# TB. Fusûs Mukaddimesi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-fusus-mukaddimesi
**Sayfa:** 130

---

ESER HAKKINDA

İbnü’l-Arabî’ninFusûsu’l-Hikemisimli eseri bâzı peygamberlerin mazhar olduğu “hikmet”leri konu edinmekte ve her bir peygambere âit “hikmet”i ilgili âyet, hadis ve hadîs-i kudsîlerin delâlet ettiği anlam ve işâretler üzerinden açıklamaktadır. Bilindiği üzere, İslâm dîninin îman esaslarından biri de peygamberlere ve peygamberliğin mührü son peygamber Hz.

Muhammed’e ( ) inanmaktır. Geçmiş peygamberlerin bâzılarından Kur’ân-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde bahsedilmiştir. Bu nebî ve resullerden bâzıları bâzılarından üstün tutulmuş, her birine ayrı bir “fazl” ve “husûsiyet” verildiği beyan edilmiştir. Her müslüman, bu peygamberlere îman ederek, onlarda olan bu fazîlet ve husûsiyetleri mücmel bir şekilde kalp ile tasdik ve dil ile ikrar etmiş olmaktadır. Bu ikrar ve tasdîkin ihtivâ ettiği bilgi ise, îman safhasında, sâdece kuvve hâlinde bir bilgi olup, fiile gelmiş ve şuûruna varılmış bir “ilim” ve “mârifet” değildir. Âyetler ve hadislerde bu peygamberler hakkında verilen bilgileri öğrenmek, bu bilgilerin üzerinde düşünerek onları bir hal, zevk ve mânevî şuur hâline getirip şahsında tahakkuk ettirmek, muhakkak ki, insanın îmanla girdiği kemâle erişme yolunda çok geniş bir “mârifet” ufku açacaktır. İbnü’l-Arabî bu kitabında, her müslümanın inandığı, fakat bilgi bakımından kalplerinde bilkuvve olan o peygamberlerdeki ilâhî hikmetleri, Hz. Âdem’den îtibâren Hz.

Muhammed ( ) sonuncusu olmak üzere yirmi yedi nebî ve resuldeki hikmetin özlerini, ifâdesi mümkün olduğu ölçüde, beyan etmiştir.

“Fusûsu’l-Hikemve şerhlerinin İslâm ilim ve düşüncesindeki yeri ne olabilir?” suâline cevap vermek, bir bakıma daha umûmî bir planda, “tasavvufun İslâm ilimleri ve düşüncesindeki yeri nedir?” suâlinin cevâbı olarak ele alınabilir. Zîra Gazzâlî’ninİhyâu Ulûmi’d-Dîn’inden îtibâren denilebilir ki, bütün düşünce akımları tasavvuf içinde ve büyük sûfîlerin şahsiyetinde terkîbe ulaşmış, bilhassa Osmanlı münevveri bu terkîbiFusûsu’l-Hikem veMesnevî’de bulmuş ve şerhlerinde ifâde etmiştir. Bu terkîbi XIV-XVII.

XIV│ESER HAKKINDA asırlar arasında kültür ve medeniyetinin her sâhasında en yüksek seviyede yaşatmıştır. Neşrini takdim ettiğimiz Ahmed Avni Konuk’a âitFusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, bu sentezin Osmanlı’yı Cumhûriyet Türkiye’sine birleştiren köprülerinden biri olarak kabul edilebilir. Yeni bir devrin başlangıcında dînî düşünce ve ilimlerin ihyâsında, geçmişte olduğu gibi yine tasavvufun merkezî bir rol oynayacağını, tasavvufî büyük eserlerin de bu yeni terkipte klasik metinleriyle temel taşları olacağını kavrayabilmek, muhakkak ki gelecekte yapılacak olan şeylerde isâbetli adımlar atmak imkânını verecektir. Bu imkân, Türklerin İslâmiyeti kabûlüne kadar giden tasavvufî hayat ve düşüncenin cemiyetimizde köklü bir temeli ve her devirde temsilcileri olmasından ve XIII. asırdan îtibâren de İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ’nın eserlerinin tasavvufî irfan ve tefekkür hayâtımızın muhtevâ ve çerçevesini oluşturmakta kazandığı îtibar ve otoriteden ileri gelmektedir.

Osmanlı sûfîlerinin Türkçe, Arapça ve Farsça yazdıkları eserleri tanıdıkça dînî-tasavvufî tefekkür ve irfânımızın cihanşümul husûsiyetlerinin daha iyi anlaşılacağına inanıyoruz. Dînî tefekkürün ihyâsında, gerek Türkiye’de ve gerekse İslâm âleminde, İbnü’l-Arabî ekolünün büyük bir katkısı olacağını söylemek herhalde bir mübâlağa ve tarafgirlik addedilmeyecektir.

Fusûsu’l-Hikemyazıldığı 627/1230 târihinden günümüze kadar pek çok defa Arapça, Farsça, Türkçe şerhedilmiştir. Eserin şerhine duyulan ihtiyaç İbnü’l-Arabî’nin hemen ardından Sadreddin Konevî’nin metinleriyle kendini gösterir. Konevî sonrasında Müeyyedüddin Cendî, Abdürrezzak

Kāşânî ve Dâvud Kayserî’nin sürdürdüğü şerh geleneği yüzyıllar geçtikte farklı müelliflerin elinde genişleyerek ve güçlenerek devam etmiştir. Nitekim Osman Yahyâ,Histoire et Classification de l’Oeuvre d’Ibn Arabiisimli araştırmasında,Fusûsu’l-Hikemüzerine yazılmış yüz yirmi şerhin adını tespit etmektedir. Üstelik bunların arasında Ahmed Avni Konuk Bey’in şerhi zikredilmemiştir.FusûsXX. asrın başlarında batı dünyâsında tasavvufa gösterilmeye başlayan alâka netîcesinde Fransızca, Almanca, İngilizce ve Rusça’ya tercüme edilmiştir. Önümüzdeki yıllarda bu dillerde deFusûs şerhlerinin yapılacağını, İbnü’l-Arabî ve eserlerine gösterilen büyük ilgiden dolayı kuvvetle tahmin edebiliriz.

Gerek İbnü’l-Arabî’nin eserlerine ve bilhassaFusûsu’l-Hikem’ine ve gerekse diğer sûfîlerin bu neviden eserlerine karşı yapılan îtiraz ve tenkitler, müelliflerin sağlığında olduğu gibi, vefatlarından sonra da devam etmiştir.

Zîrâ istîdat ve kābiliyetlerin farklı olması, kābiliyetlere göre ilim ve tefekkür sâhalarında bir derecelenme netîcesini ortaya çıkarmış ve her meselede mutlak bir ittifak olmamıştır. Bu farklılaşma ve derecelenme her ilmin kendi mensupları arasında mevcut olduğu gibi, bir ilmin diğer bir ilme nisbeti söz konusu olduğunda daha da belirgin bir hal almıştır. Her âlim ve mütefekkirin ittifak edeceği yüksek bir idrak seviyesi aramak yerine, insanın kendi had, istîdat ve kapasitesini idrak ettirecek bir öğretim ve eğitim anlayışı, netîce vermeyecek münâkaşalardan daha faydalı olacaktır.

* * *

Osmanlı dönemi ile Cumhûriyet dönemi arasında ilim, düşünce ve sanat sâhasında bir kopukluğun çeşitli sebepler dolayısıyla ortaya çıktığı, bu kopukluğun bir kültür boşluğuna, hattâ buhrânına sebep olduğu öteden beri söylenmekte ve yazılmaktadır. Sanıyoruz ki, ilim, tefekkür ve sanat sâhasında bu kültür kopukluğunun ve boşluğunun doldurulmasında yapılacak ilk işlerden biri, Osmanlı devrine âit Türkçe eserleri dilini değiştirmeden bugünkü alfabe ile aynen, bu müelliflerin yazdığı Arapça ve Farsça eserlerin ise hem aslını, hem de tercümesini neşretmektir. Bu türlü neşir ve tercüme faâliyetlerinin dönemler arası devamlılığı sağlamak husûsunda pek çok faydası olacağı şüphesizdir. Kültür kopukluğunun en müşahhas örneği, Türkçe’nin son kırk elli sene öncesine nisbetle fevkalâde değişmiş olmasıdır. Bunun çâresi, anlaşılmayanların sâdeleştirilmesi değil, gerek yakın yılların, gerekse daha uzak devirlerin Türkçe eserlerini dilini değiştirmeksizin aynen vermek, böylece önce dil bağı ve devamlılığını sağlamak, sonra bu vâsıta ile kültür köprüsünü kurmaktır. Dilin zamanla değişmesi gāyet tabiî bir hâdisedir. ElimizdekiFusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhibunun canlı bir örneğidir. Ahmed Avni Bey’in kullandığı Türkçe, kendisinden üç yüz sene kadar önce Abdullah Bosnevî’nin (v. 1054/1644)Tecelliyât-ı Arâisu’n-Nusûsisimli şerhinde kullandığı Türkçenin aynı değildir. Fakat bu iki eser arasında uzun bir zaman geçmesine rağmen bir dil kopukluğu yoktur.

Ahmed Avni Bey’in eserinin Türkçesiyle günümüz Türkçesi arasında seksen senelik bir zaman farkı olduğu halde, değişiklik çok büyüktür. Geçmiş

XVI│ESER HAKKINDA devirlerin, hattâ yakın zamanların eserlerini, pek de muvaffak olamayan sâdeleştirmelerle vermek, bu dil farkının gittikçe artmasına mâni olmadığı gibi, kültür kopukluğunu kapatmakta da pek yararlı görünmemektedir.

Kanaatimizce bu bakımdan daha verimli olabilecek şey, günümüz ilim, fikir ve sanat adamlarına, geçmiş devirlerin Türkçe eserlerini, bugünkü alfabe ile okuyabilmek imkânını vermektir. Gerek tasavvufî eserlerin, gerekse bütün diğer ilmî, fikrî ve edebî eserlerin, sâhalarına göre araştırmacıların inhisârında olduğu düşünülemez.

İşte bu eserler bir yandan Türkçenin geçmişiyle irtibâtını sağlayacak, diğer taraftan da ilim ve tefekkür bağının daha geniş bir çevrede kurulmasında çok faydalı bir rol oynayacaktır. Din ilimleri ve tefekkürü bakımından buna ilâve edilecek bir başka husus daha vardır. Milletimizin on asır boyunca yaşadığı İslâm medeniyet ve kültürü içinde elde etmiş olduğu üslûp, netîce ve terkipler bilinmezse, müslüman diğer milletlerin tercihlerine yönelmesi kaçınılmaz bir davranış olarak karşımıza çıkmaktadır.

Günümüzün din, ilim ve kültürü, târihimizin geçmiş devirleriyle irtibâtını tam kuramadığı için, maalesef söz konusu kültür kopukluğundan hissesine düşeni birçok bakımdan ağır bir buhran hâlinde yaşamaktadır.

Dînî düşüncenin ana kollarından biri olan tasavvuf sâhasında Osmanlı asırlarında pek çok Türkçe eser mevcut olmasına rağmen, son yarım asırda yüksek seviyede telif eserlerin azlığı da, kültür kopukluğunun üzücü bir netîcesidir. Bu bakımdan bugün din ilimlerinde kullanılan dile nisbetle, şerhte kullanılan dilin zenginliği ve ifâde gücünün üstünlüğü dikkatimizi çekmektedir. Yüksek ve derin mânâları ifâde etmek için işlenmiş ve nüansları çok olan bir dile ihtiyaç olduğu da, bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Memleketimizde bir yönden Türkçe fakirleşirken düşüncenin sığlaştığı ve basitleştiği; ve diğer yönden mânevî düşünceden uzaklaşınca, dilin maddî mânâlara doğru kaydığı ve kabalaştığı da bir vâkıa olarak görünmektedir.

* * *

Neşrini takdim ettiğimizFusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 1334-1346 hicrî ve 1915-1929 milâdî yılları arasında kaleme alınmıştır. Müellifi merhum Ahmed Avni Konuk Bey’inel yazısıyla olan nüsha Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphânesi’nde 3853-3880 numaralarda kayıtlı bulunmaktadır.

Cumhûriyet devrinin ilk yıllarında telif edilmiş, fakat yayınlanmamış olan bu şerhin, Kütüphâne’de müellif nüshası olmasına rağmen, umûmun istifâdesinden uzak kalması, tasavvuf ve tefekkür târihimiz bakımından büyük bir kayıptı. Bu kaybı telâfî etmeyi, müellifin bastıramadığı bu eseri kültürümüze kazandırmayı bir vazîfe ve borç telakkî ederek 1987-1992 yılları arasında merhum Yrd. Doç. Dr. Selçuk Eraydın (1937-1995) ile birlikte bu eseri neşre hazırlamıştık. Şerhin bu ilk neşrinde teknik imkansızlıklar 1Ahmed Avni Konuk 1868 yılında İstanbul’da dünyâya geldi. Dokuz on yaşlarında iken önce babasını, kısa bir süre sonra ise annesini kaybetti. İbtidâî mektebini bitirmesinin ardından Kur’ân’ı hıfzetti. Bu sırada câmi derslerine de devam ederek Arapça ve Farsça öğrenme imkânı buldu. Dârüşşafaka’dan 1890 yılında mezun oldu ve aynı yıl Galata İttihat Postahânesi’ne memur olarak tâyin edildi. Memûriyetini sürdürürken Mekteb-i Hukūk-ı Şâhâne’ye başlayıp bu okulu 1898’de birincilikle bitirdi. Konuk’un Mevlevî tarîkatına girmesi 1904’te Mesnevîhan Selânikli Mehmed Esad Dede’ye intisâbıyla gerçekleşmiştir. Mürşidi Mehmed Esad Dede’nin Çayırlı Medrese’deki hücresinde verdiği derslere uzun süre devam eden Konuk, burada bilgisini ilerleterekMesnevî’yi okudu ve Mehmed Esad Dede’den icâzet aldı. Aynı dönemde Fâtih türbedârı Ahmed Amiş Efendi’nin sohbetlerine katılarak dinlediklerini kayda geçirdi. Mûsikîye ilgisi Dârüşşafaka’da talebe iken başlayan Konuk, okulun mûsikî hocası Eyyûbî Zekâi Dede’den aldığı dersler ve mezûniyetinden sonra da hocasıyla sürdürdüğü meşkler vâsıtasıyla dînî ve din dışı formdaki eserleri hâfızasında koruyarak bu eserlerin intikāline önemli bir katkı sağlamıştır. Ayrıca Fındıkzâde Taşkasap’ta meşkhâne hâline getirilmiş bir kahvehânede Hacı Kirâmi Efendi’den mûsikî meşkeden Konuk, mevcut ilgileri sebebiyle Zekâizâde Hâfız Ahmet Irsoy, Rauf Yektâ Bey, Hüseyin Vassâf, Tâhirü’l-Mevlevî ve Abdülhay Öztoprak gibi şahsiyetlerle yakın münâsebet kurdu. 1909’da Posta Nezâreti’nde kalem müdürü, 1920’de posta genel müdür muâvini, Eylül 1930’da genel müdürlük hukuk müşâviri olan Konuk, 1933’te kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Tasavvuf dışında mûsikî, edebiyat ve matematik alanlarında ciddî bir birikime sahip olan Konuk, Arapça ve Farsça’nın yanı sıra Fransızca da bilmekteydi.

Şiir yeteneği olan, tercüme ve şerh türü eserlerinde yer alan Arapça ve Farsça beyitlerin, rubâîlerin bir kısmını nazmen Türkçe’ye çeviren Konuk’un, Tevfik Fikret’in Mehmed Âkif ’e cevap olarak yazdığı “Târîh-i Kadîm Zeyli”ne manzum bir reddiyesi bulunmaktadır. Mütevâzi ve mahviyet sâhibi bir kişiliği olan Konuk, 19 Mart 1938’de İstanbul’da vefat etti ve Merkez Efendi Mezarlığı’na defnedildi.

Fusûsu’l-Hikem,Mesnevî,Tedbîrât-ı İlâhiyye,Fîhi Mâ Fîh,Gülşen-i Râz,Lemaât gibi eserleri tercüme ve şerhetmesi dolayısıyla tasavvufî mîrâsın aktarılmasında önemli bir yeri olan Ahmed Avni Bey’in hayâtı ve eserleri hakkında detaylı bilgi için bk. Barkçin,Görünmeyen Umman ‒Ahmed Avni Konuk‒.

XVIII│ESER HAKKINDA sebebiyleFusûs’un Arapça metnini şârihin hazırladığı üzere paragraflar şeklinde Türkçe tercümesinden önce değil, her cildin arkasında vermiş, şerhte aktarılan diğer Arapça ve Farsça metinleri ise tercümelerini yapmaksızın ve kaynaklarını göstermeksizin yazmıştık. Bu yeni neşirde iseFusûs’un Arapça cümlelerini, şârihin yaptığı şekilde, Türkçe tercüme paragraflarından önce yazdık. Ahmed Avni Bey’in şerhinde kullandığıFusûsmetni aynen ve ayrıca harekelenerek hazırlandı.Neşirde de yer yer işâret edildiği üzere şârih Ahmed Avni Bey’in kullandığı metin farklıFusûsşerhlerinden hareketle kendisinin meydana getirdiği tercihli bir metindir.

Eseri yeniden neşre hazırlarken şerhin metninin tamâmını Ahmed Avni Bey’in nüshası ile mukābele ettik.Ayrıca bu nüshanın tıpkı basımının da hazırlanacak olması dolayısıyla yaptığımız detaylı araştırmalar sonrasında şerhin dört ayrı istinsâhının daha bulunduğunu tespit ettik. Bu nüshaların özellikleri tıpkı basım için hazırlanan girişte anlatılmıştır. Özellikle Ahmed Avni Bey’in yakınlarından Abdurrahman Âdil Doğru’nun istinsâhı çeşitli tashihler ve ilâveler içermesi dolayısıyla ayrı bir değer taşımaktadır. Biz mümkün olduğunca Abdurrahman Âdil Doğru’nun nüshasındaki tashih ve ilâvelere dipnotlarda işâret ettik.

2Fusûsu’l-Hikem’in Ahmed Avni Bey tarafından inşâ edilen metnini tespit ederken Ebu’l-Alâ Afîfî, Abdülaziz Sultân el-Mansûb ve Mahmud Erol Kılıç-Abdürrahim Alkış neşirlerini de dikkate aldık (Bk. Bibliyografya). Metni harekelerken Ahmed Avni Bey’in verdiği vecihleri ve şerh kısımlarında yansıttığı incelikleri özellikle göz önünde bulundurduk. Bu esnâda Tâceddin Hârizmî ve Abdurrahmân Câmî gibiFusûsşerhlerinin harekeli neşirlerine, ayrıca Milli Kütüphâne (Adana İl Halk Kütüphânesi Koleksiyonu) nr. 100’de kayıtlı olan tamâmı harekelenmiş Dâvûd Kayserî şerhi nüshasına başvurduk. Ortaya çıkan metni son olarak çalışmanın tamamlanma aşamasında neşredilen Kılıç ve Alkış’ınFusûsneşriyle karşılaştırdık.

Metin üzerinde de atıflar yapıldığı üzere Ahmed Avni Bey,Fusûsmetnini inşâ ederken mevcut neşirler ve şerhlerden ayrıştığı yerlerde daha çok Abdullah Bosnevî’yi tâkip etmektedir.

3Eserin ilk neşrinde gördüğümüz dizgi yanlışları ve okuma hatâlarını düzeltmek için yaptığımız mukābelelere doktora öğrencilikleri sırasında yardım eden Prof.

Dr. Ekrem Demirli, Yrd. Doç. Dr. Adâlet Çakır, Yrd. Doç. Dr. Sema Özdemir ve diğer arkadaşlarımıza bilhassa teşekkür ederiz.

4Konya Yazma Eserler Bölge Müdürlüğü’nde kayıtlı olan bu nüshada Âdil Bey, fasları ayrı defterler hâlinde kendi içinde numaralandırmıştır. Dipnotlarda Âdil Bey’in nüshasına atıf yaparken bu sayfa numaralarını dikkate aldık.

Metin boyunca tercüme ve şerh metinlerini farklı yazı tipleri ve satır aralıklarıyla gösterdik. Müellif nüshasının sayfa numaralarını, her defterin kendi içinde numaralandırılışını dikkate alarak aktardık.Bu neşirde şerh metni içindeki âyet, hadis ve diğer Arapça, Farsça ibâreleri de aynen vererek mümkün olduğunca Ahmed Avni Bey’in eserlerinde bulabildiğimiz meâl ve tercümeleri yazdık. Hazırladığımız âyetler fihristi sûre adı ve âyet numaralarına göre düzenlenmiştir. Özellikle Ahmed Avni Bey’inMesnevî-i Şerîf Şerhi’nin neşredilmiş olması hem eserdekiMesnevîbeyitlerinin tespitinde hem de meâl ve tercümelerin aktarılmasında büyük kolaylık sağlamıştır. Ahmed Avni Bey,Fusûs’u şerhederken istifâde ettiği kaynaklardan hareketle pek çok metne doğrudan ve dolaylı atıflarda bulunmaktadır. Bu neşirde baştaFütûhâtolmak üzere tasavvuf târihinin temel metinlerine dönük atıflar tespit edilmeye çalışılmış, yine şerh boyunca iktibâs edilen Farsça beyitlerin yer aldığı kaynaklara da mümkün olduğunca işâret edilmiştir.

Fusûs’ta ve şerhinde geçen hadislerin ve hadîs-i kudsîlerin kaynakları ilk geçtikleri yerlerde gösterilmiş, hazırlanan indeks ise hadislerin ilk ve ikinci kelimelerinin harflerine göre alfabetik bir sıralama ile yapılmıştır.

Burada şunu ifâde etmek isteriz ki,Mesnevîveel-Fütûhâtü’l-Mekkiyyegibi âlim sûfîler tarafından telif edilen tasavvuf eserlerinde kullanılan hadislerin büyük bir ekseriyeti mûteber hadis kitaplarında yer almakta ve hadis âlimleri tarafından kabul edilmiş bulunmaktadır. Bir kısmı ise, “Küntü kenzen mahfiyyen...” hadîs-i kudsîsi gibi, bâzı hadisçilerin tenkitlerine rağmen tasavvuf ehlince “keşfen” sahih kanaatiyle asırlardır kullanılmakta devam etmiştir. İşte bu nevi hadis veya hadîs-i kudsîleri “mevzû” (uydurma vs.) gibi tâbirlerle reddetmek yerine, bâzı hadisçilerin yaptığı gibi, hadis ilminde kullanılabilecek daha nüanslı değerlendirme yoluna gitmek, böylece bunların İslâm ilim ve kültüründeki yerini vukuf ve isâbetle tesbit edip “mânâ”larını anlamak ve muhâfaza etmek yolunu tercih etmek, İslâm ilim ve düşüncesinin yeniden incelenmeye başladığı devrimizde, İslâmî ilim5Müellif nüshasındaki sayfa numaralarında bâzı atlamalar olabilmektedir; böyle durumlarda sayı sırasını yazmadaki durumu dikkate aldık. Bâzan da sayfa numaraları tekrar etmektedir; bu durumu ise tekrar eden sayfa numarasına a-b harfleri ekleyerek gösterdik. Ayrıca “Mukaddeme”yi ihtivâ eden defter numaralı olmadığı için metin içinde “m” rumûzuyla gösterilmiştir.

XX│ESER HAKKINDA ler arasında olması gereken “bütünlük” bakımından daha verimli netîceler verecektir.

Hazırladığımız kelime ve ıstılâhlar indeksinin oldukça geniş tutulmasının faydalı olacağını düşündük. İndeksin diğer Türkçe, Arapça ve Farsça şerhler üzerinde çalışmak isteyenlere yardımcı olacağını sanıyoruz. Kelimeleri hem tek tek ve hem de terkipleriyle berâber vermek zarûreti indeksin genişlemesine sebep oldu ise de, kullanılmasını kolaylaştıracağı ve istifâdeyi artıracağı için, bu uzun çalışmayı göze aldık. Bunun sebebi, gerekFusûs ve şerhleri ile ilgili kelimeler ve ıstılâhlar üzerinde yapılacak çalışmalarda ve gerek İbnü’l-Arabî’nin diğer eserlerinden yapılacak tercümelerde bir kolaylık sağlayacağı düşüncesidir. Tasavvuf edebiyâtı üzerinde çalışma yapanlar da bu indeksten faydalanabileceklerdir. Ayrıca indekste bir mefhum ifâde eden cümlelere de yer verilmiş ve bu cümleler ilk kelimesine göre sıralanmıştır. Böylece şerhi okuyan kimselerin, daha sonra aradıkları bir konuyu kolaylıkla bulabileceklerini sanıyoruz.

Şerhin bugünkü alfabe ile neşredilmesinde bâzı güçlüklerin ortaya çıkacağını bu nevi çalışma yapanlar bilirler. Bu güçlüğe, ayrıca Türkçe’nin şu son kırk elli senede geçirdiği büyük değişiklik ilâve olunca, okunabilir sâde bir imlâ tercih etmek ve bir de lugatçe ilâve etmek zarûrî göründü.

Şerhin dilinin, yazıldığı yılların Türkçesine göre, meselâ Elmalılı Hamdi Yazır’ınHak Dîni Kur’ân Dili’nde, Babanzâde Ahmed Naîm ve Kâmil Mîrâs’ınTecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi’nde kullandığı Türkçe’ye nisbetle daha sâde olduğu görülecektir. Hazırladığımız tasavvuf, felsefe, mantık vs.

gibi ilimlere âit ıstılâhların bâzısını târif etmekle berâber, çoğunun lugat mânâsını vermekle yetindik. Zîra şârih bunların bir kısmını şerh esnâsında yeri geldikçe târif etmiştir. Şerhte kullanılan ıstılâhların tam bir lugatını hazırlamak, ancak uzun bir çalışma netîcesinde ortaya çıkarılabilir. Böyle bir tasavvuf ıstılâhları lugatıFusûsve şerhlerinin anlaşılmasında şüphesiz çok faydalı olacaktır. Türkçede tek sesle telaffuz edilen harekeli “hemze [ء]” ve “ayn [ع]”; “se [ث]”, “sîn [س]” ve “sâd [ص]”; “te [ت]” ve “tı [ط]” vs.

gibi harfleri tek harfle göstermek bâzan mânânın anlaşılmamasına ve karışmasına sebep olmaktadır. Bunları çok mühim yerlerde belirtmeye çalıştık.

“Sâkin ayn” ve “hemze” harflerini kitapta apostrof (’) işâretiyle gösterdik.

“Kaf ” (kalın k sesi) harfinden sonra gelen uzun “a” ve “u” seslilerinin üzerine yatık çizgi ( ˉ ) işâreti koyarak (ā) ve (ū) şeklinde yazdık. Şapka (^) işâretini ise, dâima (â), (î), (û) gibi uzun seslileri göstermek için uzatma işâretiolarak kullandık.

Ahmed Avni Bey, bu şerhini daha önce yapılmış şerhlerden istifâde ederek hazırlamış olup yer yer bu kitapların veya şârihlerin isimlerini zikretmektedir.Bu şerhleri, bilhassa şârihlerinFusûscümlelerini okuyuşta farklı olmaları durumunda belirtmekte, fakat bir fikri veya bilgiyi hangi şerhden aldığına nâdiren işâret etmektedir. Bu bakımdan şerhde karşılaştığımız bilgilerin nereden alındığı, hangi şerhde bulunduğu anlaşılmamaktadır. Bununla berâber modern ilimlerle ilgili yerlerdeki bilgi ve yorumların bizzat Ahmed Avni Bey’e âit olduğunu söyleyebiliriz. Astronomi, fizik, kimyâ, biyoloji vs. gibi modern ilimlerden neş’et eden bâzı görüşlerinFusûsşerhinde şârih tarafından kullanılması, kanaatimizce her zaman isâbetli netîceler vermemektedir. Bu ilimlerdeki görüşlerinFusûsu’l-Hikem’deki bâzı fikirlerle telif edilmeye çalışılması zihinlerde bâzı istifhamlar uyandırmaktadır.

Zîra şerhin yazılışından bu yana geçen seksen-doksan senelik bir zaman içinde, modern ilimlerdeki bâzı hipotezler değişikliklere uğramış, yeni teori ve anlayışlar ortaya çıkmış, bilhassa “tecrübe” yoluyla yeni bilgiler elde edilmiştir. Meselâ aya gidilmesi, fezâda dolaşılması, fezânın derinliklerine âletler gönderilmesi gibi durumlar, şârihin bu konularda söylediklerinin yeniden ele alınmasını gerektirmektedir. Öyle görünmektedir ki, modern ilimlere dayanarak gerek geçmişte ve gerekse bugün bu neviden yorumlara 6Eserin muhtelif yerlerinde isimleri zikredilen bu şerhler, şârihlerinin vefat târihi sırasına göre şöyledir: Sadreddîn Konevî (v. 673/1274)el-Fükûk fî Müstenedâti Hikemi’l-Fusûs; Müeyyedüddîn b. Mahmûd el-Cendî (v. 691/1292)Şerhu Fusûsi’l-Hikem; Abdürrezzâk el-Kāşânî (v. 736/1335)Şerhu Fusûsi’l-Hikem; Dâvud b.

Mahmûd el-Kayserî (v. 751/1350)Muttalau Husûsi’l-Kelim fî Maânî Fusûsi’l-Hikem; Molla Câmî (Abdurrahmân b. Ahmed) (v. 898/1492)Şerhu Fusûsi’l-Hikem veNakdü’n-Nusûs fî Şerhi Nakşi’l-Fusûs; Bâlî Efendi Sofyevî (v. 960/1553)Şerhu Fusûsi’l-Hikem; Abdullah Bosnevî (v. 1054/1644)Tecelliyât-ı Arâisu’n-Nusûs fî Minassâti Hikemi’l-Fusûs; Abdülganî en-Nâblusî (v. 1143/1731)Şerhu Cevâhiri’n-Nusûs fî Halli Kelimâti’l-Fusûs; Yâkub Hân Kaşgarî (v. 1317/1899)Tavzîhu’l-Beyân; Muhammed Hasan Emrûhevî (XIX. yüzyıl)et-Te’vîlü’l-Muhkem fi Müteşâbihi Fusûsi’l-Hikem. Künye bilgileri için bibliyografyaya, şerhte geçtikleri yerler için indekslere bakılabilir.

XXII│ESER HAKKINDA girişmek kat’î netîcelere ulaşmak yerine, zamânın geçmesiyle bu görüşlerin de yenilenmesini îcap ettirecektir. Kur’ân-ı Kerim ve bâzı hadîs-i şeriflerin zamânın fizik vb. müsbet ilimlerine göre yapılan tefsir ve şerhlerini de, zamânın değişmesiyle aynı şekilde yeniden ele almak, yapılanları bir kenara bırakmak gerekmekte ve tekrar başka bir yoruma geçmek gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Onun için şerhteki bu türlü yorumların ve ileri sürülen fikirlerin devrin anlayış ve ilimlerine göre olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.

Ahmed Avni Bey’in şerhinin ehemmiyeti, Türkçe yazılmış birkaç şerhten biri olarak, okuyucuyaFusûsu’l-Hikem’in gāyet “mücmel” ve kapalı cümlelerini açması, daha önceFusûsşerhlerinde söylenilenleri günümüz Türkçesine çok yakın bir dille nakletmesi, İbnü’l-Arabî’nin tasavvufî görüşleriniFusûscümlelerini şerhederken vermesi ve burada kullanılan ıstılâhları, serdedilen fikirleri topluca ifâde etmiş olmasıdır. Türkçe okuyanlar Ahmed Avni Bey’in bu şerhi sâyesindeFusûs’ta ifâde edilen ana fikirler hakkında kolayca bilgi sâhibi olabilmektedir. Ayrıca, bu şerhin diğer Türkçe, Arapça, Farsça ve hattâ diğer dillerdeFusûsşerhlerinin incelenmesinde de kolaylıklar sağlayacağını söyleyebiliriz.

Bu vesileyle Ahmed Avni Konuk Bey’i ve eserin ilk defa neşre hazırlanmasında birlikte çalıştığımız ve o dönemde I. cildin yayım masraflarını da üstlenen Yrd. Doç. Dr. Selçuk Eraydın’ı (1937-1995) rahmetle anarken bu şerhin memleketimizdeki tasavvufî düşünce ve araştırmaların gelişmesinde faydalı tesirler îfâ etmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederiz.

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi’ni yeniden neşre hazırlarken,Fusûs’un Arapça metninin tespiti ve harekelenmesi, şerhteki Arapça âyet, hadis ve ibârelerin, Farsça beyitlerin yazılarak anlam ve kaynaklarının verilmesi, imlâ birliğinin sağlanması ve indekslerin girilmesi gibi işleri üstlenen, ayrıca yayım için gerekli her türlü çalışmayı canla başla ve titizlikle yerine getiren Yrd. Doç. Dr. M. Nedim Tan ve Dr. Ercan Alkan’a, eserin ilk hazırlanışından itibâren emeği geçen bütün dost, meslektaş, okuyucu ve talebelerimiz adına teşekkürlerimizi ifâde etmek isteriz.Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi’nin bu neşrinin yayımlanması husûsuna ilgi göstererek gerekli faâliyetlerin tamamlanmasında yardımlarını esirgemeyen Prof. Dr. Muhittin Macit ve Doç. Dr. Ferruh Özpilavcı’nın şahsında Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı’na teşekkürlerimizi sunarız. Eserin neşri esnâsında meydana gelen hatâ ve noksanlarımızın bağışlanacağını ümîd eder, bu kusur ve noksanlarımızın bildirilmesi hâlinde, bunları memnûniyetle telâfî etmeye çalışacağımızı söylemek isteriz.

Nisan 2017

Prof. Dr. Mustafa Tahralı

﷽

MUKADDEME

Lisân-ı imkân-ı ilâhîsi ile Zât-ı vâcibü’l-vücûda hamdolsun ki, mazîk-ı ademde bunalıp kalan sıfât ve esmâ-i nâmütenâhîsini nefes-i Rahmânîsi ile tenfîs ederek onlara vücûd-ı pür-cûdundan her bir mertebe-i tenezzülün îcâbına göre birer vücûd bahş, ve kemâlât-ı ilâhiyyesini tafsîlen müşâhede etmek için onların hey’et-i mecmûasını âyîne ittihâz eyledi.

Salât ve selâm, enbiyânın hâtemi ve a’refi olan Muhammed Mustafâ Efendimiz’in üzerine olsun ki, onun hakîkati merâtib-i tecelliyâtın a’lâ ve eclâsı; ve taayyünü mertebe-i insâniyyenin ecma’ ve eşmelidir. Ve onun feyzi bilcümle envârın menbaı olan ism-i câmi’-i ilâhîden vâki’ olup, rahmet-i ilâhiyye bilcümle hakāyıkına,onun hakîkatinden tevzî’ olunur.

Tarziye-i bî-intihâ, mazhar-ı etemm-i ism-i Hâdî olan o Hâtem-i enbiyâ (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’in âl ve ashâbı ve verese-i kümmelîni üzerine olsun ki, her biri semâ-i hidâyetin nücûm-i pertev-feşânı olup zulmet-i tabîatta Hak ve hakîkate mûsil olan yolu şaşıran kimselere birer rehnümâdır.

Ey teşne-i hakîkat olan mü’minîn-i mütefekkirîn! Bu kitâb-ı münîf, zübdetü’l-kâmilîn ve kıdvetü’l-muhakkikîn Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (r.a.) efendimizin te’lîf-i âlîlerinden olanFusûsu’l-Hikem’dir. Maânîsi

Hz. Şeyh’in kalbine ( ) Efendimiz tarafından ilkā, ve nâm-ı latîfi zât-ı risâlet-penâhîleri tarafından tevsîm buyurulduğu cihetle, vücûd-ı unsurîde merkûz dimâğ-ı fa’âlin eseri ve nazar-ı aklînin netâyic-i istidlâlâtı değildir. Serâpâ asl-ı hakîkîden kulûb-i enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)a münzel olan maârif ve hikem-i ilâhiyyeden ibâret, ve ehl-i takyîd olan erbâb-ı ukūlün bilmediği ve idrâk edemediği hakāyık ile [m/2] mâlâmâldir.للّٰــه ُ يَعْلَــم ُ وَأنْتُــم َْ وَ

لَا تَعْلَمُــون(Bakara, 2/216) [Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz.] 1Âdil Bey nüshası: “hakāyıka” (s. 1).

2│MUKADDEME

İmdi bu kitâb-ı münîfi hatmederek mündericâtını zevkan ârif olanlar, mebde’ ve maâdın ne demek olduğunu, ya’ni kendisini ve muhîtinin nereden gelip nereye gittiğini ve her mevtında ne için meks ettiğini ve hakîkat-i vücûdu anlarlar. Cehlin zevâli ile artık çûn ü çirâ munkatı’, ve âlem nazarlarında bir temâşâgâh-ı latîf olur. Velâkin yalnız cehlin zevâli kâfî değildir;

belki vücûd-ı insânîde a’zam-ı kuvâ olan “vehm”in dahi zevâli lâzımdır. Bu ise ancak bir insân-ı kâmilin isti’dâda göre terbiyesi ve bu terbiye dâiresinde sülûkün itmâmı ile olur. Zîrâ “bilmek” başka ve “olmak” yine başkadır.

Bilmek ile vücûd-ı vehmînin nefyi ve tevhîd-i hakîkîye vusûl kābil değildir.

Meğer ki hakkında inâyet-i ezeliyye mesbûk ola. Ale’l-kāide bu illetin zevâli bir tabîb-i hâzıkın tedâvîsi ile mümkin olur. Beyit:

ز ممتنعاتباشد به سخن يافتنى خلاصۀ مخترعاتتوحيد ِ حق

سرّى كه نيابى ز فصوص و لمعاترو نفى وجود كن كه درخود يابى

Tercüme: “Ey kevn ü mekânın hulâsası olan insan! Tevhîd-i Hakk’ı söz ile bulmak mümteniâttandır. Git, vücûd-ı vehmîni nefy et ki,Fusûsu’l-Hikem’den ve Fahreddîn-i Irâkî’ninKitâb-ı Lemaât’ından bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın.” Ma’lûm olsun ki, Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin mu’terizleri ve husûsiyle bu kitâb-ı âlînin münkirleri vardır. Bunlar hulâsaten bervech-i âtî tasnîf olunabilirler:

Birinci sınıf: Kendi ilim ve irfânlarına mağrûr olan zümre-i hasûdândır ki, Cenâb-ı Şeyh hazretlerinin zâhir ve bâhir olan fazl ve kemâlini çekemediklerinden, onların bu sû’-i hulkları, inkârlarına sebeb olur.

İkinci sınıf: Birinci sınıfın mukallidleridir ki, hiçbir kıymetleri yoktur.

[m/3] Üçüncü sınıf: Hz. Şeyh’in beyânât-ı aliyyelerini havsala-i idrâkleri kabûl etmeyen fuhûm-i kāsıra erbâbıdır. Bunların sebeb-i inkârları acz ve sâika-i taassubdur ki, hâllerine acınır. Bunlar şerîatı vesîle ittihâz edip hakāyık-ı 2Abdurrahmân Câmî’nin (v. 898/1492)Eşi’atü’l-Lemaât’ının sonunda yer alan bu rubâîye Ahmed Avni BeyLemaâttercümesinin başında veMesnevîşerhinin mukaddemesinde de yer verecektir. Bk. Irâkî,Lemaât, s. 25; Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 52. Ayrıca bk. Câmî,Nakdu’n-Nusûs, s. 76.

mezkûrenin mugāyir-i şerîat olduğunu, ve binâenaleyh onları mütâlaa ve tefekkür ile meşgūl olan kimselerin varta-i küfre düşeceklerini iddiâ ederler. Kendileri hakāyıktan tebâüd ettikleri gibi, başkalarını da teb’îd ederler.

وَهُــم ْ يَحْسَــبُون َ أنَّهُــم ْ يُحْسِــنُون َ صُنْعًــا(Kehf, 18/104) [Onlar işlerini güzel yaptıklarını zannederler.] Hâlbuki bu hakāyıkın kâffesi lübb-i Kur’ân ve ahâdîsdir;

ve peygamberân-ı izâm hazarâtının kulûb-i şerîflerine nâzil olan hikemdir.

“Küfr”ün bir ma’nâsı da “setr”dir; Hakk’ı setreden kimselere “kâfir” derler.

Bir putperest Hakk’ın tecellîsini ancak mahdûdü’l-mikdârına hasrettiği ve diğer tecelliyât-ı Hakk’ı setr ve inkâr eylediği için kâfirdir. Eğer bir kimse vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ıللّٰــه ِفَثَــم َّ وَجْــهأيْنَمَــا تُوَلُّــوافَ(Bakara, 2/115) [Ne tarafa

ُ teveccüh ederseniz edin, Allâh’ın vechi vâki’dir.] âyet-i kerîmesi mûcibince cemî’-i zerrâtta müşâhede edebilmek ilmini okuduğu için kâfir olursa, sıfat-ı mü’miniyyet, emr-i vücûdu “Hak” ve “halk” diye iki müstakil kısma tefrîk eden mutaassıbîne mi tevcih edilmek münâsib olur? Ve bu mutaassıbînde şirk-i hafî olduğuna şübhe yoktur.

Dördüncü sınıf: Üçüncü sınıfın mukallidleridir ki, bunlar da pek bîçâredirler.

Beşinci sınıf: Zevk ve meşrebleri Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin zevk ve meşreblerine uymayan urefâdır. Bunlar ulemâ-i billâhdan olup Hz. Şeyh’i ta’zîm ve onların velâyetlerini tasdîk ile berâber ba’zı mesâilde muhâlefet ederler.

Altıncı sınıf: Zevkan ve meşreben Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin murâdât-ı aliyyelerini anlayan muhakkiklerdir. Bunlar Hz. Şeyh’e hiçbir mes’elede muhâlefet etmeyip sükût ile berâber, esrâr-ı ilâhiyyenin ifşâsını hoş görmezler; ve halkı mütâlaa-iFusûs’tan men’ederler. Hâlbuki bu hakāyık ve maârifin hak olduğunu bilirler. Velâkin evvelen, fuhûm-i zaîfe ashâbının bu hakāyıkı yanlış anlayıp Hak hakkında sû’-i i’tikāda düşmelerinden havf ederler. Sâniyen, aslında sâhib-i zekâ olmakla berâber tab’ında fısk ve hubb-i dünyâ ve câh gālib olan kimselerin [m/4] bu hakāyık ve maârifi okuyup, reşâdet da’vâsına kıyâm ve bunları sermâye-i ezvâk-ı nefsâniyye ittihâz etmelerinden korkarlar. Binâenaleyh onların men’leri şefekaten li’l-ibâd olmuş olur.

4│MUKADDEME

Fakîr derim ki,Fusûsu’l-Hikem’in dahi Kelâmullâh gibi iki hâssiyeti vardır:لْفَاسِــقِين َوَمَــا يُضِــل ُّ بِــه ِ إِلَّاوَيَهْــدِي بِــه ِ كَثِيــرًيُضِــل ُّ بِــه ِ كَثِيــرً(Bakara, 2/26) [O, Kur’ân sebebiyle çok kimseleri ıdlâl eder ve çok kimselere hidâyet verir;

ve dalâlete düşenler ancak fâsıklardır.] Ya’ni okuyanların bir kısmı hidâyete vâsıl olur, bir kısmı da dalâlete düşer. Kur’ân-ı Kerîm bu hâssiyetleri câmi’ olmakla berâber onu mütâlaa ve kırâat eden kimseyi men’etmek câiz değildir. Zîrâ Kur’ân bir mihekdir; altın ile bakır ayrılmak için gelmiştir.

Fusûsu’l-Hikemdahi öylece bir mihekdir. Akıl ve irfân sâhibleri bir kerre kendilerini ona vurmalıdır, tâ ki Hak için hüccet-i bâliğa sâbit olsun! Ve netîcedeلسَّــعِير ِلْجَنَّــة ِ وَفَرِيــق ٌ فِــيفَرِيــق ٌ فِــي(Şûrâ, 42/7) [Bir tâife cennetde ve bir tâife cehennemdedir.] sırrı kuvveden fiile gelsin.

Sunûf-imezkûretaraflarındanCenâb-ıŞeyh(r.a.)hazretlerinin beyânât-ıaliyyelerinekarşıvâki’olani’tirâzâtamuhakkikînhazarâtı cevâb-ı şâfî vermiş ve bunları hâvî olan kütüb ve resâil elyevm eydî-i nâsda tedâvülde bulunmuş olduğundan burada tekrîr-i tafsîlât zâid görülür. Bu husûsta ma’lûmât almak isteyen zevât-ı kirâmın fuzalâdan merhûm Bursalı Tâhir Bey’inTercüme-i Hâl ve Fezâil-i Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî nâmındaki matbû’ risâlelerini ve onda isimleri mezkûr olan resâili mütâlaa buyurmaları şâyân-ı tavsiyedir.

3Bursalı Mehmed Tâhir’in (1861-1925) bu risâlesi hakkında bk. “Açıklamalı Eski Harfli Türkçe Matbû Tasavvuf Kitapları Bibliyografyası”, s. 375-376.

Birinci Fasıl: Vücûd “Vücûd”un lisânımızda mukābili “varlık”, ve lisân-ı Fârisîde “hestî”dir.

Ma’nâ-yı lugavîsi “matlûbu bulmak”tır. Örfte müsta’mel olan “cisim ve beden” ma’nâsı kütüb-i lugatta ancak ma’nâ-yı mecâzî olarak mezkûrdur.

Istılâh-ı sûfiyyede “zü’l-vücûd olan mevcûd”dan ibârettir. İmdi vücûd lafzı ile bir hakîkat murâd olunur ki, onun varlığı kendi zâtından ve kendi zâtı iledir; ve bâkî mevcûdâtın varlığı ondan olup onunla kāimdir. Muhakkikîn-i mutasavvife âlem-i kelâmda, o hakîkate işâret için “lâ-taayyün”

[m/5] ve “vücûd-ı mutlak” derler. Çünkü zât-ı vücûd bu mertebede hiçbir “isim” ve “sıfat” ve “fiil” ile mukayyeden müteayyin değildir; bilcümle kuyûd-i taayyünâttan mutlaktır. Belki kâffe-i taayyünât bu mertebede ayn-ı zâttır.

“Vücûd-ı sırf ” derler. Çünkü zât, isim ve resim ve na’t ve vasıftan kendi sırâfeti ile hâlistir.

“Zât-ı sâzic” ve “ayn-ı kâfûr” derler. Zîrâ esmâ ve sıfât ve ef ’âl levninden sâde ve sâfîdir; ve hiçbir levn ile mülevven değildir.

“Mechûlü’n-na’t” derler. Zîrâ bu mertebede cemî’-i nuût ma’rûf ve meşhûd değildir. Ve na’t ise ism-i sübûtî ve selbîden ibârettir. Bu mertebede tasavvur-i sübûtî ve selbîden hiçbirisi yoktur. Binâenaleyh mechûlü’n-na’t olur.

“Ezelü’l-âzâl” derler. Zîrâ vücûdun bundan yukarı bir mertebesi yoktur;

ve cemî’-i merâtib bu mertebenin mâdûnudur.

“Gaybü’l-guyûb” derler. Zîrâ a’yân-ı sâbiteden i’tibâren tâ misâl-i mutlaka kadar olan gayb-ı izâfî merâtibi, bu mertebede gāib-i mutlaktır. Ne tasavvur-i hâricîleri ve ne de tasavvur-i ilmîleri vardır.

“Munkatau’l-işârât” derler. Zîrâ bu mertebede bilcümle işârât-ı esmâ ve sıfât munkatı’dır. “et-tevhîdü iskātu’l-izâfât” [Tevhîd izâfetlerin kaldırılmasıdır.] bu mertebede vâki’ olur.

“Munkatau’l-vicdânî” derler.Zîrâ bu mertebede tasavvur-i vicdân yok4Kaynaklarda bu kavram “munkatau’l-vahdânî” şeklinde geçer. Meselâ Kâşânî, “munkatau’l-vahdânî” şeklinde kaydettiği kavram için şu tanımı verir: “Cem’ mertebesidir ki başkasının orada ne bir aynı ne de bir izi vardır. O, ağyârın bu-

6│MUKADDEME tur. Bu ifâde “zât için vicdân yoktur” ma’nâsına değildir. Çünkü tasavvur-i vicdân ilim mertebesinde olur. Bu mertebede ise ilim mutasavver değildir.

Binâenaleyh eser-i ilimden ibâret olan vicdân dahi yoktur.

Suâl:Zâtın zâta vicdânı olmamak olur mu?

Cevâb:Bir şeyi bir şeyden selb etmek için, o şeyin –velev ki hayâlen olsun– sübûtu lâzımdır. Hâlbuki vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde ilim ve hayâl dahi mevcûd değildir ki, keyfiyyet-i selb vâki’ olabilsin.

Bu isimler “lâ-taayyün” isminin müterâdifidir. Lâ-taayyün mertebesi cemî’-i taayyünâtın selbidir. Böyle olunca [m/6] lâ-taayyünün tasavvurundan zât “munkatau’l-vicdânî” olur. “Munkata‘” lafzı feth-ı “tâ” iledir; ve “vicdânî”deki “yâ” dahi nisbettir.

“Gayb-ı hüviyyet” derler. Zîrâ vücûdun cemî’-i merâtibi bu mertebede merâtib-i zuhûra nisbetle gayb ve fıkdân içindedir. Nitekim karanlık gecede bilcümle eşyâ bilfiil mevcûd-i hâricîdirler. Fakat galebe-i zulmetten nâşî eşyâ aslâ görünmez. Zîrâ olmamak başka, ve olup da görünmemek yine başkadır.

“Aynü’l-mutlak” derler. Zîrâ zât-ı sırf bu mertebede min-külli’l-vücûh mutlaktır; bir vech ile ki, kayd-ı mutlakıyyetten de mutlaktır.

“Zât-ı bilâ-i’tibâr” derler. Zîrâ zâtın cemî’-i i’tibârâtı bu mertebede bilâ-i’tibârdır.للّٰــه ُ وَلَــم ْ يَكُــن ْ مَعَــه ُ شَــيْءكَان َ[Allah Teâlâ ezelde mevcûd idi ve

ٌ

O’nunla berâber bir şey yok idi; ve el’ân dahi mevcûd olup yine O’nunla berâber bir şey yoktur.]bu mertebeden kinâyedir.

İsm-i “lâ-taayyün”ün mürâdifi olmak üzere muhakkikîn bu mertebeyi âtîdeki isimler ile de tevsîm ederler:

“Zât-ı ahadiyye”, “zât-ı hüviyyet”, “zât-ı bilâ-taaddüd”, “gayb-ı mechûl”, “mahzen-i şuûn”, “evvel-i lâ-nihâye”, “hestî-i mutlak”, “kenz-i mahfî”, “ahadiyyet-i sırf ”, “zât-ı hüve hüve”, “vücûd-ı baht”, “gayb-ı masûn”, “adelunmadığı bir yerdir ve cem’-i ahadiyyetin aynıdır. (Bu mertebe aynı zamanda) Munkatau’l-işâret, hazretü’l-vücûd ve hazretü’l-cem olarak da isimlendirilir.” Bk.

Kâşânî,Sûfîlerin Kavramları –Istılâhâtu’s-Sûfiyye–, s. 41. Ayrıca bk. Kâşânî,Tasavvuf Sözlüğü, s. 541.

