# Kelime-i Âdemiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-ademiyye
**Sayfa:** 82

---

İbtida: 26 Temmuz 1334 ve 18 Şevval 1336 [26 Temmuz 1918], yevm-i Cum'a saat 4,5 İntiha: Leyle-i Perşembe 2 Kânûn-i sânî 1335 ve &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başlangıç: 26 Temmuz 1918 Cuma günü saat 4.30, Bitiş: 2 Ocak 1919 Perşembe gecesi ve

بسم الله الرحمن الرحيم

## I

فَصُ حِكْمَةٍ إِلَهِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ آدَمِيَّةٍ

## KELİME-İ ÂDEMİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ İLAHİYYE'NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR

“Hikmet-i ilâhiyye”nin Kelime-i Ademiyye'ye tahsîs buyurulmasındaki sebeb budur ki: İlâhiyet bilcümle esmâ ve sıfât-ı Hakk'ı câmi' olan bir mertebenin ismidir; ve Adem, kemâlât âleminin miftâhıdır. Eğer Adem olmasa idi, mertebe-i ulûhiyyetin câmi' olduğu [1/25] esmâ ve sıfât kemâ- liyle zâhir olmaz idi. Zîrâ “ilâhiyet” “meʼlûh” olmayınca zâhir olmaz; ve âlemde Adem'den gayrı olan mezâhirin hiçbirisinin taayyünü, bu cem'i- yetin zuhûruna müsâid değildir. O mezâhirde ilâhiyetten zâhir olan şey, ancak onların Rabb-i hâssı olan ismin rubûbiyet ve ulûhiyetinden ne kadar hissesi varsa, o kadardır. İmdi âlem mazhar-ı ism-i Rahmân olduğu ve الثاني مِنَ الرَّحْمَنِ ]Teennî Rahmândandır.] mısdâkınca âlemdeki zuhûrât kāide-i tekâmüle tâbi' olup, kemâlât tedrîcî bulunduğu cihetle ekmel-i mahlûkāt ve eşref-i mevcûdât olan Adem en sonra geldi. Binâenaleyh Adem, bu su- ver-i nev'iyye-i kevniyyenin âhiri ve hâtemi oldu; ve onda kâffe-i mev- cûdâtın netâyici ve zübdesi ve hulâsası mevcûd oldu; ve kemâl-i celâ ve isticlâ Adem'in vücûdu ile husûle geldi. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyenin hey'et-i mecmûası bâtında mertebe-i taakkulda iken, Adem bu hey'et-i mecmûa sûretine mazhar ve âyîne oldu. Beyit: خیمه در معرکه آب و گل آدم زد خواست تا جلوه دهد صورت خود را محبوب عکس خود دید ز غیرت همه را برهم زد بهر نظاره خود آینه ساخت ز خاك Tercüme: "Mahbub-i hakîkî kendi sûretini izhar etmek murâd etti. Adem'in su ve çamur ma'rekesinde çadır kurdu. Kendi cemâlini temâșâ için topraktan âyîne yaptı: kendi aksini gördü. Gayretten hepsini altüst etti."78 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İlahi hikmet"in Âdem Kelimesi'ne (Âdem'in varlığına) özgü kılınmasının sebebi şudur: İlâhlık, bütün Allah isimlerini ve sıfatlarını kapsayan bir mertebenin ismidir; Âdem ise kemâlât âleminin anahtarıdır. Eğer Âdem olmasaydı, ilâhlık mertebesinin kapsadığı isimler ve sıfatlar tam olarak ortaya çıkmazdı. Çünkü "ilâhlık", kendisine ibadet edilen (me'lûh) olmadıkça ortaya çıkmaz; âlemde Âdem'den başka olan zuhur yerlerinin (mazharların) hiçbirinin belirlenimi, bu kapsayıcılığın (cem'iyetin) zuhuruna uygun değildir. O zuhur yerlerinde ilâhlıktan ortaya çıkan şey, ancak onların özel Rabbi olan ismin rubûbiyetinden (Rab oluşundan) ve ulûhiyetinden (ilâhlığından) ne kadar hissesi varsa, o kadardır. Şimdi, âlem Rahman isminin zuhur yeri olduğu ve "Teennî Rahmân'dandır." (Yavaşlık, Rahman'dandır.) sözünün gereğince âlemdeki zuhuratlar tekâmül (olgunlaşma) kaidesine tâbi olup, kemâlât (olgunluklar) tedricî (aşamalı) bulunduğu için, yaratılmışların en mükemmeli ve varlıkların en şereflisi olan Âdem en sonra geldi. Bu sebeple Âdem, bu kevnî (oluşsal) nev'î suretlerin (türsel biçimlerin) sonu ve mührü oldu; onda bütün varlıkların neticeleri, özü ve hulâsası mevcut oldu; celâl (ululuk) ve isticlâ (celâli isteme) kemâli Âdem'in varlığı ile meydana geldi. Çünkü ilahi isimlerin bütünsel yapısı bâtında (içte) akıl mertebesinde iken, Âdem bu bütünsel yapı suretine zuhur yeri ve ayna oldu. Beyit: "Gerçek sevgili kendi suretini izhar etmek istedi. Âdem'in su ve çamur meydanında çadır kurdu. Kendi güzelliğini seyretmek için topraktan ayna yaptı: kendi aksini gördü. Kıskançlıktan hepsini altüst etti."

İşte “hikmet-i ilâhiyye”nin Kelime-i Ademiyye'ye tahsîsindeki sebeb budur. "Fass", bir şeyin [1/26] hulasası ve zübdesi maʼnâsınadır; ve hâtemin fassı hâtemi tezyîn eden şeydir, ya'ni yüzüğün taşıdır ki, onun üzerine sâhibinin ismi yazılır. "Hikmet" ile "kelime"nin ma'nâları evâil-i Dîbâce'de îzâh olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte "ilâhî hikmet"in Âdem Kelimesi'ne tahsis edilmesinin sebebi budur. "Fass", bir şeyin özeti ve hulâsası anlamına gelir; ve yüzüğün fassı, yüzüğü süsleyen şeydir, yani yüzüğün taşıdır ki, onun üzerine sahibinin ismi yazılır. "Hikmet" ile "kelime"nin anlamları Dîbâce'nin başlarında açıklanmıştı.

لما شاءَ الحق سبحانه وتعالى من حيث أسمائه الحسنى التي لا يَبْلُغُها

الإحْصَاءُ أَنْ يَرَى أعيانها، وإن شِئْتَ قُلْتَ أَنْ يَرَى عَيْنَـه فـي كـون جامع

يَحْصُرُ الأمر لكونه مُتَّصِفًا بالوجودِ ويَظهَرَ به سِرُّه إليه، فإنَّ رؤية الشيء

نفسه بنفسه ما هي مثل رؤيته نفسه في أمرٍ آخر يكون له كالمرآة،

فإنه تظهر له نفسه في صورةٍ يُعْطِيها المَحَلُّ المَنْظُورُ فيه مما لم يكن

يظهر لـه مـن غيـر وجـود هذا المحل ولا تَجَلِّيه له، وقد كان الحق أوجـد

العالم كله وجودَ شَبَح مُسَوَّى لا روح فيه، فكان كمراةٍ غيرِ مَجْلُوَّةٍ، ومن

شأن الحكم الإلهِي أَنَّه ما سَوَّى مَحَلَّا إلا ولا بُدَّ أَنْ يَقْبَلَ رُوحًا إِلَهِيَّا

عبر عنه بالنفخ، وما هو إلا حُصول الإستعدادِ من تلك الصورةِ المُسَوَّاةِ

لقبول الفيض التَّجَلِّي الدَّائِم الَّذي لمْ يَزَلْ ولا يزال، وما بقي إلا قابل،

والقابل لا يكون إلا من فيضه الأقدس، فالأمر كلـه منه، إبتداؤه وإنتهاؤه،

وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ، كما إبتَدَأَ منه ، فاقْتَضَى الأمرُ جَلَاءَ مرآة العالم،

فكان آدم عينَ جَلاء تلك المرآة وروح تلك الصورة.

Vaktâki Hak Sübhânehû ve Teâlâ kābil-i ta'dâd olmayan esmâ-i hüs-nâsı haysiyetinden onların “ayn”larını görmek diledi; ve eğer diler isen, vücûd ile muttasıf olmasından nâșî emri hasreden kevn-i câ-mi'de kendi "ayn”ını görmekliği ve onunla kendi sırrı, kendine zâhir olmasını diledi dersin. Zîrâ bir şeyin kendi nefsine kendi nefsi ile [1/27] rü'yeti, o şeye mir'ât gibi emr-i âharda kendi nefsine rü'yeti gibi değildir. Çünkü ona kendi nefsi manzûrun-fîh olan mahallin ver- diği bir sûrette zâhir olur. Öyle ki bu mahallin vücûdu olmaksızın ve onun ona tecellîsi bulunmaksızın, ona sûret zâhir olmaz idi. Hâlbu- ki Hak Teâlâ âlemin küllîsini, kendisinde rûh olmayan tâmmü'l-hilka vücûd-i cesed olarak halketmiş idi. Binâenaleyh gayr-ı mücellâ bir âyîne gibi idi; ve hükm-i ilâhînin şânındandır ki, muhakkak o, bir ma- halli ancak "nefh-i ilâhî” taʼbîr olunan rûh-ı ilâhîyi kabûl etmesi lâbüd olarak tesviye etti. O da ancak lem-yezel ve lâ-yezâl olan tecellî-i dâim feyzini kabûl etmek için tesviye olunan bu sûretten isti'dâdın husûlüdür; ve ancak kābil kaldı; ve kābil ise, ancak onun feyz-i ak- desinden vâki' olur. Böyle olunca emrin küllîsi, [ibtidâsı ve intihâsı O'ndandır; ve emrin kâffesi]79 O'ndan ibtidâ eylediği gibi, O'na râci' olur (Hûd, 11/123). İmdi emr, mir'ât-ı âlemin cilâsını iktizâ etti. Binâe- naleyh Âdem, bu âyînenin ayn-ı cilâsı ve bu sûretin rûhu oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, sayılamayacak kadar çok olan güzel isimlerinin gereği olarak, onların "ayn"larını (hakikatlerini) görmek istediği zaman; eğer istersen, varlıkla nitelenmesinden kaynaklanan, emri kuşatan kapsamlı oluşta kendi "ayn"ını görmekliği ve onunla kendi sırrının kendisine zâhir olmasını diledi dersin. Çünkü bir şeyin kendi nefsine kendi nefsi ile [1/27] bakması, o şeye ayna gibi başka bir şeyde kendi nefsine bakması gibi değildir. Çünkü ona kendi nefsi, bakılan yerin verdiği bir sûrette zâhir olur. Öyle ki bu yerin varlığı olmaksızın ve onun ona tecellîsi bulunmaksızın, ona sûret zâhir olmaz idi. Hâlbuki Yüce Allah âlemin bütününü, kendisinde ruh olmayan tam yaratılışlı bir ceset varlığı olarak yaratmış idi. Bu sebeple cilalanmamış bir ayna gibi idi; ve ilâhî hükmün şânındandır ki, muhakkak o, bir yeri ancak "ilâhî nefes" tabir olunan ilâhî ruhu kabul etmesi zorunlu olarak tesviye etti (düzledi). O da ancak öncesiz ve sonsuz olan dâimî tecellî feyzini kabul etmek için tesviye olunan bu sûretten istidat (kabiliyet) husûlüdür; ve ancak kabul edebilir kaldı; ve kabul edebilir ise, ancak onun feyz-i akdesinden (en kutsal feyzinden) vâki' olur. Böyle olunca emrin bütünü, [ibtidâsı ve intihâsı O'ndandır; ve emrin kâffesi] O'ndan ibtidâ eylediği gibi, O'na râci' olur (Hûd, 11/123). Şimdi emir, âlem aynasının cilalanmasını gerektirdi. Bu sebeple Âdem, bu aynanın ayn-ı cilâsı (cilâsının özü) ve bu sûretin ruhu oldu.

Ma'lûm olsun ki, zât-ı ahadiyyenin külliyât i'tibâriyle altı mertebesi var- dır; ve cüz'iyât i'tibâriyle merâtibine nihâyet yoktur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ahadiyet zâtının küllîlik itibarıyla altı mertebesi vardır; cüz'îlik itibarıyla ise mertebelerinin sonu yoktur:

## Birincisi:

“Lâ-taayyün”, “ıtlâk” ve “zât-ı baht” mertebesidir. O merte- benin bu isimler ile tevsîmi tâliblere tefhîm-i merâm içindir. Yoksa zât-ı sırf bilcümle sıfat ve nuût ve isim izâfesinden münezzeh olduğu gibi, kayd-ı ıt- lâk ve selb-i taayyün mefhûmundan dahi mukaddestir; ve bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin künhüdür. Onun fevkinde hiçbir mer- tebe yoktur, belki bilcümle merâtib onun tahtındadır; ve zâtın bilcümle niseb ve şuûnâtı ve onun kâffe-i merâtibi kendinde [1/28] kâmin ve muh- tefîdir; ve zât, zâtiyeti cihetinden âlemlerden ganî olduğundan tecellîden müstağnîdir. Onun tecellîsini iktizâ eden şey, zâtında muhtefî ve kâmin olan niseb ve şuûnâtıdır. Eğer kendisinde bu niseb ve şuûnât olmasa idi, zât ebediyyen mütecellî olmaz idi; ve bilcümle niseb ve şuûnât, zâtta müs- tehlek ve muzmahil olduğundan onlar bu mertebede zât-ı bahtın “ayn”ıdır. Meşiyyet dahi niseb-i sâire gibi onun bir nisbeti olduğundan Hak, merte- be-i ahadiyyette meşiyyetî [meşiyyetle ilgili] değildir; ve meşiyyet denilen nisbet ise zâtın “ayn”ıdır; ve bu mertebe eltaf-ı eltaf-ı latîf olduğundan ve eksef-i kesîf olan bu âlem-i şehîdete ve esfel-i sâfilîne merdûd bulunan &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Lâ-taayyün", "ıtlâk" ve "zât-ı baht" mertebesidir. O mertebenin bu isimler ile adlandırılması, Hakk Yolcularına maksadı anlatmak içindir. Yoksa sırf zât, bütün sıfat ve niteliklerden ve isim izafesinden uzak olduğu gibi, mutlaklık kaydından ve belirlenimin olumsuzlanması kavramından da kutsaldır; ve bu mertebe Yüce Allah hazretlerinin künhüdür. Onun üstünde hiçbir mertebe yoktur, aksine bütün mertebeler onun altındadır; ve zâtın bütün nispetleri ve oluşları ve onun tüm mertebeleri kendisinde gizli ve saklıdır; ve zât, zâtiyeti yönünden âlemlerden müstağni olduğundan tecellîden müstağnidir. Onun tecellîsini gerektiren şey, zâtında gizli ve saklı olan nispetleri ve oluşlarıdır. Eğer kendisinde bu nispetler ve oluşlar olmasaydı, zât sonsuza dek tecellî etmezdi; ve bütün nispetler ve oluşlar, zâtta erimiş ve yok olmuş olduğundan onlar bu mertebede sırf zâtın "ayn"ıdır. Meşiyyet (dileme) dahi diğer nispetler gibi onun bir nispeti olduğundan Hak, ahadiyyet mertebesinde meşiyyetle ilgili değildir; ve meşiyyet denilen nispet ise zâtın "ayn"ıdır; ve bu mertebe lâtiflerin en lâtifi olduğundan ve kesiflerin en kesifi olan bu şehâdet âlemine ve esfel-i sâfilîne (aşağıların en aşağısına) reddedilmiş bulunan

79 Bu ifâde Arapça metin dikkate alınarak Ahmed Avni Bey'in şerhinden hareketle eklenmiştir. Tercüme kısmında görülebilecek bu türlü köşeli parantez içi ilâve ifade ve cümlelerde, aksi belirtilmedikçe şerh metni dikkate alınmıştır. insanın fikri bu mertebeye nazaran eksef bulunduğundan, fikir ile zât-ı sırfın idrâki mümkin değildir. Onun için hadîs-i şerîfte لَا تَتَفَكَّرُوا فِي ذَاتِ اللهِ [Allâh'ın zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz!] buyurulmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İnsanın fikri bu mertebeye göre daha yoğun/kesif bulunduğundan, fikir ile sırf zâtın idraki mümkün değildir. Onun için hadis-i şerifte "لَا تَتَفَكَّرُوا فِي ذَاتِ اللهِ [Allah'ın zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz!]" buyurulmuştur.

## İkincisi: "Vâhidiyet" mertebesidir.

Bu mertebenin husûlü, zât-ı sırfta muhtefî ve müstehlek olan bilcümle nisebin, ya'ni sıfatın lisân-ı isti'dâd ile zuhûr takāzâsında bulunmalarından ve zâtın dahi onları kendi mahbesleri olan mertebe-i ahadiyyetten ıtlâk için tenfis etmesinden nâşîdir. İşte bu tenfîs ile o sıfatın suveri ilm-i ilâhîde sâbit olur. Bu tenfis, zâtın kendisin- de, yine kendisine, kendi zâtı ile vâki' olan tecellîsinden ibârettir; ve bu tecellîye "feyz-i akdes” derler; ve mertebe-i ilimde sâbit olan suver-i sıfât, zât-ı Hakk'ın bunlarla taayyününden ibârettir; ve bu mertebenin ismi “Al- lah”dır. “Vâhidiyet” tesmiyesi bilcümle esmânın “Allah” ism-i küllîsi tah- tında müctemi' olmalarından nâşîdir. İlim mertebesinde müteayyin olan bu sûretlere, “a'yân-ı sâbite” derler; ve “hakāyık-ı ilâhiyye” de tabîr ederler. Zîrâ sıfât-ı ilâhiyyenin sûretleridir; ve mümkinâtın hakāyıkı [1/29] ve is- tinâdgâhıdır. İşte bu mertebede meşiyyet-i zâtiyye dahi, niseb-i sâire gibi, mahbes-i zâttan ıtlâk olunduğundan zât-ı sırf, nisbet-i meşiyyet ile müte- cellî olmakla, bilcümle suver-i niseb, bu nisbet-i meşiyyet tahtında “ilm-i ilâhî” mertebesinde müteayyin olurlar; ve “meşiyyet”, zâtın zuhûr ve izhâra meyl ve hâhişinden ibârettir. Bu bâbdaki tafsîlât Fass-ı Dâvûdî nihâyetin- de ve Fass-1 Lokmânî evâilinde gelecektir. Bu mertebe-i vâhidiyyet, ahadi- yet mertebesine nisbeten eltaf-ı latîf olan zât-ı Hakk'ın bir mertebe tekâsüf buyurmasından başka bir şey değildir. Ve zât-ı sırf bu mertebenin bâtını, vâhidiyet mertebesi ise, zât-ı sırfın zâhiri olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebenin meydana gelmesi, sırf zâtta gizli ve erimiş olan bütün bağıntıların, yani sıfatların, yatkınlık diliyle ortaya çıkma gerekliliğinde bulunmalarından ve zâtın da onları kendi hapis yerleri olan ahadiyyet mertebesinden serbest bırakmak için nefes vermesinden kaynaklanır. İşte bu nefes verme ile o sıfatların suretleri ilâhî ilimde sabit olur. Bu nefes verme, zâtın kendisinde, yine kendisine, kendi zâtı ile meydana gelen tecellîsinden ibarettir; ve bu tecellîye "feyz-i akdes" derler; ve ilim mertebesinde sabit olan sıfat suretleri, Hakk'ın zâtının bunlarla belirlenmesinden ibarettir; ve bu mertebenin ismi "Allah"tır. "Vâhidiyet" isimlendirmesi, bütün isimlerin "Allah" küllî ismi altında toplanmalarından kaynaklanır. İlim mertebesinde belirlenmiş olan bu suretlere, "sabit hakikatler" derler; ve "ilâhî hakikatler" de tabir ederler. Çünkü ilâhî sıfatların suretleridir; ve mümkün varlıkların hakikatleri [1/29] ve dayanağıdır. İşte bu mertebede zâtî meşiyyet (dileme) de, diğer bağıntılar gibi, zâtın hapis yerinden serbest bırakıldığından, sırf zât, meşiyyet bağıntısı ile tecellî etmekle, bütün bağıntı suretleri, bu meşiyyet bağıntısı altında "ilâhî ilim" mertebesinde belirlenirler; ve "meşiyyet", zâtın ortaya çıkmaya ve göstermeye olan meyl ve isteğinden ibarettir. Bu konudaki ayrıntılar Dâvûdî Fassı'nın sonunda ve Lokmânî Fassı'nın başlarında gelecektir. Bu vâhidiyet mertebesi, ahadiyet mertebesine nispetle, en latif olan Hakk'ın zâtının bir mertebe yoğunlaşmasından başka bir şey değildir. Ve sırf zât bu mertebenin bâtını, vâhidiyet mertebesi ise, sırf zâtın zâhiri olur.

## Üçüncüsü: “Mertebe-i ervâh”dır.

Bu mertebe zât-ı mutlakın mertebe-i ilimden bir derece daha tekâsüfünden ibârettir. Öyle ki mertebe-i ilimde sâbit olan her bir sûret-i ilmiyye, bir cevher-i basît olarak bu mertebede zâhir olur; ve bu cevâhir-i basîta şekil ve levn ve zaman ve mekân ve hark ve iltiyâmdan mücerreddir. Bu bir âlemdir ki, işâret-i hissiyye ile tefhîm etmek mümkin değildir. Bu mertebede her bir rûh kendisini ve kendi mis- lini ve kendi mebdei olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerini müdriktir. Bu âleme “âlem-i emr”, “âlem-i gayb”, “âlem-i ulvî” ve “âlem-i melekût” derler. Bu mertebe zât-ı mutlakın ayrılık ve gayriyet nev'i üzere hâriçte zuhûrudur. Bu ayrılık ve gayrılık, buhâr-ı latîfın bir mertebe tekâsüf ederek bulut olmasına benzer; ve âlem-i ervâh vâhidiyet mertebesinin zâhiri, vâhidiyet mertebesi ise onun bâtınıdır. Şu hâlde mertebe-i ervâha nisbeten mertebe-i ahadiyyet, bâtının bâtını olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebe, mutlak zâtın ilim mertebesinden bir derece daha yoğunlaşmasından ibarettir. Öyle ki ilim mertebesinde sabit olan her bir ilmî suret, bu mertebede basit bir cevher olarak ortaya çıkar; ve bu basit cevherler şekilden, renkten, zamandan, mekândan, yanmaktan ve birleşmekten arınmıştır. Bu öyle bir âlemdir ki, duyusal işaretlerle açıklamak mümkün değildir. Bu mertebede her bir ruh kendisini, kendi benzerini ve kendi başlangıcı olan Yüce Allah'ı idrak eder. Bu âleme "âlem-i emr" (emir âlemi), "âlem-i gayb" (gayb âlemi), "âlem-i ulvî" (yüce âlem) ve "âlem-i melekût" (melekût âlemi) derler. Bu mertebe, mutlak zâtın ayrılık ve başkalık türü üzere dış âlemde zuhurudur. Bu ayrılık ve başkalık, latif buharın bir mertebe yoğunlaşarak bulut olmasına benzer; ve ruhlar âlemi vahidiyet mertebesinin görünenidir, vahidiyet mertebesi ise onun bâtınıdır. Şu halde ruhlar mertebesine nispetle ahadiyet mertebesi, bâtının bâtını olmuş olur.

## Dördüncüsü: Mertebe-i "âlem-i misâl”dir.

Bu mertebe dahi zât-ı mutlakın tecezzî ve inkısâm ve hark [1/30] ve iltiyâm kabûl etmeyen suver ve eşkâl ile hâriçte zuhûrudur; ve bu âleme “âlem-i misâl" tesmiyesinin vechi budur ki, âlem-i ervâhda bulunan her bir ferdin âlem-i ecsâmda bürüneceği bir sûretin mümâsili bu âlemde zâhir olur; ve bir tâife ona “hayâl” derler. Zîrâ bunları müdrik olan kuvve-i mütehayyiledir; ve âlem-i misâle "âlem-i berzah" ve "mürekkebât-ı latîfe" dahi derler; ve ehl-i tasavvuf ıstılâhında âlem-i ervâh ve misâli cem'edip “âlem-i melekût” derler; ve âlem-i misâl âlem-i ervâhdan âlem-i ecsâma vâsıl olan “feyz-i mukaddes”in vâsıtasıdır; ve ervâh ve ecsâm arasında berzahdır; ve berzahiyeti hasebiyle her iki âlemin ahkâmını câmi'dir ki, onlar da zâhir ve bâtındır. Ya'ni mertebe-i misâl mertebe-i ervâhın zâhiri ve mertebe-i ecsâmın bâtınıdır. Şu hâlde zât-ı mutlak mertebe-i misâle nazaran bâtının bâtının bâtını olur; ve bu mertebe gayb ve şehîdet arasında hadd-i fâsıldır; ve cism-i mürekkeb-i mâddînin aynı olmadığı gibi, cevher-i mücerred-i aklînin dahi aynı değildir. Ya'ni âlem-i ervâh ile âlem-i ecsâmın gayrıdır. Ervâha nisbeten kesîf ve ecsâma nisbeten latîftir. Şu kadar var ki, cevher-i cismânî ile cevher-i mücerred-i aklîye müşâbeheti vardır. Ecsâma müşâbeheti budur ki, ecsâmın nasıl arzı ve tûlü ve umku varsa, sûret-i misâliyyenin dahi arzı, ve tûlü ve umku vardır; ve onu ölçmek ve göz ile görmek mümkindir. Ayîneye mün'akis olan sûret gibi. Ervâha müşâbeheti budur ki, ervâh nasıl nûrânî ve latîf ise suver-i misâliyye dahi latîf ve nûrânîdir; ve letâfet ve nûrâniyetinden nâşî el ile tutulmaz ve bıçakla kesilmez ve eczâya tefrîk edilemez. Rüyâda görülen suver bu âlemdendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebe de mutlak zâtın, parçalanma, bölünme, yırtılma ve birleşme kabul etmeyen suretler ve şekiller ile dış âlemde ortaya çıkışıdır; ve bu âleme "âlem-i misâl" (misâl âlemi) denilmesinin sebebi şudur ki, ruhlar âleminde bulunan her bir ferdin, cisimler âleminde bürüneceği bir suretin benzeri bu âlemde belirir; ve bir grup ona "hayâl" derler. Çünkü bunları idrak eden kuvvet, hayal gücüdür; ve misâl âlemine "âlem-i berzah" (berzah âlemi) ve "mürekkebât-ı latîfe" (latîf bileşikler) de derler; ve tasavvuf ehlinin ıstılahında (teknik teriminde) ruhlar âlemi ile misâl âlemini birleştirip "âlem-i melekût" (melekût âlemi) derler; ve misâl âlemi, ruhlar âleminden cisimler âlemine ulaşan "feyz-i mukaddes"in (kutsal feyzin) vasıtasıdır; ve ruhlar ile cisimler arasında bir berzahtır (geçiş âlemidir); ve berzah olması sebebiyle her iki âlemin hükümlerini (özelliklerini) toplayıcıdır ki, onlar da zâhir (görünen) ve bâtın (gizli)dır. Yani misâl mertebesi, ruhlar mertebesinin zâhiri ve cisimler mertebesinin bâtınıdır. Şu halde mutlak zât, misâl mertebesine göre bâtının bâtının bâtını olur; ve bu mertebe gayb (gizli âlem) ile şehâdet (görünen âlem) arasında ayırt edici sınırdır; ve maddî bileşik cismin aynısı olmadığı gibi, aklî mücerred cevherin (soyut özün) de aynısı değildir. Yani ruhlar âlemi ile cisimler âleminin gayrıdır (farklısıdır). Ruhlara nispeten kesîf (yoğun) ve cisimlere nispeten latîftir (ince, şeffaf). Şu kadar var ki, cismânî cevher (maddî öz) ile aklî mücerred cevhere (soyut aklî öze) benzerliği vardır. Cisimlere benzerliği şudur ki, cisimlerin nasıl eni, boyu ve derinliği varsa, misâlî suretin de eni, boyu ve derinliği vardır; ve onu ölçmek ve göz ile görmek mümkündür. Aynaya yansıyan suret gibi. Ruhlara benzerliği şudur ki, ruhlar nasıl nûrânî (ışıklı) ve latîf ise, misâlî suretler de latîf ve nûrânîdir; ve inceliği ve nûrâniyetinden dolayı el ile tutulmaz ve bıçakla kesilmez ve parçalara ayrılmaz. Rüyada görülen suretler bu âlemdendir.

## Beşincisi: "Mertebe-i şehadet"tir.

Bu mertebe dahi zât-ı mutlakın tecezzî ve inkısâm ve hark ve iltiyâm kabûl eden suver-i ecsâm ile hâriçte zuhûrudur. Onun için bu âleme “âlem-i kevn ve fesâd" derler. Zîrâ suver-i ecsâm bir taraftan tekevvün eder ve bir taraftan bozulur; ve bu âlem-i ecsâmın müfredât-ı besâiti müvellidü'l-ma', müvellidü'l-humûza, klor, sod- yum, karbon, kils-i bakır, altın, gümüş ilh... gibi yetmiş küsur anâsırdan ibârettir. Suver-i muhtelife bu anâsırdan baʼzılarının mekādîr-i muhtelife üzere yekdîğeriyle imtizâcından terekküb eder. Bu anâsırın sûret-i umû-miyyede üç hâli vardır. [1/31] Onlar da gaz, mâyi' ve sulb hâlleridir. Tafsîli hikmet-i tabîiyye ve kimyâ kitâblarında mündericdir. Ehl-i tasavvuf, cism-i hayvânın dört rükün üzere bulunduğunu beyân ederler ki, bunlar da havâ (gaz), su (mâyi'), toprak (sulb) ve ateş (harâret)ten ibarettir. Bu âlem-i ecsâm merâtib-i sâirenin cümlesinden eksef ve azhardır; ve mertebe-i aha-diyyet bu mertebeye nisbeten ebtan-ı butûndur; ve âlem-i ecsâmda zâhir olan her bir sûretin hakîkati mertebe-i vâhidiyyette sâbit olan a'yândır; ve her birisinin âlem-i ervâhda birer rûhu vardır. Binâenaleyh âlem-i ecsâmda gerek cemâd, gerek nebât ve gerek hayvan olsun, rûhu olmayan bir sûret yoktur. Zîrâ her bir sûret bir ismin mazharıdır; ve onu müdebbir olan rûh o isimdir. "Cemâd"a cemâd denilmesi kendi taayyününün âsâr-ı rûhiyye zuhûruna müsaid olmamasındandır. Suver-i ecsâm tekâmül-i tedrîcî ile kendisinde âsâr-ı rûhiyye zâhir olacak taayyün iktisab eder; ve âkıbet en mükemmel sûret olan suver-i insâniyyede âsâr-ı rûhiyye pek âşikâr olarak zâhir olur. Fakat dikkat olunsun ki, bu merâtibde görülen istihâlât ve ta-gayyürât zât-ı mutlakın değildir. **Her bir mertebede zât-ı mutlak, zâtiyeti üzere kāimdir.** Tagayyürât ve istihâlât, ancak onun ârızı olan sıfâtındadır. Meselâ buhârın zâtı latîftir. Bir mertebe tekâsüf edince bulut olur. Bir de-rece daha tekâsüf edince su ve yine tekâsüf edince buz olur. Her bir mer-tebede buhâr zâtiyeti üzere kāimdir. Zîrâ tagayyür eden şey buhârın zâtı değildir; onun zâtında mündemic olan sıfât-ı ârızasıdır. Eğer buhârın zâtı tagayyür etmiş olsa idi buz eriyip su ve tebahhurât-ı tedrîciyye ile bulut ve bulut tekrar telattuf ederek buhâr olmamak lâzım gelir idi. Zîrâ bozulan şey başka bir şey olur ve aslına iltihâk ve rücû' edemez. Meselâ şarabın içine tuz konsa, bozulup sirke olur. Zâtı bozulduğundan, artık şarâb olamaz. [1/32] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebe de mutlak zâtın, parçalanma, bölünme, yırtılma ve birleşme kabul eden cisim suretleriyle dış âlemde ortaya çıkışıdır. Onun için bu âleme "oluş ve bozuluş âlemi" derler. Çünkü cisim suretleri bir taraftan oluşur ve bir taraftan bozulur; ve bu cisimler âleminin basit fertleri, su üreten, asit üreten, klor, sodyum, karbon, bakır kireci, altın, gümüş vb. gibi yetmiş küsur anâsırdan ibarettir. Çeşitli suretler, bu anâsırdan bazılarının farklı miktarlarda birbiriyle karışmasından meydana gelir. Bu anâsırın genel olarak üç hâli vardır. Onlar da gaz, sıvı ve katı hâlleridir. Ayrıntısı fizik ve kimya kitaplarında yer almaktadır. Ehl-i tasavvuf, hayvan cisminin dört temel unsur üzere bulunduğunu belirtirler ki, bunlar da hava (gaz), su (sıvı), toprak (katı) ve ateş (ısı)ten ibarettir. Bu cisimler âlemi, diğer mertebelerin hepsinden daha yoğun ve daha belirgindir; ve ahadiyyet mertebesi bu mertebeye nispetle gizliliklerin en gizlisidir; ve cisimler âleminde görünen her bir suretin hakikati, vahidiyyet mertebesinde sabit olan sabit hakikatlerdir; ve her birisinin ruhlar âleminde birer ruhu vardır. Buna göre cisimler âleminde gerek cansız varlık, gerek bitki ve gerek hayvan olsun, ruhu olmayan bir suret yoktur. Çünkü her bir suret bir ismin mazharıdır; ve onu idare eden ruh o isimdir. "Cansız varlık"a cansız varlık denilmesi, kendi taayyününün ruhanî tesirlerin ortaya çıkmasına uygun olmamasındandır. Cisim suretleri, tedrici gelişim ile kendisinde ruhanî tesirler ortaya çıkacak bir taayyün kazanır; ve sonunda en mükemmel suret olan insan suretlerinde ruhanî tesirler pek açık olarak ortaya çıkar. Fakat dikkat edilsin ki, bu mertebelerde görülen dönüşümler ve değişimler mutlak zâtın değildir. **Her bir mertebede mutlak zât, zâtiyeti üzere kâimdir.** Değişimler ve dönüşümler, ancak onun ârızî olan sıfatlarındadır. Örneğin buharın zâtı latiftir. Bir mertebe yoğunlaşınca bulut olur. Bir derece daha yoğunlaşınca su ve yine yoğunlaşınca buz olur. Her bir mertebede buhar zâtiyeti üzere kâimdir. Çünkü değişen şey buharın zâtı değildir; onun zâtında bulunan ârızî sıfatlarıdır. Eğer buharın zâtı değişmiş olsaydı, buz eriyip su ve tedrici buharlaşmalarla bulut ve bulut tekrar incelerek buhar olmaması gerekirdi. Çünkü bozulan şey başka bir şey olur ve aslına katılamaz ve geri dönemez. Örneğin şarabın içine tuz konsa, bozulup sirke olur. Zâtı bozulduğundan, artık şarap olamaz.

## Altıncısı: Mertebe-i câmi'-i hazret-i insandır.

Bu mertebe dahi kezâlik zât-ı mutlakın bir mazhar-ı etemmde zuhûrudur; ve bu mazhar-ı etemm dahi nev'-i Âdem'dir; ve ehl-i tasavvuf âlem-i his ve şehâdet ile “hazret-i insân”ı cem'edip “nâsût” derler; ve işte bu mertebe kâffe-i merâtib-i cismâ- niyye ve nûrâniyyeyi ve vahdeti ve vâhidiyeti câmi' olan bir tecellî ve bir libâs-ı ahîrdir; ve insan sûret-i ilâhiyye üzere mahlûk olduğundan bilcümle esmâyı câmi' olan “Allah” ism-i şerîfinin mazharıdır; ve insan, kâmil ve gayr-ı kâmil olarak iki kısımdır. Her ikisi dahi bu ism-i mübarekin mazharıdır. Fakat enbiyâ ve evliyâdan ibaret olan insân-ı kâmil tarîk-i tasfiye ile mebdee rücû' ettikleri ve kendi mevhûm olan varlıklarından fânî oldukları cihetle sâir efrâd-ı insaniyyeden bu kemâl ile mümtâz olmuşlardır. Ya'ni bu zevât-ı kirâm Hak-perest ve efrâd-ı bâkıye-i insâniyye ise hod-peresttir. Nitekim Mevlânâ (r.a.) buyurmuşlardır: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebe de aynı şekilde mutlak zâtın en mükemmel bir mazharda görünmesidir; ve bu en mükemmel mazhar da Âdem türüdür; ve tasavvuf ehli, his ve şehâdet âlemi ile "hazret-i insân"ı birleştirip "nâsût" derler; ve işte bu mertebe, cismanî ve nuranî bütün mertebeleri, vahdeti ve vâhidiyeti kapsayan bir tecellî ve son bir elbisedir; ve insan ilâhî sûret üzere yaratıldığından, bütün isimleri kapsayan "Allah" ism-i şerîfinin mazharıdır; ve insan, kâmil ve gayr-ı kâmil olarak iki kısımdır. Her ikisi de bu mübarek ismin mazharıdır. Fakat enbiyâ ve evliyâdan ibaret olan insân-ı kâmil, tasfiye yoluyla başlangıca dönmeleri ve kendi vehmedilmiş varlıklarından fânî olmaları sebebiyle, diğer insan fertlerinden bu kemâl ile ayrıcalıklı olmuşlardır. Yani bu yüce zâtlar Hak-peresttir ve geri kalan insan fertleri ise hod-peresttir. Nitekim Mevlânâ (r.a.) buyurmuşlardır:

آنانکه ربوده الستند

در منزل درد بسته پایند

فانی ز خود و بدوست باقی

این طائفه اند اهل توحید

از عهد الست باز مستند

در دادن جان کشاده دستند

این طرفه که نیستند و هستند

باقی همه خویشتن پرستند

Tercüme: Her kim ki rubûde-i elesttir Tâ ahd-i "elest"ten o mesttir Bağlanmış ayağı derd evinde Can vermek için küşâde-desttir Kendinden o fânî Dost'la bâkî Hayret ki, o nîsttir ve hesttir Bu zümredir ancak ehl-i tevhîd Bâkîsi cihânda hod-peresttir80 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: Her kim ki elest bezminden beri kuldur, "elest" ahdinden beri sarhoştur. Ayağı dert evine bağlanmıştır, can vermek için eli açıktır. O, kendinden fânî olmuş, Dost ile bâkî kalmıştır. Hayret vericidir ki, o hem yoktur hem de vardır. Ehl-i tevhîd (Allah'ın birliğini tasdik edenler) ancak bu zümredir; geri kalanı dünyada benlik düşkünüdür.

Ve her mertebe ve taayyün esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır; ve insan “Allah” ism-i küllîsinin mazharıdır; ve kâffe-i esmâ-i ilâhiyye, cüz'iyâtın küllün tahtında indirâcı gibi, ism-i zât ve müstecmi'-i cemî'-i sıfât olan "Allah" ism-i küllîsinin tahtında mündemicdir; ve "Allah" ismi, nasıl ki hakîkatte ve mertebede [1/33] cemî'-i esmâ üzerine mukaddem ise, "Allah" ism-i mübarekinin mazharı olan hakîkat-i insâniyye dahi cemî'-i mezâhirin zâtından ve hakîkatinden mukaddem olmak lâzım gelir. Binâe- naleyh hakîkat-i insâniyye cemî'-i mezâhirin hakāyıkını câmi' ve kâffe-i merâtibi muhîttir; ve mertebe-i insândan hâriç hiçbir şey yoktur. Nitekim Hz. Emîrü'l-mü'minîn, esedullâhi'l-gālib Ali İbn Ebî Talib (kerremallâ- hu vechehû) efendimiz “hazret-i insân”ın bu câmiiyetinden haber verip buyururlar: دَوَاؤُكَ فِيكَ وَمَا تَشْعُرُ وَتَزْعُمُ أَنَّكَ جِرْمٌ صَغِيرٌ وَأَنْتَ الْكِتَابُ الْمُبِينُ الَّذِي بِأَحْرُفِهِ يَظْهَرُ الْمُضْمَرُ وَأَنْتَ الْوُجُودُ وَنَفْسُ الْوُجُودِ فَلَا حَاجَةً لَكَ فِي خَارِجِ وَدَاؤُكَ مِنْكَ وَمَا تُبْصِرُ وَفِيكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْأَكْبَرُ وَمَا فِيكَ الْمَوْجُودُ لَا يَحْصُرُ فَيَخْرُجُ عَنْكَ مَا يَسْطُرُ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve her mertebe ve taayyün (belirginleşme) ilâhî isimlerden bir ismin mazharıdır (tecelli yeridir); ve insan "Allah" ism-i küllîsinin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharıdır; ve bütün ilâhî isimler, cüz'îlerin (parçaların) küllün (bütünün) altında toplanması gibi, zât ismi ve bütün sıfatları toplayan "Allah" ism-i küllîsinin altında toplanmıştır; ve "Allah" ismi, nasıl ki hakikatte ve mertebede bütün isimlerden önce ise, "Allah" ism-i mübarekinin mazharı olan insan hakikati de bütün mazharların zâtından ve hakikatinden önce olmak lâzım gelir. Buna göre insan hakikati bütün mazharların hakikatlerini kapsayıcı ve bütün mertebeleri kuşatıcıdır; ve insan mertebesinin dışında hiçbir şey yoktur. Nitekim Hz. Emîrü'l-mü'minîn, esedullâhi'l-gālib Ali İbn Ebî Talib (kerremallâhu vechehû) efendimiz "hazret-i insan"ın bu kapsayıcılığından haber verip buyururlar: دَوَاؤُكَ فِيكَ وَمَا تَشْعُرُ وَتَزْعُمُ أَنَّكَ جِرْمٌ صَغِيرٌ وَأَنْتَ الْكِتَابُ الْمُبِينُ الَّذِي بِأَحْرُفِهِ يَظْهَرُ الْمُضْمَرُ وَأَنْتَ الْوُجُودُ وَنَفْسُ الْوُجُودِ فَلَا حَاجَةً لَكَ فِي خَارِجِ وَدَاؤُكَ مِنْكَ وَمَا تُبْصِرُ وَفِيكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْأَكْبَرُ وَمَا فِيكَ الْمَوْجُودُ لَا يَحْصُرُ فَيَخْرُجُ عَنْكَ مَا يَسْطُرُ

Tercüme: "Senin ilâcın sende olduğu hâlde bilmiyorsun; ve illetin sen- den olduğu hâlde görmüyorsun; ve sen bir cirm-i sagîr olduğunu zu'me- dersin, hâlbuki âlem-i ekber sende müntavîdir; ve sen öyle bir kitâb-ı mü- bînsin ki, muzmer olan şey onun harfleriyle zâhir olur; ve sen vücûdsun ve nefs-i vücûdsun; ve sende mevcûd olan şey hasr ve tadâda gelmez. Senin hârice ihtiyacın yoktur. Kitâb-ı kâinâtta mastûr olan şeyler hep senden hurûceder."81 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Senin ilacın sende olduğu hâlde bilmiyorsun; ve hastalığın senden olduğu hâlde görmüyorsun; ve sen küçük bir cisim olduğunu sanırsın, hâlbuki en büyük âlem sende dürülmüştür; ve sen öyle apaçık bir kitapsın ki, gizli olan şey onun harfleriyle ortaya çıkar; ve sen varlıksın ve varlığın özüsün; ve sende mevcut olan şey sınırlanamaz ve sayılamaz. Senin dışarıya ihtiyacın yoktur. Kâinat kitabında yazılı olan şeyler hep senden çıkar.

İmdi mertebe-i hazret-i insân min-haysü't-taayyün mertebe-i ahadiy- yetten eb'ad ve esfel-i sâfilîn olur. Nitekim Hak Teâlâ buna işâreten: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ )Tin 95/4-5) [Biz insanı en güzel sûrette yarattık, sonra onu esfel-i sâfilîne reddettik.] buyurur. Ve zât-ı mutlak mertebe-i insanda bi-hasebit-taayyün azhar ve bi-hasebi'l-hakî- ka [1/34] ebtan-ı butûn olmuş olur; ve insan şecere-i kevnin semeresi ve cemâl-i zâtın âyînesi mesâbesinde bulunduğundan, îcâdın illet-i gāiyyesi insandan ibaret bulunur. *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, insan mertebesi, taayyün (belirginleşme) açısından, ahadiyet (Allah'ın birliği) mertebesinden daha uzak ve esfel-i sâfilîn (aşağıların aşağısı) olur. Nitekim Yüce Allah buna işaretle şöyle buyurur: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ (Tin 95/4-5) [Biz insanı en güzel sûrette yarattık, sonra onu esfel-i sâfilîne reddettik.] Ve mutlak zât, insan mertebesinde, taayyün itibarıyla daha zâhir (görünür) ve hakikat itibarıyla batınların batını (en gizli) olmuş olur; ve insan, kevn (oluş) ağacının meyvesi ve zâtın cemâlinin (güzelliğinin) aynası konumunda bulunduğundan, yaratılışın gâî illeti (nihai sebebi) insandan ibaret bulunur.

Bu mukaddeme ma'lûm olduktan sonra metnin ma'nâsını anlamak kolaylaşır. Şöyle ki: Cemî'-i izâfâttan münezzeh olan zât-ı mutlak, ken- di vücudunda muhtefî ve müstehlek olan ve cüz'iyâtı cihetinden hasr ve ta'dâda gelmeyen esmâ-i hüsnâsı haysiyetiyle, bu esmânın “ayn”larını gör- mek dilediği vakit, emr-i ilâhî âyîne mesâbesinde olan âlemin cilâsını iktizâ etti. Binâenaleyh Adem, rûhu ve aklı ve nefsi ve cesedi haysiyetinden, bu mir'ât-ı âlemin ayn-ı cilâsı oldu. Zîrâ Adem'in rûhu âlem-i ervâhın ve aklı âlem-i ukülün ve nefsi âlem-i nüfûsun ve cesedi âlem-i ecsâdın cilâsıdır; ve Adem tâmmü'l-hilka bir cesed olan âlemin rûhu oldu. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri âlem-i rûhâniyâta Adem'in rûhu ile ve âlem-i ukūle onun aklı ile ve âlem-i nüfûsa onun nefsi ile ve âlem-i ecsâda onun cesedi ile im- dâd eder. Binâenaleyh Âdem bu cesed-i müsevvânın rûhu olmuş olur; ve işte Adem'in en sonra halk buyurulmasının sebebi ve hikmeti budur. İmdi kemâl-i celâ ve isticlâ Adem'in vücûdu ile olunca sen istersen dersin ki: “Zât-ı mutlak kābil-i ta'dâd olmayan esmâ-i hüsnâsı haysiyetinden –zât-ı sırfı haysiyetinden değil, zîrâ zâtı cihetinden tecellî vâki' olmaz– bade'l-a- dem vücûd ile muttasıf olduğu için emr-i ilâhîyi hasreden kevn-i câmide kendi “ayn”ını görmekliği ve onunla kendi sırrı kendine zâhir olmasını dilediği, ya'ni kemâliyle zuhûra meşiyyeti taalluk ettiği vakit, emr-i ilâhî mir'ât-ı âlemin cilâsını iktizâ etti. Adem bu mir'âtın ayn-ı cilâsı oldu.” Zîrâ kevn-i câmi' evvelce adem-i izâfî ile muttasıf iken, badehû vücûd-ı izâfî ile muttasıf oldu; ve emr-i vücûdu [1/35] hasretti. Çünkü kevn-i câmi' vü- cûd-ı küllî ile muttasıftır; ve vücûd-ı küllî ile muttasıf olan şeyde, a'yânın zuhûru ve tecellîsi dahi küllîdir. Binâenaleyh zât-ı mutlak, kevn-i câmi' mazharında taayyün-i küllî ile müteayyin olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu giriş bilindikten sonra metnin anlamını anlamak kolaylaşır. Şöyle ki: Bütün bağıntılardan uzak olan mutlak zât, kendi varlığında gizli ve erimiş olan ve cüzleri (parçaları) açısından saymaya ve sınırlamaya gelmeyen güzel isimleri (esmâ-i hüsnâ) itibarıyla, bu isimlerin "hakikat"lerini görmek istediği zaman, ilâhî emir, ayna hükmünde olan âlemin cilalanmasını gerektirdi. Bu sebeple Âdem, ruhu, aklı, nefsi ve cesedi itibarıyla, bu âlem aynasının bizzat cilası oldu. Çünkü Âdem'in ruhu ruhlar âleminin, aklı akıllar âleminin, nefsi nefisler âleminin ve cesedi cisimler âleminin cilasıdır; ve Âdem, hilkati tam bir ceset olan âlemin ruhu oldu. Çünkü Yüce Allah, ruhaniyet âlemlerine Âdem'in ruhu ile, akıllar âlemine onun aklı ile, nefisler âlemine onun nefsi ile ve cisimler âlemine onun cesedi ile yardım eder. Bu sebeple Âdem, bu şekillendirilmiş cesedin ruhu olmuş olur; ve işte Âdem'in en sonra yaratılmasının sebebi ve hikmeti budur. Şimdi, kemâl-i celâ (tam bir parlaklık) ve isticlâ (parlaklık isteme) Âdem'in varlığı ile olunca, sen istersen dersin ki: "Mutlak zât, sayılamayacak kadar çok olan güzel isimleri itibarıyla –zâtının sırf kendisi itibarıyla değil, çünkü zâtı açısından tecelli (ortaya çıkma) meydana gelmez– yokluktan sonra varlıkla nitelendiği için, ilâhî emri kuşatan câmi' kevn'de (tüm varlıkları toplayan âlemde) kendi 'hakikat'ini görmekliği ve onunla kendi sırrının kendisine açığa çıkmasını dilediği, yani kemâliyle zuhura (ortaya çıkmaya) meşiyyeti (iradesi) iliştiği zaman, ilâhî emir âlem aynasının cilalanmasını gerektirdi. Âdem bu aynanın bizzat cilası oldu." Çünkü câmi' kevn (tüm varlıkları toplayan âlem) evvelce izafî yokluk ile nitelenmiş iken, sonradan izafî varlık ile nitelendi; ve varlık emrini kuşattı. Çünkü câmi' kevn küllî varlık ile nitelenmiştir; ve küllî varlık ile nitelenmiş olan şeyde, sabit hakikatlerin (a'yânın) zuhuru (ortaya çıkışı) ve tecellisi (belirmesi) dahi küllîdir. Bu sebeple mutlak zât, câmi' kevn mazharında (ortaya çıkış yerinde) küllî bir taayyün (belirginleşme) ile belirginleşmiş olur.

Suâl: Allah Teâlâ zâtı ve sıfatı ile ezelîdir; ve âlem-i insânînin îcâdın- dan evvel kendi zâtını ve sıfâtını bilir ve görür. Binâenaleyh kendi "ayn”ını müşâhede için neden bir mazhara lüzûm görsün? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Yüce Allah zâtı ve sıfatı ile öncesizdir; ve insan âleminin yaratılmasından önce kendi zâtını ve sıfatlarını bilir ve görür. Bu sebeple kendi tekil hakikatini müşâhede etmek için neden bir mazhara (tecelli yerine) ihtiyaç duysun?

Cevâb: Evet, Hak Teâlâ hazretleri zâtı ve sıfâtı ile ezelîdir; ve zâtını ve sıfâtını bildiğine ve gördüğüne şübhe yoktur. Fakat bu biliş ve görüş, ken- di zâtını kendi zâtında bilmek ve görmektir. Binâenaleyh kevn-i câmi'de esmâsı ayânını müşâhedeye meşiyyet-i ilâhiyyesi taalluk etmezden evvel, esmâsını ve sıfatını, kendisinin niseb-i zâtiyyesi ve şuûn-i gaybiyyesi ola- rak müşâhede eder idi. Bunun için zâtında muhtefî olan ayân-ı esmâsının ahkâm ve âsârını hariçte vâki' olan kevn-i câmide müşâhede etmek diledi. Zîrâ bir şeyin kendi nefsini, bir mazharın tavassutu olmaksızın, kendi nefsi ile rü'yeti, o şeye âyîne gibi olan emr-i âharda, kendi nefsini rü'yete benze- mez. Gerçi kevn-i câmi' zât-ı mutlakın bir mertebe-i tenezzülü ve tecellîsi olmak i'tibâriyle, zât-ı Hak bu kevn-i câmi'de dahi a'yân-ı esmâdan ibâret olan kendi nefsini, mertebe-i ahadiyyette kendi nefsini müşâhede ettiği gibi, müşâhede eder. Velâkin iki müşâhede arasında fark vardır. Evvelen, mücmelen rü'yet eder idi. Kevn-i câmi' mertebesine tenezzülünde tafsîlen müşâhede eder. İcmâl ile tafsîl arasında fark olduğu zâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Evet, Yüce Allah zâtı ve sıfatları ile öncesizdir; ve zâtını ve sıfatlarını bildiğine ve gördüğüne şüphe yoktur. Fakat bu biliş ve görüş, kendi zâtını kendi zâtında bilmek ve görmektir. Bu sebeple, kapsamlı varlıkta (kevn-i câmi') isimlerinin sabit hakikatlerini (a'yânını) müşahede etmeye ilâhî meşiyeti (dilemesi) ilişmeden önce, isimlerini ve sıfatlarını, kendisinin zâtî nispetleri ve gaybî oluşları olarak müşahede ederdi. Bunun için, zâtında gizli olan isimlerinin sabit hakikatlerinin hükümlerini ve eserlerini dışarıda meydana gelen kapsamlı varlıkta müşahede etmek istedi. Çünkü bir şeyin kendi nefsini, bir mazharın (tecelli yeri) aracılığı olmaksızın, kendi nefsi ile görmesi, o şeye ayna gibi olan başka bir şeyde, kendi nefsini görmeye benzemez. Gerçi kapsamlı varlık, mutlak zâtın bir tenezzül (aşağı iniş) ve tecelli mertebesi olması itibarıyla, Hak Zât bu kapsamlı varlıkta dahi isimlerinin sabit hakikatlerinden ibaret olan kendi nefsini, ahadiyyet mertebesinde kendi nefsini müşahede ettiği gibi, müşahede eder. Ancak iki müşahede arasında fark vardır. Öncelikle, toplu olarak görürdü. Kapsamlı varlık mertebesine tenezzülünde ise ayrıntılı olarak müşahede eder. Toplu ile ayrıntılı arasında fark olduğu açıktır.

Misal: Bir mahbûbe-i devrân kendisinin tenâsüb-i endâma ve hüsn ve cemâle mâlik olduğunu, müddet-i ömründe âyîneye bakmamış [1/36] olsa, yine bilir ve görür. Fakat bu biliş ve görüş, kendi zâtını, kendi zâtında bilmek ve görmektir ki, ilm-i icmâlî ve rü’yet-i icmâlîdir. Hiç bakmamış ol-duğu âyîne kendisine arzolunup bunda muntabi' olan tenâsüb-i endâmını ve hüsn ve cemâlini müşâhede ettikde kendisinde evvelki ilim ve rü'yetten başka bir ilim ve rü'yetin zevki hâsıl olur; ve icmâl tafsîle münkalib olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Bir devrin güzeli, kendisinin düzgün bir vücuda ve güzelliğe sahip olduğunu, ömrü boyunca aynaya bakmamış olsa bile, yine bilir ve görür. Fakat bu biliş ve görüş, kendi zâtını, kendi zâtında bilmek ve görmektir ki, toplu/icmâlî bilgi ve toplu/icmâlî görüştür. Hiç bakmamış olduğu ayna kendisine sunulup bunda yansıyan düzgün vücudunu ve güzelliğini gözlemlediğinde, kendisinde önceki bilgi ve görüşten başka bir bilgi ve görüş zevki meydana gelir; ve toplu/icmâlî olan ayrıntıya dönüşür.

Diğer misâl: Kendisinde ressâmiyet ve hattâtıyet ve mi’mâriyet sıfatları bulunan bir kimse, hiç resim yapmamış ve yazı yazmamış ve binâ inşâ etmemiş olsa dahi, kendinde bu sıfatlar olduğunu ve bu sıfatlarla berâber zâtını bilir ve görür; bu icmâldir. Vaktâki bir resim levhası yapar ve yazı yazar ve bir binâ inşâ eder, o resim ve yazı levhalarında ve inşâ ettiği binâ-da zâtında bilkuvve mündemic olan bu sıfatları tafsîlen bilmiş ve görmüş olur; ve bu âsâr bu sıfatların âyînesi mesâbesinde bulunur. Binâenaleyh evvelki biliş ve görüş ile sonraki biliş ve görüş arasında fark zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Diğer bir örnek: Kendisinde ressamlık, hattatlık ve mimarlık sıfatları bulunan bir kimse, hiç resim yapmamış, yazı yazmamış ve bina inşa etmemiş olsa dahi, kendisinde bu sıfatların olduğunu ve bu sıfatlarla birlikte zâtını bilir ve görür; bu toplu/icmâlî bir bilgidir. Ne zaman ki bir resim levhası yapar, yazı yazar ve bir bina inşa eder, o resim ve yazı levhalarında ve inşa ettiği binada, zâtında potansiyel olarak (bilkuvve) gizli olan bu sıfatları ayrıntılı olarak (tafsîlen) bilmiş ve görmüş olur; ve bu eserler, bu sıfatların aynası konumunda bulunur. Bu sebeple, önceki biliş ve görüş ile sonraki biliş ve görüş arasında fark ortaya çıkar.

