# Nahl Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/nahl-suresi
**Sayfa:** 231

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri (16-34) Nahl Sûresi. Murat Derûni

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (230-16-34) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ 

 (16/68) “Veevhâ rabbuke ilâ-nnahli eni-ttehizî mine-lcibâli buyûten vemine-şşeceri vemimmâ ya’rişûn(e)”

(16/68) ve rabbin bal arısına da vahy etmiştir ki, dağlar-dan ve ağaçlardan ve çardaklardan beyt (evler) edin.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(230-16-34) NAHL SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (34) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (230-16-34) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3) ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4) NAHL SÛRESİ GİRİŞ ……………………………………………………… (9) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (25) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (34) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ………………………………………… (40) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………………… (56) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………………… (66) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………… (70) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER …………………………………………. (74) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER …………………………………………. (82) 41, 42, 43,44, 45. ÂYETLER ………………………………………… (105) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………………… (117) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ………………………………………… (128) 56, 57, 58. 59, 60. ÂYETLER ……………………………………….. (136) 61, 62, 63, 64. 65. ÂYETLER ………………………………………. (140) 66, 67, 68, 69. 70. ÂYETLER ………………………………………. (146) 71, 72, 73, 74, 75. ÂYETLER ………………………………………. (165) 76, 77, 78, 79. 80. ÂYETLER ………………………………………. (179) 81, 82, 83, 84. 85. ÂYETLER ………………………………………. (196) 86, 87, 88, 89. 90. ÂYETLER ………………………………………. (202) 91, 92, 93, 94. 95. ÂYETLER ………………………………………. (213) 96, 97, 98, 99. 100. ÂYETLER ……………………………………. (224) 101, 102, 103, 104. 105. ÂYETLER ……………………………. (230) 106, 107, 108, 109. 110. ÂYETLER ……………………………. (237) 111, 112, 113, 114. 115. ÂYETLER ……………………………. (244) 116, 117, 118, 119. 120. ÂYETLER ……………………………. (261) 121, 122, 123, 124. 125. ÂYETLER ……………………………. (270) 126, 127, 128. ÂYETLER ……………………………. (278) TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ …………………………………. (282) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “NAHL” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

Billindiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm de hayvan ismi taşıyan altı Sûre vardır. Bunlar.

 (1) 2- Bakara-inek Sûresi: 

 (2) 6- En’am- Sûresi: Deve-sığır-koyun gibi.

 (3) 16- Nahl- arı Sûresi:

 (4) 27- Neml -karınca Sûresi:

 (5) 29- Ankebut- örümcek Sûresi:

 (6) 105- Fil-fil Sûresi: Sûreleridir. 

Tabii ki, bu isimler tesadüfî değildirler. Hepsinin kendine göre bir mutlak ifadeleri vardır. Burada da yeri geldikçe (nahl-arıdan) dan bahsedilecektir. Burada İnternetten küçük bir bilgi aktaralım.

Bundan yıllar önce Einstein “Eğer arılar yok olursa insanlık en fazla dört yıl yaşayabilir” dediğinde arılar belki de ilk defa o kadar dikkat çekti.

BAL ARISI

Bal Arısının Taksonomisi Arının Morfolojisi ve Anatomisi Baş Göğüs Karın Bal Arılarının Büyüme ve Gelişmesi Yumurta Larva Pupa Arı Kolonisini Oluşturan Bireyler Ana Arı İşçi Arı Erkek arı

BAL ARISININ TAKSONOMİSİ 

Dünyada 100.000 dolayında böcek türü taksonomik olarak sınıflandırılmıştır. Bu 100.000 tür içinde 23.000 dolayında arı bulunmaktadır. Bal arılararı evrimleri süresünce diğer böcek türlerinden farklılık göstererek kendilerine has morfolojik ve anatomik yapılarını geliştirmişlerdir. Örneğin bal arılarında polen toplamaya yarayan polen sepetçiklerinin oluşması, nektar ve polenle beslenmeye geçiş bu gelişmelerden en tipik olanlarıdır. Hayvanlar âleminin böcekler sınıfında yer alan bal arısının taksonomisi;

Âlem (Kingdom) Hayvanlar (Animalia) Şube (Phylum) Eklembacaklılar (Arthropoda) Alt Şube (Subphylum) Antenliler (Antennata) Sınıf (Class) Böcekler (Insecta) Takım (Order) Zar Kanatlılar (Hymenoptera) Familya (Family) Arılar (Apidae) Cins (Genus) Bal Arıları (Apis) Tür (Species) Bal Arısı (Apis mellifera) Apis cinsi içinde "Batı" bal arısı olarak adlandırılan Apis mellifera dışında 3 tür daha bulunur ki bunlar "Doğu" bal arısıtürleri olan; Apis cerana, Apis dorsata ve Apis florea'dır. Dünya bal üretiminde A. Cerana'dan kısmen yararlanılırken üretimin tamamına yakın kısmı A. mellifera kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Diğer 2 tür ise kovana alınamamış olup doğal yuvalarda tek bir petek üzerinde yaşamaktadırlar. Arı taksonomisinde türden sonra ırklar yer almaktadır. 

Örneğin Anadolu ırkı (Apis mellifera anatolica) olarak ifade edilir.[1]

İz-Efendi Babam Nahl (Bal Arısı) sûresi Hakkkında çalışma yapmamı istemesinden bir hafta önce 13 Şubat ta günü birlik Eskişehir’e gitmiştik. Aynı zamanda eşimin doğum günüydü. Akşam yemek için oturduğumuz mekanda genç çiftler arasındaki evlilik teklifide bal arısı şarkısı eşliğinde olmuştu. Gerçekten ilginç bir hatıra oldu…

Ben bal arısı gibiydim senden önce Bak pervanelere döndüm seni görünce Yana yana kül olsam her an, yine de senden ayrılamam Yoluna adadım ömrümü ben sensiz olamam…[2]

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 23-02-2025

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 (سورة النحل) Nahl SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Hakkında Mekke döneminde inmiştir. 128 âyettir. Sûre, adını 68. âyette geçen “en-Nahl” kelimesinden almıştır. “en-Nahl” bal arısı demektir. Sûrede başlıca, kâinatta Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, vahiy, öldükten sonra dirilme gibi konular yer almaktadır.

Nuzül Mushaftaki sıralamada on altıncı, iniş sırasına göre yetmişinci sûredir. Kehf sûresinden sonra, Nûh sûresinden önce Mekke’de nâzil olmuştur. Sondan üç âyetin Medine’de indiği yolunda rivayetler vardır. Hicretten bahseden 41. âyet ve sonrasının Medine’de indiği yolundaki görüş zayıf bulunmaktadır (41. âyetin tefsirine bk.).

Konusu Sûrede ulûhiyyet, vahiy, öldükten sonra dirilme ve Allah’ın huzurunda hesap verme gibi dinin temel konuları ele alınmakta; ardından göklerde ve yerde Allah’ın mutlak kudretinin delilleri gösterilmekte, daha sonra O’nun nimetlerini görüp takdir etmemenin, şükretmemenin sonuçları hatırlatılarak bu hususta insanlar uyarılmakta; adalet, ihsan, sözünde durma, yemin, haram ve helâller, tövbe gibi dinî-ahlâkî konular üzerinde durulmakta; ayrıca Hz. Peygamber’e Allah yoluna davetin yöntemi hatırlatılarak adaletli, sabırlı olması istenmektedir.[3]

----------------

 Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (16) Mushaf sıra numarası.

 (70) Nüzul sıra numarası.

 (75) Alfabetik sırası.

 (15) Cüz sırası.

 (128) Âyet sayısı.

 (128) Fasıla harfleri.

 (432) Genel toplamdır.

 Rakamları tek tek toplarsak, (1+6+7+7+5+1+5+1+2+8+1+2+8=54) dür.

 Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Fâsılaları ر، م، ن harfleridir. (Rı) harfi “2” adet, Nahl (Bal Arısına) Zahir ve Bâtın rububiyet mertebesinden vayh edilmesidir. (Mim) harfi “16” adet, Hakikat’ül Ahdiyetül Ahmediye mertebesine İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el olarak Nahl ( Bal arısı) yakınlığıdır. (Nun) harfi 110 adet, adettir. 0 kalktığı zaman kalan 11 dir. Hazret-i Muhammed mertebesinin nahl (bal arısını) nûrlandırmasıdır.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(نحل) “Nun: 50” “Ha: 8” “Lam: 30” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 50+8+30= 88 dir.

(8+8= 16) dır. Bu da bilindiği sûre Mushaf sıra numarasıdır.

Mushaf sıralamasında (16) nüzul sıralamasında (70) (7) dir. 128 âyettir. (1+2+8=11) dir. Genel sayı toplamı (5+4= 9) idi. (16+70+11+54=88) dir. 

(7) Yedi Nefis Mertebesi (9) Tevhid-i Esmâ.

(11) Tevhid-i Zât- Hazret-i Muhammed…

(16) Hakikat’ül Ahdiyet’ül Ahmediye mertebesinin İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el yakınlığıdır.

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

Allah, NAHL'a marifet vahy eder,
Gökleri, yeri hikmetle halk eder,
Hayvandan bize tefekkür va’z eder,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[4]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Allah’ın emri gelecektir. Artık onun acele gelmesini istemeyin. Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.

2. Allah, “Benden başka ilâh yoktur. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının” diye (insanları) uyarmaları için emrini içeren vahiy ile melekleri kullarından dilediğine indirir.

3. Allah, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattı. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden yücedir.

4. İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir.

5. Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz.

6. Onları akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken de sizin için bir güzellik (ve zevk) vardır.

7. Onlar ağırlıklarınızı, sizin ancak zorlukla varabileceğiniz beldelere taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.

8. Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.

9. Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.

10. O, gökten sizin için su indirendir. İçilecek su ondandır. Hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla meydana gelir.

11. Allah o su ile size; ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Elbette bunda düşünen bir kavim için bir ibret vardır.

12. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.

13. Sizin için yeryüzünde çeşitli renk ve biçimlerle yarattığı şeyleri de sizin hizmetinize verdi. Öğüt alan bir toplum için bunda ibretler vardır.

14. O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir.

15, 16. Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar; yolunuzu bulmanız için de nehirler, yollar ve nice işaretler meydana getirdi. İnsanlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.

17. Şu hâlde yaratan, yaratamayan gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?

18. Hâlbuki Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

19. Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir.

20. Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyler, yaratılmış olduklarına göre hiçbir şey yaratamazlar.

21. Onlar, diri olmayan cansız varlıklardır! Ne zaman dirileceklerinin de şuuruna varamazlar.

22. Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Ahirete inanmayanların kalpleri bunu inkâr etmekte, kendileri de büyüklük taslamaktadırlar. 

23. Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları hiç sevmez.

24. Onlara “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, “Öncekilerin masalları” dediler.

25. Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür.

26. Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Allah’ın azabı binalarını, temelinden gelip yıktı da tavanları başlarına çöküverdi ve azap kendilerine fark edemedikleri yerden geldi. 

27. Sonra kıyamet günü, Allah onları rezil edecek ve diyecek ki: “Uğrunda mücadele ettiğiniz ortaklarım nerede?!” Kendilerine ilim verilenler ise şöyle derler: “Şüphesiz bugün rezillik, aşağılık ve kötülük kâfirlerin üzerinedir.”

28. O kâfirler, nefislerine zulmederlerken melekler onların canlarını alır da onlar teslim olup, “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk” derler. (Melekler de şöyle diyecekler:) “Hayır! Allah sizin yapmakta olduklarınızı hakkıyla bilmektedir.”

29. “Haydi, içinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!”

30. Allah’a karşı gelmekten sakınan kimselere, “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde, “Hayr indirdi” derler. Bu dünyada iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlara iyilik vardır. Ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Allah’a karşı gelmekten sakınanların yurdu ne güzeldir.

31. İçinden nehirler akan Adn cennetlerine gireceklerdir. Kendileri için orada diledikleri her şey vardır. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları böyle mükâfatlandırır.

32. Melekler, onların canlarını iyi kimseler olarak alırken, “Selâm size! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık girin cennete” derler.

33. (O kâfirler) kendilerine ancak meleklerin veya senin Rabbinin helâk emrinin gelmesini bekliyorlar. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

34. Bu sebeple işledikleri kötülüklerin cezası onlara ulaştı ve alay ettikleri şey kendilerini kuşattı.

35. Allah’a ortak koşanlar, dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir.

36. Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.

37. Sen onların doğru yola erişmelerine aşırı istek göstersen de şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da yoktur.

38. Onlar, “Allah, ölen bir kimseyi diriltmez” diye Allah adını anarak en kuvvetli yeminlerini ettiler. Hayır, diriltecek! Bu, yerine getirilmesini Allah’ın üzerine aldığı bir vaaddir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

39. (Diriltecek ki) ayrılığa düştükleri şeyi onlara anlatsın ve kâfir olanlar da kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler!

40. Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece, ona, “ol” dememizdir. O da hemen oluverir.

41. Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi.

42. Onlar, sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir.

43. Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. 

44. (O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.

45. Kötü işler yapmak için tuzak kuranlar, Allah’ın kendilerini yere geçirmesinden veya (ansızın) bilemeyecekleri bir yerden kendilerine azap gelmesinden emin mi oldular?

46. Yahut onlar dönüp dolaşırken Allah’ın kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Onlar, Allah’ı âciz bırakacak değillerdir.

47. Yahut da, onları korku üzere iken yakalamayacağından güven içinde midirler? Şüphesiz Rabbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.

48. Allah’ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah’a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir.

49. Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler (boyun eğerler).

50. Üzerlerinde hâkim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.

51. Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtır. O hâlde, yalnız benden korkun.”

52. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İtaat de daima O’na olmalıdır. Öyle iken siz Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?

53. Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman yalnız O’na yalvarır yakarırsınız.

54. Sonra sizden o sıkıntıyı giderince, bir de bakarsınız, içinizden bir kısmı Rablerine ortak koşar.

55. Kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmek için böyle yaparlar. Bir süre daha faydalanın bakalım! Yakında bileceksiniz!

56. Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (mahiyetini) bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah’a andolsun ki, uydurmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.

57. Onlar, kızları Allah’a nispet ediyorlar -ki O, bundan uzaktır- kendilerine ise, canlarının istediğini.

58. Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir!

59. Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!

60. Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlara aittir. En yüce sıfatlar ise Allah’ındır. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

61. Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.

62. Hoşlarına gitmeyen şeyleri Allah’a isnad ederler. En güzel sonuç kendilerininmiş diye dilleri de yalan uyduruyor. Hiç şüphe yok ki onlara cehennem vardır ve onlar oraya en önde sokulacaklardır.

63. Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır.

64. Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.

65. Allah, gökten su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz bunda dinleyecek bir toplum için bir ibret vardır.

66. Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (süzülen) içenlere halis ve içimi kolay süt içiriyoruz.

67. Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki, hem de güzel bir rızık edinirsiniz. Elbette bunda aklını kullanan bir toplum için bir ibret vardır.

68. Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.”

69. “Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı (yaylım) yollarına gir.” Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir (toplum) için bir ibret vardır.

70. Allah, sizi yarattı. Sonra sizi öldürecek. İçinizden kimileri de, bilgili olduktan sonra hiçbir şeyi bilmesin diye ömrünün en düşkün çağına ulaştırılır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeye) hakkıyla gücü yetendir.

71. Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?

72. Allah, size kendi cinsinizden eşler var etti. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar verdi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. Öyleyken onlar batıla inanıyorlar da Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?

73. Allah’ı bırakıp da, kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlayamayan ve buna gücü de yetmeyen şeylere tapıyorlar.

74. Artık Allah’a (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya kalkmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.

75. Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.

76. Allah, (şöyle) iki adamı da misal verdi: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisine sadece bir yüktür. Nereye gönderse olumlu bir sonuç alamaz. Bu, adaletle emreden ve doğru yol üzere olan kimse ile eşit olur mu?

77. Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyamet’in kopması, bir göz kırpması gibi veya daha az bir zamandır. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

78. Allah, sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.

79. Gökyüzünde Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.

80. Allah, size evlerinizi huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek göç gününüzde, gerek ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler; onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar yararlanacağınız ev eşyası ve geçimlikler meydana getirdi.

81. Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve dağlarda da sizin için barınaklar var etti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar verdi. Böylece Allah, müslüman olasınız diye üzerinizde olan nimetini tamamlıyor.

82. Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen açık bir tebliğden ibarettir.

83. Onlar, Allah’ın nimetini bilirler, sonra da inkâr ederler. Onların çoğu kâfirlerdir.

84. Kıyamet günü her ümmetten bir şahit göndereceğiz; sonra inkâr edenlere ne (özür dilemeleri için) izin verilecek, ne de Allah’ın rızasını kazandıracak amelleri işleme istekleri kabul edilecek.

85. O zalimler, azabı gördükleri zaman artık onlardan azap hafifletilmez ve kendilerine mühlet de verilmez.

86. Allah’a ortak koşanlar, ortaklarını gördüklerinde diyecekler ki: “Rabbimiz! Bunlar, seni bırakıp kendilerine tapmış olduğumuz ortaklarımızdır.” Koştukları ortaklar da onlara: “Siz elbette yalancılarsınız” diye laf atacaklar.

87. Onlar o gün Allah’a teslim olurlar ve uydurdukları şeyler de onları yüzüstü bırakıp kaybolur.

88. İnkâr eden ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyanların, yapmakta oldukları bozgunculuklarına karşılık azaplarının üstüne azap ekleriz.

89. (Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün. Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik. 

90. Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

91. Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir.

92. Bir topluluk diğer bir topluluktan daha (güçlü ve) çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat sebebi yaparak, ipliğini iyice eğirip büktükten sonra (tekrar) çözüp bozan kadın gibi olmayın. Allah, bununla sizi ancak imtihan eder. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size elbette açıklayacaktır.

93. Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz. 

94. Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat sebebi yapmayın. Sonra sağlamca bastıktan sonra ayak(larınız) kayar da Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır.

95. Allah’a verdiğiniz sözü az bir karşılığa değişmeyin. Eğer bilirseniz, şüphesiz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.

96. Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.

97. Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.

98. Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. 

99. Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.

100. Şeytanın hâkimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.

101. Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.

102. Ey Muhammed! De ki: “Ruhu’l-Kudüs (Cebrail), inananların inançlarını sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere Kur’an’ı Rabbinden hak olarak indirdi.”

103. Andolsun ki biz onların, “Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’an ise gayet açık bir Arapça’dır.

104. Allah’ın âyetlerine inanmayanları, Allah elbette doğru yola iletmez. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

105. Yalanı, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar uydurur. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.

106. Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.

107. Bu, onların dünya hayatını sevip ahirete tercih etmelerinden ve Allah’ın kâfirler topluluğunu asla doğru yola iletmeyeceğindendir.

108. İşte onlar, Allah’ın; kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.

109. Hiç şüphesiz onlar, ahirette ziyana uğrayanların da ta kendileridir.

110. Sonra şüphesiz ki Rabbin, eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda cihad edip sabreden kimselerin yanındadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

111. Herkesin nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşün.

112. Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı.

113. Andolsun, onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Böylece zulmederlerken azap onları yakalayıverdi.

114. Artık Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin. Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin.

115. Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 

116. Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.

117. (Dünyada elde ettikleri) az bir yararlanmadır. Hâlbuki (ahirette) onlara acıklı bir azap vardır.

118. Daha önce sana anlattıklarımızı yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz (bununla) onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

119. Sonra, şüphesiz ki Rabbin; cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonra bunun ardından tövbe eden ve durumunu düzeltenlerden yanadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 

120. Şüphesiz İbrahim, Allah’a itaat eden, hakka yönelen bir önder idi. Allah’a ortak koşanlardan değildi.

121. O’nun nimetlerine şükreden bir önderdi. Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.

122. Ona dünyada iyilik verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.

123. Sonra da sana, “Hakka yönelen İbrahim’in dinine uy. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi” diye vahyettik.

124. Cumartesi gününe saygı, ancak onda görüş ayrılığına düşenlere farz kılındı. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

125. (Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.

126. Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.

127. Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme.

128. Şüphesiz Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlar ve iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlarla beraberdir....[5]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

أَتَى أَمْرُ اللّهِ فَلاَ تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ {النحل/1}

“Etâ emru(A)llâhi felâ testa’cilûh(u) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)” Allah Teâlâ'nın emri geldi, artık onu acele istemeyiniz, -Hak Tealâ onların ortak koştukları şeylerden uzak ve çok yücedir.” (Sübhân)dır. (16/1)----------------

Nahl sûresi birinci âyetinde “Sübhan” kelimesi geçmektedir.

“Sübhan” “Sin: 60” “Be: 2” “Ha: 8” Elif: 1” “Nun: 50” sayılarından oluşmatadır. Sayısal toplamı;

60+2+8+1+50= 121 dir… 12+1= 13 tür.

(13) Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in şifre sayısıdır. Ve (ا) Elif harfi “12” batın “1” zahir noktadan oluşmaktadır. Elif harfi ahadiyyet mertebesini ifade etmektedir.

Bu sayısal bağlantılardan sonra âyet tefekkürü için Tesbih ve zikir kitabı ile yolumuza devam edelim.

Bura da “emri geldi,” den murat, tefsirlerde de ifâde edildiği gibi, kıyamet olduğu belirtilmektedir ve bu hususta birçok bilgi vardır dileyenler araştırabilirler. 

Bilindiği gibi Mûseviyyet ve Îseviyyet mertebelerinin hafta günleri (altı) dır. Muhammediyyet mertebesinin ise (yedi) dir. Çünkü! Altı gün-kün veya tecellî de âlemler oluşmuş, yedinci günün sonunda bozulacaktır. Çünkü bu âlem’in aslî unsuru (kevn ve fesat) yâni “olma ve bozulma”dır. Altı gün-kün de oluşan bu âlem yedinci günde bozulacaktır. Âdem-in yeryüzünde görünmesi, kıyamet âlâmeti, Hazret-i Rasûlüllah’a risâletin gelmesi ise, kıyâmetin başlamasıdır. O günden beri kıyamet süresi, (Sûresi) okunmaya ve yaşanmaya başlamıştır şu anlar dahi bizler, kıyametin içinde yaşamaktayız işte bu yüzden âhır zaman ümmetiyiz. 

“emri geldi,” Bu emir risâlet hükmünün içinde bulunan kıyametin başlangıç emridir. Ve daha o zaman gelmiştir Âyet-i Kerîme bunu açık olarak ifâde etmektedir, daha sonra oluşacak diğer büyük âlâmetler, yer sarsıntıları ise kıyametin son kapanışı olacaktır.

“onu acele istemeyiniz,” Henüz daha vaktiniz varken onu acele istemeyiniz. Diye daha o günden tavsiye de bulunulmuştur. Çünkü tanınan bu süre çok değerlidir.

“ortak koştukları şeyler” Bilindiği gibi “şey’iyyet” zuhura gelmiş olan varlıklara verilen toplu isimdir çoğulu eşyadır. Kim ki, bu eşya ismiyle zâhiren mahlûk hükmü ile bilinen bu varlık zuhurlarından her hangi birine muhabbet besler ve o muhabbeti Hakk muhabbetinin üstüne çıkmış olur ise farkında olmadan o nesne ile Hakk’a şirk koşmuş olur. Ancak bu varlıkta Hakk’ın zuhurundan başka bir şeyin olmadığını idrak etmiş bir irfan ehline göre ise şirk olmaz. 

“şeylerden uzak ve çok yücedir.” (Sübhân)dır.

Kıyâmet ve şirk gibi şeyler, bu dünya âlemine göredir. Esmâ ve sıfat âlemlerinde bunlardan söz edilmez işte bu yüzden de burada Hakk Teâlâ’ya bunlardan tenzîh vardır. (Sübhâne’hû) Görüldüğü gibi Sübhân (Hû) ya bağlanmıştır. (Hû) ise “ismi â’zam” dır, ayrıca (Hû) iki türlüdür, biri gerçek mânâ da bâtın-ı ve mutlak tenzîh’te olan yönüdür diğeri ise zuhur ve tecelliye dönük yönüdür. Bu ise teşbîh tarafıdır. Her iki şekilde de “Sübhân-münezzeh” tir. (Hû) “hüvviyyet-i mutlaka-mutlak ilâh-î hüvviyyet” tir. Ve bütün bu âlemlerde ne varsa hepsini kendine ve fıtratına göre de bir hüvviyyet-i vardır hâl böyle olunca bütün varlıkta, bir hüvviyyet-i ilâh-î, birde hüvviyyet-i zuhur-î olmak üzere iki hüvviyyet-i vardır işte bu yüzden, yazıda cümle arasında geçen (h) (ُ) harfinin biri İlâh-î ve diğeri zuhûr-î olmak üzere iki gözü vardır. Allah isminin sonundaki (h) harfi ise tek gözlüdür (ه) çünkü orada daha henüz zuhur olmadığından sadece tek olan hüvviyyet-i mutlaka vardır.

(هو) (hûu) yazıda satır aralarında ve sonlarda genelde uzatma işareti olan “ve” (vav) (و) harfiyle yazılmaktadır. Bu ise iki yönlü hûu arasında geçit-berzâh’tır. Türkçe de, de (ve) bağlaç olarak kullanılmaktadır. İşte her zuhur mertebesinde, hüvviyyet-i ilâh-î, den olacak her hangi bir hüvviyyet-i zuhûr-î ye intikâl bu (vav-ve) ile meydana gelmektedir. 

İşte bizlerde daha bu günden kıyamet hakikatlerini idrak eder de gereğini yerine getirirsek, ilmî mânâ da kıyam etmiş oluruz. Yâni gafletten uyanıklığa geçip yatay yaşamaktan dikey yaşamaya geçmiş kıyametimizi şimdiden koparmış oluruz. O zaman, gelecek kıyamet bizde varlığımızdan bir şey bulamayacağı için hiç tesiri olmayacaktır. Ve bu yüzden de zuhur hüvviyyetimizden İlâh-î hüvviyyetimize daha burada iken yol bulanlardan olacağımız için aynı zamanda İlâh-î hüvviyyetimizle de yaşayacağımızdan hüvviyyetimizde Allah ismindeki tek (hûu) ya dönüşecektir.[6]

----------------

يُنَزِّلُ الْمَلآئِكَةَ بِالْرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنذِرُواْ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنَاْ فَاتَّقُونِ {النحل/2}

“Yunezzilu-lmelâ-ikete bi-rrûhi min emrihi ‘alâ men yeşâu min ‘ibâdihi en enzirû ennehu lâ ilâhe illâ enâ fettekûn(i)” Allah, “Benden başka ilâh yoktur. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının” diye (insanları) uyarmaları için emrini içeren vahiy ile melekleri kullarından dilediğine indirir. (16/2)

----------------

Âyetin “Benden başka ilah yok bölümü sıfât-i tevhid âyetidir. 

Kûr’ân âyetleri incelenecek olursa Rûh kelimesinin Kûr’ân’da üç anlamda kullanıldığı görülür.

1. Cebrâil (a.s.) adı olarak; 

 Bakara 2/87, “ve eyyednahü birûh’ul kudüsi” ve diğerleri

2. Vâhy mânâsında; 

Nahl 16/2, “yünezzilül melâikete birûhi min emrihi” ve diğerleri

3. Canlılarda hayat kaynağı olan kuvvet anlamınadır.

Gizli hazineden zuhura çıkmayı murad eden “zât-ı mutlak”, â’mâ’dan → ehadiyyetine tecelli ederek “hüvvi-yet” ve “inniyeti”ni belirtmiş oldu. 

Orada, mevcut ilm-i ilâhisi ile “Rûh-u A’zam” mer-tebesi zuhura çıktı.

“Rûh-u A’zam”ın tecellisinden 

→ “Vahidiyet” - “Rûh’ul Kuds” mertebesi zuhur etti; 

“Vahidiyet”in tecellisinden de 

→ “Ulûhiyyet”, zuhur etti.

 “ulûhiyyet”in tecellisinden 

→ “Râhmaniyyet” zuhur etti. 

Burası sıfat mertebesi, “Âlem-i Ceberrut”tur.

Ulûhiyyetin icaplarını yerine getirebilmesi için ken-dinde mevcut “Rûh-ul Kuds”ü “Râhman”, “Nefes-i Râhma-ni” ile bütün âlemlere “nefh etti” üfledi, yani gönderdi, açığa çıkardı.

Bu kuds-i rûh’ta varlığın her mertebesinde kendilerine uygun hayat tarzını ortaya çıkaracak her türlü imkân ve bilgi vardır.

Rûh’u A’zam : Tecelli-i akdes → zâtından zâtına’dır.

Rûh’ul Kuds : Tecelli-i Mukaddes → zâtından sıfatına’dır “Rûh’ul Azam” ve “Rûh’ul Kuds” mahlûk değildir, Allah’ın rûhu’dur.

Sıfatından esmasına üflenen zâtî mânâda bir rûh daha vardır, ki özel olarak insâna üflenmiştir, “Rûh-u Sultâni”.

Bu rûhtan sonra gelenler her mertebesinden mahlûka-ta verilen (üflenen) rûh mertebeleridir ve bu rûh, her mertebe-sine o mertebenin gereği olan hayatı bahşeder. 

Ancak, bütün bu âlemlere hayat veren “Rûh’ul Kuds” parçalanmış, bölünmüş değildir. Bütün zuhur merte-belerine cami olduğundan hangi mertebede olursa olsun o mertebenin fıtratı üzere faaliyet gösterir. 

En son zuhur mahalli tabiattır, tabiatta aldığı isim ma-den (“rûh-u madeni”) dir. 

Onun kemâli “nebat” bitki, → “rûh’ul nebati”dir. 

Onun kemâli olan “hayvan” → “rûh-ul hayvani”dir. 

Onun kemâli olan “insân” → “rûh-ul insâni”dir 

- (Rûh-ul Sultâni). 

Ondan sonra “rûh’ul kuds” ve “rûh’ul a’zam”dır.[7]

----------------

خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ {النحل/3}

“Haleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i) te’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)” Allah, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak halk etti. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden yücedir. (16/3)

----------------

(خَلَقَ) “Haleka” kelimesi meal ve tefsirlerde yaratma olarak çevrilmektedir. İrfan ehli aşk kamusundan yaratma kelimesini kaldırmış ve yerine zuhur ve tecelli ifadelerini koymuşlardır. 

(حَكَّ) “Hakk” Ha harfinin üstüne benlik noktası geldiği zaman “Hı” olur. “Ke” harfini kaldırılıp yerine “Lam” konulduğu zaman “Hakk” (خلك) “Halk” olur… O zaman “Hakk” “Halk” tecelli etmiş ve zuhura yani görüntüye gelmiş olur… 

Bizlerinde gönül göğü, bâtınımız ve bedenimiz halkımız olarak zuhur ve tecellidedir. 

“Hakk”a ortak koşanlar bunun anlayamaz. (Murat Derûni)

----------------

خَلَقَ الإِنسَانَ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ {النحل/4}

“Haleka-l-insâne min nutfetin fe-izâ hüve hasîmun mubîn(un)” İnsanı nutfeden (bir damla sudan) halk etti. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir. (16/4)

---------------

İnsanın Embriyolojik olarak halkedilmesi zigot ile bâslayıp, ayetler de geçen karşılığı ise nutfe kavramdır.

Alak sözlükte, “kan pıhtısı, embriyo, zigot” gibi anlamlara gelir.

Genellikle “kan pıhtısı” diye açıklanan alakın, döllenmiş hücrenin ana rahminde tutunan, yani embriyon safhasından önceki halini (nidation) ifade ettiğini söylemek mümkündür.

Ve “alak” kelimesi (Alak 96/2) de geçmektedir. (Murat Derûni)

---------------- 

~~96.2~
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ 
~ ~ ~

(96/2) - Halekal insâne min alâk. 
(96/2) - İnsanı bir alâktan yarattı.

---------------- 

ve “halekal insâne min alâk” ve senin Rabbin öyle bir Rab ki, “halekal insâne” insânı halk etti. 

Bütün varlıkların halkıyyet-i tamamlandıktan sonra, halkıyyetin kemali olan insan, “sûreti ilâhiye üzere” halk olundu ve yeryüzünde yaşamaya başladı birçok aşamalar dan geçtikten sonra nihayet Muhammediyyet mertebesinde hakikat-i İlâhiyyeye bir zuhur mahalli olacak hale geldi ve böyelece zât-i tecelliyi alacak kıvama ulaşmış oldu. İşte bu zuhurun ve diğer insanların da vücüd varlıklarının zuhuru bir kan pıhtısından oluşmaya başladı. 

Neden min alâk? Bir pıhtılaşmış kandan, diye insânın sûretinin halkıyyetini anlatmaya başlıyor. Daha evvelce bu hakîkatleri bilmeyen insânoğlu, artık yavaş, yavaş hem ilmi ma’nâ da, bir gelişme sağlamaya başlıyor, hem de bâtınî ma’nâ da bâtın ilmi düzeyinde gelişme sağlamaya başlıyor. İşte bakın burada Rabbının insânı halk ettiği ve insânın değersiz bir kan pıhtısından medyana getirdiğini, o halde sen kendini nefsi olarak o kadar yücelerde görme. Senin aslın budur, diye de evvelâ, ikaz etmesi vardır.[8]

----------------

وَالأَنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ {النحل/5}

“Vel-en’âme halekahâ lekum fîhâ dif-un vemenâfi’u veminhâ te-kulûn(e)” Hayvanları da halk etti. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz. (16/5)

----------------

"En'am" En'âm Sûresi'nde etraflıca anlatıldığı üzere erkeği ve dişisi ile koyun, keçi, sığır, deve sekiz çifte ulaşan ve kendisine en'âm denilen davar, Allah onu da halk etti.

Hayvanların hakliyeti mertebe itibari ile insandan farklıdır. Mevlânâ hazretleri vücut birdir ama mertebelere riayet şarttır. Her ikisinin halkiyetini aynı görürsek darwinizm[9] denilen insanın atasını hayvan olarak görme vartasına düşme tehlikesi vardır. 

İnsan’ın halkiyeti Zât mertebesidir, hayvanların halkiyeti Esmâ mertebesidir ve bizlerin gıdalanması ile namazlarda okunan Fatihada ki hamd ile miraclarıda yine Esmâ mertebesine kadardır.

Bahsedilen hayvanların etleri ve sütlerinden gıdalarak faydalanır. Bu bizlerin bedenine içten kalori sağlar ve bu kalori enerji açığa çıkararak ısı sağlar ve bizim madde bedenimizi içten ısıtmış olur. Ve bu hayvanların yünlerinden ise giysi yapılarak madde bedenimiz dıştan ısıtılmış olur.

Hayvan, hayy an yaşıyan andır. Bizlerdeki karşılığı nefsi natıka, konuşan nefs-hayy an olmaktadır. Zikir olarak çeilen esmâlar bizim iç âlemizi muhabbet ile ısıtır. Dış âlemize giyilen esmâ-i ilahiyye ise bizlerin dıştan sarar ve muhabbet ile ısıtır.

Bir dervişte etafına eti, sütü, yünü ile faydalı olur… Bu konu hakkında (34) Bakara (İnek) dosyası vardır. Bu kitaptan istifade edilebilir. (Murat Derûni)

----------------

وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ {النحل/6}

“Velekum fîhâ cemâlun hîne turîhûne vehîne tesrahûn(e)” Onları akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken de sizin için bir güzellik (ve zevk) vardır. (16/6)

----------------

Akşam getirilen, sabah salıverilen yer ise ahır-ahıl veya ahl dır… “Nahl” Türkçe yazılışta ayırdığımız da “ahl” kalır. “N” (Nun) ise Nûr dur… “Nûr” ise eşyanın hakikatidir. “Ahıl” küçükbaş ve ahır ise büyükbaş hayvanın barınağıdır… Bizlerde aslında günlük hayatlarımızda dünyalık-maişetlerimizi kazandığımız için genelde düşüncelerimiz bu yöndedir. Akşam olup evlerimize yani iç âlemiz olan ahir yani bir bakımıza sonumuza döndüğümüzde yapmış olduğumuz tefekkür, riyazat, zikr çalışmları ile tarikat mertebesinde gece yürüyenin çocukları olmaktayız… 

Gece, fenafillah ve gündüz ise bekabillah hükmündedir. İşte bu mertebelere ulaşanlarda bir tevhid neşesi-zevki vardır. (Murat Derûni)

----------------

وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدٍ لَّمْ تَكُونُواْ بَالِغِيهِ إِلاَّ بِشِقِّ الأَنفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {النحل/7}

“Vetahmilu eskâlekum ilâ beledin lem tekûnû bâligîhi illâ bişikki-l-enfus(i) inne rabbekum leraûfun rahîm(un)” Onlar ağırlıklarınızı, sizin ancak zorlukla varabileceğiniz beldelere taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir. (16/7)

----------------

Bu hayvan - hayy an (anda yaşayan) uzak beldelere nefsiniz zahmet çekerek varabileceğe beldelere taşır…

Bir bakıma bizlerin bedenlere bizlerin bineğidir. Ve bizleri uzak yerlere götürürler.

Bir gün Mecnun, Leyla nın bulunduğu şehre doğru yolculuğa çıkmış. Gündüz yol alıyor, gece devenin üstünde yürüyormuş. Bakmış geçtiği yerler aynı mesafe kat edemiyor. Devenin bıraktığı yerde yavrusu varmış. Gece yavrusuna dönüyormuş. Bu böyle olmuyacak, sen menziline ben meniline git yani her birerlerimiz varacağımız yere gidelim diye devesini serbets bırakmış…

Bizlerin bedenleri yatay olarak yeryüzünde bizleri uzak yönlere götürür. Ama mir’ac etmemiz için onu ter etmemiz yani ağırlığımızı bırakarak tefekkürde yükselmemiz gerekir. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beytinde bu âyet hakkında;

Bu ahenge gevşek ve aşağı bakma; zîrâ bu yolda sabır ve nefsin meşakatleri vardır.

“Şıkk”, meşakkat ve sıkıntı ve zorluk ma’nâsınadır. Nitekim sûre-i Nahl’de (Nahl, 16/7) “Râkib sizin yüklerinizi bir şehre kadar yüklenir, siz ona ancak nefislerin meşakkati ile bâliğ ve vâsıl olursunuz” buyurulur. Ya’ni, “Bu enbiyâ ve evliyânın âheng-i ma’rifetine gevşek ve alçak bakma; zîrâ bu ma’rifet yolunda nefislerin sabn ve meşakkati vardır.” Ya’ni bu maârif ve hakâyıkın bilâ-i’tirâz kabûlü için rûhun, nefs-i hayvânînin te’sîrâtı altından kurtulması îcâb eder; bu da akl-ı selîm kuvveti ve dîn düstûrlarıyla nefsin benliğini ve enâniyetini ezmek ile olur. Bu enâniyeti ezmek ise, gayet meşakkatli ve sıkıntılıdır ve çok sabır lâzımdır.[10]

----------------

وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ {النحل/8}

“Velhayle velbigâle velhamîra literkebûhâ vezîne(ten) veyahluku mâ lâ ta’lemûn(e)” Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de halk eder. (16/8)

----------------

Mesnevi-i Şerif beytinde bu âyet hakkında;

Agah ol! 'Taharriden yüzü ve başı çevir! Maad ve müstekar zâhir geldi.

“Maâd”, avdet mahalli, “müstekarr", istirahat ve karâr edecek yer demektir. Ya’nî, ey delîl-i aklî sâhibi efendi! Âgâh ol! Hakîkat kıblesini aramaktan sarf-ı nazar et! Zîrâ senin dönüp dolaşıp nihâyet avdet edeceğin ve avdetten sonra fikrinin istirâhat ve karâr edeceği yer olan insân-ı kâmilin huzûru zâhir ve âşikâr oldu. Zîrâ delâil-i akliyye ashâbı bir mes’elede âciz kaldıklan vakit bizzarûre insân-ı kâmile mürâcaat ederler. Nitekim şimendifer yeni îcâd olunduğu vakit İngiliz mu’teberânından birisi o zamanki Mısır hidîvine: Sizin kitâbınız olan Kur’ân’da (En’âm, 6/59) “Yaş ve kuru yoktur; illaki Kitab’da zâhirdi'r”'âyeti vardır. Bu yeni îcâd olunan şimendifer dahi var mıdır? diye sorar. Hidîv: “Ulemâmıza soralım!” der. Ulemâ-i zâhir: “Kur’ân’da böyle bir şeye tesâdüf etmedik,” deyip cevâbdan âciz kalırlar. Bununla berâber o civârda ma’rûf ve münzevî bir velî varmış. Ona mürâcaat edip sorarlar. O zât buyurur ki: “Evet, şimendifer olduğu gibi, bundan sonra zuhûr edecek daha bizim bilmediğimiz birçok merâkib vardır. Hak Teâlâ sûre-i Nahl’de (Nahl, 16/8) ya’nî “Allâh Teâlâ binmeniz ve zînetiniz için âtlârı ve katırları ve eşekleri yarattı ve daha sizin bilmediğiniz merâkibi yaratacaktır” buyurur. Ve filhakîka zamânımızda gördük ki, şimendiferden sonra elektrik tramvayları ve otomobiller, zeplinler, tayyâreler yaratıldı ki, beşer bunlara binip seyâhat etmektedirler; ve ihtimâl ki, bundan sonra daha bilmediğimiz birtakım binilip gezilecek şeyler zuhûr edecektir. İşte şu vak’a ulemâ-i zâhirin ilmi ve anlayışı ile bir veliyy-i kâmilin ilmi ve anlayışı arasındaki farkı gösterir.[11]

Günümüzde yerde, havada, uzayda çeşit çeşit binekler zuhur ettiği meydandadır. Bu da insanlığın ve âlemin kemâlatını gösterir.

----------------

وَعَلَى اللّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَآئِرٌ وَلَوْ شَاء لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ {النحل/9}

 “Ve’ala(A)llâhi kasdu-ssebîli veminhâ câ-ir(un) velev şâe lehedâkum ecme’în(e)” Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi. (16/9)

----------------

Eğri yoldan doğru yola dönebilmek için önce ehlini irfan ehli verip eğitimle sırat-ı müstakim ve daha sonra sıratullah tahsil edilmelidir. Hurda-i Tarik denilen bu yolun kesicileri eğri yola sevkedici, ayak kaydırıcıları çoktur. (Murat Derûni) Fatiha sûresinde doğru yol ve eğri yol bizlere bildirilmiştir.

اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ

6-) İhdinassıratal müstakîm;

Hidayet eyle bizi doğru yola,

Ve o kullar bizi sırât-ı müstakîm üzere doğru yola götür diyerek niyaz ediyoruz Cenâb-ı Hakk’tan.

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ

وَلَا الضَّالِّينَ

(7) Sıratalleziyne en'amte aleyhim; Gayril mağdubi aleyhim; Ve laddaaallîn; 

O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.

O yol öyle bir yol ki en’am da (nimet) bulunduklarının yoludur, gazaba uğramışların ve sapmışların yolu değil. Gadab Cenâb-ı Hakk’ın azametinin vasıfları, gadab’a uğramamış olanlarda Hâdî isminin mazharları yani hidayet ehlidirler. Yeri gelmişken şu küçük ilâveyi de aktaralım.

71/26. “Ve Nûh dedi ki: Yârabbi!. Yeryüzünde kâfirlerden bir şahıs bırakma.” Yâni yeryüzünde ehli mudil-dâllîn’den kimse bırakma. Çünkü o aslında bu duayı kendi mertebesi itibari ile ifade etmişti. Demek ki, dallîn’in hakikati ona sadece zâhiri anlamda belirtilmiş idi. O mertebe itibariyle kesret hakikatleri yaşandığından, kesrette de zıtlar toplanamadığından, yâni o devrede “kesrette vahdet” yaşanmadığından yeryüzünde hiç bir “mudil” isminin zuhur mahallinin kalması istenmemiştir. 

Ancak, Hakikat-i Muhammed-î de ise, bütün âleme rahmet olduğundan esmâ-i İlâhiyye’ye de rahmet vardır. Bütün esmâ-i İlâhiyye zuhurda ve faaldir. İşte bu yüzden, Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir. 

Nûh (a.s.) ise bunların tamamen kaldırılmasını istemiştir. Çünkü bütün esmâ-i İlâhiyyenin hâmîsi değil idi. Peygamberimiz ise, “rahmeten lilâlemîn” olduğundan, “mudil” ismide bu âlemin cüzlerinden olduğundan, onun kaldırılması değil ona uyulmaması tenbih edilmiştir, aradaki mühim fark budur.

Demek ki, Hakikat-i Muhammed-î seyrinde “mudil”i yok etmek değil ancak ona uymamak vardır.[12] 

----------------

هُوَ الَّذِي أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء لَّكُم مِّنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ {النحل/10}

 “Huve-llezî enzele mine-ssemâ-i mâ-â(en) lekum minhu şerâbun veminhu şecerun fîhi tusîmûn(e)”

O, gökten sizin için su indirendir. İçilecek su ondandır. Hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla meydana gelir. (16/10) 

----------------

“Gök” gönül göğüdür. Bu indirilen kevser ırmağı suyudur. Gönülden gönüle akan bu ab-ı hayat suyu (şarab) dur. Ölü bedenlere hayat suyu vererek diriltir. 

“şerâb” sayısal değeri “Şın: 300” “Rı: 200” “Elif:1” “Be:2” dir. Toplarsak,

300+200+1+2= 503 tür. Sıfırı kaldırırsak alan 53 tür. 

Bizlerinde iç âlemimizde hayvanlar ve bitkiler vardır. Hayy-an larımız bizlerin esma-i ilâhiyyeleri ve bitkilerde fikir ve düşüncelerimizdir. Bu hakikat suyuyla beslersek bizlere faydalı olur. Vehim suyu ile beslersek nefsi emmare istikametinde hayal yönünde kullanmış oluruz. (Murat Derûni)

----------------

يُنبِتُ لَكُم بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالأَعْنَابَ وَمِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ {النحل/11}

 “Yunbitu lekum bihi-zzer’a ve-zzeytûne ve-nnehîle vel-a’nâbe vemin kulli-ssemerât(i) inne fî zâlike leâyeten likavmin yetefekkerûn(e)” Allah o su ile size; ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Elbette bunda düşünen bir kavim için bir ibret vardır. (16/11)

----------------

Bu ab-ı hayat suyu ile varlığınızda ekinler kelime-i tevhid bilgileri zeytin ve hurma sıfât tecellisi üzümler nefsi vahide (bir nefis-nefsi küll) ve meyvalar ile tevhid-i esmâ bilgileri bitirir… Ancak bunlardan tefekkür ehli ibret alırlar. (Murat Derûni)

----------------

وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالْنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالْنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {النحل/12}

“Vesahhara lekumu-lleyle ve-nnehâra ve-şşemse velkamer(a) ve-nnucûmu musahharâtun bi-emrih(i) inne fî zâlike leâyâtin likavmin ya’kilûn(e)”

O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır. (16/12)

----------------

Etraf kararmaya başladığında ve neticede de karanlık hali ortalığı kapladığı zamana gece denmektedir. Aslında dünyanın güneşe arkası gelen yer hep gecedir, o halde dünya dönüş halinde olduğundan gece devamsızmış-geçici, yani belirli bir süre imiş gibi zannedilir. Değişik yerlerde olmakla beraber dünya durduğu sürece gece hep vardır ve bitmez, geceden murat karanlık ve görünmezlik halidir. 

Bu ise üç şekilde düşünülebilir. 

(1) A’mâ’ iyyet “sevad-ı A’zâm” mutlak karanlığından “gizli hazine” den kendinden kendine kendi olarak zuhur etmeye başlayan Zât-ı mutlak, bu mertebeden Vahidiyyet mertebesine ilmi İlâh-î olarak zuhur etmesi ve burada bu ilmi suretlerin birer lâtif suret alarak esmâ âlemine intikal etmeleri ve burada ki durumları kendileri hakkında gece hükmündedir. 

 (2) kevniyyetin oluşumu ile güneş dünya ve diğer gezegenlerin dönüşmelerine başladıklarında meydana gelen gece’dir. 

 (3) Üncüsü ise, beden mülkümüzün ruh aydınlığını nefs perdeleri ile nefsimizin örtmesi ve karartması ile meydana gelen gaflet gecesidir. Bu halde olan bir kimsenin yaşadığı saat zahiren gündüz ve aydınlık dahi olsa hakikat-i itibari ile kendini tanımadığından gece hükmündedir. Bu gece dahi devamlıdır, Taaki Kâmil bir mürşide gidip teslim olup verdiği zikir ve çalışmalar ile ruh aydınlığına kavuşsun, ondan sonra onun gecesi olmaz yaşadığı saat gece bile olsa gönül ve ruh aydınlığı onu hep gündüz halinde oluşturur. 

İşte bu gecelerin 1 ve 2 si fıtri ve elimizde olmadan varedilen gecelerdir. Bunlar bizim dışımızda olduğu gibi aynen mertebeleri icabı bizim beden mülkümüzde de vardır. Yani Esmâ-i İlâhiyye’nin bizde de olduğunu idrak etmek gecenin varlığını tesbit etmektir ve bu bir ilim ve irfaniyyet halidir kişi seyrinde kendi varlığının kendine ait olmadığını kendisinin bu mertebede izafi bir varlık olduğunu anlaması bu gece halini idrak etmesidir ve oldukça mühim bir aşama- dır. Kendisinde kendisine ait bir şeyin olmadığını ve kendisi Hakk’ın isimlerinden oluşmuş bir terkip olduğunu anlaması ve onun daha henüz ortaya çıkmamış esmâlarının batındaki, ortaya çıkma, güne ulaşma, yolunda olan esma gecesidir.[13]

Güneş ve dünyanın dönmesi ile dünya zaman itibari ile üç hâli kabul etmektedir bunlar da bilindiği gibi ikisi gündüz ve gecedir ve bunlar geçicidir. Yine diğer bir halin de iki hali vardır ki bunlarda devamlıdır. Bunlardan bir tanesi doğu istikametinden baktığımızda hiç durmadan devam eden geceden gündüze geçiş çizgisidir diğeri ise batı istikametinde, gündüzden geceye geçiş çizgidir. İşte bu iki çizgiler ne gece ne gündüzdürler. Ancak bu çizgiler devamlı hareket halinde olduklarından durağan değillerdir ancak dönüşümler sebebiyle her an vardırlar ve yok olmazlar gece ve gündüz ise böyle değildir kendilerine ait sürede yaşayacak coğrafyaları vardır ve bu coğrafyalarda biri olan gündüz, batıdan gider iken diğer biri olan gecede doğudan gelir. 

Böylece biri gider biri gelir. Demekki ikiside geçici ve izâfidir.[14]

Eğer güneş olmasaydı dünya olmazdı ve bizlerde olmazdık varlık sebebimiz şems-güneştir. Evet, bu özet ön bilgilerden sonra Sûre-i Şerîfin birinci Âyetinin özet yorumuna geçelim. Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi “Rûh-ul Kuds ile desteklesin, İnşeallah bu İlâh-î hakikatleri akl-ı külden gelen bir yardım ile anlamaya çalışalım.[15]

Güneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir. 

Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.[16] 

Gönül göğümüzde de gece gündüz ve ay ve güneş bulunduğu gibi yıldızlarda bulunur… Bu yıldızlar seyr-i sulûk eğitimi ile kevkeb-nefsi benlik, necm-izâfi benlik, şıra-ilâhi benlik ve tarık tüm mertebeleri kapsayan yıldız isimleri ile adlandırılır. İşte irfani eğitim ile bu yıldız-benlik sistemi emre verilmiş olur.

----------------

وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ فِي الأَرْضِ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ {النحل/13}

“Vemâ zerae lekum fî-l-ardi muhtelifen elvânuh(u) inne fî zâlike leâyeten likavmin yezzekkerûn(e)” Sizin için yeryüzünde çeşitli renk ve biçimlerle halk ettiği şeyleri de sizin hizmetinize verdi. Öğüt alan bir toplum için bunda ibretler vardır. (16/13) 

----------------

Tasavvufta telvin ve temkin kavramları vardır…

Sözlükte “renklenmek, boyanmak” anlamındaki telvîn ile “yerleşmek, karar kılmak, sabit olmak” anlamındaki temkîn tasavvuf literatüründe fenâ-bekā, sekr-sahv, cem‘-fark gibi karşıt terimler olarak kullanılmıştır. Telvîn ve temkin bazı eserlerde televvün-temekkün diye geçer. Serrâc’ın, “Telvîn kulun hallerinde değişiklik göstermesidir” şeklindeki tanımı (el-Lüma‘, s. 357) sûfîlerce kabul görmüştür. Kuşeyrî’ye göre telvîn sâlikin halinin farklı sûretler kazanması, bir halden daha yüksek veya düşük bir hale bürünmesi, bir sıfattan başka bir sıfata intikal etmesidir. Sâlik Hakk’a vuslatı gerçekleştirince temkin sahibi olur. Vuslatın alâmeti sâlikin kendinden tamamen geçmesi, beşerî ve nefsânî kayıtlardan kurtulmasıdır. Bu hal kulda devamlı olursa o kişiye “mütemekkin” denilir. Buna göre telvînden sonraki temkin hali cem’den sonra fark, sekrden sonra sahv, fenâdan sonra bekā hali gibidir. Telvîn hal sahiplerinin, temkin hakikat ehlinin sıfatıdır. Kul sülûk yolunda bulunduğu müddetçe telvîn ehlidir (mütelevvin, mülevven).[17]

Âyette telvin-renkleri emrinize verdik ifadesiyle temkin halinde bulunan insan-ı kamil - kamil insanın emrine renkler kullanımına verilmiştir. Her renge girer ve asli haline döndüğü zaman Hakk ile Hakk olan bâtınında temkin halinde sukün bulur.

Onun için “irfan ehlinin olmaz nişanı” denilmiştir. İnsanlar onunla konuşur, alışveriş, yolculuk yapar ama kendini açmadıkça kendileri gibi “telvin” halinde zannederler. (Murat Derûni)

----------------

وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُواْ مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُواْ مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُواْ مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ {النحل/14}

 “Vehuve-llezî sahhara-lbahra lite/kulû minhu lahmen tariyyen vetestahricû minhu hilyeten telbesûnehâ veterâ-lfulke mevâhira fîhi velitebtegû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)”

O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir. (16/14)

----------------

Denizden yenen taze et balık tır. “Leb” dudak demektir. Deniz manazarasına da leb-i derya denmektedir. İrfan ehlinin “leb”inden dökülen sözler “leb-i derya” dan gelen hakikatı ilahi deryası kısmetleridir. Ve salik ondan tahsil ettiği ma’nâlar ile kendi deryasından balık avlar ve inci, mercanlar çıkarır. Ve ihtiyaç sahiplerininde istifadesine sunar. 

“İnci ve Mercan” ise abdiyet ve rububiyet hakikatleridir. “İnci ve Mercan” hakkında âyet ise Rahmân sûresindedir. (Murat Derûni)

(55/22)وَالْمَرْجَانُْلُوْوويَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْ

yahrücü minhü­mel lü’lüü vel mercanü “lülü’lü/inci (parlak, ziyalı, kıymetli) ve mercan/küçük inci minhü­m/onlardan (ikisinden) harec/ihrac olur, çıkar “Bu ikisinden de inci ve mercan çıkar.” Bilindiği gibi denizden çıkan birçok değerin yanında, inci ve mercan da çıkmaktadır. 

İnci istiridyelerin içinde oluşur. 

Mercanın ise değişik türleri vardır. Bunlar kayalıklar halinde olduğu gibi, bitki türleri de mevcuttur ve genellikle süs eşyası yapımında kullanılır. Kırmızısı daha makbuldür.

Acaba bu ayetle Cenab-ı Hakk sadece onları zahiri anlamda mı anlatmak istemiş yoksa batınî manalarını da anlayalım diye mi nazil etmiştir? 

Biz daha ziyade ayetlerin batınî manaları üzerinde durmaya çalıştığımız için burada da batınî yönünü anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.

Yukarıda bahsedilen iki derya, bunlardan çıkan inci ve mercan, hangisi hangisinden çıkmaktadır?

Abd denizinden çıkan “inci”, Rab denizinden çıkan da “mercan”dır. 

İnci muhabbet ehlinin “gözyaşları”dır. 

Muhabbet ehli gönül deryasında, gönül âleminden “Mahbub-u İlahiyye”ye ulaşmak için inci gibi gözyaşları döker, İşte o muhabbet ehli, aşığın döktüğü gözyaşı incilerinin bir tek tanesi bütün âlemdeki incileri satın alır da geriye fazlası da kalır. Hakk’ın indinde arif ve aşık kişilerin dökmüş olduğu göz yaşı incileri bu kadar değerlidir.

Ma’nâ âlemine (gönül âlemine) daldığı zaman, abd, o deryadan (“abdiyyet deryası”ndan) inciler çıkarır. 

“Rabb deryası”ndan da mercanlar çıkarır. O mercanlar dallı budaklıdır, İşte bunlar da, dal ve budak salan “vahdet ilmi”dir. 

Cenab-ı Hakk diyor ki: 

“Ey kulum sen gözyaşı döküyorsun, ben de varlığımı sana feda ediyorum, sana sırrımı açıyorum, gönlümü açıyorum, sana vahdet ilminden veriyorum.”

O, dallı budaklı (mercan’a) şekle “zatî şiryan” (zatî tesir), yani; tesir alış, cereyan veyahut akış denir.

Mercanın kırmızı rengi ise “kan”dır, “can”dır.

Rabb kuluna can vermektedir. “Sen benim için gözyaşı akıtıyorsun ama Ben de sana o damarlarından kan veriyorum.” Bu kan bizim anladığımız manada olan sulu kan değil, bütün varlığına sirayet eden “ilahi can”dır. “Rahmaniyet canı”dır. 

“yehrucu.....” ikisinden de inci ve mercan çıkar, ancak o deryalardan inci ve mercanları çıkaran kimseler gönül âlemine dalan mana dalgıçlarıdır. 

Tespih elinde, “Allah”ın ismi dilinde, gecenin veya gündüzün bir vakti o irfan yolcusu, abd deryasının göz pınarlarından “Mahbub-u Hakiki”nin güzelliğim düşünerek çıkardığı incileri karşılığında, Rabb’ı da ona Rabb deryasının kapılarım açarak oradan “irfan mercan”larını çıkarmasını sağlar. 

Bunlar kendisi için nadide bir süs ve hem de irfaniyet yolunda paha biçilmez mana hazineleridir. 

Zaman içerisinde yeri geldikçe ve talep edildikçe o inci ve mercanlardan kolye yapılıp, hak edenlere hediye edilir.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

“Lisanımızda da mercanın kırmızısı meşhurdur. Bilindiği gibi inci ve mercan hem süs eşyası olarak kullanılır, hem de ticaret nimetlerindendir.”[18] 

Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün.

Nasıl ki denizde gemiler hareket eder, müşahade ehlide bizlerin bedenlerimizin hava olan latif suda dikey olarak muhammedi tekneleri olarak havayı yani nefsin hevasını olan hayali yara yara giderler. 

----------------

 وَأَلْقَى فِي الأَرْضِ رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَارًا وَسُبُلاً لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ {النحل/15}

 “Veelkâ fî-l-ardi ravâsiye en temîde bikum veenhâran vesubulen le’allekum tehtedûn(e)” Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar; yolunuzu bulmanız için de nehirler, yollar ve nice işaretler meydana getirdi. (16/15)

----------------

 Nasıl ki dünya üzerinde tepeler, dağlar, sıra dağlar vardır. Biz insanların sırtı dağları ve omuzlarıda tepeleridir. Bir bakıma tûr dağımızdır. 

 Nehirler, denize akar, kevser ırmağıda hakikati ilahi deryasına doğru akar. Yol ise şeriat ve tarikat mertebeleridir. Şeriat-i Muhammedi ve Tarikat-Esmâ mertebesinin işaretleri vardır. (Murat Derûni)

----------------

وَعَلامَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ {النحل/16}

 “Ve’alâmât(in) vebi-nnecmi hum yehtedûn(e)” İnsanlar yıldızlarla da yollarını bulurlar. (16/16)

----------------

Yıldızlardaki alametler, “Necm” heva yıldızı[19] nefsi benlik yıldızı dır. 

“Kevkeb”[20] kayan yıldızlar dır. İzafi benlik yıldızıdır. Tarikat mertebesi ifadesi olsada burada kalmak son derece tehlielidir. Hayali olduğu için burada kalınırsa hakikate ulaşılamaz. 

“Şıra” Şıra yıldızının rabbi[21] ilahi benlik yıldızıdır… 

“Tarık” yıldızı[22] tüm mertebeleri kapsayan yıldızın adıdır. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beyitinde bu âyet hakkında;

Peygamber buyurdu ki, benim ashabım, yıldızlardır; yolcular için şem' ve şeytan için recimlerdir.

“Ashâbım yıldızlardır” sözü ile “Benim ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine tâbi’ olursanız, hidâyet bulursunuz” hadîs-i şerîfıne; “Yolcular için şem’dir” sözü ile de sûre-i Nahil’deki (Nahl, 16/16) “Ve yıldızlar onlara yol gösterirler” âyet-i kerîmesine ve “şeytan için rücûmdur” sözü ile de sûre-i Mülk’deki (Mülk, 67/5) ya’nî “Biz yıldızlan şeytanlar için rücûm kıldık” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve “rücûm”, atılan taşlar ma’nâsınadır.

Bu beyt-i şerîfde ashâb-ı kirâmın, Allah Teâlâ’nın ve melâikenin, Hakk’ın vahdâniyyet-i vücûdu hakkındaki şehâdetlerine iştirâk eden ilim sâhibi olduklarına işâret buyrulur. Karanlık gecelerde yıldızlar, yolculara nasıl rehberlik ederlerse, hakâyıkın mestûr bulunduğu bu zulmet-i tabîat içinde, Hak yolunun yolcularına öylece rehberlik ederler; ve onlara tâbi’ olanlann nûr-ı ma’nevileri, sâliklerin kalblerine ânz olan vesâvis-i şeytâniyyesini taşlayıp, def ederler.[23]

----------------

وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ

(Ve binnecmi hüm yehtedûn) 

(16/16) “Ve onlar yıldızlarla yollarını bulurlar” 

----------------

Bu âyeti celîlede de, necm yıldızına işâret vardır. Onlar yıldızlarla yollarını bulurlar ifadesi, zâhiri olarak eski dönemlerde ticaretle uğraşan kervancıların, yönlerini gökyüzünde parlayan yıldızlar sayesinde buldukları anlaşılıyor. İrfân cihetinden bakışta ise, Hak ve hakikat yolunda cehâlet ve mâsivâ karanlığındaki sâlikler yönlerini, kıblelerini, ilim ve irfâniyet ile parıldayan İnsân-ı Kâmil vasıtasıyla bulmaları demektir. 

Efendimizin “ashabım gökteki yıldızlar gibidir hangisine uysanız yolunuzu bulursunuz.” buyurduğu gibidir.

