# Lokmân Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/lokman-suresi
**Sayfa:** 120

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

 (31) Lokman Sûresi.

Terzi Baba Necdet Ardıç.

İ’şari, Te’vil ve Tefekkürü. 

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (232-31-)

# GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

KÛR’ÂN-I KERÎM’de YOLCULUK

Terzi Baba Necdet Ardıç.

İ’şari, Te’vil ve Tefekkürü. 

(31) LOKMAN-SÛRESİ

NECDET ARDIÇ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (232-31) NECDET ARDIÇ 

TEKİRDAĞLI TERZİ BABA

“ İz- -T-B- “ “Es Selâm En Necat“

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0533 774 39 37

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com İçindekiler:.......................................................Sahife no 

Önsöz.......................................................................(4) 

31-Lokman Suresi- Ön bilgi.........................................(5)

Bu fass kelime-i Lokmâniyye........................................(8)

31-1-Elif Lâm Mîm......................................................(9)

Elif Lâm Mîm. Çizgi sembolü.......................................(15)

(lâ ilâhe illâllah)........................................................(23) 

31-2 –Ayet..............................................................(24) 

Felsefenin tanımı anlamı nedir?..................................(25)

Kelime-i İdrisiye’de Mündemic Olan “Hikmet”...............(38) 

İlâhi Hikmet ile ilgili, bir kaç Ayeti kerime.................... (44) 

31-3- Ayet.............................................................. (47)

## İslâm, Îmân, İhsân, Îkân, Bahsi.................................(48) 

31-4-5-6-7-Ayetler..............................................(66-72)

31-8-9-10-11-Ayetler...........................................(73-81)

31-12-13-14-15-Ayetler......................................(82-100)

31-16-17-18-19-Ayetler....................................(101-103)

31-20-21-22-23-Ayetler....................................(104-108)

31-24-25-Ayetler.............................................(109-111)

ElHamdu Lillâhi Rabbil'Alemîn; Hamdın mertebeleri.....(112) 

31-26-27-Ayetler.............................................(120-122)

K—alem-...............................................................(123) 

Nun Vel Kalemi Vemâ yesturun..............................(126) 

31-28- 29-Ayetler............................................(128-130) 

31-30- 31-Ayetler............................................(132-133)

31-32- 33-34-Ayetler.......................................(135-138)

Terzi Baba kitapları sıra listesi..................................(142)

 Ön söz Bismillâhirrahmânirrahîm: 

Bizleri bu günlere getiren, Alemlere Rahman ve rahmet olan, bizlere Peygamberler gönderen, Rabb-imize şükrederiz. 

Gönderdiği kitabını, Peygamberleriyle bizlere ulaştırdığı için gene şükrederiz. 

Allah-u Zülcelâlin Kitabını bizlere ulaştırdığı için, sevgili Peygamberimize de teşekkür ederiz. 

Bizlere Zat-i yollarını ve muhabbet-i ilâhiyyesini açan Mevlâmıza şükrederiz. 

İnsan olarak halkettiği Ruhundan Ruh verdiği kendine Halife eylediği için Rabb-imize şükrederiz. 

Akıl, idrak ve irfaniyyet verdiğinden. Alim olan Rabb-imize Şükrederiz. 

Uzun zamandır üzerinde çalıştığım Rabb-imizin gönderdiği Mübarek kitabının altmışa yakın sureleri üzerinde çalışmalar ve sohbetler yaparak kayda almıştım. 

Birçok kardeşlerimiz, bütün bir Kur’an iş’ari te’vil tefekkür çalışmalarınız yokmu? Diye zaman zaman soruyorlar, fakirde yarısından fazlarının sohbetlerinin yapıldığını söylemektey-dim. 

Ancak daha sonraları bu kadar yol alınmışken, İ’şari Te’vil ve tefekkür sahasında liyakatımız olmadığı halde, bizlere bizden yakın olan Rabb-ımızın himmet ve lütfu ile, niye tamamlanmasın diyerek, bitirmeye karar verdim. Bu sahada yardımcı olabilecek Halife kardeşlerimize de bazı Sureleri vererek, kalan Sureleri onlarında yardımı ile tamamlamaya karar verdim. Bunlardan biri de Lokman Sûresi’dir. Rabb-imiz İnşeallah bitmesi için gerekli zamanı ve gayretleri nasip eder. 

Bu çalışmalar bir tefsir değil, değişik yönlerden tefekkür çalışmalarıdır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hak’tandır. 

Lokman Suresi-Ön bilgi.

Adını, Allah’ın Lokman'a verdiği hikmetten söz eden 12. ayetten almıştır. 

Sure 34 ayettir. Mekke döneminin ortalarında, Sâffât suresinden sonra inmiştir. 27, 28 ve 29. ayetlerin Medine'de nâzil olduğu rivayeti de vardır.

Mushaftaki resmi sıralamada 31., iniş tarihine göre ise 57. suredir. 

Surenin nüzul sebebi olarak Alûsî, Kureyşlilerin Hz. Lokman ile ilgili soru sormalarını göstermiştir.

Surenin temel konuları:

Kur’an’ın temel nitelikleri (hidayet rehberi ve rahmet olması), İyi kimselerin özellikleri ve kendilerine verilecek mükafatlar, İnkarcıların tutumları, Yüce Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren de­liller, Yüce Allah’ın bazı sıfatları, Şükür, Ana babaya itaat,

Hz. Lokman'ın ahlâka ilişkin bazı öğütleri.

Hasenat. Net: 

-------------------

Elmalılı - Hak Dini Kuran Dili - Lukman Suresi giriş.

Lokman Suresi.
Mekke Döneminde İndi. Ayet Sayısı: 34
Lokman Suresi Mekke döneminde inmiştir. Ancak
 وَلَوْ اَنَّ مَا فِى اْلاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلاَمٌ
“yer yüzündeki ağaçlar hep kalem olsa…” (31/27) ayetinden itibaren üç ayetin Medine devrinde indiğine dair bir rivayet vardır. Şöyle ki: Resulullah (s.a.v.) hicret buyurduğu zaman Medine'de yahudi alimleri şöyle demişler: “İşittik ki sen
 وَمَآ اُوت۪يتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلاَّ قَل۪يلاً
Size ilimden sadece az bir şey verildi.” (İsra, 17/85) diyormuşsun. Bizi mi kastettin, yoksa kavmini mi?” Buyurmuş ki: “Hepsini de”. “Öyle ise, demişler, sen bilirsin ki, bize Tevrat verilmiştir ve onda her şeyin açıklaması vardır.” Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Allah'ın ilmi içinde o az bir şeydir.” buyurmuş, Allah Teala da o ayetleri indirmiştir.
Ayetleri : Mekki ve Medeni sayımında otuz üç, diğerlerinde otuz dörttür.
Kelimeleri : Beş yüz kırk sekizdir. (548)
Harfleri : İki bin yüz ondur. (2110)
Fasılası :
 م ، د ، ن ، ظ ، ر ، مد نظر
harfleridir.
İniş Sebebi: Kureyş'in Lokman'dan soru sormaları olmuştur. (Bahir ve Alusi)
LOKMAN SURESİ
Hasenat.Net:

------------------- 

Lokman Suresi’nin özetle sayı değerlerine bir bakalım. 

Sûre sayısı (31) Ayet sayısı (34) tür. 

Kelimeleri : Beş yüz kırk sekizdir. (548)
Harfleri : İki bin yüz ondur. (2110) Fasılası :
 م ، د ، ن ، ظ ، ر ، مد نظر

Fasılası : Demek, her ayetin en sonundaki harfin ismi, Ayet-i diğer Ayetten ayırdığı için fasıla-ara- harfi denmiştir. Ayet sayısı (34) tür. 

Bunlardan ( mim م harfi-8-) adet. (dalد harfi-2-) adet. ( nun ن harfi-7-) adet. ( zı ظ harfi-1-) adet. ( rı ر harfi-16-) adet’tir. 

Ayrıca bu harflerden meydana gelen (med- مدVe nezir- نظر Kelimeleride oluşmaktadır

------------ 

Med ne anlama gelir? TDK 

Med sözlük anlamı itibariyle uzatmak, ziyade etmek, arttırmak,  manasındadır. Tecvîd ıstılahında ise med veya lîn harflerinde biri ile sesi uzatmaya denir. Aslî medd'in üzerine ziyade etmeye de med denir.

------------

Türk Dil Kurumu’na göre Nezir isminin anlamı şöyle;

1. Kendini, Allah’a- Tanrı'ya ve ibadete adayan.

2. Bir dilekte bulunan, adak adayan.

------------------- 

“Lokman-lokma’n senin manevi lokman’dır”. 

Sûreyi şerifi sonuna kadar okuyup incelediğimizde, içinde ne kadar çok ma’nevi “Lokma” ların olduğunu görmüş olacağız. İz--T-B 

------------------- 

(٣١.١٢)

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا لُقْمٰنَ الْحِكْمَةَ

------------

(31-12) Andolsunki, lokmana hikmeti verdik.

Görüldüğü gibi Ayet-i kerime açık olarak kendisine o mertebenin hikmeti verildiğini ifade etmektedir. 

Burada bahsedilen hikmet Muhammed-i hikmet değildir, kendi zamanının hikmetidir. Ayet sırası geldiğinde incelenecektir. 

لُقْمٰنَ

-Lokman- kelimesini harfleri yönünden özetle incelemeye çalışalım. 

(Lâm-30) (Kaf-100) (Mim-40) (Nun-50) dir. 

Toplarsak, (30+100+40+50=220) etmektedir. 

------------------- 

 Sûre-i şerifin sayı değerleri üzerinde fazla teferruata girmeden asli değerleri ile bırakıp yolumuza devam edelim. 

------------ 

Not= (191) sayılı Terzi Baba Füsûsu’l hikem şerhi lokman Fass’ından sayfa-148- (faydalı olur düşüncesiyle küçük bir aktarım yapalım. İz--T-B

------------ 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ 

BU FASS KELİME-İ LOKMÂNİYYE'DE VÂKİ’ "HİKMETİ İHSÂNİYYE" BEYÂNINDADIR

"Hikmet-i ihsâniyye"nin Kelime-i Lokmâniyye'ye tahsisinin vechi budur ki: وَلَقَدْ اَتَيْنَا لُقْمَنَ الْحِكْمَةَ (Lokman, 31/12) وَمَنْ يُوءْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا (Bakara. 2/269) Ya'nî "Biz Lokmân'a hikmet verdik"; Cenab-ı Hakk her peygamberan hazaratına bir hususiyeti ile bir özelliği ile zuhura getirdiğinden Lokman’ın (a.s.) özelliği de “Hikmet” bahsindeki olan açılımları meydana getirme sebebidir. İşte bu yüzden “Lokman’a hikmet verdik” gerçi “Biz Musa’ya kitap ve hikmet verdik, diye diğer peygamberler hakkında da geçmektedir ama burada doğrudan doğruya sadece “Hikmet”ten bahsedilmekte, “Lokman’a hikmeti verdik” diye özellikle bahsedilmektedir. Hikmet verilen kimseye hayr-ı kesir verildi. Yani kime hikmet verilmişse ona çok çok hayır verildi. 

Cenab-ı Hakk Zat’ından bu ifadeyi belirtmektedir. Bakın “biz verdik” diyor, dolaylı değildir. Bunlar bilindiği gibi Zat’i ayetlerdir. Cenab-ı Hakk Zat’ı ile “biz Zat’ımızdan verdik, sıfat, esma, efal yönleriyle değil, Zat’ımızdan verdik, biz Lokman’a hikmet verdik, burada “biz” demesi kendi Zat’ını ifade ediyor. Bakara suresinde hikmet verilen kimseye çok hayır verdik diyor. Demek ki kime hikmet verilmişse ona çok büyük hayır verilmiştir. Demek ki “Hikmet” bir bakıma da hayır demektir. 

"Ve hikmet verilen kimseye, hayr-ı kesîr verildi" âyet-i kerîmesinin şehâdeti vechile Hz. Lokman hikmet sahibidir; Hikmet verilen kimseye hayr-ı kesir verildiği için yani çok hayır verilmiş olduğu için o sahib-i hayırdır aynı zamanda ve hayır ise, ihsandır; ve ihsanın üç mertebesi vardır: T.B.

------------- 

 Not= Konunun devamı (Lokman, 31/12) ilgili Ayetinde gelecektir. İz--T-B

------------- 
----- 31 - Lukman Suresi - Ayet 1 (Mushaf Sırası: 31 - Nüzul Sırası: 57 - Alfabetik: 59) ----- 

 (٣١.١)

~~31.1~
الم
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.1 - Elif lâm mîm. 

 Diyanet Meali:
 31.1 - Elif Lâm Mîm.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.1 - Elif, Lam, Mim.
------------------- 

31.1 - Elif, Lam, Mim. Hakkında (36-2) Bakara Suresi, isimli kitabımız sayfa (6) dan, tekrar hatırlanması için küçük bir aktarma yapalım. İz--T-B

------------------- 

 31.1 - Elif Lâm Mîm 

 NOT= Bu sure-i şerifte bir konuyu idraklerinize sunmaya çalışacağım. O’da Ayet-i kerimelerin hangi mertebeden ve hangi makamdan iletildiğidir. Ancak genel olarak baktığımızda Kur’an-ı kerim baştan sona “Kelâmullah” Allah’ın kelâmıdır. Ama bütün Ayet-i kerimeler zat mertebesinden ifade edilmemektedir. 

 Ayet-i kerimlerin bazıları şeriat mertebesinden, bazıları tarikat mertebesinden, bazıları hakikat mertebesinden, bazıları ise marifet mertebesin ifade edilmekte oranın bilgileri verilmektedir. 

 Diğer bir tarifle, Ayet-i kerimlerin bazıları ef’al mertebesinden, bazıları esma mertebesinden, bazıları sıfat mertebesinden, bazıları ise zat mertebesinden ifade edilmekte oranın bilgileri verilmektedir. 

------------

 Bir hadisi şeriflerinde, Peygamber efendimiz. 

 Kur’an-ın "zahir, batın, had, matla" olmak üzere dört mertebesi vardır. Buyurmuşlardır. 

-------------

 Bu hususta internetten alınan kısa bilgide şöyle denmektedir. 

 Hadiste belirtilen "zahir, batın, had, matla" ifadeleri tevile açıktır. Bazıları "zahiri tilavet, batını fehim, haddi helal ve haram, matlaı vaad ve vaid gibi esrarıdır" şeklinde tevil etmişlerdir.(Süyûti, el- Itkan, II, 1220; Zerkeşi, II, 154) Bu hususta bizim kanaatımız ise, "Zahir, dış-ef’al-şeriat, mertebesi. Batın, iç-tarikat-esma mertebesi. Had, hudutları- hakikat-sıfat mertebesi. Matla-ı doğduğu tuluğ ettiği kaynağı marifet- zat mertebesi" ni ifade etmektedir. 

 Ayet-i kerimelere bu yönleri ile de bakarak “Kur’an-ı kerim’de ki yolculuğumuzu sürdürmeye çalışacağız. 

 Şimdi bu ölçüler içinde tekrar, 31.1 - Elif Lâm Mîm Muhteşem manalarını bizlere kim okuyor veya bildiriyor? Biraz düşünelim.

 Aslında bunları okuyan, dile ve sese dönüştürüyor, ancak bunları bize kim bildiriyor? Diye düşünmemiz gerekiyor. 

 Elif Lâm Mîm, Konuyu biraz düşünürsek çok iyi olacaktır. İşte gerçek Kur’an okumak Ayet-i kerime’lerin evvela mertebelerinin tesbiti olması lazım gelecektir. 

 Bahsi geçen Elif Lâm Mîm Ayetini bizlere hakikat-sıfat-Rahmaniyet mertebesinden kelâm sıfatiyle okuyan, Rahmandır. İz--T-B 

------------------- 

 Elif Lâm Mîm

------------------- 

 Bazı Âlimler bu harflere huruf-u mukatta’a(kat’i harfler) demişler yani Hz. Allah ile Hz. Rasûlullah arasında şifredir bunlar demişler ve birçokları hakikatini Allah bilir diyerek üzerinde çok fazla durmamışlardır, fakat Ehlullah’tan bazılarıda bunlara değişik mânâlar vermişlerdir, en geniş anlamda şöyledir: 

 Elif: (ا) Ahadiyyet mertebesidir, Elif (ا) meydana gelmişse tecelli olmuş demektir, o tecelli de A’mâ’dan çıkan ilk tecellidir. Ahadiyyet mertebesinin ilk tecellisinin özelliği ise, Cenâb-ı Hakk’ın halinin orada hûviyeti ve inniyeti (benliği) yönüyle biliniyor olmasıdır. Nasıl ki bizim nüfus cüzdanlarımız küçük fakat herşeyimiz onun içinde, kaynağımız içinde, işte Cenâb-ı Hakk’ın inniyyeti ve hûvviyyetiyle zuhurda olduğu yer de Ahadiyyet mertebesidir. On iki noktadan meydana gelmektedir, bun-ların yedi tanesi “etturu seb’a (yedi tur)” yani yedi nefis mertebesi , beş tanesi hazerat-ı hamse yani beş hazret mertebesidir.

 Lâm: (ل ) Lâhut, Ulûhiyyet âlemi yani bütün bu âlemlerdir. On iki noktadan meydana gelen Elif harfinin kıvrımıdır, yani aslı Elif’tir.

 Mim: (م) Hakkikat-i Muhammedi’dir. Mim harfi de aynı şekilde bir göz ve bir kuyruk yapılmış Elif harfidir. Ahadiyet mertebesinin tecellisi Ulûhiyyet mertebesi, Ulûhiyyet mertebesinin tecellisi Hakkikat-i Muhamme-diyye’dir, yani hamd mertebesidir. 

Elif, Lâm, Mim’in bu âlemlerin şifresi yani âlemlerin koordinatları olduğunu söyleyen âlimler olmuştur, bu söylem şu anda henüz tespit edilmiş değildir fakat bir gün gelecek bu da tespit edilecektir. Kûr’ân-ı Kerîm’in bütün mânâlarıyla beraber herşeyi ortaya çıkmış değildir, zâhiri ilimler yani teknik ilerledikçe, insândaki bilgi ilerledikçe, fezada yeni keşifler oldukça, Kûr’ân-ı Kerîm’in Âyetlerinde okuduğumuz Âyetler için, evet bu bunu ifade ediyormuş diyerek müşahede haline geçiliyor, bu sayede bilgimiz daha da güçleniyor. Elif, Lâm, Mim’in İnsân-ı Kâmil’in bir ismi olduğu da söylenmiştir, doğrudur, çünkü bütün bu âlemler insân ismi altında hâlkedildi ve İnsân-ı Kâmil bütün bu âlemlerin aldığı isimdir. İz--T-B- 

------------------- 

31.1 - Elif, Lam, Mim. Hakkında (35-1) Fatiha Suresi, isimli kitabımız sayfa (98) den, tekrar hatırlanması için küçük bir aktarma daha yapalım. İz--T-B- 

------------------- 

(Bismillâhirrahmânirrahiym) Bilindiği gibi Besmele-i Şerif, anahtar’dır. Bu anahtarı kullanan, gerçekte kulun lisânın dan Hakk’tır, ve ilk kapısı yine burada, zâhir de faaliyyete çıkmış, Ahadiyyet mertebesi itibariyle, (elif – 1 – 13) (El Hamd’) dır, Ehadiyyet mertebesinin (Fatiha) Sûresi Fettah ismi şerifi ile fethine ve açılımlarına başlanmasıdır. 

Bilindiği gibi (Fatiha – hamd Sûresi) Ümm’ül kitap-tır. Kitabın anası’dır. Kayıtta olmayan Elif ve kayıtta olan be ise “eb” Atası yani Ahadiyyet-i itibariyle ilmin ceddi’dir. diyebiliriz.

Fatiha-ı Şerife olan Ümm’ül kitab-ı kaynak olarak kabul edersek, bu haliyle de, Kûr’ân-ı Kerîm’in ilk harfi yine (elif 1 – 13) olmuş olur ki; bu elifle ve bu elifte gizli olan Hakikat-i İlâhiyye tahsiline bu yoldan başlanmış olacaktır.

Daha evvelce (Kelime-i Tevhid) isimli kitabımızda da kısaca belirtmiş olduğumuz gibi, Kûr’ân-ı Kerîm’de “Huruf-u Mukattaa) denilen bazı harfler vardır, onların ilki (Bakara) Sûresinin başındaki (ا ل م) “elif, lâm, mim” harfleri’dir. 

Bununla birlikte sekiz Sûre’nin başında bu harfler vardır. Toplu olarak sayarsak Huruf-u Mukatta’alar da (17) adet (mim) (13) adet (elif) (13) adet (lâm) vardır. 

(17) den islâmın Hakikat-i olan dört mertebeyi (şeriat, tarikat, hakikat, marifet-)i çıkarırsak geriye (13) kalır ki; böylece hem toplu halde (13) adet (ا ل م) (elif, lâm, mim) oluşmuş olur. Ve hem de ayrı, ayrı, (13) adet elif, (13) adet lâm, (13) adet’te mim, in varlığını anlamış oluruz. 

Daha evvelce Kûr’ân-ı Kerîm’de geçen tüm sayılarını vermiştik. Buradakiler Hurufu Mukattaalar da geçenlerdir. Kısaca bakarsak. 

 (ا) Elif “Ahadiyyet” 

 ( ل) Lâm “ Lâhut “ 

 ( م ) Mim “ Hakikat-i Muhammedi’dir, ki aslî olarak (13) def’a tekrar edilmiştir. (ا ل م) elif, lâm, mim’ in bâtınen diğer ismi, bütün âlemleri ifade eden (İnsân-ı kâmil’in bir ismi ve ayrıca zâhiren de bütün âlemlerin koordinatları-işaretleri’dir. Tefsir âlimleri hurufu Mukattaa’lar için bir çok şeyler söylemişlerdir. En isabetlisi ve kabul görmüşü, (bunlar Allah ile rasûlü arasında şifredir,) anlayışı olmuştur. Bizde zâten bu şifrelerin bazı yönlerini arayıp, anlayıp, anlatmaya gayret ediyoruz. 

 Bazılarıda, (ا ل م) elif, Allah-ı, lâm, Cebrâîl-i, mim, ise Muhammed-i ifade eder, demişlerdir.

Bakara Sûresinin birinci Âyeti, (ا ل م) elif, lâm, mim, hakkın da ehlûllah ise İnsân-ı kâmilin bir ismidir, demişlerdir ki bu da çok doğrudur. Âyet-i keriyme’nin devamı’da o nu ifade etmektedir. (Zalikel kitabe lâ raybe fihi) işte bu kitapta yani (ا ل م) elif, lâm, mim, in kitabında, yani İnsân-ı Kâmil kitabın da hiç şüphe yoktur, demektir. 

 Başka yazılarımızda da kısaca belirttiğimiz gibi Kûr’ân-ı Kerîm bir dir ve dört faaliyet yönü vardır. 

Birinci’ si, elimizde bulunan “Mushaf-ı Şerif” (Kûr’ân-ı Tenzili) dir. 

İkinci’si, (Kûr’ân-ı Fiili) olan, bütün alemler’dir. 

Üçüncü’sü, (ا ل م) elif, lâm, mim, kitabıdır. 

Dördüncü’sü, ise (Kûr’an-ı natık) “konuşan ve gezen Kur’ân) olan İnsân-ı Kâmildir. Bu İnsân ise kendisine (Kûr’an-ı tenzili) indirilmiş olan Kûr’an-ın öz kardeşidir. Ve ona indirilmiştir. 

On’dan da diğer beşer insanlara indirilmiştir. 

Genel ismi “Hakikat-i Muhammed-iyye” özel ilk zuhur yeri Hz. Âdem ve en kemalli zuhur yeri Hz. Nuhammed (s.a.v.) Efendimizdir. 

O’nun bâtınî varisleri de Bu hakikatleri idrak eden zuhur mahalleridir.

Siyah kalem çizgide görüldüğü gibi. 

Çizen Müjdat Babadostu. 

 Elif asıldır, lâm’ın yanına gelip birleşince gövde hasıl olur, yukarıdan ikiye ayrılması (yedeyn) “iki el” aşağıdan ikiye ayrılması, (kademeyn) “iki ayaktır”. 

Daha sonra (Mim-i Muhammediyye) omuzlar üzerine geldiğinde (reisün) “baş” olmakta ve ( ا ل م) (elif, lâm, mim) de zâhiren gizli olan (İnsân-ı Kâmil) böylece zâhiren de aşikâr olmaktadır. 

İşte bu kitap (İnsân-ı Kâmil) âlemin özü ve hülâsası dır. Âdem den (a.s.) Havva’nın zuhuru gibi (elif’ten) de İnsân’ın mânen zuhuru böyle olmaktadır. 

Ey hakikat ilmine talib olmak isteyen kardeşim. Allah’a ulaşmanın tek ve en kısa yolu senin kendinden geçmektedir. Çaresi; kendini ve hakikatini idrak etmendir.

Aksi halde bir çok sevap kazanarak Cennet ehli olabilirsin, ama; (Allah ehli) “Ehlûllah” olamazsın. Cennet ise sadece senin beşeri duygularına hitab eder, duygu-larının hissiyatı kesildiği anda Cennet hiçbir şey ifade etmeyecektir. 

Ancak söylemek istediklerimiz yanlış anlaşılmasın cehenneme göre tabi-i ki Cennet daha güzeldir. (Aslın da bu dahi göreceli) dir. (değişkendir.) Cennet nefsimize beş duygumuza hitab eder, duyguları olmayan bir varlık için Cennet hiçbir şey ifade etmez. 

 Hakk’a yönelmek isteyen Cennet taliplisi değil Hakk taliplisi olmalıdır. Cennet’e iyi amel ve sevapla gidilir, Hakk’a ise iyi amel sevap ve ayrıca irfaniyyet ile gidilir. Arada büyük fark vardır. Cenâb-ı hakk Cennet talebinde olanlara, Cennet yolunu, Hakk talebinde olanlara da kendi yolunu açsın amin. 

Söz buraya gelmişken Yunus Emre’nin şu iki kısa dörtlüğüne de bir göz atalım. Gerçekten bütün mânâlar elif’te vardır, bunları idrak ederek okumak elif’i bilmektir yoksa sadece lisânen (elif) demek, elif demek değildir. 

Dört kitabın mânâsın, Bellidir bir elif’te, Sen elifi bilmezsen. 

Bu nice okumaktır. 

Gerçekten de dört kitabın mânâsı bir elifte gizlenmiştir. Elif tanınmadığı sürece diğer harflerin’de mânâlarının kolay, kolay tanınamayacağı aşikârdır, çünkü diğer harflere kimlik ve şahsiyet veren Elif’tir. 

Elif okuduk ötürü, Pazar ettik götürü, Yaradılanı sev, Yaradan dan ötürü. 

Bu kısa dörtlüğü mevzuumuzla ilgisi bakımından özetle izah etmeye çalışalım. 

Elif okuduk ötürü. 

“Ötüre” Arap alfebesinde bir (hareke) işarettir. Harfin üstüne konur, ve (  ) “vav” harfine benzer, üstüne konduğu harfi sesli harf olarak, (u-ü) sesleriyle okutur. O zaman (ا) (elif) harfi (u) diye okunur ve Ahadiyyet’te’ki; Ulûhiyyet-i ifade eder ki; (13) tür. Ayrıca elif’in üstünde ki, ötre, nokta makamında dır ki; böylece yine (13) tür. 

 Elif’i ötüreli okuduğumuz zaman, Ulûhiyyet-i kast etmiş oluruz demektir. 

Pazar ettik götürü. 

Yani bütün âlemde (ا) (elif) in (13) her mertebeden zuhur ve tecellisini müşahede eden (irfan ehli) varlığın bütün fertlerinde bu hakikati idrak ettiğinden hiç bir şeyi gayrı görmeyip bu âlemi olduğu gibi tümüyle kabul eder ki; bu da götürü kabul hükmündedir. 

Nefs-i varlığını verip karşılığında götürü olarak bütün âlemi kazanmaktır. Bilindiği gibi bir mal alınıp satılırken taneyle veya kiloyla hesaplanır, veya götürü hükmüyle ne varsa bir fiyat tespit edilerek tek, tek ölçülüp hesaplanmaz, tamamı üzerinden götürü olarak toptan tek fiyat ile pazarlık tamamlanmış olur. 

İşte Ehlullah, (irfan ehli) âlemin hakikatini bildiğinden mânâvi alış verişini götürü olarak tümü (13) üzerinden yapar, ayrı gayrı olarak dışarıda bir şey bırakmaz. 

Yaradılanı sev. 

Burada Yaradılandan kasıt, zuhur’da olandır, yani, (zuhur’da olanı sev) (zuhur edenden ötürü) (yaradandan ötürü) denmek istenmiştir. Özetlemeğe çalıştığımız bu kısa dörtlükte büyük bir irfaniyet gizlidir. 

Muhyiddin’i Arabi (Sübhanellezi ezharel eşyae ve hüve aynühü) yani “Onu tenzih ederiz ki; eşyayı zuhura getirdi ve onun aynıdır.” Diyerek, bu mânâ da açık olarak ifade de bulunmuştur. 

Diğer ifadeyle bütün sayılar ve harfler elif’in aynıdır. 

Yeri gelmişken şurada bir şeye daha dikkat çekmek İsterim, bir harf olarak bildiğimiz (ا) elif’in aslı (E-L-F) harflerinden meydana gelmektedir. 

(Elif,) tanışmak, kaynaşmak, sevmek, cana yakın olmak, dostlukta bulunmak, anlamlarına gelen “ülfet” etmek demektir. Görüldüğü gibi bünyesinde (ا) (elif) (ل) (lâm) (ف) (fe) harfleri vardır. Başta bulunan (elif– lâm) hakikatinin (ف) (fe) “feyekünü” ile hemen zuhura çıkıp kolay anlaşılabilmesine vesile olacağı ümidiyle demektir. Yine elifte var olan ikinci harfin, yani (ل) (lâm) ın içinde söylenişte (م) (mim) de vardır o halde elif’in içinde açıkça (ا) (elif) (ل) (lâm) (م) (mim) i şüphesiz olarak görmekteyiz. Yani (elif) aynı zamanda bu yolla da eşittir, (ا ل م) (elif-lâm-mim) dir sonda ki (ف) (fe) ise bu hakikatlerin (kün) (ol) emriyle faaliyyete geçip (feyekünü) hemen olmasıdır, bir şeye ol deyen Cenâb-ı Hakk için o şeyin olmaması mümkün değildir, ancak bizler bu oluşumların farkın da olmadığımız sürece oluşan hakikatlerden gaflette olduğumuzdan onları olmamış zannediyoruz halbuki onlar olmuşlardır ve bizleri seyretmektedirler. 

(Maşuk yüzün tutmuş sana sen bakarsın öte yana) dendiği gibi. Bizler de ötelere baktığımız sürece bu hakikatleri görmemiz mümkün olamayacaktır. 

 Yukarıda (Eif ve be) nin, (Elif lâm mim) in muhabbet ve birlikteliğini gördük. Şimdi de (lâm ile elif) in ezeli muhabbetini görelim. 

Arabî alfebede (لا) (lâmelif) diye tabir edilen bir sembol harf vardır ki;(elif lâm) ın sondan başa söylenişi dir. Alfebenin 28 inci sondan ikinci son harf () (ye) den sonra sondan birinci harftir. (ا) (elif) ile başlayan Hakikat-i İlâhiyye tenezzülâtı yine bir (ا) (elif) ile kemâle erip aslına ulaşmasıdır. Küçük asıl Ebced hesabıyla elif (1) lâm (30) sayı değerindedir. (1) i (30) un önüne koyarsak (130) eder sıfırı alırsak (13) kalır ki; bu şekliyle (elif lâm) (13) ü beraber yüklenmişlerdir, ve bu ağırlığı bütün haşmetiyle (meratib-i ilâhi ) “ilâhi mertebeler” olarak mertebe mertebe, her bir Peygamber hazarâtın da zuhura getirmişlerdir. Bu (28) inci mertebe ki; O da Kûr’ân da bahsedilen (28) inci Peygamber olan (zuhuru Muhammed-î) dir. 

(29) uncu son sırada olan () (ye) harfi ise yakıyn ehli olan ve bütün bu hakikatleri tasdik eden gerçek mânâ da ki; varisi nebi ümmet-i Muhammed-î ler dir. () (ye) harfinin (4) ebced hesabından (3) ü (10+10+11=31) olur ki; tersi zaten (13) tür. Yani bunlar (13) hakikatine (hâmil) müşahede ile taşıyanlardır. 

() (ye) harfinin büyük ebced hesabı ile sayısal değeri ise (575) tir. İslâmın simgesi olan (kare) (4) ü çıkarırsak, geriye (575-4=571) kalır ki; ne büyük bir gerçektir. Bilindiği gibi (571) Hz. Peygamberin doğum yılıdır ve (5+7+1=13) tür. İşte bu () (ye) “yakîn” sembol harfinin zuhur yerleri, yaşadıkları devirlerinin en kemâllileri’ dir’ ler. Adeta efendimiz (s.v.s.) min (biz son gelen ilkleriz) sözünün alfebede ki; zuhur yerlerini de bildirmesi gibidir. 

() (ye) son harftir, fakat bütün ilâhi mertebeleri bünyesinde toplu olarak muhafaza etmektedir. Alfebe de iki harfin altında nokta vardır, biri her zaman (ب) be ba nın diğeri ise, zaman zaman () (ye) nin altıdır. Be nin altında ki; nokta (Ahadiyyet’ül zat) noktası, zaman, zaman kullanılan () (ye) nin altında ki, iki noktadan biri (beşeri benlik, diğeri ise İlâhi benlik) noktaları’dır. 

Evet ()(elif, lâm) ile başlayan Vahidiyyet’ in’den Ulûhiyyet’i ne olan ilâhi tecelli, yine bir () (elif, lâm) ile ancak bu sefer tersinden (لا) (lâm,elif) yani yine (13) olarak aynı yollardan geçerek, (ef’âl’inden,Ulûhiyyet-ine, oradan Ahadiyyet-ine) “Mi’râc”a doğru kanat çırpmağa başlamasıdır. Nasıl ki, ( الم) (elif, lâm, mim) den evvelce belirtildiği gibi İnsân’ın zâhir bâtın kemâli ortaya çıktığı gibi, (لا) (lâm,elif) üzerine de bir (م) (mim) i Muhammed-i (reisün) “başını” koyduğumuz da aynı kemâli orada da görmüş ve bulmuş olmaktayız. Aşağıdaki çizim de olduğu gibi başlangıçta İnsân, nihayette yine insândır.