5Buhârî, “Bed’u’l-halk”, 1; “Tevhîd” 22; İbn Hibbân,Sahîh, XIV, s. 10; Beyhakî, Şuabu’l-Îmâ 249, 354.

mü’l-adem”, “âhir-i lâ-bidâyet”, “hestî-i sâde”, “mechûl-i mutlak”, “ahadiyyet-i mutlak”, “zât-ı mutlak”, “vücûd-ı mahz”, “gayb-ı meknûn”, “kıdemü’l-kıdem”, “gāyetü’l-gāyât”, “hestî-i sırf ”, “vücûd-ı hakîkî”, “ahadiyyet-i zât”, “zât-ı sırf ”, “tûfân-ı mahz”, “meknûnü’l-meknûn”, “hafâü’l-hafâ’”, “nihâyetü’n-nihâyât”,“hakîkatü’l-hakāyık”,“Hakk-ıhakîkî”,“alem-i zât”, “zât-ı baht”, “gayb-ı mutlak”, “butûnü’l-butûn”, “makām-ı ev-ednâ”, “ma’dûmü’l-işârât”, “ebtan-ı butûn”.

Hakîkat-i vücûd bir mefhûm-i küllî-i nûrânî olduğundan o kadar latîftir ki, onu akıl, fehim, vehim, havâs ve kıyâs ile anlamak mümkin değildir.

Zîrâ âlât-ı idrâk olan bu vesâit-i ma’dûde, o eltaf-ı latîfin muvâcehesinde eksef-i kesîftir. Kesîfin mertebe-i kesâfette kaldıkça kendi aslı olan latîfi idrâk etmesi mümkin değildir. [m/7] Vücûd-ı mutlak öyle bir kenz-i bî-pâyândır ki, meknûnâtı kendisinden mahfîdir. Zîrâ vücûd-ı mahz kendi cemâl-i zâtîsinde müstağraktır. “Kendinden âgâhlık” bir sıfat olduğundan, bu mertebesinde, vücûd-ı mahz ondan dahi münezzehdir. Vücûd-ı hâdisin bu mertebeye aslâ şuûru olamaz.

Zîrâ hudûs ve kıdem yekdîğerinin zıddıdır.ن لا يَجْتَمِعَــانلضِّــدَّ[İki zıd bir araya gelmez.] kāidesince birinin zuhûrunda diğeri ihtifâ eder. Bunun için

A’ref-i enbiyâ ( ) Efendimizللّٰه ِت ِفِي ذَلَا تَتَفَكَّرُو[Allâh’ın zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz!]kavl-i şerîfi ile hâdisü’l-vücûd olan abdin fikir ile bu mertebe-i vücûdu idrâk edemeyeceğini tefhîm buyurmuşlardır. Bu mertebede vücûd tecellîden münezzehdir. Zîrâ tecellî meşiyyet ile olur. Hâlbuki meşiyyet bir sıfat olduğundan vücûd-ı mahz ondan dahi münezzehdir.

Vücûd-ı hakîkî öyle bir mefhûm-i küllî-i vâhidü’l-ayndır ki, hudûd ve cihet kabûl etmez. Zîrâ bir had kabûl etse, haddi bittikten sonra diğer vücûda geçilir; ve haddin nihâyeti olan her bir vücûdu ta’dâd etmek mümkin olur. Bu ise münâfî-i vahdettir. Cihet ise bir şeyin diğer bir şeye olan vech-i mukābili olup bu da hudûdu îcâb ettiğinden, vücûd hakkında bu da mutasavver değildir. Binâenaleyh vücûdun vahdâniyeti adedî olan “birlik” de6Ebu’ş-Şeyh el-İsfahânî,el-Aza 210; Taberânî,Mu’cemu’l-Evs 250;

Beyhakî,Şuabu’l-Îmâ 262; Sülemî,Tabakātu’s-Sûfiyye, s. 320; Ebû Nuaym el-İsfahânî,Hilyetü’l-Evliyâ, VI, s. 67; Sîrcânî,el-Beyâz ve’s-Sevâd, s. 241; Hemedânî,Temhîdât, s. 60, 303; Aclûnî,Keşfü’l-Hafâ, I, s. 371.

8│MUKADDEME ğildir; belki bir muhît-i nâmütenâhî olan varlıktan ibârettir. Ve kendisinin bir mebdei olmayıp belki kendisi cemî’-i mevcûdâtın mebdei ve menşeidir.

Farzedelim ki, bir mevcûd-i mukayyed ve müteayyin olan herhangi bir şahıs, arzın herhangi cihetinden fezâya doğru nâ-mahdûd zamanlar tayarân etse bir intihâya vusûl mümkin değildir. Zîrâ onun bu seyri “vücûd” içindedir. Ve fezâ-yı lâ-yetenâhî ayn-ı vücûddur.

Suâl:Bu vücûd-ı hakîkînin bir mebdei var mıdır?

Cevâb:Bu suâl nâ-becâdır. Zîrâ vehmin îcâd ettiği bir suâldir. Her ne kadar vehme göre bir suâl vârid gibi görünürse de, hakîkatte böyle bir suâl yoktur. Ve kuvve-i akliyye bu suâlin nâ-becâ olduğunu birkaç vech ile isbât edebilir. Şöyle ki:

1. Vücûda bir menşe’ tahayyülü, evvelce yok idi, sonradan var oldu, demek ma’nâsını mutazammın olur. Hâlbuki evvelce yok olan şeye var denemez; ve bunun kabûlü, “yokluk” kendisinin zıddı olan [m/8] varlığa tebeddül etti demek olur. Hâlbuki yok olan var olamaz ve var olan da yok olamaz.

2. Bir mebdee istinâden var olan şey, vücûd-ı hakîkî değildir. Belki kendinden evvelki vücûdun izâfâtından ve müteallikātından olur. Su ile buz arasındaki nisbet gibi.

3. Mâdemki varlığa bir menşe’ tahayyül olunur; bu menşee de, diğer bir menşe’ tahayyül olunabilir; ve bu tahayyül böylece ilâ-nihâye teselsül edip gider. Ve bu teselsül vücûdun değil, yoklukların teselsülü olur; ve böylece gidilip bir asl-ı hakîkîye istinâd etmek mümkin olamaz. Binâenaleyh bu teselsül, vehmin îcâd ettiği bir ma’nâ olduğu için, akl-ı selîm indinde fâsid olur. Esâsen adem, boşluk ve sükûndur; ve teselsül ise doluluktan ve hareketten başka bir şey değildir. Binâenaleyh teselsül ademin şânı değildir.

Bu i’tibâr ile de evvelce yok olan şeyin bi’t-teselsül var olması câiz olmaz.

İkinci Fasıl: Adem Mefhûm-ı adem, zihinde hâsıl olan bir ma’nâ-yı küllî-i zulmânîdir;

ve ma’nâ-yı küllî-i nûrânî olan vücûdun zıddı ve mukābilidir. Vücûdu, “ademü’l-adem” diye ta’rîf ettiğimiz gibi, ademi de “ademü’l-vücûd” diye ta’rîf ederiz. Adem öyle bir zulmet-i ezelî ve ebedîdir ki, ondan ezelen ve ebeden bir şey çıkmaz; ve öyle bir sükûn-ı ezelî ve ebedîdir ki, ondan ezelen ve ebeden hareket zâhir olmaz. Vücûd, nâmütenâhî olup bir hadde müntehî olmadığı için, ademin tahakkuk edebileceği bir sâha mevcûd değildir; binâenaleyh adem lâ-şey’-i mahzdır. Vücûd dâimâ vâhid olup, kendi hakîkat-i hakîkiyyesi üzerinde bilâ-tagayyür ve bilâ-tebdîl bâkîdir; ve adem dahi kezâlik ademiyeti üzerinde sâbittir. Vücûd aslâ adem olmaz; ve mevcûd ma’dûm olmaz; ve ma’dûm dahi mevcûd olmaz. Zîrâ kalb-i hakāyık muhâldir. İmdi “vücûd” hak, ve “adem” bâtıldır. Muhakkikîn-i sûfiyye bu ma’nâya âtîdeki ıstılâhât ile işâret ederler:

“Adem-i hakîkî”, “adem-i mahz”, “adem-i mutlak”, “bâtıl-ı mutlak”, “adem-i sırf ”, “ademü’l-vücûd”, “bâtıl-ı hakîkî.” [m/9] Adem iki nevi’dir: Birisi bu zikrolunandır; diğeri “adem-i izâfî”, “adem-i i’tibârî” ve “adem-i mukayyed” dedikleridir ki, bu adem çekirdeğin içindeki ağacın ve sulb-i pederde olan veledin sûretleri gibidir. Ya’ni bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma’dûm olan eşyâ adem-i izâfîdedir. Adem-i izâfî, vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasında bir berzahtan ibârettir.

10│MUKADDEME

Üçüncü Fasıl: Vücûd-ı İzâfî Vücûd-ı izâfî bir asl-ı hakîkîye müstenid olup, ondan neş’et eden bir varlıktır ki, ona “vücûd-ı zıllî”, “vücûd-ı mukayyed”, “vücûd-ı mümkin” de denir.

Vücûd-ı izâfî vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasında vâki’dir. Zîrâ bir yüzü ademe, bir yüzü de vücûda nâzırdır. Binâenaleyh o “mevhûm-i mahz”dır. Hakîkatte vücûd-ı müstakilli yoktur. Belki vücûd-ı mahz-ı latîfin sıfat-ı ârızası olan mertebe-i kesâfetten ibârettir. Meselâ buhâr mevcûd olduğu hâlde, kemâl-i letâfetinden, basar-ı hissî ile idrâk olunmaz. Mertebe mertebe tekâsüf ettikçe mahsûs olur. İlk tekâsüfte bulut olup basar-ı hissî idrâk eyler; fakat göz kapanıp bulut içinden mürûr edilse, temâs ile hissolunmaz. Bulut tekâsüf edip su oldukda, mecmû’-i havâss ile idrâk olunur.

Su incimâd edip buz oldukda, kemâl-i kesâfetinden azhar olur. Eğer buhârı vücûd-ı hakîkî farzedecek olur isek, onun bulut, su ve buz sûretleri sıfât-ı ârızasından ibâret olur. Ve sıfât-ı ârızada asl olan adem olduğundan, onlara vücûd-ı hakîkî sâhibidir denemez. Vücûd-ı hakîkî, ancak buhâr olup, bu sûretlerin sebeb-i kıyâmı olmuş olur. Ve tagayyürât ve istihâlât-ı mütevâliye vücûd-ı hakîkînin değil, belki sıfât-ı ârızasındadır. Zîrâ vücûd-ı hakîkî tagayyürât ve istihâlâttan münezzehdir. İşte bu misâle mutâbık ve muvâfık olarak senin ve benim bilcümle eşyâ-yı kesîfenin ve suver-i hayâliyye ve cevâhir-i mücerredenin vücûdları, hep [m/10] vücûd-ı hakîkînin sıfât-ı ârızasının istihâlâtından başka bir şey değildirler. Onun için mevcûdât-ı kevniyyeye “suver-i hayâliyye” ve “nüfûs-i vehmiyye” de derler. Bu mevcûdât-ı zıllıyye ve izâfiyye, vücûd-ı hakîkînin edillesi ve alâmâtıdır. Nitekim bir yerde bir buz parçası görsek, suyun vücûduna; ve kezâ önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sâhibinin vücûduna istidlâl eyleriz. Nitekim Hak Teâlâ hazretleriبَّــة ٍ وَهُــوالْت ِ وٌ وَمِــن ْ آيَاتِــه ِ خَلْــق

َأرْض ِ وَمَــا بَــث َّ فِيهِمَــا مِــن ْ دََلسَّــمَاوَ ُ

يَشَــاء ُ قَدِيــرعَلَــى جَمْعِهِــم ْ إِذَ(Şûrâ, 42/29) [Semâvâtın ve arzın halkı ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeylerin neşri Allâh’ın varlığının alâmetlerindendir. O, dilediği vakit onların hepsini bir araya getirmeye kādirdir.] âyet-i kerîmesinde semâvât ve arz ile, onlarda mebsûs olan devâbbın alâmât-ı vücûddan olduğunu beyân buyurmuş ve bizlere bu îzâh olunan hakîkati duyurmuştur.

Dördüncü Fasıl: Tecelliyât-ı Vücûd

Ma’lûm olsun ki, vücûdun merâtib-i muhtelifeye tenezzül sûretiyle tecellîsi, ancak zuhûra “meyl” ile mümkindir; ve “meyl” dahi meşiyyetten ibârettir. Hâlbuki meşiyyet bir sıfat ve bir nisbet olduğundan, cemî’-i niseb ve sıfâttan muarrâ ve münezzeh olan vücûd bu sıfat-ı meşiyyetten dahi münezzehtir. Zîrâ vücûd-ı mutlak cemâl-i zâtîsinde müstağraktır; ve istiğrâkta meşiyyet olmaz. Binâenaleyh vücûdun mertebe-i vahdete, ya’ni mertebe-i ulûhiyyete, tenezzülü istiğrâk-ı cemâl-i zâtîsinden mertebe-i âgâhîye gelmesi demektir ki, bu da meşiyyet ile değil, belki onun iktizâ-yı zâtîsidir.

İktizâ-yı zâtîde ise sebeb ve illet mevzû’-i bahs olamaz. Vücûdun merâtib-i tecelliyâtı yedidir:

1. Lâ-taayyün, 2. Taayyün-i evvel, 3. Taayyün-i sânî, 4. Mertebe-i ervâh, 5. Mertebe-i misâl, 6. Mertebe-i şehâdet, 7. Mertebe-i insân.

Bu tertîb külliyât i’tibâriyledir; cüz’iyât i’tibâriyle merâtib-i vücûdu hasr ve ta’dâd kābil değildir. İmdi bu merâtib keşfî ve aklîdir; zamânî ve hakîkî değildir. Ya’ni vücûd bir zamanda tecellî etmemiş ve o ân içinde [m/11] kendi cemâlinde istiğrâkı hasebiyle cemî’-i esmâ ve sıfâtı kendisinde müstehlek ve muzmahil olmuş idi; sonra bir zaman geldi ki, bu istiğrâktan ayılıp kendisine geldi ve kendindeki sıfâta şuûru hâsıl oldu; ve bu zaman dahi geçtikten sonra düşünüp dedi ki: “Bende bu kadar sıfât var; bunların âsârını izhâr edeyim; falan şeyi böyle yapayım ve falan şeyi de şöyle yapayım”; ba’dehû bu teemmülü müteâkib eşyâyı îcâd etmeğe başladı; ve cümlesini yoktan var etti. Bu, kat’â böyle değildir. Bu merâtib keşfe ve akla göredir; yoksa zaman ile aslâ münâsebetleri yoktur. Zîrâ vücûdun tenezzülâtı ve tecelliyâtı vücûd ile berâber kadîmdir. Hudûs, ancak suver-i kesîre-i avâlimin efrâdına nazarandır. Ve âlem bizim âlemimizden ibâret değildir. Fezâ-yı lâ-yetenâhîde avâlim-i bî-nihâye mevcûd olup, peyderpey tekevvün ve tefessüd etmektedir. Bu tekevvün ve tefessüdün ne evveli ne de âhiri vardır. Zîrâ keyfiyyet-i halk ezelî ve ebedî olup, ne evveli ve ne de âhiri vardır. Evveliyet ve âhiriyet, ancak efrâd-ı mahlûkāta nazarandır.

12│MUKADDEME

Beşinci Fasıl: Mertebe-i Lâ-Taayyün, Mertebe-i Ahadiyyet

Bu mertebe vücûdun mertebe-i ıtlâkı olup, cemî’-i nuût ve sıfât izâfesinden münezzeh ve her kayıddan, hattâ kayd-ı ıtlâktan dahi mukaddestir.

Bu mertebe Hak Teâlâ hazretlerinin künhü olup, onun fevkinde başka bir mertebe yoktur. Vücûdun bu mertebesi hakkındaki tafsîlât, birinci ve dördüncü fasıllarda zikrolunduğundan burada tekrârı zâiddir.

Altıncı Fasıl: Mertebe-i Vahdet, Taayyün-i Evvel Mertebesi

Bu mertebe zât-ı bahtın istiğrâk-ı cemâlîsinden, mertebe-i âgâhîye tenezzülünden ibârettir. Bu tenezzül vücûdun iktizâ-yı zâtîsidir. Onun bu mertebe-i âgâhîsine “mertebe-i ulûhiyyet” denir. Vücûd bu mertebede kendisindeki sıfât ve esmâyı alâ-tarîki’l-ihâta mücmelen bilir. Ve sıfât bu mertebede kendisinin “ayn”ı [m/12] olduğundan bu ilim, kendi zâtına olan ilminden ibârettir. Binâenaleyh vücûd bu mertebede cemî’-i esmâ ve sıfât ile müsemmâ ve mevsûf; ve nuût ile men’ût olduğundan “Allah” ism-i câmiinin mertebesidir; ve bu isim ile müsemmâdır. Bu mertebe, zât-ı lâ-taayyünün, taayyün sûretiyle zuhûr ettiği evvelki mertebe-i tenezzülüdür. Buna “taayyün-i evvel” ve “ilm-i mutlak” da derler. Zîrâ bu mertebede zâtın şuûru ve vicdânı ma’lûm; ve gayriyet kaydı olmaksızın mutlaktır.

Buna “vahdet-i hakîkî” mertebesi de derler. Zîrâ bu nefs-i “taayyün-i evvel”in ismidir ki,حِــد ُلوَحِــد ِ إلَّالوَلا يَصْــدُر ُ مِــنya’ni “vâhidden ancak vâhid sudûr eder” demektir. Bu mertebede ta’dîd ve a’dâd ve kesret ve efrâd yoktur.

Beyne’n-nefy ve’l-isbât müsâviyü’t-tarafeyndir.

“Felek-i velâyetü’l-mutlak” derler. Zîrâ “cevher-i evvel”den ibâret olan taayyün-i evvelin zâhiri ve bâtını vardır. Onun bâtınına “velâyet-i mutlaka” derler.لْحَــقلْوَلَايَــة ُ لِلّٰــه ِهُنَالِــك َ(Kehf, 18/44) [İşte bu makāmda velâyet,

ِّ yalnızca hak olan Allâh’a mahsustur.] bu velâyetten kinâyedir. Ve onun zâhirine “nübüvvet-i mutlaka” derler. Zîrâ o, vücûd-ı ahadiyyet ile vâhidiyyet arasında berzahtır. Mevvâc-ı ahadiyyetten feyz-i akdesi bî-vâsıta kabûl eder ki, nâmı “velâyet-i mutlaka”dır. Ve vâhidiyet mevvâcı ile feyz-i mukaddesi ahzedip halka eriştirir; nâmına “nübüvvet-i mutlaka” derler.ِ كُنْــت ُ نَبِيًّــا وَآدَم ُ

لطِّيــنلْمَــاء ِ وَبَيْــن َ[Ben nebî idim, hâlbuki Hz. Âdem, mâ’ ile tıyn arasında idi.]bu nübüvvete işârettir. Cemî’-i velâyet-i evliyâ ve nübüvvet-i enbiyâ ondan neş’et ve zuhûr ederler. Bundan nâşî ona “felek-i sâbitât” ta’bîri ile kinâye ederler ki, cümle seyyârât ve sâbitât nasıl eflâkte vâki’ iseler, enbiyâ ve evliyânın nübüvvet ve velâyet-i külliyye ve cüz’iyyeleri de öylece “velâyet-i mutlaka”da vâki’dirler.

Buna “tecellî-i evvel” de derler; zîrâ o, lâ-taayyünden evvelen zuhûr etti;

7Tirmizî, “Menâkıb”, 1; Ahmed b. Hanbel,Müsned, XVII, s. 176; İbn Ebî Şeybe, Musann 231; Hâkim,Müstedr 665; Aclûnî,Keşfü’l-Hafâ, II, s. 169.

14│MUKADDEME ve mertebe-i hafâdan evvelen münevver oldu.

“Kābiliyyet-i evvel” de derler; zîrâ o cümle mahlûkāt ve mevcûdâtın mâddesidir; ve cemî’-i kābiliyyât ondan zâhir olurlar.

“Makām-ı ev-ednâ” da derler ki, bu mertebenin fevkinde, zât-ı sırf mertebesinden gayrı bir mertebe yoktur. [m/13] “Berzahu’l-berâzih” derler; zîrâ o, taayyün ile lâ-taayyün arasında hâildir ve cemî’-i berâzihi câmi’dir.

“Berzah-ı kübrâ” da derler; zîrâ ahadiyet ve vâhidiyetten ibâret olan iki mertebe-i a’zamı hâmildir.

“Ahadiyyetü’l-cem’” de derler; zîrâ bî-i’tibâr-ı iskāt ve isbât, min-haysü-hiye, zâtın i’tibârıdır.

“Ma’den-i kesret” de derler; zîrâ cevâhir-i esmâ ve sıfât bu ma’denden zuhûr ettiler.

“Menşeü’s-sivâ” da derler; zîrâ cemî’-i mümkinât bu mertebeden zuhûr etti.

“Kābiliyyet-i kesret” de derler; zîrâ bütün keserât-ı esmâiyye-i külliyye-i ilâhiyye ve esmâ-i kevniyye-i külliyye bu masdardan zuhûr etti.

“Felekü’l-hayât” da derler; zîrâ medâr-ı hayât-ı âlem bu mertebeye menûttur. Bu mertebe âlem-i ervâh ve ecsâmın hakāyıkını mutazammındır. Her bir mertebeyi bir ism-i ilâhî terbiye eder. Her bir mertebe-i kiyâniyye hayât-ı hakîkiyyeyi ondan iktisâb eyler. Ve “felek” ta’bîri onun ulüvv-i mertebesinden kinâyedir. Bu mertebenin birçok isimleri daha vardır ki, onlar da bunlardır:

Zıll-ı evvel, berzah-ı evvel, mertebe-i ûlâ, mâdde-i mutlak, âlem-i rumûz, hakîkatü’l-hakāyık, aşk-ı ekber, zuhûr-ı evvel, nişân-ı evvel, vâsıta-i ûlâ, vahdet-i sırf, kenzü’l-künûz, hakîkat-i mechûl, cem’u’l-cem’, halk-ı evvel, akl-ı evvel, âlem-i ma’nâ, âlem-i vahdet, kenzü’s-sıfât, âdem-i hakîkî, kābe kavseyn, mahlûk-ı evvel, akl-ı küll, hakîkat-i muhammediyye, mertebe-i rahmet, âlem-i sıfât, hakîkat-i âdem, lâhût, vücûd-ı evvel, kalem-i evvel, nûr-i Muhammedî, âlem-i icmâl, levh-i mahfûz, ism-i a’zam, rûhu’l-kuds, mevcûd-i evvel, kalem-i a’lâ, dürretü’l-beyzâ, vücûd-ı icmâlî, ümmü’l-kitâb, rûh-ı a’zam, levh-i kazâ, mebde’-i evvel, sebeb-i evvel, berzah-ı câmi’, hazret-i icmâl, nûru’l-envâr, ebu’l-ervâh, arş-ı mecîd, makām-ı şühûd-ı cem’u’l-cem’, ma’den-i kesret, menşeü’s-sivâ.

Bu mertebenin ismi cemî’-i sıfât ve esmâyı ve isti’dâdât-ı fıtriyye ve kābiliyâtı câmi’ olan “Allah”dır. [m/14] Bu sıfât ve esmânın âsârı kendisinde zâhir olsa da olmasa da yine “Allah”dır.لْعَالَمِيــن َللّٰــه َ لَغَنِــي ٌّ عَــن ِإِن َّ(Ankebût, 29/6) [Şübhesiz Allah âlemlerden müstağnîdir.] bu mertebeye işârettir.

Misâl:Hâl-i istiğrâkta bulunan bir âdemden hiçbir eser ve tecellî zâhir olmaz; ve bu hâl içinde onda ne ilim, ne sem’, ne basar, ne irâde, ne de kudret zâhir değildir. Bunların cümlesi o kimsenin vücûdunda müstehlek ve mütelâşîdir. Bu hâl-i istiğrâktan hâl-i âgâhîye geldikde, bu ta’dâd olunan sıfatlarıyla muttasıf olur. Ve onun hâl-i istiğrâktan hâl-i âgâhîye gelişi kendi zâtının ve vücûdunun iktizâsıdır. Yoksa kendi meşiyyeti ile değildir.

Ve hâl-i âgâhîye geldikde, bütün şuûnât ve sıfâtı kendisinde müttehid bir hâldedir. Ve kendinin bilcümle esmâsını ve sıfâtını câmi’ olan bu âdem, bunların âsârını izhâr etse de, etmese de yine âdemdir. Âdemin sübût-i âdemiyyeti için âsâr ile zuhûruna ihtiyaç yoktur. O, bundan ganîdir.

16│MUKADDEME

Yedinci Fasıl: Taayyün-i Sânî Mertebesi, Mertebe-i Vâhidiyyet Vücûd, taayyün-i evvel mertebesinde esmâ ve sıfâtını mücmelen bilmekle berâber bu esmâ ve sıfâtının îcâb ettirdiği cemî’-i maânî-i külliyye ve cüz’iyyenin sûretleri, bu taayyün-i sânî mertebesinde ayrılırlar. Eşyâ-yı kevniyye hakāyıkından ibâret olan bu suverden her birinin gerek kendi zâtına ve gerek kendi zâtının emsâline aslâ şuûru yoktur. Zîrâ onların vücûdları ve temeyyüzleri ilmîdir. Vücûd bu suver-i ilmiyye sebebiyle müteaddid ve mütekessir olur. Ta’bîr-i dîğerle bu suver-i ilmiyye, zât-ı ulûhiyyetin emr-i îcâda illeti olurlar. Ve bunların illet-i vücûdu dahi câmi’-i cemî’-i esmâ ve sıfât olan zât-ı ulûhiyyet olduğundan, bundan delîl-i nazarîye muhâlif olarak şu netîce-i hakîkiyye çıkar: İllet olan zât-ı ulûhiyyet kendinin illeti olan ma’lûlün, ya’ni suver-i ilmiyyenin illeti olur; veyâhud illet olan [m/15] suver-i ilmiyye, kendilerinin illeti olan ma’lûlün, ya’ni zât-ı ulûhiyyetin emr-i îcâda illeti olur. Hâlbuki delîl-i nazarîye göre aklın hükmü, “illet olan şey, kendi ma’lûlü için ma’lûl olmaz” demek idi. İşte ilm-i tecellî bâlâda îzâh olunduğu üzere aklın bu hükmünü “illet olan şey, kendi ma’lûlü için ma’lûl olur” hükmüyle feshetti.

Âtîdeki misâl zevk-i sahîh ile teemmül olundukda anlaşılır ki, bu hüküm, garbiyyûnun “iskolastik” ta’bîr ettikleri kıyl ü kāl cinsinden değil, belki bir hakîkat-i zâhiredir.

Misâl:Bir hattâtın yazdığı levhanın illeti, o hattâtın vücûdudur. Zîrâ hattâtın vücûdu olmasa, o levha mevcûd olmaz idi. Binâenaleyh hattâtın vücûdu illet ve levhanın vücûdu da o illetin ma’lûlüdür. Fakat o kimsenin nisebinden bir nisbet olan hattâtıyet sıfatı olmayıp da, bu sıfat ondan bir levha yazıp izhâr etmesini lisân-ı isti’dâd ile taleb etmese, o şahıstan bu levha zuhûra gelmezdi. Şu hâlde levhanın îcâdına sebeb olan şey, kendi mûcidinden, vücûdunu taleb etmesidir. Bu sûrette levha ma’lûl iken, emr-i izhârın illeti olur. Ve bu vech ile illet olan hattâtın vücûdu, emr-i izhârda kendinin illeti olan levha-i ma’lûlün illeti olmuş olur. Ya’ni hattâtın vücûdu emr-i izhârda hem ma’lûl ve hem de levhanın îcâdına illet olduğu gibi, levhanın vücûdu dahi hem illet ve hem de ma’lûl olur.

İmdi mâddiyyûnun mâdde kānûnunu beyân ettikleri sırada “umûmiyet i’tibâriyle kâinâtın sebebi yoktur” demeleri, hakîkat-i emirdeki cehillerinden ve küllün numûnesi olan kendi nefislerinden gāfil bulunmalarından neş’et etmiştir. Ve bu cehil ve gafletin menşei de esfel-i sâfilîn olan âlem-i tabîattan a’lâ-yı illiyyîn olan zâta sırf akıl ve zekâ ile urûc edilebileceği zannolunarak, enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ve onların vârisleri olan evliyâ-i kirâm hazarâtının akvâl-i aliyye [m/16] ve ihbârât-ı seniyyelerine kulak asmamaktır.

Bu mertebede müteayyin olan her bir sûret-i ilmiyye, eşyâ-yı hâriciyyeden her birinin hakîkati ve onu terbiye eden Rabb-i hâssıdır. Istılâh-ı sûfiyyede her bir sûret-i ilmiyyeye “ayn-ı sâbite” ve hey’et-i mecmûasına “a’yân-ı sâbite” derler. Mütekellimîn “ma’lûm-i ma’dûm”, hükemâ “mâhiyet” ve Mu’tezile “şey’-i sâbit” derler. Taayyün-i evvel hakîkat-i muhammediyyeden ibâret olduğu cihetle, bu hakîkat-i muhammediyye cemî’-i hakāyıkı câmi’ olmuş olur. Bu taayyün-i sânî mertebesine “vâhidiyet” denildiği gibi, “hakîkat-i insâniyye” de derler, ve âtîdeki esâmî ile de tevsîm ederler:

Tecellî-i sânî, kābiliyyet-i zuhûr, hazret-i irtisâm, mebde’-i sânî, mecmûu’l-ervâh, maâd-ı ervâh, mülk-i bâtın, felekü’l-hayât, berzah-ı sânî, kevn-i câmi’, menşe’-i sânî, makām-ı ervâh, hazret-i rubûbiyyet, müntehâ’l-ma’rife, zuhûr-ı sânî, âlem-i melekût, âlem-i esmâ, perde-i vahdet, hazret-i cem’, menşeü’s-sivâ, zıll-ı memdûd, âlem-i bâtın, âlem-i vücûd, zıll-ı vahdet, menşeü’l-kesret, hazret-i ulûhiyyet, nefes-i Rahmânî, âlem-i emr, kenzü’l-ervâh, mübîn-i sıfât, ahadiyyet-i kesret, müntehâ’l-âbidîn, vücûd-ı müfâz, âlem-i sânî, ma’den-i ervâh, ayne’l-yakîn.

Suver-i ilmiyyeden ibâret olan “a’yân-ı sâbite” kendi ademiyyet-i asliyyeleri üzerindedir. Onlar vücûd-ı hâricî kokusunu koklamamışlardır.

Âlem-i şehâdette zâhir olan suver ancak onların ukûsü ve zılâlidir.أعْيَان مَااَلْ

لوُجُــودئِحَــة ُشَــمَّت ْ رَ[A’yân-ı sâbite râyiha-i vücûdu koklamamıştır.] dedikleri budur. Bu hakîkat, âtîde mertebe-i şehâdet faslında misâl ile îzâh olunacaktır. [m/17]

18│MUKADDEME

Sekizinci Fasıl Birinci vasl: Sıfât ve esmâ

Ma’lûm olsun ki, kâffe-i eşyânın mebdei olan vücûd ayn-ı hayâttır; zîrâ müteharriktir ve onda aslâ sükûn yoktur. Eğer sükûn olsaydı adem olur ve ondan aslâ bir şey çıkmazdı. Zîrâ hikmet-i tabîiyye ulemâsının şu: “Hiçbir şey bilâ-sebeb sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete tebdîl edemez” düstûruna nazaran, eğer bilcümle eşyânın mebdei olan vücûd-ı hakîkîde hayât olmasa, o vücûdun sükûneti harekete gelmek için hiçbir sebeb mevcûd olmamış olur; ve sebeb-i hareket mevcûd olmayınca, hareketten zâhir olan suver-i avâlim tekevvün edememek lâzım gelirdi. İmdi aklen ve ilmen anlaşıldı ki, vücûdun merâtib-i muhtelifedeki tecelliyâtı onun hareketinden münbaisdir;

ve hareket olan yerde, muharrik vardır ve muharrik hayydır; ve “hayât” bir sıfattır; ve sıfat mevsûftan münfek olmadığından onun “ayn”ıdır. Vücûd hayât ile muttasıf olunca kendi nefsini ve zâtını müdrik olmak îcâb eder. Bu ise onun zâtına olan ilmidir; ve “ilim” dahi “hayât” gibi bir sıfattır. Binâenaleyh vücûd ilim ile de muttasıf olur; ve hayât ve ilim ile muttasıf olan vücûdun “irâde” ve “kudret” ile muttasıf olmaması mümkin değildir, zîrâ bunlar, onun levâzımıdır; ve vücûdda bu sıfatların sübûtu ile berâber “sem’” ve “basar” ve “kelâm” ve “tekvîn” sıfatlarının dahi sübûtu iktizâ eder. Binâenaleyh vücûd, bu ta’dâd olunan sıfât-ı seb’a-i zâtiyye ile muttasıftır. “İlim, irâde, kudret, sem’, basar, kelâm, tekvîn.” Bunların imâmı “hayât”tır. Zîrâ hayâtın olmadığı yerde ne hareket, ne ilim, ne kudret ve ne de îcâd bulunmaz.

İmdi, sıfat ismin menşeidir; zîrâ bir şeyde sıfat olmazsa, bir isim ile tevsîm olunmaz. Meselâ kendisinde sıfat-ı hayât olmayan bir şeye “hayy” ismi [m/18] ve sıfat-ı ilim bulunmayan kimseye de “alîm ve âlim” ismi verilmez. Zât sıfat ile ve sıfat isim ile zâhir olduğundan, isim sıfatın ve sıfat zâtın zâhiri; ve zât sıfatın ve sıfat da ismin bâtını olur. Ve “şey” dahi ismin zâhiri ve isim “şey”in bâtını olur. Zîrâ müsemmâ olan “şey” zâhir olduğu vakit, isim o şeyde ihtifâ edip fânî olur.

8Âdil Bey nüshasının başlık numaralandırmasında bu kısımdan itibâren bâzı farklılıkların olduğu gözlenmektedir. Meselâ bu başlık yedinci fasıl olarak kaydedilmiş, dolayısıyla buradaki rakam değişikliği Âdil Bey nüshasında Mukaddeme’nin sonuna kadar hem fasıl hem de vasıl numaralarının düzenini etkilemiştir.

İmdi “Zât”, “sıfat” ve “isim” aralarında zuhûr ve butûn nisbetleri olduğu ve mefhûm-i zuhûr, mefhûm-i butûnun gayrı olduğu cihetle, bu i’tibâr ile bunların aralarında mugāyeret olur. Velâkin “sıfat” zât-ı mutlakın mertebe-i zuhûrda tecellî-i hâssı ile tecellîsinden ibâret olduğu o tecellî-i hâss zât-ı mutlakı üzerine zâid olmadığı cihetle, bu i’tibâra göre zâtın “ayn”ı olur. Sıfât ve esmâ-i ilâhiyye külliyâtı i’tibâriyle kābil-i ta’dâddır. Nitekim esmâ-i hüsnâ-yı ma’dûde kırâat olunur; fakat cüz’iyâtı i’tibâriyle lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır.

Esmânın kâffesinde iki i’tibâr vardır: Birisi Zât’a delâleti, ve diğeri kendinin ma’nâ-yı hâssına delâletidir. Meselâ Alîm, Semî’, Basîr isimleri Zât’a delâlet ettiği gibi, kendilerinin ma’nâ-yı husûsîlerine de delâlet ederler.

Zîrâ “Alîm, Semî’, Basîr kimdir?” denildikde “ahadiyyet-i esmâiyyesi hasebiyle zât-ı ilâhîdir” denir; ve bu sûrette hepsi “zât”a delâlet etmiş olur.

Fakat bunların ma’nâ-yı husûsîleri başka başkadır. Ya’ni bilicilik, işiticilik ve görücülük başka başka ma’nâlardır. Binâenaleyh esmâ “Zât”a delâletleri i’tibâriyle müttehid ve yekdîğerinin “ayn”ıdırlar; ve mefhûmât-ı mütegāyire hasebiyle yekdîğerinden mütemeyyiz ve birbirinin “gayrı”dırlar.

İmdi, vücûd-ı latîf-i Hakk’ın, delîli, onun mertebe-i kesîfi olan avâlim-i şehâdiyyedir; ve içinde bulunduğumuz arz avâlim-i şehâdiyye-i bî-nihâyeden birisidir. Binâenaleyh biz, Hak’tan zâhir olan suver-i âleme bakıp, [m/19] onlarda gördüğümüz ahkâm ve âsâra nazaran hükmederiz ki, Hak “Hayy”dır. Zîrâ O’nun vücûdunun alâmeti olan âlemin her noktasından hayât zâhir olur; ve kendimizi hayât sâhibi buluruz. Ve kezâ Hak “Alîm”dir, zîrâ suver-i âlemden bir sûret ve küll-i âlemden birer cüz’ olan biz insanlar sıfat-ı ilim ile muttasıfız. Semî’, Basîr, Mürîd, Kādir, Mütekellim, Mükevvin, Musavvir, ilh... hep buna makıystir.

İkinci vasl: A’yân-ı sâbite mec’ûl değildir

A’yân-ı sâbite, suver-i ilmiyye-i esmâiyyeden ibâret olduklarından, vücûd-ı hâricîleri yoktur. Hâlbuki “ca’l” müessirin te’sîrinden ibârettir.

Bunlar ise mahall-i te’sîr ve infiâl olmadıklarından mec’ûliyetleri mevzû’-i bahs olamaz; ya’ni bunlar “yapılarak” vücûda getirilmiş şeyler değildir.

Zîrâ şuûnât-ı zâtiyyeden ibârettirler. Ve şuûnât zâtın iktizââtıdır ve zât ile

20│MUKADDEME berâber kadîmdir; ve şuûnât-ı zâtiyye bir câilin ca’li ile mec’ûlen mevcûd olmadıkları gibi, bir müessirin te’sîri tahtında da değildirler. Mâdemki zât-ı vücûd mevcûddur, elbette onlar da O’nunla berâber mevcûddur.

Misâl:İnsanda gülme ve ağlama gibi birçok şe’nler vardır. İnsan gülmediği ve ağlamadığı vakitler, bu şe’nler bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma’dûmdur. Ağlaması ve gülmesi fiilen zuhûr ettiği vakit bu zuhûrât, irâdesi ve ca’li ve te’sîri ile vâki’ olmaz; belki iktizâ-yı zâtîsi olarak bilâ-meşiyyet ve bilâ-ca’l ve te’sîr vâki’ olur. Ya’ni insan, henüz gülmeden ve ağlamadan evvel, gülmeğe ve ağlamağa hazırlanmaz; ve gülme ve ağlama şe’niyet i’tibâriyle ma’nâ-yı insânîde müttehid iseler de, zuhûrda yekdîğerinden ayrılırlar. Çünkü gülme, ağlamanın aynı değildir. İmdi bunlar insanın şahsında mevcûd ve bilfiil ma’dûm iken, bu ma’dûm olan şe’nlerin şahs-ı mevcûd üzerinde te’sîrleri görülür. [m/20] Binâenaleyh şahs-ı mevcûd bunların te’sîri ile zâhir oldukda, ya’ni güldükde ve ağladıkda, bu şe’nler dahi fiilen mevcûd olurlar; ve onların mevcûdiyetleri şahs-ı mevcûda muzâfen vâki’ olur. Ve mâdemki şahs-ı insânî mevcûddur, elbette bu şe’nler dahi onunla berâber bilkuvve mevcûddurlar; ve bir sebeb tahtında da iktizâ-yı zâtî olarak, bilâ-meşiyyet ve bilâ-ca’l ve te’sîr, fiilen zâhir olurlar. İşte bunun gibi mevcûd-i hakîkî olan zât-ı ulûhiyyette fiilen ma’dûm olan şuûnâtın te’sîri ile, zâtullah bu şuûnâtı hasebiyle tecellî eder. Zîrâ a’yân-ı sâbite zuhûrun illeti ve zâtullah ise, onların ma’lûlüdür. Ve illetin ma’lûl üzerinde te’sîri gayr-ı kābil-i red ve cerhdir.

Nitekim illiyet ve ma’lûliyet mes’elesi misâl-i kevnî îrâdı ile bâlâda zikrolundu. Bu te’sîr ve teessür ve illiyet ve ma’lûliyet mes’eleleri vücûd-ı vâhid-i Hakk’ın niseb-i zâtiyyesinden ibâret olup meydanda bir “gayr” bulunmadığından, şân-ı ulûhiyyete yakışmayacak bir hüküm kabîlinden telakkî olunamaz.

Üçüncü vasl: İsti’dâd-ı gayr-ı mec’ûl ve kābiliyet İktizâ-yı zâtî olan a’yân-ı sâbiteden her bir “ayn”ın bir isti’dâdı ve kābiliyyet-i mahsûsası vardır; aslâ biri diğerine benzemez. Vücûd-ı mutlak-ı Hak a’yân-ı sâbiteden her bir “ayn”ın isti’dâdına münâsib olarak o “ayn”ın sûreti ile zâhir olur. İmdi a’yân-ı sâbite mec’ûl olmayınca, onların isti’dâdât ve kābiliyâtı dahi mec’ûl olmaz. Şu kadar ki, bu isti’dâdât ve kābiliyât a’yân-ı sâbitenin ve a’yân-ı sâbite dahi Zât’ın iktizââtı bulunduğu ve bunların illeti, ancak vücûd-ı Zâtullah bulunduğu ve illetin ma’lûle te’sîri tabîî olacağı cihetle, bu isti’dâd ve kābiliyâtın müessiri dahi ancak vücûd-ı Zâtullah’dır. İşte bu hakîkate işâreten Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.)Mesnevî-i Şerîf’lerinde şöyle buyururlar:

قابلیت شرط نیستو رد ِدچار ٔه آن دل عطای مبدلیست

د لب و قابلیت هست پوستدوستد ِبلکه شرط ِ قابلیت د

[m/21] Tercüme: “O kalb-i kāsînin çâresi bir mübdilin atâsıdır; onun atâsı için kābiliyet şart değildir. Belki kābiliyetin şartı onun atâsıdır. Zîrâ atâ iç ve kābiliyet kabuktur.” Zîrâ a’yân-ı sâbiteye vücûd-ı ilmî bahşeden atâ-yı zâtîdir; ve bu dâd-ı ilâhî olmasa, hiçbir sûret mertebe-i ilimde peydâ olmaz; ve onların isti’dâd ve kābiliyâtı dahi mevzû’-i bahs olamaz idi. Binâenaleyh atâ-yı zâtî ve dâd-ı ilâhî iç ve isti’dâdât ve kābiliyât kabuk mesâbesindedir. İmdi burası iyi anlaşılsın ki, isti’dâd ve kābiliyâtta cebir yoktur. Atâ-yı zâtî ve tecellî-i ilâhî ve nefes-i Rahmânî ale’s-seviyye vâki’dir. Tenfîs-i Rahmânîyi müteâkib her bir “ayn” kendi isti’dâdına ve kābiliyyet-i zâtiyyesine göre müteayyin olmuştur.

Binâenaleyh her bir “ayn” kendi kendine cebretmiştir.

Misâl:Bir kimse zemherîde lâ-yenkatı’ bir cam üzerine nefesini irsâl etse, bî-sûret olan bu nefes cam üzerine ale’s-seviyye temâs eder. Fakat şiddet-i bürûdet hasebiyle bu nefes cam üzerinde tekâsüf ederek incimâd eylediği vakit, türlü şekiller zâhir olur. Bu zâhir olan eşkâlin hiçbirisi ne tûlen ve ne de arzan yekdîğerine benzemez. Bu eşkâlin her biri bî-sûret olan o nefeste mündemic idi. Bi’t-tekâsüf böylece zâhir oldular; ve bu sûretle kendi isti’dâd ve kābiliyetlerini irâe ettiler. Bu isti’dâd ve kābiliyetlere aslâ müteneffisin icbârı yoktur. Belki ayn-ı nefeste onlar, isti’dâd ve kābiliyetlerine göre kendilerini yine kendileri îcâd ettiler. Ancak müteneffisin vücûdu onların illet-i izhârı oldu; ve onlar ma’lûl oldular. Şimdi bu eşkâl içinden birisi çıkıp da bilfarz müteneffise hitâben: “Sen beni niçin yanımda mü9Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 500 (beyit: 1537-1538). Bu beyitler Şîs fassının sonunda ayrıca şerhedilecektir.

22│MUKADDEME tekevvin olan şu güzel çiçek gibi tersîm etmedin; böyle upuzun bir şekilde kaldım?” suâlini soramaz. Sorsa, müteneffis ona cevâben der ki: “Bu şekilde hudûsün için benim tarafımdan senin üzerine hiçbir cebir vâki’ olmadı;

ben ancak seni tenfîs ettim; sen de bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma’dûm olan kābiliyet ve isti’dâdın hasebiyle böyle tekevvün ettin; cebir ancak senden, sana vâki’ oldu: [m/22] Niçin bana tevcîh-i hitâb ediyorsun?” İmdi nefes-i Rahmânînin hîn-i tenfîsinde, her bir ayn o nefeste “Kün!” emrine imtisâlen kendi isti’dâd ve kābiliyeti dâiresinde kendi kendini tekvîn etmiş ve ona o sûrette tekevvünü için cebir vâki’ olmamış olduğundan Hakأل ُ عَمَّــا يَفْعَــل ُالَا يُسْــ(Enbiyâ, 21/23) [Hakk’a işlediğinden suâl olunmaz.] dır. Zîrâ Hakk’ın fiili onları tenfîs etmek ve onlara ifâza-i vücûd eylemektir. Bu ise atâ-yı zâtîdir. Hiç atâ-yı zâtîsinden dolayı Hakk’a suâl teveccüh eder mi? Belki suâl isti’dâd-ı âlî dururken isti’dâd-ı süflîyi beğenip, o isti’dâd dâiresinde mütekevvin olanlara teveccüh eder.ألُون َاوَهُــم ْ يُسْــ(Enbiyâ, 21/23) [Onlar mes’ûldürler.] onlar hakkındadır. Cenâb-ı Hak Zeyd’i cebren cânib-i saâdete ve Amr’ı da cebren şekāvete sevketmekten münezzehtir.

Hakk’ın meşiyyeti ancak isti’dâd ve kābiliyete taalluk eder. Zîrâ Hak Teâlâ ilminde sâbit olan şeyi murâd eder; ve murâd eylediği şeyi işler.

Dördüncü vasl: İlim ma’lûma tâbi’dir

Ma’lûm olsun ki, ilm-i ilâhîde iki i’tibâr vardır: Birisi; mertebe-i vahdette ve taayyün-i evvelde zât-ı ulûhiyyetin cemî’-i sıfât ve esmâsına mücmelen ilmidir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibâret olduğundan, bu mertebede “ilim”, “âlim”, “ma’lûm” arasında aslâ temeyyüz yoktur; cümlesi şey’-i vâhiddir; ve bu ilim, ma’lûma tâbi’ olan nevi’den değildir. Zîrâ zât-ı kadîm ile berâber kadîmdir. İkincisi; mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i sânîye tenezzülünden sonra, kendisinde mündemic olan bilcümle sıfâtın ve esmâsının sûretleri, yekdîğerinden mütemeyyiz olarak ilm-i ilâhîde peydâ olduklarında, her birinin iktizâ-yı zâtîleri olan kābiliyet ve isti’dâdâtı ne ise inkişâf eder; ve bu kābiliyet ve isti’dâdât ba’de’l-inkişâf, Hakk’ın tafsîlen ma’lûmu olurlar. İşte Hakk’ın bunlara taalluk eden ilmi onların ma’lûmiyetlerinden sonra olduğundan “ilim ma’lûma tâbi’dir” denildikde “ilm-i sıfâtî ve esmâî” anlaşılmalıdır. İlmin ma’lûma tâbiiyeti hakkındaki delîl-i Kur’ânî,لْمُجَاهِدِيــن َ مِنْكُــم ْوَلَنَبْلُوَنَّكُــم ْ حَتَّــى نَعْلَــم َ(Muhammed, 47/31) ya’ni “Biz sizi imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim!” âyet-i kerîmesidir. Hakk’ın “Tâ ki biz bilelim [حَتَّــى نَعْلَــمَ]” kavli aslâ te’vîl edilemez. Bunu ancak mütekellimîn gibi tenzîh-i vehmî [m/23] sâhibleri te’vîl ederler; ve onlar vücûd-ı eşyâyı vücûd-ı vâhidin gayrı gördüklerinden, Hakk’ın ilmi ma’lûma tâbi’ olsa, Hak ilmini gayrdan ahzetmek lâzım gelir; bu da cehil ve acz olduğundan Hakk’a lâyık olmaz zannederler. Hâlbuki vücûd birdir: Bu keserât O’nun suver-i esmâiyyesinin zılâlidir; ve âyîneye mün’akis olan zılâl, şahs-ı muhâzînin sûretinden gayrı değildir. Binâenaleyh şahs-ı muhâzî, âyîneye nazar ettiği vakit, gördüğü sûretten kendisinde bir ilim peydâ oldukda, o, bu ilmi gayrdan ahzetmiş olmaz. Binâenaleyh mütekellimînin tevehhüm ettikleri gayriyet yoktur ki, Hakk’a cehil ve acz isnâdı lâzım gelsin. Bu ayniyet ve gayriyet mes’elesi mertebe-i şehâdet faslında îzâh olunacaktır.

Beşinci vasl: Kazâ ve kader

A’yân-ı sâbite, iktizâ-yı zâtîleri olan isti’dâd ve kābiliyetleri dâiresinde Hak’tan zuhûru taleb ederler. Bu taleb lafzî değil, hâlîdir.Mesnevî:

لطف ِ تو ناگفتۀ ما می شنودما نبودیم و تقاضامان نبود

Tercüme; “Biz yok idik; ve bizim takāzâmız dahi yok idi. Senin lutfun bizim nâ-güftemizi işitir idi.” Bu taleb, yaşamak için balığın vücûdu su ve insanın vücûdu havâ-yı nesîmî taleb etmek gibidir. Zîrâ onların isti’dâd ve kābiliyyet-i vücûdiyyeleri böyledir. İşte her bir “ayn”, zât-ı ulûhiyyetten böyle iktizâ-yı zâtîsine göre tecellî talebinde bulundu. Onların isti’dâd ve kābiliyetleri ma’lûm-i ilâhî oldukda taleblerini is’âfen, Hak ma’lûmiyetleri dâiresinde tekvînlerini murâd eyledi. Binâenaleyh Hakk’ın irâdesi ilmine ve ilmi de ma’lûm olan a’yân-ı sâbiteye tâbi’ oldu. İmdi onların kâffe-i merâtibde isti’dâd ve kābiliyetleri üzere zuhûrlarına Hakk’ın hükmetmesi kazâ-yı ilâhîdir; ve bu 10“Biz, cesed-i unsurîmiz ile taayyün etmiş değil idik ve lisân-ı zâhir ile taleblerimiz de vâki’ değil idi; fakat Sen’in esmâ-i ilâhiyyene olan lutfun ve rahmetin, bizim a’yân-ı sâbitemizin lisân-ı zâhir ile söylenmemiş olan lisân-ı isti’dâdlarıyla vâki’ taleblerini işitir idi. Ya’ni ezelde bizim suver-i ilmiyyemiz, mazhar oldukları ismin muktezâsı ne ise, hâl ve isti’dâd ve kābiliyet diliyle onları Sen’den taleb etmiş ve Sen de onları işitmiş idin.” Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 233 (beyit: 618).

