# Yûnus Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/yunus-suresi
**Sayfa:** 173

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

 

KÛR’ÂN-I KERÎM’de YOLCULUK

Terzi Baba Necdet Ardıç.

(10) YUNUS SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (22) NECDET ARDIÇ 

İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (228-10-22) GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ

 “Vallâhu yed’û ilâ dâri-sselâmi” Allah, esenlik yurduna çağırır (10/25) KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(228-10-22) YÛNUS SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen

MURAT DERÛNİ (22) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (228-10-22) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA “İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84

(0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER ……………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (5) YUNÛS SÛRESİ GİRİŞ ……………………………………………………… (8) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (30) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (49) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ………………………………………. (56) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………………… (63) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………………… (76) (Selâm) ismi Dârüsselâm …………………………………………….. (82) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………… (86) 30, 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………… (91) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ………………………………………. (101) 41, 42, 43. ÂYETLER ………………………………………………….. (106) GÖR ALLAH’I ………………………………………………………………… (122) 44, 45, 46, 47, 48, 49. ÂYETLER ………………………………… (124) 50, 51, 52, 53, 54. ÂYETLER ……………………………………… (127) El-Adl ……………………………………………………………………………. (129) 55, 56, 57, 58, 59, 60 ÂYETLER …………………………………. (130) 61, 62, ÂYETLER …………………………………………………………. (136) Evliya Kavramı……………………………………………………………… (142) 63, 64, 65. ÂYETLER …………………………………………………… (153) 66, 67, 68, 69, 70. ÂYETLER ……………………………………… (155) 71, 72, 73, ÂYETLER …………………………………………………… (159) NECAT NEDİR ………………………………………………………… (166) 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80. ÂYETLER …………………………. (170) 81, 82, 83, 84. 85. ÂYETLER ……………………………………… (179) 86, 87, 88, 89. 90. ÂYETLER ……………………………………… (187) Mısırdan çıkış kızıl denizden geçiş ………………………………. (191) 91, 92, 93, 94. 95. ÂYETLER ………………………………………. (197) 96, 97, 98, 99, 100. ÂYETLER …………………………………… (213) 101, 102, 103, 104. 105. ÂYETLER ……………………………. (218) 106, 107, 108, 109. ÂYETLER …………………………………… (227) 108. ÂYETLER ………………………………………………………………. (228) EL-HAKÎM …………………………………………………………………….. (229) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………… (232) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

 2024 seyahatimizin ilk durağı olan Ordu/Perşembe de 12 gün 13 gece kaldığımız uygulama oteli birazca yüksek bir tepede bulunuyordu. Bir gün sabah kahvaltıdan sonra bahçesinde otururken sağ taraftan Ordu’ya doğru denizi[1] temaşa ediyorken, iki yunus belirdi. Denizin içinde dalıp çıkmaya başladılar. Ve bir süre sonra gayb oldular. Bu işaret ile Yûnus sûresi çalışmasına başlamış oldum.

 Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “YÛNUS” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

 Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

 İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 19-08-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 (سورة التوبة) YUNUS SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Hakkında

40,94,95 ve 96. âyetler Medine döneminde, diğerleri Mekke döneminde inmiştir.109 âyettir. Sûrede temel konu olarak Allah’ın rahmetinin gazabına üstünolduğu vurgulanmaktadır. Sûrede, Yûnus, Nûh ve Mûsâ peygamberlerile bunların kavimlerinin kıssalarına yer verilmektedir. Sûre, adını içindeki Yûnus kıssasından almıştır.

Nuzül Mushaftaki sıralamada onuncu, iniş sırasına göre elli birinci sûredir. İsrâ sûresinden sonra, Hûd’dan önce Mekke’de, büyük bir ihtimalle hicretten iki yıl önce nâzil olmuştur. 40. âyetle 94-96. âyetlerin Medine’de nüzûlüne dair rivayetler de vardır.

Konusu Yûnus sûresinin temel konuları, İslâmî kaynaklarda tevhid, nübüvvet ve âhiret terimleriyle ifade edilen, “bir Allah’a iman ve kulluk etmek, bilgi kaynağı vahiy, vahyin taşıyıcısı ve açıklayıcısı olarak peygamber ve dünya hayatında peygamberin çağrısına uyanlarla uymayanları ebedî âlemde bekleyen âkıbet”tir. Sûre bütün peygamberlerin görev ve işlevlerine, bu arada son peygamber Muhammed aleyhisselâmın gerçek bir peygamber olduğuna, onun insanları Allah’a iman ve yalnızca O’na kulluk etmeye çağırdığına, içlerinde Yûnus aleyhisselâmın da bulunduğu başka peygamberlerden örnekler vererek tarih boyunca yaşanan şirk-tevhid mücadelesine, hem Hz. Peygamber’in getirdiği kitabın kendisinin uydurduğu bir kitap olmadığı hem de Allah’tan başka bir tanrının bulunmadığı gerçekleriyle ilgili ikna edici delillere Kur’an’ın genel üslûbu ve sistematiği çerçevesinde temas etmektedir. [2]

-------------------------

 Balığın karnında karanlıklar içinde kalan ve oradan çıkmağa çalışan Yunus (a.s.) gibi niyaz eder ve içinde bulunduğu (nefs) mertebesinin karanlığından kurtulup, zikr’in nûru ve sohbetin feyzi ile aydınlanmağa çalışır.

 Âyet’te; “Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs’e yemin ederim,” diye buyuran Cenâb-ı Hak, acaba kıyâmet ile nefs-i levvâme yi niçin birlikte zikretmiştir? Demek ki; 

 Hakk Teâlâ Hz. “nefs-i levvâme”ye o kadar çok değer veriyor ve bizim dikkatimizi çok açık olarak bu istikamete çekmek istiyordur. 

 Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebe de yüzünü (nefs-i mülhime)ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında, (nefs-i levvâme) si nin kıyâmeti kopmuş olur. Böylece onun ahlâkından kurtulur, kendine ve Hakk’a doğru bir daire daha yaklaşmış olur. 

Yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerime de, Yunus (a.s.) hayatından bir bölüm kısaca anlatılmaktadır. 

 Lâkabı Zünnun ( Nun sahibi ) olan Yunus peygamber, uzun nasihatler ve vaazlar neticesinde ıslah olmayan kavminden ümidini keserek bireysel akl-ı ile hareket ederek bulunduğu kasabasından hicret etmeğe karar vererek yola çıkar. Nihayet bir suyun başına geldiğinde, karşıya geçmek üzere bir gemiye biner, fakat bütün şartlar yerinde olduğu halde gemi hareket etmez. 

 Bunun üzerine kaptan gemide bir günahkâr olduğuna ve bu yüzden geminin hareket edemediğine karar vererek, bunu ilân ettirir. Bu hadise üzerine, gemiden suya atlayan Yunus (a.s.) mı yutan yunus balığı, onu midesinde bir müddet dolaştırdıktan sonra sahilde bir kenara çıkarır. 

 Balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur. 

 Bu hadise bizlere Hakk yolunda çok büyük tecrübeler kazandırmaktadır.

 Evvelâ bir kimsenin aldığı görevini kendi aklına göre karar vererek bırakmaması gerektiğini.

 Dara düştüğünde Rabb’na sığınmayı. 

 Her zaman Rabb’ı ndan ümit var olmayı. 

 Başına gelen hadiselerden ibret almayı. 

 Kendini eleştirmeyi ve varsa, yapılan yanlışlıklardan pişmanlık (levm) duymayı.

 Ahdine vefayı ve daha bir çok ibretleri bildirmektedir. 

 Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi. 

 Biri kendi varlığında mevcud! 

 (1) Nefs-i levvâme karanlığı: 

 (2) Balığın midesindeki karanlık: 

 (3) Suyun içinin karanlığı: 

 İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisinde dir de, farkın da bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir. 

 Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Bu da üç üncü karanlıktır. 

 İşte bu karanlıklardan kurtulmak için, (Zünnun) lâkab-ı nı faaliyyete geçirmek gerekecektir. ( ذ) “zü” sahip (ن) “nûn” Nûr-u İlâhi ve kudret nun-u dur. Nun nûr’a dönüşünce kudret, ortaya çıkar. Melâike-i kiram nûrdan dır ve Hakk’ın bütün ilâhi kudret ve sıfatlarıyla her mahalde faaliyettedirler, ulaşamadıkları hiçbir zerre ve mahal toktur.

 Genelde yaşadığımız hayat dahi Zünnun’un hayatından başka bir şey değildir. Hava dediğimiz (oksijen) deryası her tarafımızı istilâ etmiş lâtif bir denizdir. Vücud varlığımız yunus balığıdır, aklımız olan gerçek kimliğimiz ise o balığın karnında yani (batn-ı n da) batının da dır ve sadece bedenler yaşanan hayatlar aynen bu üç karanlık hükmünde dir. Tek fark bizim dikey, balıkların yatay geziyor olmalarıdır. 

 Bu halde iken bireysel dini görevlerini ihmal edip onlardan uzaklaşarak hakikat-i ilâhiyyeden hicret etmek, aynen Yunus (a.s.) mın o günkü haline düşmek olur ki; nefis balığı her birerlerimizi hemen yutarak kendine yem yapar ve bir ömür boyu beden balığımızın içinde onunla birlikte, o nun esiri olarak yaşar gideriz de haberimiz bile olmaz.

 İşin aslı ise nefs yunusumuz’un içinden çıkıp o na hakim olup eğitmekle bir çok yararlı işlerde kullanıp ondan istifade etmeyi öğrenmek bizlere çok şey kazandıracaktır. 

 İşte, Cenâb-ı Hakk bu hakikatleri bizlere Kûr’ân-ı Keriyminde (Zünnun) Yunus (a.s.) mın hayatından küçük bir bölüm halinde hikâye ederek habibinin lisanından bizlere ulaştırarak lütfetmiştir. 

 Faydalı olur düşüncesiyle, yeri gelmişken bu hadise hakkında küçük bir hatıramıda ilâve edeyim. 

 Sayın; muhterem hocam, Ahmed Elitaş ile tefsir derslerimizi okurken Yunus (a.s.) mın bu faslına gelince, kendinin Kûr’ân-ı Azimüşşandan daha evvelce derlediği (10) soruyu sormuştu, onlardan bir tanesi de; (tabutuyla gezen kişi kimdir?) idi, az sonra sorusunu yine kendisi cevaplayarak, “dünya da tabutuyla gezen tek kişi Yunus (a.s.) dır,” diyerek ilâve etmişti. ALLAH (c.c.) lühü razı olsun. 

 Kıyâmet kelimesi genel anlamda dünyanın sonu, kıyametin kopması diye ifade edilirken, özel anlamda ise (KIYAM-ET) yani ayağa kalk anlamında dır. Ayağa kalkmak ise, iki türlüdür. Biri fiziki mânâ da, yatmak veya oturmaktan kalkmak, diğeri ise akıl ve şuurda ayağa kalkmak, yani şuurlanmak, gafletten uyanıklığa yönelmektir. 

 İşte bu durum da olan kimse, eski yaptıklarından pişmanlıklar duyarak kendini levm etmesi ile aklî mahiyette kıyam, etmektedir. Böylece nefsinin hükmünde olan akl-ı cüz’ün den, akl-ı külle doğru yola çıkması o mertebenin gerçek kıyâm-et’ i dir. 

 Böylece beklenen genel kıyâmet gelmeden, kendi bireysel kıyâm-et’i ni koparmış ve vaktiyle hesabını, kitabını da görmüş olur. 

 Âhirette ise belki insânların çoğu kendilerini levm edeceklerdir. Günahkârlar, günahlarından pişman olacakları için, iyiler ise neden daha iyi olamadıklarından pişman olup kendilerini levm edeceklerdir. 

 Bu ve benzeri hallerden bizleri vaktiyle uyaran Cenâb-ı Hakk, Kıyâmet Sûresi 1-2 Âyetlerinde ki; ikazlarıyla başımıza gelebilecek olumsuz hadiselerden bizleri yemin ederek korumağa çalışmaktadır. Bu çalışmalar sonun da idrak yükselmesi yolunda bir merhale daha aşılmış olur. ALLAH (c.c.) seyr halinde olanlara gayret ve kuvvet versin. “ İz- -T-B- “[3]

----------------

 Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (10) Mushaf sıra numarası.

 (51) Nüzul sıra numarası.

 (109) Alfabetik sırası.

 (11) Cüz sırası.

 (109) Âyet sayısı.

 (109) Fasıla harfleri.

 (399) Genel toplamdır.

 Rakamları tek tek toplarsak, (1+5+1+1+9+1+1+1+9+1+9= 37) dir.

 Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

 Fâsılaları bir âyette ل, on âyette م, diğerlerinde ن harfleridir.  (Lam) harfi 1 adet, Uluhiyet mertebesinin. (Mim) harfi 10 adet, İslâm’ın şifre sayısıdır. (Lam) harfi “1” adet, Uluhuyettir. (Mim) harfi 10 adet, Sıfât mertebesinin Hakikat-i Muhammediyye ile olan bağlantısını, (Nun) 98 adet, toplamı 17 dir. Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyenin İslâm’ın şifre sayısı ile Nûr’u Muhammediden yansımasıdır. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

 (يونس) “Ye: 10” “Vav: 6” “Nun: 50” “Sin: 60” değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 1+6+5+6= 18 dir.

 Mushaf sıralamasında (10) nüzul sıralamasında (109) (19) 109 âyettir. (19) dır. Genel sayı toplamı 399 (3+9+9=21) idi. (18+10+19+19+21= 87) dir. 

(10) Sıfât mertebesi, Fenafillah…

(18) 18 bin âlem…

(19) Onsekiz bin âlemi ihata eden insan-ı kamilin şifresidir. 

(21) Mescid-i Nebevide, Cennet’ül Bakiye açılan kapı numarasıdır.

ELİF, LAM, RA bunun hikmeti YUNUS,
Kafirler sihirbazıdır okyanus,
Cihat ile elde edilir humus[4],
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[5]

Mealen;

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Elif, Lâm, Râ. Bunlar hikmet dolu Kitab’ın âyetleridir.

2. İçlerinden bir adama insanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı bulunduğunu müjdele diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kâfirler, “Bu elbette apaçık bir sihirbazdır” dediler? 

3. Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?

4. Hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Allah, bunu bir gerçek olarak va’detmiştir. Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için onu (yaratmayı) tekrar eder. Kâfirlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır. 

5. O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.

6. Şüphesiz gece ve gündüzün ard arda değişmesinde, Allah’ın göklerde ve yeryüzünde yarattığı şeylerde, Allah’a karşı gelmekten sakınan bir toplum için pek çok deliller vardır.

7. 8. Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya; işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir.

9. (Fakat) iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle, hidayete erdirir. Nimetlerle dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar.

10. Bunların oradaki duaları, “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!”, aralarındaki esenlik dilekleri, “selâm”; dualarının sonu ise, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözleridir.

11. Eğer Allah, insanlara onların hemen hayra kavuşmayı istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükmolunurdu. İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları, kendi azgınlıkları içinde bocalar hâlde bırakırız.

12. İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.

13. Andolsun, sizden önceki nice nesilleri peygamberleri, kendilerine apaçık deliller getirdikleri hâlde (yalanlayıp) zulmettikleri vakit helâk ettik. Onlar zaten inanacak değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız.

14. Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine getirdik.

15. Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya (bize) bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.”

16. De ki: “Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur’an’ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?”

17. Artık, Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.

18. Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”.

19. İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di.

20. “Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”

21. Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra, insanlara bir rahmet (ferahlık ve mutluluk) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzakları (birtakım tertipleri ve asılsız iddiaları) vardır. De ki: “Allah, daha çabuk tuzak kurar.” Şüphesiz elçilerimiz (melekler) kurmakta olduğunuz tuzakları yazıyorlar. 

22. O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah’a has kılarak “Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız” diye Allah’a yalvarırlar.

23. Fakat onları kurtarınca, bir de bakarsın ki yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapıyorlar. Ey İnsanlar! Sizin taşkınlığınız, sırf kendi aleyhinizedir. (Bununla) sadece dünya hayatının yararını elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz bizedir. (Biz de) bütün yaptıklarınızı size haber vereceğiz.

24. Dünya hayatının örneği tıpkı şöyledir: Gökten bir yağmur yağdırmışız da insanların ve hayvanların yediği yeryüzü bitkileri onunla yetişip birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü (o bitkilerle) bütün zinet ve güzelliklerini alıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerine (her türlü tasarrufa) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, geceleyin veya güpegündüz ansızın ona emrimiz (afetimiz) geliverir de, bunları, sanki dün yerinde hiç yokmuş gibi, kökünden yolunmuş bir hâle getiririz. İşte düşünen bir toplum için, âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

25. Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.

26. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır.

27. Kötü işler yapmış olanlara gelince, bir kötülüğün cezası misliyledir ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’(ın azabın)dan koruyacak hiçbir kimse de yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalarla örtülmüştür. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

28. Onların hepsini bir araya toplayacağımız, sonra da Allah’a ortak koşanlara, “Siz de, ortaklarınız da yerinizde bekleyin” diyeceğimiz günü düşün. Artık onların (ortak koştuklarıyla) aralarını tamamen ayırırız ve ortak koştukları derler ki: “Siz bize ibadet etmiyordunuz.”

29. “Şimdi ise sizin bize tapınmanızdan habersiz olduğumuza dair sizinle bizim aramızda şâhit olarak Allah yeter.”

30. Orada herkes daha önce yaptığı şeyleri yoklayacak (ve kendi akıbetini öğrenecek), hepsi de gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülecekler ve (ilâh diye) uydurdukları şeyler (onları yüzüstü bırakıp) kendilerinden kaybolup gidecektir.

31. De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da işitme ve görme yetisi üzerinde kim mutlak hâkimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşleri kim yürütüyor?” “Allah” diyecekler. De ki: “O hâlde, Allah’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?”

32. İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O hâlde, nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz?

33. Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki, “Onlar artık imana gelmezler” sözü, işte böylece gerçekleşmiştir.

34. De ki: “Allah’a koştuğunuz ortaklarınızdan, başlangıçta yaratmayı yapacak, sonra onu tekrarlayacak kimse var mı?” De ki: “Allah, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrar eder. O hâlde, nasıl oluyor da (haktan) çevriliyorsunuz?”

35. De ki: “Allah’a koştuğunuz ortaklarınızdan hakka iletecek olan bir kimse var mı?” De ki: “Hakka Allah iletir.” Öyle ise, hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa iletilmedikçe doğru yolu bulamayan kimse mi? Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?”

36. Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir.

37. Bu Kur’an, Allah’tan (indirilmiş olup) başkası tarafından uydurulmamıştır. Fakat o, kendinden öncekileri doğrulayıcı ve Kitab’ı (Allah’ın Levh-i Mahfuz’daki yazısını) açıklayıcı olarak, indirilmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. (O) âlemlerin Rabbi tarafındandır.

38. Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.

39. Hayır öyle değil. Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve kendilerine yorumu gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Kendilerinden öncekiler de (peygamberleri ve onlara indirilen kitapları) böyle yalanlamışlardı. Bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu.

40. İçlerinden öylesi var ki ona (Kur’an’a) inanır; yine onlardan öylesi de var ki ona inanmaz. Rabbin bozguncuları daha iyi bilendir.

41. Eğer onlar seni yalanlarlarsa, de ki: “Benim işim bana aittir; sizin işiniz de size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız; ben de sizin yapmakta olduğunuz şeylerden uzağım (sorumlu değilim).”

42. Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, hele akılları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin?

43. İçlerinden sana bakanlar da vardır. Fakat (kalp gözleri görmeyen bu) körlere, sen mi doğru yolu göstereceksin?

44. Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.

45. Onları yeniden diriltip hepsini bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar (yeni ayrılmışlar) gibi, aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, ziyana uğramış ve doğru yolu bulamamışlardır.

46. Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) seni vefat ettirsek de sonunda onların dönüşü bizedir. Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir. 

47. Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onların peygamberi geldiği (tebliğini yaptığı) zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.

48. “Eğer doğru söyleyenler iseniz, (söyleyin) bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” diyorlar.

49. De ki: “Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” 

50. De ki: “Söyleyin bakalım, O’nun azabı size geceleyin veya gündüzün (ansızın) gelecek olsa, suçlular bunun hangisini acele isterler?!” (Bunların hiçbiri istenecek bir şey değildir.)

51. (Onlara) “Azap gerçekleştikten sonra mı O’na iman ettiniz? Şimdi mi!? Oysa siz onu acele istiyordunuz” (denilecek).

52. Sonra da zulmedenlere, “Ebedî azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz” denilecektir.

53. “O (azap) gerçek midir?” diye senden haber soruyorlar. De ki: “Evet, Rabbime andolsun ki o elbette gerçektir. Siz (bu konuda Allah’ı) âciz kılacak değilsiniz.”

54. (O gün) zulmetmiş olan herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, kendini kurtarmak için onu fidye verir. Azabı gördüklerinde, için için derin bir pişmanlık duyarlar. Onlara zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir.

55. Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Yine bilesiniz ki, Allah’ın va’di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez.

56. O, diriltir ve öldürür; ancak O’na döndürüleceksiniz.

57. Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.

58. De ki: “Ancak Allah’ın lütuf ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”

59. De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

60. Allah’a karşı yalan uyduranların, kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat onların çoğu (O’nun nimetlerine) şükretmezler.

61. (Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’an’dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı)dır.

62. Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.

63. Onlar iman etmiş ve Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır.

64. Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır. 

65. Onların (inkârcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün güç Allah’ındır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

66. Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.

67. O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.

68. “Allah, bir çocuk edindi” dediler. O, bundan uzaktır. O, her bakımdan sınırsız zengindir. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. Bu konuda elinizde hiçbir delil de yoktur. Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? 

69. De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.”

70. Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra da, inkâr etmekte olduklarına karşılık onlara şiddetli azabı tattıracağız.

71. Nûh’un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!

72. Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana müslümanlardan olmam emredildi.”

73. Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu!

74. Sonra, onun ardından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara apaçık mucizeler getirdiler. Fakat onlar önceden yalanlamakta oldukları şeye inanacak değillerdi. İşte biz haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz.

75. Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Mûsâ ve Hârûn’u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular.

76. Katımızdan kendilerine hak (mucize) gelince, “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler.

77. Mûsâ: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi.

78. Dediler ki: “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet (devlet) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.”

79. Firavun, “Bütün usta sihirbazları bana getirin” dedi. 

80. Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, “Atacağınızı atın (hünerinizi ortaya koyun)” dedi.

81. Sihirbazlar atacaklarını atınca, Mûsâ dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.

82. Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir.”

83. Firavun ve ileri gelenlerinin kötülük yapmaları korkusu ile kavminin küçük bir bölümünden başkası Mûsâ’ya iman etmedi. Çünkü Firavun, o yerde zorba bir kişi idi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.

84. Mûsâ, “Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a iman etmişseniz, eğer O’na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O’na tevekkül edin” dedi.

85. Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!”

86. Bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar.

87. Mûsâ’ya ve kardeşine, “Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele” diye vahyettik.

88. Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler.”

89. Allah da, “Her ikinizin de duası kabul edildi. Öyleyse dürüst olmakta devam edin ve sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin” dedi.

90. İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” dedi.

91. Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.

92. Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersizdir.

93. Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir. 

94. Eğer sana indirdiğimiz şeyden şüphe içinde isen, senden önce Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma!

95. Sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma! Yoksa zarara uğrayanlardan olursun.

96, 97. Şüphesiz, haklarında Rabbinin sözü (hükmü) gerçekleşmiş olanlar, kendilerine bütün mucizeler gelse bile, elem dolu azabı görünceye kadar inanmazlar.

98. Yûnus’un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus’un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.

99. Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? 

100. Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.

101. De ki: “Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza.” Fakat âyetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz.

102. Onlar sadece, kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen (azap dolu) günlerin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”

103. Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (Ey Muhammed!) Aynı şekilde üzerimize bir hak olarak, inananları da kurtaracağız.

104. De ki: “Ey insanlar, eğer benim dinimden herhangi bir şüphede iseniz, bilin ki ben, Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Bana mü’minlerden olmam emrolundu.”

105, 106. Yine bana şöyle emredildi: “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dîne çevir. Sakın Allah’a ortak koşanlardan olma. Allah’ı bırakıp da sana ne fayda ve ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan, şüphesiz ki sen zâlimlerden olursun.”

107. Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

108. De ki: “Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim.”

109. (Ey Muhammed!) Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”[6]

---------------- 

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

 الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ {يونس/1}

 “Elif-lâm-râ tilke âyâtu-lkitâbi-lhakîm” Elif, Lâm, Râ. Bunlar hikmet dolu Kitab’ın âyetleridir. (10/1)

----------------

 Elif, Ahadiyyet mertebesi, Lâm, Lâhût mertebesini, Râ, Rahmâniyyet mertebesini ifâde etmektedir. Bu üç harf Sûre-i Şerifin bütün mânâsını öz olarak içinde barındırmaktadır. Devam eden Âyetler bunların açılımları olmaktadır. Genel olarak tefsircilerin ifâde ettiği şekilde bu huruf-u mukattaâlar sâdece Allah (c.c.) ile Hz. Resûlüllah (s.a.v.) arasında şifre olsa ve bilinemeyecek şeyler olsalar Cenâb-ı Hakk’ın bunları Kûr’ân-ı Kerîm’e koymasına gerek olmazdı ve o halde de gizli de olurlardı. Belki herkes bunların hakîkâtlerini bilemez demek daha doğru bir ifâdedir. Elif, Lâm, Râ öyle bir kitâptır derken genel olarak Kûr’ân ifâde edilmekle beraber özel olarak İbrâhîm kitâbı nasıl bir kitâptır yâni bu Sûre-i Şerifin içerisinde olan mânâlar nasıl bir kitâptır, demektir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) “Biz indirdik” ifâdesiyle kendi lisânından konuşmaktadır. kk’in değişik ifâdeleri vardır; Ef’al, esmâ, sıfât ve zât mertebesi îtibarıyla gönderilen Âyetler vardır. Âyetlerin hepsi Allah (c.c.) dan’dır fakat mertebeleri değişiktir eğer tek mertebe olmuş olsa Kûr’an-ı Kerîm o mertebeyi tam açıklayamamış olur ve boşluklar kalırdı. 

Cenâb-ı Hakk (c.c.) hiç aracısız olarak “Ben indirdim” diyerek ne kadar yakın olarak hitâp ediyor, oysa bizler bu Âyeti Hz. Resûlüllah (s.a.v.) a indirdi diyerek bir kenara atıyoruz fakat Hz. Resûlüllah (s.a.v.) şu anda yok, demek ki bu Âyet okuyana indirilmiştir. “Kûr’ân-ı Kerîm okuyan kimse Allah (c.c.) ın tercümanıdır,” denilmiştir ki bu böyle olduğu için denmiştir bu böyle olmasa denilmezdi zâten. Okuyan o ma’nâyı anlar veya anlamaz o ayrı konu.

“Elif” (1-13) “Lâm” (30) “Ra” (200) sayı değerinde’ dir. Toplarsak, (1+30+200=231) dir. Gene toplarsak, (2+3+1=6) dır ki, (6) cihettır. Her cihetten zuhuru vardır. Ayrıca (2,31) in (2) sini zâhir ve bâtın ayırırsak geriye (31) kalır ki, tersi (13) tür. Böylece iki adet (13) olur ki, bağlı olduğu yer ve kaynağı bellidir. Bilindiği gibi o kaynakta (Hakikat-i Muhammed-î) dir. O kaynaktan zuhuru Muhammediyye ye gelip bütün âleme ilân edilmektedir. 

 Kûr’ân-ı Kerîm’in (5) Sûresinin başında bu kat-i harfler geçmektedir, ayrıca bir de (mim) ilâvesiyle geçmektedir. Bâzı tefsirler bu harflerin içinde bulunduğu Sûrenin ana ve genel ma’nâsını ifade etmektedir diye de ifade etmişlerdir.

 (ا) “Elif” Cenâb-ı Hakk’ın “Vahdet”ine tekliğine, işarettir. Hüvviyyet’ini, tekliğini gösterir. Bilindiği gibi (Elif) (12) zâhir (1) bâtın nokta’dan-mertebe’den, meydana gelmiştir. 

 (ل) “ Lâm” Lâhut, Ulûhiyyet âlemini ifade etmektedir. 

 (ر) “Râ” harfi ise; Rahmâniyyet ve Rubûbiyyet hakikatlerini, rıza esmâsı’nın hakikatini anlatan harf’tir. 

 Bu harfleri diğer bir yönüyle de ifade etmeye çalışırsak, şöyle de düşünebiliriz. 

 (Elif) “Ahadiyyet” (Lâm) “Lâhud-Ulûhiyyet” (Ra) “Rahmâniyyet ve Rububiyyet” tir, diyebiliriz. (Lâm-Elif) olarak (Elif ile Lâm) ın, kucaklaşarak ezeli hubbiyyetleri muhabbetleri vardır. Bu muhabbetleri neticesinde de Rahmâniyyet ve Rububiyyet mertebeleri meydana gelmektedir. Bu mertebenin de muhabbetinden, ef’âl mertebesi olan “âlemler” meydana gelmektedir ki, hubbi İlâh-î-İlâh-î muhabbetin bütün âlemlere yayılıp içten ve dıştan sarmasıdır. Yâni Zât-ı Mutlağın kendinden meydana getirdiği ve kendi zuhuru olan bu âlemlere muhabbet etmesi ve onlardan râzı olmasıdır, eğer bu âlemlerde ki, Hakk’ın zuhuru olmasaydı Hakk’ın tanınıp bilinmesi de mümkün olamayacaktı. İşte o yüzden (küntü kenzen………) “gizli hazine” nin, sevilerek dışarı-zuhura çıkması Esmâ-i İlâhiyye ve sıfat-ı İlâiyye ile olduğundan, Zât-ı mutlak, bunların çıkışlarını, böylece zuhur edişlerini sevdi. 

 Ancak belirli bir süre sonra geriye dönmelerini istedi ve onlarda ister istemez geri döndüler ve dönüyorlar. (Bütün işler Allah’a dönücüdür.) Hükmüyle bütün bunların içinde insânların çoğu geri dönmemek üzere direnmektedirler. Zât-ı mutlak, ise onların geri asıllarına dönmelerini arzu etmekte. Dönenler netice de cennetlere vâris olmakta, dönmeyenler de cehennemde mekân tutmaya namzet olmaktadırlar.[7] 

(kitâbil hakim) “hikmet kitabı” ise bu sahnelerin oynandığı yerdir. Ve bunlar âlem kitabı’nın “Âyâtün” Âyetleri-işâretleri’dir. Bizlerin de bu mertebeleri kendi bünyemiz de bulup yaşamamız gerekmektedir. (İnsân ve Kûr’ân bir bâtında doğan ikiz kardeştir,) buyurulmuştur. Elimizdeki “Mushaf” olan Kûr’ân’a (Kûr’ân-ı sâmit-susan Kûr’ân,) İnsân’a, (Kûr’ân-ı nâtık-konuşan Kûr’ân) denmiştir. 

 Bir bakıma insân da ayrıca, (Kitâb-ül hakim) dir. Ancak biz bu kitâb-ı gerçek yönüyle daha henüz okuyamıyoruz. Ancak, (kitâbil hakim) açılarak bizlerin bu hakikatleri okumamıza yardımcı olup kolaylaştırıyor.

 Hep kitab-ı haktır eşya sandığın, Ol okur kim seyru evtan eylemiş.

----------------

 أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنْ أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِّنْهُمْ أَنْ أَنذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُواْ أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِندَ رَبِّهِمْ قَالَ الْكَافِرُونَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ مُّبِينٌ {يونس/2}

 “Ekâne linnâsi aceben en evhaynâ ilâ raculin minhum en enziri-nnâse vebeşşiri-llezîne âmenû enne lehum kademe sidkin inde rabbihim kâle-lkâfirûne inne hâzâ lesâhirun mubîn(un)” İçlerinden bir adama insanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı bulunduğunu müjdele diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kâfirler, “Bu elbette apaçık bir sihirbazdır” dediler? 

----------------

 İçlerinden bir adam; bir önceki Tevbe sûresinin sonunda “Lekad câekum rasûlun min enfusikum” Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir. (9/128) Buyrulmuştu. 

 Bu genel ma’nâ da efendimiz ve ümmeti yönünden bizleri ilgilendirmektedir. Gelen “recül” adam nefsi bakımından kendi kendine yeten ve içlerinde bulunduğu kavme veya birimsel olarak kendi varlığını eğitebilecek durumda olan kişidir. Efendimize gelen Vahiy dir. Biz ümmetinde olan kişilere ise Resül-Risalet mertebesinden bu gelen vahiylerin açılımları olan ilhamdır. Bu size acayip mi geldi diye rububiyet mertebesinden kendilerini “sıddıklık kademi” ile müjdele demektir.

"Kadem (ayak)" ve "sıdk (doğruluk)" sözcüklerinden meydana gelen "kademe sıdk" tamlaması, Katade, bu ifadeyi "eskiden beri doğruluk" diye açıklamıştır. er-Rabi' ise "doğru ve gerçek bir mükâfat", Ata, "sıddıklık makamı", Yeman ise "doğru bir iman" diye açıklamıştır. Ayrıca "Meleklerin duası" diye açıklandığı gibi, "Önden gönderdikleri [kendilerinden önce vefat eden] salih evlat" diye de açıklanmıştır.

el-Maverdî der ki: (Kademe Sıdk), doğru ve samimi, itaate uygun, doğru mükâfatın verilmesi demektir. el-Hasen ve yine Katade derler ki: Kadem-i sıdk, Muhammed [sav]'dır.

Yine el-Hasen'den dedi ki: Bu, Peygamber [sav]'ın vefatı musibetiyle karşı karşıya kalmaları demektir.
Abdulaziz b. Yahya da der ki: "Kadem-i sıdk", Yüce Allah'ın: "Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır" (Enbiya/101) buyruğunda dile getirilmiştir. Mukatil ise der ki: Kadem-i sıdk'tan kasıt, onların dünyada iken işledikleri güzel amellerdir. Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. [ (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami'l-Kur'an)][8]

Kadem-i sıdk: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in Allah katındaki yakınlığı, şefaat makamı ve Kamer Sûresi'nde geleceği üzere "Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarında (hoşnutluk içinde)dırlar" (Kamer, 54/55) âyeti gereğince, müttakilerin cennetlerde Allah Teâlâ'nın yüce katında tespit edilmiş olan "sıdk makamı"na girmeleri için önlerine düşen ve onlara yol gösteren delilleri ve önderleri olması cihetlerini ifade eden bir özel deyimdir. Yani, Allah Teâlâ'nın, bu kitab-ı hakimi vahyettiği o erin, o zât-ı Muhammedi'nin Allah katında öyle yüksek bir değeri, derecesi ve makamı, öylesine yüce bir sıdk u emaneti vardır ki, Allah huzurunda müminler için sıdk ile şefaat edecek ve önlerine düşüp cennetlere ve o Melîk-i Muktedir (güçlü melik) katındaki sıdk makamına vasıl olmalarına kadar onlara önderlik yapacak rehberlik edecektir. Şu halde beşer cinsinden bir ere Allah Teâlâ'nın böyle vahiy ve risalet vermesi, Allah katında onlara önem verildiğini ve şeref bahşedildiğini gösterir, müminler için de büyük bir beşareti ve müjdeyi içerir.[9]

Bu açıklamalardan müjdelenenler “sabit kadem” olmakla sadık sözünü yerine getirmekle bu söz rablerine vermiş oldukları “sen bizim rabbimizin” ile âlemde bu sözü tasdik ederek kendilerinin vehimi ve hayali varlıkları olmadığını, gerçek varlık sahibi sensin diye tasdikleri ile doğruluk makamı “makamı sıdk” ile müjdelenmiştirler. 

----------------

 إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ {يونس/3}

 “İnne rabbekumu(A)llâhu-llezî haleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin sümme-stevâ alâ al’arş(i) yudebbiru-l-emr(a) mâ min şefî’in illâ min ba’di iżnih(i) zâlikumu(A)llâhu rabbukum fa’budûh(u) efelâ tezekkerûn(e)” Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz? (10/3)

----------------

 Birinci âyette Elif-Lam-Ra sayısal değerinde “Elif” (1-13) “Lâm” (30) “Ra” (200) sayı değerinde’ dir. Toplarsak, (1+30+200=231) dir. Gene toplarsak, (2+3+1=6) dır ki, (6) cihettır. Her cihetten zuhuru vardır. (Diye bilgi verilmişti.) Elif-Ram-Ra nın, Rabbiniz olan Allah Gökleri ve Yeri bir yönüde Altı gün veya altı evre olduğu anlaşılmaktadır.[10]

 Gök ve yer bir bakıma içinde bulunduğumuz dünyanı arzı ve göğü, bir bakıma varlığımızda bulunan beden arzı ve gönül göğüdür. Bir diğeri ise 18.000 âlem içinde dünya benzeri gezegenler ve içinde bizlere benzeyen yaşayan insanların gök ve arzlarıdır. (Bu konu hakkında gökyüzü insanları hakkında geniş bilgi vardır. 

 Arşa kurulması;

 “Er rahmanu ale’l arşisteva” Rahman, Arş üzerine isteva etmiştir. (Taha/5) Bu Âyeti kerîme hakkında çok geniş yorumlar yapılmıştır. Anlaması ve idrâk etmesi kolay değildir. “istivâ etti” kelime olarak içten ve dıştan kapladı mânâsınadır. Bu iç ve dış ayırımı sırasında dahi; 

İçteyken dışta değil miydi? 

Dıştayken içte yok muydu? Gibi, birçok sorular ortaya çıkmaktadır.

Arş bütün bu madde âlemini çevreleyen bir olgudur ve Arş-ı Âlâ madde âleminin üstündedir, orada artık maddî düşünce ve varlıklar ve hatta manyetik haller dahi yoktur.

Mülkümüz olan madde bedenimizin üstü, başımızı dahi ihâta eden O’nun varlığıdır. 

Bizler bu konulara alt düzeyden yani birimsellikten baktığımız için madde mertebesinde sadece kendimizi görüyoruz ve kendimizi âşikâr ediyoruz, oysa mânâ yönüyle bakılırsa beşerî benliğin olmayıp Hakk’ın Rahmâniyyet-i yönüyle âşikâr olduğu görülmektedir.[11] 

O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz.

“Ennî ahluku lekum mine-ttîni kehey-eti attayri feenfuhu fîhi feyekûnu tayran bi-izni(A)llâh(i)” külle yevmin hüve fiy şe’nin “hüve/o külle yevmin/küllü/her yevm/gün fiy şe’n/şen (şan, tavır, ahval, hadise) içinde/hakkında “O, her gün yeni bir istedir” (55/29) 

“Fusüsu’l Hikem” adlı eserinde Muhyiddin-i Arabi Hazretleri bu ayet hakkında şöyle demektedir: 

“Vücud-u mümkinat, varlıkların suretlerini Hakk’ın zuhurundan var etti. Ve bu zuhur ise Tecelli-i Hak’tır. Tecelli-i Hak’ta başka (gayrı) yoktur. Tekrarı dahi yoktur.”

“Vücud-u mümkinat”, yani “her an değişimde olan mevcut varlık” Hakk’ın her mertebede, o mertebenin gereği olan faaliyet ve görüntüyü ortaya koymasından ibarettir. 

Ve bütün bu varlıklar bir oluşum ve değişim içindedir. Mevsimler, bitkiler, hayvanlar, her an her yerde bir şeyler değişmektedir.

Atomlar dahi sabit değildir. Zaman ölçümüzün temeli olan bir saniyede atomlar dokuz (9) milyon küsur defa titreşmektedirler. 

Nasıl bir düzen?... Ne muhteşem bir ilahi program!.... 

Cansız dediğimiz madenleri meydana getiren atomlar dahi akıl almaz bir hızla hareket etmektedirler. Biz ise bunu göremediğimizden onlara cansız, hareketsiz varlıklar diyoruz.

Dünyayı canlı ve cansız varlıklar olarak ikiye ayıran tabiatçıya bir arif kişi; 

“eğer taş, toprak, cansız dediğiniz bu dünya cansız ise, insan gibi bir canlıyı nasıl meydana getiriyor?” diye sormuştur İnsan kendisi için bir program yapar; bazıları tutar, bazıları tutmaz. Fakat ilahi program, altı (6) milyar küsur insanı, sayısız galaksi ve gezegenleri, melekleri, cinleri, hayvanları, madenleri, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün âlemlerindeki yaşantıları, kendi zuhurları ve düzeni içinde hiç aksatmadan sonsuz olarak sürdürmektedir.[12]

Cum’a günü yedinci gün işleri yoluna koydu. Yani Cem günü işleri düzenledi ve yoluna koydu. 

 Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah'ın izniyle o, kuş olur. (3/49) Nasıl ki Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ın tesviye edilmiş çamuruna “ve nefahtü fihi min rûhi” ile ruhundan nefhetti ise İsâ (a.s.) da da Cenâb-ı Hakk’ın zât-î zuhuru olduğundan o da nefhedince Allah’ın izni ile kuş canlandı. Burada her ne kadar görünürde olan İsâ (a.s.) ise de hakikatte orada Allah’ın zât-î zuhurundan başka bir zuhur yoktur.[13] 

 Âyet ve yorumunda görüldüğü gibi “izin” bizatihi Cenâb-ı Hahk’tır. “Şefi” şefaat izni ve şefaar bizatihi O’dur. Diğer bir ayette;

 “Ve ma rameyte iz rameyte velakinlahi rama” Attığın zaman sen atmadın velâkin Allah attı. (8/17) Şefaat fiili ve sözü de aslında Hakk’a aittir. O mahalden şefaat eden yine kendidir.

 Zâlikumu(A)llâhu rabbukum fa’budûhu efelâ tezekkerûn(e) Rabbiniz rabb’ül erba olan Allah (cc) dür. Fa’buduhu, “Abdu” “hu” “Hu”nun kulluğunu (Fa) faailyete geçiriniz. İbadet, Abdiyete – Abdiyette Ubudiyete yani Hakk’ın fiiline dönüştürürüz-dönüştünürünüz. Hatırlayıp, düşünüp öğüt almıyormusunuz?

 Mesnevi beyitlerinde ilâhi tedbir hakkında; 

 3899. Bu havadis şehrinde emîr Odur; memleketlerde tedbîrin mâliki O'dur. 

Hâdis olan bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde yegâne hâkim O’dur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de (Mâide, 5/1) ve (Hac, 22/18) ya’nî “Dilediği şeyi yapar” ve “İrâde ettiği şeye hükmeder” buyrulur. Ve kendi vücûdunun mertebe-i efâli olan âlem-i mülkde bilcümle tedbîrlerin mâliki O’dur. Nitekim âyet-i kerîmede yVi (Yûnus, 10/3,3, Ra’d, 12/2, Secde, 32/5) ya’nî “Emirleri tedbîr eder” buyurur.[14]

1898. Bu kudretini işit ki, mâdemki kârın küllîsi, Kirdigâr'ın emrinin gayri ile dönmez.

Nâtık-ı kâmilin hâlini anlamak için nihâyet bu kadarını dinle: Mâdemki (Yûnus, 10/3) “Emri Allah Teâlâ tedbîr eder” âyet-i kerîmesi mûcibince, şuûnât-ı âlemin deverânı, fail-i hakîkî olan Hakkin emrinin gay­riyle dönmez ve kazâ-yı İlâhîden başka, âlemde bir hüküm cereyân etmez.[15]

 2903. Ne zamana kadar dolabın dönüşünü görürsün, başını dışarıya çıkar da hızlı akan suyu gör!

Ne zamâna kadar bu felek dolabının dönüşünü ve tedbîrât-ı beşeriyyenin zâhirini görürsün. Bu perde olan zevâhirden[16] başını dışarıya çıkar da hızlı ve çabuk çabuk akan kazâ-yı İlâhî suyunu gör ve bu dolabın o sudan döndüğünü anla! Ve Allah (Yûnus, 10/3) ya’ni “Emri (Allah Teâlâ) tedbîr eder” âyet-i kerîmesinin ma’nâsına vâkıf ol!

----------------

 إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا وَعْدَ اللّهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ لَهُمْ شَرَابٌ مِّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ {يونس/4}

 “İleyhi merci’ukum cemî’â(an) va’da(A)llâhi hakkâ(an) innehu yebdeu-lhalka sümme yu’îduhu liyecziye-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti bilkist(i) vellezîne keferû lehum şerâbun min hamîmin ve’azâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(e)” Hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Allah, bunu bir gerçek olarak va’detmiştir. Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için onu (yaratmayı) tekrar eder. Kâfirlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır. (10/4)

----------------

 “Hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Allah, bunu bir gerçek olarak va’detmiştir.” Bu ise ister ihtiyari ölüm ile, ister izdirari ölüm ile olacaktır.