 لا

 Çizen Müjdat Babadostu.

İşte (ل) (ا) (elif ile lâm) ın (13) ün İlâhi beraberliği eliften lâm’a olarak zuhura başlamakta, bütün mertebelerde, o mertebelerin hakikatine bürünerek hayat sahnesine (13) çıkmakta ve yine en sonun da aynı (ل) (ا) (elif) (lâm), (لا) (lâm) (elif) olarak (lâm) dan (elif) e doğru kendi aslına ulaşmaktadır. (ل) (ا) (elif) (lâm) da ki; kimlikler bellidir, fakat (لا) (lâm) (elif) te ki; kimlikler belli değildir, bulunduğu mertebeye göre bazen, (elif),, (lâm),, olur. Bazen da; (lâm),, (elif),, olur, şöyle ki; (لا) lâm elifin yukarıdan sağ ucundan aşağı doğru inersek orası (elif) oradan yukarıya doğru çıktığımız yer ise, (lâm) olur. O zaman, (elif-lâm) şeklinde okunur. Eğer sol üst uçtan aşağı doğru inersek o zaman orası (lâm) olur. Oradan tekrar yukarıya doğru çıktığımız da da, orası (elif) olur ki; böylece (lâm-elif) diye okunur. Böylece: (لا) (lâm-elif) hem (elif-lâm) hem de (lâm-elif) tir. Bu yüzden bütün tecelli-i ilâhiye, ister tenzil-iniş yönüyle, ister uruc-yükseliş yönüyle olsun hepsine câmidir. 

Bu bir hakikat-i İlâhiyye ve (elif ile lâm) ın sarmaş dolaş ezeli hubbiyyet-muhabbet-i bitmez tükenmez aşk-ı ilâhisidir ki; her zerre de, o zerrenin mertebesinden raksı dır. Bazen, (lâm,) (elif)e ayna olur, bazen, (elif,) (lâm)a ayna olur. 

Kûr’ân-ı Kerîm Enfal Sûresi (8/17) Ayetinde:

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى

(Vema rameyte iz rameyte velâkinnellahe rama) Mealen:

“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı.) İlâhi sözünde, (elif,) (lâm) ın aynası olmuştur ki;

(elif,lâm) dır. (ل) (ا) 

(Men reâni fekad reel Hakk) 

(Beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur) Hadîs-i kûdsîsin de ise (lâm,) (elif) in aynası olmuştur ki;

(lâm,elif) tir. (لا) Bu çok mühim irfaniyyet hakikatine nazar eyle ve diğer yaşantıları da böylece kıyas eyle. Bu ilâhi muhabbet her an âlem de yenilenerek yaşanmaktadır. 

Söz buraya gelmişken bir şeye daha dikkat çekmeye çalışalım.

(لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ) (LÂ İLÂHE İLLELLAH) Bilindiği gibi (KELİME-İ TEVHİD’)in ilk harfi bu (لا) (lâ) (lâm-elif) tir, ve tek harf olarak az uzatılarak (lâ) diye okunur aslı ıse (lâm ve elif) tir, (lââ) diye elif uzatma işareti olarak okunduğunda, nehiy etme yok etme-kaldırma mânâsınadır. Aslında (لا) (lâm-elif) in varlığnda kaldırılacak bir şey yoktur ve yerli yerince(23)dir. Bizler hayal ve vehmimizde aslı olmayan bazı varlıklar icad ettiğimizden ve bu varlıklara birer hayalî vücud verdiğimizden, (lâm-elif) in hakikatini perdeleyip onu (لا) (lâ) yokluk zannediyoruz ve çalışmalarımıza bu anlayışla başlıyoruz ki; seyr-i sülûk’un sonlarına doğru (Allah) (c.c.) lâfzının (ل) (ا) (elif) (lâm) ı na ulaştığımızda idrak ediyoruz ki; baştaki (لا) (lâ) aslında (lâm-elif) imiş ve bütün İlâhi hakikatler yukarıda belirtildiği gibi şeksiz şüphesis zaten onun bünyesinde mevcud imiş. 

Kelime-i Tevhid’te (لا) (lâ) yok (lâm-elif) varmış (lâ) ise bizim heva ve heves’imiz, ve tevhid-i hakiki’den cehlimiz imiş. Aslında; (lâ) olan, yok olan, bizmişiz, bizim hevamız imiş. Kelime-i tevhid-in nehiy bölümü dahi ispat imiş, İki yönü de ispat, ispat imiş, nehiy ve ispat değilmiş. Daha daha aslında ıspatlanacak da, bir şey yok imiş çünkü ıspatlama ikilik gerektirir, iki yok’ki ispatlama gereksin. 

Meseleye bir başka yönüyle de bakmağa çalışalım. Kelime-i Tevhid’ in içinde iki adet (لا) (lâm-elif) vardır, biri baştaki diğeri de illâ nın (lâm-elif) i dir. Birinci (lâm-elif) te ki; zâhiren (lâ) nehiy yokluk ifadesi, Bâtınî mânâ da (lâm) (elif) in içinde yani birlikte olduğu (lâm) yani Ulûhiyyet mertebesi ayrı bir mertebe olarak yoktur ve sadece (elif) Ahadiyyet mertebesi vardır, demektir. (lâm)- (elif) in sadece zuhur ve görüntü mahallidir. Nehiy edilen budur, aksi halde âlem de hakk’ın vücudundan başka bir vücud varmış, olur ki; bu da muhal-olmayacak bir iştir.

İkinci, illâ nın (lâm-elif) i ne gelince, “illâ” (ancak) istisna’dır. Yani müstesnâ , ayrıcalık-hususîlik’tir. “İllâ”nın kendi bünyesinde, yani sadece onu ayrı olarak ele aldığımızda ancak vardır ama o da (lâm-elif) in içinde olan (elif) in Mânâsında (lâm) ın sûretinde olandır, Şekliyle anlayabiliriz. 

Bilindiği gibi kelime-i tevhid-in Arapça yazılış şekli ile harflerini saydığımız zaman (12) dir, ancak başta ki, (لا) (lâm-elif) iki olarak saydığımız zaman ise (13) on üç olur ki; zaten kendisinin geçek aslı da odur. 

Bu hususta daha geniş bilgi “Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızda bulabilirsiniz. İz--T-B- 

-------------------

(٣١.٢)
~~31.2~
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكٖيم ِ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.2 - Tilke âyâtul kitâbil hakîm. 

 Diyanet Meali:
 31,2 - (2-3) Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın; iyilik yapanlara bir hidayet ve rahmet olarak indirilmiş âyetleridir.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.2 - Bunlar sana o hikmetli kitabın âyetleri

-------------------- 

NOT= Bu Ayet-i kerime bizlere “ Rahmaniyyet-sıfat mertebesinden okunmaktadır. İz--T-B- 

------------

Birinci Ayette bahsedilen muhteşem manaları bünyesinde bulunduran ( الم) (elif, lâm, mim) den sonra gene muhteşem bir konu olan “hikmet” ile ikinci Ayete devam etmektedir. Bilindiği gibi Ayet-işaret, “Zat-ı mutlağın zat-ı mukayyed olarak her mahalde görünmesinden başka bir şey değildir. 

Burada Hikmetten bahsetmemiz yerinde olacaktır. T.B.

---------- 

 Not= (197-Cilt-1-Dur-Rabb-in Salâtta-namaz’da) isimli kitabımızdan-sayfa-189-200—203-212-) arası, hikmet-felsefe konumuzla ilgisi olması bakımından aktarma yapmayı uygun buldum. T.B.

-----------

 Sözlük

 Oxford Languages sağlayıcısından tanımlar ·

 Felsefenin tanımı anlamı nedir?

 Felsefe sözcüğü, Yunanca kökenli philosophia kelimesinden gelir ve bilgelik arayışı, bilgiyi sevmek, bilgi severlik, araştırmak ve peşinde koşmak anlamlarına karşılık gelir. Yunanlılar için “Felsefe nedir?” sorusunun cevabı, bilgelik sevgisi ya da hikmet arayışı anlamlarında kullanılmıştır.21 Ağu 2021

------------- 

 Bu yazılar internetten yazı gönderen bir kardeşimizin yazıları-sorularına karşılık verilen cevapların küçük bir bölümüdür, ilgisi olması yönüyle buraya da almayı uygun buldum. Kendisini mahsurlu bir durum olmasın diye (i...) şeklinde ifade ettim. İz--T-B- 

------------- 

 “HİKMET-BİLGİ-SEVGİ-HİKMETLİ DÜŞÜNCE” BU beyanı veçhile; İSLAM DÜŞÜNCESİ, İSLAMIN HİKMETLİ BEYANLARI, İSLAM BİLGİSİ (İ....)

---------- 

 İ.... kardeşim, buraya kadar dediklerin doğru, bunlar gerçekten islamın-bizim, ilahi değerlerimizdir. Bu saha ilâh-i Hikmet sahasıdır. Buraya batının hayali nefsani beşeri “felsefesini” karıştırma, kullanan kullanır kendi bilir. Madem gerçek bir araştırmacısın bu sahanın, ve bu konunun farkını anlayacak akıl ve gönül berraklığına sahip olman gerekir. T.B. 

---------- 

 anlamlarında da kullanıldığını bilmemeniz veya bu yönüne bildiğiniz mertebelerden de bakamamanız ;Kendi ifadenizle siz “marifetullah” açısından da mana verebilen FAKİR için esef vericidir. (İ....)

---------- 

 İ.... kardeşim, nedir bu kadar “batının” hiçbir asli ve ilahi değeri olmayan, “Felsefe” denen bu sahayı bu kadar savunman anlaşılır bir hal değildir. 

 Saygı değer Efendim; dediğin bir kimseye, daha sonra, FAKİR için esef vericidir. Sözünü ikisini birlikte kullanmak senin yönünden, oldukça tezattır, “marifetullah” açısından da mana, vermek felsefe ile olacak iş değil, eğer verilebili-yorsa bu sadece İslâmın berrak “Hikmet”leri ile olmaktadır. Bu sahaya “felsefe” ayak atamaz. İz--T-B- 

---------- 

 Tabii ki de İslam’ın Felsefesi, (İ....)

---------- 

 İhsan kardeşim bu cümlen ile, gerçekten Terzi’yi hayrette bıraktın. Kesin olan şudur ki. İslam’ın Felsefesi kesinlikle olmaz. Çünkü buna zaten hiç ihtiyacı yoktur. İslâmın hikmeti ve tasavvufu, vardır, bunları ayıramayacak durumda isen diyecek bir şey yoktur. T.B. 

---------- 

(Batının beşeri ve hayali) Felsefesi, İslamın Hikmetli Bilgisi olur. (İ....)

----------

 (Batının beşeri ve hayali) Felsefesi, İslamın Hikmetli Bilgisi kesinlikle olamaz. İslamın, batının hayali felsefesi’ne ihtiyacı yoktur. İslâmın kendine has Hüküm ve hikmeti vardır bunun da ifadesi, “Tasavvuf”tur. Gerçek tasavvufun yanında, batının “Felsefe”si daha henüz emekleyen çocuğa benzer, var sen kıyas eyle. T.B. 

 İ.... kardeşim bu nasıl cümle kuruluşudur. Kur’an ve hadislerin hikmetlerini nasıl beşeri aciz felsefe yolundan İslamın bilgisi diyerek kesin gibi bir hali savunuyorsun. Hayret bir şey doğrusu. Beşer aklı cüz’ün ürettiği bir konudur, Ulûhiyet ve risalet kaynağından gelen bir manayı, batının hayali felsefesine muhtaç hale getiriyorsun ve bu sahada adeta ayet ve hadisleri felsefeye muhtaç hale getiriyorsun gerçekten hayret doğrusu! nasıl ilahi bir mes’uliyeti yüklendiğinin farkındamısın çok tehlikeli ve ilahi edep dışı bir düşüncedir. 

 Bu düşünceni Allahımızdan ve Peygamberimizden özür dileyerek acilen değiştirmen lazımdır, tabiî ki bütün İlahi ve Risali hükümler üzerinde değerlendirme yapılacaktır, bu husus batının felsefesi yönü ile değil, gene ayet ve hadislerin içinde olan islâmi hikmet tasavvuf anlayışı ile izah edilecektir. 

 “Leallaeküm te’kılün –lealleküm yetefekkerun-lealleküm yezzekerûn” ayetleri kendi İslami ilahi hakikatler ile izah edilmesini ister. Batı felsefesi bu sahada yaya kalır, batı felsefesinden izah babında yararlanmaya çalışmak, Bir metre yukarıya kadar eşya kaldırma kapasitesine sahib olan bir vinçten 13 üncü kata kadar çıkacak eşyaları, o vince yüklemeye benzer, eşyalar yüklenir vinç çalışır, bir metre yukarıda durur, felsefecide eşyaların yüklenmesi ile o eşyaların kendi gerçek yerlerine katlarına ulaştığını zannederek işimi yaptım zanneder. bu konuyu tekrar tekrar düşünsen iyi olur. Tabii sen bilirsin fikir ve kanaat senindir Terzi’den ifade etmesi. İz--T-B- 

---------- 

 “Re’sül hikmeti, mehafetullah-hikmetin başı Allah korkusudur” Diyen Efendimiz Hikmetin nasıl dikkat edilmesi lazım gelen bir saha olduğunu çok dikkatli olunması lâzım geldiğini açık olarak bildirmiştir. Ancak bu korku cehennem ve azap korkusu gibi nefsi bir korku değil, nezaket ve letafet asalet korkusudur. Bunun ne olduğunu ehli bilir. Çünkü Hikmet kişiye Hakk’ın ilmi emanetidir. 

 Batı felsefecisinin böyle bir konusu bile yoktur, çünkü Onun felsefe dediği nefsin beşeri hikmetidir, aslında buna hikmet demekte doğru değildir çünkü hayalidir. T.B. 

---------- 

Bunu anlayamamak ve yaşamın her alanında kullandığımız bu FELSEFi, AKLİ DÜŞÜNCE ve METODLARINA nefsani yaklaşmak (İ....)

---------- 

 İ....-güzel kardeşim, Terzi hakkında yazdığın ve suçladığın aynı şeyleri, aslında kendinde görmüşsünde farkın da bile olamamışsın, bu senin nefsani anlayaşından başka bir şeymi’dir. Yukarıda kurduğun cümleyi gerçekten ciddiye alıp tekrar gözden geçirsen, iç bünyen için çok isabetli İslami bir düşünce hikmeti olur. Tabii sen bilirsin varsa eğer hür düşünce sende, varsa eğer kendin bilirsin. T.B. 

---------- 

 ne kadar da İBRET verici ve HAYRET edilecek bir anlayıştır.. bu ifadeniz … (İ....)

---------- 

 Aynı hususu, İ....-güzel kardeşim Terzi sana sormak istedi. Senin bu, batının daha kendini bulup gerçek bir sistem oluşturmaya akıl erdirememiş, bir bütünlük içinde ortaya bir şey koyamamış, beşeri nefsi aklın girdaplarında kalmış bir sahaya, bu kadar aşık olur derecede savunman senin gibi kendi ifadenle (29) sene emek vermen gerçektende üzerinde çalıştığını söylediğin “havas” ilminin ne kadar büyük bir nefsi “heves” felsefesi’ne dönüştüğü açık olarak gözüküyor. Gerçekten de senin yönünden anlayışın kendi cümlen ile. T.B.

----------

 Ne kadar da İBRET verici ve HAYRET edilecek bir anlayıştır.. (İ....)

---------- 

 Gerçekten Terziyi suçlamak için ibretlik, düşünülmeden kurulan bir cümledir. İz--T-B-

---------- 

Biz beşer olarak, beşeriyetimiz ile Allah tarafından bize verilen ,sahip oldurulduğumuz, olduğumuz ilimleri, düşünce sitemlerini, Allah’ In KUR-AN-I KERİM de bir çok yerde ilahi bilgi ve düzeni anlamamız için bize kullanmamızı emir ve tavsiye ettiği AKIL ve MANTIĞIMIZI; (İ....)

---------- 

 İ....-güzel kardeşim, senin gerçek düşünce hatların “felsefe” sahada biraz karışık gözüküyor, yukarıda kurduğun cümle bunu açık olarak gösteriyor. Bahsettiğin bu hususların anlaşılması için, “AKIL ve MANTIĞIMIZI” islamın gerçek düşünceleri içinde kendi İlahi ve Risali köklelerimizden yola çıkarak açıklamalar yapmamız bizim için istenen bir haldir ve bu ilimlerin açıklanması içi batının, islam gelince batmış, felsefe karmakarışık akımlarına ihtiyacımız yoktur. 

 Kur’ani ve Risali bir konuyu batının aciz “felsefe” denen ölçüleri ile çözmeye çalışırsak, böyle çözümle mümkün değil olamaz. Çünkü İlahi ve Risali konular gene kendi İlahi ve Risali konular içinde islamın hikmeti ve tasavvufu ile izah edilebilir. “Felsefe” karışık beşeri nefsi düşünceler bu sahaya ulaşamaz. Eğer İlahi ve Risali konuları felsefe ile izah etmeye kalkarsak, İlahi ve Risali hakitatleri Felsefe labirendine sokmuş oradan çıkarılamaz hale getirmiş oluruz. Halbuki İlahi ve Risali konuların hepsi Mi’racı mübarek, yolunda birer gök iskeleleridir. Labirente sokulan bir vasıta ordan çıkıpta ehli mi’rac olması mümkün değildir. 

 İşte İ....-güzel kardeşim labirentler içinde dolaşıp duran ve oradan oraya koşturarak daha henüz hür düşünme alemine, dışarı çıkma kapısını bulamayn “felsefe” ile “Dur Rabbın namaz kılıyor” hakikatini “şahdamarından daha yakınım” ve bz konuların anlaşılması mümkün değildir.

 Bu sahada batı felsefeci’leri için bir çıkış yolu vardır. O’da evvelâ Müslüman olmaları felsefe ile şartlandıkları ilim ve hikmet dedikleri karma karışık konuları bir tarafa bırakıp, salt mi’raca yönelik İslama ait hikmet ve düşünceleri ön hedefe çıkarıp o bilgi ve İslami hikmetler ile meşgul olmaları neticesinde, ancak sıhhatli bir düşünce ve hikmet sahasına geçmeleri mümkün olacaktır. 

 Müslüman olupta mesleği gereği resmi “felsefe” sahasını çaresiz olarak kullanmak zorunda olanlarında, bu konuyu yeniden çok iyi değerlendirmeleri kanaatlarının, konunun neresinde olduğunu değerlendirmeleri lazım gelecektir. 

 Tabii herkesin kendi bileceği durumdur. İz--T-B-

---------- 

 FELSEFEYİ, İLAHİ bilgiyi ve düzeni, vahiy bilgisini anlama, izah ve açıklamalarımızda kullanmazsak nerede kullanacağız???!!! (İ....)

---------- 

 İ.... –güzel kardeşim kurduğun cümleler ile çok tehlikeli hayali akıntılı sularda gezdiğin anlaşılıyor. 

 Belki farkında değilsin ama bu sözlerin ile dikkat et “felsefe” yi, zarf “İslami İlah-i ve Risali” bilgileri mazruf, yani o zarfın içine sokuyorsun. Yani batının beşeri ve hayali düşünce kalıpları içine sokuyor ve adeta “felsefe” konusu içinde hapsetmiş oluyorsun, bu muazzam hatanın farkındamısın ve sonun da oluşacak fikri mes’uliyetin farkında mısın ?. İ....-güzel kardeşim vakit geçirmeden evvela kendi ilah-i kimliğini bulup ondan sonra bu konuları yeniden gözden geçirdiğinde nasıl bir hüsrana düşeceğinden galiba haberin bile yok. 

 Peygamber Efendimizin “Risali” bilgiler içinde belirttiği, “bütün insanlar uykudadır öldükleri zaman uyanacaklardır” diye buyurduğu sınıfın içinde halen daha uykuda, bahsettiğin konuların “rû’ya-sınımı” görüyorsun, anlamak mümkün değil.? 

 Dikkat et bu konu da, batının bir fikir tuzağıdır. Bu yoldan gerçek İslâmi İlah-i ve Risali hakikatleri kendi düşünce sınırları içine alıp, İslamın gerçek hakikatlerinin önüne geçmeye çalışıyorlar. Onların tuzakları sadece fiziki değil, aynı zaman da “felsefe” yutturmacılığı ile, İslamın gerçek düşünce hikmet ve muhteşem hakikatlerini, kendi beşeri düşünce kalıpları içine alıp, hür düşünce İlâhi ve Risali sonsuzluğunun önüne perde yapmak istiyorlar. 

 İşte bu hal içerisinde bile, ey tevhid ehli. Bu hayali felsefe yutturmacasını kullanmaktan “DUR, ÇÜNKÜ RABB-IN NAMAZ KILIYOR” Yani yüksek fiil ve düşüncelerde senin hedefin Mi’rac-tır. Yolundan kalma senin sıla-i rahmin Rabb-ının yanıdır o sahalarda gezin. “felsefe” labirentleri içinde dolaşarak vakit kaybetme sen hür düşünceli İlah-i ve Risali mirasın sahibisin, bu mirası türlü kelime oyunları ve siyasetleri ile elinden kaçırma, gerçek sahabi ve Rasulün ümmeti ve Allah-ın geçek kulu ol, batının hayali ve beşeri düşünceleri arasında mahpus kalıp, düşünce hürriyetinden olma, sen İlah-i hürlük ve, ve nefahtü ile hayata getirilmiş muhteşem bir varlıksın, kendini zeminde yerlerde süründürme. İz--T-B- 

---------- 

 Siz yukarıda saydığım bu melekelerimizin dışında, bunlardan olmayan veya daha değişik neyi kullanarak izah yapıyorsunuz size sormak isterim…(İ....)

---------- 

 İ....-güzel kardeşim, geçmiş sayfalarda da bahsedildiği gibi fakir Terzi okul okumadı, bu yüzden “felsefe” de okumadı. Tabiî ki oda kendinde var olan melekelerini kullanarak ne yapıyor ise ve ne yazıyor ise onlar ile yazıyor ve konuşuyor, o halde bilmediği için “felsefe” konusunu kullanması zaten mümkün değildir, kullandığı sistem ise İslamın İlah-i ve Risali hakikatleri içinde gönül aleminde, zaten orada var olanları, satırlara dönüştürerek bunları kullanarak, anlatmaya çalışmaktadır. Sen galiba hayal görüyorsun. 

 Terzi’nin bir çok kitabını okuduğunu söylüyorsun. Bu kadar yazı içinde bir kelime dahi felsefe’ye ait bir düşünce görebildinmi! Göremedin, çünkü zaten yokki. O halde Terziyi nasıl mesnetsiz sözlerle itham edebilirsin. İz--T-B- 

----------

 İ....-güzel kardeşim bahsettiğin “felsefe” öncelikli ve ağırlıklı geğerlendirmeler ile, bu İlah-i ve Risali hakikatleleri anlamak zaten münkün değildir. İz--T-B- 

---------- 

 Ki siz de ileride sizin ifadenizde göstereceğim “FELSEFEYİ ve aynı zamanda araştırıcı analiz ve sentez edici felsefi düşünceden de açıkça faydalanıp ve kullanıp (İ....)

---------- 

 İ....-güzel kardeşim, yaptığın değerlendirmelerinin adeta hepsi mesnetsiz yanlışlıklar içinde olduğu gözüküyor. 

 Terzi hiçbir zaman batının modası, miladi kullanma tarihleri geçmiş, felsefi düşüncelerini kullanmamıştır, çünkü buna ihtiyaç yoktur, onlar batı’nın, batık pazarında modası geçmiş emtialarıdır, üzerlerini boyayarak göz boyacılık yaparak bunları mal diye pazarlamaya çalışmaktadırlar. Terzi İslâmın İlâh-i ve Risali gönül alemi pazarından alış veriş yapmaktadır. İnşeallah Terzi’nin ne dediğini anlamaya çalışırsın. İz--T-B- 

---------- 

 –yine ne ibret verici BİR HAL VE AKIL VE MANTIK dır ki- bu küçümsediğiniz sistemin metod ve tekniklerini kullanarak (İ....)

---------- 

 Yukarıda gene kurduğun cümleye hayret doğrusu, doğrusu gene sana bu düzenlediğin cümlerinden dolayı gerçekten hayret, bir insanın basireti bu kadar tutulmuş olabilirmi! 

 Bahsettiğin “felsefe”nin metotlarını herhalde sen kullanıyorsun ki, fikri düşüncelerin iflas etmemesi için nasıl cümle kuracağını şaşırıp duruyorsun, hiç kurulmaması lazım gelen, ayrıca kendi aleyhine cümleler kuruyor, kendi kendine ters düşüp, kendi fikri kalene gol atıyorsun. Geçmiş sayfalarda defalarca belirtildiği gibi, Terzi “felsefe”nin fe sini bile kullanmaz, çünkü buna ihtiyacı yoktur. Bir müslümanın da aslında felsefe’ye ihtiyacı yoktur çünkü İslamın “şeceraten mübareketen” ağacının dalları “sidre-i Münteha” ya kadar uzanmıştır meyvelerini oradan verir. Felsefe ise daha henüz maki-bodur ağaççık bile değildir. Hakikat budur. Terzi Hiçbir şeyi hakir görmez, çünkü her zuhurda hakkın bir isminin hakikati ve zuhuru vardır, ancak yüce ağaç göklere ulaşan ağaçtır, maki ise sadece küçük bir yeşilliktir, ne gölgesi vardır ne meyvesi. Bu hali küçük görmek değil, makiyi İlahi ve Risali ağaç zannedenlere bir kıyas ve hatırlatmadır. Konu felsefe sahasını küçümsemek değil, aslından çok büyütenlere, zaten küçüklüğünü ifade etmektir, küçümseme ile, küçüklüğünü ifada etmek başka şeylerdir galiba bu halin bile farkında olmamışsın. İz--T-B- 

---------- 

 islami düşüncenin doğruluğunu göstermeye çalışıyor-sunuz… Bu ifadelerinizi anlaşılması güç bir durum…..

 İfadeniz: (İ....)

---------- 

 İ....-güzel kardeşim, İslami düşünceleri korumaya gerek yoktur, çünkü onlar zaten Rabb-ı tarafından korumaktadır. Terzi bunları, İlah-i ve Risali yönden olabildiği kadar gönül alemi içinde izah ve açıklamaya çalışıyor, bunda bir terslik varsa, o zaman tekraren konuları oku tefekkür et bakalım gene aynı kanıda olacakmısın.? T.B.

 Bütün bu yazdıklarından, yaptığın “felsefe” güzelleme-leri ve yüceltmelerin ile, hayata ve ilmi konulara baktığını ifade ediyorsun, o halde sen de bir felsefe’ci olarak bütün konuların özelliklerini felsefe “AKIL VE MANTI”ğı ile çözemediğini açık olarak itiraf etmiş oluyorsun, buna ne demeli, madem üzerine ağıtlar yaktığın felsefe sahibi ve üniversitesini okumuş bir kimse olarak, neden bütün düşüncelerinde mutmein değil, binbir şüphe içinde idin bunu izah edebilirmisin. İz--T-B- 

-----------

 Madem felsefe bu yerlerin bir ilim sahası idi, neden seni daracık bir düşünce içerisinde şüpheler içinde bıraktıda, hayatında hiç felsefe ile ilgisi olmayan sıradan, avamdan hiç okul görmemiş, garip bir Terziye sorularını, Zuhurat yorumlarını, Mi’rac’taki sırrın ne olduğunu, yöneltmiş oluyorsun, sence felsefe aşıkı olan bir kimsenin, madem felsefe en üst akıl ve mantık yolu idi, o halde bunların cevaplarını niye sana felsefe veremedi. Yani eğer varsa felsefe konuları içinde bunları bulamadın veya bilemedin. Çünkü yoktur. 

 Eğer felsefe bunları çözebilse idi böyle zor bir durumda olman mümkün olurmu idi. İz--T-B- 

----------

 İşte sayın, İ....-güzel kardeşim, düşürmeye çalıştığın düşüncelerin karşısında, kendi fikirlerinin savunduğun felsefe sisteminin nasıl yerlerde sürüklendiğini eğer aklı selimin yerinde ise İnşeallah umarım bunları tekrar gözden geçirirsin. İz--T-B- 

---------- 

 İ....-güzel kardeşim ne yazıkki, geçmiş sayfalarda beyan ettiğin ve gelecek sayfalarda da belirttiğin düşüncelerinin, hiçbir asli tutarlılığı yoktur. İz--T-B- 

----------

 Öncelikle 29 yıldan beri tasavvuf ve havas ilmi ile ilgili bilgiler edinmek için çalışıyorum, (İ....)

---------- 

 Bu kadar sene çalışmandan sonra, tasavvuf ile felsefe, arasındaki muazzam farktan bile haberin olmadığı, yukarıdaki bahsettiğin ifadelerinden, açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca geçmiş sayfalarda da, belirtilmeye çalışıldığı gibi “havas” ilmi sahasının çok tehlikeli bir saha olduğu sana bildirilmiş idi. Galiba bu sahanın hayali ve vehmi tesirleri üstünde olabilir, dikkatli olasın o saha tekinsiz bir sahadır.T.B.

 Terzi batının hayali felsefe’sinin, sistem ve metotlarını kullanmaz, zaten buna ihtiyaç’ta yoktur, İslâmın kendine has “hikmet”lerini kullanarak İslâmi düşünceyi olabildiği kadar izah etmeye çalışır. İz--T-B- 

---------- 

 İ....-güzel kardeşim. Herkesin açık olarak bildiği gibi batı’, Müslümanları, fikri, maddi, düşünce, siyasi ve tekneloji, yönünden hep tuzaklar kurarak alt etmeye çalışmıştır. 

 FELSEFE, kelimesi de İslami Hikmet ve tefekkürün istila altına alınması yönünden büyük bir tuzaktır. Ne yazıkki bu tuzağa çok kolay tutulmuşuz ve daha vahimi bu tuzağın tam karşısında olmamız lazım gelirken, sıkıca savunucularından olmuşuz. İşte tefekkür sahasındaki halü peruşanımız. Kahrolmamak mümkün değildir. Muhteşem İlahi ve Risali mirasımızı, batı-batık-beşeri ve nefsi üretim olan FELSEFE zarfı içine koyanlarla adeta birlikte olup, çok mükemmel bir iş yapmış gibi, ayrıca bunun meddahlığına soyunmuşuk. T.B.

------------

 Alahi ve Risali muhteşem mirasımızı soktuğumuz FELSEFE zarfından bakalım ne zaman, farkına varıp çıkaracağız. FELSEFE zarfına hapsetmişiz o zarfın kapağıda zarfın sahipleri tarfından korunmakta olduğundan, onların açtığı kadar içini görebiliyoruruz, umarım bir gün aklımız başımıza gelirde o FELSEFE zarfını yırtar, içinde hapsedilmiş İlahi ve Risali hakitleri, kendi asaleti ile gerçek İslam zarfının içinde, muhafaza ederiz ve kimseye sormadan ihtiyaç halinde içindeki gerçek Hikmet ve İrfanından gönül huzuru ile faydalanırız. 

 İslam felsefesi.

 Mevlana felsefesi. 

 Tasvvuf felsefesi, Muhyiddin-i Arabi felsefesi vb ifadelerinin yerine kendi kaynak ve köklerimize ait.

 İslam Hikmeti ve irfaniyeti.

 Mevlana Hikmeti ve irfaniyeti.

 Tasavvuf Hikmeti ve irfaniyeti.

 Muhyiddin-i Arabi Hikmeti ve irfaniyeti. 

Vb Kendimize ait zarflar içinde olanları kendi asalet ve kendi hikmetlerimiz ile kullanarak, bu sahadaki kelime ve kültür esaretinden bir an evvel kurtulmaya çalışırız.

 Bir kimse bunları okuduğu zaman “kardeşim bahsettiğin hikmetin karşılığı zaten “felsefe” değilmidir, ortada değişen ne olacak derse! Geçmiş sayfalarda da açık olarak belirtildiği gibi, “Felsefe-hikmeti” denilen düşünce oluşumları karma karışık, bir birinden tamamen farklı ve bir birine tam zıt beşeri düşüncelerden ve hiçbir neticeye ulaşamayan, sadece o dedi bu dedi, gibi dedikodulardan meydana gelen bir sahanın, güya kendine göre beşeri düşünce tarzıdır. İz--T-B- 

----------- 

 Ancak İslamın hikmet, tefekkür ve düşüncesi İlahi ve Risalidir, gök-vahiy kaynaklıdır. Felsefe sahası ise akl-ı cüz’ün ve nefsi emmarenin kurgulamaya çalıştığı, daha henüz bir sistem oluşturamadığı, yer-beden kaynaklı düşünce sahasıdır. İkisinin aynı kelime ile ifade edilmesi mümkün değildir. İslami ve Risali hikmet ve irfaniyetlerini “FELSEFE” zarfı içine almak, onları haksız olarak hapse atmak demektir. Vakti geldiğinde ahirete gidildiğinde İnşeallah, Allahımız, bize gönderdiği gerçek hikmet İrfaniyetini yaptığımız bu hapislikten sorunlu tutmaz, yoksa hesabını vermemiz gerçekten imkansız hale gelecektir. Allahımız bir an evvel bu zor durumdan hepimizi muhafaza eylesin. İz--T-B- 

 Resmi kurumlarımızda da bu tabirler kullanılmaktadır, belki bu sahanında uluslararası eğitim sistemi içinde düşünülmesi de gerekiyor olabilir, devletimizin eğitim alanın da da bir programları vardır, o ayrı bir konudur. Mesele böyle bir sahanın da varlığını ifade etmektir, en azından bireyler olarak, bunların farkındalığın da olmamız lazım gelmektedir. 