Ve "emr-i âharda olan rü'yet"te, şeye kendi nefsi, manzûrun-fîh olan mahallin verdiği bir sûrette zâhir olur. Eğer bu mahallin vücûdu olmasa ve şeyin o mahalle tecellîsi bulunmasa, o şeye sûret zâhir olmaz idi. Ya'ni bâlâ-daki misâllerde îzâh olunduğu üzere, bir kimsenin kendi sûretini temâşâ etmesi, ancak âyînenin vücûdu ile mümkin olur. Çünkü âyîne o kimseye evvelce zâhir olmayan bir sûreti izhâr eder. Binâenaleyh o kimsenin nefsi, o kimseye, manzûrun-fîh olan âyînenin verdiği bir sûrette zâhir olur; ve emr-i âharda rü'yet-i sûret iki şeyden husûle gelir: Birisi mahal, diğeri nâzırın mahalle tecellîsidir. Eğer mahal olan âyîne tamâmıyla musaykal ve mücellâ ise, nâzırın sûreti onda kemâliyle zâhir olur. Değil ise [1/38] nâzıra âyîne-nin isti'dâdı nisbetinde bir sûret görünür; ve kezâ âyîne muhaddeb veyâ muka'ar, veyâ muhaddebiyet ve mukaʼariyet ile memzûc ise, ona mukābil olmak sûretiyle mütecellî olan nâzıra kendi sûreti türlü türlü zâhir olur. Gerçi bu âyînelerde zâhir olan sûret dahi nâzırın sûretidir. Velâkin man- zûrun-fîh olan âyînelerde nâzırın sûretini kemâliyle gösterebilmek isti'dâdı olmadığından, böyle muhtelif ve noksan olarak irâe etmiştir. Binâenaleyh ihtilaf ve noksan nâzırın değil, âyînelerin isti'dâd ve kābiliyetlerindedir. Hâlbuki Hak Teâlâ hazretleri âlemin hey'et-i mecmûasını kendisinde rûh olmayan tâmmü'l-hilka bir cesedin vücûdu olarak îcâd etmiş idi. Binâena- leyh âlem gayr-ı mücellâ bir âyîne gibi idi; ve âyîne gayr-ı mücellâ olunca, bittabi' nâzırın sûretini kemâliyle izhâr edemez; ve muhakkak Hak Teâlâ bir mahalli, ancak “nefh-i ilâhî” tabîr olunan rûh-ı ilâhîyi kabûl etmek üzere tesviye etti ki, böyle olması hükm-i ilâhî şânındandır. Rûh-ı ilâhîyi kabûl etmek için mahallin tesviyesi ise, ancak lem-yezel ve lâ-yezâl olan tecellî-i dâim feyzini kabûl etmek üzere tesviye olunan sûretten isti'dâdı izhâr etmekten ibârettir. Ya'ni Hak Teâlâ rûhsuz bir cesed gibi âlemi îcâd etti. Halbuki âlem bu hâlde kalamazdı. Çünkü Hak Teâlâ bir mahalli tes- viye ederse, mutlakā ona nefh-i rûh için tesviye eder. Hükm-i ilâhînin şânı budur; ve kevn-i câmi' olan insandan mukaddem sûret-i âlemin tesviyesi, ancak bu sûretten isti’dâdı izhâr etmek içindir. Zîrâ bu sûret lem-yezel ve lâ-yezâl olan tecellî-i dâim feyzini kabûl eder. İşte bu sebeble Hak Teâlâ sûret-i âlemin [1/39] rûhu olan insanı îcâd eyledi. Nitekim &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve "başka bir şeyde olan görme"de, şey, kendisine, bakılan yerin verdiği bir şekilde görünür. Eğer bu yerin varlığı olmasaydı ve şeyin o yere tecellîsi (yansıması) bulunmasaydı, o şeye şekil görünmezdi. Yani yukarıdaki örneklerde açıklandığı üzere, bir kimsenin kendi şeklini seyretmesi, ancak aynanın varlığı ile mümkün olur. Çünkü ayna, o kimseye daha önce görünmeyen bir şekli gösterir. Bu sebeple o kimsenin kendisi, o kimseye, bakılan yer olan aynanın verdiği bir şekilde görünür; ve başka bir şeyde şeklin görülmesi iki şeyden meydana gelir: Birisi yer, diğeri bakanın yere tecellîsidir. Eğer yer olan ayna tamamen cilalı ve parlak ise, bakanın şekli onda eksiksiz bir şekilde görünür. Değilse, bakana aynanın yatkınlığı oranında bir şekil görünür; ve aynı şekilde ayna dışbükey veya içbükey, veya dışbükeylik ve içbükeylik ile karışık ise, ona karşılık gelmek suretiyle tecellî eden bakana kendi şekli türlü türlü görünür. Gerçi bu aynalarda görünen şekil de bakanın şeklidir. Ancak bakılan yer olan aynalarda bakanın şeklini eksiksiz bir şekilde gösterebilme yatkınlığı olmadığından, böyle farklı ve eksik olarak göstermiştir. Bu sebeple farklılık ve eksiklik bakanın değil, aynaların yatkınlık ve kabiliyetlerindedir. Hâlbuki Yüce Allah, âlemin bütününü, kendisinde ruh olmayan, tam yaratılmış bir cesedin varlığı olarak yaratmıştı. Bu sebeple âlem, cilasız bir ayna gibiydi; ve ayna cilasız olunca, doğal olarak bakanın şeklini eksiksiz bir şekilde gösteremez; ve muhakkak Yüce Allah bir yeri, ancak "ilâhî nefes" tabir olunan ilâhî ruhu kabul etmek üzere düzenledi ki, böyle olması ilâhî hükmün şânındandır. İlâhî ruhu kabul etmek için yerin düzenlenmesi ise, ancak öncesiz ve sonsuz olan sürekli tecellî feyzini kabul etmek üzere düzenlenmiş olan şekilden yatkınlığı ortaya çıkarmaktan ibarettir. Yani Yüce Allah ruhsuz bir ceset gibi âlemi yarattı. Halbuki âlem bu halde kalamazdı. Çünkü Yüce Allah bir yeri düzenlerse, mutlaka ona ruh üflemek için düzenler. İlâhî hükmün şânı budur; ve her şeyi kapsayan insan yaratılmadan önce âlem şeklinin düzenlenmesi, ancak bu şekilden yatkınlığı ortaya çıkarmak içindir. Çünkü bu şekil, öncesiz ve sonsuz olan sürekli tecellî feyzini kabul eder. İşte bu sebeple Yüce Allah, âlem şeklinin ruhu olan insanı yarattı. Nasıl ki

وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ روحي

(Hicr, 15/29) [Ben insana rûhumdan nefhettim.] buyurur; ve nefh-i rûh cemâd ve nebât ve hayvan hakkında âmm ve insan hakkında hâsstır. Şu hâlde tesviye mahall-i müsevvâda kābiliyetin, ya'ni zâtî olan isti'dâd-1 gayr-ı mec'ûlün izhârıdır. Çünkü eğer mahallin isti’dâd-ı mec’ûl-i vücûdîyi kabûle isti'dâd-ı zâtîsi olmasa idi, feyz-i dâimi kabûl etmeğe müstaid olmaz idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Hicr, 15/29) [Ben insana ruhumdan üfledim.] buyurur; ve ruh üfleme cansız varlık, bitki ve hayvan hakkında genel, insan hakkında ise özeldir. Şu hâlde tesviye (düzeltme, düzenleme), düzeltilen yerde kabiliyetin, yani zâtî olan (özden gelen) ve yapılmamış/verilmemiş istidadın (doğuştan gelen kabiliyetin) ortaya çıkarılmasıdır. Çünkü eğer o yerin (mahallin) kazanılmış/kılınmış varlıksal istidadı (sonradan kazanılan kabiliyeti) kabul etmeye zâtî istidadı (doğuştan gelen kabiliyeti) olmasaydı, sürekli feyzi (ilâhî bereketi) kabul etmeye yatkın olmazdı.

## Misâl:

Üzerine kesîf bir boya sürülmüş olan bir âyîneye sûret aksetmez. O boya âyînenin sathından silinmeli ve onun sathına cilâ verilmeli ki, için- de sûret görünebilsin. Kable'l-cilâ onda sûret görünmek isti’dâdı yok idi. Ba'de'l-cilâ bu isti'dâd hâsıl oldu. Bu isti'dâd isti'dâd-1 mec'ûldür. Fakat bir tahta parçasına ne kadar cilâ vurulsa onda âyîne gibi suver münʼakis olmaz. Çünkü onda âyînenin isti'dâd-ı zâtîsi yoktur. Ne kadar tesviye olunsa is- ti'dâd-ı mec'ûlü tahsîl edip nâzırın sûretini kabûl edemez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üzerine yoğun bir boya sürülmüş olan bir aynaya suret yansımaz. O boya aynanın yüzeyinden silinmeli ve onun yüzeyine cila verilmeli ki, içinde suret görünebilsin. Ciladan önce onda suret görünme yatkınlığı yoktu. Ciladan sonra bu yatkınlık oluştu. Bu yatkınlık, kazanılmış yatkınlıktır. Fakat bir tahta parçasına ne kadar cila vurulsa onda ayna gibi suretler yansımaz. Çünkü onda aynanın zâtî yatkınlığı yoktur. Ne kadar düzeltilse de kazanılmış yatkınlığı elde edip bakanın suretini kabul edemez.

Diğer misal: Yeni doğan bir çocuk tekellüm edemez. Velâkin onda tekellüme isti'dâd-ı zâtî vardır. Cismi ânen-fe-ânen büyüyüp tekemmül ettikçe tekellüme başlar. Fakat yeni doğan bir hayvan ibtidâen tekellüm edemediği gibi ne kadar büyüse ve ona kelâm ta'lîm edilse tekellüm edemez. Çünkü kelâma isti'dâd-ı zâtîsi yoktur. İsti'dâd-ı zâtînin inkişafı isti'dâd-1 mec'ûlün husûlüne mütevakkıftır. [1/40] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Diğer bir örnek: Yeni doğan bir çocuk konuşamaz. Aksine onda konuşmaya zâtî yatkınlık vardır. Cismi an be an büyüyüp olgunlaştıkça konuşmaya başlar. Fakat yeni doğan bir hayvan başlangıçta konuşamadığı gibi, ne kadar büyüse ve ona konuşma öğretilse de konuşamaz. Çünkü konuşmaya zâtî yatkınlığı yoktur. Zâtî yatkınlığın gelişmesi, kazanılmış yatkınlığın meydana gelmesine bağlıdır.

İmdi mahall-i müsevvâda feyzi kabûl eden kābilden gayrı hadd-i îcâddan hariç bir şey bâkî kalmadı; ya'ni âlem taht-1 îcâda dâhil oldu; ve taht-ı îcâda dâhil olmayan ancak kābilin vücûdu kaldı; ve kābil ise ancak Hakk'ın feyz-i akdesinden vâki' olur. Zîrâ mahall-i müsevvâda feyzi kabûl eden şey, onun ayn-ı sâbitesinde olan isti'dâd-ı zâtîsidir; bu da gayr-ı mec'ûldür, ya'ni taht-ı îcâda dâhil olmuş bir şey değildir. Çünkü bu isti'dâd-ı zâtî zât-ı ahadiyyette mahfî olan nisebin iktizââtıdır; ve bu niseb Hakk'ın "ayn"ıdır; ve kābilin vücûdu feyz-i akdesten, yaʼni tecellî-i zâtîden hâsıl olur. Ya'ni Hak mertebe-i ahadiyyette kendi zâtını kendi zâtıyla bilir ki, zâtında mahfî bî-nihâye niseb ve şuûnât mündemicdir; ve bunlar zuhûr talebindedir. Onların bu taleblerini is'âf için kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile tecellî ettikde onların sûretleri ilm-i ilâhîde peyda olur; ve Hakk'ın nefsi bu mertebe-i vâhidiyyette bu nisebin suver-i ilmiyyeleriyle müteayyin olur. Binâenaleyh burada îcâd mevzû'-i bahs olamaz. Bu mertebe esmânın kesretinden akdes olduğu için bu tecellî-i zâtîye “feyz-i akdes" demişlerdir; ve her bir tecellîyi kabûl edecek bir mahal lâzımdır ki, o mahal o feyzin kābili ve o tecellînin mir'âtıdır. Bu tecellî-i zâtînin mir'âtı ve bu feyz-i akdesin kavâbili a'yân-ı sâbite ve hakāyık-ı ilmiyyedir; ve bu hakāyık ise zât-ı Hakk'ın gayrı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, düzenlenmiş mahalde feyzi kabul eden kabiliyetten başka, yaratma sınırının dışında hiçbir şey kalmadı; yani âlem yaratma hükmü altına girdi; ve yaratma hükmü altına girmeyen ancak kabiliyetin varlığı kaldı; ve kabiliyet ise ancak Hakk'ın feyz-i akdesinden (en kutsal feyzinden) meydana gelir. Çünkü düzenlenmiş mahalde feyzi kabul eden şey, onun sabit hakikatinde olan zâtî yatkınlığıdır; bu da yapılmamış/verilmemiş bir şeydir, yani yaratma hükmü altına girmiş bir şey değildir. Çünkü bu zâtî yatkınlık, ahadiyyet (birlik) zâtında gizli olan nispetlerin gereklilikleridir; ve bu nispetler Hakk'ın "ayn"ıdır (tekil hakikatidir); ve kabiliyetin varlığı feyz-i akdesten, yani zâtî tecellîden (Allah'ın özünün tecellîsinden) hâsıl olur. Yani Hak, ahadiyyet mertebesinde kendi zâtını kendi zâtıyla bilir ki, zâtında gizli sonsuz nispetler ve haller içkindir; ve bunlar zuhûr (ortaya çıkma) talebindedir. Onların bu taleplerini yerine getirmek için kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile tecellî ettiğinde onların suretleri ilâhî ilimde belirir; ve Hakk'ın nefsi bu vahidiyyet (birlik) mertebesinde bu nispetlerin ilmî suretleriyle belirlenir. Buna göre burada yaratma söz konusu olamaz. Bu mertebe isimlerin çokluğundan daha kutsal olduğu için bu zâtî tecellîye “feyz-i akdes” demişlerdir; ve her bir tecellîyi kabul edecek bir mahal (yer) lazımdır ki, o mahal o feyzin kabiliyeti ve o tecellînin aynasıdır. Bu zâtî tecellînin aynası ve bu feyz-i akdesin kabiliyetleri sabit hakikatler ve ilmî hakikatlerdir; ve bu hakikatler ise Hakk'ın zâtının gayrı değildir.

Ve yukarıda zikrolunan merâtib-i sitteden üçüncüden altıncı mertebeye kadar olan vücûd-ı mutlakın tenezzülâtı, Hakk'ın “feyz-i mukaddes"inden vâki' olur. Ve “feyz-i mukaddes” a'yân-ı sabite isti'dâdâtının iktizâ ettiği şeylerin hâriçte zuhûrunu mûcib olan tecelliyât-ı esmâiyyeden ibârettir; ve tecelliyât-ı zâtiyye [1/41] ve esmâiyye hakkındaki îzâhât ve tafsîlât Fass-1 **Şîsî**'de gelecektir. İmdi mâdemki kavâbilin ibtidası gayr-ı mec'ûl olan hakāyık-ı ilâhiyye, ve intihâsı mec’ûl olan suver-i kevniyyedir; ve hakāyık-ı ilâhiyye zât-ı Hakk'ın ve suver-i kevniyye dahi hakāyık-ı ilâhiyyenin mir'âtı vâki' olmuştur; ve bunlar da Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyyesinden ibâret bulunmuştur; şu hâlde emrin hepsi, ibtidâsı ve intihâsı Hak'tandır; ve emrin kâffesi O'ndan ibtidâ ettiği gibi, yine O'na rücû' eder. Nitekim إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ، فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ )Yasin, 36/82-83) [O'nun emri, bir şeyin olmasını murâd edince, o şeye ol demektir, o şey hemen oluverir. Her bir şeyin melekûtu yed-i kudretinde olan Hakk'ı tesbîh ve takdîs ederim; siz sâdece O'na ircâ olunursunuz.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve yukarıda anılan altı mertebeden üçüncüden altıncı mertebeye kadar olan mutlak varlığın tenezzülleri, Hakk'ın "feyz-i mukaddes"inden (kutsal feyiz, ilahi akış) meydana gelir. Ve "feyz-i mukaddes", sabit hakikatlerin yatkınlıklarının gerektirdiği şeylerin dış âlemde ortaya çıkmasını sağlayan esmâî tecellilerden (ilahi isimlerin tecellileri) ibarettir; ve zâtî tecelliler (ilahi zâtın tecellileri) ve esmâî tecelliler hakkındaki açıklamalar ve ayrıntılar Şîs Fassı'nda gelecektir. Şimdi, mademki kabiliyetlerin başlangıcı yapılmamış/verilmemiş olan ilahi hakikatler, ve sonu yapılmış/kılınmış olan kevnî suretlerdir (oluş âlemindeki biçimler); ve ilahi hakikatler Hakk'ın Zât'ının, kevnî suretler de ilahi hakikatlerin aynası olmuştur; ve bunlar da Hakk'ın zâtî ve esmâî tecellilerinden ibaret bulunmuştur; şu halde işin hepsi, başlangıcı ve sonu Hak'tandır; ve işin tamamı O'ndan başladığı gibi, yine O'na döner. Nitekim إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ، فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yasin, 36/82-83) [O'nun emri, bir şeyin olmasını murâd edince, o şeye ol demektir, o şey hemen oluverir. Her bir şeyin melekûtu yed-i kudretinde olan Hakk'ı tesbîh ve takdîs ederim; siz sâdece O'na ircâ olunursunuz.]

Velhâsıl Hak Teâlâ hazretleri kendi niseb ve şuûnâtı olan esmâ-i bî-nihâ-yesinin “ayn”larını görmek dilediği vakit, onların suveri münʼakis olabile-cek âyînenin vücûdu iktizâ etti; bu mir'âta muktezî olan eşyayı tehiyye bu-yurdu. Mertebe mertebe hazret-i şehîdete tenezzül etti ve âlemi halkeyledi; ve âlem müstaidd-i cilâ bir ayîne idi. Onda Adem'i îcâd etmekle mir'ât-ı âlemi mücellâ kıldı. Zîrâ Adem tecelliyât-ı esmâiyenin cümlesini kabûle müstaiddir; ve âlem-i taayyünâtta, onun taayyünü gibi ekmel ve akbel bir taayyün yoktur; ve mazhar-ı Ademde müteayyin olan ancak Hak olduğun-dan, Hak Teâlâ kendi zâtını mir'ât-ı Adem'de kemâliyle müşâhede buyu-rur. Binâenaleyh Adem bilcümle merâtibi câmi'dir. Bu sûrette kemâl-i celâ ve isticlâ Adem'in vücûduyla hâsıl olmuş olur. وكانت الملائكة من بعض قُوَى تلك الصورة التي هي صورة العالم المُعَبَّر عنه في اصطلاح القومِ بـ«الإنسانِ الكَبِير»، فكانت الملائكة لـه كـالقـوى الروحانية والحسية التي هي في النَّشْأَةِ الإنسانية، وكلُّ قوةٍ منها مَحْجُوبَةٌ بنفسها لا تَرَى [1/42] أَفْضَلَ من ذاتها، وأنَّ فيها فيما تَزْعَمُ الأهلية لكل منصب عال ومنزلة رفيعة عند الله، لما عندها من الجَمْعِيَّةِ الإِلَهِيَّةِ بَيْنَما يرجع من ذلك إلى الجنابِ الإلهي ، وإلى جانب حقيقة الحقائق، وفي النَّشْأَةِ الحَامِلَة لهذه الأوصاف إلى ما تقتضيه الطَّبِيعةُ الكَليَّةُ الَّتِي حَصَرَتْ قوابل العالم كله أعلاه وأسفله. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kısacası, Yüce Allah kendi nispetleri ve oluşları olan sonsuz isimlerinin "özlerini" görmek istediğinde, onların suretlerinin yansıyabileceği bir aynanın varlığı gerekli oldu; bu aynanın gerektirdiği şeyleri hazırladı. Mertebe mertebe şehadet âlemine indi ve âlemi yarattı; ve âlem cilalanmaya hazır bir ayna idi. Onda Âdem'i yaratmakla âlem aynasını parlattı. Zira Âdem, tüm esmâ tecellilerini kabule hazırdır; ve taayyünler âleminde, onun taayyünü gibi daha mükemmel ve daha kabul edici bir taayyün yoktur; ve Âdem mazharında tecelli eden ancak Hak olduğundan, Yüce Allah kendi zâtını Âdem aynasında kemaliyle müşahede eder. Buna göre Âdem, tüm mertebeleri kendinde toplayandır. Bu suretle, cilalanmanın ve cilalanmayı istemenin kemali Âdem'in varlığıyla gerçekleşmiş olur. Melekler ise, tasavvuf ehlinin "İnsan-ı Kebir" diye adlandırdığı o suretin, yani âlem suretinin bazı kuvvetlerinden ibaretti. Böylece melekler, insan yaratılışındaki ruhani ve hissi kuvvetler gibiydi. Bu kuvvetlerin her biri kendi içinde perdelenmişti, kendisinden daha üstününü görmüyordu ve kendi zannınca, Allah katında her yüksek makam ve yüce mertebe için ehil olduğunu düşünüyordu. Çünkü onlarda, ilahi huzura ve hakikatlerin hakikati tarafına dönen şeylerden kaynaklanan ilahi bir toplayıcılık vardı. Bu vasıfları taşıyan yaratılışta ise, tüm âlemin, yukarısının ve aşağısının kabiliyetlerini kuşatan külli tabiatın gerektirdiği şeyler mevcuttu.

Ve melâike dahi ıstılâh-ı kavimde "insân-ı kebîr" ta'bîr olunan bu sûretin, ya'ni sûret-i âlemin, ba'zı kuvâsından oldu. Böyle olunca melâike o sûret için, neş'et-i insâniyyede olan kuvâ-yı rûhâniyye ve hissiyye gibi oldu; ve onlardan her bir kuvvet kendi nefsi ile mahcûb-dur, zâtından efdal görmez; ve muhakkak kuvâda indallâh olan her bir mansıb-ı âlî ve menzilet-i refîa için kendi zu'munda ehliyet vardır. Zîrâ onların indinde, Cenâb-ı İlâhîye ve hakîkatü'l-hakāyık cânibine ve bu evsâfi hâmil olan neş'ette kavâbil-i âlemin kâffesini, a'lâsını, esfelini hasreden tabîat-ı külliyyenin iktizâ ettiği şeye râci' olan şey beyninde, cem'iyyet-i ilâhiyye hâsıldır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Melekler de, tasavvuf ehlinin ıstılahında "insân-ı kebîr" (büyük insan) olarak adlandırılan bu sûretin, yani âlem sûretinin, bazı kuvvetlerinden oldular. Böyle olunca melekler, o sûret için, insan neş'etinde (oluşumunda) bulunan ruhanî ve hissî kuvvetler gibi oldular; ve onlardan her bir kuvvet kendi nefsi ile perdelidir, kendisinden daha üstün bir şey görmez; ve muhakkak ki kuvvetlerde Allah katında olan her bir yüce makam ve yüksek mertebe için kendi zannınca bir ehliyet vardır. Çünkü onların katında, İlâhî Zât'a ve hakikatlerin hakikatine ve bu vasıfları taşıyan oluşumda âlemin bütün kabiliyetlerini, en yücesini ve en aşağısını kuşatan küllî tabiatın gerektirdiği şeye râci olan şey arasında, ilâhî bir cemiyet (topluluk/birlik) hâsıldır.

Ya'ni melâike, evliyâullâhın ıstılâhında, “insân-ı kebîr" tabîr olunan cism-i âlem sûretinin baʼzı kuvvetlerindendir. Zîrâ âlem kendisinden peydâ olan insanın vücûduyla beraber hey'et-i mecmûasıyla cemî-i esmâya maz-har olduğu için sûret-i ilâhiyye üzere mahlûktur; ve cism-i âlemin cüz'-i sagîri bulunan insan, cemî-i esmâ-i ilâhiyyeye mazhar olarak onun rûhu mesâbesinde bulunduğu cihetle, cismen sagîr ve maʼnen kebîrdir. Çünkü ma'nen âlemi dahi câmi'dir. Bu sebeble evliyâullâh, cisim itibariyle âleme “insân-ı kebîr” ve Adem'e “insân-ı sagîr”; ve ma’nâ itibariyle âleme “insân-ı sagîr" [1/43] ve Adem’e “insân-ı kebîr” taʼbîr eder; ve cismen insân-ı kebîr denilen âlemde, kuvve-i elektrikiyye, kuvve-i buhâriyye, kuvve-i câzibe ve kuvve-i ani'l-merkeziyye gibi birçok kuvâ-yı tabîiyye ve ervâh-ı cinniyye ve ervâh-ı şeyâtîn gibi kuvâ-yı rûhâniyye-i kesîre olduğu gibi, onun ec-zâsından olan her bir mahlûkta dahi kuvâ-yı nebâtiyye ve hayvaniyye ve bunlarda dahi alâ-vechi't-teselsül lâ-yuad ve lâ-yuhsâ kuvâ-yı muhtelife vardır. Halbuki melâike suver-i hissiyye-i cismiyye ile kāim olan kuvânın ve kuvâ-yı nefsiyye ve kuvâ-yı akliyye-i kudsiyyenin ervâhıdır. Bunlar ah-kâm-ı rabbâniyye ve âsâr-ı ilâhiyyeyi, avâlim-i cismâniyyeye îsâl ederler. Envâr-ı ilâhiyye ile kavî oldukları için onlara “melek” tesmiye olunmuştur. Binâenaleyh melâike, âlemin sûretinde mevcûd olan kuvvetlerin baʼzısı ol-muş olur. Şu hâlde melâike, âlemin sûreti için neş'et-i insâniyyede olan kuvâ-yı rûhâniyye ve hissiyye gibi oldu; ve insandaki kuvâ-yı rûhâniyye havâss-i bâtınesidir ki, onlar da “kuvve-i hiss-i müşterek”, “kuvve-i hayâ-liyye", "kuvve-i mütefekkire”, “kuvve-i vâhime” ve “kuvve-i hâfıza”dır; ve rûh-ı tabîîsine râci' olan “kuvve-i câzibe”, “kuvve-i mâsike”, “kuvve-i hâ-zime”, “kuvve-i dâfia”, “kuvve-i münmiyye”, “kuvve-i müvellide” ve “kuv-ve-i musavvire❞dir; ve rûh-ı hayvânî ve nefsânîsine ait olan ilim, hilim, vakar, şecâat, adâlet, siyâset, nahvet ve riyâset gibi kuvvetlerdir. Kuvâ-yı hissiyye dahi havâss-i zâhiresidir ki, onlar da “kuvve-i sâmia”, "kuvve-i bâsıra”, “kuvve-i şâmme”, “kuvve-i zâika” ve “kuvve-i lâmise" de- nilen beş kuvvetten ibârettir; ve bu kuvvetler mahsûs olan mâddiyâta taal- luk eder. İşte bu kuvâ-yı rûhâniyye ve hissiyye insanın bedenini müdebbir olduğu gibi, melâike dahi cism-i âlemin heyet-i mecmûasını müdebbir bulunduğu için sûret-i âlemin kuvâ-yı rûhâniyye ve hissiyyesi gibi oldu. Nitekim [1/44] Hak Teâlâ فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا )Naziat, 79/5) [Emri tedbîr eden- lere andolsun!] buyurur. Ve Hz. Hayyâm bu rubâîde bu hakîkati hulâsaten beyân eder: Rubâî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani melekler, evliyâullâhın (Allah dostlarının) ıstılahında (özel teriminde), "insân-ı kebîr" (büyük insan) diye adlandırılan âlem cisminin suretinin bazı kuvvetlerindendir. Zira âlem, kendisinden meydana gelen insanın vücuduyla beraber, bütün heyetiyle (toplam yapısıyla) tüm isimlere mazhar olduğu için ilahi suret üzere yaratılmıştır; ve âlem cisminin küçük bir cüz'ü (parçası) olan insan, tüm ilahi isimlere mazhar olarak onun ruhu mesabesinde (yerinde) bulunduğu cihetle (yönüyle), cisim olarak küçük ve mana olarak büyüktür. Çünkü mana olarak âlemi de kapsar. Bu sebeple evliyâullâh, cisim itibariyle âleme "insân-ı kebîr" ve Adem'e "insân-ı sagîr" (küçük insan); ve mana itibariyle âleme "insân-ı sagîr" ve Adem'e "insân-ı kebîr" der; ve cisim olarak insân-ı kebîr denilen âlemde, elektrik kuvveti, buhar kuvveti, çekim kuvveti ve merkezkaç kuvveti gibi birçok tabiî kuvvet ve cin ruhları ve şeytan ruhları gibi çok sayıda ruhanî kuvvet olduğu gibi, onun parçalarından olan her bir mahlukta dahi bitkisel ve hayvansal kuvvetler ve bunlarda dahi teselsül (zincirleme) yoluyla sayısız ve hesapsız çeşitli kuvvetler vardır. Halbuki melekler, cismanî duyusal suretlerle kaim olan kuvvetlerin ve nefsanî kuvvetlerin ve kutsal akli kuvvetlerin ruhlarıdır. Bunlar, rabbanî hükümleri ve ilahi eserleri cismanî âlemlere ulaştırırlar. İlahi nurlarla kuvvetli oldukları için onlara "melek" adı verilmiştir. Buna göre melekler, âlemin suretinde mevcut olan kuvvetlerin bazısı olmuş olur. Şu halde melekler, âlemin sureti için insani neş'ette (yaratılışta) olan ruhanî ve duyusal kuvvetler gibi oldu; ve insandaki ruhanî kuvvetler onun iç duyularıdır ki, onlar da "müşterek his kuvveti", "hayal kuvveti", "tefekkür kuvveti", "vehmetme kuvveti" ve "hafıza kuvveti"dir; ve tabiî ruhuna ait olan "çekim kuvveti", "tutma kuvveti", "sindirim kuvveti", "itme kuvveti", "büyütme kuvveti" ve "şekillendirme kuvveti"dir; ve hayvani ve nefsanî ruhuna ait olan ilim, hilim (yumuşak huyluluk), vakar, şecaat (cesaret), adalet, siyaset, nahvet (gurur) ve riyaset (başkanlık) gibi kuvvetlerdir. Duyusal kuvvetler dahi onun dış duyularıdır ki, onlar da "işitme kuvveti", "görme kuvveti", "koklama kuvveti", "tatma kuvveti" ve "dokunma kuvveti" denilen beş kuvvetten ibarettir; ve bu kuvvetler mahsus (duyularla algılanan) maddiyatlara ilişkindir. İşte bu ruhanî ve duyusal kuvvetler insanın bedenini idare ettiği gibi, melekler dahi âlem cisminin bütün heyetini idare ettiği için âlem suretinin ruhanî ve duyusal kuvvetleri gibi oldu. Nitekim Yüce Allah (Naziat, 79/5) فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا [Emri tedbir edenlere andolsun!] buyurur. Ve Hz. Hayyâm bu rubaide bu hakikati özetle beyan eder: Rubai:

حق جانِ جهان است و جهان جمله بدن

اصناف ملائکه حواس این تن

افلاك و مواليد و عناصر همه اعضا

توحید همین است و دیگرها همه فن

Tercüme: "Hak cihânın cânıdır; ve cihân heyet-i mecmûasıyla bir be- dendir. Esnâf-1 melâike ise bu tenin havâss-i bâtıne ve zâhiresidir. Eflâk ve mevâlîd ve anâsır dahi aʼzâ-yı insânî menzilesindedir. İşte tevhîd ancak budur; ve bunun gayrısı bütün kesretten ibarettir."82 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak, cihanın canıdır; ve cihan, bütün heyetiyle bir bedendir. Melek sınıfları ise bu bedenin iç ve dış duyularıdır. Felekler, varlıklar ve unsurlar da insan uzuvları mertebesindedir. İşte tevhîd (birleme) ancak budur; ve bunun dışındaki her şey kesretten (çokluktan) ibarettir.

*** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinde şuûnât-ı zâtiyye denilen bir takım niseb ve taayyünât-ı ilmiyye vardır ki bunlar mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup ezelen ve ebeden münezzehdirler. Ve hâriçte vücûdları olmayıp yalnız Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbite denilen hakikatlerdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetinde olan şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilmiyyenin sûretleridir. İmdi bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit ve mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül oldukları gibi, Hak Teâlâ'nın kendisi üzerine hükmettiği sırr-ı kader de bunlara tâbi'dir. Zirâ sırr-ı kader, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbitenin ahvâlini ve merâtibini ve ezmine-i muhtelifede âlem-i kevn ve fesâdda zuhûrlarını ve iktizâ-i zâtiyyelerini ve isti'dâd-ı zâtîlerini ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûllerini ve âsâr-ı rûhâniyyelerini ve kesâfet-i tenlerini ve kuvâlarını ve mekrlerini ve bilcümle kendilerine ârız olan umûru ezelen ve ebeden tafsîl eden hükm-i külli-i icmâlîdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbite, sırr-ı kaderin tafsîli olan hükm-i küllîye tâbi'dir. Ve bu hükm-i küllî, a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîlerine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtîler de zât-ı ulûhiyyetinde olan şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilmiyyeye tâbi'dir. İmdi bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit ve mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül oldukları gibi, Hak Teâlâ'nın kendisi üzerine hükmettiği sırr-ı kader de bunlara tâbi'dir. Zirâ sırr-ı kader, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbitenin ahvâlini ve merâtibini ve ezmine-i muhtelifede âlem-i kevn ve fesâdda zuhûrlarını ve iktizâ-i zâtiyyelerini ve isti'dâd-ı zâtîlerini ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûllerini ve âsâr-ı rûhâniyyelerini ve kesâfet-i tenlerini ve kuvâlarını ve mekrlerini ve bilcümle kendilerine ârız olan umûru ezelen ve ebeden tafsîl eden hükm-i külli-i icmâlîdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit olan a'yân-ı sâbite, sırr-ı kaderin tafsîli olan hükm-i küllîye tâbi'dir. Ve bu hükm-i küllî, a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîlerine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtîler de zât-ı ulûhiyyetinde olan şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilmiyyeye tâbi'dir.

Ve sûret-i âlemde vâki' olan her bir kuvvet kendi nefsiyle mahcûbdur. Kendisinden efdal olan başka bir kuvvet görmez. Nitekim kuvve-i akliyye ile kuvve-i vehmiyye, âlem-i insânîde saltanat da'vâ ederler. Biri diğerine münkād olmaz. Zîrâ akıl, kuvve-i nazariyyesiyle, bilcümle hakāyıkı gereği gibi idrâk ve ihâta ettiğini iddia eder. Halbuki İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin şu: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve âlem sûretinde meydana gelen her bir kuvvet, kendi nefsiyle perdelenmiştir. Kendisinden daha üstün olan başka bir kuvvet görmez. Nasıl ki akıl kuvveti ile vehim kuvveti, insan âleminde saltanat davası güderler. Biri diğerine boyun eğmez. Çünkü akıl, nazari kuvvetiyle, bütün hakikatleri gereği gibi idrak ve kuşattığını iddia eder. Halbuki İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin şu:

نِهَايَةُ إِدْرَاكِ الْعُقُولِ عِقَالُ وَغَايَةُ سَعْيِ الْعَالِمِينَ ضَلَالُ

Tercüme: "İdrâk-i ukülün nihâyeti ıkāldir, düğümdür; ve âlimlerin gā- ye-i sa'yi şaşkınlıktan ibârettir” beytinde buyurduğu gibi, akıl idrâk-i hakā- yıktan çok uzaktır. Bununla beraber herkes kendi aklını beğenir. Çünkü her bir ferdin aklı kendi nefsiyle ihticâb etmiştir; ve kezâ vücûd-ı insânîde akıl vehme ve vehim dahi akla tâbi' olmak istemez; ve kuvve-i bâsıra bir şe- yin müşâhedesinde müstağrak olduğu vakit kendi nefsiyle muhtecib olup, o sırada söylenen sözler kuvve-i sâmiaya te'sîr etmez olur; ve kuvve-i sâmia bir kelâmın istimâında müstağrak olduğu vakit dahi, [1/45] kuvve-i bâsıra muhîtindeki eşyanın zevk-i temâşâsından mahcûb olur. İşte melâikenin hilkat-i Adem hakkındaki nizâı dahi bu hakîkate müsteniddir. Ve her bir kuvvet, indallah her bir mansıb-ı âlî ve menzilet-i refîa için kendi zu'mun- ca, nefsinde ehliyet tasavvur eder; ve kendi nefsinde gördüğü kemâl gayrın kemâlini görmeğe hicâb olur. Hâlbuki hakîkat-i hâl böyle değildir. Bu an- cak bir zu'm ve tasavvurdan ibârettir. Bunun sebebi budur ki, her bir kuvvet indinde Cenâb-ı İlâhîye (ya'ni her bir mevcûd için bilâ-vâsıta bir vech-i hâs bulunan ve hazret-i vâhidiyyetten ibâret olan esmâ ve sıfât mertebesine) ve hakîkatü'l-hakāyık cânibine (ya'ni mevcûd ve madûm bilcümle hakāyık-ı mümkinâtı câmi' olan hazret-i imkâniyyeye), ve bu evsâfı (ya'ni evsâf-1 hakkıyye ve halkıyyeyi) hâmil olan neş'et-i insâniyyede kavâbil-i âlemin kâffesini (ya'ni rûh-ı tabîîye müstaid olan cesed-i müsevvâyı ve âlem-i ta- bîînin unsurî, cemâdî, nebâtî, hayvânî ve insânî bilcümle kavâbilini) a'lâ- sını (ya'ni melâikeyi) ve esfelini (ya'ni âlem-i cismânî-i unsurîyi) hasreden tabîat-ı külliyyenin (ya'ni tabâyiin aslı olan harâret, bürûdet, rutûbet ve yübûsetin) iktizâ ettiği şey arasında cemʼiyyet-i ilâhiyye vardır. Bu cümleyi îzâh için biraz tafsîlât itâsı lâzım geldi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Akılların idrâkinin sonu düğümdür; ve âlimlerin gayretinin amacı şaşkınlıktan ibarettir" beytinde buyurduğu gibi, akıl hakikatleri idrâk etmekten çok uzaktır. Bununla beraber herkes kendi aklını beğenir. Çünkü her bir ferdin aklı kendi nefsiyle perdelenmiştir; ve aynı şekilde insan vücudunda akıl vehme ve vehim de akla tâbi olmak istemez; ve görme kuvveti bir şeyi müşahede etmeye dalmış olduğu vakit kendi nefsiyle perdelenir ve o sırada söylenen sözler işitme kuvvetine tesir etmez olur; ve işitme kuvveti bir kelâmı işitmeye dalmış olduğu vakit dahi, görme kuvveti etrafındaki eşyayı temaşa etmenin zevkinden mahrum kalır. İşte meleklerin Âdem'in yaratılışı hakkındaki tartışması dahi bu hakikate dayanır. Ve her bir kuvvet, Allah katında her bir yüce makam ve yüksek mertebe için kendi zannınca, nefsinde ehliyet tasavvur eder; ve kendi nefsinde gördüğü kemâl, başkasının kemâlini görmeye engel olur. Hâlbuki halin hakikati böyle değildir. Bu ancak bir zan ve tasavvurdan ibarettir. Bunun sebebi budur ki, her bir kuvvet katında Yüce Allah'a (yani her bir mevcut için aracısız özel bir veçhe bulunan ve vahidiyet mertebesinden ibaret olan esmâ ve sıfât mertebesine) ve hakikatlerin hakikatine (yani mevcut ve madûm bütün mümkün varlıkların hakikatlerini kapsayan imkâniyet mertebesine), ve bu vasıfları (yani Hakk'a ve halka ait vasıfları) taşıyan insan neş'etinde âlemin bütün kabiliyetlerini (yani doğal ruha müstait olan düzgün cesedi ve doğal âlemin unsuri, cemâdî, nebâtî, hayvânî ve insânî bütün kabiliyetlerini) en yücesini (yani melekleri) ve en aşağısını (yani unsuri cismanî âlemi) kapsayan küllî tabiatın (yani tabiatların aslı olan hararet, bürûdet, rutûbet ve yübûsetin) gerektirdiği şey arasında ilâhî bir cemiyet vardır. Bu cümleyi açıklamak için biraz tafsilat verilmesi lazım geldi.

Cem'iyyet-i ilâhiyyeyi câmi' olan üç hakîkat vardır: Birincisi: Hazret-i vâhidiyyettir ki, esmâ ve sıfât mertebesidir; ve her bir mevcûda bila-vâsıta bu mertebeden bir vech-i hâss vardır. Zîrâ âlem-i eksef olan mertebe-i şehâdete kadar, bu mertebenin mâdûnunda bulunan her bir mertebede tekevvün eden herhangi bir mevcûd, bu mertebede sâbit olan bir ismin mazharıdır; ve bu isim o mevcûdun vech-i hâssıdır; ve o mevcûd bu ismin zıllıdır. Gölge ile sâhibi arasında vâsıta olmadığı gibi, o mevcûd ile bu isim arasında da vâsıta yoktur. İkincisi: Hazret-i imkâniyyedir. Bu hazret bilfiil mevcûd olmuş ve bil- kuvve mevcûd ve bilfiil madûm [1/46] bulunmuş olan bilcümle hakāyık-ı mümkinâtı câmi'dir; ve bu öyle bir vech-i kevnîdir ki, rubûbiyetten temeyyüz edip ubûdiyetle muttasıf olmuştur. Zîrâ vücûd-1 vâhid-i hakîkî vitr iken, bu hakîkat-i imkâniyye ile tecellî etmekle şef' olmuş ve bir vücûd iki görünmüştür. Binâenaleyh hazret-i imkâniyye bilcümle keserâtın hakāyıkını câmi'dir; ve hazret-i imkâniyye mertebe-i vâhidiyyete mukābil olduğu ve bilcümle niseb ve şuûnâtı câmi' olan vücûd-1 vâhidin tenezzülünden başka bir şey olmadığı için bittabi' cem'iyyet-i ilâhiyyeyi hâizdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlâhî cemiyeti (bütünlüğü) kapsayan üç hakikat vardır: Birincisi: Vâhidiyyet mertebesidir ki, isimler ve sıfatlar mertebesidir; ve her bir varlığa aracısız olarak bu mertebeden özel bir yön vardır. Çünkü en yoğun âlem olan şehadet mertebesine kadar, bu mertebenin altında bulunan her bir mertebede oluşan herhangi bir varlık, bu mertebede sabit olan bir ismin mazharıdır (tecelli yeridir); ve bu isim o varlığın özel yönüdür; ve o varlık bu ismin gölgesidir. Gölge ile sahibi arasında aracı olmadığı gibi, o varlık ile bu isim arasında da aracı yoktur. İkincisi: İmkan mertebesidir. Bu mertebe, fiilen var olmuş ve kuvve halinde var olan ve fiilen yok olmuş olan bütün mümkün hakikatleri kapsar; ve bu öyle bir kevnî (oluşa ait) yöndür ki, rububiyetten (Rablık vasfından) ayrılıp ubudiyetle (kulluk vasfıyla) nitelenmiştir. Çünkü hakiki tek varlık tek iken, bu imkan hakikatiyle tecelli etmekle çift olmuş ve tek bir varlık iki görünmüştür. Bu sebeple imkan mertebesi bütün çoklukların hakikatlerini kapsar; ve imkan mertebesi vâhidiyyet mertebesine karşılık geldiği ve bütün nispetleri ve oluşları kapsayan tek varlığın tenezzülünden (aşağı inmesinden) başka bir şey olmadığı için doğal olarak ilâhî cemiyeti (bütünlüğü) haizdir.

## Üçüncüsü: Tabîat-ı külliyye mertebesidir.

Bu mertebe hazret-i vâhidiyyet ile hazret-i imkâniyyeyi câmi'dir; ve âlem-i mâddiyyât bu mertebenin taht-ı hîtasındadır. Binâenaleyh suver-i âlemde bir vech ile müessir ve bir vech ile müteessirdir. Ulûhiyet bu tabîat-ı külliyyenin bâtını ve bu mertebe ulûhiyetin zâhiridir. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyenin suver-i kesîfesi bu âlemde bu tabîat-ı külliyye ile zâhir olur. Şu hâlde tabîat-ı külliyye suver-i hakkıyye ve halkıyyeyi câmi' olan hakîkat-i külliyye-i ilâhiyyedir; ve Hak ile halk taraflarının kemâli ile zâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebe, Vâhidiyet mertebesi ile imkân mertebesini bir araya getirir; ve maddî âlem bu mertebenin hükmü altındadır. Bu sebeple, âlemdeki sûretlerde bir yönden etkileyici ve bir yönden etkilenendir. Ulûhiyet bu küllî tabiatın bâtını (iç yüzü), bu mertebe ise ulûhiyetin zâhiridir (dış yüzü). Çünkü ilâhî isimlerin kesif (yoğun) sûretleri bu âlemde bu küllî tabiat ile ortaya çıkar. Şu hâlde, küllî tabiat, Hakk'a ait ve halka ait sûretleri bir araya getiren küllî ilâhî hakikattir; ve Hakk ile halk taraflarının kemâli (mükemmelliği) ile zâhirdir.

İşte kuvâ-yı insâniyyeden her bir kuvvet ve sûret-i âlem kuvâsının baʼzısı mesâbesinde olan melâikeden her bir melek, kendi indinde, zikrolunan cem'iyyet-i selâseyi müşâhede ettiği için, bu hakāyık-ı selâseye râci' bulunan her bir mansıb-ı âlî ve menzilet-i refîaya kendi zu'munda ehliyet tasavvur eder. Hâlbuki onun bu zu'mu doğru değildir. Kendisinin cem'iyyet-i selâseyi câmi' olması, kemâlâttan ancak bir kemâl-i mahsusun mazharı olması sebebiyledir. Ta'bîr-i dîğerle ifâde edelim: Her bir kuvvet bir ismin mazharıdır; ve isimde iki delâlet vardır; birisi zâta, diğeri kendisinin mevzû' olduğu maʼnâ-yı husûsîye aittir. Zât bilcümle esmâ ve sıfâtın câmii olduğundan zâta delâleti i'tibariyle herhangi bir isim alınsa, onda cemî'-i esmâ mündemic bulunur; ve o isim bu i'tibâr ile hâiz-i cem'iyyettir. Velâkin onun mazharı, ancak kendisinin âyînesi olduğu cihetle, bu mazharın taayyünü, onda mündemic olan diğer esmâ ahkâmının zuhûruna müsâid değildir; ve mevzû olduğu ma'nâ-yı husûsî itibariyle her bir isim diğer esmâdan ayrıdır. Binâenaleyh [1/47] bu i'tibâr ile onda cem'iyet yoktur. Fakat “Allah” ism-i câmiinin mazharı olan insân-ı kâmilin taayyünü bilcümle esmâ ahkâmının zuhûruna müsâid olduğundan, zikrolunan hakā- yık-ı selâseyi câmi'dir. Zîrâ ism-i câmi' olan “Allah" bilcümle esmâyı muhît olan zâta delâlet eder; ve bu bahsin tafsîli Fass-ı İdrîsî'de gelecektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte, insana ait kuvvetlerden her bir kuvvet ve âlem sûretinin kuvvetlerinin bazısı mesabesinde olan meleklerden her bir melek, kendi nezdinde, zikredilen üçlü cemiyeti (üçlü bir aradalığı) müşahede ettiği için, bu üç hakikate ait bulunan her bir yüce makama ve yüksek mertebeye kendi zannınca ehliyet tasavvur eder. Hâlbuki onun bu zannı doğru değildir. Kendisinin üçlü cemiyeti kapsayıcı olması, kemâlâttan ancak özel bir kemâlin mazharı (tecelli yeri) olması sebebiyledir. Başka bir ifadeyle açıklayalım: Her bir kuvvet bir ismin mazharıdır; ve isimde iki delâlet (işaret) vardır; birisi zâta, diğeri kendisinin konulduğu özel anlama aittir. Zât, bütün isim ve sıfatları kapsayıcı olduğundan zâta delâleti itibarıyla herhangi bir isim alınsa, onda bütün isimler gizli olarak bulunur; ve o isim bu itibarla cemiyete (kapsayıcılığa) sahiptir. Velâkin onun mazharı, ancak kendisinin aynası olduğu cihetle, bu mazharın taayyünü (belirlenmesi), onda gizli olan diğer isimlerin hükümlerinin zuhuruna (ortaya çıkmasına) müsait değildir; ve konulduğu özel anlam itibarıyla her bir isim diğer isimlerden ayrıdır. Bu sebeple [1/47] bu itibarla onda cemiyet yoktur. Fakat "Allah" ism-i câmiinin (bütün isimleri kapsayan ismin) mazharı olan insân-ı kâmilin taayyünü (belirlenmesi) bütün isimlerin hükümlerinin zuhuruna müsait olduğundan, zikredilen üç hakikati kapsayıcıdır. Çünkü ism-i câmi olan "Allah" bütün isimleri kuşatan zâta delâlet eder; ve bu bahsin tafsili (ayrıntısı) Fass-ı İdrîsî'de (İdris Faslı'nda) gelecektir.

وهذا لا يَعْرِفُه عقل بطريق نظر فكري، بل هذا الفن من الإدراك لا يكون إلا

عن كشف إلهيّ ، منه يُعرَفُ ما أصْلُ صُورِ العالم القابلة لأرواحه.

Ve bunu akıl nazar-ı fikrî tarîkiyle ârif olmaz; belki bu fennin idrâki, ancak keşf-i ilâhî ile vâki' olur ki, ervâhını kābil olan âlem sûretlerinin aslı ne olduğu ondan ma'lûm olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunu akıl, fikrî bakış yoluyla bilemez; aksine bu fennin idrâki, ancak ilâhî keşif ile meydana gelir ki, ruhlarını kabul eden âlem suretlerinin aslının ne olduğu ondan bilinir.

Ya'ni bu tabîat-ı külliyye fennini akıl nazar-ı fikrî tarîki ile bilemez. Bu fennin idrâki keşf-i ilâhî ile olur; ve âlemde tekevvün eden nâmütenâhî sûretlerin aslı nedir? Ve onlar kendilerinin rûhu olan esmâ-i ilâhiyyenin te'sîrâtını ne vech ile kabûl ederler? Ve mertebe-i ahadiyyetten âlem-i şehâ- dete keyfiyyet-i nüzûlleri nasıldır? Bunlar hep keşf-i ilâhî ile maʼlûm olur. Nazar-ı fikrî tarîkiyle akıllarını isti’mâl eden ehl-i felsefe bu husûsta hayret içindedirler. Nitekim felâsife-i islâmiyyeden olan Ebû Alî Sînâ vefâtı zamâ- nında bu tarîk ile sarfettiği mesâînin ve icrâ ettiği tetebbuât ve tedkîkātın boş olduğunu ve hiçbir şey tahsîl edememiş bulunduğunu i'tiraf etmiş ve âtîdeki beyt ile bu aczini ikrâr etmiştir: إِعْتِصَامُ الْوَرَى بِمَغْفِرَتِكَ تُبْ عَلَيْنَا فَإِنَّنَا بَشَرٌ عَجَزَ الْوَاصِفُونَ عَنْ صِفَتِكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ [1/48] Tercüme: “İ’tisâm-ı mahlûkāt senin mağfiretinledir. Sen'i vasfe- denler sıfatından âciz kaldılar. Yâ Tevvâb, bize tevbe-i hakîkî ihsân et; zîrâ biz beşeriz. Biz seni hakk-ı maʼrifetin ile bilemedik."83 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, akıl, fikrî bakış yoluyla bu küllî tabiat fennini bilemez. Bu fennin idrâki ilâhî keşif ile olur; ve âlemde oluşan sonsuz suretlerin aslı nedir? Ve onlar, kendilerinin ruhu olan ilâhî isimlerin tesirlerini ne şekilde kabul ederler? Ve ahadiyyet mertebesinden şehâdet âlemine iniş keyfiyetleri nasıldır? Bunlar hep ilâhî keşif ile bilinir. Fikrî bakış yoluyla akıllarını kullanan felsefe ehli bu hususta hayret içindedirler. Nitekim İslâm filozoflarından olan Ebû Alî Sînâ, vefatı zamanında bu yol ile sarf ettiği çabaların ve yaptığı araştırmaların ve incelemelerin boş olduğunu ve hiçbir şey elde edememiş bulunduğunu itiraf etmiş ve aşağıdaki beyit ile bu aczini ikrar etmiştir: إِعْتِصَامُ الْوَرَى بِمَغْفِرَتِكَ تُبْ عَلَيْنَا فَإِنَّنَا بَشَرٌ عَجَزَ الْوَاصِفُونَ عَنْ صِفَتِكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ Tercüme: "Mahlûkatın sığınması senin mağfiretinledir. Seni vasfedenler sıfatından âciz kaldılar. Ey Tevvâb, bize hakiki tevbe ihsan et; çünkü biz beşeriz. Biz seni hakkıyla bilemedik."

Ve felâsifenin nerede hayrete düştüklerinin tafsîli Fass-ı İdrîsîde gelecektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Felsefecilerin nerede hayrete düştüklerinin ayrıntısı İdris Fassı'nda gelecektir.

Ma'lûm olsun ki, tabîat-ı külliyye ulûhiyetin zâhiriyeti olan hakîkat-i vâhidedir; ve yekdîğerine zıd birtakım keyfiyetleri hâiz olan suver-i tabîiy- ye, her mertebede, o hakîkat-i vâhideden zâhir olup taayyünât-ı mütead- dide ile müteayyin olur. Binâenaleyh tabîat ve tabîattan zâhir olan ecsâm-ı tabîiyyenin hey'et-i mecmûası, hakîkat cihetinden ayn-ı vâhidedir; ve ta- ayyün cihetinden uyûn-i kesîredir; ve ayn-ı vâhide dahi Hakk'ın hakîkati olan ayn-ı ahadiyyedir; ve bu suver-i tabîiyye ayn-ı vâhidenin taayyünât-ı muhtelifesi olduğu için, sâha-i taayyünâtta mevcûd olmayan bir şey, tabîattan zuhûr ettikde, veyâhud suver-i mevcûde-i tabîiyyeden birtakımı bozulup ma'dûm oldukda, o tabîat ne eksilir, ne de ziyâdeleşir; ve tabîata müteallik tafsîlât Fass-ı İdrîsî ile Fass-ı Îsevî'de gelecektir; ve tabîat-ı külliyye kâffe-i merâtibde suverin mûcidi olan hakîkatin zâhiriyeti olduğu cihetle, sûretler cismânî, aklî, ilmî, hayâlî, zihnî, nûrî, rûhânî ve ilâhî olur. Nitekim hadîs-i sahîhde buyurulmuştur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, küllî tabiat, ilâhlığın görünen yüzü olan tek hakikattir; ve birbirine zıt birtakım nitelikleri taşıyan tabiî suretler, her mertebede, o tek hakikatten ortaya çıkarak çeşitli taayyünlerle (belirlemelerle) belirlenir. Buna göre tabiat ve tabiattan ortaya çıkan tabiî cisimlerin tümü, hakikat yönünden tek bir hakikattir; ve taayyün (belirleme) yönünden ise çok sayıda ayn (öz)dir; ve tek ayn (öz) dahi Hakk'ın hakikati olan ahadiyyet ayn'ıdır (tekliği özüdür); ve bu tabiî suretler tek ayn'ın (özün) çeşitli taayyünleri (belirlemeleri) olduğu için, taayyünler sahasında mevcut olmayan bir şey, tabiattan zuhur ettiğinde, veya mevcut tabiî suretlerden birtakımı bozulup yok olduğunda, o tabiat ne eksilir ne de artar; ve tabiata ilişkin ayrıntılar İdris Fassı ile İsa Fassı'nda gelecektir; ve küllî tabiat, bütün mertebelerde suretleri var eden hakikatin görünen yüzü olduğu için, suretler cismanî, aklî, ilmî, hayâlî, zihnî, nuranî, ruhanî ve ilâhî olur. Nasıl ki sahih hadiste buyurulmuştur:

إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ، فَلِلَّهِ تعالى صورة إلهية نورِيَّةٌ لَائِقَةٌ بِجَنَابِهِ تعالى

ya'ni “Muhakkak Allah Teâlâ Adem'i sûreti üzerine halketti.84 Böyle olunca Allah Teâlânın cenâbına lâyık sûret-i ilâhiyye-i nûriyyesi vardır.”85 İmdi ehl-i hakîkate göre sûretler, ya ulvî veyâ süflî olur; ve ulviyet dahi, hakîkî ve izâfî kısımlarına ayrılır: [1/49] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani “Muhakkak Yüce Allah Âdem’i kendi sûreti üzerine yarattı.” Böyle olunca Yüce Allah’ın katına lâyık, nûrânî bir ilâhî sûret vardır. Şimdi, hakikat ehline göre sûretler ya ulvî (yüce) ya da süflî (aşağı) olur; ulviyet de hakikî ve izafî kısımlarına ayrılır:

1. Suver-i ulviyye-i hakîkiyye. Mertebe-i vâhidiyyette müteayyin olan esmâ-i rubûbiyye sûretleridir. Bunların mâddesi ve heyûlâsı amâ-i Rab'dır; ve bu suverin müessiri zât-ı ulûhiyyetin hakîkati olan ahadiyyet-i zâtiy-yedir; ve mertebe-i vâhidiyyetin hey'et-i mecmûasının zâhiriyeti tabîat-ı külliyyedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gerçek yüce suretler, Vâhidiyyet mertebesinde belirginleşen rubûbiyyet isimlerinin suretleridir. Bunların maddesi ve ilk maddesi (heyûlâsı) Amâ-i Rabb'dır; ve bu suretlerin müessiri (etkeni), İlahi Zât'ın hakikati olan zâtî ahadiyyettir; ve Vâhidiyyet mertebesinin bütününün (hey'et-i mecmûasının) görünürlüğü (zâhiriyeti) küllî tabîattır.

2. Suver-i ulviyye-i izâfiyye. Ervâh-ı akliyye, ervâh-ı müheyyeme, ervâh-ı nefsiyye ve ervâh-ı melâike-i müheyyeme hakāyıkının sûretleridir. Bunların mâddesi nûr-i tecellîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. İzafî yüce suretler. Bunlar, aklî ruhların, müheyyem ruhların (ilâhî aşkla kendinden geçmiş ruhlar), nefsî ruhların ve müheyyem meleklerin ruhlarının hakikatlerinin suretleridir. Bunların maddesi tecellî nurudur.

3. Suver-i süfliyye. Hakāyık-ı imkâniyye ile âlem-i ecsâm sûretleridir. Hakāyık-ı imkâniyye sûretleri hazret-i imkâniyyede müteayyin olan nisb-i ilâhiyyeden ibârettir ki, Rab ve merbûb nisbetleri bu mertebede zâhir olur. Binâenaleyh hazret-i imkâniyye bilcümle keserâtın suver-i hakāyıkını câmi'dir; ve bunların mâddesi amâ'-i merbûbdur. Amâ'-i Rab'de müteayyin olan hakāyık-ı ulviyye sûretleri bu mertebede merbûbiyetle muttasıf olur; ve hazret-i imkâniyye misâl-i mutlak ve misâl-i mukayyed ve berzah âlem-lerindeki sûretleri câmi'dir; ve bu suver âlem-i ecsâma nisbeten ulvîdir; ve bu sûretlerin mâddesi ve heyûlâsı enfâs ve a'mâl ve ahlâk gibi a'râzdır. Binâenaleyh bir kimse şer'e muvâfık a'mâl-i sâliha îfâ etse ve ahlâk-ı hasene ile muttasıf olsa bunlar âlem-i berzahda hûr ve kusûr gibi suver-i cemâliyye ile zâhir olur; ve a'mâl-i seyyie ve ahlâk-ı zemîmeden dahi nâr ve hayyât ve akārib sûretleri peyda olur.86 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Süflî suretler. Bunlar, imkânî hakikatler ile cisimler âleminin suretleridir. İmkânî hakikatlerin suretleri, imkân mertebesinde belirlenmiş olan ilâhî nispetlerden ibarettir ki, Rab ve merbûb (Rab'be bağlı olan) nispetleri bu mertebede ortaya çıkar. Bu sebeple, imkân mertebesi, bütün kesretlerin (çoklukların) hakikat suretlerini kapsar; ve bunların maddesi, merbûb olan Amâ'dır (İlâhî Gayb). Rab olan Amâ'da belirlenmiş olan ulvî hakikatlerin suretleri bu mertebede merbûbiyetle (Rab'be bağlı olmakla) nitelenir; ve imkân mertebesi, misâl-i mutlak (mutlak misâl âlemi), misâl-i mukayyed (kayıtlı misâl âlemi) ve berzah âlemlerindeki suretleri kapsar; ve bu suretler, cisimler âlemine nispetle ulvîdir (yücedir); ve bu suretlerin maddesi ve heyûlâsı (ilk maddesi), enfâs (nefesler), a'mâl (ameller) ve ahlâk gibi arazlardır (geçici niteliklerdir). Bu sebeple, bir kimse şeriata uygun sâlih ameller işlese ve güzel ahlâkla nitelense, bunlar berzah âleminde hûriler ve köşkler gibi cemâlî (güzel) suretlerle ortaya çıkar; kötü amellerden ve zemmedilmiş (kötülenmiş) ahlâktan da ateş, yılanlar ve akrepler suretleri meydana gelir.

Âlem-i ecsâmdaki sûretler en süflî olanlardır; ve bunların maddesi cism-i külldür ki, unsuriyâttan ibarettir. Bunların ulvîsi hafif olan “nâr” ile "hava"dır; ve nâr ile havâ ervâh-ı havâiyye ve nâriyyenin mâddesidir. Süflîsi sakîl olan ecsâm-ı sulbiyye ile mâyiâttır; ve bunlar suver-i made-niyye ve nebâtiyye ve hayvâniyyenin mâddesidir. İşte “tabîat” bu sûretlerin [1/50] kâffesini hâmil olan bir hakîkattir. Bir vech ile fâil ve bir vech ile münfaildir. Meselâ tabîatta harâret, bürûdet, yübûset ve rutûbet vardır. Bu dört şey tabîatın gayrı değildir. Fakat tabîat harâretle yübûsette ve bürûdet-le rutûbette fâildir; ve yübûset ile rutûbet sûretlerinde münfaildir. Demek ki, tabîat bir vech ile fâil ve bir vech ile münfaildir; ve te'sîr ve teessürün kâffesi bu misâle kıyâs olunsun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cisimler âlemindeki suretler en aşağı mertebede olanlardır; ve bunların maddesi, unsurlardan ibaret olan küllî cisimdir. Bunların yüce olanları, hafif olan "ateş" ile "hava"dır; ve ateş ile hava, havaî ve nârî ruhların maddesidir. Aşağı mertebede olanları ise, ağır olan katı cisimler ile sıvılardır; ve bunlar, madenî, bitkisel ve hayvansal suretlerin maddesidir. İşte "tabiat", bu suretlerin tamamını taşıyan bir hakikattir. Bir yönden fail (eden) ve bir yönden münfaildir (edilendir). Örneğin, tabiatta sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlık vardır. Bu dört şey tabiatın dışında değildir. Fakat tabiat, sıcaklık ve kurulukta, soğukluk ve yaşlıkta faildir; ve kuruluk ile yaşlık suretlerinde münfaildir. Demek ki, tabiat bir yönden fail ve bir yönden münfaildir; ve bütün tesir ve teessürler bu örneğe kıyas edilsin.

