# Kelime-i Dâvûdiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-davudiyye
**Sayfa:** 38

---

Halîfe, ba'zan bir mes'elede hükmeder ki, o hüküm bir hadîse muhalif olur; ve bu hükmü gören ehl-i hicâb: “Mevrid-i nassda ictihâda mesâğ yoktur, hâlbuki bu zât hadîs mevcûd iken bu mes'elede ictihâd etti; binâe-naleyh bu hüküm bâtıldır” diye iddiaya kıyâm ederler; ve onlar halîfeyi nass muvâcehesinde ictihâd etti tahayyül ederler. Bu ise, onların tahayyül ettikleri gibi değildir. Belki bu hadîsin Sallallahu aleyhi ve sellemden su-dûru bu İmâm indinde keşf cihetinden sâbit olmamıştır da, onun için böyle hükmetmiştir; ve eğer keşf cihetinden o hadîsin Nebî (a.s.)a nisbeti onun indinde sâbit ola idi, elbette bu hadîs-i şerîf mûcibince hükmeder ve nass mevcûd iken bittabi' o mes'elede ictihâd etmezdi. Eğer i'tirâzan denecek olur ise ki: “İmâm indinde sâbit olmayan hadîs, Sallallahu aleyhi ve selleme varıncaya kadar racül-i adlden racül-i adle intikāl etmek sûre-tiyle bize vâsıl olmuştur. Buna adem-i i'timâd nasıl câiz olur?” Hz. Şeyh (r.a.) bu i'tirâza cevâben buyururlar ki: O racül-i adl vehimden ve ma'nâ- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Halife, bazen bir meselede öyle hükmeder ki, o hüküm bir hadise aykırı olur; ve bu hükmü gören ehl-i hicâb (perde ehli, hakikati göremeyenler): “Nassın (ayet veya hadisin) bulunduğu yerde içtihat etmeye izin yoktur, hâlbuki bu zât hadis mevcut iken bu meselede içtihat etti; bu sebeple bu hüküm geçersizdir” diye iddiaya kalkışırlar; ve onlar halifeyi nass karşısında içtihat etti sanırlar. Bu ise, onların sandığı gibi değildir. Aksine, bu hadisin Peygamber (s.a.v.)'den sudûru (kaynağı) bu İmam nezdinde keşf (ilahi ilham) yoluyla sabit olmamıştır da, onun için böyle hükmetmiştir; ve eğer keşf yoluyla o hadisin Nebî (a.s.)'a nispeti (ait oluşu) onun nezdinde sabit olsaydı, elbette bu şerefli hadis gereğince hükmeder ve nass mevcut iken doğal olarak o meselede içtihat etmezdi. Eğer itiraz olarak denecek olursa ki: “İmam nezdinde sabit olmayan hadis, Peygamber (s.a.v.)'e varıncaya kadar adil kişiden adil kişiye intikal etmek suretiyle bize ulaşmıştır. Buna itimat etmemek nasıl caiz olur?” Hz. Şeyh (r.a.) bu itiraza cevaben buyururlar ki: O adil kişi vehimden (sanıdan) ve mana-

## BU FASS KELİME-İ DÂVÛDİYYE'DE OLAN HİKMET-İ VÜCÛDİYYE BEYÂNINDADIR

Ma'lûm olsun ki vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın tenezzülâtı, kemâlât-ı es- mâiyyesinin zuhûru içindir; ve kemâlât-ı esmâiyye ise ancak cemî-i es- mânın fiilen zuhûruna müstaid olan insân-ı kâmil mertebesine tenezzüle ve onun taayyünü ile müteayyin olmağa mütevakkıftır. Zîrâ taayyünâttan insan gibi ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan hiçbir taayyün mevcûd değil- dir. Sûret-i insâniyye cemî'-i esmâ ahkâmının fiilen zuhûruna müsâid ol- duğundan dolayı vücûd, bu sûret-i insâniyyede hilâfet-i ilâhiyye ile tamâm olur; ve bu nev'-i insânîde evvelen kendisinde hilâfet zâhir olan Âdem (a.s.) idi. Fakat taht-ı hükmüne dâhil olan kimseler kendi zürriyetinden ibâ- ret olmak üzere kalîlü'l-efrâd olduğu için Adem (a.s.)ın hilâfeti, risâleti mutazammın olmadı. Bu sebeble ondaki hilâfetin ba'zı ahkâmı kuvvede kalıp fiilen zuhûra gelmedi. Zîrâ zuhûr, def'î olmayıp tedrîcîdir. Nitekim التَّأْنِّي مِنَ الرَّحْمَنِ ]Teennî Rahmân'dandır.] buyurulmuştur. İşte kāide-i tekâ- müle binâen Cenâb-ı Adem'in zürriyâtı peyderpey tekessür ederek en ev- vel ahkâm-ı risâlet Nûh (a.s.) ile zâhir oldu. Ondan sonra ahkâm-ı hilâfet zuhûr ve inbisâtta tedrîcen tezâyüd ederek Dâvûd (a.s.)ın zuhûr-ı vücudu ile tamâm oldu. İşte bu tamâmiyet sebebiyle إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ، [1/2] وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ )Sad, 38/18-19) [Biz dağları ona tes- hîr ettik ki, akşam sabah onunla beraber tesbih ederler idi; ve kuşları dahi teshîr ettik ki, toplanıp cümlesi onun tesbîhini tekrar ederler idi.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, kendisinde teshîr ile hilâfet zâhir olan Dâvûd (a.s.) oldu; ve وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ )Sad, 38/20) [Ve onun mülkünü kuvvetlendirmiştik ve ona hikmet ve fasl-ı hitâb ver- miş idik.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu vech ile, Dâvûd (a.s.)da mülk ve hikmet ve nübüvvet müctemi' oldu. Ve Hak Teâlâ يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ (Sâd, 38/26) [Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik. Binâenaleyh sen hak ve adl ile hükmet!] âyet-i kerîmesinde dahi onu istihlâf eylediğini sarâhaten beyân eyledi; ve bu ahkâm-ı hilâfet onun mahdûmu olan Süleymân (a.s.)da, bu cem'iyette iştirâkleri hasebiyle kemâl buldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا (Neml, 27/15) [Kasem olsun ki, Dâvud'a ve Süleymân'a bir ilim verdik.] ve يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ (Neml, 27/16) [Ey nâs! Bize mantıkut-tayr ta'lîm buyuruldu, hem bize her şeyden verildi.] ve وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا (Enbiyâ, 21/79) [Cümleye hükmü ve ilmi Biz verdik]. Ahkâm-ı hilâfette vâki' olan iştirâklerinden dolayı her ikisi de bu ni'mete شُكْرًا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ (Neml, 27/15) [Bizi mü'min kullarından birçoğu üzerine tafdîl buyuran Allâh'a hamdolsun!] dediler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki Yüce Hakk'ın mutlak varlığının tenezzülleri (aşağı mertebelere inmesi), O'nun esmâ (isimler) kemâlâtının zuhûru (ortaya çıkması) içindir; ve esmâ kemâlâtı ise ancak bütün isimlerin fiilen zuhûruna (ortaya çıkmasına) müstaid (elverişli) olan insân-ı kâmil mertebesine tenezzüle ve onun taayyünü (belirginleşmesi) ile müteayyin (belirgin) olmağa bağlıdır. Çünkü taayyünâttan (belirginleşmelerden) insan gibi ahsen-i takvîm (en güzel biçim) üzere yaratılmış hiçbir taayyün mevcut değildir. İnsan sûreti, bütün isimlerin hükümlerinin fiilen zuhûruna müsâit (elverişli) olduğundan dolayı varlık, bu insan sûretinde ilâhî hilâfet (Allah'ın yeryüzündeki temsilciliği) ile tamam olur; ve bu insan türünde evvelen (ilk olarak) kendisinde hilâfet zâhir (ortaya çıkan) olan Âdem (a.s.) idi. Fakat hükmü altına dâhil olan kimseler kendi zürriyetinden ibaret olmak üzere kalîlü'l-efrâd (fertleri az) olduğu için Âdem (a.s.)'ın hilâfeti, risâleti (peygamberliği) mutazammın (içermiş) olmadı. Bu sebeple ondaki hilâfetin bazı hükümleri kuvvede (potansiyel olarak) kalıp fiilen zuhûra gelmedi. Zirâ (çünkü) zuhûr, def'î (anî) olmayıp tedrîcîdir (aşamalıdır). Nitekim "التَّأْنِّي مِنَ الرَّحْمَنِ" (Teennî Rahmân'dandır.) buyurulmuştur. İşte tekâmül (olgunlaşma) kaidesine göre Cenâb-ı Âdem'in zürriyetleri peyderpey (ard arda) tekessür (çoğalarak) ederek en evvel (ilk olarak) risâlet hükümleri Nûh (a.s.) ile zâhir oldu. Ondan sonra hilâfet hükümleri zuhûr ve inbisâtta (genişlemede) tedrîcen (aşamalı olarak) tezâyüd (artarak) ederek Dâvûd (a.s.)'ın vücudunun zuhûru (ortaya çıkması) ile tamam oldu. İşte bu tamâmiyet sebebiyle "إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ، وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ" (Sad, 38/18-19) [Biz dağları ona teshîr ettik ki, akşam sabah onunla beraber tesbih ederler idi; ve kuşları dahi teshîr ettik ki, toplanıp cümlesi onun tesbîhini tekrar ederler idi.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, kendisinde teshîr (boyun eğdirme) ile hilâfet zâhir olan Dâvûd (a.s.) oldu; ve "وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ" (Sad, 38/20) [Ve onun mülkünü kuvvetlendirmiştik ve ona hikmet ve fasl-ı hitâb (doğru hüküm verme yeteneği) vermiştik.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu vech ile (şekilde), Dâvûd (a.s.)'da mülk ve hikmet ve nübüvvet (peygamberlik) müctemi' (birleşmiş) oldu. Ve Hak Teâlâ "يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ" (Sâd, 38/26) [Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik. Binâenaleyh (bu sebeple) sen hak ve adl ile hükmet!] âyet-i kerîmesinde dahi onu istihlâf (halife kıldığını) eylediğini sarâhaten (açıkça) beyân eyledi; ve bu hilâfet hükümleri onun mahdûmu (oğlu) olan Süleymân (a.s.)'da, bu cem'iyette (toplulukta) iştirâkleri (katılımları) hasebiyle (dolayısıyla) kemâl buldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: "وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا" (Neml, 27/15) [Kasem olsun ki, Dâvud'a ve Süleymân'a bir ilim verdik.] ve "يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ" (Neml, 27/16) [Ey nâs (insanlar)! Bize mantıkut-tayr (kuş dili) ta'lîm buyuruldu, hem bize her şeyden verildi.] ve "وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا" (Enbiyâ, 21/79) [Cümleye (hepsine) hükmü ve ilmi Biz verdik]. Hilâfet hükümlerinde vâki' olan (meydana gelen) iştirâklerinden dolayı her ikisi de bu ni'mete "شُكْرًا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ" (Neml, 27/15) [Bizi mü'min kullarından birçoğu üzerine tafdîl (üstün kılan) buyuran Allâh'a hamdolsun!] dediler.

Suâl: Hak Teâlâ hazretlerinin وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) [Senin Rabb'in melâikeye ben yeryüzünde bir halîfe kılıcı- yım dediği vakit.] kavl-i celîli480 Adem (a.s.) hakkında değil midir? Cevâb: Bu kelâm gerek Adem'e ve gerek onun evlâdından zuhûr ede- cek olan kâmillere şâmil olur. Fakat bâlâda beyân olunduğu üzere Cenâb-ı Adem hilâfetin kâffe-i ahkâmı ile zâhir olmadı. Binâenaleyh buradaki hilâ- fetin Dâvûd (a.s.)ın hilâfetine işaret olması müreccahtır. Çünkü melâike bu hitâb-ı ilâhîye cevaben أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ (Bakara, 2/30) ya'ni “İlâhî sen yeryüzünde fesâd eden ve kan döken kimseleri halîfe kılar mısın?” dediler. Hâlbuki Hz. Adem cem'iyyet-i küffârı perîşan ve kanlarını döküp vücûdlarını izâle etmek sûretiyle yeryüzünde fesâd etmedi. Dâvûd (a.s.) ise birçok küffârın kanını döktü; ve Câlût'u katledip mülkünü ifsâd etti. Şübhe yok ki bu hâl, sûrete nisbetle ifsâd idi; fakat hakîkatte islâh idi. [17/3] Suâl: Emr-i hilâfet Dâvûd (a.s.)da tamâm ve Süleymân (a.s.)da da bi-hükmi'l-iştirâk kâmil olunca (S.a.v.) Efendimiz'e emr-i hilâfette ne kalır? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Yüce Allah'ın "Senin Rabb'in meleklere ben yeryüzünde bir halife kılacağım dediği vakit." (Bakara, 2/30) yüce sözü Âdem (a.s.) hakkında değil midir? Cevap: Bu söz, gerek Âdem'e ve gerek onun evlatlarından ortaya çıkacak olan kâmil insanlara şâmil olur. Fakat yukarıda açıklandığı üzere Cenâb-ı Âdem, hilafetin bütün hükümleriyle ortaya çıkmadı. Bu sebeple buradaki hilafetin Dâvûd (a.s.)'ın hilafetine işaret olması tercih edilir. Çünkü melekler bu ilahi hitaba cevaben "İlahi sen yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken kimseleri halife kılar mısın?" (Bakara, 2/30) dediler. Hâlbuki Hz. Âdem, kâfirler topluluğunu perişan edip kanlarını dökerek ve varlıklarını ortadan kaldırmak suretiyle yeryüzünde fesat çıkarmadı. Dâvûd (a.s.) ise birçok kâfirin kanını döktü; ve Câlût'u katledip mülkünü bozdu. Şüphe yok ki bu hâl, görünüşe nispetle fesat idi; fakat hakikatte ıslah idi. Soru: Hilafet işi Dâvûd (a.s.)'da tamam ve Süleymân (a.s.)'da da ortaklık hükmüyle kâmil olunca (S.a.v.) Efendimiz'e hilafet işinde ne kalır?

Cevâb: Fusûs'un hitâmı olan “hikmet-i ferdiyye”de görüleceği ve Fass-1 Şîsîde îzah olunduğu üzere Fahr-i âlem (s.a.v.) Efendimiz kâffe-i taayyünâtın mebdeidir; ve hakîkat-i muhammediyyesi ile kâffe-i taayyünâtı ve kemâlâtı muhîttir. Alemde bu kemâlâtın kâffesiyle zuhûru alâ-tarîki'l-hatmdir. Binâenaleyh bilcümle enbiyânın kemâlâtı, hakîkat-i muhammediyye mertebesinden nâzil olur. Şu hâlde fahr-i rusül Efendimiz, gerek Dâvûd (a.s.)in ve gerek sâir enbiyânın hâiz olduğu ve olmadığı bilcümle kemâlâtı câmi'dir. İşte kemâl-i vücûdî, Dâvûd (a.s.)da etemm olarak zâhir olduğu için Hz. Şeyh (r.a.) “hikmet-i vücûdiyye”yi Kelime-i Dâvûdiyye'ye muhtass kıldı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Fusûs'un son bölümü olan "hikmet-i ferdiyye"de görüleceği ve Şîs Fassı'nda açıklandığı üzere, âlemin övüncü (s.a.v.) Efendimiz, bütün taayyünlerin (belirginleşmelerin) başlangıcıdır; ve Muhammedî hakikati ile bütün taayyünleri ve kemâlâtı (olgunlukları) kuşatmıştır. Âlemde bu kemâlâtın hepsiyle zuhuru (ortaya çıkışı) hatm (son bulma) yoluyladır. Bu sebeple, bütün peygamberlerin kemâlâtı, Muhammedî hakikat mertebesinden iner. Hâl böyleyken, peygamberlerin övüncü Efendimiz, gerek Dâvûd (a.s.)'ın ve gerekse diğer peygamberlerin sahip olduğu ve olmadığı bütün kemâlâtı kendinde toplamıştır. İşte, vücûdî kemâl (varoluşsal olgunluk), Dâvûd (a.s.)'da en mükemmel şekilde ortaya çıktığı için Hz. Şeyh (r.a.) "hikmet-i vücûdiyye"yi Dâvûd Kelimesi'ne özgü kılmıştır.

اعْلَمْ أَنَّه لما كانتِ النُّبُوَّةُ والرِّسَالَةُ اخْتِصَاصًا إلهيا ليس فيها شيء من

الاِكْتِسَابِ أَعْنِي نبوةَ التَّشْرِيعِ، كَانَتْ عَطَايَاه تعالى لَهُـمْ مـن هـذا القَبِيل

مَوَاهِبَ لَيْسَتْ جَزَاءً، ولا يَطْلُبُ عليها منهم جزاء، فَإِعْطَاؤُه إيَّاهم على طريق

الإِنْعَامِ والإفضال، فقال: ﴿وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ يعني لإبراهيم الخليل

، وقال في أَيُّوبَ وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ ، وقال في حق موسى

: وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا إلى مثل ذلك، فَالَّذِي تَوَلَّاهُمْ

أولا هو الذي تَوَلَّاهُمْ آخِرًا في عموم أحوالهم أو أكثرها، وليس إلا اسمه

الوهاب، وقال في حَقِّ داودَ : وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا، فَلَمْ يَقْرِنْ به

جزاء يطلبه منه، ولا أَخْبَرَ أنَّه أَعْطَاهُ هذا الَّذي ذَكَرَهُ جزاء.

[17/4] Ma'lûm olsun ki, vaktâki nübüvvet ve risâlet ihtisâs-ı ilâhî oldu, onlarda ya'ni nübüvvet-i teşrî'de iktisâbdan bir şey yoktur. Allah Teâlâ'nın onlara olan atâyâsı, bu kabîlden mevâhib oldu ki cezâ değildir; ve onun üzerine onlardan cezâ taleb etmez. Binâenaleyh onun onlara i'tâsı in'âm ve ifdâl tarîki üzeredir. Böyle olunca "Biz ona İshak ve Ya'kūb'u vehb ettik” (En'âm, 6/84) dedi, ya'ni İbrâhîm Halîl (a.s.)a. Ve Eyyüb hakkında "Biz ona ehlini ve onlarla beraber onların mislini vehb ettik" (Sâd, 38/42) dedi. Ve Mûsâ hakkında dahi "Biz ona rahmetimizden birâderi Hârûn'u nebî olarak bahşettik" (Meryem, 19/53) dedi; emsâline varıncaya kadar. İmdi onları evvelen tevellî eden isim, ahvâllerinin umûmunda veyâhud ekserinde, onla- rı âhiren dahi tevellî eder, hâlbuki o isim, onun Vehhab isminden gayrı değildir. Ve Dâvûd hakkında “Biz Dâvûd'a indimizden fazl i'tâ eyledik" (Sebe', 34/10) dedi; ve ona cezâyı mukārin kılmadı ki, onu ondan taleb ede; ve bu zikrettiği şeyi muhakkak ona cezâ olarak verdiğini ihbâr etmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, peygamberlik ve elçilik ilâhî bir özellik olduğunda, onlarda yani şeriat getiren peygamberlikte kazanmaktan (kesb) bir şey yoktur. Yüce Allah'ın onlara olan bağışları, bu türden lütuflar oldu ki bunlar bir karşılık değildir; ve Allah onlardan bunun karşılığını talep etmez. Bu sebeple, Allah'ın onlara vermesi, nimet ve lütuf yoluyladır. Böyle olunca, İbrahim Halil (a.s.) hakkında "Biz ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık" (En'âm, 6/84) dedi. Ve Eyüp hakkında "Biz ona ailesini ve onlarla beraber onların mislini bağışladık" (Sâd, 38/42) dedi. Ve Musa hakkında da "Biz ona rahmetimizden kardeşi Harun'u peygamber olarak bahşettik" (Meryem, 19/53) dedi; benzerlerine varıncaya kadar. Şimdi, onları başlangıçta yöneten isim, hallerinin genelinde veya çoğunda, onları sonradan da yönetir, hâlbuki o isim, Allah'ın Vehhab isminden başkası değildir. Ve Davud hakkında "Biz Davud'a katımızdan bir lütuf verdik" (Sebe', 34/10) dedi; ve ona bir karşılık kılmadı ki, onu ondan talep etsin; ve bu zikrettiği şeyi muhakkak ona karşılık olarak verdiğini bildirmedi.

Ya'ni nübüvvet ve risâlet, hiçbir amel mukābilinde kazanılmamış olan inâyet-i ezeliyyeden ibârettir; ve nübüvvet-i teşrîde aslâ kesb ve sayin dah- li yoktur. Hak Teâlâ hazretlerinin enbiyâ (aleyhimü's-selâm)a olan atâları, sebkeden amellerine mükâfâten onlar hakkında bezlolunan mevâhib ka- bîlinden değildir. Ve Hak Teâlâ onlara bahşettiği nübüvvet üzerine enbiyâ (aleyhimü's-selâm)dan amel taleb etmez. O mertebe onlara bilâ-ivaz veril- miştir. Şu hâlde nübüvvet ve risâletin enbiyâ ve rusül (aleyhimüs-selâm) a verilmesi mahzâ in'âm ve ifdâl tarîkiyledir. Bu ancak rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, ki bu bâbdaki îzâhât Fass-ı Süleymânî'de geçti. Vâkıâ onlar çok şükrederler; ve çok amel işlerler. Fakat bu in'âm ve ifdâl mukābilinde on- lardan ivaz taleb olunmaz. Onlar bunu mahzâ abdiyetlerinin zuhûru için yaparlar. Bunlar hakkındaki atâyânın mevâhib kabîlinden olduğu bâlâda zikrolunan âyât-ı kerîme ile âyât-ı mümâsileden anlaşılır. Binâenaleyh Hak Teâlâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm)a [17/5] verdiği atâyâyı onlardan sebkeden bir hizmet mukābilinde vermediği gibi, verdikten sonra dahi onlardan bir hizmet ve ivaz taleb etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani nübüvvet (peygamberlik) ve risâlet (elçilik), hiçbir amel karşılığında kazanılmamış olan ezelî inâyetten (yardımdan) ibarettir; ve şeriat getiren peygamberlikte asla kesb (irâdî kazanım) ve çabanın dahli (katkısı) yoktur. Yüce Allah hazretlerinin peygamberlere (a.s.) olan ihsanları, önceden yaptıkları amellerine karşılık olarak onlar hakkında bağışlanan mevâhib (ilâhî vergiler) kabilinden (türünden) değildir. Ve Yüce Allah onlara bahşettiği nübüvvet üzerine peygamberlerden (a.s.) amel talep etmez. O mertebe onlara karşılıksız verilmiştir. Şu halde nübüvvet ve risâletin peygamberlere ve elçilere (a.s.) verilmesi sırf in'âm (nimetlendirme) ve ifdâl (lütuf) yoluyladır. Bu ancak zâta mahsus özel bir rahmettir, ki bu konudaki izahat Fass-ı Süleymânî'de geçti. Gerçekten onlar çok şükrederler; ve çok amel işlerler. Fakat bu nimetlendirme ve lütuf karşılığında onlardan bir karşılık talep olunmaz. Onlar bunu sırf abdiyetlerinin (kulluklarının) zuhuru (ortaya çıkması) için yaparlar. Bunlar hakkındaki ihsanların mevâhib kabilinden olduğu yukarıda zikrolunan ayet-i kerimeler ile benzer ayetlerden anlaşılır. Bu sebeple Yüce Allah peygamberlere (a.s.) [17/5] verdiği ihsanları onlardan önceden yapılmış bir hizmet karşılığında vermediği gibi, verdikten sonra dahi onlardan bir hizmet ve karşılık talep etmez.

İmdi zât-ı ahadiyyenin kendi zâtına tecellîsi indinde, evvelen enbiyânın a'yân-ı sâbitelerinde mutasarrıf olan isim, bu a'yân-ı sâbitelerinin muktezâ- sı üzere, sonra da a'yân-ı hâriciyyelerini îcâd etmekle onlarda mutasarrıf oldu. Halbuki onları tevellî eden ve onlarda mutasarrıf olan isim "Vehhab" isminden gayrı değildir. Ayân-ı sabite ve Hakk'ın işbu ayân-ı sabitenin talebleri üzerine hüküm ve kazâsı bahsi Fass-ı Üzeyrî evâilinde mürûr etti. Beyit: زهى فضل فیض تو از حد فزون نگنجد در افضال تو چند و چون منزه عطایت ز شوب غرض مبرا نوالت ز نيل عوض Tercüme: "Hadden efzûn olan senin feyzinin fazlı ne hoştur! Senin if- dâlin kemmiyet ve keyfiyete sığmaz. Atâ-yı ilâhîn şâibe-i garazdan münez- zeh ve ihsân-ı rabbânî'n ivaza nâiliyetten müberrâdır."481 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ahadiyet zâtının kendi zâtına tecellîsi anında, evvelâ peygamberlerin sabit hakikatlerinde tasarruf eden isim, bu sabit hakikatlerinin gerektirmesi üzerine, sonra da onların hâricî hakikatlerini var etmekle onlarda tasarruf etti. Hâlbuki onları var eden ve onlarda tasarruf eden isim "Vehhab" isminden başkası değildir. Sabit hakikatler ve Hakk'ın bu sabit hakikatlerin talepleri üzerine hükmü ve kazâsı bahsi Üzeyr Fassı'nın başlarında geçti. Beyit: "Ne hoştur senin feyzinin fazlı ki haddi aşmıştır! Senin ihsanların niceliğe ve niteliğe sığmaz. İlâhî bağışın garaz şâibesinden uzaktır ve Rabbânî ihsanın karşılık beklemekten beridir."

ولمَّا طَلَبَ الشُّكْرَ على ذلك بالعمل طَلَبَه من آلِ دَاوُدَ، ولم يَتَعَرَّضْ لِذِكْرِ

داودَ لِيَشْكُرَهُ الآلُ على ما أَنْعَمَه على داود، فهو في حق داود عطاء نعمـة

وإفضال، وفي حق آله على غير ذلك لِطَلَبِ المُعَاوَضَةِ، فقال تعالى :

اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ، وإن كانت الأنبياء عليهم

السلام قد شَكَرُوا الله على ما أَنْعَمَ به عليهم وَوَهَبَهُمْ، فلم يكن ذلك عن

طلب من اللهِ، بَل تَبَرَّعُوا بذلك من نفوسهم، كما قَامَ رَسُولُ اللهِ ﷺ حَتَّى

تَوَرَّمَتْ قَدَمَاهُ شُكرًا لِمَا غَفَرَ اللهُ له ما تَقَدَّمَ من ذَنْبِه وما تَأَخَّرَ، فلما قيل

له في ذلك قال : «أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا؟» وقال [17/6] في نوح: «إِنَّهُ

كَانَ عَبْدًا شَكُورًا ، فالشَّكُورُ من عبادِ اللهِ قَلِيلٌ.