 Tabi olarak Terzi kendi işine baksın deyenler olabilir doğrudur. Gerçekler sadece Terzinin değil bütün vatandaşların da işidir, bu vatanda yaşadığımıza göre her türlü mücadele içinde hep birlikte olmamız lazım geldiğinden, böylece fikir düzeyinde oynanan ilmi istilâlara olabilindiği kadar karşı çıkmak, vatandaşlık borcumuz olduğundan, bu konulara değinmek hakkı, Terzi içinde, marangoz içinde, her türlü esnaf, her seviden vatandaş için vicdani ruhani bir görev olmaktadır. Bu görevi yerine getirmekte Hür bir ülkede yaşayan hür her vatandaşın görevidir. Eleştirilir ayrı konudur. İz--T-B- 

----------

 İ....-güzel kardeşim, eğer biraz vakit ayırabilirsen şimdi, “felsefe” ile ilgili konuya, senetleri ile birlikte girelim. Bu sahada, genel ve söz sahibi kimselerden ve evlatlarımızın kalemlerinden, “felsefe” konusunu, tarafsız olarak hep birlikte okuyalım ve dinleyelim ondan sonra, sen gene aynı fikirlerini, savunmaya çalışırsın, veya çalışmassın sen bilirsin. İz--T-B- 

---------- 

 (2016) Ramazanındaki bir aylık sahur sohbetleri, bilindiği gibi, “Hikmetin izinde” konulu idi. Felsefenin izinde değil idi. Gaye kişinin evvelâ kendini tanıması, oradan da çevresini ve rabb-ını tanıması yönünde idi, bu yüzden ağırlıklı konu “Ademiyet” hakikat-i üzerine idi. Cenâb-ı Hakk dinleyenleri faydalandırmış olsun. İz--T-B- 

---------- 

 Filozoflar ve Hikmet konusunda yolumuza, 122-Fü-Hi-04-İdris-05-İbrahim Fass-ı Terzi Baba şerhi-sayfa-8-12- devam edelim. İz--T-B- 

------------------- 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ 

KELİME-İ İDRİSİYE’DE MÜNDEMİC OLAN “HİKMET-İ KUDDÜSİYE”NİN BEYANIDIR 

 İdris; tedrisattan geliyor, Allah İdris’in (a.s.) tedrisattaki gayretini her birerlerimize vermesini niyaz ederim. İdris’in (a.s.) o günlere göre çok üstün meziyetli birisi olduğu söyleniyor, kendisi 15 kadar sanatın da mucididir. Terzilerin piri de İdris’dir (a.s.). Bu kelime-i İdrisiyenin içinde mevcut olan hikmet-i kudsiyenin beyanındadır. Yani İdris’e (a.s.) hikmet-i kuddusiyye – Kudsi Hikmet – verilmiştir. Bu bölüm onun açıklamasıdır. 

 Hikmet-i kuddusiyenin kelime-i idrisiyeye tahsisindeki hikmet budur ki, yani bu kudsi hikmeti niçin İdris’e (a.s.) tahsis etmişler, sebebi budur ki, İdris (a.s.) Riyazat-ı Şakka yani azametli bir riyazat, çok şiddetli bir riyazat ile nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretinden ve arız olan noksanlıklardan temizlemiş ve akıbet ruhaniyeti hayvaniyeti üzere galebe etmekle kendi halinden çok soyunmuş, beşeriyetinden tecrit olmuş ve miraç sahibi olmuştur.

 İlk miracı yapan İdris’dir (a.s.). Melaike ile konuşmuş, nitekim 16 sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve kuddisiyenin İdris’e (a.s.) tahsisindeki hikmet budur ki İdris (a.s.) zahmetli riyazata ve nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretlerinden ve noksanlıklardan arazlardan temizlemiştir. Sonunda ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmekle çok çok soyunarak miraç sahibi olmuştur. Yani beşeriyetinden soyunarak miraç sahibi olmuştur.

 Melaike ve mücerret ruhlar ile konuşmuş idi. Nitekim 16 sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve beşeriyetinden geçerek mücerret bir akıl haline gelmiş, sadece bir şuur olarak kalmıştır. O kadar büyük bir riyazatta bulunmuştur. 

 Ne yapmış? Nefsindeki hayvaniyeti tamamen üzerinden atmış, tabiatın hükümlerinden kurtulmuş, noksanlıklardan kendini temizlemiş, ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmiş ve miraç sahibi olmuştur. Demek ki miraç etmenin şartlarından birisi; riyazat gerekiyor. Bu riyazatı zamanımızda ne kadar uygulayabilir o ayrı bir konudur. Çünkü bu asrın şiddetli çalışması içerisinde çok fazla bir riyazat yapmak mümkün olmuyor. Onlar tabii bir yaşam içerisinde, tabiat şartları içerisinde yaşadıklarından bu riyazatları yapmak mümkün olmuştur. Birincisi riyazat, ikincisi bu riyazatın sonunda zaten hayvani sıfatlardan kurtulmak -işte tarikatın en büyük özelliklerinden birisi de budur- kendimizin hakikatini tanıyıp, hayvani yönlerimizi terk edip, insani vasıflarımızla kalmaktır. Gerçi bahsedilen hayvanlık aslında çok yüksek bir mertebedir ama biz bu mertebeyi yerinde kullanmadığımızdan düşük olarak kullandığımızdan hayvan sözcüğü bir misal olarak kullanılır hale geldi.

 Yoksa hayvan sözcüğü hakikatte çok yüksek bir sözdür. Yaşayan varlık manasınadır. Yaşayan “an” manasınadır. Yani mahlukatın insandan sonra en kemalli oluşumudur. Ama genelde kullandığımız hayvan bir aşağılık sözcüğü şekline bürünmüş hakaret anlamındadır. Burada kullanılması nefsimizi kötüleme yönünden kullanılan bir şekilde hayvani vasıflardan yani hayvanın vurucu kırıcı parçalayıcı vasıflarından kurtulmak için, yoksa hayvanda melaike gibi de bir oluşum vardır. “Kuzu gibi, koyun gibi,” diyoruz uysallık bakımından. Onların da birçok iftihar edilecek tarafları vardır. 

İşte burada hayvanlıktan maksat, düşük ahlaklardır. Bunlardan nefsimizi arıtmamız gerekmektedir. Ayrıca arız olmuş noksanlıklardan, aslında bizde o noksanlıklar yoktur ama sonradan arız olmuştur, bunlar neden olmuştur; çevre şartlarından, çevrenin değer yargılarından çevre neye değer vermişse ona değer vermekten arız oluyor. Gençliğimize doğru üzerimizde birçok gereksiz şeyler bunlar sonradan oluyor. 

 Bunlar arızlardır. Bunlardan temizlenme akıbet ruhaniyetin, hayvaniyeti üzerine galip gelmesidir. Yani dünyevi arzuları nefsani arzuları nefs-i emmarenin üzerindeki tasallutu hakimiyetinin giderilip ruhaniyetinin hakim olmasıdır, aklının hakim olmasıdır. Bunların hepsinden soyunulmasıdır. 

 Diğer ümmetin, Muhammed ümmetinin hasleti gibi miraç gibi miraçları yoktur. Miracı olan da Hakikat-i Muhammedi ümmeti gibi kemalli bir miraç değildir. İşte bu duruma gelmiş kişi melaike ve mücerret ruhlar ile konuşur. Bugün de o riyazatları yapan ruhlarla konuşur, melaike ile konuşur. Nitekim 16 sene yiyip içmedi ve uyumadı, mücerret akıl haline geldiği anlatılır. 

 Yukarıda anlatılan oluşumlar, cesetleri bedenleri benlik yaşantıları içerisinde akl-ı cüz yaşantıları içerisinde hayatlarını sürdüren filozoflar için anlaşılır bir şey değildir. Filozoflar ne yapıyorlar, akl-ı cüz, akl-ı beşer yoluyla hareket eden kimseler bazı olağan üstü hadiseleri inceleyip ne olduğunu anlayamıyorlar, neden, çünkü akılları kendi idrakleri çerçevesindeki bir şeyi anlayacak durumdadır. Onun dışındakileri anlayacak durumda değildir. Halbuki Hakikat-i Muhammedi yolunda olan kimseler akl-ı kül itibarıyla düşündüklerinden ve hayatlarını o şekilde sürdürdüklerinden tabi ki filozofların akl-ı cüz ile bakması gibi olaya bakması mümkün değildir. 

Yani yukarıda bahsedilen oluşumları bulmaları ve değerlendirmeleri mümkün değildir. İşte aklı vücuduna hakim olan filozoflar indinde kabul olunan bir şey değildir. Ama filozoflar ne yapsınlar ki onların akılları cisimle cismaniyet dairesinde mahsur ve mahpus kalmışlardır. Onların akılları cisimde ve cismaniyet dairesinde yani o çerçevede mahpus kalmışlardır.

 İşte bize en çok lazım olan şey aklımızı ve gönlümüzü hürriyete kavuşturmak. İnsanın en büyük özelliği hürlüktür, İslamiyet hürlük üzerine kurulmuştur, Cuma namazı bile o beldede hürlük yoksa kılınamıyor, işte bu hürriyeti evvela kendimizde bulmamız sonra da dış hürriyette bulunmamız lazımdır. O hudud haricine çıkamazlar ve insan yiyip içmese uyumasa ölür derler. Hani yukarıda 16 sene yemeden içmeden uyumadan yaşamış ama filozoflar yukarıdaki işin hakikatini bilmeyen filozoflar bu kadar uzun süre yiyip içmezse ölür giderler diyor. Bu dedikleri şey vücutlarına kesret ahkamı vaki olan insanlar için uygundur. Şimdi her birerlerimiz 16 sene değil 16 gün yememiş içmemiş olsak hepimiz ölürüz, ama burada bahsedilen şey, tabiî ki başka bir hadisedir. Velakin nefislerini tabiat kudretinden ve cismi ağırlıklardan kurtaran zevat hakkında asla doğru değildir. Tarihte birçok evliyaullahın bu şekilde yaşadığını yazılardan okuyoruz. Bu zevatın hayat hikayeleri yaşantıları, geçişleri akl-ı cüziye erbabı için bunların anlaşılması mümkün değildir. Zira onların akılları filozoflar sınırlı bir daire içerisinde tabiyeye ve mantığa bağlı kalmıştır. O kayıtlar içinde kalmıştır, onun için o kimselerin halini anlayamazlar. 

“Kuddüs” mukaddes manasına “Takdis” kelimesinden çıkmaktadır. Lügat manası; tathirdir. Istılahta Hakkı imkan ve ihtiyaçtan ve bu alemin noksanlıklarından ve kendinin gayrı bulunan mevcudada nispeten kemal ad olunan kemalattan cenabına layık olmayan şeyden temizlemektir. Zira Hakk Sübhanehu Teala ve O’nun kemalat-ı Zatiyesi akıl ve vehim ve hayal ile idrak olunan kemalattan ala ve ecelidir. Nitekim kemal ehlinden bir zat Cenab-ı Kibriyaya hitaben buyurur; 

“Ey noksandan pak ve ey a’demden müberra (gayriden ayrılmış olan) yüce zat, senin vasfında akıl ileriye bir adım atabilir mi? (Yani seni vasfetmek için cüzi akıl bir yere gidemez. Yani seni anlatamaz. Burada akl-ı külden bahsetmiyor, söz konusu olan akl-ı cüzdür.) A’mâ olan kimse kulağı ile renkleri ve suretleri nasıl görür veyahut sağır ve göz ile ezgi nağmeyi nasıl işitir.” Zira gayra mensup olan kemalat asıl makamdan mütenezzildir. Hakiki ıtlaktan hariç ve mütekayyiddir, ilahi kemalat üzerine müteferridir. “Kuddüs” keyfiyet ve kemalat üzerine “Subbuh”dan daha hastır. Zira onda pek şiddet ve kesretle zatı tenzih manası vardır. “Hakk tenzih ve teşbihten münezzehtir” denildiği vakit tenzih ve teşbihten tenzih edilmiş olur. Tenzih edersen sınırlandırırsın, teşbih edersen bağlarsın, dolayısıyla da bunlardan da tenzih etmek lazımdır. Tenzihin bu nevinde çok mübalağa vardır, tesbih yalnız makam-ı cem ve takdis ise makam-ı cem ve tafsil hasebiyledir, denir. İşte bunun için Nuh’un (a.s.) tenzihi akli ve İdris’in (a.s.) tenzihi dahi hem akli hem de nefsidir demişlerdir. 

Hikmet-i Subbuhiye ile hikmet-i kuddusiye arasında manen ve mertebeden münasebet olduğu için yekdiğerine mukarin kılınmıştır. Yani Nuh (a.s.) ile İdris (a.s.) yakınlaştırılmıştır, yan yana alınmıştır. Nuh (a.s.) her ne kadar, zaman bakımından İdris (a.s.) dan sonra gelmiş ise de daha çok olanın tehiri evla olduğundan onun hikmeti hikmet-i subbuhiyeden sonra irad olundu. 

------------------- 

 İ....-güzel kardeşim, Bu bölümüde okudu isen Füsusu-l Hikemin bu bölümündeki “Felsefeye” bakışını açık olarak görmüşsündür. Değerlendirme sana düşüyor. İz--T-B- 

------------ 

 Bu ifadelerden sonra şimdi.

 Hikmet hakkın da bazı düşünceler. İle yolumuza devam edelim

------------ 

 Yukarıda bahsedilen “hikmet” felsefenin hikmeti değil “tasavvufun” hikmeti’dir. İz--T-B- 

------------

 Felsefe gerçek olan İlâh-i hikmet değil, beşerin akl-ı cüz’ü ile oluşturmaya çalıştığı, “Nikmet”tir. Nikmet ise Nimet’in karşılığı- zıddı olan her türlü sıkıntıdır, daha zoru fikir sıkıntısıdır, kişiyi sadece hayale ve zanna götürür.T.B. 

------------- 

 Füsusu-l-Hikem. Gerçek ilâh-i Hikmet’tir. “felsefe” değildir. İz--T-B- 

---------- 

 İlahî ve nebevî bir bilgiyle desteklenmeyen ve tamamen aklî çıkarımlardan hareket eden böyle bir bakışın kişiyi mutlak bilgiye ulaştıramayacağı kabul edilmiştir. G.G.F.B.

---------------

 4. Genellikle filozofların özel hayatlarında dinî emir ve yasaklara karşı yeterince duyarlı davranmamaları. G.G.F.B.

---------- 

 “Bir fikir Batı kaynaklıysa iyidir” ön yargısıyla hareket eden kesimdir. G.G.F.B.

---------- 

 Geçmiş sayfalardan aktarılan bu satırlar konuyu ne kadar açık olarak belirtiyor. İz--T-B- 

---------- 

 Felsefe nefsin işi, tasavvuf Hakk’ın işidir. T.B.

---------- 

 Evvelki nesiller, akl-ı selim insanlara bilge diyorlardı.T.B.

---------- 

 İslâmın tasavvufla ilgilenen kimseleri, “veli, evliya, arif, Hakk aşığı, hikmet ehli, gibi, isimlerle ifadelendirmişlerdir. 

 Bunların hiç birine “feylesof” denmemiştir, bunlar hikmet ehlidir. Bizim feylesoflarımızda vardır ancak konu başkadır. T.B. 

---------- 

 Felsefe, islâmın getirdiği, gerçek hikmet değildir. Madde kaynaklı beşeri anlayış içinde kıyas yapmaya yöneltir. Tasavvuf ve İslâm Hikmeti ise, İlâh-i akıl Ruh sahasında kıyasa yöneltir, lâtif kaynaklıdır. İz--T-B- 

---------- 

İlâhi Hikmet ile ilgili, bir kaç Ayeti kerime. 

---------- 

Bakara Suresi, 269. ayet: Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. 

---------- 

Hicr Suresi, 25. ayet: Ve şüphesiz senin Rabbin, O, onları haşredecektir. Gerçekten O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. 

---------- 

Haşr Suresi, 1. ayet: Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmiştir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. 

---------- 

Yunus Suresi, 1. ayet: Elif, Lam, Ra. Bunlar, hikmetli Kitab'ın ayetleridir. 

---------- 

Neml Suresi, 6. ayet: Hiç şüphesiz, bu Kur'an, sana, hüküm ve hikmet sahibi olan, (ve herşeyi gerçeğiyle) bilen (Allah'ın) Katından ilka edilmektedir. “Telâkki-idrak ettirilmekte” 

---------- 

Ankebut Suresi, 26. ayet: Bunun üzerine Lut ona iman etti ve dedi ki: "Gerçekten ben, Rabbime hicret edeceğim. Çünkü şüphesiz O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." 

---------- 

Yasin Suresi, 2. ayet: Andolsun hikmetli Kur'an'a,

---------- 

Şura Suresi, 51. ayet: Kendisiyle Allah'ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip Kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, Yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. 

---------- 

 Kaf Suresi, 8. ayet: (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikir’dir.

---------- 

 Herne gözle baksa göz ayine de kendin görür, Vechini pak eyle ki, mir’ata buhtan olmasın. Nu.Tu. 

---------- 

 İşte İslâm’ın muhteşem Tasavvuf ve Hikmeti gücünü ve düzeyini ve asaletini bu kaynaktan, 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikir’ den almaktadır. 

---------- 

 'hikmetle bakan bir iç göz' Hakk-ın İnsandaki mahalli olan gönül’dür ve bir zikir’dir. Zikir, “varlığında mevcud olan Hakk-ı hatırlayıp beşeriyetinden soyunmaktır.” Yani, “Ve nefahtü fihi min ruhi” (15-29) “O’na ruhumdan üfledim” İnsan için muhtşem bir lütuf ve asalet olan, bu ve benzeri ayeti kerimeleri, ezberden okumak değil ne denildiğinin yaşantısı ile müşahede edilmesidir.

---------- 

 Kâlp, beden yönünden, gönül Ruh yönündendir, Kâlp, bedenin-nefsin canı, gönül ise Ruh-un canıdır.T.B.

---------- 

Yaklaşık doksan küsur ayet-i kerimede hikmet’ten bahsedilmektedir. Hepsini buraya aktarmak sayfa sayısını daha çok arttıracağından, misal olması bakımından bu kadarla yetinelim. Ve bu hikmet’leri Cenâb-ı Hakk kendine izafe etmektedir. Yani tasavvuftaki hikmet, hüküm ile birlikte anılmıştır, ilâh-i’dir. İz--T-B- 

---------- 

 Batının, beşeri Felsefesi hikmeti, bu sahanın zeminine ayak bile basamaz. Çünkü beşeri ve nefsi’dir. İz--T-B- 

---------- 

Felsefe hikmeti ile sadece isim benzerliği vardır, felsefe hikmeti beşeridir ve hükümsüzdür. İşte bu yüzden Felsefe nefsin işi, tasavvuf Hakk’ın işidir. 

Tasavvuf hikmeti ile felsefe hikmeti’nin karşılaştırıl-ması mümkün değildir. 

Hikmetin tarifi, zahiren eşyayı yerli yerine koymak, yerli yerinde kullanmaktır. 

Bâtınen tarifi ise ehline gönülden vasıtasız gelen ilimdir. 

Felsefe ise nefisten gelen hayal kurgudur. İz--T-B- 

---------- 

Tasavvuf Hikmeti’nin kaynağı Hakk ve Allah. “Akl-ı küll” dür. Diğer ifadesi, “Aklı maad-aklı aşer” o’nun cu akıldır. (55-33) İlla bi sultan hükmü ile, nefs ve benlik kuturlarını aşmış olanlardır. İz--T-B- 

---------- 

 Felsefe Hikmeti’nin kaynağı ise, “Nefsi emmare ve beşeri akıl-ı cüz’dür.” Diğer tarifi, “akl-ı maaş-dünyayı düşünen maişet aklı’dır.” Dünyanın dışına çıkamaz. Nefs ve benlik kutrunu aşamaz. İz--T-B- 

------------------- 

 Âyet-i kerime de bahsedilen gerçek bireysel hikmet bütün bunları kendi varlığında bulup bunlarla uyanık ve müşahedeli yaşamdır. 

------------------- 

(٣١.٣)
~~31.3~
هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنٖينَ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.3 - Hudev ve rahmetel lilmuhsinîn. 

 Diyanet Meali:
 31.3 - (2-3) Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın; iyilik yapanlara bir hidayet ve rahmet olarak indirilmiş âyetleridir.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.3 - Hidayet ve rahmet için o (güzellik yapan) muhsinlere

------------------ 

NOT= Bu Ayet-i kerime de bizlere “ Rahmaniyyet-sıfat mertebesinden okunmaktadır. İz--T-B- 

------------

 Bu Ayet-i kerime. “hidayet ve rahmetin Muhsin’ler için indirildiği bildirilmektedir. 

 Muhsin’ler, kendilerine ihsan edilen ve bunları başkalarına ihsan eden kimselerdir. İhsan ise zahir ve batın olmak üzere iki türlüdür, birisi maddi manada birilerine herhangi bir ihsan- yardımda bulunmaktır. Diğeri ise zat-i olan irfaniyet bilgilerini hak ve ihtiyaç ehline zaman kaydı olmadan aktaranlar-verenlerdir. 

 İşte bu zati irfaniyet bilgilerini alanlar Muhsin-kendilerine ilahi hakikatler ihsan edilmiş olan kimselerdir. Ancak bu Muhsinler zat-i hakikatleri ihsan edebilirler. İz--T-B- 

----------------- 

(72-İman ve İkan- Kitabımızdan, sayfa-146-) dan itibaren konuyla ilgili bazı bölümleri aktaralım. İz--T-B- 

----------- 

## İSLÂM, ÎMÂN, İHSâN, ÎKÂN, BAHSİ

Euzü billâhi mineşşeytanirracîm. Bismillâhirrahmâmnirrahîm.

Elhamdüllillâhi Rabbil alemîn, vessalâtu vesselâmu alâ Resulina Muhammedin ve alâ alihi ve eshabihi ecmain.

Muhterem okuyucum, evvela Cenab-ı Hak'tan cümle­miz için akıl, fikir, zeka ve gönül genişliği niyaz ederim.

Konumuz İslam, iman, ihsan ve ikan'dır.

Bu düşündürücü kelimelerin açıklanmasında Yahya bin Ya'mur'dan, rivayet edilen bir Hadis-i şerifle, yüce ki­tabımızın 2'inci süresi olan, Bakara süresinin ilk beş aye­ti ve ihsân'dan bahseden diğer bazı âyetlerden de yarar­lanmak istiyoruz.

 Daha ziyâde dikkatimizi çeken "İHSÂN" kelimesidir.

Yahya bin Ya'mur; Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)dan, o da babası Ömer İbnu'l-Hattab (radıyallahu anh)dan rivayet ediyor. 

Babam bana şunu anlattı: (Özet­le) "Ben Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm)ın yanın­da oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları sim­siyah bir adam yanımıza gelip Hz. Peygamber (aleyhisse­lâtu vesselâm)ın önüne oturduktan sonra sormaya başla­dı: 

Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! 

Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) açıkladı; 

"İslâm", Al­lah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir". 

 Yabancı: "Doğru söyledin" di­ye tasdik etti. 

 Sonra tekrar sordu: 

 "Bana îmân hakkında bilgi ver!" Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) açıkladı: 

 Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır!

Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti. 

Son­ra tekrar sordu: 

"Bana ihsân hakkında bilgi ver!" Hz. Pey­gamber (aleyhisselâtu vesselâm) açıkladı: 

"İhsân" Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet et­mendir. Sen O'nu görmesen de 0 seni görüyor." Adam tekrar sordu: 

"Bana kıyametin ne zaman kopa­cağı hakkında bilgi ver!" Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) bu sefer "Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha faz­la birşey bilmiyor" karşılığını verdi.

Yabancı: "Öyleyse kıyametin, alâmetinden haber ver!" dedi. 

Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) şu açıkla­mayı yaptı.

(Bir cariyenin efendisini doğurması, yalın ayak, üstü çıplak, fakir, davar çobanlarının yüksek bina­lar yapmada yarıştıklarını görmendir." Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti.

Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) Ey Ömer, sual soran bu zâtın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben; "Allah ve rasulu daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yap­tı: "Bu Cebrâîl aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye gel­di: dedi" "ilâ ahır" (1) 

(1) Kütüb-i sitti C.1, Sahife 50, 15. No. Hadis. 

------------- 

Çok büyük anlam ve incelik taşıyan bu hadis"e "Cib­ril hadisi" de denmektedir.

Aziz kardeşlerim. Yukarıda "hadis" içinde geçen "ih­sân" "Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu (şimdilik) görmesen de o seni görüyor, bilincine mutlaka erişmemiz gerekmektedir.

Allah'ı bilmek, müşahede etmek konusunda aşılması gereken üç önemli merhale vardır. Bunlardan birincisi Allah'ı bilmek yani Allah'ın var olduğunu bilmektir. ikincisi Allah'ın nasıl bir varlık olduğunu daha geniş şekilde anlayarak bilmek, îmân etmektir. üçüncüsü ise Allah'ı müşahede etmeye yolun açılışını bilmektir. Böylece müşahede, "şâhit olma" olgusuna yol açar ki bu da "eşhedü" kelimesiyle ma’nâsını bulur.

Cibrîl hadisindeki "ihsân" sorusu ya da konusu, biraz daha şûmullendirilirse, şu eklemleri yapmak gerekecektir: İhsân kelimesinin biri fiziksel yaşamdaki zahiri yani maddi, görünür mertebede, diğeri de batınî yani ma’nevî, ibret ve irfan bakımından olmak üzere iki anlamı vardır.

Bunlardan maddî mertebedeki zahirî anlamı ihsân, vermek, lütfetmek, elindeki ile karşısındakine yardım etmektir. Ma’nevî mertebedeki bâtıni anlamı ihsân (ise) Allahü tealâyı şimdilik görememekle birlikte, onun tarafından görüldüğünü bilmek ve bu şekilde düşünmek demektir.

İşte bu hakikati yakalayan kimse, Cenâb-ı Allah'a giden yolun başlangıcını bulmuş olur. Cibril hadisindeki özellik, bu hususu vurgulamakta ve bizlere bütün açıklığı ile sergilenmektedir.

Şimdi, namaz kılmakta olan kişinin Cenâb-ı Allahı görmesi veya Cenâb-ı Allah tarafından görülmesi olayına şöyle bir şekilde yaklaşalım.

Genelde bir kişi, diğer bir kişiyi veya bir şeyi görüyorsa hedef tutmuş demektir. Bu takdirde o görünen kişinin veya şeyin de kendisini görmesi gerekir. Ya da daha ihtiyatlı bir ifadeyle, burada görebilirlik hükmü geçerlidir. Ancak genelde böyle olmakla beraber çeşitli sebeblerle hedefler kitlenemeye bilir. Bunun pek çok sebebleri olabilir. Hatıra gelebilen olasılıklar; a) kişinin gözündeki gözlük uygun değildir. b) gözde katarakt, miyop, hipermetrop ve­ya astigmat rahatsızlığı vardır, c) hava kararmış veya sis­li olabilir, d) göz kapağı kapalıdır, e) kördür v.s.

Bu varsayımlara daha pek çokları eklenebilir. Ama in­kârı mümkün olmayan bir gerçek vardır ki o da Allah-ı azimüşşanın bizleri ve her şeyi her daim görmekte oluşudur. İşte biraz evvel ifade ettiğimiz hedef kitlenmesi olayı Allah (c.c.) tarafından gerçekleştiğine göre, bizlerin de O'nu görebilirlik hükmü gereğince görmemiz icabeder.

İnsanlığın ezeli arzusu olan, Allah-ı görmek sırrının kapısı, ihsân ifadesindeki gizli ma’nâ ile aralanmıştır. Ama buna rağmen o kapıdan girerek O'nu göremiyorsak yu­karda sıraladığımız veya daha sıralayamadığımız hallerle malülüz demektir. İşte başlangıçtan beri "İhsân" nedir? Ne demektir? diye açmaya çalıştığımız konunun önemi şimdi biraz daha artmıştır sanırım.

İlerdeki bölümlerde "İhsân" ile ilgili izahatımıza de­vam edecek olmakla beraber, başlangıçta bu konu için ya­rarlanacağımızı söylediğimiz Bakara suresinin ilk ayetle­rine değinelim. İz--T-B- 

------------------- 

 Yukarıda da kısmen bahsedilmişti.

------------------- 

Bakara suresi, bilindiği gibi Kur'an-ı Kerîm'in 2'nci suresidir. İçerisinde Hz. Musa’nın inekle ilgili bir hikâyesi bulunduğundan Bakara yani inek suresi diye adlandırılmıştır.

Bak-Ara şeklinde telâffuz edilmesi halinde bizleri baş­ka bir gerçekle karşı karşıya getiren bu sure, sanki oku­yucuyu ikaz etmekte, başından sonuna kadar bak-ara de­mekte hatta daha geniş ma’nâ sıyla da bütün Kur'an-ı Ke­riym-i başından sonuna kadar bakıp aramamız istenmek­tedir. Yoksa onu süslü, işlemeli muhafazalara koyup du­varlara asmamız tabii ki değil. Bakıp aranılacak bir kita­bın öncelikle açılmasının gerekeceği pek tabiidir.

Açma olgusu da işte "Fatiha" suresiyle, açmak ma’nâ sına gelen "Fatiha" kelimesiyle yerine getirilmektedir. Tesadüfle açıklanamayacak bu oluşumların hatırlanmasın­dan sonra Bakara suresinin ilk ayetlerine şöyle bir göz atalım.

"Elif Lam Mim" (Sûre 2 Ayet 1) huruf-u mukattaa di­ye tabir olunan, bugünkü bilgilerimizle açıklayamadığı­mız bu harfler Kâmil insanın isimlerinden bir isimdir. Bunlardan (ا ) elif Ahadiyet mertebesini, (ل ) Lâm Lâ­hut mertebesini, (م ) mim de makam-ı Muhammediyyeyi temsil ediyor. Ayrıca bir bakıma bu âlemlerin koordinat noktalarını da belirtmektedirler. 

Elif dediğimiz zaman - eski bilgilerimizi tazelemeye çalışırsak - bunun 12 noktadan oluştuğunu, ilk 7 nokta­sının ettur-u seb'a (yedi tur) denilen nefsin 7 mertebesini, sonra gelen 5 noktanın da hazarat-ı hamse (beş hazret) mertebesini ifade etmekte olduğunu hatırlarız. (2) 

-------------------- 

 (2) İrfan mektebi adlı kitabımızda anlatıldı. İz--T-B- 

-------------------

Cenâb-ı Allah'ın elif, yani Ahadiyyeti ile tenezzülün­den sonra Lâhut âlemini, diğer bir ifadeyle Vahidiyet ve sıfat alemlerini, sıfat âlemi de bu âlemleri meydana getiri­yor. Böylece hakikat-i Muhammedi bütün mertebeleriyle zuhura gelmiş bulunuyor. Bu bakımdan elif, Lâm, mim'in her biri ayrı bir kitap; Kur'an-ı Keriym'in kendisi bir kitap, İnsân-ı kâmil dahi bir kitaptır. "Zalikel kitabü la raybe fihi hüden lilmüttekın" (Sûre 2/Ayet 2) "Bu o kâmil kitaptır ki ALLAH tarafından gönderildiğine şek ve şüphe yok­tur. Takva sahiplerine (şirk, günah, ve kötülüklerden ko­runanlara, ALLAH'tan korkan, .sakınan ve gereği gibi kul­luk edenlere) hidayettir, yol göstericidir." Buradaki ittikayı yani sakınmayı ma’nevi yönüyle yo­rumlamak, kendi varlığının hakikatinin, Hakk'ın hakika­ti olduğunu unutmaktan sakınmak, gaflete ve nefsaniye­tine yenik düşmekten sakınmak, varlığındaki mevcudun bizatihi Hakk'ın varlığı olduğunu idrak ederek hayatını sürdürmek şeklinde anlamalıdır.

"Ellezine yü'minüne bilgaybi ve yükımünessalâte ve mimma razeknahüm yünfikun" (Sûre-2 Ayet 3) Evvelâ bunu, hemen bütün Kur'an-ı Keriym'lerin Türkçe açıklamalarındaki izah şekliyle tercümesini yapa­lım ve sonra da bu izahlardaki bir eksikliği ve hemen de çok önemli bir eksikliği dile getirelim. Genelde bu ayet "O takva sahipleri, yani ittika edenler, sakınanlar ki gaybe iman edenler ve namazı dosdoğru kılanlar ve onlara ver­diğimiz nimetlerden, rızıklardan ALLAH yolunda sarf ederler, şeklinde açıklanmaktadır. Ve ilk okumada da ne demek istendiğinin anlaşıldığı sanılır. Oysa ki burada kü­çücük bir takı ile oynayarak manâ başka bir zemine kay­dırılmaktadır.

Arapçada "be" takısı, "ile" "birlikte" lik anlamında kul­lanılır. "Bil gaybi" deyince de, "gaybı ile" diye tercüme edip "gaybı ile îmân ederler" demek yerine, cümle düşüklüğü yapıldığı zannı ya da gayba îmânın daha inandırıcı bulun­ması nedeniyle "gayba îmân ederler" şeklinde tercümeler­le karşılaşılmaktadır.

Eğer "gayba îmân ederler" denmek istenseydi "yü'mi­müne bil gaybi" yerine "yü'minünelgaybe" denirdi. Demek ki burada yüce ALLAH'ımız tarafından vurgulanmak iste­nen sadece "gaybe îmân" değil kişinin kendi gaybı ile îmân ve gaybı tasdik söz konusudur.

Az yukarıdaki izah tarzı ALLAH'ın gâipte olduğunu düşünenler için doğrudur. Ama... acaba... ALLAH (c.c.) ger­çekten sadece gaipte midir?

 "ALLAH'u nurussemavati vel ardı" (Sûre 24/Ayet 35) "ALLAH c . c . göklerin ve yerin nurudur."

"Velillâhil meşriku vel mağribu fe eynema tüvellu fe­semme vechullahi, innellahe vasiun alîm" (Sûre 2 Ayet 115)

 "Doğu da batı da ALLAH'ındır (c.c.) nereye dönerseniz ALLAH'ın vechi orasıdır. ALLAH (c.c.) herşeyi kaplar ve herşeyi bilir:

"Bunlar ve benzeri birçok âyetler ALLAH'ın (c.c.) sadece gaipte olmadığının açık ifadeleridir.

"Alimül gaybi veşşehede" (Sûre 59 Ayet 22).