Ve kendi rûhlarını kabûl eden âlemin suver-i ma'kūle ve mahsûsesi âtî-deki îzâhât dâiresinde tekevvün eder. Şöyle ki ervâhın kâffesi nûr-i evvel olan “kalem-i alâ”nın hakîkatinde müteayyendirler. Ondan sonra semâvât ve arzın halkından evvel “levh-i mahfûz”da o maânîyi hâmil olan hurû-fun kitâbetiyle tafsîle gelir. Fakat bu levh-i mahfûzda mersûm olan suver ve eşkâl mütebeyyin değildir. Badehû hubb-i zuhûr harâreti ve hareket-i şevkiyye-i rûhâniyye inbiâs etmekle bu suver ve eşkâl-i gayr-ı mütebeyyi-ne kendilerine mahsûs olan âlemlerinde, ya'ni âlem-i tabâyi' ve anâsırda tezâhür eder. Onların tebeyyün ve tezahürü, ya'ni tesviye-i cesedi tamâm oldukda bu suver-i cesediyyeyi muzhir olan rûh-ı cemâdîden sonra rûh-ı nebâtiyye-i nâmiye sârî olur. Badehû rûh-ı hayvâniyye-i müteharrike ve en sonra da vücûh-i mümkinenin etemmi üzere, zuhûr-ı ilâhî için, rûh-ı insâniyye-i mükemmelenin sereyânı vâki' olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve kendi ruhlarını kabul eden âlemin akılla idrak edilen ve duyularla algılanan suretleri, aşağıdaki açıklamalar dairesinde oluşur. Şöyle ki ruhların hepsi, ilk nur olan "kalem-i alâ"nın (yüce kalem) hakikatinde belirlenmişlerdir. Ondan sonra, semavat ve arzın yaratılışından önce "levh-i mahfûz"da (korunmuş levha) o manaları taşıyan harflerin yazılmasıyla ayrıntıya gelir. Fakat bu levh-i mahfûzda çizilmiş olan suretler ve şekiller belirgin değildir. Daha sonra, zuhur etme sevgisinin harareti ve ruhani şevk hareketinin ortaya çıkmasıyla, bu belirgin olmayan suretler ve şekiller, kendilerine özgü olan âlemlerinde, yani tabiat ve unsurlar âleminde tezahür eder. Onların belirginleşmesi ve tezahürü, yani cesedin tesviyesi (düzeltilmesi/tamamlanması) tamamlandığında, bu cesedî suretleri ortaya çıkaran cansız ruhdan sonra, büyüyen bitkisel ruh yayılır. Daha sonra hareket eden hayvansal ruh ve en sonunda da mümkün olan veçhelerin en mükemmeli üzere, ilahi zuhur için, mükemmel insani ruhun yayılması gerçekleşir.

Misâl: Bir kâtib ilminde olan maânîye sûret vermek için kalemini hok-kaya batırır. Kalem ucunun mahmûl olduğu mürekkeb o maânîyi hâmil olan hurûfu hâvîdir. Fakat kâtib mürekkeb yerine soğan suyu isti’mâl etse ve bu su ile beyaz kâğıt üzerine hurûfâtı nakşetse kâğıt üzerinde eşkâl-i hurûf mütebeyyin olmaz; ve bu hurûf maʼnâların suveridir; ve ma'nâlar bu suverin ervâhıdır; [1/51] ve bu maânî, bu hurûfta ittihâd ve hulûl olmak- sızın mevcuddur. Badehû bu soğan suyu ile yazılmış olan hurûf harâret-i nâra arzolundukda, hurûf-i mersûmenin rengi kâğıdın rengine muhalif olarak zâhir olmakla kārî onları okuyup, o hurûfta zâhir olan ma'nâları anlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Bir kâtip, ilminde olan anlamlara şekil vermek için kalemini hokkaya batırır. Kalem ucunun taşıdığı mürekkep, o anlamları içeren harfleri barındırır. Fakat kâtip mürekkep yerine soğan suyu kullansa ve bu su ile beyaz kâğıt üzerine harfleri nakşetse, kâğıt üzerinde harflerin şekilleri belirgin olmaz; ve bu harfler anlamların suretleridir; ve anlamlar bu suretlerin ruhlarıdır; ve bu anlamlar, bu harfta birleşme ve hulûl (içine girme) olmaksızın mevcuttur. Daha sonra bu soğan suyu ile yazılmış olan harfler ateşe arz olunduğunda, yazılı harflerin rengi kâğıdın rengine zıt olarak ortaya çıkmakla okuyucu onları okuyup, o harflerde ortaya çıkan anlamları anlar.

İmdi ervâhı kabûl eden suver-i âlemin aslı bulunan tabîat-ı külliyye fenninin idrâki akıl ile değil, keşf-i ilâhî ile mümkin olur. Akıl ancak kendi nefsini idrak eder; ve ona ancak kendi nefsiyle kendi nefsinden aldığı şey münkeşif olur. Zîrâ aklın avâmil ve müessirâtı havâsstir. Akıl vâsıta-i havâss ile kendinde müctemi' olan husûsâta nazaran hükmeder. Bu ise kendi nef- siyle kendi nefsinden aldığı hükümdür. Bu hükümdeki ihâtanın cüz'iyeti ise meydandadır. Onun için nazar-ı fikrî tarîki ile akıllarını isti’mâl eden felâsifenin hakāyık-ı eşyaya ıttılâı şimdiye kadar mümkin olmadığı gibi, bundan sonra da ebeden mümkin olamayacaktır. Bunlar Hz. Hayyâm'ın buyurduğu gibi “öküzden süt sağmak" gibi abesle iştigāldedirler. Beyt-i Hayyâm: افسوس که جمله گاو نر میدوشند آنانکه بکار عقل در میکوشند كامروز بعقل تره می نفروشند آن به که لباس ابلهی در پوشند &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, âlemdeki şekillerin özü olan ve ruhları kabul eden küllî tabiat ilminin idraki akıl ile değil, ilahî keşif ile mümkün olur. Akıl ancak kendi nefsini idrak eder; ve ona ancak kendi nefsiyle kendi nefsinden aldığı şey açığa çıkar. Çünkü aklın etkenleri ve etkileyicileri duyulardır. Akıl, duyular aracılığıyla kendinde toplanan hususlara göre hükmeder. Bu ise kendi nefsiyle kendi nefsinden aldığı hükümdür. Bu hükümdeki kuşatıcılığın sınırlı olduğu ise açıktır. Bu nedenle, düşünce yoluyla akıllarını kullanan filozofların eşyanın hakikatlerine ulaşması şimdiye kadar mümkün olmadığı gibi, bundan sonra da ebediyen mümkün olamayacaktır. Bunlar Hz. Hayyâm'ın buyurduğu gibi "öküzden süt sağmak" gibi boş bir işle uğraşmaktadırlar. Hayyâm'ın beyti: افسوس که جمله گاو نر میدوشند آنانکه بکار عقل در میکوشند كامروز بعقل تره می نفروشند آن به که لباس ابلهی در پوشند

Tercüme ve îzâh: Onlar ki, akıl ile sayederler; yazık ki, hepsi öküzden süt sağarlar. Libâs-ı belâheti giymeleri, ya'ni akıllarını terkedip keşf-i ilâhî ashâbı olan enbiyâ-yı kirâmın getirdikleri ahkâmı kabûl ve onlara tâbi' olmaları, evlâdır. Bu tebaiyet öyle olmalıdır ki, emr-i hakîkatte bugün ak- lın hükmüyle bir yaprak bile satmamalıdır. Ya'ni ahkâm-ı enbiyâyı ihâta-i cüz'iyye sahibi olan akla tatbîk ile i'tirâzâtta bulunmamalıdır.87 [1/52] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: Onlar ki, akıl ile iş yaparlar; yazık ki, hepsi öküzden süt sağarlar. Belâhet (akılsızlık) elbisesini giymeleri, yani akıllarını terk edip ilâhî keşif ehli olan yüce peygamberlerin getirdikleri hükümleri kabul etmeleri ve onlara tâbi olmaları daha iyidir. Bu tâbiyet öyle olmalıdır ki, hakikat işinde bugün aklın hükmüyle bir yaprak bile satmamalıdır. Yani peygamberlerin hükümlerini, cüz'î (kısmi) ihata (kavrama) sahibi olan akla tatbik ederek itirazlarda bulunmamalıdır.

Ve keşf-i ilâhî kevn-i câmi' mazharının gayrısında vâki' olmaz. Bunlar ise enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile Hz. Şeyh-i Ekber ve emsâli (rıdvânullâ- hi aleyhim ecmaîn) gibi onların vârisleri olan kümmelîndir. Zîrâ bunlar Allah ism-i câmiinin mazharı oldukları cihetle, zât-ı mutlakın merâtib-i tenezzülâtını kendi nefislerinde zevkan müşâhede ederler; ve söyledikleri ve yazdıkları hep kendi müşâhedât-ı zevkiyyeleridir; ve onlar bu müşâhede üzerine bilirler ki, tabîat-ı külliyye ulûhiyetin zâhiriyeti olan hakîkat-i vâ- hidedir; ve bu da, küllde sârî olan zât-ı ahadiyyeden başka bir şey değildir. Bunun için Hak Teâlâ buyurur: وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهُ وَفِي الْأَرْضِ إِلَة )Zuh- ruf, 43/84) [O öyle Allah'dır ki, gökte de ilâhtır ve yeryüzünde de ilâhtır.] Ve lisân-ı resûliyyeti ile de لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللَّهِ ]Eğer bir ip sarkıtsanız o mutlakā Allah'ın üzerine düşerdi.]88 deyip küllde zât-ı ahadiyyenin se- reyânı hakîkatini duyurur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlâhî keşif, "kevn-i câmi'" (tüm varlıkları kapsayan varlık) mazharının (tecelli yeri) dışında gerçekleşmez. Bunlar ise peygamberler (a.s.) ile Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) ve benzerleri (Allah hepsinden razı olsun) gibi onların vârisleri olan "kümmelîn"dir (kâmil insanlar). Çünkü bunlar, Allah ism-i câmiinin (tüm isimleri kapsayan Allah isminin) mazharı oldukları için, zât-ı mutlakın (mutlak Zât'ın) "merâtib-i tenezzülâtını" (aşağı iniş mertebelerini, tecelli aşamalarını) kendi nefislerinde "zevkan" (tattıkları bir bilgiyle) müşâhede ederler; ve söyledikleri ve yazdıkları hep kendi "müşâhedât-ı zevkiyyeleridir" (tattıkları müşâhedeleridir); ve onlar bu müşâhede üzerine bilirler ki, "tabîat-ı külliyye" (evrensel tabiat), ulûhiyetin zâhiriyeti (ilâhlığın görünüşü) olan "hakîkat-i vâhide"dir (tek hakikattir); ve bu da, "küllde sârî olan" (her şeyde yaygın olan) "zât-ı ahadiyyeden" (tek olan Zât'tan) başka bir şey değildir. Bunun için Yüce Allah buyurur: وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهُ وَفِي الْأَرْضِ إِلَة (Zuhruf, 43/84) [O öyle Allah'dır ki, gökte de ilâhtır ve yeryüzünde de ilâhtır.] Ve "lisân-ı resûliyyeti" (peygamberlik dili) ile de لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللَّهِ [Eğer bir ip sarkıtsanız o mutlakā Allah'ın üzerine düşerdi.] deyip "küllde zât-ı ahadiyyenin sereyânı" (her şeyde tek olan Zât'ın yaygınlığı) hakikatini duyurur.

فسُمِّي هذا المذكور إنسانًا وخَلِيفَةً ، فأما إنسانيتُه فَلِعُمُومِ نَشْأَتِه وحَصْرِهِ

الحقائق كلها، وهو للحقِّ بِمَنْزِلَةِ إنسانِ العَيْنِ مـن العيـن الـذي به يكـون

النَّظَرُ، وهو المُعبَّر عنه بالبَصَرِ ، فلهذا سُمِّيَ إنسانًا، فإنه به نَظَرَ الحق إلى

خلقه فَرحِمَهُم .

İmdi bu mezkûr, “insan” ve “halîfe” tesmiye olundu. Onun insâniye- tine gelince onun neş'etinin umûmundan ve hakāyıkın küllîsini hâsır olduğundan dolayıdır. Ve o, kendisiyle nazar vâki' olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir. Ve "basar" ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için “insan” tesmiye olundu. Zîrâ Hak, onunla halkı- na nazar eyledi ve onlara rahmet etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu zikredilen varlık "insan" ve "halife" olarak adlandırıldı. Onun insanlığına gelince, bu, onun oluşumunun genel olmasından ve hakikatlerin bütününü kuşatmasından dolayıdır. Ve o, kendisiyle bakışın gerçekleştiği gözden, Hak için gözbebeği konumundadır. Ve "basar" (görme) ile ifade edilen de odur. İşte bunun için "insan" olarak adlandırıldı. Çünkü Hak, onunla halkına baktı ve onlara rahmet etti.

Ya'ni kuvâ-yı âlemin küllîsini, a'lâsını ve esfelini câmi' olan bu mezkûra, ya'ni kevn-i câmie, “insan” tesmiye olundu ki, ism-i aslîdir; ve “halîfe" tes- miye olundu ki, ism-i lakabîdir. Ona “insan” denilmesi neş'etinin umûmî [1/53] olmasından ve hakāyıkın cümlesini hasr ve ihâta etmesinden nâşîdir. Zîrâ rûhânî, tabîî ve unsurî olan bilcümle neş'etlerde onun sereyânı olduğu gibi ulvî ve süflî kâffe-i hakāyıkı hâsırdır. Alemde hiçbir hakîkat yoktur ki, onda olmasın. İnsanın zâhirinde âlemin zâhirinde olan ve bâtınında dahi, âlemin bâtınında bulunan her bir şeyin nazîri vardır. Binâenaleyh insan hulâsa-i mevcûdât ve zübde-i kâinâttır. Zîrâ âlem sûret-i ilâhiyye üzeredir; ve insan ise o sûretin numûne-i câmiidir; ve bu “kevn-i câmi” kendisiyle nazar vâki' olan gözün, Hak için, gözbebeği menzilesindedir; ve “basar" ta'bîr olunan dahi ancak odur; ve kuvve-i bâsıra görünen şeylerin “ayn”ı- nı nasıl gözbebeği ile idrâk ederse, zât-ı mutlakın kendi merâtib-i tenez- zülâtının kâffesine olan nazarı dahi bu gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil ile vâki' olur. Ya'ni kuvve-i bâsıranın zevki olan rü'yet gözbebeğinin sûreti ile vâki' olduğu gibi, Hak için zevk-i rü'yet dahi insân-ı kâmilin taayyün-i sûrîsiyle olur; ve insan kuvve-i bâsırasıyla kendisinin “ayn”ı olan vücûduna nazar ettikde hâsıl olan zevk-i rü'yet, gayrdan müstefâd olmaz. Belki bu zevk kendi zâtının kendi zâtına verdiği bir zevkten ibârettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla vâki' olan nazar-ı ilâhî de böyledir. Onun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin iki yüz yirmi birinci bâbın- da şöyle buyurur: Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani âlemin bütün kuvvetlerini, en yücesini ve en aşağısını kendinde toplayan bu bahsedilen varlığa, yani kapsamlı oluşa, "insan" adı verildi ki bu onun asıl ismidir; ve "halife" adı verildi ki bu da lakap ismidir. Ona "insan" denilmesi, yaratılışının genel olmasından ve hakikatlerin hepsini kuşatıp içine almasından kaynaklanır. Çünkü ruhanî, tabiî ve unsurî olan bütün yaratılışlarda onun yayılımı olduğu gibi, ulvî ve süflî bütün hakikatleri de kapsar. Âlemde hiçbir hakikat yoktur ki onda bulunmasın. İnsanın görüneninde, âlemin görüneninde olanın benzeri vardır; bâtınında da âlemin bâtınında bulunan her şeyin benzeri vardır. Bu sebeple insan, varlıkların özü ve kâinatın hulâsasıdır. Çünkü âlem ilâhî suret üzeredir; insan ise o suretin kapsamlı bir örneğidir; ve bu "kapsamlı oluş" kendisiyle nazar vâki olan gözün, Hak için, gözbebeği mesabesindedir; ve "basar" (görme) diye tabir edilen de ancak odur; ve görme kuvveti, görünen şeylerin özünü gözbebeği ile nasıl idrak ederse, mutlak Zât'ın kendi tenezzül mertebelerinin hepsine olan nazarı da bu gözbebeği mesabesindeki insân-ı kâmil ile gerçekleşir. Yani görme kuvvetinin zevki olan rü'yet (görme), gözbebeğinin suretiyle gerçekleştiği gibi, Hak için rü'yet zevki de insân-ı kâmilin suretî taayyünüyle olur; ve insan görme kuvvetiyle kendisinin özü olan varlığına baktığında hâsıl olan rü'yet zevki, başkasından elde edilmez. Aksine bu zevk, kendi Zât'ının kendi Zât'ına verdiği bir zevkten ibarettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla gerçekleşen ilâhî nazar da böyledir. Onun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin iki yüz yirmi birinci bâbında şöyle buyurur: Beyit:

وَأَيْنَ غَيْرٌ وَمَا فِي الْكَوْنِ أَجْمَعِهِ

سِوَى الْوُجُودِ الَّذِي تَدْعُوهُ بِالْبَشَرِ

فَإِنَّهُ إِسْمٌ يَعُمُّ الْكَوْنَ أَجْمَعَهُ

عَيْنًا وَعِلْمًا فَلَا تَخْرُجْ عَنِ الصُّوَرِ

Tercüme: "Gayr nerededir? Ve kevnde bütün “beşer” tesmiye ettiğin vücudun gayrı bir şey yoktur. Zîrâ o, aynen ve ilmen kevnin kâffesine şâmil olur bir isimdir. Binâenaleyh sen sûretlerden çıkma!”89 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Gayr nerededir? Ve oluş âleminde, bütün 'beşer' diye adlandırdığın varlığın dışında bir şey yoktur. Çünkü o, aynen ve ilmen oluş âleminin tamamını kapsayan bir isimdir. Bu sebeple sen sûretlerden çıkma!"

İşte insan, Hak için, gözün gözbebeği mesâbesinde bulunduğundan nâşî "insan" tesmiye olundu. [1/54] Zîrâ Hak insân-ı kâmil ile halkına nazar &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte insan, Hak için, gözün gözbebeği konumunda bulunduğundan dolayı "insan" diye adlandırıldı. Çünkü Hak, insân-ı kâmil ile halkına bakar.

anh efendimizin bu bâbdaki küstahlığı afv buyurmaları temennîsiyle, şu sûretle îzâha .... olurum: Nüfûsta eserden mevcûd olan şey abde göre onun sem'i, basarı ve lisânı ve sâir kuvâsıdır. Ve insânın gayrısına göre de onlarda olan âsâr-ı muh- telifedir. Binâenaleyh “nüfüs üzerinde” Allah'ın bu âsâr ile “kıyâmını görür” ve bu nüfûsun vücûdât-ı mevhûmeleri nazarında fânî olursa, işte ehlullâhın "bekā" dedikleri hâl budur ki, mertebe-i fenâdan a'lâdır. Ve eğer nazarında selâmet varsa gör ki, sen dahi Hakk'ın bu kayyûmiyetiyle bâkîsin. İşitmen, görmen, söylemen hep Hakk'ındır. Şu hâlde sen kendini ortadan kaldır, O'nunla kāim ol, fikir ile muttasıf olma ki, fikir insânı hayrete sevkeder. Ve senin Hak'la kıyâmın hâl oldu- ğundan hakîkattir; ve zevk-i hakîkat ise zevk-i hayretten başkadır; ve fikir vehim doğurur. Gel, bu vücûd-ı vehmîyi vücûd-ı Hak ile mübâdele et ki, onun gayriy- yet-i mevhûmesi kalmasın. Zîrâ gayr "gıyer”den müştaktır. Maahâzâ hakîkatle nazar edersen gayr nerede? Vâkıâ kevn, kevn deyip duruyorsun. Bu kevn dediğin şey de hep beşer nâmını verdiğin vücudun gayrı değildir. Bu isim aynda ve ilim- de, kevnin kâffesine şâmil olur. Zîrâ kevn, aynda bir kimseden ibârettir ki, o da insân-ı kâmildir. Mesnevî: هر ستاره بر فلک جزو مه است خود جهان آن یک کس است او ابله است &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Efendimizin bu konudaki küstahlığımı affetmesini dileyerek, şu şekilde açıklamaya girişiyorum: Varlıkta eserden mevcut olan şey, kula göre onun işitmesi, görmesi, dili ve diğer güçleridir. İnsanın dışındaki varlıklara göre ise onlarda bulunan farklı eserlerdir. Buna göre, "varlıklar üzerinde" Allah'ın bu eserlerle "varlığını görür" ve bu varlıkların vehmedilmiş varlıkları nazarında fani olursa, işte ehliyetli kişilerin "beka" dedikleri hal budur ki, fenâ mertebesinden daha üstündür. Eğer görüşünde selamet varsa gör ki, sen de Hakk'ın bu kayyumiyetiyle bakisin. İşitmen, görmen, söylemen hep Hakk'ındır. Şu halde sen kendini ortadan kaldır, O'nunla var ol, düşünceyle nitelenme ki, düşünce insanı hayrete sevk eder. Senin Hak'la varlığın hal olduğundan hakikattir; hakikat zevki ise hayret zevkinden başkadır; ve düşünce vehim doğurur. Gel, bu vehmî varlığı Hak varlığıyla değiştir ki, onun vehmedilmiş başkalığı kalmasın. Zira "gayr" kelimesi "gıyer"den türemiştir. Bununla birlikte, hakikatle bakarsan başkası nerede? Gerçekten de "kevn" (varlık) deyip duruyorsun. Bu "kevn" dediğin şey de hep "beşer" adını verdiğin varlığın dışı değildir. Bu isim, aynada ve ilimde, varlığın tamamını kapsar. Zira varlık, aynada bir kişiden ibarettir ki, o da insân-ı kâmildir. Mesnevi: "Her yıldız felekte ayın bir parçasıdır, bütün cihan o tek kişidir, o ise cahildir."

[Cihân muhakkak o bir kimsedir; o eblehdir; her yıldız felek üzerinde ayın cüz'ü- dür. (Bk. Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, II, s. 288, beyit: 2967.)] Binâenaleyh o aynen kevnin küllîsidir ve ilmen dahi yine kevnin küllîsidir, çünki hakîkat-i kevndir. Ve nefes-i rahmânî ile Hakk'ın tecellîsi indinde taayyün-i evvel mertebesinde müteayyin olan hakîkat-i Muhammedî (sallallahu aleyhi ve sellem) dir. Eğer işin netîcesine bakar isen sûretten dışarıya çıkmamak lâzım gelir. Zîrâ suverden mücerreden Hakk'ın müşâhedesi nasıl mümkün olur? O insân-ı kâmil bir taraftan أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ )Fussilet 1/6) [Ben de sizin gibi beşerim.] diğer taraftan مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَأَى الْحَقَّ ]Beni gören Hakk'ı gördü.] buyuruyor. İki cihete de nisbeti var. Bu muamma-yı vücûdu anlamak bir türlü mümkin değil, vesselâm. Acâba insân-ı kâmil olmasaydı zevk-i ilâhî kemâliyle zâhir olur mu idi? Beyt-i Hâce Hafız kud- dise sırruhû: ما باو محتاج بودیم او بما مشتاق بود سایه معشوق اگر افتاد بر عاشق چه شد &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Cihan kesinlikle o bir kişidir; o aptaldır; her yıldız felek üzerinde ayın bir parçasıdır. (Bkz. Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, II, s. 288, beyit: 2967.)] Buna göre o, aynen kâinatın bütünüdür ve ilmen de yine kâinatın bütünüdür, çünkü kâinatın hakikatidir. Ve nefes-i rahmânî ile Hakk'ın tecellisi sırasında, ilk belirlenme mertebesinde belirlenen hakikat-i Muhammedî (sallallahu aleyhi ve sellem)dir. Eğer işin sonucuna bakarsan, suretten dışarı çıkmamak gerekir. Zira suretlerden soyutlanmış olarak Hakk'ı müşahede etmek nasıl mümkün olur? O insân-ı kâmil bir yandan أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Fussilet 1/6) [Ben de sizin gibi bir beşerim.] diğer yandan مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَأَى الْحَقَّ [Beni gören Hakk'ı gördü.] buyuruyor. İki yöne de bağıntısı var. Bu varlık muammasını anlamak hiçbir şekilde mümkün değil, vesselâm. Acaba insân-ı kâmil olmasaydı, ilahi zevk kemaliyle ortaya çıkar mıydı? Hâce Hafız kuddise sırruhû'nun beyti: ما باو محتاج بودیم او بما مشتاق بود سایه معشوق اگر افتاد بر عاشق چه شد

[Maşûkun sâyesi, âşık üzerine düştü ise ne oldu? Biz vücûdda ona muhtaç ve müftekir idik. O da zuhûrda bize müştâk idi.] İşte efendim, âcizin bir lisân-ı rekîk ile ifâde edebileceğim ma'nâ bu kadardır. Yeni lisâna başlayan bir çocuk ağzına gelen şeyleri söyler, büyükleri hoş görüp gülerler. Marûzâtım dahi aynı mâhiyeti hâizdir. Hatâlarımın tashîhini recâ ile mübârek el- lerinden müştâkāne takbîl eyler ve Mehmed Ali Bey birâderimizle Fass-1 Hûdîyi nazar-ı reşâdet-penâhîlerine takdîm eylerim. وَاللَّهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ )Bakara2/207) [Allah kullarına şefkatlidir.] 15 Mart 1332/21 Cümâde'1-ûlâ 1334 [26 Mart 1916]. Hâk-i pây-i evliyâ abd-i cânî Ahmed Avnî." etti ve onlara rahmet eyledi. Çünkü insân-ı kâmil âlemin îcâdına ve onun bekāsına ve kemâlâtına ezelen ve ebeden dünyâca ve âhiretçe sebebdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Maşukun gölgesi âşığın üzerine düştüyse ne oldu? Biz varlıkta ona muhtaç ve yoksul idik. O da görünmekte bize istekliydi.] İşte efendim, âcizin (zayıfın) ince bir dille ifade edebileceği anlam bu kadardır. Yeni bir dil öğrenmeye başlayan bir çocuk ağzına gelen şeyleri söyler, büyükleri hoş görüp gülerler. Arz ettiklerim de aynı niteliği taşımaktadır. Hatalarımın düzeltilmesini rica ederek mübarek ellerinden özlemle öper ve Mehmed Ali Bey biraderimizle Hûd Fassı'nı (Fusûsu'l-Hikem'deki Hûd bölümünü) yüksek görüşlerine sunarım. وَاللَّهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ (Bakara 2/207) [Allah kullarına şefkatlidir.] 15 Mart 1332/21 Cemâziyelevvel 1334 [26 Mart 1916]. Evliyaların ayağının toprağı, günahkâr kul Ahmed Avnî." dedi ve onlara rahmet eyledi. Çünkü insân-ı kâmil, âlemin yaratılmasına, onun bekasına (devamlılığına) ve kemâlâtına (olgunlaşmasına) öncesiz olarak ve sonsuza dek dünya ve ahiret açısından sebeptir.

Mertebe-i ilimdeki sebebiyetine gelince: Hak Teâlâ kendi zâtına zâtıyla tecellî ettiği ve cemî'-i sıfâtını ve kemâlâtını zâtında müşâhede eylediği ve onları insân-ı kâmilin hakîkatinde müşâhede etmeği murâd ettiği vakit, hazret-i ilmiyyede nev'-i insânînin hakîkati olan hakîkat-i muhammediy- ye, Hak için, âyîne mesâbesinde vâki' oldu; ve hakāyık-ı âlemin küllîsi onun vücûdu ile mevcûd oldu; ve bu hakîkat bütün esmâyı câmi' olan “ilâ- hiyet" mertebesine tekabül eyledi. Badehû Hak Teâlâ o hakîkatte bilcümle esmâya vücûd-ı tafsîlî itâ edip ayân-ı sâbite zâhir oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlim mertebesindeki sebebiyetine gelince: Yüce Allah kendi zâtına zâtıyla tecellî ettiği ve bütün sıfatlarını ve kemâlâtını zâtında müşâhede ettiği ve onları insân-ı kâmilin hakikatinde müşâhede etmeyi murâd ettiği zaman, ilâhî ilim mertebesinde insan türünün hakikati olan hakikat-i Muhammediyye, Hak için, ayna konumunda meydana geldi; ve âlem hakikatlerinin tamamı onun varlığı ile var oldu; ve bu hakikat, bütün isimleri kapsayan "ilâhlık" mertebesine karşılık geldi. Bundan sonra Yüce Allah o hakikatte bütün isimlere tafsîlî varlık verip sabit hakikatler ortaya çıktı.

“Ayn”daki sebebiyetine gelince أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي ]Allah'ın ilk ya- rattığı benim nûrumdur.] hadîs-i şerîfi mûcibince nûr-i Muhammedî'den ibâret olan akl-ı evvelin îcâdiyle, Hak Teâlâ vücûd-1 hâricîyi vücûd-ı ilmîye mutâbık kıldı. Badehû akl-ı evvelin mutazammın olduğu mevcûdât-ı sâire zuhûra geldi. Nitekim merâtib-i sitte bahsinde bâlâda beyân olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ayn"daki sebebiyetine gelince, "أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي" (Allah'ın ilk yarattığı benim nûrumdur.) hadis-i şerifi gereğince, Muhammedî nurdan ibaret olan akl-ı evvelin (ilk akıl) yaratılmasıyla, Yüce Allah haricî varlığı ilmî varlığa uygun kıldı. Daha sonra, akl-ı evvelin içinde barındırdığı diğer varlıklar ortaya çıktı. Nasıl ki altı mertebe bahsinde yukarıda açıklandı.

Kemâlâta sebebiyetine gelince, Hak Teâlâ insân-ı kâmilin kalbini te- celliyât-ı zâtiyye ve esmâiyyesine mir'ât kıldı. Evvelen ona, badehû onun vâsıtasıyla âleme tecellî etti. Bu hâl, bir âyîneye mün’akis olan nûrun onun mukābilinde bulunan diğer bir âyîneye in'ikâsına benzer. Şu hâle nazaran esmânın ilimde ve “ayn”daki a'yânı ve onların kemâlâtı ancak insân-ı kâmil vâsıtasıyla hâsıl oldu; ve insan maksûd-ı ûlâ olunca, bittabi' onun vücûd-1 hâricîsi hakāyık-ı âlemin vücûdunu iktizâ eder. Binâenaleyh Hak Teâlâ en sonra insanı îcâd için, evvelen eczâ-yı âlemi îcâd etti. Nitekim buna işâre- ten hadîs-i kudsîde لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ ya'ni “Sen olmasa idin yer- leri, gökleri yaratmaz idim” buyuruldu. Ve Hz. Mevlâna Celâleddîn Rûmî (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîflerinin cild-i râbiinde bu hakîkati şu vech ile tavzîh buyururlar: [1/55] Mesnevî: ظاهرا آن شاخ اصل میوه است باطنا بهر ثمر شد شاخ هست گر نبودی میل و اومید ثمر کی نشاندی باغبان بیخ شجر پس بمعنی آن شجر از میوه زاد گر بصورت از شجر بودش ولاد بهر این فرموده است آن ذو فنون رمزِ نَحْنُ الْآخِرُونَ السَّابِقُونَ گر بصورت من ز آدم زاده ام من بمعنى جد جد افتاده ام &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kemâlâta sebep olmasına gelince, Yüce Allah insân-ı kâmilin kalbini zâtına ve isimlerine ait tecellîlere ayna kıldı. Önce ona, sonra onun aracılığıyla âleme tecellî etti. Bu hâl, bir aynaya yansıyan nurun, onun karşısında bulunan başka bir aynaya yansımasına benzer. Bu duruma göre, isimlerin ilimdeki ve tekil hakikatteki sabit hakikatleri ve onların kemâlâtı ancak insân-ı kâmil aracılığıyla meydana geldi; ve insan ilk maksat olunca, doğal olarak onun dış varlığı âlem hakikatlerinin varlığını gerektirir. Bu sebeple Yüce Allah en son insanı yaratmak için, önce âlemin parçalarını yarattı. Nitekim buna işaretle hadîs-i kudsîde "لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ" yani "Sen olmasaydın yerleri, gökleri yaratmazdım" buyuruldu. Ve Hz. Mevlâna Celâleddîn Rûmî (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîflerinin dördüncü cildinde bu hakikati şu şekilde açıklarlar: [1/55] Mesnevî: "Görünüşte o dal meyvenin aslıdır, bâtında ise meyve için dal var olmuştur. Eğer meyveye istek ve ümit olmasaydı, bahçıvan ağacın kökünü niçin dikerdi? Öyleyse mânâ itibarıyla o ağaç meyveden doğmuştur, suret itibarıyla ağaçtan doğmuş olsa da. Bunun için o çok yönlü kişi 'نَحْنُ الْآخِرُونَ السَّابِقُونَ' (Biz sonuncularız, öncüleriz) sırrını buyurmuştur. Eğer suret itibarıyla Âdem'den doğmuşsam, mânâ itibarıyla çok çok önce var olmuşumdur."

وز بی من رفته بر هفتم فلك بهر من بوده است آن سجده ملك خاصه فکری کو بود وصف ازل اول فکر آخر آمد در عمل Tercüme: "Zâhire nazaran, o dal budak meyvenin aslıdır. Velâkin bâtı- na nazaran, dal budak meyve için vücûd bulmuştur. Eğer meyve meyl ve ümîdi olmasa idi, bahçevan hiç ağacın kökünü diker miydi? Böyle olunca o ağaç manâ itibariyle meyveden doğdu. O meyvenin tevellüdü, her ne kadar sûret i'tibâriyle şecerden vâki' olmuş ise de, bunun için, o zû-fünûn olan (S.a.v.) Efendimiz نَحْنُ الْآخِرُونَ السَّابِقُون ya'ni “Biz sabıklar olan âhir- leriz"90 remzini beyân buyurmuştur. Ve yine buyurur ki: Vâkıâ ben sûret i'tibâriyle Adem'den doğmuşumdur. Velâkin ma’nâ itibariyle ceddin ceddi olarak vâki' olmuşumdur. O meleğin secdesi benim için olmuştur; ve be- nim için yedinci felek üzerine gitmiştir. Fikrin evveli, amelde âhir geldi. Husûsiyle bir fikir ki, vasf-ı ezel ola.”91 İşte bu şühûd-ı ezelî ve îcâd-ı ilmî ve aynî onlara nazardan ve onların üzerine rahmet-i rahmâniyye-i mücmelenin ve rahmet-i rahîmiyye-i tafsî- liyyenin ifâzasından ibârettir. Zîrâ bilcümle kemâlât vücûd üzerine müret- tebdir; ve vücûd rahmet-i asliyyedir ki, envâ’-ı rahmet ve dünyevî ve uhrevî saâdet hep bu rahmet-i asliyyeye tâbi'dir. [1/56] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Görünüşe göre, o dal budak meyvenin aslıdır. Aksine, iç yüzüne göre, dal budak meyve için var olmuştur. Eğer meyveye meyil ve ümit olmasaydı, bahçıvan ağacın kökünü hiç diker miydi? Böyle olunca o ağaç, anlam itibariyle meyveden doğdu. O meyvenin doğuşu, her ne kadar şekil itibariyle ağaçtan meydana gelmiş ise de, bunun için, o çok yönlü ilim sahibi (s.a.v.) Efendimiz "نَحْنُ الْآخِرُونَ السَّابِقُون" yani "Biz sabıklar olan âhirleriz" remzini beyan buyurmuştur. Ve yine buyurur ki: "Gerçekten ben şekil itibariyle Âdem'den doğmuşumdur. Aksine, anlam itibariyle ceddin ceddi olarak var olmuşumdur. O meleğin secdesi benim için olmuştur; ve benim için yedinci felek üzerine gitmiştir. Fikrin evveli, amelde âhir geldi. Hususiyle bir fikir ki, ezelin vasfı ola." İşte bu ezelî şühûd (ezelî müşahede) ve ilmî ve aynî icat (bilgisel ve varlıksal yaratma), onlara nazardan ve onların üzerine toplu rahmet-i rahmâniyyenin ve ayrıntılı rahmet-i rahîmiyyenin akmasından ibarettir. Çünkü bütün kemalat varlık üzerine düzenlenmiştir; ve varlık, asıl rahmettir ki, rahmet çeşitleri ve dünyevî ve uhrevî saadet hep bu asıl rahmete tabidir.

فهو الإنسان الحادث الأزلي، والنَّشْقُ الدَّائِمُ الأبدي، والكلمة الفاصلة

الجامعة، فتم العالم بوجوده، فهو من العالم كَفَصُ الخاتم من الخاتم الذي

وهو محلُّ النَّقش والعلامة التي بها يَخْتِمُ المَلِكُ على خَزَائِنِه.

İmdi o, ezelî olan insân-ı hâdistir; ve ebedî olan neş'e-i dâimdir; ve câmi' olan kelime-i fâsıladır. Binâenaleyh âlem onun vücûduyla tamâm oldu. Böyle olunca o, âlemden, hâtemden hâtemin fassı gi- bidir ki, o, pâdişâhın hazînelerini onunla mühürlediği mahall-i nakş ve alâmettir. Ya'ni kevn-i câmi' olan insân-ı kâmil sûretiyle hâdistir ve hakîkat-i rû- hiyyesiyle ezelîdir. Zîrâ suver-i ilmiyye ilm-i ilâhîdir; ve ilim niseb-i ilâhiy- yeden bir nisbet olmak i'tibâriyle Hakk'ın “ayn"ıdır; ve Hak ise ezelîdir; ve hakîkat-i insâniyye niseb-i nâmütenâhiyeyi câmi' olan zât-ı vâhideye mukābil bulunan âyîne mesâbesinde olup zât-ı vâhidenin cemî-i merâtibe tenezZülü bu hakîkatle vâki' olduğundan ve cemî'-i merâtib ise, Hakk'ın vücudundan ibaret ve vücûd-ı Hak ise ebedî bulunduğundan, insân-ı kâ- milin neş'eti dahi ebedîdir. Hiçbir mertebede aslâ fenâ-pezîr olmaz; ve insân-ı kâmil bir kelimedir ki, ahkâm-ı vücûb ile ahkâm-ı imkân aralarını fasleder; ve kendisi vücûb ile imkân arasında berzahdır; ve berzah olarak vâki' olan şeyin iki cihete de birer yüzü vardır. Binâenaleyh insân-ı kâ- mil ahkâm-ı vücûb ile ahkâm-ı imkânı câmi'dir. Velâkin onun berzahiyeti tarafeynden mümtâz olmak ve kendisinin ayn-ı zâidesi bulunmak sûre- tiyle değildir. Meselâ kelimenin vücûdu sûretle maʼnâ arasında berzahtır. [1/57] Velâkin kelimenin vücûdu sûret ve ma'nâya nazaran bir ayn-ı zâide değildir. Zîrâ sûret kelimenin “ayn”ı olduğu gibi, ma'nâ dahi o sûretten hâriç değildir. Binâenaleyh kelime sûret ve maʼnâyı yekdîğerinden ayıran bir berzah olmakla beraber bunlardan ayrı değildir; ve sûret ve maʼnâdan fazla olarak bir “ayn”a da mâlik değildir. İşte insân-ı kâmilin vücûdu dahi bu misâle mutâbıktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi o, öncesiz olan sonradan yaratılmış insandır; ve sonsuz olan sürekli oluşumdur; ve kapsayıcı olan ayırt edici kelimedir. Bu sebeple âlem onun varlığıyla tamamlandı. Böyle olunca o, âlemden, mühürden mührün kaşı gibidir ki, o, padişahın hazinelerini onunla mühürlediği nakış ve alâmet yeridir. Yani, kapsayıcı varlık olan insân-ı kâmil, suretiyle sonradan yaratılmıştır ve ruhî hakikatiyle öncesizdir. Çünkü ilâhî ilimdeki suretler, ilâhî ilimdir; ve ilim, ilâhî nispetlerden bir nispet olmak itibarıyla Hakk'ın "özü"dür; ve Hak ise öncesizdir; ve insanî hakikat, sonsuz nispetleri kapsayan tek zâta karşılık gelen bir ayna konumunda olup, tek zâtın bütün mertebelere inişi bu hakikatle gerçekleştiğinden ve bütün mertebeler ise Hakk'ın varlığından ibaret ve Hakk'ın varlığı ise sonsuz bulunduğundan, insân-ı kâmilin oluşumu da sonsuzdur. Hiçbir mertebede asla yok olmaz; ve insân-ı kâmil bir kelimedir ki, vacip olma hükümleri ile mümkün olma hükümleri arasını ayırır; ve kendisi vacip olma ile mümkün olma arasında bir berzahtır (iki şey arasındaki engel/geçiş noktası); ve berzah olarak meydana gelen şeyin iki cihete de birer yüzü vardır. Bu sebeple insân-ı kâmil, vacip olma hükümleri ile mümkün olma hükümlerini kapsar. Ancak onun berzahiyeti, iki taraftan ayrı olmak ve kendisinin fazladan bir özü bulunmak suretiyle değildir. Örneğin, kelimenin varlığı suret ile mana arasında berzahtır. Ancak kelimenin varlığı, suret ve manaya göre fazladan bir öz değildir. Çünkü suret kelimenin "özü" olduğu gibi, mana da o suretten dışarıda değildir. Bu sebeple kelime, suret ve manayı birbirinden ayıran bir berzah olmakla beraber bunlardan ayrı değildir; ve suret ve manadan fazla olarak bir "öz"e de sahip değildir. İşte insân-ı kâmilin varlığı da bu örneğe uygundur.

İmdi Adem kâffe-i merâtib-i ilâhiyyeyi câmi' olduğu ve onun taayyünü bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin zuhûruna müsâid bulunduğu için, âlemin vü- cûdu Adem'in vücûduyla tamâm oldu. Zîrâ Adem'in vücûdu olmasa idi, âlemin vücûdu rûhsuz bir cesed-i müsevvâ ve cilâsız bir âyîne gibi kalır idi. Binâenaleyh âlemin Adem'e nisbeti, fass-1 hâtemin hâteme nisbeti gibidir; ve fass-1 hâtem mahall-i nakş ve alâmettir ki, pâdişâh hazînelerine onunla mühür vurur. Zîrâ hâtemden maksûd mahall-i nakş ve alâmet olan onun fassı olduğu gibi, âlemden maksûd dahi, melik-i hakîkînin ismi olan “Al- lah" ism-i câmiinin mahall-i nakşı bulunan insân-ı kâmildir; ve melik-i hakîkî hazâin-i esmâiyyesini bu alâmetle hifzeder.92 [1/57ª] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Âdem bütün ilâhî mertebeleri kapsadığı ve onun belirlenimi tüm ilâhî isimlerin zuhuruna uygun olduğu için, âlemin varlığı Âdem'in varlığıyla tamamlandı. Çünkü Âdem'in varlığı olmasaydı, âlemin varlığı ruhsuz bir biçimlendirilmiş ceset ve cilasız bir ayna gibi kalırdı. Bu sebeple âlemin Âdem'e nispeti, yüzük kaşının yüzüğe nispeti gibidir; ve yüzük kaşı, padişahın hazinelerine onunla mühür vurduğu nakış ve alâmet yeridir. Çünkü yüzükten maksat, nakış ve alâmet yeri olan onun kaşı olduğu gibi, âlemden maksat dahi, hakikî melikin ismi olan "Allah" ism-i câmiinin nakış yeri bulunan insân-ı kâmildir; ve hakikî melik, isim hazinelerini bu alâmetle korur.

Ma'lûm olsun ki &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki

فهو الإنسان الحادث الأزليُّ والنَّشْقُ الدائم الأبدي

yani “O &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani “O

insan hadis-i ezelî ve ebedî olan neş'e-i dâimdir" ibâresi tahtında azîm ma'nâlar vardır. Bu beyândan insanın, yalnız küre-i arz üzerinde zuhûr eden insandan ibaret olmadığı açıkça zâhir olur. Zîrâ küre-i arzın evveli ve âhiri vardır. Binâenaleyh onun üzerinde zûhur eden insanların da evveli ve âhiri vardır. Şu hâlde küre-i arz üzerindeki insanlar hâdis-i ezelî değildir, ebedî olan neş'e-i dâim de değildir. İmdi bu ma'nâyı tavzîh için bir mu- kaddeme lâzımdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İnsan, öncesiz ve sonrasız olan, sürekli bir oluşumdur" ifadesinin altında büyük anlamlar vardır. Bu açıklamadan, insanın sadece yeryüzünde ortaya çıkan insandan ibaret olmadığı açıkça anlaşılır. Çünkü yeryüzünün bir başlangıcı ve sonu vardır. Bu sebeple, onun üzerinde ortaya çıkan insanların da bir başlangıcı ve sonu vardır. Hâl böyleyken, yeryüzündeki insanlar öncesiz değildir, sürekli olan bir oluşum da değildir. Şimdi, bu anlamı açıklamak için bir ön bilgi gereklidir.

Şöyle ki, vücûd-ı Hakk'ın ne evveli, ne de âhiri vardır, kadîmdir. Binâe- naleyh onun sıfât ve esmâsı dahi kadîmdir; ve sıfât ve esmâsının zuhûr-ı ah- kâm ve âsârı aslâ tatîl kabûl etmez. Şu hâlde Hakk'ın tecellî etmediği bir ân yoktur. Nitekim âyet-i kerîmede كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ )Rahman, 55/29) [O her ânda bir şe'ndedir.] buyurulur. Hak Teâlâ ezelen ve ebeden Hâlıktır, Rezzâktır, Gaffâr'dır, Mümîttir, Muhyîdir ilh... Binâenaleyh vücûd kadîm olduğu gibi, keyfiyyet-i hudûs dahi kadîmdir. Ancak efrâd-ı hâdisin evveli ve âhiri vardır; ve keyfiyyet-i hudûsün evveli ve âhiri yoktur. Ya'ni Hakk'ın halketmediği bir ân yoktur. İmdi fezâ-yı bî-nihâye ayn-ı vücûd-ı Haktır; ve onda bir taraftan tekevvün ve bir taraftan tefessüd eden kâinât ve zâilât sıfat-ı hâlıkıyyetin maz- harıdır; ve o bî-nihâye avâlimin üzerinde ezelen tekevvün eden insanların efrâ- dı hadistir. Binâenaleyh insan hem ezelî ve hem de hâdistir; ve efrâd-ı beşer ve üzerinde yaşadığı âlemler ecele tâbi' olduğu hâlde onun bu avâlim-i bî-nihâye üzerinde ilâ-mâlâ-nihâye zuhûru onun neş'e-i dâim-i ebedî olduğunu gösterir; ve "neş'e[t]" "hâdis olmak” maʼnâsındadır. Bu cümlenin vâzıhan maʼnâsı “İmdi o, hâdis-i ezelî ve hâdis-i dâim-i ebedî olan insandır" demek olur. Şu hâlde insan, kadîm olan Hakkın varlığında ezelden ebede kadar mevcûddur. Yuka- rıdaki şerh şurrâh-ı kirâmın verdikleri ma’nâya göredir; ve bu zevât-ı kirâm, insanın hudûsü ancak küre-i arza inhisâr ettiği ve âlem-i şehîdet ancak bizim âlemimiz olduğu mülâhazasıyla bu yolda şerh etmişler; ve insân-ı kâmil, sûre- tiyle hâdis ve hakîkat-i rûhiyyesiyle ezelîdir demişlerdir. Vâkıâ bu beyân dahi doğrudur; fakat efrâd-ı insâniyyeye nazaran doğrudur. Zîrâ henüz âlem-i sû- rette zâhir olmayan her bir ferdin bir hakîkat-i rûhiyyesi vardır. Fakat “insan" mefhûmunun âlem-i sûrette ezelden beri mevcûd olmadığı [1/57b] mülâhazası darlıktır. Zîrâ âlem-i sûret efâl-i ilâhiyyenin meclâsıdır; ve efâl-i ilâhiyyenin ezelen ve ebeden tatîli câiz değildir. Binâenaleyh bizim âlemimiz yok iken fezâ- yı bî-nihâyede başka âlemlerde insan sûretleri var idi. Bunun delîli mukadde- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şöyle ki, Hakk'ın varlığının ne başlangıcı ne de sonu vardır, öncesizdir. Bu sebeple O'nun sıfatları ve isimleri de öncesizdir; ve sıfatları ile isimlerinin hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkışı asla durmayı kabul etmez. Şu hâlde Hakk'ın tecelli etmediği bir an yoktur. Nitekim ayet-i kerimede "كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ" (Rahman, 55/29) [O her anda bir şe'ndedir.] buyurulur. Yüce Allah öncesiz olarak ve sonsuza dek Yaratıcı'dır, Rızık Verici'dir, Bağışlayıcı'dır, Öldürücü'dür, Diriltici'dir vb. Bu sebeple varlık öncesiz olduğu gibi, oluşun niteliği de öncesizdir. Ancak sonradan olan fertlerin başlangıcı ve sonu vardır; ve oluş niteliğinin başlangıcı ve sonu yoktur. Yani Hakk'ın yaratmadığı bir an yoktur. Şimdi, sonsuz uzay Hakk'ın varlığının ta kendisidir; ve onda bir taraftan oluşan ve bir taraftan bozulan kâinat ve yok olanlar yaratıcılık sıfatının mazharıdır; ve o sonsuz âlemler üzerinde öncesiz olarak oluşan insanların fertleri sonradan olmuştur. Bu sebeple insan hem öncesiz hem de sonradan olmuştur; ve insan fertleri ve üzerinde yaşadığı âlemler ecele tabi olduğu hâlde, onun bu sonsuz âlemler üzerinde sonsuza dek ortaya çıkışı, onun ebedî ve sürekli bir neş'e olduğunu gösterir; ve "neş'et" "hâdis olmak" (sonradan var olmak) anlamındadır. Bu cümlenin açıkça anlamı "Şimdi o, öncesiz sonradan olan ve ebedî sürekli sonradan olan insandır" demek olur. Şu hâlde insan, öncesiz olan Hakk'ın varlığında ezelden ebede kadar mevcuttur. Yukarıdaki şerh, şerh eden büyük âlimlerin verdikleri anlama göredir; ve bu büyük zâtlar, insanın sonradan oluşunun ancak yeryüzü küresiyle sınırlı olduğu ve şehadet âleminin ancak bizim âlemimiz olduğu mülahazasıyla bu yolda şerh etmişler; ve insân-ı kâmil, sûretiyle sonradan olmuş ve ruhî hakikatiyle öncesizdir demişlerdir. Gerçekten bu beyan da doğrudur; fakat insan fertlerine nazaran doğrudur. Zira henüz sûret âleminde ortaya çıkmayan her bir ferdin bir ruhî hakikati vardır. Fakat "insan" mefhumunun sûret âleminde ezelden beri mevcut olmadığı mülahazası darlıktır. Zira sûret âlemi ilahî fiillerin tecelli yeridir; ve ilahî fiillerin öncesiz olarak ve sonsuza dek durması caiz değildir. Bu sebeple bizim âlemimiz yok iken sonsuz uzayda başka âlemlerde insan sûretleri var idi. Bunun delili mukaddime...

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ

mede îzâh olunduğu üzere (Şûrâ, 42/29) [Semâvât ve arzı yaratması ve onlarda hayvânât cinsinden şeyler neşretmesi, Allah Teâlâ’nın varlığının alâmetlerindendir.] âyet-i kerîmesidir. Hak Teâlâ yerde ve göklerde “dâbbe” cinsinden olan mahlûkātı neşrettiğini beyân buyuruyor; ve “dâbbe” insanın sûretine de şâmildir. Nitekim âyet-i kerîmede, sûre-i Enfâl’de إِنَّ شَرَّ الدَّوَابٌ عِنْدَ اللَّهِ الصُّمُ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ (Enfâl, 8/22) [Allah indinde devâbbın şerlisi, taakkul etmeyen sağır ve dilsiz olan kimselerdir.] buyurulur. “Kör ve sağır ve akılsız olan dâbbelerin şerlisi” insan olduğu meydandadır. Ve kezâ diğer bir âyet-i kerîmede de إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الَّذِينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (Enfâl, 8/55) [Allah indinde devâbbın şerlisi küfr edenlerdir, onlar îmân etmezler.] buyurulur. Ve “küfr eden ve îmân etmeyen devâbb” ise ancak insandır. Esâsen Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât’ın üç yüz altmış yedinci bâbında keyfiyyet-i hilkatin ezelî ve ebedî olduğunu beyân buyururlar.93 Nitekim âtîde kıyâmet-i kübrâ bahsinde tafsîl olunacaktır; ve Cenâb-ı Mevlânâ Celaleddîn Rûmî efendimiz dahi Mesnevî-i Şerîf’in üçüncü cildinde Dekūkî kıssasında vâki': &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

açıklandığı üzere (Şûrâ, 42/29) [Gökleri ve yeri yaratması ve onlarda hayvan cinsinden şeyler yayması, Yüce Allah'ın varlığının alâmetlerindendir.] âyet-i kerîmesidir. Yüce Allah, yerde ve göklerde "dâbbe" (canlı varlık) cinsinden olan yaratıkları yaydığını beyan buyuruyor; ve "dâbbe" insanın sûretini de kapsar. Nitekim âyet-i kerîmede, Enfâl sûresinde إِنَّ شَرَّ الدَّوَابٌ عِنْدَ اللَّهِ الصُّمُ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ (Enfâl, 8/22) [Allah katında canlıların en şerlisi, akletmeyen sağır ve dilsiz olan kimselerdir.] buyurulur. "Kör ve sağır ve akılsız olan canlıların en şerlisi"nin insan olduğu açıktır. Ve aynı şekilde diğer bir âyet-i kerîmede de إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الَّذِينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (Enfâl, 8/55) [Allah katında canlıların en şerlisi küfredenlerdir, onlar iman etmezler.] buyurulur. Ve "küfreden ve iman etmeyen canlılar" ise ancak insandır. Esasen Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât'ın üç yüz altmış yedinci bâbında yaratılışın keyfiyetinin ezelî ve ebedî olduğunu beyan buyururlar.93 Nitekim ileride kıyâmet-i kübrâ (büyük kıyamet) bahsinde ayrıntılı olarak açıklanacaktır; ve Cenâb-ı Mevlânâ Celaleddîn Rûmî efendimiz dahi Mesnevî-i Şerîf'in üçüncü cildinde Dekūkî kıssasında geçen:

کز همه نومید گشتم ای خدا

اول و آخر تویی بی منتها

[Der ki: "Ey Hudâ! Cümleden ümîdsiz oldum, müntehâsız olan Evvel ve Âhir sensin!"] beyt-i şerîfinin ikinci mısrâında bu ma'nâya işâret buyururlar ki, fakîr Mesnevî-i Şerîfe olan Şerh-i âcizânemde bu maʼnâyı îzâh ettim.94 Burada zikri uzun olur.95 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Der ki: "Ey Hudâ! Cümleden ümîdsiz oldum, müntehâsız olan Evvel ve Âhir sensin!"] beyt-i şerîfinin ikinci mısraında bu anlama işaret buyururlar ki, fakir, Mesnevî-i Şerîf'e olan âcizâne şerhimde bu anlamı açıkladım. Burada zikri uzun olur.

93 Bk. Fütûhât-ı Mekkiyye, VI, s. 81 (367. bâb). &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın kazâ-yı ilâhîsi, hükm-i külli-i icmâlîdir. Kader ise, o kazânın tafsîli ve o hükm-i küllînin, ayn-ı sâbite denilen her bir varlığın özüne, esbâb-ı mahsûsa ile, cemî'-i merâtib ve ahvâlde, ezmine-i muhtelife ve âlem-i kevn ve fesâdda, iktizâ-i zâtiyye ve isti'dâd-ı zâtisi ve kâbiliyet-i asliyyesi ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve isti'dâd-ı mec'ûl ve mekr-i ilâhî ve redd-i kader ve abdin kesbine taalluk ettiği gibi, cemî'-i umûra taalluk eden hükm-i tafsîlîsidir.

94 Ahmed Avni Bey'in beyit için yazdığı şerh şöyledir: “Müntehâsız olan Evvel ve Ahir ta'bîriyle Hak Teâlâ hazretlerinin ezelen ve ebeden hâlikıyetine ve keyfiyyet-i halkın dahi ezelî ve ebedî olduğuna ve ancak efrâd-ı mahlûkātın evveli ve âhiri olup, ecele tâbi' olduklarına işâret buyurulur. Zîrâ evveliyet ve âhiriyet sıfatlarının Hakk'a izâfesi, ancak mahlûkun vücûduyla mümkin olur. Hak Teâlâ efrâd-1 mahlûkāttan herhangi birinin tekevvününden evvel mevcûd olduğu gibi, onların fenâsı ve zevâli hâlinde de, o mahlûkun âhiri olarak mevcuttur. İmdi Hak, "müntehâsız Evvel ve Âhir” olunca, Hakk'ın sıfat-ı hâlıkıyyet ile tecellî etmediği bir ân olmamış olur; ve böyle olunca da, keyfiyyet-i halk ezelî ve ebedî olur. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin üç yüz altmış yedinci bâbında bu hususu beyân buyururlar." Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, V, s. 574 (beyit: 2165). &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ahmed Avni Bey'in beyit için yazdığı şerh şöyledir: "Sonsuz olan Evvel ve Âhir tabiriyle Yüce Allah'ın öncesiz ve sonsuz olarak yaratıcı olduğuna, yaratma keyfiyetinin de öncesiz ve sonsuz olduğuna ve ancak yaratılmış fertlerin evveli ve sonu olup ecele tâbi olduğuna işaret buyrulur. Çünkü evveliyet ve âhiriyet sıfatlarının Hakk'a nispet edilmesi, ancak yaratılmışın varlığıyla mümkün olur. Yüce Allah, yaratılmış fertlerden herhangi birinin oluşmasından önce var olduğu gibi, onların yok olması ve ortadan kalkması hâlinde de, o yaratılmışın sonu olarak mevcuttur. Şimdi Hak, "sonsuz Evvel ve Âhir" olunca, Hakk'ın yaratıcılık sıfatıyla tecelli etmediği bir an olmamış olur; ve böyle olunca da, yaratma keyfiyeti öncesiz ve sonsuz olur. Nasıl ki Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin üç yüz altmış yedinci bâbında bu hususu beyan buyururlar." Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, V, s. 574 (beyit: 2165).

95 Ayrı bir kağıtta eklenen kısım burada bitmektedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İmdi, Hak Teâlâ’nın kazâ-yı ilâhîsi, hükm-i külli-i icmâlîdir. Kader ise, o hükm-i küllînin tafsîlidir. Yani, her bir ayn-ı sâbitenin, kendi isti'dâd-ı zâtîsi iktizâsınca, esbâb-ı mahsûsa ile mukayyed olarak, cemî'-i merâtibde ve ezmine-i muhtelife ve âlem-i kevnde zuhûr eden ahvâlidir. Binâenaleyh, kazâ-yı ilâhî, isti'dâd-ı zâtîye taalluk ettiği gibi, kader dahi, o isti'dâd-ı zâtînin iktizâsına taalluk eder. Zirâ, isti'dâd-ı zâtî, isti'dâd-ı gayr-i mec'ûldür. Yani, Hak Teâlâ’nın, ezelen ve ebeden, zâtında ve sıfâtında ve ef'âlinde mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan şuûnât-ı zâtiyyesinden bir şuûndur. Ve Hak Teâlâ, kendi üzerine, o şuûnât-ı zâtiyye ile hükmetti. Ve o şuûnât-ı zâtiyye, Hak Teâlâ’nın zât-ı ulûhiyyetine mahsûs olan niseb ve umûrdandır. Ve o niseb ve umûr, Hak Teâlâ’nın zât-ı ulûhiyyetine mahsûs olan niseb ve umûr olduğu cihetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Ve o niseb ve umûr, Hak Teâlâ’nın zât-ı ulûhiyyetine mahsûs olan niseb ve umûr olduğu cihetle, Hak Teâlâ’nın zât-ı ulûhiyyetinden hâriç değildir. Ve o niseb ve umûr, Hak Teâlâ’nın zât-ı ulûhiyyetinden hâriç olmadığı cihetle, Hak Teâlâ’nın zât-ı ulûhiyyetine mahsûs olan niseb ve umûrdandır. Ve o niseb ve umûr, Hak Teâlâ’nın zât-ı ulûhiyyetine mahsûs olan niseb ve umûr olduğu cihetle, Hak Teâlâ’nın zât-ı ulûhiyyetine mahsûs olan niseb ve umûrdandır. Ve o niseb ve umûr, Hak Teâlâ’nın zât-ı ulûhiyyetine mahsûs olan niseb ve umûr olduğu cihetle, Hak Teâlâ’nın zât-ı ulûhiyyetine mahsûs olan niseb ve umûrdandır.

وسَمَّاه خَلِيفَةً من أجل هذا، لأنه الحافظ به خَلْقَهُ كما يَحفَظُ الخَتْمُ

الخزائن ، فما دَامَ خَتْمُ المَلِكِ عليها لا يَجْسُرُ أحدٌ على فتحها إلا بإذنه،

فاستخلَفَه في حِفْظِ العالم، فلا يزالُ العالم محفوظا ما دَامَ فيه هذا الإنسانُ

الكامل، ألا تراه إذا زَالَ وفُكَّ من خِزانَةِ الدنيا لم يَبْقَ فيها ما اخْتَزَنَهُ الحق

فيها وخرج ما كان فيها والتَحَقَ بعضُه ببعضه، وانتقل الأمر إلى الآخرة،

فكان خَتْمًا على خزانة الآخرةِ خَتْمًا أبَدِيًّا.