24│MUKADDEME kazâ hükm-i küllî-i icmâlîdir. İsti’dâd-ı zâtîleri üzerine Zeyd’in ilmine ve saâdetine; [m/24] ve Amr’ın cehline ve şekāvetine hüküm gibi. Fakat bu hükümde cebir yoktur. Zîrâ bu hükmü, a’yân-ı sâbite kendileri üzerine vermişlerdir; ve Hak bidâyeten mahkûmün-aleyhdir. Ya’ni her bir ayn-ı sâbite kendi kābiliyyet-i zâtiyyesini gösterip Hakk’a demiştir ki: “Ey zî-atâ, benim hakkımda hükm-i saâdeti ver ve beni bu hüküm dâiresinde izhâr et!” Bu ise ayn-ı sâbite tarafından Hak üzerine bir hükümdür. Binâenaleyh o ayn-ı sâbite hâkim ve sâhib-i atâ olan vücûd-ı Hak mahkûmün-aleyhdir.

Ba’dehû Hak hâkim ve a’yân-ı sâbite mahkûmün-aleyh olmuştur. Binâenaleyh cebir her “ayn”ın isti’dâd ve kābiliyetlerinden kendi üzerlerine vâki’dir;

ve isti’dâd ve kābiliyetin mec’ûl olmadığı bâlâda îzâh olundu. İmdi isti’dâdât-ı zâtiyye aslâ tebeddül etmediği gibi, iki nakîzi de câmi’ olmaz. Meselâ ilm-i ilâhîde saâdetle ma’lûm olan bir ayn-ı sâbite, bi’t-tebeddül şekāvetle ma’lûm olmadığı gibi, bir ayn-ı sâbite ân-ı vâhidde hem saâdet ve hem de şekāveti hâiz olmaz. Zîrâ bunlar yekdîğerinin nakîzidir. Nitekim bir şey bir ân içinde hem beyaz ve hem siyâh olmaz.

Kazâ-yı ilâhî biri mübrem, diğeri muallak olmak üzere iki nevi’dir:

“Kazâ-yı mübrem”, bilâ-kayd u şart infâzı lâzım gelen kazâlardır. Bu kazâ ne duâ-yı lafzî ve ne de duâ-yı fiilî ile, ya’ni tedâbîr ile mündefi’ olmaz.

Kazâ-yı mübremde iki i’tibâr vardır: Birisi indallahda “kazâ-yı muallak” ve inde’l-melâike ve’l-kâmilîn “kazâ-yı mübrem” görünen kazâ-yı ilâhîdir. Bu kazâ duâ ve tedbîr ile mündefi’ olur.“Kazâ-yı muallak”, kayd u şarta tebaan infâzı lâzım gelen kazâdır. Bu kazâ, şart-ı indifâın tahakkuku hâlinde nâfiz olmaz. Şart dahi kazâdır. “Kazâ kazâ ile reddolunur” hadîs-i şerîfinde bu hakîkate işâret buyurulmuştur.

Kazâ-yı mübreme misâl:Tavla oyununu oynayan kimse, oyununu iyi oynadığı ve pullarını dahi önüne cem’edip refîkinden evvel toplamağa başladığı hâlde, öyle bir zar atar ki, açık vermeğe mecbûr kalır. Zîrâ başka türlü oynamak mümkin değildir. Burada tedbîr ve mahâretin te’sîri yoktur.

İşte bu kazâ-yı mübremdir. [m/25] Kazâ-yı muallaka misâl:Ma’lûm olduğu üzere, tavla oyununda oyun11Âdil Bey nüshası: +“Diğeri mutlakā mübrem olan kazâdır; bu kazâ aslâ mündefi’olmaz.” (s. 19).

cular zarın hükmüne tâbi’dir. Oyuncu oyununu kazanmak için muvâfık gördüğü zarın gelmesini ister. Fakat zarı atınca ekseriyâ murâdına muhâlif olarak zâhir olur. Oyuncu bunda mecbûrdur; mutlakā onu oynayacaktır.

Velâkin gelen zar üzerine birkaç türlü oyun mevcûd olduğu takdîrde, onların en iyisini oynamakta serbesttir. Bu husûsta mecbûr değildir. Eğer her gelen zarda oyununun en iyisini oynarsa, oyunu kazanabilir. İmdi arzûsuna muhâlif gelen zara tâbiiyet mecbûriyeti bir kazâdır; ve kazanmak için oyunun iyisini oynamak dahi bir kazâdır. Arzûsuna muhâlif zar ile oyununu kaybedebilirken iyi oynadığı için kaybetmedi. Binâenaleyh kazâyı, kazâ ile reddeyledi; ve bu kazâ kazâ-yı muallak oldu.Mesnevî:

هند ز رتیر ِ جسته باز گردلٰهزهست قدرتولیا ر

Tercüme: “Allah Teâlâ cânibinden evliyânın öyle bir kudreti vardır ki, atılmış oku yolundan geri çevirirler”12beyt-i şerîfi kazâ-yı mübrem hakkında değil, kazâ-yı muallak hakkındadır. Abdülkādir Geylânî hazretlerinin (k.s.): “Ben kazâ-yı mübremi de def ’ederim” buyurmaları indallah kazâ-yı muallak ve inde’l-melâike kazâ-yı mübrem görünen kazâ-yı ilâhî hakkındadır. Yoksa kazâ-yı mübrem hiçbir vech ile mündefi’ olmaz.

“Kader” kazânın tafsîlidir. “Kazâ” bir vakit ile mukayyed olmadığı hâlde, “kader” vakten-mine’l-evkāt her bir ayn-ı sâbitenin esbâb-ı mahsûsa tahtında cemî’-i merâtibde zuhûr edecek ahvâlini takdîrden ibârettir. Meselâ “Zeyd saîddir” diye hakkında hükm-i küllî luhûkundan sonra Zeyd’in falân vakit âlem-i şehâdette zuhûru ve kendisinden falân vakitlerde şu ve şu a’mâl-i sâliha zâhir olması; ve şu kadar sene muammer olduktan sonra mü’min olarak berzaha intikāl etmesi; ve berzahta dahi şu ve şu ni’metlere nâil olması ilh... gibi ahvâl bu kazânın tafsîli olduğundan bunlara “kader” denir. [m/26] İmdi “kazâ” a’yân-ı sâbitenin isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûlüne taalluk ettiği gibi, “kader” dahi her bir “ayn”ın cemî’-i merâtibinde zuhûr edecek isti’dâd-ı mec’ûlüne taalluk eyler. Binâenaleyh sırr-ı kader, a’yân-ı sâbiteden her bir “ayn”ın vücûdda zâten ve sıfaten ve fiilen ancak kābiliyyet-i asliyyesinin ve isti’dâd-ı zâtîsinin husûsiyeti mikdârınca zuhûru keyfiyetinden ibârettir.

12Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 498 (beyit: 1697).

26│MUKADDEME

Sırr-ı kaderin sırrı dahi budur ki, a’yân-ı sâbite zât-ı ulûhiyyetten gayrı olarak hâriçte zâhir olan umûrdan değildirler. Belki Hak Teâlâ hazretlerinin niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesinin sûretleridirler; ve Hak Teâlâ’nın niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesi ise ezelen ve ebeden tagayyür ve tebeddülden münezzehdir. Binâenaleyh a’yân-ı sâbite dahi mümteniu’t-tagayyürdürler. Nitekim bâlâda îzâh olundu. Velhâsıl kader kazânın tafsîli olup ânen-fe-ânen zâhir;

ve zâhir oldukça ma’lûm; ve ma’lûm oldukça mukadder olunurlar.

Misâl:Hayvan cinsinin açlığı “kazâ”dır. Bu bir hükm-i küllî-i icmâlîdir. Bu açlık hayvan cinsinin iktizâ-yı zâtîsidir. Bu cins bu isti’dâd-ı zâtîsi ile kendi üzerine açlık ile hükmetti. Vücûdun iktizâ-yı zâtîsi olarakٍ وَإِن ْ مِــن ْ

ئِنُــه ُ وَمَــا نُنَزِّلُــه ُ إِلَّا بِقَــدَر ٍ مَعْلُــومشَــيْء ٍ إِلَّا عِنْدَنَــا خَزَ(Hicr, 15/21) [Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma’lûm ile indiririz.] âyet-i kerîmesi hükmünce hazîne-i gaybdan ânen-fe-ânen efrâd-ı hayvâniyyenin zuhûru ve efrâddan her birinin yaşadığı müddetçe ezmine-i muhtelifedeki açlığı “kader”dir. Kezâlik onların tokluğu da böylece “kazâ” ve “kader”dir.

İmdi “açlık” hükm-i küllîsi, “tokluk” hükm-i küllî-i icmâlîsine tekābül eylediği cihetle, kazâ kazâ ile reddolunur; ve her hayvanın ale’l-infirâd ezmine-i muhtelifedeki açlıklarına, ezmine-i muhtelifedeki toklukları tekābül ettiğinden, kader kader ile reddolunur; ve bunun gibi soğuk sıcak ile ve sıcak soğuk ile ve mekr mekr ile reddolunur. Şuûnât-ı sâire bunlara kıyâs olunsun. [m/27] Dokuzuncu Fasıl: Mertebe-i Ervâh Vücûd, taayyün-i sânî ve vâhidiyet mertebesinden sonra, suver-i ilmiyye hasebiyle mertebe-i ervâha tenezzül eder; ve bu mertebede suver-i ilmiyyeden her biri birer cevher-i basît olarak zâhir olurlar. Bu cevâhir-i basîtadan her birinin şekli ve levni olmadığı gibi, zaman ve mekân ile de muttasıf değildirler. Zîrâ zaman ile mekân cisme terettüb eden i’tibârâttandır. Bunlar ise cisim değildirler; ve cisim olmadıklarından hark ve iltiyâm dahi kabûl etmezler; ve işâret-i hissiyye, âlem-i ecsâmın îcâbâtından olduğundan bu âleme havâss-i zâhiriyye-i insâniyye ile işâret etmek mümkin değildir. Bu mertebede her bir rûh kendini ve kendi mislini ve kendi mebdei olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerini müdriktir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de

بَلَــىألَسْــت ُ بِرَبِّكُــم ْ قَالُــو(A’râf, 7/172) [Ben sizin Rabbiniz değil miyim? “Evet, Rabbimizsin” dediler.] ve hadîs-i şerîfteح ُ جُنُــود ٌ مُجَنَّــدَة ٌ فَمَــا تَعَــارَف َ مِنْهَــااَلْ

أرْوَ

خْتَلَــف َئْتَلَــف َ وَمَــا تَنَاكَــر َ عَنْهَــاbuyurulur. Ya’ni “Ervâh cünûd-i mücennededir;

onlardan taârüfü olanlar i’tilâf ederler, tenâkürü olanlar ise ihtilâf eylerler.”13

Hz. Mevlânâ (r.a.) dahi buyururlar:

للّٰه نیستدر دماغش جز غم ِز تن جان ز تن آگاه نسیتجامه

Tercüme: “Libâs tenden, can da tenden âgâh değildir; onun dimâğında Allah gamından başkası yoktur.”14

İmdi bu mertebe, ayrılık ve gayriyetten bir nevi’ üzerine zâtın hâriçte zuhûrundan ibârettir; ve rûh kendi zâtı ile kāim olup, bekā husûsunda bedene muhtâc değildir. Tecerrüd cihetinden mugāyir-i bedendir. Fakat tedbîr ve tasarruf cihetinden bedene taalluku vardır; ve beden âlem-i şehâdette rûhun sûreti ve kemâlinin mazharıdır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:

قُــل ْ كُل ٌّ يَعْمَــل ُ عَلَــى شَــاكِلَتِه ِ(İsrâ, 17/84) [De ki: Herkes kendi tabîatı ve tarîkati üzerine amel eder.] Binâenaleyh rûh bedenden münfek olmayıp, izhâr-ı kemâl için bedene muhtaçtır; ve eczâ-yı bedene sârîdir. Onun sereyânı bedene hulûl ve beden ile ittihâd sûretiyle değildir; belki onun bedene sereyânı, vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ın cemî’-i mevcûdâta sereyânı gibidir. Ve bu i’tibâra göre, rûh ile 13Buhârî, “Ehâdîsu’l-Enbiyâ”, 2.

14Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 203 (beyit: 2662); II, s. 246 (beyit: 2813).

28│MUKADDEME cisim arasında min-külli’l-vücûh mugāyeret yoktur. Nasıl ki Hak bir cihetten eşyânın “ayn”ı ve bir cihetten gayrı ise, rûh dahi bir cihetten bedenin “ayn”ı ve bir cihetten bedenin gayrıdır.

Misbâhu’l-Hidâyesâhibi buyururlar ki: “Rûhun ma’rifeti ve onun zirve-i idrâki be-gāyet refî’ ve menî’dir. Kemend-i ukūl ile ona vusûl müyesser olmaz. Erbâb-ı mükâşefât onun keşfini kıskanıp, ancak zebân-ı işâret ile beyânâtta bulunmuşlardır. Hz. İzzet indinde [m/28] en şerîf bir mevcûd ve en yakın bir meşhûd “rûh-ı a’zam”dır. Zîrâ Hak Teâlâ onuمِــن ْ رُوحِنَــا

(Hicr, 15/29) [Rûhumuzdan] veمِــن ْ رُوحِــي(Enbiyâ, 21/91) [Rûhumdan] beyân-ı âlîsi ile kendisine izâfe buyurdu. “Âdem-i kebîr”, “halîfe-i ûlâ”, “tercümân-ı ilâhî”, “miftâh-ı vücûd”, “kalem-i îcâd”, “cünd-i ervâh” onun evsâfındandır. Şebeke-i vücûda düşen ilk sayd o idi. Meşiyyet-i kadîme onu âlem-i halkta kendi hilâfetine nasbetti. Esrâr-ı vücûd hazînelerinin makālîdini ona tefvîz eyledi; ve onu onda tasarrufa me’zûn kıldı; ve onun üzerine bahr-ı hayâttan bir nehr-i azîm açtı, tâ ki feyz-i hayât dâimâ ondan istimdâd ede ve eczâ-yı kevn üzerine ifâza eyleye; ve sûret-i kelimât-ı ilâhiyyeyi makarr-ı cem’den, ya’ni zât-ı mukaddesten mahall-i tefrikaya, ya’ni âlem-i halka eriştire ve a’yân-ı tefâsîlde ayn-ı icmâlden münkeşif ola. Ve kerâmet-i Cenâb-ı İlâhî ona iki nazar bahşetti: Biri celâl-i kudret-i ezeliyyetin müşâhedesi için; ikincisi cemâl-i hikmet-i ezeliyyetin mülâhazası için.

Birinci nazar “akl-ı fıtrî”den ibârettir ki mukbildir; ve onun netîcesi, muhabbet-i Cenâb-ı İlâhîdir. İkinci nazar “akl-ı halkî ve müdbir”den ibârettir;

ve onun netîcesi “nefs-i küllî”dir. Rûh-ı izâfînin ayn-ı cem’den istimdâd eylediği her bir feyzi, nefs-i küllî kabûl eder ve onun mahall-i tafsîli olur.

Rûh-ı izâfî ile nefs-i küllî arasında fiil ve infiâl ve kuvvet ve za’f sebebiyle zükûret ve ünûset zâhir oldu; ve onların râbıta-i imtizâc ve vâsıta-i izdivâcı ile mütevellidât-ı ekvân mevcûd oldular. Binâenaleyh kâffe-i mahlûkāt rûh ile nefsin netîcesi ve nefis rûhun netîcesi ve rûh “emr”in netîcesi oldu. Zîrâ Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeble değil, ancak Zât’ının zâtiyeti ile izhâr eyledi.

“Emr” ile işâret olunması o sebebledir. Vesâireyi de vâsıta-i rûh ile izhâr etti ki, “halk” ondan ibârettir. Ve âlem-i şehâdette vücûd-ı Âdem mazhar-ı rûh oldu; ve vücûd-ı Havvâ mazhar-ı sûret-i nefs oldu. Ve Benî Âdem’in sûret-i zükûrunun tevellüdü, rûh-ı küllî sûretinden müstefâddır; velâkin sıfat-ı nefs ile mümtezicdir; ve tevellüdât-ı inâs, sıfat-ı rûhun imtizâcı ile nefs-i küllî sûretinden zâhir oldu. Ve bu cihetten hiçbir nebî, sûret-i inâsta meb’ûs olmadı. Zîrâ nübüvvet nüfûs-i Benî Âdem’de tasarruf ve âlem-i halkta te’sîr husûsunda zükûret nisbetini hâizdir.”15

Velhâsıl ayn-ı vâhide olan vücûd-ı vâhidiyyet, yine ayn-ı vâhide olarak mertebe-i rûhiyyete tenezzül [m/29] etmiş ve rütbe-i vâhidiyyette nasıl ki bilcümle esmânın suver-i ilmiyyeleri yekdîğerinden temeyyüz etmiş ise, mertebe-i rûhiyyette dahi onların zılâli olan ervâh dahi öylece yekdîğerinden temeyyüz etmiştir. Binâenaleyh bu mertebe dahi Zâtı i’tibâriyle vâhid ve nisebi i’tibâriyle kesîrdir; ve her bir rûh ayn-ı vâhidenin nisebinden biridir.

Birinci vasl: Hakîkat-ı melâike-i kirâm

Ma’lûm olsun ki, vücûdun, bâlâda tafsîl olunan suver-i ilmiyye, ya’ni hakîkat-i insâniyye mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede sâbit olan sıfat-ı kudretin mezâhiri, ya’ni kuvâ ile vâki’dir. Zîrâ vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği bir şeyin îcâdı mümkin olmaz. Allah Teâlâ hazretleri “Zü’l-kuvveti’l-metîn”dir; ve kudret sıfât-ı sâire gibi vücûd-ı hakîkînin şuûnâtından bir şe’n olduğu cihetle zâtının gayrı değildir. Böyle olduğu hâlde mâddiyyûn onu müstakil bir şey zannedip, menşe’-i tekvîni iki müstakil vücûda istinâd ettirdikten sonra, birine “mâdde”, diğerine “kuvvet” demişlerdir. Şübhe yok ki bu hüküm onların vehme müstenid bir zanlarından ibârettir.لْعِلْــم ِذَلِــك َ مَبْلَغُهُــم ْ مِــن َ(Necm, 53/30) [İşte onların erişebilecekleri bilgi budur.] veلْحَــق ِّ شَــيْئًالظَّــن َّ لَا يُغْنِــي مِــن َإِن َّ(Yûnus, 10/36)

[Muhakkak zan Hak cihetinden bir şeyi müfîd olmaz].

İmdi, ef ’âl kuvvet ile tezâhür edeceğinden, ef ’âl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm ile zâhir olur. Kuvâ-yı ilâhiyyenin ismi lisân-ı enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)da “melâike”dir. Zîrâ “melek” “kuvvet ve şiddet” ma’nâsınadır.

Melâike iki kısımdır: Birisi tabîî, diğeri unsurîdir. Melâike-i tabîiyyûn, anâsırın bulunmadığı fezâda suver-i tabîiyyeden mütekevvin olan ervâh-ı ulviyyedir. Bunlar fezâda mütekevvin oldukları ve anâsırdan mürekkeb olan ecrâm ile münâsebetdâr olmadıkları cihetle, Âdem’e secde ve serfürû 15Bk. İzzeddin Mahmûd Kâşânî,Misbâhü’l-Hidâye, s. 64-65 (3. bâb, 5. Fasıl).

30│MUKADDEME ile emrolunmadılar. İkincisi melâike-i unsuriyyûndur ki, bunlar anâsıra mensûb olan ervâhdır; ve Âdem’e secde ve itâat ile mükelleftirler. Melâike-i kirâm, ihtiyâr sâhibi olmayıp, o kuvânın sâhibi olan zât-ı ulûhiyyetin irâdesine tâbi’ olduklarından haklarındaللّٰــه َ مَــا أمَرَهُــم ْ وَيَفْعَلُــون َ مَــا يُؤْمَــرُون َلَا يَعْصُــون َ

(Tahrîm, 66/6) [Allâh’ın emrettiği şeye muhâlefet ve isyân etmezler, ve emrolundukları şeyi işlerler.] buyurulmuştur. Nitekim vücûd-ı insânîdeki kuvâ dahi insanın irâdesine tâbi’dir. İnsan irâdesini bir şeye tevcîh edince o kuvâ o şeye masrûf olur ve aslâ tahallüf etmez. [m/30] Melâike-i unsuriyyûn, avâlim-i bî-nihâye-i kesîfenin tedbîrine me’mûrdurlar. Bunların a’dâdı hasra ve ta’dâda gelmez. Melâike âlem-i his ve şehâdette eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler, zîrâ ervâhdır. Âlem-i hayâlde suver-i muhtelifeye mütemessilen meşhûd olurlar. Bu temsîl râînin ahvâl ve i’tikādâtı ile münâsebetdârdır. Hz. Cibrîl’in Cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) ve sâir enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)a ve evliyâya ve sulehâya temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnâsında râînin nezdinde hâzır olanlar bu melâikeyi müşâhede edemezler. Zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir. Meğer ki huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar buluna. Bu temessülü bunlar da görebilirler. Melâikenin vücûh-ı tasarrufâtı “kanatlar”a teşbîh buyurulmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulur:

لْمَلَائِكَــة ِ رُسُــلًا أولِــي أجْنِحَــة ٍ مَثْنَــى وَثُــلَاث َ وَرُبَــاعأرْض ِ جَاعِــل ِالْت ِ ولْحَمْــد ُ لِلّٰــه ِ فَاطِــر ِ

ََلسَّــمَاوَ

لْخَلْــق ِ مَــا يَشَــاءيَزِيــد ُ فِــي(Fâtır, 35/1) [Hamd ü senâ, gökleri ve arzı ibdâ’ ve iz-

ُ hâr eden Allah Teâlâ’ya mahsûsdur ki, ikişer ve üçer ve dörder kanat sâhibi olan melâikeyi rusül kılıcıdır. Dilediğini halkta ziyâde eder.] Binâenaleyh bu kuvânın semâvât ve arzda te’sîrât-ı mütenevvia-i kesîresi vardır. Vücûd-ı mutlakın merâtib ve etvâr-ı muhtelifesindeki tedbîrât bu kuvâ vâsıtasıyladır. Bunlar cânib-i ulûhiyyetten her bir mertebeye ve her bir tavra irsâl olunurlar. Ya’ni ba’zıları enbiyâya vahy ile ve ba’zıları evliyâya ilhâm ile, ve eşhâs-ı sâire-i insâniyyeden her birine ve hayvânât ve nebâtâta ve cemâdâta, velhâsıl bilcümle eşyâya umûr-i muhtelife-i kesîrenin tasrîfi ve tedbîri için irsâl olunurlar. Herhangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir te’sîr ile ittisâli onun “kanad”ıdır. Binâenaleyh her bir cihet-i te’sîr, bir “kanat” olmuş olur. Melâikenin kanatları, ya’ni vücûh-ı te’sîrâtı adede münhasır değildir; belki onların te’sîrât-ı mütenevvia-i kesîresi hasebiyle kanatları gayr-ı kābil-i ta’dâddır. Onun için ( ) Efendimiz leyle-i mi’râcda Cebrâîl (a.s.)ı altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır.Maksad-ı âlîleri,لْخَلْــق ِ مَــا يَشَــاءيَزِيــد ُ فِــي(Fâtır, 35/1) [Di-

ُ lediğini halkta ziyâde eder.] âyet-i kerîmesi mûcibince vücûh-ı te’sîrâtın kesretine işâret buyurmaktır.

İmdi ulûhiyetin âlem-i anâsırı muhît olan dört kuvve-i külliyyesi vardır ki, onlara lisân-ı şerîatta [m/31] Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.) tesmiye olunur. Bunlara tâbi’ olan melâikenin haddi ve hesâbı yoktur.

1. Cebrâîl (a.s.) hazâin-i gayb-ı ilâhîde olan maânî-i hafiyyeyi âlem-i sûrete îsâl ve ifâza eder. Binâenaleyh her bir ferdin kalbine âlem-i gaybdan nâzil olan maânîyi kuvve-i nâtıka vâsıtasıyla harf ve savt ile izhârı ve bâtınından haber verip izhâr eylemesi vücûh-ı Cibrîl’den bir vechin te’sîri ile vâki’ olur. Hz. Cibrîl, hakîkat-i muhammediyye mertebesinden taayyün-i Muhammedî mertebesine kâffe-i vücûhu ile nâzil olduğundan, Kur’ân-ı Kerîm hakkındaوَلَا رَطْــب ٍ وَلَا يَابِــس ٍ إِلَّا فِــي كِتَــاب ٍ مُبِيــن ٍ(En’âm, 6/59) [Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitâbdadır.] buyurulmuştur. Cibrîl (a.s.) bu hâssiyeti ile bilcümle avâlimi muhîttir. Bu vazîfenin tefâsîlini icrâya me’mûr, onun tedbîri tahtında lâ-yuad ve lâ-yuhsâ melâike vardır; ve ona “Rûhu’l-emîn” derler.

2. Mîkâîl (a.s.) sunûf-ı muhtelife-i mahlûkātın her birerlerine mahsûs olan erzâkın hıfzına veznen ve keylen ve adeden ve mikdâren her bir hakkı zî-hakka i’tâya müvekkel olduğu için bu kuvvete “Mîkâîl” tesmiye olunmuştur. Bu husûsta Hz. Mîkâîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile ittisâli vardır. Ve bu hâssiyeti ile o dahi avâlimi muhîttir; ve kezâlik bu vazîfenin tefâsîlini icrâya me’mûr onun taht-ı idâresinde bî-nihâye melâike vardır.

Hattâ sath-ı arza düşen her bir katre-i bârân bir kuvvet ile nâzil olur, ve kıyâmete kadar yağan yağmurların her bir tânesine taalluk eden kuvâdan hiçbirinde tekerrür ve ayniyet yoktur. Ve hattâ sen bir şeyi vezn ettiğin veyâ ta’dâd veyâ takdîr eylediğin vakit, sende vücûh-i Mîkâîl’den bir vechin te’sîri vâki’ olur.

16Buhârî, “Tefsîr”, 53; Müslim, “Îmân”, 76[رَأى جِبْرِيــل َ لَــه ُ سِــت ُّ مِائَــة ِ جَنَــاحٍ]; Ahmed b.

Hanbel,Müsn 410; İbn Hibbân,Sahîh, XIV, s. 336 [رَأيْــت ُ جِبْرِيــل َ عَلَــى سِــدْرَةِ

لْمُنْتَهَــى، وَلَــه ُ سِــت ُّ مِائَــة ِ جَنَــاحٍ].

32│MUKADDEME 3. Azrâîl (a.s.) “ma’nâ”dan ibâret olan rûhu, “sûret”ten ibâret olan ebdândan tefrîk eder; ve âlem-i zâhirde mevcûd olan her bir sûret-i kesîfe bir ma’nânın izhârı içindir. O ma’nâ, o sûretin rûhudur. Binâenaleyh zerreye varıncaya kadar âlem-i zâhirde vâki’ olan tefessüd, tasarruf-ı Azrâîl ile husûle gelir. İmdi Azrâîl (a.s.) dahi bu hâssiyeti ile avâlimi muhîttir. Ve onun taht-ı emrinde dahi bî-nihâye melâike mevcûddur; ve sen suver-i mevcûdeden birini ifsâd ettiğin vakit, sende Azrâîl’den bir vechin te’sîri vâki’ olur.

4. İsrâfîl (a.s.) her bir sûretin kendi nev’ine hâsıl olan hayâtı “Sûr”u ile nefheder. [m/32] Ve fikrin mukaddemât-ı kazâyâ ile intâc-ı yakîn etmesi dahi, sende Cenâb-ı İsrâfîl’in te’sîrâtından bir vech ile vâki’ olur. İmdi nefh-i hayâta me’mur o kadar melâike (kuvvet) vardır ki, hesâba ve adede sığmaz. Ve cümlesi Hz. İsrâfîl’in irâdesi tahtındadır. Ve âlemde hayât sâhibi olmayan bir şey yoktur. Nitekim buyurulur:وَإِن ْ مِــن ْ شَــيْء ٍ إِلَّا يُسَــبِّح ُ بِحَمْــدِه ِ

(İsrâ, 17/44) [Allâh’ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.] Ve hamd ve tesbîh ancak hayât sâhibi olan şeyden vâki’ olur. Binâenaleyh Cenâb-ı İsrâfîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile ittisâli vardır; ve bu hâssiyeti ile cemî’-i avâlimi muhîttir.

İkinci vasl: Hakîkat-i İblîs

Ma’lûm olsun ki, İblîs ism-i Mudill’in mazhar-ı etemm ve ekmeli olan bir rûhdur; ve mertebe-i ervâh ayrılık ve gayriyetten bir nevi’ üzerine Zât’ın hâriçte zuhûrundan ibârettir; ve Vâhid’in isneyniyet dâiresinde rü’yeti bu mertebeden başlar. Binâenaleyh ism-i Mudill’in zuhûr-ı ahkâmının ibtidâsı bu mertebedir. “Idlâl”, şaşırtmak demektir. Bir vücûdun yekdîğerine mugāyir olarak iki görülmesi şirk; ve şirk ise ayn-ı dalâldir; ve bu tarz-ı rü’yet, kuvve-i vâhimenin şânıdır. İmdi bu kuvvet mazhar-ı ism-i Mudill olup, hakîkat-i İblîs’tir. Zîrâ şânı “telbîs”tir; ve “İblîs” ismi de bundan müştaktır;

ve İblîs bu hâssiyeti ile avâlimi muhîttir; ve onun taht-ı tâbiiyyetinde lâ-yuad ve lâ-yuhsâ ervâh mevcûddur ki, cümlesi ıdlâl ve iğvâya me’mûrdurlar;

ve bunlar âlem-i tabâyi’de cemî’-i eşyâya sârîdir. ( ) Efendimiz’in: “Her 17Meleklerle ilgili bu paragrafın hizâsına kurşun kalemleMesnevî’den beyitler yazılmıştır. Bu beyitler için bk. Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 509-512 (beyit:

1563-1571).

kimse ile berâber bir şeytan doğar; ve ben benimle doğan şeytanı İslâm’a getirdim”18buyurmaları, nefs-i insânîdeki “vehm”e işârettir. Zîrâ kuvve-i vâhime aslâ kizbden ictinâb etmez; ve şânı bilcümle kuvâ üzerine isti’lâdır;

ve vücûdundan eser olmayan bir şeyi mevcûd ve hadd-i zâtında mevcûd olan şeyi ma’dûm gösterir. İmdi kuvve-i müfekkire aklın hükmüne tâbi’ olursa ona “zâkire-i mütefekkire”; ve eğer vehmin hükmüne tâbi’ olursa ona “mütehayyile” derler. Hakîkat-ı iblîsiyye, akl-ı küll olan hakîkat-i insâniyyeye diğer [m/33] kuvâ-yı ulûhiyyet gibi serfürû etmesi teklîfine karşı

أنَــا خَيْــر ٌ مِنْــه ُ(A’râf, 7/12) [Ben ondan hayırlıyım!] dedi. Bu cevâb, kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir.

İşte İblîs câmi’-i cemî’-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye olan akl-ı külle tâbi’ olmayıp, da’vâ-yı teferrüde ve isti’lâya kıyâm ettiği ve biri iki ve mevcûdu ma’dûm ve ma’dûmu mevcûd gördüğü için, zât-ı ulûhiyyet onu kuvâ-yı sâire arasındanلصَّاغِرِيــن َفَاخْــرُج ْ إِنَّــك َ مِــن َ(A’râf, 7/13) [Ervâh-ı melekiyye arasından çık, muhakkak sen küçüklerdensin ve kıymetsizlerdensin.] hitâbı ile tardeyledi. Zîrâ kuvâ-yı vâhime bilcümle kuvâya musallat olmakla berâber, onlara nazaran kıymetsiz ve küçük bir şeydir. Zîrâ şânı, hakîkate vusûlden men’etmektir. İblîs kendilerine esrâr-ı arzıyye ve semâviyye münkeşif olan ehl-i sülûkü ıdlâl için muhayyel olarak arz ve semâ sûretlerinde zâhir olur;

ve hattâ tecelliyât-ı zâtiyyeye de karışıp, sâliki ıdlâl eyler. Ancak sûret-i muhammediyyede ve onun vârisleri olan kâmilîn sûretlerinde temessül edemez. Zîrâ ( ) Efendimiz ile onların vârisleri olan kâmiller ism-i Hâdî’nin ve İblîs ve tevâbii ise ism-i Mudill’in mazhar-ı etemmleridir; ve tecelliyât-ı zâtiyyeye karışması zât-ı ulûhiyyetin Hâdî ve Mudill isimlerinin her ikisini de câmi’ olmasındandır. İblîs’in hakîkati ism-i Mudill olduğundan ve kalb-i hakāyık mümkin olmadığından, gerek kendi ve gerek tevâbii ism-i Hâdî’nin mazharına temessül edemez. Hakîkat-i iblîsiyye hakkında söz çoktur; fakat ehl-i irfân ve zekâya bu desâtîr-i esâsiyye kâfîdir.

Üçüncü vasl: Hakîkat-ı Âdem ve Havvâ

Ma’lûm olsun ki, “vücûd” hakîkat-i insâniyye olan mertebe-i vâhidiyyet18Krş. Müslim, “Münâfıkîn”, 16; Tirmizî, “Radâ’”, 17; Nesâî, “İşretü’n-Nisâ”, 4;

Ahmed b. Hanbel,Müsn 166; Zebîdî,İthâfü’s-Sâ 64-65; Yardım, Mesnevî Hadisleri, s. 201-203.

34│MUKADDEME ten, mertebe-i rûha tenezzül ettiği vakit üç ma’rifet hâsıl oldu ki, birisi ma’rifet-i nefs, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek; diğeri ma’rifet-i Mübdî,19ya’ni kendisinin mûcidini bilmek; üçüncüsü mûcidine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir. Bu ma’rifet, gayriyeti mutazammındır; ve bu rûh, rûh-ı Muhammedî ( )’dir. Nitekim buyururlar:لْقَلَــم أو ْ رُوحِيللّٰــه ُأوَّل ُ مَــا خَلَــق َ[Allâh’ın ilk yarattığı kalem yâhud benim rûhumdur.] Ve bir rivâyette:لنَّفْــسلْعَقْــل أوللّٰــه ُأوَّل ُ مَــا خَلَــق َ

[Allâh’ın ilk yarattığı akıl veyâ nefistir.]20Diğer ervâh, onun rûh-ı şerîfinin cüz’iyâtıdır. Onun için ( ) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh” dahi derler. Bu rûh [m/34] sûret-i akl-ı külldür ki “âdem-i hakîkî”dir. “Vücûb” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin dıl’-ı eyserinden mütekevvin oldu; ve bu taayyünât-ı muhtelifenin zuhûru ve suver-i mütenevvianın tevellüdâtı akl-ı küll ile nefs-i küllün izdivâcından hâsıl oldu. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri buyurur:لَّــذِيرَبَّكُــم ُتَّقُــولنَّــاسً يَــا أيُّهَــا

ُ

وَنِسَــاءحِــدَة ٍ وَخَلَــق َ مِنْهَــا زَوْجَهَــا وَبَــث َّ مِنْهُمَــا رِجَــالًا كَثِيــرًخَلَقَكُــم ْ مِــن ْ نَفْــس ٍ وَ(Nisâ, 4/1) [Ey nâs! Sizi nefs-i vâhideden halkeden ve ondan onun zevcesini yaradan ve her ikisinden ricâl-i kesîri ve nisâyı bess eyleyen Rabb’inizden ittikā edin!] Ve bu taayyünât içinde pek çok suver-i fâile ve münfaile zuhûra geldi; ve suver-i fâile ricâl ve suver-i münfaile de nisâdır; ve efrâd-ı insâniyyenin sûret-i fâilesi olan ricâl ve sûret-i münfailesi olan nisâ ekmel-i vech ve ahsen-i takvîm ile zâhir oldu. İmdi efrâd-ı insâniyyenin ebeveyni Âdem-i hakîkî olan “akl-ı küll” ile, Havvâ-yı hakîkî olan “nefs-i küll”dür. Bunlar cennet-i zâtta, ya’ni mertebe-i ulûhiyyette mestûr idiler. Kur’ân ki, cemî’-i esmâ ve sıfâtı câmi’ olan zâttır; ve bu taayyünât ki, zât-ı ulûhiyyetin varlığında hayâlât ve rü’yâdan ibârettir; ve bu keserât ve taayyünât-ı hayâliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfilîne doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan baîddir; işte bu şecere, Kur’ân’da mezkûr olan şecere-i mel’ûne ve matrûdedir. Ve onun meyvesi ve habbesi zulmet-i tabîiyyedir.

19Âdil Bey nüshası: “Mübdi’” (s. 26).

20Allah tarafından “ilk yaratılanın” mâhiyeti hakkındaki rivâyetler için bk. Ebû Dâvud, “Sünne”, 17; Tirmizî, “Kader”, 17; Ahmed b. Hanbel,Müsned, XXXVII, s. 378; İsfahânî,Hilyetü’l-Evliyâ, V, s. 281; VII, 372; İbn Sa’d,Tabakātü’l-Kübrâ,

I, s. 123-125; Deylemî,el-Firde 12; Hemedânî,Temhîdât, s. 65, 94 vd.;

Fütûhât-ı Mekkiyye, III, s. 143 (73. bâb) vd.; Dâye,Mirsâdü’l-İbâd, s. 37, 52;

Aclûnî,Keşfü’l-Hafâ, I, s. 311-312.

İmdi akl-ı küll ile nefs-i küll bu habbeye karîb olmadıkça “İhbitû” (Bakara, 2/36) [Aşağıya ininiz!] emriyle cennet-i zâttan, âlem-i sûret ve taayyünâta nüzûl etmediler; ve onların bu şecere-i menhiyeye takarrübleri İblîs-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün dahi akl-ı külle galebesi ile vâki’ oldu ki, bu âlem-i kesâfette onların zürriyâtı olan efrâd-ı âdemiyye dahi her an keserât-ı hayâliyyeye ve Kur’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftûn olmuşlardır. Hak Teâlâ hazretleri bu hakîkate işâreten Kur’ân-ı Kerîm’indeوَإِذ ْ قُلْنَــا لَــك َ إِن َّ رَبَّــك َ أحَــاط َ بِالنَّــاس ِ وَمَــا

لْقُرْآن ِ وَنُخَوِّفُهُــم ْ فَمَا يَزِيدُهُم ْ إِلَّا طُغْيَانًالْمَلْعُونَة َ فِيلشَّــجَرَة َلَّتِــي أرَيْنَــاك َ إِلَّا فِتْنَــة ً لِلنَّــاس ِ وَلرُّؤْيَــاجَعَلْنَــا

كَبِيــرً(İsrâ, 17/60) ya’ni “Ey habîb-i zîşânım! Zikret şu vakti ki biz sana dedik;

muhakkak senin Rabb’in nâsı zât-ı ulûhiyyeti ile muhîttir”; [m/35] ya’ni onların vücûd-ı hakîkîleri yoktur; belki cümlesi zılâl-i esmâiyyemden ibârettir; ve zılâl ise hayâldir. “Ve bizim sana gösterdiğimiz rü’yâ ve Kur’ân’da olan şecere-i mel’ûne nâsa fitnedir”, ya’ni sana gösterdiğimiz bu keserât-ı taayyünât rü’yâdır. Nitekim sen de bu hakîkati anladın da:لنَّائِــم َِلدُّنْيَــا كَحُلْــم ِ[Dünyâ uyuyan kimsenin rü’yâsı mesâbesindedir.]21veِنْتَبَهُــومَاتُــوإِذَاَلنَّــاس ُ نِيَــام ٌ فَــ[Muhakkak nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar.]22buyurdun.أرَيْنَــاك َ(İsrâ, 17/60)daki “kâf’-ı hitâb” cemî’-i hakāyıkı ve nisebi câmi’ olan taayyün-i muhammediyyedir. Bu rü’yet keyfiyeti, râî ve mer’î ister; bunlar ise kesrettir; ve bu keserât zâtta mütekevvin olan şecere-i mel’ûnedir.وَنُخَوِّفُهُــم ْ(İsrâ, 17/60) “Biz onları, ya’ni vücûdları rûh ile nefisten mütekevvin olan nâstan her birineَ وَلَا تَقْرَبَــا هَــذِه ِ

لشَّــجَرَة(Bakara, 2/35) [Bu ağaca yaklaşmayın!] diyerek her an tahvîf ederiz.فَمَــا

يَزِيدُهُم ْ إِلَّا طُغْيَانًا كَبِيرً(İsrâ, 17/60) [Bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz]. Hâlbuki bu tahvîf muvâcehesinde onların nefisleri iğvâ-yı vehm ile rûhlarını kendilerine imâle ederek o şecere-i mel’ûnenin semeresi olan zulmet-i tabîiyyeye el uzatırlar. Binâenaleyh onların tuğyânı büyük olur, ya’ni vech-i vahdetten istitârları artar.

İmdi ey sâhib-i fıtnat! Kur’ân-ı Kerîm mâzîdeki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim ahvâl-i rûz-merremizden bahsediyor. Biz ise bu vak’ayı mâzîye ircâ’ ile, kendi hâlimizden gaflet ediyoruz.

36│MUKADDEME

Onuncu Fasıl: Mertebe-i Âlem-i Misâl

Bu mertebe, zâtın hâriçte gayr-ı kābil-i teczie ve inkısâm ve hark ve iltiyâm, birtakım suver ve eşkâl-i latîfe ile zuhûrudur. Bu mertebeye “âlem-i misâl” tesmiye olunmasının sebebi budur ki, âlem-i ervâhdan zâhir olan her bir ferdin, âlem-i ecsâmda iktisâb edeceği sûrete mümâsil bir sûret bu âlemde hâsıl olur; ve bir tâife ona “hayâl” derler. Zîrâ bu sûretlerin müdriki, kuvve-i hayâliyyedir.

Muhakkikîn indinde “misâl” iki kısımdır: Biri budur ki, kuvve-i hayâliyye-i insâniyye onun idrâkinde şarttır; ve rü’yâda ve tahayyülde zâhir olur. O idrâk ba’zan savâb ve ba’zan hatâ olur; ve ona “misâl-i mukayyed”

[m/36] ve “hayâl-i muttasıl” derler. İkincisi budur ki, onun idrâkinde kuvve-i hayâliyye şart değildir; belki kuvve-i bâsıra dahi idrâk edebilir. Âyînede ve mücellâ olan sâir şeylerde görünen sûretler gibi. “Misâl”in bu kısmına “misâl-i mutlak” ve “hayâl-i munfasıl” derler. Zîrâ bunlar kuvve-i hayâliyyeden ayrı olarak bizâtihâ mevcûddurlar. Ervâhın reng-i cesed ile görünüşü bu kısımdandır. Nitekim ervâh-ı mevtâ sûret-i cismâniyye ile rü’yâda görülür; ve kâmilin rûhu, sûret-i cismâniyye ahzederek kendi muhibbânından birisine zâhir olur. Bu zuhûr ve rü’yet sahîh ve savâbdır; bunda aslâ hatâ yoktur. Âlem-i misâle “âlem-i berzah” ve “mürekkebât-ı latîfe” de derler;

ve ba’zıları ervâh ve misâl âlemlerini cem’edip, “âlem-i melekût” tesmiye ederler. Âlem-i misâl âlem-i ervâhın feyzini, âlem-i ecsâma îsâle vâsıtadır;

ve ervâh ile ecsâm arasında bir berzahtır; ve berzahiyeti hasebiyle her iki âlemin ahkâmını da câmi’dir. Zîrâ zâhir ve bâtındır; ve gayb ve şehâdet arasında hadd-i fâsıldır. Cism-i mürekkeb-i mâddînin aynı olmadığı gibi, cevher-i mücerred-i aklînin dahi aynı değildir. Fakat hem âlem-i ecsâmın ve hem de âlem-i ervâhın gayrıdır. Zîrâ ervâha nisbeten kesîfdir, ecsâma nisbeten latîfdir. Lâkin cevher-i cismânî ve cevher-i aklîye müşâbeheti vardır. Ecsâma müşâbeheti bu cihettendir ki, ecsâm nasıl ki mahsûs mikdârı ise, âlem-i misâl dahi öylece mahsûs mikdârıdır; ve mikdâr kemmiyetten ve kemmiyet dahi tûl ve arz ve umktan ibârettir. Zîrâ âyînede görülen bir sûret hâsse-i basar ile idrâk olunur; ve tûl ve arz ve umku hâizdir; ve onun ervâha müşâbeheti o cihettendir ki, ervâh nasıl latîf ve rûhânî ise, âlem-i misâl dahi öylece latîf ve nûrânîdir; ve o sûretin letâfet ve nûrâniyetidir ki, el ile dokunulamaz ve bıçak ile kat’olunamaz. Ve mâddeden mücerred olan zevâtın suver ve eşbâh-i cismâniyyede müşâhedesi, âlem-i misâlde vâki’ olur. Nitekim Hz. Cibrîl ba’zı vakitlerde, server-i âlem (s.a.v) Efendimiz’e, ashâb-ı kirâmdan Dihye-i Kelbî sûretinde zâhir olur idi. Hızır ve enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ile evliyâ-yı kirâm hazarâtının müşâhedeleri de bu âlemde vâki’ olur; ve kâmiller, âlem-i misâlde, kendi şekillerini [m/37] diğer bir âdemin veyâ hayvânın şekline taklîbe kādirdirler. Ve öldükten ve kayd-ı tenden çıktıktan sonra, eşkâl-i muhtelife ile kuvvet-i teşekkül onlarda tezâyüd eder. Rûhun cesed-i beşerî ve cism-i unsurîden müfârakatinden sonra zâhir olacağı âlem-i misâl bu zikrolunan âlem-i misâlin ve berzahın gayrıdır. Zîrâ bu berzah dünyâ ile âhiret arasındadır; ve neş’et-i dünyeviyyeden evvelki berzah merâtib-i tenezzülden; ve neş’et-i dünyeviyyeden sonraki berzah ise merâtib-i urûcdandır. Ervâha lâhik olacak sûretlerle bu ikinci berzahda zâhir olurlar. Bunlar neş’et-i dünyeviyyede hâsıl olan a’mâlin sûretleri ve ahlâk ve ef ’âlin netâyicidir.

Gülşen-i Râz’dan:

شود عیب و هنر یکباره روشنهن ِ تنز پیرچو عریان کردی

زو چون آب صورتکه بنمایدتنت باشد ولکن بی کدورت

ئِرلسَّرَن آیت ِ تُبْلَیفروخوشود آنجا ضمائرهمه پید

شخاصجسام وخلاق ِ توشوددگر باره بوفق ِ عالم ِ خاص

لید سه گانه گشته پیدموینجاچنان کز قوت عنصر در

نر گردد گاه نیرنوگهیخلاق ِ تو در عالم ِ جانهمه

Tercüme: “Ten gömleğinden soyunduğun, ya’ni öldüğün vakit, ayıpların ve hünerlerin birdenbire zâhir olur. İntikāl etmiş olduğun âlem-i berzahta bir vücûdun olur. Lâkin bu dünyâdaki vücûdun gibi kesîf değil. Öyle su gibi ondan sûret görünür, ya’ni suya mukābil olan sûret, o suya nasıl mün’akis olursa, senin vücûd-ı berzahına dahi amellerinin ve ahlâkının sûretleri öylece in’ikâs eder. O berzahta bütün zamâir âşikâr olur. Eğer delîl-i naklî istersenئِرُ، فَمَــا لَــه ُ مِــن ْ قُــوَّة ٍ وَلَا نَاصِــر ٍلسَّــريَــوْم َ تُبْلَــى(Târık, 86/9-10)

َ ya’ni, “O günde nefs-i insânîde merkûz olan sırlar âşikâr olur. İnsan için bu hâli def ’edecek bir kuvvet ve nâsır yoktur. Zîrâ sırlarının âşikâr olması

38│MUKADDEME verilen vücûd-ı berzahî iktizâsındandır” âyet-i kerîmesini oku! Ve bu akisten başka senin ahlâkın âlem-i hâs olan berzahın ahvâline [m/38] muvâfık olarak ecsâm ve eşhâs olurlar. Ahlâkın kötü ise suver-i kabîha, iyi ise suver-i hasene olup sana refîk olurlar. Sen, birtakım a’râzdan ibâret olan a’mâl ve ahlâkın libâs-ı sûrete bürünerek müteayyin olmalarını istib’âd etme! Nitekim bu dünyâda kuvvet ve unsurdan mevâlîd-i selâse zâhir oldu; ya’ni müvellidü’l-mâ’, müvellidü’l-humûza, azot, karbon ilh... gibi anâsır-ı basîta gaz hâlinde bî-sûret oldukları hâlde tekâsüf edip maâdin, nebâtât ve hayvânât sûretlerinde âşikâr oldu. İşte böylece senin bütün ahlâkın âlem-i cânda ba’zan envâr ve ba’zan da nîrân sûretinde zâhir olur.” Bu âlem-i misâlin sûretleri, berzah-ı ahîrin sûretleri hilâfınadır. Berzah-ı evvelde zâhir olan şeyin âlem-i his ve şehâdette zuhûrundan mukaddem görülmesi mümkindir. Nitekim havâs ve avâmdan birçok kimseler rü’yâlarında birtakım vukūât müşâhede ederler ki, onun eseri ba’dehû âlem-i şehâdette zuhûr eder. Berzah-ı sânîde olan bir şeyin âlem-i şehâdete rücûu mümteni’dir. Ya’ni dünyâdan berzah-ı sânîye müntakil olan ervâhın tekrâr dünyâya rücûu kābil değildir. Berzah-ı evvelin sûretleri avâma rü’yâda ve havâssa ba’zan rü’yâda ve ba’zan uyanıklıkta münkeşif olur. Fakat ahvâl-i mevtâya ıttılâ’, aktâb ve efrâddan ve ehl-i mükâşefeden ba’zılarından gayrısına mümkin değildir. Bu sebeble berzah-ı evvele “gayb-ı imkânî” ve “misâl-i imkânî”; ve ikinci berzaha da “gayb-ı muhâlî” ve “misâl-i sânî” ve “misâl-i muhâlî” ve “misâl-i imtinâî” derler.

