hicretin 9. yılında nâzil olmaya başlayan bu sûrenin Kur’an’ın en son inen sûresi olduğu yönünde bir rivayet de vardır (Şevkânî, II, 378; Elmalılı, IV, 2441).

İçeriği ve konusuna ilişkin tarihî bilgiler, sûrenin hemen tamamının Tebük Seferi’nden az bir zaman önce başlayıp sefer süresince ve seferden hemen sonraki günlerde, en büyük kısmıyla da Medine’den Tebük’e yapılan uzun yürüyüş sırasında vahyedildiğini göstermektedir (bk. Esed, I, 343). Aşağıda açıklanacağı üzere sûrenin baş kısmı Tebük Seferi’ni takiben yani kronolojik sıra itibariyle diğer kısımlarından sonra inmiştir.

Hz. Peygamber Tebük Seferi’nden döndükten sonra Hz. Ebû Bekir’i hac emîri olarak görevlendirmişti. Ebû Bekir beraberindeki müslümanlarla hareket ettikten sonra bu sûrenin baş kısmı nâzil oldu. Bunun üzerine Resûlullah sûredeki buyrukları hac esnasında insanlara tebliğ etmesi için Hz. Ali’ye görev verdi. Hz. Ali hac kafilesine yolda yetişti. Hz. Ebû Bekir ona âmir sıfatıyla mı yoksa memur sıfatıyla mı geldiğini sordu. O sadece sûreyi hac sırasında insanlara tebliğ etmekle memur olduğunu söyledi. Birlikte Mekke’ye gittiler. Hz. Ali kurban bayramının birinci günü Cemre-i Akabe yanında insanlara hitap etti, kendisinin Hz. Peygamber’in elçisi olduğunu bildirip sûreden otuz veya kırk (Mücâhid’den yapılan rivayete göre on üç) âyet okudu ve şu dört hususu özellikle tebliğ etmekle görevli olduğunu söyledi: Bu yıldan sonra Kâbe’ye müşrik yaklaşmayacak, kimse Kâbe’yi çıplak tavaf etmeyecek, mümin olmayan cennete giremeyecek, verilen söz mutlaka tutulacaktır (Zemahşerî, II, 138; Râzî, XV, 218).

Konusu Sûrede yer alan başlıca konular şunlardır: Antlaşmalarını bozan müşriklere fesih bildirimi yapılıp Mescid-i Harâm çevresinin putperestlerden arındırılması, Allah ve resulüne bağlılığın ve iman kardeşliğinin diğer bütün dünyevî bağların üstünde tutulması gerektiği, Allah’ın nimetlerini ve yardımlarını hiçbir zaman göz ardı etmeksizin iman mücadelesindeki azim ve kararlılığın korunması, özellikle Tebük Seferi’ne hazırlık, Tebük’e gidiş ve dönüş sırasında münafıkların sergiledikleri davranışlar, müslümanların böyle sıkıntılı durumlarda hataya düşme ihtimallerinin artması, Ehl-i kitap’la ilişkiler, cizye ve zekât hükümleri, bedevî Araplar’ın dinî bildirimler karşısındaki tavırları, yaptığı kötülüklerden samimi pişmanlık duyanların tövbelerinin kabulü hususunda yüce Allah’ın ne kadar lutufkâr olduğu, Resûlullah’a canla başla destek olan ilk müslümanların ve onların yolunu izleyenlerin Allah katında çok üstün bir mertebeye sahip oldukları, Hz. Muhammed’in müminlere karşı engin şefkati, bu gerçekleri görmezden gelenlere karşı arşın sahibi yüce Allah’a sığınmak, O’na güvenip dayanmak gerektiği.

Fazileti Diğer sûrelerden farklı olarak bu sûrenin başında “besmele”nin olmaması şu iki sebeple açıklanmaktadır: a) Bu sûrenin, aralarındaki anlam ve içerik yakınlığı itibariyle Enfâl sûresinin devamı olma ihtimali. Hz. Peygamber’den bu sûrenin Enfâl veya başka bir sûrenin parçası olduğuna dair bir açıklama nakledilmiş olmadığı için bu ihtimal zayıf bulunmuştur. Bu görüş şu açıdan da eleştirilmiştir: Eğer sebep bu olsaydı sadece Enfâl sûresinden bu sûreye geçerken besmele okunmaması gerekirdi, oysa bu sûreye başlarken de besmele okunmaz (Elmalılı, IV, 2442-2443). b) Sûrenin müşriklere ağır bir ihtarla ve –âyetin tefsiri sırasında açıklanacak sebeplere binaen– onlarla yapılmış antlaşmanın bozulup savaş ilân edilmesi tâlimatıyla başlaması. Bu izaha göre, besmele güven ve rahmetin ifadesi olduğundan iki zıt ifadenin birlikte okunması uygun görülmemiştir. Başka bazı sûrelerin de savaş buyruğu içerdiği (Derveze, XII, 66) veya “yazıklar olsun” gibi ifadelerle başladığı (Âlûsî, X, 61) gerekçesiyle bu izah eleştirilmişse de, başka bir sûrenin başında böyle şiddetli bir uyarı ve ahdi bozma ifadesi yer almamaktadır.

Bu konudaki izah farklılıkları bir yana, İslâm âlimleri bu sûrenin başında besmelenin yazılmaması ve okunmaması gerektiği hususunda fikir birliği içindedirler. Bunun herkesçe kabul edilen ortak sebebi Resûlullah’ın bu sûrenin başında besmeleyi yazdırmamış olmasıdır. Bu durum, Kur’an’ın hiçbir değişikliğe uğratılmaksızın, aynen Hz. Peygamber’den öğrenildiği biçimde sonraki nesillere aktarılması konusunda sahâbenin büyük bir titizlik gösterdiğini ve bu ulvî emanetin nesiller boyu özenle korunduğunu açıkça ortaya koyan kanıtlardan biri sayılmalıdır (Râzî, XV, 216; Mevdûdî, II, 179). Şu hususa da işaret edilmelidir ki, Tevbe sûresinde besmele çekilmemesi bu sûrenin başıyla ilgilidir. Şayet Kur’an okumaya bu sûrenin başından başlanacaksa sadece “eûzü” çekilir; daha sonraki bir âyetinden başlanacaksa eûzü ile birlikte besmele de okunur. Enfâl sûresinden Tevbe sûresine geçilirken ise eûzü-besmele okumaksızın kıraate devam edilir. [3]

----------------

 Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (9) Mushaf sıra numarası.

 (113) Nüzul sıra numarası.

 (104) Alfabetik sırası.

 (11) Cüz sırası.

 (128) Âyet sayısı.

 (128) Fasıla harfleri.

 (493) Genel toplamdır.

 Rakamları tek tek toplarsak, (9+1+1+3+1+4+1+1+1+2+8+1+2+8= 43) dir.

 Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

 Fâsılaları ب، ر، ل، م، ن  harfleridir. (Be) harfi 1 adet, Risâlet mertebesinin. (Rı) harfi 4 adet, İslâm’ın şifre sayısıdır. (Lam) harfi “1” adet, Uluhuyettir. (Mim) harfi 37 adet, Zat-i Tecelli ve Mi’rac ın Kelime-i Risalet ile dönüşüdür. (Nun) 86 adet, toplamı 14 Nûr-u Muhammedi ile tüm mertebelerin tevbesidir. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

 (توبة) “Te:400” “Vav: 6” “Be:2” “Te:400” değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 4+6+2+4= 16 dir Mushaf sıralamasında (9) nüzul sıralamasında (113) (1 ve 13) 129 âyettir. (1+2+9=12) dir. Genel sayı toplamı 43 (4+3=7) idi. (16+9+1+13+7+= 46) dır. 

(1) Ahadiyet…

(7) Nefis mertebeleri (9) Tevhid-i Esmâ (12) Hakikat-i Muhammedi. 

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye dir.

(46) Peygamberliğin cüzleridir.

Besmelesi olmayan sûre TEVBE,
Haccı Ekber günü kimseye küsme,
Müşriklere şeytan yedirir şüphe,
Hamam da Nasuh'la ediver Tevbe,[4]

Mealen;

----------------

1. Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır:

2. Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Şunu bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz; Allah ise, inkârcıları perişan edecektir.

3. Hacc-ı ekber gününde, Allah ve Resûlünden bütün insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü, Allah’a ortak koşanlardan uzaktır. Eğer tövbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakabilecek değilsiniz. İnkârcılara, elem dolu bir azabı müjdele!

4. Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.

5. Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

6. Eğer Allah’a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah’ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir.

7. Allah’a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.

8. Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir.

9. Allah’ın âyetlerini az bir karşılığa değiştiler de insanları O’nun yolundan alıkoydular. Bunların yapmakta oldukları şeyler gerçekten ne kötüdür!

10. Bir mü’min hakkında ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirler. İşte onlar taşkınlık yapanların ta kendileridir.

11. Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

12. Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir. Umulur ki, vazgeçerler.

13. Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü’minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.

14. 15. Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü’min topluluğun gönüllerini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah, dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

16. Yoksa; Allah içinizden, Allah’tan, Resûlünden ve mü’minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

17. Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır.

18. Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.

19. Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ın bakım ve onarımını, Allah’a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah, zâlim topluluğu doğru yola erdirmez.

20. İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.

21. Rableri onlara, kendi katından bir rahmet, bir hoşnutluk ve kendilerine içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir.

22. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz, Allah katında büyük bir mükâfat vardır.

23. Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.

24. De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.”

25. Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisingeriye dönüp kaçmıştınız. 

26. Sonra Allah, Resûlü ile mü’minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkâr edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır.

27. Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tövbesini kabul eder. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

28. Ey iman edenler! Allah’a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

29. Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.

30. Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!

31. Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Oysa tek bir Tanrı’ya kulluk etmekle emr olunmuşlardı. O’ndan başka tanrı yoktur; Oyüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır.

32. Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz.

33. O, Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir.

34. Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.

35. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek.

36. Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.

37. Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir ki bununla inkâr edenler saptırılır. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah’ın haram kıldığını helâl kılmak için haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah, inkârcı toplumu doğru yola iletmez. 

38. Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.

39. Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

40. Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

41. Gerek yaya olarak, gerek binek üzerinde Allah yolunda sefere çıkın. Mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

42. Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah, biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. 

43. Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?

44. Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir.

45. Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler.

46. Onlar eğer savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi de onları geri bıraktı ve onlara, “Oturun, oturan âcizlerle beraber” denildi.

47. Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.

48. Andolsun, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı türlü türlü işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri hâlde, Allah’ın dini galip geldi.

49. Onlardan “Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevk etme” diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.

50. Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musîbet gelirse, “Biz tedbirimizi önceden almıştık” derler ve sevinerek dönüp giderler.

51. De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.”

52. De ki: “Bizim için siz, (şehitlik veya zafer olmak üzere) ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz. Biz de, Allah’ın kendi katından veya bizim ellerimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz. Haydi bekleyedurun. Şüphesiz biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.”

53. Yine de ki: “İster gönüllü, ister gönülsüz olarak harcayın, sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz fasık bir topluluksunuz.”

54. Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur.

55. Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah, bununla ancak onlara dünya hayatında azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor.

56. Kesinlikle sizden olduklarına d air Allah adını anarak yemin ederler. Oysa onlar sizden değillerdir. Fakat onlar korkudan ödleri patlayan bir topluluktur.

57. Eğer sığınacak bir yer veya (gizlenecek) mağaralar yahut girilecek bir delik bulsalardı, hemen koşarak oraya kaçarlardı.

58. İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar. 

59. Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, “Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah’a rağbet eder (O’nun ihsanını ister)iz” deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.

60. Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

61. Yine onlardan peygamberi inciten ve “O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır” diyen kimseler de vardır. De ki: “O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah’a inanır, mü’minlere inanır (güvenir). İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah’ın Resûlünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır.”

62. Sizi razı etmek için, Allah’a yemin ederler. Eğer gerçekten mü’min iseler (bilsinler ki), Allah ve Resûlü’nü razı etmeleri daha önceliklidir.

63. Allah’a ve Resûlüne karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir.

64. Münafıklar, kalplerinde olan şeyleri, yüzlerine karşı açıkça haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler. De ki: “Siz alay ede durun! Allah, çekindiğiniz o şeyi ortaya çıkaracaktır.”

65. Şâyet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, “Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk”, derler. De ki: “Allah’la, O’nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz?”

66. Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, (sözde) iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz.

67. Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridir). Kötülüğü emredip iyiliği yasaklarlar, ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir.

68. Allah, erkek münafıklara, kadın münafıklara ve kâfirlere, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşini va’detti. O, onlara yeter. Allah, onlara lânet etmiştir. Onlar için sürekli bir azap vardır.

69. (Ey münafıklar!), siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz: Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı. Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payıızan düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de (dünya zevkine) daldınız. İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

70. Onlara kendilerinden öncekilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin; İbrahim’in kavminin; Medyen halkının ve yerle bir olan şehirlerin haberleri ulaşmadı mı? Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getirmişti. (Ama inanmadılar, Allah da onları cezalandırdı.) Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.

71. Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

72. Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler va’detti. Allah’ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.

73. Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir orası!

74. Bir şey söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve (sözde) müslüman olduktan sonra inkâr ettiler. Ayrıca başaramadıkları şeye (peygamberi öldürmeye) de yeltendiler. Sırf, Allah ve Resûlü kendi lütfu ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar. Eğer tövbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur. Şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada ve ahirette elem dolu bir azaba çarptıracaktır. Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

75. İçlerinden, “Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz” diye Allah’a söz verenler de vardır.

76. Fakat Allah, lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler.

77. Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için O da kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu.

78. Allah’ın, içlerinde gizlediklerini ve fısıltılarını bildiğini ve Allah’ın gaybleri çok iyi bilen olduğunu bilmediler mi?

79. Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü’minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

80. Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme (fark etmez.) Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir. Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmiş olmaları sebebiyledir. Allah, fasık topluluğu doğru yola iletmez.

81. Allah’ın Resûlüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennemin ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı.

82. Artık kazandıklarının karşılığı olarak, az gülsünler, çok ağlasınlar.

83. Eğer (bundan böyle) Allah seni onlardan bir zümrenin yanına döndürür de, onlar (sefere) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: “Artık siz benimle birlikte ebediyyen çıkmayacak ve benimle birlikte hiçbir düşmanla asla savaşmayacaksınız. Çünkü siz baştan yerinizde oturup kalmaya razı oldunuz. Şimdi de geri kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte oturun.”

84. Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler.

85. Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah, bunlarla ancak, dünyada kendilerine azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor.

86. “Allah’a iman edin ve Resûlü ile birlikte cihat edin” diye bir sûre indirildiğinde, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve “Bizi bırak da oturup kalanlarla birlikte olalım” dediler.

87. Onlar geride kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte olmaya razı oldular ve kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar.

88. Fakat peygamber ve beraberindeki mü’minler, mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. Bütün hayırlar işte bunlarındır. İşte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

89. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.

90. Bedevîlerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah’a ve Resûlüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile belirtmeden) oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem dolu bir azap isabet edecektir.

91. Allah’a ve Resûlüne karşı sadık ve samimi oldukları takdirde, güçsüzlere, hastalara ve (seferde) harcayacakları bir şey bulamayanlara (sefere katılmadıkları için) bir günah yoktur. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanların kınanması için de bir sebep yoktur. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

92. Kendilerini bindirip (cepheye) sevk edesin diye sana geldikleri zaman, senin, “Sizi bindirebileceğim bir şey bulamıyorum” dediğin; bu uğurda harcayacakları bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de bir sorumluluk yoktur.

93. Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde senden izin isteyenleredir. Bunlar, geride kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler.

94. Onlara döndüğünüzde, size mazeret beyan edeceklerdir. De ki: “Mazeret beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Çünkü Allah bize sizin durumunuzu bildirdi. Bundan böyle davranışlarınızı Allah da Resûlü de görecek. Sonra hepiniz, gaybı da görülen âlemi de bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduğunuz şeyleri size haber verecek.”

95. Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerini rahat bırakmanız için size Allah adını anarak yemin edeceklerdir. Artık onların peşini bırakın. Çünkü onlar pistir. Kazandıklarının karşılığı olarak, varacakları yer de cehennemdir.

96. Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edeceklerdir. Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz.

97. Bedevîler inkâr ve nifak bakımından daha ileri ve Allah’ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımama ya daha yatkındırlar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

98. Bedevîlerden öyleleri vardır ki, (Allah yolunda) harcayacakları şeyi bir zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) size belâlar gelmesini beklerler. Kötü belâlar kendi başlarına olsun. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

99. Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah, onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

100. İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.

101. Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir.

102. Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

103. Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

104. Onlar, kullarının tövbesini kabul edenin ve sadakaları alanın Allah olduğunu; tövbeyi çok kabul edenin, çok merhametli olanın Allah olduğunu bilmediler mi?

105. De ki: “Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.”

106. (Sefere katılmayanlardan) diğer bir kısmı da, Allah’ın emrine bırakılmışlardır. Bunlara ya azap eder ya da tövbelerini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

107. Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar. 

108. Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.

109. Binasını takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) ve O’nun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.

110. Kurmuş oldukları binaları, (ölüp de) kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

111. Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.

112. Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele.

113. Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, -yakınları da olsalar- Allah’a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır, ne de mü’minlere.

114. İbrahim’in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim, çok içli, yumuşak huylu bir kişiydi.

115. Doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe, Allah bir toplumu saptıracak değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

116. Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

117. Andolsun Allah; Peygamber ile içlerinden bir kısmının kalpleri eğrilmeğe yüz tuttuktan sonra, sıkıntılı bir zamanda ona uyan muhacirlerle ensarın tövbelerini kabul etmiştir. Evet, onların tövbelerini kabul etmiştir. Şüphesiz O, onlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.

118. Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah’(ın azabın) dan yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.

119. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.

120. Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevîlere, Allah’ın Resûlünden geri kalmak, kendi canlarını onun canından üstün tutmak yaraşmaz. Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kâfirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine iyi bir amel(in sevabı) yazılmış olmasın. Şüphesiz, Allah iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanların mükâfatını zayi etmez. 

121. Allah yolunda küçük, büyük bir harcama yapmazlar ve bir vadiyi katetmezler ki (bunlar), Allah’ın, yaptıklarının daha güzeliyle kendilerini mükâfatlandırması için hesaplarına yazılmış olmasın.

122. (Ne var ki) mü’minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar. 

123. Ey iman edenler! Kâfirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın ve sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.

124. Herhangi bir sûre indirildiğinde, içlerinden, (alaylı bir şekilde) “Bu hanginizin imanını artırdı?” diyenler olur. İman etmiş olanlara gelince, inen sûre onların imanını artırmıştır. Onlar bunu birbirlerine müjdelerler.

125. Kalplerinde hastalık olanların ise, pisliklerine pislik katmış (küfürlerini artırmış), böylece kâfir olarak ölüp gitmişlerdir.

126. Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar.

127. Bir sûre indirildi mi, “Sizi bir kimse görüyor mu?” diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalplerini çevirmiştir. 

128. Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.

129. Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arş’ın sahibidir.”[5]

---------------- 

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

 Başında besmele olmayan tek sûredir. Sûrenin başına besmelenin yazılmamış oluşunu bazı bilginler, onun bir önceki sûrenin devamı mahiyetinde oluşu ile açıklamışlardır.

 Aslında bu besmele-i Şerifin başında olmamasının sebeblerinden biri Kur’ân-ı Kerimde 113 Besmele-i Şerif olmasıdır. Efendimiz (s.a.v.) 13 şifresi ile bağlantılıdır. Bu sûrenin 113. Nuzül sırada olmasıda 113 besmele-i Şerif ile bağlantılıdır.

 Bu sûrenin başında olmayan Besmele-i Şerif Neml 30. Âyetindedir. 

 ٣٠ إِنَّهُ مِن سُلَيْمَنَ وَإِنَّهُ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

(İnnehü min Süleymâne ve innehü bismillâhirrah-mânirrahîmi) 

(27/30) “O muhakkak ki, Süleyman tarafından ve şüphe yok ki o: "Rahman, Rahîm olan Allah'ın ismiyle" -başlanarak yazılmıştır.-“

 İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in 114 üncü besmelesi burada Neml Sûresine dahil edildi. Tövbe Sûresinin başında besmele yoktur. O Sûresi’nin başındaki o besmele neml Sûresi’nin içine dahil edilmiştir. Niye dahil oldu. Eksik olmasın diye. Bunun ne sebebi var. Birçok sebepleri var. Mektubun başı Rahmân ve Rahîm olan Allahın Süleymanlık mertebesinden size hitabıdır. Aslı odur. Mektubun devamı yazıyor. Yani bu mektubu aldıktan sonra

أَلا تَعْلُوا عَلَى وَاتُونِي مُسْلِمِينَ

(Elâ te’lû aleyye ve’tünî müslimîne)

(27/31) “öyle ki:- Bana baş kaldırmayın ve bana müslümanlar olarak geliniz.”[6]

113 surenin başında besmele vardır, 114. besmele bu besmeledir. Museviyetin 1/114 hissesi vardır besmelenin hakikatinden. Muhammediyetin o kadar ileri hali vardır.[7]

----------------

 بَرَاءةٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدتُّم مِّنَ الْمُشْرِكِينَ {التوبة/1}

 “Berâetun mina(A)llâhi verasûlihi ilâ-lleżîne âhedtum mine-lmuşrikîn(e)” Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır: (9/1)

----------------

 Âyette geçen uyarı-ültimatom;

 ÜLTİMATOM NE DEMEK, NEDİR? TDK'YE GÖRE ANLAMI

Ültimatom kelimesi, dilimizde oldukça kullanılan kelimelerden birisidir.

Ültimatom kelimesi Fransızca kökenlidir.

TDK'ye göre, ültimatom kelimesi anlamı şu şekildedir:

- Bir devletin başka bir devlete verdiği ve hiçbir tartışma veya karşı koymaya yer bırakmaksızın, tanıdığı sürede isteklerinin yerine getirilmesini istediği nota

- Uyulması gereken kuralları kesin bir dille anlatma Elmalılı tefsirinde;

 "Berâet" bu kelimenin asıl kök mânâsı, "Müfredat" ve "Basair"de açıklandığına göre herhangi bir çirkin şeyden kurtulmak ve uzaklaşmak demektir. Kadî Beydavî Bakara Sûresi'nde (âyet 54) âyetinin tefsirinde der ki; bu terkibin aslı bir şeyin kendisinden olmayan şeylerden arınıp saf hale gelmesi, halis olması mânâsınadır. "Hasta hastalığından, borçlu borcundan beri oldu." denildiği zaman kurtulmak anlamına söylenmiş olur. "Allah Âdem'i balçıktan berâe eyledi." denildiği zaman saflaştırmak şeklinde inşa etmek anlamına kullanılmış olur. Bu iki mânâ ile de kelime dilimizde kullanılmaktadır: Mesela "Berâat-i zimmet asıldır." denildiği zaman, başından itibaren inşa suretiyle olan hulus, yani halislik ve selamet mânâsı kastedilmiş olur. Cezada suçtan berâet etmek de böyledir. Lâkin borçtan berâet yine aynı anlama gelebildiği gibi, daha ziyade ibra veya arınma şeklinde olur ki, bu da tafassi denilen kurtulma yoludur. Hukuk terimi olarak kelimenin anlamı böyle olduğu gibi, bir de bundan alınarak kelimenin siyasette ve özellikle diplomaside kullanılan mânâsı vardır ki, âyette asıl gözetilmiş olan mânâ da budur. Nitekim Ebu Bekri Razi bunu açıklayarak "Ahkam-ı Kur'ân"da der ki; "Berâet, dostluk antlaşmasının kesilmesi, dokunulmazlığın kaldırılması ve sağlanmış olan eman (güvence)ın sona erdirilmesidir". Fahreddin Razî de tefsirinde der ki; "Beraetin mânâsı dokunulmazlığın kaldırılmasıdır". denilir ki, "Aramızda dokunulmazlık kesildi, aramızda ilişki kalmadı." demektir. İşte burada berâet herhangi bir çirkinlikten ve noksanlıktan salim olmak ve uzaklaşmak demek olan aslî mânâsını korumakla birlikte bilhassa siyaset hukuku ve milletler arası hukuk dilindeki ıstılahî anlamı geçerlidir: "Savaş çıkmasını gerektiren bir ilişki kesme" demektir. İşte böylece sûrenin ilk âyeti bir ültimatom ve ondan sonrası da bunun gerekçesi ve bu gerekçenin herkese duyurulması ve açıklanmasıdır. Şöyle ki:

Bu bir berâettir, yani bu öyle önemli ve kesin bir ilişki kesmedir, saldırmazlığın sona erdirilmesidir, öyle bir ültimatomdur ki, Allah'tan ve Resulü'nden o antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere.

Görülüyor ki, bu âyet, "falandan falana mektuptur" denilmesi gibi bir başlık üslubundadır. Fakat burada herhangi bir mektup veya sıradan bir yazının değil, muntazam bir resmî tebliğin, özellikle diplomasi edebiyatının üslubu, bir akit feshinin, bir ültimatom başlığının bütün gerekli unsurlarını içeren gayet açık bir yazışmanın örneği vardır. Bundan önce tebliğin mahiyeti, yani ne idüğü ortaya konmuş, ikinci olarak gönderen ve gönderme aracı, üçüncü olarak kime gönderildiği ve onların kimler olduğu, dördüncü olarak da ilgililer tamamıyla belirtilerek gayet veciz ve aynı zamanda açık ve etkili bir ifadeyle tarif edilmiş ve gösterilmiştir. Bununla kısaca şu anlatılmıştır ki, bu tebliğin sebebi şirk ve müslümanlarla önceden yapılmış olan antlaşmalardır. Demek oluyor ki, müslümanlarla önceden yapılmış antlaşması olmayanlara, esasen böyle bir ilişki kesme ihbarının yapılmasına lüzum yoktur. Ancak müslümanların ahitleşme yapmış oldukları müşriklere karşı doğrudan doğruya antlaşmayı bozmaksızın, işin başında antlaşmanın feshini ve ilişkisinin kesildiğini bildirmeleri lazım gelmiştir. Çünkü aşağıda sebepleri açıklanacağı üzere, Allah ve Resulü o ahitlerden beridirler. Bilindiği gibi, muahade ahitleşmek demektir. Ahit ise mutlak anlamda akit ve sözleşme demek ise de asıl mânâsı karşılıklı yemin ile yapılmış olan akit demektir. En kuvvetli ve en geçerli yemin ise Allah'a yapılan yemindir. Her müslümanın yapacağı yemin de böyle bir yemindir. Müşrikler ise müşrik oldukları için onların gözünde Allah'a yapılan bir yeminin hiçbir hükmü ve kıymeti yoktur. Bundan dolayı yaptıkları ahdin hakkına Allah için riayet etmezler, inançları gereği olarak herhangi bir şekilde ahitlerini bozmaktan kaçınmazlar. Ve böylesine menfaat üzerine kurulu bir ahit de zaten hakiki ve samimi bir ahit olmaz. Bununla beraber müslümanlar için, her kiminle olursa olsun bir ahit yapılmış ise onu sonradan karşı tarafa haber vermeden bozmaya kalkışmak zulüm ve hıyanet olur.

Bu haksızlığı yapmak da müslümana haram kılınmıştır. Böyle bir ahitten kurtulmak için üç yol vardır: Birincisi; ahit belli bir süreye bağlı olarak yapılmış ise o sürenin dolmasını beklemektir.

İkincisi; istenildiği zaman feshedilebileceği şartına bağlı olarak yapılmışsa, o şarta göre hareket etmektir.

Üçüncüsü; "Her hangi bir kavimden bir hıyanet endişe edersen, hemen ahidlerini reddettiğini düpedüz kendilerine bildir." (Enfâl, 8/58) âyeti gereğince karşı taraftan bir hıyanet tehlikesi belirmesi karşısında o sözleşmeyi yüzlerine çalmak (nebz) şekliyle yapılacak olan fesihtir ki, bu suretle aldatıp baskın etkisi yapılmamış ve açıktan açığa dürüstlük çerçevesinde davranılmış olacağından hıyanet edilmiş olmaz .Ve bu şekilde bu berâet bir önceki sûrede, Enfâl Sûresi'nde geçen "nebiz" emrinin ayrıntılı bir tatbikatı demektir ki, bu âyette böyle bir başlık altında bu hususlar kısaca yer aldıktan sonra, bu ültimatomun içeriği de şu âyette özetlenmiştir.[8]

 Berae, beri oldu anlamı taşıdığına göre; Uluhiyet ve Risalet mertebesinin anlaşma yapılan “müşrik” Hakk’a kendi vehimi varlıklarını ortak koşanlardan beri olduğu kesin bir dille ifade edilmektedir. 

----------------

 فَسِيحُواْ فِي الأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّهِ وَأَنَّ اللّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ {التوبة/2}

 Fesîhû fî-l-ardi erbe’ate eşhurin va’lemû ennekum gayru mu’cizi(A)llâhi veenna(A)llâhe muhzî-lkâfirîn(e) Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Şunu bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz; Allah ise, inkârcıları perişan edecektir. (9/2)

----------------

 Yine Elmalılı tefsirinde bu âyet hakkında;

 "Seyahat", suyun akması gibi, kolayına geldiği şekilde yeryüzünde gezip dolaşmaktır, şehirlerden ve beldelerden uzaklara varıncaya kadar istediği yere gitmek ve seyr ü sefer etmektir. Bu suretle seyahat anlamı içinde serbestçe dolaşmak ve genişçe hareket etmek mânâsı vardır. Sonra alışılmış şartların dışına çıkılacağından seyahat sırasında yemek içmek konularında da bir nevi imsak ve perhiz gerekeceğinden, bir bakıma oruçlunun seyahat edene benzetilmesi de onun önemli bir hazırlığı icap ettirmesinden dolayıdır. Bu da geçim sıkıntısı olmamaya ve refaha bağlı bulunur. Bunun için "seyahat ediniz" sözünde "gidiniz veya seyr ü sefer ediniz" sözünden daha fazla bir genişlik ve müsaade mânâsı ve daha ziyade hazırlıklı bulunmak ihtarı vardır. Emir şeklinde yapılmış olan bu ihtar ve uyarıdan maksat, mutlaka seyahata çıkınız şeklinde bir emir değildir. Bu mutlak anlamda bir ibahadır ki, şöyle demek olur:

Ey bu haberin kendilerine eriştiği ahit yapmış olan müşrikler, birdenbire ve habersiz bir şekilde muâhedenizin feshiyle haksızlığa uğratılacağınızı sanmayın, şu andan itibaren size dört ay daha mühlet var. Bu süre içinde katil ve savaş gibi saldırılardan uzak olarak, dilediğiniz gibi, geniş geniş hazırlanmakta serbestsiniz ve hürsünüz. Ondan sonra ilişkilerimiz tamamen kesilmiş ve savaş durumu başlamış olacağından bu müddet içinde kendi can ve mal güvenliğinizi iyice düşününüz, her türlü ihtiyat tedbirini alınız, harp hazırlıkları yapmak, savunmaya hazırlanmak, kaçacak veya sığınacak bir yer bulmak gibi kendiniz için uygun görüp arzu edeceğiniz hususların yerine getirilmesi konularında gerek İslâm diyarında, gerek yeryüzünün başka bölgelerinde bir seyyah durumunda dilediğiniz gibi iyice hazırlanınız.

Bu suretle âyetten maksadın böylesine bir serbestliği bildirmek ve uyarıda bulunmak olduğu halde, bunun "dört ay daha seyahat edebilirsiniz" şeklinde bildirilmeyip de "seyahat ediniz" şeklinde bir emir kipiyle açıklanması iki nükteyi içine alır:

Birisi, bu seyahat ve hazırlığın onlardan istenen bir şey gibi olduğuna işarettir.

İkincisi; her ne yaparlarsa yapsınlar, her nereye giderlerse gitsinler, Allah'ın hükmüne mahkum bulunduklarını ifade etmektir. Hatta çok önemli olan bu husus ayrıca ve açıkça ortaya konularak buyuruluyor ki:

Dört ay daha seyahat ediniz ve bununla beraber şunu da biliniz ki, siz öyle seyahat ve hazırlıklarla Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. O'ndan kaçıp kurtulacak değilsiniz. Ve şurası kesindir ki, Allah kâfirleri hor ve hakir bir hale getirecek ve perişan edecektir.

Bundan sonra eski itibarlı halinizi sürdürmenize imkân yoktur. Ya küfürden ve şirkten vazgeçip Allah'ın emrine boyun eğer, teslim olursunuz, ya da dünya ve ahirette perişan olursunuz.

Bu dört ayın Şevval'dan itibaren Muharrem sonuna kadar olan dört ay olduğu hakkında Zührî'den bir kavil varsa da, diğer tefsir âlimleri, bu tebliğin yapıldığı Zilhicce'nin onuncu gününden itibaren Rebîu'l-âhir'in onuna kadar geçen dört aylık süre olduğunu söylemişlerdir ki, doğrusu da budur. Zira Cessas'ın da hatırlattığı ve üzerinde durduğu şekilde raviler, bu sûrenin, Hz. Ebu Bekir'in hac emiri olarak Medine'den hareketinden sonra nazil olduğu konusunda ihtilaf etmemişlerdir. Şu da var ki, o sene henüz müşriklerin âdeti olan "nesî' " kalkmamış olduğundan Zilhicce'nin onu sayılan hac günü, gerçekte Zilka'de'nin onu demek olduğu için söz konusu dört ayın sonu da Rebîu'l-evvel ayının onuncu günü demek olduğu da, Ebu Hayyan'ın nakline göre Mücahid gibi bazı müfessirler tarafından zikredilmiştir. Şu halde Muharrem sonu sadece önceden antlaşması olmayan müşrikler hesabına göz önünde bulundurulmuş olabilir. Bunun da başlangıç tarihinin Şevval'in başından değil, yine âyetin ilan günü olan Zilhicce'nin onundan itibaren hesap edilmesi gerekir. Nitekim İbnü Abbas'dan böyle rivayet de bulunmaktadır.

----------------

 وَأَذَانٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأَكْبَرِ أَنَّ اللّهَ بَرِيءٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِن تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ {التوبة/3}

 Veezânun mina(A)llâhi verasûlihi ilâ-nnâsi yevme-lhacci-l-ekberi enna(A)llâhe berî-un mine-lmuşrikîne verasûluh(u) fe-in tubtum fehuve hayrun lekum(s) ve-in tevelleytum fa’lemû ennekum ġayru mu’cizi(A)llâh(i) vebeşşiri-lleżîne keferû bi’azâbin elîm(in) Hacc-ı ekber gününde, Allah ve Resûlünden bütün insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü, Allah’a ortak koşanlardan uzaktır. Eğer tövbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakabilecek değilsiniz. İnkârcılara, elem dolu bir azabı müjdele! (9/3)

----------------

 Hacc-ı Ekber Günü, Kurban bayramının birinci günü (Zilhicce'nin 10. günü)dür.

Nitekim Abdullah b. Ömer'den -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hac yaptığı yılın haccında cemrelerin arasında durdu ve şöyle buyurdu:

- Bugün hangi gündür?

(Sahâbe):

- Nahr (kurban bayramının birinci) günüdür, dediler.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

- Bugün, Hacc-ı Ekber (Büyük Hac) günü'dür." 

(Sünen-i Ebî Davud; hadis no: 1945. Elbânî, "Sahih-i Ebî Davud"; hadis no: 1700'de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.) Ebu Hureyre'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

"Ebu Bekir -Allah ondan râzı olsun- Nahr (kurban bayramının birinci) günü Minâ'da ilân yapacak kimseler arasında beni de gönderdi: Artık bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapamayacak ve hiç kimse de Beytullah'ı (Kâbe'yi) çırılçıplak tavaf edemeyecektir. Hacc-ı Ekber günü de, Nahr günü (kurban bayramının birinci günü)dür. Hacc-ı Ekber (büyük hac) denilmesinin sebebi; insanların Hacc-ı Asğar (küçük hac) demelerinden dolayıdır.Ebu Bekir o yıl, insanlara antlaşmalarının bozulduğunu ilân etti. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in hac yaptığı Vedâ haccı yılında hiçbir müşrik hac yapmadı." (Buhârî; hadis no: 369).

Arafat'ta durmak (vakfe), Müzdelife'de gecelemek, (bayramın birinci gününün) gündüzünde Akabe cemresine taşları atmak, kurban kesmek (nahr), saçları traş etmek, Farz (Ziyâret) tavafı yapmak ve Sa'y etmek gibi hac ile ilgili amellerin bu günde olması sebebiyle Nahr günü, Hacc-ı Ekber günüdür. Hac günü; zamandır. Hacc-ı Ekber ise, Hac gününde yapılan ameldir. Kur'an-ı Kerim'de de Hacc-ı Ekber günü zikredilmiştir.[9]

 Kûrb’an bayramı bilindiği gibi 4 gündür. Bu günler ise Ef’al, Esmâ, Sıfât ve Zât mertebelerini bildirmektedir.

 Hacc-ı Ekber günü kurb’an bayramının ilk günü olduğu için Ef’al mertebesinden Allah ve Resülünden yani “Uluhiyet ve Risalet” mertebesi ortak koşanlar tevhid akidesine aykırı davrananlardan uzaktır. Çünkü tüm zuhurlar hakk’ın zuhurudur. Ortak koşanlar bunu sadece ka’be-de bulunan putlara hasretmişler ve onlara ilahlık özelliği vermişlerdir. 

 Eğer tövbe ederseniz yani bundan vazgeçip kendi vücudunun ve âlemin vücudunun hakk’ın vücudundan başka bir şey olmadığını kabul ve ikrar ederseniz. 

 Eğer bundan yüz çeviriseniz vehimi ve hayali vücudunuza varlık verip enaniyet içinde hayali yaşamınız içinde var olmaya devam etmek isterseniz. Siz, Allah’ı-Uluhiyet mertebesini aciz bırakacak değilsiniz ki asıl aciz olanlar kendilerine hayali varlık verenlerdir. Aslı yoktur. Bu yüzden hakkı inkar edenleri elim bir azap ile risalet mertebesinden müdelemesini Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. 

----------------

 إِلاَّ الَّذِينَ عَاهَدتُّم مِّنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُواْ عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَتِمُّواْ إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ {التوبة/4}

 İllâ-lleżîne âhedtum mine-lmuşrikîne sümme lem yenkusûkum şey-en velem yuzâhirû aleykum ehaden feetimmû ileyhim ahdehum ilâ muddetihim inna(A)llâhe yuhibbu-lmuttekîn(e) Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. (9/4)

----------------

 وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Âl-i İmrân, 3/134) Allah insanlara muhabbet eder, ve اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ (Âl-i İmrân. 3/159) ve اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (Tevbe. 9/4). Allah bu tür olan insanlara muhabbet ediyor. Ve "îhsân" ve "tevekkül" ve "lttikâ" böylece buâlemde ortaya çıkmış olan sıfattandır.

 Âyette geçen ittika şeriat mertebesinden emirlere uymamak ve yasaklara uymamaktan sakınmak, tarikat mertebesinde duygusal olarak mürşide bağlılıktan kopmaktan sakınmamak, hakikat mertebesinde ise hakktan gafil olmaktan sakınmak, marifet mertebesinde ise hakktan bir an olsun gafil olmaktan sakınmaktır.

----------------

 فَإِذَا انسَلَخَ الأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُواْ الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدتُّمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُواْ لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَخَلُّواْ سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {التوبة/5}

 Fe-izâ inseleḣa-l-eşhuru-lhurumu faktulû-lmuşrikîne hayśu vecedtumûhum vehuzûhum vahsurûhum vak’udû lehum kulle mersad(in) fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte feḣallû sebîlehum inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un) Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (9/5)

----------------

 Elmalılı Hamdi Yazır Tefsirinde bu dört ay şöyle bildirilmiştir.

 Bütün bunlar bilindikten sonra şimdi şu haram aylar sıyrılınca, geçip gidince ki bu aylar "Onlardan dört tanesi haram aylardır." (Tevbe 9/36) dört aydır. "Sana haram aylarda savaş yapmayı sorarlar..." (Bakara 2/217) âyeti uyarınca normal senelerde geçerli olan haram aylar ki, Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve bir de Recep diye bilinen aylar olmayıp, âyetinde söz konusu olan ve Kurban Bayramı'ndan sonrasını içine alan dört aylık süredir. Bunun ilk elli günü bilinen haram aylar kapsamına giriyor ise de geriye kalan yetmiş günü bunun dışındadır. Fakat bu ilana göre, söz konusu günler de tıpkı haram aylar gibidir. Bu arada şu da anlatılmış oluyor ki, sözleşmeyi içeren herhangi bir ay da tıpkı haram aylardan olur. Yani tanınan dört aylık süre içinde saldırı veya savaş yasaktır, ahitlerine riayet edenlerin müddetleri bitinceye kadar da durum yine böyledir. Fakat bu haram aylar çıkınca, yani tanınan dört aylık süre dolunca, artık o müşrikleri nerede bulursanız katlediniz, öldürünüz. Yani dört aydan sonra artık onlarla aranızda savaş durumu başlamıştır. Şu halde onların saldırılarını beklemeksizin hemen onlara savaş açınız, haram ve helâl farkı gözetmeden onları nerede bulursanız ve nasıl öldürebilirseniz öylece öldürünüz. Bununla beraber sünnette müsle yapmaktan, yani burun ve kulak gibi organları kesmekten ve bir kimseyi durdurup, elini kolunu bağlayarak ok ve benzeri aletlerle yavaş yavaş ve işkence ile öldürmekten menedilmiştir. Bundan başka Hz. Peygamber buyurmuştur ki, "Öldürme yönünden insanların en iffetlisi iman ehlidir." Ve yine "Öldürdüğünüz vakit güzellikle öldürün." diye buyurmuştur. İşin böyle olması gerektiğini şu âyetler de ima yollu anlatır: Ve onları tutunuz, yakalayıp esir ediniz. Demek oluyor ki, tutup esir almak mümkün iken hemen öldürmeye kalkmamalıdır ve onları hasrediniz, bulundukları yerden çıkıp serbestçe dolaşmalarına, şuraya buraya gitmelerine izin vermeyiniz, onlar için her mersada oturunuz yani kaçırmamak, geçirmemek için evine, işine veya ticaret için sefere gidecek her geçidi tutup onları göz altında bulundurunuz. Artık tevbe ederlerse, yani şirkten vazgeçip imana gelirlerse Namazı kılıp zekatı verirlerse, yani namaz ve zekatı kabul ederek müslüman olurlarsa hemen yollarını açınız, koymuş olduğunuz engelleri kaldırınız, yukarıda söz konusu edilenlerden hiçbirini yapmayınız, onları kendi hallerine bırakınız. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir. İmana girmelerinden dolayı, daha önce yapmış oldukları şeyleri, şirk, küfür ve haksızlıkları bağışlar, üstelik iman ve taatlerine ecir ve sevap da verir. Demek ki, o müşriklere ya ölüm ve esaret veya İslâm'a girmekten başka birşey bırakılmamıştır. İleride de geleceği üzere, onlardan, ehl-i kitapta olduğu gibi, cizye dahi kabul edilmeyecektir. Hasan Basri rivayet etmiştir ki; esirlerden biri, Hz. Peygamber'e işittirecek şekilde "Allah'a tevbe ederim, Muhammed'e tevbe etmem." diye üç kere bağırmış, Peygamber Efendimiz de "Bırakınız, hakkı ehline tanıdı." buyurmuştur.[10]

 Bu dört ay Kamer-i ilk dört ay ve seyr-i sülukun ilk dört ayıdır. Nefsi emmare, levvame, mülhime ve mutmainne mertebeleridir.

 Efendimiz (s.a.v.) ben şeytanımı müslüman ettim. Buyurduğu gibi bizlerinde şeytanımızı müşlüman edebilmemiz için emmare, levvame ve mülhime nefs mertebesinde kötü ahlakın temizlendiği ve mutmainne ise iyiye dönen bu mertebelerin ahlakının iyi yöndekullanılmaya başlamasıdır. Eğer bu dört ay- dört mertebe geçilmiş ise ve hala bu ahlaklardan beden arzımız üzerimizde bulunuyorsa bunlarında izale edilip ortadan kaldırılması istenmektedir. Hakikatte tevbe Hakikat-i Muhammedi mertebesine yapılan tevbedir. Tüm bu âlemlerin bu mertebenin zuhuru olduğunu anlayıp namaz ile mir’ac etmektir. Asıl serbestlik ve hürriyet nefsi emmare sultasından hürriyet ve bağımsızlığa kavuşmaktır. 

 Şeriat mertebesinin tevbesi İslâm olup şartlarını yerine getirerek yapılan tevbedir. 

 Tarikat mertebesinin tevbesi ise şeyh muhabbetinden ve zikirden geri kalınırsa tevbe etmektir.

 Hakikat mertebesinin tevbesi Hakk’tan gafil olmaktan tevbe etmektir.

 Marifet mertebesinin tevbesi ise Hakk’tan bir an gaffil kalınırsa bundan tevbe etmektir.

----------------

 وَإِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلاَمَ اللّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْلَمُونَ {التوبة/6}

 Ve-in ehadun mine-lmuşrikîne-stecârake feecirhu hattâ yesme’a kelâma(A)llâhi sümme ebliġhu me/meneh(u) zâlike bi-ennehum kavmun lâ ya’lemûn(e) Eğer Allah’a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah’ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir. (9/6) 

----------------

 Elmalılı mealinde özet olarak;

 Bu noktada tevbe ile ilgili olarak savaşta karşı tarafa, harbîye tanınacak eman meselesine de dikkat çekilerek buyuruluyor ki; Ve eğer müşriklerden biri sana isticare ederse, yani söz konusu süre sona erdikten sonra bile sana sığınırsa, senden eman isterse, senin kendisine eman verip car olmanı, saldırıdan himaye etmeni talep ederse sen de ona eman ver, ta ki, Allah kelâmını dinlesin. Kur'ân'ı ve gerçeğin delillerini dinlesin, davet ettiğin dinin hakikat ve hakkaniyetine muttali olmak imkânını elde etsin. Zira o dili bilenler için yalnızca işitmek hakikatı anlamaya kafi gelebilir.[11] 

 Âyet tefsirinde açık olarak savaşta ve ortak koşan hakkındaki hüküm verilmiştir. Birde Efendimiz (s.a.v.) in ümmetimin gizli şirkinden korkarım buyurmuştur.

 Bugün içinde bulunan durum ise gafletten kaynaklanan gizli şirktir. Efendimiz bâtın âleminde olduğu ve bugün de kendisinin resülü konumunda irfan ehli bulunduğu için bu hitap efendimiz bünyesinde irfan ehlinide kapsamaktadır. 

 İrfan ehline bir kişi gelip sığınırsa kendisine hakk’ın kelâmını işitebilmesi için sığınma talebini kabul etmesi istenmiştir. Ve onun eğitim ile güvenli olacağı yere ulaşması yani Akl-i külle ulaştırılması istenmiştir. Haliyle gelen kişide verilen eğitimi alacak kabiliyet ve yolun kurallarına uyacak disiplin içinde olması da gereklidir.

----------------

 كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِندَ اللّهِ وَعِندَ رَسُولِهِ إِلاَّ الَّذِينَ عَاهَدتُّمْ عِندَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَمَا اسْتَقَامُواْ لَكُمْ فَاسْتَقِيمُواْ لَهُمْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ {التوبة/7}

 Keyfe yekûnu lilmuşrikîne ahdun inda(A)llâhi ve’inde rasûlihi illâ-lleżîne âhedtum inde-lmescidi-lharâm(i) femâ-stekâmû lekum festekîmû lehum inna(A)llâhe yuhibbu-lmuttekîn(e) Allah’a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. (9/7)

----------------

 Alllah’a ulhiyet mertebesi Hakk’ın ilmine kendi vehim ve hayallerini ortak koşanların Uluhiyet ve Risalet mertebesi ile anlaşması mümkün değildir. Hakk’ın yanında batıl zail olur ve hükmü kalmaz. Bunun yanında Ka’be yani zâti tecelli yanında anlaşma yapılanlar başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece yani irfaniyet eğitimi içinde gönül kabesi zât-i tecelli hükümlerini kabul edip buna göre davrandığı sürece sizde onlara dürüst davranın... Allah kendisi uluhiyet mertebesinin gereği olan her mertebenin hakkını veren mertebeye karşı gelmekten sakınanı yani hakktan bir an olsun gafil olmaktan sakınanları sever.

----------

 Vücûdun muhtelif mertebelerde zuhûru, her bir mertebenin kendisine mahsûs olan hallerine göre, muhtelif hükümleri gerektirir. Örneğin buhâr, buhâr mertebesinde iken letâfetinin kemâlinden dolayı görünmez; yoğunlaşıp bulut mertebesine inince göz ile görülür. Daha da yoğunlaşıp su olunca dokunma duyusu vücûdunu hisseder. Bir mertebe daha yoğunlaşıp buz olunca elde durur; ve istenilen şekle sokulur. Buhârın bu mertebeleri, buhârın oluşumuna başka bir şeyin dâhil olmasıyla ortaya çıkmadı; belki onun geçici sıfatları, henüz ortada yok iken mevcûd oldu. İşte görülüyor ki buhâr dediğimiz kavram bir olan vücûd iken, muhtelif mertebelerde açığa çıkışından dolayı çoğalma husûle geldi. Ve her bir mertebenin hükmü başka başka oldu. Su ile temizlik mümkün olduğu halde bulutla temizlik mümkün değildir. Ve yine eriyip su olmadıkça buz, suyun yaptığı işi yapamaz.

Bu örnekte olduğu gibi latîfin en latîfi olan hakîkî bir olan, her bir mertebeye inişinde bir hükmü gerektirir. Çünkü mertebelerin gerekleri muhtelifdir. Ve kesîf şehâdet âlemi şerîatın varlığını gerektirir ve ilâhî kānûnu kaldırmak için mü'minler ile savaşmaya kalkışan kâfirlerin ve müşriklerin öldürülmesini gerektirir. Eğer kâfirler îmân etmeyip de savaşmaya kalkışmazlarsa öldürül- mezler. Çünkü ilâhî sûret üzerine mahlûk olan insânî oluşumunun devâm et- tirilmesi, onu yıkmaktan daha iyidir. Sen din düşmanlarını görmüyor musun ki Allah Teâlâ onların hayatta kalmaları için cizyeyi ve barışı farz kılıp "Eğer onlar barışa meylederlerse, sen de barışa meylet!" (Tevbe, 9/7) buyurdu.[12]

----------------

 كَيْفَ وَإِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لاَ يَرْقُبُواْ فِيكُمْ إِلاًّ وَلاَ ذِمَّةً يُرْضُونَكُم بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ {التوبة/8}

 Keyfe ve-in yazherû aleykum lâ yerkubû fîkum illen velâ zimme(ten) yurdûnekum bi-efvâhihim vete/bâ kulûbuhum veekseruhum fâsikûn(e) Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir. (9/8)

----------------

 Zahiri olarak bakıldığı zaman meal yerli yerincedir. Bâtınına nüfüz etmek istersek, kendi beden arzımızda nefsi emmare ve güçleri olan kötü ahlakının bir anlaşması mümkün değildir. Emredicilik üzere kendi refahını temin etmek için her şeyi yapabilir. Çünkü akrabalık esmâi ilahiyye dir. Nefsi emmare bunu kendi istikametinde kullanır ve Uluhiyet mertebesinin hakkını vermez. Kişiye vermiş olduğu vehim ile ne güzel yaptın, ne iyi yaptın ağızıyla hoşnut eder ama kalbi-gönlü istila etmiş ve orayı puthaneye çevirmiştir.

----------------

 اشْتَرَوْاْ بِآيَاتِ اللّهِ ثَمَنًا قَلِيلاً فَصَدُّواْ عَن سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاء مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {التوبة/9}

 İşterav bi-âyâti(A)llâhi semenen kalîlen fesaddû an sebîlih(i) innehum sâe mâ kânû ya’melûn(e) Allah’ın âyetlerini az bir karşılığa değiştiler de insanları O’nun yolundan alıkoydular. Bunların yapmakta oldukları şeyler gerçekten ne kötüdür! (9/9)

----------------

 Bu âyet biraz şöyle bir hikâye ye benziyor; Sûltan Mahmut zamanında geçen bir olaydır. Bazı günler bir fakir sarayının önünden geçermiş. “Ya Mahmud, Ya Mahmud” diye söylenince onun eline bir kaç akçe verirler, o da günlük ihtiyacını karşılarmış. Padişah Mahmud bunun her gün geldiğini görmüş. Şuna bir iyilik yapalım da buralarda, fakirhane dolaşmasın. Sarayın ahcısına, tatlıcısına tembih ediyor. “Bir tepsi oturtma tatlısı yapın. Her tatlının altına da bir sarı lira koyun.” Diyor. “Dışarıdan görünmesin, yarın geçerken o tepsiyi ona ikrâm edin.” Doğrudan doğruya altınları ona verirseniz belki gururuna yediremez de mahcub olur. Tatlı veriyormuş gibi yapalım diyor. Ve böylece tatlıyı hazırlıyorlar. Ertesi gün “Ya Mahmud! Ya Mahmud!” diye geçerken “gel gel” diyerek mutfaktaki ahçı çağırıyor.

“Bak” diyorlar, “padişahımız sana bir tepsi tatlı yaptırdı. Git onu evine götür. Çoluk çocuğunla onu ye!” diyorlar. O sevinerek alıyor, tatlının üzerine kağıt sarıyorlar. Tam evine yaklaşacakken adamın birisi çıkıyor. 

_Ey Mehmed efendi! Nedir bu?” der. 

_tatlı, eve götürüyorum” 

_Bunu bana satarmısın?

_Satarım.

_Kaça satarsın?

-1 altına!!!

 (1 tepsi için 1 altın çok para bugün. 1 tepside 3-5 kilo baklava varsa bugün 3-5 milyon para. Ama 1 sarı lira 30-40 milyon. Çok paradır.) sevinerek 1 altını alıyor. Ve gidiyor. Ertesi gün yine sarayın önünden geçiyor. “Ya Mahmud! Ya Mahmud!” diyerek bağırıyor. Bu sefer padişah Mahmud kızıyor ve “yakalayın şunu ne fiilsiz adam, ne doymaz, tükenmez adam” diye. Adamı getiriyorlar. Padişah, “sana dün tatlı vermiştik, ne yaptın o tatlıyı?” diyor. “Efendim yolda karşıma biri çıktı, o tatlıyı ben ona sattım” diyor. “Kaça sattın?” “bir altına” deyince padişah Mahmud, “vermeyince Mabud ne yapsın Mahmud” diyor.[13] 

 İşte bir şeyin kıymeti bilinmeyince hiikayede anlatılduğı gibi “semenan kalila” az bir şey karşılığı olan bu dünya hayatı ile değiştirir ve satar. Bu hayal ve vehim ile etkilediklerinide Hakk’ın yolunda alıkoyarlar.

----------------

 لاَ يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلاًّ وَلاَ ذِمَّةً وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ {التوبة/10}

 Lâ yerkubûne fî mu/minin illen velâ zimme(ten) veulâ-ike humu-lmu’tedûn(e) Bir mü’min hakkında ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirler. İşte onlar taşkınlık yapanların ta kendileridir. (9/10)

----------------

 فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ {التوبة/11}

 Fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte fe-ihvânukum fî-ddîn(i) venufassilu-l-âyâti likavmin ya’lemûn(e) Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız. (9/11)

 ----------------

 Âyetin zâhiri yönüne bakarsak ki tövbe edip kelime-i şehadet getirip, namaz kılar ve zekat verirlerse yani İslâm’ın şartlarını yerine getirirlerse onlar sizin din kardeşlerinizdir.

 İçin iç yüzü yani bâtımızda din kardeşliği yani muhammediyet mertebesi yerine gelmiş olmakta mıdır?

 Tevbe yani müşahade ile Hakikat-i muhammediyenin bir zuhuru olduğunu anlayıp, Âdem-i ve Havva-i mânânın hayal cennetinden beden arzına indirip peygamber hazeratının mertebelerini ikmal ederek namaz hali ile miracı yaparak muhammediyet mertebesine gönülde ulaşarak, elde edilen irfani bilgileri ihtiyaç sahibi olanlara 40 ta 1 değil, 39 unu vererek 1 ini kendine bırakak ilmi zekat’ın verilmesi gerekir ki bilen kavme hakkın âyetleri açıklansın.

 Bu konu faydalı olur düşüncesi ile Nefsi Mülhime ve Nasuh Tevbesi hakkında malumat yerinde olacaktır.

 “NEFS-İ MÜLHİME” Nefs-i Mülhime: Kalbine gönlüne feyz ve ilham olunan kimse anlamındadır. 

 Zikri: “YA HU” dur. 

 İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir. 

 Kûr’ân-ı Keriym; Tahrim Sûresi; (66/8) Âyetinde bu mevzua işaret vardır. 

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً

نَصُوحًا

 (Ya eyyühellezine amenû tübû ilellahi tevbeten nasuha.) Meâlen: “Ey iman edenler! Yürekten tevbe ederek Allah’a dönün.” Hâli: Bu mertebenin hâli ile hâllenmeye çalışmaktır. 

 Kûr’ân-ı Keriym; A’lâ Sûresi; (87/14) Âyetinde bu hâle işaret vardır. 

 قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى

 (Kad eflâha men tezekkâ) Meâlen: “Nefsini temizleyen mutlak felâha-kurtuluşa erer.” Yaşantısı: Nefs-i mülhime’nin iki yüzü vardır, biri levvâme’ ye diğeri, mutmeinne’ye bakar. 

 Görünüşü, (zahiri) zühd ve takva iledir, iç âlemi (batını) günah, haddini aşmak Hakk’tan ayrılmak yolundadır. Kendini beğenme, riya, medih edilme zevkidir. Kendini düşünen olup ham sofudur. Nefs-i mülhime’nin belirgin ahlâk ve sıfatları şunlardır. 

 Ahlâkı şeytanidir, kibir, kendini beğenme, riya, mekr, huyudur, hâli, hile ve fitnedir, nasın ahlâkı fiilidir. 

 Nefs-i mülhime, hayra ve şerre kabiliyetli, ilham ve evham mertebesi’dir. 

 Rengi: Yeşildir. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi HU ismidir. Mürşidinin himmeti irşadı’dır. 

 Tarikat mertebesi’nin başlangıcıdır, KABZ ve BAST, hali’dir. 

 Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. 

 Evvelki hallerde samimiyyetle çalışmalarına devam eden sâlik bu mertebe’de Yavaş, yavaş hallerinin değiştiğini müşahede etmeğe başlar. Evvelce farkında olmadığı iç âlemine değişik duygular gelmeğe başlar, bunların bir kısmı (Melekî) ilham, daha çoğu’da (Şeytâni) evham’dır. 

Burada en mühim mes’e le, gelen duyguları ayırd edebilme yeteneğine sahip olmağa çalışmaktır. 

Eğer bu başarılırsa şeytâniler bertaraf edilip sadece melekilerden faydalanılmağa çalışılır. Buradan geriye dönmemek için tevbe-i NASÛH ile azmedip irade gücü oluşturulması yerinde olur. 

Levvâme mertebesin de Yunus (a.s.) gibi balığın karnında yaşayan kimse burada balığın karnından çıkıp Nûh’un (a.s.) gemisine binmeğe çalışmalıdır. 

 “Nefsini temizleyen mutlak felâha-kurtuluşa erer” beyanıyla belirtilen iç ve dış bünyedeki temizlik, kişinin varlığının hakikatine doğru yolalmasını sağlar. 

 “Men esleme vechehu lillâhi ve hüve muhsinin” (4/125) 

 “Kim vechini-varlığını ALLAH’a teslim ederse ona ihsân olunur” Beyanında belirtildiği gibi daha sıkı bir çalışma ile yoluna devam eden salik bütün samimiyyetiyle Hakk’a yönelir. Bu çalışma onda zaman zaman ferahlık, zaman zamanda sıkıntı meydana getirir. Kolay olanı tercih ederse geri döner. Zor olanı tercih ederse daha ileriye gitme yolu açılır. Bu Hakk’ın ihsanıdır ve çok değerlidir. Ancak kendini tanıma yo- lunda olanla ra ihsan olunur. 

*

* *

 Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle, Mevlânâ (r.a.) efendimizin Mesnevii Şerifi nin beşinci cildinde mevcud mevzuumuzla ilgili bir hikâyeyi özet olarak vermeğeçalışalım. 

 Geçmiş senelerde Nâsuh adlı bir kişi vardı. “hamam işçiliği” (Tellâklık) eder, bu sûretle kadınları avlardı. 

 Yüzü, kadın yüzüne benzerdi. Tüyü yoktu. Erkek olduğunu daima gizlerdi. 

 Kadınların hamamında tellâklık ederdi. Kötülükte, hilede pek çevikti. 