 “Kullu nefsin zâ-ikatu-lmevt(i) sümme ileynâ turce’ûn” Her can (nefis) ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz. (29/57) Buraya Tarık sûresi çalışmasında bu âyet hakkında oluşan müşahademizi almak uygun olacaktır.

İkindi namazına Edirde Eski Camii de cemaate son rekâta yetiştim. Namazı tamamladığımda cenaze olduğu için duaya geçilmeden müezzin كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ {العنكبوت/57} “Küllü nefsin zâikatu-lmevtü sümme ileynâ turce’ûn”… “Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut 57) âyetini okuyordu. Bir hanım efendinin cenaze namazı eda ediliyordu. Selimiye Camiinin karşı tarafına oturduğumuzda 13-13 ilham kuşu havalandı. Ve Selimiye Camiinden aşağı inen karşıdan geçen ve Selimiye parkında duran Mehter Takımına dikkatimi çekti. İstanbul’un (1453) (13) “Fethi” Edirne’den başladı diyordu. Bu yıl (571) inci yıldönümü (13) imiş. Efendimizin doğum yılı ve Fethi şahsında nice fetihlere, mevalidlere nasip olur. İnşeallah… Ayette geçen; “Her nefis ölümü tadacaktır.” Fenafillah mertebesine işarettir. “Sonra bize döndüreleceksiniz”. (نا) “Na” Bize ifadesiyle Zât-i dir. Bekabillah mertebesine işarettir. Âyet sayısal değeri (29+57= 86) (8+6=14) (14) Nûr-u Muhammediyyedir. Her mertebeyi kapsadığı anlaşılmaktadır. Yolda (tarik) ilham kuşu Nûr-u ilâhi güzergahında bu sefer “54” ile biten sarı taksinin karıştığı kazada; Akl-ı küll dikkat et diyor. “54” hayali-İzafi “Kamer” im diyerek (sarı) geçici olanların hali budur. Nefsi küll de “İlm-i Ledün” zannedilen hayali yansımalara ve bunun inkisarına dikkat etmek lazımdır. Diye haber vermekteydi. Kazayı da geçerek “Selâm dan Salim olarak Selim e Selim den 13 ve Ölüm tadış müşahadesi ile salim bir şekilde Selâm yurdundaki” evimize dönmüş olduk. Hamd olsun…[17] 

 Âyette “cami” topluca dönüşünüz demektedir ki bu her an var ve her an ademe giden bir kainat düzeni içinde olduğumuz için her an aslında bu âlem ve içinde bulunanlar topluca Hakk’a dönmekteler ve sonra ise red olunmaktadırlar. Sonunda ise hadis olan insan vücudu ölümü ve dünya ise kıyamet ile hakka dönmüş olacaktır.

 Başlangıçta halk etmeyi yapar. “Hakk” ta buluna “Ke” “Lam” yani uluhiyet ile Halka dönüşmektedir. Sonra iman edip “salih amel” programı hakk’tan tatbikatı kuldan olan ameller işleyenleri mükafatlandırmak için bu halkiyeti tekrar eder. 

 Örtüp gizleyerek hakk’ı inkar edenlere kendi nefis ateşleri ile vehimi ilim suları ve hakktan ayrı olmaz azabı vardır. 

----------------

 هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاء وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُواْ عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ اللّهُ ذَلِكَ إِلاَّ بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ {يونس/5}

 “Huve-llezî ce’ale-şşemse diyâen velkamera nûran vekadderahu menâzile lita’lemû adede-ssinîne velhisâb(e) mâ haleka(A)llâhu zâlike illâ bilhakk(i) yufassilu-l-âyâti likavmin ya’lemûn(e)”

 O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır. (10/5)

----------------

“Şems” kelimesin in sayı değerleri, ( ش şın-300) yukarıda (30) bahsedilen ilmin Ulûhiyet mertebesinden “şın” müşahedesi ile daha çok yönlerden idrak edilmesidir. 

 (م mim-40) Hakikat-i Muhammediyyenin (4) mertebe den-şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinden “müşahedesi”dir.

 ( س sin-60) ise İnsân’ın remzidir, (6) cihetten âlemi seyreden göz anlamınadır. (60) olması yönlerin kendi içindeki çokluğu zenginliğidir. 

 Bunları bütün olarak toplarsak. (300+40+60=400) ayrıca (3+4+6=13) hakikat-i Muhammediyye’dir. 

 Şimdi de “Şems” kelimesini harf ifadeleri yönünden değerlendirmeye çalışalım. 

 ( شمس ) “Şems” ( س sin-) (م mim-) (ش şın-) Görüldüğü gibi “şın” harfinin hakikat-i İlâhiyye üzere ezelde kandisine verilen, tasarımı-sûreti-görüntüsü-resmi vardır. Bu görüntü-tasarım ve resim onun canlı şahsiyetidir. Biz onu bir çizgi halinde görünce bulunduğu yere yapışık sadece ölü bir şekil görüntüsü zannederiz. Halbuki bulunduğu yerden cap canlı olarak bizlere kendisinin, önündeki ve arkasında ki, akraba harfleriyle canlı, canlı neler anlatmaktadırlar. Ancak onların canlılığını okuyan canlı biri ise anlar. Eğer okuyucu zâten kendi ölü ise kendi ölü olduğundan o diri olan karfleri ve ma’nâlarını da öldürür işte bu yüzden okuduğundan bir şey anlamaz ancak anladığını zanneder. 

 O halde yapılacak şey kişinin kendinin manen canlanması ve evvelâ kendini tanıması daha sonra da rabb-ı nı tanıması ve o yoldan da âlemde cansız ve hayat sahibi olmayan hiçbir varlığın bulunmadığını idrak etmesi gereklidir. İşte ondan sonra harflerinde kendi mertebeleri itibariyle bir yaşantıları ve bu yaşantıları gereği ile de kendilerine ait özel bir ma’nâlarının olduğunu idrak edebilsin. 

 ( ش şın-) “Şın” harfine bu şekilde irfaniyyetle baktığımız da sağ tarafında üç tırnak ve iki küçük yuva ve üstünde üç nokta ve sola doğru uzayan kıvrılan ve aşağıya doğru sarkan daha büyük üçüncü bir yuva görmekteyiz. 

 O baştaki yuvaların birincisi, âlemi gayb’dan âlemi şehâdete doğru yola çıkmış olan ilmi İlâhiyye tecellilerinin bâtınen ilk durağı olan “taayyünü evvel-ilk teceli” nin zuhur mahalli “Vâhidiyyet” mertebesi olan tecelli ve tenezzül makamıdır. 

 İkinci yuva ise Vahidiyyet mertebesine tecelli ve tenezzül etmiş olan, oradan “taayyünü sâni-ikinci tecelli olan ilmi İlâhiyyenin mertebe-i ervahta lâtif sûretler almış halinin tecelli yeridir. Aşağıya doğru uzanan ve âlemleri kucaklayan bir kepçe gibi olan son yuva ise âlemi şehâdet ef’âl, müşahede ve bu mükevvenât âleminin zuhur yeridir. Üç noktası ise bu âlemlerin kendilerine ait olan nefslerinin göstergesidir. Ayrıca her bir nokta bu âlemleri üç yakîn ilmi ile bilip idrak etmektir. 

 (م mim-) harfi ise bir zemin üzerinde bulunan bir göz veya bir mahalden aşağıya doğru yukarıda belirtilen mertebelerin Hakikat-i muhammediyyenin şahsında ki tecellileridir. Yani âlemi gaybden hakikat-i Muhammed-î üzerine olan bütün tecellilerin âlemi şehâdete akışını göstermektedir. Bu tecellilerin nokta zuhur yeri ise Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. 

 ( س sin-) harfi ise bütün bu mertebeleri idrak ve ihata eden “Sin” ârifi billâh ve İnsân-ı Kâmildir. “Sin,” “Şın” ın aynasıdır. Şında olan tecelli-i İlâhiy’ye yi aynen olduğu gibi bünyesine almasıdır çünkü hiçbir harf “şın” a bu kadar benzer ve yakın değildir. Sin harfinin sağındaki üç, uç, üç seyri, yani evvelâ Hakk’tan halka, sonra halk’tan Hakk’a, daha sonrada, tekrar Hakk’tan halkadır, yalnız bu sefer gene Hakk ve kendini idrak etmiş Kâmil Halife, görevli İnsân olarak dönmesidir. 

 O halde “Şın” kendinde bulunan hakikatleri müşahede ve şehâdet âlemini, “Mim” Hakikat-i Muhammed-i ve mülk âlemini, “Sin” ise İnsân-ı Kâmil-i ve diğer insanları ifade etmektedir. İşte bu harfler bütün bunları canlı halde idrak sahibi olan insanlara sesiz ve sözsüs anlatmaktadırlar. 

 Şimdi bu üç harfin bir “terkip-aile-birleşik” şekli olan “Şems” kelimesinin ifade ettiği ma’nânın ne olduğuna bakalım, Arapça “Şems” Türkçe “güneş” Farça “afitab” kelimeleri ile ifade edilmektedir. Gökyüzünde bizim şems-güneşimiz benzeri birçok şems olduğu anlaşılmıştır. Nasıl ki, şems-güneş bizim dünyamızı aydınlatmakta ve ona hayat vermektedir. 

 Eğer güneş olmasaydı dünya olmazdı ve bizlerde olmazdık varlık sebebimiz şems-güneştir.

 Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım; 

 (  ) “Kamer. (قKâf-100) (مMim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

 Diğer bir şekilde sıfırları çıkararak toplarsak. (1+4+2=7) gene yedi dir . (Bu sayı değerlerinden de birçok kıyasi sayı değerleri çıkabilir, en kolay görünenlerine bakalım. 

 (1) Tevhid, teklik, âlemin birliği. (4) dört mertebe. (2) zâhir bâtın’dır. Toplu olarak (7) ise nefis mertebeleridir. Kaf’ın üstündeki iki nokta ise biri İlâh-î benlik, diğeri ise zuhura tanınan izafi benliktir ki varlığının varlığı, bu izâfi benlik noktası ile zuhur etmektedir. 

 (ق Kâf) kudret-i İlâhiyye sıfatının temsilcisidir. “Kün-ol” der, (ف Fe) (ى Ye) Feyekünü-hemen olur. “Ye” “Fe”nin aynası, “Fe” ise, “Kaf”ın aynasıdır. Kudret-i İlâhiyye sahibi olan Zât-ı mutlak, kudret “kâf-ı” ile “kün-ol” dediğinde oda “Fe” ile hemen oluş başlar, bu yüzden benlik noktası tektir çünkü olduran birdir. Ancak “ye”künü-hemen olur.” Bu oluşta tekrar, noktalar iki olur ancak bu sefer alttadırlar ve varlık yükünü çeken onlardır, çünkü İlâh-î ve izâfi benlik birlikte, nefsi benliğin perdelenmiş olarak içindedirler. 

 İşte bu “ye” “Yakîn” halinde olan birey bunları bünyesinde yüklendiğinden bu hakikatleri idrak etmiş olmalıdır. Güneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir. 

 Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

 İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir. 

 (36/40) “Ne güneş için lâyık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için lâyıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.” Güneşe lâyık olmazki, Kamer-ay’a yetişip onu hükümsüz bıraksın. Dünyamızdan göğe baktığımız zaman en güçlü ve büyük olarak Şems ve kameri görmekteyiz. İşte bunlar bizim zâhir bâtın hakikatlerimizi ifade etmekle birlikte rızıklarımızın da temin kaynaklarıdır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Şems Zât- İlâhiyye’nin zuhur ve tecelli mahalli kamer-ay ise Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur ve tecelli mahallidir. Oyüzden bu iki mertebe bir birlerinin hükümlerini ortadan kaldırmak Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi onlara yakışmaz. Kendi hakikatlerinde ve ayrıca İrfan ehlinin gönül semalarında yüzer giderler.

 Bu ikisinin de zuhur mahalli ve faaliyet sahası bizim için bu arz dünyamızdır. Diğer taraftan da, bâtınen onların zuhur mahalli İnsân-ı Kâmilin hakikatidir. Hakikat-i İlâhiyye hakikat-i Muhammediyye, İnsân-ı Kâmilin hakikatinde birleşirler, onlarında zuhurları olan İnsân-ı Kâmil-in toprak arz bedenleri bu tecellilerin zuhur ve faaliyet alanıdır ve bu hâdise bir birini takip edip gitmektedir. İşte bu yüzden “Ve onu takip ettiği zaman aya.” Kamer-Ay’a kasem-yemin edilmiştir.[18] 

 Güneş bakabillahı hakikat-i ilahi güneşi olarak aydınlatır., Fenafillah-ı ise “Ay” Nur-u Muhammedi aydınlatır. Ve Güneş ve Ay’ın da menzilleri günlerin arka arkaya gelmesi ile Kameri ay ve Güneş ayı ve yılı meydana gelir. Ve senelik seyri sülük oluşur. Bunlarıda hikmetini bilen topluma yani bu seyr-i sülük içinde bulunan ve haberi olan topluma açıklar.

 Fusûs’ül Hikem de Nar ve Nûr arasında ki farkın anlatımıyla;

 Âlem-i kesafetin aslı ateştir; ve âlem-i kesafette mütekevvin olan insânın rûh-ı hayvanisi dahi nârdır, bunun için Hak Teâlâ hazretleri, Mûsâ (a.s.)a. ancak nâr suretinde mütecellî olup ona hitâb eti: ve o sırada Mûsâ (a.s.)ın muhtaç olduğu şey dahi nâr idi, Zîrâ ısınmak için ateş aramağa gitmiş idi. Onun haceti nâr olduğu ve vücûdu kesifi, erkân-ı erbaanın ictimâından hâsıl olduğu için. tecellî nâr suretinde vâki' oldu. Ve eğer Mûsâ (a.s.)ın neş'eti ba'zı melâike-i kiramın neş'eti gibi, gayr-i unsurî ve tabîî-i nûrî ola idi, onun ruhu süret-t nâriyyede değil, sûret-i nüriyyede zahir olur idi.

Nûr ile nâr arasındaki fark budur ki, nâr yakar, nûr ise yakmaz, Binâenaleyh ateşten münbais olan aydınlığa "ziya" denir, nûr denmez. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyrulur: جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاۤءً وَالْقَمَرَ[19] (Yûnus, 10/5). Ve hikmet-i tabîiyye ulemâsı[20] dahi bunda müttehiddir. Onlara göre de ziyanın menba'ı hararet ve elektriğin menba'ı dahi ziyadır. Bunların üçü dahi şey'-i vâhiddir. Bu şey'-i vâhid, ihtizâzât-ı muhtelifelerinden dolayı suver-i muhtelifede zahir olmuşlardır. Şu halde bir cism-i nârî-i muzîden, bir cism-i gayr-i muzîye vârid olup ondan aks eden aydınlığa "nûr" tesmiyesi caiz olur. Zîrâ kamerin ışığı ona güneşten vâsıl olan ziyadan mütevelliddir. İşte insanın cism-i kesifinde bi-zâtihî keyfiyyet-i ihtirâk, vâki' olduğundan rûh-i hayvanisi nârîdir. Ve melâike-i kiramın ba'zıları ki, onlar Âdem'e secde ile teklif olundular, onların vücudu, îzâh olunan anâsırdan terekkûb etmediği ve binâenaleayh onları vücûdunda bi-zâtihî keyfiyyet-i ihtirâk vâki' olmadığı için, ruhları nûridir.[21]

----------------

 إِنَّ فِي اخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَّقُونَ {يونس/6}

 “İnne fî-htilâfi-lleyli ve-nnehâri vemâ haleka(A)llâhu fî-ssemâvâti vel-ardi leâyâtin likavmin yettekûn(e)” Şüphesiz gece ve gündüzün ard arda değişmesinde, Allah’ın göklerde ve yeryüzünde yarattığı şeylerde, Allah’a karşı gelmekten sakınan bir toplum için pek çok deliller vardır. (10/6)

----------------

 Güneş ve Ay hakikatlerini meydana getiren gece ve gündüze ve hazreti pir mevlânânın gece ve gündüzün her ikisinin kavgasına durun bakayım her ikinize birden gün derler diyerek müdahil olduğu gibi, gönül göğünde ve beden arzında Allah’a karşı gelmekten sakına bir toplum için pek çok deliller vardır. Bunu araştıran irfan ehli bundan birçok keşif yapar… 

Yolumuza “Gök Yüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

--------------------------- 

----- 10 - Yunus Suresi - Ayet 6 (Mushaf Sırası: 10 - Nüzul Sırası: 51 - Alfabetik: 109) ----- 

Kûr’ân-ı Kerim Türkçe okunuş: 

10.6 - İnne fihtilâfil leyli ven nehâri ve mâ halekallâhu fis semâvâti vel ardı leâyâtil likavmiy yettegûn. 

Diyanet Meali: 

10.6 - Şüphesiz gece ve gündüzün ard arda değişmesinde, Allah'ın göklerde ve yeryüzünde yarattığı şeylerde, Allah'a karşı gelmekten sakınan bir toplum için pek çok deliller vardır. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

10.6 - Elbette gece ile gündüzün birbiri ardınca değişip durmasında ve Allahın Göklerde ve yerde yarattığı kâinatta korunacak bir kavm için birçok âyetler var.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

10.6 - Şüphe yok ki, gece ile gündüzün biribirini takib etmesinde ve Allah Teâlâ'nın göklerde ve yerlerde yaratmış olduğu şeylerde muttakî olan bir kavim için elbette âyetler vardır. 

--------------------------- 

Gece ile gündüz bizim dünya gezegenimizde olduğu gibi, güneşin olduğu bütün âlemlerdeki sistemlerde aynen olmaktadır, ancak güneşlere olan yakınlıklarına göre biraz kısa veya biraz uzundurlar. Allah-ın varlığını sınırlamaktan korkanlar daha geniş düşünenler için, bu konuda “âyet”ler vardır. Âyet “Zât-ı mutlağın zât-ı mukayyet olarak her varlıkta ortaya çıkmasıdır” En büyük ayet ise insandır, İşte bu yüzden gökyüzünde de bizim gibi her metebeden Kur’an-ı kerîm’in ve Peygamberimizin bildirmeleri ile insanlar ve dabbeler vardır.[22] T.B. 

----------------

 إَنَّ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا وَرَضُواْ بِالْحَياةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّواْ بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ {يونس/7}

 “İnne-llezîne lâ yercûne likâenâ veradû bilhayâti-ddunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(e)” Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya; (10/7)

----------------

 أُوْلَئِكَ مَأْوَاهُمُ النُّارُ بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ {يونس/8}

 “Ulâ-ike me/vâhumu-nnâru bimâ kânû yeksibûn(e)” İşte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir. (10/8)

----------------

Benzer âyetlerde “Na” bize zâtımıza lika/mülaki olacağı ile ikan/yakıyn olunacağı bildirilmiştir. Dünya hayatının hayaline razı olanın varacağı yer ise nefsinin ateşidir. 

(En’am 6/31)

بوا بلقاء اللهعنَذِينَ كَذَّعقَدْ خَسِرَ ال

“kad hasirelleziyne kezzebu bilikaillahi gerçekten allah lika/mülaki ile kezzeb/tekzib eden zatlar hasir/hüsran oldular “Allah’a mülaki olmayı yalanlayanlar mutlak hüsrandadır.”

 (Rad 13/2)

كُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَعيُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّ

“yüfassılül ayati le’alleküm bilikai rabbiküm tükınune” Âyetleri fasıllandırıyor belki siz rabbinize lika/mülaki ile ikan/yakıyn edersiniz. 

“Allah âyetlerini açıklar, umulur ki, siz Rabbinize yakıyn olarak mülaki olacağınızı bilesiniz.”

----------------

 إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ {يونس/9}

 “İnne-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti yehdîhim rabbuhum bi-îmânihim tecrî min tahtihimu-l-enhâru fî cennâti-nna’îm(i)”

 (Fakat) iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle, hidayete erdirir. Nimetlerle dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar. (10/9)

----------------

 O kimseler iman ettiler ve programı hakktan tatbikatı kuldan (salih amel işlediler) 

 “rabbuhum bi-îmânihim” onların rabbi, rabbi hasları imânları ile yani imânlarının mertebesi iman mı? Gayba iman mı? İhsan mı? Müşahadeli imân mı? İkân mı? Lika/yakıyn ile imân mı?[23] Hangi mertebeden ise o merteden hidayete ererler ve o mertebenin nimetleri ile dolu cennetlerdedirler ve altlarından mertebesine göre su, süt, şarab ve bal ırmakları akar. 

----------------

 دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {يونس/10}

 “Da’vâhum fîhâ subhâneke-(A)llâhumme ve tehiyyetuhum fîhâ selâm(un) veâhiru da’vâhum eni-lhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)” Bunların oradaki duaları, “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!”, aralarındaki esenlik dilekleri, “selâm”; dualarının sonu ise, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözleridir. (10/10)

----------------

 Oradaki-buradaki duaları kişi daha henüz ahirete göçmeden gönülde cennet hayatını ulaştırmışsa “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!” Bu yapılan tenzih mutlak tenzih mertebesinden yapılan tenzihtir. Allah’ın hiç bir eksiği mutlak, kayıtsız şartsız olarak anlaşılmıştır. 

 İnsan’ın esmaları “camii” ve selâm esmâlarıdır. Gönül cennetinde esmâ-i ilahiyyeyi birleyenlerin aralarındaki esenlik dilekleri selâmdır.

 “Hamd âlemlerin rabbine mahsustur” Hamd’ın 8 hatta 8 mertebesi vardır. Cennet yaşamında oluşacak “Hamd” dır.

 Sekizinci mertebede ise Hamd, ahirette oluşacak olan (livail hamd) “hamd sancağı” nın altına sığınmaktır. Kim ki, bu hakikatleri daha dünya da iken idrak etmiş ise, daha bu günden bahsedilen “hamd sancağı” nın altına yani kapsamı içine girmiş demektir. Böylece Hamd hakikatinin sekiz halini görmüş olduk Cenâb-ı Hakk idrak ve yaşamını nasib eder İnşeallah. Daha birçok tarifleri olabilir. Anlayış ve müşahede halidir. Bir başka yönüylede baktığımızda. 

 Hamd âlemlerin Rabb-ı olan Allah’a mahsustur. Diğer bir bakışla (Hâmd) üçtür. 

 Birinci yönüyle. Baktığımız da, gerçekten, gerçek hamd-ı kendisi yapar. Çünkü (Hâmid) “hamdedici” odur. Bu mertebe de hamdını kendinden kendine yapar çünkü halkıyyet hükmü bu mertebede yoktur, (Mahmud) da “Hamdedilen” kendisidir. (Hâmid ve Mahmud) kendisidir. 

 İkinci yönüyle. Baktığımız da, Hakk’tan halkadır. Yani Hakk’ın kulunu övmesidir. 

 Üçüncü yönüyle. Baktığımız da, halktan Hakk’adır. Yani kulun Hakk-ı övmesidir ki, beşer idrakiyle yapıldığında en zayıfı budur. 

 (Hamd) ın bir başka anlayış itibari ile de beş mertebesi vardır. Onlarda, İlâh-î mertebeler itibari iledir. 

 (1) Ef’âl, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

 (2) Esmâ, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd. 

 (3) Sıfat, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

 (4) Zât, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

 (5) İnsân-ı Kâmil, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd’dır.[24] 

----------------

 وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُم بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ {يونس/11}

 “Velev yu’accilu(A)llâhu linnâsi-şşerra-sti’câlehum bilhayri lekudiye ileyhim eceluhum fenezeru-llezîne lâ yercûne likâenâ fî tugyânihim ya’mehûn(e)” Eğer Allah, insanlara onların hemen hayra kavuşmayı istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükm olunurdu. İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları, kendi azgınlıkları içinde bocalar hâlde bırakırız. (10/11)

----------------

 “Yu’accilullah” ın hayır yönü cennet-i acil olarak tarif edilmiştir. Mesnevi-i Şerifte çeşitli beyitlerde ve açıklamasında mevcuttur.

 1815. Tâ ki benler ve senler hep birlikte ola; âkıbet cânânın gark olmuşluğu ola.

Bu beyt-i şerîfte de vücûdun inişinden sonra, çıkışına işâret buyrulur. "Benler ve senler"den kasıt çokluk taayyünleridir. Bu taayyünlerin birlikteliği, biri enfüsî ya’nî içe dönük ve diğeri âfâkî ya’nî dışa dönük olmak üzere iki türlü olur. 

İçe dönük olanı seyr ü sülûk ve yoğun mücahedelerden sonra olur. Kâmil bir mürşidin terbiyesiyle sâlikin bakışından kendisinin vehmî olan benliği ve âlemin vehmî olan vücûdu kalkar; ve bütün taayyünlerin vücûdu birliktelik edip vâhid ya’ni bir şey olur ve bakışında ancak Hakk’ın vücûdu kalır. Buna "irâdî ve tercihli ölüm" derler. "Ölmeden evvel ölünüz" buyrulması bu ma’nâyı beyân eder. Ve bu hâl sâlikin kıyâmetidir; ve sâlik bu kıyâmetten sonra, artık berzahî hayât ile yaşar. Buna "âcil cenneti" derler; ve onun bakışında sûrî ve tabîî ölüm korkusu kalmaz. Gaflet ehlinin içe dönük kıyâmeti sûrî ölüm gerçekleşir. "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" hadîs-i şerîfi bu ma’nâyı beyân buyurur. Ve bu kimselerin bakışlarında berzaha âit sûretlerin çokluğu ve kendilerinin vehmî benlikleri kalıcıdır. Çünkü bunlar bu âlemde a'mâ idi, orada da a'mâ olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Ve men kâne fî hâzihî a’mâ fe hüve fîl âhıreti a’mâ” (İsrâ, 17/72) Ya’nî "Bu dünyevî hayâtta a'mâ olan kimse, ahirette de a'mâdır." Bu taayyünlerin âfâkî ya’nî dışa dönük olanına gelince, bu da büyük kıyâmette gerçekleşir ki, Kur’ân-ı Kerîm bundan pek fazla bahis buyurur. Ondan sonra hüküm berzaha ya’nî melekûta geçer. Ve melekûtiyyet ve rûhâniyyet gâlip olmak üzere cismânî cennet ve cehennem âlemi vâki' olur. Çok uzun süren cemâlî ve celâlî tecellîlerden sonra, bunların sûretleri de latîfleşir ve hepsi mutlak vücûdun kudret avucunda birlikte olur. 

“Fe subhânellezî bi yedihî melekûtu külli şey’in ve ileyhi turceûn” (Yâsîn, 36/83) "Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ı tesbîh ve takdîs ederim; siz elbette sadece O'na döndürüleceksiniz" ve “küllü şey’in hâlikun illâ vechehu, lehül hükmü ve ileyhi turceûn” (Kasas, 28/88) "O'nun vechinden başka her şey helâk olucudur; hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz" ve benzeri âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere, Hakk’ın vücûdundan açığa çıkan her şey, yine Hakk'ın vücûdunda gark olur.

Bu anlatılan ma’nâ cennet ve cehennemin dâimi ve ebedî oluşu hakkındaki haberlere aykırı değildir; çünkü ilâhî ilimde sâbit olan eşyânın hakîkatleri için, sırf yokluk düşünülebilir değildir. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri yükseldikten sonra yine onları nefeslendirir. Sonsuz fezâda bir taraftan var olan ve bozulan âlemlerde o âlemlerin gereklerine göre yine birer taayyün kisvesi ile açığa çıkarlar; ve cemâli olanlar yine cemâli ve celâli olanlar da yine celâli olmak üzere kendi işlerinde kâim olur. Ve bu iniş ve çıkışın sonu yoktur. Bu bahiste pek çok sırlar ve ayrıntılar vardır; fakat maksâd beyt-i şerîfde işâret buyrulan taayyünlerin birlikteliğini ve daha sonra Hakk’ın vücûdunda gark oluşunu beyândır.[25]

 Şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükm olunurdu.

 İşlemiş olduğu günah, azgınlık, inkarlarının karşılığı acele hemen verilmiş olsa ceza ve azabın korkunçluğundan zaten ödleri kopacağından ecelleri gelmiş olacaktır.

 Lika/mülaki yakıyn olmayanları tuğyan-azgınlık içinde bocalar bırakırız.

----------------

 وَإِذَا مَسَّ الإِنسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَآئِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَن لَّمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَّسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {يونس/12}

 “Ve-izâ messe-l-insâne-ddurru de’ânâ licenbihi ev kâ’iden ev kâ-imen felemmâ keşefnâ anhu durrahu merra keen lem yed’unâ ilâ durrin messeh(u) kezâlike zuyyine lilmusrifîne mâ kânû ya’melûn(e)” İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir. (10/12)

----------------

 وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِن قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواْ وَجَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ {يونس/13}

 “Velekad ehleknâ-lkurûne min kablikum lemmâ zalemû vecâet-hum rusuluhum bilbeyyinâti vemâ kânû liyu/min kezâlike neczî-lkavme-lmucrimîn(e)” Andolsun, sizden önceki nice nesilleri peygamberleri, kendilerine apaçık deliller getirdikleri hâlde (yalanlayıp) zulmettikleri vakit helâk ettik. Onlar zaten inanacak değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız. (10/13)

----------------

 ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلاَئِفَ فِي الأَرْضِ مِن بَعْدِهِم لِنَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ {يونس/14}

 “Sümme ce’alnâkum halâ-ife fî-l-ardi min ba’dihim linenzura keyfe ta’melûn(e)” Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine getirdik. (10/14)

----------------

 Bu âyetlerina açılımına Tebareke sûresi 2. Âyet açıklaması ile bakalım.

 (Ellezî halakal mevte vel hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ, ve huvel azîzul gafûr.) Mülk (67/2) “Sizin hanginizin en güzel ameli yapacağını” imtihan etmek için ölümü ve hayâtı halkeden O'dur. Ve O; Azîz'dir, Gafûr'dur.” 

************* 

Bu Âyet-i Kerîme’de çok dikkat çekici bir ifâde vardır; öncelikli olarak “ölümü halketti” denilmekte ve sonra “hayâtı halketti” denilmektedir. Oysa normal bir beşeri okuyuş içerisinde hiç dikkat edilmez ise önce hayâtı halketti sonrada bizi öldürecek, gibi bir anlam çıkarılmaktadır.

Rûhlar birimsel hallerine gelmeden önce Allah’ın varlığında ilâhî varlık olarak “Hayy” idiler. Ve burada ayrı ayrı kimlikler yoktu. Şehadet âlemine gelerek et ve kemikten elbise giyilince birimsel kimlik olarak kendimizi diri zannettik oysa o anda, daha önce Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın varlığında “Hayy” olduğumuz ilâhî varlıktan öldük. 

Birimsel olarak bu şekilde ölü hükmünde kendimizden habersiz, şuursuz bir şekilde hayâtımızı sürdürmeye başladık. Bundan sonra ne zaman ki “Hakk” yolundaki kervanlardan birine katılınacak ve Hakk yolunda yürünmeye başlanacak, işte hayât bundan sonra başlayacaktır. Allah ikinci ölüm gelmeden evvel her birerlerimize bu hayâtı yani gerçek diriliği en geniş haliyle nasip etsin… 

(Bakara-2/28) “Allahü Teâlâ'yı nasıl inkâr ediyorsunuz ki sizi ölüler iken o diriltti. Sonra sizi öldürecektir, sonra da sizi diriltecektir, sonra da ona döndürüleceksinizdir.” Bu Âyet-i Kerîme’de de aynı ifade vardır. Ölüler iken demekki, aslında bizler bu âleme gelince beşeri benlik aldığımızdan İlâh-î benliğimiz ile ölmekteyiz, ancak buraya dikkat etmemiz gerekmektedir, aslında insanın hakikati itibari ile son bulması ölmesi mümkün değildir çünkü kendinde Hakk’ın nefhası vardır ve oda diridir. Ancak burada ölü’den kasıt bu hakikatin beşeri benlik elbisesi giyildiğinden bâtında kalmış olmasıdır. Zaman içinde kendini bulan ve bilen bir kimse gerçek hakikatine ulaştığında yeniden hayata gelmiş olacaktır. Aksi halde gaflet ve benlik içinde kendinden haberi olmadan ölü hükmünde bu âlemden haberi olmadan geçip gidecektir. 

Civciv’in yumurtasından çıktıktan sonraki açıldığı yeni yaşam düzeyi, içinde olduğu yumurtaya göre nasılsa, bizlerinde ikinci doğum ile bulunduğumuz mekân o düzeyden daha da geniş olacaktır. 

Bu dünyâya geliş ile sıradan ameller işleniyor ancak önemli olan kişinin gücünü sonuna kadar kullanarak en güzel ameli işlemesidir. Kişi gücünü sonuna kadar kullanırsa geçip geçmemesi artık onun sorumluluğundan çıkmaktadır. Kişiden gücünün üstünde bir şeyler beklemek ona haksızlık olur. 

Genel olarak biz insanların ise en büyük eksiklliği ellerindeki imkânlarını sonuna kadar kullanamayışlarıdır. 

O Allah öyle Azîz ve Gafûr’dur ki aynı zamanda kullarının yaptığı ufak tefek hataları da örter. Burada şuna dikkat etmek gereklidir ki şeytan “Allah affeder” diyerek kişilere kötü işler işletir, buna kanmamalıdır. Bizim yapmamız gereken elimizden geleni yapıp gücümüzün yetmediği yerlerde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın suçlarımızı örtmesini istemektir. 

Bütün ömrümüz boyunca samimi davranışlar sergilersek Cenâb-ı Hakk (c.c) inşallah bizim bütün günahlarımızı örtecektir.

Azîz ve Gafûr hükmünü kendimiz tarafından düşündüğümüzde ise bizim de, çevremize böyle olmamız gerekmektedir. Çevremizdekilerin mümkün olduğu kadar az suçlarını görmek ve mümkün olduğu kadar örtücü olmak durumundayız. Bu affedicilik ve örtücülük burada belirtildiği gibi Azîz hükmüyle yani kendi asaletimizi muhafaza ederek olmalıdır. Yani bu hoşgörü şımarık bir şekilde olmamalıdır.[26] 

----------------

 وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِن تِلْقَاء نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ {يونس/15}

 “Ve-izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâle-lleżîne lâ yercûne likâenâ-/ti bikur-ânin gayri hâzâ ev beddilh(u) kul mâ yekûnu lî en ubeddilehu min tilkâ-i nefsî in ettebi’u illâ mâ yûhâ iley(ye) innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(in)” Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya (bize) bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahy olunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.” (10/15)

----------------

 “Beyyinat” sayısal değerine bakalım; 

 “Be: 2” “Ye: 10” “Ye: 10” “Nun: 50” “Te: 400” toplarsak (2+10+10+50= 472) 4+7+2= 13 tür…

 (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye ile işaretler apaçık okunduğunda, “Be” Risalet, “Ye” İlm’el Yakîn, “Ye” Ayn’el Yakîn, Nun: Nuru Muhammedi,

 Te: Tevhid. 

 Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye işaretleri apaçık Risalet mertebesinden ilmi yakınlık, müşahadeli yakınlık nuru ile Tevhid edilerek okunduğunda Mecburi hakta fani olarak zatımıza lika/mülaki olacaklarını ummayanlar bize başka Kûr’ân yani zât getir ya da onu değiştir dediler. Şimdi bu okunan açıklamadan bunun olması akıl alabilir şey midir? Hakk’ın zât-ı birdir. Ne bölünür. Ne görünür. Ne değişir. Zaten değişecek olsa ki buda muhaldir. Bunu isteyen diye bir şey de ortada kalmayacağı açıktır. Bu istek saçma sapan bir istektir. 

 Rahmaniyet mertebesi de ki; nefsimden onu değitiremek, Uluhiyet mertebesinden bana vahy olunuyor.

 Mevlânâ hazretlerinin vucüd birdir ama mertebelere riayet şarttır hikmeti de burada ortaya çıkıyor. Memur kendinden bir iş ortaya koyamaz, amirin tebliğ etmiş olduğu hükmü ancak icra edebilir. Emrin dışına çıkarsa sorumlukta kendine ait olur. 

----------------

 قُل لَّوْ شَاء اللّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلاَ أَدْرَاكُم بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِّن قَبْلِهِ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ {يونس/16}

 “Kul lev şâa(A)llâhu mâ televtuhu aleykum velâ edrâkum bih(i) fekad lebistu fîkum umuran minkablih(i) efelâ ta’kilûn(e)” De ki: “Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur’an’ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?” (10/16)

----------------

 “ŞaaAllahu” Allah dileseydi. Onun dilemeside “kün” ol’dur. 

“televtuhu” “Hu” Onu okumazdım. “Hu” yu okumazdım. “Hu” bâtında ismi azamdır. Onu okuyan ile zâhirde ismi azam olan Muhammed (s.a.v.) dir. 

“edrâkum” size idrak ettirmezdi. Neyi “edrâkum” İdrakin sonundaki “Mim”i idrak ettirmezdim. Peki bu “Mim” nedir? “Mim” harfi hakikati Muhammedi’yi ifade etmektedir. 

Sizin aranızda daha önce belli bir ömür geçirdim. Hiç akıl etmiyor musunuz? 

Daha önce geçirilen ömür Muhammed’ül Emin, Kûr’ân nazil olduktan sonra ki süre ise Hazret-i Muahmmed dönemidir. Bu oluşumlarda Hakikat-i Muhammedinin nokta zuhur mahallidir. Muhammed ismininde 3 tane mim bu hakikatlerin ifadesidir.

Arab kabileri arası efendimiz (s.a.v) e risalet gelmeden önce Muhammed’ül Emin olarak kabul edilmesi hadisesini tekrar hatırlatalım;

Herkes kendisine düşen taraf için taş taşıyor ve duvarlar örülüyordu. Bina, Hacerü'l-Esved'in konulacağı yere kadar yükseltilmişti. Ancak, bu mübarek taşı yerine koymada kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Her kabile, kendisini diğer kabilelerden bu hususa daha lâyık görüyordu. Kabile taassubunun bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda, hangi kabile bu şerefi başkasına kaptırmak isterdi? İş kızıştı, tartışma ve münakaşa son derece sertleşti. Öyle ki, birbirleriyle vuruşacaklarına dair yemin bile ettiler.[27]

Ortalığı bir kargaşalık kaplamıştı. Her an çarpışma bekleniyordu. Çarpışma vuku bulursa, çok kişi hayatını kaybedebilir, çok mal telef olabilirdi.

Bu duruma bir çare bulmak gerekiyordu. Dört beş gün Kâbe'nin duvarlarına tek taş koymadan, Kureyş kabileleri, bekleyip durdular. Sonra tekrar Mescid-i Haram'da toplandılar. Birbirleriyle konuştular, tartıştılar. Bu arada, kabileleri uzlaşmaya davet edenler de vardı.

Kanlı bir hâdisenin kopması her an beklenirken, Kureyş'in en yaşlılarından Ebu Ümeyye diye bilinen Huzeyfe bin Muğire, ortaya atıldı ve taraflara şu teklifi sundu:

"Ey Kureyşliler! Anlaşamadığınız şu işte, ma'bedin kapısından (Benî Şeybe kapısını eliyle işaret ederek) ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın, o kimse bu işi bir neticeye bağlasın."[28]

Ebû Ümeyye'nin bu beklenmedik teklifi, taraflarca tereddütsüz kabul gördü.

Muhammedü'l-Emîn Geliyor!

Artık, bütün gözler Benî Şeybe kapısındaydı. Acaba kim çıkacaktı ve kabilelerin anlaşmazlığına nasıl bir çare ile son verecekti? Hiçbir kabilenin gönlünü kırmadan bu işi nasıl halledecekti? Merak dolu bakışlar, Mescid'in mezkûr kapısını dikkatle süzmekte idi.

Kapıdan bir zât belirdi. Uzaktan fark ettiler, kendisine mahsus boyu, posu ve yürüyüşüyle vakar içinde gelen bu zâtı derhal tanıdılar ve sevinç içinde bağırdılar:

"El-Emîn, o! Muhammed, o! Onun aramızda vereceği hükme razıyız."[29]

Evet, gelen Muhammedü'l-Emîndi (a.s.m.). Herkesin itimadını kazanmış olan dürüst insandı. Bu sebeple merak dolu bakışlar, birden sevinç bakışlarına döndü. Çünkü, âdil karar vereceğinden, hepsi, tereddütsüz emîndi.

Elbette, isabetli karar vermekten şaşmayan Efendimizin gelişi, tesadüf değildi. Vereceği hükümle, onlara, peygamberliğinden önce de isabetli görüşe, derin düşünceye sahip olduğunu tasdik ettirecekti.

Kureyş, durumu kendilerine anlattı. Kalbi gibi, zihni de tertemizdi, Efendimizin. İsâbetli kararı vermekte gecikmedi ve şu emri verdi:

"Hemen bana bir örtü getiriniz!" Ânında getirdiler. Bir rivâyete göre, bu Velid bin Muğire'nin elbisesi idi. Diğer bir rivâyete göre ise, Peygamber Efendimiz bizzat kendi ridâsını bu işte kullandı.[30]

Kâinatın Efendisi, getirilen örtüyü yere serdi. Küçük büyük herkesin dikkatli bakışları, Efendimizin üzerinde toplanmıştı. O, örtü ile ne yapacaktı?

Merakları fazla sürmedi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Hacerü'l-Esved'i bu örtünün ortasına koydu. Sonra da, "Her kabileden bir kişi bunun birer köşesinden tutsun!"  diye emretti. Öyle yaptılar. Hacerü'l-Esved'i örtüyle konulacak yere kadar kaldırdılar.

Ve Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hacerü'l-Esved'i bizzat kendi elleriyle yerine koyarak, bu şerefe nâil oldu. Bundan sonra duvar örülmeye başlandı ve kısa zamanda tamamlandı.[31]

Kelime-i Tevhid kitabımızdanda bunun hakikatini aktaralım;

 “Beytül Atik/eski ev”in ma’nâ âlemindeki değişimine bir göz atalım. 

Hz. Resullüllah’ın gençlik yıllarında henüz daha kendisine tebliğ görevi verilmeden bir müddet evvel Beytullah’ın tamiri gerekiyordu. Kureyş kabilesi buna karar vererek faaliyete başladılar. Bu arada bilindiği gibi Hz. Muhammed (o zaman ki ismi “Muhammedül Emin” idi) hakemlik ederek, yerine koymuştu. Ancak Beytullah’ı malzemeleri yetmeyeceği ifadesi ile boyu kısaltılarak bir kısmı dışarıda bırakıldı ve yaklaşık dört köşe şeklinde eni 11, boyu 12, yüksekliği 13 metre ölçülerde bir binaya dönüştü. Eskiden 15 metre olan boyu 4 metre öne alınarak 11 metrede kaldı. 

Böylece önde iki (2) köşe, arkada iki (2) köşe olmak üzere dört (4) köşeli oldu. Dışarıda kalan bölüm ise, yarım daire şeklinde bir duvarla muhafaza altına alındı. 

İşte bu dört (4) köşe halinden sonra Beytullah’ın bir ismine de dört köşe anlamında “Ka’be-i Muazzama” denmeye başlandı.

Bu tabii seyrinde olmuş gibi görünen tamir hadisesinin biraz düşünelim. İbrahim (a.s.) o imkansızlıklar içinde “Beytül Atik”i kendi asli hali üzere, o tarihten yaklaşık 2500 sene kadar evvel yapabilmişse, Kureyş’in aradan geçen bu kadar uzun süreden sonra ve son derece zengin oldukları bir devrede değil “Beytullah”ın malzeme yetmezliğinden 4 metre içeriye çekilmesi, gerekirse hemen on tane daha benzeri binayı inşa etme güç ve zenginlikleri vardı.

O halde bu olguyu çok iyi düşünüp gerçek sebebini idrak etmemiz gerekmektedir. Malzemeleri yetmedi sözü bu olgunun zahiren ifadesi olduğu gibi, batınen de perdesidir.

Bu halin gerçek ifadesi, Küreyş “Beytullah”ı eski haliyle yapamadı değil, yaptırılmadı’dır. Şöyleki, eğer “Beytullah” eski hali üzere inşası gerçekleştirilmiş olsa idi, o yine eskisi gibi “iki (2) köşeli” yani “iki (2)mertebeli” (Adem (a.s.) ve İbrahim (a.s.)) mertebelerinin beyti/evi olacaktı, dolayısı ile “Muhammed SAV” nin mertebeleri orada temsil edilmeyecekti, ki öyle birşey düşünülemezdi. 

Beytullahda zahiren gerçekleşen bu değişimin Muhammed SAV Efendimize peygamberlik gelişinden yaklaşık beş sene kadar evveline de rastlaması bir tesadüf değil, büyük bir gerçeğin safha safha zuhura çıkışının açık delilidir. 