23Lâhicî,Mefâtîhu’l-İ’câz, s. 441-444 (beyit: 685-690). Bu beyitlerin Ahmed Avni Bey tarafından yapılmış manzûm tercümesi şöyledir (Gülşen-i Râz[haz. Turgut Karabey], s. 159-160):

Çıkınca senden ol pîrâhen-i tenOlur ayb u hüner ol anda rûşen Vücûdundur o demde bî-küdûretBak âb-ı sâfiye var aks-i sûret Hüveydâdır bütün anda zamâirOdur bu yevmine tüble’s-serâir Zuhûr eyler o demde âlem-i hâssBütün ahlâk olur ecsâm u eşhâs Anâsır kuvvetinden oldu sâdırMevâlîd-i selâse rû-nümâdır Cihân-ı cânda hep ahlâk-ı insânGehî envâr olur gâhîce nîrân

On Birinci Fasıl: Mertebe-i Şehâdet Mertebe-i şehâdet, zâtın hâriçte suver-i ecsâm ile zuhûrudur ki, bu sûretler, âlem-i misâl sûretlerinin hilâfına olarak kābil-i teczie ve inkısâm ve hark ve iltiyâmdır. Bu mertebeye “âlem-i şehâdet” denilmesi emr-i müşâhedede azhar ve havâss-i hamse-i zâhirenin mecmûu ile mahsûs olmasından nâşîdir. Zîrâ, âlem-i misâldeki bir sûreti el ile tutup hıfzederek, başkalarına da irâe etmek kābil olmadığı hâlde, [m/39] âlem-i şehâdetteki bir sûreti elde tutmak ve başkalarına da göstermek mümkindir. Hükemâ, suver-i âlemi “zîrûh” ve “gayr-ı zîrûh” olarak ikiye taksîm ederlerse de, muhakkikîn indinde zîrûh olmayan hiçbir sûret yoktur. Zîrâ her birinin “mertebe-i vâhidiyyet”te sâbit olan bir “hakîkat”ı vardır; ve bu hakîkat onun müdebbiri, mutasarrıfı ve rûhudur; ve her bir isim cemî’-i esmâyı câmi’ olup, “ayn-ı vâhide”den ibâret bulunan mertebe-i ulûhiyyete delâlet husûsunda şirket-i müşâa ile müşterektirler; ve her bir ismin o ayn-ı vâhideden bir hazzı vardır ki, o haz diğer isimde yoktur. Meselâ, Mâni’ ismindeki haz Mu’tî isminde ve Kābız ismindeki haz Bâsıt isminde yoktur; ve kābil-i taksîm olmayan o ayn-ı vâhide Hayy ismiyle de müsemmâ olduğundan, her bir ismin bu isimde de alâ-tarîki’l-müşâa iştirâkleri vardır. Velâkin eser-i hayâtın kemâliyle zuhûruna cümlesinin taayyünü müsâid olmadığından, kiminin hayâtı bâtın; ve kiminin hayâtı zâhir; ve kiminin hayâtı hayvanda olduğu gibi azhar; ve kiminin hayâtı dahi insanda olduğu gibi azhar ve ekmeldir. Zîrâ “ayn-ı vâhide” olan Hak, kendi esmâsından herhangi birisinde tasarruf buyurursa bu müşâiyet kalmaz, mutlakā o ismin ahkâmı zâhir olur. Çünkü Hak Teâlâ âlemde tasarruf-ı mutlak sâhibidir; ve vücûdda ve tasarrufta aslâ şerîki yoktur.

Âlem-i şehâdete, “âlem-i kevn ve fesâd” dahi derler. Zîrâ “kevn” bir sûretin hudûsünden ve “fesâd” dahi bir sûretin in’idâmından ibârettir. Meselâ su kaynatılınca buhâr olur ve onun sûret-i mâyiiyyeti fenâya gider ki, bu keyfiyet fenâ ve fesâddan ibârettir; ve ba’dehû ondan bir sûret-i havâiyye peydâ olur; buna da “kevn” derler; ve kezâ mum yandıkda onun şekli fânî olur; bu “fesâd”dır. Fakat ondan başka bir mâdde-i havâiyye husûle gelir;

bu da “kevn”dir. Binâenaleyh âlem-i şehâdette bir “fesâd” için bir “kevn”, lâzım olur; ya’ni her bir sûret-i fâsideden sonra bir sûret-i kâine peydâ olur.

40│MUKADDEME

Birinci vasl: Cevher ve araz

Ma’lûm olsun ki, suver-i âlem-i şehâdetin kâffesi “araz”dan ibârettir; ve araz “iki zamanda [m/40] bâkî ve kendi vücûdu ile kāim olmayan şey”e derler. Meselâ mütekellimîn ve erbâb-ı fikir ve nazardan ibâret olan mütefenninîn bir şeyi ta’rîf ederken, a’râzdan ibâret olan “hudûd”unu zikrederler.

Hâlbuki bir şeyin hudûd-ı zâtiyyesi, o şeyin aynıdır, gayrı değildir. Meselâ “araz”ın mukābili olan “cevher”i ta’rîf ettikleri esnâda; cevher “kendi zâtı ile kāim olan şeydir” derler. Hâlbuki “kıyâm” arazdır. Cevher olmasa, kıyâmı ayrıca göstermek mümkin değildir. Kıyâm böyle araz olmakla berâber, cevherin “ayn”ı ve hakîkatidir. Zîrâ cevher bu “had” ile sâir şeylerden ayrılır; ve bu hadd-i zâtî, mahdûd olan cevherin aynıdır. Ve kezâ insanı ta’rîf ettikleri sırada: “İnsan, nutuk sâhibi olan hayvandır” derler. Bu ta’rîfde zikrolunan “nâtıkıyet”, “sahâbet” ve “hayvâniyet” insanı sâir eşyâdan ayıran birer haddir.

Hâlbuki “nutk” arazdır. “Sâhib”in ma’nâsı nisbet olduğundan o da arazdır.

Bu ta’rîfde yalnız bir “hayvan” kaldı. Hayvanı da ta’rîf ettikleri vakit, “hayvan cism-i nâmî-i hâssâsdir; ve irâdesi ile hareket eder” derler. Bu ta’rîfde zikrolunan cismiyet, nümüvv, hassâsiyet, irâde ve hareket hayvanı sâir eşyâdan ayıran onun bir haddi olmakla cümlesi arazdır. Zîrâ “cisim” eb’âd-ı selâseyi kabûl eden bir cevher-i mütehayyizdir. Hâlbuki “eb’âd-ı selâse”, ya’ni “uzunluk”, “enlilik” ve “derinlik”, ve “kabûl” ve “tahayyüz” hep arazdır. Çünkü bunların cümlesi maânî-i ma’kūledir; ve cisim olmayınca görünmezler. “Cisim” dahi arazdır, çünkü tahayyüz olmayınca görünmez. “Nümüvv” de arazdır; çünkü asl üzerine zâiddir. “His” de arazdır; çünkü his, idrâktir, idrâk ise arazdır. “Hareket” de arazdır; zîrâ “sükûnet” üzerine zâiddir; ve kezâ “irâde” dahi arazdır; çünkü o da asıl üzerine zâiddir. İşte görülüyor ki, cevher kendi “hudûd”unu teşkîl eden a’râzın hey’et-i mecmûasından ibârettir. Cevherin hudûdu ise kendi zâtıdır. Binâenaleyh [m/41] cevher dahi ayn-ı a’râz olur.

“Araz” iki zamanda bâkî olmayan şey olduğuna göre, bir kilo su alıp bir kaba vaz’etsek, ânen-fe-ânen tenâkus ettiğini görürüz; zîrâ tebahhur eder;

su iki zamanda bâkî kalmaz. Kezâ elimize aldığımız bir zerre hâmız-ı kibrît için yazdığımız işâret-i kimyeviyye o dakîka için doğrudur; bir zaman sonra o işâret-i kimyeviyye artık elimizdeki o zerrenin işâreti değildir. Zîrâ o zerre, iki zamanda bâkî kalmayan arazdır.

Velhâsıl âlem-i şehâdette görünen sûretlerin kâffesi araz olduğu cihetle, bu âlemin hey’et-i mecmûası a’râzdan ibâret olmuş olur. Hâlbuki mütekellimîn: “Araz iki zamanda bâkî kalmaz; ve cevher ise zamanlarda bâkî kalır” derler. Sonra da bâlâda îzâh olunduğu üzere cevheri arazlar ile ta’rîf edip, onun haddini bu arazlar ile ta’yîn ederler. Bu ise açıktan açığa tenâkuz olduğu hâlde, farkına varamazlar. İşte akıl ve zekâ-yı beşerin teyakkuz ve intibâhı bu kadardır. Aklın bir mes’elede intibâhı olsa, diğer mes’elede gaflete düşer. Onun âlem-i hakîkate doğru yürüyüşü “düşe kalka” ta’bîrine mâsadaktır. Âlem-i tecellîye nazaran âlem-i şehâdet dediğimiz şey, birtakım a’râzın hey’et-i mecmûası olup, ânen-fe-ânen mütebeddildir; ve âlemden hiçbir şey, kendi nefsi ile kāim bir cevher değildir; ve kendi “ayn”ında, kendi “ayn”ı ile kāim olan mevcûd, ancak kendi zâtı ile kāim bulunan vücûd-ı mutlak-ı Hak’tır; ve eşyâ-yı sâire kendi vücûdlarıyla ademiyet üzere olup her ânda o vücûd-ı mutlak ile “halk-ı cedîd” içindedir.

İkinci vasl: Teceddüd-i emsâl Âlem-i şehâdet, esmâ-i ilâhiyye muktezâsından olarak ale’d-devâm mevcûd ve ma’dûm olur. Zîrâ Mûcid, Muhyî, Mübdî, Rahmân, Mün’im, Musavvir, Hâlık ve Kayyûm ve bunun emsâli esmâ mevcûdâtın vücûdunu ve mezâhirin zuhûrunu iktizâ eder. Ve Mümît, Dârr, Kahhâr, Kābız, Ferd ve Vâhid ve bunun emsâli esmâ dahi mezâhirin ademiyetini ve hafâsını iktizâ eder. Suver-i âlemin kâffesi dâimâ halk-ı cedîd [m/42] içindedir.

Her lahza başka başka halk ve yeni vücûd gelir; ve her tarfetü’l-ayn içinde îcâd ve i’dâm-ı dîğer vâki’dir. Velâkin bu îcâd ve i’dâm feyz-i Rahmânînin sür’at-i inkızâ ve teceddüdü hasebiyle idrâk olunmaz; ve bu sür’at sebebiyle, suver-i eşyânın istikrâr üzere olduğu zannolunur. Sür’at-i teceddüd ve feyz-i Rahmânî bir sûretle vâki’ olur ki, gitmenin ve gelmenin idrâki mümkin olmaz; ve belki gelmek gitmenin ve gitmek dahi gelmenin aynıdır. Vücûd ile adem arasına zaman mütehallil olmaz ki, onun ademiyeti melhûz olabilsin.

Velhâsıl suver-i kâinâttan hiçbir sûret iki ânda bâkî kalmaz. Fakat sûret-i zâile, sûret-i hâdisenin müşâbihi olduğundan his bu tebeddüle muttali’ olamaz. Zîrâ âlemin hey’et-i mecmûası bâlâda îzâh olunduğu üzere arazdan ibârettir; ve araz ise iki zamanda bâkî kalmaz. Vücûd-ı mümkinât

42│MUKADDEME onların sûretleriyle Hakk’ın zuhûrundan ibârettir; ve bu zuhûr ise, tecellî-i Hak’tır. Tecellî-i Hak’ta bekā yoktur; tekrâr dahi yoktur. Zîrâٍ كُل َّ يَــوْم ٍ هُــو َ

أْنافِــي شَــ(Rahmân, 55/29) [O her ânda bir şe’ndedir.] âyet-i kerîmesi mûcibince Hak her ânda bir şe’n-i dîğerdedir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlak-ı Hak, her kâinin ayn-ı sâbitesinden her ânda zâhir olarak sûret-pezîr olur;

ve ân-ı sânîde o ayn-ı sâbiteden o vücûd bâtın ve o sûret zâil olur; ve bu hâl böylece müteselsilen gider; ve zâilât ile kâinât arasında kadr-i müşterek ayn-ı sâbitedir; ve ayn-ı sâbite hakîkat-i şahsiyyedir. Bu kevn ü fesâd içinde hakîkat-i şahsiyye bâkîdir. Mutî’ ve âsî ve müsâb ve muazzeb olan ancak bu hakîkat-i şahsiyyedir. Onun hayâl-i zâilden ibâret olan vücûd-ı kevnî-i mâddîsine aslâ i’tibâr yoktur. Zîrâ mâdde dediğimiz şey sırf emr-i i’tibârîdir; ve a’yân-ı sâbite suver-i ilmiyyeden ibâret olduğundan aslâ kendi mertebesinden münfek değildir.لوُجُــودئِحَــة َاَلْya’ni “A’yân-ı sâbite

أعْيَــان مــا شَــمَّت ْ رَ râyiha-i vücûdu koklamamıştır” dediklerinin ma’nâsı budur. Vücûd-ı mutlakın mahall-i tecelliyâtı a’yân-ı sâbitedir. Zîrâ evvelâ “ilim”, sonra, “fiil” zuhûr eder. İlim olmayınca fâil ve sâni’ neyi işleyecek ve tasnî’ edecektir?

Misâl:Kendisinde sıfat-ı ressâmiyyet bulunan bir kimse, bir levha tersîm edeceği vakit, evvelâ ilminde o levhanın [m/43] hey’etini ve krokisini istihzâr eder. Ondan sonra sûret-i ilmiyyesini levhaya nakşeyler; ve her istediği vakit, bu levhanın yüz mislini tersîm eyler. Bu levha mahvedilse, yine onların mislini vücûda getirir. Onun ilminde olan resmin sûreti ise dâimâ sâbit olup, aslâ ressâmın ilminden münfek olmaz; ve o sûret-i ilmiyye aslâ vücûd-ı hâricî kokusunu koklamaz; ve ilm-i ressâmda levhanın sûreti mürtesim olmadıkça ressâmdan fiil-i tersîm zâhir olmaz.

Üçüncü vasl: İsti’dâd-ı mec’ûl İsti’dâd iki nevi’dir: Birincisi isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûldür ki, yukarıda îzâh olunduğu üzere bu isti’dâd her bir ayn-ı sâbitenin iktizâ-yı zâtîsinden ibâret olup “Kün!” emriyle, mertebe-i ilimde tekevvün ederler.ِ وَمَــا أمْرُنَــا إِلَّا

حِــدَة ٌ كَلَمْــح ٍ بِالْبَصَــروَ(Kamer, 54/50) [Ve bizim emrimiz, birdir, ancak bir göz kırpış, bir göz yumup açış gibi tezdir.] âyet-i kerîmesi bu mertebeye işârettir.

Diğeri isti’dâd-ı mec’ûldür. Bu isti’dâd dahi mertebe-i şehâdette her bir ayn-ı sâbitenin mir’âtı ve mazharı olmak üzere tekevvün eden her bir sûret-i kesîfenin ba’de’l-istihâlât kemâle vusûlüdür. Zîrâ tabîatta mütekevvin olan her bir sûret kāide-yi tekâmüle tâbi’dir.لرَّحْمٰــن ِأنِّــي مِــن َاَلتَّ[Teennî Rahmân’dandır.]24ile bu hakîkate işâret olunmuştur.

Misâl:İnsanda isti’dâd ve kābiliyyet-i tekellüm onun iktizâ-yı zâtîsi olduğundan gayr-ı mec’ûldür. Fakat tevellüdünü müteâkib tekellüm edemez; zîrâ bünyesi müsâid değildir. Tevâlî-i zaman ile, bünyesine isti’dâd ve kābiliyet geldikten sonra tekellüm edebilir. Bu isti’dâd ve kābiliyet ise ânen-fe-ânen vâki’ olan tekâmül netîcesinde hâsıl olur; bu da mec’ûldür.

Bundan anlaşılıyor ki, isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûlün zuhûru, isti’dâd-ı mec’ûlün inkişâfına mütevakkıftır. Ta’bîr-i dîğerle denilebilir ki, rûhun zuhûr-ı kemâlâtı cismin kemâline vâbestedir. Aksi hâlde rûhun kemâlâtı bâtında kalır. İmdi esbâb-ı zâhiriyye isti’dâdât-ı zâtiyyeye mensûb olan şuûnâttır.

Binâenaleyh esbâbı tevlîd eden isti’dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyedir. Mumun sebeb-i iştiâli, onun kābiliyet ve isti’dâdıdır. Taş olsa iştiâl etmezdi; zîrâ taşta bu isti’dâd ve kābiliyet yoktur. [m/44] Dördüncü vasl: Tabîat

Ma’lûm olsun ki, fezâda menfûh olan nefes-i Rahmânî ulûhiyetin zâhiri olan “tabîat” üzerine vâki’ olur. Destgâh-ı tabîat bu nefesi nesc edip envâ’-ı sûrete ifrâğ eder. Binâenaleyh fezâda “halâ” yoktur. Belki kuvâ-yı tabîiyye ile mâlâmâldır ki, bu kuvâya “melâike-i tabîiyyûn ve âliyyîn” derler. Bunların Âdem’e secde ve serfürû ile emrolunmadıkları bâlâda zikrolundu.

İmdi “tabîat”ın zâtı, yekdîğerinin zıddı olan dört esâsın hey’et-i mecmûasından ibârettir ki, onlar da “harâret”, “bürûdet”, “yübûset” ve “rutûbet”tir. Gerçi yübûset harâretten ve rutûbet dahi bürûdetten neş’et ederse de, yübûset harâretin ve rutûbet dahi bürûdetin aynı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki iktizâât ve ahkâmı başka başkadır. Tabîat, mertebe-i ulûhiyyetin zâhiri olup, suver-i unsuriyyenin mensûc olduğu bir destgâh olup, onların bâtınıdır. Erkân-ı tabîat mahsûs ise de, mer’î değildir.

Yalnız sûret-i unsuriyyeye taalluku âsârıyla meşhûd olur. Suyun incimâdını gördüğümüz yerde bürûdetin ve buzun eridiğini gördüğümüz yerde de 24Beyhakî,Şuabu’l-Îmâ 211; Aclûnî,Keşfü’l-Hafâ, I, s. 350.

44│MUKADDEME harâretin mevcûd olduğuna hükmederiz; ve bunları bâsıramız görmediği hâlde, vücûdumuz hisseder. İmdi tabîat ulûhiyetin zâhiriyeti olmakla berâber, hakîkat-i vâhideden ibârettir; ve yekdîğerine zıd birtakım keyfiyetleri hâiz olan ecsâm-ı tabîiyye o hakîkat-i vâhideden zâhir olup, türlü türlü eşkâlde zâhir olur. Binâenaleyh tabîat ve tabîattan zâhir olan ecsâm-ı tabîiyyenin hey’et-i mecmûası, hakîkat cihetinden ayn-ı vâhidedir; ve taayyün ve eşkâl cihetinden de, uyûn-i kesîredir; ve bu suver-i tabîiyye, ayn-ı vâhidenin taayyünât-ı muhtelifesi olduğu için, sâha-i taayyünâtta mevcûd olmayan bir şey, tabîattan zuhûr ettikde veyâhud ecsâm-ı mevcûdeden birtakımı bozulup ma’dûm oldukda, o tabîat ne eksilir, ne de ziyâdeleşir. Belki bu hâl letâfetten kesâfete ve kesâfetten letâfete intikāldir. Binâenaleyh zuhûr eden sûretler, adem-i mahzdan gelmez; ve ma’dûm olan sûretler dahi adem-i mahza gitmez. Onların vücûd ve [m/45] ademleri izâfîdir.

İlm-i hikmet ve kimyâya vâkıf olanların nazarında bu hakîkat pek bârizdir. Meselâ bir mum bitinceye kadar iş’âl edildikde, gerçi mumun şekli kaybolur; velâkin onun kesîf olan sûreti gaza inkılâb eder; ve bilfarz yirmi dirhem ağırlığında bir mum yandığı vakit, yine yirmi dirhem ağırlığında başka mevâdda tahavvül etmiş olur. Mumun vücûdu tabîatta tekevvün ettiği vakit o tabîat ziyâdeleşmediği gibi, kaybolduğu vakit de eksilmemiş olur. Tabîattan zâhir olan şey, tabîatın gayrı değildir. Çünkü tabîattan zâhir olan ecsâm-ı tabîiyyenin hey’et-i mecmûası, hakîkat cihetinden ayn-ı vâhidedir; ve tabîat kendisinde zâhir olan şeyin de aynı değildir. Çünkü bilfarz tabîattan zâhir olan bir ateş parçasını aldığımız vakit, bu sıcak ve kurudur; ve bir buz parçasını aldığımızda dahi bu soğuk ve kurudur, diye hükmederiz. İmdi ateş, buzun aynı olmadığı hâlde, tabîat bu iki muhtelif şey arasında kuruluğu cem’etmiş, fakat sıcaklık ile soğukluğu ayırmıştır.

Böyle olunca elbette tabîat onların aynı olamaz. Çünkü tabîat, yekdîğerine zıd olan erkân-ı erbaayı câmi’dir. Tabîat, mertebe-i ilm-i ilâhîde sâbit olan suver-i esmâiyyenin intibâına müsâid bir âyîneden başka bir şey değildir;

ve o âyînenin vücûdu dahi, zât-ı latîfe-i Hakk’ın kesâfeti ile mevcûd olduğu için zâhiridir.

Beşinci vasl: Müessir ve müesserün-fîh

Ma’lûm olsun ki, emr-i vücûd biri “müessir” ve diğeri “müesserün-fîh” olmak üzere iki kısımdır. Müessir mertebe-i fiiliyyeden; ve müesserün-fîh mertebe-i infiâliyyeden ibârettir. Ta’bîr-i dîğerle vücûdun bâtını ve zâhiri vardır; bâtını müessir ve zâhiri müesserün-fîhdir. Vücûd-ı âlem Hakk’ın zâhiri ve Hak vücûd-ı âlemin bâtını ve hüviyetidir; ve her ikisi de vâhidü’l-ayn olan mertebe-i ulûhiyyetin iki i’tibârıdır. İmdi tabîatın tekevvünü ulûhiyetin bâtıniyetinden olduğu gibi, suver-i ecsâmın tekevvünü de tabîattandır. Binâenaleyh hakîkatte her vech ile müessir olan ancak Allah Teâlâ’dır.

Misâl:Vücûd-ı insânînin zâhiri ve bâtını vardır. İnsanı “nutuk sâhibi olan bir hayvandır” diye ta’rîf [m/46] ettiğimiz vakit, onun bâtını ile zâhirini almış oluruz. “Nutuk” onun bâtını ve “hayvan” onun cismi ve zâhiridir. İnsanın nefs-i nâtıkası görünmediği hâlde, zâhiri olan cisminde müessirdir; ve zâhiri olan cismi müesserün-fîhdir. İnsanın bâtınında bir yere gitmek için bir irâde peydâ olur. Bâtınındaki bu irâde ve meyl, onun “Kün!” emrinden ibârettir. Cisim, bu irâde ve emirden müteessir olarak harekete gelip o mahalle gider. İmdi insanın vücûdu vâhidü’l-ayn olduğu hâlde onda, biri müessir ve diğeri müesserün-fîh olmak üzere iki i’tibâr olmuş olur.

Altıncı vasl: İbtidâ-i hilkat Seneden zayıf ve keşfen sahîh olanأحْبَبْــت ُ أن ْ أعْــرَف َ فَخَلَقْــت ُامَخْفِيًّــا فََ كُنْــت ُ كَنْــزً

ِ

أعْــرَفالْخَلْــق َ لya’ni “Ben gizli bir hazîne idim; bilinmeğe muhabbet ettim;

halkı bilinmem için yarattım”25hadîs-i kudsîsi mûcibince, vücûd mertebe-i vahdete, ya’ni hakîkat-i muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra kendi zâtına ve sıfâtına şuûru hasebiyle zâtında mündemic olan kemâlâtı izhâra muhabbet etti. Bu zuhûr ve izhâr, ancak kendi zâtından, yine kendi zâtınadır; ve hafâ dahi yine kendi zâtına nazarandır. Vücûdda kendinden gayrı bir şey yoktur ki, ondan hafî olsun. Binâenaleyh bu hadîs-i şerîf, kable’z-zuhûr kendi kemâlâtının yine kendisine hafî olduğunu beyândan ibârettir. Ya’ni “kable’z-zuhûr kendimden gizli olan kemâlâtımı zevk-i şühûdî ile bilmeğe muhabbet ettim; ve halkı bu zevk-i şühûdî ile 25Herevî,Tabakātu’s-Sûfiyye, s. 556; Gazzâlî,Medhalü’s-Sülûk, s. 32; Meybudî,Keşfü’l-Esrâ 477; VIII, s. 387; Ahmed Gazzâlî,et-Tecrîd, s. 25; Hemedânî,Temhîdât, s. 90 vd.; Baklî,Meşrebü’l-Ervâh, s. 6;Fütûhât-ı Mekkiyye, III, s. 167 vd.

46│MUKADDEME bilinmem için yarattım” demektir. Bunun ne gibi bir şey olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh eder.

Misâl:Kendisinde hattâtıyet, ressâmiyet ve mi’mâriyet ilh... gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse izhâr edeceği levhalar ile binâların kenz-i mahfîsidir. Kendi kemâlâtını zevk-i müşâhede ile bilmek istediği vakit, kendinde olduğunu bildiği ve fakat görmediği bu levhaları tahrîr, tersîm ve bu binâları [m/47] inşâ edip izhâr eyledikten sonra “Ben bir gizli hazîne idim, bu masnûâtı zevk-i müşâhede ile bilmek istedim ve bunları yaptım” der; ve onları temâşâ edip san’atının kemâlâtını gördükde temeddüh eder.

İşte eşref-i mahlûkāt olan insanı âlem-i şehâdette izhârdan sonra Hak Teâlâ hazretlerininلْخَالِقِيــنللّٰــه ُ أحْسَــنفَتَبَــارَك َ(Mü’minûn, 23/14) [Yaratanların en

َ ُ güzeli olan Allah pek yücedir.] buyurması bu bâbdandır.

İmdi mahfî olan şey, ma’dûm değildir; belki mevcûd olmakla berâber mechûldür. Nitekim bir çekirdekte nâmütenâhî ağaçlar vardır, fakat mahfîdir. Kable’z-zuhûr, ağacın sûret-i sâkı, endâmı ve teferruâtı ve esmârının kılleti ve kesreti mechûldür, ba’de’z-zuhûr ma’lûm olur. Zîrâ ilim ma’lûma tâbi’dir. Velâkin çekirdekte ağaç olduğu ve onun ağsânı ve yaprakları ve esmârı bulunduğu mücmelen ma’lûmdur. Tafsîlâtı zuhûr ettikçe bi’l-müşâhede ma’lûm olur. İşte eltaf-ı latîf olan zât-ı ulûhiyyet kemâlâtını zevk-i şühûdî ile bilmeğe ve gayriyyet-i i’tibâriyye yüzünden bilmeğe muhabbet ettiğinde, muhît olduğu fezâ-yı bî-nihâyede hubb-i zuhûrun harâreti ile nefes-i Rahmânîsini tenfîs ve irsâl eyledi. Bu tenfîs netîcesinde fezâ-yı lâ-yetenâhîde, ya’ni kendi vücûd-ı latîfinde öbek öbek inbisât eden nefes-i Rahmânî, avâlim-i bî-nihâyenin “heyûlâ”sıdır. Ve nefesin şiddet-i irsâlinden hareket hâsıl oldu. Ehl-i hey’et indinde bu mâdde-i ûlâya “sehâb-ı muzî” ta’bîr ederler. Gerçi bunlar tarafından menşe’-i kâinât hakkında muhtelif nazariyyeler bast ve beyân olunmuş ise de, heyûlâ-yı kâinâtın sehâb-ı muzî hâlinde olduğunda cümlesi müttehiddir. Onlar ehl-i keşfe i’timâd etmediklerinden tekevvün ve intizâm-ı seyyârât hakkında türlü türlü nazariyyelere zâhib oldular. Burada bunların tafsîli zâiddir. Yalnız şu kadar diyelim ki, vücûd-ı insânî zübde-i kâinât olduğundan, her sırrın miftâhıdır. Sehâb-ı muzîye tekābül eden nutfe-i bî-sûret-i beşer, tabîata tekābül eden rahm-ı mâderde ne keyfiyet ile sûret kesbetmekte ise, “insân-ı kebîr” tesmiye olunan manzûme-i şemsiyyemizin dahi sehâbeden tarz-ı tekevvünü ve iktisâb-ı sûreti bu kavâid dâiresinde olmak îcâb eder.

Zîrâ insân-ı kebîrin tekâmülât-ı tedrîciyyesi milyonlarca seneler zarfında olduğu hâlde, insân-ı sagîrin tekâmülâtı rahm-ı mâderde dokuz ay gibi kısa bir zamâna sığar. Onun için Hak Teâlâ hazretleriإ ِنْسَــان ُ مِــن ْ عَجَــل ٍالْخُلِــق

َ

(Enbiyâ, 21/37) [m/48] ya’ni “İnsan aceleden halkolundu” buyurdu.

İmdi nefes-i Rahmânî, fezâ-yı bî-nihâyeyi muhît olan zât-ı eltaf-ı latîfin hâricine irsâl olunmadı. Çünkü onun hârici mutasavver değildir. Bu tenfîs, zâtın kendi zâtında, yine kendi zâtına, kendi zâtı ile vâki’ olan bir tecellîsidir; ve nefes-i Rahmânî zâtın “ayn”ıdır. Bu, ancak, zât-ı ulûhiyyetin zâtını ve nefesini teksîf buyurmasından ibârettir. Nitekim Ebu’l-Hasan Gūrî hazretleri buyurur:سُــبْحَان َ مَــن لَطَّــف َ نَفسَــه ُ فَسَــمَّاه ُ حَقًّــا وَكَثَّــف َ نَفسَــه ُ فَسَــمَّاه ُ خَلْقًــاya’ni:

“Tenzîh ederim şu Zât-ı ecell ü a’lâyı ki, nefesini [nefsini] latîf kılıp ona Hak tesmiye etti; ve nefesini [nefsini] kesîf kılıp, ona da halk tesmiye etti.” Bu nefes-i Rahmânî âlî iken, ya’ni zât-ı latîfin tenfîsini müteâkib kemâl-i letâfetinden bî-sûret iken, teseffül ettikçe teberrüd ve takallus edip eşkâl ve suver iktisâb eyler. Nitekim nefes-i insânî zemherîde bir cam üzerine irsâl olundukda, hîn-i hurûcunda harâretle latîf ve bî-sûret iken, teseffül eyledikçe teberrüd ve tasallüb edip, cam üzerinde çiçekli buzlar peydâ kılar;

ve o buzlardaki eşkâl ayn-ı nefestir. Nefes-i Rahmânî de hîn-i tenfîsinde 26Ahmed Avni Bey bu sözü Âdem, İdrîs ve Yâkub fasslarında da aynı şekilde Ebu’l-Hasan Gūrî’ye atfederek aktarır. NitekimMesnevî-i Şerîf Şerhi’nde de (I, s.

234) yer verdiği ibâreyi “Tenzîh ederim o Zât-ı ecell ve a’lâyı ki, Zât’ını latîf kıldı, ona Hak tesmiye etti; ve nefsini ve Zât’ını kesîf kıldı, ona da halk dedi” şeklinde tercüme etmiş, ibâreyi İbnü’l-Arabî’ninأشْــيَاء َ وَهُــو َ عَيْنُهَــاالسُــبْحَان َ مَــن ْ أظْهَــر َyâni “Tenzîh ederim o Zât-ı ecell ve a’lâyı ki, eşyâyı izhâr etti; hâlbuki o Zât-ı ecell, eşyânın ‘ayn’ıdır” sözüyle irtibatlandırmıştır. Ahmed Avni Bey aynı üslûbuTedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi’nde de sürdürür (s. 28, 290). Ayrıca Îsâ Fassı’ndaفَامْتَــن َّ علــى نَفْسِــه بمــا

أوْجَــدَه فــي نَفَسِــهibâresine “Allah Teâlâ kendi nefesinde, ya’ni soluğunda îcâd etmekle kendi nefsine, zâtına ihsân etti” mânâsı vererek “nefes” ile “zât” arasındaki irtibatı izah eder. Fakat bu söz diğerFusûsşerhlerinde Ebu’l-Hasan Gūrî’ye değil şöhretli sûfîlerden Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî’ye (v. 295/908) atfen kayıtlıdır. Ahmed Avni Bey muhtemelen Abdullah Bosnevî şerhinin matbû nüshasındaki imlâyı dikkate aldığı için Nûrî nisbesini Gūrî şeklinde kaydetmiştir. Bk. Bosnevî,Tecelliyât-ı Arâisu’n-Nusûs, s. 177. İbârenin yer aldığı diğer kaynaklar için bk. Irâkî, “Risâle-i Latîfe fî Zevkiyyât–Du Risâle ez Irâkî”, s. 119; Cendî,Nefhatü’r-Rûh, s. 158; Cendî, Şerhu Fusûsi’l-hikem, s. 352; Kâşânî,Şerhu Fusûsi’l-hikem, s. 119-120.

48│MUKADDEME böylece latîf olup, tedrîcen sehâb-ı muzî hâline gelir ve avâlimin mâdde-i asliyyesi olur. Nitekim Şeyh-i Ekber (r.a.)Fass-ı Îsevî’de bu hakîkate işâreten alâ-tarîki’l-keşf vâki’ olan ıttılâ’ üzerine buyururlar: Şiir:

لْغَلَست ِكَالضَّوْء ِ فِي ذَلنَّفَسفَالْكُل ُّ فِي عَيْن ِ

ْ ْ

Tercüme: “Nefes-i Rahmânîde olan eşyânın kâffesi, gecenin âhirindeki ziyâya müşâbihtir.” Fezâda bu öbek öbek tekâsüf ve teberrüd eden sehâb-ı muzîler, ilk devrelerinde dumandan başka bir şey değildirler. Nitekim âyet-i kerîmedeٌ ثُــم َّ

لسَّــمَاء ِ وَهِــي َ دُخَــانسْــتَوَى إِلَــى(Fussilet, 41/11) [Ba’dehû vücûd-ı mutlak-ı Hak semâya istivâ etti, hâlbuki o duman idi.] buyurulur. Bu sehâbeler rakîk bulutlardır; ve lisân-ı Arabda böyle “rakîk bulutlar”a “amâ” tesmiye olunur.

Ashâb-ı kirâmdan Ebû Rezîn el-Ukaylî (r.a.) ( ) Efendimiz’denَ أيْــن َ كَان َ

لْخَلْــقرَبُّنَــا قَبْــل َ أن ْ يَخْلُــق َya’ni “Halk-ı mahlûkāttan mukaddem Rabb’imiz nerede idi?” diye [m/49] sordu. Onlar da cevâbenءٌ كَان َ فِــي عَمَــاء ٍ مَــا فَوْقَــه ُ هَــوَ

ٌ

ءوَمَا تَحْتَه ُ هَوَya’ni “Fevkinde ve tahtında hava olmayan “amâ”da idi” buyurdular.27Hz. Ebû Rezîn el-Ukaylî, bizim manzûme-i şemsiyyemize mensûb bir mahlûk-i ilâhî olduğu ve merbûbiyeti, kendi emsâlini teşrîken, nefsine izâfe eylediği hâlde, A’ref-i enbiyâ ( ) Efendimiz avâlim-i bî-nihâyenin bidâyet-i hilkatlerine de teşmîlen: “Rabb’imiz suver-i eşyânın izhârından mukaddem bî-sûret olan “amâ”da idi ki, onun fevki ve tahtı “halâ” olup, oralarda anâsırdan terekküb eden havâ yoktur” buyurdular. Bu cevâb-ı âlîleriyle, mertebe-i amâya tenezzülünden mukaddem vücûd-ı mutlakın rubûbiyetle muttasıf olmadığına ve rubûbiyet, vücûdun ilk taayyünü olan mertebe-i amâda başladığına işâret buyurulur. Zîrâ merbûb olmadıkça rubûbiyet ile ittisâf mümkin olmaz; ve “amâ” terbiye edilmedikçe istihâlât ve etvâr-ı muhtelifeden geçip, mahmûl olduğu suver ve taayyünât-ı mütenevviayı izhâr edemez.

Yedinci vasl: Etvâr-ı hilkat ( ) Efendimiz buyururlar ki:لْهَيْبَــةَ،لْجَــلَال َ وَللّٰــه َ خَلَــق َ دُرَّة ً بَيْضَــاءَ، فَنَظَــر َْ إِن َّ

ت ِ مِــنلسَّــمَاو، فَحَصَــل َ مِنْهَــا دُخَــانٌ، فَخَلَــقفَذَ

َ َبَــت ْ حَيَــاءً، وَصَــار َ نِصْفُهَــا مَــاء ً وَنِصْفُهَــا نَــارً

لْمَــاءِأرْض َ مِــن ْ زَبَدِهَــا، فَــكَان َ عَرْشُــه ُ عَلَــىالْدُخَــان ٍ وya’ni: “Allah Teâlâ bir büyük

َ beyaz inci yarattı; celâl ve heybeti ile nazar etti; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden halkeyledi. İmdi onun arşı su üzerinde vâki’ oldu.”“Allah Teâlâ”dan murâd, vücûd-ı mutlakın “mertebe-i vahdet”idir. “Halk”ın ma’nâsı zuhûr ve izhârdır. “Büyük bir beyaz inci”den murâd “hakîkat-i insâniyye” mertebesi olan “akl-ı evvel”dir ki, buna “mertebe-i vâhidiyyet” de derler. Akl-ı evvele “celâl ve heybeti ile nazar” etmesinden murâd, akl-ı evvelin mebde’-i gayriyyet olan “mertebe-i rûh”a tenezzülüdür; ve bu tenezzülden hâsıl olan [m/50] gayriyet nikābı ile vücûd-ı mutlakın tesettürüdür. Zîrâ “nazar-ı cemâl”, vech-i Hakk’ın kendi nûru ile tecellîsidir ki, bunda tesettür yoktur. “Nazar-ı celâl”, vech-i Hakk’ın libâs-ı gayriyyet ile ihticâbı olduğundan, bittabi’ bunda tesettür vardır.

“Gayriyet”ten murâd mutlakıyetten mukayyediyete tenezzül ve mutlakın mukayyedde ihtifâsıdır. “Dürre-i beyzâ”nın erimesi, vücûd-ı vâhidiyyetin isneyniyet ile takayyüd ederek, akl-ı küllün kendi nefsinde mütelâşî olduğu hînde, ona nefes-i Rahmânîsi ile vücûd-ı hâricî bahşetmesi ve bu nefes-i Rahmânî ile ona fezâda vücûd-ı hâricî bahşını müteâkib merkezin “ateş” ve muhîtin teberrüd ile “su” olmasına işârettir; ve “seb’a semâvât” ta’bîr ettiğimiz seb’a-i seyyâremizin, bu duman hâlindeki sehâb-ı muzîden ve arzın dahi onun tekâsüfünden mahlûk olduğuna; ve “arş” mülk-i dünyâ ma’nâsına olup, avâlim-i şehâdiyye emlâk-i ilâhiyyeden bulunduğuna; ve sehâb-ı muzî arşın temeli olduğu cihetle, arş-ı ilâhî su üzerinde vâki’ olduğuna remz olunur.

Ehl-i hey’et derler ki: “Ecrâm, bidâyet-i hâllerinde bir sehâbe hâlinde olup, tedrîcen küreler şeklinde tekâsüf etmişlerdir. Bu sehâbe-i gāziyye, bu vâsi’ rüzgâr küresi mebdeinde mütecânis ve müvellidü’l-mâdan bile hafîf bir gazdan müteşekkildir. Merkeze doğru bilcümle eczâ-yı ferdiyyenin 28Sülemî,Hakāiku’t-Tefsî 330; Baklî,Meşrebü’l-Ervâh, s. 11;Fütûhât-ı Mekkiy 18. Bu rivâyet Cendî, Kâşânî, Kayserî, Harezmî ve Bâlî Efendi şerhlerinin Eyyûb Fassı’nda yer alır. Ahmed Avni Bey de Eyyüb Fassı’nı şerhederken rivâyete tekrar yer verecektir. Ayrıca İbnü’l-ArabîTedbîrât’ının ilk cümlelerinde bu hadîsin meâlini aktarmıştır. Ahmed Avni Bey’inTedbîrât’taki ibârelerden hareketle bu rivâyete yer verişi için bk. Konuk,Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, s. 1-5.

50│MUKADDEME müncezib olması ve bundan neş’et eden tekâsüf-i mütezâyid ve merkeze doğru olan sukūtun harârete tebeddülü ve hâsıl olan harâretin bâdî olduğu ilk imtizâcât-ı kimyeviyye ve elektriğin te’sîri ve nev’i yekdîğerinden iştikāk eden kuvâ-yı tabîiyyenin ef ’âl ve te’sîrât-ı muhtelifesi, müvellidü’l-mâ’, müvellidü’l-humûza, fahm, azot, sodyum, kalsiyum, hadîd, magnezyum ilh... gibi anâsır-ı evveliyyenin teşekkülünü mûcib olup; envâ’-ı ma’deniyye, yekdîğerinden temeyyüz ve teferruk ederler. Harâretin tekevvünü, eczâ-yı ferdiyyenin hareketindendir. Zîrâ hareket harârete tebeddül eder;

ve harâret dahi bir nevi’ hareketten başka bir şey değildir. İmdi necm-i sehâbînin terkîbine dâhil olan bâlâdaki anâsır bugün güneşte yanmakta olduğu gibi, nâr-ı şedîd hâlinde bulunur; ve bu küre-i âteşîn teberrüde başlayınca ateş suya münkalib olur. Bu iki seyyâl, bi’l-hikme ezdâd ise de, bi’l-kimyâ ayn-ı anâsırın [m/51] muhassalâtıdır; ve nitekim bugünkü günde, küremizin etrâfında temevvüc eden bahr-ı muhît müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir. Harâret tenezzül ettiği ve buhârât-ı havâiyye mütekâsif olduğu vakit sath-ı seyyârenin ihtilâcât-ı bürkâniyyesi içinde henüz teberrüd etmeyen miyâh derûnunda nîm mâyi’, nîm sulb, acînî, leyyin-i müteharrik ve mütegayyir olan mürekkebât-ı fahmiyyeden, ya’ni tıyn-i lâzibden, nebâtât ve hayvânât-ı ibtidâiyye tahassul etmeğe başlar.” İmdi bu hadîs-i şerîfأرْض َ كَانَتَــا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَاالْت ِ وأن َّلَّذِيــن َ كَفَــرُوَ أوَلَــم ْ يَــر

َلسَّــمَاوَ َ

لْمَــاء ِ كُل َّ شَــيْء ٍ حَــي ٍّ أفَلَا يُؤْمِنُــونوَجَعَلْنَــا مِــن َ(Enbiyâ, 21/30) [İnkâr edenler, nazar-ı akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık? Biz her diri şeyi sudan yaptık. Hâlâ mı inanmayacaklar?] âyet-i kerîmesinin îzâh ve tefsîridir; ve bundan anlaşılır ki, semâvât ve arz bidâyet-i hilkatte bir mâdde hâlinde olarak bitişik idi. Ba’dehû yekdîğerinden ayrıldılar; ve ecsâmın tekevvünü de sudandır. Çünkü arş-ı ilâhî su üzerindedir.

Ma’lûm olsun ki, avâlim-i şehâdiyyenin fezâ-yı lâ-yetenâhîdeki mikdârı kābil-i ta’dâd değildir. Bir taraftan tekevvün ve diğer taraftan tefessüd etmektedir. Zîrâ vücûd-ı mümkinin ne evveli ve ne de âhiri vardır, zîrâ nâmütenâhîdir; ve “halk” ezelî ve ebedîdir; ve bunlar vücûd-ı mutlakta tekevvün ve tefessüd eder. Bunların mekânı vücûd-ı mutlaktır. Nitekim

Hz. Gavs-i A’zam Abdülkādir Geylânî (r.a.) buyururlar ki:فَقُلْــتُ: يَــا رَب ِّ هَــل ْ

إ ِنْسَــانالْلْمَــكَان ِ وَلَيْــس َ لِــي مَــكَان ٌ وَأنَــا سِــرأعْظَــمِ، أنَــا مَــكَان ُالْلَــك َ مَــكَانٌ؟ فَقَــالَ: يَــا غَــوْث َ

ُّ ya’ni: “Yâ Rab! Senin için mekân var mıdır? dedim. Buyurdu ki, yâ Gavs-i A’zam! Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur; ve ben insanınsırrıyım.”29

Sekizinci vasl: Hilkat-i semâvât ve arz

Ma’lûm olsun ki, fezâda nefes-i Rahmânînin imtidâdından hâsıl olan sehâb-ı muzîlerde bittabi’ [m/52] hareket zâhir olur; ve tenfîs hubb-i zuhûra müstenid olduğundan, harâreti münticdir. Şiddet-i harâret devâm ettiği hînde, nefes-i Rahmânî mertebe-i letâfet ve ulüvvdedir. Mümtedd oldukça ehl-i fennin “sehâbe” ve ehl-i hakîkatin “amâ” ta’bîr ettikleri asl-ı avâlim hâlini bi’l-iktisâb teberrüd ve tarattub ederek mertebe-i kesâfete tenezzül etmekle sâfil olur. Zerrâtının ihtizâzât-ı umûmiyyesinden bunlar kendi mihverleri etrâfında devre başlarlar. Bu devirlerden mütehassıl kuvve-i ani’l-merkeziyye hasebiyle, bunlardan küreviyyü’ş-şekl parçalar iftitâk edip, milyonlarca merhale mesâfeye fırlayarak bu sehâbenin merkezi etrâfındaki mahrekleri üzerinde devre başlarlar. Her bir sehâbe kendi kābiliyet ve isti’dâdı kadar seyyâre tevlîd eder; ve bu istihâlât için bizim senelerimizin milyarlarca mikdârı mürûr etmek lâzımdır. Zîrâ tekâmül tedrîcîdir, def ’î değildir; ve çünkü avâlimin hey’et-i mecmûası mazhar-ı Rahmân’dır.أنِّــياَلتَّ

لرَّحْمٰــن ِمِــن َ[Teennî Rahmân’dandır.] mûcibince tecelliyât-ı rahmâniyyede acele yoktur. Veسْــتَوَىلْعَــرْش ِلرَّحْمٰــن ُ عَلَــى(Tâhâ, 20/5) [Rahmân arş üzerine müstevî oldu.] mûcibince, vücûdât-ı izâfiyye arşına müstevî olduğundan eşyâda kurb ve maiyyet-i dâimî ile muttasıftır. Rahmân’ın kurb ve maiyyeti ba’zı eşyâya daha az ve ba’zı eşyâya daha çok değildir. Bu kurb ve maiyyette aslâ tefâvüt yoktur.لرَّحْمٰــن ِ مِــن ْ تَفَــاوُت ٍمَــا تَــرَى فِــي خَلْــق ِ(Mülk, 67/3) [Halk-ı Rahmân’da tefâvüt göremezsin.] Acele ise, nisbet-i bu’d mevcûd oldukça vâki’ olur. Onun içinَلْعَجَلَــة ُ مِــن َ 29Yukarıdaki ibâreRisâle-i Gavsiyye’de mündericdir. Matbû’ nüshada Cenâb-ı Abdülkādir’e nisbet olunur. Fakat Abdullah Bosnevî hazretleriFusûs Şerhi’nde Cenâb-ı Şeyh Ekber’e mensûb olduğunu beyân buyurur (A. A. Konuk). [Ahmed Avni Bey burada matbû nüsha derken ya Abdüllatif el-Eyyûbî’ninTerceme-i Gavsiyye’sine ya da Cabbarzâde’ninAtıyye-i Sübhâniyye’sine atıf yapmaktadır. Bosnevî’ninGavsiyye’ye atfı için bk.Tecelliyât-ı Arâisu’n-Nusûs, s. 516.Gavsiyye’nin kime âit olduğu hakkındaki görüşler için ayrıca bk. Gürer,Abdülkādir Geylânî, s. 124-127.]

52│MUKADDEME

لشَّــيْطَان[Acele şeytandandır.] buyurulmuştur. Zîrâ şeytan “şatane ve şutûnen”den [شَــطَن َ وَشُــطُونًا] müştakk olup “bu’d” ma’nâsınadır. Görülmez mi ki insan, kendisine baîd gördüğü mâddî ve ma’nevî makāsıda vusûl için isti’câl eder. Vaktâki istediği şeyi elde eder, artık istimtâ’ için acele etmez.

Çünkü nisbet-i bu’d zâil ve nisbet-i kurb hâsıl oldu.

İmdi “semâvât-ı seb’a”dan maksad şemsten iftitâk eden Neptün, Uranüs, Zuhal, Müşterî, Merih, Zühre ve Utârid’dir. Arz, Merih ile Zühre arasındadır. Arzdan evvel tekevvün ve iftitâk edenlere “seyyârât-ı ulviyye” ve ondan sonra tekevvün ve iftitâk edenlere “seyyârât-ı süfliyye” ta’bîr ederler. Bu bâbdaki tafsîlât ilm-i hey’et kitâblarında münderic bulunduğundan burada ma’lûmât [m/53] i’tâsıyla iktifâ olunur. Şöyle ki: Şems, kendi manzûmesinin kalbi ve ism-i Muhyî’nin mazharı olduğundan kendi a’zâsı mesâbesinde olan tevâbiine harâreti ile hayât-bahş olur; ve etrâfında devreden seyyârâtın kâffesini idâre eder. Şems onları memerlerinde tesâdüfen bulup zabtetmemiştir. Belki kendisi ile berâber aynı menşee mâlik olup, ona tâbi’ ve münkād olurlar. Bir masa üzerinde merkezde bulunan bir güllenin etrâfında devreden küreler gibi, seyyârât şems ile berâber aynı satıhta devrederler. Ve bunların cümlesi bir mâddeden mütekevvin olduğuna, bâlâda zikrolunanأرْض َ كَانَتَــا رَتْقًــا فَفَتَقْنَاهُمَــاالْت ِ وأن َّلَّذِيــن َ كَفَــرُوأوَلَــم ْ يَــر

َلسَّــمَاوَ َ

(Enbiyâ, 21/30) [İnkâr edenler, nazar-ı akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık?] âyet-i kerîmesi delîldir. Şemse en yakın bir seyyâre olan Utârid güneşten 15 milyon, Zühre 26 milyon, Arz 37 milyon, Merih 56 milyon, Müşterî 192 milyon, Zuhal 335 milyon, Uranüs 710 milyon ve seyyârâttan en baîd bulunan Neptün ise 1150 milyon merhale uzakta devrederler. Arzın kutru (12.742 km.) olduğu hâlde, şemsin kutru (1.382.000 km.)’dir. Müşterî, Zuhal, Uranüs, Neptün seyyârât-ı cesîmeden olup, Arz ve Zühre ve Merih bunlardan küçüktür. En küçük seyyâre ise Utârid’dir. En nihâyetteki Neptün seyyâresinin şemsten iktibâs eylediği ziyâ, küre-i arzdaki ziyânın binde biri kadardır. Ve sath-ı Zühre’deki havâ-yı nesîmînin kesâfeti, havâ-yı nesîmî-i arzın dörtte birine müsâvî olduğu hesâb edilmiştir. Merih ile Müşteri arasında, yine şems etrâfında seyyârât-ı sagîrenin devreylediği bir sâhada, bu seyyârâtın 200 adedi mütecâviz mikdârı keşfolunmuş ise de, ehl-i hey’et indinde tamâmiyet ile ma’lûm değildir. En büyüğünün kutru 228 mil kadar tahmin olunmaktadır. Bunların güneşe olan mesâfeleri 100 milyon merhaledir. Seyyârât-ı sâire misillü cesâmet i’tibâriyle ehemmiyetleri yoktur. [m/54] Dokuzuncu vasl: Semâvât ve arzın etvâr-ı hilkatleri

أرْض َ فِــي يَوْمَيْــنِالْقُــل ْ أئِنَّكُــم ْ لَتَكْفُــرُون َ بِالَّــذِي خَلَــق(Fussilet, 41/9) [De ki: “Hakî-

َ katen siz mi yeri iki günde yaratmış olan zâtı inkâr ediyorsunuz?”];ٍ وَجَعَــل َ

تَهَــا فِــي أرْبَعَــة ِ أيَّــامسِــي َ مِــن ْ فَوْقِهَــا وَبَــارَك َ فِيهَــا وَقَــدَّر َ فِيهَــا أقْوَفِيهَــا رَوَ(Fussilet, 41/10)

[O, yerin üstünde sâbit dağlar yarattı. Orada bereketler meydâna getirdi;

ve orada rızık olacak şeyleri takdîr etti. Bunları dört günde yaptı.];ِ فَقَضَاهُــن َّ

ت ٍ فِــي يَوْمَيْــنسَــبْع َ سَــمَاوَ(Fussilet, 41/12) [Artık onları yedi gök olmak üzere iki günde tamamladı.];أرْض َ وَمَــا بَيْنَهُمَــا فِــي سِــتَّة ِ أيَّــام ٍ ثُــمالْت ِ ولَّــذِي خَلَــقللّٰــه

ََّلسَّــمَاوَ َ ُ

لْعَرْش ِسْــتَوَى عَلَى(Secde, 32/4) [Allah, o zâttır ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarında bulunanları altı günde yaratmıştır, sonra da arş üzerine istivâ buyurmuştur.] âyât-ı kerîmelerinde gerek arzın ve gerek semâvât-ı seb’anın altı günde halkolunduğu beyân buyurulur. “Yevm” kelimesine “devre-i külliyye” ma’nâsı verilmek münâsib olur. Zîrâ “devre-i cüz’iyye”ler bir günün aksâmı kabîlinden olduğundan, bunlar kāle alınmamıştır. Şu hâlde arz ve semâvât iki devre-i külliyyede halkolunmuştur.

