# Hicr Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/hicr-suresi
**Sayfa:** 159

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari, Te’vil ve Tefekkürü.

(15) HİCR Sûresi.

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (231-15-6) GÖNÜLDEN ESİNTİLER

KUR’ÂN-I KERÎM’DE YOLCULUK

(231-15-6) HİCR SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen Terzi Oğlu Cem Cemâlî

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (231-15-6) NECDET ARDIÇ

İZ-TERZİ BABA

“ İz- -T-B- “Es Selâm, En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0533) 774 39 37

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler

ÖN SÖZ 2

Nüzûl Sebebi ve Konuları 5

Sayı Değerleri 5

Fâsılâsı 6

“HİCR” Kelimesinin Sayı Değerleri 6

“HİCR” Kelimesinin Oluşturan Harflerin Mânâları 7

ÂYET YORUMLARI 7

Âyet 1 7

Âyet 2 14

Âyet 3 16

Âyet 4 18

Âyet 5 19

Âyet 6 20

Âyet 7 23

Âyet 8 24

Âyet 9 25

Âyet 10 26

Âyet 11 27

Âyet 12 28

Âyet 13 29

Âyet 14 30

Âyet 15 30

Âyet 16 32

Âyet 17 32

Âyet 18 33

Âyet 19 34

Âyet 20 35

Âyet 21 36

Âyet 22 37

Âyet 23 38

Âyet 24 39

Âyet 25 40

Âyet 26 42

Âyet 27 47

Âyet 28 48

Âyet 29 51

Âyet 30 55

Âyet 31 55

Âyet 32 55

Âyet 33 56

Âyet 34 69

Âyet 35 70

Âyet 36 74

Âyet 37 75

Âyet 38 75

Âyet 39 76

Âyet 40 95

Âyet 41 96

Âyet 42 96

Âyet 43 97

Âyet 44 98

Âyet 45 99

Âyet 46 100

Âyet 47 100

Âyet 48 101

Âyet 49 102

Âyet 50 103

Âyet 51 104

Âyet 52 106

Âyet 53 109

Âyet 54 112

Âyet 55 112

Âyet 56 113

Âyet 57 114

Âyet 58 114

Âyet 59 114

Âyet 60 118

Âyet 61 120

Âyet 62 120

Âyet 63 120

Âyet 64 121

Âyet 65 121

Âyet 66 123

Âyet 67 123

Âyet 68 123

Âyet 69 124

Âyet 70 124

Âyet 71 124

Âyet 72 124

Âyet 73 126

Âyet 74 127

Âyet 75 128

Âyet 76 129

Âyet 77 129

Âyet 78 130

Âyet 79 130

Âyet 80 132

Âyet 81 132

Âyet 82 132

Âyet 83 132

Âyet 84 133

Âyet 85 136

Âyet 86 137

Âyet 87 138

Âyet 88 140

Âyet 89 140

Âyet 90 141

Âyet 91 142

Âyet 92 142

Âyet 93 142

Âyet 94 143

Âyet 95 144

Âyet 96 149

Âyet 97 150

Âyet 98 152

Âyet 99 155

# ÖN SÖZ

Bismillâhirrahmânirrahîm Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh’a, salât ve selâm Habîb-i Kibriyâ Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’e, âline ve ashâbına olsun.

Muhterem okuyucum,

Bu kitap, Terzi Babanın “Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk” serisinin bir parçası olan 15-Hicr Sûresi’nin i’şârî tefsîridir. 

Terzi Baba, bugüne dek 50’yi aşkın sûrenin i’şârî tefsîrini kaleme alarak, bu sahada eşsiz bir hazîne oluşturmuştur. Bu zengin birikimin tamamlanmasını arzu eden çevremizdeki gönül dostlarının talepleri üzerine, kalan sûrelerin de tefsîr edilmesi için bir çalışma başlatmış ve bazı sûrelerin yorumlanmasını mânevî evlâtlarına tevdî etmiştir. Bendeniz de âcizâne, bu çalışmada görev alan bahtiyârlardan biriyim.

İlk vazîfem, 8-Enfâl Sûresi’nin tefsîriydi. Onu Cenâb-ı Hakk’ın izni ve Terzi Baba’nın himmeti ile tamamladıktan sonra, ikinci vazîfe olarak elinizde tuttuğunuz 15-Hicr Sûresi tefsîrine başladım. Terzi Babam, Cebrâil (a.s.) misâli “ikrâ-oku” dedi, âcizâne gönlümde bulabildiklerimi okuyup, çalışarak öğrendiklerimle bir araya getirerek bu kitâbın sayfalarına aktarmaya gayret ettim.

Bu eseri oluştururken, Terzi Baba’nın kitapları ve sohbetleri başvurduğum ana kaynaklar oldu. İlâve olarak, Mesnevî-i Şerîf, Fusûs’ül Hikem, İnsân-ı Kâmil ve Tedbirât-ı İlâhiyye gibi tasavvuf literatürünün önde gelen eserlerinin Ahmed Avni Konuk (r.a.) tarafından yapılmış şerhlerinden, Türkiye Diyâ-net Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nden, AcikKuran.com isimli internet sitesinde bulunan yirmi iki meâlden ve Hasenât programının içinde yer alan tefsîrlerden istifâde ettim. 

Arapça ve Osmanlıca kelimelerin Lâtin harfleriyle yazılışlarında Türk Dil Kurumu’nun yazım kurallarını değil, orijinal harf yapısını Lâtin alfabesine aktarmayı amaçlayan Arapça harf çevirisi sistemini (transliterasyon) esas aldım. Böylece, özellikle İslâmî ilimler alanında çalışan araştırmacıların, kavramların özgün telâffuzlarına ve sözcük kökenlerine daha kolay ulaşabilmelerini amaçladım.

Burada önemle vurgulamak isterim ki, bu kitapta sunulan bâtınî ve enfüsî yorumlar umûmu bağlamaz ve âyetlerin zâhirî yorumlarını aslâ geçersiz kılmaz. İ’şârî tefsirlerde dile getirilen yorumlar, mânevî bir zevk işidir ve herkesin kendi gönül penceresinden bakışını ve anlayışını yansıtır. Kur’ân-ı Kerîm’in sonsuz ma’nâ derinlikleri vardır; onu belirli bir anlayışla ve yorumla sınırlamak ve kayıtlamak mümkün değildir.

Muhterem okuyucum, bu kitâbın yazılışında, düzenlenişinde, basımında ve tüm süreçlerinde emeği geçenleri saygıyla yâd etmenizi, geçmişlerine de hayır duâ etmenizi ricâ ederim.

Yâ Rabb! Bu kitaptan meydana gelecek mânevî hasılayı, başta Efendimiz (s.a.v.)’in rûhlarına, âlinin ve ashâbının da rûhlarına, gelmiş geçmiş tüm peygamber hazerâtının ve ehlullâhın da rûhlarına, bilhassa Efendi Babamın, Nusret Babamın, Hazmi Babamın ve Mustafa Sâfi Babamın rûhlarına ve cümle geçmişlerimizin de rûhlarına hediye eyledim, haberdar edip kabul eyle!

Muhterem okuyucum, bu kitâbı okumaya başlarken, nefsin hevâsından, zan ve hayâlden, gafletten sıyrılmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye ederim. Zîrâ aklımız ve gönlümüz vehîm ve hayâlin etkisi altında iken, gerçek anlamda bu ve benzeri kitaplardan faydalanmamız mümkün olmayacaktır. 

Gayret bizden, muvaffakiyet Hakk’tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle, Terzi Oğlu Cem Cemâlî 

31/03/2025, İSTANBUL

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Hicr Sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in (15)’inci sûresidir. Âyet sayısı (99)’dur. Mekke döneminde, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve Müslümanlara yapılan baskıların şiddetlendiği yıllarda nâzil olmuştur. İsmini (80)’inci âyette geçen “hicr” kelimesinden alır. 

## “HİCR” Kelimesinin Ma’nâları

“Hicr” kelimesinin lügat ma’nâsı “engellemek”, “yasaklamak”, “ayırmak” ve “korumak”tır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelime beş farklı bağlamda karşımıza çıkmaktadır:

- En’âm Sûresi 6/138: Yenmesi yasaklanmış (harâm olan) hayvanlar ve bitkileri ifâde etmek için, “en’âmun ve harsun hicrun” şeklinde kullanılmıştır.

- Hicr Sûresi 15/80: Özel isim olarak, “Ashâbu’l-Hicr” “Hicr halkı” şeklinde geçmektedir. Hicr, Sâlih (a.s.)’ın gönderildiği Semûd kavminin yaşadığı bölgenin adıdır.

- Furkân Sûresi 25/22: Müşriklere cennetin (veya cennet müjdesinin) yasak olduğunu vurgulamak amacıyla “hicran mahcûrâ” şeklinde kullanılmıştır.

- Furkan Sûresi 25/53: İki denizin birbirine karışmasını engelleyen perde anlamında, “hicran mahcûrâ” şeklinde kullanılmıştır.

- Fecr Sûresi 89/5: “Zî hicr” şeklinde geçer ve “akıl sâhipleri” anlamını taşır. Bu ifâde, nefsî arzulardan kendini koruyan, irâde sâhibi olup aklıyla duygularını ayırt edebilen kişileri tanımlar.

“Hicr” aynı zamanda, Kâbe'nin kuzeybatı duvarı önünde bulunan, “hatîm” olarak da bilinen yarım dâire şeklindeki duvarla çevrili alanın adıdır. Bu özel alan, Kâbe’nin çatısındaki “altın oluk”un tam altına denk gelmektedir. İmam Buhârî’nin Hz. Âişe’den (r.a.) naklettiği bir hadîsi şerîfe göre, fiziksel olarak Kâbe’den ayrı görünmesine rağmen, Hicr alanı aslında Kâbe’nin bir parçasıdır ve Hicr bölgesinde kılınan salât, Kâbe içinde kılınmış sayılır. Rivâyetlere göre bu alana “Hicr” isminin verilmesinin sebebi, Kâbe’nin ana yapısından ayrılmış olması ve tavâf sırasında bu bölümün içinden geçilmeyip dışından dolaşılmasıdır.

## Nüzûl Sebebi ve Konuları

Hicr sûresi, Resûlullâh (s.a.v.)’in dâvetini kabul etmeyen, onu inkâr eden, hattâ onunla alay eden Mekkeli müşrîkleri îkâz ile başlar. Önceki peygamberlere de aynı tavrın sergilendiğini haber vererek Peygamberimiz (s.a.v.)’i tesellî buyurur. Kur’ân’ın ve onu teblîğ edenin ilâhî muhâfaza altında olduğunu, netîce itibâriyle Hakk’ın gâlip geleceğini müjdeler. Allâh Teâlâ’nın gökte ve yerdeki bir kısım kudret ve azamet nişânelerine temasla yeniden dirilişin gerçekliğine işâret eder. Hz. Âdem (a.s.) ve İblîs kıssasını, Hz. İbrâhim (a.s.), Hz. Lût (a.s.), Eyke ve Hicr halkı kıssalarını özet biçimde anlatarak Hakk ile bâtıl arasındaki mücâdeleyi gözler önüne serer. Kur’ân’ın ehemmiyetine, Resûlullâh (s.a.v.)’in vazîfe ve mes’ ûliyetine dikkat çekerek, son nefese kadar kulluk telkîniyle sözü tamamlar. (Kaynak: Kuranvemeali.com).

## Ebced Sayı Değerleri

Sûrenin ebced sayı değerleri şöyledir:

Cüz’ü (14)’tür. Nûr-u Muhammedî’nin ifâdesidir. 

Mushaf-ı şerîfteki sırası (15)’dir. (1) Ahadiyyet teklik âlemini, (5) Hazarât-ı Hamse’yi (Beş Hazret Mertebesi’ni) temsîl eder. (1 + 5 = 6) ise (6) cihetin (yönün) ifâdesidir. Ayrıca, îmânın şartlarını da ifâde eder.

Nüzûl sırası (54)’tür. (5) ve (4) olarak ayırırsak, (5) Hazarât-ı Hamse’ye, (4) ise şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet mertebelerine ve ayrıca “anâsır-ı erbaa” yâni dört unsura (toprak, hava, su, ateş) işâret eder. (5) ile (4)’ü toplarsak (9) eder ki Mûseviyyet mertebesidir.

Âyetlerinin sayısı (99)’dur. Esmâ-i hüsnâ’yı ifâde eder.

Kelime sayısı (654): Rakamlarını toplarsak, (6 + 5 + 4 = 15) eder. Ma’nâsı yukarıda ifâde edilmişti.

Harf sayısı (1771): Rakamlarını toplarsak, (1 + 7 + 7 + 1 = 16) eder. Tekrar toplarsak, (1 + 6 = 7) nefs mertebelerini ifâde eder.

Bu sayısal hesaplamalar netîcesinde ulaşılan ma’nâların sûre ile bağlantıları âyet-i kerîmelerin yorumuna geçildiğinde açık olarak görülecektir.

Not: Sûrelerin kelime ve harf sayıları, sayım yöntemlerindeki farklılıklardan dolayı çeşitli kaynaklarda farklılık gösterebilmektedir. Bu kitapta, Elmalılı Hamdi Yazır'ın “Hak Dini Kur'ân Dili” adlı eserindeki sayılar esâs alınmıştır.

## Fâsılâları

Fâsılâ’ları ن (Nun) (81 âyet), م (Mim) (16 âyet) ve ل (Lâm) (2 âyet) harfleridir. Bu harflerin ebced sayı değerleri şu şekildedir: Nun (50), Mim (40) ve Lâm (30). Toplarsak, (50 + 40 + 30 = 120) eder. Sondaki (0)’ı ayırırsak (12) kalır ki, Hakîkat-i Muhammedî ve İnsân-ı Kâmil mertebesidir.

## “HİCR” Kelimesinin Ebced Sayı Değerleri

“Hicr” kelimesini oluşturan harfler ve bu harflerin ebced sayı değerleri şöyledir: ح Hâ (8), ج Cîm (3), ر Râ (200). Toplarsak, (8 + 3 + 200 = 211) elde ederiz. 

(211) halk etmek, tesviye etmek anlamlarına gelen Bâri esmâsının ebced değeridir. Bu ismin tecellîleri âyetlere geçildiğinde görülecektir. 

(211)’e soldan sağa bakarsak, ilk iki rakamı (21) tersi ise (12)’dir. Hakîkat-i Muhammedî mertebesini ifâde eder. Sağdan sola baktığımızda ise (11)’dir ki, Tevhîd-i Zât ve Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesinin ifâdesidir.

(211)’in rakamlarını toplarsak (2 + 1 + 1 = 4) eder; ma’nâsı yukarıda verilmişti. Râ’nın sayısal değeri olan (200)’ ün sonundaki sıfırları ayırıp o şekilde toplarsak (8 + 3 + 2 = 13) eder Hakîkat-i Ahadiyyet’ül Ahmediyye’dir. 

## “HİCR” Kelimesinin Oluşturan Harflerin Mânâları

“Hicr” kelimesini oluşturan harflerin mânâları: 

Hâ: Hakîkat-i İlâhîyye.

Cîm: Cemâl-i İlâhîyye ve Celâl-i İlâhîyye.

Râ: Rahîmiyyet, Rubûbiyyet.

# ÂYET YORUMLARI

-------------------

Âyet 1

الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ

~ ~ ~
Elif lâm râ tilke âyâtul kitâbi ve kur’ânin mubîn.

Elif, Lâm, Râ. Bunlar, kitâbın ve apaçık olan Kur’ân’ın âyetleridir.

-------------------

Bu, Zâtî bir âyettir. Aşağıda îzâh edileceği gibi, âyetin başındaki “Elif, Lâm, Râ”, Zât mertebesinden tercüme edilmeden aslî hâlleriyle gönderilen Zâtî ve ilâhî harflerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de (29) sûrenin başında, burada olduğu gibi, her biri ayrı ayrı telaffuz edilen harfler bulunur. Arapça’da bunlara “hurûf-u mukatta’â” denir. “Hurûf”, “harf” kelimesinin çoğuludur. “Mukatta’â” ise “kesilmiş”, “ayrılmış” ya da “bağımsız” anlamına gelen bir sıfattır. Bu iki kelime birleşince “kesik, ayrı, bağımsız harfler” ma’nâsı ortaya çıkar.

Klasik tefsîr geleneğinde müfessirler, hurûf-u mukatta'â konusunda genellikle temkînli bir yaklaşım sergilemişlerdir. Bu harfleri “Allâh (c.c.) ile Resûlullâh (s.a.v.) arasında şifre” olarak nitelendirmiş ve bu konuda bir îzâha girişmekten genelde kaçınmışlardır. " T.O.C.C." Bizler, bu harflerin neyi ifâde ettiğini ve kaynağının ne olduğunu anlayabilmek için evvelâ Terzi Baba’nın 10-Kelime-i Tevhîd kitâbının 160-165’inci sayfalarından hurûf-u mukatta'â hakkında bazı genel bilgileri özetleyerek buraya alalım.

-------------------

Hurûf-u mukatta’â, hangi sûrenin başında bulunuyorsa, o sûrenin özünü, rûhunu ve tüm ma’nâsını içerir. Bu harfler, (104) kitapta bildirilen tüm ma’nâları bünyesinde barındıran, Zâtî ve ilâhî harflerdir.[1] Hurûf-u mukatta’â âyetlerinin diğer âyetlerden en önemli farkı, tercüme edilmeden aslî hâlleriyle gönderilmiş olmalarıdır. 

Bu harfler, ilâhî kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm’in maddî ve mânevî varlığını muhâfaza eden (29) adet ilâhî nûr sütunlarıdır. Bu yüzden de bu harflerin aslının bozulması (değiştirilmesi) mümkün değildir—bunlar mutlak ma’nâda hiçbir beşerî lisâna tercüme edilemez, “meâl”i dahi yapılamaz.

Onlara nüfûz etmek ve füyûzatından faydalanmak, ancak bizde mevcûd olan “Hakk’ın varlığı”nı faaliyete geçirmekle ve ondan ilhâm alarak, gayretimiz nispetinde mümkün olabilir " İz- -T-B- ".

-------------------

Şimdi de “hurûf-u mukatta’â”nın bağlı oldukları mertebeleri daha iyi anlayabilmek için sayısal değerlerini inceleyelim:

Kur’ân-ı Kerîm’de toplam (29) sûre hurûf-u mukatta’â ile başlar.[2] (2 + 9 = 11) Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesidir.

Hurûf-u mukatta’â, (12) farklı harf bileşimi şeklinde karşımıza çıkar.[3] (12) Hakîkat-i Muhammedî ve İnsân-ı Kâmil mertebesini temsîl eder.

Hurûf-u mukatta’â âyetlerindeki toplam harf sayısı (75)’ tir. (7 + 5 = 12) yine Hakîkat-i Muhammedî’ye işâret eder. 

Hurûf-u mukatta’â ile başlayan sûrelerin sıra numaralarının toplamı da (822)’dir ki, rakamlarının toplamı yine (12) eder (8 + 2 + 2 = 12). 

Hurûf-u mukatta’â âyetlerinde (17) adet Mîm, (13) adet Elif ve (13) adet Lâm vardır. (17) Mîm’den İslâm’ın hakîkati olan (4) mertebeyi (şerîat, tarîkat, hakîkat, mârifet) çıkarır-sak geriye (13) (Elif Lâm Mîm) kalır. (13), Hakîkatü’l Ahadiyyetü’l Ahmediyye mertebesidir.

Hurûf-u mukatta’â, Arap alfabesindeki (14) farklı harfi içerir. (14), Nûr-u Muhammedî’yi ifâde eder.

Özetle, hurûf-u mukatta’â ile Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’e âit tüm mertebeler (11, 12, 13 ve 14) arasında bağlantı vardır ki, böylece, bu harflerin kaynağının Zât mertebesi olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. " T.O.C.C."

## “Elif Lâm Râ” Harflerinin Ma’nâları

Hurûf-u mukatta’â hakkındaki bu genel bilgilerin ardından, sûrenin başında yer alan “Elif, Lâm, Râ” harflerininin ifâde ettikleri ma’nâları Terzi Baba’nın 10-Kelime-i Tevhid, 22-Yûsuf Sûresi, 35-Fâtiha Sûresi ve 36-Bakara Sûresi kitaplarındaki bilgilerden derleyerek özet olarak buraya aktaralım.

-------------------

Elif: (ا) Elif, Ahadiyyet mertebesinin sembolüdür. Burası, Cenâb-ı Hakk’ın “inniyyeti” ve “hûvviyyeti” ile var olduğu yerdir. “Zât-ı Mutlak” mertebesidir.

Arap alfabesinin ilk harfi olan Elif’in sayısal değeri küçük-asıl ebced hesâbına göre (1), en büyük ebced hesâbına göre (13)’tür. Bu harf, 1’den 13’e kadar bütün sayıları bünyesinde toplar.

Elif, (12) zâhir ve (1) bâtın, toplam (13) noktadan oluşur. Her nokta bir mertebeyi ifâde eder. İlk (7) nokta nefs mertebelerini ve “sıfât-ı subûtiyye” yâni Allâh’ın (7) sıfatını, sonraki (5) nokta ise “hazarât-ı hamse” (beş hazret) mertebesini temsîl eder. Elif’in en üstünde bir de (13)’üncü gaybî noktası vardır ki Ahadiyyet noktasıdır. 

Doğu ve Batı lisânlarının ana kaynağı olan alfabeler genelde (Elif) yâni (a) harfiyle başlamaktadır.

Alfabelerdeki harfler birer rumuz ve semboldür. Her bir sembol Elif’in değişik sûretlerle görünmesinden başka bir şey değildir. Ayrıca, bütün sayılar da (1)’in kendi içinde birer birer çoğalmasından başka bir şey değildir. Farklı farklı sayılar ve harfler olarak zuhûra çıkan, hakîkatte o iki asıldır. Bu iki asılda da aslolan Elif’in üzerindeki noktadır, yâni (13)’tür, Ahad’dır.

Elif, A’mâiyyetin zuhûru, Ahadiyyet’in hakîkatidir. Kevn âlemindeki tüm zuhûrların kaynağıdır. İnsâniyyet’in hakîkatidir. Bütün varlığın özüdür. 

Elif, âlemde ve âlemin bütün ferd ve ma’nâlarında mevcûd’tur. Elif-siz, yâni (1 ve 13)’süz yer ve ma’nânın olması mümkün değildir. Âlemlerin aslı olan (Ahadiyyet’ül Ayn) bütün âlemlerde her zerrede ve âlemin bütün fertlerinde ayn’ı ile mevcûd’tur. O’nun olmadığı bir varlık, varlık olamaz. Bir varlığın varlık olabilmesi, ancak O’nun o varlıktan tecellî ve zuhûr etmesiyle mümkündür.

Elif, vahyin ilk harfidir (İkra). Besmele’den sonra Fâtiha’nın da ilk harfidir. Bakara Sûresi’nin ilk harfidir. “Ahad”, “Allâh”, “Âdem”, “İnsân”, “Îmân”, Îkan”, “İlim” gibi önemli kelimelerin ilk harfidir. Şekli "câmi minaresi" gibidir, oradan ilâhî dâvet yapılır.

Lâm: (ل) Lâhut-Ulûhiyyet mertebesi, yâni bütün bu âlemlerdir. Bu, Allâh’ın ilâhî isim ve sıfatlarının tecellî ettiği mertebedir. “Zât-ı Mukayyed” mertebesidir.

Elif (ا) harfinin kıvrılmış hâlidir, yâni aslı Elif’tir.

Elif ile birlikte (لا) şeklinde “Lâ” olur ki bu, Kelime-i Tevhîd’in başlangıcıdır.

Lâm harfi, ilâhî hakîkatlerin tenezzülü (aşağıya inişi) ve kulun Allâh’a yükselişi arasında bir köprü vazîfesi görür. Hem zuhûr hem de urûc-mi’râc makâmlarını bünyesinde barındırır. Elif-Lâm olarak okunduğunda ilâhî hakîkatlerin tenezzülünü temsîl eder. Lâm-Elif olarak okunduğunda ise yükselişi, yâni kulun Allâh’a doğru seyrini temsîl eder.

Râ: (ر) Rahmâniyyet ve Rubûbiyyet hakîkatlerini anlatan harftir. Gayriyyet’in (ben ve sen anlayışının) ilk başlangıcıdır. Rahmet ve terbiye ediciliğin tezâhürünü simgeler. "İz--T-B-"

-------------------

 Özetlersek, “Elif” olan Ahadiyyet’ten başlayan ilâhî nüzûl seyri, evvelâ “Lâm” olan Ulûhiyyet’e, daha sonra “Râ”ya yâni Rahmâniyyet’e sonra Rubûbiyyet’e ve nihâyetinde de âlem-i şehâdete ulaşır ve burada “mübîn” yâni “apaçık” olur. Yâni, “Elif Lâm Râ” âlemlerin kaynağının neresi olduğunu ve nasıl bir seyr üzere oluştuğunu bizlere gösteren bir anahtardır.

Bu seyri bir başka şekilde ifâde edersek; “Elif” olan Ahadiyyet’ten “Lâm” olan Akl-ı Külle, oradan “Râ” Rûh-u Küllî ve Nefs-i Küllî’ye ve nihâyet sûret âlemine olan seyr’dir. “Gizli hazîne”nin mertebe mertebe taayyün etmesiyle şuurlu varlık olan insân tarafından “bilineceği” şehâdet âlemine gelişinin ifâdesidir. " T.O.C.C."

## “Elif Lâm Râ” Harflerinin Ebced Sayı Değerleri

Elif (1), Lam (30), Ra (200); toplamı (1 + 30 + 200 = 231)’dir. Tekrar toplarsak, (2 + 3 + 1 = 6) eder ki (6) cihettir ve “Elif Lâm Râ”nın her cihette zuhûrları olduğunu ifâde eder. Ayrıca, (231)’in başındaki (2)’yi zâhir ve bâtın olarak ayırırsak geriye (31) kalır ki tersi (13)’tür; Hakîkat-i Ahadiyyet’ül Ahmediyye mertebesidir. O kaynaktan zuhûrâ gelen ilâhî hâkikatler bütün âlemlere ilân edilmektedir. " T.O.C.C."

## “Elif Lâm Râ” Harfleri ile Başlayan Sûreler

Kur’ân-ı Kerîm’de (5) sûrenin başında “Elif Lâm Râ” harf-leri bulunur: 10-Yûnus, 11-Hûd, 12-Yûsuf, 14-İbrahim ve 15-Hicr. Ayrıca, mushaftaki sıralama itibâriyle bu sûrelerin tam ortasında yer alan 13-Ra’d Sûresi de, arada ilâve bir “Mîm” takısı ile “Elif Lâm Mîm Râ” ile başlar. Ortadaki “Mîm”, âdeta (13)’ün Hakikât-i Muhammedî’nin rumûzu olduğunu tasdîk eder. 

“Elif Lâm Râ” ile başlayan (6) sûrenin arka arkaya gelmesi dikkat çekicidir. (6) sayısı, “Elif Lâm Râ”nın hakîkatlerinin bizleri (6) cihetten sarması olarak yorumlanabilir. Bu (6) sûrenin sıra numaralarının toplamı (75) eder ki, (7 + 5 = 12) Hakîkat-i Muhammedî ve İnsân-ı Kâmil mertebesinin rumûzudur.

Bu (6) sûrenin hepsinin başında, “Elif Lâm Râ”nın ardından kitaptan ve onun vasıflarından söz edilir ki, “Elif Lâm Râ” âlemler kitâbının kaynağı ve âyetleri hükmündedir demektir:

10-Yûnus Sûresi: “Bunlar hikmetli kitâbın (Kitâbil Hakîm) âyetleridir.” “Hakîm” kelimesi, âyetlerin hem hikmetli oluşuna hem de muhkem kılınmış oluşuna işârettir. Bakara Sûresi 2/269 âyetinde buyrulduğu gibi “kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir”. 

11-Hûd Sûresi: “Bu, Hakîm ve Habîr olan tarafından, âyetleri muhkem kılınmış, sonra ayrıntılandırılmış (açıklanmış) bir kitaptır.” Âyetlerin muhkem olması kaynağının ilâhî oluşuna, tafsîl edilmiş olması ise insânî idrâk seviyesine indirilmiş olmasına işârettir, diyebiliriz. Bir başka yönden, tafsîl edilmiş olması, kesretteki vahdetin ifâdesidir.

12-Yûsuf Sûresi: “Bunlar apaçık kitâbın (Kitâbil Mübîn) âyetleridir.” Kitâbın apaçık olması, ilâhî hakîkatleri âdeta bir tercüman gibi insânın idrâk seviyesine getirip açıklamasına işârettir. Bir başka yönden, Zât-ı ilâhînin şehâdet âleminde zuhûr ve tecellî yoluyla “mübîn” yâni “görünür” oluşunun ifâdesidir.

13-Ra’d Sûresi: “Bunlar kitâbın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen Hakk’tır. Fakat insânların çoğu îmân etmezler.” Kitâbın âyetlerinin Hakk’tan ayrı olmadığının, Hakk’ın farklı mertebelerden zuhûr ve tecellîleri olduğunun açık ifâdesidir.

14-İbrahim Sûresi: “Bu, insânları Rablerinin izniyle zulmetten nûra, Azîz ve Hamîd olanın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” Bu âyet kitâbın fonksiyonel yönüne işaret eder; kitap, salt bilgi vermek için değil, insânları nefs ve cehâlet karanlığından (zulmetten) tevhîd ve mârifet aydınlığına (nûra) çıkarmak için indirilmiştir. O, gizli hazîneyi bulmak ve idrâk etmek isteyenler için bir rehber hükmündedir.

15-Hicr Sûresi: “Bunlar kitâbın ve apaçık Kur’ân’ın (Kur’ânin mübîn) âyetleridir.” (Not: Bu âyetin yorumu aşağıda yapılacaktır.) " T.O.C.C."

## Kur’ân-ı Kerîm’in Farklı Mertebelerdeki Tercümeleri

Yukarıda belirtilen âyet-i kerîmeleri daha iyi anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerîm’in farklı mertebelerdeki tercümelerini az da olsa bilmek gerekir. Bu tercümelere dâir bilgileri Terzi Baba’nın 10-Kelime-i Tevhîd kitâbının 15-16’ıncı sayfalarından özet olarak buraya aktaralım.

-------------------

Kur’ân-ı Kerîm, Ulûhiyyet (Zât) mertebesinde, “Ümmü’l Kitâb”ta “Kur’ân” ismi ile Allâh’ça idi. O mertebede hiçbir zuhûr ve tecellî olmadığından başka türlü de olamazdı.

Rahmâniyyet (sıfât) mertebesinde “Levh-i Mahfûz”da “Furkân” ismiyle, mertebesi gereği Hakk’çaya tercüme edildi. Yâni Ulûhiyyet’ten Rahmâniyyet’e tenezzül etti.

Rubûbiyyet (esmâ) mertebesinde “Kitâbü’l Mübîn” (beyân olan açık kitap) ismiyle, mertebesi gereği Rabb’çaya tercüme edildi. Yâni Rahmâniyyet’ten Rubûbiyyet’e tenezzül etti.

Melikiyyet (ef’âl) mertebesinde “İmâmü’l Mübîn” (en önde, en açık) ismiyle, mertebesi gereği, baş tarafına bir “a” “Elif” harfinin ilâvesiyle A-Rabça’ya tercüme edildi. Yâni Rubûbiyyet’ten Melîkiyyet’e tenezzül etti.

Fussilet Sûresi’nin 41/1-3 âyetlerinde belirtildiği gibi, bu tercümeler Kur’ân’ın beşer tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için, bâtın âleminde Hakk tarafından yapılmıştır: 

“Hâ Mîm. Tenzîlun miner rahmânir rahîm. Kitâbun fussilet âyâtuhu kur’ânen arabiyyen li kavmin ya’lemûn.” “Hâ Mîm. Rahmân ve Rahîm olandan nâzil olmuştur. Bilen bir kavim için, Arapça bir Kur’ân olarak âyetleri açıklanmış bir Kitap’tır.” Tercümenin ma’nâsı Rabça, lâfzı ise Arapça’dır. " İz- -T-B- "

-------------------

## Kitâb’ın ve Kur’ân-ı Mübîn’in Âyetleri

Hicr Sûresi’nin ilk âyet-i kerîmesinde “kitâb” ve “Kur’ân-ı Mübîn” ifâdelerinin birlikte geçmesi dikkat çekicidir. 

“Kitâb” zâhiren, elimizde tutup okuduğumuz mushâf-ı şerîf, yâni kelâmî Kur’ân, “Kur’ân-ı Kavlî”dir. Bu kitâbın âyetleri, içindeki kelime ya da cümlelerdir. Bâtınen ise, varlıkların a’yân-ı sâbitelerinin ve ezelî isti’dâdlarının ilm-i ilâhîde kayıtlı olduğu kitaptır.

“Kur’ân-ı Mübîn” ise “Kitâb”ın zuhûrdaki yâni esmâ ve ef’âl âlemlerindeki hâlidir. Diğer ifâdeyle “Kitâb”ta icmâlen (öz) olarak bulunan hakîkatlerin tafsîlen açığa çıkmış hâlidir. “Kur’ân-ı Fiilî”dir. Hakk’ın tecellîlerinden ibâret olan tüm mevcûdât (cümle eşya ve kimlikler) ve oluşumlar bu kitâbın âyetleridir. Cenâb-ı Hakk bu mertebede “mübîn”dir, apaçıktır. Ancak, bu kitâbı (hakîkati) ancak nefsini tezkiye ederek kendisinin ve eşyânın hakîkatine vâkıf olmuş irfân ehli okuyabilir. Niyâzi Mısrî Hazretleri bu gerçeği şöyle ifâde etmiştir: 

Hep Kitâb-ı Hakdır eşyâ sandığın

Ol okur kim seyru evtân eylemiş

Enfüsî olarak “Kur’ân-ı Mübîn”, nefsini tezkiye etmiş mü’ minin gönlüdür ki orada ilâhî hakîkatler açık olarak tecellî eder ve “okunur”. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 2

رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ

~ ~ ~
Rubemâ yeveddullezîne keferû lev kânû muslimîn.

İnkâr edenler, “Keşke Müslüman olsaydık” diye çok arzu edeceklerdir.

-------------------

Âyet, ef’âl mertebesindeki kâfirlerin âkıbetini kendi dillerinden bizlere bildirmektedir.

Âyette “keferû” ve “muslimîn” olarak iki farklı kimlik tanımı yapılmıştır. “Keferû” kelimesi “örtmek” anlamındaki “kefere” kökünden gelir, lügat ma’nâsı “örten kimseler”dir. Bunlar ilâhî tecellîleri hayâl ve vehîm perdesiyle örterek kesrette kalmış inkâr ehli kimselerdir. “Müslimîn” yâni Müslümanlar ise Hakk’a teslîm olmuş selâmette olan kimselerdir. 

“Müslimîn” kelimesinin her mertebede farklı idrâk ve yaşantısı vardır. Özet olarak ifâde edersek şerîat ve tarîkat mertebelerinde kendi beşerî arzularını terk edip Hakk’ın emir ve yasaklarına riâyet eden kimseleri, hakîkat mertebesinde izâfî benliğini terk ederek Hakk’ta fanî olanları, mârifet mertebesinde ise Hakk ile bakî olup Hakk adına Hakk ile tasarrufta bulunan kimseleri ifâde etmektedir, diyebiliriz.

Bu âyet, Mekke döneminin sonlarına doğru, müşriklerin İslâm’a ve Müslümanlara karşı düşmanlıklarının zirveye ulaştığı, fiziksel şiddet ve tâcizin, sosyal ve ekonomik boykotların uygulandığı bir dönemde nâzil olmuştur. Mü’minler için bir moral ve sabır kaynağı, kâfirler için ise küfürde ısrâr etmeleri hâlinde karşılaşacakları kaçınılmaz sonu hatırlatan bir uyarı niteliği taşımaktadır.

Âyette geçen “keşke Müslüman olsaydık” ifâdesi, derin bir pişmanlığın ve çaresizliğin dışa vurumudur. Tefsîr âlimleri bu sözün ne zaman söylenmiş olabileceğine dâir farklı görüşler öne sürmüştür. Bazıları “henüz hayâttayken Müslümanların başarıları ve inkârcıların yenilgisi ortaya çıkınca söylenmiştir” derken, bazıları “ölüm anında”, bazıları da “âhirette” söylendiğini belirtmiştir.

Daha dünyâda iken “keşke Müslüman olsaydık” sözünü söyleyenler iki gruptur. Birinci grup, kalbiyle inanmayan, ancak Müslümanların elde ettiği zafer ve ganîmetlere özenerek onlara ortak olamama pişmanlığıyla bu ifâdeyi kullananlardır. İkinci grup, kalbiyle İslâm’ın hak din olduğunu bilen ama kibir ve inat yüzünden başkalarının yanında îtiraf etmeyen, Müslümanlara da katılmayan, ancak yalnız kaldığında “keşke Müslüman olsaydım” diye içinden geçirenlerdir. Dünyâda samimi olarak Müslüman olmak isteyenlerin bu sözü söylemesine lüzûm yoktur, çünkü tövbe ve teslîm kapısı son nefese kadar açıktır.

Ölüm anındaki kişinin durumunu ise Fusûsu’l Hikem Mûsâ (a.s.) Fassı’ndaki îzâhlar ışığında şöyle değerlendirebiliriz: Can boğaza gelmiş olsa bile, kişi kendisi hakkındaki âhiret hükümlerini görmeden evvel “îmân ettim” derse bu îmânı geçerlidir. Firavûn’un suda boğulmadan evvel dile getirdiği îmân bu türdedir. Demek ki bu durumda bile “keşke” sözüne lüzûm yoktur, çünkü Müslüman olma kapısı hâlâ açıktır. Ancak, kişinin âhiretteki âkıbetini gördükten sonra “îmân ettim” demesi geçersizdir, çünkü îmân gaybî’dir.

Ölüm sonrası pişmanlık en şiddetli olanıdır. Çünkü kâfirler burada inkârlarının netîcesi olan elîm azâbı açık olarak müşâ-hede ederler. Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif âyetlerinde bu pişmanlık hâli târif edilmiştir. Bunlara meâl olarak birkaç örnek vererek bu âyetin îzâhını tamamlayalım. " T.O.C.C."

“Ateşin başında durdurulduklarında: ‘Ah! Ne olurdu geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini inkâr etmeyip, mü’minlerden olsaydık!’ dediklerini bir görsen!” (En’âm 6/27)

“O gün zâlim kimse ellerini ısıracak ve şöyle diyecek: Eyvah! Keşke peygamberin maiyyetinde bir yol tutsaydım!” (Furkan 25/27)

“Keşke bizim için geriye bir dönmek olsa idi de mü’minlerden olsa idik.” (Şuara 26/102)

“O gün, yüzleri ateşte çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke Allâh’a ve Resûl’e itâat etseydik!’ derler.” (Ahzâb 33/66) 

-------------------

Âyet 3

ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

~ ~ ~
Zerhum ye’kulû ve yetemetteû ve yulhihimul emelu fe sevfe ya’lemûn.

Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalayadursun. İleride (gerçeği) bilecekler.

-------------------

Âyette, Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine bir hitap ve emir vardır: “Sen teblîğ görevini yaptın. Artık onları içine düştükleri gaflet uykusunda öylece bırak (terk et) ve onları Bana havâle et. Orada hayalî nîmetlerle ve nefsânî boş emellerle meşgûl olarak (Hakk’ı unutmuş bir hâlde) ömür sermâyelerini tüketsinler. Bir gün ölüm gelecek ve onları saran gaflet uykusundan sıçrayarak uyanacaklar. İşte o zaman cennet ehline verilen nîmetleri ve cehennem ehline verilecek azâbı müşâhedeli olarak bilecekler ve (bir önceki âyette ifâde edildiği gibi) derin bir pişmanlık duyacaklar.” Yâni o kimselerin ezelî isti’dâdında küfürden îmâna dönmek yoktur ve bu sebeple “Ve sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn” “Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; îmân etmezler!” (Yâ’sin 36/10) Bu âyette “kader sırrı”na bir işâret vardır. Âyet-i kerîmeden, Efendimiz (s.a.v.)’in tebliğde bulunduğu kişilerin durumunu (ezelî isti’dâdını) önceden bilmediği, ancak teblîğden sonra Cenâb-ı Hakk’ın kendisine i’şârî olarak bu kişilerin îmân etmeyeceğini bildirdiği anlaşılmaktadır. " T.O.C.C." Şimdi, Fusûsu’l Hikem Üzeyr (a.s.) Fassı’ndan enbiyâ’nın teblîğ sırasında kader sırrından perdeli oluşuna dâir bir bölümü ilgisi dolayısıyla buraya aktaralım (A.A.K. Şerhi, Cilt 3, Sayfa 87).

-------------------

Umûmu da'vete me'mûr olan enbiyâ, halktan ba'zılarının hidâyete kâbiliyyeti olup, ba'zılarının olmadığını bildiklerinden, hidâyete ehliyeti olanları görüp da'vet etmek ve ehliyeti olmayanlar hakkında beyhûde zahmet ve meşakkat çekmemek için, sırr-ı kadere ıttılâ'ı (bilgi sahibi olmayı) taleb ederler. Velâkin mücâzât-i ibâd (kulların cezalandırılması), onların a'mâllerine ve enbiyâya itâat ve isyânlarına ve îman ve küfürlerine mukâbil câri (geçerli) olduğundan; ve bu iki fırkanın birbirinden ayrılması ve zâtında saâdete kâbiliyyeti olan kimselerin, da'vet-i enbiyâya icâbeti sebebiyle, saâdeti zâhir olarak mesrûr (sevinçli) olacak şeyle cezâ (karşılık) olunması; ve zâtında şekâveti (mutsuzluğu) muzmer (gizli) olan kimselerin, enbiyâya inkârları hasebiyle, bâtınlarındaki şekâvetleri zâhir olarak nâhoş şeyle mücâzât kılınması muktezî (gerekli) bulunduğundan, kendilerine emr-i da'vette (davet emrinde) fütûr (gevşeklik) gelmemek için enbiyâ (a.s.) hîn-i da'vette (davet zamanında) sırr-ı kaderden muhtecib oldular (perdelendiler).

-------------------

-------------------

Âyet 4

وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ

~ ~ ~
Ve mâ ehleknâ min karyetin illâ ve lehâ kitâbun ma’lûm.

Helâk ettiğimiz her memleketin mutlaka bilinen bir yazısı (belli vakti) vardır.

-------------------

Bu, Zâtî bir âyettir. “Ehleknâ”nın sonundaki “nâ” takısı “Biz” anlamına gelir. Kelimenin tamamı “Bizim helâk ettiğimiz” ma’nâsındadır. “Allâh tek olduğuna göre, âyette neden ‘Ben’ yerine ‘Biz’ denmiş?” diye sorulursa, bunun iki yönden îzâhı vardır: Birincisi, “bu işi esmâ ve sıfâtlarımla birlikte yaptık” anlamını belirtmek içindir. İkincisi, “bunu Zâtî tecellî mahallim olan İnsân-ı Kâmil’imle birlikte yaptık” demek içindir.

Her kavmin eceli ve âkıbeti, Hakk’ın ezelî ilminde malûm ve muayyendir. Bu ilimler “kitâbun ma’lûm”da yâni Levh-i Mahfûz’da yazılıdır. Cenâb-ı Hakk Ahadiyyet mertebesinden Vâhidiyyet mertebesinde tenezzül ettiğinde kendindeki tüm esmâ ve sıfâtların ilmî sûretleri ile bunların isti’dâd ve kâbiliyetleri açığa çıkarak Hakk’ın ma’lûmu olmuş ve o kitâba yazılmıştır. “İlim ma’lûma tâbî’dir” denilen saha burasıdır. Varlık âleminde zuhûra gelen her izâfî varlığın hakîkati buraya dayanmaktadır.

Tüm bu varlıkların Zât mertebesinde toplu olarak bir ilmî sûreti (programı) vardır, buna a’yân-ı sâbite denir. Tek tek varlıkların ilmî programına ise ayn-ı sâbite denir. Her bir “ayn”ın kendine has bir isti’dâdı ve kâbiliyyeti vardır. Bu isti’dâd ve kâbiliyyetler ceâl edilmemiştir (sonradan yapılmamıştır); bunlar, şuûnât-ı Zâtiyyeden (Zâtın iç halleri, nitelikleri) olup, Zât ile berâber kadîmdirler. Bu sebeple, isti’dâd ve kâbiliyyette cebr yâni zorlama yoktur. 

Cenâb-ı Hakk her “ayn”ın isti’dâd ve kâbiliyyetine dair ilmi kendisinden alıp, o “aynı” bu isti’dâd ve kâbiliyyete uygun bir sûrette halk etmiş ve zuhûra getirmiştir. Yâni Cenâb-ı Hakk, hiçbir ferdin veya topluluğun saâdeti ve şekâveti konusunda onlara cebretmemiştir. Cebr varsa, o varlığın kendinden kendinedir, çünkü kendisi hakkındaki malûmatı Hakk’a veren odur ve zuhûr talep eden de odur. Helâk olan kavimlerin hâli de böyledir; Cenâb-ı Hakk onları kendi amelleri sebebiyle helâk etmiştir. Yâhut, işledikleri amellerle Hakk’ı kendilerini helâk etmeye onlar cebretmiştir.

T.O.C.C. Not: Bu husûsta daha geniş îzâhat 39’uncu âyetin yorumunda gelecektir. Ayrıca, Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinin Mukaddime’sinin (8)’inci bölümüne bakılabilir. 

Âyete enfüsî yönden bakarsak, “karyet” “şehir” veya “şehir halkı”, kişinin nefsi ve onun üzerinde yaşayan kuvvelerdir. “Ehleknâ” nefsin mânevî dönüşümünü ifâde eder. Evvelâ ondaki emmârelik ve levvâmelik hükümleri, daha sonra gaflet hâli (mâsivâ ile meşgûl olma hâli) ve nihâyet izâfî benlik anlayışı helâk olur ve kişi “fenâ”ya ulaşır. Sondaki “nâ” takısı bu dönüşümün Zâtî bir yardımla mümkün olabileceğinin ifâdesidir. Bu işin “kitâbun ma’lûm”da olması, belirli bir ilâhî sistem içerisinde ve kişinin ayn-ı sâbitesi çerçevesinde vakti geldiğinde oluşmasıdır, diyebiliriz. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 5

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ

~ ~ ~
Mâ tesbiku min ummetin ecelehâ ve mâ yeste’hırûn.

Hiçbir toplum ecelini geçemez ve ondan geri de kalamaz.

-------------------

Bir evvelki Zâtî âyetin devâmı olan bu âyette Cenâb-ı Hakk, her ümmetin ecelinin kat’iyyetini ve değişmezliğini beyân buyurmuştur. “Ecel”, “müddet” veya “süre” demektir. İçinde yaşadığımız “kevn ve fesâd” âleminde her bir zuhûrun bir süresi vardır, o süre dolduğunda “gayb” âlemine çekilir. Ancak bu, mutlak bir yok oluş değil, başka bir hâle geçiştir. 

Daha evvel ifâde edildiği gibi, her ümmetin eceli, Hakk’ın ilm-i ezelîsinde muayyen ve mukadderdir. Hakk’ın ilminde takdîr olunan şey değişmez. Zîrâ ilm-i Hakk, malûma tâbîdir ve malûmun gayri vâki olmaz. İlm-i ilahîde ne ise, vukuunda da o olur. Bu sebeple hiçbir ümmet, kendisi için takdîr olunan vakitten evvel helâk olmaz ve o vakitten sonraya da kalamaz.

Âyeti enfüsî olarak yorumlarsak: Sâlikin seyrinde karşılaştığı her mertebenin bir başlangıcı bir de eceli (sonu) vardır. Bu vakitlerin takdîri Hakk’a (ve O’nun Zâti zuhûr mahalli olan Mürşîd-i Kâmil’e) âittir, O’nun kudretine, ilmine ve hikmetine bağlıdır. Sâlike düşen tam bir teslîmiyyet ve tevekkül hâlinde olup, kendisine verilen görevlere odaklanmaktır. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 6

وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ

~ ~ ~
Ve kâlû yâ eyyuhellezî nuzzile aleyhiz zikru inneke le mecnûn.

Dediler ki: “Ey kendisine Zikir (Kur’ân) indirilen kimse! Sen mutlaka delisin!”.

-------------------

Bu âyetin kaynağı ef’âl mertebesidir. Âyet, Mekkeli müşriklerin Efendimiz (s.a.v.)’e söylediği alaycı sözleri ele almaktadır.

“Mecnûn” kelimesi “cinn” kökünden türemiş olup, “cinlenmiş”, “aklı örtülmüş”, “deli” ma’nâsındadır. 

Müşrikler, Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)’in kendilerine getirdiği hakîkatleri anlayamadılar ve ona “mecnûn” dediler. Halbuki onlar, cehlin ve inkârın karanlığında kalmış, akılsızca hareket eden asıl mecnûnlar idiler. Zîrâ Hakk’ı inkâr etmek ve kendisine Zikir indirildiğini kendi ağzıyla itirâf ettikten sonra Resûl’ü (s.a.v.) yalanlamak, akıl sâhibinin işi değildir.