"O, görüleni de görülmeyeni de bilendir." Dendiğinde alemlerin; biri gaip alemi, diğerinin de şehadet yani müşahade alemi olmak üzere iki türlü olduğunu öğreniyoruz. Eğer bir şey görülmüyor veya görülemiyorsa ona îmân söz konusu olabilir. Ama görünüyorsa ona îmân edilmez, şahitlik edilir veya müşahede edilir. O da “îkân” dır.

İşte cennet, cehennem, alın yazısı, melekler, arş, sırat köprüsü, mahşer v.s gibi varlıklara îmân söz konusudur. Ama maddi olan varlıklara şehâdet edilir, müşâhede edilir. Peki "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah" deyince ne oluyor? Yani "ALLAH'tan (c.c.) başka ilâh olmadığına şahidim" dediğimizde, yukarıda gâiplik ve şâhitlik diye vasıflandırdı-ğımız hallerden ikincisini yani, görüyormuşçasına şâhit olma halini kabullenmiş oluyoruz. Eğer o niyetle söylemesek "şâhidim" yerine "îmân ediyorum dememiz gerekecekti.

Âlemler düzeyindeki, bu gâiplik ve müşâhede, aynen insanlar için de geçerlidir. Her birimizin eti, kemiği, derisi, saçı zahirimiz yani şehâdet alemimiz; ruhi durumumuz, aklımız, nefsimiz, gönlümüz de gayb âlemimiz olmaktadır. Her halükârda gerçek olan şudur ki müşâhede âlemi —insanın kendisi dahil— sınırlı yani sonlu, gâip âlemi —yine insanınki dahil— sınırsızdır, sonsuzdur.

Bütün bu anlatılanları bir cümle ile özetlersek gerekirse diyebiliriz ki; îmân gaybedir, şehâdete îmân gerekmez. Bu bakımdan eğer biz bu âlemde Hakkın varlığını müşahede ediyorsak îmâna gerek kalmıyor, îmân düşüyor, îmân görevini yerine getirmiş müşahedeye dönüşmüş oluyor. Bu halin diğer ifadesi ise “îkân” dır. 

Belirli çalışmalar ve riyazatları sonunda Hakk'ı müşa­hede edemeyip ALLAH'a hâlâ îmân yollu yaklaşmaya çalı­şıyorsak ondan epeyce uzaktayız demektir.

Hazır olana îmân garip bir iştir. Ama eğer biz ALLAH'ı müşahade etmeden "Eşhedü" kelimesini söylüyorsak, af­fınıza sığınarak biraz yalancı ve gaflet ehli olmuyor mu­yuz? Bizler bu âleme Cenâb-ı ALLAH'ı müşahede etmek ve onu tanımak için gönderildik. Yoksa Hak Tealâ bizleri esmâ âleminde bırakırdı. Yani ruhlar âleminde kalırdık. Oradan da cennete veya cehenneme gönderilirdik.

Demek ki bizler zâhirimizle şehâdet âleminin ve ora­da rabbımızı müşahede ediyoruz. Gaybımızla da Hakk'ın varlığını gayb âleminde idrak ediyoruz. Neticede bunu ba­şarabilen veya başaramayan yine insanın kendisi oluyor.

Yani kendini bilen, nefsini bilen, Rabbini de bilmiş oluyor, Efendimizin buyurdukları gibi. "Men arefe nefse­hu fekat arefe rabbehu" "Kim ki nefsine arif oldu o ancak rabbine arif oldu." Ayetin "gaybe îmân" veya "gaybı ile îmân" diye çevri­len bölümünün kısa izahından sonra "Namazlarını dos­doğru kılarlar" ifadesini ele aldığımızda bunun da biri zâ­hiri, diğeri bâtıni iki anlamı bulunduğunu görüyoruz. Zâ­hiri anlamda namazın kılınışı sırasında "tadil-i erkân"a (namazın hareketlerinin düzenli olması) uyulması gerekti­ği vurgulanmaktadır. Namazın şekli olarak dosdoğru bir şekilde nasıl kılınacağı çok önemli bir husus olmakla be­raber, bâtıni yönden düşüncedeki fikirdeki doğruluk da bir o kadar, belki de daha fazla önemlidir''. Gerçekten is­tediğimiz kadar namazın rükünlerine tamamen uyalım, elimizi, ayağımızı, yani dışımızı düzgün tutalım, ama ya içimiz eğriyse, düşüncelerimiz başka yerlerde ise namazı­mızın sıhhatinden emin olabilir miyiz? (3)

------------------- 

 (3) Bu husuta (5) Salât, Namaz kitabımızda izahat verildi.

-------------------

 Âyetin devamında, "Ve onlara verdiğimiz nimetlerden, rızıklardan yerli verin­ce infak ederler" mevcuttur.

Demek ki nafaka verecek kadar bir varlığa sahip olan bir müslüman, bu rızkından diğer ihtiyaç sahiplerini de rızıklandıracaktır. Bu rızık maddi olabileceği gibi kendini tanıma bilgisi, Marifetullah bilgisi gibi ma’nevi yönleri de olabilir. Çünkü verilen bu çeşit bilgide ruhun rızkını te­min etmiş oluyor ki, bu ebedi bir rızıktır. Karnı doyan bir kimsenin bir kaç saat sonra acıkması mukadderdir. Ama Marifetullah olan rızık ebedi olarak verilmiş veya kazanıl­mış rızıktır.

"Vellezine yü'minüne bima ünzile ileyke vema ünzile min kablike, ve bil ahiratihüm yükînüne" “yakîn” (Sûre 2 Ayet 4) Yani "Onlar sana indirilen Kur'an'a senden önce indi­rilen kitaplara îmân ederler ve ahireti şeksiz “yakîn” haliyle bilirler." Buradaki "îmân" kelimesinin de biraz açılmasında fay­da vardır. Îmân'ın; taklidi îmân, tahkiki îmân, ve yakîn "îkân" olmak üzere birbirini takip eden 3 aşaması vardır. Bunlardan taklidi olan îmân aileden, yakın çevreden, okuldan vs.’ den genelde daha çocukken işitilerek öğreni­lir. Böylece kişide, ALLAH'ın varlığı ve bilinci oluşmaya başlar. Yaş ilerledikçe düşünce ve idraktaki gelişmeye pa­ralel olarak çevredeki varlıklar müşahede edilmeye başla­nır. Bunların varoluşları, yaşam ve gelişme tarzları, bir süre sonra şekil değiştirmeleri dikkati çeker. Sebep sonuç ilişkileri kurulmaya başlanır. Bütün bu oluşumların kay­nağının bulunması, ALLAH bilincini iyice geliştirir. Bütün bu çalışmalar, insanın tahkik safhasını oluşturur. Bun­dan da ileri gidildiğinde "îkân" denilen "yakîn" mertebesi­ne ulaşılır, varlığın hakikatine vakıf olunur.

Gaybe, îmân ile yaklaşılır, müşahede de ise şehadet edilir. Yani gözle görülene şahitlik, görülmeyene de îmân edilir.

Îmândaki 3 safhayı Kur'an-ı Kerîm'le somutlaştırır­san birinci haldeki yani taklidi îmân safhasındaki kişi. 

"evet bu Kur'an-ı Kerîm'dir der ve öperek başının üzeri­ne koyar, hörmet eder ve bir köşeye bırakır. 

İkinci halde ki, yani tahkiki îmân safhasındaki kişi Kur'an-ı Kerîm'i alır, açar, okur, hükümlerini yerine getirmeye çalışır ya­pabildiği kadarını yapar hayli gayret sarfeder.

 Üçüncü haldeki yani îkân, yakîn safhasındaki kişi îmânı, îmânı demeyelim de îmân üstü yaşamı, hadis-i şe­rifte belirtilen "el insan-ü vel kur'an-ü tev emânü" dedik­leri hakikatin zuhura çıkmasıyla olur. Yani "insan ve kur'an birbatında doğan ikiz kardeş gibidirler" (4) 

(4) Lübb-ül Lüb, Özün Özü, Sayfa 30.

tabii ki buradaki batın, insanın zahiri için ana rahmi, batınî yö­nü ve Kur'an-ı Kerîm için ise "Bismillâhirrahmânirra­hîm" deki Rahman'ın rahmidir, yani "Ulûhiyettir" .

Hakkın zatından doğmak yani (zuhura gelmek) nede­niyle ikiz kardeş olan Kur'an ve insandan; Kur'an-ı Kerîm'e ALLAH'ın kelâmı kelâmullah denmesine karşılık in­sana da habibullah, ALLAH'ın habibi ve "Kur'an-ı natık" yani "konuşan Kur'an" denmektedir.

Sen ona korkma de kur'an-ı nâtık, Gönül kâ'besine gir ol mutabık, Devreyle ol kâ'benin etrafını, Devrederler bir gün gelir şems-i zâtını.

Şehadet âleminde zuhura gelen bu iki zâti tecelli îmân yoluyla birbirlerine yaklaşıp hakikatlerini idrak ederler, böylece (likâ) mülâki buluşma yakîn meydana gelmiş olur.

Yakîn mertebesinde îmândan söz edilemez, çünkü îmân, biri îmân eden, diğeri de îmân edi­len olmak üzere ikiliği gerektirir. 

Diğer yönü ile ise, “îmân, îmân eden, ve îmân edilen, olmak üzere üçlü bir husus vardır işte bunların teke düşmesi, yani ortada sadece Hakk’ın kalması îkân’dır” Halbuki tasavvufta tevhid yani birlik esas olduğuna göre bu ikilik ne şekilde tekliğe indirilecektir? Bir düşü­nürün "çık aradan, kalsın yaradan" diye çok derin ve öz­lü bir sözü vardır. Yani kulun kendisini idrak mertebesin­de aradan çıkarması gerekmektedir. Bu takdirde "kul" var zannettiği kendi varlığını, kafasındaki, zihnindeki izâfi benliğini, nefsi benliğini ortadan kaldırabilirse ortada sa­dece "İlâhi benlik" kalacaktır.

İşte bu bakımdan gerçek tevhide ulaşılınca îmân düş­mektedir. Îmân ile hareket etmeye çalışılıyorsa ikiliğin hüküm sürdüğü bir yaşam tarzına devam ediliyor demek­tir. Ancak burada özellikle belirtmek gerekir ki, kişi, ken­di bulunduğu yeri bilmeli, derecesini aşan durumlara te­vessül etmemeleridir. Zira zemin kaygandır, kılavuzsuz yola çıkılmamalıdır. Meselelerin iyi anlaşılması ve yerinde değerlendirilmesi lâzımdır, şeriat ve tarikat mertebelerin­de mutlaka îmân vardır, hakikat ve marifet mertebelerin­de îkân meydana geldiğinden îmân kendiliğinden müşa­hedeye dönüşmektedir. Devam ediyoruz "Ve bil ahirati hüm yükınün” "Yani" ahirete de yakîn bir îmânla, îmân ederler." Diye çevirebileceğimiz âyetin son bölümünde "yakîn ifadesiyle yaklaşırlar ve öyle müşahede ederler" de diyebiliriz. Yani Hazret-i Rasulüllahın Kur'an ve hadislere dayanarak bildirmiş olduğu âhiret hukukunu sanki görüyorlarmış gibi yakîn olarak müşahede ederler.

Şurası bilinmelidir ki yakîn bilgisinin dışındaki bü­tün bilgiler naklidir. nakledilen bilgilerle sağlanılan yakın­lığa, "bilmel yakın" denilirse bunun da ilerisi, "ilm-el yakîn, ayn-el yakîn, ve Hakk-el yakîn olmak üzere 3 aşaması vardır. Bunlardan ilm-el yakîn, konuya akliyle, bilgisiyle, ruhuyla o bilgiye varmak özüne ulaşmak de­mektir. Kısacası ilimle yaklaşmaktır. Ayn-el yakîn, göre­rek yaklaşmayı ifade eder. Hakk-el yakîn ise bilginin sa­hibi olmak, kendisi olmak demektir. Buna şekeri misal gösterirsek:

Birincisi şekeri tarif etmektir. İkincisi şekeri tatmaktır, yemektir, görmektir. Üçüncüsü de şekerin ken­disi olmaktır, yani şeker olmaktır.

İşte âyette bahsedilen yakîn, (yakın) değil, gerçek yakîn hüve hüvesine o olmaktır. Ariflerden birisine "yakîn nedir"? diye sorulduğunda "el yakînü hüvel Hak" yani "O Haktır" cevabını vermiştir. Böylece âhireti de yakîn ha­liyle yaşamaktadır her an ölecekmiş gibi yaşamaktır. Ya­şantısını bu düzen üzerine oturtmuş olan kimseler yani yakînlar müşahade ehlidirler, her şeye o mertebeden de­ğerlendirirler.

5'inci âyete geldiğimizde "ülâike alâ hüden min rabbi­him ve ülâike hümül müflihun" yani. 

"işte bu vasıfta olan­lar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve ancak on­lar felâh bulmuşlar, kurtuluşa ermişlerdir." Genel anlam bu olmakla beraber, yani namazını dosdoğru kılıp, kötü­lüklerden korunup, günahlardan kaçındıktan ve sevapla­rını çoğalttıktan sonra ALLAH'a iyi bir kul olma yolunda kendilerini kurtarmışlardır.

Batıni manâda felâh bulmak ise kişiyi nefsinin tasal­lutundan, nefsi benliğinden, birimsel benliğinden, izafi benliğinden kurtararak yerine Hakkın kâim olmasını sağ­lamaktır. Diğer bir ifadeyle kişi beşeriyetinden kurtularak Ulûhiyetine yükselmesi ve huzura kavuşmasıdır.

Rabbimizin, gerçek ismi "Eb’rahem" yani "halkın ba­bası" anlamına gelen, batılıların ise "Abraham" olarak te­laffuz ettikleri Hazret-i İbrahim'e şu hitabını hatırlayalım. "İz kâle kehu rabbuhu eslim, kâle eslemtü lirabbilalemin" (Sûre 2 Ayet 131) .

"Rabbi ona: "Teslim ol" buyurduğunda. "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. 

Bu hitapta Hazret-i İbrâ­hîme "Rabbine teslim ol" buyuruluyor. Daha açıkçası bü­tün varlığınla bana teslim ol, beni vekil kabul et, senin ke­filin olayım deniyor. Hazret-i İbrâhîm'in cevabı hemen. "Eslemtü lirabbilâlemîn" oluyor. Yani "ben âlemlerin rabbına teslim oldum" diyor. Ama bu teslimiyetin çok önemli bir özelliği vardır. Şöyle ki;

"İnni veccehtü vechiye lil­lezi fatarassemavati velerda hanifen vema ene minelmüş­rikîn" (Sure 6 Ayet 79) Yani "Ben vechimi öyle bir veche karşı tuttum ki o vecih, semavat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değil, tevhid ehliyim. 

Burada şirkten bahsedilmesi, muhtemelen Babası Azer'in put ya­pan birisi olduğunun vurgulanması içindir.

İnsanların puta, taşa, güneşe, hayvana (v.s.) ye tapma­ları kaba ma’nâ sıyle şirki oluşturuyor. Halbuki bir de pey­gamberimizin "ben ümmetimin gizli şirkinden korkarım" diye buyurdukları gizli şirk olayı vardır. Yani semavat ve arz içindeki varlıkları ayrı birer varlık olarak görmek veya dü­şünmek. İnsan, zihninde Hakk'ı bir tarafa, diğer varlıkları başka bir tarafa veya taraflara koyarsa zımmi olarak Hakk'tan başka varlıkların mevcudiyetini kabullenmiş olur ki işte korkulan ve insan-ı imanda zayıflatan bu şirk, gizli şirktir, yani ALLAH'ın varlığının yanında veya karşı­sında veya ötesinde başka varlıkların bulunduğunu kabul etmektir.

Hâlbuki "Hüvel evvelü, vel âhiru, vezzahiru, vel batın, ve hüve bikülli şey'in alîm" (Sure 57 Âyet 3) yani o hem evveldir, hem âhırdır, hem zâhirdir, hem bâtındır, ve o her şeyi bilicidir, dediğimizde, Cenâb-ı ALLAH'ın hem evvel, hem âhır, hem zâhir, ve hem bâtın, ve de her şeyi bilici ol­duğu bildiriliyorsa, o hâlde Hakk'dan başka bir varlığın mevcudiyetinden bahsetmek mümkün müdür?

İşte bu gerçeği ilk idrak eden kişi "hanif' yani tevhid ehli Hazret-i İbrâhîm'dir. Böylece ilk defa tevhid-i af’al bi­linci oluşmuş ve bundan da “lâ fâile illâllah” hükmü kayna­ğını bulmuş oluyor. İhsanın dört mertebesi vardır.

Birinci mertebesi. Makam-ı İbrâhîm'in ileri safhalarına gelindiğinde ise Cenâb-ı Hak bu defa kullarına "Belâ men esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün" (Sure 2 Ayet 112) yani, « iyi bilin ki kim vechini ALLAH'a teslim ederse ona ihsan olunur,” diye hitabetmektedir. Burada "vechini" ifadesi yüzünü, al­nını, kaşını, gözünü v.s. gibi dar ma’nâ sıyla yorumlanırsa çok sathi kalınmış olur. Oysa ki, vecih kelimesinin başka anlamları da vardır. Yani kişi, Hakk'a sadece bedeni ve uzuvlarıyla değil; bilgisiyle, ruhuyla, özüyle, nefsiyle hep­siyle birlikte yönelmeli ve tüm varlığını O'na teslim etme­lidir. işte bu kimseye "muhsin" denilir ki "ihsânı alan" "ih­sân edilen" anlamını taşır.

Mevzuumuzun başında İslâm, îmân, ihsân, ve îkân, derken Marifetullah, yani Allah bilgisinin ve müşahedesi­nin, peygamber bilgisinin hakikat-i Muhammedî bilgisi­nin, özü bu "ihsân" kelimesinde yatmaktadır. Bu durum­da vechini Hakk'a teslim eden kişiye "muhsin" dendiğine göre, o kişiye ihsân olunmuş demektir. Olaya tersinden yaklaşıldığında, eğer bir kimse muhsin değilse yani ihsân olunmamış ise, o kimse vechini Hakk'a teslim etmemiş demektir. Burada ihsân'ın bir özelliğini belirtmekte fayda vardır. Vechin Hakk'a teslimiyeti devam ettiği sürece Zat'tan yapılan ihsân devamlı bir şekilde çoğalarak artar. Çünkü ihsân olunan da devamlı bir kapasite genişlemesi olur. Ve bu alış veriş devamlı inkişaf eder. Halbuki baba­mızdan, annemizden, dedemizden intikal eden ihsânlar, milyonlar, milyarlar dolayısıyla da muhsin oluyoruz ama, onların yaşamının bitiminde ihsânları da son buluyor.

İkinci mertebesi. Yaşantısını ibadetlerle, sohbetlerle, zikirlerle, tefek­kürlerle renklendirerek sürdüren kişi, bu defa "İnne rah­metellahi karibün minel muhsinin" (Süre 7 Ayet 56) hita­bına mazhar olur. "Yani ALLAH'ın rahmeti ancak Muhsin­lerden gelir" Dikkat edilirse bu âyet-i kerîme ALLAH'ın rahmetinin nereden geldiğini çok net bir şekilde ifade edi­yor. Tabiiki ALLAH'ın (genel) rahmeti gökyüzünden, sağ­dan, soldan, hocalarımızdan, alimlerimizden, sanatkârla­rımızdan, tabiat ismini verdiğimiz bu varlık zuhurların­dan, her yerden gelmektedir, ancak burada bahs edilen genel rahmet değil, (ilâhi ve zâti) rahmettir ki; o da ancak ve ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden tâlip kişilerin gönüllerine gelmektedir.

Üçüncü mertebesi. 

(innallâhe le meal muhsinîn-29-69-) « Allah Muhsinlerle beraberdir. » İfadesi ne müthiş bir müjdedir. 

Aslında bütün alemi içten dıştan vasi-ihata etmiş İlâvi kudret herkez herşeyle beraberdir. Ancak bu beraberlikten haberleri yoktur. Kimki bu beraberliği müşahedeli olrak idrak eder ve anlayışla yaşarsa işte bu tür yaşantı idrakli ve biliçli olarak « muhsin »liktir. 

 Dördüncü mertebesi ise. 

İhsânla ilgili başka bir âyet-i Rahmân suresinde görüyoruz. "Hel cezâül ihsânü illel ihsânü" (Sure 55 Âyet 60) Yani "ihsânın cezâsı ancak ihsan değil midir?" Buradaki cezâ kelimesinin anlamı, genelde kullanmaya alıştığımız cezâ kelimesinden çok farklıdır. Cezâ, arapçada karşılık, her hangi bir şeye karşılık, eşdeğer bir karşılık anlamına gelmektedir. Yüce ALLAH bir âyet-i kerîmesinde "Cezâ ühüm inde Rabbihim cennatü adnin tecri min tehtihel enhâru hâlidine fihe ebeden" (Sure 98 Ayet 8). Yani "Onların Rabları katındaki mekâfatı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, içlerinden ırmaklar akan adn cennetleridir." gibi veya "cehennemle cezâlandıracağız" gibi.

Burada da ihsân'ın karşılığının yine ihsân olacağı ifade edilmektedir. Yani muhsin olan bir kimse, muhsin olduktan sonra vermeye başladığında yaşamı ihsâna dönüşmüş oluyor. İhsân sahibi oluyor. Verebildiği kadar veriyor, bunun karşılığında da alabildiği kadar alıyor ve bu hal süreklilik kazanıyor. Bu yaşantı içersinde artık kişi "Eşhedü enlâilâhe illâllah" dedigi zaman gerçekten müşahede sahibi oluyor ve îmâna ihtiyacı kalmıyor. Îmân safhasını yaşayan kişi, aslında kesret âleminin ehlidir. Çünkü îmân olgusunda daha evvel de belirttiğimiz gibi biri îmân eden, diğeri îmân edilen . olmak üzere iki varlığın mevcudiyeti sözkonusu olmaktadır.

"Eşhedü en lâilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden Resulüllah" diyen kişi bunu gerçek mânâsıyle söylüyorsa o artık îmân safhasını aşmış, gâibliği geride bırakmış, kesretten kurtulmuş, Vandeti bulmuş, müşahede ehli olmuştur.

Ve yine başka bir âyet-i kerime de "Ve eşhedehüm alâ enfüsihim" (Araf 7/ 172) buyurulmaktadır. Yani "kendi nefisleri üzerine şâhit olurlar" denmektedir. Îmân ederler denmemektedir. Eğer nefisleri üzerine îmân ederler den­seydi kişinin bu kadar terakkiden sonra yeniden dersine bir'inci sınıftan başlaması gibi olurdu. Oysa ki ihsân-muh­sin dönüşümü yukarıda belirtildiği gibi sonsuza kadar kapasite artışını içerir.

Müşâhede halinin zirvesini ifade eden şu âyet bütün bu anlatılanlar ne güzel özetlemektedir. "Şehidellahu en­nehu lâ ilâhe illâ hu" (Sûre 3 Ayet 18) “ALLAH şahittir ki ALLAH'tan başka ilâh yoktur, ancak ALLAH vardır.” Sözümüzü bitirmeden evvel konumuzun başlangıcın­da Cibril Hadisinde yerini alan "İslâm" kelimesini de bir nebze açmakta fayda görmekteyim.

İslâm selâmdan, selâmetten, teslim olmaktan kay­naklanan bir kelimedir. ALLAH'ın birliğine inanmak ve O'na şirk koşmamaktır.

İslâm dininin zâhiri "şeriat-ı Muhammedi; bâtını ise hakikati Muhammedi'dir". ikisini birlikte yürütmek ise kemalâttır. İslâm aynı zamanda Âdem A.L'dan Muham­med A.L.'ma kadar bir semâvi sistemin ismidir.

Cenâb-ı Hakk; İbrâhîmiyet, Museviyet, İseviyet, Mu­hammediyet diye ayrı ayrı dinler vazetmemiştir. Allah'ın indinde (yanında) din İslâmdır. Onun için Kur'an-ı Kerîm de "İnneddine indellahil islâm" (Sure 3 Ayet 19) denmiştir.

Allah'ın indindeki (yanındaki) din islâm olmakla bera­ber, acaba kulun indindeki din nedir, nasıldır? İşte Muse­viyet, İseviyet vs. dinler bu safhada ortaya çıkmaktadır. Çünkü kul, zâhir hali daha kolay benimsemekte ve her ki­tap sahibi peygambere ayrı bir din ismi yakıştırmaktadır. Hazret-i İbrâhîm'in getirdiği tevhid-i ef’al hukukunu, Haz­reti Musa'nın getirdiği tenzih hukukunu, Hazret-i İsa'nin getirdiği teşbih hukukunu, Hazret-i Muham­med'in getirmiş olduğu tevhid ve vahdet hukukunu, ümmetleri, peygamberlerinin isimlerine izafeten İbrâhîmilik, Musevilik, İsevilik, Muhammedilik olarak isimlendirmişlerdir ve böylece kulların yanındaki dinler ortaya çıkmıştır. Halbuki ALLAH birdir ve âyette belirtildiği gibi indindeki (yanındaki) din de "bir'dir, o da İslâmdır.

Adem A.L. ile başlayan ALLAH'ı (c.c.) bilme ve bulma olgusu Hazret-i Muhammed A.L. ile kemâle erdi, o yüzden son peygamber olmuştur. İlâhi sırları zuhura çıkarmış gizli bir şey bırakmamıştır, yeter ki biz kulak, göz, gönül ve akıl ayarlarımızı güzel yapalım, ayarı bozuk cihaz gerçekleri yansıtamaz.

Kur'an-ı Kerîm peygamberler kıssaları ile bir Hak yolcusunun seyr-i sülük'unu nasıl yapacağını çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir Ârif kişinin nezaretinde yeterli sürede 10-20 sene arası olabilir, istisnalar hariç, bâzen daha kısa, veya daha uzun da olabilir. Kısaca özetlersek gafletine tevbe edip mertebei Âdemiyyette venefahtü ile şuurlanmaya başlayan kişi, nefs temizliğine yönelir, kendini anlamaya başlar Hakk'a teslim olmaktan başka çaresinin olmadığını idrak eder. Teslimi külli ile teslim olur, daha sonra vechini (bütün varlığını) Hakk'a teslim eder bunun karşılığı ihsandır, Cibril hadisinde bu olgu çok muhteşem bir şekilde ifade edilmiştir. Benlik perdesinin kalkmaya başladığı ilâhi zâti müşâhedeye dönük oluşumların yer aldığı bir mertebedir.

Mertebei İbrâhimiyette dostluk hullesini giyer gerçek tevhide ulaşır.

Mertebei Museviyette eymen vadisinde gerçek tenzihe ulaşır.

Mertebei İseviyette Ruhül kuds'ten destek alır.

Mertebei Muhammediyye de ise seyr-i zirveye çıkıp mi'racını yapar böylece (büyük ayet) olan kendini ve Rab- bini müşahede etmiş daha dünyada iken ruyetullah'a ulaşmış olur. İşte İslam ALLAH'ın yolunu ilk aşamasından başlatıp zirveye yani zatına kadar ulaştıran sistemin ismidir.

Bu oluşumlar bütün varlıkta da ALLAH c.c.yü müşa­hede etmek için düzenlenmiştir. ALLAH c.c. kendini bil­dirmeyi diledi ve bilebilecek olan "halife" insan-ı "hâlk" et­ti (yaratma değil) ve onda en geniş manâda zuhur etti. Bu hakikatleri bilen ayn bilinen gayr oldu. Bilen de vechini açtı, bilinende hicapladı yani perdeledi.

Ne zaman ki bu perdeleri açacağız işte o zaman şu dünya hayatımızın ne kadar değerli bir şey olduğunu an­layacağız .

Hz. Muhammed s.a.v. ve Kur'an ile bütün hakikat or­taya konduğundan daha başka bir peygamber ve kitabın gelmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir şeyler varsa kö­künden yanlış ve aldatmacadır, çünkü Kur'an zattır ve O'na ilâve edilecek başka hiç bir şey yoktur, ancak bizim O'nu iyi inceleyip anlamamıza ihtiyacımız vardır.

Bu saha sonsuz bir deryadır, gayemiz o deryadan alı­nan bir avuç su ile yüzümüzü yıkayıp gözlerimizi Hakk'ın eliyle benliğimizden mesh etmektir. ALLAH'u tealâ gayret­li olanları basar'dan basirete ulaştırsın.

Ehlullahtan birisine sormuşlar ALLAH'ı görmek mümkün mü? diye o da cevap vermiş ALLAH'ı görmemek mümkün mü? diye.

Daha ileride inşeallah Cevab-ı Hak izin verirse bu mev­zu ile alâkalı daha geniş kapsamlı bir yazı meydana geti­rebiliriz, daha fazla bilgi almak isteyenler de "mübarek ge­celer" isimli kitabımızın mi'rac bölümüne bakabilirler.

Bu risâle îmânın hakikatleri yönünde şüpheleri bulu­nan bazı kimselerin sorulan soruları üzerine yazılmaya çalışıldı. Gayret bizden tevfık ve ihsân ALLAH'dan'dır.

Muhterem okuyucum bu risaleyi sabrederek eğer so­nuna kadar okuyabildinse lütfen ön yargılı davranma iyi anlamaya çalış ki ufkun ve gönlün genişlesin bu, hayata daha değişik yönlerden bakmaya alışmalısın.

Rabbimizden cümlemize ilim bereketleri vermesini niyaz ederim. Hoşçakalın, dostça kalın. İz--T-B- 

06.09.1996 Cuma
El fakir
NECDET ARDIÇ UŞŞAKİ - TEKİRDAĞ
TERZİ BABA

------------------- 

 Rabbımızdan her birerlerimiz için, evvelâ özünden özlerimize, “İlmi yakîn” sonra da “İlmü ledün” vermesini bütün muhabbetimle niyaz ederim. 

------------------- 

 İnşeallah Rabb’mızdan, bundan sonraki yaşantılarımızda Îmân-larımızın Îkânlarımız haline dönüşmüş olan, gerçek abd/kul olan kimseler gibi yaşamayı bizlere nasib etmesini niyaz ederiz. İz--T-B- 

------------------- 

(٣١.٤)
~~31.4~
اَلَّذٖينَ يُقٖيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.4 - Ellezîne yukîmûnes salâte ve yué'tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum yûgınûn. 

 Diyanet Meali:
 31.4 - Onlar; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren kimselerdir. Onlar ahirete de kesin olarak inanırlar.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.4 - Ki namazı kılarlar ve zekâtı verirler, Âhırete de onlar yakîn edinirler

----------------- 

NOT= Bu Ayet-i kerime de bizlere “ Rahmaniyyet-sıfat mertebesinden okunmaktadır. İz--T-B- 

----------- 

 Bir evvelki Ayet-i kerimede izah edilmeye çalışılan “İkan-yakin” halinin oluşması için, namaz-salât ve zekât şartının olduğu belirtilmektedir. Salât kelimesinin, namaz olarak değiştirilmesi çok yanlış bir uygulamadır, çünkü namaz kelimesi Farisiden geçen sadece dua anlamlarına gelen bir kelimedir. 

 Ayrıca “namaz” kelimesi Zerdüşt dinine ait bir kavram olup dua, tazim, saygı, anlamlarında ilk defa Avesta'da geçmiştir.

---------- 

İslam ve ihsan www.İslam ve ihsan.com. namazın anlamı-nedir. 

 Namaz hangi dilden geçmiştir?

​Namaz, Fars dilinden Türkçeye geçmiş bir kelime olup dua ve ibadet anlamındadır. Namazın Arapça karşılığı olan "salât" kelimesinin ise iki anlamı var: Biri yine dua, diğeri ise bir şeye şekil vermek için ısıtmak ve ateşe vurmaktır.

---------- 

Zerdüştlük dininde namaz var mıdır?

Bugün İslam coğrafyasında “salât” kelimesinin karşılığı olarak kullanılan “namaz” kelimesi Zerdüşt dinine ait bir kavram olup dua, tazim, saygı, anlamlarında ilk defa Avesta'da geçmiştir. Ahlak merkezli bir inanç sistemi olan Zerdüştilikte namaz ibadeti, tanrıya bağlılık, teslimiyet ve nimetlerine şükrün ifadesidir. 

Yukarıda arzetmeye çalıştığım “namaz” kelimesinin ifadesi ile. “Salât” kelimesinin arasındaki bariz farkı. 

------------ 

 (05-Salât) isimli kitabımızdan, sayfa 9 dan, itibaren “Salât” kelimesinin manasını anlamaya ve görmeye çalışalım. İz--T-B- 

------------ 

Dinimizde SALÂT olgusunu ifade eden bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır; ancak NAMAZ kelimesi yoktur. 

Türkçeye çevrildiğinde salât kelimesinin manası, dua ve namaz kelimeleriyle verilmeye çalışlamaktadır, fakat bu kelimeler salât, kelimesinde bulunan çok yüklü mana ifadelerini karşılayama­maktadır, belki de bu yüzden namaz ibadetimizi gereği gi­bi yerine getiremiyor ve hakkıyla faydalanamıyoruz.

Nasıl ki, Allah-u ekber yerine Tanrı uludur demek sureti ile tekbirin karşılığı verilemiyor ise *(1), salat karşılığı namaz da yetersiz kalmakta ve ancak namaz olgusunun birinci mertebesi olan efal yani fiil mertebesini anlatabilmektedir. 

------------

*(1) Bu mevzu ile ilgili izah. Ezan-ı Muhamed-i bölümünde bilgi vardır. İz--T-B- 

------------

Halbuki SALÂT kelimesinin içeriği; namaz olgusunu 

- hem efal/fiil mertebesinde, 

- hem esma mertebesinde, 

- hem sıfat mertebesinde ve 

- hem zat mertebelerindeki oluşumların tamamını kapsamına aldığından kişiye ge­niş bir saha açmaktadır.

Şimdi SALÂT kelimesinin ifade ettiği manayı an­lamaya çalışalım, bu kelimenin üç harfi yani sad → Cenab-ı Hak’kın sıfat alemini lâm → Cenab-ı Hak’kın lâhud alemini te → tevhidleri ifade etmektedir Namaz kılan kimse, eğer, gerçek salât olgusunu meydana getirmeye çalışıyor ise, 

- bedeni ile efal mer­tebesinde, 

 - okuduğu sözler ile esma mertebesinde, salat’ın 

 - sad’ı ile sıfat mertebesinde,

- lâm’ı ile lâhud zat mer­tebesinde ve

- te’si ile de bütün mertebelerin tevhid’ini öz varlığında toplamış olmaktadır.