Ve buna amel ile şükrü taleb ettikde, onu âl-i Dâvûd'dan taleb etti; ve Dâvûd'un zikrine taarruz etmedi, tâ ki âl, Dâvûd'a in'âm olunan şeye şükrede! İmdi o, hakk-ı Dâvûd'da ni'meten ve ifdâlen atâdır; ve onun âli hakkında, taleb-i muâvazadan nâșî, bunun gayrı üzerinedir. Binâenaleyh Hak Teâlâ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ (Sebe, 34/13) ya'ni "Ey âl-i Dâvûd, şükren amel ediniz; ve benim şekûr olan ibâdım azdır” buyurdu. Vâkıâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm), Hakk'ın on- lara in'âm ettiği ve vehb eylediği şeye şükrettiler. Bu Allah tarafından talebden nâșî vâki' olmadı. Belki bununla kendi nefislerinden teber- ru' ettiler. Nitekim Resûlullah (s.a.v.), Allah Teâlâ onun geçmiş ve gelecek olan günâhının gafrına şükren, iki ayakları şişinceye kadar kāim oldu. Ona bunun hakkında denildiği vakit أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا ya'ni "Ben abd-i şekûr olmayayım mı?” buyurdu. Ve Nûh hakkında da إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا (İsra, 17/3) [Muhakkak Nûh (a.s.) pek çok şük- reden bir abddir.] dedi. Halbuki Allâhın kullarından şekûr olan azdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve buna amel ile şükrü talep ettiğinde, onu Dâvûd ailesinden talep etti; ve Dâvûd'un zikrine (anılmasına) dokunmadı, tâ ki aile, Dâvûd'a ihsan olunan şeye şükretsin! Şimdi o, Dâvûd hakkındaki nimeti ve lütfuyla bir bağıştır; ve onun ailesi hakkında, karşılık talep etmekten kaynaklanan, bunun dışındadır. Bu sebeple Yüce Allah, "اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ" (Sebe, 34/13) yani "Ey Dâvûd ailesi, şükrederek amel ediniz; ve benim çok şükreden kullarım azdır" buyurdu. Gerçekte peygamberler (a.s.), Hakk'ın onlara ihsan ettiği ve bağışladığı şeye şükrettiler. Bu, Allah tarafından bir talepten kaynaklanarak meydana gelmedi. Aksine bununla kendi nefislerinden teberru' ettiler (gönüllü olarak yaptılar). Nasıl ki Resûlullah (s.a.v.), Allah Teâlâ'nın onun geçmiş ve gelecek olan günahını bağışlamasına şükür olarak, iki ayakları şişinceye kadar namazda ayakta durdu. Ona bunun hakkında denildiği vakit, "أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا" yani "Ben çok şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu. Ve Nûh hakkında da "إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا" (İsra, 17/3) [Muhakkak Nûh (a.s.) pek çok şükreden bir kuldur.] dedi. Halbuki Allah'ın kullarından çok şükreden azdır.

Ya'ni Hak Teâlâ Dâvûd (a.s.)a olan inâyet-i ezeliyyesine mukābil ameli ve şükrü taleb ettiği vakit, bu ameli ve şükrü Hz. Dâvûd'dan taleb etmedi, âl-i Dâvûd'dan taleb etti. Zîrâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm) âl ve ashâbı ve kavmi arasında, karanlıkta îkād olunan bir sirâc-ı münîr gibidir. Sirâc-ı münîr ise karanlıkta kalanlar için bir ni'mettir. Binâenaleyh şükür ondan münevver olanların uhdesine terettüb eder; ve o sirâcı îkād edene teşekkür etmek lâzım gelir. Şu hâlde Dâvûd (a.s.) hakkındaki [17/7] atâ, ona ni'me-ten ve ifdâlen vâki' olmuştur; ve onun âlinden amel ve şükür ivazı taleb olunduğundan, onlar hakkında atâ, in’âm ve ifdâl tarîkiyle değildir. Onun için Hak Teâlâ “Ey âl-i Dâvûd, şükren amel ediniz! Ve benim mübâlağa ile şâkir olan kullarım azdır" (Sebe', 34/13) buyurdu. Vâkıâ enbiyâ (aleyhi-mü's-selâm) Hakk'ın kendilerine in’âm ve vehb eylediği atâyâya şükrettiler; ve şükren amel-i kesîr ifâ eylediler. Fakat onların bu şükür ve amelleri, Hak tarafından taleb olunduğu için değil idi. Belki kendileri tarafından teberru' idi. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ )Fetih, 48/2) ya'ni "Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarını gafr ve setrey-ledi" âyet-i kerîmesi nâzil olduğu vakit, mübarek ayakları şişinceye kadar gece vakti kāim oldu. Ona dediler ki: "Yâ Resûlallah, Hak Teâlâ geçmiş ve gelecek zünûbunu mağfiret eylediğini ihbâr buyurdu. Niçin bu kadar nefs-i nefîsinize cefâ ediyorsunuz?” Kemâl-i saâdetle buyurdular ki: “Ben mübâlağa ile şükreden bir kul olmayayım mı?" &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, Davud (a.s.)'a olan ezelî inayetine karşılık amel ve şükür talep ettiği zaman, bu ameli ve şükrü Hz. Davud'dan talep etmedi, Davud ailesinden talep etti. Çünkü peygamberler (a.s.), aileleri, ashabı ve kavmi arasında, karanlıkta yakılan parlak bir kandil gibidir. Parlak kandil ise karanlıkta kalanlar için bir nimettir. Bu sebeple şükür, ondan aydınlananların sorumluluğuna düşer; ve o kandili yakana teşekkür etmek gerekir. Şu halde Davud (a.s.) hakkındaki [17/7] atâ, ona nimet ve ihsan olarak meydana gelmiştir; ve onun ailesinden amel ve şükür karşılığı talep olunduğundan, onlar hakkında atâ, nimetlendirme ve ihsan yoluyla değildir. Onun için Yüce Allah “Ey Davud ailesi, şükrederek amel ediniz! Ve benim mübalağa ile şükreden kullarım azdır" (Sebe', 34/13) buyurdu. Gerçekten peygamberler (a.s.) Hakk'ın kendilerine nimet ve ihsan ettiği atâlara şükrettiler; ve şükrederek çok amel işlediler. Fakat onların bu şükür ve amelleri, Hak tarafından talep olunduğu için değil idi. Aksine kendileri tarafından bir teberru idi. Nasıl ki (S.a.v.) Efendimiz لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ )Fetih, 48/2) yani "Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı ve örttü" ayet-i kerimesi nazil olduğu zaman, mübarek ayakları şişinceye kadar gece vakti ayakta durdu. Ona dediler ki: "Ya Resulallah, Yüce Hak geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığını haber buyurdu. Niçin bu kadar değerli nefsine cefa ediyorsun?” Tam bir saadetle buyurdular ki: “Ben mübalağa ile şükreden bir kul olmayayım mı?"

Suâl: Enbiyâda zünûbdan ismet şart değil midir? Husûsiyle Sallallâhu aleyhi ve sellemden hiçbir zelle sâdır olmadığı zâhirdir. Böyle iken onun evvelen ve âhiren ne gibi günahları var idi ki, Allah Teâlâ onları gafr ve setr buyuracağını va'deyledi? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Peygamberlerde günahlardan korunmuş olmak şart değil midir? Özellikle (Sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz'den hiçbir zelle (küçük hata) sâdır olmadığı açıktır. Böyleyken, onun evvelen ve âhiren (öncesi ve sonrası itibarıyla) ne gibi günahları vardı ki, Yüce Allah onları bağışlayacağını ve örteceğini vaat etti?

Cevâb: Bu husûsta akvâl-i kesîre vardır. Hz. Mevlânâ (r.a.) Fîhi Mâ Fîh nâmındaki kitâb-ı münîflerinde bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde böyle bu-yururlar: “İbn-i Atâ der ki: Mustafâ (s.a.v.) mi'râcda Sidretü'l-münteha'ya vâsıl olduğu vakit ki, orası bâlâ-yı arştır, ve Hz. Cibrîl'in âşiyânesidir, bu makāmdan dahi mürûr etmek istedi. Refîki olan Hz. Cibrîl adımını geri aldı. Hz. Fahr-i âlem Efendimiz buyurdular ki: Ey karındaşım Cebrâîl, bu heybetli mevzi'de beni yalnız mı bırakıyorsun? Nidâ geldi [17/8] ve Hak Teâlâ itâben buyurdu ki: Bu iki üç adımda onunla mı ülfet ettin? İşte bu لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ )Fetih 48/2) [Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarını gafr ve setreyledi.] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulan günâhdan murâd bu günahdır. Ya'ni seni ülfetten ve gayrın ünsiyetinden pâk ettik ve gayrıdan müstağnî kıldık, demektir. Ve derler ki, Peygam-ber (aleyhi's-sâlâtü ve's-selâm) Efendimiz'in istiğfârı ayıklık hâlinde hâlet-i mestîden idi. Ve bazıları derler ki, belki mestlik hâlinde ayıklık hâlinden istiğfâr eyledi. Ve baʼzıları derler ki, her iki hâlden müstağfir idi. Zîrâ onun nazarı Hakk'a idi. Ve sekr ve sahv ise kābil-i televvün olan bendegâna mah-sustur. O hazrete nisbetle ne sekir ne de sahv vardır. İmdi mâdemki Hakk'a nâzır idi, her iki hâlden dahi müstağfir idi. Zîrâ bu sekir ve sahv iki renk-dir. O ise rengin eserinde mahvolduğu vakit, her ikisinden de müstağfir olup kabza-i ilâhîde bulunur idi, derler.”483 Velhâsıl enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın istiğfârları, ehl-i nefs olan kim-selerden sâdır olan günahlara karşı vâki' olan istiğfâr gibi değildir. Belki “Hasenâtü'l-ebrâr seyyiâtü'l-mukarrebîn” yaʼni “Ebrârın hasenâtı mukarre-bînin seyyiâtıdır” mûcibince kendi makāmât-ı aliyyeleri iktizâsınca zünûb addolunan bazı ahvâldendir. İşte Fahr-i âlem Efendimiz'in bu ahval-i mahsûsanın setr ve gafrı vadolunduğuna şükren nefs-i nefîslerine meşakkat verdiler. Bu ise şükr-i teklîfî değil, belki şükr-i teberruîdir. Fakat enbiyâya tâbi' olanların şükrü atâyâ-yı ilâhiyyeye karşı şükr-i teklîfîdir ki farzdır. Bu şükrü terkederlerse farzı terketmiş olurlar. Ve Hak Teâlâ Nûh (a.s.) hakkın-da dahi إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا )İsra 17/3) yani “Muhakkak Nûh (a.s.) pek çok şükreden bir abddir” buyurdu. Ve şükr-i teberruî, şükr-i teklîfîden alâdır; ve bu şükür diğerinden ekmeldir. [17/9] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bu hususta pek çok söz vardır. Hz. Mevlânâ (r.a.) Fîhi Mâ Fîh isimli yüce kitabında bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle buyurur: “İbn-i Atâ der ki: Mustafa (s.a.v.) mi'râca yükseldiğinde Sidretü'l-münteha'ya ulaştığı vakit ki, orası arşın üstüdür ve Hz. Cibrîl'in yuvasıdır, bu makamdan dahi geçmek istedi. Refiki olan Hz. Cibrîl adımını geri aldı. Hz. Fahr-i âlem Efendimiz buyurdular ki: Ey kardeşim Cebrâîl, bu heybetli yerde beni yalnız mı bırakıyorsun? Nidâ geldi [17/8] ve Yüce Allah hitaben buyurdu ki: Bu iki üç adımda onunla mı ülfet ettin? İşte bu لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ )Fetih 48/2) [Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı ve örttü.] ayet-i kerimesinde işaret buyurulan günahtan maksat bu günahtır. Yani seni ülfetten ve başkasının ünsiyetinden temizledik ve başkasından müstağnî kıldık, demektir. Ve derler ki, Peygamber (aleyhi's-sâlâtü ve's-selâm) Efendimiz'in istiğfarı ayıklık hâlinde mestlik hâlinden idi. Ve bazıları derler ki, aksine mestlik hâlinde ayıklık hâlinden istiğfar eyledi. Ve bazıları derler ki, her iki hâlden de istiğfar ediyordu. Çünkü onun nazarı Hakk'a idi. Ve sekr (manevî sarhoşluk) ve sahv (manevî ayıklık) ise değişime açık olan kullara mahsustur. O hazrete nispetle ne sekr ne de sahv vardır. Şimdi mademki Hakk'a nazır idi, her iki hâlden dahi istiğfar ediyordu. Çünkü bu sekr ve sahv iki renktir. O ise rengin eserinde mahvolduğu vakit, her ikisinden de istiğfar edip ilahi kabzada bulunur idi, derler.”483 Sözün özü, peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) istiğfarları, nefs ehli olan kimselerden sadır olan günahlara karşı meydana gelen istiğfar gibi değildir. Aksine “İyilerin iyilikleri mukarreblerin kötülükleridir” yani “Ebrârın hasenâtı mukarreblerin seyyiâtıdır” gereğince kendi yüce makamlarının gerektirdiği üzere günah sayılan bazı hallerdendir. İşte Fahr-i âlem Efendimiz'in bu özel hallerin örtülüp bağışlanacağının vaat olunmasına şükür olarak kendi yüce nefsine meşakkat verdiler. Bu ise teklifî şükür değil, aksine teberruî (gönüllü) şükürdür. Fakat peygamberlere tabi olanların şükrü ilahi ihsanlara karşı teklifî şükürdür ki farzdır. Bu şükrü terk ederlerse farzı terk etmiş olurlar. Ve Yüce Allah Nûh (a.s.) hakkında dahi إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا )İsra 17/3) yani “Muhakkak Nûh (a.s.) pek çok şükreden bir kuldur” buyurdu. Ve teberruî şükür, teklifî şükürden daha üstündür; ve bu şükür diğerinden daha mükemmeldir. [17/9]

فَأَوَّلُ نِعْمَةٍ أَنْعَمَ اللهُ بها على داود أن أَعْطَاهُ اسْمًا ليس فيه حَرْفٌ من حُرُوفِ

الاتِّصَالِ، فَقَطَعَهُ عن العالم بذلك إخْبَارًا لنا عنه بِمُجَرَّدِ هذا الاسم، وهي

الدَّالُ والأَلفُ والوَاوُ ، وَسَمَّى مُحَمَّدًا بِحُرُوفِ الاتِّصَالِ والانْفِصَالِ، فَوَصَلَه

به وفَصَّلَه عن العالم، فَجَمَعَ له بين الحَالَيْنِ فِي اسْمِهِ كما جَمَعَ لِدَاوُدَ بين

الحالين من طريق المَعْنَى ، ولم يَجْعَلْ ذلك في اسمه، فكان ذلك اخْتِصَاصًا

لِمُحَمَّدٍ على داود عليهما السلام أعني التنبيه عليه باسمه، فتم له الأمر من

جَمِيعِ جِهَاتِهِ، وكذلك في اسْمِهِ أَحْمَدُ، فهذا من حكمة الله.

İmdi evvelki ni'met ki Allah Teâlâ onunla Dâvûd'a in'âm eyledi, ona bir isim verdi ki, onda hurûf-i ittisâlden bir harf yoktur. Binâenaleyh onu âlemden kat'etti; bununla, mücerred bu isim ile ondan bize ih- bâren. O hurûf dahi “dâl” ve “elif” ve “vâv"dır. Muhammed (s.a.v.)i hurûf-i ittisâl ve infisâl ile tesmiye eyledi. Binâenaleyh onu kendine vasletti ve onu âlemden fasleyledi. Böyle olunca, Dâvûd için ma'nâ tarîkinden iki hâl beynini cem'ettiği gibi, onun isminde iki hâl bey- nini cem'eyledi; ve Dâvûd'un isminde bunu yapmadı. Şu hâlde bu, Dâvûd üzerine Muhammed (a.s.) için ihtisâs, ya'ni onun üzerine ismiyle tenbîh oldu. İmdi onun için emr, cemî'-i cihâtından tamâm oldu; ve onun "Ahmed” isminde dahi böyledir. Binâenaleyh bu, Al- lâh'ın hikmetindendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah'ın Davud'a ihsan ettiği ilk nimet, ona bir isim vermesidir ki, o isimde bitişik harflerden (hurûf-i ittisâl) bir harf yoktur. Bu sebeple onu âlemden ayırdı; bununla, sadece bu isim ile ondan bize haber verdi. O harfler de "dal", "elif" ve "vav"dır. Muhammed'i (s.a.v.) ise bitişik ve ayrık harflerle (hurûf-i ittisâl ve infisâl) isimlendirdi. Bu sebeple onu kendine vasletti ve onu âlemden ayırdı. Böyle olunca, Davud için mana yolundan iki hal arasını birleştirdiği gibi, onun isminde iki hal arasını birleştirdi; ve Davud'un isminde bunu yapmadı. Şu halde bu, Davud üzerine Muhammed (a.s.) için bir özellik, yani onun üzerine ismiyle bir uyarı oldu. Şimdi onun için emir, bütün yönlerinden tamam oldu; ve onun "Ahmed" isminde de böyledir. Bu sebeple bu, Allah'ın hikmetindendir.

Ya'ni Hak Teâlânın Dâvûd (a.s.)a ihsân eylediği ilk ni'met, ona âlem- den kat'eylediğini müş'ir olmak üzere Hz. Dâvûd'a bir isim vermesidir ki, bu isimde hurûf-i ittisâlden bir harf yoktur. Ya'ni داوود [Dâvûd] ismini teşkîl eden “dâl” ve “elif” ve “vâv” harfleri kendilerinden sonra gelen harf- lere bitişmez. İşte Hak Teâlâ Dâvûd (a.s.)a mücerred bu ismi vermekle [17/10] âlemden kat'ettiğini bize ihbâr eyledi; ve Muhammed (s.a.v.)i ise hem hurûf-i ittisâl ve hem de hurûf-i infisâl ile tesmiye etti. Zîrâ “mîm” ve "ha" harfleri mâbadlerine muttasıl olabilirse de "dâl" harfi mâbadine muttasıl olmaz. İşte Hak Teâlâ onu kendi zâtına vasl ve âlemden fasletti; ve bu infisâl ve ittisâlden ibâret olan iki hâl beynini (S.a.v.) Efendimiz'in ism-i şerîfinde cem'etti. Binâenaleyh Sallallahu aleyhi ve sellemin infisâl ve ittisâli lafzen ve maʼnen vâki' oldu. Fakat Dâvûd (a.s.)da bu iki hâl beynini ma'nâ tarîkiyle cem'etti. Ya'ni Dâvûd (a.s.)ın lafz-ı isminde âlemden inkıtâı zâhir olur ise de, Hakk'a ittisâli zâhir değildir. O ittisâl ancak Dâvûd ismi- nin delâlet eylediği ma'nâda mevcûddur. İşte Hak Teâlâ, Sallallahu aleyhi ve sellemin ism-i şerîfi hilâfına olarak, Dâvûd (a.s.)ın isminde bu ittisâl ve infisâli zâhiren cem'etmedi. Ve ittisâl ile infisâlin ism-i şerîf-i Muhamme- dîde cem'i, Sallallahu aleyhi ve sellem için, Dâvûd (a.s.) üzerine ihtisâstır, ya'ni ism-i şerîfi ile bu ihtisâsa tenbîh olundu. Binâenaleyh Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) için emr-i cem' her cihetten, ya'ni lafız ve maʼnâ cihetlerinden tâm oldu; ve onun “Ahmed” ism-i şerîfi dahi böyledir. Zîrâ "elif” ve “dâl” hurûf-i infisâliyle “hâ” ve “mîm” hurûf-i ittisâlinden mü- rekkebtir. İşte Muhammed ve Dâvûd (aleyhime's-selâm)ın ism-i şerîflerin- de vâki' olan bu tenbîh hikmet-i ilâhiyyedendir. Zîrâ vücûdda lafzen ve kitâbeten ve aklen ve hissen vâki' olan şeylerin kâffesi hikmet-i ilâhiyyeden hâlî değildir. Bu maânî ukūl-i nazariyyeden mestûrdur. Bunu ancak nûr-i ilâhî ile nazar eden erbâb-ı basîret müşâhede eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın Dâvûd (a.s.)'a ihsan ettiği ilk nimet, onu âlemden kopardığını bildirmek üzere Hz. Dâvûd'a bir isim vermesidir ki, bu isimde bitişen harflerden bir harf yoktur. Yani "Dâvûd" ismini oluşturan "dâl" ve "elif" ve "vâv" harfleri kendilerinden sonra gelen harflere bitişmez. İşte Yüce Allah Dâvûd (a.s.)'a sadece bu ismi vermekle onu âlemden kopardığını bize bildirdi; ve Muhammed (s.a.v.)'i ise hem bitişen harflerle hem de bitişmeyen harflerle isimlendirdi. Çünkü "mîm" ve "ha" harfleri kendilerinden sonra gelenlere bitişebilirse de "dâl" harfi kendisinden sonra gelenlere bitişmez. İşte Yüce Allah onu kendi Zât'ına vasletti (ulaştırdı) ve âlemden ayırdı; ve bu ayrılma ve birleşmeden ibaret olan iki hâli (S.a.v.) Efendimiz'in şerefli isminde bir araya getirdi. Bu sebeple Sallallahu aleyhi ve sellemin ayrılması ve birleşmesi lafzen ve manen gerçekleşti. Fakat Dâvûd (a.s.)'da bu iki hâli mana yoluyla bir araya getirdi. Yani Dâvûd (a.s.)'ın isminin lafzında âlemden kopuşu açıkça görünür ise de, Hakk'a birleşmesi açıkça görünmez. O birleşme ancak Dâvûd isminin delalet ettiği manada mevcuttur. İşte Yüce Allah, Sallallahu aleyhi ve sellemin şerefli isminin aksine olarak, Dâvûd (a.s.)'ın isminde bu birleşme ve ayrılmayı zahiren bir araya getirmedi. Ve birleşme ile ayrılmanın şerefli Muhammedî isimde bir araya gelmesi, Sallallahu aleyhi ve sellem için, Dâvûd (a.s.) üzerine bir ayrıcalıktır, yani şerefli ismi ile bu ayrıcalığa dikkat çekildi. Bu sebeple Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) için bir araya getirme işi her yönden, yani lafız ve mana yönlerinden tam oldu; ve onun "Ahmed" şerefli ismi dahi böyledir. Çünkü "elif" ve "dâl" bitişmeyen harfleriyle "hâ" ve "mîm" bitişen harflerinden oluşmuştur. İşte Muhammed ve Dâvûd (aleyhime's-selâm)'ın şerefli isimlerinde gerçekleşen bu dikkat çekme ilahi hikmettendir. Çünkü varlıkta lafzen ve yazıyla ve aklen ve hissen gerçekleşen şeylerin hepsi ilahi hikmetten uzak değildir. Bu manalar nazari akıllardan gizlidir. Bunu ancak ilahi nur ile bakan basiret sahipleri müşahade eder.

ثم قال في حق داود الله فيما أَعْطَاهُ على طريق الإنعام عليه تَرْجِيعَ الجِبَالِ

معه والتَّسْبِيحَ، فَتُسَبِّحُ لِتَسْبِيحِهِ ليكونَ له عَمَلُها، وكذلك الطير، وأعطاه

[17/11] القُوَّةَ ونَعَتَه بها ، وأعْطَاه الحِكْمَةَ وفَصْلَ الخِطَابِ، ثم المِنَّةُ الكُبرى

والمَكَانَةُ الرُّلْفَى الَّتِي خَصَّهُ اللهُ بها التنصيص على خِلَافَتِه، ولم يَفْعَلْ ذلك

مع أحد من أَبْنَاءِ جِنْسِه وإن كان فيهم خُلَفَاءُ، فقال: ﴿يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ

خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى [أي: ما يَخطُرُ

لك في حُكمِكَ من غير وحي منِّي فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَي عن

الطريق الذي أوحى بها إلى الرُّسُلِ.