Birinci devre-i külliyye:أرْض َ كَانَتَــا رَتْقًــاالْت ِ وأن َّلَّذِيــن َ كَفَــرُوأوَلَــم ْ يَــر

َلسَّــمَاوَ َ

فَفَتَقْنَاهُمَــا(Enbiyâ, 21/30) [İnkâr edenler, nazar-ı akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık?] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere “devre-i ratkıyye”dir ki, bu devir âlem-i amâ’, ya’ni manzûme-i şemsiyyenin mâdde-i ûlâsı olan nefes-i Rahmânînin sehâb-ı muzî hâlinde tekâsüfüdür. Bu devrede semâvât ve arz bitişiktir.

İkinci devre-i külliyye “devre-i fetkıyye”dir ki, bu devrede semâvât ve arz birer birer yekdîğerinden ayrılıp, temeyyüz ettiler. Nitekim bâlâda îzâh olundu.تَهَــا فِــي أرْبَعَــة ِ أيَّــام ٍسِــي َ مِــن ْ فَوْقِهَــا وَبَــارَك َ فِيهَــا وَقَــدَّر َ فِيهَــا أقْوَوَجَعَــل َ فِيهَــا رَوَ

(Fussilet, 41/10) [O, yerin üstünde sâbit dağlar yarattı. Orada bereketler meydâna getirdi; ve orada rızık olacak şeyleri takdîr etti. Bunları dört günde yaptı.] âyet-i kerîmesi mûcibince de, bizim arzımızın dört devrede tekemmül ettiği anlaşılıyor. Bunlar da şunlardır:

1. Devre-i nâriyye, 2. devre-i mâiyye, 3. devre-i türâbiyye, 4. devre-i nebâtiyye ve hayvâniyye.

54│MUKADDEME 1. Devre-i nâriyye: Şemsin altıncı “veled” olarak tevlîd eylediği arz, “mâder”inden ayrıldığı vakit bir küre-i âteşîn idi. Birçok zaman bu hâlde mahrekinde devreyledi. Hak Teâlâ hazretleri bu merkûbe, merkûbun cinsinden bir nevi’ mahlûk irkâb eyledi ki, bunlar kavm-i cânn idi. Nitekim [m/55] buyurur:لسَّــمُوم ِلْجَــان َّ خَلَقْنَــاه ُ مِــن ْ قَبْــل ُ مِــن ْ نَــار ِوَ(Hicr, 15/27) [Âdem’den evvel cânn ismindeki mahlûkātı nâr-ı semûmdan halkettik.],لْجَــان ٍَّ وَخَلَــق َ

مِــن ْ مَــارِج ٍ مِــن ْ نَــار(Rahmân, 55/15) [Hak Teâlâ cin tâifesini ateşin dumansız alevinden yarattı.] 2. Devre-i mâiyye: Arz birçok zaman şems etrâfında, küre-i nârî hâlinde devreyledikten sonra, onun ateşi, sathından suya munkalib olmuş ve anâsır-ı kesîfesi mâyi’-i nârî hâlinde alt tabakalarını teşkîl eylemiştir. Zîrâ hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından bu iki seyyâl ezdâd ise de bi’l-kimyâ ayn-ı anâsırın muhassalâtıdır. Nitekim bugünkü günde, küremizin etrâfındaki bahr-ı muhît müvellidü’l-mâ’, müvellidü’l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir. Bu devreyeلْمَــاء ِوَكَان َ عَرْشُــه ُ عَلَــى(Hûd, 11/7) [O’nun arş’ı su üzerinde idi.] âyet-i kerîmesiyle işâret buyurulur.

3. Devre-i türâbiyye: Sath-ı arzın tedrîcen tasallüb ve teberrüd devresidir ki, ilk kışrı nîm sulb, acînî, yumuşak, müteharrik ve kokmuş mürekkebât-ı fahmiyyeden ibarettir ki, buna “tıyn-i lâzib” ve “salsâl” dahi denir.

Ehl-i fennin “protoplazma”, ya’ni mâdde-i cünye ta’bîr ettikleri şey, bu kokmuş çamurdan tekevvün eder ki, bu mâdde ecsâm-ı uzviyyenin menşeidir. Nev’-i beşerin bu çamurdan yaratıldığı Kur’ân-ı Kerîm’de ihbâr buyurulur:إِنَّــا خَلَقْنَاهُــم ْ مِــن ْ طِيــن ٍ لَازِب ٍ(Sâffât, 37/11) [Biz onları yapışkan çamurdan halkettik.],إ ٍ مَسْــنُون ٍامِــن ْ صَلْصَــال ٍ مِــن ْ حَمَــوَإِذ ْ قَــال َ رَبُّــك َ لِلْمَلَائِكَــة ِ إِنِّــي خَالِــق ٌ بَشَــر

ً

(Hicr, 15/28) [Ve yâd et o zamânı ki, Rabbin meleklere demişti ki: “Ben kuru bir çamurdan, bir sûretlenmiş balçıktan bir insan yaratacağım.”] 4. Devre-i nebâtiyye ve hayvâniyye: Erbâb-ı fennin beyânına göre bu kokmuş çamurdan, ba’dehû nebâtât-ı ibtidâiyye tekevvün etmiş ve nebâtât tekemmül ede ede, cesîm ormanlar vücûda gelmiştir. İşbu ecsâm-ı uzviyye-i ibtidâiyye, ya basît hücerâttan veyâ hücerât cümlelerinden mürekkeb olup “üşniyye” fasîlesinden mevâdd-ı jelâtiniyye imiş.

Muhakkikîn-i kirâm tarafından dahi tasdîk buyurulduğu üzere sath-ı arzda insan, hayvânât ve nebâtâttan sonra zuhûr etmiştir. Tabakātü’l-arz ulemâsı ilk hayvânât-ı berriyyenin cüzûrsuz nebâtât tarzında mütekevvin olduğu ve hayvânât-ı nâimenin dahi ma’den, nebât ve hayvan evsâfını câmi’ olan züûfiyetler, mercanlar, süngerler, madrepular ile, hayvânât-ı kışriyyeden ibâret bulunduğu ve ba’dehû bunların istihâlât-ı muhtelife geçirmek sûretiyle bi’t-tekemmül envâı zuhûra gelip zükûret ve ünûset peydâ olduğunu beyân ederler. Hiç şek ve şübhe yoktur ki, gerek nebâtât ve gerek hayvânât, arzın kışrından [m/56] yaratılmış ve el’ân da yaratılmakta bulunmuştur. İmdi bu ta’dâd olunan arzın edvâr-ı erbaasıلَّــذِي خَلَــق َِ وَهُــو َ

لْمَــاءأرْض َ فِــي سِــتَّة ِ أيَّــام ٍ وَكَان َ عَرْشُــه ُ عَلَــىالْت ِ و(Hûd, 11/7) [Ve O, O’dur ki

َلسَّــمَاوَ gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır ve O’nun arş’ı su üzerinde idi.] âyet-i kerîmesine nazaran semâvâta da şâmildir, şöyle ki:

Evvelen; her bir seyyârenin şemsten, bidâyet-i iftitâkında bir küre-i nârî olduğunda şübhe yoktur.

Sâniyen; semâvât ve arzın hey’et-i mecmûası, emlâk-i ilâhiyyeden birer mülk olduklarıلْمَــاء ِوَكَان َ عَرْشُــه ُ عَلَــى(Hûd, 11/7) [O’nun arşı su üzerinde idi.] beyân-ı âlîsi cümlesine şâmil bulunduğu cihetle her bir semânın devre-i mâiyyeye de tâbi’ olduğu anlaşılıyor.

Sâlisen; her bir semâ dahi arz cinsinden ve unsurî olduklarından, bu hâlden sonra kışır bağlayacakları tabîîdir. Bu da onların devre-i türâbiyyeleridir.

Râbianأرْض ِالْت ِ ولْخَــبْء َ فِيلَّــذِي يُخْــرِجلِلّٰــه ِألَّا يَسْــجُدُو(Neml, 27/25)

َلسَّــمَاوَ ُ

[Göklerde ve yerdeki her gizliyi meydâna çıkaran Allâh’a secde etmezler mi?] buyurulduğuna göre, devr-i nebâtîleriأرْض ِالْت ِ وٍ وَمِــن ْ آيَاتِــه ِ خَلْــق

َلسَّــمَاوَ ُ

بَّــةوَمَــا بَــث َّ فِيهِمَــا مِــن ْ دَ(Şûrâ, 42/29) [Semâvât ve arzı yaratması ve onlarda hayvânât cinsinden şeyler neşretmesi, Allah Teâlâ’nın varlığının alâmetlerindendir.] buyurulduğuna göre de devr-i hayvânîleri olduğu, devr-i nebâtîleri ve hayvânîleri olunca, devre-i türâbiyyeleri de olduğu zâhirdir.

Onuncu vasl: Avâlim-i şehâdiyye-i sâire

Ma’lûm olsun ki, fezâda lâ-yuad ve lâ-yuhsâ avâlim-i şehâdiyye vardır. Bu hakîkat, ilm-i hey’et ulemâsının keşf-i istidlâlîlerinden mukaddem, Nebiyy-i zîşân ( ) Efendimiz ile onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâullâh tarafından haber verilmiştir, şöyle ki: Şeyhzâde’ninTefsîr-i Fâtiha

56│MUKADDEME hâşiyesinde beyân eylediği hadîs-i şerîfteأة َ ألْــف ِ ألْــف ِ قَنَادِيــل َاللّٰــه َ تَعَالَــى خَلَــق َ مِــإِن َّ

حِــد ٍ وَلَاأرْض ُ وَمَــا فِيهَــا حَتَّــىالْت ُ و

لنَّــار ُ كُلُّهَــا فِــي قَنْدِيــل ٍ وَلْجَنَّــة ُ وََلسَّــمَاوَوَعَلَّقَهَــا بِالْعَــرْش ِ وَ

للّٰــه تَعَالَــىلْقَنَادِيــل ِ إِلَّايَعْلَــم ُ أحَــد ٌ مَــا فِــيya’ni; “Allah Teâlâ milyonlarca kandîl halkedip, onları arşa ta’lîk buyurdu; [m/57] ve semâvât ve arz ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve cehennem, kâffesi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah Teâlâ’dan gayrı bir kimse bilmez” buyurulmuştur.30Bu hadîs-i şerîfe nazaran manzûme-i şemsiyyelerin her biri bir “kandil” i’tibâr buyurulduğuna ve “milyonlarca” ta’bîri ile bunların fezâda gayr-ı kābil-i ta’dâd olduğuna işâret vardır.

Ve kezâ diğer bir hadîs-i şerîfte buyurulur:لسَّــلَام رُؤْيَــة ٍَ لَمَّــا سَــئَل َ مُوسَــى عَلَيْــه ِ

حِــدلْغِطَــاء ُ عَنْــه ُ فَــرَآى سَــبْعِين َ ألْــف َ طُــور ٍ عَلَــى كُل ِّ وَللّٰــه ِ تَعَالَــى وَكَان َ مَغْشِــيًا عَلَيْــه ِ كُشِــف َ

مِنْهَــا مُوسَــى يَقُــول ُ رَب ِّ أرِنِــيYa’ni; “Vaktâki Mûsâ (a.s.) rü’yetullâhı taleb etti ve onun üzerine bayılmış olduğu hâlde kendisinden hicâb keşfolundu; her birinin üzerindeرَب ِّ أرِنِــي(A’râf, 7/143) [Yâ Rab! Bana zâtını göster!] diyen bir Mûsâ bulunan yetmiş bin Tûr gördü.” Ve kezâ Hz. Mevlânâ (r.a.)Mesnevî-i Şerîf’inde buyurur:

ندر آنق و نحس نبودحتركهنخترىز ورنندختر

ين هفت آسمان مشتهرغيرن در آسمانهاى دگرساير

Tercüme: “Yıldızların verâsında yıldızlar vardır ki, onlarda ihtirâk ve nahs olmaz; onlar başka âsumânlarda seyrederler; bu meşhûr olan yedi âsumânın gayrı olarak.”31

Ve kezâ Ebu’l-Alemeyn Seyyid Ahmed er-Rifâî (r.a.) buyururlar ki:

“Âfitâb-ı ziyâdâr bu füshat-serây-ı âlem-i bâlâda yuvarlanan bir kevkeb-i münevverdir. Tabakāt-ı muhtelifede nice kevâkib dahi münteşirdir. Kevâkib-i meşhûdenin ba’zısı bu dünyâdan büyük olduğu gibi, sûret-i mütefâvitede yekdîğerinden cesîm, azîm olarak, ziyâ ve envâr ve mekādîr-i muhtelifede eşi’a-nisâr olup, nâr-ı şuâ’ her cihetten imtidâd ile öyle karışmış ki, müsâdeme-i dâime cârîdir. Ebrâc-ı muayyenede hepsi dönüp dolaşarak seyrinde sâbit ve sebâtında sâirdir. Bunların her biri mâverâsına hicâb olduğu hâlde, âlem-i gaybda kāim ortada daha ne hicâblar vardır ki, müntehâ-yı basardan daha uzakta bulunarak görülemediğinden akıl inkâr ediyor. Hâlbuki bu ecrâm ve ecrâmdan başka [m/58] gözlerimize küçük görünen nice ecsâm vardır ki, onlar bile hadd-i zâtında dünyâdan çok büyüktür.”32

Ve Maarrî dahi bir beytinde şöyle söyler:

لقَمَرلشَّمْس ُ وتَجْرِيلنَّاس ُ كَم ْ لِلّٰه ِ مِن ْ فَلَك ٍيَا أيُّهَا

َُلنُّجُوم ُ بِه ِ وَ

Tercüme: “Ey nâs! Allah Teâlâ’nın nice feleği vardır ki, nücûm ve şems ve kamer onunla seyreder.” İmdi arzımız ile bu avâlim-i şehâdiyye arasında fark-ı azîm olduğunda şübhe yoktur. Nitekim efrâd-ı insâniyyenin sûret-i teşekkülü yekdîğerine mümâsilen vâki’ olmakta ise de, her ferdin şuûnâtı dahi sûreti gibi tafsîlen yekdîğerinin aynı değildir. Her birinde azîm fark ve temeyyüz vardır.

Avâlim-i sâiredeki suverin ahvâlini ilmen tedkîk etmek müstahîldir; zîrâ Hak Teâlâ hazretleriوَيَخْلُــق ُ مَــا لَا تَعْلَمُــون َ(Nahl, 16/8) [Daha da bilmediğiniz neler yaratır.] buyurur. Bunların ahvâline ancak kuvve-i ilâhiyye ile aktâr-ı semâvât ve arzı geçen kümmelîn-i evliyâullâhın ihbârıyla vâkıf olabiliriz.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur:مِــنسْــتَطَعْتُم ْ أن ْ تَنْفُــذُوإ ِنْــس ِ إِن ِالْلْجِــن ِّ وٍ يَــا مَعْشَــر

َْ َ

لَا تَنْفُــذُون َ إِلَّا بِسُــلْطَانأرْض ِ فَانْفُــذُوالْت ِ وأقْطَــار ِ(Rahmân, 55/33) ya’ni: “Ey

َلسَّــمَاوَ ins ve cin tâifesi! Aktâr-ı semâvât ve arzdan nüfûza kudretiniz varsa çıkınız bakalım? Hayır, çıkamazsınız! Ancak sultân ile, ya’ni kuvvet-i ilâhiyye ile çıkabilirsiniz.” Bizim ilmimiz sâkin olduğumuz arz üzerindeki kavânîn-i tabîiyyenin esrârına bile nüfûz edememiştir; nerede kaldı ki, kavânîn-i teşekküliyyeleri bizim âlemimizin kavânîn-i teşekküliyyelerinden farklı olması iktizâ eden avâlim-i bî-nihâyeden her birinin ahvâlini idrâk edebilelim! Kâmillerden ba’zılarının bizim anlayabileceğimiz birtakım ibârât ile verdikleri

58│MUKADDEME haberleri bile ukūl-i zaîfemiz kabûlde tereddüd eder. Bunların ahvâli ehl-i arzın beyânât ve ibârâtına sığar şeyler değildir; ve ta’rîf ve beyâna sığamayan şeye ve maârife, ıstılâh-ı [m/59] muhakkikînde “âlem-i Simsime” derler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizinFütûhât-ı Mekkiyye’lerindeki beyânât-ı aliyyelerinden ba’zı fıkarât numûne olarak zikrolunur.

“O âlemde Hak Teâlâ’nın yumuşak, kırmızı altından bir arzı vardır ki, eşçâr ve esmârı ve sâir eşyâsı hep altındandır. Bir kimse onun meyvesinden alıp yese, bir derece tarâvet ve lezzet ve râyiha-i tayyibe bulur ki, vassâflar onu vasfedemez; ve o arzın meyvelerinde olan nukūş-ı bedîa ve zînet-i garîbeyi nüfûs tahayyül edemez.

Ve yine bir arz daha vardır ki, gümüştendir; ve eğer onun meyvelerinden bir şey eklolunsa, gayr-ı kābil-i tavsîf ta’m ve râyiha-i tayyibe bulunur.

Ve yine kâfûr-ı ebyazdan bir arz daha vardır ki, ondaki emâkin harârette ateşten daha şedîddir; lâkin insan ona girerse ihrâk etmez; ve ba’zı emâkini mu’tedil ve ba’zısı bâriddir.

Ve yine za’ferândan bir arz vardır ki, ehli, inbisât ve beşâşette sâir arzın ehlinden ziyâdedir; geleni istikbâl ve iclâl ederler; ve onun meyvelerinden bir şey koparılsa, hemen yerine onun nazîri biter. Koparan farkına varamaz; ve onda aslâ noksan görülmez.

Kadınlarının hüsnü bir mertebededir ki, cennetteki hûrîlerin hüsnü, onlara nisbetle, bizim arzımızdaki kadınların hüsnünün, hûrîlerin hüsnüne nisbeti gibi olur. Onlarda teklîf-i ilâhî yoktur. Belki ta’zîm-i Hak üzere mecbûldürler.” Hz. Şeyh (r.a.) buyururlar ki: “Âriflerin âlem-i Simsimeye duhûlleri ecsâm ile değil, ervâh ile olur. O âleme duhûl edecekleri vakit, heykellerini arz-ı dünyâda bırakırlar; ve dâhil olduğu arz cinsinden ona bir libâs giydirirler. O arz ehlinden onu sokak başından istikbâl eden vardır. Avdet edeceği vakit, yine o sokak başına gelirler; ve arkasından o arzın libâsını çıkarıp birbirleriyle vedâlaşırlar. Ârif gider, refîki orada kalır.

Aklın dâr-ı dünyâda muhâl gördüğü her şeyi biz o âlemde mümkin bulduk.”

33Fütûhât-ı Mekkiyye, I, 197 (8. bâb).

Filhakîka da altından ve gümüşten, kâfûrdan, za’ferândan mahlûk arza;

ve harâreti [m/60] ateşten daha şedîd olan mahalde, bir şeyin yanmamasına; ve koparılan meyvenin yerinde farkına varılmaksızın nazîrinin peydâ olmasına ve diğer zikrolunan acâibâta ehl-i arzın akılları ermez; ve arzımızın kavânîn-i teşekküliyyesi ve kavâid-i halkıyyesi ahvâl-i mümâsilenin zuhûruna müsâid değildir. Fevkimizde parlayan ecrâm-ı bî-nihâyeden her birinin dahi bizim kavânîn-i arzıyyemize müşâbih kānûnlar dâiresinde deverânını iddiâya, akıl ve fen müsâade edemez. Zîrâ arzımızın hatt-ı istivâsı ile, kutupları sekenesinin şerâit-i hayâtiyyesi arasında bile azîm farklar vardır.

On birinci vasl: Hilkat-i Âdem Hilkat-i Âdem hakkında sûret-i umûmiyyede dört kavil vardır:

Birincisi:Kur’ân-ı Kerîm’in ve ahâdîs-i nebeviyyenin maânî-i zâhiresi üzerine müfessirîn-i kirâm taraflarından beyân buyurulan kavildir. Bunda ehl-i kitâbın cümlesi müttefiktir. Mücmelen beyânı budur ki:

“Hak Teâlâ hazretleri hey’et-i âlemi bütün levâzımı ile halk ve ikmâl buyurduktan sonra, Âdem’in sûret-i cesedini tıyn-i lâzibden, ya’ni kokmuş çamurdan tesviye edip, ona rûh nefhetti; ve melâikeye secde ile emreyledi, secde ettiler. İblîs “Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni nârdan ve onu topraktan halkettin” diyerek secdeden ibâ eyledi. Terk-i edeble böyle bir kıyâsa müsteniden Hakk’a karşı nizâa cür’et eylediğinden, İblîs huzûr-ı İzzet’ten matrûd oldu. Ba’dehû Âdem’in dıl’-ı eyserinden Hak Teâlâ Havvâ’yı yarattı. Yiyip içerek cennette tena’um etmelerini ve fakat şecere-i menhiyeye takarrüb etmemelerini onlara emretti. İğvâ-yı İblîs ile bu şecere-i menhiyeye takarrüb ettiler. Hak Teâlâ: “İhbitû” (Bakara, 2/36) [Aşağıya ininiz!] emriyle onları cennetten ihrâc edip, rûy-i zemîne indirdi. Âdem ile Havvâ arzda bi’t-tenâsül nev’-i Benî Âdem türedi. Ehl-i tefsîrin kavline göre hilkat-i Âdem’den bu âna değin yedi bin sene kadar bir müddet mürûr etmiştir. [m/61] İkincisi:Kur’ân-ı Kerîm’in ve ahâdîs-i şerîfenin maânî-i bâtınesi üzerine kâşif-i esrâr-ı ilâhiyye olan muhakkikîn hazarâtı taraflarından beyân buyurulan kavildir.

Cenâb-ı Ni’metullah (k.s.) hazretleriأرْض ِ نَبَاتًــاالْللّٰــه ُ أنْبَتَكُــم ْ مِــنو(Nûh,

ََ

60│MUKADDEME 71/17) [Allah Teâlâ sizi arzdan bir bitiriş bitirdi.] âyet-i kerîmesinin tefsîrinde şöyle buyururlar:

لنَّبَــات ِ ورَبَّاكــم إلــى أنعًــا وأصْنَافًــا، أوَّلًا مــنعِيًّــا وصَيَّرَكــم أنْوَأرض ِ إِنْبَاتًــا إِبْدَالِ أي ْ أنْبَتَكــم مــن

لشَّــاقَّةلتَّكَالِيــف ِإ ِيمَــانِ، ثُــم َّ كَلَّفَكــم بمــا كَلَّفَكــم مــنالنًــا ثُــم َّ إنْسَــانًا قَابِــلًا لِلْمَعْرِفَــة ِ وْ صِرْتُــم ثَانِيًــا حَيَو

َ

بمــا لَا عَيْــن ٌ رَأت ْ وَلَا أذُن ٌ سَــمِعَتإ لٰهِيَّــةِ، وتَفُــوزُواللنِّيَابَــة ِلْخِلَافَــة ِ ولبَشَــرِيَّة ِ إلــى مَرْتَبَــة ِمــن رُتْبَــة ِلِتَرْتَقُــو

وَلَا خَطَــر َ عَلَــى قَلْــب ِ بَشَــرٍ.

Ya’ni: “Allah Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bitirmek sûretiyle inbât eyledi; ve sizi envâ’ ve esnâf olarak yaptı. Evvelâ nebât cinsinden, sâniyen hayvan ve sonra da îmân ve ma’rifete kābil insan oluncaya kadar terbiye etti. Ba’dehû rütbe-i beşeriyyeden, mertebe-i hilâfete ve niyâbet-i ilâhiyyeye irtikānız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeye fâiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklîf etti.”34

Sath-ı arzda nev’-i Benî Âdem’in netîce-i istihâlât olarak tekâmülât-ı tedrîciyye ile zuhûrunu, pek açık beyândan ibâret olan bu tefsîre diğer mütâlaât ilâvesine hâcet görülemez. Bu tarz-ı beyân üçüncü cildMesnevî-i Şerîf’de dahi aynen böyledir:

ن بر زدمو ز نما مردم به حيوز جمادى مردم و نامى شدم

پس چه ترسم كى ز مردن كم شدمنى و آدم شدمز حيومردم

ز ملايك پر و سرتا بر آرمز بشرحملۀ ديگر بميرم

ندر وهم نايد آن شومآن چهز ملك قربان شومبار ِ ديگر

Ya’ni: “Cemâdlıktan öldüm ve nebât oldum; ve nebatlıktan öldüm, hayvan mertebesinde zâhir oldum. Hayvanlıktan öldüm, âdem oldum.

Böyle olunca ne korkayım, ne vakit ölmekten noksan oldum! Diğer bir hamlede de beşer mertebesinden ölürüm. Âkıbet [m/62] melâike arasından kanat ve baş kaldırırım. Diğer def ’a da melek mertebesinden kurbân olurum. O şey ki vehme gelmez, o olurum.”35Ve kezâMesnevî-i Şerîf’in dördüncü cildinde de şöyle buyurulur:

وفتادو ز جمادى در نباتىقليم ِ جمادول بهآمده

ز نبردوز جمادى ياد ناوردندر نباتى عمر كردسالها

نامدش حال ِ نباتى هيچ يادنى فتادو ز نباتى چون به حيو

نيشكشد آن خالقى كه دمى نسانيشن سوىز حيوباز

نا و زفتكنون عاقل و دتا شدقليم رفتقليم تاهمچنين

ين عقلش تحول كردنيستزهمولينش ياد نيستعقلهاى

[Evvelâ cemâd iklîmine gelmiştir; ve cemâdlıkdan nebâtlığa düştü. Senelerce nebâtlıkda ömür yaptı, hâlbuki cenkden dolayı cemâdlıkdan yâda getirmedi; ve nebâtlıkdan hayvanlığa düştüğü vakit nebâtlık hâli onun hâtırına hiç gelmedi. O Hâlık onu tekrâr hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin. Böyle iklîmden iklîme gitti. Âkıbet şimdi âkıl ve ârif ve kavî oldu. Ona evvelki akılları yâdetmek yokdur. Bu akıldan dahi ona tahavvül etmek vardır.]36

Sûre-i Secde’de vâki’إ ِنْسَــان ِ مِــن ْ طِيــنٍ، ثُــم َّ جَعَــل َ نَسْــلَه ُ مِــن ْ سُــلَالَة ٍ مِــنالِْ وَبَــدَ أ خَلْــق

ْ َ

ه ُ وَنَفَــخ َ فِيــه ِ مِــن ْ رُوحِــهمَــاء ٍ مَهِيــنٍ، ثُــم َّ سَــوَّ(Secde, 32/7-9) [Hak Teâlâ insanın halkına çamurdan başladı; sonra onun neslini zayıf su sülâlesinden kıldı;

sonra cismini tesviye edip, ona kendi rûhundan nefhetti.] âyet-i kerîmesi Âdem’in arzdan ne vech ile inbât buyurulduğunu tafsîl ve bâlâdaki âyet-i kerîmeyi tefsîr ediyor. Demek ki, Âdem’in halkına tıyn-i lâzibden bed’olunmuş; ve sonra onun nesli sudan, ya’ni nutfeden tekevvün eden sülâlelerden ya’ni cıvık çamur cinsinden olan za’f-ı sudan yapılmış; ve sonra da ahsen-i takvîm üzere tesviye buyurulmuş; ve bu tesviye ile rûh-ı ilâhînin nefhine sâlih bir hâle geldiği için, hilâfet-i ilâhiyye nefh ve ifâza olunmuştur. Âyet-i kerîmede “sümme” (sonra) kelimeleri merâtib-i istihâlâta işâret olduğuna şübhe yoktur. Bu istihâlât birinci kavil erbâbı tarafından böyle tefsîr olunur:

“Hz. Âdem’in halk-ı cesedi hame’-i mesnûndan, ya’ni yıllanmış, kokmuş çamurdan oldu; ve onun vücûdundan Havvâ halkolundu. Âdem, topraktan çıkan nebâtâtı ve ekl-i nebâtât ile neşv ü nemâ bulan hayvânâtı ekletti. Bunlar vücûd-ı Âdem’de sudan ibâret olan nutfe oldu. Bu su, rahm-ı Havvâ’ya munsabb oldu; ve orada etvâr-ı muhtelife geçirdikten sonra, sûret-i âdemiyyeye girip, tevellüd eyledi.” Hâlbuki Hak Teâlâ sûre-i An-

62│MUKADDEME kebût’daلْخَلْــقأكَيْــف َ بَــدَأرْض ِ فَانْظُــرُوالْفِــيقُــل ْ سِــيرُو(Ankebût, 29/20) ya’ni

َ “Arzda geziniz, Allah Teâlâ’nın halka nasıl başladığına nazar ediniz!” buyuruyor. Hilkat-i beşerin bidâyeti, ehl-i tefsîrin bu beyânâtı vech ile olursa, bunu görmek için arzda gezmeğe lüzûm yoktur. Çünkü bu istihâlât ve etvârı, insan arzın herhangi bir noktasında mukîm ve sâkin olmakla da görüp öğrenebilir; ve “arzda geziniz!” teşvîki, arzın gezilmek mümkin olan yerlerine şâmildir. Arzın sathında gezmek mümkin olduğu gibi, hafriyât netîcesinde, arzın ka’rında da gezilebilir. İmdi bu âyet-i kerîmenin ma’nâ-yı münîfinden müstebân oluyor ki, arzda gezip tedkîkāt icrâ etmekle, hilkat-i beşerin başlangıcına dâir ilm-i müstehâsâtta [m/63] görülüp anlaşılacak şeyler vardır. Esâsen muhakkikîn berâzihi beyân ettikleri sırada, cemâdât ile nebâtât arasındaki berzahın “mercan”; ve nebât ile hayvan arasındaki berzahın da “hurma ağacı”; ve hayvânât ile insan arasındaki berzahın da “maymun” olduğunu açıktan açığa gösterirler.

Üçüncüsü:Âdem, istihâlât netîcesinde tedrîcî olarak değil, belki topraktan def ’î olarak halk buyurulmuştur. Sâhib-iVâridâtolan Bedreddîn-i Simâvî ile ba’zı zevât buna zâhib olmuşlardır. Cenâb-ı BedreddinKitâb-ı Vâridât’ında şöyle buyurur:م لَا يَــكَاد ُ يَصِــح ُّ وَلَكِــنلْعَــوأجْسَــاد ِ عَلَــى مَــا يَزْعُــمالٍّْ وَحَشْــر

َْ ُ ُ

ب ٍ بِــلَا أب ٍ وَأمالِْ يُمْكِــن ُ أن ْ يَجِــيء َ زَمَــان ٌ لَا يَبْقَــى فِيــه ِ شَــخْص ٌ مِــن ْ نَــوْع

إ ِنْسَــان ِ ثُــم َّ يَتَوَلَّــد ُ مِــن ْ تُــرَ ِ

ثُــم َّ بِالتَّنَاسُــلya’ni: “Avâmın zu’mettikleri şey üzere haşr-i ecsâd sahîh değildir.

Velâkin mümkindir ki, nev’-i insândan âlemde bir şahsın kalmadığı bir zaman gele;37ve ba’dehû topraktan babasız ve anasız bir insan tevellüd ede.

Sonra da tenâsül ile doğa.” Dördüncüsü:Tedkîk-i müstehâsâta nazaran târîh-i tabîî ulemâsının akvâlidir. Bunlar da derler ki: “Sath-ı arzda tekevvün eden mürekkebât-ı fahmiyyeden nebâtât ve hayvânât-ı ibtidâiyye tahassul edip bu ecsâm-ı uzviyye-i ibtidâiyye ya basît veyâ mürekkeb hücerât cümlelerinden mürekkeb idiler. Bunlar üşniyye fasîlesinden nebâtât-ı mevâdd-ı jelâtiniyye; ve hayvânât-ı nâimeden ma’den ve hayvan ve nebât evsâfını câmi’ olan mercanlar, süngerler ve hayvânât-ı kışriyyeden ibâret idi. İlk hayvânât cüzûrsuz nebâtâttan başka bir şey değildir.

Seyyârenin şurût-ı uzviyyesi kesb-i mükemmeliyyet etmesi ve hâl-i mebâdîde bulunan ba’zı a’zânın neşv ü nemâ bulması ile hayât ıslâh-ı hâl ve kesb-i kemâl eylemiştir. Ezmine-i ibtidâiyyede, bihâr-ı evveliyye derûnunda yüzen hayvânât-ı adîmetü’l-fıkarâttan başka bir şey görülmezdi. Devr-i mezkûrun nihâyetine doğru devr-i sillûrî esnâsında ilk esmâk ve fakat esmâk-ı gudrufiyye zuhûr etmiştir. Esmâk-ı azmiyye ise ondan pek çok zaman sonra vücûd bulmuştur. Devr-i evvelde galîz hayvânât-ı zü’l-maîşeteyn, cesîm zevâhif, batî hayvânât-ı kışrıyye başlar. Lâkin unsur-ı hayvânî bu devirde henüz tevessü’ etmemiş idi. [m/64] Milyonlarca seneler mürûr etmiştir ki, gerek hayvânât ve gerek nebâtâtta zükûr ve inâs yok idi. Bu nevi’ teşekkülâtın ilk zuhûr edenleri münâsebât-ı esmâk gibi zayıf, gayr-ı muayyen ve şiddet ve faâliyetten ârî idi. Lâkin hayât tedrîcen kesb-i kemâl ederdi. Muahharan unsur-ı hayvânî, envâ’-ı kesîre ile yekdîğerinden temeyyüz ettiler. Zevâhif zuhûr etmiş, kanatlar tuyûru havada uçurmuş, ilk zü’l-fıkarât hayvânât-ı mükeyyise ormanlarda temekkün etmiştir. Devr-i sâlisde yılanlar ayaklarını kaybetmekle büsbütün zevâhiften temeyyüz etmişlerdir. Nitekim ayaklarının vücûdlarına ittisallerinin âsârı bugünkü günde dahi müşâhede olunmaktadır. Zevâhif ve tuyûr evsâfını câmi’ olan hayvânât munkarız olmuşlar; ve maymun nev’inin aksâmı ve bilcümle envâ’-ı hayvâniyye-i cesîme kıtaâtta teşekkül etmiştir. Lâkin nev’-i benî beşer henüz mevcûd değil idi. Evsâf-ı teşrîhiyyece hayvândan pek az farkı olan ve fakat mirkāt-ı kānûn-ı terakkîde en âlî ve azamet-i fikriyyesi ile hüküm-fermâ-yı âlem olmak isti’dâdını hâiz bulunan insan, daha sonra zuhûr etmiştir. İnsan, kānûn-ı tekâmül netîcesinde zuhûr etmiş ve silsile-i hayvânâtın en mükemmeli bulunmuştur. Meşîmeler arasında insanın en yakın ceddi “primat”lar olduğu gibi, onların da en yakın ceddi “şibh-i beşer” denilen “Kariniyen”lerdir. Paul ve Fritz Sarasin nâmında iki hayvânât âlimi tarafından 1893 târihinde icrâ edilen tedkîk ve tenkîdler netîcesinde “Seylân”ın ibtidâî ahâlîsinin kendi teşekkülleri i’tibâriyle diğer ırklardan ziyâde maymuna yakın olduğu anlaşılmıştır. “Anthropoid” denilen şibh-i beşerler arasında ise insana en çok benzeyenleri “şempanze” ile “goril”lerdir. 1894 senesinde Cava’da keşfedilen bir kafatası ile berâber bir oyluk kemiği ve birkaç diş, “Layt”da mün’akid hayvânât kongresinde, hayvânât

64│MUKADDEME ve nebâtât ve müstehâsât âlimleri tarafından tedkîk olundukda, bunların bir şibh-i beşere âit olduğu takarrür eyledi. Bu sûretle tekevvün eden insanların zuhûrundan şimdiye kadar tahmînen beş yüz bin sene kadar bir zaman geçmiştir.” [m/65] İmdi nev’-i Benî Âdem sath-ı arz üzerinde zikrolunan akvâl-i erbaadan hangisi vech ile halkedilmiş olursa olsun, mahlûkāt-ı arzıyyenin kâffesine fâik ve cümlesinden mükerrem ve eşreftir. Onun kerâmet ve şerâfeti bu akvâl-i erbaanın kāillerince de musaddaktır. Hak Teâlâ hazretleri bu hakîkati

لطَّيِّبَــات ِ وَفَضَّلْنَاهُــم ْ عَلَــى كَثِيــر ٍلْبَحْــر ِ وَرَزَقْنَاهُــم ْ مِــن َلْبَــر ِّ وَوَلَقَــد ْ كَرَّمْنَــا بَنِــي آدَم َ وَحَمَلْنَاهُــم ْ فِــي

مِمَّن ْ خَلَقْنَا تَفْضِيلًا(İsrâ, 17/70) [Muhakkak biz Benî Âdem’i mükerrem kıldık ve onları karaya ve denize yüklettik ve iyi şeylerden onları rızıklandırdık;

ve onları, yarattığımız kimselerin çokları üzerine ziyâde tafdîl ettik.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurmuştur. İnsanların istihâlât netîcesinde tekevvününe kāil olan Camille Flammarion bile; “Arz kâinât içinde bir seyyâre ve insan o seyyârenin kuvâ-yı umûmiyyesinin netîce-i muhassalasıdır. Tabîat içinde kudret-i ilâhiyyeyi fehim ve idrâk ve şân-ı azamet-i ezeliyyesine arz-ı ubûdiyyet eden ilk mahlûk insandır” demiştir.

Nev’-i Benî Âdem’in hilkati ne sûretle olursa olsun Allâhü Zülcelâl’in varlığını ve melâikesinin vücûdunu ve resûllerini ve kitâblarını ve yevm-i âhireti ve kazâ ve kaderi ve ba’de’l-mevt ba’si inkâra sebeb olamaz. Kitâb-ı tabîatı tedkîk ile meşgūl olup da bunları inkâr edenler, tedkîk ettikleri şeyin netâyicini idrâk edemeyen ve bir şeyde istiğrâkları hasebiyle hey’et-i mecmûa-i ma’rifeti ihâta edemeyen mahdûdu’l-efkâr ve nâkısu’l-isti’dâd kimselerdir.لْكَافِــرُونَللّٰــه ِ ثُــم َّ يُنْكِرُونَهَــا وَأكْثَرُهُــم ُيَعْرِفُــون َ نِعْمَــت َ(Nahl, 16/83) [Allâh’ın nîmetini tanırlar, sonra da onu inkâr ederler ve onların ekserisi kâfirlerdir.] On İkinci Fasıl Birinci vasl: İnsân-ı kâmil Nefes-i Rahmânînin tenfîsinden maksadأحْبَبْــت ُ أن ْ أعْــرَف َامَخْفِيًّــا فََ كُنْــت ُ كَنْــزً

ِ

أعْــرَفالْخَلْــق َ لفَخَلَقْــت ُ[Ben gizli bir hazîne idim; bilinmeğe muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım.]hadîs-i kudsîsi mûcibince “hubb” ve “zuhûr” ve “ma’rifet” bulunduğundan ve kemâl-i ma’rifet ise sûret-i ilâhiyyeyi kabûle müsâid bir endâm âyînesi ile mümkin olduğundan, zât-ı ulûhiyyet vücûd-ı latîfini, bu sûret-i ilâhiyyenin intibâını kabûl edebilecek bir mertebe-i kesîfeye tenzîl etti ki, bu mertebe-i kesîfe dahi âlem-i şehâdettir; ve âlem-i şehâdet her ne kadar, esmâ-i ilâhiyyenin zuhûr-ı ahkâm ve âsârına müsâid ise de, tamâmıyla mücellâ bir âyîne olmadığından, sûret-i ilâhiyye onda kemâliyle zâhir olmaz. [m/66] Binâenaleyh âlem-i şehâdetten Âdem’in halk ve zuhûru, onun cilâsı mesâbesinde vâki’ oldu. İmdi âlem, Âdem’in vücûdu ile bir mir’ât-ı mücellâ olduğundan Hakk-ı mutlak onda sûret-i ilâhiyyesini kemâli ile müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede, uzaktan ve kendi vücûdunun hâricinde vâki’ olan bir şeye nazar ile mütehassıl temâşâ kabîlinden değildir. Belki cemî’-i zerrâtta bizzât zuhûr ve huzûr ile müşâhede-i zevkiyyedir.

Bu hâle işâreten Kur’ân-ı Kerîm’deأبْصَــار َ وَهُــوالْأبْصَــار ُ وَهُــو َ يُــدْرِك ُالُْ لَا تُدْرِكُــه

َ ُ

لْخَبِيــرللَّطِيــف ُ(En’âm, 6/103) [Gözler O’nu idrâk edemez, O ise gözleri idrâk eder ve O Latîf ve Habîr’dir.] buyurulur. Zîrâ zât-ı latîf, eşyâ sûretleriyle mütekâsif olunca, onlarda bi-hasebi’l-kesâfe zâhir olan ahvâl ve şuûn, zât-ı latîfin zevk-i şühûdî ve huzûrî ile ma’lûmu olur. Onun için âyet-i kerîmede “Latîf ve Habîr” buyuruldu; ve “hibret” ilm-i zevkîdir. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede dahiلْخَبِيــر ُللَّطِيــف ُألَا يَعْلَــم ُ مَــن ْ خَلَــق َ وَهُــو َ(Mülk, 67/14) [Yaratmış olan zât bilmez mi? Latîf, Habîr olan O’dur.] buyurulur.

Bu taayyünâtta Hak can gibidir; ve taayyünât ise cesed hükmündedir; ve melâike havâsse; ve eflâk ve anâsır ve mevâlîd a’zâya benzerler; ve Âdem bunların zübdesi ve hulâsası olduğundan semâvât ve arzın sebeb-i hilkatı Âdem olmuş olur. Rubâî:

وی آینۀ جمال ِ شاهی که توییلٰهی که توییی نسخۀ نامۀ

هی که توییدر خود بطلب هر آنچه خوبیرون زتو نیست هر چه عالم هست

66│MUKADDEME

Tercüme: “Ey Âdem! Nâme-i ilâhînin nüshası sensin; ve cemâl pâdişâhının âyînesi sensin. Âlemde ne varsa, senden hâriç değildir; her ne istersen kendinden iste ki, hep sensin.”38Ve nitekimأفْــلَاكالْلَــوْلَاك َ لَــوْلَاك َ لَمَــا خَلَقْــت ُ

[Ey mahbûbum! Matlûb olan senin zuhûr-ı vücûdun olmasa idi, felekleri yaratmazdım.]39buyurulmuştur.

Cem’iyyet-i esmâiyyeden ibâret olan sûret-i ilâhiyyeyi ve emânet-i ilâhiyyeyi kabûl ve hamle, semâvât ve arzın ve cemâdâtın taayyünâtı müsâid olmayıp, ancak Âdem’in taayyünü müsâid oldu. Bu hakîkati [m/67] müdrik olmayan mâddiyyûn, tefekkürün ancak dimâğ-ı âdemînin azot ve karbon ve fosfor gibi birtakım mevâd zerrelerinin tevazzu’-ı hâssından mütevellid olduğunu beyân ile ma’nâyı inkârları, azot ve karbonun ve vücûd-ı hakîkînin taayyün-i mahsûsundan ibâret olan bu tevazzu’-ı hâssın ne demek olduğunu bilmemelerinden mütevelliddir. İşte vücûdun bu taayyün-i mahsûsudur ki, mefhûm-i küllî-i ulûhiyyetten ibâret olan emânât-ı ilâhiyyeyi hamle müsâid oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:أمَانَــة َ عَلَــىالُْ إِنَّــا عَرَضْنَــا

إ ِنْسَــانالْأبَيْــن َ أن ْ يَحْمِلْنَهَــا وَأشْــفَقْن َ مِنْهَــا وَحَمَلَهَــاالْجِبَــال ِ فَأرْض ِ والْت ِ و(Ahzâb,

ََلسَّــمَاوَ 33/72) [Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arzettik. İmdi onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi.] Kalbi şems ve diğer seyyârât a’zâ olmak üzere, Allah Teâlâ hazretleri manzûme-i şemsiyyemizi insân-ı kebîr olarak halk buyurdu; ve arzdan dahi kemâl-i celâ ve isticlâ için onların misli bir mir’ât-ı tâm olan insanı yarattı. Bunu, Allah Teâlâ’nın her şeye kādir olduğunu bilmemiz için böyle yaptı. Zîrâ insanda zâhir olan sıfat-ı ilmin derecesi, sâir mahlûkātta mevcûd değildir. Nitekim âyet-i kerîmedeأرْض ِالْت ٍ وَمِــنللّٰــه

َلَّــذِي خَلَــق َ سَــبْع َ سَــمَاوَ ُ 38Fîhi Mâ Fîh’te de geçen bu rubâîyi Ahmed Avni Bey Saâdeddin Hamevî’ye [Hammûye] (v. 671/1272) atfetmektedir. Bk.Fîhi Mâ Fîh(trc. A. Avni Konuk), s. 73, 237. Rubâînin geçtiği en eski kaynaklardan biri de Necmeddin Dâye’nin (v. 654/1256)Mirsâdü’l-İbâd’ıdır. Atfedildiği diğer sûfîler için bk. Dâye,Mirsâdü’l-İbâd, s. 3, 552.

39Hâkim,Müstedr 671-672; Taberânî,Mu’cemu’l-Evs 313; Deylemî,el-Firde 227; İbnü’l-Hallâl, es-Sün 233; İbn Asâkir,Târîhu Dımaşk, III, s. 518; Dımaşkî,Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâ 75; Vâkıdî,Fütûhu’ş-Şâ 235; Ebû Tâlib el-Mekkî,Kūtu’l-Kulû 697 (32. bâb); Hemedânî,Temhîdât, s. 43; Baklî,Meşrebü’l-Ervâh, s. 234, 263; Dâye,Mirsâdü’l-İbâd, s. 37;Fütûhât-ı Mekkiyye, I, 210 (10. bâb).

للّٰــه َ عَلَــى كُل ِّ شَــيْء ٍ قَدِيــرأن َّأمْــر ُ بَيْنَهُــن َّ لِتَعْلَمُــوالْمِثْلَهُــن َّ يَتَنَــزَّل(Talâk, 65/12) [Allah,

ٌ ُ o (Zât-ı Kibriyâ)dır ki, yedi göğü ve yerden de onların mislini yaratmıştır.

Onların aralarında emri cereyân eder.Tâ ki Allâh’ın her şey üzerine kādir olduğunu bilesiniz.] buyurulmuştur.

Ma’lûm olsun ki, insandan maksûd, ancak insân-ı kâmildir. Onun kemâli yalnız ilmen değildir; belki bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâmı kendisinde fiilen zâhir olur. Meselâ kendisinde sıfat-ı halk zâhir olmayan, ya’ni kendisinde cemî’-i merâtibde kudret-i halk bulunmayıp da, sâir sıfâtın ahkâmı zâhir olan insân-ı kâmil değildir, insân-ı nâkıstır. İnsân-ı kâmilde ihyâ ve imâte ve îcâd ve i’dâm ve men’ ve i’tâ gibi ilâ-mâ-lâ-nihâye sıfât-ı ilâhiyye fiilen zâhir olur. Nitekim Îsâ (a.s.)dan naklen Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulur:لطَّيْــر ِلطِّيــن ِ كَهَيْئَــة ِأنِّــي أخْلُــق ُ لَكُــم ْ مِــن(Âl-i İmrân, 3/49)

َ

[Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey îcâd ederim.] Vücûdun mertebe-i ıtlâkında sıfât; ve sıfâtın âsârı olan esmâ; ve esmânın âsârı olan ef ’âl yoktur. Vücûd mertebe-i ulûhiyyetine tenezzülünde sıfât ve esmâ sâhibidir;

fakat ef ’âl yoktur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, ef ’âl zâhir olur; ve mertebe-i şehâdette taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit, sıfât ve esmâ ve ef ’âl azhar olur. Binâenaleyh “Allah” ism-i câmii, evvel ve âhir ve zâhir [m/68] ve bâtının hey’et-i mecmûasının ismi olur; ve vücûd-ı mutlakın cemî’-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hulâsası “Âdem” olmuş olur. Âlemsiz ve Âdem’siz Allâh’ı görmek kābil değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât, sıfât ve esmâ ve ef ’âl müctemi’dir;

ve bu mertebe vücûdun yedinci mertebesi olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur; ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Hak insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir; ve bilcümle sıfât-ı kevniyye ile muttasıf olur; ve her bir mevtının ve her bir mertebenin lezâzeti ile telezzüz ve âlâmı ile müteellim olur. Hakk’ın ezvâkı insân-ı kâmilin ezvâkı; veyâ aksi olarak, insân-ı kâmilin ezvâkı Hakk’ın ezvâkıdır. İmdi kevn vücûd-ı âlemdir; ve kevn-i câmi’ dahi insân-ı kâmildir. “Âdem” denilince insân-ı kâmil anlaşılmalıdır.

Ma’lûm olsun ki, âlem ve Âdem’in iki i’tibârı vardır. Birisi zâtı cihetindendir; ve onların zâtı evvelce yok idi, sonradan var oldu; ve diğeri vü-

68│MUKADDEME cûd-ı mutlak cihetindendir ki, küllde sârîdir. Onun herkes ve her şey ile nisbeti vardır. Bu i’tibâr ile insan “üns”ten müştaktır, derler. İnsân-ı kâmil, bi’l-asâle ( ) Efendimiz’dir. Zîrâ onun hakîkati cemî’-i hakāyıkı câmi’ olan mertebe-i ulûhiyyettir. “Allah” ismi onun Rabb-i hâssıdır. Bu ismin tahtında mündemic olan kâffe-i esmâda i’tidâl vardır. Ya’ni birinin diğerine galebesi yoktur. Fakat onun tâbii olan enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ile evliyâ (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtı da “Allah” isminin mazharı olmakla berâber onun tahtında bulunan esmâdan bir ismin merbûbu olup, o isimler, onların Rabb-i hâssları bulunduğundan, mazhariyyet-i esmâ husûsunda onlarda i’tidâl yoktur. Nitekim Sâlih (a.s.) ism-i Fettâh’ın mazharı olduğundan mu’cizâtı “fütûh” sûretinde zâhir oldu. İmdi insân-ı kâmil, Hakk’ı tenzîhde teşbîh [m/69] ve teşbîhde tenzîh eder. Tenzîhdeإِنَّمَــا أنَــا بَشَــر ٌ مِثْلُكُــم ْ

(Kehf, 18/110; Fussilet, 41/6) [Ben de sizin gibi beşerim!] buyurur ve teşbîhdeلحَــق َّمَــن ْ رَآنِــي فَقَــد ْ رَأى[Beni gören Hakk’ı gördü.]40veللّٰــههَــذِه ِ يَــد ُ[Bu Allâh’ın elidir.]41buyurur. Zîrâ tenzîh-i sırf ma’rifet-i ilâhiyyenin nısfıdır.