Necm- yıldızın kendisi 53 (Terzi Taba şifresi) olduğu gibi, nahl sûresinin ilgili âyetine bakarsak. 16/16. İlk 16. ebced hesabında 457 olarak yazılan Necdet ‘ in aralarında toplanarak oluşan karşılığı idi. 4+5+7=16. Diğer sayılar ise. 1. Ahadiyyetin sembolüdür. 61 ise. Türkçe Necdet demek idi. 61+6=67 ise Allah isminin karşılığı olması yanında, Terzi isminin tam karşılığı, ve de 13 olan (6+7) Hakikati Ahadiyyetül Ahmediyye, Sayılarının tam karşılığı olmaktadır.[24]

----------------

أَفَمَن يَخْلُقُ كَمَن لاَّ يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ {النحل/17}

 “Efemen yahluku kemen lâ yahuk(u) efelâ teżekkerûn(e)” Şu hâlde halk eden, halk edemeyen gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz? (16/17)

----------------

Şeriat ve tariat mertebelerinde yaradan ve yaradılan hakikat ve marifet mertebelerinde zuhur eden-zuhur edilen tecelli-tecelli edilen olmaktadır. Şeriat ve tarikat mertebesinde olan mazur görülebilir. Ama hakikatte Hakk ve halk olduğu Hakk’ın halk ta zuhur ve tecelli ettiğidir. Burada ikilik değil teklik geçerlidir. Ve ayniyet ve gayriyet geçerli olur. Hem aynıdır, hemde gayrıdır. 

Nasıl bir karpuz dilimi, karpuzdan gayrı değildir. Ama aynı değil tamamı değildir. (Murat Derûni)

----------------

وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَةَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ اللّهَ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ {النحل/18}

 “Ve-in te’uddû ni’meta(A)llâhi lâ tuhsûhâ inna(A)llâhe legafûrun rahîm(un)” Hâlbuki Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (16/18)

----------------

Allah c.c. in zâhir nimetleri olduğu gibi bâtın nimetleride vardır. 18.000 âlemde sayıya ve adete sığmayan sonsuz nimetleri vardır. Esmâ-i İlahiyyeden olan “Muhsi” sözlükte “saymak, miktarını bilmek; ezberleyip kavramak” anlamındaki ihsâ masdarından sıfat olan muhsî kelimesi “sayıp ayrıntılarıyla tesbit eden” demektir. 

 “Mim: 40” “Ha: 8” “Sin: 60” “Ye: 10” sayı değerlerine sahiptir. Toplarsak;

40+8+60+10: 148 dir. 1+4+8= 13 dir. 

 (13) ile efendimiz (s.a.v.) şifre sayısına bağlıdır. (Murat Derûni) 

----------------

وَاللّهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ {النحل/19}

 “Va(A)llâhu ya’lemu mâ tusirrûne vemâ tu’linûn(e)” Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. (16/19)

----------------

Sırr-ı bir isimdir ki adındadır. Sır tek re ile “Sir” Tok doymuş, kanmış demektir. (سرّ) Sırr; ise peltek konuşanlar gibi 2 (رّ) Rı ile yuvarlayarak söylenir. Sırr; (Sin ile) (esrar): Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey.  Gizli olarak, gizlice.[25] Sayısal değeri okunuşta (س)“Sin” harfini okutan gizli bir Ayın harfi ile; 

Sin:60, Ayın:70, Rı: 200 Rı:200, 60+70+200+200= 530 dur. “53”0 “53” bilindiği gibi Ahmed sayısal değeri, İz-Terzi Baba’ya yoldan verilen şifre sayısı ve 53 numaralı Necm sûresinin sıra numarasıdır… Yanındaki sıfır ise ayna olan bir yanı hadis bir yanı kadim olan ­­­kabe-i kavseyn, 0 hiçlik noktasının ifadesidir. 

“0” Sıfır sözlük anlamı; Hiç. Olmayan bir şeyin ismi. Hiç bir sayı olmamak. Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası (nötr). Arapça yazılışı; (صفر) “Sad” “Fe” “Rı” şeklindedir. (سرّ) Sırr yani “Sin” ile yazılışında insanın sırrıdır. “Rı” nin şeddelenmesi (şiddetlenmesi) ile “Rahman ve Rahim” e işarettir. “Rahmanın Rahminden doğmayan Bismillahirrahmanirrahim olamaz. (Zât mertebesinin sırrıdır. “Sır” “Sad” ile yazılan ise “Sad” Sıfât mertebesi ve sondaki “Rı” Rububiyet (esmâ) mertebesine işarettir. Ortada bulunan (ف) “Fe” Sıfât ve Esmâ mertebesinin gizlediği ve açığa çıkardığı Ef’âl mertebesine işarettir. Ve (صِفْر) sıfır harekelendiği-hareketlendiği zaman, baştaki “Sad” esre ile okunmakta ve “Rı” da ise gizli bir sükün –sekene- sakinlik hali vardır. Sıfât âlemin, esmâ âleminin gizli sakinliği ile Ef’âl âleminin açık sakinliğini sırlayıp, sarmasıdır. Kişi Nasrettin Hocanın hikayesindeki gibi ya zaruri ölüm ile işin sonunda “Hiç” olur. (Fe) nin üstündeki nefsi benliği ile yaşar. Ve bâtınında bulunan gizli-sakinlik hâlindeki Rabbini, Rabb’ül erbabı bilip, Rabbi Has-ı olan esmâ-i ilâhiyyeyi açığa çıkaramaz. Ya da ızdırari ölüm ile işin başında “Hiç” olur. Rabbini bilir, Allah’ı cc. tanır ve Rabb-i Hassı ile gerçek kişiliğine ulaşmış olur. Ve (ف) “Fe” nin başında ki nefsi benlik noktasının, İzafi benlik ve aslında İlâhi benlik noktası olduğunu anlar ve üstünde de sükün-sakinlik halini bulur, kendi beden arzı Hazret-i Şehadette huzur içinde olur-oturur. 

Gerçek bir yol ve irfan ehli sâlik dahi seyr-u sülûkunda bu vadiye (Bedr-i münir) geldiği vakit kendi gönlüne de (sekîne) olan selâm ismi indiğinde onda beliren husus huzur ve ilâhi güven olmaktadır. Gönlüne bu (sekîne) yi indiremeyen kimse ne yazık ki, şüphe ve tereddütten kurtulması çok zordur.[26] 

Aslının varlığının aslı yoktur. Varlığının aslı Hakk olduğundan gizli aşikar her neyimiz var ise, Allah c.c. Uluhiyet mertebesi ile ilmi ilahi programında bâtın-i olarak malum. Vahidiyet mertebesinde zâhiri olarak aşikardır. (Murat Derûni) Terzi Baba (1) kitabı “Sır” bölümü ile yolumuza devam edelim;

Hazretimizin yetişmesinde en büyük emek sahibi olan muhterem zât Nûsret Tûra Efendimizdir. Nûsret ile Necdet arasındaki bağı sayılar yönünden şöyle açıklayabiliriz. 

 (Nûsret) ismi ebced hesabında; ve alfabetik sırayla (nun) 50 (nun) 25

 (sad) 90 (sad) 14

 (rı) 200 (rı) 10

 (te) 400 = 740 eder. (te) 3 = 52 eder “Nûsret”ten “Necdet”i çıkartırsak (740 – 457) = 283 

yani (2 + 8 + 3) = 13 ortaya çıktı. 

Yani “Nûsret” ile “Necdet”in muhabbeti “Hakikat-i Muhamme-diye”yi zuhura çıkardı. 

Burada bir başka yöne de dikkat çekelim;

 (Nûsret) ile  (Necdet) in arapça orjinal yazılarına bakarsanız her iki isim de (nun) harfiyle başlar → (te) harfiyle de sona ererler. 

“Nûsret”teki ve “Necdet”teki bu (nun) ve (te) harflerini çıkartırsak ; 

(Nûsret) te → (sır) kalır. 

Burada (sır)[27] dan maksat “Nûsret”te gizlenen sırr’ın “Necdet” olmasıdır.

  (Necdet) teki (ced/ata) kalmaktadır, ki bu da “İsm-i Necdet” in “İsm-i Nûsret”in de aynı zamanda atası, kökü olduğu anlaşılıyor. 

Nûsret Babamızın ilâhi emâneti Terzi Babamıza vermeden önce söylediği, “Benim sebebi vücûdum sen imişsin,” sözü aslında buraya vurgudur. 

Ayrıca “nasrun minallahi” ve “fethun kariyb” âyeti ile de, “size yakın bir fethi Allah’ın yardımıyla müjdeliyorum,” derken aynı konuya vurgu yapmıştır. 

Dilerseniz bu âyet üzerinde biraz duralım. 

Acaba müjdelenen nedir?… 

SAF 61. Sûre 13. Âyet 

وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ

مُنِيبٍْوَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُو

ve uhra tühıbbune­ha nasrün minallahi ve fethun kariy­bun ve beşşiril mu’miniyne

Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakın bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.

61 daha önce zikrettiğimiz gibi Necdet’in isimlerinden biri idi. 13 ise, açık beyanı ortadadır. 

Az önce yukarıda (Nûsret) harflerinin alfabetik toplamının 52 olduğunu, bunun da Nûsret Tûra Efendimizin silsile-i Şerifteki yerini anlattığını açıklamıştık. 

Bu âyet-i Celile’de var olan müjdelerden bir tanesi de hilâfet mer-tebesidir. 

Lisân-ı Nûsret’ten kendisinden sonra gelecek olan halifesi “Terzi Baba”nın müjdelenmesidir. (Ç.H.U.)

----------------

وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ لاَ يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ {النحل/20}

 “Vellezîne yed’ûne min dûni(A)llâhi lâ yahlukûne şey-en vehum yuhekûn(e)” Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyler, halk edilmiş olduklarına göre hiçbir şey halk edemezler. (16/20)

----------------

Sanem, puta tapılsa dahi Allah c.c. bu puta kendi hakikatini gizlediği için aslında tüm tapınmalar cenâb-ı hakk tan başka bir yere değildir. Ama şirk ehli gafletlerinden bunun farkında değillerdir. Ve aslı hakikati olmayan bu hayali rablerden medet ummaktadırlar. (Murat Derûni) 

----------------

أَمْواتٌ غَيْرُ أَحْيَاء وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ {النحل/21}

“Emvâtun gayru ahyâ-/(in) vemâ yeş’urûne eyyâne yub’asûn(e)” Onlar, diri olmayan cansız varlıklardır! Ne zaman dirileceklerinin de şuuruna varamazlar. (16/21)

----------------

O hayali rabler “mevt” ölü hükmündedir. Nefsi emmare ile kendilerine varlık verilen bu rabler ölü hükmünde olduklarını ürettikleri fikirlerde ölü hükmünde ve hakikatte geçerliği yoktur. 

Taptıkları rabler hayali ölü hükmünde oldukları gibi kendileride ölüdürler ve şuurlanıp idrak edip dirilemezler. (Murat Derûni)

----------------

إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ قُلُوبُهُم مُّنكِرَةٌ وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ {النحل/22}

“İlâhukum ilâhun vâhid(un) fellezîne lâ yu/minûne bil-âhirati kulûbuhum munkiratun vehum mustekbirûn(e) Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Ahirete inanmayanların kalpleri bunu inkâr etmekte, kendileri de büyüklük taslamaktadırlar. (16/22)

----------------

“Vahid” hakkında Muhyiddin Arabi hazretlerinin Fusûs’ül hikemi Salih fassında bilgi verilmiştir… Özet olarak;

Vahid, Vahid olarak durdukça yani bir, bir olarak durdukça ondan hiçbir adet çıkmayacağı gibi Zat-ı Vahide dahi Zat-ı Vahide olarak kaldıkça yani o Zat, İrade, Kavl dediğimiz o Zat, dahi iradeye dönüşmeden tek Zat olarak kalsa idi gene de bir şey olmazdı. 

Fakat vahidin zâtında mündemiç olan nisbetler zahir olunca, meselâ ½ , 1/3 , ¼ , 1/5 , ilh..vahidin yarısı, üçtebiri, dörttebiri ve beştebiri zuhur edince, adedler peyda olur. İşte bunun gibi "irâde" ve "kavl" zât-ı ulûhiyyetin sıfatları ve nisbetleridir. Yani bunlar uluhiyet mertebesinin özellikleridir. Vücut verme onların zuhuruna bağlı bir keyfiyyettir. Şu halde "zât" ve "irâde" ve "güç" üç şeydir; bunların mecmû'undan "ferdiyyet" hâsıl olmuştur. Yani oluşum, yani ferd-i Vahid bunlardan meydana gelmiştir.[28]

İşte Esmâ-i İlâhiyyelerin farklı olması aslında hakikati tek bir Nefsi vahideye dayanır.

Fusus’ul hikemde geçen Rabb-i Has konusu, Bireysel Kimliklerde oluşan Rabler, evet Rab tektir. Bu Rabbul Erbab olan Rabdir. Kuran’da da Farklı farklı ilahlar mı hayırlıdır, yoksa tek olan Rabb’ul Erbab mı denmektedir. Rablerin terbiyecisi olan âlemlerde ve TEVHİD-İ ESMA ve RUBUBİYYET mertebesini oluşturan Zat-i Ala Celle ve TEKADDES hazretlerinin NEFSİ, KÜLLÜ NEFİS tektir. 9 sayısının da ki tüm çarpımlarında ki öz sayı 9 olması sebebiyle, sayısal değerde farklılıklar yani bireysel kimliklerin farklı görüntüsünün altında bu hakikat yatmaktadır. Farklı farklı görünen 9 lar yani birimsel Nefsler biz Rabbiz, biz Rabbiz diye bağırmaktadırlar. Fark âleminden bakıldı mı doğrudur. İşin hakikati olan 9 durun durun sizin temeliniz kaynağınız özünüz benim, size şimdilik bu görev verilse de zaruri ölüm hali vaki olduğu zaman ayrı ayrı zannettiğiniz birimsel kimliklerinizin tek bir kimlik olduğu ortaya çıkacaktır. Tabi görene körene! Ya rabbi diyecek ben dünyada kör değildim, beni niye kör haşrettin. Kördün de haberin yoktu!!! Rabb’ul âlemin, mahşerde ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediği zaman Arifler her seferinde evet diyecekler, müşahadesi olmayanlar Hayal-i Rabbi ile yaşayanlar, Rabb-i Hassını Rabb’ul âlemin kabul edenler hayır diyecekler. Ahiretini burada yaşayanlar her daim evet sen bizim “Rabbimizsin” demektedirler. Zaten Ondan başka görecek bir şeyleri kalmamış, nede buna güç ve takatleri kalmış. Fena hali içinde Tam bir mahv ve yokluk ile üzerlerine Beka elbisesi giydirilmiş, ya da giydirilmeyi beklemektedirler. Ne mutlu Hak ile Hak olduğunu idrak edip, abdiyetiyle uluhiyyete yönelip bir edenlere.

----------------

لاَ جَرَمَ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ {النحل/23}

“Lâ cerame enna(A)llâhe ya’lemu mâ yusirrûne vemâ yu’linûn(e) innehu lâ yuhibbu-lmustekbirîn(e)” Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları hiç sevmez. (16/23)

----------------

Benzer bir ayet Nahl/19. Âyette geçmiştir. Allah’ın sevmediği büyüklü nefsi emarenin ilâh edinilerek o’na ortak koşulması bu hayalin büyütülmesidir. (Murat Derûni)

----------------

وَإِذَا قِيلَ لَهُم مَّاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ {النحل/24}

 “Ve-izâ kîle lehum mâzâ enzele rabbukum kâlû esâtîru-l-evvelîn(e)” Onlara “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, “Öncekilerin masalları” dediler. (16/24)

----------------

Burada İz-Efendi Babamın bir hatıratını almak yerinde olacaktır. Bir gün Nusret Babam ra. ile yalnız kaldığımızda kendisinde izin alarak derlemiş olduğum yazılardan okuyordum… Okuduğu gazateden başını kaldırdı ve daha ne kadar bu dedikodular ile uğraşacaksın rabbin sana ne söyledi… Onu söyle deyince mahcub oldum. Ama iyi ki söyledi diye bizlere anlatmaktadır. Aslında öncekilerin masalları değil rabbimizin hakikatlerine yönelmemizin gerekliliğini bizlere anlatan zamanımız ötesi bir öğüttür.

“Esâtir’ul evvelin” eskilerin masalları konusu hakkında mutaffifin sûresi içinde 13. Âyette yaptığımız çalışma faydalı olacağı için buraya alıyoruz.

------------------- 

إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ {المطففين/13}

“İzâ tutlâ aleyhi âyâtunâ kâle esâtîrul evvelîn.“

“Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, «eskilerin masalları» der.. “ (83/13)

------------------- 

 “أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ= Esâtîru’l-evvelîn” terkibi Kûr’ân’da dokuz yerde geçer. Tefsir ve mealler buna “eskilerin masalları” anlamı verirler. “ أَ أَسَاطِير” kelimesi Kûr’ân’da fiil ve isim kalıplarıyla onaltı yerde geçer. Kelime­nin kökü “sin-tı-re = س ط ر ” harflerinden oluşur. Fiil hâli “سَطَرَ”dır ve “bir şeye hiza vermek, saf tutturmak” anlamına gelir. Mesela hizalı bir şekilde bina inşa etmek, hizalı bir şekilde ağaç dikmek ifade edilirken mecazen bu kelime kullanılır. Aynı kökten isim olan “مُصَيْطِر” kelimesi de Kûr’ân’da mecazi bir kullanıma sahiptir ve “kişileri hizaya sokan, onlara saf tutturan” anlamında olumsuz bir anlamda kullanılır.

Fiilin “yazı yazmak” anlamına gelmesi de muhtemelen yazıyla “harflerin hizaya sokulması, anlamlı bir şekilde sıralanması, bir nevi harflere saf tutturulması” sebebiyledir. Nitekim “düzene sokmak, hizalamak” anlamı aynı kökten cetvel anlamına gelen “الْمِسْطَرَة”, “mala” anlamına gelen “المَسْطَرين”, “kasap bıçağı” anlamına gelen “السَّاطوُر”, “metinde hiza, dizi” anlamına gelen “السَّطْر”, “birini gözleyip hizaya sokmakla görevli kişi” anlamına gelen “المُسَيْطِرُ” kelimelerinde de vardır.

Fiilin bu asli anlamını Kûr’ân’daki kullanım da teyid eder. Nüzul sırası dikkate alındığında kelimenin Kûr’ân’da ilk geçtiği yer Kâlem sûresinin birinci âyetidir. Bu ayrıca, kelimenin Kur’ân’daki fiil halindeki tek kullanımıdır. Âyette kâleme ve kâlemin yazdıklarına yemin edilmekte (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ), böylece “مسطور” fiilinin kâlemle ilişkisi çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Zaten Kâlem sûresinin 15. âyetinde de “أَسَاطِيرُ” kelimesi bu anlamda geçmektedir. Tefsirlerin Kâlem sûresinin ilk âyetinde geçen “وَمَا يَسْطُرُونَ” ifadesiyle ilgili olarak söyledikleri, kelimenin aslî ma’nâsını ortaya koyma adına önemli tespitlerdir.

Kelimenin Tûr sûresinin 2. âyetindeki kullanımına (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ) dair tefsirlerde geçen ifadeler de önemlidir. Âyette kitab kelimesinin sıfâtı olarak geçen “مسطور” kelimesine müfessirler genelde “yazılmış = مكتوب” anlamı verirler. “وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ” ifadesi satırlara dökülmüş,  yani kayda geçmiş, muhafaza edilmiş kitap anlamına gelir. Nitekim sonraki âyette bu işin yani satırlara döküp kayda geçirme işinin malzemesinden bahsedilmektedir (فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ). Kûr’ân’da iki yerde geçen “قِرْطَاسٍ / قَرَاطِيسَ” kelimesi de vahyi kayda geçirirken kullanılan malzemeyi (kırtasiye) ifade etmektedir.[29]

Kelimenin aslî anlamına uygun tefsirlerin yapıldığı bir diğer kullanım da iki âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki kullanımlardır. Müfessirler iki âyette geçen “مَسْطُور” kelimesine “yazılmış” anlamı verirler. Hatta âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki ifadenin “كان ذلك عند الله مكتوبا” şeklindeki bir kıraatinden bahsederler ki bu, âyetin tefsiri mahiyetinde olmalıdır.

Ancak aynı kökten olan “أأَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği âyetlere sıra gelince, tefsir ve meallerin kelimeye “masallar, hikâyeler” anlamı vermeleri çok dikkat çekicidir. Kelime Kûr’ân’da dokuz yerde geçmektedir. Biri hariç kelimenin geçtiği sûrelerin tamamının Mekkî olması ve Mekke’de Ehl-i Kitab olmadığına dair algı, kelimeye bu anlamın verilmesinde etkili olmuş olabilir. Kelimenin geçtiği âyetlerden biri olan Furkan sûresinin 4. ve 5. âyeti şöyledir:

 “Görmezden gelenler, ‘Bu, Muhammed’in uydurup Allah’a mal ettiği şeydir. Başka bir topluluk da ona yardım ediyor’ dediler. Yanlış ve yalana saptılar. Şunu da dediler: ‘Bunlar öncekilerin satırlarında olanlardır; yazdırtmış, sabah akşam ona belletiliyor.’”

4. âyette, Rasûlullah’ın tebliğ ettiği âyetlerin kendisine indirilen bir vahiy ürünü değil de başkalarının da yardımını alarak ortaya koyduğu yani “Allah bana vahyetti” diyerek insanlara okuduğu şeyler olduğunu söyleyenlerden bahsedilmektedir. Bu kişiler ayrıca “bunlar, öncekilerin satırlarında olanlar” diyorlar, Rasûlullah’ın onlara tebliğ ettiklerini, ona bazılarınca sabah-akşam imla ettirilen şeyler olduğunu söylüyorlar. Yani iddiaya göre Rasûlullah dinliyor sonra bunları yazdırıyor. Âyette geçen “اكْتَتَبَ” fiilinin istinsah ve istimlâ anlamına geldiği söylenir. Nitekim bazı müfessirler bu âyeti tefsir ederken, âyette sözü edilen kişilerin, “Muhammed bunları Ehl-i Kitab’tan istinsah ediyor, onlardan kitaplarında olanların kendisine yazılmasını istiyor” şeklinde itirazda bulunduklarından bahsederler.

“أَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği bir başka âyet şöyledir:

“Onlara âyetlerimiz okununca derler ki; Tamam dinledik; istesek onun aynısını biz de söyleriz. Bunlar, öncekilerin satırlarında olandan başka bir şey değildir.” (Enfâl, 8/31) Yukarıdaki âyette, kendilerine Kur’ân âyetleri okunduğunda, bunların kendileri için yeni bir şey olmadığını, daha önce de bunları duyduklarını, isteseler kendilerinin de aynısını okuyabileceklerini söyleyenlerden bahsedilmektedir. Nitekim devamında, kendilerine okunan âyetlerin öncekilerin satırlarında yani kitaplarında kayıtlı olduğunu söylüyorlar. Bunlar kendilerine okunan âyetlerin Muhammed (s.a.v.)’e Allah tarafından indirilen bir vahiy değil, onun önceki kitaplardan derlediği şeyler olduğunu düşünüyorlar. Nitekim bir sonraki âyette, kendilerine okunan âyetlerin yeni bir vahiy olmadığı hususunda kati bir kanaat taşıdıkları anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak Rasûlullah’a yapılan itirazların bir yönünü de “söylediğin şeyleri biliyoruz, bunlar önceki kitaplarda da var, yeni bir şey söylemediğine, zaten bildiğimizi, elimizde olanı tekrar ettiğine göre sana neden ayrı bir değer verip tabi olalım ki? Şeklindeki itiraz oluşturuyordu. Esasında bu, Kur’ân’ın ve Muhammed (s.a.v.)’in musaddık vasfının, itiraz edenler tarafından itirafı anlamına geliyordu.[30]

-----------------------------

Esatür’ül Evvelin kelime araştırmasından sonra bu konuda İz-Efendi Babamın ifadelerine bakmak yararlı olacaktır.

Burada bize lâzım olan geçmişte yaşanan bir hâdiseyi, hâdise olarak anlatmak değil, bizlerle ilgili olan halleri ortaya çıkarmaktır. Eğer Kûr’ân sadece geçmişte yaşayan bir peygamberin hayat hikâyesini bildirmiş olsaydı, “hikâye” kitabı olurdu. İşte bunun hakikatini anlamayan eski müşrikler, “esâtirul evvelin” (8/31) dediler. Yani “evvelki satırlar”. Kûr’ân-ı Kerîm için, “onların aktarılmasından başka birşey değil” dediler. Neden? Kendilerine tatbik edemedikleri, dışında kaldıkları içindir. İşte biz zâhir müslümanlar olarak yaptığımız iş, bundan başka birşey değildir. Aradaki fark bizim imân etmiş olmamız onların inkâr etmiş olmalarıdır. Dışındaki oluşumlara bakıyoruz. Bizim içinde bu yüzden eski satırlardan başka bir şey değildir. Onun hakîkatini yaşayabilmek için onun özüne intikâl etmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kûr’ân okumaya başlıyoruz. Yoksa zâhirîyle lâfzı, kelâmı okumuş oluyoruz. Ve tabii neticesinde sevap kazanmış oluyoruz.[31] (Murat Derûni)

----------------

لِيَحْمِلُواْ أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُم بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلاَ سَاء مَا يَزِرُونَ {النحل/25}

“Liyahmilû evzârahum kâmileten yevme-lkiyâmeti vemin evzâri-llezîne yudillûnehum bigayri ‘ilm(in) elâ sâe mâ yezirûn(e)” Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür. (16/25)

---------------

Hayal ve vehim den geçip, bu mükevvenat âleminin hakkın hayalinden başka bir şey olmadığını anlayan irfan ehli kıyâmetlerini taa! Başından koparmıştır.

Hazret-i Âdem’in yeryüzünde gözüktüğü yedinci gün olan içinde bulunuğumuz Cum’a günü de kıyamet alametidir.

Bizlerin yeryüzünde gözükmemizde bizlerin kıyamet alametidir. 

Gaflet ehli ise yokluk - hayal perdesinden daha geçememiş olduklarından kıyâmet gününe yemin edecekleri halleri yoktur, kendileri ortada yoktur ki, kıyametlerini kopartacak halleri olsun.

Ancak zaruri ölüm ile ölürler ve hayali yaşantıdan hayali kıyamete giderler. Ve endilerine vermiş oldukları varlık beden perdesi ile işlemiş oldukları günahların yükünü yüklenirler. 

Eğerki hurda-i tarik denilen yol kesici, ayak kaydırcı sınıftan ise ayağını kaydırdığı kimselerin işlemiş oldukları günahlarından da payları vardır ve bunun taşıyıcısıdırlar. (Murat Derûni)

----------------

قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللّهُ بُنْيَانَهُم مِّنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِن فَوْقِهِمْ وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُونَ {النحل/26}

“Kad mekera-llezîne min kablihim feeta(A)llâhu bunyânehum mine-lkavâ’idi feharra ‘aleyhimu-ssekfu min fevkihim veetâhumu-l’azâbu min haysu lâ yeş’urûn(e)” Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Allah’ın azabı binalarını, temelinden gelip yıktı da tavanları başlarına çöküverdi ve azap kendilerine fark edemedikleri yerden geldi. (16/26)

----------------

Kûran-ı Kerimde Allah c.c. Nuh, Ad, Semûd, Nemrud, Firavun ve çeşitli kavimlerin ve kurmuş oldukları tuzaklardan bahseder. 

Eğer kişi bir irfani seyri süluk eğitimi içinde ise silsile yoluyla Hz. Âdem a.s dan Hz. Muhammed s.a.v. e kadar kavimlerin yaşantısını kendi iç bünyesinde yaşamaya çalışır. Ve bunların tevhid ilkesine aykırı batıl yaşantılarının binaları yıkılıp, tavanları yani fikir ve anlayışları başlarına göçtü ise, saliktede bu anlayışları temeli ve binası yıkılır. Birimsel akli görüşünden geçerek Aklı küll anlayışına ulaşarak. Hakk’ani binasını tesis ederek, irfani yaşamının sürdürür. (Murat Derûni) 

----------------

ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَآئِيَ الَّذِينَ كُنتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ قَالَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْعِلْمَ إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالْسُّوءَ عَلَى الْكَافِرِينَ {النحل/27}

“Summe yevme-lkiyâmeti yuhzîhim veyekûlu eyne şurakâ-iye-llezîne kuntum tuşâkkûne fîhim kâle-llezîne ûtû-l’ilme inne-lhizye-lyevme ve-ssû-e ‘alâ-lkâfirîn(e)” Sonra kıyamet günü, Allah onları rezil edecek ve diyecek ki: “Uğrunda mücadele ettiğiniz ortaklarım nerede?!” Kendilerine ilim verilenler ise şöyle derler: “Şüphesiz bugün rezillik, aşağılık ve kötülük kâfirlerin üzerinedir.” (16/27)

----------------

Kıyamet ister ihtiyari, ister zaruri olarak kopsun hayal ve vehimi varlık ortada kalmadığından ortada ortak falan da kalmayacaktır.

Bir gün dergahın birinde şaşı olan bir salike mürşidi, evladım karşında kaç şişe var diye sorar. Efendi iki şişe var der. Evladım o zaman şişenin o zaman birini kır der. Ve salik şişeyi kırar. Kaç şişe varmış evladım diye sorulunca bir şişe varmış diye söyler.

İşte varlık, şaşılığın iki yani çok görülen hayali varlık ortadan kaltığından “vahid’ül kahhar” olan Allah c.c. in sorusuna irfan ehli ilm-i yakinlik sahipleri cevap verebilecek konumda olacaktır. (Murat Derûni) 

----------------

الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ ظَالِمِي أَنفُسِهِمْ فَأَلْقَوُاْ السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِن سُوءٍ بَلَى إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {النحل/28}

“Ellezîne teteveffâhumu-lmelâ-iketu zâlimî enfusihim feelkavû-sseleme mâ kunnâ na’melu min sû-/(in) belâ inna(A)llâhe ‘alîmun bimâ kuntum ta’melûn(e)” Melekler yazık etmiş kimselerin canlarını alırken: “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk” diyerek teslim olurlar. Hayır; öğle değil doğrusu Allah onların yaptıklarını bilmektedir (16/28)

----------------

Hayali benlikleri ile Hakk’ın varlığını örtüp gizleyenler en büyük zulmü kendi nefislerine yaparak esmâ-i ilâhiyyeyi nefsi emmare istikametinde kullanmaktadırlar.

Gafletinden bunun farkında olmadıklarından bu hayali bedeni ölüm melekleri-kuvveleri ile tereden dahi hayale geçtikleri için bunun farkında olmadıklarından “kötülük yapmıyorduk” derler… 

Allah c.c. Uluhiyet mertebesi hakikatiyle, ayan-i sabitede bulunan ilmi ilâhi program neticesi ile bunları bilmektedir. (Murat Derûni)

----------------

فَادْخُلُواْ أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ {النحل/29}

“Fedhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ felebi/se mesvâ-lmutekebbirîn(e)”

“Haydi, içinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” (16/29)

----------------

Bu dünya hayatında zaten iç âlemi itibariyle cehennem yaşantısı içinde olan cehennem ehli, beden perdesi ortadan kalktıktan sonra artık dönüşü olmayan ebedi cehenneme dahil olup içine gireceklerdir. Aslında bu kapı kendi iç âlemlerinden oraya açılmaktadır. 

Cehennem sayısal değeri…

“Cim: 3” “He: 5” “Nun: 50” “Nun: 50” “Mim: 40” toplarsak;

3+5+50+50+40= 148, 1+4+8= 13 dür.

“Cehennem” inde 13 sistemine dahil olduğu anlaşılmaktadır.

Cehenneme dahil olma bir bakıma, Varlığında bulunan Hakiat-i Muhammedi nurunu hüviyeti ilahiye yi beşeri hüviyete yönünde kullanarak nara dönüştürek celal-i ilâhiyeye dahil olmaktır.

Buraya girilmesinin sebebi “Mütekebbir” lik büyüklük taslamak olarak görülmüştür. Aziz, Cabbar ve Mütekebbir şeytanın esmâlarındandır.

“El Mütekebbir” nasıl “Firavun” kendini ben sizin en büyü ilâhınızım diyerek büyüklenmişti. Nefsi emmare Firavunu da Mütekebbir esmâsının nefsi istikamedinde kullanarak rabbine karşı günah işlemiş olur. (Murat Derûni) 

----------------

وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْاْ مَاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ خَيْرًا لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَلَدَارُ الآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ {النحل/30}

“Vekîle lillezîne-ttekav mâzâ enzele rabbukum kâlû hayrâ(an) lillezîne ahsenû fî hâzihi-ddunyâ hasene(tun) veledâru-l-âhirati hayr(un) veleni’me dâru-lmuttekîn(e)” Karşı gelmekten sakınan kimselere, “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde, “Hayr indirdi” derler. Bu dünyada iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlara iyilik vardır. Ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Allah’a karşı gelmekten sakınanların yurdu ne güzeldir. (16/30)

----------------

“İttika” sakınma şeriat mertebesinde günahlardan sakınmadır. Tarikat mertebesinde ilahi mubabbette geri kalmaktan ve güzel işler yapmaktan geri kalmaktan sakınmadır. Hakikat mertebesinde Hakk’tan gafil olmaktan saınmadır. Marifet nertebesinde ise bir an olsun Hakk’tan ayrı olmatan sakınmasıdır.

Burada ise rabbiniz ifadesi ile esmâ mertesinden bir sakınma ile hayr indirildiği ve “dar’ul muttekin” ittika edenlerin yurduna dahil olunduğu bildiriliyor. (Murat Derûni)

----------------

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَآؤُونَ كَذَلِكَ يَجْزِي اللّهُ الْمُتَّقِينَ {النحل/31}

“Cennâtu ‘adnin yedhulûnehâ tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u) lehum fîhâ mâ yeşâûn(e) kezâlike yeczi(A)llâhu-lmuttekîn(e)” İçinden nehirler akan Adn cennetlerine gireceklerdir. Kendileri için orada diledikleri her şey vardır. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları böyle mükâfatlandırır. (16/31)

----------------

Hak Teâlâ sûre-i Tevbe’de cennetler hakkında (Tevbe, 9/72) ya’nî “Adn cennetlerinde iyi olan meskenler vardır" buyurur; ve sûre-i Nûr’da: dahi (Nûr, 24/26) “İyi olanlar iyi olanlar içindir” buyurur. Mü’minlerin ahlâkı ve ef'âli iyi ve latîf olduğu için, onlar cennet cinsinden olurlar. İşte bu cinsiyetten dolayı onlar bâkî olan Hâlık’a tapıcı olurlar. Fakat münkirlerin ahlâkı ve efâli hayvânî ve nefsânî olduğundan, onların bu fenâ sıfatları fenâ bir yer olan cehennem cinsindendir. Onun için onlar Hâlık’a değil, fânî olan halka tapıcıdırlar.[32]

----------------

الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُواْ الْجَنَّةَ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {النحل/32}

 “Ellezîne teteveffâhumu-lmelâ-iketu tayyibîne yekûlûne selâmun ‘aleykumu-dhulû-lcennete bimâ kuntum ta’melûn(e)” Melekler onların canını temizlenmiş olarak alırken: “Selâm size, yaptıklarınıza karşılık haydi cennete girin, “ derler. (16/32)

----------------

Cennete dahil olacak kişiler celâl isimlerinden temizlenmiş olarak “selâm” ismi altında cennete dahil olurlar. Cennet ve cehennemde cemal ve celal isimleri birbiririnden ayrılmış olacaktır. Ve “Cami” ve Selâm insanın esmâlarındandır.

Cennete dahil olmak bir bakıma “Senlik’ten benliğe, nardan nûra geçerek cemâl-i ilâhiyye dahil olmaktır. (Murat Derûni) Selâm isminin harfleri. 

(سلام) (Selâm) Görüldüğü gbi “selâm” kelimesi, aslen, “sin” “lâm” “elif” “mim” harflerinden meydana gelmektedir. Bunların kısaca sayı değerlerini inceliyelim. 

 (س) (Sin) Ya-sin’in sinidir. İnsân-ı Kâmil’in sinidir. Hakikat-i insaniyye’nin sinidir. Her insanın sinidir. Sayı değeri (60) dır. Görüldüğü gibi üç harfle ifade edilmektedir. 

 (ل) (Lâm) Ulûhiyyet lâmıdır. Ululuk yüceliğin ifadesidir. Ehadiyyetin işaretidir. Adeta Ehadiyyetten âlemi şehadete uzatılan ve bu âlemleri tutan askı gibidir. Sayı değeri (30) dur. Bu harfte üç harfle ifade edilmektedir.

(ا) (Elif) Harflerin başbuğu. Bütün ma’nâların kaynağı. Nazenin naz ehli. Onüç noktadan meydana gelmiş bütün makamları ihata edici. Bütün varlıkta var olucu Lâm’ın kucağına oturunca (لا) (Lâ) olarak bütün âlemleri bir çırpıda kaldırıcı sadece kendi neş’esini bırakarak beşeri neş’e leri yok edici Sultan Elif. Sayı değeri, (1/13) tür. Bu harfte üç harfle ifade edilmektedir. 

(م) (Mim) Muhabbet kaynağı. Hakk âşıklarının sığındığı liman. Gariplerin dayanağı. Âlimlerin âlimi. Nur-u Muhammedinin şifresi. İnsanların İlâh-î senedi. 

Muhammed Mustafa (s.a.v.) Sayı değeri (40) tır. Bu harfte üç harfle ifade edilmektedir. (Selâm)ın Lâm-ına birde ikili (لا) (Lâmelif) olarak bakalım. Lâm olan Ulûhiyyet, Elif olan Ehadiyyeti kucağında tutmuş Lâ olan ben yok, bende var olan Ehadiyyettir, dercesine onu sinesine basmıştır. Ehadiyyet ise Ben bâtındayım görünen sensin diyerek kendini gizlemeye çalışmaktadır. Bu birliktelik sarmaş dolaş olan bu hal kendinden kendine muhabbetir.

Baştaki selâm da devreye girip sizleri ben anlatacağım merak etmeyin böyle gizli kalmayacaksınız diyerek mim-i Muhamediyyeye akarak bazen beşereriyyeti ile bazen hakikatiyle insanlarla beraber olmaktadır. Onu ancak bu hakikatleri bilenler tanımakta diğerleri ise sadece beşeriyetine bakıp falan kimse zannetmektedirler. Aslında o zannettiği gibi sadece beşer yönlü değil, aynı zamanda Hakikat-i ilâhiyye yönüylede âleminin içinde gizli bir hazine olarak dolaşmaktadır. 

(Selâm)ın sayı değerlerini toplarsak. (60/30/1/40=131) ederki, sayı bellidir. (13) ve (1) Özetlersek; 

(س) (Sin) İnsân-ı Kâmil. 

(ل) (Lâm) Ulûhiyyet. 

(ا) (Eif) bir Vâhidiyyet. 

(م) (Mim) Hakikat-i Muhammed-î dir. 

İşte selâm bütün bu âlemlere Ehadiyyetinden gelen tecelli-i İlâhiyyeler ile âlemlerin her bir noktasına selâmetle rahmeti Rahmaniyyenin akmasıdır.

Ayrıca selâm-ı (الإسلام) lâmı tarif olarak, tahsis (El selâm/Es selâm) olarak okursak. O zaman. 

(ا) Baştaki (Elif) Ahadiyyet. 

(س) İkinci (Sin) ise Selâm isminin zuhuru olan İnsân-ı Kâmilin gölgesidir. Böyle olunca sayı (192) olmakta oda zaten (12) dir. Yani hakikat-i Muhammed-î dir. Ayrıca (19) dur, o da İnsân-ı Kâmil’dir.[33]

----------------

هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ أَن تَأْتِيَهُمُ الْمَلائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّهُ وَلكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ {النحل/33}

“Hel yenzurûne illâ en te/tiyehumu-lmelâ-iketu ev ye/tiye emru rabbik(e) kezâlike fe’ale-lleżîne min kablihim vemâ zâlemehumu(A)llâhu velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)”

(O kâfirler) kendilerine ancak meleklerin veya senin Rabbinin helâk emrinin gelmesini bekliyorlar. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. (16/33)

----------------

“Nefslerine zulmettiler.” (16/33) çünkü nefsimizde ilâhi hakîkatlerin, esmâların tüm olarak hakîkatleri vardır. Biz onları faaliyyete geçiremediğimiz zaman ona haksızlık etmiş oluyoruz. Meselâ tarlada zeytin ağaçları var biz onları sulamazsak, dallarını budamazsak, ilaçlamazsak işte o ağaca zulmetmiş oluyoruz. Ama onun kendi kendinde varolan hakîkatleri en geniş şekilde ortaya çıkmasına yardımcı olmamız ona rahmet olmamız oluyor. İşte esmâ-i ilâhiyyeleri de biz böyle bakımsız bıraktığımız için hayatımızda verimsiz oluyorlar.[34]

----------------

فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُواْ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ {النحل/34}

“Feesâbehum seyyi-âtu mâ ‘amilû vehâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e) Bu sebeple işledikleri kötülüklerin cezası onlara ulaştı ve alay ettikleri şey kendilerini kuşattı. (16/34)

----------------

وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا عَبَدْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ نَّحْنُ وَلا آبَاؤُنَا وَلاَ حَرَّمْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلاَّ الْبَلاغُ الْمُبِينُ {النحل/35}

“Vekâle-llezîne eşrakû lev şâa(A)llâhu mâ ‘abednâ min dûnihi min şey-in nahnu velâ âbâunâ velâ harramnâ min dûnihi min şey-/(in) kezâlike fe’ale-llezîne min kablihim fehel ‘alâ-rrusuli illâ-lbelâġu-lmubîn(u)” Allah’a ortak koşanlar, dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir. (16/35)

----------------

Bu âyeti anlayabilmemiz için Tekvir sûresi ve İnsan sûresindeki Allah dilemezse, siz dileyemezsiniz âyetlerine müracaat etmemiz gerekir. Eğer kula mutlak itaat gerekir kaidesinde olunursa ki bu cebriye anlayışına girer.

Cebriye; İnsan bir şey yapmaya kadir değildir; Allah tarafından yazılmış ve yaratılmış fiilleri yapmaya mecburdur. İnsanın iradesi de hürriyeti olmadığını ileri sürerler.

Ama kulun fiilerinde hürriyetinin elinde olan ve olmayan alanları vardır. Nasıl kişi ülkesinde nüfüs kağıdı ile gezmekte serbestir. Ama yurt dışına çıkmak genelde pasoporta tabidir. Yani belge, hüküm ve uygulamaları farklıdır. (Murat Derûni)

*********

وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

(Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâhu rabbul âlemîn.)

(81/29) “Ve o dileyemez, ancak âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe.” 

*********

Bu âyeti kerîmelere bakılınca bireyin hükmü ortadan kalkmaktadır. Bu durumda günâh ve sevâp hükümleri neye göre olacaktır, sorusu hemen akla gelmektedir. 

Her birerlerimiz Hakk yolunda isek eğer bu yola ne şekilde hangi düşünce ile girdiğimizi şöyle bir düşünürsek eğer muhakkak bir sebep buluruz. Ki bu sebepte dikkat edersek bizim irâdemiz dışında bize tesir etmiştir. 

Bu nedenle kimse diğer kimselere karşı hiçbir şekilde gurur ve kibir yapmamalıdır. Örneklerini çok sık olarak görmekteyiz, kişi yeni namaza başlar başlamaz çevresindekilere hemen telkine başlar “hadi ya, siz daha başlamıyormusunuz” gibilerden. Bu konu çok önemli bir konudur, üstünde çok düşünmeliyiz ve ona göre hareket etmeliyiz.

Dünyâ sahnesinde oynanan ilâhî oyun öyle bir oyundur ki bütün bireyler ile de ilgilidir, kimse kendi kendine tek kişilik bir oyun oynamamaktadır, her bir varlığın diğerlerine olan irtibatı ile hep birlikte oynanan bir oyundur. Bu Âyet-i Kerîme’nin neler ifâde etmek istediğini anlayabilmemiz için mertebeler açısından ifâdelerine bakmamız gerekmektedir yoksa içinden çıkamayız. 

Ef’âl mertebesi, zâhiren Âyet-i Kerîme’yi okuyan ve tefekkür etmeyen kelam ehli, âyeti kerîmeyi sâdece okuyup geçmektedir.

Esmâ mertebesi, bu aşamada tefekkür tam olarak hakkıyla oluşmamıştır ancak bir önceki mertebeye göre duygusallık vardır. Âyeti Kerîme’nin üzerinde iyi niyetle biraz daha durulur ve beşeri bir tefekkür ile o hâl kabullenilir, Âyet-i Kerîme’nin neticesi düşünülmeden kabul edilir.

Sıfât mertebesi, bu mertebede Âyet-i Kerîme’nin içinde geçen “minkum” yani “sizden” ifâdesi izâfi olmakta ve görünmekte olan o varlıklar beşeri mânâ da olan “sizler” değilsiniz, olmakta ve bu “minkum” ortada olmayınca dileyende olmaz ve bu nedenle dileyemez. Görünen bizler aslında birer zuhur mahâlliyiz kendimize ait varlıklarımız yoktur. 

Zât mertebesi, işte bu zuhurlara yani Cenâb-ı Hakk (c.c) kendini kendisine muhatab alarak hitap ediyor.

Her bir mertebe îtibarıyla olan bu ifâdeler diğer mertebenin hükmünü kaldırıcı değil tamamlayıcıdırlar. 

********* 

Not=Mevzuumuzu biraz daha aydınlatması bakımından (İnsan Sûresi 76/30) da da benzer ifade vardır oradaki yazımızıda buraya aktarmış olalım. İnşeallah faydalı olur.

*********

(Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh, innallâhe kâne alîmen hakîmâ. ) 

(76/30) “Ve Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Muhakkak ki Allah; Alîm'dir, Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sâhibidir).” 

********* 

Allah dilemedikçe bu âlemde bir şeyin olması mümkün değildir. Konuya bu açıdan ve bu Âyet-i Kerîme’nin ifâdesi ile baktığımız zaman çok değişik bir yaşam sistemi ortaya çıkmaktadır. 

Allah (c.c) evvelâ istemeyi veriyor ve istetiyor, sende zannediyorsun ki “ben istiyorum”. Allah (c.c) vermeyi dilediği için istemeyi vermiştir. 

Zâhiri şeriat yönüyle bu Âyet’in hükmü çok fazla dikkate alınmıyor çünkü orada kişinin varlığı, birimsel kimliği esastır çünkü çokluk âlemidir. Günah ve sevap hükmü içerisinde kul ve mâbud anlayışı ile ikilik üzerine bir sistem vardır. Ef’âl mertebesi îtibarıyla birimsel varlıklarımız mevcût olduğu için herbirerlerimiz mükellefiz. 

Bir yukarda ki, (76/29) uncu “Âyet-i Kerîme” de bahsedilen hüküm budur. “kim dilerse Rabbine bir yol ittihaz eder (edinir).” Bu yaşantıda “dileme” kula aittir.

Ve bu Âyet-i Kerîme’nin hedefi bu anlayış içerisinde yaşayan kişiler değil en az esmâ mertebesinde olan kişilerdir. Esmâ mertebesine ulaşmış olan kişinin artık ortada birimsel bir kimliği kalmamıştır. Tabiat zindanından kurtulunduğu için artık oranın hükümleri geçerli değildir. Bu nedenle açıkça “sen” yoksun ve “isteyemezsin” denilmektedir. Ve ortada bir dilek var ise de Cenâb-ı Hakk (c.c) o dilek “Biz’den” geliyor demektedir. Esmâ mertebesine ulaşanlarda ebrâr zümresindendir.

Bizler ebrâr zümresine ulaşamamış isek ve ef’âl mertebesinde yaşıyor isek her şeyi kendimize bağlarız. 

Bu Âyet-i Kerîme’nin her mertebeden bir zuhur ve yaşantısı vardır, tefsirlerde bu hususta geniş bilgiler verilmiştir araştırmalarda yarar vardır. Bu Âyet-i Kerîme’ hakkında daha geniş bir anlayışa ulaşmak büyük bir eğitim ve zevk işidir. Kişinin kendi vicdanın da kendi hakikatinde kendi gerçek kimliğini bulduğunda o da Hakk’ın ta kendisi olduğunda tabii ki o kişinin dileyeceği bir şey yoktur Hakk onun namına ondan dilemiş kişi bir şey dilememiştir. Ancak daha o zaman henüz bâtınî mânâ da da ikilik olduğundan “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” hükmü geçerlidir.

Bunun üstünde diğer bir anlayışta ise, kişi gerçek mânâ da kendinin hakkanî varlığını bulduğunda, o zaman sadece kendinde kendi vardır ve o mertebesi itibariyle dileyen kendi varlık mülkünde Hakk’an-î olarak sadece kendisidir. Çünkü burada bireyler olan (siz) kalkmıştır sadece “ene” olan “ben” kalmıştır ve dileyende kendi kendinde kendi dileğini ortaya çıkaran kendisidir. Diğer yönden, (siz) dileyemezsiniz hükmü kendi hakikatinden kendi zâhirine-zuhurunadır. Bu mevzu (kazâ ve kader bahsi ile de ilgili olduğundan bunların gerçek anlamda bilinmeside bu Âyet-i Kerîme’nin anlaşılarak yaşanmasında büyük faydası olacağı açıktır. Bunlar “kesret ve lâf âlemlerinin yaşantıları” değil, “Alîm ve Hakîm” isimlerinin hakikatleri ile yaşanacak idrak ve anlayışlardır. Rabb’ımızdan bu hakikatlerin tahsilini niyaz ederiz.[35]

Allah’ın da ayet-i Kerimeleri hem şeriat mertebesindeki kişiye yeterli olacak tatmin olacak şekilde hem tarikat mertebesinde hem hakikat hem marifet mertebesinde işte Allah dileseydi siz hepiniz mü’min olurdunuz. Allah dileseydi işte bu âlemde hiçbir kimse dalalette kalmazdı, تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَاۤءُ وَتَهْدِى مَنْ تَشَاۤءُ 7 /155 dilediğini delalete bırakır dilediğini hidayete erdirir. Yani bu benzeri âyetlerin tümü toplandığında neticede bütün iş Allah’ın isteği ile oluyormuş vehabını veriyor. Ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım Allah dilemişse beni cehennemine koyacak o da ayrı konu sen üstüne düşeni yap da O cehennemine koysun ayrıdır. Orada da bir rahmeti vardır bilemezsin ki, sonra ne olacağını, işte böyle bakıldığı zaman Cenab-ı Hakk kendi varlığının zuhuru olduğundan kendi varlığını da isimlerinin faaliyet sahası olarak zuhura çıkardığından dilediğini cehennem ehli olarak belirtir. Dilediği ismi cennet ehli olarak belirtir. 

Veya biz bu hakikatleri böyle idrak ettiğimiz zaman Cenab-ı Hakk’ın dileyişinden başka dileyiş bu âlemde yoktur, Cenab-ı Hakk da her mahlukatına dilediği hüsn-ü haldir, mutlaka güzel haldir, cehennemine de koysa onun için güzeldir, cehennem dilemesi de güzeldir, cennet dilemesi de güzeldir. Ama cennet kendi bünyesindeki güzellikleri aksettirir, cehennem de kendi bünyesindeki ayrı güzellikleri aksettirir, cennet nurdan cehennem nardan olduğu için ikisinin yaşantısı ve fiiliyatı bir birine bambaşka bakın ne diyor, Cennet ehline cehennem haram, cehennem ehline de cennet haram, neden kullanamaz ki zaten o malzemeyi kullanamaz. İşte ayet-i kerimelere şeriat mertebesinden baktığımız için mutlak oradan baktığımız için daha yukarıdan gelen ayetler arasında tezat varmış gibi gözükür işte bunların izahı gerekiyor. Bütün varlıkta Hakk’ın kendi mutlak zuhuru olduğuna göre tabi ki dilemesi kendinden kendi dilediği gibi olacaktır, لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ 21/23 “O’na yaptığından soru sorulmaz ama siz mesulsünüz.” Ne kadar nereye gitsek te birey halimiz vardır, bunlar da hep görecelikli Hakk’ın varlığından başka bir varlık yok biz bir taraftan mutlak olarak kuluz ama bir taraftan da aynı mutlaklıkta Hakk’ız. İşte bu ikisini birleştirebilirsek kah kulluk halimiz neresi kah Hakk’lık halimiz neresi hepsini yerli yerinde kullanırsak huzur ehli oluruz. لِمَنْ شَاۤءَ مِنْكُمْ اَنْ يَسْتَقِيمَ ﴿٢٩﴾ وَمَا تَشَاۤوءُنَ اِلاۤ اَنْ يَشَاۤءَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ 81/28-29 “sizin içinizden birisi doğru yolu dilemiş olsa dileyemez, ancak Rabbın onu doğru yola sevk eder.” Şimdi birisine soruyoruz, kardeşim sen ne zaman bu işlere başladın işte ben çocukluğumdan beri falan işte şu şekilde başladım. Nasıl başladın içimden geldi de başladım. İçinden gelmeseydi ne yapacaktın, başlamayacaktın, demek ki senin elinde bir şey yok, bunu şunun için söylüyorum. Bazı kardeşlerimiz işte ben şunu ettim bunu ettim işte bu kadar camiye yardımım var, peki bu muhabbet nereden geldi, işte Allah dilemeseydi sen dileyemezdin onu meselesi buradan çıkıyor, şeriat mertebesinde, Bizim hiç duygularımız yok iken o meyil nereden geliyor, yukarıya doğru çıktığımızda hiç duygularımız yokken ana kaynaktan ayan-ı sabitelere dayanıyor, Muhiddin-i Arabi Hz leri ayan-ı sabiteler ile ilgili ne diyor; “Ayan-ı sabite mec’ul değildir” diyor. “Ceal” yani kılınma değildir, ayan-ı sabite hatta o kadar açık söylemişler ki “Ayan-ı sabite mahluk değildir” demişlerdir, ayan-ı sabite daha vücut kokusu almamıştır, yani ilm-i ilahide olan bilgiler zuhura çıkmadığı için mahluk hükmüne girmemiş zuhura çıkınca halk edilmiş mahluk ismini almaktadır. Kişinin kendi bünyesinde iken şimdi sizin belirli bir vasıflarınız var bu vasıflarınız dışarıya çıkmadan sizin zatınız ile ilgili zatınız bizatihi kendiniz ama böyle örgü gibi resim gibi yazı gibi bir şey çıkarttığı zaman işte bu mahluk oluyor ama bu kişinin beyninde iken mahluk değildi.

Kişinin aslı zatı zuhura çıkınca mahluk olmaktadır, kayıtlanıyor o zaman elbise olarak kayıtlanmış oluyor, vasıflanmış oluyor. Ama beyninde iken vasıfsız sadece ilm-i İlahide onun zatının ilminde bulunuyor, her şeyi yazıyor çiziyoruz, zuhura çıkardığı her şey gerek lisanen gerekse kelam olsun meslek yazı olarak çıksın kendi bünyesinden dışarı çıktığında o mahluk olmuş oluyor görüntüye faaliyete geldiğinde. 

Bu Cenâb-ı Hakk’ın Zat’ında iken Zat mertebesinde kendi Zat’ında iken bütün Esmâ-ı İlahiye bütün Sıfatlar orada Ceneb-ı Hakk bir tecelli ederek işte ayan-ı sabiteleri yani sabit a’yan yani a’yandan maksat o varlığın özü kimliği, ilk projesi, çekirdeği, yani ilk çekirdeği, bunlar o mahalde mahluk değillerdir, yani daha henüz bir silüyet almamışlar bir vasıf almamışlar kimlik kazanmamışlar işte bunlar Esmâ âlemine yani Sıfat âleminden Esmâ âlemine gönderildiğinde birer latif kimlik kazanmaktalar dır. Hani örümcek ağı vardır ya böyle yaygın bir örümcek ağı düşünün, böyle projeler halinde yine de bütün ama bakıldığı zaman şu şunun şu şunun projesi silüyeti latif olarak belirtilmektedir. 

İşte burası mahlukatın başladığı yerdir. Mahlukluk halinin başladığı yerdir. İşte Cenab-ı Hakk bunlara da birer elbise verip âlem sahnesinde görünür hale geldiğinde Hakk’ın ef’al zuhuru olmuş oluyor. Ama bütün bunlarda faaliyete geçen o ayan-ı sabitede aldığı hüküm onları harekete geçiriyor. Bakın şimdi burası çok mühimdir, mahlukatın var edilişi ve yaşantısı ve davranışları hakkında mühim meseledir. Ayan-ı sabitede Cenab-ı Hakk ona nasıl bir program yapmışsa hangi isimlerin terkibini oraya koymuşsa mesela Rahmân isminden bir terkibe daha fazla koydu, Cebbar isminden bir terkibe daha fazla koydu, bu zuhurunu yapacaktır çaresi yoktur.

Yalnız insanın bir değişik hali vardır diğer mahlukata göre ağaç ağaçlığını yapacak bunda hürriyeti yoktur, yani bireysel iradesi yoktur, hava havalığını yapacak güneş güneşliğini yapacak bireysel iradesi yok. Ama insan böyle değildir, Cenab-ı Hakk insanı işte insanı insan yapan halife yapan bu vasfıdır. Özel hareket edebilme kabiliyetini vermiştir, bireysel amir olabilecek muhtar olabilecek bir kabiliyet vermiştir. Ama yine de diyor ki sen şu, şu şartlar içerisinde olacak ve kaderini çizmiş programını yapmış bazı kaderinde olan kader-i mutlak Cenâb-ı Hakk’ın amir olduğu yani koyduğu kurallar onun dışına çıkması mümkün değildir. 

Değiştirmesi de mümkün değil ve ondan da sorumlu değildir. Çünkü hem değiştirememe hem de sorumlu ol olmaz. Sorumlu bıraktığı yerler hayatının bazı safhalarıdır. Düşüncede olsun efendim arada bıraktığı bazı safhaları işte biz de bunlardan sorumluyuz. İşte Cenab-ı Hakk Âdem’in yani insanoğlunun projesini yaptığı zaman ayan-ı sabitesinde bazı isimleri boşta bırakıyor. İşte biz çevre tesirleri ile aile tesirleri ile eğitim tesirleri ile aldığımız bazı şartlanmalar bizi bu sınırın dışında tutuyor veya bunu değerlendiremiyoruz, gaflette kalıyoruz, işte bunun aşılması için de özel bir eğitim gerekmektedir kişinin kendini bulabilmesi için.

İşte Cenab-ı Hakk’ın bir zuhur üzerinde şöyle veya böyle dilemesi demek ayan-ı sabitede onun programını o şekilde düzenlemesi demektir. Çünkü burada zuhura gelen ayan-ı sabitenin zuhura çıkmasıdır. Projeye Rahmanan esmasını ağırlıklı olarak koyduysa ona hidayet ehli diyor, şeriat mertebesine de bir cevap verilecek ya projesine Cebbar Esmasını daha ağırlıklı koyduğunda da inkar ehli veya isyan ehli diyor. Ama bizim anladığımız manada inkar ve isyan ehli ne demek Cenab-ı Hakk’ın anladığı manada Zat mertebesinde inkar ve isyan hali ne demektir. T.B.

----------------

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللّهُ وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ فَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ {النحل/36}

“Velekad be’asnâ fî kulli ummetin rasûlen eni-’budû(A)llâhe vectenibû-ttâgût(e) feminhum men heda(A)llâhu veminhum men hakkat ‘aleyhi-ddalâle(tu) fesîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmukezzibîn(e)” Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün. (16/36)

----------------

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim;

O kimseler ki, yeryüzüne mütecasir olarak geldiler, onlann kemiklerini ve başlarını gör!

Geçmiş olan milletlerden yeryüzünde peygamberleri tanımayıp sâha-i nefsâniyette cür’etkârâne hareket etmiş olan kimselerin kemiklerini ve başlarını ve kafataslarını ibretle temâşâ et! Bunların kimi seylâb ve kimi fırtı­na, kimi zelzele ve kimi düşman istilâsı yüzünden kahr ve helâke dûçâr ol­dular.

Ey makbul, mezarlığa gittiğin vakit, onların kemiklerine, geçen şeyden sor!

Ey nazarındaki ibret sebebiyle makbûl-i İlâhî olan sâlik! Mezarlıklara gi­dip helâk olan kavmin kemiklerini ve kafataslarını gördüğün vakit, onların bu kemiklerinden, başlarına gelen ahvâlden sor! Nitekim, âyet-i kerîmede (Nahl, 16/36) “Yeryüzünde ge­ziniz, Allâh’ı ve Peygamberi tekzib edenlerin sonu nasıl olduğunu ibretle te­mâşâ ediniz!” buyurulur.[36]

Sen iki külle değilsin, bir küllesin. Azâb-ı zullenin kıssasından gafilsin.

“Külle”, dağ başı, her bir şeyin yukarısı, insanın başı, büyük testi ma’nâlarınadır. Burada “iki kulle”den murâd, cisim ve rûhtur. Ve “bir kulle"den murâd, yalnız cisimdir. “Zulle”, gölgelik ma’nâsınadır. “Azâb-ı zulle”den murâd, sûre-i Şuarâ’da (Şuarâ, 26/189) “Kavmi Şuayb (a.s.)ı tekzîb ettiler. Onları zulle gününün azâbı yakaladı” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan azâbdır. İcmâli budur ki: Medyen tarafında sâkin olan Şuayb (a.s.) kavmini Hakk’a ve adle da’vet etti. Muhâlefet ettiler. Hak Teâlâ onların üzerine bir hafta şiddetli sıcaklar musallat etti. Kuyularının ve çeşmelerinin suyu kurudu. Evlerine kaçtılar, orada da duramadılar. Ormanlara kaçtılar. O esnâda havada bir kara bulut zâhir oldu. Sevinip bu bulutun gölgesi altına toplandılar. Bu buluttan yıldırımlar yağmaya başladı. Yanıp helâk oldular. Beyt-i şerifin hulâsa-i ma’nâsi: Ey kimse! Sen iki külle değilsin. Ya’nî hem rûhun ve hem de cismin kültelerinden bakıcı bir hâlde değilsin. Belki yalnız cisim kullesinin tepesinden his gözüyle bakıcısın. Rüh gözün muattaldır ve cisminin his gözü fa’âldir. Binâenaleyh bu âlem-i sûrette his gözün ile ancak her vakit görmeye alıştığın şeyleri görürsün; ve bunların hâricinde Hakk’ın başka tecellîleri olamayacağını zannedersin. Rûh gözün kapalı olduğu için azâb-ı zulleden gafilsin. Meselâ Hak Teâlâ azgın bir kavmin beldesini ve kendilerini fırtına ve seylâb ve zelzele gibi hâdisât-ı tabîiyye ile harâb ve helâk eder. Sen dersin ki: Bunlar olağan şeylerdir. Ahvâl-i tabîiyye îcâbındandır. Elyevm, hafriyât neticesinde yer altında kalan şehirler ve tahaccür eden insan cesedleri bulunuyor. Bunlar bu kadar derin yerlere böyle hey’et-i umûmiyyesi ile niçin ve nasıl gömülmüşlerdir? Rûh gözün kapalı olduğu için bunlardan ibret alamıyorsun. Ancak his gözünün verdiği hüküm ve ma’lûmât ile iktifâ ediyorsun. Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Enbiyâ’da (Enbiyâ, 21/11) “Biz zâlim olan çok karye ahâlîsini kırıp helâk ettik. Onlardan sonra yerlerine başka kavimler peydâ ettik” buyurur. Ve diğer bir âyette de bu hâllere nazar-ı ibretle bakılmak için Hak Teâlâ (Nahl, 16/36) "Bak, enbiyâyı tekzîb edenlerin âkıbeti nasıl oldu?" buyurur.[37]

----------------

إِن تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي مَن يُضِلُّ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ {النحل/37}

“İn tahris ‘alâ hudâhum fe-inna(A)llâhe lâ yehdî men yudil(lu) vemâ lehum min nâsirîn(e)” Sen onların doğru yola erişmelerine aşırı istek göstersen de şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da yoktur. (16/37)

----------------

Efendimiz s.a.v. yakınları ve amcası Ebu Talib sevdiği ve onun iman etmemesine üzüldüğü halde bu ve benzeri âyetler gelmiştir. Rahmet peygamberi olan Hz. Muhammed s.a.v. in ümmeti davet olan kısmın doğru yola erişmesini istesede bu Alllah c.c. elindedir. Bizler ümmeti olarakta her ne kadar yakınlarımız ve insanların doğru yola gelmesini istesekte bu böyledir. 