Aradan geçen ikibin beşyüz (2500) sene kadar bir zaman içerisinde yapılan tamiratlar hep aynı şekilde devam etti. Batınen de aynı mertebeler devam etmekteydi. Fakat artık devir “zat” tecellisi olan “hakikati muhammediyye”nin şaşaalı olarak ortaya çıkacağı ve sancağını dikeceği zaman yaklaştığından onun için Beytullah dahi gereğini yerine getirerek, şeklen kendini ifade edeceği ma’nâ haline, zahir ve batın dönüşmüştür.[32] 

Akıl etmemeniz, düşünmemeniz akıl tutulmasıdır. Bu hakikat-i bu hadise ile dile getirmiştiniz. Ama inkar ve inatçılığınız bu hadiseyi sizlere örtüp gizletiyor. 

----------------

 فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ {يونس/17}

 “Femen azlemu mimmeni-fterâ ala(A)llâhi keziben ev kezzebe bi-âyâtih(i) innehu lâ yuflihu-lmucrimûn(e)” Artık, Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler. (10/17)

----------------

 Allaha karşı yalan uydurmak, hakikat-i Muhammediyenin âlemdeki varlığını ve birimsel varlıkta bulunan Hakk’ı örtüp gizliyerek inkar ederek uyduran nefsi emaresinin karanlığının katılığındadır bundan daha zalim kimdir. Vücüd-varlık günahında olan mücrim-suçlular asla felaha ve hakikate eremez.

----------------

 وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاء شُفَعَاؤُنَا عِندَ اللّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللّهَ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلاَ فِي الأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ {يونس/18}

 “Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yadurruhum velâ yenfe’uhum veyekûlûne hâulâ-i şufe’âunâ inda(A)llâh(i) kul etunebbi-ûna(A)llâhe bimâ lâ ya’lemu fî-ssemâvâti velâ fî-l-ard(i) subhânehu vete’âlâ ammâ yuşrikûn(e)” Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”.

----------------

 1- Bunlar, her bir iklim için yüce ruhlardan birer belli ruh vardır diye inanıyorlardı. Bundan dolayı onlar adına birer put yapıp dikiyorlardı ve o puta tapmaktan maksatları o ruha tapmak ve onun yardımını dilemek oluyordu.

2- Yıldızlara tapıyorlardı ve o yıldızlar adına diktikleri putlara tapıyorlar ve esas maksatları da o putun temsil ettiği yıldıza oluyordu.

3- Putlara ait bazı tılsımlar uyduruyorlardı ve tılsımlarda bir takım esrarlı güçlerin bulunduğuna inanıyor ve hayal ediyorlardı. O konudaki beklentileri için de onlara tapıyorlardı.

4- Büyük saydıkları kimselerin suretlerini yapıyorlar ve bu timsallere saygı gösteriyor ve tapınıyorlardı. Böyle yapmakla o yüce ruhların, azizlerin kendilerine şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Allah katında onlar makbul kimseler oldukları inancıyla onlardan şefaat umuyorlardı.[33]

Taif halkı el-Lât adındaki puta, Mekke ahâlisi "Uzza, Menat, Hübel, İsaf, Nâile" adındaki putlara taparlardı.

İslam halifesi Hz.Ömer, İslamiyet öncesi dönemi anlatırken şunu aktarır; “Tanrı diye helvadan put yapar, onlara tapardık. Uzun bir yolculuğa çıktığımızda karnımız acıkınca, yaptığımız putları yerdik.” Aktarımlardan görüldüğü gibi bu putların kendilerine faydası olmadığı gibi nefsi ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığı anlaşılmatadır. Âyet-i kerimede; 

 Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? (25/43) De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!?

 Gönül göğü ve beden arzında Allah’ın (Uluhiyet mertebesinin) bilmediği bir şey mi vardır. İlm-i İlahi program neticesinde bu veriler zaten elinin altındadır. Bugün bilisayarda bir tuşla istenilen bir bilgiye ulaşılmaktadır. Bu âlemlerin müsebbibi, zuhur ve tecelli edicisinin bu bilgiden uzak olması düşünülecek bir şey midir?

 “subhânehu vete’âlâ ammâ yuşrikûn” şirk koşanlardan yücedir ve sübnah dır, tenzihtedir.

----------------

 وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلاَّ أُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواْ وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ {يونس/19}

 “Vemâ kâne-nnâsu illâ ummeten vâhideten faḣtelefû velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum fîmâ fîhi yahtelifûn(e)” İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di. (10/19)

----------------

 “Vücûd” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin dıl’-ı eyserinden “kaburga kemiği” hasıl oldu.Ve bu meydana çıkan muhtelif zuhurlar ve çeşitli sûretlerin doğuşları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivacından hasıl oldu. Nitekim Hakk Teâlâ Hazretleri Kûr’ân-ı Keriym Nisâ sûresi (4/1) şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ

نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا

كَثِيرًا وَنِسَاءَ

 “Ya eyyühennâsütteku rabbüküm ellezi halâkaküm min nefsin vahidetin ve halâka minhe zevcehe ve besse minhüma ricalen ve nisâen.” Meâlen: “1. Ey insânlar!. O Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefsten yaratmıştır ve ondan da eşini yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.” Ve bu (taayyünat) “meydana çıkma” içinde pek çok “fâile ve münfaile” (etken ve edilgen) zuhura geldi. Ve fâile “etken” sûretler “rical” er, ve münfaile “edilgen” sûretler “nisâ” kadın’dır.

 Ve insân fertlerinin sûretteki fâilesi olan “rical” er ve sûret-i münfailesi olan “nisâ” kadın her yönden kemalde ve en güzel kıvamda zahir oldu. İnsân fertlerinin ebeveyni Âdem-i hakiki olan “akl-ı kül” ile, Havvâ-yı hakiki olan “nefs-i kül” dür. Bunlar cennet-i zâtta, yani mertebe-i Ulûhiyyet’te mestûr “örtülü” idiler.

 Kûr’ân ki cemi’-i esmâ ve sıfata câmi’ olan zâttır ve bu taayyünât ki, zât-ı Ulûhiyyet'in varlığında hayâlât ve rû’yâdan ibarettir; bu keserat “çokluk” taayyünât-ı
hayaliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan uzaktır. İşte bu şecere “ağaç” Kûr’ân’da zikredilen mel’ûn ve matrûd “uzaklaştırılan” şecere “ağaç”tır.

 Akl-ı kül ile nefs-i kül bu çekirdeğe yaklaşmadıkçaاهْبِطُوا “ihbitû” (ininiz) Bakara, (2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, sûret ve taayyünâta nüzül “inmediler”. Ve onların bu uzaklaştırılan ağaca yaklaşmaları iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle galebesi ile vâki oldu ki, bu âlemi kesâfette onların zürriyyâtı olan Âdem fertleri de her an (hayâli çokluğa) ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftun “fitne” olmuşlardır.

 Kûr’ân-ı Keriym; Nisâ Sûresi; (4/1) Âyetin de belirtildiği gibi:

 (Yâ eyyühennâsütteku Rabbikümüllezi halâkaküm min nefsin vahidetin ve halâka minhe zevcehe ve besse minhüma ricâlen kesiran ve nisâen.) Meâlen - 1. Ey insanlar!. O Rabb’inizden korkunuz ki, sizi bir neftsen (halk etmiş) yaratmıştır ve ondan da eşini (halk etmiş) yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.

 Özet yorum: Bütün Esmâ-i İlâhiyye’ye câmî olan İnsânda iki zıt hâl olan gaflet ve uyanıklık dahi vardır. Gaflet cehilden, uyanıklık ilimden gelmektedir. Gaflet (mudil,) uyanıklık ise (hâdi) isminin zuhurudur.

 Gaflet iki türlüdür, biri zaruri olanı, uyumak, dinlenmek, ihtiyaç gidermek gibi, diğeri ise ilgisiz, bilgisiz, ve cehlinden dolayı İlâhi hakikatlerden uzak, kendini bilmeden yaşamak gibidir.

 İlâhi ilim; uyanık’lık ki, hayattır. Gaflet ise uyku ki ölüm demektir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.) (men sâre bil ilmi hayyen lem yemüd ebeden) yani; kim ki ilim ile diridir ebeden ölmez buyurmuştur. Burada bahsedilen ilim genel ilim olmakla beraber, her ilim İnsânın ahiret bakasını kazandırmaya vesile olmadığından, ifade edilen ilim “ilm-i İlâhi” (kendini bilme ilmi)dir ki; kişiye gerçek kimliği ile yaşamını ebedi olarak sürdürmeye vesile olur.

 Ey İnsânlar! Kendiniz hakkında cehilden, gafletten, sakınınız ki, sonu mudildir. İlim ile hareket ediniz ki, sonu Hâdî, hidayettir; hidayet rıza’dır; rıza ise huzurdur; huzur ise cennettir.

 Kim ki; nefsini (ittika) eder, korur, gafletten sakınır işte bu Âyet-i Keriyme’de başta belirtilen hüküm onların üzerinde ortaya çıkmış olur. Ayrıca her mertebenin (ittika)sı kendine has özellikler ifade eder. Böylece kendileri hakkında belirtilen bilgileri daha iyi anlamaya gayret ederler ve (halâkaküm min nefsin vahidetin) sırrını idrâk ederek yaşarlar.[34]

 İşte bu hakikat üzerinden ayrılığa düştünüz, Âdem (a.s) “Ve’alleme âdeme-l-esmâe”[35] Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) isimleri öğretmişti. Ondan sonra gelenler bu esmâları nefsi emmare istikametinde kullandıkları için farklı farklı isimler verdikleri için bu hakikatten uzaklaştılar ve ayrılığa düştüler.

 Yine bu kişilerin verilen bir söz neticesi azplarının rububibet mertebesinden Uluhiyet mertebesi tarafından ahirleri-ahiretlerinin ertelendiği bildiriliyor.

----------------

 وَيَقُولُونَ لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّهِ فَانْتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ {يونس/20}

 “Veyekûlûne levlâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(i) fekul innemâ-lgaybu li(A)llâhi fentazirû innî me’akum mine-lmuntazirîn(e)”

 “Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!” (10/20)

----------------

 Burada ki yaklaşım Mûseviyet mertebesinin inkarcı yaklaşımıdır. “Rabbinden bir ayet-işaret-mucize indirilse” Kûr’an ayetleri başlı başına ilmi mucizedir.

 Bugünkü anlayışta hayali ve vehimi kerametler beklendiği gibi, asl olan ilmi keramet ve ilmi işaretlerden gelen ilhamat ve doğuşatlardır. “Gayb Allah’ındır” Bakara sûresi 3. Âyette gayb’ın bir iman mevzuu olduğu bildirilmektedir. Bu da zaten müşriklerde yoktur.

Elleziyne yu'minune Bil ğaybi ve yukıymunas salate ve mimma rezaknahüm yünfikun;

 Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar. (2/3)

 O kimseler ki, gaybe imân ederler, namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verilen rızıklardan da infak ederler, zâhir anlamıyla kısaca böyle olan Âyeti biz biraz daha incelersek;

 O kimseler ki, imân ederler; Allah’ın varlığına, birliğine imân ederler, burada imân mertebesinin hakikatini anlatıyor bize, bizler “ya Rabbi” biz sana inandık demekle acaba gerçekten mü’min oluyormuyuz? Burada imânın şekli tarif ediliyor, ”yu’minune Bil ğaybi” derken oraya “B” harfini koymamış olsa “yu’minune el ğaybi” yani gaybe imân ederler olacak, burası çok hassas bir yerdir ve genellikle farkında olmadan öylece geçiliyor, “Bil ğaybi” dendiği zaman Arapça gramerde “B” harfi “ile” mânâsına geldiğinden anlam “gaybleriyle imân ederler” Olmaktadır, yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez, netice olarak kendi gaybini idrak ettiği zaman, oradan yola çıkarak âlemin gaybini idrak etmesi mümkün olur, bu nedenle Âyet-i Kerîme’de “yu’minune Bil ğaybi” denmiştir.

 Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler; 

Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklar-la yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız. Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat var-lığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır, biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz, yani bu âlemin sadece mad-deden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi ol-duğunu biliriz. Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de “Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRa-hıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediği-miz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz. 

 “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” değil midir? Bizim dinimizin ilk şartı, “Eşhedü” ben görüyorum, müşahede ediyorum ki, Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur ve gayb âlemi olarakta imân ediyorum ki o da Allah’ın varlığından başka bir şey değildir. O kimseler ki müşahede âlemine şâhit olurlar, gayb âlemine de imân ederler, gayb âlemine olan imân kuvvetli bir imân ise o da müşahede gibidir, şahadet gibidir. O kimseler daha nasıl kimselerdir?[36]

 Ancak bu vasıfflara sahiplik ile gayb’ın ne olduğu ilmi olarak anlaşılabilir.

----------------

 وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِّن بَعْدِ ضَرَّاء مَسَّتْهُمْ إِذَا لَهُم مَّكْرٌ فِي آيَاتِنَا قُلِ اللّهُ أَسْرَعُ مَكْرًا إِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ {يونس/21}

 “Ve-izâ ezeknâ-nnâse rahmeten min ba’di darrâe messet-hum izâ lehum mekrun fî âyâtinâ kuli(A)llâhu esra’u mekrâ(an) inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(e)” Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra, insanlara bir rahmet (ferahlık ve mutluluk) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzakları (birtakım tertipleri ve asılsız iddiaları) vardır. De ki: “Allah, daha çabuk tuzak kurar.” Şüphesiz elçilerimiz (melekler) kurmakta olduğunuz tuzakları yazıyorlar. (10/21)

----------------

 İhtiza, suhriye, mekir, sıfatı muhtesaddan olduğu halde Hakteala bunları kendine izafe buyurdu. Bunlar sonradan zuhura gelen hadiseler olduğu halde Allah bunları kendine izafe etti. Eğer Allah mekir yapmaz diye tenzih edersen hataya düşersin. Yani bu mertebe itibariyle küfüre girersin yapmaz diye O’nu sınırlarsın.

Ama Zat’i mertebesinden yani gerçek uluhiyet mertebesinden bunu yapmaz dersen o zaman o da doğrudur. Orası yapar dersen ayrıca da küfüre girersin, burada muhtesad yönünden yani zuhur yönünden hadis yönünden yapmaz böyle şey dersen gene de küfüre girersin. Çünkü O’nu örtmüş perdelemiş olursun. O zaman bunu yapana bir başka vücut vermen lazımdır.[37] 

 Mekr-Tuzak konusuna İbretlik Dosya- Satih İnce sayfalarından bakalım.

 Cenâbı Hakk, nefsi emmarelerin hareketiyle meydana çıkan bu tür fiilleri ve onların ilahi mekr ile boşa çıkarılışını biz kullarına bunlardan ibret almamız için açıklıyor. Bu hallerin iyi görülmesini, yani hayırlı olan mekrin iyi anlaşılmasını istiyor. Böylece biz kularını bu hallerden uzaklaştırıp tövbeye zorlamaktadır.

Kuran-ı Keriyme iyice göz atarsak Mekr hadiselerinin örnekleri de çoktur. Bedr savaşında müslümanların sayısı müşriklere az gösterilip bedire geldiklerinde sayıca çok fazla gözükmelerine rağmen büyük bir bozgun yediler. Hakkın buradaki hayırlı mekri onların mekrini açığa çıkarmıştı.

Hz Rasulullahın Mekkede öldürülme planları yapılmış, her kabilenin savaşçı gençleri seçilmişti. Böylece efendimizin kim öldürdüye gitmesi arzulanıyordu. Ancak cebrâil as. Bunu kendisine haber veriyor, o da yatağına Hz Ali efendimizi yatırarak aralarından geçip gidiyordu. Sonra İz takibi yapan kişinin atının ayakları kuma batıyor, gittikleri mağarada örümcek ağı ve güvercin yuvası görüyorlardı. Böylece Hakkın onlara İlahi mekri olmuştu.

Yine en son sohbetlerde Terzi Babamın lisanından duyduğumuz Davûd as.ın bir öküz hakkında ilgili taraflara verdiği hüküm Hakkın mekri gibi olmaktadır. Bu misalleri çoğaltabilmemiz mümkündür.

Mekr, çok farklı yönlerden olabilmekte ancak kendi kanaatimce en tehlikeli mekr ilim ehline, ehli tarîke olmaktadır. Zamanla edinilen ilimler nefsi emmare tarafından kullanılmakta, hele hele klasik tarikat anlayışındaki yerlerde çevrenin tuttuğu alkış nefsi emmareyi türlü mekrin içine çekebilmektedir.[38]

 “inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn” “Na” ifadesi âyetiin bu bölümü zâtidir. “Resül” haber verenler risalet mertebesinden bu mekk-tuzakları yazmaktadır.

----------------

 هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِم بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُواْ بِهَا جَاءتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءهُمُ الْمَوْجُ مِن كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُاْ اللّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنِّ مِنَ الشَّاكِرِينَ {يونس/22}

 “Huve-llezî yuseyyirukum fî-lberri velbahr(i)(c) hattâ izâ kuntum fî-lfulki vecerayne bihim birîhin tayyibetin veferihû bihâ câet-hâ rîhun âsifun vecâehumu-lmevcu min kulli mekânin vezannû ennehum uhîta bihim de’avû(A)llâhe muḣlisîne lehu-ddîne le-in enceytenâ min hâżihi lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)”

 O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah’a has kılarak “Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız” diye Allah’a yalvarırlar. (10/22)

----------------

 Sizi seyr ettiren O (Hüve) dur. Nerede gezdirir? Kara ve denizde… Bizlerinde karası bedenimiz ve denizimiz ise vücüdumuzda bulunan “su”dur. Bedenimizde bu oksien deryası üzerinde dikey gezen gemi, Hakika-i Muhammedi tekneleridir. İşler yolundayken cemali seyir içinde her hangi bir sıkıntı olduğu anlaşılmaz.

 Yolumuzun büyüğü olan Nusret Tura r.a babamız “Erler demine destur alalım” ilâhileştirilen şiirin son beyitinde;

Ey yolcu biraz gel dinle beni, Kervân yürüyor sen kalma geri;
Nusret denilen deryâ gezeri,
Hatmetti bugün seyrü seferi Devrâna uyup seyran edelim
Eyvah demeden Allah diyelim.

Diyerek bu seyri tamamladığını ifade etmektedir.

 İşin hakikati fırtına çıkıp deniz (hakikat-i ilahiyye deryası) cemâli tecelli ile çalkalanmaya başladığı zaman işin reni değişir. Askerliğimi deniz askeri olarak gemide 1,5 sene kadar yaptığım ve sefere çıktığımdan bu konuya vakıfım. Gemi sallanır, miden bulanır, yattığın yerden kalmamazsın, koridorlarda sarhoş gibi yürüyemezsin, merdivenlerden zor iner çıkarsın. Gemi batacak gibi olur, bir an önce karaya çıksam da ayağım sağlam yere bassa diye düşünürsün. 

 İşte çıkılan manevi seferde gemi filosunun komodoru (komutanı) daha önce bu denizlerde, okyonuslarda sefer etmiş bunun eğitimini, ehil elden almışsa filosunu bu tehlikelerden uzakta hakiki bir seyir ile filosununda bulunan gemileri yani yolun saliklerini varacakları limana ulaştırır. Ve her birerlerini kendi gemisinin kontrol edecek gemi komutanı yapar.

 Ama yol hayali ise bu celali tecellilerde örnekleri bugünde görülmektedir. Ya batar, ya çıkar bu tecellide hakikate sarılır gibi olsalarda tecelli geçince yine hayali yaşam ve eğitimlerine dönerler. 

 Bu âyet hakkında tefekkür etmeden bir gün önce eşim ile Eminönüne geçmiş ve geri dönerken iskeleye bağlı “53 selamet teknesi” adeta merak etme hakk yolcularını hedefe ulaştırırım diyordu.

----------------

 فَلَمَّا أَنجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنفُسِكُم مَّتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَينَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {يونس/23}

 “Felemmâ encâhum izâ hum yebġûne fî-l-ardi bigayri-lhakk(i) yâ eyyuhâ-nnâsu innemâ bagyukum alâ enfusikum metâ’a-lhayâti-ddunyâ sümme ileynâ merci’ukum fenunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)” Fakat onları kurtarınca, bir de bakarsın ki yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapıyorlar. Ey İnsanlar! Sizin taşkınlığınız, sırf kendi aleyhinizedir. (Bununla) sadece dünya hayatının yararını elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz bizedir. (Biz de) bütün yaptıklarınızı size haber vereceğiz. (10/23)

----------------

 إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاء أَنزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاء فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالأَنْعَامُ حَتَّىَ إِذَا أَخَذَتِ الأَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَآ أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلاً أَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَصِيدًا كَأَن لَّمْ تَغْنَ بِالأَمْسِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ {يونس/24}

 “İnnemâ meselu-lhayâti-ddunyâ kemâ-in enzelnâhu mine-ssemâ-i fahteleta bihi nebâtu-l-ardi mimmâ ye/kulu-nnâsu vel-en’âmu hattâ izâ ehazeti-l-ardu zuhrufehâ vezzeyyenet vezanne ehluhâ ennehum kâdirûne aleyhâ etâhâ emrunâ leylen ev nehâran fece’alnâhâ hasîden keen lem tagne bil-ems(i) kezâlike nufassilu-l-âyâti likavmin yetefekkerûn(e)” Dünya hayatının örneği tıpkı şöyledir: Gökten bir yağmur yağdırmışız da insanların ve hayvanların yediği yeryüzü bitkileri onunla yetişip birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü (o bitkilerle) bütün zinet ve güzelliklerini alıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerine (her türlü tasarrufa) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, geceleyin veya güpegündüz ansızın ona emrimiz (afetimiz) geliverir de, bunları, sanki dün yerinde hiç yokmuş gibi, kökünden yolunmuş bir hâle getiririz. İşte düşünen bir toplum için, âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz. (10/24)

----------------

 Beden arzımızda bizlerin birer dünyasıdır. Dışarıdan küçük gibi görünsede aslında hakikati büyük bir âlemdir. Gönül göğüne yağan gözyaşlarımız bizlerin kulluk hakikalerimizdir. İşte bu yağmurdan yetişen bitkiler ile ef’âl âlemine ait düşüncelerimizin bilgileri hayvanlar nefsi emmare ve nefsi levvame ahlakı beslenmektedir. Hakikat yaşamında bu bilgiler doğrudur. Ama hayal ve vehimde kötü ahlakları bizde vücûd bulmaktadır. Bu yağmurda sele, selde nefis tufanına dönüşmektedir. İşte bu da sonunda nefsin kibirli olduğu bir anda veya nefsi emarenin karanlığında nu tufan gelir ve bu bilgileri söküp atıverir. İşte bu işaretlerin açıklanmasında tefekkür eden bir toplum için fasılları ile açıklıyoruz diyerek tefekkürün önemi anlatılmaktadır.

----------------

 وَاللّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلاَمِ وَيَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {يونس/25}

“Va(A)llâhu yed’û ilâ dâri-sselâmi veyehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)” Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir. (10/25)

----------------

 Esenlik yurdu bizler için İz-Efendi Babamız ve sohbetinin olduğu gönül dergâhıdır. Bu hakikat bu âyetin müşahadesi ile biismi has Selâm kitabında açıklanmıştır.

 -------------------

(Selâm) ismi Dârüsselâm.

(10/11/2013) Pazar. 

 Bundan bir müddet evvel, bir kardeşimiz, (Be…….) Dergâh’ın iç kapısının üstüne asmak için bir “hat” levha getirmişti, Üzerinde şunlar vardı, (İlâ darisselâm /Selâmet/kurtuluş evine giriniz) (/10/25) yazılı idi. O günlerde dergâhta tamirat olduğundan paketi açmamış öylece uygun bir yerde muhafaza etmiştim, tamirat bittikten bir müddet sonra yerleşmeye başladık, daha sonra bahsettiğim arkadaş geldiğinde o tabelânın yerini tespit ettik ve sonra onu iç giriş kapısının üstüne asmak için gene uygun bir yere koymuş idim. Daha sonra asmıştık. Bunun gerçeğinin ne olduğunu o günlerde anlamamıştım ancak bu bir Âyetti ve çok anlamlı idi. 

Birkaç ay sonra ne olduğu anlaşılmış oldu. Hat şöyle idi. 

 İzmir de bulunduğumuz zamanın son günlerine doğru idi (12/10/2013/) (11) Cuma gününün akşamı Cumartesi gecesi saat (05,30) Bir zuhurat görüyorum, zuhurat şöyle idi. 

 Camide namaz kılıyoruz, namaz bitip selâm verdikten sonra dua ediyoruz, en sonun da İmam efendi bana seslenerek! (Selim) kalk devamını sen oku der gibi işaret etti. Bende (Fetih Sûresi 48 âyet 10 İnnelezine………) i okuyup uyandım. Sonra ne olabileceğini düşünerek unutmamak için hemen not almaya başladım. 

Zuhuratın türü, “Keşfi mücerret” yani anlamı oldukça açık olan bir zuhurat idi. Kısaca yorumuna geçelim. 

 (Selâm isminin özelde, bâtınen tescili idi.) 

 (Nefsi benlik, İzâfi benlik, İlâh-î benlik) in birleşmesi idi. 

 İnnellezine….) ne nin tatbikatı. Abdiyyet ve risâletin, Ulûhiyyete biat etmesi tâbi/dahil olması, bu üçlerin bir olması ve bunların böylece gerçek (Selim, Sâlim, Selâm) olmasıydı. 

Namazdaki hâl, tahiyyatta ki gibi diz üstü oturuyor idik imam dahil herkesin sırtında siyah elbise vardı, bu husus “A’mâ’iyyet” mekân olarak gizli hazineyi ve içindelileri temsil etmesiydi. 

İmam’ın temsil ettiği makam risâlet idi. “Bana bakan Hakkı görür” hükmü ile aslında orada var olan Ulûhiyyet idi. 

Bu durumda cemâat, “abdiyyet/nefsi benlik” imam “Risâlet/izâfi benlik” imam’ın batının da mevcut “Ulûhiyyet ise İlâh-î benlik” idi. 

Allah zat ismi yönünden, kendi isimlerinden olan genel ma’nâ da (Selâm) ismini fakire hususide tahsis ma’nâsında, oradakilerin şehadetiyle, (Selim) diye işaret etmişti. 

Bu hususun tescili için bir merasime ihtiyacı vardı, o da okuduğum (İnnelezine…………... /48/10) Âyeti ile üç mertebeden “abdiyyet, Risâlet, Ulûhiyyet) tatbikatı idi. 

Bunları kendi varlığında birleyerek üç makamı bir bedende tevhid etmekti. Zâten kalktığımda sabah namazı vakti idi namazımı kıldıktan sonra bu Âyeti kerîme’yi üç makamın hakkı olarak üç defa okudum ve Fatiha dedim böylece selâm ismi tahsisi ayrıca zâhiren de tasdiklenip tahakkuk etmiş idi… 

”Daha evvelce bildiğim halde” genele açmayıp tasdik beklediğim bu husus, böylece levha ile zâhiren, zuhurat ile de bâtınen, tasdiklenip açığa çıkmış oldu. 

------------------- 

Bu gecenin gündüzü Cum’a Cem günü idi, ve Cum’a namazından sonra ve sohbet (ismi a’zam) üzerine idi. “İleriki sayfalarda gelecektir” gecesi’de genel ma’nâ’da kişinin kendisini tanıma ve mertebeler hakkında güzel bir sohbet olmuştu. 

-------------------

Gene aynı gece, sabaha doğru bir zuhurat, şöyle zuhur ediyor idi. 

Yakın bir kardeşimizin evindeyiz. Uzunca set üstü gibi arkasında dayanma yeri olmayan üstü kapaklı uzunca içi dolap gibi olan bir eşya var. İçinde gizlenmiş rezervuar sistemleri gibi su dolaşım sistemi var. Ancak oturma dolabının etrafında su sızıntıları var, ne olduğunu anlamak için oturma yerinin üst kapağını açtım içeride olan su vanosunu kapattım tamirini yaptım vanoyu tekrar açtım daha sonra baktım dışarıya su sızmıyordu, düzelmişti.

-------------------

 (Küçük bir Yorum yapalım) kardeşimizin evi kendi beden mülküdür, üstünde oturulacak dolap gönlüdür, içi ve dışı ile görev yapmaktadır. İçinde hayat olan suyu gizleyip barındırmaktadır. Ancak bazı bağlantılarında. İlmi mevzuların birbiri ile olan bağlantılarında bazı uyumsuzluklar vardır yani bağlantılar tam sıkılmamış biraz boşluk kalmıştır. 

 Bunu düzeltmek ilim akışını ve depolanmasını sağlamak için, dolap kapağını açıp, yani konunun içine girip, nerede eksiklik var ise orayaı sıkıp/izah edip, ilmin akışı tekrar temin edilmiş olduğundan, dolabın kapağı kapandıktan sonra, yani o ilim gönüle indirildikten sonra, gönülde yolu açıldığından, ve sistemde mutmein olunduğundan, artık dışarıya sızmadan, kendi iç âleminde hem suyun/hayatın devamı ve hemde rezervi/depolanması temin edilmiş oldu. Yani hem beden evi selâmete çıkmış hemde ilmi konular gönülden akıp giderek ziyan olmamış ilimde selâmete çıkarılmış olduğundan burada da “selâm” ismi tahakkuk etmiş idi.

------------------- 

(Selim) Lügat ma’nâsı: Sağlam, kusursuz, refah ve selâmet üzere bulunan.

(Sâlim) Lügat ma’nâsı: sağlam sıhhatli, sağ, noksansız, her türlü tehlikeden uzak olan, emin ve korkusuz olan. 

(Selâm) Lügat ma’nâsı: Ayıplardan, âfetten sâlim oluş, selâmet, emniyet, sulh, asayiş, bütün korktuklarından emin olma, Allah’ın (c.c.) bir ismi. (Esmâül hüsnâ) Allah’ın güzel isimleri sıralamasında Allah Cami, isminden sonra, beşinci, Hazarat-ı hamse, sırasındadır.[39]

----------------

 لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ {يونس/26}

 “Lillezîne ahsenû-lhusnâ veziyâde(tun) velâ yerheku vucûhehum katerun velâ zille(tun) ulâ-ike as-hâbu-lcenneti hum fîhâ hâlidûn(e)” İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır. (10/26)

----------------

 Burada bahsedilen “ahsenû-lhusnâ” 

“İhsan” ın ikinci mertebesi;

Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım. 

Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 131. Âyette iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil alemiyne rabbühü/onun/kendisini rabbi lehü/onun için eslim/tesim/islam ol dediğinde el alemler rabbi için teslim oldum dedi “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “âlemlerin Rabbına teslim oldum” demişti. 

Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, Kur’anı Keriym En’am Suresi 6. sure 79. ayette inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne inniy/kesin ben semavat ve arzı fetar/fıtrat eden illeziy/o zat için hanifen/birleyici, muvahhit müslüman olarak vechimi/yüzümü vecceh/teveccüh ettim, yöneldim ve müşrik/şirk, ortak koşanlardan ben değilim “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semdvat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 112. Ayette bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun bela/evet, bilakis (doğrusu) vechehü/onun/kendisinin vechi/yüzünü allah için kim ki teslim eder ve hüve/o muhsin/ihsan olunan, güzellik sergileyendir “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar. 

Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder. 

İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur. 

Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.[40]

İhsan’ın karşılığı ihsan olduğu için onlara vecihleri tüm yönleri ile nefsi emmarenin karalığı-karanlığı ve zilleti-aşalığı bulaşmaz.

İşte bunlar zât cennetindedirler ve orada ebedi kalacaklardır. 

----------------

 وَالَّذِينَ كَسَبُواْ السَّيِّئَاتِ جَزَاء سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَا وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ مَّا لَهُم مِّنَ اللّهِ مِنْ عَاصِمٍ كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعًا مِّنَ اللَّيْلِ مُظْلِمًا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ {يونس/27}

 “Vellezîne kesebû-sseyyi-âti cezâu seyyi-etin bimislihâ veterhekuhum zille(tun) mâ lehum mina(A)llâhi min âsim(in) keennemâ ugşiyet vucûhuhum kita’an mine-lleyli muzlimâ(en) ulâ-ike as-hâbu-nnâr(i) hum fîhâ hâlidûn(e)” Kötü işler yapmış olanlara gelince, bir kötülüğün cezası misliyledir ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’(ın azabın)dan koruyacak hiçbir kimse de yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalarla örtülmüştür. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (10/27)

----------------

 Bir önceki âyette iyiliğin karşılığı olan cezadan bahsedilmişti. Bu âyette de kötülüğün karşılığı misli olan cezadan bahsedilmektedir. Ve onları aşağılanma, horlanma kaplayacaktır. Tin sûresinde insanı en güzel halk ettik ve aşağıların aşağısına reddettik.(95/4-5) İşte bu red edilen aşağıların aşağısını hazret-i şahadet bilmeyeyek oyun ve eğlence yeri kabul edenler mir’ac edip hakiakatlerine yükselemedikleri için bu toprak ağırlığı tarafından alçaldıkları yerde hayal ve vehimleri ile zillet kaplayacaktır.

----------------

 وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُواْ مَكَانَكُمْ أَنتُمْ وَشُرَكَآؤُكُمْ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَآؤُهُم مَّا كُنتُمْ إِيَّانَا تَعْبُدُونَ {يونس/28}

 “Veyevme nahşuruhum cemî’an sümme nekûlu lillezîne eşrakû mekânekum entum veşurakâukum fezeyyelnâ beynehum vekâle şurakâuhum mâ kuntum iyyânâ ta’budûn(e)” Onların hepsini bir araya toplayacağımız, sonra da Allah’a ortak koşanlara, “Siz de, ortaklarınız da yerinizde bekleyin” diyeceğimiz günü düşün. Artık onların (ortak koştuklarıyla) aralarını tamamen ayırırız ve ortak koştukları derler ki: “Siz bize ibadet etmiyordunuz.” (10/28)

----------------

 “Siz bize ibadet etmiyordunuz.” Ne kadar acı bir ifade aslında “sanem” putta da Hakk’ın veçhinden başka bir şey yoktur. Ama puta tapanlar Allah’a ortak koşanlar sadece bir yöne u tapınmayı hasrettikleri için ve tüm âlemlerde ve kendilerinde bulunan hakk’tan ayırdıkları için tevhid akidesini bozarak müşrik olmaktadırlar.

----------------

 فَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ إِن كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِلِينَ {يونس/29}

 “Fekefâ bi(A)llâhi şehîden beynenâ vebeynekum in kunnâ an ibâdetikum leâfilîn(e)”

 “Şimdi ise sizin bize tapınmanızdan habersiz olduğumuza dair sizinle bizim aramızda şâhit olarak Allah yeter.” (10/29)

----------------

 Bu “sanem” putların bir şeyden haberleri yoktur. Kendilerini ilh kabul edip varlık, suret verenler tapınanlardır. Bu ibadetten de haberleri olmadıklarını “Uluhiyet” mertebesini şahit tutmaktadırlar.

----------------

 هُنَالِكَ تَبْلُو كُلُّ نَفْسٍ مَّا أَسْلَفَتْ وَرُدُّواْ إِلَى اللّهِ مَوْلاَهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ {يونس/30}

 “Hunâlike teblû kullu nefsin mâ eslefet veruddû ila(A)llâhi mevlâhumu alhakk(i) vedalle anhum mâ kânû yefterûn(e)” Orada herkes daha önce yaptığı şeyleri yoklayacak (ve kendi akıbetini öğrenecek), hepsi de gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülecekler ve (ilâh diye) uydurdukları şeyler (onları yüzüstü bırakıp) kendilerinden kaybolup gidecektir. (10/30)

----------------

 Hayali ve vehimi kabul edip uydurdukları rableri kendilerinden kaybolmuş olarak Mevlâları (efendileri) olan Hakk Allah’a döndürmüştür. Uydurdukları şeylerde hayali ve vehimi olduğu için kaybolacaklardır.

 Bakara Sûresi ile yolumuza devam edelim;

“Elleziyne yezunnune ennehüm mülâku Rabbihim ve ennehüm ileyhi raciun”;

 * Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O’na döneceklerini çok iyi bilirler. (2/46)

 O kimseler ki, onlar Rab’larına mülâki olacaklarını zannederler, ümit ederler, yani zannederim, ümit ederimki ben Rabbime kavuşacağım diye, iyi niyet içerisindedirler, ve muhakkak ki onlar Rab’larına döneceklerdir, yani sabır ve salâtla namazlarını kılanlar ve sabırla isteyenler ve huşu içinde olan kimselerin yani gerçek tevhid ehli olan kimselerin, zannettikleri, arzu ettikleri şey Rablarına mülâki olmaktır. Zâhiri olan bazı kitaplarda Allah’a ahirette mülâki olacağı yazılıdır, o da doğrudur hayal ve vehim içinde olan kimseler için fakat irfan ehli Rablerine ahirette değil burada mülâki olurlar, en azından onu zannederler, onu isterler eğer zâten burada Rabbine ulaşamayan kimse ahirette gerçek Rabbine ulaşamaz kendi hayalindeki Rabbine ulaşır, çünkü Rabbe kavuşma yeri burasıdır, ahiret değildir. Yaşadığımız şu dünya o kadar muhteşem ve mübarek bir yer ki, beşer kelimesi bunu anlatmaya yetmiyor ne yazık ki, ama söyleyenden dinleyen ârif dediği gibi, insân kendi bünyesinde beşer lisânı yetmese bile gönül lisânı onun ne olduğunu açıklar daha yaklaşık bir ifade ile.

 Ve muhakkak ki onlar Rab’larına ulaşacaklardır diyor, demek ki huşu ile, sabır ile ve namazla, burada namazdan kasıt bütün ibadetler, sabırdan kasıt yaşam içerisinde başımıza gelen her türlü olgular, huşuda bunların yapılmasına sebep olan bizdeki İlâh-î enerji, bu nereden kaynaklanıyor, yaptığımız zikirlerden, sohbetlerden, çektiğimiz tesbihlerden bunlar meydana geliyor.

 Yalnız burada dikkat çeken bir şey daha var, “mülaku Rabbihim” onlar “Rablarına mülaki olacaklardır” diyor, Allah’a mülâki olacaklardır demiyor, niye, çünkü burası tarikat mertebesi itibarıyla olduğundan burada Rab kelimesi ve mânâsı geçerlidir, Rabbül Erbab, Rabbe ulaştıktan sonra ancak Allah’a ulaşmak mümkün olur, işte burası tarikat mertebesinin hakikatidir, hakiki tarikatın mensubu bu mertebede buraya ulaşır, çünkü Efendimiz (s.a.v) öyle buyurdu “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” yani kim ki nefsine arif olduysa Rabbine arif oldu, İnsân-ı Kâmil adlı eserinde Abdulkerim Ciyli Hz.leri diyor ki: “Nefis rububiyet zatından meydana gelmiştir, öyle olduğu için bir buğday tanesini tanıyan kimse o ekmeği tanımış olur, bir buğday başağını bilmiş olan kimse o tarlayı bilmiş olur”.

 Bunları biz beşer kafasıyla dinlediğimiz için hayali bir bilim vermekten öte geçmiyor, ama Cenâb-ı Hakk’ın muradı İlâhî’si içerisinde sabırla, namazla, huşu ile eğer bunları gerçekten ciddi olarak yapmış olsak ve bizi yöneten kişi bu hallerden daha evvelce geçmiş ise her iki taraftada kabiliyet varsa kişinin bu âlemde Rabbine ulaşmaması mümkün değil tabi ki Cenâb-ı Hakk’ın muradı İlâhî’si içerisinde ve kaderi İlâhî’si içinde fakat kişinin benim kaderimde bu yokmuş diyerek bunları bir kenara bırakması doğru bir hareket olmaz, acaba kaderinde varmıdır, yokmudur onu kesin olarak bilmek mümkün değildir, Cenâb-ı Hakk’tan iyi niyet üzere herbirerlerimizin kaderinde Rabbe mülâki olma ihtimali olduğundan, her insân doğuşta İslâm fıtratı üzere hâlkedildiğinden, İslâm da Cenâb-ı Hakk’ın Zâtının zuhuru olduğundan, gerçek ifadesi olduğundan, herbirerlerimizde kendi mertebesi itibarıyla Rabbine ulaşması ihtimali mutlaka vardır, dolayısıyla biz bu hakikatleri çalışmadan, kenara bırakırsak onun sorumlusu tabi ki bizler yani beşeri yönümüz olmuş olacaktır, onun için takdiri İlâh-î var veya yok biz elimizden geleni yaptıktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın varmış gibi de ahirette ona mükâfat vermesi mümkün çünkü iyi niyet şart herşeyde.

 Kişinin Rabbine dönmesi biz istesekte istemesekte mutlaka meydana gelecek olan bir hâdisedir, yalnız burada acaba kim hangi Rabbe dönecek? Herkes tesiri altında olduğu Esmâ-i İlâhiyye’ye dönecek, Cenâb-ı Hakk’ın Doksan dokuz olarak belirtilen ama sonsuz sayıda isimleri vardır ve her bir isim bir Rabb yani terbiye edicidir, o esmânın çercevesi içerisinde de o esmâ’ya bağlı varlıklar var, işte her ne varsa bu âlemde o Rabbine dönecek, Mudil isminin zuhuru olan dalel ehli Mudil ismine dönecek yani o Rabbe mülâki olacak, Hakk isminin tecellisinde olan kimseler Hakk esmâsı olan o Rabbe dönecek fakat bunlar ayrı ayrı Rablar değil, Rabbül Erbab’ın kendine ait zuhurları veya güçleri zâten böyle olmasa bu âlemdeki bu sistem yürümez karmakarışık olur, her Esmâ-i İlâhiyye kendine ait zuhurları kontrol eder, tedbir eder, melekleri vasıtasıyla bu işleri yaptırırlar, yani netice bir şey nereden kaynaklanmışsa kaynağına dönecek.

 En kemâlli olan ve kendini bilen kimseler yani bu işi bu dünyada idrak etmiş olan kimseler ise bu zorlama hükmü altına sokulmadan kendileri diyecekler ki ”innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’un” (Bakara,2/156.Ayet) yani “muhakkak ki biz Allah içiniz ve O’na dönücüyüz” “innâ” dediğimiz zaman kendini bilen insânlar demektir, bakın burada Allah içiniz demenin de bir çok ifadeleri vardır yani Allah bizden Zât-i zuhurunu yapmakta onun içiniz biz demek bu ifade ve anlaşılması zor ve beşer idrakinde olanlarında kabullenmesi kolay değildir, ama gel gör ki hakikatte budur yani Zât mertebesinden bakıldığı zaman âyetin ifadesi “Ey o mertebeye ulaşmış olan kullarım ben sizden Zât-i tecellimi yapmaktayım” ama bunu çevremizdekiler bilir ya da bilmez, ve “ileyhi raci’un” bakın burada Allah’a döneceğiz diyor, konumuz olan âyette ise Rablarına döneceklerdir diyor, demek ki mertebeleri itibarıyla birinin döneceği yer Rabb Esmâ-i İlâhiyyesi ve oradan sonraki ulaşımla Allah’a dönecekler fakat diğerleri doğrudan doğruya Zât ehli olduğu için “Biz Allah içiniz Allah’a döneceğiz” diyorlar.