Teşbîh-i sırf dahi, hakîkat-i vücûddan cehildir. Buna i’tikād zendekadır.

Tenzîh-i sırf tahdîddir. Zîrâ, bir şey bir şeyden münezzehdir denildiği vakit, onlara birer had ta’yîn edilmiş olur; ve birinin hudûdu bittikten sonra, diğerinin hudûdu başlar demek olur. Teşbîh-i sırf dahi vücûd-ı mutlakı bir kayd-ı sûret ile takyîd etmek ma’nâsına gelir. Bu vartalardan kurtulmak için Hak min-haysü’z-zât eşyâdan münezzehdir; ve min-haysü’t-taayyün münezzeh değildir, deriz. Ve ta’bîr-i dîğerle, Hak min-haysü’z-zât eşyânın “ayn”ıdır, deriz. Zîrâلْبَاطِــنالْأوَّل ُ والْهُــو(Hadîd, 57/3) [Evvel

ُلظَّاهِــر ُ وَآخِــر ُ وََ َ

O’dur ve Âhir O’dur ve Zâhir O’dur ve Bâtın O’dur.] buyurur; ve min-haysü’t-taayyün gayrıdır; zîrâلْعَالَمِيــن َللّٰــه َ لَغَنِــي ٌّ عَــن ِإِن َّ(Ankebût, 29/6) [Şübhesiz Allah âlemlerden müstağnîdir.] buyurur.42 40Buhârî, “Ta’bîr”, 10; Müslim, “Rü’yâ”, 1; Ahmed b. Hanbel,Müsned, XXXVII, s.

292.

41Nesâî, “İhbâs”, 4; Nesâî,Sünenü’l-Kübrâ, VI, s. 145.

42Ahmed Avni Bey nüshasında sonradan düzeltilerek bu şekilde yazılan cümle diğer üç nüshada şu şekildedir: “Ve ta’bîr-i dîğerle, Hak min-haysü’z-zât eşyânın “gayr”ıdır, deriz; zîrâلْعَالَمِيــن َللّٰــه َ لَغَنِــي ٌّ عَــن ِإِن َّ(Ankebût, 29/6) [Şübhesiz Allah âlemlerden müstağnîdir.] buyurur. Ve min-haysü’t-taayyün aynıdır, deriz; zîrâآخِــرالْأوَّل ُ والُْهُــو

َُ َ

لْبَاطِــنلظَّاهِــر ُ وَوَ(Hadîd, 57/3) [Evvel O’dur ve Âhir O’dur ve Zâhir O’dur ve Bâtın

O’dur.] buyurur.” İkinci vasl: Ayniyet ve gayriyet

Ma’lûm olsun ki, Rab ile abd arasında ayniyet ve gayriyetin ikisi de sâbit ve mütehakkıktır. O, bir vech ile; bu da bir vech iledir. Bâdî-i nazarda şahs-ı vâhidde ictimâ’-i zıddeyn muhâl görünür; veن لا يَجْتَمِعَــانلضِّــدَّ[İki zıd bir araya gelmez.] kāidesi sahîhtir; velâkin bu cem’ olmayan “zıddân” lugavîdir, zıdd-ı ıstılâhî değildir. Zıdd-ı ıstılâhî cem’ olur. Bunun için ehl-i tasavvuf muhakkikîne “câmiu’l-ezdâd” derler. Meselâ nûr ile zulmet, zıdd-ı lugavîdir. Bu iki zıd bir mahalde ve bir vakitte cem’ olmazlar. Zîrâ bu iki lafzın ma’nâsı kendi vaz’ları üzerinde kāimdir. Eğer kendi vaz’ları üzerinde kāim olmazlarsa, onların ictimâı câiz olur. Meselâ gölgeye alâ-tarîki’l-istiâre “zulmet” denebilir; ve zulmet nâmını verdiğimiz bu gölge nûr ile bir mahalde ve bir vakitte cem’ olabilir. Nitekim her vakit müşâhede ederiz ki [m/70] nûrdan ibâret olan ziyâ-yı şems ile duvarın gölgesi bir mahalde ve bir vakitte ictimâ’ ederler. Zîrâ gölge zulmet-i ıstılâhî idi. İşte bu îzâhâttan ma’lûm oldu ki, abd ile Rab arasındaki ayniyyet-i hakîkiyye lugavî değildir;

ve kezâ gayriyyet-i hakîkiyye de lugavî değildir. Bu, her iki zıddın şey’-i vâhidde ictimâı muhâldir. Binâenaleyh ilm-i ma’kūlâtta ictimâı men’edilen zıd, ma’nâ-yı lugavî i’tibâriyledir. Yoksa ma’nâ-yı ıstılâhî i’tibâriyle değildir.

Bu tâife-i muhakkikîn indinde dahi lugavî olan iki zıddın ictimâı muhâl ve gayr-ı câizdir. Bunu diğer bir misâl ile de tefhîm edelim. Şöyle ki:

Eğer bir şahıs etrâfına dâiren-mâ-dâr âyîneler vaz’etse, her bir âyînede zâtı ve sıfâtı ile zâhir olur; ve sıfâtının zuhûru budur ki, o şahsın her bir hareket ve sükûnu, hey’et-i mesrûrâne ve mağmûmânesi ve hande ve giryesi akiste görünür. Bu cihetten şahıs, aksin “ayn”ıdır. Bu ayniyet, ayniyyet-i hakîkî-i ıstılâhîdir. Eğer lugavî olsaydı, akiste vâki’ olan her bir keyfiyetin, şahısta dahi vukūu vâcib olurdu. Çünkü akis birçok âyînelerde vâki’dir.

Bu kesret şahsın vahdetine te’sîr etmez. Eğer akis üzerine taş veyâ necâset atsalar, şahıs ondan mutazarrır ve münecces olmaz; kendi hâlinde kalır;

ve bu noksanlardan münezzeh ve müberrâdır. İşte bu cihetten gayriyyet-i hakîkî-i ıstılâhî sâbit olur. Binâenaleyh şahıs ile akiste ayniyet ile gayriyetin her ikisi de tahakkuk eder. İmdi, kim ki abd ile Rab arasında ayniyyet-i hakîkî-i lugavîyi i’tikād eder ve cemî’-i vücûh ile gayriyeti inkâr eylerse, o kimse mülhid ve zındık olur. Bu akîdeye göre âbid ile ma’bûd ve sâcid

70│MUKADDEME ile mescûd arasında hiçbir fark kalmaz. Böyle bir ayniyet gayr-ı vâki’dir.

“Neûzü billâhi min hâzâ.” Ve kezâ kim ki, Hâlık ile mahlûk arasında gayriyyet-i hakîkiyye-i lugavîyi i’tikād eder ve nisbet-i hâlıkıyyet ve mahlûkıyyetten mâadâ hiçbir ayniyet taalluk ve nisbetini mukırr olmazsa, o kimse hakîkat-i hâlden câhildir. Bu, çömlekçi ile çömlekler arasındaki nisbete benzer. Eğer çömlekçi ölürse, onun yerine çömlekleri [m/71] bâkî kalır.

Bu hâl çömlekler ile çömlekçi arasında sâbit olan gayriyyet-i lugavî sebebiyledir. Abd ile Rab arasında böyle bir gayriyet vâki’ değildir. Bu gayriyet ile kāil olan ulemâ-i zâhir ve mütekellimîn ıstılâh-ı muvahhidînden gāfildirler. Abd ile Rabb’in bir i’tibâr olunmasından havf ederler. Bilmezler ki, ıstılâh-ı muhakkikîn mûcibince akiste ve şahısta her iki cihetin sübûtu ile berâber hiçbir vakitte bu, o; o da, bu olmaz. Akis, akistir; şahıs da şahıstır.

Akis mahlûk ve hâdis ve nâkıstır; ve şahıs kadîm ve bâkî ve kâmildir. Diğer bir misâl daha îrâd edelim:

Buhârın vücûdu kemâl-i letâfetten görünmez. Bir mertebe tekâsüf edince bulut; ve bulut tekâsüf edince su; ve su incimâd ile tekâsüf edince buz olur. İmdi buzun esâsı buhâr olmakla berâber, onun taayyünü buhârın gayrıdır. Zîrâ buhâr aslâ buz gibi kesîf bir taayyün sâhibi değildir; o bî-sûrettir; ve kezâ buz, suyun hâl-i müncemidinden ibâret olduğu hâlde, suyun “ayn”ı değildir. Çünkü su ile görülen işler buz ile görülemez. Su başka, buz başkadır. Velâkin gerek suyun ve gerek buzun vücûdları buhârın zâtından gayrı değildir. Bu i’tibâr ile buhârın “ayn”ıdırlar. Binâenaleyh bunların arasında hem ayniyet ve hem de gayriyet sâbit ve mütehakkıktır.

43Bu başlık altındaki ayniyet-gayriyet anlatımı büyük ölçüde İmdâdullah Tehânevî’ninRisâle der Beyân-ı Vahdetü’l-Vücûdisimli risâlesindendir. Tehânevî’nin risâlesi Ahmed Avni Bey tarafından ayrıca tercüme edilmiştir. Bu kısmı krş. Ercan Alkan, “Ahmed Avni Konuk’un Risâle Der Beyân-ı Vahdetü’l-Vücûd Tercümesi”, s. 207-209. Nitekim Ahmed Avni BeyMesnevî-i Şerîf Şerhi’nde bu kaynağa şöyle işaret etmiştir: “Ve bu ayniyet ve gayriyet meselesi Hindli İmdâdullah (k.s.) hazretlerinin Vahdetü’l-Vücûd risâlesinde mevcûd olup fakîr tarafından tercüme edilmiş ve bu bahis fakîr tarafındanFusûsu’l-Hikem’e yazılan şerhin mukaddemesinde de münderic bulunmuştur.”Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VIII, 571.

On Üçüncü Fasıl: Telhîs-i Merâtib-i Vücûd Bâlâda tafsîlen beyân olunan vücûdun yedi mertebe-i tenezzülünü mücmelen dahi zikretmek fâideli göründüğünden bervech-i âtî beyân olunur:

Birincisi:“Lâ-taayyün”, “ıtlâk” ve “zât-ı baht” mertebesidir. Bu mertebede vücûd cemî’-i nuût ve sıfât izâfesinden münezzeh ve her kayıddan ve hattâ kayd-ı ıtlâktan dahi mukaddestir. Bu mertebe Hak Teâlâ’nın künhüdür ki, onun fevkinde başka bir mertebe yoktur. Belki bütün merâtib onun tahtındadır. Buna “mertebe-i ahadiyyet” derler. [m/72] İkincisi:“Taayyün-i evvel”dir. Bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin kendi zâtını ve sıfâtını ve bilcümle mevcûdâtı, biri diğerinden mümtâz olmamak üzere, bervech-i icmâl, bilmesinden ibârettir. Buna da “mertebe-i vahdet” ve “hakîkat-i muhammediyye” derler.

Üçüncüsü:“Taayyün-i sânî”dir. Bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin kendi zât-ı aliyye ve sıfât-ı seniyyesini, biri diğerinden mümtâz olmak üzere, alâ-vechi’t-tafsîl bilmesinden ibârettir. Buna da “mertebe-i vâhidiyyet” ve “hakîkat-i insâniyye” derler.

Dördüncüsü:“Mertebe-i ervâh”dır. Bu mertebe, eşyâ-yı kevniyye-i mücerrede-i basîtadan ibârettir. Ya’ni burada mâdde ve terkîb yoktur; ve bunlar kendini ve mebdeini ve emsâlini müdriktirler.

Beşincisi:“Mertebe-i misâl”dir. O da eşyâ-yı kevniyye-i mürekkebe-i latîfeden ibârettir ki, bunlar parçalanmaz ve yırtılmaz ve yapıştırılmazlar.

Rü’yâda ve âyînede görülen suver-i hayâliyye gibi.

Altıncısı:“Mertebe-i âlem-i ecsâm”dır. Bu mertebe de, eşyâ-yı mürekkebe-i kesîfeden ibârettir ki, teczie, teb’îz ve hark ve iltiyâm kabûl ederler.

Yedincisi:Kâffe-i merâtibi, ya’ni cismânî ve nûrânî ve vahdet ve vâhidiyet mertebelerini câmi’ olan bir mertebedir ki, “insân-ı kâmil” derler. Bu mertebe vücûd-ı mutlakın tecellî-i ahîri ve libâs-ı ahîridir.

Muhakkikînden ba’zıları “mertebe-i vahdet” ile “vâhidiyet” tevhîd ve “insân-ı kâmil” mertebesini “mertebe-i şehâdet”e ilhâk edip beş mertebe i’tibâr ederek bunlara “hazarât-ı hamse” tesmiye ederler. Bunlara göre merâtibin esâmîsi böyle olur: “Ahadiyet”, “vâhidiyet”, “ervâh”, “misâl” ve “şehâdet”.

72│MUKADDEME

Ba’zıları da dört isim ile icmâl edip “lâhût”, “ceberût”, “melekût”, “nâsût”derler.

“Lâhût” bî-keyfiyet ve bî-renk olan zâttan ibârettir ki, buna “Hû” ile işâret ederler.

“Ceberût”, taayyün-i evvel ve şühûd-ı mücmelden ibârettir ki, “Allah” tesmiye ederler. Onun için “Hû” isminin zikrine “lâhûtî” ve “Allah” isminin zikrine de “ceberûtî” derler. Evvelki “cem’u’l-cem‘” ve ikincisi “makām-ıcem‘”dir.

“Melekût”, “âlem-i ervâh” ile “âlem-i misâl”in mecmûundan ibârettir.

“Nâsût”, “âlem-i şehâdet” ile “hazret-i insân”ın mecmûundan ibârettir.

Bunlar i’tibârâttan ibâret olup, [m/73] mahall-i kıyl ü kāl değildir.

İmdi alelıtlâk efrâd-ı insâniyyeden birisi terakkî edip, ona bu merâtib zevkan zâhir olur ve bu merâtibi kendi zâtında bulursa, ona “insân-ı kâmil” derler. Ve onun bu hâline “urûc ve mi’râc” tesmiye ederler. Bu urûc ve inbisât vech-i etemm üzere, ancak Peygamberimiz ( ) Efendimiz’e vâki’ olmuştur. Zîrâ yukarıda zikrolunduğu üzere, cemî’-i esmâya mazhariyeti alâ-tarîki’l-i’tidâldir; ve bu makām “makām-ı mahmûd”dur. Diğer insân-ı kâmillerin bu makāma vusûlleri mümkin değildir. Bu makām “mâl-i yetîm”dir.لْيَتِيــم ِمَــال َوَلَا تَقْرَبُــو(En’âm, 6/152) [Yetimin malına yaklaşmayınız!] Bittabi’ diğer kâmillerin mi’râcında bu makāmın zevki yoktur;

zîrâ hakîkatleri bu zevki mâni’dir.

On Dördüncü Fasıl: İrsâl-i Rusül

Ma’lûm olsun ki, irsâl-i rusülde vücûh-ı adîde vardır; ve âlem-i şehâdette peygamberlerin zuhûr ve vücûdları lâzım ve zarûrîdir.

Bir vechi budur ki: İnsân-ı nâkısta istiklâl-i vücûd ve gayriyet vehmi gālib olduğundan, kendisinden zâhir olan sıfât ve ef ’âli nefsine izâfe eyler;

ve vücûdunda istiklâl gördükçe, emr-i vücûdda da’vâ-yı iştirâk eyler. Bu ise zulm-i azîmdir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:لشِّــرْك َ لَظُلْــم ٌ عَظِيــم ٌإِن َّ(Lokmân, 31/13) [Muhakkak şirk, azîm olan zulümdür.] Zîrâ “zulüm” lugatta “bir şeyi mevziinin gayrına vaz’etmektir”. Bu da emr-i vücûdda sâika-i vehm ile, da’vâ-yı iştirâkten tevellüd eder. Böyle olunca şirkin menşei kendi nefsinden ve muhîtindeki eşyânın hakāyıkından ve onların mûcidinden cehil ve bu cehil hasebiyle, zulmet-i tabîiyye ahkâmında istiğrâktır. İmdi hazret-i şehâdet, a’yân-ı sâbitenin isti’dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyeleri hasebiyle, vücûdun libâs-ı gayriyyet ile zuhûrundan ibâret olduğundan, zübde-i âlem olup, sûret-i ilâhiyyeyi kabûl ve hamle taayyünleri müsâid olan insanlara bu hakîkati ta’lîm ve onları zulmet-i tabîiyye sâhasından irdâ’ ve asl-ı hakîkî cânibine ircâ’ için, yine o vücûd-ı hakîkînin enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) libâsları ile mütelebbis olması iktizâ etmiştir. [m/74] Diğer bir vechi budur ki, şuûnât-ı zâtiyye-i ilâhiyye bî-nihâye olup Hak onların ba’zılarından râzıdır ve ba’zılarından râzı değildir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:لْكُفْــروَلَا يَرْضَــى لِعِبَــادِه ِ(Zümer, 39/7) ya’ni “Allah Teâlâ ibâdı

َ için küfürden râzı değildir.” Hâlbuki küfür ism-i Mudill’in iktizâsı olup, esmâ-i sâire gibi zuhûr talebindedir. Hak Teâlâ hazretleri rahmet-i rahmâniyyesi ile ona da vücûd bahşeyler. Zîrâ rahmet-i rahmâniyye, âmm olduğundan, bu rahmete nazaran her şey merhûmdur. Velâkin rahmet-i rahîmiyye hâss olduğundan bu rahmete nazaran her şey merhûm değildir.

Belki ba’zıları merhûm ve ba’zıları mercûmdur. Binâenaleyh Hak rahmet-i rahmâniyyesine nazaran küfür ve îmâna vücûd verdiği hâlde, rahmet-i rahîmiyyesine nazaran îmândan râzı ve küfürden râzı değildir. İşte Zülcelâl hazretleri kendisinin râzı olduğu ve olmadığı ef ’âli mertebe-i risâlete bi’t-tenezzül vaz’eylediği şerâyi’ ile ibâdına i’lân eyledi. Sûret-i ilâhiyye üze-

74│MUKADDEME re mahlûk olan insan, kendi nefsini tedkîk edecek olursa, râzı olduğu ve olmadığı ef ’âlin zuhûru ne demek olduğuna zevkan muttali’ olur. Zîrâ insandan ba’zı ef ’âl sâdır olur ki, ondan râzı değildir. Fakat zuhûru iktizâ-yı zâtı olduğundan, terk-i izhârı kābil değildir.

Bir vechi dahi budur ki, Rabbü’l-erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir Rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temeyyüz ise zuhûr-ı ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise ba’de’l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:لَّــذِي

لْحَيَــاة َ لِيَبْلُوَكُــم ْ أيُّكُــم ْ أحْسَــن ُ عَمَــلًالْمَــوْت َ وَخَلَــق َ(Mülk, 67/2) [O Allah Teâlâ ki, mevti ve hayâtı, hanginizin ameli daha güzel olduğunu imtihân etmek için yarattı.] Ve kezâ buyurur:لْمُجَاهِدِيــن َ مِنْكُــم ْوَلَنَبْلُوَنَّكُــم ْ حَتَّــى نَعْلَــم َ(Muhammed, 47/31) [Biz sizi elbette imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim!] Eğer mertebe-i azhar olan hazret-i şehâdette irsâl-i rusül olunup, marzî olan sırât-ı müstakîm ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta’rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin isti’dâd ve kābiliyyet-i zâtiyyesinden ibâret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edememiş olurdu.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur:جِئْنَــا مِــن ْ كُل ِّ أمَّــة ٍ بِشَــهِيد ٍ وَجِئْنَــا بِــك َ عَلَــىفَكَيْــف َ إِذَ

هَــؤُلَاء ِ شَــهِيدً(Nisâ, 4/41) ya’ni: “Her ümmetden peygamberlerini şâhid getirdiğimiz vakit, onların hâli nasıl olur? Yâ Habîbim! Seni de onların üzerine şâhid getirdik.” Ve kezâ buyurur:ثُــم َّ لَاشَــهِيدً[m/75]وَيَــوْم َ نَبْعَــث ُ مِــن ْ كُل ِّ أمَّــة ٍ

يُــؤْذَن ُ لِلَّذِيــن َ كَفَــرُو(Nahl, 16/84) ya’ni: “Biz o günde her ümmetten bir şâhid getirdikten sonra, kâfirler i’tizâra me’zûn olmazlar.” İşteلْبَالِغَــة ُلْحُجَّــة ُفَلِلّٰــه ِ

(En’âm, 6/149) [Allah Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir.] âyet-i kerîmesi mûcibince, şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikāmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu’d ayrılarak,لْجَنَّــة ِِ فَرِيــق ٌ فِــي

لسَّــعِيروَفَرِيــق ٌ فِــي(Şûrâ, 42/7) [Bir tâife cennetde ve bir tâife cehennemdedir.] sırrı zuhûra gelir; ve marzî olanlar kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cennete ve mağzûb olanlar da, kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cehenneme vâsıl olurlar.

Emr-ida’vettekendilerinefütûrgelmemekiçinenbiyâ(aleyhimü’s-selâm)a hîn-i da’vetlerinde sırr-ı kader, ya’ni her ferdin isti’dâd ve kābiliyyet-i ezeliyyesi mekşûf değildir. Bu sebeble onların da’veti umûma siyyânen vâki’ olur. İşte bu beyânâttan anlaşılır ki, irsâl-i rusül zarûrîdir.

Zamânımızda zekî ve âlim geçinen mütefenninler ve onların mukallidleri hakîkat-i hâlden câhil ve bu cehillerinden dahi gāfil olduklarından, irsâl-i rusülü inkâr ve istihfâf edip, kendilerini berbâd ederler. Eğer akıl ve dirâyetlerine i’timâd etmeyip de enbiyâya ve onların vârisleri olan ulemâ-i billâha tâbi’ olarak ta’lîmlerini kabûl etseler ve şerîatleri ile te’dîb-i nüfûs eyleseler, bu cehilden halâs ve kurb-i ma’rifete nâil ve gāye-i hilkatlerine vâsıl ve netîcede insân-ı kâmil olurlardı. Fakat ne çâre ki, isti’dâdlarına ezvâk-ı hayvâniyye ile iştigāl muvâfık geldi.Mesnevî:

تكيه كم كن بر فن و بر كام ِ خويشيام ِ خويشز پيغمبر ِمگسل

Tercüme: “Vaktinin peygamberinden i’râz etme; kendi fen ve kâmına az i’timâd et!”

44Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VII, s. 170 (beyit: 544). Beytin îzâhı şöyledir:

“Ey sâlik, kendi asrının ve zamânının şeyh-i kâmilini bul ve onun sohbetinden munkatı’ olma! Tarîk-i Hak’da kendi aklına ve ilmine ve zekâvetinin adımlarına i’timâd etme. Zîrâ senin aklın ve ilmin ve zekâvetin, şeyh-i kâmilin ilim ve irfânı önünde gāyet çürüktür. Beyt-i Mısrî (k.s.):

Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git Bildiklerini terk et, irfâna irem dersen”

76│MUKADDEME

On Beşinci Fasıl: İhtilâf-ı Şerâyi’

Ma’lûm olsun ki, mertebe-i ilimde sâbit olan suver-i esmâiyyenin mezâhiri ve onlara âit olan kemâlât, hazret-i şehâdette, hazâin-i ilâhiyyeden kader-i ma’lûm üzere tedrîcen nâzil olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:

[m/76]ئِنُــه ُ وَمَــا نُنَزِّلُــه ُ إِلَّا بِقَــدَر ٍ مَعْلُــوم ٍوَإِن ْ مِــن ْ شَــيْء ٍ إِلَّا عِنْدَنَــا خَزَ(Hicr, 15/21) [Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma’lûm ile indiririz.] Ve mebâhis-i sâbıkada beyân olunduğu üzere vücûd, henüz nebât ve cemâd ve hayvan mertebelerine mülâbis iken, bu sûretlerden hiçbiri emânet-i ilâhiyyeyi kabûl edemedi. Zîrâ onların isti’dâdâtı bu hamûleyi yüklenmeğe müsâid değildir. Tekâmülât-ı tedrîciyye netîcesinde insan zâhir oldu. Her ne kadar ibtidâî insanlarda emânet-i mezkûreden ibâret olan Hayât, İlim, Sem’, Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve Tekvîn sıfatları fiilen zâhir olmuş ise de, isti’dâdlarında dekāyık ve maârifi hazmedecek kadar vüs’at olmadığından ilk peygamber olan Âdem (a.s.)a ancak onların isti’dâdâtına muvâfık olarak on suhuftan ibâret ahkâm-ı ilâhiyye nâzil oldu. Zîrâ beşeriyet hâl-i tufûliyyette idi. Beşeriyetin isti’dâdı peyderpey inkişâf ettikçe her bir karnda kendilerinden isti’dâdlarına göre birer nebî zâhir oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:لَقَــد ْ جَاءَكُــم ْ رَسُــول ٌ مِــن ْ أنْفُسِــكُم ْ(Tevbe, 9/128) [Size, sizin nefsinizin cinsinden bir resûl geldi.] Ve bu resûller o ümmetlerden her birinin ilm-i ilâhîde birer muallimidir. Âlem-i şehâdet bir mektebe ve her bir karndaki ümem de birer sınıfa ve her ümmetin resûlü dahi bir muallime müşâbihdir. Nitekim ( ) Efendimizبُعِثْــت ُ مُعَلِّمًــا ya’ni “Ben muallim olarak ba’solundum”45buyururlar. Meselâ sekiz sınıf üzerine müretteb olan bir mektebin, sekizinci sınıf muallimi, birinci sınıftaki tâliblere, o dersi vermek üzere gönderilse abes olur. Zîrâ o muallimin dersini, henüz mübtedî olan tâlibler anlayamaz. Bunun gibi, her karndaki insanlara Hâtem-i enbiyâ ( ) Efendimiz’in şerîat-ı mutahharaları ile hitâb olunmadı.

Onun ümmet-i merhûmesi müntehî sınıf talebesi mesâbesinde olduğundan, külliyyât ve cüz’iyyât-ı esrârı câmi’ olan Kur’ân ile muhâtab oldular; ve Hâtem-i enbiyâdan sonra rûy-i zemînde ümem-i sâbıkanın isti’dâ45Müslim, “Talâk”, 4; İbn Mâce, “Kitâbü’s-sünne”, 17; Dârimî, “İlim”, 17; Ahmed b. Hanbel,Müsned, XXII, s. 392; Taberânî,Mu’cemu’l-Kebîr, XIII, s. 51.

dâtına mutâbık olan şerâyi’ ile amel nehyolundu. Zîrâ nüzûl-i Kur’ân’dan sonra rûy-i zemîndeki insanların cümlesi ümmet-i Muhammed’dir. Kabûl edenler “ümmet-i icâbet”ten [m/77] ve reddedenler “ümmet-i da’vet”tendir. Hâtem-i enbiyâdan sonra gelen insanların mertebe-i isti’dâdına nazar olunursa, Kur’ân’a muhâtab olmağa lâyık oldukları tezâhür eyler. Zîrâ Îsâ (a.s.)ın vilâdetinden, ( ) Efendimiz’in bi’set-i seniyyelerine kadar mürûr eden beş yüz küsur sene zarfında, âlem-i Nasrâniyyet cehil içinde pûyân idi. Onların terakkiyâtı bi’set-i seniyyeden sonradır. Zîrâ cümlesi ümmet-i Muhammed’den olup, isti’dâd ciheti ile, ümem-i sâbıkaya tafazzul etmişlerdir. Velhâsıl isti’dâdât-ı beşer ale’t-tedrîc tekâmül ettiğinden, peyderpey zuhûr eden enbiyâ dahi, onların isti’dâdına muvâfık ahkâm-ı ilâhiyye ve fühûmuna mutâbık hitâbât-ı rabbâniyye ile geldiler. Binâenaleyh her bir nebîye verilen ilm-i risâlet, ümmetlerinin isti’dâdından ne ziyâde, ne de noksandır. Ya’ni her birinin ümmeti, ulûm ve maârifden ne mikdâra muhtâc ise, ilm-i risâlete müteallik olarak, onlara verilen şey dahi o mikdârdan ziyâde ve noksan değildir. Zîrâ eğer ziyâde verilse, teklîf-i mâ-lâ-yutâk olur; ve eğer noksan verilse, hakları verilmemiş olur. Hâlbuki Hak Teâlâلَّــذِي أعْطَــى كُل َّ شَــيْء ٍ خَلْقَــه ُ ثُــم َّ هَــدَى(Tâhâ, 20/50) [Hak Teâlâ her şeye halkını, ya’ni isti’dâdının iktizâsı olan hakkını verdi. Ondan sonra da her şeye halkını verdiğini beyân etti.] buyurduğu cihetle, her şeyin hakkı ne ise onu verir. İşte şerâyi’-i enbiyâdaki ihtilâfın ve birinin şerîatı geldikde, diğerinin şerîatı mefsûh olmasının hikmeti budur; ve bu hikmete mebnîdir ki, enbiyânın ba’zısı ba’zısından efdaldir.لنَّبِيِّيــن َ عَلَــى بَعْــض ٍوَلَقَــد ْ فَضَّلْنَــا بَعْــض

َ

(İsrâ, 17/55) [Biz enbiyânın ba’zısını ba’zısı üzerine tafdîl ettik.] Ve kezâ ümmetlerin dahi ba’zısı ba’zılarından efdaldir.

78│MUKADDEME

On Altıncı Fasıl: Dîn “Dîn” lugat i’tibâriyle “inkıyâd”, “cezâ” ve “âdet” ma’nâlarına gelir. Bu ma’nâların üçü de “şer‘”a naklolunabilir. “İnkıyâd”ın ma’nâsı budur ki, abd nebînin cânib-i Hak’tan getirdiği şerîata ya inkıyâd, ya muhâlefet eder.

Eğer inkıyâd ederse, Hak Teâlâ dahi ona muvâfık cezâ ile münkād olur; ve eğer muhâlefet eder ve abdin ayn-ı sâbitesinin isti’dâdı afvı iktizâ eylerse, Hak dahi ona afv [m/78] ve mağfireti ile münkād olur; ve eğer abdin ayn-ı sâbitesinin isti’dâdı muâhazeyi taleb ederse, Hak ona kahr ve intikām ile münkād olup, ona Kahhâr ve Müntakim isimleriyle tecellî eder. Ve inkıyâdda müessir olan abdin hâlidir. Zîrâ inkıyâd abdin fiilidir.

“Cezâ”nın ma’nâsı da budur ki, Hakk’ın abde inkıyâdı, onun fiilinin ivazını i’tâdan ibârettir; ve bu ivaz abdin ayn-ı sâbitesinin isti’dâdına göre verilir. İvazda üç sûret vardır:

Birisi; abdin hoşuna gidecek ve tab’ına mülâyim gelecek şeydir. Bunun delîliعَنْــه ُللّٰــه ُ عَنْهُــم ْ وَرَضُــورَضِــي(Mâide, 5/119) [Allah onlardan râzı oldu ve

َ onlar da O’ndan râzı oldular.] âyet-i kerîmesidir.

İkincisi; abdin hoşuna gitmeyecek ve tab’ına mülâyim gelmeyecek şeydir. Bunun delîli deوَمَــن ْ يَظْلِــم ْ مِنْكُــم ْ نُذِقْــه ُ عَذَ(Furkān, 25/19) [Her kim

بًــا كَبِيــرً zulmederse ona büyük bir azâb tattıracağız.] âyet-i kerîmesidir.

Üçüncüsü; tab’a mülâyim gelen ve gelmeyen kaydlar ile mukayyed değildir. Bu da muhâlefetin afvıdır. Bunun delîli dahiوَنَتَجَــاوَز ُ عَــن ْ سَــيِّئَاتِهِم ْ(Ahkāf, 46/16) [Biz onların seyyiâtından geçeriz.] âyet-i kerîmesidir. İşte abdin muktezâ-yı hâline göre Hakk’ın inkıyâdı cezâ ve muâvazadır.

“Âdet”in ma’nâsı dahi budur ki, abdin inkıyâd ve muhâlefeti, abdin ayn-ı sâbitesinin ahvâlinden bir hâldir; ve Hakk’ın inkıyâdı ve muâvazası dahi kezâlik abdin ayn-ı sâbitesinin ahvâlinden bir hâldir. Binâenaleyh abdin inkıyâdı hâl-i evvel ve Hakk’ın muâvazası da hâl-i sânîdir. Hâl-i sânî, hâl-i evveli ta’kib ettiği için, ona “ikāb” ve “ukūbet” dahi denir. Bu i’tibâr ile “ukūbet” mülâyim ve gayr-ı mülâyim olan ivaza şâmildir. Velâkin örf-i şer’î, ivaz-ı mülâyime “sevâb” ve gayr-ı mülâyime “ikāb” tesmiye etmiştir.

İmdi abdin ayn-ı sâbitesinin bu zikrolunan hâl-i evveli ve sânîsi kendi üzerine avdet ettiği için dîn “âdet”tir. Gerçi “âdet” denildiği vakit, akla gelen şey, bir emrin aynı ile kendi hâline avdeti ma’nâsına ise de, böyle “âdet” hakîkatte vâki’ değildir. Zîrâ “âdet” tekrârdır; ve tecellîde ise tekrâr yoktur. Belki mükerrer zannolunan şeyler yekdîğerinin mislidirler. Meselâ abd, emre inkıyâden sabah namazını kıldı. Hak dahi onun tab’ına [m/79] mülâyim muâvaza ile inkıyâd eyledi. Ertesi gün yine sabah namazını kıldı; yine ivaza nâil oldu. Namaz abdin fiili olup, ayn-ı sâbitesi hasebiyle Hakk’ın kendisine bir tecellîsinden ibârettir; ve abdin hâlidir. Ve muâvaza dahi Hakk’ın bir tecellîsi olup o da abdin ayn-ı sâbitesi hasebiyle vâki’ olur. Bu da abdin hâl-i sânîsidir. İmdi namazların ve muâvazaların sûretleri mükerrer görünür. Bu i’tibâr ile dîn “âdet”tir. Velâkin bu sûretler yekdîğerinin “ayn”ı olmayıp, müşâbihidir. Bu i’tibâr ile de “âdet” değildir. Ve kezâ namaz kılmak abdin ahvâlinden bir hâl olduğu gibi, onun ayn-ı sâbitesinin ahvâline göre vâki’ olan muâvaza dahi, o hâli ta’kîb eden ikinci hâldir; ve hâl-i evveli ta’kîb eden ikinci hâl ise bittabi’ cezâ değildir. Binâenaleyh “dîn” bir vech ile “cezâ ve âdet” ve bir vech ile de “cezâ ve âdet” değildir.

80│MUKADDEME

On Yedinci Fasıl: Mevt Âlem-i şehâdette mevt denilen hâl, in’idâm-ı sûretten ibârettir. Bu da iki46vech ile vâki’ olur:

Bir vechi budur ki, teceddüd-i emsâl bahsinde îzâh olunduğu üzere, vücûd-ı mümkin tarfetü’l-ayn içinde ma’dûm ve mevcûd olur. Bu in’idâm mevttir. Bu husûsta cemâd, nebât, hayvan ve insan müşterektirler. Bu hâl cemâdda gayr-ı mahsûs; ve nebât ve hayvan ve insanda tedkîkāt-ı fenniyye ile mahsûstür; ve tarfetü’l-aynda bilcümle vücûdât-ı mümkinenin iktizâ-yı zâtîsi hasebiyle vâki’ olan bu in’idâm ve mevt, ehl-i keşf olan kümmelîn indinde meşhûddur.

İkinci vecih budur ki, herhangi bir sûret-i muayyene-i mevcûde bir daha aynen zâhir olmamak üzere bozulur; ve o mevcûdun ayn-ı sâbitesi ve hakîkati onun rûhu ve bu sûret o rûhun mazharı ve mir’âtı olduğu için, o sûret bir sebeb tahtında mün’adim olmakla berâber, o rûh artık ondan alâkasını kesmiş bulunur; ve bu in’idâma “mevt-i ıztırârî” derler. Bunda cemî’-i mevcûdât-ı mümkine müşterektir.

Üçüncü vecih “mevt-i ihtiyârî”dir. Bu da insana mahsustur; ve bu mevt bilcümle hevâ-yı nefisten ve lezzât-ı cismâniyye ve müşteheyât-ı nefsâniyyeden ve muktezayât-ı tabîat ve şehvetten fânî olmaktır. [m/80] Beyit:

قوت ِ پیغمبريستترك ِ هوز سروریستتافتنسر ز هو

Tercüme: “Hevâ-yı nefisten i’râz etmek serverliktendir; terk-i hevâ kuvvet-ipeygamberîdir.”47

Bu mevt-i ihtiyârî, bir insân-ı kâmilin dâmenine teşebbüs edip, onun terbiyesi tahtında bulunmak ile mümkindir. Istılâh-ı muhakkikînde buna “mevt-i ahmer” derler. Veقَبْــل َ أن ْ تَمُوتُــومُوتُــو[Ölmeden evvel ölünüz!]48hadîs-i şerîfi bu mevt-i ihtiyârîye işârettir. Ve ( ) Efendimiz, Hz. Sıddîk-ı A’zam hakkında buyururlar:أرْض ِالْد َ أن ْ يَنْظُــر َ إِلَــى مَيِّــت ٍ يَمْشِــي عَلَــى وَجْــه ِ

مَــن ْ أرَ

فَلْيَنْظُــر ْ إِلَــى أبِــي بَكْــرya’ni “Kim ki yeryüzünde yürüyen ölüye nazar etmek 46Âdil Bey nüshası: “üç” (s. 64).

47Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 568. Bu beyitMesnevî’nin V. cildindeki sürh-ı şerîflerden birinde yer alır ve Hakîm Senâî’ye atfedilir.

48Dâye,Mirsâdü’l-İbâd, s. 359 vd. Krş. Tirmizî, “Zühd”, 25; İbn Mâce, “Zühd”, 3.

isterse, Ebû Bekr’e baksın!”49Beyit:

Hayât-ı câvidânî sırrını şeyhden suâl ettim:

“Oğul, ölmezden evvel öl!” deyince intikāl ettim.

İmdi bu üç nevi’ mevte mukābil, üç nevi’ hayât vardır:

Birisi odur ki; Hayy-i lâ-yemût olan vücûd-ı hakîkînin her bir tarfetü’l-ayn içinde nefes-i Rahmânîsi ve imdâd-ı feyzi ile mevcûdât-ı mümkineye lâ-yenkatı’ vâsıl olur. Bu hayât birinci mevte tekābül eder.

İkincisi; berzah-ı sânî-i melekûtîdeki hayâttır. İnsanın bu hayâtı âlem-i şehâdetten intikālden sonra bed’eder. Bu hayât dahi ikinci mevt-i tabîîye mukābildir.

Üçüncüsü; hayât-ı ebediyye-i kalbiyyedir ki, izâfât-ı nefsâniyyeden insilâh vâsıtasıyla ve sıfât-ı kalbiyye ile ittisâf sebebiyle hâsıl olur. Bu da mevt-i ihtiyârî mukābilindedir. Bu mevt ve hayât, ancak nev’-i insâna mahsustur.

Gülşen-i Râz’dan:

تستن بر حسب ِ ذیکی هر لحظه دمماتستنسان رسه گونه نوع ِ

ریستضترو رسوم مردن مرختیاریستنها ممات ِدوم ز

سه نوع آمد حیاتش در سه منزلچو مرگ و زندگی باشد مقابل

[m/81] Tercüme: “Nev’-i insân için üç türlü ölüm vardır: Birisini, her lahza zâtın hasebi üzere bil. İkincisi, mevt-i ihtiyârîdir. Üçüncüsü, ıztırârî olarak ölmektir. Mâdemki ölüm ve hayât mukābildir, binâenaleyh onun hayâtı da üç menzilde üç türlüdür.”50 49Hemedânî,Temhîdât, s. 14; Meybudî,Keşfü’l-Esrâ 327; Sühreverdî,Avâr 329 (63. bâb); Şa’rânî,Levâkıhu’l-Envâr, s. 528; Ankaravî,Minhâcü’l-Fukarâ, s. 248.

50Lâhicî,Mefâtîhu’l-İ’câz, s. 425-426 (beyit: 653-655). Bu beyitlerin Ahmed Avni Bey tarafından yapılmış manzum tercümesi şöyledir (Gülşen-i Râz[haz. Turgut Karabey], s. 155):

Bak üçtür nev’-i insânın memâtıBiri her andadır bil hasb-i zâtı İkincisi memât-ı ihtiyârîÜçüncü bil ki mevt-i ıztırârî Memât oldu hayâta bil mukābilBu üç nev’-i hayâta üç o menzil

82│MUKADDEME

On Sekizinci Fasıl: Berzah Berzah “vakt-i mevt ile zamân-ı kıyâmet arasındaki fâsıla-i zamâniyyedir”; ve “yekdîğerine muhâlif olan iki şey arasında hâil olan şey”e derler.

O iki şeyin ister yekdîğerine münâsebeti olsun, ister olmasın, berzahın vücûdu tasavvur olunabilmek için, mutlakā iki şeyin vücûdu lâzımdır. Nitekim mâzî ve müstakbel arasındaki berzah “zamân-ı hâl”dir. Mertebe-i ervâh ile ecsâm-ı kesîfe arasındaki berzah “mertebe-i misâl”dir; ve cennet ile cehennem arasındaki berzah “A’râf ”dır. Hayvânât ile insan arasındaki berzah “maymun”dur. Nebâtât ile hayvânât arasındaki berzah “hurma ağacı”dır. Nebâtât ile cemâdât arasındaki berzah “mercan”dır; ve kıs-alâ-hâzâ.

Ba’de’l-mevt âlem-i berzaha intikāl eden şey insanın heykeli ve cesedi değil, belki hakîkat-i şahsiyyesidir. Zîrâ cesed-i unsurî bu âlemin eczâsındandır;

ba’de’l-mevt yine bu âlemde inhilâl eder. Zâten teceddüd-i emsâl bahsinde îzâh olunduğu üzere bu cesed-i unsurî arazdan ibâret olup, iki zamanda bâkî kalmadığından, mevt-i ıztırârîden mukaddem dahi inhilâlât içindedir. Velâkin hakîkat-i şahsiyyenin taalluku, o heykelden munkatı’ olmadığından kāim görünür. Mevt-i ıztırârîde ise bu hakîkat-i şahsiyyenin alâkası külliyyen munkatı’ olup, o hakîkat berzaha intikāl eder; ve âlem-i berzahın mâddesine münâsib bir heykele taalluk eder. İsm-i Zâhir’in mazharı olan âlem-i şehâdetteki teklîfât-ı ilâhiyye üzerine ism-i Bâtın’ın mazharı olan berzahta mütekevvin olan a’mâl ve ahlâkının suver-i hasene veyâ kabîhasını, insan [m/82] berzahta kendi karîni olarak bulur. İn’idâm-ı sûretten sonra cemî’-i mevcûdât berzaha intikāl edip, mezâhir-i cemâliyyeden olanlar mahall-i cemâlde ve mezâhir-i celâliyyeden olanlar da mahall-i celâlde zâhir olurlar. Fakat yalnız emânet-i ilâhiyyeyi hamle isti’dâdından nâşî, kendisine teklîf vâki’ olan insan için suâl vardır. Diğerleri mükellef olmadığından, onlara suâl yoktur; ve suâl ve cevâb herkese kendi hakîkatinin keşfinden ibârettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:ٌ وَجَــاءَت ْ كُل ُّ نَفْــس ٍ مَعَهَــا سَــائِق ٌ

لْيَــوْم َ حَدِيــدفَكَشَــفْنَا عَنْــك َ غِطَــاءَك َ فَبَصَــرُك َوَشَــهِيدٌ، لَقَــد ْ كُنْــت َ فِــي غَفْلَــة ٍ مِــن ْ هَــذَ(Kāf, 50/21) ya’ni “Her bir nefis, kendisi ile berâber sâik ve şâhid oduğu hâlde gelir ve ona denir ki: Sen bundan gaflette idin, biz senden perdeyi kaldırdık. Bu günde senin basarın keskindir.” Keşf-i gıtâ bir tecellî ile vâki’ olur. Bu tecellî içinde herkesin suâli ve cevâbı vâki’ olmuş olur. Zîrâلْحِسَاب ِللّٰه َ سَرِيعإِن َّ(Âl-i İmrân, 3/199) [Allah,

ُ hesâbı pek çabuk görendir.] buyurulur. Nitekim bu âlemde mevsim-i bahar bir tecellîden ibârettir; ve bu tecellî-i âmm “Neniz var?” suâlinden ibârettir.

İşte bu tecellî-i âmm netîcesinde gül ve diken ve tatlı ve acı meyve ağaçları cevâblarını verip: “Bizim isti’dâdımız budur, bunları getirdik” derler.

Binâenaleyh herkesin sâik ve şâhidi kâffe-i mevâtında kendisi ile berâber olan isti’dâd-ı zâtîsidir. Bu berzahın ahvâline müteallik ba’zı ma’lûmât “mertebe-i misâl” bahsinde i’tâ edilmiş olduğundan burada tekrârı zâiddir.

84│MUKADDEME

On Dokuzuncu Fasıl: Kıyâmet Kıyâmetin envâı vardır. Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vukū’ bulandır. Zîrâ avâlim her ânda gaybdan şehâdete ve âlem-i şehâdetten âlem-i gayba dâhil olur; ve bu avâlimin fâsidât ve kâinât ve maânî ve ecsâm gibi bilcümle envâının şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete duhûl ve hurûcunu, alâ-tarîki’l-ihâta, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Zîrâ bu ilim [m/83] zevk-i hibret-i ilâhiyyeden ibârettir. Bunda hiç kimsenin iştirâki yoktur.

İkincisi; “mevt-i ıztırârî” ile vâki’ olandır. Nitekim ( ) Efendimiz:

مَــن ْ مَــات َ فَقَــد ْ قَامَــت ْ قِيَامَتُــه ُ“Ölen kimsenin kıyâmeti kopar”51buyururlar.

Üçüncüsü; “mevt-i irâdî ve ihtiyârî” ile olur. Sâlik bu mevt ve kıyâmetten sonra âlemde neş’e-i âhiret üzerine yaşar. İşte buna mebnîdir ki, meyyite münkeşif olan ahvâl hîn-i sülûkünde sâlike de münkeşif olur; ve bu hâle “kıyâmet-i suğrâ” tesmiye ederler.

Dördüncüsü; ârifîn-i billâh hazarâtına fenâ-fillâh ve bekā-billâhdan sonra vahdet-i tâmme ve inkıhâr-ı keserât hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki’ olan bu tecellîye de “kıyâmet-i kübrâ” derler.

Beşincisi; bilcümle kâinât için mev’ûd ve muntazar olan kıyâmettir ki, Hak Teâlâ nazm-ı celîlindeلسَّــاعَة َ آتِيَــة ٌ لَا رَيْــب َ فِيهَــاوَأن َّ(Hac, 22/7) [Kıyâmet gelicidir, onda şübhe yoktur!] veلسَّــاعَة َ آتِيَــة ٌ أكَاد ُ أخْفِيهَــاإِن َّ(Tâhâ, 20/15)

[Kıyâmet günü, mutlakā gelicidir. Neredeyse onu gizleyeceğim (de hiç haber vermeyeceğim).] ve emsâli âyât-ı kur’âniyyedir. Bu “kıyâmet-i kübrâ” hakkında esnâ-yı şerhde dahi sırası geldikçe tafsîlât-ı kâfiye i’tâ edilecektir.

51Gazâlî,Kimyâ-yı Saâd 347; a.mlf.,İhyâ, VII, s. 217 (kitâbu’s-sabr ve’şşükr); Hemedânî,Temhîdât, s. 52 vd.; Deylemî,el-Firde 217; Zebîdî,İthâfü’s-Sâ 20; XIV, s. 303-304; Aclûnî,Keşfü’l-Hafâ, II, s. 368.

Yirminci Fasıl: Cennet ve Cehennem

Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri mevcûddur: Evvelâ; hazret-i ilmiyye-i ilâhiyyede a’yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen; vücûd-ı ilmîlerinin emsâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen;

hazret-i şehâdette her ikisi de mümtezic olarak zâhirdir. Zîrâ hazret-i şehâdet mezâhir-i âhirete nazaran evsa’ değilse de, ecma’dır; ve elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevkan biliriz. Râbian; âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ makām-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir; ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makām-ı kalbe ve rûha dâhil olan ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf olanlar, envâ’-ı naîm ile mütena’im olurlar; ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgūl olanlar envâ’-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ

إِن َّ جَهَنَّــم َ لَمُحِيطَــة ٌ بِالْكَافِرِيــن َ(Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) [Muhakkak cehennem el’ân kâfirleri ihâta etmiştir.] buyurur. [m/84] Celâleddin Devvânî (k.s.) hazretleriZevrâ Hâşiyesi’nde buyururlar ki:

“Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ küffârın sû’-i i’tikādları ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri, neş’e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip küffârı muazzeb kılacaktır. Nitekim ( ) Efendimiz buyururlar:لقَبْــر ُ رَوْضَــة ٌ مِــن ْ

ن ِلنِّيــرت ِرِيَــاض ِya’ni “Kabir, ya cennet bahçelerinden

لجَنَّــة ِ أو ْ حُفْــرَة ٌ مِــن ْ حَفَــرَ bir bahçe, veyâhud cehennem çukurlarından bir çukurdur.”52A’râzdan ibâret olan ahlâk ve a’mâl-i insâniyyenin berzahta suver-i münâsibe ile zâhir olacakları gerek âlem-i misâl ve gerek berzah bahislerinde beyân olundu.

Hâmisen, cahîm ve naîmin en son mezâhiri, dâr-ı âhirettedir; ve bunlar rûhânî değil cismânîdir; velâkin bu cismâniyette neş’e-i rûhâniyye gālibdir.

Neş’e-i nefsâniyye gālib olan bu âlem-i şehâdetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler.

Meselâ bu âlemin suver-i mâddiyyâtı bir karâr üzere olmayıp bozulur. Zîrâ kavânîn-i külliyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânînin suveri sâbit ve berkarârdır; ve onların kavânîn-i külliyyeleri îcâbı budur. İşte bu sebebe müsteniddir ki, bu âlemde akıl ve mantıkın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma’kūldür; ve o mev52Tirmizî, “Kıyâmet”, 26; Zebîdî,İthâfü’s-Sâde, VII, s. 262.

86│MUKADDEME tında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcûddur.

Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deryâ üzerinde yürümesi mümkin olmadığı hâlde, uyuyan kimse havada uçar ve su üzerinde yürür.

O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtın içinde bulundukça taaccüb etmez. Alelâde bir hâl sûretinde telakkî eyler. Uyanıp âlem-i şehâdetin ahkâmı dâiresine avdet ettikde, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder; zîrâ o dakîkada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından hurûc etmiştir. İşte gerek ahvâl-i berzah, gerek mevtın-ı cennet ve cehennem bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehâdete kıyâs olunduğu için, istib’âd ve inkâr olunur. [m/85] Çünkü onlar bu âlemin ahkâmı içinde müstağrak ve mahbûs kalmışlardır. İmdi cennet ve cehennem-i cismânî haklarındaki âyât-ı kur’âniyye ve ahâdîs-i şerîfe alâ-tarîki’t-temsîl beyânât-ı aliyyeyi hâvîdir.