 Yıllarca böylece çalıştı, kimse onun halinden, sırrından bir koku bile alamadı. 

 Çünkü sesi de kadın sesine benziyordu, yüzü de kadın yüzüne. Fakat nefsaniyette pek yüceydi, pek uyanıktı. 

 Çarşaf giyer başını örter, peçe takardı. Fakat nefsaniyeti azgın bir genç idi. 

 Bu sûretle padişahların kızlarını bile güzelce keseler, ovar, yıkardı. 

 Tövbe etmeye çalışır, fakat kâfir nefs tövbesini bozdurup dururdu. 

 O kötü işli kişi, bir ârifin yanına gidip “benim için dua et” diye yalvardı. 

 O hür er, onun sırrını anladı ama Hakk hilmi gibi açığa vurmadı. 

 Dudağı kilitliydi ama, gönlünde sırlar vardı. 

 Dudağını yummuştu ama, gönlü seslerle doluydu. 

 Hakk şarabını içen ârifler, sırları bilirler ama örterler. 

 İşin sırlarını kime öğretirlerse de onun ağzını mühürlerler dikerler. 

 Ârif, tuhaf tuhaf güldü de dedi ki: A içi kötü adam, bildiğin, gönlünde tuttuğun şeyden, Hakk seni kurtarsın. 

 O dua, yedi ğöğü de geçti kabul edildi. O yoksulun işi, nihayet iyileşti, düzene girdi.

 Çünkü ârifin o duası, her duaya benzemez. Ârif Hakk’da yok olmuştur, onun sözü Hakk sözüdür. 

 Hakk, kendi kendisinden, bir şey isterse, kendi isteğini nasıl reddeder? 

 Ululuk kaynağı Hakk, onu bu lânetleme işten, bu vebalden kurtarmak için bir sebeb halketti. 

 Nâsuh, hamamda tası doldururken padişahın kızının küpesindeki incilerden biri kayboldu ve bütün kadınlar, o inciyi araştırmaya koyuldular. 

 Önce her kesin eşyasını araştırmak üzere hamamın kapısını iyice kapattılar. 

 Herkesin eşyası arandı, inci bulunmadığı gibi, inciyi çalanda rezil olmadı. 

 Bunun üzerine üstün körü işi bırakıp her kesin ağzını, kulağını, vücudundaki bütün delikleri adamakıllı aramaya koyuldular. 

 O sedefi güzel inciyi altta, üstte her yanda araştırmaya başladılar. 

 Hepiniz soyunun, ihtiyar genç herkes anadan doğma soyunsun diye bağrıldı. 

 Sultanın hizmetçileri, o değerli inciyi bulmak için bir bir, her kesi aramaya başladı- lar. 

 Nâsuh korkusundan tenha bir yere çekildi. Yüzü, korkusundan sapsarı olmuştu, dudakları morarmıştı. 

 Ölümünü gözünün önünde görüyor, sonbahar yaprağı gibi tir, tir titriyordu. 

 Dedi ki: Yarabbi, nice defalar tövbeler ettim, ahtlar ettim, sonra onları bozdum. Ben, bana lâyık olanları yaptım. Sonunda da işte bu kara sel, gelip çattı. 

 Arama nöbeti bana gelirse eyvah bana! Kim bilir neler çekecek, ne güçlüklere düşe-ceğim? 

 Ciğerime yüzlerce kor düştü. Münacatımdaki ciğer kokusuna bak. 

 Böyle bir keder, böyle bir gam, kâfirde bile olmasın. Rahmet eteğine sarıldım medet medet! 

 Keşke anam, beni doğurmasaydı, yahud da beni bir aslan paralasaydı. 

 Rabb’ım, sana düşeni yap. Beni, her delikten bir yılan sokmada.

Ne de taş gibi bir canım, ne de demir gibi bir yüreğim varmış. Yoksa bu dertle çoktan erir, kan kesilirdim. 

Vaktim daraldı, bir an içinde feryadıma yetiş, padişahlık et. 

 Beni bu sefer de korur, suçumu örtersen ne olur? Her türlü yapılmayacak işlerden tövbe ettim. 

 Bu sefer de tövbemi kabul et de tövbemde durmak için yüzlerce kemer bağlayayım.

 Bu sefer de kusurda bulunursam artık duamı ve sözümü dinleme. 

 Hem böyle söylenip titremede, hem katre katre gözyaşları dökmede, hem de cellât- ların, hain kişilerin ellerine düştüm diye feryadetmedeydi. 

 Hiç bir kötü kişi bu hale düşmesin. Hiçbir mülhit bu feryada uğramasın diyor. Kendine ağlayıp duruyor, Azrâil’i gözünün önünde görüyordu. 

 Yarabbi, yarabbi diye o kadar söylendi ki; kapı ve duvar da onunla beraber ya Rabbi, ya Rabbi demeye başladı. 

 O yarabbi, ya Rabbi derken birden, inciyi arayanların sesi duyuldu: 

 Herkesi aradık ey Nâsuh, sıra sende sen gel. Bu sesi duyar duymaz, Nâsuh kendisinden geçti, âdeta bedeninden rûhu uçtu. 

 Harap duvar gibi çöküverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hâl aldı. 

 Bedeninden amansız bir hâlde aklı gidince sırrı, derhal Hakk’a ulaştı. 

 Bomboş bir hale geldi, varlığı kalmadı. Hakk, bir doğan kuşuna benzeyen canını, hu-zuruna çağırdı. 

 Muratsız gemisi kırılınca rahmet denizinin kıyısına düştü. 

 Akılsız, fikirsiz bir hale gelince canı, Hakk’a ulaştı. İşte o zaman rahmet denizi coştu.

 Can beden ayıbından kurtulunca sevine sevine aslına gitti. 

 Can, doğan kuşuna benzer, ten ona tuzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp kalmıştır. 

 Fakat aklı, fikri gidince ayağı açıldı. Artık o doğan kuşu. Keykubad’a uçar gider.

 Rahmet denizleri, coşunca taşlar bile âbı hayatı içer. 

 Zayıf zerre değerlenir, büyür. Topraktan meydana gelen şu döşeme, atlas haline gelir, değerli bir kumaş olur. 

 Yüz yıllık ölü, mezarından çıkar. Mel’un şeytan güzelleşir, huriler bile ona haset ederler. 

 Bütün bu yeryüzü yeşerir, kuru sopa meyva verir, tazeleşir. 

 Kurt kuzuyla eş olur. Ümitsizlerin damarları hoş bir hale gelir, izleri kutlu olur. 

 Can-ı helâk eden o korkudan sonra. “Kaybolan inci buracıkta” diye müjdeler geldi.

 Ansızın ses geldi: Korku gitti, o değeri bulunmaz eşsiz inci bulundu. 

 İnci bulundu, biz de neşelere daldık. Müjde verin inci bulundu.

Hamam, halkın bağrışmasıyle, hüzün gitti, feryadıyle, el çırpışıyle doldu. Ondan. Kendinden geçen, Nâsuh tekrar kendine geldi. Gözü, yüzlerce aydın gün gördü. Herkes ondan helâllık istemekte, herkes elini öpüp durmaktaydı. 

 Senden şüphe ettik, hakkını helâl et. Dedikodu da bulunduk, âdeta etini yedik, di- yorlardı. 

 Çünkü o, yakınlıkta herkesten önde olduğu için herkes daha ziyade ondan şüphe etmişti. 

 Nâsuh, has tellâktı mahremdi. Hattâ Sûltanla ruhları birdi, bedenleri ayrı. 

 Sûltana ondan yakın bir kadın yok. İnciyi aşırdıysa o aşırmıştır. 

 Önce onu aramalı demişlerdi ama yine de hürmet ettiklerinden sona bırakmışlar; aldıysa biraz mühlet vermiş olalım da bir yere atsın bari, fikrine düşmüşlerdi. 

 Onun için ondan helâllık diliyorlardı, mazeret getirip duruyorlardı. 

 Nâsuh, Bu bana Hakk’ın lûtfu, ihsanı. Yoksa dediğinizden beterim ben. 

 Benden helâllık dilemeye hacet yok. Çünkü ben, zamane halkının en suçlusuyum.

 Bana söylediğiniz kötülükler, bendeki kötülüğün yüzde biridir. Bunda şüphe eden olabilir, fakat bence apaçıktır bu. 

 Kim bende birazcık kötülük biliyorsa muhakkak o bildiği şey, binlerce kötü suçumdan, binlerce pis işimden biridir. 

 Suçlarımı ve kötü hareketlerimi bir ben bilirim, bir de onları örten Rabb’ım. 

 Önce İblis bana hocalık etti ama sonradan o gözümde bir yelden ibaret oldu.

Yaptıklarımın hepsini Rabb’ım gördü de göstermedi, bu sûretle de kötülükle yüzümü sarartmadı. 

 Sonra da yine Rabb’ı mın rahmeti, kürkümü dikti, canıma can gibi tatlı tövbeyi nasib-etti. 

 Ne yaptıysam yapmadım saydı, bulunmadığım ibadetleri yapmışım farzetti. 

 Beni selvi ve süsen gibi azadetti. Bahtım, devletim gibi gönlüm de açıldı. 

 Adımı temizler defterine yazdı. Cehennemliktim, bana cenneti bağışladı. 

 Ah ettim, ahım bir ipe döndü, düştüğüm kuyuya sarktı. 

 O ipe sarıldım, dışarı çıktım. Neşelendim, ferahladım, semirdim, benzim kırmızılaştı. 

 Kuyunun dibinde zebun bir haldeydim, şimdi bütün âleme sığmıyorum. 

 Şükürler olsun sana ya Rabb’i. Beni ansızın gamdan kurtardın. 

 Tenimin her kılında bir dil olsa da hepsiyle sana şükretmeye kalkışsam yine şükründen âcizim. 

 Şu bahçede, şu ırmakların kıyısında halka “Keşke kavmim beni bilseydi, Rabb’ım beni ne yüzden yargıladı” diye nara atmaktayım dedi. 

 Ondan sonra birisi gelip Nâsuh’a iltifat ederek dedi ki: Padişahımızın kızı, seni çağırıyor. 

 Ey temiz kişi, padişahın kızı seni istemede, gel de başını yıka. 

 Gönlü, senden başka bir tellâk istemiyor. Onu ovmak, kille yıkamak senin işin.

 Nâsuh, yürü yürü dedi, elim işten kurtuldu benim. Senin Nâsuh’un hastalandı şimdi. 

 Yürü, koş, acele bir başkasını bul. Hakk hakkıyçin benim elim işe varmıyor artık. 

 Kendi kendisine de suç, hadden aştı. Gönlümden o korku, o elem nasıl gider. 

 Ben bir kere öldüm de tekrar dünyaya geldim. Ben, ölüm ve yokluk acısını tattım. 

 Rabb’ı ma sağlam tövbe ettim. Canım bedenimden ayrılmadıkça bu tövbeyi bozmam.

O mihneti gördükten sonra ancak merkep olanın ayağı, tehlikenin bulundığu tarafa gider diyordu..... 

*

* *

 Böylece hedefi, nefs-i mutmeinne olan gönül ehli ağır, ağır, daha emin adımlarla yoluna devam eder. 

ALLAH (c.c.) seyr halinde olanlara gayret ve kuvvet versin. 

 Bu mertebenin zikri olan HÛ esmâsı verilen sayıda çekildikten sonra, yukarıda belirtilen idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetlerin en az (33) üçer def’a çekilmesi bu mertebenin daha iyi yaşanmasına yardımcı olacaktır. 

 Bu çalışmalar yapıldıktan sonra yine üç İhlâs bir Fâtiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ve ehli beyt hazaratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz. 

 Ancak dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonunda yaparız diğerleri de böyle devam eder. 

 Yukarı da bahsedilen KABZ hâli zaman, zaman gelen sıkılmalar, BAST hâli ise, ortada hiç bir sebeb dahi yok iken, neşelenme ve genişleme hâlidir.[14] 

----------------

 وَإِن نَّكَثُواْ أَيْمَانَهُم مِّن بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُواْ فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُواْ أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لاَ أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنتَهُونَ {التوبة/12}

 Ve-in nekeśû eymânehum min ba’di ahdihim veta’anû fî dînikum fekâtilû e-immete-lkufri innehum lâ eymâne lehum le’allehum yentehûn(e) Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir. Umulur ki, vazgeçerler. (9/12)

----------------

 أَلاَ تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَّكَثُواْ أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّواْ بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُم بَدَؤُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ أَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَوْهُ إِن كُنتُم مُّؤُمِنِينَ {التوبة/13}

 Elâ tukâtilûne kavmen nekesû eymânehum vehemmû bi-ihrâci-rrasûli vehum bedeûkum evvele merra(tin) etahşevnehum fa(A)llâhu ehakku en tahşevhu in kuntum mu/minîn(e) Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü’minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır. (9/13)

----------------

 Öyle bir kavimle savaş yapmaz mısınız ki, yeminlerini bozdular ve Peygamber'i çıkarmak istediler. O Peygamber ki, içlerinde bulunduğu müddetçe "Sen onların içinde olduğun müddetçe Allah onlara azab edici değildir." (Enfâl, 8/33) Allah onları azaba uğratmayacaktı, yurtları selamet yurdu olacaktı. Lâkin onlar kendileri için ve bütün âlemler için rahmet olan bir peygamberi bile aralarında tutmak istemediler. Onu yerinden yurdundan etmek, kendi vatanlarını da dâr-ı harp yapmaktan çekinmediler. Bunu önce Mekke'de istediler, hicret vaki oldu. Bununla beraber işin peşini bırakmadılar, daha sonra Medine'den de kovup çıkarmak istediler. (Enfâl Sûresi'nde 8/30. âyetin tefsirine bkz.) Yahudilerle işbirliği ederek Ahzab[15] olayını gerçekleştirdiler.[16]

 Hendek Savaşı Bilindiği gibi bu savaşın yapıldığı yere yedi (7) mescidler de denmektedir. Bu savaşın özelliği düşmanı Medine şehrine sokmamak için geniş ve derin bir hendek açılmasıdır. 

Bu hendeğin uzunluğu 225 m, derinliği 10 m, genişliği 20 m imiş. Rakam değer sayıları (2+2+5++1+2) = 12 eder ki bu da “seyri süluk” mertebeleridir. 

Nefsinin önüne derin bir hendek aç, ki ondan sonra orayı atlayıp da sana ulaşmasın.

O hendek kazılıyken büyük bir taş çıkar, sahabe ne kadar uğraştılarsa da o taşı kıramadılar. Durumu Hz. Peygambere haber verdiler. 

Hz. Peygamber o taşa bir vurduğunda oradan bir kıvılcım çıkar, ortalığı aydınlatır ve Efendimiz, “Konstantaniye’yi görüyorum,” der. Taştan bir parça kopar.

 İkinci defa vurduğunda gene bir kıvılcım çıkar ve Efendimiz, “İran kisra’nın saraylarını görüyorum,” der. Taştan ikinci parça kopar.

Tekrar bir daha vurur, bir kıvılcım daha etrafı aydınlatır, Efendimiz be sefer de, “Şam taraflarını görüyorum,” der ve taştan üçüncü parça koparak, taş ortadan kalkmış olur. 

Gelecek zaman içinde bütün bunların fethinin olacağını o günden haber vererek mu’cizeler göstermiştir. 

Orada olan yedi (7) mescid’in yerinde yedi (7) çadır olduğundan onlara göre isim almışlardır. 

- Fetih Mescidi, Efendimizin içinde bulunduğu çadır,

- Selmanı Farisi çadırı, yerindeki mescid,

- Ömerül Faruk çadırı, yerindeki mescid,

- Hz. Ali (k.a.v.) çadırı, yerindeki mescid,

- Hz. Fatıma çadırı, yerindeki mescid,

- Müslümanlar çadırı, yerindeki mescid,

- Sahabeler çadırı, yerindeki mescid,

Sondan iki mescid yol genişletilmesinde yıkıldığı için onlar orada fi’ilen yok, manen vardırlar.

Bu yedi (7) mescid ise, “etturu seb’a” yedi (7) nefis mertebesini; onların fethini ifade etmektedir. 

Zor kırılan taş, “nefsi emmare”, “nefsi levvame”, “nefsi mülhime”yi ifade etmektedirler. Oldukça zorludurlar, ancak (لَا) “lâ” kılıcı ile parçalanabilirler.

Medine’ye hicret, zat mertebesinden, bu mertebeden aldığı özellik ve güzellikleri “medeni”ce yaşayabileceği bir yerde sergilenmesidir ve bu şehirde (Medine’de) oluşan herşey zahiren olduğu gibi batınen de mutlak bir oluşumu ifade etmektedir.[17] 

----------------

 قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ {التوبة/14}

 Kâtilûhum yu’azzibhumu(A)llâhu bi-eydîkum veyuhzihim veyensurkum aleyhim veyeşfi sudûra kavmin mu/minîn(e) Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü’min topluluğun gönüllerini ferahlatsın. (9/14)

----------------

 وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ وَيَتُوبُ اللّهُ عَلَى مَن يَشَاء وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {التوبة/15}

 Veyuzhib gayza kulûbihim veyetûbu(A)llâhu alâ men yeşâ(u) va(A)llâhu alîmun hakîm(un) Ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah, dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/15)

----------------

 أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تُتْرَكُواْ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُواْ مِن دُونِ اللّهِ وَلاَ رَسُولِهِ وَلاَ الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَاللّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ {التوبة/16}

 Em hasibtum en tutrakû velemmâ ya’lemi(A)llâhu-llezîne câhedû minkum velem yettehizû min dûni(A)llâhi velâ rasûlihi velâ-lmu/minîne velîce(ten) va(A)llâhu habîrun bimâ ta’melûn(e) Yoksa; Allah içinizden, Allah’tan, Resûlünden ve mü’minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (9/16)

----------------

 مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُواْ مَسَاجِدَ الله شَاهِدِينَ عَلَى أَنفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ {التوبة/17}

Mâ kâne lilmuşrikîne en ya’murû mesâcida(A)llâhi şâhidîne alâ enfusihim bilkufr(i) ulâ-ike habitat a’mâluhum vefî-nnâri hum hâlidûn(e) Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır. (9/17)

----------------

 Mescid, secde edilen mahaldir ve secde de îseviyet, fenafillah, hakikat mertebesinin ifadesidir. Kendi vehimi varlıklarını inkarlarına şahitlik edenler bu mertebeyi imar etmesi yani kendi varlıklarında meydana çıkarması düşünülemez. Onların yaptıkları amel-işler de hayali olduğu ve hakikati olmadığı için boşa gitmiştir. Kendi vehimlerinin ateşinde ebedi kalacaklardır. 

----------------

 إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ {التوبة/18}

 İnnemâ ya’muru mesâcida(A)llâhi men âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âhiri veekâme-ssalâte veâtâ-zzekâte velem yahşe illa(A)llâh(e) fe’asâ ulâ-ike en yekûnû mine-lmuhtedîn(e) Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur. (9/18)

----------------

 İmar kelimesinin sayısal değerine bakacak olursak; “Ayın: 70” “Mim: 40” “Rı 200” dür. Toplarsak (70+40+200= 310) Sıfırı kaldırdığımızda 31 ve ters çevrildiğinde 13 sayısal değeri yani Hakikat’ül Ahadiyetül Ahmediye ve efendimiz (s.a.v)in şifre sayısını vermektedir. “31” sayısal değeri aynı zamanda (ال) ve (ﻻ) El ve Lam-Elif yani yok tur. 

 Kişinin gönül âlemi yukarıda yazıldığı gibi Îseviyet mertebesinde mescid hükmündedir. Bu gönül mescidinin imarı içinde “Lam-Elif” ile yokluğunu-hiçliğini idrak etmiş, resülün ve hakk’ın eli olmuş bir irfan ehlinin elini tutmak ile ve bu elin mahirliği ile imar edilebilir. İşte bu kişiler Allah’ın varlığını “ihsan” ile müşahade edip inanırlar. Namazı dosdoğru “50” vakit hükmünce salât-ı daimun üzere kılarlar ve kendilerine ihsan olunan ilmi zekat olarak veren Muhsinlerdir. Bu kimseler Allah tan başka kimseden korkmazlar ki uluhiyet mertebesinin ne olduğunu bilirler ve her mertebenin hakkını vererek gönül mescidini imar ederler. İşte o mescid hakka secde edilecek mahal haline gelmiştir. Umulur ki bunlar “hadi”lerdendir.

----------------

 أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَوُونَ عِندَ اللّهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ {التوبة/19}

 Ece’altum sikâyete-lhâcci ve’imârate-lmescidi-lharâmi kemen âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âhiri vecâhede fî sebîli(A)llâh(i) lâ yestevûne inda(A)llâh(i) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e) Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ın bakım ve onarımını, Allah’a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah, zâlim topluluğu doğru yola erdirmez. (9/19)

----------------

 Ka’be-nin anahtarı Osman Bin Talha bulunmaktaydı. Fetihten sonra da efendimiz (s.a.v.) tarafından bu göreve devam ettirilmiştir.

Sözlükte “örtmek, birinin bir yere girmesine engel olmak” anlamına gelen hicâbe kelimesi terim olarak başta Kâbe’nin bakımı, kapısının ve anahtarlarının muhafazası ve kapısının belli zamanlarda ziyaretçilere açılması olmak üzere Makām-ı İbrâhim’in, hediye edilen kıymetli eşya ile iç ve dış örtülerin korunması ve bakımı gibi önemli hizmetleri ifade eder. Hicâbe kaynaklarda “Kâbe’ye hizmet etmek” anlamındaki sidâne ile (sedâne) birlikte de kullanılmıştır. Sidânenin Kâbe ile ilgili bütün hizmetleri, hicâbenin ise yalnız kapısıyla ilgili hizmetleri ifade ettiği de ileri sürülmektedir. Hicâbe görevinde bulunanlara hâcib veya sâdin denilir; ayrıca bunlar hacebî nisbesiyle de anılmışlardır. (Sem‘ânî, II, 277).[18] 

Sözlükte “sulamak, su kabı, sulama yeri, suculuk” gibi anlamlara gelen sikāye, terim olarak “Mekkeliler’in ve hac günlerinde Kâbe’yi ziyaret için gelenlerin su ihtiyaçlarının karşılanması görevi” demektir. Kelime Kur’ân-ı Kerîm’de bir âyette “su kabı” mânasında (Yûsuf 12/70), diğer bir âyette ise terim anlamıyla (et-Tevbe 9/19) geçmektedir.

Hz. İbrâhim’den beri Kâbe’yi ziyaret için Mekke’ye gelenler Allah’ın misafiri kabul edilmiştir. Önceleri şehrin ve Kâbe’yi ziyaret edenlerin su ihtiyacı halktan toplanan yardımlarla karşılanıyordu. Daha sonra sikāye görevini bunu bir itibar ve şeref vesilesi olarak gören zenginlerle Mekke ve Kâbe’nin yönetiminde etkin olan kabile reisleri üstlenmiş, bu görevi Hz. Peygamber’in dördüncü kuşaktan dedesi Kusay b. Kilâb kurumsallaştırmıştır. Kusay, Mekke’de oturanları “Allah’ın komşuları”, hac için gelenleri “Allah’ın misafirleri” ve “evinin ziyaretçileri” diye tanımlamış, onlar için hac günleri yiyecek ve içecek hazırlanmasını teklif etmiştir (İbn Sa‘d, I, 60). Mekkeliler onun bu teklifini kabul edince bu iş için her yıl para ve mal toplanarak bir bütçe oluşturulması gelenek olmuştur. Bu bütçenin bir kısmı sikāye için harcanırken önemli bir kısmı rifâde hizmetine tahsis edilmiştir.[19] 

Bir sonraki âyet ile Hicret edip cihad edenler ile Kâ’be-nin fethi öncesi bu görevi ifa eden müşrikler arasında bir kıyas yapıldığı anlaşılmaktdır. 

 Bu âyette bir uyarı vardır. Canları ile malları ile varlığını hakka verip hakka şahid olanların su ilim ve hayattır, kâ’be-i şerifin bakım ve onarımı ile bir olmayacağı bildirilmektedir.

 Aslında burada dervişlik eğitimine sistemine de bir uyarı vardır. 

 Su dağıtmak ve ka’be-yi onarmak, bir bakıma tarikat eğitimidir. Belki orada zikir vardır, nefis eğitimi vardır denilebilir ama izafi benlik-hayali benlikten geçilemediği için takilidir.

 Su ilimdir, taklidi ilim dağıtılır ve tarikat binasının imarı ve onarımı yapılarak orada düzenlenen-sergilen tiyatro mizanseni ile gelenler ağırlanır. Ve hayali eğitim devam eder.

 Ehlullah mücahadesi olmayanın müşahadesi olmaz demiştir. Bir irfan ehlinin eğitim ve tedrisatına giren salik nefsi benlik, izafi benlik aşamalarını geçerek ilahi benliğe ulaşır ve vehimi hayali varlığının olmadığı asıl olanın hakk’ın varlığında başka bir şey olmadığını anlamış olur. Nakil ehli ile müşahade ehli de haliyle bir olmaz.[20]

----------------

 الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِندَ اللّهِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ {التوبة/20}

 Ellezîne âmenû vehâcerû vecâhedû fî sebîli(A)llâhi bi-emvâlihim veenfusihim a’zamu deraceten inda(A)llâh(i) veulâ-ike humu-lfâ-izûn(e) İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir. (9/20)

----------------

İman edip, ihsan ederek yani görüyormuş gibi ikân’a yani yakîn mertebelerine ulşanlar hicret edip Kelime-i Tevhid kitabından bunun hakikatını anlamaya çalışırsak.

Zâti tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hadisesi oluşmuş.

“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana gelmiştir. 

Şu noktaya gerçek mâ’nâda dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zât mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.

Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’âl alemi” tatbikatı olamıyacaktı.

Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir. 

Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir.

Hicret, zâhiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, bâtınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.

Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.

Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir. 

Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider. 

Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.

Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.[21]

“Fi Sebilillah” Allah yolunda, Allah yolunun içinde öncelikle iman edip daha sonra halktan hakka kendimiz tanımak için önce sırat-ı müstakim ve daha sonra sıratullah ile Et-turu seba (yedi nefis) ve beş hazret mertebelerini kendi nefsi ve vehimi varlılığı ile cihad edip hakka teslim edenlerin mertebeleri daha üstündür. 

İşte onlar başarıya erenlerin ta kendileridir. Yolumuzda her bir salike yeni ders verildiği zaman kendisine bu derste muvaffak olması için başarılar dilenir… Her bir dersin-mertebenin geçilmesi o mertebenin başarısına erilmesidir. 

----------------

 يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُم بِرَحْمَةٍ مِّنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَّهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُّقِيمٌ {التوبة/21}

 Yubeşşiruhum rabbuhum birahmetin minhu veridvânin vecennâtin lehum fîhâ na’îmun mukîm(un) Rableri onlara, kendi katından bir rahmet, bir hoşnutluk ve kendilerine içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir. (9/21)

----------------

 Rabb’ul erbab Allah c.c. esmâsı bünyesinde öncelikle bulunan dersin esmâsı olan “Rab” ve “Elif” harfinin bâtini olan 13. Nokta yakınlaşanların hususi rableri[22] kendilerine 7 nefis cennetleri ve 8. Cennet zât cennetlerinde tükenmez ilmi nimetler bulunan cennetler üdelemektedir. 

----------------

 خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا إِنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ {التوبة/22}

 Hâlidîne fîhâ ebedâ(en) inna(A)llâhe indehu ecrun azîm(un) Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz, Allah katında büyük bir mükâfat vardır. (9/22) 

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ آبَاءكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاء إَنِ اسْتَحَبُّواْ الْكُفْرَ عَلَى الإِيمَانِ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ {التوبة/23}

 Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ tettehiżû âbâekum ve-ihvânekum evliyâe ini-stehabbû-lkufra alâ-l-îmân(i) vemen yetevellehum minkum feulâ-ike humu-zzâlimûn(e) Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.

----------------

 Zahirde bakıldığı zaman Baba ve Kardeş kişinin en yakınlarındandır. Ama küfr yani Hakk’ı kendi barlıklarını örtüp gizlemeyi tercih etmişler ise onlarla dost olmaları istenmemektedir. 

 Kişinin anne, babası ve kardeşi bu zahiri toprak beden ile ilintilir. Her birerlerimize üflenen “venefahtu” cenâb-ı hakk’ın ruhu dur… Gerçek dostumuz Cenâb-ı Hakk tan başkası değildir.

 Bir bayram ziyaretinde Efendi Baban bizlerin dostumuz, arkadaşımız, akrabamız olmaz diye bu hakikati dile etirmişti. 

 Hakka ve akl-ı külle ulaşmak için bu bağlardan kurtulmak gereklidir. Tabii zahirde onlar yerinde duracaktır. Bu hadise idraken yaşanması gerken bir hadisedir.

----------------

 قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ {التوبة/24}

 Kul in kâne âbâukum veebnâukum ve-ihvânukum veezvâcukum ve’aşîratukum veemvâlun-ikteraftumûhâ veticâratun tahşevne kesâdehâ vemesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum mina(A)llâhi verasûlihi vecihâdin fî sebîlihi feterabbesû hattâ ye/tiya(A)llâhu bi-emrih(i) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e) De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.” (9/24)

----------------

 Ehl-i beytin yaşantısından anlatılan bir hadise ile bu âyeti anlamaya çalışalım. 

 Efendimiz (s.a.v) bir gün Hz. Ali (k.v.c.) bir soru sormuş. 

- Allah’ı seviyor musun? Ya Ali… 

- Evet, seviyorum Ya Resüllullah... 

- Beni seviyor musun? Ya Ali… 

- Evet, seviyorum Ya Resüllullah... 

- Kızım Fatım’ayı seviyor musun? Ya Ali… 

- Evet, seviyorum Ya Resüllullah...

- Çocukların Hüseyin ve Hasan’ı seviyor musun? Ya Ali… 

- Evet, seviyorum Ya resüllullah... 

Bu cevaplar karşısında efendimiz (s.a.v) bu kadar sevgiyi nasıl gönlüne sığdırıyorsun Ya Ali demiş.

Hz. Ali (k.v.c) Ya Resülullah bu akşam düşüneyim, öyle cevap vereyim demiş.

Hz. Ali (k.v.c) akşam olup hane-i saadetlerine ginince oturup efendimiz (s.a.v.) in sorduğu soruyu düşünmeye başlamış. Hz. Fatıma validemiz kendisinin bu halini görünce bakmış değişim bir hal var.

Ya Ali seni böyle düşündüren hal nedir?

Ya Fatıma babamız Resülullah bana yukarıda nakledildiği gibi bir soru sordu ve bu kadar sevgiyi nasıl gönlüne sığdırıyorsun dedi.

Ya Ali bundan kolay ne var demiş ve cevaplarını vermiş.

Ertesi gün olmuş, Hz. Ali (k.v.c.) efendimiz (s.a.v.) in huzuruna çıkınca; 

-Dünkü sorumun cevabını düşündün mü? Ya Ali…

-Evet efendim. Allah’ı c.c. imanım ile Resülllah’ı muhabbetimle, eşim Fatıma’yı nefsimle, çocumlarımı şefkatimle seviyorum deyince…

Efendimiz gülmüş, bundan peygamber kokusu geliyor diyerek. Cevabın Hz. Fatıma dan geldiğini anlamış… 

Hz. Mevlânâ vücut birdir ama mertebelere riayet şarttır demiştir. Her bir sevgi yerli yerince ve maddi ihtiyaçlar ise amaç değil araç olması gerekir.

----------------

 لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُم مُّدْبِرِينَ {التوبة/25}

 Lekad nasarakumu(A)llâhu fî mevâtine kesîratin veyevme huneynin iz a’cebetkum kesratukum felem tuġni ankum şey-en vedâkat aleykumu-l-ardu bimâ rahubet sümme velleytum mudbirîn(e) Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisin geriye dönüp kaçmıştınız. (9/25)

----------------

 HUNEYN, Mekke ile Taif arasında bir vadinin ismidir ki, müslümanlarla Havazin ve Sekîf arasındaki savaş burada olmuştu. Şöyle ki, Mekke'nin fethedilmesiyle Kureyş'in çoğunluğu müslüman oldu, olmayanlar pek az kaldı ve böylece İslam dini daha geniş bir alana yayılmış oldu. Daha önce Kureyş'in taraftarı olan kabilelerin bir kısmı da müslümanların tarafına meyil gösterdiler. Fakat Arap Yarımadası'nın en büyük kabilelerinden biri olan Havazin kabilesi ile Sakif kabilesi aralarında anlaşarak Hz. Peygamber ile savaşmak üzere söz konusu Huneyn Vadisi'nde toplanmaya başladılar. Bu kabilelerin savaş konusunda eğitimleri ve maharetleri vardı, ayrıca bir süreden beri Arap kabileleri arasında müslümanlara karşı kışkırtma faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Topluca harekete geçmek için hazırlanmışlardı. Mekke'nin fethi üzerine kin ve öfkeleri kabarmış ve Hz. Peygamber'in, kendilerinin üzerine yürüyeceğine kanaat getirmişlerdi. Daha fazla bekleyecek olurlarsa, muhakkak silinip gideceklerine inanmaya başlamışlardı. Hazırlıklarını bitirip hemen harekete geçmişlerdi. Esasen Havazin ile Sakif dört bin kadar askere sahip idiyse de Beni Sa'd, Beni Bekir ve Beni Cüşem gibi daha başka kabilelerin de katılmasıyla büyük ve kalabalık bir ordu meydana gelmişti. Bazı rivayetlere göre bu kuvvetlerin tamamının toplam olarak yirmi binden daha fazla olduğu söylenmiştir.[23]

----------------

 ثُمَّ أَنَزلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنزَلَ جُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا وَعذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَذَلِكَ جَزَاء الْكَافِرِينَ {التوبة/26}

 Summe enzela(A)llâhu sekînetehu alâ rasûlihi ve’alâ-lmu/minîne veenzele cunûden lem teravhâ ve’azzebe-llezîne keferû vezâlike cezâu-lkâfirîn(e) Sonra Allah, Resûlü ile mü’minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkâr edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır. (9/26)

----------------

 Bu âyet ve “Görünmez ordular” hakkında Mesnevi-i şerif yorumu; 

 3856. Aklının eşyası seninle beraberdir ve akılsın ki "Cünâden lem terevha”[24]dan gafilsin.

“Aklın eşyâsı”ndan murâd, akla taalluk eden tekâlîf ve âdâb-ı muâşeret ve insanlığa muktezî ahvâldir. Bunlara riâyet eden kimse, halk arasında âkil görünür, (Tevbe, 9/26) [“Görmediğiniz orduları”] ile Huneyn ve Hendek muharebelerindeki nusret-i ilâhiyyeye işâret buyrulur. Huneyn muhârebesine âid olan sûre-i Tevbe’de vâki’ âyet-i kerîme budur: (Tevbe, 9/25-26) Ya’ni “Allah Teâlâ size mevâtın-ı kesîrede yardım etti; sizin çokluğunuz size ucüb getirdi, çokluğunuz size fâide verme­di. Arz genişliğiyle berâber size dar geldi, sonra arkanıza dönüp gittiniz. He­zimetten sonra Allah, Resûlü üzerine ve mü’minler üzerine sekîneti ve it- mi’nânını indirdi; ve görmediğiniz orduyu indirdi ve kâfirleri ta’zîb etti; ve iş­te bu kâfirlerin cezâsıdır.” Bu muhârebe Mekke’nin fethinden sonra vâki’ oldu, İslâm’ın adedi on dört bin ve müşriklerin adedi dört bin idi. Ensârdan Seleme bin Selâme dedi ki: “Biz bu kadar çok askerle mağlûb olmayız.” Resûl-i zîşân Efendimiz onun bu sö­zünden müteellim oldular. Ve sonra İslâm’a evvelen hezîmet vâki oldu, sonra Server-i âlem Efendimiz bir avuç ufak taşlar alıp küffara serptiler; bunun üze­rine Hak Teâlâ onlara korku verdi ve melâike-i kirâm gönderdi, küffar mağlûb oldu. Ve Hendek muhârebesine âid olan sûre-i Ahzâb’da vâki’ âyet-i kerîme de budur: (Ahzâb, 33/9) Ya’ni “Ey mü’minler Allah Teâlâ’nın sizin üzerinize olan ni’me- tini hatırlayın. Size ordu geldiği vakit, biz onların üzerine rüzgân ve sizin gör­mediğiniz orduyu gönderdik." Bu muhârebede küffâr on bin ve İslâm üç bin ki­şi idiler. Medîne-i Münevvere’nin etrâfina hendek kazdılar. Ve neticede küffâr mağlûb oldular. Tafsili tefsir kitablanndandır. Ya’ni “Ey kimse, sen insan ol­mak i’tibâriyle, halk ile olan muâmelen tavr-ı akl dâiresindedir ve ancak ha­vâss-i hamsen ile gördüğünü bilirsin; Allah Teâlâ’nın görünmeyen birçok ordusu vardır ki, aşk dahi o cümledendir.”[25]

 Burada İslâm ordusunun 14 bin olduğu bildirilmektedir. 

Bedir savaşının mâ’nâsı; Adı da üstünde olduğu gibi, Hz. Rasulülah’ın evvela Arap yarımadasına oradan da bütün dünyaya “Bedir/Ay” gibi parlak Nuru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığının ilan ve ifadesiydi.[26] 

 Huneyn savaşında müslümanların sayısının 14 bin olması ve 4 bin olması tamamı 18.000 eder… Nur-u Muhammedi Hakikatlerinin tüm âlemlerden tüm dünyaya ilan edilmesidir. 

 “huneyn” sayısal değeri “Ha: 8” “Nun: 50” “Ye: 10” “Nun: 50” dir. Toplarsak (8+50+10+50= 118) dir. Sayısa değerde 18 bin âlem ve onu müşahade eden İnsan-ı Kamil’i vermektedir. Bu gizli ordular 18.000 âlemde mevcut olan insan-ı kamil ordularının varlığıdır.

 Dikkat edilmesi gereken husus “çokluğunuz kendinizi beğendirmişti.” “kemmiyet” miktarca çokluk değil, “keyfiyet” niteliktir. Tarikat’a şu sayı bu sayı da adam toplayarak sayısal çokluk elde edilmesi ve kendini beğenir hale gelmek orada nefis mücadelesinde galip geleceği anlamına gelmez. İlim, irfan ve hakikat eğitimi olması “Allah’ın gizli ordular” ile yardımıdır.

 Yolumuza Gökyüzü İnsanları Araştırması ile devam edelim.

--------------------------- 

 ----- 9 - Tevbe Suresi - Ayet 26 (Mushaf Sırası: 9 - Nüzul Sırası: 113 - Alfabetik: 104) ----- 

 Kû’rân-ı Kerim Türkçe okunuş: 

9.26 - Summe enzelallâhu sekînetehû alâ rasûlihî ve alel mué'minîne ve enzele cunûdel lem teravhâ ve azzebellezîne keferû, ve zâlike cezâul kâfirîn. 

Diyanet Meali: 

9.26 - Sonra Allah, Resûlü ile mü'minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin “göremediğiniz ordular indirdi” ve inkâr edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

9.26 - Sonra Allah, Resulünün üzerine ve mü'minlerin üzerine sekînetini indirdi ve “görmediğiniz ordular indirdi” de kendisini tanımıyanları azaba uğrattı, ve bu işte kâfirlerin cezası. 

 --------------------------- 

Rasulün ve Mü’min’lerin üzerine indirilen sekine, mutlak sükûnet huzur ve güvendir. Allah-zat katından indirilmiştir. Ve “görmediğiniz ordular indirdi” O halde alemin başka yerlerinde de böyle topluluklar olması olmayacak bir husus değildir. Bizim dünyamıza, görmediğimiz orduların indirilmesi mümkün oluyor iken, o halde bu gök orduları neden başka dünyalarada ihtiyaç olduğunda indirilmesin? T.B. 

--------------------------- 

NOT= Sekine hakkın da geniş bilgi, (Sure-i Feth-sayfa-39-ayet48-4-) te geniş olarak bulabilirsiniz.[27] T.B. 

----------------

 ثُمَّ يَتُوبُ اللّهُ مِن بَعْدِ ذَلِكَ عَلَى مَن يَشَاء وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {التوبة/27}

Summe yetûbu(A)llâhu min ba’di zâlike alâ men yeşâ(u) va(A)llâhu gafûrun rahîm(un) Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tövbesini kabul eder. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (9/27)

----------------

 Yani halini hayal ve vehimden hakikate döndürerek Hakikat-i Muhammedi – İnsani Kamil i anlayanın tevbesini kabul eder. Tabii ki zâhiri durumunu mudill yaşantısından, hadi yaşantısına döndüreninde zâhiri olarak tevbesini kabul eder sevab ve cenneti kazanır ama kendi hakikatini ve Allah-Uluhiyet hakikatini kazanamaz.

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلاَ يَقْرَبُواْ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ إِن شَاء إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {التوبة/28}

 Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû innemâ-lmuşrikûne necesun felâ yakrabû-lmescide-lharâme ba’de âmihim hâzâ ve-in hiftum ayleten fesevfe yugnîkumu(A)llâhu min fadlihi in şâe inna(A)llâhe alîmun hakîm(un) Ey iman edenler! Allah’a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/28)

----------------

 Pislik, Necasetin hakikati hakkında yine Mesnevi-i Şerif beyitlerine müracaat etmek uygun olacaktır. 

2081. Körün pislikten sakınması olmaz; perhizin ve hazerin aslı göz olur.

Zîrâ göz, gördüğü şeyden sakınır ve korkar; binâenaleyh gözü görme­yen bir kimse, namaza mâni’ olan necâsetten sakınamıyacağı için, imâme­te sâlih değildir. Gerçi Resûl-i zîşân Efendimiz, ashâb-ı kirâmdan a’mâ olan Ümmü Mektûm hazretlerini istihlâf buyurdular; fakat Ümmü Mektûm haz­retlerinin her ne kadar zâhir gözü a’mâ idiyse de, bâtın gözü açık idi ve o göz ile âlem-i mülk ve melekûtu müşâhede buyurur idi; ve sohbet-i Risâlet-penâhînin berekâtiyle bu hâl o hazretten müsteb’ad değildir. Nitekim yukarıda bir a’mânın kırâat zamânında, kelimât-ı kur’âniyyeyi görüp ta’kîb etmesi kıssası geçti. Buna binâen (s.a.v.) Efendimiz hadîs-i şeriflerinde “Zâhirî gözü kör olan kör değildir; kör ancak kalb ve basîret gözü kör olan kimsedir” buyururlar.

2082. O ubûrda murdarlığı görmez; müminlerin gözü aslâ kör olmasın!

Kör, gelip geçtiği yerdeki pisliği göremez; câiz ki kendine bulaşmış olur. Binâenaleyh şerîatte ve hakikatte bu gibi murdarlıklardan masûn kalmak için mü’minlerin zâhir ve bâtın gözü aslâ kör olmasın!

2083. Zâhiri kör, zâhirî necâsettedir; bâtını kör, sır necâsetlerindedir.

Zâhirî gözü ve hiss-i basan göremeyen kimse, zâhirî necâset ve pislik için­dedir; fakat basar-ı basireti ve kalb gözü kör olan kimse sır necâsetleri ve zâ­hirî gözler ile görülemeyen ma'nevî pislikler içindedir.

2084. Bu zâhir necâset sudan gider; o bâtın necâseti ziyâde olur. 

Bu zâhirî necâseti su ile yıkayıp temizlemek kolaydır; fakat o bâtını necâ­seti ve o ma’nevi pisliği su ile temizlemek ve zâhirî tedbîr ile izâle etmek mümkin değildir. O pislik gittikçe ziyâdeleşir.

2085. Onu göz suyunun gayriyle yıkamak mümkin değildir; vaktâki bâtınların necâsetleri ayân oldu.

Batındaki pislikler a’zâ ve cevârih vâsıtasıyla birtakım kötü ef’âl ve ahlâk sûretlerinde ayân olup, meydana çıktığı vakit, o murdarlıklan göz suyu ile ya’nı pişmân olup, ağlamak ile yıkamak mümkin olur.

2086. Çünkü Hudâ kâfire "neces” tabîr etti; o necâset onun zâhir i üzerinde değildir. 

Ya’nî, Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Tevbe’de (Tevbe, 9/28) “Ey mü’minler, müşrikler ancak necesdir” buyurdu. Fa­kat bakılırsa onların sûret-i zâhirelerinde necâset yoktur. 

2087. Kâfirin zâhiri bundan mülevves değildir; o necâset ahlâkda ve dindedir. 

Kâfirin zâhiri bu necâset-i zâhireden mülevves değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyrulan o necâset, onun ahlâkında ve dînindedir; zîrâ onların araz­dan ibâret olan ahlâkı ve dini, ma’nâ âleminde ayn-ı necestir.[28] 

298. Hak ondan dolayı müşriklere "neces" okumuştur; zîrâ sehakdan püşk içinde doğdular.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tevbe’de olan (Tevbe, 9/28) “Müşrikler ancak necesdir” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Zîrâ müşrikler şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı dünyeviyyenin bendeleridir; halbuki cisme taalluk eden şehevât ve huzûzât-ı cisim de, kendi gibi pis ve murdardır. “Bundan dolayı Hak Teâlâ müşriklere “neces” ta’bîr buyurdu. Zîrâ onlar ezelden cisim gübresi içinde doğdular ve rûhâniyetten zevk almadılar.” “Püşk”, keçi ve koyun ve deve ve at vesâire gübrelerine derler. 

299. Kurt ki, fenâ gübre içinde doğmuştur, anber ile kendi huyunu döndürmez.

“Nitekim pis olan gübre içinde doğup peydâ olan kurtcağız, zâhirî anber ile kendinin gübreden haz almak huyunu tebdîl etmez." Bunun gibi cisim gübresi içinde doğan o müşrikler dahi, anber mesâbesinde olan nasâyih-i enbiyâ ve evliyâ ile şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı cismâniyyeye dalmak âdetlerini terk ve tebdil etmezler.[29]

2524. Ey kimse! Senin delilin lebibin önünde, hakikatte o tabibin delilinden da¬ha kokmuştur.

Ey âlim-i zâhirî! Veya feylesof efendi! Sen varlığı, birisi Hakk’ın ve diğeri halkın olmak üzere iki müstakil kısma taksîm ettin; ve Hakk’ın varlığını halkın varlığından uzaklaştırıp, Hak, eşyâyı zâtıyla değil, ilmi ile muhîttir, dedin. Halkın vücûdunu [Hakk’ın] varlığına perde yaptın. Sonra da Hakk’ın varlığına ortak ve şerik yaptığın bu halkın varlığını Hakk’ın varlığına delîl getirdin ve dedin ki: "Ben, eserden müessir olan Hakk’m vücûdunu isbât ettim. Bu senin delîlin âriflerin nazarında tabîbin teşhîs-i maraz husûsunda delîl olarak kullandığı hastanın idrârından ve necâsetinden ve kanından ve cerahatinden daha kokmuş oldu. Zîrâ zâhirî olan idrâr ve necâset ve kan ve cerahat su ile temizlenir ve kokusu da gider. Velâkin senin Hakk’ın zâtının varlığına şirk koşmak süreriyle getirdiğin delîl neces-i bâtınî olduğu için Bahr-i Muhît’in suyu ile bile temizlenemez. Görmez misin ki, âyet-i kerîmede Cenâb-ı (Tevbe, 9/28) ya’nî “Müşrikler ancak necestir” buyuruyor. Halbuki müşrikler cisimleri yıkanmış ve temiz ve elbiseleri de yepyeni ve süslüdür. Binâenaleyh âyet-i kerîmede neces-i bâtmîye işâret buyurulur; ve bu necislik müşriklerin açığına da gizlisine de geneldir.

2525. Ey oğul! Mâdemki senin bundan başka delilin yoktur, necâset ye ve sidiğe nazar et!

“Gûh”, b... ve neces; ve “gemîz", hayvânâtın sidiği. “Püser” ta’bîri ile âlim ve zekî geçinen böyle kimselerin çocuk mesâbesinde olduğuna işâret buyurulur. Ya’nî, ey oğul! Mâdemki senin ma’rifet-i Hak husûsunda bundan başka delîlin ve hünerin yoktur ve bu delîlin ise ancak neces-i bâtınîden ibâ- rettir, binâenaleyh var git rûhunun ağzıyla bu neces-i bâtınî olan şirki yemeye devâm et! Ve dâimâ da rûhunun ve aklının gözü bu neces-i bâtınîye bakıp dursun. Zîrâ bu deliline ve hünerine i’timâd edip insân-ı kâmil kapısına müracaattan kendini müstağni addetmektesin. Sana lâyık olan şey ancak budur. Bu beyt-i şerîfte bir incelik daha vardır. O da budur ki, ulemâ-i zâhire; “eşyâ- da necâset ve bevl ve şâir eşyâ-yı hasîse vardır, binâenaleyh Hakk’ın zâtı eşyaya sârî olmak lâzım gelse, hâşâ ki Hakk’ın bunlara da sereyânı lâzım gelir" deyip, muhakkıkların mu’tekadı olan vahdet-i vücûdu inkâr ederler; ve eser olan bu eşyâdan tenzîh ettikleri Hakk’ın zât-ı müessiresini isbât ederler. Hz. Pîr burada işâret buyururlar ki: “Ey âlim-i zâhirî! Mâdemki eser-i ilâhî olan bu eşyânın vücûdunu onun varlığına delîl ittihâz ediyorsun, âsâr arasında senin i’tikâdma göre necâset ve sidik gibi eşyâ-yı hasîse de vardır, binâenaleyh Hakk’ın varlığına bu gibi murdâr ve kokmuş şeyler dahi senin delîlin oluyor. Halbuki muhakkıkların nazarında eşyâ arasında hakikatte senin gördüğün neces yoktur. Binâenaleyh onlar sereyân-ı zâtîyi isbât ederlerse, edeb hâricine çıkmış olmazlar. Senin nazarında ise bu murdâr eşyâ sâbittir. Eğer sen onlan vücûd-i Hakk’a delîl getirir isen, edeb hâricine çıkmış olursun ve ârifler nazarında senin bu delîlin kokmuş bir şey olur.[30]

 Kûr’ân zâttır. Onun zâhirine yaklaşmak için abdest almak gerekir. Bâtına yaklaşmak için ise gönül hamamına girip bâtın-ı gusül abdesti almak gerekir. Bâtınını taşıyan ise hamele-i kûr’ân olan insan-ı kamil-kamil insandır. Onun gönül kâ’besini ziyaret etmek için temiz olmak yani kendini eksiklikten tenzih etmek gerekir. 

Gönül Kabesine gir ol mutabık. Devreyle ol Kabenin etrafını. Devrederler bir gün gelir şems-i zatını. 

Diyen zât ne güzel söylemiştir. 

----------------

 قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ {التوبة/29}

 Kâtilû-llezîne lâ yu/minûne bi(A)llâhi velâ bilyevmi-l-âhiri velâ yuharrimûne mâ harrama(A)llâhu verasûluhu velâ yedînûne dîne-lhakki mine-llezîne ûtû-lkitâbe hattâ yu’tû-lcizyete an yedin vehum sâġirûn(e) Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. (9/29)

----------------

 “Cizye”nin hakikatini anlayabilmek için daha önce çalışmasını yaptığımız (205) Zekât ve İnfak kitabından ilili bölümü okumak faydalı olacaktır. 

 CİZYE[31]

--------------

 Cizye bölümü Terzi Baba Fusus’ül Hikem Şerhi adlı eserden alınmıştır. 

- paragraf:

Ve İsâ, "münkâdûn oldukları halde, cizyeyi elden vermelerini" (Tevbe, 9/29) ve onların birinin yanağına bir tokat vurulsa, tokat vuran kimseye diğer yanağını çevirmesini ve onun üzerine mürtefi' olmamasını ve ondan kısas taleb etmemesini, ümmetine şer' / kılmağa varıncaya kadar, tevâzu'dan bir mertebe ile çıktı. Bu, ona validesi cihetindendir. Çünkü kadın için süfl vardır. Böyle olunca onun için tevazu' sabittir. Zîrâ o, hükmen ve hissen erkeğin altındadır (11).

--------------

Ya'nî İsâ (a.s.) tevâzu'dan öyle bir mertebe ile zahir oldu ki, yani o kadar büyük bir tevazu sahibi idi ki tevâzu'unun bu mertebesi sebebiyle ümmetine, tâbi' oldukları hükümete muti' ve boyun eğen oldukları halde, haracı kendi elleriyle götürüp vermelerini, ya'nî haraç vermek hususunda tâbi' oldukları hükümdara asla i'tirâz etmemelerini ve birisi birinin yanağına bir tokat vursa, intikam almaya kalkmayıp, diğer yanağını çevirmesini ve ona galebe etmemesini ve ondan kısâs-ı şer'î taleb etmemesini şeriat olmak üzere vaz' etti. Bakın İsa’nın (a.s.) şeriatı ne kadar tevazu gerektiren bir şeriattır. Yani bir hüküm ve anlayış. Bunun sebebinin de kendisinin Meryem oğlu İsa olduğundan yani anneye bağlı olmasından ileri geldiğini ifade ediyor.

Ma'lum olsun ki, ahlâk-ı hamîdeden sayılmış olan tevazu', ya cibillî veyahut ârizî olur. Yani tevazu iki şekilde olur, birisi cibilli, yani soydan gelir, yaradılıştan tabiatından gelir, yani özünden hakikatinden gelir veyahut arizi olur. Yani öyle görünmeye çalışır. Tevazu halinde görünmeye çalışır. Tevâzu'-ı cibillî sahibi, yani kendi varlığından hakikatinden gelen yaradılışından gelen tevazu cibilli sahibi hiçbir sebebin te'sîr-i tatında olmaksızın kendi nefsini, nazarında zelîl ve hakîr gördüğü için, kimse üzerine isti'lâ kasdında bulunmaz. Yani kimse üzerinde üstünlük kurmaya çalışmaz.

Tevâzu'-ı arızî sahibi ise, yani sonra görüntü olan tevazu ise hadd-i zâtında kendi nefsini nazarında sâirlerden daha âlî görmekle beraber, yani birinde kendi nefsini bütün kişilerden daha sefil daha aşağıda görmekte, tevazuu tabide ama tevazuu arizide kendi nefsini kendi nazarında sairlerden daha ali görmekle beraber kuvve-i kâhiresinden korktuğu yani karşısındakinin kahir kuvvetinden korktuğu için veyahut kendisinden herhangi bir suretle bir nevi' menfaat ümîd ettiği kimselerin karşısında mütevazı olur. Yani tevazu sahibi gibi görünür. Yani ya onun kuvvetinden korktuğundan veyahut ondan bir menfaat temin edeceği ümidiyle o düzeyde mütevazi olur, yani tevazu sahibiymiş gibi gözükür.

Veyahut halk bende ahlâk-ı hamîdeden olan tevazuu görmekle bana ihtiram ederler yani halk kendisinde güzel ahlak cihetinden olan tevazu görmekle beraber bana ihtiram ederler mütalaasıyla, herkese arz-ı tevazu' eder. Bu tevazu', tevâzu'-ı cibillî gibi tevâzu'-i hakîkî olmayıp, ahlâk-i zemîmenin bir nev'-idir. Yani zemmedilmiş, kötü ahlakın bir çeşididir. Diğerleri ise ahlak-ı hamidedir. Yani övülmüş ahlaktır. İsâ (a.s.)ın tevazuu ise, tevâzu'-ı cîbillî idi. Yani kendi yaradılışı hilkati itibariyle idi.

Binâenaleyh şerîatinde de bu tevâzuun hüküm ve te'sîri mevcûd idi. Yani kendisinin yaşantısında var olan bu özellik şeriatına da tesir etti. Ümmetine cizyeyi bilâ-i'tirâz ve muhasama yani itiraz etmeden ve karşı çıkmadan kendi elleriyle bizzat götürüp hükümete vermelerini şer etti, yani böylece hüküm koydu. Kendi elleriyle bizzat götürüp hükümete vermelerini şer' etti ki, şerîat-i muhammediyye’de dahi, bu cizye ehl-i kitâbta yazılı olup Kur'ân-ı Kerîm'e îmân etmeyen fertlere yüklenmiştir.

Nitekim sûre-i Tevbe'de Ya'nî "Allâh'a ve yevm-i âhirete inanmayan ve Allah ve Resûl'ünün haram kıldığı şeyleri kendisi de haram olarak kabul etmeyen ve kendilerine kitâb verilenlerden Hak dini ile amel etmemiş olanlara, mutî' ve münkâd oldukları halde, kendi elleriyle haracı verinceye kadar muharebe edin!" (Tevbe, 9/29) buyrulmuştur.

قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ {التوبة/29}

Tevbe (9) / 29- Kendilerine kitab verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyen kimselerle, elleriyle cizye verip küçük düşünceye kadar savaşın.

Bakın İslamiyet şer’i ile İseviyet şer’i arasındaki fark ne kadar büyük ve yüksektir. İsa (a.s.) buyuruyor ki “siz hükümete tabi olun, cizyelerinizi verin, bu hususta hiçbir karşılık da vermeyin” muti olarak cizyelerinizi verin, ama İslam’da ne diyor, hükmü altında bulunduğunuz yerlerdeki gayri Müslimlerden veya dinsizlerden cizyenizi alın ve savaş yapın bu hususta diyor. Kendi elleriyle haracı verinceye kadar kıtal edin yani haracı verdiklerinde kıtal etmenizde zaten sebep kalmıyor, ama haracı vermedikleri zaman savaş etmeniz gerekiyor diyor.

Mezheb-i Hanefî'ye göre ganîye vâcib olan cizye kırk sekiz; yani zengin olana vacib olan cizye 48 ve vasat halde bulunana yirmi dört; ve kâr ve kesb ile meşğûl olan fakire on iki dirhemdir. Herhangi bir kazancı olmayan fakire cizye vâcib değildir. İsâ (a.s.)ın âhir zamanda Şam'a nüzulünde vaz' buyuracağı cizye, Kur'ân-ı Kerîm hükmüne tebaan alınması vâcib olan cizyedir.

İbtidâen kendi ümmetine şer' ettiği cizye değildir. Zîrâ dîn-i muhammedîye tebaiyyetiyle nüzul eder. Bu sefer Hakikat-i Muhammedi üzere geldiğinden Hakikat-i Muhammediye’de cizye vermek değil cizye almak olduğundan çünkü Hakikat-ı Muhammedi’yede bakın neden cizye alınıyor. Bütün Zat mertebeleri ortaya çıktığından Hakikat-ı Muhammediye de Zat’i zuhur olarak Cenab-ı Hakkın varlığını yani Zat’i zuhurunu temsil ettiğinden Zat’i zuhurun da diğerlerine de cizye verilmesi gibi herhangi bir şey söz konusu olmadığından ayrıca diğerlerinin ona münkad olduğundan boyun eğmesi gerektiğinden cizye alma islami şeriatta bu sebepten oluyor.

İseviyet mertebesi zaten baştan fenafillah mertebesi olduğundan o halde orası zaten cizye vermeyi gerektiriyor. İşte İsa (a.s.) ilk geldiğinde cizye verir bir şeriat getirdiği halde ama sonradan geleceğinde yahut ikinci gelişinde Hakikat-ı Muhammedi şeriatı üzere geleceğinden Kur’an-ı Kerimdeki cizye hükmü ne ise onu emredecektir. Ve Hz. Mehdî ile birleşip İctihâd ile mukarrer olan muhtelif hükümleri artık ortadan kaldırır. Ve şerîat-i muhammediyyede mukarrer olan cizye, ümmet-i Muhammed'e âit olmayıp, Kur'ân-ı Kerîm hükümlerine îmân etmeyenleri tezlîl ve tahkir içindir. Yani cizye ümmet-i Muhammede ait değil, çünkü onlar cizye alıcı hükmüne gelmiş durumdadırlar, cizye sadece diğer kavimlere veya yaşayan halklar içindir.

Şerîat-i îseviyyede bu hüküm, İsevîlere mahsûstur. Yani cizye vermek İsevilere mahsustur. Ama Muhammedi şeriatta Muhammedilere cizye vermek yoktur. Ne vardır, zekat vardır, o da ehline verilir devlete verilmez. Cizye devletlere verilen bir vergidir. Ve sebebi de İsâ (a.s.)ın mütevâzi olarak zuhurundan kaynaklanmaktadır. Onun bu tevazuu kendisine validesi cihetindendir. Yani kendindeki tevazu hali gelmesi validesindendir Çünkü kadın için, süfl, ya'nî aşağılık vardır. Buradaki aşağılıktan kasıt tahkir edici manasında bir aşağılık değildir, mertebe bakımından bir aşağılıktır, çünkü dünya sistemi de bunu gerektirmektedir.