Yani, tevhid-i efal, tevhid-i esma, tevhid-i sıfat, ve tevhid-i zat, mertebelerini *(2), kendi bünyesinde idrak edip, namazını o şekilde kendinden kendine, ifa eder.

------------

*(2) Bu mertebeler İrfan Mektebi adlı kitabımızda anlatıldı.

--------------

Bu oluşum müthiş bir iştir. Buraya ancak irfan yolundan gelen, gerçek salât olgusunu değerlendirebilen Hak yolcuları ulaşabilir.

İşte salât kelimesinin ifade ettiği geniş anlamlı manası budur ve mü’minin mi’racı olan salât-namaz da budur.

Namaz kelimesi ise sadece beden mertebesinde yapılan ibadet-i ifade etmektedir.

İşte bunun için bizler, daha baştan önümüze perde çekmiş, ulaşılması lâzım ge­len yeri kaybetmiş oluyoruz. 

Adet hükmünde kılınan bu namazlar, acaba kılanlara ne kadar fayda sağlayacak?...

Yaptığımız her türlü işi araştırıp en güzel şekliyle yapmamız bize düşen başlıca görevdir. Çünkü dünyadaki en küçük vaktimizin bile değeri çok büyüktür. Boşa geçen bir saniyenin, geri kazanılması hiç bir zaman mümkün olamayacaktır. İz--T-B- 

------------ 

Ayette belirtilen “zekât” görevine gelince. (205-15-Zekât ve infak” isimli kitaptan sayfa 37- kısa bölümü aktarmakta yarar olacaktır. İz--T-B- 

------------- 

7. Ebedî Bir Varlık Bahşetmesi: Öte yandan nefsi olumsuz özelliklerinden temizlemek zekat olduğu gibi nefsin bizzat kendisinin de bir zekâtı vardır. “Allah müminlerden nefislerini ve mallarını satın almıştır” (Tövbe, 9/111) âyetinde ifade edildiği üzere zekât hem mallar hem de nefisler için söz konusudur. Mallardan verilmesi gereken zekât nisap miktarı ile açıklanmıştır. Nefislerden verilmesi gereken zekâtın mahiyeti ise nefislerin Allah yolunda fedâ edilmesidir. Zira nefsin kendisine atfettiği varlık sıfatı (vücûd) aslında zatının aynı değildir; tıpkı malda olduğu gibi nefsin nitelendiği vücûd da nefse emaneten verilmiş olup Allah’a aittir. Dolayısıyla nefsin zekâtı kendinde varlık görmemesi ve varlığı Allah yolunda feda etmesidir. İbnü’l-Arabî’ye göre “Sevdiklerinizden infak edinceye kadar iyiliğe ulaşamazsınız” (Âl-i İmrân, 3/92) âyeti açıkça bunu emretmektedir. Zira insanın en sevdiği şey bizzat kendi nefsidir. Kul nefsini infak ettiğinde buna karşılık bekâ mertebesine erer, Allah’ı bulur. “Nefsini tezkiye eden kurtulmuştur.” (Şems, 91/9) Bu kurtuluş bekâ mertebesidir. Vücudu asli ve hakiki manada Allah’a ait görerek nefsinin zekâtını veren kimse hem nefsini kötülüklerden arındırır hem de ona hayat verir; mutmainne, razıye, merziyye ve nihayet kemâle doğru bir seyre tabi kılar. Dolayısıyla nefsine izafe ettiği vücûd vasfını Allah’a ait gören kimse ‘ademden korunarak kendisine Rabbanî bir varlık elbisesi giydirilir; Hak’la bâkî olarak kurtuluşa erer. Buna mukabil nefislerini kirli bırakanlar yani kendilerinde benlik görenler ise ebediyen bedbaht olurlar. Allah onları kendinde değil cehennemde ibkâ eder. Bunlar varlıkla yokluk arasında olup “Orada ne ölür ne de dirilirler.” (A’lâ, 87/13) Allah’ın bekâsıyla bekâ bulan ârifler ise ebedî hayat mertebesine ermişlerdir. 

------------------- 

 (٣١.٥)
~~31.5~
اُولٰئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.5 - Ulâike alâ hudem mir rabbihim ve ulâike humul muflihûn. 

 Diyanet Meali:
 31.5 - İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.5 - İşte bunlar rablarından bir hidayet üzeredir ve işte bunlardır o felâh bulanlar. 

------------------- 

NOT= Bu Ayet-i kerime de bizlere “ Rahmaniyyet-sıfat mertebesinden okunmaktadır. İz--T-B- 

------------ 
31.5 - Ayeti kerimesi geçmiş sayfalarda böylece izah edilmiş olmaktadır. İz--T-B- 

------------------- 

(٣١.٦)
~~31.6~
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرٖى لَهْوَ الْحَدٖيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًا اُولٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهٖينٌ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.6 - Ve minen nâsi mey yeşterî lehvel hadîsi liyudılle an sebîlillâhi biğayri ılmiv ve yettehızehâ huzuvâ, ulâike lehum azâbum muhîn. 

 Diyanet Meali:
 31.6 - İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.6 - Bayağı insanlardan kimi de vardır ki, Allah yolundan bilmiyerek sapıtmak ve onu eğlence yerine tutmak için lâf eğlencesi satın alır, işte bunlara mühîn bir azâb vardır
------------------- 

 Görüldüğü gibi Ayet-i kerimede bahsedilen, Hakk’a giden yolda nefsi emarenin çıkardığı zorlukları ve meşgul ettiği eğlencelik yaşantılarla yolundan alıkoymağa başlamalarıdır. İz--T-B- 

 İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.

------------------- 

(٣١.٧)
~~31.7~
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا وَلّٰى مُسْتَكْبِرًا كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَاَنَّ فٖى اُذُنَيْهِ وَقْرًا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَلٖيمٍ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.7 - Ve izâ tutlâ aleyhi âyâtunâ vellâ mustekbiran keellem yesmağhâ keenne fî uzuneyhi vagrâ, febeşşirhu biazâbin elîm. 

 Diyanet Meali:
 31.7 - Ona âyetlerimiz okunduğu zaman; onları hiç işitmemiş gibi, kulağında bir ağırlık var da büyüklenerek arkasını döner. Ona, elem dolu bir azabı müjdele.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.7 - Karşısında âyetlerimiz okunduğu vakıt da kibirlenerek ensesini döner, sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış, sen de onu elîm bir azâb ile müjdele
------------------- 

NOT= Bu Ayet-i kerime de bizlere, “âyetlerimiz” ifadesi ile Zat- mertebesinden okunmaktadır. “sen de onu elîm bir azâb ile müjdele” bölümü doğrudan Peygamber Efendimizi muhatap almaktadır. İz--T-B- 

------------------- 

(٣١.٨)
~~31.8~
اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعٖيمِ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.8 - İnnellezîne âmenû ve amilus sâlihâti lehum cennâtun neîm. 

 Diyanet Meali:
 31.8 - (8-9) Şüphesiz, iman edip salih amel işleyenler için içlerinde ebedî kalacakları Naîm cennetleri vardır. Allah, (bu konuda) gerçek bir vaadde bulunmuştur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.8 - Fakat iyman edib de iyi işler yapanlar, şübhesiz ki onlara naîm Cennetleri var. 

----------------- 

NOT= Bu Ayet-i kerime de bizlere “ Rahmaniyyet-sıfat mertebesinden okunmaktadır. İz--T-B- 

------------

 Bilindiği gibi cennetler asli olarak 8 mertebedir bunlardan 7-si Naim-nimet cennetleri, 1-i ise zat cennetidir. Bu cennet ise Rahman suresinde belirtildiği gibi, dört mertebeli, Ef’al, Esma, Sıfat ve zat cennetleridir. İz--T-B- 

------------ 

 NOT= “214-2-Gökyüzü insanları araştırması” İsimli kitabımızın, 234 sayfasından itibaren özetle konu hakkında bilgi aktaralım. 

İz--T-B- 

------------ 

Cennetün Me'va: Nefsini teslim eden Ululelbab olanlar; 

Ululelbab-kapı sahipleri demektir. Ayrıca beşeri nefsini bırakmış ilâh-i nefsi ile yaşayanlardır. Her esma hakk’a giden bir kapı olduğundan, İrfan ehli evvelâ kendi ismihas kapısından, daha sonra da diğerlerini kişinin kendine has ismi kapısından, gönül alemi cennetine alırlar. İz--T-B-

Cennetin 7 katı isimleri ve kimlerin gideceği?

Bunlar, Firdevs, Adn Cennet`i, Nâim Cennet`i, Daru`l-Huld, Me`va Cennet`i, Daru`s-Selâm ve İlliyyûn`dur. Bu tabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır (el-Beydâvî, Envâru`t-Tenzîl, Beyrut (t.y.), I, 119).

2-Cennetül Meva: Salih amel işleyen kişilerin, Allah yolunda şehit olanların ve mümin kulların barınağı olan bir cennettir. Meva cenneti huzuru temsil eder.11 Kas 2021 

Bahsi geçen huzur beşeri değil İlâh-i huzurdur. Bu da Ayette belirtilen nefsi mutmainniliktir. Bu huzur olmasa Zât cennetine girilemez. İz--T-B- 

-----------

یوام Me’va; kelimesi, (م-mim) Hakikat-i Muhammed-i ve suret-i Muhammediyyeyi. (ا –elif) Elif Ulihiyyet-i. (و-vav) velâyeti (ی-ye) ilmel/aynel/ hakkal yakîn mertebelerini ifade etmektedir bu yüzden zat cennetlerinin yerinin ismi, “Me’va” cennetidir. Diğer cennetlere göre çok özeldir. Allah-u a’lem, 7 cennetlerde yaşayan lar dünyalarında olduğu gibi gene beşeri varlıklarıyla yaşayacaklar, 8 inci cennetlerde yaşayanlar ise kendilerindeki ilâh-i hakikatleriyle yaşatacaklardır arada büyük fark vardır. İz--T-B- 

-------------------

Cennetle müjdelenen 10 sahabe kuranda geçiyor mu? Kur’anda isimleri geçmez, Hasis-i şerifle bildirilmiştir.

10 sahâbî kimdir?

Ebû Bekir, 2- Hz. Ömer, 3- Hz. Osman, 4- Hz. Ali, 5- Sa'd Bin Ebî Vakkas, 6- Ebû Ubeyde Bin Cerrah, 7- Abdurrahman Bin Avf, 8- Talha Bin Ubeydullah, 9- Zübeyr Bin Avvâm, 10- Saîd Bin Zeyd. 

------------ 

 Bu Ayet-i kerimede sadece 7 nimet cennetlerinde kalıcılıktan bahsedilmiştir. Hadis-i Şerifte bilindiği gibi. “Bir kimse nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl öldü ise öyle dirilir” Hükmü ile, akıl ve değer yargıları hangi istikamette ise ahirete intikal ettiğinde değişmiyeceği açık olarak bildirilmektedir. 

 Yani ölüm tadışında kişi hangi hayat anlayışı idraki tadışında ise ebediyyen öyle kalıcı demektir. Haytını gaflet ve benlik halleri içerisinde geçirerek ancak zahiren ibadetlerini yaparak sevapları vesilesi ile cenneti kazanmış ise dünyadaki Allah kanaati ve anlayışı nasıl ise aynen ebedi olarak o anlayışta kalacaktır. İşte “halid-kalıcılık” budur. 

-----------

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 36.55 - İnne ashâbel cennetil yevme fî şuğulin fâkihûn. 

 Diyanet Meali:
 36.55 - Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşguldürler, zevk sürerler.

------------
 Ayet-i kerime de bahsedilen yaşantı tarifi “halid-kalıcılık” budur. Meşguliyetleri oradaki nimetlerdir. Bunlarla o gün zevk sürerler. O günden kasıt dünya sonrası cennet heyatının tüm süresidir o da bir gün olarak ifade edilmiştir çünkü dünyada iken ömürleri nasıl gaflet ve hayal içinde hep aynı geçmiş olduğundan, dünya yaşantılarıda geçmiş olan o bir gündür. 

 Bu Ayet-i kerime ve benzerleri kişinin zahiren taltifi-yüceltilmesi olduğu gibi batının ise yerilmesidir. 

 Çünkü kişinin asli fıtratı olan Rabb-ıyla meşgul olması gerekirken, onlar “Naim-nimet cennetlerinde allah-ın nimetleriyle meşgul olup zevketmekteler ve bu zevkin, beşeri zevkin içinde fani olmaktadırlar, bu yüzden gerçek Rablarına ulaşmaları mümkün olmayacak, onlara sadece Rablarının selâmı gelecektir. 

Çünkü zaten dünyada iken tenzihte ve ötelerde olan bir Allah’a imân etmişlerdi ahirette de inaçları böyle olacaktır. Oyüzden üçüncü bir vesileyle Rabb’larından sadece selâm gelecektir.

---------- 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 36.58 - Selâmun kavlem mir rabbir rahîm. 

 Diyanet Meali:
 36.58 - Çok merhametli olan Rab'den bir söz olarak (kendilerine) "Selâm" (vardır).

------------ 

 8 ci Zat cennetlerinde olanlar ise gerçek hakikatleri ile oralarda yaşayacaklarından Rabb-larından hiç ayrılmayıp Rabb-lık ile yaşacaklardır. Müthiş bir yaşam halidir. 

------------ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 89.29 - Fedhulî fî ıbâdî. 

 Diyanet Meali:
 89.29 - "(İyi) “Zât-i” kullarımın arasına gir."
------------ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 89.30 - Vedhulî cennetî. 

 Diyanet Meali:
 89.30 - "Cennetime gir." " Zât-i Cennetime gir." Üzerlerinden daha dünyada iken beşeriyet elbiseleri çıkartılmış kendi Hakk olan hakiatlleri ile kalmış Zât-i zuhur mahalleri gerçek Abdullahlar olan daha dünyada iken onların arasına gir onlarla birlikte benim Zât-i cennetlerime gir. Hükmü ve müjdesi ne büyük taltif ve takdirdir. Tevhid ehli bu konuyu kendi idrak ve yaşantısında ilâh-i zevk ile irfan eylesin. Bu husuta söz çoktur kıssadan hisse şimdilik bu kadarıyla iktifa edelim. İz--T-B-
------------------- 

(٣١.٩)
~~31.9~
خَالِدٖينَ فٖيهَا وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّا وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

 
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.9 - Hâlidîne fîhâ, vağdallâhi hakkâ, ve huvel azîzul hakîm. 

 Diyanet Meali:
 31.9 - (8-9) Şüphesiz, iman edip salih amel işleyenler için içlerinde ebedî kalacakları Naîm cennetleri vardır. Allah, (bu konuda) gerçek bir vaadde bulunmuştur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.9 - İçlerinde muhalled olmak üzere onlar, hakkâ Allahın va'di bu ve azîz odur hakîm o. 

------------------ 

18.04.2012, Çarşamba Umre sohbetlerinden. İz--T-B-

Sabah namazına Cem ile gidildi ve dönüldü. Biraz uyku ve istirahâtten sonra kahvaltıya inildi. Bu arada kapı kartı yüzünden öğle namazına gidilemedi ve notlar gözden geçirilmeye çalışıldı. 

Gece Sohbet: Lobi de çok gürültülü olduğundan (111) no.lu odada yapıldı.

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 20. fasıl, Cennet ve Cehennem Dün geceden devam ile.

Cennet lüğatte, “çok ağaçlı bahçe, fidanlık olan bir zemîn” den ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri toprağın üstünü örter. Ve cennet “setr-örtü” mâ’nâsına gelen “cenne” sözünden çıkmış olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir (bu terim Arap dili kurallarındandır). 

Zâhir ulemâsı ıstılâhında, âhiret yurdunun nezih mekânları ve iyi ve güzel makâmlarıdır. Ve bu makam, “güzel fiillerin ve sâlih amellerin cennetidir.” Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin çeşitli ve farklı dereceleri vardır. 

Ârifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “sıfât cennetleri” derler. Ve o abdin ilâh-î kemâl sıfatı ile vasıflanması ve ilâh-î ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Bu cennet dahi, kemâl ehlinin mertebeleri dolayısıyla çeşitlidir. 

Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “zât cennetleri” derler. O da hâs kullarına, Rabbü’l-erbâb olan Allah zü’l-Celâl Hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan Rabb’in tecellî-i zât ile zuhûrundan ve kulun zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde örtülmesi-perdelenmesinden ibârettir. Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki: “ved hulî cenneti” yâni “Cennetime gir) وَادْخُلٖى جَنَّتٖی (Fecr, 89/30) kavl-i şerîfinden istifâdedir. Hak Teâlâ, bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur.

Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla örtülü olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur.

İkincisi “ruhlar cenneti”dir ki, Hak Teâlâ o ruhlarda öyle örtünüp, gizlenmiştir ki, ne melek ve ne de beşer ona muttali’-farkında değildir.

Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle örtünmüştür ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’-farkında- olamaz .

Cennet-i cismânî ni’met yeridir. Bu mertebeye vâsıl oluncaya kadar kulun hiçbir mertebede râhatı ve hâlis nimetlenmesi yoktur. Ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın sülûk işinde yolunun nihâyetidir. Kemâllerinin hâsılası ancak bu mertebede vâki olur. Ve cennet ehli bu ni’met içinde kalıcı ve ebediyyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ gelmez; ve cümlesi seyr-i fillâhdır. Zîrâ seyr-i fillâhın nihâyeti yoktur.

“seyr-i fillâh” Her mertebede olan Allah’da seyr’dir. İz--T-B- 

------------------ 

(٣١.١٠)
~~31.10~
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَاَلْقٰى فِى الْاَرْضِ رَوَاسِىَ اَنْ تَمٖيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَنْبَتْنَا فٖيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرٖيمٍ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.10 - Halekas semâvâti biğayri amedin teravnehâ ve elgâ fil ardı ravâsiye en temîde bikum ve besse fîhâ min kulli dâbbeh, ve enzelnâ mines semâi mâen feembetnâ fîhâ min kulli zevcin kerîm. 

 Diyanet Meali:
 31.10 - Allah, gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Gökten de yağmur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik.

------------------- 

 Görüldüğü gibi Ayet-i kerime de iki ifade tarzı vardır. “her türlü canlıyı yaydı”. Ya kadar olan bölümü Rahmaniyet mertebesinden anlatılmaktadır çünkü Rahmaniyet mertebesi bütün bu oluşumları kapsamakta ve bilmektedir. 

 “Gökten de yağmur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik.” Bölümü ise Zât-i’dir, yani Rabb-ül aleminin kendi Zât-i ifadesidir. Ef’al alemi, alemi şehadette meydana gelen her türlü hadisenin oluşumunun kendisi tarfından oluşturulduğu açık olarak bildirilmektedir. 

 Ayet-i kerimenin ilk bölümü ise Rahman sıfatı yönünden tarif ve izah edilmektedir. Zahiren anlatılanlar böyle olduğu gibi batınen de aynıdır. Gönül göğüde direksiz durmaktadır. 

 Beden arzımız yeryüzündeki sabit dağlar gerçek Zât-i tevhid ilimleridir ki sapsağlam yerlerinde adeta birer gözcü ve her daim nöbette olan esma askerleri gibidirler. Orada her esmanın zuhuru olan canlı ruh varlıklarının gönül alemine yayıldığını bildirdi. 

 Cenâb-ı Hakk’ta bunun üzerine. “Gökten de yağmur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik.” İfadesiyle gönül göğünden hayat suyu indirerek gönül aleminde-sadr’da, tahtlarında oturmakta olan esma-i İlâyeleri harekete geçirerk Beden arzı mülkümüzde ihtiyacımız olan her türlü faydalı “nebat-bitki” mertebesinden ilim bitkilerini kendisinin bitirdiğini açık olarak ifade etmektedir. 

 Ayet-i kerimenin bu bölümü Allahımızın “nebat-bitki” mertebesi itbariyle bütün bunların oluşumunu kendinin yaptığını açık olarak bildirerek, alemin içinde ve her zerrede nasıl bir tasarrufta olduğunu açık olara belirtmektedir. 

 Ancak bizler kendisine güya hörmet etme babaında sen herşeyden münezzehsin senin yerin yukarılarıdır, diyerek güya ona hürmet ediyoruz anlayışı ile, O’nu mülkünün dışına çıkarıp mülkünü O’na yakıştıramıyoruz. Ne acayip iştir. 

İz--T-B-

------------------- 

(٣١.١١)
~~31.11~
هٰذَا خَلْقُ اللّٰهِ فَاَرُونٖى مَاذَا خَلَقَ الَّذٖينَ مِنْ دُونِهٖ بَلِ الظَّالِمُونَ فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.11 - Hâzâ halkullâhi feerûnî mâzâ halekallezîne min dûnih, beliz zâlimûne fî dalâlim mubîn. 

 Diyanet Meali:
 31.11 - İşte Allah'ın yarattıkları! Haydi, Allah'ı bırakıp da taptıklarınızın yarattığını bana gösterin! Hayır, zalimler açık bir sapıklık içindedirler.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.11 - İşte bu Allahın yarattığı, haydi gösterin bana ondan berikiler ne yaratmış? Fakat o zalimler apaçık dalâl içindeler

------------------ 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime de Rahmaniyet mertebesinden izah edilmektedir. Her mahalde zuhur eden Allah’ın isimlerinin suretleri yaratılmış değil zaten batında var olan vakti geldiğinde zuhur eden isimlerin suret ve manalarıdır. Yoktan varedilmiş değillerdir. Bütün bunları inkâr eden Aleme doğa diyen tabiat diyen kimseler. Sizlerde benzer bir şey ortaya getirin bakalım hiçbir şey getiremezsiniz! çünkü sizlerde bilsenizde bilmesenizde Hakk’ın zuhurlarından mudil isminin zuhurlarısınız zuhur kendi halik halkedilmişlik makamına muhtaç iken kendisi neyi halkedebilirki bundan büyük gaflet olurmu? İz--T-B-

------------------

(٣١.١٢)
~~31.12~
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا لُقْمٰنَ الْحِكْمَةَ اَنِ اشْكُرْ لِلّٰهِ وَمَنْ يَشْكُرْ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهٖ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِىٌّ حَمٖيدٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.12 - Ve lekad âteynâ lugmânel hıkmete enişkur lillâh, ve mey yeşkur feinnemâ yeşkuru linefsih, ve men kefera feinnallâhe ğayniyyun hamîd. 

 Diyanet Meali:
 31.12 - Andolsun, biz Lokmân'a "Allah'a şükret" diye hikmet verdik. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.12 - Şanım hakkı için Lokmana hikmet verdik ki şükret Allaha diye ve her kim şükrederse kendi lehine eder, her kim de nankörlük ederse her halde Allah ganiydir, hamîddir
----------------- 

(191) sayılı terzi Baba Füsûsu’l hikem şerhi lokman Fass’ından sayfa-149- (faydalı olur düşüncesiyle küçük bir aktarım daha yapalım. İz--T-B-

------------ 

"Ve hikmet verilen kimseye, hayr-ı kesîr verildi" âyet-i kerîmesinin şehâdeti vechile Hz. Lokman hikmet sahibidir; Hikmet verilen kimseye hayr-ı kesir verildiği için yani çok hayır verilmiş olduğu için o sahib-i hayırdır aynı zamanda ve hayır ise, ihsandır; ve ihsanın üç mertebesi vardır:

Birincisi: Ma'nâ-yı lügavîsidir ki, lâzım olan şey için lâzım olan fiili, lâzımı vech ile işlemektir. Yani lazım olan bir şeyi lazım olan yerde kullanmak “ihsan”dır. Lazım olan şeyi lazım olan yerde kullanmamak ona zulümdür. Nitekim hadis-i şerîfde buyrulur: Ya'nî "Allah Teâlâ her şey üzerine ihsanı yazdı; binâenaleyh boğazladığınız vakit, boğazlama işini güzel yapınız. Hayvanı zorlamayınız manasınadır. 

Bakın Allah Teala her şeyin üzerine ihsanı yazdı, peki neden sadece öldürülecek olanların misalini veriyor da başka diğerlerinin misalini vermiyor, diğerlerine zaten hürmet ve ihsanla muamele etmek görevimizdir ve de yaparız da. İyi olan şeyleri zaten iyilikle yaparız. Ama ihsan hükmünün kayabileceği yerleri belirtiyor Efendimiz. 

Bunlara da dikkat çekin yani sadece size iyilik yapmış olana ihsanda bulunmak değil, o kolaydır, ihsanda bulunmak sana kötülük yapana da ihsanda bulunmaktır gerçek ihsan. İşte o öldürülecek, zebih edilecek hayvanlar kimseye kötülük yapmış değildir ama onlar insanlığın fedaileridir, bizler için kendi hayatlarını feda ediyorlar. Kurban Bayramı’nda Kurban kesiyoruz, onların canı gidiyor, bizim sadece cebimizden az miktar para çıkıyor. Bizim için o para kurban, kurban ettiğimiz o paradır, yoksa hayvan değildir, hayvanın kendisi gidiyor, canı gidiyor. 

İşte sizin için hayatını feda ediyor, hiç olmazsa güzel muamele edin diyor. Diğer taraftan düşmanlarınıza da güzel muamele edin diyor, kısas bile yapılsa güzel bir kısas yapın diyor. Hani Hazreti Ali Efendimiz buyurmuş ya “düşmanlarınız ile öyle iyi geçinin ki öldüğünüz zaman onlar da sizin arkanızdan ağlasınlar” Yani eziyet etmeden, işkence etmeden öldürünüz, işte bu ihsandır. Lügat manası itibariyle bu bir ihsandır, lütuftur. Çünkü öldürülecek kimse zaten sizin emriniz altındadır, istediğinizi yapabilirsiniz, esirdir, hayvandır, kurbandır, tutulmuştur, size mahkum olmuştur istediğiniz şeyi yapabilirsiniz ama bunu yapmayın diyor, iyi muamele edin diyor. 

İkincisi: Tam huzur ile gûyâ kulun Rabb'ini müşahede eder gibi ibâdet etmektir. Nitekim hadîs-i şerîfde: Ya'nî "İhsan, senin Rabb'ini görür gibi ibâdet etmendir" buyrulur. Namaza durduğumuzda acaba kişi o namaz içerisinde hangi hal içerisinde o namazını kılmaktadır. Huzur-u kalp ile mi, nefs-i emarenin hükmü içinde mi, zorla mı o namazı kılmaktadır, nefsi emmare hadi şu namazı çabuk bitir, gibilerden ama vaktin olmaz bir yere yetişeceksindir, o ayrı konudur. 

Kişinin vicdanı içeriden de bak dikkatli ol Hakk’ın huzurundasın gaflete düşme, surelerini güzel oku gibi içeriden de o söyler. İşte bütün bunları aşmış olan olarak huzur-u tam ile ve Rabbın huzurunda durarak daha henüz şeriat ve tarikat mertebesi olduğu için orası, rabbine arif olamadığından irfaniyeti ile Rabbını kendinde ve çevrede bulamadığından, tenzih ağırlıklı, ötelerde olan bir Allah’a yani varlığının dışında bir Allah tasavvur ettiğinde o mertebede kişi Allah’ın sen görüyormuş gibi olduğuna dikkat çekerek dikkatli olarak kılması. Şimdi birisi pencereden namaz kılan birisini seyrediyorsa orada hiçbir kimsenin olmadığı yalnız başına olduğu gibi mi kılar namazı yoksa o hatalarımı görecek diye daha dikkatli kılar namazını. 

Yanında birisi var onu görüyorsa tabi ki daha dikkatli kılacaktır ama kimse yoksa Rabbının varlığını da düşünmüyorsa çar çabuk acele ile tadil-i erkanına bakmadan gaflet içerisinde kılar. Abid Rabbını müşahade eder gibi diğer bir ifade ile Rabbı abdını müşahede eder gibi çünkü sen görmesen de O’nun seni gördüğünü bilmendir diyor “ihsan”. Ve bu Cibril hadisi ile de bizlere müşahedenin yolu açılmış oluyor. Onun için bu kapı çok büyük bir kapıdır. Cibril hadisi çok büyük bir kapıdır. İslam’ı, imanı, ihsanı ve kıyameti o hakikatleri bize bildirmektedir. İhsan, iman, ikan kitabında bunlardan biraz bahsediyor. 

İhsan; senin Rabbını görür gibi ibadet etmendir buyurur. Arkasından geliyor, her ne kadar sen onu göremiyorsan da O’nun seni gördüğünü düşünmendir, bilmendir ihsan. Orada altında gizli bir kelime vardır, şimdilik her ne kadar göremiyorsan çünkü bir kimse bir kimseyi görüyor ise yani görüş mesafesi uyuyor ise arada perde yok ise gören aynada olduğu gibi rai ve mer’i birbirlerini görürler. Şimdi birisi baktığı zaman raidir, görendir, onun karşısındaki de mer’idir, görülendir. Ama aynı şekilde görülen karşı tarafa baktığı zaman gören rai görülen mer’idir. 

O halde Cenab-ı Hakk bizi görüyor ise yani O gören biz görülen isek sistemi değiştirdiğimizde biz gören O görülen olur. Çünkü arada mani yoktur, duvar yok bir şey yoktur. Rab bizi görüyor ise biz O’nu görüyoruz demektir, en azında göreceğiz demektir. İşte o hadisin altında o kelime her ne kadar şimdilik sen göremiyorsan da Rabbının seni gördüğünü bilmen “ihsan”dır diyor. Bakın orada ne para almak var, ne yardım, ne yemek, ne içirmek, ne elbise giydirmek maddi manada bir ihsan yoktur. 

Demek ki ihsanın hakikati müşahede etmektir. Allah’ı müşahede etmek, işte onun için bu ihsanda çok hayır vardır. Hikmette ve ihsanda çok hayır vardır. Bundan daha büyük hayır mı olur, Allah’a görmeye yol açan girilen kapıdan daha büyük ihsan, hayır mı olur. Ayrıca burada ihsanın üç halini belirtiyor, ayrıca ihsanın kendi içinde yani ihsanın oluşumu için kendi içinde dört mertebesi vardır. Bu üç mertebe tanıtım mertebesidir, ihsanın içindeki de ihsan irfaniyetinin dört mertebesidir. Birinci mertebeleri işte bununla başlıyor. 

Üçüncüsü: Rabb'i herşeyle beraber ve her şeyde müşahede etmektir. Bütün alemdeki varlığın tabiatın hakikatinin Rahman olduğu ilahi Hakk olduğunun diğer yönüyle burada bir başka ifadesini belirtiyor. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُۤ اِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى (Lokman, 31/22) burada ihsanın birinci ve ikinci mertebesine geçiş vardır. Ya'nî' Vechini Allah'a teslim eden kimse, muhsindir. Burada وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُۤ اِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ dediği ihsanın birinci ve ikinci mertebesine geçiş hadisesidir. Ama bunun şartı Cenab-ı Hakk İbrahim’e (a.s.) eslim, yani teslim ol, Müslüman ol deyince O da اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُۤ اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ 2/131 Alemlerin Rabbına teslim oldum. Onun arkasından bu ayet-i kerime geliyor. وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُۤ اِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ 31/22 yani kim ki vechini Hakka teslim etmişse ona ihsan olunur, o Muhsin olur, yani ihsan bir veriştir, Muhsin o verişi alandır, yani ihsanın hedefi olan yere ulaşmasıdır Muhsin. İşte bu ihsan ve muhsinlik hakikati de Cenab-ı Hakk’ın Zat’ına giden yoldaki irfaniyettir. İnsan bu mertebeleri idrak edip yaşamadıkça ne İbrahimiyet mertebesine ulaşabilmiş olur ne ihsan mertebesine ne de mutmain huzur-u kalp mertebesine ulaşmış olur. Sadece suri olarak bunları okumuş, geçmiş peygamberlere ait hadiselermiş tarihte kalmış bir bilgi olarak kendisinde kalır, kendisi de hayaller içerisinde dolaşır gider, ahirette Rabbımı görürüm inşeallah diye bekler durur. Burada Rabbını görmeyenin orada görmesi mümkün değildir, çünkü görüş buradadır, çalışma burada idrak irfaniyet buradadır, orada hiçbir şey yoktur. 

Mü’minler dünyada alışık oldukları için orada namaz kılalım diyecekler, hayır burası ibadet yeri değildir denilecektir. İbadetin yeri dünyadır denilecektir. Ancak bir grup insan olacaktır ki onlar Zat cennetine dahil olacaklardır, onların buradaki sohbetleri ve eğitimleri devam edecektir. Çünkü onların beyinlerinde bu hakikatler ve bu hedefe doğru açılımları vardır, yani o uluhiyet sahasını biliyorlar, uluhiyet sahası orada da açıktır. Ama burada uluhiyet sahasını idrak edememiş olanlar, kendi beşer dünyalarında kalmış sınırlanmış nefis kutrunda kalmış olan kimseler, hangi haller ile ölmüşlerse hangi halle yaşamışlar ise o hal ile ölecekler, hangi halle ölmüşlerse o halle dirileceklerdir. 

Yani irfan ehli olan yine irfan ehli olarak dirilecek, gaflet ehli ve nefs ehli, ehl-i küffar, ehl-i iman hangi mertebe üzere ise o mertebesi ile dirilecek ve ahiretteki hayatı aynen öyle devam edecektir. Cenab-ı Hakk her birerlerimizi en geniş manada irfan sahibi yapsın inşeallah, bu ihsan hakkında daha geniş bilgi İman, İhsan, İkan adlı kitaba bakabilirler. İhsanın kemali ise Rahman suresinde belirtilen هَلْ جَزَاۤءُ الاِحْسَانِ اِلا الاِحْسَانُ 55/60 “ihsanın cezası, ihsan değil midir” “ceza” karşılık demektir, eğer bir kişi suç işlemişse onun değeri kadar suç karşılığı, eğer iyilik işlemişse, hasene işlemişse, o hasene kadar da karşılık (ceza) onun cezasıdır. Hani genelde bir iş yaptırılır da bunun cezası nedir denir ya, işte karşılık manasınadır. İşte cehennem de bir karşılık olduğundan cehennemle cezalanacaklardır, cennet de bir karşılık olduğundan ayet-i kerimede geçer, onlar cennet ile cezalandırılacaktır. 