 Muhiddini Arabi Hz.lerinin Lübb ül lübb isimli, kitabından; 

 “Cennet ehli cennete vardıkları zaman Cenâb-ı Hakk onlara Zâtından Azamet ve Kibriya perdesini kaldırarak tecelli edecek, ve onlara “Ben sizin Rabbinız değilmiyim” diyecek, onlarda: ”hayır sen bizim Rabbimiz değilsin diyecekler” ve çok azı secde edecek, diğerleri secde etmeyecek, ikinci defa yine Cenâb-ı Hakk onlara Zâtından Azamet ve Kibriya perdesini kaldırarak tecelli ettiğinde “Ben sizin Rabbinız değilmiyim” diye onlar yine” hayır” diyecekler yine az bir zümre “evet sen bizim Rabbimizsın” diyerek secde edecek, üçüncü defa yine az bir kimse secde edecek, secde etmeyenlere Cenâb-ı Hakk buyuracak ki, Ey kullarım sizinle Rabbiniz arasında bir işaret var mı dediği zaman onlar “evet” diyecekler işte o zaman Cenâb-ı Hakk, cennet ehlinin herbirerlerinin kafalarındaki sülietlenmiş Rabları şekliyle onlara tecelli ettiğinde, “evet sen bizim Rabbimizsın” diye hepsi secde edecekler”, Bizler Cenâb-ı Hakk’ı sürekli tenzih mertebesinde düşündüğümüzden ve hep o haller ile gördüğümüzden başka bir tecellide olduğuna akıl erdiremediğimizden başka işleri başka bir Allah varmışta o yapıyormuş gibi düşündüğümüzden teşbihi mertebeleri, yaşantıları ona maledemiyoruz, diğer mahlûkata malediyoruz o zamanda diğer mahlûkata müstakil vücut vermiş oluyoruz işte bu da gizli şirkin en büyüğü olmakta, buna rağmen Cenâb-ı Hakk’ın yine Hadîs-i Şerifte “Ben kulumun zannı gibiyim” diye bildirmesi de kulları yani bizleri bu yükten kurtarmış oluyor. Cenâb-ı Hakk’ın Zât-i şekliyle idrak edilip kendi hakikati İlâhiyye’si içerisinde ârifane bir şekilde bilinmesi, birde beşeriyyet sınırları içerisinde hayal ve vehim olgusu içerisinde Cenâb-ı Hakk’ı anlamak var, işte beşeriyyet sınırları içerisinde bilmek avamın hâli, Zât-i şekliyle idrak edip ârif olmak hassül hasların hâli’dir, eğer biz bu şekilde kendimizi beşeriyet çerçevesi içinde bırakarak Cenâb-ı Hakkı idrak etmeye çalışırsak az çok yanılgı içerisinde oluruz, cennet ehli de olsak neticede hayal ehli olmuş oluruz ama biz yani ümmeti Muhammed hayal ehli olarak getirilmedi yeryüzüne, ümmeti Muhammed’in bütün ümmetlere şahit bir ümmet olabilmesi için bütün bu mertebeleri idrak edip diğer ümmetlerin halini izah etmesi gerektiği için, bu irfan ve idrake ulaşması gerekmekte aksi halde biz ümmeti Muhammedin hayalperestleri ve zâhiri zuhurları olmuş oluruz, gerçi o da eski ümmetlerin zâhiri zuhurlarına göre çok üstün bir şeydir ama niye elimizde sonsuz bir imkân var iken onu beşer sınırları içerisinde kullanalım, bize çok yazık olur ve bize yakışan bir şey de olmaz çünkü ümmeti Muhammed ümmetlerin en üstünü en güzelidir fakat ne yazık ki bizler bu hakikatleri bilemediğimiz için veya gayret etmediğimiz için ve çok acıdır ki ümmeti Âdem’den bile gerideyiz. 

 Âdemi ümmet olmak için Âdemi hakikatleri idrak edip “ve nefahtü fihi min ruhi” Âyetini bizim yeryüzümüz olan beden mülküne indirmemiz gerekiyor ki o bizde faaliyete geçsin, o tohum bizdeki yerini bulsun, biz “ve nefahtü”’yü gönlümüze ekemediğimiz için Âdemi hakikat bizde yeşerip ağaç olup İbrâhîmiyyet, Mûseviyyet İseviyyet, ve Muhammediyyet kemâlatına ve meyvesine ulaşamıyoruz ne yazık ki. 

 Bütün bunları beşer ve aklı cüz idraki içerisinde anlamaya çalıştığımız ve o kalıp ve çerçeve içerisinde kaldığımız için kendi hakikatimize ulaşamıyoruz, bizim öyle bir iç bünyemiz var ki (s.a.v.) Efendimizden verese olarak gelen, o kadar muhteşem bir iç bünyemiz var ki, hani Cenâb-ı Hakk Hadîs-i Kudsî’de “Ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” dediği sır da, aslında sır da değil biraz kafasını, gönlünü çalıştıran kimse kendinde bu açılımın olduğunu görür, dışardan baktığımız zaman biz kendimizi küçük bir âlem olarak görmekteyiz aslında Hz. Ali Efendimizin âlem-i Ekber’sin dediği gibi o hâle ulaşmamız gerekmektedir yani insân bâtınî olarak bütün bu âlemlerden büyük bir âlem ama zâhir olarak baktığında 70-80 kg. ağırlığı, 1,70 mt civarı ortalama boyu olan bir küçük maddecik ve biz kendimizi böyle görmekteyiz, ama işte bu küçük madde dediğimiz bizim asli varlığımız değil, bakın dikkat edelim asli varlığımıza giriş kapısıdır bu beden, eğer bu bedenlerimiz olmasa mânâ âleminede geçişimiz olmaz, bu bedenimiz bizim zâhir âlem ile bâtın âlem arasında berzahtır, kapıdır yani bizler için, onun için “illâ ulûl elbab” “ancak kâmil akıl sahipleri”, bir başka ifadeyle kapı sahipleri bu işleri idrak eder diyor. 

 Her beden Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesi’nin zuhur ettiği bir kapıdır, herkes bir Esmâ-i İlahiyyesi’nin kaynağıdır, kim ki bunu idrak ettiyse ulûl elbab’tır, her kapıyı o kapının gerektirdiği anahtarı takarak açar yani karşısına gelen her kişiyi aynı anahtarla açmaz çünkü her anahtar her kilidi açmaz, onun için elhlullah bazı durumlarda “senin kilidin falan kimsede git o açsın” der, onun ihtisası o esmâ üzerine olduğundan oradan ona hitabı ve ulaşması daha kolay ve daha gerçekçi olur. Rabbinı bilen şeriat mertebesi itibarıyla bu sözü lâfzi olarak söyler, tarikat mertebesi itibarıyla bu sözün hakikatini huşu duygular içerinde söyler, hakikat mertebesinde artık hakikate eriştiğinden ve beşeriyeti orada kalmadığından, duyguları da orada izale olduğundan kendisini orada bulur, marifetullah mertebesi itibarıyla onun Rabbi İlâh-i olan Allah esmâsıdır, Yusuf (a.s.) zindandan çıkarken “Ya sahıbeyissicni e erbabün müteferrikune hayrun emillâhul Vahıdül Kahhar;”(Yusuf 12/39.Ayet) yani "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlı, yoksa Vâhid-ül Kahhar olan Allah mı?" diyerek bize o kadar büyük yol açıyor ki, buradan gir ve bütün Esmâ-i ilâhiyye saltanatını seyret, her an, taptaze.[41] 

----------------

 قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ {يونس/31}

 “Kul men yerzukukum mine-ssemâ-i vel-ardi emmen yemliku-ssem’a vel-ebsâra vemen yuḣricu-lhayye mine-lmeyyiti veyuḣricu-lmeyyite mine-lhayyi vemen yudebbiru-l-emr(a) feseyekûlûna(A)llâh(u) fekul efelâ tettekûn(e)” De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da işitme ve görme yetisi üzerinde kim mutlak hâkimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşleri kim yürütüyor?” “Allah” diyecekler. De ki: “O hâlde, Allah’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?” (10/31)

----------------

 Zâhiri gökten yağmur yağdırarak rızklandırdığı gibi, gönül göğündende manevi hayat ile rızıklandırır. 

Rüküda yapılan “sem’i Allahu limen hamideh” Allah kendisine yapılan hamd’ı işitendir ve ihsan hadisinde “İhsan, Allah'a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” Mutlak işiten ve görendir.  

Peygamberlerin veya evliyaların hayatına baktığımız zaman küfür ehli babanın oğlu peygamber veaya veli, iman ehli peygamber veya velinin çocuğu küfür ehli olabilmektedik. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ölüden diri, diriden ölü çıkarmaktadır. “kulle yevmin huve fî şen” O her an bir iştedir. İşleri yürüten Allah tır. Neyinize güveniyorda hakak’a karşı geliyorsunuz.

----------------

 فَذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ {يونس/32}

 “Fezâlikumu(A)llâhu rabbukumu-lhakk(u) femâzâ ba’de-lhakki illâ-ddalâl(u) feennâ tusrafûn(e)” İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O hâlde, nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz? (10/32)

----------------

 Rabbiniz, Hakk olan Allah, uluhiyet mertebesidir. Hakk’ın dışında dalalet vardır. Nasıl olur da Hakk dönmekten, döndürülüyorsunuz.

----------------

 كَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ فَسَقُواْ أَنَّهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ {يونس/33}

 “Kezâlike hakkat kelimetu rabbike alâ-llezîne fesekû ennehum lâ yu/minûn(e)” Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki, “Onlar artık imana gelmezler” sözü, işte böylece gerçekleşmiştir. (10/33)

----------------

 Senin Rabbinin o kimseler hakkındaki sözü “fesekû” yoldan çıkanlardır. Yol ise Şeriati Muhammedidir. Bu yoldan sapmışlardır ve iman etmezler Fasık; sözlükte “hurma ve benzeri şeyler için kabuğunu yırtıp çıkmak; belirli bir sınırı aşmak” anlamına gelen fısk veya füsûk kökünden türemiş bir sıfat olan fâsık, değişik mezheplere mensup âlimlerce yapılmış farklı tarifleri bulunmakla birlikte terim olarak “haktan sapan, Allah’ın emirlerine itaatten ayrılan âsi mümin veya kâfir” diye tanımlanabilir.[42]

----------------

 قُلْ هَلْ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ قُلِ اللّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ {يونس/34}

 “Kul hel min şurakâ-ikum men yebdeu-lhalka sümme yu’îduh(u) kuli(A)llâhu yebdeu-lhalka sümme yu’îduh(u) feennâ tu/fekûn(e)” De ki: “Allah’a koştuğunuz ortaklarınızdan, başlangıçta yaratmayı yapacak, sonra onu tekrarlayacak kimse var mı?” De ki: “Allah, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrar eder. O hâlde, nasıl oluyor da (haktan) çevriliyorsunuz?” (10/34)

----------------

 قُلْ هَلْ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ قُلِ اللّهُ يَهْدِي لِلْحَقِّ أَفَمَن يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ أَحَقُّ أَن يُتَّبَعَ أَمَّن لاَّ يَهِدِّيَ إِلاَّ أَن يُهْدَى فَمَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ {يونس/35}

 “Kul hel min şurakâ-ikum men yehdî ilâ-lhakk(i) kuli(A)llâhu yehdî lilhakk(i) efemen yehdî ilâ-lhakki ehakku en yuttebe’a emmen lâ yehiddî illâ en yuhdâ femâ lekum keyfe tahkumûn(e)” De ki: “Allah’a koştuğunuz ortaklarınızdan hakka iletecek olan bir kimse var mı?” De ki: “Hakka Allah iletir.” Öyle ise, hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa iletilmedikçe doğru yolu bulamayan kimse mi? Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?” (10/35)

----------------

 Ortak koşulan, hayali vehimi ne varsa hakka iletemez, ulaştıramaz. Âdem a.s. dan bugüne tüm insanların ömrü bir kişiye verilse ve uzay gemisine ile uzaya gönderilse yinede Hakka ulaşamaz… Ancak gönül âleminde daha önce bu yolculuğa çıkmış ve mir’acını yapıp dönmüş bir irfan ehlinin eğitimi ile Hakk’a iletilebilir. Bu mu uyulmaya layıktır. Yoksa hayali ve vehimi bir eğitim sistemi ile yerinde duran mı? Uyulmaya layıktır. Eşyayı yerli yerine koymayan hüküm, hikmet değildir.

----------------

 وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنًّا إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ {يونس/36}

 “Vemâ yettebi’u ekseruhum illâ zannâ(en) inne-zzanne lâ yugnî mine-lhakki şey-â(en) inna(A)llâhe alîmun bimâ yef’alûn(e)” Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir. (10/36)

----------------

 Su-i zan olsun, Hüsn-i zan olsun “yakînin zıddı, kuşku, kesinleşmemiş kanaat” dır. Hak, hakikat açısından hiçbir şet kazandırmaz. Hayali ve vehimi bilgi üzerine kurgulanabilir.

 Mesnevi-i Şerif’te Zan hakkında;

 2159. Yüz binlerce ehl-i taklîd ve nişânı, bir yarım vehim şekke düşürür.

“Ehl-i taklîd’’den murâd akıllarına i’timâd eden ulemâ-yı zâhire ve “nişân"dan murâd delîl-i aklîdir. Ya’nî yüzbinlerce ilm-i zâhir ve delîl-i aklî erbâbını, cüz’î bir vehim kuvveti, mu’cizât ve kerâmât emrinde şekke düşürür ve bu şekki sebebiyle te'vîl yoluna sapar. Fakat Nebiyy-i zîşâna taklîd edenler kendi vehimlerinin te’sîrinden âzâdedir.

2160. Zîrâ onların taklîd ve istidlali ve bütün kanatları zan ile kâim-dir. 

Ya’nî ulûm-i zâhire erbâbının taklîdleri ve istidlâlleri ve bütün akıllarının kanatları zan ile kâimdir; zîrâ nazarlarında hakikat münkeşif değildir. Nitekim âyet-i kerîmede (Yûnus, 10/36) ya’nî “Onların çoğu ancak zanna tâbi’dir; muhakkak zan Hak cihetinden bir şeyi müfîd olmaz” buyrulur.

----------------

 وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْآنُ أَن يُفْتَرَى مِن دُونِ اللّهِ وَلَكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ لاَ رَيْبَ فِيهِ مِن رَّبِّ الْعَالَمِينَ {يونس/37}

 “Vemâ kâne hâzâ-lkur-ânu en yufterâ min dûni(A)llâhi velâkin tasdîka-llezî beyne yedeyhi vetefsîle-lkitâbi lâ raybe fîhi min rabbi-l’âlemîn(e)” Bu Kur’an, Allah’tan (indirilmiş olup) başkası tarafından uydurulmamıştır. Fakat o, kendinden öncekileri doğrulayıcı ve Kitab’ı (Allah’ın Levh-i Mahfuz’daki yazısını) açıklayıcı olarak, indirilmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. (O) âlemlerin Rabbi tarafındandır. (10/37)

----------------

 Bu Kûr’ân yani Zât mertebesi Uluhiyet mertebesi tarafından indirilmiş, kendinden haberi olmayan hayal ve vehimde olan başkası tarafından idrilmemiştir. Kendinden önce olan ef’âl, esmâ, sıfât mertebesini tasdik edici doğrulayıcıdır.

Ezelden beri “Ümmül kitap”ta mevcud olan Ku’ran-ı Keriym, takdir edilen bir zamanda “levh-i mahfuz”a, oradan “Berat” gece­sinde “Beyt’ül Mamur”a Kadir gecesinde de “Beyt’ül Haram”a indirilmeğe başlamıştır (o bölümde tekrar inceliyeceğiz) ve yirmi uç (23) senede tamamlanmıştır.

 Onun, âlemlerin içinden âlemlerin rabbinden geldiğinden şüpheye mahal yoktur. Tüm âlemleri kaplamış ve bu âlemler tafsili kûr’ân dır.

----------------

 أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّثْلِهِ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {يونس/38}

 “Em yekûlûne-fterâh(u) kul fe/tû bisûratin mislihi ved’û meni-steta’tum min dûni(A)llâhi in kuntum sâdikîn(e)” Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın. (10/38)

----------------

 Araplar; edebiyat, belagat ve fesahat konularında tekamülün zirvesinde bulunuyorlardı. Bu hususta kendileriyle boy ölçüşecek yeryüzünde hiçbir millet mevcut değildi.

Şair ve şiir onlar için her şeydi. Çünkü şiir, atalarının cemiyet hayatını, adet ve inançlarını aksettiren tek güvenilir ayna idi.

Cemiyette şairler, büyük değer sahibi idiler ve büyük hürmet görürlerdi. Öyle ki, kabilelerinden güçlü bir kahraman yerine, bir şairin çıkmasını her zaman tercih ederlerdi. Zira, yegane gayeleri olan şöhreti, en güzel şekilde yayabilecek olan ancak şairdi. Yılandan korkar gibi, şairlerin hicivlerinden çekinir ve korkarlardı.

Şairler, onlarca birer kahraman kabul ediliyordu. Öyle ki, bir şairin, bir tek sözü üzerine kabileler birbirleriyle kıyasıya çarpışıyorlardı. Yine bir şairin bir tek sözü ile de yıllardan beri birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bir anda barışabiliyorlardı.

Eski zamanda şiire; "Arab'ın Defteri" deniliyordu. Zira, Arabın ahlak ve adetleri, diyanet ve akideleri ancak şiirle biliniyor ve onunla nesilden nesile intikal edip geliyordu.

Bu devirde, şiiri besleyen ve teşvik eden birçok unsurlar vardı. Güçlü bir şair, hem kendisi hem de kabilesi için itibar sağlıyordu.

Yine muayyen zamanlarda kurulan panayırlar şiirin gelişmesinde büyük rol oynuyordu. Kurulan bu panayırlar bir nevi edebiyat şöleni idi. Panayırlarda, jüri huzurunda şiir ve hitabet müsabakaları düzenlenirdi. Çeşitli yerlerden gelen şairler ve hatipler, burada şiirler okur, hitabelerde bulunurlar, birbirlerine üstün gelmek için bütün güçlerini ortaya koyarlardı.

Üstünlük sağlamakla da son derece iftihar ederlerdi. Sonunda, jüri tarafından birinci seçilen şiir, keten bez üzerine altın yaldızla yazılarak Kâ’be duvarına asılırdı.

Taif'le Nahle arasında bulunan Suk-ı Ukaz, panayırların en büyüğü idi. Çoğunlukla şiir yarışmaları burada tertip edilirdi...

Panayırlar aynı zamanda bir çeşit fuar mahiyetini de taşıyordu. Bütün kabilelerin bir araya geldiği ticari, içtimai ve siyasi faaliyet sahalarıydı. Zilhicce ayında açılan panayırlar 20 gün devam ederdi. Esirini fidye ile kurtarmak, davasını halletmek, düşmanını bulmak, şiir okumak, konuşma yapmak isteyen herkes bu panayırlara koşardı. "Şiire bu derce önem verilmiş olması, dilin en ince şekilde incelenmesi sonucunu hazırlamıştır." Böylece, İslâmın zuhuru sırasında Arabistan'da edebiyat, fesahat ve belâğat zirveye ulaşmıştı.[43] 

 Nasıl Mûsâ a.s. ın devrinde Mısır da sihir ve büyü en üstün meziyetti. Arap toplumunun kısaca halindende anlaşılacağı üzere şiir ve belagat en üst düzeydeydi. Resülûllah (s.a.v.) de mucizesi Kûr’ân idi. Yalnız kendi hayal ve vehimleri Hakk’ın gelmesi ile batıl olduğu için zail oldu.

 Neresinden tutacaklarını bilemediler ve kendilerine meydan okundu benzerini getirin, getirsenizde yanlıştan ve uydurmadan başka bir şey değildir, benzeri değildir. 

----------------

 بَلْ كَذَّبُواْ بِمَا لَمْ يُحِيطُواْ بِعِلْمِهِ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُ كَذَلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ {يونس/39}

 “Bel kezzebû bimâ lem yuhîtû bi’ilmihi velemmâ ye/tihim te/vîluh(u) kezâlike kezzebe-llezîne min kablihim fenzur keyfe kâne âkibetu-zzâlimîn(e)” Hayır öyle değil. Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve kendilerine yorumu gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Kendilerinden öncekiler de (peygamberleri ve onlara indirilen kitapları) böyle yalanlamışlardı. Bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu. (10/39)

----------------

 Onlarda ilâhiyat ilmi yoktu ve kavrayamadılar, kavrayamadıkları içinde yalanladılar. 

----------------

 وَمِنهُم مَّن يُؤْمِنُ بِهِ وَمِنْهُم مَّن لاَّ يُؤْمِنُ بِهِ وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِالْمُفْسِدِينَ {يونس/40}

 “Veminhum men yu/minu bihi veminhum men lâ yu/minu bih(i) verabbuke a’lemu bilmufsidîn(e)” İçlerinden öylesi var ki ona (Kur’an’a) inanır; yine onlardan öylesi de var ki ona inanmaz. Rabbin bozguncuları daha iyi bilendir. (10/40)

----------------

 وَإِن كَذَّبُوكَ فَقُل لِّي عَمَلِي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْ أَنتُمْ بَرِيئُونَ مِمَّا أَعْمَلُ وَأَنَاْ بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ {يونس/41}

 “Ve-in kezzebûke fekul lî amelî velekum amelukum(s) entum berî-ûne mimmâ a’melu veenâ berî-un mimmâ ta’melûn(e)” Eğer onlar seni yalanlarlarsa, de ki: “Benim işim bana aittir; sizin işiniz de size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız; ben de sizin yapmakta olduğunuz şeylerden uzağım (sorumlu değilim).” (10/41)

----------------

 Âyette görüldüğü gibi artık yalancılara müdahane edilmemesi ve onlardan uzaklaşılması istenmektedir. Haliyle hayal ve hakikat birbirinden uzaktır.

----------------

 وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ أَفَأَنتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُواْ لاَ يَعْقِلُونَ {يونس/42}

 “Veminhum men yestemi’ûne ileyk(e) efeente tusmi’u-ssumme velev kânû lâ ya’kilûn(e)” Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, hele akılları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin? (10/42)

----------------

 Mesnevi-i Şerifin ilh beyti dinle diye başlamakta ve dinlemeye büyük önem verildiğine atıf vardır. Zâhiri kulak belirli frekansları duymaya ayarlarlanmıştır. Zâhirde de her şeyi duyamadığı gibi bâtında da ayarı yapılamadığı sürece duyamaz. Risalet mertebesini duyma istidadı yoksa Allah’ın resülü de bu kişilere duyuramaz.

 1. Bu neyi dinle, nasıl şikâyet ediyor? Ayrılıklardan hikâye ediyor. 

Ellerdeki nüshalarda "Bişnev ez ney" yânî “Neyden dinle” ve "hikâye" "şikâyet"den önce yazılı ise de, eski nüshalarda "Bişnev în ney" yânî “Bu neyi dinle” şeklindedir; ve "şikayet", "hikâye”den öncedir. 

Hz. Pîr: "Bu neyi dinle" tâbîriyle, kendi mübârek vücûdlarına işâret buyururlar. Çünkü neyin içi boş olup, üfleyen kimsenin nefesi, ondan ses çıkarır. İnsân-ı kâmilin vücûdu da "ney" e benzer. "Ney"in yedi deliği, insanın yedi dış a’zâsına işârettir ki, beşerin fiilleri bu a’zâlardan çıkar. İnsân-ı kâmilin "ney" gibi boş olan vücûdundan meydana gelen fiiller, ancak Hakk’ın tasarrufuyladır. "Ney" ifâdesiyle, bildiğimiz "ney"e de işâret buyrulmuş olması mümkündür. Çünkü "ney"in sesi, her bir sazın sesinden daha yakıcı olup, dinleyenlerin kalblerine yumuşaklık verir ve aşk ehlini vecde getirir. Bundan dolayı bu "ney" âşıkların rûhlarına kelimesiz ve sözsüz hitâblarda bulunmuş olur.

Mesnevî-i Şerîf’e "dinle" hitâbı ile başlanması da, insâni kemâlâttan olan ilim ve irfânın, insanda kulak yolundan oluşacağına işârettir. Ve Kur’an-ı Kerîm'de de işitmek, görmenin önüne alınmıştır. Nitekim Firavun'u dâvete me’mûr olan Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâma)a hitâben Hak Teâlâ, Tâhâ sûresinde “lâ tehâfâ innenî meakumâ esmau ve erâ” (Tâhâ, 20/46) Yâni "Korkmayınız, muhakkak ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm" buyurmuştur. Başka ayetlerde de benzer ifâdeler oldukça çoktur.[44]

----------------

 وَمِنهُم مَّن يَنظُرُ إِلَيْكَ أَفَأَنتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُواْ لاَ يُبْصِرُونَ {يونس/43}

 “Veminhum men yenzuru ileyk(e) efeente tehdî-l’umye velev kânû lâ yubsirûn(e)” İçlerinden sana bakanlar da vardır. Fakat (kalp gözleri görmeyen bu) körlere, sen mi doğru yolu göstereceksin? (10/43)

----------------

 Basar-basiret denilen hakikati görmek içinde göz ayarı gerekmektedir. Bu ayar olmadan ne doğru yolu görür, ne doğru yolu göstereni görür.

 Şaşıya bir gün biri kaç şişe var orada demiş. Şaşı biri iki gördüğü için iki tane demiş. Kır o zaman biri denilince şişeyi kırmış. Ve ortada şişede kalmamış… Kendi hayali varlığıda ortadan kalkınca biri iki gördüğünü anlamış. 

 Görenedir görene, köre nedir köre ne? Demişlerdir… Mir’ac hakikatlerinden müşahade konusunun buraya alınması uygun olacaktır.

Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür?

(En’am 6/31)

بوا بلقاء اللهعنَذِينَ كَذَّعقَدْ خَسِرَ ال

“kad hasirelleziyne kezzebu bilikaillahi gerçekten allah lika/mülaki ile kezzeb/tekzib eden zatlar hasir/hüsran oldular “Allah’a mülaki olmayı yalanlayanlar mutlak hüsrandadır.”

(En’am 6/52) 

هوهمعلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّعوَلَا تَطْرُدِ ال

بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ

ve la tatrüdilleziyne yed’une rabbehüm bil ­ğadati vel aşiyyi yüriydune vechehü ve gadat/sabahleyin ve aşiyy/akşamleyin ile vechehü/onun/kendisinin vecih/yüzünü irade/murad etmede kendilerinin rabblerine dua/davet eden zatları tard etme, kovma “Sabah ve akşam Rablarının vechini/yüzünü görmek için dua edenleri huzurundan kovma”

(Bakara 2/115)

وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ

فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ

“ve lillahil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi” ve maşrık/doğu ve mağrib/batı allah içindir bu halde eynema/nereye evel eder/dönerseniz bu halde allah vechi/yüzü semm/oradadır “Doğu ve batı Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın vechi/yüzü oradadır.”

(Rad 13/2)

كُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَعيُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّ

“yüfassılül ayati le’alleküm bilikai rabbiküm tükınune” âyetleri fasıllandırıyor belki siz rabbinize lika/mülaki ile ikan/yakıyn edersiniz “Allah ayetlerini açıklar, umulur ki, siz Rabbinize yakıyn olarak mülaki olacağınızı bilesiniz.”

(Hadid 57/3) 

ظَاهِرٌ وَالْبَاطِنُعلُ وَالْآخِرُ وَالظََّهُوَ الْأَوَّلُ ﴿٣﴾

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“hüvel evvelü vel ahırü vez zahirü vel batınü ve hüve bikülli şey’in aliymün”

“hüve” evvelü ve ahırü ve zahirü ve batınü” ve “hüve” bikülli şey’in” külli/her şey ile alim olan “Evvel, ahır, zahir, batın odur; o her şeyi hakkıyla bilendir.” Zikr “la mevcude illa Allah” 

“Mevcud yoktur ancak Allah vardır.”

(Enfal 8/17)

الله رمىأوَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ

“ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema” ve vakta ki attığında sen remey/atmadın ve lakin allah remey/attı “Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı”

(Kaf 50/16)

وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“ve nahnü akrebü ileyhi min hablil veriydi” ve “habli’l veriydi”(habl/damar/şah damarı verid/boyun damarından) ileyhi/ona değin/üzre nahnü/biz akreb/daha kurb/yakınız “Biz ona şah damarından daha yakınız”.

(Ahzab33/56)

بِّيعونَ عَلَى الذّواللَّهُ وَمَلَائِكَتُهُ يُصَلُّونَعاَنۡ ﴿٥٦﴾

وَعَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًاولَّذِينَ آمَنُوا صَلُّواعلَهَا اَلْويَا آيَ

 “innallahe ve melaiketehü yusallune alennebiyyi ya eyyühelleziyne amenu sallu aleyhi ve sellimu tesliymen” innallahe/kesin allah ve melaiketehu/onun/kendisinin melaike, melekleri salle/salavat getirirler nebi üzerine ya eyyühe/o iman eden zatlar aleyhi/onun/kendisinin üzerine sall/salavat getirin ve sellim/selam verin/teslim olan, selamet bulun 

‘‘Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber üzerine Salat ederler, Ey iman edenler! Sizde ona salat edin ve gönül­den teslim olun”

(Enbiya 21/107)

رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينََوَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا

“ve ma erselnake illa rahmeten lil alemiyne” ve illa/sadece alemler rahmet için seni ersel/irsal, gönderdik “Biz seni ancak alemlere rahmed olarak gönder­dik”

(Hadis-ü Küdsi)

#### “Levlake levlak lema halaktul eflak” 

“Eğer sen olmasaydın olmasaydın bu alemleri halk etmezdim.

(Hadis-i Şerif)

“Men arefe nefsehu fekad arafe Rabbehu” 

“kendi nefsini arif olan/bilen, kendisinin Rabbını arif olur/bilir”

(Hadis-i Şerif)

“Muti kable en temut” 

“mevt olmadan/ölmeden evvel mevt olunuz”

(Zümer 39/9)

لِلَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَعذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّعقُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ

إِنَّ مَا يَتَذَكَّرُ أُولُوا الْأَلْبَابِ

“kul hel yesteviylleziyne ya’lemune velleziyne la ya’lemune in­nema yetezekkerü ulul elbabi de ki alim/bilenler ve alim olmayan/bilmiyenler isteva/denk/eşit midir ancak “ulu’l elbab” (ulu/sahipleri elbab/aklı selim/duru saf, kapı tezekkür/öğüt alır, anlar “De ki; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak Kamil akıl sahipleri anlar”

(En’am 6/50)

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ

kul hel yestevi’l a’ma ve’l bæsıyrü de ki ama/kör basir eden/gören isteva/denk/eşit midir “De ki: görenle görmeyen bir olur mu”

(İsra 17/72)

وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى

“ve men kane fiy hazihî a’mâ fehüve fiy’l ahıreti a’mâ ve fiy hazihî/onda/orada ama/kör olan men/kimse bu halde “hüve” ahiret içinde ama/kördür “Kim burada a’ma olup Rabbini görcmezse ahirelle de a’madır!” Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür?

Yukarıda belirtilen ve benzeri bir çok ayet ve hadis bize bu­nun mümkün olduğunu göstermektedir, zaten gaye de budur. 

Âdem ile başlayan Allah’ı bilme seyri 

- yavaş yavaş yükselerek Mûsâ (as) “Tenzih” merlebesinde görülmek istendi ise de “len terani” 

“sen beni bu mertebede göremezsin” hitabı geldi. 

Îsâ (as) “Teş­bih” mertebesinde “rafe allahu ileyhi” 

“Allah onu kendi katına yükseltti” buyurdu, o’da orada kaldı geri dönemedi, daha sonra indirileceği, evvelce bahs edildi. 

Ve işte iki cihan serveri Allah’ın habibi son Peygamberi bir gece “Sübhanellezi esra” ile başlayan muhteşem olguyu habibine hediye etti. 

Allah’ın ezeldeki gayesi kendisinin bilinmesi idi, o gece bu bilinç Abdiyyet mcrtebesinden kemalini buldu, bütün mertebeleri kendinde topladığından “Tevhid vahdet” meydana geldi ve bütün bu oluşumları ümmetine he­diye etti. 

Ve ümmetinin belirli gayretleri sonunuda Allah’ı müşa­hede edebileceklerim ifade etti. 

İslam, İnsanlığın kemali. 

Mi’rac da insanın kemalidir. 

Bunun da kemali “kadr” kadrini kıymetini bil­mektir.

Görüş ve Müşhade;

Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır. 

Allah-ı, Zat-ı mutlak itibariyle görmek “muhaldir” imkansızdır. 

Zat-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek müm­kündür, 

Ve bu her mertebede ayrı bir oluşum vardır, “ef’âl”, “esmâ”, “sıfât” ve “zât” mertebeleri itibariyle bilinç ve değer yargıları değişik­lik arz etmektedir. 

Gerçek İslam’ın oldukça zor anlaşılan yönleri­dir. Geniş İslam kültürü, sadece sathî genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir. 

Arifler, “vuslat marifettir” demislerdir. Yani bu oluşumların kemali, marifet mertebesidir. 

Bu mertebeye ulaşmamış kimseler bu halleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir, “men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir” denmiştir.

Şeriat ve tarikat mertebesinde “tenzih” vardır, ilahi varlık öte­lerdedir, görülmez; bilinir. 

Onun için Mûsâ (as) “len terani” hitabına maruz kaldı. 

Hakikat mertebesinde “teşbih” (benzeşme) vardır, bu mertebede kulun varlığı yok olur “fena fillah”tır, “Hak­ta fani oluş” “tükeniş”tir, “İsevîyet mertehesi”dir. 

Bu mertebede ku­lun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir görüş söz konu­su değildir.

Museviyette Allah ötelerdedir görülmez, İseviyette kul yoktur yine görülmez Ancak “Marifet” mertebesi itibariyle görüş ve mü­şahede meydana gelebilmektedir. 

Bu görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has bir görüştür. 

Burada kuldan gören Hakk, ve görü­len de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamıdır.

Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insanlığa hediye edildi. İnsanlığın ulaştığı en üst seviyedir. İşle bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra “Men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı, Yani “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.

İşte bu makam varisi Muhammed-îlerin makamıdır ve Allah-ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahede ederler. 

Bu hal (Ali İmran 3/18)

هُوَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَعشَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ

“şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve” allah şahit/tanık ennehü/kesin o “la ilahe illa hüve”

 “Allah şahittir ki kendinden başka ilah yoktur” ifade­siyle Allah’ın kelamında zuhur eder.

(Araf 7/1729)

وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ

“ve eşhedehüm ala enfüsihim” ve onların/kendilerinin enfüs, nefisleri üzerine/karşı onları/kendilerini şahit/tanık tuttu “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “abdiyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hali ifade edilir. 

Gerçek yaşamın her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahede hali vardır. 

Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayalî görüşlerini ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleridir. 

Onların; “gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has”larıdır, ki bu da hayal mertebesinde oluşan hayali bir görüştür. Ayırd edilmesi oldukça zordur. Kişiyi saran bu hayalden kurtulmak ancak marifet merte­besinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahedeye geçmekle mümkün olur.

(En’am 6/103)

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ

طَيْفِ الْخَبِيرِعوَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّ

“la tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdri­kül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” buyuruldu.

ebsar/basar, gözler tüdrikühü/idrak etmez/algılamaz onu/kendisini ve “hüve” idrak eder/algılar ebsar/basar, gözleri ve “hüve” latif/göze görünmez habir/haberli/haberdardır “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o latiftir, haberdardır.” Birimsel benlikle ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür.

İşte Hakk-ı görüş ve müşahedenin hali Cibril hadisinde ki 

- “ihsan” *[45] ifadesiyle perdesi aralandı, 

- “ve ncfahtü” “ben ona nurumdan üfledim” iradesiyle başladı, 

- ve Mi’rac hadisesi ile de kemale erdi. 

İslam dininin, son din; 

Hz. Muhammedin, son pey­gamber, çok hamdedici ve “Makam-ı Malımud”un sahibi olması bu sebeptendir. 

Ümmetinin veli ve arifleri de bu sırrın zuhur yer­leridir. 

“Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu hal­kı halk ettim.” Hadisi Küdsisinde belirtilen, gizli hazine zuhura çıktı ve bilindi, müşahede edildi gaye tamamlandı. 

Her geçen gün kıyamet yaklaşmaktadır. 

Hadis-i Küdsîde “insanın sırrı, sırrımdır ve sırrımın sırrıdır” buyruldu. 

Muhyiddini Arabi manasında İdris (as)dan kıyametin alametlerinden sorduğunda “Âdemin halk edilesi kıyamet alametidir.” demiştir, ve Mi’rac hadisesi ile de insanın dünya üstündeki yaşamı kemale er­miştir. 

Bu oluşumların kıymetini bilmek de Kadir gecesi ile ifade edilen kadir ve kıymet bilmek ile mümkündür.

 Bu bölümün sonuna geldiğimde de yaşadığım bir şeyi belirtmcden geçemiyeceğim.

Mi’rac mevzûnu oluşturmaya çalışırken Tevrat’tan Musa (as)ın, İncil’den İsa (as)ın mevzu ile ilgili hallerini almayı da düşünmüştüm fakat öyle bir hal oldu ki onları yazma imkanı bulamadım.

Şöyleki: Mevzuu baştan beri yazdığım uçlu kurşun kalem, gü­zel güzel yazmaya devam etti, fakat, mevzu ile ilgili Tevrat ve İncildeki kısa, kısa bilgileri yazmaya haşladığım ilk anda kalemin ucu (çıt) diye kırıldı, tesadüftür dedim tekrar yazmaya haşladım iki üç harf yazmadan yine kırıldı, tekrar denedim, yine, yine kırıl­dı.

Daha fazla yazmaya ısrar etmedim ve anladım ki Mevlam bu kitabın içine başka yerden aktarma ve tartışmaya açık bilgileri koymamı istemiyordu.[46]

Nusret Babamız r.a in şiiri

GÖR ALLAH’I

Bahar içre baharım ben, Heyulâyı cihanım ben, Aşk derdine devayım ben, beni kaldır gör Allah’ı Zaman içre zamanım ben, mekân içre mekânım ben, Vücûd içinde cânım ben, beni kaldır gör Allah’ı Gözünde nokta-i nûrum, özünde inleyen rûhum, Günün her vakti sarhoşum, beni kaldır gör Allah’ı Cehennemde yananda ben, cennetinde gezende ben, Hakk ile Hakk olanda ben, beni kaldır gör Allah’ı Gönülde Mustafa’yım ben, gözünde Murtaza’yım ben, Bebekte Nûsrata’yım ben, beni kaldır gör Allah’ı Göklerinde tek nûrum ben, gönüllerde huzurum ben, Anla seraba rûhum ben, beni kaldır gör Allah’ı Asıl adı Muhammed’dir, dünya mülkünde Nûsret’tir, Cismim âleme rahmettir, beni kaldır gör Allah’ı Kâinatta bir taneyim, seher vakti üryaneyim Dost elinde şehzadeyim, beni kaldır gör Allah’ı Senin ağzından ben dedim, onun ağzıyla sen dedim, Sen ben yokuz hep O dedim, bizi kaldır gör Allah’ı Beytullah’ta habib oldum, İstanbul’da fakir oldum, Nûsret’te pür safa oldum, bizi kaldır gör Allah’ı Göklerinde uçan da ben, arz üstünde gezende ben, Denizlerde yüzen de ben, bizi kaldır gör Allah’ı Rabbimle oldum pür safa, ayrı düştüm çektim cefa, Gafillere verdim selâ, seni kaldır gör Allah’ı Tek seda oldu son sözüm, Hû dedim feth oldu özüm, Beni dinle a iki gözüm, bizi kaldır gör Allah’ı[47]

----------------

 إِنَّ اللّهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ {يونس/44}

 “İnna(A)llâhe lâ yazlimu-nnâse şey-en velâkinne-nnâse enfusehum yazlimûn(e)” Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler. (10/44)

----------------

 Hakkı duymayıp, görmemek hayal ve vehimi ile olmak kendi nefsine zulümden başka bir şey değildir. 

----------------

 وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَن لَّمْ يَلْبَثُواْ إِلاَّ سَاعَةً مِّنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِلِقَاء اللّهِ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ {يونس/45}

 “Veyevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâ’aten mine-nnehâri yete’ârafûne beynehum kad hasira-llezîne kezzebû bilikâ-i(A)llâhi vemâ kânû muhtedîn(e)” Onları yeniden diriltip hepsini bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar (yeni ayrılmışlar) gibi, aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, ziyana uğramış ve doğru yolu bulamamışlardır. (10/45)

----------------

 Bu tanışıklık kim “Hadi” kim “Mudill” zuhuru ise yani dünya âlemince Cemâli veya Celâli bir ağırlık üzere yaşamış ise işin sonu olan ahirlerinde ayrılacak ve esmâ mertebesi meydana geldiği için esmâ-i yönden olacaktır.

 Bundan sonra, ne ölüm beklenir; ne de dirilme… 

----------------

 وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللّهُ شَهِيدٌ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ {يونس/46}

 “Ve-immâ nuriyenneke ba’da-lleżî na’iduhum ev neteveffeyenneke fe-ileynâ merci’uhum sümma(A)llâhu şehîdun alâ mâ yef’alûn(e)” Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) seni vefat ettirsek de sonunda onların dönüşü bizedir. Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir. (10/46)

----------------

 Risalet mertebesi zahirden-bâtına alınsada “Na” ifadesi ile dönüşün Zât mertebesi itibari ile olduğunu ve onların senden sonra yaptığını görür ve şahidim denilmektedir.

----------------

 وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولٌ فَإِذَا جَاء رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ {يونس/47}

 “Velikulli ummetin rasûl(un) fe-izâ câe rasûluhum kudiye beynehum bilkisti vehum lâ yuzlemûn(e)” Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onların peygamberi geldiği (tebliğini yaptığı) zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez. (10/47)

----------------

 Her ümmet, her mertebenin peygamberi vardır. Onların peygamberleri, risalet mertebeleri o mertebeden irsal eder ve haber verir. İseviyet mertebesinin adalet ile hükmedilmesi o mertebenin gereği sıfât-hakikat yaşamıdır. Museviyet mertesinin esmâ-tarikat yaşamıdır. O mertebeye ne gönderilmiş-irsal edilmişse onun ile hükümleri verilir, başka mertebe ile hükmedilil zulmedilmez.

----------------

 وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {يونس/48}

 “Veyekûlûne metâ hâzâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)”

 “Eğer doğru söyleyenler iseniz, (söyleyin) bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” diyorlar. (10/48)

----------------

 قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلاَ نَفْعًا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاء أَجَلُهُمْ فَلاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ {يونس/49}

 “Kul lâ emliku linefsî darran velâ nef’an illâ mâ şâa(A)llâh(u) likulli ummetin ecel(un) izâ câe eceluhum felâ yeste/hirûne sâ’a(ten) velâ yestakdimûn(e)” De ki: “Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” (10/49)

----------------

 قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا أَوْ نَهَارًا مَّاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ {يونس/50}

 “Kul eraeytum in etâkum azâbuhu beyâten ev nehâran mâzâ yesta’cilu minhu-lmucrimûn(e)” De ki: “Söyleyin bakalım, O’nun azabı size geceleyin veya gündüzün (ansızın) gelecek olsa, suçlular bunun hangisini acele isterler?!” (Bunların hiçbiri istenecek bir şey değildir.) (10/50)

----------------

 أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ آمَنْتُم بِهِ آلآنَ وَقَدْ كُنتُم بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ {يونس/51}

 “Esümme izâ mâ veka’a âmentum bih(i) âl-âne vekad kuntum bihi testa’cilûn(e)”

 (Onlara) “Azap gerçekleştikten sonra mı O’na iman ettiniz? Şimdi mi!? Oysa siz onu acele istiyordunuz” (denilecek). (10/51)

----------------

 ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذُوقُواْ عَذَابَ الْخُلْدِ هَلْ تُجْزَوْنَ إِلاَّ بِمَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ {يونس/52}

 “Summe kîle lilleżîne zalemû zûkû azâbe-lhuldi hel tuczevne illâ bimâ kuntum teksibûn(e)” Sonra da zulmedenlere, “Ebedî azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz” denilecektir. (10/52)

----------------

 وَيَسْتَنبِئُونَكَ أَحَقٌّ هُوَ قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَا أَنتُمْ بِمُعْجِزِينَ {يونس/53}

 “Veyestenbi-ûneke ehakkun hu(ve) kul î verabbî innehu lehakk(un) vemâ entum bimu’cizîn(e)”

 “O (azap) gerçek midir?” diye senden haber soruyorlar. De ki: “Evet, Rabbime andolsun ki o elbette gerçektir. Siz (bu konuda Allah’ı) âciz kılacak değilsiniz.” (10/53)

----------------

Âyet önce ki ve sonra ki âyet bağlantıları ile sorulan, Cenâb-ı Hakk’ın vereceği azap ve bu âyet ile de bu âzabın risâlet ve rububiyet mertebesinden tasdiklerini ifade etmektedir. Kişinin en büyük azabı nefsi emmaresi ile beraber olup, Esmâ-i İlahiyeyi, nefsi için kullanmasıdır. Ve kendisini var zannetmesidir. İşte Esmâ-i ilahiyeyi nefsi ilahiye olarak kullanmak azabın ta kendisidir. İz- Efendi Babam sohbet ve kitaplarından sık sık bu konudan bahsetmekte ve uyarmaktadır.[48]

----------------

 وَلَوْ أَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الأَرْضِ لاَفْتَدَتْ بِهِ وَأَسَرُّواْ النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُاْ الْعَذَابَ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ {يونس/54}

 “Velev enne likulli nefsin zalemet mâ fî-l-ardi leftedet bih(i) veeserrû-nnedâmete lemmâ raevû-l’azâb(e) vekudiye beynehum bilkist(i) vehum lâ yuzlemûn(e)”

 (O gün) zulmetmiş olan herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, kendini kurtarmak için onu fidye verir. Azabı gördüklerinde, için için derin bir pişmanlık duyarlar. Onlara zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir. (10/54)

----------------

 Nefsine zulmetmiş, esmâ-i ilâhiyyeyi nefsi istikametinde kullanmış beden arzında her şeye sahip olsa kurtulmak için onu verir de ne kendi varlığı ne âlemin varlığında bir nokta ona ait değildir. Nefsi ile azandığı gördükçe kendi levm eder. Hükmü kendileri verdiği için bu onlara zulüm değil, adaletin ta kendisidir.