İmdi Hz. İsâ bilâ-nutfe-i peder, yani pederin nutfesi olmadan kadın olan cenâb-ı Meryem'in vücûdunda mütehakkık olduğu cihetle onun için tevazu' sabittir. Zîrâ kadın hükmen ve hissen erkeğin altındadır. 

Nitekim اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ (Nisa,4/34) وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌۜ (Bakara,2/228) ve فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْۜ (Nisa,4/176)

4/34- Allah'in insanlardan bir kismini digerlerine üstün kilmasi sebebiyle ve mallarindan harcama yaptiklari için erkekler kadinlarin yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadinlar itaatkârdir. Allah'in kendilerini korumasina karsilik gizliyi (kimse görmese de namuslarini) koruyucudurlar. Bas kaldirmasindan endise ettiginiz kadinlara ögüt verin, onlari yataklarda yalniz birakin ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eger size itaat ederlerse artik onlarin aleyhine baska bir yol aramayin; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

Bakara(2)/228- Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali süresi beklerler, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığım gizlemeleri kendilerine helal değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Ancak erkeklerinki onlarınkinden bir derece fazladır. Allah güçlüdür, hakîmdir.

Nisa(4)/176-Senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah size babasız ve çocuksuz kimsenin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan, fakat kız kardeşi bulunan bir kişi ölürse, bıraktığı malın yarısı o kız kardeşindir. Çocuğu olmayan kız kardeş ölürse, erkek kardeş ona mirasçı olur. Eğer ölenin iki kız kardeşi varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkek ve kız olurlarsa, erkeğin hissesi, iki kızın hissesi kadardır. Şaşırmamanız için Allah size hükümlerim açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Ve hissen erkeğin tahtında olması dahi hâl-i cimâ'da zahirdir. Zîrâ erkek fail kadın mefûldür. Fail âlî ve mefûl ise sâfildir. Şerh eden âlimler tarafından erkek ve kadının bünyeleri hakkında icra kılınan tedkîkâtın netâyici dahi bu hükmü müeyyiddir.

Görüldüğü gibi birisi senin yanağına tokat atsa sen ona diğer yanağını da çevir diye tevazu üzerine İsa’nın (a.s.) şeriatı vardır. Ancak bugün kendilerini İsevi diye gördüğümüz kendilerini öyle zannedenlerin icraatlarına baktığımız zaman bunun tamamen tersi görülmektedir. Çünkü bakın ellerinde hiçbir delil ve dayanak olmadığı halde dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidiyorlar ve oralarda istila ediyorlar ve hakim olmaya çalışıyorlar.

Zorla da olsa oluyorlar. Silah zoruyla da olsa hakim oluyorlar. Bakın bu yapılan işin hiçbir dayanağı olmayan kendilerinin İsa’nın (a.s.) müntesibi olduklarını zannettikleri birçok kuruluşlar tarikatlar gibi şeylerle İslam’ı yenmek için bu yayılışı yaptıklarını kendi bünyelerinde söyleseler de öyle de zannetseler de aslında bunlar tamamen kendi nefs-i emareleriyle hareket etmiş olduklarından ne İsa (a.s.) tarafından bu yapılanlar tasvip görünmekte ne de başka şekilde vicdan sahibi insanlar tarafından bunların hiç birisi tasvip görmemektedir. Ancak Cenab-ı Hakk’ın “Cebbar” isimlerinin zuhurları olmaktalar ancak bu Cebbar Cenab-ı Hakk’ın “cebr” etmesiyle değil kendi nefsaniyetlerindeki cabbarlıktan kaynaklanmakta olduğundan mesuliyetleri de kendilerine ait olacaktır.

Ancak bunu da şu şekilde yapmaktalar; Hakikat-ı Muhammediye ilmi şeriatı yeryüzüne geldiği için bakın onlar şu anda kısas hükmü ile Hakikat-ı Muhammediye şeriatını kullanmaktadırlar. Bakın kısas yapmaktadırlar. Yani sen bana bunu yaptın ki bu kısas aslında zanni bir kısastır, yani hukuki dayanağı olmayan bir kısastır, ancak bunu yapmalarındaki sebep şeriat-ı Muhammediye üzere olduklarından ama kendileri bunun farkında değildirler.

Bundan dolayı kendilerini İsevi olarak zannetmektedirler. O kadar karışık bir kafa yapıları ve anlayışları var ki ne kendileri içinden çıkması mümkün ne de bir başka şekilde bir izah yolu bulma mümkün, ahirette de hangi hükme göre muhakeme edecekler o da ayrı bir konudur. Neden şeriat-ı Muhammediye göre çünkü onlar ümmet-i Muhammedde, Peygamber Efendimizden sonra gelen bütün insanlar ümmet-i Muhammed yalnız onlar ümmet-i icabet, bakın hem ümmet-i icabet, fiili ve fiziki olarak bakın zahirde İslam şeriatını kabul etmemekle birlikte batında İslam şeriatını nefslerinde uygun şekilde kullanmaktalardır.

Eğer islam şeriatı gelmeseydi yani Hazret-i Peygamber Efendimiz gelip de kısas hakikatini kısas hükmünü getirmemiş olsaydı onlar daha hep bu boyun eğmeyle işte o orta çağdaki kargaşa halleriyle yaşayıp gideceklerdi. Birbirlerine zulüm edecek gideceklerdi. Yeryüzüne ilahi kısas hükmü geldiğinden onlar bunun farkında olmadan bu şeriatı kullanmaktalar ancak nefs-i emmareleri istikametinde yani gerçek manada insanlığı koruma yönüyle değil, kendilerinin beşeriyetlerini azgınlıklarını daha çıkarttırmak ve dünyaya haksız yere sahip olmak için böyle bir şeriat kullanmaktadır.[32]

----------------

 وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّهِ وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُم بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِؤُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ {التوبة/30}

Vekâleti-lyehûdu uzeyrun-ibnu(A)llâhi vekâleti-nnasârâ-lmesîhu-bnu(A)llâh(i) zâlike kavluhum bi-efvâhihim(s) yudâhi-ûne kavle-llezîne keferû min kabl(u) kâtelehumu(A)llâh(u) ennâ yu/fekûn(e) Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! (9/30)

----------------

 Elmalılı tefsirinde bu âyet hakkında bilgi şöyledir;

 Rivayet olunduğu üzere, Resulullah'ın huzuruna Yahudi hahamlarından Sellam b. Mişkem, Numan b. Evfa, Şas b. Kays, ve Malik b. Sayf gelmişlerdi ve bunu söylemişlerdi. Fenhas b. Azura adındaki hahamın "Allah fakirdir, biz zenginiz." diye söylediği de ayrıca nakledilen rivayetler arasındadır. Daha eski devirlerde de buna benzer şeyler söyleyenler olmuştu. Bunun sebebi de yahudiler, Tevrat ile amel etmeyi bırakmışlar, peygamberlerini de öldürmeye başlamışlardı. Tevrat'ı bilen kalmamış, kimi ölmüş, kimi öldürülmüş, kimi de unutmuş gitmişti. Allah Teâlâ onu onların kalblerinden silmişti. Nihayet Tevrat ve Tabut (kutsal emanetlerin bulunduğu sandık) ortadan kaldırılmıştı. Daha sonra Uzeyr Aleyhisselam, yüz senelik ölümden sonra, Allah'a tazarru ve niyaz etmiş, Tevrat'ın hıfzı kendisine ihsan olunarak, genç yaşında İsrailoğulları'na gelmiş ve ezberden Tevrat'ı yeniden yazmış. Ve işte o vakit "Bu başka türlü olmaz, muhakkak bu Allah'ın oğludur." demişler ve daha sonra hıristiyanların "İsa Allah'ın oğlu" sözüne bir kapı açmışlar. Bu âyet nâzil olduğu zaman da yahudiler "Biz böyle bir şey söylemeyiz, bunun aslı yoktur" diye hiçbir itiraz ve inkârda bulunmamışlardır. Ancak bu meselede olsun üzerlerinde İslâm'ın harp tehlikesinin büyük bir tesiri olmuş ki, daha sonraki yahudilerden bu söz işitilmez olmuştur. Şu halde hepsi değilse bile içlerinden bazıları bir zamanlar "Uzeyr Allah'ın oğlu" dediler. Nasara da "Mesih Allah'ın oğlu" dediler. Esasen bunu söyleyenler de bir kısım hıristiyanlar ise de sonradan hemen hepsi böyle söylemeye başladılar ve hatta böyle söylemeyenleri kâfirlikle itham ettiler. Mâide Sûresi'nde verilen bilgilere bakınız (Mâide 5/72,73).[33] 

 Maide 72 ve 73 yorumlarına Kûr’ânı Kerimde yolculuğa müracaat edecek olursak; 

لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ

ابْنُ مَرْيَمَ وَقَالَ الْمَسِيحُ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اعْبُدُوا

اللَّهَ رَبِّي وَرَبِّكُمْ إِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ حَرَّمَ

اللَّهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوِيهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ

مَنْ أَنصَارِ

 (72) (Lekad keferellezîne kâlû innAllahe HUvel Mesîhubnü Meryem* ve kalel Mesîhu ya beni isrâîle'büdullahe Rabbî ve Rabbeküm* innehu men yüşrik billâhi fekad harramallahu aleyhil cennete ve me'vahün nar* ve ma lizzalimîne min ensâr;)

 “Andolsun, "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa Mesih onlara: "Ey İsrâîloğulları, hem benim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer cehennemdir. Zalimlerin yardımcıları da yoktur" demişti.” İsâ (a.s.) da çeşitli olağanüstü hârikalar gördükleri zaman onun ilâh olduğuna kanâat getirdiler ve işte “Allah” budur dediler. 

 Meryem oğlu Mesih’te Allah’ın zuhûru diğer varlıklardan daha kemâlliydi. İsâ (a.s.) dan evvel Cenâb-ı Hakk’ın zâtıyla birlikte bir varlıkta zuhûra geldiğini getiren bir ilim yoktu. İşte İsâ (a.s.) ın getirdiklerinin güzelliği buradaydı fakat onlar bura da bir başka yanılgıya düştüler ve bunu sadece İsâ (a.s.) a hasretmeleri onların küfürlerine sebep oldu. İslâmiyet ise “Ne yöne dönersen Allah’ın vechi oradadır” (2/115) Âyeti ile bu gerçeği âleme yaydı. 

 Oysa İsâ (a.s.) onlara “hem benim ve hem sizin Rabbınız olan Allah’a ibâdet edin” demişti. Ve burada rubûbiyyet mertebesi itîbârıyla Rabbların farklılığını vurgulamıştı. Buradaki cennetten murât zâtın sâfîyetidir, yâni nefsâniyetin ortadan kalkarak kendi hakîki varlıklarıyla orada zât cennetinde yaşamalarıdır ve onlara Cenâb-ı Hakk bu yolun yâni vahdet yolunun kapatıldığını belirtiyor. Ve fiil olmadan edindikleri yanlış ilim dâhi görüldüğü gibi insânı cehenneme götürüyor. Yanlış inanç İnsânın âmelini dâhi alıp götürüyor. 

لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ ثَالِثُ ثَلْثَةٌ

وَمَا مِنْ إِلَٰهٍ إِلَّا إِلَٰهٌ وَاحِدٌ ۚ وَإِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا

يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

 (73) (Lekad keferellezîne kâlû innAllahe salisü selâsetin ve ma min ilâhîn illâ ilâhun vahıd* ve in lem yentehu amma yekulune leyemessennellezîne keferu minhüm azâbün elîm;)

 "Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkâr edenlere acı bir azap dokunacaktır.” Ebâ, ebî ve ruhu’l kûds dedikleri bu üçlü kâideye göre Allah üçüncüsüdür dediler.

 Bu âyete başka bir yönden bakarsak, üçten kasıt ef’âl, esmâ ve sıfât âlemidir. Ve üçüncüden kasıt sıfât âlemini söylediler çünkü kendilerinde zât mertebesi henüz oluşmamıştı ve kendileri üç mertebe üzereydiler.[34] 

----------------

 اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ {التوبة/31}

 İttehazû ahbârahum veruhbânehum erbâben min dûni(A)llâhi velmesîha-bne meryeme vemâ umirû illâ liya’budû ilâhen vâhidâ(en) lâ ilâhe illâ hu(ve) subhânehu ammâ yuşrikûn(e) Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Oysa tek bir Tanrı’ya kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka tanrı yoktur; Oyüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır. (9/31)

----------------

 Maide 72. Âyetinin yorumunda bu “Oysa İsâ (a.s.) onlara “hem benim ve hem sizin Rabbınız olan Allah’a ibâdet edin” demişti. Ve burada rubûbiyyet mertebesi itîbârıyla Rabbların farklılığını vurgulamıştı.” İfade edilmiştir. 

Ama Hristiyanlar kendi hayal ve vehimleri doğrultusunda âlimleri, rahipleri ve Îsâ a.s mı “rab” edinerek “Îseviyet” mertebesini tahrif etmişlerdir. Bu mertebenin hakikati “Rahmaniyet” Rahmandır. Meryem validemize Cebrail a.s kendisine geldiği zaman “Meryem: "Ben senden Rahmân (olan Allah) a sığınırım. Eğer Allah'dan korkuyorsan (dokunma bana)" dedi.[35] 

----------------

 يُرِيدُونَ أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ {التوبة/32}

 Yurîdûne en yutfi-û nûra(A)llâhi bi-efvâhihim veye/ba(A)llâhu illâ en yutimme nûrahu velev kerihe-lkâfirûn(e) Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz. (9/32)

----------------

 “Nûr” eşyanın hakikati ve içten aydınlatarak zuhura getiren mertebedir. Esmâ-i ilahiyye ve rububiyet mertebesidir. Allah’ın nûru esmâ-i ilahiyyesidir. Kafirler hakikat-i örten gizliyenler, bu esmâ-i ilahiyyeyi nefsi istikametlerinde kullandıklarından ağızları yani nefsani sözleri ile söndürmek istiyorlar. Oysa hoşlanmasalarda bu Allah’ın nuru olan eşyanın hakikati âlemde razı olmuş ve razı olunmuş olarak meydana çıkacak-çıkmaktadır.

----------------

 هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ {التوبة/33}

 Huve-llezî ersele rasûlehu bilhudâ vedîni-lhakki liyuzhirahu alâ-ddîni kullihi velev kerihe-lmuşrikûn(e)

 O, Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir. (9/33)

----------------

 Allah’ın dini olarak yanlızca “İslâm” vardır. Şüphesiz Allah katında din İslâm'dır”(Âl-i İmran, 3/19), “.. İşte bu dosdoğru dindir”(Rum, 30/30) Öncelikle anlamamız gereken bu üstün kılınan din nedir? Mertebeleri nelerdir? Bunu anlamamız gerekir.

Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği hakikatlerde İslâm dışında bir din yoktur, imân ehli ve İslâm dini vardır. Âdem (a.s.) dan Efendimize (s.a.v.) kadar gelen sürede tek din vardır o da İslâm dinidir. Diğer isimlerle din ünvanı altında anılanlar izafi olarak verilen isimlerdir, asıl olarak örneğin Mûsâ’ya mensup veya İsâ’ya mensup olanlardır, fakat onlar bunu ayrı bir din olarak zannediyorlar. Bütün peygamberler Muhammedi seyrin bir parçasıdır fakat Muhammedi mertebesini kabul etmeyenler kendileri ayrı gösteriyorlar oysa gerçek imân ehli olsalar Muhammediyeti kabul etmeleri gerekecek ve kendilerini ayrı görmemeleri gerekecek ve ayrı bir din olmadığı anlaşılacak, bizlerde genel olarak bunları ayrı kabul ederek aldanıyoruz, oysa ki, hakikatte Allah’ın indinde İslâm dininden başka bir şey yoktur, diğer izafi olarak din ismi verilenler İslâm dininin mertebelerinden başka bir şey değildir.[36] 

 Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) Hakk din İslam ve “Rabbinin ismi ile oku” (96/1) ile Hidayet, rububiyet mertebesinden hakikatleri anlatmaya başlaması için gönderdi. Bunların üzerine Rahmaniyet ve Uluhiyet mertebelerini anlattı.

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّ كَثِيرًا مِّنَ الأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ {التوبة/34}

 Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû inne kesîran mine-l-ehbâri ve-rruhbâni leye/kulûne emvâle-nnâsi bilbâtili veyasuddûne an sebîli(A)llâh(i) vellezîne yeknizûne-zzehebe velfiddate velâ yunfikûnehâ fî sebîli(A)llâhi febeşşirhum bi’azâbin elîm(in) Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.

----------------

 Haham Yahudilerin din âlim, Rahip ise Hristiyanların din âlimleridir. Kûr’ân-ı Kerim de Mûsâ a.s bakara ve İcl (buzağı) hikayelerinde Yahudilerin altına nasıl önem atfettiği anlatılmaktadır. Burada bahsedilen din âlimleride halkın elindeki kazançları alarak kendi menfaat ve hayali ve vehimi oluşumlarını altın ve gümüş ki âyetin indiği günlerde tek geçer para birimidir. Madde perestliklerini devam ettirmek üzere bir sistem kurmuşlardır. Bugün vatikan bir şehir devleti konumunda varlığını sürdürmektedir.

 Bizi ilgilendiren konu ise tarikat ve irfan eğitimi veren kişilerin kendisine gelen kişilerden haksız yere ekonomik fayda sağlamalardır. Safiyeti ile Allah için, eğitim için gelen kişilerden menfaat sağlamak bu mertebelerin amacı olursa dünyevileşir ve Allah yolunda harcanmamış olur. Bu kişilerde ayrıca hedefine ulaşamaz. Bir derviş araştırmacı olmalı ve kendisine eğitimden ziyade menfaatlenme sağlanıyorsa böyle bir yerde kalması kendisini bir yere götürmez.

 Böyle grup, kullanan ve kullanılan kişileri tasavvufi hayatım boyunca gördüm. Hatta ibretlik hikayeler içinde bunlardan bahsedilmektedir. 

 Böyle bir grupta bulunan iş yerimdeki arkadaşım bir trafik kazası neticesinde vefat etmişti… O günkü Efendi Babam ile konuşmalarda “hizmet ehliydi” diye söylediğim cümleye “hezimet ehli” olmasın demesi ne kadar manidardır. Tabii fakirin en az iki katı zaman içinde bu yolda tasavvufi yaşam içinde olmasının vermiş olduğu tecrübe yadsınamaz. 

----------------

 يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوَى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لأَنفُسِكُمْ فَذُوقُواْ مَا كُنتُمْ تَكْنِزُونَ {التوبة/35}

 Yevme yuhmâ aleyhâ fî nâri cehenneme fetukvâ bihâ cibâhuhum vecunûbuhum vezuhûruhum hâzâ mâ keneztum li-enfusikum feżûkû mâ kuntum teknizûn(e)

 O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek. (9/35)

----------------

 إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِندَ اللّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِي كِتَابِ اللّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلاَ تَظْلِمُواْ فِيهِنَّ أَنفُسَكُمْ وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ {التوبة/36}

İnne iddete-şşuhûri inda(A)llâhi isnâ aşera şehran fî kitâbi(A)llâhi yevme haleka-ssemâvâti vel-arda minhâ erbe’atun hurum(un) zâlike-ddînu-lkayyim(u) felâ tazlimû fîhinne enfusekum vekâtilû-lmuşrikîne kâffeten kemâ yukâtilûnekum kâffe(ten) va’lemû enna(A)llâhe me’a-lmuttekîn(e) Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. (9/36)

----------------

 Şimdi dünya ve uzay âlemi dediğimiz gök ve yer küre nin “zuhuru, tecellisi”dir. Mealde yaratma verilmiş, şeriat ve tarikat mertebesi ile mazur ve doğrudur. Hakikat ve marifet mertebesinde halkiyet, zuhur ve tecellidir.

 Aynı zamanda her birerlerimizin beden arzı ve gönül göğü vardır. Eğitim de 12 derstir. Salikin seyir mertebeleridir. 

 (12) mertebeyi bitirmekle “sâlik” in, yolcunun, tamamen işi bitmiş olmaz. Çünkü bu seyrin aslında, İlmel yakıyn, aynel yakıyn, hakk’el yakıyn, olarak (3) seyr-i vardır. Birinci seyr, ef’al-madde, âleminde, ikinci seyr, esmâ-nûr, âleminde, üçüncü seyr ise, sıfat- rûh âleminde olur. Genelde yapılan seyr’û sülûk’lar ef’al âleminde ki seyer’i sülûklardır.

 Savaşmanın 4 ay da haram olması ise;

Ayrıca (4) hâlde tecelli mertebeleri de vardır. Bunlar da, tecelli-i Zat, tecelli-i Sıfat tecelli-i Esmâ, tecelli-i Ef’âl’dir. Böylece gerçek ders sayısı, 12+12+12+4=40 kırk olmuş olur. Birinci seyr ile sâlik genel mânâda bu hallerin ilmini almış olur, bu ise birey olarak kendisine yeterli olur. Ancak daha ilerisini isterse idrâk, irfaniyet ve sabırla yoluna devam etmesi ve her yönde ki tecrübelerini arttırması gerekmektedir. Ancak o zaman gerçek kemâle ulaşma yolu açılmış olur. 

 Ayrıca 12 ay senelik seyirdir;

 Senelik seyr: 

 Bu seyr her sene oluşan (12) aylık dönüşümler ile yaşanan senelik seyr’dir. 

 Şöyle ki: Dinimiz de bir sene faaliyyet sahası itibariyle (3) e bölünmüştür bunlarda (7) aylar, (3) aylar, (2) aylardır. (7) Aylar, (7) nefs mertebesi; geri kalan (5) aylar ise hazret mertebeleridir. 

 Kûrb’ân bayramının son günü olan zilhicce’nin (13) ünde sona erer. Hicri sene ba-şı olan Muharremin (1) ile yeniden başlar.

Her sene bu senelik, seyr devam eder izahı uzun sürer, varlığının bilinmesi için bu kadarlık bilgi yeterlidir zannediyorum.[37] 

----------------

 إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُحِلِّونَهُ عَامًا وَيُحَرِّمُونَهُ عَامًا لِّيُوَاطِؤُواْ عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّهُ فَيُحِلُّواْ مَا حَرَّمَ اللّهُ زُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ أَعْمَالِهِمْ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ {التوبة/37}

 İnnemâ-nnesî-u ziyâdetun fî-lkufr(i) yudallu bihi-llzîne keferû yuhillûnehu âmen veyuharrimûnehu âmen liyuvâti-û iddete mâ harrama(A)llâhu feyuhillû mâ harrama(A)llâh(u) zuyyine lehum sû-u a’mâlihim va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lkâfirîn(e) Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir ki bununla inkâr edenler saptırılır. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah’ın haram kıldığını helâl kılmak için haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah, inkârcı toplumu doğru yola iletmez. (9/37)

----------------

 Fusûs’ül Hikem de Tehir erteleme hakkında;

 Ve onları “nisâ‟” ile isimlendirdi. Ve o, kelimesinde kendisi için tekil olmayan çoğuldur. Ve bundan dolayı Resûl (a.s.) “Dünyânızdan bana üç Ģey sevdirildi; Nisâ‟…” buyurdu. “Mer'e” ya‟nî tekil olarak demedi. Bundan dolayı vücûtta kadınların erkeklerden sonraya bırakılmalarına riâyet etti. Çünkü muhakkak “nüs‟et” te'hîr demektir. Allah Teâlâ “İnnemen nesîu ziyâdetün fîl küfri” (Tevbe, 9/37) ya'nî “Te'hîr, küfürde artıştır” buyurdu. Ve nüs'e ya‟nî veresiye ile satış, te'hîr ile söylemektir. ġimdi bunun için nisâ‟ dedi.

 Ya'nî Resûl (a.s.) kadınları "nisâ‟" diye isimlendirdi. Ve "nisâ" kelimesi bir çoğuldur ki, bu kelimeden "bir kadın" ma'nâsı anlaşılmaz, kadınların hepsini kapsar. Bu kapsayıştan dolayı (S.a.v.) Efendimiz: "Sizin dünyânızdan bana üç Ģey sevdirildi: Nisâ‟...“ buyurdu. Nisâ' kelimesi yerine "mer'e" ya‟nî tekil olarak demedi. Bundan dolayı "nisâ"' kelimesini kullanmakla vücûtta kadınların erkeklerden sonraya bırakılmış olduklarını işâreten beyâna riâyet etmiş oldu. Çünkü "nisâ"' keilmesi "nüs'et"ten türemiştir ve "nüs'et" ise "te'hîr ya‟nî sonra- ya bırakmak" ma'nâsına gelir. Nitekim, Allah Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de “İnnemen nesîu ziyâdetün fîl küfri” (Tevbe, 9/37) buyurmuştur ki: “Te'hîr, küfürde artıĢtır" demek olur. Ve “nüs'e ile satış” derler ki, satılan ma- lın bedelinin tahsîlinin sonraya bırakılması ma'nâsını ifâde eder. Türkçe'de "veresiye satış" denilir. İşte (S.a.v.) Efendimiz kadınların hepsine kapsam ve vücûtta kadınların erkeklerden sonra oldukları ma'nâsını ifâde ettiği için, ka- dınları "nisâ"' ile söyledi, "mer'e" demedi. Çünkü "nisâ"' kelimesinin ifâde ettiği ma'nâyı "mer'e" ifâde etmez.[38]

 Nisa-Nüset bağlantısından yola çıkarsak Nisa nefsi küllün üretkenliğidir. Haram aylarıda ertelemek nefsi emarenin azgınlığını arttırmaktadır. Nefsi küll (Nisa) hükmü yerine bu nefsi emmare istikametinde kullanılmaktadır. Şeytan yani vehim onların bu işlerini kendilerine süslü göstermekte ne iyi yaptın demektedir. 

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ {التوبة/38}

 Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû mâ lekum izâ kîle lekumu-nfirû fî sebîli(A)llâhi-ssâkaltum ilâ-l-ard(i) eradîtum bilhayâti-ddunyâ mine-l-âhira(ti) femâ metâ’u-lhayâti-ddunyâ fî-l-âhirati illâ kalîl(un) Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. (9/38)

----------------

 "Nefr" lugat anlamıyla heyecan verici bir emirden dolayı fırlayıp ileri çıkmaktır. Ürküp kaçmak demek olan nüfur da bu kökten gelmektedir. Fakat nüfur yalnızca kaçıp kurtulmak için olumsuz anlamda kullanıldığı halde "nefr" düşmana karşı gaza için fırlayıp çıkmak anlamında kullanılır. Böyle evlerinden çıkıp bir yere toplanan cemaate "nefir", onlardan her birine nefer denilir. Önderin, insanları cihada teşvik etmesine de istinfar adı verilir ki, dilimizde buna "seferberlik emri", Frenkler'de "mobilizasyon" denir. Yani halkı yerinden kaldırıp harekete geçirmek demektir. Söz konusu istinfar, yani seferberlik ilanı ya genel, ya özel anlamda olur. Genel anlamda olanına "nefîr-i âm" denilir ki, bu bizim eski dilimizde de aynen kullanılırdı. "Allah yolunda seferberlik edin!" mutlak ve genel anlamda olduğu için her iki şeklini de kapsamı içine almaktadır. Demek ki, Allah yolunda seferberlik emri verilince şekline göre hemen icabet etmek farzdır. Burada işi ağırdan alanlar bile kınanmıştır, azarlanmıştır. Elbette bu ağırdan alma işi müminlerin hepsinde meydana gelmiş değildir. Fakat bir bütünlük meydana getirmesi gereken bir toplum içinden bazılarının ağırdan alması, bütünün hareketini ağırlaştırıp aksatacağından ve seferberliğin vaktinde tamamlanamayıp ordunun gecikmesine de sebep olacağından, bunun da zararının bütün müslümanlara dokunacağı bilindiğinden hitap şekli böyle irad buyurulmuştur.[39]

 Bunun bizi ilgilendiren kısmına bakacak olursak… “Tarikat” yol demektir. Şeriat kurallarına olarak yola devam etmek nefis mücahadesi için yola çıkmaktır. Yani “tarikat” oturma yeri değildir. Sadece belirli zikirler ile ki buda hiçbir şey yapmamaktan güzeldir. Ama içinde tefekkür ve ilim olmazsa bir yere ulaştıramayan hayali bir oluşumundan öteye geçmez. Yakub a.s. İsr-ailoğullarına mensubtu… “İsr” Gece yürüyen ve oğullarıdır. Kardeşi ile olan anlaşmazlık neticesinde ailesi ve kavmini terk etmiş. Yakalanmamak için gece hareket etmiştir. Bir dervişte gece yürüyenlerin oğullarındandır. Yapmış olduğu zikir, tefekkür, ilmi çalışmalar ile bu bâtıni sefere çıkmış olur. Ve hedefine varmak için ilerler. 

 Ve kendisine yapılan tören neticesinde mürşidi tarafından dört sefer ey derviş nereden, gelir nereye gidersin diye sorulur. Dünyadan gelir, ahirete giderim diye verilen cevap neticesinde mürşide yani akl-ı küll mertebesi anlayışına ulaşmış olduğu tescil edilmiş olur. Ahiret “ahir” yani sonuçta gidelecek varılacak yerdir. Yolda bir durak olan dünya hayatı geçici bir handır. Asl olan durak, ahiret yurdudur. 

----------------

 إِلاَّ تَنفِرُواْ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلاَ تَضُرُّوهُ شَيْئًا وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {التوبة/39}

İllâ tenfirû yu’azzibkum azâben elîmen veyestebdil kavmen gayrakum velâ tedurrûhu şey-â(en) va(A)llâhu alâ kulli şey-in kadîr(un) Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (9/39)

----------------

 إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {التوبة/40}

 İllâ tensurûhu fekad nasarahu(A)llâhu iz ahracehu-llezîne keferû sâniye-sneyni iz humâ fî-lâri iz yekûlu lisâhibihi lâ tahzen inna(A)llâhe me’anâ feenzela(A)llâhu sekînetehu aleyhi veeyyedehu bicunûdin lem teravhâ vece’ale kelimete-lleżîne keferû-ssuflâ vekelimetu(A)llâhi hiye-l’ulyâ va(A)llâhu azîzun hakîm(un) Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/40)

----------------

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

--------------------------- 

 Diyanet Meali: 

9.40 - Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, "Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber" diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

9.40 - Eğer siz ona yardım etmezseniz biliyorsunuz â Allah ona yardım etti: o küfr edenler onu çıkardığı sıra ikinin biri iken, ikisi ğârdeler iken ki o lâhzada arkadaşına «mahzun olma çünkü Allah bizimle beraber diyordu, derken Allah onun üzerine sekinetini indirdi. Onu da görmediğiniz ordularla te'yid buyurdu da öyle yaptı ki o küfredenlerin kelimesini en alçak etti, Allahın kelimesi ise en yüksek o, öyle ya Allah bir azîz hakîmdir. 

--------------------------- 

Bu ayet-i kerîme’de de görüldüğü gibi gök ordularından bahsedilmektedir. Yedi arz hadisinde bahsedildiği gibi. Peygamberimiz bu arzlarda da “sizin Peygamberiniz gibi bir peygamber vardır” ifadesi ile aynı konunun Muhammediyyet sevr garı hadisesinin oralarda da yaşandığını ifade etmektedir. Tabii ki bu konu bir anlayış meselesidir. Herkesin kabul etmesi diye bir hususu yoktur. Ancak gerçek budur.[40] T.B. 

--------------------------- 

 “Gar-ı Sevr” Sevr mağarası hakikati

Hz. Muhammed (sav) ile Ebubekir sıddık R.A. Hazretlerinin girdikleri o mağara gizlenebilecek gönül mağarasıdır, orada korkulmaz. 

Cenab-ı Hakk; Kur’anı Keriym Tevbe 9/40 ayetinde, 

اللَّهَ مَعَنَاعلا تَحْزَنْ إِنَّ

 “la tahzen innellahe meana” mealen, “mahzun olma Allah bizimledir” diyordu.

Allah’ın kendileriyle birlikte, Hz. Rasulüllah da zatıyla mevcud olduğunu bildirmiştir. Zararlı nefsi güçlerden korunmak için bir müddet “gönül mağarasında” gizlenmek gerekmektedir.

Dışarıda ise, iki aciz varlık onları korumuştur, ki bunların biri örümcek, “yer ehli” diğeri de, güvercin “gök ehli”dir. 

Her ne kadar bunlar zahiren “nefs-i emmare” hükmünde iseler de, onlarda bulunan zati tecelli dolayısıyla zararları değil faydaları olmuştur.

İşte sen de Rabb’ınla gönül mağaranda gizlenirsen ne gök, ne yer ehlinden kimse sana kötülük yapamadığı gibi, yardımcı da olurlar.

“Sevr”in rakkam değeri: 

() “se” 500

() “vav” 6 

() “rı” 200 = 500 (500+6+200) = 706 eder, ki bunun da toplamı (7+0+6)=13 tür. 

Burada da Hakikat-i Muhammedinin tesiratı açık olarak görülmektedir.[41]

Bağlantısı olması bakımından Esmâ’ül Hüsnâ fütuhat ve tecellilerinden ilgili bölümü buraya alıyoruz.

(صر) “Sr-Sır” ve (جد) “Cd-Ced-Cet” Bunlar Türkçe ifadeler olarak karşılık bulmaktadır. A-rapça da yani hakikat yönü ise (سر) “Sr-Sır”ın içinde (س) “Sin” İnsânı Kâmil ve Rubûbiyet vardır. Efendi Babamın bu sırrı Rubûbiyet-Rabbi Hass (13) yönünden (سلام) “Selâm” esmâsıdır. Bunuda kendisi açıklamıştı. “CD” bu hakîkatleri “CD” ye aktararak bâtınında “DC” doğru akım kullanan bilgisayar ve telefonlardan gönülden gönüle aktarmaktadır.

Sayısal ifadeler ise; (ص) Sad: 90, (ر) Re: 200, (ج) Ce:3, (د) De: 4 dür. Toplamı ise; 200+90+3+4= 297 dir. Bu sayı Rasûl sayısal değeri olduğu gibi, 97+2= 99 Esmâ’ül Hüsna’dır. 97-2= 95 dir.. (95) Tin Sûresi ve (40) Hakîkat-i Muhammedi sayısı çıkınca kalan sayı (55) (مَتِين) “Metin” dir. 

 Esmâ tecellisi bölümünde Efendi Baba’mın kitapları ile Nusret Babam (r.a)’in kitaplarını bağdaştıramıyan bir zâhiri Nusret Bey vardı.

 (سر) “Sır” arapça değeri “260”dır. (26) Museviyet dairesinin (0) kemâlatı ve seyri süluğudur.

 Nasıl ki Mûsâ (a.s.) 8 ve 9. Levhler, Nûr-Hüda veya Rubûbiyet-Kudret levhalarını kavmine açıklamadıysa, Nusret Babam (r.a.) “necat-velayet-hamd-sayı sistem, bünyesinde olduğu halde bunu Tûr sûresinin hakîkatte açıklayıcısı olan Efendi Babam açıkladı ve açıklamaya devam etmektedir. (Nusret Babam gemici olduğu halde, nuh-necattan bahsetmiş midir? Fetih-Nasr sûresi içinde Rabb-inin Hamd’i vardır. Hamd hakikatlerinden bahsetmiş midir?) 

 (صر) Türkçe yazılmak ile beraber (290) sayısı ile hakîkat mertebesini de içinde barındırır. (29) 28 mertebenin yakîn halinin (0) kemâlatı ve seyri süluğudur. (29) Ankebut-Örümcek sûresidir. Bunu şartlanma, vehim ve hayalle anlamak mümkün değildir. Nakşilik tarikatının hakîkatı olan Ebu Bekir sıddık hazretlerinin Bekriyye hakîkatine vakıf olmak lazımdır.

 Bu sevr mağarasında Resülûllah Efendimizin Ebu Bekr (r.a.) an efendimize İsmi Celâl olan Allah (c.c.) isminin telkinidir. 

 Bu sır, Sevr (ثور) hakîkatidir. Aradan velayet (و) “Vav” alınınca kalan (ثر) Türkçe yine sırdır. Burada Ebu Bekir (r.a.) efendimiz… 2 nin ikincidir. “Nur” esmâsı sayısal değerlerinde ne bulunmuştu. 52-54-56-58 dir. Yani çift sayılar bunu aslı çiftlikteki birliktir.

 Aslında burada Efendimiz (s.a.v.)’in risâlet hakikatını fenafillah mertebesinden kendi bünyesinde bulunan velâyet hakikatini ayna olan velayet hakikatine aktarmasıydı.

 İşte yolumuzda bu mertebeden olan (ثر) “Sır”dır. (ث) “Se” Sevb-Elbise ve Senâ sırrının Necdet babama aktarılması idi aslında “Nusret-zafer-Fetih” aynasından bu yansımaktaydı. Mü’min Mü’minin aynasıdır hakîkati açılmıştı. Burada sayısal değer; 500+200= 700 ve 6 (706) olmaktadır. (76) Nusret Babamın dünyada kalma süresidir. Toplamı “13” tür. Birde bunun (ث) “Se” harfinde 3 noktası vardır. 76+3= 79 dur… Hayret ki hayret…

 İlk hesaplanan sayısal değer; (صر) “Sr-Sır” 290, İkinci hesaplanan asıl sayısal değer (سر) “Sır” 260 ve son değer, Sevr (ثور) 700+6+3 tür. Son değer görüldüğü gibi “700” (ز) “Zel” harfinin sayısal değeridir. “Zevâl” dir. 63 ise efendimizin bu dünyada kalma süresidir. Zevâl aynı zamanda kemâl yani “Bekâbillah” süresidir. 63 yaşında bu mertebeden velâyet Hazreti Ebu Bekir’e intikal etmiştir.

 Bu konuda oluşan istişare ve tefekkür maili buraya alıyoruz.

-------------------------------------

 
 Konu: NEFS VE AKL

Hayırlı sabahlar Hocam; nasılsınız? Siz ve aileniz için Cenab-ı Hakk'tan sağlık ve afiyet temenni ederim.

Zuhuratları gönderme vakti gelmiş bulunmakta Allah'ın izniyle…

Sağlık deyince ve nimet deyince şu anda müşahede ile yakinen anladığım en önemli sağlık konusu bize verilmiş akıl diye düşünüyorum. Günlük işler için kullanılan basit akıl için dahi bu böyledir. Fakat asıl kastım yüksek kapasiteli akıl, kişiye kendini ve kim olduğunu ve dahi rabb-ini bilmesini sağlayan akıldır. Aklı küllün yardımını alan akıldır…

Yıllar önce içinde bulunduğum bir tarikatta; sen aklını çok kullanıyorsun, aklını bırakmazsan olmaz dediler. Çok düşündüm o zaman. Akıl bırakılmaz, akıl önemli dedim kendi kendime. Şimdi anlıyorum ki isabet etmişim, Allah (c.c.) doğruyu ilham etmiş…

Akıl o kadar önemli ki nefs terbiyesi dahi aklın, akl-ı meadın açığa çıkması ve kuvvetlenmesi için yapılıyor. Alt seviyelerde gezinen nefs alt seviyelerde düşünmeyi sağlıyor. Nefs ve akl arasında doğrudan bağ var. Nefs ve duygular arasında bağ var…

Terzi Baba duyguları bırakmaktan söz ediyor. Bir kaç sohbette ise duyguların İlahi olana çevrilmesinden söz ediyor. Nefsin terbiye edilerek bu kıvamda yaşamını sürdürmesi duyguları ilahi olana çeviriyor, aklı dahi ilahi olana yükseltiyor. Nefs, duygu ve akıl dönüşüyor, yükseliyor. Anladım ki; nefs terbiyesi akla ulaşmak için yapılıyor.

Hakk bir hakîkati sadece tek alanda, tek konuda değil, aynı sistemi birçok yerde birden göstermiş. Misal insan bedenidir… Tıp ilminde gelinen nokta, bağırsak florası düzeltilirse, buradaki kötü bakteriler azaltılıp, iyi bakteriler çoğunluk olup, hakimiyeti ele alırsa, psikoloji ve beyin sağlığı yerinde olur diyorlar ve beden sağlığıdır. Aynı sistem… Nefsin alt seviyeleri düzeldikçe sağlık başlıyor. Hem fizik bedende, hem duyular âleminde, hem akl seviyesindedir…

Bunları düşündürdü bazı gözlemlerim bu sabah. Nefs, ruh ve akl… Birbirinden bağımsız değil, biri diğerinin önünü açıyor yada tam tersi kapıyor. Ve hakiki akla ulaşmanın yolu nefsten geçiyor. Yolumuzdaki sistemin sağlamlığı net bir şekilde bir kez daha böylece gözler önüne geliyor...

Diğer maille, zuhuratları ayrıca göndereyim. 

Düşündüklerimi anlatmak istedim. Yanlışım varsa bilmek istedim. Sizi yormuş olmam, İnşallah…

----------------------------

Konu: Ynt: NEFS VE AKL

Hayırlı Günler Te… Te… Hanım Kardeşim, Bizler şimdilik iyi sayılırız... Sizlerde iyisinizdir. İnşeallah...

Yazdıklarınız güzel olmuş... Elinize gönlünüze sağlık... Cenâb-ı Hakk nicelerini nasip etsin. İnşeaallah...

Böylelikle fikri sahadaki perdelerde açılmış olur. Bahsettiğiniz yerdeki kişilerin sahası bellidir. Hayali ve vehimi teslimiyetçilerdir...

Bilindiği gibi Efendimiz (s.a.v.) Vahidiyet sırrırını sevr  (aradan vav alınınca Sır kalır, ama bu sır "Pelte" olduğu için Sena-Övgü ve Sevb-Elbise"  sırrıdır) mağarasında kapalı alanda vermiştir (Allah (c.c.) lafzı)... Ama orada bir yılan gelir ve Hazreti Ebubeki'ri ayağından ısırır. Anlatılır bu yılanın ataları anlatmış, buraya kainatın sevgilisi gelecekmiş, nasip bu yılanaymış. Hazreti Ebubekir ayağını koyunca ısırmış ve zehrini akıtmış. Ve daha sonra bu haraketinden dolayı özür dilemiş.

Ama hiç bir yerde bu işin hakîkati neydi, bu niçin olmuştu denilmez... Cenâb-ı Hakk Resülullah'ı ve ikinin ikincisini güvercin (heva) ve örümcek (şartlanma) hayvanlarından korurken niye bir yılana bu işi için müsade edilmişti. Ve Mi’rac  hadisesi gerçekleşmiş, Ebubekir, Ebubekir sıddık olmuş yani tasdikçi, Fenafillah makamındaydı.

Yılan Museviyet aklı idi. Nasıl ki Mûsa (a.s.) asasını yere bırakınca ejderha suretine dönüşmüş ve şaşırıp korkmuştu. İşte burada yılan aklı ve ayak nefsi temsil etmektedir. Bir anlık akıl ile hareket nefsi acıtmaktadır... Bu zehride ancak kaynak olan temizleyip iyileştirebilir. Burada yanlış anlaşılmamaya mahal vermeme için bir açıklama yapalım, Hazreti Ebu Bekir nefsi, “nefsi nefis”tir. Kendi yok ki acı olsun, bu bizler için üstünde düşünülmesi gereken bir hadisedir.

İşte Mi’raca çıkarken Cebrail'i (aklı) Efendimiz Sidret'ül Müntehada bıraktı. Ve Yanarsam ben yanayım. Dedi... Belirli bir yere de gelinince aklı küllü terk edip aklı evvele ulaşmak lazımdır.

Selâmlar, Hoşça Kalın...[42]

Bir başka yorum;

9/40. “Eğer siz ona yardım etmezseniz, biliyorsunuz ya, o küfredenler onu çıkardıkları sırada mağarada bulunan ikinin biri iken Allah ona yardım etmişti ki, o, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!» diyordu. Bunun üzerine Allah ona ma’nevî güç ve huzur verdi, onu görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin kelimesini en alçak etti. Allah'ın kelimesi ise en üstün olandır. Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir.” Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz Hicret ederken gelen bu âyet bilinen bir hâdisenin özel bir yönünü anlatmaktadır.[43] “Yâr-ı Gar” mağara dostu mağara arkadaşlığı denilen bu âyet günümüzde “Nakşibendi” târîkatı olarak anılan oluşumun ilk temelinin atıldığı “Ebu Bekir” efendimize atfedilen Bekriyye ile ilgilidir. Hazreti Ömer’e ithâf edilen “Ömeriyye”, Hazreti Osman’a ithâf edilen “Osmaniyye-Nûrbahşiye” ve Hazreti Ali’ye ithâf edilen “Aliyye-Alevi” dir. Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a dayanan târîkat oluşumları günümüze ulaşamamış, diğer târîkatların bünyesi içine dâhil olmuştur.

Âyet (işaret) sayısal ifâdesi “40“tır. 40 harfsel ifâdesi (م) “Mim” Hakîkât-i Muhammediye içinde 13 sayısal ifâdesi bulunmaktadır. Bu Sıfât/hakîkât/fenâfillâh mertebesi ifâdesidir. Sûre (sûret) sayısal ifâdesi “9“dur. (9) Esmâ/târîkat mertebesidir. (13) ve (9) yan yana geldiği zaman bu ifâde 139 sayısı ile (مُحَمّد) “Muhammed” isminde ma’nâlanmaktadır. Zât/marifet/bekābillâh ifâdesidir. Târîkat mertebesinin sûreti, yani yolun gidişin-revişin sûreti aslı bir olan Vahid’dir. Yani birlerin, tekrarıdır. Hangi târîkat olursa olsun burada son bulur. Ben söylemiyorum, sûreden sayıda çıkan harfsel ma’nâ bunu söylüyor. Hakîki ma’nâda yapılan tevbe sureti, tevbeyi nasuhtur. Bu tevbenin bir daha geriye dönüşü yoktur. Bu tevbeden dönenin de bir daha, Hakk kapısına gelmeye mecâli olmaz. Esmâ/târikat mertebesini yani tüm târik ve yolları bir eden, aynı zamanda “Esmâ-i İlâhiyyeyi” bir etmiştir. “Esmâ-i İlahiyyenin” aslı (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsıdır. Sayısal değeri 67=13 tür. 6 zâti sıfât ve 7 sübût-i sıfâtın, aynası da 40 sayısal değerli olan Hakîkati Muhammediyedir. 13 (Hakîkât’ül Ahadiyet’ül Ahmediye) 40 (Hakîkat-i Muhammediye) yansır. (13+40)= 53 tür. İşte (أَحَد) Ahad’a taayyün (م) “Mim”i eklenince (أَحمَد) Ahmed olur ifâdesi burada yerini bulur. “53” (سورة النجم) “Necm suresi” bilindiği gibi “18 âyeti” (مِراج) mi’rac âyetidir. Âyet (işâret) ile yolumuzda 40 dersi tekmil târik bitirmek demek budur. Cümle târîkleri yani yolları bir edip, Fırka-i Naciye ehli olduktan sonra (مِراج) mi’rac derslerini bitirip, Zât/marifet/bakābillâh ile Halk arasına dönüp, Kâmil İnsân olarak Halk ile Hakk’a sefer yapmaktadır. Bu görüldüğü gibi sürekli mi’rac hâli olmaktadır. 

Bu mağarada Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz “Hafi” gizli olarak (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfza-i Celâl’ini Hazreti Ebû Bekir Sıddıka telkin etmiştir. Onun için gizli ve tefekkür yönü az ve kapalı olarak devâm eder. Râsûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hazret-i Ali’ye ise açık bir ortamda (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid-i telkin etmiştir. (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfzı kelimedir. Ama (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, kelime olarak isimlensede cümledir. Aslında Cümle-i tevhiddir. 

12 ziyâ-nûr’lu yıldızı ve yaldızlı bölümde noktadaki yıldızda (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi vardır. (ا) “Elif”te 12 zâhiri bir bâtini noktadan oluşur. Bu 13. noktada ki (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi, Hazreti Muhammed (s.a.v)’in Rabb-i Hassı olan (اللّهُ) Allah (c.c)’dır. Asaleten ona aittir. 12 yıldız, 12 noktanın kişi neresinde bulunuyorsa, kişinin hayâlinde ki (اَللهُ) Allah (c.c) kıblesinde görür. 12. noktaya ulaşmış olan İnsân-ı Kâmil mertebesini, Kâmil İnsân olarak ikmâl eden kişi de İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakînliği hangi mertebede ise sırası ile rû’ya, müşâhade ve yaşantısında Allah’ı kıblesinde görür. Yazılanlardan anlaşılacağı üzere (an) içinde bulunulduğundan kişi nerede ise her an kıblesinde olan (اَللهُ) Allah (c.c.)’dır. Ama anlayış, idrâk, gaflet, zan neredeyse o şekildedir. 

(10X13)= 130 dur. (130) (ع) “Ayın” ve (س) “Sin” harflerinin birleşimi ile (عيسي) “Îsâ” yani gören insândır. Kıble’sinde Allah’ı asaleten gören Hazreti Muhammed (s.a.v) dir. Diğer Rasûl, Nebi, İnsân-ı Kâmil ve Kâmil İnsân lar ise vekâleten Allah esmâsının müşâhade ve tecellisi oluşmakta, asaleten bu 13 te oluşan tecelli ile Cenâb-ı Hakk (c.c) tarafından (اللّهُ) Allah (c.c) esmâsı bünyesinde bağlı bulundukları Rabb-i hass denilen, özel esmâsı kıblesinde hayâl-i hakîki olur. 

(18X13)= 234 dir. (234+67)= 301 dir. Aradan sıfır alınınca oluşan sayı (31) dir. (31) in sayısal ifâdesi, harfsel olarak (ال) “El” idi. (سورة الفتح) “Fetih Sûresi” 10. âyetinde tutulan elin hakîkatte (اَللهُ) Allah (c.c)’ın eli olduğu ifâde edilmektedir. Nasıl ki Kâbe-i şerif tavaf edilirken, Hacer’ül esved (اَللهُ) Allah (c.c)’ın remzi olarak sağ el ile selâmlanırsa, namazda sağ ve sol el kaldırılmak ile “Gönül Kâ’besi” yâni Hakîkat-i Muhammedi selâm’lanmaktadır. Sağ ve sol avuç içinde “18” ve “81” sayısal ifâdesinin toplamı (18+81)= 99 dur. (99) varlığında bulunan “Esmâ-i İlahiyye” ile (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsı ve bünyesinde bulunan (هُ) Hu yâni Zât-ı selâmlanır. (301) sayısının başka bir bağlantısı, işyeri telefonumun başında bulunduğumdan araştırdığımdan bilmekteyim. Kûr’ân-ı Kerim’de bulunan 7 tane (حم) “Ha-Mim” ile başlayan sûrenin sayılarının toplamıdır. (40+41+42+43+44+45+45+46)= 301 dir. (حم) “Ha-Mim” sayısal değeri (ح) Ha:8, (م) Mim: 40, (40+8) = 48 dir. (48X7)= 336 dır. 3. (حم) “Ha-Mim” Şûrâ sûresi 2. âyette (عسق) “Ayın, Sin, Kaf” ifâdesi ile de (7+1 veya 1+7) ile 8. Hurufu mukatta harfi vardır. Gören insânın kudretidir ve gören insânın, (قُرَّةَ عْيُنٍ) “Kurret’ül Aynı” Göz nûru olan namazdır. Sayısal değeri, (ع) Ayın: 70, (س) Sin: 60, (ق) Kaf: 100, (70+60+100)= 230 dur. İşte gözümün nûru namaz da kılındı ifâdesi bu âyette bulunmuş olur. Bu ifâdenin devâmı 3 seyr ile (س) “Sin” harfinin, 3 nokta (…) alarak (عشق) “Şın” harfine dönüşmesidir. İfâde (عشق) Aşk, ışk, ışık, nûr’a dönüşür. Gözümün Nûr’u Aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Rabb-im her birerlerimize de (عشق) “Aşk” makamınının ışkını-nûrunu nasip etsin. İnşeallah. 

(ش) “Şın” harfinin sayısal değeri 300 dür. Sayısal ifâde, (70+300+100)= 470 dir. Şimdi tüm sayısal ifâdeleri bir araya getirirsek, (130+301+230)= 661 dir. 66+1= 67 dir. “67” (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsının sayısal değeridir. (1) “Elif” ifâdesinin ayrı olması ise (اَللهُ) Allah (c.c.) ifâdesi içinde gizli bulunan (ا) “Elif”in lâfzen okunmasıdır. (130+301+470)= 901 dir. Aradan sıfır alınırsa “91”dir. “91” (سورة الشمس) Şems-Güneş sûresinin sayısal değeridir. Hakîkat-i İlâhi güneşi ve İlâhi benliktir. “91”in tersi “19”dur. “19” ise İnsân-ı Kâmil’in şifresi ve “19” (مِراج) mi’râc âyetidir. 

(عشق) Aşk, ışk, ışık, nûra dönüşür. Gözümün nûru aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Bunu biraz daha açıklamak lâzımdır. (عشق) Aşk ifâdesinde (ع) Ayın ve (شق) (Şın-Kaf) Görme ve Şakk, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) “Şakk’ül Kamer” iki kısma ayrılırsa, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) Şakk’ül Kamer[44] mûcizesi gerçekleşir. Ay, yani nûr ikiye ayrılır. Yani (م) Mim harfi ikiye ayrılır. İki Mim (مم) ile Hakîkât-i Muhammedi oluşur. Bir başka ifâde ile Âşık ve Ma’şûk oluşur. (عشق) Aşk ifadesi 5 nokta (…..) ve 3 harften oluşur. Görüldüğü gibi sayısal ifâde (53) tür. “53” (أَحمَد) Ahmed sayısal ifâdesi ile (حُبْ) Hubb edilen, Küntü Kenzen yani gizli hazînedir. (عشق) Aşk (أَحمَد) Ahmed, (أَحمَد) Ahmed (عشق) Aşk’tır. 

Yolumuza kaldığımız yerden devâm edersek, (اَللهُ) Allah (c.c.) kelimesi, Kelime-i Tevhid içinde ikinin ikincisi olarak bulunmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, nefy ve ispat kısmından oluşmaktadır. (اَللهُ) “Allah” (c.c) kelimesidir. Bu cümlenin tamamı Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Risâletten oluşan (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah”tır.” (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” bu işin urûc tarafı, (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammeder Rasülullahta nüzûl tarafıdır ve bu ifâde görüldüğü gibi üç kelimeden oluşur. Ferdi Selase denilen üçlü ferdiyet hâlidir. (اللّهُ) Allah (c.c) “Zât), (رَسُولُ) Resûl (İrade) ve (مُحَمّد) Muhammed “Lafız-Söz” olan Cevam’ul kelâme yâni kelimelere-isimlere Câmi olan isimdir. Urûc hâli yani Hakîkât/fenâfillâh hâli tamamlanmazsa, nüzûl Marifet/bekābillâh hâlinin tamamlanması mümkün değildir. İki ayaklı merdiven düşünelim, bu merdivenle önünde set-engel olan bir yer aşılacaktır. Bunun en üst noktasına çıkmadan, buraya tam tepe noktasını aşıp diğer taraftan aşağı inmek mümkün olabilir mi? Hazreti Ali’ye telkin edilen (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid Kelimesi-Cümlesi içinde Allah ifâdesi vardır. Rûhânî yol izleyip (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı ile 5 hazret mertebesi üzere rûhânî seyri eğitimi gözüksede, yolumuz yolların nihâyetidir diye ifâde edilsede, Cemâl-i eğitim veren bu târîkatta, Celâl-i denilen nefs eğitimi eksik olduğu için, çalışmalar bırakıldığı zaman başa dönme tehlikesi vardır. İşte onun için Şah-ı Nakşibend hazretleri, Celâl-i yol izleyip, “7 Nefis” mertebesi ile (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ” Kelime-i Tevhid lâfzını bâtinen (اَللهُ) Allah (c.c) lâfzını da zâhiren ifâde eden Kadiri târîkatı önderi Abdülkadir Geylani hazretlerinden ma’nevî yardım almıştır. Yolu “hafî” zikir üzere olduğundan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, “Kelime-i Tevhid” zikrini mide boşluğunda nefesi haps ederek ve sayıyı (21)’e kadar çıkarmak üzere “Nefy İspat zikri” denilen sistemi Nakşibendî yoluna getirmiştir. Yalnız burada şu durum oluşmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid zikri Cehri yâni seslidir. Kâlb, Rûh, Sır, Hafî, Ahfâ letâifleri (Lâtif esmâsı) üzere yapılan (اَللهُ) Allah (c.c) zikri (5) Hazret mertebesidir. Bu anlayışta, (5) hazret mertebesinin bugüne gelişi, Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Sıfât, Tevhid-i Zât mertebeleri vardır. Tevhid-i Esmâ ve İnsân-ı Kâmil mertebeleri eksiktir. Kimseyi eleştirecek hâlimiz ve durumuz yok, bu yolların hepsi bizimdir. Hazreti Ebûbekir’e verilen (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı (5) hazret mertebelidir. Bunun ma’nâsı ile birlikte verilmiştir. 

İşte bu iki yol Celâl ve Cemâl üzere birleştiren (12) esmâ üzerine ders yapan Âlî’yye ve Âlevi târîkatlar bu eğitimi hakîki ve gerçek ma’nâda verebilir. Bu yol (عشق) Aşk üzere bir eğitim verebilir. Oyüzden “Şuttâr” târîki denmiştir. Yalnız buna da dikkat etmek lâzımdır. Bu eğitimi veren yolun başındaki kişide, Ârif, Ârifibillâh ve Kâmil İnsân denilen vasıflar var mıdır? Çok iyi araştırıp, tetkik etmek lâzımdır. 

Hazreti Muhammed (s.a.v), Hazreti Ebûbekir’e bu mağarada “lâ tahzen innallâhe meanâ” “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Dışarıda mağara önünde oluşan güvercin yuvası ve örümcek ağı karşısında müşrikler burada olamaz diyerek. Kendi vehim, hevâları ve şartlanmaları kendilerini yanılttı. İşte sâlikin bünyesinde hicret hâli oluştuğunda ve Zât-i tecelli mertebesi olan Mekke’den, Esmâ-Sıfât tecellisi olan Medineye Hicret’inde bir vakit gönül mağarasına sığınmak lâzımdır. Risâlet mertebesinden, sıddıkıyet mertebesine (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celâl-i harfi nidâsız olarak verilir. Bunun uzantısı olan Medine’ye ulaşma hâlinde ”Bedri Münir” deniler, Nûrlu Ay’a, Hakîkat-i Muhammediye’ye ulaşılır.

Kelime-i Tevhid, 12 harften oluşmaktadır, Kelime-i Risâlet ise tamamı 17 harftir. Toplamı ise (29) dur. 29. Sûre (سورة العنكبوت) “Ankebut-Örümcek Sûresidir.” (29) “28” mertebenin yakîn hâlidir. Arap alfabesinde “28” harf vardır. (ﻻ) Lâmelif harfi ile bu sayı “29”a ulaşır. “Lâ tahzen” korku yok derken, “Tah”, Hamur ve “Zen” Kadın demektir. Bulunduğumuz yerde nefsin hamuru yoktur, Akl-ı küllün hamuru, Kelime-i Tevhid’in (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, hamuru olan (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celal-i var, onun için bize korku yoktur, demektir. Çünkü (ﻻ) “La” (ال) “El”e dönüp bütün yokluğu bünyesinde alan vara, Nefs-i küllü ihâta eden Akl-ı Külle dönüşmüştür. İşte gönül kuşu aşk ile havalanır ve “28” harfi yakîn nûru ile “29”a tamamlanırsa şartlanmalardan kurtulur ve Cevâm’ül Kelim olan Rasûlullah (s.a.v.) efendimizden nûrunu alır ve kelimelere câmi olmanın idrâk ve fehmi ile kelimeleri-isimleri kullanabilir. Kullanılırsa (ذَنْ) “Zen” ve (كُنْ) “Kün” birleşir. Gönül mağarasında “Küntü Kenzen mahfiyyen” Ben gizli bir hazineydim sırrı açılır. Hafi gizlinin gizlisi demektir. Bu da Rasûlüllah (s.a.v.) efendimizin bâtın da olan ismi (هُ) “Hu” dur. Burada oluşan ve tecellinin neş’e ve ma’nâlanmasının açılımını okuyucuların idrâkine bırakarak yolumuza devâm edelim.[45]

----------------

 انْفِرُواْ خِفَافًا وَثِقَالاً وَجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ {التوبة/41}

 İnfirû hifâfen vesikâlen vecâhidû bi-emvâlikum veenfusikum fî sebîli(A)llâh(i) zâlikum hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e) Gerek yaya olarak, gerek binek üzerinde Allah yolunda sefere çıkın. Mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. (9/41)

----------------

 O günkü şartlar altında yaya ve binek üzerinde Allah yolunda sefere çıkılması ve cihad edilmesi istenmiştir. Günümüzde bunlara hava yolu ile helikopter uçak ve uzay-feza yolculuğunda ise uzay gemisi, uzay mekiği gibi araçlar kullanılmaktadır. 