Ba'dehû Dâvûd (a.s.) hakkında, alâ-tarîki'l-in'âm dağların onunla berâber tesbîh ve tercîini, ona i'tâsı hakkında dedi. İmdi amelleri ona mahsûs olmak için, onun tesbîhinden nâșî tesbîh ederler; ve kuşlar dahi bunun gibidir. Ve ona kuvvet verdi ve onu onunla vasfetti; ve ona hikmeti ve fasl-ı hitâbı verdi. Bâ'dehû Allah Teâlâ'nın onunla onu tah- sîs eylediği minnet-i kübrâ ve mertebe-i kurbettir ki, onun hilâfetine tansîstir. Her ne kadar içlerinde hulefâ vâki' oldu ise de, ebnâ-i cinsi olan enbiyâdan birisine bunu yapmadı. İmdi يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي (38/26 ,Sad) الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ya'ni “Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik. Binâe- naleyh sen hak ve adl ile hükmet; ve hevâya tâbi' olma [ya'ni vahy-i ilâhîden gayrı olarak hâtırına hutûr eden şeye tabi' olma]484 ki, seni Allâh'ın yolundan, ya'ni resûllere vahyettiğim tarîkten ıdlâl eder" dedi. Hz. Şeyh (r.a.) Dâvûd (a.s.) hakkındaki in’âm ve ifdâl-i ilâhiyyeyi ta'dâ- den beyân buyurur ki: Bâlâda zikrolunan ilk ni'metten sonra Hak Teâlâ hazretleri Cenâb-ı Dâvûd hakkında إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ (Sâd, 38/18-19) ya'ni “Biz dağları ona teshîr ettik ki, akşam sabah onunla beraber tesbîh ederler idi; [17/12] ve kuşları dahi teshîr ettik ki, toplanıp cümlesi onun tesbîhini tekrar ederler idi” ve وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ أَوْبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ (Sebe', 34/10) ya'ni “Biz Dâvûd'a indimizden fazl verdik. Ey dağlar ve kuşlar, onunla beraber tesbîhi tekrâr edin, dedik" buyurdu. Ve Hak Teâlâ Dâvûd (a.s.)a وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ (Sâd, 38/17) ya'ni “Kuvvet sahibi olan abdimiz Dâvûd'u zikreyle!” ve وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ya'ni “Biz ona demiri yumuşattık” âyet-i kerîmelerin- de beyân buyurduğu üzere, kuvvet i’tâ etti; ve onu kuvvet ile vasfeyledi. Ve وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ (Sâd, 38/20) ya'ni “Biz ona hikmeti ve fasl-ı hitâbı verdik” âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu vech ile Hak Teâlâ Cenâb-ı Dâvûd'a hikmeti, ya'ni zâhirde siyaset-i halk ve tedbîr-i memleket ilimle- rini ve bâtında dahi hakāyık-ı ilâhiyye ve merâtib-i esmâiyye ve kevniyye ilmini i'tâ etti. Ve fasl-1 hitâbı, ya'ni hak ve bâtılı tefrîk için Hak ile halk beyninde vâsıta olmak mertebesini verdi ki, Dâvûd (a.s.) huzûr-i nebevîle- rine arzolunan bir davâyı bilâ-şek ve tevakkuf fasl eyler idi. Bu zikrolunan ni'metten sonra Hak Teâlâ Cenâb-ı Dâvûd'a en büyük ihsânı ve yakınlık mertebesini verip يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ (Sâd, 38/26) [Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik.] âyet-i kerîmesinde bu ihsânı ve bu mertebeyi nass-ı katı' ile beyân buyurdu; ve bu ihsân ve mertebenin kendisine mahsûs bulunduğunu bu vech ile tansîs eyledi. Vâkıâ sâir enbiyâ arasında dahi halîfeler mevcûd idi. Fakat Hak Teâlâ hazretleri Dâvûd (a.s.) hakkında yaptığı gibi onun ebnâ-yı cinsi olan enbiyâdan hiçbirisinin hilâ- fetini böyle nass-ı sarîh ile beyân buyurmadı. Ve Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede Hz. Dâvûd'un hevâya, ya'ni vahy-i ilâhîden gayrı olarak hâtı- rına hutûr eden şeye tâbi' olmamasını, zîrâ o şey Allâh'ın yolundan, ya'ni tarîk-i vahyden şaşırtacağını bildirdi. Zîrâ bir mes'eleye akl-ı nazarî ile de hükmetmek vardır. Bu hüküm ise bittabi' vahy-i ilâhîye benzemez. İşte hakkında nass olmayan bir mes'elede müctehidlerin hatâları akl-ı nazarî sebebiyledir. [17/13] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra, Dâvûd (a.s.) hakkında, ihsan yoluyla dağların onunla beraber tesbîh ve tercî etmesini, ona verilmesini anlattı. Şimdi, amelleri ona özgü olmak için, onun tesbîhinden kaynaklanan bir tesbîh ile tesbîh ederler; ve kuşlar da bunun gibidir. Ve ona kuvvet verdi ve onu onunla vasfetti; ve ona hikmeti ve fasl-ı hitâbı verdi. Bundan sonra, Yüce Allah'ın onu onunla tahsis ettiği en büyük minnet ve yakınlık mertebesidir ki, onun hilâfetine açıkça işaret etmektir. Her ne kadar içlerinde halifeler meydana gelmiş olsa da, kendi cinsinden olan peygamberlerden hiçbirine bunu yapmadı. Şimdi, يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي (38/26 ,Sad) الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ yani “Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik. Bu sebeple sen hak ve adalet ile hükmet; ve hevâya tâbi' olma [yani ilâhî vahiyden başka olarak aklına gelen şeye tabi' olma] ki, seni Allah'ın yolundan, yani resûllere vahyettiğim yoldan saptırır” dedi. Hz. Şeyh (r.a.) Dâvûd (a.s.) hakkındaki ilâhî ihsan ve üstün kılmayı sayarak beyan buyurur ki: Yukarıda zikredilen ilk nimetten sonra Yüce Allah hazretleri Cenâb-ı Dâvûd hakkında إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ (Sâd, 38/18-19) yani “Biz dağları ona boyun eğdirdik ki, akşam sabah onunla beraber tesbîh ederler idi; ve kuşları da boyun eğdirdik ki, toplanıp hepsi onun tesbîhini tekrar ederler idi” ve وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ أَوْبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ (Sebe', 34/10) yani “Biz Dâvûd'a katımızdan fazilet verdik. Ey dağlar ve kuşlar, onunla beraber tesbîhi tekrâr edin, dedik” buyurdu. Ve Yüce Allah Dâvûd (a.s.)a وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ (Sâd, 38/17) yani “Kuvvet sahibi olan kulumuz Dâvûd'u zikreyle!” ve وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) yani “Biz ona demiri yumuşattık” âyet-i kerîmelerinde beyan buyurduğu üzere, kuvvet verdi; ve onu kuvvet ile vasfetti. Ve وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ (Sâd, 38/20) yani “Biz ona hikmeti ve fasl-ı hitâbı verdik” âyet-i kerîmesinde beyan buyurduğu şekilde Yüce Allah Cenâb-ı Dâvûd'a hikmeti, yani zahirde halkın siyasetini ve memleketin idaresi ilimlerini ve batında da ilâhî hakikatler ve esmâî ve kevnî mertebeler ilmini verdi. Ve fasl-ı hitâbı, yani hak ile bâtılı ayırmak için Hak ile halk arasında vasıta olmak mertebesini verdi ki, Dâvûd (a.s.) peygamberlik makamına arz olunan bir davayı şüphesiz ve tereddütsüz ayırırdı. Bu zikredilen nimetten sonra Yüce Allah Cenâb-ı Dâvûd'a en büyük ihsanı ve yakınlık mertebesini verip يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ (Sâd, 38/26) [Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik.] âyet-i kerîmesinde bu ihsanı ve bu mertebeyi kesin bir nass ile beyan buyurdu; ve bu ihsan ve mertebenin kendisine özgü bulunduğunu bu şekilde açıkça belirtti. Gerçekten de diğer peygamberler arasında da halifeler mevcuttu. Fakat Yüce Allah hazretleri Dâvûd (a.s.) hakkında yaptığı gibi onun kendi cinsinden olan peygamberlerden hiçbirisinin hilâfetini böyle açık bir nass ile beyan buyurmadı. Ve Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede Hz. Dâvûd'un hevâya, yani ilâhî vahiyden başka olarak aklına gelen şeye tâbi' olmamasını, çünkü o şeyin Allah'ın yolundan, yani vahiy yolundan saptıracağını bildirdi. Çünkü bir meseleye nazarî akıl ile de hükmetmek vardır. Bu hüküm ise doğal olarak ilâhî vahye benzemez. İşte hakkında nass olmayan bir meselede müctehidlerin hataları nazarî akıl sebebiyledir.

ثم تَأَدَّبَ سُبْحَانَهُ مَعَهُ ، فقال : ﴿إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ

شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ﴾ ، وَلَمْ يَقُلْ له : «فَإِنْ ضَلَلْتَ عَنْ سَبِيلِي فَلَكَ

عَذَابٌ شَدِيدٌ»، فإِن قُلْتَ: وآدَمُ عَلَيْهِ السَّلَامُ قد نُصَّ على خلافته، قُلْنَا : ما نُصَّ مثل

التنصيص على دَاوُدَ ، وإِنَّما قال لِلْمَلَائِكَةِ : ﴿إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً﴾،

وَلَمْ يَقُلْ : إِنِّي جَاعِلُ آدَمَ في الأرضِ خليفةً ، ولو قال لـم يكـن مثـل قوله :

﴿إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً﴾ في حقِّ داودَ ، فإِنَّ هذا مُحَقَّق وليس ذلك كذلك، وما

يَدُلُّ ذِكْرُ آدَمَ في القِصَّةِ بعد ذلك على أنَّه عَيْنُ ذلك الخليفة الَّذي نَصَّ

الله عليه، فَاجْعَلْ بَالَكَ الإِخْبَارَاتِ الحقِّ عن عباده إذا أَخْبَرَ، وكذلك فـي

حق إبراهيم الخليل قال : ﴿إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا﴾ وَلَمْ يَقُلْ خليفةً، وإن

كُنَّا نَعْلَمُ أَنَّ الإمامة هنا خلافةٌ، ولكن ما هي مثلها، لأنه ما ذَكَرَها بِأَخَص

أسمائها وهي الخلافة.

Ondan sonra Hak Sübhânehû onunla teeddüb eyledi. Binâenaleyh "Allâh'ın yolundan dönüp şaşıran kimseler için, yevm-i hisâbı unut- tuklarından dolayı, azâb-ı şedîd vardır" (Sâd, 38/26) buyurdu; ve ona "Eğer sen benim yolumdan dönüp şaşıracak olursan, senin için azâb-ı şedîd vardır" demedi. Ve eğer sen, hâlbuki Âdem'in hilâfetine tansîs olundu, dersen, biz deriz ki: Dâvûd'a olan tansîs gibi tansîs olunmadı; ve ancak melâikeye "Muhakkak ben yeryüzünde bir halîfe kılarım" (Bakara, 2/30) dedi. Ve "yeryüzünde Âdem'i halîfe kılarım" demedi. Ve eğer diye idi Dâvûd hakkında olan “Biz seni halîfe kıldık" (Sâd, 38/26) kavli gibi olmazdı. Binâenaleyh bu muhakkaktır. Hâlbu- ki o bunun gibi değildir. Ve kıssada bundan sonra Âdem'in zikri, o Allah Teâlâ'nın nasseylediği halîfenin "ayn”ı olduğuna delâlet etmez. Böyle olunca ibâdından haber verdiği vakit, sen kalbini ihbârât-ı Hakk'a çevir! Ve keza İbrâhîm Halîl hakkında "Ben seni nâsa imâm kılarım" (Bakara, 2/124) dedi ve "Seni nâsa halîfe kılarım" demedi. Vâkıâ biz biliriz ki, muhakkak burada imâmet, hilâfettir. Velâ- kin o, onun gibi değildir. Zîrâ onu esmâsının ehassı ile zikretmedi. Ve o hilâfettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra Yüce Allah onunla edep öğretti. Bu sebeple "Allah'ın yolundan dönüp şaşıran kimseler için, hesap gününü unuttuklarından dolayı, şiddetli azap vardır" (Sâd, 38/26) buyurdu; ve ona "Eğer sen benim yolumdan dönüp şaşıracak olursan, senin için şiddetli azap vardır" demedi. Ve eğer sen, "Hâlbuki Âdem'in halifeliğine açıkça işaret edildi" dersen, biz deriz ki: Dâvûd'a olan açık işaret gibi işaret olunmadı; ve ancak meleklere "Muhakkak ben yeryüzünde bir halife kılarım" (Bakara, 2/30) dedi. Ve "yeryüzünde Âdem'i halife kılarım" demedi. Ve eğer deseydi, Dâvûd hakkında olan "Biz seni halife kıldık" (Sâd, 38/26) sözü gibi olmazdı. Bu sebeple bu kesindir. Hâlbuki o, bunun gibi değildir. Ve kıssada bundan sonra Âdem'in zikri, o Allah Teâlâ'nın açıkça belirttiği halifenin "ayn"ı (özü) olduğuna delalet etmez. Böyle olunca, kullarından haber verdiği vakit, sen kalbini Hakk'ın haberlerine çevir! Ve aynı şekilde İbrâhîm Halîl hakkında "Ben seni insanlara imam kılarım" (Bakara, 2/124) dedi ve "Seni insanlara halife kılarım" demedi. Gerçekte biz biliriz ki, muhakkak burada imâmet, hilafettir. Lakin o, onun gibi değildir. Çünkü onu isimlerinin en özeli ile zikretmedi. Ve o hilafettir.

Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin Dâvûd (a.s.)a olan in'âmından birisi dahi ona karşı edeb muamelesini icrâ buyurmasıdır. Zîrâ Hak Teâlâ: “Yâ Dâvûd, biz seni yeryüzünde halîfe kıldık. Nâs arasında hak ve adl ile hük- met, hevâya tâbi' olma!” (Sâd, 38/26) buyurduktan sonra, “Eğer sen tarîk-i Hak'tan inhirâf edecek olur isen senin için azâb-ı şedîd vardır” demedi de, bu maʼnâyı “Allâh'ın yolundan dönüp şaşıran kimseler için, yevm-i hisabı unuttuklarından dolayı azâb-ı şedîd vardır" (Sâd, 38/26) tarzında sûret-i umûmiyyede beyân eyledi. Bu ise Dâvûd (a.s.)a karşı Cenâb-ı izzet tarafın- dan edeb muamelesidir. Zîrâ bir kimseye “Sözümü tutmaz isen seni şöyle yaparım, böyle yaparım" demek başka; ve “Sözümü tutmayanları şöyle, böyle yaparım" demek yine başkadır. Ve eğer sen, Dâvûd (a.s.)ın hilafeti hakkında nass vârid olduğu gibi Adem (a.s.) hakkında da nass vârid olmuştur, diye bizim sözümüze itiraz edecek olursan, senin bu itirâzın vârid değildir. Zîrâ Hak Teâlâ melâikeye إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً hitâben (Bakara, 2/30) buyurdu. إِنِّي جَاعِلُ آدَمَ في الأرض buyurmadı. Ya'ni “Ben yeryüzünde halîfe kılıcıyım” dedi. “Ben yer- yüzünde Adem'i halîfe kılıcıyım” demedi. Ve “câil” ism-i fâildir, hem hâle hem de istikbâle delâlet eder. Binâenaleyh إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) kavli işitildiği vakit, halîfe acabâ hâlde olan Âdem midir, yoksa istik- bâlde gelecek olan hulefâ mıdır, diye zihinde tereddüd vâki' olur. Şu hâlde bu nass ile buyurulan halîfe muayyen değildir. Fakat يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ (Sâd, 38/26) [Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik.] nassındaki hilâfetin Dâvûd (a.s.)a mahsûs olduğu sarîhtir. Binâena- leyh “İnnî câilün” nassı Dâvûd (a.s.) hakkındaki nass gibi değildir. Diğer taraftan Hak Teâlâ إِنِّي جَاعِلُ آدَمَ في الأرضِ خليفةً ya'ni "Yeryüzünde ben Adem'i halîfe kılıcıyım” demiş olsa idi bile, bu kavl يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ (Sâd, 38/26) [Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik.] kavli gibi olmaz idi. Zîrâ “cealna” [kıldık] fiil-i mâzî sîgasıdır; [17/15] bir emr-i vâkii gösterir. “Câil” [kılıcı] kelimesi ise, bir fiil-i muhakkakı ifade etmez. Binâenaleyh "Biz seni halîfe kıldık" hitâbı tahakkuk eden bir fiili ifâde eder. Eğer denecek olursa ki إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara 2/30) [Ben yeryüzünde halîfe kılıcıyım.] âyet-i kerîmesinden sonra وَعَلَّمَ أَدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ]Allah Teâlâ Adem'e esmâ-i ilâhiyyesini ta'lim buyurdu.] ve قَالَ يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ ]Ey Adem, onlara onların isimlerini haber ver!] (Bakara, 2/31, 33( âyetleriyle diğer âyât-ı müteselsilede Adem (a.s.)ın zikrolunması, hilâfetin ona râci' olduğuna karîne değil midir? Biz deriz ki bu zikir, Adem (a.s.)ın bu nass-ı şerîfte beyân olunan halîfenin “ayn”ı olduğuna delâlet etmez. Zîrâ Hak Teâlâ ona “Yâ Adem, ben seni yeryüzünde halîfe ettim” buyurmadı. Binâenaleyh Dâvûd (a.s.) hakkındaki nass sarîhtir. Şu hâlde Hak Teâlâ kul- larının ahvâlini ihbâr buyurduğu vakit, sen ihbârât-ı Hakk'a nazar-ı basîret ve cem'iyyet-i kalb ile nazar eyle! Eğer nazar-ı aklî ile muhâkeme edersen ihbârât-ı ilâhiyyeden maksûd olan ma'nâyı doğru anlayamazsın. Bu hilâfet mes'elesi İbrâhîm Halîl (a.s.) hakkında dahi böyledir. Zîrâ Hak Teâlâ onun hakkında إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا (Bakara, 2/124) ya'ni “Biz seni nâsa imâm kılıcıyız" buyurdu; “nâsa halîfe kılıcıyız" demedi. Vâkıâ biz burada “imâ- met”in “hilâfet” ma'nâsına geldiğini biliriz. Fakat “imâmet” hilâfet gibi değildir. Çünkü Hak Teâlâ İbrâhîm (a.s.)ı, “hilâfet”ten ibaret olan ehass-ı esmâsıyla zikretmedi; “imâmet”ten ibaret olan eamm-ı esmâsıyla zikretti. Binâenaleyh onun hilâfeti hakkında dahi Dâvûd (a.s.)ın hilâfeti gibi nass-ı sarîh yoktur. ثم في داود من الاخْتِصَاصِ بالخلافة أنْ جَعَلَه خليفة حكم، وليس ذلك إلا عن الله، فقال له : ﴿فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ﴾ ، وخلافة آدم قد لا تَكُونُ من هذه المَرْتَبَةِ، فتكون خلافته أن يَخْلُفَ مَنْ كان فيها قَبْلَ ذلك لا أَنَّه نَائِبٌ عن الله [17/16] في خلقه بالحُكْمِ الإلهي فيهم، وإن كان الأمر كذلك وقع، ولكن ليس كلامنا إلا في التنصيص عليه والتصريح به، ولله في الأرضِ خَلَائِفُ عن الله وهم الرُّسُلُ، وأمَّا الخلافة اليومَ فَعَنِ الرُّسُلِ لا عن الله، فإِنَّهم ما يَحْكُمُونَ إلا بما شَرَعَ لَهُمُ الرَّسُولُ لا يَخْرُجُونَ عن ذلك، غير أنَّ هَاهُنَا دَقِيقَةً لا يَعْلَمُها إلا أمْثَالُنَا ، وذلك في أَخْذِ مَا يَحْكُمُونَ بِهِ مِمَّا هو شُرِعَ لِلرَّسُولِ ﷺ ، فالخليفة عن الرسولِ مَنْ يَأْخُذُ الحكم بالنقل عنه ﷺ ، أو بالاجتهاد الذي أصله أَيضًا مَنقُولُ عنه ﷺ ، وَفِينَا من يَأْخُذُه عن الله، فيكونُ خليفة عن اللهِ بِعَيْنِ ذلك الحكم ، فتكونُ المَادَّةَ له من حيثُ كانتِ المَادَّةُ لرسوله ﷺ ، فهو في الظاهرِ مُتَّبِعٌ لِعَدَمٍ مُخَالَفَتِهِ في الحُكْمِ كَعِيسَى ﷺ إِذا نَزَلَ فَحَكَمَ، وكالنَّبِيِّ مُحَمَّدٍ ﷺ في قوله : ﴿أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهِ﴾، وهو في حق ما يَعْرِفُه من صورة الأخذ مُخْتَـص مُوَافِقٌ، وهـو فـيـه &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın Dâvûd (a.s.)a olan nimetlerinden biri de ona karşı edep muamelesini uygulamasıdır. Çünkü Yüce Allah: “Ey Dâvûd, biz seni yeryüzünde halîfe kıldık. İnsanlar arasında hak ve adaletle hükmet, heveslerine uyma!” (Sâd, 38/26) buyurduktan sonra, “Eğer sen Hak yolundan sapacak olursan senin için şiddetli bir azap vardır” demedi de, bu anlamı “Allah'ın yolundan dönüp şaşıran kimseler için, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır" (Sâd, 38/26) tarzında genel bir şekilde beyan etti. Bu ise Dâvûd (a.s.)a karşı Yüce Allah tarafından bir edep muamelesidir. Çünkü bir kimseye “Sözümü tutmazsan seni şöyle yaparım, böyle yaparım" demek başka; ve “Sözümü tutmayanları şöyle, böyle yaparım" demek yine başkadır. Ve eğer sen, Dâvûd (a.s.)ın hilafeti hakkında açık bir metin (nass) geldiği gibi Âdem (a.s.) hakkında da açık bir metin gelmiştir, diye bizim sözümüze itiraz edecek olursan, senin bu itirazın geçerli değildir. Çünkü Yüce Allah meleklere “إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً” (Bakara, 2/30) diye hitap etti. “إِنِّي جَاعِلُ آدَمَ في الأرض” buyurmadı. Yani “Ben yeryüzünde halîfe kılıcıyım” dedi. “Ben yeryüzünde Âdem'i halîfe kılıcıyım” demedi. Ve “câil” fail ismidir, hem hâle hem de geleceğe delalet eder. Bu sebeple “إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً” (Bakara, 2/30) sözü işitildiği zaman, halîfe acaba hâlde olan Âdem midir, yoksa gelecekte gelecek olan halîfeler midir, diye zihinde tereddüt meydana gelir. Şu halde bu açık metin ile buyurulan halîfe belirli değildir. Fakat “يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ” (Sâd, 38/26) [Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik.] metnindeki hilafetin Dâvûd (a.s.)a özgü olduğu açıktır. Bu sebeple “İnnî câilün” metni Dâvûd (a.s.) hakkındaki metin gibi değildir. Diğer taraftan Yüce Allah “إِنِّي جَاعِلُ آدَمَ في الأرضِ خليفةً” yani "Yeryüzünde ben Âdem'i halîfe kılıcıyım” demiş olsa idi bile, bu söz “يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ” (Sâd, 38/26) [Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik.] sözü gibi olmaz idi. Çünkü “cealna” [kıldık] geçmiş zaman fiilidir; [17/15] meydana gelmiş bir olayı gösterir. “Câil” [kılıcı] kelimesi ise, kesinleşmiş bir fiili ifade etmez. Bu sebeple "Biz seni halîfe kıldık" hitabı gerçekleşen bir fiili ifade eder. Eğer denecek olursa ki “إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً” (Bakara 2/30) [Ben yeryüzünde halîfe kılıcıyım.] ayet-i kerimesinden sonra “وَعَلَّمَ أَدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا” [Allah Teâlâ Âdem'e ilahi isimlerini öğretti.] ve “قَالَ يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ” [Ey Âdem, onlara onların isimlerini haber ver!] (Bakara, 2/31, 33) ayetleriyle diğer birbirini takip eden ayetlerde Âdem (a.s.)ın zikrolunması, hilafetin ona ait olduğuna bir karine değil midir? Biz deriz ki bu zikir, Âdem (a.s.)ın bu şerefli metinde beyan olunan halîfenin “ayn”ı (ta kendisi) olduğuna delalet etmez. Çünkü Yüce Allah ona “Ey Âdem, ben seni yeryüzünde halîfe ettim” buyurmadı. Bu sebeple Dâvûd (a.s.) hakkındaki metin açıktır. Şu halde Yüce Allah kullarının hallerini haber verdiği zaman, sen Hakk'ın haberlerine basiret nazarıyla ve kalb bütünlüğü ile bak! Eğer akli bir muhakeme ile yaklaşırsan ilahi haberlerden kastedilen anlamı doğru anlayamazsın. Bu hilafet meselesi İbrahim Halil (a.s.) hakkında dahi böyledir. Çünkü Yüce Allah onun hakkında “إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا” (Bakara, 2/124) yani “Biz seni insanlara imam kılıcıyız" buyurdu; “insanlara halîfe kılıcıyız" demedi. Gerçekten biz burada “imamet”in “hilafet” anlamına geldiğini biliriz. Fakat “imamet” hilafet gibi değildir. Çünkü Yüce Allah İbrahim (a.s.)ı, “hilafet”ten ibaret olan en özel isimleriyle zikretmedi; “imamet”ten ibaret olan en genel isimleriyle zikretti. Bu sebeple onun hilafeti hakkında dahi Dâvûd (a.s.)ın hilafeti gibi açık bir metin yoktur. Sonra Dâvûd'un hilafetle olan özgüllüğü şudur ki, Allah onu hükmeden bir halîfe kıldı ve bu ancak Allah'tandır. Ona şöyle dedi: “İnsanlar arasında hak ile hükmet.” Âdem'in hilafeti ise bu mertebeden olmayabilir. Onun hilafeti, kendisinden önce orada bulunanın yerine geçmek olabilir, Allah'ın yaratıkları üzerinde ilahi hükümle vekil olmak değildir, [17/16] her ne kadar durum böyle gerçekleşmiş olsa da, bizim sözümüz ancak bunun açıkça belirtilmesi ve açıklanması hakkındadır. Yeryüzünde Allah'tan halîfeler vardır ve onlar Resûllerdir. Ama bugünkü hilafet Resûllerden gelir, Allah'tan değil. Çünkü onlar ancak Resûl'ün kendilerine şeriat kıldığı ile hükmederler, bundan dışarı çıkmazlar. Ancak burada bizim gibilerin bildiği ince bir nokta vardır; bu da hükmettikleri şeyi, Resûlullah'a (s.a.v.) şeriat kılınan şeyden almalarıdır. Resûl'ün halîfesi, hükmü ondan (s.a.v.) nakil yoluyla veya yine ondan (s.a.v.) nakledilen bir esasa dayanan içtihat yoluyla alandır. Bizim aramızda ise hükmü Allah'tan alanlar vardır; böylece o hükmün ta kendisiyle Allah'tan bir halîfe olur. Böylece ona madde, Resûlüne (s.a.v.) madde nereden geldiyse oradan gelir. O, görünüşte hükümde muhalefet etmediği için takip edicidir, tıpkı İsa'nın (a.s.) indiğinde hükmetmesi gibi ve Peygamber Muhammed'in (s.a.v.) “İşte onlar Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir, sen de onların hidayetine uy.” sözünde olduğu gibi. O, alma şeklini bildiği hakikat açısından özel ve uygun olandır.

## KELİME-İ DÂVÛDİYYE'DE OLAN HİKMET-İ VÜCÛDİYYE

بِمَنْزِلَةِ مَا قَرَّرَهُ النَّبِيُّ ﷺ من شَرْعِ مَنْ تَقَدَّمَ من الرُّسُلِ بِكَوْنِهِ قَرَّرَه، فَاتَّبَعْنَاه

من حيث تقريره لا من حيث إنَّه شَرْعٌ لغيره قَبْلَهُ.