“Mecnûn” kelimesi bâtınen, aklı ve gönlü Hakk’la dolmuş olup, baktığı her yerde onun tecellîlerini seyreden, “hayret makâmı”ndaki kimsedir. Akl-ı küll ile âleme bakan bu kimsenin hâlini cüz’î akıl sâhipleri anlayamaz ve ona “mecnûn” ya da “meczûb” derler. Bu tür insânlar halk içinde yalnız kalmış, anlaşılamamış “garip”lerdir. Gerçek “zikir” sâhibi kimseler de bunlardır; onlarda zikir, zâkir ve mezkûr tevhîd olunmuştur.

Efendimiz’e (s.a.v.) yöneltilen “mecnûn” yakıştırması tarih boyunca birçok peygambere yapılmıştır. Nitekim, Zâriyat Sûresi 51/52 âyetinde meâlen buyrulur: “Onlardan öncekilere de hiçbir peygamber gelmedi ki, ‘O bir büyücüdür’ yâhût ‘bir delidir’ demiş olmasınlar.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir ayna gibidir, ona bakan bu aynada kendi hâlini görür. Müşriklerin (s.a.v)’e “mecnûn” demesi onların kendilerindeki “mecnûn”luk hâlinin ispâtı idi. " T.O.C.C." Nitekim, Mesnevî-i Şerîf’te Hz. Mevlânâ şöyle bir olay nakleder (A.A.K. Şerhi, Cilt 2, Sayfa 132-133):

-------------------

Onun beyânındadır ki, her bir kimsenin hareketi kendisinin bulunduğu yerdendir ki, herkesi kendi vücûdunun dâiresinden görür. Mâvi sırça (cam), güneşi mâvi gösterir ve kırmızı, kırmızı gösterir. Sırçalar renklerden ârî olduğu vakit beyâz olur. Diğer sırçaların hepsinden daha doğru söyleyici olur ve hepsinin imâmı olur.

2403. Ahmed (a.s.)’ı Ebû Cehil gördü ve dedi: Benî Hâşim’den bir çirkin nakış (görüntü) açıldı.

2404. Ahmed (a.s.) ona buyurdu ki: Doğrusun; her ne kadar iş artırıcı isen de, doğru söyledin.

Her ne kadar dâire-i edebi (edep çerçevesini) tecâvüz ettin (aştın) ise de, doğru söyledin.

2405. Onu Sıddîk (Hz. Ebûbekir) gördü, dedi: Ey güneş, ne şarktansın, ne de garbdansın, latîf parla!

2406. Ahmed (a.s.) buyurdu ki: Ey azîz, ey dünyâ-yı nâçîzden (değersiz dünyâdan) kurtulmuş, doğru söyledin.

2407. Hâzır olanlar dediler: Ey halkın sadrı (önderi), iki zıd söyleyiciye, niçin doğru söyleyici dedin?

2408. Buyurdu ki: Ben elin cilâ verilmiş âyînesiyim (aynasıyım); Türk ve Hindû bende onu görür ki mevcûddur.

(S.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: Ben Hakk’ın yed-i kudretinin (kudret elinin) cilâ vermiş olduğu bir âyîneyim; Türk ve Hindû gibi mezhebleri ve meşrebleri yekdiğerine muhâlif olanlar bana baktıkları vakit, bende kendilerinde mevcûd olan şeyin aksini görürler ve gördükleri şeyi bana âiddir zannederler. Halbuki bir âyînenin suver-i mün’akise (yansıyan şekiller) ile olan münâsebeti ancak bir in’ikâsten (yansımadan) ibârettir. Binâenaleyh herkes beni kendi isti’dâdı ve evsâfı (vasıfları) kadar görür; yoksa âyînenin sırrı mesâbesinde olan benim sır-ı Muhammedî’mi göremez. Bu ma’nâya binâen Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur:

Halk içre bir âyîneyim, Her kim bakar bir ân görür, Her ne görür kendi yüzün, Ger yahşî ger yamân görür.

T.O.C.C. Tercüme: “Ben halk arasında bir ayna gibiyim, kim bakarsa kendini görür; güzel veya çirkin ne görürse, kendi yüzünü görür.”

-------------------

Âyet-i kerîmede geçen “mecnûn” ifâdesini bir başka yönden şöyle ele alabiliriz. Hasan-ı Basrî hazretleri buyurdu ki:

-------------------

 Vallâhi, yetmiş Bedir’liye yetiştim, çoğu kez giydikleri sof idi. Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin iyilerinizi görselerdi “bunların âhirette bir nasîbi yok” derlerdi. Kötülerinizi görselerdi, “bunlar hesap gününe inanmıyorlar” derlerdi.

-------------------

Ashâb-ı kirâm dünyâya kıymet vermeyip, sâde ve basit elbiseler giyerlerdi, çünkü onlar sûrete değil ma’nâya ve öze yönelip Hakk’ın zikriyle meşgûl olurlardı. Zühd ve takvâda ileri derecelere ulaşmışlardı. Onların bu hâllerine zâhir gözü ile bakan gaflet ehli nazarında bu hâller “delilik” gibi görünür; çünkü dünyâ muhabbetinden kurtulamamış akıl, dünyâ sevgisinden yüz çevirenleri garip ve akıl dışı bulur. 

Bu husûsta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “Allâh’ı öyle çok zikredin ki, insânlar size mecnûn desinler.” Son olarak, âyet-i kerîmeyi enfüsî olarak yorumlarsak: Kendisine Zikir yâni ilâhî tecellîler indirilen “gönül”dür. Bu hâli idrâk edemeyip “mecnûn” diyen ise sâlikteki vehîm kuvvesidir, ayrıca nefs-i emmâre ve akl-ı maaş’tır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 7

لَوْ مَا تَأْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

~ ~ ~
Lev mâ te’tînâ bil melâiketi in kunte minas sâdıkîn.

“Eğer doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirsene!”

-------------------

Bir önceki âyetin devâmı olan bu âyet-i kerîmede müşrikler, Kur’ân-ı Kerîm gibi aklî bir mûcizeyi kabul etmeyip, Efendimiz’in (s.a.v.) peygamberliğini kabul etmek için ondan melekleri görmek gibi hissî ve maddî mûcizeler istemişlerdir. Bu talep, onların basîretlerinin körlüğünü ve hakîkati idrâk etmekte âciz kaldıklarını gösterir. Ayrıca, zâhir yaşama olan düşkünlüklerinin ve maddeci hayât anlayışlarının da bir delîlidir. 

Melekler şehâdet âleminde kesîf varlıklar gibi görünmezler, çünkü latîf ve ruhânî varlıklardır. Ancak, âlem-i hayâl’de muhtelîf sûretlerle sûretlenerek, o âleme dâhil olabilen kimseler tarafından müşâhede edilebilirler. Nefs ve vehîm, melekleri yani mânevî hakîkatleri görmek ister, fakat kendileri zulmanî oldukları için nûranî hakîkatleri göremezler.

Müşrikler melekleri görseler bile, yine inanmayacaklardı. Zîrâ onların inkârı, görmemekten değil, kalp gözlerinin kör olmasından kaynaklanmaktadır. (14)’üncü âyet-i kerîmeye geldiğimizde, bu husûs daha geniş olarak ele alınacaktır.

Âyet-i enfüsî olarak yorumlarsak: Nefs-i emmâre ve akl-ı cüz’î gönüle hitâben der ki: “Eğer sen mecnûn değilsen ve gerçekten gayb âleminden sana tecellîler geliyorsa, bize kanıt olarak oradaki melekleri göster (veya kesret duyularıyla algılanabilecek kerâmet ya da mûcize türünden hâller göster).” Yolun başlarındaki kimselerde karşılaşılan kerâmet merâkının da kaynağı işte burasıdır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 8

مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُٓوا اِذاً مُنْظَر۪ينَ

~ ~ ~
Mâ nunezzilul melâikete illâ bil hakkı ve mâ kânû izen munzarîn.

Biz, melekleri ancak hak ve hikmete uygun olarak indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmez.

-------------------

Bir önceki âyette müşriklerin ef’âl mertebesi itibâriyle belirtikleri melek görme talebine, Cenâb-ı Hakk burada Zâtî bir âyet ile yanıt vermektedir. Böylece, melâike-i kirâmın âlem-i şehâdetteki tesîr ve faaliyetlerinin kaynağının neresi olduğunu da açık olarak ortaya koymaktadır. 

“Melek”, hakîkatte kuvvet ve şiddet ma’nâsına gelir. İlâhî fiiller ef’âl âleminde melâike-i kirâm ile açığa çıkar. Cenâb-ı Hakk’ın âlemlerdeki tasarrufu ve idâresi bu meleklerin unsurî olanları vâsıtasıyla olur. Mâdem âlemlerde tasarruf eden Hakk’tır, meleklerin inişi de Hakk ile olur. Hakk’ın her işi de hikmetle, hak ve adâletle olur. Zuhûrda olan mahallin isti’dâdı neyse, o mahalldeki ilâhî tecellî o şekilde olur. Yâni meleklerin inişi ya rahmet ya da azâb için olur, her ikisiyle de âlem ıslâh olur.

Yukarıdaki âyetlerde dolaylı yoldan “eğer doğru söylüyorsan, bu bahsettiğin azâb ne zaman gelecek?” diyen bir topluluktan bahsedilmiştir. Eğer ki Cenâb-ı Hakk o topluluğun hakkında bir hükümde bulunup da azâb meleklerini üzerlerine gönderirse, artık onlara bir kurtuluş ve erteleme yoktur.

Enfüsî olarak şöyle bir yorum yapabiliriz: Seyr-i sülûkun başlarında, sâlikteki nefsî kuvveler, ilâhî tecellîleri hemen görmeyi arzu eder. Oysa bu tecellîler, nefsin keyfine göre değil, ilâhî hak ve hikmete göre, vakti geldiğinde, kişinin hâline uygun ölçüler ile olur, çünkü kişi hazır olmadan gelecek şiddetli tecellîler onun dengelerini bozar. Yâni tecellînin yavaş yavaş olması ilâhî rahmettendir. Bir başka yönden, daha yolun başında ilâhî tecellîler gönderilmiş olsa, sâlike nefsini tezkiye etmek için mühlet verilmemiş olurdu ve o zaman da sâlik bu tecellîlerden gerektiği gibi yararlanamazdı. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 9

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

~ ~ ~
İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn.

Şüphesiz o Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.

-------------------

Bu âyet-i kerîmenin kaynağı da Zât mertebesidir. Kur’ân, Hakk’ın kelâmıdır, O’nun tarafından inzâl edilmiştir (indirilmiştir) ve O’nun hıfzı (koruması) altındadır.

Kur’ân’ı indirmekten kasıt, Zât mertebesinden sûret âlemine ma’nâsını hafifleterek göndermek demektir. Eğer bu hafifletme olmasa ve Kur’ân Zât mertebesindeki hâliyle bizlere gelmiş olsa, O’ndan hiçbir şey anlayamazdık. 

Kur’ân’ın Zât mertebesinden (Ümmü’l Kitâb’dan) mertebe mertebe nüzûlünü birinci âyetin yorumunda îzâh etmiştik, dileyenler oraya bakabilir. 

“Zikir” kelimesi lügatte “hatırlamak” ve “anmak” ma’nâ-sına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’e “Zikr” denilmesinin bir sebebi, insâna unuttuğu kendine âit hakîkatleri Hakk’ın onunla hatırlatmasından dolayıdır. 

Ancak, “Zikir” yalnızca Kur’ân-ı Kerîm ile sınırlı olmayıp, başta Hz. Resûlullâh (s.a.v.) olmak üzere, İnsân-ı Kâmil’leri ve onların kaynağını Hakk’tan alan sözlerini de kapsamına alır. " T.O.C.C." Terzi Baba, Kur’ân-ı Kerîm’de Tespih ve Zikir isimli kitâ-bının 4’üncü sayfasında zikri şöyle tanımlar:

-------------------

Zikir, şuurlu varlıkların (insân) kendi hakîkatleri yönünden hakîkat-i ilâhiyye’yi özlerinden hatırlamalarıdır. (" İz- -T-B- ")

-------------------

“Zikri Biz koruyacağız” ifâdesini birbirini tamamlayan dört farklı yönden düşünebiliriz:

Birinci ma’nâsı, mushâf-ı şerîf’in tahrîf edilmekten korunacak olmasıdır; yâni inkârcıların ona sonradan bazı ilâveler yapmasına, içinden bölümler çıkarmasına veya mevcûd ifâdeleri değiştirmesine engel olunacaktır. 

İkincisi, Kur’ân âyetlerinin ifâde ettiği ma’nâların Cenâb-ı Hakk’ın bizlere aktarmayı murâd ettiği şekliyle korunacak olmasıdır. Kur’ân belirli gruplar tarafından ma’nâ yönünden tahrîf edilse de, kıyâmete kadar onu Hakk’ın murâd ettiği şekliyle anlayan, bu ma’nâları kalbinde muhâfaza edip tâliplilerine anlatan Allâh ehli kimseler bulunacaktır. 

Üçüncüsü, Zât-ı İlâhî tarafından gönüllerine “Zikir” indirilmiş olan, “Kur’ân-ı Nâtık” yâni “Konuşan Kur’ân” da denilen İnsân-ı Kâmillerin, başta Resûlullâh (s.a.v.) olmak üzere, Hakk’ın muhâfazası altında olmasıdır.

Dördüncüsü, mânâ âlemine dönük ilâhî hakîkatlerin ehil olmayanlardan korunması ve yalnızca ona lâyık olarak açılmasıdır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 10

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ

~ ~ ~
Ve le kad erselnâ min kablike fî şiyaıl evvelîn.

Ve ant olsun ki senden önceki geçmiş topluluklara da (peygamber) gönderdik.

-------------------

-------------------

Âyet 11

وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

~ ~ ~
Ve mâ ye’tîhim min resûlin illâ kânû bihî yestehziûn.

Kendilerine gelen Resûllerden alay etmedikleri hiç kimse olmadı.

-------------------

Bu âyetler de Zâtî’dir. Cenâb-ı Hakk Resûlüne (s.a.v.). 

Evvelki kavimlerin de kendilerine gönderilen resûllerle alay etmiş olması, Efendimiz (s.a.v.) açısından bir tesellîdir; çünkü inkârcıların alaycı tutumu, onun risâlet görevindeki bir eksiklikten değil, onların tarih boyunca değişmeyen kötü ahlakından kaynaklanmaktadır.

Resûllerle alay edenler iki kısımdır. Birinci kısım, hakîkati kabul etmek istemez ve hakîkati getiren resûllerle alay ederek, kendi bâtıl inançlarını korumaya çalışır. İkinci kısım ise, resûllerin getirdiği hakîkati anlayamadıkları için, bu hakîkati küçümseyerek ve alaya alarak kendi cehâletlerini gizlemek isterler. Halbuki hakîkat, onların alaylarından münezzehtir ve er ya da geç gâlip gelecektir.

Yâsîn Sûresi 36/30 âyetinde Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.” Örneğin, inkârcılar Nûh (a.s.) ile gemi inşaatı sırasında (bkz. Hûd Sûresi 11/38), Mûsâ (a.s.) ile mûcizeler gösterdiği sırada (bkz. Zuhruf 43/47) alay etmişlerdir. 

Bu alaycı kimselerin âkıbetini En’âm Sûresi 6/10 âyeti bizlere bildirmektedir; meâlen: “Andolsun, senden önce de nice peygamberlerle alay edildi. Fakat alay ettikleri şey, alay edenleri çepeçevre kuşatıverdi.” (Ayrıca, bkz. Enbiyâ 21/41). " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 12

كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۙ

~ ~ ~
Kezâlike neslukuhu fî kulûbil mucrimîn.

Böylece onu mücrimlerin kalplerine sokarız.

-------------------

Bu âyet de Zâtî’dir; önceki âyetlerin devâmıdır.

“Mücrim” kelimesi, “günâh” ve “suç” anlamındaki “cürm” kökünden gelip, günâhkârlar ve suçlular ma’nâsındadır. En büyük cürm, Hakk’ı örtmektir yâni küfürdür. Öyleyse, burada zikrolunan mücrimler, ehl-i küfürdür, diyebiliriz. Küfrün açık olanı Hakk’ı inkâr, gizli olanı ise kendine Hakk’tan ayrı mutlak bir kimlik vermektir.

“Kalp”, Kur’ân’da akletme, anlama, idrâk etme merkezi olarak görülür. Örneğin, “Onların kalpleri vardır fakat anlamazlar” (A’râf 7/179); “Akletmek için kalpleri yok mu?” (Hac 22/46); “Şüphesiz bunda kalbi olan kimseler için bir öğüt vardır” (Kâf 50/37).

“Nesluku” kelimesi tefsîrlerde “sokmak” anlamında kullanılır. “Sülûk” yâni “yol” kökünden gelir. 

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk, inkâr etme ve alay etme hâlini, mücrimlerin kalplerine kendisinin soktuğunu beyân etmektedir. Bundan murâd, Hakk’ın mücrimlerin kalbinde “Mudill” esmâsıyla tecellî etmesi netîcesinde onları saptırması ve dalâlette bırakmasıdır.

Ancak şunun iyi bilinmesi gerekir ki, Hakk’ın bir kulunu dalâlette bırakması, o kulun kendi dalâletini istemesi sebebiyledir. Hakk, kulun kalbindeki meyil ve arzuya göre, o kalpte ya hidâyet ya da dalâlet halk eder. Kul, kendi irâdesiyle ve ortaya koyduğu amellerle inkârı ve küfrü seçtiği için, kendi tercihinin netîcesine katlanır. Yoksa Hakk adâlet üzere hükmeder ve kimseye zulmetmez.

Kalbini dalâletten korumak isteyen mü’minler Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.)’in öğrettiği şu dûayı yaparlar: 

“Ya mukallibel kulûb! Sebbit kalbî ‘alâ dînike.” “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren (Allâh’ım), kalbimi dinin üzere sabit kıl.” " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 13

لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ

~ ~ ~
Lâ yu’minûne bihî ve kad halet sunnetul evvelîn.

Kendilerinden öncekilerin sünneti geçtiği halde ona inanmazlar.

-------------------

Bu âyet, yukarıdaki Zâtî âyetlerin devâmıdır. 

“Sünnetül evvelîn” ifâdesi, önceki kavimlerin yolu, âdeti veya onlara uygulanmış ilâhî kânun ma’nâsına gelir. Bu kânun şudur ki: Küfründe ısrâr edip peygamberini yalanlayan ve ona eziyet eden her kavim, akabinde azâba uğramıştır. Bu, ilâhî adâletin bir tecellîsidir ve değişmez bir kanundur.

Bu âyet, Mekkeli müşrîkler için açık bir uyarıdır. Eğer geçmişteki inkârcıların nasıl helâk edildiğini bildikleri hâlde, inkârlarında ısrâr ederlerse, ilâhî azâba müstahâk olacaklarını bildirmektedir. 

Enfâl sûresi 8/38 âyetinde şöyle buyrulur: “De o küfür edenlere ki, eğer vazgeçerlerse geçmişte yaptıkları bağışlanır, yok yine dönerlerse daha öncekilere uygulanan ilâhî kanun (sunnetul evvelîn) geçerlidir.” Not: Önceki inkârcı kavimlerin âkıbetine dâir âyetler sûrenin ilerki âyetlerinde gelecek ve detaylı olarak ele alınacaktır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 14

وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَۙ

~ ~ ~
Ve lev fetahnâ aleyhim bâben mines semâi fe zallû fîhi ya’rucûn.

Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkmaya koyulsalar.

-------------------

Zâtî olan bu âyet-i kerîmede yeryüzünden göklere açılan kapılar bulunduğuna dâir bir işâret vardır. Bu ma’nâyı tasdîk eden Kur’ân âyetleri ve hadîsler, Terzi Baba’nın 214-Gökyüzü İnsânları Araştırması kitâbında derlenmiş ve geniş olarak îzâh edilmiştir. Burada kısaca özetlersek:

-------------------

Arz ile semâ arasında yollar vardır. Rûh ve melekler arza bu yollardan gelir giderlerler. Âdem babamız ve Havvâ annemiz cennetten arza bu yollardan biriyle indiler. Cennet ve cehenneme gidişimiz de bu tür yollardan olacaktır. Bu yollar üzerinde kapılar da vardır. Bu kapılardan biri de Kâbe-i Muazzama’nın Hacerü’l Esved köşesi ile kapısı arasındaki “Mültezem” adı verilen yerdedir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Kudüs’te mi’râca yükseldiği yerde de bir kapı vardır, ki muhtemelen Îsâ (a.s.) o kapıdan göğe yükselmiştir. " İz- -T-B- "

-------------------

Âyet 15

لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟

~ ~ ~
Le kâlû innemâ sukkiret ebsârunâ bel nahnu kavmun meshûrûn.

Yine “Gözlerimiz döndürüldü, biz herhalde büyülenmiş bir toplumuz” derlerdi.

-------------------

Bu, bir önceki Zâtî âyetin devâmıdır. Mücrimlerin sözleri Hakk tarafından hem Resûlüne (s.a.v.) hem de âyeti okuyan herkese aktarılmaktadır. 

A’yân-ı sâbitesi şekâvetle zuhûr etmiş kimselerin kalplerine küfür öylesine işlemiştir ki, göklerin kapıları açılsa ve o kapılardan geçerek yükselip türlü türlü mûcizelere şâhit olsalar da, yine de îmân edecek değillerdir. Zîrâ onların inkârı, gözleriyle görmemekten değil, kalp gözlerinin kör olmasından kaynaklanır. Nitekim bu hakîkat muhtelif âyetlerde ifâde edilmiştir. Örneğin (meâlen):

En’âm 6/25: “İçlerinden, seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler gerer, kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mûcizeyi görseler de onlara îmân etmezler…” En’âm 6/111: “Biz onlara melekleri de indirseydik, ölüler de kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allâh dilemedikçe yine de inanacak değillerdi.” Yûnus 10/96-97: “Rabbinin sözü gerçekleşmiş olanlar, her türlü mûcize gelse bile acıklı azâbı görmedikçe inanmazlar.” İsrâ 17/59: “Bizi, mûcizeler göndermekten alıkoyan şey, ancak daha öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır...”

“Meshûrûn” kelimesi, “sihr” kökünden gelmektedir ki bu kök, “bir şeyi gerçek halinden başka bir halde göstermek, aldatmak, büyülemek” ma’nâlarını taşır. “Meshûrûn” ise “büyülenmiş olanlar” anlamındadır.

Burada “büyülenmek”, hakîkati olduğu gibi görmemek ve hakîkati olmayan şeyi hakîkat zannetmektir. İnkâr ehli, hakî-kati görseler bile onu kabul etmez ve “biz büyülendik” diyerek kendi perdeliliklerini ikrâr ederler. Bu, onların inkârlarındaki inatlarını gösterir. Onlar, enbiyânın kendilerini büyülediğini zannederler, halbuki onları büyüleyen, kendi nefsleri, hayâl ve vehîmleridir.

Âyeti enfüsî olarak yorumlarsak: “Gök kapılarının açılması ve oradan yukarı çıkmak”, hakîkat yolunda mertebe kaydetmek ve ilâhî tecellîlere mazhâr olmaktır. “Biz büyülenmiş bir topluluğuz” demek, hayâl ve vehmin gâlip gelmesi neticesinde, görmüş olduğu hakîkatleri perdelemek ve inkâr etmektir. Terzi Baba’nın “ibretlik” dosyalarında, bu hâle düşmüş kimselere dâir pek çok örnekler vardır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 16

وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِر۪ينَۙ

~ ~ ~
Ve le kad cealnâ fis semâi burûcen ve zeyyennâhâ lin nâzırîn.

Andolsun, biz gökte burçlar yaptık ve onu, bakanlar için süsledik.

-------------------

Bu âyet-i kerîme de Zâtî’dir.

Burçlar zâhiren, gökyüzündeki yıldız kümeleri, takımyıldızları, gezegenlerin yörüngelerindeki konaklardır. Bunlar, bir yandan gökyüzünü süslerken diğer yandan yön bulmada, zamanı hesaplamada insânlara yardımcı olur. Basîret sahibi olan kimseler, gökyüzüne baktıklarında, oradaki nizâmı ve intizâmı görür ve Hakk’ın kudretini ve hikmetini idrâk ederler.

Enfüsî olarak, “semâ” kişinin gönül âlemidir. Onun burçlarla süslenmesi, esmâ mertebesi itibâriyle ilâhî tecellîlerle dolmasıdır. (12) burç, seyr-ü sülûk’taki (12) mertebedir. “Semâ”ya nazâr eden, oradaki ilâhî nûr ve tecellîleri görenler, kalp gözü açılmış olan âriflerdir. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 17

وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۙ

~ ~ ~
Ve hafıznâhâ min kulli şeytânin recîm.

Onu kovulmuş her şeytândan koruduk.

-------------------

-------------------

Âyet 18

اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُب۪ينٌ

~ ~ ~
İllâ menisterakas sem’a fe etbeahu şihâbun mubîn.

Ancak kulak hırsızlığı eden olursa, onu da parlak bir ateş takip etmektedir.

-------------------

Bu âyet-i kerîmeler de Zâtî’dir. Zâhir ve bâtın îzâhları, Terzi Baba’nın 6-Mübârek Geceler ve Bayramlar isimli kitâbın-ın 22 ve 23’üncü sayfalarında yapılmıştır; özet olarak buraya aktaralım.

------------------- 

Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’in yeryüzüne teşrîflerinden evvel cinler gökyüzüne çıkıp meleklerin görev değişimi vakitlerinde aralarında geçen konuşmaları gizlice dinliyorlardı. Bu “kulak hırsızlığı” yoluyla öğrendikleri geleceğe dâir bilgileri yeryüzüne indiklerinde kâhin veya medyum denilen kişilere aktarıyorlardı. Böylece bu kişiler, yaşadıkları toplum içinde din adamlarından bile daha yüksek bir itibâr kazanıyorlardı. 

Ancak, Efendimiz (s.a.v.)’in yeryüzüne peygamber olarak gönderilmesinden sonra, cinler gökyüzündeki haberleri dinlemekten men edildiler. Eğer dinlemeye kalkışırlarsa, görevli melekler onları “şihâb” adı verilen parlak bir ateşle vurup, yakıp kül ediyordu. Artık, “tek ve emin” haberci olarak Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri görevlendirilmişti.

Âyet-i kerîmeyi enfüsî olarak yorumlarsak; “semâ” kişinin gönül âlemidir. “Hakîkat-i Muhammedî” doğmadan evvel orası hayâl ve vehîm bilgileri ile doludur. Ne zaman ki “Hakîkat-i Muhammedî” kişide zuhûra gelir, o andan itibaren artık hayâl ve vehmin yolu kapanır, gönle Muhammedî bilgiler dolmaya başlar. Artık, o kişiye cinler ve şeytânlar yaklaşamaz, çünkü “Nûr-u Muhammedî” onları yakar. Böylece kişide doğru ilim çoğalmaya başlar, gayreti ve himmeti nispetinde yükselmesini sürdürür.

Son olarak, okuduğumuz âyetin günümüzde zâhirî olarak nasıl bir ilmi ortaya koyduğuna kısaca bakalım. Bu âyet, Amerika’nın “yıldız savaşları” projesi kapsamında geliştirmeye çalıştığı, füzeleri daha gökte iken etkisiz hale getirmek için kullanmayı amaçladığı, lazer teknolojisinin temelini anlatmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de evvellerin ve âhirlerin ilmi bildirilmiş olup, henüz keşfedilmemiş nice ilimler onun içinde mevcûttur. Ancak, ne yazık ki biz tutucu Müslümanlar, elimizdeki bu sonsuz hazîneyi sadece baş ucumuza asıp bazen de ölülerimize okumakla yetiniyoruz. Allâh (c.c.) bizleri Kur’ân'dan en geniş şekilde faydalandırsın. Müslümanlar olarak örnek insânlar olup, dinimize yararlı olalım. " İz- -T-B- "

-------------------

-------------------

Âyet 19

وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ

~ ~ ~
Vel arda medednâhâ ve elkaynâ fîhâ revâsiye ve enbetnâ fîhâ min kulli şey’in mevzûn.

Yeri de yaydık, ona sâbit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü (bir biçimde) her şeyi bitirdik.

-------------------

Bu âyet-i kerîme de Zâtî’dir. Evvelki âyetlerde semâ âleminden bahsedilmişti, burada ise arz âlemine dikkat çekilmektedir.

Zâhiren bakıldığında, âyet-i kerîme Allâh’ın arzı (yeryüzünü) insânlar için mükemmel bir nizâm üzere halk ettiği, oraya bir denge unsuru olarak “ağır baskılar” yerleştirdiği ve doğadaki her şeyin ölçülü ve dengeli olduğu anlatılmaktadır.

Bu âyette geçen “revâsiye” kelimesinin zâhir mânâsı hakkında üç farklı görüş öne sürülmüştür:

Birinci görüşe göre: “Revâsiye” kelimesi “sâbit dağlar” anlamına gelir ve dağlar hareket etmez.

İkinci görüşe göre: “Revâsiye” kelimesi “dağ” değil “ağır baskılar” anlamındadır. Arapça'da "dağ" kelimesinin karşılığı “cebel”dir. Neml Sûresi 27/88 âyetinde “dağların bulutlar gibi hareket ettiği” bilgisi verilir ve bilimsel veriler de bu bilgiyi destekler.

Üçüncü görüşe göre: “Revâsiye” “sâbit dağlar” anlamına gelmekle birlikte, dağlar hem sâbit hem de hareketlidir. Buna göre, dağlar bulunduğu yer itibâriyle sabittir, ancak üzerinde bulundukları tektonik plakanın hareket etmesi yönüyle hareketlidir.

Âyete enfüsî olarak bakarsak: “Arz” kişinin bedeni ve nefsidir. “Arzın genişletilmesi” insânın vücûdunun ve nefs âleminin oluşturulmasıdır. Oraya yerleştirilen “sağlam dağlar”, ilâhî ilim ve hikmet dağlarıdır, kişiyi Allâh’ın dininde ve tefekküründe sâbit tutar, nefs dalgalarıyla sarsılıp düşümesini engeller. “Orada ölçülü bir biçimde her şeyi bitirdik” “ne var âlemde o var Âdem’de”nin bir başka îzâhıdır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 20

وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِق۪ينَ

~ ~ ~
Ve cealnâ lekum fîhâ meâyişe ve men lestum lehu bi râzıkîn.

Orada hem sizin için hem de sizin rızık vermediğiniz kimseler için geçimlikler meydana getirdik.

-------------------

Bu âyet-i kerîme de Zâtî’dir.

Cenâb-ı Hakk, önce 19’uncu âyette ifâde edildiği şekilde arzı yaşamaya uygun bir hâle getirip düzenler, sonra da orada “Rezzâk” esmâsı ve diğer esmâlarıyla hem sizlere hem de sizin rızık vericisi olmadığınız pek çok mahlûkâta ma’îşet (yaşamak için gerekli olan gıda, su, hava, mesken gibi şeyleri) verir. 

Dünyâ hayâtındaki her türlü ma’îşetin kaynağı Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî hazîneleridir. Onun verdiği rızkı hiç kimse kesemez ve O’nun vermek istemediğini de kimse veremez. Zâhiren, bir kimse diğerinin ma’îşetine sebep olmuş gibi görünse de, o ma’îşet sağlayıcı ancak Hakk’ın bu husûstaki âletidir. Yâni kulun rızık vericiliği izâfîdir, mutlak râzık olan Hakk’tır.

Bâtınen mâ’işet, mânevî hayâtın devâmını ve güçlenmesini sağlayan ilmî ve irfânî gıdalar olarak düşünülebilir. Bunların bir kısmı “kesb” ile yâni çalışmayla elde edilir, bir kısmıysa “vehbî”dir, Hakk tarafından karşılıksız verilir. Her iki ilmin de kaynağı Hakk’ın ta kendisidir, birinci de dolaylı yoldan, ikincide doğrudan Hakk’tan alınır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 21

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُۘ وَمَا نُنَزِّلُـهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

~ ~ ~
Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhu ve mâ nunezziluhû illâ bi kaderin ma’lûm.

Hiçbir şey yoktur ki hazîneleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.

-------------------

Bu âyet-i kerîme de Zâtî’dir.

Varlık âleminde gördüğümüz her şeyin özü ve hakîkati olan a’yân-ı sâbite, Allâh’ın indinde yâni ilm-i ilâhîde mevcûttur. Bu eşyâ dediklerimiz, ilâhî ilimde sâbit olan özlerin birer yansıması ve sûretidir. Her ayn-ı sâbitenin kendisini varlık âleminde zuhûra getiren, ona hayât veren bir yönetici esmâsı vardır, buna “Rabb-i Hass” denir. Her varlık, kendi Rabb-i Hass’ı olan ilâhî ismin hazînesinden, kendi ayn-ı sâbitesinin isti’dâdı ölçüsünce feyz alır.

Âyetteki “biz indiririz” Zâtî ifâdesi, esmâ-i ilâhiyyenin ism-i câmî olan “Allâh” esmâsı altında toplandığına ve dolayısıyla “Allâh” isminin bütün hazînelerin sâhibi olarak bütün feyzlerin de aslî kaynağı olduğuna işâret eder. 

Demek ki bir ihtiyâcımız olduğunda tek tek Rabb’lere değil Rabb’ül Erbâb olan Allâh Teâlâ’ya yönelmemiz gerekmektedir. Nitekim, Yûsuf Sûresi 12/39 âyetinde şöyle buyrulur: “Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr olan Allâh mı?”

“Belirli bir ölçüyle” ifâdesi, herhangi bir varlığın kazâ ismi verilen hayât programının bir defâda değil, doğduğu günden öleceği güne kadar zaman içerisinde belirli bir ölçü ve nizâma uygun olarak indirildiğini belirtir ki, buna “kader” denir. Örneğin, bir çocuk dünyâya geldiğinde hemen konuşamaz, konuşmaya isti’dâdı vardır, ancak bunun kâbiliyete dönüşmesi için doğumdan sonra istisnâlar dışında en az bir yıl geçmesi gerekir. Yine, bir tohumu toprağa attığımızda hemen meyve vermez; önce fidan olur, sonra ağaç olur, yaprak verir, çiçek açar ve nihâyet kemâle ulaştığı vakit meyvesini verir. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 22

وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِـحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُۚ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِن۪ينَ

~ ~ ~
Ve erselner riyâha levâkıha fe enzelnâ mines semâi mâen fe eskaynâkumûh ve mâ entum lehu bi hâzinîn.

Rüzgarları da aşılayıcı olarak gönderip yukarıdan su indirerek sizi onunla suladık. Onu toplayıp depolayan da siz değilsiniz.

-------------------

Bu âyet-i kerîme de Zâtî’dir.

Zâhiren, rüzgârların aşılayıcı olması iki türlüdür. Birincisi, rüzgârların bulutları aşılamasıdır, ki onları birbiriyle çarpıştırıp yağmur oluşumuna vesîle olması ma’nâsındadır. İkincisi, erkek bitkilerin polen ve tohumlarını dişi bitkilere taşıyarak onları aşılamasıdır. Bu iki tür aşılamanın tesîriyle bitkiler ve ağaçlar hayât bulur, canlanıp yeşerir ve nihâyet meyve verir. Yine gökten inen suyla hayvanlar ve insânlar da sulanır ve hayât bulur. İlâhî düzen sayesinde gökten inen su kaybolup gitmez, yer altında, göl ve benzeri alanlarda daha sonra kullanılmak üzere depolanır.

Bâtınen, rüzgârdan kasıt Mürşîd-i Kâmîl’in latîf nefesidir. Onun sözleri, tenbîhleri ve ilmî sohbetleri sâlikin gönlünü aşılar ve ilâhî tecellîleri almaya hazır hâle getirir. Yağmur ise Zât’tan o gönle doğrudan gelen ilhâm ve mânevî feyzlerdir. Bir başka ifâde ile, rüzgâr ilm-i yakîn, yağmur ise ilm-i ledün şeklinde düşünülebilir. Bu ikisi sâlikin gönül âleminde hikmet tecellîlerinin (kemâlat meyvelerinin) zuhûruna vesîle olur. Bu tecellîler, isti’dâd sahiplerine aktarılmak üzere gönüllerde, kitaplarda, ses ve görüntü dosyalarında depolanıp muhâfaza edilir. Bu oluşum kişinin beşeriyeti yönüyle kendi kendine yaptığı bir şey değildir; ancak Hakk’ın Mürşîd-i Kâmiller eliyle ve sâlikin gönlündeki tecellîsi netîcesinde meydana gelir. " T. O.C.C."

-------------------

Âyet 23

وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْـي۪ وَنُم۪يتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ

~ ~ ~
Ve innâ le nahnu nuhyî ve numîtu ve nahnul vârisûn.

Hiç şüphesiz biz diriltir, biz öldürürüz ve biz (her şeye gerçek) varisleriz.

-------------------

Bu da Zâtî bir âyettir. 

Hayâtı ve ölümü halk eden Allâh (c.c.), Mâlik’el Mülk’tür, her şeyin mutlak sâhibidir. Bâkî olan O’dur, dolayısıyla her şeyin nihâi vârisidir. O’ndan gayri her şey bir gün fânî olacaktır, sadece O kalacaktır.

Âyetin enfüsî ma’nâsı şudur: Ölmekten murâd “ölmeden evvel ölünüz” hakîkatini tahakkuk ettirmek ve kendine Hakk’tan ayrı bir varlık vehmetmekten vazgeçmek sûretiyle fenâ-fillâh’a ulaşmaktır. Dirilmekten murâd ise kalbin ilm-i ilâhî ve nûr-u ilâhî ile mânen yeniden hayât bulmasıdır, bakâ-billâh’tır. Bu ölüm ve mânevî diriliş için, bir önceki âyetin yorumunda ifâde edildiği gibi, bir Mürşid-i Kâmil’in nefes-i kudsîsi lâzımdır. O halde “Muhakkak ki Biz diriltir, Biz öldürü-rüz” derken, Biz’den kasıt Allâh Teâlâ hazretleri ve onun Zâtî zuhûr mahalli olan İnsân-ı Kâmiller’dir.

Mânen dirilmiş olan kimseler, daha evvel ayrı ayrı varlıklar olarak zannettikleri eşyâ ve kimliklerin hakîkatte kendilerine âit bir varlıkları olmadığını, âlemde Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını müşâhede eder. Böylece, şuurda ve idrâkte her şey Hakk’a rücû etmiş olur, Hakk’ın her şeyin mutlak vârisi olduğu yaşayarak anlaşılır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 24

وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِم۪ينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِر۪ينَ

~ ~ ~
Ve le kad alimnel mustakdimîne minkum ve le kad alimnel muste’hırîn.

Andolsun biz, sizden önce gelip geçenleri de biliriz, sonraya kalanları da.

-------------------

Bu okuduğumuz da Zâtî bir âyettir. 

“Mustakdimîn”, “takdîm” (öne almak, öncelik vermek) kökünden türemiş olup, lügat ma’nâsı “öncekiler”dir. “Muste’ hırîn” ise “te’hîr” (geriye bırakmak, ertelemek) kökünden türemiştir ve “sonrakiler” ma’nâsındadır.

Âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın ilminin varlıkların ezeldeki kadîm hâllerini yâni a’yân-ı sâbitelerini ve âlem-i şehâdetteki zuhûr hâllerini ve de aradaki tüm mertebelerdeki nüzûl ve urûc hâllerini kuşattığını ifâde etmektedir. " T.O.C.C." Fusûs’ül Hikem A.A.K Şerhi’nin Mukaddime bölümünün 20 ve 21’inci sayfalarında yer alan ilm-i ilâhîye dâir bazı bilgileri buraya alalım.

-------------------

Dördüncü vasl: İlim ma’lûma tâbi’dir

Ma’lûm olsun ki, ilm-i ilâhîde iki i’tibâr vardır (Hakk’ın ilmi iki türlüdür): Birisi; mertebe-i vahdette ve taayyün-i evvelde zât-ı ulûhiyyetin cemî’-i sıfât ve esmâsına mücmelen (özet, öz) ilmidir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibâret olduğundan, bu mertebede “ilim”, “âlim”, “ma'lûm” arasında aslâ temeyyüz yoktur (hiç ayrım yoktur); cümlesi şey'-i vâhiddir (hepsi tek bir şeydir). Ve bu ilim, ma'lûma tâbi' olan nevi'den (türden) değildir. Zîrâ zât-ı kadîm ile berâber kadîmdir. 

İkincisi; mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i sânîye tenezzülünden sonra, kendisinde mündemîc olan (içinde bulunan) bi'l-cümle sıfâtın ve esmâsının sûretleri, yekdîğerinden mütemeyyiz olarak (ayrılmış olarak) ilm-i ilâhîde peydâ olduklarında, herbirinin iktizâ-yı zâtleri olan kâbiliyyet ve isti'dâdâtı ne ise inkişâf eder. Ve bu kâbiliyyet ve isti’dâdât ba’de’l-inkişâf (keşf edildikten sonra), Hakk'ın tafsîlen (ayrıntılı olarak) ma’lûmu olurlar. İşte Hakk’ın bunlara taalluk eden ilmi onların ma’lûmiyyetlerinden sonra olduğundan “ilim ma'lûma tâbi’dir” denildikde “ilm-i sıfâtî ve esmâî” anlaşılmalıdır. 

İlmin ma’lûma tâbiyyeti hakkındaki delîl-i Kur’ânî: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ (Muhammed, 47/31) ya'nî: “Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim” âyet-i kerîmesidir. Hakk’ın: “Tâ ki biz bilelim” kavli aslâ te'vîl edilemez (yorumlanamaz). Bunu ancak mütekellimin (kelam âlimleri) gibi tenzîh-i vehmî sâhibleri te'vîl ederler. Ve onlar vücûd-ı eşyâyı vücûd-ı vâhidin gayri gördüklerinden, Hakk’ın ilmi ma'lûma tâbi' olsa, Hak ilmini gayrdan ahz etmek (almak) lâzım gelir; bu da cehl ve acz olduğundan Hakk’a lâyık olmaz zann ederler. Halbuki vücûd birdir: Bu keserât (çokluklar) O'nun suver-i esmâiyyesinin (isimlerinin suretlerinin) zılâlidir (gölgeleridir); ve âyineye mün’akis olan (yansıyan) zılâl (gölgeler), şahs-ı muhâzînin (karşısındaki kişinin) sûretinden gayri değildir. Binâenaleyh şahs-ı muhâzî (karşıdaki kişi), âyineye nazar ettiği vakit, gördüğü sûretten kendisinde bir ilim peydâ oldukda (bilgi oluştuğunda), o, bu ilmi gayrdan ahz etmiş olmaz (almış olmaz). Binâenaleyh mütekellimûnin tevehhüm ettikleri (kuruntu yaptıkları) gayriyyet yoktur ki, Hakk’a cehl ve acz isnâdı lâzım gelsin. 

-------------------

Âyete zâhiren bakıldığında, öncekiler ve sonrakiler ifâdelerinden: geçmiş ve gelecek nesiller, savaşta, ibâdette ve hayırda önde ve arkada olanlar, ve halkiyyet bakımından önde olanlar ve arkada olanlar, ma’nâlarına da ulaşmak mümkündür. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 25

وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ۟

~ ~ ~
Ve inne rabbeke huve yahşuruhum, innehu hakîmun alîm.

Şüphesiz senin Rabbin onları diriltip bir araya getirecektir. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

-------------------

Bu âyetin kaynağı Rahmâniyyet mertebesidir. Âyet, Risâ-let mertebesine Rubûbiyyetin vasıflarını ve faaliyetlerini târif etmektedir.

Âyet-i kerîmede zâhiren, mahşerde bütün insân neslinin Cenâb-ı Hakk tarafından hesâba çekilmek üzere bir araya getirileceği beyân buyrulmuştur.

Dikkat edilirse, haşir ile beraber “Rabb” ismi zikredilmiştir. Bunun sebebi, “Rabb”in mahlûkâtı terbiye eden, onları kemâle erdiren, onların mâliki ve hüküm sâhibi olmasıdır. Haşir günü, bu terbiyenin netîcelerinin zuhûr edeceği, Rubûbiyyetin hükümlerinin tecellî edeceği gündür.

“Rabb”in “Hakîm” ve “Alîm” olması, haşrin vukû bulacağının delîlidir. Zîrâ hikmet, mahlûkâtın başıboş bırakılmamasını ve her amelin karşılığının verilmesini gerektirir. İlim ise, her amelin en ince tafsîlâtına kadar bilinmesini gerektirir. " T.O.C. C."

-------------------

Âyet 26

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍۚ

~ ~ ~
Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn.

Andolsun, biz insânı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan halk ettik.

-------------------

Bu âyeti kerîme de Zâti’dir. “Biz yaptık”, “insânı biz halk ettik”, buyuruyor. Burada bahsedilen insânın fizikî (bedensel) oluşumudur. 

İnsânın hilkatinin dört aşaması vardır, bu âyette üçüncü aşamadan bahsedilmektedir. Âyetin îzâhına geçmeden evvel, Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsanları Araştırması isimli kitâ-bının 153-279’uncu sayfalarında anlatılan bu aşamaları özet olarak inceleyelim. 

-------------------

İnsânın hilkâtinin birinci aşaması, Kur’ân-ı Kerîm’de İnsân Sûresi’nin 76/1 âyetinde bildirilmiştir:

“Hel eta alel insâni hinun mined dehri lem yekun şey’en mezkura” “Anılmaya değer bir şey değilken, insânın üzerinden bir zaman gelip geçmedi mi?”

“Zât-ı mutlak” gizli hazînede “bilinmez” iken, bilinmekliğini arzu etti ve şuurlu bir zuhûrun yâni insânın ilmî programını yaptı. Ezelde ilk programı yapılan “Hakîkat-i Muhammedî”dir. Bu hakîkatin bizim âlemimizde nokta zuhûr mahalli “Hazret-i Muhammed”dir. Onun da ilk zuhûr ismi “Âdem”, lâkabı, “Halîfe”dir. Bu yüzden Hazret-i Muhammed (s.a.v.) “Biz son gelen ilkleriz” diye bildirmişlerdir.

Allâh Teâlâ hazretleri, insân denilen zuhûrun programını yaptıktan sonra onun hayâtını sürdürebilmesi için ihtiyaçlarını giderecek bir âlemi de zuhûra getirdi. Bütün mertebeleri ile bu âlemler vücûd buldu; fakat henüz insân zuhûra gelmediğinden bu âlemlerin varlığını idrâk ve şuur edecek bir mahall yoktu. Hâl böyle olunca bu âlemlerin varlığı veya yokluğu müsâvi idi.

Nihâyet vakit geldi, “Halîfe insân”ın zuhûru için şartlar oluştu, insânın hilkatinin ikinci aşamasına geçildi, insânı halk etme görevi “Rahmân”a verildi ve O da insân denilen varlığın latîf bâtınî düzenlemesini yaptı. 

Rahmâniyyet sıfât ve rûh mertebesidir. Bu mertebede insân ve diğer varlıklar (daha varlık sahnesine çıkmamış olarak) kendi ilmî ve birimsel varlıklarını bulmaktadırlar.

Bu ikinci aşama, Rahman Sûresi’nin 55/1-4 âyetlerinde târif edilir: “Er-Rahmân. Allemel Kur’ân. Halâkal insân. Allemehul beyân.” “Rahmân. (Zât-ı İlâhî olan) Kur’ân’ı tâlim etti (öğrendi). (Almış olduğu bu eğitimle) İnsânı halk etti. Ona beyânı (maksadını anlatmayı) öğretti.” Burada, “insânı halk etti” ifâdesinin ne ma’nâya geldiğini doğru anlamak çok mühîmdir. Tefsîrlerde bu ifâde genellikle “yarattı” şeklinde geçer. “Yaratma” kelimesi şerîat ve tarîkat mertebelerinde geçerliyse de, hakîkat ve mârifet mertebelerinde geçersizdir. “Yaratma”, yaratan ve yaratılan olarak iki ayrı varlık gerektirir, oysa tevhîd’de ikiliğe yer yoktur, “illa Allâh”tır yâni “sadece Allâh vardır”. 

“Halk etmek”ten murâd, Cenâb-ı Hakk’ın bireysel varlıklar sûretinde âlemlerde zuhûr ve tecellîsidir. Böylece Hakk “bâtın”, “halk” (yâni halk edilen varlıklar, mahlûkât) ise “zâhir” olur.

Cenâb-ı Hakk âlemlerde esmâ ve sıfâtlarıyla zuhûr eder. “Halîfe insân”da ise Zâtıyla zuhûr eder. İnsânda Zât tecellîsi olduğundan “ne var âlemde o var Âdem’de” denmiştir. Yine bir hadîs-i kudsî’de “Halaka Âdeme alâ sûretihî” “Allâh, Âdem’i kendi sûretinde halk etti” buyrulmuştur. 