Makām-ı müşâhedeye vâsıl olmayan her bir mü’min, bu ihbârât üzerine kendi muhayyilesinde îcâd ettiği sûretlere inanmıştır. Hâlbuki Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudsîsindeلصَّالِحِيــن َ مَــا لا َ عَيْــن ٌ رَأتْ، وَلا َ أذُن ٌٍ أعْــدَدْت ُ لِعِبَــادِي

سَــمِعَتْ، وَلا َ خَطَــر َ عَلَــى قَلْــب ِ بَشَــرya’ni “Ben sâlih kullarım için göz görmedik, kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım”53buyuruyor. Gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve kalb-i beşere hutûr etmeyen şeyler elbette bu âlem-i şehâdette görülen ve işitilen ve tahayyül olunan şeylerin hâricinde olacaktır. Bu âlemde cennet hakkındaki ta’rîfât ve tafsîlât ise, kalb-i beşere hutûr eden hayâlâttan ibârettir. Binâenaleyh gerek cennet ve gerek cehennem bizim hâtırımıza hutûr eden hisâbât ve tertîbât hâricindedir.

“Cennet” lugatta, “eşcâr-ı kesîre mağrûs olan bir zemîn”den ibârettir ki, eşcârın kesretinden dolayı gölgeleri sath-ı arzı setreder; ve cennet “setr” ma’nâsına gelen “cenne” lafzından müştakk olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında, dâr-ı âhiretin makāmât-ı mütenezzihe ve makāmât-ı tayyibesidir; ve bu makām ef ’âl-i hasene ve a’mâl-i sâlihanın cennetidir. Ef ’âl ve a’mâlin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin derecât-ı mütefâvitesi vardır. Urefâ derler ki, bu ef ’âl ve a’mâl cenne53Buhârî, “Bed’u’l-halk”, 8; Müslim, “Cennet”, 1; Tirmizî, “Tefsîr”, 32; İbn Mâce, “Zühd”, 39; Ahmed b. Hanbel,Müsned, XIII, s. 489.

tinden başka da cennetler vardır. Onlara “cennât-ı sıfât” derler; ve o, abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur.

Bu cennet dahi, ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir; ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “cennât-ı zât” derler. O da ibâd-ı hâssına, Rabbü’l-erbâb olan Allâhü Zülcelâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan rabbin tecellî-i zât ile zuhûrundan ve abdin zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibârettir.

Hak Teâlâ hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır kiدْخُلِي جَنَّتِيوَ(Fecr, 89/30) [Benim cennetime gir!] kavl-i şerîfinden [m/86] müstefâddır. Hak Teâlâ bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur. Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla müstetir olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur. İkincisi; “cennet-i ervâh”dır ki, Hak Teâlâ o ervâhda öyle müstetir olmuştur ki, ne melek ve ne de beşer ona muttali’ değildir. Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle istitâr eylemiştir ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’ olamaz.

Cennet-i cismânî dârü’n-naîmdir. Bu mevtına vâsıl oluncaya kadar abdin hiçbir mevtında râhatı ve tena’um-i hâlisi yoktur; ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın emr-i sülûkte müntehâ-yı tarîkidir. Husûl-i kemâlleri ancak bu mevtında vâki’ olur; ve ehl-i cennet bu ni’met içinde hulûd ve ebediyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ târî olmaz; ve cümlesi seyr fillâhdır. Zîrâ seyr fillâhın nihâyeti yoktur.

Ehl-i cehennem, birisi muvakkat ve diğeri müebbed olmak üzere iki kısımdır: Muvakkat olanlar isti’dâd-ı ezelîleri mağfireti iktizâ etmeyen usât-ı mü’minîndir. Bunlar tecellî-i Müntakim’den sonra cennete idhâl olunurlar.

Müebbed olanlar ehl-i şirk ve küfür ve nifâk olup, aslâ cehennemden çıkmazlar. Çünkü isti’dâd-ı ezelîlerinin iktizâsı budur. Onlar Hakk’ı ancak cehennemde zikrederler; ve cehennem onların ma’bedidir. Fakat devre-i medîdeden sonra cehennemin ateşi soğuyup, harâreti zâil veسَــبَقَت ْ رَحْمَتِــي عَلَــى

غَضَبِــي[Rahmetim gazabımı geçmiştir.]54sırrının zuhûruna mebnî bu hâl ehl-i cehennem hakkında bir naîm olur. Nitekim hadîs-i şerîfteفَيُنْبِــت ُ فِيهَــا 54Buhârî, “Tevhîd”, 55; Müslim, “Tevbe”, 4; İbn Mâce, “Sünne”, 14; Ahmed b.

Hanbel,Müsned, XII, s. 247.

88│MUKADDEME

لْجِرْجِيــرِشَــجَرَة ُ[Orada Circîr ağacı yetişir.]55buyurulmuştur. “Circîr” ya’ni maydanos, gāyet sulak mahalde biten bir nebattır; ve Kur’ân-ı Kerîm’de

لَابِثِيــن َ فِيهَــا أحْقَابًــا(Nebe’, 78/23) [Orada devirler boyunca kalıcılardır.] âyet-i kerîmesi ile intihâ-yı azâba işâret buyurulur. Zîrâ “hukub” seksen yıl ma’nâsına gelir. Ve “ahkāb” “hukub”un cem’i olup müddet-i medîdeden kinâye olmakla, intihâ ma’nâsını ifâde eder.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde, cehennemin havâ-yı nârîden ibâret olup, içinde ateş olmadığını ve onun kor ateşleri mücrimîn olduğunu ve ehl-i cehennemin bu havâ-yı nârî içinde muhterik olmakla berâberبلْعَــذَغَيْرَهَــا لِيَذُوقُــوكُلَّمَــا نَضِجَــت ْ جُلُودُهُــم ْ بَدَّلْنَاهُــم ْ جُلُــودً

َ

(Nisâ, 4/56) [Münkirlerin her ne vakit derileri yanıp pişse, azâbı tatmaları için biz onların derilerini başka derilere tebdîl ederiz.] âyet-i kerîmesi hükmünce, mahvolmayarak bu ihtirâk-ı şedîde tahammül edebilecek bir vücûda mâlik olacaklarını beyân [m/87] buyururlar.56Bu beyânât-ı aliyyeye nazaran cehennemin, mâdde-i şemsiyyeden ibâret bir küre-i cesîme olacağı anlaşılıyor. Hâlbuki istidlâlât-ı fenniyyeye nazaran bu gibi buhâr-ı nârî hâlinde bulunan kürelerin milyonlarca sene sonra fezâda teberrüd ve tasallüb edebilmeleri vâriddir. Şu hâl ise ehl-i cehennem hakkında bittabi’ bir naîm-i zâid olur. Fakat ehl-i cennetin naîmi gibi, naîm-i hâlis değildir.

Cehennem-i cismânî dahi, a’yân-ı sâbite-i eşkıyânın, emr-i sülûkte müntehâ-yı tarîkidir; ve onların husûl-i kemâlleri ancak bu mevtında vâki’ olur.

İmdi ehl-i cehennemin naîmi, ehl-i cennetin naîmine mübâyindir.

Velâkin emr-i iltizâz ve tena’umda her ikisi müsâvîdir. Çünkü ehl-i cennete nisbeten, cennetin ni’metleri ne ise, ehl-i cehenneme nisbeten dahi azâb-ı cehennem olur. Zîrâ tab’larına mülâyim olan ni’metler bunlardır. Ehl-i cennet, cehennemden nasıl kaçarsa, ehl-i cehennem dahi ehl-i cennetten öyleyce kaçar. Bunun bu âlemde nazâiri pek çoktur. Meselâ insan necâsetten nasıl müteneffir olup kaçar ve gül râyihasından hoşlanırsa, necâset böceği dahi gülden öylece teneffür edip, firâr eder ve necâsetten mahzûz olur.

Velâkin bu iki naîm arasında azîm bu’d ve mübâyenet vardır. Emr-i vücûd55Fütûhât-ı Mekkiy 416 (289. bâb); Bursevî,Rûhu’l-Beyâ 82, 304.

56Bk.Fütûhât-ı Mekkiyye, III, s. 422 (167. bâb); VII, s. 225-226 (513. bâb).

da tayyib ve habîs yekdîğerinden mütemeyyiz olduğundan, ehl-i cennetin naîmi tayyibât ve ehl-i cehennemin naîmi de habîsât cinsindendir. Ehl-i cennetin naîmi mahz-ı imtinân ile “Rahmânü’r-Rahîm” hazretinden ve ehl-i cehennemin naîmi ise tecellî-i Müntakim’den ve azâb-ı elîmden sonra “Erhamü’r-râhimîn”in rahmetinden zâhir olur; ve âteş-i cehennemin zevâlinden sonra, ehl-i cehennemin bu küre-i mutasallibe üzerindeki maîşetleri gāyet süflî ve hakîr ve azâbât-ı sâire dâiresindedir; ve ebediyyen oradan çıkmazlar.أرْض ُ إِلَّا مَــا شَــاء َ رَبُّــك َالْت ُ ومَــت ِخَالِدِيــن َ فِيهَــا مَــا د(Hûd, 11/107)

َلسَّــمَاوََ

[Orada gökler ve yer devâm ettikçe ebedî sûrette duruculardır. Rabbinin dilediği müddet müstesnâ.]

90│MUKADDEME

Hâtime Mebâhis-i sâbıkadan anlaşıldığı üzere, efrâd-ı insâniyyeden her bir ferd âlem-i şehâdette menkūş olan suverden bir sûrettir; ve sûret ancak “ma’nâ”sından dolayı nakşolunur. Ma’nâsız sûret nakşı abes ve münâfî-i hikmettir.

İnsan bu âlemin cevherinden masnû’ [m/88] ve küllün cüz’ü mesâbesinde olup, kendi nefsinde bî-ma’nâ nukūş ile izâa-i evkātı abes gördüğü hâlde, kendi küllü olan vücûd-ı hakîkîde, böyle bir meziyetin adem-i vücûdunu iddiâ eyler ise, bir cehl-i sarîh ve dalâl-i kabîh olur. Şu tarz muhâkeme ile aklen sâbit olur ki, efrâd-ı insâniyye, kitâb-ı âlem-i şehâdette, “ma’nâ”larından dolayı nakşolunmuş birer sûrettirler. Hak Teâlâ hazretleri bu hakîkati

أنَّمَــا خَلَقْنَاكُــم ْ عَبَثًــا(Mü’minûn, 23/115) [Biz sizi abes olarak mı yarattık?] veلَاتَّخَذْنَــاه ُ مِــن ْ لَدُنَّــالَــو ْ أرَدْنَــا أن ْ نَتَّخِــذ َ لَهْــوً(Enbiyâ, 21/17) [Eğer biz eğlence ittihâz etmek isteseydik kendi indimizden onu ittihâz ederdik.] ve emsâli âyât-ı kur’âniyyede beyân buyurmuştur. İnsan, vücûdun tecellî-i ahîri olduğu için, cemî’-i merâtibi câmi’dir. Onun taayyünü ulûhiyetin câmi’ olduğu sıfât ve esmânın fiilen zuhûr-ı ahkâmına müsâiddir. Ya’ni ulûhiyet bir ma’nâ olup, sûret-i insân kitâb-ı âlemde, ancak o ma’nâyı izhâr için menkūştur. Ma’nâ sûretin “ayn”ı olmadığı gibi, gayrı da değildir. Binâenaleyh sûret ma’nâdan ve ma’nâ da sûretten münfek olmaz. Ma’nâ-yı küllî-i ulûhiyyet için menkūş olan sûret-i insâniyye, lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. Fakat bunların taaddüdü, vahdânî olan o ma’nâ-yı küllîyi ta’dîd ve teksîr etmez.

Nitekim insâniyet bir mefhûm-i küllî olduğu hâlde, bu mefhûma delâlet etmek üzere, kâğıt üzerine, şöyle bir insan kelimesini tahrîr ederiz. Bu nakış bir sûretten ibârettir. Bunu gördüğümüz zaman bilmesi, görmesi, işitmesi, istemesi, gülmesi, ağlaması, yürümesi, oturması, uyuması ve ilh...

ne kadar şuûnâtı varsa hepsi dâhil olmak üzere, insâniyet mefhûmuna delâlet ettiğini anlarız. Bu kelimenin on, yüz, bin ve yüz bin mislini tahrîr etsek, cümlesi bu mefhûma delâlet eder. O mefhûm-i küllî bi’t-tecezzî bu kelimelere inkısâm etmedi; belki her birine külliyet ile taalluk etti; ve bunları sildiğimizde, insan mefhûm-i küllîsi yine kendi âleminde durur.

Bunlar ile berâber silinmez. Zîrâ o mefhûm bu sûretlerin gayrıdır. Fakat bu sûret olmaksızın o ma’nâyı tefhîm etmek de mümkin değildir. Bu nakış görülünce, o ma’nâya intikāl olunur. Binâenaleyh [m/89] bu nakış o ma’nânın gayrı da değildir; ve o ma’nânın o sûrete taalluku bî-keyfiyettir, ta’rîfe sığmaz. İnsanın teşekkülât-ı vücûdiyyesi, vücûd-ı hakîkînin sûret-i insâniyyede taayyünü ve o taayyünde a’râzdan ibâret olan zerrât-ı unsuriyyenin yekdîğeriyle bi’t-terekküb aldığı vaziyetler, akıl dediğimiz bir nûr-i fıtrî husûle getirmiştir. İnsan bununla umûr-i dünyeviyyede salâhı fesâddan ve hayrı şerden temyîz eder. Bunda bilâ-tefrîk-i cins ve mezheb efrâd-ı insâniyye müşterektir. Buna “akl-ı maâş” derler ki, aklın mertebe-i sabâveti mesâbesindedir; ve efrâd-ı insâniyyenin ukūlü tefâvüt-i bünyelerinden nâşî mütefâvittir; ve tefâvüt-i bünye ve taayyün de onların hakîkat-i şahsiyyeleri ve hakîkat-i şahsiyyelerinin kābiliyeti iktizâsındandır; ve ilmin mahall-i taalluku akıl olduğundan, onların derecât-ı ilimleri dahi akıllarına tebaan mütefâvittir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri bu tefâvüte işâreten buyurur:

وَفَــوْق َ كُل ِّ ذِي عِلْــم ٍ عَلِيــم ٌ(Yûsuf, 12/76) [Her bir ilim sâhibinin üstünde bir alîm vardır.] İmdi, mâdemki “akl-ı maâş” mertebe-i sabâvettedir; bir sabî nasıl terbiye ve ta’lîme muhtâc ise, “akl-ı maâş” dahi öylece terbiye ve ta’lîme muhtaçtır. Hazret-i şehâdette muallim-i ukūl iki nevi’dir:

Birisi enbiyâ (a.s.)dır ki, bu ukūlü, ism-i Hâdî’nin ahkâmı dâiresinde terbiye edip “akl-ı maâd” mertebesine terakkî ettirirler. Nitekim ( ) Efendimizبُعِثْــت ُ مُعَلِّمًــا[Ben muallim olarak gönderildim.] buyururlar. Akıl bu mertebede keskin bir nazar peydâ edip, umûr-i uhreviyyede salâhı fesâddan ve hayrı şerden tefrîk eder. İnsan bu akl-ı maâd dâiresinde şerîat-ı nebîye kemâl-i ittibâ’ ve amel-i sâlihe muvâzabat ile te’dîb-i nefs eyledikde, artık kâmil olup “akl-ı küll” dâiresine dâhil ve gāye-i hilkatine vâsıl olur.

Bu akla taalluk eden ilim ilm-i Hak’tır. Zîrâ ilmi, hakîkat-i muhammediyyeden ibâret olan akl-ı küllden ahzeder. Hakîkat-ı muhammediyye mertebesi ise vücûdun mertebe-i vahdet ve ulûhiyyetidir.

İkinci nevi’ muallim dahi enbiyâya tebaiyetten istikbâr ve onları inkâr eden [m/90] tâifedir ki, bunlar İblîs’in nâibleridir. Kendilerine tâbi’ olanların akl-ı maâşlarında ism-i Mudill’in ahkâmı dâiresinde tasarruf edip, gerek kendilerinin ve gerek tevâbiinin terakkî-i ukūlüne mâni’ olurlar; ve hakîkati bulacağız diyerek evhâm çöllerinde ve âlem-i tabîatın karanlık sâhalarında, serâb arkasında atşân ve sergerdân olarak koşarlar. Hak Teâlâ

92│MUKADDEME bunların ahvâlinden haber verip buyurur:ب ٍ بِقِيعَــة ٍلَّذِيــن َ كَفَــرُوو

أعْمَالُهُــم ْ كَسَــرََ

جَــاءَه ُ لَــم ْ يَجِــدْه ُ شَــيْئًاآن ُ مَــاء ً حَتَّــى إِذَالظَّمْــيَحْسَــبُه ُ(Nûr, 24/39) ya’ni “Enbiyâyı ve onların getirdikleri kitâbları inkâr edip kâfir olanların amelleri çöllerdeki serâb gibidir. Susamış olan kimse onu görüp su zanneder. O serâb mevkiine geldiği vakit, onu hiçbir şey bulmaz.” Bunlar zâhir-i vücûd olan kitâb-ı tabîat ile iktifâ eden zümre-i münkirîndir. Bir vakit hakîkat zannettikleri şey diğer bir keşif ile kökünden maklû’ olur. O maklû’ olan hakîkat-i maznûne ise serâbdan başka bir şey değildir. Bu tâife böyle kitâb-ı tabîatı tedkîk etmek sûretiyle nihâyet bir gün hakîkate vâsıl olabileceklerini zannederler. Sath-ı deryâdaki köpükler ile iştigāl edenler ka’r-ı deryâya vâsıl olabilirler mi? Heyhât! Bu tâifenin Volter’leri, Shakespeare’leri, Darwin’leri, Büchner’leri ilh... hakîkati anlamadan gittiler; ve bunlara peyrev olan zamânımızın münkirleri de onlar gibi gideceklerdir. Zîrâ âlem-i tabîatta ve tabîatta mütekevvin olan vücûd-ı insânîde hükümrân olan vehim, tarîk-i hakîkatin en büyük bir rehzenidir. Velâkin enbiyânın ve onların vârislerinin cânib-i küllden getirdikleri ilim, tasarrufât-ı vehmiyyeden tecrîd buyurulan ilimdir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:ِ وَمَــا أرْسَــلْنَا مِــن ْ قَبْلِــك َ مِــن ْ رَسُــول ٍ وَلَا

للّٰــه ُ آيَاتِــهلشَّــيْطَان ُ ثُــم َّ يُحْكِــم ُللّٰــه ُ مَــا يُلْقِــيلشَّــيْطَان ُ فِــي أمْنِيَّتِــه ِ فَيَنْسَــخ ُتَمَنَّــى ألْقَــىنَبِــي ٍّ إِلَّا إِذَ

(Hac, 22/52) ya’ni “Ey Habîbim! Senden evvel bir nebî veyâ resûl göndermedik, illâ ki kendi nefsinden bir şey temennî ettikde, şeytan onun ümniyesine mülâkî olur. Allah Teâlâ ise şeytanın ilkā ettiği şeyi bozar, ba’dehû âyâtını tahkîm ve tesbît eder.” [m/91] İşte görülüyor ki, nefsin temennîsi enbiyâda bile vâki’ olsa, ona şeytân-ı vehim karışıyor; ve ba’dehû vehmin ilkāâtı, cânib-i Hak’tan nesholunur.

Artık cemî’-i evkātta kendi nefislerinin ahkâmı tahtında zebûn olan feylesoflara vehmin derece-i te’sîr ve tasarrufu kıyâs olunsun! İmdi enbiyâ (a.s.) a bihakkın tâbi’ olup, onların isrlerine iktifâdan kıl ucu kadar inhirâf etmeyenler kendi asıllarına vâsıl olmuşlardır; ve emr-i ta’lîmde onların vâris ve halîfeleri bulunmuşlardır. Saltanat-ı ilmiyye ile zâhir olan bu kitâbın müellifi Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî efendimiz, o verese-i kümmelîn ve halîfe-i rûy-i zemînden birisidir; ve onların ilimleri Hak Teâlâ’nın

وَعَلَّمْنَــاه ُ مِــن ْ لَدُنَّــا عِلْمًــا(Kehf, 18/65) [Ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik.] kavl-i şerîfinde işâret buyurduğu ilm-i ledünnîdir. Bu ilm-i ledünnî ehl-i kurba, delâil-i akliyye ve şevâhid-i nakliyye ile değil, ta’lîm-i ilâhî ve tefhîm-i rabbânî ile ma’lûm ve mefhûm olur. Bu da üç kısım üzerine olup, birincisi “vahy”, ikincisi “ilhâm”, üçüncüsü “firâset”tir. “Vahy”, hâssa-i enbiyâ olup iki nevi’dir: Biri kelâm-ı ilâhî, diğeri hadîs-i nebevîdir; zîrâ akvâl-i enbiyâ (a.s.)لْهَــوَى، إِن ْ هُــو َ إِلَّا وَحْــي ٌ يُوحَــىوَمَــا يَنْطِــق ُ عَــن ِ(Necm, 53/3-4)

[Peygamber hevâdan ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâ’dan vahyolunan bir vahiydir.] âyet-i kerîmesi mûcibince vahiydir. Kelâm-ı ilâhî vâsıta-i Cibrîl ile Resûl ( )’in kalb-i şerîfine münzeldir. Hadîs-i nebevînin ba’zısı mahall-i şühûdda vâsıta-i Cibrîl ile gelmiştir.أوْحَــى إِلَــى عَبْــدِه ِ مَــاافَ

أوْحَــى(Necm, 53/10) [Allah kuluna vahyettiğini vahyetti.] âyet-i kerîmesinde ona işâret olunur. Ve ba’zısı da nüzûl-i Cibrîl vâsıtasıyla ve ba’zısı dahi kalb-i şerîfine “nefs (نَفْــث) ya’ni nefh-i Cibrîl ile gelmiştir. Nüzûl-i Cibrîl’den murâd, onun sûret-i melekiyyeden hey’et-i beşeriyyeye tenezzül ve temessülüdür; ve “nefs”den (نَفْث) murâd Cibrîl’in bir sûrete mütemessil olmaksızın vahy-i ilâhînin ma’nâsını kalb-i şerîf-i nebevîye ilkā etmesidir.

“İlhâm” evliyâya mahsustur. O da sahîh ve sâbit olan bir ilimdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ onu âlem-i gaybdan havâss-ı evliyânın kalblerine kazf buyurur. Mutasavvife buna “hâtır-ı hakkānî” derler. Bu ilim ism-i Hâdî hazretinden ilkā olunduğundan, bunda evhâm-ı mudillenin te’sîri yoktur.

“Firâset” bir ilimdir ki, âsâr-ı sûretin teferrüsü sebebiyle guyûbdan [m/92] mekşûf olur. Bu ilim evliyâ ile havâss-ı mü’minîn arasında müşterektir. Nitekim hadîs-i şerîfteللّٰــه ِإِنَّــه ُ يَنْظُــر ُ بِنُــور ِالمُؤْمِــن ِ فَسَــة َفِرِتَّقُــو[Mü’minin

َ firâsetinden hazer ediniz; zîrâ Allâh’ın nûruyla nazar eder.]57buyurulur. İlhâm ile firâset arasındaki fark budur ki, firâsette umûr-i gaybiyyenin keşfi, âsâr-ı sûretin teferrüsü ile olur; ilhâmda ise âsâr-ı sûretin teferrüsü sebeb değildir. Vahy ile ilhâm arasındaki fark dahi budur ki, ilhâm vahye tâbi’dir;

vahy ilhâma tâbi’ değildir. Ya’ni evliyâya ilhâm, mütâbaat-ı Resul vâsıtasıyla hâsıl olur.

İmdi ukūlü, ism-i Hâdî dâiresinde ta’lîm ve terbiye eden muallimîne vâki’ olan ilkāât-ı ilmiyye bu sûretle olduğu gibi, ukūlü çâh-ı dalâlete ilkā

94│MUKADDEME eden muallimîne dahi, ism-i Mudill hazretinden vahyolunur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:لشَّــيَاطِين َ لَيُوحُــون َ إِلَــى أوْلِيَائِهِــم ْإِن َّ(En’âm, 6/121) [Muhakkak şeyâtîn kendi dostlarına vahyederler.] Ve kezâ diğer âyet-i kerîmede de buyurur:لْجِــن ِّ يُوحِــي بَعْضُهُــم ْ إِلَــى بَعْــض ٍالْشَــيَاطِينوَكَذَلِــك َ جَعَلْنَــا لِــكُل ِّ نَبِــي ٍّ عَــدُو

إ ِنْــس ِ وَ ًَّ

لْقَــوْل ِ غُــرُورًزُخْــرُف َ(En’âm, 6/112) [Ve böyle her peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onların ba’zısı ba’zısına, aldatmak için sözün yaldızlısını telkîn eder.] Ve evliyâ-i şeyâtînde ilhâma mukābil “evhâm” ve firâsete mukābil “hamâkat” hükümrân olur. Nitekim Hz. Mevlâna (r.a.) buyurur:Mesnevî:

ستحمقين تمييز نبودچونكهستين چنين كس گر ذكى مطلق

Tercüme: “Böyle bir kimse zekiyy-i mutlak olsa bile, kendisinde bu temyîz ve firâset olmadığı için ahmaktır”;58ya’ni kendi akıllarına tâbi’ olan münkirîn, her ne kadar ulûm-i tabîiyyede zekiyy-i mutlak olsalar bile, mâdemki onlarda, hakîkat-i mebde’ ve maâdı temyîz edecek kuvvet yoktur, ahmaktırlar.

Hadd-i zâtında bu tâifenin ilmi de bir nevi’ ilimdir. Fakat aklı ıdlâl eylediği için kıymeti yoktur. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkındaللّٰــه ٍُ وَأضَلَّــه ُ

عَلَــى عِلْــم(Câsiye, 45/23) [Allah Teâlâ onu ilim üzerinde şaşırttı.] buyurur.

لدَّهْــر ُ وَمَــا لَهُــم ْ بِذَلِــك َ مِــن ْ عِلْــم ٍلدُّنْيَــا نَمُــوت ُ وَنَحْيَــا وَمَــا يُهْلِكُنَــا إِلَّامَــا هِــي َ إِلَّا حَيَاتُنَــاَ وَقَالُــو

إِن ْ هُــم ْ إِلَّا يَظُنُّــون(Câsiye, 45/24) ya’ni “Münkir-i enbiyâ olanlar derler ki, hayât ancak hayât-ı dünyeviyyemizdir. Mâdde, cemâd ve meyyit hâlinde iken terkîb-i hâs dâiresinde eser-i hayât izhâr eder; ve bizi ancak dehr helâk eder. Hâlbuki [m/93] onların bu hükümlerinde ilm-i hakîkî cinsinden bir şey sâbit değildir. Belki ilm-i zannî ve vehmî vardır” âyet-i kerîmesinde de onların kıymet-i ilmiyyelerinin derecesini bizlere duyurur.

İmdi nâfi’ ve gayr-ı nâfi’ olarak ilmin envâı çoktur. Bu mukaddeme onların tafsîline müsâid değildir. Bunlardan ilm-i tasavvuf, ilm-i ledünnîden olduğu cihetle cümlesinin fevkindedir. Hükemâ, mesâlik-i felsefiyyelerinin ba’zı mesâilinde hakāyıka temâs ettiklerinden, ba’zı kûteh-bînân, ilm-i tasavvufun bunlardan me’hûz olduğunu zannederler ise de, bunun böyle olmadığı meydandadır. Zîrâ evliyâ, ilhâm ve firâsetlerinin sıhhatine iki şâhid-i âdil şehâdet etmedikçe, onlara kıymet vermezler. O iki şâhid-i âdilden biri “Kur’ân” diğeri de “ahâdîs-i nebeviyye”dir.

Binâenaleyh ilm-i tasavvuf lübb-i Kur’ân ve ahâdîs-i şerîfe olup, aslâ mesâlik-i felsefiyye ile alâkadâr değildir.

Tevfîkāt-ı ilâhiyyeden istiâne ve A’ref-i enbiyâ ( ) Efendimiz hazretlerinin füyûzât-ı seniyyelerinden istimdâd ve onların verese-i kümmelîni ve husûsiyle hâtem-i evliyâ Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî ve şemsü’l-hakîka Cenâb-ı Mevlânâ Celâleddin Rûmî (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) hazarâtının ebvâb-ı keremlerinden tese’ül olunarak şerhine şürû’ olunan buFusûsu’l-Hikemdahi serâpâ ilm-i ledünnî ve lübb-i Kur’ân ve ahâdîs-i nebeviyyedir.لْعَشِــي ِّ يُرِيــدُون َة ِ وَلَّذِيــن َ يَدْعُــون َ رَبَّهُــم ْ بِالْغَــدَصْبِــر ْ نَفْسَــك َ مَــع ََ وَ

تَّبَــعلدُّنْيَــا وَلَا تُطِــع ْ مَــن ْ أغْفَلْنَــا قَلْبَــه ُ عَــن ْ ذِكْرِنَــا ولْحَيَــاة ِوَجْهَــه ُ وَلَا تَعْــد ُ عَيْنَــاك َ عَنْهُــم ْ تُرِيــد ُ زِينَــة َ

َ

ه ُ وَكَان َ أمْــرُه ُ فُرُطًــاهَــوَ(Kehf, 18/28) ya’ni “Vech-i bâkîsini murâd ederek, gece ve gündüz Rab’lerini zikreden tâife ile berâber nefsini habs ve tesbît et!

Ya’ni onların sohbetleri ile imrâr-ı evkāt eyle! Ve kalbini bizim zikrimizden iğfâl edip, hevâsına tâbi’ ve emr-i nefsânîde müfrit olan kimseye itâat etme, ya’ni ona musâhib olma!” [m/94]

َللّٰهُــم َّ صَــل ِّ عَلَــى نَبِيِّــكَلصَّعْــب َ سَــهْلًا،َللّٰهُــم َّ لَا سَــهْل َ إِلَّا مَــا جَعَلْتَــه ُ سَــهْلًا، إنَّــك َ تَجْعَــل َ

لْمُرْتَضَــى، وَعَلَــى آلِــه ِ وَصَحْبِــه ِ وَسَــلِّم ْ تَسْــلِيمًا.لمُصْطَفَــى وَرَسُــولِك َ

[Allahım! Sâdece senin kolay kıldığın kolaydır; Sen zoru kolay kılarsın!

Allahım! Âlemler içinden süzüp seçtiğin nebîne ve kendisinden râzı olduğun resûlüne salât et! Ve onun âline, ashâbına selâm et!] Mesnevî:

ر نیستبا کریمان کارها دشون شه بار نیستبدتو مگو ما ر “Deme dergâh-ı şehe bizlere ruhsat yoktur.

İş kerîmân ile oldukda suûbet kalkar.”59

İbtidâ: 22 Nisan 1344, 1 Zi’l-ka’de 1346 [22 Nisan 1928] Hitâm-ı istinsâh târîhi: 3 Zi’l-hicce 1346 ve 22 Mayıs 1344/1928

96│MUKADDEME

* * *

Şeyh Ali Fakrî Efendi60merhûmun iş bu Mukaddeme’yi ba’de’l-mütâlaa yazdıkları ebyâtdır:

ختیاریتین کرده هدبهری خوش نگارللّٰه کریمتبارك

با علم مالی کندو رقلبعالی کندهد خدخوهر که ر

حق نویسد حق بگوید دم بدمو چون قلمندر دست ِ حقباشد

[Ey güzel yüzlü! Kerem sâhibi olman ne mübarektir! Hidâyet senin bu cömertliğinden ötürü ihtiyâr edilmiştir. Her kimi isterse Hak yüce kılar ve onun kalbini ilim ile doldurur. Bir kalem misâli Hakk’ın elinde olduğundan, o hep hakkı yazar ve hakkı söyler.] [m/95] Orhan Şemseddin Bey61merhûmun ba’de’l-mütâlaa yazdıkları ebyât-ı sâniha:

جه رهم خوبنده گشتم شیخ رختم کردم سر بسر دیباجه ر

ش پر نور ساختعون ِ «عونی» دیدهفارق خود گشته فرقان سور ساخت

یزد ِ چون و چرمنجلی شدز میان چون رفت هم چون هم چر

حدبی تکلف بر زنم بانك ِفارق و فرقان نمانده جز حمد

بی من و تو بی نعیم و بی جحیملقدیملفردلا هولا وجود

نیتشنیست فردی جز ز فردنیتشت وحدچون مقر ِّ ذ

و خود عیانو مستجابمستجیبخود حیات و خود حی و خود مستعان

وستو فعل و فاعل جملهعین و غیروستحمد و حامد قول و قائل جمله

هم دل ِ فردی خروشد هو هووون عرض خامه نویسدز

لدین فردیفرقان 60Bir Sa’dî dergâhı olan Üsküdar Hallaç Baba Tekkesi’nin son postnişinlerinden olan Ali Fakrî Efendi’nin (1853-1929) hayâtı hakkında bk. Ergun,Türk Şâirleri,

I, s. 437-441; Yücer,Şeyh Sa’deddîn Cebâvî ve Sa’dîlik, s. 182-185. Nüshalarda Fakrî nisbesi Fakîrî şeklinde yazılmıştır.

[Mukaddemeyi baştan sona okuyup bitirdim. (Onu telif eden) şeyhe ve üstâda bende oldum. Hakkı bâtıldan ayıran (fârûk) sûrelerin furkānı oldu;

Avnî’nin inâyeti onun gözünü nûr ile doldurdu. Artık “neden? niçin?” gibi soruların aradan çıkması sebebiyle “neden? niçin?”in Rabb’i âşikâr oldu.

Fârûk ve furkāna hamdden başka bir şey kalmadı; ve şimdi ben zahmetsiz olarak Ahad (olan Hakk’ın) gülbangini söyler dururum. Vücûdda Ferd ve Kadîm olandan başkası yoktur: (Bu vücûd) bensiz ve sensiz, cennetsiz ve cehennemsizdir. Zâtının vahdâniyeti mertebesinde, “Ferdî” O’nun ferdâniyetinden başka bir şey değildir. Hayât O’dur, Hayy O’dur, Müsteân

O’dur; Müstecîb O’dur ve Müstecâb O’dur. Hamd ve hamdeden, söz ve söz söyleyen hep O’dur. “Ayn”, gayr, fiil ve fâil hep O’dur. Bundan ötürü mürekkeb hep “O”, “O” diye yazdı. Ferdî’nin gönlü “Hû”, “Hû” diye doldu taştı.]

وَبِه ِ نَسْتَعِين﷽

DÎBÂCE-İ FUSÛSU’L-HİKEM

أحَدِيَّــة ِالكَلِــم ِ بلحِكَــم ِ علــى قُلُــوب ِلحَمْــد ُ لِلّٰــه ِ مُنْــزِل ِلرحيــم،لرحمٰــنللّٰــهبســم

أمَــمِ.اللمِلَــل ُ لِاخْتِــلَاف ِلنِّحَــل ُ وخْتَلَفَــت ِأقْــدَم ِ وإن ِاللمقــامأمَــم ِ مِــناللطَّرِيــق ِ

ِ

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismi ile başlarım. Her ne kadar ihtilâf-ı ümemden nâşî edyân ve mezâhib muhtelif ise de, hikmetleri, müstakîm olan tarîkin ahadiyeti ile makām-ı akdemden kelimelerin kalbleri üzerine inzâl eden Allâh’a hamdolsun.

Ya’ni rahmet-i imtinân ile bilcümle eşyâya vücûd veren ve rahmet-i vücûb ile ba’zı ibâdına mütecellî olan cemî’-i kemâlâtın sâhibi bulunan Allâhü Zülcelâl hazretlerinin ism-i şerîfiyle buFusûsu’l-Hikem’i tahrîre başlarım demek olur. “Rahmet-i imtinân” ile “rahmet-i vücûb”un tafsîliFass-ı Süleymânî’de gelecektir.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)لرَّحِيــملرَّحْمٰــن ِللّٰــه ُِ كُل ُّ أمْــر ٍ ذِي بَــال ٍ لَــم ْ يُبْــدَ أ ْ فِيــه ِ بِبِسْــم

ِ

فَهُــو َ أقْطَــع[Besmele ile başlamayan her iş noksandır.]62hadîs-i şerîfine ittibâan kitâba besmele-i şerîfe ile başladıktan sonra, hamd ü senâ kemâlâta müteretteb olduğu ve hâlbuki bilcümle kemâlât [1/2] Allâhü Zülcelâl hazretlerine mahsûs bulunduğu için besmele-i şerîfeden sonra hamdi zikretti ki, “kâffe-i hamd Allâh’a mahsustur” demek olur. Ve hamdde üç vecih vardır:

Birincisi Hak’tan halka olan hamddir ki, bunun delîliللّٰه َ وَمَلَائِكَتَه ُ يُصَلُّون َإِن ِّ َّ

لنَّبِــيعَلَــى(Ahzâb, 33/56) [Muhakkak Allah ve O’nun melekleri peygamber üzerine salât ederler.] veلَّــذِي يُصَلِّــي عَلَيْكُــم ْهُــو َ(Ahzâb, 33/43) [Üzerinize salât eden O’dur.] âyet-i kerîmeleridir. Bu sûrette Hak hâmid ve halk mahmûddur.

İkincisi halktan Hakk’a hamddir ki, bunun delîli deِ وَإِن ْ مِن ْ شَــيْء ٍ إِلَّا يُسَــبِّح ُ

بِحَمْــدِه(İsrâ, 17/44) [Allâh’ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.] ve

لْعَــرْش ِ يُسَــبِّحُون َ بِحَمْــد ِ رَبِّهِــملْمَلَائِكَــة َ حَافِّيــن َ مِــن ْ حَــوْل ِوَتَــرَى(Zümer, 39/75) [Me-

ْ lekleri görürsün ki Rablerine hamd ile tesbîh ederek arşın etrafını kuşatmışlardır.] ve emsâli âyât-ı kur’âniyyedir. Bu sûrette Hak mahmûd ve halk hâmid olur; ve bu vecihde üç sûret vardır: Kavlî, fiilî, hâlî.

1. Hamd-i kavlî: Enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın lisânı üzere Hakk’ın kendi nefsine senâ ettiği şeyle abdin lisânen hamdidir.

2. Hamd-i fiilî: Vech-i ilâhîyi taleben ve onun Cenâb-ı kerîmine teveccühen abdin hayrât ve ibâdâttan birtakım a’mâl-i bedeniyye îfâ etmesidir.

Bu sûrette abd, her bir uzvunu, ne için yaratılmış ise, Hakk’a ibâdet kasdıyla vech-i meşrû’ üzere isti’mâl eder; ve bu husûsta nefsinin huzûzunu düşünmez.

3. Hamd-i hâlî: Rûh ve kalb hasebiyle vâki’ olur. O da abdin kemâlât-ı ilmiyye ve ameliyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur.

Üçüncüsü halktan halka olan hamddir. Bu sûrette hâmid ve mahmûd halk olur.Fass-ı İbrâhîmî’de tafsîl olunduğu üzere, bu nevi’ hamdin [1/3] Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin sûretinde zâhirdir; ve hamd ile kendi kemâlâtını izhâr eder; ve her mahmûd olan halkın sıfatı bulunan senâ dahi, mahmûd sûretinde kemâl ile mütecellî olan Hakk’ın “ayn”ıdır ki, mahmûd o kemâl sebebiyle hamde müstahak olur. Binâenaleyh hamd, Hakk’ın kemâlâtından bir kemâlin sıfatıdır ki, Hakk’ın hakîkatinden sudûr eder. Şu hâlde mahmûdun mazharından zâhir olan kemâle karşı, hâmidin mazharından sâdır olan hamd dahi Hakk’a râci’ olur; ve hamd sâdır olduğu mahal i’tibâriyle kâmil ve nâkıs olur. Binâenaleyh kâmilden sudûr edince kâmil ve nâkıstan sudûr ettikde nâkıs olur. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hâtem-i velâyet makāmında müteayyin olduğundan, onun hamdi, kendisi gibi cemî’-i mehâmidin ecmaıdır.

Hâtem-i evliyâ hakkındaki îzâhâtFass-ı Şîsî’de gelecektir.

“Münzil” “inzâl” masdarından veyâhud “tenzîl” masdarından ism-i fâildir. Her iki ma’nâ dahi vâriddir. Zîrâ “inzâl” bir şeyi def ’a-i vâhidde indirmek ma’nâsınadır. Ve enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın a’yân-ı sâbiteleri, rahmet-i rahîmiyye ile merhûm olup, mazhar oldukları ism-i hâs iktizâsınca, mertebe-i ahadiyyetin mâdûnu olan mertebe-i vâhidiyyette, a’tıyyât-ı ilâhiyye kendilerine def ’aten nâzil olur. Çünkü isti’dâdât-ı gayr-ı mec’ûllerinin iktizâsı budur; ve mertebe-i şehâdette zuhûr ettikleri hînde, ism-i hâsları hazînesinde meknûz olan hikem, isti’dâd-ı mec’ûlleri inkişâf ettikçe, peyderpey ve tedrîcen nâzil olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:ٍ وَإِن ْ مِــن ْ

ئِنُــه ُ وَمَــا نُنَزِّلُــه ُ إِلَّا بِقَــدَر ٍ مَعْلُــومشَــيْء ٍ إِلَّا عِنْدَنَــا خَزَ(Hicr, 15/21) [Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma’lûm ile indiririz.] İşte bu âyet-i kerîmede [1/4] tedrîcen nüzûl ma’nâsına “tenzîl” masdarı isti’mâl buyurulmuş ve hazret-i şehâdette her bir şeyin tedrîcen nüzûlüne işâret olunmuştur.

“Hikem” “hikmet”in cem’idir; ve hikmet, hakāyık-ı eşyâya gereği gibi ilim ve o ilim muktezâsınca amelden ibârettir. Bunun için hikmet ikiye inkısâm etti. Birisine “hikmet-i ilmiyye”, diğerine “hikmet-i ameliyye” tesmiye olundu. Hâlbuki “ma’rifet” hikmet gibi değildir; o, yalnız hakāyıkı gereği gibi idrâktir; ve “ilim” ise hakāyıkı ve onların levâzımını idrâkten ibârettir. Bu sebeble “tasdîk”e “ilim” ve “tasavvur”a “ma’rifet” tesmiye olundu. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) “münzilü’l-maârif ” veyâ “münzilü’l-ulûm” demeyip “münzilü’l-hikem” buyurdu.

“Kulûb” “kalb”in cem’idir; ve “kalb”, sıfât-ı ilâhiyye ile hasâis-i kevniyye beynini câmi’ olan bir hakîkatten ibârettir; ve bu hakîkatin kalb-i sanevberîye taalluku ve taaşşuku vardır; ve ona “kalb” tesmiyesi mevcûdâtın “lübb”ü olduğundan nâşîdir. Zîrâ bir şeyin “lübb”ü, onun kalbidir; veyâhud esmâ ve sıfâtın deverânı hasebiyle, kesîrü’l-inkılâb olmasından dolayıdır. Nitekim ( ) Efendimiz,لرَّحْمٰــن ِ يُقَلِّبُهَــاَلْقَلْــب ُ بَيْــن َ إِصْبَعَيْــن ِ مِــن ْ أصَابِــع ِ

كَيْــف َ يَشَــاءya’ni “Kalb, Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır;

ُ onu dilediği vech ile döndürür”63hadîs-i şerîfiyle buna işâret buyurmuş;

ve “iki parmak”la Hak Teâlâ hazretlerinin “Celâl” ve “Cemâl” sıfatlarını murâd etmiştir.

“Kelim” “kelime”nin cem’idir; ve “kelime”den murâd “her bir mevcûdun aynı”dır. Zîrâ onlar nefes-i Rahmânî ile zuhûr etmiştir. Nitekim in63Müslim, “Kader”, 3; Tirmizî, “Kader”, 8; İbn Mâce, “Duâ”, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsn 130.

sanın hîn-i tekellümünde, kelimât nefes-i insânî ile zâhir olur; ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.)Fütûhât-ı Mekkiyye’nin yüz doksan sekizinci bâbında [1/5] buyururlar ki: “Mevcûdât bitmek tükenmek bilmeyen kelimâttır. Allah Teâlâ vücûd-ı Îsâ (a.s.) hakkındaوَكَلِمَتُــه ُ ألْقَاهَــا إِلَــى مَرْيَــم َ(Nisâ, 4/171) [Meryem’e ilkā ettiği “kelime”sidir.] buyurdu; ve o Îsâ (a.s.)dır. Ve mevcûdâtın kelimât olduğuna Hak Teâlâ hazretlerininلْبَحْــر ُلِكَلِمَــات ِ رَبِّــي لَنَفِــد َدًلْبَحْــر ُ مِــدَقُــل ْ لَــو ْ كَان َ

قَبْــل َ أن ْ تَنْفَــد َ كَلِمَــات ُ رَبِّــي وَلَــو ْ جِئْنَــا بِمِثْلِــه ِ مَــدَدً(Kehf, 18/109) [Yâ Habîbim de ki, eğer küre-i arzı muhît olan bahr, Rabb’imin “kelimât”ını tahrîr için mürekkeb olsa Rabb’imin kelimâtı hitâm bulmazdan mukaddem deryâ tükenir idi. Ve eğer onun mislini getire idik yine böyle olur idi.] kavl-i şerîfi delîldir.64Ve Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin burada “kelim”den murâd-ı âlîsi, atyeb-i kelimât-ı ilâhiyye olan enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın zevât-ı şerîfeleridir; ve “hikem” onların kulûb-i şerîfelerine, ya’ni hakîkatlerine mertebe-i ilimde def ’aten ve mertebe-i şehâdette tedrîcen nâzil olur.

“Emem” hemzenin fethiyle “akreb ve müstakîm” ma’nâsınadır; ve tarîkin akreb ve müstakîmi dîn-i İslâm’dır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:َ إِن َّ

لْكِتَــابلَّذِيــن َ أوتُــوخْتَلَــفإ ِسْــلَام ُ وَمَــاالْللّٰــه ِلدِّيــن َ عِنْــد َ(Âl-i İmrân, 3/19) ya’ni

َ “Muhakkak Allâh’ın indinde dîn, İslâm’dır; ve kitâb verilen kimseler ihtilâf etmediler.” Ve âyet-i kerîmeden dahi anlaşıldığı vech ile dîn-i İslâm, yalnız dîn-i Muhammedî değildir. Kendilerine kitâb verilen enbiyâ (a.s.)ın getirdikleri edyânın kâffesi dîn-i İslâm’dır. Zîrâ İslâm “inkıyâd” ma’nâsınadır.

Bu bahsin tafsîliFass-ı Ya’kūbî’de gelecektir. Binâenaleyh hadd-i zâtında dînde ihtilâf yoktur. Tarîk-i müstakîm ahadiyet üzeredir. Rûy-i zemînde dîn sebebiyle vâki’ olan ihtilâf, her dîn ulemâsının ağrâz-ı şahsiyyelerinden tevellüd etmiştir. Nitekim âyet-i kerîmenin mâba’di olanْ إِلَّا مِــن ْ بَعْــد ِ مَــا

لْعِلْــم ُ بَغْيًــا بَيْنَهُــمجَاءَهُــم ُya’ni “Onlar ancak kendilerine ilim geldikten sonra beynlerinde hased ve hubb-i riyâset ve menâfi’-i dünyeviyye gibi ağrâz-ı nefsâniyyeden dolayı ihtilâf ettiler” kavli şâhiddir. Çünkü enbiyâ (a.s.)ın getirdikleri [1/6] edyânın kâffesi tevhîde da’vetten ibârettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:ء ٍ بَيْنَنَــا وَبَيْنَكُــم ْ ألَّا نَعْبُــد َ إِلَّاإِلَــى كَلِمَــة ٍ سَــوَلْكِتَــاب ِ تَعَالَــوَْ قُــل ْ يَــا أهْــل َ

للّٰــه(Âl-i İmrân, 3/64) ya’ni “Ey Habîbim de ki: Ey ehl-i kitâb! Bizimle sizin aranızda müsâvî olan kelimeye geliniz, ki, o da Allâh’ın gayrısına tapmamaktır.” Şu hâlde herhangi bir nebînin ümmeti olursa olsun onun zamânında nâzil olan kitâbın ahkâmına inkıyâd ve itâat ile amel ederse Hakk’a vâsıl olur. Zîrâ bu dîn tarîkin akrebi ve müstakîmidir. Fakat ondan sonra gelen resûlün getirdiği kitâba îmân ve onun dîni ile amel etmeyen kimselerin tevessül ettikleri dîn-i atîk tarîk-i baîd olacağından, Hakk’a îsâl husûsunda fâidesi kalmaz. Zîrâ o kimse enbiyâ beynini tefrîk etti ve tarîkin ahadiyetini idrâk edemedi. Hâlbuki dîn-i Muhammedîye tevessül edenler,

لَا نُفَــرِّق ُ بَيْــن َ أحَــد ٍ مِــن ْ رُسُــلِه ِ(Bakara, 2/285) [Biz peygamberlerden hiçbirisinin arasını ayırmayız.] dediler.

“Makām-ı akdem”den murâd “makām-ı akdes”tir ki, ahadiyyet-i zâtiyye mertebesidir; ve hazret-i ilmiyyede sâbit olan a’yân ve onların isti’dâdâtı, evvelen bu ahadiyyet-i zâtiyye menbaından feyezân eder. Ondan sonra rûhâniyet ve cismâniyet mertebelerine nâzil olurlar. Onun için ahadiyyet-i zâtiyye mertebesine “makām-ı akdem” ta’bîr buyuruldu. Gerçi hadd-i zâtında cemî’-i merâtib vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtı hasebiyle vâki’ olan tenezzülâtından ibâret olduğu cihetle o vücûd, kıdem ve hudûsden münezzehdir; ve merâtibin kâffesi müsâvîdir. Velâkin i’tibârât-ı akliyye kıdem ve hudûs ile muttasıftır. Nitekim aklın indinde “Mürîd” olmak için evvelen “Âlim” olmak lâzımdır; [1/7] ve âlim olmak ise, ancak “Hayy” olduktan sonra mümkin olur; ve bilcümle esmâ ve sıfât zâtın sübût-i vücûdundan sonra sâbit olur. Akıl indinde hüküm böyledir. Binâenaleyh nâzil olan “hikem” dahi bu “makām-ı akdem”den zuhûr eder.

“Milel” “millet”in cem’idir, ve “millet” “dîn” ma’nâsınadır.

“Nihal” “nihle”nin cem’i olup “mezheb” ve “akîde” ma’nâsına gelir.

İmdi turuk-ı enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) aslında vâhiddir. Edyânın ve şerîatlerin ihtilâfı kendi ümmetlerinin ihtilâf-ı isti’dâdından neş’et eder.

Zîrâ her bir asırda yaşayan akvâmın idrâk ve isti’dâdları mütefâvittir; ve her bir nebîye verilen ilm-i risâlet ümmetinin isti’dâdına göredir; ondan ne ziyâde ve ne de noksandır. Çünkü o ilm-i risâlet onların isti’dâdından ziyâde olsa, hîn-i teblîğde teklîf-i mâ-lâ-yutâk olur; ve noksan olsa, herkese kendi hakkı verilmemiş olur; bu ise zulümdür. Hâlbuki Hak Teâlâ hazretleri Hakîm’dir; her şeyi güzel tertîb buyurur ve herkese kendi hakkını verir. İşte edyân ve mezâhibin ihtilâfındaki hikmet budur ve bu ihtilâf tarîkin ahadiyetine halel vermez. Zîrâ enbiyâ (a.s.) şerîatlerini menba’-i vâhidden ahzederler ve cümlesi, câmi’-i cemî’-i esmâ ve sıfât olan “Allah”a da’vet ederler. Binâenaleyh kâffesinin getirdiği dîn, dîn-i haktır. Şu kadar var ki, bu şerîat onların isti’dâdâtına ve kābiliyetlerine göredir; ve bunun sırrı budur ki, Hak Teâlâ hazretleri, her ânda bir şe’n ile tecellî buyurur; ve tecellîde aslâ tekrâr yoktur. Çünkü esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye nâmütenâhîdir.