Hadisi şerifte Efendimiz s.a.v. buyurmuştur;

Şehr b. Havşeb anlatıyor: “Ümmü Seleme"ye; "Ey müminlerin annesi! Allah Resûlü (sav) senin yanındayken en çok hangi duayı ederdi?" dedim. Ümmü Seleme, "Onun çoğunlukla ettiği dua şuydu: "Ey kalpleri çeviren (Allah"ım)! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." Ben kendisine, "Ey Allah"ın Resûlü! "Ey kalpleri çeviren (Allah"ım)! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." diye neden çok dua ediyorsun?" dedim. Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Seleme! Hiçbir insan yoktur ki kalbi Allah"ın iki parmağı arasında olmasın. O, dilediği (kulunun kalbini) istikamet üzere kılar, dilediğini ise saptırır.”[38] 

Enfâl sûresi 24. Âyette Allah c.c. in kişi ile kalbi arasına girdiği bildirilmektedir. (Murat Derûni)

----------------

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ {الأنفال/24}

 “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-stecîbû li(A)llâhi velirrasûli izâ de’âkum limâ yuhyîkum va’lemû enna(A)llâhe yahûlu beyne-lmer-i vekalbihi veennehu ileyhi tuhşerûn(e)” (8/24) Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız. (8/24)

----------------

Elmalı Tefisirinde âyetin yorumunda;

Allah'a ve Resule icabet edin (onu duyun ve ona uyun), özellikle size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman onun emrine seve seve icabet edin. Çok dikkat çekici bir ifade tarzıdır ki, davet fiili, hem Allah'a, hem Resul'e isnad edildiği halde diye tesniye sigası (ikil kipi) ile değil şeklinde tekil olarak zikredilmiştir ve üstelik Allah'a değil, Resul'e isnad edilmiştir. Zira davet birdir. Allah'ın daveti peygamberinden dile gelecek ve Resul'ün daveti de Allah'ın davetinden başka birşey olmayacaktır. "Sizi ihya edecek," yeniden hayat verecek, hayatınıza sebep olacak, bitki ve hayvan halinden çıkarıp, insanlığın aday olduğu hür, mutlu bir hayata kavuşturacak ve ebedi hayata sizi hürriyetinizle yükseltecek bir ilim veya amel demektir ki Hz. Peygamber, zaten buna davet için gönderilmiştir. İnsanlara kulak, dil ve akıl da bunun için verilmiştir. Peygamber, Allah'ın vereceği öyle bir hayat yoluna davet edeceği cihetle davet ettiği ve kulağınıza böyle bir davet geldiği vakit hemen istekle icabet ediniz. Ve biliniz ki Allah, muhakkak, kişi ile kalbinin arasına girer. Ona kalbinden, kalbine ondan daha yakın ve hakimdir. Ondaki hâli gönlünden, gönlündeki hâli ondan daha iyi bilir ve daha yakından hükmü altına alıp, sahip olur. Kudreti o kadar geçerlidir ki, yalnızca kişi ile başkaları arasına değil, onunla kalbi arasına bile girer. Düşünen "ben" ile düşünülen "ben" arasına girer ve bu iki benliği birbirinden ayırır. İnsanı bir anda gönlündeki emellerinden mahrum bırakıverir. Azim ve iradesini bozar ve ters yöne çevirebilir. Kanaatlerini, zevklerini değiştiriverir. Onunla kalbinin arasını öyle ayırır ve öylesine açar ki, bunlar birbirinin zıddı kesilir, insanı kendi kendisine düşman eder. Kişi ile kalbinin arasına öyle girer ki, aklını elinden alıverir, bütün şuurunu yok ediverir. Kendi kendini duymaz, kendi kendinin farkına varmaz hale getirir ve nihâyet canını alır, öldürüverir. Bunun için Allah sizinle kalbiniz arasına perde çektiği ve ölüme davet ettiği vakit, ona icabet etmemeye ve emrine karşı koymaya imkân bulamazsınız ve bir nefes sonra başınıza ne geleceğini bilemezsiniz. O halde kalbinizle aranız açılmadan, canınız elinizden alınmadan, fırsat elinizde iken Allah'ın Resulü, sizi ihya edecek, ebedi hayata yükseltecek bilgi veya amellere davet ettiği zaman, hiç ihmal etmeden hemen ona gönüllü olarak icabet ediniz, onun emrine seve seve koşunuz. Şunu da biliniz ki, kesinkes siz O'na haşrolunacaksınız", başkasına değil, yalnızca Allah'a toplanacaksınız da amellerinizin mertebesine göre cezasını çekeceksiniz. Şu halde "kalbimizden ve canımızdan ayrılırsak, ne olur?" demeyiniz de itaat ve icabet etmekten geri kalmayınız.[39]

“yuhyîkum” “Hayat verecek şeyler, Allah ve Resülü çağırdığı zaman, Uluhiyet mertebesi ve risalet mertebesiyle hayat verecek şeylere çağırdığı zaman… 

“Kum” “biiznilalah” Allah’ın izniyle Ali İmran 49. âyette İsâ a.s. : Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah'ın izniyle o, kuş olur; 

Kuş gök ehli yani gönül ehlidir. İşte bu davet ölü gönülleri diriltmektedir. 

Nasıl ki Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ın tesviye edilmiş çamuruna “ve nefahtü fihi min rûhi” ile ruhundan nefhetti ise İsâ (a.s.) da da Cenâb-ı Hakk’ın zât-î zuhuru olduğundan o da nefhedince Allah’ın izni ile kuş canlandı. Burada her ne kadar görünürde olan İsâ (a.s.) ise de hakikatte orada Allah’ın zât-î zuhurundan başka bir zuhur yoktur. 

Dikkat edersek peygamber olarak İsâ (a.s.) ın bu bahsedilen mu’cizeleri, Hz. Râsûlüllah’ın (s.a.v.) ümmetinde kerâmetler olarak zuhura geliyor. Hz. Râsûlüllah (s.a.v) ise taa kıyamete kadar ölü gönülleri diriltmektedir.[40] 

Kişinin nefsi-benliği ile gönlü arasına Allah-uluhiyet mertebesi girer. Ve Ahadiyet mertebesinin haber vermesinin devamı ile uluhiyet mertebesi huzurunda cem’ül Cem olacaksınız…[41]

----------------

وَأَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لاَ يَبْعَثُ اللّهُ مَن يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ {النحل/38}

“Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim lâ yeb’asu(A)llâhu men yemût(u) belâ va’den ‘aleyhi hakkan velâkinne eksera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)” Onlar, “Allah, ölen bir kimseyi diriltmez” diye Allah adını anarak en kuvvetli yeminlerini ettiler. Hayır, diriltecek! Bu, yerine getirilmesini Allah’ın üzerine aldığı bir vaaddir. Fakat insanların çoğu bilmezler. (16/38)

----------------

Efendimiz s.a.v. "Ölmeden önce ölünüz." 

"Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvani ve nefsani hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz”[42] buyurmuştur.

Ölümden sonra hakiki dirilmek, kıyam etmek bu hayali beden ve varlık anlayışından ölmek ve haiate dirilmektir.

(Sahih-i buhari tercümesi cilt 11 s. 133) şöyle bir Hadîs-i şerif vardır. 

Rasûlullâh salla’lâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den rivâyete göre. 

Kıyâmet günü (ehli Cennet, Cennet’e, Cehennemlikler de Cehennem’e ayrıldıktan sonra) “ölüm” aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde getirilecek. Bir dellâl: Ey Cennet halkı, diye bağıracak! Cennet’tekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar ve (bulundukları yerden çıkarak) bakacaklar. Şimdi dellâl: Bunu bilirmisiniz? Diye sorar. Ehl-i Cennet’in hepsi onu görerek: Evet biliriz, bu ölümdür, derler. Sonra dellâl: Ey Cehennem halkı, diye yüksek sesle seslenir! Onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırırlar. Ve (bulundukları berzahtan çıkıp korku içinde) bakarlar. Dellâl: Bunu biliyormusunuz, diye sorar. Onlarda hepsi, onu görerek: Evet biliriz bu ölümdür derler. Bundan sonra koyun sûretindeki ölüm (Cennet’le Cehennem arasında) boğazlanır. Bundan sonra dellâl: “Ey Cennet halkı! Cennet’te ebedî yaşayacaksınız, artık ölüm, yoktur. (Cehennem halkına da) Ey cehennem’likler sizde karargâhınızda ebedîsiniz, size de ölüm yoktur!” diyecek. Bundan sonra münâdî (Bu gaflettekiler ehl-i dünyadır.) Âyetini okur. (19/39)

----------- 

Görüldüğü gibi Hadîs-i şerif bu hususa çok büyük bir açıklık getirmekte’dir. Yukarıda bahsedilen hallerin hakikatini bizlere bildirmektedir. Peygamberimiz (ölüm aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde) getirilecek. Diye buyuyarak, ölümü hayvânlık mertebesinden “nefs-i levvâme” sûretinde tasvir etmiştir. O halde ölüm denen mahlûk “nefs-i emmâre ve levvâme” üzerinde geçerlidir. Gerçek insân üzerinde geçerli değildir. Fiziki olan ölüm bir yok oluş değil bir (zâika-tadıştır,) tadış, ise aynı hayattır. “Ölen (hayvân) imiş âşıklar ölmez” diyen Yunus emre ne kadar güzel söylemiş. O halde kişi daha şimdiden kendinde bulunan ölümlü hâl ve taraflarının farkına varıp daha bu dünyada iken onları eğiterek yavaş yavaş yok eder, öldürürse daha sonra kendisinde ölüm diye bir tereddüt ve korku kalmaz. Bu ihtiyari ölümle öldükten sonra kişinin yeni bir yapı ile ve gerçek varlığı ile ikinci doğuşunu gerçekleştirmesini ve yeni oluşan bu “veled-i kâlb-gönül evlâdını” bir İnsân-ı Kâmilin nezaretinde en iyi şekilde yetiştirmesi gerekecektir. İşte böylece ikinci sefer olan “uruc” aslına yükselme başlamış, daha bu günden ebedi hayat namzeti olmuş olacaktır.[43]

----------------

لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَاذِبِينَ {النحل/39}

“Liyubeyyine lehumu-llezî yahtelifûne fîhi veliya’leme-llezîne keferû ennehum kânû kâzibîn(e)”

(Diriltecek ki) ayrılığa düştükleri şeyi onlara anlatsın ve kâfir olanlar da kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler! (16/39)

----------------

إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ {النحل/40}

“İnnemâ kavlunâ lişey-in izâ eradnâhu en nekûle lehu kun feyekûn(u)” Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece, ona, “ol” dememizdir. O da hemen oluverir. (16/40)

----------------

(كُن فَيَكُونُ) “Kün Fe Yekün” yani ol der ve oluverir. “Zât-İrade-Kavl”, Ferd-i selase denilen üçlü ferdiyettir. Bu açılımı Muhyiddin Arabi Hazretleri Fusûs’ül hikemde Salih fassında bildirmiştir… (Murat Derûni)

------------

Malûmun olsun ki, Allah seni muvaffak eylesin, muhakkak emir, nefsinde "ferdiyyet" üzerine mebnidir; ve onun için teslîs vardır. O da "üç"ten ve mâ-fevkındendir. İmdi "üç", efradın evvelidir; ve âlem bu hazretti ilâhiyyeden mevcûd oldu. Zîrâ Hak Teâlâ buyurdu: "Tahkîkan bizim bir şeye kavlimiz, onu irâde ettiğimiz vakitte, ona "Ol!" demekliğimizdir; o da olur" (Nahl, 16/40 كُن فَيَكُونُ) Şimdi bu zât, "irâde" ve "kavl" sahibidir. Ve eğer bu "zât" ve onun bir emrin tekvininin tahsisine nisbet-i teveccühünden ibaret olan "irâde"si olmasaydı, ondan sonra o şeye teveccühü indinde onun "Kün!" kavli olmasaydı, bu şey olmazdı (5).

----------------

İşte o üç şey “Zât, irade ve kavil”dir, işte teslis buradan geliyor, bir bakıma iseviyetin hakikati de budur. 

Ya'nî "vücut verme" işi, zâtında teklik üzerine bina olunmuştur; ve teklik dahî adedin iki müsavi kısma taksîm olunamaması hâlidir. Yani bir ortadan ayrılamıyor, ortadan ayrılırsa iki yarım oluyor ki bir işe yaramıyor. Yani çift, çift, eşit olarak ayrılamıyor. Mesela 49’u ikiye bölemiyorsun, 48 ikiye bölünüyor da 24 çıkıyor, 49 ise 24,5 çıkıyor tam sayı olmamış oluyor. Teklik dediği bu, teklik dahi adedin iki müsavi kısma taksim olunamaması halidir. 

Ve teklik adedlerde "üç"ten i'tibâren başlayıp yani tek sayısı birden değil üçten başlamaktadır, üç, beş, yedi, dokuz, on bir ilh... Yukarıya doğru gider. Yani tek sayıların başlangıcı bir değil üçtür. 

"Üç"ten evvel "bir" ile "iki" vardır; ve "bir" ise aded değildir. Kaynak olduğu için adet değildir. O zaman kaynak da bir olarak sayılmıyor. Marmara denizinden dışarıya akan uçlar veya nehirler çıkmaya başladığı yerde bir oluyor. Ama Marmara denizi kaynaktır. İşte bir de böyle bir kaynaktır. Bütün adetler yani sayılar “bir” in tekrarından meydana gelir. Biz nasıl silsile-i mübarekede (a.s.v.) Efendimizi birinci sıraya koyamıyoruz çünkü kaynak odur, bir kaynaktan çıkan bir olmaktadır. Bir kaynaktır. Rakamlarda bir, kaynak harflerde “Elif” kaynak, Hakikat-i Muhammedi kaynak bu kaynağın ortaya çıkması da üç ile mevcuttur, Zât, irade ve kavil iledir. Yani 13’ün hakikati de budur. Zîrâ cemî-i a'dâdın menşeidir; ve cemî-i a'dâd yani adetler vahidin tekrarlanmasından zuhura gelir. Meselâ bir vâhid, bir vâhid daha "iki"; ve bir vâhid daha ilâve olunca "üç" olur. Binâenaleyh "üç”ten evvel iki aded "iki" olup, bu da çifttir. Bu surette "üç" adedi tek adedlerin birincisidir. Ve teslisi içine alan ferdiyyette fert de bir mânâsınadır, ibâret bulunan hazret-i ilâhiyyeden âlem meydana geldi. Yani tek fertten üçlü bir zuhur ile âlem meydana geldi. Zât, irade, kavl idi. İşte bu üçten ferdiyyet, ferdiyetten bu üç meydana geldi. 

Zîrâ vücut yani mevcut, meydana geliş, ulûhiyyet mertebesinde olur. Yani zuhur uluhiyet mertebesinde başlar. Çünkü o mertebede zâtı ilâhiyye sıfat ve esmâsıyla zahir olur. Yani uluhiyet mertebesinde ilahi Zât, sıfât ve isimleriyle meydana gelebilir. Ve ahadiyyet mertebesind asla isim ve nat yoktur. Yani ahadiyet mertebesinde isimlerin zuhurları, kimlikleri, varlıkları, sıfatların kimlikleri ve zuhurları yoktur. Ve zât-ı ilâhiyye kendinin sıfatı olan "irâde" ve "kelâm" ile meydana gelmedikçe icad da "vücut verme" mümkin olmaz. Yani bir şeyin var olması için onun Zât’ı lazım, Zât’ının zuhura getirmesi onu icat etmesi için yani ona mutlak hakim olabilmesi için iradesi gerekmektedir. İradenin de daha sonra gerektirdiği kelam olması, kelam da şöyle veya böyle olması gibi yani ilim olması gereklidir. İşte buna işâreten Hak Teâlâ: "Bizim bir şeye kavlimiz, onu irâde ettiğimiz vakitte, ona "Ol!" demekliğimizdir" (Nahl, 16/40) buyurur.

إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

Binâenaleyh bir şeyin vücut verilmesi için "zât", "irâde" 've "kavl" olmalıdır. Böyle olunca hazret-i ferdiyyette varlığında mevcut olan zât-ı ilâhiyye, zât-ı mucide "irâde" ve "kavl" sahibidir. Ve eğer bu "zât-ı mucide" ve herhangi bir emrin tekvini tahsîsine teveccühünün nisbetinden ibaret olan onun "irâde"si olmasaydı; irade bir bakım teveccüh, yani yönelmedir ve sonra O'nun teveccühü indinde o şey'e "Kün" kavli olmasaydı, bir şey mevcûd olmazdı. İşte “Kün” kavlinin ortaya çıkması için evvela onun zatı gerekmektedir, Zât’ının da iradesi gerekmekte, iradesinin de “Kelam”ı yani “Kün” neticede “ol” demesi gerekmektedir. 

Ol emriyle meydana gelenler üçlü sistemle meydana geliyor bunlar Zât-i irade ve kavliyle ortaya geliyor. Yani tekevvün, mükevvenat bu üç oluşumla yani üç aşama ile meydana geliyor. Zât-i ferdiyet yani ahadiyet; tek, yani bir, bunda mevcut olan Zât, irade, kavl onun iradesi ile ortaya çıkmış oluyor. Ahadiyeti ferdiyeti, uluhiyete dönüştüğü zaman bu üç özelliği ile tecelli ediyor. Yani Zat’i faaliyet, iradi faaliyet ve de kelami faaliyet. Bunların neticesi de “Kün” lafzında hepsi topludur. Bakın o “kelam” da “Zat” ve “irade” içinde mevcut, “Kün” dediği zaman bunu Zât’ıyla söylüyor ve iradesiyle yaptırımını ortaya koyuyor. İşte bu üç aslında birin üç şekliyle faaliyete geçmesidir. 

O zaman ne oluyor, Zât-ı ahadiyet, “Bir” ve bunun zuhuru ikili üçlü kesretli bir zuhur değildir, üç ama yine de birdir. Yani o Bir’in üçlü sistem içinde faaliyete geçmesidir. Üç ayrı şey olarak değildir. İşte bir ile üçü yan yana getirdiğimiz zaman 13 oluyor. İşte 13’ün mutlak hakikati budur, esas kaynağı budur. Hakikat-i Muhammediye’nin ana kaynağı budur. Ahadiyet’in bir’iyle kevnin ortaya çıkması için gereken ZÂT, İRADE ve KAVL bunlar üçü meydana getiriyor bir ile üç’ü yan yana koyunca 13 eder. 

İşte bu da uluhiyet mertebesinde Hakikat-i Muhammediye’nin zuhurudur. Bir de daha evvel de bildiğimiz gibi o 1’in zaten Ahadiyyet’in 1’i 12 zahir, bir batın noktası olduğu yönüyle de 13, asli bir 13, 13 olarak da onun zuhuru 3 olarak da onun zuhurudur. Aslında bu 13 sayısına batılılar uğursuz diyorlar ya kendilerinin de uğurlu sayısı olduğunun farkında değillerdir. 

Onlar zahir olarak meseleye bakıyorlar, teslis bakın üç işte. Teslis dediği bir bakıma da budur. Eba, Ebi ve Ruh-ul Kudüs, işte teslisin bir başka ifadesi de budur. Onların besmelesi de budur. Kün kavli olmasaydı yani Zât, İrade ve Kavl, olmasaydı bir şey mevcut olmazdı. Zira Vahid, Vahid olarak durdukça yani bir, bir olarak durdukça ondan hiçbir adet çıkmayacağı gibi Zât-ı Vahide dahi Zât-ı Vahide olarak kaldıkça yani o “Zât, İrade, Kavl” dediğimiz o Zât, dahi iradeye dönüşmeden tek Zât olarak kalsa idi gene de bir şey olmazdı. 

Fakat vahidin zâtında mündemiç olan nisbetler zahir olunca, meselâ ½ , 1/3 , ¼ , 1/5 , ilh..vahidin yarısı, üçtebiri, dörttebiri ve beştebiri zuhur edince, adedler peyda olur. İşte bunun gibi "irâde" ve "kavl" zât-ı ulûhiyyetin sıfatları ve nisbetleridir. Yani bunlar uluhiyet mertebesinin özellikleridir. Vücut verme onların zuhuruna bağlı bir keyfiyyettir. Şu halde "zât" ve "irâde" ve "güç" üç şeydir; bunların mecmû'undan "ferdiyyet" hâsıl olmuştur. Yani oluşum, yani ferd-i Vahid bunlardan meydana gelmiştir.

-------------

Ondan sonra kezâlik bu şeyde üçe mensûb olan teklik zahir oldu; ve o sebeble onun tarafından onun tekvini ve vücûd ile ittisâfı sahîh oldu; ve o dahî onun "şey'iyyet'i ve "işitme"si ve Mükevvin'in îcâd ile olan "emrine imtisâl”idir (6).

--------------

Ya'nî hazret-i ferdiyyette meydana gelmiş olan hazret-i ilâhiyye, ya'nî hazret-i Mucide için ferdiyyet-i selâsiyye yani üçlü ferdiyet sabit olduktan sonra, buna mukabil olarak vücûdu kabul eden "şey"de dahî, kezâlik ferdiyyet-i selâsiyye zahir oldu; yani vücudu kabul eden varlıkta yine ferdiyet-i selasiye, üçlü fert zahir oldu ve o ferdiyyet-i selâsiyye sebebiyle o şey tarafından onun tekvini ve vücûd ile vasıflanması sahih yani gerçek oldu. "Tekvin" bir şeyi meydana getirilmiş kılmaktır. Ma'nâsı budur ki, Hak Teâlâ bir şeye "Kün!" kavliyle emr ettikde, o şey kendi nefsini mevcûd kılar. Cenab-ı Hakk herhangi bir şeye “Kün” dediği zaman o şey kendi nefsiyle meydana gelir, kendi nefsini ortaya çıkarır. Zaten batında var olan o varlığın Zat’ında mevcut olan ama “Kün” hükmüyle mütekevvin olmakta yani meydana gelmekte “Kün” emriyle. 

O zaman kendi nefsini mevcut kılıyor. Neye o amir hüküm verilmişse o şey kendi nefsini mevcut ediyor. Çünkü kendi özünde vardır. Kendi özünde Zat’ı var, kendi özünde iradesi var, kendi özünde de o kavl, “Kün” sözünü anlayacak idraki vardır. Kavli anlayacak idraki vardır. İmdi bir "şey"in kendi nefsini mevcûd kılması onun nefsi tarafından olan ferdiyyet-i selâsiyye iledir. Yani kendi nefsinde var olan özünde var olan yani programında yani ayan-ı sabitesinde var olan ferdiyet-i selasiye iledir. Eğer icat eden Zât’ın ferdiyyet-i selâsiyyesine mukabil, onun da ferdiyyet-i selâsiyyesi olmasaydı, ferdiyyet-i ilâhiyyenin te'sîri olmazdı. 

Zîrâ "müessir"in mukabilinde bir "müteessir" yani tesir edicinin karşısında tesir alan olmayınca hiçbir eser zahir olmaz. Müteessir tesiri alan demektir. Her birimizin elinde bir kâlem var diyelim, kağıt üzerine çizdik burada kâlem müessir çizilen de müteessirdir. Yani üzerinde irade kullanılan müteessir olandır. Ondan tesir alan etkilenen manasınadır, acımak ma’nâsına değildir. 

Biz günlük işlerimizde müteessiri üzülmek manasına, acımak manasına kullanıyoruz. O irade, kavl müteessir olanda olmasaydı bunu alamaz ortaya çıkaramazdı. O halde iki taraflı hem Zât-ı ilahiyede “Zat, İrade, Kavl” var, yani “KÜN” denildiğinde hem de “KÜN” lafzını kabul eden yerde de aynı şey vardır. Ki o “Kün” emrini aldığında aman o iradeyi ve o Zat’ını o iradesini “Kün” emriyle ortaya çıkarmış oluyor. Yani müteessir olması varlığındaki özünü ortaya çıkarmasıdır. Mesela çayın içine şeker attığımız zaman ne oldu, şekerli su oldu, müteessir oldu yani su şekerden müteessir oldu, etkilendi, ama tatlı olarak müteessir oldu, acı bir tesir değildir. Tesir ama tatlı bir tesirdir. Yani müteessir olmak sadece ağlamak, gözyaşı dökmek değildir. 

Her türlü oluşumu bünyesine kabul eden müteessir olmuş oluyor. Mesela birisi sana geldi iki tane güzel söz söyledi seni güldürmeye başladı, işte sen orada müteessir oldun. Birisi geldi kötü söz söyledi ağlamaya başladın acı bir haber geldi, biz ancak ona müteessir oldu zannediyoruz. Halbu ki acısı da tatlısı da o tesir içerisindedir. “Ceal” kelimesini izah ederken; müessirin, tesir edicinin eser üzerindeki tesiridir deniyor. 

Yani yaptığı şeye hakim olmasıdır ceal, dilemesidir, atom da o şekilde ortaya çıkıyor, atomun da bir Zatı var, bir iradesi var, bir kavli var, kavilden maksat onun tabi lisanıdır. Yani yapmış olduğu faaliyetidir. Veya ona yaptırılan faaliyettir. Zira müessirin karşısında bir müteesir olmayınca hiçbir eser zahir olmaz. Şimdi elimizde kâlem var ama kağıt olmadığı için yazamıyoruz, çünkü mukabilinde başka bir şey yoksa müessir yoksa onu kabul edecek bir şey olmayınca biz istediğimiz kadar sanatkar olalım. Ustanın elinde deri olmazsa çekiç, boya, çivi olsa tesir edip ayakkabı yapamazsın. Binâenaleyh müessirdeki te'sîrin sabit olması, müteessirin vücûdu ile olur. Yani tesir edicinin varlığı ile olur. İşte bunun gibi ferdiyyet-i Hakk'ın sübûtu, dahî "şey"in ferdiyyetine mütevakkıftır. Yani eşyanın kendindeki fertliğine bağlıdır. Ve "şey"in, eşyanın ferdiyyeti dahî, evvelâ onun ilm-i ilâhide sâbit olan "şey'iyyet”idir. 

Saniyen[44] "Kün!" kavl-i ilâhîsini "işitme”sidir. Sâlisen[45] kendi vücûdunu icadında Mükevvin'i tarafından vâki' olan "emre imtisal" etmesidir, uymasıdır, boyun eğmesidir. Yani sen deriyi aldığın zaman deriyi keseceğin yerden kesersin, beni bu tarafımdan kesme diye sana uymazsa o zaman yine müessir olmaz. Yani varlık ayakkabı ortaya çıkmaz. Şu halde bir şeyin icadını gerektiren şey, gerek kendinin ve gerek Mûcid'in ferdiyyetidir. Alıcı üç, verici üç birbiri ile karşılaştığı zaman zuhur olmaktadır.

-------------

İmdi üç, üçe mukabil oldu. "Şey"in ademi halinde sabit olan "zât"ı, Mûcid'inin Zât'ı muvâzenesindedir; ve "işitme"si Mûcid'inin "irâde"si muvâzenesindedir; ve Mûcid'inin tekvinden ona onunla emr ettiği şeye "imtisal" ile onun kabûlü, Mûcid'inin "Kün!" kavli muvâzenesindedir. İmdi o mevcûd oldu (7).

-------------

Ya'nî Hakk'ın ferdiyyet-i selâsiyyesi, "şey"in ferdiyyet-i selâsiyyesi ne mukabil oldu. Yani eşyanın ferdiyet-i selasiyesiyesinin karşılığı oldu. Şöyle ki, "şey"in ilm-i ilâhî mertebesinde adem-i halinde sabit olan "zât"ı, Mûcid'inin "zât"ına mukabildir. Yani bir şeyin Zât’ı yokluğu anında programı var ama daha kevn olmamış yani “Kün” hükmü zerine tasarruf etmemiş, ilm-i İlâhi mertebesinde yokluğu halinde sabit olan Zât-ı mucidinin Zât’ına mukabildir. 

Ve o şeyin Hakk'ın "0l!" kelâmını işitmesi dahi, Mûcid'inin "irâde"si mukabilindedir; yani o şeydeki “Kün” emrini işitmesi “kün” emrinin mukabilidir ve Mûcid'i o "şey"in kendi vücûdunu îcâdda ne gibi bir şeyle emr etmişse, o "emre uyma“ ile o şeyin kabulü Mûcid'inin "'Kün, 0l!" kavli mukabilindedir. Böyle olunca "îcâd"ı kabul eden şey, Mûcid'in emrine uyma ile mevcûd oldu. Yani meydana gelmeyi kabul eden şey mucidin “kün” ol kavli ile meydana geldi.

------------

İmdi tekvini ona nisbet etti. Eğer bu kavl indinde onun kuvvetinde kendi nefsinden tekvin / olmasaydı, mütekevvin olmazdı. İmdi bu şey ma'dûm (yokluk) olduktan sonra, emr-i tekvin indinde, ancak kendi nefsini icâd etti (8).

------------

Yani tesir edici müteessirini icad ettiği yerde kendi nefsini icad etmiş oldu. Hangi varlık nerede irade edilmişse, nerede varlığı zuhura çıkması irade edilmişse işte o irade edenin Zât’ı iradesi ve “Kün” emri oraya ulaştığında onun programı olan şey kendi zatından ve kendi iradesinden meydana gelen bir oluşumla oluşmaktadır. Yoksa dışarıdan birisinin amir olmasıyla değildir. Orada tek söz onu faaliyete geçiren “Kün” hükmünün zuhura çıkmasıdır. Yani “Kün” hükmünün ona ulaşmasıdır. Oraya ulaştığında oradaki programını faaliyete geçirip oradaki iradeyi, oradaki zatı evvela faaliyete geçirip zâtın iradesini faaliyete geçirmesi ve kendi varlığında kendi kendine “Kün” “ol” olayım demesidir ayrıca. İşte kendi kendini icat etmesi demek budur. 

Yoksa dışarıdan bir şey gelip de başka bir şekilde başka bir varlığı icat etmiyor. Çekirdeğin indeki ağaç kendi kendini icat ettiği gibi. Dışarıdan gelen bir şey yoktur. İşte bütün âlemin doğuş, meydana gelişi sistemi budur. Vahidiyet yani tek ahadiyetinin birliği O uluhiyet mertebesine tenezzül ettiğinde “Zât, İrade, Kavl” ile zuhura çıkması işte o başındaki bir ve neticede o üçle birlikte 13 ün ortaya çıkmış olmasıdır. 

Ya'nî Hak Teâlâ Hazretleri (Nahl, 16/40)

إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

âyet-i kerimesinde كُن فَيَكُونُ kavliyle tekvîni "şey"e nisbet etti. Ya'ni O "şey kendi kendine mevcûd olur" buyurdu. Nasıl oluyor, kendi varlığındakini ortaya çıkarmış oluyor, yoksa dışarıdan birilerinin gelip de orada mesela ağacı melekler gelip orada icat etmiyorlar ki. Tabi ki melaike-i kiram sistem içerisinde oluşumuna yardım ediyor ama o asli kendinde vardır. “Kün” emrini söyledi, “Feyekün” o da hemen oldu, oluşum şeyde hemen oldu. Kendi özünden oldu başka birisi yaptırmadı. 

Zira eğer o "şey"de bu "kavl"i işittiği vakit tekvine isti'dâd ve kendi kendine mevcûd olmaya kabiliyyet bulunmasaydı, o şey meydana gelmezdi. Demek ki bütün âlemde ne kadar varlık varsa asli itibariyle özlerinde, hakikatlerinde programları var ve de tekvine uygun haldedirler. Ancak zaman beklemektedirler bu da onların kaderidir. Zuhura gelme vakti geldiğinde bu emri almaktadırlar. Bahar geliyor, bütün bu dünya âlemine bizim âlemimize “Kün” emri gelmektedir bahar ile beraber. Bakın “Kün” emri geliyor, hayat emri geliyor, ağaçlar otlar yeşermeye başlıyorlar. “Feyekün” onlar da hemen oluyorlar. Biz bunu belki duymuyoruz ama bütün âleme sari bir “Kün” emri oluyor. 

Ve bu istidâd ve kabiliyyet o şeyde mevcut ve gizlidir. Çünkü "feyz-i akdes" ile hâsıl olmuştur. Feyz-i akdes; Zat’ın kendi kendine olan feyzidir, kendindeki feyzidir. Feyz-i akdes, çok mukaddes demektir. Feyz-i mukaddes de sıfat mertebesinde zuhura çıkıştaki feyzdir. Yani ilk zuhura çıkıştaki feyizdir. Mademki gaybın derinliğinde ve ilm-i ilâhîde ve ism-i Bâtın'da sabit olan "şey"in kuvvetinde zuhur vardır, yani bâtında mevcut olan şey’de kendi kuvvetinde zuhur vardır. Onun tekevvünü için emir meydana çıktığı vakit o "şey", ancak kendi nefsini, kendi icâd eder; velâkin Hak ile ve Hak'ta îcâd eder. Kendi varlığında değil çünkü kendi varlığı diye bir varlık yoktur. Nasıl çocuk anne rahminde kendi kendini kendi varlığı ile icat etmektedir. Batın esmasından ZÂhir esmâsına bürünmektedir. 

Zîrâ ism-ı Bâtın’ın zâtı "ayn"ı olduğu gibi ism-i Zâhir'in de Zât’ıdır. Ve Hak için "iki el" sabit olup, birisiyle "fail" ve diğeriyle "kabil" olduğu, ya'nî bir eliyle verip, diğer eliyle aldığı cihetle "kabil", aynıyla "fail" olmuş olur. Aslında burada bir eliyle verip diğer eliyle alması amil, mamul hükmüne de giriyor. Yani ism-i fail, ism-i meful yani alıcı verici hükmüne de girmiş oluyor. Celâl, Cemâl sıfâtları diye de belirtiliyor iki elini.

-----------

İmdi Hak isbat etti ki, "tekvin" (meydana geliş) Hak için değil, "şey"in nefsi içindir. Ve Hak için olan şey, o şeyde onun emr-i hâssıdır. Ve keza Hak Teâlâ: إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُون (Nahl,16/ 40) kavlinde, kendi nefsinden haber verdi. Binâenaleyh Allah'ın emrinde vâki' olan "tekvîn"i "şey"in nefsine nisbet etti. Halbuki Hak Teâlâ sözünde sâdıktır. Bu dahî nefs-i emirde ma'küldur. Nitekim havf olunan ve isyan olunmayan âmir, kölesine "kalk!"der. Abd de efendisinin emrine imtisâlen (boyun eğerek) kalkar. İmdi bu kölenin kıyamında, seyyidin (efendisinin) ona kıyam ile emrinden gayrı bir şeyi yoktur. Kıyam ise, efendinin fiilinden değil, abdin fiilindendir (9).

------------ 

Ya'nî Hak, "feyekûn" kavliyle isbât etti kî, bir "şey"in vücûd bulması, o "şey"in kendi nefsindendir. O şey hemen olduğuna göre o şeyin hemen olması o şeyin vücudundan meydana gelmektedir. Yalnız “Kün” demekle o şeydeki tekvinin vaktinin geldiğini bildirmiş olmaktadır. Yani kaderinin artık zuhura çıkması gerektiği zamanın bildirilmesidir. Emr-i tekvinde, Hakk'ın emr-i hâssından gayri o "şey" üzerinde bir şey sabit değildir. Emr-i has dediği özel bir emirdir, yani şu şeyin tekvini için o eşyaya mahsus bir “Kün” dür. Yani nerede ne meydana gelecekse zaten bunların hepsi ademde mevcuttur, yani yoklukta mevcuttur, vakti geldiğinde o ademden zuhura çıkması gereken her ne şey ise o eşya o varlık Cenab-ı Hakk ona “Kün” demesiyle “Feyekün” o da hemen olmaktadır. Kendi zatından meydana gelmektedir. Ya'nî Hak emr etmiş, o "şey" dahî kendi nefsini îcâd etmiştir. 

Hak, âyet-i kerîmede bize bunu böyle haber verip, O'nun emrinden vâki' olan "tekvîn"i "şey"in nefsine izafe etti. Şüphe yoktur ki, hakikat-i hâl neden ibaret ise Hak onu buyurmuştur. Ve "tekvîn"i "şey"in nefsine bağlı kılmak, hadd-i zâtında ma'kul bir şeydir. Binâenaleyh "tekvin" me’’mûr olan "şey'e nisbet olunur; yoksa âmire nisbet olunmaz. Meselâ kendisinden korkulan ve emrine muhalefet olunamıyan bir âmir kölesine "Kalk!" diye emreder. Köle de, efendisinin bu emrine uyarak hemen kalkar. Binâenaleyh bu abdin kıyamında, efendisinin emrinden başka bir te'sîr mevcut değildir. Diyelim ki köle hasta olup yere düştü efendisi ona kalk dedi gücü yoktu kalkamadı, efendisi kolundan tuttu yardım etti kaldırdı. Bakın bu fiille kölenin kendi kendine kalkması arasında fark vardır. Orada tekvini hem efendisi “Kün” dedi, emri söyledi, hem de tekvini vücuda getirdi köleyi kaldırmakla. Neden böyle oldu, köle kalkamadığı için. Ama köle kendi başına kalktığında efendisinin sadece orada bir kelam bir “Kün” hükmü vardır, fiil şey’e bağlanmaktadır. Köle kendi kendini ayağa kaldırmakta dolayısıyla o kalkma fiilini icat etmektedir. 

Kıyam abdin fiilindendir; efendinin fiilinden değildir. Ancak efendinin emri kıyama sebeb olmuştur. Şu halde sebebiyyet i'tibâriyle fiil, efendiye nisbet olunur. Yani kölenin kalkmasına efendi sebep olduğundan aslında onun kalkması yine efendinin kaldırmasıdır. Sudûr i'tibâriyle abde bağlı kılınır. Yani sadır olması, meydana gelmesi itibariyle abde izafe olunur. İşte bunun gibi ilm-i ilâhîde sabit olup, vücûd-ı hâricisi yok olan olan Allah’ın ilminde sabit ama vücudu gizli olan daha zuhura gelmemiş olan "şey", emri ilâhî meydana geldiği vakit, ilm-i ilâhîde sureti nasıl ise, emre uyarak vücûd-ı haricî ile var olan olur. 

Zîrâ abd’de keyfiyyet-i kıyam, nasıl ki bi'l-kuvve sabit ise, yani o kölede kalkma kuvveti kendi varlığında mevcut ise yani kendi kendine kalkabiliyor ise ilm-i ilâhîde sabit olan "şey"de dahî, vücûd-ı haricî ile vücuda gelme öylece bi'lkuvve sabittir. Yani kün emrine uyacak kuvvet kendi varlığında mevcuttur. Binâenaleyh "şey"in ilm-i ilâhîdeki sureti üzere zuhuru Hak canibinden değil, kendi tarafındandır. Ve Hak tarafından ancak emir sâdır olmuştur; ve emrin meydana gelmesine kadar o "şey" kuvvede kalıp, fiile gelmez; kendine “Kün” emri gelinceye kadar o şey batında kalır. Ve mademki "şey"in zuhurundu Hakk'ın te'sîri, ancak emirden ibarettir, o şey ilmi ilâhîdeki sureti üzerine zahir oldukda, onun fenalıkları elbette nefsine nisbet olunmak lâzım gelir. Ve bu Hak için açık bir delildir. Yani o kalk denilen abd kalktıya işte onun kalkması açık bir delildir, kendisi için bir delil olur.

---------------

Böyle olunca "tekvîn"in aslı teslis üzere, ya'nî Hak tarafından ve halk tarafından olarak iki taraftan "üç"ten kâim oldu (10)

--------------

Ya'nî yukarıda îzah olunduğu üzere tekvin aslı Hak tarafından kaim olan "zât", "irâde" ve "kavl'den ibaret bulunan üç şey ile; ve halk tarafıdan da bu üçe mukabil olarak kaim olan "şey'iyyet (dilemek)" "istima“ ve "emre uymak " keyfiyetlerinden ibaret bulunan keza üç şey ile olmuş olur. Binâenaleyh tekvin için iki taraftan teslisin sabit olması lâzımdır. Bunlardan birisi noksan olsa "tekvin" meydana gelmez. Bu üçlü Zât’ın kendinden bir üçlü de şey’in kendi zatındandır. Zâtındaki varlığında olması gerekiyor.[46]

--------------------

Kün Fe Yekün Müşahadesi Bursa Mudanya sahilinde, biraz önce bahsettiğimiz Marmara denizin (Râmî deryâsı) 16 sayısal bağlantısının olduğu noktada bir müşahâdem oldu. Aracımızı parkederken tam önümüzde gül saksılarının önünde sahile açılan sokakta, siyah bir arabanın arka camında (كُنْ فَيَكُونُ) “Kün Fe Yekün” yazısı vardı. Türkiye’de kaç milyon araç olduğu düşünülürse ve bu aracın rengi ile A’maiyyet ve gül ile Hazreti Muhammed (s.a.v.)’min remzidir. Böyle bir müşâhade hâlinin oluşabilmesi olsa olsa milyonda bir bekli milyarda bir ihtimal olsa gerektir. Zât-i bir müşâhade ve yazılanların Târikat/esmâ mertebesinden bir tasdiği olduğu mesajı olarak düşünülebilir. Cam ise hayâl ve bunun üzerine yazılan “Ol der ve oluverir”. Aracın modelinin tam ortasında bulunan “OL” ile de, bu hayâl âlemi olan Hakk’ın hayâlinin oluşmasında araştırmacılar için bir fikir verebileceği düşünülebilir. Bu aracın üzerinde tam dört tane “Ol” vardır. Dört mertebe olan Şeriat, Târîkat, Hakîkat ve Marifet mertebelerinin “Ol” udur. Demek ki ilmi olarak arayınca “Olmaz” bile bal gibi “OL”uyormuş. 

Arabanın plakası harfleri sayısal değeri 50 ve yan sayı toplamı 18 dir.

(16) Üç mertebeden Hakîkat’ül Ahmediye ve (نَجدَت) Necdet (457) isminin sayısal toplamı.

(50) (ن) “Nun” ve 50 Vakit Namaz.

(18) 18 bin âlem… 

 (16+50+18)= 84 dir. (84) “Iyd- Bayram”[47] sayısal değeri ve 12 toplamı ile Hakîkat-i Muhammediye’dir.

Kitâbımız da yazdığımız (كُنْ فَيَكُونُ) “Kün Feyekün” Ol der ve Oluverir hakîkatının zuhûrâtı ve müşâhadesi için, Cenâb-ı Hakk (c.c)’a Hamd-ü senâ ederiz. (Murat Derûni)

* * *

(كُنْ فَيَكُونُ) Kün Feyekün

Ol dedi! Ezelden, ebede geldin, Aşkı buldun, duydun, gördüğün sendin, Ma’şûk’un nûrundan gönüller deldin, Külün harlanır Feyekün[48] seslenir.

Semme vechullâh[49] şüphesiz bakılır, Hakk’lan aynı ama gayrı sayılır, Halk’tan gayrı ilham alan bayılır, Külün harlanır Feyekün dinlenir.

Künfe murâdın abduhu sislenir, Kum biiznillah[50] bülbül dillenir, Gül okunur rasûlühu birlenir, Külün harlanır Feyekün gözlenir.[51] (Murat Derûni) 

----------------

وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ فِي اللّهِ مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ {النحل/41}

 “Vellezîne hâcerû fi(A)llâhi min ba’di mâ zulimû lenubevvi-ennehum fî-ddunyâ hasene(ten) veleecru-l-âhirati ekber(u) lev kânû ya’lemûn(e)” Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi. (16/41)

----------------

Kişinin hakikatte nefsi emmare yaşantısı içinde nefsinin karanlığınd zulmette kalması hakikatine zulmettir.

Kelime-i Tevhid kitabından Hicret’in hakikatına kulak vermemiz bizlere faydalı olacaktır. (Murat Derûni) Hicret’in hakikati

11-09-2001

Medine-i Münevvere “Kelime-i Tevhid”in mutlak kemalde son zuhur mahalli olan “Muhammediyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrak edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrak etmemiz mümkün olacaktır. 

Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır. 

(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in zuhuru;

( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur. 

O halde “tevhid bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir. 

Eğer Rasullullah Medine’ye hicret ettirmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı. 

İşte bu yüzden Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzre “Hicret” hadisesinin gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı Mekke’den çıkarması mümkün değildir. 

Bunu daha iyi anlayabilmemiz için evvelâ “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. 

Lügat manası, şehir olan bu kelime; batın manası itibariyle medeni yani göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insanların oturdukları yer, demektir. 

İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir. 

Eğer bu vasıfların yoksa hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak. 

Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakikatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifadelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir. 

İşte bu yoldan bizim de “medeni” yani “Medine”li olmamız imkan dahiline girecektir. 

İslamiyet’in gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hadisesi meydana gelmiştir. Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı Hz. Rasulullah’ın şifre rakamıdır. Birçok oluşum bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifade etmeye çalışıyoruz. 

Zati tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hadisesi oluşmuş.

“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana gelmiştir. 

Şu noktaya gerçek manada dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zat mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.

Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’al âlemi” tatbikatı olamıyacaktı.

Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir. 

Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir. 

Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir. 

Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.

Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir. 

Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider. 

Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.

Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.[52]

----------------

الَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ {النحل/42}

 “Ellezîne saberû ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)” Onlar, sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir. (16/42)

----------------

Sabır konusunda bir sonraki 16/43 âyet yorumunda yazılan 18/28 ayetinde nefsinle sabret bölümünde açıklama yapılmıştır. 

Burada bahsedilen iman “rablerine tevekkül ederler” cümlesiyle Rububiyet-Esmâ mertebesi imanıdır…

Onlar sadece Rablerine yani esmâ mertebesinden güvenirler. (Murat Derûni)

----------------

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ {النحل/43}

“Vemâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim fes-elû ehle-zzikri in kuntum lâ ta’lemûn(e)” Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. (16/43)

----------------

Meleklerin hayat kaynağı olan isimler (Sübbûh ve Kûddüs) tür. İnsânların ise (Selâm) dır. İşte bu yüzden (tesbîh) melek-î dir. İdrakli (zikir) ise İnsân-î dir, ancak İnsân her hâle uygun varedildiğinden yerine göre hem zikir ehli hem de tesbîh ehli olabilir.[53]

Mesnevi-i Şerif Beyiti ile yolumuza devam edelim;

Hakk buyurdu ki: "Seferde her nereye gidersen, evvelâ bir merdin tâlibi olman lâzımdır." Şurrâh-ı kirâm bu meâlde bir âyet-i kerîmeye tesâdüf edememiş olduldarından, muhtelif mütâlâalarda bulunmuşlardır. Ankaravî hazretleri, “Beyt-i şerifte Cenâb-ı Hak tarafından Mûsâ (a.s.)a hitâben Hz. Hızır’a işâretle, ‘Mec- ma’u’l-bahreyn’de bir sâlih kulum vardır.’ buyurulduğuna işâret edilmiş olursa, bu ma’nâya delâlet eden (Nahl, 16/43) “Eğer bilmezseniz, ehl-i zikre sorun!" âyet-i kerîmesidir. Burada “ehl-i zikir”, enbiyânın esrâr ve ahvâline vâkıf olan kimselerdir. Ve eğer bu ma’nâda bir hadîs-i kudsî varsa, ma’lûmum değildir” buyururlar. Ve Hind şârihlerinin çoğu bu husûsta sâkit olup, yalnız Şeyh Muhammed Rızâ, “Bu hükmün, suhuf-ı Mûsâ (a.s.)da bulunduğu, bir aziz tarafından beyân olunduğunu” nakletmiş; ve Velî Muhammed Ekberâbâdî dahi bu beyânı zikr ile iktifa etmiştir.

Fakîrin mütâlaasma göre, Kur’ân-ı Kerîm’de kelime be-kelime bu beyt-i şerife tekabül eden bir âyet aramağa hâcet yoktur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, muhtelif âyât-ı Kur’âniyyenin hülâsasını bu beyt-i şerîfte beyân buyurmuşlardır. Ma’lûmdur ki, bu bahis, tavâf-ı Ka’be ve insân-ı kâmil bahsidir. Sûre-i Hacc’da, (Hacc, 22/27) “Yâ Îbrâhîm, nâsı hacca da’vetle nidâ et ki, piyâde ve süvâr olarak her uzak yollardan adamlar sana gelsinler!” buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmede, hem sefer ve hem de tavâf-ı Ka’be ve hem de zamânının nebîsi ve “insân-ı kâmil olan îbrâhîm (a.s.) ’m ziyâreti emir buyurulur. Ve müteaddid âyetlerde, ibret almak için "Yeryüzünde seyâhat ediniz!" buyurulur. Ve diğer bir âyette de, (Tevbe, 9/119) ya’ni “Ey mü’minler, Allâh’a ittikâ edin ve sâdıklarla berâber olun!” buyurulur. İbret için sefere çıkmak ve berâber olmak için sâdıklan arayıp bulmak, bu beyitin ma’nâsıdır. Ve kezâ sûre-i Kehfte vâki’ (Kehf, 18/28) ya’ni, “Nefsini sabah ve akşam vech-i İlâhîyi isteyerek Rableri’ne duâ edenler ile hapset ve hayât-ı dünyâ zınetini isteyerek nazarını onlardan çevirme ve kalbini bizim zikrimizden gâfıl kılan ve hevâsma tâbi’ olan kimseye muti’ olma; onun işi fâsiddir!” âyet-i kerîmesi, beyt-i şerîfte mezkûr olan tâlib-i merd-i İlâhî olmağa emirdir. Velhâsıl, bu ma’nâlarda muhtelif âyât ve ahâdîs mevcûddur.[54]

----------------------

18/28-) Vasbir nefseke mealleziyne yed'une Rabbehüm bil ğadati vel aşiyyi yüriydune vecheHU ve la ta'dü aynake anhüm türiydü ziynetel hayatid dünya ve la tutı' men ağfelna kalbehu an zikrina vettebea hevahu ve kâne emruhu furuta;

* Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.

Bu Ayeti Kerim’e çok dikkatimi çeken bir Ayeti Kerim’e idi, bu Ayeti Kerime’nin yaşantısını kendime düstur edindim ve halâ da devam ediyor.

Nefsinle sabret, nefsinle sabretmesini öğren, sabrın nefsle yapılmasını tavsiye ediyor Cenâb-ı Hakk, o nefsinle sabreden kimselerle birlikte, demek ki sabretmenin özelliklerinden birisi sabredenleri bulup onlarla ünsiyet edip birlikte sabretme yolunu seçmek ve onlardan dayanak almak, insan kolay kolay yalnız başına yapamaz, yapsa da çok ileri götüremez. O kimselerle ki onlar Rablarını davet ediyorlar, sabah ve akşam ve Rab’larının vechini talep ediyorlar, bakın cenneti değil ve sakın onlardan gözlerini ayırma. Sıkıntılı zamanlarda okunduğunda hemen faaliyete geçen bir Âyettir, herkesin ezberleyip okumasını tavsiye ederim, çünkü ne cennet, ne mal ne mülk var, sadece Rabbının vechi var ve nefsi, yani kişinin bütün varlığını devreye sokuyor. Dünyayı talep eden ve kalbi gaflette olan kimselere uyma, zikrimizden gaflette olanlara uyma, onlar hevasına tabi olan kimselerdir, o zaman işinde aşırı gitmiş olursun, yani İlâh-î hükümlerin dışına çıkmış olursun. Nefis mertebesinde, nefis eğitiminde bu Âyeti Kerime çok büyük yol göstericidir.[55]

CEHRİ VE HAFİ ZİKİR:

Ancak şu kadar varki: "cehri" (açık) zikir daha "efdal" (faziletli) dir, zira zikrullah, ilahi farzlar, cümlesinden olduğundan, ilahi farzları açık olarak ilan etmek, gizli olarak zikr etmekten daha faziletlidir. 

Cehri zikr'de gafilleri uyandırmak ve şeytanı "tard" etmek (uzaklaştırmak) meziyeti vardır. 

Nitekim Ömer (radıyallahu anh) a "Kur'an-ı Kerim-i niye sesli okuyorsun?" diye sual ettikleri vakit "uyuyanları uyandırır, şeytanı tard ederim" diye cevap vermişlerdir.

Rivayet olundu ki: 

Aleyhisselatu vesselam efendimiz İmam-ı Ali kerremallahu veche'ye hususi bir hücre de lisani zikr'i cehri olarak telkin buyurmuştur. 

Telkin şekli şöyle olmuştur. "Murabba" bağdaş kurmak (*) suretiyle oturduğu halde saadetli gözlerini yumarak üç kere tekrar ederek telkin buyurmuştur.

(*) Karşılıklı olarak el verenin arkası kıbleye gelmek üzere yere oturup, diz dize el ele, gönül gönüle bağlanıp bulunduğu mertebenin zikrinin telkin edilmesidır. N.A.

Bazılarına göre de, "gizli kalp zikri" daha faziletlidir. 

Nitekim rivayet olunur ki. Sallallahu aleyhi vesselem efendimiz, Ebubekir Siddık (radiyallahu anh) a "hafi" (gizli zikr-i) "gar-i şerif”de (mağarada) telkin buyurmuş-tur.

Telkin şöyle olmuştur: Saadetli dizleri üzerine oturup mübarek gözleri yumulu olduğu halde üç kere tekrar etmek suretiyle vaki olmuştur.

Ayeti Kerime'de Esteizu billah "Ve men egrade an zikri fe inne lehü maişeten danken ve nahşuruhü yevmelkıyameti egma" (Taha 20/124) Mealen: 

(Benim zikr'im den yüz çeviren bilsin ki; onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz) buyurulmuştur. 

Zikirden yüz çevirenlerin, kabirde azap içinde, kıyamette a'ma olarak haşr olacaklarını açık olarak bildirmektedir.

Yine böylece, salike lazım olan ehli zikrden uzaklaşma-maktır. 

Ayet-i Kerime'de: Esteizu billah, "Fes'elü ehlezzikri in kuntum la tağlemun" (Nahl 16/43).

Mealen (Bilmiyorsanız zikir ehline sorun) ve yine esteizu billah:

"Vela yüşrük bi ibadeti rabbihi ehade." (Kehf 18/110) Mealen: 

"Rabbına kullukta ortak koşmasın" buyurulmaktadır.[56]

----------------

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ {النحل/44}

“Bilbeyyinâti ve-zzubur(i) veenzelnâ ileyke-zzikra litubeyyine linnâsi mâ nuzzile ileyhim vele’allehum yetefekkerûn(e)”

 (O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik. (16/44)

----------------

Tefekkür sözlük anlamı düşünme, zihin yorma; düşünülme dir.

İnsanlara açıklanılması için Risalet mertebesi ile gönderilen Kur’ân Zât-tır. Allah’ça olan bu mertebe, Hakk’ça oradan, Rab’ça oradan Arapça lisanı ile ef’âl mertebesine tercüme ederek açıklanmıştır. Tefekür ederek, zihni yorarak tekrar bu mertebeleri anlayarak Arabça dan, Rab’ça ya, oradan Hakk’ça ya ve Kur’ân ın Allah’ça mertebesine ulaşmamız gereklidir. (Murat Derûni)

----------------

أَفَأَمِنَ الَّذِينَ مَكَرُواْ السَّيِّئَاتِ أَن يَخْسِفَ اللّهُ بِهِمُ الأَرْضَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُونَ {النحل/45}

“Efeemine-llezîne mekerû-sseyyi-âti en yahsifa(A)llâhu bihimu-l-arda ev ye/tiyehumu-l’azâbu min haysu lâ yeş’urûn(e)” Kötü işler yapmak için tuzak kuranlar, Allah’ın kendilerini yere geçirmesinden veya (ansızın) bilemeyecekleri bir yerden kendilerine azap gelmesinden emin mi oldular? (16/45)

----------------

Allah’a, peygaberine, evliyasına, müminlere mekr-hile yapanlar kendilerin azab gelmesinden emin mi oldular. 

Bu konu hakkında Ç.H.U kardeşimizin yazmış olduğu yazıyı buraya alma uygun olacaktır. (Murat Derûni) MEKR 

 BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHIYM

Tasavvuf ya da hakk yolu, türlü tuzaklarla kurulu kaygan bir zemini olan, sürekli kendinde olmayı gerektiren, bir yoldur.

Bu yolun tuzaklarından biriside “Mekr” dir. Diyanet ansiklopedisinde Mekr, aldatmak, hile yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek anlamında mastar, hile aldatma manasında da isim olarak kullanılır.

Mekr, Allaha nispet edildiğinde ise kötüleri hilelerinden dolayı cezalandırmak, tuzak ve düzenlerini etkisiz hale getirmek olarak, Âli İmran ..”54” Ve Mekr (hilekarlık) yaptılar. Allahu Tealâ da mekrlerine (hilelerine) karşılık verdi. Ve Allah hile yapanların hayırlısıdır.

Mâlum kişinin “Satih ince”, son dönemdeki hal ve tavırları söz ve davranışları, fiilleri dikkatlice incelendiğimizde acizane fakirde Mekr hakkında bir kanaat gönlümde oluştu. Bunu yazmak ise mekr mevzuunun aynı zamanda biz sâlikler için bir eğitim, dikkat ve uyarılar taşıdığını bilmemiz gerekmektedir.

O şahsın kendisine bildirilen “zahir ve bâtın emanetlerimizi geri aldık, icâzeti iade edin” buyruğu karşısında bunu iade etmiyeceğini bildirmesi, diğer emanetler gelirse iade edeceğini söylemesi, kendisinin 54.. olduğunu iddia etmesi Kuranda Mekr ile tarif edilmektedir.

Ancak en dikkat çeken husus ise kendisinin 54 olduğunu iddia eder iken Mekrini (hilesini) de farkında olmadan ikrar etmiş oluyor.

Şöyle ki 54 –ellidört, olduğu iddiasını ortaya atan şahıs ya da şahıslara bu ayeti celilede güzel bir cevap vardır.

Mekr-i İlahi Allahu Teâlânın hile yapanların mekrini kendilerine çevirmesidir. Kurdukları tuzakları bozması, mekrlerine karşılık onları cezalandırmasıdır.

Cenabı Hakk mekre (hileye) muhtaç değildir.

Burada asıl üzerinde çok düşünülmesi gereken husus mekr bilgisinin ve tatbikatının 54 ayet ile bildirilmesidir. Acaba niçin Cenabı hakk İlahi mekrini bu ayet ile açıklıyor? Burada düşünenler için çok açık bir hikmet olduğu açıktır.

Sayılar, Zât-ı İlâhinin abd’ına kendini bildirip tanıttığı sembollerdir. Hal böyle olunca o şahsın bu mekri, mekri ilahi ile (3/ 54 ayeti) ortaya çıkacak ve boyunlarına dolanacaktır.

Cenâbı Hakk, nefsi emmarelerin hareketiyle meydana çıkan bu tür fiilleri ve onların ilahi mekr ile boşa çıkarılışını biz kullarına bunlardan ibret almamız için açıklıyor. Bu hallerin iyi görülmesini, yani hayırlı olan mekrin iyi anlaşılmasını istiyor. Böylece biz kularını bu hallerden uzaklaştırıp tövbeye zorlamaktadır.

Kuran-ı Keriyme iyice göz atarsak Mekr hadiselerinin örnekleri de çoktur. Bedr savaşında müslümanların sayısı müşriklere az gösterilip bedire geldiklerinde sayıca çok fazla gözükmelerine rağmen büyük bir bozgun yediler. Hakkın buradaki hayırlı mekri onların mekrini açığa çıkarmıştı.

Hz Rasulullahın Mekkede öldürülme planları yapılmış, her kabilenin savaşçı gençleri seçilmişti. Böylece efendimizin kim öldürdüye gitmesi arzulanıyordu. Ancak cebrâil as. Bunu kendisine haber veriyor, o da yatağına Hz Ali efendimizi yatırarak aralarından geçip gidiyordu. Sonra İz takibi yapan kişinin atının ayakları kuma batıyor, gittikleri mağarada örümcek ağı ve güvercin yuvası görüyorlardı. Böylece Hakkın onlara İlahi mekri olmuştu.

Yine en son sohbetlerde Terzi Babamın lisanından duyduğumuz Davûd as.ın bir öküz hakkında ilgili taraflara verdiği hüküm Hakkın mekri gibi olmaktadır. Bu misalleri çoğaltabilmemiz mümkündür.

Mekr, çok farklı yönlerden olabilmekte ancak kendi kanaatimce en tehlikeli mekr ilim ehline, ehli tarîke olmaktadır. Zamanla edinilen ilimler nefsi emmare tarafından kullanılmakta, hele hele klasik tarikat anlayışındaki yerlerde çevrenin tuttuğu alkış nefsi emmareyi türlü mekrin içine çekebilmektedir.

İsmini anarken zorlandığım “Satih ince-F N” arkadaşımızın da hali budur. Allah c.c lühu böyle mekr yapıp sonra ilahi mekre uğrayanlardan önce nefsimi ve bizleri esirgesin korusun. Amin Son olarak yine Kurân-ı Kerimden bir ayet ile mevzuu sonlandırmak istiyorum. Neml suresinde yine bir ayeti celilede şöyle buyurulmaktadır.

27/70..Ve onlara karşı mahzun olma ve onların hilelerinden (mekr) dolayı bir sıkıntıya düşme...