İşte bu sebeple, yâni ilâhî hakîkatleri en geniş sûrette zuhûra getirmesi nedeniyle, Tîn Sûresi 95/4 âyetinde şöyle buyrulur: “Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm” “Andolsun ki biz insânı en güzel biçimde halk ettik.” Âriflerden biri bu hakîkatleri şu beyt ile ifâde etmiştir:

Sen ona korkma de Kur’ân-ı nâtık Gönül Ka’besi’ne gir ol mutâbık Devreyle ol Kâ’be’nin etrâfını Devrederler bir gün gelir şems-i zâtını İnsânın hilkatinin üçüncü aşaması, insânın zûhura gelişinin başlangıcı, Bakara Sûresi 2/30 âyetinde târif edilir: “Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh” “Hani Rabbin meleklere, ‘Muhakkak ki ben arzda bir halîfe ceâl edeceğim’ demişti.” Bu aşamada insân, Melekût âleminde, yâni Rubûbiyyet-esmâ mertebesinde, hareket edebilir, latîf bir melek olarak halk edildi. Burası insânın ilk mahlûkiyyet yâni zuhûr mertebesidir.

Bu üçüncü aşama, bir başka yönüyle, Hicr Sûresi 15/28 ve Sâd Sûresi 38/81 âyetlerinde “hâlikun beşeren” “bir beşer halk edeceğim” şeklinde târif edilir. “Halîfe ceâl etmek” ifâdesiyle Âdem’in ilmî ve ruhânî programı, “beşer halk etmek” ifâdesiyle de bu programın faaliyet sahasına gelişi belirtilmektedir.

“Beşer” kelimesi, insân varlığının ef’âl yâni madde âlemindeki hâlini, cismânî ve nefsânî yönünü târif eder. “Halîfe” ise “ardından gelen” anlamındadır ve insân varlığının sıfât mertebesindeki bâtınî ve rûhânî hâlini ifâde eder.

Beşer lügatte “müjdelenmiş” ma’nâsına gelir. Bu müjde, Hakk’ın varlığının o varlıkta mevcûd olmasıdır. “Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” ve “Allâh Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti” hadîs-i kudsîleri bu hakîkati işâret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu hakîkati destekleyen âyetler vardır. Örneğin: “ve nefahtu fîhi min rûhî” “ve ona rûhumdan üfledim” (Hicr 15/29, Sâd 38/72); “ve lekad kerremnâ benî âdeme” “ve andolsun ki Âdemoğlunu kerem sâhibi kıldık” (İsrâ 17/70).

“Halk etmek”, ilm-i ilâhîde sâbit olan a’yân-ı sâbitenin hâricî vücûdda zuhûr ettirilmesidir. “Ceâl etmek” ise hâricî vücûdda zuhûr eden bir şeyin başka bir hâle tahvîl veya tebdîl edilmesidir. Yeryüzüne beşer olarak gelen varlık halîfe namzetidir, ancak bu makâma yâni Âdem’lik hakîkatine ve Hakîkat-i İnsâniyye’sine ancak çalışması ve gayreti netîcesinde, mânevî bir tekâmül ile tâyin olur.

İnsân beşeriyyeti yönüyle mahlûk’tur yâni halk edilmiştir. Ancak, rûhâniyyeti itibâri ile hâlıktır, halk edilmemiştir. Bu sebeple, halîfe kelimesinden sonra halk etme ifâdesi değil ceâl etme (kılma) ifâdesi kullanılmıştır. Ceâl etmek, halîfe programının, arzda yâni yeryüzünde ve toprak olan insân bedeninde Rabb tarafından yüklenerek faaliyete geçişini ifâde eder.

Halîfelik zuhûru ile faaliyete başlayan Zâtî tecellî, son Resûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiştir ve vârisleri ile bu kemâlât kıyâmete kadar devam edecektir.

İnsânın hilkatinin dördüncü ve son aşaması, Bakara Sûresi 2/36 âyetinde târif edilir: “ihbitû ba’dukum li ba’din aduvv” “Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz!”

“Âdem” ile “Havvâ”, Cenâb-ı Hakk’ın “şu ağaca yaklaşmayın” emrine uymadı, şeytân onları şaşırtıp ayaklarını letâfet ve rûhâniyyetten, kesâfet ve beşeriyyete doğru kaydırdı. Böylece, ma’nâ âleminden ef’âl yâni madde âlemine inin emri vâkî oldu.

Bu sahnede görünen üç karakterden; Âdem, Hakîkat-i İlâhiyye; Havvâ, Hakîkat-i Nefsiyye; ve Şeytân, Hakîkat-i Vehîm ve Hayâliyye’dir. Bunlar her ne kadar üç ayrı ve birbirine zıt varlık gibi görünüyor olsalar da bâtınen aynı varlıktaki üç ayrı mertebedirler.

Buraya kadar insânın Zât mertebesinden ef’âl âlemine doğru seyrini, inişini târif ettik; bu inişin bir de çıkışı (mi’râc) vardır, ki indirilenin kendisini tanıyarak aslî makâmına ulaşmasıdır. " İz- -T-B- "

-------------------

Şimdi, tekrar âyet-i kerîmeye dönelim:

Âyette, insân bedeninin ana malzemesinin “salsâlin min hamein mesnûn” olduğu belirtiliyor. Aynı ifâde, sûrenin 28 ve 33’üncü âyetlerinde de geçmektedir. 

“Salsâl”, lügatte kurumuş, pişirilmiş, dokunulduğında ses çıkarıp çınlayan çamur, balçık veya kil anlamına gelir. “Hame’”, kara, kokuşmuş, yoğun kıvamlı balçık veya çamur anlamındadır. “Mesnûn”, değişmiş, şekil verilmiş, biçimlendirilmiş veya eskitilerek kıvama gelmiş anlamındadır. Bu kelimelerden, insân vücûdunun “toprak” kaynaklı olduğu anlaşılmaktadır. 

İnsân bedeninin oluşumuna ve bu oluşumun farklı aşa-malarına dâir Kur’ân-ı Kerîm’de muhtelif âyetler vardır, bunlara da meâl olarak kısaca bakalım:

 “İnsânı nutfeden (damla, öz, sperm, zigot) halk etti” (Nahl 16/4)

“Andolsun ki Biz insânı çamurdan süzülmüş bir özden (sülâle-i tîn) halkettik. Sonra onu nutfe kıldık ve sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik. Sonra o nutfeden alakayı (rahme tutunan bir kan pıhtısı, embiryo) halk ettik. Sonra o alakadan mudga (bir çiğnem et parçası) halk ettik. Sonra mudgadan kemikleri halk ettik, sonra kemiklere et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir biçimde halk ettik…” (Mü’minûn 23/12-14)

“… İnsanı halk etmeye çamurdan (tîn) başladı. Sonra onun neslini basit bir sudan (mâin mehîn) kıldı. Sonra onu düzenledi ve ona Rûhundan üfledi...” (Secde 32/7-9)

“… Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan (tînin lâzib) halk ettik.” (Saffât 37/11)

“… İnsânı pişmiş kuru çamurdan (salsâlin kel fehhâr) halk etti.” (Rahman 55/14)

“… Şüphesiz biz insânı karışık bir nutfeden halk ettik.” (İnsân 76/2)

“İnsânı alâktan halk etti.” (Alâk 96/2) Bu âyetlerden anlaşılan, insânın beşerî oluşumu yâni cismânî yapısı itibâriyle hayvanlardan farklı olmayıp unsurlardan müteşekkil olduğudur. Ancak, 29’uncu âyette göreceğimiz gibi Cenâb-ı Hakk ona rûhundan üflemiş, böylece insân bâtınen ve mânen ilâhî bir sûrete kavuşmuştur. Öyleyse, kim ki beşeriyeti ve nefsânî arzuları yönünde bir hayât sürerse süflî ve düşük bir varlığa dönüşür. Ve her kim rûhaniyetine uygun bir hayât sürerse yüce bir varlık olur. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 27

وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ

~ ~ ~
Vel cânne halaknâhu min kablu min nâris semûm.

Cinleri de daha önce dumansız ateşten halk etmiştik.

-------------------

Bu âyeti kerîme de Zâti’dir. Cenâb-ı Hakk bir önceki âyet-i kerîmede insânı topraktan halk ettiğini bildirmişti. Burada ise cânn veya cin kavmini, “nâris semûm” yâni dumansız ve son derece yüksek ısılı (bazı müfessirlere göre zehirli) ateşten halk ettiğini bildirmektedir. Ayrıca, cinleri insândan evvel halk ettiğini de beyân etmektedir. " T.O.C.C." Mesnevî-i Şerîf A.A.K Şerhi Cilt 9 Sayfa 610’dan, cinlerin ve insânların var oluş aşamalarına dâir bir bölümü ilgisi dolayısıyla buraya aktaralım.

-------------------

Ma’lûmdur ki, manzûme-i şemsiyyemizin (güneş sistemimizin) esâsı fezâda azîm bir şehâb-ı muzî (parlak göktaşı) idi. Bu şehâb-ı muzî devr-i şedîd ile (şiddetli dönüşle) buhâr-ı nârî (ateşli buhar) hâline geldi. Ondan yine buhâr-ı nârî hâlinde olarak seyyâreler (gezegenler) fırlayıp, her birisi bu ayrıldığı kütle tarafında ve mahreklerinde (yörüngelerinde) dönmeğe başladı. Arzımız dahi (yeryüzümüz de) o kütle-i gâzîden (gazlı kütleden) ayrılanlardan biridir. 

Bu hakîkate (gerçeğe) sûre-i Enbiyâ'da vâki’ (gerçekleşen) أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ (Enbiyâ, 21/30) ya’ni “Münkirler akıllarının gözleriyle görmezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idi. Biz onları ayırdık ve her şeyin hayâtını sudan yaptık, inanmıyorlar mı?” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Âyet-i kerîmenin ma'nâsına nazaran, arzın buhâr-ı nârî hâlinde bulunduğu zamanlar, hilkat-i Âdem'den evvel cânn kavmi yaradılmış ve onların rûhları buhâr-ı nârî hâlinde sûret-i mahsûsada (özel surette) tekevvün eden (oluşan) cisimlerine taalluk etmiş (bağlanmış) idi. 

İblîs dünyanın bu hâlindeki ervâhın reîsi ve Hakk'a ibâdette o devrin medâr-ı iftihârı olan bir mahlûk idi; ve arz kışır bağlamamış (yer kabuk bağlamamış) olduğu cihetle bu devirde cism-i Âdem'in mütekevvin olmasına (Âdem'in cisminin oluşmasına) tab’an (doğal olarak) imkân yok idi ve İblîs’in bu devrede ismi Azâzil idi. Vaktâki (ne zaman ki) arz kışır bağladı ve hayâtiyetleri havâ-yı hârdan (sıcak havadan) müteşekkil olan cânn kavmi ya’ni “cin”, Âdem'in çamurdan halkını gördüler ve melâike ya'ni kuvâ-yı unsuriyye ile berâber Âdem'e secde etmeğe, ya'ni itâat etmeğe me'mûr oldular. İblîs bu itâattan ve secdeden ibâ etti (kaçındı) ve cenâb-ı Hakk'a karşı: “Beni ateşten ve onu topraktan yarattın, ben ondan hayırlıyım dedi!” 

-------------------

Okuduğumuz son iki âyette insânların ve cinlerin fizik yapıları hakkında bilgiler verilmiş, ikisinin de ef’âl yâni anâsır âleminin malzemesinden halk edildiği îzâh edilmiştir. Aşağıda, 31-33’üncü âyetlerde, cinlerden olan İblîs bu fizik yapıları kıyâs ederek kendisinin Âdem’den üstün (hayırlı) olduğunu iddia edecek ve Âdem’e secde etmeyi reddedecektir.

Yeri gelmişken, tasavvufta “anâsır-ı erbaa” (dört ana unsur) olarak ifâde edilen toprak, su, hava ve ateşin karşılıklarına da kısaca değinelim: 

İnsânın ana malzemesi “toprak”tır. Tasavvuftaki karşılığı “hikmet”tir, esmâ karşılığı “Hakîm”dir. Ana malzememiz toprak olmakla birlikte bedenimizde dört unsurun tamamı vardır. Su “hayât” ve “ilim”dir, esmâ karşılıkları “Hayy” ve “Alîm” dir. Ateş “azamet”tir, “Azîm” esmâsının zuhûrudur. Hava “kudret”tir, “Kâdir” esmâsının zuhûrudur.

-------------------

Âyet 28

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ

~ ~ ~
Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min salsâlin min hamein mesnûn.

O vakti hatırla ki Rabbin meleklere, “Muhakkak ki ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir beşer halk edeceğim” demişti.

-------------------

Bu âyetten 48’inci âyete kadar, Rahmâniyyet mertebesi, Rubûbiyyet mertebesinde sahnelenen bir oluşumu bizlere târif edecektir. O sahnede kimi zaman İblîs, kimi zaman Rabb, kimi zaman da Rahmân konuşacaktır. " T.O.C.C."

## Hicr sûresi 28-48 âyetlerinin kısa özeti 

Hicr sûresi 28-43 âyetlerinde, Allâh Teâlâ’nın çamurdan bir insân halk edeceğini meleklere bildirmesi, Âdem’e rûhundan üflemesi ve meleklere ona secde etmelerini emretmesi anlatılır. Bütün melekler secde ederken, İblîs secde etmekten kaçınmıştır. İblîs’e neden secde etmediğini sorduğunda, İblîs “Ben ateşten halk edildim, o ise çamurdan halk edildi” diyerek bir kıyâs yapmış ve üstünlük taslamıştır. Bunun üzerine İblîs cennetten kovulmuş ve lânetlenmiştir. Ancak, mühlet isteyince kendisine kıyâmete kadar süre verilmiştir. İblîs de bu süre içinde insânları doğru yoldan saptıracağına dâir yemin etmiş, fakat Allâh Teâlâ, ihlâslı kulları üzerinde İblîs’in bir hâkimiyeti olamayacağını, geriye kalanlardan ona uyanların cehennemle cezalandırılacağını bildirmiştir.

Bu bahsedilen hâdiseler, Kur’ân-ı Kerîm’de yedi farklı sûrede farklı yönleriyle anlatılmaktadır: Bakara 2/30-39, Â’ râf 7/11-25, Hicr 15/28-43, İsrâ 17/61-65, Kehf 18/50, Tâhâ 20/115-123, Sâd 38/71-85. Hicr sûresinde dikkat çeken, aynı konuyu bildiren diğer sûrelere göre Âdem (a.s.)’ın yaşantısının pek fazla ön planda olmaması, hâdiselerin daha çok İblîs ile ilgili yönlerinin anlatılmasıdır. " T.O.C.C."

## Âdem’in toprağının arzdan alınması

Rivâyete göre, Cenâb-ı Hakk Hz. Âdem’i (a.s.) halk etmeyi irâde edince, yeryüzünden bir avuç toprak getirmesi için Cebrâil (a.s.)’ı görevlendirdi. Hz. Cebrâil yeryüzüne, “Senden bir avuç toprak alıp Allâh’a (c.c.) götüreceğim, Allâh da o topraktan bir halk yaratacak ve o halkı sende iskân ettirecek.” dedi. Bunun üzerine yeryüzü, “Ben o halkın Allâh’a karşı âsi mi veya itâatkâr mı olacağını bilmiyorum, şâyet âsi olacaksa, Allâh aşkına benden toprak alma,” dedi. Bunun üzerine, Cebrâil (a.s.) toprak almadan döndü.

Sonra Mikaîl’i görevlendirdi, o da aynı gerekçe ile toprağı almadan döndü. Bunun üzerine Allâh (c.c.) Azraîl’i görevlendirdi. Yeryüzü diğer meleklere dediğini ona da tekrar etti. Fakat Azraîl de buna mukâbil: “Ben de Allâh’ın emrini yerine getirmemekten Allâh’a sığınırım” dedi ve renkleri değişik tondaki toprağı alıp geldi. Âdem’in nesli de bu sebepten ötürü değişik renklerden meydana geldi. Yeryüzünün derinliklerinden yukarı çıkarken de elindeki toprak ıslandı ve yapışkan bir çamur hâline geldi. " T.O.C.C."

## “O vakti hatırla ki”

Şimdi de âyet-i kerîmenin dikkat çeken diğer yönlerinden “O vakti hatırla ki” ifâdesini ele alalım. Bu konunun da îzâhı-nı Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması isimli ki-tâbının 203 ve 204’üncü sayfalarından özetleyerek buraya aktaralım. 

-------------------

“Vakt”, “zaman” demektir; enfüsî yönden, idrâk ve şuurlanma zamanıdır. “Hatırlamak”, âyetlerde bahsedilen hâdiselerin ve oyuncuların hepsinin bize âit özellikler olduğunu idrâk etmek ve kendi iç bünyesinde yaşamaktır. “O vakti hatırla ki” sözü, kişinin beşerî benlik ve gafletten kurtularak öz benliğine dönmesi için bir çağrıdır. Bu yapılmadığı müddetçe, kişi fikren ve rûhen gerçek Âdem olamaz, belki Âdem sûretinde bir Âdem namzeti olarak kalır. (18) bin âlemden süzülerek gelip yeryüzünde meydana çıkan insân görüntüsündeki varlığın ilk adı “hayvan-ı nâtık” “konuşan hayvan”dır. Bunun “nefs-i nâtıka”ya “konuşan nefs”e ve oradan da “Kur’ân-ı nâtık”a “konuşan Kur’ân”a dönüşebilmesi için bu âyetlerin hakîkatlerine nüfûz etmek lâzımdır. " İz- -T-B- "

## Âyette geçen dört varlık, kimlik, ma’nâ

Âyette dört varlıktan söz edilmektedir: Rabb, melekler, çamurdan şekillendirilmiş balçık ve beşer. Bunların hepsinin bizlerde de karşılıkları vardır.

“Rabbuke” “Senin Rabbin”: Her varlığın kendine mahsûs olan özel ilâhî terbiye edicisi yâni “Rabb-ı Hass”ı vardır. Hakk Teâlâ’nın sonsuz isimlerinden (esmâ-i ilâhiyye’den) her bir varlıkta husûsi olarak tecellî eden bir isimdir. Kişiyi a’yân-ı sâbite’sinin hükmü ile yönetir.

“Melâiketi” “Melekler”: Melekler enfüsî ve afakî olarak iki türlüdür. Enfüsî olanlar, kişinin bünyesinde bulunan fizikî ve mânevî kuvvetler ve melekelerdir. Fizikî melekeler yediği gıdalardan, mânevî melekler ise yapılan ibâdet ve zikirlerden hâsıl olur. Melekler ef’âl mertebesi itibâriyle sadece birer kuvvet hükmündeyken, Rubûbiyyet mertebesinde birer kimlik alarak okuduğumuz âyetlerde olduğu gibi sahneye çıkarlar. 

“Salsâlin min hamein mesnûn” “Çamurdan şekillendirilmiş balçık”: Toprak ağırlıklı, beden mülküdür.

“Beşer” “Beşer”: Hakîkat-i ilâhiyye’yi idrâk edecek ve ona mahall olacak bir gönlün (Sultân-gücün) ef’âl mertebesi itibariyle oluşumudur.

Özetle, Rabb-ı Hass, Zât tecellîsine mahall olacak bir varlık halk edeceğini, o mülkte faal olan kuvvetlere (meleklere) haber vermektedir. Bu haberin evvelâ meleklere verilmesinin sebebi meleklerin âlemlerde faâl ve müessirdir olmalıdır. Daha evvel ifâde edildiği gibi, ef’âl-i ilâhiyye melâike-i kîram ile zâhir olur.

Not: Bu bölümün yazımında Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması isimli kitâbının 204-206’ıncı sayfalarındaki bilgilerden yararlanılmıştır. Daha geniş îzâhat oradan alınabilir.  " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 29

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ

~ ~ ~
Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fekaû lehu sâcidîn.

“Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin”.

-------------------

Bir önceki âyetin devâmı olan bu âyette, Rabb meleklere hitap etmektedir. “Âdem’i tesviye edip (şekillendirip, düzenleyip) ona rûhumdan üfledikten sonra ona secde edin,” buyuruyor. 

Burada iki husûs hemen dikkate çekmektedir: 

Birincisi, Âdem’e Rubûbiyyet mertebesi ile Hakk’ın rûhu üflenmektedir. Bu rûha Rûh-u Sultânî denir (aşağıda îzâh edilecektir). Bu üfleme, Âdem’in ve onun neslinden gelen insânların yalnızca etten-kemikten, toprak bedenden var edilmiş cismânî varlıklar olmayıp, ilâhî ve Zâtî hakîkatlerin mazhârı varlıklar olduğunu açık olarak ortaya koymaktadır.

İkincisi, meleklere “hemen secde edin” denilmemekte, “onu tesviye edip ruhûmdan üfledikten sonra secde edin” denmektedir. “Tesviye etmek”ten kasıt daha evvel cennette iki melek olarak yaşayan Âdem ve Havvâ’nın toprak bedene yerleştirilmesidir. Onlar daha evvel melekî bir yaşam sürerken, mânen Cemâlî esmâlar ile yaşıyor ve ancak onları biliyordu. Ancak, epeyce ağır olan toprak bedene girdikten sonra biraz zorlanmaya başladılar, böylece Celâlî esmâları da tecrübe edip öğrendiler. Netîcede, Cemâl ve Celâl esmâlarını iç bünyelerinde cem’ edip kemâlli bir bâtınî sûrete kavuştular. Rabb’in rûhundan üflemesi ancak bundan sonra oldu. İşte ancak o zaman Âdem secde edilmeye lâyık bir ilâhî bâtınî sûrete (hakîkate) kavuşmuş oldu. " T.O.C.C." 

## Rûh mertebeleri

Bu âyeti daha iyi anlayabilmek için, rûh mertebelerinin özet olarak da olsa bilinmesi faydalı olacaktır. Bu konudaki bilgileri Terzi Baba’nın 11-Vahy ve Cebrâil isimli kitâbının 223-273’üncü sayfalarından özetleyerek buraya aktaralım.

-------------------

Kişiye üflenen ilk rûh, anne ve babanın nutfelerinin ana rahminde birleşmesinden sonra üflenen “Rûh-u Hayvânî” dir. Bu rûh, kişiye cismâniyeti cihetinden hayât verir ve onun nefhi ile kişinin tesviye yâni fizikî oluşum süreci başlar. Birinci ayda cemâdat (madeniyyet) mertebesi, ikinci ayda nebâtat mertebesi, üçüncü ayda hayvânat mertebesi yaşanır ve bu süreç 120’inci güne kadar devam eder.

Hadîs-i şerîflerde bildirildiğine göre, 120’inci günde Hakk tarafından bir melek gelir ve kişiye ikinci bir rûh üfler, ki bu Ulûhiyyet’in mahlûka yönelik rûhu olan “Rûh-u Sultânî”dir. Bu rûh, mahlûka dönük rûhların en kemâllisidir. “Ve nefahtu fîhi min rûhî” “Ruhûmdan üfledim” denilen saha burasıdır. Burada rûhtan murâd kişinin hakîkati, ilâhî programı, a’yân-ı sâbitesi’dir. Bu rûhla birlikte kişi insânlık mertebesinin başlangıcına ulaşır. Akıl, şuur, fikir ve kimlik bu rûh ile oluşur.

Bu ne büyük lütûftur ki; âlemlere üflenen rûh nefes-i rahmânî ile Rahmâniyyet mertebesinden, insâna üflenen rûh ise Zât mertebesindendir.

Kişinin dünyâya gelip belirli bir kemâle eriştikten sonra kendisine üflenen Rûh-u Sultânî’yi çalışmak sûretiyle faaliyete geçirmesi îcâb eder. Böyle olmazsa kendisine yüklenmiş olan Âdemî ma’nâ hayâl ve vehîm cennetinde kalır ve kişi taşıdığı gizli hazîneden bîhaber olur. Böylece, bir beşer olduğu zannıyla, “hayvân-ı nâtık” olarak, nefs-i emmâresinin hükmü altında ömrünü geçirir ve Âdem’liğine intikâl edemeden eli boş bir şekilde bu âlemden göçer gider. “Ya bedenini ten eyledi gitti ya tenini rûh eyledi gitti” sözü bu hakîkati beyân etmektedir. 

Âdem’in bâtını Zât’ın zuhûru, sûreti ise mahlûkiyyetinin zuhûrudur. Bâtını üstün geldiğinde Hakk’ın Zâtının tecellî mahalli, zâhiri üstün geldiğinde ise nefs-i emmârenin zuhûr mahalli olur.

Eğer kişi, bir mürşîd-i kâmilin gözetimi ve himmetiyle kendindeki Rûh-u Sultânî’yi faaliyete geçirir ve güzel bir seyr-ü sülûk ile eğitim ve yol alırsa, bu rûh onu önce Âdemiyyet’ ine ve daha sonra da Mûseviyyet mertebesine kadar ulaştırır. Ancak, Rûh-u Sultânî mahlûka dönük olup kendisinde kudsiyyet bulunmadığından, onunla daha ileri gidilmez.

Sâlikin fenâ-fillâh’a yâni Îsevîyyet (sıfat) mertebesine yükselebilmesi için üçüncü bir rûha, Rûh’ül Kuds’e ihtiyacı vardır. “Ve eyyednâhu bi rûhil kudus” “Onu Rûh’ül Kuds ile destekledik” (Bakara 2/87) hakîkatini yaşaması gerekir. Rûh’ül Kuds’ü kişiye ancak Cebrâil vasfında olan daha evvel bu mertebeleri idrâk etmiş ve yaşamış bir insân-ı kâmil nefh edebilir. Bu zât, sâlikin mânevî ve rûhânî babası mesâbesindedir.

Bunun da üzerinde dördüncü bir rûh vardır, ki bu rûh Zât mertebesi itibariyle Rûh’ül A’zam’dır. Bu rûh, Hz. Resûlullâh’a (s.a.v.) vâsıtasız olarak Hakk tarafından nefh olunmuştur. “Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ” “(Ey Resûlüm) işte sana böyle emrimizden bir rûh vahy ettik” (Şûrâ 42/52) âyet-i kerîmesi bu hakîkati ifâde eder. Daha evvel hiç bir nebîye ihsân buyurulmamış olan bu rûha ancak hakîkî Muhammedî’ler olan Efendimiz’in (s.a.v.) mânevî vârisleri ulaşabilir. Sâlik, fenâ-fillâh mertebesine ulaşıp mutlak yokluğunu idrâk ettiğinde, Cenâb-ı Hakk ona Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîfler, hadîs-i kudsiler ve ehlullâh vâsıtasıyla Rûh’ül A’zam’dan nefh eder. 

Bu rûhun bütün mertebeleri ihâta eden ve onlara ilmi yönden hayât veren tecellîsi, Zât olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ ân’da mevcûd olan Zâtî âyetleri Cenâb-ı Hakk bizâtihi Rûh’ül A’zam mertebesinden, sıfâtî, esmâî ve ef’âlî âyetleri ise Rûh’ül Kuds mertebesinden Cebrâil (a.s.) vâsıtasıya nefh ve vahy etmiştir.

Rûh mertebeleriyle ilgili bahsi tamamlamadan, önemli bir husûsu vurgulamak îcâb eder. Rûhlar derken, ayrı ayrı rûhlardan değil, tek rûhun kendi içindeki mertebelerden söz ediyoruz. Eğer bu mertebeler olmasaydı, âlem-i şehâdet zuhûra gelmezdi. Zâtî ilâhî rûh, nûr ve madde mertebesiyle zuhûrdadır, bunlardan “nûr” ve “rûh”unu tekrar geri, yâni kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır: “Sırâtıllâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard, e lâ ilâllâhi tesîrul umûr” “Göklerde ve yerde olan her şey Allâh’ındır. Bilin ki bütün işler sonunda Allâh’a dönecektir.” (Şûrâ 42/53) " İz- -T-B- "

## Rûhumdan üfledim ne demektir?

Âyet-i kerîmede geçen ““ruhûmdan üfledim” ifâdesi kinâ-yedir. Maddî anlamda üfleme fiili içeriden dışarıya doğru olur. Ancak, Allâh Teâlâ’nın dışında bir mahall olmadığına göre bu türden bir üfleme söz konusu olamaz. Buradaki üfleme cüzz’de küll’ün tecellî etmesi ma’nâsındadır. Rûh Hakk’ın gayrı olmadığından, cüzz de küll’den ayrı olmaz. Olan şey, küll’ün cüzz’e izâfî olarak, zuhûr yönüyle bir kimlik ve şahsiyet vermesidir. Böylece, zuhûr cihetiyle küll ve cüzz ayrı, hakîkat ciheti ile ise aynıdır. Bu hakîkat tüm mevcûdat için geçerli olmakla birlikte, insânın husûsiyeti cüz’iyyetini idrâk edebilmesidir. Bu idrâk gerçekleştiğinde, yâni kişi seyr-ü sülûkun fenâ-fillâh ve bakâ-billâh hükümlerini ortaya getirdiğinde, zâhiren de bâtınen de Hakk’tan başka bir şey olmadığını anlamış olur. " T.O.C.C."

## Hakk’tan başkasına secde edilir mi?

Bazı müfessirler âyette geçen “secde edin” ifâdesini “Allâh ‘tan başkasına secde edilmez” anlayışıyla te’vîl etmeye çalışırlar ve secde etmekle kastedilenin “saygı göstermek” ya da “üstünlüğünü kabul etmek” olduğunu söylerler. Oysa, Âdem’ de mevcûd olan Zatî zuhûrda her bir ismin ve sıfatın toplu olarak mevcûd olması sebebiyle Âdem’e secde, Hakk’a secdedir. Bunu idrâk ve müşâhede eden ehlullâhtan birisi şöyle söylemiştir:

Seni bu hüsn-ü vech ile görenler, Korktular “Allâh” demeye döndüler “insân” dediler.

" T.O.C.C."

-------------------

Âyet 30

فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ

~ ~ ~
Fe secedel melâiketu kulluhum ecmaûn.

Bunun üzerine bütün melekler saygı ile eğildiler.

-------------------

-------------------

Âyet 31

اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ

~ ~ ~
İllâ iblîs, ebâ en yekûne meas sâcidîn.

Ancak İblis, saygı ile eğilenlerle beraber olmaktan kaçındı.

-------------------

-------------------

Âyet 32

قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ

~ ~ ~
Kâle yâ iblîsu mâ leke ellâ tekûne meas sâcidîn.

Allâh, “Ey İblis! Saygı ile eğilenlerle beraber olmamandaki maksadın ne?” dedi.

-------------------

-------------------

Âyet 33

قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ

~ ~ ~
Kâle lem ekun li escude li beşerin halaktehu min salsâlin min hamein mesnûn.

İblis dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insân için saygı ile eğilemem.”

-------------------

Âdem halk edildikten sonra ilk secde emri meleklere verildi. Yukarıdaki âyetlerde belirtildiği gibi meleklerin tümü bu emre itâat ettiler ve toplu olarak secde ettiler. İblîs ise secde edenlerle birlikte olmayı reddetti ve Hakk’ın emrine muhâlefet ve isyân etti. " T.O.C.C."

## Meleklerin secde etmesi

Bu bölümün îzâhını, Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması isimli kitâbının muhtelif bölümlerinden derleyip özetleyerek buraya alalım.

-------------------

Melek, kuvvet demektir. Melekler, sıfât-ı ilâhiyye ve esmâ-i ilâhiyye’yi ef’âli ilâhiyye’ler olarak zuhûra getirmekle görevli varlıklardır. İnsân ise Halîfe ve Sultân’dır, Zât-ı ilâhî’nin tecellî mahallidir. Melekler, Hâlife insân olan Âdem’deki Zâtî tecellî sebebiyle ona secde etmekle emrolundular.

Meleklerin, Âdem’e secde husûsunda Zât-ı ilâhî’den bir emir aldıklarında, o emre muhâlefet etmeleri söz konusu değildir. Zîrâ emr-i ilâhî karşısında ancak mukâbele ve itâat ile hareket ederler.

Meleklerin kaynak isimleri, esmâ-i ilâhiyyeden “Sübbûh” ve “Kuddûs”tür. Halîfe İnsân’ın (gönlün) ise kaynak isimleri “Allâh”, “Câmî” ve “Selâm” isimleridir ki, bu şerefli isimler diğer bütün esmâ-i ilâhiyyeye hâkim olduklarından, meleklere de hâkimdirler. 

Halîfe, idrâk, şuur ve irfâniyetle hayâta bakarken, melek sadece yukarıdaki iki isimle Rabb’lerini tesbîh ve takdîs eder. 

Yaptığımız ibâdetlerden meydana gelen mânevî melekler, bizlere sadece sevap üretirler; fakat irfâniyyet üretemez ve bu sahayı bilmezler. “Âdem” ismi verilen halîfe gönülde ise, bütün hakîkat-i ilâhiyye’yi idrâk edecek kâbiliyet mevcûddur.

Melekler, esmâ-i ilâhiyyenin yalnızca Cemâlî ve latîf olan-larını bilirler. Hayvanlar ise Celâlî ve kesîf olanlarını bilirler. Bu ikisi de kemâl değildir. Âdem ve Havvâ cennette iki melek olarak yaşarken, toprak bedenle birleştiler, böylece latîf meleklik yönü ile Cemâlî isimleri, kesîf toprak beden yönüyle Celâlî isimleri cem ettiler. İşte bu sebepten, ilmen meleklere üstün geldiler. Bu husûs Bakara sûresi 2/31-32 âyetlerinde şöyle beyân edilir: 

“Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sâdikîn. Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmul hakîm” “Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz edip: ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, bunların isimlerini bana söyleyin’ dedi. Melekler: ‘Seni tenzîh ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin’ dediler.” Bu hâdisenin ardından, melekler Âdem’in kendilerinden üstün bir varlık olduğunu idrâk ettiler ve Hakk’ın emrine uyarak ona secde ettiler. " İz- -T-B- "

## Kavramlar: İblîs, Azazil, Cin, Şeytân, Nefs-i Emmâre

İblîs’in neden secde etmediğine geçmeden evvel, bu sahada ismini çokça zikredilen, ancak zaman zaman birbirine karıştırılan bazı varlıkları kısaca tanımaya çalışalım. 

“Azâzil”, İblîs’in Hakk’a isyandan önceki ismidir. Kur’ ân’da ismi geçmez. Rivâyete göre, uzun müddet meleklerle beraber yaşamış, hatta onlara öğretmenlik yapmış, aralarında en çok ibâdet eden olmuştur. Ancak, Âdem’e secde emrine uymayıp kibir gösterince, “İblîs” ismiyle isimlendirilmiştir.

“İblîs”, Kehf Sûresi 18/50 âyetinde bildirildiği üzere bir “cin”dir: “fe secedû illâ iblîse kâne minel cinni” “İblîs dışındakiler hemen secde ettiler, o cinlerdendi.” Cinler ateşten halk edilmiştir: “Halaka’l cânne min mâricin min nâr” “Cinleri yalın bir ateşten halk etti” (Rahmân 55/15). İnsânlar gibi cüz’i irâdeye sâhip varlıklardır, bu sebeple ilâhî imtihân onlar için de geçerlidir. Hem sâlih olanları hem de şeytânlaşmış olanları vardır: “Ve ennâ minne’s sâlihûne ve minnâ dûne zâlik, kunnâ tarâika kıdedâ” “Bizden salih olanlar da var, olmayanlar da. Biz türlü türlü yollara ayrılmıştık” (Cin 72/11).

 “Şeytân”, hem İblîs’i hem de Allâh’a isyan eden diğer cinleri ve bazı insânları kapsayan genel bir terimdir: “Ve kezâlike cealnâ li kulli nebiyyin aduvven şeyâtînel insi vel cinni” “Böylece her Nebiye insân şeytânlarını ve cin şeytânlarını düşman kıldık” (En’âm 6/122). “Şeytân” kelimesi “satana” kökünden gelir, “uzaklaşmak, ayrılmak, azmak” demektir. Ayrıca, “şey” ve “tan” olarak ayırırsak, Türkçe ifâdesiyle “tantana yapan şey” ma’nâsına ulaşırız. 

“Nefs-i emmâre”, insânın tabîatında yerleşmiş olup onu kötülüğe sevk eden hayvânî kuvvelerdir. Şeytân bu kuvveleri dışarıdan tahrîk ederek insânı dalâlete sürüklemeye çalışır. " T.O.C.C."

## İblîs neden secde etmedi?

Bu sorunun cevâbını Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsân-ları Araştırması kitâbının 231 ve 232’inci sayfalarından özetleyerek buraya aktaralım.

-------------------

İblîs meleklerden farklı bir oluşuma sahipti. Melekler “nûr”dan İblîs ise “nâr” yâni “ateş”ten halk edilmiştir. Ateş nûrdan daha kesîf olduğundan, İblîs de meleklerden daha kesîftir. Kesîf varlıklarda bireysel benlik şuuru ve nefsâniyyet latîf varlıklardan daha fazladır. Bu sebeple, kendi cüz’i akıllarına dönük değer yargıları ağır basarsa, bazı kıstas ve ölçüler kullanarak fikir yürütebilirler. 

İşte İblîs de bu özelliği dolayısıyla secde emrini aldığında kendince mantıksal bir kıyâs yaptı; “onu topraktan halk ettin, beni ise ateşten halk ettin; ateş topraktan hayırlıdır, bu sebeple ben ondan hayırlıyım ve yüksek olan, aşağı olana boyun eğmez,” dedi. Büyüklük tasladı, secde etmedi ve kâfirlerden oldu. 

Bu hâdiseyle İblîs, âlemde ilk def’a bireysel benlik üzere akıl yürüten varlık olmuştur. Kendi hayâl ve vehmine dayanarak ki, âlemde üretilen ilk birimsel hayâl ve vehim’dir, “ben ondan hayırlıyım” dedi, Hakk’ın karşısında benlik, gurur ve kibir göstermeye cü’ret etti. Secde emrine yaptığı muhâlefet, ilâhî varlığa ve hükme karşı âlemde üretilen ilk itirazdır. 

Ef’âl mertebesine doğru yaklaştıkça bireysel akıl, ilâhî aklı perdeler ve öne geçer. İblîs’in yaşadığı hâl de budur. " İz- -T-B- "

-------------------

Akl-ı küll’ün hükmünü reddedip akl-ı cüz’üne uymak ahmaklıktır. Bu sebeple Ahmed Avni Konuk (r.a.) Mesnevî şerhinde “İblîs ahmakların reisidir ve akl-ı küllün düşmanıdır” buyurmuştur. " T.O.C.C."

## İblis’in zâhiren yaptığı kıyâs

İblîs, Âdem’in toprak olan bedenini kendi ateşten varlığıyla kıyâs etti ve kendisini Âdem’den üç yönden üstün gördü. Birincisi, “ateş asıldır, toprak ise sonradan olandır” dedi. Nitekim, 27’inci âyetin yorumunda bahsedildiği gibi, âlemin hilkatinde ateş topraktan öncedir, toprak ateş kürenin soğuması netîcesinde sonradan oluşmuştur. İkincisi, “ateş latîf ve nûrânî, toprak ise kesîf ve zulmânîdir” dedi. Üçüncüsü, “sûret olarak ateş yukarıdadır (yandığı zaman yukarı doğru uzanır), toprak ise aşağıdadır (aşağıda kalır)” dedi. " T.O.C.C."

## İblis kıyâsında yanıldı

İblîs’in bu yaptığı kıyâs birkaç yönden hatalıydı: 

Birincisi, Âdem’in bedeninde anâsırın tamamı (toprak, su, ateş ve havanın hepsi) vardı, İblîs’te ise yalnızca ateş vardı, ve bu yönden Âdem İblîs’ten üstündü.

İkincisi, İblîs cismâni yapılar üzerinden bir kıyâsa girişti, oysa Allâh katında üstünlük zühd ve takvâ iledir, sûretlerin bir önemi yoktur. Nitekim, Hucûrat sûresi 49/13 âyetinde buyrulur: “inne ekremekum indallâhi etkâkum” “Şüphesiz Allâh katında en değerli olanınız, en takvâlı olanınızdır.” Yine vedâ hutbesinde Efendimiz (s.a.v.) “üstünlük ancak takvâ iledir” buyurmuştur.

Üçüncüsü, İblîs’in bâtın göz kördü ve bu sebeple Âdem’in bâtınına ve hakîkatine vâkıf olamadı. Eğer olsaydı, cem’iyyet-i esmâiyye’nin onda toplandığını, onun Zâtî tecellî mahalli olarak halk edildiğini ve bu sebeple Âdem’e secde etmenin Hakk’a secde etmek olduğunu anlar ve boyun eğerdi. Ama anlayamadı, çünkü mutlak tevhîd ilminden habersizdi.

Âdem’deki bu özellikleri idrâk edemeyen İblîs, aklı-ı cüz’ün dayanarak yapmış olduğu “toprak-ateş” kıyâsı ile “telbîs” yapmış oldu. Telbîs’ten murâd, gerçeği çarpıtma, yanıltma, bir şeyi olduğundan farklı göstermedir. " T.O.C.C."

## İblîs Âdem’e secde edebilir miydi?

İblîs’in İblîs olarak Âdem’e secde etmesi mümkün değildi. Şöyle ki, fizîken bakıldığında, eğer ateş toprağa secde ederse hava ile bağlantısı kesilir ve söner, böylece kimliğini kaybeder yok olur gider. Ma’nâ olarak bakarsak, yine benzer bir hâl vardır: Eğer İblîs Âdem’e secde etseydi, meleklerden bir farkı kalmazdı ve kendine âit bir birimselliği olmazdı. Bu durumda bizim de İblîs diye bir varlıktan haberimiz olmazdı. İblîs bir melek olarak kalmış olurdu. " T.O.C.C."

## Ene, Ente, Hû

Konumuzla yakından ilgili bir husûsu daha Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması kitâbının 236 ve 237’inci sayfalarından özetleyerek buraya aktaralım.

-------------------

Okuduğumuz âyet-i kerîmelerde dikkat çeken bir diğer husûs ayrı ayrı kimliklerin (bireysel ma’nâda “ene”, “ente” ve “hû”nun, yâni “ben”, “sen” ve “o”nun) ilk defâ ma’nâdan zuhûra, kuvveden fiile çıkmaya başlamasıdır.

Hakîkatte, “ben” “sen” ve “o” diye ifâde edilen hep aynı varlıktır. Ancak İblîs, kendi hayâl ve vehminde var ettiği ve gerçek zannettiği nefsî benliğine tâbî olarak, kendini mutlak ma’nâda var zannederek “ene” yâni “ben” dedi ve bu benliği de en hayırlı benlik zannetti.

Cenâb’ı Hakk da, onun bu “ben”lik iddiası karşısında, bu varlığı geçici olarak hayâlen var kabul etti ve ona “sen” diye hitâb ederek hayâlî ve vehmî bir sûret verdi. Böylece İblîs, kendi içinden “ben” ve Hakk tarafından da “sen” hitâbıyla hayâl ve vehîm yoluyla isimlendirilmiş oldu.

Arap alfabesinin ilk harfi olan (elif) (ene)’yi yâni Hakîkat-i İlâhiyye’yi, gerçek ilâhî benliği ifâde etmektedir. Üçüncü harf olan (te) ise (ente)’yi, yâni (sen)’i yâni zuhûru ifâde etmektedir. (Elif) ile (te)’nin arasında olan (be) ise bunların arasındaki bağlantıyı oluşturmaktadır. 

(Elif) bâtın, (te) zâhirdir. (Be) “ile”, birliktelik ma’nâsındadır. (Be) ile zâhir ve bâtın arasındaki bağ her mertebenin hakîkati gereği oluşturulmaktadır.

(Ene) ve (ente)nin dışında bir de, Â’râf 7/12 ve Sâd 38/ 76 âyetlerinde geçen “ene hayrun minhu” “Ben ondan hayırlıyım” ifâdesindeki (hu) yâni (o) vardır ki; böylece “ben, sen, o” üçlüsü bu sahnede ilk defâ ortaya çıkmış olmaktadır. “O”dan kasıt Âdem’dir. İblîs, Âdem’in toprak maddesine bakarak “O” dedi. Aslında Âdemlik’teki “O” yâni (Hu); Hüvviyyet-i Mutlakâ’nın Âdem sûretiyle mahlûk görünümündeki tecellîsinden başka bir şey değildir.

Bu hakîkati idrâk edemeyen İblîs, sadece Âdem’in toprağını görerek “ben ondan hayırlıyım” zannı ile secde etmekten kaçındı.

## İki elimle halk ettiğime neden secde etmedin?

Âdem (a.s.)’a neden meleklerin secde ettiği ama İblîs’in etmediği husûsunda, Mesnevî-i Şerîf A.A.K Şerhi, Cilt 4, Sayfa 87-88’den bir bölümü de buraya aktaralım.

-------------------

Hak Teâlâ hazretleri خَلَقْتُ بِيَدَيَّ (Sâd, 38/75) yâni, “İki elim ile halk ettim!” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, Âdem’i mazhâr-ı cemâl ve celâl olmak üzere halk etti. Onun rûhâniyyeti ve melekiyyeti mazhâr-ı cemâl; ve nefsi ve beşeriyyeti mazhâr-ı celâldir. Âdem’in ezeldeki hilkati bu esas üzerine idi. Binâenaleyh birisi cemâl-i ilâhînin ve diğeri de celâl-i ilâhînin nişânı idi…

2104. Ezelden Âdem’in bir nişânı o idi ki, melâike mahal cihetinden ona baş koydular.

Ezelden Âdem’in bir nişânı, rûhâniyyeti cihetinden cemâl-i ilâhîye mazhariyyeti idi ki, melâike, Âdem’in bu tecellîye mahal olması cihetinden ona secde ettiler ve onu bu cihetten melekler kendi cinslerinden bildiler.

2105. Diğer nişân o ki, o İblîs “Şâh ve reîs benim!” diye ona baş koymaz.

Ve Âdem’in diğer nişânı dahi beşeriyyeti cihetinden celâl-i ilâhîye mazhariyyeti idi ki, İblîs onu kendi cinsinden gördü ve “Bu cinsin, yâni ehl-i celâlin şâhı ve reîsi benim; niçin ona serfürû (baş eğeyim) ve secde edeyim?” dedi ve secde etmedi.

2106. İmdi eğer İblîs dahi sâcid ola idi, o Âdem olmaz idi, o bir gayr olurdu.

İblîs dahi eğer melekler gibi secde etmiş olsa idi, o Âdem, cemâl ve celâl-i ilâhîyi câmi’ olan bir Âdem olmazdı; başka bir mahlûk olurdu. Binâenaleyh Âdem iki zıddı câmi’ olduğundan, melâike cihet-i melekiyyetini gördüler, secde ettiler; ve İblîs cihet-i beşeriyyetini ve celâle mazhariyyetini gördü ve ehl-i celâlin riyâsetini iddiâ ile secde etmedi. Bu hususta İblîs’in taayyünü latîf ve Âdem’in beşeriyyetinin kesîf olmakla, bu cihetle cinsiyetlerinin yekdiğerine muhâlif olması, mâni’-i mukâyese değildir. Esas, celâle mazhariyyettir. Zîrâ İblîs, خَلَقْتَنِي مِن نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (Sâd, 38/76) [yâni “Beni ateşten, onu çamurdan yarattın!”] âyet-i kerîmesinde ihbâr buyurulduğu üzere, kendisinin ateşten mahlûk olduğunu ikrâr eder. Ateş ise mazhâr-ı celâldir. Ve kesâfet-i Âdem dahi mazhâr-ı celâldir. Binâenaleyh İblîs celâle mazhariyyet husûsunda, latîfin kesîfe serfürû secde edemeyeceği kıyâsını derpiş ederek (düşünerek) dâvâya kıyâm etti (başkaldırdı).

2107. Her meleğin sücûdu da onun mîzânıdır; o düşmanın inkârı da onun burhânıdır.

Yâni, melâikenin secdeleri ve serfürûları, Âdem’in rûhâniyyetine ve tahâretine mîzân olduğu gibi, o düşman olan İblîs’in Âdem’e inkârı da onun tahâretinin delîlidir. Zîrâ melâike sırf mazhâr-ı cemâl olup, sırf mazhâr-ı celâl olan İblîs’in zıddıdır. İblîs secde husûsunda melâikeye iltihâk etmeyince (katılmayınca), onlardan ayrılmış ve onların cinsi olmadığını izhâr etmiş olur. Binâenaleyh İblîs’in bu inkârı da Âdem’in cihet-i melekiyyetinin ve tahâretinin delîli ve burhânı (kanıtı) olur.

## Ateşin suya olan düşmanlığı

Mesnevî-i Şerîf, A.A.K. Şerhi, Cilt 2, Sayfa 485-486’da, İblîs’in kendisi ile Âdem (a.s.) arasında yaptığı unsûrî kıyâs başka bir yönden ele alınmıştır, ilgisi dolayısıyla buraya aktaralım.

-------------------

3735. Sen, senin hasımlarının kim olduğunu bilmiyorsun; nârîler (ateş ehli) hâkîlerin (toprak ehli olanları) vücûdları-nın düşmanıdır.