 El-Adl Allah’ın 99 esmâül hüsnasından biridir. 

Taraf seçmeden adalet eden demektir. Bu keyfiyet üzerine bir hikâye naklederler. Rû’yada bir hâkim sık sık Resûlüllah Efendimizle görüşür, sohbet edermiş. Namazında, niyazında bir adammış. Her gece Peygamber'in sohbetinde bulunmak arzusu ile kendisini ibadete vermeyi ve bunun için de işinden ayrılmayı düşünür, istifasını verir. Beş vakit namaza beş daha katar, orucu bir aydan dört aya çıkarır, Efendimiz'i hiç göremez. Ağlar, yalvarır, hatasını öğrenmek ister. Nihayet bir gece Efendimiz yine kendisine ma’nâda tecelli eder. "Ya Ahmet" der "Cenâb-ı Allah'ın el-Adl ism-i şerifi vardır. Sen mahkemede bu isme lâyık olarak yerinde kararlar verirdin, taraf tutmazdın, bu da bir ibadet idi. Sen bu hayırlı vazifeden istifa ettin. Halka olan bu hayırlı hizmetinden çekildin, ben sana nasıl gözükürüm artık'’ buyurmuşlar, Ahmet Efendi tekrar müracaat ederek hâkimliğe başlamış ve arzusuna muvaffak olmuştur.[49]

----------------

 أَلا إِنَّ لِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَلاَ إِنَّ وَعْدَ اللّهِ حَقٌّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ {يونس/55}

 “Elâ inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i) elâ inne va’da(A)llâhi hakkun velâkinne ekserahum lâ ya’lemûn(e)” Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Yine bilesiniz ki, Allah’ın va’di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez. (10/55)

----------------

 Yeryüzünde ve gökyüzünde gördüğümüz her şeyin benzeri gönül göğümüzde, bulutu, fırtınası, yağmuyu, ayı, güneşi, yıldızı mevcuttur. Beden arzımızda deniz, kara, orman, hayvan vs de mevcuttur. Bunların hepsi Allah’a aittir. Bu varlığa sahip çıkmamız, hayali ve vehimidir. Sonunda bu beden aracını terk edeceğiz. Bunu araç değil, amaç edinilirse, edilenler için en büyük azap olacaktır. 

 Yolumuza “Gök Yüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

--------------------------- 

----- 10 - Yunus Suresi - Ayet 55 

 Kûrânı Kerim Türkçe okunuş: 

10.55 - Elâ inne lillâhi mâ fis semâvâti vel ard, elâ inne vağdallâhi hakkuv ve lâkinne ekserahum lâ yağlemûn. 

 Diyanet Meali: 

10.55 - Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Yine bilesiniz ki, Allah'ın va'di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

10.55 - Uyan Göklerde ve Yerde ne varsa Allahındır, uyan Allahın va'di muhakkak haktır ve lâkin ekserisi bilmezler. 

--------------------------- 

Göklerde ve Yerde ne varsa Allahındır, Allahın va'di muhakkak haktır, Bilindiği gibi “vaad” aklı ve şuuru olan hallerini ve geleceklerini düşünen varlıklara yapılır ki, sonrasında pişman olmasınlar, çünkü onlar mükellef ve mes’uliyet sahibi insanlardır. Göklerde ve yerde olan insanlara bu hatırlatmalar yapılmaktadır.[50] T.B. 

---------------

 هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ {يونس/56}

 “Huve yuhyî veyumîtu ve-ileyhi turce’ûn(e)”

 O, diriltir ve öldürür; ancak O’na döndürüleceksiniz. (10/56)

----------------

 O ölü gönülleri diriltir ve gönülleri öldürür, dönüş “Hüve” hüviyet mertebesine olacaktır. Bizlerin nasıl nüfüs kağıtları var. Aslında bu nefis kağıdır. Buna hüviyette denmektedir. Tüm hüviyetlerin aslı “Hüve” hakk’ın hüviyetinden başka bir şey değildir. Nasıl mecburi ölüm gerçekleşiyor, ölümü tadanın Hüviyet kağıdı, ölüm tutanağını tutan görevli doktara teslim ediliyor. Bu dünya hayatı bitmeden hüviyetimiz, kimliğimizi gerçek hüviyet sahibi olan “Hüve” ye teslim ettiğimiz zaman bir kimliğimiz kalmayacaktır. İşte o zaman verilen yeni kimlik hakk’ın kimliği ve hayat hakk’ın hayatı o mahalde hayat bulur.

----------------

 يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءتْكُم مَّوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَشِفَاء لِّمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ {يونس/57}

 “Yâ eyyuhâ-nnâsu kad câetkum mev’izatun min rabbikum ve şifâun limâ fî-ssudûri vehuden verahmetun lilmu/minîn(e)” Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi. (10/57)

----------------

 Nefesi Rahmaniden gelen “venefahtu”nun tenfisi ile gönüllerdeki varlık-vehim marazı için şifa, inananları doğru yola iletci ve hususi rahmet olan Fusûs’ül hikem Süleyman (a.s) fassında belirtilen;

 Asl-ı râbi' yani dördüncü asli rahmet: Sıfâti hususi rahmettir. Bu rahmet dahi, rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup ezeli saidlere mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sabiteleri hakkında mesbûk (önce bulunmuş olma) olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazreti şehâdette dahi zuhuru şüphesizdir.

----------------

 قُلْ بِفَضْلِ اللّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُواْ هُوَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ {يونس/58}

“Kul bifadli(A)llâhi vebirahmetihi febizâlike felyefrahû huve hayrun mimmâ yecme’ûn(e)” De ki: “Ancak Allah’ın lütuf ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” (10/58)

----------------

 “Kul bifadli(A)llâhi vebirahmetihi” Allah’ın fazlı keremi lütfü rahmeti ile gelmektedir.

 Bu rahmette Fusûs’ül hikem Süleyman (a.s) fassında belirtilen;

Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi sıfat tecellisidir. Bu rahmet, eşyanın tümüne rahmeti çok olan umumi Rahmetin hükmüdür. Yani Zat’i rahmetin umumi hükmüdür. Zîrâ umumi zati rahmet îcâbiyle ilimde sabit olan a'yân-ı sabitenin suretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zahir oldular. Yani bu hakikat gereğince ayan-ı kevniye yani bu madde âlemindeki suretleriyle zahir oldular. Bu da üçüncüsüdür. 

 Zaten Allah rahmetini umumi olararak fazlı keremin dağıtmaktadır. Topladıkları hayali ve vehimi bilgilerden hayırlıdır.

----------------

 قُلْ أَرَأَيْتُم مَّا أَنزَلَ اللّهُ لَكُم مِّن رِّزْقٍ فَجَعَلْتُم مِّنْهُ حَرَامًا وَحَلاَلاً قُلْ آللّهُ أَذِنَ لَكُمْ أَمْ عَلَى اللّهِ تَفْتَرُونَ {يونس/59}

 “Kul eraeytum mâ enzela(A)llâhu lekum min rizkin fece’altum minhu harâmen vehalâlen kul (Â)llâhu ezine lekum em ala(A)llâhi tefterûn(e)” De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (10/59)

----------------

 Taberî’ye göre (XI, 127) burada putperest Araplar’ın, En‘âm sûresinde (6/136) bir örneği zikredilen temelsiz anlayış ve uygulamalarına işaret edilmektedir. Meselâ onlar, ziraat ürünleriyle hayvanlarından bir bölümünü, şefaatini umdukları putları için ayırarak bunu kendileri veya başka insanlar için harcamanın haram olduğunu ileri sürer, sadece âyin ve putların bakımı gibi hizmetlerde kullanırlardı. Buna göre âyetin asıl maksadı, putperestlerin bazı rızıkları keyfî olarak haram saymalarıdır.[51] 

 Bu bir bakıma gönül âlemi için olan irfaniyet bilgilerinden kişilerin men edilmesidir. 

----------------

 وَمَا ظَنُّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَشْكُرُونَ {يونس/60}

 “Vemâ zannu-llezîne yefterûne ala(A)llâhi-lkezibe yevme-lkiyâme(ti) inna(A)llâhe lezû fadlin alâ-nnâsi velâkinne ekserahum lâ yeşkurûn(e)” Allah’a karşı yalan uyduranların, kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat onların çoğu (O’nun nimetlerine) şükretmezler. (10/60)

----------------

 وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِن قُرْآنٍ وَلاَ تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلاَّ كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَن رَّبِّكَ مِن مِّثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء وَلاَ أَصْغَرَ مِن ذَلِكَ وَلا أَكْبَرَ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ {يونس/61}

 “Vemâ tekûnu fî şe/nin vemâ tetlû minhu min kur-ânin velâ ta’melûne min amelin illâ kunnâ aleykum şuhûden iz tufîdûne fîh(i) vemâ ya’zubu an rabbike min miskâli zerratin fî-l-ardi velâ fî-ssemâ-i velâ asgara min zâlike velâ ekbera illâ fî kitâbin mubîn(un)”

 (Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’an’dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı)dır. (10/61)

----------------

 Ne hâl üzere olursan ol, Ne hâl üzere olursanız olun, ister hakk ile ister nefsiniz ile bir iş yaparsanız yaın Cenâb-ı hakk buna uluhiyet mertebesi ile şahittir. Haber veren mertebe ise Ahadiyet mertebesidir. Senin rabbin olan Allah’a her şey aşikardır. İlmi ile ile bu gizliyi bilir. A’ma da iken kendi kendine gizli idi, bilinmekliğini diledi ve bu âlemleri kendinde, kendi ile kendine tecelli ile meydana getirdi. Var ettiği ona gizli olur mu? Hepsi muhakkak Levh-i Mahfuzdadır.

 Levh-i mahfûz, olarak da ta'bîr edilen bahsedilen bu nûrda, kalem-i a'lânın yazdığı şeyi idrâk, o nûrun vecihlerinden bir vecih ile olur, işte o vecih, bizim indimizde küllî akıl olarak ta'bîr edilir.[52] 

 Yine bu âyet hakkında Fusûs’ül Hikeme müracaat edecek olursak;

وَمَا تَكُونُ فِى شَاءْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاَنٍ وَلاتَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا 

10/61 “Biz ancak sizin üzerinize şahid ve rakib olduğumuz halde bir şanda olursun, ve Kur’an tilavet edersen ve amelinden bir şey işlersin “ ayet-i kerimesi Hakkın maiyetle beraber şuunat ve kelimat ve amal-i insaniyenin mazmutiyetini beyan buyurur. Yani bu ayette bütün bu oluşumların zapt edildiğini buyurur. 

Şimdi suver-i amal en yüksek mekan olan yani amellerin suretleri en yüksek mekan olan Sidret-ül Münteha’ya kadar vasıl olur yapılan ameller. Ve Sidre lügaten kenardaki ağaç manasına gelir ve Güneş sistemimizi teşkil eden her bir seyyare bir şecer düzeyindedir. Yani güneş sisteminin çevresinde olan gezegenler bir ağaç düzeyindedir. Böylece Sidret-ül Münteha en son gezegenin taayyunundan ibaret bulunur ki, bu seyyareye Neptün ismi verilmektedir. Bu gezegene ulaşan güneş ışığı dünyaya ulaşan ışığın binde biri nispetindedir. 

Hayal suretlerinin yayılması Güneş ışığının bulunduğu mahallerde vaki olur. Bu son gezegen dünyadan itibaren güneş sistemimizi teşkil eden gezegenlerin en uzağı ve en yükseğidir. Fakat bundaki uluv ancak uluv-u mekandır. Geçmişte zikrolunan üç nevi uluv-u şems gibi burada mevcut değildir. 

Yani her ne kadar Neptün en geniş gezegen yani en geniş yörüngeli gezegen dünyaya göre güneş ışınlarını bin kat daha az almaktadır. Buna göre madde olarak her ne kadar yüksekse de uluv-u mekan değildir. Yani madde olarak yüksek ama güneşin az aldığından dolayısıyla bu hareketler bu suretler de güneş ışığı ile yayıldığından oraya da güneş ışığı binde bir gittiğinden dolayısıyla oraya daha az hayel gitmektedir. Güneşten dünyaya gelen ışıklar bin misli ona göre fazla olduğundan yani orası yüksek olmakla birlikte uluv-u mekanet değil uluv-u mekandır, yani mekan yönüyle yüksekliği vardır. İlim yönüyle yüksekliği yoktur. Doha önce zikrolunan uluv-u şems yani güneşin yüksekliği gibi burada mevcut değildir. 

Yani güneşin zatından onların çıkması bir yüksekliği, ışığından faydalanmaları ikinci yüksekliği, merkez olduğu için diğer gezegenlerden üstün olması gibi onda bu özellikler yoktur. Yani yüksek de olsa bu özellikler yoktur, dolayısıyla güneş uluv-u mekandır, bu sistemin en yükseği güneştir. İşte bu hayali suretlerin zapt edilmesi dar-ul ahrette o darın maddesine göre cesedlenip, meydana gelip sahibinin yakını olur. Yani kim nasıl hareket etmişse onlar suretlenir ve bir yerde muhafaza edilir, ahrette bunlar o kişiye yaklaştırılır. Yani yanına verilir. 

Eğer o Salih amel ise suret-i hasenede ve eğer kabih ise suret-ii kabihede tecessüt eder. Yani güze bir amal ise Salih bir şekilde gelir, ama kötülükler içinde bir amel ise kötülük olarak karşına çıkarlar. Böylece herkes dahil olacağı cennetin nimetlerine hurilerine ve sair esbab-ı tenaumu nimetlerini alemde tahsil edip beraberce götürür. Yani bu alemde tahsil edip kazanıp beraberce götürür. İşte bunun için Hakteala وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ 9/49 “Cehennem küvvarı elan muhittir.” Buyurmuştur. Yani onlar sadece orada cehenneme girecekler değildir, burada cehenneme girmişlerdir. Onun tam aksi mü’minlerde burada Cennet’e girmişlerdir. Cennet onlara muhittir daha burada iken. Hani zaman zaman Cennet meselesi mevzu oluyor ya işte şu yaşadığımız hayat Cennet muhitinde olduğumuzun işaretidir. Şu halde ümmet-i Muhammediyeden olan bizler için Allahüteala iki yüksekliğin arasını cem etti, yani iki yüksekliği birleştirdi. Birisi amel ile uluv-u mekan, diğeri de ilim ile uluv-u mekanettir. Uluv-u mekan yaptığımız fiillerle mekan yüksekliği, Uluv-u mekanet; ilim, ile bilgi ile, asalet ile, onurlanma ile yüksekliktir. 

Amel yönüyle işlediğin zaman mekane ihtiyaç vardır, ilim yönüyle yükselmek için mekane ihtiyaç yoktur. Ameli mekan içinde yaparsan ilim ile de mekana bağlı olmadan yükselmiş oluyorsun. Burada mekanda yükselmiş oluyorsun, bunları şekil olarak yapmak değil. Hakiki ümmet-i Muhammed hem ilim yönüyle hemde amel yönüyle yükseliyor, yani hem mekanet yüksekliği sahibi, hem de makan yüksekliği sahibidir. İşte Hakteala hüviyetinin bizimle beraber olduğunu وَهُوَ مَعَكُمْ 57/4 Yani O sizinle beraberdi diyor, ne zaman ahrette diyor. Ondan sonra siz kiminleydiniz buyuracak. “Vallahü makum” Yeminle, mutlaka Allah sizinle beraberdir. Kavliyle isbat buyurmakla alemiyette iştirakı ilham ettikten sonra yani birleştirdikten sonra yani ulv-u mekan ile ulv-i mekaneti üstünüzde birleştirmiş oluyor. Burada çok büyük müjdeler vardır tabi ki anlayabilene.

Ancak sen bunu kendi beşeriyetine verme bundan tenzih et Hakkın mutlak vücudu dolayısı ile bu yükseklik size verildi. Yani hakkın mutlak vücudu sende zuhur etmesi dolayısıyla verildi yoksa senin nefsaniyetin, beşeriyetin dolayısıyla değil bunu iyi anla buyuruyor. Zate o beşeriyetini daha evvelce amal-i Saliha ile indiremezsen, ortadan kaldıramaz san uluv-u mekanete de ulaşman mümkün değildir. Yani burada senin varlığın ortadan çıkınca Allah sizinle beraberdir ifadesi sizin hakikatinizle beraberdir manasındadır, yoksa nefsaniyetinizle beşeriyetinizle değildir.

Halbuki Hakteala ayn-ı küldür, O’nun uluvu, uluv-u Zatidir, hiçbir vücudun zımmında hasıl olmuş olan bir uluv değildir. Yani sonradan orada var olan bir yücelik bir mekanet değildir. Böylece vücud-u mukayyet sahibi olan abd’e nisbet edilen uluv, vücud-u mutlak olan Hakkın ulvudur. Yani vücud-u mukayyet olan abdın, yani kayıtlı bir vücuda sahip olan kulun uluvu onun değil Hakkın uluvudur. Oradaki Hakkın yüceliğidir. Zaten sen yoksun ki orada senden bahsedilsin. Zaten hiçbir zaman da olmadın ki olman da zaten mümkün değildir. 

Sen diye bir şeyin olması mümkün değildir bu alemde. Eğer sen varsan o zaman Hak yoktur, demektir, çünkü iki zıt bir arada bulunmaz. “Çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi zaten yaradan var ortada ama sen girmişsin “Ben” diye oraya o “Ben” i kaldırdığın zaman kalacak olan O’dur zaten. Ve bu uluv hakkın Âli ismi ile yani yüce ismi ile ona vaki olan tecellisi kadardır, şu halde asıl uluvde hakka iştirak mümkün değildir. Yani kul iştirak etti de kulun uluvu ile Hakkın ulvu yüceliği birleşti manasına değildir, burada iştirak yoktur, kuldan zuhura gelen Hakkın yüceliğidir. 

İnsan-ı Kamilin mevcudatın alası uluvvu yani yücesi olması merak edilecek nedendir denilecek şeylerdendir. Halbuki ona nisbet olunan uluv ya mekana veya mekanete yani menzilette ve tabiyyat ile nisbet olundu. Böylece onun uluvu zatından dolayı değildir. Belki o uluv-u mekan ve uluv-u mekanet ile aladır, böyle olunca uluv nisbeti mekan ve mekanet için sabittir ve İnsan-ı Kamil “Muhakkakki Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” hadis-i şerif. Bir rivayette de “ Muhakkak ki Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti” Hadis-i şerifi mucibince suret-i İlahiye üzerine mahluktur. Yani insan-ı Kamil ilahi bir suret üzere bir mahluktur, halk edilmiştir. Yani Rahman sureti üzere veya Allah’ın sureti üzere halk edilmiştir. Demek ki insan ne müthiş bir varlık ama biz kıymetini bilemiyoruz. 

Bütün bu insanlar bir tek insan, işte bu insan-ı Kamil ve biz o İnsan-ı Kamil’in birer hücreleri birer yapı taşları gibiyiz, birer hücreleri gibiyiz. Bütün insanların tamamı bir insandır. Ve bu insanlar Allah’ın halifesidir. İnsanların tamamı halifesidir. Çünkü ayrı ayrı baktığımız zaman birbirimizi eleştirelim yani araştıralım, kanımız saçımız, aklımız, tırnağımız hepimizin aynı farkımız yok. Şekilde farklılık olsa da asaleten asılda hiç birimizin farkı yoktur. Uzun kısa şişman zayıf sıyah beyaz bunlar farklılık değildir. Yapı taşı olarak kan ise kan, damar ise damar, mide ise mide, ciğer ise ciğer, akıl ise akıl, fikir ise fikir, hepsi aynıdır. Nasıl saatlere baktığında hepsi saat ama kimisi kurmalı kimisi pilli sonuçta hepsi saattır. Hepsinde yelkovan akrep ve rakamlar var. Hepsinde aynıdır. Biz de bütün insanlar olarak İnsan-ı kamiliz bütün esma-ı ilahiye bu insanlardan zuhura gelmektedir, Cenab-ı Hakkın esma-ı İlahiyesi Zati sıfatları ile birlikte insanlardan zuhura gelmektedir.

Dolayısıyla kimisi “Kahhar” ismini zuhura getirmekte kimisi “Mudil” ismini, kimisi “Rahman” ismini kimisi “Rahim” ismini kimisi “Hadi” ismini ortaya getirmekte dolayısıyla Cenab-ı Hakkın bütün Esma-ı ilahiyesi insanlardan zuhur etmektedir. İşte bunun tamamına İnsan-ı Kamil denilmektedir. Ama bu insanlardan insan fertlerinden bir fert dahi bütün bunları idrak edecek kapasiteye ulaşmışsa yani bir salkım üzümdür, bütün olarak bir salkımdır. Ama o salkımın taneleri vardır. O salkım tanelerinden bir tanesi kendini idrak etmişse, bütün varlığın kendinde de mevcut olduğunu idrak etmişse bu kamil insan olmuş oluyor. Hem salkım hem de tane olduğunu hem salkımdan ayrı bir şey olmadığını hem de tane olduğunun idrak etmişse işte bu iki yönlü kemalattır, biri uluv-u mekan, biri de uluv-u mekanettir. İkisini de idrak etmiş oluyor, işte bu da ümmet-i Muhammede has olan bir ilim ve yaşam harikası oluyor. 

İşte böyle olunca Allah Âdem’mi kendi sureti üzere halk etti, Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti demesi bütün Rahmaniyetini o insanlarda mevcut olduğunu yani Zati tecellisinin o insanlarda mevcut olduğunu bildirmiş oldu. Bu suret-i İlahiye üzere mahluktur yani böyle halk edilmiştir. İnsandan başka hiçbir varlıkta böyle bir meziyet yoktur. Ne cinlerde ne de hayvanlar da ne de meleklerde böyle bir meziyet yoktur. İnsan suret-i İlahiye üzere mahluktur, bu alemde mücella, parlak tecelli yeri olmuştur, bu mertebe-i şehadette zuhur eden İnsan-ı Kamil’in vücuduyla böylece hasıl olmuştur. İnsan-ı Kamil kendi nefsinde bil cümle meratib-i İlahiyeye camidir. Yani bütün ilahi mertebelere camidir. Onun gayrileri kemalde noksandır. Yani insanın gayrileri kemalde noksandır. Böylece İnsan-ı Kamil mevcudatın alasıdır.[53]

----------------

 أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ {يونس/62}

 “Elâ inne evliyâa(A)llâhi lâ havfun aleyhim velâ hum yahzenûn(e)” Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. (10/62)

----------------

Evliya ne demek ve onlara nasıl korku yoktur. Ve üzülmezler İz-Terzi Baba birlikte anlamaya çalışalım…

(05/08/2007) Pazar günü akşamla yatsı arası yazılarımın bir kısmını yazmış, kâğıtlarımı toplayıp torbaya koymuş yatsı ezanı nı beklemekte idim ve tevhid hakikatleri üzere tefekkürde idim, o anda Ezân-ı Muhammed-î Müezzin tarafından, (Allah-u Ekber) diye okunmağa başladı. İşte o anda şöyle bir (açılım-feth) oldu, deniyordu ki; “Velâyet!” (Zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir.) Evet bu ibare o anda rabb-ı mın (azîz yardımı, yüce lütfu, güzel bir açılımı ve fethi) olmuştu. Şükründen aciziz. 

 Şu yazıları bilgisayara aktardığım sırada yukarıda belirttiğim tarih birden sür’atle dikkatimi çekti ve tekrar hayretler içinde kalmıştım, çünkü bu günkü ve bu yazıları yazdığım an ki tarih o yazıların yazıldığı tarihten tamı tamamına tam bir yıl sonrasıydı. Şu anki zaman (05/08/2008) Salı akşamı ve şu anda az bir süre kalan yatsı namazını, hem yazılarımı yazmağa çalışıyorken bir taraftan da yatsı namazının okunmasını bekliyorum ve Müezzin efendi (Allah-u Ekber) diye okumaya başladı, gerçekten çok ilginç bir hadise oluştu. Sanki bir sene hiç geçmemiş ve ben orada “Haremi şerifte” bir direğin dibinde yazılarıma sanki kaldığım yerden devam ediyor-muş gibiyim. Gerçekten bu hadiseyi bilinçli olarak rast getirmeye çalışsaydım olması mümkün değildi. 

 Uzun senelerdir bu mevzularla ilgili olduğum halde velâyet-in bu tür bir terkiple ne anlatıldığına ve ne de yazıldığına şahit olmamış ve bu hususta hep bir gerçek izah tabiri aramıştım, o kadar çok tabirler kullanılmıştı ki; hattâ bir çok kimseler bu tabirlerin ifade ettiği kişilerin kendileri olduğunu hiç bir delilsiz, zan ve vehim etmişlerdir ki, böyle bir benlik anlayışlarına nasıl düşüldüğü hayret edilecek şeylerden dir. 

 Yeri gelmişken velâyet kelimesinin ifade ettiği ma nâdan kısmen bahsedelim gerçi bu hususta çok kelâm edilmiş çok yazılar yazılmış, çok ta iddialarda bulunanlar olmuştur, ilgilenenler araştırıp bulabilirler, birkaç satırda biz ilâve etsek kime ne zararı olur? 

 Lügatta Veli=(Veli) Ermiş-eren-Allah dostu-Mâlik-Küçük çocukların halinden mes’ul kimse-Baba-Allah’ın isimlerinden biri.) Diye ifade edilmektedir. 

 Evvelâ, velâyet-i, hakk’ın ve halkın Velileri diye ikiye ayırabiliriz. 

 (1) Halkın velileri = Bunlar aslında, gerçek manâ da (Veli) olmayıp, zahirde, belki ibadet ve taat-lerinin çok görülmesinden, (Evliya gibi) lâkabı yakıştırılıp daha sonraki nesiller tarafından (Evliya) diye tanınan ve bu şekilde şöhret bulan, yapılarına göre (âbit, zâkir, şâkir, mutteki) gibi olan İnsanlardır. Evliya diye şöhret bulmuş bu kimseler halkın evliyalarıdır ki; Evliya sınıfına girmezler. 

 (2) Hakk’ın velileri = İse (4) sınıftır: 

(1) = Meşreb-i İbrâhimiyye velileri: 

(2) = Meşreb-i Museviyye velileri:

(3) = Meşreb-i İseviyye velileri:

(4) = Meşreb-i Muhammediyye velileri, dir ki, en kemal-lileri bunlardır. 

Not=Yukarıda bahsedilen, Museviyyet, İseviyyet velileri, dışarıda yaşayanlar değil Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen mertebeleri itibariyledir. Aslında dışarıda böyle bir velâyette söz konusu değildir. 

Aslında gerçek manâ da bir veliyi kolay, kolay tanımak mümkün olmaz, çünkü (Hakk ehlinin olmaz nişanı) denmiştir. 

 Bir Hadîs-i Kûdsî de, Efendimizin ağzından; Cenâb-ı Hakk. (Benim Veli kullarım kubbelerimin altındadır, onları benden başka kimse tanımaz.) Diye buyurmuştur. Kendi tanıtmadıkça... 

Allah-ın kubbeleri, Onun İsimleri ve sıfatlarıdır, Velileri onların korumaları altındadır ve oralarda sakindirler. Allah (c.c.) lühü Rasûl ve Nebi ismini almamıştır ama (Veli) ismini almıştır.

وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ

( Vallah-u veliyyül mü’minîn) 

3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin _veli_sidir.” Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir manevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler. 

 Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i ilâyeden’dir ve Hak ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecel-lisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan 0lan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur. Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise o nun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhuru-dur ki, kubbelerinin altındadır.

 Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kulu’nun Hakk’a ayna olmasıyla hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.) Gerçek Evliyaları bir başka yönüyle üç kısma ayı-rabiliriz. 

(1) Evliya-ı şahsiyye: Kendi şahsında gizli Evliya.

(2) Evliya-ı cemâatiyye: Kendi topluluğunun Evliyası.

(3) Evliya-ı umumiyye: Kıyamete doğru gelecek olan Mehdî (a.s.) lâm dır. 

 (1) Evliya-ı şahsiyye = Halkın hiç tanımadığı bilmediği Allah-ın (c.c.) lühü gizli Velileri, Cenâb-ı Hakk’ın o mahalde o mahallin anlayışı üzere zuhur ettiği mahaller’dir ve tasarrufları yoktur. Kendi halleri ve ken-di mahallerinde sade bir yaşam sürerek hayatlarına devam ederler. 

 (2) Evliya-ı cemâatiyye = Çevresinde bir ce-mâat oluşmuş irfan, tevhid ve muhabbet ehli eğitici kimselerdir. Yakın çevresinden birçoğu dahi o nun Veliliğinin farkında bile değildir. Bunların Zât-î olanları ayrıca gizli bâtında (Rasûl) dürler, ancak bu risâletleri, yeni bir hüküm getirme yönüyle değil, evvelce gelen hükümleri, Zât-î hususiyyetleri gereği, gerçeği ile sonraki nesilleri ulaştırmaları yönüyle (irsal) etmekte ve haber vermeleridir bu oluşum ise velâyetleri yönüyledir.

 İşte bazı kitaplarda Nübüvvet sona ermiştir, ancak (Risâlet) devam etmektedir, diye bahsedilen husus bâtın-î manâda budur. Zâhiren (Risalet ve Nübüvvet) sona ermiştir yeni bir hüküm gelmeyecektir. Çünkü din (tamamlanmıştır.) Ancak bu dinin batın-î manâda olan hususiyyetleri Hakk’ın Velileri tarafından yeni kuşaklara bâtın-î hakikatleri (rasûl) irsâl etmekte ve haber vermeleri yönüyle nişansız (irsâl)olarak devam etmektedir. 

Ayrıca zâhirî Risalette, zâhir ehli Âlimlerimiz tarfından vekâlet yönüyle zâhiren yürütülmektedir. Bahsedilen husus budur.

 Gerçekten de bâtın-î risâlet kesilmiş olsa idi İslâ-mın gerçek manâ da olan bâtın-ı kesintiye uğrar sadece zâhiri bir İslâm anlayışı ve tatbikatı kalırdı ki, bu da sadece kabukla olan bir meşguliyyet olurdu. Ancak şunu da üzülerek ifade etmek gerekirse İslâm’ın büyük çoğunluğu sadece zâhir ve beden-î bir İslâm-ı yaşamak-ta özde ve rûhta olanı yaşayanlar ise çok azınlıkta kalmaktadırlar. 

 (3) Evliya-ı umumiyye ise= Geleceği belirtilen (Mehdî) (a.s.) dır ve başka da yoktur. İşte (Velâyet kemâlâtı) denilen husus bu kimsede ortaya çıkacak ve onda son bulacaktır. Hz. Rasûlüllah’ın (genel Rasûlü) habercisi ve vekili olacaktır, Onun devrinde (Hâdî) isminin zuhuru çoğalacağından ve kendisi (Hâdî) isminin nokta zuhur mahalli olacağından kendisi bilmediği halde, Mehdîliği halk tarafından hemen kabul görecektir. Geçmiş zamanlarda ve zamanımızda da bu iddialar görüldüğü gibi, ben Mehdiyim, ben falanım, ben filânım diye o kişilerin bu iddialarda bulunmaları bu makamlarla hiç ilgilerinin olmadığını, ancak kendi hayal ve zanlarında kurdukları kendi hayal dünyalarının Mehdîleri veya hayal-î diğer mertebelerin sahipleri oldukları açık olarak anlaşılmaktadır. 

 Yani ben şuyum iddiasında bulunmak o şeyin kendinde olmadığını açık olarak belirtmektedir. Bu hali şöyle özetlemişlerdir. (Bilen demez, deyen bilmez, bu nasıl sırdır ki, akıl ermez.) Evet yine şu anda o sonsuz olarak okunan ve okunacak olan sabah (Ezân-ı Muhammedîlerinden biri daha okunmakta bu yüzden şimdilik yine yazılarımı daha sonra devam etmek üzere toplamak zamanı geldi. 

 Evet yolumuza tekrar devam edelim. Veliliğin tarifini yaparken,(zuhur halini, kadîm haline dönüş-türmektir.) Demiştik, bunu biraz açmaya çalışalım. 

 “Zuhur hali” demek hakk’tan en uzak mevkî de perdelenmiş olarak nefsinde zâhir olmak, demektir. “Kadim hali” ise kişinin (â’yan-ı sabitesi) ve “vene-fahtü” hakikatiyle bâtın da ki gerçek ilâhi kimliğidir. İşte Velâyet zâhir varlığını ilâhi kimliğine (Veli) etmesi (yaklaştırması) ve onda (nefiy) yok etmesidir. 

 İşte bu haliyle yaşayan, görüntü de olan o beden Hakk’ın velisi yani zuhur mahalli ve zât-î tecelligâhıdır. Bu da ancak gerçek bir eğitim ve irfaniyyet mesleğidir. Ciddi düzenli, mutlak bir bilinç ve irfaniyyet isteyen bir husustur, eğiten ve eğitilen iki tarafında kaabiliyetli olması gerekir ve yaklaşık ortalama (15/20) seneye ihtiyaç vardır. Ancak sistemsiz bir uygulama ile nice (15/20) seneler geçse yine de hiç bir netice alınamaz. 

 Bazı meraklı kimseler zaman, zaman sağ olsunlar iyi niyetleri ile ziyaretimize gelirler, hallerini anlatırlar, şu kadar zamandır, şuradayız, buradayız, aşağı yukarı yaklaşık (20) senedir dersliyiz derler, bizde bu süre zar-fında ne yaptınız, nerelerdesiniz, diye istişari manâ da bir soru yöneltince (biz bilmeyiz efendim hocam bilir) derler. Bu ve benzeri cevaplardan ne sonuçlar çıkartılır sizlerin idraklerinize bırakıyorum. Cenâb-ı Hakk cümlemize selâmet ve kurtuluş nasib etsin. İnşeallah. 

 Şehadet kelimesinde Efendimizin iki özelliği vardır. Biri (abd) lığı, diğeri de (Rasûl) lüğüdür. İşte (abd) lığı yani zâhiri, yani o zâhirini bâtınına ulaştırdığı için (abd) lığı aynı zamanda (Veliliği) dir. (Rasûllüğü) de (Risâlet-i) dir. Ve (abd) lığı daha önde gelmektedir, çünkü Velâyet olmayınca kişi özüne ve özündeki Hakk’a varamayacağından, zâten Rasûl veya nebî olması’da mümkün değildir. Her Peygamberin Veliliği vardır, ancak her veli Peygamber değildir. Aşağıdaki Âyet-i Kerîme ile bu mevzua özet olarak son verelim. 

أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُم يَحْزَنُونَ

(Elâ inne evliyaellahi lâ havfun aleyhim ve lâhüm yahzenün)

10/62. “Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın(Veli) dostları için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”[54] 

Fusûs’ül Hikem davud Fassında “Eüzü minke” açıklamasına müracaat etmekte faydalı olacaktır.

16. Paragraf: 

Ve telyîn-i hadîde gelince, kendilerini zecr ve va'îd telyîn eden kulûb-i kâsiyedir. Ateş demiri yumuşatır ve demiri yumuşatmak güç değildir. Ve ancak kasvette taştan daha şedîd olan kalbler güçtür. Zîrâ ateş, taşı kırar ve onu kireç hâline koyar; ve o kalbleri yumuşatmaz. Ve Hz. Davud'a Hak Teâlâ, bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiyle vikaye olunduğunu, Allah tarafından tenbîh olarak, demiri ancak dürû'-i vâkıye amelinden dolayı yumuşak kıldı. Zîrâ zırhlar sebebiyle, mızrak ve kılınç ve bıçak ve demirden olan ok ucu ittikâ olunur. Binâenaleyh sen demiri, demire siper yaparsın. Böyle olunca şer'-i muhammedî “Euzibike minke” ya'nî "Senden sana sığınırım" ile geldi. İyi anla! işte, bu telyîn-i hadîdin ruhudur. Binâenaleyh Hak, Müntakım'dir ve Rahîm'dir. Ve Allah Teâlâ muvaffıktır (16). 

----------------------- 

Ya'nî, Dâvûd (a.s.)ın mu'cize olarak mübârek eli ile demiri yumuşatmasına gelince: Bu demiri yumuşatma keyfiyeti zorlama ve korkutma ile yumuşayabilen idraksiz, katı kalblerin suretidir. Demirin yumuşaması katı kalplerin de böylece yumuşayabileceğinin ifadesidir. Hani daha önce mevzumuz vardı ya bireylerin nefsi manada hayatlarını sürdürmeleri veya nefsleri ile mücadele ederek emr-i teklifiye uygun hale gelmeleri işte bunu anlatıyor şimdi. Biraz önce anlatılan kesin ifade ile burada da anlatılan kesin bir ifade vardır, deminki ifadede kul diye bir şey yoktu ama burada katı kalpler ve yumuşayan kalplerden bahsediyor. Demek ki kul burada sorumludur hükmündedir. 

O zaman bu katı kalplerin ifadesi budur, vaid ile yumuşayabilen, vaid; cehennem ile azabla korkutmaktır. Vaad; cennet ile vadetmek, cenneti müjdelemek, bunların ikisi de vaaddır. Yani gelecekte Cenab-ı Hakkın birini nimet ile müjdelemesi birini nikmet ile müjdelemesidir, o da bir müjde ama tabi müjde dendiği zaman onda huzur olmalı ona göre bildirmesi. Cehennem azabıyla yahut işte asarım, keserim gibilerde buna vaid deniyor. Ama nimetlerle vaad olunan şeye de vaad deniyor. İşte demiri yumuşatmasına gelince bu “telini hadid” keyfiyeti zecir ve vaid ile yumşayabilen kalb-i kasiye suretidir. 

Yani çocuğumuza deriz ya sen bunu yaparsan çekerim kulağını bak, işte bu vaiddir ona. O zaman o yumuşuyor. Yani dinleyebiliyorsa yumuşuyor. Hadi çabuk gel diyorsun, geliyor o vaidi yapmasan gelmeyecek, ikaz etmesen ne oluyor o vaidin de çocuğa rahmet olmuş oluyor. Ateş, demiri nasıl yumuşatır ise, katı kalbler dahi mahşerin ahvalini ve cehennemin ahvalini zikr ederek tahvîf olunmakla öylece yumuşar. Zîrâ demirin tabiatında, ateş içinde yumuşamak hâssası bulunduğu gibi, bu hayvani kesif vücudun oluşumu varlığı katılaşmış olan mü'minlerin kalblerinde dahi, va'z ve nasihat işitmekle ve evliyâullahdan kerâmât-i kevniyye görmekle, öylece yumuşamak hassası vardır. Fakat demir cemâdâttan olup tasarruf sahibi olmadığı için, onu bir kimsenin ateşe koyup yumuşatması kolaydır.

 Zîrâ ondan asla muhalefet sudûru ihtimâli yoktur. Ve ateşe konulduğunda dahi, ateş onu kemâl-i suhuletle yumuşatır; ve taşı dahi kırar ve kireç hâline koyar. Velâkin katı kalbler taştan daha şedîd ve katı olduğu için değme söz ona te'sîr etmez. Meselâ hevâyı nefsine tâbi bir mü'mine: "Bu yaptığın fiil şer'a muhaliftir. Hak Teâlâ ceza gününde suçlara ceza edecektir. Kendine acımaz mısın?" denilse hiddet edip: "Senin nene lâzım, her koyun kendi bacağından asılır" cevâbıyla mukabele edip, yine nefsi lezzetler ile meşğûl olur. Onun için ârif-i billâh olan kimseler bu katı kalbli kimselere türlü, türlü hilelerle avlamaya çalışırlar. Zîrâ onlarda tasarrufât-ı nefsâniyye vardır. Yani evliyaullahta nefislerde tasarruf vardır. 

Demir gibi bî-tasarruf değildir. Binâenaleyh onları yumuşatmak, demiri yumuşatmaktan daha güçtür. Ve Hak Teâlâ Dâvûd (a.s.)a bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiyle muhafaza olunduğunu tenbîh için, harb esnasında insanın vücûdunu muhafaza eden zırhların i'mâlinden dolayı, demiri o hazrete yumuşak kıldı. Katı kalpler nasıl vaaz-ı nasihatlar ile yumuşuyorsa demir dahi öyle yumuşuyor veya demir nasıl yumuşuyorsa kalplerde böyle yumuşuyor. Zîrâ harb esnasında düşman tarafından insana tevcih olunan mızrak ve kılınç ve bıçak ve ok uçlarına karşı vücûd zırhlar ile muhafaza olunur.

Halbuki zırhlar da demirden ve silahlar da demirden ma'mûldür. İşte bakın “euzubike minke” yani seni öldürecek olan alet de demirden seni koruyacak olan alet de demirdendir. Binâenaleyh sen muharebe sırasında demiri demire siper ittihâz edersin. İmdi sen kendini nasıl ki demire karşı demir ile korursun, öylece nefsini Allah'a karşı, Allah ile muhafaza etmen îcâb eder. 

İşte bu hakikate dayanan (s.a.v.) Efendimiz "E'ûzü bike minke" ya'nî "Yâ Rabbi Sen'den Sana sığınırım" buyurdu. Hakk'a karşı Hakk'ı siper ittihâz etmek iki vecihle icmal olunur: Birisi budur ki: Abdin vücûd-i bedenisi, vücûd-i Hakkânîde fânî olur. Nasıl sığınılacak onu gösteriyor. Binâenaleyh vücûd-i Hakkânî vücûd-i 'abdânîye siper olur. Bu halde abd için havf ve hüzün yoktur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 10/62;

﴿٦٢﴾ اَلاۤ اِنَّ اَوْلِيَاۤءَ اللَّهِ لاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُمْ يَحْزَنُونَ

10/62-) Ela inne evliyaAllahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun;

10/62-Kesinlikle bilin! Allah Velî'lerine korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

 İkincisi: Abdin vücûd-i 'abdânîsi bakî olmakla beraber esmâ-i celâliyye-i Hak'tan esmâ-i cemâliyye-i Hakk'a iltica eder. Yani Hakkın celalinden cemaline, abdın vücudu vardır, fakat celalinden cemaline sığınmış olur. Böylece de kendini korumuş olur. Ne zaman ki biz beşeri vücudumuzu Hakkın vücudunda ifna ettik işte bunlar için de korku yoktur. 

Binâenaleyh abd kendi nefsini Hakk'a karşı yine Hak'la muhafaza etmiş bulunur. Meselâ "Müntakım" ism-i celâlîsinden, "Rahîm" ism-i cemâlîsine kaçar. 

İşte Dâvûd (a.s.)a mu'cize olarak telyîn-i hadîd yani demirin yumuşatılması hakikatinin verilmesinin ruhu budur. Ya'nî demir mefhûmu müttehid olmakla beraber bir i'tibâra göre insanı katl eder; ve bir i'tibâra göre de muhafaza eder. İşte bunun gibi "Allah" dahi vâhid olmakla beraber cemî'-i esmanın merci'idir, dönüş yeridir Keserât-i esmâiyyesi hasebiyle kâh kahr ve intikam ve kâh lutf ve rahmet ile tecellî eyler. Demir mefhûmda yani aklımızda tevhîd olunduğu gibi, yani hem öldürücülüğü hem de koruyuculuğu bir olduğu gibi zât-ı Hak dahi tevhîd olunmak îcâb eder. Bu hakâyik-ı gâmızayı anlamak hususunda Allah Teâlâ hazretleri kullarına tevfîk ihsan eyler. (Bakara, 2/207)وَاللَّهُ

 رَوءُفٌ بِالْعِبَادِ

Bakara (2) / 207- İnsanlar arasında, Allah’ın rızasını kazanmak için canını verenler vardır. Allah kullarına karşı şefkatlidir.[55]

----------------

 الَّذِينَ آمَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ {يونس/63}

 “Ellezîne âmenû vekânû yettekûn(e)” Onlar iman etmiş ve Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır. (10/63)

----------------

 لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {يونس/64}

 “Lehumu-lbuşrâ fî-lhayâti-ddunyâ vefî-l-âhira(ti) lâ tebdîle likelimâti(A)llâh(i) zâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)” Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır. (10/64)

----------------

 Dünya hayatındaki müjde kendi varlıklarında Hakk’ı bulmaları ve kendilerin ihsan olunan irfaniyet ilmidir. Ve ahirette ise bu ihsanı, ihsan etmeleri karşılığında muhsinlerden olmaları ve zât cennetleridir.