Ondan sonra Dâvûd hakkında hilâfet, onun ihtisâsındandır ki Hak, onu halîfe-i hükm kıldı. Bu ise, ancak Allah'dan oldu. Böyle olun- ca ona فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ (Sâd, 38/26) [Nâs arasında hak ve adl ile hükmet!] dedi. Ve Âdem'in hilâfeti bu mertebeden vâki' olmaz. Binâenaleyh onun hilâfeti, Allah'dan nâib olup O'nun halkında hükm-i ilâhî ile onlar hakkında hükmetmekle değil, bundan evvel mertebe-i hilâfette vâki' olan kimseyi hâlif olmakla vâki' olur. Her ne kadar emr böyle vâki' oldu ise de. Fakat bizim kelâmımız, onun üzerine tansîs [17/17] ve onunla tasrîh hakkındadır. Halbuki Allâh'ın yeryüzünde, Allah'dan halîfeleri vardır; ve onlar da resûllerdir. Velâkin bugün hilâ- fet resûllerdendir, Allah'dan değildir. Zîrâ onlar, ancak resûlün onla- ra şer'ettiği şeyle hükmederler; bundan dışarıya çıkmazlar. Şu kadar var ki, burada bir incelik vardır. Onu ancak bizim emsâlimiz bilir. Bu da Resûl (a.s.) için şer'olunan şeyden, onunla hükmettikleri şeyin ahzındadır. Binâenaleyh resûlden halîfe olan kimse, hükmü, Resû- lullah (s.a.v.)den nakl ile ahzeder. Yâhud aslı, kezâlik Resûl (s.a.v.) den menkül olan ictihâd ile alır. Ve bizim içimizde onu Allah'dan ah- zeden kimse vardır. Böyle olunca bu hükmün “ayn”ı ile Allah'dan halîfe olur. İmdi onun Resûl (s.a.v.) için mâdde olması haysiyetinden, onun için mâdde olur. Binâenaleyh o, nüzûl edip hükmettiği vakit Îsâ (a.s.) gibi, zâhirde hükümde ona adem-i muhalefetten dolayı müt- tebi'dir. Ve Allah Teâlâ'nın "O enbiya Allah Teâlâ'nın hidâyet ettik- leridir. Binâenaleyh sen onların hidâyetlerine iktidâ et!" ma'nâsına olan أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ فَبِهْدَاهُمُ اقْتَدِهِ (En'âm, 6/90) kavlinde nebî Mu- hammed (s.a.v.) gibidir. Ve o halîfe sûret-i ahzından ârif olduğu şey hakkında muhtass-ı muvâfıktır. Ve o, onda, Nebî (s.a.v.)in rusülden tekaddüm eden kimsenin şer'inden takrîr ettiği şey menzilesindedir. Onu takrîr etmekle, biz ona, ondan evvel onun gayrına şer'olduğu haysiyetten değil, onun takrîri haysiyetinden tâbi' olduk. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra, Davud hakkındaki hilafet, onun özelliğidir ki Hak onu hüküm halifesi kıldı. Bu ise, ancak Allah'tan oldu. Böyle olunca ona, "فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ" (Sâd, 38/26) [İnsanlar arasında hak ve adaletle hükmet!] dedi. Ve Âdem'in hilafeti bu mertebeden meydana gelmez. Bu sebeple onun hilafeti, Allah'tan naip olup O'nun halkında ilahi hükümle onlar hakkında hükmetmekle değil, bundan evvel hilafet mertebesinde meydana gelen kimseyi halife olmakla meydana gelir. Her ne kadar emir böyle meydana geldi ise de. Fakat bizim sözümüz, onun üzerine açıkça belirtme ve onunla açıklama hakkındadır. Halbuki Allah'ın yeryüzünde, Allah'tan halifeleri vardır; ve onlar da resullerdir. Velakin bugün hilafet resullerden gelir, Allah'tan değildir. Zira onlar, ancak resulün onlara şeriat kıldığı şeyle hükmederler; bundan dışarıya çıkmazlar. Şu kadar var ki, burada bir incelik vardır. Onu ancak bizim benzerlerimiz bilir. Bu da Resul (a.s.) için şeriat kılınan şeyden, onunla hükmettikleri şeyin alınmasındadır. Bu sebeple resuldən halife olan kimse, hükmü, Resulullah (s.a.v.)'den nakil ile alır. Yahut aslı, aynı şekilde Resul (s.a.v.)'den nakledilmiş olan içtihat ile alır. Ve bizim içimizde onu Allah'tan alan kimse vardır. Böyle olunca bu hükmün "ayn"ı ile Allah'tan halife olur. Şimdi onun Resul (s.a.v.) için madde olması açısından, onun için madde olur. Bu sebeple o, inip hükmettiği vakit İsa (a.s.) gibi, zahirde hükümde ona muhalefet etmemesinden dolayı tabiidir. Ve Allah Teâlâ'nın "Onlar Allah Teâlâ'nın hidayet ettikleridir. Bu sebeple sen onların hidayetlerine uy!" anlamına gelen "أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ فَبِهْدَاهُمُ اقْتَدِهِ" (En'âm, 6/90) kavlindeki nebi Muhammed (s.a.v.) gibidir. Ve o halife, alma şeklinden arif olduğu şey hakkında özel olarak uygun olandır. Ve o, onda, Nebi (s.a.v.)'in resullerden önce gelen kimsenin şeriatinden onayladığı şey konumundadır. Onu onaylamakla, biz ona, ondan evvel onun gayrına şeriat kılınmış olması açısından değil, onun onaylaması açısından tabi olduk.

Ya'ni Hz. Adem'in hilâfeti hakkında nass-ı sarîh olmadığı gibi İbrâhîm (s.a.)ın hilâfeti hakkında da sarâhat yoktur, yalnız onun imâmeti tasrîh edilmiştir. Ve "imâmet” ile “hilâfet" arasında mantıkan niseb-i erbaadan umûm ve husûs-ı mutlak nisbeti vardır. Zîrâ her bir halîfe imâmdır; ve her imâm ise halîfe değil, belki ba'zı imâm halîfe olur. Şu hâlde Hak Teâlâ Cenâb-ı İbrâhîm'i, “hilâfet”ten [17/18] ibâret olan ehass-ı esmâsıyla zikret- medi. Belki “imâmet”ten ibâret olan eamm-ı esmâsıyla zikreyledi. Halbuki Hak Teâlâ Cenâb-ı Dâvûd'u bilhassa "hükümde halîfe" kıldı. O hem imâ- meti ve hem de hilâfeti câmi'dir; ve hilâfeti hakkında nass-ı sarîh dahi vârid olduğundan aslâ tereddüde mahal yoktur. Ve “hükümde hilâfet” ise, ancak kâffe-i esmâyı muhît ve câmi' olan “Allah” ismine mazhariyetle olur. Ya'ni Allah'dan istihlâf tarîkiyledir. Zîrâ bu ism-i câmiin gayrı bulunan esmâ-i ilâhiyyeden birinin mazharı olan kâmilde tasarruf-ı tâm zâhir olmaz. Onun tasarrufu o ismin husûsiyetine münhasır kalır. İşte Cenâb-ı Dâvûd'un hilâ- feti Allahdan olduğu için, Allah Teâlâ ona &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hz. Adem'in hilâfeti hakkında açık bir metin olmadığı gibi, İbrahim (a.s.)'ın hilâfeti hakkında da açıklık yoktur; yalnızca onun imâmeti açıkça belirtilmiştir. Ve "imâmet" ile "hilâfet" arasında mantıken dört nispetten mutlak umum ve husus nispeti vardır. Zira her halife imâmdır; ve her imâm ise halife değildir, aksine bazı imâmlar halife olur. Şu halde Yüce Allah, Cenâb-ı İbrahim'i, "hilâfet"ten ibaret olan en özel ismiyle zikretmedi. Aksine "imâmet"ten ibaret olan en genel ismiyle zikretti. Halbuki Yüce Allah, Cenâb-ı Davud'u özellikle "hükümde halife" kıldı. O hem imâmeti hem de hilâfeti bir araya getirmiştir; ve hilâfeti hakkında açık bir metin de geldiğinden asla tereddüde yer yoktur. Ve "hükümde hilâfet" ise, ancak bütün isimleri kuşatan ve bir araya getiren "Allah" ismine mazhariyetle olur. Yani Allah'tan halife kılınma yoluyladır. Zira bu kapsayıcı ismin dışındaki ilahi isimlerden birinin mazharı olan kâmilde tam tasarruf ortaya çıkmaz. Onun tasarrufu o ismin özelliğine sınırlı kalır. İşte Cenâb-ı Davud'un hilâfeti Allah'tan olduğu için, Yüce Allah ona

فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ

(Sâd, 38/26) ya'ni “Beynen-nâs cemî'-i esmânın ahkâmını Hak ile tatbîk eyle!" buyur- du. Ve Hz. Adem'in hilâfeti ise, hakkında nass-ı sarîh vârid olmuş olan bir mertebeden vâki' değildir. Zîrâ Hak Teâlânın melâikeye hitâben: “Ben yeryüzünde halîfe kılıcıyım” (Bakara, 2/30) buyurmasıyla ezhânda tered- düd vâki' olup: “Acabâ Hz. Adem, kendinden evvel Hak tarafından halîfe kılınan biri tarafından mı, yoksa doğrudan doğruya Allah tarafından mı is- tihlâf olunmuştur?” der. Maahâzâ Hz. Adem yeryüzünde Allâh'ın halîfesi- dir; ve onun nâibidir; ve emr böyle vâki'dir. Fakat bizim kelâmımız, Dâvûd (a.s.) hakkında nass-ı sarîh ile hilâfetin sûret-i kat'iyyede beyân buyuruldu- ğunu zikretmekten ibârettir. Yoksa Dâvûd (a.s.)dan başka, Allâhın, yeryü- zünde doğrudan doğruya Allah tarafından istihlâf olunan halîfeleri vardır ki, onlar peygamberân-ı izâm (aleyhimü's-selâm)dır. Fakat Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'den sonra risâlet munkatı' olduğundan bugün hilâfet Al- lah'dan değil resûllerdendir. Zîrâ bugün ümmet-i Muhammed içinde zâhi- ren eimme-i müctehidîn ve bâtınen evliyâ-i kümmel ve aktâb gibi mevcûd olan hulefâ, ancak Resûl (a.s.)ın onlara şer'ettiği şeyle hükmeder. Onlar hükm-i şerîattan dışarı çıkmazlar. Ancak burada bir incelik vardır ki, o in- celiği zevkan ve hâlen ilim ve mertebede bizim emsâlimiz olan muhakkikîn bilir. [17/19] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Sâd, 38/26) yani "İnsanlar arasında bütün isimlerin hükümlerini Hak ile tatbik et!" buyurdu. Ve Hz. Adem'in hilâfeti ise, hakkında açık bir nassın (ayet veya hadis) vârid olduğu bir mertebeden meydana gelmiş değildir. Çünkü Yüce Allah'ın meleklere hitaben: "Ben yeryüzünde halife kılacağım" (Bakara, 2/30) buyurmasıyla zihinlerde tereddüt meydana gelip: "Acaba Hz. Adem, kendinden evvel Hak tarafından halife kılınan biri tarafından mı, yoksa doğrudan doğruya Allah tarafından mı halife tayin edilmiştir?" denir. Bununla birlikte Hz. Adem yeryüzünde Allah'ın halifesidir; ve onun naibidir; ve emir böyle meydana gelmiştir. Fakat bizim sözümüz, Davud (a.s.) hakkında açık bir nass ile hilâfetin kesin bir şekilde beyan buyurulduğunu zikretmekten ibarettir. Yoksa Davud (a.s.)'dan başka, Allah'ın, yeryüzünde doğrudan doğruya Allah tarafından halife tayin edilen halifeleri vardır ki, onlar yüce peygamberlerdir (aleyhimü's-selâm). Fakat Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'den sonra risâlet (peygamberlik) kesildiğinden bugün hilâfet Allah'tan değil resûllerdendir. Çünkü bugün Muhammed ümmeti içinde zahiren müctehid imamlar ve batınen kâmil evliyalar ve kutuplar gibi mevcut olan halifeler, ancak Resûl (a.s.)'ın onlara şeriat kıldığı şeyle hükmeder. Onlar şeriat hükmünden dışarı çıkmazlar. Ancak burada bir incelik vardır ki, o inceliği zevkan (manevi tecrübe ile) ve hâlen (hal olarak) ilim ve mertebede bizim benzerimiz olan muhakkikler (gerçekleri araştıran âlimler) bilir.

Bu incelik dahi budur ki: Eimme-i müctehidîn ve evliyâ-i kümmel bir mes'elede hükmederler; ve bu hükmü Resûlullah (s.a.v.)in şerîatından alır- lar. Bu sûrette onlardan Resûl'den halîfe olurlar. Zîrâ bu hükmü Resûlullah hazretlerinden naklen aldılar. Fakat bu hükmü edebilmek için tahsîl-i ilim lâzımdır. Halbuki ilm-i zâhir-i şerîatı bilcümle dekāyıkıyla herkesin tahsîli müşküldir. Kümmel-i evliyâ arasında ilm-i zâhir-i şerîatta mütebahhir ol- mayan ve yalnız zarûrât-ı dîniyyesiyle iktifâ eden zevât-ı kirâm pek çoktur. Bununla beraber bir mes’ele-i şerʼiyyenin halli husûsunda kendilerine vâki’ olan müracaat üzerine, bu zevât-ı kirâm muvâfık-ı şer'-i Ahmedî olmak üzere cevâblar verip ulemâyı hayrete düşürürler. Ezcümle ümmî olan ev- liyâ-i kirâmdan Şeybân-ı Râî hazretlerine sorarlar ki: Bir kimse beş vakit namazdan birini fevtetse; fakat fevtettiği namâzın hangi vakte âit olduğunu tahattur edemese, o kimse ne yapsın? Cevâben buyururlar ki: O kimse beş vaktini gaflet içinde geçirmiştir; beş vaktini dahi kazâ etmek lâzım gelir. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde buyururlar ki: “Şeyh Nessâc-ı Buhârî (k.s.) sâhib-dil bir merd-i azîm idi. Mollalar ve eâzım, ziyâret kasdıyla onun nezdine gelirler ve iki diz üstü otururlar idi. Şeyh ümmî idi. Onun lisânından Kur'ân'ın ve ahâdîsin tefsîrini dinlemek isterler idi. O der idi ki: “Ben Arapça bilmem. Siz Kur'ân'ın ve hadîsin tercümesini söyleyiniz, ben de onun ma'nâsını söyleyeyim!" Onlar âye- tin tercümesini söylerler; o da onun tefsîr ve tahkîkine başlayıp: "Mustafâ (s.a.v.) filân makāmda iken bu âyet geldi; ve o makāmın ahvali böyledir” diyerek o makāmın derecesini ve onun yollarını ve urûcunu tafsîlen beyân eder idi." İşte görülüyor ki, bu hükmü Allahdan ahzediyorlar. Fakat ah- zettikleri ahkâm Resûl (a.s.)ın şerîatından başka bir şey değildir. “Kur'ân kıyâmete kadar münzeldir” dediklerinin maʼnâsı bu dakîkaya müsteniddir. [17/20] Binâenaleyh ümmet-i Muhammed içinde olan evliyâ-i kümmel bu hükmün “ayn”ı ile Allah'dan halîfe olur. Şu hâlde Allahdan ahz husûsu, Resûlullah (s.a.v.) için mâdde vâki' olduğu gibi, evliyâ-i kümmel için de mâdde olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu incelik de şudur: Müctehid imamlar ve kâmil evliyalar bir meselede hüküm verirler; ve bu hükmü Resûlullah (s.a.v.)'in şeriatından alırlar. Bu şekilde onlar Resûl'den halife olurlar. Çünkü bu hükmü Resûlullah hazretlerinden naklen aldılar. Fakat bu hükmü verebilmek için ilim tahsil etmek lazımdır. Halbuki şeriatın zahir ilmini bütün incelikleriyle herkesin tahsil etmesi zordur. Kâmil evliyalar arasında şeriatın zahir ilminde derinleşmemiş ve sadece dini zaruretleriyle yetinen pek çok yüce zat vardır. Bununla beraber, şer'î bir meselenin çözümü hususunda kendilerine yapılan başvuru üzerine, bu yüce zatlar Ahmedî şeriata uygun cevaplar verip ulemayı hayrete düşürürler. Örneğin, ümmî olan yüce evliyalardan Şeyban-ı Raî hazretlerine sorarlar ki: Bir kimse beş vakit namazdan birini kaçırsa; fakat kaçırdığı namazın hangi vakte ait olduğunu hatırlayamasa, o kimse ne yapsın? Cevaben buyururlar ki: O kimse beş vaktini gaflet içinde geçirmiştir; beş vaktini de kaza etmesi gerekir. Ve Hz. Mevlana (r.a.) Fîhi Mâ Fîh isimli yüce eserlerinde buyururlar ki: “Şeyh Nessac-ı Buharî (k.s.) gönül sahibi büyük bir erdi. Mollalar ve büyükler, ziyaret maksadıyla onun yanına gelirler ve iki diz üstü otururlardı. Şeyh ümmî idi. Onun dilinden Kur'an'ın ve hadislerin tefsirini dinlemek isterlerdi. O derdi ki: “Ben Arapça bilmem. Siz Kur'an'ın ve hadisin tercümesini söyleyiniz, ben de onun manasını söyleyeyim!” Onlar ayetin tercümesini söylerler; o da onun tefsir ve tahkikine başlayıp: "Mustafa (s.a.v.) filan makamda iken bu ayet geldi; ve o makamın ahvali böyledir” diyerek o makamın derecesini ve onun yollarını ve yükselişini ayrıntılı olarak beyan ederdi." İşte görülüyor ki, bu hükmü Allah'tan alıyorlar. Fakat aldıkları hükümler Resûl (a.s.)'ın şeriatından başka bir şey değildir. “Kur'an kıyamete kadar inmektedir” dediklerinin manası bu ince noktaya dayanır. Bu sebeple Muhammed ümmeti içinde olan kâmil evliyalar bu hükmün aynısı ile Allah'tan halife olurlar. Şu halde Allah'tan alma hususu, Resûlullah (s.a.v.) için nasıl gerçekleştiyse, kâmil evliyalar için de öyle gerçekleşir.

İmdi âhir zamanda Îsâ (a.s.) nüzûl edip, nasıl tamâmıyla şerîat-ı mu- hammediyye üzere hükmedecek ise, o hulefâ dahi öylece zâhiren hüküm- de şerîat-ı muhammediyyeye muvâfık olarak hükmederler. Ve onlar Resûl (a.s.)a tâbi' olurlar. Ve bu hulefânın hâli tıpkı Allah Teâlânın أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ فَبِهْدَاهُمُ اقْتَدِهِ (En’âm, 6/90) [O enbiyâ Allah Teâlânın hidâyet ettik- leridir. Binâenaleyh sen onların hidâyetlerine iktidâ et!] kavline muhâtab olan hâtemü'l-enbiyâ Muhammed Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz'in hâline benzer. Zîrâ Sallallahu aleyhi ve sellem hidâyet-i ilâhiyye ile mühtedî olan enbiyâ-yı sabıkanın bu hidâyetlerine iktidâ ile meʼmûr oldu. Hâlbuki hi- dâyetin meʼhazı birdir. Enbiyâ-yı sabıka o hidâyeti nereden ahzetti ise, Sal- lallâhu aleyhi ve sellem dahi oradan alır. Binâenaleyh enbiyâ-yı sabıka için mâdde vâki' olan ahz husûsu, Sallallahu aleyhi ve sellem için de mâdde vâki' olur. İşte evliyâ-i kümmelin şerîat-ı muhammediyyeye muvâfık ola- rak doğruca Allah'dan ahzetmesi hâli budur. Ve o halîfe Allah'dan aldığı şeyi bilmek hususunda resûle tâbi' değildir. Zîrâ bilişi kendi nefsine âit olan ihtisâs-ı ilâhîdir. Fakat almak hususunda resûle muvâfıktır. Zîrâ resû- le muhalefeti yoktur. Ve Hak'tan aldığı şeyi ihtisas-ı ilâhî ile bilip zâhir- de resûlün hükmüne muvâfık olan bir hükmü, o hulefânın takrîr etmesi, Nebî (a.s.)ın kendinden evvel gelen peygamberlerin şerîatını, kendi şerîa- tında bize takrîr etmesi menzilesindedir. Biz enbiyâ-yı sâlifenin şerîatına, ancak Nebîmiz (s.a.v.)in bize kendi şerîatı sırasında takrîr ettiği için tabi' olduk. Yoksa biz o şerîata Nebîmizin gayrı olan bir nebînin şerîatı olduğu için tabi' olmadık. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, âhir zamanda İsa (a.s.) inip, nasıl tamamıyla şeriat-ı Muhammediyye üzere hükmedecek ise, o halifeler de öylece zahiren hükümde şeriat-ı Muhammediyye'ye uygun olarak hükmederler. Ve onlar Resûl'e (a.s.) tabi olurlar. Ve bu halifelerin hâli tıpkı Yüce Allah'ın "أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ فَبِهْدَاهُمُ اقْتَدِهِ" (En'âm, 6/90) [O peygamberler Yüce Allah'ın hidayet ettikleridir. Bu sebeple sen onların hidayetlerine uy!] kavline muhatap olan peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in hâline benzer. Çünkü Sallallahu aleyhi ve sellem, ilahi hidayet ile hidayete ermiş olan önceki peygamberlerin bu hidayetlerine uymakla görevlendirilmiştir. Hâlbuki hidayetin kaynağı birdir. Önceki peygamberler o hidayeti nereden aldıysa, Sallallahu aleyhi ve sellem de oradan alır. Bu sebeple, önceki peygamberler için gerçekleşen alma hususu, Sallallahu aleyhi ve sellem için de gerçekleşir. İşte kâmil evliyanın şeriat-ı Muhammediyye'ye uygun olarak doğrudan Allah'tan alması hâli budur. Ve o halife, Allah'tan aldığı şeyi bilmek hususunda resûle tabi değildir. Çünkü bilişi kendi nefsine ait olan ilahi bir özelliktir. Fakat almak hususunda resûle muvafıktır. Çünkü resûle muhalefeti yoktur. Ve Hak'tan aldığı şeyi ilahi bir özellikle bilip zahirde resûlün hükmüne uygun olan bir hükmü, o halifelerin onaylaması, Nebi'nin (a.s.) kendinden evvel gelen peygamberlerin şeriatını, kendi şeriatında bize onaylaması mertebesindedir. Biz önceki peygamberlerin şeriatına, ancak Nebimiz'in (s.a.v.) bize kendi şeriatı sırasında onayladığı için tabi olduk. Yoksa biz o şeriatın Nebimiz'den başkası olan bir nebinin şeriatı olduğu için tabi olmadık.

وكذلك أخذ الخليفة عن اللهِ عَيْنُ ما أَخَذَه منه الرَّسولُ، فَنَقُولُ فِيهِ بِلِسَانِ الكَشْفِ

خليفةُ اللهِ وبِلِسَانِ الظَّاهِرِ خليفة رسولِ اللهِ ، ولهذا مَاتَ رسول الله ﷺ [17/21]

وما نَصَّ بخلافة عنه إلى أحد ولا عَيَّنَه لِعِلْمِه أَنَّ فِي أُمَّتِهِ مَنْ يَأْخُذُ الخلافة عن

ربه، فيكون خَلِيفَةً عن الله تعالى مع المُوَافَقَةِ فِي الحُكْمِ المَشْرُوعِ، فَلَمَّا عَلِمَ

ذلك ﷺ لَمْ يَحْجُرِ الأَمْرَ، فَلِلَّهِ خلفاء في خلقه يَأْخُذُونَ مِن مَعْدِنِ الرَّسُولِ وَالرُّسُلِ

ما أَخَذَتْه الرُّسُلِ عليهمُ السَّلام، ويَعْرِفُونَ فَضْلَ المُتَقَدَّمِ هُنَاكَ، لأَنَّ الرسولَ قَابِلٌ

للزيادة، وهذا الخليفة ليس بقابل للزيادة التي لو كان الرسولُ قَبِلَهَا، فلا يُعْطَى من

العِلْمِ والحكم فيما شَرَعَ له إلا ما شُرِعَ للرَّسولِ خاصَّةً، فهو في الظاهر مُتَّبِعٌ غير

مخالف بِخِلَافِ الرُّسُلِ، أَلَا تَرَى عيسى الله لَمَّا تَخَيَّلَتِ الْيَهُودُ أَنَّه لا يَزِيدُ على

موسى مثل ما قلناه في الخلافة اليوم مع الرسول ، آمَنُوا به وأَقَرُّوه، فلما زاد حكمًا أو

نَسَخَ حكمًا كان قد قَرَّرَه موسى لكون عيسى رسولًا لم يَحْتَمِلُوا ذلك، لأنَّه خَالَفَ

اعْتِقَادَهم فيه، وجَهِلَتِ اليَهُودُ الأمر على ما هو عليه، فَطَلَبَتْ قَتْلَه .