“Nârîler”den murâd, ehl-i Celâl olan şeytânlardır; ve onlar, görünen ve görünmeyen şeytânlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de bunlar hakkında شَيَاطِينَ الْإِنسِ وَالْجِنِّ (En’âm, 6/112) yâni “İns ve cin şeytânları” tabîr buyrulur; ve onlar ehl-i nârdır (ateş ehlidir). “Hâkîler”den murâd, ehl-i Cemâl olan ve Âdem meşrebinde olup رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا (A’râf, 7/23) yâni “Yâ Rab, biz nefsimize zulmettik” diyenlerdir ki, bunlar hâkî (topraktan halk edilmiş) ve mutî’ (itâatkâr) ve mütevâzîlerdir. Nitekim İblîs’ten naklen âyet-i kerîmede خَلَقْتَنِي مِن نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (A’râf, 7/12) yâni “Sen beni ateşten ve onu topraktan halk ettin” buyrulur.

3736. Ateş suyun ve onun evlâdlarının düşmanıdır; nitekim su da onun cânının düşmanıdır.

Ateşten mahlûk olan şeytânlar, sudan, yâni nutfeden (meniden) mahlûk olan Âdem’in ve onun evlâdlarının düşmanıdır. Nitekim su da ateşin hasm-ı cânıdır; zîrâ su ateşe dökülürse derhâl söndürür ve ateşliği kalmaz; ve bu hâl esmâ-i ilâhiyyenin zıd ve mütekâbil (birbirine karşıt) olduklarının alâmetidir.

3737. Su ateşi söndürür, zîrâ ki o, suyun evlâdlarının hasmı ve düşmanıdır.

Şeytânın Âdem’e olan adâveti (düşmanlığı), ateşin suya olan zıddiyyetine teşbîh buyrulur. “Suyun evlâdları”ndan murâd, sudan mahlûk olanların kâffesine şâmildir (tümüdür). Zîrâ mahlûkât-ı ilâhiyye iki nev’îdir. Birisi sudan, diğeri ateştendir. Mahlûkât-ı arzîyyenin kâffesi sudandır; zîrâ hepsi su ile neşv-ü nemâ olur (büyür, gelişir). Nitekim âyet-i kerîmede وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ (Enbiyâ, 21/30) [Biz her canlı şeyi sudan kıldık] buyrulur. Ve ateşten mahlûk olanlar hakkında âyet-i kerîmede وَخَلَقْنَا مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/27) [Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık] buyrulur. Yani arz, buhâr-ı nârî hâlinde olup henüz tasallub etmeden mukaddem (katılaşmadan evvel), nâr-ı semûmdan (zehirli ateşten), “cânn” denilen bir tâife (topluluk) halk olunmuştur. Vaktaki buhârât-ı nâriyye (ateş buharı) soğuyarak suya inkılâb etti (dönüştü) ve arz kısır bağladı (katılaştı) ve tufânlar zuhûr etti, kısr-ı arzda (yeryüzünün katı olan dış katmanında) mahlûkât-ı mâiyye (sudan halk edilen canlılar) peydâ oldu; ve harâret zuhûrdan butüne intikâl eyledi (ısı zâhirden bâtına geçti).

3738. Ondan sonra bu nâr, nâr-ı şehvettir; zîrâ onda günâhın ve zellenin (hataların) aslı vardır.

Harâret zuhûrdan butüne intikâl ettikten sonra, bu ateş mahlûkât-ı mâiyyenin vücutlarında ihtifâ eden (gizlenen) şehvet ateşidir. Zîrâ bu ateş de günâhın ve tarîk-ı müstakîmden (doğru yoldan) kaymanın ve inhirâf etmenin (sapmanın) aslıdır. İnsanı tarîk-ı i’tidâl olan cadde-i şerîattan çıkaran bu vücûdunda mahfî (gizli) olan şehvet ateşidir.

## Âdem’in hilkati İblîs’e dahi rahmettir

Âdem’in hilkati her ne kadar cennetten kovulmasıyla netî-celense de, İblîs’e de rahmet oldu. Âdem halk edilmeden evvel İblîs’in hakîkati, yâni gerçek kimliği bâtında kalmıştı. Onun bâtını Hakk’ın “Mudill” ism-i şerîfi idi. Mudill, doğru yoldan saptıran, dalâlete sevk eden anlamındadır. Âdem halk edilene kadar İblîs’in bâtınındaki Mudill’lik hâli zuhûr etmemişti. " T.O.C.C." Bu husûsta ilâve bazı bilgileri Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması kitâbının 235 ve 236’ıncı sayfalarından özet olarak buraya aktaralım.

-------------------

Mudill ismi, hevâdan meydana gelen oksijen ve ateş ile zâhir olur. Ateş eğer kontrol altında kullanılırsa fayda sağlar, kontrolsüz kullanıldığında ise zarar verir. Âdem’e secde emri geldiğinde İblîs’in ateşi itidâlli düzeyin üzerine çıktı, âdeta insândaki tansiyon yükselmesi gibi benlik tansiyonu yükseldi. Yanlış bir kıyâs yaparak “ben ondan hayırlıyım” dedi ve benliğindeki hakîkati ortaya çıkardı. " İz- -T-B- "

-------------------

Yaşanan bu hâdisede, İblîs’in esmâ-i ilâhiyye’den üç tanesini ilâhî hakîkatleri yönünden değil nefsânî yönden kullandığı görülmektedir. İblîs’in kendisini üstün ve hayırlı görmesi “Azîz” esmâsının, kibre kapılıp meleklerle birlikte secde etmemesi “Mütekebbir” esmâsının, kendi irâdesini Hakk’ın emr-i ilâhîsinin üstünde tutması “Cebbâr” esmâsının nefsânî yönden zuhûrudur. " T.O.C.C." Bu husûsta ilâve bazı bilgileri Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması kitâbının 216 ve 217’inci sayfalarından özet olarak buraya aktaralım.

-------------------

Gerçek mânâda “Âdem” yâni “halîfe insân”, Allâh ve Câmî isimlerinin de zuhûru olduğundan, “Azîziyyet”, “Cebbâriyyet” ve “Mütekebbiriyyet” onun vasıfları olup kontrolü altındadır. Yâni İblîs dahi ona tâbîdir. Bu hakîkatin tasdîki şudur: “İblîs” kelimesinin ebced sayı değeri (103)’tür; ortadaki sıfırı çıkarınca (13) olur ki, bu da Hz. Muhammed (s.a.v.)’in şifre sayı değeridir. Böylece İblîs’in dahi, aslının (hakîkatinin) Hakîkat-i Muhammediyye’ye dayandığı açık olarak görülmektedir. " İz- -T-B- "

## Âdem’e secde Hakk’a secdedir

Bu husûsu Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması kitâbının 229 ve 231’inci sayfalarından aşağıdaki alıntıyla îzâh edelim.

-------------------

Âdem'e secde Hakk’a secdedir. Ancak bir şeyi gözden kaçırmamak gerekir: Âdem’den kasıt gerçek “halîfe insân” ma’nâsını taşıyan, onun hâmili olan insânlardır, yoksa her insân görüntüsünde olan, kendinden (gerçek varlığından) habersiz olarak yaşayan vücûd heykellerine değildir. Aslında gerçek ma’nâda kendi hakîkatlerini bulmuş, bilmiş, insânlar da bu fiilin kendilerine yapılmasını istemezler. 

Kâ'be-i Muazzama taştan inşa edildiği halde oraya doğru bütün müslümanlar secde etmektedirler. Kâ’be-i Muazzama’da bir farz namazı vakti herkes secde halinde iken, bir vinç ile Kâ’be-i Muazzama birkaç metre kadar yukarıya kaldırılsa, yuvarlak saf halkalarında herkesin birbirine secde ettiği aşikâr olacaktır.

Ancak bu görüntü öyle sıradan bir görüntü değildir; Azamet-i İlâhiyye’nin secde sırrı içerisinde aşikâr olmasıdır. Bu secdede iki özellik vardır. Biri mutlak abdiyyet, diğeri ise Ulûhiyyet’tir ki, insânda ikisi cem olmuştur. Bu özellik hiçbir varlıkta ve mertebede fiilen yoktur. Bunun faaliyet alanı dünyâ, zamanı da secde zamânıdır. Öyle hikmetli bir oluşumdur ki; ancak bâtınî hakîkatini hikmet ehli olanlar anlar.

Secde hakikatinin aslı, başını > alnını, toprağa değdirmektir. Bilindiği gibi toprak hikmet'tir, ve insân'ın en hikmetli yeri de başı ve beyninin ön tarafı olan şerefli alnıdır. Oraya rabıta yapılması da bu yüzdendir. İşte insân, en üst, melekûte bakan başındaki ilâhî hikmetini, en alt denilen toprağa ve oranın hikmetine secde halinde değdirdiğinde, kendinde ilâhî ma’nâda iki hikmetin birleşimi ortaya çıkar ki bu, tevâzu içerisindeki Azamet-i İlâhiyye’dir. Çünkü toprak aynı zamanda tevâzuyu ifade eder ve beşer cinsinin de zâhiren ana maddesidir.

Zâhir ve bâtın oluşan ve buluşan bu iki hikmet, en son düzeyde yapılan tevâzu secdesiyle en ileri derecedeki insânlık kemâlâtına sâhibini ulaştırır. Çünkü insâna gelen gerçek ilâhî bilgiler, gökten > yukarıdan ve arzdan > aşağıdan gelir. İblîs bunun farkında olmadığından, oralardan kişilere saldıramaz. Daha sonraki Âyet-i Kerîme'lerde de ifade edileceği üzere insânlara; önden, arkadan, sağdan, soldan, olmak üzere dört yönden saldırır. Üst ve alttan saldıramaz, tesîri yoktur.

İşte Kâ'be-i Muazzama’da yapılan secdelerin hakikati, karşılıklı duran kişilerden birinin, kendinde mevcûd abdiyyet mertebesi itibariyle karşısına düşen kişinin Ulûhiyyet'ine secde hükmündedir. Aynı oluşum karşı taraf için de geçerlidir. O da kendinde bulunan Abdiyyet’i ile diğerinde bulunan Ulûhiyyet’ine ettiği secdedir ki; böylece karşılıklı adalet sağlanmış, insân asâletine yaraşır iki mertebe tevâzu ve azamet birlikte yaşanmış olmuştur.

Kâ’be-i Muazzama, taştan yapılan bir bina olduğu halde, içerisinde Zâtî tecellî olduğundan secdegâh olmuştur. İşte oraya yapılan secde, Kâ’be-i Muazzama’nın taşlarına değil, orada oluşan yoğun Zâtî tecellî’yedir. İşte, ilâhî tecelli dolayısıyla, sert taşlar latîfleşip secdeye müstehâk oluyorlarken, taştan çok yumuşak olan ve aslı hikmet olan toprak binada bulunan, gönül ismi verilen muazzam gönül Kâ'be’sine neden secde edilmesin. Zâten orası hadîs-i kudsî'de de belirtildiği gibi, “halâkâl Âdeme alâ sûretihi” yâni "Allâh Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti" yâni “bütün Ulûhiyyet özellikleri ile halk etti” demektir. İşte bu yüzden, Âdem (a.s.) gerçek secdegâh ve halîfedir. " İz- -T-B- "

-------------------

Bu husûsta Hz. Mevlânâ Dîvân-ı Kebîr’de şöyle buyurdu: “Bu heykel-i âdem nikâbdır (örtüdür); biz bütün secdelerin kıblesiyiz.” Ve diğer bir beyitlerinde de şöyle buyururlar: “Âşıkların kıblesi benim; bî-dillerin (gönlü kırıkların) Ka’besi benim. Kalk ve benim âsitânımın kapısına baş koy!” Ve bu mânâya işâreten Ebu’l- Hasan Harkani (r.a.) şöyle der: 

“Eğer benim hakîkatime ârif olsaydınız bana secde ederdiniz” buyurmuştur.

Hakk yolunda mürşîd-i kâmillerin ilminden ve rehberliğinden istifâde edebilmek büyük bir lütûftur. Ancak, isti’dâdı böyle bir yola uygun olmayan kimseler bu lütfun kıymetini bilmezler ve onu geri çevirirler. Kimisi de evliyâullâhın dış görünüşlerine bakıp onları hakîr görür, onlara karşı büyüklenerek muhâlefet eder. Bu şekilde davranmak, iblîsin ahlâkıyla ahlâklanmaktır. " T.O.C.C."

## Bu sahnenin bizlerdeki enfüsî karşılığı

Konumuzla yakından ilgili bu husûsu daha Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması kitâbından derleyip özetleyerek buraya aktaralım.

-------------------

İlk zuhûr yâni kesret mertebesi olan esmâ âleminde kurulan bu sahnede dört ma’nâ vardır: (1) Rabb, (2) Âdem, (3) melekler, ve (4) İblîs. Burası Hakk’a âit ma’nâların ilk defa kimlik kazandığı yerdir. Bu sahnenin yukarısında sıfât mertebesi vardır ki, orada varlıkların sadece ilmî oluşumları bulunur. Bu ilmî varlıklar esmâ mertebesine nüzûl edince latîf kimliklere kavuşurlar. Bir mertebe daha nüzûl ettikleri zaman ef’âl mertebesinde kesîf varlıklar olarak zuhûr ederler. 

Bu âyetlerde târif edilen hâdiseler ve ma’nâlar, kıyâmete kadar gelecek bütün insân fertlerinin üstünde, enfüsî olarak yaşanacaktır. Mühîm olan bu yaşamı idrâk edip doğru tatbîk edebilmek, kendindeki Âdemlik hakîkatini ortaya çıkarabilmektir. “Âdemî ma’nâyı hayâl cennetiden beden arzına indirmedikçe” yâni bu ma’nâyı kendinde bulamadıkça, kişi Allâh’a doğru seyr (seyr-i ilallâh) yapamaz. Zâhiren ibâdet ehli olsa da yapacağı seyr ancak cennete doğru olur. Ancak, cennet ehli olmak başka, Allâh ehli olmak başka şeydir. Bütün bunlardan zâhir-bâtın habersiz olarak, gafletle ehl-i nâr olarak yaşamak da başka şeydir.

İşte bu hakîkatlerin tahsîli için bu dünyâ arzına getirildik, yâni indirildik. Hayâtta iken bu fırsatı hebâ etmemek en akıllıca iş olacaktır. Yoksa İblîs, hayâl ve vehîm ile bu dünyânın methini yaparak, kişide hiç ölmeyecekmiş gibi bir anlayış oluşturarak, ona hevâsı ile hayâtını hebâ ettirir ki; zâten bu onun şanından “şe’en”inden dir. 

İblîs, varlığa vehîm yoluyla tesîr eder; “varı yok, yoku var göstererek”, “hakk ile bâtılı birbirine karıştırarak” ve “hakîkati örterek” kişiyi şaşırtır, saptırır.

Bireysel varlığımızda secde etmeyen, bizlerde mevcûd olan nefs-i emmâre ve levvâmelik hükümleridir. Kemâlât arttıkça nûrâniyyet artmakta, böylece latîfleşmeye başlayan bireyin varlığında İblîsiyyet’in hakimiyyeti yavaş yavaş azalmaktadır.

Hadîs-i şerîfte “her kimse ile beraber bir şeytân doğar ve benimle beraber de doğmuştur, fakat ben şeytânımı münkâd (itâat eder) kıldım” buyrulmuştur. Demek ki bu, eğitilebilir bir varlıktır. Başta secde etmeyen İblîs, nefs-i emmârelik ve levvâmelik hükmünden kurtulduktan sonra, nefs-i sâfiyye’ye ulaştığı zaman, zâtıyla zât olmakta ve Âdem’le birleşmektedir. Böylece, meleklerden çok daha üstün bir hâl ve kimlik ortaya çıkmaktadır. Gerçek mânâda ilerleme de ancak bu hâdiseden sonra gerçekleşmektedir. Özetle, insânın gerçekten Hakk yolunda ilerlemesi, rûh ile nefsin birlikteki faaliyetleriyle olur. " İz- -T-B- "

## Aynalık: Melek, Cin, Hayvan, İnsân

Muhtelif varlıkların Hakk’a aynalık yapma kâbiliyetlerine dâir bir bölümü, Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması kitâbının 267 ve 268’inci sayfalarından özetleyerek buraya aktaralım.

-------------------

Melekler, nûr kaynaklı olduklarından latîftirler. Latîf ise yansıtıcı olmadığından geçirgendir ve geçirgen bir mahall aynalık yapamaz. 

Cinler, ateş kaynaklıdır, bacadan çıkan duman gibidir. Duman ve alev dalgalı, hareketli ve geçirgendir. Bu hâliyle onlar da aynalık yapamaz. 

Hayvanlar, topraktır. Ön yüzeylerinde cilâ, içlerinde “venefahtü” olmadığından onlar da yansıtıcı değillerdir.

İnsâna gelince; “sâlsâl” kara balçıktan halk edilmiş, içine ilâhî rûh üflenmiş, cilâlanmış ayna gibi olmuştur. Ayrıca, arkası (sır) kara balçık olmuş, kara ise en koyu renk olduğundan en çok yansıtıcı olmuştur. İşte bu yüzden insân, ilâhî hakîkatleri en güzel ve geniş mânâda yansıtıcı bir zuhûr mahallidir. Ve bu sırra binâen âlemlerin efendisi Arap neslinden yâni kara nesilden gelmiştir. İnsânlar içinde ilâhî hakîkatleri en çok yansıtan o olmuştur.

Kâ’be-i Muazzama’nın da örtüsü karadır; Hacer-ül Esved de karadır. A’mâ’iyyet (sevâd-ı a’zam) da karadır. Böylece ilâhî tecellî “kara” renkte kemâl zuhûrunu, yâni aynını bulmuştur. " İz- -T-B- "

-------------------

Âyet 34

قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ

~ ~ ~
Kâle fahruc minhâ fe inneke recîm.

Allâh, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun.” dedi.

-------------------

Okuduğumuz âyette İblîs’e “fahruc” “çık” emri veriliyor. Sâd sûresi 38/77 âyetindeki ifâde de aynen böyledir. Ancak, Â’râf sûresi 7/13 âyetinde önce “fehbit” “in” deniyor, sonra “fahruc” “çık” deniyor:

“Fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn” “Öyle ise, oradan in! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.”

“Fehbit” kelimesi iki bölümden oluşur: “Fe” ve “Ihbit”. “Fe”, bağlaçtır; “o halde”, “öyleyse” ma’nâsındadır. “Ihbit” ise “habata” kökünden gelen bir emir fiilidir; “yukarıdan aşağıya inmek”, “düşmek” ve “alçalmak” ma’nâlarına gelir. Fiziksel olduğu kadar mânevî bir inişi (ontolojik bir kimlik değişimini) de ifâde eder.

İblîs, Âdem’e secde emri gelmeden evvel, esmâ cennetinde yaşayan bir melek yâni ilâhî bir kuvvet iken, secde etmeyip Hakk’ın emrine muhâlefet ve isyân etmesi sebebiyle meleklik vasfını kaybetti, onun yerini yeni ve kesâfet yönlü bir kimlik aldı ki bu mânevî anlamda latîften kesîfe doğru bir “in”iştir.

“Fahruc” kelimesi iki bölümden oluşur. “Fe” ve “Uhruc”. “Uhruc”, emir fiilidir; “çık”, “dışarı çık”, “ayrıl” ve “terk et” anlamlarına gelir. “Cennetten çık” demektir. Âleme cismâniyyet ve sûret tasavvuru ile baktığı ve bireyselliği belirginleşerek “ben”lik iddiâsında bulunduğu için ona uygun olan yer latîf olan gayb âlemi değil kesîf olan madde âlemiydi. Bu sebeple, cennetten indirildi ve dünyâda zuhûra “çık”tı.

Benzer bir yaşantı Âdem babamız ile Havvâ annemizin üzerinde de tahakkuk etti. Cennette yaşayan iki melek iken kesîf olan toprak bedene girmeleri, onların da cennetten çıkışının ve kesîf olan madde âlemine geçişlerinin başlangıcı oldu.

“Recîm”, “r-c-m” kökünden gelir; bir şeyi yukarıdan aşağıya atmak ma’nâsındadır. Latîften kesîfe veya cennetten tabiat âlemine inmek, kovulmaktır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 35

وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ

~ ~ ~
Ve inne aleykel lâ’nete ilâ yevmid dîn.

“Şüphesiz hesap gününe kadar lanet senin üzerinedir”.

-------------------

Lânetten maksâd, hakîkat-i ilâhiyye’sinden perdelenmek, Hakk’tan ayrı müstakil bir kimlik vehmî ile yaşamaktır. 

İblîs, verilen emre karşı gelerek Âdem’e secde etmeyip bir “ben”lik tasavvuru ortaya koyunca, Hakk’tan ve hakîkatten hayâlen ve vehmen uzaklaştı. Böylece, ulvî bir yaşamdan süflî bir yaşama, recm edildi, kovuldu. Bu hâl “yevmid dîn”e kadar sürecektir. 

“Dîn” kelimesinin Fusûsu’l Hikem’de Ya’kûb (a.s.) Fassı’ nda bildirilen üç ayrı ma’nâsı vardır: inkıyâd (boyun eğme, teslîm olma), cezâ ve âdet (kâide). 

Dîni cezâ olarak alırsak “yevmid dîn”, Hakk Teâlâ’nın “Adl” ve “Hakem” esmâlarının tecellîsiyle, iyiliğe iyilik ile kötülüğe de kötülükle cezâ (karşılık) vereceği gün olur, ki “cezâ günü” ya da “kıyâmet günü” anlamındadır. 

Bâtınen “yevmid dîn”, beşeriyyet perdelerinin kaldırıldığı, hakîkatin zuhûr ettiği, Hakk’tan uzak olma hayâlinin sona erdiği “an”dır. İşte o yevmde, “li menil mulkul yevm, lillâhil vâhidil kahhâr” “Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allâh’ındır” (Mü’min 40/16) hakîkati tahakkûk edecek ve uzak-yakın ya da ayrı-gayrı kalmayacaktır, her şey aslına, Allâh’a rücû edecektir. " T.O.C.C." Şeytâna olan lânetin neden “yevmid dîn”e kadar, olduğunu ve ilgili diğer bazı husûsları Ahmed Avni Konuk’un Fusûs’ül Hikem Eyyüb (a.s.) Fassı’nın 11’inci paragrafına yazmış olduğu şerhten buraya aktaralım.

-------------------

Hz. Eyyüb’den naklen Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: “Yâ Rab, şeytân beni nusb (yorgunluk, sıkıntı) ve azâb ile mess etti (dokundu).” (Sâd, 38/41) Ve “şeytân” lügatte (ş-t-n) masdarından müştak (türemiş) olup “bu’d” (uzaklık) ma’nâsına müsta’mel olduğundan (geldiğinden) burada, bu ma’nâ ile tefsîr buyrulmuştur. Yâni “Beni bu’d, öyle bir azâb ile mess etti ki, o sebeble ben hakâyıkı (hakîkatleri), olduğu hâl üzere idrâk etmekten uzak olurum; ve o hakâyık öyle hakâyıktır ki, onları idrâk ettiğim vakit, mahall-i kurb’da (yakınlık yerinde) bulunurum” demek olur.

Ve şeytâna “şeytân” denilmesi Hak’tan ve hakâyıktan son derece baîd (uzak) olmasından nâşidir (kaynaklanır). Zîrâ Hak Tealâ hazretleri şeytânı, hazret-i kurb’dan (yakınlık makâmından) hâziz-i bu’d-ı tabîîye (tabiatın uzaklık perdesine) kovmuş ve “Öyle ise çık oradan, çünkü sen kovuldun” buyurmuştur (Sâd, 38/77). Ve “recm” bir şeyi yukarıdan aşağıya atmak ma’nâsına olduğundan, “Sen hazret-i kurb’dan çık, çünkü sen hazret-i ulyâdan (yüce makâmdan), merkez-i süflî-i tabâyia (aşağılık tabiatların en düşük merkezine) atılmışsın” demek olur.

Ve “Benim la’netim kıyâmete kadar senin üzerine olsun!” buyurur (Sâd, 38/78). La’net îhâş (dostluktan uzaklaştırma) ve tard (kovma) ma’nâsınadır. Zîrâ yevm-i kıyâmette zulmet-i tabîiyyenin (tabiat karanlığının) hükmü mürtefi’ olur (ortadan kalkar); ve o vakit şeytânın üstünde oturup, icrâ-yı ahkâm eylediği tâc ve taht yıkılır. Binâenaleyh şeytânın bu’du ve tardı yevm-i kıyâmete kadar devâm eder; ondan sonra şeytâna la’net yoktur. Çünkü şeytânın iktizâ-yı aslîsi (aslî gerekliliği) mevâni’-i tabîiyyedir (tabii engellerdir) ki, bu mevâni’-i tabîiyye, rûhu hakâyık-ı ilâhiyye ile tahakkuktan men’ eder. 

Nitekim bu hakîkati herkes, bu âlem-i tabîatte, bu vücûd-ı tabîîsi ile, her an müşâhede eder ve kendi nefsinde zevkan idrâk eyler. Zîrâ nefis dediğimiz bu vücûdât-ı tabîiyyemiz, şeytânın üstünde hükm ettiği âlem-i tabîatın birer cüz’üdür. Binâenaleyh şeytân âlem-i tabîatı muhîttir (kuşatmıştır); ve şu halde bizim vücûdumuzun hâricinde değildir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz “Şeytân damarlardaki kan gibi cereyan eder” buyururlar.

Onun için şeytân Hak Teâlâ’ya hitâben: (Sâd, 38/82) “İzzetin hakkı için kullarının hepsini azdırayım” dedi. Zîrâ bilir ki bu âlem-i tabîatte herşey, hükm-i tabîatın altındadır; ve iktizâât-ı zulmâniyye (karanlık doğanın gerektirdiği şeyler), hazarât-ı nûrâniyyeye suûdu (yükselmeyi) men’ eder (engeller).

Ba’dehû (sonra) şeytân, “Senin ibâdetin ile zulmet-i tabâyi’den (tabiatlarının karanlığından) ve kesâfet-i mevâni’den (dünyevî perdelerden) kurtulanlar müstesnâdır (hariçtir)” dedi (Hicr, 15/40). Zîrâ onlar şeytânın taht-ı tasarrufuna verilen memleketten çıkmışlardır. Onun bu gibi zevât-ı kirâma tasallutu imkânı kalmaz. Nitekim Hâce Hâfız (k.s.) buyurur: “Sen hâne-i tabîatten dışarıya çıkmıyorsun; hakîkat mahallesine nasıl sefer edebilirsin?” Bu mukaddime (giriş) anlaşıldıktan sonra ma’lûm olur ki, vücûdât-ı müteayyinimize (maddi bedenlerimize) ârız olan ilel ve eskâm (hastalıklar ve rahatsızlıklar), bu âlem-i tabîatın iktizââtındandır (gereklerindendir). Ve âlem-i tabiat ise, cemî’-i müştemilâtıyla (her şeyiyle) berâber Hak’tan baid (uzak) olup hicâb-ı cemâl-i Hak’tır (Hakk’ın güzelliğinin perdesidir). Ve şeytân ibâdı (kulları), bu vesâit-i tabîiyye (tabii vasıtalar) ile iğfâl ve iğvâ eyler (aldatır ve azdırır); ve şeytânın vücûdu ancak bir müvesvis (vesvese veren) ve bir mihek (imtihan aracı) olmaktan ibârettir. Zîrâ bir müvesvis ve bir mihek olmadıkça emîn ile hâin, ve merd ile nâ-merd ve kalb (sahte para) ile nakd-ı ceyyid (gerçek para) zâhir olmaz.

Görülmez mi ki, insâna bir elem ve illet ârız olsa hâtırı (gönlü, zihni) perîşan ve gece ve gündüz onunla meşgûl ve nâlân olur (inler); ve ibâdet-i Hak’tan geri kalır. İşte bu sebebden dolayı Eyyûb (a.s.) “Şeytân beni nusb ve azâb ile mess etti”, yâni “Âlem-i tabîatte bu’dun envâ’ı (uzaklığın çeşitleri) çoktur; fakat bu bu’d, benim vücûd-ı tabîîmi zarar ve azâb tarzında mess ile karîb (yakın) oldu; binâenaleyh o bu’dun mess ile kurbu hasebiyle, hakâyıkı olduğu hal üzere idrâk etmekten uzak olurum. Halbuki o hakâyıkı idrâk ettiğim hînde (zamanda) ben mahall-i kurbda bulunurum” buyurdu. 

Zîrâ idrâk olunan şey, idrâk edilen kimseye karîbdir (yakındır); ve her meşhûd olan (şâhit olunan) şey, her ne kadar mesâfe i’tibâriyle baîd (uzak) ise de, göze karîbdir. Zîrâ keyfiyyet-i rü’yet (görme olayı) gözden çıkan şuâ’ (ışınlar) sebebiyle vâki’ olur, diyenlerin fikr-i mezhebine göre, basar (göz) şuhûdu haysiyyetiyle (şâhit olma yönüyle) meşhûda muttasıl olur (görülen şeye bağlanır). Eğer basarın meşhûda ittisâli (bağlantısı) olmasaydı, onu müşâhede etmezdi. Veyâhut keyfiyyet-i rü’yet, ziyâ (ışık) vâsıtasıyla hayâl-i meşhûdun (görünenin hayalinin) gözde adeseseye intibâ-ı (merceğe yansıması) sebebiyle vâki’ olur, diyenlerin mezhebine göre, meşhûd basara muttasıl olur (görünen gözle bağlantı kurar). Bu iki mezhebden hangisine göre vâki’ olursa olsun, mesâfe uzak ve yakın olsa dahî, görülen şey, basar ile gören kimse arasında karîbdir.

İşte baîd, karîb olduğundan dolayı Eyyûb (a.s.) (Sâd, 38/41) kavlinde vâki’ olan mess, yâni dokunma, ta’bîrini kinâyeten isti’mâl etti (kullandı); ve messin, yâni dokunmanın, yakınlığıyla berâber, o messi şeytâna, yâni uzaklığa muzâf kıldı (nispet etti). Binâenaleyh gûyâ Eyyûb (a.s.) buyurdu ki: “Bende mevcûd olan hikmetin muktezâsı olmak üzere, baîd olan şeytân nusb ve azâb ile bana dokunmak sûretiyle, bana yaklaştı.” Ve Eyyûb (a.s.)’da mevcûd olan hikmet, müteayyin olan Hak’tan, bu taayyün sebebiyle onun ihticâbıdır (perdelenmesidir) ki, bu hicâb-ı taayyünün galebesinden nâşî (dolayı) Hak’tan baîd olur.

Suâl: Eyyûb (a.s.) bir nebiyy-i zîşân idi. Binâenaleyh Hakk’ın inâyet-i ezeliyyesi hasebiyle zümre-i muhlasîne dâhil ibâdullahdân idi. Ve şeytân ise “Ancak senin ihlaslı kulların hariç” (Hicr, 15/40) deyip bu zevâta tasallutu olamıyacağını beyân etmiş ve Hak Teâlâ hazretleri dahi şeytâna (Hicr, 15/42) “Benim kullarım vardır ki, senin için onların üzerine kuvvet-i tasarruf yoktur” diye hitâb eylemiştir. Hal böyle iken şeytânın Eyyûb (a.s.)’ı nusb ve azâb eylemesi nasıl olur?

Cevap: Ma’lûm olsun ki, esfel-i sâfilîn-i tabîata merdûd olan (aşağıların aşağısına reddedilmiş olan) insân Haktan baîd ve “İnsan elbette hüsrân içindedir” (Asr, 103/2) âyet-i kerîmesi mûcibince, bu bu’d hasebiyle, sûret-i umûmiyyede mutlakâ hüsrândadır. Çünkü vücûdât-ı müteayyineleri şeytânın mahtidi (etki alanında) olan âlem-i tabîatte zâhir olmuştur. Bunun için (S.a.v.) Efendimiz, “Benim de şeytânım var idi, elimde müslüman oldu” buyurmuşlardır. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz’in vücûd-ı unsûrîleri dahî bu âlem-i tabîatten mahlûk idi; binâenaleyh şeytânın mahtidi üzerinde vâki’ olmuş idi. Enbiyâ-yı izâm hazarâtının kâffesi (tümü) de bi’t-tabi’ bu hükümde dâhildir. Şu kadar ki a’yân-ı sâbitelerinde mündemic olan hakâyıkın bu âlem-i tabîatte zâhir olan vücûd-ı müteayyinlerinde îcâb ettirdiği hikmetler muktezâsı olmak üzere seyr-ü sülûk ile ânen-fe-ânen (an be an) terakkî edip bu hüsrandan halâs olurlar (kurtulurlar). Ve onların havâss-ı ümmetleri (seçkin ümmetleri) dahî, bu saâdetlilerin isrine iktifâ ettikleri (yoluna tâbî olup bununla yetindikleri) için bunlar da “Ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr, 103/3) âyet-i kerîmesinde beyan buyurulan istisnâ sebebiyle hüsrandan kurtulan zümreye dâhil bulunurlar.

İşte bundan anlaşıldığı üzere şeytânın bilâ-tefrîk (ayırt etmeksizin) nev’-i insân (insân türü) üzerine tasallutu vâki’ olur. Fakat enbiyâ ile onların havâss-ı ümmetleri üzerinde kuvve-i tasarrufiyyesi yoktur. Yâni onların üzerinde şeytânın tasallutu bir eser husûle getirmez.

-------------------

Âyet 36

قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

~ ~ ~
Kâle rabbi fe enzırnî ilâ yevmi yub’asûn.

İblis: “Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.

-------------------

-------------------

Âyet 37

قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ

~ ~ ~
Kâle fe inneke minel munzarîn.

Allâh da, “O halde, sen mühlet verilenlerdensin” dedi.

-------------------

-------------------

Âyet 38

اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

~ ~ ~
İlâ yevmil vaktil ma’lûm.

“Vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyâmete) kadar”.

-------------------

İblîs’in kullandığı ifâdelerden, Âdem’in (insân neslinin) nasıl bir seyri olacağını ve bu seyrin nasıl sonuçlanacağını bildiği anlaşılmaktadır. Melekler de daha evvel Âdem’den “yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve kan dökecek” birisi olarak bahsetmişlerdi (Bakara 2/30).

İblîs’in ve meleklerin insân neslinin âkıbetini bilmesi iki şekilde mümkündür; ya ilmî bir kaynaktan okuyarak veyâhût daha evvelden sahnelenen o yaşantıyı seyrederek. 

Seyrederek bilmeleri iki şekilde olabilir. Birincisi, fezâda daha evvel farklı gezegenlerde ve farklı zamanlarda Âdem nesilleri gelmiş ve geçmiş olabilir. İkincisi, dünyâmızdan bizim neslimizden evvel başka Âdem nesilleri gelip geçmiş olabilir.

Bu genel girişten sonra âyet-i kerîmeleri incelersek:

“Enzırnî” “bana nazar et”, “beni gözet” demektir; meâl ve tefsîrlerde “bana mühlet ver” şeklinde geçmektedir. “Ya Rabb, bana varlığımı sürdürme hakkı ver, ömür ver” demektir. Ayrıca İblîs, “bu ömrü vermekle de kalmayıp, olacakları izle, Âdem’le ilgili yapmış olduğum kıyâsımda haklı olduğumu sana göstereceğim,” diyerek yine Hakk’a karşı bayrak açma cü’retinde bulunmuştur. İlâ yevmi yub’asûn” “diriliş gününe kadar” diyerek de Hakk’tan üstü kapalı olarak ölümsüzlük talep etmiştir. 

Cenâb-ı Hakk da İblîs’in bu isteğini kabul edip ona mühlet verdi; ancak bu mühlet “yeniden dirilme gününe” kadar değil, “yevmil vaktil ma’lûm”a yâni “vakti (Hakk tarafından) bilinen bir gün”e kadardır ki, genelde “kıyâmet günü” olarak anlaşılır. Böylece, İblîs’e kıyâmete kadar insânlarla birlikte yeryüzünde yaşama izni verilmiş olmaktadır.

Bu konuya enfüsî yönden bakarsak, kişinin üzerindeki nefsî-İblîsî kuvvelerin, ölene kadar (küçük kıyâmete kadar) onunla birlikte yaşayacağını ifâde etmektedir, diyebiliriz. Burada ölümden kasıt, ya bedenin ölümü (mevt-i ızdırârî) yâhût beşerî benliğinden sıyrılıp ilâhî kimliğine kavuşma hâlidir (mevt-i ihtiyârî). " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 39

قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

~ ~ ~
Kâle rabbi bi mâ agveytenî le uzeyyinenne lehum fil ardı ve le ugviyennehum ecmeîn.

İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, onların hepsini azdıracağım” dedi.

-------------------

## Beni azdırdın

“Kâle rabbi bi mâ agveytenî” “Rabbim! Beni azdırmana karşılık” Bu, İblîs’in lisânından çıkan gerçekten çok cü’retkâr bir sözdür. İblîs’in gerçek “kim”liğini bulduktan sonra nasıl bir nefsî benliğin içerisine düştüğünü, Hakk’a karşı nasıl küstahlaştığını açık olarak göstermektedir. Ayrıca, İblîs’in “kader sırrı”na kısmen aşinâ olduğunu, ancak onu doğru anlamadığını da bizlere göstermektedir. Şöyle ki;

Varlık âleminin ve içindeki varlıkların hepsinin ilmî programları yâni “a’yân-ı sâbite”leri ilm-i ilâhîde mevcûttur. A’yân-ı sâbiteler, esmâ-i ilâhiyyenin belirli terkiplerinden meydana gelmiştir; herbiri diğerinden farklıdır. Bunlar, Hakk’ın Zâtında (zâtî gereklilikler olarak) mevcûd ve ezelî olduklarından ce’âl edilmemiştir ve bu sebeple “mahlûk” değildirler. 

Her varlık zuhûra geldikten sonra kendi programı istikâ-metinde seyrini sürdürmeye başlar. Buna “emr-i irâdî” denir. Bu emre ilâve olarak, iki şuurlu varlığın, insânların ve cinlerin uymakla mükellef oldukları ikinci bir emir daha vardır ki buna da “emr-i teklifî” denir. “Emr-i teklifî”den murâd enbiyânın getirdiği, zâhiren bildirilen şerîat hükümleridir.

İblîs’in aslî programı “Âzîz”, “Cebbâr”, “Mütekebbir” ve “Mudill” esmâları ağırlıklıdır. “Beni azdırdın” derken, bu isimlerin istikâmetinde hareket ettiğini ve bu isimleri kendisine Hakk’ın verdiğini, bu sebeple kendisinin bir mes’uliyetinin olmadığını söylemeye çalışmıştır.

Ancak iddiasında iki yönden yanılmıştır:

1) A’yân-ı sâbite’ler sonradan yapılmış şeyler değildir, ilm-i ezelîde mevcûd’dur. Zuhûra gelen her varlık, Hakk’tan kendi ezelî programı üzere zuhûr talep etmiştir, Hakk da bu talebe icâbet etmiştir. Yâni Hakk, hiçbir varlığı o şekilde zuhûra gelmeye cebr etmemiştir. Kimseyi îmâna ya da küfre zorlamamıştır. Emir kişilerin “kendinden kendinedir”. Bu sebeple, Cenâb-ı Hakk, İblîs’in ortaya getirdiği fiilden sorumlu tutulamaz ve İblîs’in sözü tutarsızdır.

 2) İblîs’in “secde” emrine karşı çıkması, kendi hayâl ve vehîmi ile yaptığı kıyâsın netîcesinde emr-i teklifî’ye karşı gelmesi idi. Cenâb-ı Hakk onu bir şeye zorlamamış, kendi rey’i ve akl-ı cüz’ü ile secde etmemeyi seçmişti. " T.O.C.C." Bu çok mühîm meseleyi biraz daha iyi anlayabilmek için, Mesnevî-i Şerîf’ten yukarıdaki îzâhları tamamlayan iki ayrı bölümü buraya ilâve edelim.

-------------------

(Mesnevî-i Şerîf, A.A.K. Şerhi, Cilt 1, Sayfa 445-450) Âdem (a.s.)’ın o zelleyi ظَلَمْنَا رَبَّنَا (A’râf, 7/23) “Ey bizim Rabb’imiz biz zulmettik” diye kendisine izâfe etmesi ve İblîs’in kendi günâhını يَا أَغْوَيْتَن۪ي (Hicr, 15/39) “Senin beni azdırman hakkı için” diye Hakk’a izâfe etmesi

1505. Hakk’ın fiili vardır, bizim de fiilimiz vardır; her ikisini gör! Bizim fiilimiz vardır; bundan peydâdır, bil!

Bu vücûd-ı izâfî âleminde hem Hakk’ın ve hem de kulun fiili sâbitdir. Sen bu sübûtun her ikisini dahi basar-ı basîretin ile gör. Eğer sende böyle bir çeşm-i basîret varsa, bizim sâbit olan fiilimizin, Hakk’ın fiilinden sudûr ettiğini görürsün. Yâni hulâsası, biz yaparız, Hak yaratır.

1506. Eğer ortada halkın fiili yok ise, o halde kimseye “Niçin böyle yaptın?” deme!

Ey gaflet-i nefsâniyye ile beraber kendisini mecbûr addeden kimse! Mâdemki halkın ihtiyârını nefy ediyorsun, o halde kimseye fiilinden dolayı i’tirâz edip “Niçin bunu böyle yaptın?” deme!

1507. Hakk’ın yaratması, bizim ef’âlimizin mûcididir; bizim fiilimiz Teâlâ’nın halkının eserleridir.

Hak Teâlâ her ân-ı münkasımda sıfat-ı hâlikıyyetle mütecellîdir. Bütün kevn ü mekân O’nun hâlıkıyyeti altındadır. Binaenaleyh, ef’âlimiz dahi O’nun halkıyyetinin eserleridir. Yâni Hak bizde, fiilimiz için kuvvet halk eder. Nitekim âyeti kerîmede وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Sâffât, 37/96) yâni “Allâh Teâlâ sizi ve işledikleriniz şeyi yarattı” buyurulur. 

(…)

1513. Şeytân “Senin beni azdırman hakkı için” diye söyledi. Alçak şeytân kendisinin fiilini gizledi.

Bu beyt-i şerîf, sûre-i A’râf’da olan قَالَ فَبِمَا اغْوَيَتَنِي لأَقْعَدَنَ لَهُم صِرَاطَ المستقيم (A’râf, 7/16) yâni “Senin beni azdırman hakkı için, ben onlar için senin ism-i Mudil hazretinin sırât-ı müstakîminde oturayım dedi” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur… Hak Teâlâ her şeye onun kendi hakîkatinin taleb ettiği şeyi verdi. Binâenaleyh kimseye küfrü ve îmânı hakkında cebr etmedi; belki cebir, herkesin kendi hakîkatinden yine kendisine vâki’ oldu. Binâenaleyh Hak her şeye ifâza-i vücûd etti (vücûd verdi); bu ifâza-i vücûd Hakk’ın cebbâriyyetidir ve iyi ve kötü fiillerdeki mecbûriyet herkese yine kendinden vâki’ olur. İblîs bu hakîkatden gâfil olduğu için edebsizlik etti ve cebbâriyyet-i Hakk’ı kendi kabâhatinin menşei bildi.

1514. Âdem “Biz nefsimize zulm ettik” diye söyledi. O bizim gibi Hakk’ın fiilinden gâfil olmadı.

Yâni Âdem, saâdet ve şekâvetin, herkesin kendi hakîkatının isti’dâdından neş’et ettiğini bildi; ve Hakk’ın ancak ifâza-i vücûdda cebbâriyyetini basar-ı basîretle gördü. Binâenaleyh üzerlerine gaflet-i şeytâniyye gâlib kimseler gibi Hakk’ın fiilinden gâfil olmadı. Bu sebeble hatâyı nefsine izâfe etti.

1515. O, günâh içinde edebden onu gizledi. O günâhı kendi üzerine vurduğundan, o meyveyi yedi.

Yâni Hz. Âdem, şecere-i menhiye (yasaklanmış ağaç) takarrübünden (yaklaşmasından) mütevellid (doğan), zellesini (küçük günâhını) ve hatâsını, o yaptığı günâh içinde, edeb gözetererek Hakkı gizledi ve o günâhı kendi taayyün-i âdemîsi üzerine aldı. Binâenaleyh Hz. Âdem bu edebinin semeresini yedi; ve bu edebin semeresi de bu’d-i taayyün (taayyün uzaklığı) içinde kurb-i ilâhî (ilâhî yakınlık) idi.

Ma’lûm olsun ki, gerek Âdem’in ve gerek İblîs’in ve bilcümle mahlûkâtın hakîkatleri Hak’dır ve onların sûretleriyle müteayyin olan dahi vücûd-ı mutlak-ı Hak’dır. Fakat vücûd-ı mutlakın her bir mertebe-i tenezzülünün bir hükmü vardır ve her bir mertebe, birbirinden ayrı olan hükümlerine nazaran yekdiğerinin gayrıdır; ve vücûd-ı mutlak mertebesi ise bu merâtibin cümlesinin gayrıdır. Binâenaleyh ma’siyet (günâh), taayyün-i âdemînin iktizâsı (gereği) olduğundan, bu günâhın Hakk’a izâfesi, o mertebenin hükmünü ibtâl ve kâide-i hikmet hâricine hurûcdur (dışına çıkmaktır). Ve edeb, lügaten kâide ma’nâsına da geldiğinden, günâhın Hakk’a istinâdı edebsizliktir. Âdem bu hakîkate vâkıf olduğundan, kendi mertebesinin hükmüne riâyet ve edebi muhâfaza etti ve makbûl-i ilâhî oldu. Ahmak-ı ezelî olan İblîs ise vücûd-ı Hakk’ın tenezzülâtına vâkıf olmakla berâber, kendi mertebesinin hükmünden gâfil olduğundan, edebsizliğe cür’et etti ve matrûd-ı ilâhî oldu (Hakk tarafından kovuldu). Meselâ buz, sudur; fakat buzun mertebesinin bir hükmü ve suyun mertebesinin dahi bir hükmü vardır. Bu, sudur diyerek buz mertebesinin hükmü ibtâl olunup su ile yapılacak işleri buz ile yapmağa kalkmak ayn-ı hamâkatdır (tam bir ahmaklıktır). İşte Kur’ân-ı Kerîm’de وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) yâni “Sana bir fenâlık isâbet ederse, nefsindendir” buyurulması ile fenâlıkların taayyün-i beşerî mertebesinin iktizâsı olduğuna ve كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) Yâni “Her şey Allâh Teâlâ indindendir” buyurulmasıyla da, cümle merâtibin vücûd-ı Hak’dan zâhir olduğuna işâret buyrulur.

1516. Tövbeden sonra ona dedi ki: Ey Âdem, sende günâhı ve mihnetleri (sıkıntıları) ben yaratmadım mı?

1517. O benim takdir ve kazâm (hükmüm) değil midir? Özür vaktinde niçin onu gizledin?

Ma’lûm olsun ki: Bilcümle eşyânın suver-i müteayyineleri (belirlenmiş sûretleri) a’yân-ı sâbitelerinin aksidir; ve a’yân-ı sâbite, esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleridir (ilmi sûretleridir); ve bu a’yân-ı sâbitenin isti’dâdları, mensûb oldukları ismin iktizâsıdır. Binâenaleyh isti’dâd-ı gayr-i mec’ûldür; yâni mahlûk değildir. İmdi herbir “ayn”, bu isti’dâd-ı gayr-i mec’ûlü ile, Hak’dan kendi üzerine lâyık olduğu bir hükmü ister. Hak dahi hükmeder. İşte bu kazâ-yı ilâhîdir; ve bu kazâ-yı ilâhînin tafsîlâtı (ayrıntıları), kader ve kaderin mahall-i zuhûru zaman ve mekâna tâbî bulunan âlem-i taayyünâtdır. 

1518. (Âdem) dedi ki: Korktum, edebi terk etmedim. (Hak) dedi ki: Ben de senin o edebini hıfz ettim (korudum).

Yâni Âdem Hakk’ın bu suâli üzerine dedi ki: Yâ Rab, bu hakâyıkı bilir idim; fakat senin vücûd-ı mutlakının merâtibine tenezzül, benim taayyünüme bir gayriyyet libâsı (elbisesi) giydirdi ve bende bir benlik husûle getirdi; ve benim taayyünüme ve benliğime âid birtakım hükümler vaz’ etti ve benden ma’sıyet (günâh) sudûru (ortaya çıkması), benim bu benliğimin iktizâsı (gereği) idi. Binâenaleyh (bu nedenle) mertebenin hükmünü ibtâl ve kendi nefsimin mesâvisini (kötülüklerini) zâtına isnâd etmekten korktum; ve kâide-i hikmeti tecâvüz ederek edebi terk etmedim.

Hak Teâlâ buna cevâben dedi ki: Yâ Âdem, ben de senin o kâide-i hikmeti tecâvüz etmemeni makbûl addettim (kabul ettim); ve ben de senin mertebenin iktizâsı (gereği) olarak sana Gaffâr ismim ile tecellî ettim ve seni mağfiret eyledim.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ın mertebe-i şehâdete tenezzülünde birçok hikmetler vardır; ve bilhassa beşeriyyete tenezzülü birçok esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir. Nitekim Hz. Ebâ Eyyûbe'l-Ensârî (r.a.) efendimizden mervî olan (rivâyet edilen) hadîs-i şerîfde لو انكم تذنبون لذهب الله بكم و جاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم Ya'nî "Eğer siz günâh etmeseniz, Allah Teâlâ sizi giderir ve günâh yapan bir kavim getirir. Onlar istiğfâr ederler, Allah Teâlâ da onları mağfiret eyler" buyurulur. Ve Şeyh Nazîf Mevlevî (rahimehullâh) bu hadîs-i şerîfin meâlini âtîdeki (aşağıdaki) bir beyitte beyân eder:

Âyine-i mağfiret sûret-i isyânadır.