 Allah’ın kelimesi içinde değişme yoktur. İşte bu büyük başarı ve zaferdir.

----------------

 وَلاَ يَحْزُنكَ قَوْلُهُمْ إِنَّ الْعِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {يونس/65}

 “Velâ yahzunke kavluhum inne-l’izzete li(A)llâhi cemî’â(an) huve-ssemî’u-l’alîm(u)” Onların (inkârcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün güç Allah’ındır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (10/65)

----------------

 Efendimiz şahsiyetinde olan bu âyet biz ümmeti için olan yönüde vardır.

 Eskiler “it ürür kervan yürür” demişlerdir. Kendi varlığımızda nefsi emarenin vuhşiyat yönünün ulumaları ancak kendi korkusundandır. Bu seni üzmesin… Allah’ın “cemi” toplu olarak işitmesi ve ilmi senin cüzü varlığında birimsel olarak mevcuttur. 

----------------

 أَلا إِنَّ لِلّهِ مَن فِي السَّمَاوَات وَمَن فِي الأَرْضِ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ شُرَكَاء إِن يَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَخْرُصُونَ {يونس/66}

 “Elâ inne li(A)llâhi men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ard(i) vemâ yettebi’u-llezîne yed’ûne min dûni(A)llâhi şurakâ(e) in yettebi’ûne illâ-zzanne ve-in hum illâ yahrusûn(e)” Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar. (10/66)

----------------

 Göklerde ve yerde bulunan “men” kim hep Allah’tan ve Allah’ın c.c. esmâlarıdır. Birimsel varlıklarda bulunan esmâ-i ilahiyyede Allah’ındır. Tüm âlemlerde bulunan “men” kimliklerde Allah’ındır.

 “Sanem” putta dahi hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığı için gerçekte ona tapmaktadırlar ama şirk koşanlar bundan gafildir ve onlara tabii de olmuyorlar. Kendi hayali ve vehimi zanları ile uydurmaları saçmalıktır.

----------------

 هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُواْ فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ {يونس/67}

 “Huve-llezî ce’ale lekumu-lleyle liteskunû fîhi ve-nnehâra mubsirâ(an) inne fî zâlike leâyâtin likavmin yesme’ûn(e)”

 O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır. (10/67)

----------------

 Bizler rutin hayatımızın monotonluğunda gece yıldız, ay çıkar, gündüz güneş doğar günler gelir geçer hayatımız biter bunların sebebi ve hakikati ile ilgilenmediğimizden bir şeyden haberimiz olmadan hayal içinde yaşar, hayal içinde yine hayale âleminde ahirimize-ahiritemize gideriz. Aslında âyette de önem atfedilmesinden de anlaşılmalıdır ki gece ve gündüz büyük olaylardandır. 

 Dünya hayatının büyük olaylarındandır, gece (karanlık) nçin vardır. “liteskunû” senin sekene-sükûn bulman için buda fenâfillah halidir. Dinlenmen-dinlenmeniz için küçük bir kelime tefekkürü ile dinlenip “din”-lenmeniz için peki nasıl din leneceğiz. “İsr” gece yolcularını bulup din lenme mahalline kadar gidip sûkün haline erişip daha sonra bu halden uyandırılarak aydınlık bekabillah haline geçilmesinde işiten toplum için ibretler vardır. İrfan sohbetlerinde “venefahtu” ile kulak ayarı yapanlar özüne, ruhuna ve nuru ile zâhir bâtın aydınlığından ibret alırlar.

----------------

 قَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيُّ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ إِنْ عِندَكُم مِّن سُلْطَانٍ بِهَذَا أَتقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ {يونس/68}

 “Kâlû-ttehaza(A)llâhu veledâ(en) subhâneh(u) huve-lganiy(yu) lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i) in indekum min sultânin bihâzâ etekûlûne ala(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)”

 “Allah, bir çocuk edindi” dediler. O, bundan uzaktır. O, her bakımdan sınırsız zengindir. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. Bu konuda elinizde hiçbir delil de yoktur. Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? (10/68)

----------------

 “Tanrı’nın oğlu, kızı” gibi sözlerle Allah’a çocuk isnat etmek şirk içeren dinlerde yaygın bir anlayıştır. Putperest Araplar’da da meleklerin Allah’ın kızları olduğu inancı vardı (en-Nahl 16/57). Onların bazıları melekleri, dişi cinlerin seçkinleri olarak kabul eder, bazıları da cinlere taparlardı.[56] 

 İhlas sûresinde bunun doğru olmadığı belirtilmiştir.

 ------------------- 

لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ 

 (112-3-Lem yelid ve lem yûled) 

“O, doğurmadı ve doğurulmadı”

------------------- 

Bu âyeti kerîmeyi ilk anda beşeri olarak fiziksel mertebede bir doğum olarak anlıyoruz. Yukarıdaki âyeti kerîmelerde Cenâb-ı Hakk (c.c) zati oluşumlarından bahsederken burada ef’al mertebesinde ki, oluşumlardan bahsediyor. Demek ki bu anlatımlardan bizim anlamamız gereken pek çok hususlar bulunmaktadır. 

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zat âleminden sıfat âlemine, sıfat âleminden esma âlemine, esma âlemindende ef’al âlemine tenezzül etmesidir. Bu tenezzül aşamaları aynı zaman çıkış yâni uruc aşamalarıdırda. Bu oluşan hadise bütün âlem şumul oluşmaktadır yâni bir mertebeden bir mertebeye değildir yoksa aksi halde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ı mekan ve mertebeler ile sınırlamış oluruz. 

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendi varlığının kendi varlığında kendisiyle bu şekilde zuhura çıktığının bizlere basit olarak anlatılabilmesi için doğmamıştır ve doğurulmamıştır ifadeleri kullanılmıştır. Doğmak ve doğurulmak için iki varlığa ihtiyaç vardır ki Hakk’ın zâtında böyle bir şey mümkün değildir. O halde görülen kesret-çokluk iki varlıktan meydana gelen ikinci bir oluşum değil, tekin kendi içinde zahir batın iki gibi görünüşünden ibarettir.[57] 

----------------

 قُلْ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ {يونس/69} 

 “Kul inne-llezîne yefterûne ala(A)llâhi-lkeżibe lâ yuflihûn(e)“

 De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.” (10/69)

----------------

 Allah, uluhiyet mertebesi her mertebenin hakkını yerli yerince verendir. İftira ve uyduranlar asla iflah olmazlar.

----------------

 مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ {يونس/70}

 “Metâ’un fî-ddunyâ sümme ileynâ merci’uhum sümme nuzîkuhumu-l’azâbe-şşedîde bimâ kânû yekfurûn(e)” Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra da, inkâr etmekte olduklarına karşılık onlara şiddetli azabı tattıracağız. (10/70)

----------------

 Hani bir atasözü vardır. “Tilkinin dönüp dolaşacağı yer yine kürkçü dükaknıdır. O kümes senin, bu bahçe senin, o kuş yuvası, fare yuvası gezip durur. Yediğini yer, yiyemediğini de ileride faydalanmak-yararlanmak için gömer durur. Ama peşinde onu kürkçü dükkanına malzeme yapmak için takip eden avcılar vardır. Av peşinde koşarken, onu bunun malını da araklarken bir gün avcıya av olur. Bu dünya hayatıda peşinde koşulan bir av, hakikati araklayan meta gibidir. Sonunda avken, av olunur ve ölüm tadılır. “İleyna” ile de yine zatına dönüleceği ifade edilmektedir. İşte inkarın karşılığı ise azap olduğu yine bildirilmektedir.

----------------

 وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُم مَّقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللّهِ فَعَلَى اللّهِ تَوَكَّلْتُ فَأَجْمِعُواْ أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءكُمْ ثُمَّ لاَ يَكُنْ أَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُواْ إِلَيَّ وَلاَ تُنظِرُونِ {يونس/71}

 “Vetlu aleyhim nebee nûhin iz kâle likavmihi yâ kavmi in kâne kebura aleykum mekâmî vetezkîrî bi-âyâti(A)llâhi fe’ala(A)llâhi tevekkeltu feecmi’û emrakum veşurakâekum sümme lâ yekun emrukum aleykum gummeten sümme-kdû ileyye velâ tunzirûn(i)” Nûh’un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin! (10/71)

----------------

 Nûh peygamber kitabından ilgili âyetin yorumu faydalı olacaktır.

 Kûr’ân-ı Kerîm (Yunus Sûresi 10/71) Âyetinde şöyle buyurulmaktadır. 

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَا نُوحٍ

(Vetlü aleyhim nebee Nûh) 

10/71. “ Ve onlara Nûh’un haberini oku” Yeri gelmişken küçük bir şeye daha dikkat çekelim Bu Âyet-i Kerîme, görüldüğü gibi Yunus Sûresi’nin (71) ci Âyet-i dir. Ayrıca Nûh Sûreside (71) ci Sûre’dir, bu kitabı yazmağa başladığımda ki yaşım da (71) dir. Böylece üç (71) topluluğu oluşmuştur, (71*3=213) eder ki; zâhir ve bâtın (13) e bağlıdır. 

 Bu Âyet-i Kerîme’nin faaliyyet sırası daha evvelce incelemeye çalıştığımız Âyet-i Kerîme’den sonra gelmektedir. (Vetlü) “oku” sözünün muhatabı ümmet-i Muhammed, yâni ümmet-i icabettir. Yâni kendine, davetine tabi olanlardır. Ümmet-i davet ise daha henüz bu ve benzeri Âyetlerin muhatabı değiller’dir.

 (Aleyhim) “üzerlerine oku” denmesi, bu hakikatleri giyinsinler bütün varlıkları bu mertebe düzeyinde onların ahlâkı olsun daha sonra da diğer mertebelere uruc ederek seyrini tamamlasın. 

 Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimize gelen vahyi İlâhî’nin insânlara ve âlemlere aktarımı üç şekilde bildirilmiştir. 

 (1)اقْرَأْ ﴿١﴾ Alâk (96/1) “oku” kıraat et, (2) قُلْ ۝١ İhlâs (112/1) “de ki;”

 (3) وَاتْلُ ﴿٧١﴾ Yunus (10/71) “oku” tilâvet et. 

Ve diğer Âyetlerde de geçmekte’dir. Sırasıyla bunları lügat manâları ile incelemeye çalışalım.

 (1)اقْرَأْ ﴿١﴾ Alâk (96/1) “oku” kıraat et, (Ikra’) = Okutma-oku-emir: Okuma ve okutma emridir. 

 Hele bu emir, Zâtın kelâm sıfatıyla, hayat ve ilim vericisi “Rûhullah vasıtası ile verilmiş ise. Okumamak mümkün değildir. Bu emir ile başlayan okuma ve okutma (23) sene de tamamlanmıştır. 

“Bu hususta daha geniş bilgi (Vahy ve Cebrail isimli kitabımızda mevcut’tur, oraya da bakılabilir.”

(2) قُلْ ۝١ İhlâs (112/1) “de ki;” 

 (Kûl) = De-söyle-bildir, mealinde “emir” dir.

(Kûl) kelimesi, Kûr’ân’ın birçok yerinde geçer (risâlet ve nübüvvetin işaretidir.) Bu ifadede ki; emir doğrudan doğruya, aracısız olarak, “Ulûhiyyet’in Risâlet’e” olan emridir. Bu emri de söylememek mümkün değildir. Emri veren Hakk, âmir olduğuna göre, emri alan Risâlet ise memur, hükmündedir. Memur da mazurdur. O halde memur dan, yâni risâlet mertebesinden söyleyen Hakk’ın ta kendisidir. 

 (3) وَاتْلُ ﴿٧١﴾ Yunus (10/71) “oku” tilâvet et. 

 (Vetlü) = Tilâvet-okumak-takip etmek-arkasına düşmektir. 

 Bu ifade de ise, okunmaya başlanmış olan şeyin izahlarının hikâye yoluyla açıklanmaları’nın sistemi belirtilmektedir. 

 (Ikra’) Başlangıç, Zâtın sıfat mertebesinden Risâlet mertebesine seslenişidir.

 (Kûl) Zât’ın, Zât mertebesinden, Risâlet mertebesine seslenişidir. 

 (Vetlü) İse = وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ

(Vetlü aleyhim nebee Nûh) 

10/71. “ Ve onlara Nûh’un haberini oku” Zâtın, Risâlet mertebesine, “Esmâ” mertebe sinden ümmetine dönük seyr-i sülûk yolunda sesleniş, verilen bilgilerdir diyebiliriz. 

 Yukarıda ki, kısa ifadelerden de anlaşılacağı üzere Kûr’ân-ı kerîm, bunlardan daha başka da birçok mertebe kanalıyla bilgi vermektedir. (Vezkür) gibi. Yeri olmadığı için oralara değinmeyeceğiz. O mertebelerin faaliyyet sahaları bilinmezse isabetli değerlendirmeler yapılamaz, aksi halde bütün çeviriler “ef’al” mertebesi itibariyle hikâye yollu olur ki, o da sadece zâhir-î bir anlam verilmiş özüne nüfûs edilememiş olur. 

 Yine yolumuza devam edelim. (Ikra’) gecesi o muhteşem (İkra’) “oku” kelâm-ı İlâhisi, Zâtın kelâm sıfat-ı yönünden (Cibril) vasıtasıyla Muhammed’ül Emîn’e bildirilmesiydi. O an da, Muhammed’ül Emîn’in, Hazret-i Muhammed’e yâni Risalet’e dönüşmesiydi. Bu yüzden hayatı ve anlayışı tamamen değişmiş oldu. 

Böylece “Oku” kelâmı kendinden kendine bir okuyuş şuur ve kimlik kazanma ve kendi kendine içindeki hakikat oluşumlarını sesli düşünerek zuhura çıkarmaktır. Çünkü o akşam orada bunları dinleyecek (kulak) yâni “ümmet” henüz yok idi, bu okuma kendinden kendine ve kendinde olanı, (vahdet) teklik, okuması idi. Bu okumanın diğer yönü ise kendisi hakikat-i yönünden okuması ve yine kendisi, zuhuru yönünden dinlemesi idi. 

 Bu ve benzerî Âyet-i kerîmelerde ise ümmetinin “aleyhim” (üzerlerine) oku-tilâvet et, şekliyle ifade edilmekte, yâni, Hakikat-i Muhammed-î den, ümmet-i Muhammediyye ye okunup-tilâvet edilmesi istenmek tedir. Yâni bu mertebe de bir gayriyyet ve o gayriyyet’in de bir kulağı vardır ve kulak yoluyla ayniyyet’e yol bulunacaktır. Ve dilin, kıraat ve tilâvet’in tek müşterisi ise kulak’tır. Mülk Sûresinde ve diğer yerlerde de belirtildiği gibi. 

 ... ...٢٣

 (Veceale lekümüssem’a vel ebsâra vel ef’ideh) 

67/23. “ve sizin için kulak ve gözler ve gönüller var kıldı.” Böylece vahyi İlâhinin insân’ın azalarında ki seyr yolu da belirtilmiş olmaktadır. Kulağı ile vahyin hakikat lerini duyacak, sonra basar-ı ile görmeye çalışacak, daha sonra da (fuad-a gönül-e) gönderecek fuad’ta tasdik bulup, akılla hayatın gerçekleri hakkında idrak ile mutmain olacaktır. Bundan sonra (Kûl) “de ki;” hakikatiyle dili-lisân-ı faaliyete geçecektir. 

 Evvelâ (Hud 48/11) de zât-î yönden, gayb haberlerini sana bildiriyoruz yâni öğretiyoruz. Bu mertebe hakkında ki, bilgileri veriyoruz. Bu eğitim yapıldıktan, yâni mertebe-i Nûhiyyet’in hakikatleri itibariyle eğitimi yapıldıktan sonra, bunların ümmetine de aktarılması gerektiğinden, vakti geldiğinde, işte bahsedilen (Yûnus 71/10) Âyetinde belirtilen hüküm ile Nûh’un “sana öğrettiğimiz” haberinin aktarımına başlanmış olmaktadır. 

 “ Aleyhim” Onların üzerlerine oku hükmü faaliyyet-e geçtiğinden dünya mülkünde bu mertebe hakikat-i itibariyle faaliyyet’e başlamıştır. Bu yüzden eski Nûh-î bilgiler (nesih) edilmiş-kaldırılmış, Hakikat-i Muhammed-î üzere Hakk’ın zât-ı itibariyle eğittiği Hz. Muhammed (a.s.v.) Efendimize bildirildiği şekliyle hüküm olunmuştur. 

 Şimdi, bizde, aklımızın erdiği kadar, bu kıssa’yı Hakikat-i Muhammed-î kanalından, Kûr’ân kaynağından gönlümüze “nüzül” indirmeye, almaya, idrak etmeye çalışalım. Nûh Sûresine başlamadan evvel küçük bir hatırlatma yapalım, mevzuumuzu iki yönlü (âfak-î ve enfüs-î) yâni nefsimizde ki ve dışımızda ki oluşumları itibariyle inceleme ve izah etmeye çalışacağız. Cenâb-ı Hakk her birerlerimize anlayan bir idrak, muhabbet dolu bir gönül, gayretli ve çalışkan bir nefs, ihsân etsin. Âmîn[58]

----------------

 فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّهِ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ {يونس/72}

 “Fe-in tevelleytum femâ seeltukum min ecr(in) in ecriye illâ ala(A)llâh(i) ve umirtu en ekûne mine-lmuslimîn(e)” Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana müslümanlardan olmam emredildi.” (10/72)

----------------

 Bu âyette de yol adabından bahedilmektedir. İrfan ehli yaptığı hizmeti Allah aşkına hiçbir ücret almadan ve kendisine gelenlerden her hangi bir beklentisi olmadan, ecrini-ücretide ancak Allah-Uluhiyet katındandır. Tabii şuda unutulmamalıdır ki kimsenin de memuru değildir. Haddi aşmamak ve rızaya muhali hareket etmemekte yol adabındandır.

----------------

 فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلاَئِفَ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنذَرِينَ {يونس/73}

 “Fekezzebûhu fenecceynâhu vemen me’ahu fî-lfulki vece’alnâhum halâ-ife veagraknâ-lleżîne kezzebû bi-âyâtinâ fenzur keyfe kâne âkibetu-lmunzerîn(e)” Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu! (10/73)

----------------

 Bu gemi “Nuh” necat teknesidir, her mertebenin kurtuluşu vardır. 

 NECAT vasfı ile ilgili olduğundan TERZİ BABA (1) kitabımızın (267/272) sayfalarında geçen NECAT NEDİR.? Bölümünü de buraya almayı faydalı olur düşüncesiyle uygun gördüm.

N E C A T N E D İ R

Bu kitabı derleyip düzenlerken, epey zamandır düşündüğüm bir hususu Terzi Babama sormayı düşünmüştüm, o da şuydu: 

Kendisinin vasfı “necat”tır, Nûh (a.s.) ın da vasfı “necat”tır. 

Acaba bu “necat”lar arasında ne fark var idi? 

Bir müsait zamanda sorduğum bu soruma verdiği cevabı şöyle olmuştur:

[Bu vasfı (necat) bana ilk defa Nûsret babam 01.08.1964 tarihli mektub ile izafe etmişlerdir. 

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, daha evvelce de belirttiğimiz gibi zuhuratlarımızda gösterilmişti. 

Daha sonra mânâ’da (İzmir) Ze.. anne tarafından tasdik edilmişti.

Daha sonra (B. G. İ.) rumûzlu kardeşimize 11.04.2003 Cuma 22.00 de “Vedudum Necat’tır, Necat’ım Vedud’dur,” tasdiği gelmiş.[59]

Böylece “necat” mânâ âleminden verilen bir vasfımız olmuştur.

Sakın ha ... Nûh neciyullah ile buradaki necat-ı karşılaştırıyoruz sanılmasın. 

Nûh (a.s.) Allah’ın (c.c.) büyük bir peygamberidir, biz ise aciz bir kuluz. Nûh (a.s.) ın hâli geneldir, bizim hâlimiz ise, özel (indi) dir, kimseyi bağlamaz, ancak bu zevkî bir hâl ve ilimdir. 

İbrânî lûgatında “NûH”un (RAHAT) mânâsına olduğu ifade edilmiştir. 

Hâl böyle olunca “Nûh neciyullah” mânâsı, Allah’ın o mertebedeki (rahat-ı huzur) ve kurtuluşu demek olur, ki her mertebede ayrı ayrı zuhur ve yaşantısı vardır. 

Şimdi özet olarak kısa kısa bunları incelemeye çalışalım. 

Aslında Kûr’ân-ı Keriym’in her yönü, hayâl ve vehimden necat’tır.

1. Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ı “balçık-toprak”tan halk etti. 

Toprak ise aslı itibariyle “Hikmet”tir.” (venefahtü) “içine rûhundan üfledi”. 

Böylece toprağın ağırlığından “hikmet” ile rûhun hafifliğine (necat-rahat-huzur) ile ulaşıp kurtulmuş oldu. İlk necat budur.

2. İdris (a.s.) çok ibadet ve riyâzat yapıyordu, böylece kendinde büyük bir lâtiflik hasıl oldu ve Cenâb-ı Hakk onu “mekânen âliyyen” “yüce mekâna” yükseltti. Böylece o da “hava” ki (kuvvet) tir, havai-yattan “nefs-i hevası”nın kuvvetinden necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.

3. Nûh (a.s.) kavmine uzun seneler nasihat etti “vester şevsiyab”, onlar Nuh-u dinlememek için sırtlarındaki örtülerini ters döndürüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu dinlemek istemediler. 

 Nihâyet Nûh tufanı oldu kavmi suda boğuldu. “SU” (ilim)dir, aynı zamanda da (hayat)tır. 

Nûh (a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi itibariyle ilim deryasında yüzerek necat bulup rahat ve huzura kavuştu. 

Kavmi ise, kendilerine ait olan hayatı, suya gark olarak bulduklarından dünyadan “necat”ları suda gark olmakla oldu.

4. Nemrud İbrahim’e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı.

“ya naru küni berden ve selâmâ” Cenâb-ı Hakk ateşe, “ey ateş soğu ve selâmette ol” dedi, bulunduğu yer gül bahçesi oldu.

“Ateş” (Azamet)tir, böylece Nemrud’un zahir, bâtın azameti İbrâhim’i yakamadı, çünkü üstünde “Hullet” esmâ-i ilâhiyyenin dostluk örtüsü ve kibriyası vardı. Böylece İbrâhim de ateş’ten necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.

Bu mertebelerdeki kişi “anasır-ı erba’a” beden yapımızı meydana getiren (dört ana unsur) “toprak, su, ateş, hava” ve bunların tabiatlarından Necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş olması lâzım gelmek-tedir.

5. Musâ (a.s.) kavmini Mısır’dan çıkarıp Kızıl denizden geçirerek Tûr-i Sîna da Tevrât-ı şerifi alması o mertebede ki (İsriyyet) “Hakk-a yürüyüş” ün necat-ı dır.

6. Meryem oğlu İsâ (a.s.) “ve eyyedna hu birûh’ül kûdüs” “biz onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile, beşeriyetinden necat bulup gök ehli oldu.

7. Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azab anlayışını rahmet anlayışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.

8. Fırka-i Nâciye : Bütün fırkaların (topluluk) hepsini kendi bünyesinde toplayıp bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da bünyesinde toplayarak (fırkalılık) farklılıktan kurtarıp kendi bünyesinde tevhid edendir.

Necat → kurtuluş; kurtuluş → istiklâl; istiklal → hürriyet; 

 Hürriyet → bağımsızlık; bağımsızlık → ulûhiyyettir.

Ulûhiyyet ise, → bütün âlemlerde necat’tır, ki “hubb”iyyet olan “mertebe-i Muhammed-i” dir.

Diğer mertebelerde mahalli olan necat, “mertebe-i Muhammed-i” de umumidir, yani bünyesinde her mertebenin “necat”ı vardır.

“Makam-ı Muhammed’i”den ümmet’ine geçen bu necat bu yönüyle diğer necatlardan ayrıdır, aradaki fark da budur.] Diyerek özetle Terzi Babam sorduğum soruyu böylece izah etmiş oldu.

----------------

 ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِ رُسُلاً إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَآؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ بِهِ مِن قَبْلُ كَذَلِكَ نَطْبَعُ عَلَى قُلوبِ الْمُعْتَدِينَ {يونس/74}

 “Summe be’asnâ min ba’dihi rusulen ilâ kavmihim fecâûhum bilbeyyinâti femâ kânû liyu/minû bimâ kezzebû bihi min kabl(u) kezâlike natbe’u alâ kulûbi-lmu’tedîn(e)” Sonra, onun ardından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara apaçık mucizeler getirdiler. Fakat onlar önceden yalanlamakta oldukları şeye inanacak değillerdi. İşte biz haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz. (10/74)

----------------

 Nuhiyet mertebesinin ardından farklı risalet yönleri kavimleri gönderilip onların mertebesinden apaçık mucizler ile önderildiler. Yalanlamakta olduklarından gönülleri mühürlendi.

----------------

 ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِم مُّوسَى وَهَارُونَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ بِآيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ {يونس/75}

 “Summe be’asnâ min ba’dihim mûsâ vehârûne ilâ fir’avne vemele-ihi bi-âyâtinâ festekberû vekânû kavmen mucrimîn(e)” Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Mûsâ ve Hârûn’u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular. (10/75)

----------------

 Firavun Nefsi emmare temsilcisi mudill esmâsı üzerine, Mûsâ a.s. esmâ-i ilahiyye-risalet mertebesi temsilcisi hadi esmâsı üzerine ve harun a.s. yardımcı olarak imamiyye hikmeti ile o kavmin sihirde ileri olmasından dolayı sihir ilmi ilmi ile gönderilmiştir. 

----------------

 فَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِندِنَا قَالُواْ إِنَّ هَذَا لَسِحْرٌ مُّبِينٌ {يونس/76}

 “Felemmâ câehumu-lhakku min indinâ kâlû inne hâzâ lesihrun mubîn(un)” Katımızdan kendilerine hak (mucize) gelince, “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler.

----------------

 Tâ-hâ sûresinde sihibazların mucizeyi sihir kabul etmeleri hakkında;

 قَالَ أَجِئتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَا

مُوسَىٰ

(Kâle e ci’tenâ li tuhricenâ min ardınâ bi sihrike yâ mûsâ.)

(Tâ-Hâ-20/57) “Sen bizi, sihrin ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ya Mûsâ?” dedi.”

**********

 Zâhiren Mısır arzına-yurduna yuva kurmuş olan Fir’âvn ve âvanesi, bâtınen ise, beden Mısrına yuva kurmuş olan nefs Fir’âvn’u kendisine gönderilen akıl Mûsâsı’na ki, aslı hakikat-i Muhammediyyenin Mûseviyyet mertebesi İnsân-ı Kâmilidir. Onlara geldiği zaman, kendisinde bulunan ulûmu diniyye yi ve zâhiri ahkâm-ı İlâhiyyeyi ve kendisinde bulunan bu hakikatlerin tezahürünü gösterince, onlar bunların kendilerinde bulunan hayal ve vehim kıyasları ile değerlendirmeye çalıştıklarından kendi nefislerinde bulunan vehmi kurgular ile bunları kendi yaptıkları gibi sihir zannettiler. Ve bu sihirler ile kendilerini Mısır yurdundan ve Mısır beden arzından çıkarmak istediklerini zannettiler. Ve bunun için mi geldin? Ya Mûsâ. Dediler.

**********

فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهِ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ

مَوْعِدًا لَّا تُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَا أَنتَ مَكَانًا سُوًى

(Fe le ne’tiyenneke bi sıhrin mislihî fec’al beynenâ ve beyneke mev’ıden lâ nuhlifuhu nahnu ve lâ ente mekânen suvâ.)

(Tâ-Hâ-20/58) “Öyleyse biz de sana mutlaka onun gibi bir sihir getireceğiz. Şimdi (sen), seninle bizim aramızda bir zaman (buluşma zamanı) (ve) bizim ve senin, ihtilâf etmeyeceğimiz uygun bir yer tayin et.”

**********

 Onlar, bu İlâh-î hakikatlerin “zâtî siryan” “zât-î tesir” ile olduğunu bilmediklerinden kendi bilgilerine kıyasen bunları da öyle hayal kurgu zannettikleri için mücadeleye girmeye meydan okumaya kalktılar. Ve bizde bunları gösteririz diye iki taraf içinde uygun bir zaman tespiti istediler. (buluşma zamanı) nefsin ve Rûh’un en uygun buluşma yerini ve zamanını tayin et, demeleri kendilerine olan nefsân-i benliklerinin hayali ve vehmi güvenine dayanarak seçimi Mûsâ’ya, yani akla bırakmışlardır.[60]

----------------

 قَالَ مُوسَى أَتقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءكُمْ أَسِحْرٌ هَذَا وَلاَ يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ {يونس/77}

 “Kâle mûsâ etekûlûne lilhakki lemmâ câekum(s) esihrun hâzâ velâ yuflihu-ssâhirûn(e)” Mûsâ: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi.

----------------

 Yine Tâ-hâ sûresi ile yolumuza devam edelim.

 قَالَ لَهُمْ مُوسَى وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللَّه

كَذِبًا فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرَى

(Kâle lehum mûsâ veylekum lâ tefterû alallâhi keziben fe yushıtekum bi azâbin, ve kad hâbe menifterâ.)

(Tâ-Hâ-20/61) “Mûsâ onlara şöyle dedi: “Size yazıklar olsun! Allah'a yalanla iftira etmeyin yoksa sizi azâbla yok eder ve (O'na) iftira eden(ler) hebâ olmuştur.

********** 

 Göstereceğiniz görüntüler asl olmayıp uydurma ve yanıltma olacağından, böylece halkı aldatmış ve güya bunlar Hakk’ın kuvvetiyle oluyormuş gibi olacağından “Allah’a iftira” etmeyin yani onun gücü ile oluyormuş gibi göstermeyin. Eğer nefs-i emmâre’den korkup böyle davra-anıyorsanız ahirette hebâ olmuş olursunuz.[61]

----------------

 قَالُواْ أَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَاءُ فِي الأَرْضِ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ {يونس/78}

 “Kâlû eci/tenâ litelfitenâ ammâ vecednâ aleyhi âbâenâ vetekûne lekumâ-lkibriyâu fî-l-ardi vemâ nahnu lekumâ bimu/minîn(e)” Dediler ki: “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet (devlet) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” (10/78)

----------------

 فَتَنَازَعُوا أَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَىٰ

(Fe tenâzeû emrehum beynehum ve eserrûn necvâ.)

(Tâ-Hâ-20/62) “Böylece işlerini (hilelerini), kendi aralarında görüştüler (tartıştılar) ve gizlice konuştular.”

**********

Mûsâ (a.s.)’ın bu kadar ağır konuşması karşısında sihirbazlar tereddütte kaldılar ve aralarında konuyu görüştüler.

********** 

قَالُوا إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَنْ يُخْرِجَاكُمْ

مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ الْمُثْلَى

(Kâlû in hâzâni le sâhirâni yurîdâni en yuhricâkum min ardıkum bi sihrihimâ ve yezhebâ bi tarîkatikumul muslâ.)

(Tâ-Hâ-20/63) “Bu ikisi gerçekten iki sihirbazdır. Sihirleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak ve üstün olan tarikâtınızı (yolunuzu, dîninizi), yok etmek istiyorlar.” dediler.”

**********

 Nefs-i emmâre yani Fir’âvn taraftarı olan hayal ve vehim. Akıl ve fikir hakkında “bu ikisi,” kendi zanları üzere hayal etikleri, akıl ve fikir hakkında kendi hayal ve vehim halkına, sizi beden yurdundan çıkarmak istiyorlar bunlar gerçekten sihirbazdır dediler.[62]

----------------

 وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُونِي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ {يونس/79}

 “Vekâle fir’avnu-/tûnî bikulli sâhirin alîm(in)” Firavun, “Bütün usta sihirbazları bana getirin” dedi. (10/79)

----------------

 Bilindiği o devirde mısırda sihirbazlık oldukça büyük bir alâka görmekteydi. Ve bu ilimde ileri gitmiş olan sihirbazlarını, nefs-i emmârenin bütün hayal ve vehim güçlerini toplayarak getirdi. 

Bir rivâyette Fir’âvn göre o günün ülkenin en meşhûr 72 sihirbazını toplamıştır.[63]

----------------

 فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُم مُّوسَى أَلْقُواْ مَا أَنتُم مُّلْقُونَ {يونس/80}

 “Felemmâ câe-sseharatu kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn(e)” Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, “Atacağınızı atın (hünerinizi ortaya koyun)” dedi. (10/80)

----------------

 Yine yolumuza Tâ-hâ sûresi ile devam edelim;

 قَالُوا يَا مُوسَى إِمَّا أَنْ تُلْقِيَ وَإِمَّا أَنْ نَكُونَ

أَوَّلَ مَنْ أَلْقَىٰ

(Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkıye ve immâ en nekûne evvele men elkâ.)

(Tâ-Hâ-20/65) “Ya Mûsâ, (asânı) sen mi atarsın yoksa önce atan biz mi olalım?” dediler.”

********** 

 Ya Mûsâ (asânı-aklını) senmi? Atarsın yoksa! Bizlermi atalım? Dediler.

**********

قَالَ بَلْ أَلْقُوا فَإِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ 

إِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَى

(Kâle bel elkû, fe izâ hıbâluhum ve ısıyyuhum yuhayyelu ileyhi min sıhrihim ennehâ tes’â.)

(Tâ-Hâ-20/66) “(Mûsâ (a.s.)): “Hayır, (siz) atın!” dedi. Böylece (onları attıkları) zaman onların ipleri ve asâları, kendisine, onların sihirlerinden dolayı “hızla hareket ediyor” gibi göründü.”

**********

O gün madenlerinden civa gibi madenler ile çeşitli sihirbazlık örnekleri göstermişler. Cıva sıcaklığın tesiri ile genişlediğinden, dışarıdan bakanlar hareket ediyor zannettiler. Bilindiği üzere her peygamber kendi döneminde hangi ilim ileri düzeyde ise o ilmin en kemâlli hali ile ortaya çıkmaktadır ki o mevcut ilmin beşer ilmi olduğunu, idrâk ettirerek o ilmin üzerinde, ilâh-î bir ilim olduğunu ortaya koymaktadırlar. Mûsâ (a.s.) döneminde sihirbazlık en ileri düzeyde imiş. 

**********

فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً مُوسَىٰ

(Fe evcese fî nefsihî hîfeten mûsâ.)

(Tâ-Hâ-20/67) “Bu sebeple Mûsâ , kendinde bir korku hissetti.”

**********

Düşmanını küçük görme, denir, işte Mûsâ (a.s.)’da karşısında bu kadar çok rakip görünce bir an bu şekilde hissetti. Kendisinde bulunan az da olsa vehim duygusu harekete geçmişti. Bu yüzden biraz tereddüt geçirdi. 

**********

قُلْنَا لا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الأَعْلَى

(Kulnâ lâ tehaf inneke entel a’lâ.)

(Tâ-Hâ-20/68) “Korkma! Muhakkak ki sen, sen üstünsün.” dedik.

**********

 İşte bu yüzden o anda “bizde” orada olduğumuzdan kelâm sıfatı ile “Korkma! Senin hakikatin bizim hakikatimiz olduğundan “sen, üstünsün.” dedik.

**********

وَالْقِ مَا فِي يَمِينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوا إِنَّمَا

صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ أَتَى

(Ve elkı mâ fî yemînike telkaf mâ sanaû, innemâ sanaû keydu sâhırin, ve lâ yuflihus sâhıru haysu etâ.)

(Tâ-Hâ-20/69) “Ve sağ elindekini (asânı) at, onların yaptığı şeyleri yutacak. Onların yaptıkları sadece sihirbaz hilesidir ve sihirbazlar, nereden gelirse gelsin ler, felâha (kurtuluşa) eremezler.”

**********

 Daha evvelce yere attığın gibi gene asânı yere at, Akıl Mûsâsının nûr-u ile onların yaptıkları hayali gösterileri bitki asıllı olan asân, Hakikatinde “Hay” ismini taşıyan bir kemâle erişerek onların nefs-i emmâreleri ile ürettikleri hayallerini gene aynı yoldan ortadan kaldıracaktır. Hangi kaynaktan gelirlerse gelsinler, hilelerle ürettikleri o oyunları ile “felâha-kurtuluşa” eremezler.[64] 

----------------

 فَلَمَّا أَلْقَواْ قَالَ مُوسَى مَا جِئْتُم بِهِ السِّحْرُ إِنَّ اللّهَ سَيُبْطِلُهُ إِنَّ اللّهَ لاَ يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدِينَ {يونس/81}

 “Felemmâ elkav kâle mûsâ mâ ci/tum bihi-ssihr(u) inna(A)llâhe seyubtiluh(u) inna(A)llâhe lâ yuslihu amele-lmufsidîn(e)” Sihirbazlar atacaklarını atınca, Mûsâ dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez. (10/81)

----------------

 Sihirbazlar nefsi emarenin hayal yönünü ortaya atınca Mûsâ a.s. bu vehimden başka bir şey değildir. Uluhiyet metebesi nefsi emarenin hayalini elbet boşa çıkaracaktır-çıkarmıştır.

-----------------

 فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ هَرُونَ

وَمُوسَىٰ

(Fe ulkıyes seharatu succeden kâlû âmennâ bi rabbi hârûne ve mûsâ. )

(Tâ-Hâ, 20/70) “Bunun üzerine sihirbazlar secde ederek yere kapandılar. Biz: “Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine îmân ettik.” dediler.”

**********

 Mûsâ (a.s.)’ın asâsını yere attıktan sonra onların yaptıkları bütün sihirlerini yutunca sihirbazlar bu işin beşer işi olmadığını anlayarak secdeye kapandılar. Ve yakîn imânı ile “Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine îmân ettik.” dediler.” Nasıl ki, Allah’ın tecellisi Mûsâ (a.s.) a ağaçtan görünmüştü, sihirbazlara da bu tecelli Mûsâ’dan görünmüş oldu, bu hakikati anlayan sihirbazlar, meslekleri icabı asâ’nın yılan olmasını ilâh-i bir hâl olduğunu halktan daha evvel anladılar.[65] 

----------------

 وَيُحِقُّ اللّهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ {يونس/82}

 “Veyuhikku(A)llâhu-lhakka bikelimâtihi velev kerihe-lmucrimûn(e)” Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir. (10/82)

----------------

 قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ

الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرُ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ

مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ

أَيْنَا أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَى

(Kâle âmentum lehu kable en âzene lekum, innehu le kebîrukumullezî allemekumus sihra, fe le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilâfin ve le usallibennekum fî cuzûın nahli ve le ta’lemunne eyyunâ eşeddu azâben ve ebkâ.)

(Tâ-Hâ-20/71) “(Fir’âvn): “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Muhakkak ki o, gerçekten size sihir öğreten, sizin büyüğünüzdür (ustanızdır). Bu durumda mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çap-razlama keseceğim. Ve sizi mutlaka hurma ağacına asacağım. Ve böylece hangimizin azâbı daha şiddetli ve daha kalıcı (imiş) gerçekten bileceksiniz.” dedi.”

**********

 Nefs-i emmâre, (Fir’âvn)u hayal ve vehmin, tabileri olan sihirbazlara “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Fir’âvn bu sözüyle kendinin hâlen daha beden mülkünde gerçek hâkim olduğuna inanmaktadır ve kendinden başkasına inanmalarına tahammülü yoktur. Olağan dışı hadiselerin sadece sihir ile yapıldığını zanneden Fir’âvn, Mûsânın akl-ı külden gelen aklını ve kudret elini kullanarak Cenâb-ı Hakk’ın oradan kudret zuhuru yaptığını anlayamadığından ondan meydana gelen hadiseyi de sihir zannederek sizin ustanız, diyerek sihir ilmini tasdik etmiş olmaktadır. Bu yüzden, Fir’âvn kendisine tabi olmayan eski sihirbazların el ve ayaklarını kendilerine daha büyük azab olması için çapraz olarak yani sağ ayağını kestirirse sol kolunu kestirmiştir. Âyette ifade edilen hurma ağacına asmak ise onlara daha dünyada iken rahmettir. Çünkü hurma kesrette vahdeti ifade ettiğinden daha burada dünya da, iken kesret yoluyla vahdete erdiler demek olur.

********** 

قَالُوا لَنْ نُوْثِرَكَ عَلَى مَا جَاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ

وَالَّذِي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَا أَنْتَ قَاضٍ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ

الْحَيَوةُ الدُّنْيَا

(Kâlû len nu’sireke alâ mâ câenâ minel beyyinâti vellezî fataranâ fakdi mâ ente kâdin, innemâ takdî hâzihil hayâted dunyâ. )

(Tâ-Hâ, 20/72) “Bize gelen mûcizeler karşısında asla seni tercih etmeyiz (üstün tutmayız). Çünkü bizi, O fıtratlandırdı. Bu durumda sen, yapacağını yap. Fakat sen, ancak bu dünyâ hayatında yaparsın.” dediler.”

********** 

 Bu mûcizeler herkese geldiği halde eski sihirbazlar “Bize gelen mûcizeler” demektedirler, çünkü bu mûcizeler onlarda karşılığını bulduğundan ve faaliyete geçtiğinden onlara gelmiş oldu. Diğerlerine ise lâfzen geldi ise de içlerinde yer etmediğinden geldiği gibi gitmiş oldu. Kim onları kabul etmiş ise, kabul edenlerin o mûcizeler burhanı-delili oldu. Bu yüzden eski sihirbazlarda meydana gelen yakîn imanının meydana getirdiği irade ve kararlılık ile seni (üstün tutmayız) dediler. Çünkü bizi, O fıtratlandırdı. Yani bizim gerçek hakikatimizi bu yolla bize bildirmiş oldu, oda şudur. Her bir insanda esmâ-i İlâhiyyenin tamamı vardır, ancak bir terkip içindedir. Kişi bu terkibi kendi ihtiyaçlarına göre kullanması lâzımdır, nasıl kullanacağı da reçetesinde, Peygamber olan ma’nevi doktorlar tarafından bildirilmiştir, kim bunlara uyarak nefsi ile mücadele ederek nefsinin isteklerini bir tarafa bırakıp Hakk’ın isteklerine öncelik tanırsa ebedi hayatında da bu dünya hayatında da ruhen ve vicdanen huzur bulur. Ancak bu dünya da geçici olarak bazı bedeni ve diğer sıkıntıları olsa da ahirette ebedi rahat ve saadete ulaşmış olur. O anda bunları idrak etmiş olan eski sihirbazlar. “yapacağını yap.” Diyerek Hakk’a olan güven ve imanlarını ortaya koymuşlardır. Senin hükmün ancak bu dünya da geçer, bu dünyanın tamamı da zâten geçicidir diyerek, Fir’âvn’a ve nefsi emmâreye tabi olmayacaklarını bildirmişlerdir.

**********

ـإِنَّا آمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَا

أَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ السِّحْرِ وَاللَّهُ خَيْرٌ وَابْقَى

(İnnâ âmennâ bi rabbinâ li yagfire lenâ hatâyânâ ve mâ ekrehtenâ aleyhi mines sihri, vallâhu hayrun ve ebkâ.)

(Tâ-Hâ-20/73) “Muhakkak ki biz, hatalarımızı ve ona karşı sihirden bize zorla yaptırdığın şeylerden bizi, mağfiret etsin diye Rabbimize îmân ettik. Ve Allah, daha hayırlıdır ve daha bâkidir.”

********** 

 Eski sihirbazlar, sözlerine devam ederek, Mûsâ’nın delâletiyle “biz Rabbimize îmân ettik.” Bu yüzden daha evvelce “sihirden bize zorla yaptırdığın şeylerden bizi, mağfiret etsin” Gafur ve rahîm isimleri ile bizim günahlarımızı örtsün. Senin geçici hükümdarlığına göre Allah, daha hayırlıdır ve daha bâkidir.” Dediler.

**********

إِنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّمَ لَا يَمُوتُ

فِيهَا وَلَا يَحْيَىٰ ﴿١٥﴾

(İnnehu men ye’ti rabbehu mucrimen fe inne lehu cehenneme, lâ yemûtu fîhâ ve lâ yahyâ.)

(Tâ-Hâ-20/74) “Muhakkak ki kim Rabbine suçlu olarak gelirse, o takdirde mutlaka cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar.”