[1/58] Ve bu ecilden ona “halîfe” tesmiye eyledi. Zîrâ mühür hazâini hıfzeylediği gibi, halkını onunla hafızdır. İmdi pâdişâhın mührü onla- rın üzerinde bulundukça, onların fethine bir kimse cesâret etmez. Ancak onun izniyle açar. Böyle olunca, âlemin hıfzında onu istihlâf etti. Binâenaleyh kendisinde insân-ı kâmil mevcûd oldukça, âlem mahfûz olmaktan zâil olmaz. Onu görmez misin ki, hizâne-i dünyâ- dan zâil olup fekk olunsa Hak Teâlâ'nın onda ihtizân edeceği bir şey kalmaz; ve onda olan şey çıkar ve ba'zısı ba'zısına iltihâk eder; ve emr âhirete intikal eyler. Şu hâlde hizâne-i âhiret üzerine hatm-i ebedî ile hatmoldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple ona "halife" adını verdi. Çünkü mühür, hazineleri koruduğu gibi, halkını da onunla korur. Şimdi, padişahın mührü onların üzerinde bulundukça, onların fethine kimse cesaret edemez. Ancak onun izniyle açar. Böyle olunca, âlemin korunmasında onu halife kıldı. Buna göre, kendisinde insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mevcut oldukça, âlem korunmuş olmaktan çıkmaz. Onu görmez misin ki, dünya hazinesinden kalkıp açılsa, Yüce Allah'ın onda saklayacağı bir şey kalmaz; ve onda olan şey çıkar ve bazısı bazısına katılır; ve iş ahirete intikal eder. Şu halde ahiret hazinesi üzerine ebedî mühür ile mühürlendi.

Ya'ni insân-ı kâmil kâffe-i esmâyı câmi' olan “Allah” isminin mazharı olduğu ecilden Hak Teâlâ hazretleri ona “halîfe” tesmiye eyledi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de melâikeye hitaben إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) [Ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım.] buyurmuştur. Zîrâ kilitlerin üzerine mevzû' mühür mumu üstüne basılan mühür ile hazîneler hıfze- dildiği gibi Hak Teâlâ dahi, kendisinin mezâhir-i esmâiyyesi bulunan hal- kını insân-ı kâmilin vücûdu ile hıfzeder. Zîrâ envâ-ı mevcûdât sûretleri- nin bekāsı, hazâin-i ulûhiyyetten, ânen-fe-ânen onlara vâsıl olan atâyâ-yı esmâiyye ile vâki' olur. Eğer bu tecelliyât kesilse, suver-i âlem bir anda buz gibi eriyip mahv u nâbûd olur. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) [Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma'lûm ile indiririz.] buyurur. Ve bu suverin bekā-yı kemâlât ve âsârına sebeb olan atâyâ-yı ilâhiyye evvelen vâhidü’z-zamân olan insân-ı kâmilin mir'ât-ı kalbine nâzil olup, ba'dehû onun kalbinden âleme in'ikâs sûretiyle tevzî olunur; ve pâdişâh-ı hakîkînin izni olmadıkça, insân-ı kâmilin hıf- zettiği hazâinin serâirine kimse muttali' olamaz; [1/59] ve hazâin-i ilâhiy- yenin tasarrufuna kimse ictisâr edemez. Ve إِلَّا بِإِذْنِهِ [ancak onun izniyle] deki zamîr insân-ı kâmile râci' olmak dahi câizdir. Bu sûrette ma'nâ: "Al- lah" ism-i câmiinin mazharı olan insân-ı kâmilin izni olmadıkça menba'-1 atâyâ-yı ilâhiyye olan hazâinde hiçbir kimse tasarrufa mücâseret edemez, demek olur; ve insân-ı kâmilin hazâin-i ilâhiyyede tasarrufu bi'l-asâle de- ğil, bi'l-hilâfedir. Çünkü Hak Teâlâ âlemin hıfzı husûsunda insân-ı kâmili istihlâf etti. Binâenaleyh âlemde insân-ı kâmil mevcûd oldukça, o âlem dâimâ mahfûz kalır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani insân-ı kâmil, bütün isimleri kapsayan “Allah” isminin mazharı olduğu için Yüce Allah ona “halife” adını verdi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de meleklere hitaben, إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً [Ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım.] (Bakara, 2/30) buyurmuştur. Çünkü kilitlerin üzerine konulan mühür mumu üstüne basılan mühür ile hazineler korunduğu gibi, Yüce Allah da kendisinin isimlerinin tecelli yerleri olan halkını insân-ı kâmilin varlığı ile korur. Zira varlık türlerinin suretlerinin bekası, ilâhî hazinelerden, an be an onlara ulaşan isimlere ait bağışlar ile gerçekleşir. Eğer bu tecelliler kesilse, âlem suretleri bir anda buz gibi eriyip yok olur. Nitekim Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de, وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ [Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak bilinen bir miktar ile indiririz.] (Hicr, 15/21) buyurur. Ve bu suretlerin kemalât ve eserlerinin bekasına sebep olan ilâhî bağışlar, evvela zamanın tek olan insân-ı kâmilin kalp aynasına iner, daha sonra onun kalbinden âleme yansıma suretiyle dağıtılır; ve hakiki padişahın izni olmadıkça, insân-ı kâmilin koruduğu hazinelerin sırlarına kimse muttali olamaz; ve ilâhî hazinelerin tasarrufuna kimse cüret edemez. Ve إِلَّا بِإِذْنِهِ [ancak onun izniyle] ifadesindeki zamirin insân-ı kâmile ait olması da caizdir. Bu durumda anlam: "Allah" ism-i camiinin mazharı olan insân-ı kâmilin izni olmadıkça, ilâhî bağışların kaynağı olan hazinelerde hiçbir kimse tasarrufa cüret edemez, demek olur; ve insân-ı kâmilin ilâhî hazinelerde tasarrufu asâleten değil, hilafetendir. Çünkü Yüce Allah âlemin korunması hususunda insân-ı kâmili halife kıldı. Bu sebeple âlemde insân-ı kâmil var oldukça, o âlem daima korunmuş kalır.

Sen görmez misin ki, ism-i Zâhir'in mazharı olan bu âlem-i kesîf-i dün- yâda, Hakk'ın zuhûr ve izhârı ve celâ ve isticlâsı, son derece kemâle geldik- ten sonra, insân-ı kâmilin vücûdu zâil ve onun mühr-i vücûdu hizâne-i dünyâdan fekk olunduğu vakit, artık hizâne-i dünyâda hıfzedecek bir şey kalmaz. Zîrâ suver-i zâhire bozulup harâb olur; ve ism-i Zâhir'in ahkâmı ism-i Bâtın'ın kabzasına intikāl eyler; ve âlem-i kesîf-i dünyâda mevcûd olan cemâd ve nebât ve hayvân ve insân ve cinn ve semâvâtta olan melâike âlem-i âhirete hurûc eder ve o âlemde cem' olur. Nitekim Hak Teâlâ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ (Tekvîr, 81/5) [Vahşi hayvanlar toplandığı vakit.] buyurur; ve haşr ise her bir şey hakkında umûmîdir. Binâenaleyh âlemden hurûc eden şeylerin baʼzısı baʼzısına iltihâk eder. Ya'ni fürûât kendi asıllarına mül- hak olur. Şu hâlde cemâd ve nebât ve hayvan toprağa; ve insan ve cinnî ise, kendilerinde vâki' olan galebeye göre, cüz'-i nârîleri şeytandan ibaret olan nâra, ve cüz'-i nûrîleri dahi melekten ibaret olan nûra iltihâk eder. Ba'dehû nûr insân-ı kâmile iltihâk edip, âlem-i nûrânîde onun hakîkat-i hatmiyyesi zâhir olur; ve insân-ı kâmil mazharıyla emr-i zuhûr âhirete intikāl etmekle, insân-ı kâmil nûruyla âlem-i nûrî hizânesinin; ve nârıyla da âlem-i nârî hizânesinin, âlem-i âhiret üzerine hatm-i ebedî ile mührü olur. [1/60] Zîrâ insân-ı kâmil melek ve şeytanı câmi'dir. Şu kadar ki, şeytan onda tasar- ruf edemez; belki o şeytanda tasarruf eder. Velâkin insân-ı nâkısta şeytan mutasarrıftır. Onun için insân-ı nâkısta şeytâniyet gālib olunca âhirete in- tikālinde asl-ı şeytan olan nâra mülhak olur; ve şeytan mazhar-ı Celâldir. Ahirette tecelliyât-ı celâliyyenin mahalli ise cehennemdir; ve tecelliyât-ı celâliyye elemi iktizâ eder; ve eğer nûriyet gālib olursa âhirete intikālin- de asl-1 melek olan nûra mülhak olur. Nitekim Hz. Mevlânâ Celaleddîn Rûmî (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîflerinde buyururlar: Mesnevî: تا بر آرم از ملائك پروسر حمله دیگر بمیرم از بشر Tercüme: "Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm, melâike mertebesinden kanat ve baş çıkarmak için."96 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen görmez misin ki, ism-i Zâhir'in (görünenin, açığa çıkaranın) mazharı (tecelli yeri) olan bu kesif dünya âleminde, Hakk'ın zuhûr (görünmesi) ve izhârı (açığa çıkarması) ve celâ (yüceliği) ve isticlâsı (yüceliğini göstermesi), son derece kemâle geldikten sonra, insân-ı kâmilin vücûdu zâil (yok) olup, onun vücûd mührü dünya hazinesinden fekk (çözülüp ayrıldığı) olduğu vakit, artık dünya hazinesinde hıfzedecek (saklayacak) bir şey kalmaz. Çünkü zâhir (görünen) sûretler bozulup harâb olur; ve ism-i Zâhir'in ahkâmı (hükümleri) ism-i Bâtın'ın (gizli olanın) kabzasına (elinde tuttuğu şeye) intikāl (geçiş) eyler; ve kesif dünya âleminde mevcut olan cemâd (cansız varlıklar) ve nebât (bitki) ve hayvân ve insân ve cinn ve semâvâtta (göklerde) olan melâike (melekler) âlem-i âhirete hurûc (çıkış) eder ve o âlemde cem' (toplanır) olur. Nitekim Hak Teâlâ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ (Tekvîr, 81/5) [Vahşi hayvanlar toplandığı vakit.] buyurur; ve haşr (toplanma) ise her bir şey hakkında umûmîdir (geneldir). Buna göre âlemden hurûc eden (çıkan) şeylerin bazısı bazısına iltihâk (katılır) eder. Yani fürûât (fer'î, tali şeyler) kendi asıllarına mülhak (katılmış) olur. Şu hâlde cemâd ve nebât ve hayvan toprağa; ve insan ve cinnî ise, kendilerinde vâki' olan (meydana gelen) galebeye (üstün gelmeye) göre, cüz'-i nârîleri (ateşî parçaları) şeytandan ibaret olan nâra (ateşe), ve cüz'-i nûrîleri (nurânî parçaları) dahi melekten ibaret olan nûra (nura) iltihâk eder. Ba'dehû (bundan sonra) nûr insân-ı kâmile iltihâk edip, nûrânî âlemde onun hakîkat-i hatmiyyesi (son hakikati) zâhir olur; ve insân-ı kâmil mazharıyla (tecelli yeriyle) emr-i zuhûr (görünme işi) âhirete intikāl etmekle, insân-ı kâmil nûruyla nûrî âlem hazinesinin; ve nârıyla (ateşiyle) da nârî âlem hazinesinin, âlem-i âhiret üzerine hatm-i ebedî (ebedî mühür) ile mührü olur. Çünkü insân-ı kâmil melek ve şeytanı câmi'dir (bir araya getirendir). Şu kadar ki, şeytan onda tasarruf (etki) edemez; aksine o şeytanda tasarruf eder. Velâkin (fakat) insân-ı nâkısta (noksan insanda) şeytan mutasarrıftır (etkilidir). Onun için insân-ı nâkısta şeytâniyet gālib (üstün) olunca âhirete intikālinde (geçişinde) asl-ı şeytan olan nâra (ateşe) mülhak olur; ve şeytan mazhar-ı Celâldir (Celâl isminin tecelli yeridir). Ahirette tecelliyât-ı celâliyyenin (Celâl tecellilerinin) mahalli (yeri) ise cehennemdir; ve tecelliyât-ı celâliyye elemi (acıyı) iktizâ (gerektirir) eder; ve eğer nûriyet gālib olursa âhirete intikālinde asl-ı melek olan nûra (nura) mülhak olur. Nitekim Hz. Mevlânâ Celaleddîn Rûmî (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîflerinde buyururlar: Mesnevî: تا بر آرم از ملائك پروسر حمله دیگر بمیرم از بشر Tercüme: "Diğer bir hamlede beşer (insan) mertebesinden ölürüm, melâike (melek) mertebesinden kanat ve baş çıkarmak için."

Ve nûr mazhar-ı Cemâl'dir. Ahirette tecelliyât-ı cemâliyyenin mahalli ise cennettir; ve tecelliyât-ı cemâliyye lezzeti iktizâ eder; ve neş'et-i uhre- viyyede bunların mahalli ayrı olduğu hâlde, neş'et-i dünyeviyyede müt- tehiddir. Binâenaleyh gerek mü'min ve gerek kâfir bu âlemde tecelliyât-ı cemâliyye ve celâliyyeden nasîbedârdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve nur, Cemâl'in mazharıdır. Ahirette cemâlî tecellilerin yeri ise cennettir; ve cemâlî tecelliler lezzet gerektirir; ve ahiret neş'esinde bunların yeri ayrı olduğu hâlde, dünya neş'esinde birleşiktir. Bu sebeple gerek mümin gerek kâfir bu âlemde cemâlî ve celâlî tecellilerden nasip sahibidir.

İşte insân-ı kâmil, hizâne-i dünya üzerine hatm-i muvakkat ile ve hizâ- ne-i âhiret üzerine de hatm-i ebedî ile hatmolur. Zîrâ onun hatmiyeti, neş'etin muvakkatiyeti ve ebediyetine tâbi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte insân-ı kâmil, dünya hazinesi üzerine geçici bir mühür ile ve ahiret hazinesi üzerine de ebedî bir mühür ile mühürlenir. Çünkü onun mühürlenmesi, neş'enin (yaratılışın, varoluşun) geçiciliğine ve ebediliğine bağlıdır.

فظهـر جميع ما في الصورة الإلهية من الأسماء في هذه النشأة الإنسانية،

فحازت رتبته الإحاطة والجَمْعَ بهذا الوجود، وبه قامتِ الحجَّةُ لله تعالى

على الملائكة، فَتَحَفَّظْ ، فَقَدْ وَعَظَكَ اللهُ بِغَيْرِك، وانظر، من أين أُتِيَ على

من أُتِيَ عليه .

İmdi sûret-i ilâhiyyede olan esmânın kâffesi bu neş'et-i insâniyyede zâhir oldu. [1/61] Böyle olunca onun rütbesi bu vücûd ile ihâtayı ve cem'i hâiz oldu; ve Allah Teâlâ'nın hücceti melâike üzerine, onunla kāim oldu. İmdi tehaffuz et! Muhakkak Allah Teâlâ sana, senin gay- rın ile va'z etti. Ve nazar et! Üzerine itâb vârid olan kimseye nereden itâb vârid oldu? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ilâhî sûrette olan isimlerin hepsi bu insanî oluşumda ortaya çıktı. Böyle olunca, onun rütbesi bu varlık ile kuşatmayı ve toplamayı elde etti; ve Yüce Allah'ın melekler üzerindeki hücceti, onunla ayakta durdu. Şimdi dikkat et! Muhakkak ki Yüce Allah sana, senin dışındaki varlıklarla öğüt verdi. Ve bak! Kendisine azarlama gelen kimseye azarlama nereden geldi?

Ya'ni insân-ı kâmil melik-i hakîkînin hazâin-i esmâiyyesi üzerine mev- zû mührü mesâbesinde ve ism-i câmiin mahall-i nakşı olduğundan, sû- ret-i ilâhiyyede mevcûd olan esmânın küllîsi bu neş'et-i insâniyyede zâhir oldu. Zîrâ pâdişâhın hâteminde menkūş olan isim görülünce, bu hâtem- den o pâdişâhın bilcümle sıfât ve esmâsına intikāl olunur. Binâenaleyh o hâtemde pâdişâhın sûretinde mevcûd olan esmânın kâffesi zâhir olur; ve hâtem sûret-i cismâniyyesi i'tibariyle her ne kadar bir cirm-i sagîr ise de, onun ma'nâsı, pâdişâhın kuvve-i kāhiresini ve saltanatını ihtâr ettiğinden kimse onu fekke cür'et edemez. İşte dünyâda hatm-i muvakkat ve âhirette hatm-i ebedî ile hatmolan insân-ı kâmilin neş'eti dahi böyledir. Binâena- leyh insân-ı kâmilin rütbesi bu vücûd-ı aynî ve unsurîsi ile, bilcümle es- mânın ihâtasını ve zât-ı mutlakın cemî'-i merâtib-i tenezzülâtını hâiz oldu; ve bu ihâta ve cem'iyet hasebiyle Allah Teâlâ'nın hücceti melâike üzerine onunla kaim oldu. Zîrâ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani insân-ı kâmil, hakiki melikin (gerçek hükümdarın) isimler hazineleri üzerine konulmuş mühür gibidir ve ism-i câmiin (tüm isimleri kendinde toplayan ismin) nakşedildiği yer olduğundan, İlahi sûrette mevcut olan isimlerin tamamı bu insani oluşumda ortaya çıktı. Çünkü padişahın mühründe nakşedilmiş olan isim görüldüğünde, bu mühürden o padişahın bütün sıfat ve isimlerine geçilir. Bu sebeple o mühürde padişahın sûretinde mevcut olan isimlerin hepsi ortaya çıkar; ve mühür, cismani sûreti itibarıyla her ne kadar küçük bir cisim olsa da, onun anlamı, padişahın kahredici kuvvetini ve saltanatını hatırlattığından kimse onu açmaya cüret edemez. İşte dünyada geçici mühürle ve ahirette ebedi mühürle mühürlenen insân-ı kâmilin oluşumu da böyledir. Bu sebeple insân-ı kâmilin rütbesi, bu aynî (gözle görülen) ve unsuri (maddî) varlığı ile, bütün isimlerin kuşatmasını ve mutlak Zât'ın bütün tenezzülât (aşağı iniş, tecelli) mertebelerini elde etti; ve bu kuşatma ve toplayıcılık sebebiyle Yüce Allah'ın hücceti (delili) melekler üzerine onunla kaim oldu. Çünkü

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً

kara, 2/30) [Senin Rabb'in melâikeye ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım dediği vakit.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere Hak Teâlâ yer- yüzünde halîfe ittihâz buyuracağını melâikeye haber verdi. Melâike dahi: “Yâ Rabbi, yeryüzünde fesâd eden ve kan döken kimseyi nasıl halîfe ittihâz buyuracaksın? Hâlbuki biz Sana tesbîh ve tahmîd ederiz ve Seni takdîs eyleriz" dediler. Hâlbuki melâikede bu cem'iyet ve ihâta bulunmayıp onlar Hakk'ı, mazhar oldukları esmâ-i hâssa dâiresinde tenzîh ve takdîs ettikleri [1/62] ve O'na bu esmâ dâiresinde tahmîd eyledikleri cihetle, esmâ-i sâire ile Hakk'ın tenzîh ve takdîs ve tahmîdinden bî-haber idiler. Vaktâki Hak Teâlâ'nın &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bakara, 2/30) [Senin Rabbin meleklere ben yeryüzünde bir halife kılacağım dediği vakit.] ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere Yüce Allah, yeryüzünde halife edineceğini meleklere haber verdi. Melekler de: "Ya Rabbi, yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken kimseyi nasıl halife edineceksin? Hâlbuki biz Sana tesbih ve hamd ederiz ve Seni takdis ederiz" dediler. Hâlbuki meleklerde bu cemiyet (bütünlük, kapsayıcılık) ve ihata (kuşatıcılık) bulunmayıp onlar Hakk'ı, mazhar oldukları (tecelli ettiği) özel isimler dairesinde tenzih ve takdis ettikleri ve O'na bu isimler dairesinde hamd eyledikleri cihetle, diğer isimlerle Hakk'ın tenzih ve takdis ve hamdinden habersiz idiler. Vaktaki Yüce Allah'ın

يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ

(Bakara, 2/33) [Ey Adem, onlara onların isim- lerini haber ver!] hitâbı üzerine Adem onların bilmedikleri esmâdan haber verince, melâike bu hüccet üzerine &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Bakara, 2/33) [Ey Adem, onlara onların isimlerini haber ver!] hitabı üzerine Adem, onların bilmedikleri isimlerden haber verince, melekler bu delil üzerine

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا

,Bakara) 2/32) [Yâ Rab, biz seni nekāyisden tenzîh ederiz; bizim için ilim yoktur; biz ancak senin bildirdiğini biliriz.] deyip aczlerine i’tirâf ve suâllerinden rücû' ettiler. İmdi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) zuhûr ve izhâr emrinde ken- di hilkatlerini kâfî görüp halîfenin zâid olduğunu zanneden melâikenin hâlinden ibret alınması için buyururlar ki: “Sen halîfetullâh fi'l-arz olan insân-ı kâmilin rütbesi muvâcehesinde hifz-ı edeb eyle! Muhakkak Allah Teâlâ, senin gayrın olan melâikenin hâliyle sana vaʼz ve nasîhat buyurdu; ve nazar et ki, üzerine itâb vârid olan melâikeye bu itâb nereden ve hangi sebebden vârid oldu?" Zîrâ Hak Teâlâ onların suâli üzerine: "Benim bildi- ğimi siz bilmezsiniz” deyip onları techîl eyledi; ve techîl ise şübhesiz itâb- dır. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîflerinin üçüncü cildinde insân-ı kâmile karşı îfâsı muktezî edeb hakkında böyle buyururlar. Mesnevî: این رسولان ضمیر رازگو مستمع خواهند اسرافيل خو چاکری خواهند از اهل جهان نخوتی دارند و کبری چون شهان تا ادبهاشان بجا گه نآوری کی رساند آن امانت را بتو هر ادبشان کی همیآمد پسند از رسالتشان چگونه بر خوری تا نباشی پیششان راکع دو تو کآمدند ایشان از ایوان بلند Tercüme: “Bu sır söyleyici olan resûller İsrâfîl huylu müstemi' isterler. Onların, pâdişâhlar gibi, bir nahveti ve bir kibri vardır. Ehl-i cihândan çâ- kerlik isterler. Sen onların lâyık oldukları vazîfe-i edebi yerine getirmedikçe onların risâletlerinden nasıl müntefi' olursun? Sen onların önünde iki kat olarak râki' olmadıkça [1/63] o emânet sana ne vakit vâsıl olur? Her bir edeb onlara nasıl makbûl gelir? Zîrâ onlar eyvân-ı âlîden geldiler.”97 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Bakara 2/32) [Yâ Rab, biz seni eksikliklerden uzak tutarız; bizim için ilim yoktur; biz ancak senin bildirdiğini biliriz.] deyip acizliklerini itiraf ettiler ve sorularından vazgeçtiler. Şimdi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) buyururlar ki, zuhûr ve izhâr (ortaya çıkma ve gösterme) emrinde kendi yaratılışlarını yeterli görüp halifenin fazla olduğunu zanneden meleklerin hâlinden ibret alınması için: “Sen, yeryüzünde Allah'ın halifesi olan insân-ı kâmilin rütbesi karşısında edebi koru! Muhakkak Allah Teâlâ, senin dışındaki meleklerin hâliyle sana vaaz ve nasihat buyurdu; ve dikkat et ki, kendilerine azarlama gelen meleklere bu azarlama nereden ve hangi sebepten geldi?” Çünkü Hak Teâlâ onların sorusu üzerine: "Benim bildiğimi siz bilmezsiniz” deyip onları bilgisiz ilan etti; ve bilgisiz ilan etmek ise şüphesiz azarlamadır. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîflerinin üçüncü cildinde insân-ı kâmile karşı yerine getirilmesi gereken edeb hakkında böyle buyururlar. Mesnevî: این رسولان ضمیر رازگو مستمع خواهند اسرافيل خو چاکری خواهند از اهل جهان نخوتی دارند و کبری چون شهان تا ادبهاشان بجا گه نآوری کی رساند آن امانت را بتو هر ادبشان کی همیآمد پسند از رسالتشان چگونه بر خوری تا نباشی پیششان راکع دو تو کآمدند ایشان از ایوان بلند Tercüme: “Bu sır söyleyici olan resûller (elçiler) İsrâfîl huylu (İsrâfîl gibi güçlü ve etkili) dinleyici isterler. Onların, padişahlar gibi, bir gururu ve bir kibri vardır. Dünya ehlinden hizmetkârlık isterler. Sen onların layık oldukları edeb görevini yerine getirmedikçe onların risaletlerinden (elçiliklerinden) nasıl faydalanırsın? Sen onların önünde iki kat olarak rükû etmedikçe [1/63] o emanet sana ne zaman ulaşır? Her bir edeb onlara nasıl makbul gelir? Çünkü onlar yüce eyvandan (saraydan) geldiler.”97

فإنَّ الملائكة لم تقف مع ما تُعطيه نشأة هذه الخليفة، ولا وَقَفَـتْ مـع مـا

تقتضيه حضرة الحقِّ من العبادة الذاتية، فإنَّه لا يعرف أحد من الحق إلا

ما تُعطيه ذاته، وليس للملائكة جمعية آدم ، ولا وَقَفَتْ مع الأسماء الإلهية

إلا التي تَخُصُّها، وسَبَّحَتِ الحقَّ بها وقَدَّسَتْه، وما عَلِمَتْ أَنَّ لِلَّهِ أسماء ما

وصَلَ عِلمُها إليها، فما سَبَّحَتْه بها ولا قَدَّسَتْه ، فغَلَبَ عليها ما ذَكَرْنَاهُ وحَكَمَ

عليها هذا الحال، فقالت من حيثُ النَّشأةُ : أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا

وليس إلا النزاع وهو عين ما وقَعَ منهم، فما قَالُوه في حق آدم هـو عـيـن مـا

فيه مع الحق.

Zîrâ melâike bu halîfe neş'esinin verdiği şeye vakıf olmadı. Onlar hazret-i Hakk'ın ibâdet-i zâtiyyeden iktizâ ettiği şeye de vâkıf olma- dılar. Çünkü hiçbir kimse Hak'tan kendi zâtının i'tâ ettiği şeyin gay- rısını bilmez. Hâlbuki melâike için cem'iyyet-i Âdem yoktur; ve onlar, kendilerine mahsûs olan esmâ-i ilâhiyyenin gayrısına vakıf olmadı- lar; ve Hakk'ı onlar ile tesbîh ve takdîs ettiler. Halbuki onlar, Allah Teâlâ için, kendilerinin ilmi vâsıl olmayan esmâ olduğunu bilmediler. Binâenaleyh onlar ile Hakk'ı tesbîh ve takdîs etmediler. İmdi onların üzerine bizim zikrettiğimiz şey galebe etti; ve onların üzerine bu hâl hükmeyledi. Böyle olunca onlar, neş'et haysiyetinden أَ تَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا )Bakara, 2/30) yaʼni “Yâ Rab, sen yeryüzünde ifsâd eden kimseyi mi halkedeceksin?" dediler. Halbuki nizâın gayrı değildir; ve o nizâ', onlardan vâki' olan şeyin “ayn”ıdır. Şu hâlde Âdem hakkında dedikleri şey Hak hakkında olan şeyin "ayn"ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü melekler, bu halife yaratılışının (insanın yaratılışının) verdiği şeye vakıf olmadılar. Onlar, Yüce Allah'ın zâtî ibadetten gerektirdiği şeye de vakıf olmadılar. Çünkü hiçbir kimse, Hak'tan kendi zâtının verdiği şeyin dışındakini bilmez. Hâlbuki melekler için Âdem'in bütünlüğü (cem'iyyet-i Âdem) yoktur; ve onlar, kendilerine özgü olan ilâhî isimlerin dışındakine vakıf olmadılar; ve Hakk'ı onlar ile tesbih ve takdis ettiler. Halbuki onlar, Yüce Allah için, kendilerinin ilminin ulaşmadığı isimler olduğunu bilmediler. Bu sebeple onlar ile Hakk'ı tesbih ve takdis etmediler. Şimdi onların üzerine bizim zikrettiğimiz şey üstün geldi; ve onların üzerine bu hâl hükmetti. Böyle olunca onlar, yaratılış (neş'et) itibarıyla "أَ تَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا" (Bakara, 2/30) yani "Yâ Rab, sen yeryüzünde fesat çıkaran kimseyi mi yaratacaksın?" dediler. Halbuki bu, çekişmenin (nizâın) dışı değildir; ve o çekişme, onlardan meydana gelen şeyin ta kendisidir. Şu hâlde Âdem hakkında dedikleri şey, Hak hakkında olan şeyin ta kendisidir.

Ya'ni melâike bu halîfenin neş'et-i insâniyyesinin zâhiren ve bâtınen hâiz olduğu ihâta ve cem'iyete muttali' [1/64] olmadı; ve kezâlik onlar Hakk'ın "ibâdet-i zâtiyye”den iktizâ ettiği şeye de muttali' olmadılar; ve ibâdet-i zâtiyyeden murâd, zât-ı Hakk'a, O'nun cemî-i esmâsıyla ibâdet etmektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani melekler, bu halifenin insaniyet neşesinin (insanî varoluşunun) zâhiren ve bâtınen sahip olduğu kuşatıcılığa ve toplayıcılığa muttali' olmadılar; ve aynı şekilde onlar, Hakk'ın "zâtî ibadet"ten gerektirdiği şeye de muttali' olmadılar; zâtî ibadetten maksat ise, Hakk'ın Zât'ına, O'nun bütün isimleriyle ibadet etmektir.

Ma'lûm olsun ki, abd "bir mutasarrıfın taht-ı tasarrufunda bulunan kimseye derler; ve mezâhirden her bir mazhar, esmâ-i ilâhiyyeden bir is-min taht-ı tasarrufunda olup, o ismin iktizââtı kendilerinden sâdır olmak sûretiyle zât-ı Hakk'a ibâdet ederler; ve netîcede dahi, her bir mazhardan ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan ismin kemâlâtı zâhir olur ki, Hakk'ın ibâdet-i zâtiyyesinden iktizâ eden şey, o mazhar hakkında, ancak bu ismin ahkâmından ibaret bulunur. O mazhar kendi Rabb-i hâssı olan o ismin abdidir; ve o mazharın ibâdeti de Hakk'ın ibâdet-i zâtiyyesinden ba'zdır. Zîrâ zât-ı Hakk'ın vücûh-i kesîresinden bir veche müteveccihdir. Velâkin kâffe-i esmâyı câmi' olan “Allah” isminin mazharı bulunan insân-ı kâmil, bu ism-i azamın abdi olduğundan onun ibâdeti, ibâdet-i zâtiyyeden ba'z değildir. Zîrâ zât-ı Hakk'ın kâffe-i vücûhuna müteveccihdir. İşte melâike bu hakîkate muttali' olmadılar. Çünkü kendisinde cem'iyyet-i esmâiyye olmayan bir kimsenin Hak'tan bildiği ve anladığı şey, ancak kendi zâtının verdiği ilim kadardır. Ya'ni kendisinin Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhî ne ise, o kimse Hakk'ı o isim ile kendinden zuhûru kadar bilir. Halbuki melâi-kede Adem'in cem'iyeti yoktur. Onlar “Sübbûh, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nûr, Vâhid, Ahad ve Aliyy” gibi kendilerine mahsûs olan tenzîh ve takdî-se müteallik esmâ-i ilâhiyyeden başka esmâ-i ilâhiyye bulunduğuna vakıf olmadılar; ve Hakk'ı bu isimler ile tesbîh ve takdîs ettiler; ve bunu kâfî zannedip Adem'in halkını, hâsılı tahsîl olacağı zumuna düştüler. Halbuki onlar, Allah Teâlânın başka isimleri de olup, bu esmâya muttali' olma-dıklarını ve bu isimlerle Hakk'ı tenzîh ve takdîs etmediklerini bilmediler. Binâenaleyh melâike üzerine bizim zikreylediğimiz adem-i vukūf galebe etti; ve onlar üzerine diğer esmâ-i ilâhiyyeye ilimsizlik hâli hükmeyledi. Hadd-i i'tidâlden hurûc edip, dâire-i edebi tecavüzle Hakk'a i’tirâz ettiler; ve kendi nefislerini tezkiye [1/65] ederek Adem'e ta’nettiler. Binâenaleyh melâike neş'et-i cüz'iyye-i nâkısaları cihetinden "Yâ Rab, sen yeryüzün- de ifsâd eden ve kan döken kimseyi mi halkedeceksin?” dediler. Halbuki melâikenin bu sözleri ancak nizâdan ibârettir; ve niza' ise mûcib-i fesâddır; ve onlardan vâki' olan i'tirâz nizâın aynıdır. Şu hâlde melâike, bu kavilleriy- le, Adem hakkında dedikleri şeyin aynını yapmış oldular. Zîrâ onlar, Adem yeryüzünde ifsâd eder ve kan döker demişler idi. Halbuki ifsâd ve sefk-i dima', fiilen Hakk'a muhalefettir; ve muhalefet ise i'tirâzdır; ve itirâzın bulunduğu mahalde fesâd hâsıldır. Melâike böyle demekle Hakk'a kavlen muhalefet ettiler ve Hakk'ın husûl-i murâdının hilâfına sa'yeylediler. Bu ise i'tirâzdır. Binâenaleyh Adem'e isnâd eyledikleri fesâdın aynını kendileri de yapmış oldular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, kul "bir mutasarrıfın idaresi altında bulunan kimseye denir; ve görünen varlıklardan her biri, ilâhî isimlerden bir ismin idaresi altında olup, o ismin gerektirdikleri kendilerinden ortaya çıkmak suretiyle Hak Zât'a ibadet ederler; ve sonuçta da, her bir görünen varlıktan ancak kendisinin özel Rabbi olan ismin kemalleri ortaya çıkar ki, Hak'ın zâtî ibadetinden gereken şey, o görünen varlık hakkında, ancak bu ismin hükümlerinden ibaret bulunur. O görünen varlık, kendi özel Rabbi olan o ismin kuludur; ve o görünen varlığın ibadeti de Hak'ın zâtî ibadetinden bir parçadır. Çünkü Hak Zât'ın pek çok veçhesinden bir veçheye yöneliktir. Ancak bütün isimleri kapsayan “Allah” isminin görünen varlığı olan insân-ı kâmil, bu ism-i azamın kulu olduğundan onun ibadeti, zâtî ibadetten bir parça değildir. Çünkü Hak Zât'ın bütün veçhelerine yöneliktir. İşte melekler bu hakikate vâkıf olmadılar. Çünkü kendisinde isimlerin cemiyeti (bütünlüğü) olmayan bir kimsenin Hak'tan bildiği ve anladığı şey, ancak kendi zâtının verdiği ilim kadardır. Yani kendisinin özel Rabbi olan ilâhî isim ne ise, o kimse Hak'ı o isim ile kendinden zuhuru kadar bilir. Halbuki meleklerde Adem'in cemiyeti (bütünlüğü) yoktur. Onlar “Sübbûh, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nûr, Vâhid, Ahad ve Aliyy” gibi kendilerine özgü olan tenzih ve takdise ilişkin ilâhî isimlerden başka ilâhî isimler bulunduğuna vâkıf olmadılar; ve Hak'ı bu isimler ile tesbih ve takdis ettiler; ve bunu yeterli zannedip Adem'in yaratılışını, hâsılı tahsil olacağı zannına düştüler. Halbuki onlar, Yüce Allah'ın başka isimleri de olup, bu isimlere vâkıf olmadıklarını ve bu isimlerle Hak'ı tenzih ve takdis etmediklerini bilmediler. Bu sebeple melekler üzerine bizim zikrettiğimiz vâkıf olamama durumu üstün geldi; ve onlar üzerine diğer ilâhî isimlere karşı ilimsizlik hâli hükmetti. İtidal sınırından çıkıp, edep dairesini aşarak Hak'a itiraz ettiler; ve kendi nefislerini temize çıkararak Adem'e lanet ettiler. Bu sebeple melekler eksik ve cüz'î yaratılışları cihetinden "Ey Rabbim, sen yeryüzünde bozgunculuk yapan ve kan döken kimseyi mi yaratacaksın?” dediler. Halbuki meleklerin bu sözleri ancak çekişmeden ibarettir; ve çekişme ise fesada sebep olur; ve onlardan meydana gelen itiraz çekişmenin aynısıdır. Şu halde melekler, bu sözleriyle, Adem hakkında dedikleri şeyin aynısını yapmış oldular. Çünkü onlar, Adem yeryüzünde bozgunculuk yapar ve kan döker demişler idi. Halbuki bozgunculuk ve kan dökmek, fiilen Hak'a muhalefettir; ve muhalefet ise itirazdır; ve itirazın bulunduğu yerde fesat meydana gelir. Melekler böyle demekle Hak'a sözle muhalefet ettiler ve Hak'ın muradının gerçekleşmesinin aksine çaba gösterdiler. Bu ise itirazdır. Bu sebeple Adem'e isnat ettikleri fesadın aynısını kendileri de yapmış oldular.

Suâl: Adem henüz yaratılmamış bulunduğu hâlde, melâike Adem'in fesâd edeceğine ve kan dökeceğine nasıl hükmettiler? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Âdem henüz yaratılmamış olduğu hâlde, melekler Âdem'in fesat çıkaracağına ve kan dökeceğine nasıl hükmettiler?

Cevâb: Bu suâlin cevabını Hz. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (r.a.) Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde bervech-i îtî beyân buyururlar: “Buna iki vech ile cevab verdiler. Biri menkūl, diğeri maküldür. Menkül olan odur ki, melâike bir kavmin geleceğini ve sıfatları böyle olacağını levh-i mahfûz- dan mütâlaa ettiler. Binâenaleyh ondan haber verdiler. İkinci vech odur ki, melâike tarîk-i akıl ile o kavmin yeryüzünde zuhûra geleceklerini ve lâbüd hayvan olacaklarını ve hayvandan bu zâhir olacağını ve her ne kadar on- larda ma'nâ bulunur ve nâtık olurlar ise de, kendilerinde hayvâniyet oldu- ğundan nâçâr fısk edeceklerini ve kan dökeceklerini ve kan dökücülüğün levâzım-ı âdemîden olduğunu istidlâl ettiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bu sorunun cevabını Hz. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (r.a.) Fîhi Mâ Fîh isimli yüce eserlerinde şöyle açıklarlar: "Buna iki şekilde cevap verdiler. Biri nakle dayalı, diğeri akla dayalıdır. Nakle dayalı olan şudur ki, melekler bir kavmin geleceğini ve sıfatlarının böyle olacağını levh-i mahfûzdan (Allah katındaki kader levhası) okudular. Bu sebeple ondan haber verdiler. İkinci şekil ise şudur ki, melekler akıl yoluyla o kavmin yeryüzünde ortaya çıkacaklarını ve mutlaka hayvan olacaklarını ve hayvandan bu durumun (kan dökme ve fesat çıkarma) zuhûr edeceğini ve her ne kadar onlarda mâna (idrak) bulunsa ve konuşan (nâtık) olsalar da, kendilerinde hayvâniyet (hayvanî özellikler) olduğundan zorunlu olarak fesat çıkaracaklarını ve kan dökeceklerini ve kan dökücülüğün insana ait özelliklerden olduğunu çıkarsadılar."

Bir tâife başka bir ma'nâ beyân buyururlar: Şöyle ki, melâike akl-ı mahz ve hayr-ı sırftırlar; ve onların bir işte aslâ ihtiyârları yoktur. Nitekim rüyâ- da bir fiil icrâ eylersen, onda muhtâr olmazsın. [1/66] Eğer hâlet-i nevmde küfr etsen veyâ tevhîd eylesen veyâhud zinâ irtikâb etsen lâ-cerem sana i'tirâz veyâ senâ olunmaz. Melâike hâl-i yakazada bu mesâbededirler; ve âdemîler ise bunun aksinedirler. Onlarda ihtiyâr ve heves vardır. Her şeyi kendi nefisleri için isterler; ve her şey kendilerinin olmak için kan ederler. Bu hâl ise sıfat-ı hayvâniyyettir. Binâenaleyh melâike, âdemîler hâlinin zıddı olarak zâhir oldu. İmdi her ne kadar orada bir söz ve zebân mevcûd değil ise de böyle dediler deyü, bu tarîk ile onlardan haber vermek câizdir. Onun takdîri böyle olur ki, eğer bu iki hâl-i mütezâdd söze gelseler ve kendi hâlinden haber verseler, böyle olur. Nitekim şâir der ki: “Havuz, ben doldum der." Havuz söz söylemez. Onun maʼnâsı budur ki, eğer havuzun dili olsa idi, bu hâl içinde böyle der idi. Her bir meleğin bâtınında bir levh vardır ki, o levhden kendisinin kuvveti kadar ahvâl-i âlemi ve vukū' bulacak şeyleri evvelce okur; ve o okuyup bildiği şeyler, vücûda geldiği vakit, o meleğin Bârî Teâlâ hakkındaki i’tikādı ve aşkı ve mestliği artar; ve Hakk'ın azametine ve gayb-dânlığına taaccüb eyler; ve onun aşk ve itikādının ziyâdeliği ve taaccübü bî-lafz ve ibâre onun tesbîhi olur. Nitekim mi'mâr, bu evi binâ ederken bu kadar kereste ve bu kadar kerpiç ve bu kadar çivi gidecektir, deyü şâkirdine haber verir. Hânenin hitâmında, bilâ-ziyâde ve lâ-noksan, ancak o kadar levâzım, sarfedilmiş olur. Şâkirdin i'tikādı tezâyüd eder. Melâike dahi bu mesâbedirler."98 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir tâife başka bir anlam açıklarlar: Şöyle ki, melekler saf akıl ve sırf hayırdırlar; ve onların bir işte asla irâdeleri yoktur. Nasıl ki rüyada bir fiil icra edersen, onda irâde sahibi olmazsın. Eğer uyku halinde küfür etsen veya tevhid eylesen veya zina yapsan, elbette sana itiraz veya övgüde bulunulmaz. Melekler uyanıklık halinde bu durumdadırlar; ve insanlar ise bunun aksinedirler. Onlarda irâde ve heves vardır. Her şeyi kendi nefisleri için isterler; ve her şey kendilerinin olmak için çabalarlar. Bu hal ise hayvanlık sıfatıdır. Bu sebeple melekler, insanların halinin zıddı olarak ortaya çıktı. Şimdi her ne kadar orada bir söz ve dil mevcut değil ise de "böyle dediler" diye, bu yolla onlardan haber vermek caizdir. Onun takdiri böyle olur ki, eğer bu iki zıt hal söze gelseler ve kendi halinden haber verseler, böyle olur. Nasıl ki şair der ki: "Havuz, ben doldum der." Havuz söz söylemez. Onun anlamı budur ki, eğer havuzun dili olsa idi, bu hal içinde böyle der idi. Her bir meleğin bâtınında bir levh (yazılı sayfa, kader levhası) vardır ki, o levhten kendisinin kuvveti kadar âlemin hallerini ve meydana gelecek şeyleri önceden okur; ve o okuyup bildiği şeyler, varlığa geldiği vakit, o meleğin Yüce Allah hakkındaki inancı ve aşkı ve mestliği artar; ve Hakk'ın azametine ve gaybı biliciliğine hayret eder; ve onun aşk ve inancının artışı ve hayreti, sözsüz ve ifadesiz onun tesbihi (Allah'ı anması) olur. Nasıl ki mimar, bu evi inşa ederken "bu kadar kereste ve bu kadar kerpiç ve bu kadar çivi gidecektir" diye çırağına haber verir. Evin bitiminde, ne fazla ne eksik, ancak o kadar malzeme sarf edilmiş olur. Çırağın inancı artar. Melekler dahi bu durumdadırlar.

فَلَوْلا أَنَّ نَشْأَتَهُم تُعْطِي ذلك ما قَالُوا في حقّ آدم ما قَالُوه، وهم لا يشعرون،

فلو عرفوا نفوسهم لَعَلِمُوا، ولو عَلِموا لَعُصِموا ، ثم لم يقفوا مع التجريح حتَّى

زَادُوا فِي الدَّعْوَى بما هم عليه من التسبيح والتقديس، وعند آدم من الأسماء

الإلهية ما لم تكن الملائكةُ عليها ، فما سَبَّحَتْ رَبَّها بها ولا قَدَّسَتْه عنها،

فوَصَفَ الحقُّ لَنا ما جَرَى لِنَقِفَ عنده ونَتَعَلَّمَ الأدب مع الله تعالى، [1/67]

فلا نَدَّعِي ما نحن مُتَحَقِّقون به وحَاوُونَ عليه بالتقييد، فكيف أَنْ نُطْلِقَ في

الدَّعْوَى، فَنَعُمَّ بها ما ليس لنا بحال ولا نَحْنُ منه على علمٍ، فَنَفْتَضِحَ، فهذا

التعريف الإلهي مما أدب الحق به عبادَهُ الأَدَبَاءَ الأَمَنَاءَ الخُلَّفَاءَ.

İmdi eğer onların neş'eti bunu vermeye idi, Âdem hakkında dedikleri şeyi demezler idi. Hâlbuki onların şuûrları yoktur. Eğer onlar nüfûs- larını ârif ola idiler, bilirler idi; ve eğer bile idiler, ismet olunurlar idi. Ondan sonra onlar tecrîh ile kalmadılar, belki takdîs ve tesbîhten üzerinde bulundukları şeyle da'vâda ziyâde ettiler. Halbuki Âdem indinde, melâikenin üzerinde olmadıkları esmâ-i ilâhiyye vardır. Binâenaleyh onlar Rablerini o isimler ile tesbih etmediler ve onlardan takdîs eylemediler.99 Böyle olunca bizim onun indinde vâkıf olmamız ve Allah Teâlâ ile edebi öğrenmemiz için, Hak bize mâcerâyı vasfeyledi. Şu hâlde biz onunla mütehakkık olduğumuz ve hâvî bulunduğumuz şeyi takyîd ile da'vâ etmeyelim. İmdi biz nasıl da'vâda ıtlâk edelim? Binâenaleyh hâlimiz olmayan ve ondan bizim ilim üzere olmadığımız şeyi da'vâ ile ta'mîm eyleyelim? Netîcede onun sebebiyle müftezih olalım? İşte bu ta'rîf-i ilâhî üdebâ, ümenâ ve hulefâ olan kullarını Hakk'ın te'dîb eylediği şeydir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, eğer onların yaratılışı bunu vermeyecek olsaydı, Âdem hakkında söyledikleri şeyi söylemezlerdi. Hâlbuki onların şuurları yoktur. Eğer onlar kendi nefislerini bilselerdi, bilirlerdi; ve eğer bilselerdi, korunmuş olurlardı. Ondan sonra onlar sadece yaralamakla kalmadılar, aksine takdis ve tesbih etmekten, üzerinde bulundukları şeyle iddiada ileri gittiler. Hâlbuki Âdem'in katında, meleklerin üzerinde olmadığı ilâhî isimler vardır. Bu sebeple onlar Rablerini o isimlerle tesbih etmediler ve onlardan takdis eylemediler. Böyle olunca, bizim onun katında vâkıf olmamız ve Yüce Allah ile edebi öğrenmemiz için, Hak bize macerayı vasfetti. Şu hâlde biz, onunla tahakkuk ettiğimiz ve sahip bulunduğumuz şeyi kayıtlamakla iddia etmeyelim. Şimdi biz nasıl iddiada mutlak olalım? Bu sebeple hâlimiz olmayan ve ondan bizim ilim üzere olmadığımız şeyi iddia ile genelleştirelim? Neticede onun sebebiyle rezil olalım? İşte bu, ilâhî tarifin, edep sahibi, emin ve halife olan kullarını Hakk'ın terbiye ettiği şeydir.

Ya'ni melâikenin bu neş'et-i cüz'iyye-i nâkısaları Adem hakkında bu i'tirâzı vermeye idi, Adem hakkında: “Yâ Rab sen yeryüzünde fesâd eden ve kan döken kimseyi yaratır mısın?” demezler idi. Hâlbuki melâike, kendi neş'etlerinin muktezâsı olan hâlin galebesinden dolayı, Hakk'a karşı nizâ' ve i'tirâz ettiklerinin ve binnetîce Adem'e isnâd ettikleri fesâdın kendilerinden dahi sâdır olduğunun farkına varmadılar. Eğer onlar kendi nüfûslarının erbâb-ı hassası olan esmâ-i ilâhiyyenin hakîkat-i Adem'in taht-ı hîtasında olduğunu ârif olsa idiler, bu külliyeti hasebiyle Adem'in hilâfete istihkākını bilirler idi; [1/68] ve eğer Adem neş'etinin külliyetini bile idiler, ona ta'netmekten ismet ve hıfzolunurlar idi. Melâike Adem'e ta'n ve onu tecrîh etmekle iktifâ etmediler. Belki kendilerinin mazhar oldukları ba'zı esmâ hasebiyle, kendilerinden sâdır olan tenzîh ve takdîsi kâfî görüp: وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Bakara, 2/30) [Hâlbuki biz Seni hamd ile tesbîh ediyoruz ve Seni takdîs ediyoruz.] demek sûretiyle da'vâyı artırdılar. Halbuki Adem melâikenin mazhar olmadığı birtakım esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdır. Binâenaleyh melâike, Rabbü'l-erbâb olan Allah Teâlâ'yı, Adem'in mazhar olduğu o isimler ile tesbîh ve tenzîh etmediler; ve o esmâ ile nekāyisden Hakk'ı takdîs eylemediler. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyeden bazıların zuhûr-ı ahkâmı âlem-i kesâfetin vücûduna mütevakkıftır. Eğer bu âlem-i kesâfette Âdem'in vücûdu olmasa idi, acz ve iftikār ve maâsî gibi birtakım nekāyisin mahall-i zuhûru bulunmaz idi. Zîrâ Âdem “Mürîd” isminin dahi mazharı olduğundan, kendi irâdesiyle emr-i ilâhîye muhalefet eder; ve ondan birtakım isyân sâdır olur. Halbuki bâlâda Fîhi Mâ Fîh'den muktebes fıkarâtta dahi beyân olunduğu üzere melâikede ihtiyâr yoktur ki, onlardan Hakk'a muhalefet sâdır olsun da, bilâhare Gafûr ve Gaffâr isminin mahall-i tecellîsi olabilsinler. Nitekim hadîs-i şerîfte bu hakîkate işaret buyurulur: لَوْ لَا أَنَّكُمْ تُذْنِبُونَ لَذَهَبَ اللَّهُ بِكُمْ وَجَاءَ بِقَوْمٍ يُذْنِبُونَ فَيَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ فَيَغْفِرُ لَهُمْ ya'ni “Eğer siz günâh etmeseniz Allah Teâlâ hazretleri sizi giderip günah eden bir kavim getirir. Onlar Hak'tan mağfiret taleb ederler. Hak da onları mağfiret eyler."100 Beyit: Ayine-i mağfiret sûret-i isyânadır Halk günah etmese halkeder âhar İlâh101 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani meleklerin bu eksik, cüz'î (kısmi) yaratılışları, Âdem hakkında bu itirazı yapmaya idi; Âdem hakkında: “Yâ Rab, sen yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken kimseyi mi yaratırsın?” demezlerdi. Hâlbuki melekler, kendi yaratılışlarının gereği olan hâlin üstün gelmesinden dolayı, Hakk'a karşı nizâ (çekişme) ve itiraz ettiklerinin ve neticede Âdem'e isnat ettikleri fesadın kendilerinden de sâdır olduğunun farkına varmadılar. Eğer onlar, kendi nefislerinin özel sahipleri olan ilâhî isimlerin, Âdem'in hakikatinin hükmü altında olduğunu bilselerdi, bu külliyet (bütünlük) sebebiyle Âdem'in hilâfete lâyık olduğunu bilirlerdi; ve eğer Âdem'in yaratılışının bütünlüğünü bilselerdi, ona dil uzatmaktan korunur ve muhafaza olurlardı. Melekler, Âdem'e dil uzatmak ve onu kusurlu görmekle yetinmediler. Aksine, kendilerinin mazhar oldukları bazı isimler sebebiyle, kendilerinden sâdır olan tenzih ve takdisi yeterli görüp: وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Bakara, 2/30) [Hâlbuki biz Seni hamd ile tesbîh ediyoruz ve Seni takdîs ediyoruz.] demek suretiyle iddiayı artırdılar. Halbuki Âdem, meleklerin mazhar olmadığı birtakım ilâhî isimlerin mazharıdır. Buna göre melekler, Rabbü'l-erbâb (Rablerin Rabbi) olan Allah Teâlâ'yı, Âdem'in mazhar olduğu o isimler ile tesbih ve tenzih etmediler; ve o isimler ile eksikliklerden Hakk'ı takdis eylemediler. Çünkü ilâhî isimlerden bazılarının hükümlerinin zuhuru, kesafet (yoğunluk) âleminin varlığına bağlıdır. Eğer bu kesafet âleminde Âdem'in varlığı olmasaydı, acz (âcizlik) ve iftikâr (muhtaçlık) ve maâsî (günahlar) gibi birtakım eksikliklerin zuhur yeri bulunmazdı. Çünkü Âdem, “Mürîd” isminin de mazharı olduğundan, kendi iradesiyle ilâhî emre muhalefet eder; ve ondan birtakım isyanlar sâdır olur. Halbuki yukarıda Fîhi Mâ Fîh'ten alıntı yapılan fıkralarda da beyan olunduğu üzere meleklerde ihtiyar (seçme özgürlüğü) yoktur ki, onlardan Hakk'a muhalefet sâdır olsun da, bilahare Gafûr ve Gaffâr isminin tecelli yeri olabilsinler. Nitekim hadîs-i şerîfte bu hakikate işaret buyurulur: لَوْ لَا أَنَّكُمْ تُذْنِبُونَ لَذَهَبَ اللَّهُ بِكُمْ وَجَاءَ بِقَوْمٍ يُذْنِبُونَ فَيَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ فَيَغْفِرُ لَهُمْ yani “Eğer siz günah etmeseniz Allah Teâlâ hazretleri sizi giderip günah eden bir kavim getirir. Onlar Hak'tan mağfiret talep ederler. Hak da onları mağfiret eyler.”100 Beyit: Mağfiret aynası isyan suretidir. Halk günah etmese, İlâh başka bir halk yaratır.101

Binâenaleyh Adem, melâikenin mütehakkık olduğu ve olmadığı bir-takım esmâ-i ilâhiyye ile mütehakkık olduğu cihetle bir mazhar-ı ekmel-dir. Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de biz ümmet-i Muhammed'e melâikenin bu nizâı ve da'vâsı mâcerâsını vasf buyurdu. Tâ ki bu mâcerâyı işitip, nefsimiz icrâât-ı Hakk'a karşı da'vâ-yı cerhe tasaddî etmek istediği vakit, tevakkuf edelim; ve nasîhat-i ilâhiyye ile mütenassıh olarak, Allah Teâlâ'ya karşı, edeb dâiresinde muâmele etmeği öğrenelim. Böyle olun-ca biz esmâ-i ilâhiyyeden hangileriyle [1/69] mütehakkık olmuş ve ilim-den ve kemâlâttan ve ezvâktan ne gibi şeyleri hâvî bulunmuş isek onlarla iktifâ etmeyelim; ve “İşte esmâ bizim mütehakkık olduğumuz kadardır; ve kemâlât dahi bizden sâdır olan mikdârdır” diyerek esmâ ve kemâlâtı takyîd ile da'vâ etmeyelim. Hakîkat-i hâl bu merkezde iken biz kâffe-i es-mâ-i ilâhiyye ile tahakkuk eylediğimizi alelıtlâk nasıl da'vâ edebiliriz? Ve mütehakkık olmadığımız cihetle hâlimiz olmayan ve o kemâlâttan bizim ilm-i zevkî ve hâlî üzere olmadığımız bir şeyi da'vâ ile ta'mîm eyleyelim de, bu da'vâ-yı umûmîmiz sebebiyle, indallah ve inde'n-nâs rezîl mi olalım? İşte hilkat-i âdem hakkında melâike cânibinden vâki' olan niza ve davâ bahsindeki ta'rîf-i ilâhî, Hak Teâlâ hazretlerinin üdebâ ve ümenâ ve hulefâ olan kullarını te'dîb eylediği bir şeydir. Bundan mütenebbih olmak lâzım gelir. Mesnevî: یا رب این جرأت زبنده عفو کن توبه کردم می نگیرم زین سخن يَا غِيَاثَ الْمُسْتَغِيثِينَ اهْدِنَا لَا تُزِغْ قَلْبًا هَدَيْتَ بِالْكَرَمِ بگذر آن از جان ما سوء القضا لَا افْتِخَارَ فِي الْعُلُومِ وَالْغِنَا وَاصْرِفِ السُّوءَ الَّذِي خَطَّ الْقَلَمِ وا مبر ما را ز اخوان صفا بی پناهت غیر پیچا پیچ نیست تلختر از فرقت تو هیچ نیست Tercüme: "Yâ Rab, bu cür'eti bendeden afvet! Bu kavl-i i'tirâzdan tev- be ettim, beni muâhaze buyurma! Ey istimdâd edenlerin feryâd-resi, bize hidâyet eyle! Bizim ulûm ve gınâ ile iftihârımız yoktur. Kalbi kaydırma, kereme mültebis olduğu hâlde hidâyet kıldın; kalem-i kazânın yazdığı süü tahvîl et! Sû'-i kâzâyı bizim canımızdan geçir! Bizi ihvân-ı safâdan mun- katı' kılma! Senin firâkından daha acı hiçbir şey yoktur. Senin hıfzın ve himâyen olmaması, dolaşıklığın gayrı değildir."102 [1/70] ثم تَرْجِعُ إلى الحكمةِ فَتَقُولُ: اعْلَمْ أَنَّ الأمور الكلية وإن لم يكن لها وجود في عينها فهي مَعْقُولَةٌ مَعْلُومَةٌ بلا شكّ في الذهن، فهي باطنة لا تَزَالُ عن الوجود العيني، ولها الحكم والأثر في كلّ ما له وجود عيني، بل هو عينها لا غيرُها أَعْنِي أعيان الموجودات العينية، ولم تَزَلْ عن كونها معقولةً في نفسها، فهي الظاهرة من حيث أعيان الموجودات كما هي الباطنة من حيثُ مَعْقُوليَّتها، فاستنادُ كُلِّ موجود عيني لهذه الأمور الكليَّةِ الَّتي لا يُمكِنُ رَفْعُها عن العقل ولا يُمكن وجودها في العين وجودًا تَزُول به عن أن تكون معقولةً ، وسَوَاءٌ كان ذلك الموجود مُوَفَّتًا أو غير مُوَقَّتِ، نِسبَةُ الموَقَّتِ وغير الموَقَّتِ إلى هذا الأمر الكلي المعقول نسبة واحدة، غير أنَّ هذا الأمر الكلِّيَّ يَرجِعُ إليه حكم من الموجوداتِ العينيَّة بحسب ما تُعطيه، كنسبة العلم إلى العالم، والحياة إلى الحي، فالحياة حقيقة معقولة، والعلم حقيقة معقولةٌ مُتَمَيَّزَةٌ عن الحياة، كما أن الحياة متميزة عنه . Ba'dehû hikmete rücû' edip deriz: Ma'lûmun olsun ki, muhakkak umûr-i külliyye -her ne kadar onların “ayn”ında onlar için vücûd yok ise de- onlar bilâ-şek zihinde maʼkūl ve maʼlûmdur. İmdi onlar bâtındır; vücûd-ı aynîden zâil olmaz; ve kendisi için vücûd-ı aynî olan her bir şeyde, onların hükmü ve eseri vardır. Belki o emr-i küllî onların, ya'ni mevcûdât-ı ayniyye a'yânının gayrı değil, "ayn"ıdır; ve umûr-i külliyye kendi nefsinde maʼkūl olmaktan zâil olmadı. Binâenaleyh onlar, ma'kūliyeti haysiyetiyle bâtın oldukları gibi, a'yân-ı mevcûdât haysiyetiyle zâhirdir. Böyle olunca her bir mevcûd-i aynînin akıldan ref'olunamayan ve onunla ma'kūl olmaktan zâil olacak bir vücûd ile, "ayn"da vücûdu mümkin olmayan bu umûr-i külliyyeye istinâdı sâbittir. O mevcûd, gerek muvakkat ve gerek gayr-ı muvakkat olsun, müsâvîdir. Muvakkat ve gayr-ı muvakkatin bu emr-i küllî-i ma'kūle nisbeti nisbet-i vâhidedir. Şu kadar var ki, bu emr-i küllîye kendisinin verdiği şey hasebiyle, mevcûdât-ı ayniyyeden bir hüküm râci' olur. 103 İlmin âlime, hayâtın hayye nisbeti gibi. İmdi hayât bir hakîkat-i ma'kūledir. İlim dahi hayâttan mütemeyyiz olan bir hakîkat-i ma'kūledir. Nitekim hayât ondan mütemeyyizdir. [1/71] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple Âdem, meleklerin sahip olduğu ve olmadığı birtakım ilâhî isimlerle tahakkuk ettiği (gerçekleştiği) için en mükemmel bir mazhardır (tecelli yeridir). Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de biz Muhammed ümmetine meleklerin bu anlaşmazlık ve iddia macerasını anlattı. Ta ki bu macerayı işitip, nefsimiz Hakk'ın icraatlarına (işlerine) karşı itiraz davasına kalkışmak istediği zaman, durup düşünelim; ve ilâhî nasihatle öğüt alarak, Yüce Allah'a karşı edep dairesinde muamele etmeyi öğrenelim. Böyle olunca biz, ilâhî isimlerden hangileriyle tahakkuk etmiş ve ilimden, kemâlâttan (olgunluklardan) ve ezvâktan (manevî zevklerden) ne gibi şeyleri hâvî (içermiş) bulunmuş isek onlarla yetinmeyelim; ve "İşte isimler bizim tahakkuk ettiğimiz kadardır; ve kemâlât da bizden sâdır olan (ortaya çıkan) miktardır" diyerek isimleri ve kemâlâtı sınırlayarak iddia etmeyelim. Hakikatin durumu bu merkezde iken biz, bütün ilâhî isimlerle tahakkuk eylediğimizi (gerçekleştiğimizi) mutlak olarak nasıl iddia edebiliriz? Ve tahakkuk etmediğimiz (gerçekleşmediğimiz) cihetle hâlimiz olmayan ve o kemâlâttan bizim ilm-i zevkî (zevke dayalı bilgi) ve hâlî (hâle ait) üzere olmadığımız bir şeyi iddia ile genelleştirelim de, bu genel iddiamız sebebiyle, Allah katında ve insanlar katında rezil mi olalım? İşte Âdem'in yaratılışı hakkında melekler tarafından meydana gelen anlaşmazlık ve dava bahsindeki ilâhî tarif, Yüce Allah'ın edep sahibi, güvenilir ve halife olan kullarını terbiye ettiği bir şeydir. Bundan ibret almak gerekir. Mesnevî: "Yâ Rab, bu cür'eti benden afvet! Bu itiraz sözünden tövbe ettim, beni hesaba çekme! Ey imdat isteyenlerin feryat edeni, bize hidayet eyle! Bizim ilim ve zenginlikle övünmemiz yoktur. Kalbi kaydırma, kereme bürünmüş olduğu hâlde hidayet kıldın; kader kaleminin yazdığı kötülüğü değiştir! Kötü kazayı bizim canımızdan geçir! Bizi ihvân-ı safâdan (saf kardeşlerden) ayırma! Senin ayrılığından daha acı hiçbir şey yoktur. Senin koruman ve himayen olmaması, dolaşıklıktan başka bir şey değildir." Sonra hikmete dönüp deriz: Bilinmeli ki, muhakkak küllî işler (genel hususlar) -her ne kadar onların "ayn"ında (kendi özlerinde) onlar için varlık yok ise de- onlar şüphesiz zihinde akledilir ve bilinir. Şimdi onlar bâtındır (gizlidir); aynî varlıktan (dışsal varlıktan) zail olmaz (ortadan kalkmaz); ve kendisi için aynî varlık olan her bir şeyde, onların hükmü ve eseri vardır. Belki o küllî iş, onların, yani aynî varlıkların tekil hakikatlerinin gayrı değil, "ayn"ıdır (ta kendisidir); ve küllî işler kendi nefsinde akledilir olmaktan zail olmadı. Bu sebeple onlar, akledilir olması itibarıyla bâtın oldukları gibi, varlıkların tekil hakikatleri itibarıyla zâhirdir (görünürdür). Böyle olunca her bir aynî varlığın, akıldan kaldırılamayan ve onunla akledilir olmaktan zail olacak bir varlık ile, "ayn"da (özde) varlığı mümkün olmayan bu küllî işlere dayanması sabittir. O varlık, gerek geçici ve gerek geçici olmayan olsun, eşittir. Geçici ve geçici olmayanın bu akledilir küllî işe nispeti (bağıntısı) tek bir nispettir. Şu kadar var ki, bu küllî işe kendisinin verdiği şey hasebiyle, aynî varlıklardan bir hüküm geri döner. İlmin âlime, hayatın canlıya nispeti gibi. Şimdi hayat bir akledilir hakikattir. İlim dahi hayattan farklı olan bir akledilir hakikattir. Nasıl ki hayat ondan farklıdır.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Kelime-i Ademiyye'de mündemic “hikmet-i ilâhiyye'yi beyân ederken, istitrâd tarîkiyle neş'et-i âdemî ile neş'et-i melâike arasındaki farkı; ve melâikenin neş'et-i Adem hakkındaki i'tirazlarını ve melâikenin bilmediği esmâ-i ilâhiyyeyi Adem'in haber vermesi üzerine melâikenin mahcûb olduklarını; ve Hak Teâlâ hazretleri bu mâcerâyı ihbâr buyurmakla, “edîb” ve “emîn” ve “halîfe” olan kullarını teʼdîb buyurduğunu îzâh eylemişler idi. Şimdi de buyururlar ki: Biz alâ-tarîki'l-istitrâd bu maârifi beyândan sonra yine hikmet-i ilâhiyyeye rücû edip deriz ki: Hayât, ilim, kudret ve irâde gibi umûr-i külliyyenin, her ne kadar vücûd-ı aynîleri yok ise de, onlar şübhesiz zihinde ma’kūl olarak ma'lûmdurlar. Zîrâ onların bilfarz, kâğıt, kalem, hokka gibi vücûd-ı aynîleri olmadığı için, “şu hayattır, bu ilimdir ve o kudrettir” diye kendileri işâret-i hissiyye ile gös- terilemez; ve hiss-i basar onları müşâhede edemez. Binâenaleyh onlar akıl gözüyle meşhûd olarak zihinde ma'lûm olurlar. Şu hâlde bu umûr-i külliy- ye bâtın olmakla beraber vücûd-ı aynîden zâil olmazlar; ya'ni bu maânî-i latîfe-i bâtıne suver-i kesîfe-i ecsâma dâimâ taalluk eder. Zîrâ sûret ma'nâ ve ma❜nâ da sûret ile müttehiddir; ve onların yekdîğerine alâkāt-ı şedîde- si vardır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazretlerinin murâd-ı âlîleri, Hakk-ı latîf ile âlem-i kesîf arasındaki irtibâtı beyândan ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) Adem Kelimesi'nde gizli olan "ilâhî hikmeti" açıklarken, söz arasında Adem'in yaratılışı ile meleklerin yaratılışı arasındaki farkı; meleklerin Adem'in yaratılışı hakkındaki itirazlarını ve meleklerin bilmediği ilâhî isimleri Adem'in haber vermesi üzerine meleklerin mahcup olduklarını; ve Yüce Allah'ın bu olayı haber vermekle, "edip", "emin" ve "halife" olan kullarını terbiye ettiğini açıklamışlardı. Şimdi de buyururlar ki: Biz, söz arasında bu bilgileri açıkladıktan sonra yine ilâhî hikmete dönüp deriz ki: Hayat, ilim, kudret ve irade gibi küllî işlerin, her ne kadar aynî varlıkları yok ise de, onlar şüphesiz zihinde akıl yoluyla bilinen şeylerdir. Çünkü onların, örneğin kâğıt, kalem, hokka gibi aynî varlıkları olmadığı için, "şu hayattır, bu ilimdir ve o kudrettir" diye kendileri duyusal işaretle gösterilemez; ve görme duyusu onları müşahede edemez. Bu sebeple onlar akıl gözüyle görülen şeyler olarak zihinde bilinirler. Şu halde bu küllî işler bâtın olmakla beraber aynî varlıktan yok olmazlar; yani bu latif bâtınî anlamlar, cisimlerin kesif suretlerine daima ilişkindir. Çünkü suret mana ile ve mana da suret ile birdir; ve onların birbirine şiddetli alakaları vardır. Şeyh (r.a.) hazretlerinin yüce maksadı, latif Hak ile kesif âlem arasındaki irtibatı açıklamaktan ibarettir.