Halk günâh etmese halk eder âhar İlâh (Allâh başka halk eder) Ve Cenâb-ı Sâib dahi bu bir beyitte bu hakîkate işâret eder:

"Sâib, insanın mertebesini melâikeden arama! Zîrâ sırsız bir aynada ne sûret görünür?"

-------------------

(Mesnevî-i Şerîf, A.A.K. Şerhi, Cilt 7, Sayfa 399-403)

1388. Ey alnı açık, babadan öğren; bundan evvel “Rabbenâ zalemnâ”, dedi.

“Rûşen-cebîn”, alnı açık demek olduğu gibi, görünmekten kinâyedir. “Ey olduğu gibi görünmek isteyen sâlik, Âdem babamızdan öğren! O bundan evvel nasıl Hakk’a karşı i’tirâf-ı kusûr etti de, ربنا ظلمنا انفسنا و ان لم تغفر لنا و ترحمناً لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A’raf, 7/23) yâni “Ey bizim Rabb’imiz, biz Havvâ ile berâber nefislerimize zulm ettik ve eğer sen bizi mağfiret etmezsen ve bize merhamet eylemezsen, biz elbette ziyânkârlardan oluruz” dedi.

1389. Ne bahâne yaptı ve ne tezvîr düzdü, ne mekir ve hîle bayrağını kaldırdı.

Yâni, “Hz. Âdem yaptığı kusûr için kendisini ma’zûr göstermek üzere Hakk’a karşı ne bahâne buldu ve ne de kusûrunu tervîc (övmek) için fiilini haklı göstercek sözler söyledi ve ne de mekir ve hîle bayrağını kaldırdı; belki olduğu gibi kusûrunu i’tirâf etti.”

1390. O İblîs de bahse başladı ki, “Ben kırmızı yüzlü idim, beni sarı ettin!”

İblîs’e gelince, o İblîs Hakk’a karşı bahs ve münâzaraya başlayıp dedi ki: “Yâ Rab, ben evvelce sana âbid bir kul idim ve aslâ kusûrum ve kabâhatım yok idi ve yüzüm latîf ve kırmızı idi. Benim yüzümü, beni bu günâha sevk etmekle sararttın ve utandırdın!”

1391. “Renk senin rengindir, benim boyacım sensin; kabahatimin ve âfetimin ve dağımın aslı sensin!” Ma’lûm olsun ki, İblîs bu sözlerini hamâkatinden ve hakâyıka olan cehlinden söylemiştir. Zîrâ vahdete nazaran vücûd ve şuûnât her ne kadar Hakk’ın ise de, isneyniyete nazaran tekvîn abdindir. Hakk’ın yalnız “Kün!” emri vardır. “Kün!” emri üzerine, isti’dâdına göre zuhûr abdindir ve zuhûrda Hakk’ın cebri yoktur. Vücûdda Hak cebbâriyeti ile bilcümle eşyâyı muhîttir. Cebir ancak abdin kendi hakîkatinden, yine kendinedir…

1392. Âgâh ol, “Rabbi bimâ ağveytenî” yi oku, tâ ki cebrî olmayasın ve eğriye teveccüh etmiyesin!

Yâni, “Ey ilm-i hakâyık ile meşgül olan sâlik, kendine gel de, sûre-i Hicr’de olan رَبِّ بما أغويتنى (Hicr, 15/39) yâni “Ey Rabb’im beni azdıran ve dalâlete atan sensin!” âyet-i kerîmesini oku; ve İblîs’in eğri fikrinden ibret al ve cebrî olma; ve eğri fikre teveccüh ve iltifât etme!” Bu mesele vahdet-i vücûdun gâmız (anlaşılması zor) olan bir meselesidir. İhâta sahibi olamayanların burada ayakları iblîsiyete doğru kayar. Neûzü billâh!

1393. Ne vakte kadar cebir ağacına sıçrarsın, ihtiyârını bir tarafa koyarsın?

Kazâ-yı ilâhî, abdin hakîkatinin lisân-ı isti’dâd ile Hak’dan taleb ettiği şeyin Hak tarafından hüküm olunmasından ibârettir. Vücûd-ı izâfî âleminde abdin irâdesi, bu kazâ-yı ilâhî ahkâmının infâzına taalluk eder. Binâenaleyh Hakk’ın fiili, abdin talebine ve irâdesine ifâza-i vücûddan ibaret olduğun-dan, Hak tarafından cebir yoktur. وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Saffat, 37/96) yâni “Allâh Teâlâ sizi ve amellerinizi yarattı” âyet-i kerîmesinde bu ma’nâya işâret buyurulur. Cebir abdin kendi hakîkatinden, yine kendinedir. Şu halde abdin intihâbı (seçimi) ve ihtiyârı (irâdesi) evvel ve âhir sâbittir. Bu hakîkate binâen beyt-i şerîfde buyurulur ki: “Ne vakte kadar cebir ağacına tırmanıp duracaksın ve kendi ihtiyâr ve intihabını bir tarafa bırakacaksın da, “Ben ef’âlimde mecbûrum!” diyeceksin?”

1394. O İblîs ve onun zürriyetleri gibi, Hudâ ile cenkte ve güft ü gûdasın.

Yâni, “Ne zamâna kadar kendinin nefsânî ve kötü olan ef’âlini, İblîs gibi ve İblîs’e tâbî olan kimseler gibi Hakk’a isnâd edip, Hakk’a karşı kavgada ve dedikoduda olacaksın?” Ve ne zamâna kadar Hakk’ın ما أصابك من سَيِّئَة فَمَنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) yâni “Sana kötülükten bir şey isabet ederse, senin nefsindendir” kelâmını tekzîb edip duracaksın?

1395. İkrâh (zorlama) nasıl olur? Bu kadar hoşluk ile sen isyânda etek çekici olursun.

“Sen, bu yaptığım günâhlarda “Mükreh ve mecbûrum!” dersin. Halbuki sen eteğini beline toplayıp, günâhlarla meşgûliyete öyle bir zevk ve hoşluk ile dalmışsın ki, seni o zevkten kimse ayıramaz.” Bu senin hâlin ikrâh ve icbâr olunan kimsenin hâline benziyor mu? Fisk ve fücûra (günâhkarlık ve ahlâksızlık), kemâl-i zevk ile can atan kimsenin “Ben bu işde icbâr ve ikrâh olunuyorum!” demesi gülünç bir hâl değil mi?

1396. Mükrehlik (baskı) içinde kimse öyle hoş olur mu ki, gümrâhlığa (sapkınlığa) öyle raksân olarak (dans ederek) gitsin?

İkrâh ve icbâr hâli içinde hiçbir kimse öyle senin gibi hoş ve keyifli olur mu ki, öyle oynaya oynaya dalâlet ve fisk ve fücûr tarafına gitsin! İcbâr olunan kimse kederli olur ve ağlaya ağlaya ve sürüklene sürüklene gider.

1397. Onda yirmi adamlık cenk ederdin ki, sana o dîğerleri nasihat verirler idi.

Sen oynaya oynaya o ma’siyete giderken, sana başkaları: “Yapma, etme, günâhtır!” diye nasîhat verdikleri vakit, o hâl içinde o nâsihlere karşı yirmi adam kuvveti ile cenk ve nizâ’ ederdin de derdin

1398. Ki: “Doğru budur ve yol ancak budur, hiç olan kimseden başka bana kim ta’ne vurur?”

“Benim yaşayışım ve ta’kîb ettiğim yol doğrudur; bana ancak akıl ve idrâki hiç olan kimseler i’tirâz eder!” der idin. Bu söz ise ihtiyâr ve intihâb ma’nâsını ifâde eder.

1399. Ne vakit böyle söyler bir kimse ki, o mükrehdir, nasıl cenk eder bir kimse ki o yolsuzdur?

Yâni, bu yukarıdaki sözler icbâr ve ikrâh olunan kimsenin sözleri değildir. Ve meselâ bir seferde yolunu gâib edip, yolsuz kalmış olan kimseye birisi çıkıp: “Bu yol fenâdır ve tehlikelidir!” dese; o kimse: “Hayır ben bilirim, bu yol doğrudur!” der mi? Belki icbâr olunan kimseye i’tirâz olunduğu vakit o kimse: “Ben ne yapayım, beni bu yola zor ile götürüyorlar, ben ise aslâ istemiyorum, âh beni bu belâdan bir kurtaran olsa!” der.

1400. Her neyi nefsin istedi, ihtiyâr tutarsın; her neyi ki aklın istedi, ıztırâr getirirsin.

Ey cebrî, nefsinin lezzet bulduğu ve hoşlandığı her şeyde ihtiyârın vardır; seni o lezzetten ve hazdan geri çekmek isteyenler ile mücadele edersin; fakat aklının ve rûhunun istediği ezvâk-ı ma’neviyye gelince, o tarafa yanaşmayıp: “Ne yapayım ibâdât ve tââtı bana yaptırmıyorlar, bu ezvâk-ı ma’neviyyeyi terk husûsunda muztarım!” dersin ve kendini ma’zûr göstermek için zekâvetin ve dirâyetin kadar feylesofâne kıyâsâta başlarsın.

1401. Bilir o kimse ki iyi bahtlı ve adamdır; zeyreklik İblîs’den ve aşk Âdem’dendir.

Hakîkat-ı mes’eleyi iyi bahtlı, yâni saâdet-i ezeliye sahibi ve Âdem meşrebinde olan kimse bilir. İşin hakîkati budur ki, bilcümle mezmûmâtın (kötülenen şeyin) menşei, abdin vücûd-ı izâfîsidir. Meselâ katl-i nefs ve zinâ gibi efâl-i menhiyye (yasak fiiller), ancak abdin vücûd-ı kesîfine vâbestedir (bağlıdır). Bu vücûd-ı kesîfe olmasa, bu efâl zuhûra gelmez, vücûd-ı izâfî âlemi ise, taayyün cihetiyle zât-ı Hakk’ın gayrıdır; binâenaleyh abdden bir fiil-i mezmûm zuhûra geldiği vakit, Zât-ı Hakk’a değil, nefs-i abdânîsine izâfe etmesi pek açık bir meseledir. Fakat cebrîler bu kadar açık bir meseleyi tağlît edip (yanıltarak) derler ki: “Bu âlem-i kesâfet, vücûd-ı mutlakın merâtib-i tenezzülâtından bir mertebedir. Ve bu mertebede zâhir olan ef’âlin menşei, eşyânın hakâyıkı ve a’yân-ı sâbitesidir; ve a’yân-ı sâbite ise sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesidir; ve sıfât ve esmâ ise mevsûfun ve müsemmânın aynıdır. Binâenaleyh bilcümle merâtib, vücûd-ı Hakk’ın merâtibi olup, cemî’-i mevâtında Hakk’ın irâdesinden başka bir irâde yoktur. Böyle olunca, abd, ef’âlinde mecbûrdur.” Bu ifâde ile abdin gayriyeti nefy edilmiş oluyor ki, bu bir mağlatadır (aldatmacadır). Bu mağlata içinde azîm bir cehil ve gaflet de hâsıl olmuş oluyor ki, o da cebrin kendisine vücûd verip, Hakk’a karşı mecbûr olduğunu beyân etmesidir; zîrâ cebir için “câbir” ile “mecbûr”un ayrı ayrı vücûdları olmak lâzım gelir. Bakılırsa, bu ifâdeye göre cebrî, kendi vücûdunu nefy edip, ancak Hakk’ın vücûdunu isbât etmeli ve dedikoduları kaldırmalı idi. Halbuki böyle yapmadı da, Hakk’a karşı serkeşlik etti. İşte onun bu zeyrekliği ve zekâveti (uyanıklığı ve zekâsı), İblîs’in zeyrekliği ve zekâveti cinsindendir; fakat İblîs kadar, Âdem dahi vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ın tenezzülâtını bilir idi. Vücûd-ı izâfî âleminin zât-ı Hakk’a olan gayriyetini ve bilcümle mezmûmâtın bu gayriyete taalluku ve kendisinin aslı olan ma’şûk-ı hakîkîden ayrılık içinde olduğunu bildiği için; “Yâ Rab, nefsimize zulm ettik!” demekle iktifâ etti ve aşk-ı Hak onu i’tirâf-ı kusûra sevk etti. Binâenaleyh aşk-ı ilâhî ile i’tirâf-ı zünûb keyfiyeti, Âdem’den evlâdına mîrâs kaldı.

## Onların hepsini azdıracağım

Âyetin ikinci bölümünde İblîs dedi ki:

“le uzeyyinenne lehum fil ardı ve le ugviyennehum ecmeîn” “Andolsun, yeryüzünde onlara (günâhları) süsleye-ceğim ve onların hepsini azdıracağım!” Bu konunun îzâhını Terzi Baba’nın 44-A’râf Sûresi isimli kitâbının 37-40’ıncı sayfalarından özet olarak buraya aktaralım.

-------------------

(16) “Kâle fe bimâ agveytenî le ak’udenne lehum sırâte-kel mustekîm” “Elbette onları azdırmak için senin doğru yolunun (şerîatinin) üzerine oturacağım.” Yâni, yollarında mukîm > oturan olacağım, oradan ayrılmayacağım, onları hayâl ve vehîm üzere yönlendireceğim.

(17) “Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn” “Sonra muhakkak ki, onların önlerinden, arkalarından, sağ taraflarından ve sol taraflarından geleceğim ve onların ekserisini şükür ediciler bulmayacaksın.” Yâni, “dört yönden de onlara saldıracağım” dedi. Ancak, unuttuğu iki yön daha vardı ki; onlar da üst ve alttır. İnsânların sağ ve sollarında “kirâmen kâtibîn” “ikrâm edilen şerefli melekler”, önlerinde ve arkalarında “hafaza” “muhâfaza > koruyucu melekler” vardır. Kişi Hakk’ın emrine uyarak hayâtını o istikâmette sürdürürse bu melekler ona bâtınen yardımcı olur. Bu dört istikâmetten gelebilecek, İblîs’in oluşturduğu vehmî ve hayâlî kurgulardan onu korur.

İblîs yukarıdaki dört ciheti (yönü) saydı, ancak iki ciheti unuttu: üst ve alt. İşte insâna gelen ilâhî-Zâtî rahmet bu iki cihetten gelmektedir. Semâdan gelen afâkî, arzdan gelen ise enfüsî rızıklar ve bilgilerdir. Diğer ifâdeyle, semâdan Kur’ân, vahy ve ilhâm; arzdan ise geçmiş ehlullâhın yazdığı eserler gelir. 

Cenâb-ı Hakk, bu hakîkati Mâide Sûresi 5/66 âyetinde açık olarak bildirmiştir: “le ekelû min fevkıhim ve min tahti erculihim” “Elbette hem üstlerinden hem de ayakları altından yiyeceklerdi.” İblîs’in, önden gelerek bozgunculuk yapması, kişiyi hayâlî ve vehmî görüntülerin peşinde koşturmasıdır. Arkadan gelerek bozgunculuk yapması, zann ve şüphe yoluyla vesveseye düşürerek kişiyi huzursuz etmesidir. Sağdan gelerek bozgunculuk yapması, sûreta Hakk’tan görünerek kişinin yaptığı ibâdet ve amelleri kendisine güzel göstererek onu kibre düşürmesidir. Soldan gelerek bozgunculuk yapması ise, maddeci ve ateist fikirleri, mesnetsiz mantık kurgularını kabûle zorlamasıdır.

Bütün bunlardan kurtulmanın yolu, İblîs’in tesîr edemeyeceği; yukarıdan (semâdan) gelen Kur’ân’a, vahye, ilhâm’a ve yerden yâni arzdan gelen Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e uymaktır.

Böylece alttan ve üstten rahmâni ilim gıdalarıyla beslenemeyenler, diğer dört yönden beslenirler ki; bu ilmi gıdalarına mutlaka hayâl, vehîm ve hevâ karışır, bu da onların akıllarını karıştırarak doğru bilgi sâhibi olmalarını önler. Böylece, ömürleri boşa geçirilmiş olur.

İşte bu yüzden Kur’ân, yâni Zâtî hakîkatler okunacağı zaman “kovulmuş şeytândan Allâh’a sığınmak” ilk şarttır. “Euzü billâhi” “Allâh’a sığınırım” diye başlayıp, besmeleyi de söyleyerek Kur’ân okumaya geçilmekte ve her yeniden başlamada böylece tatbîk edilmesi istenmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederken okuduğumuz son sûre dahi, (Nâs 114/6) bu hakîkate çok açık olarak dikkatimizi çekip bizi îkâz etmektedir.

“Onların ekserisini şükür edici bulamayacaksın.” Hakk yolunda olan insânların, yaptıkları çalışmaları ile aldıkları zâkir, şâkir, âbit, sâlih, ârif ve muttakî gibi vasıfları vardır. İblîs’in bunlardan sadece “şakir” “şükredici” vasfını ifâde etmesi dikkat çekicidir. Ya kendisinde diğer vasıflar yoktur, olmadığı için de bunları bilememiş ve zikretmemiştir veya kendi eski hâline şükretmeyip isyan ettiğinden, bu yönden kıyâs yaparak insânın da şükür ehli olmayacağını düşünmüştür, diyebiliriz. " İz- -T-B- "

-------------------

Şimdi de İblîs’in yeryüzünde nasıl bozgunculuk yapacağına dâir ilâve bilgiler için Mesnevî-i Şerîf A.A.K. Şerhi, Cilt 3, Sayfa 177-181’den bir bölümü buraya aktaralım.

-------------------

626. Bir İblîs gibi ki, dedi: “Ey Selâm, bana kıyâmete kadar mühlet ver!

Yâni “İblîs Cenâb-ı Hakk’ın ism-i Selâm’ına teveccüh ve niyâz edip, nasıl “Bana kıyâmet gününe kadar bu dünyâ zindânında selâmet ve mühlet ver!” dedi ise; ey kâdî-i adâlet-perver, ben de ölünceye kadar zindânda kalmamı senden niyâz ediyorum.” Bu beyt-i şerîfte, sûre-i A’râf’ta olan قال انظرني إلى يوم يبعثون (A’raf (7/14) yâni “İblîs dedi ki: “Bana ba’s olundukları güne kadar mühlet ver!” ve kezâ sûre-i Sâd’da قال رب فانظرني إلى يوم يبعثون (Sad (38/79) âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyetlerin tefsîrinde, “İblîs’in Hak Teâlâ’nın ism-i Selâm’ına bi’t-teveccüh (yönelerek) selâmetle mühlet taleb ettiğini beyân buyuruyor. Zîrâ abd câmi’-i cemî’-i esmâ olan Allâh Teâlâ hazretlerinden niyâzında, esmâ’-i ilâhiyyeden murâdına muvâfık olan bir isimden istiâne eder. Meselâ hastanın murâdı şifâdır; binâenaleyh “Şâfî” isminden istiâne edip “Yâ Allâh, yâ Şâfî!” der. Ve fakîrin murâdı gınâdır; o da Hakk’ın “Muğnî” ism-i şerîfine teveccüh edip “Yâ Allâh, yâ Muğnî!” der. Sâirleri de buna kıyâs olunur.”…

627. Zîrâ düşman evlâdlarını öldürmek için, ben bu dünyâ zindânında hoşum.

Ben düşmanı olduğum Hz. Âdem’in evlâdlarını maddî ve mânevî vâdî-i helâke düşürmek için bu dünyâ zindânı içinde iyiyim ve râhatım.

Ma’lûm olsun ki, Aynulkudât-ı Hemedânî (k.s.) Zübdetü’l-Hakâyık’ın aslı aşirinde, “Aşk-ı ilâhîyi iki kimse aldı. Birisini bir civânmerd aldı ki, Ahmed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)dır. Ve diğerini İblîs aldı” buyururlar. İmdi bundan anlaşılır ki, (s.a.v.) Efendimiz âşık-ı civânmerd (cömert) ve İblîs âşık-ı hasûddur (kıskanç). Bir gün mürşidim ve mekân-ı cesedimde rûhum Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es’ad Dede Efendi’nin hücrelerinde idim. Buyurdular ki: “Ben mektebde Fârisî muallimi iken, talebemden birisinin pederi çocuğuna âtîdeki beyt-i Fârisîyi vermiş ve ‘Bunu hocana götür tercüme etsin!’ demiş. Ben de şöyle tercüme ettim: Beyt-i Fârisî:

Nazmen tercüme:

“Kim ki derse “Âşıkım!”, âteş düşerdi cânıma;

Korkarım ol dahi âşık olmasın cânânıma!” Sonra bu tercümeye ilâveten şu beyti dahi yazıp pederine götürmesini çocuğa tavsiye ettim: Beyit:

“İsterim sevsin bütün âlem benim cânânımı, Sevmeyenler kalmasın âlemde hiç sultânımı.” buyurdular ve fakîre bakıp latîf latîf tebessüm buyurdular ve başka bir şey söylemediler. İrtihâllerinden (vefât) birçok zaman sonra Aynulkuzât-ı Hemedânî hazretlerinin yukarıdaki sözlerinden, bu beyitlerin ma’nâları fakîre inkişaf etti. Anladım ki, tercüme buyurdukları beyt-i Fârisî zevk-i İblîsîyi ve ilâve beyit Hakk’dan teb’îde sa’y eder (uzaklaştırmaya sayar); ve (s.a.v.) Efendimiz’i müş’ir imiş (işâret edermiş). İmdi, İblîs aşk-ı hasûdânesi ile benî-Âdem’i her vech ile kendi ma’şûku olan Hakk’dan teb’îde sa’y eder; ve (s.a.v.) Efendimiz ise benî-beşeri ma’şûkunun aşkına da’vet edip, الكبار من امّتى şefaati müjdesini verir.

628 Her kim ki, onun îmâna mensub kuvveti ola ve yol azığı için bir ekmeği ola,

629 Gâh mekr ile ve gâh hîle ile alayım, tâ ki peşîmânlıktan feryâd getirsinler.

Efrâd-ı beşerden her kimin îmâna mensûb olan gıdâ-yı mânevîsi ve sıdk ve hulûsu ve sefer-i âhiret yoluna azık olmak üzere elinde bir amel-i hâlisi varsa, peşîmânlıktan feryâd etmeleri için gâh mekr (tuzak) ile ve gâh hîle ve hud’a (aldatma) ile elinden alıp onu gıdâsız ve azıksız müflis bir halde bırakayım ve bu sûrete tab’ımın îcâbı olan hasedin hükmünü vereyim.

630. Gah fakîrlik ile onları tehdid edeyim; gâh onların gözlerini zülf ve ben ile bağlayayım.” Onları gâh fakîrlik ile tehdîd edip, senin rezzâkıyyetin hakkında sû’-i zanna düşüreyim; ve gâh onların kalb gözlerini sûrî güzelllerin latîf zülüfleriyle ve saçlarıyla ve pamuk gibi beyaz tenleri üzerindeki püskürme benleri ile bağlayıp, senin muhabbetinden çevireyim. Senin aşk ve muhabbetini yerine o fânî olan sûretlerin aşkı ile yanıp tutuşsunlar. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara’da olan “شيطان يعدُكُم الفقر ويا مركم بالفحشاء والله يعدُكُم مَغْفِرَةً منه وفضلاً (Bakara, 2/268) yâni “Şeytân size fakrı va’d eder ve size fahşâ’ ile emr eyler; halbuki Allâh Teâlâ kendi cânibinden size mağfiret ve ziyâde-i rızık va’d eder” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

631. Îmâna mensûb olan gıdâ bu zindân içinde azdır; ve o ki vardır, bu köpeğin kasdından kıvrıntıdadır.

Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki, îmâna mensûb olan gıda ve sıdk ve ihlâs bu dünyâ zindânı içinde azdır; ve o az olan dahi bu İblîs köpeğinin sû’-i kasdından kıvrıntı içinde ve muztarib (huzursuz) bir hâldedir.

632. Namazdan ve oruçtan ve yüz bîçârelikten, zevk gıdâsı gelir, bir uğurdan götürür!

Sana namazdan ve oruçtan ve Cenâb-ı Hakk’a karşı acz ve niyâzdan gıda-yı rûh olan Hakk’a teveccüh zevki ve sıdk ve ihlâs duygusu gelir; fakat o İblîs köpeği kemâl-i hasedinden o zevk gıdâsını bir uğurdan senden kapar götürür.

633. Onun şeytânından Allâh’a sığınırım. Ah, biz onun tuğyanından (azgınlığından) helâk olduk!

Kulları arasındaki emîn ve hâinin tefrîki hikmetine müsteniden, Allâh Teâlâ hazretlerinin bir müvesvis (vesvese verici) olarak halk buyurduğu şeytânından yine Allâh’a sığınırım. Âh, biz insânlar o İblîs’in tuğyanından ve serkeşliğinden (isyankarlığından) ve mekr ve hilelerinden yandık helâk olduk!

634. Bir köpektir ve binlerceye gider; her kime gitti ise, o, o olur.

İnd-i ilâhîde mebgûz (nefret edilen) ve matrûd (kovulmuş) bir köpektir, fakat binlerce kimseye ân-ı gayr-ı münkasimde (her an) musallat olur. Her kime gidip musallat olursa, o kimse o İblîs’in aynı olur. 

Ma’lûm olsun ki, İblîs, Hakk’ın ism-i Mudill’inin mazhar-ı etemmi olan bir rûh olup, suver-i unsuriyye âlemini kaplamıştır. Binâenaleyh her bir insânın sûret-i unsuriyyesine de sârîdir. Nitekim hadis-i şerîfte الشيطان يجرى من ابن آدم مجرى الدم فضيقوا مجراه بالجوع والعطش yâni “Şeytân benî Âdem’in damarlarında dolaşır; imdi onun mecrâsını açlık ve susuzluk ile tazyîk ediniz!” buyurulur. Ve insâna tasallutu, vesvese ve havâtır ve doğru gibi görünen bâtıl fikirler sûretinde olur. İnsan bu fikirlerin vesvese-i şeytâniyye olduğunun farkına ancak ahkâm-ı şer’iyyeye tatbîk sûretiyle vâkıf olabilir. Eğer vâkıf olmayıp o fikrin îcâbâtını kabûl ve icrâ ederse, insân ancak endîşeden ibâret olduğu için, artık âlem-i sûrette İblîs’in kendisi olur. Onun için âyet-i kerîmede شَيَاطِينَ الْإِنْسِ والجن (Enam 6/112) yâni “Görünen insân şeytânları ve görünmeyen cin şeytânları” buyurulmuştur.

635. Her kim seni soğuttu ise, bil ki o ondadır; şeytân post altında gizlenmiştir!

Her kim seni tarîk-ı Hakk’a gitmekten ve insân-ı kâmil huzûrunda bulunmaktan soğuttu ise, bil ki o şeytân o seni soğutan kimseye hulûl etmiş ve insân postuna ve sûretine gizlenmiştir!

636. Sûret bulmadığı vakit hayâle gelir, tâ ki o hayâl seni vebâle çeke!

O İblîs seni şaşırtabilecek bir münâsib insân bulup da ona hulûl edemez ise, o vakit senin hayâlinde tasarruf etmeğe başlar ve o hayâl ve fikir seni ma’sıyete (isyana) sevk edinceye kadar sana musallat olur.

637. Gâh teferrüc (gezme) ve gâh dükkân (ticaret) hayâline; gâh ilim ve gâh hânümân (ev) hayâline çeke!

Meselâ sen Kur’ân okurken ve zikrullâh ederken ve yâhût kütüb-i evliyâyı mütâlaa ederken sana der ki: “Hava gâyet latîf, burada kapanıp kaldın. Biraz çıkıp hava alsan, sıhhatine muvafik olur.” Veyâhut, “Bu kadar zikir ve mütâlaa kâfi. Biraz da istikbâlin için ticâret ve servet yapmağa bak!” Veyâhut “Sen yalnız zikir ile meşgûlsün; ilmin yoktur ve ilmi olmayanlara hürmet ve riyâyet etmediklerini görüyorsun. Biraz da tahsîl-i ilim ile meşgûl ol!” der. Velhâsıl, böyle türlü türlü hayâller ile seni zikrullâhtan uzaklaştırmağa çabalar.

638. Müteyakkız ol, her zaman “lâ havle”ler söyle; yalnız dilden değil, belki ayn-ı cândan!

Ey sâlik müteyakkız ol, sana görünen insân ve görünmeyen cin şeytânları musallat olduğu vakit, لا حول ولا قوة الا بالله العلى العظيم yâni “Âlemde hiçbir hareket ve kımıldanma ve kuvvet yoktur; ancak o hareket ve kuvvet, Aliyy ve Azîm olan Allâh ile vâki’ olur” de! Fakat bunu yalnız dil ve lafız ile değil, ayn-ı cân olan idrâk ile söyle! Zîrâ idrâk rûhun sıfatı ve sıfat mevsûftan münfek olmadığından onun “ayn”ıdır. Ve bu sözün ma’nâsı idrâk olunarak söylenirse, tevhîd olur; ve İblîs’in tevhîd âlemine girmesi mümkün olmadığından, tasallutu mündefi’ olur. Zîrâ İblîsiyyet ancak vücûdda isneyniyyet görmek ve gayriyyet isbât etmek zevkinden ibârettir; ve bu rü’yet, enâniyyet fikr-i fâsidini tevlîd eder (bozuk düşüncesini doğurur). “Lâ havle”nin ma’nâsı ise, bu enâniyyetin başını kesen bir kılıçtır. Binâenaleyh İblîs’in tasallutu, alelumûm nazarında isneyniyyet ve gayriyyet sâbit olan avâmm-ı mü’minîne ve ehl-i sülûke vâki’ olur. Ve bilcümle havl ve kuvvet ayn-ı cân ile Hakk’a ircâ’ olunursa (dönülürse), meydanda İblîs’in vücûdu kalmaz ki tasallut edebilsin! Zîrâ tevhîd nûrdur ve İblîs nârdır. Nûr ise nârı söndürür.

-------------------

Yine ilgisi dolayısıyla, İbn Arâbî hazretlerinin Tedbîrât-ı İlâhiyye isimli kitâbının A.A.K. Şerhi’nin Tezkire-i Şeytânî bölümünden Sayfa 276-280’den bir bölümü buraya alalım.

-------------------

Bu tezkire-i şeytânî, emr-i teklifînin değil, emr-i irâdî-i ilâhînin nüfûzu içindir. Ma’lûm olsun ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) efendimizin Fusûsu’l-Hikem’de ve Fass-ı Ya’kûb’de beyân buyurdukları üzere emir ikidir: Birisi emr-i teklifîdir ki, bu emir enbiyâ (a.s.) vâsıtasıyla âlem-i şehâdette ibâda (kullara) teblîğ buyrulur. Diğeri emr-i irâdîdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri ibâdın a’yân-ı sâbitelerinin istî’dâdlarıyla taleb ettikleri hâlin zuhûrunu irâde buyurur. Abdin lisân-ı istî’dâdı ile taleb ettiği hâl saâdet ise saâdetine ve şekâvet (bedbahtlık) ise şekâvetine hükm-i ilâhî lâhık olur (bağlı olur). Hîn-i da’vette (davet anında) enbiyâ (a.s.) sırrı kader mestûr (örtülü) olduğu için, onlar emr-i teklifîyi umûma müsâvâten (herkese eşit şekilde) teblîğ ederler.

Onlar da’vet ettikçe eşkiyânın şekâveti ve sü’adânın dahi saâdeti tezâyüd eder (artar). Binâenaleyh enbiyâ (a.s.) hazarâtı etibbâ (tabipler) gibidirler. Bir hastanın meâli (sonu) helâke (ölüm) ise, tabîb onu tedâvî ettikçe marazı (hastalığı) istîdâd eder (şiddetlenir); ve tabîb hayrette kalır.

İmdi ism-i Hâdî’nin mazhârı olan enbiyâya emr-i teklifî vârid olduğu gibi, ism-i Mudill’in mazhârı olan İblîs’e de keza emr-i teklifî vârid olur. Ve her iki tarafta dahi bu emr-i teklifî değil, emr-i irâdî-i ilâhî nâfiz olur (yürürlükte olur). Zirâ hakîkatte hidâyet enbiyâ (a.s.)’ın yedlerinde (ellerinde) olmadığı gibi, idlâl (saptırma) dahi İblîs’in elinde değildir. Nitekim Nebiyy-i zî-şân hakkında Hak Teâlâ hazretleri: إِنَّكَ لاَ تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (Kasas, 28/56) yâ’nî “Ey Habîbim, sen sevdiğine hidâyet-bahş değilsin; velâkin Allâh Teâlâ dilediğine hidâyet verir.” Ve keza İblîs hakkında buyrulur: إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ (Hicr, 15/42) yâ’nî “Ey İblîs, benim kullarım vardır ki, onlar üzerine senin kuvvetin nâfiz (geçerli) değildir.” Bu mukaddime (giriş) ma’lûm olduktan sonra tezkire-i şeytânînin mânâsı anlaşılır:

Ey İblîs, halîfe-i insânî üzerine nüzûl et de, ona hudûd-i şer’iyyeyi (şer’î sınırları) tecâvüzü ve evâmîr-i ilâhiyyeye (Allâh’ın emirlerine) hürmetsizliği ve küfür ve inkârı ve şirk ve envâ’-ı zulmü (çeşitli zulümleri) ve hasedi ve envâ’-ı rezâil (türlü kötülükleri) ve fuhşiyyâtı (ahlaksızlıkları) ve benim gayrime ibâdeti ihtâr eyle (telkîn et); ve bunları icrâya (uygulamaya) teşvîk eyle! Eğer bunlardan herhangi bir emirde sana vefâ ederse ve senin ihtârına muvâfakat ile (uygun olarak) icrâ eylerse, diğer bir emre udûl et (sap)! Meselâ ona şarap içmeyi ihtâr et! Eğer muvâfakatla içerse zinâyı ihtâr et! Onu da icrâ ederse katl-i nefse (adam öldürmeye) teşvîk et; ve onu da icrâ eylerse tezkîb-i enbiyâ ve şerî’a (peygamberleri ve şerîatı yalanlamaya) da’vet et! Bunu da kabûl ederse in’kâr-ı Hâlık’a (Allâh’ı inkâr etmeye) ilka eyle (yönlendir)!

Ey İblîs, nüzûl ettiğin vakit, halîfe-i insâniyi elbette üç hâlin biri üzerinde bulursun: Ya benim ile, ya melek ile; veyâhut nefis ile bulursun. 

Eğer benim ile bulursan onun hangi bâbda ve hangi ismin tecellîsi tahtında bulunduğuna nazar et! Yâ’nî benim ile bulduğun insân tevekkül ve sabır ve rızâ gibi ebvâb-ı muhtelifeden (farklı hallerden) hangi bâbda (hangi halde) benim ile berâberdir. Ve bu bâblarda esmâ-i ilâhiyyemden Mu’izz (yücelten) ve Müzill (aşağı düşüren) ve Mu’tî (veren) ve Mâni’ (engel olan) gibi hangi isimlerin tecellîsi tahtında bulunmaktadır. Senin mülkün olan tabîat ve kesâfet memleketinden onun hâline göre nüzûl et! Zirâ o her ne kadar benim ile berâber ise de, senin memleketin olan âlem-i tabîat içindedir.

Binâenaleyh kesâfet-i unsûriyye içinde, meselâ tevekkül bâbında duran ve Mâni’ isminin tecellîsi tahtında olup fakr ve zarûrete giriftâr (düşmüş) olan insâna, tevekkülünü haleldâr (bozabilecek) ilka’ât (telkînler)de bulun. Fakat hakîkat cinsinden olan âlem-i hayâle duhûlden (girişten) sakın ki, o insân o latîf olan âlem-i hayâlde benim ile berâberdir. Zirâ bu insân senin menşein olan kesâfet ve tabîat âleminden çıkıp hakîkat âlemine duhûl etmiştir. Ve şeyâtîn semâ’î hakîkate urûc edemezler. Ve orada şeyâtîn için aslâ tasallut ve tasarruf yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ إِلاَّ مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ (Hicr, 15/17).

Ma’lûm olsun ki, “hayâl” biri Hak, diğeri bâtıl olmak üzere iki kısım i’tibâr edilmiştir. Hayâl-i hak ism-i Hâdî’nin ve hayâl-i bâtıl dahi ism-i Mudill’in tesîrâtı tahtındadır. İblîs hakîkat cinsinden olan âlem-i hayâle duhûl edemez ise de, evhâm cinsinden olan hayâl âlemine dâhil olur; ve onda dilediği gibi tasarruf eder. İmdi evliyâullâhın dâmı olan hayâlât, Mesnevî-i Şerîf’te beyân buyurulduğu üzere, ilm-i ilâhîde sâbit olan a’yân-ı sâbitenin üküsü (gölgesi) ve zilâlidir (izdüşümüdür):

“O hayaller ki Ardabil’in tuzağıdır, Güneşin ve ayın yansıması ve Allâh’ın bahçesidir.” İblîs’in bu hayâlâtta aslâ tasarrufu olamaz; zirâ bunlar hakâyık-ı sâbitedir. Ve gayret-i ilâhiyye İblîs’i bu âlemden tard eder (uzaklaştırır). Nitekim tezkirede buyrulur:

“Tâ ki evliyâm için ismetimin (korumamın) ve onlar için hıfzımın ve onlar üzerine olan gayretimin nasıl olduğunu göresin!” İmdi ey İblîs, halîfe-i insânî ef’âlim (fiillerim) ve sıfâtım mertebesi olan âlem-i tabîat ve kesâfete haseb-i beşeriyyeye tenezzül eylediği vakit, seni bu mertebede tasarrufa mez’ûn (izinli) kıldığım cihetle, tezkirende olan şeyden ona bir şey ilkâ et; eğer kabul ederse, bu vakit o senin içindir. Nitekim biraz yukarıda يَزِيدُ أَيضًا السَّارِقَ مَا لَمْ يَكُنْ أَمْرُ اللَّهِ قَدْرًا مَقْدُورًا (“Hırsız, Allâh’ın takdiri bir kader olmadıkça daha da artar/çoğalır.”) ibâresinin şerhinde bu hususta îzâhât-ı müfîde (açıklayıcı bilgiler) ta’lim kılınmış idi.

Eğer o kimse senin ilkaâtından bir şeyi kabul ve icrâ ettikten sonra, o ma’sıyyetten (günâhtan) tâib olup (tövbe edip) rücû’ ederse (geri dönerse) onun günâhı senin üzerine olur; ve sen o günâh sebebiyle nâr-ı cehennemde hâlid (ebedî) ve muhalled (daimi) olarak ebeden muazzeb (azâb içinde) olursun. Ve وَ لاَ يُتُوبُ اللهُ عَلَى الذِّينَ لاَ يَتُوبُونَ (Ve lâ yetûbu’llâhu ‘ale’z-zînâ lâ yetûbûn) yâni “Günâhından tövbe eden kimse günâh yapmamış olan kimse gibidir” hadîs-i şerîfi bu ma’sıyyetten halâs (kurtuluş) olur. Ve eğer sen onu şirke ilkâ edersen ve o da onu kabul ederse, o senin için olur. Ve o şirkin azâbı hem onun üzerine ve hem de senin üzerinedir. 

Ve eğer onu melek ile berâber bulursan, o melek ile harb et! Zirâ onun ilkaâtı senin ilkaâtının zıddıdır (tersidir). İki iz ile nictemi’ (bir araya gelme) olmaz. Eğer bu harb netîcesinde meleğe galebe edersen ve meleğin ilkaâtı munkatı’ (sona ermiş) olursa, ihâta-i zâtiyyem (zâtıma âit koruma) hasebiyle, Ben kalırım. Ve eğer sana fırsat vererek abdimi senin yed-i kahr (kahır eli) ve tasarrufunda mahzûl (zarar görmüş) edersem, onun nâsiyesi (alın yazısı, kaderi) senin mülketindir (sana âittir). Zirâ sana mağlûb olan kullarımın nâsiyeleri ism-i Mudill’in elindedir. Ve bu isim onları kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde çekip götürür.

Ve eğer abdimi mansûr (galip) kılarsam iki hâl hâsıl olur: Ya senin ilkaâtını kabul ve icrâ etmez; veya kabul ve icrâ ettikten sonra ondan ısrâr etmeyerek hâl-i salâha (doğruluğa, iyiliğe) avdet eder (geri döner). Ve Ben bu iki hâlden dolayı onun için Bana kurbet (yakınlık) olarak bu’d (uzaklık) nasb etmem. 

Yâni ihâta-i zâtiyyesi hasebiyle Hak Teâlâ her şeye o şeyin kendisinden daha yakındır. Bu’d ve uzaklık, abdin nazarına ve mâsîyâ-yi Hak’ta istiğ’râkına göre, izâfî ve i’tibârîdir. Hakîkatte Hak’tan yakın hiçbir şey yoktur.

Binâenaleyh ilkaât-i şeytâniyyeye tebaan (uyarak), abd bir fesâd icrâ edip tövbe edince, Hak Teâlâ bu kurbet-i hakîkıyye içinde, ona bu’d-i izâfî ve i’tibâriyî nasb etmez. Zirâ ilkaât-i şeytâniyyeyi kabul etmeyen; ve kabul ve icrâ edip de, ba’dehû (sonrasında) tâib (tövbe eden) ve müstâğfir (affedilme dileyen) olan kimsenin nazarı Hak’tadır (bakışı Allâh’a dönüktür). Bu ise kurbet-i hakîkıyye (gerçek yakınlık) içinde kurbet-i i’tibâriyedir (izâfî yakınlıktır). Binâenaleyh o kimse için bu’d yoktur. Ve ey İblîs, abdimin bu hâli içinde senin hîlen sana râci’ olur (geri döner); ve sen onunla muazzeb olursun (azâba uğrarsın). 

Ve eğer onu nefs ile berâber bulursan, o nefse dünyânın lezâiz-i ‘âcilesini (hemen ulaşılabilen zevklerini) müzeyyen (süslenmiş) bir halde göster. Ve ona bir takım âmâl-i dünyâviyeyi (dünyevî arzuları) bast eyle (yerleştir)! Meselâ o nefse de ki: “Sen fakirsin, nefs tâamlar yemeye ve rahat bir sükûnda oturmaya kudretin yoktur. Ticareti et!” Ve bu ticârette de sülûk edince ki: “İşte görüyorsun ki, istikmât dâiresinde ahz ve i’tâ (alışveriş) kifâf-ı nefs hâdimdir (kendine yetecek kadar olana yardımcıdır). Binâenaleyh çok para kazanman için hile lâzımdır. Metâ’ı müşterilere eksik ver ki, sermâyen tezâyüd etsin (artsın)! O kimsenin eline böyle gayr-i meşrû sûrette bir mikdâr fazla meblağ geçince de, de ki: “Bu para ile kumar oyna ki, def’aten eline bir çok meblâğ girsin!” Kumarda para kazanınca da, de ki: “İşte bak, şimdi oldukça gınâ (bolluk) hâsıl oldu. Umûmhânelerde latîf nisvân (güzel kadınlar) var. Oraya git, ıyş-ü işret eyle ki, lezâiz-i ‘âcile-i dünyeviyyeden müstefîd (istifâde etmiş) olursun.

Ve eğer o abdim senin ilkaât-ı mütevâliyeni (peş peşe gelen telkînlerini) peyderpey (sırayla) kabûl ve icrâ ederse, ona istediğin kadar ilkaâtta bulun! Zirâ o bu hâl içinde sana mutî’dir (itâatkârdır). Ben ise o abdimim hızlânı (yardımsız bırakma) ve nusreti (yardıma erişme) arasında onunla berâberim. Onun hakkında ilmim ile hüküm ederim. Yâ’nî sen abdimi mağlûb ederek onu helâke sevk ettiğin vakit, benim onun hakkındaki hükmüm, onun ezelde ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatine ve a’yân-ı sâbitesine göredir. Eğer ezelde lisân-ı istî’dâd ile şekâveti taleb etmiş ise şekâvetle hükm ederim; ve eğer saâdeti taleb etmiş ise, ona nusret edip onun yakasını senin elinden kurtararak saâdetine hükm eylerim. Ve ben Alîm-i Kâdir’im. Yâ’nî kudretim irâdeme tâbîdir; ve irâdem dahi ilmime tâbîdir; ve ilmim dahi ma’lûm olan a’yân-ı sâbite-i ibâda tâbîdir. V’Allâhü’l-Hâdî! 

-------------------

Âyet 40

اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ

~ ~ ~
İllâ ıbâdeke minhumul muhlasîn.

“İçlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç.”

-------------------

Bu âyetin îzâhını ve “muhlas” kelimesinin ma’nâsını Mesnevî-i Şerîf A.A.K. Şerhi, Cilt 3, Sayfa 366’dan alalım.

-------------------

“[M]uhlas”, nazlarından kendi vücûd-ı mevhûmu kalkmış ve sıfât-ı nefsâniyyesinden kurtulup, bu sıfât-ı nefsâniyye yerine sıfât-ı Hak kâim olmuş olan zevâta derler. Ve vücûd-ı mevhûm kalmayınca, artık şeytânın ve nefsin av mahalli kalmaz. Nitekim âyet-i kerîmede Hak Teâlâ hazretleri İblîs’in lisânından ihbâren buyurur: وَلَأَغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Hicr 15/39-40; Sâd, 38/82-83) yâni “Ya Rab, elbette ben onların hepsini azdırayım; onlardan senin muhlas kulların müstesnâdır!” Binâenaleyh, evvelce “muhlis” olan kimse, sa’y ve gayreti ve mücâhedesi ve Hakk’ın inâyeti ile kendi vücûd-ı mevhûmundan fânî olmak mertebesine vâsıl olduğu vakit, artık “muhlas” olur. Ve muhlas olanlar, vücûd-ı hakîkî-i Hak kal’asında ihtifâ ettiklerinden (kalesinde gizlendiklerinden), düşmanlar ona tasallut için yol bulamazlar. Ve düşmanların tasallutundan kurtulur ve emn-ü râhat makâmına gider. Ve o kal’a-i muazzamın şanına وَ مَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا (Al-i İmrân, 3/97) yâni “Ona dâhil olan kimse emîn olur” ấyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Ve böyle bir kimse artık vücûd-ı tabîî-i aslîden el kaldırıp,فى مقعد صدق عند مليك مقتدر (Kamer, 54/55) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, “Melîk-i muktedir olan Hak indinde mak’ad-ı sıdk”ta (doğruluk makamında) oturur.” Artık o makâmdan vücûd-ı tabîî-i aslîye rücû’ etmez; belki “bakâ-billâh” mertebesi olan vücûd-ı tabîî-i ârızîye rücû’ eder. Bu da irşâd-ı ibâdullâh içindir.

-------------------

Âyet 41

قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ

~ ~ ~
Kâle hâzâ sırâtun aleyye mustekîm.

Allâh, “İşte bu bana ulaştıran dosdoğru yoldur” dedi.

-------------------

Dikkat edilirse “sırâtun mustekîm” yâni “doğru yol” denmiyor; “sırâtun aleyye mustekîm” “Bana ulaştıran doğru yol” deniyor ki, Hakk’ın Zâtına ulaştıran yoldur, “sırâtullâh”tır. “Sırâtun mustekîm” yere paralel olan bir seyr’dir ve kişiyi ancak Mûseviyyet mertebesine yâni esmâ mertebesine ulaştırır. Oradan Zât’a ulaşmak için mi’râc yâni “sırâtullâh” seyri yapılması gerekir ki, bu aşağıdan yukarıya doğru helezon şeklinde olan bir seyr’dir. İşte bir önceki âyette “muhlasîn” olarak ifâde edilen kişiler bu ikinci seyri yapmış kimselerdir. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 42

اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ

~ ~ ~
İnne ıbâdî leyse leke aleyhim sultânun illâ menittebeake minel gâvîn.

“Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur”.

-------------------

“İbâdî” kelimesi “kullarım” ma’nâsındadır. 40’ıncı âyette “muhlasîn” olarak geçmiş ve îzâh edilmişti. 

29’uncu âyet-i kerîmede ifâde edildiği gibi, insâna cennette “Rûh-u Sultânî” üflenmiştir. Bu rûh, mahlûka dönük rûhların en kemâllisidir. Bu yönüyle insân tüm mahlûkattan üstündür. 

Kendisindeki sultân gücü faaliyete geçiren ve daha sonra fenâ ve bakâ makâmlarına ulaşabilenler, Hakk’ın has kullarıdır. Aslen melek yapılı ve halkiyyete bağlı bir kuvvet olan İblîs’in bu “ilâhi gücü” yenmesi mümkün değildir. 