Ve Resûl'ün Allah'dan ahzettiği şeyin "ayn”ını, halîfenin Allah'dan ahzetmesi dahi böyledir. Binâenaleyh biz onun hakkında, lisân-ı keşf ile "halîfetullâh” ve lisân-ı zâhir ile “halîfe-i Resûlullah" deriz. Ve bundan dolayı Resûl (a.s.), muhakkak kendi ümmetinde hilâfeti Rabb'inden ahzeden kimse olduğunu bildiği için, hilâfetle kendisinden hiçbir kimseye nassetmediği ve bir kimseyi ta'yîn eylemediği hâlde vefât eyledi. Böyle olunca hükm-i meşrû'da muvâfakatla berâber Allah Teâlâ'dan halîfe olur. İmdi vaktâki Sallallâhu aleyhi ve sellem bunu bildi, emri hacr etmedi. Böyle olunca, Allah Teâlâ için onun hakkında hulefâ vardır ki, rusül (aleyhimü's-selâm)ın ahzettiği şeyi, Resûl'ün ve rusüllerin ma'deninden alırlar; ve burada mütekaddem olanın fazlını ârif olurlar. Zîrâ Resûl ziyâdeye kābildir; ve bu halîfe, ziyâdeye kābil değildir. Öyle ki eğer Resûl ola idi, onu kabûl ederdi. İmdi ona teşrî' olunan şeyde, ilim ve hükmden, ancak hâssaten resûle teşrî' olunan şey i'tâ olunur. [O, zâhirde resûlün hilâfına olarak müttebi'dir, muhâlif değildir.] Sen Îsâ (a.s.)ı görmez misin? Vaktâki yahûdîler, tahayyül ettiler ki, [17/22] bugün resûl ile hilâfet hakkında bizim dediğimiz gibi, muhakkak o, Mûsâ üzerine ziyâde etmez. Ona îmân ettiler ve ona ikrâr eylediler. Îsâ (a.s.) resûl olduğu için, vaktâki bir hükmü ziyâde etti veyâhud bir hüküm nesheyledi, ki Mûsâ (a.s.) onu takrîr etmiş idi, buna tahammül etmediler. Zîrâ onun hakkında i'tikādlarına muhalefet eyledi. Ve yahûdîler, emri hakîkati üzere câhil oldular. Binâenaleyh katlini taleb eylediler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Resûl'ün Allah'tan aldığı şeyin aynısını, halîfenin Allah'tan alması da böyledir. Bu sebeple biz onun hakkında, keşf diliyle "halîfetullâh" ve görünen dil ile "halîfe-i Resûlullah" deriz. Ve bundan dolayı Resûl (a.s.), muhakkak kendi ümmetinde hilâfeti Rabb'inden alan kimse olduğunu bildiği için, hilâfetle ilgili kendisinden hiçbir kimseye nassetmediği ve bir kimseyi tayin etmediği hâlde vefat etti. Böyle olunca, meşru hükümde muvafakatla beraber Allah Teâlâ'dan halîfe olur. Şimdi, Sallallâhu aleyhi ve sellem bunu bildiği zaman, emri kısıtlamadı. Böyle olunca, Allah Teâlâ için onun hakkında halîfeler vardır ki, peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) aldığı şeyi, Resûl'ün ve peygamberlerin kaynağından alırlar; ve burada öncekinin faziletini bilirler. Çünkü Resûl fazlalığa kabiliyetlidir; ve bu halîfe, fazlalığa kabiliyetli değildir. Öyle ki eğer Resûl olsaydı, onu kabul ederdi. Şimdi ona şeriat kılınan şeyde, ilim ve hükümden, ancak özellikle resûle şeriat kılınan şey verilir. [O, görünüşte resûlün aksine olarak tâbidir, muhalif değildir.] Sen Îsâ (a.s.)ı görmez misin? Yahudiler, [17/22] bugün resûl ile hilâfet hakkında bizim dediğimiz gibi, muhakkak o, Mûsâ üzerine fazlalık yapmaz diye düşündükleri zaman, ona iman ettiler ve onu ikrar ettiler. Îsâ (a.s.) resûl olduğu için, bir hükmü artırdığı veya Mûsâ (a.s.)'ın onayladığı bir hükmü neshettiği zaman, buna tahammül etmediler. Çünkü onun hakkında inançlarına muhalefet etti. Ve Yahudiler, emrin hakikatini bilmediler. Bu sebeple onun öldürülmesini talep ettiler.

Ya'ni Resûl (a.s.)ın Allah'dan aldığı hükmün “ayn”ını, halîfenin Allah'dan alması, Resûl (a.s.)ın enbiyâ-yı sâlifenin ahkâmını Allah'dan almasına benzer. Resûl'ün o aldığı hüküm, ahzde nasıl müstakil ve zâhirde o şerâyi'-i sâlifeye muvâfık ise, halîfe de ahzde müstakil ve zâhirde öylece şerîat-ı muhammediyyeye muvâfıktır. Şu hâlde biz o halîfe hakkında lisân-ı keşf ile “halîfetullah” ve lisân-ı zâhir ile “halîfe-i Resûlullah”dır deriz. İşte bunun için Resûl (a.s.), kendinden sonra kimin halîfe olacağını taʼyîn etmeksizin vefât etti. Zîrâ Resûl (a.s.), kendi ümmeti içinde hilâfeti Rabb'inden ahzeden kimse olduğunu bilir. Böyle olunca o halîfe zâhirde Resûl'ün şerîatına muvâfakatle beraber doğrudan doğruya Allah'dan ahzeylediği hükm-i meşrûda Allah'dan halîfe olur. İşte Resûl (a.s.), bu dakîkayı bildiği cihetle, emr-i hilâfeti hacr ve men'etmedi; ve hilâfeti kendi hilâfetine hasretmedi, belki hilâfet kapısını açık bırakmakla hilâfet-i ilâhiyyeye işaret etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Resûl'ün (a.s.) Allah'tan aldığı hükmün aynısını, halîfenin Allah'tan alması, Resûl'ün (a.s.) geçmiş peygamberlerin hükümlerini Allah'tan almasına benzer. Resûl'ün o aldığı hüküm, almada nasıl müstakil ve görünüşte o geçmiş şeriatlara uygun ise, halîfe de almada müstakil ve görünüşte öylece Muhammedî şeriata uygundur. Şu hâlde biz o halîfe hakkında keşif diliyle "halîfetullah" (Allah'ın halîfesi) ve görünüş diliyle "halîfe-i Resûlullah" (Resûlullah'ın halîfesi) deriz. İşte bunun için Resûl (a.s.), kendinden sonra kimin halîfe olacağını belirlemeksizin vefât etti. Çünkü Resûl (a.s.), kendi ümmeti içinde hilâfeti Rabb'inden alan kimse olduğunu bilir. Böyle olunca o halîfe görünüşte Resûl'ün şeriatına uygunlukla beraber doğrudan doğruya Allah'tan aldığı meşru hükümde Allah'tan halîfe olur. İşte Resûl (a.s.), bu ince noktayı bildiği için, hilâfet işini kısıtlamadı ve yasaklamadı; ve hilâfeti kendi hilâfetine özgü kılmadı, aksine hilâfet kapısını açık bırakmakla ilâhî hilâfete işaret etti.

Binâenaleyh Allah Teâlânın kendi halkında birtakım hulefâsı vardır ki, rusül (aleyhimü's-selâm)ın aldığı ahkâmı onların aldığı madenden ve men- ba'dan alırlar; ve bu ahz makāmında, kendilerinden evvel kāim olmuş olan resûlün fazlını ârif olurlar. Çünkü Resûl ahkâmda ziyâdeyi kabûl eder, ya'ni kendisine gelen şerîatın ahkâmı, kendinden evvel gelen resûlün ahkâm-ı şer'iyyesinden ziyâde olur. Fakat halîfe hakkında bu vârid değildir. Halîfe- ye ancak tâbi' olduğu resûlün ahkâm-ı şer'iyyesi vârid olur. O ahkâmdan ziyâdeyi kabûl etmez. [17/23] Hâlbuki o halîfe, eğer resûl olaydı, ahkâmda ziyâdeyi kabûl eder idi. Binâenaleyh halîfeye ilim ve hükümden bir şey verildiği vakit, ancak hâssaten resûle teşrî olunan şey verilir; ondan fazla bir şey verilmez. Sen Îsâ (a.s.)ı görmüyor musun? Halîfe resûle tâbi'dir, ona muhalif bir hüküm ile zâhir olmaz, dediğimiz gibi, yahûdîler Hz. Îsayı, şer'-i Mûsâ (a.s.)ı ikāmeye me'mûr bir halîfe zannettiler ve Mûsâ (a.s.)ın getirdiği şerîat üzerine bir hüküm ziyâde etmez tahayyül eylediler. Evvelen îmân ettiler; ve onun nübüvvetine ikrâr eylediler. Çünkü şerîat-ı Mûsada bunun gibi enbiyâ çok idi. Îsâ (a.s.)ı da onlardan biri zannettiler. Halbuki Îsâ (a.s.) resûl olduğu ve resûl ise ziyâdeyi kabûl ettiği için, vaktâki şerîat-1 Mûsâ üzerine bir hüküm ziyâde etti ve Hz. Mûsânın şerîatında mukarrer kılmış olduğu bir hükmü neshetti, yahûdîler bu hâle tahammül edemedi- ler. Zîrâ Îsâ (a.s.) yahûdîlerin kendi hakkındaki i’tikādlarına muhâlif olarak zâhir oldu. Yahûdîler ise hakîkat-i hâli bilmediklerinden Îsâ (a.s.)ın katline kıyâm ettiler. Bilmediler ki Îsâ (a.s.)ın şerîat-ı Mûsâdan ibkā ettiği ahkâm kendi şerîatı olduğu içindir. Yoksa Mûsâ (a.s.)ın şerîatı olduğu için değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple Yüce Allah'ın kendi yarattıkları arasında birtakım halifeleri vardır ki, peygamberlerin (a.s.) aldığı hükümleri, onların aldığı kaynaktan ve menba'dan alırlar; ve bu alma makamında, kendilerinden önce var olmuş olan peygamberin faziletini bilirler. Çünkü peygamber hükümlerde fazlalığı kabul eder, yani kendisine gelen şeriatın hükümleri, kendinden önce gelen peygamberin şer'î hükümlerinden fazla olur. Fakat halife hakkında bu durum geçerli değildir. Halifeye ancak tabi olduğu peygamberin şer'î hükümleri gelir. O hükümlerden fazlasını kabul etmez. Hâlbuki o halife, eğer peygamber olsaydı, hükümlerde fazlalığı kabul ederdi. Bu sebeple halifeye ilim ve hükümden bir şey verildiği zaman, ancak özellikle peygambere şeriat olarak konulan şey verilir; ondan fazla bir şey verilmez. Sen İsa'yı (a.s.) görmüyor musun? Halife peygambere tabidir, ona muhalif bir hüküm ile ortaya çıkmaz, dediğimiz gibi, Yahudiler Hz. İsa'yı, Musa'nın (a.s.) şeriatını ikame etmekle görevli bir halife zannettiler ve Musa'nın (a.s.) getirdiği şeriat üzerine bir hüküm eklemez diye tahayyül ettiler. Önce iman ettiler; ve onun peygamberliğine ikrar ettiler. Çünkü Musa'nın şeriatında bunun gibi peygamberler çoktu. İsa'yı (a.s.) da onlardan biri zannettiler. Halbuki İsa (a.s.) peygamber olduğu ve peygamber ise fazlalığı kabul ettiği için, ne zaman ki Musa'nın şeriatı üzerine bir hüküm ekledi ve Hz. Musa'nın şeriatında sabit kılmış olduğu bir hükmü neshetti, Yahudiler bu hale tahammül edemediler. Çünkü İsa (a.s.) Yahudilerin kendi hakkındaki inançlarına muhalif olarak ortaya çıktı. Yahudiler ise hakikati bilmediklerinden İsa'nın (a.s.) katline kalkıştılar. Bilmediler ki İsa'nın (a.s.) Musa'nın şeriatından baki bıraktığı hükümler kendi şeriatı olduğu içindir. Yoksa Musa'nın (a.s.) şeriatı olduğu için değildir.

## Misal:

Bilfarz hükümet bir ticaret kānûnnâmesi neşreder. Bir müddet o kānûnun ahkâmıyla amel olunur. Badehû efrâdın muâmele-i ticâriyyesi tevessü' eder; ve halkın inkişaf eden isti'dâdât-ı ticâriyyesi o kānunnâme ahkâmından bazılarının neshini ve bazılarının ibkāsını ve yeniden birta- kım ahkâm daha vaz'ını îcâb ettirir. Binâenaleyh hükümet yeniden bir ti- câret kānûnnâmesi yapmak lüzûmunu hisseder; ve bu kānûnun sonuna bir mâdde ilave edip der ki: Filân târihli ticaret kānûnnâmesinin hükmü bu kānûn ile mefsûhdur. Her ne kadar yeni kānûnda eski kānûnun birtakım ahkâmı [17/24] mevcûd bulunur ise de, artık mahkemeler o kānûndan bahisle hükmetmezler. Zîrâ efrâdın isti'dâdına göre yeni kānûn yapılmıştır; ve o kānûn müstakildir, evvelki kānûn ile aslâ münasebeti kalmamıştır. İşte bunun gibi nesh-i şerâyi' ve irsâl-i rusül, ancak halkın isti'dâdâtıyla alâkadâr bir keyfiyettir. Ve ümmet-i Muhammed'in isti’dâdâtı derece-i kusvâya vâsıl olduğundan (S.a.v.) Efendimiz'in getirdiği şerîat dahi ekmel-i şerâyi'dir; ve kıyâmete kadar bâkîdir. Nitekim ondan sonra hiçbir resûl zuhûr etmemiş- tir ve etmeyecektir. Ve ümmet-i Muhammed'in isti'dâdâtının derecesine fî-zamâninâ sekene-i arzda görülen efkâr ve ihtirâât şâhiddir. Zîrâ arzda sâkin olan akvâmın kâffesi ümmet-i Muhammed'dir. Şu kadar ki bir kısmı "ümmet-i da'vet”, diğer kısmı “ümmet-i icâbet"tir. Ya'ni bir kısmı ahkâm-ı Kur'ân'ı kabul etmiş, diğeri henüz etmemiştir; el'ân da'vet olunmaktadır- lar. Ve Avrupalıların “Biz ümmet-i Îsa'yız” demeleri makbûl değildir. Zîrâ şerîat-ı îseviyye, şerîat-ı muhammediyye ile mensûhtur. Nasıl ki hükümet yeni bir kānûn neşrettikten sonra, bazı mahâkim “Hayır biz eski kānûn üzerine hükmederiz, yeni kānûnu tanımayız” diyemezler; derlerse onların bu da'vâları nefsü'l-emirde bâtıl olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Farz edelim ki hükümet bir ticaret kanunnamesi yayımlar. Bir süre o kanunun hükümleriyle amel edilir. Daha sonra fertlerin ticari muameleleri genişler; ve halkın gelişen ticari yatkınlıkları o kanunname hükümlerinden bazılarının kaldırılmasını ve bazılarının kalmasını ve yeniden birtakım hükümler daha konulmasını gerektirir. Buna göre hükümet yeniden bir ticaret kanunnamesi yapma lüzumunu hisseder; ve bu kanunun sonuna bir madde ilave edip der ki: Filan tarihli ticaret kanunnamesinin hükmü bu kanun ile geçersiz kılınmıştır. Her ne kadar yeni kanunda eski kanunun birtakım hükümleri mevcut bulunsa da, artık mahkemeler o kanundan bahisle hükmetmezler. Çünkü fertlerin yatkınlığına göre yeni kanun yapılmıştır; ve o kanun müstakildir, önceki kanun ile asla münasebeti kalmamıştır. İşte bunun gibi şeriatların kaldırılması ve peygamberlerin gönderilmesi, ancak halkın yatkınlıklarıyla alakalı bir niteliktir. Ve Muhammed ümmetinin yatkınlıkları en üst dereceye ulaştığından (S.a.v.) Efendimiz'in getirdiği şeriat dahi şeriatların en mükemmelidir; ve kıyamete kadar kalıcıdır. Nasıl ki ondan sonra hiçbir resul ortaya çıkmamıştır ve çıkmayacaktır. Ve Muhammed ümmetinin yatkınlıklarının derecesine günümüzde yeryüzünde yaşayanlarda görülen fikirler ve icatlar şahittir. Çünkü yeryüzünde sakin olan kavimlerin hepsi Muhammed ümmetidir. Şu kadar ki bir kısmı "davet ümmeti" (davet edilen ümmet), diğer kısmı "icabet ümmeti"dir (davete icabet eden ümmet). Yani bir kısmı Kur'an hükümlerini kabul etmiş, diğeri henüz etmemiştir; hâlâ davet olunmaktadırlar. Ve Avrupalıların "Biz İsa ümmetiyiz" demeleri makbul değildir. Çünkü İsevi şeriat, Muhammedi şeriat ile kaldırılmıştır. Nasıl ki hükümet yeni bir kanun yayımladıktan sonra, bazı mahkemeler "Hayır biz eski kanun üzerine hükmederiz, yeni kanunu tanımayız" diyemezler; derlerse onların bu davaları gerçekte batıl olur.

فكان من قصته ما أَخْبَرَنا الله تعالى في كتابه العزيـز عنـه وعنهم، فلما كان

رسولًا قَبِلَ الزِّيَادَةَ إِمَّا بِنَقْصِ حُكْم قد تَقَرَّرَ أو زيادة حكم، على أنَّ النَّقْصَ

زيادة حكم بلا شَكٍّ ، والخلافة اليوم ليس لها هذا المَنْصِبُ، وإِنَّما تَنْقُصُ أو

تَرِيدُ على الشَّرْعِ الَّذي قد تَقَرَّرَ بالاجتهاد لا على الشرع الَّذِي شَافَهَه به مُحَمَّدٌ

ﷺ ، فقد يظهر من الخليفة ما يخالِفُ حَدِيثًا ما في الحكم، فَيُتَخَيَّلُ أَنَّه من

الاجتهاد، وليس كذلك، وإنَّما هذا الامام لم يثبت عنده من جهة الكشف

ذلك الخَبَرُ عن النَّبِيِّ ﷺ ، ولو ثَبَتَ لَحَكَمَ به ، وإن كان الطريق فيـه العدل عـن

العَدْلِ فَمَا هو مَعْصُوم من الوَهْم ولا من النَّقْلِ على المَعْنَى، فَمِثْلُ هَذا يَقَعُ من

الخليفة اليوم، وكذلك يَقَعُ من عيسى عليه السلام ، فإنَّه إذا نَزَلَ يَرْفَعُ كثيرًا من شرع

الاجتهاد [17/25] المُقَرَّرِ ، فَيُبَيِّنُ بِرَفْعِهِ صورة الحقِّ المشروع الذي كان عليه

عليه السلام ، ولَا سِيَّمَا إِذا تَعَارَضَتْ أحكامُ الأَئِمَّةِ فِي النَّازِلَةِ الْوَاحِدَةِ، فَنَعْلَمُ قَطْعًا أَنَّه

لو نَزَلَ وَحْيٌ لَنَزَلَ بأحد الوجوه، فذلك هو الحُكْمُ الإلهي، وما عَدَاهِ وإِنْ قَرَّرَه

الحقُّ فهو شَرْعُ تَقْرِيرِ لِرَفْعِ الحَرَج عن هذه الأُمَّةِ وَاتِّسَاعِ الحُكْم فيها.

İmdi Kitâb-ı Azîz'inde Allah Teâlâ'nın ondan ve onlardan bize ihbâr eylediği şey, onun kıssasından vâki' oldu. Böyle olunca vaktâki resûl oldu, ya mukarrer olan hükmü naksetmekle veyâhud bir hükmü ziyâde etmekle, ziyâdeyi kabûl etti. Zîrâ naks, bilâ-şek bir hükmün ziyâdeliğidir. Halbuki hilâfet için bugün bu mansıb yoktur. Ve Muhammed (s.a.v.)in müşâfehe olunduğu şer' üzerine değil, ancak ictihâd ile takarrür eden şer' üzerine naks ve ziyâde eyler. İmdi ba'zan halîfeden, hükümde bir hadîse muhâlif olan şey zâhir olur. Binâenaleyh onun ictihâddan olduğu tahayyül olunur. Halbuki böyle değildir. Ve ancak bu imâm indinde, o haber keşf cihetinden nebîden sâbit olmadı; ve eğer sâbit ola idi onunla hükmederdi. Ve her ne kadar onun hakkında olan tarîk, adlden adl oldu ise de, o adl vehimden ve ma'nâya nakilden ma'sûm değildir. İmdi bugün halîfeden bunun misli vâki' olur. Ve kezâlik Îsâ (a.s.)dan vâki' olur. Zîrâ o nüzûl ettiği vakit mukarrer olan şer'-i ictihâddan çoğunu kaldırır. Şu hâlde o, ref'i ile Resûl (a.s.)ın, onun üzerine olduğu, hakk-ı meşrû' sûretini tebyîn eyler. Husûsiyle nâzile-i vâhidede eimmenin ahkâmı teâruz ettikde, kat'â ma'lûm olur ki, eğer vahy nâzil ola idi, elbette vücûhun biri ile nâzil olur idi. Binâenaleyh o vech hükm-i ilâhîdir. Ve onun mâadâsı, her ne kadar Hak onu takrîr etti ise de, o, bu ümmetten haracın ref'i ve hükmün ittisâı için şer'-i takrîrdir. [17/26] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Kitab'ında Yüce Allah'ın bize ondan ve onlardan haber verdiği şey, onun kıssasından meydana geldi. Böyle olunca, peygamber olduğunda, ya kesinleşmiş hükmü eksiltmekle ya da bir hükmü artırmakla, artırmayı kabul etti. Çünkü eksiltme, şüphesiz bir hükmün artırılmasıdır. Halbuki hilafet için bugün bu makam yoktur. Ve Muhammed (s.a.v.), doğrudan kendisine vahyedilen şeriat üzerine değil, ancak içtihat ile kesinleşen şeriat üzerine eksiltme ve artırma yapar. Şimdi bazen halifeden, hükümde bir hadise muhalif olan şey ortaya çıkar. Bu sebeple onun içtihattan olduğu sanılır. Halbuki böyle değildir. Ve ancak bu imamın yanında, o haber keşif yoluyla peygamberden sabit olmadı; ve eğer sabit olsaydı onunla hükmederdi. Ve her ne kadar onun hakkındaki yol, adilden adile geçtiyse de, o adil, vehimden ve manaya nakilden masum değildir. Şimdi bugün halifeden bunun benzeri meydana gelir. Ve aynı şekilde İsa (a.s.)'dan da meydana gelir. Çünkü o indiği zaman, kesinleşmiş içtihat şeriatının çoğunu kaldırır. Şu halde o, kaldırmasıyla Resul (a.s.)'ın, onun üzerinde olduğu, meşru hakkın suretini açıkça ortaya koyar. Özellikle tek bir olayda imamların hükümleri çeliştiğinde, kesinlikle bilinir ki, eğer vahiy inseydi, elbette yüzlerden biriyle inerdi. Bu sebeple o yüz ilahi hükümdür. Ve onun dışındakiler, her ne kadar Hak onu onayladıysa da, o, bu ümmetten zorluğun kaldırılması ve hükmün genişlemesi için bir onay şeriatıdır.

Ya'ni Allah Teâlânın bize Îsâ (a.s.) dan ve yahûdîlerden Kur'ân-ı Kerîm'de ihbâr eylediği emr, Îsâ (a.s.)ın kıssasından vâki' oldu. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Îsâ (a.s.) ile yahûdîler arasındaki mâcerâyı tasrîh etmeyip, yalnız Allah Teâlâ hazretlerinin Kitâb-ı Azîz'inde bu kıssayı bize ihbâr ettiğini beyân ile iktifâ buyurdu. Zîrâ bu bâbdaki ihbârât-ı kur'âniyyenin tefsîrinde akvâl-i muhtelife vardır. Ve Hz. İbn Abbâs ve Talha ibn Alî (radıyâllâhü anhümâ) وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ (Enbiyâ, 21/34) [Yâ Habîbim, senden evvel gelen ricâlden bir racül için huld ve bekā kılmadık.] âyet-i kerîmesi hasebince إِنِّي مُتَوَفِّيكَ (Âl-i İmrân, 3/55) [Muhakkak seni vefât ettirecek olan Ben'im.] ve فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي (Mâide, 5/117) [Vaktâki Sen beni aldın.] âyet-i kerîmelerini vefât ile tefsîr eylemişlerdir; ve i'tikād-ı Nasârâ dahi bunun üzerinedir. Vallâhu a'lem bi's-savâb! Ve bu bâbdaki tafsîlât Fass-ı Îsevî'de mürûr etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın bize Kur'ân-ı Kerîm'de İsa (a.s.)'dan ve Yahudilerden haber verdiği emir, İsa (a.s.)'ın kıssasından meydana geldi. Şeyh (r.a.) İsa (a.s.) ile Yahudiler arasındaki macerayı açıkça belirtmeyip, sadece Yüce Allah'ın Kitab-ı Azîz'inde bu kıssayı bize haber verdiğini beyan etmekle yetindi. Çünkü bu konudaki Kur'anî haberlerin tefsirinde farklı görüşler vardır. Ve Hz. İbn Abbas ve Talha ibn Ali (Allah onlardan razı olsun) "وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ" (Enbiyâ, 21/34) [Ey Habîbim, senden önce gelen erkeklerden hiçbir erkek için ebedîlik ve kalıcılık kılmadık.] ayet-i kerimesi gereğince "إِنِّي مُتَوَفِّيكَ" (Âl-i İmrân, 3/55) [Muhakkak seni vefat ettirecek olan Benim.] ve "فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي" (Mâide, 5/117) [Vakti geldiğinde Sen beni aldın.] ayet-i kerimelerini vefat ile tefsir etmişlerdir; ve Hristiyanların inancı da bunun üzerinedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir! Ve bu konudaki ayrıntılar İsevî Fass'ında (İsa'ya ait bölümde) geçti.