Sonuç olarak ilgili şahıs ben 54 üm demek suretiyle ve de bunda uyarılara rağmen ısrarcı olması hakikati ve hakkı (Terzi Baba) ortadan kaldırma cihetinden gizli hileye başvurulmuştur. Bundan sonrası ise “Vallahü hayrul mêkiriyn” dir.[57]

----------------

 أَوْ يَأْخُذَهُمْ فِي تَقَلُّبِهِمْ فَمَا هُم بِمُعْجِزِينَ {النحل/46}

 “Ev ye/huzehum fî tekallubihim femâ hum bimu’cizîn(e)” Yahut onlar dönüp dolaşırken Allah’ın kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Onlar, Allah’ı âciz bırakacak değillerdir. (16/46)

----------------

أَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلَى تَخَوُّفٍ فَإِنَّ رَبَّكُمْ لَرؤُوفٌ رَّحِيمٌ {النحل/47}

“Ev ye/huzehum ‘alâ tehavvufin fe-inne rabbekum leraûfun rahîm(un)” Yahut da, onları korku üzere iken yakalamayacağından güven içinde midirler? Şüphesiz Rabbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir. (16/47)

----------------

أَوَ لَمْ يَرَوْاْ إِلَى مَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ يَتَفَيَّأُ ظِلاَلُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالْشَّمَآئِلِ سُجَّدًا لِلّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ {النحل/48}

“Eve lem yerav ilâ mâ haleka(A)llâhu min şey-in yetefeyyeu zilâluhu ‘ani-lyemîni ve-şşemâ-ili succeden li(A)llâhi vehum dâhirn(e)” Allah’ın halk ettiği şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah’a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir. (16/48)

----------------

Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim, İmdi Hakk, ancak senin için, senin üzerine ve O'nun üzeri­ne delâil olarak zilâli îcâd etti. Yani gölgeyi icat etti. Ve onu soldan sağdan râci' olduğu halde sâcid kıldı. Yani soldan ve sağdan secde edici kıldı. Tâ ki arif olasın ki, sen kimsin ve senin Hakk'a nisbetin nedir ve Hakk'ın sana nisbeti ne­dir? / Tâ ki bilesin ki Allâhın mâsivâsı nereden ve hangi hakîkat-i ilâhiyyeden Allah'a fakr-ı külli ile ve ba'zisının ba'zısına iftikarı sebebiyle, ona fakr-ı nisbî ile muttasıf ol­du (38).

Hz. Şeyh (r.a.) Sûre-i Nahl'de vâki (Nahl, 16/48) de buyurur;

﴿٤٨﴾ اَوَ لَمْ يَرَوْا اِلَى مَاخَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَىْءٍ يَتَفَيَّوءُا ظِلالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَاۤئِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ

16/48-) Evelem yerav ila ma halekAllahu min şey'in yetefeyyeü zılaluhu anil yemiyni veş şemaili sücceden Lillahi ve hüm dahırun;

16/48- Allah'ın halk ettiği şeyleri görmediler mi ki, gölgeleri (varlıkları) boyun bükerek, Allah'a (hakikatleri olan Esmâ'ya) secde eder hâlde, sağdan (hidâyet) ve sollardan (dalâlet) döner durur.

Ya'nî "Onlar görmezler mi ki, Allah Teâlâ'nın halk ettiği cism-i kâ­imin gölgesi şemsin tulü' ve gurubu indinde sağına ve soluna dönüp uzanarak ve kısalarak züll üzere Allah Teâlâ'ya secde etmektedir" âyet-i kerîmesine işaret buyururlar.

Nahl (16) / 48- Allah’ın halk ettiği şeylerin gölgelerinin sağa sola vurarak boyun eğip Allah’a secde ettiklerim görmüyorlar mı? Ya'nî Hakk, gölgeleri senin vücûduna ve O'nun vücûduna delîl olmak için îcâd etti. Ve o gölgeleri güneşin doğma vaktinde sağdan sola ve gu­rubu zamanında da soldan sağa mail olarak secde eden, ya'nî arz üzerine yayılan kıldı.

Ve sen kimsin ve senin Hakk'a nisbetin nedir ve Hakk'ın sana nisbeti nedir? İşte bunları bilesin diye gölgelerin vücûdlarını ve vücudların gölgelerini sana delâil olmak üzere îcâd ey­ledi. Bakın gölgelerin vücutlarını, gölge; gölge ama o da bir vücuttur. O gölgenin vücudunu sana delil kıldı. Seni de gölgeye delil kıldı. Ve bunların hepsini de Hakk’a delil kıldı. Sen olmasan gölgen de olmayacaktır. İşte bizler de Hakkın gölgeleri hükmündeyiz, koyulaşmış, yoğunlaşmış gölgeleri hükmündeyiz. Hakk olmasaydı biz de olmayacaktık.

Eğer sen dikkat edersen bilirsin ki, bu zahir olan vücûdlar, hayel gölgesidir. Ve sen o zahir olan vücûdlardan birisisin; ve senin Hakk'a nisbetin gölgenin şahsa nisbeti gibidir. Sen olmasaydın gölgen olmayacaktı. İşte bakın burada çok mühim bir hadise vardır. Efendimizin gölgesi yoktu biliyorsunuz. Aramızdaki farka bakın. Neden yoktu? Allah’ın gölgesi olmadığı gibi O’nun da gölgesi yoktu. Çünkü o kendi vardı, kendi nurdu, O’nun gölgesi birleriz. Neden? “ben Allah’tanım, mü’minler de benim nûrumun nûrundandır” buyuruyor. Bir başka yerde de “bendendir” buyuruyor. Onun için biz O’nun gölgesiyiz. O, diyelim Allah’ın gölgesi, biz de O’nun gölgesiyiz. Gerçe O gölge de değil de belirtmek için söylüyoruz.

Hani O’nun üzerinde bir bulut dolaşıyordu ya acaba düşünmek lazım O mu güneşten gölgeleniyordu bulut ile yoksa güneş mi gölgeleniyordu O’ndan. Çünkü senin mukayyed ve zahir olan vücûdun vücûd-i mutlaktan uzamıştır; ve sen onunla kâimsin. Ve Hakk'ın sana nisbeti dahi, şahsın gölgeye nisbeti gibidir.

Ve şahıs gölgesinden bilindiği gibi Hak dahi kendisi­nin gölgesi olan âlemden ma'Iûm olur. Ve gölgenin harekât ve sekenâtı, yani hareket ve sakin olması gölge sahibinin harekât ve sekenâtına tâbi' olup, gölgenin başlıbaşına vücûd-i müstakılli yoktur.

Ve şahs-ı kâim olmayınca gölgenin dahi vücûdu olmaz. Ve keza sen bilirsin ki, mâsivâ-yı Hak dediğimiz bu madde suretler, ne mertebeden ve hangi hakîkat-i ilâhiyyeden Hakk'ın vü­cûduna ihtiyâc-ı küllî ile ve onların biribirine ihtiyâcı sebebiyle, vücû­d-i Hakk'a ihtiyâc-ı nisbî ile vasıflanmış oldu.

Ma'Iûm olsun ki, fakirlik ve ihtiyâç iki suretle olur: Birisi budur ki, Hak tan gayrı dediğimiz zahir olan vücûdât, Hakk'ın gölgesidir. Binâenaleyh bunlar vücûdda Mûcid, Mukavvim, Rab ve Nûr olan ve Allah ismiyle müsemmâ olan zât’a muhtaçtırlar. Nitekim şahsın gölgesi dahi vücûd bulabilmek için mutlaka o şahsa muhtaçtır. Ve bi­zim vücûd gölgemiz, İlâh'ın me'lûhu yani ilaha kul olan olup kendi nefsinde müstakil değildir.

İşte bizim vücûdumuzun Hakk'a bu suretle ihtiyâcı, iftikâr-ı küllidir yani külli fakirliğimizdir. Yani bizim vücudumuzun Hakk’a bu suretle ihtiyacı külli bir fakirliktir. İkincisi, fakirin zengine ve çocuğun validesine ve zaîfin kavîye olan ihtiyâcı gibi yekdîğerimize olan ihtiyacımızdır.

Bu ihtiyâç, zılliyyetten dolayı vâki' olan ihtiyâç nev'inden değildir. Yani insanların iki türlü ihtiyacı vardır bir Hakk’a ihtiyacı vardır, bir de birbirlerine ihtiyacı vardır. Bu ikinci ihtiyaç diğeri gibi değildir, Belki mezâhirde Hakk'ın rubûbiyyetle zuhurundan nâşîdir. İşte buna da, şiddetli ihtiyaçlar nisbetleri derler, yani nisbi fakirlik derler. Bununla beraber âlem, rubûbiyyet cihetinden gölge değildir, Hakk'ın aynıdır. Binâenaleyh şiddetli ihtiyaç, hakikatte Allah'dan gayri hiç bir kimseye değildir.[58]

--------------------------- 

Nahl Suresi - Ayet 48 - 16 -- 

Kuran-ı Kerim Türkçe okunuş: 

16.48 - E ve lem yerav ilâ mâ halekallâhu min şey'iy yetefeyyeu zılâluhû anil yemîni veş şemâili succedel lillâhi ve hum dâhırûn. 

Diyanet Meali: 

16.48 - Allah'ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah'a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

16.48 - Ya görmedilerde mi? Her hangi bir şeyden Allahın yarattığına bir baksalar a: gölgeleri sağ ve sollarında sürünerek Allaha secdeler ederek döner dolaşır. 

--------------------------- 

“gölgeleri Allah'a secde ederek” Zahiren güneşlerin olduğu bütün âlemler de ne varsa hepsinin belirli zaman larda gölgeleri yere vurduğunda secde hükmüne gelmiş olaktadırlar. 

Yeri gelmişken yaşadığım, konu ile ilgili bir hatıramı da kısaca belirteyim. Daha henüz Hira dağının etrafında iskân’ın olmadığı zamanlarda idi, Sabah namazından sonra çıktığımız Hira dağının tepesine oturup sahayı seyrediyorken doğmaya başlayan güneşin ışıkları arkadan Hira dağına ve yanlardaki diğer tepelere vurunca onların gölgeleri yerde “Allah” ismini yazıyordu. 

Adeta Allah’ın kendi gölgesi arzında kendisini ispatlıyor kendi kendine, beytinin karşısında kendine, secde ediyor gibiydi. Haha sonraları oralar iskâna açıldığında bu manzara kalmamış oldu. 

Kamil insanın bir vasfı da, “zıllüllah-allah’ın gölgesi” olarak ta ifade edilmiştir. Çünkü gönül beytullahtır, orası Hakk’ın evidir Nur-u ilahi’nin- ilâhiyat güneşi o beyte vurduğu zaman gölgesi Hakk’ın gölgesi olur. 

Allah’ın halkettiği diğer âlemlerde de bu tür insan cinsi varlıkların olduğu aynı konumda, onlarında varlıkları olduğu şüpheye hiçbir yer olmadığı açıktır. T.B.[59] 

----------------

وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مِن دَآبَّةٍ وَالْمَلآئِكَةُ وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ {النحل/49}

 “Veli(A)llâhi yescudu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi min dâbbetin velmelâ-iketu vehum lâ yestekbirûn(e) ۩” (سجدة مستحبة ) Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler. (16/49) (Secde Âyeti)

----------------

----- 16 - Nahl Suresi - Ayet 49 

Kuran-ı Kerim Türkçe okunuş: 

16.49 - Ve lillâhi yescudu mâ fis semâvâti ve mâ fil ardı min dâbbetiv vel melâiketu ve hum lâ yestekbirûn. (49. ayet secde ayetedir.) Diyanet Meali: 

16.49 - Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler (boyun eğerler). 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

16.49 - Hem Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allaha secde eder, gerek Dâbbe kısmından olsun ve gerek Melâike, ve bunlar kibirlenmezler. 

--------------------------- 

Bu ayet-i kerîme de çok açık olarak göklerdeki “Dabbe” lerden bahsetmektedir. Geçmiş sayfalarda “dabbe” hakkında bilgi verilmiş idi. “Dabbe” bir bakıma insan türünün bir nev’i dir. Burada secde edenlerinden, yani iseviyyet mertebesinde olanlarından, Melâike-i kiramlar mertebesinde olanlarından. Daha henüz “Muhammediyyet” mertebesine ulaşamamış olanlarından bahsedilmektedir. 

Bilindiği gibi bu ayet-i kerîme aynı zamanda secde ayetidir. T.B.[60] 

--------------------------- 

Yolumuza Ç.H.U kardeşimizin Terzi Baba 2 kitabı ile devam edelim… (Murat Derûni) Terzi Babamın (15/12/1938) olan doğum tarihi üzerinde bu çalışmayı da yaptığımızda şu şekilde bir sonuca ulaşılabildiğini gördük. Fatiha sûresinden başlayarak, Fatiha 7 ayet+bakara 286+ ....+ şeklinde devam ederek doğum yılı ve ayının nereye isabet ettiği üzerinde ise şu sonuca ulaştık.

Kur’ân’ın 16 ncı sûresi 49 ncu âyetine geldiğimizde 12+1938 e isabet ettiğini gördük. İlk başta “secde” âyeti çıkacağı yönünde gönlüme geleni daha sonra sayım yaptığımda gözümle de görmüş oldum. İşte o âyet-i kerîme. 

------------------- 

وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ

مِنْ دَابَّةٍ وَالْمَلَئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

(Ve lillâhi yescüdü mâfissemâvâti ve mâ fil ardı min dâbbetin vel melâiketü ve hüm yestekbirûne)

(16/49) “Ve Allah için, göklerde olanlar ve yerdeki canlılar ve melekler, secde ederler ve kibirlenmezler” 

------------------- 

Secde âyeti okunan, ya da, dinlenilen durumlarda secde edilmesi bir zorunluluktur. Yani Allah için secde ediniz. Ulûhiyet mertebesine yakışan bir secde ediniz deniliyor. Burada fiili olarak secdemizi yapar iken, ilmi ve tefekkür yönümüz ile de yapmamız istenmektedir.

Doğum tarihlerindeki oluşum ve tecellilerin secde hakikatini bildirmesi, ilmi bakımdan Terzi Babamdaki bu hakikatlerin tasdiki hükmündedir. Fenâ fillâh mertebesi gereği, yokluğu hiçliği acziyeti yaşayan bir sâlikin bu durumdaki secdesi ubudet secdesi olmaktadır. Bu ise hakkın kendinden kendine olan secdesi şeklinde düşünülebilir.[61]

----------------

يَخَافُونَ رَبَّهُم مِّن فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ {النحل/50} 

“Yehâfûne rabbehum min fevkihim veyef’alûne mâ yu/merûn(e)” Üzerlerinde hâkim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar. (16/50)

----------------

Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim;

Ve o, Resul (a.s.)ın "Eğer bir ip sarkıtsanız, Allah'ın üzerine düşerdi" kavlidir. İmdi işaret etti ki, tahtın ona nisbeti, onun (Nahl, 16/50) ya'nî "Rablerinden fevklerinden korkarlar" ve (En'âm, 6/18) ya'nî "O kullarının fevkinde kahirdir" kavlinde vâki' olan "fevk"ın ona nisbeti gibidir. Binâenaleyh onun için "fevk" ve "taht" vardır. Ve li-hâzâ altı cihet, ancak insana nisbetle zahir oldu; ve insan sûret-i Rahman üzeredir (4). 

------------------- 

Ya'nî Hakk'ın kulu tahtında, altından koruması, (S.a.v.) Efendimiz'in "Eğer siz ipi sarkıtsanız, Allah'ın üzerine düşerdi" kavlinin ma'nâsıdır. Ve Hak Teâlâ hakkında altta bulunma vasfının deliline bundan daha açık delîl olmaz. Ve Fahr-i âlem Efendimiz bu hadîs-i şeriflerinde işaret buyurdular ki, "taht'ın Allah Teâlâ'ya nisbeti zikr olunan âyet-i kerîmelerdeki "fevk"ın ona nisbeti gibidir. Yani nasıl ki ayet-i kerimelerde fevk Allah’a nisbet edildi, hadis-i şerifte de taht Allah’a nisbet edildi. Bunun aynıdır diyor, yani alt da üst de Allah’a tahsis edildi diyor. 

Ya'nî "fevk" ve "taht" yani alt ve üst, Hakk'a aynı şekilde nisbet olunur. Zîrâ zahir olan Hakk'ın vücûdu olduğu gibi, bâtın olan dahî keza Hakk'ın vücûdudur. Binâenaleyh Hak vücûdu ile zahiri ve bâtını ve üstü, altı muhittir. Şu halde Hakk'ı fevkıyyet ve tahtiyyetle tavsîf caizdir. Allah’ı semavat ve arzın dışına çıkaranlar, tenzih ile bakanlar gelip dinlesinler bunu. “Hakk altta olur mu, tahtında olur mu, arzın dışındadır onu zaman ve mekandan tenzih ederiz” diyenler için bu hadise de ters, ayete de ters hepsine terstir. 

Eğer Allah aşağıda olmasaydı, gerçekten bizim tahtımız olmasaydı, bizim bastığımız yerin bir başka ilah olması gerekecekti. Eğer Allah aşağıda yoksa sadece yukarıda var ise peki aşağıda bizi tutan nedir, “efendim dünya, toprak şeyiyet, peki toprak hangi neyin zuhurudur, toprağı toprak olarak görürsen ona bir vücud vermen gerekir, toprağı toprak yapan nedir, işte buzun içindeki su gibi varlığın içindeki ruhaniyeti, nuraniyeti ile bu âlem ayakta durmaktadır. İşte bu âlemler Hakka nisbet edildiğinden en güzel varlıktır. 

Taht Allah’ın tahtıdır. Taht denildiği zaman aklımıza padişahlara ait güzel süslü bir mekan anlaşılır, burası Allah’ın tahtı olduğuna göre çok daha kıymetlidir. Taht, alt, aslında kürsi dedikleri şeydir, fevk yani üst de “Arş” tır. İnsana bunu nisbet edersek “Arş” bizim başımız olmakta, aklımız akl-ı kül bütün idare eden kürsi ise gönlümüz olmaktadır. Çünkü bütün âlem bu göğüste yaşanmaktadır. Esma âlemi, ruh, nurlar âlemi hep burada yaşanmaktadır. Bundan aşağıda ayaklar sadece bir dayanak, mesnet ayaklarımız, ne varsa kalçaya kadar gövdemizin tamamı organlarımız ile birlikte ayaklar sadece birer araçtır. 

Kollar da bir araçtır, bizim gerçek varlığımız başımız ve gövdemizdir. Ayaklar ve kollar bunu hareket ettiren mekanızmadır. Aklı ile gönlü var olursa insan yaşayabiliyor. İşte Cenab-ı Hakkın insanda iki tecellisi var, birisi akıl olarak Zat’ı ve sıfatıyla akıla, isimleri ve fiilleri ile gönlümüze yani tahtına kürsisine hitap etmekte, Allah’ın kürsisi nasıl âlemi kaplamışsa senin de varlığını kürsin kaplamış oluyor. Duygular, yaşantılar, yapılan şeyler hep bunun içindedir, dolayısıyla aynı zamanda esma yani isimler âleminin zuhur mahalidir. Duygularımız, bağırışmalarımız, çağırışmalarımız, hissiyatlarımız, sevmelerimiz, muhabbetlerimiz yani iç âlemde yaşadığımız her şey bu gönül âleminde olmakta burası da “kürsi” dir, Allah’ın kürsisi yani zuhur mahalidir. 

Yani bir bakıma tahtıdır. 

Ve fevkıyyet ve tahtiyyetin Allah Teâlâ'ya nisbeti müsavi olduğu için, yani yukarısı yukarıda diye aşağısı aşağıda diye değerli veya değersiz hükmünde değil, ikisinin değeri ve tecellisi de müsavidir, bunun içinde altı cihet, ancak insana nisbetle zahir oldu ki, bu altı cihet: ön, arka, sağ, sol, alt, üsttür. Yoksa Cenab-ı Hakk için iki cihet vardır taht ve fek. Altı cihet ise insanın varlığına göre oldu. Allah’a göre sağ, sol yok ki, sağ sol olması için ayrı bir varlık olması lazımdır, o varlığa göre varlığın sağı, solu olması lazımdır. 

Zîrâ zât-ı mutlaka bir sınır ile sınırlamaktan münezzehdir. İnsan suretinde kayıda girdiğinde meydana geldiğinde bu altı cihât ile sınırlanır olur; ve insan cemî'-i esma üzerine ihata sahibi olduğundan sûret-i Rahman üzerinedir. Şeytan ne demişti, önden geleceğim, arkadan geleceğim, sağdan geleceğim, soldan geleceğim dedi iki şeyi söyleyemedi, alt ve üstü söyleyemedi, neden çünkü onlar Hakk’a aittir. Sağ, sol, ön, arka mahluka ait, alt ve üst Allah’a aittir. Biz orasını unuttu zannederiz, unuttu değil cüret edemedi, cüret edemedi de değil yapamadı, zaten yapamazdı da. Üsten ve alttan giriş Hakk’a aittir. 

Zîrâ ism-i Rahman cemî'-i esmayı içine alandır; ve bütün karşılıklı yönlerde mevcûddur. Şu halde "Hak, kulu tahtından, altından muhafaza eder" denildiği vakit, onda fevkıyyet yoktur, ma'nâsı anlaşılmamalıdır. Zîrâ yukarıda zikr olunan izâhât ile sabit oldu ki, Hak hakkında tahtiyyet ve fevkıyyet müsâvîdir. Yani altından muhafaza eder denmesi aynı zamanda üstünden de muhafaza eder denmesidir. Yani altından muhafaza eder de üstünden muhafaza etmez diye kayıt altına alınmamalıdır çünkü Hakk her iki taraftan âlem bunu bilse de bilmese de her iki taraftan muhafaza etmektedir. Ayet-i kerimede onlara üstünden gelir dendi, hadis-i şerifte de Allah’ın ipini uzatsanız yerde Allah’a ulaşırdı demesi ipe göre yani bir itibara göre ip fevkiyet, değdiği yer de tahtiyet olmaktadır. İşte bunların ikisi de caizdir.[62] 

--------------------------- 

----- 16 - Nahl Suresi - Ayet 50 

Kuran-ı Kerim Türkçe okunuş: 

16.50 - Yehâfûne rabbehum min fevkıhim ve yef'alûne mâ yué'merûn. 

Diyanet Meali: 

16.50 - Üzerlerinde hâkim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

16.50 - Fevklerinden rablarının mahafetini duyarlar ve her ne emr olunurlarsa yaparlar. 

--------------------------- 

Üzerlerinde hâkim olan Rabb’larından korkarlar. Yani semavat ve göklerde olan insan türü varlıklar da Rabb’larından korkarlar. Çünkü korkmak bir insan duygusudur. 

Oralarda da bizim benzerimiz insanlar olduğundan onlarında bazıları bizler gibi günah işlememek için rabb’larından korkarlar. Çünkü Rububiyyet mertebesi “mürebbiye-terbiye” hali sadece bizim dünyamıza has bir durum değil, bütün âlemleri kaplamış olan bir eğitim sistemidir. O halde Rabb-ul âlemin, bütün âlemlerde, varsa ona bağlı olan merbub kullarıda olacaktır. T.B.[63] 

----------------

وَقَالَ اللّهُ لاَ تَتَّخِذُواْ إِلهَيْنِ اثْنَيْنِ إِنَّمَا هُوَ إِلهٌ وَاحِدٌ فَإيَّايَ فَارْهَبُونِ {النحل/51}

“Vekâla(A)llâhu lâ tettehiżû ilâheyni-sneyn(i) innemâ huve ilâhun vâhid(un) fe-iyyâye ferhebûn(i)” Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak bir ilâhtır. O hâlde, yalnız benden korkun.” (16/51)

----------------

Daha önceki âyetlerde şaşı hikayesi anlatılmıştı. Şaşı gibi şişeyi yani kendi hayali varlığımızı ortadan kaldırmadan biri, iki görme rahatsızlığından kurtulmakta mümkün değildir.

Efendimiz s.a.v. “vücudu zenbike” senin vücüdun-varlığın en büyük günahtır. Diyerek bizlere bildirmiştir. Bu hayali varlık anlayışından idraken urtulmadığımız zaman gizli şirkten iki ilâk anlayılından “vahid” bir olan ilâh anlayışına ne yaparsak yapalım geçme mümün değildir. Çünkü bu anlayışta yaradan ve yaratılan vardır. Ama işin hakikati hakk-halk tecelli ve tecelli edilen mahal vardır. Kendinde, âlemde hakkın zuhurunu görülmesi lazımdır ki bir ilâh anlayışı kalsın. Nasıl ki Hallac-ı Mansun Ene’l Hakk diyordu… Ben hakk’ın ta kendisi değil ben hakk’tanım, Hakk’ın zuhurlarından bir zuhurum diyordu.

Fusus’ül Hikem Salih Fassında Vahid (bir) tüm sayıların aslı olarak anlatılmış ve sayı ne olursa olsun “1” in tekrarından başka bir şey değildir. Sayı “10” olsun. On tane bir (vahid) in tekrarıdır. O zaman tüm görülen zuhurlar aslında bir (vahid)in tekrarından-aynısından başka bir şey değildir. “2” iki tane birdir. Görüntü farklıdır ama aslı-hakikati “1” dir. 

----------------

وَلَهُ مَا فِي الْسَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا أَفَغَيْرَ اللّهِ تَتَّقُونَ {النحل/52}

“Velehu mâ fî-ssemâvâti vel-ardi velehu-ddînu vâsibâ(en) efeġayra(A)llâhi tettekûn(e)” Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İtaat de daima O’na olmalıdır. Öyle iken siz Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz? (16/52)

----------------

Yolumuza Terzi Babamızın Gökyüzü İnsanları araştırması ile devam edelim… (Murat Derûni)

----- 16 - Nahl Suresi - Ayet 52 

Kuran-ı Kerim Türkçe okunuş: 

16.52 - Ve lehû mâ fis semâvâti vel ardı ve lehud dînu vâsıbâ, efeğayrallâhi tettegûn. 

Diyanet Meali: 

16.52 - Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İtaat de daima O'na olmalıdır. Öyle iken siz Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz? 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

16.52 - Hem Göklerde yerde ne varsa onun, din de daima Onundur. Öyle iken siz Allahın gayrisinden mi korkuyorsunuz? 

--------------------------- 

Ayet-i kerîme göklerdeki dinden, ne kadar açık olarak bahsediyor. İnanmamak mümkün mü? 

Bütün varlık O’nun iken hayalinizde oluşturduğunuz başkalarındanmı korkuyorsunuz? Bu âlem de Allah’tan başkaları yok ki, 

--------- 

Yedi arz, hadisinde açık olarak belirtildiği gibi. 

'' YEDİ ARZ '' HADİSİ (Yedi gök) karşılığı olarak yedi arz denmiş olabilir. T.B. 

“Yedi adet arz/dünya vardır. O yerlerin/âlemlerin her birisinde. Sizin peygamberiniz gibi bir peygamber, Âdem gibi bir Âdem. Nuh gibi bir Nuh, İbrahim gibi bir İbrahim ve İsa gibi bir İsa bulunmaktadır.”[64] 

--------- 

Açık olarak görüldüğü gibi, Gök yüzü âlemlerinde de Allah’ın dini vardır ve bu dinin mertebeleri oralarda da geçerlidir. 

Şu anda dahi göklerde Ademlik mertebesinden yeni başlayan bir insanlık seyri vardır, hadiste belirtildiği gibi diğer mertebelerde olan süreçlerde vardır. 

---------- 

Gene peygamber efendimizin bildirdiği gibi. 

“Ben peygamber iken daha henüz Adem çamur ile balçık arasında idi.” Demeleri. 

Göklerdeki başka bir gezegende insanlık seyri başlamaya hazırlanıyor demektir. Bu seyirlerini bitirmiş kıyametleri kopmuş hesapları görülmüş cennet ve cehennemlerine girmiş olan nice “Adem-Muhammed” Sülale ve toplulukları vardır. T.B.[65] 

----------------

وَمَا بِكُم مِّن نِّعْمَةٍ فَمِنَ اللّهِ ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ {النحل/53}

“Vemâ bikum min ni’metin femina(A)llâh(i) sümme izâ messekumu-ddurru fe-ileyhi tec-erûn(e)” Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız. (16/53)

----------------

Âyette bahsedilen zâti nimetlerin Allah’tan geldiği bildirilmektedir. 53 şifresi Allah’tan gelen bu zâti nimetlerin Efendi Babam aracılığı ile bizlere kitab ve sohbetlerinde aktarıldığı anlaşılmaktadır. En büyük nimet beşeyiyete düşüp, Hakk’tan gafil olmamaktır. Elhamdülillah, her fırsatta Efendi Babam Hakk’ın tüm âlemde mevcut olduğunu ve bizler ile beraber olduğunu hatırlatmaktadır. Enfâl sûresi 53. âyette verilen misal gibi, başımıza bir keder geldiği zamanda feryad etmekteyiz. Efendi Babam’ın dosya ve mektuplarında bu açıkça görülmektedir. Efendi Babam bunlara yumuşaklık ile karşılamakta ve ilgilerine en güzel sabrı tavsiye etmekte ve Akl-ı Küll olmasının gereği, doğru yolu göstermektedir.

Nahl “Bal Arısı” demektir. Bal da marifete işarettir.

(النحل) Nahl “Bal Arısı” sayısal değerine bakacak olursak, Nun: 50, Ha: 8: Lam: 30 dur.

50+8+30= 88 dir. 

Necdet sayısal değeri bilindiği gibi 457 dir. Bu sayıların toplamı 4+5+7= 16 dı. 16 sayısı bu sûrenin sıra sayısıdır. 16 içinde iki 8 ile 88 sayısını da ihata etmektedir. 

Bu bal arısı başında bulunan “El” lâmı tarifi ile bilinen bir bal arısıdır… “El” sayısal değeri 31 olduğuna göre sayı ise 31+88= 109 olmaktadır.

 109 un arasında bulunan 0 hiçlik noktasına, bir tarafı hadis bir tarafı kadimdir. Geriye kalan 19 ise İnsân-ı Kâmil’e işarettir. 53 âyet sayısı ile de,

19/53 olan Efendi Babamızın çeşitli yörelerin marifet çiçeklerinden topladığı polenleri özümseyerek oluşturduğu marifet balı ile bizlere maide sofrasında sunmaktadır. İşte bu nimetler bizlere Allah (c.c.)’dan ulaşmaktadır. Bu sofranın kıymetini bilmeyenlere ise kendi kendine ettiğinin zararı dokunmaktadır.

“Cahiller için, son çare Allah’tır. Arifler içinse; tek çare…[66]”[67] (Murat Derûni)

----------------

ثُمَّ إِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنكُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِّنكُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ {النحل/54}

“Summe izâ keşefe-ddurra ‘ankum izâ ferîkun minkum birabbihim yuşrikûn(e)” Sonra sizden o sıkıntıyı giderince, bir de bakarsınız, içinizden bir kısmı Rablerine ortak koşar. (16/54)

----------------

 “Keşefe” Keşf; “örtüyü kaldırmak” anlamına da gelmektedir. Kişinin kendine en büyük sıkıntısı nefsi emmarenin kuruntusu ile varlık perdesidir. Bu varlık perdeside irfani eğitim ile kalkar.

Ama kişi çalışmalarını bırakır ve eski yaşantısına dönerse bu varlık perdesenin kaldıranlardan bir kısmı tekrar nefsi emarelerine bu sahayı kaptırarak esmâ-i ilahiyye nefsi istikametinde kullanarak rablerine ortak koşmuş olurlar. (Murat Derûni)

----------------

لِيَكْفُرُواْ بِمَا آتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُواْ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ {النحل/55}

“Liyekfurû bimâ âteynâhum fetemette’û fesevfe ta’lemûn(e)” Kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmek için böyle yaparlar. Bir süre daha faydalanın bakalım! Yakında bileceksiniz! (16/55)

----------------

Bu bulunduğumuz hazreti şehadet âlemi Allah cc. nimeti, sofrası-maidesinden başka bir şey değildir. İnanan, inanmayan, ortak koşmayan, ortak koşan herkez bu nimetten istifade etmektedir.

Mâide, kelime anlamı olarak sofra demektir. Yalnız bu bildiğimiz mânâda herhangi bir sofra değildir, o sofraları da içine almakla beraber, Mâide sofrası bu sofraların üstünde olan bütün sofralarda olan mertebeleri de bünyesinde bulundurmaktadır. Sultan sofrasıdır, üzerinde maddi nîmetlerle birlikte ilâhî nîmetler bulunmaktadır. Bu sofranın dışında zâti gıdâlar almak mümkün değildir. Kişilerin önce kendi hakîkatlerine, özlerine, oradanda Hakk’ın varlığına yönelmesi için Mâide sofrasının nîmetlerinden yemesi lâzımdır, başka yer de bunların gıdâsı yoktur. Bu sofrayı kurup hazırlayanda Cenâb-ı Hakk’ın zâti tecellilerinin olduğu mahâllerdir yâni hâlifeleridir. 

Bu sofrada yemek yemenin bedeli can’dır çünkü bu sofra “can sofrasıdır”, can alınır, can verilir bu sofrada, yoksa ne lâf ile ne benlikle olur.

Bu sofra öyle bir sofra ki, kim ne kadar yerse yesin bitmez ve azalmaz, yeter ki kişinin öğüteceği yerleri sağlam olsun ve onu dışarıya çıkarmasın. Bu sofrada kavga affedilir bir şey değildir, çünkü adı üzerinde sofradır, kavga eden başkasının rızkına göz dikmiş demektir. 

Mâide sofrasından yedikçe imânı hakikî imânâ dönüşür, tahkik ettikçede kendi varlığının olmaması gerektiği anlar ve kendi varlığını aradan kaldırır, o zaman ikân olur.[68]

İşte bu âlemde Hazret-i Şehadet ve Hakk’ın sofrasıdır. Kim bu zâti irfan sofrasına kim nankörlük eder ve inkar ederse;

قَالَ اللَّهُ إِنِّي مُنزِلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ

بَعْدُ مِنْكُمْ فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَا أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِنَ

الْعَالَمِينَ

(115) (KalAllahu innî münezzilüha aleyküm* femen yekfür ba'dü minküm feinnî üazzibühu azâben lâ üazzibühu ehaden minel âlemîn;)

“Allah buyurdu ki:" Ben onu size indireceğim. Fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, ben ona âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azâbı yaparım".

Bu hakîkatleri kim ki nefsiyle perdeler ise âlemlerde kimseye etmediğim azâbı ona ederim yâni Cenâb-ı Hakk ona hüsrânı, pişmanlığı tattırırım, diyor. İnsân elinde olan bir şeyi nasıl kaçırıp ebedi hayatını mahvettiğinde içinde duyacağı vicdan azâbı onu yakar bitirir ve bu ateş hiç sönmez, hatta cehennem ateşi biter de onun bu ateşi bitmez çünkü ateş kendisinden kaynaklanmaktadır. Ve dikkat edersek bu azâb Îseviyet mertebesi îtibârıyladır, Hakîkati Muhammedî mertebesi îtibârıyla nasıl olacaktır kimbilir.[69] 

----------------

وَيَجْعَلُونَ لِمَا لاَ يَعْلَمُونَ نَصِيبًا مِّمَّا رَزَقْنَاهُمْ تَاللّهِ لَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَفْتَرُونَ {النحل/56}

 “Veyec’alûne limâ lâ ya’lemûne nasîben mimmâ razeknâhum ta(A)llâhi letus-elunne ‘ammâ kuntum tefterûn(e)” Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (mahiyetini) bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah’a andolsun ki, uydurmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz. (16/56)

----------------

Nasıl ki maddi rızk olduğu gibi manevi rız da vardır. Maddi putlar müşrikler, inkar edenler sunaklara kurban ve yiyecekler sunarak pay ayırırladı.

Esmâ-i ilahiyye den gelen nûrani olsun, zulmani olsun gelen rızıkların nefsi emmare istikametinde kullanılmasından dolayı hayali rablere, ilahlara pay ayrılmaktadır… (Murat Derûni) 

----------------

وَيَجْعَلُونَ لِلّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُم مَّا يَشْتَهُونَ {النحل/57}

 “Veyec’alûne li(A)llâhi-lbenâti subhânehu velehum mâ yeştehûn(e)” Onlar, kızları Allah’a nispet ediyorlar ki O, bundan uzaktır- kendilerine ise, canlarının istediğini. (16/57)

----------------

وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالأُنثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ {النحل/58}

 “Ve-izâ buşşira ehaduhum bil-unsâ zalle vechuhu musvedden vehuve kazîm(un)” Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir! (16/58)

----------------

يَتَوَارَى مِنَ الْقَوْمِ مِن سُوءِ مَا بُشِّرَ بِهِ أَيُمْسِكُهُ عَلَى هُونٍ أَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ أَلاَ سَاء مَا يَحْكُمُونَ {النحل/59}

“Yetevârâ mine-lkavmi min sû-i mâ buşşira bih(i) eyumsikuhu ‘alâ hûnin em yedussuhu fî-tturâb(i) elâ sâe mâ yahkumûn(e)” Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar! (16/59)

---------------- 

Necm sûresi ilgili âyetler ile faydlı olur düşüncesi ile yolumuza devâm edelim… (Murat Derûni)

(Necm Sûresi 53/21)

كُرْ وَلَهُ الْأُنْثَىعالْكُمُ الَّذِى

elekümuzzekerü ve lehü’l ünsa “Sizin için erkek de O'nun için dişi mi?” İslâmiyet gelmezden önce, cahiliyye döneminde müşrikler veya inkâr ehilleri erkeklerin kendilerinin, kızların Allah’ın diye ifade ediyorlardı. 

(Necm Sûresi 53/22)

تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى

tilke izen kısmetün dıyza “Bu paylaşma nasıl haksız, insafsız bir paylaşma oldu.” Evvelce kız çocukları hakir görülüyordu. “Kızlar meleklerdir,” diyerek, kızları Allah’a bırakıyorlar, erkeklere kendileri sahip çıkıyorlardı. İşte bu paylaşmanın haksız olduğunu, böyle bir paylaşmaya kendi kendilerine nasıl yaptıklarını ifade ederek, Âyet onlara, bu anlayışa cevap veriyor. Her iki cinsiyet de ve her varlık Hakk’ın varlığıdır. Burada cinsiyet ayrımı olmaz. 

Ancak akl-ı kül ve nefs-i kül hükmü ile faaliyet ve tafsilatta ayırım vardır. 

Akl-ı kül, mutlak akıl... 

Nefs-i kül de, aklı küllün tesir sahasıdır. 

Aklı küllün ve nefs-i küllün birliğinden, bu âlemler meydana gelmiştir. 

Kadın doğurgan ve üretici olduklarından, nefs-i kül hükmündedir. Erkekler de tesir edici olarak akl-ı kül hükmündedir. Fail ve mef’ul (etken ve edilgen veya tesir eden ve tesir edilen) diyorlar. Bütün âlem bunun üzerine çalışıyor. Etken (erkek) yani akl-ı kül olmasa ve edilgen (kadın) yani nefs-i kül olmasa bu âlemde hiçbir şey zuhura gelmez. Bu yüzden bu paylaşmanın haksız paylaşma olduğunu ifade ediyor. Çünkü akl-ı kül de nefs-i kül de Hakk’ındır. Bunların kendilerine sahip olacak bir sahibiyyeti de yoktur.[70] 

----------------

لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِ وَلِلّهِ الْمَثَلُ الأَعْلَىَ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {النحل/60}

“Lillezîne lâ yu/minûne bil-âhirati meselu-ssev-/(i) veli(A)llâhi-lmeselu-l-a’lâ vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)” Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlara aittir. En yüce sıfatlar ise Allah’ındır. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (16/60)

----------------

Sual: 

Esteizu billah, Velillahil meselül eğla. (Nahi S. 16/60) Mealen: 

(Yüce misaller Allah içindir.) Ayeti Kelimesiyle, leyse kemislihi şey'ün (Şura 42/11) Mealen: 

(Onun misli gibi hiç bir şey yoktur) Ayet-i Kerimesi arasında, cem ve fark nedir? 

Cevap: 

lillahil meselül egla (yüce misaller Allah içindir) mertebe-i cem-i'ne sıfatıyenin eserleri, sıfatiyeden, hakikatlerini ispat için yüce misaller mevcut olup, (leyse kemislihi şey'ün) delil-i celilisi ise Hüviyet-i Zat itibari ile misalden yüce müberra olduğuna delildir. 

Bu suretle zat itibariyle temsile müsaade olmayıp sıfat itibariyle müsaade ise de hata olan sözler, saydıklarımızın temsildeki hataları bir kat daha aklen söylemiş oldu, zira hata olan temsiller, zat-ı vacib-i temsil itibari ile olup zat-ı itibariyle temsile ise leyse kemislihi şey'ün delil müsaade olmadığı gibi la tefekkürü defi zatellahi ve tefekkir defil eseri. 

Mealen:

(Allahın zat-ı üzerinde düşünmeyiniz velakin eserleri üzerinde düşününüz) Hadisi şerifiyle men edilmiştir. Zira hayret makamı yücedir. Akıl için, keşif için künhü (özü hakikati) idrake yol yoktur. Künhü zat-ı idrak edecek kadar istiğdad verilmemiştir. 

Esteizu billah vema utitüm minel ilmi illa kalila (İsra s. 17/85) Mealen: 

(Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir) Ayet-i Kerimesi buna işarettir, zira Hakk ilmiyle kudretiyle ve sair sıfatıyla muhit değildir, muhit olamaz ekmel kemal muhakkıkiyn (tahkik ehli) bu meslektedir.[71]

----------------

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِم مَّا تَرَكَ عَلَيْهَا مِن دَآبَّةٍ وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ {النحل/61}

“Velev yu-âhizu(A)llâhu-nnâse bizulmihim mâ terake ‘aleyhâ min dâbbetin velâkin yu-ahhiruhum ilâ ecelin musemmâ(en) fe-izâ câe eceluhum lâ yeste/hirûne sâ’a(ten) velâ yestakdimûn(e)” Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler. (16/61)

----------------

Yapılan ibadetler ve günahlar karşılığını hemen görülse nefislerine zulmedenler gördükleri dehşet karşısında ödleri patlar ve korkularından ölürlerdi. 

İyilik, yapan ibadet yapanlarda bunların karşılığı olan nimetleri ve cenneti müşahade edebilselerdi. Yaptıkları ibadetten de başlarını kaldıramaz ve o güzelliklerden gözlerini alamazlardı…

Onun için ecel sürelerine kadar hak ettiklerinin karşılıüının bulunması, görülmesi ecel süresine kadar ertelenir.

Tasavvufta Cennet-i Acil kavramı vardır. Allah ehli, irfan ehli bu cennet-i acil içindedirler. Daha bu dünya hayatında kendi iç âlemlerinde vahdet-i bulduklarından cennet hayatı yaşamaktadırlar. (Murat Derûni) Bunun müşahade edilebileceği şu hadise dayanır; 

Peygamber (a.s.) ın Zeyd’e “Bugün nasılsın ve nasıl kalktın?” diye sorması ve onun “Yâ Resûlallah Hakkan mü’min olarak sabahladım” diye cevâb vermesi. 

-------------------

Bu kıssa, şu hadîs-i şerifin meâlidir: 

“(S.a.v.) Hz. Zeyd b. Hârise’ye “Yâ Hârise, nasıl sabahladın?” buyurdular. O da cevâben “Hakk’an mü’min olarak sabahladım” dedi. Buyurdular ki: efendimiz (s.a.v.)

“Her bir şeyin bir hakîkatı vardır; şimdi senin îmânının hakîkatı nedir yâ Hârise?” Hz. Zeyd dedi ki: 

“Nefsimi dünyâdan uzaklaştırdım, indimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü aynı oldu. Ve gündüz susuz, ve gece uykusuz oldum, ve sanki açıktan açığa Rabb’imin arşına bakıyorum (nazar ediyorum) ve cennet ehline nazar ediyorum ki, orada birbirlerini ziyaret ederler; ve cehennem ehline nazar ediyorum ki, birbirlerine havlarlar. ” Nebi (s. a. v.) buyurdular ki:

 “Doğru söyledin, sus (fâş etme) açığa vurma!”[72] 

----------------

وَيَجْعَلُونَ لِلّهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ أَنَّ لَهُمُ الْحُسْنَى لاَ جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ الْنَّارَ وَأَنَّهُم مُّفْرَطُونَ {النحل/62}

“Veyec’alûne li(A)llâhi mâ yekrahûne vetasifu elsinetuhumu-lkezibe enne lehumu-lhusnâ lâ cerame enne lehumu-nnâra veennehum mufratûn(e)” Hoşlarına gitmeyen şeyleri Allah’a isnad ederler. En güzel sonuç kendilerininmiş diye dilleri de yalan uyduruyor. Hiç şüphe yok ki onlara cehennem vardır ve onlar oraya en önde sokulacaklardır. (16/62)

----------------

Kız çocukları yani nefsi emmare ile ürettikleri hayali ve vehimi bilgileri Allah’a isnad ediyorlar. Bu bilgiler içinde elde ettileri bilgileride akıl ile elde ettiklerini söylüyorlar. Hakikate karşı iftira ediyorlar ve yalan söylüyorlar. (Murat Derûni)

----------------

تَاللّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {النحل/63}

 “Ta(A)llâhi lekad erselnâ ilâ umemin min kablike fezeyyene lehumu-şşeytânu a’mâlehum fehuve veliyyuhumu-lyevme velehum ‘azâbun elîm(un)” Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır. (16/63)

----------------

Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

Her kim dünyâda şeytânın telhisini ve dost yüzlü düşmanın tazimini ve hilesini yerse;

Bu beyt-şerîfte, (Nahl, 16/63) “Şeytan onların amellerini süsler.” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni cin ve insan şeytanları, kötü şeylere, nefse hoş görünen libâslar giydirirler; ve insan şeytanları muhibb-i sâdık sûretinde görünüp, tuzaklara düşürmek için ta’zîm ve hileler yaparlar. Her kim bu ca’lî ta’zîm ve hîleleri yutarsa;

İslâm yolunda Sırât köprüsü üstünde o eşek gibi sersemlikten başı üzerine gelir!

“Hubât” “cinnet”e müşâbih olan bir illetin adıdır, [Pûl-i sırât] “Sırât köprüsü”dür. Ya’ni “Şeytanın telbîsine ve düşmanın güler yüzüne aldanan kimseler, Sırât köprüsü üstünde başı dönerek, o sûfînin eşeği gibi tepesi üstüne düşer!” Ma’lûm olsun ki, Sırât köprüsüne îmân haktır; ve ona incelikte kılı misâl getirmek, onun hakkında noksan tavsiftir. Belki o Sırât kıldan daha incedir ve hattâ onun bu teşbih ile münâsebeti yoktur. Meselâ güneş ile gölge arasındaki hadd-i fasıl ne güneşten ve ne de gölgedendir, işte Sırât’ın inceliği de bu hatt-ı fâsıla benzer. Ve “sırât-ı müstakîm”, ahlâk-ı mütezâdde arasındaki vasat-ı hakîkîden ibârettir. Meselâ “sehâvet” güzel hulktur ve “tebzîr” ile “buhl” arasındaki hatt-ı fâsıldır. Ifrât tarafı “tebzîr” ve tefrit tarafı “buhl” olur. Ve kezâ “şecâat” da böyledir. İfrâtı “tehevvür”, tefriti “cübn”dür, ya’ni korkaklıktır. Ve “tevâzu”’, “tekebbür" ile “zillet”in hatt-ı fâsılıdır; ne “tekebbürdür ve ne de “zillet”tir. Ve “iffet”, “şehvet” ile “humûd” (şehvetsizlik) arasındaki hadd-i fâsıldır. İşte bu hatt-ı fasıllar sırât-ı müstakimdir ve hatt-ı i’tidâldir. Bu sırât-ı müstakim üzerinde yürüyen kimseler hayât-ı dünyeviyye belâlanndan emîn olacağı gibi, hayât-ı uhreviyyede de mazhar-ı saâdet olur. Meselâ “tebzîr”, malını lüzumsuz, hadd-i ma’rûftan fazla sarf etmektir; neticesi fakr u zarûrettir ve iflâstır. Ve “buhl”, yememek ve yedirmemektir. Bunun neticesi kendi nefsine zulüm ve beyne’n-nâs zillettir. İşte diğer ifrat ve tefritler de böyle sû’-i akıbet tevlıd ederler ve bunların cümlesi sırât-ı müstakim üzerinde hayât-ı dünyeviyyede baş aşağı düşmektir. Huccetü’l Islâm İmâm-ı Gazâlî hazretleri Risâle-i Rûhiyye’sinin bir faslında bu “sırât” hakkında tafsîlât-ı lâzime i’tâ buyurmuştur. Belâ-yı uhrevîye gelince; Sırât köprüsü şeriatın sûretidir. Yevm-i haşrde şeriat Sırât köprüsü sürerinde musavver olur. Zîrâ bilcümle a’râz yevm-i kıyâmette kendilerine münâsib olan sûretlerde zâhir olacaktır. Dünyâda umûr-ı şer’iyye üzerinde kâim olan kimseler rûz-i cezâda bu köprüden yıldırım sür’atiyle geçecektir. Bu revîşin bu âlemde de nazîri vardır. Nitekim rü’yâda insan ba’zan kendini bir sahrâ-yı bî-pâyânda uçar gibi yürüdüğünü görür. Ve şeriatta istikameti az olanlar ok sür’atinde geçerler. Ve istikâmette ondan daha aşağı olanlar, rehvâr bir atın yürüyüşü gibi geçerler. Ve hudûd-ı şer’iyyeyi tecâvüz edenler, eğer mazhar-ı afv-ı İlâhî olmazlarsa, ayakları kayıp bu sırâtın altına düşerler.[73]

----------------

وَمَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلاَّ لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ {النحل/64}

 “Vemâ enzelnâ ‘aleyke-lkitâbe illâ litubeyyine lehumu-llezî-htelefû fîhi vehuden verahmeten likavmin yu/minûn(e)” Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik. (16/64)

----------------

 “Enzalna” indirdik ama indirmedik ifadesi taşmaktadır. İlmi ilâhide ayân-i sabitede olan bu hakikatleri indirdik. “Na” biz ile âyetin zâti olduğu anlaşılmaktadır. Nereye indirdik. Levh-i mahfuzda bulunan bu kitabı-kûrân-ı-zâti “aleyke” senin üzerine indirdik. 

Kitabın indirilme amacı inanan bir topluma yol gösterici ve hususi bir rahmet olarak ayrılığa düştükleri konularda imandan yakîne ermeleri için indirildi.

----------------

وَاللّهُ أَنزَلَ مِنَ الْسَّمَاء مَاء فَأَحْيَا بِهِ الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ {النحل/65}

“Va(A)llâhu enzele mine-ssemâ-i mâen feahyâ bihi-l-arda ba’de mevtihâ inne fî zâlike leâyeten likavmin yesme’ûn(e)” Allah, gökten su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz bunda dinleyecek bir toplum için bir ibret vardır. (16/65)

----------------

“Vallahu” ifadesi ile “Alllah” üzerine yemin edilmektedir. Ululuhiyet mertebesini anlatan ve yemin eden mertebe Ahadiyet mertebesidir. 

Allah c.c. üzerine yemin edilmesi bu ifadenin çok büyük olduğunu bizlere anlatmaktadır. Herhangi birşeye değil Zât-i ismine yemin etmektedir. “Sema” Gök ise Zât’tır. Zâtından bu suyu indirerek yeryüzü, toprağını hikmet, ilm-i ledün ile ölümden sonra diriltmiştir. Her bir tohum ölü iken içindeki programı nasıl olurda bilmektedir. Ve bir nokta kadar iken dallar, yapraklar ve meyveler vererek bizlerin istifadesine sunmaktadır. 

“Gök” Aklı küll, yeryüzü ise Nefsi küll dür. Her ikisinin buluşması ile hayat meydana gelmektedir.

İnsanında gönlü “gök” ve bedenimiz ise yeryüzümüzdür. Bu beden toprağını gönül göğünden gelen kevser suyu ile efendimiz s.a.v. in getirdiği vahiy, büyüklerimizin ilham kaynakları ve firaset ilmi ile eşyanın hakikatinin nûruyla beslenirse… Bu bedende hikmet, ilmi ledün pınarları fışkırır. 

Bunda ancak “sem’i” Hakk’ı işiten kulak ayarları yapılmış ve dinliyen bir topluluk ibret alır ve tefekkür eder. 

Bir bakıma böyle bir bedenin “leb-i derya” olan gönlünden gelip dökülen sözler işiten bir topluluğa fayda verir. (Murat Derûni)

----------------

وَإِنَّ لَكُمْ فِي الأَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُّسْقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهِ مِن بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَّبَنًا خَالِصًا سَآئِغًا لِلشَّارِبِينَ {النحل/66}

 “Ve-inne lekum fî-l-en’âmi le’ibra(ten) nuskîkum mimmâ fî butûnihi min beyni fersin vedemin lebenen ḣâlisan sâ-igan lişşâribîn€” Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (süzülen) içenlere halis ve içimi kolay süt içiriyoruz. (16/66)

----------------

Bilindiği gibi Efendimiz (s.a.v.) Sütü ilim ile tabir etmiştir. Anne mesabesinde olan bir Mürşid de, saliki ilim ve irfan sütü ile besler… 

Bu süt-ilim bağırsaklar ve kan arasından süzülmektedir. İrfan ehli işe yaramayan vehmi bilgileri atmakta ve ilhami ve kesbi bilgileri alarak dem-kan yani Âdemlik hakikat-i ile “Venefahtu” ile ölü gönülllere nefha ederek diriltmektedir. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

Hâki nin nuru dünyâ-yı dûnun yanındadır; safî olan süt kan ırmaklarının yanındadır.

Mâdemki dünyâ berzah mesâbesindedir ve berzah iki şey arasında bulunan hadd-i fasıla derler; binâenaleyh vücûd-ı mutlakın nûru, o vücûdun tenezzülâtının en aşağı mertebesi olan bu dünyâya muttasıldır. Zîrâ bu dünyâ ve onun sûretleri mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir ki, her birinden Bâkî’nin Nûr sıfatı zâhirdir. Ve ey sâlik, sen dahi bu dünyânın sûretlerinden bir sûret olduğun için, senin dahi zât-ı bîçûna vücûh-ı ittisâlden bir vecih ile ittisâlin vardır. Ve senin ve dünyâ-yı dûnun zât-ı bîçûna ittisâli, sâfî olan sütün kan ırmaklarına ittisâline benzer. Bu teşbihte, sûre-i Nahl’de vâki’ olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: (Nahl, 16/66) “Muhakkak koyun ve inek gibi hayvânât-ı ehliyyede sizin için ibret vardır ki, size onların karnında ve içlerinde kan ve gübre arasından, içenlerin boğazından kolayca kayıp giden hâlis sütü içiririz.” İmdi bu beyt-i şerifte vücûd mutlak-ı Hakk’ın “nûr"u safi “süt"e; ve “ecsâm" hayvânât-ı ehliyyeye; ve bu ecsâm üzerinde câri olan ahkâm ve ahvâl-i tabiat “kan ve gübre”ye teşbih buyurulmuştur. Ya’ni “Ey sâlik, bu esfel-i sâfılîn olan dünyâ ve âlem-i kevn beyhûde değildir, bir fâide için mahlûktur. Bu mezâhirde nûr-ı Bâkî vardır. Ahkâm-ı tabiata esîr olma. Mezâhir-i âlemden ibret al ve cehilden ilme geç! Ve nûr-ı Bâkî’yi, rûhânî olan ağzın ile sâfî bir süt gibi iç!”[74]

Sütün gübre ile kan arasında sabrı onu deve yavrusunun nâişi etti.

“Fers” bağırsak içindeki pislik; “nâiş”, “na’ş” masdanndan “ref edici” demektir. “İbnü’l-lebûn”, iki yaşını bitirip üç yaşına giren deve yavrusuna derler. Ya’ni, nitekim sütün pislik ve kan arasında nefsini habsetmesi, o sütü, deve yavrusunu yükseltici ve büyütücü etti. Bunun gibi bu gübre yığını olan cisim içinde rûhun nefsi habsetmesi dahi, onu makâmât-ı âliyeye urûc ettirir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Nahl’de vâki’ (Nahl, 16/66) “Muhakkak sizin için hayvânât-ı ehliyyede elbet ibret vardır ki, size karnında olan pislik ve kan arasından hâlis bir süt içirir. İçenlerin boğazından kolayca kayar” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.[75]----------------

وَمِن ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {النحل/67}

 “Vemin semerâti-nnahîli vel-a’nâbi tettehizûne minhu sekeran verizkan hasenâ(en) inne fî zâlike leâyeten likavmin ya’kilûn(e)” Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki, hem de güzel bir rızık edinirsiniz. Elbette bunda aklını kullanan bir toplum için bir ibret vardır. (16/67) 

----------------

“Hurma” dışında kesreti olan meyvası ve içinde çekirdeği yani vahdeti vardır. Bu vahdetten, kesret âlemi olan sıfât âleminde zuhura gelmiştir…

Üzüm ise bir nefis olan Nefsi vahideyi temsil eder. Bu üzümlerin sıkılması ile hepsi bira araya gelir ve şıra elde edilir. (Murat Derûni)

“Sekr” kelimesi üzerine Şeker risalesinden bir bölümü buraya almak faydalı olacaktır. Şeker in Arapça yazılışı şın ile sin harfinin yer değiştirmesi ile olmaktadır. Sukür Sukür (سكر ) SİN KEF-RI harflerinin dizilimi ile. 

SİN. Zatın zuhuru olan Hazreti İNSÂN 

KEF. Kevn. kün emri 

RI. Rahmaniyet nefesi rahman Günümüz lisanına bu kelime sükur iken şükür ve şeker e dönüşmüştür. 

Sükur, şükür e dönüşünce şükür bayramıda şeker bayramına dönüşmüştür. Şeker Bayramı. Şükür bayramı ise, tasavvufta seyri sülûk yolunda bir dervişin kâmil bir veli nezaretinde, ulaştığı bazı mertebe ve hakikate binaen, hakkın kendisine lütfü İlâhisidir. 

Şeker Bayramını yaşatacak olan ise bunun hakikatine sahip olan, kendisine akide ile bağlanılan ve bu isim ile müsemmâ olmuş olan Şekerci Dede (Terzi Baba) dır. 

Zâhiren şeker bayramını zâhir olarak ve bu anlayışla yapabilenler olduğu gibi, bâtinen ise Şekerci Dede nin elinden akide-akit yapanlar ve bu yolda sıratı müstakîmsıratullah-üzere yüreyenlere kendisinin bir ikramı olmaktadır Nasıl ki o dönemin ilkokul öğrencilerine ikram ettiği akide şekerleri nasıl rağbet gördü ise şu anda da onun irfan mektebine öğrenci olabilenler için de aynı ikram geçerlidir. Halen her sohbet meclisinde gelenlere şeker ikramıda devam etmektedir. (Ç.H.U.) 

------------------- 

Bu konuya bir kaç ilave yapmak istiyorum. Şeker’in arapça Sin-Kaf-Rı harflerinden oluştuğu yazılmıştı. Bu harflerden oluşan “Sekr” (Sekir) kelimesi vardır. 

------------------- 

TDV İslâm ansiklopedisinde bu kelimenin anlamı şöyle yazılmıştır. Salikin, kendisine gelen vâridin etkisiyle yaşadığı manevi sorhoşluk anlamında tasavvufi terim... 

------------------- 

Bahse konu olan “Sekr” manevi cezbe ile oluşan haldir. Bunun için “Salik-i Meczub” ve “Meczub-u Salik” olmak üzere iki sınıf salik vardır. Kimisi seyr-i sülûk tan sonra cezb edilir. Kimisinin cezb edilmesi sülûk’undan öncedir. Burada ki cezbe hali, zahiri meczupluk yani garip garip konuşmak, zikir meclislerinde bağırıp çağırıp nara atmak değil. İlim ile Allah’ın cezb etme yani kendine çekme halidir… Bu sekr hali de; meyhane diye tabir edilen dergahta yapılan sohbetlerde Terzi Babamızın ağzından çıkan sözlerden oluşan latif aşk badesini, nuş eden saliklerde ilâhi cezbe hâli oluşur. İnsan suresi 21 âyette bahsedildiği gibi; (Murat Derûni.) 

------------------- عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاسْتَبْرَقُ وَحُلُوا

أَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍ وَسَقَيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا

“Âliyehum siyâbu sundusin hudrun ve istebrakun ve hullû esâvira min fıddatin, ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ.” 

(76/21) “Onların üstlerinde yeşil ince ipekten ve işlenmiş atlastan elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Ve Rab'leri onlara temiz (lezzetli) içecekler sundu.”[76] 

------------------- 

İşte manevi şeker-sekr ikram edilip, manevi Sekr halinde olan salik, “Şekerci Dede” nin verdiği şekerler ile artık. Âlemi et, yağ tabakası gözü ile değil, Ak-dide ile yani Uluhiyet gözü- İnsân-ı Kâmil’in gözü ile görür. 

Bu halden çıkan kişinin haline sahv derlerler… Bu da uyanıklık ve şuur halidir… Cem’den sonra ki fark Halide diyebiliriz. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beytiyle yolumuza devam edelim;

Mademki ağleb kötülerdir ve nâ-pesendlerdir, cümle üzerine meyi harâm etmişlerdir.

Şarâb iki nevi’dir, birisi zâhirde üzüm şırasından yapılan şarâbdır; ve dîğeri ise enbiyâ ve evliyâ hazretlerinin kendi tâbi’lerine ma’nen verdikleri aşk-ı İlâhî şarâbıdır. Bu her iki nevi’ şarâb dahi, içen kimseleri sarhoş eder. Sûrî şarâb hakkında dört âyet-i kerîme nâzil olmuşdur.

Birincisi sûre-i Nahl’de vâki: 

(Nahl, 16/67) Ya’ni, “Hurma ve üzüm agaçlannın meyvesinden nebîz ve müskir ve güzel, nzık ittihâz edersiniz” âyet-i kerîmesidir. Bu âyetdeki müsâ-adeye mebnî bidâyet-i İslâm’da müslümanlar hurmadan ve üzümden i’mâl ettikleri şarâbı içerler idi.

İkincisi sûre-i Bakara’da vâki’

(Bakara, 2/219) Ya’ni, “Sana şarâb ve kumardan soruyorlar, de ki: ikisinde de büyük kabâhat ve menfaatler vardır ve onların kabâhati menfaatlerinden daha büyüktür" âyet-i kerîmesidir. Hz. Ömer ve Muâz b. Cebel (radıyallâhu anhümâ) ve daha ba’zı ashâb Peygamber Efendimizin huzûruna gelip: “Yâ Resûlallâh şarâb aklı ve kumar, malı izâle ediyor. Bunların hükmünden bize haber ver!” dediler. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu; binâ-enaleyh şarâbı ashâbın kimi içti ve kimi de içmedi.

Üçüncüsü sûre-i Nisâ’da vâki’ 

(Nisâ,4/43) Ya’ni, “Ey îmân edenler! Sarhoş olduğunuz halde, namaza yaklaş-mayınız!” âyet-i kerîmesidir. Bu âyetin sebeb-i nüzûlü budur ki: Kibâr-ı sahâbeden Abdurrahmân ibn Avf hazretleri, ba’zı kimseleri da’vet edip ziyâfet verdi ve ziyâfet esnâsında şarâblar içildi. Hz. Abdurrahmân namaza imâmet ettiği sırada (Kâfirûn, 109/1) sûre-i şerîfesindeki (Kâfirûn, 109/2) Ya’ni, “Ben sizin taptığınıza tapmam” cümlesini sarhoşlukla Ya'ni, “Ben sizin taptığınıza taparım” sûretinde okuyuverdi. Bu âyet nâzil olunca ashâb-ı kirâm şarâbı namazdan sonra içmeğe başladılar.