İblîs ancak, kendisindeki sultân gücü faaliyete geçiremeyen, beşeriyyeti yönüyle yaşam süren, sûreten insâna benzeyen ama bâtınen İblîsiyyet ahlâkıyla yaşayan gaflet ehli kişilere tesîr edebilir. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 43

وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Ve inne cehenneme le mev’ıduhum ecmaîn.

Şüphesiz cehennem, onların hepsinin buluşacağı yerdir.

-------------------

Bu âyetin yorumunu 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması kitâbının 244 ve 245’inci sayfalarından alalım.

-------------------

Cehennem ehlinin cehenneme girmesi, İblîs’in dört yönden saldırmasıyla oluşmaktadır. Kim bu tehlikeyi ciddiye alır da dört tarafında bulunan, dört meleği daha çok kuvvetlendirirse bu tehlikeden onların yardımı ile kurtulabilir.

Eğer onlara yardım edip kuvvetlendiremezse, dört cihetin kapıları aralık kaldığından, İblîs oralardan içeriye sızıp nüfûz ederek, kişiyi kendi ahlâkıyla ahlâklandırır ve o kişi İblîs’in olmuş olur. Sûreta insân görüntüsünde; fakat bâtınen iblis ahlâkındadır. İşte bu tür hal ve ahlâk içerisinde olan insânlar, iblîslerle birlikte cehennemi dolduracaktır.

Ne hazîn bir sondur ki, kendisine meleklerin secde ettiği İblîs’in etmediği “insân”, İblîs’e tâbî’iyyeti ile ona secde etmiş hükmüne düşmüş olmaktadır. " İz- -T-B- "

-------------------

Âyet 44

لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟

Lehâ seb’atu ebvâb(ebvâbin), likulli bâbin minhum cuz’un maksûm.

~ ~ ~
Onun yedi kapısı vardır ve her kapıya onlardan bir grup ayrılmıştır.

-------------------

Âyet-i kerîmenin zâhir ma’nâsı şudur: İblîs’e tabî olanlar yedi cüz’e (gruba) ayrılmıştır ve her biri cehenneme farklı bir kapıdan girecektir. Müfessirler bu kapıların isimlerinin sırasıyla; cehennem, lezâ, hutame, saîr, sakar, cahîm ve hâviye olduğunu beyân etmiş ve bu bilgiyi hadîslere ve rivâyetlere dayandırmıştır. Cehennemin üst üste yedi tabaka mı olduğu, yoksa farklı giriş kapıları olan tek bir saha mı olduğu konusunda farklı görüşler vardır. 

Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsîrine göre; cehennemin birinci kapısı Allâh’ın varlığına ve birliğine îmân etmekle beraber büyük günâhları işleyenlere, ikinci kapısı Yahudilere, üçüncü kapısı Hıristiyanlara, dördüncü kapısı Sabiîlere, beşinci kapısı ateşe tapanlara, altıncı kapısı Allâh’a ortak koşanlara, yedinci kapısıysa münâfıklara âittir.

Enfüsî olarak bakıldığında, tasavvuf ehli, insândaki yedi organdan her birini (göz, kulak, ağız, el, ayak, karın ve üreme organı) günâha vâsıta olabilmeleri yönüyle cehennemin bir kapısı olarak nitelemiştir. Bunun gibi, nefs-i emmârenin yedi ahlâkından her biri (kibir, ucûb (kendini beğenme), buhl (cimrilik), şehvet, gazab (öfke), hased (kıskançlık) ve kin) cehennemin bir kapısıdır denmiştir. 

Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: “Yedi helâk edici şeyden sakının. Bunlar: Allâh’a şirk koşmak, sihir/büyü yapmak, haklı sebepler müstesnâ Allâh’ın öldürülmesini harâm kıldığı bir canı öldürmek, faiz yemek, yetim malını yemek, cihâd meydanından kaçmak ve namuslu kadınlara zinâ isnâd etmektir.” Ahmed Avni Konuk Mesnevî şerhinin 2’inci cildinin 444’üncü sayfasında, bu yedi helâk edici günahın her birinin, cehennemin yedi kapısından birine karşılık geldiğini ifâde etmiştir. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 45

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ

İnnel muttekîne fî cennâtin ve uyûn.

~ ~ ~
Şüphesiz Allâh’a karşı gelmekten sakınanlar, cennetler içinde ve pınarlar başındadır.

-------------------

“Muttekî”, takvâ sahibi demektir; saygı gösteren, sakınan ve çekinen ma’nâsındadır. 

“Takvâ”, “cennet” ve “uyûn” (pınar) kelimelerinin mertebelere göre farklı ifâde ve yaşantıları vardır:

Şerîat mertebesinde; takvâ, kulun Cenâb-ı Hakk’ın azâ-bından korkarak günâhlardan uzak durması ve şerîat âdâbına riâyet etmesidir. “Cennet”, şerîat ahkâmına riâyet ile nâil olunan huzûr-u kalb ve “uyûn”, mubâh dâiresinde nefsin meşrû lezzetleri tatmasıdır.

Tarîkat mertebesinde; takvâ, mubâhlardan dahi sakınarak nefsin hazlarını tamamen terk etmeye gayret göstermektir. Bu takvâ ile nefsin sıfatları zayıfladıkça, rûhânî sıfatlar kişide tecellî etmeye başlar. Bu mertebede “cennet”, Hakk muhabbetinden hâsıl olan mânevî zevk ve lezzettir. “Uyûn” ise aşk şarabının fışkırdığı ilâhî aşk çeşmeleridir.

Hakîkat mertebesinde; takvâ, Hakk’ın vücûdundan gayrı bir vücûd ispâtından kaçınmaktır. Burada “cennet”, tevhid yaşantısı, “uyûn” ise, vahdet deryasından fışkıran tecellîyât-ı ilâhiyyedir.

Mârifet mertebesinde; takvâ, cem’den fark’a döndükten sonra Ulûhiyyet ve Abdiyyet’in her ikisinin de hakkını vererek yaşamaya çalışmaktır. Bu mertebede “cennet”, bakâ-billâh makâmıdır (Hakk’la birlikte olmaktır). “Uyûn” ise, gönülde kaynayan ve leb-i deryâ hükmünde olan ehlûllahın dudaklarından çıkan irfân pınarlarıdır.

Özetle, hangi mertebede olursa olsun, muttakî zümresi Hakk’ın ihsânına mazhâr olup, kendi mertebesine göre “cennet” ve “uyûn” ile müşerref olmuştur. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 46

اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ

Udhulûhâ bi selâmin âminîn.

~ ~ ~
Onlara, “Girin oraya esenlikle, güven içinde” denilir.

-------------------

“Selâm” kelimesini oluşturan harflerin ebced sayı değerleri: س (sin) (60), ل (lam) (30), ا (elif) (1), م (mim) (40). Toplam: 60 + 30 + 1 + 40 = 131. Sağdan sola da soldan sağa da bakılsa (13)’tür. İnsân-ı kâmil’in ifâdesidir. Kendi içinde toplarsak 1 + 3 + 1 = 5; (5) hazret mertebesidir.

“Emîn” kelimesini oluşturan harflerin ebced sayı değerleri: أ (elif) (1), م (mim) (40), ن (nun) (50). Toplam: 1 + 40 + 50 = 91. Tersi (19)’dur. Yine insân-ı kâmil’in ifâdesidir. Kendi içinde toplarsak 1 + 9 = 10; (10) fenâ-fillâh’tır, ayrıca (0)’ı ayırırsak (1) Vâhid’dir. 

“Selâm” Allâh’ın ismidir. “Emîn” Hz. Resûlullâh’ın (s.a.v.) lâkabıdır. “Emîn”in (s.a.v.) ayak izlerini tâkip ederek “Dâr’us Selâm” kapısından geçip İslâm’a giren, Müslümân olan, yâni Hakk’a teslim olan kimse, nefsin arâzlarından kurtulup necât bulur, nihâyet selâmet mahalli olan Zât cennetine-Kâbe’ye girer ve Hakîkat-i Muhammedî ve Ulûhiyyet mahalli olan o sahada içteki ve dıştaki İblîs’lerin şerrinden emîn olarak yaşar. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 47

وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَاناً عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ

Ve neza’nâ mâ fî sudûrihim min gıllin ıhvânen alâ sururin mutekâbilîn.

~ ~ ~
Biz, onların kalplerindeki kini söküp attık. Artık onlar sedirler üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı otururlar.

-------------------

Zâtî olan bu âyetin zâhirî yorumu şudur: Cennette yalnızca Cemâl tecellîsi olacağından, oraya giren kişiler üzerlerindeki Celâlî vasıflardan arındırılmaktadır. Böylece, kin ve düşmanlık gibi vasıflar ortadan kalkmakta ve orada herkes kardeş olmaktadır. 

Bâtınî yorumu ise şudur: Kalplerinde bulunan, kesret anlayışından kaynaklanan kin ve gizli düşmanlıkları söküp attık, böylece orada “ihvân” “kardeş” yâni aynı hakîkatin iki farklı cüz’ü oldukları idrâki ile yaşamaya başladılar ve tevhîd cennetine girmiş oldular. Orada “surur” “taht” yâni makâm sâhibi oldular. “Mümîn mümînin aynasıdır” hükmüyle, karşılıklı oturup Hakk’ın tecellîlerini müşâhede ettiler.

Enfüsî yorumu da şudur: Kişinin gönlüne gelen ve daha evvel birbirine zıtmış gibi görünen esmâ tecellîlerinin aslında aynı kaynaktan geldiğinin, bunların birbirlerinin kardeşi ve yardımcısı olduğunun anlaşılması ile iç bünyedeki kavga ve huzursuzluklar biter. Böylece, kişinin gönlü cennet bahçelerinden bir bahçe olur. Gönlün bir başka ifâdesi de tahttır ve o tahtta esmâ-i ilâhiyyeler oturur. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 48

لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ

Lâ yemessuhum fîhâ nasabun ve mâ hum minhâ bi muhrecîn.

~ ~ ~
Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz, onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.

-------------------

(45)’inci âyetten (48)’inci âyete kadar olan ifâdelerin, enfüsî yönden bir mânevî seyri ta’rif ettiğini de düşünebiliriz. Şöyle ki; (45)’inci âyette şerîat mertebesi itibâriyle takvâlı bir İslâm yaşantısı süren kişi, (46)’ıncı âyette Hz. Resûlullâh’ın mânevî vârisi olan emîn bir mürşîd-i kâmil’in gözetiminde selîm bir yol (tarîkat) tutarak Hakk’a doğru seyr etmeye başlar, bu seyrin netîcesinde (47)’inci âyette fenâ-fillâh mertebesine ulaşarak izâfî benliğinden sıyrılıp kendindeki ilâhî benliğine kavuşur ve içteki birliği sağlar ve nihâyet bu okuduğumuz (48)’inci âyette ise sükûn hâline yâni bakâ-billâh’a ulaşır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 49

نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ

Nebbî’ ibâdî ennî enel gafûrur rahîm.

~ ~ ~
Ey Muhammed! Kullarıma, haber ver: Benim elbette çok bağışlayıcı, çok merhametli olduğumu...

-------------------

Bu bir müjde âyetdir. Cenâb-ı Hakk, Zât mertebesinden Risâlet mertebesine hitap etmekte, kendisinin “Gafûr” ve “Rahîm” olduğunu kullarına haber vermesini emretmektedir.

“Nebbi’” kelimesi “nebe’” kökünden gelir ve “haber vermek”, “bildirmek” ma’nâsınadır. 

“İbâdî”, “benim Zâtî kullarım”, “Zâtî tecellîme mazhâr olanlar” demektir. Kelimenin sonuna gelen Ye harfi “yakîn” in sembolüdür. İbn Arâbi Hz.’leri “el yakîn-i hüvel Hakk” yâni “yakîn Hakk’ın ta kendisidir” buyurmuştur. “Onlarda zuhûrda olan Benim,” demektir. “Yakîn” hakkında geniş îzâh sûrenin son ((99)’uncu) âyetinde gelecektir.

“Ennî ene”, “muhakkak ki Ben, Ben” demektir. “Ben” ifâdesinin iki defâ vurgulanması dikkat çekicidir. Bu “Ben”lerden ilki Zât-ı İlâhî’yi, ikincisi ise O’nun esmâ ve sıfât tecellîlerini ifâde etmektedir, diyebiliriz. İkinci “Ben”i ayrıca, Zâtî zuhûr mahalli olan İnsân-ı Kâmillere işâret olarak da düşünebiliriz.

“Gafûrur rahîm”. “Gafûr” ve “Rahîm”, Hakk’ın esmâ-i hüsnâsından ikisidir. “Gafûr”, “örten”, “gizleyen” veya “bağışlayan” ma’nâsındadır. “İstiğfar” kelimesi aynı kökten gelir. Bu esmâ, Kur’ân’da genellikle “Rahîm” esmâsıyla birlikte kullanılır. Bu, affediciliğin Hakk’ın rahmetinden kaynaklandığı şeklinde düşünülebilir.

“Gafûrur rahîm” ifâdesine enfüsî olarak da bakalım. Seyrin başındaki bir sâlik, günâhlarından tövbe ve istiğfar ederek “Gafûr” esmâsına sığınır. Seyrinin ortasında, izâfî benliğini ve kesret anlayışını “Gafûr” esmâsı ile örterek “fenâ”ya yâni ilâhi benliğine ulaşır. Ardından, “Rahîm” esmâsının tecellîsine mazhâr olup “bakâ”ya kavuşur, kesrette vahdeti müşâhede eder. Ve nihâyet Hakk’ın halîfesi olarak görev alıp, “Gafûr” ve “Rahîm” esmâlarıyla tahakkuk eder, âdeta onlara tercüman olur. Ayrıca, seyrinde yardımcı olduğu sâliklerin nefsânî sıfatlarını ve beşerî kusurlarını “Gafûr” esmâsı ile örter ve “Rahîm” esmâsının tecellîsiyle onların gönüllerine irfâniyyet tohumları ilkâ eder.

“Gafûrur rahîm” ifâdesini bir önceki âyetteki îzâhın devâ-mı olarak değerlendirirsek, şöyle bir yorum yapabiliriz: Kişi her ne kadar bakâ-billâh mertebesinde de olsa, üzerinde cismânî beden yükü olduğu müddetçe aralıksız olarak Zâtî tecellî hâliyle yaşayamaz, bu beden bu yükü kaldırmaz. “Hakka’l-yakîn” olarak da ifâde edilen bu yaşantı zaman zaman olur, içine girilir ve çıkılır, devamlı olmaz. İşte Cenâb-ı Hakk bu husûsta kulunu tesellî ediyor, temîn ve teskîn ediyor, zaman zaman dünyâ hayâtındaki vazîfelerini yerine getirmek için dünyâya dönmekten ötürü mes’ûl olmadığını kendisine bildiriyor. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 50

وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ

Ve enne azâbî huvel azâbul elîm.

~ ~ ~
azâbımın da elem dolu azap olduğunu haber ver.

-------------------

Bu âyet de bir önceki gibi Zâtî’dir ve onun devâmıdır.

Bir önceki âyette Cenâb-ı Hakk’ın günâhları örütücü ve affedici olduğu beyân edilmişti, ancak kul günâhında ısrâr ederse bu sefer Hakk’ın Adl esmâsı zuhûr eder, cezâsı neyse verir. Günâhları örtüp rahmet etmek, Hakk’ın Cemâl tecellîsidir. Ve cezalandırıp azâb etmek O’nun Celâl tecellîsidir. Ancak, hakîkatte Celâl’in ardında bile bir rahmet vardır, çünkü akıl sâhibi kulları azâbla korkutmak onları hatada ısrâr etmekten alıkoyar ve şeytânın onları Allâh’ın rahmetiyle aldatmasına engel olur. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 51

وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ

Ve nebbi’hum an dayfi ibrâhîm.

~ ~ ~
Onlara İbrahim’in misafirlerinden de haber ver.

-------------------

Hicr sûresi 51-77, Zâriyat sûresi 24-37 ve Hud sûresi 69-83 âyetlerinde, İbrâhim (a.s.)’a gelen misâfirlerin kıssası anlatılmıştır. Okuduğumuz âyetin yorumuna geçmeden evvel kıssayı özetleyelim: 

Birgün İbrâhîm (a.s.)’ın evine daha evvel tanımadığı bazı misâfirler gelmiştir. İbrâhîm (a.s.) misâfirler için bir ziyâfet hazırlamış lâkin onlar yemeğe el uzatmamıştır. Misâfirlerin garip hâlleri İbrâhim (a.s.)’ı ve zevcesini korkutmuştur. Bunu fark eden misâfirler, korkmamalarını, kendilerine âlim bir oğul müjdelemek için geldiklerini bildirmiştir. Bu haber yaşları epey ilerlemiş olan İbrâhim (a.s.) ve zevcesi Sâre vâlidemizi hem sevindirmiş hem de şaşırtmıştır. Kıssanın devâmında, gelen misâfirler, önce İbrâhim (a.s.)’a sonra da Lût (a.s.)’a, ziyâretlerinin asıl sebebinin azgınlıkta ileri gitmiş olan Lût kavmini helâk etmek olduğunu haber vermişlerdir.

Özetlersek, Zât-ı İlâhî’nin yollamış olduğu misâfirler, İbrâhîm (a.s.) ve âilesine cemâlî yönden, Lût kavmine ise celâli yönden tecellîler getirmiştir. Hicr Sûresi’nin genelinde karşımıza çıkan ehl-i îmânın ödüllendirileceği ve ehl-i küfrün ise cezâlandırılacağı teması bu kıssada da gözlemlenmektedir. 

Bu özet başlangıcın ardından, 51’inci âyette geçen kelimeleri tahkîk edelim: 

“Nebbi’hum” kelimesi, Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine iletilen bir emirdir ki, “onlara haber ver” ma’nâsındadır. Bu emir ile Cenâb-ı Hakk, Efendimiz’e (s.a.v.) İbrâhîm (a.s.)’ın başından geçen olayı ümmetine tebliğ etmesini buyurmuştur. Bu olayın zâhirî ve bâtınî îzâhları aşağıda gelecektir.

“Dayfi ibrâhîm” kelimesi lügatte “misâfir” ma’nâsındadır ve tekildir, fakat isim-şümûl kâidesi (kapsayıcılık ilkesi) gere-ği çoğul anlamını da içerir. Sonuna gelen “yâ” zamiri “benim” anlamındadır. Dolayısıyla, “dayfi” “benim misâfirim” demek olur. 

Müfessirler, genellikle “dayfi ibrâhîm” terkibini “İbrâhîm ‘in misâfirleri” olarak tefsîr etmişlerdir. Fakat bize göre “İbrâ-hîm’e gelen Benim misâfirlerim”, yâni “Zât tarafından İbrâ-hîm’e gönderilen elçiler” ma’nâsı daha uygundur. Zâriyat sûresindeki “dayfi mukremîn” “mükerrem misâfirlerimiz” ve Hûd sûresindeki “resûlunâ” “Bizim resûllerimiz” tabirleri de bu ma’nâyı te’yîd eder. 

Müfessirler, İbrâhîm (a.s.)’ın evine gelen misâfirlerin beşer sûretine bürünmüş melekler olduğu husûsunda hemfikirdir. Âyetlere ve hâdiselerin akışına zâhiren bakıldığında bu yorum yerindedir.

Melekler, rûhânî olduklarından, âlem-i şehâdette aslî sûretleri üzere gözle görülmezler. Ancak, âlem-i hayâlde muhtelif sûretlere bürünebilir ve bu şekilde i’tikâd sahibi bazı kimseler tarafından müşâhede edilebilirler.

Âyet-i kerîmeyi enfüsî yönden te’vîl edersek:

İbrâhîm (a.s.)’dan murâd, Hakk yolunda seyr-ü sülûk eden bir sâlik-i sâdık’tır. Evden murâd ise o sâlikin gönül evidir. O sâlikin gönül evi ilâhî tecellîlere açılmış, misâfir kabul edecek hâle gelmiştir. Gelen misâfirlerden kasıt, esmâ mertebesinden sâlikin gönlüne gelen ilâhî tecellîlerdir ki bunlara misâfir-i gaybî de denir.

Misâfir kelimesinin enfüsî yönden bir başka ma’nâsı da “ve nefahtü fîhi min rûhî” “ona ruhumdan üfledim” (Hicr 15/29, Sâd 38/72) sırrınca bize hayât bahşeden ve misâfir-i dâimî olan Hakk Teâlâ hazretlerinin ta kendisidir. “ve Allâhu ya’lemu mâ fî kulûbikum” “Allâh kalplerinizde olanı bilir” (Ahzâb 33/51) âyet-i kerîmesi de bu hakîkate işâret eder. Nitekim bir kudsî hadîste “Ne yere ne de göğe sığamadım, lâkin mü’min kulumun gönlüne sığdım” buyrulmuştur. 

Zâriyat sûresinin 25’inci âyet-i kerîmesinde, İbrâhîm (a.s.)’ın misâfirlere “kavmin munkerûn” (yabancı, tanınmayan, bilinmeyen kimseler) şeklinde hitap ettiği zikrolunur. Bu ifâdenin zâhiren ma’nâsı, İbrâhîm (a.s.)’ın onları daha evvel hiç görmemiş olması ve tanımamasıdır. Bâtınen ise, İbrâhîm (a.s.)’ın şahsında temsîl olunan sâlikin kendisine gelen ilâhî tecellîlere alışık olmadığı, bunların kendisi açısından yeni bir zuhûr ve başlangıç olduğudur. Bunlar, seyr-ü sülûkta ef’âl âleminden esmâ âlemine, diğer yönden şerîat mertebesinden tarîkat mertebesine geçiş merhaleleridir. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 52

اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ اِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ

İz dehalû aleyhi fe kâlû selâmâ, kâle innâ minkum vecilû.

~ ~ ~
Hani misafirler İbrahim’in yanına girmiş ve “Selam” demişlerdi. O da, “Gerçekten biz sizden korkuyoruz” demişti.

-------------------

“İz dehalû aleyhi” ifâdesi zâhiren “İbrâhim’in yanına (evine) girdikleri zaman” anlamındadır. Bâtınen ise “onun üzerine dâhil oldukları (tecellî ettikleri) zaman” ma’nâsına gelir. Her iki ma’nâ da kendi mertebelerinde geçerlidir.

“Fe kâlû selâmâ” Misâfirler İbrâhîm (a.s.)’ın huzûruna girerken “Selâm” dediler. Mü’mînler için bir mahalle girerken selâm vermek sünnet, selâmı almak ise farzdır. “Selâm” lafzı hem bir dûadır hem de yabancı birinin evine girerken söylenmesi “benden emîn olabilirsin” anlamına gelir.

Enfüsî yönden, “Selâm” ifâdesi, sâlikin kalbine nâzil olan ilâhî tecellîlerin “selâmet müjdesi”dir. Bu tecellîler, sâlike “Biz sana Hakk’tan geliyoruz ve selâmet getiriyoruz, bizden korkma, bizi kabul et ve bizden emîn ol” demektedirler.

Not: Esmâ-i ilâhiyyeden olan “Selâm” kelimesi İbrâhîm (a.s.)’ın hayâtında mühim bir yer işgâl eder. Bu konuda geniş mâlumat Terzi Baba’nın (6) Peygamber (3) Hz. İbrâhim Halilûllâh (a.s.) isimli kitâbından alınabilir. 

İşte bu sebeple salâtların sonunda şöyle söylenir: 

“Allâhümme ente’sselâm ve minke’sselâm tebârek-te yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm” yâni “Allâh’ım sen Selâmsın. Selâm da ancak Sen’den gelir. Ey celâl ve ikrâm sâhibi! Sen mübâreksin.” 

“Selâm” enfüsî cihetten, “kendinde olmak” demektir ve bu yönüyle hakîkî insânın yâni İnsân-ı Kâmil’in rumûzudur. Bir kişide Hakk’ın “Selâm” esmâsı tecellî ettiğinde, beşerî benliğinden uzaklaşır, Hakk’ın varlığıyla hakîkî selâmetine vâsıl olur, etrafına da huzûr ve selâmet kaynağı olur. Bu oluşum, salât ibâdetinin Zât mertebesi olan tahiyyât bölümünde temsîl bulur. Tahiyyâtta “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü” sözü ile Hakk’ın kuluna bahş ettiği Selâm, salâtın sonunda sağa ve sola verilen selâm ve “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” sözleri ile hiçbir ayrım olmadan tüm halka dağıtılır. Bu hakîkatler Terzi Baba’nın 5-Salât isimli kitâbında geniş olarak ele alınmıştır.

“Selâm” bâtınen, Rahmet-i Rahmâniyyenin Ahadiyyet’ten gelen tecellî-i ilâhiyyeler ile âlemlerin her bir noktasına selâ-metle akmasıdır. " İz- -T-B- "

“kâle innâ minkum vecilû” “biz sizden korkuyoruz” Diğer sûre-i şerîflerde anlatıldığına göre, İbrâhîm (a.s.) gelen misafirlere semiz bir kızarmış buzağı getirdi. Et yemeği yemeklerin en değerlisi olduğundan, ikrâm edilmesi misafirlere gösterilen hürmetin işâretidir. Ancak, misafirler bu yemeği yemedi. Bunun üzerine İbrâhîm (a.s.) onların hallerinde bir acâyiplik olduğunu anlayarak korkuya kapıldı ve “gerçekten biz sizden korkuyoruz” dedi.

Konuya zâhiren, tarihî bir hâdise olarak bakıldığında ilâ-ve edilecek pek bir şey yoktur. Melekler nûrânî varlıklar olduklarından, kendilerine sunulan cismânî gıdâyı yememişlerdir. Melekleri görmek bilinmedik, alışılmadık bir hâl olduğundan, korkuya sebep olmuştur.

Aynı sahneyi enfüsî olarak yorumlarsak, İbrâhîm’in yâni sâlikin buzağıyı kesmesi, nefsinin levvâmelik yönünden bazı ahlâklarını Hakk yolunda fedâ ve terk etmesidir. Kızartması ise bunları riyâzat ve mücâhede ateşinde pişirmesidir. Pişirdiği yemeği ikrâm etmesi, bir yönüyle yaptığı güzel ameller ve zikirlerle kendindeki esmâ-i ilâhiyye’leri güçlendirmesi ve Hakk yolunda mertebe kat etmesidir.

Sâlikin “kurbanlık dana” sûretinde kendilerine sunduğu ameller, latîf olan Hakk’ın resûlleri tarafından “yenmez”. Nitekim, Hacc Sûresi 22/37 âyetinde meâlen buyrulur: “Onların (kestiğiniz kurbanların) ne etleri ne de kanları Allâh’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır.” Ancak, sâlikin ikrâmı yâni amelleri boşa gitmiş de olmaz. Samimî olarak yaptığı zikirler ve işlediği sâlih ameller netîcesinde Hakk’tan ona “Selâm” tecellîleri gelir.

Âyet-i kerîmede “ben korkuyorum” yerine “biz korkuyoruz” demesi, “ben ve zevcem korkuyoruz” anlamındadır, zîrâ Zâriyat sûresi 51/29 âyet-i kerîmesinden zevcesinin de orada hâzır olduğu ve konuşmaları dinlediği açık olarak anlaşılmaktadır. Enfüsî yönden, kişinin zevcesi nefsidir. Nefs faaliyet sahası olduğundan, sâlike gelen tecellîler o sahada faaliyet bulur. Kendilerine müjdelenen veled-i kalbî olan gönül evlâdını da doğuracak olan odur.

“Vecilûn” kelimesi lügatte sıradan bir korkuyu değil, azamet ve celâl karşısında duyulan derin bir haşyeti ifâde eder. Enfüsî yönden yorumlarsak, sâlikin kendisine gelen tecellîlere alışık olmaması sebebiyle duyduğu âcizlik ve hayranlık hâlidir. Bu hâl, “havf ve recâ” “korku ve ümit” arasında bulunma hâlidir. Nefs-i levvâme mertebesinin yaşantısıdır. Şerîat mertebesidir. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 53

قَالُوا لَا تَوْجَلْ اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ

Kâlû lâ tevcel innâ nubeşşiruke bi gulâmin alîm.

~ ~ ~
Onlar, “Korkma, biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz” dediler.

-------------------

“Beşîr” “müjdeleyici” ve “nezîr” “uyarıcı” Hakk’ın resûl-lerinin vasıflarındandır. Bunlar aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm’in de vasıflarındandır (Fussilet 41/4). Beşîr genelde cemâli yönden, nezîr ise celâlî yönden haber vermek olarak anlaşılır. Ancak, Nisâ Sûresi 4/138 âyetinde beşîr kelimesi fiil hâliyle azâbı müjdelemek anlamında yâni celâlî bir oluşumu bildirme şeklinde de geçer: “Beşşiril munâfikîne bi enne lehum azâ-ben elîmâ” “Müjdele münâfıklara ki onlara elîm bir azâb var.” Okuduğumuz âyet-i kerîmede İbrâhîm (a.s.) ve eşine cemâlî yönden sevindirici bir haber, bir müjde verilmektedir. 

Enfüsî yönden bakarsak: Sâlik, zikirler ve sâlih amellerle nefsinin kötü ahlâklarından temizlendikçe kalbinde îmân nûru parlamaya ve ilâhî hakîkatler onda “Âlim” esmâsı yönüyle tecellî etmeye başlar. Tasavvuf büyükleri bu oluşumu “veled-i kalbî” veya “veled-i mânevî”nin doğumu olarak ifâde etmiştir. 

Tıpkı çocuğun ana rahminde cismânî olarak doğması gibi, veled-i kalb de salikin bâtınında, kalbin “rahîm”inde doğar. O, çocuk gibi saf, mâsum ve nefsânî kirlerden arınmıştır. Çocuk nasıl zaman içerisinde büyür, olgunlaşır ve gelişirse, veled-i kalb de öyledir, ancak büyümesi için ibâdet, zikir ve tefekkür ile beslenmesi gerekir. 

Hud sûresi 11/71 âyetinde bu olayın devâmı şöyle geçmektedir: 

“Vemreetuhu kâimetun fe dahıket fe beşşernâhâ bi ishâka ve min verâi ishâka ya’kûb” “İbrâhîm’in zevcesi de ayakta dinliyordu ve bunu duyunca güldü. Ona İshâk’ı müjdeledik, İshâk’ın arkasından da Yakûb’u.” Görüldüğü gibi burada müjdelenen çocuk İshâk (a.s.)’dır. İshâk, İbranice’de “O gülüyor” anlamına gelir. Ebced değeri (170) olup, Kur’ân’da (17) defâ zikredilir. Her iki sayının da rakamlarının toplamı (1+7=8)’dir ki İbrâhîmiyet mertebesinin sayısal değeridir. İshâk (a.s.)’ın hem cismen hem de mânen oraya bağlı olduğuna işâret eder. Kur’ân-ı Kerîm’de İshâk (a.s.)’ın İbrâhîm (a.s.)’a ilâhî bir bağış olduğu (En’âm 6/84; İbrâhîm 14/39; Meryem 19/49; Enbiyâ 21/72; Ankebût 29/27), sâlihlerden olduğu (Enbiyâ 21/72) ve mübârek kılındığı (Sâffât 37/113) ifâde edilir İshâk (a.s.)’ın ardından Yâkûb (a.s.)’ın geleceği de müjdelenmiştir. Yâkûb, İbrânice’de “topuk tutan” ya da “yerine geçen” anlamındadır. İkiz kardeşi Esav’ın topuğunu tutarak dünyâya geldiği ve onun ilk oğul olma hakkını aldığı için böyle anıldığı rivâyet edilmektedir. Yâkûb kelimesinin ebced değeri (188)’dir. Rakamlarını toplarsak (1+8+8=17) edir ki İshâk (a.s.)’a ve o kanaldan da İbrâhîmiyet mertebesine bağlı olduğunun tasdîkidir. (188)’in içinde iki adet (8) vardır, (17)’nin rakamlarının toplanması ile üçüncü (8) elde edilir. Bu, Yâkûb (a.s.)’ın İbrâhîm ve İshâk (a.s.) ile birlikte Benî İsrâil’in üç büyük atasından üçüncüsü olduğunun işâretidir. Bu üç peygamberin isimleri birlikte ve sırasıyla Kur’ân’da (8) yerde zikredilmektedir (En’âm 6/84; Hûd 11/71; Yûsuf 12/6, 38; Meryem 19/49; Enbiyâ 21/72; Ankebût 29/27; Sâffât 37/113; Sâd 38/45). " T.O.C.C." Yâkûb (a.s.)’a dâir ilâve bazı bilgileri Terzi Baba’nın 22-Yûsuf Sûresi isimli kitâbının 5 ve 6’ıncı sayfalarından özet olarak buraya aktaralım.

-------------------

Yâkûb (a.s.)’ın lâkabı İsrâil’dir. “İsr” “gece yürüyen” demektir. Zâhiren bu isim Yâkûb (a.s.)’ın kardeşi Esav’ın hışmından kaçarken hem görünmemek hem de sıcaktan korunmak amacıyla gece yolculuk yapmasını ifâde etmektedir. İbrâni dilinde “İsr” kelimesinin diğer bir ma’nâsı da “abdullâh” ve “saffetullâh”tır. İki ma’nâyı birleştirince “İsr”, “Allâh’ın gece yürüyen saf ve temiz kulu” olur. 

Zâhiren, Yâkûb (a.s.)’ın soyundan gelenleri “Benî İsrâil” denir. Bâtınen ise, geceleri kalkıp zikirlerle, dûalarla ve ibâdetlerle Hakk’a “yürüyen”, Allâh-ı Teâlâ’nın ef’âl, esmâ ve sıfât mertebelerinden kullarıdır. Bu kimselerin Hakk’a doğru olan yürüyüşleri yere paralel, “sırât-ı müstakîm” üzere olan düz bir seyrdir.

Bir de Hakk tarafından “yürütülen” Hakîkat-i Muhammedî mensûbu kulları vardır ki onların lâkabı “Esrâ”dır. Onların seyri yere paralel değil, yerden göğe doğru, helezon şeklinde olan “sırâtullâh” mi’râc seyridir.

“İsr” ve “Esrâ” arasında büyük fark vardır, biri dervişliğin başlangıcı, diğeri ise netîcesidir. Birinde kul kendi çabası ile yürür, diğerinde ise lûtf-u ilâhî olarak Hakk kulunu kendi yürütür. Yâni kulu ile birlikte âlemlerini seyretmek için kendi yürür.

-------------------

Bu konunun daha geniş îzâhını almak isteyenler Terzi Baba’nın 6-Mübarek Geceler ve Bayramlar, 12-Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi, 22-Yûsuf Sûresi, 37-Necm Sûresi (53) ve 38-İsrâ Sûresi isimli kitaplarını inceleyebilir. 

Özetlersek, âyet-i kerîmede Yâkûb (a.s.)’ın doğacağının müjdelenmesi, gerçek dervişlik yaşantısının ve tarîkat mertebesinin başlayacağının müjdelenmesidir. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 54

قَالَ اَبَشَّرْتُمُون۪ي عَلٰٓى اَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ

Kâle e beşşertumûnî alâ en messeniyel kiberu fe bime tubeşşirûn.

İbrahim, “Bana yaşlılık gelip çatmış iken beni mi müjdeliyorsunuz? Bana neyi müjdeliyorsunuz?” dedi.

-------------------

İbrâhîm (a.s.), kendisinin (ve zevcesinin) ileri yaşlarda olması sebebiyle zâhiren pek mümkün gibi görünmeyen bu doğumun ne şekilde gerçekleşeceğini merak etmiş ve bu işe şaşırdığını, mâhiyetini merak ettiğini ifâde etmiştir.

Bu âyet ehlullâhın “hayret makâmı” olarak belirttiği hâli hatırlatmaktadır. Bu, ilâhî kudretin azamet ve heybeti karşısında kulun şaşkına dönüp hayrân olma hâlidir. Bu makâmda beşerî akıl yâni akl-ı cüz âciz kalır. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 55

قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِط۪ينَ

Kâlû beşşernâke bil hakkı fe lâ tekun minel kânıtîn.

“Biz sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizlerden olma” dediler.

-------------------

Misâfirler “biz seni Hakk ile müjdeliyoruz” cevâbını verdi-ler. Bunun bir ma’nâsı “bu sana müjdelediğimiz, Hakk’tan sana gelen ilâhî bir tecellîdir, bâtıl değildir, şüphe etme, ümitsizliğe kapılma”dır. Diğer ma’nâsı ise “biz sana Hakk’a ve hakîkate kavuşmayı (kişiyi Zât’a götürecek sistemi yeryüzüne getirecek bir sülâleyi) müjdeliyoruz”dur.

Ulü’l-Azm peygamberlerden olan İbrâhîm (a.s.)’ın kâmil bir îmân sâhibi ve kendi mertebesi itibâri ile yakîn ilmine sâhip bir kul olarak, ilm-i ilâhîden ve kudret-i ezelliyye’den şüpheye düşmesi ona yakıştırılabilecek bir hâl değildir. Bu ancak, yolun başlarında “havf ve recâ” üzere yaşamakta olan bir sâlikin hâli olabilir. 

İbrâhîm (a.s.), zâhirde pek mümkün görünmeyen bu müjdenin nasıl tahakkuk edeceğini bilememiş ve merak etmiştir. Nitekim Bakara 2/260 âyetinde İbrâhîm (a.s.) hakkında benzer bir hâdise anlatılır; meâlen: “Hani İbrahim, ‘Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster’ demişti. ‘İnanmıyor musun?’ buyurmuştu. O da ‘Evet, fakat kalbimin tatmîn olması için’ dedi. ‘Öyleyse dört kuş tut, onları kendine alıştır, sonra her bir parçasını bir dağın üzerine koy. Sonra onları çağır; koşarak sana gelecekler. Bil ki Allâh mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir’ dedi.” " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 56

قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّه۪ٓ اِلَّا الضَّٓالُّونَ

Kâle ve men yaknetu min rahmeti rabbihî illad dâllûn.

Dedi ki: “Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?”

-------------------

İbrâhîm (a.s.)’ın misâfirlere verdiği cevap yukarıdaki yorumumuzu tasdîk etmektedir: “Ben ümitsizliğe kapılmadım, çünkü Rabbimin rahmetinden ancak dalâlete düşenler yâni İblîs’in tesîri altında olup da zulmette kaldığı için hakîkati göremeyenler ümit keser. Sadece verdiğiniz haber bana acâyip geldi ve şaşırdım.” İbrâhîm (a.s), Nemrûd tarafından ateşe atılmaya mah-kûm edildiğinde dahi Hakk’a olan tevekkülünü ve Hakk’ın kendisine rahmet edeceğine olan inancını muhâfaza etmiştir. Rivâyete göre İbrâhîm (a.s.) tam ateşe atılacakken Cebrâil (a.s.) gelip kendisine yardım teklîf etmiş, ancak o “Allâh bana yeter, One güzel vekildir” diyerek bu teklîfi reddetmiş, böylece Hakk’a olan mutlak teslîmiyetini ve güvenini izhâr etmiştir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk “Ey ateş! İbrâhîm'e karşı serin ve selâmet ol!” buyurarak İbrâhîm (a.s.)’ı kurtarmıştır. Bu hâdise, İbrâhîm (a.s.)’ın “Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit keser?” sözünün amelî bir tezâhürüdür. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 57

قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ

Kâle fe mâ hatbukum eyyuhel murselûn.

İbrahim, “Ey Elçiler! Göreviniz nedir?” dedi.

-------------------

Buraya kadar anlatılan hâdiselerin netîcesinde İbrâhîm (a.s.) misâfirlerin Hakk’ın resûlleri olduğunu idrâk etti ve geliş sebeplerinin yalnızca kendisine bir oğul müjdelemek olmadığını sezdi. Ve onlara ne için, hangi görevle geldiklerini sordu. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 58

قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ

Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîn.

Şöyle dediler: “Şüphesiz biz suçlu bir millete gönderildik.

-------------------

-------------------

Âyet 59

اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

İllâ âle lût, innâ le muneccûhum ecma’în.

Ancak, Lut ailesi başka; biz onların hepsini kesinlikle kurtaracağız.

-------------------

## Helâk olan kavimlerle ilgili genel îzâh

49 ve 50’inci âyetlerde Allâh’ın (c.c.) rahmetinin geniş olduğunu ve günâhları çokça bağışladığını, ancak kulları günâhta ve azgınlıkta ısrâr ederse, onlara dünyâda ve âhirette azâb edeceğini görmüştük. 

Hicr Sûresi’nin 58-84’üncü âyetleri, haddi aşmak sûreti ile Cenâb-ı Hakk’ın gazâbına uğramış olan geçmiş kavimlerin kıssalarını bizlere anlatmaktadır. 

Bu âyetlerde zâhiren tarihî ibretlik bazı hâdiseler bizlere aktarılmaktadır. Ancak, tüm bu yaşananların enfüsî yönden bizlerde de karşılıkları bulunmaktadır. Günâhta ve azgınlıkta ileri gitmiş kavimlerin helâk edilmesinin enfüsteki karşılığı beşeriyyet ahlâklarımızın, üzerimizdeki nefs-i emmâre ahlâklarının ortadan kaldırılmasıdır. " T.O.C.C." Terzi Baba 44-A’râf Sûresi isimli kitâbında bu husûsa vurgu yapmıştır; özetleyerek buraya aktaralım.

-------------------

Kur’ân-ı Kerîm’i anlatılan kıssaları yalnızca “geçmiştekilerin hikâyeleri” şeklinde değerlendirmek yerine, o kıssalarda geçen kişilerin ve olayların bizlerdeki karşılıklarını bulmaya çalışmak bizlere Hakk yolunda çok şeyler kazandıracaktır. Nemrûd ve Firavûn gibi kişiler ya da Lût, Ad ve Semûd gibi kavimler bizlerde enfüsî ma’nâda nelere karşılık geliyor, bunları tespît edip onlardan temizlenmeden, kendi hakîkatimizi bilememiz mümkün olamayacaktır. 

Eğer Kur’ân-ı Kerîm’de bahsi geçen bu kişi ve kavimlerin üzerindeki ahlâklar bizlerde de (nefsimizde) olmasaydı, bizler insân olmaz, ancak “melek” olabilirdik. Diğer taraftan, nefsimizdeki bu ahlâkları akıl ile kontrol etmeden ve gerektiğinde durdurmadan, nasıl geldiyse o şekilde zuhûra çıkarsaydık, o zaman da salt içgüdüleriyle yaşayan birer “hayvan” olurduk. Oysa biz ne “melek” ne de “hayvân”ız. Bunların ikisi de bizde mevcûttur. Bu ma’nâyı ifâde etmek için İbn Arâbî Hz.’leri, “gerçek hayvânlık mertebesine inmedikçe insânlık mertebesine yükselmek mümkün değildir” buyurmuştur. Yâni, “Hayy” esmâsının hakîkatini idrâk etmedikçe “Selâm” esmâsının hakîkatine ulaşmak mümkün değildir. 

Halk ediliş hakîkatimizi idrâk edebilmemiz için evvelâ bu varlıkları kendi içimizde tespît etmemiz ve “kader-i muallâk” içerisinde akıl ile irâdenin kontrolü altına almamız gerekmektedir. Aşağıda bahsedeceğimiz kavimler bunu yapmayıp hayvâni vasıflarla vasıflandıkları için helâk oldular ve insânlıklarına ulaşamadılar. " İz- -T-B- "

## Lut kavmi hakkında genel bilgiler

58-77’inci âyetler Lût kavmi hakkındadır. Lût kavminin başına gelenler farklı yönlerden şu sûre ve âyetlerde ele alınmaktadır: Hûd 11/77-83, A’râf 7/80-84, Şu’arâ 26/160-175, Neml 27/54-58, Ankebût 29/28-35, Sâffât 37/133-138, Kamer 54/33-39.

Şimdi, Türkiye Diyânet Vaıfı İslâm Ansiklopedisi’nden, Lût (a.s.) ve kavmi hakkında bazı bilgileri buraya aktaralım.

-------------------

Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi yedi yerde ismen zikredilen Lût’un İbrâhim’in tebliğini kabul ettiği (Ankebût 29/26), onunla birlikte bereketli ülkeye ulaştırıldığı (Enbiyâ 21/71), peygamberlerden olduğu (Sâffât 37/133), diğer peygamberler gibi âlemlere üstün kılındığı (En’âm 6/86), ona hüküm ve ilim verildiği, sâlihlerden olduğu ve ilâhî rahmete kabul edildiği (Enbiyâ 21/74-75) bildirilmektedir.

T.O.C.C. Not: Lût (a.s.) Hz. İbrâhîm’in kardeşi Hârân’ın oğlu-dur. Lût (a.s.), İbrâhîm (a.s.) ile birlikte Harran’dan Filistin’e göç etti. Burada kıtlık baş gösterince Lût ve İbrâhîm (a.s.) beraberce Mısır’a gittiler. Bir süre sonra Mısır kralının verdiği mal ve sürüleri yanlarına alarak birlikte tekrar Filistin’e döndüler. 

Lût, amcası İbrâhim’in çobanlarıyla kendi çobanları arasında çıkan bir anlaşmazlık üzerine ve mümbit toprakları tercih ettiği için değil peygamber olarak görevlendirilip gönderildiği için (Sâffât 37/133) Sodom’a gitmiştir. Kavmine Allâh’a karşı gelmekten sakınmalarını, kendisine itâat etmelerini, kadınlar yerine erkeklerle beraber olmalarının büyük ahlâksızlık ve günâh olduğunu bildirmiş, bundan vazgeçmelerini istemiştir. Kavmi ise işlerine karışmaya devam ettiği takdirde sürgün edileceğini söylediği gibi, “Eğer doğru söylüyorsan bizi tehdit ettiğin azabı getir” diye kendisine meydan okumuştur. Bunun üzerine Lût onların yaptıklarının vebalinden kendini kurtarması için Allâh’a dua etmiştir (A’râf 7/80-81; Şuarâ 26/160-166; Neml 27/54-55; Ankebût 29/28-30). 

Lût’un dûasını kabul eden Allâh (c.c.) ahlâksız kavmi helâk etmek üzere Cebrâil, Mîkâil ve İsrâfil oldukları nakledilen üç meleği görevlendirir (Fîrûzâbâdî, VI, 56). Melekler genç ve yakışıklı birer erkek sûretinde önce Hz. İbrâhim’e gelip İshak’ın doğumunu müjdelerler, ayrıca Lût kavmini helâk etmek üzere geldiklerini haber verirler (Hûd 11/69-70; Hicr 15/57-58; Ankebût 29/31). İbrâhim, Lût’un onlarla beraber yaşadığını hatırlatarak helâkin biraz tehiri ve inananların kurtulması konusundaki temennilerini Allâh’ın elçilerine tekrarlar (Hûd 11/74) … Bunun üzerine melekler azap emrinin geldiğini, fakat Lût’un ve ailesinin kurtulacağını bildirirler (Hûd 11/76; Ankebût 29/31-32).

Melekler Lût’un yaşadığı yere gelince Lût daha önce hiç görmediği bu yabancıları evinde misafir eder. Bir taraftan da kavminin yapacağı kötülüğü düşünerek içi daralır (Hûd 11/77). Misafirlerden haberdar olan halk toplanıp evi kuşatır ve misafirlerin kendilerine teslim edilmesini ister. Lût kendisini misafirlerin yanında rezil etmemelerini, isterlerse kızlarıyla evlenebileceklerini, ancak misafir-lerden vazgeçmelerini söyler. Fakat onlar Lût’a, başkalarının işine karışmaktan ve yabancıları evine almaktan kendisini menettiklerini hatırlatarak isteklerinde ısrâr ederler. Lût, “Keşke size karşı koyacak gücüm olsaydı” diyerek sıkıntısını dile getirir (Hûd 11/77-80; Hicr 15/67-71). Bunun üzerine melekler Allâh’ın elçileri olduklarını, kavminin kendisine ve ailesine zarar veremeyeceğini, geceleyin şehri terketmesini, sabaha yakın azabın geleceğini, karısı dahil kavminin helâk edileceğini bildirirler (Hûd 11/81). Öte yandan dışarıda evi kuşatan ve içeri girmeye uğraşan halkın gözlerini kör ederek (Kamer 54/37) onları evin çevresinden uzaklaştırırlar.

Lût ve ailesi şehirden çıkar, sabaha karşı da şehrin altı üstüne getirilir, üzerlerine balçıktan pişirilmiş, kat kat taşlar yağdırılır ve Lût’un kavmi karısıyla birlikte helâk edilir (A’râf 7/83-84; Hûd 11/81-83; Hicr 15/65, 73-74; Kamer 54/37-39; Tahrîm 66/10).

Lût’un ısrârla misafirleri isteyen kavmine kızlarıyla evlenmelerini teklif etmesi, onların cinsî sapıklığı bırakarak kavminin kızlarıyla evlenmeleri veya kendisinin evli olmayan kızlarını nikâhlamaları şeklinde yorumlanmaktadır. Çünkü kavminin yaptığını kötülük ve pislik olarak niteleyen Lût ailesi ahlâksız kavmi tarafından alay maksadıyla “temiz kalmak isteyen insânlar” olarak takdim edilmekte (Neml 27/56), diğer taraftan gayri meşrû ilişkileri bırakıp kızlarla evliliği tavsiye eden Lût bunun kendileri için daha temiz olduğunu belirtmektedir (Hûd 11/78).