********** 

 “Kim Rabbine suçlu olarak gelirse,” yani dünyada iken yaptığı suç ve günahlarının ağırlığı ile Hakk’tan tamamen uzaklaşmış olarak kıyamet günü huzuruna gelirse, dünya da iken kendine yol ve azık hazırlığı yapmadığı için, Allah’ın rahmetinden gadabına, “cehenne-me” atılır. “cehennem onun içindir.” Mükellefiyeti ve süresi bittiği için, yeni bir ibadet üretimi yapamaz. Dünyada iken ruhani vasfını kaybettiğinden cehennemin malzeme-sinden olan maden sınıfına düşmüş olur, böylece insan-i vasıflarını kaybettiğinden, bir bakıma kurtuluş olan, insan-i olüm ile bir daha ölmez, yani maden mertebesinde madeni hayatı ile hayatına devam eder. Bu hayatada gerçek ma’nâ da hayat denemiyeceğinden, “Orada ne ölür, ne yaşar.” Burada belirtilen bu tablo aslında çok mühim bir hakikati de haber vermektedir. 

 “Orada ne ölür, ne yaşar.” Denmek sûretiyle gaybi olan bir kimlikten bahsedilmektedir. Ancak bu kimliğin ne yaşaması ve ne ölmesi vardır, denmek sûretiyle de hiçbir kimliği olmadığı da belirtilmektedir. Bir bakıma ölüm, ihtiyari ve ızdırari de olsa gidiş üzere hâl değiştirmek olduğundan bir kemâlât demektir. Yaşam ise geliş olduğundan o da bir kemâlâttır. Bahsedilen hâl üzere “ne ölüm, ne yaşam” “ne geliş ne gidiş” olmadığına göre, bu kemâlâtlar yoktur. Ve bu durağan bir haldir, bu hâl ise yokluktur. Ancak o varlığın bünyesinde evvelce dünya da iken nefsi yönden bir varlık var olduğundan yaşamını sürdürmeye başladığı bu mertebede gerçek kimliği olan cennet kimliğini oluşturamadığından bu kimliği yok hükmündedir. İşte esas ızdırap da budur.[66] 

----------------

 فَمَا آمَنَ لِمُوسَى إِلاَّ ذُرِّيَّةٌ مِّن قَوْمِهِ عَلَى خَوْفٍ مِّن فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ أَن يَفْتِنَهُمْ وَإِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الأَرْضِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ {يونس/83}

 “Femâ âmene limûsâ illâ zurriyyetun min kavmihi alâ havfin min fir’avne vemele-ihim en yeftinehum ve-inne fir’avne le’âlin fî-l-ardi ve-innehu lemine-lmusrifîn(e)” Firavun ve ileri gelenlerinin kötülük yapmaları korkusu ile kavminin küçük bir bölümünden başkası Mûsâ’ya iman etmedi. Çünkü Firavun, o yerde zorba bir kişi idi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi. (10/83)

----------------

 Fir’âvn kendisine tabi olmayan eski sihirbazların el ve ayaklarını kendilerine daha büyük azab olması için çapraz olarak yani sağ ayağını kestirirse sol kolunu kestirmiştir. Onun için Mûsâ a.s. kavminin küçük bir kısmı (tarikat) mertebesinin imânı ile iman ettiler. Diğerleri nefsi emmare korkusundan iman etmediler. Firavun, kendisini “ala rab” yüce rab olarak görüyor ve bu ilâhlık iddâsıyla aşırı gidenlerdendi.

----------------

 وَقَالَ مُوسَى يَا قَوْمِ إِن كُنتُمْ آمَنتُم بِاللّهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّسْلِمِينَ {يونس/84} 

 “Vekâle mûsâ yâ kavmi in kuntum âmentum bi(A)llâhi fe’aleyhi tevekkelû in kuntum muslimîn(e)” Mûsâ, “Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a iman etmişseniz, eğer O’na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O’na tevekkül edin” dedi. (10/84)

----------------

 Mûsâ a.s. eğer İslâm olup iman Allah’a iman etmiş iseniz,

Mü’minler bu takdirde Allah’a güvensinler yâni Cenâb-ı Hakk diğer isimleri zikretmiyor ve Allah ismini zikrederek, esmâ ve sıfât mertebelerine değil zât mertebesine güvenin hedefiniz Allah câmi’ ismi olsun demek istiyor.

----------------

 فَقَالُواْ عَلَى اللّهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ {يونس/85}

 “Fekâlû ala(A)llâhi tevekkelnâ rabbenâ lâ tec’alnâ fitneten lilkavmi-zzâlimîn(e)” Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!” (10/85)

----------------

 Mü’minler de Allah’a güvendik yâni Allah ismini zikrederek, esmâ ve sıfât mertebelerine değil zât mertebesine güvendik hedefimiz Allah câmi’ ismidir. Daha sonra da esmâ mertebesi itibariyle “na” zâti olarak Rablarına yönelerek nefsi emarenin zalim topluluğunun şiddetine maruz bırakma diyorlar.

----------------

 وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ {يونس/86}

 “Veneccinâ birahmetike mine-lkavmi-lkâfirîn(e)” Bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar. (10/86)

----------------

 Geçmiş sayfalarfa Yunus/73 âyet yorumunda “necat”ın mertebelerş topluca yazılmıştı. 

 Bu mertebenin necâtı;

Musâ (a.s.) kavmini Mısır’dan çıkarıp Kızıl denizden geçirerek Tûr-i Sîna da Tevrât-ı şerifi alması o mertebede ki (İsriyyet) “Hakk-a yürüyüş” ün necat-ı dır.

Ve Bakara sûresinde necât’ın daha önce nasıl verildiği;

(Bakara-2/49) (Ve iz necceynaküm)

O vakti hatırla ki; biz size kurtuluş verdik, demek ki zamanlarımız arasında bazı zamanlar var ki Cenâb-ı Hakk o zaman içerisinde bize kurtuluş necat veriyor, işte biz hep Hakk istikametinde olduğumuz zaman o necat bize hangi saatlerde gelmiş ise, o saati yakalayabiliriz, ama Hakk yolunda olmazsak, herhangi bir zamanda necat-ı İlâhiyye kurtuluş vesilesi bize gelir ise de, biz orada olmadığımız için bizi bulamaz gider ve o rahmette başkasının olur, ama biz kendimizde olduğumuz sürece, kendi evimizde olduğumuz sürece, evimize birisi gelse kapıyı çalsa içerde olduğumuzdan o misafiri hemen içeriye alırız o necat’ı kullanırız. 

 Burada Cenâb-ı Hakk, sizi Biz kurtardık diyor, zaman ve mekân ötesinde olan bir Allah bu kelimeyi konuşur mu hiç! Peki bu fir’âvn ve âilesi ne yapıyorlardı, size kötülüklerle azab ediyorlardı, yani nefsi emmâre senin veled-i kalp olan gönül evlâdına azab ediyordu, onu rahat bırakmıyordu, sizin erkek evlâtlarınızı kesiyordu ve kız çocuklarınızı bırakıyordu, bakın ne kadar açık bir ifade, erkek çocukları fir’âvn’un kesmesi, yani nefsi emmârenin kesmesi ne demek? Kişide meydana gelen veled-i kâlb olan erkek evlâdı yani İlâh-î ilimleri kesiyordu ve kendinden meydana gelen hayal ve vehim kızlarını bırakıyordu, işte bu erkek evlâtları nefsi emmâre tarafından kesildiği sürece kişinin erkek bir evlâda sahip olup onu kendisine vâris etmesi mümkün değil, kızlar çoğaldıkça hayal ve vehmi artmış oluyor insânın, işte erkekten kasıt İlâh-î hakikatleri idrak etmek, kızdan kasıtta, hayal ve vehmi anlamak, bizdeki nefsi emmâre de Hakk’la ilgili olan şeyleri keser, gerçek irfaniyyet sohbetini dinletmez uykuyu getirir keser, gaflet getirir mâni olur yani ama dünyevi şeylerin yolunu açar, daha çok onu dinletmeye çalışır. İşte bu o mertebe sahipleri için Rab’binden azîm bir belâydı bu.[67] 

----------------

 وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى وَأَخِيهِ أَن تَبَوَّءَا لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُواْ بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ {يونس/87}

 “Veevhaynâ ilâ mûsâ veehîhi en tebevveâ likavmikumâ bimisra buyûten vec’alû buyûtekum kibleten veakîmû-ssalâ(te) vebeşşiri-lmu/minîn(e)” Mûsâ’ya ve kardeşine, “Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele” diye vahyettik. (10/87)

 ----------------

 Mûsâ (a.s) ve kardeşi Harûn (a.s) imamiyye hikmetine kardeşine “Mısır” da hazırlanması istenen evler…

 “Mim ve Sır” Hakikat-i Muhammediyeyi, Museviyyet mertebesinden sırlayacak gönül evleri hazırlayın ve bu evi namaz kılacak hale getirin. Evler museviyet mertebesinden namaz kılınacak mahallerdir. Namazı ikame edin ayağa kaldırın kıyam etttirin ve bundan sonra bu mertebenin rüknü olan rükü’yü edin. İnananları museviyet mertebesi ile müjdele…

----------------

 وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلأهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُواْ حَتَّى يَرَوُاْ الْعَذَابَ الأَلِيمَ {يونس/88}

 “Vekâle mûsâ rabbenâ inneke âteyte fir’avne ve meleehu zîneten ve emvâlen fî-lhayâti-ddunyâ rabbenâ liyudillû an sebîlik(e) rabbenâ-tmis alâ emvâlihim veşdud alâ kulûbihim felâ yu/minû hattâ yeravû-l’azâbe-l-elîm(e)” Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar Elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler.” (10/88)

----------------

 Mûsâ a.s. Rububiyet-esmâ mertebesi bizim rabbimiz diyerek, Firavun nefsi emmareye geçici dünya nimet ve zineti verdin. Rububiyet ve esmâ-i ilahiyyeyi nefsi emmare istikametinde mi? Kullansınlar diye. Ey rabbimiz nefsi emmare ile kazandıklarını silip, süpür gönüllerini bağla, darlık var. Onlar “Elim” elem “Elif-Lam-Mim” İnsan-ı kamil den gelen azabı görünceye kadar iman etmezler. Ama bu mertebe görme mertebesi olmadığı için zaten göremezler. 

----------------

 قَالَ قَدْ أُجِيبَت دَّعْوَتُكُمَا فَاسْتَقِيمَا وَلاَ تَتَّبِعَآنِّ سَبِيلَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ {يونس/89}

 “Kâle kad ucîbet da’vetukumâ festekîmâ velâ tettebi’ânni sebîle-llezîne lâ ya’lemûn(e)” Allah da, “Her ikinizin de duası kabul edildi. Öyleyse dürüst olmakta devam edin ve sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin” dedi. (10/89)

----------------

 وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ {يونس/90}

 “Vecâveznâ bibenî isrâ-île-lbahra feetbe’ahum fir’avnu vecunûduhu bagyen ve’advâ(en)(s) hattâ izâ edrakehu-lgaraku kâle âmentu ennehu lâ ilâhe illâ-llezî âmenet bihi benû isrâ-île ve enâ mine-lmuslimîn(e)” İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” dedi. (10/90)

----------------

 Mısırdan çıkış kızıl denizden geçiş. 

(Tâ-Hâ-20/77-79)

وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ

لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا

تَخْشَىٰ

(Ve lekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî fadriblehum tarîkan fîl bahri yebesen, lâ tehâfu dereken ve lâ tahşâ.)

(Tâ-Hâ-20/77) “Ve andolsun ki Biz, Mûsâ’a vahyettik ki: “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! (Fir’âvnun size) yetişmesinden korkma ve (suda boğulmaktan da) endişe etme!”

********** 

 Fir’âvn ve taraftarlarının bu gösteride Mûsâ (a.s.)a yenik düşmelerinden sonra Mûsâ (a.s.) artık bir şeyler yapma zamanının geldiğini hissediyor ve bekliyor idi. İşte bu hâl içinde. “evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî” “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Dedik. İşte böylece İshak (a.s.) dan başlayan “Benî isrâîl” in “esri-isr” gece yolculuğu, yani ma’nâ yolculuğu bir başka hâl üzere tekrar burada Tenzih-mertebe-i Mûseviyyetten, kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktır. 

 Bir bakıma gece yolculuğu nefs ve beden zulmeti karanlığında Hakk’ın nurunu arama çalışmalarıdır. Bu da yapılan zikirlerle ve ibadetlerle olmaktadır. Ayrıca gece karanlığı, henüz daha yoğun madde-anasır beden elbisesi giymemiş olan ervah’ın batındaki lâtif varlıklarıdır. Onların vücûda-görüntüye gelmeleri için geçireceği yolları da “isr” dir. 

 Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! Sana verdiğimiz asâ ve kol kudretiyle suya vurarak, senin suda başladığın “isr” gece yolculuğunun bir başka aşamasına gelmiş olmaktasın. O gün seni nasıl suda boğulmaktan kurtardığımız gibi korkma kavminle beraber gene kurtarırız. Kuru yol ise şeriat-ı Mûseviyye’dir. Ve o yoldan karşıya geçtiler. 

**********

فَاتَّبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِ

مَا غَشِيَهُمْ 

(Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.)

(Tâ-Hâ-20/78) “Böylece Fir’âvn ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).”

********** 

 Nefsi emmâre ve askerleri, akıl Mûsâ’sı, fikir Hârun’u nu ve onların halkını, takib ederek kendilerini de aynı halde zannederek arkalarından denize girdiler. Bunun üzerine su onların üzerine kaparak bu su ile gark olmuş-nefesleri kesilmiş oldu. Benî İsrâîl-e kuru bir yol olan aynı geçit, onları boğan su oldu. 

********** 

وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَى

(Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.)

(Tâ-Hâ-20/79) “Ve Fir’âvn, kavmini dalâlette bıraktı ve (kavmini) hidâyetten men etti.”

********** 

 Nefs-i emmâre kendi tâbilerini hayal ve vehimle aldatarak dalâlette bıraktı ve böylece hidayetten men etti.[68] 

**********

Bakara sûresindeki Firavun ve ailesinin boğulmasının yorumu;

وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنجَيْنَاكُمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ

# (50) Ve iz feraknâ Bikümül bahre feenceynaküm ve ağrakna le fir'âvne ve entüm tenzurun;

 * Hani, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Fir’âvn âilesini suda boğmuştuk.

 Yine o vakti hatırlaki, size denizi yardık, onu da hatırlayın, yine size necat verdik sizi kurtardık fir’âvn ve çevresindekileri boğduk, sizde bakıp seyrediyordunuz bu hâdiseyi, Biz yaptık bu işleri; İşte bakın nefsi emmârenin yani fir’âvn’un ölüm yeri burası, ölüm yeri derken hükmünün kalktığı yer burası, bir insân başlangıçta şeriat mertebesinde de olsa, tarikat mertebesinde de olsa nefsi emmâresi fir’âvn gibi önünde dikiliyor ama ne zaman ki Mûseviyyet mertebesinden bir “Hâdi-HidÂyet” gelecek, bir kurtarıcı gelecek, bunlarda ilham, idrak ve şuurun geldiği zamanlar işte, bunun içinde onun talepçisi olmak lâzım, Kızıldeniz olduğu söylenen denizi yardık demesinden maksat, hayalinde varettiğin hayal denizi, beşeriyetinle, aklı cüz’inle meydana getirdiğin hayal denizi, insânoğlunun burasını aşması mümkün değil, ta ki Hakk’tan bir necat gelecek, bir kurtuluş gelecek, bir Mûsâ gelecek ve asasıyla vuracak, oradan Oniki yol açılacak.

 Her tarikatın yolu kendine göre ayrı bir yol demektir, yeter ki o tarikat isminin ifadesi olan gerçek yolunu bilmiş, bulmuş olsun ve o yoldan gitmiş olsun yoksa o yolun kendisine açılmaması mümkün değildir, eğer yol açılmıyorsa ya dervişte aksaklık vardır ya Mûsâ’da aksaklık vardır fakat Mûsâ gerçek Mûsâ ise o yolu açar mutlaka ve dervişte gerçek bir dervişse Mûsâ’nın açtığı yoldan geçer eğer geçilmiyorsa eksikliği aramamız gerekiyor. 

Firavun’u ve çevresini, orada gark ettik, boğduk, sizde bakıp duruyordunuz; 

 Beni İsrâîl Mısır’dan çıktıktan sonra fir’âvn onları gönderdiğine pişman oldu ve arkasından ordusuyla birlikte geldi, önlerinde deniz arkalarında fir’âvn ve ordusunun olduğunu gören Yahudiler şaşırdılar, panik yapmaya başladılar, Mûsâ (a.s.) bu durumda Rab’binden niyaz etti, Cenâb-ı Hakk’ta ona elindeki âsâyı suya vur dedi, Mûsâ (a.s.) On iki defa muhtelif yerlerde asasını suya vurunca On iki yol açıldı (Not: burada açılan denizin dibindeki kumlar dünyada güneşi bir defa gördü ve sonra deniz tekrar kapandı) Cenâb-ı Hakk o suyu öyle bir hâle getirmişki, o su açıldıktan sonra buz dolabında donan su gibi donup kalmış, şeffaf bir şekilde ve açılan On iki yoldan giden beni İsrâîl’in hepsi birbirini görmüşler, kalpleri mutmain olsun, huzurlu olsun diye bu şekilde olmuş, beni İsrâîl’in son ferdi bu yoldan karşıya geçtikten sonra fir’âvn ve ordusu oraya ulaşmış, fakat girme cesaretini gösterememişler, su kapanır diye, fakat o anda Cenâb-ı Hakk Cebrâîl (a.s.) ı bir kısrağın üzerinde suya göndermiş, fir’âvn’un altındaki at kısrağı görür görmez o da onun arkasına takılmış yoksa fir’âvn kendi isteğiyle oraya girmiş değil, at üstünde fir’âvn’u götürüyor, arkasındaki orduda fir’âvn gidiyor diye onun arkasından yola giriyorlar, ne zaman ki bütün ordu denize giriyor, o anda su üstlerine çöküyor, fir’âvn suya batıp boğulmak üzereyken “ben Mûsâ’nın Rabbine imân ettim” diyor “Lâ ilâhe illâllah” diye fakat o kabul edilmiyor tabi müşahedeli olduğu için, bir müddet sonra bütün ordu suyun dibinde kaldığı halde fir’âvn’un cesedi suyun üstüne çıkıyor, buradaki hikmet şu, zâhir olarak bile olsa Kelime-i Tevhid’i söyleyen bir kişi mutlaka fayda sağlar. Nefsimizde aynı şekilde, ne zaman ki biz kendimize ait yolu bulup hayal ve vehmin dışına çıkacağız, Mûsâ gelecek yani bizi götüren kimse olan irfan ehli, arifibillâh bize yol açacak biz o yola girdiğimiz zaman yani hayal ve vehmin dışına çıkmaya başladığımız zaman, nefsi emmâre’nin aslı hayale dayandığından o kendi anasına ulaşıp kendi anasında boğulmuş olacak, fakat Kelime-i Tevhidi telâffuz ettiği için bizde hayatını sürdürecek ama gerçeği olarak, işte ondan sonra karşıya geçtiğimizde o bize yardımcı olacak, bizi arkamızdan kovalamayacak, elimizden tutup yanımızda yardımcı olacak inşeallah, işte o mertebe itibarıyla gerçek tarikat ve yaşantısı budur.

 Ve sizde buna bakıp duruyordunuz; sanki bu oyunlar başka bir yerde oynanıyormuş gibi, bizler de cesedimiz üzerinde oynanan, duygularımız üzerinde oynanan bu oyuna aklımız itibarıyla bakıp duruyoruz, seyrediyoruz, işte nefsini bilen demek bu fiilleri itibarıyla, duyguları itibarıyla, aklı itibarıyla kendini tanıyabilmiş olan kendi nefsini bilen kimse demektir bu da bizim aklı külden gelen o mertebedeki zuhurumuz veya temsilci tarafımız, işte o bakıp duruyor seyrediyor çünkü müşahede ehli.[69] 

 Fusûs’ül Hikem Mûsâ fassında Firavunun boğulma hakkındaki imanı hakkında;

10/90) Ve cavezna Bi beniy israiylelbahre feetbeahüm fir'avnü ve cünudühu bağyen ve adva* hatta iza edrekehül ğareku kale amentü ennehu lâ ilâhe illelleziy amenet Bihi benu israiyle ve ene minel müslimiyn;

İsrailoğullarını denizden geçirdik... Firavun ve ordusu haddi aştı ve düşman olarak onları izledi... Tâ ki boğulma hâli Ona erişince: "İman ettim ki tanrı yoktur, ancak İsrailoğullarının kendisine iman ettiği vardır. Ben müslimlerdenim" dedi.

İşte bu iman sebebiyle Musa (as) Firavunun kudreti aynı oldu. Böyle olunca Cenab-ı Hak Firavunu temiz ve temizlenmiş olarak ruhunu aldı. Onda zahir ve batın kirlerden habislikten bir şey kalmadı. Havasatı zahire ve batıneden bir şey kalmadı çünkü kalben iman etmiş idi. Yeni bir günah işlemesine vakit kalmadan boğularak vefat etti. Bir kafir imana gelince o dakikaya kadar evelce kendisinden sadır olan küfür ve masiyet kirlerinden temizlenir. Onda havasatı zahiriyeden bir şey kalmadı, çünkü bir kafir imana gelince üzerine gusul etmek vacib olur. Halbuki Firavun su içinde helak oldu. Yani o anda gusul etmiş oldu. 

Su içinde iman ederek ölmesi onun için aynı zamanda gusul olur, böylece Hakteala onu mutahhar olarak kabz eyledi. İmdi Allahüteala davayı rububiyet gibi bir kötülüğe cüret eden Firavunun imanını dilediği kimseler hakkında değiştirebileceğine inayetine alemet kıldı. Ta ki o kimse Rahmet-i İlahiyeden ümitsiz olmaya.[70]

----------------

 آلآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ {يونس/91}

 “Âl-âne vekad asayte kablu vekunte mine-lmufsidîn(e)” Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. (10/91)

----------------

 Bu konu hakkında yine Fusûs’ül Hikem de; 

Binâenaleyh atîde gelecek olan kavline nazaran, Fir'avn'ın imanı sıhhati hakkındaki bu muhâkemât Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden muktebes­tir. Ve bu tarz tefsir Hz. Şeyh'e ilkâ buyrulmuş olan maânî zümresindendir. Şu halde katidir. Ve eğer Fir'avn'ın îmânı sahîh ol­masa idi, Hz. Şeyh'e bu tarz tefsir ilkâ olunmaz ve belki bu ma'nânın aksi inzal olunur idi. 

Saniyen: Farz edelim ki Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı hakkındaki ibârât-ı Fusûs kat'î olmayıp cevaz ve ihtimâle müstenid olsun; ve bu­nun için Hz. Şeyh Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı hakkında tevakkuf edip atîde gelecek olan kavlini îrâd eyle­miştir. Şu halde Ftitûhât-ı Mekkiyye'nin altmış ikinci babında Firavn'ın müebbed-fi'n-nâr olduğunu beyân etmek bu tevakkuf ve zehaba mugayir düşmez mi? Zîrâ bir kimse bir mes'ele hakkındaki kanâat-i kafisini beyân ettikten sonra, yine o mes'ele hakkında tereddüd ve İhtimâl dâiresinde beyân-ı mütalaa etse, bu iki hükümden birisi zâid olur. 

Hz. Şeyh'in âsâr-ı aliyyesiyle asla alâkası olmamakla berbâber, ehl-i zahire hitaben şu nükteyi ihtar edeyim ki: Fütûhât-i Mekkiyye 590 ve Fusûsul-Hikem ise 628 sene-İ hicriyyelerinde iz­hâr buyurulmuştur. Böyle olmakla beraber her iki eser-i âlî dahi kalb-i Şeyhi Ekber'i hâtem-i velayet mişkâtinden münzel olduğu için ikinci babında münderic olan şu, 

 Ma'nâ-yı şerifi: "Dört taife nârdadır, ondan çıkmazlar. Ve onlar Allah Teâlâ üzerine mütekebblr olanlardır; Fir'avn ve emsali gibi ki, rubübiyyeti Allah Teâlâ'dan nefy edip kendi nefsi için iddia eden kimsedir. Fir'avn: (Kasas, 28/38) dedi ki: "Semâda benim gayrim olan bir ilâh yoktur" demeği murâd eder. Ve gurur ve onun gayri dahi bunun gibidir. Ve ikinci taife müşriklerdir. Ve onlar Allah Teâlâ ile beraber ilâh-i ahar ittihâz edenlerdir Ilh..." ibaresi alınmakla iktifa olunursa, efkâr Bâlî Efendi hazretlerinin mütâlâasına meyi eder. Velâkin Hz. Şeyh Fütühât-ı Mekkiyye'nin otuz kadar ma­hallinde îmân-ı Flr'avn'ın sıhhati hakkında beyanâtta bulunurlar. Ezcümle Fütûhât'ın 198. babında on ikinci tevhîdde şu ibareler mündericdir:

Ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ Fir'avn'ın îmânını tasdik buyurdu. (Yûnus. 10/91) âyet-i kerîmesi onun îmânının ihlâsına delildir. Eğer Fir'avn îmânında muhlis olmaya idi. Hak Teâlâ onun hakkında a'râb hakkında buyurduğu gibi: 

(Hucurât. 49/14) der idi Binâenaleyh Allah Teâlâ muhakkak Fİr'avn'ın îmânına şehâdet eyledi. Halbuki cevaz olmadıkça Allah Teâlâ hiçbir kimsenin tevhidinde sıdkina şehâdet buyurmaz. Ve Fir'avn îmânından sonra isyan etmedi. Şu halde Allah Teâlâ onu tâhir olduğu halde kabz eyledi. Ve bir kâfir mûslüman olduğu vakit onun üzerine gusl vâcib olup, Fir'avn'm garkı ise kendisi için gusldür. Ve Allah Teâlâ'nın onu bu halde ahz etmesi haysiyyetiyle âhiret ve dünyâ nekâlinden tathîrdir. Ve bunu haşyet sahibi olan kimseler için ibret kıldı. Ve onun îmânı gargara hâlinde bulunan bir kimsenin îmânına benzemedi. 

Zîrâ gargara hâlinde bulu­nan kimse müfârık olduğuna sûret-i kat'iyyede mükmdir. Halbuki bu gark, burada böyle değildir. Zîrâ Fir'avn deryayı mü'minler hakkında kuru bir halde gördü; bildi ki, bu hâl îmanları sebebiyle onlar için vâki' oldu. Böyle olunca Fir'avn mevti mûkın olmadı. Belki onun zannı üzerine hayât gâlib geldi. Binâenaleyh onun mertebesi [Nisa, 4/18) diyen muhtezırın mertebesi değildir. Ve Fir'avn küffârdan olduğu halde ölen kimseler den değildir. İmdi onun emri Allah Teâlâ'ya râci'dir."İşte Hz, Şeyh (r.a.)in îmân-ı Fİr'avn'ın sıhhati hakkındaki mütalaaları budur. Fütûhât'ın altmış ikinci babı müstakıllen nârdan adem-i huruca sebeb olan ahvâlin beyânına dâirdir.

 Burada Fir'avn ve Nemrûd'un misâl olarak zikri, mahzâ zikr-i mahal irâde-i hâl kabi­linden olur. Zîrâ Fir'avn birçok seneler da'vâ-yi rubûbiyyet etti. Ve onun bu hâli şübhe yok ki nârdan adem-i huruca sebeb olacak ahvâlden İdi. Velâkin Kur'ân'ın şehâdeü vech ile kable'l-mevt îmân etmekle ve onun bu îmânının sıhhatine zâhir-i Kur'ân'dan muktebes olan delâil burhan olmakla da'vâsında musırran fevt olan Nemrûd'-dan ayrıldı. Fir'avn'in sıhhat-i îmânı hakkındaki tefsîrâttan fârig olduktan son­ra Hz. Şeyh'in buyurması iş bu tefsîrâtın adem- kat'iyyetine delâlet etmez. Belki Hz. Şeyh âdet-i seniyyeleri vech ile emri, edeben Hazret-i Hakk'a havale buyururlar. Nitekim Fass-ı Âdemî'de buyurmuşlardır. Hakikatte Hakk'a râci' olmayan hiçbir emr yoktur. Binâenaleyh tevakkufa değil, edeb-maallâha mahmul olur.

Sâlisen: Mademki Kur'ân ve Hadîs'de Fİr'avn'ın nârda muhalled olacağı hakkında bir sarahat yoktur; ve Kur'ân'ın zahirinden anlaşılan dahi onun sıhhat-i îmânının cevazıdır; ve zâhir-i Kur'ân bu tefsirin hilâfına müsâid değildir; şu halde Fir'avn'ın adem-i sıhhat îmânına hüküm için istinâd edilecek hiçbir delil yoktur. Binâenaleyh bu husus mahall-i tevakkuf olamaz. Zîrâ tevakkuf ancak delâilin taâruzu hâlinde olur. Mevlânâ Câmî, Abdürrezzâk Kâşânî, Dâvûd Kayseri ve Abdullah Bosnevî ve Abdülganî Nâblusî ve emsali ekâbir (k.A.e.) hazarâtı kendi şerhlerini bu esâsât dâiresinde yazmış olma larıyla Hz. Şeyh'e iftira etmiş olamazlar.

 Zîrâ Bâlî Efendi hazretleri nin buyurdukları gibi kümmelîn-i muhakkikinden olan bu zevat-âliyenin Hz. Şeyh'in rûhâniyyetine ittisalleri olmadığı kabul edilemez. Ve Bâlî Efendi hazretlerinin "Sahih değildir" dediği Davüd-Kayserî hazretlerinin bâlâda mezkûr kavli Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz doksan sekizinci babında münderic olan kavl-i Şeyh-i Ekber'in hülâsasıdır. Binâenaleyh Dâvûd-ı Kayseri haz retlerinin bu mütâlâası sahih olmayınca Hz. Şeyh'in mütalaası dalı sahîh olmamak lâzım gelir. Bu ise asla vârid değildir. Bâlî Efendi hazretleri ibâre-i Fusûs'ta her birisi imânı Fir'avn'ın makbûliyyetine ve sıhhatine delîl-i kat'î olmadığını kendi şerhinde beş madde ile beyân ettiğinden bu beş veçhe burada cevâb i'tâsı da münâsib görüldü;

Evvelen: Hz. Şeyh'in kavli Hak Teâlâ'nm İbrâhîm (a.s.)dan hikâyeten ﴿٦٣﴾ قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَسْئَلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ Enbiyâ, 21/63) kavli kabilinden olmak muhtemeldir. Bu surette Asiye'den sâdır olan bu kavi Mûsâ (a.s.) için yed-i Fir'avn'dan katilden necat oldu.

 Mûsâ (a.s.) Fir'avn için îmân sebebiyle ister kurret-i ayn olsun ister olmasın müsâvîdir. Zîrâ Musa'nın hayâtına sebeb oldu. Îmânı sahîh olmadığı takdirde an-hikmetin bu kelâmın sudûrundan dolayı kizb lâzım gelmez. Çünkü o, katilden necattır, Nitekim dediği gibi de vâki' oldu. Maahâzâ Âsiye bu kavli teşewuk-ı veledden katilde olan şeyden dolayı ancak murâd-ı Fir'avn üzere söyledi. Zîrâ sıbyân ebeveynin kurret-i aynidir. Şu halde Mûsâ (a.s.] zamân-ı sahavetinde Fir'avn'ın kurret-İ ayni oldu. Böyle olunca Âsiye (Kasas, 28/9) kavlinde sıhhat-ı îmâna ihtiyâç olmaksızı sâdık oldu.

Cevap: Bu beyânın rûh-ı ma'nâsı şudur ki: Cenâb-ı Âsiye Musa'yı sevimli bir çocuk olarak gördü. Fir'avn'ın katl edeceğinden korktu. Flr'avn'ın kalbinde çocuk muhabbeti olduğunu bildiği İçin Fir'avn'ın arzusuna muvafık olarak: Bu çocuk benim ve senin için göz nurudur, onu öldürmeyiniz; belki bize menfaati olur, dedi. Ve Fir'avn çocuk sevdiği için Musa (a.s.) zamân-ı sahavetinde Fir'avn'ın göz nuru oldu; ve Âsiye'nin bu sözü ile katilden kurtuldu. Şu halde Âsiye bu sözü zevci olan Fir'avn'ın Musa'yı sevmek suretiyle Intlfâ'ım kasd eylediği için onu katilden kurtarmak mülahazasıyla söyledi. Ve bu sözünde kazib olmadı.

Demek ki bu söz Âsiye'nin ilminden ve dirayet ve fetânetinden mütevellid bir sözdür. Ve bunu kalbinde merhameti olan herbir dirayetli kadın zevc-i zâlime karşı söyleyebilir. Bu ise ilâhî söz ile konuşan olmak değildir. Belki mizâc-gîrâne bir sözdür. Diğer taraftan sıbyân ebeveynin göz nuru olabilir ise de; gerek Âsiye ve gerek Fir'avn cenâb-ı Mûsâ'nın ebeveyni olmadığından bu i'tibâr ile onların göz nuru olamaz. Binâenaleyh Musa'nın zamân-ı sahavetinde Fir'avn'ın göz nuru olması vârid değildir. Zîrâ Fir'avn gibi bir cebbar, sevmek suretiyle intifa' etmek için Musa'dan başka kendisine istediğinden a'lâ binlerce çocuk tedârik edebilir idi.

 Fir'avun'un Musa'yı / sevmesi ve okşaması asla kendisi için nef değildir. Böyle olunca cenâb-ı Mûsâ Hz. Şeyh-i Ekber'in metn-i şerifte alf, buyurduğu gibi Fir'avn'ın ancak îman sebebiyle göz nuru olur. Demek ki Allah Teâlâ garkı indinde Fir'avn'a bir îman i'tâ eyledi ki, bu îmân sebebiyle Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın göz nuru oldu. Halbuki Fir'avn îmân etmekle gark olmaktan halâs olamadı. Şu halde îmânının semeresini âlem-i şehâdette göremedi. Bu i'tibârla Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın göz nuru olamaz. Binâenaleyh bu îmânın semeresini görmek âhirete kaldı. Ve ahlrette [semeresi] görülecek îmân ise, makbul ve sahih olan îmândır.

 Ve işte Allah Teâlâ'nm inde'l-gark Fir'avn'a i'tâ eylediği bu îmân-ı makbul ve sahih ile Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın göz nuru olur. Ve bu surette de cenâb-ı Âsiye ilâhî sö İle konuşan olmuş olur. Çünkü Fir'avn'ın akıbeti böyle olacağını bilmediği halde, onun için cenâb-ı Musa'nın göz nuru olacağını söyledi. Eğer Fir'avn bu imânının semeresini dünyâda iktitâf edemediği gibi, âhirette dahi göremeyecek İdiyse, Müsâ (a.s.) Flr'avn'm hiç de göz nuru ola­maz; bilakis onun sebeb-i belâsı olur. Çünkü mülk-i sûrîsi onun eliyle muzmahil oldu; ve hayât-ı sürîsinln zevâliyle de azâb-ı ebedîye iriftar olacaktır. Ve bu surette de cenâb-ı Âsiye'nin manasız kelâmı lâzım gelir. Ve manasız sözu ise nutk-ı ilâhî olamaz. Ve keza cenâb-ı Âsiye'nin nef i mazhar-i kemâl ve Fir'avn'ın nef i dahi ancak nâiliyyet-i îmân olmuş olur. Binâenaleyh İbâre-i Fusûs sûrel-i kat'tyyede îmân-ı Fir'avn'ın sıhhatine delâlet eder.

Saniyen: Hz. Şeyh-i Ekber'in kavli îmânın vücûdu hakkında nasstır. Bu kelâm onun sıhhat-i îmânına, ya'nî sübût-İ îmânın cevazından dolayı onun nefine ve vaktinde vâki' ol-mamasından dolayı adem-i nefine delâlet etmez. Zîrâ îmân min-İndillâh gelen şeyi tasdîktir. Ve makbûliyyet dahi vakit hasebiyle kendisi için lâzım olan tasdik mâhiyyetinden hâriçtir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ﴿١٥٨﴾ هَلْ يَنْظُرُونَ اِلاۤ اَنْ تَاْتِيَهُمُ الْمَلۤئِكَةُ اَوْ يَاْتِىَ رَبُّكَ اَوْ يَاْتِىَ بَعْضُ اَيَاتِ رَبِّكَ يَوْمَ يَاْتِى بَعْضُ اَيَاتِ رَبِّكَ لا يَنْفَعُ نَفْسًا اِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ اَمَنَتْ مِنْ قَبْلُ اَوْ كَسَبَتْ فِۤى اِيمَانِهَا خَيْرًا قُلِ انْتَظِرُوۤا اِنَّا مُنْتَظِرُونَ (En'âm, 6/158).

Cevap: Cenâb-ı Şeyh'in kavl-i kafisine nazaran Fir'avn'ın sıhhat-i îmânına delâlet eder. Çünkü Fir'avn'ın îmânı sahîh olmadığı takdirde bâlâdaki cevâpta izah olunduğu üzere Mûsâ (a.s.)ın ona asla nefi olmamış olur. Ve Fir'avn öyle bir günde îmân etti ki, o gün [En'âm, 6/158) âyet-i kerîmesine mâ-sadak değildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) atîde gelecek olan ibârât-ı kat'iyye ile bu dakikayı îzâh buyurdukları gibi Fütûhât-ı Mekkiyye'nin bâlâda zikr olunan yüz doksan sekizinci babında tasrîh buyururlar.

Sâlisen: Cenâb-ı Şeyh'in kavli, ihbârât-ı ilâhiyyede Hak Sübhânehü'nun inayetine birçok deliller bulundugu için, Fir'avn'ın sıhhat-İ îmânına delil değildir. Binâenaleyh sıhhat-i îmânının, dilediği kimseye Hakk'ın inayetine delîl olmasına ihtiyâç yoktur.

Cevap: Bu ibarenin mâkabli ve mâ-ba'di mütâlâa ve muhakeme olunursa hey'et-i mecmuasından Hz. Şeyh'in Fir'avn'ın sıhhat-i îmânını sûret-i kat'iyyede murâd ettikleri anlaşılır. Gerçi Hak Teâlâ'nın inayetine deliller pek çok ise de, da'vâ-yı ulûhiyyet gibi bir şenaate mücâseret eden Fir'avn gibi bir cebbara âhir vaktinde Hakk'ın îmân-ı sahîh ve makbul nasîb etmesi, Hakk'ın inayetine bir âyet-i azîmedir. Zîrâ Hakk'ın bu gibi mezâhiri nadiren zahirdir. Râbian: Hz. Şeyh'in kavline gelince ihtimâldir ki. Fir'avn Allah'ın rahmetinden me'yûs olmadığı velâkin rahmet-i ilâhiyyeyi recâ eylediği halde imâna mübâderet etmiştir. Halbuki recâ, rahmet vaktinde vâki' olmadığı için kâflr ola­rak kalmıştır. Nitekim güneş magribden tulü' ettiği vakitte nâsın kâffesi îmân ederler. Bu îmân ise ancak recâdan neş'et eder. Zîrâ onlar meyus değillerdir; ve îmâna mübâderet ederler. Lâkin recâları ve îmânları vaktinde vâki' olmadığı için hepsi kâfirdirler. İmdi flıbârât-ı llâhiyyede va'd ve vaîd gelen şeylerin inkişâfından dolayı îmân-ı Fir'avn ihtiyardan hâriç ve zarurî olarak vâki' oldu. Bu hususta şerh edenlerin bazıları aynen M. Arabi Hz lerinin düşündüğü tarzda kabullenmişler ve o tarzda izahat vermişlerdir, bazıları da başka türlü kendi düşüncelerine göre yorum yapmışlar onlar da böyle, böyle diye yazmışlardır.[71]

----------------

 فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ {يونس/92}

 “Felyevme nuneccîke bibedenike litekûne limen ḣalfeke âye(ten) ve-inne kesîran mine-nnâsi an âyâtinâ leġâfilûn(e)” Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersizdir. (10/92)

----------------

 31. Paragraf:[72]

Binaenaleyh Fir'avn, helake teyakkun üzere değil, necata teyakkun üzere. Benî İsrail'in îmân ettiği şeye îmân etti. İmdi teyakkun ettiği vâki' oldu; lâkin irâde ettiği suretin gayri üzere. Binâenaleyh Allah Teâlâ ona kendi nefsi hakkında azâb-ı âhiretten necat verdi; ve bedenini halâs etti. Nitekim Hak Teâlâ "Senin halfinde olan kavme bir âyet olman için bugün biz sana bedenin ile necat veririz" فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurdu. Zîrâ, eğer suretiyle gâib olsa idi, kavminin çoğu, ihticâb etti, derler. Böyle olunca, o olduğu bilinmek için, sûret-i ma'hûdesiyle meyyiten zahir oldu. Şu halde necat hissen ve ma'nen âmm oldu. Ve üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimse, ona bütün âyet gelse azâb-ı elîmi görmedikçe, ya'nî azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça / îmân etmez. Böyle olunca Fir'avn bu sınıftan çıktı. İşte bu, öyle bir zahirdir ki, Kur'ân onunla vârid oldu (31).

Ya'nî Fir'avn helake bekleyerek değil, kurtuluşu bekleyerek îmân etti; ve bu beklediği ettiği kurtuluş dahi vâki' oldu. Oldu amma, onun murâd ettiği suretin gayri üzere. Zîrâ o. gark olmaktan kurtulacağını zannetmiş idi. Halbuki bundan halâs olamadı; uhrevî azabdan kurtuluş buldu. Ve ölüsü sahile çıkmakla kaybolmadan kurtuldu. Nitekim Hak Teâlâ: فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurur ki: "Biz bugün sahile ilkâ etmek suretiyle sahile çıkarmak suretiyle sana bedenin ile kurtuluş veririz; ve ruhunu bedeninden kurtarırız; ve yarın onu âhiret azabından halâs ederiz.

 Tâ ki senden sonra gelecek olan kavme senin bu hâlin kudretime bir âyet ve nişân-ı azîm olsun" demektir. Bu âyet-i kerîmenin şu tarz tefsirine i'tirâz edenler bulunabilir mütalaasıyla فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ 10/92 hitâb-ı ilâhîsi hakkında îzâhât i'tâsı münâsib görüldü. Bu ayet hakkında biraz izahat vermemiz münasib görüldü. Şöyle ki: Fir'avn küfründe ısrarlı olaydı, kelime-i tevhidi telaffuz etmezdi. Mademki tevhîd etti. mutlaka fenalıktan sakındığı yöneldiği bir şey var idi. Peygamberine îmân eden bir kimsenin muradı hiç şüphe yok ki, evvelâ azâb-ı uhrevîden, sonra dünyâda, kendisine müteveccih olacak olan kahr-ı ilâhîden kurtulmaktır. Dünyâda gark suretiyle vâki' olan kahr-ı ilâhîden kurtuluş bulamayan Fir'avn, eğer azâb-ı uhrevîden dahi kurtuluş bulamayacak ise, kurtuluş vadinin mahmulü kalmaz. 

Eğer kaydına nazaran bu necat, ancak Fir'avn'ın ruhsuz cesedinin sahile çıkmasıdır, denecek olursa cevaben deriz ki: Gark suretiyle ölen bir kimsenin ruhsuz cesedi ister sahile ilkâ olunsun, ister ka'r-ı deryada nâbûd olsun, yok olsun müsavidir. Sahile ilkasında meyyit için bir fâide olmadığından böyle bir kimseye: "Biz sana kurtuluş veririz" va'di mânâsız olmak lâzım gelir. Halbuki va'd-i ilâhî Hak'tır, mânâsız olamaz. Binâenaleyh Fir'avn hakkında mev'ûd olan, vaad olunan kurtuluş, ruhunun zulmet-i bedenden çıkması ve âhirette de azâb-ı uhrevîden halâsıdır. Şu halde bu necat hissen ve ma'nen umûmî olur. Beden-i Fir'avn'ın sahile ilkasına gelince: Bu da onun rubûbiyyetine i'tikâd eden kavminin, bu i'tikâdı kuvvet bulmamak İçin, arkaya kalanlara bir âyet idi.

 Zîrâ eğer cesedi gâib olaydı, kavminin pek çoğu. Fir'avn Rab olduğu cihetle semâya urûc etmek suretiyle veya başka bir suretle insanlardan gizlenme etti, derler idi. Binâenaleyh diğer insanlar gibi, Fir'avn'ın dahi denizde boğulduğu bilinmek için, ölüsü sahile ilkâ olundu; ve belli olan cesedi halk nazarında zahir oldu. İmdi üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimseye zamanının peygamberi tarafından ne kadar âyât ve mu'cizât gösterilse hepsini birer suretle te'vîl edip azâb-ı elimi görmedikçe, ya'ni azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça îmân etmez. Zira bu kimsenin ilm-i ilâhîde sûbût bulan ayn-ı sabitesi, mazhar olduğu İsm-i ilâhî muktezâsmca şekavet üzerinedir.