Vaktâki Îsâ (a.s.) resûl oldu, ya Mûsâ (a.s.)ın şerîatında mukarrer olan bir hüküm eksiltmekle veyâhud o şerîat üzerine bir hükmü ziyâde etmek ya intikālden ma'sûm değildir. Ya'ni racül-i adl bir hadîsi naklederken o kelâmda tevehhüm ettiği bir ma'nâyı ifâdeye sayeder. Bundan kendisinin bile haberi olmaz; hadîs-i sâf naklettiğini zanneder. Bu hâl umûr-i âdiyede dâimâ bizim başımızdadır. Meselâ birisi bir söz söyler. Aradan hayli vakit geçer. Biz o sözü diğer bir kimseye naklederken tevehhüm ettiğimiz maʼnâ vech ile ifade ederiz. Halbuki kāilin murâdı bizim ifade ettiğimiz ma'nâ değildir. İşte halîfeden herkesin nass zannettiği [17/28] şeye bu sebeble muhâlif hüküm vâki' olur. Ve bu hâl Îsa (a.s.)dan dahi vâki' olur. Zîrâ Îsâ (a.s.) âhir zamanda nüzûl ettiği vakit, eimmenin ictihâdâtı ile takarrür eden şer'den birçoklarını kaldırır. Binâenaleyh Îsâ (a.s.), bu gibi ahkâm-ı kesîreyi kaldırmakla, Resûl (a.s.) kendi zamân-ı saâdetlerinde, nasıl bir hakk-ı meşrû' sûreti üzerine idiyse, o hakk-ı meşrû' sûretini tebyîn eder; ve ondan evvel zuhûr edecek olan Hz. Mehdî dahi böyledir. Mezâhib-i er-baayı ref'edip dîn-i hâlis üzerine hükmedecektir. Onun için Hz. Mehdî'ye muhâlif olanların pek çoğu ulemâ-i zâhirdendir. Ehl-i keşf olan evliyâ ise o hazrete tâbi' olacaklardır. Husûsiyle nâzil olan bir hükümde eimmenin ahkâmı teâruz ederse, bu ahkâm-ı müteârızanın ref'i evlâ-bit-tarîktir. Zîrâ bu ihtilafa bakılınca sûret-i katʼiyyede maʼlûm olur ki, eğer esâsında ihtilaf olunan mes'ele hakkında vahy nâzil olsa idi, vücûh-i muhtelifeden biri ile nâzil olur idi; ve o vech-i vâhid dahi hükm-i ilâhî olurdu. Ve hükm-i ilâhî-den gayrı olan vecihleri, her ne kadar eimmenin ictihâdâtı hasebiyle, Hak takrîr etmiş ise de, o şer'-i takrîr bu ümmetten haracın ref'i ve hükmün genişlemesi içindir. Zîrâ eimmenin ahkâm-ı muhtelifesi olmasa, hükkâm baʼzı mesâilde hükm için güçlük çekerler idi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: يُرِيدُ اللهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ (Bakara, 2/185) ya'ni “Allah Teâlâ size kolaylık murâd eder ve size güçlük murâd etmez.” İşte bu sebebden dolayı müctehid ictihâdında hatâ ederse de, yine kendisine bir sevâb yazılır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İsa (a.s.) peygamber olduğunda, ya Musa (a.s.)'ın şeriatında kesinleşmiş bir hükmü eksiltmekle veya o şeriat üzerine bir hükmü artırmakla, hatadan korunmuş değildir. Yani güvenilir bir kişi bir hadisi naklederken, o sözde vehmettiği (zannettiği) bir anlamı ifade etmeye çalışır. Bundan kendisinin bile haberi olmaz; hadisi saf (katıksız) naklettiğini zanneder. Bu durum, sıradan işlerde daima bizim başımızdadır. Örneğin, birisi bir söz söyler. Aradan hayli zaman geçer. Biz o sözü başka bir kimseye naklederken, vehmettiğimiz anlam biçimiyle ifade ederiz. Halbuki söyleyenin muradı, bizim ifade ettiğimiz anlam değildir. İşte bu sebeple, halifeden herkesin nass (kesin hüküm) zannettiği şeye muhalif hüküm meydana gelir. Ve bu durum İsa (a.s.)'dan dahi meydana gelir. Çünkü İsa (a.s.) ahir zamanda indiği vakit, imamların içtihatlarıyla kesinleşen şeriattan birçoklarını kaldırır. Buna göre İsa (a.s.), bu gibi pek çok hükmü kaldırmakla, Resul (a.s.) kendi saadetli zamanlarında nasıl meşru bir hak sureti üzere idiyse, o meşru hak suretini açıklar; ve ondan evvel zuhur edecek olan Hz. Mehdi dahi böyledir. Dört mezhebi kaldırıp halis din üzerine hükmedecektir. Onun için Hz. Mehdi'ye muhalif olanların pek çoğu zahir ulemasındandır. Ehl-i keşf (manevi keşif sahibi) olan evliya ise o hazrete tabi olacaklardır. Özellikle nazil olan bir hükümde imamların hükümleri çatışırsa, bu çatışan hükümleri kaldırmak daha evladır. Zira bu ihtilafa bakılınca kesin bir şekilde bilinir ki, eğer esasında ihtilaf olunan mesele hakkında vahiy nazil olsaydı, çeşitli vecihlerden (yönlerden) biri ile nazil olurdu; ve o tek vecih dahi ilahi hüküm olurdu. Ve ilahi hükümden gayrı olan vecihleri, her ne kadar imamların içtihatları sebebiyle Hak tasdik etmiş ise de, o tasdik edilmiş şeriat, bu ümmetten zorluğun kaldırılması ve hükmün genişlemesi içindir. Zira imamların farklı hükümleri olmasa, hakimler bazı meselelerde hüküm için güçlük çekerlerdi. Nitekim Yüce Allah buyurur: يُرِيدُ اللهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ (Bakara, 2/185) yani “Yüce Allah size kolaylık diler ve size güçlük dilemez.” İşte bu sebepten dolayı müçtehit içtihadında hata etse de, yine kendisine bir sevap yazılır.

وأما قوله ﷺ : «إِذَا بُويعَ الْخَلِيفَتَانِ فَاقْتُلُوا الْآخَرَ» وفي روايةٍ «مِنْهُمَا» هـذا فـي

الخلافة الظاهرة التي لها السَّيْفُ ، وإِنِ اتَّفَقَا فلا بُدَّ من قَتْلِ أَحدهما بِخِلَافِ

الخلافةِ المَعْنَوِيَّةِ، فَإِنَّ لا قَتْلَ فيها ، وإِنَّما جاءَ القتل في الخلافة الظاهرة، وَإِنْ

لَمْ يَكُنْ لِذَلِكَ الخليفة هذا المقام [17/29] وهو خليفة رسولِ اللَّهِ إِنْ عَدَلَ،

فَمِنْ حُكْمِ الأَصْلِ الَّذي به تُخْيِّلَ وجودُ الهَيْنِ، لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ

لَفَسَدَتَا وَإِنِ اتَّفَقَا، فَنَحْنُ نَعْلَمُ أَنَّهُما لَوِ اخْتَلَفَا تقديرًا لَنَفَذَ الحكم أحدهما،

فالنافذ الحكم هو الإله على الحقيقة، والذي لَمْ يَنْفُـدْ حُكمُه ليس باله،

ومن هنا نَعْلَمُ أَنَّ كلَّ حكم يَنفُذُ اليوم في العالم أَنَّه حُكْمُ اللَّهِ وَإِن خَالَفَ

الحُكْمَ المُقَرَّرِ في الظاهرِ المُسَمَّى شَرْعًا ، إِذْ لا يَنْفُذُ إِلَّا حُكْمُ اللَّهِ في نفس

الأَمْرِ، لأنَّ الأمر الوَاقِعَ في العَالَمِ إِنَّما هو على حكم المَشِيئَةِ الإِلَهِيَّةِ، لا على

الحكم الشرع المُقَرَّرِ وإِن كان تَقْرِيرُه من المَشِيئَةِ، ولذلك نَفَذَ تقريره خَاصَّةً،

فإِنَّ المَشِيئَةَ ليس لها فيه إلا التَّقْرِيرُ، لا العمل بما جَاءَ به.

Ve Aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz'in إِذَا بُويِعَ الْخَلِيفَتَانِ فَاقْتُلُوا الْآخَرَ ve bir rivayette الْآخَرَ مِنْهُمَا ya'ni İki halîfeye bîât olunduğu vakit on- lardan diğerini katlediniz!" kavline gelince; bu, kendisi için kılıç olan hilâfet-i zâhire hakkındadır; ve her ne kadar ittifâk etseler bile, hilâ- fet-i ma'neviyye hilâfına olarak, elbette ikisinden birisinin katli lâ- zımdır. Zîrâ hilâfet-i ma'neviyyede katl yoktur; ve katl ancak hilâfet-i zâhire hakkında geldi. Ve her ne kadar bu halîfede, bu makām yok ise de, eğer adâlet ederse, o halîfe-i Resûlullah'dır. İmdi aslın hük- mündendir ki, onunla iki ilâhın vücûdu tahayyül olunur. Halbuki لَوْ كَانَ )فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَنَا (وَإِن اتفقا )Enbiya (21/22) ya'ni her ne kadar ittifak etseler dahi, "Eğer yerde ve gökte, Allah'dan başka ilâhlar olsa idi zemîn ve âsumân fesâda varırdı". Böyle olunca biz biliriz ki, eğer iki- si takdîren ihtilafa düşerlerse, elbette onlardan birinin hükmü nâfiz olur idi. Binâenaleyh hükmü nâfiz olan hakîkatte ilâhdır; ve hükmü nâfiz olmayan ise ilâh değildir. Ve biz buradan biliriz ki, bugün âlem- de nâfiz olan her bir hüküm muhakkak Allah'ın hükmüdür; her ne kadar şer' denilen zâhirde mukarrer hükme muhâlif olursa da. Zîrâ nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü nâfizdir. [17/30] Çünkü âlem- de vâki' olan emr, meşiyyet-i ilâhiyye hükmü üzeredir. Her ne kadar şer'in takrîri meşiyyetten vâki' oldu ise de, șer'-i mukarrer hükmü üzere değildir. Ve bunun için hâssaten şer'in takrîri nâfiz oldu. Zîrâ meşiyyet için, şer' hakkında ancak takrîr vardır; şer'in getirdiği şeyle amel yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz'in "İki halifeye biat edildiği zaman, diğerini öldürün!" ve bir rivayette "Onlardan diğerini öldürün!" sözüne gelince; bu, kendisi için kılıç olan zâhirî hilâfet hakkındadır; ve her ne kadar ittifak etseler bile, manevî hilâfetin aksine, elbette ikisinden birisinin öldürülmesi gereklidir. Çünkü manevî hilâfette öldürme yoktur; ve öldürme ancak zâhirî hilâfet hakkında gelmiştir. Ve her ne kadar bu halifede, bu makam yok ise de, eğer adalet ederse, o Resûlullah'ın halifesidir. Şimdi aslın hükmündendir ki, onunla iki ilâhın varlığı tahayyül olunur. Halbuki "Eğer yerde ve gökte, Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de fesada uğrardı." (Enbiya 21/22) yani her ne kadar ittifak etseler dahi, "Eğer yerde ve gökte, Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, yer ve gök fesada uğrardı." Böyle olunca biz biliriz ki, eğer ikisi takdiren ihtilafa düşerlerse, elbette onlardan birinin hükmü geçerli olurdu. Bu sebeple hükmü geçerli olan hakikatte ilâhtır; ve hükmü geçerli olmayan ise ilâh değildir. Ve biz buradan biliriz ki, bugün âlemde geçerli olan her bir hüküm muhakkak Allah'ın hükmüdür; her ne kadar şer' denilen zâhirde belirlenmiş hükme muhalif olursa da. Çünkü nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü geçerlidir. Çünkü âlemde meydana gelen iş, ilâhî meşiyetin hükmü üzeredir. Her ne kadar şer'in takriri meşiyetten meydana geldiyse de, belirlenmiş şer' hükmü üzere değildir. Ve bunun için özellikle şer'in takriri geçerli oldu. Çünkü meşiyet için, şer' hakkında ancak takrir vardır; şer'in getirdiği şeyle amel yoktur.

Ya'ni birisi itiraz edip dese ki: "Bir asırda ehl-i keşf evliyânın taaddüdü görülüyor. Bunlar hükmü Allah'dan ahzettiklerine göre, her biri bir halîfe- dir. Ya'ni zâhirde "halîfe-i Resûlullah", bâtında "halîfetullah"dır. Halbuki (S.a.v.) Efendimiz: “İki halîfeye bîat olunduğu vakit onlardan birini katle- diniz!"485 buyuruyor. Bu zevâtın zamân-ı vâhid içinde taaddüd edip icrâ-yı hilâfetleri nasıl olur?" &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani birisi itiraz edip dese ki: "Bir asırda ehl-i keşf evliyânın (keşif sahibi velilerin) çokluğu görülüyor. Bunlar hükmü Allah'tan aldıklarına göre, her biri bir halîfedir. Yani zâhirde "Resûlullah'ın halîfesi", bâtında "Allah'ın halîfesi"dir. Halbuki (S.a.v.) Efendimiz: “İki halîfeye biat olunduğu vakit onlardan birini katlediniz!" buyuruyor. Bu zevâtın (zatların) aynı zaman içinde çoğalıp hilâfet icra etmeleri nasıl olur?"

Hz. Şeyh (r.a.) bu i'tirâz-ı mukaddere cevâben buyururlar ki: Bu ha- dîs-i şerîf sâhib-i seyf olan hilâfet-i zâhire erbâbı hakkındadır. Zîrâ sâhib-i seyf olan iki halîfe zuhûr ettiği vakit, aralarında ihtilâf zuhûrundan dolayı, beyne'n-nâs sefk-i dimâ' vâki' olur; ve ibâdullâhın rahatı münselib olup memleket umûru fesâda varır. Beyit: در شهر بکوی یا تو باشی یا من کاشفته بود کار ولایت بدو تن Tercüme: “Şehr içindeki bir mahallede ya sen olursun, ya ben. Zîrâ iki hükümdâr ile vilâyetin işi müşevveş olur."486 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) bu muhtemel itiraza cevap olarak buyururlar ki: Bu hadis-i şerif, kılıç sahibi olan zahirî hilafet ehli hakkındadır. Çünkü kılıç sahibi olan iki halife ortaya çıktığı zaman, aralarında ihtilafın ortaya çıkmasından dolayı, insanlar arasında kan dökme meydana gelir; ve Allah'ın kullarının rahatı ortadan kalkar ve memleket işleri bozulur. Beyit: در شهر بکوی یا تو باشی یا من کاشفته بود کار ولایت بدو تن Tercüme: “Şehir içindeki bir mahallede ya sen olursun, ya ben. Çünkü iki hükümdar ile vilayetin işi karışık olur."486

Binâenaleyh zuhûr eden ikinci halîfenin katli lâzım gelir. Eğer onlar aralarında ittifâk etseler bile, bu ittifâkları makbûl değildir. Çünkü her ikisi de bir memlekette tasarrufa kıyâm edeceklerinden, dâimâ ihtilaf zuhûru tabîîdir. Halbuki hilâfet-i ma'neviyye böyle değildir. Onlar seyf ile zâhir olmadıklarından taaddüdleri hâlinde, fesâd-ı ümmet ihtimali yoktur. Bu sebeble emr-i katl ancak hilâfet-i zâhire [17/31] erbabı hakkında vârid olmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, ortaya çıkan ikinci halifenin öldürülmesi gerekir. Eğer onlar aralarında anlaşsalar bile, bu anlaşmaları kabul edilemez. Çünkü her ikisi de bir memlekette tasarrufa kalkışacaklarından, daima anlaşmazlığın ortaya çıkması tabiidir. Halbuki manevî hilafet böyle değildir. Onlar kılıçla ortaya çıkmadıklarından, çok sayıda olmaları halinde ümmetin bozulması ihtimali yoktur. Bu sebeple öldürme emri ancak zahirî hilafet (dışsal yönetim) erbabı hakkında gelmiştir.

Eğer birisi i'tirâzan der ise ki: “Seyf ile tasarrufa kıyâm eden kimse- de hükmünü Allah'dan ahzedecek kudret-i ma'neviyye ve binâenaleyh makām-ı keşf yoktur ki ona halîfe diyelim?" Hz. Şeyh (r.a.) bu suâl-i mu- kaddere dahi cevâben buyururlar ki: Vâkıâ bu halîfede, bu makām-ı keşf yoktur. Fakat hükm-i şerîatın infâzına sa'yedip icrâ-yı adâlet ederse, o sâ- hib-i seyf olan kimse dahi emr-i adâlette, “halîfe-i Resûlullah”dır. İmdi seyf ile zâhir olan iki halîfeden ikincisinin katli hakkındaki hüküm, öyle bir asıldan inbiâs eder ki, o asıl dahi iki ilâhın tahayyül olunmasıdır. Ve o aslın hükmü dahi, Hak Teâlâ hazretlerinin لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللهُ لَفَسَدَنَا (Enbiyâ, 21/22) ya'ni "Yerde ve gökte Allah'dan başka ilâhlar ola idi, onlar fesâda varır idi" kelâm-ı şerîfinde beyân buyurulmuştur. Eğer bu muhayyel olan ilâhlar ittifâk etmiş olsalar bile, onların bu ittifakıyla husûle gelecek olan sükûn-ı fesâd muvakkat olur idi. Zîrâ mâdemki onlarda dâiye-i ta- sarruf vardır, elbette ihtilâf zuhûr eder. Ve biz biliriz ki, eğer bu muhayyel olan ilâhlar takdîren ihtilafa düşseler, elbette ikisinden birisinin hükmü nâfiz olur. Zîrâ ihtilâf zuhûru takdîrinde her ikisi yekdîğerine karşı kendi kuvvetlerini isti'mâle başlarlar. Ve kuvvetlerinin hudûdu dahi yekdîğerin- den ayrılmış olacağından, bu mahdûd kuvvetler ile devâm eden mücâdelât netîcesinde biri gālib diğeri mağlûb olmak lâzım gelir. Ve netîcede galib gelen ilâhın hükmü nâfız olur. Şu hâlde iki ilâhdan hükmü nâfız olan han- gisi ise, hakîkatte ilâh olan o olur; ve mağlûb olup hükmü nâfiz olmayan ise, artık ilâh değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer birisi itiraz ederek derse ki: "Kılıçla tasarrufa kalkan kimsede, hükmünü Allah'tan alacak manevî bir kudret ve bu sebeple keşif makamı yoktur ki ona halife diyelim?" Hz. Şeyh (r.a.) bu varsayılan soruya cevaben buyururlar ki: Gerçekten de bu halifede, bu keşif makamı yoktur. Fakat şeriat hükmünün uygulanmasına çalışıp adalet icra ederse, o kılıç sahibi kimse de adalet işinde "Resûlullah'ın halifesi"dir. Şimdi, kılıçla ortaya çıkan iki halifeden ikincisinin öldürülmesi hakkındaki hüküm, öyle bir asıldan kaynaklanır ki, o asıl da iki ilahın tahayyül edilmesidir. Ve o asılın hükmü de, Yüce Allah hazretlerinin "لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللهُ لَفَسَدَنَا" (Enbiyâ, 21/22) yani "Yerde ve gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, onlar fesada uğrardı" kelâm-ı şerifinde beyan buyurulmuştur. Eğer bu hayalî ilahlar ittifak etmiş olsalar bile, onların bu ittifakıyla meydana gelecek olan fesat sükûneti geçici olurdu. Çünkü mademki onlarda tasarruf etme isteği vardır, elbette ihtilaf ortaya çıkar. Ve biz biliriz ki, eğer bu hayalî ilahlar takdiren ihtilafa düşseler, elbette ikisinden birisinin hükmü geçerli olur. Çünkü ihtilafın ortaya çıkması durumunda her ikisi birbirine karşı kendi kuvvetlerini kullanmaya başlarlar. Ve kuvvetlerinin hududu da birbirinden ayrılmış olacağından, bu sınırlı kuvvetler ile devam eden mücadeleler neticesinde biri galip diğeri mağlup olmak gerekir. Ve neticede galip gelen ilahın hükmü geçerli olur. Şu halde iki ilahtan hükmü geçerli olan hangisi ise, hakikatte ilah olan o olur; ve mağlup olup hükmü geçerli olmayan ise, artık ilah değildir.

Ve biz bugün bu aslın hükmünden bilip anlıyoruz ki, elyevm âlemde, her ne kadar şer' denilen ve zâhirde mukarrer bulunan ahkâma mugāyir birtakım ahvâl cereyân etmekte ise de, o âlemin hey'et-i mecmûasında nâfiz olan her bir hüküm yine muhakkak Allah'ın hükmüdür. Zîrâ ulû- hiyet mertebe-i vâhidedir; [17/32] ve ilâh, ilâh-ı vâhiddir. Binâenaleyh nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü nâfizdir. Çünkü âlemde vâki' olan emr, a'yân-ı kevniyyeden her birinin hakîkati olan ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâdı ile Hak'tan taleb ettiği hâl ne ise, onun üzerine taalluk eden meşiy- yet-i ilâhiyye hükmüncedir. Ayân-ı sâbitenin ilm-i ilâhîde sûret-i sübûtu ve isti'dâd bahisleri Fass-ı Üzeyrî'de tafsîl olunmuştur. Vâkıû şer'in takrîri dahi meşiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olmuştur. Fakat âlemde vâki' olan emrin kâffesi, şer'-i mukarrer hükmü üzerine değildir. Zîrâ âlemde şer' ile amel etmeyenler, amel edenlerden daha çoktur. Binâenaleyh meşiyyet-i ilâhiyye şer'i nasıl takrîr etmiş ise, muhâlif-i şer' olan umûru dahi öylece takrîr et- miştir. Zîrâ âlemde cereyân eden ahkâm, ancak Hakk'ın hükmüdür. O'nun dilediği şey elbette vâki' olur; dilemediği şeyin vukūu mümkin değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve biz bugün bu aslın hükmünden bilip anlıyoruz ki, şimdi âlemde, her ne kadar şeriat denilen ve görünen âlemde yerleşmiş bulunan hükümlere aykırı birtakım haller cereyan etmekte ise de, o âlemin bütün yapısında geçerli olan her bir hüküm yine muhakkak Allah'ın hükmüdür. Çünkü ilâhlık tek bir mertebedir; ve ilâh, tek bir ilâhtır. Bu sebeple gerçekte ancak Allah'ın hükmü geçerlidir. Çünkü âlemde meydana gelen iş, oluş âlemindeki sabit hakikatlerden her birinin hakikati olan tekil sabit hakikatin yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği hal ne ise, onun üzerine ilişkin olan ilâhî meşiyetin (ilâhî dilemenin) hükmüncedir. Sabit hakikatlerin ilâhî ilimde sübut bulması (var olması) ve yatkınlık bahisleri Üzeyir Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Gerçekte şeriatın belirlenmesi de ilâhî meşiyetten meydana gelmiştir. Fakat âlemde meydana gelen işlerin hepsi, belirlenmiş şeriat hükmü üzerine değildir. Çünkü âlemde şeriat ile amel etmeyenler, amel edenlerden daha çoktur. Bu sebeple ilâhî meşiyet şeriatı nasıl belirlemiş ise, şeriata muhalif olan işleri de öylece belirlemiştir. Çünkü âlemde cereyan eden hükümler, ancak Hakk'ın hükmüdür. O'nun dilediği şey elbette meydana gelir; dilemediği şeyin meydana gelmesi mümkün değildir.

İşte bunun için hâssaten şer'in takrîri nâfiz oldu, ya'ni “Şer' âlemde mevzûdur” hükm-i husûsîsi nâfiz oldu. Yoksa, “Mevzû' olan şer' ile, ona muhalefet edenlerin amel etmesi kat'iyyen murâd olunmuştur" hükm-i umûmîsi nâfiz olmadı. Eğer böyle bir hükm-i umûmî olsa idi, hükm-i şer’e kimse muhalefet edemez idi. Zîrâ şer' hakkında ancak takrîr vardır; şer'in getirdiği şeyle amel etmek behemehâl mukarrer değildir. Onun için resûller, ancak tebliğe meʼmûrdur. وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ )Nûr (24/54) [Resûle âid olan vazîfe tebliğden başkası değildir.] Ve şer “emr-i teklîfî”dir, “emr-i irâdî" değildir; ve emr-i teklîfî ile emr-i irâdî bahisleri Fass-ı Ya'kūbî'de mürûr etti. فَالْمَشِيئَةُ سُلْطَانُها عظيمٌ ، ولهذا جَعَلَها أبو طالب المكي عَرشِ الذَّاتِ، لأنها لِذَاتِها [17/33] تَقْتَضِي الحُكْمَ ، فلا يَقَعُ في الوُجُودِ شيء ولا يَرْتَفِعُ عنه خارجًا عن المَشِيئَةِ، فَإِنَّ الأمر الإلهي إذا خُولِفَ هُنَا بِالْمُسَمَّى مَعْصِيَةً فليس إلا الأمر بالوَاسِطَةِ لا الأمرَ التَّكْوِينِيَّ، فما خَالَفَ اللَّهَ أَحدٌ قَطُّ في جميع ما يَفْعَلُـه مـن حيث الأمرُ المَشِيئَةُ ، فَوَقَعَتِ المُخَالَفَةُ من حيث أمر الواسطة، فَافْهَمْ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bunun için özellikle şeriatın takriri (onaylaması) geçerli oldu, yani "Şeriat âlemde konulmuştur" hükm-i husûsîsi (özel hükmü) geçerli oldu. Yoksa, "Konulmuş olan şeriat ile, ona muhalefet edenlerin amel etmesi kesinlikle murad olunmuştur" hükm-i umûmîsi (genel hükmü) geçerli olmadı. Eğer böyle bir hükm-i umûmî olsa idi, şeriatın hükmüne kimse muhalefet edemez idi. Çünkü şeriat hakkında ancak takrir (onaylama) vardır; şeriatın getirdiği şeyle amel etmek behemehâl (her hâlükârda) mukarrer (kesinleşmiş) değildir. Onun için resûller, ancak tebliğe (bildirmeye) memurdur. وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ (Nûr 24/54) [Resûle ait olan vazife tebliğden başkası değildir.] Ve şeriat "emr-i teklîfî"dir (yükümlülük emri), "emr-i irâdî" (irade emri) değildir; ve emr-i teklîfî ile emr-i irâdî bahisleri Fass-ı Ya'kūbî'de (Yakup Faslı'nda) mürûr etti (geçti). فَالْمَشِيئَةُ سُلْطَانُها عظيمٌ ، ولهذا جَعَلَها أبو طالب المكي عَرشِ الذَّاتِ، لأنها لِذَاتِها [17/33] تَقْتَضِي الحُكْمَ ، فلا يَقَعُ في الوُجُودِ شيء ولا يَرْتَفِعُ عنه خارجًا عن المَشِيئَةِ، فَإِنَّ الأمر الإلهي إذا خُولِفَ هُنَا بِالْمُسَمَّى مَعْصِيَةً فليس إلا الأمر بالوَاسِطَةِ لا الأمرَ التَّكْوِينِيَّ، فما خَالَفَ اللَّهَ أَحدٌ قَطُّ في جميع ما يَفْعَلُـه مـن حيث الأمرُ المَشِيئَةُ ، فَوَقَعَتِ المُخَالَفَةُ من حيث أمر الواسطة، فَافْهَمْ.