Hadislerde Lût’un Hûd sûresinde yer alan temennisiyle (11/80) Lût kavminin yaptığı kötülüğü işleyenlere Allâh’ın lânet edeceği ve onların öldürülmesi gerektiği bildirilmektedir (Müsned, I, 217, 300, 309; Buhârî, “Enbiyâʾ”, 11, 15, 19; Müslim, “Feżâʾil”, 152, 153).

## (58) ve (59)’uncu âyetler hakkında kısa yorum

İbrâhîm (a.s.)’a gelerek bir evlât müjdeleyen misâfirler, bir sonraki görevlerinin ne olduğu kendilerine sorulduğunda; Lût kavmine gideceklerini, onun cürüm işleyen, zâlim bir kavim olduğunu ve helâk edileceğini söylediler. 

Bu haber üzerine, İbrâhim (a.s.) misâfirleriyle bu konuda tartışmaya başladı (Hûd 11/74-75, Ankebût 29/31-32). Akrabası olan Lût (a.s.)’ın da onların arasında olmasından ötürü telâşa kapılmıştı. İbrâhîm (a.s.), hâlim (yumuşak huylu), evvâh (içli) ve münîb (Allâh’a gönülden yönelen) bir kimse idi (Hûd 11/76). Yânî Cemâlî yönü baskındı. Böyle güçlü bir Celâl tecellîsi konusunda itîrâz edecek gibi oldu, ancak misâfirler kendisine Rabbin emrinin kesin olduğunu bu işin geri dönüşü olmadığını bildirdiler. Ayrıca, Lût (a.s.)’ın ve ailesinin (karısı dışında) korunacağını bildirdiler ki, İbrâhîm (a.s.)’ın gönlü biraz yatışsın.

Enfüsî yönden bakıldığında, Lût kavmi, nefsin emmârelik ve levvâmelik yönündeki güçlerinden bazılardır (aşağıda îzâh edilecektir). Kişinin Hakk yolunda ilerleyebilmesi için bunların ortadan kaldırılması gerekmektedir; bunun için de biraz sertlik ve Celâl tecellîsi gerekmektedir. Dervişliği başlarında zuhûratlarda görülen “kan dökme” sahneleri, bu ahlâkların zayıfladığının ve kişinin üzerinden kalkmaya başladığının işâretleridir. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 60

اِلَّا امْرَاَتَهُ قَدَّرْنَٓاۙ اِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِر۪ينَ۟

İllemre’etehu kaddernâ innehâ le minel gâbirîn.

(Lut’un) karısı hariç. Onun, geride kalanlardan olmasını takdîr ettik.

-------------------

Tefsîrlerde Lût’un karısının ona inanmayanlar arasında bulunduğu, ayrıca Lût’a gelen misâfirleri kavmine haber vererek ihânet ettiği ve bu sebeple geride bırakıldığı ifâde edilmektedir. Bu husûsta Tahrîm sûresi 66/10 âyetinde şöyle buyrulur:

“Dareballâhu meselen lillezîne keferûmreete nûhın vemreete lût, kânetâ tahte abdeyni min ibâdinâ sâlihayni fe hânetâhumâ fe lem yugniyâ anhumâ minallâhi şey’en ve kîledhulen nâre mead dâhılîn” “Allâh kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misâl verdi. O iki kadın kullarımızdan birer sâlih kulun nikâhı altında idiler, onlara hiyanet ettiler; o yüzden o iki sâlih kul da onları, Allâh’ın azâbından zerrece kurtaramadılar ve o iki kadına: “Girin ateşe girenlerle beraber!” denildi.” Enfüsî yönden kişinin karısı onun nefsidir. Bu nefisten âlî ve süflî türlü ahlâklar zuhûr eder. Hakk yolunda bu ahlâklardan emmârelik yönünde olanların ortadan kaldırılması lâzımdır ki necât ve kurtuluşa, saf ve kâmil bir nefse ulaşılabilsin.

Lût (a.s.)’ın hanımının âyette belirtilen vasfı “ihânet”tir. Bu sebeple, onun helâk edilmesi, nefs-i emmârenin “ihânet”e dönük ahlâklarının (hıyânet, vefâsızlık, münâfıklık, gammazlık ve sır ifşâ etmek vb.) ortadan kaldırılmasını temsîl etmektedir, diyebiliriz. 

Şu’arâ 26/171 ve Sâffât 37/135 âyetlerinde Lût (a.s.)’ın hanımı “acûze” “âciz-yaşlı” olarak tasvîr edilmektedir. Acîz ve yaşlı olması, nefsin zayıflamış olmasıdır, diyebiliriz. İlerleyen âyetlerin yorumlarında göreceğimiz gibi, Lût (a.s.) kendi döneminin kemâli olan bir fenâ-fillâh yaşantısı içerisindeydi, bu sebeple nefsinin hâli “acîzlik” ve “fakr” idi. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 61

فَلَمَّا جَٓاءَ اٰلَ لُوطٍۨ الْمُرْسَلُونَۙ

Fe lemmâ câe âle lûtınil murselûn.

Elçiler (melekler) Lut’un ailesine gelince...

-------------------

-------------------

Âyet 62

قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ

Kâle innekum kavmun munkerûn.

Lut onlara, “Gerçekten siz tanınmayan kimselersiniz” dedi.

-------------------

İbrâhîm (a.s.) da misâfirlere benzer şekilde hitap etmişti. “Kavmin munkerûn” ifâdesinin zâhir ve bâtın ma’nâları (49) ’uncu âyetin altında îzâh edilmişti, oraya bakılabilir. 

-------------------

Âyet 63

قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا ف۪يهِ يَمْتَرُونَ

Kâlû bel ci’nâke bi mâ kânû fîhi yemterûn.

Dediler ki: “Evet, fakat biz sana (kavminin) şüphe etmekte olduğu azâbı getirdik.”

-------------------

Lût (a.s.) kavmini defaâtle Allâh’ın azâbı husûsunda uyarmış, ancak onlar bu uyarıları kuşkuyla karşılamış (Kamer 54/ 36) ve “eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi getir Allâh’ın azâbını bize” demişlerdir (Ankebut 29/29). Peygamberleri yalanlamak, onlarla alay etmek, kâfir toplulukların ortak ahlâ-kıdır ve bu hâller şiddetli bir azâb ile netîcelenmiştir (Sâd 38/12, Zümer 39/25, Mü’min 40/5, Kâf 50/12-14). Bu azâbın bizlerdeki karşılığı ise, daha evvel ifâde edildiği gibi, nefsin emmârelik ve levvâmelik yönünden ahlâklarının ortadan kaldırılmasıdır. Lût kavmi özelinde bu ahlâklardan başlıcası “şehvet”tir. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 64

وَاَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ

Ve eteynâke bil hakkı ve innâ le sâdikûn.

“Biz, sana gerçeği getirdik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.”

-------------------

Bu âyette misâfirler, Hakk’tan haber getiren sâdık nebîler, sözüne güvenilir haber vericiler hükmündedirler. Enfüsî ma’ nâda, insânın kalbine doğan ilhâmlar ve gördüğü sâdık rüyâ-lardır, diyebiliriz.

Lût (a.s.) kavmine söz dinletemeyince Hakk’a yönelerek şöyle dûa etmişti: 

“Rabbinsurnî alel kavmil mufsidîn” “Rabbim, şu bozguncu kavme karşı bana yardım et” (Ankebût 29/30)

“Rabbi neccinî ve ehlî mimmâ ya’melûn” “Rabbim beni ve ehlimi bunların yaptıklarından kurtar.” (Şu’ârâ 26/ 169).

Lût (a.s.)’ın enfüsteki karşılığı, kendindeki nefsânî sıfatlar ve şehevî arzular ile mücâhede ederken zorlanan ve bu husûsta dûalar ve zikirlerle Hakk’ın yardımına ilticâ eden sâlih sâliklerdir. Başka ma’nâları da vardır, aşağıda îzâh edilecektir.

 Cenâb-ı Hakk, yapılan bu dûa ve yardım taleplerini kabul etmiştir; “Hakk geldi, bâtıl zâil oldu” hükmüyle, zâhirde Lût kavmi bâtında ve enfüste ise bâtıl düşünce ve ahlâklar ortadan kaldırılacaktır, gelen misâfirler bunun haberini vermektedir. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 65

فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَاتَّبِـعْ اَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ

Fe esri bi ehlike bi kıt’ın minel leyli vettebı’ edbârehum ve lâ yeltefit minkum ehadun vamdû haysu tu’merûn.

“Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından git. Hiçbiriniz arkaya bakmasın. Emrolunduğunuz yere (doğru) geçin gidin.”

-------------------

53’üncü âyetin yorumunda “isr” “gece yürüyen” kelimesinin üzerinde durmuştuk. Okuduğumuz âyet bizlere, İbrâhîm (a.s.) soyundan ilk defâ gece yürüyüşü yapanların Lût (a.s.) ve âilesi olduğunu bildirmektedir. Buradaki yürüyüş, şerîat mertebesinden, daha sonraları Yakûb (a.s.)’ın yapacağı yürüyüş ise tarîkat mertebesinden bir yürüyüştür, diyebiliriz.

“Gecenin bir bölümünde yola çıkılması” zâhiren kavmin uykuda olup kendilerini fark etmeyecek olmasından ötürüdür. Bilindiği gibi, Yâkûb (a.s.)’ın kardeşine, Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) de Mekke’li müşriklere görünmemek için hep gece yolculuğu yapmışlardır. Enfüsî yönden, gecenin sabaha karşı olan bölümleri (son üçte biri) nefsâni kuvvetlerin en zayıf hâlde olduğu, nurânî ve hakkâni yönde yol almanın nispeten kolay olduğu vakitlerdir.

Lût (a.s.)’ın “ehli (ailesi) ile” yola çıkması, zâhiren kendi-sine uyan ve küfür ehli olmayan kimselerle yol yürümesidir. Enfüsî olarak ise, bizdeki nefsânî kuvvetleri geride bırakıp rahmânî kuvvetlerle yol almaktır.

“Arkaya bakmayın” demek, terk ettiğiniz, geride bıraktığınız şeylere yeniden meyletmeyin, demektir. Eğer bakılırsa, yeniden o hâllere geri dönme ve Hakk yolundan alıkonma tehlikesi vardır.

“Emrolunan yere gitmek” bu mertebe itibâriyle sırât-al müstakîm üzere seyredip o mertebenin selâmetine kavuşmaktır, diyebiliriz. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 66

وَقَضَيْنَٓا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِح۪ينَ

Ve kadaynâ ileyhi zâlikel emre enne dâbire hâulâi maktûun musbihîn.

Ona şu durumu kesin olarak bildirdik: “Sabaha çıkarken onların sonu kesilmiş olacak.”

-------------------

“Gece” tasavvufta fenâ-fillâh’ı “gündüz” ise bakâ-billâh’ı temsîl eder. Fenâ’fillâh’ta kişideki beşerî benlik anlayışları son bulur, bakâ-billâh’ta kişi ilâhî kimliği ile yaşamaya başlar.

Fusûs’ül Hikem Lût (a.s.) Fassı’nda, Lût (a.s.)’ın fenâ-fillâh mertebesinde olduğu (Muhammediyyet mertebesi itibâ-riyle değil, kendi mertebesi itibâriyle) ifâde edilmektedir. Bu cihetle, bir önceki âyette sözü edilen “gece yolculuğu” onun fenâ’dan bakâ’ya olan seyrini ifâde etmektedir, diyebiliriz.

Enfüsî olarak, kavmin sonunun sabaha karşı gelmesi, ilâhî celâl tecellîsi ile nefsin düşük ahlâklarının ortadan kaldırılması netîcesinde nefsin karanlığından ve zulmetten kurtulup ilâhî nûr ile aydınlanmaktır, diyebiliriz. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 67

وَجَٓاءَ اَهْلُ الْمَد۪ينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ

Ve câe ehlul medîneti yestebşirûn.

Şehir halkı sevinerek geldiler.

-------------------

-------------------

Âyet 68

قَالَ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ضَيْف۪ي فَلَا تَفْضَحُونِۙ

Kâle inne hâulâi dayfî fe lâ tefdahûn.

Lut, dedi ki: “Şüphesiz bunlar benim misafirlerimdir. Sakın beni rezil etmeyin.”

-------------------

-------------------

Âyet 69

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ

Vettekullâhe ve lâ tuhzûn.

“Allâh’a karşı gelmekten sakının, beni utandırmayın” dedi.

-------------------

-------------------

Âyet 70

قَالُٓوا اَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَم۪ينَ

Kâlû e ve lem nenheke anil âlemîn.

Onlar, “Biz seni insânlarla ilgilenmekten men etmemiş miydik” dediler.

-------------------

-------------------

Âyet 71

قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ

Kâle hâulâi benâtî in kuntum fâilîn.

Lut: “İşte kızlarım. Eğer yapacaksanız (onlarla evlenebilirsiniz)” dedi.

-------------------

-------------------

Âyet 72

لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ

Le amruke innehum le fî sekretihim ya’mehûn.

(Melekler, Lut’a:) “Ömrüne andolsun ki onlar (şehvetten) gözleri dönmüş halde, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyor-lar (Bu durumda asla seni dinlemezler)” dediler.

-------------------

Âyetlerin zâhir ma’nâları açıktır. Biz bunları enfüsî yönden inceleyelim.

“Lût kavmi” kişinin vücûd şehrinde, nefs-i emmâre ve onun kontrolü altında olan kuvvelerdir.

“Kavmin meleklere meyletmesi” nefs-i emmâre kuvvelerinin, gönle gelen ilâhî ve nûrânî vâridâtlara hücûm etmesi ve bunları kendi şehvet ve arzularına âlet etmek, nefsâni yönden kullanmak istemesidir. 

“Lut (a.s.)” gönüldür. Hakk’tan kendisine gelen misâfir-lerin yâni ilâhî vâridâtın sâfiyetini, nefsânî kuvvelerin tasallutundan korumaya çalışmaktadır. Nefs-i emmâre kuvvelerine hitâben “bunlar benim Hakk’tan gelen misâfirlerimdir, bunlara karışmayın, beni Hakk’a karşı mahcûb etmeyin” der. Ancak onlar, bu uyarıyı dinlemeyip, bu vâridâtı kendi hevâlarına göre kullanmak isterler.

“Kavmine kızlarını nikâhlamayı önermek” nefsânî arzu ve ihtiyaçları meşrû çerçevede gidermeye dâvet etmektir. Fakat nefs ve onun kuvveleri, şehvet ve hevâ sarhoşluğu içinde öylesine gark olmuştur ki hakîkati göremezler ve doğru yolu bulamazlar.

Daha evvel bahsedildiği gibi, Fusûs’ül Hikem’e göre, bu hâdiseler yaşanırken, Lût (a.s.), (kendi mertebesi itibâriyle) fenâ makâmında bulunup Hakk’ın vücûdunda helâk olmuştu. Bu makâmda iken, daha henüz bakâya geçmediği için, kavminin bu azgınlığına karşı tasarrufta bulunacak himmeti yoktu. Bu sebeple, kavmi onu dinlemeyince onlara şöyle seslendi:

“lev enne lî bikum kuvveten ev âvî ilâ ruknin şedîd” “Keşke size karşı bir kuvvetim olsaydı, yâhut şiddetli bir rükne sığınsaydım” (Hûd 11/80).

Böylece, şiddetli rükne yâni Allâh’a sığınmış oldu (zâten fenâ hâlinde O’nunla berâberdi). Ve nihâyet kavmi (çok azı istisnâ), Hakk’ın gazâbına uğrayarak helâk oldu. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 73

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِق۪ينَۙ

Fe ehazethumus sayhatu muşrikîn.

Derken güneşin doğuşu sırasında, o korkunç uğultulu ses onları yakalayıverdi.

-------------------

“Sayha” kelimesi Arapça’da “sâha” kökünden türemiştir. Lügat ma’nâsı itibâriyle, şiddetli ses, çığlık, haykırış anlamlarına gelir. Bu, normal bir ses değil, kulakları sağır edecek, kalpleri titreten korkunç ve dehşet verici bir sestir. 

Kur’ân-ı Kerîm’de “sayha” kelimesi, genellikle helâk edilen kavimlere gelen azâbın bir türü olarak zikredilir. “Sayha”, Hakk’ın “Kahhâr” esmâsının tecellîlerinden birisidir. Bu isim, hiçbir kuvvetin karşısında duramadığı mutlak gâlip olan Hakk’ın celâl sıfatlarındandır.

Âyete enfüsî olarak bakıldığında; ilâhî tecellîlerin “ses” yoluyla gelmesi, sâlikin “duyuş” makâmında olmasıdır. Mürşîd-i kâmillerin sohbetlerde ses ve kulak kanalından kendisine ilettiği ilâhî hakîkatler, içindeki nefs-i emmâre ve onun kuvvelerini şiddetli bir şekilde sarsıp helâk eder. Bu işin güneş doğarken meydana gelmesi, hakîkat güneşinin doğmaya ve nûr-u ilâhî’nin parlamaya başlamasıyla nefsin zulmet karanlığının dağılmasının ifâdesidir, diyebiliriz.

Lût kavmi için “sayha”, bir azap ve helâk vesîlesi iken, Lût (a.s.) ve ehli için bir kurtuluş ve necât vesîlesidir. Aynı şekilde, sâlikin nefsânî sıfatları için “sayha”, bir azâb ve helâk vesîlesi iken, ruhânî sıfatları için bir kurtuluş ve necât vesîlesidir. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 74

فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۜ

Fe cealnâ âliyehâ sâfilehâ ve emternâ aleyhim hıcâreten min siccîl.

Hemen onların altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.

-------------------

Bu âyet de Zâtî’dir. 

“Âliyehâ sâfilehâ” ifâdesi, “âlî” ve “sâfil” kelimelerinden oluşur. “Âlî”, yüksekte olan, yukarıda bulunan anlamına gelirken; “sâfil”, alçakta olan, aşağıda bulunan anlamına gelir. “Hâ” zamiri ise, Lût kavminin şehirlerine işâret eder.

Zâhirî anlamda bu ifâde, “şehrin yükseğini alçak yaptık” veya “üstünü altına çevirdik” ma’nâsına gelir. Bu, şiddetli bir deprem netîcesinde şehrin tamamen yıkılıp yerin dibine geçmesi ve üst kısmının alta, alt kısmının üste gelmesi şeklinde anlaşılabilir.

Bâtınen ise, nefsin ve onun kuvvelerinin düzeninin Hakk tarafından altüst edilmesine işârettir. İblîs ahlâklı ve ateş kaynaklı olan nefs-i emmâre kendini hep “Âlî” yâni üstte görür. Bu nefsin, şatafatlı, gösterişli, kibirli ve benlik ağırlıklı yönüdür. Hakk’ın celâl tecellîsi geldiğinde, işte bu nefs alaşağı edilir, sefîl ve zelîl olur. Böylece, nefsin perdesi sebebiyle daha evvel altta örtülü kalmış olan ilâhî hakîkatler yukarı çıkar, zuhûra gelir. Diğer bir deyişle, daha evvel “âlî” (yüksek) olan nefs, “sâfil” (alçak) olur; “sâfil” (alçak) olan rûh ise, “âlî” (yüksek) olur.

Başka bir yönden bakarsak; İsm-i Celâl olan Allâh esmâ-sının tecellîsiyle, sâlikin benliği fâni olur, Hakk’ın varlığı ise onun varlığında bâki olur. Bu, sâlikin iç dünyâsının tamamen altüst olması ve yeniden düzenlenmesidir.

“Hıcâreten min siccîl” ifâdesindeki “hıcâre” kelimesi, taşlar ma’nâsındadır. “Siccîl” ise “balçıktan pişirilmiş” veya “cehennemde pişirilmiş” ma’nâsına gelir.

Bu ifâdeye Fil sûresi 105/4 âyetinde de rastlıyoruz. Orada, Kâ’be’yi yıkmak için Mekke’ye gelen Ebrehe komutasındaki fil ordusuna ebâbîl kuşlarının attığı taşlar olarak geçiyordu.

Her iki âyette de atılan taşlar, enfüsî yönden, aklın irfâ-niyyet ve ilim kalıpları içerisinde oluşturup, muhabbet ateşi ile pişirdiği korunma malzemeleridir, ki hayâl ve vehîm askerlerinin üzerini atılırlar ve atıldıkları yerde nefsânî hayâta son verirler. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 75

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ

İnne fî zâlike le âyâtin lil mutevessimîn.

Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır.

-------------------

“Mutevessimîn” kelimesi, “vesm” kökünden türemiştir. “Vesm”, bir şeyi tanımlayan işâret, iz veya alâmet ma’nâsına gelir. “Mutevessim”, işâretlerden ve izlerden anlayan, alâmet-leri okuyan kişidir. “Mutevessimîn” ise, bunun çoğuludur.

Arap dilinde “vesm” kökü, çölde izleri takip etme san’atıy-la da ilişkilidir. Göçebe Araplar, çölde bırakılan ayak izlerinden, kumda bulunan işaretlerden çeşitli bilgiler çıkarırlardı; geçen kişi sayısı, gidiş yönleri, ne kadar süre önce geçtikleri gibi.

Okuduğumuz âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ, Lût kavminin helâkinde, zâhir ma’nâların ötesinde, işâretlerden anlayan kimseler için bazı ibretler bulunduğunu beyân etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssalardan her okuyucunun kendi idrâk düzeyine göre bir hissesi vardır. Kimisi âyetleri tarihî bir hâdise olarak okuyup geçer. Başkası geçmiş kavimlerin Allâh’a isyân etmeleri sebebiyle helâk oluşundan ibret alarak zâhiren yaşantısında bu kavimlerin hâlleriyle hâllenmemeye çabalar. Genelde Kur’ân okuyuşumuz bu iki mertebedendir. 

Ancak, bir de âyetlerin zâhir ve bâtın ma’nâlarına nüfûz edebilen ve tespit ettiği ilâhî işâret ve tecellîleri kendi nefsinde idrâk ve müşâhede edebilen, böylece Kur’ân’dan ve Cenâb-ı Hakk’ın kâinattaki tüm işâretlerinden azâmî derecede faydalanmaya çalışan, bununla da kalmayıp sâhip olduğu bu ilmi isti’dâd sâhibi kişilere karşılık beklemeden aktaran kimseler vardır, ki “mutevessimîn” olarak belirtilen sınıf bunlardır. Bu kimseler Hakk’ın ârif kullarıdır. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 76

وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ

Ve innehâ le bi sebîlin mukîm.

O şehrin kalıntıları hala mevcut olan bir yol üstünde duruyor.

-------------------

-------------------

Âyet 77

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ

İnne fî zâlike le âyeten lil mu’minîn.

Şüphesiz bunda inananlar için bir ibret vardır.

-------------------

Âyet-i kerîmeler, Lût kavminin helâk edilen şehirlerinin, hâlâ işlek bir yol üzerinde bulunduğunu beyân etmektedir. Rivâyete göre bu şehir, Mekke’den Şam’a giden ticâret yolu üzerinde bulunuyordu ve kervanlar bu yoldan geçerken, şehrin kalıntılarını görüyorlardı. Bu kalıntılar, gelip geçen veya bunun haberini alan mü’minlere ibret ve işâret olması için, yol üzerinde bırakılmıştı.

Âyetlerde Lût kavminin helâk olmasından ibret alacak iki farklı gruptan bahsedilmektedir: “mutevessimîn” (75’inci âyet) ve “mu’minîn” (77’inci âyet). “Mu’min”, gayba îmân eden, Hakk’ın varlığını, birliğini ve sıfatlarını tasdîk eden kimsedir. “Mutevessim” ise, işaretlerden ve alâmetlerden anlayan, Hakk’ın tecellîlerini ve sıfâtlarını, onların işâretlerinden ve alâmetlerinden tanıyan kimsedir. Mutevessim, mu’minden daha ileri bir derecededir, çünkü o, mârifet ve müşâhedeye sahiptir.

Enfüsî olarak bakıldığında, “sebîlin mukîm” “sâbit yol” tarîkat’tir. O yolda yürüyen sâlik, şeyhinin himmeti ve işâreti ile daha evvel oradan geçenlerin yaşantılarından ibret ve örnekler alarak, sabırla ve gayretle nefsinin emmâre ve levvâme yönlü ahlâklarını helâk eder. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 78

وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ

Ve in kâne ashâbul eyketi le zâlimîn.

“Eyke” halkı da şüphesiz zâlim idiler.

-------------------

-------------------

Âyet 79

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُب۪ينٍۜ۟

Fentekamnâ minhum, ve innehumâ le bi imâmin mubîn.

Onlardan da intikam aldık. İkisi de (Lut kavminin yaşadığı Sodom ile Şu’ayb kavminin yaşadığı Eyke) belirgin bir anayol üzerinde idiler.

-------------------

Bu âyet de Zâtî’dir. Cenâb-ı Hakk, “Müntakim” esmâsıyla bizzat kendisinin Eyke halkından intikâm aldığını bildirmektedir.

“Eyke halkı” ve peygamberleri Şuâyb (a.s.) ile ilgili âyet-ler Hicr sûresinde özet olarak ifâde edilmiştir, ancak değişik yönleriyle (7) farklı sûrede daha geçmektedir: A’râf 7/85-93, Hûd 11/84-95, Şu’arâ 26/176-191, Ankebût 29/36-37, Sâd 38/13 ve Kâf 50/14.

Eyke halkı, Medyen bölgesinde yaşamış bir kavimdir. Bunlar, ticârette hile yapan, ölçü ve tartıda eksik veren, yol kesip kervanları soyan ve putperestliğe devam eden zâlim bir kavimdi. Allâh Teâlâ tarafından kendilerine peygamber olarak gönderilen Şuayb (a.s.), onları tevhîde, adâlete ve doğruluğa dâvet etti, fakat onlar bu dâveti reddettiler. Bunun üzerine Allâh (c.c.), onları şiddetli bir sıcaklık ve sonrasında bir buluttan gelen ateş yağmuru ile helâk etti.

“Eyke” kelimesi sık ve girift ağaçları olan orman anlamındadır. Bu Eyke halkının, dünyâ hayâtının süslerine aldanarak hakîkatten uzaklaşan, nefsânî arzularının sıklığı ve giriftliği içinde kaybolan kimseler olduklarına işârettir.

Eyke halkı âyette “zâlim” olarak nitelendirilmiştir. Zâlim-likleri zâhiren ölçü ve tartıda adâletsiz olmalarından ve hırsız-lık yapmalarından; bâtınen ise nefs-i emmârenin karanlığında (nûr-u ilâhîden uzakta) yâni zulmette yaşamalarından ve kendilerindeki ilâhî hakîkatleri nefsânî yönden kullanarak onlara zulmetmelerindendir. 

Cenâb-ı Hakk bu zâlim halktan, zulmettikleri kimselerin intikâmını almış ve ilâhî adâletiyle muâmele ve celâl yönüyle tecellî ederek onları helâk etmiştir. Bu cezâ zâlim Eyke halkı için azâb, ancak onların elinde haksızlığa uğrayan zâhir ve bâtın varlıklar için rahmet ve adâlet olmuştur.

“İmâmin mubîn”den (1)’inci âyetin yorumunda bahsedilmişti. Bu ifâde, önde olan açık kitap ma’nâsına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’in tafsîlât üzere ef’âl âlemindeki yâni bu dünyâdaki hâlidir. Yaşadığımız âlemde her şey Hakk’ın bir âyeti yâni işâreti ve tecellî mahallidir. O’nun Zâtî tecellîsi ise, okuduğumuz Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinde, Kâbe-i Muazzama’da ve Kur’ân-ı Nâtık olan İnsân-ı Kâmiller’de bulunur. " T.O.C.C." 

-------------------

Âyet 80

وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ

Ve le kad kezzebe ashâbul hıcril murselîn.

Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı.

-------------------

-------------------

Âyet 81

وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ

Ve âteynâhum âyâtinâ fe kânû anhâ mu’rıdîn.

Biz, onlara âyetlerimizi vermiştik de onlardan yüz çevirmişlerdi.

-------------------

-------------------

Âyet 82

وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً اٰمِن۪ينَ

Ve kânû yanhıtûne minel cibâli buyûten âminîn.

Onlar güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.

-------------------

-------------------

Âyet 83

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ

Fe ehazethumus sayhatu musbıhîn.

Onları da sabaha çıkarlarken o korkunç uğultulu ses yakalayıverdi.

-------------------

-------------------

Âyet 84

فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ

Fe mâ agnâ anhum mâ kânû yeksibûn.

Kazanmakta oldukları şeyler kendilerine bir fayda vermedi.

-------------------

Âyet-i kerîmede “Ashâbü’l-Hicr” olarak zikredilen “Hicr halkı”, Semûd kavmidir. “Hicr” yaşadıkları yerin adıdır. Bugün bu bölge, Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında, Medâin Sâlih olarak bilinen yerdedir. “Hicr”, kelimesinin ma’nâsı daha evvel verilmişti; özetle, engellemek ve yasaklamak ma’nâsındadır. 

Semûd kavmi, Hz. Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan gelen, Arabistan’ın kuzeyinde yaşamış kadîm bir kavimdir. Âd kavminden sonra bölgeye hâkim olmuşlardır. Dağları oyarak kendilerine sağlam ve gösterişli evler yapmışlardır.

Allâh Teâlâ, Semûd kavmine, içlerinden Sâlih (a.s.)’ı peygamber olarak göndermiştir. Sâlih (a.s.), kavmini tevhîde dâvet etmiş, fakat onlar bu dâveti reddetmişlerdir. Kavmin ileri gelenleri, Sâlih (a.s.)’dan mûcize göstermesini istemişler, o da Allâh’ın izniyle bir kayadan dişi deve çıkarmıştır. Bu devenin suyunu belirli günlerde içeceği, belirli günlerde ise kavmin hayvanlarının içeceği şart koşulmuştur.

Başlangıçta bu şartı kabul eden kavim, daha sonra deveyi öldürmüştür. Bunun üzerine Salih (a.s.), kavmine üç gün mühlet vermiş ve bu süre sonunda Allâh’ın azâbının geleceğini bildirmiştir. Üçüncü günün sabahı, şiddetli bir ses (sayha) ve ardından gelen depremle Semûd kavmi helâk olmuştur.

İncelemekte olduğumuz Hicr sûresinde, Semûd kavmi ve Hz. Sâlih (a.s.) hakkında kısa, özet bir bilgi verilmiştir. Daha geniş bilgiler şu sûre ve âyetlerde mevcûd’tur: A’râf 7/73-79, Hûd 11/61-68, Şu’arâ 26/141-159, Neml 27/45-53, Kamer 54 /23-31, Şems 91/11-15.

Şimdi, bu kavmin okuduğumuz âyetlerde geçen hâlini enfüsî yönden inceleyelim.

“Dağlardan süslü evler yontmak”, sûret âlemine ve nefsânî zevklere olan düşkünlüğün ve maddî âleme bağlılığın sembolüdür. Mânevî yaşamı ihmâl etmektir. “Evlerin kayalardan olması”, kalbin katılaşmasına, ilâhî uyarılara duyarsız olmaya, inatçılığa ve inkâra işârettir. Ayrıca, dünyâda ebedî kalacakmış, ilâhî gazaptan eminmiş gibi gaflet hâlinde yaşamaktır. “Sayha” korkunç ses anlamında olup ilâhî gazâbı temsîl eder ki, kişiyi ansızın yakaladığında dünyâ hayâtında kazandıkları mal, mülk, kuvvet ve itibâr ona hiçbir fayda sağlamaz. “Gazâbın sabaha karşı gelmesi”, gaflet karanlığının kalkması ve “yakında bilecekler” uyarısının tahakkuk etmesidir. " T.O.C. C." Şimdi, Terzi Baba’nın 44-A’râf Sûresi isimli kitâbının 98-108’inci sayfalarında yer alan Sâlih (a.s.) ve Semûd kavmi hakkındaki bölümü özetleyerek buraya alalım.

-------------------

Sâlih (a.s.) ve Semûd kavmi kıssasının bütününe kısaca bakarsak: Sâlih (a.s.) akl-ı küll hükmündedir ve o günün kemâlî olan nefhâ-i ilâhiyye’yi (nefs-i küll’ü) kavminin nefs-i emmâre olan beden dağlarına üflemiştir. Bu üfleme netîcesinde kendilerinden geçici olarak Allâh’ın devesi çıktı. Bu kendilerine Allâh’ın “ef’âl cihetinden esmâ tecellîsi” idi. Kendilerini Hakk’a götürecek olan nefs-i râdiyye devesi, bineği idi, ancak bunu anlayamadılar. Suyu bir gün devenin bir gün kendilerinin kullanması onlara (nefs-i emmâreye) zor geldi, bu sebeple deveyi kestiler. Yâni kendilerine verilen ilâhî emâneti taşıyamadılar. Emânete ihânetin bedeli helâk edilmeleri oldu. (…) Seyr-ü sülûk yolunda olan her sâlik götürücüsünün irfâniyyeti kadar bu yoldan geçer, eğer geçmiyorsa zâten gerçek sâlik değil, zanda sâliktir. Âdemiyyet’ten başlayan seyr-ü sülûk yolculuğu “salâh-sâlihlik” vadisine geldiği zaman o vâdiden geçmek için oraya uygun bir vâsıta lâzımdır bu vâsıta ise belirtildiği üzere “deve”dir. 

Âlemde ne varsa insânda da bunların hepsi nefsinde bâtınında yâni kuvve’de mevcuttur. Yeri geldiğinde bunları ve ahlâklarını yaşantısında kuvveden zâhire yâni fiile çıkarır. Her insânın nefsi onun bineğidir, bu bineğin vasfı ise kişinin ahlâkı ile ilgilidir. Eğer bir kimse iç bünyesindeki, nefsi emmâresini insâni hakîkatler ile eğitmemişse o, “insân-ı nakıs”tır (noksan insândır). Kendisinde hâkim olan görüntü-sûret insânlığı değil, iç bünyesinde hâkim olan bir hayvanın ahlâkı üzeredir. Bunlara da “hayvan-ı nâtık” (konuşan hayvan) derler. 

İşte bu halden kurtulmak için kendi gerçek hakîkatini aramaya yönelerek insânlık vâdisine girmesi gerekmektedir, o vâdiye gitmek ve kendi beden-nefis dağından Allâh’ın yolu olan sırât-ı müstakîm’e ulaşmak için, binek olarak “nâkata-Allâh’ın” dişi hâmile devesini çıkarması gerekmektedir. 

Hâmile olması o devenin neslinin kesilmemiş yâni ebter, olmamış olmasıdır. Devenin suyu çok içmesi ilâhî ilim ve hayâtla dolmasıdır. İçince çok süt vermesi, Allâh’ın devesi olduğundan, o mertebenin Ulûhiyet ve irfâniyyet hakîkatleri ilminden fazla fazla vermesidir. Bilindiği gibi süt ilimdir. Su da, hayât ve ilimdir. 

İşte gerçek yol ehli sâlik’in bu mertebe-vâdideki nefsî bineği bu ahlâkta olan “nakata-Allâh’ın devesi”dir. Bu deve ile yoluna devam eden sâlik Mûseviyyet mertebesine gelince “Tûvâ” vâdisine girmesi için kendisinden her türlü bineğinin ve hattâ nalınlarının bile çıkartılması istenecektir…

Kendi varlığımızdan bakarsak, bize öyle bir müddet geliyor ki daha evvel gelen bilgilerin tesîrleri geçip yine biraz gaflette kalmaya başlıyoruz. Sonra Cenâb-ı Hakk bizi tekrar îkâz etmek üzere sâlâh üzere tavsiye için Sâlih (a.s.)’ı bize gönderiyor. Ve bu salâh nefsimize “ey nefs Rabbine ibâdet et, sana bundan başka hiçbir şey faydalı olamaz” tavsiyesinde bulunuyor. Bu salâh bize idrâkimiz çok güçlü ise Cenâb-ı Hakk’tan ilhâm yoluyla gelebilir, eğer bir derviş isek şeyhimizden gelir. İşte o anda şeyh konumunda olan kimse sâlâhlık getirir ve mânâ olarak orada Sâlih peygamberin görevini görür. 

Bu mertebede kişiye bazı oluşumlar geliyor. Dervişe deve hükmünde bir bilgi gelir. Devenin özelliği sâfiyeti ve o zamanlarda Hacc’a götürmesidir. İşte Cenâb-ı Hakk bu dönemlerde kişiyi Hakk’a ulaştıracak vâsıtayı çıkartıyor kişinin kendi gönlünde. Devenin kendi gününde bütün suyu içmesi ise kendi gönlündeki Hakkanî ilimleri hiç bırakmadan içmesi ve bunları süte çevirmesi yâni faydalı gıdâya çevirip cemaâte dağıtmasıdır. Bu rahmânî ilimleri alan cemaât de o ilimlerden kendilerine göre değişik değişik gıdâlar yapıyorlar, fakat kavim bunu da çekemiyor. Demek ki o devrelerde hâlâ kavim yola girmemiş ve azgındır. Ve nefsi emmâre o deveyi kesiyor. Sonrasında Cenâb-ı Hakk büyük bir ihtarla onu ortadan kaldırıyor. " İz- -T-B- "

-------------------

Âyet 85

وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ

Ve mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakk, ve innes sâate le âtiyetun fasfehıs safhal cemîl.

Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları ancak hakka ve hikmete uygun olarak yarattık. Kıyâmet günü mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörü ile muamele et.

-------------------

Bu, Zâtî bir âyettir.

Âyette, “biz gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri Hakk olarak halk ettik”, yâni “bunları Hakk’ın isim ve sıfatları yönünden zuhûr ve tecellî mahalleri olarak halk ettik”, deniyor. Böylece, her varlığın içi “Hakk” dışı da “halk” olur. İşte bu yüzden, ister “Hakk” densin, isterse “halk” densin, her ikisi de Hakk’a âittir.

“Sâat” genelde kıyâmet olarak anlaşılır. Kıyâmet üç türlüdür: küçük kıyâmet kişinin kendisinin ortadan kalkması, orta kıyâmet kavminin ortadan kalkması, büyük kıyâmet ise tüm dünyânın ortadan kalkmasıdır. 

Kişinin kıyâmeti de zâhir ve bâtın iki türlüdür. Zâhirî olanı, mevt-i ızdırârî, bedenin yaşlanma ile birlikte zorunlu olarak ömrünü tamamlaması, ölmesidir. Bâtınî olanı ise mevt-i ihtiyârî’dir; Hakk yolunda güzelce seyr-ü sülûk ederek, zaman içerisinde fenâ ve bakâ yoluyla beşerî benliğinden sıyrılma ve kendindeki ilâhî benliğe kavuşma hâlidir. İşte ancak bu seyri yapmış kimseler “Hakk olarak halk ettik” sözü ile kastedilenin gerçek ma’nâsına ulaşabilir, onu müşâhede edebilir.

“Fasfehıs safhal cemîl”, güzel bir şekilde yüz çevir (ya da affet) demektir. Bu ifâdenin her mertebede farklı îzâhları vardır. 

Şerîat mertebesinde, insânların kusurlarını affetmek, onlara güzellikle muâmele etmektir. 

Tarîkat mertebesinde, mürşîde teslîmiyet ve riyâzât ile nefsi terbiye etmektir. 

Hakîkat mertebesinde, varlık ve benlik iddiasından geçmek, her şeyi Hakk bilmektir. 

Mârifet mertebesinde, kesrette vahdeti, vahdette kesreti müşâhede etmektir. Böylece, safh-ı cemîl, sûretten ma’nâya, kesretten vahdete, mahlûktan Hâlık’a yönelmek olur. 

Âyetin başındaki “yerleri, gökleri ve arasındakileri Hakk olarak halk etti,” hakîkatini müşâhede eden bir kimse, hiçbir mahlûku hor görmez, her şeye hürmet ve muhabbetle bakar, halkın kusurundan yüz çevirir, onları ma’zûr görür. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 86

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ

İnne rabbeke huvel hallâkul alîm.

Şüphesiz, Rabbin hakkıyla halk edenin (ve her şeyi) bilenin ta kendisidir.

-------------------

Bu âyetin kaynağını iki yönden düşünebiliriz. Birincisi, âyeti Hz. Resûlullâh’ın (s.a.v.) Rabb-i Hass’ı olan “Allâh” esmâsının vasıflarını bildirmesi yönüyle alırsak, kaynağı Ahadiyyet mertebesidir. İkincisi, âyeti genel ma’nâda Rubûbiyyet mertebesi hakkında bilgiler vermesi ve özelde de onu okuyan kişilerin Rabb-i Hass’ları hakkında bilgi vermesi yönüyle alırsak, kaynağı Rahmâniyyet mertebesidir, diyebiliriz.

“Rabbeke” kelimesi “Rabb” ile “ke” (senin) zamirinin birleşimidir, “senin Rabbin” anlamına gelir. “Rabb” kelimesi "ra-be-be" kökünden gelmekte olup “terbiye eden, yetiştiren, sâ-hip olan” ma’nâlarını ihtivâ eder.

“Hüve” bir zamirdir, “O” demektir. Hakk’ın Zâtına işâret eder. Hakk’ın Zâtı, bütün isim ve sıfatların kaynağıdır. “Rabbeke” ve “Hüve”nin birlikte zikredilmesi, bir yönüyle Resûl-ullâh Efendimiz (s.a.v.)’in Rabb-i Hass’ının “Allâh” esmâsı olduğuna işarettir, diyebiliriz.

Âyette “Hüve”nin yâni Zât’ın iki vasfı zikredilmektedir: “Hallâk” ve “Alîm”:

“Hallâk” kelimesi “ha-le-ka” kökünden mübalağa ismi fâil olup “çokça halk eden, sürekli ve kesintisiz halk eden, sonsuz halk eden” ma’nâsındadır. Bâtınen “Hallâk”, her an yeni bir tecellî ve zuhûr hâlinde olmaya işâret eder.

“Alîm” esmâsı ise “her şeyi bilen, ilmi sonsuz olan” ma’ nâsındadır. Hakk'ın bütün mevcûdâtı, onların zâhirini ve bâtınını, geçmişini ve geleceğini ihâta eden ilmine işâret eder.

Mevcûdâtı halk eden elbette onun hâlini de bilir. Nitekim Mülk Sûresi 67/14 âyetinde buyrulur: “Elâ ya’lemu men halak, ve huvel latîful habîr” “Halk eden bilmez mi hiç? O Latîf ve Habîr’dir.” " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 87

وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعاً مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ

Ve le kad âteynâke seb’an minel mesânî vel kur’ânel azîm.

Andolsun, biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve büyük Kur’ân’ı verdik.

-------------------

Bu âyet de Zâtî’dir. 

“Âteynâke” ifâdesiyle Cenâb-ı Hakk, Resûlüne iki âtada bulunduğunu yâni iki nîmet, feyz veya hediye verdiğini beyân ediyor. Bunlardan bir tanesi “seb’an minel mesânî” diğeri ise “kur’ânel azîm”dir. 

“Âteynâke” kelimesinin sonuna gelen “ke” yâni “sen” takısından murâd, öncelikle Hakîkat-i Muhammedî, sonra onun yeryüzündeki nokta zuhûr mahalli olan Hz. Muhammed (s.a. v.) ve en son olarak da onun kıyâmete kadar gelecek olan vârisleri, halîfetullâh olan İnsân-ı Kâmil’lerdir.

Lügat ma’nâsı olarak bakarsak, “seb’an minel mesânî”, “tekrarlanan yedi” demektir ve Fâtihâ-i Şerîf’i işâret eder. “Yedi”den kasıt (7) âyettir. “Tekrarlanan” denmesinin sebebi salâtın her rek’âtında okunmasıdır.

Bazı müfessirler “seb’an minel mesânî”nin ma’nâsının “iki defâ tekrarlanan yedi” olduğunu belirtmiştir. “İki defâ” ifâdesi birkaç yönden değerlendirilebilir:

Birincisi, sûrenin zâhir ve bâtın iki yönden ma’nâlarına işârettir. 

İkincisi, sûrenin Mekke’de ve Medine’de iki defâ nâzil oluşuna işârettir. Mekke’deki ilk nüzûl “hakîkat-i ilâhiyye”yi Medine’deki ikinci nüzûl ise “hakîkat-i Muhammediyye”yi îzâh etmesidir.

Üçüncüsü, sûrenin Ulûhiyyet ve Abdiyyet ile ilgili ma’nâları toplamış olmasına işârettir. Ehlûllah sûrenin Hakk ile kul arasında taksîm edildiğini; yarısının Hakk’a, yarısının da kula âit olduğunu belirtmiştir. 

Dördüncüsü, İnsân-ı Kâmil’in sûresi olan Fâtihâ’nın O’nun Hakk’ın Zâtına ayna oluşuna işârettir. Diğer ifâdeyle, sûrenin Ulûhiyyet ve Ubûdiyyet hakîkatlerini cem edişine işârettir. Böylece, seyrinin başlarında Fâtihâ’yı ve Kur’ân’ı mushaftan veya ezberden okuyup anlamaya çalışan sâlik, seyrinin sonunda onun kendi varlığının hakîkati olduğunu, kendisinin Kur’ân-ı Nâtık olduğunu müşâhede etmiş olur.

Âyette, Fâtihâ’dan Kur’ân’ın bir cüz’ü olarak değil de ayrı ve ana bir unsur olarak bahsedilmesi, ona verilen büyük değeri açık olarak göstermektedir. Kur’ân’da bulunan bütün ma’nâlar öz ve özet olarak Fâtihâ Sûresi’nde de bulunmaktadır. " T.O.C.C." Not: Bu konuda daha geniş îzâhat Terzi Baba’nın 35-Fâtiha Sûresi isimli kitâbından alınabilir.

-------------------

Âyet 88

لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

Lâ temuddenne ayneyke ilâ mâ metta’nâ bihî ezvâcen minhum ve lâ tahzen aleyhim vahfıd cenâhake lil mu’minîn.

Kafirlerden bir kısmını faydalandırdığımız şeylerde sakın gözün kalmasın. Onlara karşı mahzun olma ve mü’minlere (şefkat) kanadını indir.

-------------------

Zâtî olan bu âyette, Hz. Resûllâh’ın (s.a.v.) şahsında tüm Hakk yolcularına mühîm bâzı öğütler vardır: Dünyâ hayâtının metâsına, geçici lezzet ve süslerine yâni mâsivâ’ya gözünü dikip de gönlünü onlara kaptırma. Fânî olanı bırak, bâkî’ye bak! Gaflet ehlinin hâline ve yaptıklarına üzülme. Hakk’ın onlarla ilgili takdîrine rızâ göster ve tüm bunların bir hikmeti olduğunu bil. Gücünü ve vaktini, mü’minlere vakfet, onlara kol-kanat ger, şefkat ve tevâzû göster.

Tevbe Sûresi 9/85 âyetinde ehl-i küfüre dünyâ nîmetleri verilmesinin hikmeti îzâh edilmektedir:

“Ve lâ tu’cibke emvâluhum ve evlâduhum, innemâ yurîdullâhu en yuazzibehum bihâ fîd dunyâ ve tezheka enfusuhum ve hum kâfirûn” “Onların malları ve evlâtları seni imrendirmesin. Allâh, bunlarla ancak, dünyâda kendilerine azâb etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor.” " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 89

وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ

Ve kul innî enen nezîrul mubîn.

De ki: “Gerçekten ben, apaçık bir uyarıcıyım.”

-------------------

“Kul” “De ki” şeklindeki hitap, Zât mertebesinden Risâlet mertebesinedir. Risâlet mertebesinden, vahy-i ilâhîyi insân-lara aktarması istenmektedir.

“İnni” “Muhakkak ki ben” ve “ene” “ben” ifâdelerinde geçen iki “ben”den biri Hakîkat-i Muhammedî diğeri ise Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.

“Nezîr” kelimesi, “uyarma” ma’nâsına gelen “nüzûr” kökünden türemiştir ve “uyarıcı” anlamına gelir. “Mübîn” kelimesi ise, “beyân” kökünden gelerek “açık seçik beyân eden” ve “kendisi de apaçık olan” anlamlarını taşır. Böylece, “nezîr-ul mubîn”, “apaçık bir uyarıcı” anlamına gelir. İnsânları inkâr ve isyandan sakındıran, aksi halde azâba uğrayacaklarını bildiren bir elçi demektir.

Fetih Sûresi 48/8 âyetinde, Efendimiz (s.a.v.)’in peygamberlik vazîfesinin üç yönü Zâtî bir âyetle Hakk tarafından kendisine belirtilmiştir: “İnnâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiren ve nezîrâ” “Şüphesiz biz seni bir şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” Bu âyette ise Efendimiz’e (s.a.v.) bu görevlerden celâl ağırlıklı olanını, “inzâr” (uyarma, îkâz etme) görevini, insânlara bildirmesi buyruluyor. Sûrenin kalan âyetlerinde, kimlerin ne şekilde uyarılacağı ve uyarıları dikkate almayanlara karşı Efendimiz’in (s.a.v.)’in tavrının nasıl olması gerektiği târîf edilmektedir. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 90

كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ

Ke mâ enzelnâ alel muktesimîn.