 Vücûd-i kevnîde" zuhur eden ve o ismin âyînesinden ibaret olan bu kimsenin suretinde, elbette şekavet eseri zahir olur. Binâenaleyh gayri mec'ûl olan onun istt'dâd-ı ezelîsi dünyâda ne kadar âyât-ı mûziha ve mu'cizât-i bahire görse îmân etmemesini iktizâ eder. Nitekim Ebû Cehil Bedir gazasında katledilerek öldürülmek üzere bulunduğu sırada kendi katiline hitaben: ya'nî "Şu hâl-i kati içinde muhalefetten pişman olmadığımı sahibin olan Muhammed'e (a.s.) söyle!" dedi. Yani bu öldürülüş halimle bir köle tarafından öldürülüyor iken bu şartlar içinde Muhammed’e muhalefetten pişman olmadığımı bildir demiştir. İşte ayan-ı sabitesi şekavet üzere olduğundan ölüm anında dahi pişman olmaz.[73]

----------------

 وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مُبَوَّأَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ فَمَا اخْتَلَفُواْ حَتَّى جَاءهُمُ الْعِلْمُ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ {يونس/93}

 “Velekad bevve/nâ benî isrâ-île mubevvee sidkin verazeknâhum mine-ttayyibâti femâ-htelefû hattâ câehumu-l’ilm(u) inne rabbeke yakdî beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yahtelifûn(e)” Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir. (10/93)

----------------

 Bu âyet-i Kerime yorumu için İz-Terzi Baba 2024 Kurban bayramı sohbeti ilgili âyetlerine kulak verelim…

Bakara (2/57) mealen Diyanet meali, Elmalı’lı Hamdi Yazır meali iki muteber mealde de veriyor. 

“Bulutu üstünüze gölge yaptık.” Zâti âyet bak Cenâb-ı Hakk biz yaptık, diyor. Bir başkası tarafından bulut üstüne gölge yapıldı. Diye bakıldığında bir başkası anlatıyor. Âyeti kerimede ki ifade edildiği ama burada bulutu üstünüze biz gölge yaptık diyor, zâti âyet… 

“Size kudret helvası ile bıldırcın indirdik verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yeyin dedik. Onlar verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle bize zulm etmediler. Fakat kendilerine zulm ediyorlardı.” Elmalı’lı Hamdi Yazır “Ve üstünüze o bulutu gölgelik çektik ve size kısmet ettiğimiz hoş rızıklardan yeyin diye üzerinize hem kudret helvası hem bıldırcın indirdik. Zulmü bize etmediler. Lakin kendilerine ediyorlar.” Şimdi konunun ince tarafı bu âyette üzerinize hem kudret helvası hem bıldırcın indirdik nereden indirdik? Nereden indirdik? Nereden indirdik? 

Dinleyici: Efendim gökten indirdik.

T.B: Kimse düşünmez, hiç düşünmeyiz.

Müfessir iki kelime oraya koyabilir. Kendi de kendine sorabilir. İyi de nereden indi. Nüzül… Ezberci, nüzül ezberci hep gökten indirildi. Tamam, gökten indirildi. İyi de göğün neresinden indirildi. Kardeşim neden demiyor dünyanın bir tarafından aldık da bu tarafa aktardık. Dünyanın başka bir yerinde de buldu. Eti var, helva da var. Köyün birinde helva yapıyorlar. Kendi alır oradan bir melek gönderir alır. O helvaları müsaade edin başka yerde ihtiyacı olanlar var. Ama gökten indirdik daha evvelki âlemlerde bulunan… 

Dinleyici: Eee! Şeylerden bu tarafa mı aktarıldı. 

T.B: Öyle mi? Değil mi? Bilmiyorum. 

Düşünelim bakalım ne kadar üzerinize hem kudret helvası, irmik helvası, peynir helvası demiyor. Ve bıldırcın indirdik. Âyet-i kerimenin açık ifadesine göre indirilenlerin gökyüzünde bulunan dünya benzeri içinde başka bir insan topluluğu sülalesi olan yerden geldiği anlaşılmaktadır. 

Bir daha okuyun gökyüzünün insanları efendi âyeti kerimenin açık ifadesine göre bak çok açık üzerinize hem kudret helvası bıldırcın eti indirdi. İndirdik, nüzul ettik, nazil oldu. 

İbrâhîm'e a.s. gelen öyle âyetin yeri geldiği zaman göreceğiz onu da âyeti kerimenin açık ifadesine göre indirenler indirilenlerin gökyüzünde bulunan dünya benzeri içinde başka bir insan topluluğu sülalesi olan yerden geldiği anlaşılmaktadır. 

Dinleyici: Efendim bu âyetler… 

T.B: Bir Dakika… Biz bir insan topluluğu ve bir sülaleyiz. Arabı, beyazı kırmızısı neyse hepsi bir sülaledir. 

Dinleyici: Efendi babacığım şimdi bu âyetler bâtıni yorumluyorlar ya, şimdi siz zâhirde böyle bir şey yorum… 

T.B: İşte onu diyorum. Siz zâhir gerçektir, onu diyorsunuz ki bunu kendi bünyemize aldığımız zaman da kendi gönül âlemimiz bıldırcın eti bıldırcın nerenin hayvanı gökyüzü hayvanıdır. Evet, gönül âleminin uçucu kuşları, Evet ya Gönül âleminden haber getiren bıldırcın burada sadece dediğiniz gibi bâtını yorum zâhiri yorumları var. Evet, zâhir alıyor. 

Dinleyici: Zâhiri yorumları var ama ne kadar değişik bir yorum, eyvallah. 

T.B: Tefsir yok görmedim tek insan türü tek insan tipi üzerine kurmuşlar bütün ulema bilgiler nasıl bu kadar dar kalmışlar. Anlamak mümkün değil. 

Buyurun Hoş geldiniz. Maşallah, buyurun buyurun güzel güzel. 

Misafir: Allah razı olsun… 

T.B: Adanalı kardeşlerimiz. 

Baştan okuyorum âyeti kerimenin açık ifadesine göre indirilenlerin gökyüzünde bulunan dünya benzeri içinde bir insan topluluğu sülalesi olan yerden geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü helva insan yapısı bıldırcın ve bıldırcın dünya hayvanlarından uçucu ve eti yenilen dediğimiz hayvandır. Bunlar da bunlar da dünyamız benzeri üzerinde iskan olan gezegenlerin varlığını açık olarak göstermektedir. 

Bakara (2/61) mealen okuyorum. 

“Hani Ey! Musa biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayacağız. Yalvarda o bize yerden biten sebze kabak sarımsak mercimek soğan versin demiştiniz. O da size üstün olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz. Öyleyse inin şehre istedikleriniz orada var demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi onların Allah'ın âyetlerini inkar ediyor peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı. Elmalı’lı Hamdi Yazır yorumu. 

“Ve bir vakit ya Musa bir türlü yemeğe kabil değil katlanamayacağız. Artık bizim için Rabbine dua et bize arzın yetiştirdiği şeylerden sebzesinden soğanından çıkarsın dediniz ya o hayırlı olanı o daha daha aşağı olan değişmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya inin o vakit size istediğiniz var dedi. Üzerlerine zillet ve meskenet binası kuruldu. Ve nihayet Allah'tan bir gazaba değdiler.” Evet, öyle çünkü Allah'ın âyetlerine küfrediyor ve haksızlıkla peygamberleri öldürüyorlardı. Evet öyle çünkü isyana daldılar ve aşırı gidiyorlardı. (2/61) âyetinde bahsedilen husus gökteki başka gezegenlerden gelen yiyecekleri değil kendi arzımızda olan bize arzın yetiştirdiği şeylerden sebzesinde kabağından sarımsağın mercimeğe soğanından çıkarsın dediniz ya o hayırlı olanı o daha aşağı olanla değişmek mi istiyorsunuz? İfadeleri bu konuda da oldukça manidardır. 

Şimdi bir evvelki âyette gökyüzünden onu bıldırcın eti indirdik, diğeri neydi helva indirdik. Bunlar bir müddet beni İsrail'e geldi geldikçe bundan bıkmadı. Ve yarına da kalsın, belki yarın gelmez diye istiflediler. Ama bozuldu ertesi gün çürüdü. Şimdi Cenâb-ı Hakk yiyeceğiniz kadarı yiyin kalanını bırakın dedi. Onlara istif yapmayın dedi. Ama onlar yarın aç kalırız belki gelmez, diye onları toplamaya çalıştılar. Ve bir müddet sonra bıkmaya başladılar. Bize gökten değil yerden pırasa, Lahana, mercimek soğan getir dediler. Gökyüzü nimetini istemediler. 

Yeryüzünden çıkanı işte nefsi emmare gök nimetleri gelse de yine dönebiliyor. Toprak nefsi emmare halini gösterebiliyor. Ortaya gökyüzü yiyeceklerinin yanında soğan, sarmısağın, mercimeğin ne hükmü olur? Ama onlar alışkın oldukları o yiyecekleri istiyorlar. 

Dinleyici: Önce gökyüzünden geleni mi yiyorlardı? 

T.B: Evet, onu yediler… 

Tih, sahrasından geçerken çiftçilik yapamıyor, avcılık yapamıyor, bir şey yapamıyor nereden rızıklarını kazanacaklar. Cenâb-ı Hakk onlara onları gökyüzü gıdasında gıdalandırdı. Sonra Yahudi milleti bu bıktılar. İsyan ettiler bizi hep ondan yedirme, bize alışık olduğumuz arzdan toprak gıdaları yedir dediler. 

----------------

 فَإِن كُنتَ فِي شَكٍّ مِّمَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ فَاسْأَلِ الَّذِينَ يَقْرَؤُونَ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكَ لَقَدْ جَاءكَ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ {يونس/94}

 “Fe-in kunte fî şekkin mimmâ enzelnâ ileyke fes-eli-llezîne yakraûne-lkitâbe min kablik(e) lekad câeke-lhakku min rabbike felâ tekûnenne mine-lmumterîn(e)” Eğer sana indirdiğimiz şeyden şüphe içinde isen, senden önce Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma! (10/94)

----------------

 Efendimiz (s.a.v.) in şüphe içinde olması düşünülmez. Onun şahsinda biz ümmetine daha önce indirilen Museviyet mertebesi kitabının da Kûr’ân içinde gerçeği-hakikati gelmiştir. İşte bu gerçek tarikat mertebesini anlatan âyet-işaretlendendir. Onun için tarikat mertebesinden şüpheye düşmemek için hayalden ve vehimden uzak durarak buraya müracaat etmek gerekir.

----------------

 وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِ اللّهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِرِينَ {يونس/95}

 “Velâ tekûnenne mine-llezîne kezzebû bi-âyâti(A)llâhi fetekûne mine-lhâsirîn(e)” Sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma! Yoksa zarara uğrayanlardan olursun. (10/95)

----------------

 إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ {يونس/96}

 “İnne-llezîne hakkat aleyhim kelimetu rabbike lâ yu/minûn(e)”

----------------

 وَلَوْ جَاءتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُاْ الْعَذَابَ الأَلِيمَ {يونس/97}

 “Velev câet-hum kullu âyetin hattâ yeravû-l’azâbe-l-elîm(e)” Şüphesiz, haklarında Rabbinin sözü (hükmü) gerçekleşmiş olanlar, kendilerine bütün mucizeler gelse bile, elem dolu azabı görünceye kadar inanmazlar. (10/96-97)

----------------

 Binâenaleyh böyle olan kimseler, elim azabı görme­dikçe, ya'nî ba'de'l-mevt azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça Allah'a ve pey­gambere îmân etmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ buyurur. ﴿٩٦﴾ اِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لايُوءْمِنُونَ

 ﴿٩٧﴾ وَلَوْ جَاۤءَتْهُمْ كُلُّ اَيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الاَلِيمَ 

(Yûnus, 10/96-97). Böyle olunca Fir'avn dünyâda kable'lmevt îmân etmekle, azâb-ı uhrevîyi görmedikçe îmân etmeyen sınıftan çıktı. Elîm azabı görmeden îmân eden mü'min sınıfına dâhil oldu.

Fir'avn hakkındaki bu kelime o kadar açık bir şeydir ki, Kur'ân bu zahir olan şeyle vârid oldu. Yani zuhura çıktı bu kadar açık bir zuhura çıktı. Şu halde Fir'avn'ın şekâvet-i ebediyyesine, ebedi şekavetine hükm edenlerin bu hükümde ısrarları ve bu bâbda te'vîlâta kıyam etmeleri tevilat göstermeleri duyulmuş değildir. İşte Fir'avn hakkında Hz. Şeyh (r.a.) efendimizin hükm-i âlîleri bu kadar açıktır; ve ibâre-i Fusûs'ta tevak­kufa delâlet edecek bir şey yoktur.[74]

----------------

 فَلَوْلاَ كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلاَّ قَوْمَ يُونُسَ لَمَّآ آمَنُواْ كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الخِزْيِ فِي الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ {يونس/98}

 “Felevlâ kânet karyetun âmenet fenefe’ahâ îmânuhâ illâ kavme yûnuse lemmâ âmenû keşefnâ anhum azâbe-lhizyi fî-lhayâti-ddunyâ vemetta’nâhum ilâ hîn(in)” Yûnus’un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus’un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık. (10/98)

----------------

 30. Paragraf:

Ve Hak Teâlâ'nın فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mü'min, 40/85 ve اِلا قَوْمَ يُونُسَ Yûnus. 10/98) kavline gelince, bu [Yûnus, 10/98) istisnasında olan Hakk'm kavli ile âhirette onlara nef vermeyece­ğine delâlet etmez. Binâenaleyh bunu murad etti ki, onlardan dünyâda ahzi ref etmez. Bunun için Fir'avn, ondan îmânın vücûdu ile beraber ahz olundu. Bu, onun emri, o saatte intikâle müteyyakkin olan kimsenin emri olduğuna göredir. Ve karîne-i hâl muhakkak onun intikâlden yakın üzere olmadığını i'tâ eder. Zîrâ o, Mûsâ (a.s.)in asâsıyla denize vurması sebebiyle, zahir olan kuru yolda mü'minlerin yürüdüklerini müşahede etti. İmdi Fir'avn îmân ettiği vakitte muhtezırın hilâfına olarak, helake müteyakkın olmadı. Bunun için ona mülhak olmaz (30).

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fir'avn'ın îmânı hakkında yukarıda geçen beyanâtı yani daha evvel firavunun imanı hakkındaki açıklamaları tetmîmen tamamlayıcı olarak buyururlar ki: Fir'avn'ın sıhhat-ı îmânını kabul etmeyen taife, Fir'avn'ın îmânı korku îmânı olduğunu ölüm öncesi korku imanı olduğunu ve korku îmânı ise فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mümin, 40/85) ya'nî "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." burada da iki türlü iman olduğunu söylüyor, birisi ölüm anında korkudan veya herhangi bir şeyden çaresiz halde kaldığı zaman ettiği imandır. Firavunun imanı bu iman değildir diyor. Yani son anda ruh kabzedileceği zaman iman kabul edilmez deniyor ya, bazıları Firavunun imanı ölüm anında yaptığı bir imandır diye karar vermişlerdir. Bir de iman-ı muhtezir, can çekişirken verdiği iman. Can çekişirken verdiği iman aslında ölümü ölümün kendine geldiğini hissettiği zamanda verdiği imandır diyorlar. Ama Firavunun hali böyle değildir. O anda ölüm anında olduğunu bilmiyordu diyor. Hayatta olarak iman etti diyor. 40/85 ayetinde "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." (Mümin, 40/85); "Kavm-i Yûnus müstesna olmak üzere" yunus kavmi bu sistemin dışında اِلا قَوْمَ يُونُسَ (Yûnus, 10/98) "İbâdı hakkında carî olan Allah'ın âdetidir" (Mümin, 40/85) âyet-i kerîmeleri mucibince fâide vermeyeceğini iddiâ ederlerse de, bu [Yûnus süresindeki] âyet-i kerîmede اِلا قَوْمَ يُونُسَ istisnası korku îmânı âhirette fâide vermeyeceğine delâlet etmez. Bu âyet-i kerîme ile Hak Teâlâ hazretlerinin murâd-ı aliyyesi, korku imânın sâhiblerine, dünyâda müteveccih olan azabın merfû' olmayacağını kaldırılmayacağını beyândır. Fi'l-hakîka da Yûnus' kavminden gayrisinden azâb-ı dünyâ ref edilmedi. Yunus (as) aralarından çıktıktan sonra azab ver meleri gerekiyorken onlar müstesna olmak üzere dünyada Yunus kavimine dünyada azab edilmedi. Eğer Fir'avn'ın hâlini ve deryada gark hininde yaniölüm zamanında dünyadan ayrılmaya yakın olan kimsenin hâline kıyâs edecek olur isen, kendisinden zahir olan îmânın vücuduyla beraber, azâb-ı dünyevîye ma'rûz kaldığına hükm ederiz.

Fakat bu konuda ipucu Fir'avn'ın dünyâdan intikâl edeceğine yakîni olmadığını gösterir. Bir kişi ölüm anında iman etmekte, ölüm anında azabı gördüğünde iman etmekte, fakat Firavnun hali bu hal değil diyor burada Firavunu müdafa etmek için yazılmış değil, ölüm halinin yani Kur’an-ı Kerim’de ve şeriat-ı Muhammediyede belirtilen ölüm halinin hakikatini burada belirtiyor misalleriyle, Firavun’un dünyadan intikal edeceğine yakıyni olmadığını yani dünyadan ayrılacağına yakıyn bir bilgisi olmadığını gösteriyor. Çünkü Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın asasını denize vurması sebebiyle, zahir olan denzdin derinliğindeki kuru yoldan mü'minlerin yürüyüp geçtiklerini kendi gözüyle görerek müşahede etti. 

Ancak kudret-i İlâhiyye ile zahir olabilecek olan bu hâriku'lâde hâli görünce Fir'avn vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi kalben tasdîk etti; ve kelime-i tevhidi izhâr eyledi. Binâenaleyh Fir'avn kalben tasdîk ve lisânen dahi ikrar etmek suretiyle îmân ettiği vakit Benî İsrail'in geçtiği gibi, kendisinin dahi deryada gark olmayacağını zannettiği cihetle, helake kati olarab bilen olmadı. O orada öleceğini hiç düşünmedi. İsrail oğulları oradan nasıl geçti ise o açılan kuru yoldan aynen kendisi de geçeceğini düşündü. Orada ölüm diye bir düşünce, korku yoktu. Orada iman etti kalbi ile de tasdik etti bu olağan dışı olayı görünce. Boğulma hadisesi daha sonra oldu. Bu ise, muhtezır olan kimsenin hâli hilâfına olarak, bir îmân idi. Bu olay son anda ölümü gerçeğini görüp iman eden ile kıyas edilmez. Bunun için Fir'avn muhtezıra mülhak olmaz; yani Firavun can çekişirken iman edenlerin gurubuna girmedi. Yani son anda zorlama ile iman edenlerden değildi, zırâ [muhtezır] yani can çekişme dünyadan alâkasını kat' etmek üzere olduğuna kâni'dir. Fir'avn'da ise bu kanâat yok idi ki, onun îmânı muhtezırın îmânına eklenmiş olsun.[75]

----------------

 وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لآمَنَ مَن فِي الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا أَفَأَنتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُواْ مُؤْمِنِينَ {يونس/99}

 “Velev şâe rabbuke leâmene men fî-l-ardi kulluhum cemî’â(an) efeente tukrihu-nnâse hattâ yekûnû mu/minîn(e)” Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? (10/99)

----------------

 İman’ın “şae” Senin Rabbin ile “Allah” ın esmâ mertebesinden dilemesiyle olacağı bildirilmektedir. Risalet mertebesi, hakk’tan aldığı emri tebliğdir. Bizlerinde yeryüzü beden arzıdır. Bu imânın ef’âl mertebesinden olduğu anlaşılmaktadır. 

----------------

 وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ {يونس/100}

 “Vemâ kâne linefsin en tu/mine illâ bi-izni(A)llâh(i) veyec’alu-rricse alâ-llezîne lâ ya’kilûn(e)” Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir. (10/100)

----------------

 Nasıl ki, İsâ a.s. çamurdan kuş yapıyor ve buna nefs etmesi ile “kum bi iznillah” Allah’ın izni ile canlanıp uçması gibi, aslında bizim anlayamadığımız sebeplerden dairesi içinde imân da onun iznine tabidir. Ve bir irfan ehli bulup gönül kuşuna “venefahtu” ile hakk’ın ruhu üfürülüp gerçek imâna ulşamak mümkündür. Allah’ın azabı akıl Mûsâ’sının kullanmayanlara verir. Bunlar birimsel madde akıllarını kullanmaktadırlar.

----------------

 قُلِ انظُرُواْ مَاذَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا تُغْنِي الآيَاتُ وَالنُّذُرُ عَن قَوْمٍ لاَّ يُؤْمِنُونَ {يونس/101}

 “Kuli-nzurû mâzâ fî-ssemâvâti vel-ard(i) vemâ tugnî-l-âyâtu ve-nnuzuru an kavmin lâ yu/minûn(e)” De ki: “Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza.” Fakat âyetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz. (10/101)

----------------

 Göklerde ve yerlerde ve gönül göğünde ve beden arzındaki Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerine nazar etsenize, fakat nu işaret ve uyarılara Hakk’ın varlığına inanmayan kavme bir fayda sağlamaz.

 Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

--------------------------- 

----- 10 - Yunus Suresi - Ayet 101 (Mushaf Sırası: 10 - 

Nüzul Sırası: 51 - Alfabetik: 109) ----- 

Kûr’ânı Kerim Türkçe okunuş: 

10.101 - Kulinzurû mâzâ fis semâvâti vel ard ve mâ tuğnil âyâtu ven nuzuru an kavmil lâ yué'minûn. 

Diyanet Meali: 

10.101 - De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza." Fakat âyetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz. 

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

10.101 - De ki: bakın, Göklerde Yerde neler var, fakat o âyetler, o inzarlar iyman etmiyecek bir kavme ne fâide verir. --------------------------- 

"Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza." Denmek sureti ile dikkatlerimiz göklerde ki insan ve dabbeler âyetlerine çekilmek istenmiştir. Bunları bizim arzımızda hayata geçiren kuvvet diğer gök galaksilerinde meydana getiremizmi? T.B. 

Fakat âyetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiç bir fayda sağlamaz[76]. T.B. 

----------------

 فَهَلْ يَنتَظِرُونَ إِلاَّ مِثْلَ أَيَّامِ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِهِمْ قُلْ فَانتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ {يونس/102}

 "Fehel yentezirûne illâ misle eyyâmi-llezîne halev min kablihim kul fentezirû innî me’akum mine-lmuntezirîn(e)” Onlar sadece, kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen (azap dolu) günlerin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” (10/102)

----------------

 Kûr’ân kıssaları içinde geçen kavimlerin başlarına gelenlerden Arap toplumunun haberi vardı. Onun için bu âyette onlara bekleyin bakalım bende sizinleyim, yani sizin varlığınız da ben de sizinle beliyorum. Gafletinizden haberiniz yok.

 “Ve huve me’akum eyne mâ kuntum” Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir. (57/4) Cenâb-ı Hakk “Hüve” Zâtım ile “me’akum” sizin ile beraberim diyor.

----------------

 ثُمَّ نُنَجِّي رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُواْ كَذَلِكَ حَقًّا عَلَيْنَا نُنجِ الْمُؤْمِنِينَ {يونس/103}

 “Summe nuneccî rusulenâ vellezîne âmenû(c) kezâlike hakkan aleynâ nuncî-lmu/minîn(e)” Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (Ey Muhammed!) Aynı şekilde üzerimize bir hak olarak, inananları da kurtaracağız. (10/103)

----------------

 Her mertebenin resülünü ve iman edenlerinizi necat ettiriz. Âyet 73 te geçmişti. 

Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azab anlayışını rahmet anlayışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.

Fırka-i Nâciye : Bütün fırkaların (topluluk) hepsini kendi bünyesinde toplayıp bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da bünyesinde toplayarak (fırkalılık) farklılıktan kurtarıp kendi bünyesinde tevhid edendir.

Necat → kurtuluş; kurtuluş → istiklâl; istiklal → hürriyet; 

 Hürriyet → bağımsızlık; bağımsızlık → ulûhiyyettir.

Ulûhiyyet ise, → bütün âlemlerde necat’tır, ki “hubb”iyyet olan “mertebe-i Muhammed-i” dir.

Diğer mertebelerde mahalli olan necat, “mertebe-i Muhammed-i” de umumidir, yani bünyesinde her mertebenin “necat”ı vardır.

“Makam-ı Muhammed’i”den ümmet’ine geçen bu necat bu yönüyle diğer necatlardan ayrıdır, aradaki fark da budur.][77] 

----------------

 قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي شَكٍّ مِّن دِينِي فَلاَ أَعْبُدُ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ وَلَكِنْ أَعْبُدُ اللّهَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ {يونس/104}

 “Kul yâ eyyuhâ-nnâsu in kuntum fî şekkin min dînî felâ a’budu-llezîne ta’budûne min dûni(A)llâhi velâkin a’budu(A)llâhe-llezî yeteveffâkum veumirtu en ekûne mine-lmu/minîn(e)” De ki: “Ey insanlar, eğer benim dinimden herhangi bir şüphede iseniz, bilin ki ben, Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Bana mü’minlerden olmam emrolundu.” (10/104)

----------------

 Kafirin sûresinde bunu en güzel şekilde açıklanmıştır.

------------------- 

لَكُمْ دٖينُكُمْ وَلِىَ دٖينِ

(109-6) Lekum dînukum ve liye dîn.

“Sizin dîniniz sizin ve benim dînim benim.”

------------------- 

Hiçbir şekilde karşı tarafı tahkir eden bir ifâde olmadan çok tabî olarak uyarı yapılmaktadır.

Efendimiz (s.a.v) bütün âlemin hakîkatini bildiğinden dolayı zorlamaya kalkışmaz, herkesin a’yan-ı sabitesinin gereğini ortaya koyacağını bildiği için zorlayarak imân ehli etmeye çalışmaz. 

Sizin hayali ve nefsi kurguladığınız dininiz sizin olsun bizim, İlâhi ve akli gönül dinimiz bizim olsun.

Enes radıyallahu anh şöyle demiştir: 

Resûlullah’a tam on yıl hizmet ettim. Bana bir defâ bile  “öf!” demedi. Yaptığım bir şeyden dolayı “Niye böyle yaptın?”, demediği gibi, yapmadığım bir şey sebebiyle “Şöyle yapsan olmaz mıydı?” da demedi.[78]

---------------- 

 وَأَنْ أَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ {يونس/105}

 “Veen akim vecheke liddîni hanîfen velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)” Yine bana şöyle emredildi: “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dîne çevir. Sakın Allah’a ortak koşanlardan olma. (10/105)

----------------

 Vechini hanif dine çevir, Allah’a ortak koşanlarda olma… Peki hanif din nedir? Bunu müşrikler bal gibi biliyorlardı.

 Kûr’ân-ı Keriym; Nisâ Sûresi; (4/125) Âyetinde şöyle ifade edilmiştir. 

 وَمَنْ أَحْسَنُ دِينَا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ

مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَهِيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَهِيمَ

خَلِيلًا

 “Ve men ahsenü dinen mimmen esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün vettebea millete İbrâhime hanifen vettehazellahu İbrâhime haliylâ.” Meâlen: 125. “Ve din itibariyle daha güzel kimdir, o kimseden ki, muhsin olduğu halde yüzünü “vechini” Allah Teâlâ'ya teslim etmiş, ve hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi olmuştur. Allah Teâlâ da İbrahim'i bir dost edinmiştir.” Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi bu mertebenin gerçek hâli, İbrâhîm milletine tabi olup, “vechini” mutlak mânâ da Ulûhiyyet mertebesine teslim etmiş olmaktır. 

 Bu teslimiyyet neticesinde kendisine “haliyl” (Esmâul hüsnâ) dostluk elbisesi giydirilen sâlik bu mertebe de yol almağa başlar, ve varlığını Esmâ-i İlâhiyyeler kaplamış olur. Böylece kendinde zuhura gelen yaşantı, “fiiller” o isimlerin mânâları ve zuhurları olmuş olur. 

 Kûr’ân-ı Keriym; Nahl Sûresi; (16/120) Âyetinde şöyle ifade edilmiştir. 

 إِنَّ ابْرَهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا

وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

 Meâlen: “İnne İbrâhime kâne ümmeten kâniten lillâhi hanifen ve lem yekü minel müşrikin.” 

 120. “Muhakkak ki İbrâhim, -başlıca- bir ümmet idi. Allah'a itaat ediyordu, batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi.” İbrâhîm (a.s.) kendi zamanına kadar gelmiş olan insanlığın en üst idrak seviyesine ulaşmış gönül ehli bir Peygamber idi. İlk def’a kendinde bütün Esmâ-i ilâhiyye toplu olarak zuhurda idi. Her bir isim kendi özelliği ve görevi itibariyle bir ümm’mettir, ve üreticidir, Ef’âli İlâhiyye bu isimlerin mânâlarıyla sûretlenip zuhura çıkmaktadırlar.

 Hâl böyle olunca bir kimse varlğında ne kadar çok esmâ-i ilâhiyyeyi faaliyyete geçirebiliyorsa o kadar ümmet-i vardır, demektir. 

 Yaşadığı devre kadar en geniş şekilde İsimlerin mânâlarını fiiller olarak zuhura çıkarabilen İbrâhîm (a.s.) bu yüzden Esmâ-i İlâhiyye Ümmet-i idi. 

 Bütün bunları varlığında cem ettiğinden kendisi tek bir ümmet-ti vasfını almış ve Tevhid-i Ef-âl mertebesinin babası olmuştur. 

 Âdem (a.s.) ma İsimler öğretildi: 

 İbrâhim (a.s.) ma ise İsimler giydirildi: Bu yüzden ALLAH-ın dostu oldu. 

 وَقَالُوا كُونُوا هُودًا أَوْ نَصَارَى تَهْتَدُوا

قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

 “Ve kâlû künü hüden ev nasâra tehtedü, kûl bel millete İbrâhime hanifen ve mâ kâne minel müşrikin.”

135. “Ve dediler ki: Yahudi veya Hırıstiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız. De ki: Biz hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi bulunmaktayız. O müşriklerden değildir.” Kendisinde bütün Esmâ-i İlâhiyyenin zuhuru olduğundan genel mânâ da eşyanın hakikatine vakıftı, her varlıkta Hakk-ı müşahede ettiğinden, Hakk-tan gayrı bir şey göremedi. Bütün varlığı birlediğinden, gayr-a yer kalmadı ki; şirk ihtimali olsun. 

 Bu anlayış ve idrâke gelen kişilerde ancak şirk-i zâhiri ortadan kalkmış olabilir.

 Bu mertebe fiiller şirkinin ortadan kalkıp Tevhid-i Ef’âlin başlayıp, yaşandığı yerdir. 

 طقَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي

 “Kâle inni câilüke linnâsi imamen, kâle ve min zürriyyeti.” Meâlen: Cenâb-ı Hak- dedi ki: Ben seni insanlara İmam kılacağım. O da dedi ki: Zürriyetimden de; 

 Bu Âyet-i Kerime de İbrâhîm (a.s.) mın Tevhid-i Ef’âl mertebesinin İmam-ı olduğunu açık olarak görmekteyiz. Kendisinin; Zürriyyetimden de; duası bu günlere Hatta; kıyamete kadar gelecek sâliklerin de üzerinedir. Kim ki bu mertebeye ulaştı.

Seyrinde fiili şirkten kurtulmuş, mânen İbrâhîm (a.s.) mın zürriyyetinden olmuş olur. 

 ALLAH (c.c.) lühü cümlemizin idrakini açsın. Âmin.[79] 

----------------

 وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ {يونس/106}

 “Velâ ted’u min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’uke velâ yadurruk(e) fe-in fe’alte fe-inneke izen mine-zzâlimîn(e)” Allah’ı bırakıp da sana ne fayda ve ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan, şüphesiz ki sen zâlimlerden olursun. (10/106)

----------------

 وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصَيبُ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ {يونس/107}

 “Ve-in yemseska(A)llâhu bidurrin felâ kâşife lehu illâ hu(ve) ve-in yuridke bihayrin felâ râdde lifadlih(i) yusîbu bihi men yeşâu min ibâdih(i) vehuve-lgafûru-rrahîm(u)” Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (10/107)

----------------

 قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُمُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَا أَنَاْ عَلَيْكُم بِوَكِيلٍ {يونس/108}

 “Kul yâ eyyuhâ-nnâsu kad câekumu-lhakku min rabbikum femeni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih(i) vemen dalle fe-innemâ yadillu aleyhâ vemâ enâ aleykum bivekîl(in)” De ki: “Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim.” (10/108)

----------------

 Yani sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim. Kim ne yaparsa kendine yapar. Bir âlem bir araya gelse âdem’in kendine ettiğini, edemez demişlerdir.

 Hz. Fatıma, henüz süt emmekte olan Hz. Hüseyin hastalandığı için sabaha kadar uyuyamamıştı. Hz. Hüseyin sabaha doğru bir ara uyur gibi olduğunda, Hz. Fatıma bulduğu ilk fırsatta kâinatın sahibine yönelerek sabah namazını kılmıştı. Sonra, Mescid-i Nebevide sabah namazını kıldıran Peygamber Efendimiz, âdeti üzere onun evine gelmişti. Hz. Fatıma’yı uyur vaziyette görünce, onun sabah namazını kılmadığını sandı ve “Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme Rabbine karşı kulluk vazifeni yap, Eğer Allah'tan nefsini satın alamazsan vallahi ben bile senin namına hiçbir şey yapamam..."[80]  Buyurdular.

----------------

 وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتَّىَ يَحْكُمَ اللّهُ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ {يونس/109}

 “Vettebi mâ yûhâ ileyke vasbir hattâ yahkuma(A)llâh(u) vehuve hayru-lhâkimîn(e)”

 (Ey Muhammed!) Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. (10/109)

----------------

 Burada efendimiz şahsında biz ümmetine de vahiye uymamız, işlerimizi hakka havale edip hüküm ve hikmeti belli olana kadar sabretmemiz istenmektedir. 

 Sûremize Nusret Babamız r.a in El-Hakim esması yorumu ile nihÂyet verelim…

 EL-HAKÎM[81]

 Allah herşeyi yerli yerinde halk etmiştir. herşey bir sebeb ve hikmete müstenittir.[82] Birisi, hasta mıdır? Kör müdür? Sakat mıdır? Fakir midir? Muhakkak bir sebebi, bir hikmeti vardır. Birgün hazreti Mûsâ, Hızır (a.s.) ile buluşur ve Hızır (a.s.) “Arkadaşlık ederiz ama benim işime karışıp da niçin böyle? yaptın, nasıl olur? diye sormayacaksın" der. Mûsâ Peygamber kabul eder, yola çıkarlar.

Yolda eğrilmiş, nerede ise yıkılacak bir duvara rastlarlar. Hızır (a.s.) kolları sıvar, yalancıktan duvarı düzeltir, tamir eder. Beş-on sene daha yıkılmasını önler. Deniz kenarına gelirler, yeni yapılmış büyük bir yelkenlinin dümen tarafında yara açar, bir-iki tahta koyar. Mûsâ (a.s.) bu hareketleri normal görmez, dayanamaz. Sebebini sorsa da cevap alamaz. Kum üzerinde yürürlerken sakin sakin oynayan çocuklardan birisine bir tokat atar, öldürür.

Hazreti Mûsâ dayanamaz, itiraz eder, münakaşaya girişirler. Hazreti Mûsâ kendisinin bir peygamber olduğunu, bu hareketlerin kendi şeriatine ve Allah'ın emrine uymadığını söyler. Hızır (a.s.) cevabında: "Biliyorum, sen peygambersin, ben peygamberlikten ve onun icaplarından anlamam. Fakat benim de hızırlık vazifemde gizli bir ilmim vardır ki, onu da sen anlamazsın. Burada arkadaşlığımız sona ermiştir. Sen benimle arkadaşlık edemezsin, sana yaptığını işlerin sebeb-i hikmetlerini anlatayım:

Duvarı, on sene kadar yıkılmayacak surette tamir ettim. Çünkü, oranın sahibi öksüz ve yetim bir çocuktu... Altındaki define çocuk büyüdükten sonra eline geçecektir. Eğer şimdi yıkılırsa, çocuğun zâlim hamileri parayı yağma edeceklerdir.

Gemi de helâl süt emmiş birisine aittir. Birkaç gün sonra burayı eşkıya basacak, bu tekneye binemeyecekler ve kaçıramayacaklardır." Hızır (a.s.), ölen, çocuğu diriltir, çocuk derhal eline bir taş alır, taşı denize atarken diğer bir çocukla kavgaya tutuşup arkadaşının başına vurduğu taşla zavallıyı öldürür. Hızır (a.s.), "Gördün mü?" der "Bu çocuk sağ kalırsa daha nice adamları öldürecek, senin gözlerin benim gördüğüm incelikleri, hakîkatleri göremez. Sen esrar perdesini açıp Hakk'ın hikmetlerinin kitabını okuyamazsın" der.[83]

HAKİYM' dir her şeyi hikmetle işler, İdrak ettiğinde göğsün genişler, Kalmasın gönlünde şu bu teşvişler, Hikmetle iş gören HAKİYM'dir ancak.[84]

----------------

Böylelikle YUNUS sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. Gönüllerimizde Yûnusiyetin faaliyete geçmesini, karanlıktan aydınlığa çıkmayı kolaylaştırmasını niyaz ediyoruz. “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmayı İz-Efendi Babamızın mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, ruhaniyetine ithaf ediyoruz. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 26-08-2024

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (227+140=367) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

- Hakikat-i İlâhiyye deryasını müşahade ediyorken… ↑

- Diyanet işleri başkanlığı ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 14 –İrfan Mektebi- Nefsi Levvame Bölümünden… ↑

- Ganimetler. Ganimet, müslümanların kâfirlerle yaptıkları savaş sonucunda ele geçirdikleri her türlü maldır.  ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kûr’ân-ı Kerimde Yolculuk kitaplarından “Elif – Mim – Ra” harflerinin ma’nâ ve yorumlarından derlenmiştir. ↑

- İnternetten alınan bilgi… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Hiçte hesap etmemişken âyet üzerine çalıştığım gün Perşembe akşam ezanı okunurken başlamış olduğumu ve Cum’a akşamına bağlanmış olmasıda rabbimin bu çalışma hakkında yanımda olduğu izlenimini veriyor. (6. Günün 7. Güne bağlanması) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Taha Sûresi – Tasavvuf Serisi 57 – Sayfa 13… Rahmân hakkında daha geniş bilgi almak isteyenler (9 Sûre-i Rahmân) isimli kitabımıza bakabilirler. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 9 – Sayfa 48… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Âli İmran Sûresi – Tasavvuf Serisi 40 – Sayfa 44… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – Cilt 2 Sayfa 527… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – Cilt 5 Sayfa 501… ↑

- Zahir, bir şeyin ilk bakışta fark edilen dış görünüşü, sureti ve çehresi anlamına gelir.  ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Tarık Sûresi– Tasavvuf Serisi 205-16 – Sayfa 134… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Şems Sûresi – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 23, 27… ↑

- Güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan… ↑

- Fizik âlimleri… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – 4. Cilt Muhammed Fassı… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 213-1- Sayfa 326… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –İmân ve İkân – Tasavvuf Serisi 72 – Geniş malumat için bakılabilir… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 123… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1 Sayfa 516 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Tebareke Sûresi – Tasavvuf Serisi 67 – Sayfa 123… ↑

- Sîre, 1/209; Tabakât, 1/146; Taberî, 2/201 ↑

- Sîre, 1/209; Tabakât, 1/146; Taberî, 2/201 ↑

- Sîre, 1/209; Tabakât, 1/201. ↑

- Belâzuri, Ensâb, 1/99. ↑

- Sîre, 1/209-210; Tabakât, 1/146; Taberî, 2/201. ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kelime-i Tevhid – Tasavvuf Serisi 67 – Sayfa 40… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (1) Hz. Âdem – Tasavvuf Serisi 15 – Sayfa 15, 32… ↑

- Bakara/31 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Bakâra Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 10… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – İbrahim (a.s.) Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Satih İnce – Tasavvuf Serisi 124 – Sayfa 10… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Terzi Baba, Biismi Has Selâm – Tasavvuf Serisi 91 – Sayfa 9… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Rahmân Sûresi - Tasavvuf Serisi 9- Sayfa 69 … İhsanın 5 mertebesi için kitabın bu sayfasına bakılabilir. ↑

- Necdet ARDIÇ – Bakara Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 93… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/fasik ↑

- İnternetten alınan bilgi.. ↑

- Mesnevi Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1 ↑

- *“İslam İman İkan” kitabımızda kısaca bahs edildi ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –Mübarek Gün ve Geceler– Tasavvuf Serisi 6 – Sayfa 82… ↑

- Hz. Nusret Tura Rahmetullahi Aleyh ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Kûr’ân-ı Kerimde Yolculuk 53. Âyetler ve Terzi Baba – Tasavvuf Serisi 131– Sayfa 82… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – Esmâ'ül Hüsnâ M. Nusret Tura hz – Tasavvuf Serisi 163-1-7 – Sayfa 82… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 213-1- Sayfa 327… ↑

- (İbn Âşûr, XI, 209). ↑

- İnsan-ı Kamil – Abdülkerim Ceyli – 48 Levh-i Mahfuz Hakkında ↑

- Necdet ARDIÇ – Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Terzi Baba Şerhi – İdris Fassı 3. Paragraftan özet olarak. ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 19 – Fetih Sûresi ve Fethin Hakikatleri – Sayfa 33… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 189 -18 – Fusûs’ül Hikem Terzi Baba Şerhi– Davud as. Fassı, Sayfa 180… ↑

- (İbn Âşûr, XI, 229).  ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 69 – Namaz Sûreleri (2) – İhlas Sûresi, Sayfa 156… ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 21 – 6 Peygamber (2) – Nûh a.s. Sayfa 22 … ↑

- Ne yazık ki bu tasdiğin geldiği kişi necat gemisini terketmiş ve Zâhirden Giden İkram olarak tasdiklenip hakkında 3 tane ibretlik dosya yazılmıştır. ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 59 – 6 Peygamber (4) – Mûsâ a.s. Sayfa 143 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 59 – 6 Peygamber (4) – Mûsâ a.s. Sayfa 146 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 59 – 6 Peygamber (4) – Mûsâ a.s. Sayfa 146 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 59 – 6 Peygamber (4) – Mûsâ a.s. Sayfa 146 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 59 – 6 Peygamber (4) – Mûsâ a.s. Sayfa 148 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 59 – 6 Peygamber (4) – Mûsâ a.s. Sayfa 150 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 59 – 6 Peygamber (4) – Mûsâ a.s. Sayfa 150 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 36 – Bakara Sûresi - Sayfa 240 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 59 – 6 Peygamber (4) – Mûsâ a.s. Sayfa 156 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 36 – Bakara Sûresi - Sayfa 102 … ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Mûsâ a.s. fassı … ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Mûsâ a.s. fassı … ↑

- Fusûs’ül Hikem Mûsâ a.s Fassı ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Mûsâ a.s. fassı … ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Mûsâ a.s. fassı … ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Mûsâ a.s. fassı … ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Gökyüzü İnsanları Araştırması - Tasavvuf Serisi 213-1- Sayfa 329… ↑

- “İZ-TERZİ BABA” ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 69 – Namaz Sûreleri - Sayfa 113 … ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 24 – 6 Peygamber (3) Îbrâhim a.s. - Sayfa 44 … ↑

- Müslim, İman,89 ↑

- (اَلْحَك۪يمُ) Hakiym esmâsının sayısal değeri;

(ح) Ha: 8, (ك) Kef: 20, (ى) Ye: 10, (م) Mim: 40 dır. Toplamı, 8+20+10+40= 78 dir. 7+8= 15 dir. (2) ve (13)

(2) Zâhir ve Bâtın, (13) Hazret-i Muhammed’in şifre rakamıdır.

(ح) Ha: Hikmet-i İlahiyye, (ك) Ke: Kün , (ى) Ye: Fe Yekün (İşlerin hikmetle oluşu), (م) Mim: Hakîkat-i Muhammedi. (Düzenleyen.) ↑

- Dayanan, yaslanan. ↑

- Necdet ARDIÇ - Gönülden Esintiler – Tasavvuf Serisi 163-1-7 – Esmâ'ül Hüsnâ M. Nusret Tura hz.- Sayfa 191 … ↑

- (NECDET DİVANI) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ'dan gezinti - MEKKE MEDİNE 

 ( 6.8.1987 ) ↑