İmdi meşiyyetin saltanatı büyüktür; ve bunun için Ebû Tâlib Mekkî onu "arşı zât” kıldı. Zîrâ o, li-zâtihâ hükmü muktezîdir. Binâenaleyh vücûdda "meşiyyet"ten hâriç olarak bir şey vâki' olmaz ve ondan bir şey mürtefi' olmaz. Şu hâlde burada ma'siyetle müsemmâ olan şeyle emr-i ilâhîye muhalefet olundukda, ancak vâsıta ile olan emirdir, “emr-i tekvînî” değildir. Binâenaleyh bir kimse, emr-i meşiyyet haysiyetinden vâki' olan O'nun cemî'-i fiilinde, aslâ Allah Teâlâ'ya muhâlefet etmedi. Böyle olunca muhalefet, emr-i vâsıta haysiyetinden vâki' oldu. İyi anla! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, meşiyetin (Allah'ın dilemesinin) saltanatı büyüktür; bu sebeple Ebû Tâlib Mekkî onu "zâtın arşı" kıldı. Çünkü o, zâtı itibarıyla hükmü gerektirir. Buna göre, varlık âleminde "meşiyet"ten dışarıda hiçbir şey meydana gelmez ve ondan hiçbir şey ortadan kalkmaz. Şu hâlde, burada mâsiyet (günah) diye adlandırılan şeyle ilâhî emre muhalefet edildiğinde, bu ancak vâsıta ile olan emirdir, "tekvînî emir" (Allah'ın "Ol!" emri) değildir. Bu sebeple bir kimse, meşiyetin gereği olarak meydana gelen O'nun bütün fiillerinde, asla Yüce Allah'a muhalefet etmedi. Böyle olunca muhalefet, vâsıta ile olan emrin gereği olarak meydana geldi. İyi anla!

Ma'lûm olsun ki “meşiyyet” lugatta “hâhiş, istek ve irâde” ma'nâsınadır. Fakat “meşiyyet" ile “irâde" arasında, muhakkikîn ıstılâhınca fark vardır. Şöyle ki “meşiyyet”-i Hak, ezelî ve ebedîdir ve onun menşei zâttır; ve o, bir madûmun îcâdına veyâ bir mevcûdun in'idâmına taalluk eden hâhiştir. “İrâde” ise, yine hâhiş-i zâttır. Fakat bir madûmun îcâdına taalluk eden hâhiştir. Şu hâlde “meşiyyet", "irâde"den eamm olur. Ya'ni her irâde meşiyyettir, fakat her meşiyyet irâde değildir. Ve zât-ı Hakk'a mensûb olan hâhişin maʼnâsı, zât-ı Hakk'ın kendi zâtına tecellîsine, zâtın hâhişidir. Binâenaleyh bu talebin menşei zâttır; esmâ ve sıfât değildir. Zîrâ zât-ı sırf mertebesinde esmâ ve sıfât yoktur ki, menşe'-i taleb ve hâhiş olabilsinler. Onlar ancak bu tecellî-i zâtî ile ilm-i Hakta [17/34] peydâ olurlar; ve on- dan sonra, o esmânın îcâdına irâde-i ilâhiyye taalluk eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ )Nahl, 16/40) [Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim kavlimiz “Kün!” dememizdir. Bu takdîrce o, olur.] Bu âyet-i kerîme ile beyân buyurulan hakāyık ve bahs-i tekvîn Fass-ı Salihîde tafsîl olunmuştur. Bu bahis gāyet dakîktir; iyi teem-mül edilmek lazımdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki "meşiyyet" sözlükte "istek ve irâde" anlamına gelir. Fakat "meşiyyet" ile "irâde" arasında, muhakkiklerin (gerçekleri araştıranların) terminolojisinde fark vardır. Şöyle ki Hak'ın "meşiyyet"i, öncesiz ve sonsuzdur; ve onun kaynağı zâttır; ve o, bir yokluğun var edilmesine veya bir varlığın yok olmasına ilişkin istektir. "İrâde" ise, yine zâtın isteğidir. Fakat bir yokluğun var edilmesine ilişkin istektir. Şu hâlde "meşiyyet", "irâde"den daha genel olur. Yani her irâde meşiyyettir, fakat her meşiyyet irâde değildir. Ve Hak Zât'a mensup olan isteğin anlamı, Hak Zât'ın kendi zâtına tecellîsine (yansımasına) ilişkin zâtın isteğidir. Bu sebeple bu talebin kaynağı zâttır; isimler ve sıfatlar değildir. Çünkü sırf zât mertebesinde isimler ve sıfatlar yoktur ki, talep ve isteğin kaynağı olabilsinler. Onlar ancak bu zâtî tecellî ile Hak'ın ilminde ortaya çıkarlar; ve ondan sonra, o isimlerin var edilmesine ilâhî irâde ilişir. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) [Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim sözümüz “Ol!” dememizdir. Bu durumda o, olur.] Bu yüce âyet ile beyan buyurulan hakikatler ve tekvin (yaratma) bahsi Salihî Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Bu bahis çok incedir; iyi düşünülmek lazımdır.

Bu îzâhâttan anlaşıldığı üzere “meşiyyet”in saltanatı, kuvveti ve kud- reti büyüktür. İşte bunun için Ebû Tâlib Mekkî (k.s.) hazretleri meşiyyeti "arş-ı zât" kıldı.487 Ebû Tâlib Mekkî hazretleri eâzım-ı muhakkikînden bir zât-ı şerîftir. Tercüme-i hâli Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-Üns ile Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin Tezkiretü'l-Evliyâsında mündericdir; ve Kū- tü'l-Kulûb nâmındaki eser-i münîfin sahibidir. Ve “meşiyyet”in “arş-ı zât” olmasının sebebi budur ki, meşiyyet, zâtından dolayı bir hüküm iktizâ eder. Binâenaleyh “meşiyyet"ten hâriç olarak hiçbir şey mevcûd ve hiç- bir şey madûm olmaz. Ya'ni îcâd ve i'dâm meşiyyetin saltanatı ve kuvveti tahtındadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere "meşiyyet"in (Allah'ın dilemesi) saltanatı, kuvveti ve kudreti büyüktür. İşte bunun için Ebû Tâlib Mekkî (k.s.) hazretleri meşiyyeti "arş-ı zât" (zâtın tahtı) kıldı. Ebû Tâlib Mekkî hazretleri büyük muhakkiklerden (gerçekleri araştıranlardan) şerefli bir zattır. Kendisinin hayat hikâyesi Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehâtü'l-Üns adlı eseri ile Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin Tezkiretü'l-Evliyâ adlı eserinde yer almaktadır; ve Kūtu'l-Kulûb ismindeki yüce eserin sahibidir. Ve "meşiyyet"in "arş-ı zât" olmasının sebebi şudur ki, meşiyyet, zâtından dolayı bir hüküm gerektirir. Bu sebeple "meşiyyet"in dışında hiçbir şey mevcut olmaz ve hiçbir şey yok olmaz. Yani var etme ve yok etme, meşiyyetin saltanatı ve kuvveti altındadır.

Şu hâlde şer'in vücûdu meşiyyetin hükmüyle olduğu gibi, şerîata muhâ- lefetin vücûdu dahi yine meşiyyetin hükmüyledir. Ve şerîat, enbiyâ (aley- himü's-selâm) vâsıtalarıyla olan emirdir; "Kün!" kavliyle vâki' olan emir ya'ni “emr-i tekvînî” değildir. Binâenaleyh namaz kılmak ve oruç tutmak gibi enbiyâ vâsıtasıyla gelen emir “meşiyyet” cihetinden vâki' olan emir olmadığı için, bu emre muhalefet olunabilir; ve muhalefet vukūunda da ona "masiyet” tesmiye olunur. Eğer şerîatle amel, meşiyyet cihetinden ola idi, hiçbir kimsenin muhalefete mecâli olmaz idi. Zîrâ Allah Teâlânın “me- şiyyet" cihetinden vâki' olan bilcümle fiilinde, hiçbir kimse Allah Teâlâya muhalefet edemez. Binâenaleyh Allah Teâlâya olan muhalefet, ancak en- biyâ vâsıtasıyla gelen emirde vâki' oldu. Bu bahis, hem mühim ve hem de incedir, iyi anla! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu hâlde şeriatın varlığı, meşiyetin (Allah'ın dilemesinin) hükmüyle olduğu gibi, şeriata muhalefetin varlığı da yine meşiyetin hükmüyledir. Ve şeriat, peygamberler (a.s.) vasıtasıyla olan emirdir; "Ol!" sözüyle meydana gelen emir, yani "emr-i tekvînî" (yaratma emri) değildir. Bu sebeple namaz kılmak ve oruç tutmak gibi peygamberler vasıtasıyla gelen emir, "meşiyet" yönünden meydana gelen emir olmadığı için, bu emre muhalefet edilebilir; ve muhalefet meydana geldiğinde de ona "mâsiyet" (günah) adı verilir. Eğer şeriatla amel etmek, meşiyet yönünden olsaydı, hiçbir kimsenin muhalefet etmeye gücü olmazdı. Çünkü Yüce Allah'ın "meşiyet" yönünden meydana gelen bütün fiillerinde, hiçbir kimse Yüce Allah'a muhalefet edemez. Bu sebeple Yüce Allah'a olan muhalefet, ancak peygamberler vasıtasıyla gelen emirde meydana geldi. Bu bahis, hem önemli hem de incedir, iyi anla!

وعلى الحقيقةِ فَالْأَمْرُ الْمَشِيئَةِ إِنَّمَا يَتَوَجَّهُ على إِيجَادِ عَيْنِ الفِعْلِ لا على مَنْ

ظَهَرَ على يَدَيْهِ، فَيَسْتَحِيلُ أَلَّا يكونَ ولكن في هذا المَحَلَّ الخاص، فَوَقْتًا

يُسَمَّى به مُخَالَفَةً لأمرِ اللهِ وَوَقْتًا [17/35] يُسَمَّى مُوَافَقَةً وطاعة لأمر الله،

ويَتْبَعُه لسان الحمد والدم على حَسَبِ ما يكون.

Böyle olunca emr-i meşiyyet, hakîkatte ancak fiilin "ayn”ının îcâdı- na teveccüh eder, fiil yedeyni üzerinde zâhir olan kimsenin üzeri- ne değil. Şu hâlde vâki' olmaması müstahîl olur, velâkin bu mahall-i hâssda. İmdi bir vakitte ona, emr-i ilâhîye muhalefet tesmiye olunur; ve bir vakitte dahi, emr-i ilâhîye muvâfakat ve tâat tesmiye olunur. Binâenaleyh lisân-ı hamd ve zemm, vâki' olan şey hasebiyle, fiile tâbi' olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, meşiyyet (Allah'ın dilemesi) emri, hakikatte ancak fiilin tekil hakikatinin meydana getirilmesine yönelir, fiil kendisinin iki eli üzerinde ortaya çıkan kimsenin üzerine değil. Şu halde, meydana gelmemesi imkânsız olur, velakin bu özel yerde. Şimdi, bir vakitte ona, ilâhî emre muhalefet denir; ve bir vakitte dahi, ilâhî emre muvafakat ve itaat denir. Bu sebeple, övgü ve yergi dili, meydana gelen şey sebebiyle, fiile tâbi olur.

Ya'ni emr-i meşiyyet hakîkatte kendisinden fiil sâdır olan kimsenin üze- rine değil, o kimseden sâdır olan fiilin “ayn"ının îcâdına teveccüh eder. Zîrâ bir şeyin vücûdu ve ademi “meşiyyet”in kuvvet ve saltanatı tahtında- dır. Onun kudretinin haricinde hiçbir şeyin vukūu mümkin değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani meşiyyet (dileme) emri, hakikatte kendisinden fiil sâdır olan kimsenin üzerine değil, o kimseden sâdır olan fiilin tekil hakikatinin (ayn) yaratılmasına yönelir. Çünkü bir şeyin varlığı ve yokluğu, meşiyyetin kuvvet ve saltanatı altındadır. Onun kudretinin dışında hiçbir şeyin meydana gelmesi mümkün değildir.

Ma'lûm olsun ki “meşiyyet” mertebe-i ahadiyyette zâtın zuhûra olan hâhişinden ibârettir. İşte bu meşiyyet hasebiyle zât, kendine tecellî ettikde, zâtında bilkuvve mündemic olan nisebin sûretleri, onun ilminde peydâ olur; ve bu suver-i nisebiyyeye “a'yân-ı sâbite" tesmiye olunur. Ve a'yân-ı sâbite hîn-i sübûtlarında Hakk'ın ne sûretle maʼlûmu oldularsa, irâde-i ilâ- hiyye dahi, vücûd-ı hâricîde, onların o sûretlerle zâhir olmalarına taalluk eder. Şu hâlde, “ilim”, maʼlûm olan ayân-ı sâbiteye ve “irâde” dahi ilme ve bunların cümlesi de “meşiyyet”e tâbi' olurlar. Ve mâdemki îcâd ve i'dâm ancak meşiyyetin hükmüyle vâki' olmaktadır, bu takdîrde meşiyyet bittabi' abdden sâdır olan fiilin “ayn”ının îcâdına teveccüh eder. Yoksa kendisinden fiil sâdır olan abd üzerine teveccüh etmez. Zîrâ cebir yoktur. Belki abdin iki eli üzerinde zâhir [17/36] olan fiil kendi isti'dâd-ı ezelîsi hasebiyledir. Eğer abd fiilinde mecbûr ise, bu cebir Hak tarafından değil belki abdin kendi tarafındandır. Abdin isti’dâd-ı ezelîsine gelince, bu isti’dâd mec'ûl ve mahlûk değildir ki, “Bu isti’dâdı ona kim vermiştir?” suâli vârid olabilsin. A'yân-ı sâbitenin sübûtu ve “isti’dâd-ı gayr-ı mec'ûl” Fass-ı Üzeyrî'de em- sile ile îzâh olunmuştur; oraya müracaat buyurulsun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki "meşiyyet" (dileme), ahadiyyet mertebesinde (Allah'ın birliği makamında) Zât'ın (Allah'ın özünün) zuhura (ortaya çıkmaya) olan isteğinden ibarettir. İşte bu meşiyyet sebebiyle Zât, kendisine tecelli ettiğinde, Zât'ında bilkuvve (potansiyel olarak) mündemiç (içkin) olan nispetlerin (bağıntıların) suretleri, O'nun ilminde peyda olur; ve bu nispetlere ait suretlere "a'yân-ı sâbite" (sabit hakikatler) adı verilir. Ve a'yân-ı sâbite, sübutları (varlıkları) anında Hakk'ın (Allah'ın) ne suretle malumu oldularsa, irâde-i ilâhiyye (ilahi irade) dahi, harici varlıkta, onların o suretlerle zahir olmalarına (ortaya çıkmalarına) ilişkindir. Şu halde, "ilim", malum olan ayan-ı sabiteye ve "irade" dahi ilme ve bunların cümlesi de "meşiyyet"e tabi olurlar. Ve mademki icat (yaratma) ve idam (yok etme) ancak meşiyyetin hükmüyle meydana gelmektedir, bu takdirde meşiyyet, elbette kuldan sadır olan (ortaya çıkan) fiilin "ayn"ının (kendiliğinin) icadına teveccüh eder (yönelir). Yoksa kendisinden fiil sadır olan kul üzerine teveccüh etmez. Zira cebir (zorlama) yoktur. Aksine, kulun iki eli üzerinde zahir olan fiil, kendi ezelî istidadı (doğuştan gelen yatkınlığı) sebebiyledir. Eğer kul fiilinde mecbur ise, bu cebir Hak tarafından değil, aksine kulun kendi tarafındandır. Kulun ezelî istidadına gelince, bu istidat mec'ûl (yapılmış, kılınmış) ve mahluk (yaratılmış) değildir ki, "Bu istidadı ona kim vermiştir?" sorusu sorulabilsin. A'yân-ı sâbitenin sübutu ve "isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl" (yapılmamış/verilmemiş istidat), Fass-ı Üzeyrî'de (Üzeyr Faslı'nda) örneklerle izah olunmuştur; oraya müracaat buyurulsun.

İmdi bu tafsîlât ma'lûm olduktan sonra anlaşılır ki, abdde fiilin “ayn”ı- nın vâki' olmaması müstahîl olur. Velâkin emr-i meşiyyet ayn-ı kābile olan abdin kabiliyetindeki fiilin “ayn”ını bu mahall-i hâs olan abdde îcâd eder. Böyle olunca abdden sâdır olan fiile, bir i'tibâra göre, emr-i ilâhîye “muhâ- lefet" tesmiye olunur; ve bir i'tibâra göre de emr-i ilâhîye “muvâfakat” ve "tâat" tesmiye olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu ayrıntılar bilindikten sonra anlaşılır ki, kulda fiilin "ayn"ının (özünün) meydana gelmemesi imkânsız olur. Ancak meşiyyet (Allah'ın dilemesi) emri, ayn-ı kâbil (kabul edici öz) olan kulun kabiliyetindeki fiilin "ayn"ını, bu özel mahal (yer) olan kulda var eder. Böyle olunca kuldan sâdır olan fiile, bir itibarla, ilâhî emre "muhalefet" denir; ve bir itibarla da ilâhî emre "muvafakat" ve "itaat" denir.

Ma'lûm olsun ki, emr-i ilâhî iki kısımdır: Biri enbiyâ ve evliyâ ve eim- me-i müctehidîn vâsıtasıyla olan “emr-i teklîfî”dir. Diğeri dahi meşiyyet-i ilâhiyye ile bir şeyin vukūuna olan “emr-i tekvînî”dir. Abdin isti'dâd-1 ezelîsi üzerine terettüb eden emr-i tekvînî, eğer emr-i teklîfîye muhalefeti iktizâ ediyorsa, vücûd-ı hâricîde muhakkak ondan muhalefet zuhûra gelir. Binâenaleyh ondan küfür, cehil ve isyân sâdır olur. Zîrâ “emr-i tekvînî” îcâbı budur; ve onun ayn-ı sâbitesi lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan bu sûretle zuhûru taleb etmiştir; ve Hak dahi onun o sûretle vukūunu murâd eyle- miştir. Böyle olunca abd kendi istiʼdâdının iktizâsına muhalefet edemez. Şu hâlde vücûd-ı hâricîde, ya'ni bu âlemde, abdden küfür ve isyân sudûrunda "emr-i teklîfî"ye nazaran, Allâh'a muhalefet etti, deriz; ve “emr-i tekvînî"ye nazaran emr-i ilâhîye muvâfakat ve itâat eyledi, deriz. Ve bu sûrette lisân-ı hamd ve zemm, âlem-i şehîdette fiilin vukūuna göre, ancak bu fiile tâbi' olur. [17/37] Ya'ni abdden zâhir olan fiil, “emr-i teklîfî”ye ve bilvâsıta olan emr-i ilâhîye muvâfık ise, şer'an mahmûd olur; ve eğer muhâlif ise o fiil şer'an mezmûm olur. Emr-i meşiyyete göre abd her iki hâlde dahi Hakk'a itâat etmiş bulunur. Zîrâ abd, kendi Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhînin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür; ve hiçbir kimsenin kendi Rabb-i hâssı olan is- min ahkâmına muhâlefete kudreti yoktur. Binâenaleyh her bir isim, kendi abdinden râzıdır; ve abd dahi cemî'-i ahvâlinde ona mutîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ilâhî emir iki kısımdır: Biri, peygamberler, evliyalar ve müctehid imamlar aracılığıyla olan "teklifî emir"dir (yapılması istenen emir). Diğeri ise, ilâhî meşiyet (Allah'ın dilemesi) ile bir şeyin meydana gelmesine ilişkin olan "tekvinî emir"dir (yaratma emri). Kulun ezelî yatkınlığı üzerine terettüp eden tekvinî emir, eğer teklifî emre muhalefeti gerektiriyorsa, dış varlıkta muhakkak ondan muhalefet ortaya çıkar. Bu sebeple ondan küfür, cehalet ve isyan sâdır olur. Çünkü "tekvinî emir"in gereği budur; ve onun sabit hakikati, yatkınlık diliyle Hak'tan bu şekilde ortaya çıkmayı talep etmiştir; ve Hak da onun o şekilde meydana gelmesini murad etmiştir. Böyle olunca kul, kendi yatkınlığının gereğine muhalefet edemez. Şu hâlde dış varlıkta, yani bu âlemde, kuldan küfür ve isyanın sâdır olmasında "teklifî emir"e göre, Allah'a muhalefet etti, deriz; ve "tekvinî emir"e göre ilâhî emre muvafakat ve itaat eyledi, deriz. Ve bu şekilde övgü ve yergi dili, şehadet âleminde fiilin meydana gelmesine göre, ancak bu fiile tâbi olur. Yani kuldan zâhir olan fiil, "teklifî emir"e ve dolaylı olarak ilâhî emre uygun ise, şer'an övülmüş olur; ve eğer muhalif ise o fiil şer'an yerilmiş olur. Meşiyet emrine göre kul her iki hâlde de Hakk'a itaat etmiş bulunur. Çünkü kul, kendi özel Rabbi olan ilâhî ismin doğru yolu üzerinde yürür; ve hiçbir kimsenin kendi özel Rabbi olan ismin hükümlerine muhalefet etmeye gücü yoktur. Bu sebeple her bir isim, kendi kulundan razıdır; ve kul da bütün hâllerinde ona itaatkârdır.

ولما كان الأمر في نفسه على ما قَرَّرْنَاه لذلك كان مَالُ الخلقِ إِلى السَّعَادَةِ

على اخْتِلَافِ أَنْوَاعِها ، فَعَبَّرَ عن هذا المقام بأنَّ الرحمةَ وَسِعَتْ كلَّ شَيءٍ،

وأَنَّها سَبَقَتِ الغَضَبَ الإلهي ، والسَّابِقُ مُتَقَدَّمٌ ، فَإِذا لَحِقَه هذا الَّذِي حَكَمَ

عليه المُتَأَخِّرُ حَكَمَ عليه المُتَقَدَّمُ، فَنَالَتْه الرحمة إذ لم يكن غيرها سابقًا،

فهذا معنى سَبَقَتْ رَحْمَتُهُ غَضَبَهُ»، لِتَحْكُمْ على مَنْ وَصَلَ إليها، فإنَّها في

الغَايَةِ وَقَفَتْ، والكُلُّ سَالِكَ إلى الغَايَةِ ، فلا بُدَّ مِنَ الوصول إليها، فلا بد من

الوصول إلى الرحمة ومُفَارَقَةِ الغَضَبِ، فيكون الحُكْمُ لها في كُلِّ وَاصِل إليها

بِحَسَبِ ما تُعْطِيه حال الواصل إليها.

Ve vaktâki emir, hadd-i zâtında bizim takrîr ettiğimiz üzere oldu, bu- nun için halkın meâli, saâdet envâının ihtilafı üzere, saâdetedir. İmdi Hak Teâlâ bu makāmdan “rahmet”i her bir şeye vâsi' olmasıyla ta'bîr eyledi; ve muhakkak rahmet, gazab-ı ilâhîyi sâbıktır. Halbuki sâbık mütekaddemdir. İmdi onun üzerine hükmeden müteahhir, abde lâ- hik oldukda, onun üzerine mütekaddem olan hükmeder. Böyle olun- ca abde rahmet neyleder. Zîrâ rahmetten gayrı sabık olmadı. İşte bu, "Rahmeti gazabını sebkat etti" sözünün ma'nâsıdır, tâ ki ona vâsıl olan kimse üzerine hükmede! Zîrâ o, gāyette vakıftır. Halbuki küllîsi gāyeye sâliktir. Binâenaleyh gāyeye vusûl lâbüddür. [17/38] Rah- mete vusûl ve gazaba müfârakat lâbüddür. Şu hâlde rahmete vâsıl olanın hâlinin i'tâ ettiği şey hasebiyle, ona vâsıl olan her bir kimse hakkında, hüküm rahmet içindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve emir, kendi özünde bizim açıkladığımız gibi olduğunda, bu sebeple halkın varacağı sonuç, mutluluk türlerinin farklılığına rağmen mutluluğadır. Şimdi Yüce Allah bu makamdan "rahmet"i, her bir şeye genişlemesiyle ifade etti; ve muhakkak ki rahmet, ilâhî gazabı geçmiştir. Halbuki geçen, önde olandır. Şimdi onun üzerine hükmeden sonraki şey, kula ulaştığında, onun üzerine önde olan hükmeder. Böyle olunca kula rahmet ne yapar? Çünkü rahmetten başka geçen bir şey olmadı. İşte bu, "Rahmeti gazabını geçti" sözünün anlamıdır, tâ ki ona ulaşan kimse üzerine hükmetsin! Çünkü o, gayede (nihai amaçta) durmaktadır. Halbuki küllîsi (her şey) gayeye doğru ilerlemektedir. Bu sebeple gayeye ulaşmak kaçınılmazdır. Rahmete ulaşmak ve gazaptan ayrılmak kaçınılmazdır. Şu halde rahmete ulaşanın halinin gerektirdiği şey uyarınca, ona ulaşan her bir kimse hakkında, hüküm rahmet içindir.

Ya'ni emir, hadd-i zâtında bizim dediğimiz gibi olup, emr-i meşiyyet i'tibariyle hiçbir kimsenin Hakk'a muhalefete mecâli olmayınca, elbette bilcümle halkın âkıbeti saâdete müncer olur. Zîrâ gerek “emr-i teklîfî” olan şerîata riâyetle amel etsin, gerek etmesin, herkes “emr-i tekvînî” olan emr-i meşiyyete mutî' ve münkāddır; ve mutî' ve münkād olanların sonu da el- bette saâdete çıkar. Velâkin saâdetin envâ'-ı muhtelifesi vardır. Çünkü saâ- det, emr-i nisbîdir. Nitekim bu âlemde dahi böyledir. Bir hâl birisine göre saâdettir; ve diğerine göre değildir. Meselâ adam vardır ki, âile gāilesiyle iştigāli kendisi için saâdet addeder. Zîrâ onun isti'dâdı, meşrebi ve zevki bunu iktizâ eder. Fakat yine adam vardır ki, infirâdı ve gāileden masûn olarak ferâğ-i bâl ile yaşamağı saâdet bilir. Bu da onun isti’dâdına göre olan bir meşreb ve zevktir. Sâir ahvâl-i kesîre de buna makıystir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani emir, kendi özünde bizim dediğimiz gibi olup, meşiyyet (Allah'ın dilemesi) emri itibarıyla hiçbir kimsenin Hakk'a muhalefet etmeye gücü yetmeyince, elbette bütün halkın akıbeti saadete varır. Çünkü ister "emr-i teklîfî" (yükümlülük emri) olan şeriata riayet ederek amel etsin, ister etmesin, herkes "emr-i tekvînî" (yaratma emri) olan meşiyyet emrine itaatkâr ve boyun eğicidir; ve itaatkâr ve boyun eğici olanların sonu da elbette saadete çıkar. Ancak saadet'in çeşitli türleri vardır. Çünkü saadet, izafî bir iştir. Nasıl ki bu âlemde dahi böyledir. Bir hal birisine göre saadettir; ve diğerine göre değildir. Örneğin adam vardır ki, aile sıkıntılarıyla meşgul olmayı kendisi için saadet sayar. Çünkü onun isti'dâdı (yatkınlığı), meşrebi (karakteri) ve zevki bunu gerektirir. Fakat yine adam vardır ki, yalnızlığı ve sıkıntıdan korunmuş olarak gönül rahatlığıyla yaşamayı saadet bilir. Bu da onun isti'dâdına (yatkınlığına) göre olan bir meşrep (karakter) ve zevktir. Diğer pek çok haller de buna kıyas edilir.