Eğer biz cezanın karşılık olduğunu bilmezsek cehennem ile cezalandı tamam ceza denildiği zaman hep yanma, yıkma gibi şeylerle şartlanmış isek o zaman cennet ile cezalanmayı anlayamayız. İşte “ihsanın karşılığı ihsan değil midir” yani sen ne kadar ihsan edersen et senin ihsanın azalmaz, daha çoğu ile onun karşılığı gelir manasınadır. 

Vechini Allah’a teslim eden kimse “Muhsin”dir. Yani ona ihsan edilmiştir. Peki vechini Allah’a teslim etti de kişide ne oldu? Beşeriyeti kalktı, kendindeki ilahi vechi, Zat’ın vechine ayna oldu, ilahi Zat’ın vechine sendeki ilahi vecih nefsinin perdelemiş olduğu senin batınında olan vechin ortaya çıktığında vechini Allah’a teslim ettiğinde “Muhsin” olur, yani ona ihsan edilmiştir, peki ne ihsan edilmiştir, cennetler mi ihsan edilmiştir yoksa dünyalar mı ihsan edilmiştir, Zat’ının vechi ona ihsan edilmiştir. Yani Hakk’ın vechi ihsan edilmiştir. 

فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ona ihsan edilmiştir. Yani nereye baksa Hakk’ın vechini görme idraki ihsan edilmiştir. Bundan büyük ihsan mı olur. Bu şekilde bütün alemler ihsan edilmiş oluyor, bütün alemden O’ndan başkası yoktur. İşte buna da “urvetil vuska” yani sağlam sapa yapışma deniyor. Orada saptan kasıt irfaniyettir, bu sapa yapışmakla Hakk’a gidebilmiş olursun, Hakk’ı idrak etmiş oluyorsun. 

 Binâenaleyh muhakkak urve-i vüskâya temessük etti." Yani O’na tutunma hasıl oldu, Ya'nî zâtını ve kalbini teslîm ettiği zamanda Allah Teâlâ'yı müşahede eyledi. İmdi "hikmet" ile "ihsan" arasındaki rabıta zahirdir. Yani hikmet ile ihsan arasındaki bağlantı açıktır. Zîrâ "hikmet" lügaten "Bir şeyi yerine koymak" demektir; diğer bir ifade ile “hikmet” kalbe gelen vasıtasız ilimdir, varidattır, ancak bunun için çalışmak lazımdır, durup dururken faaliyete geçmez Hakk’tan hibe talep edeceğiz ki O da vehhabiyet musluğunu açsın, musluğu açmadıktan sonra şebekede tonlarca su olsa bile musluğu açmadıktan sonra nasıl faydalanacaksın ki işte bize nefis musluğunu kapatmak kalıyor, Hakk musluğunu açmak ama biz Hakk musluğunu kapatmışız, tersini yapmışız, çünkü nefis musluğu biraz süslü gözüküyor, bize ne var burada diye gidip açıyoruz nefs-i emmare doluyor.

ve bir şeyi yerine koymak ise, lâzım olan bir iştir. Cenab-ı Hakk İbrahim’e (a.s.) “eslim” yani teslim ol yani Müslüman ol deyince 2/131;

 اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُۤ اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

O da “eslemtü li rabbil alemin” alemlerin Rabbına teslim oldum dedi. Ve "ihsan" ise lâzım olan bir işi lâzımı vech ile işlemektir. Hz. Lokman hikmet sahibi olduğundan oğluna ihsan ile vasiyyet etti. Tafsili fassın metninde gelecektir, Hz. Lokman nebî midir, yoksa Salih bir adamıdır, bunda ihtilâf vardır. Saîd îbnü'l-Müseyyeb nübüvvetine kanaatindedir. 

Ekserûn ise, velîdir, dediler. Hz, Şeyh-i Ekber (r.a.) nübüvvetine kanat getiren bu fass-ı münîfde onların hikmetini beyân buyurdular. Hızır (a.s.) ile Lokman’ın (a.s.) böyle bir ihtilafı vardır. Hızır’dan (a.s.) biz üç tane haber aldık, Musa (a.s.) ile olan birlikteliğinden üç tane hikaye aldık, bunlar bize bir haberdir, Hızır (a.s.) ağırlıklı Hızır’ın üstünde o hikayeler döndü, Hızır öğretmen Musa (a.s.) talebe oldu. “Ben senden ilim öğrenmek istiyorum” dedi. Hızır (a.s.) Musa’nın (a.s.) mürşidi oldu. Cenab-ı Hakk 18/65’de;

 فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَاۤ اَتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا

 18/65-Derken kullarımızdan bir kul buldular ki biz ona nezdimizden bir rahmet vermiş ve ledünnimizden bir ilim öğretmiştik İki denizin birleştiği yerde وَاِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَيهُ لاۤ اَبْرَحُ حَتَّىۤ اَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِىَ حُقُبًا 18/60

 18/60-Hani bir vakit Musa, hizmetindeki gence demişti ki: "Tâ iki denizin cem olduğu yere varıncaya kadar yoluma devam edeceğim; uzun yıllarıma mal olsa bile." İndimizden, hususiden ilim verdiğimiz bir kulumuz ile orada buluştu diyor. İşte o saha içerisinde Hızır (a.s.) Musa’nın (a.s) mürşidi, Musa’da (a.s.) sadık bir dervişi idi. Ama orası içindir, neden orada, oraya Yuşa (as) da gitti, ama buluştuktan sonra o ayrıldı gitti. Yani cemiyetsiz kaldılar. Cemiyetsiz derken Musa’nın (a.s.) kavmi orada yoktu. Musa (a.s.) kavmine peygamber olarak geldi. Ama orada peygamberliği geçmedi. Hızır’ın (a.s.) yanında talebe oldu. Ama kendi kavminin yanında kavminin rasulüdür. Ama Hızır (a.s.) ile buluştuğunda Hızır (a.s.) da Zat’i tecelli olduğundan Hızır O’nun mürşidi oldu. 

Onlar bu çerçeve içerisinde seyahate çıktılar, bilinen olaylar yaşandı, oradan bize üç tane hadise geldi yani haber geldi. Üç hikaye haberi geldi. İşte Hızır’ın (a.s.) bize bu üç haberi verdiği süre O’nun nübüvvetidir. Nebi habercidir, rasul değildir, bu haberleri de hem de tasdikli olarak museviyet mertebesinden ve Muhammediyet hakikatiyle Kur’an-ı Kerim’de bize bildirildiğinden sahih bir haber olduğundan, haber de nübüvvet olduğundan işte bu üç hikaye yani Musa (a.s.) ile olan o süresi nübüvvet süresidir Hızır’ın (a.s.). Dikkat edelim peygamberlik süresidir ama ne zaman Musa (a.s.) ile ayrıldılar nübüvveti bitti, velayeti başladı. Velayetine döndü. 

Ondan sonra da ne olduğunu bilmiyoruz zaten, “Velilerim benim kubbelerimin altındadır” buyurduğu gibi ondan sonrasını bilmiyoruz. Hızır var ama ne olduğunu bilmiyoruz, çünkü Hakk’ın koruması altındadır. Ama orada zuhura çıktı ama zuhura çıkması bir rasul ile olabildi ancak, kavimine rasul ve orada da talebe oldu Hızır’a (a.s.) ve üç hadiseye dayanabildi, yoksa Efendimiz ne diyordu; “Keşke kardeşim Musa, Hızır ile biraz daha uzun kalsaydı da daha çok rivayetler olsaydı bilgiler alsaydık” gibi de bir hadis-i şerif vardır. İşte aynı kıyas ile Lokman Hekim’in de oğluna verdiği bilgiler süresi O’nun nübüvvetidir. 

Çünkü oradan da bize oradan haber geliyor, nebilik de haber olduğuna göre biz de o haberi aldığımıza göre haberi getiren de Nebi olduğuna göre ama hakiki haber, ilahi haber, bu Hakk’ın kelimesiyle Hakk’ın kitabı Peygamber Efendimizin lafzıyla sahih olarak gelmiş haberlerdir bunlar. Yani şüphe, tereddüt olmayan haberlerdir, Beni İsrail’den gelen haberler değildir. Zat’ın tasdikiyle gelen ve Zat’tan gelen haberlerdir. Zaten Zat’tan gelen haberleri getirenler de peygamberlerdir. İşte Lokman Hekim’in kendi hayatı anlatılıyor iken velayeti yönüyle anlatılıyor, kendi oğluna nasihatlarda bulunduğu yerler nübüvvet süreleridir. 

Ekseri ulama velidir dediler, neden, ihtiyat olarak belki hata ederiz diye nebi olmayan birisine nebilik vasfı veririz, haddimizi aşmış oluruz gibilerden ihtiyaten böyle dediler ama irfaniyetle meseleye bakıldığında zaten hadise ortadadır, bunda hata da olmaz. Lokmana verilen hikmet Lokman mertebesinden olan hikmettir, Muhammed-i hikmet değildir.

İz--T-B-

-------------------

(٣١.١٣)
~~31.13~
وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِهٖ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَیَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.13 - Ve iz kâle lukmânu libnihî ve huve yeızuhû yâ buneyye lâ tuşrik billâh, inneş şirke lezulmun azîm. 

 Diyanet Meali:
 31.13 - Hani Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: "Yavrum! Allah'a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür."

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.13 - Hani Lokman da oğluna demişti, ona va'zediyordu; Yavrum, Allaha şirk koşma, çünkü şirk çok büyük bir zulümdür. 

------------------ 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime de Rahmaniyet mertebesi tarafından “lokman” mertebesinden tarif, anlatım ve bilgi verilmesidir. Lokman hakkında genel bilgi verelim. 

İz--T-B- 

------------ 

 Lokman isminin kökeni nedir? Vikipedi. 

 Lokman isminin kökeni  Arapçadır. Arapçada "lokmān" kelimesi, "bilge" ve "hikmet sahibi" anlamlarına gelir.

----------- 

 İnsan oğlunun zâhir ve bâtın olmak üzere iki hali vardır, biri lâtif iç bünyesi, değeri ise kesif dış bünyesi madde tarafıdır. Bu halin gereği olarak ta biri lâtif gönül evlâdı,”Veled-i kâlp” diğeri ise kesif bedenli olan iki nesli evlâdı vardır. Bu evlâtların ikisininde eğitilmesi lâzımdır. 

 Veled-i kâlp olan gönül evlâdı esma-i ilâhiyyenin zuhur yeri olacaktır. Eğer eğitilmez ise nefs ona sahip çıkar ve bütün Esma-i ilâhiyyeye nefs sahip çıktığı için bütün Esma-i ilâhiyye Esma-i nefsiyye ye dönüşüp nefsi emmârenin hükmü altına girer ve Esmalara nefs sahip çıkmış olduğundan bu hal bâtın-lâtif aleminde çok büyük bir şirk oluşmuş olur. Bu hadise batıni şirktir. 

 Diğer yönden zahiri beden evlâtlarını da iyi yetiştiremezsek onlarda Hakk yolundan ayrılıp herhangi bir batıl akımın peşine düştüklerinde böylece onlarda şirk ehli olmuş olurlar. İşte bu yüzden hem zahir hem bâtın çocuklarımızı iyi yetiştirmemiz lâzım gelmektedir ki onlar şirk ehli olmasınlar. Bu tehlike hep varolduğundan Lokman mertebesinden herkese konu hatırlatmaktadır. İz--T-B- 

----------- 

T.D.V. İslâm ansiklopedisi. 

Kur’an’da kendisine hikmet verildiği bildirilen, peygamberliği tartışmalı bir din büyüğü. (Genel bilgi)

------------ 

Müellif: Ömer Faruk Harman

Lukmân kelimesinin İbrânîce veya Süryânîce olduğu belirtilmektedir (Fîrûzâbâdî, VI, 90; Âlûsî, XXI, 82). Kur’an’da Lokman’la ilgili bilgiler, aynı adı taşıyan sûrede onun iki defa ismen zikredilmesinden ve oğluna verdiği bazı öğütlerin naklinden ibarettir (Lokmân 31/12-19). Buna karşılık Câhiliye şiirinde ve kısas-ı enbiyâ başta olmak üzere bazı İslâmî kaynaklarda Lokman’a dair çeşitli rivayetler yer almakta ve bu rivayetlerdeki bilgilerin aynı adı taşıyan veya benzer niteliklere sahip farklı kişilere ait olduğu ve bunların birbirine karıştırıldığı ifade edilmektedir. Gerçekte biri Kur’an’da zikredilen ve kendisine hikmet verilmesi sebebiyle Lokmânü’l-hakîm (Lokman Hekim) diye mâruf olan, diğeri ise Arap şiirinde Lokmân b. Âd olarak geçen iki kişinin mevcudiyeti yanında (Cevâd Ali, I, 316-317) zaman içinde muhtelif kişilere ait çeşitli özellikler de bu isim etrafında toplanmıştır. Künyesiyle ilgili olarak Lokmân b. Âd (Vehb b. Münebbih, s. 78; Mufaddal ed-Dabbî, s. 151); Lokmân b. Âdiyâ b. Lüceyn b. Âd veya Lokmân b. Âd b. Avs b. İrem (Meydânî, I, 429; II, 389); Lokmân b. Ankā (İbn Kuteybe, s. 25; Mes‘ûdî, I, 57; Süheylî, I, 266); Lokmân b. Bâûr b. Nâhûr b. Târeh (Sa‘lebî, s. 266; Beyzâvî, II, 253) gibi bilgiler vardır.

İslâm’dan önce Araplar arasında uzun ömrü, bilgeliği ve darbımeselleriyle temayüz eden Lokman, Câhiliye dönemi şiirlerinde Hz. Hûd’un kavmine adını veren Âd’a nisbetle Lokmân b. Âd olarak geçmekte, ancak İslâmî kaynaklarda bu zatın Kur’an’da zikredilen Lokman olmadığı belirtilmektedir (Câhiz, I, 126; Fîrûzâbâdî, VI, 90). Hz. Lokman’ın Kur’an’da örnek bir şahsiyet olarak takdim edilmesi onun Arap toplumunca bilindiğini göstermektedir. Rivayete göre Âd kavmi günahkârlıkları ve peygamberlerini dinlememeleri yüzünden kuraklıkla cezalandırılınca (Taberî, Târîḫ, I, 219; İA, VII, 65) bu felâketten sadece Hûd ve ona inananlarla yağmur duası için Mekke’ye giden, aralarında Lokman’ın da bulunduğu bir heyet kurtulmuştur. İkinci Âd kavminin çekirdeğini oluşturan bu topluluk, yeni bir kuraklıktan korktuğu için başlarına geçen Lokman’la birlikte Sebe bölgesine göç etmiş, Me’rib Seddi de Lokman tarafından inşa edilmiştir (Cevâd Ali, I, 319).

Lokman’ın ne kadar yaşadığı konusunda farklı rivayetler vardır. Bu rivayetlere göre Lokman Allah’tan uzun ömür dilemiş, tercih kendisine bırakılınca Araplar’da uzun ömrün simgesi olan kartaldan hareketle yedi kartal ömrü kadar yaşamayı istemiştir (Taberî, Târîḫ, I, 223). Lokman’ın beş yüz altmış, bin, üç bin, üç bin beş yüz veya dört bin yıl yaşadığı nakledilmektedir. Bu sebeple kendisine “Lokmânü’n-nüsûr” (kartallar kadar uzun yaşayan Lokman) denildiği gibi “el-Muammer” (uzun ömürlü) lakabıyla da anılmıştır (Nüveyrî, XIII, 60). Ebû Hâtim es-Sicistânî uzun ömürlüler arasında Lokman’ı Hızır’dan sonra ikinci sırada zikreder (el-Muʿammerûn, s. 4-5). Vefat ettiğinde Ahkāf’ta Hûd peygamberin kabrinin yakınına defnedildiği söylenir (Vehb b. Münebbih, s. 78-85). Yâkūt, onun mezarının Taberiye gölünün doğu tarafında veya Remle’de, bir rivayete göre de Yemen’de olduğunu nakletmektedir (Muʿcemü’l-büldân, IV, 19).

Lokmân b. Âd hikmetli sözler söylemesiyle meşhur olduğundan Lokmânü’l-hakîm diye de mâruftur. Hz. Peygamber’in Yemen’den gelen bir heyeti karşılarken onlara, “İman Yemenli’dir, hikmet Yemenli’dir” (Müslim, “Îmân”, 88-90) şeklindeki iltifatıyla Lokman’ın Yemen’deki Âd kavmine mensubiyetine atıfta bulunduğu öne sürülmüştür (Gutas, CI/1 [1981], s. 78). Lokman’a pek çok darbımesel atfedilmektedir (Mufaddal ed-Dabbî, s. 151-163). İmruülkays b. Hucr, Nâbiga ez-Zübyânî, A‘şâ, Lebîd b. Rebîa ve Tarafe b. Abd gibi şairler onun bu özelliğinden bahseder (Ebû Hâtim es-Sicistânî, s. 4-5; Horovitz, s. 133-135). Câhiliye Arapları Lokman’la ilgili birçok kıssa biliyor ve kendisini hakîm diye niteliyordu. Bu özelliği Kur’an’da da vurgulanmaktadır (Lokmân 31/12).

Eski Arap kıssalarında Lokman, Âd kavmine mensup bir kişi olarak takdim edildiği gibi İslâmî kaynaklarda İsrâiloğulları’ndan biri olarak da gösterilmektedir. Buna göre Lokman, Hz. Eyyûb’un kız kardeşinin veya teyzesinin oğludur. Hz. Dâvûd zamanına yetişip ondan ilim öğrenmiş, Dâvûd peygamber oluncaya kadar fetva vermiş, sonra da onun yardımcısı olmuştur (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXI, 67). Yunan filozofu Empedokles’in Lokman’dan hikmet okuduğu rivayet edilmektedir. Lokman’ın İsrâiloğulları’nın kadılarından biri olduğu, Hz. Dâvûd veya Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed arasında yaşadığı da öne sürülmektedir (Âlûsî, XXI, 82). Diğer taraftan Benî İsrâil’den birine ait Habeşli (İbn Kuteybe, s. 25) veya Nübyeli (Sa‘lebî, s. 266) siyahî bir köle olduğu gibi başka rivayetler de vardır (Vehb b. Münebbih, s. 78; Mes‘ûdî, I, 57).

Rivayete göre Lokman’dan nübüvvetle hikmetten birini seçmesi istenince hikmeti tercih etmiş, hilâfet Dâvûd’a verilmiş, Lokman da ona vezir olmuştur (Kurtubî, XIV, 60). İkrime el-Berberî ve Şa‘bî onun nebî olduğunu söylemekteyse de Katâde b. Diâme, Mücâhid b. Cebr gibi âlimlere göre nebî değil hakîmdir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXI, 67).

Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke’de nâzil olan 31. sûresi Lokmân adını taşımaktadır. Fakat bu sûrede Lokman’ın kimliğine dair bilgi bulunmadığı gibi Âd kavminden ve onlara gönderilen Hûd peygamberden bahseden diğer sûrelerde de onun adından söz edilmemektedir. Lokmân sûresinde (31/12-19) Lokman’a hikmet verildiği bildirilmekte ve oğluna hitaben iman, ibadet, ahlâk ve görgü kurallarına dair öğütleri aktarılmaktadır. Lokman’a verilen hikmetin ilim, üstün kavrama yeteneği, isabetli söz ve davranış, ilim-amel uygunluğu, din konusunda derin bilgi olduğu belirtilmektedir (a.g.e., XXI, 67; Fahreddin er-Râzî, XXV, 145). Hikmetlerinden bir kısmı hadislerde de nakledilir (Müsned, II, 87). İbn Hişâm’ın rivayetine göre Süveyd b. Sâmit adlı müşrik Lokman’a nisbet edilen ve onun hikmetini, ilmini ve mesellerini ihtiva eden Mecelletü Luḳmân’ın Kur’an’dan üstün olduğunu ileri sürmüş, Resûlullah onu dinledikten sonra Lokman’a atfen söylenenleri güzel bulmuş, fakat Kur’an’ın bunlardan daha üstün olduğunu belirtmiştir (es-Sîre2, s. 427). Bu durum, Câhiliye Arapları’nca “Mecelletü Luḳmân” denilen bir sahifenin bilindiğini doğrulamaktadır. Vehb b. Münebbih’in, Lokman’a nisbet edilen hikmet külliyatından on bin babı aşkın bir kısmı okuduğunu, daha güzelini kimsenin işitmediği bu sözleri insanların hem konuşmalarında hem yazılarında kullandıklarını belirtmesi de (İbn Kuteybe, s. 25; Kurtubî, XIV, 61) bunu teyit eder.

Lokman’ın Câhiliye şiirinde efsaneleştirilmiş kişiliği başkalarına ait pek çok sözün ona nisbet edilmesine, özellikle onunkilerle Ezop’un (Aesop) sözleri arasında alâka kurulmasına sebep olmuş, Batı’da neşredilen bazı eserlerde Ezop’a atfedilenler gibi Lokman’a da çeşitli kıssa ve rivayetler mal edilmiştir.

Çok yönlü bir kişiliğe sahip olduğu için Lokman Bel‘am, Ahikar ve Ezop gibi tarihî şahsiyetlerle karşılaştırılmıştır. Sa‘lebî ve Beyzâvî onun şeceresini Lokmân b. Bâûr b. Nâhûr olarak verirler; benzer bir şecere, Bel‘am b. Bâûrâ şeklinde Tevrat’ta Bel‘am’ın künyesi olarak geçmektedir. Lokman’ın Bel‘am ile aynı kişi sayılması Taberî’de de rastlanmayan, geç dönemlere ait asılsız bir iddiadır.

Lokman’ın öğütleriyle Asur kralının veziri, kâhin ve hakîm Ahikar’ın vecizeleri arasında benzerlikler bulunduğu yolundaki eski bir iddia XX. yüzyılın başında R. Harris tarafından yeniden ileri sürülmüşse de bu iddia tatminkâr delillere dayanmaz. Bununla birlikte Ahikar efsanesi Arap dünyasında biliniyor, ona ve Lokman’a nisbet edilen hikmetli sözler Yakındoğu hikmet edebiyatının ortak birikiminin bir parçasını oluşturuyordu. Muhtemelen Yakındoğu’nun hikmet literatürüne ait pek çok mesel Câhiliye döneminden itibaren Arap yarımadasına girmeye başlamıştır. Nitekim Hîreli hıristiyan Arap şairi Adî b. Zeyd, Ahikar’dan el-Ḥayḳār diye bahsetmektedir. Bütün bunlar Lokman’a nisbet edilen hikmetli sözler külliyatını arttırmış olabilir (EI2 [Fr.], V, 817-818; DBS, I, 203).

Ortaçağ’lar boyunca çeşitli kıssaların kahramanı olarak dillerde dolaşan Lokman bir bakıma Araplar’ın Ezop’u haline gelmiş, Avrupa’da Ezop’la ilgili söylenenlerin büyük bir kısmı Lokman’a uyarlanmıştır. İslâmî kaynaklarda onun kalın dudaklı, geniş ayaklı, Habeşistanlı veya Nübyeli bir köle olarak takdim edilmesi de Ezop’u hatırlatmaktadır. Efendisinin kendisinden bir koyun kesip önce en iyi, sonra da en kötü iki yerini getirmesini istemesi kıssası (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXI, 67-68), diğer kölelerin efendilerinin incirinden yiyip Lokman’ı itham etmeleri gibi olaylar Ezop’un kıssasında da mevcuttur. Lokman’la ilgili olan ve Câhiliye Arapları’nca bilinmeyen bu tür kıssalar Ortaçağ’ın sonundan itibaren ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Lokman’a dair muahhar hikâyelerin birçok unsuru Ezop’un hikâyelerinden alınmadır.

Lokman diğer özellikleri yanında hekimliğin atası olarak da tanınmış, onun bütün bitkilerin özünü bildiği söylenmiş ve kendisinden dertlere şifa olacak reçeteler ve formüller nakledilmiştir. Lokman’a nisbet edilen meseller çeşitli adlarla bir araya getirilmiştir. Bunlardan biri Ems̱âlü Luḳmân al-Ḥakîm ve baʿżu aḳvâli’l-ʿArab’dır ki Thomas Erpenius (Leidae 1615), bir diğeri olan Ems̱âlü Luḳmân el-Ḥakîm ise Georg Wilhelm Freytag (Bonn 1823) tarafından Latince’ye çevrilmiştir.

------------ 

Ekmekçi daha önce yaktığı ekmeği çocuğa verir. Lokman kırda ekmeği yerken etrafındaki bitkiler “Ben filan hastalığa dermanım” konuşmaya başlar. Yetim Lokman, ekmeğini bitirinceye kadar bitkilerin hepsi hangi hastalığa çare olduklarını söylemişler. Bitkilerin söylediklerini hafızasına nakşeden Lokman köye döndükten sonra hekimlik etmeye başlar. Hastalarını başarılı tedavi ettiğinden “Lokman Yetim” adı “Lokman Hekim”e dönüşür. 

Vikipedi 

------------

Lokman Hekim ne buldu?

Lokman, defter koltuğunun altında olduğu halde köprüden geçerken Cebrail kanat darbesiyle defterini nehre düşürtür. Bir başka rivayette Lokman bitkilerin kendisine verdiği bilgiler ile bir ölümsüzlük ilacı (âb-ı hayat) yapmıştır.

Vikipedi 

------------ 

 Daha o zamanlar, insanoğlunun aradığı ölümsüzlüğü arayan kimselerin başında Lokman hekimin olduğu anlaşılıyor. (âb-ı hayat-hayat suyu) demektir. Hayatın su ile ölümsüzlüğü düşüncesi. Su’yun, hayat ve ilimle tanımlandığı gerçeğindendir. Zahir bedenimizin büyük bir kütlesi sudan oluştuğu bilinmektedir ve susuz kalan herhangi bir canlının varlığının devam etmesi mümkün değildir. Suyun lâtif tarafının tarifi olan ilim’siz ise Ruhumuzun yaşaması mümkün değildir, aslında ruh devamlı haydır ancak birey bunun farkında ve idrakinde olursa hay-yaşayandır, idrakinde olmazsa ölü hükmündedir. 

 Lokman hekimin yaşadığı devirlerde dünyada geçerli olan düşünce “tenzih” hükmünde olduğundan bu alemde Hakk-ı müşahede edip kendisiyle tevhid ederek batınen ölümsüzlüğü anlamak ve onu yaşamak mümkün değil idi ancak “Lokman hekim” namıyla maruf bu kişi bu halin aklen ilim lokma’larını bulduğu, ancak bunu yaşantısına çeviremediği için kayda alamadığından, sadece kendi bünyesinde kaldığından kendisiyle birlikte gittiğinden “kaybedilmiş”tir hükmü oluşmuştur. 

 Mûsâ (a.s.) “Lenterani-sen beni göremessin” (7-143) Hükmü verilmiş olduğundan ebedi hayat yaşantısının, Lokman hekime verilmesi tabiki mümkün değildir, ancak lokman hekim bu durumun olabileceğini aklen anlamış olduğu anlaşılıyor. 

 Ebedi hayata daha bu günden allah’ın varlığı ile ulaşmanın yolu, Efendimize ait ve ondan geçmektedir. Bunun hakikati ise. “Men reani fekat reel Hak-bana bakan Hakk-ı görür” hakikatidir. Kimki bu hakikat-i kendi bünyesinde müşahede etti işte o kimse yani o mahal hakk-ın zatıyla daha bu alemde iken ebedi ölümsüzlük haline ruhen ulaşmış oldu. Rabb-im hepimizi onlardan eylesin. İz- -T-B-

------------------ 

(٣١.١٤)
~~31.14~
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ وَهْنًا عَلٰى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فٖى عَامَيْنِ اَنِ اشْكُرْ لٖى وَلِوَالِدَيْكَ اِلَیَّ الْمَصٖيرُ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.14 - Ve vassaynel insâne bivâlideyh, hamelethu ummuhû vehnen alâ vehniv ve fisâluhû fî âmeyni enişkur lî ve livâlideyk, ileyyel masîr. 

 Diyanet Meali:
 31.14 - İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi, onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (İşte onun için) insana şöyle emrettik: "Bana ve anne babana şükret. Dönüş banadır."

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.14 - Gerçi insana ebeveynini de tavsıye ettik, anası onu za'f, za'f üstüne taşıdı, süt kesimi de iki sene içinde şükret diye bana ve anana babana, ki banadır geliş. 

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime de zat-i‘dir. Cenâb-ı Hakk’ın kendi lisanından, “Emrettik-dönüş banadır” ifadeleriyle ne kadar hayatın içinde olduğu da, hemen anlaşılmaktdır. 

------------ 

 Ayet-i kerimenin zahiri manası çok açık olarak anlaşıl-maktadır. Batını ise, kişinin kendi bünyesinde Babası-Akl-ı kül, Annesi ise nefsi küldür. Bu makamları kendisinin Hakk yolunda kullanması istenilen amir bir hükümdür. Eğer bu makamları nefsine kaptırır da nefsi sahip çıkar ve kullanmaya başlarsa Cenâb-ı Hak bu durumdan hiç razı olmaz. 

 Bireyin Annesi olan Nefs-i kül eğer nefsin hükmüne girmişse onun “nefsinin sütü”yle beslediği çocuk “veled-i nefs” olur ve gelecekte kendi Anne babasını hükümsüz hale getirecektir. Hızır kıssasında öldürülen çocuk bu çocuktur. 

 Eğer kişi, Babası olan Akl-ı küllü, nefsine kaptırır nefs onu kendi istikametinde kullanırsa, bu halin sonu kişinin manevi iflâsı olur. Akl-ı küllü, Hakk yolunda kullanmak demek bütün esmaları Hak yolunda kullanmaktır, yani kşinin varlığında bunların hepsi vardır. Yani Âdem neslinde bütün esmalar mevcuttur. İşte bu yüzden, "Bana ve anne babana şükret. Dönüş banadır." Hükmüyle Canab-ı Hakk anne babayı kendi zatıyla birlikte şükre lâyık olduğunu ifade etmiştir. Çok manidardır. İz- -T-B-

-------------------

(٣١.١٥)
~~31.15~
وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلٰى اَنْ تُشْرِكَ بٖى مَا لَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِى الدُّنْيَا مَعْرُوفًا وَاتَّبِعْ سَبٖيلَ مَنْ اَنَابَ اِلَیَّ ثُمَّ اِلَیَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.15 - Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ılmun felâ tutığhumâ ve sâhıbhumâ fid dunyâ mağrûfâ, vettebiğ sebîle men enâbe ileyy, summe ileyye merciukum feunebbiukum bimâ kuntum tağmelûn. 

 Diyanet Meali:
 31.15 - "Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim."

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.15 - Bununla beraber o ikisi de sana sence hakkında bir ılim olmıyan hiçi bana şerik koşturmağa uğraşırlarsa o vakıt onlara itaat etme ve kendilerine Dünyada ma'ruf surette musahabet eyle de bana yüz tutanın yolunu tut, sonra dönüb bana geleceksiniz de ben size yaptıklarınızı haber vereceğim. 

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime de Zat-i’dir. Zat merte-besinden Risalet mertebesine, “ef’al-fiiller” alemde yapılması lâzım gelen idrak ve anlayışların çerçevesi çizilmektedir. Ayet-i kerime çok açıktır. İz- -T-B-

------------

(٣١.١٦)
~~31.16~
يَا بُنَیَّ اِنَّهَا اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فٖى صَخْرَةٍ اَوْ فِى السَّمٰوَاتِ اَوْ فِى الْاَرْضِ يَاْتِ بِهَا اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ لَطٖيفٌ خَبٖيرٌ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.16 - Yâ buneyye innehâ in teku misgâle habbetim min hardelin fetekun fî sahratin ev fis semâvâti ev fil ardı yeé'ti bihallâh, innallâhe latîfun habîr. 

 Diyanet Meali:
 31.16 - (Lokmân, öğütlerine şöyle devam etti:) "Yavrum! Şüphesiz yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde ya da yerin içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir. Çünkü Allah, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır."

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.16 - Yavrum! haberin olsun ki yaptığın bir hardal danesi tartısı olsa da bir kaya içinde veya Göklerde veya Yerin dibinde gizlense Allah onu getirir mizanına kor, çünkü Allah lâtiftir, habîrdir

----------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime, anlatım tarif Ayetlerin-dendir. Hükümler bellidir. Lokman mertebesindendir. Cenâb-ı Hakk Lokman dilinden kesin bilgiler vermektedir. İz- -T-B-

------------- 

(٣١.١٧)
~~31.17~
يَا بُنَیَّ اَقِمِ الصَّلٰوةَ وَاْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَا اَصَابَكَ اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.17 - Yâ buneyye ekımis salâte veé'mur bilmağrûfi venhe anil munkeri vasbir alâ mâ asâbek, inne zâlike min azmil umûr. 

 Diyanet Meali:
 31.17 - "Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir."

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.17 - Yavrum! namazı kıl, ma'rufu emir ve münkerden nehiy ve başına gelene sabr et, çünkü bunlar azmolunacak işlerdendir

------------------ 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime de anlatım tarif Ayetlerindendir. Hükümler bellidir. Bir evvelki tavsiyeler yaşam tarifleri iken burada, İbadetlerin bir bakıma başı olan salât-a devam-ı güzel ahlâkı ve sabrı, Lokman mertebesinden bildirilmektedir. Cenâb-ı Hakk Lokman dilinden kesin bilgiler vermektedir. İz- -T-B-

------------ 

(٣١.١٨)
~~31.18~
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.18 - Ve lâ tusağ'ır haddeke linnâsi ve lâ temşi fil ardı merahâ, innallâhe lâ yuhıbbu kulle muhtâlin fehûr. 

 Diyanet Meali:
 31.18 - "Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez."

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.18 - Hem nâsa avurdunu şişirme ve Yer yüzünde çalımla yürüme, çünkü Allah, öğüngen kurulganın hiç birini sevmez
------------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime, evvelki Ayetlerin devamıdır, anlatım tarif Ayetlerindendir. Nefsi emmare kaynaklı yaşantılardan uzaklaşılmasını bildirmektedir. 