 Bunların karşılıklarının neler olduğuna bakarsak; yaya yürüyüşü şeriat mertebesi yürüyüşüdür. Alınabilecek mesafede günde 30 km kadardır. O gün binek at idi. Bugüb ise motorlu-elektirikli taşıtlardır. Saatte 100 km gittiğini düşünürsek bu da askeri günde 1000 km ve daha fazlası yol alınabilir. Bu sefer tarikat mertebesidir. Şeriat mertebesine göre 30 günde yani bir ayda alınabilecek yol 1 günde alınabilmektedir. Bir uçağın hızı 1000 km ye kadar çıkabilmektedir. Bu da günde asgari 10000 km yol yapabilir. Hakikat mertebesinin seferi ve gidişidir. Tarikat mertebesinin 10 günde alacağı yolu 1 günde şeriat mertebesinin bir senede alacağı yolu 1 günde kat edebilir. Çünkü irfaniyet ve tefekkür ağırlıdır. 

“Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır.”[46]  İfade edilen hadiste bu hakikati dile getirmiştir.

Bir uzay mekiğide verilere göre yaklaşık dünya saati ile 40.000 km hıza çıkmıştır. Bu da marifet mertebesi seferi ve gidişidir. Hakikat mertebesinin 40, tarikat mertebesinin 400 ve şeriat mertebesinin 1200 kat yolu almaktadır…

Allah yolunda çıklan cihad ve sefer her bir mertebe arasında muazzam fark olduğu sayısal değerlender anlaşıldığı gibi her bir mertebenin cihadı kişiyi daha uzak mesafelere götüreceği açıktır. 

----------------

 لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لاَّتَّبَعُوكَ وَلَكِن بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنفُسَهُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ {التوبة/42}

Lev kâne aradan karîben veseferan kâsiden lettebe’ûke velâkin be’udet aleyhimu-şşukka(tu) veseyahlifûne bi(A)llâhi levi-steta’nâ leḣaracnâ me’akum yuhlikûne enfusehum va(A)llâhu ya’lemu innehum lekâzibûn(e) Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah, biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. (9/42)

----------------

 Hayali yol kişiye kolay gelir, kendi nefsi istikametinde olan yolculuk kolaydır. Ama hakikat yoluna çıkılacak yolculukta kendini ve hakkı tanıma yolunda mutlak ömür boyu çalışma vardır. Bu nefis mücahadesi zordur. Belki birkaç ay derslerini yapar, biraz sohbete gelir dinler. Ama buna üç yetiremiyeceğini anlayacağında kaçış için kendince sebepler üretir ve kopar. Aslında acı gerçek ile yüzleşecektir. Bu dünya hayatı ve nefsi emmare istikametinde palavra bir hayat ise yalan bir hayattır. 

----------------

 عَفَا اللّهُ عَنكَ لِمَ أَذِنتَ لَهُمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذِينَ صَدَقُواْ وَتَعْلَمَ الْكَاذِبِينَ {التوبة/43} 

 Afa(A)llâhu anke lime ezinte lehum hattâ yetebeyyene leke-llezîne sadekû veta’leme-lkâzibîn(e) Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin? (9/43)

----------------

 Allah senden affetti. Bu hitap daha önce Hudeybiye Olayı üzerine nazil olmuş ve Hz.Peygamber'in gelmiş geçmiş ve gelecek kusurlarının bağışlanmış olduğunu bildiren (Fetih 48/2) âyetindeki müjdeyi hatırlatır. Bu hatırlatma ise Tebük Seferi'nin Hudeybiye tarzında meşakkatli bir sefer olduğuna ve bazı bakımlardan onun bir benzeri ve tamamlayıcısı durumunda bulunduğuna ve arkasında da onun gibi büyük bir fethi gizlediğine işaret anlamına gelir. Yani nasıl ki, Hudeybiye seferi ve muahedesi herkesin, dış görünüşü itibariyle karşı çıktığı, fakat sonuçta Mekke'nin fethiyle noktalandığı ve Arap yarımadasında şirkin mağlubiyetine, İslamiyet'in yayılıp yücelmesine başlangıç olmuşsa, yani yeni bir devir açmışsa, bu Tebük Seferi de onun gibi, dış görünüşüyle zor ve meşakkatli bir sefer olmasına rağmen müşriklerden bir berâet olarak İslâmiyetin bütün âleme yayılmasına ve zuhuruna bir başlangıç teşkil edecek yepyeni bir feth-i mübindir.[47] 

 لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ

وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا

( Liyağfira lekellahu ma tekaddeme min zenbike vema teahhera ve yütimme ni’metehu aleyke ve yehdiyeke sıraten müstekıyme)

48/2. “Tâki, Allah, senin için günâhından geçmiş ve sonraya kalmış olanı mağfiret etsin ve senin üzeri-ne nîmetini itmam buyursun ve seni dosdoğru bir yola iletsin.” Özet yorum: Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme ve gelecek bir sonraki Âyet-i kerîme, özellikle Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi muhatap almaktadır ve bu Âyet-i Kerîme içerisinde dört yerde muhatap “sen” (مك) “ke” si vardır. 

 Hz. Peygambere olan ilâh-î hitapları üç yönlü olarak anlamamız bizlerin tefekkür ufuklarımızı çok daha ileriye götürecek ve hayata bakışımızı çok daha zengin-leştirecektir. 

 (1) İnci yönü = Hakikat-i Muhammed-î Mertebe-si itibariyledir.

 (2) nci yönü = Hz. Muhammed-zuhuru Muham-med-î mertebesi itibariyledir.

 (3) Üncü yönü = ise, kendi şahsında ümmet-i ne dönük onlara yansıyan yönü itibariyledir. Yeri geldikçe bunlara değinmeye çalışacağız. 

 Âyet-i Kerîme’nin yorumunu birinci yönü olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesi itibariyle ele aldığımızda şöyle düşünmemiz gerekecektir. 

 Vücûd-u Mutlak Vahidiyyet mertebsinde olan Ulûhiyyet mertebesine tenezzül edince, bu mertebe de Hakikat-i Muhammed-î mertebesini Ulûhiyyet mertebesine bir ayna, ilmî manâda zuhur mahalli eyledi, ve bu mertebeye hitaben (Liyağfira lekellahu) “Allah senin için bağışladı” (neyi?) (ma tekaddeme min zenbike) “günahlarından geçmiş olanları” (vema teahhera) “sonradan gelecek olanları” (ve yütimme ni’metehu aleyke) “üzerine olan nimetini tamamladı” (ve yehdiyeke sıraten müstekıyme) “ve seni doğru yola iletti.” Âyet-i Kerîme’nin üçüncü yönü olan kendi şah-sında ümmetine dönük onlara yansıyan halini anlamaya gelince, şöyle düşünebiliriz. 

 Şu anda tefekkür edelim ki, Hakikat-i Muhamme-diyye ye erişemedik. Hz. Peygamber ise fiziken aramız-da yok, pekî o halde bu (لَكَ) (Leke) “senin için,” (مك) (ke) “sen” ifadelerinin muhatabı kim olacak? Tabii ki, okuyan kişi olacaktır, onu okuyan kişi de îmân ehli ise Onun ümmet-i olacaktır, işte diğer mertebelere ulaşamaz isek bile, Âyet-i kerîme’yi bu mertebesi itibariyle de olsa anlamağa çalışmamız bizlere çook şeyler kazandıracaktır, aksi halde dördüncü şekilde okumuş oluruz ki, bu da gaflet ile hakikatinden uzak olmuş oluruz. Allah korusun. 

 Şöyle düşünelim ki; Allah’ın bizim geçmiş ve gelecek günahlarımızı affetmesi için Hakikat-i ilâhiyye ye ve Sünnet-i seniyye ye sımsıkı sarılmamız gerekmektedir. Bu hali ne kadar kemâle erdirirsek o derece üzerimize olan ni’meti’ni tamamlayacaktır. Bu anlayışlar içerisinde yürüdüğümüz yol (sırat-ı müstakîm) “doğru yol” olacaktır ve bunun kemâli de, diğer yolların da gönüllerimizde (açılma-feth) olma ihtimali artacaktır ve üzerimize olan ni’metinin tamamlanması olacaktır.[48] 

----------------

 لاَ يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ {التوبة/44}

Lâ yeste/zinuke-llezîne yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âhiri en yucâhidû bi-emvâlihim veenfusihim va(A)llâhu alîmun bilmuttekîn(e) Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir. (9/44)

----------------

 Efendimiz bünyesinde olan bu uyarı biz ümmetini de ilgilendiren yönü ulunmaktadır. O gün sahabi olanlar bu konuda risalet mertebesi temsilcisinden izin istemiyeceklerini bunu Allah’a karşı gelmek olduğunu bildirmiştir. Fetih sûresi 10. Ayet yani biat ayetinde onların ellerinin üstinde Allah’ın elinin olduğu ve bunun şahidin Ahadiyet mertebesi olduğu bildirilmektedir.

 Bugün bunu kendimize döndürürsek eğer gerçekten böyle risalet mertebesinin temsilcisi olan resülün, resülü olan bir irfan ehli ile bu anlaşma yapılmış ve nefis mücahadesi ile yola çıkılmış ise bu âyette bu uyarı vardır. Tasavvuf mesleği ömür boyu hatta ebedi süren bir iştir. Eğer bu yola girilmiş ve yolda, yolun götürücüsünde bir sıkıntı verecek bir durum yoksa kaçmak için dur bana bir müsaade demek olmadığı bildirilmektedir. Bu yola çıktın mı? İzin de istenmiyeceği, ya şehid! ya gazi! hükmüyle bu nefis cihadını sürdürülmesi gerektiği bildirilmektedir. 

----------------

 إِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ {التوبة/45}

 İnnemâ yeste/zinuke-llezîne lâ yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âhiri vertâbet kulûbuhum fehum fî raybihim yeteraddedûn(e) Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler. (9/45)

----------------

 Yine Efendimiz bünyesinde de bizleri ilgilendiren yönü vardır. Yolumuzda bir zaman bulunup bana müsaade deyip izin isteyen kişi hakkında “solan bahçenin gülleri” adlı ibretlik dosyada hakkında yazılanları buraya almak uygun olacaktır. 

 Bizlere hem hizmeti, hemde çok zararı olan ve birçok kitabımızı bir hayli karıştıran ve onların geldiği devrelere rastlayan, nasıl geldiğini anlamadığımız, bir “tayfun/fırtına, yasak fırtınası” da onlarla beraber esti, yok oldu gitti, o fırtınanın da nasıl geldiğini nasıl gittiğini halen anlamış değilim muamma olarak kaldı gitti vesselâm. İki hadisenin birlikte aynı zamanlara rastlaması, birçok şeyleri düşündürtüyor. Hakk’tan hayırlısı. Vardır mutlak bir hikmeti.[49] 

 Diğer ibretlik hikayelerin içinde de bu halde olan kişilerin halleri ve süreçleri anlatılmıştır. 

----------------

 وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً وَلَكِن كَرِهَ اللّهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ {التوبة/46}

 Velev erâdû-lhurûce lee’addû lehu uddeten velâkin keriha(A)llâhu-nbi’âsehum fesebbetahum vekîle-k’udû me’a-lkâ’idîn(e) Onlar eğer savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi de onları geri bıraktı ve onlara, “Oturun, oturan âcizlerle beraber” denildi. (9/46)

----------------

 Âyette aslında böyle bir nefis savaşına çıkma isteklerinin kalplerinde gönüllerinde olmadığı bir hazırlık yapmadıklarından anlaşıldığı ifade edilmektedir. Nefislerini eğlendirmekten başka bir şey yapmadıkları için, Allah uluhiyet mertebesi onların harekete geçmesini istemedi ve kervanın gerisinde kaldılar. Daha önce geçen âyet yorumlarında tarikatın yol ve dervişin bu yolda yol alan gece yürüyenin çocukları olduğu ifade edilmişti. Tarikat oturalacak yer değil, sürekli hareket halinde yol alınacak yerdir. Eğer orada yol alınmıyorsa bunun acizlik ile yol almak. Ve böyle bir irfani eğitim içinde hazırlık yapmayanın da bundan sonra bulunacağı yer ve hâlinin bu olması Cenâbı Hakkın isteği olmakla beraber hazırlık yapmayanda kendi hükmünü kendi vermiş olur.

----------------

 لَوْ خَرَجُواْ فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلاَّ خَبَالاً ولأَوْضَعُواْ خِلاَلَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ {التوبة/47}

 Lev haracû fîkum mâ zâdûkum illâ habâlen veleevda’û hilâlekum yebgûnekumu-lfitnete vefîkum semmâ’ûne lehum va(A)llâhu alîmun bi-zzâlimîn(e) Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir. (9/47)

----------------

 Bu tür kişilerin sefere çıktığı zaman sağlam topluluğu nasıl ifsad edeceği Mesnevi-i Şerif beyitlerinde anlatımıyla;

 4008. Zirâ ki Hak: "Zadûküm habâlen” buyurdu ki, zayıf rüfekâdan varakı döndür!

“Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tevbe’de vâki (Tevbe, 9/47) “Eğer onlar sizinle berâber çıksalar,” ancak mekr ve gadr artırırlar idi. Sizin aranızda fitne ve muhâlefet bırakmak isterler idi ve casusluk edip sizin kelâmınızı onlara nakl ederler idi; Allah Teâlâ zâlimleri bilir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’ni “Hak Teâlâ hazretleri, cihâd-ı asgar hakkında zaîfü’l-kalb olan arkadaşlardan kalbinin sahîfesini çevir, buyurdu. Binâenaleyh bu emrin cihâd-ı ekber olan nefis ve şeytan ile olan muharebeye de tatbiki îzâha muhtaç değildir. Tarîk-i Hakk’a sülük emrinde de kaviyyu’l-kalb rüfekâ lâzımdır.

4009. Zîrâ onlar size refik olurlar ise, gaziler saman gibi içsiz olurlar.

Ya’ni “Bu zaîfu’l-kalb olanlar emr-i mücâhedede size refik olurlar ise, düşman ile veyâ nefis ve şeytan ile gazâ edenler, saman çöpünün nasıl içi ve özü yoksa, onların da kuvve-i ma’neviyyeleri zâil olup içsiz ve cevhersiz olurlar ve netîcede dahi mağlûbiyet vâki’ olur.”

4010. Kendilerini sizin ile hem-saf ederler, sonra kaçarlar ve saffın kalbini kırarlar.

O zayıf kalbli olan kimseler, kendilerini sizinle berâber bir saffa koyarlar, sonra iş fıiliyâta gelince kaçarlar ve saffm kalbi olan sizlerin kuvve-i ma’ne- viyyelerini de bozarlar.

4011. Binâenaleyh bu nefersiz biraz sipâhî iyidir ki, ehl-i nifak ile müctemi' gele.

Ya’ni “Bu korkak münâfik cemâati olmaksızın, biraz asker, ehl-i nifâk ile içtimâ’ eden askerden iyidir.”

4012. İyi seçilmiş az badem, acı ile karışmış çokluktan iyidir.

“Bîhte”, elenmiş demektir, burada seçilmiş ve aynlmış ma’nâsma gelir. Ya’ni “İyice seçilmiş az mikdardaki tatlı bâdem, acı bâdem kanşık olan çok mikdardaki bâdemden iyidir.”

4013. Acı ve tatlı gerçi sûretde bir şeydirler; naks o cihetden vâki' oldu ki, hem-dil değildirler.

“Mü’min ile münâfik ve acı bâdem ile tatlı bâdem, sûret i’tibâriyle birbirir nin mümâsilidir, aralarındaki eksiklik bâtınlannm ve içlerinin bir olmamasından vâki’ oldu.” Zîrâ mü’minin kalbinde îmân ve münâfıkın kalbinde ise inkâr duygulan vardır; ve îmân inkânn zıddıdır. Ve kezâ acı, tatlının zıddıdır.[50]

----------------

 لَقَدِ ابْتَغَوُاْ الْفِتْنَةَ مِن قَبْلُ وَقَلَّبُواْ لَكَ الأُمُورَ حَتَّى جَاء الْحَقُّ وَظَهَرَ أَمْرُ اللّهِ وَهُمْ كَارِهُونَ {التوبة/48}

 Lekadi-bteġavû-lfitnete min kablu vekallebû leke-l-umûra hattâ câe-lhakku vezahera emru(A)llâhi vehum kârihûn(e) Andolsun, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı türlü türlü işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri hâlde, Allah’ın dini galip geldi. (9/48)

----------------

 Rivayet olunduğuna göre, bu defa da Hz. Peygamber, Tebük seferi için yola çıktığında Seniyyetü'l-veda' denilen tepede ordugâhını kurmuştu. Abdullah b. Übeyy de adamlarıyla geldi, o tepenin altındaki "Zîcidde" denilen mevkiye kondu. Yanındakiler az bir asker değildi. Ne zaman ki, Resulullah yola koyuldu, Abdullah b. Übeyy, diğer tereddüt içinde olanlarla birlikte sefere katılmaktan vazgeçip geri döndü. Bu arada Abdullah b. Nebtel ve Rifaa ibni Yezid b. Nabut dahi döndüler. Bunlar da Abdullah b. Übeyy gibi ileri gelen münafıklardan idiler. İbnü Übeyy'in Avfoğulları ile, İbnü Nebtel'in Amroğulları ile, İbnü Nabut'un da Beni Kaynuka ile dostluk antlaşmaları vardı. Abdullah b. Übeyy, daha önce Uhud Savaşı sırasında da fitne çıkarmak istemişti. (Âl-i İmran Sûresi'nde âyet 122'nin tefsirine bkz.)[51]

----------------

 وَمِنْهُم مَّن يَقُولُ ائْذَن لِّي وَلاَ تَفْتِنِّي أَلاَ فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواْ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ {التوبة/49}

 Veminhum men yekûlu-/zen lî velâ teftinnî elâ fî-lfitneti sekatû ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e) Onlardan “Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevk etme” diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır. (9/49)

----------------

 Mesnevi şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;

 2551. Cehdler ettiniz ve o pür-safâ oldu; Allâh için ateşi söndürdünüz."

"Hayât-ı dünyeviyyenizde mücâhede ve riyâzetlerde bulunarak, cehennem tabiatlı olan ve cehennem cinsinden olup, işi gücü fitne ve fesâd koparmaktan ibâret bulunan nefsinizi birtakım murdâr ve habîs sıfatlarından tecrîd ederek sâf yaptınız ve huzûzât ateşlerini Allâh için söndürdünüz. Siyâset-gâh olan mahal size tenezzüh-gâh oldu." Burada, cennet ve cehennem hakkında biraz îzâhât i’tâsı fâidelidir.

Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri vardır. Evvelâ ilm-i İlâhîde a’yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen vücûd-ı İlmîlerinin emsâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen, hazret-i şehâdette, ya’ni dünyâda her ikisi de birbirine karışık olarak zâhirdir. Zîrâ dünyâ mezâhir-i âhirete nazaran geniş değilse de cem’iyyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevken biliriz. Râbian, âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ makâm-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir. Ve nefis ve hevâ ve mukteza- yâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makâm-ı kalbe ve rûha dâhil olanlar ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf bulunanlar, envâ’-ı naîm ile mütena’im olurlar. Ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgül olanlar, envâ’-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ,(Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) ya’ni, “Cehennem şimdiki halde kâfirleri muhîttir” buyurur. Celâleddîn-i Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ’ Hâşiyesi’nde buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ kâfirlerin sû’-i i’ti- kâdları ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri neş’e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip, küffârı muazzeb kılacaktır." Bu ma’nâyı müeyyid olarak (s.a.v.) Efendimiz buyururlar “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veyâhût cehennem çukurlarlarından bir çukurdur." Hâmisen, cennetin ve cehennemin en son mezâhiri âhirettedir. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Ve lâkin bu cismâniyyette neş’e-i rûhâniyye gâlibdir. Neş’e-i nefsâniyye gâlib olan bu âlem-i şehâdetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin suver-i maddiyâtı bir karâr üzerine olmayıp, bozulur. Zîrâ kavânîn-i esâsiyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânî-nin suveri sâbit ve berkarârdır. Ve onlann kavânîn-i esâsiyyelerinin îcâbı da böyledir. Binâenaleyh bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma’küldür. Ve o mevtında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcuttur. Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deniz üstünde yürümesi mümkin değil iken, uyuyan kimse rü’yâsında havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtin içinde bulundukça taaccüb etmez, pek tabiî görür. Fakat uyanıp, âlem-i şehâd'etin ahkâmı dâiresine av-det edince, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder. Zîrâ o dakikada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından çıkmıştır. İşte, gerek ahvâl-i berzah, gerek cennet ve cehennem-i cismânî mevtınları bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh’m haberverdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli, ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehâdete kıyâs olunduğu için istib’âd ve inkâr olunur.[52]

 2957. Dumanı ve ateşi kenardan münkirler tarafına hamle getirir görüyoruz.

Bu beyt-i şerifte (Tevbe, 9/49) ya’ni “Muhakkak cehennem şimdiki halde kâfirleri kaplamıştır" âyet-i kerimesine işâret buyrulur. Celâleddin Devvânî hazretleri Zevrâ ’ kitâbında (le-muhîtatün) kelimesindeki “lâm’’a lâm-ı hâliye ma’nâsını vermiştir. Bu beyt-i şerîf dahi bu ma’nâyı te'yid buyurur. Ya’ni “Biz enbiyâ tâifesi bu hayât-ı dünyeviyyenin iç yüzüne de nazar edip görürüz ki, el-an cehennemin dumanı ve ateşi münkirler tarafına hücûm etmektedir.”[53]

 Terzi Baba Fusûs’ül Hikem Cennet ve Cehennem sohbetleri bizim için faydalı olacaktır.

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 20.fasıl, Cennet ve Cehennem. 

Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde zuhûr mahalleri mevcûddur: 

Evvelâ; İlâh-î ilim hazretinde a’yân-ı sâbiteleri vardır.

İkinci olarak; ilmî vücûdlarının benzeri misâl âleminde mevcûttur. 

 Üçüncü olarak; hazret-i şehâdette her ikisi de mîzacı uygun olarak olarak mevcûttur, zâhirdir. Zîrâ hazret-i şehâdet zuhûru âhirete nazaran geniş değilse de, cem’dir, topludur. Ve elem ve lezzetin mîzacının uygunluğunu her zaman bu âlemde zevkan biliriz. 

 Dördüncü olarak; âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ makam-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ni’metin ayn’ıdır. Ve nefis ve hevâ ve iktizâ ettirdiği şeyler cehennemin ayn’ıdır. Bunun için kalb ve rûh makâmına dâhil olan ve övülen ahlâk ve rızâ sıfatı ile vasıflanmış olanlar, türlü türlü ni’metler ile ni’metlenmiş olurlar. Ve nefis ve lezzetleri ve hevâ ve şehevâtı ile meşgûl olanlar türlü belâlar ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ: “inne cehenneme le mühîtatün bil kâfirin” yâni “Ve muhakkak ki; cehennem, kâfirleri mutlaka ihâta edicidir” (Tevbe, 9/49) buyurur.

Celâleddin Devvânî (k.s) hazretleri Zevrâ Hâşiyesi’nde buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ küffârın kötü i’tikadları ve râzı olunmayan ahlâkları, âhiret yapılanmasında cehennem sûretinde zuhûr edip küffâra azâb edecektir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz: “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veyâhut cehennem çukurlarından bir çukurdur.” diye buyururlar. Â’râzdan ibâret olan ahlâk ve insanın amellerinin berzahta münâsib sûretler ile zâhir olacakları gerek âlem-i misâl ve gerek berzah bahislerinde beyân olundu.

Beşinci olarak; cehennem ve cennetin en son zuhûr yeri, âhiret yurdundadır. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Velâkin, bu cismâniyyette rûhâniyye neş’esi gâlibdir. Nefsâniyyet neş’esi gâlib olan bu âlem-i şehâdetin hallerine bakıp da, cismâni cennet ve cehennem hakkında bu âlemin delîlleri ile hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin maddi sûretleri bir karar üzere olmayıp bozulur. Zîrâ külli kânunları bunu gerektirir. Fakat cismâni cennet ve cehennemin sûretleri sâbit ve karârlık üzeredir ve onların külli kânunlarının gereği budur. İşte bu sebebe dayanmaktadır ki, bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği haller, cismâni cennet ve cehennemde ma’kuldur yâni kabûl edilirler. Ve o mevtında bu hallere hayret edilmez. Bunun benzeri bu âlemde de mevcûddur. 

Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deryâ üzerinde yürümesi mümkün olmadığı halde, uyuyan kimse havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtın içinde bulundukça hayret etmez. Sıradan bir hal sûretinde olduğunu düşünür. Uyanıp şehâdet âleminin hükümleri içine döndüğünde, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder; zîrâ o dakîkada hayâl mertebesi hükümlerinin dışına çıkmıştır. İşte gerek berzah halleri, gerek cennet ve cehennem mertebeleri bu hâlin benzeridir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mertebelerin hallerinin garipliği gaflet ehli tarafından şehâdet âlemine kıyâs olunduğu için, uzak görülür ve inkâr olunur. Çünkü onlar bu âlemin hükümleri içinde gark olmuşlar ve mahbûs kalmışlardır.

Şimdi, cismâni cennet ve cehennem haklarındaki âyât-ı Kur’âniyye ve hâdîs-i şerîfler temsîl yolu üzere yüce beyânlara hâvîdir. Müşâhede makâmına vâsıl olmayan her bir mü’min, bu haberler üzerine kendi muhayyilesinde icâd ettiği sûretlere inanmıştır. Halbuki Hak Teâlâ Hazretleri hadîs-i kudsîsinde: “Ben sâlih kullarım için göz görmedik, kulak işitmedik ve beşerin kalbinde hâtırına gelmedik şeyler hazırladım” buyuruyor. Gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve beşerin kalbine gelmeyen şeyler elbette bu âlem-i şehâdette görülen ve işitilen ve hayâl olunan şeylerin hâricinde olacaktır. Bu âlemde cennet hakkındaki ta’rîfler ve tafsîlât ise, beşer kalbinin hatırasına gelen hayâllerden ibârettir. Binâenaleyh gerek cennet ve gerek cehennem bizim hatırımıza gelen hesaplar ve tertîbler hâricindedir.

18.04.2012, Çarşamba Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 20. fasıl, Cennet ve Cehennem Dün geceden devam ile.

Cennet lügatta, “çok ağaçlı bahçe, fidanlık olan bir zemîn” den ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri toprağın üstünü örter. Ve cennet “setr-örtü” mâ’nâsına gelen “cenne” sözünden çıkmış olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir (bu terim Arap dili kurallarındandır). 

Zâhir ulemâsı ıstılâhında, âhiret yurdunun nezih makâmları ve iyi ve güzel makâmlarıdır. Ve bu makam, “güzel fiillerin ve sâlih amellerin cennetidir.” Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin çeşitli ve farklı dereceleri vardır. 

Ârifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “sıfât cennetleri” derler. Ve o abdin İlâh-î kemâl sıfatı ile vasıflanması ve İlâh-î ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Bu cennet dahi, kemâl ehlinin mertebeleri dolayısıyla çeşitlidir. 

Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “zât cennetleri” derler. O da hâs kullarına, Rabbü’l-erbâb olan Allah zü’l-Celâl Hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan Rabb’in tecellî-i zât ile zuhûrundan ve kulun zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde örtülmesi-perdelenmesinden ibârettir. Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki: “ved hulî cenneti” yâni “Cennetime gir) (Fecr, 89/30) kavl-i şerîfinden istifâdedir. Hak Teâlâ, bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur.

Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla örtülü olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur.

İkincisi “ruhlar cenneti”dir ki, Hak Teâlâ o ruhlarda öyle örtünüp, gizlenmiştir ki, ne melek ve ne de beşer ona muttali’-farkında değildir.

Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle örtünmüştür ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’-farkında olamaz .

Cennet-i cismânî ni’met yeridir. Bu mertebeye vâsıl oluncaya kadar kulun hiçbir mertebede râhatı ve hâlis nimetlenmesi yoktur. Ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın sülûk işinde yolunun nihâyetidir. Kemâllerinin hâsılası ancak bu mertebede vâki olur. Ve cennet ehli bu ni’met içinde kalıcı ve ebediyyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ gelmez; ve cümlesi seyr-i fillâhdır. Zîrâ seyr-i fillâhın nihâyeti yoktur.

Cehennem ehli, birisi geçici ve diğeri müebbet olmak üzere iki kısımdır: Geçici olanlar isti’dâd-ı ezelîleri mağfireti iktizâ etmeyen âsi mü’minlerdir. Bunlar Müntakım tecellîsinden sonra cennete dâhil olunurlar. Müebbet olanlar şirk ve küfür ve nifâk ehli olup, aslâ cehennemden çıkmazlar. Çünkü isti’dâd-ı ezelîlerinin gereği budur. Onlar Hakk’ı ancak cehennemde zikrederler; ve cehennem onların ma’bedidir. Fakat uzun bir devreden sonra cehennemin ateşi soğuyup, harâreti gider ve: “Rahmetim gadâbımın üzerine geçmiştir” sırrının zuhûruna binâen bu hâl cehennem ehli hakkında bir ni’met olur. Nitekim hadîs-i şerîfte: “Fî nebâti fîha şeceretü’l-circir-i buyurulmuştur. “Circîr” gâyet sulak mahalde biten bir nebattır Ve Kur’ân-ı Kerîm’de “lâ bisîne fîhâ ahkâbâ” yâni “(Onlar) orada uzun zamanlar boyunca kalacak olanlardır” (Nebe’, 78/23) âyet-i kerîmesi ile azâbın sonlanacağına işâret buyurulur. Zîrâ “hukub” seksen yıl ma’nâsına gelir. Ve “ahkab” “hukub”un cem’i olup uzun müddetten bahsetmekle, nihâyet ma’nâsını ifâde eder.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde, cehennemin havâ-yı nârîden yânî sıcak havadan ibâret olup, içinde ateş olmadığını ve onun kor ateşlerinin mücrimler olduğunu ve cehennem ehlinin bu sıcak hava içinde yanmakta olmakla berâber “küllemâ nedicet cülûdühüm beddelnâhüm cülûden gayrahâ li yezükûl azâb” yânî “Onların derilerinin her yanışında, azabı tatmaları için onları(derilerini) başka deriler ile değiştireceğiz.” (Nisâ, 4/56) âyet-i kerîmesi hükmünce, mahvolmayarak bu şiddetli yanmaya tahammül edebilecek bir vücûda sâhip olacaklarını beyân buyururlar. 

Bu yüksek beyânlara bakarak, cehennemin, güneş maddesinden ibâret küre bir cisim olacağı anlaşılıyor. Halbûki fenni delillere nazaran bu gibi sıcak buhâr hâlinde bulunan kürelerin milyonlarca sene sonra fezâda soğumaları ve katılaşmaları vâriddir. Şu hal ise cehennem ehli hakkında tabi’ki ziyâde bir ni’met olur. Fakat cennet ehlinin ni’meti gibi, hâlis ni’met değildir. Cehennem-i cismânî dahi, şekâvet ehlinin a’yân-ı sâbitesinin, emr-i sülûkte yolunun sonudur. Ve onların husûl-i kemâlleri ancak bu mertebede vâki’ olur.

Şimdi ehl-i cehennemin ni’meti, ehl-i cennetin ni’metine karşılıktır. Velâkin lezzet ve ni’metlenmede her ikisi müsâvîdir. Çünkü ehl-i cennete nisbeten, cennetin ni’metleri ne ise, ehl-i cehenneme nisbeten dahi azâb-ı cehennem odur. Zîrâ tabîatlarına mülâyim olan ni’metler bunlardır. Ehl-i cennet, cehennemden nasıl kaçarsa, ehl-i cehennem dahi ehl-i cennetten öylece kaçar. Bunun bu âlemde benzeri pek çoktur. Meselâ insan necâsetten nasıl nefret eder kaçar ve gül kokusundan hoşlanırsa, necâset böceği dahi gülden öylece nefret edip, kaçar ve necâsetten haz duyar. Velâkin bu iki ni’met arasında çok büyük bir uzaklık ve ayrılık vardır. Emr-i vücûdda temiz ve pis bir dîğerinden ayrılmış olduğundan, ehl-i cennetin ni’meti temiz ve ehl-i cehennemin ni’meti de habîsât cinsindendir. Ehl-i cennetin ni’meti karışıksız mutmainnilik ile “Rahmânü’r-Rahîm” hazretinden ve ehl-i cehennemin ni’meti ise Müntakım tecellîsinden ve elîm azâbtan sonra “Erhamü’r-râhimîn”in rahmetinden zâhir olur. Ve cehennem ateşinin zevâlinden sonra, ehl-i cehennemin bu soğumuş küre üzerindeki maîşetleri gâyet süflî ve hâkir ve sâir azâblar dâiresindedir ve ebediyyen oradan çıkmazlar. “Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk” yânî “Onlar, semâlar ve yeryüzü durdukça orada ebedî kalıcılardır.” (Hûd, 11/107)[54]

----------------

 إِن تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكَ مُصِيبَةٌ يَقُولُواْ قَدْ أَخَذْنَا أَمْرَنَا مِن قَبْلُ وَيَتَوَلَّواْ وَّهُمْ فَرِحُونَ {التوبة/50}

İn tusibke hasenetun tesu/hum ve-in tusibke musîbetun yekûlû kad ehaznâ emranâ min kablu veyetevellev vehum ferihûn(e) Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musîbet gelirse, “Biz tedbirimizi önceden almıştık” derler ve sevinerek dönüp giderler. (9/50)

----------------

 قُل لَّن يُصِيبَنَا إِلاَّ مَا كَتَبَ اللّهُ لَنَا هُوَ مَوْلاَنَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ {التوبة/51}

 Kul len yusîbenâ illâ mâ keteba(A)llâhu lenâ huve mevlânâ ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e) De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (9/51)

----------------

 4485. Çünkü müminlerin alâmeti mağlûbiyettir; fakat müminin mağlûbluğunda güzellik vardır.

Mü’minler mağlûbiyetten müteessir olmazlar, çünkü onlar âlemde Hakk’ın tecellî-i efâlini müşâhede ederler. Efâl-i ilâhiyye önünde dâimâ mağlûb ve münkesirdirler; bu sebeble mü’minlerin alâmeti mağlûbiyet olur, fakat mü’minin mağlûbiyetinde ve inkisârında güzellik vardır, çünkü onu ef’âl-i Hak’dan görür. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/51) ya’ni “Habibim de ki: Bize Allah Teâlâ hazretlerinin bizim için ezelde yazdığı şeyin gayri isâbet etmez” buyrulur.[55]

----------------

 قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَا إِلاَّ إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ أَن يُصِيبَكُمُ اللّهُ بِعَذَابٍ مِّنْ عِندِهِ أَوْ بِأَيْدِينَا فَتَرَبَّصُواْ إِنَّا مَعَكُم مُّتَرَبِّصُونَ {التوبة/52}

 Kul hel terabbesûne binâ illâ ihdâ-lhusneyeyn(i) venahnu neterabbesu bikum en yusîbekumu(A)llâhu bi’aâbin min indihi ev bi-eydînâ feterabbesû innâ me’akum muterabbisûn(e) De ki: “Bizim için siz, (şehitlik veya zafer olmak üzere) ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz. Biz de, Allah’ın kendi katından veya bizim ellerimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz. Haydi bekleye durun. Şüphesiz biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.” (9/52)

----------------

 İki güzellik meallerde verilen şehitlik (müşahade) zafer (feth) dir. Müşahade “Fenafillah” Zafer ise Bekabillah mertebesidir. Allah uluhiyet katından veya “vema rameyta” (8/17) âyetine atıfla attığın zaman sen atmadın Allah attı ile Fenafillah mertebesi ile ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz.

----------------

 قُلْ أَنفِقُواْ طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَّن يُتَقَبَّلَ مِنكُمْ إِنَّكُمْ كُنتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ {التوبة/53}

 Kul enfikû tav’an ev kerhen len yutekabbele minkum innekum kuntum kavmen fâsikîn(e) Yine de ki: “İster gönüllü, ister gönülsüz olarak harcayın, sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz fasık bir topluluksunuz.” (9/53)

----------------

 53. Âyetler hakkında yapmış olduğum çalışmadaki yorumu buraya almak uygun olacaktır.

(9/53-) – “De ki: İster gönüllü verin ister gönülsüz, sizden (sadaka) asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz." 

--------------------

Âyetin zâhirinden mudil yaşantısı üzere olanların vermiş oldukları kabul olunmayacağı bildirilmektedir. Bunu âyeti irfâniyet açısından incelemeye çalışırsak;

Şeriat ve tarîkât anlayışında olanların, ihtiyaç sahiplerine yaptıkları yardımlar sevap olarak addedilmekte ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) tarafından mükafatlandıralacağı anlayışıdır. Bu mertebeye göre doğrudur. Tas tamam yerinde bir davranıştır…

Ama kişi Hakîkat mertebesinde yaşıyorsa ve ihtiyaç sahibi gördüğü kişiye acıyıp yardım ediyorsa, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’a karşı sorumlu olabilir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) ben bu kulumu bu hâl üzere görmek istiyordum. Ben bu kuluma ihtiyacımı veremez miydim? Sen benim işime ne karışıyorsun sorularına muhatap olunabilir. Marifet mertebesinde yaşayan kişide gönlüne sorar ver derse verir, verme derse vermez.

Efendi Babam bir hatırasını bu konu ile bağlantılı olduğu için kendi ağzından aktardığı gibi hatırımızda kalanları yazalım.

Bursa’ya Nüket Hanım ve çocuklarla gitmiştik. Henüz çocuklar o zaman küçüklerdi. Kültür parkta dolaşmıştık ve vakit akşam olmuştu. Yanımıza yanaşan ve elinde sakız satan çocuk elinde kalan son sakızları bize satmak istiyordu. Amca ne olursun al evime gidiyim diyordu. Evladım ihtiyacımız yok dedikçe ısrarını devam ettiriyordu. En sonunda “Benim” için al” deyince, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bizatihi almamı istediğini anlayıp, çocuğun elinde ne varsa aldık. Çocuk sevinçle parayı aldı ve uzaklaştı…[56]

İşte irfan ehlini gönlünden vuran kelime “Benim için”, yorumunu okuyanlara bırakıyorum.[57]

----------------

 وَمَا مَنَعَهُمْ أَن تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلاَّ أَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَبِرَسُولِهِ وَلاَ يَأْتُونَ الصَّلاَةَ إِلاَّ وَهُمْ كُسَالَى وَلاَ يُنفِقُونَ إِلاَّ وَهُمْ كَارِهُونَ {التوبة/54}

 Vemâ mene’ahum en tukbele minhum nefekâtuhum illâ ennehum keferû bi(A)llâhi vebirasûlihi velâ ye/tûne-ssalâte illâ vehum kusâlâ velâ yunfikûne illâ vehum kârihûn(e) Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur. (9/54)

----------------

 Onları kendilerinden, nafakalarını kabul olunmaktan engelleyen de başka birşey değil, ancak şu halleridir ki, bunlar hakikatte Allah'a ve Resulü'ne küfrettiler, inanmayıp inkâr ettiler. Ve namaza da ancak tembel tembel, üşene üşene, gelirler, başka türlü gelmezler infakı da ancak hoşlanmaya hoşlanmaya yaparlar, başka türlü yapmazlar. Yani Allah ve Resulü'ne kalben küfürleri devam ettiğinden, namazın ve infakın ne yerine getirilmesindeki sevaba, ne de terkinden dolayı günaha inanmadıklarından, adeta namazı boşuna bir külfet, infakı da bir cereme, bir zarar saydıklarından, bu gibi görevleri yaparken, bunları kalben iman ve gönül hoşluğu ile seve seve ve Allah rızası için değil başka bir maksat, dış görünüşü kurtarmak için yaparlar. Bundan dolayı infakı bir istek ve benimseme söz konusu olmadan görünüşte gönül hoşluğu ile yapıyormuş olsalar bile o nafakaların Allah yoluna harcanması yine de canlarını sıkar. Bunu gönülden isyan ederek ve istemeyerek verirler. Şüphe yok ki, bir kimsenin inanmadığı bir şeyi yapması, dışardan belli etmese bile kendi içinde mutlak bir isteksizlik konusudur. Hasılı kabule engel olan mutlak fısk ve günah değil, küfürdür. Ve önceki "kerhen" tabiri belli olan isteksizliği, ikinci "karihun" ise içlerindeki mutlak isteksizliği ifade eder.[58]

 Gönlün önemi burada bir kere daha ortaya çıkmaktadır. Bir tavuk bile kümesi, falluğu olmazsa yani uyun ortam meydana gelmezse yumurtlamaz isteksiz olur. Olsa bile o yumurtanının randımanı düşüktür. O gönülde Hakka iman, resülüne muhabbet olmazsa ilimleri ve mir’ac olan namaz kabul olmaz ki Uluhiyet ve Risalet mertebesini inkar etmektedirler. Gönülsüzce, gönül zâti mahaldir. Bundan önce ef’âl, esmâ, sıfât mertebeleri bu gönülde faaliyete geçirilir. Böyle mertebelerin faaliyete geçmediği bir gönül de haliyle gönülsüz olur ve ilimleri hakk ilmi olmaz ve mir’aclarıda usül ve mertebesine uygun olmadığı için kabul olmaz.

----------------

 فَلاَ تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُمْ إِنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُم بِهَا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ أَنفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ {التوبة/55}

Felâ tu’cibke emvâluhum velâ evlâduhum innemâ yurîdu(A)llâhu liyu’azzibehum bihâ fî-lhayâti-ddunyâ vetezheka enfusuhum vehum kâfirûn(e) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah, bununla ancak onlara dünya hayatında azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor. (9/55)

----------------

 Onların kendi malları hayali varlıklarıdır, çocukları ise birimsel akılları ile ürettikleri bilgiler ve birimsel nefisleri olduğu için bu hayali çokluğun aslı yoktur. 

Acib kelimesi mealde imrendirme olarak verilmiştir. Acib sözlük anlamları; Hayret veren. Şaşılacak şey. Acibe. Garibe, ucube; Tuhaf karşılanacak şey veya kimse… Bu hayali bilgiler ile ürettikleri seni şaşıtmasın… 

Peki nasıl azap olunmaktadırlar, asıllarından ve Hakk’tan uzak olmaları azabın en büyüğüdür. “Küntü kenz” gizli hazineleri kendi yanlarındadır ama nasıl çocuk altının, elmasın kıymetini bilmez bunlar çocukların oyuncağı mesabesinde olan mallarının çokluğu ile övünmektedirler. Onların kendi nefislerinin küfür yani kendi hakikatlerini örtüp gizledikleri şekilde nefislerinin bu hakikatten örtülmüş şekilde çıkmalarını istiyor. 

----------------

 وَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ إِنَّهُمْ لَمِنكُمْ وَمَا هُم مِّنكُمْ وَلَكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ {التوبة/56}

Veyahlifûne bi(A)llâhi innehum leminkum vemâ hum minkum velâkinnehum kavmun yefrakûn(e) Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah adını anarak yemin ederler. Oysa onlar sizden değillerdir. Fakat onlar korkudan ödleri patlayan bir topluluktur. (9/56)

----------------

 لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَأً أَوْ مَغَارَاتٍ أَوْ مُدَّخَلاً لَّوَلَّوْاْ إِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ {التوبة/57}

 Lev yecidûne melceen ev megârâtin ev muddehalen levellev ileyhi vehum yecmehûn(e) Eğer sığınacak bir yer veya (gizlenecek) mağaralar yahut girilecek bir delik bulsalardı, hemen koşarak oraya kaçarlardı. (9/57)

----------------

 Mesnevi-i Şerif beyitlerinde bu delik hakkında;

 2777. Onu ki Mûsâ asâ gördü, halbuki değildi, ejderhâ idi, onun sırrı dudak açtı.

“Mûsâ (a.s.) bir peygamber-i âlîşân iken elinde tuttuğu asâyı hiss-i zâhirin galebesi sebebiyle asâ gördü. Halbuki o asânın sırn bu vücûd-i izâfî âleminde göründüğü gibi değil idi. Bir büyük ejderhâ idi ki, onun vasfı bu cildin ibtidâlannda geçti. O asânın sırrı ve iç yüzü vakti gelince asâlık ve değneklik nikabını yüzünden kaldırdı ve ağız açtı.” Şeyh-i Ekber buyururlar ki: “Burada ayn-ı vâhidenin ancak sûrede zuhûru vardır. O ayn-ı vâhide, asâ sûreti libâsı ile zâhir olduğu vakit asâdır ve yılan sûretinde zâhir olduğu vakit dahi yılandır, ya’ni bu isimler ile yâd olunur. Bunun için Allah Teâlâ hazretleri asâ hakkında (Tâhâ, 20/21) “Biz onu evvelki sîretine iâde ederiz" buyurdu; ve “sîret”, maddî meslek ve gidiş ma’nâsına olup, o ayn-ı vâhidenin bu vücûd-i izâfî âlemindeki sîreti dahi asâ sûretinde görünmek idi. Avn-ı vâhide, yılanlık vazifesini îfâ ettikten sonra Hak Teâlâ onu evvelki sûretine, ya’ni asâ sûretine iâde buyurdu. Binâenaleyh buradaki ihtilâf ancak sîret ve sûrettedir. Bu sûretlerin hakîkat-i kabilesinde değildir. İşte asânın sırrı bu idi." İmdi ey sırdan ve hakâik-ı eşyâdan câhil olan kimse, bir nebiyy-i zîşânın hâli böyle olur ve Hak Teâlâ bildirmedikçe hakâik-i eşyâya muttali olamaz ise, bak senin hâlin ne olur?

2778. Mâdemki böyle bir şâh değneğin sırrını bilemez, sen bu tuzağın ve tânelerin sırrını ne bilirsin?

Mûsâ (a.s.) gibi böyle bir şâh-ı nübüvvet elindeki asânın sımnı ve iç yüzünü bilemezse, bu dünyâ tuzağının sırnnı ve içindeki suver-i muhtelife tânelerinin sırrını sen ne bilirsin ki, kâr-ı İlâhî hakkında durûb-i emsâl irâdına cesâret edersin!

2779. Vaktaki Mûsâ'nı gözü meselde galat oldu, bir fuzûlî sıçan nasıl delik yapar?

“Mesel”, burada temsîl ma’nâsınadır. “Müddehal”, delik demektir. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/57) “Eğer sığınacak bir yer yâhut mağaralar veya bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.” buyurulmuştur.

Ya’ni “Mûsâ (a.s.)ın his gözü, asânın sırnnı ve hakikatini kendi hayâline ve ilmine değnek ve asâ sûretinde nakş ve temsîl etmekte galata düştü ve Hak Teâlâ hazretleri tarafından (Tâhâ, 20/17) “Yâ Mûsâ sağ elindeki şey nedir?” hitâbı vâki’ olduğu vakit: (Tâhâ, 20/18) ya’ni “Yâ Rab o asâdır, ben onun üzerine dayanırım ve onunla koyunlarıma yaprak kopanın ve benim için onda dîger hâcetler vardır” diye cevâb verdi. Binâenaleyh elindeki asânın kat’iyyen asâ olduğuna hükmetti ve sırrından gafil oldu. Bu böyle olunca bir fuzûlî, ya’ni vazifesinden hâriç bir işe karışan ve hırs-ı dünyâya mağlûb olmak i’tibâriyle sıçan mesâbesinde bulunan bir kimse, eşyânın hakikati ve esrârı tarafına nasıl delik açabilir?”[59]

İşte bu mağara ve deliği açabilmek için seyri sülük eğitimi içine dahil olmak gerekir. 

Dünyaya gelip çocukluk devresini geçirerek buluğa ve bedeni kemale eren kimse gaflet ile bir ömür geçirmek istemeyip, manevi olgunluğa erişmek istiyorsa evvela şer-i ahkamın icablarını yerine getirmesi gerekecektir. 

Kişi dünyaya geldiği andan hatta daha evvelki geçirmiş olduğu ahvaldan Hakk yoluna döndüğü yine kadar bir sürü suni bilgi ve alışkanlıklara sahip olmuş olur. Aslında olan safiyet çok derinlerde kalmıştır ve onun üstüne sayılamıyacak kadar yanlış ve çok lüzumsuz şeyler dolmuştur. İşte bu lüzumsuz şeylerden kurtulmanın yolu (لأ) “lâ” dan geçmekle olur. 

( لَا) “lâ” ya ulaşmak[60]

Aslında (لأ) “lâ” dan geçmek bir tarafa (لأ) “lâ” ya ulaşmak büyük bir maharettir. Çünkü o Allah’ın zatına giden bir kapı hem de çok büyük bir kapıdır. Onun önüne gelince insan ne yapacağını, nasıl o kapıda kendine yer ve yol bulacağını şaşırır. Çünkü iki tarafı da birbirine benzeyen (لا) “lâm elif” ile karşılaşmıştır. Ortadan () “lâm”ı kaldırırsa (ُ) “elif” kalır; (ُ) “elif”i kaldırırsa () “lâm” kalır. Ayrıca onları birbirinden ayırmak da mümkün değildir. Ayakları birbirine öyle karışmışlardır, ki adeta çaprazlama ikiye katlanmış “tek” gibidirler. 

Sağ uçtan aşağı insen, çizgiye devam edip sol uçtan çıksan o zaman soldaki “elif lam” olur. Yok eğer sol uçtan aşağı inip, sağ uçtan geriye yukarıya çıksan gene soldaki “elif lam”, sağdaki “lâm elif” olur ama okumaya ters düşer. Bu sefer “elif lam” şeklinde olur, aslı ise, “lâm elif” tir. 

İşte bu birinci (1.) mertebe oldukça zor bir mertebedir. Gerçek yol eri, buraya geldiğinde yani zikrine, fikrine başladığında hayatında bir hayli değişiklikler olacaktır ve nefsiyle mücadeleye girişecektir. Nefsi kendisini bu (لأ) “lâ” kapısından uzaklaştırmaya, kendi ise, o kapıyı zorlamaya çalışacaktır. 

İşte bu arada (لا) “lâm elif”in altındaki boşluğa sığınabilirse, ne ala bir müddet orada gizlenebilir. O zindanda kendisini dış etkenlerden kısmen koruyabilir.[61] Bir müddet buna dayanması lazım gelmekte, dışarda kalanlara (لأ) “lâ” (yoksunuz) diyebilmelidir. İşte dışarının tehlikelerinden ancak (لأ) “lâ” nın muhafazası ile kurtulmak mümkün olur. 

Bu (لا) “lâm elif”e beşeriyyet yönünden baktığımızda () “lâm” aşikar, (ُ) “elif” gizlidir; uluhiyyet yönünden baktığımızda ise, (ُ) “elif” aşikar, () “lâm” gizlidir. 

On iki (12) mertebenin birinci (1.) mertebesi olan bu “nefsi emmare” mertebesinde bir takım insanlar yerleşir kalırlar daha ileriye gitmek istemezler “Kelime-i Tevhid”i lafzen ifade ederler, bulundukları yerde oturur dururlar. 

Tabii ki, orayı tanımak için biraz kalmak gerekir, ama süre uzarsa zaman kaybı olur, çünkü yol epey uzundur. 

Orada bir miktar temizlenme yapması kendi varlığında Hakk’tan gayrı sevdiği şeyleri terketmesi gerekmektedir. 

Bu terkin yapıldığı yer de (لأ) “lâ” dır ve Hakk’tan gayrı kendinde sevdiği ne varsa hepsi bu (لأ) “lâ” nın kapsamındadır.[62] 

----------------

 وَمِنْهُم مَّن يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِ فَإِنْ أُعْطُواْ مِنْهَا رَضُواْ وَإِن لَّمْ يُعْطَوْاْ مِنهَا إِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ {التوبة/58}

 Veminhum men yelmizuke fî assadekâti fe-in u’tû minhâ radû ve-in lem yu’tav minhâ izâ hum yeshatûn(e) İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar. (9/58)

----------------

 Huneyn ganîmetleri bölüşülürken Haricilerin aslı ve bu mezhebin kurucusu olan ve İbn-i Ebu-Zül-Huveysarat-üt-Temîmi diye anılan Hurku-us ibn-i Züheyr, Hz. Peygambere, adâlete riâyet et yâ Rasulâllah demiş, Hz. Muhammed (s.a.a) de vay sana, ben de adâlete riâyet etmezse kim eder buyurmuştu. Ömer, izin ver de ya Resulullah, şunun boynunu vurayım deyince Hz. Peygamber, bırak demişti, sizden bir kavim zuhur edecek ki onlar da din emirlerine uymakla beraber sizin işlerinizi aşağı görecekler. Kûr’ân okuyacaklar, fakat gönüllerine tesir etmeyecek. Ok yaydan nasıl çıkarsa onlar da öylece dinden çıkacaklar... (al-Tecrid, 2, Kitabu Fazail-il-Kur'an, s. 122). Bir rivayette bu ayet, İbn-il Cuvaz adlı bir münafık hakkındadır. Münafıklar, Muhammed hoşuna gidene ve sevdiğine veriyor, dilediği gibi pay ediyor demişler; bu ayet bu münasebetle inmiştir (Mecma, 1, 508). Bölünen ganimetin, Hayber ganimeti olduğu da söylenmiştir.[63]

----------------

 وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوْاْ مَا آتَاهُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ سَيُؤْتِينَا اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَرَسُولُهُ إِنَّا إِلَى اللّهِ رَاغِبُونَ {التوبة/59}

 Velev ennehum radû mâ âtâhumu(A)llâhu verasûluhu ve kâlû hasbuna(A)llâhu seyu/tîna(A)llâhu min fadlihi verasûluhu innâ ila(A)llâhi râġibûn(e) Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, “Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah’a rağbet eder (O’nun ihsanını ister)iz” deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu. (9/59)

----------------

 إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاء وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {التوبة/60}

 İnnemâ-ssadekâtu lilfukarâ-i velmesâkîni vel’âmilîne aleyhâ velmu-ellefeti kulûbuhum vefî-rrikâbi velgârimîne vefî sebîli(A)llâhi vebni-ssebîl(i)(s) ferîdaten mina(A)llâh(i) va(A)llâhu alîmun hakîm(un) Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/60)

----------------

 Bu âyet hakkında Zekât ve İnfak konusunda yapmış olduğumuz çalışmamız faydalı olacaktır.[64]

-------------------

 1-2) YOKSULLAR VE DÜŞKÜNLER.

3) ZEKÂT İŞLERİNDE ÇALIŞANLAR.

4) MÜELLEFE-İ KULÛB.

5) KÖLELER.

6) BORÇLULAR.

7) ALLAH YOLUNDA OLANLAR.

8) YOLDA KALMIŞ KİMSE.

-------------------

Tevbe sûresinin 60. âyetinde Sadaka-Zekât verilecekler[65] 8 sınıf olarak Cenâb-ı Hakk’ın tasnif ettiği bellidir. Zâhirende bunların kim olduğu bellidir.

Peki, batînen zekât alacak ve verecek kişiler kimlerdir…

Biat âyeti; 48. Fetih Sûresinin 10. Âyetidir. (48+10=58) dir. 5 hazret mertebesi ve 8 cennettir.

“Abdiyyet, Risalet, Uluhiyyet” tatbikati ile biat edildiği ve Selâmete erildiği zaman 5 hazret mertebesinin Nur-u ile aydınlanmaya kişinin gönlü müsait hale gelmiş olur… 

Bu sohbet ile zâhir ve bâtın ile “Nûr” ile saliğin gönlüne ulaştırılır. Bu ulaşım vekaleten Allah c.c. esmâsı yönü ile asaleten ulaştıranın İsm-i Hassı yönündendir… Rabb-ini hamd den aciz kalıp, rabbinin kendisinin övdüğü gibi övemeyen yani hakikatini ondan başkası olduğunu anlayıp bu tevbeyi yapmayan hayal ve vehimden başka bir şey ulaştıramaz. Bilindiği gibi Zekât helal ve elde olan para-mal ile verilir. Elde kaydı olmayanın neyi verilebilir…

Yoksullar; yoksul az bir miktar malı olup zekât miktarı mala sahip olmayandır… Yol ehli olup hala varlık emâreleri gösteren kişilerdir. Nefs-i Benlik, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik yani bu mertebedeki varlığa sahip çıkanlardır. Hakikatte malı olsa da yoksul-yoksundurlar. Bunlara verilen hakikat bilgileri ile bu hayali varlık kaldırılıp, yerine hakk’ın varlığı tahsis etmesi sağlanır. 

Düşkünler, miskinler; Miskin ise Sekene halidir. Sekene ise sakin olmak, o mahallin sakini oturanı olmaktır. 5 hazret mertebesinin her bir mertebesinde sükûna ermişliği vardır. Bu mertebeden salik’in bir üst mertebeye çıkması için verilen zekât ile onu bir üst mertebenin sakini olmaya yöneltmektir.

Zekât işlerinde çalışanlar; yolda kendilerine bazı küçük görev veren kişiler… Mânâ da yaptıkları çalışmalar ve ilgilendikleri kişilerden gelenleri bir araya toplayıp yolun başında bulunan kişiye gönderip. Bunların bir süzgeçten geçirip harmanlanın taliplilerine tekrar ulaştırılmasıdır. Bu görev verilmiş kişiler ustalık eğitimi, usta öğreticiliği eğitimi almaktadır. Bunların durumuna göre gerekli eğitimi vermektir. 

Müellef-i Kulûb; “gönülleri ısındırılan, yumuşatılan kimseler” … Kendisinde bir takım irfaniyet emaresi ve yola karşı muhabbeti görülen kişilerin… İmkanlar dahilinde kendilerinin sohbetlere çağırılarak, kitaplardan verilerek veya tavsiye edilerek ilgilen kişilerin sahanın varlığından haberdar edilerek… İsteyenlerin yola katılma ve bu ilmi bilgilerden Zekât verilmesidir…

Köleler; Köle bilindiği gibi her türlü kendi tasarrufu bir başkasının elinde bulunan ve onun tasarrufunda olan kimsedir…

Bir gün köle ve efendisi caminin yanından geçiyormuş. Sabah namazı vaktiymiş. Köle, efendi sen biraz bekle de sabah namazını kılayım demiş. Efendi peki olur demiş ve içeriye giren köleyi beklemeye başlamış… İçeri giren cemaat dışarı çıkmış ama bir türlü köle dışarı gelmiyormuş… Efendi seslenmiş niye dışarı gelmiyorsun demiş. Köle, sen niye içeri gelmiyorsun Efendi demiş… Efendi gelemem demiş. Köle de, işte seni içeri sokmayan beni dışarı bırakmıyor demiş…

Kıssa dan hisse bu ya, nefsinin kölelerini bu esaretten kurtarmak için kendilerine verilen ilim de bu kısmın zekâtı olmaktadır…[66] 

Borçlular; borçlu olan bir kimse ise normalde bir başkasına borçlu olan kimsedir. Hakikatte ise hakikatine borçlu olandır. Bir gün iki arkadaş ilim tahsili için bir hocaya gitmişler. Evladım sen ne kadar biliyorsun demiş. Hiç bilmiyorum demiş. Sen 1 lira vereceksin demiş. Diğerine sen ne kadar biliyorsun demiş. Az biliyorum deyince 2 lira vereceksin cevabını almış. Arkadaşım hiç bilmiyor 1 lira verecek. Ben bildiğim halde niye 2 lira vereceğim deyince 1 lira öğretim karşılığı, bir lira ise bildiklerini unutturma karşılığında diye cevap almış…

İşte kişi ne kadar nefsinin, hayali ve vehimi ile öğrendiği bilgiler ile borçlu duruma düşmektedir… Bu borcun telafisi ile hakikat ilmi ile bu hayal ve vehimi bilgilerin unutturulmasıdır.

Allah yolunda olanlar; âyet-i kerimede burada geçen ifade “fi sebilillah” hiçbir karşılık beklemeden Allah yolunda olanlardır… Allah yolunda nefsi ile cihad edenlerdir…

Kişi bazen bulunduğu yerden istifade edemeyebilir veya bulunduğu yer kendine yeterli olmaya bilir. İşte Allah için Allah yolunda olan kimse, nefsi veya başka bir beklenti içinde olan kimse değil. Yeri gelmiş iken yazayım böyle bir arayış içinde iken gittiğim bir dergahın başı olan rahmetli Mustafa Dede isimli zat sen Allah için buraya geliyorsun kendine dikkat et buraya her türlü kimse gelir. Çorba için gelir, iş için gelir, para için gelir, vs. için gelir diye gelir uyarmıştı… 

Böyle bir kimse Fena Fİş-şeyh, Fena Fİr Resül, Fena Fİllah mertebesinde olabilir. Hiçbir karşılık beklemeden bu yoldadır. Bulunduğu yerden uygun iznini alır. Eğer izin vermezse bu durumdan zaten haberi yoktur. Ve kendisine İlm-i, Ayn-i ve Hakk-ı olan zekât durumuna göre verilir…

-------------------

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ümmetine, lisân-ı Muhammed-î’den hiç eksiksiz nefh etmiştir. 