İşte vücûd-ı kesîf-i aynî sâhibi olan her bir şeyde, bu umûr-i külliyyenin hükmü ve eseri vardır. Zîrâ umûr-i ma'kūleden olan vasıf, taalluk edecek bir mevsûf ister. Mevsûf olmayınca vasfın irâesi mümkin değildir. Meselâ tûl, arz ve umk birer vasıftır. Cisim olmayınca bu vasıflar görünmez. Hâl- buki cismi ta'rîf ederken kendisinde tûl ve arz ve umk olan şeydir deriz. Bu vasıflar ise, cisimden mücerred olmayıp, belki cismin “ayn”ıdır. Binâena- leyh o emr-i küllî mevcûdât-ı ayniyye a'yânının [1/72] gayrı değil, belki “ayn”ıdır. Velâkin bu ayniyet, külliyye-i mutlaka cihetinden değildir. Me- selâ uzunluk bir vasf-ı küllî-i mutlaktır. Elimize uzun bir değnek aldığımız- da bunda uzunluk vasfını görürüz; ve bu uzunluk o değneğin aynıdır. Fa- kat uzunluğun hepsi bu değnekte müctemi' değildir. Yekdîğerinden daha uzun birçok değnekler daha vardır. Şu hâlde bu değnekteki uzunluk vasf-1 cüz'î-i mukayyeddir; ve o değnek bu vasf-ı cüz’î-i mukayyed olan uzunlu- ğun "ayn"ıdır. Ve umûr-i külliyye, kendi nefsinde, dâimâ mertebe-i akılda sâbittir. Binâenaleyh o umûr-i külliyye, mertebe-i akılda sübûtu cihetin- den bâtın oldukları gibi, a❜yân-ı mevcûdât-ı kesîfe cihetinden dahi zâhirdir. Meselâ tûl, arz ve umk umûr-i külliyyedendir. Bunlar kendi nefislerinde ve zâtlarında, herhangi bir cisme taalluk etmedikleri vakit, akıl mertebesinde dururlar; ve akıl mertebesinde sâbit oldukları hînde bâtındırlar. Fakat kesif olan bir cisme taalluk ettikleri vakit, mertebe-i histe zâhir olurlar. İmdi mâ- demki mertebe-i akılda sâbit olan umûr-i külliyyenin bu mertebeden ref'i mümkin değildir; ve mâdemki onları akıl mertebesinden izâle edebilecek bir vücûd ile, mertebe-i histe bu umûr-i külliyyenin vücûd-ı aynî sâhibi olmaları mümkin değildir, şu hâlde gerek âlem-i rûhânîde ve gerek âlem-i histe her bir mevcûd-i aynînin bu umûr-i külliyyeye istinâdı sâbittir. Me- selâ uzunluk vasf-ı küllîsini akıl mertebesinden kaldırmak mümkin değildir. Zîrâ bu, bir mefhûm-i küllîdir. Birçok uzunluklar ecsâm-ı kesîrede zâhir olmakla, bu mefhûm-i küllî yine akıl mertebesinde durur. Bunu oradan ayırmak imkânı yoktur; ve bu mefhûmun akıl mertebesinden kâmilen kalkıp da âlem-i histe bir vücûd-ı aynî sâhibi olması da mümkin değildir. Şu hâlde değnekler, ağaçlar, kuleler, minâreler ilh... gibi âlem-i histe bulunan her bir mevcûd-i aynînin bu uzunluk mefhûm-i küllîsine istinâdı sâbit olur. Diğer mefhûmât-ı külliyye de buna kıyâs olunsun. [1/73] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte, yoğun ve aynî varlığa sahip olan her bir şeyde, bu küllî işlerin hükmü ve eseri vardır. Çünkü akılla idrak edilen işlerden olan vasıf, ilişki kuracağı bir mevsuf (vasıflanan) ister. Mevsuf olmayınca vasfın ortaya konması mümkün değildir. Örneğin uzunluk, genişlik ve derinlik birer vasıftır. Cisim olmayınca bu vasıflar görünmez. Hâlbuki cismi tanımlarken, kendisinde uzunluk, genişlik ve derinlik olan şeydir deriz. Bu vasıflar ise, cisimden soyutlanmış olmayıp, aksine cismin "ayn"ıdır. Buna göre o küllî iş, aynî varlıkların sabit hakikatlerinin [1/72] gayrı değil, aksine "ayn"ıdır. Ancak bu ayniyet, mutlak küllîlik açısından değildir. Örneğin uzunluk, mutlak küllî bir vasıftır. Elimize uzun bir değnek aldığımızda bunda uzunluk vasfını görürüz; ve bu uzunluk o değneğin aynıdır. Fakat uzunluğun hepsi bu değnekte toplanmış değildir. Birbirinden daha uzun birçok değnek daha vardır. Şu hâlde bu değnekteki uzunluk, cüz'î ve mukayyed bir vasıftır; ve o değnek bu cüz'î ve mukayyed vasıf olan uzunluğun "ayn"ıdır. Ve küllî işler, kendi özünde, daima akıl mertebesinde sabittir. Buna göre o küllî işler, akıl mertebesinde sabit olmaları açısından bâtın oldukları gibi, yoğun aynî varlıkların sabit hakikatleri açısından da zâhirdir. Örneğin uzunluk, genişlik ve derinlik küllî işlerdendir. Bunlar kendi özlerinde ve zâtlarında, herhangi bir cisme ilişki kurmadıkları zaman, akıl mertebesinde dururlar; ve akıl mertebesinde sabit oldukları zaman bâtındırlar. Fakat yoğun olan bir cisme ilişki kurdukları zaman, his mertebesinde zâhir olurlar. Şimdi, mademki akıl mertebesinde sabit olan küllî işlerin bu mertebeden kaldırılması mümkün değildir; ve mademki onları akıl mertebesinden giderebilecek bir varlık ile, his mertebesinde bu küllî işlerin aynî varlığa sahip olmaları mümkün değildir, şu hâlde gerek ruhanî âlemde ve gerek his âleminde her bir aynî varlığın bu küllî işlere dayanması sabittir. Örneğin uzunluk küllî vasfını akıl mertebesinden kaldırmak mümkün değildir. Çünkü bu, küllî bir mefhumdur. Birçok uzunluklar yoğun cisimlerde zâhir olmakla birlikte, bu küllî mefhum yine akıl mertebesinde durur. Bunu oradan ayırmak imkânı yoktur; ve bu mefhumun akıl mertebesinden tamamen kalkıp da his âleminde aynî bir varlığa sahip olması da mümkün değildir. Şu hâlde değnekler, ağaçlar, kuleler, minareler vb. gibi his âleminde bulunan her bir aynî varlığın bu uzunluk küllî mefhumuna dayanması sabit olur. Diğer küllî mefhumlar da buna kıyas olunsun. [1/73]

Ve umûr-i külliyyeye istinad eden her bir mevcûd, gerek zamanla mukayyed olan âlem-i histeki suver-i cismâniyye gibi muvakkat olsun ve gerek zamanla mukayyed olmayan kadîm veyâ mevcûdât-ı rûhâniyye gibi gayr-ı muvakkat olsun müsâvîdir. Zîrâ mevcûdât-ı muvakkate ve gayr-1 muvakkatenin bu emr-i küllî-i ma'kūle nisbeti, nisbet-i vâhidedir. Şu kadar ki, cismânî ve rûhânî mevcûdât-ı ayniyyeden her bir mevcûdun, kendi hakîkatinin ve ayn-ı sâbitesinin verdiği muktezâ neden ibâret ise, onun bu muktezâsı hasebiyle bu emr-i küllîye bir hüküm râci' olur. İlmin âlime, hayâtın hayye nisbeti gibi. İmdi “ilim” ile “hayât” yekdîğerinden ayrı birer hakîkat-i ma'kūle ve birer mefhûm-i küllîdir. Meselâ bir insân, bir de melek tasavvur edelim. Bunların her ikisine de “ilim” nisbetini izâfe ettiğimiz için kendilerine "âlim” diyoruz. Fakat ilim, bu iki mevcûdun bildiği kadar değildir. Ancak bunların istiʼdâdât-ı zâtiyyeleri, bu hakîkat-i maʼkūle olan ilimden ve bu emr-i küllîden ne mikdârını bilmelerini îcâb etmiş ise, ilim hakîkat-i ma'kūlesi üzerine o kadar hüküm râci' olur. Bu iki mevcûdun ilimdeki seviyeleri bir olmasa bile, emr-i küllî-i maʼkūl olan ilme nisbetleri nisbet-i vâhideden ibâret olur. Hayât, kudret, irâde gibi sâir umûr-i külliyye dahi bu misâle kıyâs olunsun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve küllî işlere dayanan her bir varlık, ister zamanla kayıtlı olan duyular âlemindeki cismanî şekiller gibi geçici olsun, ister zamanla kayıtlı olmayan kadîm veya ruhanî varlıklar gibi geçici olmasın, eşittir. Çünkü geçici ve geçici olmayan varlıkların bu akledilir küllî işe oranı, tek bir orandır. Şu kadar var ki, cismanî ve ruhanî aynî varlıklardan her bir varlığın, kendi hakikatinin ve sabit hakikatinin verdiği gereklilik neden ibaret ise, onun bu gerekliliği sebebiyle bu küllî işe bir hüküm döner. İlmin âlime, hayatın canlıya oranı gibi. Şimdi "ilim" ile "hayat" birbirinden ayrı birer akledilir hakikat ve birer küllî kavramdır. Mesela bir insan, bir de melek tasavvur edelim. Bunların her ikisine de "ilim" oranını eklediğimiz için kendilerine "âlim" diyoruz. Fakat ilim, bu iki varlığın bildiği kadar değildir. Ancak bunların zâtî yatkınlıkları, bu akledilir hakikat olan ilimden ve bu küllî işten ne kadarını bilmelerini gerektirmiş ise, ilim akledilir hakikati üzerine o kadar hüküm döner. Bu iki varlığın ilimdeki seviyeleri bir olmasa bile, akledilir küllî iş olan ilme oranları tek bir orandan ibaret olur. Hayat, kudret, irade gibi diğer küllî işler de bu örneğe kıyas olunsun.

ثُمَّ نَقُولُ في الحق تعالى إنَّ له عِلْمًا وحياةً فهو الحي العالم، ونقـول فـي

الملك إن له حياةً وعلما فهو الحي العالم، ونقول في الإنسان إنَّ له حياةً

وعلما فهو الحي العالم، وحقيقةُ العِلْمِ واحدة، وحقيقة الحياة واحدة، ونسبتها

إلى العالم والحي نسبةٌ واحدةٌ، ونقول في علم الحق إنه قديم، وفـي علـم

الإنسان إنه حَادِثٌ ، فَانْظُرْ ما أحْدَثَتْه الإضافةُ من الحكم في هذه الحقيقة

المَعْقُولَةِ، وانْظُرْ إلى هذا الارتباط بين المعقولات والموجودات العينية، فكما

حَكَمَ العِلمُ على من قام به أنْ يُقال فيه أنه عالِمٌ ، حَكَمَ المَوْصُوفُ به على

العلم [1/74] بأنه حادث في حق الحادث، وقديـم فـي حـق القديم، فصار

كل واحد محكوما به محكوما عليه.

Ba'dehû biz Hak Teâlâ hakkında, muhakkak O'nun için “ilim” ve “hayât” vardır deriz. Binâenaleyh Hak Teâlâ “Hayy” ve “Âlim”dir. Ve biz melek hakkında dahi muhakkak onun için ilim ve hayât vardır deriz. Binâenaleyh o, hayy ve âlimdir. Ve insan hakkında dahi onun için ilim ve hayât vardır, deriz. O da hayy ve âlimdir. Ve ilmin hakîkati vâhiddir. Hayatın hakîkati dahi vâhiddir; ve onların âlim ve hayye nisbeti dahi nisbet-i vâhidedir. Ve biz ilm-i Hak hakkında muhakkak o kadîmdir; ve ilm-i insân hakkında da muhakkak o hâdisdir, deriz. İmdi bu hakîkat-i ma'kūlede izâfet ihdâs eden şeye nazar et! Ve ma'kūlât ile mevcûdât-ı ayniyye arasında olan bu irtibâta nazar et! İmdi ilim, kendisiyle kāim olan kimse üzerine onun hakkında, o âlimdir, denilmeği hükmeylediği gibi, onunla mevsûf olan kimse dahi, ilim üzerine, hâdis hakkında hâdis ve kadîm hakkında dahi kadîmdir, diye hükmetti. Binâenaleyh her birisi mahkûmun-bih ve mahkûmun-aleyh oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra biz Yüce Allah hakkında, muhakkak O'nun için “ilim” ve “hayat” vardır deriz. Bu sebeple Yüce Allah “Hayy” ve “Âlim”dir. Ve biz melek hakkında da muhakkak onun için ilim ve hayat vardır deriz. Bu sebeple o, hayy ve âlimdir. Ve insan hakkında da onun için ilim ve hayat vardır, deriz. O da hayy ve âlimdir. Ve ilmin hakikati birdir. Hayatın hakikati de birdir; ve onların âlim ve hayy olana nispeti de tek bir nispettir. Ve biz Hak'ın ilmi hakkında muhakkak o kadîmdir (ezelîdir); ve insanın ilmi hakkında da muhakkak o hâdistir (sonradan yaratılmıştır), deriz. Şimdi bu akledilir hakikatte izafet (görelilik) meydana getiren şeye bak! Ve akledilir şeyler ile aynî (dış dünyadaki) varlıklar arasında olan bu bağlantıya bak! Şimdi ilim, kendisiyle kâim olan kimse üzerine onun hakkında, o âlimdir, denilmesini hükmettiği gibi, onunla nitelenen kimse de, ilim üzerine, hâdis hakkında hâdis ve kadîm hakkında da kadîmdir, diye hükmetti. Bu sebeple her biri mahkûmun-bih (hükmedilen şey) ve mahkûmun-aleyh (hükmün kendisine yöneldiği şey) oldu.

Ya'ni vakit ile mukayyed olmayan vücûd-ı Hak'ta "ilim” ve “hayât" vardır, deriz. Bu nisbetle Hak Teâlâ “Hayy” ve “Alim” olmuş olur. Ve kezâ zamanla mukayyed olmayan melek hakkında da onun ilmi ve hayatı vardır, deriz. İsnâd ettiğimiz bu nisbetle o da hayy ve âlim olmuş olur. Kezâlik vakit ile muvakkat olan insanın dahi ilmi ve hayâtı vardır, deriz. O da hayy ve âlim olmuş olur. Halbuki bu âlim ve hayylerin ilimdeki ve hayâttaki seviyeleri bir olmamakla beraber, ilim ve hayât sıfatları birer hakîkat-i vâhidedir; ve ilmin âlime ve hayyin hayâta nisbeti dahi, nisbet-i vâhidedir. Ancak kendisine ilim ve hayât emr-i küllîleri nisbet olunan mevcûdlardan bu emr-i küllîlere birer hüküm râci' olur. O hüküm de budur ki, vücûd-ı Hak kadîmdir; ve vücûd-ı Hak'tan, ilim ve hayât emr-i küllîlerine râci' olan hüküm dahi “kadîm” hükmü olur. Şu hâlde, Hakk'ın ilmi ve hayâtı kadîmdir, deriz. Vücûd-ı insân ise hâdisdir. Binâenaleyh vücûd-ı insândan bu emr-i küllîlere raci' olan hüküm de "hâdis" hükmü olur. Bu hâlde de, insanın ilmi ve hayâtı hadisdir, deriz. Demek ki, umûr-i külliyyenin zuhûru mahal hasebiyle oluyor ve mahal onlara bir hüküm veriyor. İmdi [1/75] ey tâlib-i hakîkat, basîret gözüyle nazar et ki, birer hakîkat-i ma'kūleden ibaret olan ilim ve hayât mevcûdâta izâfe olunduğu vakit, kıdem ve hudûsü nasıl ihdâs etti; ve madûmâttan ibaret olan maʼkūlât ile mevcûdât-ı ayniyye arasındaki bu irtibâta nazar-ı taaccüb ile bak! Zîrâ madûm ile mevcûd arasındaki irti- bât bir emr-i acîbdir. Böyle olunca ilim, ilimle kāim olan kimse hakkında “âlim” denilmesine hükmettiği gibi, ilim ile mevsûf olan kimse dahi, eğer kendisi hâdis ise, ilim üzerine "hâdis" ve kadîm ise “kadîm" denilmesine hükmeyler. Şu hâlde ilim ile âlimden her birisi hem mahkûmun-bih ve hem de mahkûmun-aleyh olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, zamanla sınırlı olmayan Hak'ın varlığında "ilim" ve "hayat" vardır, deriz. Bu bağıntıyla Yüce Allah "Hayy" (diri) ve "Alim" (bilen) olmuş olur. Aynı şekilde, zamanla sınırlı olmayan melek hakkında da onun ilmi ve hayatı vardır, deriz. İlişkilendirdiğimiz bu bağıntıyla o da diri ve bilen olmuş olur. Yine aynı şekilde, zamanla sınırlı olan insanın dahi ilmi ve hayatı vardır, deriz. O da diri ve bilen olmuş olur. Hâlbuki bu bilen ve dirilerin ilimdeki ve hayattaki seviyeleri bir olmamakla beraber, ilim ve hayat sıfatları birer tek hakikattir; ve ilmin bilene ve dirinin hayata bağıntısı dahi, tek bir bağıntıdır. Ancak kendisine ilim ve hayat küllî işleri bağıntılandırılan varlıklardan bu küllî işlere birer hüküm döner. O hüküm de şudur ki, Hak'ın varlığı kadîmdir (ezelîdir); ve Hak'ın varlığından, ilim ve hayat küllî işlerine dönen hüküm dahi "kadîm" hükmü olur. Şu hâlde, Hakk'ın ilmi ve hayatı kadîmdir, deriz. İnsanın varlığı ise hâdistir (sonradan yaratılmıştır). Buna göre, insanın varlığından bu küllî işlere dönen hüküm de "hâdis" hükmü olur. Bu hâlde de, insanın ilmi ve hayatı hâdistir, deriz. Demek ki, küllî işlerin ortaya çıkışı mahal (yer) itibarıyla oluyor ve mahal onlara bir hüküm veriyor. Şimdi ey hakikat talep eden, basiret gözüyle bak ki, birer akledilir hakikatten ibaret olan ilim ve hayat, varlıklara izafe olunduğu (ilişkilendirildiği) vakit, kıdem (ezelîlik) ve hudûsü (sonradanlığı) nasıl meydana getirdi; ve yokluklardan ibaret olan akledilir şeyler ile aynî (gerçek) varlıklar arasındaki bu bağlantıya şaşkınlık nazarıyla bak! Çünkü yokluk ile varlık arasındaki bağlantı acayip bir iştir. Böyle olunca ilim, ilimle kâim olan kimse hakkında "âlim" denilmesine hükmettiği gibi, ilim ile nitelenen kimse dahi, eğer kendisi hâdis ise, ilim üzerine "hâdis" ve kadîm ise "kadîm" denilmesine hükmeder. Şu hâlde ilim ile âlimden her birisi hem mahkûmun-bih (hükmedilen şey) ve hem de mahkûmun-aleyh (üzerine hükmedilen şey) olmuş olur.

ومعلوم أن هذه الأمور الكُلِّيَّةَ وإن كانت معقولةً فإنَّها معدومة العين موجودة

الحكم، كما هي محكوم عليها إذا نُسِبَتْ إلى الوجودِ العَيْنِي، فَتَقْبَلُ الحُكم

في الأعيان الموجودة ولا تَقبَلُ التَّفصيل ولا التَّجَرِّيَ فَإِنَّ ذلك مُحال عليها،

فإنها ظاهرة بذاتها في كلّ موصوف بها كالإنسانية في كل شخص من هذا

النَّوْعِ الخاص لم تَتَفَصَّلْ ولم تَتَعَدَّدْ بِتَعَدُّدِ الأشخاص ولا بَرِحَتْ مَعقولةً، وإذا

كان الارتباط بَيْنَ مَن له وجودٌ عيني وَبَيْنَ مَن ليس له وجود عينـي قـد ثَبَتَ،

وهي نِسَبٌ عَدَمِيَّةٌ ، فارتباط الموجوداتِ بعضُها ببعض أقربُ أَنْ يُعْقَلَ، لأنَّه

على كل حال بَيْنَها جامع وهو الوجود العيني، وهناك فمـا ثـم جامع، وقد

وُجِدَ الارتباط بِعَدَمِ الجامع، فَبِالْجَامِعِ أَقْوَى وَأَحَقُّ .

Ve ma'lûmdur ki bu umûr-i külliyye, her ne kadar ma'kūl ise de, onlar ma'dûmetü'l-ayn ve mevcûdetü'l-hükmdür. Nitekim vücûd-ı aynîye nisbet olundukda onlar, mahkûmun-aleyhdir. Binâenaleyh a'yân-ı mevcûdede hükmü kabûl eder; ve tafsîli ve tecezzîyi kabûl etmez. Zîrâ bu onlar üzerine muhâldir. Çünkü umûr-i külliyye, onlar ile her bir mevsûfta, zâtı ile zâhirdir, insâniyet gibi; bu nev'-i hâstan her bir şahısta taaddüd-i eşhâs ile taaddüd ve tafazzul etmedi ve ma'kūl ol- maktan da zâil olmadı. Ve vaktâki vücûd-ı aynîsi olanla vücûd-ı aynîsi olmayan arasında irtibât sâbit oldu [1/76] -ve o niseb-i ademiyye- dir- binâenaleyh mevcûdâtın ba'zısının baʼzısına irtibâtı fehmolun- maya akrebdir. Zîrâ alâ-külli-hâl onların beyninde bir câmi' vardır ki, o da vücûd-ı aynîdir; ve burada câmi' yoktur; ve muhakkak adem-i câmi' ile irtibât bulundu. Böyle olunca câmiin vücûdu ile irtibât akvâ ve ehaktır. 104 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki bu küllî işler, her ne kadar akılla idrak edilebilir olsa da, onlar aynî varlığı olmayan ve hükmen var olan şeylerdir. Nasıl ki aynî varlığa nispet edildiğinde onlar, hükmün kendisine ait olduğu şeylerdir. Bu sebeple mevcut sabit hakikatlerde hükmü kabul eder; ve ayrıntıyı ve parçalanmayı kabul etmez. Çünkü bu, onlar için imkânsızdır. Çünkü küllî işler, insanlık gibi, kendisiyle her bir nitelenende zâtıyla zâhirdir; bu özel türden her bir şahısta şahısların çokluğuyla çoğalmadı ve farklılaşmadı ve akılla idrak edilebilir olmaktan da çıkmadı. Ve aynî varlığı olan ile aynî varlığı olmayan arasında bağlantı sabit olduğunda [1/76] —ki o, ademî nispetlerdir— bu sebeple varlıkların bazısının bazısıyla bağlantısı daha kolay anlaşılır. Çünkü her hâlükârda onların arasında bir birleştirici vardır ki, o da aynî varlıktır; ve burada birleştirici yoktur; ve muhakkak birleştiricinin yokluğuyla bağlantı bulundu. Böyle olunca birleştiricinin varlığıyla bağlantı daha güçlü ve daha haklıdır.

Ya'ni ma'lûm ve muhakkaktır ki, bu hayât ve ilim gibi olan umûr-i külliyye, akıl mertebesinde sâbit olduklarından, onların hâriçte vücûd-ı aynîleri yoktur; velâkin hükümleri hâriçte mevcûddur; ve her bir mev- cûd-i aynî üzerine hükmederler. Nitekim bu hayât ve ilim, vücûd-ı aynî sâhibi olan, bilfarz Zeyd'e nisbet olunduğu ve “Zeyd âlimdir ve hayydır” denildiği vakit, onların aleyhine hudûs ile hükmolunur; ve Zeyd'in ilmi ve hayatı hâdistir deriz. Zîrâ bu umûr-i külliyye hâdis olan bir mahalle taalluk etti. Binâenaleyh onlar hudûs hükmü ile mahkûmun-aleyh olurlar; ve bu sûrette de a'yânın muktezâları hasebiyle hükmü kabûl etmiş olurlar. Böyle olmakla beraber, bu umûr-i külliyye tafsîl ve tecezzî kabûl etmez. Meselâ “Zeyd ile Amr âlimdir” dediğimiz vakit, mertebe-i akılda sâbit olan ilim mefhûm-i küllîsinin birer parçaları o mertebeden ayrılarak Zeyd'e ve Amr'a taalluk etti diyemeyiz, çünkü bu muhâldir. Zîrâ hayât ve ilim ile mevsûf olan Zeyd ile Amr'ın her birerlerinde bu hayât ve ilim zâtıyla zâhir- dir. Bunun için onların tafsîli ve tecezzîsi gayr-ı mümkindir. Meselâ insâ- niyeti alalım: İnsâniyet mertebe-i akılda sâbit olan bir mefhûm-i küllîdir. Bu mefhûm, bu nev'-i hâss-ı insânîden her bir şahısta sârî ve zâhirdir. Bu sereyân ve zuhûr ile beraber, eşhâsın taaddüdü ile müteaddid ve mütefassıl olmadı; ve bu mefhûm akıl mertebesinden de zâil olmadı. Ya'ni Zeyd ve Amr, ayrı ayrı iki şahıs olduğu hâlde, her birine insandır diye hükmederiz. İnsâniyet her birisinde zâtıyla mütehakkık ve zâhir olmakla beraber iki kısma ayrılmadı; ve bunların şahıslarının taaddüdü ile müteaddid olmadı; ve bunların [1/77] şahıslarında zâtıyla zâhir olmakla akıl mertebesinden dahi zâil olmadı. Ve vücûd-ı aynîsi olan şey ile, niseb-i ademiyyeden ibâret olmasından dolayı vücûd-ı aynîsi olmayan umûr-i külliyye arasında irti- bât mevcûd olunca, bu irtibâttan şübhesiz mevcûdâtın ba'zısının ba'zısına irtibâtı anlaşılır. Zîrâ alâ-küllî-hâl mevcûdât arasında onları toplayan ve yekdîğerine rabteden bir şey vardır ki, o şey de vücûd-ı aynîdir. Halbuki burada, ya'ni emr-i küllî ile vücûd-ı aynî arasında olan irtibâtta câmi' yoktur; ve bir câmi' olmaksızın umûr-i külliyye ile vücûdât-ı ayniyye arasında irtibât vardır. İmdi umûr-i külliyye ile vücûdât-ı ayniyye arasında bir câmi’ olmaksızın irtibât bulununca, aralarında bir câmi' bulunan mevcûdâtın yekdîğerine irtibâtı daha kavî ve daha haklı olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bilinmeli ve kesindir ki, bu hayat ve ilim gibi küllî işler, akıl mertebesinde sabit olduklarından, onların dışarıda aynî varlıkları yoktur; ancak hükümleri dışarıda mevcuttur; ve her bir aynî mevcut üzerine hükmederler. Nasıl ki bu hayat ve ilim, aynî varlık sahibi olan, örneğin Zeyd'e nispet edildiği ve "Zeyd âlimdir ve diridir" denildiği zaman, onların aleyhine sonradan olma (hudûs) ile hükmolunur; ve Zeyd'in ilmi ve hayatı hâdistir deriz. Çünkü bu küllî işler, hâdis olan bir mahalle ilişti. Bu sebeple onlar, hudûs hükmü ile mahkûmun-aleyh olurlar; ve bu şekilde de sabit hakikatlerin gereklilikleri uyarınca hükmü kabul etmiş olurlar. Böyle olmakla beraber, bu küllî işler ayrıntı ve parçalanma kabul etmez. Örneğin "Zeyd ile Amr âlimdir" dediğimiz zaman, akıl mertebesinde sabit olan ilim küllî mefhumunun birer parçaları o mertebeden ayrılarak Zeyd'e ve Amr'a ilişti diyemeyiz, çünkü bu imkânsızdır. Çünkü hayat ve ilim ile nitelenen Zeyd ile Amr'ın her birinde bu hayat ve ilim zâtıyla zahirdir. Bunun için onların ayrıntısı ve parçalanması imkânsızdır. Örneğin insaniyeti alalım: İnsaniyet, akıl mertebesinde sabit olan bir küllî mefhumdur. Bu mefhum, bu özel insan türünden her bir şahısta yaygın ve zahirdir. Bu yayılma ve zuhur ile beraber, şahısların çokluğu ile çoğalmadı ve ayrıntılanmadı; ve bu mefhum akıl mertebesinden de zail olmadı. Yani Zeyd ve Amr, ayrı ayrı iki şahıs olduğu hâlde, her birine insandır diye hükmederiz. İnsaniyet her birinde zâtıyla tahakkuk etmiş ve zahir olmakla beraber iki kısma ayrılmadı; ve bunların şahıslarının çokluğu ile çoğalmadı; ve bunların şahıslarında zâtıyla zahir olmakla akıl mertebesinden dahi zail olmadı. Ve aynî varlığı olan şey ile, ademî nispetlerden ibaret olmasından dolayı aynî varlığı olmayan küllî işler arasında bağlantı mevcut olunca, bu bağlantıdan şüphesiz mevcutların bazısının bazısına bağlantısı anlaşılır. Çünkü her hâlükârda mevcutlar arasında onları toplayan ve birbirine bağlayan bir şey vardır ki, o şey de aynî varlıktır. Hâlbuki burada, yani küllî iş ile aynî varlık arasında olan bağlantıda birleştirici yoktur; ve bir birleştirici olmaksızın küllî işler ile aynî varlıklar arasında bağlantı vardır. Şimdi küllî işler ile aynî varlıklar arasında bir birleştirici olmaksızın bağlantı bulununca, aralarında bir birleştirici bulunan mevcutların birbirine bağlantısı daha güçlü ve daha haklı olur.

## Misâl

İnsâniyet akıl mertebesinde sâbit olan bir emr-i küllîdir ki, hâ-riçte onun vücûd-ı aynîsi yoktur. Zîrâ niseb-i ademiyyeden bir nisbettir. Fakat bu insâniyet, Zeyd'in ve Amr'ın şahıslarında zâtıyla zâhirdir. Şu ka-dar ki, Zeyd ile Amr'ın hâriçte vücûd-ı aynîleri vardır; ve insâniyetin hâ-riçte vücûd-ı aynîsi yoktur. Halbuki vücûd-ı aynî câmidir. Binâenaleyh insâniyet ile Zeyd ve Amr arasında câmi' yoktur, velâkin irtibât vardır. Eğer irtibât olmasa idi, Zeyd ile Amr'a insandır diye hükmedemeyecek idik. İmdi bunların arasında vücûd-ı aynîden ibaret olan câmi' olmadığı hâlde irtibât bulununca vücûd-ı aynî sâhibi olan Zeyd ile Amr arasında da irtibât bulunduğuna şübhe yoktur. Zîrâ bu vücûd-ı aynî onları câmi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İnsanlık, akıl mertebesinde sabit olan küllî bir iştir ki, dışarıda onun aynî varlığı yoktur. Çünkü o, yokluk nispetlerinden bir nispettir. Fakat bu insanlık, Zeyd'in ve Amr'ın şahıslarında zâtıyla görünür. Şu kadar var ki, Zeyd ile Amr'ın dışarıda aynî varlıkları vardır; ve insanlığın dışarıda aynî varlığı yoktur. Halbuki aynî varlık cansızdır. Bu sebeple insanlık ile Zeyd ve Amr arasında birleştirici yoktur, aksine bağlantı vardır. Eğer bağlantı olmasaydı, Zeyd ile Amr'a insan diye hükmedemeyecektik. Şimdi, bunların arasında aynî varlıktan ibaret olan birleştirici olmadığı hâlde bağlantı bulunca, aynî varlık sahibi olan Zeyd ile Amr arasında da bağlantı bulunduğuna şüphe yoktur. Çünkü bu aynî varlık onları birleştiricidir.

İşte Hayât, İlim, Sem', Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve Tekvîn Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesinden olan ve niseb-i ademiyyeden ibâret bulunan umûr-i külliyyeden olduğu ve bunların hâriçte vücûd-ı aynîleri olmamakla beraber vücûd-ı aynî sâhibi olan efrâd-ı insâniyyede zâtlarıyla sârî ve zâhir bulun-duğu cihetle, bu umûr-i külliyyenin efrâd-ı insâniyye arasında irtibâtları sâbit ve mütehakkıktır. Diğer taraftan insanın her bir ferdi dahi vücûd-1 aynî sâhibidir; ve bu vücûd-ı aynî ise [1/78] onları câmi'dir. Binâenaleyh efrâd arasında da irtibât derkârdır. Meselâ Zeyd'in vücûd-ı aynîsi hâdisdir; Amr'ın vücûd-ı aynîsi de hâdisdir; ve kezâ Zeyd âlimdir; Amr dahi âlimdir. İlim ise Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesinden tecezzî kabûl etmeyen bir emr-i küllîdir. Şu hâlde biz “mertebe-i akılda sabit olan ilim mefhûm-i küllîsi Zeyd'e ve Amr'a taksîm edildi de mertebe-i akıldaki bu mefhûmdan bir mikdârı eksildi” diyemeyiz. Zîrâ vücûd-ı aynî sâhibi değildir ki, emr-i küllî tecezzî ve inkısâm kabûl etsin. Böyle olunca Hakk'ın ilmi ile efrâd-ı insâ-niyyenin ilmi arasında bir irtibât vardır. Şu kadar ki, taalluk ettiği mahal hasebiyle emr-i küllîye bir hüküm lâhik olur. O da Zeyd ve Amr hâdis olduğu için, onların ilmi dahi hâdisdir, hükmünden ibârettir. Ve vücûd-1 aynî efrâd-ı insâniyye arasında bu umûr-i külliyyeyi câmi' olduğu için, bu câmiiyet onları yekdîğerine rabteder; ve bu sûrette de kadîm olan vücûd-ı Hak ile, hâdis olan vücûd-ı halk arasında irtibât sâbit olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Hayat, İlim, İşitme, Görme, İrade, Kudret, Kelam ve Tekvin, Hak'ın zâta ait hallerinden olan ve ademî bağıntılardan ibaret bulunan küllî işlerden olduğu ve bunların dışarıda aynî varlıkları olmamakla beraber, aynî varlık sahibi olan insan fertlerinde zâtlarıyla yaygın ve açıkça belirmiş bulunduğu cihetle, bu küllî işlerin insan fertleri arasında bağlantıları sabit ve gerçekleşmiştir. Diğer taraftan insanın her bir ferdi de aynî varlık sahibidir; ve bu aynî varlık ise onları kapsayıcıdır. Buna göre fertler arasında da bağlantı söz konusudur. Örneğin Zeyd'in aynî varlığı sonradan olmuştur; Amr'ın aynî varlığı da sonradan olmuştur; ve aynı şekilde Zeyd âlimdir; Amr da âlimdir. İlim ise Hak'ın zâta ait hallerinden parçalanmayı kabul etmeyen küllî bir iştir. Bu durumda biz "akıl mertebesinde sabit olan ilim küllî mefhumu Zeyd'e ve Amr'a taksim edildi de akıl mertebesindeki bu mefhumdan bir miktarı eksildi" diyemeyiz. Çünkü aynî varlık sahibi değildir ki, küllî iş parçalanmayı ve bölünmeyi kabul etsin. Böyle olunca Hak'ın ilmi ile insan fertlerinin ilmi arasında bir bağlantı vardır. Şu kadar ki, ilişki kurduğu mahal sebebiyle küllî işe bir hüküm eklenir. O da Zeyd ve Amr sonradan olduğu için, onların ilmi de sonradan olmuştur, hükmünden ibarettir. Ve aynî varlık insan fertleri arasında bu küllî işleri kapsayıcı olduğu için, bu kapsayıcılık onları birbirine bağlar; ve bu surette de kadîm olan Hak'ın varlığı ile, sonradan olan halkın varlığı arasında bağlantı sabit olur.

ولا شك أنَّ المُحْدَثَ قد ثَبَتَ حُدوثه وافتقاره إلى محدث أحْدَثَه لإمكانه في

نفسه، فوجوده من غيره ، فهو مُرْتَبِطٌ بارتباط افتقار، ولا بد أن يكونَ المُسْتَنَدُ

إليه واجب الوجود لذاتِه غَنِيًّا في وجوده بنفسه غير مفتقر، وهو الذي أعطى

الوجود بذاته لهذا الحادث فانْتَسَبَ إليه، وَلَمَّا اقتضاه لذاته كان واجبـا بـه،

وَلَمَّا كان استنادُهُ إلى مَن ظَهَرَ عنه لذاته، اِقْتَضَى أنْ يكون على صورته فيما

يُنْسَبُ إليه من كلّ شيءٍ من اسم وصِفَةٍ ما عدا الوُجوبَ الذَّاتِي، فَإِنَّ ذلك

لا يصح في الحادث وإن كان واجب الوجود ولكن وجوبه بغيره لا بنفسه .

Ve şek yoktur ki, muhakkak muhdesin hudûsü ve kendisini ihdâs eden muhdise onun iftikārı, onun kendi nefsinde imkânından nâşî sâbit oldu. İmdi onun vücûdu, onun gayrındandır. Böyle olunca o irtibât-ı iftikār ile murtabıttır. Ve müstenedün-ileyhin, li-zâtihî vâci- bü'l-vücûd, kendi nefsiyle vücûdunda ganî, [1/79] gayr-ı müftekir olması lâbüddür; ve o, bu hâdise kendi zâtıyla vücûdu veren zâttır. Binâenaleyh ona müntesib oldu. Ve vaktâki li-zâtihî onu iktizâ eyledi, onunla vâcib oldu; ve vaktâki onun istinâdı li-zâtihî kendisinden zâhir olan zâta oldu, isim ve sıfattan her bir şeyden ona nisbet olunan şey de onun sûreti üzerine olmasını iktizâ eyledi, vücûb-i zâtîden mâa- dâ. Zîrâ hâdis hakkında bu sahîh değildir, eğerçi vâcibü'l-vücûddur; velâkin onun vücûbu, kendi nefsiyle değil, kendisinin gayrıyladır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve şüphe yoktur ki, muhakkak yaratılmış olanın yaratılması ve kendisini yaratan yaratıcıya olan ihtiyacı, onun kendi özündeki imkânından dolayı sabit oldu. Şimdi onun varlığı, kendisinden başkasındandır. Böyle olunca o, ihtiyaç bağı ile bağlıdır. Ve kendisine dayanılanın, zâtı itibarıyla varlığı zorunlu, kendi özüyle varlığında müstağni, [1/79] başkasına muhtaç olmaması kaçınılmazdır; ve o, bu olaya kendi zâtıyla varlık veren zâttır. Bu sebeple ona nispet edildi. Ve ne zaman ki zâtı itibarıyla onu gerektirdi, onunla zorunlu oldu; ve ne zaman ki onun dayanması zâtı itibarıyla kendisinden zuhur eden zâta oldu, isim ve sıfattan her bir şeyden ona nispet olunan şey de onun sureti üzerine olmasını gerektirdi, zâtî zorunluluk hariç. Çünkü yaratılmış hakkında bu doğru değildir, eğerçi varlığı zorunlu ise de; fakat onun zorunluluğu, kendi özüyle değil, kendisinden başkasıyladır.

Ya'ni şübhe olunmaz ki, muhdesin hâdisliği ve muhdesin kendi zâtında vücûdu olmadığı cihetle onu hâdis kılan bir muhdise ihtiyacı sabit oldu. Böyle olunca muhdesin vücûdu, kendisinin gayrından husûle gelmiştir. Binâenaleyh muhdes, vücûdda kendisinin gayrı olan muhdise, irtibât-ı if- tikār ile murtabıttır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani şüphe edilmez ki, yaratılmışın sonradan var olması ve yaratılmışın kendi zâtında varlığı olmadığı cihetle, onu sonradan var eden bir yaratıcıya ihtiyacı sabit oldu. Böyle olunca yaratılmışın varlığı, kendisinin gayrından husûle gelmiştir. Bu sebeple yaratılmış, varlıkta kendisinin gayrı olan yaratıcıya, muhtaçlık bağıntısı ile bağlıdır.

Misal: Buhârın zâtı bir derece tekâsüf edince bulut olur. Buhârın vücû- du bulutun vücudundan mukaddemdir. Bulutun vücûdu buhâra nazaran hâdistir. Şübhe yoktur ki, bulut kendi zâtında vücûd-ı müstakil sahibi ol- madığı cihetle, kendisini ihdâs eden bir muhdise, ya'ni buhârın vücuduna muhtaçtır. Şu hâlde muhdes olan bulutun vücûdu, kendisinin gayrı olan buhâr-ı latîfın vücudundan husûle gelmiştir. Binâenaleyh muhdes olan bu- lut, muhdis olan buhâr-ı latîfe irtibât-ı iftikār ile murtabıttır. İşte muhdes olan halk-ı kesîfın kadîm olan Hakk-ı latîf'e irtibâtı bu misâle mutâbıktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Buharın zâtı (özü) bir derece yoğunlaşınca bulut olur. Buharın varlığı, bulutun varlığından öncedir. Bulutun varlığı buhara göre sonradan meydana gelmiştir. Şüphe yoktur ki, bulut kendi zâtında müstakil bir varlığa sahip olmadığı için, kendisini meydana getiren bir yaratıcıya, yani buharın varlığına muhtaçtır. Bu durumda, sonradan meydana gelen bulutun varlığı, kendisinden başka olan latîf (ince, şeffaf) buharın varlığından oluşmuştur. Bu sebeple, sonradan meydana gelen bulut, yaratıcı olan latîf buhara muhtaçlık bağıyla bağlıdır. İşte, sonradan meydana gelen kesîf (yoğun, maddî) halkın (yaratılmışların), kadîm (ezelî) olan latîf Hakk'a (Allah'a) olan bağı bu örneğe uygundur.

İmdi muhdes, vücûdda muhdise müstenid olduğu için, müstenedün-i- leyhin li-zâtihî vâcibü'l-vücûd olması, kendi nefsinde vücûdunda ganî bu- lunması ve vücûdunun başka bir vücûda müftekir bulunmaması lâbüddür. Eğer böyle olmasa, yaʼni vücûd-ı Hak kendisinin gayrı bir vücûda müftekir olsa (yumurta tavuktan ve tavuk yumurtadan peyda oldu) gibi devr; ve (halkın vücûdu Hak'tan ve Hakk'ın vücûdu falan şeyden ve falan şeyin vücûdu da falandan ilh... çıktı) gibi ilâ-mâ-lâ-yetenâhî teselsül lâzım gelir. Devr ve teselsül ise, emr-i vücûdu bir mebdee îsâl edemeyeceğinden fâsid olur; ve müstenedün-ileyh, bu hâdise, kendi zâtı ile vücûd veren [1/80] zâttır. Böyle olunca hâdis, vücûdda, vâcibü'l-vücûd olan müstenedün-iley- he müntesib oldu. Ve vâcibü'l-vücûd, hâdisi kendi zâtı için iktizâ edince, o hâdis vâcibü'l-vücudun vücûdu ile vâcib oldu. Zîrâ vâcibü'l-vücûd, hâdise vücûd ifâza etmese, zâhir olmaz idi. Binâenaleyh hâriçte zuhûr için, vâci- bü'l-vücudun hâdise vücûd ifâza etmesi, kendisinin iktizâ-yı zâtîsidir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde vücûd hakkında âtîdeki îzâhâtı beyân buyururlar: “Ma'lûm olsun ki, emr-i vücûd Hak ve halktan ibârettir. O emr-i vücûd, ya lem-yezel ve lâ-yezâl vücûd-ı mahzdır; yâhud lem-yezel ve lâ-yezâl vücûd-ı imkân-ı mahzdır; veyâ lem-yezel ve lâ-yezâl adem-i mahzdır. Vücûd-ı mahz ezelen ve ebeden adem kabûl etmeyen şey- dir. Adem-i mahz dahi ezelen ve ebeden vücûd kabûl etmeyen şeydir. İm- kân-ı mahz ise, ezelen ve ebeden bir sebeble vücûdu; ve kezâ bir sebeble ademi kabûl eden şeydir. İmdi vücûd-ı mahz ancak Allah'dır, onun gayrı değildir; ve adem-i mahz ancak muhâldir; ve muhâlin gayrı değildir; ve im- kân-ı mahz ise, ancak âlemden ibârettir ve âlemin gayrı değildir; ve âlemin mertebesi ise, vücûd-ı mahz ile adem-i mahz beyninde vâki'dir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sonradan olan (muhdes) varlıkta, kendisini var edene (muhdis) dayandığı için, kendisine dayanılanın (müstenidün-ileyh) zâtı itibarıyla vâcibü'l-vücûd (varlığı zorunlu) olması, kendi özünde varlığında müstağni bulunması ve varlığının başka bir varlığa muhtaç olmaması zorunludur. Eğer böyle olmasa, yani Hakk'ın varlığı kendisinden başka bir varlığa muhtaç olsa, (yumurta tavuktan ve tavuk yumurtadan meydana geldi) gibi bir devir; ve (halkın varlığı Hak'tan ve Hakk'ın varlığı falan şeyden ve falan şeyin varlığı da falandan ilh... çıktı) gibi sonsuza dek bir teselsül (zincirleme) lâzım gelir. Devir ve teselsül ise, varlık işini bir başlangıca ulaştıramayacağından geçersiz olur; ve kendisine dayanılan, bu hâdise, kendi zâtı ile varlık veren zâttır. Böyle olunca sonradan olan (hâdis), varlıkta, vâcibü'l-vücûd olan kendisine dayanılana (müstenidün-ileyh) nispet edildi. Ve vâcibü'l-vücûd, sonradan olanı (hâdisi) kendi zâtı için gerektirdiğinde, o sonradan olan (hâdis) vâcibü'l-vücûdun varlığı ile vâcib oldu. Çünkü vâcibü'l-vücûd, sonradan olana (hâdise) varlık bahşetmese, zâhir olmaz idi. Bu sebeple dış âlemde zuhûr için, vâcibü'l-vücûdun sonradan olana (hâdise) varlık bahşetmesi, kendisinin zâtî gerekliliğidir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde varlık hakkında aşağıdaki açıklamaları beyan buyururlar: “Bilinmeli ki, varlık işi Hak ve halktan ibarettir. O varlık işi, ya öncesiz ve sonrasız mutlak varlıktır; yahut öncesiz ve sonrasız mutlak imkân varlığıdır; veya öncesiz ve sonrasız mutlak yokluktur. Mutlak varlık öncesiz ve sonsuz olarak yokluğu kabul etmeyen şeydir. Mutlak yokluk da öncesiz ve sonsuz olarak varlığı kabul etmeyen şeydir. Mutlak imkân ise, öncesiz ve sonsuz olarak bir sebeple varlığı; ve aynı şekilde bir sebeple yokluğu kabul eden şeydir. Şimdi mutlak varlık ancak Allah'tır, onun gayrı değildir; ve mutlak yokluk ancak muhâldir; ve muhâlin gayrı değildir; ve mutlak imkân ise, ancak âlemden ibarettir ve âlemin gayrı değildir; ve âlemin mertebesi ise, mutlak varlık ile mutlak yokluk arasında meydana gelmiştir."

Vaktâki hâdisin istinâdı, vâcibü'l-vücûdun iktizâ-yı zâtîsinden nâşî, o vâcibü'l-vücûddan zâhir olmakla, O'na oldu; ya'ni hâdis, zuhûr etmiş ol- duğu vâcibü'l-vücûda istinad etti; bu istinâd, vâcibü'l-vücûda nisbet olu- nan her bir isim ve sıfatta, hâdisin o vâcibü'l-vücûdun sûreti üzere olmasını iktizâ eyledi. Ya'ni Allah Teâlâ hazretleri vâcibü'l-vücuddur. İnsan ise hâdistir. Vücûd-ı insânî zuhûrda vâcibü'l-vücûda müsteniddir ki, bâlâda îzâh olundu. İşte insan bu istinad sebebiyle Hakk'ın esmâ ve sıfâtıyla mevsûm ve muttasıf oldu. Meselâ Hak Hayât, İlim, Sem', Basar, Kudret, Kelâm ve Tekvîn sıfatlarıyla muttasıf; ve bu sıfatlardan mütezâhir olan Hayy, Alîm, Semî', Basîr, Kadîr, Mütekellim ve Mükevvin isimleriyle mevsûmdur. İnsan dahi bu sıfatlar ile tavsîf ve bu isimler ile tevsîm olunur. Yalnız vücûb-i zâtî müstesnâdır. İnsan vücûb-i zâtî ile tavsîf olunamaz, çünkü hâdistir; ve hâdisin vücûb-i zâtî ile ittisafı sahîh değildir. Vakıâ hâdis hadd-i zâtında [1/81] vâcibü'l-vücuddur. Zîrâ hâdis, vâcibü'l-vücûdun mertebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete tenezzülünden başka bir şey olmadığı cihetle onun gayrı değildir. Velâkin kesîfın vücûdu latîfin vücuduna muhtaçtır. Binâenaleyh hâdisin vücûbu, nefsiyle değil, gayrın vücûduyla hâsıldır; ve vücûb-i zâtîde hâdisin kademi yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Varlıkların dayanağı, Vâcibü'l-Vücûd'un (varlığı zorunlu olanın) zâtî gerekliliğinden kaynaklanarak, O Vâcibü'l-Vücûd'dan ortaya çıktığı için, O'na ait oldu; yani varlık, ortaya çıktığı Vâcibü'l-Vücûd'a dayandı; bu dayanma, Vâcibü'l-Vücûd'a nispet edilen her bir isim ve sıfatta, varlığın o Vâcibü'l-Vücûd'un sûreti üzere olmasını gerektirdi. Yani Yüce Allah Vâcibü'l-Vücûd'dur. İnsan ise varlıktır. İnsan varlığı, ortaya çıkışında Vâcibü'l-Vücûd'a dayanır ki, bu yukarıda açıklandı. İşte insan bu dayanma sebebiyle Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla nitelendi ve vasıflandı. Örneğin Hak Hayat, İlim, Sem' (işitme), Basar (görme), Kudret, Kelâm ve Tekvîn (yaratma) sıfatlarıyla vasıflanmış; ve bu sıfatlardan ortaya çıkan Hayy (diri), Alîm (bilen), Semî' (işiten), Basîr (gören), Kadîr (güçlü), Mütekellim (konuşan) ve Mükevvin (var eden) isimleriyle nitelenmiştir. İnsan da bu sıfatlar ile vasıflanır ve bu isimler ile nitelenir. Yalnız zâtî vücûb (varlığının zorunluluğu) istisnadır. İnsan zâtî vücûb ile vasıflanamaz, çünkü varlıktır; ve varlığın zâtî vücûb ile vasıflanması doğru değildir. Gerçekte varlık, kendi özünde [1/81] Vâcibü'l-Vücûd'dur. Çünkü varlık, Vâcibü'l-Vücûd'un latiflik mertebesinden kesafet (yoğunluk) mertebesine inişinden başka bir şey olmadığı için O'nun gayrı değildir. Ancak kesîf (yoğun) olanın varlığı, latîf (ince) olanın varlığına muhtaçtır. Bu sebeple varlığın vücûbu (varlığının zorunluluğu), kendisiyle değil, başkasının varlığıyla gerçekleşir; ve zâtî vücûbda varlığın kademi (önceliği) yoktur.

ثم لِتُعلَمْ أَنَّه لما كان الأمر على ما قُلنَاه من ظهوره بصورته، أحَالَنَا تعالى في

العلم به على النَّظَرِ في الحادثِ وذَكَرَ أَنَّه أَرَانَا آيَاتِهِ فِينَا، فَاسْتَدْلَلْنَا بِنَا عليه،

فما وصفناه بوصف إلا كنا نحن ذلك الوصف إلا الوجوب الخاص الذاتي،

فلمَّا عَلِمْناه بِنَا ومِنَّا نَسَبْنا إليه كل ما نسبناه إلينا، وبذلك وَرَدَتِ الإخبارات

الإلهية على السِنَةِ التراجم إلينا ، فوَصَف نَفْسَه لنا بِنَا، فإذا شَهِدْناه شَهِدْنا

نفوسنا، وإذا شَهِدْنا شَهِدَ نَفْسَه ، ولا نَشُكُ أَنَّا كَثِيرُونَ بِالشَّخص والنَّوعِ،

وأنا وإنْ كُنَّا على حقيقةٍ واحدةٍ تَجْمَعُنا ، فَنَعْلَمُ قَطْعًا أَنَّ ثَمَّ فَارِقًا بِهِ تَمَيَّرَتِ

الأشخاص بعضها عن بعض، ولولا ذلك ما كانت الكثـرة فــي الواحد،

فكذلك الحق أيضًا، وإِنْ وَصَفْنَا بما وصف به نفسـه مـن جميـع الوجـوه فـلا

بد من فارق، وليس إلا افتقارنا إليه في الوجود وتوقف وجودنا عليه لإمكاننا

وغناه عـن مثـل مـا افْتَقَرْنا إليه.