Bittabi’ onların mezâhiri dahi o nisbette olmak lâzım gelir. [1/8]

أقْــوَم ِ محمــد ٍاللكَــرَم ِ بِالْقِيــللجُــود ِ وئِــنلهِمَــم ِ مِــن خَزللّٰــه ُ علــى مُمِــد ِّوصلّــى

ِ َِ

وعلــى آلِــه وســلّمَ.

Ve Allâh’ın rahmeti ve selâmı, hazâin-i cûd ve keremden kıyl-ı akvem ile himmetlere imdâd eden Hz. Muhammed ve onun Âl’i üzerine olsun.

Ma’lûm olsun ki, “salât” Allah tarafından rahmet, ve melâike tarafından istiğfâr, ve abd tarafından duâ ve huzû’dur; ve rahmet-i ilâhiyye her şeyin isti’dâdı ve talebi hasebiyle o şeye taalluk eder. Binâenaleyh rahmet, âsîler ve müznibler üzerine cânib-i Hak’tan afv ve mağfiret ile tecellîdir; ve afv ve mağfiretten sonra abd cennetle mütena’im olur. Mutî’ ve sâlihler üzerine cennet ve rızâ ve likā haktır ki, bunlar da gözler görmedik ve kulaklar işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik niam-ı ilâhiyyedir.

Ve ârifîn üzerine olan rahmet ise, bu niam ile berâber ulûm-i yakîniyye ve maârif-i hakîkiyye ifâzasıdır.

Ve enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ile evliyâdan muhakkikîn ve kâmilîn ve mükemmilîn üzerine olan rahmet, tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyye ve sıfâtiyye ve cennât-ı a’mâl ve sıfât ve zâttan merâtib-i cinânın a’lâsıdır.

Ve rahmet ( ) Efendimiz’in kalb ve rûhuna mütealliktir. Onun kemâl-i isti’dâdından ve kuvvet-i talebinden nâşî, hakîkat-i muhammediyye tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyye mertebelerinin en a’lâsıdır; ve onun feyzi bilcümle envârın menbaı olan ism-i câmi’-i ilâhîden vâki’ olur; ve işte bunun için Hak Teâlâ:لنَّبِــيللّٰــه َ وَمَلَائِكَتَــه ُ يُصَلُّــون َ عَلَــىإِن َّ(Ahzâb, 33/56)

ِّ

[Muhakkak Allah ve O’nun melekleri peygamber üzerine salât ederler.]

[1/9] buyurur. Ve hakîkat-i muhammediyye bilcümle hakāyıkı câmi’ olduğundan, rahmet-i ilâhiyye kâffe-i hakāyıka bu makāmdan tevzî’ olunur.

Binâenaleyh ( ) Efendimiz’e getirilen salât, herkesin kendi nefsi için taleb-i rahmeti mutazammın olur. Zîrâ rahmet-i ilâhiyye hakîkat-i muhammediyyeye nâzil olmadıkça, onun cüz’iyâtı olan hakāyıka vâsıl olmaz.

Ve melâike “Allah” ism-i a’zamının hâdimleri olan esmânın mezâhiridirler; ve hâdimin kendi seyyidine mütâbaatı tabîîdir. Ve ( ) Efendimiz, ise “Allah” ism-i câmiinin mazharı olup, kendi hakîkatinin câmi’ olduğu bilcümle mezâhir için istiğfâr buyurduğundan melâike-i kirâm dahi, o hazrete ittibâan istiğfâr ederler. Şu hâlde ( ) Efendimiz her bir “ayn”ın himmetine imdâd eder; ve a’yânın himemi, o a’yânın kendi kemâllerine vusûlü için masrûftur. Bu kemâl tarîk-i îmânda olduğu gibi tarîk-i küfürde dahi olabilir. Zîrâ her bir mazhar, kendi Rabb-i hâssı olan ismin tarîk-i müstakîminde yürür; ve o ismin nihâyet-i tarîki, kendi mazharının kemâlidir. Bu bahsin tafsîliFass-ı İsmâîlîileFass-ı Hûdî’de gelecektir; ve “himmet”e müteallik îzâhât daFass-ı Lûtî’dedir.

“Hazâin” “hazîne”nin cem’idir; ve “hazîneler”den murâd hakāyık-ı ilâhiyyedir ki, onlara “esmâ” ve “sıfât” ta’bîr olunur.

“Cûd” istihkāka ve talebe hâcet kalmaksızın vâki’ olan ihsân ma’nâsınadır ki, Hakk’ın sıfat-ı zâtiyyesidir. Zîrâ atâyâ-yı zâtiyye için istihkāk ve taleb şart değildir. Bu atâyâ iktizâ-yı zâtîdir.

“Kerem” bunun aksinedir. Zîrâ kerem için kābilin istihkākı ve talebi lâzımdır. Ve kerem atâyâ-yı esmâiyye netîcesidir. Atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiyye hakkındaki tafsîlât [1/10]Fass-ı Şîsî’de gelecektir.أقْــوَم ِالبِالْقِيــل ِ[En doğru söz ile]de “kıyl”, “kavl” ma’nâsınadır. “Akvem”, “asdak” ve “a’del” ve “müstakîm” ma’nâsına gelir. Veأقْــوَم ِالبِالْقِيــل ِkelâmı, “mümidd”e mütealliktir. Ya’ni ( ), asdak ve a’del olan kavl ile, her bir “ayn”ın himmetine imdâd eder ki, o kavlde vücûhdan bir vech ile inhirâf ve i’vicâc yoktur.

Zîrâ hakîkat-i muhammediyye cemî’-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi câmi’ olan ve kâffe-i hakāyık-ı vücûbiyye ve imkâniyyenin me’haz-i feyzi bulunan mertebe-i ilâhiyyedir. Binâenaleyh ( ) Efendimiz, kendi hakîkatinden kendi cüz’iyâtına, her bir mertebede imdâd eder.

Suâl:Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)Fütûhât-ı Mekkiyye’nin yüz doksan sekizinci bâbında buyururlar ki: “Kelâm ve kavl, Allah Teâlâ için iki na’ttir.

“Kavl” ile ma’dûma ismâ’ eder; ve o da O’nunأرَدْنَــاه ُ أن ْ نَقُــول َُ إِنَّمَــا قَوْلُنَــا لِشَــيْء ٍ إِذَ

لَــه ُ كُــن ْ فَيَكُــون(Nahl, 16/40) [Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim kavlimiz “Kün!” dememizdir. Bu takdîrce o, olur.] kavlidir. Ve “kelâm” ile mevcûda ismâ’ eder. O dahi O’nunللّٰــه ُ مُوسَــى تَكْلِيمًــاوَكَلَّــم َ(Nisâ, 4/164) [Ve Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu.] kavlidir.”65Hâlbuki burada Cenâb-ı Şeyh (r.a.) “kıyl” kelimesini isti’mâl buyurdu; “kelâm” buyurması îcâb ederdi. Zîrâ ( ) Efendimiz, âlem-i unsurîde, lisân ile irşâd buyurdu ve mevcûda ismâ’ eyledi.

Cevâb:Ma’lûm olsun ki, hakîkat-i muhammediyye zât ile esmâ ve hakāyık-ı vücûdiyye ile suver-i kevniyye arasında berzah-ı câmi’dir; ve bu hakîkat ( ) Efendimiz’in zât-ı şerîfinde müteayyin olmuştur. Binâenaleyh onun zât-ı şerîfi, zât-ı ilâhiyyenin mazhar-ı ekmeli ve Hakk’ın bilcümle sıfâtının ve esmâsının ve ef ’âlinin meclâ-yı eşmelidir. Hak Teâlâ onun zâtında [1/11] ve kuvâ ve a’zâsında sereyân-ı zâtî ile sârî olupأجِــرْه ُ حَتَّــىاِ فَ

للّٰــهيَسْــمَع َ كَلَام َ(Tevbe, 9/6) [Artık ona emân ver, tâ ki, Allah Teâlâ’nın kelâmını dinlesin!] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere kurb-i ferâiz makāmından o hazretin lisânı üzere nutkeyledi. İmdi bir kimse bir kemâlin husûlü veyâ kendi Rabb-i hâssı olan ismin hazînesinden bir atânın vusûlü için sarf-ı himmet ettikde, o ma’dûm olan atâ-yı ilâhî veyâhud Rabb-i hâssı olan ismin hazînesindeki kemâl-i matlûb için ( ) Efendimiz’in hakîkat-i câmia-i berzahiyyesi “Kün!” kavli ile kāil olur; ve o şahsın himmetine “Kün!” kavli ile imdâd eder; ve bu kavl hakîkat-i muhammediyye mertebesinden vâki’ olan Hakk’ın kavlidir.

Resûlullah Efendimiz âlem-i unsurîde vücûd-ı müteayyinleri lisânıyla söyledikleri vakit, ümmetine “kıyl-ı akvem” ile imdâd ederler. Zîrâ “kıyl-i akvem” kelâmı ve lisân-ı zâhir ile irşâdı iktizâ eder. Çünkü kavl-i Hakk’ı, a’del ve ahsen sûrette kurb-i nevâfil makāmından lisân-ı Hak’la mevcûda ismâ’ eyler. İmdi Fahr-i âlem Efendimiz’in gerek bâtını ve gerek zâhiri ile söylediği kavil, Hakk’ın kavlidir; ve onun bâtını ve zâhiri Hakk’ın birer mertebesidir. Binâenaleyh kavl-i bâtınî ile ma’dûma ve “kıyl-ı akvem” olan kavl-i zâhirî ile mevcûda ismâ’ eder; ve onun zâhiri ve bâtını Hak olunca, “kavl” ile “kıyl-ı akvem”, ya’ni “kelâm”, Hakk’ın her iki mertebesine göre iki na’t-i ilâhî olmuş olur.

“Âl” inde’l-Arab, bilhassa “ehl-i beyt”e değil, azîmü’l-kadr olan bir kimsenin dâire-i husûsiyyetine dâhil olanlara ıtlâk olunur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’deآل َ فِرْعَــوْن َأدْخِلُــو(Mü’min, 40/46) [Âl-i Fir’avn’ı girdiriniz.] [1/12] buyurulmuştur. Zîrâ Fir’avn, hayât-ı dünyeviyyede bir pâdişâh-ı azîmü’l-kadr olduğu için, onun avene-i hâssasına “âl” ta’bîr buyuruldu. Binâenaleyh “âl” ta’bîrinden Resûl (a.s.)ın bilhassa ehl-i beyti murâd olunduğu tahayyül olunmamalıdır. Şu hâlde azîmü’l-kadr olan zevâtın avene-i hâssasına “âl” ve azîmü’l-kadr olmayan kesânın avene-i hâssasına dahi “ehl” lafzı izâfe olunur. İmdi Resûl (a.s.)a karâbet, ya yalnız sûreten olur; bu da ya dînen veyâ tıyneten olur. Tıyneten olan karâbet şürefâ ve sâdâtın; ve dînen olan karâbet dahi müctehidînden ehl-i zâhirin ve sâir ulemâ-i zâhirenin ve sulehânın ve bilcümle mü’minlerin karâbetleridir. Veyâhud yalnız ma’nen olur. Bu da umûmen evliyâullâhın karâbetidir. Nitekim Selmân (r.a.) aslen Îrânî olduğu hâlde ( ) Efendimizسَــلْمَان ُ مِنَّــاya’ni “Selmân bizdendir”66buyurdu. Veyâ hem sûreten ve hem de ma’nen olur. Bu sûrette, bu zevât Resûl (a.s.)ın makāmına kāim olan halîfe ve imâmdırlar. Bunlar da evvel gelen ekâbir-i enbiyâ ile, sonra gelen evliyâ-i kâmilînin karâbetidir.

Şu hâlde karâbet-i mu’tebere-i tâmme evvelen sûret ve ma’nâyı câmi’ olan karâbettir. Sâniyen karâbet-i ma’neviyye-i rûhiyye, sâlisen karâbet-i sûriyye-i dîniyye, râbian karâbet-i sûriyye-i tıyniyyedir.

“Ve sellim.” Allah tarafından “teslîm”, Hak Teâlâ’nın mûcib-i naks olan her bir şeyden selâmeti îcâb eden, ism-i Selâm hazretinden vâki’ olan tecellîsidir. Mü’minîn tarafından kavlen duâ; ve fiilen dahi kerhen olmayıp, tav’an inkıyâd ve istislâmdır. [1/13]

آخِــر ِ مــناللعَشْــر ِفــي مُبَشِّــرَةٍ، أرِيتُهَــا فــيملسو هيلع هللا ىلصللّٰــه ِإنِّــي رَأيْــت ُ رســولاأمَّــا بعــدُ: ف

َ

كتــابٌ،ملسو هيلع هللا ىلصلمُحَــرَّم ِ لِسَــنَة ِ سَــبْع ٍ وعِشْــرِين َ وسِــتَّمائَة ٍ بِمَحْرُوسَــة ِ دِمَشْــقَ، وبِيَــدِه

لنَّــاسِ،خْــرُج بِــه ِ إلــىلْحِكَــم»، خُــذْه ُ وَ«كِتَــاب ُ فُصُــوص ِفَقَــال لِــي: هــذ

يَنْتَفِعُــون َ بــه.

Bundan sonrasına gelince, muhakkak ben mübeşşirede Resûlullah (a.s.)ı gördüm. O bana 627 senesi Muharrem’inin aşr-i âhirinde, mahrûse-i Dımaşk’ta irâe olundu, hâlbuki Sallallâhu aleyhi ve sellemin yedinde bir kitâb var idi. Bana buyurdu ki: “Bu Fusûsu’l-Hikem kitâbıdır. Bunu al ve nâsa ihrâc et! Bununla intifâ’ etsinler!” Ya’ni besmeleden ve hamd ü senâdan ve salât ü selâmdan sonraki beyânâta gelince, ben rü’yâ-yı sâdıkada Resûlullah (a.s.)ı rü’yet ettim.

“Rü’yet” mahsûs ve mütehayyel ve mümessel ve ma’kūl olan şeyleri müşâhede etmek ma’nâsınadır; ve “ibsâr” yalnız mahsûs olan eşyâyı görmekten ibârettir. Şu hâlde “rü’yet” ibsâr”dan eammdır. Ya’ni her rü’yet ibsârdır; ve her ibsâr ise rü’yet değildir. Binâenaleyh rü’yet çeşm-i zâhir ile mukayyed değildir. Belki basîret ve ilim ve akıl ve hayâl ve kalb gözleriyle vâki’ olan müşâhedeye ıtlâk olunur.

“Mübeşşire” rü’yâ-yı sâdıka ve sâliha demektir. Ma’nâ-yı lugavîsi “mugayyire”dir. Zîrâ müjde, hüznü sürûra tahvîl eder. Rü’yâ-yı sâliha nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür. Zîrâ ( ) Efendimiz’e altı ay rü’yâyı sâlihada vahyolundu. Nüzûl-i vahy müddeti yirmi üç sene idi. Altı ay ise yirmi üç senenin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür. Onun için ( ) Efendimizت ُلمُبَشِّــرلنُّبُــوَّة ُ وَبَقِيَــت ِذَهَبَــت ِ[1/14] ya’ni “Nübüvvet gitti, rü’yâ-

َ yı sâliha kaldı”67buyurdular. Velâkin ehl-i hakîkat indinde mübeşşirenin mutlakā rü’yâ olması lâzım gelmez. Zîrâ Allah Teâlâ hazretleri evliyâsını beyne’n-nevm ve’l-yakaza veyâhud hâl-i yakazada ilkā ve i’lâm ve tecellî ve vârid-i rûhânî ile tebşîr eder. Binâenaleyh Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) basar-ı basîreti ile ( ) Efendimiz’in sûret-i hakîkatini ve çeşm-i rûhu ile sûret-i rûhâniyyesini ve dîde-i hayâli ile sûret-i misâliyyesini gördü; ve câiz ki, âlem-i histe sûret-i mahsûselerini müşâhede etti. Zîrâ ( ) Efendimiz cemî’-i merâtib-i ilâhiyyeyi câmi’dir; ve hiçbir mertebe ile mukayyed değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz dahi onların vâris-i ekmeli olduğu cihetle onlar da bir mertebenin hükmü ile mukayyed ve mahbûs değildir.

Resûl-i Ekrem’i herhangi bir mertebede müşâhede etmiş ise, o rü’yet kendileri için mübeşşire olur.

İmdi âmme-i mü’minîn için Resûl (a.s.)ın rü’yâda rü’yeti iki vech ile olur:

Birincisi:Hâl-i hayâtındaki şekil ve şemâil-i risâlet-penâhîlerine muvâfık olarak görülür.

İkincisi:Âlem-i şehâdetteki hilye-i şerîflerine kısmen muvâfık ve kısmen muhâlif, veyâhud külliyyen muhâlif olarak görülür. Her iki sûrette de râî Resûl (a.s.)ı görmüş olur. Zîrâ hadîs-i şerîfteلشَّــيْطَان َإِن َّامَــن ْ رَآنِــي فَقَــد ْ رَآنِــي فَــ

لَا يَتَمَثَّــل ُ بِــيya’ni “Beni gören kimse muhakkak beni görür. Zîrâ şeytan benim sûretimle mütemessil olmaz” buyurulmuştur.68Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz “Hâdî” ism-i şerîfinin, ve şeytan ise “Mudill” ism-i şerîfinin mazhar-ı etemmidir. Binâenaleyh şeytan ism-i Hâdî’nin mazhar-ı etemmiyle mütemessil olup nâsı ıdlâl edemez. Râînin Resûl-i Ekrem Efendimiz’i hilye-i saâdetlerine muhâlif olarak görmesi, kendinin şerîat-ı muhammediyyeye nisbetinin sûretidir. Binâenaleyh o râînin i’tikādında veyâ ilminde veyâ hâl ve makāmında bir noksan vardır. Bu muhâlefet bunlara işârettir.

Rü’yâya müteallik tafsîlâtFass-ı İshâkîileFass-ı Yûsufî’de gelecektir.

Ma’lûm olsun ki, bilcümle enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâ (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtı kâffe-i ulûm ve hikemi, [1/15] velâyet-i hâssa-i muhammediyye olan mişkât-ı hâtem-i velâyetten alırlar; ve velâyet-i hâssa-i muhammediyye, ( ) Efendimiz’in nübüvvetinin bâtınıdır. Bu bahsin tafsîli dahiFass-ı Şîsî’de gelecektir. Binâenaleyh enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın ezvâk ve ulûm ve hikmetlerini câmi’ olan buFusûsu’l-Hikemkitâbı velâyet-i hâssa-i muhammediyyeden, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimize verildi; ve hazret-i şeyh bu verilen ulûm ve hikemi bilâ-ziyâde ve lâ-noksan nâsın müstaidlerine teblîğe me’mûr buyuruldu. Şu hâlde bu kitâba i’tirâz, tamâmıyla Hâtem-i enbiyâya i’tirâz olduğundan her bir mü’mine bundan kat’iyyen ictinâb lâzımdır.

Bu ulûm ve hikemi anlamayanlar kendi isti’dâdlarına kusûr bulmalıdır.

ِ

أمــر ِ مِنَّــا كمــا أمِرْنَــا،الأولِــيالطَّاعَــة َ لِلّٰــه ِ تعالــى ولِرســوله ِ وللسَّــمْع َ وفَقُلْــتُ:

ِِلْ

لكتــابز ِ هــذإِبــرالْهِمَّــة َ للْقَصْــد َ وَلنِّيَّــة َ وَجَــرَّدْت ُأمْنِيَّــة َ وَأخْلَصْــت ُافَحَقَّقْــت ُ

مــن غيــر ِ زيــادة ٍ ولا نقصــانٍ.ملسو هيلع هللا ىلصللّٰــه ِكمــا حــدَّد َ لــي رســول

ُ

İmdi ben: “Sem’ ve tâat, Allah Teâlâ’ya ve Resûlü’ne ve bizden ülü’l-emredir; nitekim emrolunduk” dedim. Binâenaleyh Resûlullah ( )in bana tahdîd buyurduğu gibi ziyâde ve noksan olmayarak bu kitâbın ibrâzı için, ümniyeyi tahakkuk ettirdim ve niyeti hâlis kıldım ve kasd ve himmeti tecrîd ettim.

Ya’ni Allah Teâlâ hazretleri ile onun Resûl’ü ve bizim cinsimiz ve ehl-i dînimiz tarafından sâdır olan emri dinleyip, ona itâat ederiz. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’deأمْــر ِ مِنْكُــمالْلرَّسُــول َ وَأولِــيللّٰــه َ وَأطِيعُــوأطِيعُــو(Nisâ, 4/59) [Allâh’a itâat

ْ edin ve Resûl’e ve sizden emir sâhibi olanlara itâat edin.] ve hadîs-i şerîfte dahiحَبَشِــيًّاأطِيعُــوه ُ وَلَــو ْ كَان َ عَبْــدًافَوَلَّيْتُــم ْ أمِيــرإِذَ[Bir emir tâyin ettiğiniz vakit,

ً

Habeşî bir köle bile olsa ona itâat ediniz!]69buyurulmuştur, demek olur;

ve her mertebeden sâdır olan emri dinleyip [1/16] ona itâat etmek Allah Teâlâ’ya itâattir. Zîrâ ulûhiyet makām-ı cem’, ve Resûl ve ülü’l-emr makām-ı tafsîldir; ve cümlesi merâtib-i ilâhiyyedir; ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) buFusûsu’l-Hikem’in nâsa ihrâcı için kendisine vâki’ olan emri, Hak’tan ve Resûl’ünden ve ülü’l-emrden telakkî buyurduğuna işâret eder.

Zîrâ âlem-i his ve şehâdete nâzil olan her bir ilim ve hikmet, mertebe-i zâttan hakîkat-i muhammediyyeye ve ba’dehû bâtında ülü’l-emr olan onun hulefâsının kalbine vârid olur; ve Hz. Şeyh-i Ekber vâris-i ekmel-i nebevî olduğu cihetle ülü’l-emr kendileridir. Eğer “Bir kimsenin kendine itâatı nasıl olur?” denecek olursa, cevâbı budur ki. Her bir kimse kalbine gelen her bir şeyi bir lüzûm olmadıkça mutlakā nâsa ihrâc etmez. Eğer lüzûm olursa, yine kendi bâtınından vârid olan emr üzerine o ma’nâ-yı latîfi harf ve savt ile bi’t-teksîf nâsa izhâr eder. Bu sûrette o kimsenin zâhiri kendi bâtınına itâat etmiş olur.

“Ümniye”, “temennî”den “istemek” ma’nâsınadır. Şurrâh-ı kirâmdan Abdürrezzâk Kāşânî hazretleri gibi ba’zıları “ümniye”yi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’e, Dâvûd-ı Kayserî ve diğer şurrâh-ı kirâm hazarâtı gibi ba’zıları da Peygamber’e muzâf kılmıştır. Hz. Şeyh’e izâfesi hâlinde ma’nâ: “Ben vaktâki kendimde böyle bir kitâbı ahz ile nâsa ihrâc isti’dâdını müşâhede ettim, kalben isterdim ki, ( ) Efendimiz bunu bana emir buyursunlar.

Bendeki bu “ümniye” mübeşşirede tahassul edince verilen bu kitâbı âlem-i şehâdette nâsa ihrâc etmek sûretiyle o “ümniye”yi tahakkuk ettirdim” demek olur. Ve Cenâb-ı Peygamber’e muzâf oldukda ma’nâ: “Nâsın intifâı için bu kitâbın nâsa ihrâcı husûsunda Cenâb-ı Peygamber tarafından mübeşşirede vâki’ olan “ümniye”yi âlem-i şehâdette tahrîr etmekle tahakkuk ettirdim” demek olur. Abdullah Bosnevî hazretleri her iki [1/17] şıkkı dahi beyân buyurmuştur. Ve “tahakkuk ettirmek”ten murâd âlem-i his ve şehâdete ihrâc etmektir. Zîrâ Yûsuf (a.s.) evvelce gördüğü rü’yâ eserinin âlem-i şehâdette zuhûru üzerineأْوِيــل ُ رُؤْيَــاي َ مِــن ْ قَبْــل ُ قَــد ْ جَعَلَهَــا رَبِّــي حَقًّــااتَهَــذَ(Yûsuf, 12/100) [İşte bu evvelki rü’yânın te’vîlidir, Rabbim onu hak kıldı.] demiş idi. Bu bahse dâir olan hakāyıkFass-ı Yûsufî’de gelecektir.

“Niyeti hâlis kılmak”tan murâd dahi, bu kitâbı behemehâl nâsa ihrâc etmektir; ve “tecrîd-i kasd ve himmet”ten murâd dahi, bu kitâbın hîn-i tahrîrinde akl-ı nazarî ve ağrâz-ı nefsâniyye sâikasıyla bir harf bile yazmayıp Resûlullah ( ) Efendimiz’in tahdîd buyurduğu ilim ve hikemi bir kelime bile ziyâde ve noksan olmaksızın, tamâmıyla izhâr etmektir. Bu hâl ise ancak vâris-i ekmelin şânıdır. Zîrâ onlar akl-ı nazarîlerinin evhâmından ve nefislerinin iğvââtından kurtulmuşlardır.

لَّذِيــن َ ليــس َ لِلشَّــيطان ِلِــي مــن عِبــادِهألْتاوسَــ

للّٰــه َ أن ْ يَجْعَلَنِــي فيــه وفــي جَميــع ِ أحْوَ ُ

ِّ عليهــم سُــلطانٌ، وأن ْ يَخُصَّنِــي فــي جميــع ِ مــا يَرْقُمُــه ُ بَنَانِــي ويَنْطِــق ُ بــه لِسَــانِي

لنَّفْسِــيلــرُّوعلرُّوحِــي ِّ فــيلنَّفْــث ِلسُّــبُّوحِي ِّ وإ ِلْقَــاء ِاويَنْطَــوِي عليــه جَنَانِــي بِالْ

َِ

لاعْتِصَامِــيِّ، حتَّــى أكــون َ مُتَرْجِمًــا لا مُتَحَكِّمًــا، لِيَتَحَقَّــق َ مَــن يَقِــف ُ عليــهأيِيــد ِاِ بالت

َّ

ضأغْــراللمُنَــزَّه ِ عــنلتَّقديــس ِأنَّــه مِــن مقــام ِلقلــوبِللّٰــه ِ أصحــاب ِمِــن أهــل ِ

َ

لتَّلْبِيــسُ.لَّتــي يَدخُلُهــالنفسِــيَّة ِ

Ve Allah Teâlâ’dan taleb ve niyâz ettim ki, onu ibrâzda ve cemî’-i ahvâlimde beni üzerlerine şeytanın tasallutu olmayan kullarından eyleye; ve parmaklarımın yazdığı ve lisânımın söylediği ve kalbimin üzerine şâmil olduğu cemî’-i şeyde te’yîd-i i’tisâmî ile rû’-i nefsîde beni ilkā-yı Sübbûhî’ye ve nefh-i rûhîye tahsîs ede. Hattâ mütehakkim değil, mütercim olayım. Tâ ki ashâb-ı kulûb olan ehlullâhdan ona vâkıf olan kimse mütehakkık olsun ki,[1/18]muhakkak o, telbîs giren ağrâz-ı nefsiyyeden münezzeh bulunan makām-ı takdîsten münzeldir.

Fass-ı ÂdemîileFass-ı Eyyûbî’de beyân olunacağı üzere şeytanın hakîkati baîddir. Zîrâ şeytanet, “bu’d” ma’nâsınadır. Çünkü şeytan nârdan mahlûktur; ve nâr âlem-i tabîattandır; ve âlem-i tabîat ise, cemî’-i müştemilâtiyle berâber Hak’tan bu’d-i ma’nevî ile baîd olup cemâl-i Hakk’ın hicâbıdır. Binâenaleyh şeytan ibâdı bu vesâit-i tabîiyye ile iğfâl ve iğvâ eyler; ve kitâbet ve nutuk ve kalbin zâhiri olan cenândaki havâtır ve hevâcis hep bu âlem-i tabîatta vâki’ olan ahvâldendir. Böyle olunca bunlar şeytanın tasallut ettiği mevâzı’dandır. Maahâzâ Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de şeytana hitâbenإِن َّ عِبَــادِي لَيْــس َ لَــك َ عَلَيْهِــم ْ سُــلْطَان ٌ(Hicr, 15/42) ya’ni “Muhakkak benim kullarım vardır ki, senin onların üzerine tasallutun yoktur” buyurur. Zîrâ bunlar evliyâullâhdır; ve tabîatın hüküm ve nüfûzu altından çıkmışlardır; ve onlar üzerinde şeytanın vesâit-i tasallutu kalmamıştır; ve vâris-i ekmel olan Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) onlardan biridir. Fakat Hak Teâlâ’ya karşı edeben kendisinin şeytanın tasallutu olmayan kullardan olmasını taleb eder. Nitekim ( ) Efendimizحِــدَة ٌ لَالْجَنَّــة ِ دَرَجَــة ٌ وَإِن َّ فِــي

لرَّجُــلحِــد ٍ وَأرْجُــو أن ْ أكُــون َ ذَلِــك َتَصْلُــح ُ إِلَّا لِرَجُــل ٍ وَya’ni “Muhakkak cennette bir derece vardır ki, ancak bir adama sâlihtir; ve ben bu adam olmayı umarım” buyururlar.70Hâlbuki o racül nefs-i nefîs-i risâlet-penâhîleridir. Edeben böyle buyurmuşlardır.

“Te’yîd-i i’tisâmî”, “âsım” olan Allah Teâlâ tarafından, ilkāât-ı şeytâniyye ve havâtır-ı nefsâniyyeden muhâfaza sûretiyle nusret etmekten ibârettir.

“Rû’-i nefsî”: “Rû‘”, “rûh” vezninde, “sadır” ma’nâsınadır ki, kalbin âlem-i tabîata müteveccih [1/19] olan yüzüdür. Zîrâ kalbin iki yüzü vardır: Birisi âlem-i ervâha ve diğeri âlem-i tabîata müteveccihdir; ve âlem-i tabîata müteveccih olan yüzü, hevâcis-i nefsâniyye ve vesâvis-i şeytâniyyenin mahallidir. Te’yîd-i i’tisâmî ile müeyyed olunca “nefs-i rûhî”ye [نَفْــث

رُوحِي] mahal olduğu vakit nûr-i ilâhî ile münevver ve rezâil ondan zâil olur.

70Müslim, “Salât”, 7; Ebû Dâvud, “Salât”, 36; Tirmizî, “Menâkıb”, 1; Ahmed b.

Hanbel,Müsn 128.

“İlkā-yı Sübbûhî”: Mertebe-i ahadiyyetten vâki’ olan ilkādır. Zîrâ mertebe-i ahadiyyet kesretten münezzeh olduğundan bu mertebeden vâki’ olan ilkāât dahi, âlem-i kesretin îcâbâtından bulunan nefis ve şeytanın ilkāâtı olan evhâm ve hayâlât gibi şâibelerden berîdir.

“Nefs-i rûhî” [نَفْــث رُوحِــي]: Ervâh-ı âliye-i külliyye-i melekiyyeden ilkā olunup, kalbin âlem-i ervâha müteveccih olan yüzünde zuhûr eden kelâm-ı rûhânî sûretidir; ve o kelâm-ı rûhânînin sûreti Rûhu’l-kuds’ten kalbin bâtınına menfûhdur. Nitekim ( ) Efendimiz:لْقُــدُس ِ نَفَــث َإِن َّ رُوح َ

فِــي رُوعِــي[Rûhu’l-kuds kalbimin bâtınına üfledi.]71hadîs-i şerîfiyle buna işâret buyururlar.

İmdi Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)ın bu kitâba yazdığı ulûm-i hikem evvelen mertebe-i ahadiyyetten âlem-i ervâha; ve sâniyen âlem-i ervâhdan onun kalbinin bâtınına; ve sâlisen kalbinin zâhirine ilkā olununca, kendisi “mütercim” vaziyetinde olur. Zîrâ mütercim ancak ma’nâyı nakleder. “Mütehakkim” ise, bir ma’nânın izhârında kendi re’yini isti’mâl eder. Binâenaleyh

Hz. Şeyh bu kitâbda “mütehakkim” değildir. Bu kitâbın maânîsi, elfâzı, nazmı ve tertîbi ve kitâbeti ve ahvâl-i sâiresi te’yîd-i i’tisâmî ile hep ilkā-yı Hak’tır; ve bu kitâbın makām-ı takdîsten, ya’ni makām-ı ahadiyyetten, tahâret-i asliyye üzere nâzil olduğunu ve makām-ı ahadiyyette kesret olmadığı için oradan nâzil olan maânîye mahall-i telbîs olan ağrâz-ı nefsâniyye ârız olamayacağını ehlullahdan meşreb-i kemâlî-i ahadî-i cem’î ashâbı bilirler. Zîrâ onlarلسَّــمْع َ وَهُــو َ شَــهِيد ٌلِمَــن ْ كَان َ لَــه ُ قَلْــب ٌ أو ْ ألْقَــى(Kāf, 50/37) [Tahkîkan bunda, kalb sâhibi olan ve müşâhid olduğu hâlde ilkā-yı sem’ eden kimse için pend ve nasîhat vardır.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan tâifedendirler. Onların indinde bu ma’nâ zevkan mütehakkaktır. [1/20]

ئــي، فَمَــا ألْقِــي َ إلالحَــق ُّ تعالــى لَمَّــا سَــمِع َ دُعَائِــي قَــد ْ أجــاب َ نِدٍَّ وأرْجُــو أن يكــون َ

لمَسْــطُور ِ إلا مــا يَنْــزِل ُ بــه عَلَــيَّ، وَلَسْــت ُ بِنَبِــيمــا يُلْقَــى إِلَــيَّ، ولا أنْــزِل ُ فِــي هــذ

ِ

آخِرَتِــي حَــارِثٌ.ارِث ٌ ولولا رســولٍ، ولكِنِّــي و

Ve umarım ki, Hak Teâlâ benim duâmı istimâ’ ettikde nidâmı kabûl eyleye! İmdi ben, ancak bana ilkā olunan şeyi ilkā ederim; ve ben bu mastûr içinde, ancak benim üzerime onunla nâzil olan şeyi inzâl ederim, hâlbuki ben nebî değilim, resûl de değilim; velâkin vârisim ve âhiretim72için hârisim.

Ya’ni umarım ki, Hak Teâlâ benim bâlâda zikrettiğim duâmı istimâ’ buyurduğu vakit nidâmı, ya’ni bu âlem-i his ve şehâdette harf ve savt ile vâki’ olan bu duâmı,دْعُونِي أسْــتَجِب ْ لَكُم ْ(Mü’min, 40/60) [Bana duâ ediniz;

size icâbet edeyim!] âyet-i kerîmesindeki va’d-i ilâhîsi mûcibince kabûl ede.

Ve ben ancak hakîkat-i muhammediyye mertebesinden bana ilkā olunan hikem ve esrârı ve ulûm ve maârifi yazmak sûretiyle bu kitâbın kāri’lerine ilkā ederim; ve bu kitâbda bir hikmete mahsûs olan her bir fasta, sûret-i muhammediyye-i kemâliyye-i hatmiyyede zâhir olan, Allah tarafından benim üzerime nâzil olan ilmi inzâl ederim. Fakat bana Cenâb-ı İlâhîden vârid olan feyz ve ilhâmı beyân ettiğimden dolayı efhâm-ı zaîfe ashâbı nübüvvet-i teşrîiyye da’vâ ettiğimi zannetmesinler. Ben ne nebîyim ve ne de resûlüm.73Velâkinأنْبِيَــاء ِالَْلْعُلَمَــاء ُ وَرَثَــة ُ[Âlimler nebîlerin vârisleridir.]74ve

أنْبِيَــاءِالْأنْبِيَــاء ِ وَوَرَثَتِــي وَوَرَثَــة ُالْأرْض ِ وَخُلَفَــاءالَْلْعُلَمَــاء ُ مَصَابِيــح[Âlimler arzın lambala-

ُ ُ rıdır, nebîlerin halîfeleridir, benim vârislerimdir ve nebîlerin vârisleridir.]75 veلْعِلْــم َ فَمَــن ْ أخَــذَه ُ أخَــذ َ بِحَــظ ٍّ أوْفَــروَلَا دِرْهَمًــا وَإِنَّمَــا وَرَّثُــوأنْبِيَــاء ُ مَــا وَرَّثُــواَلْ[Pey-

دِينَــارً gamberler dînar ya da dirhem mîras bırakmazlar, onlar sâdece ilim mîras bırakırlar. Şu hâlde ilmi elde eden o mîrastan pay sâhibi olmuş demektir.]76 hadîs-i şerîfleri mûcibince ben vârisim; [1/21] ve verâsetim sebebiyle hakî72Fusûsneşirlerinde bu kelimeآخرتــياولşeklinde olup Ahmed Avni Bey tarafından Bosnevî şerhi esas alınarakآخــرةاوللşeklinde yazılmıştır. Krş. Bosnevî,Tecelliyât-ı Arâisu’n-Nusûs, s. 42. Biz, bu türlü küçük farklılıklarla karşılaştığımızda Ahmed Avni Bey’in tercümesini gözeterek eğer neşirlerdeki muhtevâya mutâbıksa Arapça metin için mevcut neşirleri esas aldık. Kavram ve cümle düzeyinde olmadıkça bu türlü tercihlere ayrıca işâret etmedik.

73Krş.Fütûhât-ı Mekkiy 233-234 (373. bâb).

74Ebû Dâvud, “İlim”, 1; Tirmizî, “İlim”, 19; İbn Mâce, “İftitâhu’l-kitâb”, 17; Serrâc,el-Lüma’, s. 8; Hemedânî,Temhîdât, s. 184; Aclûnî,Keşfü’l-Hafâ, II, s. 83.

75Münâvî,Feyzu’l-Kadî 383; Râfiî Kazvinî,et-Tedvîn fî Ahbâri Kazvî

128-129.

76Ebû Dâvud, “İlim”, 1; Tirmizî, “İlim”, 19; İbn Mâce, “İftitâhu’l-kitâb”, 17; Ahmed b. Hanbel,Müsned, XXXVI, s. 46.

kat-i muhammediyyeden aldığım ulûm ve hikemi neşrederim; ve âhiretim için hârisim. Ya’ni arz-ı cismimde meknûz olan ulûmu, merciim ve âkıbetim olan hakîkat-i muhammediyye ve zât-ı ahadiyye için ihrâc eylerim.

Şiir:

للّٰه ِ فَارْجِعُووَإِلَىللّٰه ِ فَاسْمَعُوفَمِن َ

İmdi Allah’dan dinleyiniz ve Allâh’a rücû’ ediniz!

Ya’ni bu kitâbda mastûr olan maârif ve hakāyık, mâdemki hakîkat-i muhammediyye mertebesinden kalbime nâzil olur ve ben onları beyân husûsunda aslâ mütehakkim olmayıp mütercimim; ve onları olduğu gibi naklederim; ve hakîkat-i muhammediyye mertebesi ise, zât-ı ahadiyyenin bu mertebe ile taayyününden ibârettir; şu hâlde siz bu ilim ve hikmetleri Allah’dan dinleyiniz; ve bu hikem ve maârifi dinlediğiniz vakit, kelâmımın hakîkatine adem-i ilminizden dolayı tâkat getiremeyecek olursanız, i’tirâz etmeyip Allâh’a rücû ediniz ki, o kelâmın maânîsi ism-i câmi’ hazretinden sizin kalbinize tulû’ etsin.

أتَيْت ُ بِه ِ فَعُومَا سَمِعْتُم ْ مَاإِذَافَ

جْمَعُولْقَوْل ِ وَمُجْمَل َثُم َّ بِالْفَهْم ِ فَصِّلُو

İmdi benim getirdiğim şeyi istimâ’ ettiğiniz vakit, hıfzediniz![1/22] Ba’dehû fehm ile kavlin mücmelini tafsîl ediniz ve cem’eyleyiniz!

Ya’ni getirdiğim ulûm ve hakāyık, Hak’ta fânî ve onunla bâkî olduğum cihetle benden değil, Hak cânibindendir. Onu Hak cânibinden dinlediğiniz vakit, kalblerinizde hıfzediniz! Benim bu kitâbda zikrettiğim esrâr-ı ilâhiyye mücmel kaviller ile vâki’ oldu. Siz bu mücmel kavilleri, Allâh’a rücû’ ettiğiniz vakit, o ism-i câmi’ hazretinden size vâki’ olacak olan tecelliyât-ı fehmiyye ile, şerh ederek tafsîl edin! Ve her bir fastaki esrâr ve hikem-i ilâhiyyeyi zât-ı ahadiyyede cem’edin! Ya’ni zât-ı ahadiyyenin ne vech ile kesîr olduğunu ve keserâtın zât-ı ahadiyyede ne sûretle cem’ olduğunu fehm-i ilâhî ile idrâk edin!

طَالِبِيه ِ لَا تَمْنَعُوبِه ِ عَلَىثُم َّ مُنُّو

وَسِعَتْكُم ْ فَوَسِّعُولَّتِيلرَّحْمَة ُهَذِه ِ

Ba’dehû onun tâliblerine onu menn edin, men’etmeyin! İşte bu, size vâsi’ olan rahmettir; siz de tevsî’ edin!

Ya’ni siz fehm-i ilâhî ile zât-ı ahadiyyeyi keserât ile tafsîl ve keserâtı zât-ı ahadiyyede cem’ettikten sonra benim bi-hasebi’l-verâse Hak’tan getirdiğim bu hikem ve esrâr-ı ilâhiyyeyi anlamağa teşne olan tâliblere ihsân edin! Ve akvâl-i mücmelemi tafsîl ve şerh ve emsile îrâd etmek sûretleriyle teşnegân-ı ma’rifete ta’lîm eyleyin! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleriمِمَّــا جَعَلَكُــم ِْ وَأنْفِقُــو

مُسْــتَخْلَفِين َ فِيــه(Hadîd, 57/7) [Allah Teâlâ’nın sizi onda müstahlef kıldığı şey cinsinden infâk ediniz.] [1/23] buyurmuş ve Resûlullah ( ) Efendimiz bu kitâbın, intifâ’ etmeleri için, nâsa ihrâcını emretmişlerdir. Binâenaleyh bu hakāyıkı ehli olan tâliblerden saklamak aslâ câiz değildir. Velâkin kasîru’l-fehm olan kimselere ta’lîminde fâide değil, bilakis zarar olduğu için, ta’lîm münâsib değildir. Şu hâlde enbiyâ-yı kirâm hazarâtının ilm-i tevhîddeki ezvâk ve meşâribini beyân buyuran buFusûsu’l-Hikem, ey ehl-i zekâ ve ey ehl-i irfân, size vâsi’ olan rahmet-i hâssa-i ilâhiyyedir. Bu rahmet cânib-i Hak’tan nasıl size vâsıl olmuş ve sizi istîlâ etmiş ise siz de bu rahmeti ehl-i zekâya tevsî’ edin! Ve hicâbât-ı keserât içinde kalmış olan müstaid tâlibleri irşâd eyleyin. Tâ ki nereden gelip nereye gittiklerini; ve ne için gelip ne için gittiklerini; ve kendilerinin ve eşyânın ve bilcümle avâlimin ne olduğunu; ve binâenaleyh hilkat-i eşyâdan maksûd ne olduğunu idrâk etsinler. Beyt-i Hz. Mısrî:

Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş Kande gelir yolun senin yâ kande varır menzilin Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş

لْمُطَهَّــر ِلمحمــدي ِّأيَّــد َ وأيَّــدَ، وَقُيِّــد َ بِالشَّــرْع ِاللّٰــه أرْجُــو أن ْ أكُــون َ مِمَّــن ْ أيِّــد َ فَتَُ ومِــن

لمَالِــكأوَّل ُ مــا ألْقَــاه ُافَتَقَيَّــد َ وَقَيَّــدَ، وَحَشَــرْنَا فــي زُمْرَتِــه ِ كمــا جَعَلْنَــا مــن أمَّتِــهِ، فــ

لعبــد ِ مِــن ذلــك: فَــص ُّ حِكْمَــة ٍ إلٰهِيَّــة ٍ فِــي كَلِمَــة ٍ آدَمِيَّــةٍ.علــى

Ve ben müeyyed olan kimselerden olmaklığımı Allah’dan recâ ederim. İmdi o kimse müteeyyid oldu[1/24]ve te’yîd eyledi; ve şer’-i Muhammedî-i mutahhar ile takayyüd eyledi ve takyîd etti; ve bizi onun ümmetinden kıldığı gibi, onun zümresinden haşr eyleye. İmdi Mâlik’in abde bundan ilkā eylediği evvelki şey: Kelime-i Âdemiyye’de mündemic “hikmet-i ilâhiyye”nin beyânında olan fastır.

Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz min-indillâh müeyyed ve şerîat-ı mutahhara-i muhammediyye ile mukayyed bulunduğu hâlde, isr-i pâk-i peygamberîye iktifâen lisân-ı edeble min-indillâh müeyyed olan ve başkalarını da te’yîd eden ve şer’-i Muhammedî-i mutahhar ile mukayyed olup başkalarını da takyîd eyleyen kulların zümresinden olmaklığı Allâhü Zülcelâl hazretlerinden recâ eder; ve bu neş’et-i dünyeviyyede ( ) Efendimiz’in ümmetinden olup bilcümle ahvâlde ona tâbi’ olduğu gibi, berâzih-i uhreviyye ve merâtib-i ilâhiyyede o Hazret’in havâssı zümresinde mahşûr olmasını ümîd ettiğini beyân buyurur. İmdi mertebe-i ahadiyyeden hakîkat-i muhammediyye vâsıtasıyla, Hakk-ı Mâlik’in abd-i mahzı olan Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin kalb-i pâkine, buFusûsu’l-Hikem’den en evvel ilkā ve vahyolunan şey Kelime-i Âdemiyye’de mündemic “hikmet-i ilâhiyye”nin beyânında olan fastır.

77Bu paragraf, nüshadaki sayfa bütünlüğü dolayısıyla Âdem fassına dâhil edilmiş gibi gözükmekte olup Dîbâce’nin son kısmının şerhi olması dolayısıyla buraya aldık.

21 Gazzâlî,İhyâ, VI, s. 57 (kitâbu zemmi’d-dünyâ). RivâyetMesnevîveFîhi Mâ Fîh’te de yer alır.

22 Beyhakî,Zühdü’l-Kebîr, s. 207; İsfahânî,Hilyetü’l-Evliyâ, VII, s. 54; Gazzâlî,İhyâ, VII, s. 79 (kitâbü’t-tevbe); Hemedânî,Temhîdât, s. 562; Zebîdî,İthâfü’s-Sâ 645.

27 Tirmizî, “Tefsîr”, 11; İbn Mâce, “Kitâbü’s-Sünne”, 13; Ahmed b. Hanbel,Müs- ned, XXVI, s. 108; İbn Hibbân,Sahîh, XIV, s. 9.

30 Âlûsî,Rûhu’l-Maânî, I, s. 273. Ahmed Avni Bey, bu rivâyetiMesnevî-i Şerîf Şer- hi’nde de iktibâs eder (I, s. 264), ancak şerhederken buradaki fikirlere ilâveten şöyle bir îzâha da yer verir: “Bunun gibi, halk nazarında meşhûr ve ma’lûm olan insân-ı kâmillerden gayrı, birtakım kâmiller daha vardır; onların meşârib-i aliyye- leri ve mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyye herkes indinde ma’lûm değildir.”

31 Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 264 (beyit: 763-764).

32 Bu metin,Tercümân-ı Hakîkatgazetesinde (sayı: 3111, 26 Safer 1306, s. 5) Ahmed er-Rifâî’ye atfen yayınlanan tercümeler içinde yer alır. Gazetede yayınlandıktan son- ra, özellikle kâinâta dâir yeni bilgiler anlatılırken dönem kitaplarında aktarılmıştır. Meselâ bk. Mehmed Şükrü,Musavver Esfâr-ı Bahriyye-i Osmâniy 104-105.

34 Nahcivânî,el-Fevâtihu’l-İlâhiy 448.

35 Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 396-397 (beyit: 3887-3891).

36 Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VIII, s. 551-555 (beyit: 3622-24, 3631-33).

37 Buradan sonraki kısım mevcutVâridâtneşir ve şerhlerinde yoktur.

57 Tirmizî, “Tefsîr”, 15; Kelâbâzî,Bahru’l-Fevâ 222; İsfahânî,Hilyetü’l-Evliyâ, IV, s. 98; VI, s. 127; Taberânî,Mu’cemu’l-Evsat, VIII, s. 23;Mu’cemu’l-Kebîr, VIII, s. 102.

58 Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 52 (beyit: 2558).

59 Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 155 (beyit: 222).

61 Orhan Şemseddin Bey, çeşitli devlet kademelerinde görev alan ve Ahmed Âmiş Efendi’nin halifeleri arasında sayılan Mehmed Şemseddin Paşa’nın (v. 1333/1917) oğlu olup Marsilya’da ateşe iken vefât etmiştir. Bk. Gölpınarlı,Mevlânâ Müzesi Yazmalar Katalogu, III, s. 151. Babası Mehmed Şemseddin Paşa’nınFusûsu’l-Hi- kemokuttuğu bilgisi için bk. Çankaya,Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, III, s.

83 -85; Pakalın,Sicill-i Osmânî Zeyli, XVII, s. 93-96.

62 Muhâsibî,el-Kasd ve’r-Rücû’ ilallâh, s. 142; a.mlf.,er-Riâye, s. 42; Gazzâlî,İhyâ, I, s. 765 (kitâbu esrâri’s-salât);Fütûhât-ı Mekkiyye, III, s. 378 (153. bâb); Zebîdî, İthâfü’s-Sâde, III, s. 770-772. Hadîsin bu ibâresine dâir geniş değerlendirmeler için bk. el-Kettânî,el-Ekāvîlü’l-mufassıla li-beyâni hadîsi’l-ibtidâi bi’l-besmele.

64 Bk.Fütûhât-ı Mekkiy 29-30 (198. bâb).

65 Bk.Fütûhât-ı Mekkiy 30-31 (198. bâb).

66 Hâkim,Müstedrek, III, s. 691; Taberânî,Mu’cemu’l-Kebî 213.

67 Tirmizî, “Rü’yâ”, 2; İbn Mâce, “Ta’bîr”, 1; Ahmed b. Hanbel,Müsned, XLV, s. 116.

68 Buhârî, “Ta’bîr”, 10; Müslim, “Rü’yâ”, 1; Ebû Dâvud, “Edeb”, 88; Tirmizî, “Rü’yâ”, 4; İbn Mâce, “Ta’bîr”, 2; Ahmed b. Hanbel,Müsn 24.

69 Müslim, “İmâret”, 8; Ebû Dâvud, “Sünne”, 6; İbn Mâce, “Cihâd”, 39; Ahmed b. Hanbel,Müsned, XXVIII, s. 373.

71 İbn Ebî Şeybe,Musannef, IXX, s. 68-69; Beyhakî,Şuabu’l-Îmâ 406; Sü- lemî,Tabakātu’s-Sûfiyye, s. 100; İsfahânî,Hilyetü’l-Evliyâ, X, s. 26; Zebîdî,İthâ- fü’s-Sâ 255-256.