Bu oluşum: 

 Sahâbî’lerden-----tabiin’e, onlardan -----tebe-i tabiine ve onlardan bu günlere kadar gelen varisleri tarafın-dan yeni gelenlere nefh edilerek devam etmektedir. 

 ca’l ettik (kıldık) “nûr” esmâ mertebesidir ve varlıkların belirlendiği ve kimlik kazandıkları yerdir. 

 “Bir nûr

Bu bilim de Kûr’ân-ı Keriym’de bildirilmiştir. 

 “Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz.” Bazı kullarımız’da “Hâdi” ismini zuhura getireceğiz.

 Sen doğru yola hidayetleyen (rehberlik) edensin.

 Bu doğru yol evvelâ “sırat-ı müstakim,” daha sonra da“sıratullah” tır.

Bu da “isra” ve “mi’râc” tır, ki Allah’ın (c.c.) yolu “ef’âlin”den, “zâtına”dır.

“Göklerde ve yerde olan mutlaka O’nundur, O’ndan zuhur ettiğinden yine “her şey O’na seyredecek, O’na dönecektir. 

Zat-ı ilâhi Rûh, nûr, ve madde mertebesiyle zuhur-dadır. Bunlardan “nûr” ve “Rûh” unu tekrar geri, yani kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır.[67]

-------------------

Yolda kalmış kimse; yol halidir kişinin başına çeşitli işler gelir ve gideceği yere varamaz. Bulunduğu yer bazı durumlardan istemez, yolunun başının ömrü vefa etmez. Durumu yola devam etmesine uygun ise yola alınır ve intibakı sağlanır. Yeri tesbit edilir. Ve yoldan gerekli ilim sütü ile yardım edilir…

-------------------

Miskinlere ver, miskin sâkin olan, sükûnette olan demektir, yani kendisine ait hiçbir varlığı olmayan kimse, fakir belirli bazı şeyleri olan, ama zor hayat yaşayandır, miskin ise zâhirde kendine ait hiçbir şeyi olmayan, bâtında da nefsaniyeti olmayan demektir, işte ona kendinin hakikatini vermek lâzım, İlâh-î hakikati ona vermek lâzımdır.

Ve yolda kalanlara da yardımcı olmak, bunlar talebeler de olabiliyorlar, zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de Hakk yolunda olan kimseler demektir, yani mânevi yol ehli olanlara da yardım edin ki esas yardımda bu oluyor. Zâhiri yapılan yardım ancak dünyadaki ihtiyacını gidermek için olan bir yardımdır, ama bâtıni yol ehline yapılan yardım ebedidir.

Dilencilere, onlarda, zâhir olarak bildiğimiz fakirler olup dilenenlerdir, birde Hakk’ın gani kapısında fakr ile dilenenler yani İlâh-î ilme talip olanlardır, İlâh-î ilmi dileyenlerdir. Bu avami mânâ da dilenmek değilde murat etmek mânâsınadır. 

Ve kölelere, gerçi zamanımızda zâhiri kölelik fiilen kalkmış gibi ama aslında bu kölelik günümüzde çok daha ağır bir şekilde sürdürülüyor. Şimdi maddenin kölesiyiz, kimse bizi tutup bir yerlere götürüp suçsuz yere, hapse atmıyor ama madde öyle bir boğazımıza sarılmış ki bizi kendi istikametine doğru alabildiğine koşturarak götürüyor. İşte bu tür nefis kölelerine, onlara kendi hakikatini anlatmakta onları hürriyete kavuşturmaktır, fakat para vermek sûretiyle değil, kendisini kendisine tanıtmak sûretiyle, nefsinin köleliğinden kurtarmak sûretiyledir.

 Zekâtını vermesi lâzımdır, maddi zekâtını verdiği gibi bâtıni zekâtını vermesi lâzımdır, yani ilmin zekâtını vermesi lâzımdır.[68] 

----------------

 وَمِنْهُمُ الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيِقُولُونَ هُوَ أُذُنٌ قُلْ أُذُنُ خَيْرٍ لَّكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ آمَنُواْ مِنكُمْ وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّهِ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {التوبة/61}

 Veminhumu-llezîne yu/zûne-nnebiyye veyekûlûne huve uzun(un) kul użunu hayrin lekum yu/minu bi(A)llâhi veyu/minu lilmu/minîne verahmetun lillezîne âmenû minkum velleżîne yu/zûne rasûla(A)llâhi lehum azâbun elîm(un) Yine onlardan peygamberi inciten ve “O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır” diyen kimseler de vardır. De ki: “O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah’a inanır, mü’minlere inanır (güvenir). İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah’ın Resûlünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır.” (9/61)

----------------

 Şunlar da onlardandır ki, Peygambere eza ederler. Münafıklardan bir kısmı aralarında konuşurken Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hakkında ileri geri konuşmuşlar, içlerinden bazıları "Onun hakkında böyle dedikodu yapmayınız, korkarız ki, kulağına gider, o zaman da bizim için iyi olmaz." demişler. Cülas b. Süveydî, "Biz dilediğimizi söyleriz, sonra da onun yanında söylediğimizi inkâr ederiz, üstüne bir de yemin bastırdık mı, o da hemen bizim doğru söylediğimize inanır, Muhammed duyduğuna inanan bir kulaktır." demiş. İşte bunu açıklamak üzere buyuruluyor ki: Ve o bir kulaktır, derler. Yani ne söylenirse dinler, reddetmez, belirtilerine göre kabul olunup olunmayacağı ayırdetmez, yutar, sanki kendisi bütünüyle bir kulaktan ibaretmiş gibidir. Araplar casusa "ayn", yani "göz" dedikleri gibi, her söylenene kanan, her işittiğine inanan saf kimseye de "üzün" yani "kulak" derler. Hz. Peygamber de münafıkların kabahatlerini yüzlerine vurmaz, merhamet ve kerem gösterirdi. Özellikle yemine çok saygı gösterirdi. Onlar da onun bu tutumunu, onun saflığına verirlerdi. Ondan dolayı böyle söylemişlerdi.[69]

 Mesnevi-i Şerif beyitlerinde Efendimiz (s.a.v.) in kulak olması hakkında;

 103. Baş kulağını hezlden ve yalandan bağla, tâ ki şehr-i cânı fürûğ ile göresin.

“Hezl”den murad, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede (Muhammed, 47/36) “Dünyâ hayâtı laib lehvdir” buyuruluyor. Ve “yalan”dan murâd dahi, vücûdda da’vâ-yı istiklâldir. Ya’nî “Hezlden ve oyundan ibâret olan hayât-ı dünyeviyye âhenklerine karşı, bu zâhir ve cisim kulağını bağla ve nefsinin vücûdda istiklâl ve e'nâniyet davâsına karşı sağır ol! Tâ ki nazarından bu âlem-i kesâfetin dağdağalan zâil olup olanca parlaklığı ile can şehrini göresin!”

104. Muhammed’in kulağı sözde sır çeker ki, ona Hak Kûr'ân 'da "Hüve üzün" der.

Görmez misin can âleminin sultânı olan Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin mübarek kulağı bu âlem-i kesâfetin harf ve sâvtı içinde, kulûb-i beşerdeki esrârı çeker ve işitir. Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de o sultân-ı enbiyâyı (Tevbe, 9/61) ya’nî “O kulaktır” buyurur. Bu beyt-i şerifte sûre-i Tevbe’de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: (Tevbe, 9/61) Ya’nî “Ve münâfıklardan ba’zıları vardır ki Peygamber’ e eziyet ederler ve “O kulaktır” derler. Ey Peygamberim, sizin için hayırlı olan kulaktır, de!” Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü budur ki: Resûl-i zîşân Efendimiz’in gıyâbında münâfıklar şân-ı nübüvvete lâyık olmayan sözler söyler idi, içlerinden ba’zıları: “Susunuz o baştan ayağa kadar kulaktır, bizim sözlerimizi işitip bilâhire bizi kepaze eder” dedi.[70] Ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Ya’nî “Evet, Peygamber kulaktır, sizin esrârınızı gıyâbda dahi dinler, fakat onun böyle baştan ayağa kadar kulak olması sizin için hayırlıdır” buyruldu.

105. O Peygamber baştan başa kulaktır ve gözdür. Biz ondan tazeyiz O murzıdır; biz sabiyiz.

 O Peygamber-i zîşân her ne kadar sûrette bir cism-i kesîf görünürse de rûh-i musavver hâlinde bulunduğundan, hâssa-i rûh iktizâsınca, vücûdunun hey’et-i mecmûasıyla uzaktan ve yakından işitir ve görür. Biz vârisân-ı Mu- hammedînin ervahı, o nebiyy-i zîşândan tâzelenir ve tarâvet bulur. Bu rûhâniyyet sütünü bize emziren odur ve biz dahi onun emzirdiği rûhaniyyet sütünü içip, neşv ü nemâ bulan sabileriz. Uzaktan ve yakından hey’et-i mecmûamız ile görmek ve işitmek hâssasını o hazrete kemâl-i tebaıyyetten bu-luruz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bir aylık yoldan Hz. Sâriye’nin harekât-ı harbiyyesini gördü ve ona kumanda edip işittirdi ve Hz. Sâriye de uzaktan Hz. Ömer’in sesini işitti. 

----------------

 يَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْ وَاللّهُ وَرَسُولُهُ أَحَقُّ أَن يُرْضُوهُ إِن كَانُواْ مُؤْمِنِينَ {التوبة/62}

 Yahlifûne bi(A)llâhi lekum liyurdûkum va(A)llâhu verasûluhu ehakku en yurdûhu in kânû mu/minîn(e) Sizi razı etmek için, Allah’a yemin ederler. Eğer gerçekten mü’min iseler (bilsinler ki), Allah ve Resûlü’nü razı etmeleri daha önceliklidir. (9/62)

----------------

 أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّهُ مَن يُحَادِدِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا ذَلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ {التوبة/63}

 Elem ya’lemû ennehu men yuhâdidi(A)llâhe verasûlehu feenne lehu nâra cehenneme hâliden fîhâ zâlike-lhizyu-l’azîm(u) Allah’a ve Resûlüne karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir. (9/63)

----------------

 يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ أَن تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا فِي قُلُوبِهِم قُلِ اسْتَهْزِؤُواْ إِنَّ اللّهَ مُخْرِجٌ مَّا تَحْذَرُونَ {التوبة/64}

 Yahzeru-lmunâfikûne en tunezzele aleyhim sûratun tunebbi-uhum bimâ fî kulûbihim kuli-stehzi-û inna(A)llâhe muhricun mâ tahzerûn(e) Münafıklar, kalplerinde olan şeyleri, yüzlerine karşı açıkça haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler. De ki: “Siz alay ede durun! Allah, çekindiğiniz o şeyi ortaya çıkaracaktır.” (9/64)

----------------

 De ki; "alay edin bakalım!" Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber, Tebük seferine çıkarken münafıklardan bir süvari bölüğü de önde gidiyor ve kendi aralarında Kur'ân'la, Peygamber'le alay ediyorlardı: "Şu adama bakın, Şam kalelerini ve köşklerini fethetmek istiyor heyhat, heyhat!..." diyorlardı. Allah Teâlâ, Resulü'ne bunu haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Şu bölüğü durdurunuz." buyurdu ve yanlarına vardı, "Siz şöyle şöyle dediniz." dedi. Onlar da yemin ederek "Hayır, Ya Resulallah, hayır vallahi, ne senin, ne ashabının hakkında kötü bir şey söylemedik, sadece yol yorgunluğunu unutturmak için şakalaşıp eğleniyorduk." diye cevap vermişlerdi. Daha sonraki âyetler, bu çeşit davranışları kınayan ve sonuçlarının kötülüğüne dikkat çeken, müminleri uyaran âyetlerdir.[71] 

----------------

 وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ إِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ أَبِاللّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ {التوبة/65}

Vele-in seeltehum leyekûlunne innemâ kunnâ nehûdu venel’ab(u) kul ebi(A)llâhi veâyâtihi verasûlihi kuntum testehzi-ûn(e) Şâyet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, “Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk”, derler. De ki: “Allah’la, O’nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz?” (9/65)

----------------

 لاَ تَعْتَذِرُواْ قَدْ كَفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ إِن نَّعْفُ عَن طَآئِفَةٍ مِّنكُمْ نُعَذِّبْ طَآئِفَةً بِأَنَّهُمْ كَانُواْ مُجْرِمِينَ {التوبة/66}

 Lâ ta’tezirû kad kefertum ba’de îmânikum in na’fu an tâ-ifetin minkum nu’ażżib tâ-ifeten bi-ennehum kânû mucrimîn(e) Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, (sözde) iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz. (9/66)

----------------

 الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُم مِّن بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُواْ اللّهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ {التوبة/67}

 Elmunâfikûne velmunâfikâtu ba’duhum min ba’d(in) ye/murûne bilmunkeri veyenhevne ani-lma’rûfi veyakbidûne eydiyehum nesû(A)llâhe fenesiyehum(k) inne-lmunâfikîne humu-lfâsikûn(e) Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridir). Kötülüğü emredip iyiliği yasaklarlar, ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir. (9/67)

----------------

 وَعَدَ اللهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا هِيَ حَسْبُهُمْ وَلَعَنَهُمُ اللّهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُّقِيمٌ {التوبة/68}

 Ve’ada(A)llâhu-lmunâfikîne velmunâfikâti velkuffâra nâra cehenneme hâlidîne fîhâ hiye hasbuhum vele’anehumu(A)llâh(u) velehum azâbun mukîm(un) Allah, erkek münafıklara, kadın münafıklara ve kâfirlere, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşini va’detti. O, onlara yeter. Allah, onlara lânet etmiştir. Onlar için sürekli bir azap vardır. (9/68)

----------------

 كَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ كَانُواْ أَشَدَّ مِنكُمْ قُوَّةً وَأَكْثَرَ أَمْوَالاً وَأَوْلاَدًا فَاسْتَمْتَعُواْ بِخَلاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُم بِخَلاَقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ بِخَلاَقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذِي خَاضُواْ أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الُّدنْيَا وَالآخِرَةِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ {التوبة/69}

Kellezîne min kablikum kânû eşedde minkum kuvveten veeksera emvâlen veevlâden festemte’û bihalâkihim festemta’tum bihalâkikum kemâ-stemte’a-llezîne min kablikum bihalâkihim vehudtum kellezî hâdû ulâ-ike habitat a’mâluhum fî-ddunyâ vel-âhira(ti) veulâ-ike humu-lhâsirûn(e)

(Ey münafıklar!), siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz: Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı. Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de (dünya zevkine) daldınız. İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir. (9/69)

----------------

 أَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ إِبْرَاهِيمَ وِأَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِ أَتَتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ {التوبة/70}

Elem ye/tihim nebeu-llezîne min kablihim kavmi nûhin ve’âdin vesemûde vekavmi ibrâhîme veashâbi medyene velmu/tefikât(i) etet-hum rusuluhum bilbeyyinât(i) femâ kâna(A)llâhu liyazlimehum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e) Onlara kendilerinden öncekilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin; İbrahim’in kavminin; Medyen halkının ve yerle bir olan şehirlerin haberleri ulaşmadı mı? Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getirmişti. (Ama inanmadılar, Allah da onları cezalandırdı.) Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı. (9/70)

----------------

Nûhiyyet : Beşeriyyetinden kurtulmaya çalışmanın inkılâbıdır Adiyyet : Emr olunduğun gibi dosdoğru olma ve ihtiyarlamanın inkılabıdır. 

Semudiyyet : Beden devesi ile hacca gitmenin inkılabıdır. 

İbrâhimiyyet : Tevhid-i ef’âl inkılâbıdır.

Medyeniyyet : Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur. Tartı-Terazinin inkılabıdır.

 İşte bu halk ve kavimler peygamberlerinin getirmiş olduğu bu inkılap olan mucizeleri anlayamadılar ve inkar ettiler. 

----------------

 وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {التوبة/71}

 Velmu/minûne velmu/minâtu ba’duhum evliyâu ba’d(in) ye/murûne bilma’rûfi veyenhevne ani-lmunkeri veyukîmûne-ssalâte veyu/tûne-zzekâte veyutî’ûna(A)llâhe verasûleh(u) ulâ-ike seyerhamuhumu(A)llâh(u) inna(A)llâhe azîzun hakîm(un) Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/71)

----------------

 Mü’min erkek ve mü’in kadınlar birbirinin velisi (evliya) sıdır. 

 Erkek ve kadın özelliğine baktığımız zaman erkek bireysel olarak akıl ve genel olarak rec’ül aklı küllü temsil eder. Kadın (nisa) ise bireysel olarak nefs ve genel olarak nefsi küll üretkeliği temsil eder. Akıl program, nefs bunun uygulacısı olan üretkenliğidir. Efendimiz (s.a.v.) “Müm’in Müm’inin Aynasıdır.”[72] Buyurmuştur. Akıl aynasından nefis aynamasına yansıma ile oluşan bir “evliya” kavramı vardır. Akl-ı küllden gelen ayan-ı sabite programı ile salih amel programını uygulayan nefs birbinin dostu velisi olmaktadır. 

Veli-evliya-velayet ne demek İz-Terzi Baba birlikte anlamaya çalışalım…

(05/08/2007) Pazar günü akşamla yatsı arası yazılarımın bir kısmını yazmış, kâğıtlarımı toplayıp torbaya koymuş yatsı ezanı nı beklemekte idim ve tevhid hakikatleri üzere tefekkürde idim, o anda Ezân-ı Muhammed-î Müezzin tarafından, (Allah-u Ekber) diye okunmağa başladı. İşte o anda şöyle bir (açılım-feth) oldu, deniyordu ki; “Velâyet!” (Zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir.) Evet bu ibare o anda rabb-ı mın (azîz yardımı, yüce lütfu, güzel bir açılımı ve fethi) olmuştu. Şükründen aciziz. 

 Şu yazıları bilgisayara aktardığım sırada yukarıda belirttiğim tarih birden sür’atle dikkatimi çekti ve tekrar hayretler içinde kalmıştım, çünkü bu günkü ve bu yazıları yazdığım an ki tarih o yazıların yazıldığı tarihten tamı tamamına tam bir yıl sonrasıydı. Şu anki zaman (05/08/2008) Salı akşamı ve şu anda az bir süre kalan yatsı namazını, hem yazılarımı yazmağa çalışıyorken bir taraftan da yatsı namazının okunmasını bekliyorum ve Müezzin efendi (Allah-u Ekber) diye okumaya başladı, gerçekten çok ilginç bir hadise oluştu. Sanki bir sene hiç geçmemiş ve ben orada “Haremi şerifte” bir direğin dibinde yazılarıma sanki kaldığım yerden devam ediyor-muş gibiyim. Gerçekten bu hadiseyi bilinçli olarak rast getirmeye çalışsaydım olması mümkün değildi. 

 Uzun senelerdir bu mevzularla ilgili olduğum halde velâyet-in bu tür bir terkiple ne anlatıldığına ve ne de yazıldığına şahit olmamış ve bu hususta hep bir gerçek izah tabiri aramıştım, o kadar çok tabirler kullanılmıştı ki; hattâ bir çok kimseler bu tabirlerin ifade ettiği kişilerin kendileri olduğunu hiç bir delilsiz, zan ve vehim etmişlerdir ki, böyle bir benlik anlayışlarına nasıl düşüldüğü hayret edilecek şeylerden dir. 

 Yeri gelmişken velâyet kelimesinin ifade ettiği ma nâdan kısmen bahsedelim gerçi bu hususta çok kelâm edilmiş çok yazılar yazılmış, çok ta iddialarda bulunanlar olmuştur, ilgilenenler araştırıp bulabilirler, birkaç satırda biz ilâve etsek kime ne zararı olur? 

 Lügatta Veli=(Veli) Ermiş-eren-Allah dostu-Mâlik-Küçük çocukların halinden mes’ul kimse-Baba-Allah’ın isimlerinden biri.) Diye ifade edilmektedir. 

 Evvelâ, velâyet-i, hakk’ın ve halkın Velileri diye ikiye ayırabiliriz. 

 (1) Halkın velileri = Bunlar aslında, gerçek manâ da (Veli) olmayıp, zahirde, belki ibadet ve taat-lerinin çok görülmesinden, (Evliya gibi) lâkabı yakıştırılıp daha sonraki nesiller tarafından (Evliya) diye tanınan ve bu şekilde şöhret bulan, yapılarına göre (âbit, zâkir, şâkir, mutteki) gibi olan İnsanlardır. Evliya diye şöhret bulmuş bu kimseler halkın evliyalarıdır ki; Evliya sınıfına girmezler. 

 (2) Hakk’ın velileri = İse (4) sınıftır: 

(1) = Meşreb-i İbrâhimiyye velileri: 

(2) = Meşreb-i Museviyye velileri:

(3) = Meşreb-i İseviyye velileri:

(4) = Meşreb-i Muhammediyye velileri, dir ki, en kemal-lileri bunlardır. 

Not=Yukarıda bahsedilen, Museviyyet, İseviyyet velileri, dışarıda yaşayanlar değil Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen mertebeleri itibariyledir. Aslında dışarıda böyle bir velâyette söz konusu değildir. 

Aslında gerçek manâ da bir veliyi kolay, kolay tanımak mümkün olmaz, çünkü (Hakk ehlinin olmaz nişanı) denmiştir. 

 Bir Hadîs-i Kûdsî de, Efendimizin ağzından; Cenâb-ı Hakk. (Benim Veli kullarım kubbelerimin altındadır, onları benden başka kimse tanımaz.) Diye buyurmuştur. Kendi tanıtmadıkça... 

Allah-ın kubbeleri, Onun İsimleri ve sıfatlarıdır, Velileri onların korumaları altındadır ve oralarda sakindirler. Allah (c.c.) lühü Rasûl ve Nebi ismini almamıştır ama (Veli) ismini almıştır.

وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ

( Vallah-u veliyyül mü’minîn) 

3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin _veli_sidir.” Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir manevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler. 

 Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i ilâyeden’dir ve Hak ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecel-lisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan 0lan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur. Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise o nun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhuru-dur ki, kubbelerinin altındadır.

 Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kulu’nun Hakk’a ayna olmasıyla hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.) Gerçek Evliyaları bir başka yönüyle üç kısma ayı-rabiliriz. 

(1) Evliya-ı şahsiyye: Kendi şahsında gizli Evliya.

(2) Evliya-ı cemâatiyye: Kendi topluluğunun Evliyası.

(3) Evliya-ı umumiyye: Kıyamete doğru gelecek olan Mehdî (a.s.) lâm dır. 

 (1) Evliya-ı şahsiyye = Halkın hiç tanımadığı bilmediği Allah-ın (c.c.) lühü gizli Velileri, Cenâb-ı Hakk’ın o mahalde o mahallin anlayışı üzere zuhur ettiği mahaller’dir ve tasarrufları yoktur. Kendi halleri ve ken-di mahallerinde sade bir yaşam sürerek hayatlarına devam ederler. 

 (2) Evliya-ı cemâatiyye = Çevresinde bir ce-mâat oluşmuş irfan, tevhid ve muhabbet ehli eğitici kimselerdir. Yakın çevresinden birçoğu dahi o nun Veliliğinin farkında bile değildir. Bunların Zât-î olanları ayrıca gizli bâtında (Rasûl) dürler, ancak bu risâletleri, yeni bir hüküm getirme yönüyle değil, evvelce gelen hükümleri, Zât-î hususiyyetleri gereği, gerçeği ile sonraki nesilleri ulaştırmaları yönüyle (irsal) etmekte ve haber vermeleridir bu oluşum ise velâyetleri yönüyledir.

 İşte bazı kitaplarda Nübüvvet sona ermiştir, ancak (Risâlet) devam etmektedir, diye bahsedilen husus bâtın-î manâda budur. Zâhiren (Risalet ve Nübüvvet) sona ermiştir yeni bir hüküm gelmeyecektir. Çünkü din (tamamlanmıştır.) Ancak bu dinin batın-î manâda olan hususiyyetleri Hakk’ın Velileri tarafından yeni kuşaklara bâtın-î hakikatleri (rasûl) irsâl etmekte ve haber vermeleri yönüyle nişansız (irsâl)olarak devam etmektedir. 

Ayrıca zâhirî Risalette, zâhir ehli Âlimlerimiz tarfından vekâlet yönüyle zâhiren yürütülmektedir. Bahsedilen husus budur.

 Gerçekten de bâtın-î risâlet kesilmiş olsa idi İslâ-mın gerçek manâ da olan bâtın-ı kesintiye uğrar sadece zâhiri bir İslâm anlayışı ve tatbikatı kalırdı ki, bu da sadece kabukla olan bir meşguliyyet olurdu. Ancak şunu da üzülerek ifade etmek gerekirse İslâm’ın büyük çoğunluğu sadece zâhir ve beden-î bir İslâm-ı yaşamak-ta özde ve rûhta olanı yaşayanlar ise çok azınlıkta kalmaktadırlar. 

 (3) Evliya-ı umumiyye ise= Geleceği belirtilen (Mehdî) (a.s.) dır ve başka da yoktur. İşte (Velâyet kemâlâtı) denilen husus bu kimsede ortaya çıkacak ve onda son bulacaktır. Hz. Rasûlüllah’ın (genel Rasûlü) habercisi ve vekili olacaktır, Onun devrinde (Hâdî) isminin zuhuru çoğalacağından ve kendisi (Hâdî) isminin nokta zuhur mahalli olacağından kendisi bilmediği halde, Mehdîliği halk tarafından hemen kabul görecektir. Geçmiş zamanlarda ve zamanımızda da bu iddialar görüldüğü gibi, ben Mehdiyim, ben falanım, ben filânım diye o kişilerin bu iddialarda bulunmaları bu makamlarla hiç ilgilerinin olmadığını, ancak kendi hayal ve zanlarında kurdukları kendi hayal dünyalarının Mehdîleri veya hayal-î diğer mertebelerin sahipleri oldukları açık olarak anlaşılmaktadır. 

 Yani ben şuyum iddiasında bulunmak o şeyin kendinde olmadığını açık olarak belirtmektedir. Bu hali şöyle özetlemişlerdir. (Bilen demez, deyen bilmez, bu nasıl sırdır ki, akıl ermez.) Evet yine şu anda o sonsuz olarak okunan ve okunacak olan sabah (Ezân-ı Muhammedîlerinden biri daha okunmakta bu yüzden şimdilik yine yazılarımı daha sonra devam etmek üzere toplamak zamanı geldi. 

 Evet yolumuza tekrar devam edelim. Veliliğin tarifini yaparken,(zuhur halini, kadîm haline dönüş-türmektir.) Demiştik, bunu biraz açmaya çalışalım. 

 “Zuhur hali” demek hakk’tan en uzak mevkî de perdelenmiş olarak nefsinde zâhir olmak, demektir. “Kadim hali” ise kişinin (â’yan-ı sabitesi) ve “vene-fahtü” hakikatiyle bâtın da ki gerçek ilâhi kimliğidir. İşte Velâyet zâhir varlığını ilâhi kimliğine (Veli) etmesi (yaklaştırması) ve onda (nefiy) yok etmesidir. 

 İşte bu haliyle yaşayan, görüntü de olan o beden Hakk’ın velisi yani zuhur mahalli ve zât-î tecelligâhıdır. Bu da ancak gerçek bir eğitim ve irfaniyyet mesleğidir. Ciddi düzenli, mutlak bir bilinç ve irfaniyyet isteyen bir husustur, eğiten ve eğitilen iki tarafında kaabiliyetli olması gerekir ve yaklaşık ortalama (15/20) seneye ihtiyaç vardır. Ancak sistemsiz bir uygulama ile nice (15/20) seneler geçse yine de hiç bir netice alınamaz. 

 Bazı meraklı kimseler zaman, zaman sağ olsunlar iyi niyetleri ile ziyaretimize gelirler, hallerini anlatırlar, şu kadar zamandır, şuradayız, buradayız, aşağı yukarı yaklaşık (20) senedir dersliyiz derler, bizde bu süre zar-fında ne yaptınız, nerelerdesiniz, diye istişari manâ da bir soru yöneltince (biz bilmeyiz efendim hocam bilir) derler. Bu ve benzeri cevaplardan ne sonuçlar çıkartılır sizlerin idraklerinize bırakıyorum. Cenâb-ı Hakk cümlemize selâmet ve kurtuluş nasib etsin. İnşeallah. 

 Şehadet kelimesinde Efendimizin iki özelliği vardır. Biri (abd) lığı, diğeri de (Rasûl) lüğüdür. İşte (abd) lığı yani zâhiri, yani o zâhirini bâtınına ulaştırdığı için (abd) lığı aynı zamanda (Veliliği) dir. (Rasûllüğü) de (Risâlet-i) dir. Ve (abd) lığı daha önde gelmektedir, çünkü Velâyet olmayınca kişi özüne ve özündeki Hakk’a varamayacağından, zâten Rasûl veya nebî olması’da mümkün değildir. Her Peygamberin Veliliği vardır, ancak her veli Peygamber değildir. Aşağıdaki Âyet-i Kerîme ile bu mevzua özet olarak son verelim. 

أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُم يَحْزَنُونَ

(Elâ inne evliyaellahi lâ havfun aleyhim ve lâhüm yahzenün)

10/62. “Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın(Veli) dostları için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”[73] 

 Şimdi yolumuza bir şiir ile devam edelim, Aynası[74]

Mü'min'dir Allah'ın zuhur aynası,
Hakk ve kulun ortak olur aynası,
Bazen Hakk, bazen kul mürur aynası,
Mü'min'ül Mü'min'in Allah aynası. 

İki ayna, elma Hakk'ı bildirir,
Ellerini meyva gibi dildirir,
Hakk'a ayna arif pası sildirir,
Kulunun sinesi Hakk'ın aynası.

Cilala aynanı yavaş dingince,
Sırat-ı Müstakim nefse ilgince,
Sıratullah dikey mirac bilgince,
Allah ile seyir aşkın aynası.

Tozunu havanda tokmak dövünce ,
Cenab-ı Hakk habib diye övünce,
Âlemlere rahmet irsal edince,
Zuhuru Muhammed insan aynası.

Özümün özü nuru yayınca,
Zulmetin aslı "Hu" anlayınca,
Zatı'nın elini selamlayınca,
İlahi Hakikat Kabe aynası.

Oturdum mescid de direğin dibine,
Dahil edilince sure-i fethine,
Habibten en güzel ders ümmetine,   
Allah'ın ahlakı Cemal aynası.

"Nusretiyle Aziz" olan rahmeti, 
Dinleyen, dillendi bildi Ahmeti,   
Dilenmiş olan saatte okunur kameti,    
Seyrettiğim Mü'min Mü'min aynası.

Nefsinin yıldızı benlik sönünce,
Vehim ve hayali gönlün görünce,
Zuhur hali kadim hale dönünce,
Gönle tulu etti  Veli aynası.

Allahu ekberle uruc edince,
İmam kabesine döndü kendince,
Uydum efendime cemaat bendince,  
Dur Rabb'in namazda Esma aynası.

Kavuşma vaktinin müjdesi bakın,
"Men reani" dedi,  âleme yakîn,
"Fekad real Hak" nefsinden sakın,
Muhammedi Mirac Necm'in aynası. 

Allah ve Resül den, dinlerim Duhan,   
Mübarek gecede inince Kur'ân,
Kadir gecesinde Rabb'imle Handan,  
İnsanı uyaran Zât'ın aynası. 

Bedri münirin de bugün bayram,
Üçyüz onüç Resül indi kelam,
Sakin oldu eshab verdi selam,
İnsan-ı kamil'dir, Muhammed aynası. (s.a.v.) Tekrar âyete dönersek;

İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Şeriat ve tarikat mertebesinden baktığımızda şeriat olarak Allah’ın emirlerini emr edip, yapılması yasak olan işlerden sakındırmaktır. Tarikat mertebesinden bakıldığı zaman mürşid muhabbetinden geri kalmak, dergaha gitmekten geri kalmak verilen tesbihatın yapılması gibi görevleri emr ve nehiydir. Hakikat mertebesine gelince ise “bilma’rûfi” iyilik olarak meallendilirmiştir ama başında “bi” ile dir. Aslında iyilik ile dir. “Maruf” bilinen, güzellik ile dir. Tarikat mertebesinde güzelliğe dönüşmektedir. Hakikat mertebesinde “Maruf” Arif olunan demektir. Arif olarak kötülükten men ise kişinin varlığındaki hakk’ı bilmemesi, tanımaması ise kişinin kendine en büyük kötülüktür. İşte bu taliplilere ve istidatli kişilere baştaki “Mim” Hakikat-i Muhammediye ile irfan olnur ve sayısal değeri “40” mertebe üzere anlatılır. 

Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. 

“yukîmûne” namazı ikame ederler, ikame sözlük mâ’nâsı ayakta durdurma, ayakta tutma, ayağa kaldırma. 

Namazı ayağa kadır yani mir’ac ederler. Zekât şeriatte 40 ta 1 dir. Hakikatte 40 ta 39 dur. Kişiye kalan 1 ise Hakk’ın varlığıdır. 

Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir.

Efendimiz (s.a.v.) “Mü’minin firasetinden! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.[75]” buyurmuştur. 

Mü’min eşyanın hakikatına bakar nasıl firaset ile bu da kendisine gelen “ilham” ile olur. Allah’a ve Resüle itaat etmeleri ise ma’nâsı hakk’tan olan risalet mertebesi ile hadisi kutsi ve Uluhiyet mertebesinden gelen ma’nâsı ve lafzı hakk’tan olan vahiy’e riayet ederek bu lhamları bu ölçüleri mihenk kabul ederek kabul eder ve tatbik ederler. Bu konu hakkında (81) “Hayal vadisinin çıkmaz sokakları” adlı eserde geniş malumat vardır.

Merhamet “Rahim” sıfatından gelmektedir. Fusûs’ül Hikem Süleyman Fassı Rahmaniyet hikmeti üzeredir.

Ma'lûm olsun ki rahmet, biri zatî diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısmıdır. Yani Allah’ın Rahmeti iki kısımdır; Zati ve Sıfati olarak. Ve bu iki rahmetten her birisi dahi, husûsiyyet ve umûmiyyet i'tibâriyle iki kısma ayrılır ki, şu halde rahmet dört asıl üzerine bina edilmiş olur. Yani Rahmet dört asıl üzere geliyormuş. 

Asl-ı evvel yani birinci asıl: Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zat’i rahmettir, Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfi olan yani ahadiyetin Zat’ında gizli olan nisbetler ve şe’nlerin, Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına tecellîsi suretiyle, ilim mertebesinde sübût bulmalarıdır. Yani birinci rahmet Hakkın kendi Zat’ında kendi Zat’ına tecellisi suretiyle ilim mertebesinde sabit bulunmasıdır. Diğer tabirle Hakk’ın Zat-ı ahadiyetinde sıkıntı içinde kalmış olan esmasını nefes-i rahmanisi ile nefh edip, onlara vücûd-i ilmî i'tâsı suretiyle bu sıkıntıdan âzâd etmesidir ki, bu rahmet cemî'-i esmaya umumidir. 

Bu rahmet-i evvel, asl-ı evvel, birinci rahmettir. Yani Zat-ı ahadiyette sıkıntı içinde kalmış olan esma-i ilahiye nefes-i rahmani ile nefes edilip, tenfis edilip, yani dışarıya çıkartılıp onlara vücud-u ilmi itasıyla -yalnız burada âlemlere yaygın hali değil, sadece ilk zuhuru ilmi bir vücut vermesi dolayısıyladır- bu sıkıntıdan azad etmesi, kurtarmasıdır ki bu rahmet cemi esmâya umumidir, yani bütün isimler bu rahmetin kapsamındadır. Birinci rahmet budur. 

Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zat’i rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbet eserlerinden olan ezeli lütfudur. Ve bu inayet için hiçbir sebeb ve vesilenin dahl ve te'sîri yoktur. Yani ikinci rahmet; rahmet-i Zati hususi rahmettir ve bunun için hiçbir sebep vesilenin dahi tesiri yoktur, yani şu, şu şekilde oldu da bundan oldu diye hiçbir tesiri yoktur. Meselâ enbiyâ-i zîşân (aleyhimü's-selâm) haklarında geçiş yapan onlara verilen ezeli inayet ezeli lütuf bu nevidir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hizmet meydana çıkmadığı halde a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sabit olmuştur. Bu Hakk’ın hususi olarak Zat’i itasıdır. 

Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi sıfat tecellisidir. Bu rahmet, eşyanın tümüne rahmeti çok olan umumi Rahmetin hükmüdür. Yani Zat’i rahmetin umumi hükmüdür. Zîrâ umumi zati rahmet îcâbiyle ilimde sabit olan a'yân-ı sabitenin suretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zahir oldular. Yani bu hakikat gereğince ayan-ı kevniye yani bu madde alemindeki suretleriyle zahir oldular. Bu da üçüncüsüdür. 

Asl-ı râbi' yani dördüncü asli rahmet: Sıfati hususi rahmettir. Bu rahmet dahi, rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup ezeli saidlere mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sabiteleri hakkında mesbûk (önce bulunmuş olma) olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazreti şehâdette dahi zuhuru şüphesizdir. İşte böyle dört tane asıl Rahmet oldu. Rahmeti Zat’i, Sıfati olmak üzere ikiye ayırdı, onları da ikişerden dörde ayırdı, asl-ı evvel, rahmet-i ammei Zatiye, Zati Rahmet. Bu bütün varlıkların ilm-i ilahide zuhura çıkmalarıdır, ilim olarak zuhura çıkmalarıdır. Zat-ı Ahadiyetten birinci asl-ı evvel budur, Rahmet-i evvel budur, ikincisi Hakkın bazı kullarına asarından evvel yani meydana gelmesinden evvel ettiği lütuflardır. Bunlar da peygamberlere verdiği Zat’i rahmet hususi rahmettir. Diğeri umumi bu ise hususi rahmettir. 

Üçüncüye gelince umumi sıfat rahmetidir. Yani birinci Zat’i Rahmetti, buradaki ikinci umumi sıfat rahmetidir; birinci Zat’i Rahmetti burada ikinci umumi sıfat rahmeti. Sıfat rahmeti de bütün eşyanın yukarıda ilm-i ilahide verilen rahmetinin Zat’i rahmetinin ilim olarak, ilimden de kevniyete dönmesidir. Dördüncüsü de kullarının arasından bazı kullarına özel rahmetini tahsis etmesidir. İnayet-i ezeliye hükmünün bu hazret-i şehadette zuhura çıkmasıdır.[76] 

Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 

----------------

 وَعَدَ اللّهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {التوبة/72}

 Ve’ada(A)llâhu-lmu/minîne velmu/minâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru hâlidîne fîhâ vemesâkine tayyibeten fî cennâti adn(in)(c) veridvânun mina(A)llâhi ekber(u) zâlike huve-lfevzu-l’azîm(u) Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler va’detti. Allah’ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır. (9/72)

----------------

 Mesnevi-i şerif beyitlerinde bu âyet hakkında;

 896. Bizim nefeslerimiz, bizden bakâ yurduna hediye olarak tertemiz yükselir.

897. Ondan sonra bu söylemelerin mükâfâtı, celâl sâhibi tarafından rahmet olarak, bize onun iki katı gelir.

Bizim nefeslerimiz tertemiz olarak Hakk'a yükseldikten sonra, bu kalb hâlisliği ile olan Hakk zikrinin mükâfâtı celâl ve azamet sâhibi olan Hak Teâlâ tarafından bize o hediyemizin iki katı rahmet olarak iner. Bu rahmet ise ilâhi rızâdır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: (Tevbe, 9/72) “ve rıdvânun minallâhi ekber” "Allah Teâlâ tarafından olan rızâ pek büyüktür." 

 898. Bundan sonra kul, nâil olduğu şey cinsinden olan şeye nâil olmak için, bizi onun benzerine mecbûr eder.

İlâhî rahmet ve büyük rızâ hâsıl olduktan sonra, kul evvelce nâil olduğu şeye tekrar nâil olmak için, bizi yine kalb huzûru ile, evvelki hâlin benzeri olan Hakk’ın zikirlerine mecbûr eder ve kul bu ilâhî rahmet netîcesinde, artık başka türlü hareket edemez. Kendisi için Hakk’ın zikri bir zarûret hâlini kazanır; ve mükâfatı da kat kat olur.

899. İşte böylece dâima çıkar ve iner. Bu, onun üzerine devâmlıdır aslâ gidici değildir.

Hak zikri ile sarf olunan nefesler böyle dâima Hakk'a yükselir ve Hak tarafından da onun mükâfâtı sana iki kat olarak iner. Bu senin hâlin böyle yükselme ve inme üzerinde devâmlı olur, aslâ kesilmez ve gitmez.[77]

3000. Vaktaki cennetlik cennetin cinsi gelmiştir, yine cinsiyetten Hâlık'a tapıcı oldu.

Hak Teâlâ sûre-i Tevbe’de cennetler hakkında (Tevbe, 9/72) ya’nî “Adn cennetlerinde iyi olan meskenler vardır" buyurur; ve sûre-i Nûr’da: dahi (Nûr, 24/26) “İyi olanlar iyi olanlar içindir” buyurur. Mü’minlerin ahlâkı ve ef'âli iyi ve latîf olduğu için, onlar cennet cinsinden olurlar. İşte bu cinsiyetten dolayı onlar bâkî olan Hâlık’a tapıcı olurlar. Fakat münkirlerin ahlâkı ve efâli hayvânî ve nefsânî olduğundan, onların bu fenâ sıfatları fenâ bir yer olan cehennem cinsindendir. Onun için onlar Hâlık’a değil, fânî olan halka tapıcıdırlar.[78]

----------------

 يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ {التوبة/73}

 Yâ eyyuhâ-nnebiyyu câhidi-lkuffâra velmunâfikîne vagluz aleyhim veme/vâhum cehennem(u) vebi/se-lmasîr(u) Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir orası! (9/73)

----------------

 Yine Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim.

 2971. Bir leîme kahr ve cefâ ettiğin vakit, sana çok vefâlı bir bende olur.

Kâfirler ve münâfıklar alçak ve rezil oldukları için Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerim’de (Tevbe, 9/73) ya’ni “Ey nebiyy-i zîşânım, kâfirler ve münâfıklara karşı cihâd et ve onlar üzerine şiddetle muâmele et!" buyurulmuştur.

2972. Kâfirler ni'met içinde cefâ ekerler; cehennem içindeki nidaları "Rabbena'dır.

Nitekim kâfirler dünyâda ni’met içinde bulunurlar ve diğer bir ni’met-i uzmâ olmak üzere Hak Teâlâ onlara peygamber gönderir. Onlar bu niam-i ilâhiyye içinde cefâ ve zulüm tohumunu ekerler, çünkü leîmdirler iyilik yaramaz. Vaktâki âhiret olur cehenneme girip şiddetli muâmeleye ma’rûz kalırlar; o vakit Allah'ı tanıyıp (Mü’minûn, 23/107) “Yâ Rabbenâ bizi cehennemden çıkar, eğer küfre avdet edersek biz zâlimler oluruz” diye feryâd ederler.

64. Cenkleri gör ki, o sulhlerin asıllarıdır, Peygamber gibi ki, onun cengi Hudâ içindir.

Meselâ insanın cismini terkîb eden tabîatlan birbirine muhâlif dört anâsır arasındaki mücâdeleden cisme ölüm ânz olur ve anâsır-ı muhtelife inhilâl eder; ve bu anâsın terkîb eden anâsır-ı basîta dahi bu terkîb kaydından kurtulup kendi asıllanyla ittihâd eder. Cenk bertaraf ve sulh hâsıl olur. Ve kezâ Peygamberin cengi ve nizâ’ı gibi ki, onun bu cengi ve muhâlefeti vahdâniy- yet-i Hakk’ı ta’lîm ye şirkten nehy için vâki’ oldu. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/73) “Ey peygamberim! Kâfirler ile ve münâfıklar ile cihâd ve harb et! Ve onlara galîz ve haşîn muâmele yap!” buyurulmuştur. Zîrâ kulûb-i beşerde vahdet-i i’tikâd hâsıl olduğu vakit aralannda nizâ’ ve muhâlefet kalkar ve sulh-ı umûmî hâsıl olur. Binâenaleyh bu çengin aslı da sulh olmuş olur.

65. Her iki cihanda gâlib ve muzafferdir. Hu galibin şerhi ağıza sığmaz.

“Çîre”, zafer bulmak ve müstevlî olmak ve şücâ' ve dilâver ma’nâlarınadır (Burhan). Ya’ni, Peygamber asıl olan sulha vusûl için cenk ve nizâ’ ettiğinden her iki cihânda ya’ni dünyâda ve âhirette küffâra ve münâfiklara gâlib ve muzafferdir. Bu gâlib olan peygamberin hakikatini şerh ve beyân etmek ağıza ya’ni elfâz ve ibâreye sığmaz. Zîrâ hakîkat-i muhammediyye nâmütenâhî olan âlemi muhîttir. Elfâz ve ibâre ise mahdûddur; ve mahdûd olan şey nâ-mahdûd olanı ihâta edemez.[79]

 504. Vaktâki o Resûl kılıç peygamberi olmuşlar, onan ümmeti saf yırtıcıdırlar ve erdirler.

Bu beyt-i şerîfte (Tevbe, 9/73) “Ey resûlüm! küffâra cihâd et!" âyet-i kerîmesiyle Ben kılıç peygamberiyim" hadîs-i şerifine işâret buyurulur. Ma’lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin kılıç ile me’mûr olması küffârın tecâvüzlerine ve azgınlıklanna karşı mü’minlerin nefislerini müdâfaa ve bâtılı ibtâl ve Hakk’ı tesbit içindir. Zîrâ dîn-i İslâm, kılıç ile değil, evvelen nasâyih ve teblîğ-i hakâyık-ı ma’küle ile başlamıştır. Vaktâki küffâr kendilerine tebliğ olunan bu hakâyık-ı ma’kuleyi ibtâl edecek söz bulamadılar, öfkelenip delice kılıca sanldılar. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretleri dahi bu deli alaylannın ellerinden silâhlannı almak için onlara mukabeleye me’mûr oldu. Nitekim bu hakikat Kur’ân-ı Kerîm’de açık bir sûrette sûre-i Enfâl’de böyle beyân buyurulur: (Enfâl, 8/60) ya’ni “O küffâr için gücünüz yettiği kadar kuvvet cinsinden olan şeyi ve harb atlannı hazırlayınız ki, onunla Allâh’ın ve sizin düşmanlanmzı korkutursunuz” (Enfâl, 8/61) ya’ni “Eğer onlar sulha meylederlerse, sen dahi onlara karşı sulha meylet!” Binâenaleyh elyevm hıristiyan papazlannın, “İslâm dîni kılıç ile intişâr etmiştir!” diye vâki olan iddiaları bu beyânât-ı kur’âniyyeye karşı büyük bir iftiradır. İmdi, Resûl-i Ekrem nebiyy-i seyf olunca, onun ümmeti dahi düş-manların safim yırtıcı olan erler olur.[80]

----------------

 يَحْلِفُونَ بِاللّهِ مَا قَالُواْ وَلَقَدْ قَالُواْ كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُواْ بَعْدَ إِسْلاَمِهِمْ وَهَمُّواْ بِمَا لَمْ يَنَالُواْ وَمَا نَقَمُواْ إِلاَّ أَنْ أَغْنَاهُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ مِن فَضْلِهِ فَإِن يَتُوبُواْ يَكُ خَيْرًا لَّهُمْ وَإِن يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّهُ عَذَابًا أَلِيمًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمَا لَهُمْ فِي الأَرْضِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ {التوبة/74}

 Yahlifûne bi(A)llâhi mâ kâlû velekad kâlû kelimete-lkufri vekeferû ba’de islâmihim vehemmû bimâ lem yenâlû vemâ nekamû illâ en aġnâhumu(A)llâhu verasûluhu min fadlih(i) fe-in yetûbû yeku hayran lehum(s) ve-in yetevellev yu’azzibhumu(A)llâhu azâben elîmen fî-ddunyâ vel-âḣira(ti) vemâ lehum fî-l-ardi min veliyyin velâ nasîr(in) Bir şey söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve (sözde) müslüman olduktan sonra inkâr ettiler. Ayrıca başaramadıkları şeye (peygamberi öldürmeye) de yeltendiler. Sırf, Allah ve Resûlü kendi lütfu ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar. Eğer tövbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur. Şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada ve ahirette elem dolu bir azaba çarptıracaktır. Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır. (9/74)

----------------

 Rivayet olunduğuna göre; Hz. Peygamber, Tebük seferinde iki ay kalmış idi. Bu sırada Kur'ân âyetleri iniyor ve sefere katılmayan münafıkları ayıplıyordu. Bu âyetleri ordu içinde bulunan münafıklar da işitiyorlardı. Bunlardan biri olan ve yukarıda da adı geçen Cülas b. Süveyd, "Eğer Muhammed'in Medine'de bıraktığımız kardeşlerimiz, büyüklerimiz ve ileri gelenlerimiz hakkında söyledikleri bu sözleri doğru ise biz eşşeklerden de kötüyüz." diye bir söz kaçırmıştı. O mecliste hazır bulunan Âmir b. Kays el-Ensari "Evet, vallahi Muhammed elbette doğrudur, sen de gerçekten eşşekten betersin." demişti ve tartışma hemen Peygamber Efendimiz'e ulaşmıştı. Bunun üzerine Cülas'ı huzuruna getirtti, Cülas da "Vallahi söylemedim." diyerek yemin etti. Âmir de iftiracı durumuna düşmüştü, ellerini kaldırarak "Allah'ım! Kulun ve Peygamberin olan Muhammed'e doğruyu tasdik edecek, yalancıyı belli edecek âyet indir!" diye dua etti. Bu sebeple bu âyet nazil oldu. Cülas da "Allah Teâlâ, bu âyette tevbeyi zikrediyor. Gerçekten de ben o sözü söylemiştim." dedi ve cidden tevbekâr oldu. Ve İslâmlarından sonra küfrettiler. Yani açıkça müslüman olduklarını söyledikten sonra, içlerindeki küfrü ortaya koydular. Ve nail olamadıkları bir kasıtta bulundular. Tebük'ten Medine'ye dönüşte münafıklardan onbeş kişi, geceleyin karanlıkta bir yamacın kıvrıldığı bir tepede Hz. Peygamber'i bineği üzerinde vurup uçuruma itmeye ittifakla karar vermişlerdi. Ammar b. Yasir bineğin yularından çekiyordu, Huzeyfe ibnil-Yeman da arkasından sürüyordu. Tam o sırada Huzeyfe develerin ayak seslerini ve bir silah şakırtısı işitti, döndü baktı ki, yüzleri örtülü bir grup üzerlerine doğru geliyor. Bunun üzerine Huzeyfe yüksek sesle "Kendinize gelin, Ey Allah düşmanları, kendinize!" diye bağırınca, onlar da korkup kaçarlar.[81]

----------------

 وَمِنْهُم مَّنْ عَاهَدَ اللّهَ لَئِنْ آتَانَا مِن فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحِينَ {التوبة/75}

Veminhum men âheda(A)llâhe le-in âtânâ min fadlihi lenassaddekanne velenekûnenne mine-ssâlihîn(e) İçlerinden, “Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz” diye Allah’a söz verenler de vardır. (9/75)

----------------

 Bu âyetin de Sa'lebe b. Hatıp sebebiyle nazil olduğu rivayet edilir. Şöyle ki, Sa'lebe Hz. Peygamber'in huzuruna gelmiş, "Ya Resulallah! Allah'a dua et de bana biraz mal versin." demiş. Peygamber (s.a.v.) de: "Ey Sa'lebe hakkını eda ettiğin az mal, güç yetiremiyeceğin çok maldan daha hayırlıdır." buyurmuş. Sa'lebe tekrar gelmiş ve "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bana mal verirse, kesinlikle her hak sahibine hakkını veririm." demiş. Bunun üzerine Resulullah dua etmiş, o da bir davar sahibi olmuş derken o hayvan üredikçe üremiş, onun hayvanlarına Medine dar gelmeye başlamış, bir vadiye gitmiş, önce cemaat namazlarından, sonra da cumalardan kesilmiş. Resulullah onu sormuş, "Malı çoğaldı, vadiye sığmaz oldu." denilmiş. Bunun üzerine "Eyvah, yazıklar oldu Salebe'ye." buyurmuş. Sonra zekât için ona iki tahsildar göndermiş, birçokları bu tahsildarları daha önceden hazırladıkları zekat mallarıyla karşılamışlar. Salebe'ye vardıkları zaman Resulullah'ın belli farzın ödenmesini buyuran fermanını okuyup zekatı istediklerinde, Sa'lebe "Bu cizye de neyin nesi oluyor? Bu istediğiniz şey cizyenin kendisi değilse bile kardeşidir. Hele siz şimdi gidin de ben bir düşüneyim." demiş.[82]

----------------

 فَلَمَّا آتَاهُم مِّن فَضْلِهِ بَخِلُواْ بِهِ وَتَوَلَّواْ وَّهُم مُّعْرِضُونَ {التوبة/76}

 Felemmâ âtâhum min fadlihi behilû bihi vetevellev vehum mu’ridûn(e) Fakat Allah, lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler. (9/76)

----------------

 Yukarı âyet ve bu âyete baktığımız zaman zâhirinin yanında bâtını anlamında kişinin kendisine çalışması ve Vehbi olarak karşılıksız ita edilen ilimden ihtiyaç sahiplerine vermereyerek cimrilik eder ve yüz çeririrler. Yani arkalarını nefislerini dönerek, nefsani yaşantıları içinde vehimleri içinde gittiler. Yine zaruret hasıl oldu. Bu gibi kişilerin hal ve yaşantıları ibretlik dosyalarımız içinde mevcuttur.[83] 

----------------

 فَأَعْقَبَهُمْ نِفَاقًا فِي قُلُوبِهِمْ إِلَى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَا أَخْلَفُواْ اللّهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُواْ يَكْذِبُونَ {التوبة/77}

 Fea’kabehum nifâkan fî kulûbihim ilâ yevmi yelkavnehu bimâ ahlefû(A)llâhe mâ ve’adûhu vebimâ kânû yekzibûn(e) Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için O da kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu. (9/77)

----------------

Nifak; Küfrünü gizleyerek kendini mümin gösteren veya imanla küfür arasında bocalayan kimse anlamında terim.

Nifak sayısal değeri “Nun: 50” “Fe: 80” “Elif: 1” “Kaf: 100” dür. Toplarsak (50+1+100= 231) 

(2) Zâhir ve Bâtın, (31) “ (ال) El ve (ﻻ) La” “Elif-Lam ve Lam-Elif” tir. Allah verdikleri söz ise Resülün zâhirde ve Allah’ın bâtında olarak elini tutup anlaşma ile biat etmeleri ve bu eli bırakmamalarıydı. Kendi varlıklarında bulunan benlik yalanı ile kalplerine nifak yani münafıklık girdi.

 أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُمْ وَأَنَّ اللّهَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ {التوبة/78}

 Elem ya’lemû enna(A)llâhe ya’lemu sirrahum venecvâhum veenna(A)llâhe allâmu-lguyûb(i) Allah’ın, içlerinde gizlediklerini ve fısıltılarını bildiğini ve Allah’ın gaybleri çok iyi bilen olduğunu bilmediler mi? (9/78)

----------------

 Zât-ı mutlak kendini daha henüz her hangi bir vasfı ile vasıflandırmazdan evvel, yâni kendini bir isim ile vasıflandırmazdan evvel Ahadiyyetinde iken inniyyet-i ile Hadîs-i Kûds-î de bildirildiği üzere, (Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.)

(Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim-arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.) Cenâb-ı Hakk kendi gizinden-sırrından halk ettiğinin içinde ne gizlediğini-sırladığını ve ona neyin fısıldayıp vehmi ettiğini bilmez mi? 

 Ahadiyet mertebesi Uluhiyet mertebesi tenzih hakikati ile gizliyi bildiğiniifade etmektedir.

 Ahadiyet mertebesi Uluhiyet mertebesinin teşbih hakikatini gaybleri bilendir diye dile getirmektedir. 

 Hakk’ın kendilerinde Tevhid yani bir olarak var olduğunu bilmediler mi?

----------------

 الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إِلاَّ جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ سَخِرَ اللّهُ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {التوبة/79}

 Ellezîne yelmizûne-lmuttavvi’îne mine-lmu/minîne fî-ssadekâti vellezîne lâ yecidûne illâ cuhdehum feyesharûne minhum seḣira(A)llâhu minhum velehum azâbun elîm(un) Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü’minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır. (9/79)

----------------

 Tatavvu: Üzerine farz ve vacip olmadığı halde fazladan bir ibadet yapmak ve taatta bulunmaktır ki, "nafile" ile eş anlamlıdır. Mesela sadakalarda tatavvu, vacip olan zekâttan başka fazladan sadaka vermektir. Yahut kendisine zekât düşmediği halde sadaka vermektir ki, diğer ibadetlerde de bu böyledir.

Şöyle rivayet olunmuştur ki, Hz. Peygamber, insanları sadaka vermeye teşvik buyurmuştur. Bundan dolayı Abdurrahmân b. Avf, kırk okka kadar altın, bir okka kırk dirhem para ve bir rivayette dört bin dirhem getirmiş ve "Sekiz bin dirhem param vardı, yarısını Rabb'ime ayırdım, yarısını da evdekilere bıraktım." demişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Allah, verdiğini de senin için mübarek kılsın, evde alıkoyduğunu da." duasında bulunmuştu. Gerçekten de Abdurrahmân, daha sonra o kadar bolluğa ve berekete erişmişti ki, vefat ettiği zaman, mirasının sekizde biri dört hanımına taksim edilince yalnızca dördüncü hanımı olan Nadir, Seksen bin dirheme sulh olmuştu. Yine ashaptan Asım b. Adiy de yüz vesek hurma getirmiş, "Bu gece bir zatın hurmalığını sulamak için sabaha kadar gündelikçi olarak çalıştım, karşılığında iki sâ' hurma kazandım, birini evime alıkoydum, birini de Rabb'im için getirdim." demişti. Resulullah da zekât olarak toplanan öteki hurmaların üstüne dökmesini emreylemişti. Münafıklar ise Abdurrahmân da, Asım da "Sadakalarını başka değil, sırf gösteriş ve isim yapmak için getirdiler, Ebu Ukayl'in getirdiği bir sâ'hurmaya da Allah ve Resulü muhtaç deği ldi, lâkin o da kendisine sırf sadaka veriyor desinler diye getirdi." şeklinde ileri geri dedikodu yapmışlar ve fiskos etmişlerdi. İşte bu sebeple bu âyet nazil oldu.[84]

Âlemde ne kadar zuhur eden sonradan meydana gelen şey varsa bunlarla Hakkın zuhurunu görmüyormusun? Hakteala kendi nefsinden sıfat-ı muhtesat ile zuhuru “Allah onlar ile ihtiza eder” Allah’ın Zat’ı itibarıyla böyle bir şeyin söz konusu mümkün değildir. 

Ama muhtesad ile mümkün oluyor. Yani Allah bir şey ile alay eder mi? Zat’ı itibariyle etmez, o mertebede böyle bir oluşum yoktur, ama muhtesadda yani zuhurda bu böyle olabiliyor. Neden? Halkiyeti yönünden çünkü oradaki muhtesad yani hadis yönünden zuhurları vardır. 

Hadisat yönünden zuhurları vardır. O işin orada öyle olması gerekiyor. İşte “Allah’ı her türlü noksanlıklardan tenzih ederiz” diyoruz, o tenzih Zat’i yönden dir, muhtesad yani sonradan olanlar yönüyle değildir. İşte Allah ihtisa etmez onu tenzih ederiz dersek burada Zat’i yönünden öyledir, ama zuhuru yönünden etmez dersek burada yanılgıya gireriz ve Hakkı biz sınırlamış oluruz.

Halbuki âyette “Allahü yestehziu” Allah onlarla alay eder buyuruyor ayette. Onlar Müslümanlarla alay ederler, Allah da onlarla alay eder buyuruyor. İşte tenzihi ve teşbihi ve gerçek tenzihi çok iyi anlamamız gerekiyor ki Hakkı o mertebesi itibarıyla idrak edelim. 

﴿١٥﴾ اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

2/15-) Allahu yestehziu Bihim ve yemudduhum fiy tuğyanihim ya'mehun;

(Hakikatleri olan Allah'ı anlamamakta ısrarları dolayısıyla) Allah kendileriyle alay ediyor ve basîretsizlikleri dolayısıyla azgınlıklarına müsaade ediyor!