İz- -T-B-

------------- 

(٣١.١٩)
~~31.19~
وَاقْصِدْ فٖى مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمٖيرِ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.19 - Vaksıd fî meşyike vağdud min savtik, inne enkeral asvâti lesavtul hamîr. 

 Diyanet Meali:
 31.19 - "Yürüyüşünde tabiî ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini, şüphesiz eşeklerin sesidir!"

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.19 - Gidişinde mu'tedil ol, sesini pesden al, çünkü seslerin en beti her halde eşekler sesidir. 

----------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerimede, evvelki Ayetlerin devamıdır, anlatım tarif Ayetlerindendir. Nefsi emmare kaynaklı yaşantılardan uzaklaşılmasını bildirmektedir. 

 Ayette belirtilen “eşek” sesi, nefsi emarenin sesidir. Ancak en güzel ses diye insanlar kandırılmaktadır. Çünkü hiçbir ifadesi faydası yoktur, insanların zamanını boşa harcetmek için her makamdan sözleri ve seslenişleri tuzaktır. Ayırmak oldukça zordur. Ancak ehli bu sesleri hemen anlar. 

 “Fa-Farklılık-kesret” notasının havalarını çalarak insanları geçici hayal ve rehavete düşürerek Hakk’tan ve kendi aslından uzaklaştırır. 

 Lâzım olan ise, “do-re-mi” notalarını kullanarak “Do” ile hergün yeniden hakikat-i İlâhiyye üzere doğarak, “Re” ile Rahmaniyyet mertebesini idrak ederek, “mi” ile Hakikat-i Muhammed-i sahasında, gerçek Muhammed-i olarak bunları yansıtan, ilâh-i ve zikirleri dinlemek gönül aleminde daha bu günden, Hakk ile birlikte yaşamak olacaktır. İz- -T-B-

----------- 

(٣١.٢٠)
~~31.20~
اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِى اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُنٖيرٍ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.20 - Elem terav ennallâhe sehhara lekum mâ fissemâvâti ve mâ fil ardı ve esbeğa aleykum niamehû zâhiratev ve bâtıneh, ve minen nâsi mey yucâdilu fillâhi biğayri ılmiv ve lâ hudev ve lâ kitâbim munîr. 

 Diyanet Meali:
 31.20 - Göklerde, yerde ne varsa hepsini Allah'ın sizin hizmetinize verdiğini ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi? Yine de insanlar arasında, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışıp duranlar vardır.

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime, anlatım tarif ve insanın hakikati hakkın da bilgi veren ve büyük müjde Ayetlerindendir. Anlatan makam Rahmaniyyettir. İnsanın Allah-ın halifesi olması bakımından “Göklerde, yerde ne varsa hepsini Allah'ın sizin hizmetinize verdiğini” Çünkü insan Allah cami isminin taşıyıcısı ve halifesidir bu yüzden bütün alemlerde ne varsa emrine verilmiş boyun eğdirilmiştir. Ayrıca bütün varlıklar insanın vasıtası ile mi’raçlarını yapabildiklerinden insan’a aşıktırlar bu yüzden kendilerini severek insana feda etmektedirler. 

 üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi? 

 Nimetinin tamamlanması zâhir ve bâtın hakikat-i ilâhiyye üzere mahlûk olmasındandır. 

 Bu hakikatlerden hiçbir haberi olmayan nefsi emmare zuhurları insan hakkında gerçek bilgileri olmadan hayal üzere tartışıp dururlar. İz- -T-B-

------------

 NOT= Bu Ayet-i kerime de, de gökyüzü insanları hakkında bilgi vardır. Şöyleki!

 31.20 - Göklerde, yerde ne varsa hepsini Allah'ın sizin hizmetinize verdiğini ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi? 

 Bölümü bu durumu teyit etmektedir. Göklerden kasıt sadece bizim gördüğümüz gökyüzü sınırları değildir bütün alemlerdeki gökyüzü varlıklaklarını ifade etmektedir. İnsan-ı ve İnsan-i hakikatleri sadece bizim küçücük dünyamızla sınırlamak mümkün değildir. 

 Allahımızın zat-i tecellisi olan “Kâ’be-i Muazzama” sadece bir yerde, fezada bir nokta kadar bile olayan bizim dünyamızdamı olacaktır. Diğer galâksi ve gezegenlerde Allah-ımızın zati tecellisi olmayacakmıdır? 

 Ezan-ı Muhammedi daveti bütün alemler de sadece bizim küçücük dünyamızdamı olacaktır? o zaman diğer alemler bu davetten mahrummu kalacaklardır? Evvel, ahır, zahir, batın, O, olan allahımızın mülkünün heryerinde bunların olması çok tabiidir o yüzden Peygamberimiz, sadece dünya ya değil, “alemlere rahmettir.” Bu bakışlar içinde sizlerde düşünün bakalım nasıl bir neticeye ulaşacaksınız. İz- -T-B-

------------------- 

(٣١.٢١)
~~31.21~
وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَاءَنَا اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّعٖيرِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.21 - Ve izâ kîle lehumut tebiû mâ enzellallâhu gâlû bel nettebiu mâ vecednâ aleyhi âbâenâ, e ve lev kâneş şeytânu yed'û hum ilâ azâbis seîr. 

Diyanet Meali:
31.21 - Kendilerine, "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiği zaman, "Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" derler. Şeytan, kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.21 - Ve Allahın indirdiğine tabi' olun denildiği vakıt kendilerine «hayır, biz atalarımızı neyin üzerinde bulduksa onun ardınca gideriz» diyorlar, ya Şeytan onları saîr azâbına da'vet ediyor idiyse de mi?

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime de, Rahmaniyet mertebesi tarafından “şeriat” mertebesinden tarif, anlatım ve bilgi verilmektedir. İz--T-B- 

------------ 

 (٣١.٢٢)
~~31.22~
وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.22 - Ve mey yuslim vechehû ilallâhi ve huve muhsinun fekadistemseke bil urvetil vuskâ, ve ilallâhi âkıbetul umûr. 

Diyanet Meali:
31.22 - Kim iyilik yaparak kendini Allah'a teslim ederse, şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur. İşlerin sonu ancak Allah'a varır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.22 - Halbuki her kim özü muhsin olarak yüzünü tertemiz Allaha tutarsa o hakıkaten en sağlam kulpa yapışmıştır, öyle ya bütün işlerin akıbeti Allaha dayanır. 

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime de, Rahmaniyet mertebesi tarafından “Hakikat” mertebesinden tarif, anlatım ve bilgi verilmektedir. 

 Ayet-i kerimede geçen “Muhsin” kelimesinin izahı geçmiş sayfalarda 58 den itibaren bilgiler vardır geriye dönüp oranın tekrar okunmasında yarar olacağı açıktır. İz--T-B- 

------------- 

 (٣١.٢٣)
~~31.23~
وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.23 - Ve men kefera felâ yahzunke kufruh, ileynâ merciuhum fenunebbiuhum bimâ amilû, innallâhe alîmum bizâtis sudûr. 

Diyanet Meali:
31.23 - Kim inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşleri ancak bizedir. Biz de onlara yaptıklarını haber veririz. Allah, göğüslerin içindekini (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime, Zat-Ulûhiyyet mertebe-sinden, Risalet mertebesine verilen bilgileri aktarmaktadır. 

 Peygamberimize güç verilmesi ümitsiz olmaması bakımından çok dikkat çekicidir. Ahirette kendilerine bunlar ifade edilecektir. Her varlığın sonu Allah’a dönmektir. Ancak her varlık kendi ismi hass-ı yönünden Allaha dönecektir. 

 Hayatını mudil üzere yaşayan kişinin rabb-ı Has-ı mudil olduğundan mudil esmasının ahiretteki zuhur yeri cehennem olduğundan, dönüşleri bu isim sahası içinde olacaktır.

 “Allah, göğüslerin içindekini (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.” Ayet-i kerimenin bu bölümünü Rahmaniyyet mertebesi tarif ederek anlatmaktadır. 

 “Göğüsler”in içindeki demek, “sadr”dır.

 “sadr” ise, “Elemneşrahleke sadr”dır. (94-1-) zaten biz senin gönlünü açmadıkmı? Yani sana hakikat-i İlâhiyyeyi anlayacak sahayı açmadıkmı? Hükmüyle Cenâb-ı Hakk Bu ameliyeyi bizzat kendinin yaptığını açık olarak ifade etmektedir. İşte orası Ulûhiyyet makamını öğrenmek irfan etmek ve bilmek makamıdır. İz--T-B- 

------------ 

(٣١.٢٤)
~~31.24~
نُمَتِّعُهُمْ قَلٖيلًا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَلٖيظٍ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.24 - Numettiuhum galîlen summe nadtarruhum ilâ azâbin ğalîz. 

Diyanet Meali:
31.24 - Biz, onları (dünyada) biraz yararlandırırız. Sonra da onları ağır bir azaba sürükleriz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.24 - Biz onlara biraz zevk ettiririz de sonra kendilerini galîz bir azâba muztarr kılarız

---------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime, Zat-Ulûhiyyet mertebe-sinden, Risalet ve abdiyyet mertebelerine verilen bilgileri aktarmaktadır. 

 Ayet-i kerimede belirtilen “Biz” ifadesi, Cenâb-ı Hakk’ın isimleri ve sıfatları ile işini yaptığını isim ve sıaftlarına bir makam verdiği içindir. 

 Konunun diğer batıni izahı ise” Biz bazı işlerimizi Kâmil insanlarımızla yaparız” demektir. 

 “ve sevveytehu, Venefahtü fihi min ruhi” (15-28) “O,nun suret-toprak varlığını düzenledikten sonra, içine ruhumdan üfledim” ifadesi mutlak sadece zatındandır. Çünkü isim ve sıfatlarının bu işi yapmaları mümkün değildir, sadece zatına ait bir husustur. İşte bu yüzden insan denen varlık zâhir yönüyle mahlûk hakikat-i itibariylede zat-i zuhur mahallidir. Diğer tarifi ise “hakikat-i İlâhiyye üzere mahlûk”tur.

 Ancak bu durum belirli imtiyazlı bazı kimseler hakkında değil bütün insanlar hakkında da geçerlidir. Aradaki fark bunları bilmek veya bilmemektir. Oyüzden “bilen ayn bilinen gayr”dır, denmiştir. 

 “Biz, onları (dünyada) biraz yararlandırırız.” Yani bu dünyanın alâyişiyle-eğlencesiyle meşgul ederiz. Bakalım onların peşinde mi! Bizim peşimizdemi gidecekler diye. 

 Sadece dünya ve nefisleriyle meşgul olduklarında böylece Rablarını unuttuklarında.

 “Sonra da onları ağır bir azaba sürükleriz.” Hükmüne muhatap olurlar. İz--T-B- 

------------ 

(٣١.٢٥)
~~31.25~
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.25 - Ve lein seeltehum men halekas semâvâti vel arda leyekûlunnallâh, kulil hamdu lillâh, bel ekseruhum lâ yağlemûn. 

 Diyanet Meali:
 31.25 - Andolsun, eğer onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka "Allah" derler. De ki: "Hamd, Allah'a mahsustur." Fakat onların çoğu bilmezler.
------------------- 

 Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime, Zat-Ulûhiyyet mertebe-sinden, Risalet mertebesine verilen bilgileri aktarmaktadır. 

 "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka "Allah" Genelde anlyışlar Allah lâfzının üstünde müştereklerdir. Ancak Risalet hükmü üstünde müşterek değildir. Tefrika-farklılık’ta buradan kaynaklanmaktadır. “Ikra’” gecesi Peygamberimize Cebrail (a.s.) geldiği zaman, Zaman-ı Muhammedi başlayıp diğer İseviyyet mertebesi nesih-kaldırılmış olup Muhammediyyet mertebesi başlamıştır. Bu yüzden dünyada O’nun iki ümmeti vardır, biri Ümmeti icabet-uymuş olanlar, diğeri ise ümmeti davettir. Bunlar devam edip gitmektedir. 

 Ezan-ı Muhammedi sistemi içinde icabet etmeyen bütün insanlar Hakk’a davet edilmektedir. Ezan-ı Muhammed-i sadece salat saatlerini bildirmek salâta davet değildir. Hangi kişi hangi mertebede ise bir üst mertebeye davettir. 

 Davetten sonra yapılacak ilk iş “Hamd” hakikatini idrak edip faaliyet sahasına geçirmektir. Hamd hakkın da, El,Hamd suresinde bilgi vardır oradan bir kısmını özet olarak aktarayım. De ki: "Hamd, Allah'a mahsustur." İz--T-B- 

------------- 

 (35-1-Fatiha-Hamd-Suresi-sayfa- 115-124-ten ilgili bölümü aktarmış olalım. İz--T-B- 

------------- 

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 (2) ElHamdu Lillâhi Rabbil'Alemîn;

 Hamd o âlemlerin Rabbi, Yukarıda Hamd’ın başındaki (El) takısının özelliklerini kısmen de olsa görmüştük, şimdi ise, hamd-ı kendi (8) mertebeleri itibarı ile görüp anlamaya çalışalım. 

 Birinci olarak Hamd;

 İlk düşündüğümüz şey şeriat mertebesi itibarıyla Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifadesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz. Bu mertebe al gülüm ver gülüm yani karşılıklı olan bir davranış yeridir, bu anlayışta Hamd’ın ilk anlayışıdır, ilk faaliyete geçtiği yerdir, ki, bu belirtilen Hamd’ın faaliyete geçmediği gönüller de vardır yani hiç Hamd etmeyen insanlar da vardır, tabi ki herkesin hâli kendini ilgilendirir fakat biz onları küçük görme değil de, tespit bab’ında belirtiyoruz, herbirerlerimiz halimizi tespit etmek ve değerlerimizi bilmek üzere bunları belirlemek zorundayız fakat onları hiç bir şekilde hâkir görmeden, kendi hallerine terketmek sûretiyle ve iyi bir temenni ile “İnşallah onlar da Hamd ederler, bu yola girerler ki, yaptıkları her Hamd kişinin kendisine döner ve ahirette kendisini karşılar” diyerek.

 Böylece zâhir olarak yani şeriat mertebesi itibarıyla bir kul Rabbine Hamd ettiği zaman “Ya Rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim” mânâsıyla, o düşünce ile yapmış oluyordur. Burada her ne kadar bir samimiyyet var ise de karşılığında bir beklenti vardır ve bu durum karşılıklı bir alışveriş hükmüne giriyor yani burada mutlak muhabbet yoktur, varolan muhabbet, beklentilidir.

 İkinci olarak Hamd;

 Bu mertebeyi tarikat ehli yapıyor ve Hamd’ın mânâsı burada açılmaya başlıyor. Hamd lügat mânâsı olarak “övme” dir, bu mertebe de maddi bir karşılık beklemeden Hamd’in kelime mânâsı itibarıyla hakikati söylenmeye başlanıyor, “Hamd Allah’a mahsustur”, dünyadan ve ahiretten bahsetmeden ve hiçbir şey de beklemeden ancak Hamd’ın gerçek ifadesi ve şuuru ortaya çıkmış değildir, çünkü ötelerde olan bir Allah’a yönelmiş olarak Hamd’ını ifade etmektedir ve bu da ikiliktir.

 Üçüncü olarak Hamd;

 Kelimenin biraz daha özüne inmemiz gerekiyor, “ElHamdu Lillâhi” derken buradaki “Lillâhi” nin ifadesi değişiyor, birinci ve ikinci mertebelerde “Lillâhi” “ilâ” makamında iken burada “Hamd Allah içindir yani Hamd’ı Allah yapar” oluyor. Bir ve ikinci mertebeler de Hamd’ı kulluk mertebesinden kul yapıyor fakat üçüncü mertebeye geçildiği zaman Hamd’ı yapmaktan kul artık aciz kalıyor ve burada aczini anlıyor. Kişinin idraki yükseldikçe “Lillâhi” yi anlamaya başladı ve baktı ki İlâhi varlık bu âlemlerdeki azameti itibarıyla sonsuz ve sonsuzluğu itibarıyla O’nu övemeyeceğini hissetti. Bir beşer aklı Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar geniş mânâ da ihata ederse etsin ne kadar geniş mânâ da anlarsa anlasın Cenâb-ı Hakk’ı gerçek yönüyle ifade etmesi ve övmesi mümkün değildir, Efendimiz (s.a.v) burada bize yol gösteriyor ve “lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike” yani “ben Seni övmekten acizim, Sen kendini nasıl övüyorsan, ben de öyle övüyorum” diyerek üçüncü mertebenin hakikatini bize gösteriyor. Ezeli ve Ebedi olan, bütün âlemleri Zâhir ve Bâtın kaplamış olan ve aslının ne olduğunu anlayamadığımız o varlığı övmemiz mümkün değildir, O halde övgü O’na mahsustur.

 Dördüncü olarak Hamd;

 İnsân’ın şerefi o kadar çok ortaya çıkıyor ki, bu Âyetin bir bölümünü idrak etmek bizi sonsuz ufuklara ve sonsuz değerlere yükseltmiş oluyor ve bu değer bize Cenâb-ı Hakk tarafından veriliyor ve bu halde Allah kulunu övmeye başlıyor, çünkü bir Hamd yani övgü var fakat bu kul “hiç” oldu, bıraktı övgü kesildi demek değil, esas övgü, Hamd ondan sonra başlıyor, Cenâb-ı Hakk insân’ın gerçek varlığını, gerçek kimliğini ortaya getirerek “Ben öyle bir varlık hâlkettimki onu size anlatıyorum” diyor, işte Kûr’ân-ı Kerim’in tamamı “insân-ı insân’a” anlatıyor.

 “Halekal Âdeme alâ sûretihi” yani “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti” bir çok tefsirciler burada Âdem’i Âdem’lik sûreti üzere, yani Âdem’in kendi sûreti üzere hâlketti şeklinde belirtiyorlar oysa gerçekte “Cenâb-ı Hak Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti”dir burada Cenâb-ı Hakk’a bir sûret verilmiş olmuyor, bahsedilen sûretten kasıt O’nun Esmâ-i İlâhiyesinin, sıfatlarının, fiillerinin Âdem üzerinde mutlak tecellisidir yani külli tecellisidir dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar Esmâ-i İlâhiyesi varsa Âdem’de yani insând’a bunları zuhura getirmiştir ve bunların zuhura getirdiğinden dolayı onu övmesi çok tabii’dir.

 Cuma namazlarında hutbeden önce ve hutbeden inerken okunan “İnnAllahe ve MelâiketeHU yusallune alen Nebiy ya eyyühelleziyne amenû sallu aleyhi ve sellimu tesliyma;” (Ahzab,33/56.Âyet) yani “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebi'ye salât eder, Ey imân edenler, siz de O'na salât edin ve teslimiyet ile selâm verin!” buradaki övgü (s.a.v.) Efendimizin şahsında bütün insânlaradır, bizim sokakta gördüğümüz basit bir insân-ı, değer vermediğimiz bir insân-ı dahi Cenâb-ı Hakk yüceltir, ona değer verir ve onu över, fakat şartlanmalarımız dolayısıyla şu çirkin, şu kötü, şu karanlık diyerek zâhiri görüntüye bakarak hüküm veririz, oysa Cenâb-ı Hakk orada herhangi bir varlığın olmasını murat etmeseydi o varlığı hâlketmezdi, bir yerde bir varlık varsa, hâlkedilmişse muhakkak Cenâb-ı Hakk’ın ona rağbeti vardır. 

 Kendi kıymetlerimizi iyi bilelim eğer ki ortada biz varsak, ki var olduğumuz vücûtlarımızla ıspatlanmış vaziyette, işte Cenâb-ı Hakk bize rağbet ettiği, övdüğü için varız ve bu yüzden de “çok hoş” olmamız lâzımdır yani Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olduğumuz için gönlümüzün hoş olması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmet’i biraz zorlukları içerisinde tabii ki hiç bir şey öyle kolay kazanılmıyor, dünya tamamen bir imtihan yeri “Feinne me'al'usri yüsra; İnne me'al'usri yüsra;”(İnşirah,94/5-6.Âyet) yani “Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır, kesinlikle her zorlukla beraber kolaylık vardır” dikkat edelim aynı sûre içerinde iki defa tekrar ediliyor, eğer dünyanın tamamı kolaylık ve güzellik olsa idi ismi dünya olmaz cennet olurdu, eğer tamamı zorluk olsa idi ismi cehennem olurdu, dünya zorluk ve kolaylığın bir arada yaşandığı, Celâl ve Cemâl tecellisinin birlikte uygulandığı bir yer olması dolayısıyla anlaşılması gerçekten zor olan bir yerdir, zor bir sistemdir, her sistemin kendi içindeki uygulama yöntemine göre bir kolaylığı vardır o uygulandıktan sonra zorluk diye bir şey olmaz.

 Dünya kötü bir yer de değil, çok güzel bir yer, sadece bizler günlük kısır çekişmelerle dünyanın güzelliğini kendimize karartıyoruz, biraz da ihtirasla ve sahip olma isteğiyle dünyada ahirete harcamamız lâzım gelen zamanımızı bu dünyada bu dünya için harcıyoruz. Efendimiz (s.a.v.) bir sohbet esnasında müflis kimdir? diye sormuş, sahabeyi kiram içinden dünyaya dönük cevaplar gelmiş, bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) buyurmuş ki, “Müflis ona derler ki ahirete intikal ettiği zaman hesapları görülür, kendisinden alacaklı olanlar alacaklarını alırlar giderler ve amellerinden kendisine bir şey kalmaz” işte dünya da iflâs eden bir kişi yakınlarından borç alır telâfi eder fakat ahiretteki iflâsı geriye döndürmek mümkün değildir. İnsân’ın vakti, yani zaman eşittir hayattır, vakit öldürüyoruz dendiği an da kişi kendisini öldürüyordur, başkasının artık onu öldürmesine gerek yoktur, yarın mahşerde “İkra' Kitabek kefa Bi nefsikel yevme aleyke Hasiyba;” (İsra,17/14. Âyet) yani “elindeki kitabı oku bugün sana bu yeter” dediklerinde, boş geçirerek öldürdüğümüz zaman dilimlerimiz karanlık sayfalar olarak bize gelecektir, onun için insân’a mânâ âleminin derinliklerinde en çok yol aldıran şey tefekkür’dür. Hadîs-i kudsîde: "Kulum Bana nâfilelerle yaklaşır. Tâ ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum” diyor Cenâb-ı Hakk, insân’a verilen değere bakın ki Cenâb-ı Hakk “Ben olurum” diyor.

 İnsân denilen şeyin hakikatini anlamaya çalışalım, bu âlemlerin tamamının İnsân-ı Kâmil olduğu ifade ediliyor, bu hakikatleri idrak eden kimseye de Kâmil İnsân deniliyor, Efendimiz (s.a.v) başta olmak üzere Gavsı A’zâm’lar Kâmil İnsân’lar oluyor. İnsân Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu âlemleri var ettikten sonra en son kendisinin elbisesidir, çünkü bütün bu âlemlerde tecelli üzere olan Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zat’ıdır, yalnız mertebelere riayette şarttır.

 Beşinci olarak Hamd;

 “Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekamen Mahmuda;” (İsra,17/79.Âyet) yani “Gecenin bir kısmında nafile ibadet olarak Kûr’ân’la teheccüde kalk. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırır” Efendimiz (s.a.v) ne kadar nazik ve yumuşak olarak “Umulur ki o makam benim’dir” diyor, tabi ki onun olacak.

 Makam-ı Mahmud denilen şey nedir, onu anlamamız lâzım. Makam-ı Mahmud “Hamd” edilen makamdır, Hâmid Hamdedici değil, Hamd olunan, ona yönenilen makamdır, bütün bu âlemlerin hakikati, bu âlemlerdeki varlıkların zuhuru ve tecellisi Makam-ı Mahmud’tan yani Hakikat-i Muhammedi’den meydana geliyor, işte İnsân-ı Kâmil’in bir başka ismi de Hakikat-i Muhammedi’dir ve bütün âlemler bu “Hamd,” övgü sözünden, hakikatinden meydana gelmiştir. Makam-ı Mahmud bütün varlıkların yöneldiği merkez, bütün varlıkların kaynağını, feyzini, nur’unu aldığı yer, makamdır. Bütün âlem de en geniş mânâsıyla Efendimizin (s.a.v) olmakla birlikte, herbirerlerimizin kendi bünyemizde Makam-ı Mahmud vardır, çünkü “Ne var âlemde, o var Âdem’de” dendiğine göre Makam-ı Mahmud’tan bizde de vardır. Bizler gerçek anlamda kimliğimizi idrak etmişsek yani kim gerçek Muhammed-ül meşreb üzere ve o kanaldan feyzi ve ilmi alıp bu hakikatleri kendi bünyesinde idrak etmiş ise kendi bünyesinde Makam-ı Mahmud o ve diğer Esmâ’lar ona yönelmiş oluyor, yani Cenâb-ı Hakk’ın “Allah veya Câmi ismi merkez Makam-ı Mahmud,” diğer isimlerde ona yönelmiş oluyor kendi bünyesi içerisinde, işte bunu idrak etmek Hamd’ın beşinci mertebesidir.

 Altıncı olarak Hamd;

 (S.a.v) Efendimizin şahsı için dikilen “Livahil Hamd” sancağı "Efdalü'z-Zikri Lâ İlahe İllallah ve Efdalüd'Dua Elhamdülillah “denilerek bu mertebeden bahsedilmektedir.

 Yedinci olarak Hamd;

 Bütün âlemdeki varlıkların Hamd’ı “ve in min şey'in illâ yüsebbihu Bi hamdihi ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm” (İsra,17/44) “Hiçbir şey yok ki O’nun Hamdı olarak tesbih etmesin fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız” kendi Hamdlarıyla değil Rab’larının Hamd’larıyla Hamd ediyorlar. Genel olarak bütün varlığın Hamd’ı bu Hamd hakikatinin esasının bu kısmı oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk Hamd kelimesi içerisinde bu bahsettiğimiz bütün mertebeleri toplamıştır.

 Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, burada Rabb kelimesinin de üstünde durmamız gerekiyor, âlemlerin Rabbi dediğine göre, bir Rabb var bir de âlemlerin Rabbi yani Rabbül Erbab Allahu Teala Hz.leri var. Cenâb-ı Hakk’ın Doksan dokuz Esmâ-i İlâhiyesinden birinin ismi de Rabb, Rububiyyet yani terbiye edicidir, birçok tefsirlerde Rabb hakkında çok açıklamalar yapılmıştır fakat kısaca “Terbiye edici” olarak alabiliriz. Âlemlerin Rabbi olması dolayısıyla bütün âlemde en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini terbiyesinde tutan, bütün bu âlemleri idare eden, mutlak tasarruf sahibi olan Allahu Tealâ Hz. leridir.

 Allah’ı tenzih mertebesi itibarıyla bakarak ötelere atmak değil, zaman ve mekândan tenzih edilen bir Allah anlayışına zaman ve mekân-ı da dahil etmek gerektiğini Rabbül Âlemin ifadesi açık olarak bize belirtiyor. Eğer su toprağın içerisine nüfuz etmemiş olsa oradan bitki meydana gelmez, biz suyu sadece bulutlarda düşünerek ayak altına inmekten tenzih edersek toprakta terbiye hadisesi olmaz ve bir şey çıkmaz, işte suyun toprağa nufuz ettiği gibi, Cenâb-ı Hak’ta “vesia Kürsiyyühüs Semavati vel Ard” (Bakara,2/255) yani “O’nun Kürsi’si Semavat ve Arz’ı ihata etmiştir” hükmüyle içten ve dıştan sarmıştır. Sadece dıştan, kabuk olarak sarması değildir eğer sadece bu şekilde düşünürsek içerideki varlığa kendi kendimize ayrı bir varlık vermek zorunda kalırız, bütün âlemleri gerek fiiliyle gerek ilmiyle ihata etmiş olan bir Allah’ı ötelerde aramamız ne yazık ki çok yanlış bir hadise olmaktadır ve oraya ulaşmamızda mümkün olamıyor. 

 Cenâb-ı Hakk ötelerde bir yerlerde oturuyor olsa ve Âdem (a.s.) dan itibaren gelmiş bütün insânların ömürlerini versek ve tek bir insân olarak Hakk’ın huzuruna göndersek daha Samanyolu Galaksi’sinin dışına çıkamaz, işte daha sonunun nerede olduğunu bilemediğimiz bu yaşadığımız âlemin üstünde Arş’ta olan bir Allah’a nasıl ulaşır ki insanoğlu. Anlayışlarımız bizi çok başka yerlere götürüyor ne yazık ki, bir taraftan O’nu yüceltelim, Ulûhiyyet halini yükseltelim derken O’nu kendimizden uzaklaştırıyoruz. Bir hatip konuşmasında Cenâb-ı Hakk’ı tenzih etmeye başlamış, şundan tenzih ederiz, bundan tenzih ederiz diye devam ederken, cemaatin içinden biri çıkmış “Neredeyse Allah yok diyeceksin ama ağzın varmıyor” demiş. Rabbül Âlemin dediğimiz zaman ve Rabb’ta terbiye edici olduğundan ve âlemlerin Rabbi olduğundan hem kendisi terbiye ediyor ve bu şekilde de içinde olduğunu söylüyor, varlıkta mevcut olduğunu açık olarak söylüyor. 

 Melekler vasıtasıyla işi görmesinde dikkat edelim hiç güç sahibinden ayrı olur mu? Değil tabi ki, Zâtının varlığının ifadesi bu, sen ister melek de, ister Nur de, Zâtının tecellisi, zuhurudur ve o tecelli de Zâtından ayrı birşey değildir. Bütün âlemlerde terbiye edici ve âlemin varlığında her varlıkta her zerrede mevcut olan Zât-ı İlâhi’den başka hiç bir şey yoktur. Şurasını da iyi anlamamız lâzımdır, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmemiz için iki özelliğini ortaya koymalıyız, biri Zat-ı Mutlak yani a’maiyyet halinde olan Zât-ı Mutlak işte bunu tenzih ediyoruz, tenzih-i kadim, gerçek tenzih budur, bir de Cenâb-ı Hakk’ın Zat-ı Mukayyed yönü vardır, kayıtlı Zât, bütün bu âlemlerde belirli bir vasfa bürünerek zuhur ettiğinden Zât-ı Mukayyed yani tecelliler itibarıyla kayıtlı oluyor. Kayıtlanmış olmakla o küçülmüyor daha çok büyüyor ve oradaki özel sanatı, özel nakşı ortaya çıkıyor. Cenâb-ı Hakk’ın ef’âli, esmâsı, sıfatıyla birlikte olan tecellileri bu âlemdeki yaşayışı düzenliyor ve buradaki tecellilerin aldığı sûret ve şekiller Zât-ı Mukayyed’tir. Kayıtlı Zât-ın arkasında yatan yine Zât-ı Mutlaktır, yani kayıtlasakta kayıtlamasakta orada bir Zât-ı Mutlak vardır. “Allah’ın Zât’ını tefekkür etmeyiniz” denildiği için oraya akıl yolu gidemiyor, tefekkür kapalı orada fakat Zât-ı Mukayyed yönüyle Cenâb-ı Hakk’ı en güzel şekilde anlayıp idrak etmemiz gerekiyor. Zât-ı Mutlak yönü bize lâzım değil, eğer lâzım olsaydı, zâten açardı Cenâb-ı Hakk ve Kûr’ân-ı Kerim’de onu da belirtirdi.

 A’maiyet, burası dünya, buradan sonra inancımıza göre âhirete gideceğiz, kabir ise dünya ahiret arasında bir berzahtır, işte Allahu Alem Cenâb-ı Hakk’ın “Ben bir gizli hazineydim” diye belirtmekte olduğu a’maiyet hali Cenâb-ı Hakk’ın ondan evvel bir başka âlemlerde bir başka şekilde, bir başka türlü yaşamı olduğu ve orasının berzah olduğu ondan sonraki hayatının bizim hayatımızı oluşturduğu şekliyle de düşünebiliriz, eğer a’ma’dan başlıyor dersek Cenâb-ı Hakk’ın varlığına bir başlangıç çizmiş oluruz, bu da mümkün olmadığına göre öyleyse a’ma evvel-î bir hayatın a’maiyetin berzah, bir geçiş ve berzah’tan sonra, nasıl ki biz ahirette bir hayat yaşayacağız bugün bilmiyorsak, işte onun gibi. İşte O Âlemlerin Rabbi olan öyle bir Allah’ki her an, her saniye, her yerde, mevcuttur.

 Sekizinci olarak Hamd; 

 Sekizinci mertebede ise Hamd, ahirette oluşacak olan (livail hamd) “hamd sancağı” nın altına sığınmaktır. Kim ki, bu hakikatleri daha dünya da iken idrak etmiş ise, daha bu günden bahsedilen “hamd sancağı” nın altına yani kapsamı içine girmiş demektir. Böylece Hamd hakikatinin sekiz halini görmüş olduk Cenâb-ı Hakk idrak ve yaşamını nasib eder İnşeallah. Daha birçok tarifleri olabilir. Anlayış ve müşahede halidir. Bir başka yönüylede baktığımızda. 

 Hamd âlemlerin Rabb-ı olan Allah’a mahsustur. Diğer bir bakışla (Hâmd) üçtür. 

 Birinci yönüyle. Baktığımız da, gerçekten, gerçek hamd-ı kendisi yapar. Çünkü (Hâmid) “hamdedici” odur. Bu mertebe de hamdını kendinden kendine yapar çünkü halkıyyet hükmü bu mertebede yoktur, (Mahmud) da “Hamdedilen” kendisidir. (Hâmid ve Mahmud) kendisidir. 

 İkinci yönüyle. Baktığımız da, Hakk’tan halkadır.Yani Hakk’ın kulunu övmesidir. 

 Üçüncü yönüyle. Baktığımız da, halktan Hakk’adır. Yani kulun Hakk-ı övmesidir ki, beşer idrakiyle yapıldığında en zayıfı budur. Yukarıda kısmen anlatılmaya çalışıldı. 

 (Hamd) ın bir başka anlayış itibari ile de beş mertebesi vardır. Onlarda, İlâh-î mertebeler itibari iledir. 

 (1) Ef’âl, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

 (2) Esmâ, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd. 