Ondan sonra ma'lûm olsun ki, muhakkak emr, bizim dediğimiz üzere, onun sûretiyle, onun zuhûrundan oldukda, Hak Teâlâ bizi ilminde hâdisde nazar üzerine havâle etti; ve muhakkak âyâtını bize, bizde gösterdiğini zikreyledi. Binâenaleyh biz, bizim ile, O'na istidlâl ettik. Şu hâlde biz O'nu bir vasf ile vasfetmedik, illâ ki vücûb-i hâss-ı zâtî- nin gayrı, biz bu vasıf olduk. İmdi vaktâki biz O'nu bizim ile bizden bildik; bize nisbet ettiğimiz her şeyi O'na nisbet ettik; ve bununla bize, elsine-i terâcim üzere ihbârât-ı ilâhiyye vârid oldu. Böyle olun- ca nefsini bize bizim ile vasfeyledi. Binâenaleyh biz O'nu, müşâhede ettiğimiz vakit, kendi nüfûsumuzu müşâhede ederiz; ve bizi müşâ- hede ettiği vakit, nefsini müşâhede eder. [1/82ª] Ve biz her ne ka- dar bizi cem'eden hakîkat-i vâhide üzerine isek de, şekketmeyiz ki, muhakkak biz, şahıs ve nevi' ile çoklarız. İmdi biz kat'â biliriz ki, mu- hakkak bir fârık vardır. Onun sebebiyle eşhâsın ba'zısı ba'zısından ayrıldı. Eğer bu olmasa idi, vâhidde kesret olmaz idi. Yine böylece, her ne kadar Hak, min-cemîi'l-vücûh kendi nefsini vasfettiği şeyle, bizi vasfetti ise de, bir fârık lâbüddür; ve o fârık, vücûdda ancak bizim ona iftikārımız ve imkânımızdan dolayı vücûdumuzun O'na te- vakkufu ve bizim ona müftekir olduğumuz şeyin mislinden O'nun gınâsıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra bilinmeli ki, emir, bizim dediğimiz üzere, onun suretiyle, onun zuhurundan (ortaya çıkışından) olduğunda, Yüce Allah bizi ilminde, olayda (hâdis) nazar (bakış, düşünce) üzerine havale etti; ve muhakkak ayetlerini bize, bizde gösterdiğini zikretti. Bu sebeple biz, bizim ile, O'na istidlâl ettik (delil getirdik). Şu halde biz O'nu bir vasıf ile vasfetmedik, ancak zâtî özel zorunluluğun (vücûb-i hâss-ı zâtî) gayrısı (dışında), biz bu vasıf olduk. Şimdi ne zaman ki biz O'nu bizim ile bizden bildik; bize nispet ettiğimiz her şeyi O'na nispet ettik; ve bununla bize, tercüme diller (elsine-i terâcim) üzere ilahi haberler (ihbârât-ı ilâhiyye) geldi. Böyle olunca nefsini bize bizim ile vasfetti. Bu sebeple biz O'nu, müşahede ettiğimiz vakit, kendi nefislerimizi müşahede ederiz; ve bizi müşahede ettiği vakit, nefsini müşahede eder. Ve biz her ne kadar bizi cem'eden (bir araya getiren) tek hakikat (hakîkat-i vâhide) üzerine isek de, şüphe etmeyiz ki, muhakkak biz, şahıs ve nevi' (tür) ile çoklarız. Şimdi biz kesinlikle biliriz ki, muhakkak bir fark vardır. Onun sebebiyle şahısların bazısı bazısından ayrıldı. Eğer bu olmasa idi, bir olanda (vâhidde) çokluk olmaz idi. Yine böylece, her ne kadar Hak, bütün yönlerden (min-cemîi'l-vücûh) kendi nefsini vasfettiği şeyle, bizi vasfetti ise de, bir fark kaçınılmazdır; ve o fark, varlıkta ancak bizim ona iftikārımız (muhtaçlığımız) ve imkânımızdan dolayı varlığımızın O'na tevkufu (bağlılığı) ve bizim ona muhtaç olduğumuz şeyin benzerinden O'nun gınâsıdır (ihtiyaçsızlığıdır).

Ya'ni hâdisin emri ve şânı, bâlâda îzâh ettiğimiz vech ile, vâcibü'l-vücû- dun sûretiyle onun zuhûrundan olunca, Hak Teâlâ hazretleri kendi vücû- dunu bilmemiz husûsunda bizi hâdise nazar etmeğe havale etti ve سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ )Fussilet, 41/53) ya'ni “Biz, âyâtımızı karîben on- lara âfâkta ve nefislerinde gösteririz” âyet-i kerîmesinde, âyâtını bize bizde gösterdiğini beyân buyurdu. Binâenaleyh biz hâdis olan vücudumuza na- zar ettik; ve onda hayât, ilim, sem', basar, kudret ilh... gibi sıfatlar gördük. Bu sıfatlarımız ile vücûd-1 vâcibe ve O'nun böyle sıfatları bulunduğuna istidlâl eyledik. Şu hâlde biz O'nu bir vasıf ile vasfetmedik, illâ ki biz o vas- fın “ayn”ı olduk. Yalnız kendimizi vasfetmediğimiz bir vücûb-i hâss-ı zâtî kaldı. Zîrâ biz hâdis olduğumuz için, vücûb-i hâss-ı zâtî vasfı ile kendimizi vasfetmemize imkân yoktur. İmdi biz vâcibü'l-vücûdu, hâdis olan vücûdu- muz ile, vücûd-ı hâdisimizden bildiğimiz vakit, kendimize nisbet ettiğimiz her vasfı, O'na nisbet ettik; ve enbiyâ-yı izâm hazarâtının lisânıyla bize bununla ihbârât-ı ilâhiyye vârid oldu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّ الله سَمِيعٌ عَلِيمٌ )Bakara, 2/181) [Allah semî' ve alîmdir.]; ve إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى (Tâhâ, 20/46) [Ben muhakkak sizinle beraberim, işitirim ve görürüm.]; &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yaratılmış olanın işi ve durumu, yukarıda açıkladığımız şekilde, vâcibü'l-vücûdun (varlığı zorunlu olanın) suretiyle onun ortaya çıkışından ibaret olunca, Yüce Allah kendi varlığını bilmemiz hususunda bizi yaratılmış olana bakmaya yönlendirdi ve "سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ" (Fussilet, 41/53) yani "Biz, ayetlerimizi yakında onlara dış âlemde ve kendi içlerinde göstereceğiz" ayet-i kerimesinde, ayetlerini bize bizde gösterdiğini beyan buyurdu. Buna göre biz yaratılmış olan kendi varlığımıza baktık; ve onda hayat, ilim, işitme, görme, kudret vb. gibi sıfatlar gördük. Bu sıfatlarımız ile varlığı zorunlu olana ve O'nun böyle sıfatları bulunduğuna delil getirdik. Şu halde biz O'nu bir vasıf ile vasfetmedik, ancak biz o vasfın "ayn"ı (özü) olduk. Yalnız kendimizi vasfetmediğimiz zâta mahsus zorunlu bir varlık kaldı. Zira biz yaratılmış olduğumuz için, zâta mahsus zorunlu varlık vasfı ile kendimizi vasfetmemize imkân yoktur. Şimdi biz vâcibü'l-vücûdu (varlığı zorunlu olanı), yaratılmış olan varlığımız ile, yaratılmış varlığımızdan bildiğimiz zaman, kendimize nispet ettiğimiz her vasfı, O'na nispet ettik; ve yüce peygamberler hazaratının diliyle bize bununla ilahi haberler geldi. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "إِنَّ الله سَمِيعٌ عَلِيمٌ" (Bakara, 2/181) [Allah işitendir ve bilendir.]; ve "إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى" (Tâhâ, 20/46) [Ben muhakkak sizinle beraberim, işitirim ve görürüm.];

مَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ )Nisâ, 4/80) [Resûl'e itâat eden, muhakkak Allâh'a itâat etmiştir.]; ve إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ )Lokmân, 31/28) [Allah semî' ve basîrdir.]; ve وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ )Enfâl, 8/17) [Attığın vakit, sen atmadın!]; ve فَلِلَّهِ الْمَكْرُ جَمِيعًا )Ra'd, 13/42) [Bütün mekrler muhakkak Allâh'ındır.]; وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ )Âl-i İmrân, 3/54) [Allah Teâlâ mekr edenlerin hayırlısıdır.]; وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا )Hadîd, 57/18) [Allah'a karz-ı hasenle borç veriniz!]; وَأَكِيدُ كَيْدًا )Târık, 86/16) [Ben de bir hîle ile hîlede bulunu-rum.]; ve اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ )Bakara, 2/15) [Allah onlar ile istihzâ eder.]; ve إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ )Ahzâb, 33/57) [Şu kimseler ki, Allâh'a ve Resûl'üne eziyet ettiler.] gibi birçok âyât-ı kerîme ve مَرِضْتُ فَلَمْ تَعُدْنِي وَجُعْتُ فَلَمْ تُطْعِمْنِي [Hastalandım, beni ziyâret etmedin; acıktım, beni doyurmadın.]106 gibi de ahâdîs-i kudsiyye lisân-ı Nebî üzere vârid olmuştur. Ve kezâ مَنْ أَطَاعَنِي فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ [Bana itâat eden Allâh'a itâat etmiştir.]107 ve مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ [Nefsini bilen kimse muhakkak Rabbini bildi.]108 gibi ahâdîs-i şerîfe buyurulmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(مَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ) [Resûl'e itaat eden, muhakkak Allah'a itaat etmiştir.] (Nisâ, 4/80); ve (إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ) [Allah semî' ve basîrdir.] (Lokmân, 31/28); ve (وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ) [Attığın vakit, sen atmadın!] (Enfâl, 8/17); ve (فَلِلَّهِ الْمَكْرُ جَمِيعًا) [Bütün mekrler (gizli yönlendirmeler) muhakkak Allah'ındır.] (Ra'd, 13/42); (وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ) [Allah Teâlâ mekr edenlerin (gizli yönlendirme yapanların) hayırlısıdır.] (Âl-i İmrân, 3/54); (وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا) [Allah'a karz-ı hasenle (güzel bir borçla) borç veriniz!] (Hadîd, 57/18); (وَأَكِيدُ كَيْدًا) [Ben de bir hîle ile hîlede bulunurum.] (Târık, 86/16); ve (اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ) [Allah onlar ile istihzâ eder.] (Bakara, 2/15); ve (إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ) [Şu kimseler ki, Allah'a ve Resûl'üne eziyet ettiler.] (Ahzâb, 33/57) gibi birçok âyet-i kerîme ve (مَرِضْتُ فَلَمْ تَعُدْنِي وَجُعْتُ فَلَمْ تُطْعِمْنِي) [Hastalandım, beni ziyaret etmedin; acıktım, beni doyurmadın.] gibi de ahâdîs-i kudsiyye (kutsî hadisler) Nebiyy-i zîşânın (şanlı peygamberin) dili üzere vârid olmuştur. Ve aynı şekilde (مَنْ أَطَاعَنِي فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ) [Bana itaat eden Allah'a itaat etmiştir.] ve (مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ) [Nefsini bilen kimse muhakkak Rabbini bildi.] gibi ahâdîs-i şerîfe (şerefli hadisler) buyurulmuştur.

Suâl: İlim, sem', basar, kudret gibi sıfât-ı kemâliyyenin vâcibü'l-vücûd hazretlerine izâfesi câizdir. Fakat mekr, keyd, istihzâ ve ezâ, hastalık, açlık ve it'âm gibi sıfât-ı halkıyyenin Hakk'a nisbeti nasıl olur? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: İlim, işitme, görme, kudret gibi kemâl sıfatlarının Yüce Allah'a nispet edilmesi caizdir. Fakat mekr (gizli yönlendirme), keyd (tuzak), istihzâ (alay etme) ve eziyet, hastalık, açlık ve doyurma gibi halka ait sıfatların Hak'ka nispeti nasıl olur?

Cevâb: Biraz yukarıda denilmiş idi ki, muhdesin kendi zâtında vücûdu yoktur ve onu hâdis kılan bir muhdise ihtiyacı sâbittir. Binâenaleyh muhdesin vücûdu, kendi vücûdunun gayrı olan vâcibü'l-vücûddan husûle gelmiştir. Zîrâ vâcibü'l-vücûdun vücûdu latîf ve hâdisin vücûdu ise kesîftir; ve latîf kesîfin gayrıdır. Fakat latîften olan kesîfin vücûdu min-haysü'z-zât o latîfin “ayn"ıdır; ve bu ayniyet ve gayriyet yine bâlâda buhâr ile bulut misâlleriyle tavzîh edilmiş idi. İmdi vâcibü'l-vücûd, hâdise vücûd ifâza etmese ya'ni mertebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete tenezzül edip hudûs sıfatını o mertebede iktisâb etmese, hâriçte ism-i Zâhir'in ahkâmı zuhûr etmez idi. Mâdemki hâdisin vücûdu, vâcibü'l-vücûdun vücûdudur, şu hâl- de bu mertebe-i kesâfette zâhir olan mekr, istihzâ, ezâ ve hastalık ve açlık gibi sıfât-ı muhdesâtın dahi min-haysü't-taayyün O'na izâfesi derkârdır. Zîrâ bu sıfât muktezâ-yı kesâfettir. [1/83] Velâkin Hak, min-haysü'z-zât bu sıfâttan münezzehdir. Zîrâ îcâbât-ı kesâfetin letâfetle aslâ münasebeti yoktur. Böyle olunca Hak Teâlâ kendi nefsini bize Hayât, İlim, Sem', Basar, Kudret ve İrâde gibi bizde olan sıfatlarla vasfeyledi. Binâenaleyh biz onu âlimiyet, kādiriyet ve mürîdiyet gibi vasıflar ile müşâhede ettiğimiz vakit, bu vasıflar ile kendimizi müşâhede ederiz. Zîrâ niseb-i ademiyyeden ibâret bulunan bu umûr-i külliyye, bizlerde zâtlarıyla sârî ve zâhirdir; ve bizim vücûdât-ı ayniyyemiz bu umûr-i külliyyeye müsteniddir; ve umûr-i kül- liyye mertebe-i akılda sâbit olan Hakk'ın şuûnâtından ibarettir; ve Hak Teâlâ dahi bizi bu vasıflar ile müşâhede ettiği vakit, kendi nefsini o vasıf ile müşâhede eder. Zîrâ bizim vücûdât-ı kesîfemiz dahi onun vücûdudur. Binâenaleyh merâyâ-yı kesîfede Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsini müşâ- hede eder. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Biraz yukarıda denilmişti ki, sonradan olanın (muhdes) kendi özünde varlığı yoktur ve onu sonradan var eden bir var ediciye (muhdis) ihtiyacı kesindir. Bu sebeple sonradan olanın varlığı, kendi varlığından başka olan, varlığı zorunlu olandan (vâcibü'l-vücûd) meydana gelmiştir. Çünkü varlığı zorunlu olanın varlığı latif (ince, soyut) ve sonradan olanın varlığı ise kesiftir (yoğun, somut); ve latif, kesifin gayrıdır (başka bir şeyidir). Fakat latiften olan kesifin varlığı, özü itibarıyla o latifin "ayn"ıdır (özüdür); ve bu ayniyet (özdeşlik) ve gayriyet (başkalık) yine yukarıda buhar ile bulut örnekleriyle açıklanmıştı. Şimdi, varlığı zorunlu olan, sonradan olana varlık vermese, yani letafet mertebesinden (incelik derecesinden) kesafet mertebesine (yoğunluk derecesine) inip o mertebede hudûs (sonradan olma) sıfatını kazanmasa, dış âlemde Zâhir isminin hükümleri ortaya çıkmazdı. Mademki sonradan olanın varlığı, varlığı zorunlu olanın varlığıdır, bu durumda bu kesafet mertebesinde ortaya çıkan mekr (gizli yönlendirme), istihza (alay etme), eza (eziyet), hastalık ve açlık gibi sonradan olanların sıfatlarının da taayyün (belirginleşme) itibarıyla O'na izafe edilmesi (nispet edilmesi) söz konusudur. Çünkü bu sıfatlar kesafetin gereğidir. Velakin Hak, özü itibarıyla bu sıfatlardan münezzehtir (uzaktır). Çünkü kesafetin icaplarının (yoğunluğun gerekliliklerinin) letafetle (incelikle) asla münasebeti (ilişkisi) yoktur. Böyle olunca Yüce Allah, kendi nefsini bize Hayat, İlim, Sem' (işitme), Basar (görme), Kudret (güç) ve İrade gibi bizde olan sıfatlarla vasfetti (nitelendirdi). Bu sebeple biz onu âlimiyet (bilici olma), kadiriyet (güçlü olma) ve müridiyet (irade sahibi olma) gibi vasıflar ile müşahade ettiğimiz zaman, bu vasıflar ile kendimizi müşahade ederiz. Çünkü ademî nispetlerden (yokluk bağıntılarından) ibaret bulunan bu küllî umûr (genel işler), bizlerde zâtlarıyla sâri (yayıcı) ve zâhirdir (açıktır); ve bizim aynî varlıklarımız bu küllî umûra dayanır; ve küllî umûr, akıl mertebesinde sabit olan Hakk'ın şuûnâtından (hallerinden) ibarettir; ve Yüce Allah dahi bizi bu vasıflar ile müşahade ettiği zaman, kendi nefsini o vasıf ile müşahade eder. Çünkü bizim kesif (yoğun) varlıklarımız dahi onun varlığıdır. Bu sebeple kesif aynalarda Yüce Allah hazretleri kendi nefsini müşahade eder. Beyit:

فَشَاهِدٌ وَجْهَهُ فِي كُلِّ ذَرَّات جهان مرآتِ حسن شاهد ماست

[Mahbûbumuzun hüsnüne âyîne bu âlem Her zerrede o vechini gösterdi demâdem]109 İmdi Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Hak ile halk beynindeki irtibâtı beyân buyurduktan sonra bir i'tibâr ile beynlerindeki farkı îzâhen derler ki: Biz her ne kadar bizi cem'eden ve ihâta eyleyen insâniyet hakîkat-i vâhidesi üzerine isek de, şübhemiz yoktur ki, biz Zeyd, Amr, Bekir ilh... gibi şahıs ve Arab, Acem, Türk ve Çerkes ilh... gibi nevi' ile kesîriz; ve biz kat’â biliriz ki, ortada bir fârık vardır ki, o fârık sebebiyle eşhâsın bazısı bazısından ayrılır. O fârık dahi bizim husûsât-ı zâtiyyemizdir; ve husûsât-ı zâtiyye- miz dahi, bizim isti’dâdât-ı zâtiyyemizden ibârettir ki, hüsn ve kubh, ilim ve cehil gibi şuûnâtımız bu isti’dâdâta taalluk eder. Eğer ortada böyle bir fârık olmasa idi, küll olan vâhidde cüzʼiyâtın kesreti zâhir olmaz idi. İşte nasıl ki, hakîkat-i vâhide olan insâniyetin taht-ı hîtasında müctemi' olan eşhâs ve envä arasında fârık mevcûd ise, Hak Teâlâ hazretleri Hayât, İlim, Kudret ve İrâde gibi min-cemîi'l-vücûh kendi nefsini vasfettiği şeyle bizi vasfetmekle beraber, vücûd-ı Hakla vücûd-ı halk beyninde öylece bir fâ- rık lâbüddür. O fârık dahi, vücûd ile adem arasında vâki' olan vücûd-1 imkânîmizden dolayı [1/84] vücûdda bizim ona muhtâc olmamızdır; ve varlığımızın O'nun varlığına mütevakkıf olmasıdır; ve mevcûd olmamız için bir vâcibü'l-vücûda muhtâc olmamız gibi bir hâlden O'nun ganî bu- lunmasıdır. Zîrâ Hakk'ın vücûdu zâtındandır; ve zâtının “ayn”ıdır; ve zâtı üzerine zâid değildir. Fakat bizim vücûdumuz böyle değildir; vücûdda biz O'namüftekiriz. 110 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Mahbûbumuzun güzelliğine ayna bu âlem, Her zerrede o yüzünü gösterdi durmadan.] Şimdi Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.), Hak ile halk arasındaki bağlantıyı açıkladıktan sonra, bir açıdan aralarındaki farkı açıklayarak derler ki: Biz her ne kadar bizi bir araya getiren ve kuşatan tek bir insaniyet hakikati üzerine isek de, şüphemiz yoktur ki, biz Zeyd, Amr, Bekir vb. gibi şahıslar ve Arap, Acem, Türk ve Çerkes vb. gibi türler ile çokluğuz; ve biz kesinlikle biliriz ki, ortada bir fark vardır ki, o fark sebebiyle şahısların bazısı bazısından ayrılır. O fark da bizim zâtî özelliklerimizdir; ve zâtî özelliklerimiz de, bizim zâtî yatkınlıklarımızdan ibarettir ki, güzellik ve çirkinlik, ilim ve cehalet gibi hallerimiz bu yatkınlıklara ilişkindir. Eğer ortada böyle bir fark olmasaydı, küll olan tek bir varlıkta cüzlerin çokluğu ortaya çıkmazdı. İşte nasıl ki, tek bir hakikat olan insaniyetin kuşatması altında toplanan şahıslar ve türler arasında bir fark mevcut ise, Yüce Allah hazretleri Hayat, İlim, Kudret ve İrade gibi her yönden kendi nefsini vasfettiği şeyle bizi vasfetmekle beraber, Hak'ın varlığı ile halkın varlığı arasında öylece bir fark kaçınılmazdır. O fark da, varlık ile yokluk arasında meydana gelen imkânî varlığımızdan dolayı varlıkta bizim O'na muhtaç olmamızdır; ve varlığımızın O'nun varlığına bağlı olmasıdır; ve mevcut olmamız için bir vâcibü'l-vücûda muhtaç olmamız gibi bir hâlden O'nun münezzeh bulunmasıdır. Çünkü Hak'ın varlığı zâtındandır; ve zâtının tekil hakikatidir; ve zâtı üzerine zâid değildir. Fakat bizim varlığımız böyle değildir; varlıkta biz O'na muhtacız.

فيهذا صح له الأزلُ والقِدَمُ الَّذي انْتَفَتْ عنه الأولية التي لها افْتِتَاحُ الوجود

عن عدم، فلا تُنْسَبُ إليه الأولية مع كونه أوَّلَ، ولهذا قيـل فـيـه آخـرُ، فَلَـوْ

كانت أوليته أولية وجود التقييد لمْ يَصِحَّ أنْ يكونَ الآخر للمقيد، لأنه لا آخِرَ

للمُمْكِن، لأنَّ المُمْكِنَاتِ غير متناهية ، فلا آخِرَ لها، وإِنَّما كان آخرًا لِرُجُوعِ

الأمر كله إليه بعد نسبة ذلك إلينا، فهو الآخِرُ في عين أوليته، والأول في

عين آخريته .

İmdi bu sebeble, Hak için kendisinden evveliyet müntefî olan ezel ve kıdem sahîh oldu; o da öyle bir evveliyettir ki, onun için adem- den iftitâh-ı vücûd vardır. Binâenaleyh O "Evvel" olmakla beraber ona evveliyet nisbet olunmaz; 111 ve işte bunun için O'nun hakkında "Âhir” denildi. İmdi O'nun evveliyeti vücûd-ı takyîd evveliyeti ola idi, mukayyed için “Âhir” olması sahîh olmaz idi. Zîrâ mümkin için âhir yoktur. Çünkü mümkinât gayr-ı mütenâhîdir, onlar için âhir yoktur. Belki emrin küllîsi, bize nisbet olunduktan sonra, O'na rücû' ettiği için, O "Ahir” oldu. Böyle olunca O, aynı evveliyyetinde “Âhir" ve ayn-ı âhiriyyetinde "Evvel”dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu sebeple, Hak için kendisinden evveliyetin ortadan kalktığı ezel ve kıdem doğru oldu; o da öyle bir evveliyettir ki, onun için yokluktan varlığın başlangıcı vardır. Bu sebeple O "Evvel" olmakla beraber ona evveliyet nispet olunmaz; ve işte bunun için O'nun hakkında "Âhir” denildi. Şimdi O'nun evveliyeti kayıtlı varlık evveliyeti olsaydı, kayıtlı olan için “Âhir” olması doğru olmazdı. Çünkü mümkün olan için âhir yoktur. Çünkü mümkünler sonsuzdur, onlar için âhir yoktur. Aksine, işin bütünü, bize nispet edildikten sonra, O'na döndüğü için, O "Âhir” oldu. Böyle olunca O, aynı evveliyetinde “Âhir" ve aynı âhiriyetinde "Evvel”dir.

Ya'ni abdin iftikārından ve Hakk'ın gınâ-yı zâtîsinden ibaret olan bu fârık sebebiyle, Hak için ezel ve kıdem sahîh oldu. Fakat bu ezeliyet ve kıdemiyet öyle bir ezeliyet ve kıdemiyettir ki, bunlardan evveliyyet-i mu- kayyede müntefidir; ve bu müntefî olan evveliyet, kendisi için ademden iftitâh-ı vücûd-ı evveliyyettir. Zîrâ yoktan var olmağa başlamaktan ibâret olan evveliyet ile muttasıf olan bizim vücûdât-ı ilmiyyemizdir. Çünkü me- şiyyet-i ilâhiyye zuhûru iktizâ ettikde, ilk önce ilm-i ilâhîde bizim hakāyıkı- mız sabit oldu. İmdi bizim bu hakāyıkımıza ve ayân-ı sâitemize nisbeten Hak Teâlâ evvel olmakla beraber, mertebe-i ıtlâkında, ona evveliyet nisbet olunmaz. Çünkü mertebe-i ıtlâkta bilcümle niseb muzmahil ve mütelâşî- dir; ve ezmân ve evkātın vücûdât-ı izâfiyyelerine müteallik olan hudûs ve kıdem gibi nisbetlerden vücûd-ı mutlak-ı Hak münezzehdir; ve vücûdât-ı izâfıyyenin iftitâhı kendisinden olduğu için, bu vücûdâta nazaran “Evvel” denildiği gibi, yine bu vücûdâtın ihtitâmıyla bâkî olan yine kendisi [1/85] olduğu için, Hak Teâlâ hakkında “Ahir”dir denildi. Eğer Hakk'ın evveli- yeti vücûd-ı aynî sâhibi olmak sûretiyle mukayyed olan evveliyet ola idi, vücûd-ı aynî sâhibi olan mukayyedât için Ahir olması sahîh olmaz idi. Zîrâ mümkinin âhiri yoktur; çünkü gayr-ı mütenâhîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kulun fakirliğinden ve Hakk'ın zâtî zenginliğinden ibaret olan bu ayırt edici sebep dolayısıyla, Hak için ezelîlik ve kadîmlik geçerli oldu. Fakat bu ezelîlik ve kadîmlik öyle bir ezelîlik ve kadîmliktir ki, bunlardan kayıtlı evveliyet (öncelik) ortadan kalkmıştır; ve bu ortadan kalkan evveliyet, kendisi için yokluktan ilk varlığın başlangıcıdır. Çünkü yoktan var olmaya başlamaktan ibaret olan evveliyet ile nitelenen, bizim ilmî varlıklarımızdır. Çünkü ilâhî meşiyyet (dileme) zuhuru gerektirdiğinde, ilk önce ilâhî ilimde bizim hakikatlerimiz sabit oldu. Şimdi bizim bu hakikatlerimize ve sabit hakikatlerimize nispetle Hak Teâlâ evvel olmakla beraber, mutlaklık mertebesinde, ona evveliyet nispet olunmaz. Çünkü mutlaklık mertebesinde bütün nispetler yok olmuş ve dağılmıştır; ve zamanların ve vakitlerin izafî varlıklarına ait olan hudûs (sonradan olma) ve kıdem (ezelîlik) gibi nispetlerden Hakk'ın mutlak varlığı münezzehtir; ve izafî varlıkların başlangıcı kendisinden olduğu için, bu varlıklara göre "Evvel" denildiği gibi, yine bu varlıkların sona ermesiyle bâkî kalan yine kendisi olduğu için, Hak Teâlâ hakkında "Âhir"dir denildi. Eğer Hakk'ın evveliyeti, aynî varlık sahibi olmak suretiyle kayıtlı olan evveliyet olsaydı, aynî varlık sahibi olan kayıtlılar için Âhir olması geçerli olmazdı. Çünkü mümkün olanın sonu yoktur; çünkü sonsuzdur.

eden nefes-i Rahmânî avâlim-i bî-nihâyenin heyûlâsıdır; ve bu tenfis, zâtın kendi zâtında, yine kendi zâtına, kendi zâtı ile vâki' olan bir tecellîsidir; ve nefes-i Rahmânî zâtın “ayn”ıdır. Ancak, zât-ı latîfin bi’t-tenezzül, nefesini teksîf etmesinden ibârettir. Nitekim Ebu'l-Hasan Gūrî hazretleri buyurur: [Tenzih ederim şu] سُبْحَانَ مَنْ لَطَّفَ نَفْسَهُ فَسَمَّاهُ حَقًّا وَكَثَّفَ نَفْسَهُ فَسَمَّاهُ خَلْقًا Zât-ı ecell ü alâyı ki, nefesini latîf kılıp ona Hak tesmiye etti; ve nefesini kesîf kılıp, ona da halk tesmiye etti.] Bu nefes-i Rahmânî âlî iken, ya'ni zât-ı bahtın tenfisini müteâkib kemâl-i letâfetinden bî-sûrettir; teseffül eyledikçe teberrüd ve tasallüb edip eşkâl ve suver iktisâb eyler. Nitekim nefes-i insânî zemherîde bir cam üzerine irsâl olundukda hîn-i hurûcda harâretle latîf ve bî-sûret iken teseffül eyledikçe teberrüd ve tasallüb edip cam üzerinde çiçekli buzlar peydâ kılar; ve o buzlardaki eşkâl ayn-ı nefestir. Nefes-i Rahmânî de hîn-i tenfîste böylece latîf olup tedrîcen duhân-ı ziyâ-dâr hâline gelir ve avâlimin mâdde-i ûlâsı olur. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahmânî nefes, sonsuz âlemlerin heyûlâsıdır (ilk maddesidir); ve bu teneffüs (nefes verme), Zât'ın kendi Zât'ında, yine kendi Zât'ına, kendi Zât'ı ile meydana gelen bir tecellîsidir (ortaya çıkışıdır); ve Rahmânî nefes, Zât'ın "ayn"ıdır (özüdür). Ancak, latîf Zât'ın tenezzül (aşağı inme) yoluyla nefesini yoğunlaştırmasından ibarettir. Nasıl ki Ebu'l-Hasan Gūrî hazretleri buyurur: [Tenzih ederim şu] "Nefsini latîf kılıp ona Hak adını veren ve nefsini kesîf (yoğun) kılıp ona da halk adını veren o yüce ve ulu Zât'ı." Bu Rahmânî nefes yüce iken, yani sırf Zât'ın teneffüsünü takiben kemâl-i letâfetinden (tam inceliğinden) dolayı biçimsizdir; aşağı doğru indikçe soğuyup katılaşarak şekiller ve suretler kazanır. Nasıl ki insan nefesi zemheride (şiddetli soğukta) bir cam üzerine gönderildiğinde, çıkış anında hararetle latîf ve biçimsiz iken, aşağı doğru indikçe soğuyup katılaşarak cam üzerinde çiçekli buzlar oluşturur; ve o buzlardaki şekiller nefsin aynısıdır. Rahmânî nefes de teneffüs anında böylece latîf olup tedricen (yavaş yavaş) ziyâ-dâr (ışıklı) duman hâline gelir ve âlemlerin ilk maddesi olur. Nasıl ki Hz. Şeyh (r.a.)

## Fass-1 Îsevîde:

فَالْكُلُّ فِي عَيْنِ النَّفَسُ

كَالضَّوْءِ فِي ذَاتِ الْغَلَسْ

[Nefes-i Rahmânîde olan eşyanın kâffesi, gecenin âhirindeki ziyaya müşâbihtir.] beyt-i şerîfiyle bu hakîkate işâret buyururlar ki, inşâallah ora-da şerh olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Nefes-i Rahmânî'de (Rahman'ın nefesinde) olan eşyanın hepsi, gecenin sonundaki aydınlığa benzer." beytiyle bu hakikate işaret buyururlar ki, inşallah orada şerh olunur.

İmdi fezâda öbek öbek tekâsüf ve teberrüd eden sehâb-ı muzîler ilk devrelerinde dumandan başka bir şey değildirler. Nitekim âyet-i kerîmede ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ )Fussilet, 41/11) [Ba'dehû vücûd-ı mutlak-ı Hak semâya istivâ etti, hâlbuki o duman idi.] buyurulur. Ba'dehû bunla-rın kendi mihverleri etrafındaki devirlerinden mütehassıl kuvve-i [1/86] ani'l-merkeziyye hasebiyle, birtakım küreler ayrılıp kendilerinden iftitâk ederek şems hâlinde kalan merkezin etrafında mahrekleri üzerinde dev-rederler. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur: أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَنَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا Enbiya, 21/30) [İnkâr edenler, nazar-1 akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık?] İmdi fezâda mütekevvin sehâb-ı muzî kütlelerinin her birisi şemsleriyle beraber birer manzûme olup bunları görüp tadâd etmek bizler için kābil değildir. Yalnız âlet vâsıtasıyla görülebilenler hakkında alâ-tarîki'l-istidlâl erbâb-ı fenn-i hey'et tarafından beyân-ı mütâlaât olunabilmektedir. Ve bu avâlime ehl-i hakîkat indinde “âlem-i Simsime” ta'bîr olunur; ve “simsime” ibâre ve beyâna sığmayan ma'rifet demektir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'de bu avâlimden baʼzılarının ahvâlini beyân buyurmuşlar ve “Her şeyi ki, akıl onu işbu dâr-ı dünyâda muhâl görür, biz onu o arzda müm- kin bulduk; ve bildik ki, ukūl kāsırdır” demişlerdir.112 Zîrâ bizim aklımız üzerinde yaşadığımız arzdaki kavânîn-i tabîiyyeyi bile tamâmıyla ihâtadan âcizdir. Bu arzın kavânîn-i tabîiyyesi hâricinde kalan avâlim-i sâirenin tâbi' olduğu kavânîne ıttılä nasıl mümkin olabilir? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, uzayda öbek öbek yoğunlaşan ve soğuyan ışıklı bulutlar, ilk evrelerinde dumandan başka bir şey değildirler. Nitekim ayet-i kerimede, "Sonra Yüce Hak'ın mutlak varlığı göğe yöneldi, hâlbuki o duman idi." (Fussilet, 41/11) buyurulur. Daha sonra, bunların kendi eksenleri etrafındaki dönüşlerinden meydana gelen merkezkaç kuvveti sebebiyle, birtakım küreler ayrılıp kendilerinden koparak, güneş hâlinde kalan merkezin etrafında yörüngeleri üzerinde dönerler. Nitekim ayet-i kerimede işaret buyurulur: "İnkâr edenler, akıl gözüyle görmezler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık?" (Enbiya, 21/30) Şimdi, uzayda oluşmuş ışıklı bulut kütlelerinin her birisi, güneşleriyle beraber birer sistem olup, bunları görüp saymak bizler için mümkün değildir. Yalnızca alet vasıtasıyla görülebilenler hakkında, istidlâl (çıkarım) yoluyla astronomi bilimi uzmanları tarafından görüşler beyan edilebilmektedir. Ve bu âlemlere hakikat ehli nezdinde "âlem-i Simsime" (sır âlemi) denir; ve "simsime" ifade ve beyana sığmayan marifet (bilgi) demektir. Cenab-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'de bu âlemlerden bazılarının hallerini beyan buyurmuşlar ve "Her şeyi ki, akıl onu işbu dünya yurdunda imkânsız görür, biz onu o yerde mümkün bulduk; ve bildik ki, akıllar yetersizdir." demişlerdir. Çünkü bizim aklımız, üzerinde yaşadığımız yerdeki tabiî kanunları bile tamamıyla kuşatmaktan acizdir. Bu yerin tabiî kanunları dışında kalan diğer âlemlerin tabi olduğu kanunlara vakıf olmak nasıl mümkün olabilir?

İmdi "semâvât-ı seb'a" ta'bîri bizim manzûmemize taalluk eden bir beyândan ibarettir. Ve âyet-i kerîmede &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "yedi gök" tabiri, bizim sistemimize ilişkin bir beyandan ibarettir. Ve ayet-i kerimede

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ

(Mü'minûn, 23/17) [Biz sizin fevkinizde yedi tarîk yarattık.] âyet-i kerîme- sinde işâret buyurulan “tarîk”ler her biri bir felekten ibaret olan seyyârât-ı seb'anın mahrekleri olup bu bâbdaki îzâhât Fass-ı İdrîsî'de gelecektir. Ne- fes-i Rahmânînin tenfîsi iktizâ-yı zâtî olan zuhûra müstenid bulunduğun- dan ve kemâl-i zuhûr ve marifet ise, sûret-i ilâhiyyenin ancak bir endâm âyînesinde intibâıyla hâsıl olabileceğinden, bu avâlim-i nâmütenâhiyenin her birerleri birer endâm âyînesi mesâbesinde vâki' oldu. Hakk-ı mutlak her birerlerinde sûret-i ilâhiyyesini müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede uzaktan ve kendi vücudunun hâricinde vâki' olan bir şeye nazar ile vâki' olan müşâhede kabîlinden değildir. Belki cemî-i zerrâtta bizzât zuhûr ve huzûr ile vâki olan müşâhede-i zevkiyyedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Mü'minûn, 23/17) [Biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık.] âyet-i kerîmesinde işaret buyurulan "yollar", her biri bir felekten ibaret olan yedi gezegenin yörüngeleri olup, bu konudaki açıklamalar İdris Fassı'nda gelecektir. Rahmânî Nefes'in (Allah'ın varlığı üflemesi) yayılması, zâtî gereklilik olan zuhura (ortaya çıkışa) dayandığından ve kemâl zuhur (tam ortaya çıkış) ve marifet (bilgi) ise, İlahi suretin ancak bir endam aynasında (varlık aynasında) yansımasıyla hâsıl olabileceğinden, bu sonsuz âlemlerin her biri birer endam aynası mesabesinde (derecesinde) meydana geldi. Mutlak Hak, her birinde İlahi suretini müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede, uzaktan ve kendi varlığının dışında meydana gelen bir şeye bakmakla meydana gelen müşâhede türünden değildir. Aksine, bütün zerrelerde bizzat zuhur (ortaya çıkış) ve huzur (hazır bulunma) ile meydana gelen zevkî bir müşâhededir.

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

(Enʼâm, 6/103) [Gözler O'nu idrâk edemez, O ise gözleri idrâk eder ve O Latîf ve Habîr'dir.] Zîrâ zât-ı latîf eşyâ sûretleriyle mü- tekâsif olunca, onlarda bi-hasebi'l-kesâfe zâhir olan ahvâl ve şuûn, zevk-i şühûdî ve huzûrî ile zât-ı latîfin maʼlûmu olur. Onun için âyet-i kerîmede “Latîf” ve “Habîr” buyurulmuştur. Çünkü “hibret” ilm-i zevkîdir; ve &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(En'âm, 6/103) [Gözler O'nu idrâk edemez, O ise gözleri idrâk eder ve O Latîf ve Habîr'dir.] Çünkü latîf zât (Allah'ın özü) eşya suretleriyle yoğunlaştığında, onlarda yoğunluk itibarıyla ortaya çıkan haller ve oluşlar, şuhûdî (görerek) ve huzûrî (içsel olarak) zevk ile latîf zâtın bilgisi olur. Bu sebeple ayet-i kerimede "Latîf" ve "Habîr" buyurulmuştur. Çünkü "hibret" (habîr olma hali) zevkî (deneyimsel) bir ilimdir; ve

أَلا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

(Mülk 67/14) [Yaratmış olan zât bilmez mi? Ve Latîf, Habîr olan O'dur.] âyet-i kerîmesi de ayn-ı maʼnâ-yı münîfi müş'irdir. Velâkin bu avâlimin her biri âyîne olmakla beraber kemâliyle musaykal değildir. Nitekim âlemin mir’ât-ı gayr-ı meclüvve olduğu bâlâda mürür etmiş idi. Sûret-i ilâhiyyenin aksini kemâliyle kabûl edecek ve azhar [1/87] bir sûrette gösterecek âyîne bu âlem üzerinde insandır; ve insan numûne-i ilâhîdir. Bizim manzûme-i şemsiyyemizde arzın nev'-i insâna tahsis buyurulduğu وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ (Rahman, 55/10) [Ve arzı Allah Teâlâ enâm için vaz' buyurdu.] âyet-i kerîmesinden anlaşılır. Ya'ni arzın halkından maksad üzerinde Adem'in zuhûrudur, demek olur. Diğer ecrâm-ı semâviyyede nebâtât ve hayvân nev’inden mahlûkāt-ı sâire olduğu ألا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Neml, 27/25) [Göklerde ve yerdeki her gizliyi meydana çıkaran Allâh'a secde etmezler mi?] ve وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاءُ قَدِيرٌ (Şûrâ, 42/29) [Semâvâtın ve arzın halkı ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeylerin neşri Allah'ın varlığının alâmetlerindendir. O, dilediği vakit onların hepsini bir araya getirmeye kādirdir.] âyet-i kerîmelerinde beyân buyurulur; ve insan dahi “devâbb” kısmındandır. Nitekim âyet-i kerîmede işâret buyurulur: إِنَّ شَرَّ الدَّوَابٌ عِنْدَ اللَّهِ الَّذِينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (Enfal, 8/55) [Allah indinde devâbbın şerlisi küfr edenlerdir, onlar îmân etmezler.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Mülk 67/14) "Yaratmış olan zât bilmez mi? Ve Latîf, Habîr olan O'dur." âyet-i kerîmesi de aynı yüce anlama işaret eder. Velâkin bu âlemlerin her biri ayna olmakla beraber tam olarak cilalı değildir. Nitekim âlemin cilalanmamış ayna olduğu yukarıda geçmişti. İlahi sûretin aksini tam olarak kabul edecek ve daha açık bir sûrette gösterecek ayna, bu âlem üzerinde insandır; ve insan ilahi bir örnektir. Bizim güneş sistemimizde arzın insan türüne tahsis edildiği "Ve arzı Allah Teâlâ enâm için vaz' buyurdu." (Rahman, 55/10) âyet-i kerîmesinden anlaşılır. Yani arzın yaratılışından maksat üzerinde Adem'in zuhûrudur, demek olur. Diğer semavi cisimlerde bitki ve hayvan türünden başka yaratıklar olduğu "Göklerde ve yerdeki her gizliyi meydana çıkaran Allâh'a secde etmezler mi?" (Neml, 27/25) ve "Semâvâtın ve arzın halkı ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeylerin neşri Allah'ın varlığının alâmetlerindendir. O, dilediği vakit onların hepsini bir araya getirmeye kādirdir." (Şûrâ, 42/29) âyet-i kerîmelerinde beyân buyurulur; ve insan dahi "devâbb" kısmındandır. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur: "Allah indinde devâbbın şerlisi küfr edenlerdir, onlar îmân etmezler." (Enfal, 8/55).

Velhâsıl arz üzerinde yaşayan efrâd-ı âdemiyye, nasıl ki eceli gelip zâhirden bâtına intikāl eder ve bununla sûret-i insâniyyede olan tecelliyât-ı Hak muattal ve munkatı' olmazsa, efrâd-ı âlemden birinin kıyâmeti kopmakla Hakk'ın avâlim-i şehîdiyye sûretindeki tecellîsi dahi muattal ve munkatı' olmaz. مَنْ مَاتَ فَقَدْ قَامَتْ قِيَامَتُهُ ]Ölen kimsenin kıyâmeti kopar.] hadîs-i şerîfi cevâmiu'l-kelimdir; avâlime de şâmildir. Zîrâ her bir âlem-i şehîdî insân-ı kebîr olduğundan مَنْ ]“men”] kelimesi tahtına dâhil olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, yeryüzünde yaşayan insan fertleri, nasıl ki eceli gelip görünen âlemden görünmeyen âleme göçtüğünde, bununla insan suretindeki Hakk'ın tecellileri işlevsiz ve kesintiye uğramazsa, âlem fertlerinden birinin kıyameti kopmakla da Hakk'ın şehadet âlemleri suretindeki tecellisi işlevsiz ve kesintiye uğramaz. "مَنْ مَاتَ فَقَدْ قَامَتْ قِيَامَتُهُ" (Ölen kimsenin kıyameti kopar.) hadis-i şerifi cevâmiu'l-kelimdir (az sözle çok anlam ifade eden); âlemleri de kapsar. Çünkü her bir şehadet âlemi insân-ı kebîr (büyük insan, makrokozmos) olduğundan "مَنْ" (kim) kelimesinin kapsamına girer.

İmdi avâlimin fezâda (vücûd-ı mutlak)da tekevvün ve tefessüdünün ibtidâsı ve intihâsı yoktur. Vücûd-ı hakîkî ezelî ve ebedî ve kadîm olduğu gibi, vücûdât-ı izâfiyyenin bu tekevvün ve tefessüdü keyfiyetleri dahi ezelî ve ebedî ve kadîmdir. Ancak efrâdının ibtidâsı ve intihâsı vardır. Vasf-ı hudûs ve evveliyet ve âhiriyet bu tekevvün ve tefessüd eden avâlimin her birerlerine izâfe olunur. Alem-i şehadeti içinde bulunduğumuz âlemden ibâret zannettiklerinden onun kıdemi ve hudûsü hakkında birçok kıyl ü kāller vâki' oldu; ve âlem-i şehîdetin, bir âlemden ibaret olduğuna göre, kıyâmet-i kübrânın vukūuyla esmâ-i ilâhiyyenin muattaliyeti lâzım geleceğinden, muhakkikînden birtakımı da te'vîl cihetine gittiler. Nitekim Cenâb-ı Bedreddîn-i Simâvî Varidať ında şöyle buyurur: وَحَشْرُ الْأَجْسَادِ عَلَى مَا يَزْعُمُ الْعَوَامِ لَا يَكَادُ يَصِحُ وَلَكِنْ يُمْكِنُ أَنْ يَجِيءَ زَمَانٌ لَا يَبْقَى فِيهِ شَخْصٌ مِنْ نَوْعِ -yani: Avamın zumey الْإِنْسَانِ ثُمَّ يَتَوَلَّدُ الْإِنْسَانُ مِنْ تُرَابٍ بِلَا أَبٍ وَأُمِّ ثُمَّ بِالتَّنَاسُلِ ledikleri şey üzere haşr-i ecsâd sahîh olmaz. Velâkin mümkindir ki, nev'-i insândan âlemde bir şahsın kalmadığı bir zaman gele. Badehû topraktan babasız ve anasız insan tevellüd ede. Sonra da tenâsül ile doğa.” İşte bu hü- kümler hep sûret-i ilâhiyyeyi hâiz olan mahlûku ancak bir âlemin mahmûl olduğuna zehâbdan mütevelliddir. [1/88] Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin üç yüz altmış yedinci bâbında semâvâtta İdrîs (a.s.)a mülâkî olduğu hînde sorduğu suâl- lerden birisi olmak üzere buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, âlemlerin uzayda (mutlak varlık) oluşmasının ve bozulmasının başlangıcı ve sonu yoktur. Hakiki varlık öncesiz ve sonsuz ve kadim olduğu gibi, izafî varlıkların bu oluşma ve bozulma nitelikleri de öncesiz ve sonsuz ve kadimdir. Ancak, fertlerinin başlangıcı ve sonu vardır. Yenilik vasfı ile evveliyet ve âhiriyet, bu oluşan ve bozulan âlemlerin her birine eklenir. Âlem-i şehadeti içinde bulunduğumuz âlemden ibaret zannettiklerinden, onun kadimliği ve yeniliği hakkında birçok söz ve tartışma meydana geldi; ve âlem-i şehadetin, bir âlemden ibaret olduğuna göre, kıyamet-i kübranın (büyük kıyamet) vukuuyla ilahi isimlerin işlevsiz kalması gerekeceğinden, muhakkiklerden (gerçeği araştıranlardan) bir kısmı da tevil (yorum) yoluna gittiler. Nitekim Cenab-ı Bedreddin-i Simavi, Varidat'ında şöyle buyurur: "وَحَشْرُ الْأَجْسَادِ عَلَى مَا يَزْعُمُ الْعَوَامِ لَا يَكَادُ يَصِحُ وَلَكِنْ يُمْكِنُ أَنْ يَجِيءَ زَمَانٌ لَا يَبْقَى فِيهِ شَخْصٌ مِنْ نَوْعِ الْإِنْسَانِ ثُمَّ يَتَوَلَّدُ الْإِنْسَانُ مِنْ تُرَابٍ بِلَا أَبٍ وَأُمِّ ثُمَّ بِالتَّنَاسُلِ" (yani: Avamın zannettikleri şey üzere cesetlerin diriltilmesi doğru olmaz. Velakin mümkündür ki, insan türünden âlemde bir kişinin kalmadığı bir zaman gelsin. Ondan sonra topraktan babasız ve anasız insan meydana gelsin. Sonra da üreme ile doğsun.) İşte bu hükümler hep ilahi sureti taşıyan mahluku ancak bir âlemin taşıdığı zannından kaynaklanır. [1/88] Cenab-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin üç yüz altmış yedinci bâbında, semalarda İdris (a.s.)a mülaki olduğu zaman sorduğu sorulardan birisi olmak üzere buyururlar ki:

قلتُ : فإني رأيتُ في واقِعَتِي شخصًا بالطَّوافِ أخبَرَنِي أَنَّه مِن أَجْدَادي، وسَمَّى

لِي نَفْسُه فَسَأَلْتُه عن زَمانِ مَوتِه ، فقال لي : أربَعُونَ ألف سنة، فسألته عن آدم لما

تَقَرَّرَ عندنا في التاريخ لِمُدَّتِه ، فقال لي : عن أي آدم تسألُ عن آدم الأقرب؟ فقال:

صدق إني نبي الله ولا أعْلَمُ للعالم مدةٌ نَقِفُ عندَها بِجُمْلَتِهَا إِلَّا أَنَّه بالجملة لـمْ

يَزَلْ خالقًا ولا يَزَالُ دُنْيا وآخرةً والآجالُ في المَخلوقِ بِانْتِهَاءِ المُدَدِ لا في الخلق،

فالخلق مع الأنفاسِ يَتَجَدَّدُ ، فما أَعْلَمْنَاهُ عَلِمْنَاهُ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا

بِمَا شَاءَ فقلتُ له : فما بَقِيَ لظهورِ السَّاعَةِ ؟ فقال : اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ

فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ قلتُ : فَعَرِّفْنِي بِشَرْطٍ من شُرُوطِ اقْتِرَابِهـا : فقال وجـود آدم مـن

شروط الساعة .

Ya'ni: “Ben İdrîs (a.s.)a dedim ki, vakıamda tavâfta bir şahıs gördüm. Bana ecdâdımdan olduğunu haber verdi ve ismini söyledi. Zamân-ı mev- tinden suâl ettim. Bana kırk bin senedir, dedi. Bizim indimizde târîhde takarrür eden Adem'in müddetinden sordum. Hangi Adem'den suâl edi- yorsun? Yakın olan Adem mi? dedi. İdrîs (a.s.) buyurdu ki: Doğrudur. Ben Allah'ın nebîsiyim ve âlemin müddetini bilmem; ve onun cümlesi indinde tevakkuf ederiz. Şu kadar var ki, bilcümle hâlıkan lem-yezeldir, dünyâ ve âhiretçe lâ-yezâldir; ve eceller “halk” hakkında değil, “mahlûk” hakkında müddetlerin intihâsı iledir. İmdi "halk" enfâs ile teceddüd eder. Binâenaleyh biz bize bildirilmiş şeyi bildik: وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ )Bakara, 2/255) [O'nun mahlûkātı, O'nun dilediğinden başka O'nun ma'lûmâtından bir şeyi ihâta edemezler.] İdrîs (a.s.)a dedim ki: Kıyâmetin اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ : zuhûruna ne kaldı? Buyurdu ki (Enbiyâ, 21/1) [İnsanlar için hesab günü yaklaştı. Halbuki, onlar gaflet içinde yüz çevirmedeler.] Onun kurbu alâmetlerinden bir alâmeti bana ta'rîf buyur, dedim. Vücûd-ı Adem kıyâmet alâmetlerindendir, buyurdu.”113 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani: "Ben İdris (a.s.)a dedim ki, rüyamda tavafta bir şahıs gördüm. Bana atalarımdan olduğunu haber verdi ve ismini söyledi. Ölüm zamanını sordum. Bana kırk bin senedir, dedi. Bizim katımızda tarihte yerleşmiş olan Âdem'in süresinden sordum. Hangi Âdem'den soruyorsun? Yakın olan Âdem mi? dedi. İdris (a.s.) buyurdu ki: Doğrudur. Ben Allah'ın peygamberiyim ve âlemin süresini bilmem; ve onun bütünü hakkında dururuz (bilgi sahibi değiliz). Şu kadar var ki, bütün yaratıcılar ezelîdir, dünya ve ahiretçe ebedîdir; ve eceller "yaratma" hakkında değil, "yaratılmış" hakkında sürelerin son bulması iledir. Şimdi "yaratma" nefeslerle yenilenir. Bu sebeple biz bize bildirilmiş şeyi bildik: وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ (Bakara, 2/255) [O'nun yaratılmışları, O'nun dilediğinden başka O'nun bilgisinden bir şeyi kuşatamazlar.] İdris (a.s.)a dedim ki: Kıyametin اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ (Enbiyâ, 21/1) [İnsanlar için hesap günü yaklaştı. Halbuki, onlar gaflet içinde yüz çevirmedeler.] zuhuruna ne kaldı? Buyurdu ki: Onun yakınlığının alametlerinden bir alameti bana tarif buyur, dedim. Âdem'in varlığı kıyamet alametlerindendir, buyurdu."

Velhâsıl zât-ı mutlakın cemî'-i merâtibde tecellî etmediği bir ân yoktur; ve onun bu tecelliyâtı ezelî ve ebedî ve kadîmdir; ve bir âlemin kıyâmeti kopmakla, hazret-i şehîdiyye sûretinde olan tecelliyât-ı ilâhiyye, ebeden munkatı' olmaz. Kıdem ve hudûs arasındaki tekaddüm zamânî değil, belki akılda sabit olan bir ma'nâ-yı rütebîdir. Ey tâlib-i hakîkat, bu beyânâtın zevkine vâsıl oldun ise, sana bir sırr-ı azîm münkeşif oldu; ve anladın ki, kıyâmet-i kübrâ haktır [1/89] ve vâki' olacaktır; ve vücûd-ı mümkinât gayr-ı mütenâhîdir ve âhiri yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, mutlak Zât'ın bütün mertebelerde tecelli etmediği bir an yoktur; ve O'nun bu tecellileri öncesiz ve sonsuz ve kadîmdir; ve bir âlemin kıyameti kopmakla, şehîdîyyet mertebesindeki ilâhî tecelliler, sonsuza dek kesintiye uğramaz. Kadîm (öncesiz) ve hâdis (sonradan olma) arasındaki öncelik zamansal değildir, aksine akılda sabit olan rütbeye ait bir anlamdır. Ey hakikat talep edeni, bu beyanların zevkine ulaştın ise, sana büyük bir sır açığa çıktı; ve anladın ki, kıyamet-i kübrâ (büyük kıyamet) haktır ve gerçekleşecektir; ve mümkün varlıkların vücûdu sonsuzdur ve sonu yoktur.

İmdi Hakk'ın evveliyeti, nasıl ki evveliyyet-i mukayyede değilse, âhiri- yeti dahi öylece âhiriyyet-i mukayyede değildir. Belki bize nisbet olunan emrin küllîsi Hakk'a rücû' ettiği için, Hak “Âhir”dir. Zât-ı mutlakın, bil- cümle taayyünâtın mebdei olduğu için, sâbit olan evveliyeti ve bilcüm- le taayyünâta nisbet olunan emrin zât-ı mutlaka rücû' etmesinden dolayı O'nun sabit olan âhiriyeti, ıtlâk-ı zâtîsi üzerine emr-i zâid olmayıp, emr-i nisbî olduğundan, Hak ayn-ı evveliyyetinde “Âhir” ve ayn-ı âhiriyyetinde "Evvel" dir. ثُم لِنَعْلَمَ أَنَّ الحَقَّ وَصَفَ نفسه بأنه ظاهر وباطن، فأَوْجَد العالم عالم غيب وشهادة لِنُدْرِكَ الباطنَ بِغَيْنِنا والظاهر بِشَهادَتِنا، ووصف نفسه بالرّضـاء والغضب، وأَوْجَدَ العالمَ ذا خَوْفٍ ورَجَاءٍ ، فَنَخَافُ غَضَبَه ونَرجُو رِضَاهُ، ووصف نفسه بأنَّه جَمِيلٌ وذُو جَلَالٍ، فَأَوْجَدَنا على هَيْبَةٍ وأُنس، وهكذا جميع ما يُنْسَبُ إليه تعالى ويُسَمَّى به، فَعَبَّرَ عن هَاتَيْنِ الصِّفَتَيْنِ باليَدَيْن اللتين توجهتا منه على خَلْقِ الإنسانِ الكامل لكونه الجامع لحقائق العـالــم ومفرداته، فالعالم شهادة والخليفة غيب، ولهذا يُحْجَبُ السُّلطانُ، ووصف الحق نفسه بالحُجُب الظُّلمانِيَّة [1/90] وهي الأجسام الطبيعية، والنورية &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hakk'ın evveliyeti nasıl ki kayıtlı bir evveliyet değilse, âhiriyeti de öylece kayıtlı bir âhiriyet değildir. Aksine, bize nispet edilen her şeyin bütünü Hakk'a döndüğü için, Hak "Âhir"dir. Mutlak Zât'ın, tüm belirlenimlerin başlangıcı olmasından dolayı sabit olan evveliyeti ve tüm belirlenimlere nispet edilen her şeyin mutlak Zât'a dönmesinden dolayı O'nun sabit olan âhiriyeti, Zât'ının mutlaklığı üzerine ek bir durum olmayıp, nispetî bir durum olduğundan, Hak evveliyetinin ta kendisinde "Âhir" ve âhiriyetinin ta kendisinde "Evvel"dir. ثُم لِنَعْلَمَ أَنَّ الحَقَّ وَصَفَ نفسه بأنه ظاهر وباطن، فأَوْجَد العالم عالم غيب وشهادة لِنُدْرِكَ الباطنَ بِغَيْنِنا والظاهر بِشَهادَتِنا، ووصف نفسه بالرّضـاء والغضب، وأَوْجَدَ العالمَ ذا خَوْفٍ ورَجَاءٍ ، فَنَخَافُ غَضَبَه ونَرجُو رِضَاهُ، ووصف نفسه بأنَّه جَمِيلٌ وذُو جَلَالٍ، فَأَوْجَدَنا على هَيْبَةٍ وأُنس، وهكذا جميع ما يُنْسَبُ إليه تعالى ويُسَمَّى به، فَعَبَّرَ عن هَاتَيْنِ الصِّفَتَيْنِ باليَدَيْن اللتين توجهتا منه على خَلْقِ الإنسانِ الكامل لكونه الجامع لحقائق العـالــم ومفرداته، فالعالم شهادة والخليفة غيب، ولهذا يُحْجَبُ السُّلطانُ، ووصف الحق نفسه بالحُجُب الظُّلمانِيَّة [1/90] وهي الأجسام الطبيعية، والنورية

وهي الأرواح اللطيفة، فالعالَمُ بَيْنَ كثيفٍ ولطيف، وهـو عـيـن الـحجـاب عـلـى

نفسه، فلا يُدْرِكُ الحق إدراكه نفسه، فلا يَزَالُ في حجاب لا يُرْفَعُ مع علمه

بأنَّه مُتَمَيِّز عن مُوجِدِه بافْتِقَارِه، ولكن لا حَظِّ له في الوجوب الوجود الذاتي

الذي هو وجود الحق، فلا يُدْرِكُه أبدًا ، فلا يزال الحقُّ من هذه الحيثية غير

معلوم أبدا علم ذوق وشهود ، لأنه لا قَدَمَ للحادث في ذلك، فما جَمَعَ اللَّهُ

آدَمَ بَيْنَ يَدَيْهِ إِلَّا تَشْرِيفًا .