2/15 “Ve sahirallahü minhim” onlardan Allah onları tefsir etti sihirledi, büyüledi, yani onlara tesiri oldu. 9/79 mekerallahü, 3/54 Allah onlara mekir hile yaptı.

﴿٥٤﴾ وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ

2/54-) Ve mekeru ve mekerAllah* vAllahu hayrul makiriyn;

Mekr yaptılar ve karşılığını Allah'tan mekr ile aldılar. Allah mekr yapanların en hayırlısıdır İhtiza, suhriye, mekir, sıfatı muhtesaddan olduğu halde Hakteala bunları kendine izafe buyurdu. Bunlar sonradan zuhura gelen hadiseler olduğu halde Allah bunları kendine izafe etti. Eğer Allah mekir yapmaz diye tenzih edersen hataya düşersin. Yani bu mertebe itibariyle küfüre girersin yapmaz diye O’nu sınırlarsın.

Ama Zat’i mertebesinden yani gerçek uluhiyet mertebesinden bunu yapmaz dersen o zaman o da doğrudur. Orası yapar dersen ayrıca da küfüre girersin, burada muhtesad yönünden yani zuhur yönünden hadis yönünden yapmaz böyle şey dersen gene de küfüre girersin. Çünkü O’nu örtmüş perdelemiş olursun. O zaman bunu yapana bir başka vücut vermen lazımdır.[85] 

----------------

 اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لاَ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِن تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَن يَغْفِرَ اللّهُ لَهُمْ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ {التوبة/80}

 İstaġfir lehum ev lâ testaġfir lehum in testaġfir lehum seb’îne merraten felen yaġfira(A)llâhu lehum zâlike bi-ennehum keferû bi(A)llâhi verasûlih(i) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e) Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme (fark etmez.) Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir. Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmiş olmaları sebebiyledir. Allah, fasık topluluğu doğru yola iletmez. (9/80)

----------------

 Rivayet olunuyor ki, Abdullah b. Übeyy'in oğlu Abdullah çok ihlaslı bir müslüman idi, babasının hastalığında onun hakkında Resulullah'ın dua ve istiğfar etmesini niyaz etmişti. Peygamber Efendimiz de etmiş idi. Sonra bu âyet nazil oldu. Yedi, yetmiş ve yediyüz gibi sayılar mutlak olarak bir şeyin çok çok yapılması için kullanılır. Böyle olmakla beraber sayıların herbiri, esas itibariyle daha yukarısının hükmüne aykırı bir sınırı belirler. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bunu dikkate alarak "Demek ki, Allah Teâlâ izin verdi ben de yetmişten daha fazla istiğfar ederim."(1) demiş ve bunu üzerine "Aynı şeydir, onlar için ister istiğfar et, ister istiğfar etme, Allah onları bağışlamayacaktır." (Münâfikûn, 63/6) âyeti nazil olmuştur.[86]

 Hadisi şerifte buyruluyor ki: “Ey kızım Fatıma! Babam peygamber diye güvenme Rabbine karşı kulluk vazifeni yap eğer Allahtan nefsini satın alamazsan vallahi ben bile senin namına hiç bir şey yapamam.[87] 

 Yol adabıda aynı şekildedir. Verilen görevleri kişi kendini kurtarabilir. Efendi Babam’ın sohbetlerinden defalarca dinlemişimdir, biz kimse için bir şey yapamayız… Ancak kişinin vazifelerini layıkıkla yerine getirmesi lazımdır.

 Uluhiyet mertebeside her mertebenin hakkını vermektedir. Her ne kadar risalet mertebesi şefkatlide olsa!

----------------

 فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلاَفَ رَسُولِ اللّهِ وَكَرِهُواْ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَقَالُواْ لاَ تَنفِرُواْ فِي الْحَرِّ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا لَّوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ {التوبة/81}

 Feriha-lmuhallefûne bimak’adihim hilâfe rasûli(A)llâhi vekerihû en yucâhidû bi-emvâlihim veenfusihim fî sebîli(A)llâhi ve kâlû lâ tenfirû fî-lharr(i) kul nâru cehenneme eşeddu harrâ(an) lev kânû yefkahûn(e) Allah’ın Resûlüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennemin ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı. (9/81)

----------------

 Oturup kalmak aslında sevinilecek bir şey değil üzülünecek bir durumdur. Bu dünya yeri oturma yeri değil ahireti yani sonu kazanma yeridir. Bir iş yerinde çalışan biri kaytarsa işe gelmese, geldiği günlerde oturup eğlenip başka işlerle meşgul olsa, o işyeri için cehd ve gayret göstermek hoşuna gitmese aylık alma zamanı geldiği zaman işyeri sahibi ona çıkarıp ücretini vermese haklıdır… Aslında sıcak onların kendi varlığında olan cehennem sıcağıdır.

 Hakk muhabbeti kim sarmışsa zaten onun için sıcak fark etmez.

 İz-Efendi Babam, Nusret Babam r.a den hatırasını fakire aktarırken, bu hakikati dışarısı sıcak, içerisi sıcak diye söylediğini ifade etmişti. 

----------------

 فَلْيَضْحَكُواْ قَلِيلاً وَلْيَبْكُواْ كَثِيرًا جَزَاء بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ {التوبة/82}

 Felyedhakû kalîlen velyebkû kesîran cezâen bimâ kânû yeksibûn(e) Artık kazandıklarının karşılığı olarak, az gülsünler, çok ağlasınlar. (9/82)

----------------

 Mesnevi-i Şerif beyitlerinde değişik yerlerde Hz. Pir Mevlâna bu âyete işaret etmiştir. 

 1537. Ve eğer ağlarsak O'nun rızık dolu bulutuyuz; ve eğer gülersek o zaman O’nun şimşeğiyiz.

Bu beyt-i şerîfe “Fel yadhakû kalîlen vel yebkû kesîrâ” (Tevbe, 9/82) ya’nî "Az gülsünler ve çok ağlasınlar" âyet-i kerîmesine de işârettir. Ya’nî bizdeki ağlamalar ve gülmeler beşerî taayyünümüzde Hakk’ın işleridir. Ağlamak kalbin kırılmasından geldiği ve Hakk’ın rahmet bakışı çoklukla kalplere yöneldiği için, ağladığı zaman vücûdumuz ma’nevî rızık dolu bir bulut gibidir. Ve gülmenin çokluğu kalbi öldürdüğü için, güldüğümüz zaman vücûdumuz Hakk’ın Celâl’inin tecellî mahalli olur ve ilâhî Celâl eseri olan şimşek gibi olur.

1538. Ve eğer gazab ve kavgaya gelir isek Hû’nun kahrının yansımasıdır. Ve eğer barışa ve özüre gelir isek, O’nun muhabbetinin yansımasıdır.

Bizlerde gözüken gazab ve kavga, Hakk’ın Kahhar mübârek isminin yansımasıdır. Ve eğer barış ve sevecenlik ve özür ve güler yüz açığa çıkarsa, Hakk’ın Vedûd mübârek isminin gereği olan şefkât ve muhabbetinin yansımasıdır.[88]

135. Bir günlük çocuk, şefîk olan dâyeye erişmek için ağlayayım diye yolu bilir.

Bir günlük çocuk bile şefkatli süt ninesini ve mürebbiyesini kendi yanına celb için ağlayayım der ve süt ninesini celbetmenin yolunu bilir.

136. Sen bilmez misin ki, mürebbîlerin mürebbîsi, ağlamakstın o hedâva olarak sütü az verir.

“Sen bilmez misin ki, rubûbiyet-i mutlaka sâhibi ve mürebbîlerin müreb-bîsi olan Hak Teâlâ hazretleri, kul ağlamaz ve münâcât etmezse, ilim ve irfân sütünü bedâva olarak az verir.” Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki, sâlik ağla-maz ve Hakk’a niyâz etmezse, gerek mütâlaadan ve gerek sohbetten iktisâb ettiği ilim ve irfân az olur. Ağlayıp niyâz ederek “Rabbi zidnî ilmen” (Tâhâ, 20/144) [“Rabbim ilmimi arttır!”] demek îcâb eder.

137. "Ve'l-yebkû kesîran" buyurdu. Kulak tut, tâ ki Kiriiçjâr'ırı fazlının sütü dökülsün!

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tevbe’de olan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur. Âyet-i kerîme budur (Tevbe, 9/82) “Kazandıkları şey sebebiyle cezâ verilmekle az gülsünler ve çok ağlasınlar”. Bu âyet-i kerîme hadd-i zâtında münâfiklar hakkındadır. Fakat müfessirler hükmünün umûmî olduğunu beyân ederler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz dahi bu hükmün umûmiyetine işâret buyururlar. Ya’ni, “Ey sâlik, Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde “Çok ağlasınlar!” buyurdu. Bu ma’nâya kulak tut ve böyle yap ki, Fâil-i Mutlak hazretlerinin fazl ve inayetinin sütü dökülsün!”

138. Hulutun ağlaması ve güneşin harâreti vardır. Dünyânın direği ancak bu iki iplik bükücüdür.

“Tâb”, “tâften" masdarından emr-i hâzırdır. “Rişte", iplik; “rişte-tâb”, vasf-ı terkîbî olup “iplik bükücü” demek olur ki, “nâzım olmak”tan kinâyedir. Ya’ni, “Bulutun ağlaması mesâbesinde olan yağmur vardır; ve güneşin dahi harâreti vardır. Dünyânın direği ancak bu iki nâzımdır. Zîrâ yağmur yağmasa, kuraklıktan nebâtât yanar ve hayvânât kuraklıktan helâk olur; ve eğer güneşin harâreti olmasa türlü meyveler pişmez ve çiçeklerde renk zâhir olmaz idi.”

139. Eğer güneşin harâreti ve bulutun gözyaşı olmasa idi, ne vakit cisim ve araz iri ve kalın olurdu?

“Cisim”den murâd, alelumûm mâdde-i eşyâ ve “araz”dan murâd, bu mevâdd ile kâim olan sıfatlardır. Meselâ renkler alelumûm arazdır ve bunlann kesafetle zuhûruna sebeb güneşin ziyâsı ve harâretidir. Zîrâ güneşin ziyâsı menekşe, çivîdî, mâvi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı olmak üzere yedi renklidir; ve meselâ bir çiçeğin mâvi görünmesi kendisini teşkîl eden mevâddın bu yedi ziyâdan altısını göstermeyerek yalnız mâviyi göstermesindendir. Dîğer eşyâmn renkleri de böyledir; ve harâret dahi bu ziyâya tâbi’dir. Yağmurun te’sîrât ve fevâidi ise îzâhdan müstağnîdir. Velhâsıl bunlar dünyâ dediğimiz bu âlem-i kesâfetin nizâmını te’mîne vâsıta olmak üzere mahlûktur. Cisimler ve arazlar bunlardan neşv ü nemâ bulur. İkinci mısrâ’ Hind nüshaların sûretindedir. “Ne vakit bizim ecsâmımız büyük ve kalın olurdu?” demek olur ki, meâlen farkı umûmiyet ve husûsiyetten ibârettir. “Sitabr” yâhud “sitebr” “kalın ve galîz” demektir.

140. Eğer bu hararet ve bu ağlama asıl olmasa idi, bu her dört fasıl ne ma'mûr olur idi?

Eğer güneşin bu harâreti ve bulutlann bu ağlaması, dünyânın nizâm üzere devrinde asıl ve esâs olmasa idi, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kıştan ibâret olan dünyânın bu dört faslı ma’mûr olur mu idi?

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Tedbîrât-ı İlâhiyye’sinde bu fasıllar hakkında şöyle buyurur: “İlkbahar faslı hem sıcak ve hem rutûbetlidir. Sıcaklık ile râtıblık hayâtın tabiatıdır; ve insanın nefs-i hayvâniyyesi muhakkak ilkbaharda hareket etmek ve gezmek ve mesirelere teferrüce gitmek ve tenezzüh eylemek için neşât bulur; ve bu hâli herkes ilkbaharda kendi vücûdunda hisseder. Zîrâ bu haller bilcümle hayvânât ve nebâtât hakkında hareket-i tabîiyye zamânıdır. İşte nefs-i hayvâniyye hareket-i tabîiyye zamânı olan bahar sebebiyle ihtizâz eder. Yaz mevsimi sıcak ve kuraktır; ve sıcaklık ile kuraklık ateşin tabiatıdır; ve cism-i insânîde ihtiyarlık mukabilidir. Sonbahar soğuk ve kurudur, bu da vü-cûd-ı beşerde ölüm tabiatına tekabül eder. Ve kış zamânı soğuk ve yaştır. Bu da hayât-ı insâniyyede tab’-ı berzaha tekabül eder.

141. güneşin harareti ve cihanın bulutunun ağlaması mademki cihanı latîf ağızlı tutar.

“Hoş-dehân”, tebessümden kinâyedir. Ya’ni, “Harâret ve yağmur mâdem- ki dünyâyı mütebessim bir hâlde tutuyor ve çayırlan ve çimenleri hâl-i terâ- vet-te bulunduruyor.”

142. Akıl güneşini hararette tut! Gözü, yaş parlatıcı bulut gibi tut!

“Binâenaleyh ey sâlik, sen dahi akıl güneşini tefekkür harâreti içinde tut ve gözyaşını da aklın bu tefekkürâtı harâretiyle bulutlar gibi parlatıcı ve dökücü yap!” Ma’lûm olsun ki, insan düşündüğü şeyde müstağrak olup bu tefekkürâtın eseri cisminde zâhir olur. Eğer mahzûn ve münkesir olursa gözünden yaşlar akmağa başlar. Nitekim bu ma’nâ sûre-i Mâide’de vâki (Maide, 5/83) “Resûl’e nâzil olan şeyi dinledikleri vakit sen onlann gözlerinin Hak’tan ârif olduklan şeyden dolayı yaştan taştığını görürsün” buyurulur.

Zîrâ kişi dinlediği şeyin teessüründen ağlayabilir. Binâenaleyh sâlik için en kestirme yol tefekkürdür. Nitekim hadîs-i şerîfde “Bir dem tefekkür, yetmiş sene ibâdetten hayırlıdır" buyrulmuştur.

143. Sana küçük çocuk gibi ağlayıcı göz lâzımdır. O ekmeği az ye ki, ekmek senin suyunu götürdü.

Ey sâlik, sana küçük çocuklar gibi ağlamak lâzımdır; ve bu ağlamak tefekkür ile hâsıl olur. Meselâ düşün ki cemâdâtın milyarlarda biri nebât mertebesine gelmez; ve nebâtâtm milyarlarda biri hayvân mertebesine gelmez; ve hayvanların milyonlarda biri de insanlık mertebesini bulamaz; ve insanlann yüzbinlerde biri idrâk-i selîm ve akl-ı tâmm sâhibi olamaz; ve akl-ı tâmm sâhibi olanların binlerde biri mebde’ ve meâdmı düşünemez. Mebde’ ve maâdını düşünenlerin binde biri doğru yolu göremez. îmdi ey sâlik, vaktâki sen bu merâtibi geçip idrâk-i hakâyık derdine düştün ve insan olduğun hâlde tab’an hayvâniyet dâiresinde yaşadığını anladın, bu hâl senin için ağlanacak bir hâl değil midir? Binâenaleyh hayvanlığın îcâbı olan yemek ve içmekle az meşgül ol ki vücûdundaki kesâfet azalsın ve rûhun kuvvet bulup kalbinde rikkat hasıl olsun. Eğer böyle yapmaz ve yemek ve içmekle meşgul olur isen kesâfet-i vücûdiyyen rikkat-i kalbe mâni’ olup sende bu tefekkürâttan gözyaşı peydâ olmaz. "Adam sen de! Cenâb-ı Hak kerîmdir, elbet bize de bir gün inâyet eder!” demekle ömrün beyhûde geçer. Zîrâ senin bugünkü hâlin Hakk’ın inâyeti olduğu hâlde onun kıymetini bilmedin. Seni insan yaptığı hâlde bu ni’mete karşı küfrân edip hayvanlık tab’ını ihtiyâr ettin.[89]

1598. Kıtlık senesi beyhûde gülücü olan güneşten bağlar ölüme ve cân çekişmeye erişirler.

“Hîre hand”, “beyhûde gülücü" demektir. Bundan murâd, güneşin dâimâ buluttan ân olarak zuhûrudur. Bâtın zâhirin aksi olduğunun misâl-i zâhirîsi budur ki, eğer güneş dâimâ harâretini neşr eder ve hava buluttan ârî bulunursa, nebâtât yanar ve kıtlık olur; ve bağlar kuruyarak ölüme ve cân çekişmeye başlarlar. Binâenaleyh latîf olan güneşli havanın devâmı zımnında böyle bir felâket ve musîbet vardır; ve zâhirde bulutun ağlaması ve havanın bozuk olması zımnında da bağlann letâfeti vardır. Binâenaleyh insanın zâhiri ağladığı vakit bâtını ve rûhu güler; ve zâhiri güldüğü vakit dahi rûhu ve bâtını ağlar.

1599. Hakk'ın emrinden "Çok ağlayınız!"ı okumuşsun, pişmiş kelle gibi, niye gülücü kalmışsın?

Hakk’ın emri olan Kur’ân-ı Kerîm’den ı (Tevbe, 9/82) “Az gülsünler ve çok ağlasınlar!” âyetini okumuşsun. Binâenaleyh niçin onunla amel etmeyip bu cismâniyet âlemindeki ezvâka dalıp, pişmiş kelle gibi sıntıp kalmışsın. Nitekim hadîs-i şerîfte dahi “Çok gülme kalbi öldürür” buyurulmuştur.

1600. Eğer sen şem gibi gözyaşını aşağıya saçar isen, şem gibi evin aydınlığı olursun.

Eğer zâhirin ağlarsa, bâtının ve rûhun güler; ve rûhun güldüğü vakit dahi cisminin sıfatlan rûhunun sıfatlan ile örtünür ve kalbinde nûr-ı ma’rifet ve hikmet zuhûr edip etrâfa da nûr verir. Nitekim, mum yandığı ve göz yaşı dök-tüğü vakit odanın içi aydınlanır.[90]

----------------

 فَإِن رَّجَعَكَ اللّهُ إِلَى طَآئِفَةٍ مِّنْهُمْ فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُل لَّن تَخْرُجُواْ مَعِيَ أَبَدًا وَلَن تُقَاتِلُواْ مَعِيَ عَدُوًّا إِنَّكُمْ رَضِيتُم بِالْقُعُودِ أَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُواْ مَعَ الْخَالِفِينَ {التوبة/83}

 Fe-in race’aka(A)llâhu ilâ tâ-ifetin minhum feste/zenûke lilhurûci fekul len tahrucû me’iye ebeden velen tukâtilû me’iye aduvvâ(en) innekum radîtum bilku’ûdi evvele merratin fak’udû me’a-lhâlifîn(e) Eğer (bundan böyle) Allah seni onlardan bir zümrenin yanına döndürür de, onlar (sefere) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: “Artık siz benimle birlikte ebediyyen çıkmayacak ve benimle birlikte hiçbir düşmanla asla savaşmayacaksınız. Çünkü siz baştan yerinizde oturup kalmaya razı oldunuz. Şimdi de geri kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte oturun.” (9/83)

----------------

 Âyette yazılı olan durum, sefere çıkmış ve izin istemiş yol evladı için de geçerlidir. Bu durumda olan ve geri dönmek isteyen bir kişi hakkında yazılanlar bizler için bir ibret ve ders niteliğindedir.[91]

 Hayırlı Akşamlar Terzi Babacığım, Efendim inşaAllah afiyettesinizdir, Nüket Annem de afiyettedir inşaAllah.

Size bir maruzatımız olacaktı. Onu sunmak istiyoruz izninizle.

9 ay önce sizden destur istemiş ve yoldan ayrılmıştık.

Coronavirüs ile herkes gibi karantinaya girmek durumunda kaldık.  Corona dönemi bize bazı durumları daha iyi fark ettirdi.

Ardından Ramazan-ı Şerif vesilesiyle çok pişman olduğumuzun farkına vardık.

Murat abimizi dinlemediğimiz için çok pişmanız.

Nasıl oldu da böyle kararlar verdik, nasıl oldu da nefsimizi bu kadar besledik.

Tekrar kitaplarınıza ve sohbetlerinize sarıldık.

Terzi Baba, yüzümüzü ve gözümüzü sadece Rabbimize dönmek istiyoruz.

Siz en son demiştiniz ki, tekrar geriye dönersen şansın olur mu bilemiyorum diye.

Kervanınıza bizi tekrar almanızı ve derslerimize devam etmeyi diliyoruz.

Tekrar K… oğlunuz olmak niyeti ile.

Hürmetle ellerinizden öperim. K…

--------------- 

Yeni gün herkes için hayırlı olur inşeallah. 

Vaktim olmadığı halde mail-ini okudum. Bizi ne kadar uğraştırdığın sence de malûmdur, defalarca sana hoş görü ile bakıp yoluna devam etmen için imkanlar verdik halini düzeltmen için ikazlarımızı yaptık. Ancak sen bunların hiç birini dikkate almadan nefsine ve hayaline uygun gelen sistemi seçtin. Sana olmasından daha çok zaman ayırdık bizim bunlarla uğraşacak vaktimiz yok,  ayrıca kervan bıraktığın yerde değildir koşsanda yetişmen mümkün değildir. Sana Annenin de hatırı için çok hoş görülü davrandık  ancak sen israrla ayrılmak istedin bizde sana sen bilirsin diye hür iraden ile verdiğin kararına karşı bir tavır takınmadan kendini kendine bıraktık. 

Hakkın da bütün yazışmalarının kaydedildiği dosyanda mevcuttur seninle ne kadar çok uğraştığımız açık olarak senin de ifadelerin verilen cevaplarla doludur. Bizim ne becburiyemiz vardır bu dünyada en değerli varlığımız olan zamanımızı senin için süresiz ve bila ücret nasıl kullandığımız açıktır.  

Benim yapacağım bir şeyim yoktur sen kendi kararını verdin kendin gittin Terzi ne yapsın, Sen kendi elbiseni kendin dikip giydin terzi atölyesinin ustaları kalfaları ile sana diktiği ve giydirdiği elbiseyi kendin üstünden çıkardın.  Sana yeni bir  elbise dikmek için sıraya girsen bile bu süreye ömrün yetmez. Çünkü terzinin atölyesinde dikilen elbiseler şahsa aittir ve başlanıp bitmeleri çok çok uzun süreler alır.

Bu yüzden sana yeniden sıra gelmesi çok uzun sürecektir bu da mümkün değildir.  Seni daha fazla üzmek istemem. Bana gönderdiğin bu mail-in bile edep dışıdır. 

Bu isteği bir istişare olarak, seninle uzun zaman uğraşan belki sende, benden çok emeği olan Murat Derûni, ağabeyine  göndermen gerekirdi, o da sonra senin hakkın da istişare etmek için durumunu bana bildirirdi. Bu durumda o nu sen aradan kaldırıp-bay pas ederek, doğrudan bana yazı göndermen tarikat adabı yönünden de kabul edilebilir bir davranış değildir. 

Sen daha evvelce de yaptığın gibi kendi meşrebine uygun yerler ara Allah-ın arzı geniştir isteğine uygun nasıl olsa bir yer bulursun Yolun açık olsun. selâmlar.  Bu mail-in ile bile (1,5) saatim gene boşuna gitmiş oldu ne yapalım sağlık olsun."İz--T-B-"

------------------------

 Hayırlı günler murat Derûni oğlum  K…'dan bir mail gelmiş, cevaplayıp kendisine gönderdim bilgin olsun diye sana da gönderiyorum okur bakarsın. Hakk'tan hayırlısı. Bizlerden sizlere selâmlar hoşça kalın "İz--T-B-" Son gönderdiğin mail-ni de okudum ellerine gönlüne sağlık. 

-----------------------

 Hayırlı Akşamlar Murat Abim, İnşaAllah sağlığınız sıhhatiniz yerindedir.

Bu akşam Terzi Babama bir mail gönderdim.

Koronavirüsü ve Ramazanı Şerif dönemindeki fark edişlerimle büyük pişmanlık duydum.

Bundan dolayı sizden de özür dilerim.

Efendi Babamın rızası ve sizin de kabulünüzle sizin kervanınıza tekrar dahil olup derslerime devam etmek istiyorum inşaAllah. 

Selam ve dua ile Kardeşiniz K….

-------------------

 Hayırlı Akşamlar İz-Efendi Babacığım, Buyurduğunuz gibi boşa giden zaman için sağlık olsun diyelim...  Bana da bir mail göndermişti İz-Efendi Babamızdan gelecek cevabı gözlemekteydim...

Özellikle fırsat buldukça genç kardeşlere bu yolu zor buldum 40 sene aradım, zorda olsa kaybetmek istemem, sizler kolay buldunuz kolay kaybetmeyiniz öğüdünü sağlık veririm. Ama hür iradeleri ile isteyen istediğini seçer, yapacak bir şey yok... Açıkçası benim için başka hiç şey önemli değil yeter ki bu yolun dervişi olayım. Nusret Babam r.a. dediği gibi kişi geminin önünde de olur[92], arkasında da olur, bu da bizden olsun görevi miço olur kaptan olur geminin hedefi bellidir, bizim de hedefimiz Hakk'ın iskelesine varıp bağlanmaktır.    Neyse bu arkadaş bize atttığı mailde geçen sefer ki terbiyesizliği yine yapmış, ha Terzi Baba ya da gönderdim haberin olsun... İz-Efendi Babamıza gönderdiği mail ise tam bir hadsizlik. Hani derler ya özrü kabahatinden büyük, aba altından soba göstermeye devam ediyor. Layıkıyla cevabını almış bakalım hazmedebilecek mi? 

Derûni Hörmet ve Muhabbetle İz-Efendi Babamız ve Nüket Annemizin ellerinden öperiz.

----------------

 وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِّنْهُم مَّاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَىَ قَبْرِهِ إِنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُواْ وَهُمْ فَاسِقُونَ {التوبة/84}

 Velâ tusalli alâ ehadin minhum mâte ebeden velâ tekum alâ kabrih(i) innehum keferû bi(A)llâhi verasûlihi vemâtû vehum fâsikûn(e) Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler. (9/84)

----------------

 Bu konu hakkında rivayet olunan hadise;

 Buhari ve Müslim`in Abdullah bin Ömer (r.a.)`den rivayet ettiklerine göre Abdullah bin Übeyy ölünce oğlu Resulullah (a.s.)`a gelerek ondan, babasının kefenlenmesi için gömleğini vermesini istedi. Resulullah (a.s.) da gömleğini verdi. Sonra ona cenaze namazı kıldırmasını istedi. Resulullah (a.s.) namazını kıldırmak üzere kalktı. Hz. Ömer (r.a.) kalkıp Resulullah (a.s.)`ın elbisesinden tutarak: "Ey Resulullah (a.s.)! Allah seni münâfıklar için namaz kılmaktan nehyettiği halde sen onun için namaz kılacak mısın?" dedi. Resulullah (a.s.) da: "Allah beni muhayyer bıraktı ve: "Onlar için ister mağfiret dile ister dileme. Sen onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de Allah onları bağışlamayacaktır" diye buyurdu. Ben yetmişten fazla mağfiret dileyeceğim" diye buyurdu. Hz. Ömer (r.a.): "O münâfıktır" dedi. Resulullah (a.s.) yine de onun için cenaze namazı kıldırdı. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti kerimesini indirdi. Resulullah (a.s.) da bundan sonra münâfıklar için cenaze namazı kıldırmayı bıraktı. Bu rivayet Hz. Ömer (r.a.), Enes bin Malik (r.a.), Cabir bin Abdullah (r.a.) ve daha başka sahabilerden de nakledilmiştir.[93]

----------------

 وَلاَ تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَأَوْلاَدُهُمْ إِنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ أَن يُعَذِّبَهُم بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ أَنفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ {التوبة/85}

 Velâ tu’cibke emvâluhum veevlâduhum innemâ yurîdu(A)llâhu en yu’azzibehum bihâ fî-ddunyâ vetezheka enfusuhum vehum kâfirûn(e) Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah, bunlarla ancak, dünyada kendilerine azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor. (9/85)

----------------

 Onların varlıkları hayali varlıları ve hayali sahip olduklarıda arazdır. Arız; aslı kendinden olmayan sonradam olma hadistir. Hadis sonradan olan baki olmayan şeye-eşyaya denilmektedir. Evlatları ise vehimi bilgiler ve nefsi emmare ile ürettikleridir. Bunlar kendilerine cehennem ateşi olacak ve nefisleri hakikatlerini örtecektir.[94]

----------------

 وَإِذَآ أُنزِلَتْ سُورَةٌ أَنْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَجَاهِدُواْ مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ أُوْلُواْ الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُواْ ذَرْنَا نَكُن مَّعَ الْقَاعِدِينَ {التوبة/86}

 Ve-izâ unzilet sûratun en âminû bi(A)llâhi vecâhidû me’a rasûlihi-ste/zeneke ulû-ttavli minhum ve kâlû zernâ nekun me’a-lkâ’idîn(e)

 “Allah’a iman edin ve Resûlü ile birlikte cihat edin” diye bir sûre indirildiğinde, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve “Bizi bırak da oturup kalanlarla birlikte olalım” dediler. (9/86)

----------------

 رَضُواْ بِأَن يَكُونُواْ مَعَ الْخَوَالِفِ وَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لاَ يَفْقَهُونَ {التوبة/87}

 Radû bi-en yekûnû me’a-lhavâlifi vetubi’a alâ kulûbihim fehum lâ yefkahûn(e) Onlar geride kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte olmaya razı oldular ve kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar. (9/87)

----------------

 Onlar nefsi emmareleri, hayallari ve vehimlerleri olmaya razı oldular. Bu âlemde Hakk’la birlikte yaşadıkları halde Hakk’ın varlığını perdelediler, bu perdelemeleri dolayısıylada Cenâb-ı Hakk onların kalplerini, kulaklarını gözlerini mühürledi. Artık onların bu hakikati anlayacak durumu vardır. Hayalleri ile hayali ahirlerine giderler-gideceklerdir. 

----------------

 لَكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ جَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَأُوْلَئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ {التوبة/88}

 Lâkini-rrasûlu vellezîne âmenû me’ahu câhedû bi-emvâlihim veenfusihim veulâ-ike lehumu-lhayrât(u) veulâ-ike humu-lmuflihûn(e) Fakat peygamber ve beraberindeki mü’minler, mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. Bütün hayırlar işte bunlarındır. İşte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (9/88)

----------------

 Risalet ve Firaset ile olan inananlar malları ile cihad ettiler ne malı ne varlığı kaldı. Hakikat-i Muahmmedinin kırkta biri olan Hakk ile kaldılar. 

 Hayrat; halkın parasız yararlanması için yapılan çeşme, okul, han gibi yapılara verilen ad.

 İşte benden sonra hayrat kalsın diye yapılan camii, okul, çeşme zâhiri hayrattır. Zaman ile binalar yıkılır. Çeşmeler kurur. Vakıf bırakılsa bu da uzun zaman içinde kalmaz… Osmanlıdan kaç tane günümüze vakıf ulaşmıştır. 

 Asl olan irfaniyet içinde yapılan mücahade ve oluşan müşahadeleleri, irfani ilmi sonraki nesillere ulaştırmaktır. İşte hakiki hayır-hayrat budur. Resülulah (s,a.v.) efendimiz ve ondan Hz. Ali k.v.c. ye intikal eden bu ilim-iraniyet Hz. Hasan Hüsamettin Uşşaki ve bu yolla Terzi Baba Necdet ARDIÇ uşşakiye ulaşmıştır. Nerede bu hakikat – irfaniyet varsa bunu aktarabilmek ebedi hayrattır. İşte bunlar başarıya ulaşıp felah ve necat bulanlardır.

----------------

 أَعَدَّ اللّهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {التوبة/89} 

 E’adda(A)llâhu lehum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ zâlike-lfevzu-l’azîm(u) Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.

----------------

 Bu cennetler zât cennetleridir. Bu konu hakkında Rahman sûresinde; 

Bahsi geçen “Hazerat-ı Hamse” (Beş Hazret) mertebesinde yaşayanlara ait gerçek Tevhid cennetleridir.

(55/46) عَيَاأوَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

Ve limen hafe mekame rabbihî cennetani Rahman (55/46) ayetinde bahsedilen iki cennetten Birincisi: “Tevhid-i Ef’al”de yaşayan İbrahimiyet mertebesinin, “meşreb-i İbrahimiyet” velileridir. 

“Tevhid-i Ef’al” hakikati üzeredirler. 

Tevhid kelimeleri “la faile illallah”tır. 

Bütün varlıkta “fail-i mutlak”ın Hak olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. 

Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.

İkincisi: “Tevhid-i Esma”da yaşayan Museviyet mertebesinin, “meşreb-i Museviyet” velileridir. 

“Tenzih” hakikat-i üzeredirler. 

Tevhid kelimeleri “la mevcüde illallah”tır.

 Bütün varlıkta mevcut olanın sadece Hak olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerim oluşturur.

(55/62) عَيَاعوَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّ

ve min dunihima cennetani ve dunihima/onların (ikisi) dun/ berisi/gayrisinden, başkasından iki (2) cennet var “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.

Burada yani Rahman (55/62) ayetinde belirtilen iki cennetten Birincisi: “Tevhid-i Sıfat”ta yaşayan İseviyet mertebesinin, “meşreb-i İseviyet” velileridir. 

“Teşbih” hakikati üzeredirler. 

Tevhid kelimeleri “la mevsüfe illallah”tır.

Bütün varlıkta mevcudun ve sıfatlarının Hakk’ın olduğunu ve kendilerinde de var olanın Hakk’ın sıfatları olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.

İkincisi ise: Cennetlerin en üstünü olan Zat cennetidir. “Tevhid i Zat”ta yaşayan Muhammediyet mertebesinin, “meşreb-i Muhammedi” velileridir. 

“Tevhid-i Zat” hakikati üzeredirler. 

Tevhid kelimeleri “la ma’bude illallah” ile “la ilahe illallah”tır. 

Bütün varlıkta var olanın Hakk’ın Zatından başka bir şey olmadığını ve kendilerinde de var olan Hakk’ın Zatı olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. 

Bu zati irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.

Bu iki cennetin bir diğer sakinleri de vardır ki; onlar da “İnsan-ı Kamil”lerdir. 

Az yukarıda bahsedilen zatlardan farkları, bütün mertebeleri kendi bünyelerinde cem edip o hakikatlerle beşeriyet libasına bürünüp nas içerisinde “gizli hazine” olarak yaşamaları ve taliplilerini alıp kendi geçtikleri yollardan Hakk’a ulaştırmayı çalışmalarıdır.[95] 

----------------

 وَجَاء الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الأَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذِينَ كَذَبُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ سَيُصِيبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {التوبة/90}

 Vecâe-lmu’azzirûne mine-l-a’râbi liyu/zene lehum veka’ade-llezîne kezebû(A)llâhe verasûleh(u) seyusîbu-llezîne keferû minhum azâbun elîm(un)[96]

 Bedevîlerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah’a ve Resûlüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile belirtmeden) oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem dolu bir azap isabet edecektir. (9/90)

----------------

 لَّيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء وَلاَ عَلَى الْمَرْضَى وَلاَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ مَا يُنفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا نَصَحُواْ لِلّهِ وَرَسُولِهِ مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {التوبة/91}

Leyse alâ-ddu’afâ-i velâ alâ-lmerdâ velâ alâ-llezîne lâ yecidûne mâ yunfikûne haracun izâ nesahû li(A)llâhi verasûlih(i) mâ alâ-lmuhsinîne min sebîl(in) va(A)llâhu gafûrun rahîm(un) Allah’a ve Resûlüne karşı sadık ve samimi oldukları takdirde, güçsüzlere, hastalara ve (seferde) harcayacakları bir şey bulamayanlara (sefere katılmadıkları için) bir günah yoktur. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanların kınanması için de bir sebep yoktur. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (9/91)

----------------

 وَلاَ عَلَى الَّذِينَ إِذَا مَا أَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لاَ أَجِدُ مَا أَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِ تَوَلَّواْ وَّأَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا أَلاَّ يَجِدُواْ مَا يُنفِقُونَ {التوبة/92}

 Velâ alâ-llezîne izâ mâ etevke litahmilehum kulte lâ ecidu mâ ahmilukum aleyhi tevellev vea’yunuhum tefîdu mine-ddem’i hazenen ellâ yecidû mâ yunfikûn(e) Kendilerini bindirip (cepheye) sevk edesin diye sana geldikleri zaman, senin, “Sizi bindirebileceğim bir şey bulamıyorum” dediğin; bu uğurda harcayacakları bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de bir sorumluluk yoktur. (9/92)

----------------

 إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ وَهُمْ أَغْنِيَاء رَضُواْ بِأَن يَكُونُواْ مَعَ الْخَوَالِفِ وَطَبَعَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ {التوبة/93}

İnnemâ-ssebîlu alâ-llezîne yeste/zinûneke vehum agniyâ/(u) radû bi-en yekûnû me’a-lhavâlifi vetabe’a(A)llâhu alâ kulûbihim fehum lâ ya’lemûn(e) Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde senden izin isteyenleredir. Bunlar, geride kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler. (9/93)

----------------

 يَعْتَذِرُونَ إِلَيْكُمْ إِذَا رَجَعْتُمْ إِلَيْهِمْ قُل لاَّ تَعْتَذِرُواْ لَن نُّؤْمِنَ لَكُمْ قَدْ نَبَّأَنَا اللّهُ مِنْ أَخْبَارِكُمْ وَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {التوبة/94}

 Ya’tezirûne ileykum izâ raca’tum ileyhim kul lâ ta’tezirû len nu/mine lekum kad nebbeena(A)llâhu min ahbârikum veseyera(A)llâhu amelekum verasûluhu sümme turaddûne ilâ âlimi-lgaybi ve-şşehâdeti feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e) Onlara döndüğünüzde, size mazeret beyan edeceklerdir. De ki: “Mazeret beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Çünkü Allah bize sizin durumunuzu bildirdi. Bundan böyle davranışlarınızı Allah da Resûlü de görecek. Sonra hepiniz, gaybı da görülen âlemi de bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduğunuz şeyleri size haber verecek.” (9/94)

----------------

 Ahadiyet mertebesinden Risalet mertebesine haber vermesi istenilen Mesnevi-i Şerif beyitlerinde iç yüzü anlatılmıştır. 

2458. Münâfıkları özür merdüd geldi, güzel değil! Zîrâ ki dudakta idi, kalblerde değil!

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tövbe’de olan (Tevbe, 9/94) “Siz gazâdan döndüğünüz Vakit, münâfiklar gazâya gitmediklerinden dolayı sizden özür dilerler. Ey Resûlüm de ki, özür dilemeyin, zîrâ size inanmayız!" âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Ya’ni münâfık ağzıyla kalbinde olmayan sözleri söylediğinden herhangi bir mes’elede özrünü beyân etse reddolunur. Onun özrü güzel ve makbûl gelmez. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkında buyurur: (Fetih, 48/11) Ya’ni “Onlar dilleriyle kalblerinde olmayan "şeyi söylerler."

2459. Ona elmanın kokusu vardır ve elmanın cüzü yoktur. Onda koku ezanın gayrı için değildir.

“Âsîb”, müsâdeme, sa’y, rene, ezâ, incitmek ma’nâlannadır. “Elma’’dan murâd, hakâyık ve maârif-i ehlullahtır. Ya’ni o münafık olan şeyh-i müzev-vir ehlullahın hakâyık ve maârifinin kokusunu duymuştur. Fakat o maârif ve esrarın kalbinde hiçbir cüz’ü yoktur. Ondaki bu koku dahi ancak halkı avlayıp ruhlarına ezâ etmek ve onları aldatıp incitmek içindir.

2460. Cenk içinde kadının hamlesi safı yaramaz. Belki zayıf iş olur. 

“Kâr-zâr”, cenk ve “kâr-ı zâr”, zayıf iş demek olduğundan beyt-i şerifin kafiyesi tamâmdır. Ya’ni, nefis ve şeytan ile vâki’ olan cihâd-ı ekberde kadın meşrebinde olan şeyh-i kâzibin hamlesi nefis ve şeytan düşmanlarının safını yaramaz. Belki onun lisânen yaptığı hücûmlar zayıf bir iş olur ve aslâ te’sîri olmaz.

2461. Gerçi onu safta arslan gibi kılıç tutmuş görürsün; onun eli titrer.

Gerçi meclis-i va’z ve nasihatte onu bir insân-ı kâmil gibi şeriat kılıcım tutmuş görürsün. Fakat esrâr-ı şerîate vâkıf olmadığından ve nefsinin hazlarından kurtulmadığından o kılıcı tutarken eli titrer ve nefis ve şeytan onun bâtınına şekler ve şübheler îkâ eder.

2462. Vay o kimseye ki onun aklı dişi ola! Onun çirkin nefsi erkek ve amade ola!

Vay o kimsenin hâline ki, aklı Hak yolunda dişi ve kadın meşrebinde ola ve onun çirkin olan nefsi de erkek ve her türlü fenâlığa hazır ve âmâde olup onun aklını mağlûb etmiş ola!

2463. Ey ne mutlu o kimseye ki, onun aklı erkek ola! Onun çirkin nefsi dişi ve muztar ola!

Ya’ni, aklı Hak yolunda erkek olup dişi olan nefsini mağlüb etmiş ve onu muztar kılmış olan kimse, ehl-i saâdettir.

2464. Onun akl-ı cüzîsi erkek ve gâlib ola! Akıl, dişi olan nefsi selbedici ola!

2465. Dişinin hamlesi dahi sûrette cerîdir. Onun âfeti o eşek gibi eşekliktendir.

“Cerî", “cür’et”tendir, “şecî’ ve mukaddem” demektir. Ya’ni, aklı nefsine mağlûb olan kadın meşrebindeki kimse dahi sûrette şecî’ ve mukaddemdir. Onun âfeti kıssada beyân olunan eşekteki eşeklikten ve hamâkattendir. Zîrâ Rehnümâ-ı Ma’rifet nâmındaki risâlede buyrulur ki: “Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucüb, ağzı hased, lisânı kizb ve gıybet, kulağı nisyân, göğsü hıkd ve kîn, karnı şehvet ve bühtân, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet, rûhu küfürdür. Nefsin aklı, fehmi yoktur. O dâr-ı fenâdaki bir saatlik şehvete cenneti ve ni’metlerini ve cennette hulûdü satıverir.

2466. Hayvanlığın vasfı kadının üzerinde ziyâdedir, zîrâ ki renk ve koku tarafına meyil tutar.

Ya’ni, kadın hamlesinin metânetsiz olması sûret-i cür’etinden değildir. Zîrâ ba’zı kadın olur ki, zâhirî kuvvette birkaç erkeğe mukabil ve muâdil olur. Belki onun metânetsizliği onun üzerinde nefs-i hayvânî ahkâmı gâlib olmasındandır. İşte bu sebeble o kadın dünyânın renklerine ve kokularına meclûb olup meyil ve muhabbet eder. Binâenaleyh âlâyiş-i dünyeviyyeye meyleden erkekler dahi her ne kadar sûrette sakal ve bıyık sâhibi bir erkek görünür iseler de onlar da kadın hükmündedir.[97]

----------------

 سَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَكُمْ إِذَا انقَلَبْتُمْ إِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُواْ عَنْهُمْ فَأَعْرِضُواْ عَنْهُمْ إِنَّهُمْ رِجْسٌ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ جَزَاءَ بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ {التوبة/95}

Seyahlifûne bi(A)llâhi lekum izâ-nkalebtum ileyhim litu’ridû anhum fea’ridû anhum innehum rics(un) veme/vâhum cehennemu cezâen bimâ kânû yeksibûn(e) Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerini rahat bırakmanız için size Allah adını anarak yemin edeceklerdir. Artık onların peşini bırakın. Çünkü onlar pistir. Kazandıklarının karşılığı olarak, varacakları yer de cehennemdir. (9/95)

----------------

 يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْاْ عَنْهُمْ فَإِن تَرْضَوْاْ عَنْهُمْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يَرْضَى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ {التوبة/96}

 Yahlifûne lekum literdav anhum fe-in terdav anhum fe-inna(A)llâhe lâ yerdâ ani-lkavmi-lfâsikîn(e) Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edeceklerdir. Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz. (9/96)

----------------

 الأَعْرَابُ أَشَدُّ كُفْرًا وَنِفَاقًا وَأَجْدَرُ أَلاَّ يَعْلَمُواْ حُدُودَ مَا أَنزَلَ اللّهُ عَلَى رَسُولِهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {التوبة/97}

 El-e’râbu eşeddu kufran venifâkan veecderu ellâ ya’lemû hudûde mâ enzela(A)llâhu alâ rasûlih(i) va(A)llâhu alîmun hakîm(un) Bedevîler inkâr ve nifak bakımından daha ileri ve Allah’ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/97)

----------------

 A'rabiler,"a'râb" arabın çoğulu zannedilmemelidir. Arabinin çoğulu arab olduğu gibi, a'râbinin çoğulu da a'râbdır. Yani arabın tekili için arabî, denilir. A'rab, gerek Arap'tan, gerek Arab'ın dışındaki kavimlerden özellikle bedevi olanlara (çölde yaşayanlarına) denilir. Herhangi bir köy ve kasabada yerleşik olmayıp badiyede konar göçer olarak dolaşan göçebeler için kullanılır. Arap ise hem köy ve kasabalarda yerleşik olan, hem de göçebe yaşayan bütün Arap kavmi için kullanılmakla birlikte daha ziyade köy ve kasabalarda yerleşik olarak yaşayan medeni kısmı için söylenir ki, bunlara "a'râb" denmez. Bunlardan birine, yani şehirli bir Arab'a "ya a'râbi!" diye hitap edilecek olursa kızar, öfkelenir. Fakat her hangi bir bedevi a'râbiye "ya arabi" denilirse kızmaz, üstelik memnun olur, hoşuna gider. Bu fark bizim dilimize de geçmiş ve adeta a'râb kelimesi, siyah, koca dudaklı zenci gibi bir anlamda kullanılmıştır ki, bunun aslını bilmeyenler "arab" ile "a'râb" lafızlarının söylenişini ayırdedemezler de halt ederler: A'rab diyecek yerde Arab derler. Velhasıl Arapça'daki Arab ve a'râb, Türkçe'deki Türk ve Türkmen gibidir. Türkmen Türkün yörüğü olduğu gibi, a'râb da Arab'ın yörüğüdür. Her a'râbi değil, fakat genelde bedevi ve vahşi olan a'râb cinsi küfür ve nifakça daha şiddetlidir. Yaşadıkları bir çeşit çöl hayatının gereği olarak huyları daha sert, daha ilkel olduğundan küfür ve nifakları da daha şiddetli, daha beterdir. Ve Allah'ın, Resulü'ne indirdiği şeylerin (vahiy âyetlerinin) sınırlarını bilmemeye daha yatkın, daha layıktırlar. Hz. Peygamber'in sohbetlerinden uzak, onun mucizelerini yakından görmekten, kitap ve sünnette bildirilen ibadet ve diğer ahkâmın uygulanış şeklini tanıma şerefinden yoksun bulunduklarından dolayı tevhid inancının ve peygamberliğin, ahiret akidesinin içyüzünü, inceliğini ve bunlarla ilgili delillerin ayrıntılarını, şer'î hükümlerin kapsam ve sınırlarını tam anlamıyla bilemeyebilirler. Bu gibi konuların özü hakkında bilgisizliğe medenilerden daha ziyade yatkındırlar. Fıkıh konuları şöyle dursun, basit ilmihallerini bile bilemiyecek bir durumdadırlar. Nitekim buna işaret olmak üzere medeni munafıklar hakkında "Ve Allah kalblerini mühürlemiştir, o yüzden onlar bu incelikleri anlamazlar." diye fıkıhtan yoksun olmakla; bedevi olan a'râb hakkında "Allah onların kalblerini mühürlemiştir, o yüzden onlar bilmezler." diye bilgisizlikle vasıflandırılmışlardır. Bununla beraber "a'râb" cinsi yalnızca bunlara münhasır sanılmamalıdır. Birçok çeşitleri olmakla beraber, iki ana bölüme ayrılabilirler.[98]

----------------

 وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يَتَّخِذُ مَا يُنفِقُ مَغْرَمًا وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَائِرَ عَلَيْهِمْ دَآئِرَةُ السَّوْءِ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {التوبة/98}

 Vemine-l-a’râbi men yettehiżu mâ yunfiku maġramen veyeterabbasu bikumu-ddevâ-ir(a)(c) aleyhim dâ-iratu-ssev-/(i) va(A)llâhu semî’un alîm(un) Bedevîlerden öyleleri vardır ki, (Allah yolunda) harcayacakları şeyi bir zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) size belâlar gelmesini beklerler. Kötü belâlar kendi başlarına olsun. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (9/98)

----------------

وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنفِقُ قُرُبَاتٍ عِندَ اللّهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِ أَلا إِنَّهَا قُرْبَةٌ لَّهُمْ سَيُدْخِلُهُمُ اللّهُ فِي رَحْمَتِهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {التوبة/99}

Vemine-l-a’râbi men yu/minu bi(A)llâhi velyevmi-l-âhiri veyettehizu mâ yunfiku kurubâtin inda(A)llâhi vesalevâti-rrasûl(i) elâ innehâ kurbetun lehum seyudhiluhumu(A)llâhu fî rahmetih(i) inna(A)llâhe gafûrun rahîm(un) Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah, onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (9/99)

----------------

 Talha İbnu Ubeydillah haber veriyor:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e Necid ahâlisinden bir adam geldi. Saçları karışıktı. Kulağımıza sesinin mırıltısı geliyordu, ancak ne dediğini anlayamıyorduk. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e iyice yaklaşınca gördük ki, İslâm'dan soruyormuş.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Gece ve gündüzde beş vakit namaz" demişti ki adam tekrar sordu:

"Bu beş dışında bir borcum var mı?" Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Hayır ancak istersen nâfile kılarsın." dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Ramazan orucu da var." deyince adam:

"Bunun dışında oruç var mı?" diye sordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Hayır! Ancak dilersen nâfile tutarsın." dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona zekâtı hatırlattı. Adam:

"Zekât dışında borcum var mı?" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Hayır, ama nâfile verirsen o başka!" dedi. Adam geri döndü ve gider ayak:

"Bunlara ilâve yapmayacağım gibi noksan da tutmayacağım." dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) da:

"Sözünde durursa kurtuluşa ermiştir." buyurdu. Veya "Sözünde durursa cennetliktir." buyurdu.

Ebu Dâvud'da "Kasem olsun kurtuluşa erer, yeter ki sözünde dursun." şeklinde te'kidli olarak gelmiştir.[99] 

----------------

 وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {التوبة/100}

 Ve-ssâbikûne-l-evvelûne mine-lmuhâcirîne vel-ensâri vellezîne-ttebe’ûhum bi-ihsânin radiya(A)llâhu anhum veradû anhu vee’adde lehum cennâtin tecrî tahtehâ-l-enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(en) zâlike-lfevzu-l’azîm(u) İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır. (9/100)

----------------

 Muhacir hicret edendir, nasara ise hicret edenleri yardımcılarıdır.

Her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir. 

Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir. 

Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.

Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir. 

Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider. 

Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.[100]

“Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[101]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nuru Muhammed-i) de karşımıza çıkmaktadır. 

Şems sûresinde;

(Vel kameri izâ telâhâ.)

(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”

**********

 Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (قمر) “Kamer. (ق Kâf-100) (م Mim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

Buradan sayısal değerlerden de anlaşıldığı üzere Allah’ın yardımı Nûr-u-Muhammedi- Hakikat-i Muhammediye ve gönülleri fethi sırlamakta, gizlemektedir.[102]

“Ensar” (انصار) sayısal değeri, Elif:13, Nun:50, Sad: 90, Elif: 13, Rı: 200 dür. Toplarsak (13+50+90+50+13= 266) 2+6+6= (14) Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan yardımcılarsır.

“Ensar” (انصار) da bir elif başta zâhiri bulunmakta ve nun ile “Elif-Nun” yani “Ene” benlik hakikatlerine işaret etmektedir. “Sad ve Rı” ortasında yani “Sır” ortasında bulunan bâtındaki elif kişinin eğitimi 12 bâtın bir zâhiri nokta ile “13” hakikatlerini kendi gönlünde bulmakta, gönül kâ’besinin fethi ile İlâhi benlik varlığını hem zâhir hem de bâtın sarıp sarmalaktadır. Ve “Nasır” a dönüşmektedir. 

“Nasır” (ناصر) “Elif” açığa çıkıp “Nun” dan sonra yazılınca Yardım-“Yardımcı” ya dönüşmektir. Ve “Na” “Biz ve Sır” olmaktadadır. Ve kendisine gelip “yardım” (نصر) isteyen taliblilere yardımcı (ناصر) olmaktadır… Nun: 50, Elif: 13, Sad: 90, Rı: 200 dür. Toplarsak (50+13+90+200=353) tür. (3) Nefsi, İzafi, İlâhi benliklerdir. 53 ise “Necm” dir.

Yolumuz açısından bakacak olursak Nusret (نصرت) babamız r.a. isminin anlamı “Allah'ın yardımı.” dır. Yoldan verilen 52 numaralı şifre sayısı ile isminde bulunan “Sır” gibi yolumuzun hakikatlerini zor günlerde gönlünde sırlamış saklamış ve ehline aktararak 53 şifre sayısı ile Necdet babamıza intikal ettirip karanlığı delen Yıldız gibi bizlere ulaşmasını sağlamıştır.[103] 

 e-ttebe’ûhum bi-ihsânin; iyilik (ihsan) ile tabii olanlar. 

 Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider. 

 İşte bu mir’ac hicret ettireni bulursan ihsan ile tabii olursun. Bunun hakikati ise Rahman sûresindedir.

hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü hasen/ihsanın/iyiliğin cezaü/karşılığı illa/ancak/sadece hasen/ihsan, iyilik değil midir?

“ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” Çok geniş ve derin manalar ifade eden bu ayet-i kerimeyi yavaş yavaş incelemeye çalışalım. 

Evvela “ceza” ve “ihsan” kelimelerine kısaca bakalım. 

“Ceza” kelimesi, genelde bilindiği gibi sadece bir suçun karşılığı değil, her oluşumun karşılığının ifadesi “ceza” kelimesiyle belirtilmektedir;

İyiliğin de kötülüğün de karşılığı “ceza”dır.

“İhsan” kelimesi de, iki yönlü ifadelidir. 

Biri genelde kullanılan herhangi maddi bir şeyin karşılıksız verilmesi, diğeri ise marifetullah yönünden ilmi ilahinin şuhud mertebesinden zati ihsanıdır. 

Bu oluşumu biraz açmağa çalışalım. 

Burada bahsi geçen ihsan, “İhsan” hakikatinin beş mertebesinden dördüncü mertebesini ifade etmektedir.

“İhsan” ın birinci mertebesi; 

“Cibril hadisi” diye de bilinen Yahya bin Ya’mur’dan rivayet edilen hadisle belirtilmiştir. *[104] özetle şöyledir: 

Bir gün Hz Rasülüllah’ın yanına elbisesi bembeyaz; saçları simsiyah bir adam gelip önüne oturur ve “İslam”, “iman”, “ihsan” ve “kıyamet” olmak üzere dört şeyden soru sorar. 

Efendimiz bunların hepsini sırasıyla cevapladıktan sonra, yabancı, “doğru söyledin” diyerek oradan uzaklaşır.

 Bunun üzerine Hz. Rasülüllah merak edenlere; “bu Cebrail (a.s) idi, size dininizi öğretmeye geldi,” diye bildirmiştir. *[105]

Hz. Rasülüllah’ın gelen yabancıya “ihsan” hakkında verdiği cevap; 

“en te’budellahe keenneke terâhu feinnehu terake.”

“sanki/tıpkı ennekesin/sen, erâhu/onu/kendisini era/rüyet ediyor, görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. 

bu halde ki einnehu/kesin o/kendisi seni era/rüyet ediyor, görüyor, “ şeklindedir.

“Allah’ı sanki gözlerinle görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nü gormesen de O seni görüyor, “ şeklindedir.

Küçük bir dikkatle baktığımızda, burada bahsedilen “ihsan”ın rnarifetullah yönünden gelen ru’yet, yani müşahedeye dayalı “ihsan” olduğunu görmekteyiz. 

“Sen O’nu gormesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır. 

Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet”in yolunu açmaktadır. 

Eğer yolu ve sistemi bulunursa, görülen de göreni görebilir.

“İhsan” ın ikinci mertebesi;

Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım. 

Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 131. Âyette iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil alemiyne rabbühü/onun/kendisini rabbi lehü/onun için eslim/tesim/islam ol dediğinde el alemler rabbi için teslim oldum dedi “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “âlemlerin Rabbına teslim oldum” demişti. 

Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, Kur’anı Keriym En’am Sûresi 6. sûre 79. ayette inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne inniy/kesin ben semavat ve arzı fetar/fıtrat eden illeziy/o zat için hanifen/birleyici, muvahhit müslüman olarak vechimi/yüzümü vecceh/teveccüh ettim, yöneldim ve müşrik/şirk, ortak koşanlardan ben değilim “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semdvat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 112. Ayette bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun bela/evet, bilakis (doğrusu) vechehü/onun/kendisinin vechi/yüzünü allah için kim ki teslim eder ve hüve/o muhsin/ihsan olunan, güzellik sergileyendir “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar. 

Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder. 

İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur. 

Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.

“İhsan”ın üçüncü mertebesi; 

Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 56. ayette inne rahmetallahi kariybün minel muhsiniyne inne/muhakkak/kesin allah rahmeti muhsinlerden karib/yakındır “Muhakkak ki; Allah’ın rahmeti yakın olarak ancak muhsinlerden gelir.” İfadesiyle açık olarak bildirilmektedir. 

Allah’ın maddi rahmeti; bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir.

Burada bahsedilen genel rahmet değil “ilahi” ve “zati” müşahede rahmetidir ki o da ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden, talip kişilerin gönüllerine akmaktadır.

“Ümmet-i Muhammed”e has olan bu sonsuz lütuf, “ümmet ı Musa”ya; 

Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 143. ayette len teraniy asla benim era/rüyet edemez, göremezsin “Sen beni göremezsin” olmuştur. 

Çünkü Museviyyet mertebesi kelîm, Muhammediyyet mertebesi ise müşahede ve habib’liktir “küntü kenzen mahfiyyen, feahbibtü en u’refe fehalaktül halka li u’rafe bihi” 

“mahfiyyen/gizli kenz/hazine idim bu halde arif olunmamı/tanınmamı ahbeb/hub/muhabbet ettim/sevdim/arzu ettim bu halde bihi/onun ile (bunu) arif olunma/tanınmaya halk ettim “Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi sevdim ve bana arif olmaları için bu halkı halkettim” hadis-i kudsisiyle belirtilen zuhur halini, bu ümmete has müşahede ve muhabbet gerçeği içerisinde kemale erdirmiştir. Bu, ihsanların en büyüğüdür.

“İhsan”ın dördüncü mertebesi; îzahına gayret etmeği çalıştığımız, hel cezaül ıhsani illel ıhsanü hasen/ihsanın/iyiliğin cezaü/karşılığı illa/ancak/sadece hasen/ihsan, iyilik değil midir?

## “ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” ayetinin hakikatidir.

Buraya gelinceye kadar belirli bir olgunluğa ulaşan salik, oluşturduğu irfaniyet ve marifetullah bilgilerini ehli olanları ulaştıracak hale gelmiş olmaktadır.

“İhsan”ı ala ala muhsin olan arif, bu hakikatleri kabiliyetli olanlara ihsan etmeye başlar. 

İhsan ettikçe, daha fazlası kendisine ihsan edilir. Böylece ayetin hakikati ortaya çıkıp, yaşantıya geçmiş olur.

“İhsan”ın beşinci mertebesi ise; 

Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. âyette innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”

“Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır.

 Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

[ “iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” Yani güzelliğin karşılığı güzellik; güzel iş yapanın karşılığı güzel sevaptır. Bundan anlaşılıyor ki; Rahman (55/46) ayetinde yer alan “ve limen hafe mekame rabbihî cennetani”

“havf”tan (korkmaktan) maksat, güzelce amel etmektir. 

Zira ihsan’da esas olan, “Cibril” hadisinde zikredildiği üzere, “sana gereken; Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görüyordur,” prensibine uygun hareket etmektir. ] Enes (r.a)’tan yapılan rivayette; 

Rasülüllah (S.A.V) “hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü” ayetini okuyarak, oradakilere:

“Biliyor musunuz rabbiniz ne buyuruyor?” diye sormuş. 

Bunun üzerine onlar da, “Allah ve Rasülü en iyisini bilir” diye cevap vermişler. 