 (3) Sıfat, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

 (4) Zât, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

 (5) İnsân-ı Kâmil, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd’dır. Bunlarıda böylece ifade ettikten sonra biz gene yolumuza devam edelim. İz--T-B- 

------------------- 

 (٣١.٢٦)
~~31.26~
لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَمٖيدُ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.26 - Lillâhi mâ fis semâvâti vel ard, innallâhe huvel ğaniyyul hamîd. 

 Diyanet Meali:
 31.26 - Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Şüphesiz Allah, her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye lâyık olandır.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.26 - Göklerde ve Yerde ne varsa Allahındır, hakıkat Allah, öyle ganî öyle Hamîddir.

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu ayet-i kerime de Rahmaniyyet merte-besinden, Allah’ın Zât-ı mukayyet yönü anlatılmaktadır.

------------- 

 Göklerde ve Yerde ne varsa Allahındır. “Lillâhi” kelimesi “Allah içindir” manasınadır. O zaman mana, Göklerde ve Yerde ne varsa Allahındır ve Allah’ın isim ve sıfatlarının zuhuru içindir. 

 “Allah, öyle ganî öyle Hamîddir.” Hamd hakkında bir evvelki ayette bilgi verilmişti. 

------------ 

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 2.115 - Ve lillâhil meşriku vel mağribu feeynemâ tuvellû fesemme vechullâh, innallâhe vâsiun alîm.

 Diyanet Meali:
 2.115 - Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü-vechi işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.

------------
 Buradaki “lillâhil” de, (26) ayette olduğu gibidir. 

Doğu da, Batı da Allahındır ve Allah’ın isim ve sıfatlarının zuhuru içindir. 

 “Nereye dönerseniz Allah'ın isim ve sıfatlarının bir yüzü-vechi işte oradadır. 

 Bu ve benzeri ayet-i kerimeler Cenâb-ı Hakk’ın bütün alemlerde her varlıkta Zât-ı mukayyed yönüyle zuhurda olduğunu açık olarak bildirmektedir. İz--T-B- 

------------------- 

(٣١.٢٧)
~~31.27~
وَلَوْ اَنَّ مَا فِى الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهٖ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.27 - Ve lev enne mâ fil ardı min şeceratin aklâmuv vel bahru yemudduhû mim bağdihî seb'atu ebhurim mâ nefidet kelimâtullâh, innallâhe azîzun hakîm. 

 Diyanet Meali:
 31.27 - Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah'ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

------------------ 

 Görüldüğü gibi ayet-i kerime de Allah’ın kelimelerinin tükenmez olduğu açık olarak, Rahmaniyyet mertebesinden bizlere haber veriliyor. 

 Yeryüzündeki “ağaçlar” ağaçlar “şecer” bir bakıma bitki nebat mertebesinin sonsuzluğudur. Ayrıca şecer-bir insan sülâlesini de ifade etmektedir. İnsan ve bitki ağaçları kendi mertebelerinden yaşadıklarını her an yazmaktadırlar. Günlük yaşantıları ile ağaçlar da halleri ile yazmalarına hiç durmadan devam etmektedirler. “İz- -T-B-“

------------- 

 Kalem hakkında (207-68-Kalem suresi) kitabımızdan sayfa (63) ten kısa bir aktarma yapalım. “İz- -T-B-“

------------- 

K alem Elif, (13) Nokta Lâm, Elif, Mim, İnsân-ı Kâmil.

Kalem Sûresi (68/1) 

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ

(Nun Vel Kalemi Vemâ yesturun.)

(68/1) “Nûn ve Kalem'e ve yazdıkları şeylere and olsun ki:” Bu Sûre 52 âyettir. Âyet sayısı ile Sûrenin ilk âyetini topladığımızda (1+52 = 53) İnsân-ı Kamil=Terzi Baba.

 Kalem = Kaf=100 Lâm=30 Mim=40. “K” (kef) harfi-nin sol ana direği (13) mertebeli (Elif) tir. Sağdan yukarıya doğru çıkan ayağı (7) nefis mertebeleri’dir. Ortadan sağa yukarıya doğru uzantısı da (5) hazret mertebesidir. Bu haliyle âdeta, iki ayağını yere sağlam basmış iki elinide hakk’a açmış bir insana benzemektedir.

 Ayrıca Sûre sayısından birinci âyeti çıkarırsak. (68-1=67) kalır ki, İnsan ve insan Sûresidir. Ayrıca (6+7= 13) ve ayrıca (Allah) ismi celâlinin de sayı değeridir. 

(13+40=53) Kalem =53 âlem Ulûhiyyet ilmini açığa çıkaran İnsân-ı Kâmil ( Terzi Baba) Alem aynı zamanda “bayrak” demektir. Alem’in Lâm-ı bayrak direği olan “Lâhud” alemidir. Alt ucuda âlemlerin taşıyıcısıdır. (Ç.H.U.) 

------------------- 

 (Levlâke levlâk lemâ halektül eflâk) “Hadîs-i kudsî”

 “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Burada da görüldüğü gibi âlemlerin halkıyyeti onun batıni varlığına bağlanmıştır. Eğer o mertebenin yukarıda bahsedilen ilm-i İlâhiyyedeki batınî varlığı (seni/sen) olmasaydın bunları Suret-i Muhammedî olarak zuhura çıkarmaz/halketmezdim. 

 (Evvelü mâ halâkallahu kalemü ve rûhî.) 

 “Allah evvelâ benim rûhumu ve kalemi halketti.” Yukarıda belirtildiği gibi Efendimizin kaynağı (Ruhu-l A’zam) dır ki ondan ilk zuhur eden Hakikat-i Muhammedî üzere olan Hazreti Muhammedin (s.a.v.) ruhudur. Ve kalem dahi ümmül kitapta bâtında olan ilm-i ilâhiyyeyyi Hakikat-i Muhammedî olan onun ilmini “Levhi mahfuz” olarak bildirilen ve bu ilmin kaza ve kader olarak yazılmasını sağlayan Zâtın ilim sıfatıdır ki, o da her mertebede zuhur eden tecelli-i ilâhiyyelerdir. “İz- -T-B-“

 (61-6-Peygamber-Muhammedd-s.a.v.-sayfa-25-)

------------- 

 Kalem hakkında (207-68-Kalem suresi) kitabımızdan sayfa (74) ten kısa bir aktarma daha yapalım. “İz- -T-B-“

-------------- 

 Diğer yönü ile baktığımzda “KALEM” bir araçtır, yerde veya masa üzerinde yatay veya dikey durduğunda hiçbir işlevi olmamaktadır. O’nu faaliyete geçiren bir eldir, eli faaliyete geçiren koldur, kolu faaliyete geçiren gövdedir, gövdeyi faalite geçiren baştır, başı faaliyete geçiren ise akıldır. Mühim olan bu aklın alanıdır, Eğer akıl nefse bağlı ise ömür boyu nefsi emarenin hizmetindedir, bu akl-a, “akl-ı maaş-maişet akl-ı” da denir ve o sahayı yazar. 

Eğer akıl, “akl-ı külle bağlı olan-akl-ı selim” ise o zaman ömür boyu o kalem Hakk-ı yazar. Bu akla, akl-ı mead-varılacak akıl, derler. Bazıları “akl-ı aşer-onuncu akıl” da derler. Fakirde, “İrfan mektebi” derslerine göre “akl-ı isna aşer-on ikinci akıl” diye isimlendirmiştir. 

Bu makamda akıl “Akl-ı küll” dür. Bu ise aklı evvelin “Furkaniyyet” makamından ilmi olarak sembollerle manaları suretlendirmesine vesiledir. Bu da alemler boyunca tecelli kalemlerinin “kiatab-ul mübin”e esma-i ilâhiyyelerin (Vemâ yesturun.) alem sayfaları üzerine satırlar halinde devamlı yazılmasıdır. 

Bu satırlar üzerine a’ya-nı sabite formlarının kudret kalemi nezdinde yazılımı varlığın varoluşunun ilk gününden başlayıp ebediyen devam edeceği açıktır. 

Her bir kimlik ve varlıklar bu yazılımların “yesturun” satırların hepsi o varlığın hakikatlerini yazmaktadır. Bu konuda bir irfan ehli şöyle demiştir.

“Hep kitabı Hakk’tır eşya sandığın, 

Ol okur kim seyru evtan eylemiş.” Ey kardeş “eşya-şey’iyyet sandığın her şey Hakk’ın o mertebedeki “yesturun-satırlara yazılı bir ilâh-i kitabıdır. 

Bu İlâh-i kitabı okuyan ancak “seyru evtan-vatanları seyreden” yani “meratibi İlâhi-İlâhi mertebeleri seyru sülûk ederek seyredenler, büyük bir irfaniyyetle okur demek istemiştir. Bu irfaniyyeti kazanmakta gerçek bir Ariften oldukça uzun bir süre eğitim almakla mümkün olabilmek-tedir. Bu hususun ilk hali ise kişinin evvelâ kendini bilmesi ve geçmiş sayfalarda da değinildiği gibi (م ن ) (Men-Kim) liğini tesbit etmesine bağlıdır. Bunlar evvelâ, “İkra’ kitabek” te (17-İsra-14) olduğu gibi kendi (م ن) (Men-Kim) varlık kitaplarının, sayfalarındaki “yesturun-satırlarını” okurlar. Daha sonrada alem kitabının sayfalarındaki, “yesturun-satırlarını” gönülden tenzih, teşbih, ve tevhid, hakikatleri yönleriyle, her mertebeden okurlar. Bunlar mutlak irfan ehli muhabbet yönlü Ariflerdir, bunların dışında gerçek mana da yesturun-alem kitabını hakkıyle okuyacak kimseler yoktur. 

(Nun Vel Kalemi Vemâ yesturun.) Görüldüğü gibi bu hakikatlere yemin edilmektedir. Genelde yemin edilen, yemin edenden daha değerli olması gerekirki, yemin edilmesine değsin ve karşısındakini ikna etmiş ve güvenini kazanmış olsun. Burada yemin eden Allahımızın Sıfat Rahmaniyyet mertebesi olduğuna göre, o halde belirtilen hususlar Rahmaniyyet mertebesi itibariyle olan bilgiler ve oranın hali ve yaşantısıdır. 

Burada dikkat çekilmesi lazım gelen çok mühim bir konu daha vardır, ayet-i kerime bizlere rahmaniyyet mertebesinden Allahımızın vekili-sıfatı olan rahmaniyetinden anlatılmaktadır. 

Kur’an-ı kerim bizlere konuları itbariyle, dört mertebeden vaaz edilmektedir. Bunlar sırası ile “Ef’al, Esma, Sıfat ve zat” diğer ifadeleri ise, “Şeriat, Tarikat, Hakikat ve marifet” mertebeleridir. Verilen bilgiler bu mertebelerinden olmaktadır. Bahsi geçen ayetin kaynağı da sıfat-hakikat mertebesinden Rahmaniyyet hakikatinden aktarılmaktadır. Bu sahanın bilgileri onun sahası içindedir. 

Bu yüzden. “Errahman allemel kur’an halakal insan Allemehul beyân.” Dır. “İz- -T-B-“

-------------- 

 “deniz de mürekkep olsa,” Bilindiği gibi deniz Allah’ın Alîm ismi ile ilim deryasını ifade etmektedir. Ayrıca su hayat’ta demektir, “Mürekkep” ise “terkip” birleşimler demektir. Bu birleşimler ise, bütün varlıklar ve bilhassa insanlar yönünden esma-i ilahiyye olan “A’yan-ı sabiteler” demektir. Bunlarda varlıkların programlarıdır ki sonsuzdur. arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Yedi denizden kasıt alemde yedi kat semavat, insanda ise yedi nefs denizleridir. Allah'ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, alemlerde ne varsa hepsi onun gücü ile hayat bulmakta faal olmaktadırlar. 

 hüküm ve hikmet sahibidir. Ayette bahsedilen “Hikmet” İlâh-i hikmettir, batılıların, bâtıl “felsefe” hikmeti değildir. Allah’ın bildirdiği İslâmın hakikati olan İlâh-i hikmettir. Batılı bâtılların dediklere felsefe hikmeti ile sadece isim benzerliği vardır, hakikatleri itibariyle birbirleriyle hiç ilgileri yoktur, batılı bâtıl felsefe-hikmeti, “nefsi emmare”nin ürettiği nefsani ve hayali hikmettir. Onlar bunu gerçek hikmet zannedip binlerce sene üzerinde hep dedi kodu yapmışlar o yüzden bugüne kadar daha henüz hayalden başka hiçbir yere gelememişler, ayrıca bu kadar da zaman kaybetmişlerdir, bu anlayışla dahada çok zaman kaybedecekler netice de genede bir yere ulaşamayacaklardır. 

 Hikmet bir sistem olup onun yaşatılması gerekecektir. İşte bu yüzden Kur’an-ı kerimde geçen bütün hikmet kelimeleri ile birlikte aynı zaman da “Hüküm” kelimeside geçmektedir, çünkü hikmet ismi verilen bir halin veya konunun aynı zaman da tatbik edilebilir bir durum olması lazımdır. İşte bu yüzden İslâmi sahanın hikmetinin hepsinin faaliyet sahasında bir yerleri olduğundan bunların faaliye geçirilmesi için bir hüküm-sistemi gerektiğinden hikmet hükümle faaliyete geçmektedir. 

 Oyüzden şehirlerde “hükümet-hüküm’et” binaları vardır bu binalardan o yöreler hüküm edilerek idare edilirler. 

 Bâtıl batı aleminin hikmetinde hüküm yoktur. Eğer olsa idi bu günlere kadar gerçek bir sistem içinde biryerlere gelebilirlerdi, ancak gelememişlerdir. Çünkü baştan sona bâtıl aslı olmayan beşeri ve nefsi lâf kalabalıklarıdır. “ İz- -T-B- “ 

------------------- 

(٣١.٢٨)
~~31.28~
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ اِنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ بَصٖيرٌ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.28 - Mâ halkukum ve lâ bağsukum illâ kenefsiv vâhıdeh, innallâhe semîum basîr. 

 Diyanet Meali:
 31.28 - (Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.28 - Sizin yaratılmanız da, ba'solunmanız da ancak tek bir nefis gibidir. Hakıkat Allah, semîdir basîrdir.

------------------- 

 (214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması-sayfa-27-)den aynı ayetin aktarımı. “ İz- -T-B- “ 

------------- 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.28 - Mâ halkukum ve lâ bağsukum illâ kenefsiv vâhıdeh, innallâhe semîum basîr. 

Diyanet Meali:
31.28 - (Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.28 - Sizin yaratılmanız da, ba'solunmanız da ancak tek bir nefis gibidir. Hakıkat Allah, semîdir basîrdir

-------------------

NOT= Halaka tek-nefs, yaratma. 

İslâm Ansiklopedisi. T.D.V. 

100’ü aşkın âyette “ca‘l” masdarından isim ve fiiller yer almıştır. En‘âm sûresinin ilk âyetinde Allah’ın gökleri ve yeri yaratması için “halaka”, karanlıklarla ışığı yaratması için “ceale” fiilinin kullanılması bu iki kavramın aynı anlamı içerdiğini gösterir. Şevkânî’nin yorumuna göre âyette önce, “Gökleri ve yeri yarattı” ifadesiyle cevherlerin, ardından -cevherler arazsız olamayacağı için- “Karanlıkları ve ışığı yarattı” ifadesiyle arazların yaratılışına işaret edilmiştir 

------------------- 

Görüldüğü gibi bu anlayıştada “Halaka- yaratma.” Kelimesi ile yorumlanmıştır. Bence bu husus biraz kolaycılığa girdiği için, genelde benzeri durumlar içinde hep “yaratma” sözcüğü-kelimesi kullanılmıştır. 

Aslında, geçmiş sayfalarda da bahsedildiği gibi, bu alemlerde “yaratma-yoktan varetme” diye bir husus söz konusu değildir. Alemin batını Hakk, zahiri halktır. Yani “yaratılan-yoktan varedilen” bir şey yoktur. Batında olanların vakti geldiğinde zahir ismi ile zuhura gelip halk ismini almasıdır. Geçmiş sayfalarda izahı yapılmıştı. T.B. 

-------------------- 

(Ey insanlar!) “Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir.” Gene görüldüğü gibi, tek kişiyide halketmek, hepinizide halketmek, tek kişiyi halketmek kadar kolaydır. Böyle olunca Gökyüzünde olan “İnsan-sülâle-dabbe” varlıklarını halketmiş olması, kendisi için zor olmayan bir durum olduğunu, ayet-i kerîme bizlere açık olarak anlatmaktadır. “ İz- -T-B- “ 

------------------- 

 (٣١.٢٩)
~~31.29~
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرٖى اِلٰى اَجَلٍ مُسَمًّى وَاَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيرٌ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.29 - Elem tera ennallâhe yûlicul leyle fin nehâri ve yûlicun nehâra fil leyli ve sehharaş şemse vel gamer, kulluy yecrî ilâ ecelim musemmev ve ennallâhe ve bimâ tağmelûne habîr. 

 Diyanet Meali:
 31.29 - Görmedin mi ki, Allah, geceyi gündüzün içine ve gündüzü de gecenin içine sokuyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri (kendi yörüngesinde) belli bir zamana kadar akar gider. Şüphesiz Allah, işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.

------------------- 

 Görüldüğü gibi ayet-i kerimedeki ifadeler, Rahmaniyyet mertebesinden insanlığa, Peygamberimiz tarafından kudret-i İlâhiyye bilgilerinin aktarılmasıdır. 

 Görmedin mi ki,? ifadesiyle Rahmaniyyet mertebesi müşahede ehli olmamızı ve konuları bu anlayışla değerlendir-memizi açık olarak ikaz etmektedir. Hergün yaşadığımız, gözümüzün önünde cereyan eden hadiseleri hep aynı şekilde, adeta sonsuz haliyle devam etmesinden dolayı, indimizde bir değeri olmadığı günlük bayağı hadiseler gibi yaşandığının bile farkında değiliz. Eğer müşahede ehli olup gözümüzün önünde hergün cereyan eden hadiselerin nekadar muazzam ve mükemmel hadiseler olduğunu görmeye başladığımızda dünya-arz ismini verdiğimiz üzerinde yaşadığımız yuvarlak madde topun da fezada dönüp-yüzüp durduğunu bu gezegene dışardan bakanların görüşleriyle, bizlerde onlara göre gökyüzü sülâle- insanları olduğumuzu değerledirecek-lerdir.

 Allah, geceyi gündüzün içine ve gündüzü de gecenin içine sokuyor. 

 Kudretullah ile gece ve gündüz yok olmuyor, birbirinin içine giriyor yani, geceyi bâtın haline dönüştürüp gündüz olarak zâhire çıkartıyor. Diğer taraftan zâhir olan gündüzü de bâtın olan gecenin içine sokuyor, böylece aynı yer bir itibar ile gece bir itibar ile gündüz ismini alıyor. Görüldüğü gibi asli olarak ne gündüz vardır ne gece, bunların ikiside izafi isim almaktan başka bir şeyler değildir. 

 Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. 

 Kudret-i İlâhiyye bütün alemlerde tasarruf sahibi olduğu gibi göneşte, ayda O’nun kanunlarına boyun eğmiş ve gene kendilerine tanınan süre kadar yörüngelerinde yüzmelerine devam edeceklerdir. 

 Her biri (kendi yörüngesinde) belli bir zamana kadar akar gider. 

 Şüphesiz Allah, işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.

 Hem dünya gezegeninde yaşayan bizim sülâle ümmeti-mizin, ve diğer gökyüzü insan sülâlelerinin işlediklerinden haberdardır çünkü zaten bizlerle ve onlarla da beraberdir.

 Gönül göğünde de aynen bunlar olup yaşanmaktadır.

 “ İz- -T-B- “

------------------- 

(٣١.٣٠)
~~31.30~
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِىُّ الْكَبٖيرُ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.30 - Zâlike biennallâhe huvel hakku ve enne mâ yed'ûne min dûnihil bâtılu ve ennallâhe huvel aliyyul kebîr. 

 Diyanet Meali:
 31.30 - Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir, onu bırakıp da taptıkları ise batıldır. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.30 - Bu şundan: Çünkü Allah hakıkat hak o, ondan başka çağırdıklarınız hep bâtıl ve hakıkat Allah, yegâne yüksek büyük o 

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de Rahmaniyyet mertebesi Ulûhiyyet mertebesinin aynı zaman da “Hakk” mertebesinin de olduğunu bizlere açık olarak haber veriyor.

 “Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir,” Alemin bütün saha ve mertebelerinin bâtını Hakk, zâhiri Halk’tır. İkisinin aldığı isim ise İsmi Caminin cem-i olan Ulûhiyettir. 

 “onu bırakıp da taptıkları ise batıldır.” 

------------

 İsra-17.81 - Ve kul câel hakku ve zehekal bâtıl, innel bâtıle kâne zehûkâ. 

 Diyanet Meali:
 İsra-17.81 - De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur."

------------ 

Aslında hakikat-i itibariyle alemde “bâtıl” diye bir saha yoktur, çünkü bütün alemde zuhurda olan Allah’ın isimlerinin zuhurudur. Batıl olan ise kulların bu hakikatlerden haberleri olmayıp, ortaya hayali varlıklar çıkarıp, farkında bile olmadan onları varmış gib kabul edip, Allah’ın mülkünde onlara hayali kimlikler verip, varmış hükmünde görmeleridir. 

 Gerçek mana da tevhid ehli bütün alemde Hakk’ın varlığının zuhurda olduğunu anladığında. İşte o zaman gerçek mana da evvelce var zannettiği sun-i hayali varlık-kimliklerin yok olmasıyla. "Hak geldi, batıl yok oldu. Aslı itibariyle zâten bu alemde batıl diye herhangi bir şey yoktur bâtıl kulun hayali ve zannıdır, konu zâten böyle olduğundan. “Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur." Ancak bu hakikatleri dünya günlerinde idrak etmeyip, olmayan varlıkları var ve bâtıl olarak kabul etmiş böylece şirk içinde ahirete intikal eden kimseler, ebedi olarak bir daha bâtıl düşünceden kurtulamayacaklardır.

 “Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.” Allah’ın kendi varlığında bâtıl diye bir konusu yoktur. O kendi varlığında, hem yüce ve hem de büyüktür.“İz- -T-B-“ 

------------------- 

(٣١.٣١)
~~31.31~
اَلَمْ تَرَ اَنَّ الْفُلْكَ تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللّٰهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِهٖ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.31 - Elem tera ennel fulke tecrî fil bahri biniğmetillâhi liyuriyekum min âyâtih, inne fî zâlike leâyâtil likulli sabbârin şekûr. 

 Diyanet Meali:
 31.31 - Görmedin mi ki, gemiler Allah'ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir. Allah, bunu âyetlerinden bir kısmını size göstermek için yapmaktadır. Şüphesiz ki bunda hakkıyla sabreden, hakkıyla şükreden herkes için ibretler vardır.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.31 - Baksan a size âyetlerinden göstermek için ni'metiyle gemilerin denizde akışına! Şübhe yok ki bunda pek sabırlı ve çok şükürlü olanlar için bir çok âyetler vardır. 

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu ayet-i keride de, Allah’ın gücünü Rahmaniyyet mertebesi bizlere açık olarak anlatmaktadır. 

 “Görmedin mi ki,” ikazıyle bizlere ne büyük bir müşahede kapısı açıyor. Bu ikaz sadece gemiler için değil bütün dünya varlıkları içinde ikazdır, o halde “basar” sıfatımızı gerçek mana da hakk-ı bu alemde iken görmek üzere ayarlamamız lâzım gelecektir. Çünkü. 

------------

 İsra-17.72 - Ve men kâne fî hâzihî ağmâ fehuve fil âhırati ağmâ ve edallu sebîlâ. 

 Diyanet Meali:
 İsra-17.72 - Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.

------------ 

 gemiler Allah'ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir. 

 Denizdeki gemiler su üstünde, beden gemileri ise ince su, atmosfer-hava içinde dikey yüzmektedir. Ayrıca ilim gemileride gönül alemi deryasında yüzüp akıp gitmektedirler ve alemi müşahede etmektedirler.

 “Allah, bunu âyetlerinden bir kısmını size göstermek için yapmaktadır.” Bilindiği gibi ayet genelde işaret olarak anlaşılmaktadır. Alemdeki herbir varlık-ayet Allah’ın işaretlerindendir. Ayetin tarifi ise! “Zât-ı mutlağın Zât-ı mukayyed olarak bulunduğu yerin özelliği üzere görünmesidir. Ayetlerin bir kısmı ise gördüğümüz alemdeki ilâh-i işaretlerdir. Diğer ayetler ise diğer alemin ayetleri olduğundan bu alemde daha henüz görülmez.

Şüphesiz ki bunda hakkıyla sabreden, hakkıyla şükreden herkes için ibretler vardır.

 Ayet-i kerimenin sonun da Rahmaniyyet mertebesi, rahmetinden, gerekli ikaz ve yol göstericiliği yapmaktadır. Makam-ı Rahmaniyyete müteşekkiriz. Bu hükümler her devirde ve her zaman geçerlidir. “İz- -T-B-“

------------------- 

(٣١.٣٢)
~~31.32~
وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ فَلَمَّا نَجّٰیهُمْ اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.32 - Ve izâ ğaşiyehum mevcun kezzuleli deavullâhe muhlisîne lehud dîn, felemmâ neccâhum ilel berri feminhum mugtesıd, ve mâ yechadu biâyâtinâ illâ kullu hattârin kefûr. 

 Diyanet Meali:
 31.32 - Onları, (denizde) bir dalga gölgelikler gibi kapladığında, dini Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar. Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim âyetlerimizi ise ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.32 - Ve kara bulutlar gibi dalga sardığı vakıt onları dini Allaha hâlis kılarak yalvarırlar, sonra karaya çıkarıldığı vakıt içlerinden doğru giden de bulunur ve bizim âyetlerimize ancak gaddar, nankör olanlar çıfıtlık eder.

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimenin “ve bizim âyetleri-mize” ifadesi ile başlayan bölüme kadar gene geçmiş ayetlerde ifade edilen Rahmaniyyet mertebesi makamından verilen bilgilerdir. 

 “Bizim âyetlerimizi ise ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder.” Ayetin bu bölümü ise Zât-i dir yani Cenâb-ı Hak bizatihi bu bölümü kendi lisanından bildirmektedir. “ İz- -T-B-“

------------------- 

(٣١.٣٣)
~~31.33~
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْمًا لَا يَجْزٖى وَالِدٌ عَنْ وَلَدِهٖ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِهٖ شَيْپًا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
~ ~ ~

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.33 - Ya eyyuhen nâsuttegû rabbekum vahşev yevmel lâ yeczî vâlidun av veledih, ve lâ mevlûdun huve câzin av vâlidihî şey'â, inne vağdallâhi haggun felâ teğurrannekumul hayâtud dunyâ, ve lâ yeğurrannekum billâhil ğarûr. 

 Diyanet Meali:
 31.33 - Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun! Şüphesiz Allah'ın va'di gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın.

-------------------

 Görüldüğü gibi bu ayet-i kerime de Rahmani’dir. Yani rahmaniyyet mertebesinden bildirilen insanların geleceklerine dair çok merhametli bir ikazdır.

 Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. 

 Sizlere kendi varlığından kimlik vermiş, kendine halife yapmış, kendisi sizlere şah damarınızdan yakın (50-16) olmuş, hem dünya da hem ahirette hayat vermiş, eşler evlâtlar vermiş, gerçekten Rabbinize karşı gelmekten sakının.

 Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun! 

 Gerçekten vaktiyle ikaz edilip haber verilen, bahsedilen günden korkun. Çünkü sizin zan üzere kurulu nefsi hayaliniz-den başka bir varlığınız yoktur, bu sahte kimliğinize güzenipte ebedi hayatınızı mahvetmeyin. 

 Şüphesiz Allah'ın va'di gerçektir.

 Şüphe yokki Allah asla va’dinden dönmez! (3-9) Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. 

 Dünyanın hayali sahte halleri ve madde cazibesi sizi gaflete düşürüp aldatmasın.

 O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın.

 Bir evvelki satırda dünya hayatı sizi aldatmasın, hatırlatması varken burada ise, “şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın.” İkazı diğerinden daha şiddetli bir ikazdır, dünya insanı madde yönüyle aldatabilir, ancak şeytanın Allah hakında aldatması ebedi hüsrana sebeb olacağından çok daha elimdir, tamiride mümkün değildir. O’nun en büyük aldatması ise, “varı yok-yoku var” göstermesidir. “ İz- -T-B- ” 

------------------- 

 (٣١.٣٤)
~~31.34~
اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِى الْاَرْحَامِ وَمَا تَدْرٖى نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرٖى نَفْسٌ بِاَىِّ اَرْضٍ تَمُوتُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ خَبٖيرٌ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 31.34 - İnnallâhe ındehû ılmus sâah, ve yunezzilul ğays, ve yağlemu mâ fil erhâm, ve mâ tedrî nefsum mâzâ teksibu ğadâ, ve mâ tedrî nefsum bieyyi ardın temût, innallâhe alîmun habîr. 

 Diyanet Meali:
 31.34 - Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır. O, yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
 31.34 - Her halde Allah, saate ılim onun yanındadır ve yağmuru o yağdırır, rahimlerde ne var o bilir ve hiç bir nefis yarın ne kazanacağını bilmez, bir nefis hangi Yerde öleceğini de bilmez, şübhesiz ki Allah alîmdir, habîrdir. 

------------------- 

 “Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır.” Kıyametin ne zaman kopacağını sadece kıyametin sahibi ve malikel mülk olan tabiki Allah c.c. bilir. Ancak kıyametin alâmetlerinden bahsedilmiştir. Bu sebepten Âdemin yer yüzünde görülmesi kıyametin ilk alametidir. Çünkü kıyamet insan nesli üzerine kopacaktır. 

 İkra’ gecesi Peygamberimize Peygamberliğin verilmesi ile kıyamet sürci başlamış oldu. Çünkü aynı zaman da bizim dünya alemimizin yedinci günü de başlamış oldu. Museviyyet ve iseviyyet mertebelerinin altı günü-veya altı künü-tecellisi vardır. Muhammediyyet mertebesi ile yedinci gün başlamıştır. Cenâb-ı hakk bu alemleri altı gün-künde halketti, bu yüzden Yahudiler, Allah alemleri altı günde yarattı-halketti yedinci günde dinlendi derler ve bu yüzden sebt-cumartesi günü iş yapmazlar. 

 Muhammediyyet mertebesi ile yedinci gün başlamıştır ve o günden beri yedinci fesat-bozulma süreci başlamıştır. Bu sürecin gene Efendimiz tarafından on büyük alâmetinden bahsedilmiştir. 

------------- 

 Hadis-i şerif’in devamında arzedilen büyük alâmetler şunlardır:
Duhan (Duman), Deccal, Dâbbetü’l-Arz, Güneşin battığı yerden doğuşu, İsa bin Meryem Aleyhisselâm’ın inişi, Ye’cüc ve Me’cüc, biri doğuda, biri batıda, biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yerin batması, Hicaz tarafından büyük bir ateşin çıkması. (Müslim: 2901) 

-------------

 Görüldüğü gibi ümmet-i muhammed-in süreci ile kıyamet süreci devam etmektedir. Bu yüzden gerçekte bizlere hafta tatili yoktur. Cumartesi Yahudilerin, Pazar günü Hristiyanların Cuma ise Mü’minlerin günüdür ve Cum’a Suresinde namaz-salattan sonra, “yeryüzüne dağılın yerde gökte rızkınızı arayın” hükmü ile Müslümanlara Cuma günü öğleden sonra ve bütün hafta çalışmak lazım gelmektedir, çünkü kıyamet hergün biraz daha yaklaşmaktadır. Genel olarak bahsedilen kıyametin birde bireysel olan kıyameti vardır ki kişi için bu daha mühimdir, çünkü onun için ölüm bir kıyamettir ve bu da belli değildir. 

 “O, yağmuru indirir,” Gerek dünya semasından gerek gönül semasından bereket ve bolluk getiren hayat sularını ve irfan ilimlerini indirir.

 “rahimlerdekini bilir.” Rahman ve rahim olan Allah, kendinin düzenlediği rahimlerdekini bilir. Allah, Rahman, Rahim, isimleri besmelemizdir. Bu yüzden, Rahmanın Rahminden doğmayan gerçek manada Bismillâhir Rahmanirrahim olamaz.

 Gerçek mana da zâhir bâtın “Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.” Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. 

 Aslında bu durum kulunun lehinedir çünkü nerede ve ne zaman öleceğini bilen kişi için, ölüm zamanına ulaşıncaya kadar hep keder içinde olur ve kendisine bu dünya zindan olur. Ölüm kişiye Allah-ın tayin ettiği bir zaman da gene onun rahmeti olarak gelir. Aslında ölüm “Izdırari ve ihtiyari” olarak iki türlüdür. 

 İhtyari-yani kişinin kendi isteği ile olan ölümüdür. Peygamber Efendimizin, “mutü kable ente mut-ölmeden evvel ölünüz” hadisinde belirttiği ölümdür ki gerçek bir arifin nezaretinde tasavvuf ve irfaniyet eğitimi alarak varlığında kendine ait bir şeyin olmadığını anlayarak yaşamaya başladığında nefsinden ölmüş olmakta, daha bu günden ölüm denen yaşantının ilmi olarak tatbikatını yapmış olmaktadır. Daha sonra kendine gelecek olan, “Izdırari-zaruri- fiziki” ölüm karşısında hiçbir sıkıntı çekmeyecektir. Rabb-imiz hepimize sıkıntısız vepişmanlığı olmayan bir ölüm nesip eylesin.

 Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır. 

 Gerçekten Allah zâhir bâtın, bütün alemlerde ne varsa hepsini hakkıyla bilendir, çünkü zâten hepsiyle birlikte olup bütün alemi “Vasi” ismiyle içerden ve dışardan ihata etmiş Habir ismiylede her şeyden haberdardır. “ İz- -T-B- ” 

------------------- 

 Böylece 31-Lokman Suresininde özet yorumları tamam-lanmış oldu, hayat ve imkân verdiği için Rabb-imize şükrederiz. 

 Gayret bizden Muvaffakiyyet Hakk’tandır. 

 “ İz- -T-B- “ “Es Selâm En Necat“

 (04-04-2025-Cuma) Terzi Baba kitapları sıra listesi.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali.

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (232+140=372) Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.