Dördüncüsü sûre-i Mâide’deki vaki’ 

 (Mâide, 5/90) ya’ni, “Ey mü’minler şarâb ve kumar ve ibâdet için nasb olunan putlar ve câhiliyetde kullandıkları taksîm okları şeytanın pis amelindendir, binâenaleyh ictinâb edin!” [âyetidir.] Bu âyetin sebeb-i nüzûlü de, Utbân b. Mâlik (r.a.) Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a.)ı ba’zı kimseler ile da’vet etti, yediler ve şarâb içtiler, sarhoşluk hâli zuhûra geldi, şiir söylemeğe başladılar. Hz. Sa’d, ensân hicve dâir bir şiir okudu. Ensârdan biri işitti, kalkıp bir kemik ile Hz. Sa’d’ın başını yardı. Sa’d hazretleri de cenâb-ı Peygamber’e şikâyet etti. Orada Hz. Ömer hâzır idi: “İlâhî, şarâb hakkında bize hükm-i kat’îyi beyân et!” diye münâcât etti; bu âyet-i kerîme nâzil oldu, ondan sonra şarâbı kimse içmedi.

Şimdi şarâbın hürmeti hakkındaki hükm-i İlâhînin tertîb-i nüzûlüne bakılırsa görülür ki, bu ahkâm-ı muhtelifeyi celb eden şey, insanların çoğunun tab’ındaki ğalebe-i fesâddır. Ve mâdemki insanların çoğunun tabîatı böyle fenâdır ve nâ-makbûldür; binâenaleyh Türkçe’de meşhûr olan şu “Bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır" düstûru mücibince, şarâb ve müskirât tabiatları iyi veyâ kötü olan bilcümle nâs üzerine harâm kılındı.

Ma’nevî şarâba gelince, bu da sûrî şarâba ve sarhoşluğa benzer. Çocuğun havsala-i isti’dâdı dar olup, kâmilden zâhir olan ahvâle karşı tahammül edemeyip, edebsizlik bayrağı açarlar ve lâubâlî olurlar. Nitekim Hüzeylî olan delikanlı hakkında o gevezenin yaptığı i’tirâz ve Bâyezîd hazretlerine karşı mürîdlerin tecâvüzâtı bu kabildendir. Ancak bu şarâb-ı ma’nevînin, şarâb-ı sûrîden farkı budur ki, şarâb-ı sûrînin içilmesi, içenin irâdesine tâbi’ olduğundan, nass-ı Kur’ânî ile men’ edilmişdir ve içene de zâhiren hadd-i şer’î vururlar. Şarâb-ı ma’nevînin içilmesi ise, içenin irâdesine tâbi’ değildir. O, insân-ı kâmilin aks-i hâlinden ibârettir. Bu sarhoşdan bir edebsizlik zuhûr ettiği vakit, had ve cezâsı da ma’nevî olur.

----------------

وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ {النحل/68}

“Veevhâ rabbuke ilâ-nnahli eni-ttehizî mine-lcibâli buyûten vemine-şşeceri vemimmâ ya’rişûn(e)” Rabbin, bal arısına şöyle vahy etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.” (16/68)

----------------

Nahl “Bal Arısı” demektir. Bal da marifete işarettir.

Nahl “Bal Arısı” sayısal değerine bakacak olursak, “Nun: 50” “Ha: 8” “Lam: 30” dur.

50+8+30= 88 dir.

Asel “Bal” demektir.

Asel “Bal” sayısal değerine bakacak olursak.

“Ayın: 70” “Sin: 60” “Lam: 30” dur. 

 70+60+30= 160 dır.

Âyet ve sûre değerleri 16+68= 84 dir.

88+160+84= 332 dir. 3+3+2= 8 dir.

Bal peteği görüldüğü gibi altı kenar yüzey, ön ve arka yüzleri ile toplam 8 yüzeyi bulunmaktadır. Ön ve arka yüzeyinde 6+6=12 kesişim noktası bulunur. 

12 ve 8 yanyana geldiği zaman ise 128 dir. Nahl sûre sayısıda 128 ayettir. Görüldüğü gibi tesadüfi değil bir sistem içinde kurgulanarak bu değerler verildiği anlaşmaktadır. (Murat Derûni)

----------------

ثُمَّ كُلِي مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاً يَخْرُجُ مِن بُطُونِهَا شَرَابٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ فِيهِ شِفَاء لِلنَّاسِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ {النحل/69}

“Summe kulî min kulli-ssemerâti feslukî subule rabbiki zululâ(en) yahrucu min butûnihâ şerâbun muḣtelifun elvânuhu fîhi şifâun linnâs(i) inne fî zâlike leâyeten likavmin yetefekkerûn(e)”

“Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı (yaylım) yollarına gir.” Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir (toplum) için bir ibret vardır. (16/69)

----------------

Arı Hakkında Vâhy Kûr’ân-ı Keriym Nahl sûresi 16/68-69. âyetinde ve evha rabbüke ilennahli enittehızıy minel cibali büyuten ve mineşşeceri ve mimma ya’rişune (68) sümme küliy min küllissemerati feslükiy sü­büle rabbiki zülülen yahrücü min bütuniha şerabün muhtelifun elvanühü fiyhi şifaün linnasi inne fiy zalike leâyeten likavmin yetefekkerune (69) Meâlen : 

68. ve rabbin bal arısına da ilham etmiştir ki, dağlar-dan ve ağaçlardan ve çardaklardan beyt (evler) edin 

69. Sonra semere (meyvelerin) hepsinden ye, rabbinin sebil (yollarını) zelilen (boyun eğerek), süluk et, yol tut, git. Karınlarından renkleri muhtelif bir şerbet çıkar, onda in-sânlar için bir şifa vardır. Tefekkür eden, düşünen kavim için kesin bunda ibret vardır. 

Özet yorum : 

Gerçekten de her mertebede yaşayan bir insân (millet) için arı hakkında büyük ibretler vardır. 

(Çiçeklerden topladığı bal özü ile kovana dönen arı, bal midesindeki bu tatlı sıvıyı genç işçi arıların ağzına kusar (boşaltır). Onlar da bu sıvıyı ağızlarındaki salgıla-rıyla karıştırır ve kendi aralarında dilden dile geçirerek içindeki suyun bir kısmını buharlaştırırlar. Sonra boş peteklere doldururlar. Artık bu sıvı, zevkle yediğimiz bal-dır.)[77]

Ne harika bir sistem-kurgu değil mi?...

Ortalama ağırlığı 1 gram, boyu 1.5 cm kadar olan u-çan, canlı, yaptığı işi bilen, hiç eksiksiz başaran, kendine öz güveni olan, zahir ismi “nahl”, türkçesi arı (arı - duru – te-miz) olan o kimya ve fizik laboratuarı ne müthiş bir ibret tab-losudur?... (Düşünen millet için!.....) Yaz boyunca binlerce kilometre yol kateden bu mü-barek varlıklar balın bir kısım malzemelerini çiçeklerden top-larlarken kendi ağızlarında ürettikleri sıvıların kaynağını ne-reden buluyorlardır?....

Tasavvufta bal, “marifetullahı” ifade eder, çünkü “özün özü”dür.

Bu özü oluşturuyorlarken arı kovanlarının mahalline yaklaşıp onları ibret gözüyle seyretmek bizlere çok şeyler ka-zandıracaktır.

Ey irfan ehli olmaya çalışan kardeşim, bir an gözlerini yumarak o yaşantılarını iç bünyende tefekkür etmeğe çalış... çalış ki, müşaheden açılmaya başlasın. 

İşte o zaman sen de anlamaya başlayacaksın, ki o ha-vada uçuşan “nahl” ler canab-ı Hakk’ın, “Allah”, “Râhman”, “Rahiym”, “Rezzak”, “Şafi”, “Hâlik”, “Latiyf”, “Keriym”, “Muhyi”, “Hay”, “Reşiyd”, “Sabur” ve diğer isimlerinin zuhur mahalleri olarak, kesif zannettiğin aslında lâtif olarak zuhurlarından başka bir şey olmadığını şeksiz şüphesiz idrak (derk) etmiş olduğunu anlayacaksın. 

İşte bu görüş ve anlayış, onları gerçeği ile anlayış, marifetullah mertebelerinden “esmâ-i ilâhiyye marifeti”dir, anlamaya çalış.... ve senin beşeriyet kalıp ve hastalığından kurtulman için en büyük ilaç ve şifadır.

Bu hakikat (nun), (ha), (lâm) harflerinin toplamından meydana gelmiştir. 

 (nun) “nûr-u ilâhi” → “esma” âlemidir. 

 (ha) “hay” → hayat ve hakikat-i ilâhiyyedir. 

 (lâm) ise, “âlem” yani “nahl” âlemdir.

Ebced hesabıyla (nun) 50 

 (ha) 8 

 (lam) 30 = 88 eder (88) → “Esma’ül Hûsna” Allah’ın güzel isimle-rinden “Gani” ismine tekabül eder, ki onlarda zuhura gelen Esma-i ilâhiyelerin “gına’ına” yani zenginliğine, ihtiyaç sa-hibi olmayıp, lütufkarlığına açık olarak delâlet vardır.

Bal arısıyla dahi böyle bir yakınlığı, birlikteliği ve vâhyi olan yüce zâtı “zaman ve mekân” ötesine çıkarıp sadece oralardaki varlığına inanmak, O’nu, O’nun hakkında, kendi zannı ile karar vermek ve İslâm’ın en mühim tevhid ilke-sine ters düşmek olmaz mı?....

Sevgili kardeşim burada gayemiz bu âyetlerin genel tefsir ve yorumunu yapmak değil, mevzuumuz olan vâhy hakikatini daha iyi anlayabilme yollarını araştırmağa çalışmaktır. Bal zahiri ile tamamen şifa iken, bâtıni hakikati itibariyle de, gönül ve irfaniyetlerimize şifadır.[78]

--------- 

(73) Zuhurat- tecelli ve içindeki özet yorumu. 

--------- 

Bu kitabı ele alıp son kontrollarını yaptığım bir gece idi mânâ âleminde şöyle bir zuhurat gördüm. (Bu kitap 108-3-Ru'ya, Ma’nâ Âlemi-Terzi Baba ile ilgili zuhuratlardır) Elimde köşeli baklava tepsisi büyüklüğünde bir tepsi vardı, içinde de çok yoğun olmayan süzme bal vardı, o balları herkese dağıtıyordum. Fakat daha sonra baktığımda, elimdeki tepsi, eski baldan hem daha çok olmuş hem de daha koyu ve yoğun olan balla dolmuştu. Yani kendi kendine ikram edilenlerin yerine çok daha fazlası ve yoğun olanı ile dolmuştu. İz-T.B.

---------

 Bu zuhuratın mânâsı açık olarak görüldüğü gibi (bal) ifadesi ile belirtilen marifetullah bilgileridir. Bu bilgiler ise ehil olan ve hak eden kimselere inci gerdanlıklar halinde hazırlanarak dağıtılır. İz-T.B.[79]

---------

 ŞİFÂ‘dır. 

Hak ehli olmak isteyenler, uzun seneler kendilerine hakikat yolunda rehberlik ve kılavuzluk yapacak İnsân-ı kâmili ararlar imiş. Bir rivâyete göre de, ”İnsân-ı kâmili bulabilmek için, yedi demir âsâ, yedi çift pabuç eskitecek kadar arayıp dolaşanlar olduğu rivâyet olunmaktadır.

Bizler için ise, bir lütfu İlâh-î olarak insanlığın zirvesindeki muhteşem gönül insanını, zâhiren görebilme, onun meclisinde bulunabilme nimeti ne büyük bir lütfü İlâhîdir. Bu ikram ve ihsan karşısında secdeye gitmemek mümkün değildir. 

Onun şifa olan hususiyetlerine geçmeden evvel yine âyet-i kerimeler ışığında, konumuzu açmaya çalışalım. 

----------------- 

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ

وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

(Yâ eyyühennâsü kad câeküm mev’izatün min rabbiküm ve şifâün limâ fissûdûri ve hüden ve rahmetün lil mü’miniyn.) 

(10/57) ”Ey insanlar, muhakkak size, rabbinizden bir öğüt, ve gönüllerden olana bir şifa, ve müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.”

----------------

Âyet ve sûre numaralarına bakar isek, 10 57…1+5+7=13 hakikati ahadiyyetül ahmediyye. 

Yine ..10+57 = 67 ..o ise Allah ismi şerifin karşılığı ve de “Terzi” isminin karşılığı idi.

Hem 13 ün hem de 67 nin tesiri ile oluşan, ve kendi isminin de rakamsal olarak beyan edildiği âyeti celileden, onun “şifa” olduğu anlaşılmaktadır.

“Gönüller için şifa olması “ nefis hastalıklarından benlik egoizim, şirk, enâniyet gibi tevhid in önündeki engelleri ortadan kaldırıp, şifa, yani huzur vermesidir. Ayrıca, hakikati anlayabilmek, İlâhi feyzi alabilmek için, sâliki hazır ve alıcı duruma getirmesi de onun “şifa” oluşundandır. 

Onun şifa olması sadece ruhsal ve manevi alanda değil, zihinsel ve psikolojik olarak da kişilerin yapılarına tesir edip şifa olmaktadır. Onun yanında olmanız, aynı meclisi paylaşmasanız bile sesini duymanız, hatta onu tefekkür etmeniz-düşünmeniz dahi size huzur verecek, üzerinizdeki madde yoğunluğun baskısı gidecek, çok rahatladığınızı hissedeceksinizdir.

İnsân-ı Kâmil ile “bal” arasında da önemli bir bağ vardır. Bal içinde barındırdığı vitaminler ve minerallerle, gerekse diğer yapısal özellikleriyle tam bir şifa dır.

İnsân-ı kâmil de bal mesâbesindendir. Nahl suresinde 16/69 da فيه شفاء للناس.. “onda insan-lar için şifa vardır” buyurulmaktadır. Sure ve âyet numaralarına göz attığımızda ise 16 69 69-16=53 olarak Terzi Babamın şifa olduğunu bizlere anlatmaktadır.[80] 

Faydalı olur düşüncesi ile Muhammed Suresi 15. Âyet bal ırmakları hakkında daha önce yapmış olduğumuz yorumu buraya alalım.

(MUHAMMED - 47/15) - Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. 

Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?

Süzme baldan ırmaklar, Zat cennetinin dördüncü ırmağı, (عَسَلٍ) “Bal” dır. Bal bilindiği gibi altıgen peteklere arıların topladıkları balları işlemden geçirip kusması ile oluşan Hakk’ın muhteşem bir sanat harikasıdır. Arının renkleri sarı ve siyahtır. Bu sıvı gerçek hayat verip kıyam ettirir. Saliğin kıyametini koparıp nefsini kurban ettirir.

Balın süzme olması peteğininden süzülmesidir. Petek dış kısmı yani efaldir. Bal zat marifet mertenesini temsil etmektedir. Burada fiil yoktur. Mutlak ilim mertebesidir. Balın bu dış kısmı ayrılmalıdır. Gerçek zati öz olan ilim taliplilerin gönül havuzuna akıtılmalıdır.

Peteğin altıgen olması 6 yöne işarettir. Ve bu bal dör-düncü ırmaktır. Kabe de küp yani altıgen ve 4 köşesi vardır.

Arı peteği, arının içinden çıktığı doğum yeridir. Kimi işçi, kimi erkek arı, kimi kraliçe arıdır. Bir bakıma derviş önce “İşçi” arı gibidir. Topladığı balları dergahı olan kovana taşır. Daha sonra “Erkek” arı gibi ölür. Fenafillah mertebe-sini yaşar. Tam kemalat ile Bekabillah mertebesine ulaşabilirse “Kraliçe” arı gibi oğul verir. Kendi kovanını açar. Cemaati olur.

Bal marifet demektir. Marifet-i İlahiyye mertebesi sahibi bi Mürşid-i Kamil bu balı süzer. Ve salik hangi mertebede ise ona, o mertebeden ikram eder.

Asel (Bal) sayısal değerini incelersek;

Ayın: 70, Sin: 60, Lam: 30,

70+60+30=160

(16) 13 ve 3 tür. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinden Hakikat-i Muhammedi’yedir.

Bal sayısal değerlerinden ilk üç ırmağında bu ırmak içinde cem olduğunu vermektedir.

Ayın: Göz, Sin: İnsan, Lam: Uluhiyet’tir.

İnsan’ın nasıl ki insanın en kıymetli organıysa, âlemlerin en kıymetliside göz bebeği mesabesinde olan İnsan-ı Kamildir.

Zât ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.[81]

İnternette karşılaştığım ilginç bir o kadar da düşündürücü bilgiyi buraya alıyoruz. (Murat Derûni) Bal Neden Bozulmaz?[82]

Ayşenur Okatan

31/05/2023

Bilim insanları 5.500 yıl öncesine ait, günümüze kadar korunmuş bal keşfetti. Peki bu bal neden bozulmadı?

2003 yılında Gürcistan’da bilim insanları tarafından yapılan arkeolojik kazılarda 5.500 yıl öncesine ait, günümüze kadar korunmuş bal bulundu. Peki bu bal neden bozulmadı?

Arılar Nasıl Bal Yapar?

Arılarda normal mide ve bal midesi olmak üzere iki tür mide bulunur. Arılar çiçekten nektar topladığında, nektar, arının bal midesinde depolanır. Bal midesinde nektar sindirilmez.

Nektarda önemli miktarda bulunan sakkaroz basit şekerler olan glikoz ve fruktozun bir araya gelmesiyle oluşan bir şekerdir. Nektar toplayan arının bal midesinde sakkaroz, intervaz adı verilen enzimler aracılığıyla daha basit şekerler olan glikoz (kan şekeri) ve fruktoza (meyve şekeri) parçalanır.

Nektar toplayan arı, bal midesinde parçalanan nektarı 20 dakika boyunca kovandaki işçi arılarla birlikte kusup tekrar içer. Bu aşamada nektardaki büyük şeker molekülleri, enzim içeren salgılar aracılığıyla parçalanmaya devam eder.

Nektar daha sonra petekte biriktirilir.

Son aşamada oluşan nektarın yapısında %70-%80 oranında su bulunur. Arılar, su oranı %20’nin altına düşene kadar suyu buharlaşmak için peteği havalandırır.

Bal Neden Bozulmaz?

Balın bozulmamasının üç temel sebebi vardır: şeker oranı, asitlik derecesi ve antimikrobiyal bileşikler.

Şeker Oranı Balın tatlı olmasının nedeni, arıların peteği havalandırarak nektardaki su oranını düşürmesidir. Balın su oranının düşük olması mikroorganizmaların çoğalmasını engeller. Fakat balın nem oranı artarsa mikroorganizmalar çoğalmaya başlar ve bal bozulur.

Asitlik Birçok mikroorganizma aşırı asidik ya da aşırı bazik ortamlarda yaşayamaz. Aşırı asidik veya bazik koşullarda sadece ekstrem mikroorganizmalar yaşayabilir. Balın asitlik seviyesi, glikozun arı salgılarındaki enzimler aracılığıyla parçalanıp baldaki baskın asit olan glukonik aside (C₆H₁₂O₇) dönüşmesi ile artar. Glukonik asidin yanı sıra açığa çıkan formik asit (CH₂O₂), sitrik asit (C₆H₈O₇) ve diğer asit türleri de balın pH seviyesini (pH: 4 civarı) düşürür. Oldukça asidik olan bu ortam, mikroorganizmaların çoğalmasını engeller.

Antimikrobiyal Bileşikler Glikozun glukonik aside dönüşmesi sırasında yan ürün olarak hidrojen peroksit (H₂O₂) de açığa çıkar. Hidrojen peroksit, iki hidrojen atomu ile iki oksijen atomuna sahip bir bileşiktir. Hidrojen peroksidin ürettiği hidroksil radikalleri, bakteri gibi mikroorganizmaların hücre zarındaki yapısal bileşenlerin yanı sıra DNA ve diğer yapısal bileşenlerle kolaylıkla tepkimeye girebilir. Oluşan bu tepkimeler mikroorganizmaların yapısal bileşenlerinin bozulmasına neden olur. Bal bu özelliğiyle de mikroorganizmaların çoğalmasını engeller. Kaynaklar[83]

---------------- 

Bu anlatımla bal marifetullah bilgisi olduğundan zât-i kaynaklı vahiy bilgisi olan Kur’ân-ı Kerim ve buradan yansıyan ilhami bilgilerin bozulmuyacağı aşikardır.

 Hazret-i Mevlâna, Muhyindin Arabi hazretleri, Abdülkerim Ceyli hazretlerinin eserleride bu marifetullah ilmi kaynaklı olduklarından çağlar ötesinde de irşadlarına devam etmektedirler. (Murat Derûni)

----------------

 وَاللّهُ خَلَقَكُمْ ثُمَّ يَتَوَفَّاكُمْ وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْ لاَ يَعْلَمَ بَعْدَ عِلْمٍ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ قَدِيرٌ {النحل/70}

 “Va(A)llâhu halekakum sümme yeteveffâkum veminkum men yuraddu ilâ erzeli-l’umuri likey lâ ya’leme ba’de ‘ilmin şey-â(en) inna(A)llâhe ‘alîmun kadîr(un)” Allah, sizi halk etti. Sonra sizi öldürecek. İçinizden kimileri de, bilgili olduktan sonra hiçbir şeyi bilmesin diye ömrünün en düşkün çağına ulaştırılır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeye) hakkıyla gücü yetendir. (16/70)

----------------

Eskiden insanlar eşlerine “Hu” hanım “Hu” bey, efendi diye seslenirlerdi. Bu “Hu” dan geldik, “Hu” ya gideceğiz diye ifade edilen sözün güzel bir yaşantısı idi. “Hu” dan “Hakk” olarak, halk edilen insan ister farkında olsun ister gaflette olsa “Hu” ya dönülecektir gerçek budur.

Ama “Hûu” olup “Hû” ya dönmek hakiki bir irfaniyet işidir.

İnsan nasıl ki doğduğunda bakıma ihtiyacı vardır. Bir şey bilmez, aklı ermez. İnsan da yaşlandığı zaman desteğe ihtiyaç duyar ve tefekkür ehli değilse zihni faaliyette bulunmuyorsa çeşitli akıl hastalıklarına muzdarip kalabilir. (Murat Derûni) 

----------------

وَاللّهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ فِي الْرِّزْقِ فَمَا الَّذِينَ فُضِّلُواْ بِرَآدِّي رِزْقِهِمْ عَلَى مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَهُمْ فِيهِ سَوَاء أَفَبِنِعْمَةِ اللّهِ يَجْحَدُونَ {النحل/71}

 “Va(A)llâhu faddale ba’dakum ‘alâ ba’din fî-rrizk(i) femâ-llezîne fuddilû birâddî rizkihim ‘alâ mâ meleket eymânuhum fehum fîhi sevâ/(un) efebini’meti(A)llâhi yechadûn(e)” Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar? (16/71)

----------------

“Er-rızkı Allah” Rızık Allah’tandır denilmiştir. Nasılki bir kuş sabah alıp rızkını aramaya çıkıyor. Bir aile babası da rızının peşinde koşar.

Allah c.c. rızıkta birbirinize üstün kıldı. Diyerek, Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir. Bu üstünlüğün ise bozulmamasının sebebi rızıklarını ellerinin altındakilere vermelilerki rızıkta eşit olsunlar diye bunu bize bildirmektedir. (Murat Derûni) Fusûs’ül Hikem Üzeyir fassı ile yolumuza devam edelim;

--------------- 

Ve Hak Teâlâ halk hakkında(Nahl, 16/71) ya'nî "Hak Teâlâ rızıkta, ba'zınızı ba'zınız üzerine tafzil eyledi" buyurdu. Ve halbuki rızk ulûm gibi rûhâni ve ağdiye gibi hissidir. / Ve Hak Teâlâ rızkı kader-i ma'lûm ilk tenzil eder; ve kader-i ma'lûm halkın taleb ettiği istihkaktır. Zira "Allah Teâlâ her şeye onun halkını i'tâ eyledi" (Tâhâ, 20/50) (11). 

------------------ 

Ya'nî Hak Teâlâ, umûmen halk hakkında "Hak Teâlâ rızk hususunda ba'zınızı ba'zınız üzere tafzîl eyledi", 16/71 buyurdu Hakk Teala Peygamberlerin bir kısmını diğerine üstün eyledi, ümmetlerin de bir kısmını diğerine üstün eyledi, yiyeceklerde rızıkta da birbirleri üzerine üstün kıldı. Ve rızkın ba'zısı ilâhîye ilimler gibi ruhanî ve ma'nevî; ve ba'zisı türlü türlü gıda ve yediğimiz gıdalar gibi hissî ve suret gıdalarıdır bazıları da ilmi gıdalardır, yani ilmi manevi gıdalardır. Ve halkın taleb eylediği istihkaklarından ibaret olan bu rızkı, Cenâb-ı Hak ancak bilinen miktarı ile inzal eyler. 

Ma'lûmdur ki, ilm-i ilâhîde, Allah’ın ilminde her şey, ayn-ı sabitesinin isti'dâdın aslî yönüyle Hak'tan bir hüküm ister. İlm-i ilahide bütün ilmi manadaki varlıklar istidatları gereğince Hakk’tan taleplerini isterler. İşte bakın ne oldu orada istidat hakim, Cenab-ı Hakk mahkum oldu, vermeye mahkum oldu. Burada bir cebir yok, kimsede hiçbir şey yoktur. Kendi kendimizde şimdi siz bu bilgileri taleb ettiğinizde istemekle hakimsiniz, bende vermekle mahkum olmuş oluyorum. Diğer taraftan baktığımızda ben size bunu vereyim diye hakimim siz de almakla mahkumsunuz. Yani ikisi de olması gerekiyor. İşte Cenab-ı Hakk ayan-ı sabiteleri kendi varlığında kendinde olan bu ayanları programları faaliyete geçirmeye diledi, kendi özü itibariyle bunlar çünkü var edilmiş, yaratılmış bir varlıklar değildir yani sonradan oluşmuş varlıklar değildir, ilm-i ilahide mevcut, bunlar belirlenmişler, bunlar halk sahasına çıkıp da yaşamaları için faaliyet göstermeleri için bir şeylere ihtiyaçları vardır, talepleri vardır. 

Hayat talepleri vardır, yaşam talepleri vardır. İşte hangi ayan-ı sabite ne şekilde bir programı yapılmışsa o ayan-ı sabite Hakk’tan istihkak, rızık talebinde bulunuyor. İşte bu rızık; ruhi ve manevi rızık oluyor veya hissi, maddi rızık oluyor. İkisi de gereklidir, ruhi manevi gıda ile irfaniyetini oluşturuyor, fiziki gıdalarla da bedeninin rızkını oluşturmuş oluyor. İşte kaderin özü budur, bu bilinmezse mutlak manada kaderi idrak etmek mümkün değildir. 

Cenab-ı Hakk ilm-i ezelide istidatlara göre bu ihtiyaçlarını bir defada vermiştir. İşte “KAZA” dediğimiz budur. Hangi ayan-ı sabite neyi istemişse ezeli ilminde onu verdi. Yani onu mahkum etti, Hakk onu vermede “mahkum” oldu, vermekle mahkum oldu, O da verdi, yani mahkumiyetten kurtuldu, bu sefer kul mahkum oldu. İşte bunun ismi “Kaza”dır, “kaza” hüküm demektir, toplu halde onları verdi, “Kader” de bunların miktar miktar, peyderpey tafsili olarak âlem sahasında ihtiyaç olduğu kadarının kullanılması olarak kendisine verilmesi de “Kader”dir. 

Ama bir kaza daha vardır, o uçtaki kazadır, kaza iki türlü birisi yukarıda genel toplu olarak mutlak kaza bu kazanın tafsili kader ama bu kader tafsilatı devam ederken hani kaza-ı mübrem, kaza-ı muallak denen bir husus var, Cenabı Hakk bu ayan-ı sabitede bunu kurdu diye mutlaka sen böyle olacaksın manasına değildir, neden o zaman şahsiyeti olmaz insanların robot olur, muhtariyeti olmaz işte insanın en büyük özelliği budur böyle muhtar bir varlık olması. 

Yani kendi kendine düşünebilen kendi kendine karar verebilen işte “halakal Âdeme ala suretihi” dediği budur bir bakıma. Nasıl ki Allah kendi kendine karar verebiliyor, genel anlamda tabi kâinat halinde insan da kendi mülkü içinde aynen böyle ayakta duruyor, karar veriyor, uyguluyor, satıyor bakın muhtar bir varlıktır. Böyle bir varlık âlemde yoktur. Ne cinlerde, ne meleklerde, ne hayvanlarda, ne de madenlerde. 

Burada bahsedilen suret mana suretidir. Allah Âdem’i kendi mana sureti üzere halk etti. Bir başka ifade ile “Halakal Âdem’ e suret-i Rahman” Rahman sureti üzere halk etti. Bu da gene aynı şeydir işte. Nasıl Cenab-ı Hakkın Rahmaniyeti varsa yaymışsa bütün âleme sanatı göstermişse, insanoğlu da kendi çapında her bir kişi bir şeyler üretiyor. 

İşte bu bizim de çalışmalarımızla kaza-ı muallakta olan şeyi eğer gaflet edersek kazayı mutlağa çeviriyoruz, aleyhimize dönmüş oluyor. Ama kazayı muallaktaki olan şeyi kendi asli istikametimizde kullandığımızda kader-i mutlağa dönmüş oluyor o da bizim lehimize olmuş oluyor, biz oluşturmuş oluyoruz. İşte bu arada “kaza, kaza ile red olunur” deniyor yani değişme ihtimali olan bir kaza diğer tarafta yapılan dualar ve sadakalar kazayı defeder diyor ya işte budur. 

Sadakayı vermek suretiyle dua etmek suretiyle bir hüküm ortaya getirmiş oluyorsun yani bir kaza etmiş oluyorsun işte o kaza ile ezelde yazılan kaza yeri değişmiş oluyor, bozulmuş oluyor, kazayı ortadan kaldırıyor. Bu teferruattaki olan kazadır. Eğer sen muallaktaki kaderi nefsine bırakırsan seni cehennem tarafına geçirecek ama sen onu iradenle Cennet hükmüne yani Hakk yolunda o varlığın o zamanın o şeyi kullanmış oluyoruz. 

İşte burada da bu kazayı sen meydana getirmiş oluyorsun. Veya dışarıdan senin elinde olmayan bir şey gelip sana çarpıyor, burada senin dahilin yok ama tedbirini almamışsan o gene olacak suçu sana bağlanıyor, tedbirini almamışsa. Tedbirini almışsan onun suçu sana bağlanmıyor. İşte genelde kaza dediğimiz bu kazadır. Bu üçüncü aşamadaki teferruat üzerindeki hükümlerin değişmesidir. Bizim araba kazası uçak kazası dediğimiz bunlardır. Ama burada bahsedilen kazayı ezeli, kazayı hakiki, kazayı toplu değişmeyen yukarıdaki ayan-ı sabitenin hükmüdür. Kaza odur bu hükmün peyder peydey ortaya çıkması da “Kader”dir. Kader miktar diyor bu kadar bu kadar miktar gibi seneler içinde ortaya çıkmasıdır. Kader-i malum; ne kadar ona ölçü verilmişse kader-i malum ezeli olan kader-i malumdur bu, bir de günlük kader-i malum, o gün ne kadar olmuşsa o ay içerisinde yahut o ay içerisinde hani diyor ya Berat gecesinde rızıklar dağılır diyor ya işte orada senin bir senelik kaderini miktarını belirtiyor, rızkının miktarını belirtiyor. Kaza olunandan bir seneliğini sana veriyor o sene içerisinde. 

Rızkını Hakk’tan talep eder Hakk Teala da onun indirir, eşyanın ayan-ı sabitelerindeki istidadı farklı olduğundan her eşyanın istidadı farklı olduğundan bu farklı istidatlar gereği kader-i malum ile nazil olan rızıklarda dahi farklılık vardır. İşte isti'dâdının muktezâsı mucibince o şey hakkında kaza olunan hüküm, "kader-i ma'lûm'dur. Yani bilinen miktardır. İmdi o şey, kaza olunan hükmün halkını ve kisve-i vücûdu iktizâsı indinde kader-i ma'lûm üzere bulunan müstahak olduğu rızkını Hak'tan taleb eder. 

Hak Teâlâ da ona inzal eyler. Eşyanın ayn-ı sâbitelerindeki isti'dâd birbirinden farklı olduğundan, bu tefâvüt-i isti'dâdât muktezâsınca, kader-i malûm ile nazil olan rızıklarda dahî farklılık vardır. Binaenaleyh bu rızık sâhiblerinin arasında da iki şey arasındaki farklılık zahir olur. 

"Cenâb-ı Hak ise her şeye hakkını verdi. Tâhâ, 20/50); 

Ya'nî ezelde ilm-i ilâhîde her şey ne hüküm talep etmiş ise, o hükmü ve müstehak olduğu şeyi Allah Teâlâ bir defada ona verdi. Yani ona ezelde bir defada istediği her şeyi verdi. Velâkin hazret-i vücûda yani hazret-i şehadete varlığa dâhil olduktan sonra semâvât ve arz hazînelerinden gıdâ-yı sûrîyi; ve semâvât-ı hakâyık ve ervah ile arz-ı nüfûs ve eşbâh hazînelerinden dahî gıdâ-yı ruhanîyi tedrîc ile tenzîl buyurdu. Derece derece indirdi.[84] 

---------------- 

Zekat kitabından küçük bir aktarma yapalım;

Zâhiri olarak her türlü cömertlik ve yardım şer-i ve ahlaki ölçüler içinde kişinin hâl ve durumuna göre yapılabilir. 

Bâtini olarak gerçek ma’nâda kişinin cömert ve yardım edebilmesi için kendini (nefsini) ve (Rabbini) tanıdıktan sonra başkalarına da yardım etmesi mümkündür. Hazret-i Mevlânâ bunu yapıyorsan da Akarsu gibi ol. Yani gerçek “Hayat” sahibi olarak bu “Hayat” ile insânları hakikate uyandır demektedir. “İşte ada sahilinde bekleyen kişi kendi nefsi benliği olan ada yaşantısı yani sınırlı hayali, vehimi bilgisini artık terk edip onu alıp götürecek olan bir Hakikat-i Muhammedi gemisi beklemektedir. Hakikat-i Muhammedi gemisi olmuş kişide bu hakikatın ifadesi olan 40 sayısının 1’ini (istidatlı ise 39 a kadar yolu vardır) zekât olarak vermek için Hakk yolcusunu almak için taleb-talebe olanı almak için bu sahile yanaşır… Gel zaman git zaman bu talebe yaptığı bu çalışmalar ile ve vuslat arzusunun muhabbeti ile hele hele ben yanıyorum demeye başlar. Gel zaman git zaman bu ateş, selâm’a dönüşür. Hakikatte ulaştıktan sonra ise Nar tanesi bir tanesi bir tanesi güzellerin içinde seviyorum bir tanesi türküsünü terennüm eder, Nar Kesrette Vahdettir. İçindeki kesret odalarının hepsi sırrını ayan beyan ifşa etmekte ve Hakk’ın aynalarıdır. Kesrette ki bu birlik anlaşıldı mı? “Hayat Bayram” olur. Hayat “su”, Hakiki hayat ise Kevser suyu ve ırmağıdır. Bayram ise Rabb’ın için kılınan namazdır. Ve Rabbin için kendini feda-fida edip kurban edip, bu kurban ettiğin varlığınından kaynayan kevseri ihtiyaç sahiplerine vermen ulaştırabilmen, onlarında bu hayat suyuyla arınmalarını-tezkiye olmalarını hakiki cömertlik ve yardımdır. (Murat Derûni)

----------------

وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَجَعَلَ لَكُم مِّنْ أَزْوَاجِكُم بَنِينَ وَحَفَدَةً وَرَزَقَكُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ أَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَتِ اللّهِ هُمْ يَكْفُرُونَ {النحل/72}

“Va(A)llâhu ce’ale lekum min enfusikum ezvâcen vece’ale lekum min ezvâcikum benîne vehafedeten verazekakum mine-ttayyibât(i) efebilbâtili yu/minûne vebini’meti(A)llâhi hum yekfurûn(e)” Allah, size kendi cinsinizden eşler var etti. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar verdi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. Öyleyken onlar batıla inanıyorlar da Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar? (16/72)

----------------

Fusûs’ül Hikem Mukaddime, Hilkat-i Âdem bölümünde Adem a.s. ve Havva validenin var edilmesi hakkında;

“Hak Teâlâ Hazretleri âlemin herşeyini bütün gereçleri ile hálk ettikten ve tamamladıktan sonra, Âdem‟in madde beden sûretini tıyn-i lâzibden, ya‟nî kokmuş çamurdan düzenleyerek, ona rûh nefh etti ve meleklere ona secde etmelerini emretti, secde ettiler. İblîs “Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten ve onu topraktan hálk ettin” diyerek secde etmeyi kabûl etmedi. Edebi terkederek böyle bir kıyâsa dayaranarak Hakk‟a karşı itiraza cüret ettiğinden, İblîs huzûr-ı İzzet‟ten kovulmuş oldu. Daha sonra Âdem‟in sol kaburga kemiğinden Hak Teâlâ Havvâ‟yı hálk etti. Yiyip içerek cennette nimetlenmelerini ve fakat yasaklanan ağaca yaklaşmamalarını onlara emretti. İblîs‟in baştan çıkarmasıyla bu yasaklanan ağaca yaklaştılar. Hak Teâlâ: “İhbitû” ya‟nî “İniniz”(Bakara, 2/38) emriyle onları cennetten çıkarıp, yeryüzüne indirdi. Âdem ile Havvâ‟dan yeryüzünde üreme yoluyla Âdem çocukları türedi. Tefsîrcilerin anlatımına göre, Âdem‟in hálk edilişinden bu zama‟nâ kadar, yedi bin sene kadar bir müddet geçmiştir.

İşte bu yüzden Âdem a.s. Hadi esmâsına ve Havva çocuklarına dönüktür. Kişi eğer seyr-i süluk ediyorsa, idrainde aklı cüzün faaiyeti olan oğulları ve nefsi cüzün faaliyeti olan kızlarından Havvan’ın hakiati olan nefsi külle ve oradan da Âdem’in hakikatı olan Aklı külle ve oradan da peygamber a.s. ın silsileri yoluyla Hakk’a vasıl olmalıdır.

----------------

وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقًا مِّنَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ شَيْئًا وَلاَ يَسْتَطِيعُونَ {النحل/73}

“Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yemliku lehum rizkan mine-ssemâvâti vel-ardi şey-en velâ yestatî’ûn(e)” Allah’ı bırakıp da, kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlayamayan ve buna gücü de yetmeyen şeylere tapıyorlar. (16/73)

----------------

Zât ismi Allah c.c. yani Uluhiyet kaynaklı ilmi bırakıp, gönül göğünden ilmi ilâhi ve torpraktan, ilmi ledün-hikmet kaynaklı manevi rızkı bıraıp hayali ve vehimi olan ve bunda da bir faydası olmayan şeylere tapmak insana fayda değil zarar sağlar. (Murat Derûni) 

----------------

فَلاَ تَضْرِبُواْ لِلّهِ الأَمْثَالَ إِنَّ اللّهَ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ {النحل/74}

 “Felâ tadribû li(A)llâhi-l-emsâl(e) inna(A)llâhe ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(e)” Artık Allah’a (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya kalkmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz. (16/74)

----------------

Hakkında bilginiz olmayan Allah-Uluhiyet mertebesi hakında benzetmeler yapmayın. Allah c.c. gökten tahtındadır, Allah c.c. yukarıdadır, Allah c.c. ötelerdedir v.s. gibi, Allah c.c. i hayali tenzih ile kayıtlamak gerekir.

Önce kendi vehimi ve hayali anlayışınızı tenzih ederek, hakii tenzih anlayışı ile Allah c.c. inancına sahip olmak gerekir.

Allah c.c. bu âlemlerde mukayyed zâtı ile sıfât ve esmâlarında kayda girere bizlere kendini tanıtmaktadır. Kendine benzer gösterilerek misaller getirilen hayali ilahlar ve putların hakikati yine kendisidir. Puta tapan gafletinde olsada bu böyledir. (Murat Derûni)

----------------

ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً عَبْدًا مَّمْلُوكًا لاَّ يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ وَمَن رَّزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًا هَلْ يَسْتَوُونَ الْحَمْدُ لِلّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ {النحل/75}

“Daraba(A)llâhu meselen ‘abden memlûken lâ yakdiru ‘alâ şey-in vemen razeknâhu minnâ rizkan hasenen fehuve yunfiku minhu sirran vecehrâ(an) hel yestevûn(e)-lhamdu li(A)llâh(i) bel ekseruhum lâ ya’lemûn(e)” Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler. (16/75)

----------------

Mevlânâ hazretleri olum “hür ol ve hürlerle yaşa” ve “bize köle gelen bey, yoksul gelen zengin” demektedir. Hani ekonomik özgürlük, siyasi özgürlük, her alanda özgürlük isteriz diyorlar. Kişinin kölelikten kurtulması ve en büyük özgürlüğü kendini ve varlığının sebebi, mucidi olan Hakk’ı tanımasından geçiyordu. İstediği kadar zengin olsun, dünyaya hümetsin ki “Firavun” ve benzerlerinin akıbeti bellidir. Bu dünya hapisanesinde nefsi emmare yaşantısında nefsinin köleliğinden ileri gidemez. (Murat Derûni) Yolumuza Mesnevi-i Şerifte geçen “O kavmin imâmeti ile Dekükî’nin öne gitmesi” hikayesi ile devam edelim;

Sâlihlerin tahiyyâhtında ve selâmında, cümle enbiyânın medhi mahlut geldi. 

“Tahiyyât,” tahiyyenin cem’idir ve “tahiyye”, mülk, beka, atıyye, selâm ve hayât ma’nâlanna gelir. Ve “acîn” mahlût ve yoğrulmuş demektir. Bu beytin yukarıya rabtı, şu vecihle olur ki, yukarıda geçen beyit-i şerîfde “Sen cân ve dile nâdir geldin; ey, gönül ve cân senin kudâmundan hacildir.” buyurulmuş idi; ve geçmiş olan kavmin medhinde Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin medhi dâhil idi; ve onun medhi, bu zevât-ı mâziyenin medhinde mahlût ve acîn idi. işte bu beyt-i şerîfde bu ma’nâ te’yîd buyurulur. Ya’nî “Namazda okunan “Et-Tahiyyâtü lillâhi...” duâsında “Ve’s-selâmü ale’l-enbiyâ’i” [“Ve selâm peygamberlerin üzerine olsun!”] denmeyip de “Ve’s-selâmu aleynâ ve alâ ibâdillâ- hi’ssâlihîne” [“Ve selâm bizim üzerimize ve Allâh’ın sâlih kullan üzerine olsun!”] denmesi, bu ibarede enbiyânın dahi mahlût ve acîn olması sebebiyledir. Ben de senin medhini bu Mesnevî-i Şerîfde bu usûle muvâfik olarak yaptım, demek olur.

Medihlerin hepsi karışmış oldu; bardaklar bir leğene dökülmüştür.

Zîrâ ki memdûh muhakkak birden gayri değildir; bu yüzden mezhebler, bir mezhebin gayri değildir.

Ma’lûm olsun ki, Kur'ân-ı Kerîmde birçok mahalde “El-Hamdü lillâh” buyurulur ki, ma'nâsı “hamd” cinsinden olan ne kadar şey varsa, hepsi Allâh’a mahsûstur" demek olur. Fakat herkes bu hamdin ne sûretle Hakk’a râci’ olduğunu bilmezler. Nitekim sûre-i Zümer’de (Zümer, 39/29) ya’nî “Hamd Allâh’a mahsûstur; belki onlann çoğu bunu bilmezler” buyurulur, imdi harrfd ve medhin hepsinin Hakk’a râci’ olması budur ki hamdde üç vecih vardır; Birincisi: Hak’dan halka olan hamddir. Bunun delilî (Ahzâb, 33/56) [“Allah ve melekleri Peygamber’e salavât getirirler” (Ahzâb, 33/43) [“Üzerinize rahmetini gönderen O’dur”] âyet-i kerîmeleridir. Bu sûretde Hak hâmid ve halk mahmûddur. İkincisi: Halktan Hakk’a olan hamddir ki, bunların delîli de (Isrâ, 17/44) [Her şey ancak O’nu tesbîh eder] ve emsâli âyât-ı kûr’âniyyedir. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir; bu sûretle hâmid ve mahmûd halk olur. Bu nevi’ hamdin Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin sûretinde zâhirdir ve hamd ile kendi kemâlâtını izhâr eder; binâenaleyh mahmûdun mazharından zâhir olan kemâle karşı hâmidin mazharından sâdır olan hamd dahi Hakk’a râci’ olur.

Yukarıdaki beyt-i şerîfde halkın taayyünleri bardağa ve masdar-ı kemâlât olan vücûd-ı hakıkî-i Hak dahi leğene teşbih buyurulmuştur. Bu beyt-i şerifde de memdûhun ancak Hak olduğuna ve bu cihetten dahi bilcümle mezheblerin de, bir mezhebden başka olmadığına işâret buyururlar. Meselâ Mûseviler Hz. Mûsâ’yı medh eder ve Îsevîler de Hz. îsâ’yı medh ederler. Ve bunların bu medihleri ayn ayn birer mezheb görünür; fakat yukarıdaki îzâhâttan anlaşıldığı üzere bu medihlerin hepsi Hakk’a râci’ olduğundan, hakikatte bir mezheb olur; fakat (Nahl, 16/75) [“Lâkin onlann çoğu bilmezler’’] âyet-i kerîmesi muktezâsınca, onların arasında cehil hükümrandır.

Zîrâ ki, her hir medih Hakk'ın nûruna gider; suretler ve eşhâs üzerinde âriyet olur.

Zîrâ sûretler ve eşhâs kemâlât-ı Hakkin in’ikâsına birer âyîne olduğundan, onlardaki kemâlâta karşı vâki’ olan medihlerin hepsi Hakk’a râci’ olur.

Medihleri ne vahit müstehakkın gayrine yaparlar? Lâkin zan üzerine gümrâh olurlar.

Bilcümle medihlerin ancak Hakk’a râci’ olduğu, yukandaki îzâhattan anlaşıldı; binâenaleyh her kim birini medh etse, hakikatte o medih ancak Hakkı medh etmek olur. Ve ârif-i billâh olanlar bunun böyle olduğunu bilirler; lâkin hakikatten câhil olanlar bu medhin, vücûdlan mevhûm olan sûretlere âid olduğunu zannedip bu tevehhüm ve hayâl üzerine dalâlete düşerler.

Duvar üzerine aks etmiş hir nûr gibidir; duvar o envâr için hir ince bez gibidir.

Kemâlât-ı ilâhiyyenin bu mezâhir-i kevniyyeye aks etmesinin misâlidir. 

“Duvar o nûrlar rabt edici ve bağlayıcı gibidir” demek olur. Hulâsa-i ma’nâ: “Mezâhire aks eden kemâlât-ı ilâhiyye, duvar üzerine aks etmiş olan bir nûr gibidir; duvarın vazifesi o nûru kendine kabûl etmek ve bağlayıcılık yapmaktır. 

Şübhesiz gölge, asıl tarafına sürdüğü vakii, dâll ayı kaybetti ve medihden kaldı.

Gölge mesâbesinde olan bilfarz aym sûret-i mün’akisesi, kendi aslı tarafına rücû' ettiği vakit, o sûret-i mün’akiseyi ay zanneden şaşkın, ayı kaybeder ve medhinden de geri kalır. “Kemâlât-ı ilâhiyye” aya; ve o kemâlâtı, mezâ- hir-i kevniyyede zuhûru, ayın aksine teşbih buyurulmuştur. İmdi kemâlâtı, mezâhirin kendinden bilip medh eden kimse, hakıkat-i hâle vâkıf olmadığı için bir şaşkındır. Vaktâki o mazhann vücûd-ı mevhûmu ölüm ile ortadan kalkar ve o kemâlât dahi, aslına rücû’ eder; bu şaşkın olan kimse de o kemâlâtı kaybedip, lisân-ı medhini kapar.

Yâhud bir kuyudan bir ayın aksi göründü; başını kuyuya soktu ve onu medh etti.

Bu da kemâlât-ı ilâhiyyenin mezâhirdeki aksine dîğer bir misâldir.

Her ne kadar onun cehli, onun aksine teveccüh etti ise de, hakikatte o ayın mâdihidir.

Onun medhi ayadır, o akse değildir; macera galat olduğu vakit, küfür oldu.

O kuyuya başını sokup, ayın aksini medh eden kimsenin, medihleri hep ayın kendisine râci’dir; yoksa akse değildir. Mâdihin nazarında galat olunuca, bu medih mâcerâsı küfür olur. “Küfür” setr ve inkâr ma’nâsına gelir. Nazarında galat olan kimsenin i’tikâdına göre bu iki ma’nâdan her birisi ona atf olunur. Eğer mü’min olup da, nazarı halka olur ve mâdihi ve memdûhu halk görürse, o kimse mezâhirde Hakk’m vücûd ve zuhûrunu sâtir olur. Ehl-i gafletten olan mü’minlerin hâli budur. Ve eğer mezâhirde zâhir olan kemâlâtın, o mezâhirin “ayn'ina âid olduğunu kabûl ve Hakk’a âidiyyetini inkâr ederse, kâfir olur. Binâenaleyh bu galat-ı rü’yet, mâcerâ-yı medihde ya “setr” ma’nâsına olan küfür veyâ inkâr ma’nâsına olan küfür olur, işte bu galat-ı rü’yet sâhibîeri tarafından vâki’ olan medih hakkında Resûl-i zîşân Efendimiz şöyle buyururlar: “Medhedicileri gördüğünüz vakit, yüzlerine toprak saçınız!" Ve kezâ huzûr-ı Risâlet-penâhîde bir kimse bir kimseyi medh ettiği vakit, Resûl-i Ekrem Efendimiz “Vay senin hâline! Kardeşinin boynunu üç defa kestin!” buyurdular.

Zirâ o cesur şekâvetden gümrâh oldu; ay yukarıda idi, o aşağıda zannetti.

Zîrâ o Hakki inkârda cesûr olan kimse, şekâvet-i asliyyesinden dolayı dalâlete düştü; o şekavet onun idrâk gözünü kör edip, yukanda olan ay mesâbesindeki kemâlât-ı ilâhiyyeyi, âlem-i süflîde ve vücûd-ı mecâzîde zannetti.

Bu putlardan halâik perişan olurlar ve sürülmüş şehvetten peşîmân olurlar.

“Zîn" hem mısrâ’-ı evvele ve hem de mısrâ’-ı sânîye ma’tûfdur. Bu sûretle ikinci mısrâ’ “Zîn şehvet-i rânde” takdirinde olur. “Putlar”dan murâd, cismânî ve sûrî güzellerdir. Ya’nî “Ehl-i âlem bu cismânî güzellerin muhabbetinden perîşân olurlar. Kimi elindekini, avucundakini sarf edip müflis olur; kimi tecennün edip tımarhâneye gider. Kimi teverrüm eder ve kimi intihâr eder. Vaktâki âşık bu sûrî ma’şûkunu elde edip, şehvetini sürer ve sürdüğü şehvetten dolayı sonunda peşîmân olur.” Zîra ki şehveti hir hayâl ile sürmüştür; ve hakikatten pek uzak geri kalmıştır.

Peşîmân olmasının sebebi budur ki, o kimse, esrânn inkişâf ettiği yevm-i âhirette şehvetini bir hayâl ile sürdüğünü ve hakikatten pek uzak düştüğünü görür.

Ma’lûm olsun ki Fusûsu’l-Hikem'd Fass-ı Muhammedi’de îzâh olunduğu üzere, vücûd-ı Hakki, mükevvenâtın vücûdundan gayri gören kimseler, kazâ-yı şehvet esnâsında, kadının sürerinde fânî olurlar ve kadının vücûdundan lezzet aldıklan i’tikâdında bulunurlar. Onlar gerek kendilerinin ve gerek kadının sûretinde müteayyin olanın Hak olduğundan gâfildirler ve bu taayyünâtın vücûdu ise, bir hayâlden ibârettir ve bu hayallerde cilveger olan ise ancak Hak’dır. Bu ma’rifetten gâfil olanlar, hakikatten pek uzak kalmış olurlar. Velâkin müşâhede sâhibi olan ârif, her sûrette Hakk’ı müşâhede eder ve hakikatten uzak düşmez.

Senin bir hayâle meylin nasıl kanat olur, nihâyet o kanat ile hakikat üzerine çıkar?

Vaktâki sen bir şehveti sürdün, kanadın döküldü, topal oldun ve o hayâl senden kaçtı.

Ya'nî, insanın meyli semâ-yı hakikate uçmak için verilmiş kanattır. Halbuki senin bir hayâle meylin nasıl kanat olur; ve böyle bir kimse nihâyet o kanat ile semâyı hakîkat üzerine nasıl urûc eder? Vaktâki sen meylini bir hayâle hasr edip, o hayâl üzerinde bir şehveti kazâ ettin; binâenaleyh o meyil kanadını boş yere sarf etmekle o kanadın döküldü ve topal oldun ve âlem-i hakikate uçamaz oldun. O meyi ettiğin hayâl ise, kuvve-i şehevâniyyen sönmekle, senden kaçtı.” Kanadı sakla ve böyle şehveti sürme; nihâyet senin meyil kanadın, cennetler tarafına götürsün!

Meyil kanadını boş yerlerde kullanmaktan hıfz et ve böyle gâfılâne olan şehvete inhimâkten vazgeç ki, meyil kanadın seni ma’rifet cennetleri tarafına uçursun.

Halk zannederler ki, işret ediyorlar; bir hayâl üzerinde kanatlarını yoluyorlar.

Bu nüktenin şerhinin borçlusu oldum; bana mühlet ver ki, musirim; bundan sustum.

İşret ettiklerini zanneden bu gâfil halkın ahvâlini ve bir hayâl üzerinde nasıl kanatlannı yolduklarını şerh etmenin borçlusu oldum. Ey Ziyâu’l-Hak olan Hüsâmeddîn Çelebim, bana mühlet ver ki, şimdilik bu hakâyıkı beyânda mu’sirim ve sia-i hâle mâlik değilim, bundan dolayı susdum.[85]

----------------

وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً رَّجُلَيْنِ أَحَدُهُمَا أَبْكَمُ لاَ يَقْدِرُ عَلَىَ شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلَى مَوْلاهُ أَيْنَمَا يُوَجِّههُّ لاَ يَأْتِ بِخَيْرٍ هَلْ يَسْتَوِي هُوَ وَمَن يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَهُوَ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {النحل/76}

“Vedaraba(A)llâhu meselen raculeyni ehaduhumâ ebkemu lâ yakdiru ‘alâ şey-in vehuve kellun ‘alâ mevlâhu eynemâ yuveccihhu lâ ye/ti biḣayr(in) hel yestevî huve vemen ye/muru bil’adli vehuve ‘alâ sirâtin mustekîm(in)” Allah, (şöyle) iki adamı da misal verdi: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisine sadece bir yüktür. Nereye gönderse olumlu bir sonuç alamaz. Bu, adaletle emreden ve doğru yol üzere olan kimse ile eşit olur mu? (16/76)

----------------

Burada yine örnek verilere iki “recul” adamdan bahsedilmektedir. Erlik kavramı sadece zahir âlemde erkek görüntüsünde olanlara verilir. Hakikatte kim bâtın-iç âleminde vehimi ve hâyali varlığını kesip yerine hakk’ani varlığı tahsis edebilmişse görüntüde o kişi erkek veya adın olsun hakikatte ma’nâ eri olan “recul” dür. Kişi erkek veya kadın suretinde olup iç âleminde nefsi emmare yaşantısında ise o henüz kadın mesabesindedir. Yanlış anlaşılmasın istenen kadın veya erkeğin birbiri ile mukayese edilmesi değil, hakikatin ortaya konulmasıdır. Aklı küll ve Nefsi küll zuhurları olan bu varlıklar bir olmadan denge kurulamaz. Ve nefis eğiltildiği zaman nefiiis olur denilmiştir. (Murat Derûni) Şimdi bu adam dilsiz adam nedir?

Bakara sûresi 73. Âyette ölü olan adama;

O bakaranın bir parçası ile vurun, bizdeki ölmüş olan bilgilere dili ile vuruldu. Dil daha mantıklı gözüküyor. Dilden kelâm zuhura gelir. Ölü dirildi ve beni nefsi emmâre veya nefsi levvâme öldürdü dedi. Ve tekrar öldü neden? O bilgi zuhara geldi vazifesini gördü ve işi bitti. Bizde de yeni bilgiler zuhura geldi. Vuracak olan Ve nefahtu min ruhiyi (Ona ruhumuzdan üfledik) üfleyen (12) Hakikat-i Muhammediye bağlı Kâmil İnsan, sözlü olarak bizde ki ölmüş bilgilere vuracak ve yerine doğru olan bilgiler zuhura gelecektir. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken, işte Allah ölüleri diriltir ve devamında size Âyetlerini böylece gösterir diyerek âyetin zâti olduğu ve Kâmil İnsandan Zâti Tecellinin Zuhura geldiği bizatihi bunun onun kendinden değil Allah’ın izniyle olduğu anlatılıyor. M.D.[86]

Sohbetlerde aktarılan sözün, özü, ruhu ve nuru vardır. Eğer aktaranda bunları aktaracak kabiliyet yoksa karşı tarafa tesiri yoktur. Buna hal ehli olmak denir. Sadece “kâl” ehli olmak işe yaramaz…

Görüldüğü gibi dilsiz olmak sadece konuşamama değil, hakikati anlamayıp aktaramamaktır. Bir tabir vardır. Dinleyen, anlatanda Arif olması lazımdır. Yoksa sabahtan akşama, akşamdan sabaha anlatsın bu anladıklarından bir şey anlayıp aktaramaz… 

Hani, deniyor ya dil eğitimi, dil bilgisi eğitimi, irfaniyetinde bir dili ve dilbigisi vardır ve buna vakıf olmak gerekir.

“Mevlâ” Efendi bilindiği gibi Konya’da bilindiği gibi Mevlâna hazretleri vardır. Yeni dönem ile birlikte yolun tasavvuf büyüğüne “Efendi Baba” ve benzeri tabirler kullanılmaktadır.

Hakikatte “Efendi” Resüllulah s.a.v. ve Allah c.c. efendilerimizdir.

Cenâb-ı Hakk resülu aracılığıyla bizlere Kûr’ân-ı Kerimi göndermiş. Resulü s.a.v. bizlere okumuş, açıklamış ama bizler ne yazık ki bedenimizden 10 santim içeriye gönlümüze bu hakikatleri indirip dilsiz gibi sonuç alamamamışız… Cenâb-ı Hakk idrak ve anlayışlarımızı arttırsın. İnşeallah… (Murat Derûni) 

----------------

وَلِلّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا أَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ أَوْ هُوَ أَقْرَبُ إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {النحل/77}

“Veli(A)llâhi gaybu-ssemâvâti vel-ard(i) vemâ emru-ssâ’ati illâ kelemhi-lbasari ev huve akrab(u) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)” Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyamet’in kopması, bir göz kırpması gibi veya daha az bir zamandır. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (16/77)

----------------

Âlemin bir göğü ve yeri olduğu gibi bizlerin de gönül göğümüz ve yerimiz vardır. Ve bununda bir gaybı vardır. Allah’ın gaybına da ancak bunu idrak etmek ile vakıf olunabilir. (Murat Derûni) Bakara sûresi 3. Âyette;

O kimseler ki, imân ederler; Allah’ın varlığına, birliğine imân ederler, burada imân mertebesinin hakikatini anlatıyor bize, bizler “ya Rabbi” biz sana inandık demekle acaba gerçekten mü’min oluyormuyuz? Burada imânın şekli tarif ediliyor, ”yu’minune Bil ğaybi” derken oraya “B” harfini koymamış olsa “yu’minune el ğaybi” yani gaybe imân ederler olacak, burası çok hassas bir yerdir ve genellikle farkında olmadan öylece geçiliyor, “Bil ğaybi” dendiği zaman Arapça gramerde “B” harfi “ile” mânâsına geldiğinden anlam “gaybleriyle imân ederler” Olmaktadır, yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez, netice olarak kendi gaybini idrak ettiği zaman, oradan yola çıkarak âlemin gaybini idrak etmesi mümkün olur, bu nedenle Âyet-i Kerîme’de “yu’minune Bil ğaybi” denmiştir.

Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler; 

Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklar-la yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız. Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat varlığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır, biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir. Ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz, yani bu âlemin sadece maddeden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi olduğunu biliriz. Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de “Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRa-hıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediği-miz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz. 

“Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” değilmidir bizim dinimiz ilk şartı, “Eşhedü” ben görüyorum, müşahede ediyorum ki, Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur ve gayb âlemi olarakta imân ediyorum ki o da Allah’ın varlığından başka bir şey değildir. O kimseler ki müşahede âlemine şâhit olurlar, gayb âlemine de imân ederler, gayb âlemine olan imân kuvvetli bir imân ise o da müşahede gibidir, şahadet gibidir. O kimseler daha nasıl kimselerdir.?[87]

Şadi Şirazi – Gülşeni Razda;

********* 

 O “göz kırpması gibi”den toplanır âlem;

 O rûhun üflenmesi ile oldu bu Âdem. (16.sûre/77.âyet) 

 O siyâh gözleri fitne verici;

Cihânı o dudaklar mey-perest etti. 

********* 

Bütün varlıklar istisnasız kendilerine has olan rububiyyet hükümlerinin şarâbını içmektedirler. Rabb’ın bütün varlığı istilâ ederek onların hayâtlarını sürdürmesi ve her mahâllin kendine has olan ihtiyacını karşılaması ve bu yaşantının bu şekilde sürüp gitmesi onların şarâba tapmayı adet edinmesidir.[88] 

----------------

وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ {النحل/78}

“Va(A)llâhu ahracekum min butûni ummehâtikum lâ ta’lemûne şey-en vece’ale lekumu-ssem’a vel-ebsâra vel-af-idete le’allekum teşkurûn(e)” Allah, sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi. (16/78)

----------------

İnsanın bu âleme bir annenin karnından doğduğu zâhir âleme geldiği gibi, bir irfan ehlinin gönlünde bâtıni doğumunu gerçeleştirmelidir. Nusret Babam r.a. Ya bir gönü ola, ya da bir gönle gir” diye bizlere bu hakikati intikal etttirmiştir.

İşte nasıl ki bedemize Cenâb-ı Hakk duymamız için kulak, görmemiz için kulak ve bu beden makinesinin çalışması için bir kalp vermiş ise, Batin-i doğumdan sonra ma’nâ kulağını faaiyete geçirip Hakk’ı işitmeli, basar denilen Hakk’ı müşahede edebilmeli ve duyum ve müşahade ile fuad-gönlü hareket geçirerek bâtın âleminin düzen ve tezyini faaliyete geçirilmelidir. Cenâb-ı Hakk ben bunları verdim. Ey kulum sende besmele şifresi ile bunları faaliyete geçir diyor. (Murat Derûni) 

Ç.H.U. kardeşimizin bu âyet hakkında Terzi Baba (2) kitabında yapmış olduğu yorum şöyledir.