Hz. Peygamber (S.A.V) de, “O, benim kendisine Tevhidi nimet olarak verdiğim, kimsenin mükafatı ancak cennettir, buyuruyor” diye karşılık vermiştir. 

febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?

“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız

## “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız. ?

Yirmi üçüncü defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de Cenab-ı Hak, kendisinin Zati zuhur ve müşahedesini, gerçek rü’yeti “ihsan” oluşumu içerisinde açık olarak ifade etmekte ve bunun inkarının mümkün olmadığım bildirmektedir.

Bu âlemde “Allah’tan başka bir şey görmedim” dersen, doğru söylemiş olursun. 

Çünkü, Burasını Kur’anı Keriym Bakara Sûresi 2. sure 115. ayet anlatır ki; 

feeynema tüvellu fesemme vechullahi “bu halde nereye tevelle/dönerseniz artık Allah’ın vechi semme/oradadır.”

“Nereye baksanız Hakk’ın vechi oradadır.” ve benzeri ayetlerde bu oluşum çok açık olarak bildirilmiştir. 

ve bu rü’yet “ümmet-i Muhammed”e hastır.

Bu Âlemde “Allah görülmez” dersen, sana göre o da doğrudur. Ancak, sen sende olduğun sürece O’nu görmen, bilmen, anlaman mümkün olamaz; ta ki bir ihsan ehline ulaşıncaya kadar. 

O sende kabiliyet görürse, seni velayet suyuyla yıkayıp bireysel nefs cenabetinden tahir edip, beşeri varlığını “nesh” (kaldırmak) suretiyle gerçek hakikatine ulaştırır. Bu da “ihsan” hakikatinin olgusudur. O zaman ne eski beşeri varlığını bulabilirsin, ve ne de âlemde Hak’’tan başka bir şey görebilirsin.

Ariflerden birine “Allah’ı görmek mümkün mü?” diye sorduklarında, 

- “görmemek mümkün mü?” diye cevap vermiştir.

Ebu Yezid (El Bistami’den rivayet olduğuna göre) şöyle demiştir: 

“Rabbımı rüyada gördüm ve “Sana nasıl varılır?” diye sordum. 

Buyurdu ki: “Nefsini bırak ve gel” İtikatte imamımız İmam-ı Maturudi de, “dünyada iken Allah’ı görmenin mümkün olabileceğin! ifade etmiştir.”*[106]

Rabbınızın size lütfetmiş olduğu bu Zati ihsanları hadi inkar edin bakalım diyerek tekrar dikkatimizi çekip bu dünyaya geliş nedenimizi hatırlatmadadır.[107]

Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır.

Burada bahesile razı ve merziye nefis mertebeleri içinde geçen nefsi radiyye ve mardiyye değil. Uluhiyet mertebesinden razılık ve marziyyedir. 

Bu cennetler hakkında bilgi (Tevbe/89) âyetinde verilmişti. 

----------------

 وَمِمَّنْ حَوْلَكُم مِّنَ الأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مَرَدُواْ عَلَى النِّفَاقِ لاَ تَعْلَمُهُمْ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ سَنُعَذِّبُهُم مَّرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَى عَذَابٍ عَظِيمٍ {التوبة/101}

Vemimmen havlekum mine-l-a’râbi munâfikûn(e) vemin ehli-lmedîne(ti) meradû alâ-nnifâki lâ ta’lemuhum nahnu na’lemuhum senu’azzibuhum merrateyni sümme yuraddûne ilâ azâbin azîm(in) Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir. (9/101)

----------------

 97. âyette a’rabi hakkında bilgi verilmişti. Burada görüldüğü gibi “Ayın” ile yazılmaktadır. Ama medeni olan Arab soru Elif’i ile A!Rab ile “Rab” rububiyet mertebesinden haberi olandır. Nahnu; “Na” biz ifadesi ile Zât mertebesi ile Cenâb-ı Hakk onları biliriz, sen onları bilmezsin diyerek risalet mertebesinin haberi olmadığı ifade edilmektedir. İşte bu farkındalıklarından iki kere başka bir ifade ile zâhir, bâtın azap edeceğizdir. 

----------------

 وَآخَرُونَ اعْتَرَفُواْ بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُواْ عَمَلاً صَالِحًا وَآخَرَ سَيِّئًا عَسَى اللّهُ أَن يَتُوبَ عَلَيْهِمْ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {التوبة/102}

 Veâharûne-terafû bizunûbihim haletû amelen sâlihan veâhara seyyi-en asa(A)llâhu en yetûbe aleyhim inna(A)llâhe gafûrun rahîm(un) Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (9/102)

----------------

 Bunlar sefere çıkmayıp evlerinde oturan emre uymayanlar idiler ki, bu âyet nazil olunca, bunlardan bir kısmı kendilerini Mescid-i Saâdet'in direğine bağlayıp cezalandırmışlardı. Resulullah seferden dönünce âdeti olduğu üzere mescid'e girip iki rekat namaz kıldı ve bunları o halde gördü, "bu nedir?" diye sual buyurduğunda, denildi ki, "Bunlar, siz çözmeyince, kendilerini çözmemeye yemin ettiler". Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Ben de yemin ederim ki, haklarında af emri çıkıncaya kadar çözmem." buyurdu. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu: Ola ki, Allah tevbelerini kabul eder. Çünkü O, ğafurdur, rahîmdir.[108]

----------------

 خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {التوبة/103}

 Huz min emvâlihim sadekaten tutahhiruhum vetuzekkîhim bihâ vesalli aleyhim inne salâteke sekenun lehum va(A)llâhu semî’un alîm(un) Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (9/103)

----------------

 Mesnevi-i Şerif şerhinde bu âyet hakkında;

 339. Ve eğer Hakk'ın emri ile istersen o caizdir, öyle istek enbiyânın yoludur.

Eğer nasdan bir şey istemek Hakk’ın emri ile olursa câizdir ve bu emre itâaten istemek lâzımdır. Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Tevbe’de (Tevbe, 9/103) ya’ni “Ey Resûlüm! Onların mallarından sadaka-i zekât al ki, onlan temizleyesin ve o sadaka ile onların mallarını ziyâde edesin!” buyurulur; ve böyle isteyiş peygamberlerin yoludur. Ma’lûmdur ki, peygamberlerin emr-i ilâhî ile nâstan bir şey istemeleri kendi nefisleri için değildir; yine halkın muhtâç olanlanna dağıtmak içindir. Nitekim sûre-i Tevbe’de (Tevbe, 9/60) ya’ni “Sadakalar ancak fakîrler ve miskinler ve sadaka-i zekâtı toplamaya me’mûr olanlar ve kalbleri îmâna alıştırılmış olanlar ve para mukabilinde esîrlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihâd ve malından aynlmış olan yolcular içindir" buyurulur. Binâenaleyh Peygamber’in nâstan almaya me’mûr olduğu sadakat ve zekât zikrolunan sekiz sınıfa dağıtılmak içindir; ve bu sekiz sınıftan her birinin evsâf-ı şer’iyyeleri fıkıh kitâblarında tafsîlen beyân olunmuştur. Ve kezâ havâss-ı evliyâdan ba’zıları dahi emr-i ilâhî ile nâsdan isteyip almak ve fakirlere tevzî etmeye me’mûr olurlar. Nitekim V. cildde Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerine vâki’ olmuş ve o cildin 2680 numaralı beytinde [“Bir müddet zenginlerden altın al, sonra âciz olan fakirlere eriştir!”] buyurulmuştur.[109]

Onlar için senin (salat) duan onlara “seken” sükünet verir. Sükün hali hareketi olmayandır. Bu duanın onları Fenâfillah mertebesine ulaştırdığı anlaşılmaktadır. Resülalhın bu duasını hakkıyla işitir, onun lisanından söyleyen ve duyan kendisidir buna bu şekilde alimdir. 

----------------

 أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَأَنَّ اللّهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ {التوبة/104}

 Elem ya’lemû enna(A)llâhe huve yakbelu-ttevbete an ibâdihi veye/huzu-ssadekâti veenna(A)llâhe hüve-ttevvâbu-rrahîm(u) Onlar, kullarının tövbesini kabul edenin ve sadakaları alanın Allah olduğunu; tövbeyi çok kabul edenin, çok merhametli olanın Allah olduğunu bilmediler mi? (9/104)

----------------

 Resûlullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Şu iki şeyde hiç kimsenin bana ortak olmasını sevmem: Abdestim; zira namazımın bir parçasıdır ve sadakam ki bizzat kendi elimle fakire ulaşmalıdır. Zira sadaka Rahman'ın eline düşmektedir."[110] 

 Âyette Ahadiyyet mertebesi, Uluhiyet (Alalh) mertebesinin tevbe ve sadakayı kabul ettiğini Rahim olduğunu haber vermektedir. Hadisi şerifte de Risalet mertebesi Uluhiyet mertebesine ulaştıranında Rahman’ın eli yani ef’âli ilahiyye olduğunu haber vermektedir.

----------------

 وَقُلِ اعْمَلُواْ فَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {التوبة/105}

 Vekuli-melû feseyera(A)llâhu amelekum verasûluhu velmu/minûn(e) veseturaddûne ilâ âlimi-lgaybi ve-şşehâdeti feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e) De ki: “Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.” (9/105)

----------------

 وَآخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِأَمْرِ اللّهِ إِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَإِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {التوبة/106}

Veâharûne murcevne li-emri(A)llâhi immâ yu’azzibuhum ve-immâ yetûbu aleyhim va(A)llâhu alîmun hakîm(un) Sefere katılmayanlardan) diğer bir kısmı da, Allah’ın emrine bırakılmışlardır. Bunlara ya azap eder ya da tövbelerini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/106)

----------------

 "Onlar bilmezler mi ki:..." (Yine Medine ehlinden ve civarındaki bedevilerden) diğer bir kısımları da vardır ki; Allah'ın emrinden dolayı irca olunmuştur, yani tehir edilmiş, ertelenmişlerdir. "İrca" tehir etmek demektir ki, tevbelerinin kabulüne kesin gözüyle bakılmayanlara "Mürcie" denilmesi de bundandır. Nitekim İbnü Kesir, Ebu Amr, İbnü Âmir, Asım'dan Ebubekir Şube ve Yakub kırâetlerinde okunur. Mücahid'den rivayet olunduğuna göre; bunlar Kâ'b b. Mâlik, Mürare b. Rebî', Hilâl b. Ümeyye idi. Bunlar yukarıda da geçtiği üzere kendilerini Mescid-i Nebî'nin direklerine bağlayan Ebu Lübâbe ve arkadaşları gibi pişmanlık gösterip tevbe ve özür dilemede acele etmemişlerdi, halbuki Bedir'e iştirak etmişler ve Bedir Ashabı'ndan idiler. Hz. Peygamber bunlara ait hükmü tehir eylemiş ve ashabını onlarla selam ve kelâmdan engellemişti. İnsanlar bunlar hakkında ihtilaf ediyorlardı: Kimi "mahvoldular, helâk oldular" gibi laflar ediyor, bazıları da "Belki Allah kendilerini affeder." diye konuşuyorlardı. Böylece ilâhî emrin gelmesi için bekletiliyorlardı. Ya Allah bunları azaba uğratacak, eğer bulundukları halde kalırlarsa, veya tevbelerini kabul eyleyecektir. Eğer niyetleri halis olarak, gerçekten tevbe ederlerse. Allah alimdir, hakimdir. Şu halde bu irca işinde ve sonrasında o herşeyi bilmekte ve birtakım hikmetler gözetmektedir. Bu işte Allah'ın hikmetleri vardır.[111]

----------------

 وَالَّذِينَ اتَّخَذُواْ مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْرِيقًا بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصَادًا لِّمَنْ حَارَبَ اللّهَ وَرَسُولَهُ مِن قَبْلُ وَلَيَحْلِفُنَّ إِنْ أَرَدْنَا إِلاَّ الْحُسْنَى وَاللّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ {التوبة/107}

 Vellezîne-ttehazû mesciden dirâran vekufran vetefrîkan beyne-lmu/minîne ve-irsâden limen hâraba(A)llâhe verasûlehu min kabl(u) veleyahlifunne in eradnâ illâ-lhusnâ va(A)llâhu yeşhedu innehum lekâzibûn(e) Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar. (9/107)

----------------

 Efendimiz (s.a.v) zamanında bu zararlı oluşum olduğu gibi tarih boyunca bunun örnekleri çoktur. Bunlardan biri de ibretlik hikayeler içinde (94) MESCİD-İ DIRAR. KUBBETU’L KARA. İbretli dosyasında bir bölümü buraya alalım. Dileyenler ilgili kitabı okuyup yolun tehlikelerinden haberdar olabilirler.

 Muhterem okuyucularım bu dosya kitabın oluşması ne yazıkki hazin bir durumdur. Zaman zaman seyrekte olsa bu tür hadiselere şahit olmaktayız. Bütün iyi niyet gayret ve seçiciliğimize rağmen gene de bu tür nitecesi hoş olmayan hadiselerle karşılaşıtoruz, ufak ufak görev verdiğimiz bazı kimseler ve onların haklarında yanılmış oluyoruz veya, baştan gerçekten onlarda iyi niyetleri ile yola çıkıyorlar ne yazıkki bir müddet sonra nefsi emmâreleri gizliden gizliye, faaliyete geçip sureta haktan gözükerek kendilerine bazı gerçek değerlerinin olduğunu ilka ediyor ve o kişide emaneten verilen bu değerleri kendine mâl ederek yavaş yavaş nefsi benliğinin hükmü altına girmeye başlıyor. İşte bu durumdan sonra o kişi bu halinden dönmez ise, kendi de farkında olmadan bozulmuş hallerini, normalmiş gibi addedip daha da ileriye götürmeye devam ediyor. 

 Bu durumlardan sonra da hataları artmaya başladığından tarafımızdan tekrar ikazlar yapılmaya başlıyor, bunlar dinlenirse kişi gene eski haline dönebiliyor, aksi halde kendini kontrol edip düzeltmez ise kendine son bir ikaz daha yapılıyor. Gene kendini düzeltmez ise, kendine aktarılan bütün halleri geri çekiliyor. Çünkü “vermesini bilen lâyık olmayandan almasını da bilir” bu husus açıktır. 

 Bu hikâyemizde böyle bir hadise neticesinde gene üzülerek oluşmuştur. Fırsat bulup okuyabildiğinizde, (30 Ağustos 2012) de ki bir mail ile başlayan bu macera, (16/ekim/2013) tarihinde gelen gene bir mail ile de bu hadise de bahsi geçen şahsın bazı karanlık yönleri olduğu ikazı yapılıyor idi. Bizde bu tarihten sonra bu maili dikkate alarak tedbirli olup hadiseyi izlemeye ve kişinin hallerini uzaktan kontrol etmeye başladık. 

 Gerçektende bu kişinin güvenilir bir kişi olmadığı anlaşılıyor idi. Kendisi birçok kereler ikaz edildi kendini hep haklı çıkarmaya çalıştı ancak daha yakından araştırılınca bir hayli olumsuz ve uyumsuz işleri olduğu, hele hele çok büyük ve iyi bir yalancı olduğu anlaşılmış oldu. 

 Defalarca ve şiddetle bizi davet ederek bulunduğu yerde kendini bize tescil ettirmeyi düşünüyordu gitmeyi düşünmüştük ama bir türlü uymadı daha sonra başka bir kardeşimizin yerinde görüştük kendisine ufak bazı emanetler ve görev verdim. Netice de bunları taşımaya lâyık olamayınca kendisinden alındı. Bu yüzden dosyanın ismini ve kendi yerinin ismini (mescid-i Dırar) (zarar mescid-i) Bilindiği gibi asr-ı saadette münafıklar tarfından böyle büyük bir hadise olmuştur. Ve kullandığı mail adresi isminden de, yola çıkarak (kubbetu’l kara) diye isimlendirdim. 

 Yazının devamında hadisenin ibretlik seyrini göreceksiniz, Cenâb-ı Hakk bu gibi durumlara düşmekten cümlemizi korusun. İnşeallah.

------------------- 

 Dosyamıza (Mescid-i dırar) bu isimleri vermemizin sebeblerinden bir tanesi İnternetten aldığım aşağıdaki yazıda belirtilen, Peygamber Efendimiz zamanın da Medine de yaşanmış bir olaydan dolayıdır. 

 Diğer isim, (Kubbetu’l Kara). İse bahsi geçen kişinin kendine güven sağlamak için mail adresi olarak, kullandığı. Peygamber efendimizn kabri şeriflerinin olduğu mekânın üstünde bulunan (yeşil kubbe/Kubbetu’l hadra) yanlış uygulamaları için kullandığından, biz ona (Kubbetu’l Kara) dedik. Ve bahsi geçen kişi bu rumuzla belirtilecektir. (Ku…. Ka….)

------------------- 

Mescid-i dırar nedir? Zarar Mescid-i Peygamber efendimiz zamanında münafıkların, fitne ve fesat yuvası ve silah deposu olarak kullandıkları ve Kubâ denilen yerde yaptırdıkları bir mescittir.

Zındığın birisi, (Allah camilerin yıkılmasını emrediyor, Peygamber de yıktırdı. Bugünkü camiler, mescitler geleneğe dayanan bir bid’attir) diyor. Bu çok cahilce bir iddiadır.

Peygamber efendimizin Medine’ye hicretinden sonra, birçok kimsenin Müslüman olması, münafıkları iyice endişelendirmişti. Münafıkların başı olan Abdullah bin Ubey bin Selûl’ün dayısının oğlu olan Ebû Âmir, papazlığa özenir ve papaz elbisesi giyerdi. Peygamber efendimizi kıskanarak, kendisine uyanlarla birlikte Mekke’ye gitti ve müşriklere atıldı. Bedir, Uhud ve Hendek muharebelerinde Müslümanlara karşı savaştı. Mekke’nin fethinden sonra Şam’a kaçtı. Oradan Medine ve Kubâ’daki münafıklara haber gönderip, kendisine Kubâ’da bir mabet yapmalarını ve burasını silah deposu olarak kullanmalarını istedi.

Kendisinin de Bizans ordusuyla yardıma geleceğini bildirdi.

Münafıklar da Peygamber efendimizin hicreti esnasında Medine’ye gelirken Kubâ’da inşa ettirdikleri Kubâ Mescidi karşısında gösterişli bir mescit yaptırdılar. Buna mescid-i dırar denmiştir. 

Münafıklar, Müslümanları bölerek birbirine düşürmek istiyorlardı. Hatta Bizans askerleri Medine’ye gelince, mescide depo ettikleri silahlarla onlara yardım edeceklerdi. Peygamber efendimizin orada namaz kılmasını sağlamakla da,Mescid-i Dırâr’ın mukaddes bir yer olduğu intibaı hasıl olacaktı. Böylece Müslümanlar da namaz kılmaya koşacak ve münafıkların oyununa geleceklerdi Dırar Mescidinin kurucularından beş münafık gelerek; “Yâ Resulallah, kış gecesinde ve yağmurlu zamanlarda hasta ve hacet sahibi olanların namaz kılmaları için bir mescit yaptık. Sel geldiği zaman vadi, Kubâ Mescidi cemaatı ile aramıza engel oluyor. Namazımızı kendi mescidimizde, sel çekilip gidince de onlarla birlikte kılacağız. Mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz” dediler. 

Peygamber efendimiz de; “Ben, şimdi sefere çıkıyorum. Seferden dönersek ve Allahü teâlâ da dilerse, orada size namaz kıldırırız” buyurdu.

Peygamber efendimiz, Tebük’ten dönüp Medine’ye gelirken, Zi-Evân denilen yerde konakladı. Bu sırada Dırar Mescidini kuran münafıklar, gelip Peygamberimizi Dırar mescidine götürmek istediler. Allahü teâlâ, Tevbe suresi 107-110. âyet-i kerimelerini indirerek oraya gitmemesini bildirdi. Âyet-i kerimelerin kısaca meali şöyledir:
(Müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resûlüne karşı savaşmış olan adamı beklemek için bir mescit kuranlar, “Bununla iyilikten başka bir şey istemedik, diye yemin edecek olanlar da vardır. Halbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder. Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takva üzerine kurulan mescit (Kubâ Mescidi) içinde namaz kılman elbette doğru olanıdır.) Peygamber efendimiz bu âyetler indikten sonra, Mâlik bin Duhşüm ile Âsım bin Adiy’e, “Şu halkı zalim olan mescide gidiniz. Onu yıkınız, yakınız”buyurdu. Onlar da gidip, binayı ateşe verdiler. 

-------------------

Kaynak. Dinimiz islâm sitesi. Mehmet Ali Demirtaş.

-------------------

 Yaklaşık üç/üç buçuk sene süren bu oğraşmamızda böyle bir hüsranla ve vakit kaybı ile sona ermiş oldu. Elimizde hatıra olarak şu dosya kaldı sağlık olsun bunda da vardır bir hayır, İnşeallah bizden sonralarına da bir ibret olur, böylece ibretlik dosyalarımıza biri daha katılmış oldu. 

 Bu sahada tuzaklar çoktur, hiç kimse ben oldum diye kendi kendine gaflete düşmesin. Öyle yaşantıları olanlar vardırki, böyle hayal ve vehmin kontrol ve tasarrufundadır ancak bunun farkında değildir. 

 Gerçekten kendini bir varlık ve değer olarak görür ve böylece hayele düşer hiç farkında olmadan ayakları kayar. Allah muhafaza eylesin. Çaresi ise kişi hangi mertebeye gelirse gelsin tevazudan ve Şeriat-i Muhammediyyeden kesinlikle ayrılmaması lâzımdır. 

 Cenâb-ı Hakk her birerlerimizin kusurlarımızı affetsin. Amiin.  

 Gayret bizden muvaffakiyet Hakk’tan’dır.             

 Bu dosya da geçen hadiselerde, bizim “mescid-i dırar” tecrübemiz oldu. (25/03/2015/Çarşamba) T.B. 

----------------

 لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ {التوبة/108}

 Lâ tekum fîhi ebedâ(en) lemescidun ussise alâ-ttakvâ min evveli yevmin ehakku en tekûme fîh(i) fîhi ricâlun yuhibbûne en yetetahherû va(A)llâhu yuhibbu-lmuttahhirîn(e) Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever. (9/108)

----------------

 “Küba Mescidi” ve hakikati” Vakti gelince Sevr’den çıkıldı, hicret devam ediyordu, nihayet gelmekte olan yolcular Medine’nin dış taraflarında bulunan “Küba” köyünden görüldüler ve herkes “talaal bedrü aleyna.....” diyerek , karşılandılar.

Acaba onlara hakikaten gelenin “bedri münir” (nurlu kamer) ilahiyat güneşinin yansıtıcısı olduğunu kim bildirmişti?....

İşte sen hicret yolunda medeni olmaya doğru gidersen o nurlu gönül nağmelerini duymaya başlarsın.

Bilindiği gibi “Mescid” secde yeri, ibadethane demektir. Hicret ehlinin ilk yapması lazım gelen şey, gönlünde bir ibadethane kurmasıdır. Şöyle ki, daha evvelce gönlü her türlü menfaat ve dünyalıkla dolu olduğundan ne zamanı ve ne de mekanı mescid yapmaya imkan vermiyordu.

Belli bir aşamadan sonra bunu anlayarak gönlünden kendine hiç faydası olmayan birçok şeyleri çıkararak, onlardan boşalan yere de bir mescid yaparak, buna da “Küba” (Kudret Mescidi) demesi, kendisine çok şey kazandıracaktır. 

Orada ibadetiyle gücünü daha da arttırarak nefsine hakim olması imkan dahiline girmiş olacaktır.

O “Mescid”in yapılmasında muhacir, ensar ve Hz. Rasulullah (sav.) Efendimiz dahi çalışmaktadır. Yani içten ve dıştan gelen yardımcı güçler ve “Hakikati Muhammedi”den gelen yardımla sen de gönül “küba”nı oluşturmaya çalış. 

“Küba Mescidi” Medine-i Münevvere’nin ilk zat tecellisi, “Ka’be”si hükmündedir. 

Nasıl ki, Mekke’de “Beytül Atik” (eski/ilk ev)de “Kelime-i Tevhid” zuhura geldi; Medeni Münevvere’de de ilk resmi “Kelime-i Tevhid” “Küba Mescidi”nde telaffuz edildi. Bu yüzden değeri çok yüksek ve Medine’nin “Ka’be”si hükmündedir. 

“Küba” harf değerleri itibariyle; 

() “kaf” 100

() “vav” 6

() “be” 2 = 108 (1+0+8) =18 eder, ki bu mescidin hakikati 18000 âlemi toplamış demektir.[112] 

----------------

 أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللّهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَم مَّنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَىَ شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ {التوبة/109}

Efemen essese bunyânehu alâ takvâ mina(A)llâhi veridvânin hayrun em men essese bunyânehu alâ şefâ curufin hârin fenhâra bihi fî nâri cehennem(e) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e) Binasını takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) ve O’nun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez. (9/109)

----------------

 Takva sayısal değeri;

 “Te: 400” “Kaf:100” “Vav: 6” “Ye:10” dur. Toplasak (400+100+6+10= 516) 5+1+6= 12 dir.

 (12) Hakikat-i Muhammediyedir. Binasını takva üzere kurmak. Namaz-ı Takva üzere ve mir’ac olan namazı (12) mertebe olarak bina etmektir. Kelime-i Tevhid “La ilâhe İlllâ Allah” 12 harf ve mertebe üzeredir. Bu mu hayırlıdır?

 Bina ettiği hayat namazı ki bu dünya hayatında kaldığımız vakit (an) zâhir ve bâtın iki rekatlı namazdan ibarettttir. Nefsani, hayali ve vehimi bir uçurum kenarına kurulan namaz mı? Daha hayırlıdır. Tabii denebilir ki, namazın tadili erkanı, rükünleri vardır. Bunun harici ne namazından bahsediyorsun. Bu saçmalık, mantıklı ve tutarlı değildir. 

 Hani hatırlarsak gezi olaylarında taksimde duran adam eylemi vardı… “Dur Rabbin Namazda” buna şeklen benzesede nefsi emarenin emride olduğundan kendi rablerine ibadet halinde bir duruştur. Yoksa bu tür kendi rablerine yapılan, bina edilen ibadet mi? 

----------------

 لاَ يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذِي بَنَوْاْ رِيبَةً فِي قُلُوبِهِمْ إِلاَّ أَن تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ {التوبة/110}

 Lâ yezâlu bunyânuhumu-llezî benev rîbeten fî kulûbihim illâ en tekatta’a kulûbuhum va(A)llâhu alîmun hakîm(un) Kurmuş oldukları binaları, (ölüp de) kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/110)

----------------

 إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللّهِ فَاسْتَبْشِرُواْ بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {التوبة/111} 

İnna(A)llâhe-şterâ mine-lmu/minîne enfusehum veemvâlehum bi-enne lehumu-lcenne(te) yukâtilûne fî sebîli(A)llâhi feyaktulûne veyuktelûn(e) va’den aleyhi hakkan fî-ttevrâti vel-incîli velkur-ân(i) vemen evfâ bi’ahdihi mina(A)llâh(i) festebşirû bibey’ikumu-llezî bâya’tum bih(i) vezâlike huve-lfevzu-l’azîm(u) Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kûr’ân’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır. (9/111)

----------------

 Rivayet olunduğuna göre; Resul-i Ekreme, Akabe Gecesi, Mekke'de Ensar'dan yetmiş kişi olarak biat ettikleri zaman, yani ikinci Akabe biatında, Abdullah b. Revaha "Rabb'in ve kendin için bizden dilediğini şart koş." demişti. Peygamber (s.a.v.) de: "Rabbım için O'na ibadet etmenizi ve hiç bir şeyi O'na şirk koşmamanızı, kendim için de beni, kendinizi ve mallarınızı nasıl koruyup savunuyorsanız öyle koruyup savunmanızı şart ederim." buyurdu. Onlar da "Bunu yaptığımız takdirde bizim için ne var?" dediler. Hz. Peygamber "cennet" buyurdu. Bunun üzerine "Bu alış-veriş kârlıdır, bu sözleşmeyi ne bozarız, ne de bozulmasını kabul ederiz." dediler. Sonra işte bu âyet nazil oldu. Bir gün Hz. Peygamber, bu âyeti okurkan bir a'râbi geldi "bu kimin sözü?" dedi, Resulullah, "Allah kelâmıdır." diye cevap verdi. O a'râbi "V allahi bu çok kârlı bir alış-veriş, biz bunu ne bozarız, ne de bozulmasını isteriz" dedi ve gazaya çıktı, nihayet şehid oldu...[113]

 İnnaAllâhe-şterâ; “Muhakkak Allah satın almıştır” bu alış-veriş Mesnevi-i Şerif beyitlerinden detaylı olarak incelenmiş ve anlatılmıştır. 

 497. Sen zorluğu, kolaylıktan açık bil! Sonuçta bunun ve onun cemâline bak!

Gönül hoşluğu ile yapılmayan amelin, ma'nevî hâsılâtı olmaz; neticede onun hâsılâtı pişmanlık olur. Öyle bir ameli Allah'a satmak da ziyandan başka bir şey getirmez; çünkü Allah Teâlâ: (Tövbe, 9/111) “İnnallâheşterâ minel mü’minîne enfüsehüm ve emvâlehüm bi enne lehümül cenneh” "Allah Teâlâ mü'minlerden nefislerini cihâda ve mallarını sadaka ve infâka sarf edenlere bunun karşılığında cennet vermekle müşteri oldu" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu üzere, mü'minlerin amellerine müşteridir; ve mü'minler de amellerinin bâyi'idir. Şimdi ameli tabîatı onu beğenmeden yapan kimse, kendisine tâat kolay gelen kimselerden değildir. Onun adı zorluk olur, ya'ni tâatda güçlük çeken kısımdan olur. Çünkü şakî olanlara kabâhatli ameller kolay gelir; ve saîd olanlara da hayırlı ameller kolay gelir. Bundan dolayı sen, hayırlı ameller kendisine kolay gelen ile güç geleni açıkça gör ve bil! Netîcede de bunun ve onun hâline dikkatle bak![114]

 2749. Ey efendim, bu benim küpümü ve testimi “Allah satın aldı” fazlından kabûl etti.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tevbe’de olan (Tevbe, 9/111) “Allah Teâlâ mü’minlerden, nefislerini ve mallarını, cennet mukabilinde satın aldı" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’nî “Yâ Rab, küpe ve testiye müşâbih olan bu topraktan mahlûk, vücûd-i unsurîmizde müterakim olup ahkâm-ı tabiiyye levsiyle mülevves olan i’tikâd ve inkâr suyunu mahzâ [Innallâhe’ş-terâ] âyet-i kerîmesiyle va‘d buyurduğun fazlın cihetinden huzûr-ı kudsüne kabûl buyur” demek olur.

Bu âyet-i kerîme, Hak yolunda fedâ-yı nefse ve bezl-i emvâle teşviktir; zîrâ nefis şerr ü şûrun mâyesi ve mal, tuğyân ve gurûrun sebebidir. Ya’nî bu iki nâkıs ve ma’yûb olan şeyleri bizim yolumuzda fedâ et ve mergûb olan cennet-i bâkîyi al, demektir. Nazım “Taşı at, cevheri al; toprağı zemîne saç! Altını al, zelîl ve hakîr olan fâniye mukâbil, bâkîolan ni’met-i tâhireyi al!" Hakıkat-i hâl budur ki, Allah Teâlâ kullarına enfus ve emvâli evvelen ihsân buyurdu ve kullar ona mâlik oldular. Bundan sonra onlan mü’minlerden satın aldı; ya’nî bedâva verdi, ivaz mukabilinde aldı. Binâenaleyh (Hac, 22/56) [O gün mülk Allah’ındır] âyet-i kerîmesinde işâret buy’rulduğu üzere, mülk hakikatte Hakk’ındır ve mü’minlerin elinde âriyettir. Böyle olunca mü’min, nefsinde ve malında âriyet tarikiyle tasarruf eder; mülkiyet tarîkıyla tasarruf etmez. Binâenaleyh mü’min bu hakikati zihnine yerleştirirse Allah yolunda sarf ettiği şey, kendi elinde âriyet olan Hakk’m mülkü olduğunu bilir ve nefsin ve malın sarfı bu zihniyyet ile kendisine kolay gelir. 

2752. Nihâyet sen hediyyeyi sultânın huzuruna götürdüğün vakit, temiz görsün de şâh ona müşteri olsun...

Ey sâlik, Allah Teâlâ (Tevbe, 9/111) [Allah Teâlâ mü’minlerden satın aldı] âyet-i kerîmesinde müşteri olduğunu beyân buyurduğu nefis, temiz olursa satın alır ve senin nefsin, havâssinin hey’et-i mecmûasıdır ve bunların her birisi sana ihsân-ı İlâhîdir. Binâenaleyh senin bu unsurî olan cismin ihsân-ı İlâhî testisidir; eğer bu ihsân-ı İlâhînin kadrini bilip havas lülelerini şeriat dâiresinde kullamr isen bu testi, ulûm-ı ilâhiyye suyu ile dolar.

2753. Ondan sonra onun suyu nihayetsiz olur, atâ testisinden yüz cihân dolar.

Ulûm-ı ilâhiyye suyu dolduktan sonra, artık o testi boşalmak bilmez, sarf ettikçe ziyâdeleşir ve bu atâ-yı İlâhî testisinden, her biri bir cihân mesâbesinde olan yüzlerce insan istifâde eder ve senin bezi ettiğin ulûm-ı ledünniyye ile onlar da dolar.[115]

 570. Her peygamber safvet cihetinden kavmine dedi ki: nrBen sizden haberin ücretini istemem.

Nitekim her peygamber kendi kavmine kemâl-i safvetle dedi ki: “Benim mala tama’ım olmadığı için, cânib-i Hak’tan size getirdiğim haberlerin ve doğru yolun ücretini istemem. “Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur. (Hûd, 11/51) Ya’ni “Ey kavim, ben sizden ona ecir istemem; benim ecrim ancak beni halk eden Zât-ı Eceli ve A’lâ üzerinedir."

571. Ben delîlim, Hak sizin için müşteridir; Hak bana iki tarafın dellâllığını verdi."

“Ben Hak ile kul arasında delîl ve vâsıtayım. Hak Teâlâ, (Tevbe, 9/111) ya’ni “Muhakkak Allâh Teâlâ mü’min- lerden nefislerini ve mallarını, onlara tahsîs buyurduğu cennet mukabilinde iştirâ eyledi” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere mü’minlerin müşterisidir. Şu halde ben bu alım ve satımda iki tarafın dellâlıyım.”[116]

2427. Benim müşterim Hudâ'dır. O beni yukarıya çeker ki, "Allâhe'şterâ".

Benim akvâlimin ve ef âlimin müşterisi Hak’tır. O beni yukarıya, ya’ni kendi cemâl-i zâtîsine çeker. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/111) “Allâh Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını, onlara verdiği cennet mukabilinde satın aldı” buyurulmuştur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmede beyân buyurulan “cennet”i, cemâl-i zâtî ile tefsîr buyurmuşlardır. 

3256. Dudağı kapanmış iken alış veriş içindedir. Müşteri hadsizdir, zîrâ Allâh iştira etti.

Dudakları kapalı olup, zâhir söz söylemediği halde kalb pazarında alışveriş içindedirler. Onun müşterisine nihâyet yoktur. Zîrâ o ilm-i zevkîye müşteri olanlann müşterisi Allâh Teâlâ hazretleridir. Nitekim âyet-i kerimede, Tevbe, 9/111) ya’ni, “Allâh Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde iştirâ eyledi” buyurulur. Zîrâ ilm-i zevkî tevhîd-i hakîkîyi intâc eder. Ve tevhîd-i hakiki dahi Hak’ta istiğrakı îcâb eder. Ve Hak’ta istiğrak dahi, emr-i İlâhîye ittibâ’-ı kâmili ve nehy-i İlâhîden tamâmen içtinâbı iktizâ eder.

“Âdem”den murâd, mutlak Âdem (a.s.) değildir. Her “insân-ı kâmil" bir âdemdir. Nitekim Hz. Pîr bir beyitlerinde “Her velî Âdem gibi nûr-i Hûda’dır.” buyururlar. Ve “melek”ten murâd dahi ervahtır. Ve “şeytan ve perî”den murâd, nefsânî ve mekkâr olan cismânî kimselerdir. Ya’ni, insân-ı kâmilin hakâyık ve maârif-i ilâhiyyedeki dersine melek cinsinden olan ervâh müşteridir; şeytan ve perî meşrebinde olan cismânî ve nefsânî kimseler değildir. Zîrâ onlar bu maârifin ehli değildirler. Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz buyururlar “İlim taleb etmek her bir müslim erkek ve kadına farzdır. Ve ilmi ehlinin gayrine vaz’ eden, domuzlara altın ve inci ve cevâhir takan gibidir." Ve yine buyururlar: “Köpeklerin ağzına inci koymayın!” Ve yine buyururlar “Domuzlann boyunlanna cevâhir takmayın. Zîrâ hikmet cevâhirden hayırlıdır. Ve o hikmetten ikrâh eden kimse domuzlardan şerlidir!”[117]

326. Hak Teâlâ vefâdan dolayı fahr getirdi: "Bizden gayri ahdine vefâ eden kimdir?" buyurdu.

Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri vefâ cihetinden iftihâr edip: “Bizden başka kendi ahdine vefâkâr olan kimdir?” buyurdu. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Tevbe’de (Tevbe, 9/111) “Allah’tan daha ziyâde ahdine vefâ eden kimdir?” âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuştur. Ya’nî “Allah Teâlâ hazretleri kullarına karşı olan ahdine vefâ buyurduğu için iftihâr buyurdu. Binâenaleyh ahde vefakâr olmak ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîmdir ve ahdine vefâ eden insanlar, ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîm ile tahalluk etmiş olurlar.”[118]

1761. Onu cisminin karanlık kuyusundan çekti ve onu dünyâ zindanının dibinden satın aldı.

 “O hamd veyâ hamd sebebiyle Hak ârifi, karanlık kuyu mesâbesinde olan cismâniyet âleminden rûhâniyet ve nûrâniyet âlemine çekti ve o ârifi dünyâ zindânının dibinden satın aldı.” Nitekim âyet-i kerîmede Tevbe, 9/111) “Allâh Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallannı cennet mukabilinde satın aldı” buyurulur.[119]

2601. Halbuki böyle pazarı kim bulur ki, bir gül ile gülzârı satın alsın?

Halbuki müstağrak olduğu gafletden uyanıp da, enbiyâ ve evliyânın da’vet pazannı kim bulur ki o pazarda enfüs ve emval satılıp, mukabilinde cennet alınır. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/111) ya’ni, “Allâh Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde satın aldı” buyurulur. İşte bu pazarda müşteri Hak’dır ve onun tellâllan enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır ve satıcılar da gafletden uyanan mü’minlerdir. İmdi bu alışveriş bir gül ile gülzân satın almak demekdir. 

3499. Allah iştera'dan bir şerbet içtim. Bana mahşere kadar susuzluk gelmez.

Bu beyt-i şerifde sûre-i Tevbe’de olan, (Tevbe, 9/111) “Allah Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde iştirâ eyledi” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Ben nefsimin hazzından ve nefsimden geçtim ve bunları Hak yoluna fedâ ettim. Benim benliğim gidince Hakk’ın varlığı zâhir oldu ve benim benliğim cennet-i Zât’da mahv ve müstehlek oldu. Binâenaleyh bu âyet-i kerîmenin ma’nâsından bir şerbet içtim. Artık kıyâmete kadar nefsimin hazzı ve susuzluğu vâki’ olmaz”![120]

1458. Müşterinin ve harâret tutucunun hevâsından basiretsiz olarak hezeyâna ayak koymuştur.

“Müşteri”den murâd, mürîd; ve “harâret tutucu”dan murâd, tarik-ı Hak âşığı olan kimsedir. Ya’ni, irşâd ve kemâl da'vâsında bulunan yalancı şeyh, kendisine mürîdler ve tarîk-ı Hak âşıklarını celb etmek hevâ ve hevesinden dolayı, zevkine ve hakikatine muttali olmadığı evliyâullâhın kelâmlarına adım atmıştır; ve kendisinin basîret gözü açık olmadığı için bu kelâmlar her ne kadar hakîkat ise de, ona nazaran hezeyan ve sayıklama nevinden olur. “Füşâr”, burada hezeyan ma'nâsınadır.

1459. Ayı görmemiş, nişanlar verir; o sebeble köylüye harâret koyar.

“Ay’’dan murâd, cemâl-i Hak’tır. “Rûstâî” den murâd, safdil olan kimsedir. Ya’ni, o yalancı şeyh cemâl-i Hakk’ı müşâhede etmemiş olduğu hâlde, o aydan bahs etmek ve nişanlar vermek sebebiyle safdil olan kimselerin kalbine harâret ve muhabbet ilka eder. 

1460. Müşteriden dolayı ayın vasfında, câh için, görmemiş olduğu yüz nişanı söyler.

Müşteri ve mürîd celb ederek onlara reîs olmak için bu yalancı mürşid, müşâhede etmemiş olduğu cemâl-i Hakk’ın vasfında onlara birçok nişanlar ve vasıflar söyler. O bîçâre mürîdler ve âşıklar dahi, bu sözleri doğru zannedip o yalancının karşısında, şeyhimizdir diye tezellül ederler ve her emrine münkâd olurlar. Şeyh efendi dahi kabardıkça kabanr.

1461. Müşteri ki, o fâide tutar, muhakkak birdir; lâkin onların onda reyhi ve şekki vardır.

“Fâideli olan müşteri”den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Nitekim sûre-i Tevbe’de (Tevbe 9/111) ya’ni “Allah Teâlâ mü’minlerden cennet mukabilinde nefislerini ve mallarını iştirâ eyledi.” buyrulur. Ya’ni, fâideli olan müşteri, Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleridir ve o da muhakkak birdir; lâkin bu müddeî şeyhlerin o fâideli olan müşteri hakkında şek ve şübheleri vardır.

1462. Vakarsız müşterinin hevâsından hu tâife müşteriyi yele verdiler.

“Şükûh”, heybet ve azamet ve vakar ma'nâsınadır. “Bâd dâden”, yele ve havaya vermek, hiçe vermekten ve zâyi’ etmekten kinâyedir. Ya’ni, vakarsız ve azametsiz olan müşterî-i mahlûkun celbi ve cem'i hevâsından dolayı bu yalancı şeyh tâifesi hakîkî müşteri olan Hakk’ı, hiçe verdiler ve onun müşteriliğine ehemmiyet vermediler.

1463. Bizim müşterimiz Allah'tır, iştirâ eyledi. Agâh ol, her müşterinin gamından pek yukarı gel!

Bu beyt-i şerîfte yukanda mezkûr olan Tevbe/111 âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme I.. cildin 2749 numaralı beyt-i şerifinde de: [“Ey efendim, bu benim küpümü ve testimi [“Allah satın aldı”] fazlından kabûl et!”] sûretinde geçti. Ya’ni, biz mü’min-i kâmillerin müşterisi Allah Teâlâ hazretleridir. Cennet mukabilinde bizim nefislerimizi ve mallarımızı iştirâ etti. Binâenaleyh ey kimse, eğer sen Kur’ân-ı Kerîm’e îmân ettin ise ve kalbinde aslâ şeyn ve şek yok ise, Allah’ın fânî olan kullarını müşteri ve mürîd olarak başına toplamak gamından kurtul ve pek yukarıya çık ve sıfât-ı nefsâniyye derekesinden yüksel!

1464. Bir müşteriyi iste ki, seni isteyicidir; senin başlangıcından ve sonundan âlimdir.

Bir müşteriyi ya’ni senin nefsini iştirâ etmek isteyen Allah Teâlâ hazretlerini iste ki, o Zât-ı eceli ü a‘lâ senin varlığının ihtidasından ve sonundan ha-berdârdır ve bilcümle ahvâlini bilicidir.[121]

Bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kûr’ân’da kesin olarak va’detmiştir.

Bunu Museviyyet, İsevivvet ve Zât-Muhammediyet mertebesinde vadetmiştir.

----------------

 التَّائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدونَ الآمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ {التوبة/112}

 Ettâ-ibûne-l’âbidûne-lhâmidûne-ssâ-ihûne-rrâki’ûne-ssâcidûne-l-âmirûne bilma’rûfi ve-nnâhûne ani-lmunkeri velhâfizûne lihudûdi(A)llâh(i) vebeşşiri-lmu/minîn(e) Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele. (9/112)

----------------

 Bunlar “Innallâhe’ş-terâ” Allah’ın satın aldıkları, Tövbe edenler; Efendimiz (s.a.v.) “vücudu zenbike“ Senin vücüdun-varlığın en büyük günahtır. Buyırmaktadır. Bu varlık günahından tevbe edip, hakk’ın varlığında fena bulanlardır.

 “İbadet edenler” ibadet-abdiyet ve ubudettir. Öncelikle nefsi ile yaptığı ibadeti Abdiyetini anlayıp kulluğu ile yaanlar ve bunun Hakk’a raci edilmesiyle ibadeti yapan Hakk olmaktadır ve ubudete dönüşmektedir.

 Hamd edenler; Hamd’ın sekiz mertebesi vardır. İlki verilen nimete şükretmek ve sonuncusu ise Makam-ı Mahmud’dur. Umulur ki rabbin seni makam-ı mahmuda ulaştırır. (İsra/79) Âlem bazında efendimiz (s.a.v.) i Rabbi Allah c.c. makamı mahmuda ulaştırmıştır. Diğer kullarını ise kendi birimsel varlıklarında kendi rabb-ı hasları yönünden makam-ı mahmuda ulaşabilirler.[122] 

Hamd Allah içindir yani O’na mahsustur, başkası yapamaz, genelde Allah’a mahsus derken zâhiren biz sağa sola yani başka şeylere değilde Allah’a hamdedeceğiz gibi bir anlam verilir. Hamd’ın hakikatine erişinceye kadar sekiz mertebesi vardır;

 (1) Şeriat mertebesinde verilenlere teşekkür olarak (2) Tarikat mertebesinde, muhabbet ile karşılıksız övgüde bulunmak, (3) “Ben seni övmekten acizim” diyerek, Cenâb-ı Hakkk’ı övmekteki acziyeti idrak ediyor, ve “Sen kendini nasıl övüyorsan seni öyle överim” diyor, (4) Cenâb-ı Hakk, sen bu hakikati anladın, ve şimdi artık “ancak Ben överim” diyerek kulunu övüyor, (5) “Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekâmen Mahmuda;” diyerek Cenâb-ı Hakk, sen bu yolda devam et, Makamı Mahmuda ulaşıp Allah tarafından birey olarak övülürsün diyor, (6) “Semavat ve arzda ne varsa hepsi O’nu tespih eder” O’nu hamdetmektedir, O’nu övmektedir, (7) “Ekmelüt zikir lâ İlâhe illâllah, ekmelüt dua elhamdülillâh”

 (8) Bütün bunların hepsinin toplandığı yer olan “liva-ül Hamd sancağıdır.” Özetle hamdın bu mertebelirini gördük. Bunların daha genişi muhtelif Terzi Baba sohbetlerinde bidirilmiştir. 

 Oruç tuttanlar; zâhiri oruç yanında riyazat yaparak hayvansal ahlakı temizleyenler. Cenâbı hakka en sevimli gelen şey oruçlunun ağız kokusudur. Ve mükafatı cenâb-ı Hakka aittir.

 Rükû’ ve secde edenler; rükü edenler namazı esmâ-museviyyet mertebesinden bina edenler. Secde edenler sıfât-iseviyet mertebesinden namazı bina edenler. Ve bunları tevhid edip Muhammediyet mertebesinden namazı bina edenler.

İyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar; “Maruf” Arif olunan demektir. Arif olarak kötülükten men ise kişinin varlığındaki hakk’ı bilmemesi, tanımaması ise kişinin kendine en büyük kötülüktür. İşte bu taliplilere ve istidatli kişilere baştaki “Mim” Hakikat-i Muhammediye ile irfan olnur ve sayısal değeri “40” mertebe üzere anlatılır. 

Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. velhâfizûne lihudûdi(A)llâh… Allah’ın sınırı nedir? Resülullah efendimiz Kûr’ân dört mertebedir zâhiri, bâtını, haddi (sınırları) ve mâtlağı (doğuş yeri) vardır. Hatta yedi, hatta sonsuz ma’nâları vardır. Buyurmuştur.

Kû’rân da zâttır. Zât’ın sınırlarına hafız olan taşıyan ise hamele-i kûr’ân olan Kûr’ân-ı natık İnsan-ı Kamil – Kamil insandır. 

 Ahadiyet mertebesi risalet mertebesine mü’minleri müjdelemesini (bu müjdede) hakikat mertebesinde alış verişin olduğunu bildirmektedir.

----------------

 مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَن يَسْتَغْفِرُواْ لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُواْ أُوْلِي قُرْبَى مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ {التوبة/113}

 Mâ kâne linnebiyyi vellezîne âmenû en yestagfirû lilmuşrikîne velev kânû ulî kurbâ min ba’di mâ tebeyyene lehum ennehum ashâbu-lcehîm(i) Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, -yakınları da olsalar- Allah’a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır, ne de mü’minlere. (9/113)

----------------

 Peygamber Efendimiz (asm), ölüm döşeğindeki amcası Ebû Tâlib’e îmân etmesi teklîfinde bulunduğunda müsbet bir cevab alamaması üzerine: “Şâyet bundan men‘ edilmezsem, senin için mağfiret dilemeye devâm edeceğim” deyip, vefâtından sonra da onun için istiğfâr ediyorlardı. Bunu gören Sahâbe-i Kirâm’dan (ra) bazılarının da, müşrik olarak ölmüş kendi akrabâları için istiğfâra başlamaları üzerine bu âyet-i celîle nâzil olmuştur.[123] 

----------------

 وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ إِلاَّ عَن مَّوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأوَّاهٌ حَلِيمٌ {التوبة/114}

Vemâ kâne-stigfâru ibrâhîme li-ebîhi illâ an mev’idetin ve’adehâ iyyâhu felemmâ tebeyyene lehu ennehu aduvvun li(A)llâhi teberrae minh(u) inne ibrâhîme leevvâhun halîm(un) İbrahim’in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim, çok içli, yumuşak huylu bir kişiydi. (9/114)

----------------

 Bu âyeti kerimede anlatılan hadise açıkça Meryem sûresinde anlatılmaktadır.

 قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ سَاسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ

بِي حَفِيًّا

(Kâle selâmün aleyke seestağfiru leke Rabb-î innehü kâne bî hafiyyen)

19/47. “-Hazreti İbrâhîm de- dedi ki: Sana selâm olsun. Senin için Rabbime elbetteki, istiğfarda bulunacağım, şüphe yok ki, o benim için çok ikram etmektedir.” İbrâhîm (a.s.) üvey babasına, onun bütün yaptıklarına rağmen (Selâm) esmâsının selâmetiyle temennî de bulunmuştur ve üzerinde zâhiren de olsa hizmeti bulunduğundan, kendisi hakkında Rabb’ın dan istiğfarda bulunacağını bildirmektedir.

وَاعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَادْعُوا

رَبِّي عَسَى أَلَّا أَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا

(Ve agtezilüküm vemâ ted ûne min dünillâhi ve ed’û rabb’î asâ ellâ eküne bi düâi rabb’î şakıyyen) 

19/48. “Ve sizi ve Allah'tan başka tapındıklarınızı bırakıp çekiliyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua ile bedbaht olmam.” Bu anlayış ile putperestlerin arasından çıkmaya karar vermiş olmaktadır. Hakk’ın rızası istikametinde yaşadığı bütün hayatını ve her şeyini terk ederek bir meçhule doğru yola çıkmaya karar vermektedir. 

فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ

وَهَبْنَا لَهُ اسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَكُلا جَعَلْنَا نَبِيا

(Felemmâgtezelehüm vemâ yegbüdddüne min dü nillâhi ve hebnâ lehü ishâka ve yagkûbe ve küllen cealnâ nebiyyen) 

19/49. “Vaktaki onlardan ve Allah'tan başka ibadet ettikleri şeylerden çekilip gitti, ona İshak'ı ve Yakub'u ihsan ettik ve hepsini birer Peygamber kıldık.”

وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ

صَدَقَ عَلِيًّا

(Ve vehebnâ lehüm min rahmetinâ ve cealnâ lehüm lisâne sıdkı aliyyen)

19/50. “Ve onlara rahmetimizden ihsan ettik ve onlar için dillerde yüksek, doğru bir övgü nasip kıldık.” Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de Zât-î dir. Cenâb-ı Hakk yukarıda bahsedilen kişilere özel rahmetinden hibe etmiştir. Ve insânların arasında onları doğru bir övgü ile övülmelerini sağlamıştır.[124] 

 1239. Bu suretleri Hakkın Halîl'inden öğren ki, o evvelâ babasından bîzâr oldu.

Bu beyt-i şerifte sûre-i Tevbe’de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur;

 (Tevbe, 9/114) “İbrâhim (a.s.)ın babası için mağfiret taleb etmesi ancak mukaddemâ ona senin için ben mağfiret taleb ederim diye vazetmesinden nâşî idi. Vaktâki İbrâhim (a.s.)a babasının Allah Teâlâ’mn düşmanı olduğu zâhir oldu ondan vazgeçti. Muhakkak İbrâhim (a.s.) çok âh edici rakî- ku’l-kalb ve kendine ezâ edeni affedici idi.” Ya’ni, Allah’ın düşmanından, baban ve anan dahi olsa yüz çevirmek hasletini İbrâhim (a.s.)dan öğren ki, o nebiyy-i zîşan, babası Âzer'in, hak ve hakikate düşman olduğunu gördüğü vakit ondan bîzâr olup yüz çevirdi.[125]

 900. Bir âh rüzgârı ki, gözyaşı [bulutu] sürdü, bîr Halil'e o sebeble "evvâh" ta'bîr etti.

“Evvâh”, mübâlağa ile ism-i fail olup “çok âh edici” demektir. Ya’ni, gözyaşım süren ve akıtan bir âh rüzgân ve havası sebebiyle Hak Teâlâ îbrâhım (a.s.)a "evvâh” ta’bîr buyurdu. Nitekim sûre-i Tevbe’de: (Tevbe, 9/114) ya’ni "Muhakkak İbrâhîm çok âh edici olan halimdir”; ve sûre-i Hûd’da: (Hûd, 11/75) ya’ni “Muhakkak, İbrâhîm [halîm ve] çok âh edici olarak Hakk’a rücû edicidir” buyurulur. Bir kimse Resûl-i Ekrem’e “Benden hatâları mahveden şey nedir?" diye sordu. Cevâben: “Gözyaşı ve huzû’ ve hastalıklar!” buyurdu (Bül-gatü’I-Gavvâs’dan).[126]

----------------

 وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُم مَّا يَتَّقُونَ إِنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ {التوبة/115}

Vemâ kâna(A)llâhu liyudille kavmen ba’de iz hedâhum hattâ yubeyyine lehum mâ yettekûn(e) inna(A)llâhe bikulli şey-in alîm(un) Doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe, Allah bir toplumu saptıracak değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (9/115)

----------------

 Bu âyette, müşriklerin affı için dua etmenin yasak olduğu bildirilmeden önce, bunu yapanların ve haram olan şeyleri, yasak emri gelmeden önce yapmış olanların sorumlu tutulmayacağı, sorumluluğun ancak hükümlerin açıkça bildirilmesinden sonra gerçekleşeceği ifade edilmektedir.[127]

----------------

 إِنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ {التوبة/116}

İnna(A)llâhe lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i) yuhyî veyumît(u) vemâ lekum min dûni(A)llâhi min veliyyin velâ nasîr(in) Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır. (9/116)

----------------

 Zât-i ifade ile gönül göğünün ve beden arzının hükümranlığının Allah c.c. ait olduğunu ahadiyet mertebesi haber vermektedir.

 Bu âlem ve bizlerin varlığı aslında her an hayy ve hu esmâları ile dirilip, ölmekteyiz… Bi an âdem de bir an var olmaktadır bu âlemler.

 ( Tevbe 9/116) Ve sizin için ondan başka ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı. 

Yukarıda ifade edilen Âyet-i kerîme’de (yardım) ın ancak hakk’a ait olduğu belirtilmektedir. Bu anlayış içerisinde yapılan kul cihetinden olan yardımlar dahi hakk’ın yardımı olarak kabul edilebilir. Bunun en geniş örneğini ise (Medîne’li Ensâr) göstermiştir. Tabi-i ki, (mekke’li Muhacir’în) hazarat-ı dahi ilk büyük yardımcı-lar’dır. 

Bir kimse Hakk’ta fâni-baka billâh hükmüne girmişse, fizîken görünen yardımcı kendi zannediliyor iken aslında ondan yardımda bulunan Hakk’tır. 

Eğer bir kimse kendi beşeri bireysel benliği ile yardımda bulunuyor ise o yardım kişiye bağlanır. Çünkü kendinde bulunan Hakk’ın varlığından haberi olmadığından tanıdığı ve bildiği kimlik kendi nefs-î kimliği olduğundan yardım fiil-i kendi nefsine ait olur.

(İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.”

(Bilindiği gibi bu Âyet-i Kerîme ilk derse başlarken ve ders geçirilirken el ele tutularak okunan Âyet-i Kerîme’dir.)

 (İnnellezîne) “muhakkak o kimseler ki,” Görüldüğü gibi burada tahsis yapılmakta bir tahsis yapılmakta, hitap bütün insânlara değil belirli bir guruba ve Hz. Peygamberin çok yakının da olan kimseleredir. Biat-ın ilk şartı gönülden yakınlık olmasıdır. Biat ehli alma ve olma ehli olanlardır. 

(Yübayiuneke) “Sana bîy’at ediyorlar” tabi olup alış veriş yapıyorlar. Bayi, bilindiği gibi alış veriş yapılan yerdir. Âyet-i Kerîme’de belirtilen (bayi) ise Hz. Rasûlüllah’ın sahibi olduğu Ulûhiyyet hakikatlerinin pazarlandığı âlemlerin en büyük (bayisi) dir. Her Peygamber Ulûhiyyet hakikatlerinden kendi mertebesi olan hakikat-i pazarlamakta yani, o mertebenin ilminin bayisi olmakta, Hz. Peygamber Efendimiz ise (biat) ehli ne en geniş Ulûhiyyet hakikatlarini ifşa etmekte ve pazarlamaktadır. Yani açığa çıkarmaktadır. Âyet-i Kerîme nin diğer ifadesi ise (senin bayi’in den alış veriş ederler) bu alış verişte, Hz. Peygamberden ilâh-î ilim ve muhabbet alanlar, her alış verişin bir bedeli olduğu gibi, acaba bu alış verişin karşılığında ne vermeleri icap etmiş tir. Bunun cevabını (Tevbe Sûresi 9/111 Âyetinde) ve benzerlerinde görmekteyiz. 

9/111. “Şüphe yok ki. Allah Teâlâ mü'minlerden nefisleri ni ve mallarını cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah Teâlâ yolunda savaşacaklar da öldürecekler ve öldürüle-ceklerdir. Onların öyle cennete konulmaları, Tev-rat'ta, İncil'de ve Kûr'ân'da zikredilmiş, hakk olan bir ilâhî va'ddır. Ve sözünü Allah Teâlâ'dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır?. Artık yapmış olduğunuz o alış verişten dolayı size müjdeler olsun ve işte bu, en büyük bir kurtuluştur.” Yorum yapmadan sadece meâl olarak geçelim.[128] 

 İşte biat eden o mü’minler, biat esnasında Ulû-hiyyet hakikatleri için nefislerini, cennet için de mallarını vermişlerdir.

(innemâ yübayiunellah) Sana biat edip alış veriş yapanlar, senin varlığında, (hakikatte bu biat ve alış verişi Allah ile yapmaktadırlar.) Beyanı görüldüğü gibi ne müthiş bir ifade dir ve Hz. Peygamber Efendimizin de, Hakk’ın indindeki yüce yerini açık olarak göstermektedir.[129] 

----------------

 لَقَد تَّابَ اللهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِن بَعْدِ مَا كَادَ يَزِيغُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِّنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ إِنَّهُ بِهِمْ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {التوبة/117}

 Lekad tâba(A)llâhu alâ-nnebiyyi velmuhâcirîne vel-ensâri-llezîne-ttebe’ûhu fî sâ’ati-l’usrati min ba’di mâ kâde yezîġu kulûbu ferîkin minhum sümme tâbe aleyhim innehu bihim raûfun rahîm(un) Andolsun Allah; Peygamber ile içlerinden bir kısmının kalpleri eğrilmeğe yüz tuttuktan sonra, sıkıntılı bir zamanda ona uyan muhacirlerle ensarın tövbelerini kabul etmiştir. Evet, onların tövbelerini kabul etmiştir. Şüphesiz O, onlara çok şefkatli ve çok merhametlidir. (9/117)

----------------

 "Usret": Darlık, şiddet ve yokluk demektir. Sâat-i usret zorluk anı veya vakti demektir ki, "Yüreklerin gırtlağa geldiği" (Ahzab 33/10) buyurulan Hendek gününe ve daha başka sıkıntılı günlere işaret olabilirse de burada asıl maksat Tebük Seferi sırasında çekilen sıkıntılar, özellikle bu seferin en sıkıntılı günü hakkındadır. Nitekim yukarıda da geçtiği üzere Tebük Seferi'ne çıkan orduya "Güçlük Ordusu" adı verilmiştir. Bunun hakkında Peygamber (s.a.v.) Efendimiz "Güçlük ordusunu kim donatırsa kendisine cennet vardır." buyurmuştur. [130]

 İşte Muhacirin ile Ensar, Hz. Peygamber'e böyle sıkıntılı bir günde tabi oldular. Hakk’ta fâni-baka billâh hükmüne girmişse, fizîken görünen yardımcı kendi zannediliyor iken aslında ondan yardımda bulunan Hakk’tır.. Çünkü O, onlara çok rauf (şefkatli), çok rahîm (merhametli)'dir.