Ba'dehû bilelim ki, muhakkak Hak Teâlâ kendi nefsini "Zâhir" ve "Bâtın” olmakla vasfeyledi. Binâenaleyh âlemi, gaybımız ile bâtını, ve şehadetimiz ile zâhiri idrâk etmemiz için, âlem-i gaybı ve şehadeti îcâd eyledi. Ve kendi nefsini rızâ ve gazab ile vasfetti. Binâenaleyh âlemi havf ve recâ sâhibi olarak îcâd eyledi. Böyle olunca biz onun gazabından korkarız ve rızâsını recâ ederiz. Ve nefsini "Cemîl” ve "Zülcelâl" olmakla vasfetti; ve bizi heybet ve üns üzere îcâd eyle- di; ve ona mensûb olan ve onlar ile tesmiye olunan şeylerin kâffesi böyledir. İmdi Hak Teâlâ, âlemin hakāyık ve müfredâtını câmi' olma- sından nâșî, insân-ı kâmilin halkına teveccüh eylediği bu iki sıfatı "iki el" ile ta'bîr buyurdu. Böyle olunca âlem "șehâdet”; ve halîfe "gayb"- dir; ve bundan dolayı sultân ihticâb eder. Ve Hak Teâlâ kendi nefsini hucüb-i zulmâniyye ile vasfeyledi; ve onlar ecsâm-ı tabîiyyedir; ve hucüb-i nûrâniyye ile vasfetti; onlar da ervâh-ı latîfedir. Böyle olunca âlem, kesîf ile latîf arasındadır; ve o kendi nefsine ayn-ı hicâbdır. İmdi âlem, Hakk'ın kendi nefsini idrâk ettiği vech ile Hakk'ı idrâk etmez; ve ona iftikārı sebebiyle kendi mûcidinden mütemeyyiz olduğunu bilmekle beraber, hicâb içinde zâil olmaz. Velâkin vücûd-ı Hak olan vücûd-ı zâtînin vücûbunda âlem için haz yoktur. Binâenaleyh onu ebeden idrâk edemez. Şu hâlde Hak Teâlâ bu haysiyetten, ilm-i zevk ve şühûd ile gayr-ı maʼlûm olmaktan [1/91] ebeden zâil olmaz. Zîrâ bunda hâdis için kadem yoktur. İmdi Allah Teâlâ Âdem'i ancak teş- rîften dolayı "iki el”i arasında cem'etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra bilelim ki, muhakkak Yüce Allah, kendisini "Zâhir" (görünen) ve "Bâtın" (gizli) olmakla vasıflandırdı. Bu sebeple, âlemi, gaybımız (bilinmeyen yönümüz) ile bâtını ve şehadetimiz (görünen yönümüz) ile zâhiri idrak etmemiz için, gayb âlemini ve şehadet âlemini yarattı. Ve kendisini rıza ve gazap ile vasıflandırdı. Bu sebeple, âlemi korku ve ümit sahibi olarak yarattı. Böyle olunca biz onun gazabından korkarız ve rızasını ümit ederiz. Ve kendisini "Cemîl" (güzel) ve "Zülcelâl" (celâl sahibi) olmakla vasıflandırdı; ve bizi heybet (korku) ve üns (yakınlık) üzere yarattı; ve ona mensup olan ve onlar ile adlandırılan şeylerin hepsi böyledir. Şimdi Yüce Allah, âlemin hakikatlerini ve tek tek varlıklarını kapsamasından dolayı, insân-ı kâmilin yaratılışına yöneldiği bu iki sıfatı "iki el" ile ifade buyurdu. Böyle olunca âlem "şehadet" (görünen); ve halife "gayb" (gizli)dir; ve bundan dolayı sultan (Allah) perdelenir. Ve Yüce Allah kendisini zulmânî perdeler (hucüb-i zulmâniyye) ile vasıflandırdı; ve onlar tabiî cisimlerdir; ve nûrânî perdeler (hucüb-i nûrâniyye) ile vasıflandırdı; onlar da latif ruhlardır. Böyle olunca âlem, kesif (yoğun) ile latif (ince) arasındadır; ve o (âlem) kendi nefsine (özüne) perdenin ta kendisidir. Şimdi âlem, Hakk'ın kendisini idrak ettiği şekilde Hakk'ı idrak etmez; ve ona olan ihtiyacı sebebiyle kendi yaratıcısından farklı olduğunu bilmekle beraber, perde içinde yok olmaz. Aksine, Hak olan varlığın (vücûd-ı zâtî) zorunluluğunda âlem için bir pay yoktur. Bu sebeple onu ebediyen idrak edemez. Şu halde Yüce Allah bu yönden, zevk ve şühûd (gözlem) ilmiyle bilinmez olmaktan ebediyen yok olmaz. Çünkü bunda (bu durumda) sonradan olan için bir öncelik yoktur. Şimdi Allah Teâlâ Âdem'i ancak şereflendirmekten dolayı "iki eli" arasında topladı.

Ya'ni Hak Teâlâ hazretleri هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadid, 57/3) [Evvel O'dur ve Ahir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur.] âyet-i kerîme- sinde kendi nefsini “Zâhir” ve “Bâtın” olmakla vasfetti. Çünkü her mer- tebe vücûd-ı mutlakının tenezzülâtından zâhir olmuştur; ve her mertebe kendisinden evvelki mertebeye nisbeten “zâhir” ve evvelki mertebe de ona nisbeten “bâtın” olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ eksef olan âlemi yarattı; ve âlem sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olmakla bilcümle merâtibi câmi' olduğu gibi, Adem dahi sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olduğundan, bizim gaybımız, ya'ni havâss-i bâtınemiz ile bâtını ve şehîdetimiz, ya'ni havâss-i zâhiremizle zâhiri idrâk etmemiz için, âlem-i gaybı ve şehâdeti îcâd eyledi. Şu hâlde biz havâss-i zâhiremizle suver-i kesîfe olan eşyâyı ve havâss-i bâtınemizle de suver-i latîfe olan ma'nâyı idrâk ederiz; ve bu idrâk dahi isti'dâdât-ı zâtiyyemizin bize verdiği kadar olur. Ve kezâ Hak Teâlâ nefsini rızâ ve gazab ile vasfetti; âlemi de havf ve recâ sâhibi olarak îcâd eyledi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, "هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ" (Hadid, 57/3) [Evvel O'dur ve Ahir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur.] ayet-i kerimesinde kendisini "Zâhir" ve "Bâtın" olmakla vasfetti. Çünkü her mertebe, mutlak varlığının tenezzüllerinden (aşağı inişlerinden) ortaya çıkmıştır; ve her mertebe kendisinden önceki mertebeye göre "zâhir" (görünen) olur ve önceki mertebe de ona göre "bâtın" (gizli) olur. Bu sebeple Yüce Allah, en yoğun olan âlemi yarattı; ve âlem, ilahi suret üzerine yaratılmış olmakla bütün mertebeleri kapsadığı gibi, Âdem de ilahi suret üzerine yaratıldığından, bizim gaybımızı, yani iç duyularımızla bâtını ve şehadetimizi, yani dış duyularımızla zâhiri idrak etmemiz için, gayb âlemini ve şehadet âlemini (görünen âlemi) var etti. Şu halde biz, dış duyularımızla kesif (yoğun) suretler olan eşyayı ve iç duyularımızla da latif (ince) suretler olan manayı idrak ederiz; ve bu idrak de zâtî yatkınlıklarımızın bize verdiği kadar olur. Ve aynı şekilde Yüce Allah kendisini rıza ve gazap ile vasfetti; âlemi de korku ve ümit sahibi olarak var etti. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de buyurur:

لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا

مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ

(Haşir, 59/21) [Eğer biz bu Kur'ân'ı dağ üzerine indirsek, sen o dağı Allah'ın haşyetinden hâşi' ve parçalanmış bir hâlde görürdün.] Ve kezâ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Haşir, 59/21) [Eğer biz bu Kur'ân'ı dağ üzerine indirsek, sen o dağı Allah'ın haşyetinden hâşi' (saygıyla eğilmiş) ve parçalanmış bir hâlde görürdün.] Aynı şekilde

إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ

مِنْهَا

(Ahzab, 33/72) [Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arzettik. İmdi onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular.] Binâenaleyh âlemin cüz'ü olan biz insanlar onun gazabından korkarız ve rızâsını recâ ederiz. Ve kezâ Hak Teâlâ nefsini “Cemîl” ve “Zû-Celâl” olarak vasfeyledi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Ahzab, 33/72) [Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arzettik. Şimdi onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular.] Bu sebeple âlemin cüz'ü olan biz insanlar onun gazabından korkarız ve rızâsını umarız. Aynı şekilde Yüce Allah kendisini “Cemîl” (güzel) ve “Zû-Celâl” (celâl sahibi) olarak vasıflandırdı. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de (belirtildiği gibi).

تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ

(Rahman, 55/78) [Celâl ve ikrâm sâhibi olan Rabbinin ismi ne mübârektir!] ve hadîs-i şerîfte &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Rahman, 55/78) [Celâl ve ikrâm sahibi olan Rabbinin ismi ne mübârektir!] ve hadîs-i şerîfte

إنَّ الله جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالِ

[Allah Cemîl'dir, cemâli sever.]114 buyurulur. Binâenaleyh biz onun celâliyle heybet ve cemâliyle üns üzerinde oluruz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Allah Cemîl'dir, cemâli sever.] buyurulur. Bu sebeple biz, O'nun celâliyle heybet ve cemâliyle ünsiyet (yakınlık) üzerinde oluruz.

Ma'lum olsun ki, “gazab” ve “rızâ” Allah Teâlâ hazretlerinin iki sıfatıdır ki, ehl-i bidâyet için zâhir olurlar. Onların zuhûruyla ehl-i bidâyette havf ve recâ zuhûr eder. Bu sıfatlara mukābil olarak "Celâl" ve "Cemâl" dahi kezâlik iki sıfat-ı ilâhiyyedir ki, ehl-i sülûkün mutavassıtları için zâhir olurlar. Bunların zuhûruyla ehl-i tavassutta heybet ve üns ve kabz ve bast [1/92] hâlleri zâhir olur. Kezâlik “tecellî” ve “istitâr" dahi iki sıfat-1 ilâhiyyedir ki, ehl-i nihayet için zâhir olurlar. Bunların zuhûruyla ehl-i nihâyette fenâ ve bekā hâlleri zâhir olurlar. İşte i'zâz ve izlâl, darr ve nef', atâ ve men', ve ihyâ ve imâte gibi Hakk'a nisbet olunan ne kadar sıfatlar; ve Muizz ve Müzill, Mâni' ve Mutî, ve Muhyî ve Mümît gibi kendisinin tesmiye olunduğu ne kadar isimler varsa hepsi böyledir. Her bir sıfatı bizde bir sıfat-ı infiâliyyeyi ve her bir ismi bir eseri îcâd eder. İmdi Hak Teâlâ, âlemin rûhânî ve cismânî hakāyıkını ve eşhâs-ı cüz'iyye gibi müfredatını câmi' olan insân-ı kâmilin halkına, gazab ve rızâ ve celâl ve cemâl gibi yekdîğerine mütekābil sıfatlar; ve Mâni' ve Mutî ve Celîl ve Cemîl gibi kezâ yekdîğerine mütekābil isimler ile teveccüh buyurdu; ve tekabül i'ti- bâriyle ikiye inkısâm eden bu sıfatlara da “iki el” taʼbîr buyurdu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "gazap" ve "rıza", Yüce Allah hazretlerinin iki sıfatıdır ki, tasavvuf yoluna yeni başlayanlar için ortaya çıkarlar. Onların ortaya çıkmasıyla tasavvuf yoluna yeni başlayanlarda korku ve ümit ortaya çıkar. Bu sıfatlara karşılık olarak "Celâl" (ululuk, yücelik) ve "Cemâl" (güzellik, lütuf) de aynı şekilde iki ilahi sıfattır ki, tasavvuf yolunda orta seviyede olanlar için ortaya çıkarlar. Bunların ortaya çıkmasıyla orta seviyedeki sâliklerde heybet ve ünsiyet (yakınlık) ve kabz (manevi sıkıntı) ve bast (manevi genişlik) hâlleri ortaya çıkar. Aynı şekilde "tecellî" (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünmesi) ve "istitâr" (Allah'ın isim ve sıfatlarının gizlenmesi) de iki ilahi sıfattır ki, tasavvuf yolunun sonuna ulaşanlar için ortaya çıkarlar. Bunların ortaya çıkmasıyla tasavvuf yolunun sonuna ulaşanlarda fenâ (benliğin yok olması) ve bekā (Allah ile var olma) hâlleri ortaya çıkar. İşte yüceltme ve alçaltma, zarar verme ve fayda verme, verme ve engelleme, ve diriltme ve öldürme gibi Hakk'a nispet edilen ne kadar sıfatlar; ve Muizz (yücelten) ve Müzill (alçaltan), Mâni' (engelleyen) ve Mutî (veren), ve Muhyî (dirilten) ve Mümît (öldüren) gibi kendisinin adlandırıldığı ne kadar isimler varsa hepsi böyledir. Her bir sıfatı bizde bir infiâl (edilgenlik) sıfatını ve her bir ismi bir eseri meydana getirir. Şimdi Yüce Allah, âlemin ruhanî ve cismanî hakikatlerini ve cüz'î varlıklar gibi müfredatını (tek tek unsurlarını) kapsayan insân-ı kâmilin yaratılışına, gazap ve rıza ve celâl ve cemâl gibi birbirine zıt sıfatlar; ve Mâni' ve Mutî ve Celîl ve Cemîl gibi aynı şekilde birbirine zıt isimler ile yöneldi; ve zıtlık itibarıyla ikiye ayrılan bu sıfatlara da "iki el" tabirini kullandı. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de buyurulur:

يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ

(Sâd 38/75) ya'ni “Ey İblîs, iki elimle yarattığım şeye secde ve serfürû etmekten seni men'eden şey nedir?” İmdi izlâl ve Müzill, ve darr ve Dârr, ve men' ve Mâni' gibi sıfât ve esmâ-i celâliyyeye Hakk'ın "sol el”i; ve i'zâz ve Muizz, ve nef' ve Nâfi', ve atâ ve Mutî gibi sıfât ve esmâ-i cemâliyyeye de "sağ el" tabîr olunur. Küffâr üzerine esmâ-i celâliyye gālib olduğu cihetle onlara “ashâb-ı şimal” ve mü'minîn üzerine esmâ-i cemâliyye gālib olduğundan onlara da “ashâb-ı yemîn” denir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Sâd 38/75) yani “Ey İblîs, iki elimle yarattığım şeye secde etmekten ve baş eğmekten seni alıkoyan şey nedir?” Şimdi, izlâl (saptırma) ve Müzill (saptıran), ve darr (zarar verme) ve Dârr (zarar veren), ve men' (alıkoyma) ve Mâni' (engelleyen) gibi celâlî sıfatlara ve isimlere Hakk'ın "sol eli"; ve i'zâz (yüceltme) ve Muizz (yücelten), ve nef' (fayda verme) ve Nâfi' (fayda veren), ve atâ (verme) ve Mutî (veren) gibi cemâlî sıfatlara ve isimlere de "sağ el" denir. Kâfirler üzerine celâlî isimler üstün geldiği için onlara “ashâb-ı şimal” (sol taraf ehli) ve müminler üzerine cemâlî isimler üstün geldiği için onlara da “ashâb-ı yemîn” (sağ taraf ehli) denir. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur:

وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ

(Vâkıa, 56/41-42) [Ashâb-ı şimâl ise, ne (bedbaht insanlardır o) ashâb-ı şimâl! Mesâmâta kadar nüfûz eden bir sıcaklık ve son derece harâretli bir su içindedirler.] ve &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Vâkıa, 56/41-42) [Ashâb-ı şimâl ise, ne (bedbaht insanlardır o) ashâb-ı şimâl! Gözeneklere kadar işleyen bir sıcaklık ve son derece hararetli bir su içindedirler.] ve

وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ

(Vâkıa, 56/27-29) [As- hâb-ı yemîn ise, ne (bahtiyârdır o) ashâb-ı yemîn! Dikensiz sedir ağaçları ve dizili muz ağaçları altındadırlar.] Münâfikîn ise, celâl ve cemâl arasında hâl-i tezebzübde bulundukları ve bu tereddüdden ayrılamadıkları cihetle onların makarrları ehl-i îmân ile ehl-i küfrün makarrları tahtında vâki' olur; ve bu makarr ise, nârın derk-i esfelidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Vâkıa, 56/27-29) [Ashâb-ı yemîn ise, ne bahtiyardır o ashâb-ı yemîn! Dikensiz sedir ağaçları ve dizili muz ağaçları altındadırlar.] Münâfıklar ise, celâl (Allah'ın azamet ve kahredicilik sıfatları) ve cemâl (Allah'ın güzellik ve lütuf sıfatları) arasında bir tereddüt halinde bulundukları ve bu tereddütten ayrılamadıkları için onların yerleri, iman ehli ile küfür ehlinin yerlerinin altında meydana gelir; ve bu yer ise, cehennemin en alt tabakasıdır. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur:

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ

(Nisâ, 4/145) [Şübhe yok ki, münafıklar ateşin en aşağı tabakasındadırlar.] [1/93] İmdi mâdemki Hak Teâlâ nefsini "Zâhir" ve "Bâtın" olmakla vasfetti ve ism-i Zâhir'in mazharı olmak üzere âlem-i şehadeti ve ism-i Bâtın'ın mazharı olmak için dahi âlem-i gaybı yarattı; ve mâdemki insan şehîdeti, ya'ni cismâniyeti ile zâhiri; ve gaybı, ya'ni rûhâniyeti ile bâtını idrâk ediyor; şu hâlde cesed-i müsevvâ olan âlem, “şehadet”; ve bu cesed-i müsevvânın rûhu olan ve Adem'den ibaret olan halîfe, “gayb”dır. Zîrâ manâ sûret per- desi arkasında muhtefîdir. Nitekim bu ma'nâya işâreten Cenâb-ı Mevlânâ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Nisâ, 4/145) [Şüphe yok ki, münafıklar ateşin en aşağı tabakasındadırlar.] Şimdi, mademki Yüce Allah kendisini "Zâhir" ve "Bâtın" olmakla vasıflandırdı ve Zâhir isminin mazharı (tecelli yeri) olmak üzere şehadet âlemini (görünen âlem) ve Bâtın isminin mazharı olmak için de gayb âlemini (görünmeyen âlem) yarattı; ve mademki insan şehadeti, yani cismaniyeti (bedenselliği) ile zâhiri; ve gaybı, yani ruhanîliği ile bâtını idrak ediyor; şu halde, düzenlenmiş/biçimlendirilmiş beden olan âlem, "şehadet"tir; ve bu düzenlenmiş/biçimlendirilmiş bedenin ruhu olan ve Âdem'den ibaret olan halife, "gayb"dır. Çünkü mana, suret perdesi arkasında gizlidir. Nasıl ki bu manaya işaretle Cenâb-ı Mevlânâ (şöyle demiştir):

(r.a.) buyurur: Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(r.a.) buyurur: Beyit:

این هیکل آدم است روپوش

ما قبله جمله سجدهاييم

Îzâhen tercüme: Adem'in sûret-i cismânîsi olan bu heykel, bu kalıb bir nikāb ve perdeden ibârettir. Bu sûrete taalluk eden maʼnâ ki, hakîkat-i insâ- niyyeden ibârettir; ve bu hakîkat ise, sûret-i ilâhiyyeden ibâret ve “Allah” ism-i câmiinin mazharıdır. Ka'be-i muazzama mazhar-ı ism-i zât olmak i'tibâriyle, nasıl ki bilcümle secdelerin kıblesi olmuş ise, mazhar-ı ism-i zât olan bizim hakîkatimiz dahi öylece secdelerin kıblesidir.115 Ve bu ma'nâya işâreten Ebu'l-Hasan Harakanî (r.a.( : لَوْ عَرَفْتُمُونِي لَسَجَدْتُمُونِي ya'ni “Eğer be- nim hakîkatimi ârif olaydınız, bana secde ederdiniz” buyurmuştur. 116 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Açıklayarak çeviri: Âdem'in cismanî şekli olan bu heykel, bu kalıp bir maske ve perdeden ibarettir. Bu şekle ait olan mana ki, insanî hakikatten ibarettir; ve bu hakikat ise, ilahî şekilden ibaret ve "Allah" ism-i camiinin (tüm isimleri kendinde toplayan ismin) mazharıdır (tecelli yeridir). Kâbe-i Muazzama, ism-i zâtın (Allah'ın öz isminin) mazharı olması itibarıyla, nasıl ki bütün secdelerin kıblesi olmuş ise, ism-i zâtın mazharı olan bizim hakikatimiz de öylece secdelerin kıblesidir. Ve bu manaya işaretle Ebu'l-Hasan Harakanî (r.a.) şöyle buyurmuştur: لَوْ عَرَفْتُمُونِي لَسَجَدْتُمُونِي yani "Eğer benim hakikatimi bilseydiniz, bana secde ederdiniz."

İşte bu sırdan dolayı, selâtîn-i sûriyye kendi tebaasiyle dâimâ ihtilât et- meyip, kendi sarayında ihticâb eder. Hadd-i zâtında sultân sûreti itibariy- le, efrâd-ı reâyâdan mümtâz değildir. Fakat onda îcâb-ı saltanat olarak, bir izzet ve azamet maʼnâları vardır ki, bu i'tibârla tebaasından mümtâzdır. Bu ma'nâlar ise “gayb”dır; ve gayb ihticâbı iktizâ eder. Sûret maʼnâdan münfek olmadığı için, sultânın sûreti manâsına tebaan ihticâb eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu sırdan dolayı, zahirî sultanlar (devlet başkanları) kendi tebaalarıyla daima iç içe olmayıp, kendi sarayında gizlenirler. Aslında sultan, görünüş itibarıyla, halkın fertlerinden ayrıcalıklı değildir. Fakat onda saltanatın gereği olarak, bir izzet ve azamet anlamları vardır ki, bu bakımdan tebaasından ayrıcalıklıdır. Bu anlamlar ise "gayb"dır; ve gayb gizlenmeyi gerektirir. Görünüş anlamdan ayrılmaz olduğu için, sultanın görünüşü, anlamı gereği tebaasından gizlenir.

Ve Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsini hucüb-i zulmâniyye ile vasfeyle- di ki, onlar, mâddiyyûnun “mâdde” ta'bîr eyledikleri ecsâm-ı tabîiyyeden ibârettir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: إِنَّ لِلَّهِ سَبْعِينَ أَلْفَ حِجَابٍ مِنْ نُورٍ وَظُلْمَةٍ yani “Muhakkak Allah Teâlâ'nın nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır.”117 [1/94] Ve kezâ Hak Teâlâ nefsini hucüb-i nûrâniyye ile vasfetti ki, onlar da ervâh-ı latîfedir. Şu hâlde hakîkat-i vücûdu mâd- de vâsıtasıyla arayan mâddiyyûn, vücûd-ı hakîkînin perdesine ve nikābına yapışmış kalmışlardır; ve mertebe-i rûhâniyyette arayan ve ezvâk-ı rûhâniyyeye dalan mü'minîn dahi ayn-ı hâl içinde hayrete düşmüşlerdir. Böyle olunca âlem, kesîf ile latîf arasında vâki' olmuştur. Ya'ni ma'nâsı itibariyle latîf ve sûreti itibariyle kesîftir. Gerek latîf ve gerek kesîf olan sûretlerde müteayyin olan vücûd-ı mutlak-ı Haktır ki, akl-ı kesîfin idrâk edemeyeceği mertebede eltaftır. Ve âlem-i sûret maʼnâya, ve âlem-i maʼnâ da âlem-i sûrete hicâbdır. Tabîr-i dîğerle kesîf latîfın ve latîf dahi kesîfin hicabıdır. Binâenaleyh âlemin sûret-i kesîfesi, sûret-i latîfesi olan kendi zâtına ve hakîkatine ayn-ı hicâbdır; ve âlem mâdemki kendi hakîkatine ayn-ı hicâb oluyor, şu hâlde Hakk'ın kendi zâtını idrâk ettiği gibi, âlemin Hakk'ı idrâk edememesi pek tabîî bir hâl olur. Vâkıâ âlem, vücûdda kendi mûcidine müftekir olduğunu ve binâenaleyh ondan mütemeyyiz bulunduğunu bilir. Fakat onun bu bilişi, kendini hicâbdan kurtarmaz. Bu hâle bizim zevkimiz şâhiddir. Bu adem-i idrâk, vücûd-ı Hak'tan ibaret olan vücûd-ı zâtînin vücûbunda, âlemin hazzı olmamasındandır. Vücûd-ı zâtînin vücûbunda âlemin hazzı ve zevki olmayınca, vâcibü'l-vücûdu ebeden idrâk edemez. İşte vücûd-ı zâtînin vücûbunda âlemin hazzı olmaması haysiyetiyle, Hak Teâlâ ilm-i zevk ve şühûd ile gayr-ı ma'lûm olmaktan ebeden zâil olmaz. Zîrâ âlem hâdistir; ve hâdisin vücûb-i zâtî mertebesine adım atabilmesi kābil değildir. Eğer vücûb-i zâtî mertebesine kadem basmış olsa buz gibi eriyip taayyünü kalmaz; ve sıfat-ı hudûs kendisinden zâil olur; ve o vakit “müdrik” ve “müdrek” ve “idrâk” nisbetleri şey'-i vâhid olup vücûb-i zâtî mertebesinde muzmahil olur. Nitekim hadîs-i şerîfte bu hakîkate işaret buyurulur &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah kendi nefsini karanlık perdelerle vasfetti ki, onlar, maddeci filozofların "madde" diye adlandırdıkları doğal cisimlerden ibarettir. Nitekim şanlı peygamberimiz (a.s.) buyururlar: إِنَّ لِلَّهِ سَبْعِينَ أَلْفَ حِجَابٍ مِنْ نُورٍ وَظُلْمَةٍ yani "Muhakkak Allah Teâlâ'nın nurdan ve karanlıktan yetmiş bin hicabı vardır." [1/94] Aynı şekilde Yüce Allah nefsini nurani perdelerle vasfetti ki, onlar da latif ruhlardır. Şu halde, varlığın hakikatini madde vasıtasıyla arayan maddeci filozoflar, hakiki varlığın perdesine ve örtüsüne yapışıp kalmışlardır; ve ruhani mertebede arayan ve ruhani zevklere dalan müminler dahi aynı hal içinde hayrete düşmüşlerdir. Böyle olunca âlem, yoğun ile latif arasında meydana gelmiştir. Yani anlamı itibariyle latif ve şekli itibariyle yoğundur. Gerek latif gerekse yoğun olan suretlerde belirginleşen, Hakk'ın mutlak varlığıdır ki, yoğun aklın idrak edemeyeceği mertebede daha latiftir. Ve suret âlemi manaya, mana âlemi de suret âlemine perdedir. Başka bir ifadeyle, yoğun latifin ve latif dahi yoğunun perdesidir. Bu sebeple âlemin yoğun sureti, latif sureti olan kendi zâtına ve hakikatine tam bir perdedir; ve âlem mademki kendi hakikatine tam bir perde oluyor, şu halde Hakk'ın kendi zâtını idrak ettiği gibi, âlemin Hakk'ı idrak edememesi pek doğal bir hal olur. Gerçekte âlem, varlıkta kendi yaratıcısına muhtaç olduğunu ve bu sebeple ondan ayrı bulunduğunu bilir. Fakat onun bu bilişi, kendini perdeden kurtarmaz. Bu hale bizim zevkimiz şahittir. Bu idrak edememe, Hakk'ın varlığından ibaret olan zâtî varlığın zorunluluğunda, âlemin bir payı olmamasındandır. Zâtî varlığın zorunluluğunda âlemin payı ve zevki olmayınca, vâcibü'l-vücûdu (varlığı zorunlu olanı) ebediyen idrak edemez. İşte zâtî varlığın zorunluluğunda âlemin payı olmaması sebebiyle, Yüce Allah zevk ve şühûd (gözlem) ilmiyle bilinmez olmaktan ebediyen uzaklaşmaz. Çünkü âlem sonradan yaratılmıştır; ve sonradan yaratılanın zâtî zorunluluk mertebesine adım atabilmesi mümkün değildir. Eğer zâtî zorunluluk mertebesine adım atmış olsa, buz gibi eriyip belirginliği kalmaz; ve sonradan yaratılma sıfatı kendisinden zail olur; ve o vakit "idrak eden" ve "idrak edilen" ve "idrak" bağıntıları tek bir şey olup zâtî zorunluluk mertebesinde yok olur. Nitekim hadis-i şerifte bu hakikate işaret buyurulur.

قال رسولُ اللهِ : [1/95] سَئَلْتُ جَبْرَائِيلَ هَلْ تَرَى رَبَّكَ ؟ قال : إِنَّ بَيْنِي

وَبَيْنَهُ سَبْعِينَ أَلْفَ حِجَابٍ مِنْ نُورٍ لَوْ رَأَيْتُ أَدْنَاهَا لَاحْتَرَقْتُ

musun?" suâline cevâben Cibrîl (a.s.) Rabbisi ile kendi arasında hicâb-ı zulmânî olduğunu beyân buyurmayıp, yetmiş bin hicâb-ı nûrânî olduğunu ve bu hicâbât-ı nûrâniyye kalkmış olsa, kendi taayyün-i nûrânîsinin muzmahil olacağını ifâde eylemiştir.118 Zîrâ Cenâb-ı Cibrîl dahi hâdistir; ve hâdisin vücûb-i zâtîye bir adım atabilmesi mümkin değildir. İmdi Hak Teâlâ hazretleri, ancak teşrîf ve taʼzîm için, Âdem'i, “iki el” ile tabîr buyur- duğu sıfât-ı mütekābilesi arasında cem'etti; ve Adem bu sebeble mazhar-ı Celâl ve Cemâl oldu. Zîrâ Adem'in sûret-i ilâhiyye üzere olan hakîkati mir'ât-ı cemâl-i ilâhîdir; ve cismâniyetinden ibaret olan sûret-i kevniyyesi, bu mir'âtın perdesi ve hicâbı olduğundan, mazhar-ı Celâldir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"musun?" sorusuna cevaben Cibrîl (a.s.), Rabbi ile kendi arasında karanlık bir perde olduğunu belirtmeyip, yetmiş bin nuranî perde olduğunu ve bu nuranî perdeler kalkmış olsa, kendi nuranî taayyününün (belirginleşmesinin) yok olacağını ifade etmiştir. Çünkü Cenâb-ı Cibrîl de hâdistir (sonradan yaratılmıştır); ve hâdisin vücûb-i zâtîye (varlığı zorunlu olana) bir adım atabilmesi mümkün değildir. Şimdi Yüce Allah, ancak şereflendirmek ve yüceltmek için, Âdem'i, "iki el" diye tabir buyurduğu mütekabil (karşılıklı) sıfatları arasında cem'etti (bir araya getirdi); ve Âdem bu sebeple Celâl (Allah'ın azamet ve kahredici sıfatları) ve Cemâl (Allah'ın güzellik ve lütfedici sıfatları) tecellisine mazhar oldu. Çünkü Âdem'in ilahî suret üzere olan hakikati, ilahî güzelliğin aynasıdır; ve cismaniyetinden ibaret olan kevnî (yaratılmış) sureti, bu aynanın perdesi ve hicabı olduğundan, Celâl tecellisine mazhardır.

ولهذا قال لإِبْلِيسَ : مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ ، وما هو إِلَّا

عينَ جَمْعِه بينَ الصُّورَتَيْنِ : صورة العالم وصورة الحق، وهمــا يـدا الـحـق

تعالى، وإبليس جزء من العالم، لَمْ تَحْصُل له هذه الجَمْعِيَّةُ، ولهذا كان آدم

خليفة ، فإنْ لَمْ يكن ظاهرًا بصورةِ مَن اسْتَخْلَفَهُ فيما اسْتَخْلَفَهُ فيه فما هو

خليفة، وإن لم يكن فيه جميع ما تَطْلُبُه الرَّعَايَا الَّتِي اسْتُخْلِفَ عليها - فليس

بخليفة عليهم، لأنَّ اسْتِنَادَها إليه ، فلا بُدَّ أنْ يَقُومَ بِجَمِيعِ مَا تَحْتاجُ إِليه وَإِلَّا

فَلَيْسَ بخليفة عليهم، فما صَدَّتِ الخلافة إلا للإنسان الكامل، فأنْشَأَ صورته

الظاهرة من حقائقِ العالم وصُوَرِه ، وأنْشَأَ صورته الباطنة على صورته تعالى،

ولذلك قال فيه كُنْتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ» ، وَلَمْ يَقُلْ كُنْتُ عَيْنَهُ وَأُذُنَهُ»، فَفَرَّقَ

بَيْنَ الصُّورَتَيْنِ.

[1/96] Ve işte bunun için Hak Teâlâ İblîs'e: “İki elimle halkettiğim şeye serfürû etmekten seni men'eden şey nedir?" (Sâd, 38/75) buyurdu. Halbuki o, sûret-i âlem ile sûret-i Hak'tan ibaret olan iki sûret arasında ancak onun ayn-ı cem'idir; ve onlar da Hak Teâlâ'nın yedidir. Ve İblîs âlemden bir cüz'dür. Onun için bu cem'iyet hâsıl olmadı; ve bundan dolayı Âdem halîfe oldu. İmdi eğer onu istihlâf ettiği şeyde, onu istihlâf edenin sûretiyle zâhir olmaya idi, halîfe olmaz idi; ve eğer onda, üzerlerine istihlâf olunduğu reâyânın taleb ettiği şeyin kâffesi mevcûd olmasaydı, -onlar üzerine halîfe olmaz idi-.119 Zîrâ onların istinâdı onadır. Böyle olunca muhtâcün-ileyh olan şeyin kâffesi ile kāim olması lâbüddür; ve yoksa onların üzerine halîfe değildir. Bu takdîrde hilâfet ancak insân-ı kâmil için sahîh oldu. İmdi onun sûret-i zâhiresini hakāyık-ı âlemden ve onun sûretinden inşâ eyledi; ve sûret-i bâtınisini de Allah Teâlâ kendi sûreti üzere inşa etti; ve bunun için onun hakkında: "Ben onun sem'i ve basarı olurum" dedi; ve onun "ayn”ı ve "üznü olurum demedi. Şu hâlde iki sûret arasını tefrîk etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bunun için Yüce Allah İblis'e: "İki elimle yarattığım şeye secde etmekten seni alıkoyan nedir?" (Sâd, 38/75) buyurdu. Halbuki o, âlem sûreti ile Hak sûretinden ibaret olan iki sûret arasında ancak onların cem'idir (birleşimidir); ve onlar da Yüce Allah'ın yedidir (kudretidir). İblis ise âlemden bir cüz'dür (parçadır). Onun için bu cem'iyet (birleşme) hâsıl olmadı; ve bundan dolayı Âdem halife oldu. Şimdi, eğer onu halife kıldığı şeyde, onu halife kılanın sûretiyle zâhir olmasaydı, halife olmazdı; ve eğer onda, üzerlerine halife kılındığı reâyânın (halkın) talep ettiği şeylerin hepsi mevcut olmasaydı, onların üzerine halife olmazdı. Çünkü onların dayanağı onadır. Böyle olunca, muhtaç olunan şeylerin hepsiyle kâim (ayakta duran) olması zorunludur; yoksa onların üzerine halife değildir. Bu durumda hilafet ancak insân-ı kâmil için sahih oldu. Şimdi, onun zâhir sûretini âlem hakikatlerinden ve onun sûretinden inşa etti; ve bâtınî sûretini de Yüce Allah kendi sûreti üzere inşa etti; ve bunun için onun hakkında: "Ben onun işitmesi ve görmesi olurum" dedi; ve onun "ayn"ı (gözü) ve "üznü" (kulağı) olurum demedi. Şu halde iki sûret arasını tefrik etti (ayırdı).

Ya'ni Adem cem'iyyet-i ilâhiyye ile müşerref olduğu için, Hak Teâlâ İblîs'e: "İki elimle, ya'ni sıfât ve esmâ-i celâliyye ve cemâliyyemle halkeyle- diğim Adem'e secde ve serfürû etmekten seni men’eden şey nedir?” (Sâd, 38/75) diye hitâb ve itâb eyledi. Halbuki o “iki el” ile Adem'i halketmek, birisi âlemin, diğeri Hakk'ın sûreti olmak üzere iki sûret arasında, ancak Adem'i cem'etmenin aynıdır. Zîrâ Hakk'ın sûreti, esmâ-i ilâhiyye ve sıfât-ı rabbâniyye heyet-i mecmûasının sûretidir; ve bu esmâ ve sıfât müessir ve faâl olduğu cihetle Hakk'ın “veren eli”dir; ve âlemin sûreti ise, âlem-i kev- nde ne kadar sûretler var ise hepsinin heyet-i mecmûasıdır; ve suver-i kev- niyye müteessir ve münfail olduğu cihetle, Hakk'ın “alan eli”dir. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: ]1/97[ أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ )Tevbe, 9/104) [Onlar bilmediler mi ki, muhakkak Allah Teâlâ kullarından tevbeyi kabul eder ve sadakaları alır.] Ve İblîs eczâ-yı âlemden bir cüz' olduğu cihetle, Adem'deki cem'iyet onda yoktur. Zîrâ İblîs'in bâtını olan “Mudill” ismi esmâ-i celâliyyeden olduğu gibi, zâhiri olan neş'et-i unsuriyyesi dahi havâdan ibaret olan müvellidü'l-humûza ile tekevvün eden nârdır. Binâenaleyh onun eczâ-yı unsuriyyesi nâr ile havâ- dır; ve onun cüz'-i aʼzamı olan nâr ise, mezâhir-i celâliyyedendir. Şu hâlde İblîs zâhiren ve bâtınen mazhar-ı Celâl olduğundan yed-i şimâl olan sıfat-ı celâliyye ile mahlûktur. Bu sebeble İblîs'in hakîkati olan ism-i Mudill ıdlâl, hîle, küfür, cühûd, hıkd ve hased gibi sıfâtı hâizdir; ve neş'et-i unsuriyyesi olan nâr dahi isti'lâ, kibir, tasallut ve ceberût gibi sıfât-ı kahriyyeyi iktizâ eder. Adem'e gelince onun bâtını “Allah” ism-i şerîfi olduğu ve bu ism-i a'zam Celâl'i ve Cemâl’i bilcümle esmâyı câmi' bulunduğu gibi, onun zâ- hiri olan neş'et-i unsuriyyesi dahi mezâhir-i celâliyyeden olan nâr ile havâ- dan ve mezâhir-i cemâliyyeden olan ma' ile türâbdan mürekkebdir. Binâe- naleyh onun hakîkati olan “Allah" isminde ism-i Mudill ve zâhirinde når mündemic olduğu cihetle, bâlâda zikrolunan sıfât-ı mezmûmeyi hâvî ol- duğu gibi, “Hâdî” ism-i şerîfinin muktezâsı olan hidâyet, istikāmet, îmân, ikrâr, kabûl, teveddüd ve hayırhâhlık gibi sıfatı ve neş'et-i unsuriyyesinin cüz'-i aʼzamı olan ma' ile türâbın muktezâsı olan tezellül, tevâzu', adem-i tasallut ve hilim gibi sıfât-ı hamîdeyi şâmildir. Eğer Adem'de yed-i şimâlin ahkâmı olan sıfât-ı iblîsiyye galib olursa, kendisi ashâb-ı şimâlden olup "el-cinsü maa'l-cins” îcâbınca mahall-i Celâl olan cehenneme ve eğer yed-i yemînin ahkâmı olan sıfât gālib olursa mahall-i Cemâl olan cennete dâhil olur. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Âdem, ilâhî cemiyetle müşerref olduğu için, Yüce Allah İblis'e: "İki elimle, yani celâl ve cemâl sıfatlarım ve isimlerimle yarattığım Âdem'e secde etmekten ve boyun eğmekten seni meneden şey nedir?" (Sâd, 38/75) diye hitap ve sitem etti. Hâlbuki o "iki el" ile Âdem'i yaratmak, birisi âlemin, diğeri Hakk'ın sureti olmak üzere iki suret arasında, ancak Âdem'i cem etmenin aynısıdır. Zira Hakk'ın sureti, ilâhî isimler ve rabbanî sıfatlar mecmuasının suretidir; ve bu isimler ve sıfatlar müessir ve faal olduğu cihetle Hakk'ın "veren eli"dir; ve âlemin sureti ise, oluş âleminde ne kadar suretler var ise hepsinin mecmuasıdır; ve oluş suretleri müteessir ve münfail olduğu cihetle, Hakk'ın "alan eli"dir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur: أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ (Tevbe, 9/104) [Onlar bilmediler mi ki, muhakkak Yüce Allah kullarından tövbeyi kabul eder ve sadakaları alır.] Ve İblis, âlem parçalarından bir cüz olduğu cihetle, Âdem'deki cemiyet onda yoktur. Zira İblis'in bâtını olan "Mudill" ismi celâl isimlerinden olduğu gibi, zâhiri olan unsuri yapısı dahi havadan ibaret olan oksijen ile oluşan ateştir. Buna göre onun unsuri parçaları ateş ve havadır; ve onun en büyük cüzü olan ateş ise, celâl tecellilerindendir. Şu halde İblis zâhiren ve bâtınen Celâl'in mazharı olduğundan sol el olan celâl sıfatıyla yaratılmıştır. Bu sebeple İblis'in hakikati olan Mudill ismi, saptırma, hile, küfür, inkâr, kin ve haset gibi sıfatları haizdir; ve unsuri yapısı olan ateş dahi üstün gelme, kibir, tasallut ve ceberut gibi kahredici sıfatları gerektirir. Âdem'e gelince, onun bâtını "Allah" ism-i şerifi olduğu ve bu ism-i âzam Celâl'i ve Cemâl'i bilcümle isimleri kapsadığı gibi, onun zâhiri olan unsuri yapısı dahi celâl tecellilerinden olan ateş ve havadan ve cemâl tecellilerinden olan su ve topraktan mürekkeptir. Buna göre onun hakikati olan "Allah" isminde Mudill ismi ve zâhirinde ateş mündemiç olduğu cihetle, yukarıda zikrolunan kötü sıfatları kapsadığı gibi, "Hâdî" ism-i şerifinin gerektirdiği hidayet, istikamet, iman, ikrar, kabul, sevgi ve hayırhahlık gibi sıfatı ve unsuri yapısının en büyük cüzü olan su ve toprağın gerektirdiği tezellül, tevazu, tasallut etmeme ve hilim gibi övülmüş sıfatları da içerir. Eğer Âdem'de sol elin hükümleri olan İblisî sıfatlar galip olursa, kendisi sol taraf ehli olup "el-cinsü maa'l-cins" (cins cinsiyledir) gereğince Celâl'in mahalli olan cehenneme ve eğer sağ elin hükümleri olan sıfatlar galip olursa Cemâl'in mahalli olan cennete dahil olur. Nitekim ayet-i kerimede işaret buyurulur:

فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ

(Şûrâ, 42/7) [Bir tâife cennetde ve bir tâife cehennemdedir.] [1/98] Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Şûrâ, 42/7) [Bir tâife cennettedir ve bir tâife cehennemdedir.] [1/98] Beyit:

چون شود اوصاف و اخلاقت نکو هشت جنت خود تویی ای نیکخو

گر گرفتار صفاتِ بد شدی هم تو دوزخ هم عذاب سرمدی

هر که دارد در جهان خلق نکو مخزن اسرار حق شد جان او

مايه دوزخ چه باشد خلق بد خلق بد آمد براه دوست سد

جمله اخلاق و اوصاف ای پسر هر زمان گردد ممثل در صور

گاه نارت مینماید گاه نور گاه دوزخ گاه جنات است و حور

آنچه گفتم هست اگر عین الیقین نی ز استدلال و تقلید است این

Tercüme: "Eğer senin evsâf ve ahlâkın iyi olursa, ey iyi huylu, sekiz cennet sensin; ve eğer sıfât-ı zemîmenin giriftârı oldun ise, cehennem de sensin, azâb-ı ebedî de sensin. Cihânda her kimin ahlâk-ı hamîdesi varsa, o kimsenin cânı esrâr-ı Hakk'ın mahzeni olur. Cehennemin mayası nedir? Kötü ahlâktır. Kötü ahlâk râh-ı Hakk'ın seddi ve mâniidir. Ey oğul, ahlâk ve evsâfın kâffesi, her zaman birtakım sûretlerde temessül eder. Onlar, sana ba'zan nâr ve ba'zan nûr; ba'zan da cehennem ve ba'zan cennetler ve hûrî- ler sûretinde görünür. Eğer ayne'l-yakîn sâhibi isen benim bu söylediğim şeylerin istidlâl ve taklîd tarîkinden değil, belki keşif cihetinden olduğunu anlarsın."120 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Eğer senin vasıfların ve ahlâkın iyi olursa, ey iyi huylu, sekiz cennet sensin; ve eğer kötü sıfatların tutsağı olduysan, cehennem de sensin, ebedî azap da sensin. Dünyada kimin güzel ahlâkı varsa, o kimsenin canı Hakk'ın sırlarının hazinesi olur. Cehennemin mayası nedir? Kötü ahlâktır. Kötü ahlâk Hakk yolunun engeli ve mâniidir. Ey oğul, ahlâk ve vasıfların hepsi, her zaman birtakım sûretlerde (şekillerde) temessül eder (cisimleşir). Onlar, sana bazen ateş ve bazen nur; bazen de cehennem ve bazen cennetler ve hûrîler sûretinde görünür. Eğer ayne'l-yakîn (gözle görme kesinliğinde bilgi) sahibi isen benim bu söylediğim şeylerin istidlâl (çıkarım yapma) ve taklit yolundan değil, aksine keşif (ilahi açılım) cihetinden olduğunu anlarsın."

İşte İblîs Adem'de, böyle bir cem'iyet hâsıl olduğunu ve kendisinde bu cem'iyetin bulunmadığını bilmedi. Adem'i dahi kendi hâline kıyâs edip, secde ve serfürû ile emrolundukda, bâtınının ve zâhirinin iktizâsına tebaan istikbâr etti; ve kendi taayyünü ile Adem'in hakîkatinden mahcûb olduğu için, Hak Teâlâ onu verâ-yı hicâba tardetti. Zîrâ [1/99] İblîs'in muktezâsı bu idi. Hak Teâlâ hazretleri hakîm-i mutlaktır; hükmünü mahalline vaz'e- der ve hükmünde aslâ kimseye zulmetmez. Şu hakîkat malûm olsun ki, bâlâda birçok mahallerde dahi îzâh olunduğu üzere, kisve-i taayyüne bürünen vücûd-ı vâhid-i Hak'tan gayrısı değildir. Bu taayyün dediğimiz perde, müteayyin olan vücûd-ı Hak üzere isti'lâ edip onu setreder. Maahâzâ bu taayyün perdesinin sebatı yoktur. كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte İblis, Adem'de böyle bir bütünlüğün oluştuğunu ve kendisinde bu bütünlüğün bulunmadığını bilmedi. Adem'i de kendi hâline kıyas edip, secde ve baş eğme ile emrolunduğunda, bâtınının ve zâhirinin gerekliliğine uyarak büyüklendi; ve kendi taayyünü (belirlenimi) ile Adem'in hakikatinden mahcup (perdelenmiş) olduğu için, Yüce Allah onu perdenin arkasına kovdu. Çünkü İblis'in gerekliliği buydu. Yüce Allah hazretleri mutlak hikmet sahibidir; hükmünü yerine koyar ve hükmünde asla kimseye zulmetmez. Şu hakikat bilinmeli ki, yukarıda birçok yerde de açıklandığı üzere, taayyün (belirlenim) elbisesine bürünen, Hak'ın tek varlığından başkası değildir. Bu taayyün dediğimiz perde, müteayyin (belirlenmiş) olan Hak'ın varlığı üzerine üstün gelip onu örter. Bununla birlikte bu taayyün perdesinin kalıcılığı yoktur. كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Her şey helak olucudur, O'nun vechi (zatı) müstesna.)

(Kasas, 28/88) [Her bir şey hâliktir; ancak O'nun vechi hâlik değildir.] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu vech ile vücûd-ı Hakk'ın nûru, ânen-fe-ânen bu perdeleri yırtar. Şu hâlde taayyün, zât-ı Hakk'a nazaran “mel'ûn” ve “matrûd” olur. Ey tâlib-i irfân, eğer sen bu taayyün perdesinin arkasında Hakk-ı müteayyini müşâhede edersen, hakîkati hicâbda müşâhede etmiş olursun; ve seni “ben, ben” demeğe sevkeden şey, ancak taayyününden ibârettir. Gülşen-i Râz'dan beyit: تو او را در عبارت گفته من حقیقت کز تعین شد معین &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kasas Suresi'nin 88. ayetinde işaret edildiği gibi, "Her şey yok olucudur, ancak O'nun zatı müstesna" (Kasas, 28/88), Hakk'ın varlık nuru an be an bu perdeleri yırtar. Bu durumda, taayyün (belirginleşme, sınırlanma) Hakk'ın zatına göre "lanetlenmiş" ve "kovulmuş" olur. Ey irfan arayan kişi, eğer sen bu taayyün perdesinin arkasında belirginleşmiş Hakk'ı müşahede edersen, hakikati perdenin içinde müşahede etmiş olursun. Seni "ben, ben" demeye sevk eden şey ise ancak senin taayyününden ibarettir. Gülşen-i Râz'dan beyit: "Sen O'nu ifadede 'ben' dedin, hakikat ise taayyünle belirlendi."

Tercüme: “O hakîkat ki, taayyün ile muayyen oldu, sen o hakîkate, esnâ-yı tekellümünde “ben” dedin."121 İmdi bu perdenin sebât üzere olmadığını yakînen bildin ise, artık “ben, ben” diyecek mecâlin kalmaz; ve eğer bu taayyün perdesinin arkasında vücûd-ı müteayyin olan Hakk'ı müşâhede etmezsen, taayyün ile hicâba düşersin; ve kendi taayyünün, kendi nefsine hicâb olur. Gülşen-i Râz'dan beyit: از آن گویی چو شیطان همچو من کیست تعینهای عالم بر تو طاریست &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "O hakikat ki, belirginleşmeyle belirli oldu, sen o hakikate konuşurken 'ben' dedin." Şimdi bu perdenin kalıcı olmadığını kesin olarak anladıysan, artık "ben, ben" diyecek gücün kalmaz; ve eğer bu belirginleşme perdesinin arkasında belirli bir varlık olan Hakk'ı göremezsen, belirginleşmeyle perdeye düşersin; ve kendi belirginleşmen, kendi nefsine perde olur. Gülşen-i Râz'dan beyit: "Şeytan gibi 'benim gibisi kim var?' dersin, dünyanın belirginleşmeleri senin üzerine çökmüştür."

Tercüme: “Âlemin taayyünleri senin üzerine târîdir. İşte bundan dolayı şeytan gibi; "Benim gibi kim vardır?" dersin."122 [1/100] Ve böyle olan kimse, bu taayyünle zât-ı Hak'tan mel’ûn ve matrûd olup, müteayyin ve muhtecib olan ayn-ı vâhideyi ebeden müşâhede edemez. A'mâl-i hasenesi sebebiyle cennete dâhil olsa bile, taayyünât-ı cinâniyye ile Hak'tan mahcûb olup, bunlarla meşgül olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âlemin taayyünleri (belirginleşmeleri, özel şekiller alması) senin üzerine ârızdır (sonradan gelmedir, geçicidir). İşte bundan dolayı şeytan gibi; "Benim gibi kim vardır?" dersin. Ve böyle olan kimse, bu taayyün (belirginleşme) ile Hak'tan mel’ûn (lanetlenmiş) ve matrûd (kovulmuş) olup, müteayyin (belirginleşmiş) ve muhtecib (perdelenmiş) olan ayn-ı vâhideyi (tek hakikati) ebeden müşâhede edemez. A'mâl-i hasenesi (güzel amelleri) sebebiyle cennete dâhil olsa bile, taayyünât-ı cinâniyye (cennete ait belirginleşmeler, cennet nimetleri) ile Hak'tan mahcûb (perdelenmiş) olup, bunlarla meşgul olur.

İşte Adem'in “halîfe” olmasının sebebi, “iki el” ta’bîr olunan sıfât-ı mü- tekābile-i ilâhiyye ile mahlûk olmasındandır. İmdi Adem, eğer Hakk'ın istihlâf ettiği âlemde ve eczâ-yı âlemde, kendisini istihlâf eden Hakk'ın sûreti ile zâhir olmasa idi, onda hilâfete istihkāk tezahür edip, halîfe olmaz idi; ve eğer Adem'de, üzerlerine istihlâf olunan reâyânın, ya'ni âlemin ve eczâ-yı âlemin, taleb ettiği şeyin kâffesi mevcûd olmasaydı, âlem üzerine halîfe olmaz idi. Zîrâ âlemin istinâdı halîfeyedir. Binâenaleyh âlem ve ec- zâ-yı âlem neye muhtâc ise, halîfe olan Adem onların kâffesiyle kāim ol- mak iktizâ eder; ve eğer âlemin muhtâc olduğu şeyler bulunmasa, Adem'de hilâfet sâbit olmaz. Zîrâ âciz olan bir kimse, kendi gibi âciz olan diğer bir kimsenin ihtiyacını teʼmîn edemez. Bu takdîrce hilâfet, sûret-i ilâhiyye üze- re mahlûk olmak i'tibâriyle, bilcümle cüz'iyyât-ı âlemi câmi' olan insân-ı kâmil için sahîh oldu. Böyle olunca Hak Teâlâ, insân-ı kâmilin sûret-i zâ- hiresini hakāyık-ı âlemden ve hakāyık-ı âlemin sûretlerinden inşâ etti; ve sûret-i bâtınesini de إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ âdemi kendi sûreti üzerine halketti.] muktezâsınca, Allah Teâlâ kendi sûreti üzere inşâ eyledi; ve insân-ı kâmilin bu vech ile inşâsından dolayı, onun hakkında hadîs-i kudsîsinde: "Ben onun sem'i ve basarı olurum"123 dedi; ve onun sûret-i cismâniyyesinden olan “gözü ve kulağı olurum" demedi; ve böyle buyurmakla sûret-i bâtıne ve zâhiresi arasını tefrîk etti. Zîrâ sem' ve basar sûret-i bâtınedendir; ve semʼiyet ve basariyet Hakk'a isnâd olunur. Velâkin göz ve kulak Hakk'a [1/101] muzâf kılınmaz. Cisim ve cismâniyet hâdisin ve müteayyinin şânıdır. Zât-ı Hak ise hudûs ve taayyünden münezzehdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Âdem'in "halîfe" olmasının sebebi, "iki el" diye tabir edilen, birbirine zıt ilâhî sıfatlarla yaratılmış olmasındandır. Şimdi Âdem, eğer Hakk'ın kendisini halîfe kıldığı âlemde ve âlemin cüzlerinde, kendisini halîfe kılan Hakk'ın sûretiyle ortaya çıkmasaydı, onda hilâfete lâyık olma durumu belirip halîfe olmazdı; ve eğer Âdem'de, kendilerine halîfe kılındığı reâyânın, yani âlemin ve âlemin cüzlerinin talep ettiği şeylerin hepsi mevcut olmasaydı, âlem üzerine halîfe olmazdı. Çünkü âlemin dayanağı halîfedir. Bu sebeple âlem ve âlemin cüzleri neye muhtaç ise, halîfe olan Âdem'in onların hepsiyle kâim olması gerekir; ve eğer âlemin muhtaç olduğu şeyler bulunmasa, Âdem'de hilâfet sâbit olmaz. Çünkü âciz olan bir kimse, kendi gibi âciz olan diğer bir kimsenin ihtiyacını temin edemez. Bu durumda hilâfet, ilâhî sûret üzere yaratılmış olması itibarıyla, âlemin bütün cüzlerini kapsayan insân-ı kâmil için geçerli oldu. Böyle olunca Yüce Allah, insân-ı kâmilin zâhirî sûretini âlem hakikatlerinden ve âlem hakikatlerinin sûretlerinden inşa etti; ve bâtınî sûretini de "إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ" [Allah Teâlâ Âdem'i kendi sûreti üzerine halketti.] gereğince, Yüce Allah kendi sûreti üzere inşa etti; ve insân-ı kâmilin bu şekilde inşa edilmesinden dolayı, onun hakkında hadîs-i kudsîsinde: "Ben onun sem'i ve basarı olurum" dedi; ve onun cismanî sûretinden olan "gözü ve kulağı olurum" demedi; ve böyle buyurmakla bâtınî sûreti ile zâhirî sûreti arasını ayırdı. Çünkü sem' ve basar bâtınî sûrettendir; ve işitme ve görme Hakk'a isnâd olunur. Aksine göz ve kulak Hakk'a [1/101] izafe edilmez. Cisim ve cismaniyet, hâdis olanın ve belirli bir kayda bağlı olanın özelliğidir. Hak'ın Zâtı ise hâdis olmaktan ve belirli bir kayda bağlı olmaktan münezzehtir.

وهكذا هو في كل موجود من العالَم بِقَدْرِ ما تَطْلُبُه حقيقة ذلك الموجود،

ولكن ليس لأحد مجموع ما لِلْخَليفَةِ، فما فَازَ إلا بالمجموع، فلولا سَرَيَانُ

الحق في الموجودات بالصورة ما كان للعالم وجود، كما أنه لولا تلك

الحقائق المعقولة الكلية ما ظَهَرَ حِكْمٌ في الموجودات العينية، ومن هذه

الحقيقة كان الافتقار من العالم إلى الحق في وجوده .

Ve bunun gibi, o, âlemden her bir mevcûdda, bu mevcûdun hakîkati- nin taleb ettiği kadardır. Velâkin halîfe için mecmû' olan şey, bir ahad için yoktur. Böyle olunca, ancak mecmû' ile fâiz oldu. İmdi eğer Hakk'ın mevcûdâtta sûretle sereyânı olmaya idi, âlem için vücûd ol- maz idi. Nitekim o hakāyık-ı ma'kūle-i külliyye olmasa idi, mevcûdât-ı ayniyyede bir hüküm zâhir olmaz idi; ve bu hakîkatten, âlemin kendi vücûdunda Hakk'a iftikārı sabit oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun gibi, o, âlemden her bir varlıkta, bu varlığın hakikatinin talep ettiği kadardır. Velâkin insân-ı kâmil için toplanmış olan şey, tek bir varlık için yoktur. Böyle olunca, ancak toplanmış olan ile üstün geldi. Şimdi eğer Hakk'ın varlıklarda sûretle yayılması olmasaydı, âlem için varlık olmazdı. Nasıl ki o küllî akledilir hakikatler olmasaydı, aynî varlıklarda bir hüküm ortaya çıkmazdı; ve bu hakikatten, âlemin kendi varlığında Hakk'a muhtaç olduğu sabit oldu.