“Bizler daha evvel hiçbir şey bilmez iken ma’nevi anamız (üm) kaynağımız olan Terzi Baba bâtınından bizleri irfâniyet ve kemâlatıyla zuhura çıkarıp, kulaklarımızla hakikati duyan, gözlerimizle hakkı gören, kalplerimizle cehâlet zincirlerini kırarak, tefekkür eder hâle dönüştürdü.”[89]

----------------

أَلَمْ يَرَوْاْ إِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فِي جَوِّ السَّمَاء مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلاَّ اللّهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ {النحل/79}

“Elem yerav ilâ-ttayri musehharâtin fî cevvi-ssemâ-i mâ yumsikuhunne illa(A)llâh(u) inne fî zâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e) Gökyüzünde Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır. (16/79)

----------------

Kûr’ân-ı Kerîm’de bazı olaylar anlatılıyorken yeni yaşanmış gibi belirtilmekte ve okuyan kişiler-toplum muhatab alınarak “sizler bunu görmez misiniz? Gibi hitâplar olmaktadır. 

Bu âyet-i kerimede de aynı şekilde “E lem” yâni “Bakmazlar mı? “Görmzeler mi?” hitâbıyla, o hâdise sanki şu anda yaşanıyormuş gibi bizlere hitâp etmektedir. Efendimiz (s.a.v)’in şahsında her birerlerimize olan bu hitâp “Kullarım, gönül göğünde ve beden arzında kuşlar nasıl uçar görmez ler mi? İfadesi kullanılmaktadır.

Gönülde Nefesi Rahman-i kuşları hayat bulup uçmaktadır. (Murat Derûni) Ali İmran Sûresinde (49) (Ve Rasûlen ilâ beni isrâîle ennî kad ci'tüküm Bi Âyetin min Rabbiküm, ennî ahlüku leküm minet tıni kehey'etit tayri feenfühu fîhi feyekûnu tayran Bi iznillah* ve übriül ekmehe vel ebrasa ve uhyil mevta Bi iznillâh* ve ünebbiüküm Bi mâ te'külune ve mâ teddehırune fî buyutikum* inne fî zâlike le Âyeten leküm in küntüm mu'minîn;)

“Allah onu İsrailoğullarına (şöyle diyecek) bir peygamber olarak gönderir: "Şüphesiz ki ben size Rabbinizden bir Âyet (mucize, belge) getirdim: Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah'ın izniyle o, kuş olur; anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber veririm". Elbette bunda size şüphesiz bir Âyet vardır eğer imân edecek iseniz.” Beni İsrâîl’e peygamber olarak gönderilmesi demek, bu mertebe de belirli bir zümreye hitap ediyor demektir.

Nasıl ki Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ın tesviye edilmiş çamuruna “ve nefahtü fihi min rûhi” ile ruhundan nefhetti ise İsâ (a.s.) da da Cenâb-ı Hakk’ın zât-î zuhuru olduğundan o da nefhedince Allah’ın izni ile kuş canlandı. Burada her ne kadar görünürde olan İsâ (a.s.) ise de hakikatte orada Allah’ın zât-î zuhurundan başka bir zuhur yoktur. 

Dikkat edersek peygamber olarak İsâ (a.s.) ın bu bahsedilen mu’cizeleri, Hz. Râsûlüllah’ın (s.a.v.) ümmetinde kerâmetler olarak zuhura geliyor. Hz. Râsûlüllah (s.a.v) ise taa kıyamete kadar ölü gönülleri diriltmektedir.[90] 

Nefsi emmarenin bu yeryüzünde ve gök yüzünde bulunan kuşları nefsi emarenin sultasında kurtarıp özgür bıraabilmek için bir irfan ehlinin eğitiminden geçmek gereklidir. 

İrfan mektebi kitabımızdan Nefsi mutmainne bölümünden Bakara Sûresi 60. Âyetin işari yorumunu buraya almak faydalı olacaktır. 

(Ve iz kâle İbrâhimü rabb’i keyfe tühyilmevta, kâle evelem tü’min, kâle belâ ve lâkin liyetmeinne kalbi, kâle fehuz erbaeten minettayri fesurhünne iley- ke sümmec’al alâ külli cebelin min hünne cüz’en sümmed uhünne ye’tineke sagyen, vaglem ennellahe azîzün hakîmün.) Meâlen: Hani İbrâhim: “Rabb’im! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dediğinde, “inanmıyormusun?” deyince de, “hayır öyle değil, fakat kalbim iyice kansın- mutmein olsun” demişti: “Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra onları parçalayıp her dağın üzerine bir parça koy, sonra onları çağır; koşarak sana gelirler; o halde ALLAH’ın Azîz ve Hakîm olduğunu bil” demişti. 

Özet yorum: 

Mertebe-i İbrâhimiyye’nin, bir mertebesi olan Mutmeinnilik yani müşahedeli yaşantı, bu Âyet-i Kerime ile idraklerimize sunulmaktadır, yavaş, yavaş incelemeğe çalışalım. Bilindiği gibi Ulûl azm peygamberlerden olan İbrâhim (a.s.) mın hayatında bizler için birçok örnekler vardır. Bunlardan biri de (ba’sül ba’del mevt) öldükten sonra dirilmedir. Bu ise seyrü sülûk yolunda yaşanması gereken bir aşamadır. Burada ki; ölüm fena fillâh mertebesinde ki külli ölüm değil mahalli ölüm ve dirimdir. İbrâhim (a.s.) ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istediğini bildirmiştir. Bu hususta (Mutmain) olmaya çalışmakta idi, çünkü bu muhteşem hayatın başı ve sonu olan iki oluşum, diriliş ve ölüm, insânlığı, şuurlandığı ilk günlerden itibaren derinden ilgilendirmiştir. 

İbrâhim (a.s.) dahi bu hususta müşahedeli bilgiye ulaşmayı istiyordu. 

Bu isteği karşısında, Rabb’ı (inanmıyormusun?) o da evet inanıyorum, fakat kalbimin (Mutmein) yani bu hususta güvenle tatmin olmasını istiyorum demişti.

(Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır.) Tefsirlerdeki rivayetler bu kuşların, (tavus, horoz, karga, güvercin) olduğu yo- lund dır. Cenâb-ı Hakk’ın bu dört kuş-u tecrübe için belirtmesi tabii ki bir çok hikmete ba- ğlıdır. 

Bu kuşların üçü (Nefs-i Emmâre) yi biri ise (Nefs-i Levvâme) yi ifade etmekte- dir. 

Tavus; süs ve zineti, dünya ya bağlılığı, gösterişi. 

Horoz; gazab ve hücum kuvvetini. 

Karga; düşük adi tabiatı. 

Güvercin; heva ve hevesi, ifade etmektedir. 

İşte bu hadise kişilerde, genelde var olan bu tabiatların öldürülmesinin gerekliliğini açık olarak ifade etmektedir.

Mutmeinne mertebesine gelirken bu ahlâkların bir kısmının zaten geçilmiş olması gereken oluşumlardır, ancak bura da tekrarlanması gerçekten bu ahlâkların öldürülme hükmü ile mutlak mânâda kendi konturolünde olmasının gereğinin belirtilmesidir.

(Onları kendine alıştır.) Yani, onları eğit düşük ahlâklarını iyiye dönüştür, sana faydalı ve ehil olmalarını sağla, öyle bir itaat ehli olsunlar ki; (sonra onları parçala) dığın zaman sana hiç bir şekilde karşı gelmesinler. 

Tefsirler bu parçalanmayı genelde, şöyle anlatırlar.

“İbrâhim (a.s.) o kuşları aldı, kafalarını koparıp yanında alıkoydu ve bedenlerini parça, parça ayırıp bir birleriyle karıştırdı, dörde bölüp dört dağın başına koydu.” Tekrar; tefekkür yoluyla özet olarak hadiseyi incelemeye devam edelim. 

Yukarıda belirtildiği üzere, dört kuştan ikisi, karga ve güvercin, gök ehli, tâvus ve horoz, ise kanatları olduğu halde yer ehlidirler. Arada sırada uçuş yapsalarda kısa süreli olur. 

Bu dört kuşun hayvani ahlâkları bizlere bu yönlerden gelmektedir.

Karga; karanlığı, nefsi Emmâre’nin kurduğu pusuları, belirsizliği, acaba’ları, adi düşük tabiat lı işleri ve daha benzeri birçok şeyleri. 

Güvercin; heva ve hevesi, Hakk’a dayanmayan ne türlü bilgi, oluşum, yaşam ve muhabbet var ise hepsini ifade etmektedir, bunlar bize havadan yani, heva’mızdan gelmektedir ki; hepsine birden hevaiyyat veya evhamlar denir. Bunların hepsi de karanlık ve belirsizliktir, insanın yalnız başına savaşabileceği şeyler değildir, bu hallerle yaşayan insanlar ömürlerini heva ile heba etmiş olurlar. 

Tavus; süsü, süslenmeyi, dünya ya bağlılığı, nefsi benliğin en şiddetli şekliyle yaşanmasını, önder olup yönetme arzusunu, her kesten üstün görünme çabasını ve benzeri birçok şeyleri ifade etmektedir. 

Horoz; hakkında bilindiği gibi, bir söz, darb-ı mesel, vardır, deniliyor ya, (her horoz kendi çöplüğünde öter) işte meşhur olduğu mahâl–yer çöplüktür ve burası nefs-i Emmâre’nin çöplüğüdür. Kendine göre değerli gibi olan bu çöplük onda çöplük ahlâkını da oluşturur. 

Eğer horoz ahlâkı, kişinin beden çöplüğünde hâkim duruma geçerse, orada ötme- ğe ve orasının hakimi olmaya çalışır, böylece kişinin belirgin ahlâkı farkına dahi varmadan o ahlâkın özellikleri ile yaşamını sürdürür hale gelir. 

Böylece kişi tevhid eğitimi alamassa, iki yönden gökten, yani heva’dan, yerden, yani nefs-i Emm­âre’ den aldığı yanlış kıstaslarla yanlış hesaplar yaparak ömrünü, yani vaktini yanlış yerlerde ve yanlış işlerde sonu hüsran olacak bir biçimde geçirmiş olur.

Hayat sahibi olan her bir birey olan bizlerin bu çok hassas meselelerin özüne vaktiyle eğilebilmemiz her birerlerimizin lehine olacağı aşikârdır. 

(Sonra onları parçala.) Eğer onların ahlâklarının üstümüzden gitmesini arzu ediyorsak Âyette belirtilen emre uyarak evvelâ onları parçalara bölmemiz gerekmektedir, yani onları olduğu gibibütün bırakmayıp ufaltmamız gerekecektir ki; faaliyetleri de küçülsün ve mücadelesi kolaylaşsın.

O hayvanların parçalanmış karışık fakat toplu olan uzuvlarını kendi adetleri üzere dörde böl ve onları (her dağın üzerine bir parça koy.) yani dört dağın üstüne dört parça koy. Bu dağlar kişinin varlığında mevcud (anâsır-ı erbaa) “dört ana unsur” yani dört ana madde dir ki; bunlar da, toprak, su, ateş, hava, dır. 

Bu unsurların lâtif ve kesif olmak üzere iki özellikleri vardır, lâtif taraflarıyla Hakk’a kesif taraflarıyla da nefs-e hizmet ederler.

Bu dört ana unsurun, dağ’ın her birerlerinin üzerine dört kuşun karıştırılmış dört kısmının konması bu kuşların bütün ahlâklarının dört unsur ile de eşit olarak imtizac etmesi yani mizaçlarının-ahlâklarının hepsinin-hepsinde dengeli ve itidâl üzere olacak şekkilde bulunması içindir ki; her yönden yapılabilecek terbiye ile terbiye edilebilsinler.

İşte bu oluş kişinin bu ahlâklarına hâkim olduğunu ancak bu hâkimiyetinin bir eğitim neticesinde gelişebileceğini bildirmektedir. 

(Sonra onları çağır.) Eğiticisi tarafından güzel eğitilmiş olan hayvanlar çağırıldıkları zaman hemen gelirler. Onların da asılları bize dayandığından ve başları, yani a’yan-ı sabiteleri–programları bizim cebimizde-bünyemizde olduğundan, biz onların âmiri ve var edicileri olduğumuzdan bizim emrimize uymak zorundadırlar. 

 (Koşarak sana gelirler.) Eğitim gereği parçalanmış olan o duygular asıllarına bağlı olduklarından bulundukları anasır tepelerinden çağrılınca merkeze doğru (sâ’y) ederek-koşarak-sevinerek gelirler ki; tekrar eski ferdî varlıklarına kavuşsunlar. 

Ancak artık onlar giden kuşlar değil onların bedelleri ve yeni bir inşa ile oluşan sadece Rahmâni tarafları faaliyyet sahasında gözükecek varlıklar olacaklar dır.

Böylece iki yönden, bundan sonra, yerden ve gökten gelebilecek tehlikeleri haber vererek Hakk yolcusunun en büyük yardımcıları olacaklardır. 

Tavus; kanatlarını ve kuyruğunu açtığında güzelliğinin en kemâlli hâline ulaştığı gibi Hakk yolcusu sâlik de kendi rahmet kanatlarını açtığında öyle bir güzelliğe ulaşıp çevresinde olanları da kanatlarının altında koruması bu güzelliğin oluşmasına sebeb olacaktır.

Horoz; müezzinliğe başlayıp davetçi olacak ve böylece kendinde bulunan erliği erginliği ile çoğalmaya sebeb olacaktır. 

Karga; karanlık yerlerde yapılan fitneleri ve düşmanlıkları onlar farkında olmadan kara renginden istifade ederek aralarına girip o fitnelerden haber vermesi ve hava değişikliklerinden de haber vermesi bizleri tehlikelerden korumağa sebeb olacaktır.

Güvercin; ise, Hakk yolcusu sâlikin gök ve gönül habercisi olacaktır. 

Nefs-i Emmâre hükmünde birçok hayvan görünümünde olan Cenâb-ı Hakk’ın (Hay) esmâsının zuhur mahalli o varlıklar, Rahmâni mânâda kullanıldığı zaman insân oğluna ne derece faydalı olduğu Kûr’ân-ı Keriym de küçük hikâyeler halinde bildiril- miştir.

İşte bunların dördü, tavus, horoz, karga, güvercin, dir. İbrâhim (a.s.) ile birlikte ifade edilmişlerdir. Bu sûretlerde var olan Hay esmâsının zuhurları bu mertebede gerçek değerlerine irfaniyetle ulaşmaktadırlar. Aksi halde o zuhurlar hep töhmet altında kalıp kötü örnekler olarak değerlendirilmektedirler ki; çok yanlış ve haksız bir uygulamadır.

Nûh (a.s.) epey zaman sularda dolaştıktan sonra güvercin’ i göndererek suların halinden haber almak istedi güvercin de bir zeytin dalı ile döndü. Böylece suların çekilmekte olduğu anlaşıldı. 

Cenâb-ı Hakk. Mûsâ (a.s.) ma “asânı yere bırak” dediğinde, asâ-değnek, bir yılan olarak müneccimlerin ürettikleri bütün araçlarını yuttu gitti. 

Yunus balığı yunus (a.s.) mı bir müddet kendi evinde misafir etti. 

Süleyman (a.s.) mın hüd hüd kuşu ona bilmediği haberleri getirdi. 

Ashâb-ı Kehf’in köpeği onların nöbetçisi-bekçisi oldu. 

Salih (a.s.) mın nakata-devesi taştan çıkarak onun mucizesi oldu. 

Ve âlemlerin sultânı ile dostuna nöbetçilik yapan güvercin ile örümceğin ne hikmetli bir iş yaptıkları ortadadır. 

Güvercin’in özelliklerine daha evvelce kısaca değinmiştik, burada ise örümceği anlamağa çalışalım. Bilindiği gibi örümcek, sinsiliği, ağa düşürmeyi, avcılığı, ifade etmektedir. Ördüğü ağa düşen avlarını sinsice avlar yapmış olduğu, örmüş olduğu ağlar, kendi cüssesine göre çok kuvvetli bir örgü ipine sahiptir. 

Sevr mağarasında içeride iki mübarek kişi onları avlamaya gelen, dışarıda bir gurup ihtiraslı kişiler. İzci, aradıklarının sürdürdükleri izlerden mağara içerisinde olacaklarını kesin olarak söylemekte, fakat etrafındakiler sahnede gördüklerini beşeri bir anlayışla değerlendirdiklerinden gerçeğe ulaşamamaktalar. 

İşte o anda onlara güvercin kendi nefs-i anlayışları üzere hayal ve vehim ile göründü, onlar da hayal ve vehim ile kıyas ettilerinden içeride kimsenin olamıyacağına ka-naat getirdiler. Çünkü güvercin yuvasında yumurtaların üstünde oturuyor idi. 

Eğer buraya birileri girmiş olsaydı, güvercinin korkudan uçup giderek orada olmaması gerekecekti. Halbuki güvercin hiç korkmamış ve rahatsız olmamış idi ki, yerinde duruyordu. 

Ve örümcek; onlara zihnen öyle bir oyun oynadı ki; içeridekilere en yakın oldukları bir zamanda onları-dışardakileri oradan kendi düşünce ve istekleriyle uzaklaştırdı.

Örümcek onlara öyle kuvvetli hayal ve vehim ağı ördü ki; o ağı aşıp içeriye ulaşmaları hiç mümkün olmadı. 

Bu iki küçük (Hay) vanın-yaşayan varlığın karakteristik ahlâk ve zanları onların o anda bütün benliğini sararak orada oluşan manzaraya hayal ve vehimlerinin kendilerine verdiği hayali kıstas-ölçümlerle içeri de kimsenin olamıyacağına dair oldu. Çünkü içeriye girilmiş olsaydı bu örümcek ağı da mağara ağzında olmaz idi. Diye, düşündüler.

Eğer onlar bu vehmi kıstası yapmayıp, izci nin tecrübeli sözlerini az bir mantıkla dinlemiş olsalardı, içeriye eğilip bakarlar ve içerdekilerini görürler idi.

İşte eğitimin varlıklar üzerindeki açık durumu böylece ortaya çıkmış olmaktadır.

Daha evvelce Nefs-i Emmâre hükmüyle faaliyyet gösteren bu duygular eğitildiğinde, kişiye–sahibine ne derece faydalı olduğu açık olarak görülmektedir. 

 “Bu tür hikmetlerle:” 

 (O halde Allah’ın azîz ve hakîm olduğunu bil) demişti. 

Allah’ın azîz izzet sahibi, hakîm hikmet sahibi, “her şeyi yerli yerinde yapan” olduğunu bil diyerek, böylece bazı şeyleri bildirmek istemişti. 

Bu hadise İbrâhim (a.s.) mın şahsında onun hayatından bir bölüm olarak bizlere sunulmuştur. 

İbrâhim (a.s.) (İSR’) in yani “gece yolculuğu” nun–seyr-ü sülûk’un çok mühim makamlarından biridir. Onun bir kendine ait yaptığı seyr-ü sülûku vardır, hem de ondabaşkalarına örnek birçok mertebenin yaşantısı da vardır. Bu hadise ise onun mutmein’ nilik mertebesine ulaşınca Rabb’ından istediği bir talebidir ve ondan da biz lere birer armağan tecrübe ve yol göstermedir. 

Kâ’be-i muazzama da ki ayak izi de onun takib edilmesinin gereğidir. Ancak o ayak izini takib ederek, Hakk’a ulaşmanın mümkün olabileceği açık olarak ifade edilmektedir.

Bu ulaşılan “Mutmeinne”lik, dördüncü mertebe ilk huzur bulunan, belirli denge sağlanan bir mertebedir. Ancak her mertebenin kendi içinde kendine ait ayrı ayrı Mutmeinne’lik hali vardır. 

Eskiden dergâhlarda sâlik bu mertebeye ulaşınca başına “arakiye” ismi verilen “fes“ benzeri, krem renkli bir başlık giydirilerek ödüllendirilir idi.[91] 

----------------

وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّن بُيُوتِكُمْ سَكَنًا وَجَعَلَ لَكُم مِّن جُلُودِ الأَنْعَامِ بُيُوتًا تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ إِقَامَتِكُمْ وَمِنْ أَصْوَافِهَا وَأَوْبَارِهَا وَأَشْعَارِهَا أَثَاثًا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ {النحل/80}

“Va(A)llâhu ce’ale lekum min buyûtikum sekenen vece’ale lekum min culûdi-l-en’âmi buyûten testahiffûnehâ yevme za’nikum veyevme ikâmetikum vemin asvâfihâ veevbârihâ veeş’ârihâ esâsen vemetâ’an ilâ hîn(in)” Allah, size evlerinizi huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek göç gününüzde, gerek ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler; onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar yararlanacağınız ev eşyası ve geçimlikler meydana getirdi. (16/80)

----------------

Nasıl ki bizlerin oturduğumuz evlerimiz bu madde bedenimizin oturup dinlendiği huzur bulduğu yerdir. Afakta olan dış etmenlerde celâl ve cemâl tecellileri karışık olduğu için çeşitli olaylara maruz kalabilmekte evlerimize döndüğümüz zaman bunların etkisinde çıkmaktayız.

Aslında bizlerin düşünce, idrak ve tefekkür olarak oturduğumuz yer kendi bedenlerimizdir. Dış âlemde celâl ve cemâl tecelliler karışık olduğu için birlik olmaz, birlik ve huzur bulunacak ve Hakk ile oturulacak yer kişinin kendi bedenidir.

Bir irfan ehlinin yanına gelen biri yalnız mı? Oturuyorsun diye sorduğunda, sen geldin yalnız kaldım demiş. Afakta bu zuhur yanına geldiği için iç (enfüs) âleminde bulunan Hakk’ın gittiği ve yalnız kaldığını ifade etmek istediği anlaşılmaktadır.

Hayvan’lar bizlerin gıda ve yiyecek olarak faydalandığımız varlıklardır. Aslında bu Hakk’ın kıymetli varlıkları “Hayy an” Anda yaşayanlardır. Tarikat ve Esmâ mertebesini ifade etmektedir. Kim gerçekten “Hayy an” elbisesini giyiyorsa Esmâ- İlahiyyi kendi varlığına giyinmiştir.

Bu bedenimizin enfüs âleminin eşyaları hayal ve vehimden olursa yani düşünceleri bu yönde olursa kişiye fayda sağlamaz. Ancak hakk’ani zikir, düşünce ve tefekkkür ile eşyanın hakikati “Nûr” ile döşenmiş bir enfüsü âlem bizleri faydalandırır. Hayali ve vehimi bir de nasıl perili üç harfli denilen içleri dökük, “kuş uçmaz kervan geçmez” bir izbelikten öteye geçmez. (Murat Derûni) 

----------------

وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّمَّا خَلَقَ ظِلاَلاً وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ الْجِبَالِ أَكْنَانًا وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ وَسَرَابِيلَ تَقِيكُم بَأْسَكُمْ كَذَلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ {النحل/81}

 “Va(A)llâhu ce’ale lekum mimmâ haleka zilâlen vece’ale lekum mine-lcibâli eknânen vece’ale lekum serâbîle takîkumu-lharra veserâbîle takîkum be/sekum kezâlike yutimmu ni’metehu ‘aleykum le’allekum tuslimûn(e)” Allah, halk ettiklerinden sizin için gölgeler yaptı ve dağlarda da sizin için barınaklar var etti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar verdi. Böylece Allah, müslüman olasınız diye üzerinizde olan nimetini tamamlıyor.

----------------

Ağaçlar bizlerin gölgelenmesi için var edilmişlerdir. Fikir ve düşüncelerimiz bizlerinde gölgelendiğimiz ağaçlarımızdır. Eğer bu düşünceler hayali ve vehimi ise nefsi emmare kaynaklı düşünceler, hakikat üzerine fikir ve düşünceler ise rahmani düşüncelerdir. 

Esmâ-i ilahiyye, nefsi emmare üzerine değilde yerli yerince kullanıldığında bizlerin elbisesi olmakta ve cehennem azabı ve ateşinden korumaktadır. Bu hayal elbisesini nefsi emmare istikametinde kullanıldığı zaman bu sıcaklık bedenide sarmaktadır. Yapılan zikirler bir zırh olmakta nefsi emmare ve avanesi bu zırhı delip gönül âlemine ulaşma imkanı bulamaktadır. (Murat Derûni) Kehf sûresinde bulunan Zülkarneyn, Yecüc ve Mecüc bu konuyu anlamamızda bizlere yardımcı olacaktır. 

----------------

حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْماً لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلاً

93-) Hatta iza belağa beynes seddeyni vecede min dunihima kavmen la yekâdune yefkahune kavla;

* İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.

Bizim yeryüzümüz olan kendi varlığımızda dağlarda bir tanesi nefsi levvâme dağı diğeri mülhime dağıdır ve ikisinin arasında da nefsi emmâre kavmi bulunmaktadır.

قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجاً عَلَى أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدّاً

94-) Kalu ya Zelkarneyni inne ye'cuce ve me'cuce müfsidune fiyl Ardı fehel nec'alü leke harcen alâ en tec'ale beynena ve beynehüm sedda;

* Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?” Zülkarkeyn’ni o mertebenin komutanı yani aklı olarak, içerdekileride Esmâ-i İlâhiyeden bazı isimler olarak düşündüğümüzde.

قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْماً

95-) Kale ma mekkenniy fiyhi Rabbiy hayrun feeıynuniy Bi kuvvetin ec'al beyneküm ve beynehüm radma;

* Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.

Aklı temsil eden Zülkarkeyn’de onlara “kendi oluşumunuz gereği olan İlâh-î mânâda ki, gücünüzle bana yardım edin” diyor, çünkü bu Esmâ-i İlâhiyyelerin nefsi mânâda bir de hayali tarafları var.

آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَاراً قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراً

96-) Atuniy züberel hadiyd hatta iza sava beynes sadefeyni kalenfühu hatta iza cealehu naren kale atuniy üfriğ aleyhi kıtra;

“Bana (yeterince) demir madeni getirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi.

Körük, nefesi ifade etmektedir, yani “Hu” zikrini çekin diyor. Onun ateşiyle demir gibi olan nefislerinizdeki kabalıklar erimeye başlasın ve zikir ile o demirler kor haline gelince, hayal ve vehmin geçiş yeri olan emmâre, levvâme dağının arasına mutmainne bakırlarını döktüğümüz zaman nefsi emmâre dışarıda kalıyor ve artık beden sahasına girip zarar veremiyor.[92]

----------------

فَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ الْمُبِينُ {النحل/82}

“Fe-in tevellev fe-innemâ ‘aleyke-lbelâġu-lmubîn(u)” Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen açık bir tebliğden ibarettir. (16/82)

----------------

Efendimiz (s.a.v.) in nezninde biz inananlara olan bu hitabta, bu hakikatlere yüzlerini çevirenler, hakikatlerini çevirerek, nefsi emmarelerini dönerlerse de sadece bu hakikatleri açıklamaktadır. Yakınımız dahi olsada illa buna inanacaksın diye kimseyi zorlamak yoktur. Açıkla ve gerisini Hakk’a havale et! Bu insanların anlayacağı seviyede olmalıdır. (Murat Derûni)

----------------

يَعْرِفُونَ نِعْمَتَ اللّهِ ثُمَّ يُنكِرُونَهَا وَأَكْثَرُهُمُ الْكَافِرُونَ {النحل/83}

“Ya’rifûne ni’meta(A)llâhi sümme yunkirûnehâ veekseruhumu-lkâfirûn(e)” Onlar, Allah’ın nimetini bilirler, sonra da inkâr ederler. Onların çoğu kâfirlerdir. (16/83)

----------------

“Ya’rifûne ni’meta(A)llâhi” Allah’ın nimetine ariftirler… İrfan ehli bu âlemde her ne var ise Allah’ın nimetinden başa bir şey olmadığını bilir. İster celâli, ister cemâli olsun… 

Ehlullah, “Kahrın da hoş, lutfun da hoş”, diyerek bu hakikati bizlere birldirmiş ve hayrihi ve hayrihi minenellahi teala olarak görmüşlerdir.

Tevhid akideside bu nimete arif olmaktan geçmektedir. Yoksa yakınmalar nefsi emmarenin, yakınmasından başka bir şey değildir. (Murat Derûni) Fusûsül Hikem Mukaddime bölümünde;

Benî Âdem türünün hálk edilişi ne sûretle olursa olsun Allah Zü‟l-Celâl‟in varlığını ve meleklerinin varlığını ve resûllerini ve kitaplarını ve âhiret gününü ve kazâ ve kaderi ve ölümden sonra tekrar dirilmeyi inkâra sebep olamaz. Tabîat kitâbını tetkîk ile meşgûl olup da bunları inkâr edenler, tetkîk ettikleri şeyin sonuçlarını idrâk edemeyen ve sadece bir noktaya konsantre olmaları sebebiyle bilginin tamamını ihâta edemeyen sınırlı düşünce ve noksan isti‟dâdlı kimselerdir. “Ya‟rifûne ni‟metellâhî sümme yünkirûnehâ ve ekseruhumül kâfirûn” ya‟nî “Onlar, Allah‟ın nimetini biliyorlar, sonra onu inkâr ediyorlar. Ve onların çoğu kâfirdirler” (Nahl, 16/83).[93]

----------------

وَيَوْمَ نَبْعَثُ مِن كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا ثُمَّ لاَ يُؤْذَنُ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ وَلاَ هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ {النحل/84}

 “Veyevme neb’asu min kulli ummetin şehîden sümme lâ yu/zenu lillezîne keferû velâ hum yusta’tebûn(e)” Kıyamet günü her ümmetten bir şahit göndereceğiz; sonra inkâr edenlere ne (özür dilemeleri için) izin verilecek, ne de Allah’ın rızasını kazandıracak amelleri işleme istekleri kabul edilecek. (16/84)

----------------

Her ümmetin şahidi yine onlara gönderilen peygamberleridir. “Gerçekten İbrâhim başlı başına bir ümmetti.” (2/128) Ümmet-i Muhammed de son ümmet olduğu için daha önce gelen peygamber hazeratının ümmetine şahid olacaktır. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakkında;

Cânın cânı candan ayak çektiği vakit, cân öyle olur ki, cansız ten bil!

Sâlikin cânına kuvvet vermek i’tibâriyle cânın câm olan insân-ı kâmil, sâlikin terbiye-i rûhundan yüz çevirdiği vakit, cansız bir ceset nasıl bî-revnak olursa, o sâlikin rûhu dahi öylece bî-revnak olur ve onda bilkuvve mündemiç olan kemâlât zuhûra gelmez. Binâenaleyh insân-ı kâmile karşı kendini müstağni bilme ve onun huzûrunda enâniyyetini kınp mütezellil ol! Zîrâ yevm-i kıyâmette o seni terbiye eden kâmil senin şâfi’in ve şâhidin olacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: (Nahl, 16/84) “Yevm-i kıyâmette her ümmetten şâhid getiririz.”

O cihetten başı zemîn üzerine koyarım; tâ ki yevm-i dînde benim şâhidim olsun.

“Dîn” inkıyâd ve cezâ ve âdet ma’nâlarına gelir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu üç ma’nâyı Fusûsu ’l-Hikem’de, Fass-ı Ya’kübfde îzâh buyururlar. “Yevm-i dîn” yevm-i cezâ demek olur ki, “yevm-i kıyamet” murâd olunur. Zîrâ yevm-i kıyâmet Hak Teâlâ hazretlerinin Hakem ve Adi ism-i şerifleriyle olan tecellîsidir ve bu isimler a’mâl-i ibâdm muvâzenesini ve beyyine ve şühûda müsteniden hüküm i’tâsını îcâb eder. Bu ma’nâya binâen Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfde yeryüzü üzerinde vâki’ olan secdenin sırrını beyân bu-yururlar.

Çevm-i dîn ki, bir sarsılış sarsılır; bu yeryüzü hallerin şâh idi olur.

Yevm-i cezâda arz bir sarsılış sarsılır ve bu sarsılış içinde ahvâl-i beşerin şâhidi olur. Bu beyt-i şerîfde (Zilzâl, 99/1-5) “Vaktâki arz bir sarsılış sarsılır ve arz eşkâlini dışanya çıkanr ve beşer arza ne oldu, der. Rabb’in arza vahyetmesiyle işte bu günde haberleri söyler” âyât-ı kerîmesine işâret buyrulur.

Ni’metullâh Nahcivânî hazretleri bu sûre-i şerîfenin tefsirinde şöyle buyurur, “Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet eder ki: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz “Yevm-i kıyâmette her ümmetten şâhid getiririz.” âyet-i kerîmesi hakkında buyurdular ki: “Arzın ihbâr ettiği şey nedir bilir misiniz?” Allah Teâlâ ve Resûlü bilir dedik. Buyurdular ki: “Onun haberleri kendi üstünde her bir abdin ve ümmetin işledikleri şeye şehâdetidir; ya’nî benim üzerimde şu günde şunu ve şunu işlediler; işte arzın haberleri budur.” Bu hadîs-i şerîfden anlaşılır ki, arz kendi üzerinde secde eden kulların secdelerine de şehâdet eder.[94]

----------------

وَإِذَا رَأى الَّذِينَ ظَلَمُواْ الْعَذَابَ فَلاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمْ وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ {النحل/85}

“Ve-izâ raâ-llezîne zâlemû-l’azâbe felâ yuhaffefu ‘anhum velâ hum yunzarûn(e)”

O zalimler, azabı gördükleri zaman artık onlardan azap hafifletilmez ve kendilerine mühlet de verilmez. (16/85)

----------------

وَإِذَا رَأى الَّذِينَ أَشْرَكُواْ شُرَكَاءهُمْ قَالُواْ رَبَّنَا هَؤُلاء شُرَكَآؤُنَا الَّذِينَ كُنَّا نَدْعُوْ مِن دُونِكَ فَألْقَوْا إِلَيْهِمُ الْقَوْلَ إِنَّكُمْ لَكَاذِبُونَ {النحل/86}

 “Ve-izâ raâ-llezîne eşrakû şurakâehum kâlû rabbenâ hâulâ-i şurakâunâ-llezîne kunnâ ned’û min dûnik(e) feelkav ileyhimu-lkavle innekum lekâzibûn(e)” Allah’a ortak koşanlar, ortaklarını gördüklerinde diyecekler ki: “Rabbimiz! Bunlar, seni bırakıp kendilerine tapmış olduğumuz ortaklarımızdır.” Koştukları ortaklar da onlara: “Siz elbette yalancılarsınız” diye laf atacaklar. (16/86)

----------------

Cenâb-ı Allah mahşer günü cennetliklere ben sizin alâ rabbinizim deyince onu tanıyanlar arifler secde ederek tasdik edecek, tanımayanlar ise secde etmeyerek tasdik etmeyeceklerdir. Bu hal üç kere devam ettiten sonra tanımayanlara Allah c.c. ile aranızda bir iz, alamet var mıydı? Diye sorunca evet diye cevap vereceklerdir. Ve onların tanıdğı, bildiği şekilde tecelli edince evet sen bizim rabbimizsin diye secde edeceklerdir. Burada gaflet üzere bir ikili kul ve rab anlayışıda olsada cenâbı hakk hayali rab anlayışını kabul etmektedir.

Ama iş şirk, ortak koşma, ayrı ayrı ilahlar anlayış ve yaşantısına gelince kendileride bunu ikrar ederek, bunlar seni bırakarak taptığımız ortaklarıdır. Diyerek sen bir yana, bunlar bir yana diyeceklerdir.

Koştukları ortaklarda verilen izinle dile gelip siz yalancılarsınız. Bizler dünya hayatında elbet konuşamıyor, hareket edemiyorduk. Ama Cenâb-ı Allah’ın kendi hakikati bizlerde gizli idi. Ama siz gafilliğinizden ve nefsi emmarenin inadından bunu kabul etmeyen yalancılardandır… (Murat Derûni) 

----------------

وَأَلْقَوْاْ إِلَى اللّهِ يَوْمَئِذٍ السَّلَمَ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ {النحل/87}

“Veelkav ila(A)llâhi yevme-izin(i)sselem(e) vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)” Onlar o gün Allah’a teslim olurlar ve uydurdukları şeyler de onları yüzüstü bırakıp kaybolur. (16/87)

----------------

Ancak izin verilen gün teslim olurlar… “İrfan cennetine girmezse uşak yarınki huri, gılmanı neylesin” demişlerdir.

Cami ve Selâm esması insanın esmâlarındandır. Eğer bugünden Allah’ın cemi camii esmâ ve sıfâtlarını ile kendini ve cenâb-ı Hakk’ın varlığı ve birliği tanınırsa Cennet-i irfana dahil olup Selâm ismini mazharı olan hakiki insan olunur.

Ama bu zaruri ölüm ile olursa ve teslim-islâm olunmamışsa; nasıl suçlular teslim olup suçlaranı kabul ederler veya suçları tesbit edilip dünya hapisanesine gönderilirse, ahret suçlularının gönderileceği yerde kendi nefsi emmare mapushanelerini vucud bulmuş hali olacaktır. (Murat Derûni)

----------------

الَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُواْ يُفْسِدُونَ {النحل/88}

 “Ellezîne keferû vesaddû ‘an sebîli(A)llâhi zidnâhum ‘azâben fevka-l’azâbi bimâ kânû yufsidûn(e)” İnkâr eden ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyanların, yapmakta oldukları bozgunculuklarına karşılık azaplarının üstüne azap ekleriz. (16/88)

----------------

İşte bu mapushanede azap üstüne azap ekleriz dendiği gibi hapishanede nasıl tecrit edilir, mahkumlara çeşitli haller, hadler uygulanır… Allah cc. hakikat düzenine arşı çıkıp düzeni bozanlara da azap ekleneceği ifade edilmektedir. (Murat Derûni)

----------------

وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا عَلَيْهِم مِّنْ أَنفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَهِيدًا عَلَى هَؤُلاء وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِّكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ {النحل/89}

“Veyevme neb’aśu fî kulli ummetin şehîden ‘aleyhim min enfusihim veci/nâ bike şehîden ‘alâ hâulâ-/(i) venezzelnâ ‘aleyke-lkitâbe tibyânen likulli şey-in vehuden verahmeten vebuşrâ lilmuslimîn(e)”

(Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün. Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik. (16/89)

----------------

Her peygamber kendi ümmetlerine şahit, Efendimiz (s.a.v.) ise tüm ümmertlerim üzerlerine-halleri ve yaşantılarına sahiptir. Efendimiz (s.a.v.) nezdinde ümmetide diğer ümmetler üzerine şahit olacaklarır. 

Yine efendimiz (s.a.v.) nezdinde biz inananlara kitabın indirildiği ifade etmetedir. Her kim Hakk’ın kitabını okuyorsa bu ma’nâlar tekar tekrar gönüllere inmektedir.

“Enzelna” Biz indirdik kısmı ile âyetin bu bölümü zâtidir. 

Beyan eden olarak indirilmiştir. Neyi açıklamaktadır. Allah’ı-Uluhiyeti, Hakk-ı Vahidiyet ve Rahmâniyeti- Rabçayı- Rububiyeti, Ef’âl âleminin Hakk’ın kitabının mertebeleri olduğunu açıklamaktadır.

Bu kitap doğru yolu gösterici bir hidayet kaynağıdır. Nefis tezkiyesi ile sırat-ı müstakime tevhid eğitimi ile sıratullaha ulaştırır. 

İnannan, inanmayalara rahmettir. İnanmayanları ümmet-i icabet olarak davet etmesi rahmettir. İnananlara ise mağfiret kaynağı olarak rahim dir. 

Müslüman-teslim olanlara müjde olarak iman edip ve hakikate, ikâna erip selâm isminin mazharı olmak için indirilmiştir. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَن الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ {النحل/90}

“İnna(A)llâhe ye/muru bil’adli vel-ihsâni ve-îtâ-i zî-lkurbâ veyenhâ ‘ani-lfahşâ-i velmunkeri velbaġy(i) ya’izukum le’allekum tezekkerûn(e)” Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. (16/90)

----------------

Her Cum’a namazının farzı öncesi bu âyeti kerime imam efendi tarafından hutbenin sonunda okunmaktadır. Cami ve Cum’a da okunduğuna istinaden bu müşahade ile Cem’ül Cem mertebesinden bizlere bir emr ve hatırlatma olduğu anlaşılmaktadır. Her Cum’a her cem günü bizlere bu emir ve öğütlerini terkar tekrar hatırlatmaktadır.

Hakikaten Allah emr eder. Yani sıra ile bildirdiği Adaletli olmak – Adalet ile birlikte olmak, İhsan etmek ve yakınlara ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Emr nedir? Yapılması farz hükmünde olandır. Sırası ile bunları anlamaya çalışalım. (Murat Derûni) Allah c.c. Adalet ile birlikte olmayı emr ediyor. 

“ADİL” sözlük anlamı; Her şeyi layık olduğu yere yerleştirmek, hakkı yerine koymaktır ki, azgınlığın, başka bir ifade ile haksızlık ve zulmün zıddıdır. Adalet, insaf ve haklılık ve doğruluk mânâlarını kapsayan bir denkleştirmedir ki, terazinin dili gibi aşırılık ve ihmalkarlık arasında bir birleştirme noktası ve istikamet olarak iki tarafında denklik denilen bir denkleşme mânâsına gelir. Ve bundan dolayı adalete ve adalet düsturlarına mizan da denilir.[95]

İz-Efendi Babam Mülk sûresi 3. Âyet-i yorumunda Terazi hakkında şöyle diyor.

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ {الملك/3}

elleziy haleka seb’a semavatın tıbakan “semavatı yedi kat olarak halk eden elleziy/o zattır”

“Gökleri yedi kat üzere halk eden O’dur” diye âyette belirtilen zâhir gökyüzüdür. 

“Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan bâtın gökyüzüdür. 

Zâhir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır. 

Bunlar yedi nefis mertebeleridir. 

Birinci tabaka “Nefs-i Emmare”dir. 

Diğerleri; “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiye, safiye” diye isim alırlar. 

Gerçek bir eğitim ile bu mertebeler aşılır. İnsan hakiki benliğini ve kimliğini böylece tanımağa başlar. 

Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur. 

Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur.[96]

“Bi’l Adl” Adaleti emreder denmiyor. “Bi” ile, birlikte olmayı “El Adl” yani Allah’ın Adl esması ile birlikte olmayı hareket etmeyi emr ediyor. “Lam-ı Cim” yok diyor. Uluhiyet mertebesinin bu emri ile her mertebenin hakkının yerli yerince vermeyi emr eder diyor.

Adl sayısal değeri;

“Ayın: 70” “Dal: 4” “Lam: 30” dır.

70+4+30: 104 dür. Aradan 0 kaldırırsak 14 dür.

104 kitap veya 104. Kitap Kûr’ân-ı Kerimdir.

14 ise Nur-u Muhammedi, tüm mertebeleri kapsayan mertebedir.

Ayın; Göz, Müşahade, Dal; Delil-i ilahiyye ve dört mertebe, Lam ise Uluhiyettir.

Zâtın tüm mertebeleri olan delili ilâhiyyeyi müşahade etmek “adl” dir. 

Öncelikle bizleri var eden Hakk’a karşı adil olarak hayali ve vehimi varlığımızı ifna ederek. Kendi beden arzımız ve gönlümüzde adalete tesis etmemiz gerekir. Daha sonra da âlemin varlığının ve gaybının Hakk’ın hakikatinden başka bir şey olmadığını idrak ederek Hakk’a karşı adil olmamız gerekir. (Murat Derûni) Allah c.c. İhsan-ı emr eder… 

Makam-ı İbrâhîm'in ileri safhalarına gelindiğinde ise Cenâb-ı Hak bu defa kullarına "Belâ men esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün" (Sure 2 Ayet 112) yani, « iyi bilin ki kim vechini ALLAH'a teslim ederse ona ihsan olunur,” diye hitabetmektedir. Burada "vechini" ifadesi yüzünü, al­nını, kaşını, gözünü v.s. gibi dar ma’nâ sıyla yorumlanırsa çok sathi kalınmış olur. Oysa ki, vecih kelimesinin başka anlamları da vardır. Yani kişi, Hakk'a sadece bedeni ve uzuvlarıyla değil; bilgisiyle, ruhuyla, özüyle, nefsiyle hep­siyle birlikte yönelmeli ve tüm varlığını O'na teslim etme­lidir. işte bu kimseye "muhsin" denilir ki "ihsânı alan" "ih­sân edilen" anlamını taşır.

İslâm, îmân, ihsân, ve îkân, derken Marifetullah, yani Allah bilgisinin ve müşahedesi­nin, peygamber bilgisinin hakikat-i Muhammedî bilgisi­nin, özü bu "ihsân" kelimesinde yatmaktadır. Bu durum­da vechini Hakk'a teslim eden kişiye "muhsin" dendiğine göre, o kişiye ihsân olunmuş demektir. Olaya tersinden yaklaşıldığında, eğer bir kimse muhsin değilse yani ihsân olunmamış ise, o kimse vechini Hakk'a teslim etmemiş demektir. Burada ihsân'ın bir özelliğini belirtmekte fayda vardır. Vechin Hakk'a teslimiyeti devam ettiği sürece Zat'tan yapılan ihsân devamlı bir şekilde çoğalarak artar. Çünkü ihsân olunan da devamlı bir kapasite genişlemesi olur. Ve bu alış veriş devamlı inkişaf eder. Halbuki baba­mızdan, annemizden, dedemizden intikal eden ihsânlar, milyonlar, milyarlar dolayısıyla da muhsin oluyoruz ama onların yaşamının bitiminde ihsânları da son buluyor.

Yaşantısını ibadetlerle, sohbetlerle, zikirlerle, tefek­kürlerle renklendirerek sürdüren kişi, bu defa "İnne rah­metellahi karibün minel muhsinin" (Süre 7 Ayet 56) hita­bına mazhar olur. "Yani ALLAH'ın rahmeti ancak Muhsin­lerden gelir" Dikkat edilirse bu âyet-i kerîme ALLAH'ın rahmetinin nereden geldiğini çok net bir şekilde ifade edi­yor. Tabiiki ALLAH'ın (genel) rahmeti gökyüzünden, sağ­dan, soldan, hocalarımızdan, alimlerimizden, sanatkârla­rımızdan, tabiat ismini verdiğimiz bu varlık zuhurların­dan, her yerden gelmektedir, ancak burada bahs edilen genel rahmet değil, (ilâhi ve zâti) rahmettir ki; o da ancak ve ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden tâlip kişilerin gönüllerine gelmektedir.

İhsânla ilgili başka bir âyet-i Rahmân suresinde görüyoruz. "Hel cezâül ihsânü illel ihsânü" (Sure 55 Âyet 60) Yani "ihsânın cezâsı ancak ihsan değil midir?" Buradaki cezâ kelimesinin anlamı, genelde kullanmaya alıştığımız cezâ kelimesinden çok farklıdır. Cezâ, arapçada karşılık, her hangi bir şeye karşılık, eşdeğer bir karşılık anlamına gelmektedir. Yüce ALLAH bir âyet-i kerîmesinde "Cezâ ühüm inde Rabbihim cennatü adnin tecri min tehtihel enhâru hâlidine fihe ebeden" (Sure 98 Ayet 8). Yani "Onların Rabları katındaki mekâfatı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, içlerinden ırmaklar akan adn cennetleridir." gibi veya "cehennemle cezâlandıracağız" gibi.

Burada da ihsân'ın karşılığının yine ihsân olacağı ifade edilmektedir. Yani muhsin olan bir kimse, muhsin olduktan sonra vermeye başladığında yaşamı ihsâna dönüşmüş oluyor. İhsân sahibi oluyor. Verebildiği kadar veriyor, bunun karşılığında da alabildiği kadar alıyor ve bu hal süreklilik kazanıyor. Bu yaşantı içersinde artık kişi "Eşhedü enlâilâhe illâllah" dedigi zaman gerçekten müşahede sahibi oluyor ve îmâna ihtiyacı kalmıyor. Îmân safhasını yaşayan kişi, aslında kesret âleminin ehlidir. Çünkü îmân olgusunda daha evvel de belirttiğimiz gibi biri îmân eden, diğeri îmân edilen . olmak üzere iki varlığın mevcudiyeti sözkonusu olmaktadır.

"Eşhedü en lâilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden Resulüllah" diyen kişi bunu gerçek mânâsıyle söylüyorsa o artık îmân safhasını aşmış, gâibliği geride bırakmış, kesretten kurtulmuş, Vandeti bulmuş, müşahede ehli olmuştur.

Ve yine başka bir âyet-i kerime de "Ve eşhedehüm alâ enfüsihim" (Araf 7/ 172) buyurulmaktadır. Yani "kendi nefisleri üzerine şâhit olurlar" denmektedir. Îmân ederler denmemektedir. Eğer nefisleri üzerine îmân ederler den­seydi kişinin bu kadar terakkiden sonra yeniden dersine bir'inci sınıftan başlaması gibi olurdu. Oysaki ihsân-muh­sin dönüşümü yukarıda belirtildiği gibi sonsuza kadar kapasite artışını içerir.

Müşâhede halinin zirvesini ifade eden şu âyet bütün bu anlatılanlar ne güzel özetlemektedir. "Şehidellahu en­nehu lâ ilâhe illâ hu" (Sûre 3 Ayet 18) “ALLAH şahittir ki ALLAH'tan başka ilâh yoktur, ancak ALLAH vardır.” Sözümüzü bitirmeden evvel konumuzun başlangıcın­da Cibril Hadisinde yerini alan "İslâm" kelimesini de bir nebze açmakta fayda görmekteyim.

İslâm selâmdan, selâmetten, teslim olmaktan kay­naklanan bir kelimedir. ALLAH'ın birliğine inanmak ve O'na şirk koşmamaktır.

İslâm dininin zâhiri "şeriat-ı Muhammedi; bâtını ise hakikati Muhammedi'dir". ikisini birlikte yürütmek ise kemalâttır. İslâm aynı zamanda Âdem A.L'dan Muham­med A.L.'ma kadar bir semâvi sistemin ismidir.[97]

Allah yakınlara, yakın akrabaya ve ihtiyaçları olanları vermeyi emr eder.

Bizlerin zâhirde ailemiz, yakın akrabamız olduğu gibi bizlerin en yakını esmâ-i ilâhiyyelerimizdir. Bunlar âlem bazında değil birmsel varlığımızda bulunan esmâlardır. Ne varsa âlemde o vardır Âdem de denilmiştir. Ve Âdem a.s a esmâların ismi öğretilmiştir. Bunların ihtiyacı, yardımı bu esmâların nefsi emmare istiametinde değil, hakkani istikamette kullanılarak… İbrâhim a.s. ın giyindiği gibi hal edilere giyinmek. Ve efendimiz s.a.v in kullanımına verildiği gibi nezninde ümmetide bu esmâları hakkın yolunda kullanılmasıdır. (Murat Derûni) Allah c.c. fahşı, kötülüğü, edepsizliği men eder…

H.z. Mevlânâ edebi, edepsizlerden öğredim diyor. Günlük yaşantıda “Emr-i bil münker, Nehiy anl münker” İyiliği emr edip kötülükten vazgeçilmek” uygulamasında dini vecibelerini fıkhı olarak yerine getirmeye başlayan bir kişi hemen etrafına namaz kıl, oruç tut, şunu yap, bunu yapma tarzından emir ve nehiyler vererek durumdan vazife çıkarır. Bu bedeni ibadetler 23 sene peyder pey inen Kûr’ânı Kerim ile düzenlenmiş ve aşama aşama faaliyete geçirilmiştir. Onun için bunları bir insana bir anda yüklemeye çalışmak abesle iştigal ve insafsızlık olur. Yavaş, yavaş sindire sindire tatbik edilmesi ve anlamı ve ma’nâsını yerine oturması lazımdır.

Onun için başkalarından önce kişi kendini nefsi emmare, levvame ve mülhimenin kötü ahlaklarından kurtarmak üzere eğitmesi ve bunları iyi yöne çevirmesi kendine yapacağı en büyük iyiliktir. (Murat Derûni) Allah c.c. azgınlığı men eder…

Nefsi emarenin, şeytan ile el ele verip tuğyan-azgınlı etmesinden men eder.

Yaşadığımız âlemde azgınlığını aynağı nefsi emarenin azmasının kemalatı sonucunda başa bir şey değildir. Yaşantıda dizginleri nefsi emarenin eline kaptıran kişide azğınlığa ve baş eğmezliğe kapı aralamıştır. (Murat Derûni) Ne hâsıl şol ibâdetten riyâ[98] vü ucb[99] ola anda / Gider şirki gönülden Hakk'a kim tuğyânı neylerler (Niyâzî-i Mısrî).

Cenâb-ı Hakk bunları emr ve men ederek hatırlatmatadır.

Sahabe büyüklerinden biri olan Osman b. Maz'un-ı Cumahî (r.a.)den rivayet edilmiştir ki: "Ben başlangıçta yalnız Muhammed (s.a.v) den utandığım için müslüman olmuştum. İslâm henüz kalbimde yerleşmemişti. Bir gün Hz. Peygamberin huzuruna vardım. Benimle konuşuyordu. Konuşurken gördüm ki gözünü göğe dikti, sonra da sağından aşağı indirdi. Sonra bunu bir daha tekrar etti. Sebebini sordum, O buyurdu ki: 'Seninle konuşurken birden bire Cebrail sağımdan indi ve 'Ey Muhammed! 'Allah, adalet ve ihsanı emrediyor' adalet 'Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmek', ihsan, farzları yerine getirmek yani akrabalığı olana iyilik yapmak, zina, ne şeriatta, ne sünnette tanınmayan başkasının hakkına tecavüz etmektir' dedi". İşte bunun üzerine adı geçen Osman dedi ki: "Kalbime iman yerleşti. Vardım Ebu Talib'e haber verdim. O da şöyle dedi: 'Ey Kureyş topluluğu! Yeğenime tabi olunuz, doğru yolu bulacaksınız. Şüphesiz o, size güzel ahlâktan başka bir şey emretmiyor.' Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v): 'Ey amcacığım! İnsanların bana uymalarını emredersin de kendini bırakır mısın?' buyurdu ve uğraştı. Fakat o, şehadet getirmekten kaçındı. Bunun üzerine "Ey Resulüm! doğrusu sen, her sevdiğine hidayet veremezsin" (Kasas, 28/56) âyeti indirildi.[100]

----------------

وَأَوْفُواْ بِعَهْدِ اللّهِ إِذَا عَاهَدتُّمْ وَلاَ تَنقُضُواْ الأَيْمَانَ بَعْدَ تَوْكِيدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّهَ عَلَيْكُمْ كَفِيلاً إِنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ {النحل/91}

“Veevfû bi’ahdi(A)llâhi iżâ ‘âhedtum velâ tenkudû-l-eymâne ba’de tevkîdihâ vekad ce’altumu(A)llâhe ‘aleykum kefîlâ(en) inna(A)llâhe ya’lemu mâ tef’alûn(e)” Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir. (16/91)

----------------

Kişinin yaptığı en büyük anlaşma Allah c.c. ve Resulü s.a.v. ile yaptığı anlaşma ve sözdür. (Murat Derûni) Fetih sûresinde;

(İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.”

(yedullahi fevka eydîhim) Onların ellerinin üstünde de Allah’ın eli vardır. Bura da ifade edilen “Allah’ın eli- Yedullah” lâtif ve bâtınî manâsı’dır. Böylece üç el cem olup bir el hükmüne girip ellerin tevhid-i olmuştur. 

Birinci el. Abd’ın (alıcı) eli. 

İkinci el. Hakikat-i İlâhiyye üzere muhammed ismiyle zuhur etmiş olan zuhuru Muhammed-î nin Ulûhiyyet tecellisinde olan (aktarıcı) “yed-i Muhammed-î nin eli.” Üçüncü el. İse, Bâtın-î manâ da (verici) olan “Yedullah-Allah-ın eli” dir. 

Dikkat edersek göreceğiz ki, bu açıklanan sahneler de, üç mertebe ve bir de bu hakikatleri anlatan mertebe vardır. Böylece mertebeler dört olmaktadır. 

Bu Âyet-i Kerîme’lerin, bu anlayışla tekrar oku-duğumuz zaman bahsedilen dördüncü mertebeyi farketmiş olacağız ki; o da bütün bu oluşumlara hâkim olan Ahadiyyet mertebesidir ve bu Âyet-i kerîme’ler zât-î Âyetlerdendir. Bunları anlamak için o mertebenin irfaniyyet-i gerekmektedir. 

İşte bir sâlik gerçek manâ da Mürşit makamında olan bir kimsenin, “biat” etmek için elini tuttuğu huzu-runda durduğu zaman bütün bunlar olabildiği kadar hakikat ve gerçeğine uygun olarak tatbik edilmeli, taklit edilmemelidir. Bu hususun ilk şartı, eli tutulan kişinin mutlaka silsilesi belli, İrfan ehli ve vâris-i Muhammed-î olması lâzımdır. Aksi halde bu tatbikat küçük bir merasimden ileriye gitmez.

Biat edilen zâtın hayat anlayışı ne ise, oralarda dolaşılır durulur. Ve biat’ta bu dört mertebe hasıl olmaz, sadece iki gözüken beşeri bir elin tutulması olur ki; yed-i Rasûlüllah ve yedullah’ın tutulması olmaz, ayrıca bu hadise Hakk’ın huzurunda da geçerli olmadığından anlatı lamaz, anlatılamayınca da orada Ahadiyyet mertebesi de olamaz. Netice olarak bu oluşum sadece bir beşeri ve zâhirî uygulama olarak kalacaktır. 

Bu oluşumun sıhhati mutlaka gerçek manâ da fenâ ve baka hakikatlerini yaşayarak tatbik edebilecek bir İrfan ehline ve bunları bünyesine indirerek ve sindirerek yaşayıp idrak edebilecek bir Hakk taliplisine ihtiyaç vardır. 

Genelde bu biat’lar yapılmaktadır, ancak biat edilen kimse hangi mertebe ve makam da ise o makam dan biat edilmektedir. Daha yukarıya çıkılması mümkün değildir. 

Âyet-i Kerîme’de belirtilen üç elin hususiyeti, yed-i Rasûlüllah, yedullah’tan aldığını, yed-i abdiyyetine risâletiyle ulaştırmasıdır. Yani “Rasûlüllah Allah’tan (c.c.) aldığını, kulunun eline, risâletiyle ulaştırması’dır ki, müthiş bir oluşumdur. Eğer yed-i Rasûlüllah, yani Rasûlüllah’ın eli olmasaydı, yed-i abd, yani kulun eli boş kalırdı. Veya her hangi bir şey verilse bile o şeyi anlaya-mazdı. İşte bu hadisede de Hz. Peygamber (s.a.v.) şefeat mertebesindedir ve onun elinden Yedullah’a yol vardır, başka ellerden değil. Tutabilirsek o eli bulup tutmağa çalışalım. 

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bu yönleriyle de bizler için ne büyük bir lütuf olduğunu anlamağa çalışarak Onu gerçek manâ da değerlendirerek muhabbet etmeğe çalışalım ki, Onun elinden ve gönlünden bizler de feyiz ve bereketlere nâil olalım.

(femen nekese) “Aman yarabb’î sen bu Âyet-i Kerîme’nin ihtarından bizleri koru.” Kim ki; biat’ın dan sonra (nekes) lik etti, bütün bunlardan (caydı) geri döndü, vaz geçti, veya gerçek değerini koruyamayarak benliğini arttırdı. 

(fe innemâ yenküsü alâ nefsihî) “O ancak kendi zararına cayar.” Cayma neticesinde oluşacak olan bu zararın tarifi imkânsızdır. En vahîmi ise Hakk’ın elinin gitmesi, yerine vehmin ve iblisin elinin gelmesi onu tutmasıdır ki, âhirette de büyük bir pişmanlık ve hüsrandır. Her insân farkında olsun olmasın bir el tutar yani bir hedefi vardır. Hedefi dünya ise iblisin ve cehennemin elini tutmuştur. Eğer hedefi ahirette cennet ise cennetin elini tutmuştur. Eğer hedefi Hakk ise o zaman yukarıda bahsedilen elleri tutmuştur.

(femen evfa) “Kim ki, ifa eder,” yaptığı biat’a vefa gösterirse, hükmünü yerine getirirse.

(bima ahede aleyhullahe) “Üzerinde Allah ile yaptığı ahde vefa gösterirse” yerine getirirse, yani ne için biat etmişse onun icaplarını yerine getirirse. 

(feseyü’tîhi ecran azîmâ) “Yakında ona azametli bir mükâfat verilir.” Bu mükâfat-ı hak etmiş olanlardan, kim hangi mertebeden neyi hak etmişse o mertebeden onu alır. Eğer bir kimse cennet talebinde ise, cennet-i alır, ona kavuşur. Ancak bir kimse Hakk taliplisiyse Onu alır Ona kavuşur. (Ecri azîm) “büyük mükâfat” her mertebe veya kişilere göre başkadır. Cennet isteyene cennet, (ecri azîm-)i “büyük mükâfat” verilir. Hakk taliplisine de, Hakkanî yaşantı (ecri azîm-)i “büyük mükâfat” olarak verilir ki; en büyük mükâfatta budur.[101] 

----------------

وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّتِي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِن بَعْدِ قُوَّةٍ أَنكَاثًا تَتَّخِذُونَ أَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ أَن تَكُونَ أُمَّةٌ هِيَ أَرْبَى مِنْ أُمَّةٍ إِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّهُ بِهِ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ {النحل/92}

“Velâ tekûnû kelletî nekadat gazlehâ min ba’di kuvvetin enkâsen tettehizûne eymânekum dehalen beynekum en tekûne ummetun hiye erbâ min umme(tin) innemâ yeblûkumu(A)llâhu bih(i) veleyubeyyinenne lekum yevme-lkiyâmeti mâ kuntum fîhi tahtelifûn(e)” Bir topluluk diğer bir topluluktan daha (güçlü ve) çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat sebebi yaparak, ipliğini iyice eğirip büktükten sonra (tekrar) çözüp bozan kadın gibi olmayın. Allah, bununla sizi ancak imtihan eder. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size elbette açıklayacaktır. (16/92)

----------------

İşin hakikati ve doğruluğunun kemmiyet (sayı) değil keyfiyette olduğu bildirilmektedir. “Keyfe” de nasıl olduğudur. Allah c.c. olan bağlılığın ve verilen sözün sayısal çoklukta değil nasıl olduğudur. Hani derler ya “bir pamuk ipliğine bağlı” öyle olmayın…(Murat Derûni) İplik bükümü eski zamanlardan beri yapılmakta ve eğirme olarak adlandırılmaktadır.

İplikte Büküm ve Önemi; İpliğin kumaş oluşumu sırasında uğrayacağı gerilim kuvvetlerine karşı mukavemeti sağlayabilmesi amacıyla liflerinin bir eksen etrafında ( iplik ekseni ) birbirleri üzerine dolanmasıdır.

İplikte büküm sayısının ve yönünün bilinmesi çok önemlidir. İplik oluşumunda ipliğe verilecek büküm miktarı lifin inceliğine, uzunluğuna, iplik numarasına ve kullanılacağı yere bağlıdır. İpliğe verilecek büküm miktarı ve yönü, ipliğin cinsine ve kullanacağı yere (dokuma, örme, krep) bağlı olarak değişmektedir.