----------------

 وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُواْ حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنفُسُهُمْ وَظَنُّواْ أَن لاَّ مَلْجَأَ مِنَ اللّهِ إِلاَّ إِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواْ إِنَّ اللّهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ {التوبة/118}

Ve’alâ-sselâseti-llezîne hullifû hattâ izâ dâkat aleyhimu-l-ardu bimâ rahubet vedâkat aleyhim enfusuhum vezannû en lâ melcee mina(A)llâhi illâ ileyhi sümme tâbe aleyhim liyetûbû inna(A)llâhe huve-ttevvâbu-rrahîm(u) Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah’(ın azabın) dan yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir. (9/118)

----------------

 Bu üç kişi "Murare ibni'r-Rebî'il-Amri ve Hilal b. Ümeyye el-Vakıfi. Ka'b b. Malik (r.a)" dır.

 Kâ'b (r.a.) demiştir ki, "Biz üçümüz, onlar o yeminleri ettikleri vakit, Resulullah'ın onların mazeretlerini kabul edip kendilerine istiğfar ettiği kimselerden sonraya kaldık. Bizim durumumuzu Allah açığa çıkarıncaya kadar Resulullah bizi "irca' " eyledi de bundan dolayı Allah Teâlâ bizim hakkımızda "Ve o geriye kalan üç kişi..." diye buyurdu. Burada Allah'ın söz konusu ettiği tehallüf, yani peygambere ters düşüp savaşa katılmamak anlamına değildir. Bizim tehallüfümüz o yalan yere yemin edenlerden sonraya kalmamız ve hakkımızdaki hükmün gecikmiş olması anlamınadır..."[131]

 Mesnevi-i Şerif betitlerinde bu âyetin yorumun bakalım;

 584. Ey âlî olan nûr! Senin tevfîkın olmaksızın tövbe, tövbenin sakalına istihzadan başka nedir?

“Tevfîk”, Allâh Teâlâ hazretlerinin kulların fiilini sevdiği ve râzı olduğu şe¬ye muvâfık kılması, demektir. "Nûr”, esmâ-i ilâhiyyedendir. “Nûr-ı bülend’’den murâd, Hak Teâlâ’dır. Bu beyt-i şerîfte (Tevbe, 9/118) “Hak Teâlâ onlara rücû’ etmeleri için, rücû’ etti” âyet-i kerîmesine işâret bu-yurulur. Bu âyet-i kerîme mûcibince kulun tövbesi ve rücû’u evvelen Hakk’ın tövbesine ve rücû’una muallaktır ki, bu da Hakk’m kuluna tövbeye muvaffakıyyet ihsâmdır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîme tövbeyi terk edenler için bir özür ta’lîmidir. Vaktâki “Niçin tövbe etmedin?” diye kendilerine suâl vâki’ olur, onlar bu suâli müteâkıben i’tizâr edip derler ki: "Yâ Rab! Sen bizlere tâib ve râci’ olmadın, binâenaleyh biz de tövbe edemedik.” Bu tefsîr Hz. Şeyh-i Ekber’in âsîlere verdiği bir müjdedir. Ya’ni, ey âlî olan Nûr! Senin tevfîkın olmaksızın yapılmış olan tövbe ve rücû’ esassız ve temelsiz bir tövbe ve rücûdur. Öyle bir tövbe, tövbe dediğimiz ma’nâ ile istih- zâ etmekten başka nedir!..

585. Tövbenin bir bir bıyıklarını koparırsın; tövbe gölgedir ve sen parlak aysın!

“Seblet ber-kenden”, bıyık yolmak; âciz ve zelîl bırakmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya’ni, yâ Rab! Kul hakkındaki lütfün mutlaka tövbeye muallak değildir. Binâenaleyh sen tövbeyi âciz ve kıymetsiz bir hâlde de bırakır-sın. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’inde sûre-i Fetih’de (Fetih, 48/14) ya’ni “Göklerin ve yerlerin mülkü Âllâh Teâlâ’nındır, dilediği kimseyi mağfiret eder” buyurdun. Kulun tövbesi olmasa da onun mağfireti lütfunun bileceği iştir. Zîrâ tövbe senin “Tevvâb” ism-i şerifinin sâyesi ve zillidir. O ism-i şerifin müsemmâsı olan zât-ı latifin ise, zulmet-i isyân üzerine mütecellî olan parlak ay gibidir. Ay ışığının vâsıl olduğu yerlerde nasıl, gölge kalmazsa, senin zât-ı latîfinin tecellîsi vaktinde dahi esmâ gölgeleri de öylece zâil olur. Zîrâ mezâhir esmânın ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın perdeleridir. Zât zâhir olunca perdeler kalkar.[132] 

 986. Tövbe kurtcağız ve aşk ejderhâ gibidir. Tövbe halkın vasfı ve o Hudanın vasfıdır.

“Kirm”, böcek nev’inden olan küçük kurt demektir ki, ipek kurdu ve ağaç kurdu ve yemiş kurdu gibi envâ’ı vardır. Ma’lûm olsun ki, “tövbe [:tevbe]”nin iki ma’nası vardır: Birisi ma’nâ-yı lügavî, diğeri ma’nâ-yı şer’îdir. Ma’nâ-yı lügavî alelıtlâk “rücû‘” etmektir. Ma’nâ-yı şer’îsi “ma’siyet- ten tâate rücû”dur. Bu beyt-i şerîfteki tövbe, tövbe-i şer’îdir; ve tövbe-i şer’î ise ancak mahlûkun vasfı olur. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri ma’siyetten tâate rücû’dan münezzehtir. Fakat ma’nâ-yı lügavî i’tibâriyle tövbe Hakk’ın dahi vasfı olur. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/118) “Hak Teâlâ onlann ma’siyetten tâate rücû’ etmeleri için onlara döndü" buyurulur. Ve “et-Tevvâb” Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ-i şerîfesindendir. Bu husûstaki tedkîkât Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 64. Bâb’ında Hz. Şeyh-i [Ekber] tarafından beyân buyurulmuştur. Burada zikri uzun olur. Binâenaleyh Hakk’ın onlara dönmesi ve rücû’u onlan bu’dden kurba çekmek için olur; ve Hakk’ın tövbesiyle kulun tövbesi bu zikr olunan ma’nâda aslâ müşterek değildir. Lâkin aşk ve muhabbete gelince: Bu vasıf evvelen Hak Teâlâ’nındır. Çünkü âyet-i kerîmede (Mâide, 5/54) ya’ni “Allah onlan sever ve onlar da Allâh’ı sever” buyurulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ evvelen zât-ı şerifini muhabbetle tavsîf buyurdu. Sonra da bu vasfi kullanna verdi. Böyle olunca aşk ve muhabbetin ma’nâsı Hak ile halk arasında müşterek bir vasıf olur. Bu vasıf tövbe vasfına benzemez. Beyt-i şerîfte bu inceliklere işâret buyurulur. Ya’ni, kulun vasfi olan ma’siyetten tâate rücû’ bir kurt mesâbesindedir. Aşk ise bu kurda nazaran ejderhâ gibidir. Aşk galebe ettiği vakit abdin evsâfı fânî olur ve onda vasf-ı Hudâ zâhir olur.[133]

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ {التوبة/119}

 Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-ttekû(A)llâhe vekûnû me’a-ssâdikîn(e) Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. (9/119)

----------------

 Sadıklar ile beraber olmanın kişiye ne yararı vardır? Hz. Pir Mevlânâ bu konu ne demiştir?

 719. Hem lütuf bulmak ve hem fetâ, ya’ni delikanlı olmak için ma’nâ ehlinin arkadaşı ol!

Ya'ni ilâhî lütuflara nâil olmak ve ma’nâ âleminde çocukluktan kurtulup, yetişkin bir delikanlı olmak istersen; ya'ni ehli olan insân-ı kâmile ulaşıp, onunla otur kalk! Nitekim âyet-i kerîmede de: (Tevbe, 9/119) “Yâ eyyühellezîne âmenûttekûllâhe ve kûnû meas sâdikîn” "Ey mü'minler, Allah'tan korkun ve sâdıklar ile berâber olunuz!"[134]

 564. Tahkik olmadıkça yârlardan munkatı olma; sıdktan kesilme, o katre inci olmadı!

Taklîdin tahkîka mübeddel olmadıkça kâmillerden ayrılma! Nitekim âyet-i kerîmede, (Tevbe, 9/119) “Ey îmân eden kullanm, Allâh’a ittika edin ve sâdıklar ile berâber olun!" buyurulur. Zîrâ kâmillerin huzûru sadeftir; onlardan sana mün’akis olan katre-i tecellî henüz senin kalbinde inci olmamıştır. Binâenaleyh o katre-i tecellî inci oluncaya kadar, sadef gibi olan kâmillerin huzûrunu terk etme!

1086. Her bir kimsenin likasından bir şey yersin; ve her karînin kıranından bir şey götürürsün.

İmdi, mâdemki sûret-i insâniyyeden her biri içi taâm dolu bir kâsedir; her bir kimseye mülâki olduğun vakit, onun kâsesinden bir gıdâyı ahlâkî yersin. Ve her karînin mukârenetinden de kendi kâse-i vücûduna bir şey nakl edersin. Zîrâ tabîat sârıktır, farkında olmadığı halde musâhibinden mutlaka bir şey alır. Onun için âyet-i kerîmede, (Tevbe, 9/119) ya’ni “Sâdıklar ile berâber olun!” buyurulur. Ve Türkçe’de, “Üzüm üzüme baka baka kararır” darb-ı meseli meşhûrdur.[135]

3244. Herkesin aksini bil, ey cân gör! İstediğin bir cinsin yanına otur!

Ey Hak yoluna sâlik olan cân, her musâhib olacağın kimselerin akislerine dikkat edip, kalbine olan te’sîrini bil ve gör; ondan sonra istediğin bir cinsin yanına otur ve onunla musâhib ol! Zîrâ sohbetin te’sîri ve tabîat sârıkdır. Onun için âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/119) “Ey îmân eden kimseler, Allah’dan korkun ve sâdıklar ile berâber olun” buyrulmuştur.[136]

2635. Karinden, onun kıyl ü kâli olmaksızın, kalb onun huyundan gizli huy kapar.

Sürî ve cismânî olan yakınlığın kalb üzerine mühim bir te’sîri vardır. Bi-nâenaleyh bir kimse kendi karini olan arkadaşının sözü ve kıyl ü kâli olmak¬sızın onun huyundan haberi olmayarak gizli huy kapar; ve onun huyu ve ahlâkı kalbine sirâyet eder. Bu sereyân âlem-i tabîatta gizli bir hâldir. Eğer karîn iyi olursa onun güzel huyu ve ahlâkı insana sârî olur; ve eğer fenâ olursa onun fenâ huylan, onun kalbine müessir olur. Bunun için âyet-i kerîme (Tevbe, 9/119) “Sâdıklar ile berâber olunuz!” buyrulmuştur.[137]

Peki sadık nedir?

Fahr-i Kâinât Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, İsrâ ve Mîrac hâdisesini Kureyş müşriklerine haber vereceği zaman:

“–Ey Cebrâîl! Kavmim beni tasdîk etmez!” dedi. Cebrâîl aleyhisselâm:

“–Ebûbekir Sen’i tasdîk eder. O sıddîktır.” buyurdu.[138] 

Nitekim müşrikler, Mîrac hâdisesini duyduklarında, derhâl Hazret-i Ebûbekir’e koştular:

“–Arkadaşın, bir gece içinde Mescid-i Aksâ’ya gittiğini, oradan da göklere çıkıp sabah olmadan tekrar Mekke’ye geldiğini söylüyor. Bakalım buna ne diyeceksin?” dediler. Hazret-i Ebûbekir radıyallâhu anh:

“–One söylüyorsa doğrudur! Çünkü O’nun yalan söylemesine imkân ve ihtimâl yoktur! Ben, O’nun her getirdiğine peşinen inanırım...” dedi. Müşrikler tekrar:

“–Sen O’nu tasdîk ediyor ve bir gecede Beytü’l-Makdis’e gidip geldiğine inanıyor musun?” dediler. Hazret-i Ebûbekir radıyallâhu anh:

“–Evet! Bunda şaşılacak ne var? Vallâhi O bana, gece veya gündüzün herhangi bir vaktinde kendisine Allah’tan haber geldiğini söylüyor da ben yine O’nu tereddütsüz tasdîk ediyorum.” dedi. Daha sonra Ebûbekir radıyallâhu anh, o sırada Kâbe’de bulunan Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Olanları bizzat Efendimiz’in mübârek fem-i saâdetlerinden dinledi ve:

“–Sadakte (doğru söyledin) yâ Rasûlâllah!..” dedi.

Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem de O’nun bu tasdîkinden gâyet memnun kalarak cihânı aydınlatan tebessümüyle Hazret-i Ebûbekir’e:

“–Ey Ebûbekir! Sen «Sıddîk»sın!..” buyurdular.[139] 

Sadık’tan gelen Sıddık; Doğru sözlü, doğruluktan ayrılmayan, gerçeği tasdik edendir.

Yani sadık, hakikati tastik edendir. Hakikay-i tastik eden fenâfillah mertebesinde olanlar ile beraber olun ki sizde o müşahadeye ve tasdiğe ulaşabilesiniz.

----------------

 مَا كَانَ لِأَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُم مِّنَ الأَعْرَابِ أَن يَتَخَلَّفُواْ عَن رَّسُولِ اللّهِ وَلاَ يَرْغَبُواْ بِأَنفُسِهِمْ عَن نَّفْسِهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ لاَ يُصِيبُهُمْ ظَمَأٌ وَلاَ نَصَبٌ وَلاَ مَخْمَصَةٌ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَطَؤُونَ مَوْطِئًا يَغِيظُ الْكُفَّارَ وَلاَ يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَّيْلاً إِلاَّ كُتِبَ لَهُم بِهِ عَمَلٌ صَالِحٌ إِنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ {التوبة/120}

 Mâ kâne li-ehli-lmedîneti vemen havlehum mine-l-a’râbi en yetehallefû an rasûli(A)llâhi velâ yerġabû bi-enfusihim an nefsih(i) zâlike bi-ennehum lâ yusîbuhum zameun velâ nasabun velâ mahmesatun fî sebîli(A)llâhi velâ yetaûne mevti-en yegîzu-lkuffâra velâ yenâlûne min aduvvin neylen illâ kutibe lehum bihi amelun sâlih(un) inna(A)llâhe lâ yudî’u ecra-lmuhsinîn(e) Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevîlere, Allah’ın Resûlünden geri kalmak, kendi canlarını onun canından üstün tutmak yaraşmaz. Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kâfirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine iyi bir amel(in sevabı) yazılmış olmasın. Şüphesiz, Allah iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanların mükâfatını zayi etmez. (9/120)

----------------

 Rivayet olunduğuna göre; Ebu Hayseme, yukarıda geçen (Tevbe 79) âyeti nazil olduktan sonra, kendisine ait hurma bahçeliğine gitmiş, güzel de bir eşi varmış, kadın gölgeye hasırı sermiş, yaygıyı yaymış, taze hurma ve soğuk su da hazırlamış, kocasına sunmuş. Bu Hayseme bakmış ki koyu gölge, taze hurma, soğuk su, güzel kadın, Resulullah ise açık güneşte ve rüzgar altında, sonra kendi kendine "Vallahi bu, benim için hayır değil." demiş, hemen kalkmış, kılıcını kuşanıp mızrağını almış, devesine bindiği gibi rüzgar misali gitmiş. Peygamber (s.a.v) de uzaktan yola bakıyormuş, tozu dumana katarak bir süvarinin kendilerine doğru geldiğini görmüş "Bu gelen Ebu Hayseme'dir." buyurmuş. Gerçekten de gelen o imiş, sonra Resulullah sevinmiş ve ona dua ve istiğfar etmiştir.[140]

 1852. Âkıbet son nefesin bir ânı olur ki, senin ile inâyet sır sâhibi olur.

Sâlik "Ben birçok yıllar mücâhede ettim ve virdler ve zikirler ile meşgûl oldum; hakîkat yüzü bana örtüsünü açmadı" diye ümitsiz olmamalıdır; çünkü Hak Teâlâ “innallâhe lâ yudîu ecrel muhsinîn” (Tevbe, 9/120) ya’nî "Muhakkak Allah Teâlâ muhsinlerin ecrini zâyi' etmez" buyurduğu yönle, son nefesde bir ân olur ki, o ân içinde Hakk’ın inâyeti seninle sır sâhibi, ya’nî sırdaş olur ve sana hakîkat yüzünden örtüyü kaldırıverir ve seni berzaha âit hayatta körlükten kurtarır.[141]

----------------

 وَلاَ يُنفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلاَ كَبِيرَةً وَلاَ يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلاَّ كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّهُ أَحْسَنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {التوبة/121}

 Velâ yunfikûne nefekaten sagîraten velâ kebîraten velâ yakta’ûne vâdiyen illâ kutibe lehum liyecziyehumu(A)llâhu ahsene mâ kânû ya’melûn(e) Allah yolunda küçük, büyük bir harcama yapmazlar ve bir vadiyi katetmezler ki (bunlar), Allah’ın, yaptıklarının daha güzeliyle kendilerini mükâfatlandırması için hesaplarına yazılmış olmasın. (9/121)

----------------

 Allah yolunda hayali benliğin küçük bir anlayıştan vazgeçmek, saliki kutsal olan tuva vadisi yani vadiyi eymene ulşatırır ve nefis papuçlarını çıkarmış olur. Allah ta daha güzeli ile bunları hesaplarına yazar. 

----------------

 وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةً فَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي الدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ {التوبة/122}

 Vemâ kâne-lmu/minûne liyenfirû kâffe(ten) felevlâ nefera min kulli firkatin minhum tâ-ifetun liyetefekkahû fî-ddîni veliyunzirû kavmehum izâ race’û ileyhim le’allehum yahzerûn(e)

 (Ne var ki) mü’minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar. (9/122)

----------------

 Mescid-i Nebevide bu eğitimi almak ve derin bilgilere sahip olma için “Ashab-ı Suffa” tesis edilmiştir. 

 24. Eshab-ı Suffa Yanları açık üstü kapalı mahallere bilindiği gibi halen daha “sofa” tabir edilir.

“Eshab”, sahibler demek olduğundan “sofa” da, kalan dostlar demektir.

Bu kimseler ortalama 250 kişi, zaman zaman da 400 kişiye kadar çıkarlar, orada kalırlar, devamlı eğitim ile uğraşırlarmış. Burası İslamiyyetin ilk üniversitesi olmuştur. İslamiyyet genişledikçe, yeni yeni beldeler alındıkça Efendimiz onları, oralara ya kadı veya vali tayin ederek, gittikleri yerde İslami eğitimi sürdürmüşlerdir.

İşte şimdi şu anda aynı mekanda şu satırları kağıda dökerken birden kendimi “Eshabı suffa” gibi zannettim. Allah c.c onlardan razı olsun.

Dini Mübini İslam’ın bilgileri onların fedakerane çalışmalarıyla bu günlere ulaşmıştır.

Bir bakıma “sufi” kelimesi de buradan türemiştir diyebiliriz, çünkü çok mütevazi ve mütteki olarak hayatlarını sürdürüyorlardı. Ravza-i Mutaharra’nın içindeki bu bölüm Hakikati Muhammedi ilminin toplanıp dağıtıldığı, geliştirildiği, uygulandığı yerdir.[142]

----------------

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ قَاتِلُواْ الَّذِينَ يَلُونَكُم مِّنَ الْكُفَّارِ وَلِيَجِدُواْ فِيكُمْ غِلْظَةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ {التوبة/123}

Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû kâtilû-llezîne yelûnekum mine-lkuffâri velyecidû fîkum ġilza(ten) va’lemû enna(A)llâhe me’a-lmuttekîn(e) Ey iman edenler! Kâfirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın ve sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. (9/123)

----------------

 وَإِذَا مَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُم مَّن يَقُولُ أَيُّكُمْ زَادَتْهُ هَذِهِ إِيمَانًا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ فَزَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ {التوبة/124}

 Ve-izâ mâ unzilet sûratun feminhum men yekûlu eyyukum zâdet-hu hâżihi îmânâ(en) feemmâ-llezîne âmenû fezâdet-hum îmânen vehum yestebşirûn(e) Herhangi bir sûre indirildiğinde, içlerinden, (alaylı bir şekilde) “Bu hanginizin imanını artırdı?” diyenler olur. İman etmiş olanlara gelince, inen sûre onların imanını artırmıştır. Onlar bunu birbirlerine müjdelerler. (9/124)

----------------

 وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ وَمَاتُواْ وَهُمْ كَافِرُونَ {التوبة/125}

Veemmâ-llezîne fî kulûbihim meradun fezâdet-hum ricsen ilâ ricsihim vemâtû vehum kâfirûn(e) Kalplerinde hastalık olanların ise, pisliklerine pislik katmış (küfürlerini artırmış), böylece kâfir olarak ölüp gitmişlerdir. (9/125)

----------------

 Bu “Kalblerinde maraz olan kimselere gelince, o maraz onların murdarlıklarına murdarlık ziyâde eder” (Tevbe, 9/125) âyetinin tefsîri ve Hak Teâlâ’nın “Kur’ân sebebi ile çok kimseleri ıdlâl eder ve çok kimselere hidâyet verir” (Bakara, 2/26) kavlinin tefsîri beyânındadır[143]

1525. Zîrâ onun tebdîl ve mücâhede istıdâdı var idi ve onu alçaklığından dolayı fevt etti.

Kalblerinde hayvanlık hastalığı olan kimselerin murdarlıklannın çoğalması ve dalâlete düşmeleri o sebebden vâki oldu ki, onlarda hayvâniyet sıfatlarını, mücâhede ile melekiyet sıfatına tebdil etmek isti’dâdı var iken, tabiatlarına hayvanlık daha hoş geldi; bu isti’dâdlannı fevt ettiler ve dalâlete düştüler.

1526. Hayvan için dahi, mademki istidâd yoktur, onun özrü hayvanlık içinde pek rûşendir.

Hayvanda melekiyet sıfatını iktisâb etmek isti’dâdı olmadığından, o hayvanlık içinde kalmakta ma’zûrdur.

1527. Mâdemki rehber olan istıdâd ondan gitti, o her bir gıdâyı ki yer, eşek beynidir.

 “Eşek beyni yemek,” dimâğın kuvvetini izâleye sebeb olduğundan “mağz-ı har horden”, aklı olmamaktan ve boş lâf söylemekten kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni “Hayvâniyet tarafını iltizâm eden kimsede selâmet-i fikrin reh¬beri olan isti’dâd-ı melekiyyet gitmiş olduğundan, artık ondan âkılâne fikir ve mütâlaa beklemek abes olur.” Kur’ân’ı ve ahâdîs-i nebeviyyeyi ve kelâm-ı evliyâyı yanlış ve tersine anlar. Meselâ evliyâullâh şiirlerinde “mey"den ve “mahbûb”dan bahs ederler; bunlarda hayvâniyet galib olduğundan, “mey”den murâd şarâb-ı maddîdir ve “mahbûb”dan murâd, sûrî güzellerdir diye iddiâ ederler. Velhâsıl bunlann fikirleri fâsid ve muhâkemeleri sakîm olur.

1528. Eğer belâdur yese, o afyon olur; ona sekte ve akılsızlık ziyâde olur.

“Belâdur", bir ağacın meyvesidir ki, emrâz-ı bâridede isti’mâl ederler. Bürûdet dimâğa te’sîr ederek bî-huşluk hâdis olduğu vakit, belâdur ile tedâvî ederler. “Afyon” ma’lûm maddedir ki, uyku verir ve aklı izâle eder. “Sekte” bir hastalıktır ki, tecvîfât-ı dimâğa rutûbetin te’sîrinden hâdis olur. Bu sebeble tamâmiyle bedenin hissi ve hareketi gider. “Belâdur”, bu hastalığa nâfi’dir. Ya’ni, “Isti’dâd-ı melekiyyetine sekte gelmiş olan bir rûh-ı hayvânî mağlûbuna “belâdur" mesâbesinde olan fıkr-i müstakîm ilkâ olunsa, afyon gibi onun gaflet uykusunu artar ve sektesini ve akılsızlığı çoğaltır.”

1529. Dîğer bir kısım, yarısı hayvan, yarısı reşâd ile diri olarak cihâdda kaldı.

Yukanda îzâh olunan üç sınıftan ikisinin hâli zikr olundu. Bir sınıf kaldı ki, melekiyeti ile hayvâniyeti birbirine gâlib gelmek kasdıyla dâimâ münâzaa ve cihâd içindedir. Bu sınıf büsbütün hayvan hükmünde değildir; büsbütün me¬lek hükmünde de değildir. Gâh huzûzât ve şehevât-ı nefsâniyyeye meyi eder ve gâh melekiyet tarafına nazar edip bu hayvâniyet hâlini takbîh eder. Ve reşâd ile ya’ni doğru yolu bulup gitmek sûretiyle dirilik eseri gösterir; ve sonra yine galebe-i hayvâniyet ile yolunu şaşınr ve tekrâr uyanır, yine doğru yola teveccüh eder. Velhâsıl bu iki muhâlif sıfatın te’sîri altında mücâhede eder.

1530. Gece ve gündüz cenk içinde ve keşmekeştedir, onun âhiri, evveli ile niza etmiştir.

Ahirden mûrad rûh-i hayvani ve “evvel”den mûrad, rûh-i insani ve izâfidir. Ya'ni, “Bu üçüncü sınıfla bulunan insanlann rûh-ı hayvânîleri, rûh-ı izâfileriyle gece ve gündüz cenk ve nizâ’ içindedir.

Kûr’ânda yolculuk Bakâra sûresi 26. Âyet ile bağlantısından dolayı devam edelim.

(Bakara/26) İnnAllahe lâ yestahyıy en yadrıbe mese-lenmabeudaten fema fevkaha, feemmelleziyne ame-nu feya'lemune ennehülHakku min Rabbihim ve emmelleziyne keferu feyekulune maza eradAllahu Bihazameselen, yudıllu Bihi kesiyran ve yehdiy Bihi Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, “Allah, örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler. (Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır. 

 Muhakkak ki Allah, küçük görmez, bir misal vermekten çekinmez, Cenâb-ı Hakk küçük veya büyük misaller verir ve bu misalleri vermekten de çekinmez, bir sivrisekle misâl vermekten veya daha büyüğünden misâl vermekten çekinmez, bu küçüklük onun acizliği demek değildir, imân ehli bu misalleri duyarlar ve bu misallerin Rab’lerinden geldiğini ve Hakk olduğunu bilirler ama inkarcılara küfür ehline gelince onlar derler ki, “Allah bu misalleri vermekle ne murat etti” yani bu ufak tefek küçücük şeylerle çünkü bütün âlemleri hâlkeden Allah hâlkettiklerinden bir küçücük sivrisinekle misal veriyor ne gereği var derler. 

 İşte Cenâb-ı Hakk bu misallerle birçok kimseleri hidÂyete erdirir birçok kimseleride dalâlete erdirir, saptırır, çünkü alay eder onun küçüklüğüne bakarak ama imân ehli o küçükteki büyüklüğe bakarak Hakk’ın büyüklüğünü görür, ancak fısk u fücur ehli dalâlette kalır, imân ehli ise dalalette kalmaz. Sivrisineğin kanadını veya herhangi birşeyini misâl vermekle Cenâb-ı Hakk, bizim acziyetimizi ortaya koyuyor, hadi bakalım sivrisinek kadar küçük ve o özelliklere haiz bir şeyi yapın bakalım görelim diyor.[144] 

----------------

 أَوَلاَ يَرَوْنَ أَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَّرَّةً أَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لاَ يَتُوبُونَ وَلاَ هُمْ يَذَّكَّرُونَ {التوبة/126}

 Eve lâ yeravne ennehum yuftenûne fî kulli âmin merraten ev merrateyni sümme lâ yetûbûne velâ hum yezzekkerûn(e) Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar. (9/126)

----------------

 747. Yezdan buyurdu: "Velâdetten hayne kadar her bir yıl iki defa imtihân olunurlar."

“Hayn” helâk ve ölüm ve mihnet ma’nâlannadır ve ba’zı nüshalarda cim ile “ceyn" vâki’dir; ve “Ceyn” mezara gömmek demektir. Bu beyt-i şerifte Berâe sûresinin nihâyetinde vâki (Tevbe, 9/126) ya’nî “Münâfıklar görmezler mi ki her bir yılda bir kerre veya iki kerre imtihân olunurlar; sonra rücû’ etmezler ve tezekkür edip, ibret almazlar" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur; ve bu âyetin yalnız münâ- fiklar hakkında olduğu tevehhüm olunmasın. Bâtınında olmayan şeyi var sû- retinde gösterip da’vâya kıyâm edenlere de şümûlü vardır. Cenâb-ı pîr efendimizin iki defa imtihân olunduklannı beyân buyurmalanndaki işâret budur ki; Sâlihlerin sûret-i umûmiyyede imtihanlan iki mertebe üzerine vâki’ olur: Birisi hicâbât-ı zulmâniyye içinde iken ve diğeri hicâbât-ı nûrâniyye içinde iken vâki’ olur. Hicâbât-ı zulmâjniyye, mertebe-i nefsâniyyete ve zâhir-i şeriata taalluk eder. Ve hicâbât-ı nûrâniyye mertebe-i rûhâniyyete ve bâtın-ı şe¬riat olan tarîkate taalluk eder. Her bir mertebenin içinde de imtihânât-ı husû- siyye vardır. Ve bu imtihânât-ı husûsiyyenin nihâyeti yoktur.[145]

----------------

 وَإِذَا مَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ نَّظَرَ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ هَلْ يَرَاكُم مِّنْ أَحَدٍ ثُمَّ انصَرَفُواْ صَرَفَ اللّهُ قُلُوبَهُم بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُون {التوبة/127}

 Ve-iżâ mâ unzilet sûratun nazara ba’duhum ilâ ba’din hel yerâkum min ehadin sümme-nsarafû(c) sarafa(A)llâhu kulûbehum bi-ennehum kavmun lâ yefkahûn(e) Bir sûre indirildi mi, “Sizi bir kimse görüyor mu?” diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalplerini çevirmiştir. (9/127)

----------------

 لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {التوبة/128} 

 Lekad câekum rasûlun min enfusikum azîzun aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bilmu/minîne raûfun rahîm(un) Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. (9/128)

----------------

 “Min enfusikum” ifâdesinin iki yönü vardır, bir yönü “sizin cemaâtiniz içerisinden sizin benzeriniz bir peygamber geldi”, diğer yönü ise “öz varlığınız olan nefsinizden size bir resûl geldi” dir. Kişilerin özünde bulunan “venefahtü” hakikati ile ulûhiyet ve risâlet mertebelerini, abdiyyet mertebesinden idrak ettiğinde ve bu hakikatin risalet mertebesinden yansıdığını da, idrak ettiğinde kendi nefsinden/içinden kendisine rasul gelmiş olur. İşte bu anlayış gerçek ma’nâda bireysel risâlet hakikatinin kendi idrakinde ve sadece kendine ait bir zevkî yaşantı olmasıdır.[146] 

 Genel olarak efendimiz (s.a.v.) in insanlık içinden geldiğini ifade ettiği gibi diğer yönü itibariyle;

 Lekad câekum rasûlun min enfusikum; And olsun kendi içinizden (nefsinizden) resül (irsal edici) geldiği bildilirilmektedir. Âyet sayısal değeri 128 kendi içinde toplamı 11, sure sayısı ilave edilse 128+9= 137 yine 11 Hz. Muhammed mertebesini vermektedir. 

 Nefsinizden resül gelmeside bir eğitim işidir. İrfan mektebi 12. ders Hakikat-i Muhammedi bölüminde bu hakikat anlatılmıştır;

Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “Tekmil Tarîk” tamamlamış, kendi bünyesin de Mi’rac-ı nı yapmış kişilerin hayatı işte yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler  gösterir. Ne mutlu onlara. ALLAH c.c. cümle sâlikleri kemâle erdirsin.

İslâmın içinde birçok gruplar vardır.

Bunların     bazısı şeriat, bazısı tarikat, bazısı hakikat, bazısı marifet mertebesindedirler.

 Hepsi de kendi mertebelerinde Hakk’tır ve de gerçektir. Ancak en kemâlde olan irfan ehli, “cem-ül cem”e ulaşanlardır.

“Cem-ül Cem” demek, bütün cemleri bir araya toplayıp Cem’inde Cem’i demek tir.

Bu mertebeye eren kişinin iki (2) vechi/yönü vardır.

Biri      halka, diğeri  Hakk’a bakar.

Nerede nasıl gerekiyorsa o vechiyle görünür. Onu tanımak, anlamak cidden çok zordur.

“Kâmil İnsân” mertebesinin geriye dönüş makamları vardır.

Bunlar evvela “Tecelli-i Zat”, “Tecelli-i Sıfat”, “Tecelli-i Esmâ”, “Tecelli-i Ef’âl”dir.

Biz bu mertebeleri daha fazla uzatmamak için Kâmil İnsân makamında birleştirdik. Bu tecelliler zaten Kâmil însân, mertebesine ulaşan kimselerde tabii olarak oluşacaktır.

Bu mertebenin başka bir özelliği de “tahallaku bi ahlâki rasûlüllah”  (Hadîs) “Peygamberin ahlâkiyle ahlaklanın.” Rasûlüllah’ın ahlâkı ile bezenmiş olduğu hâlde  yaşayışı, beşeri yaşamın icapları içerisinde Hakk’ani bir yaşam tarzıdır.

Yeryüzünde yaşamış ve yaşayacak olan insanların her yönden ve ahlâk yönünden de en üstünü şüphesiz insânların seyyid-i (efendisi) Hakikat-i Muhammedî’yi zuhura getiren Hz.Muhammed (s.a.v.) dir. Cenâb-ı Hakk onun hakkında;

Kûr’ân-ı Keriym; Kalem Sûresi; (68/4) Âyetinde “ ve innekke le alâ hulûkin aziym.”  Buyurdu.

Meâlen:

 Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin Hadîs-i Şerifte de, buyurulan.

Tahallâku bi ahlâkıllâh ve Tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah Yani:

Allah’ın ahlâkı ile ahlaklanın, ve Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanındır.

Allah’ın ahlâk Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla her mertebe de o mertebenin gereği olan adaleti yerine getirmektir.

Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde;

“ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.” Meâlen;

Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir diye buyurulmuştur.         

Tevhid-i Zat: (11) mertebesinde, sâlik Hakk’la bâki olduğundan kendisinden meydana gelen bir fiili yoktur. Buranın yaşamı gereği, belirli bir süre sâlik’ten (elinde olma dan) zıt isim ve sıfatların zuhura çıktığı yer olmasıdır. Bu yüzden ahlâkı, Allah’ın ahlâkıylâ ahlâklanmaktır. Bu yaşam ince bir iştir. Ancak oraya ulaşılınca idrâki (gerçek mânâda) mümkün olur. 

İnsân-ı Kâmil: (12) mertebesinde ise kişiye yeni bir beşeriyet libası (elbisesi) giydirilip tekrar  “ef’âl” yani beşeriyet âlemine, fakat Hakk’ani vasıflarıyla gönderilir. İşte burada o kişi etrafına çok müşfik ve merhametli davranır. Bu da Hz. Peygamberin bariz ahlâkından o na bir yansımadır. Yani tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah’tır.                       

Hz. Aişe (r.a.) validemize Peygamberimizin ahlâkı sorulduğunda, “Onun ahlâkı Kûr’ân-ın ahlâkıydı” diye buyurmuştur. 

Meseleye bu yönle de baktığımız da, Kûr’ân zat olduğuna ve zat bütün mertebeleri kuşattığına göre, demek ki; aynı zaman da Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zat, ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin gereği ne ise onu ortaya getirmesi Hz. Rasûlüllah-ın geniş mânâ da ki; ahlâkı olmaktadır.                                              

Bu mertebede her şey gene eskisi gibi yerli yerine dönmüş, zahirde “Şeriatı Muhammedi” batında ise “Hakikati Muhammedi” hükümleri geçerli olmuş olur.

Bu zatlar dışta halk ile,     içte   Hakk iledir.

Bunları tanımak çok zordur, gerçek irfân ehli, vasıl kimseler bunlardır.

Halkta, Hak’kı;   Hak’ta  Halkı müşahede ederler.

Bir başka ifadeyle kesrette vahdet, vahdette kesret’i yani çoklukta birlik, birlikte çokluk’u en güzel şekilde yaşarlar.

Daha evvelce “ehl-i sünnet vel cemaat” yolunu sadece şekil ve sûret hâlinde, zahirde yaşarlarken, bu defa “ehli sünnet vel cemaat” yolunu batın-ı ile birlikte yaşarlar ki işte gerçek, “İslâmiyet” ve “Marifetullah” yaşamı bu dur.

Ehl-i sünnet yolunu sadece “şekiller ve merasimler” babında uygulamak yeterli olamamaktadır.

İşte İslam’ı yeteri kadar tanımamak ve tanıtamamak buradan kaynaklanmaktadır.

Eğitim yetersizliği ve bilinçsiz  tutuculuk önümüzde bir büyük mânia oluşturmaktadır.

“Ehli sünnet vel cemeat” yolunu irfâniyetle destekleyip batıni yaşamımızı da faaliyete geçirebildiğimiz gün, İslâm topluluğu olarak hedefimize vardığımız gün olacaktır.

Gayemiz en kısa yoldan ve en gerçekçi olarak talipleri HAK’ka ulaştırmaya yardımcı olmaktır. Hatalarımız var ise hoş görüle.

Hak’ka giden yollar muhakkak ’ki pek çoktur. Ancak biz, bildiğimiz yolu anlatmağa çalıştık. Eksik yerler varsa Cenâb’ı Hakk tatbik edenlere ilham vasıtasıyla tamamlatsın. Âmin.[147]

Bu âyet hakkında yazılmış bir tefekkürü buraya alıyoruz.

“Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.” Meâlen; Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir. Diye buyurulmuştur.    

Murat 23-03-2011 tarihinde beylerbeyi bedevi tekkesine giderken Üsküdar Ahmediyye Karadavud camiinin önünden geçerken bu ayetlerin içerden okunduğunu sağ tarafından duydu. Bunun hem âlemlerde bulunan Makam-ı Mahmud mertebesinden, hem birimsel varlığında bulunan Makam-ı Mahmud mertebesinden Hakikati Muhammedi den geldiğini idrak etti ve düşündü. Rabbının hamdı ile hamd etti. Bu ayet İnsanı Kamil mertebesi idrak ayetlerinin sonuncusuydu… Tarih 16-03-2011 idi.

Toplamda rakamsal değeri 23 

“23” Hz. Muhammed S.A.V’e Kuran ayetlerinin inzali ve dinin kemali

2+3= 5 ile Hazerat-ı Hamse…

16 = İlmel Yakin, Aynel Yakin, Hakkal Yakin Hakikati Muhammediyye

3 ile İlmel Yakin, Aynel Yakin, Hakkal Yakin mertebeleri

2011= 4 Tevhid Mertebeleri Kara Davud sayısal değeri

20+200+4+6+4= 238 = 2+3+8= 13 

 Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye, Ahmediyye’nin Ahmed’i = 53 rakamı ve NC harflerini verir.

Rakamlardan ve yer isimlerinden anlaşıldığı üzere Hakikat’ul Ahadiyyet’ul Ahmediyye, Hakikatul Muhammediyye, Ahmed ve NC ile Akl-ı Kül tarafından Alemlere ve Murat’ın gönül ve batın alemine Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir ayeti ve açılımı inzal olunmuştu..

Murat ilk başta aslında bu ayet ve açılımını tam idrak edememişti. Bu ayet ve duyduğu yer rakamsal değerle tesadüf olamazdı. Zaten ilerki günlerde de açılımları gelecekti.

İnsan-ı Kamil sohbetlerinin sonuna doğruydu. Konu Hac ve İhram idi. TerziBaba Zahiri ve Batıni İhramdan bahsediyordu. Kişinin zahiren İhram giysede hakikati idrak edememiş ve beden kisvesinde kurtulmayıp uluhiyet ve hakikatini idrak edemediyse bu ihram şeklen kalır diyordu. Eğer varlık ve beden perdesinden kurtulmuş hakikati kendi varlığında bulmuş yaşıyor ise o kimsenin üstünde dikişli olsa bile hakikatte ihramıdır demekteydi. Hac mevsiminin kurban bayramına birkaç gün önce Cuma namazında caminin mihrabından bir böyle bir şey düşünmediği halde, bir çekimle  batınınıda kendini ihram ile kendini kabe de ihramla tavaf ederken bulmuştu.. İnsan-ı Kamilin son bölümüyle bu zuhurun hakikatini de idrak etmişti. 

İnsan-ı Kamil sohbetlerinden sonra Kuran’da yolculuk sohbetlerine başlamamaya karar verdi..

Bu arada geçen sene zuhur eden ve 50 gün süren sol ayakta ki zuhur burası da  Hazret mertebelerine bağlıymış, tekrar sol ayağında zuhur etmişti. Bu sefer erken davrandı ertesi akşam hastanenin yolunu tutup acilde iğne ve 10 günlük antiyobitiği alıp dönmüştü. Anlaşılan bir müddet zorunlu istirahat yine başlıyordu. Ertesi gün izin almıştı. Zorunlu haller halinde pek ayağa kalkmamayı düşünüyordu.

19-03-2011 tarihinde Serpil Hanım evde miyiz? Dedi. Murat öyle gözüküyor. Arabada arızalı devir daim hava yapmıştı. Tamirciye gitmesi lazım dedi. Bir telefon sen misin? Diyen. Sen zuhur değil misin?. Senin her zaman bir programın var buna uyman lazım. Kalk kalk. Otur otur. Yat yat. Fiilin, İsmin, Sıfatın, Zatın tüm bunların cemi olan insanlığın sana mı ait. Hadi bakalım, Kaderinin muktezasınca hareket et.  İdrak vakti geldi..

Mürebbisi olan Annesi arıyordu. Evde misin? Rahmiyye yenge vefat etmiş. İkindide İlahiyat Fakültesi camiinden kalkacak. Ayağım rahatsız. Ama gitmeye çalışırım. Başın sağolsun, Allah sabrı Cemil versin diyerek telefonu kapadı. Serpil hanım ne oldu dedi. 

- Gidecek misin?            

- Gitmek lazım. Arabaya baktırayım. Ondan sonra giderim.

- Beni de Capitole bırakırsın. 

- İnşallah..

Arabayı haletlikten sonra caminin yolunu tuttular. Murat camiye girdi. Serpil Hanım Capitole doğru yöneldi..

İkindi Namazına yirmi dakika vardı. Cenaze başında torunlarından Ömer vardı. Murat merhabalaştı. Gelen gidenle görüşmek üzere dışarıda beklemeye başladı. 

İlahiyyat Cami = Uluhiyyet hakikatlerinin cem edilmesi… 

Rahmiyye yenge tabutun içinde yatmaktaydı. Kendisinden önce iki oğlunu ahret alemine göndermiş 85 yıllık ömür sürmüştü. Daha sonra gelenler oldu. Kardeşinin kayınpederi, annesinin teyzesinin daması Sedat daha sonra Annesinin dayısı Nihat dede gelmişti. Tüm sevdikleri hemen bu fani alemden göçmüştü. Yedi kardeş, iki oğul bir eş yaşı 87 olmuş beli bükülmüş zor yürüyordu bekleyemedi. İçeri geçip namazı beklemeye başladı. Murat babasını aradı geliyorum dedi. Namaz için içeri geçildi. Namaz ikindi namazıydı. Museviyyet ve Tarikat mertebeisnin namazıydı.. Zaten Rahmiye hanım ve yakın akrabası Nakşibendiyye Tarikatının bir koluna bağlıydı. Son posnişin 1940 yıllarda alemi bekaya göçünce silsile kesilmiş cemaat şeklinde devam etmekteydi. Ritüellerden Tarikatın Şeriati olarak devam ettiği anlaşılmaktaydı. Şekilcilik ön planda hayali bir anlayış şeklinde… 

Rahmiyye, Rahminin müennesi (dişi) olan bir kelimeydi. Rahmete mensup, Rahmetle ilgili manalarına gelmekteydi.

85 yaşı itibari ile 8+5= 13 Hakikat’ul Ahadiyyetul Ahmediyye mertebesi..

Rı, Ha, mim, ye Yazılışta 200+8+40+10= 258 =15 

Zahir Batın Hakikati Muhammedi Okunuşta 200+8+40+10+10= 268 = 16 

İlmel Yakin, Aynel Yakin, Hakkal Yakin, Hakikati Muhammedi

Rı = Rahmati İlahiyye

Ha = Hakikati İlahiyye Mim = Hakikati Muhammediyye

Ye = Batini Yakınlık

Ye = Zahiri Yakınlık

19-03-2011 = 17 

19 = İnsan-ı Kamil (Alemlerde Bulunan Mertebe)

03 =  İlmel Yakin, Aynel Yakin, Hakkal Yakin

2011= Tevhid Mertebeleri

17 Dört tevhid Mertebesinden Hakikat-i Muhammedi İkindi Namaz bitmişti. Rahmiyye Anne ve Cemaat karşılıklıydı. İmam ayette hayat-ı ve ölümü yarattık diyordu. Muhyi ve Mümit iki zıt esma Ma’dum ve İcad her an kevn aleminde zuhurdaydı. Fakat biz farkında olamıyorduk. Zıt esmalaların imtizacından taayyün alemleri var gibi gözükmekte ve hayat ve ölüm üzere tecelli ve şeniyetler devem etmekteydi.

Buradan biraz daha ileri gidecek olursak murat burada yaşananları Fatiha ve son Mesnevi sohbetinde idrakinde daha da netleştirmişti. 

Tekrar Cenazeye dönelim…

Cenaze namazında Fatiha-i şerif yoktu. Ve tam bir namaz hükmünde değildi. Aslında yatan başlı başına bir Fatihaydı. Ömrünün iki rekatlık namazını tamamlamış. Batini aleme geçmişti. Ve karşısındakilere ders veriyordu. Daha vaktiniz var. Vakit geç olmadan batınızda bulunan hakikatlerinizi idrak ediniz. Hepiniz bu yolculuğun aşamasından geçeceksiniz. Çeşitli defalar gelecek ve gidecek olan sizlersiniz. 

Evet, cenazenin yerine kendi bedenini koyup kendini kefenlemek ahreti idraken bu dünyada yaşamaktı. Hem cenazenin kendisi hem ismi rahmetti. Hususi, batini öz olan Rahmeti Rahimiyye bu rahmet hakkın seçtiği hususi kullarına daha bu dünyada verilmekteydi. Zahiri rahmet olan Rahmeti Rahmani tüm kullar müşterek olarak yararlanmaktaydı. Ve her ikiside Külli Rahmet olmaktaydı. Hakikikatini idrak etmiş ve hususi  rahmete nail olanlarda ancak külli rahmet dairesine girmekteydi. Rahmeti rahmaniye Hakikat-i Muhammediyyeden gelmekteydi. Rahmati Rahmani Uluhiyyet mertebesinden gelmekte ve her mertebenin hakkını vermesi demekti.

Cenaze gidiyordu. Murat babasını aldı. Bursa dan akrabalarda vardı. Murat Said abi benimle gel dedi. 

- Babam ve bir arkadaş var.

- Tamam.

Çengelköye doğru yola çıktılar. Murat yolda isimleri öğrendi. Said abi 50 yaşında oldun mu? Said, evet olduk dedi Amcayı 20 yıl önce görmüştü. Annesinin teyzesinin eski kocası İsmail Amca 85 yaşındaydı, Annanesinin komşusu İbrahim Abi.. Daha sonra Bursa ile ilgili birkaç konuşma geçti. Muratın babası Alper (Cengiz) kimin aklına gelirdi 23 yaşında kız almaya geldik dedi.. Mezarlığa ulaştıklarında, bir hayli göçen olmuştu mezarlık çok kalabalıktı. Arabayı aşağı bırakıp yürüdüler.

İsmail Amcanın yaşı 85 idi. 13 ile Hakikat’ul Ahadiyye’tül Ahmediyye mertebesini işaret ediyordu. Muratın babası sağına oturmuştu. CN tersi NC=53 Akl-i kül mertebesi sağından sesleniyordu. 23 ile dinin kemaline ve Hazerat-ı Hamse Mertebesine işaret vardı. 50 yaş arabada ki 5 kişide Hazerat-ı Hamse mertebesini gösteriyordu. 

Said= Mubarek kutlu, uğurlu. Allah katında makbul.

İbrahim = Halil, Dost, İbrahimiyyet mertebesi..

İsmail = Her ne kadar zebih İshak A.S da olsa kurbiyyet ve Kabe’nin temellerinin yükselmesi Alper = Yiğit, Necdet ile aynı manayı vermekte..   

Mezarlık yeni kısımdaydı. Biraz aşağıya yürüdüler. Vazife yapıldı. Defin işlemi yapıldıktan sonra herkes hayatına bıraktığı yerden geri döndü.. Bazıları bir ders almış. Kimilerine bir etki de yapmamıştı.

“ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.” Bir haftalık süreçte ayetin zuhuru, yaşantısı, müşahadesi oluşmuştu.[148]

----------------

 فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُلْ حَسْبِيَ اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ {التوبة/129} 

 Fe-in tevellev fekul hasbiya(A)llâhu lâ ilâhe illâ hu(ve) aleyhi tevekkeltu vehuve rabbu-l’arşi-l’azîm(i) Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arş’ın sahibidir.” (9/129)

----------------

 Bir önceki âyette kendi içinizden-nefsinizden resül geldi diye ifade edilmişti. Ve irfan mektebinde anlatılan ifade ile bu derslerini tamamlamış. İrfan ehli olmuş kişiler hakkındadır. O yoluna bakar ve hakk bildiği yolda yürür. Arkasına takılan olursa seslenmez gelirse gelir, isterse yüz çevirir döner. Nereye idiyorsun demez. Tek kişide olsa yoluna devam eder. İşte irfan ehline Allah yeter. “La ilâhe İllâ Allah” tevhidi ikmal etmiş. Hüve si Hüvesine “Hu” olmuştur. Rahman olan Arşın Rabb-i olan Allah’a rabbi Hassı ile dayanır. 

 Bütün bu hakikatlerden sonra tekrar Hakk’tan uzaklaşıp, nefislerine dönerlerse, “Bana, Allah yeter (kâfidir),” Çünkü Allah ismi câmisinin içinde bütün esmâ-i İlâhiye mevcuttur. Ve bunlardan başka hayali yaşantılara yer yoktur. Bu yüzden kişiye (Allah) ismi câmisinin ma’nâları yeterlidir.[149] T.B. 

----------------

Böylelikle TEVBE sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. Gönüllerimizde her bir mertebenin tevbesinin faaliyete geçmesini kolaylaştırmasını niyaz ediyoruz. “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmayı İz-Efendi Babamızın maddi ve mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.[150]

----------------

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 13-09-2024

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (227+140=367) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

- Not: Sûre-i Şerif “TEVBE” sûresi olduğu için Besmele-i Şerif ile başlanmamıştır. ↑

- Sivas/Divriği – Ulu Camii ↑

- Diyanet işleri başkanlığı ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Neml Sûresi – Tasavvuf Serisi 29 – Sayfa 77…. ↑

- “İz- T.B.” ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- İnternetten alınan bilgi… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Yunus Fassı – 2. Paragraf… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 22 – Yusuf Sûresi ve Dervişlik Hakikatleri – Sayfa 66… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 14 –İrfan Mektebi– Sayfa 20… ↑

- Hendek Muharebesi veya Ahzab Gazvesi, Hz. Muhammed liderliğindeki Medine'de yerleşik Müslümanlarla, birleşik Arap ve Yahudi kabileleri arasında 1 Mart - 24 Mart 627 tarihinde meydana gelmiş muharebedir. ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 10 – Kelime-i Tevhid – Sayfa 147… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/hicabe ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/sikaye ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 10 – Kelime-i Tevhid – Sayfa 147… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 10 – Kelime-i Tevhid – Sayfa 113 özet olarak… ↑

- Bu hususta geniş bilgi için, Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 91 – Biismi Selâm – ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri, özet olarak. ↑

- Görmediğiniz ordular. ↑

- Mesnevi-i Şerif Şerhi – Ahmed Avni Konuk – Cilt 6, Sayfa 388… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 10 – Kelime-i Tevhid – Sayfa 146 … ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 213-1- Sayfa 324… ↑

- Mesnevi-i Şerif Şerhi – Ahmed Avni Konuk – Cilt 5 Sayfa 552… ↑

- Mesnevi-i Şerif Şerhi – Ahmed Avni Konuk – Cilt 7, Sayfa 97 ↑

- Mesnevi-i Şerif Şerhi – Ahmed Avni Konuk – Cilt 12, Sayfa 194 ↑

- (188)-Füsüs’ül Hikem- İz-Terzi BaBa –Şerhi-15-İSA FASSI ↑

- " İz- -T-B- "– Fusûs’ül Hikem Şerhi – İsâ Fassı bölümü… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 43 – Maide Sûresi… ↑

- (Meryem 18) ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 40 – Âli İmran Sûresi… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 14– İrfan Mektebi özet olarak… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Muhammed Fassı – 14. Paragraf… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 213-1- Sayfa 323… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 10 –Kelime-i Tevhid- Sayfa 100… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 164-2-8- –Esmâ'ül Hüsnâ M. Nusret Tura hz.- Futuhat ve Müşahadeleri- Sayfa 229… ↑

- Geniş bilgi siyer kitâblarında vardır. 

116 ↑

- Kamer/1 119 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – BEN deki TERZİ BABAM ∞ – Tasavvuf Serisi 127-15-2- – Sayfa 115... ↑

- (Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310) ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 19 – Fetih sûresi ve Fethin hakikatleri - Sayfa 23 özet olarak… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 98 – Solan Bahçenin Gülleri - Sayfa 148 … ↑

- Mesnev-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6 sayfa 427…. ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 199… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6, Sayfa 153… ↑

- Necdet ARDIÇ- Fusûs’ül Hikem Sohbetleri – Mukaddime Bölümü – 20. Cennet ve Cehennem ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6, Sayfa 556… ↑

- İz-Terzi Baba ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 131 - Kurân-ı-Kerîmde yolculuk 53. Ayetleri ve Terzi Baba- - Sayfa 54 … ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6, Sayfa 109… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 10 – Kelime-i Tevhid - Sayfa 74 … ↑

- Bu zindan aslından bir mağara ve devenin geçtiği iğne deliğidir. ↑

- Bu seyri daha geniş manada anlamak için “İrfan mektebi” isimli kitabımıza müracaat edilmelidir. Yeri olmadığı için burada kısa kısa ifade etmeye çalışıyoruz.) ↑

- Abdulbaki Gölpınarlı Meali Tevbe Sûresi 58. Âyet Açıklaması ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi -205-15- – Zekât ve İnfak - Sayfa 74 … ↑

- Yardım edilecekler… ↑

- " İz- -T-B- "– Gönülden Esintiler - 25 Köle ve İncir – adlı eserde geniş bilgi ve bu saha hakkında tefekkür çalışması bukunabilir… ↑

- " İz- -T-B- "– Gönülden Esintiler - 13-13 ve hakikat-i ilâhiyye – Sayfa 185... ↑

- " İz- -T-B- "– Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk - 36-2-BAKARA.Sûresi – 177. Âyet yorumundan özet olarak alınmıştır. ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Ne kadar ilginç ne olduğunun farkındalar ama inatlarından küfürlerinden ve inkarlarından vazgeçmiyorlar. ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivâyet edilmiştir. ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 19 – Fetih Sûresi ve Fethin Hakikatleri – Sayfa 33… ↑

- 20-11-2013 Murat Derûni ↑

- (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16, Suyûtî, el-Câmiu’s Sağir, 1, 24) ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi – 189 - 16-17-18-19- –Fusûs’ül Hikem Süleyman Fassı- Sayfa 12 … ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1 Sayfa 294… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12 Sayfa 340… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11 Sayfa 36… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11 Sayfa 516… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsir… ↑

- Kitap sonunda Terzi Baba kitapları içinden bu listeye ulaşılabilir. ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Fusûs’ül Hikem İbrahim Fassı - Özet olarak … ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Müslim, Iman,89 ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 445… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 57… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt11, Sayfa 516… ↑

- Bu ibretlik hikaye, 169 nolu Ustasından çırağına tavsiyelerde anlatılmıştır. Her zaman olduğu gibi kişiler ile işimiz yoktur. Bu ayak kaydırıcı haller ve vartaların tasavvuf yolu içinde olduğu ve yolun yolcularını uyarmak içindir. ↑

- Son seyahatten dönüşte Yolava-Taşköprü den bindiğimiz feribotta aracımız en arkada kalmıştı. Önde duran kamyonun arkasında “Oluruna bırak” yazısısı ilginçti… ↑

- İnternetten alınan bilgi… ↑

- Tevbe/55. Âyetide bu âyete benzerdir. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Rahmân Sûresi - Tasavvuf Serisi 215-16 - Sayfa 74 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 9 –Rahman Sûresi – Sayfa 75… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10, Sayfa 122… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Buhârî, İman 34; Müslim, İman 8, (11); Nesâî, Sıyâm, 1, (4, 120); Ebu Dâvud, Salât 1, (391); Muvatta, Kasru's-Salât fi's-Sefer 94, (1, 175) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Kelime-i Tevhid - Tasavvuf Serisi 10 - Sayfa 118 özet olarak… ↑

- (110/1) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (54) 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri Sayfa 28… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Kelime-i Tevhid - Tasavvuf Serisi 215-16 - Sayfa 180 … ↑

- Sünen-i Tirmiz Tercüme si. Cilt:4, S: 367, Hadis:2738 ↑

- Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler “İslam İmân İhsan ikan” isimli kitabımıza bakabilirler. ↑

- Allah-u Teala’nm görülebilmesi. Maturidiyye akaidi. S:97 ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Rahmân Sûresi - Tasavvuf Serisi 9- Sayfa 69 … ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 123… ↑

- (el-Kafi, 4/3/6). ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Kelime-i Tevhid - Tasavvuf Serisi 10 - Sayfa 116 … ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 206… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 227… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 164… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4., Sayfa 167, 378… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 98… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 7, Sayfa 519… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 8, Sayfa 337, 517… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 8, Sayfa 480… ↑

- Hamd’ın mertebeleri (35) Fatiha sûresi kitabından incelenebilir. ↑

- (Râzî c. 8/16, 220) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ –6 Peygamber (3) Hazreti İbrâhîm a.s. - Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 64 … ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 414… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 304… ↑

- Diyanet Vakfı Meali ↑

- Bu âyetin Mesnevi-i Şerifteki beyitteki yorumları yukarıda verilmişti. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Tasavvuf Serisi (19) Fetih Sûresi ve Feth’in Hakikatleri - Sayfa 68… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 137… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 332… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 254… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 162, 306… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 6, Sayfa 227… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10, Sayfa 176… ↑

- (İbn-i Sa‘d, I, 215) ↑

- (İbn-i Hişâm, II, 5) ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 552… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Tasavvuf Serisi (10) - Kelime-i Tevhid- Sayfa 135… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 7, Sayfa 446… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Tasavvuf Serisi (36) - Bakara Sûresi- Sayfa 33… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 207… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 181… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Tasavvuf Serisi (14) - İrfan Mektebi - Sayfa İrfan Mektebi 12. Bölüm… ↑

- 25-03-2011

Murat CAĞALOĞLU

Üsküdar-İstanbul ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 181… ↑

- Terzi Babamın kitap sıralamasınının böyle bir amaç güdülmediği halde 311. Sayfaya denk gelmesi ve gizli yazılışı ile 113 besmele-i çalışma için bir tasdik niteliğinde olduğunu düşündürüyor. ↑