Nitekim biz kendi kitaplarını parçalara ayıranlara da (kitap) indirmiştik.

-------------------

-------------------

Âyet 91

اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ

Ellezîne cealûl kur’âne ıdîn.

Ki onlar, (bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr ederek) Kur’ân’ı da parça parça edenlerdir.

-------------------

-------------------

Âyet 92

فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Fe ve rabbike le nes’elennehum ecmaîn.

Rabbine andolsun, onların hepsine mutlaka soracağız...

-------------------

-------------------

Âyet 93

عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Ammâ kânû ya’melûn.

... yapmakta olduklarını.

-------------------

Bu âyetler de Zâtî’dir. 

“Muktesimîn” kelimesi, "ka-se-me" kökünden gelmektedir. Bu kök, “bölmek, ayırmak, taksîm etmek” ma’nâlarını ihtivâ eder. “Muktesimîn” ise ism-i fâil olup, “bölüştürenler, ayıranlar, parçalayanlar” ma’nâsındadır. 

"Ellezîne ce'alü'l-Kur'âne 'idîn" yâni “muktesimîn” diye tâbir edilenler öyle kimselerdir ki onlar Kur’ân’ı parça parça ettiler. 

Kur’ân-ı Kerîm’i parçalara ayırmak zâhiren, O’nun bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek, bazı hükümlerini kabûl edip bazılarını reddetmektir. Bu kimseler, bu yapmakta oldukları işten ötürü sorguya çekileceklerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’i “parçalara ayıranlar” bir başka yönden, Kur’ân’ın zâhir ve bâtın, sûret ve ma’nâ, muhkem ve müteşâ-bih gibi tüm boyutlarını bir bütün olarak göremeyip, sadece bir yönüne bağlananlardır.

Ayrıca, bilindiği gibi, Kur’ân Zât’tır. Onu parçalara ayırmak, bâtınen vahdet hakîkatini idrâk edemeyip, âlemi Hakk’tan ayrı görmektir; diğer ifâdeyle, kesrete düşmektir. Her varlıkta Hakk’ın tecellîsi bulunduğundan gaflet edip Hakk ile halk’ın arasını ayırmaktır. Veya esmâ-i ilâhiyyeden bir kısmının tecellîlerine bağlanıp diğerlerini reddetmektir. " T.O.C. C."

-------------------

Âyet 94

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ

Fasda’ bi mâ tu’meru ve a’rıd anil muşrikîn.

Şimdi sen, sana emrolunanı açıkça ortaya koy ve müşrîklere aldırış etme.

-------------------

Bu âyet yukarıdaki Zâtî âyetlerin devâmıdır. Ulûhiyyet’ten Risâlet’e bir hitaptır.

“Fasda” kelimesi “s-d-a” kökünden emir fiilidir. Yarmak, açmak, perdesiz söylemek, açıkça ifâde etmek anlamındadır. Sabahın karanlığı yarıp çıkması bu köktendir. 

Âyette Hz. Resûlullâh (s.a.v.), müşrîklerin söz ve davranışlarına aldırış etmeden, hakk ile batılı ayırt edici bir sûrette hakîkati açıklamakla emrolunmuştur. 

Yâni, (89’uncu âyette belirtildiği gibi) “sen açık bir uyarıcısın, senin görevin tebliğde bulunmak ve uyarmaktır, sen onların îmânından sorumlu değilsin, vazîfeni yap ve onların hâline aldırış etme, onlardan uzaklaş, gerisini Allâh’a bırak, O onlara yapmış olduklarının hesâbını soracaktır,” denmektedir. 

Bâtınen, müşriklerden kasıt, vahdeti göremeyip kesrette kalanlar, varlıkta Hakk’tan gayrı mutlak bir vücûd görenlerdir. 

Hakîkat-i Muhammedî’nin zuhûru ile Hakk gelir, bâtıl zâil olur, ancak bundan ancak basîret sâhipleri fayda sağlar. Gönül gözleri körleşmiş olan inkârcılar bu hakikat nûrunu idrâk edemezler. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 95

اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ

İnnâ kefeynâkel mustehziîn.

Şüphesiz biz, alaycılara karşı sana yeteriz.

-------------------

Bu âyet de Zâtî’dir.

“Müstehzi'în” kelimesi, “istihzâ” kökünden türemiştir, alay edenler ma’nâsındadır. Bu kimselerin hâli 11’inci âyetin yorumunda îzâh edilmişti. 

“Kefeynâke”, “Biz sana yeteriz” demektir. “Kefâ” kökünden gelen bu ifâde, Hakk’ın “Kâfî” isminin tecellîsidir. 

Âyette iki farklı yerde geçen “Biz” kelimesi (“innâ” ve “kefeynâke”), Efendimiz (s.a.v.)’in Zâtî himâye altında bulunduğunu bizlere bildirmektedir. Sûrenin 9’uncu âyetinde meâlen, “Zikr’i biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz” denmişti. Bu âyet de aynı ma’nânın bir başka yönden tasdîkidir. 

Cenâb-ı Hakk bu âyetle, Efendimiz (s.a.v.)’e, davasında yalnız olmadığını, ilâhî bir himâye altında bulunduğunu beyân etmekte, O’na tesellî ve güvence vermektedir. Efendimiz (s.a.v.) Allâh esmâsının en kemâlli tecellî mahalli olduğundan, Allâh’ın onu koruması bir bakıma kendi tecellîsini korumasıdır. 

Âyeti enfüsî yönden ele alırsak; Hakk yolunda seyr-ü sülûk eden kimseler zaman zaman içeriden hayâl ve vehîm yoluyla, dışarıdan da şeytânî vesveseler ya da çevresindekilerin alay ve şevk kırıcı sözleriyle (örneğin, “bir de derviş olacaksın, şu yaptığına bak” türünden sözlerle) üzüntüye ve ümitsizliğe kapılabilir. Böyle zamanlarda duyacağı, “Biz sana yeteriz” hitabı, sâlikin ilâhî yardıma mazhâr olacağını müjdeler ve onu seyr-ü sülûkunda kararlı olmaya dâvet eder. 

Benzer ma’nâda âyet-i kerîmelere Kur’ân’ın farklı bölümlerinde rastlıyoruz. Birkaç örnek vererek yolumuza devâm edelim. " T.O.C.C." Âl-i İmrân Sûresi 3/160: “İn yensurkümullâhu fe lâ gâlibe leküm, ve in yahzülküm fe men zellezî yensurukum min ba’dihî, ve alâllâhi felyetevekkelil mü’minûn.” “Allâh size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allâh’a tevekkül etsinler.” Enfâl Sûresi 8/49: “ve men yetevekkel alallâhi fe innallâhe azîzün hakîm” “kim Allâh’a tevekkül ederse, bilsin ki Allâh, gerçekten çok güçlüdür ve hüküm ve hikmet sahibidir.” Tevbe Sûresi 9/129: “hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azîm” “Allâh bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na tevekkül ettim. O, büyük Arş’ın Rabbidir.” Talâk Sûresi 65/3: “ve men yetevekkel alallâhi fe hüve hasbüh” “Kim Allâh’a tevekkül ederse, O kendisine yeter.” Zümer Sûresi 39/36: ““Eleysallâhu bi kâfin abdehû” “Allâh, kuluna kâfi değil midir?” Ahzâb Sûresi 33/3: “Ve tevekkel alallâh, ve kefâ billâhi vekîlâ.” “Allâh’a tevekkül et; vekil olarak Allâh yeter.” Nisâ Sûresi 4/81: “fe a’rıd anhüm ve tevekkel alallâh, ve kefâ billâhi vekîlâ.” “Sen onlardan yüz çevir ve Allâh’a tevekkül et. Vekil olarak Allâh yeter.” Şûrâ Sûresi 42/9: “Emittehazû min dûnihî evliyâe fallâhu hüvel veliyyü” “Yoksa O’ndan başka veliler mi edindiler? Velî ancak Allâh’tır.” Okuduğumuz âyet-i kerîme ile ilgisi dolayısıyla, Mesnevî-i Şerîf A.A.K. Şerhi, Cilt 7, Sayfa 425-430’dan bir bölümü de buraya aktaralım.

-------------------

1472. “Her kim senin mekrînde (hilende) gönlünü rehin tutarsa, onun boynunu ben vururum; sen mesrûr (sevinçli) olarak git!”

“Her kim senin vazîfe-i nübüvvetine ve senin zâtına karşı, mekr ve hîle husûlüne (aldatma ve hile yapmaya) gönlünü ve fikrini merhûn ve mahsûs (rehin olarak bağlı) tutarsa, kahrım ile onun boynunu ben vururum; sen vazîfe-i nübüvvetine şâd ve mesrûr olarak (sevinç ve mutluluk içinde) devâm et!” Nitekim Hak Teâlâ hazretleri انا كفيناك المستهزئين (Hicr, 15/95) yâni “Muhakkak biz, seninle istihzâ (alay) edenlere kifâyet ederiz” ve اليْسَ اللَّهُ بِكَافَ عَبْدَهُ (Zümer, 39/36) yâni “Allâh kuluna kâfî değil midir?” buyurur.

1473. “Onların kör başları üzerine körlükler koyarım; o şeker zanneder, halbuki ona zehir veririm.”

“O münkirlerin ta’nları (hakaret ve iftiraları) üzerine körlüklerini iki kat yaparım, seni görmezler. Nitekim âyet-i kerîmede وَتَرَيْهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (A’raf 7/198) yâni “Ya Habîbim, sen onların sana baktıklarını görürsün, halbuki onlar görmezler” buyurulur. Onların körlükleri o mertebededir ki, ben onlara kahrımla tecellî ederim ve zehir veririm, onlar ise bunu lutuf ve şeker zannederler.” Menkabe: Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin mürîdlerinden birisi hazretin kabrini ziyârete gitmiş, o sırada Sultân Mahmûd-ı Gaznevî dahi oraya gelmiş ve dervîşe: “Bu sizin şeyhiniz ne der idi?” diye sormuş. Dervîş cevâben demiş ki: “Bizim şeyhimiz, “Beni göreni cehennem ateşi yakmaz!” buyururdu.” Sultân Mahmûd: “Acîb şey! Senin şeyhin Peygamber’den daha büyük mü idi? Ebû Cehil Peygamber’i gördü, halbuki onu cehennem ateşi yakacaktır,” dedi. Dervîş cevâben dedi ki: “Hayır, Ebû Cehil Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz’i görmedi, o ancak Abdülmuttalib’in yetîmini gördü; eğer Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz’i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi.” Sultân Mahmûd dervîşin bu cevabını tahsîn etmiştir (beğenmiş ve takdir etmiştir). Münkirler Resûl-i Ekrem’in ancak sûretini görürler, ma’nâsını görmekten kat kat kördürler.

1474. “Akıllarını benim nûrumdan parlattılar, mekirleri benim mekrimden öğrendiler!” Yâni, “Onların akılları, benim mertebe-i vahdetimin nûrundan parladı ki, o mertebeye “Ulûhiyyet” ve “Hakîkat-i Muhammediyye” ve “akl-ı kül” mertebesi derler. Ve münkirler mekirleri, benim mekrimden öğrendiler.” Nitekim âyet-i kerîmede وَ مَكَرُوا وَ مَكَرَ اللهُ وَ اللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Âl-i İmrân, 3/54) yâni “Ve onlar mekr ettiler, Allâh da mekr etti ve Allâh mekr edenlerin hayırlısıdır” buyurulur. Ve Hak (Sübhânehû ve Teâlâ) hazretlerinin sıfât-ı kevniyye ile ittisâfının cevâzı (kevnî sıfatlarla sıfatlandırılması) hakkında âyât-ı kur’âniyye çoktur, ba’zıları şunlardır: الله يستهزء بهم (Bakara, 2/15) yâni “Allâh Teâlâ onlar ile istihzâ eder.” Ve ان الذين يؤذون الله و رسوله (Ahzâb, 33/57) yâni “Allâh ve Resûl’üne ezâ eden kimseler.” Ve و من يشاقق الله و رسوله (Enfal, 8/13) yâni “Allâh ve Resûl’üne meşakkat veren kimseler.”

1475. “Cihânın erkek fillerinin ayağı önünde o Türkmen’in ullâçuku nedir!”

“Cihânın erkek filleri”nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan ehass-ı evliyâdır. “Ullâçuk” sahrâlarda göçebe hâlinde bulunan Türkmenler’in kıldan yapılmış çadırları ve çergileri ma’nâsınadır. Bundan murâd, münkirlerin kudret-i tasarruflarıdır. Yâni, “Enbiyâ ve evliyânın kudret-i tasarruf-ı mânevîlerinin önünde, münkirin kudret-i tasarrufiyye-i zâhirelerinin ne hükmü olur!” demektir.

1476. “Ey büyük Peygamber’im, onun o çerağı, benim sarsarımın önünde ne olur!”

“Ey benim ulü’l-azm ve büyük Peygamber’im! O münkirlerin kendi çürük akıllarınca nûr dedikleri bâtıl fikirler, benim bâd-ı sarsar (şiddetli kasırga) gibi olan nûr-ı vahyimin önünde nedir; o bâtıl fikirler bu şiddetli rüzgâra tahammül edebilir mi?”

1477. “Kalk, sen korkunç olan sûra üfle, tâ ki binlerce ölü topraktan bitsinler!”

1488. “Çünkü sen muhakkak vaktin İsrâfil’isin, kalk, kıyâmetten evvel kıyâmet düz!”

“Sûr”, kıyâmet-i kübrâda ihyâ-yı emvât (ölüleri diriltmek) için Hz. İsrafil’in üfürdüğü bir borudur ki, keyfiyetini Hak Teâlâ hazretleri bilir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in halkı da’vet ve irşâdı sûr-ı İsrafil’e teşbih buyurulmuştur. Bunun korkunç olması, halkın alıştıkları huzûzât-ı nefsâniyye ve hayvâniyyeden ayrılmaların kendilerine acı gelmesinden kinâyedir. “Ölülerin topraktan bitmesi” budur ki, halk cehl içinde hâkî olan vücûd-ı unsurileri kabirlerinde ölü idiler, ulûm-ı vahy ile bu kabir içinde rûhları dirilip kalktılar. “Kıyâmetten evvel kıyâmet düzmek” budur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bi’set-i seniyyeleri envâ’-ı kıyâmetten bir nevi’dir; zîrâ kıyâmet halkın haşr u cem’ini müstelzimdir (gerektirir); halkın ictimâiyâtında (sosyal yaşamında) bir inkılâb-ı azîm vâki’ olduğu gibi, kıyâmetin diğer nevi’leri de vâki’ olmuştur, şöyle ki: Resûl-i zîşân Efendimiz’in irşâd ve da’veti üzerine, ümmetinin havâssı arasında mevt-i irâdî ve ıztırârî (irâdî ve zorunlu ölüm) vâki’ olmuştur ki, bu mevt onların kıyâmetleridir. Onlar bu mevt ve kıyâmetten sonra, bu hayât-ı dünyeviyyede neş’e-i uhreviyye üzerine yaşarlar ve meyyite münkeşif olan ahvâl, bunlara da münkeşif olur. Buna “kıyâmet-i suğrâ” (küçük kıyamet) derler. Ve diğer bir kıyâmet daha vardır ki, bunlar ârifîn-i billâh hazerâtına “fenâ-fillâh” ve “bakâ-billâh”dan sonra “vahdet-i tâmme” (tam birlik) ve “inkıhâr-ı keserât” (çokluğun ortadan kalkması) hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki’ olan bu tecellîye “kıyâmet-i kübrâ” (büyük kıyâmet) derler. İşte bu kıyâmetler Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bi’set-i seniyyeleriyle (yüce gönderilişiyle) vâki’ olmuştur.

1479. “Her kim, hani kıyâmet? derse: Ey sanem işte kıyâmet benim, diye kendini göster!”

“Sanem”, burada mahbub ve ma’şûk ma’nâsınadır. Yâni, “Ey benim mahbûbum olan Peygamber’im! Sana, “Kıyâmet hani?” diye soranlara: “İşte kıyâmet benim vücûdumdur!” diyerek kendini göster!” Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz yukarıda îzâh olunan kıyâmetlerin envâ’ını câmi’dir.

1480. “Ey mihnet-zede (sıkıntı çeken) sâil (soru soran), bak bu kıyâmetten yüz cihân kâim olmuştur!”

“Ey Habîbim, o kıyâmeti soran kimseye de ki: “Ey cismâniyet ve kesâfet âleminin mihnet-zedesi olan suâlci! Bak benim kıyâmetim’in bir nev’i olan bi’set-i seniyyemden birçok cihânlar kâim olmuştur. Onlardan ba’zıları budur ki, mütâbeat-i Resûlullâh sâyesinde, “nefsin her bir mertebesinin peyderpey kıyâmetleri” kopar; yâni meselâ “nefs-i emmâre”nin kıyâmeti kopar, “nefs-i levvâme” dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyâmeti kopar, “nefs-i mülhime” hayât bulur; ve onun kıyâmeti kopar, “nefs-i mutmainne” dirilir; ve her bir mertebedeki nefsin bi-nihâye sıfatlarından her birinin ayrı ayrı kıyâmetleri kopar ve mukâbilinde birer cihân peydâ olur.

1481. Ve eğer bu zikir ve kunûtun ehli olmazsa, imdi ey sultân, ahmağın cevabı sükûttur.”

“Kunût”, itâat etmek ve sâkit olmak (susmak) ve duâ etmek ma’nâsınadır. Burada “itâat” ma’nâsı münâsibdir. “Zikr” “zâl”in kesriyle, medh u senâdan lisân üzerine cârî olan şey; ve “zâl”in zammı ile [“zükr”], tefekkür ve tedebbür ma’nâsınadır. Yâni, “Ey Sultân-ı enbiyâ, kıyâmetten soran kimse, eğer bu kıyâmet ma’nâsını müdrik ve sana itâat ehli olmazsa, o kimse ahmaktır; binâenaleyh onun cevâbı senin sükûtundur, zîrâ o kimse kemâl-i hamâkatından, senin vereceğin cevâbın idrâkinden âcizdir. Binâenaleyh kendini yorma!”

1482. “Ey cân, duâ nâ-müstecâb olursa, Hakk’ın âsumânından cevâb olarak sükût gelir.”

(…) “Ey Habîbim! hani kıyâmet?” diye soran kimse, senin zuhûrundan hâsıl olan netîceyi ve semereyi görüp, idrâk etmemiştir. Binâenaleyh onun suâli isti’dâdının hilâfında olduğu için, cevabı sükûttur. Nitekim isti’dâdının hilâfında bir şey taleb eden kimselere, Hakk’ın kazâ ve kader levhi âsumânından cevab olarak sükût vâki’ olur.”

-------------------

Âyet 96

اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ

Ellezîne yec’alûne meallâhi ilâhen âhar, fe sevfe ya’lemûn.

Onlar Allâh ile beraber başka ilâh edindiler. İlerde bilecekler.

-------------------

Bu âyet bir öncekinin devâmı olmakla birlikte, önceki âyet Zât mertebesinden bu ise Rahmâniyyet mertebesindendir, çünkü eğer bu âyet Zâtî olsaydı, “Allâh ile beraber” yerine “Benim ile beraber” ifâdesi kullanılırdı.

Âyetin ma’nâsı şudur: Nefislerinin hevâsını ilâh edinerek ona tâbî olan (kendi hayâlinde ve vehminde var ettiği ilâha tapan) şirk ehli kimseler, dünyâ hayâtında gözlerindeki gaflet perdesinden ötürü hakîkati göremeseler de âhirette acı gerçekle karşılaşacaklar ve işte o zaman büyük bir pişmanlık yaşayacaklardır: “O gün, yüzleri ateşte çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke Allâh’a ve Resûl’e itâat etseydik!’ derler.” (Ahzâb 33/66) Not: “Fe sevfe ya’lemûn” ifâdesi, 3’üncü âyette geniş olarak îzâh edilmişti. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 97

وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ

Ve le kad na’lemu enneke yadîku sadruke bi mâ yekûlûn.

Andolsun, onların söyledikleri şeylerden dolayı göğsünün daraldığını biliyoruz.

-------------------

Bu, Zâtî bir âyettir. Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine hitap edilmektedir. Yaşanan hâlden Hakk’ın haberdâr olduğu bildirilmektedir. Sonraki iki âyette ise Risâlet mertebesine ve onun şahsında bu âyeti okuyan herkese neler yapması gerektiği bildirilecektir.

Âyetin zâhirî ma’nâsı açıktır. Karşımızda bir sahne vardır. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) etrafındaki insânlara canla başla İslâm’ı anlatmaktadır. Ancak muhâtab olduğu kimseler, duyduklarını inkâr etmekle kalmayıp Efendimiz’e (s.a.v.) yaralayıcı sözler de söylemektedir. Bu durum Efendimiz’i (s.a.v.) üzmekte ve kalbinde bir darlık hâsıl etmektedir. 

Ancak, burada bahsedilen, nefsî ma’nâda bir üzüntü değildir. Hakîkat nûruyla, inkâr ve cehâletin zulmeti arasındaki uyumsuzluktan hâsıl olan bir mânevî sıkıntıdır. Bir başka yönüyle, inkâr edenlerin karşılaşacakları kötü âkıbeti bilmesi sebebiyle hâsıl olan bir üzüntüdür. 

“Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş” o yüce peygamber, kendisine eziyet edenlerden dahi rahmetini esirgememiştir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.), Tâif'teki teblîğ ziyâretinde şehir halkı tarafından taşlanarak oradan kovulmuştu. Vücûdu yaralı, ayakkabıları kan içindeyken, Cebrâîl (a.s.) çevredeki dağları o insânların başına geçirmeyi teklif ettiğinde, o yüce Peygamber, intikâm yerine merhamet ve şefkati tercih ederek: “Hayır, belki Allâh onların nesillerinden kendisine ibâdet edecek kimseler çıkarır”, diyerek dûa etmişti. 

A’râf sûresi 7/2 âyetinde Cenâb-ı Hakk Efendimiz’e (s.a. v.) “senin görevin Kur’ân ile uyarmak ve mü’minlere öğüt vermektir, bundan dolayı gönlünde bir sıkıntı olmasın” buyurarak, ona inkârcıların tavırlarına üzülmemesini öğütlemiştir. 

Tâ-Hâ Dûresi 20/25 âyetinde, Mûsâ (a.s.)’ın, “rabbişrah lî sadrî” yâni “Rabbim! Göğsüme genişlik ver,” diye duâ ettiği beyân buyrulur. Zâhiren bakıldığında, bu duâ ile Mûsâ (a.s.), Risâlet vazîfesini yerine getirirken karşılaşacağı zorluk ve eziyetlere karşı Rabb’inden sabır, metânet ve cesâret talep etmektedir. Bâtınen ise, ilâhî hakîkatleri idrâk edebilecek genişlikte bir gönül talep etmektedir. Çünkü dar bir gönül ve sınırlı bir idrâkle bu hakîkatleri kavrayabilmek mümkün değildir.

Koskoca bir Ulü’l-Azm peygamber Mûsâ (a.s.) göğsünün açılması için duâ ederken, Efendimiz (s.a.v.)’e İnşirâh sûresinin başındaki Zâtî âyette (94/1), “E lem neşrah leke sadrek” “Biz senin göğsünü açmadık mı?” diye hitap edilmektedir. Bu ikisi arasında çok büyük mertebe farkı olduğu açıktır.

Burada, amacımız peygamberler arasında bir ayrım yapmak değil, onların temsîl ettikleri mertebeleri ve bu mertebeler arasındaki farklılıkları tespit etmeye çalışmaktır. Tâ-Hâ 20/25 âyeti Mûsâ (a.s.)’ın şahsında esmâ mertebesinin, İnşirâh 94/1 âyeti ise Efendimiz’in (s.a.v.) şahsında Zât mertebesinin yaşantısı bizlere târif edilmektedir. Bunların her ikisi de İslâm binâsının katlarıdır, hepsi bize âittir, arada ayrılık gayrılık yoktur.

Âyette tasvîr edilen sahneye bir de enfüsî yönden bakalım. Burada tarîkat mertebesinde yaşayan bir sâlikin yaşantısının tasvîr edildiğini düşünebiliriz. Bu kişi daha tam ma’nâ-sıyla yakîn hâline ulaşmamış, “gökte Allâh, yerde kul” anlayışı üzere, yâni ikilik üzere yaşamını sürdürdüğünden, enfüste ve âfakta muhâtap olduğu inkârcıların gaflet ve cehâletinin, Hakk’ın ezelî ilminde mukadder olanın zuhûrundan ibâret olduğunu henüz fark edememektedir. Yaşadığı üzüntü ve gönül darlığı bundan kaynaklanmaktadır. Esmâ mertebesi itibâriyle yaşanan bu duygusallık hâli, Hakk ve hakîkat yolunda aşılması gereken nefis perdelerinden biridir. Bu perdenin nasıl aşılacağı veya açılacağı bir sonraki âyette îzâh edilmektedir. " T.O.C.C."

-------------------

Âyet 98

فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ

Fe sebbih bi hamdi rabbike ve kun mines sâcidîn.

O halde, Rabbini hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol.

-------------------

Tarîkat-esmâ mertebesinin yaşantısını îzâh etmeye de-vâm eden bu âyette iki emir vardır: “Rabbının hamdı ile tesbîh et” ve “secde edenlerden ol”. Demek ki bu mertebede salât ve zikir ile yol alınabilmektedir. Şimdi, âyette geçen ifâdeleri daha iyi anlamaya çalışalım. " T.O.C.C."

“Rabbike” “Senin Rabbın” Terzi Baba’nın 28-Kur’ân’da Tesbih ve Zikir isimli kitâbın-ın 43’üncü sayfasında Rabb kelimesinin farklı ma’nâları îzâh edilmiştir, özet olarak buraya aktaralım.

-------------------

Rabb kelimesi üç şekilde anlaşılır:

Birincisi, “Rabb’ül Erbâb” yâni “Rabb’lerin Rabbi” olan Allâh Teâlâ hazretleridir. 

İkincisi, “Rabb’ül Hâss”, kişiyi hüküm ve idâresi altında tutan, esmâ-i hüsnâ’dan olan, bir isimdir. Allâh’ın tüm isimleri herkeste mevcûd’tur, ancak bu isimlerin ağırlıkları kişiden kişiye değişir. Eğer her isim herkeste aynı ağırlıkta olsaydı hepimiz birbirimizin birer kopyası olurduk. İşte hangi ismin kişide ağırlığı (yâni hükmü) daha fazlaysa, kişinin Rabb’ül Hâss’ı odur. Güzel bir irfâniyyet eğitimi ile “Rabb’ül Hâss”tan “Rabb’ül Erbâb”a ulaşmak mümkündür. Tüm “Rabb’ül Hâss”lar “Rabb’ ül Erbâb”da yâni Ulûhiyet’te cem olmuştur.

Üçüncüsü, “Rabb’ül Nefs” yâhut “Rabb’ül Hayâl” diye tâbir edilen, kişinin kendi nefsinde kurguladığı, hayâlinde üretip var ettiği zannî olan Rabb’dır.

Âyet-i kerîmede geçen “Rabbike” ifâdesiyle, bunlardan ikincisi yâni Rabb’ül Hâss kastedilmektedir. " İz- -T-B- "

-------------------

“bi hamdi rabbike” “Rabbının hamdıyla” Rabb’ının hamdına geçmeden evvel, “hamd” kelimesi ile ne kastedildiğini anlamaya çalışalım. Bilindiği gibi, Hamd’ın (8) mertebesi vardır. Bunlar, Terzi Baba’nın “Salât” isimli kitâbının 36-38’inci sayfalarında geniş olarak îzâh edilmiştir; buraya özet olarak aktaralım.

-------------------

(1)’inci mertebede hamd, “şükür” anlamındadır. Burası zâhirî şerîat mertebesidir ve hamd kul tarafından yapılır.

(2)’inci mertebede hamd, “övgü” anlamındadır. Burası tarîkat mertebesidir ve burada da hamd kul tarafından yapılır.

(3)’üncü mertebede hamd, Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) ’in ifâdesi ile şöyle özetlenebilir: “Lâ uhsî senâen aleyke, ente kemâ esneyte alâ nefsik” “Seni gereği gibi övemedik, sen kendini nasıl övüyorsan biz de öyle övüyoruz.” Burada hamd yavaş yavaş kuldan Hakk’a geçmeye başlamaktadır.

(4)’üncü mertebede hamd gerçek anlamına yaklaşır: “subhânellâhi ve bihamdihî” “Onun hamdi ile tenzîh ederiz”. Burada hamd kuldan Hakk’a geçmektedir.

“El hamdu lillâhi rabbil âlemîn” “Hamdı ancak âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir” yâni “Hamdı ancak Allâh yapar.” Bu hamdı ancak hakîkat mertebesine ulaşmış kimseler yapabilir. Bir başka yönden, kul bu mertebeye ulaşınca Rabbı onu övmeye başlar:

“Ve lekad kerremnâ benî âdeme” “Muhakkak ki Âdem-oğlunu mükerrem kıldık” (İsrâ 17/70)

“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn” “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 21/107)

“İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi” “Muhakkak Allâh ve melekleri nebînin üzerine salât eder” (Ahzâb 33/56) Hadîs-i Kudsî: “Bütün âlemleri senin için, seni de kendim için halk ettim”

(5)’inci mertebede hamd daha da genişler:

“asâ en yeb’aseke rabbuke makâmen mahmûdâ” “Umulur ki Rabbin seni de makâm-ı “MAHMÛD”a ulaştırır” (İsrâ 17/79)

“Makâm-ı Mahmûd” bütün varlık âlemi tarafından gerek “fıtrî” gerek “irâdî” olarak övülen ve hamd edilen “Hakîkat-i Muhammedî”dir.

(6)’ıncı mertebede hamd, her varlığın kendine mahsûs lisânı ile, kendi mertebesinden yaptığı “Hamd”ların toplamıdır. 

(7) inci mertebede hamd, “efdâl-ü zikir lâ ilâhe illallâh efdâluddu’â elhamdülillâh” ifâdesiyle belirtilen, duânın efdali (üstünü) olan “elhamdülillâh”dır.

(8)’inci mertebede hamd, âhirette “liva-ül hamd” “hamd sancağı”nın altında sığınmaktır. " İz- -T-B- "

-------------------

Âyetin geri kalan kısmının îzâhını yine Terzi Baba’nın 28-Kur’ân’da Tesbih ve Zikir isimli kitâbının 40-43’üncü sayfalarından özet olarak buraya aktaralım.

-------------------

 “Rabbının hamdı”nı yapabilmek için kişinin evvelâ kendi Rabb’ül Hâss’ını, yâni kendi üzerinde ağırlıklı tesîri olan esmâsını idrâk etmesi, sonra da bu esmânın kendi faaliyeti itibâriyle hamdini öğrenip onun hamdıyla-övgüsüyle hamd etmeye başlaması gerekecektir.

“Fe sebbih” “tesbîh et” Tesbîh et deniyor ama nefsinin istediği gibi değil, Rabbının hamdı ile tesbîh et deniyor. Buradaki emri varlıklar kendi hakîkatlerinden alırlar. İsti’dâtları hangi ismin kaynağında ise, fıtratları o yönde hareket eder ve o ismin ifâde ettiği tesbîhlerini yaparlar. Her varlık başka türlü bir zuhûrda olduğundan, tesbîhleri de başkadır. Bu tesbîhler dışarıdan açık olarak anlaşılmaz, ancak bazı irfân ehli ârifler tarafından müşâhede edilebilirler. İnsânın varlığında bu tesbîh aynı zamanda zikre dönüşür. Tesbîh fıtrî, zikir ise irâdî’dir.

“ve kun mines sâcidîn” “ve secde edenlerden ol” Âyet-i kerîmenin açık olarak ifâde ettiği gibi, gerçek ma’nâda secde ehli olabilmek için evvelâ Rabbının hamdıyla hamd etmek lâzımdır. Kişinin yalnızca fizik bedenle secdeye varması tek başına secde ehli olmak için yeterli olamamaktadır.

Secde, fenâ-fillâh yâni Îsevîyyet mertebesidir. Kişi kendine âit bir varlığı olmayıp hakîkatinin Hakk’ın hakîkati olduğunu anladığında, beşeriyetinden sıyrılıp kimliksiz kalır, kendinden ve her şeyden fenâ bulur. Sâlatta bu hâlin karşılığı secdedir. Bu mertebe “kûdsiyyet” üzere olduğundan burada tesbîh hükmü geçerlidir. Tesbîh, “esmâ ve sıfât mertebesi”nin faaliyet sahasıdır. " İz- -T-B- "

-------------------

Âyet 99

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ

Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn.

Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.

-------------------

“Yakîn” kelimesi, kesin, şüpheden arınmış ve mutlak doğru bilgi anlamına gelir. İslâm düşüncesinde bilgi türleri genellikle zann, ilm (bilgi) ve yakîn (kesin bilgi) şeklinde derecelendirilir. Yakîn, bu kategoriler içinde en üst seviyede olup, herhangi bir şüphe veya ihtimâle yer bırakmayan bilgiyi ifâde eder.

Müfessirlerin pek çoğu, “yakîn”in ancak ölüm anında oluşabileceğini düşünerek, "Yakîn gelinceye kadar Rabbine ibâdet et" âyetini “sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et” yâni “ölene kadar ibâdeti bırakma” şeklinde yorumlamış-tır. Bu yorum zâhiren doğrudur ve belirtilen hüküm de geçerlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ömrünün sonuna kadar ibâdeti terk etmemiştir; onun ümmeti olarak bizlere düşen de onun sünnetinden ayrılmamaktır.

Lâkin, âyetin bâtınî ma’nâsı daha farklıdır: 

İbn Arabî Hz.’leri, “el yakîn-i hüve’l hakk” yâni “yakîn, Hakk’ın ta kendisidir” buyurmuşlardır. Yâni, “yakîn”, kulun kendine âit zannettiği bütün fiillerin, esmâların ve sıfâtların hakîkatte Hakk’a âit olduğunu ve kendi varlığında Hakk’ın varlığından başka hiçbir şey olmadığını kesin olarak idrâk ve müşâhede etmesidir. Bir başka ta’bîrle yakîn, Hakk’ın kendi kendini iki mertebesi ile (Hakk ve halk olarak) müşâhedesidir.

Kişi yakîne vâsıl oluncaya kadar kendi Rabb-ı Hâss’ına yönelerek ibâdet etmekte mâzurdur. Ancak, fenâ-fillâh’da fâni olup bakâ-billâh’da hakka’l-yakîn olarak yeniden hayâta başladıktan sonra sadece Rabbü’l Erbâb olan “Allâh” isminin ma’nâsına ibâdet etmek îcâb eder. Âyet-i kerîme bu husûsa işâret etmekte ve henüz yakîne ulaşamamış olan, tarîkat mertebesindeki sâliklere bu yüce mertebeyi müjdelemektedir.

Nitekim Yûsuf Sûresi 12/39 âyetinde şöyle buyrulur: 

“Yâ sâhibeyis sicni e erbâbun muteferrikûne hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr” yâni “Ey zindan arkadaşlarım! Vâhid ve Kahhâr olan Allâh mı daha hayırlıdır, yoksa sizin ayrı ayrı zannetiğiniz rablarınız mı?” Yakîne vâsıl olmuş kimselerin ibâdetlerine “ubûdet” denir ki, bu Hakk’ın kulluk mertebesinden, kulunda kul olarak, kendinden kendine olan ibâdetidir. " T.O.C.C." Yakîn hâlinin başlangıcı Mûsevîyyet mertebesidir. Bu konunun îzâhını Terzi Baba’nın 57-Tâ-Hâ Sûresi isimli kitâbının 28-31’inci sayfalarından bazı kısaltmalar yaparak buraya aktaralım.

-------------------

“İnnî ene rabbuke fehla’ na’leyk, inneke bil vâdil mukaddesi tuvâ.” “Muhakkak ki Ben, Ben senin Rabb’inim. Şimdi pabuçlarını çıkar. Şüphesiz sen, mukaddes vâdi Tuvâ’dasın.” (Tâ-Hâ 20/ 12) Burada Cenâb-ı Hakk madde mertebesinden (ağaçtan) tecellî buyurmuş ve Rubûbiyyet mertebesinden Mûsâ (a.s.)’a seslenmektedir. 

“Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn” “Ve sana ‘yakîn’ gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!” (Hicr 15/99) âyeti kerîmesiyle buradaki hüküm birleşerek gerçek hâli ortaya çıkmaktadır. 

Kişi Mûsevîyyet hakîkâtini idrâk etmezden evvel, bulunduğu yerin hükmünce ibâdet etmekte ma’zûrdur. Ancak Mûsevîyyet hakîkâtlerini idrâk edince, artık hayâlindeki Rabb’ ına değil, âyet-i kerîmede beyân buyrulan hakîkî Rabb’ına ibâdet etmeye başlıyor.

“Şimdi nalınlarını çıkar” denmiştir, çünkü bu makâma nalınlar ile gelinmez. Bu nalınların birincisi, dünyâ ve âhiret sevgisidir ki, terk edilmesi gereklidir. İkincisi, fiziksel ve fizik bedenin hemen üzerindeki izâfî rûhsal bedendir ki, bunun da bırakılması lâzımdır. Diğer bir yön ile nalınların çıkarılması, “Celâl ve Cemâl tecellîlerini iyi anla, idrâk et ki te’sirinde kalmayasın,” demektir. 

“Nalınlarını çıkar ki ‘mukaddes Tuvâ vâdisindesin’”. 

Tuvâ vâdisi zâhiren Tûr dağının yanında bir yerdir; bâtınen ise kendi varlığımızı saflaştırıp, arındırmış olduğumuz yaşam düzeyinde bir yerin ifâdesidir. (T) harfi tövbeye, (V) harfi ise ilâhî vâridâta işâret eder. Yâni “tövbe etmiş ve temizlenmiş, beşerîyetinden sıyrılıp ilâhî varlığı ile tahakkuk etmiş” kişinin hâlidir.

“Tuvâ”, lügatte “övülmüş” ma’nâsındadır. “Vâdi”, zâhiren sulak, hoş, rahat, verimli bir yerdir; bâtınen ise kişinin huzûr ve sekînet bulduğu bir yaşam düzeyine işâret eder. Bu makâmda kişi, kalbindeki suâllere cevap bulmuş ve belirli bir yere kadar mutmaîn’lik bulmuştur.

Bâzı zâhirî tefsîrlerde, “Mûsâ (a.s.)’ın nalınları eşek derisinden yapılmış olduğu için kokuyordu bu nedenle Cenâb-ı Hakk o nalınlarla oraya girmesini yasakladı” yazar. Bu açıklamayı bâtına çevirdiği-mizde, “eşek” hükmünde olan nefsâniyetten ma’mûl bir ayakkabıyla tâbî ki Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna varılmaz. 

Ayrıca Hakk’a âit “kademeyn” diye bir tâbir vardır, iki ayak, iki asıl demektir. Bunlardan biri Celâl, diğeri Cemâl tecellîleridir. “Na’leyn” ise beşere âit bir tâbir olup, ayaklara sonradan ilâve edilen ayakkabı ve çarık gibi vâsıtalardır. Bunlar bir yönden ayakları muhâfaza ederken, diğer yönden de topraktan yâni “hikmetten” ayırmakta, perdelemektedir. İşte “fehla’ na’leyk” (pabuçlarını çıkar) emri, sonradan hâsıl olan her türlü şartlanma ve perdelerin kaldırılması demektir. Huzûr-u İlâhî’nin Rubûbiyyet mertebesine bu sonradan ilâve edilen vâsıtalarla girilmez. 

“Ve enahtertuke festemi’ li mâ yûhâ” “Ve Ben, seni seçtim. Öyleyse vahyolunan şeyi dinle!” (Tâ-Hâ 20/13) Bu âyet-i kerîmeden anlaşılır ki, seçilmenin ilk şartlarından birisi Mûsevî-ül meşreb olmak, yâni Mûseviyyet “tenzîh” hakîkâtlerini idrâk etmektir. 

Ve Hakk tarafından seçilmişlik öyle bir lutf-u ilâhîdir ki, bu “Nübüvvet” hakîkatinin başlangıcıdır.

Buraya kadar olan âyetlerde Cenâb-ı Hakk, kişinin Mûseviyyet kemâli üzere nasıl bir hâlde olması gerektiğini anlattı, bundan sonra Mûsevîyyet mertebesinin emirlerini vermeye başlıyor.

“İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî” “Muhakkak ki Ben, Ben Allâh’ım. Ben’den başka ilâh yoktur. Öyleyse Bana ibâdet et ve Beni zikretmek için salâtı ikâme et!” (Tâ-Hâ 20/14) Evvelki âyette Cenâb-ı Hakk “Ben senin Rabb’inim” diye hitâb etmişti. Bu âyette ise kişiye Rubûbiyyet hükümlerini idrâk ettikten sonra “Ulûhiyyet hükümlerini dinle ve Ulûhiyyeti idrâk etmeye çalış”, demektedir. 

Bu âyet-i kerîme ile Efendimiz’in (s.a.v.) yolu açılmaktadır. Zîrâ Ulûhiyyet mertebesi Efendimiz’e (s.a.v.) mahsûs bir mertebedir ve bahsettiğimiz mertebeler olmaksızın Efendimiz’e (s.a.v.) yol bulamayız. Ve Cenâb-ı Hakk, Mûseviyyet mertebesinde bulunan kişiyi terbiye etmek açısından burada ona Ulûhiyyet mertebesinden hitap etmektedir.

Her ne kadar bu âyât-ı kerîmeler Kur’ân-ı Kerîm’de olsa da, bunlar Tevrâtî âyetlerdendir. 

Cenâb-ı Hakk burada doğrudan doğruya Hakîkât-i Muhammedî hükmüyle Zâtından “Bana ibâdet et” diyor. 

“Ve gerçek olan Ulûhiyyet makâmımı idrâk etmen için dosdoğru namaz kıl!” Bu namazdan murâd, şartlanmalarımız doğrultusunda bildiğimiz namaz değildir. Fiziken yapılan ibâdetlerin yanı sıra burada namazın hakîkâtleri idrâk edilmektedir ve hayâldeki bir Allâh’a değil, gerçek Allâh’a yönelme olmaktadır.

Mûsâ (a.s.)’ın bu hitâbı tek bir yönden değil, bütün yönlerden duyduğu belirtilmektedir. Her ne kadar sesin ağaçtan zuhûr ettiği belirtiliyor ise de bu ağaç özümüzde olan hakîkî varlığımızın ifâdesidir. 

Evvelki âyet-i kerîmelerde, Ahadiyyet Ulûhiyyet’i tanıtmıştı, burada ise Ulûhiyyet “Ben Allâh’ım” diyerek kendini tanıtmaktadır. Bu hususlara dikkat etmemiz Hakk’ı tanımamızda bizlere çok geniş ufuklar açacaktır. " İz- -T-B- "

-------------------

Ehlullâh “yakîn”i üç mertebeye ayırmıştır:

İlme'l-yakîn: Hakîkate ilmî yoldan ermektir, ki bir şeyi delîl ve burhân ile bilmektir. Meselâ, bir kimse ateşi görmese dahi, uzaktan dumanını görüp orada ateş olduğu sonucuna ulaşsa, bu ilme’l-yakîndir. Bu mertebe akıl ve fikir erbâbına mahsûstur.

Ayne’l-yakîn: Hakîkati bizzat müşâhede etmektir. Meselâ, kişi ateşi gözüyle görse ve seyretse, bu ayne’l yakîndir. Bu mertebe keşf ve müşâhede erbâbına mahsûstur.

Hakka’l-yakîn: Hakîkati bizzat yaşayarak ve ona vâsıl olarak bilmektir. Meselâ, kişi ateşe girse ve onun hakîkatini bizzat tecrübe etse, bu hakka’l yakîndir. Bu mertebe fenâ ve bekâ erbâbına mahsûstur.

Bu mertebeler birbirinden ayrı ve münferit değildir; her mertebe kendinden öncekine câmi olup, onu kemâle erdirir. 

Daha evvel de ifâde edildiği gibi, kişi hakka’l-yakîn’e varınca artık onun yönelişi ve ibâdeti Rabbü’l Hass’a değil Rabbü’l Erbâb olan “Allâh”a olur.

Son olarak, “ilm-i yakîn” ve “ilm-i ledün” arasındaki farkı Terzi Baba’nın 72-Îmân ve Îkan isimli kitâbından buraya aktaralım.

-------------------

“İlm-i yakîn” gayret ve sabır ile zaman içinde mertebeleri geçerek, Hakk’ın Zâtına dönük bilgilerin toplanmasıyla hâsıl olur. Bu ilim, kâmil bir mürşîdin gözetiminde çalışılarak ve kesb ile elde edilir. Yönü “halktan Hakk’a” doğrudur.

 “İlm-i ledün” Allâh’ın indindeki/yanındaki ilimdir, tahsîl ile kazanılmaz. Bu ilim, Hakk’ın Zâti tecellîsi ile olan atâsı ve hediyesidir. İlm-i ledün, ancak “ilm-i yakîn” ehline ihsân olunur. Yönü “Hakk’tan halka” doğrudur. " İz- -T-B- "

-------------------

Böylece, kitâbımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Cenâb-ı Hakk’tan, bu kitâbı okuma fırsatı bulan tüm gönül dostlarını Kur’ân-ı Kerîm’in zâhir ve bâtın nûrundan faydalandırmasını niyâz ederim. Bizlere bahşettiği sonsuz rahmet, inâyet, lütûf ve ihsânlar sebebiyle Allâh’a hamd ederiz.

Cem CEMÂLÎ

31-03-2025, İSTANBUL

Terzi Baba Kitapları

Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu’nun Seyr Defteri

4) “Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı” (Osmanlıca’dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi’de Bazı Hakikatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü’l Uşşâki (Osmanlıca’dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakikat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu’nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakikatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Suresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç’ın Tasavvuf Anlayışında Seyr-ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu’nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

1. KUR’ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevî-i Şerîf, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu’nun Seyr Defteri

4) “Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı” (Osmanlıca’dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi’de Bazı Hakikatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü’l Uşşâki (Osmanlıca’dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakikat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu’nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız”lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû’ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakikati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât’ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur’ân-ı Kerîm’de Tesbîh ve Zikir

29) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikayesi

35) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (7) A’râf Sûresi 

45) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

54) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ-İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arâbi - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat’tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A’yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayal Vâdîsi’nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikaye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakikatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru’ya-Zuhuratlar - Ma'na Alemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzahlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (52) Tûr Suresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben’deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben’deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ’ül Hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ’ül Hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru’ya-Zuhuratlar - Ma'na Alemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba’nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru’ya-Zuhuratlar - Ma'na Alemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru’ya-Zuhuratlar - Ma'na Alemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs’ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, “14-İrfan Mektebi” Tezi

178) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (16) Süleyman (17) Davud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu’l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Tarif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur’ân-ı Kerîm’de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi. 

218-8-5-Kur-Ker-Yol-Enfal Suresi. 

219-87-88-18-Kur-Ker-Yol-A’lâ-Gaşiye Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali.

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru’ya-Zuhuratlar - Ma'na Alemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzahlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben’deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben’deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikayesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayal Vâdîsi’nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikaye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakikatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi’de Bazı Hakikatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakikatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (231+140=371) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

- (104) kitaptan kasıt, Âdem (a.s.)’a verilen (10) suhûf, Şît (a.s.)’a verilen (50) suhûf, İdrîs (a.s.)’a verilen (30) suhûf, İbrâhîm (a.s.)’a verilen (10) suhûf, Mûsâ (a.s.)’a verilen Tevrât, Dâvud (a.s.)’a verilen Zebûr, Îsâ (a.s.)’a verilen İncil ve Muhammed (a.s.)’a verilen Kur’ân’dır. ↑

- Hurûf-u mukatta’â ile başlayan sûreler şunlardır: 2-Bakara, 3-Â’li İmrân, 7-A’râf, 10-Yûnus, 11-Hûd, 12-Yûsuf, 13-Ra’d, 14-İbrâhîm, 15-Hicr, 19-Meryem, 20-Tâhâ, 26-Şu’arâ, 27-Neml, 28-Kasas, 29-Ankebût, 30-Rûm, 31-Lokmân, 32-Secde, 36-Yâsîn, 38-Sâd, 40-Mü’min, 41-Fussilet, 42-Şûrâ, 43- Zuhruf, 44- Duhân, 45-Câsiye, 46-Ahkâf, 50-Kâf, 68-Kalem. ↑

- Sûre başlarındaki hurûf-u mukatta’â şunlardır: Elif Lâm Mîm (6 defâ), Elif Lâm Mîm Ra (2), Elif Lâm Râ (5), Ha Mîm (7), Kaf (1), Kaf Ha Ya Ayn Sad (1), Nûn (1), Sad (1), Ta Ha (1), Ta Sin (1), Ta Sin Mîm (2), Yâ Sin (1). Tek tek harfler olarak bakarsak: Mîm (17 defâ), Elif (13), Lâm (13), Hâ (7), Râ (6), Ta (4), Sin (4), Sâd (3), Yâ (2), He (2), Kef (1), Ayn (1), Kaf (1), Nun (1). ↑