Örme iplikleri, az bükümlü, krep iplikleri ise yüksek bükümlü ipliklerdir. Dokuma iplikleri ise örme ipliklerinden daha yüksek bükümlüdür. İpliklerin, büküm miktarı ve yönleri değiştirilerek çeşitli kumaş efektleri elde edilebilir. Bunlardan bazıları gözle görülebilir, bazıları kumaşın tutumunu değiştirir, bazıları da mekaniktir.[102]

İşte bu ipliği bu ipliği büktünten sonra giyilecek beden elbisenin kumaşı haline gelecek hakkani ipliği yemini bozan nefsi emmare sahibi gibi olmayın…

İz-Efendi Babamın Mesleği Terzi olduğu için bu kumaşların ve ipliklerinin nasıl olduğu hangi nefsin bunu kabul edip giyebileceğini bilir.

Şimdi bu kumaşın nasıl olması gerektiğini fakire zamanından yapmış olduğu tavsiyeden okuyalım…

"En güzel elbise en güzel kumaştan dikilir" değersiz bir kumaşı en üstat terzi dikse genede hiç bir işe yaramaz bir giyişte kırışır bozulur ve emekler boşa gider. Kumaş güzel olursa, usta ustalığını gerçek olarak o kumaş ile diktiği elbisede meydana getirir, giyende hoşlanır, rahat eder, görende zevk eder. Elbise dikilmek için seçilen kumaş bir bütün parça iken evvelâ birçok parçaya bölünür, sonra bu parçalar tekrar iğne ile yavaş, yavaş yerli yerince iğne ve iplik darbeleri ile tekrar bütünleştirilmeye çalışılır. 

Bu dikilen yerler ateş gibi yanan ütünün altına girer, adeta yanacak hale gelinceye kadar, bir daha kabarmaması için ütünün altında ezilirde ezilir, zayıf kumaş bu işlemlere dayanamaz, ya erir ya yanar. Güzel kaliteli hakiki bir kumaş ancak bu işlemlere dayanabilir ve neticede o kumaş, bu sefer işlenmiş halde, gene bir bütün hale dönüşür, ancak parçalardan meydana gelen bu bütün kişiyle de bütünleşmiş, onun bir parçası veya âdeta, aynısı olmuş olur, ve o elbiseyi giydiği zaman asaletli bir kimse olur. 

Bu durum da giyen de, diken de, gören de, memnundur, ortaya ahenkli bir görüntü çıkmıştır. İşte bir kimsenin kumaşının dikiş tutması için gerçek hakiki bir kumaş olması lâzımdır. Bu işlemlere ancak kaliteli bir kumaş dayanabilir, diğerlerinden elbise yapılsa bile sağlıklı netice alınamaz. İşte o yüzden zâhir hayatta da mümkün olduğu kadar hep kaliteli kumaşlardan elbiseler yapmışızdır, ayrıca bâtıni hayatta da kaliteli kumaşlar aramaktayız ki, evvelâ kesilip biçilmeye, daha sonra iğnelerle dikilip ütülenmeye ve bütün bunlara dayanmayı, kabul edebilsinler. “İz-T.B.”

----------------

وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلكِن يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَلَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {النحل/93}

“Velev şâa(A)llâhu lece’alekum ummeten vâhideten velâkin yudillu men yeşâu veyehdî men yeşâ/(u) veletus-elunne ‘ammâ kuntum ta’melûn(e)” Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz. (16/93)

----------------

Kûr’ân-ı Kerimde her bir ümmetin peygamberi ve o peygamberin o ümmetin önderi olduğu bildirilmektedir. Hazret-i Muhammed s.a.v. de son ümmet olan bizlerin ve tüm ümmetlerin önderidir. Hz. Âdem a.s. daha toprak ve çamur arasındayken ben peygamberdim diye buyurmaktadır.

Her peygamber hazeratı bir mertebenin peygamberidir. Eğer bir ümmet olsa sadece Efendimiz (s.a.v.) ve tüm mertebeleri kapsayan mertebe olacaktı. Kemalat tam ma’nâsı ile anlaşılamayacaktı. (Murat Derûni)

------------------

Beyt:

Âyna-i mağfiret sûret-i isyânedir Halk günâh etmese, halk eder ahar ilâh.

Yani mağfiret aynası isyanın suretinedir yani surette görülenedir, halk günah etmese yani bu âlemdeki halk günah işlemese, halk eder ahar ilah. Yani ilah günah halk eder, neden? Şimdi günah sevap dediğimiz zaman biz o ilk ilimdeki gibi ikili Allah’a bakış açısından sevap ve günah hükmüyle bazı kaideler konmuştur, o mertebede onlar geçerlidir. Ama Allah’ın birliği halinde tevhid ilmi hakikatinde bunların yerleri tamamen değişmektedir. Peki bunlar nereden çıkıyor, gene kendinden çıkıyor, yani Kur’an azimmü şan’ın içindeki özelliklerden ve hadis-i şeriflerdeki özelliklerden çıkıyor. Hani bir kudsi hadis-i şerifte buyurur; “Eğer siz günah işlememiş bir ümmet olsaydınız bir kavim olsaydınız ben sizi yeryüzünden kaldırır, yerinize günah işleyen bir kavim getirirdim.” diyor. Bunun benzeri ayetler de var, “Allah dileseydi sizi tek ümmet yapardı. 16/93

16/93- Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir inanca sahip toplum kılardı... Fakat (Allah), dilediğini saptırır ve dilediğini de hakikate erdirir... Yaptıklarınızın sonuçlarını yaşayacaksınız!

42/8- Eğer Allah dileseydi onları elbette ümmet-i vâhide (tek bir inançta olan toplum) kılardı... Fakat Allah dilediğini Rahmetine dâhil eder! Zâlimlere gelince, onların ne bir velîsi vardır ve ne de bir yardım edeni!

 10/99- Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa, elbette hepsi toptan iman ederdi... Olayın gerçeği bu iken; sen, iman etmeleri için insanları zorlayacak mısın?

Peki şeriat mertebesi itibariyle neden bunlar böyle bilinmiyor, çünkü o mertebeyi bu mertebe ilgilendirmiyor, onun sahası ayrı bunun sahası ayrıdır. Şeriat mertebesindeki yaşananlar bilinen ilimler de hakkıyla Hakk ve gerçek o mertebe o anlayış o şuur içerisinde gerçek Vahdet mertebesinde tevhid mertebesinde oluşan bilgilerde kendi mertebesi itibariyle gerçektir. Neden gerçek; birisi hayali gerçek yani rüyada yaşanan bir hayatın gerçeği diğeri de gerçekte yaşanan hayatın gerçekleridir.

O halde bunları birbirlerine karıştırmadan ne onu reddetmek suretiyle ne onun küfrüne karar vermek suretiyle hiç böyle yollara girmeden ikisinin de yerli yerinde Hakk olduğunu bilerek hayatımızı sürdürmemiz gerekir ki ancak böylece huzur bulmuş oluruz. Aksi halde hep vesveseler onlar düşman, bunlar dost, onlar kafir bunlar bilmem ne diye fark aleminde fırka bölünmüşlük halinde kalırız bir türlü alemi tevhid edemeyiz.

Şimdi diyelim ki Cenab-ı Hakkın Rahmeti var mı, var, peki gazabı var mı, var gazabı da var, kahrı var mı, var, cebriyeti var mı, var ama Rahimi var mı, var Onda olan “halakal ademe ala suretihi” Âdem de onun sureti üzere halk edildiğine göre eğer bir Âdem’de gazab yoksa o zaman Adem Hakk sureti üzere değildir. Ama Rahmeti gadabını örtmesi lazımdır. Ama bir kişide sadece gadab var rahmet yoksa işte o gazab ehlidir. İşte her bir insanda esma-i ilahiyenin hepsinden mevcuttur. İnsanın üstünlüğü bu biraz ters gibi gelecek, tabi o yolu da açmış olmasın bilgi olarak yaşam olarak söylemeye çalışıyorum, meleklerden üstünlüğü günah işlemesiyledir eğer günah işlememiş olsa melek olurdu, halife olamazdı.

Yalnız günah işleme derken anladığımız manada beşeri manada o günahlardan değildir. Onların daha ikilik halinde terk edilmesi gerekir. Bunların böyle olduğunu bilecek ama emri teklifi ile kendisine teklif edilen bir hükümleri tatbik edecek. Meleklerin tatbikatı da içerisinde olacak kendi özel yaşantısı da kendi koruması altında tatbikatı olacaktır. İşte insanın varlığında “Kahhar” Esması olmasa, “Cebbar” Esması olmasa, o zaman insan olmaz. Melek olur. İşte bunları yapacak yaptığı zaman da af dileyecek yahut mağfiret dileyecek, böylece hayatını irfaniyet üzere sürdürecektir.

Yalnız bunların dengeli olarak çıkması lazımdır ve kendi Allah esmasının içerisinde kontrollü olarak yaşaması gerekecektir. Aksi halde bir kişiden merhamet çok fazla çıkıyorsa o Rahman isminin tecellisindedir yani tek isim kapsamındadır, ism-i hassı “Rahman”dır veya “Hadi”dir veya çok şiddet çıkıyorsa “Cebbar” isminin tesiri altındadır. Diğer varlıklar gibi veya sadece ibadet ehli ise “Subbuh”, “Kuddüs” isimleri ondan çıkmaktadır, onun için bu şekilde olan yerlerde eksiklik vardır. 

İşte kim ki Rabb-ı Hasından, İsm-i Hasından Rabb-ul Erbab’a geçti yani Allah esmasına uruç etti, bu isimler esma-i ilahiye artık onun bünyesinde kontrol halindedir. İşte gerekli olan da odur, nerede neyi gerektiriyorsa orda onu zuhura çıkarması onun kemalatıdır.[103]

----------------

وَلاَ تَتَّخِذُواْ أَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُواْ الْسُّوءَ بِمَا صَدَدتُّمْ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ {النحل/94}

 “Velâ tettehizû eymânekum dehalen beynekum fetezille kademun ba’de subûtihâ vetezûkû-ssû-e bimâ sadedtum ‘an sebîli(A)llâh(i) velekum ‘ażâbun ‘azîm(un)” Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat sebebi yapmayın. Sonra sağlamca bastıktan sonra ayak(larınız) kayar da Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır. (16/94)

----------------

Allah ve Resülüne “Biat” ettikten sonra mealerde bunu bozan şey olarak hile ve fesat olarak almışlardır. “Mekr ve Hile” konusunda yorum bu sûrenin 16/45 âyetinde vardır, tekrar oraya bakılabilir.

Allah’a c.c. ve Resülü s.a.v. e verilen sözden sonra tekrar şartlanmış yaşantıya dönerse kişi nefsi emmare yaşantısı ve kötülüğüne döner ve ayağı kayar. Ve bu onun için en büyük azap olur. Hakk’ani yaşantından, tekrar eski yaşamına nefsi emmare ateşinin yaşamına bu hakikatleri bildikten sonra verdiği sözü bozup dönmüştür. (Murat Derûni) 

----------------

وَلاَ تَشْتَرُواْ بِعَهْدِ اللّهِ ثَمَنًا قَلِيلاً إِنَّمَا عِندَ اللّهِ هُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ {النحل/95}

“Velâ teşterû bi’ahdi(A)llâhi semenen kalîlâ(en) innemâ ‘inda(A)llâhi huve hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)” Allah’a verdiğiniz sözü az bir karşılığa değişmeyin. Eğer bilirseniz, şüphesiz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır. (16/95)

----------------

Yusuf a.s. bilindiği gibi kardeşleri tarafından kuyuya atılmıştı. Nefsi emmarenin bu kuyusundan onu bir kervan kurtarmış ve onu az bir pahaya satmışlardı…

Eğer salik kendi hakikatini anlayamaz ve bilemez ise iblisin verdiği vehim ve nefsi emmarenin verdiği hayal ile bu “semenan kalila” az bir değeri olan dünya hayatına değiştirir. 

Oysaki Allah’ın c.c. yanında olan daha hayırlıdır. Padişahın nimetleri ile olmak mı? Yoksa padişahın yanında olmak mı? Daha yeğdir. Padişah ile olan zaten bunların hepsiyledir. (Murat Derûni)

----------------

مَا عِندَكُمْ يَنفَدُ وَمَا عِندَ اللّهِ بَاقٍ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذِينَ صَبَرُواْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {النحل/96}

“Mâ ‘indekum yenfed(u) vemâ ‘inda(A)llâhi bâk(in) velenecziyenne-llezîne saberû ecrahum bi-ahseni mâ kânû ya’melûn(e)” Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz. (16/96)

----------------

Dünya hayatı geçicidir. İnsanın ömrüde sınırlıdır. Ve araz yani sonradan olmadır. Allah ise kadim ve ebedir. Varis, Reşat, Sabur son esmâ-i ilahiyyelerdendir. Rüşte erip sabredenler en güzeline varistirler ve mükafatlandırılırlar. (Murat Derûni) Gülşen-i Raz ile yolumuza devam edelim;

********* 

 O taraftan olur var etme ve kemâle erdirme;

 Bu taraftan olur her lahza değişme. 

 Geçince hallerin hükmü dünyâdan; 

 Olur külli bekâya âhiret mekân. 

 Hangi bir şeyi etsen sen ru’yet;

 İki âlem odur mânâ ve sûret. 

 Birinci kavuşmayı gör ayrılığın aynı;

 Fenâ ol gör “Allah indinde bâkî” olanı.(16.sure/96.âyet) 

********* 

Kişi dünyâya doğduğu anda mânâlardan ölmüştür. Dünyâdaki yaşantısından amaç ise bu ölü hâli diriltmektir. Hakîkatlerden habersiz olarak yaşayanlar uykuda yaşamaktadırlar ve hadisi şerifte buyrulduğu gibi “öldükleri zaman uyanırlar.” Bu şekilde olan yaşam zâhiri âlemdeki varlıkların tümünde hiç kesilmeksizin devâm etmektedir. İnsan idrâksiz olarak yaşıyorsa, geldiği yerden, gideceği yerden habersiz ise hayât düzeyini bilmiyor ise buna yaşama denmez. Artık günümüzde insanın yapabileceği işleri yapan makineler, robotlar vardır. Bunlara rûhları diyebileceğimiz enerji verilince hareket etmekteler ve düşüncelerini yâni yapılarındaki çiplerde mevcût programları ortaya koymaktadırlar. Bizler bu örnekten hareket ile hakîkatimizi idrâkten ve onun gereğini yaşamaktan uzak olan yaşantının ne denli insani bir yaşantı olduğunu düşünelim artık. Kişi dünyâ yaşantısından önce Hakk’ın varlığı ile Hakk olarak mevcûttu ancak birimsel varlığının farkında değildi. Kişi dünyâda iken yapısı itibarıyla terkîpler hükmündedir ancak onu oluşturan terkîpler zâten o dünyâya gelmeden öncede sâdece Hakk olarak mevcût idi ve dünyâda kendisinde değişik oranlarda o kişide ortaya gelerek “ben”im dediği birimsel varlığını oluşturdu. Bizler dünyâya gelişimiz ile bu asli varlığımızı unutarak, kendimizi terkîp zannettik ve gerçek varlığımızdan ölmüş olduk.

Bu anlatılanları idrâk eden kişi hasta olanın iyileşmek için ne gerekiyorsa yapması gibi her şeyi yaparak bu ilâhî hakîkatlerden ölme hastalığını kendisinden iyileştirmeye çalışır. Bunun içinde teşhisi en iyi biçimde koyan bir doktor yâni bir insanı kâmil ve gerekli ilaçların alınması yâni riyazâtlar, zikirler gibi seyri sülûk çalışmaları gereklidir.[104] 

----------------

 مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {النحل/97}

 “Men ‘amile sâlihan min zekerin ev unsâ vehuve mu/minun felenuhyiyennehu hayâten tayyibe(ten) velenecziyennehum ecrahum bi-ahseni mâ kânû ya’melûn(e)” Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz. (16/97)

----------------

“Men” “kim” hakkani kimliğinin farkına varıp erkek veya kadın olduğunu yani nefsi küll veya aklı küll zuhuru olduğunun idraki ve yaşamında İlm’el Yakîn hasıl olursa, Aklı küll veya nefsi küll ile im’an edip imân ve ikân olarak güzel iş işleyenlerin bâtınında latif ve hoş bir hayatları vardır. Ahirlerinde sonlarında da bunu âyn’el yakîn olara müşahade ettirilip verilecektir. 

----------------

فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ {النحل/98}

“Fe-izâ kara/te-lkur-âne feste’iz bi(A)llâhi mine-şşeytâni-rracîm(i)” Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. (16/98)

----------------

EÛZÜ BESMELE İLE OKUMAK 

Nasıl ki; Kur'ân-ı Kerîm'e başlarken Cenâb-ı Hakk bize, yine Kur'ân'ın içerisinde bir âmir hüküm olarak “Kur'ân okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah'a sığın” (16/98) diyor. Demek ki bu varlık, yani ismi bahsedilen varlık bize her an, her halükârda hep musallat olmakta. Görünmeden, hayal ve vehim yönüyle hatıramıza, gönlümüze, aklımıza nüfuz ederek, hayalimize nüfuz ederek girmeye çalışıyor.

Bakın, Kur'ân-ı Kerîm okumaya başlayacak kişinin, belki de hayat devresi sürelerinin en temiz anlarıdır, Kur'ân-ı Kerîm okuyacağı zaman. Çok iyi niyetle abdest almıştır okuyacaktır, zaman hazırlamıştır, geçmişlerine okuyacaksa, onların ruhaniyetleri kendi aklına gelmiştir, huzur bulmuştur. Bu kadar temiz bir halde olmasına rağmen, yine de “şeytandan Allah'a sığınınız” diyor. Dikkat edin “Rahman'a sığının, Rahîm'e sığının, Settar'a sığının” demiyor. “Allah'a sığının” diyor. Yani, Allah'ın zâtına sığının diyor.

Çünkü ona mani olacak, ancak câmî isim olan Allah ismidir. Diğer isimler ona kolay, kolay mani olamaz, durduramazlar. Çünkü hayal ve vehim yönünden gelmekte ve diğer esmâ-i ilâhiyye bunu durduramaz. Ancak Zât ismi olan Allah esmâsı durdurur. 

Bu hakîkati dikkate alarak ehlullah kitaplarını okumaya başlarken de, hayal ve vehimden uzak durmak suretiyle, eûzü besmele çekilerek başlanmasında yarar vardır. [105]

16.98–“Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.” Tavsiye hükmünde de olan, amir ifadesi ne kadar mihimdir. Demekki bu saha çok tehlikeli bir sahadır, diğer ismlere değilde, İsmi Cami olan Allah’a sığınma tavsiye edilmektedir. “Euzü bike minke” “senden sana sığınırım,” Çünkü iblis kendisinde olan mudil ismi ağırlıklı sahayı çok iyi bilmekte ve o sahada çok becerikli olmakta, sureta hakk’tan gözükerek hedef koyduklarını kolayca avlamaktadır. Ve bu günün tekneloji araçlarıda yerinde kullanılmadığı sürece onun en çok boş şeylerle oyalayıcı ve aldatıcı aletleri olmaktadır. 

Kullar ise bu hususta, esma-i ilâhiye ve kendini tanıma eğitimi alamadıklarından, esma-i ilâhiyyeleride esma-i nefsiyyeye dönüşmüş olduklarından, böylece hiçbir korunakları kalmadığından, yığınlar halinde onun ordusuna farkında bile olmadan iltihak etmiş olmaktadırlar. 

--------- 

Kur’an-ı Kerîm’in okunması bittiğinde de bahsi geçen son ayetin okunması gerekmektedir ki hatmi şerif tamam olsun, hatimde de bu ikaz açık olarak yaptırılıp böylece uyanık olmazı Allah’ımız bize açık olarak (Minel cinneti ven nâs)

(Nâs, 114/6) “İnsanlardan ve cinlerden.” Sakınınız diye rahmeten, başta ve sonda da ikaz etmektedir.[106] 

----------------

إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ {النحل/99}

 “İnnehu leyse lehu sultânun ‘alâ-llezîne âmenû ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)” Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. (16/99)

----------------

Muhakkak ki, amenu/îmân etmiş olanların ve Rab'lerine tevekkül (vekil/dayananlar) üzerine onun için bir sultan/hâkimiyeti_gücü yoktur.

Zaten onlar beden “illa bi sultan” ile bu beden kutrunun dışına çıkmışlar ve nefsi emarenin sultasından kurtulmuş ve iblisin vehmi kuvvetinin etkisi kalmamıştır.

Hz. Mevlana, “Ne suç, işlemişiz ki bu dünya hapishanesine konmuşuz? Burada bulunmamızın sebeb-i hikmeti birkaç mahpusu bu zindandan (nefs zindanından) kurtarmak içindir,” diye ifade etmiştir. 

İşte “İnsan-ı Kamil”den kim bu yardımı almışsa, ona “sultan gücü” ulaşmış ve o güçle “nefs aktar”ını aşmış olur. “İz- T.B” Ve daha sonra da miraclarını yaparak ruh kutrundan çıkmışlardır. 

 Cebrail’in durduğu yerden geçerek kendisinde bulunan “Hakikat-i Muhammedi” sayesinde “yanarsam ben yanarım” diyerek ilahi hakikate ulaşmış olur. 

Burada kendisinde faaliyete geçen “Allah” esması, onun âlemlerin dışına çıkmasına sebep olan sultan gücüdür.

“Allah” esmasının zuhuru bütün alemlerde geçerli ve alemler üstü de bir özelliği olduğundan, kimde “Allah” ismi manen zuhura gelirse, o kimse bu alemlerin kutrundan çıkmış olur. 

Böylece “mi’rac” hakikatini idrak ederek, hadis-i şerifte bildirilen, “Benim Allah ile öyle bir anım olur ki, oraya ne bir melek-i mukarreb ne de bir nebi-i mürsel giremez,” diye ifade edilmiştir.[107]

----------------

إِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُم بِهِ مُشْرِكُونَ {النحل/100}

“İnnemâ sultânuhu ‘alâ-llezîne yetevellevnehu vellezîne hum bihi muşrikûn(e)” Şeytanın hâkimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir. (16/100)

----------------

Şüphesiz ki, onun sultan/hâkimiyeti_gücü ancak onu tevellev/dost edinenlerin ve ona müşrik/ortak koşanların üzerinedir.

Semavat ve arzın kutrundan çıkamayıp, kendi “siccin”inde (hapishanesinde) ebedi olarak yaşarlar. Kendi gerçek hakikatlerini idrak edemezler. Gurbette ve firkatte kalırlar.[108]

İşte bu Şeytanın hakimiyet-i ayak kaydırmak, vehme düşürmek, yönünden olduğundan gücü ve hakimiyeti dünya hayatının kutrundan çıkmayanlar üzerinedir.[109]

----------------

وَإِذَا بَدَّلْنَا آيَةً مَّكَانَ آيَةٍ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُواْ إِنَّمَا أَنتَ مُفْتَرٍ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ {النحل/101}

“Ve-izâ beddelnâ âyeten mekâne âyetin va(A)llâhu a’lemu bimâ yunezzilu kâlû innemâ ente mufter(in) bel ekseruhum lâ ya’lemûn(e) Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir. Onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayır, onların çoğu bilmezler. (16/101)

----------------

Bir âyetin yerine diğer bir âyetin, getirilmesi nesihtir. Önceki âyet mensuh (neshedilmiş), sonraki âyet ise nasih (nesheden)dir.

Bu hükmü duyan küfür ehli, bu nesh etme olayını alay konusu yapmışlar, hâlbuki bu yerli yerinde bir Âyettir ve böyle de olması lâzım gelir, onlar ise Allah bir Âyeti koymuşsa onu kaldırmaz diyorlar. Niye yapsın bunu diyorlar. Halbuki onlar düşünmüyorlar İncil ile birlikte Tevrat’ın birçok Âyetleri neshedildi, Kûr’ân ile birlikte İncil ve Tevrat’ın bir çok Âyetleri neshedildi, eğer nesih hadisesi olmasaydı Tevrat gelir kalırdı başka kitaba gerek kalmazdı yani yeni hükümlere gerek kalmazdı, tabi onlar her gelen Âyeti kendi istikametlerine göre yorumladıklarından böyle düşünmüşlerdir. 

Şimdi biz onları bir tarafa bırakıp gelelim kendimize, bizde her mertebeye geçtiğimiz zaman bir nesih olması lâzımdır, kaldırılması lâzımdır, kaldırılması lâzımdır derken o Âyetin tamamen hükümsüzlüğü değil ondan sonra onunla birlikte gelen Âyetin hükmü altına girmek yani sonraki mertebedeki Âyetinde tatbikatını yapmak, daha evvelce o Âyeti kendi bünyemizde tatbik edemezken ki o zaman bizce o Âyet müteşabih Âyet hükmünde idi, ne zaman ki bizde muhkem Âyet hükmüne geçti işte o zaman bir evvelki görevli olduğumuz Âyet veya mertebesinde olduğumuz Âyet “Nâsûh” Âyeti hükmüne geçiyordur.

Bütün bu Âyetler şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleri içerisinde olduğundan, şeriat mertebesi dahil bütün uygulamasını yapacağız. Allah neyi indireceğini bilir diyerek yeni bir Âyeti kast ediyor, Kûr’ân’ı Kerîm’in içerisinde zâten bunların hepsi mevcut gelmiştir, ama yaşam sistemini oluşturmamız gerekiyor.[110]

----------------

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِن رَّبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ {النحل/102}

“Kul nezzelehu rûhu-lkudusi min rabbike bilhakki liyusebbite-llezîne âmenû vehuden vebuşrâ lilmuslimîn(e)” Ey Muhammed! De ki: “Ruhu’l-Kudüs (Cebrail), inananların inançlarını sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere Kur’an’ı Rabbinden hak olarak indirdi.” (16/102)

----------------

Kuran-ı Kerim Türkçe okunuş:

16.102 - Kul nezzelehû rûhul kudusi mir Rabb’ike bil hakkı liyusebbitellezîne âmenû ve hudev ve buşrâ lilmuslimîn. 

 Diyanet Meali:

16.102 - Ey Muhammed! De ki: "Ruhu'l-Kudüs (Cebrail), inananların inançlarını sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere Kur'an'ı Rabb’inden Hak olarak indirdi."

---------- 

Görüldüğü gibi “rûhul kudus” mertebesi Müslümanlara da, verilmiştir. Mealde “Kur’an” olarakta ifade edilmiştir.

Aynı ruh mertebesinin sırası ile hem İsevilere ve hemde Müslümanlara verildiği açık olarak görülmektedir. [111] 

Rasûl – Elçi göndererek vâhy eder Hakk’ın kullarına bu tür “ihbarat-ı” (haberleri) umu-mi (genel) olanıdır. Cenâb-ı Hakk esma mertebesinde zuhura gelen bir melek aracılığı ile vâhylerini “esma” mertebesin-den → “ef’al” şehadet mertebesinde seçtiği bir kuluna “Ne-bi-Rasül” gönderir, bu “adet-i ilâhiyye”dir. 

Bütün Nebi ve Rasüller ilâhi mertebeler ilimlerini bu sistem içerisinde almışlardır.

Âdem (a.s.) ile başlayıp Hz. Rasûlullah (s.a.v.) efendi-mizle neticelenen ilmi ilâhi zahiren hep bu sistemle faaliyette olmuştur. 

Bu sistem herkes için geçerli ve idrakî kolay olandır.

Esma âleminden → ef’al-şehadet âlemine olan tecel-lilerdir.

Kûr’ân-ı Keriym Nahl sûresi 16/102. âyetinde:

لَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّعقُلْ نَزَّ

لِلَّذِينَ آمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَعلِيُثْبِتَ ال

kul nezzelehu rûhul kudüsi min rabbike bil hakkı liyüsebbitelleziyne amenu ve hüden ve büşra lil müslimiyne Meâlen : 

(Ey Muhammed!) De ki: Rûh’ül Kudüs (Cebrâil a.s.) Rabbının katın-dan îmân edenlere sabit kılsın (pekiştirsin) diye ve müslü-manlar için hidâyet ve müjde olsun hak için onu (Kûr’ân-ı) indirmiştir Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran sûresi 3/39. âyetinde:

فَنَادَتْهُ الْمَلَئِكَةُ

وَهُو قَائِمٌ يُصَلَّى فِي الْمِحْرَابِ

اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًاأأَنَّ

بكلمة مِنَ الله

وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ

fenadethül melâiketü 

ve hüve kaimun yusalli fiyl mihrabi ennellahe yübeşşirüke biyahya mûsâddıkan bikeli­metin min allahi ve seyyiden ve hasu­ren ve nebiyyen minessalihiyne Meâlen : 

mihrapta o (Zekeriyya a.s.) namaz kılmakta iken melekler ona seslendiler kesin Allah sana, Allah’tan (Allah’ın emriyle vücûd bulan) kelime ile (“kelimeyi” İsa”yı) tasdik eden, seyyid (e-fendi), hasur (nefsine hâkim, iffetli), salihlerden (iyilerden) nebi (peygamber) olarak Yahya’yı müjdeler.

Daha fazla zaman almamak için burada da bu kadar izahla yetinmek istiyoruz. 

Düşünen kimseler için küçük ifadelerde büyük izahlar bulunmaktadır.[112]

----------------

 وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِّسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ {النحل/103}

 “Velekad na’lemu ennehum yekûlûne innemâ yu’allimuhu beşer(un) lisânu-llezî yulhidûne ileyhi a’cemiyyun vehâzâ lisânun ‘arabiyyun mubîn(un)” Andolsun ki biz onların, “Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’an ise gayet açık bir Arabça’dır. (16/103)

----------------

Bu âyetin inmesinin sebebi hakkında yapılan rivayetlerde denilmiştir ki, Mekke'de Amir b. Hadra'mî'nin "Cevrâ" veya "Yeîyş" adında Rum asıllı bir kölesi varmış, okuma-yazma bilirmiş ve kitap ehli imiş. Herkesi İslâm'a davet eden Allah'ın elçisi bazen Merve'de onu meclisine alır konuşurmuş. Kureyş müşrikleri buna kızar, Kur'ân'ı Muhammed'e bu hıristiyan öğretiyor diye alay etmek isterlermiş. Bir de Cebrâ ile Yesâra adlarında iki Rum, Mekke'de kılıç yaparlar, aynı zamanda Tevrat ve İncil okurlarmış, Hz. Peygamber arasıra bunlara uğrar, okuduklarına rast gelirse dinlermiş. Bazıları da bunu bahane etmek istemişler. Bir de Huveytıb b. Abdü'l-'Uzzâ'nın kölesi Abisâ kitaplara sahib imiş, müslüman olmuş, bunu gören müşrikler, "İşte Muhammed'e bu öğretiyormuş" demeğe kalkışmışlar. Bir de Selmân-ı Fârisî'den bahsedilmiştir. Fakat bu zat, Medine'de müslüman olduğundan dolayı âyetin Mekkî olmasına göre iniş sebebinde bu iddianın söz konusu edilmesinin doğru olamayacağını açıklamakla buna itiraz edilmiştir.[113]

 Bir önceki âyette Cebrail a.s. tarafından Kûr’ân-ı Kerimi, Efendimiz s.a.v. e rabbi olan Allah c.c. tarafından indirildiği bildirilerek. Ona bunu beşer öğretiyor diyenleri tekzib etmektedir.

 Ve Arabça indirildiği belirtilmektedir. A-rabça nın başındaki “A” harfini ayırdığımız zaman A!!! Rabçaymış olduğu anlaşılır… Allahça, oradan Hakkçaya, oradan Rabçaya, oradan Arapçaya tenzil olmuş, ma’nâsı hafiflemiştir. (Murat Derûni) 

----------------

 إِنَّ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِ اللّهِ لاَ يَهْدِيهِمُ اللّهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {النحل/104}

 “İnne-llezîne lâ yu/minûne bi-âyâti(A)llâhi lâ yehdîhimu(A)llâhu velehum ‘azâbun elîm(un)” Allah’ın âyetleri ile inanmayanları, Allah elbette doğru yola iletmez. Onlar için elem dolu bir azap vardır. (16/104)

----------------

(lâ yu/minûne bi-âyâti(A)llâhi) meallerde Âllah’ın âyetlerine inanmayanlar diye ifade edilmektedir. “Bi” ile birliktelik ifade etmetedir. Aynı zamanda “Risalet” mertebesinde remzi-işaretir. Allah’ın âyetlerine-işaretlerine resülü ile birlikte, işaretleri ile imam etmeyenlerin Allah hadi-doğru yola iletmez… 

Nasıl ki yola çıkılır varılacak hedefin belirli iz ve âlametler vardır. 

Bunlar Risalet ve Uluhiyet iz ve âlemetleri değilse, peki nereden bilinecek Alllah’ın âyetleri ile birlikte olaraktan geçiyor…

İşte bu kişide bilgiler mevcut değilse mudill olana rabbi şeytanın saptırması ile elem dolu azab istikametine yol tutar. Allah c.c. bizleri muhafaza etsin. (Murat Derûni) 

----------------

 إِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأُوْلئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ {النحل/105}

 “İnnemâ yefterî-lkezibe-llezîne lâ yu/minûne bi-âyâti(A)llâh(i) veulâ-ike humu-lkâzibûn(e)” Yalanı, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar uydurur. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir. (16/105)

----------------

Şeytanın vehimi, Nefsi emmarenin hayali uydurma bilgileri ile söyledikleri, Hakk’tan hakikatten uzak safsatalardır. Kendi hakikatlerini ve âlemin hakikati olan Allah c.c. yalanlamaktadırlar. (Murat Derûni)

----------------

مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ {النحل/106}

“Men kefera bi(A)llâhi min ba’di îmânihi illâ men ukrihe vekalbuhu mutme-innun bil-îmâni velâkin men şeraha bilkufri sadran fe’aleyhim ġadabun mina(A)llâhi velehum ‘azâbun ‘azîm(un)” Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır. (16/106)

----------------

Kimin kalbi imân ile dolu olduğu halde küfre zorlanana hariç âyetin ilk kısmıdır.

Burada zahiri ve bâtini zorlanma vardır. Zâhiri koşullar ile inkar edenlerin elinde veya onların memleetinde zulüm altında olmaktır.

Bâtıni zorlanma ise irfan ehlinin ağyara karşı kendisini gizlemesidir. “İrfan ehlinin olmaz namı, nişanı denmiştir. Ehli olmayan yerlerde kendini ve kendinde bulunan hakkı, hakikati gizler. Örtüp, gizlemezse de Halllac-ı Mansur’un Ene’l Hakk demesi gibi diyetini başı ile öder.

Bir gün irfan ehlinin ikisi akşam namazına gitmişler. İmam efendi zammı sûreleri okurken sehven birinci ve ikinci rekatında kafirun sûresini okumuş. Namaz çıkışında bu iki arif birbirlerine bakarak biri diğerine, birini bana diğerini sana okudu demiş… 

Âyetin ikinci göğsünü, gönlünü küfre açanların halinin nice olduğu anlatılmaktadır. Bu azaptan kurtulmanının yolu Muhammed-i necat tır. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

Zîrâ ki, senin isteğin olmaksızın muhakkak o küfür değildir, ûsteksiz olan küfür tenakuz söylemektir.

Zîrâ küfrü ihtiyâr için evvelâ bâtınında bir istek zuhür eder. Sonra da o küfür zâhirinde peydâ olur. Eğer bâtınında bir istek ve irâde olmasa muhakkak o küfür değildir. Bil’akis bu hâl bir kadirin ve mücbirin seni küfre ikrâhı ve icbân olur; ve cebir ve ikrâh ile vâki’ olan küfür ise küfür değildir. Nitekim sûre-i Nahl'de buyrulur (Nahl, 16/106) ya’ni “îmandan sonra Allah’a küfreden kimse, kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh olunursa müstesnâdır. Velâkin kalbi küfür ile açılmış olan kimseler üzerine Allah’ın gazabı ve onlar için büyük azab vardır". Binâenaleyh bâtınında küfre meyil ve istek olmadığı hâlde zâhirde küfrünü söylemek tenâkuzdur ve zâhiri ile bâtını bozmaktır.[114]

Dost işâret ettiği vakit fenâ kalmaz. Küfür îmân oldu. Çünkü küfür onun içindir.

Hakîkî dost olan Hak Teâlâ emir ettiği vakit fenânın fenâlığı kalmaz. Meselâ İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet buyurulan hadîs-i şerifte “Şâiller tese’ülde olan zillet ve hakâreti bilseler idi dilenmezler idi.” Ve sûre-i Nahl’de vâki’ (Nahl, 16/106) ya’ni “îmânından sonra Allâh’a küfür eden kimse gazab-ı İlâhîye müstehak olur ise de kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh ve icbâr olunan kimse küfür ederse müstesnâdır” buyurulur. Binâenaleyh ikrâh ve icbâr olunan kimseden a’mâl ve akvâl-i küfr sâdır olsa kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ondan sâdır olan bu küfür müsâade-i İlâhî üzerine ayn-ı îmân olur. Nitekim Kureyş ashâb-ı kirâmdan Ammâr hazretlerine ikrâh ve icbâr edip istedikleri kelime-i küfrü söylettiler. Hz. Ammâr ellerinden kurtulup ağlayarak Resûl-i Ekrem’e geldi. Cenâb-ı Peygamber onun gözlerinin yaşını silip buyurdu ki: “Ey AmmârI Hiç çekinme. Eğer Kureyş yine seni kelime-i küfre ikrâh ve icbâr ederse lisân-ı zâhir ile onlara muvâfakat et!" Velhâsıl Hakk’ın emri ve müsâadesi ile vâki’ olan küfür îmân olur. Zîrâ bu ihtiyâr olunan küfür dahi Hak içindir.

Her bir kötüyü ki, onun emri öne getirir, o âlemin iyilerinden ileriye geçer.

Hakk’ın emri dâiresinde yapılan her bir kötü halk-ı âlemin iyi gördüğü ef âlin hepsinden daha ileriye geçer ve onlann ilerilerinden efdal olur. Nitekim zâhirde bir kabâhati yok iken bir mürâhik çocuğu Hızır (a.s.)ın öldürmesi, Mûsâ (a.s.)ın şerîatinde ve bilcümle halkın nazarında bir kötü [fiil] idi. Vaktâki Hızır (a.s.) o fiili Hakk’ın emri ile icrâ etti, bu fiil-i kati halkın iyi gördüğü o çocuğu sıyânetten daha efdal oldu. Hızır (a.s.)m diğer fiilleri de bu kıyâs üzeredir; ve insân-ı kâmilin ef âli dahi cenâb-ı Hızır’ın ef âli menzilesindedir.

----------------

ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اسْتَحَبُّواْ الْحَيَاةَ الْدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ {النحل/107}

“Zâlike bi-ennehumu-stehabbû-lhayâte-ddunyâ ‘alâ-l-âhirati veenna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-lkâfirîn(e)” Bu, onların dünya hayatını sevip ahirete tercih etmelerinden ve Allah’ın kâfirler topluluğunu asla doğru yola iletmeyeceğindendir. (16/107) 

----------------

Zât-ı mutlak kendini daha henüz her hangi bir vasfı ile vasıflandırmazdan evvel, yâni kendini bir isim ile vasıflandırmazdan evvel Ahadiyyetinde iken inniyyet-i ile Hadîs-i Kûds-î de bildirildiği üzere, (Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.)

(Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim-arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.)

“Küntü” (Ben idim) ifadesiyle Zat-ı Mutlak kendine daha henüz bir isim vermezden evvel kendini isimsiz (ben) diye ifade ederek bildirmektedir.

“Kenzen mahfiyyen” (gizli bir hazine.) ifadesi ile â’maiyytinin hakikatini bildirmektedir.

 “Fe ahbebtü” (Sevdim-arzu ettim.) İfadesi ile Zât-ı Mutlağın âlemde ilk olarak faaliyyete geçen sıfatının (hub) muhabbet sıfatı olduğunu bildirmektedir.

## “En urafe” (ârif olmak-bilinmeklik.) İfadesi ile bilmek ve yaşamak-irfaniyyet-i nin ne derece mühim olduğunu ve bilinçli sevginin irfaniyyet sıfatı ile güzel olduğunu bildirmektedir.

(Fe halektül halke) (Mükevvenât-halkı, halk   ettim.)  İfadesiyle Ulûhiyyetinden halkıyyetine olan tenezzülünü ve halkıyyet sıfatını bildirmektedir.

(li uğrafe bihi.) (Halk ve mükevvenatımdan yola çıkarak bana arif-bilici, olmanız için. Bu halkıyyet ve tenezzülü itibariyle Onu tanımağa çalışarak gelinen yoldan tekrar geriye dönmek için.

Âlemdeki muhabbet ve sevgiler Zât-ı mutlağın (hub) muhabbet sıfatına dayanmatadır. Anna babanın evladına muhabbeti, eşlerin birbirine muhabbeti, bir kediyi sevmek, saksıdaki bir çiçeğe sevgiyle bakmak, mimar veya mühendisin kendi yaptığı esere olan muhabetinin kaynağı (hub) dur.

O zaman dünya muhabbetinin kaynağıda bu (hub) dur. Ama bu muhabbet bu dünya nın hazreti şehadet olduğu ve hakk’ın ef’âl tecellisi ve zuhuru olduğunu idrakinde bir muhabbet olduğu zaman geçerli ve işin hakikat yönüdür. Ama bu dünya muhabbeti şeytanın vehimi, nefsi emnmarenin hayali besliyorsa ahrete-ahire tercih edildiği için inkar edenler doğru yola iletilmezler. “İz-T.B” Tasavvufta dört terk vardır. 

1- Terki Dünya, 2– Terki Ukba, 3-Terki hest ve 4- Terki terktir.

Sırası ile dünyayı terk, ahireti tert, varlığı-benliği terk ve terk ettiklerinide terktir.

Ahireti isteyeninde dünya sevgisini terk etmesi lazımdır. (Murat Derûni) Bir başka açıdan Bakara sûresine bakacak olursak;

(İcl) buzağı hadisesi Kûr’ân-ı Kerîm (2/92) “o buzağayı (tanrı) edinmiştiniz.” (2/93) “yüreklerinde o buzağayı içirildiler-buzağı sevgisi yüreklerine içirildi.” İşte bu ve benzeri Âyet-i Kerîmeler Ben-î İsrâîl’in içinde bulunduğu rûh halinin hakikatini açık olarak ifade etmektedir. Uzun süre yaklaşık (400) sene kadar, bu süre içerisin de Mısırlıların “bakara” kültüründen ne kadar çok etkilendikleri açık olarak görülmektedir. İnsanların şartlanmışlık ve alışkanlıklarından kurtulması oldukça zor olmaktadır.[115]

“Buzağı sevgisi yüreklerine içirildi” ifadesi çok dikkat çekicidir. Nefis te heva ile dünya sevgisini içer… 

----------------

 أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ {النحل/108}

 “Ulâ-ike-llezîne tabe’a(A)llâhu ‘alâ kulûbihim vesem’ihim veebsârihim veulâ-ike humu-lgâfilûn(e)” İşte onlar, Allah’ın; kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar gafillerin ta kendileridir. (16/108)

----------------

Allah onların üzerine hatmetti, mühür bastı ve kulaklarını mühürledi duyamıyorlar, kalplerini mühürledi ve gözlerini de mühürledi. 

Ne kalb-i selimdirler, kulakları vardır ama Hakk’ın sözüne karşı sağırdırlar. Gözleri vardır ama Hakk’a, hakikate perdelidirler.

Gafillerin ta kendileridir. Hakikate, gerçeğe karşı gaflet iki türlüdür. Biri doğunun gafleti ve biri de batının gafletidir.

Müsümanlar şartlanmış İslâm anlayışlarında kul ve rab olduğu için ikilik vardır. Zahirde Hakk’a karşı gafil olunmasa, bâtında gafletleri vardır. Tevhid akidesi ikiliği abul etmez.

Batı ise inkar ve inadından hakikati kabul etmezler ve Hakk’a karşı gafildirler. (Murat Derûni)

----------------

لاَ جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرونَ {النحل/109}

“Lâ cerame ennehum fî-l-âhirati humu-lhâsirûn(e)”

“Hiç şüphesiz onlar, ahirette ziyana uğrayanların da ta kendileridir.” (16/109)

----------------

Bizlerin en kıymetli şeyleri zamanımızdır. Birine ne yapıyorsun diye sorulduğunda “zaman öldürüyorum” diye cevap verir. Günde, kahvede, eğlencede, gezmede vaktini boşa harcamaktadır. (Murat Derûni) Bu dünya hayatında ziyana uğrayanlardan olmamak için Nusret Tura r.a babamızın (88) Erler Demine Şiir kitabına kulak verelim.

Kendisi derslerini bitirmeye muvaffak olduğunda bunun sevinci ile günümüzde rast makamında ilahî olarak okunmakta olan meşhûr “Erler Demine Destur Alalım” nutkunu söylemiştir: 6 

Erler demine destûr alalım Pervâneye bak ibret alalım Aşk âteşine gel bir yanalım Dost dost diyerek arşa varalım Devrâna uyup seyrân edelim Eyvah demeden Allâh diyelim Günler geceler durmaz geçiyor Sermâyen olan ömrün bitiyor Bülbüllere bak feryâd ediyor 

Ey gonca açıl mevsim bitiyor Devrâna uyup seyrân edelim Eyvah demeden Allâh diyelim Âşıksan eğer gel birleşelim Şeyhin izine yüzler sürelim 

Tâ fecre kadar zikreyleyelim Feryâd edelim efgân edelim Devrâna uyup seyrân edelim Eyvah demeden Allâh diyelim

Ey yolcu biraz gel dinle beni Kervan yürüyor sen kalma geri Nusret denilen deryâ gezeri Hatmetti bugün seyr ü seferi Devrâna uyup seyrân edelim Eyvah demeden Allâh diyelim. [116] 

----------------

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِن بَعْدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَاهَدُواْ وَصَبَرُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ {النحل/110}

 “Summe inne rabbeke lillezîne hâcerû min ba’di mâ futinû sümme câhedû vesaberû inne rabbeke min ba’dihâ leġafûrun rahîm(un)” Sonra şüphesiz ki Rabbin, eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda cihad edip sabreden kimselerin yanındadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (16/110)

----------------

“Hicret’in hakikati” bu sûrenin 16/41 âyetinde verilip, yazılmıştı. Tekrar oraya bakılabilir. (Murat Derûni)

----------------

يَوْمَ تَأْتِي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَن نَّفْسِهَا وَتُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ {النحل/111}

“Yevme te/tî kullu nefsin tucâdilu ‘an nefsihâ vetuveffâ kullu nefsin mâ ‘amilet vehum lâ yuzlemûn(e)” Herkesin nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşün. (16/111)

----------------

Eğer nefis mücahadelesi ve nefis muhasebesi daha bu dünya hayatında yapılmazsa kişinin nefis mücadelesi kıyamet gününde yine kendi menfaatini kollayacağı ama kendi nefsi ile menfi-müsbet ne işledi ise eksiz ödenecektir.

“Mücahadesi olmayanın müşahadesi olmaz” demişlerdir.

“Nefis” kelimesi âyette 3 kere geçmektedir. 

İlm’el Yakîn olarak nefis mücahesini yapan, Ayn’el Yain olarak müşahade eder ve Hakk’el yakîn olarak;

“Men arefe nefsehu, fakad arefe rabbehu” “Kim ki kendi nefsine arif oldu bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir.” (Murat Derûni) Kûr’ân-ı Keriym Yusuf Sûresi 12/53. âyetinde; 

 وَعْوارَةُ بِالسَّعفَسَ لَامَعالذَّأإِنْ

“innennefse leemmaretün bissui” Meâlen :

“Nefs daima kötülüğü emredicidir.” hükmüyle bakıp sadece bu haliyle özleştirerek ona en büyük zûlmü yaparak bu yoldan kendi nefsimize de zûlum etmiş olmaktayız. 

Evet nefislerimizin bu özelliği vardır, fakat bu özellik küçük bir sahasını işgal eder, eğer eğitilmezse her tarafına yayılır. Güzel bir eğitim ile ise “emmarelik”ten kurtularak Mi’rac’a doğru kanat açılır.

Dendi ki, “nefs” terbiye olunca olur, “nefiiiiis”.

Yukarılarda bahsedilen “nefes-i Râhmani” genel ola-rak bütün âlemlere yayılınca oralarda meydana gelen her bir birey – varlığın aldığı isim “nefs” oldu. İşte bu yoldan “nef-sini bilen kişi Rabb’ını bilmiş,” oldu. 

Hadisi Şerifte belirtilen;

“men arefe nefsehu fekad arafe rabbehu.” Meâlen :

“Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’ine arif oldu.” Kûr’ân-ı Keriym Bakara Sûresi 2/54. âyetinde; 

كَمْ ظَلَمْتُمْ أَنْفُسَكُمْعإِذْ

“inneküm zâlemtüm enfüseküm” Meâlen :

“Muhakkak sizler nefislerinize zûlmettiniz.” Yani, nefsinizi gerçek mânâda tanıyıp one göre mua-mele edemediğiniz için nefsinize zûlm etmiş oldunuz. Daha çok geniş mânâları olan bu âyet-i kerime oldukça açık görün-mekte ve pek çok gerçeği ifade etmektedir.

Kûr’ân-ı Keriym Bakara Sûresi 2/54. âyetinde; 

طفَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ

“fæktülu enfüseküm” Meâlen :

“Nefislerinizi öldürünüz,” ifadesinde belirtilen ölüm (genel olarak) “nefs-i emmare” yönlü aldığınız “tatlanma duygularınızı öldürün” demektir. Çünkü o tür duygular gaflete, gaflet de mutlak uzaklığa götürür. 

Kûr’ân-ı Keriym Taha Sûresi 20/41. âyetinde; 

وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي

“væstana’tüke linefsiy” Meâlen :

“ve seni kendi nefsim için seçtim,” ifadesinde; 

Cenâb-ı Hakk: Mûsâ (a.s.) hakkında buyurduğu bu ilâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli olan “mertebeyi Mû-seviyyet”ten haber vermektedir.

Kûr’ân-ı Keriym Tevbe Sûresi 9/128. âyetinde; 

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ

“lekad caeküm rasûlün min enfüsiküm aziyzün” Meâlen :

“Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden aziz bir rasûl geldi,” ifadesinde, genel anlamda, içinizden yani sizin benzeriniz bir “rasûl” geldi, özel anlamda ise, kendi içiniz-den, yani “nefsinizden” bir “aziz rasûl” geldi. 

Dikkat edersek bize gelen “aziz rasûl” yani “ilham-ı ilâhi”ye nefsimiz “mahal” zuhur yeri olmakta ve ne şerefli bir görev yapmaktadır. Uzun izahları olan bu mübarek kelâmı da bu kadarla yetinerek yolumuza devam edelim.

Kûr’ân-ı Keriym Â’li İmran Sûresi 3/185. âyetinde; 

كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ

“küllü nefsin zaikatül mevti” Meâlen :

“Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadı-lacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir. 

O halde emmare mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik değişik olacaktır. 

Gerçek ifade ölümün “beden” tarafından değil “ne-fis” tarafından tadılacağıdır. Böylece nefsimizin üzerimizde ne büyük tesiri ve yeri olduğu da görülmektedir.

Kûr’ân-ı Keriym Fecr Sûresi 89/27-28. âyetinde; 

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

“ya eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27)

“irci’ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten” (28) Meâlen :

“Ey Mutmeinne nefse ulaşan Radiyye ve Merdiyye olarak Rabb’ına dön,” ifadesinde, bireysel nefsi emmare-siyle yaşıyorken, yapmış olduğu riyazât ve mücahedelerle “levvame” nefse, oradan “mülhime” nefse, oradan “mut-meinne” nefse uruc eder (yükselir). 

Bu halde kişi kendinde var olan hakikatin, “Hakk”ın hakikati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir. 

Diğer mertebelerde hitap insânlara umumi iken burada “hususi” teke tektir. Hakk’ın esma-i ilâhiyyesinin üzerindeki tesiratını idrak eden mutmeinne nefs, Rabb’ından razı, Rabb’ı da o mahalde kendi isimlerinin zuhurunu görünce “merzi” yani kulundan razı olmuş olur. Bu halinde nefs’in hakikatiyle meydana geldiği anlatılmaktadır.

Kûr’ân-ı Keriym’de nefs hakkında pek çok âyet vardır, misâl olarak bu kadarla yetinelim ve yolumuza devam edelim.

Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman sözlerinin başında şu ifadeyi kullanmıştır.

#### “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun, ki”

Cenâb-ı Hakk’ın altı sıfat-ı zâtiyyesinden bir de “kâ-imi bi nefsihi” yani “nefsiyle kaim” olmasıdır.Yukarıdan beri özet olarak belirtilenlerden açık olarak anlaşıldığına göre, her insânın bir nefsi var, Peygamberimizin de bir nefsi var. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin dahi bir nefsi var, bir de her varlıkta mevcud “nefs-i külli” var olduğudur.

Böylece “nefs” sözcüğünün ne kadar mühim bir ifade ve yaşam olduğu anlaşılmaktadır.

Arifler nefsi şöyle tarif ettiler :

- Nefs ise ancak o şey’in zâtıdır.

- Nefs mertebesi, cisim mertebesinden daha yücedir.

- Bir nefs ki, bizzât âlemin ilmi ile doludur.

- Bütün mevcudatın baskısına sahip bulunan ilâhi Nûr için “Nefs-i külli” tabiri kullanılır.

- Akl-ı kül ile nefs-i küllün birleşmesinden bu âlemler meydana geldi.

- Akl-ı küllün sembolu, Âdem; nefs-i küllün sembolu, Havva’dır.

- Allah-ü Teâlâ, Rasûlullah efendimizi kendi zâtından halketti, nefsini de kendi nefsinden halketti.

- Âdem (a.s.) ın nefsini, Rasûlullah (s.a.v.) efendimi-zin nefsinden bir sûret olarak halketti.

- Âdem’in zâtı ise, Rûbubiyyet zâtından meydana ge-tirilmiştir.

- Allah’ın zâtı, kendi nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yü-ce Allah onunla vardır. Zira o “nefsi ile kaim”dir. (“kaimi bi nefsihi”)[117] 

----------------

وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ آمِنَةً مُّطْمَئِنَّةً يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَدًا مِّن كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِأَنْعُمِ اللّهِ فَأَذَاقَهَا اللّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ {النحل/112}

“Vedaraba(A)llâhu meśelen karyeten kânet âmineten mutme-inneten ye/tîhâ rizkuhâ ragaden min kulli mekânin fekeferat bi-en’umi(A)llâhi feezâkaha(A)llâhu libâse-lcû’i velḣavfi bimâ kânû yasne’ûn(e)” Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı. (16/112)

----------------

Bedenlerimiz memleketimiz ve içinde ormanlar, vadiler, nehirler, denizler ve şehirler vardır. 

Bu memleketin güvenli ve huzurlu kenti gönül şehridir. Oraya bolca zât-i bilgiler, bolca rızık olarak gelir. İşte bu gelen zâti kaynaklı ilime karşı nankörlük edildi ve nefsi emmare istikametinde hayal ve vehim yönlü kullanıldı iseler. Onlara açlık ve korku nefsin karanlığında kalmak, karanlıklar içinde kaybolmak en büyük korku olacaktır.

Nefis terbiyesinde anlatılan  kudsi  bir hadistir.

Allah (cc) nefse sorar; sen kimsin, ben kimim?
Nefis; “ene ene, ente ente; sen sensin, ben benim” der. Keyfiyeti Allah (cc) tarafınca bilinen bir süre, ateşle terbiye görür. Sonra Rab yine sorar, cevap değişmez.
Bu defalarca tekrarlanır, her defasında cevap aynıdır; Nefis;  “Sen sensin, ben benim” der. Ateşle terbiyede sıratı müstakime girmemekte direnen nefisi, Rab bu defa açlık imtihanına sokar. Soru yinelenir; sen kimsin ben kimim?
Rabbi karşısında durduğu yeri ve duruş şeklini bilemeyen nefis, asıl şekline dönmüştür. “Ya Rab ben aciz, fakir bir kulunum, sen benim Rabbimsin.” Yapılan nefis terbiyesinde riyazat nefsi açlık ile terbiye etme ve eti yenen hayvanların ürünlerini yemeyerek, nefsi emmare ve nefsi levvamenin ahlakının etikisi azaltılmaya, izale edilmeye çalışılır. “Havf ve Reca” ise daha yolun başındaki salikin hallerindendir. (Murat Derûni) 

----------------

وَلَقَدْ جَاءهُمْ رَسُولٌ مِّنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ {النحل/113}

“Velekad câehum rasûlun minhum fekezzebûhu feeḣazehumu-l’azâbu vehum zâlimûn(e)” Andolsun, onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Böylece zulmederlerken azap onları yakalayıverdi. (16/113) 

----------------

“câehum rasûlun minhum” onlara içlerinden peygamber geldi ifadesinin iki yönü vardır.

Bir yönü “onların cemaâtleri içerisinden onların benzeri bir peygamber geldi”, diğer yönü ise “öz varlıkları olan nefsilerinde onlara bir resûl geldi” dir.

Diğer yönüyle insanlık içinden genele gelen peygamber a.s. hazeratıdır.

Âdem a.s. dan efendimiz (s.a.v.) e kadar gelen peygamber hazeratı Hakikat-i Muhammediyenin mertebeleridir.

Her kim bâtınında, enfüsünde iç âleminde bu mertebelerinden birinde ise ona gelen risalet mertebesi o peygamber a.s. mın mertebesi ve yaşantıısıdır…

Kişilerin özünde bulunan “venefahtü” hakikati ile ulûhiyet ve risâlet mertebelerini, abdiyyet mertebesinden idrak ettiğinde ve bu hakikatin risalet mertebesinden yansıdığını da, idrak ettiğinde kendi nefsinden/içinden kendisine rasul gelmiş olur.

Kim nefsi emarenin hayali yaşantısında ise bu “venefahtü” hakikatine zulm etmiş ve nefsinin aranlığında kalarak azaba uğramış olur. (Murat Derûni)

----------------

فَكُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ حَلالاً طَيِّبًا وَاشْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ {النحل/114}

“Fekulû mimmâ razekakumu(A)llâhu halâlen tayyiben veşkurû ni’meta(A)llâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn(e)” Artık Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin. Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin. (16/114)

----------------

Alllah cc. ’ın helâl ve temiz olaraka verdiği rızıklar hakikat kaynaklı esma-i ilâhiyye bilgilerdir. 

Mûsâ a.s. ve kavmi tih sahrasındayken kendilerine rableri tarafından gönderilen bıldırcın eti ve udret helvasından sıkıldılar. Ve Mûsâ a.s. dan rabbine söyle bize yeşillik, mercimek, sarımsak, kabak versin dedikleri zaman, o zaman inin mısıra istediğiniz orada denilmişti.

Bu bilgilerin temiz ve helal olması şu üç şeye bağlıdır. (Murat Derûni) Bilindiği gibi “sahih-sıhhatli-Rahmân-î” bilgilerin üç hâli vardır. 

(1) VAHY: 

(2) İLHAM: 

(3) FİRASET: tir. Bunların dışındaki bütün bilgiler beşeri hayali ve vehmi’dir. Yukarıda belirtilen yolların karşılıkları ise. 

(1) VAHY: “Kûr’ân”

(2) İLHAM: “Hadîs-i kudsi” 

(3) FİRASET: “Hadis-i Şerif” ler karşılığı’dır. Şimdi bunları incelemeye çalışalım.

(1) VAHY: Bilindiği gibi “VAHY’in (mânâ’sı ve lâfzı) Allah’dan’dır” ve üzerinde kul tarafından hiç bir değişiklik yapılamaz. Peygamberlere has, onlara verilen gönüllerine ve ruhlarına kaydedilen, zamanlarının zât-î bilgileridir. Sonuncusu ise, Efendimize verilen “Kûr’ân” dır ki, O da bütün mertebeleri kapsayan “Zat” i bilgilerdir. 

(2) İLHAM: Evliyayı Kirâm’a sunulan “VAHY” in açılımları olan İlâh-î bilgilerdir. Bu kişilerin kendilerindeki karşılığı, kendi “Hadîs-i kudsi” leri’dir. Bunlar genele açık uygulanacak hüküm düzeyinde değillerdir, kişiye ve ancak varsa, taliblilerinin istifade edebileceği, indî, özel bilgiler ve hallerdir. 

“Hadis-i kudsi” nin tarifi. Bilindiği gibi, (mânâ’sı Hakk’tan, lâfzı Peygamberden-dir.) Bu kurala binâen, herhangi bir kimseye gelen gaybi mânâda olan bir bilgi veya hissiyat, Tamamı ile birlikte, olduğu gibi kabul edilmesi mümkün değildir. Eğer kabul edilirse, gelen zuhurat, bilgi veya, benzeri varidad, deyenler de vardır. “VAHY” hükmünde kabul edilmiş olacağından! Şirkin ve küfrün ta kendisidir. Gelen yeri İlâh, kendini de, farkında olmadan Peygamber, ilân etmek olur. 

O halde bu İlâh-î kural gereği, gönlümüze veya aklımıza gelen varidat, düşünce, ilham, veya evham, “gayb’î fısıltı” dediğimiz kaynağını tam tesbit edemediğimiz, kimlik veya yönlerden gelen her hangi bir şey ne tür olursa olsun, geldiği üzere olduğu gibi kabullenip, ilmi mânâ da doğrudur. Hükmü ile kullanım tatbikatına geçmek çok tehlikeli bir oyundur. Çünkü İlâh-î nezâket seyrine aykırıdır. Bunlara bir takım hayal vehim karışması mümkün’dür. 

Bu sahanın ölçüsü “Hadis-i kudsi” kıyasıdır, ve ihtiyat gerektirir. Peygamber Efendimiz dahi Hakk’tan geldiğine şüphe etmediği halde kendi nefsi için, nefsine gelen haber ve bilgileri kolay ve düzgün anlaşılacak kelimelerden meydana gelen kendi kurduğu cümleler ile ashabına hüküm olarak bildirmiştir. Böylece gelen İlham varidat ilmi bir mânâ olarak, (mânâ’sı Hakk’tan,) Peygamberimiz de, kolay anlaşılacak bir ifade de olması için cümle ve lâfız düzenlemesiyle, (lâfzı Peygamberden’dir.) Diğer yönden, “bir şey sordum anında cevabı geldi,” gibi, hususlar dahi şüphelidir. Çünkü Örf, nass ve Adetullah’a uygun değildir. Peygamberimizin hayatında bu tür yaşantılar pek çoktur. Bazıları Efendimize gelip soru sorduklarında, Efendimiz bunların bazılarına cevap verir bazıları için ise kendisinde o an, bir fikir oluşmadığından soru soranlardan bir miktar süre isterdi. Hz. Âişe annemizin kayboluş hadisesini herkez bilir. Bu hadisenin açıklığa kavuşması için Efendimiz yaklaşık bir ay kadar, hakkında “Vahy-i İlâh-î” gelinceye kadar beklemiştir. Herhangi bir kimseye “Rahmân-i gayb-î fısıltı” her an acaba hazırda, emre amade bekliyorda, her hangi bir şey sorulduğunda hemen cevap mı, alıyor.? Bu da çok şüpheli bir haldir. Eğer öyle olsaydı peygamberimize sorulan soruların cevabı anın da evvelâ ona gelirdi. İstisnaları olmakla birlikte, bu sahada da Örf, nass ve Adetullah bu yöndedir. 