Ya'ni Allah Teâlânın sûreti Âdemde külliyet ve cem'iyet üzere zuhûr et- tiği gibi, âlemin cüz'ünden her bir mevcûdda, bu mevcûdun hakîkatinin isti'dâdı, Hakk'ın kendisinde ne kadar zuhûrunu taleb etmiş ise, Hakk'ın zuhûru o mevcûdda o kadardır. Eczâ-yı âlemden hiçbir mevcûdda halîfe için olan cem'iyet yoktur. Zîrâ halîfenin isti’dâd ve kābiliyeti, kendisinde kâffe-i esmâ-i ilâhiyyenin fiilen zuhûruna müsâid olacak kadar geniştir. Mevcûdât-ı sâirenin isti'dâdında bu vüs'at ve kābiliyet yoktur. Binâenaleyh Âdem, sûret-i Hakla sûret-i âlem [1/102] cem'iyetini hâiz olduğu için, hilâfete nâil oldu. İmdi eğer zât-ı mutlak-ı Hakk'ın sûret-i ilâhiyyesiyle mevcûdâtta sereyânı olmaya idi, âlemin vücûdu olmaz idi. Zîrâ zât-ı Hak vâcibü'l-vücûd ve âlem mümkinü'l-vücûddur; ve mümkinin vücûdu ise, bâlâda îzâh olunduğu üze- re, vücûd ile adem arasında vâki'dir. Binâenaleyh eğer Hakk-ı latîf, mertebe-i kesâfete bi't-tenezzül, mevcûdât-ı mümkinede esmâsı sûretiyle müteayyin olmasaydı, bu mevcûdât-ı mümkine ademde kalır idi. Nitekim eğer hayât, ilim, sem', basar ve irâde ve kudret gibi mertebe-i akılda sabit olan hakā- yık-ı külliyye olmaya idi, bu hakāyık-ı külliyyenin mevcûdât-ı ayniyyede bi- rer hükmü zâhir olmaz idi. Umûr-i külliyyenin vücûdât-ı ayniyyeye irtibâtı bâlâda tafsîl olunmuş idi. İşte Hakk'ın mevcûdâtta sûretle sereyânı hakîka- tinden dolayı, âlemin vücûd iktisâ etmesinde, Hakk'a iftikār ve ihtiyacı sâbit oldu. Demek ki, vücûd-ı mümkin hakāyık-ı maʼkūle-i külliyyeye merbût ol- duğu gibi vücûdda dahi Hakk'a merbûttur. Zîrâ bir şeyin mertebe-i kesâfeti mertebe-i letâfetine merbûttur; ve vücûdda ona muhtaçtır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın sureti Âdem'de külliyet ve cemiyet (bütünlük ve kapsayıcılık) üzere ortaya çıktığı gibi, âlemin cüzünden (parçasından) her bir varlıkta, bu varlığın hakikatinin yatkınlığı, Hakk'ın kendisinde ne kadar ortaya çıkmasını talep etmiş ise, Hakk'ın zuhuru o varlıkta o kadardır. Âlemin parçalarından hiçbir varlıkta halife için olan cemiyet (bütünlük) yoktur. Çünkü halifenin yatkınlığı ve kabiliyeti, kendisinde bütün ilahi isimlerin fiilen ortaya çıkmasına müsait olacak kadar geniştir. Diğer varlıkların yatkınlığında bu genişlik ve kabiliyet yoktur. Bu sebeple Âdem, Hakk'ın suretiyle âlemin suretinin cemiyetini (bütünlüğünü) haiz olduğu için, hilafete nail oldu. Şimdi eğer Hakk'ın mutlak zâtının ilahi suretle varlıklarda yayılması olmasaydı, âlemin varlığı olmazdı. Çünkü Hakk'ın zâtı vâcibü'l-vücûd (varlığı zorunlu olan) ve âlem mümkinü'l-vücûddur (varlığı mümkün olandır); ve mümkinin varlığı ise, yukarıda açıklandığı üzere, varlık ile yokluk arasında meydana gelir. Bu sebeple eğer latif Hak, kesafet (yoğunluk) mertebesine tenezzül (inerek), mümkün varlıklarda isimleri suretiyle müteayyin (belirgin) olmasaydı, bu mümkün varlıklar yoklukta kalırdı. Nasıl ki eğer hayat, ilim, işitme, görme ve irade ve kudret gibi akıl mertebesinde sabit olan külli hakikatler olmasaydı, bu külli hakikatlerin aynî (somut) varlıklarda birer hükmü ortaya çıkmazdı. Külli işlerin aynî varlıklara bağlantısı yukarıda ayrıntılı olarak açıklanmıştı. İşte Hakk'ın varlıklarda suretle yayılması hakikatinden dolayı, âlemin varlık iktisap etmesinde (kazanmasında), Hakk'a iftikar (muhtaçlık) ve ihtiyacı sabit oldu. Demek ki, mümkün varlık, akledilir külli hakikatlere bağlı olduğu gibi varlıkta dahi Hakk'a bağlıdır. Çünkü bir şeyin kesafet (yoğunluk) mertebesi letafet (incelik) mertebesine bağlıdır; ve varlıkta ona muhtaçtır.

Şiir: فَالْكُلُّ مُفْتَقِرٌ مَا الْكُلُّ مُسْتَغْنٍ هَذَا هُوَ الْحَقُّ قَدْ قُلْنَاهُ لَا نَكْنِي İmdi hepsi müftekirdir; küllîsi müstağnî değildir. İşte bu haktır ki biz dedik; ve kinâye etmedik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, hepsi muhtaçtır; küllî olan müstağnî (ihtiyaçsız) değildir. İşte bu, bizim söylediğimiz ve kinaye yapmadığımız hakikattir.

Ya'ni gerek Hak ve gerek âlem yekdîğerine müftekirdir; her birisi yekdî- ğerinden müstağnî değildir. Alemin Hakka iftikārı, bâlâda îzâh olunduğu üzere, vücûddadır; ve Hakk'ın âleme iftikārı, ise, vücûdda olmayıp esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyesinin âlemin mazharında fiilen zuhûrundadır. Hâce Hafız-ı Şîrâzî (k.s.) bu iftikārı bir beytinde “iştiyâk” ile ta'bîr buyurmuştur. Beyt-i şerîf şudur: [1/103] سایه معشوق بر عاشق اگر افتاد چه شد ما باو محتاج بوديم او بما مشتاق بود Tercüme: “Maşûkun sâyesi, âşık üzerine düştü ise ne oldu? Biz vücûdda ona muhtaç ve müftekir idik. O da zuhûrda bize müştâk idi."124 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani gerek Hak ve gerek âlem birbirine muhtaçtır; her birisi diğerinden müstağni değildir. Âlemin Hak'ka muhtaçlığı, yukarıda açıklandığı üzere, varlıktadır; Hakk'ın âleme muhtaçlığı ise, varlıkta olmayıp ilâhî isim ve sıfatlarının âlemin mazharında (tecelli ettiği yerde) fiilen görünmesindedir. Hâce Hafız-ı Şîrâzî (k.s.) bu muhtaçlığı bir beytinde "iştiyak" ile ifade etmiştir. Şerefli beyit şudur: [1/103] سایه معشوق بر عاشق اگر افتاد چه شد ما باو محتاج بوديم او بما مشتاق بود Tercüme: "Maşukun gölgesi, âşık üzerine düştü ise ne oldu? Biz varlıkta ona muhtaçtık. O da görünmede bize müştaktı."

İmdi Hakk'ın bize iftikārı, gayra iftikār zannolunmasın. Bu iftikār onun esmâsı arasındaki nisebden bir nisbettir. Onun ism-i Bâtın'ı, zuhûrda ism-i Zâhir'ine müftekirdir. Bizler ise Hakk'ın ism-i Zâhir'inin mazharıyız. İşte bizim açık söylediğimiz ve kinâye etmediğimiz bu kavl haktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hakk'ın bize olan ihtiyacı, başkasına olan ihtiyaç sanılmasın. Bu ihtiyaç, O'nun isimleri arasındaki bağıntılardan bir bağıntıdır. O'nun Bâtın ismi, görünmede Zâhir ismine muhtaçtır. Bizler ise Hakk'ın Zâhir isminin mazharıyız (tecelli ettiği yeriz). İşte bizim açıkça söylediğimiz ve kinaye etmediğimiz bu söz haktır.

فَإِنْ ذَكَرْتَ غَنِيًّا لَا افْتِقَارَ بِهِ فَقَدْ عَلِمْتَ الَّذِي بِقَوْلِنَا نَعْنِي

İmdi eğer sen Ganî'yi zikredersen, ki onun iftikārı yoktur; binâena- leyh bizim kavlimiz ile murâd ettiğimiz şeyi muhakkak bilirsin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, eğer sen Ganî'yi (hiçbir şeye muhtaç olmayanı) zikredersen, ki onun fakirliği yoktur; bu sebeple bizim sözümüzle murad ettiğimiz şeyi muhakkak bilirsin.

Ya'ni eğer sen, Hak Teâlâ hazretlerinin Zât'ı itibariyle ganî olup, hiçbir şeye muhtaç olmadığını zikredersen, bu takdîrce sen bizim bâlâdaki beyt-i şerîfte فَالْكُلُّ مُفْتَقِرٌ ya'ni “Gerek Hak ve gerek âlem yekdîğerine müftekirdir” kavlimizden ne maʼnâyı murâd ettiğimizi bilirsin; ve anlarsın ki, bizim Hak hakkında beyân ettiğimiz iftikār, onun aslâ Zâtına taalluk etmez. Belki bu taalluk-ı iftikār ancak esmâ ve sıfât i'tibâriyledir. Beyt-i şerîfteki ذكرت sîga- sında şurrâh-ı kirâm: İki itibâr vardır; birisi “muhâtab" ]ذَكَرْتَ -zikrettin[ diğeri "nefs-i mütekellim”dir ]ذَكَرْتُ zikrettim diyorlar. Muhâtab i'tibâr olunursa, suâl-i mukadderin cevabı olur. Ya'ni gûyâ bir sâil çıkıp der ki: Ey hazret, sen Hakk'ı da müftekir mevkiine vaz'ettin, bu nasıl olur? Hâlbuki Allah Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde: إِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ )Ankebut, 29/6) [Şübhesiz Allah âlemlerden müstağnîdir.] buyurur. İşte bu beyt-i şerîf buna cevâb olur. Eğer nefs-i mütekellim olursa, beyt-i şerîf evvelki beyt-i şerîfîn îzâhı olur. [1/104] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani eğer sen, Yüce Allah'ın Zât'ı itibarıyla zengin olup hiçbir şeye muhtaç olmadığını zikredersen, bu durumda sen bizim yukarıdaki şerefli beyitteki "فَالْكُلُّ مُفْتَقِرٌ" yani "Gerek Hak ve gerek âlem birbirine muhtaçtır" sözümüzden ne anlam kastettiğimizi bilirsin; ve anlarsın ki, bizim Hak hakkında beyan ettiğimiz muhtaçlık, onun asla Zâtına ait değildir. Aksine bu muhtaçlık bağıntısı ancak isimler ve sıfatlar itibarıyladır. Şerefli beyitteki "ذكرت" (zikrettin/zikrettim) kipinde şerh eden değerli âlimler şöyle derler: İki ihtimal vardır; birisi "muhatap" (zikrettin) diğeri "nefs-i mütekellim" (zikrettim)dir. Muhatap kabul edilirse, takdir edilen bir sorunun cevabı olur. Yani sanki bir soru soran çıkıp der ki: Ey hazret, sen Hakk'ı da muhtaç konumuna koydun, bu nasıl olur? Hâlbuki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde: "إِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ" (Şüphesiz Allah âlemlerden müstağnîdir.) buyurur. İşte bu şerefli beyit buna cevap olur. Eğer nefs-i mütekellim olursa, şerefli beyit önceki şerefli beytin açıklaması olur.

فَالْكُلُّ بِالْكُلِّ مَرْبُوطٌ فَلَيْسَ لَهُ

عَنْهُ انْفِصَالُ خُذُوا مَا قُلْتُهُ عَنِّي

Binâenaleyh hepsi, hepsine merbûttur. Şu hâlde ondan onların infisâli yoktur. Benim dediğim şeyi benden alın! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple hepsi, hepsine bağlıdır. Şu hâlde ondan onların ayrılması yoktur. Benim dediğim şeyi benden alın!

Ya'ni gerek küll olan Hak ve gerek o küllün bilcümle suver-i esmâiyyesinden ibaret olmakla küll olan âlem yekdîğerine merbûttur. Onların o irtibâttan aslâ infisâli yoktur. Benim: “Hak, rubûbiyetini izhâr etmek için âleme merbûttur; ve âlem dahi vücûdda Hakk'a müftekirdir. Binâenaleyh bu husûsta tarafeynin yekdîğerine iftikārı sâbittir” dediğim sözü benden ahz ve zabtedin! Zîrâ bu söz, ehl-i felsefenin hükümleri gibi mahsûl-i istidlâl değil, belki keşf tarîkiyle söylenmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, gerek küll olan Hak ve gerek o küllün bütün isimlerinin suretlerinden ibaret olmakla küll olan âlem birbirine bağlıdır. Onların o bağıntıdan asla ayrılması yoktur. Benim: “Hak, rubûbiyetini (Rab oluşunu) ortaya koymak için âleme bağlıdır; ve âlem de varlıkta Hakk'a muhtaçtır. Bu sebeple bu hususta iki tarafın birbirine olan ihtiyacı sabittir” dediğim sözü benden alın ve kaydedin! Çünkü bu söz, felsefecilerin hükümleri gibi istidlâl (akıl yürütme) ürünü değil, aksine keşf (ilahi sezgi) yoluyla söylenmiştir.

فَقَدْ عَلِمْتَ حِكْمَةَ نَشْأَةِ جسدِ آدمَ ، أَعْنِي صُورَتَهُ الظَّاهِرَةَ، وَقَدْ عَلِمْتَ نَشْأَةَ

رُوح آدم، أعْنِي صورته الباطنة، فهو الحق والخَلْقُ، وقد عَلِمْتَ نشأَةَ رُتْبَتِهِ،

وهي المجموع الذي به اسْتَحَقَّ الخِلافَةَ ، فآدم هو النفس الواحدةُ الَّتِي خُلِقَ

منها هذا النوع الإنساني، وهو قوله تعالى : يا يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ

الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا

وَنِسَاءً، فقوله : «اتَّقُوا رَبَّكُم اِجْعَلُوا ما ظَهَرَ منكم وقَايَةً لِرَبِّكُم، واجْعَلُوا

ما بَطَنَ منكم، وهو رَبُّكُم ، وقَايَةً لَكُمْ ، فإِنَّ الأمرَ ذَمُّ وحَمْدٌ، فَكُونُوا وَقَايَةً

في الذَّمِّ وَاجْعَلُوهُ وَقَايَتَكُمْ فِي الحَمْدِ تكونوا أُدباء عالمين.

İmdi muhakkak sen, cesed-i Âdem neş'esinin hikmetini bildin; ben onun sûret-i zâhiresini murâd ederim; ve muhakkak rûh-ı Âdem neş'esini de bildin, ben onun sûret-i bâtınisini murâd ederim. Binâenaleyh o Hak ve halktır; ve onun rütbesini de bildin. O da onunla hilâfete müstahak olduğu mecmû'dur. [1/105] Böyle olunca Âdem, kendisinden bu nev'-i insânî halkolunan nefs-i vâhidedir. O da Hak Teâlâ'nın kavlidir: “Ey nâs, sizi nefs-i vâhideden halkeden ve ondan onun zevcesini yaradan ve her ikisinden ricâl-i kesîri ve nisâyı bess eyleyen Rabb'inizden ittikā edin!” (Nisâ, 4/1) Imdi اتَّقُوا رَبَّكُمُ kavli, sizden zâhir olan şeyi Rabb'inize vikāye edin; ve sizden bâtın olan şeyi ki, o sizin Rabb'inizdir, kendinize vikāye edin, demektir. Zîrâ emr, zemm ve hamddir. Binâenaleyh siz, zemmde vikāye olun ve O'nu hamdde kendinize vikāye edin ki, âlimlerin üdebâsı olasınız. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen, Âdem'in bedeninin yaratılış hikmetini kesinlikle bildin; ben onun görünen şeklini kastederim. Ve Âdem'in ruhunun yaratılışını da kesinlikle bildin, ben onun içsel şeklini kastederim. Bu sebeple o, Hak ve halktır; ve onun rütbesini de bildin. O da onunla hilâfete lâyık olduğu şeylerin toplamıdır. Böyle olunca Âdem, kendisinden bu insan türünün yaratıldığı tek nefistir. O da Yüce Allah'ın şu sözüdür: “Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabb'inizden sakının!” (Nisâ, 4/1) Şimdi اتَّقُوا رَبَّكُمُ (Rabb'inizden sakının) sözü, sizden görünen şeyi Rabb'inize karşı koruyun; ve sizden gizli olan şeyi ki, o sizin Rabb'inizdir, kendinize karşı koruyun, demektir. Çünkü emir, yergi ve övgüdür. Bu sebeple siz, yergide korunun ve O'nu övgüde kendinize karşı koruyun ki, âlimlerin edipleri olasınız.

Ya'ni sen bâlâdaki îzâhâttan, Adem'in cesedi olan sûret-i zâhiresinin hakāyık-ı âlemden ve onun sûretlerinden inşâ olunduğunu ve bunun hikmeti dahi, Adem âlemde halîfe ittihâz olunup, bu halîfenin, âlemin muhtâc olduğu şeyin kâffesi ile kāim olması lâzım gelmesinden ibâret bulunduğunu bildin; ve kezâ Adem'in rûhu olan sûret-i bâtınesini de Hak Teâlâ hazretlerinin kendi sûreti üzere inşâ edip, onun sem'i ve basarı olduğunu bildin. Ve kezâ Adem'in hilâfetten ibaret olan rütbesini de bildin ki, o rütbe, Hak Teâlâ hazretlerinin Zâhir ve Bâtın isimlerinin taht-ı hîtasında bulunan bilcümle esmâ cem'iyetinden ibârettir; ve Adem, bunların hey'et-i mecmuasını câmi' olduğu için, hilâfete müstahak olmuştur. Adem zâhiri ve bâtını câmi' olunca, kendisinden bu nev'-i insânî halkolunan nefs-i vâhide olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen, yukarıdaki açıklamalardan, Âdem'in cesedi olan dış görünüşünün, âlemin hakikatlerinden ve onun suretlerinden inşa edildiğini ve bunun hikmetinin de, Âdem'in âlemde halife tayin edilmesi ve bu halifenin, âlemin ihtiyaç duyduğu her şeyle ayakta durmasının gerekli olmasından ibaret bulunduğunu anladın; aynı şekilde Âdem'in ruhu olan iç görünüşünü de Yüce Allah'ın kendi sureti üzere inşa ettiğini, onun işitmesi ve görmesi olduğunu anladın. Ve yine Âdem'in hilafetten ibaret olan rütbesini de anladın ki, o rütbe, Yüce Allah'ın Zâhir ve Bâtın isimlerinin hükmü altında bulunan bütün isimlerin toplamından ibarettir; ve Âdem, bunların bütününü kapsadığı için hilafete layık olmuştur. Âdem dışını ve içini kapsayınca, kendisinden bu insan türünün yaratıldığı tek bir nefis (varlık) olmuş olur.

Misâl: Elimize bir şeftali alalım. Bu nefs-i vâhideden ibâret bir meyvedir. Çekirdeği bâtını ve içi; ve eti zâhiri ve dışıdır. Demek ki bu şeftali zâhiri ve bâtını câmi'dir. Onun çekirdeğini arza dikip terbiye ettiğimizde bir şeftâli ağacı çıkar. Çekirdek bâtın ve ağaç zâhir olur; ve ağaçta binlerce şeftali peyda olur ki, her bir şeftali zâhir ve bâtını câmi' bulunur. İşte o elimize aldığımız bir şeftâliden alâ-vechi't-teselsül nâmütenâhî ağaçlar ve şeftâliler [1/106] zuhûra gelir. İşte bu misâle mutâbık olarak, Hak Teâlâ Adem'den bu nev’-i insânı halkeyledi. Bunun delîli dahi Hak Teâlâ hazretlerinin: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً (Nisa 4/1) [Ey nâs! Sizi nefs-i vâhideden halkeden ve ondan onun zevcesini yaradan ve her ikisinden ricâl-i kesîri ve nisâyı bess eyleyen Rabb'inizden ittikā edin.] kavl-i şerîfidir ki, metnin tercümesinde ma'nâ-yı münîfi beyân olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Elimize bir şeftali alalım. Bu, tek bir özden ibaret bir meyvedir. Çekirdeği bâtını (iç yüzü) ve içidir; eti ise zâhiri (dış yüzü) ve dışıdır. Demek ki bu şeftali, zâhiri ve bâtını bir araya getirendir. Onun çekirdeğini toprağa dikip terbiye ettiğimizde bir şeftali ağacı çıkar. Çekirdek bâtın, ağaç ise zâhir olur; ve ağaçta binlerce şeftali meydana gelir ki, her bir şeftali zâhiri ve bâtını bir araya getiren bulunur. İşte o elimize aldığımız bir şeftaliden, zincirleme bir şekilde, sonsuz sayıda ağaçlar ve şeftaliler ortaya çıkar. İşte bu örneğe uygun olarak, Yüce Allah Âdem'den bu insan türünü yarattı. Bunun delili de Yüce Allah hazretlerinin: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً (Nisa 4/1) [Ey insanlar! Sizi tek bir özden yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden sakının.] şeklindeki şerefli sözüdür ki, metnin tercümesinde yüce anlamı açıklanmıştır.

Hilkat-i Adem hakkında ehl-i kitâb ile mâddiyyûn arasında ihtilâf vardır. Ehl-i kitâb, Adem'in sûret-i zâhiresi olan cesedinin kırk günde tesviye buyurularak, rûh nefholunduğunu ve ba’dehû onun dıl’-ı eyserinden zev-cesi olan Havva’nın halkedildiğini ve sonra sâdır olan zelleleri hasebiyle arza ihbât olunduklarını beyân ederler ki, kütüb-i münzelenin ibârât-ı zâ-hiresinden böyle anlaşılır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âdem'in yaratılışı hakkında Ehl-i Kitap (semavî dinlere mensup olanlar) ile materyalistler arasında görüş ayrılığı vardır. Ehl-i Kitap, Âdem'in görünen şekli olan bedeninin kırk günde düzenlenip ruh üflendiğini, daha sonra onun sol kaburga kemiğinden eşi Havva'nın yaratıldığını ve sonra işledikleri hatalar sebebiyle yeryüzüne indirildiklerini belirtirler ki, indirilen kitapların açık ifadelerinden böyle anlaşılır.

Mâddiyyûn ise, hilkat-i âlemin kavâid-i tekâmüliyyeye müstenid oldu-ğunu ve küre-i arzın ibtidâ sehâb-ı muzî hâlinde tekevvün edip, ba’dehû buhâr-ı nârî, sonra da mâyi’-i nârî hâline geldiğini ve ondan sonra da ta-sallüb ederek milyonlarca seneler sonra rûy-i arzda nebâtât bittiğini ve yüz binlerce sene sonra nebâtâtın envâı tedrîcen tekemmül ede ede hayvânât-ı ibtidâiyye olan zevâhif zuhûr eylediğini ve zevâhif tekemmül-i tedrîcî ile memeli hayvanlar şekline inkılâb ettiğini, ve sinîn-i vefîreden sonra bu hayvânâtın dahi tekemmül ederek nesnâsa tebeddül eylediğini ve nesnâ-sın tekemmülünden dahi ibtidâî insanlar zuhûra geldiğini ve bu ibtidâî insanların ale’t-tedrîc tekemmül ederek bugünkü mertebeyi, ihrâz eyledik-lerini tedkîkāt-ı müstehâsâttan istidlâlen beyân edip Hâlık’ı, peygamberi, dîni inkâr eylerler; ve derler ki: “İnsanın kendisinde ebedî bir rûh tasavvur etmesi hubb-i enâniyyetten mütevellid bir keyfiyettir. Bu enâniyete o ka-dar merbûttur ki, kendi ecdâdı olan hayvânâtta böyle bir rûh tasavvurunu zihnine sığdıramaz; ve kendisini hayvânât ve nebâtât ve ma’deniyâttan bu husûsta mümtâz görür.” Hâlbuki bâlâda görüldüğü üzere hayât, ilim, sem’ ilh... hakāyık-ı ma’kūleden olup onların hâriçte vücûdu yoktur. Onların hükmü zâhir olmak için mevcûdât-ı ayniyyeye lüzûm vardır. Binâenaleyh hayât bir emr-i küllî-i ma’kūledir ki, hükmü cemî’-i mevcûdâtta sârîdir. Şu kadar ki, her bir mevcûdun taayyünü bu hayatın zuhûruna müsâid değil-dir. Hayât, cemâdâtta gayr-ı mahsûs, nebâtâtta mahsûs, hayvânâtta zâhir ve ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan [1/107] insanda ise azhardır. Şu hâlde inde’l-muhakkikîn, efrâd-ı mevcûdâttan her bir ferd zîrûhdur. Zîrâ her bi-risi bir ismin mazharıdır; ve o isim onun Rabb-i hâssı ve rûhudur; ve onun müdebbiri olan bu isim Zât’a delâleti hasebiyle kâffe-i esmâyı câmi’dir. O mevcûdun “Hayy” isminden dahi nasîbi vardır. Velâkin bu ismin hükmü ba’zısında bâtın ve ba’zısında zâhirdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakî-kate işareten buyurulur: وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) [Allah’ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz [onların tenzîhini ve tesbîhini tefakkuh etmezsiniz.] İmdi her bir şey Hakk'ı tesbîh etmek için zîrûh olmak lâzımdır. Ehl-i hicâb onların tesbihlerini işitmez ve bilmezler. Velâkin hicâb-ı taayyünden halâs olan ehl-i keşf sem'-i rûh ile onların nutuklarını işitirler. Bu husûstaki tafsîlât Fass-1 Hûdî'de ve diğer faslarda gelecektir. Mâdemki her bir mevcûdun hakîkati, mazhar olduğu isimdir ve isim ise müsemmânın aynıdır; şu hâlde o mevcûdun sûreti fenâ-pezîr olsa da, hakîkati bâkîdir. Bu husûstaki tafsîlât dahi Fass-1 Yûnusî'dedir. Binâenaleyh hilkat-i Âdem keyfiyeti mâddiyyûnun tedkîkātına mutâbık olsa dahi, Hakk'ı, peygamberi, dîni inkâr etmek için hiçbir sebeb yoktur. Bu inkâr onların vehm ile meşûb olan nazar-ı aklîlerinin hükmü iktizâsındandır. Yazık ki hicâb-ı enâniyyetleri sâikasıyla Peygamber'e tebaiyetten istikbâr edip, şikeste ve beste olan ukūl-i cüz'iyyelerine mağrûren, sûret-i insâniyyede mevcûd olmak gibi bir ni'metin kadrini bilmezler. Ey tâlib-i ma'rifet, bu fırsat eline bir def'a geçer. Kibir ve gurûr ve isti'lâ gibi huzûzât-ı nefsâniyyeye tâbi' olup isti'dâdını zâyi' etme! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Maddiyyunlar ise, âlemin yaratılışının tekâmül kurallarına dayandığını ve yeryüzünün başlangıçta parlak bir bulut hâlinde oluştuğunu, daha sonra ateşli buhar, sonra da ateşli sıvı hâline geldiğini ve ondan sonra da katılaşarak milyonlarca sene sonra yeryüzünde bitkilerin bittiğini ve yüz binlerce sene sonra bitkilerin türlerinin tedricen tekâmül ede ede ilkel hayvanlar olan sürüngenlerin ortaya çıktığını ve sürüngenlerin tedricî tekâmül ile memeli hayvanlar şekline dönüştüğünü, ve çok uzun senelerden sonra bu hayvanların dahi tekâmül ederek nesnâsa (insana benzer varlıklar) dönüştüğünü ve nesnâsın tekâmülünden dahi ilkel insanların ortaya çıktığını ve bu ilkel insanların ale't-tedrîc tekâmül ederek bugünkü mertebeyi elde ettiklerini, fosil araştırmalarından delil getirerek beyan edip Yaratıcı'yı, peygamberi, dini inkâr ederler; ve derler ki: "İnsanın kendisinde ebedî bir ruh tasavvur etmesi, benlik sevgisinden kaynaklanan bir niteliktir. Bu benliğe o kadar bağlıdır ki, kendi ataları olan hayvanlarda böyle bir ruh tasavvurunu zihnine sığdıramaz; ve kendisini hayvanlardan, bitkilerden ve madenlerden bu hususta ayrıcalıklı görür." Hâlbuki yukarıda görüldüğü üzere hayat, ilim, sem' (işitme) vb. akılla idrak edilen hakikatlerden olup onların dışarıda varlığı yoktur. Onların hükmünün ortaya çıkması için aynî varlıklara ihtiyaç vardır. Buna göre hayat, küllî ve akılla idrak edilen bir husustur ki, hükmü bütün varlıklarda yaygındır. Şu kadar ki, her bir varlığın taayyünü (belirginleşmesi) bu hayatın zuhuruna müsait değildir. Hayat, cansızlarda hissedilmeyen, bitkilerde hissedilen, hayvanlarda görünen ve ahsen-i takvîm üzere yaratılmış olan insanda ise en belirgindir. Şu hâlde muhakkiklere göre, varlıkların fertlerinden her bir fert canlıdır. Zira her birisi bir ismin mazharıdır; ve o isim onun Rabb-i hâssı (özel Rabbi) ve ruhudur; ve onun müdebbiri (işlerini düzenleyeni) olan bu isim, Zât'a delaleti sebebiyle bütün isimleri kapsayıcıdır. O varlığın "Hayy" isminden dahi nasibi vardır. Velakin bu ismin hükmü bazısında gizli ve bazısında açıktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de bu hakikate işaretle buyurulur: وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz [onların tenzîhini ve tesbîhini tefakkuh etmezsiniz.] Şimdi her bir şey Hakk'ı tesbîh etmek için canlı olmak lazımdır. Perdeliler onların tesbihlerini işitmez ve bilmezler. Velakin benlik perdesinden kurtulmuş olan keşif ehli, ruh kulağı ile onların konuşmalarını işitirler. Bu husustaki ayrıntılar Fass-ı Hûdî'de ve diğer faslarda gelecektir. Mademki her bir varlığın hakikati, mazhar olduğu isimdir ve isim ise müsemmânın (isimlendirilmiş olanın) aynısıdır; şu hâlde o varlığın sureti yok olmaya yüz tutsa da, hakikati bâkidir. Bu husustaki ayrıntılar dahi Fass-ı Yûnusî'dedir. Buna göre Âdem'in yaratılış keyfiyeti maddiyyunların araştırmalarına uygun olsa dahi, Hakk'ı, peygamberi, dini inkâr etmek için hiçbir sebep yoktur. Bu inkâr onların vehim ile dolu olan akli bakış açılarının hükmü gereğidir. Yazık ki benlik perdelerinin sürüklemesiyle Peygamber'e uymaktan kibirlenip, kırık ve bağlı olan cüz'î akıllarına mağruren, insan suretinde var olmak gibi bir nimetin kadrini bilmezler. Ey marifet talibi, bu fırsat eline bir defa geçer. Kibir ve gurur ve üstünlük taslama gibi nefse ait hazlara tabi olup yatkınlığını zayi etme!

İmdi Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) ... يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ إلخ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar, Rabbinizden sakının..."

(Nisâ, 4/1) âyet-i kerîmesinin lisân-ı hakîkatle tefsîrine şürû' edip buyururlar ki: اتَّقُوا رَبَّكُمُ kavli “Vücûd-ı zâhiriniz olan bu taayyün-i kesîfinizi Hakk'a vikāye, ya'ni siper ittihâz ediniz” demektir. Zîrâ bu vücûd-ı kesîf-i beşerînin birçok evsâf-ı mezmûmesi vardır. Her ne kadar hakîkatte bunların senden zuhûru esmâ-i ilâhiyye âsârından ibâret ise de, mâdemki senin ortada bir vücûd-ı hâdis-i kesîfin vardır ve bunların cümlesinin o vücûda taalluku derkârdır ve Hak, min-haysü'z-zât, bunların kâffesinden münezzehdir; şu hâlde senden evsâf ve ef'âl-i zemîme sâdır olursa, "Bunlar Hakk'ındır, deme; benimdir de!" Ve eğer kerem ve atâ ve rahmet gibi evsâf ve ef'âl-i hamîde sâdır olursa [1/108] bâtının olan Rabb'ini nefsine siper edip “Bunlar Hakk'ındır, de!” Zîrâ bunlar ahlâk-ı ilâhiyyedendir; ve biz bu ahlâk ile tahalluka me'mûruz. Nitekim buyurulur: تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ ]Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız.]125 Ve Hak Teâlâ bize şu مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ )Nisa, 4/79) ya'ni “Sana iyilikten bir şey isâbet ettikde, Allah'dandır; ve fenâlıktan bir şey isâbet eyledikde nefsindendir” âyet-i kerîmesinde bu edebi ta'lîm buyurdu. Eğer böyle yapacak olursan, ya'ni vücûd-ı kevnîde sâbit olan zemm ve hamdden, zemde nefsini Hakk'a siper, ve hamdde Hakk'ı nefsine siper edecek olursan, âlim olan kimselerin edîblerinden olursun. Nitekim Adem (a.s.) kendisinden sâdır olan zelleyi, hakîkat-i hâli ârif iken, kendi nefsine isnad edip رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا )A'raf, 7/23) [Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulmettik.] buyurdu; ve zellede nefsini Rabb'ine siper ittihâz ettiği için, mahzâ bu edebi sebebiyle makbûl oldu; ve İblîs ise Hak'la münâzaa edip, terk-i edeb ettiği için matrûd ve mel'ûn oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Nisâ, 4/1) âyet-i kerîmesinin hakikat diliyle tefsirine başlayıp buyururlar ki: اتَّقُوا رَبَّكُمُ sözü "Görünen varlığınız olan bu yoğun belirleniminizi Hakk'a karşı bir korunma, yani siper edininiz" demektir. Çünkü bu yoğun beşerî varlığın birçok kötü vasfı vardır. Her ne kadar hakikatte bunların senden zuhuru ilâhî isimlerin eserlerinden ibaret ise de, mademki senin ortada geçici ve yoğun bir varlığın vardır ve bunların hepsinin o varlığa ait olduğu açıktır ve Hak, zâtı itibarıyla bunların hepsinden münezzehtir; şu hâlde senden kötü vasıflar ve fiiller sâdır olursa, "Bunlar Hakk'ındır, deme; benimdir de!" Ve eğer kerem, bağış ve rahmet gibi övülmüş vasıflar ve fiiller sâdır olursa [1/108] bâtının olan Rabb'ini nefsine siper edip "Bunlar Hakk'ındır, de!" Çünkü bunlar ilâhî ahlâktandır; ve biz bu ahlâk ile ahlâklanmakla emrolunmuşuz. Nitekim buyurulur: تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ [Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız.] Ve Hak Teâlâ bize şu مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisa, 4/79) yani "Sana iyilikten bir şey isabet ettiğinde, Allah'tandır; ve fenalıktan bir şey isabet ettiğinde nefsindendir" âyet-i kerîmesinde bu edebi öğretmiştir. Eğer böyle yapacak olursan, yani oluş âlemindeki varlıkta sabit olan yergi ve övgüden, yergide nefsini Hakk'a siper, ve övgüde Hakk'ı nefsine siper edecek olursan, âlim olan kimselerin edipleri arasına girersin. Nitekim Adem (a.s.) kendisinden sâdır olan hatayı, hâlin hakikatini bilirken, kendi nefsine isnat edip رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا (A'raf, 7/23) [Ey bizim Rabb'imiz, biz nefsimize zulmettik.] buyurdu; ve hatada nefsini Rabb'ine siper edindiği için, sırf bu edebi sebebiyle makbul oldu; ve İblîs ise Hak'la münakaşa edip, edebi terk ettiği için kovulmuş ve lânetlenmiş oldu.

ثُمَّ أَنَّ الله تعالى أطْلَعَه على ما أَوْدَعَ فيه وجَعَلَ ذلـك فـي قَبْضَتَيْهِ، القبضةُ

الواحدة فيها العالم، والقبضةُ الأُخْرَى فيها آدمُ وَبَنُوهُ، وَبَيَّنَ مَرَاتِبَهُم فِيهِ، وَلَمَّا

أَطْلَعَنِي اللهُ في سِرِّي على ما أَوْدَعَ في هذا الإمامِ الوَالِدِ الأَكْبَرِ، جَعَلْتُ في

هذا الكتاب منه ما حُدَّ لِي لا ما وَقَفْتُ عليه، فإنَّ ذلك لا يَسَعُه كتاب ولا

العالم الموجود الآن، فمِمَّا شَهِدْتُهُ مما نُودِعُه في هذا الكتاب كما حَدَّدَ لِي

رسولُ اللهِ ﷺ : حِكْمَةٌ إِلَهِيَّةٌ فِي كَلِمَةٍ آدَمِيَّةٍ ، وهو هذا الباب، ثُمَّ حِكْمَةٌ

نَفْثِيَّةٌ فِي كَلِمَةٍ شِيئِيَّةٍ ، ثم حكمةٌ سُبُّوحِيَّةٌ في كلمةٍ نُوحِيةٍ، ثم حكمة

قُدُّوسِيَّةٌ في كلمةٍ إِدْرِيسِيَّةٍ ، ثم حكمةٌ مُهَيَّمِيَّةٌ في كلمةٍ إِبْرَاهِيمِيَّةٍ، ثم حكمة

حَقَّيَّةٌ في كلمةٍ إِسْحَافِيَّةٍ ، ثم حكمةٌ عَلِيَّةٌ في كلمةٍ إِسْمَاعِيلِيَّة، ثم حكمة

رُوحِيَّةٌ في كلمةٍ يَعْقُونِيَّةٍ ، ثم حكمةٌ نُورِيَّةٌ في كلمةٍ يُوسُفِيَّة، ثم حكمة

أَحَدِيَّةٌ في كلمةٍ هُودِيَّةٌ [1/109] ثم حكمةٌ فُتُوحِيَّةٌ في كلمةٍ صَالِحِيَّةٍ، ثم

حكمة قَلْبِيَّةٌ في كلمةٍ شُعَيْبِيَّةٍ ، ثم حكمةٌ مَلَكِيَّةٌ في كلمة لُوطِيَّة، ثم حكمة

قَدَرِيَّةٌ في كلمةٍ عُزَيْرِيَّةٍ، ثم حكمة نَبوِيَّةٌ في كلمةٍ عِيسَوِيَّة، ثم حكمة

رَحْمَانِيَّةٌ في كلمةٍ سُلَيْمَانِيَّةٌ ، ثم حكمةٌ وُجُودِيَّةٌ في كلمةٍ دَاوُدِيَّةٍ، ثم حكمة

نَفْسِيَّةٌ في كلمةٍ يُونُسِيَّةٍ ، ثم حكمةٌ غَيْبِيَّةٌ في كلمةٍ أَيُّويَّة، ثم حكمةٌ جَلَالِيَّةٌ

في كلمةٍ يَحْيَوِيَّةٍ، ثم حكمةٌ مَالِكِيَّةٌ في كلمةٍ زَكَرِيَّا وِيَّةٍ، ثم حكمةٌ إِينَاسِيَّةٌ

في كلمة إِلْيَاسِيَّة، ثم حكمةٌ إِحْسَانِيَّةٌ في كلمةٍ لُقْمَانِيَّةٍ، ثم حكمةٌ إِمَامِيَّةٌ

في كلمةٍ هَارُونِيَّةٍ، ثم حكمةٌ عُلْوِيَّةٌ في كلمةٍ مُوسَوِيَّةٍ، ثم حكمةٌ صَمَدِيَّةٌ

في كلمةٍ خَالِدِيَّةٍ، ثم حكمةٌ فَرْدِيَّةٌ في كلمةٍ مُحَمَّدِيَّةٍ.

Ondan sonra Allah Teâlâ, onda îdâ' eylediği şeye onu muttali' eyle- di; ve bunu kendisinin iki kabzasında kıldı. Kabza-i vâhidede âlem ve kabza-i uhrâda Âdem ve evlâdı ve onda onların merâtibi var idi. Vaktâki Allah Teâlâ, bu imâm-ı vâlid-i ekberde îdâ' eylediği şeye, sırrımda beni muttali' kıldı; bu kitabda, ondan bana tahdîd olunan şeyi îrâd ettim, yoksa ona vâkıf olduğum şeyi değil. Zîrâ buna, ne kitâb ne de el'ân mevcûd olan âlem vâsi' olmaz. İmdi bu kitabda îdâ' ettiğimiz şey, müşâhede ettiğim şeydendir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Kelime-i Âdemiyye'de mündemic hikmet-i ilâhiyyeyi bana tah- dîd eyledi. O da, bu bâbdır. Ba'dehû Kelime-i Şîsiyye'de mündemic hikmet-i nefsiyye [نَفْتِيَّةٌ], ba'dehû Kelime-i Nûhiyye'de mündemic hikmet-i sübbûhiyye, ba'dehû Kelime-i İdrîsiyye'de mündemic hik- met-i kuddûsiyye, ba'dehû Kelime-i İbrâhîmiyye'de mündemic hik- met-i müheyyemiyye, ba'dehû Kelime-i İshâkıyye'de mündemic hik- met-i hakkıyye, ba'dehû Kelime-i İsmâîliyye'de mündemic hikmet-i aliyye, ba'dehû Kelime-i Ya'kūbiyye'de mündemic hikmet-i rûhiyye, ba'dehû Kelime-i Yûsufiyye'de mündemic hikmet-i nûriyye, ba'dehû Kelime-i Hûdiyye'de mündemic hikmet-i ahadiyye, ba'dehû Kelime-i Sâlihiyye'de mündemic hikmet-i fütûhiyye, ba'dehû Kelime-i Şuay- biyye'de mündemic hikmet-i kalbiyye, ba'dehû Kelime-i Lûtiyye'de mündemic hikmet-i melkiyye, ba'dehû Kelime-i Üzeyriyye'de mün- demic hikmet-i kaderiyye, ba'dehû Kelime-i Îseviyye'de mündemic hikmet-i nebviyye, 126 ba'dehû Kelime-i Süleymâniyye'de mündemic hikmet-i rahmâniyye, ba'dehû Kelime-i Dâvûdiyye'de mündemic hik- met-i vücûdiyye, ba'dehû Kelime-i Yûnusiyye'de mündemic hikmet-i nefsiyye, ba'dehû Kelime-i Eyyübiyye'de mündemic hikmet-i gaybiy- ye, ba'dehû Kelime-i Yahyâviyye'de mündemic hikmet-i celâliyye, ba'dehû Kelime-i Zekeriyyâviyye'de mündemic hikmet-i mâlikiyye, ba'dehû Kelime-i İlyâsiyye'de mündemic hikmet-i înâsiyye, ba'dehû Kelime-i Lokmâniyye'de mündemic hikmet-i ihsâniyye, ba'dehû [1/110] Kelime-i Hârûniyye'de mündemic hikmet-i imâmiyye, ba'dehû Kelime-i Mûseviyye'de mündemic hikmet-i ulviyye, ba'dehû Kelime-i Hâlidiyye'de mündemic hikmet-i samediyye, ba'dehû Keli-me-i Muhammediyye'de mündemic hikmet-i ferdiyyedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra Yüce Allah, onda emanet ettiği şeye onu muttali kıldı; ve bunu kendisinin iki kabzasında kıldı. Bir kabzada âlem ve diğer kabzada Âdem ve evlatları ve onda onların mertebeleri var idi. Allah Teâlâ, bu büyük ana imamda emanet ettiği şeye, sırrımda beni muttali kıldığı vakit; bu kitapta, ondan bana sınırlandırılan şeyi zikrettim, yoksa ona vâkıf olduğum şeyi değil. Çünkü buna, ne kitap ne de şu an mevcut olan âlem yeterli olmaz. Şimdi bu kitapta emanet ettiğimiz şey, müşâhede ettiğim şeydendir. Nasıl ki Resûlullah (s.a.v.) Âdem Kelimesi'nde bulunan ilâhî hikmeti bana sınırlandırdı. O da, bu bölümdür. Ondan sonra Şîs Kelimesi'nde bulunan nefsî hikmet, ondan sonra Nûh Kelimesi'nde bulunan sübbûhî hikmet, ondan sonra İdrîs Kelimesi'nde bulunan kuddûsî hikmet, ondan sonra İbrâhîm Kelimesi'nde bulunan müheyyemî hikmet, ondan sonra İshâk Kelimesi'nde bulunan hakkî hikmet, ondan sonra İsmâîl Kelimesi'nde bulunan alî hikmet, ondan sonra Ya'kūb Kelimesi'nde bulunan rûhî hikmet, ondan sonra Yûsuf Kelimesi'nde bulunan nûrî hikmet, ondan sonra Hûd Kelimesi'nde bulunan ahadî hikmet, ondan sonra Sâlih Kelimesi'nde bulunan fütûhî hikmet, ondan sonra Şuayb Kelimesi'nde bulunan kalbî hikmet, ondan sonra Lût Kelimesi'nde bulunan melkî hikmet, ondan sonra Üzeyr Kelimesi'nde bulunan kaderî hikmet, ondan sonra Îsâ Kelimesi'nde bulunan nebevî hikmet, ondan sonra Süleyman Kelimesi'nde bulunan rahmânî hikmet, ondan sonra Dâvûd Kelimesi'nde bulunan vücûdî hikmet, ondan sonra Yûnus Kelimesi'nde bulunan nefsî hikmet, ondan sonra Eyyûb Kelimesi'nde bulunan gaybî hikmet, ondan sonra Yahyâ Kelimesi'nde bulunan celâlî hikmet, ondan sonra Zekeriyyâ Kelimesi'nde bulunan mâlikî hikmet, ondan sonra İlyâs Kelimesi'nde bulunan înâsî hikmet, ondan sonra Lokman Kelimesi'nde bulunan ihsânî hikmet, ondan sonra Hârûn Kelimesi'nde bulunan imâmî hikmet, ondan sonra Mûsâ Kelimesi'nde bulunan ulvî hikmet, ondan sonra Hâlid Kelimesi'nde bulunan samedî hikmet, ondan sonra Muhammed Kelimesi'nde bulunan ferdî hikmettir.

Ya'ni Hak Teâlâ hazretleri, Âdem'e tevdî eylediği şeyi göstermek sûre-tiyle, o şeye muttali' kıldı; ve göstererek muttali' kıldığı bu şeyi, iki kab-zasında ona irâe etti. O iki kabzadan birisi, sıfât-ı kābiliyyet sahibi olan sol kabzadır ki, onda âlem var idi; ve diğer kabza dahi sıfât-ı fiiliyye sahibi olan sağ kabzadır ki, onda Adem ve evlâdı ve evlâdının merâtibi meşhûd idi. Vaktâki Allah Teâlâ bu imâm-ı vâlid-i ekber olan Adem'de îdî eyledi-ği şeye beni sırrımda muttali' kıldı ve onun kâmil olan evlâdının suver-i cem'iyye-i ilâhiyyesini tafsîlen müşâhede ettirdi; bu kitâbda sırrımda vâki' olan müşâhedâtımdan bana tahdîd olunan şeyi îrâd ettim. Zîrâ sırrımda cemî'-i enbiyânın hakāyıkını müşâhede ettiğimde, ezvâk-ı enbiyâyı zevk-i Muhammedî dâiresinde izhâr ve bu kitabda beyân etmek için, (S.a.v.) Efendimiz tarafından bana bir hadd ta'yîn buyuruldu. Binâenaleyh ben bu kitâbda bana tayîn olunan haddi tecavüz etmedim; ve sırrımda vâki' olan müşâhedâtımın hepsini yazmadım. Zâten müşâhede ettiğim esrâr ve ezvâk, ne bu kitâba ve ne de el'ân mevcûd olan âleme sığmaz. Zîrâ bir bahr-i bî-pâyân olan ezvâk ve maânî libâs-ı sûrete sığmaz. Nitekim Hakîm-i Senâî hazretleri buyurur: Beyit: در سخن معنی و در معنی سخن باز گشتم زانچه گفتم زانکه نیست Tercüme: "Söylediğimden rücû' ettim. Zîrâ sözde ma’nâ ve maʼnâda söz yoktur."127 İşte bu kitabda îdâ ettiğim şey dahi, sırrımda müşâhede ederek mutta-li' olduğum ezvâk ve maârifdendir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz, Kelime-i Ademiyye'de mündemic olan “hikmet-i ilâhiyye'yi bana tahdîd etti, o da bu bâbdır. Binâenaleyh hikmet-i ilâhiyyeden sırrımda muttali' olduğum şeyi bervech-i tahdîd yazdım. [1/111] Ondan sonra sırasıyla her birinin ezvâkı, bu kitâb-ı münîfın birer bâbından kinâye olan her bir fasta beyân olunmuştur. Her bir kelimenin bir hikmete sebeb-i ihtisâsı, her fassın ibtidâsında mukaddeme olarak gösterilmiş olduğundan burada ayrıca beyânına hâcet görülmemiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, Âdem'e emanet ettiği şeyi göstermek suretiyle, o şeye onu muttali kıldı; ve göstererek muttali kıldığı bu şeyi, iki kabzasında ona gösterdi. O iki kabzadan birisi, kabiliyet sıfatlarına sahip olan sol kabzadır ki, onda âlem vardı; ve diğer kabza da fiiliyet sıfatlarına sahip olan sağ kabzadır ki, onda Âdem ve evlatları ve evlatlarının mertebeleri görünür haldeydi. Allah Teâlâ, bu imam-ı vâlid-i ekber olan Âdem'de emanet ettiği şeye beni sırrımda muttali kıldığı ve onun kâmil olan evlatlarının ilahi toplu suretlerini ayrıntılı olarak müşâhede ettirdiği zaman; bu kitapta sırrımda meydana gelen müşâhedelerimden bana sınırlandırılan şeyi zikrettim. Zira sırrımda bütün peygamberlerin hakikatlerini müşâhede ettiğimde, peygamberlerin zevklerini Muhammedî zevk dairesinde ortaya koymak ve bu kitapta beyan etmek için, (s.a.v.) Efendimiz tarafından bana bir sınır tayin buyuruldu. Bu sebeple ben bu kitapta bana tayin olunan sınırı aşmadım; ve sırrımda meydana gelen müşâhedelerimin hepsini yazmadım. Zaten müşâhede ettiğim sırlar ve zevkler, ne bu kitaba ne de şu an mevcut olan âleme sığmaz. Zira sonsuz bir deniz olan zevkler ve manalar, suret elbisesine sığmaz. Nitekim Hakim-i Senâî hazretleri buyurur: Beyit: در سخن معنی و در معنی سخن باز گشتم زانچه گفتم زانکه نیست Tercüme: "Söylediğimden döndüm. Zira sözde mana ve manada söz yoktur."127 İşte bu kitapta zikrettiğim şey de, sırrımda müşâhede ederek muttali olduğum zevkler ve marifetlerdendir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz, Âdemî Kelime'de gizli olan "ilahi hikmeti" bana sınırlandırdı, o da bu bölümdür. Bu sebeple ilahi hikmetten sırrımda muttali olduğum şeyi sınırlandırılmış bir şekilde yazdım. [1/111] Ondan sonra sırasıyla her birinin zevkleri, bu şerefli kitabın birer bölümünden kinaye olan her bir fass'ta beyan olunmuştur. Her bir kelimenin bir hikmete özel olma sebebi, her fass'ın başlangıcında mukaddime olarak gösterilmiş olduğundan burada ayrıca beyanına ihtiyaç görülmemiştir.

وَفَتْ كلَّ حِكْمَةِ الْكَلِمَةُ الَّتِي نُسِبَت إليها ، فاقْتَصَرْتُ على ما ذَكَرْتُهُ من هذه

الحكم في هذا الكتاب على ما ثَبَتَ في أم الكتاب، فامْتَثَلْتُ ما رُسِم لي،

وَوَقَفْتُ عِنْدَمَا حُدَّ لي، ولو رُمْتُ زيادةً على ذلك ما اسْتَطَعْتُ، فإن الحضرة

تَمْنَعُ من ذلك، والله المُوَفِّقُ، لَا رَبَّ غَيْرُهُ.

Ve her bir hikmetin fassı, kendisine nisbet olunan kelimedir. Binâenaleyh bu kitâbda, ümmü'l-kitâbda sâbit olduğu şey üzere, bu hikmetlerden zikrettiğim şey üzerine iktisâr ettim. İmdi ben, bana resm olunan şeye imtisâl ettim; ve bana tahdîd olunan şey indinde durdum; ve eğer bunun üzerine ziyâde etmeğe meyletsem, kādir olmaz idim. Zîrâ hazret bundan men'eder. Muvaffık ancak Allah'dır. Onun gayrı Rab yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve her bir hikmetin fassı (bölümü), kendisine nispet edilen kelimedir. Bu sebeple bu kitapta, Ümmü'l-Kitap'ta (ana kitap, Kur'an) sabit olduğu şey üzere, bu hikmetlerden zikrettiğim şeyle yetindim. Şimdi ben, bana resmedilen (gösterilen) şeye uydum; ve bana sınırlandırılan şeyin yanında durdum; ve eğer bunun üzerine ziyade etmeye meyletsem, muktedir olamazdım. Çünkü Hazret (Allah) bundan meneder. Muvaffak kılan ancak Allah'tır. O'ndan başka Rab yoktur.

Ya'ni her bir hikmet, bir nebînin kalbinde müntakıştır; ve o nebînin vücûdu bir kelimedir ki, onun kalbinde müntakış olan hikmet o kelimeye nisbet olunur. "Kelime” ve “fass" haklarındaki îzâhât “Dîbâce”nin şerhinde mürûr etti. Hz. Şeyh (r.a.) buyurur ki: Ben bu kitâbda, ümmü'l-kitâbda sâbit olan hadd dâiresinde, bu hikmetlerden zikrettiğim ezvâk ve maarif üzerine iktisâr ettim. Bu ümmü'l-kitâbda sabit olan haddi tecavüz etmedim. Bu ümm-i kitâb, hakîkat-i muhammediyyeden ibaret olan taayyün-i evveldir; ve cemî'-i enbiyâ ve evliyâ, kâffe-i ezvâk ve ulûmu, velâyet-i hâssa-i muhammediyye ve makām-ı mahmûddan ibâret bulunan, bu mertebeden alırlar; ve bu ümm-i kitâb hâtem-i evliyâ mişkâtıdır. Bu bâbdaki tafsîlât Fass-ı Şîsîde gelecektir. Hz. Şeyh-i Ekber [1/112] (r.a.) vâris-i kâmil-i nebevî olduğundan buyururlar ki: Ben Hâtem-i enbiyâ mişkâtında, bu Fusûsu'l-Hikem kitabında beyân ettiğim ulûm ve ezvâk-ı enbiyayı tahrîrde, bana resm olunan hadde imtisâl ettim; ve bu tahdîd olunan mikdâr dâiresinde durdum. Bu dâireyi aslâ tecavüz etmedim. Eğer bunun ziyâdesine meylede idim, kādir olamaz idim. Zîrâ ben ubûdiyet mertebe- sinde sâbitim; ve hazret-i ubûdiyyet ise, seyyidin resm ettiği şeye muhâle- fetten men'eder. Binâenaleyh hakîkat-i muhammediyyeden mehûz olan bu Fusûsu'l-Hikem'de izhârına meʼmûr olduğum maârifte ne ziyâde ve ne de noksan vâki' olmamıştır. Doğru yolda tevfik ihsân eden ancak Rab- bü'l-erbâb olan Allâhü Zülcelâl hazretleridir. O Rabbü'l-erbâbın gayrı olan bir Rab yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani her bir hikmet, bir peygamberin kalbine nakşedilmiştir; ve o peygamberin varlığı bir kelimedir ki, onun kalbine nakşedilmiş olan hikmet o kelimeye nispet edilir. "Kelime" ve "fass" hakkındaki açıklamalar "Dîbâce"nin şerhinde geçmişti. Hz. Şeyh (r.a.) buyurur ki: Ben bu kitapta, ümmü'l-kitâbda (kitapların anası, ana kitap) sabit olan sınır dairesinde, bu hikmetlerden zikrettiğim zevkler ve marifetler üzerine yetindim. Bu ümmü'l-kitâbda sabit olan sınırı aşmadım. Bu ümmü'l-kitâb, hakikat-i Muhammediyye'den ibaret olan ilk taayyündür (ilk belirginleşme); ve bütün peygamberler ve evliyalar, tüm zevkleri ve ilimleri, velâyet-i hâssa-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'e özgü velilik) ve makam-ı mahmûd'dan (övülmüş makam) ibaret bulunan bu mertebeden alırlar; ve bu ümmü'l-kitâb hâtem-i evliyâ (velilerin sonuncusu) mişkâtıdır (ışık kaynağı). Bu konudaki ayrıntılar Fass-ı Şîsî'de gelecektir. Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) nebevî (peygamberlik) mirasın kâmil vârisi olduğundan buyururlar ki: Ben Hâtem-i enbiyâ (peygamberlerin sonuncusu) mişkâtında, bu Fusûsu'l-Hikem kitabında beyan ettiğim peygamberlere ait ilimleri ve zevkleri yazarken, bana resmedilen (belirlenen) sınıra uydum; ve bu belirlenmiş miktar dairesinde durdum. Bu daireyi asla aşmadım. Eğer bunun fazlasına meyledeydim, kadir olamazdım. Zira ben kulluk mertebesinde sabit bir şekilde duruyorum; ve kulluk makamı ise, efendinin resmettiği (belirlediği) şeye muhalefetten meneder. Buna göre hakikat-i Muhammediyye'den alınmış olan bu Fusûsu'l-Hikem'de izharına (açıklamasına) memur olduğum marifetlerde ne fazlalık ne de eksiklik meydana gelmemiştir. Doğru yolda tevfik (başarı) ihsan eden ancak Rablerin Rabbi olan Allahü Zülcelâl hazretleridir. O Rablerin Rabbi'nden başka bir Rab yoktur.

وَاللهُ يُدَبِّرُ الْأَمْرِ

İşi tedbir eden Allah'dır.[ İmdi kitâb müellifleri kendi hâl ve şânlarına kıyâsen bu Fusûsu'l-Hi- kem'de Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin himmet ve tasarrufu sebkettiği- ne zâhib olurlar ise, hatâ-yı azîmde bulunurlar. Vâris-i ekmelin ulûmu, ehl-i hicâbın âlem-i tabîattan müstenbat olan ulûm-i istidlâliyyesi gibi değildir. İşte bu kıyâs-ı nefsten dolayıdır ki, ulemâ-i zâhireden birçoğu bu kitâb-ı münîfe i'tirâz edip ihrâka teşebbüs etmişler; ve baʼzıları Hz. Şeyh'in kadr-i âlîsini muterif olmakla beraber, mahzâ isti'dâdât-ı zâtiyyelerinin adem-i müsaadesinden dolayı mündericât-ı kitabdan ürkerek, bu kitabın bir İs- panyol generali tarafından bi't-te'lîf Hz. Şeyh'e isnâd olunduğunu beyân etmişlerdir. Halbuki bu isnâd o kadar câhilânedir ki, külfet-i redde bile değmez. Şu kadar diyelim ki, bu kitâb-ı münîfin teʼlîfi, 627 sene-i hicriy- yesindedir. Fütûhât-ı Mekkiyye ise 590 senesinde Mekke'-i Mükerreme'de te'lîf buyurulmuştur.128 Tecelliyât-ı Mevsıliyye129 ise Musul'da te'lîf olun- muştur. Halbuki o vakit usûl-i tıbâat mevcûd olmadığı cihetle Fütûhât-ı Mekkiyye gibi bir eser-i cesîmin İspanya'ya kadar intişârı, nasıl mümkin oldu da bu general bu kitâb-ı münîfte Fütûhât-ı Mekkiyye ve Tecelliyât-ı Mevsıliyye ve Kitâbü İnşâiʼd-Devâir gibi Hz. Şeyh'in birtakım âsâr-ı celîle- si mündericâtına [1/113] atf-ı hakāyık etti? O ne büyük general imiş ki, lübb-i Kur'ân'a ve Hz. Şeyh-i Ekber'in âsâr-ı aliyyesinde inbâ buyurduğu ezvâka vâsıl olmuş da, Fusûsu'l-Hikem gibi bir eser-i azîm vücûda getir- miştir, ve mertebe-i kemâlde Hz. Şeyh'e müsâvî gelmiştir? Bunun müm- kin olmadığı meydanda olduğundan bu isnâd bir ürcûfe-i câhilânedir. Ey mü'min-i mütefekkir, eğer bu ve emsâli âsâr-ı ekâbiri okuyup anlamıyor &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşi tedbir eden Allah'tır. Şimdi, kitap müellifleri kendi hâl ve şanlarına kıyasla, bu Fusûsu'l-Hikem'de Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin himmet ve tasarrufunun önce geldiğini zannederlerse, büyük bir hatada bulunurlar. Vâris-i ekmelin (en kâmil vârisin) ilimleri, ehl-i hicabın (perde ehlinin) tabiat âleminden çıkarılan istidlâlî (çıkarımsal) ilimleri gibi değildir. İşte bu nefisten kaynaklanan kıyastan dolayıdır ki, zahir ulemasından birçoğu bu yüce kitaba itiraz edip yakmaya teşebbüs etmişler; ve bazıları Hz. Şeyh'in yüce kadrini (değerini) kabul etmekle beraber, sadece zâtî yatkınlıklarının (isti'dâdât-ı zâtiyyelerinin) müsaade etmemesinden dolayı kitabın içeriğinden ürkerek, bu kitabın bir İspanyol generali tarafından telif edilerek Hz. Şeyh'e isnat edildiğini beyan etmişlerdir. Halbuki bu isnat o kadar cahilcedir ki, reddetme zahmetine bile değmez. Şu kadar diyelim ki, bu yüce kitabın telifi, Hicrî 627 senesindedir. Fütûhât-ı Mekkiyye ise Hicrî 590 senesinde Mekke-i Mükerreme'de telif buyurulmuştur. Tecelliyât-ı Mevsıliyye ise Musul'da telif olunmuştur. Halbuki o vakit matbaa usulü mevcut olmadığı cihetle, Fütûhât-ı Mekkiyye gibi büyük bir eserin İspanya'ya kadar yayılması nasıl mümkün oldu da bu general bu yüce kitapta Fütûhât-ı Mekkiyye ve Tecelliyât-ı Mevsıliyye ve Kitâbü İnşâi'd-Devâir gibi Hz. Şeyh'in birtakım yüce eserlerinin içeriklerine hakikatleri atfetti? O ne büyük general imiş ki, Kur'an'ın özüne ve Hz. Şeyh-i Ekber'in yüce eserlerinde bildirdiği zevklere (manevi idraklere) ulaşmış da, Fusûsu'l-Hikem gibi büyük bir eser vücuda getirmiştir, ve kemal mertebesinde Hz. Şeyh'e müsavi gelmiştir? Bunun mümkün olmadığı meydanda olduğundan bu isnat cahilce bir uydurmadır. Ey düşünen mümin, eğer bu ve benzeri büyüklerin eserlerini okuyup anlamıyorsan,