Ümmet-i diye bilinen ve açık olarak imân ettiğini söyleyen bazı âlim, zahiri sûfi ve kendilerini mü’min addeden bazı kimseler dahi bunların farkında olmamış ya yok saymış yada inkâr etmişlerdir. 

Bâtınî denilen, madde âleminin, mâverâ’sı-arkası, gürünmeyen tarafında ki lâtif fertleri, bu görünen zâhir âlemin zâhir fertlerinden kıyas edilmeyecek kadar çoktur ve biz bunların gerçek mahiyetlerini ne yazıkki bilmiyoruz. Bildiğimiz, yani Peygamberlerimiz vasıtasıyla bildiğimiz genel faaliyyette olan iki tür, melek ve iblis isminde lâtif varlıklar vardır, ve bu varlıklar bütün âlemi kaplamışlardır. Gece gündüz sıcak soğuk demeden heryerde ve her zaman faaliyettedirler. Melekler, Nur’dan halkediklerinden daha lâtiftirler doğrudan kesif olan insanlarla iletişime geçemezler ancak onları görevli olarak dışarıdan kontrol ederler. 

İblis ise, Ateş kaynaklı olduğundan lâtifin kesifidir, dilediği yer ve zamanda daha da kesifleşerek insan varlığındaki duygulara veya görüntü ile insanlara, zuhuratta veya yaşantı da yaklaşması daha kolaydır. Bu yüzden insanlar için en tehlikeli olanlar bu taifedir. İçlerinde Mü’min’ler ve kâfirlerde vardır. Mü’min olan bazıları zaman zaman az da olsa, insanlara yardımda bulunurlar. Ehli küfür olanlardan ise insanlara zarardan başka hiç bir şey gelmez. En büyük hileleri sûreta Hakk’tan görünmeleridir. 

Nasılki batılı bazı hrıstiyanlar meslek olarak islâm dini hakkında eğitim yapıp hatta doktoraya kadar eğitimlerini geliştirip orta halli bir müslümanın üstünde bir bilgiye sahip olabiliyor ve bu bilgisini evvelâ doğru küçük bilgiler halinde verip daha sonra güven kazanınca yanlış bilgileri verip aklını bozmaları gibi. Farkında olmadan zarar verirler. İşte en tehlikeli hal de budur. Bu hususta din kitaplarında çok geniş bilgiler vardır. Dileyenler oralardan daha geniş bilgiler alabilirler. Biz yolumuza devam edelim. 

Bu hususlar kıyasi olan fiziki ölçüler değil ki, açık bir değelendirme yapılsın. Hissi olan hususlardır ki, onun da hemen kolayca tesbit edilebilen bir ölçüsü yoktur. 

Yemek yapmak için alınan bir malzeme bile, eğer kuru ve ince gıda ise elekten geçirilmekte, yıkanın veya sulu bir gıda ise kevgirden geçirilmekte. Taneli gıdalar ise ayıklanarak gözden geçirilmekte, ondan sonra işleme konmaktadırlar. Yapraklı ve kabuklu yiyeceklerin de kabuklarının ve dış yapraklarının soyulması gerekmektedir, yani hiçbir gıda yokturki üstünde veya içinde, temizlenmesi gereken bir bölüm olmasın ve ondan sonra sofraya gelsin. 

Lâtif olan mânâ âleminden yola çıkan ilâh-î bilgiler hangi mertebeden geçerlerse o metbenin malzemesinden bir pakete sarılarak o mertebeden diğer bir mertebeye geçebilir daha sonra o mertebedende bir sonraki mertebeye geçebilmek için de o mertebenin paketiyle paketlenir, o mertebedende bir sonraki mertebeye geçerken gene yeni geldiği mertebenin paketine girmiş olur aksi halde yeni geldiği mertebeye uyum sağlayamaz. Taa ki, Ef’âl âleminde zuhura çıkması için buranın evvelâ beşeri hayal paketiyle paketlenmesi lâzımdır ki bu âlemin şeriatı içinde kendine bir yer bulabilsin, aksi halde olduğu gibi gelse bu âleme uyum sağlayamayacağı için bozulan paketsiz gıdalar gibi bozulur kullanılamaz. Uyum sağlanamaz. İşte buradaki tehlike eğer o doğru bilginin üzerinden geçtiği yerlerden giyindiği paketleri üstünden çıkartılmazsa bulunduğu yerin paketi muamelesi görür. Çünkü onu kullanacak olanda aynı paket renginin içindedir. Oyüzden oda aynı muamele ile meamele edecektir. Ve paketi görüp onu gerçek mal zannedecektir. İşte daha evvel kendisi paketlikten çıkmış aslı üzere kalmış bir mânâ ehli ancak gelen paketi birer birer dış paketlerinden soyarak gerçek içinde olan hakiki değeri ortaya çıkaracaktır. İşte ancak o paket gıda, gerçek mânâ da içi özü gıda edilmiş olacaktır. İşte bu mânâ âleminden gelen paketlerin içindede ne olduğu gerçek mânâ da belli değildir hayal ve vehim âleminden yapılan bir sürü sahte bilgi paketleri vardır ve bu âleme her an ihrac edilmektedirler dışı itibariyle hakikilerinden ayırmak mümkün değildir işte burada gerçek bir ölçüme ve ölçüye ihtiyaç vardır. İşte yukarıda bahsedilen hadise budur hayal ve gayb âleminden zuhur eden paketleri alıp dışını soyup içini değerlendirip dünya sofrasına gayb yemeklerini üzerindeki paketlerini temizleyip saf bir halde, gıdalanmak için kendimize ve çevremize sunmalıyız bunun dışında gaybdan veya nereden geldiği belli olmayan paket bilgileri olduğu gibi kullanmaya kalkarsak yediğimiz şey ancak ambalaj-paket olur, bizse onu leziz yemek zannederiz epey bir zaman sonra onun sonsuz sıkıntıları ortaya çıkar ama iş işten geçmiştir. 

Gerçek ve hakiki olan mânevi gıdaların, ilham varidat müşahede, v.s. olan lâtif hallerinde bu sistem içerisinde muamele görmesi tabii olacaktır. Yani akıl ve gönül süzgecinden geçirilmesi lâzım gelecektir ancak bunun şartı süzgeçin (T.S.E.) tevhid, tesis ve eminlik, sıtandardından mühürlenip geçmiş olması lâzımdır. Yoksa süzgeçin delikleri veya ölçü ayarları bozuk ise aldanmaktan ve netice de hüsrandan başka bir işe yaramayacaktır. O halde yani, (1) VAHY: “Kûr’ân” yolu kapalı olduğundan üzerinde konuşulması mümkün değildir. (2) İLHAM: “Hadîs-i kuds-i” yolu ve kıyası açıktır bu yol halen çalışmaktadır, ancak çok dikkat istemektedir. Gelen gaybi oluşumların Rahmân-î kaynaklı olması akıl ve gönül süzgecinden geçirilip anlaşılabilecek, yani “sağlıkla kullanılabilecek” hale getirilmesi lâzım gelecektir. İşte bu çalışmadan sonra bu bilginin sahibi o kişi olur. 

Aksi halde kişi geldiği gibi aktarılan hususun taşeronu olur, bu sebeble sahip değil taşıyıcı olur, eğer taşıdığı zararlı bir paket-yük’se gönderildiği yerde oluşacak zarara da, tabii ki ortak olmuş olacaktır. 

Yukarıda belirtilen hususlar dahilinde hareket eden kimseler, Peygamberin mânevi varisleri, bunlardır. Zâhiri varisleri ise Firaset sahibi Âlimlerdir. Bunların dışında başka bir yol yoktur. 

(3) FİRASET: İse, bilindiği gibi mü’min’in vasfı’dır “Hadis-i Şerif” ler düzeyidir. 

“Hadis-i Şerif” lerin, tarifi ise, (mânâ’sı da, lâfzı da, Peygamberden’dir.) Bunların hepsi Efendimizden zuhura çıktığı halde, mertebe farklılıklarının ne kadar bariz olduğu açık olarak bildirilmektedir. Bunların dışında her hangi bir bilgi ve duygu oluşumunun veya kurgulanmasının mümkün olmadığı bildirilmekte, eğer oldurulmuşsa ona itibar edilmemesi gerektiğini bu ölçüler bize bildirmektedir. 

O halde! 

(1) VAHY: “İlâh-î” dir, Bu yol kapalıdır. Daha evvel bu yoldan gelenler ölçü olur ve tatbik edilir, bunlardan başka yeni ölçüler olamaz.

(2) İLHAM: “Kuds-î,” “kevn-î ve mülki” dir. İsminin üstünde olması gibi, bunların ana kaynağının ve hakikatinin kuds-î, izahlarının ve cümle, düzenlemelerinin ise “kevn-î ve mülki” olması gerekmektedir. Yani o hale yükselmiş olan bir kişiye “kuds” âleminden bir İlham gelince onu alıp kendi idrak anlayış ve irfaniyyeti ile çevresinin oldukça kolay bir yolla anlayıp faydalanabileceği bir düzenleme ile yakınlarına bu sıhhatli bilgiyi aktarabil-mesidir. İşte bu yoldan elde edilen bir bilgi duyulduğu zaman hiçbir endişeye ve şüpheye mahal kalmadan ve dinleyende de mevzuun kendi sekinesini ortaya çıkararak mutmain olmuş bir gönülde, huzur ile dinlenmesini sağlar ve bast halini oluşturur. Bu da ölçüsüdür. Ayrıca bu hususun tarifi (bilenin sözü nettir,) hükmüdür.

(3) FİRASET: “Firaset” ise, sadece “kevn-î ve mülkî” dir. Ef’âli ve fıkhi işlerde oluşur kıyasa ve içtihade dayanan bir ilim düzeyidir. Burası zâten fark âlemidir, gaybi bir hususiyyet-i yoktur, beşere gönderilen hükümler istikametinde hareket edilir. Bu hususta söz çoktur dileyen ilgili yerlerden daha fazlasını bulabilirler.[118] 

---------- 

Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin.

Fatiha sûresinde bu yalnız ona ibâdetin nasıl yapılacağı bildirilmiştir. 

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

(5) İyyaKE na’budu VE iyyaKE nesta’în;

Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti. (Ya Rab!).

Biz ancak sana kulluk ederiz ve ihtiyaçlarımızı senden isteriz diyerek kul Rabbine doğru yönelmeye başlıyor.Bütün bunları bu şekilde idrak eden bir kul, “Biz ancak Sana ibadet ederiz” diyor. Bütün bunları idrak etmek sûretiyle Sana ibadet nasıl gerekiyorsa Senin Zât’ına öyle ibadet ediyoruz diyor, yoksa lâfzî söylediğimizde idrakimiz ne taraflarda ise o taraflara ibadet ediyoruzdur yani bu Âyet-i söylerken aklımızda ne varsa bizim putumuzda, rabbimizde o olmuş oluyor, hem ibadetimiz ona hem isteğimiz ondan oluyor ve Cenâb-ı Hakk’ı unutmuş oluyoruz. Bir insân bir kimseden bir şey isteyebilir fakat isterken evvelâ kafasında “Ya Rabbi evvelâ senden istiyorum o kulunu bana vasıta kıl” diye düşündüğü zaman, kimden isterse istesin Hakk’tan istemiş olmaktadır.[119]

----------

“veşkurû ni’meta(A)llâhi” Allah’ın nimetine şükredin ifa (وَاشْكُرُ) “Veşkur” daki Ve harfi bağlaçtır. “Şekürde” yazılıştan önce “Elif” harfi gelmiş ve “Şın” ise sükûn ile yazılmıştır. O zaman bu “Şın” harfini harekete geçiren Elif tir. (ش) Şın harfi ise (س) Sin harfinin üç noktalı şeklidir. “Sin” İnsan dır. “Şın” harfi üzerindeki üç noktada İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakîn mertebeleridir. Ve Eş-Eş Şekür olmuş ve nasıl namazda “Semiallahü limen hamideh” denildiğinde hamd edilen mahalden Allah c.c. işitir denilir. O mahalde eş-şükür esmâsı faaliyete geçmiş olur.

Allah c.c., Uluhiyet mertebesi ise her mertebenin hakkkını veren mertebenin adıdır.

(ا) “Elif” 12 zâhiri ve bir bâtıni noktadan oluşmaktadır. O zaman “Şın” harfinin sakinliği ile bu 3 yakîn ve 13 mertebenin neresinden nimetlendiriliyorsanız şükrünüzü- hamdınızı o mertebeden yapınız. Hamd’ın 8 hatta 9 mertebesi vardır. (35) Fatiha sûresinde geniş izahi vardır. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالْدَّمَ وَلَحْمَ الْخَنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ لِغَيْرِ اللّهِ بِهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَإِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {النحل/115}

“İnnemâ harrame ‘aleykumu-lmeytete ve-ddeme velahme-lhinzîri vemâ uhille ligayri(A)llâhi bih(i) femeni-dturra gayra bâġin velâ ‘âdin fe-inna(A)llâhe gafûrun rahîm(un)” Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

----------------

 Maalesef bugünlerde bir süredir haberlerde ilgili kurumlarca yenen hayvan eti ve bunlar ile üretilmiş et ürünlerde “tağşiş”[120] ürün ve bu ürünleri kimlerin sattığı ilan edilmektedir. 

 İşte bizlerde kendi varlığımız için olan hayvani bilgiler genel ma’nâda tarikat bilgileridir. Eğer bu bilgiler, leş ve kan, eti yenmeyen hayvanlar yani nefsi emmare kaynaklı bilgiler ise veya karışmış ise bu ilim necis hükmüne girmektedir. 

 Eğer belirli bir müddet irfani ilimlere ulaşamamış zaruret ölçüsünde bu ilimden istifade etmiş ise zaruret ölçüsünde değerlendirilir. Ve irfani bilgiler bulduğu zaman bir daha dönmemek üzere terketmelidir. (Murat Derûni)

----------------

وَلاَ تَقُولُواْ لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَذَا حَلاَلٌ وَهَذَا حَرَامٌ لِّتَفْتَرُواْ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ {النحل/116}

“Velâ tekûlû limâ tasifu elsinetukumu-lkezibe hâzâ halâlun vehâzâ harâmun litefterû ‘ala(A)llâhi-lkezib(e) inne-llezîne yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkezibe lâ yuflihûn(e)” Dilleriniz yalana alışa geldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler. (16/116)

----------------

Meallerde “Sine” kelimesi “dil” olarak verilmiştir. “Dil” eski dilde kalb, gönül, yürek olarak geçmektedir. “Sine” anlamı göğüs, bağır, sadr, yürek gönül dür. 

Yalanın kaynağı “yürek” olmaktadır. “Sine” nin gönül olabilmesi için “Ya gönül olmak gerekir, Ya bir gönle girmek gerekir.

Hani denir ya “yürek demiş” diye, gerçekten bilinmeyen bir konuda ahkam kesmek her kişinin değil er kişinin harcıdır.

Helaller ve haramlar dairesi Kur’ân-ı Kerim, Hadis-i Şerifler tarafından bildirilmiş ve Fıkıh İmamları tarafından ise ictihad edilip düzenlenmiştir. İlerleyen yıllarda ise bu konu istismara açık görülüp İctihad kapısı kapandı denilmiştir. Belki iyi niyetle yapılan bu uygulama İslâm toplumlarının ilerlemesine set vurduğu günyüzü gibi aşikardır.

İmân eden kişinin kalbinde zaten iman olur ve helal, haram dairesine uygun bir yaşam sürer, kalbleri nefsaniyetlerine dönük olanlar şu helal ve haram diyerek helal ve haram da ifrat ve tefrite giderler… 

Zaten Allah karşı yalan uyduranın iflah olmayacağı belirtilmetedir. (Murat Derûni) 

----------------

مَتَاعٌ قَلِيلٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {النحل/117}

 “Metâ’un kalîlun velehum ‘ażâbun elîm(un)”

 (Dünyada elde ettikleri) az bir yararlanmadır. Hâlbuki (ahirette) onlara acıklı bir azap vardır. (16/117)

----------------

Böyle yapmaları ile belki bazı insanların safiyane duyguları ile etrafına cemaat olarak toplarlar ve onlardan maddi ve manevi çıkar temin ederler. İlim ve irfandan böyle uzak yerler kişilerin hayali ve vehimi duygularına hoş gelir, nefsaniyetlerini arttırır.

Eğer bahsedilen kişi sadece bunu kendi için kullanmışsa sadece elim azab kendisi içindir. Ama başkalarınada bu onuda önder olmuşsa onların bu yaptığından ona da bir pay olacaktır. (Murat Derûni)

----------------

وَعَلَى الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِن قَبْلُ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ {النحل/118} 

“Ve’alâ-llezîne hâdû harramnâ mâ kasasnâ ‘aleyke min kabl(u) vemâ zâlemnâhum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)” Daha önce sana anlattıklarımızı yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz (bununla) onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. (16/117)

----------------

Yahudilik dendiği zaman bizler sadece Mûsâ a.s. ın geldiği kavim olarak anlıyoruz.

İsrailoğulları yani “gece yürüyenin çocukları” kim ki gece kalkıp, ibadetini, zikrini, tefekkürü yapıyorsa bu daire içindedir.

Burası Tevhid-i esmâ, tarikat yaşantısı ve dairesidir… Allah adına şu haram veya helal demek yasaklanmıştır. Bu yaşantı içinde olanın şeriat mertebesine göre daha dikkat etmesi gereklidir.

Yoksa nefsi emmare bu yaşantıda daha da zirve yapar ve nefislerine zulmedenlerden olunur. (Murat Derûni) Yolumuza Fusûs’ül Hikem İbrahim a.s. Fassı ile devam edelim. 

İmdi sen, ancak nefsine hamd et ve ancak nefsini zemm eyle! (24).

İmdi sen ancak nefsine hamd et ve ancak nefsini zemmeyle. Yani kimseye hiçbir buhtanda bulunma, hiçbir şekilde suçlamada bulunma. Sen kendine hamd et, ancak kötüleyecek olursan da kendini kötüle. 

Yani senin ayan-ı sabiten saadet ve kemali iktiza edip, Hakka hal lisanı ile benim üzerime saadet ve kemal ile hükmeyle diye hüküm eylemiş böylece vücud-u harici de yani senin dışındaki vücudunda yani bu dünyada o ezeli hükmün eseri sende saadet ve kemal suretinde zahir olmuş ise bundan dolayı ancak nefsine hamd eder.

Ezelde Cenab-ı Hak sana bir program yaptı, bütün varlıklara bir ayan-ı sabite, sabit programını yaptı, bu program Cenab-ı Hakkın “Mudil” isminin çıkış kanalı, merkezi olarak ta oluşmuş olur, “Hadi” isminin çıkış mahali olarak da programlanmış, tesbit edilmiş olabilir. 

İşte Cenab-ı Hak bu programı yaptı ama sana özel bir kimlik verdi, yani özellik verdi. Senin zatın olarak bu programı sana verdi. Yani Allah bu programı kurdu, geriye çekildi diyelim, sana ait bir kimlik verdi işte insanın şahsiyet yapısı buradan gelmektedir. 

Diğer varlıkların da böyle bir programları var ama insanınki gibi geniş değildir. Onların programları tek yönlüdür. İşte bu senin “Hadi” isminin özelliğini taleb etmen “Hadi isminin hakikatini, “Rahman” isminin hakikatini yani sana böyle salah bir varlık olarak fiilleri meydana getirecek olan senin ayan-ı sabitendeki olan hükümler Cenab-ı haktan “Salah” fiilini ortaya getirecek vasıf istiyor.

Özünden istedi. İşte Allah sana vermiş değil, Allah programı yapıyor, ama taleb senin varlığından çıkıyor. Çünkü asaleten o oluşumu sana bağlamış oluyor, senin hürriyetine bağlamış oluyor. İradene bağlamış oluyor. Sana bir kimlik veriyor. 

İşte bunu yaparken Hak bizim üzerimizde hüküm sahibi ama taleb ettiğimizde Haktan bunu taleb ettiğimizde ki bu hakkı bize kendisi tanımıştır, o zaman biz O’nun hüzerine hüküm sahibi oluyoruz. Şu hükmü, bu hükmü ver diye böyle yap, şöyle yap diye biz ona hüküm etmiş oluyoruz. 

O da bunu kabul ediyor, neden çünkü kendi programı gereğidir. İşte sen de eğer hidayet ehline ait olan fiiller ortaya çıktığı zaman kendine hamd et diyor. Burada neticede kendine hamdan hakka had çıkar, bunlar bu şekilde bilinmezse bunlar hep klasik bilgiler olarak deyimler olarak işte Allah böyle dedi şöyle dedi, kul da böyle dedi, Rasul şöyle dedi denir.

Yani senin ayan-ı sabiten saadet ve kemali iktiza edip, Hakka lisan-ı hal ile benim üzerime sadet ve kemal ile hüküm eyle diyor. B öylece vücud-u haricide yani bu dünyada senin vücudun o hüküm-ü ezelinin eseri sende sabit ve kemal üzerine zahir olmuş ise, bundan dolayı ancak nefsine hamd et.

Çünkü hüküm senindir, yani ayan-ı sabitedeki kimlik senin olduğuna göre sen de ayan-ı sabitedeki özelliğin itibariyle kemal ve sadet taleb ettiğinden ve bu sana verilen vücutta sadet ve kemal vücut üzere kemali bir vücut üzere olduğundan o zaman sen kendine nefsine hamd et.

Buradaki nefs tabi ki nefs-i emare değildir. Eğer ayan-ı sabiten şekaveti ve noksanı iktiza edip hakka bu hükmü verdiği için bu âlemde de sen şekavet ve noksan üzere isen bundan dolayı dahi kendi nefsini zemmet, çünkü hüküm yine senindir. Ne yapayım Allah böyle yaptı diye bunu kaldırıyor ortadan işte.

Hidayet ve dalalet ve hayır ve şer ve her şey ifaza-ı vücut itibarıyla Hakkındır. Vücut verme itibarıyla Hakkındır. Yani zıt şeyler delalet, hidayet, hayır ve şer, vücut verme itibarıyla hakkındır. Yani bunların dış vücutlarını Hak verir, başka vücut verecek bir varlık yok ki. 

Ayan-ı sabite Hakka ne hüküm vermiş ve haktan ne istemiş iseler, o zuhur ettiği için bunların cümlesi ayandandır. Yani ayan-ı sabite talep ediyor, Hak bu vücutları veriyor. Çünkü bu vücutlar olmazsa ayan-ı sabitelerdeki özellikler ortaya çıkmaz. 

Sadece programda kalır, Böylece eğer zulüm vaki olursa halktandır, Hak’tan değildir. İşte bunu Hakka bağlayamayız. Nitekim Hak teala “Biz onlara zulüm etmedik onlar nefislerine zulmettiler.” 16/118[121]

 وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوۤا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

----------------

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ عَمِلُواْ السُّوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابُواْ مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ {النحل/119}

“Summe inne rabbeke lillezîne ‘amilû-ssû-e bicehâletin sümme tâbû min ba’di zâlike veaslehû inne rabbeke min ba’dihâ leġafûrun rahîm(un)” Sonra, şüphesiz ki Rabbin; cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonra bunun ardından tövbe eden ve durumunu düzeltenlerden yanadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (16/119)

----------------

“Cehalet” iki türlüdür. Birincisi nefsi emmarenin karanlığı zulmeti cahilliği diğeri ise nefsinden cahil olmaktır.

Nefsinin cahili irfan ehlidir, kendi benliklerinden geçmiş ve kendilerini unutmuşlar, hakk’ta fani ve baki olmuşlardır.

Nefsi emmareliği ile cahil olanlara ise nefsi her türlü kötülüğü yapmaya emr eder. Zâhiri tevbe ile bu yaşantı fiziki olarak yapılsa ve İslami bir hayat sürülse güzeldir ama nefis cennetlerine gider ve kendi ve âlemin hakikat-i olan Hakk’ı tanıyamaz.

Gerçek ma’nâ da tevbe, efendimiz s.a.v. in belirtiği gibi “vücudu zenbike” varlık günahından tevbe etmektir. Kendi vehimi ve hayali varlığından ifna olup, tüm bu âlemlerin Hakikat-i Muhammedi zuhuru olduğunu anladığı zaman durumu daha önce Hakikat-i Muhammedi idraki ve anlayışı gibi olur ve Alllah cc. varlık günahını affeder. 

“Rabbeke” senin rabbin ifadesinin iki yönü vardır. Birincisi efendimiz s.a.v. in, Allah c.c. olan rabbi hası yönü ile olan “rahim” âlem bazında işlenmiş günahın affı ile merhamet edilmedir.

Senin rabbin ifadesi ile efendimiz s.a.v. in ümmetinin bireylerinin birimsel rabbi haslarıdır. Kendi vehimi varlıkların ifna olması bu rabbi hasın hususi rahmetidir. (Murat Derûni)

----------------

إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ {النحل/120}

“İnne ibrâhîme kâne ummeten kâniten li(A)llâhi hanîfen velem yeku mine-lmuşrikîn(e)” Muhakkak ki İbrâhîm, -başlıca- bir ümmet idi. Allah'a itaat ediyordu, batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi. (16/120)

----------------

İbrâhîm (a.s.) ın şahsında, “İbrâhîmiyyet mertebe sinin” hakikatleri anlatılmaktadır. Bunlardan biri de kendinin tek görünse de, aslında “bir ümmet” olduğu açık olarak belirtilmektedir. “Ümm” “ana” demek olduğundan bu hakikatların anası ve anası olduğundan da, aynı zamanda doğuş yeridir. Ve insânlık seyrinde bu hakikatlar ilk olarak “mânâ-ı İbrâhîmiyye” de zuhura çıkmıştır. Bir sâlik’inde seyrinde bu idraklere ulaşması gerekmektedir. Ayrıca bu mertebe tevhid mertebelerine geçmekte bir inkılâbtır. 

Bu mertebe de ümmet’in oluşması “Hullet-tahallül” hakikatinin faaliyete geçmesidir. Bütün esmâ-i İlâhiyyeyi bünyesinde toplamış ve faaliyete geçirmiş olan bu mertebe de her bir Esmâ-i İlâhiye bir varlık-kimlik oluşturmaktadır, işte bunların her birerleri özel bir kimlik ile faaliyette olduklarından esmâ-i İlâhiye ümmetinin bir ferdidir. İşte bu Esmâ fertleri o mertebenin Allah ismi câmi-i İmamlığında ümmetini oluştururlar. İşte yine bu yüzden ilk İmâmet mertebesi bu makamda ortaya çıkmıştır.

Bu hakikat-i idrak etmiş olan kimse, yalnız başına namazını kılsa dahi arkasında bâtının da kendisinin esmâ-i ilâhiye ümmet-i olduğundan onlar da cemaatı olduğundan o namaz cemaatle kılınan namaz olmuş olur. Ancak bu mertebe sadece “Esmâ” cemaatidir zamanının en üst idrak yaşantısıdır. Yeri gelmişken küçük bir hususu da özetle belirtmek yerinde olacaktır.

Şeriat-ı Muhammediyye de, fiziki cemaatle namaz kılmak (27) derece savap kazandırmaktadır. Bu mertebe Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen yirmiyedinci Peygamber iseviyyet mertebesidir. Bu mertebe ise fenâfillâh mertebesidir. Yâni imama uymuş olan cemaat imama tabi olduğundan “fâni-i fil imam-imamda fâni” olduklarından ona uymak zorunda kaldıklarından kendi başlarına bir hareket yapamazlar çünkü imam da fâni hükmündedirler. Bu durumda İmam Muhammediyyet mertebesi, cemaat ise iseviyyet mertebesinde kâimdirler. Ancak bu oluşumların islâm dışı o kimseler ile alâsı yoktur bu mertebeler İslâmın belirttiği kurallar içinde geçerli olan hakikatlerdir. Zâhiren bile olsa diğer cemaatların yaptıkları ibadetleri veya amelleri ancak islâmi bir imama tabi olmak suretiyle geçerli olabileceği anlaşılmaktadır. 

Eğer cemaat ve başındaki imam, bu hakikatlerin ve kendi hakikatlerinin farkında değilde gaflet ehli iseler bu namazlar sadece sûri olup savap kazandırır, Mi’rac ehli yapmaz. Ancak, bir Ârif kendi başına zahiren yalnız gibi gözüken bir namaz eda ediyor ise de, işte onun namazı (28) dereceli olan hakikat-i Muhammed-î namazıdır ve aynı zamanda cemaatle kılınan namazdır, çünkü onun cemaatı İbrâhîmiyyet mertebesinde oluşan esmâ mertebesine ilâveten sıfat mertebesinin de cemaat-ı onun arkasındadır. Çünkü İnsân-ı kâmil Hakk’ın zâtının yâni (Allah) ismi câmiinin temsilcisi olarak “Kıbleye-Hakk’ın Zâtına” dönerek vechini teslim etmiştir. İşte ancak onlara zât-î ihsan-cemâl-i İlâh-înin keşfi ve müşahedesi açılmış olur. Çünkü İnsân-ı Kâmil hakikat-i İlâhiye üzerine mahlûk ve sûret-i rûhiyyesi ve cismâniyyesi Allah ismi câmi-i nin gölgesidir, denmiştir. Bu hususun daha iyi anlaşılabilinmesi için özel bir eğitim gerekmektedir.

“Allah'a itaat ediyordu,” Bir hadîs’te (Kim ki, Allah’a itaat ederse Allah’ta ona her şeyi itaat ettirir) hükmü bildirilmiştir. İşte o mertebede de İbrâhîm (a.s.) isimleri ve sıfatları yönüyle değil, “Hakk’a” Allah ismi zâtisi yönünden itaat ve ibadet ediyordu. Bu anlayış içerisinde olduğundan, yukarıda bahsedilen (ibtilâ-imtihan) olduğu kelimelerin zuhur mânâları ona bir şey yapamadı, “ateşin yakamayışı” gibi, çünkü o Allah-ın (c.c.) zâtına itaat ettiğinden, isimlerin zuhurları olan eşya da ona itaat etmişti. 

“batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi.” Batıl, nefs ve hevânın ürettiği asılsız hükümlerdir. Putlara tapılması gibi. İbrâhîm (a.s.) Hakk’ın Zâtına yöneldiğinden ve daha başlarda kendi nefsinden her hangi bir şey uygulamadan, tamamen ilhâm-î hareket ettiğinden, bâtıldan uzak kaldı. Müşriklerden olmayışı ise “Esmâ-i İlâhiye” yi bir bütün olarak “tahallül-halil” etmesi giyinmesidir. Şirk aslında zâhir ve bâtın olmak üzere iki türlüdür. Biri zâhir de görülen madde âleminde “put” ismi verilen sûretlere ibadet edilmesi. Diğer bâtın olanı ise Esmâ-i İlâhiyyesinin bir bütün halinde kabulü ve bölünmemesidir. “Şirk esmâ-i İlâhiye yi bölmektir,” denmiştir. Özetle bu şu demektir. İrfâniyyet yönünden bakıldığında bütün âlemdeki zuhur mertebeleri Hakk’ın bir isminin mânâsının faaliyete geçtiği yerlerdir. Anlayışı içinde bakıldığında bazı zuhur yerlerinin yanlış ve eksik olduğunu gördüğümüzde, o zuhuru ortaya getiren “esmâ” yı bu yönden kabul etmediğimizden onu farkında olmadan “Esmâlar” bütününün dışında bırakmış oluruz. İşte o dışarıda bıraktığımız zuhuru hakkın dışına itmiş oluruz, bu âlemde hakk’ın dışında her hangi bir şey olayamayacağından, o halde o ayrı gördüğümüz zuhura bir kimlik ve mensubiyyet vermemiz, gerekecektir bu mensubiyette ancak kendi başına bir ilâh olması gerekecektir. İşte bu yüzden varlık âleminde her hangi bir şeyi ayrı görmek “Esma-i İlâhiye yi bölmek olacağından, böyle bir şey de, bâtınen şirk hükmünde dir. Bu anlayış zâhir itibariyle suç unsuru sayılmaya bilir, ancak bu anlayışta olan kimse ebediyyen irfan ehli ve kendini bilen olamaz. O halde hayatımız daha henüz elimizde iken islâm’a ve kendimize bakışımızı gerçekten incelemeli ve bulabilirsek eksikliklerimizi vaktiyle düzeltmeliyiz. Zîra gerçekten bu hayat çok hızlı olarak herkesi kendi son gününe sür’atle götürmektedir akıbetimizden Hakk’ın Rahmâniyyet’i ne sığınırız.[122] 

----------------

شَاكِرًا لِّأَنْعُمِهِ اجْتَبَاهُ وَهَدَاهُ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {النحل/121}

“Şâkiran li-en’umih(i) ictebâhu vehedâhu ilâ sirâtin mustekîm(in)”

O’nun nimetlerine şükreden bir önderdi. Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti. (16/121)

----------------

Nimetlerine şükreden; İbrâhim a.s. hakk’a teslim olarak üzerindeki giyindiği esmâ-i ilahiyye nimetini bilen ve eş-şükür esmâsı ile bu idrak ve bilinçte olandı. (Murat Derûni) Önderliği - İmamlığı;

-Cenâb-ı Hak- dedi ki: Ben seni insanlara imam kılacağım. 

-------

İnsânlık tarihinde ilk def’a bu Âyet-i kerîme ile İbrâhîm (a.s.) şahsında (İmamlık) müessesesi kurulmuş oluyordu. Aslında bu (İmamlık) müessesesi hep var idi ancak daha evvelce mahallî olduğundan tahsis edilmemişti. Bu mertebede umumileştirildiği için özellikle ifade edilmiştir. Bilindiği gibi, İbrâhîm (a.s.) ın diğer lâkabı, halkın babası idi, işte bu babalık dahi genel mânâda önderlik-<imamlık’tır.> 

O da dedi ki: Zürriyetimden de -Hak Teâlâ da- buyurdu ki benim ahdime zalimler nâil olamaz.” İmamlık İbrâhîm (a.s.) ın bu duasıyla “İsmâil” (a.s.) ın kanalından Efendimize ve oradan da ümmetine ulaşmıştır. Ehli gaflet bu hakikate nâil olamaz. Yâni gaflet ehli bu hakikatleri kendilerinde perdelediklerinden zulmette karanlıkta kaldılar, böylece nefislerine zulmetmiş olduklarından da, zâlim olmuş oldular.[123] 

Seçilmişliği;

Kûr’ân-ı Keriym; Âl-i İmrân Sûresi;(3/33) Ayeti’nde belirtildiği üzere:

إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَى آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَال

عِمْرَنَ عَلَى الْعَالَمِينَ

 (İnnellahestafa Âdeme ve Nûhan ve âle İbrâhîme ve âle İmrâne alel âlemiyn.) Meâlen: “33. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ Âdem'i, Nûh'u, İbrâhim'in sülâlesini ve İmrân’ın hanedanını âlemler üzerine seçkin kıldı.” Yukarıda belirtilen isimlerle ifade edilen zuhurların sırayla seçilmişliği bildirilmektedir ki; bunların her biri bir mertebenin öncüleri ve icad edicileridir. Yeri geldikçe izahlarına çalışacağız. Bu bölümde konumuz (İbrâhîm Halîlûllah ) olduğundan sadece bu mertebeyi kitabımız da İnşeallah bildirmeye çalışacağız. 

Yukarıda belirtilen isimlerle ifade edilen zuhur-ların sırayla seçilmişliği bildirilmektedir ki; bunların her biri bir mertebenin öncüleri ve icad edicileridir. Yeri geldikçe incelemeğe çalışacağız. Bu mertebe de seçilmişlik (İbrâhîm Halîlûllah) mertebesine verilmiştir. 

Bu seçilmişlik o güne kadar gelen insânlık tefekkür tarihinin büyük bir dönüşüm ve değişim hareketidir. Bu değişim daha ziyade îmân-î konularda olmuştur. Seçilmiş (Âdem) Âdemiyyet mertebesi ile yeryüzünde yaşamaya başlayan Âdemoğulları, epey bir zaman bu anlayışın devamı olan “Şit” iyyet ve “İdris” iyyet mertebeleri lle yaşıyorlarken, sonra gelen (Nûh) necâtiyyet mertebesine büyük bir (tufan) hareketle geçmişlerdir. Nûh (a.s.) mın iki hali vardır, tufan öncesi ve sonrasıdır. 

Vücûd-u mutlak kendi özünde var olan hakikat-i insâniyye, mertebesi’ni hakikat-i Muhammediyye olarak, yavaş, yavaş Âdem ismiyle, dünya sahnesi, olan âlem-i şehadet’te ortaya koymağa başladı. Nihayet dünya da necâtiyyet kurtuluşa ihtiyaç olduğu devirde necâtiyyet hakikatlerinin zuhura çıkıp faaliyyet göstermesi için, Nûh’u ve işareti olan gemisini yapıp içine girilmesini bildirdi. Girenler yollarına devam edip necâtiyyet üzere seyirlerini sürdürürken, girmeyenler ise helâkiyyet üzere gizlenerek yollarından kalmışlardır. 

Bu mertebenin de diğer mertebelerde olduğu gibi, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinden izahları vardır, yeri geldikçe o yönleri itibariyle de incelemeğe çalışacağız, İnşeallah.

Genel olarak tefsirlerimizde görülen yorum ve izahlar, ef’âl-şeriat-yani isneyniyyet-yani ikilik anlayışı üzere olan mertebenin bilgileridir, bulunduğu tenzih mertebesinde geçerlidir. Ancak İlâhi kelâm sadece bir mertebe ile sınırlanamaz, çünkü her mertebe de başka bir izah-ı ve yaşam hakikatleri vardır. Bunları iyi anlayabilmemiz için tefekkür ufkumuzun sınırlarını mümkün olduğu kadar geniş tutup şartlanmışlık sınırlarımızın bir kısmını da, kaldırmamız gerekmektedir böylece daha berrak ve geniş bir ihata ile yolumuza devam etmek bize daha geniş irfaniyyet alanları açmış olacaktır. 

Peygamberler hazarat-ı, Rasûl ve Nebîler tebliğlerini isneyniyyet yani ikilik üzerinden yaparlar. Aslında ise tebliğleri, teklik, tevhîd üzere, vahdet-e Allah-ın birliğine göredir. Hz. Âdem (a.s.) kendisine öğretilen (Esmâ) ilmini kavmine öğretmeye, aktarmaya başladı, bu aktarış, zuhurları itibariyle çoğalmaya başlayınca yavaş, yavaş kesret anlayışı ortaya çıkmaya başladı bu sebebten, (mezâhiri-zuhurda olanları) kendi varlıkları ile var olup müstakil birer varlık olduklarını zannettiler ve kendi hayallerinde ürettiklerinin gerçek İlâhlar olduklarını zannettiler ve bu yüzden putperest ve Hakk-ı örten ehli küfür oldular.

Âdem (a.s.) ile (Nûh) (a.s.) arası epey açılınca ilk fetret devresi olmuştu ve insânlar, tamamen nefs-i emmârenin hükmü altına girip Âdem (a.s.) getirdiği safiyet bozulmuştu. Böylece insanlığın tekrar itikatça yenilenmesi gerekiyordu. İşte yenilenme, (Nûh) (a.s.) “necât”ı vasıtasıyla yapıldı, bu yenilenme, Âdem (a.s.) ile yeryüzüne indirilen Hakikat-i İlâhiyye ve Hakikat-i Muhammediyye sistemidir ve işte bu hadise o günlerin yeniden Ulûhiyyetle yani (vahy) ile nefs-i emmâre’den necâtıdır diyebiliriz. 

Nûhiyyet mertebesini (6 Peygamber 2) de izah etmeye çalışmıştık burada ise (İbâhîm Halîlûlah) mertebesini izah etmeye çalışacağız, İnşeallah. 

Bu Âyet-i Kerîme de dikkat çeken bir husus ta şudur, Evvelki iki Peygamberden birey olarak bahsediliyor iken İbrâhîm (a.s.) dan “Âle İbrâhîm” (İbrâhîm ailesi) diye bahsedilmektedir. Böylece mevzu daha genişlemektedir.[124]

Tevhid-i Ef’âl mertebesi ve doğru yolunun peygamberi İbrâhim a.s. dir. (Murat Derûni)

----------------

وَآتَيْنَاهُ فِي الْدُّنْيَا حَسَنَةً وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ {النحل/122}

 “Veâteynâhu fî-ddunyâ hasene(ten) ve-innehu fî-l-âhirati lemine-ssâlihîn(e)” Ona dünyada iyilik verdik. Şüphesiz o, ahirette de Salihlerdendir. (16/122)

----------------

 İbrahim a.s. verilen “iyilik-ihsan” onun dünya da Tevhid-i ef’âl peygamberi olması ve Esmâ-i İlahiyeyi giydirilmesidir.

Sözlükte “(bir şey) iyi, doğru, yararlı ve uygun olmak; doğruluk, dürüstlük” anlamlarındaki salâh (sulûh) kökünden türeyen sâlih kelimesi “faydalı, iyi, doğru ve güzel olan, işe yarar, her türlü bozukluk ve yanlışlıktan arınmış; barışçı, uyumlu” gibi mânalara gelmekte olup fâsid (bozuk, düzensiz) ve sû’ (kötü, çirkin) kelimelerinin karşıtıdır. Aynı kökten gelen sulh “nefret ve düşmanlığa son verme”, ıslâh “düzeltme, daha iyi ve faydalı hale getirme; insanlar arasındaki çatışmayı ortadan kaldırma”, muslih “bozukluğu düzeltip iyileştiren, barıştan yana olan” mânalarında kullanılmaktadır.[125]

Salih kişi aynı zamanda salih ameli işleyendir. Salih amelde programı Hakk’tan tatbikatı kuldan olan programdır.

İbrâhim a.s. Tevhid-i Ef’âl peygamberi ve Hakk ile tahallül ettiğinden âlemde ve kendindeki bütün fiil ve zuhurları Cenâb-ı Hakk a ait idrak ettiği ve yaşantısı bu yönde olduğundan, onda fail olan Hakk’tır… Bu salihlik fiili olarak program ve tatbikatı Hakk’a ait olmaktadır. 

Kim kendi enfüsünde ve afakta bu mertebeyi idrak edip, tatbik ederse Tevhid-i Ef’âl mertebesinden, hasen-muhsin ve Salihlerden olur. (Murat Derûni) 

----------------

ثُمَّ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ {النحل/123}

“Summe evhaynâ ileyke eni-ttebi’ millete ibrâhîme hanîfâ(en) vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)” Sonra (ey Rasûlüm,) sana şöyle vahy ettik: haniyf olarak, doğru yola yönelerek İbrahim’in milletine (dinine) uy, ve o hiç bir zaman müşriklerden olmadı. (16/123)

----------------

“IKRA” âyetinde gördüğümüz gibi Hazreti Muham-med (s.a.v.) efendimize “Tevhid-i Esma” “Rûbubiyyet” “mertebe-i Mûseviyyet”ten eğitime başla, “Oku” denmişti. Bu âyette ise, “İbrahim’in dinine uy” hükmü ile “Tevhid-i ef’al” eğitimini de uygula ki böylece şirkten kurtulmuş olası-nız. 

Bunun yolu ise, Kâ’be-i Muazzamanın kapısının kar-şısında durmakta olan “makam-ı İbrahim”deki, İbrahim (a.s.) ın ayak izini takip etmekten geçmektedir.[126]

----------------

إِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ {النحل/124}

“İnnemâ cu’ile-ssebtu ‘alâ-llezîne-htelefû fîh(i) ve-inne rabbeke leyahkumu beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yahtelifûn(e)” Cumartesi gününe saygı, ancak onda görüş ayrılığına düşenlere farz kılındı. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir. (16/124)

----------------

İçinde bulunduğumuz âlemler ilmi İlâh-î ve nur âleminden madde âlemine geçinceye kadar altı oluşum geçiriyor ve bu zuhur altı kün veya altı gün olarak belirtilmiştir. Ve yahudilere göre bu altı günden sonra Cenâb-ı Hakk istirahat ettiğinden yani onlara göre (Sebt-cumartesi) günü istirahat ettiğinden onlarda cumartesi günü hiçbir iş yapmayıp istirahat ederler. Fakat deniz kenarında bulunan ve balıkçılıkla geçinen bir yahudi topluluğu cumartesi günü balıkların çok geldiğini görünce, Cuma akşamından açtıkları bir gedik ile suyun ve balıkların iç kısımda bir yerde toplanmasını sağlayıp, Pazar günü o balıkları toplamaya başlamışlar ve Cenâb-ı Hak’ta böyle bir hileye başvurdukları için onları maymuna çevirdi. (2/65) Mûseviyyet ve İseviyyet mertebesinde zaman (altı gün veya altı kün) dür. Muhammediyyette ise (yedinci gün veya yedinci kün) vardır çünkü zaman ahır zaman ve bozulma zamanıdır. Bu âlemler (kevn ve fesat) yani “olma ve bozulma” üzere kuruludur bâki olan hiçbir şey yoktur. Ümmet-i Muhammed, Peygamberimize Peygamberlik geldiği günden itibaren “son günü-kün’ü” yaşamaktadır o yüzden kıyamete doğru çok yaklaştığımız-dan bu süreden âzamî derece faydalanmamız için bizim haftamız yedi gündür.[127]

----------------

ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ {النحل/125}

“Ud’u ilâ sebîli rabbike bilhikmeti velmev’izati-lhasene(ti) vecâdilhum billetî hiye ahsen(u) inne rabbeke huve a’lemu bimen dalle ‘an sebîlih(i) vehuve a’lemu bilmuhtedîn(e)”

(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir. (16/125)

----------------

“rabbike” yine burada senin rabbin ifadesi geçmektedir. Efendimiz s.a.v. in rabbi Allah c.c. olduğundan Allah’ın yolu yani sıratullaha hikmet yani ilm-i ledün ve güzel öğüt olan Kûr’ân-ı Kerim ile çağır ve en güzel şekilde hasen-ihsan-muhsin olarak onarla mücadele et diyerek Cenâb-ı Hakk buyurmaktadır.

Ümmetini ilgilendiren yönü ise öncelikle nefis mücahadesi yaparak kendi varlığımızda bulunan hayal-i nefsi emmare kuvvetleri ve vehmi iblis ile mücahade edip, burada müşahadeye geçerek. Bir bakıma sırat-ı müstakimden sıratullaha geçerek hikmet-ilmi ledün, eşyayı yerli yerine koyarak güzel bir öğüt olan Kûr’ân-ın vahiy ikliminden süzülen ilham ve firaset ile kendi varlığımıza öğüt vermeliyiz. (Murat Derûni)

----------------

وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُواْ بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُم بِهِ وَلَئِن صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِّلصَّابِرينَ {النحل/126}

 “Ve-in ‘âkabtum fe’âkibû bimisli mâ ‘ûkibtum bih(i) vele-in sabertum lehuve hayrun lissâbirîn(e)” Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır. (16/126)

----------------

Kısas âyeti olan bu âyet nefsi emmarenin kişiye daha önce yapmış oldukları karşısında ona ölçülü karşılık verilmesi ve riyazat ve onu istediklerinden men edilmesi ile ölçülü ceza-karşılık verilmesidir. Aşırıya gidilirse maddi beden zarar göreceğinden ibadet, taat ve tefekkür çalışmalarını yapamayacağından bu daha çok zararlı olur ve bu konuda sabırlı olunması nefis terbiyesinde bir an önce değil tatbikatlarının yapılarak en güzel şekilde ilerlenmesidir. (Murat Derûni)

----------------

وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ إِلاَّ بِاللّهِ وَلاَ تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلاَ تَكُ فِي ضَيْقٍ مِّمَّا يَمْكُرُونَ {النحل/127}

“Vasbir vemâ sabruke illâ bi(A)llâh(i) velâ tahzen ‘aleyhim velâ teku fî daykin mimmâ yemkurûn(e)” Sabret! Senin sabrın ancak Allah iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme. (16/127)

----------------

“Vasbir vemâ sabruke illâ bi(A)llâh(i)” Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın iledir. 

Buradaki ifade çok dikkat çekicidir. Meallerde Allah’ın yardımı ile diye ifade edilmektedir. Burada Allah ve Efendimiz s.a.v. ayrı olarak düşünülmektedir. Oysa bi(A)llâh taki ile birliteliği ifade eder, “sabruke illâ” senin sabrın ancak koşullu bir ifadedir. Sende bulunan sabr esmâsı Hakk ile beraberliğindendir. “Bekabillah” Allah ile Bâki olmakdır. Allah esmâsı ana esmâ-i ilâhiyyedir. Saburda buraya bağlıdır.

Ümmetinin buraya ulaşabilmesi ve faaliyete geçebilmesi için öncelikle kehf sûresi 28. âyette bulunan nefsin ile sabret hükmünün faaliyete geçmesi gerekir.

Bu âyetin açıklaması Kehf sûresi ve bu sûrenin (nahl) 43. Âyet tefsinde vardır. (Murat Derûni) 

----------------

إِنَّ اللّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَواْ وَّالَّذِينَ هُم مُّحْسِنُونَ {النحل/128}

“İnna(A)llâhe me’a-llezîne-ttekav vellezîne hum muhsinûn(e)” Muhakkakki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlar ve iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlarla beraberdir.

----------------

Nahl 69. Âyete almış olduğumuz İz-Efendi Babama ait ruya-zuhurat kısaca bir tepsi içinde balın dağıtılması ve çoğalması idi. Bu da marifetullah bilgisi olarak yorumlanmıştı.

Burada Hakk’a karşı gelmekten sakınanlar kendilerinde marifetullah bilgisini ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan çekinmeyen “Kamil İnsan ve Arifibillah” lardır. Allah c.c. tan ittika etmeleride bir an olsun Hakk’tan gafil olmamak ve bu bilgileri bal arısı gibi toplayıp şeriat labaratuvarından geçirmeleri ve hayali ve vehimi bilgileri izale etmeleridir. 

Allah Muhsinlerle beraberdir. 

(هُم) “hum” onlarla ifadesine “He” hüviyeti hüvesi ve “Mim” Hakikat-i Muhammedi ile Allah’ın c.c. beraberliği Ahadiyet mertebesinden anlatılmatadır. 

Onlar kimdir? Hüvesi, hüvesine Hûu olmuş. Muhyiddin Arabi hazretlleri “Huu” deyip, hu olmayan yok olsun demiştir.

Ve varlıklarının ve âlemin Hakikat-i Muhammedi zuhurundan başka bir şey olmadığını idrak eden irfan ehli; (Murat Derûni) Kur’anı Keriym Ankebut Sûresi 29. sure 69. âyette 

اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأإِنْ 

innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”

 “Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğunu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır. 

Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin. “İZ--T.B”

-----------------

Böylelikle NAHL sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. Allah cc. karşı gelmekten sakınıp, yararlı işleri yaparak, Muhsinlerden olarak ve marifetullah bilgileri ile Allah c.c. ile beraber olma niyazıyla, “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

Nahl sûresi hakkında oluşan müşahadeyi buraya son söz olarak ilave edelim; çalışmamı bitirdiğim sırada eşim Ramazan mukabelesi için okuduğu Kûr’ân-ı Kerim-i elini aldı ve okuduktan sonra bugün nahl sûresini bitirdim dedi. Böylelikle zâhir, bâtın oluşan bu müşahadeden, tevafuktan ve tasdikten dolayı rabbimize şükrederiz. 

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 14-03-2024

----------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (230+140=370) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

- chrome- extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://isparta.tarimorman.gov.tr/Belgeler/Faydal%C4%B1%20Bilgiler/Hayvansal%20Yeti%C5%9Ftiricilik/Ar%C4%B1c%C4%B1l%C4%B1k/Bal%20Ar%C4%B1s%C4%B1.pdf ↑

- Burada dizelerin anlaşılabilmesi için (9) Rahmân sûresi 55/33 âyetten istifade edilebilir. ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç –Tesbih ve Zikir– Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 45… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 226… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Namaz Sûreleri (2)– Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 226… ↑

- https://tr.wikipedia.org/wiki/Darwin%27in_teorisinin_yay%C4%B1nlanmas%C4%B1 ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 7 cilt – Sayfa 148… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 12 cilt – Sayfa 228… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Fatiha Sûresi – Tasavvuf Serisi 35 – Sayfa 226… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 44… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 44… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 26… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 26… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/telvin ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Rahmân Sûresi – Tasavvuf Serisi 54 – Sayfa 38… ↑

- Necm-53/1 ↑

- Yusuf – 12/4 ↑

- Necm-53/49 ↑

- Tarık suresi ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 2. cilt – Sayfa 474… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Terzi Baba (2) – Tasavvuf Serisi 39 – Sayfa 19… ↑

- Türkçe-Osmanlıca büyük sözlük… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç-Murat Derûni – Tarık Sûresi Sûresi – Tasavvuf Serisi 215 – Sayfa 38… ↑

- Sır (سرّ) bilindiği ve görüldüğü gibi Arabça da Sin harfi ile yazılmaktadır. () ise sad harfi ile aradaki benzerlik ve farklılık konusunda ki yorum yukarıda 52 ve 53 sayfalarda yapılmıştır. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç –Fü-Hi-11-Salih-12-ŞUAYB FASSI – Tasavvuf Serisi 186 – Sayfa 38… ↑

- Terzi Baba (118) 52-Tûr Sûresinde bu kelimelerin hakîkatına verilen ma’nâ özet olarak şöyledir.

 Satır, satır yazılmış kitap, zahir mertebesi itibarı ile bütün bu âlemdir. Tevhid ehli bir kimse, bu hususta şöyle demiştir. 

 Hep kitab-ı Hakk’tır eşya sandığın,

 Ol okur kim seyru evtan eylemiş. 

--------- 

 Şartlanılmış ön yargı anlayışıyla, eşya zannedilen şeylerin aslı, kendi mertebesi itibari ile Hakk’ın bir kitabıdır. 

--------- 

“yayılmış varak, yaprak” ise bu âlemlerin bir bütün olarak, esma mertebesindeki zıt isimleri bünyesinde toplayan, cami isminin bütünlüğünde var olan, esma âlemidir. İşte kudret sahibi Allah (c.c.) esma âlemini büyük bir varak-yaprak yaparak, isimlerini ma’nâ ları ile birlikte, o varak-yaprak’a yaygın olarak yazmıştır. 

 Bu yaprağın-varak içinde, açık olanlardan biri de “Nusret Babam”dır, ayrıca batınen kendisi de açık bir yaprak-varak’tır. 

 Bu mertebenin insanda ki, yeri ise “esma” isimler mertebesidir. Bunları idrak ettiği zaman kişinin kendisi “yaygın-yayılmış” açık bir kitaptır. 

 ↑

- KAYNAK: Fatih Orum, Tasdik Tebyin ve Nesih, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2016, s. 105 vd. ↑

- Terzi Baba (22) Yusuf Sûresi ve Dervişlik Hakîkatleri, Sayfa 50-51… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12 Sayfa 340… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Terzi-Baba-7-Biismi-Has-Selâm-13- – Tasavvuf Serisi 91 – Sayfa 85… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Reşahat'tan-bölümler – Tasavvuf Serisi 65 – Sayfa 43… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Tekvir Sûresi – Tasavvuf Serisi 51 – Sayfa 27… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 5. cilt – Sayfa 87… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 12. cilt – Sayfa 89… ↑

- (T3522 Tirmizî, Deavât, 89) ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- Gönülden Esintiler - Necdet ARDIÇ – Ali İmran Sûresi - Tasavvuf Serisi 40 – Sayfa 44… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Murat Derûni – Enfal Sûresi – 24. Âyet yorumu… ↑

- ." (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:29; İbn-i Hâcer el-Askalânî: "Senedli, vesikalı bir hadis değil derim" demiş, Ali el-Karî ise: "Mânâsı doğrudur" demiştir.) ↑

- Gönülden Esintiler - Necdet ARDIÇ – Ölüm Hakkında - Tasavvuf Serisi 64 – Sayfa 54… ↑

- İkinci. ↑

- Üçüncü. ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ FUSÛSU’L-HİKEM 11-SALİH-12 ŞUAYB FASSI – Tasavvuf Serisi (186-11-12) – Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. ↑

- (12) Terzi Baba 1 kitâbında, Efendi Babam tarafından terzi atölyesinde kömürün yerde çizdiği şekil ve Nusret Tura hazretlerinin “Iyd”, bayram hakkında geniş bilgi vardır. ↑

- Kün; Genel ol, feyekün bireysel ol dur. ↑

- Allah’ın vechi, Bakara/115 âyeti. ↑

- Allah’ın izni ile ol… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ – Tasavvuf Serisi 127 – Sayfa 120… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Kelime-i Tevhid– Tasavvuf Serisi 10 – Sayfa 113… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Tesbih ve Zikir – Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 22… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 4. cilt – Sayfa 110… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Kehf Sûresi – Tasavvuf Serisi 31– Sayfa 43… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Tuhfet’ül Uşşaki – Tasavvuf Serisi 8 – Sayfa 40… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Kehf Sûresi – Tasavvuf Serisi 124– Sayfa 43… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Yusuf a.s. Fassı – 38. Paragraf… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Gökyüzü İnsanları araştırması-1- – Tasavvuf Serisi 213 – Sayfa 338… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Gökyüzü İnsanları araştırması-1- – Tasavvuf Serisi 213 – Sayfa 338… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç (Ç.H.U) – Terzi Baba (2) – Tasavvuf Serisi 39 – Sayfa 154… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- – Tasavvuf Serisi 189 – Sayfa 244… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Gökyüzü İnsanları araştırması-1- – Tasavvuf Serisi 213 – Sayfa 338… ↑

- (bk. Beyhaki, el-esma ve’s-sıfat, 2/267; İbn Kesir ilgili ayetin tefsiri.) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Gökyüzü İnsanları araştırması-1- – Tasavvuf Serisi 213 – Sayfa 338… ↑

- Hz. Mevlâna (R.A.) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk 53. Âyetleri ve Tezi Baba- – Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 64… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Maide Sûresi – Tasavvuf Serisi 43 – Özet olarak. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Maide Sûresi – Tasavvuf Serisi 43 – Sayfa 105… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Necm Sûresi – Tasavvuf Serisi 37 – ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Tuhfet’ül Uşşaki – Tasavvuf Serisi 8 – Sayfa 97… ↑

- MESNEVÎ-İ ŞERİF ŞERHİ / II. CİLT îmân mevzuu – Bu konu hakkında geniş Mevzu İz-Terzi Baba 72- İman ve İkan adlı eserde vardır. ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 7 cilt – Sayfa 148… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 3 cilt – Sayfa 16… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 11 cilt – Sayfa 16… ↑

- Tefsiri için Terzi Baba Kûr’an da Yolculuk (50) İnsan sûresine bakılabilir ↑

- Yeni Rehber Ansiklopedisi cild 2 sahife 252 ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 181… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Ru'ya-Ma’nâ-Âlemi-Terzi Baba ile ilgili zuhuratlar (3) – Tasavvuf Serisi 108 – Sayfa 237… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç (Ç.H.U) – Terzi Baba (2) – Tasavvuf Serisi 39 – Sayfa 30… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Namaz Sûreleri (2)– Tasavvuf Serisi 69 – Sayfa 102… (Diğer ırmaklar hakında açıklamaya buradan bakılabilir) ↑

- https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/bal-neden-bozulmaz ↑

- https://www.compoundchem.com/2014/08/21/chemistryofhoney/

https://www.keepingbackyardbees.com/how-do-bees-make-honey/

https://askabiologist.asu.edu/honey-bee-anatomy

https://news.ncsu.edu/2013/06/how-do-bees-make-honey/#:~:text=The%20processor%20bees%20add%20an,and%20fructose%20(fruit%20sugar). ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI– Tasavvuf Serisi 187 – Sayfa 122… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 5. cilt – Sayfa 562… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Bakara Dosyası– Tasavvuf Serisi 34 – Sayfa 29… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Bakara Dosyası– Tasavvuf Serisi 34 – Sayfa 29… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Gülşen-i-Râz ve şerhi – Tasavvuf Serisi 75 – Sayfa 155… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Terzi Baba (2) – Tasavvuf Serisi 39 – Sayfa 16… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Âli İmrân Sûresi – Tasavvuf Serisi 40 – Sayfa 44… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – İrfan Mektebi – Tasavvuf Serisi 14 – Sayfa 31… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Kehf Sûresi – Tasavvuf Serisi 31 – Sayfa 96… ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhi- Hilkat-i Âdem – Özet olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 7 cilt – Sayfa 148… ↑

- http://www.enfal.de/telmalili/nahl.htm ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Mülk Sûresi – Tasavvuf Serisi 67 – ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – İmân ve İkân – Tasavvuf Serisi 72 – Sayfa 157 ↑

- Allah için yapılması gereken amel ve ibadeti kullara gösteriş olsun diye yapma… ↑

- Bir kimsenin hak etmediği bir mertebeyi kendinde vehmetmesi… ↑

- http://www.enfal.de/telmalili/nahl.htm ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Fetih Suresi – Tasavvuf Serisi 72 – Sayfa 157 ↑

- https://www.derstekstil.name.tr/i%CC%87plikte-b%C3%BCk%C3%BCm-ve-%C3%B6nemi.html ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Fü-Hi-15-İSA FASSI – Tasavvuf Serisi 188 – Sayfa 360… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Gülşen-i-Râz ve şerhi – Tasavvuf Serisi 75 – Sayfa 139… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Tasavvufî Îzahlar– Tasavvuf Serisi 109 – Sayfa 42… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Namaz Sûreleri (2) – Tasavvuf Serisi 69 – Sayfa 178… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç –Rahmân Suresi– Tasavvuf Serisi 9 – 33. Âyet Tefsirinden… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç –Rahmân Suresi– Tasavvuf Serisi 9 – 33. Âyet Tefsirinden… ↑

- Aynı ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Bakara Sûresi– Tasavvuf Serisi 36 – 106. Âyet Tefsirinden… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Dur Rabb-ın namaz kılıyor – Tasavvuf Serisi 200 – Sayfa 279-280… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 190… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – 10. cilt – Sayfa 308… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Bakara Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 173… ↑

- M. Nusret Tura, Karagün Dostuyum, İstanbul 1963, s. 17. Nota arşivlerinde bu rast ilahinin güftesi ve bestesi Hacı Tahsine Hanım‟a ait olarak gösterilmektedir. Ancak doğrusu güftenin Nusret Tura‟ya ait olduğudur. ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 112… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Hayal Vadisinin Çıkmaz Sokakları – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 112… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 112… ↑

- (bir şeyin içine başka bir madde) karıştırma, katıştırma. At eti, eşşek eti, domuz eti vs… ↑

- Fusus’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – İbrahim fassı – 24. Paragraf… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 6 Peygamber (3) Hz-İbrâhîm – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 170… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 6 Peygamber (3) Hz-İbrâhîm – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 105… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – 6 Peygamber (3) Hz-İbrâhîm – Tasavvuf Serisi 24 – Sayfa 21… ↑

- (el-Müfredât, “ṣlḥ” md.; et-Taʿrîfât, “Ṣâliḥ” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ṣlḥ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ṣlḥ” md.; Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, s. 157-258; Dozy, I, 841-842).  ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç – Vahiy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 – Sayfa 295… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet Ardıç –Nisâ Suresi – Tasavvuf Serisi 42 – Sayfa 41… ↑