Binâenaleyh Hak Teâlânın وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ )Araf 7/156) ya'ni "Benim rahmetim her şeye geniştir" âyet-i kerîmesi bu makāmı beyân buyurmuştur. Ve سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي ]Rahmetim gazabımı geçmiştir.[ hadîs-i kudsîsi mûcibince, muhakkak rahmet-i ilâhiyye gazab-ı ilâhîyi geç- miştir; ya'ni rahmet gazabdan evveldir. Zîrâ rahmet aslî, ve gazab ârızîdir. Asl olan şey elbette evveldir; ve ârîzî olan şey dahi muahhardır; ve sabık olan rahmet, gazab-ı ârızî üzerine mütekaddemdir. Çünkü gazab emr-i şerîata muhâlif olan a'mâle karış ârız olur. Halbuki قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) [De ki: Herkes kendi tabîatı ve tarîkati üzerine amel eder.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu vech ile, ehl-i âlemin kâffesi emr-i meşiyyete itâat üzeredir. Meşiyyet-i ilâhiyye hükmü ile vücûd-ı Hak âyî-nesinde, a'yân-ı sâbite peyda oldu. O a'yân ne sûretle sübût buldular ise, o sûretle Hakk'ın malûmu oldular. Binâenaleyh vücûd-ı kevnîde o vech ile zâhir olmaları için irâde-i ilâhiyye taalluk etti. Onlar da bu âlemde [17/39] öylece zuhûr ettiler. Şimdi emr-i meşiyyete muhalefete kimin mecâli olur? İşte, sû'-i hâtimeden ziyâde sû’-i fâtihadan havf etmek lâzımdır, dedikleri-nin ma'nâsı budur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple Yüce Allah'ın "Benim rahmetim her şeye geniştir" (Araf 7/156) ayet-i kerimesi bu makamı açıklamıştır. Ve "Rahmetim gazabımı geçmiştir" hadis-i kudsisi gereğince, muhakkak ilahi rahmet ilahi gazabı geçmiştir; yani rahmet gazaptan önce gelir. Çünkü rahmet aslîdir, gazap ise ârızîdir. Aslî olan şey elbette öncedir; ârızî olan şey ise sonradır; ve önce olan rahmet, ârızî gazap üzerine önceliklidir. Çünkü gazap, şeriata aykırı olan amellere karşı ârız olur. Halbuki "De ki: Herkes kendi tabiatı ve tarikatı üzerine amel eder" (İsra 17/84) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, âlem ehlinin hepsi meşiyyete (Allah'ın dilemesine) itaat üzeredir. İlahi meşiyyetin hükmü ile Hakk'ın varlık aynasında sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite) meydana geldi. O hakikatler ne şekilde sabit oldularsa, o şekilde Hakk'ın malumu oldular. Bu sebeple, kevnî varlıkta o şekilde ortaya çıkmaları için ilahi irade taalluk etti. Onlar da bu âlemde öylece zuhur ettiler. Şimdi meşiyyet emrine muhalefet etmeye kimin gücü yeter? İşte, "kötü sondan ziyade kötü başlangıçtan korkmak lazımdır" demelerinin anlamı budur.

Misal: Tiyatro müellifleri, tiyatro sahnelerinde oynanacak oyunları tertîb ederler. Bunda gösterilen eşhâsın her birisine bir vazîfe tevdî olu-nur. Enzâr-ı âmmeye vaz'ından mukaddem tecrübesi icrâ olunur. Bilfarz Zeyd'e adâlet ve Amr'a zulüm ve Ali'ye zâlimi te'dîb ve Hakkı'ya birisini katl ve Hind'e fuhuş vesâire gibi vazâifin îfâsı düşer; ve bu vazâif herkesin isti'dâdına nazaran taksîm olunur. Zîra adâlet vazîfesini bi-hasebi'l-isti'dâd mükemmelen îfâ edebilecek olan bir kimseye vazîfe-i zulm tevdî olunsa, is-ti'dâdı müsâid olmadığı için hakkıyla îfâ edemez; oyun zevksiz olur. Bu ise müellifin eserinde riâyet etmiş olduğu kāide-i hikmete mugāyir olur. Zîrâ “hikmet” her şeyi yerli yerine vaz’etmektir. İmdi oyun enzâr-ı umûmiyyeye vaz'olunduğu vakit her bir şahıs bi-hasebi'l-isti’dâd kendisine tevdî olunan vazîfeyi icrâ eder. Onun hâricine çıkmak ihtimali yoktur. Rubâî: ای بر تو پدید هر چه پنهان کردم عصيان همه بر امید غفران کردم آخر نه هر آنچه خواستی آن کردم گیرم که بسی خلاف فرمان کردم Tercüme: "Ey her gizlemiş olduğum şey Sana zahir olan Zât-ı kerîm! Ben bütün isyânı gufrân ümîdiyle icrâ ettim. Farzedeyim ki hilâf-ı emr-i şerîat birçok amel ettim. Nihâyet Sen her ne murâd etmiş isen ben onu yapmadım mı?"488 [17/40] Mâdemki rahmet, sâbık ve mütekaddemdir, şu hâlde abd üzerine, “emr-i teklîfî”ye muhâlif amelinden dolayı, hükmeden gazab-ı müteah-hir, abde lâhik olduğu vakit, bu abd üzerine mütekaddem olan rahmet hükmeder. Böyle olunca rahmet, abde şâmil olur. Çünkü rahmetten başka sâbık olan bir şey yoktur. Binâenaleyh herkesin âkıbeti “rahmet”e müncer olduğu sâbit oldu. Zîrâ hiçbir kimsenin emr-i meşiyyete muhalefete kud- reti yoktur. İşte bu zikrolunan kelâm سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي [Rahmetim gazabımı geçmiştir.] hadîs-i kudsîsinin ma'nâsıdır. “Rahmet”e vâsıl olan kimse üzerine, o rahmetin hükmetmesi için, Hakk'ın asl olan rahmeti, ârızî olan gazabını geçti. Çünkü rahmet nihâyette durmuştur. Ve halkın kâffesi dahi gāyeye vusûl için sâîdir; ve halk mâdemki yürümektedir, el- bette yolun nihâyeti olan rahmete vâsıl olacaktır; ve rahmete vusûl ile ga- zabdan ayrılacaktır. Binâenaleyh rahmete vâsıl olan her bir kimsenin hâli, onun ne vech ile rahmete vusûlünü iktizâ etmiş ise, rahmete vâsıl olan her bir kimse hakkında, hüküm rahmetindir. Zîrâ rahmete vâsıl olan kimsele- rin ahvâli muhteliftir. Binâenaleyh onlar üzerine hâkim olan rahmet dahi muhtelifolur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Tiyatro yazarları, tiyatro sahnelerinde oynanacak oyunları düzenlerler. Bunda gösterilen kişilerin her birine bir görev verilir. Halkın gözleri önüne konulmadan önce denemesi yapılır. Örneğin Zeyd'e adalet, Amr'a zulüm, Ali'ye zalimi terbiye etme, Hakkı'ya birisini öldürme ve Hind'e fuhuş ve benzeri görevlerin yerine getirilmesi düşer; ve bu görevler herkesin yatkınlığına göre paylaştırılır. Çünkü adalet görevini yatkınlığına göre mükemmelen yerine getirebilecek olan bir kimseye zulüm görevi verilse, yatkınlığı uygun olmadığı için hakkıyla yerine getiremez; oyun zevksiz olur. Bu ise yazarın eserinde riayet etmiş olduğu hikmet kuralına aykırı olur. Çünkü "hikmet" her şeyi yerli yerine koymaktır. Şimdi oyun halkın gözleri önüne konulduğu zaman her bir kişi yatkınlığına göre kendisine verilen görevi yerine getirir. Onun dışına çıkma ihtimali yoktur. Rubai: "Ey her gizlemiş olduğum şey Sana zahir olan Zât-ı kerîm! Ben bütün isyanı gufran ümidiyle icra ettim. Farzedeyim ki şeriat emrine aykırı birçok amel ettim. Nihayet Sen her ne murad etmiş isen ben onu yapmadım mı?" Mademki rahmet, önce ve önde gelendir, şu halde kul üzerine, "emr-i teklifî"ye (sorumluluk yükleyen ilahi emre) aykırı amelinden dolayı, hükmeden gazab-ı müteahhir (sonradan gelen gazap), kula ulaştığı vakit, bu kul üzerine önde gelen rahmet hükmeder. Böyle olunca rahmet, kula şamil olur. Çünkü rahmetten başka önce gelen bir şey yoktur. Bu sebeple herkesin akıbeti "rahmet"e müncer olduğu sabit oldu. Çünkü hiçbir kimsenin meşiyyet (Allah'ın dilemesi) emrine muhalefete kudreti yoktur. İşte bu zikrolunan kelam سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي [Rahmetim gazabımı geçmiştir.] hadis-i kudsîsinin manasıdır. "Rahmet"e vasıl olan kimse üzerine, o rahmetin hükmetmesi için, Hakk'ın asıl olan rahmeti, arızi olan gazabını geçti. Çünkü rahmet nihayette durmuştur. Ve halkın hepsi dahi gayeye ulaşmak için çalışmaktadır; ve halk mademki yürümektedir, elbette yolun nihayeti olan rahmete vasıl olacaktır; ve rahmete vusul ile gazaptan ayrılacaktır. Bu sebeple rahmete vasıl olan her bir kimsenin hali, onun ne şekilde rahmete ulaşmasını gerektirmiş ise, rahmete vasıl olan her bir kimse hakkında, hüküm rahmetindir. Çünkü rahmete vasıl olan kimselerin halleri muhteliftir. Bu sebeple onlar üzerine hakim olan rahmet dahi muhtelif olur.

Meselâ ba'zı kimselerin isti'dâdı gazab muktezâsından iltizâzı îcâb eder. Şu hâlde cehennem denilen mahal, onun hakkında ayn-ı cennet olur. Eğer cennet denilen mahall-i râhata idhâl olunsa, orada rahatsız olur. Ve ba'zı kimselerin isti'dâdı, rızâ muktezâsından tezevvuku îcâb eder. Onun hakkın- da dâr-ı naîm olan cennet mahall-i râhat ve dâr-ı intikām ve gazab olan ce- hennem mahall-i azâb olur. Ve ba'zısının hâli ibtidâen gazab ve intihâen rızâ ile telezzüzü iktizâ eder; ve ba'zısının hâli derecât-ı âliyeye vusûlü iktizâ eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, bazı kimselerin yatkınlığı, gazabın gerektirdiği şeyden lezzet almayı zorunlu kılar. Bu durumda cehennem denilen yer, onun hakkında cennetin ta kendisi olur. Eğer cennet denilen rahat yerine sokulsa, orada rahatsız olur. Ve bazı kimselerin yatkınlığı, rızanın gerektirdiği şeyden zevk almayı zorunlu kılar. Onun hakkında nimet yurdu olan cennet rahat yeri, intikam ve gazab yurdu olan cehennem ise azap yeri olur. Ve bazısının hâli başlangıçta gazapla, sonunda ise rıza ile lezzetlenmeyi gerektirir; ve bazısının hâli yüksek derecelere ulaşmayı gerektirir.

Velhâsıl “rahmet” nisbîdir. Bir kimseye göre olan rahmet, diğerine göre azâbdır. Bu ahvâlin nazîri bu âlem-i şehâdette dahi çoktur. Meselâ necâset içinde bulunmak insan için azâbdır. Fakat onunla tegaddî eden necâset böceği ve hınzır gibi hayvânât için ni'met ve râhattır. Ve gül koklandıkça insana râhat verir; hâlbuki necâset böceği gül kokusundan müteezzî olup bayılır, onun için gül kokusu ve gülistân ayn-ı cehennemdir. İşte böyle binlerce misâl vardır. Sâirleri dahi buna makıystir. Bu esâs üzerine herkes isti'dâdının iktizâ eylediği rahmete vâsıl olur. [17/41] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, "rahmet" izafîdir (görecelidir). Bir kimseye göre rahmet olan şey, diğerine göre azaptır. Bu hallerin benzeri, bu şehadet âleminde (görünen dünyada) dahi çoktur. Örneğin, pislik içinde bulunmak insan için azaptır. Fakat onunla beslenen pislik böceği ve domuz gibi hayvanlar için nimet ve rahatlıktır. Ve gül koklandıkça insana rahatlık verir; hâlbuki pislik böceği gül kokusundan rahatsız olup bayılır, onun için gül kokusu ve gülistan (gül bahçesi) cehennemin ta kendisidir. İşte böyle binlerce örnek vardır. Diğerleri dahi buna kıyas edilebilir. Bu esas üzerine herkes, kendi yatkınlığının gerektirdiği rahmete ulaşır.

فَمَنْ كَانَ ذَا فَهْمٍ يُشَاهِدُ مَا قُلْنَا

وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فَهُمْ فَيَأْخُذُهُ عَنَّا

İmdi fehim sâhibi olan kimse bizim dediğimiz şeyi müşâhede eder; ve eğer fehmi yok ise onu bizden alsın! Ya'ni birinci mertebe olan şühûd mertebesinde bulunup da, Cenâb-ı Hak'tan kendisine fehim ve basîret ihsân olunmuş kimse, “Herkesin âkıbe- ti rahmete çıkar" dediğimizi, bu mertebe-i şühûdda müşâhede eder. Ve eğer ikinci mertebe olan îmân ve taklîd mertebesinde bulunduğundan do- layı bir kimsede min-tarafillâh verilmiş bir fehim ve basîret yok ise, o ilm-i şühûdîyi bizden alsın! Zîrâ biz hakîkati kemâl-i vuzûh ile beyân ettik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, anlayış sahibi olan kimse bizim dediğimiz şeyi gözlemler; ve eğer anlayışı yok ise onu bizden alsın! Yani, birinci mertebe olan şühûd (gözlem) mertebesinde bulunup da, Yüce Allah'tan kendisine anlayış ve basiret ihsan olunmuş kimse, "Herkesin akıbeti rahmete çıkar" dediğimizi, bu gözlem mertebesinde gözlemler. Ve eğer ikinci mertebe olan iman ve taklit mertebesinde bulunduğundan dolayı bir kimsede Allah tarafından verilmiş bir anlayış ve basiret yok ise, o şühûdî ilmi (gözleme dayalı bilgiyi) bizden alsın! Çünkü biz hakikati tam bir açıklıkla beyan ettik.

فَمَا ثَمَّ إِلَّا مَا ذَكَرْنَاهُ فَاعْتَمِدْ

عَلَيْهِ وَكُنْ بِالْحَالِ فِيهِ كَمَا كُنَّا

Binâenaleyh ancak bizim zikrettiğimiz vâki'dir. Sen ona i'timâd et; ve onun hakkında hâl ile bizim olduğumuz gibi ol! Ya'ni vücûdda vâki' olan şey, ancak bizim zikrettiğimiz gibi, herkesin âkıbeti "rahmet”e müncer olmaktan ibarettir. Bizim bu kavlimiz istidlâl üzerine değil, belki müşâhedeye mübtenîdir. Binâenaleyh bizim bu kavli- mize i'timâd et! “Hz. Şeyh-i Ekber, bunu böyle dedi ammâ, hakîkat-i hâlin böyle olduğu neden ma'lûm? Belki muhâkemesinde hatâ etmiştir" deme! Zîrâ müşâhedede hatâ olmaz. Eğer bizim sözümüze i’timâd edersen, bizim bunu müşâhede ile mütehakkık olduğumuz gibi, bir gün gelir ki, bu hakî- kat hakkında sen dahi müşâhede ile mütehakkık olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple ancak bizim zikrettiğimiz şey gerçekleşir. Sen ona güven; ve onun hakkında hâl ile bizim olduğumuz gibi ol! Yani varlıkta gerçekleşen şey, ancak bizim zikrettiğimiz gibi, herkesin âkıbetinin "rahmet"e dönüşmesinden ibarettir. Bizim bu sözümüz çıkarıma değil, aksine gözleme dayanır. Bu sebeple bizim bu sözümüze güven! "Hz. Şeyh-i Ekber bunu böyle dedi ama, hâlin hakikatinin böyle olduğu nereden biliniyor? Aksine muhakemesinde hata etmiştir" deme! Çünkü gözlemde hata olmaz. Eğer bizim sözümüze güvenirsen, bizim bunu gözlemle kesin olarak bildiğimiz gibi, bir gün gelir ki, bu hakikat hakkında sen de gözlemle kesin olarak bilirsin.

فَمِنْهُ إِلَيْنَا مَا تَلَوْنَا عَلَيْكُمُ

وَمِنَّا إِلَيْكُمْ مَا وَهَبْنَاكُمْ مِنَّا

Size tilâvet ettiğimiz şey, bize O'ndandır; ve bizden size vehb ettiği- miz şey, bizden sizedir. [17/42] Ya'ni size beyân ettiğimiz hakāyık bize, Hak'tan vârid olan şeydir; ve bizim size vehb ettiğimiz bu maârif ve hakāyık, bizim vâsıtamızla size ge- len vârid-i Haktır. Zîrâ biz “halîfetullâhız. Bu gibi maârif, halka bi-hase- bi'l-isti'dâd bizim vâsıtamızla tevzî olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Size okuduğumuz şey, bize O'ndandır; ve bizim size bağışladığımız şey, bizden sizedir. [17/42] Yani size açıkladığımız hakikatler bize, Hak'tan gelen şeydir; ve bizim size bağışladığımız bu marifetler (Allah bilgisi) ve hakikatler, bizim aracılığımızla size gelen Hak'tan gelen ilhamdır. Çünkü biz "halîfetullâhız" (Allah'ın halifesiyiz). Bu gibi marifetler, halka istidatlarına (yatkınlıklarına) göre bizim aracılığımızla dağıtılır.

وأَمَّا تَلْبِينُ الحَدِيدِ فَقُلُوبٌ قَاسِيَةٌ يُلَيِّنُها الزَّجْرُ والوَعِيدُ، تَلْبِينَ النَّارِ الحَدِيدَ،

وتليين الحديد ما هو صَعْبٌ ، وإِنَّما الصَّعْبُ قُلُوبٌ أَشَدُّ قَسْوَةً مِن الحِجَارَةِ،

فإنَّ الحجارة تُكَسِّرُهَا وتُكَلِّسُهَا النَّارُ ولا تُلَيِّنها، وما أَلَانَ له الحديد إلا لِعَمَلِ

الدروع الواقيَةِ تَنْبِيها من اللهِ أنْ لا يُتَّقَى الشيء إلا بنفسه، فَإِنَّ الدُّرُوعَ يُتَّقَى

السِّنَانُ والسَّيْفُ والسِّكِّينُ والنَّصْلُ، فَاتَّقَيْتَ الحديد بالحديدِ، فَجَاءَ الشرح

المُحَمَّدِيِّ بِأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ» ، فَافْهَمْ، فَهَذَا رُوحُ تَلْبِين الحديد، فهو المُنْتَقِمُ

الرَّحِيمُ، واللَّهُ الْمُوَفِّقُ .

Ve telyîn-i hadîde gelince, kendilerini zecr ve vaîd telyîn eden kulûb-i kāsiyedir. Ateş demiri yumuşatır ve demiri yumuşatmak güç değil- dir; ve ancak kasvette taştan daha şedîd olan kalbler güçtür. Zîrâ ateş, taşı kırar ve onu kireç hâline koyar; ve o kalbleri yumuşatmaz. Ve Hz. Dâvûd'a Hak Teâlâ, bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiy- le vikāye olunduğunu, Allah tarafından tenbîh olarak, demiri ancak dürû'-ı vâkıye amelinden dolayı yumuşak kıldı. Zîrâ zırhlar sebebiyle, mızrak ve kılıç ve bıçak ve demirden olan ok ucu ittikā olunur. Binâe- naleyh sen demiri, demire siper yaparsın. Böyle olunca șer'-i Mu- hammedî أَعُوذُ بِكَ مِنْكَ ya'ni “Senden sana sığınırım” ile geldi. İyi anla! İşte, bu telyîn-i hadîdin rûhudur. Binâenaleyh Hak, Müntakim'dir ve Rahîm'dir. Ve Allah Teâlâ muvaffıktır. [17/43] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Demiri yumuşatmaya gelince, kendilerini zorlama ve tehdit yumuşatan, katılaşmış kalplerdir. Ateş demiri yumuşatır ve demiri yumuşatmak zor değildir; ancak katılıkta taştan daha şiddetli olan kalpler zordur. Çünkü ateş, taşı kırar ve onu kireç haline getirir; fakat o kalpleri yumuşatmaz. Yüce Allah, Hz. Davud'a, bir şeyin ancak kendi nefsiyle korunduğunu, Allah tarafından bir uyarı olarak, demiri ancak koruyucu zırh yapımından dolayı yumuşak kıldığını bildirdi. Çünkü zırhlar sayesinde mızrak, kılıç, bıçak ve demirden olan ok ucu korunur. Bu sebeple sen demiri, demire siper yaparsın. Böyle olunca Muhammedî şeriat "أَعُوذُ بِكَ مِنْكَ" yani "Senden sana sığınırım" ile geldi. İyi anla! İşte, bu demiri yumuşatmanın ruhudur. Bu sebeple Hak, Müntakim'dir (intikam alıcıdır) ve Rahîm'dir (merhamet edicidir). Ve Yüce Allah muvaffık (başarı veren) olandır.

Ya'ni, Dâvûd (a.s.)ın mucize olarak yed-i mübâreki ile demiri yumuşat- masına gelince: Bu telyîn-i hadîd keyfiyeti zecr ve vaîd ile yumuşayabilen kulûb-i kāsiye sûretidir. Ateş, demiri nasıl yumuşatır ise, kulûb-i kāsiye dahi ahvâl-i mahşeri ve ehvâl-i cehennemi zikrederek tahvîf olunmakla öylece yumuşar. Zîrâ demirin tab'ında, ateş içinde yumuşamak hâssası bu- lunduğu gibi, bu vücûd-ı kesîf-i hayvânînin muktezayâtıyla katılaşmış olan mü'minlerin kalblerinde dahi, va'z ve nasîhat işitmekle ve evliyâullahdan kerâmât-ı kevniyye görmekle, öylece yumuşamak hâssası vardır. Fakat de- mir cemâdâttan olup tasarruf sahibi olmadığı için, onu bir kimsenin ateşe koyup yumuşatması kolaydır. Zîrâ ondan aslâ muhalefet sudûru ihtimali yoktur. Ve ateşe vazʼolundukda dahi, ateş onu kemâl-i sühûletle yumuşatır; ve taşı dahi kırar ve kireç hâline koyar. Velâkin kulûb-i kāsiye taştan daha şedîd ve katı olduğu için değme söz ona te'sîr etmez. Meselâ hevâ-yı nefsine tâbi' bir mü'mine: “Bu yaptığın fiil şer'e muhâ- liftir. Hak Teâlâ rûz-ı cezâda maâsîye mücâzât edecektir. Kendine acımaz mısın?" denilse hiddet edip: “Senin nene lâzım, her koyun kendi baca- ğından asılır!" cevabıyla mukābele edip, yine lezzât-ı nefsâniyyesine meş- gül olur. Onun için arif-i billâh olan kimseler bu kulûb-i kāsiye erbâbını enva-1 hiyel ile avlamağa sa'yederler. Zîrâ onlarda tasarrufât-ı nefsâniyye vardır. Demir gibi bî-tasarruf değildir. Binâenaleyh onları yumuşatmak, demiri yumuşatmaktan daha güçtür. Ve Hak Teâlâ Dâvûd (a.s.)a bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiyle muhafaza olunduğunu tenbîh için, es- nâ-yı harbde insanın vücudunu muhafaza eden zırhların i'mâlinden dola- yı, demiri o hazrete yumuşak kıldı. Zîrâ esnâ-yı harbde düşman tarafından insana tevcîh olunan mızrak ve kılıç ve bıçak ve ok uçlarına karşı vücûd zırhlar ile muhafaza olunur. Halbuki zırhlar da demirden ve esliha da de- mirden ma'mûldür. Binâenaleyh sen esnâ-yı muhârebede demiri demire si- per ittihâz edersin. İmdi sen kendini nasıl ki demire karşı demir ile [17/44] vikāye edersen, öylece nefsini Allâh'a karşı, Allah ile muhafaza etmen îcâb eder. İşte bu hakîkate mebnî (S.a.v.) Efendimiz أَعُوذُ بِكَ مِنْكَ ya'ni "Ya Rabbi Sen'den Sana sığınırım” buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Davud (a.s.)'ın mucize olarak mübarek eliyle demiri yumuşatmasına gelince: Bu demiri yumuşatma niteliği, azarlama ve tehdit ile yumuşayabilen katı kalplerin suretidir. Ateş, demiri nasıl yumuşatırsa, katı kalpler de mahşer halleri ve cehennem korkuları zikredilerek korkutulmakla öylece yumuşar. Çünkü demirin tabiatında, ateş içinde yumuşama özelliği bulunduğu gibi, bu yoğun hayvani vücudun gereklilikleriyle katılaşmış olan müminlerin kalplerinde de, vaaz ve nasihat işitmekle ve Allah dostlarından kevni kerametler (tabiatüstü olaylar) görmekle, öylece yumuşama özelliği vardır. Fakat demir cansızlardan olup tasarruf sahibi olmadığı için, onu bir kimsenin ateşe koyup yumuşatması kolaydır. Çünkü ondan asla muhalefet (karşı gelme) çıkma ihtimali yoktur. Ve ateşe konulduğunda dahi, ateş onu tam bir kolaylıkla yumuşatır; ve taşı dahi kırar ve kireç haline koyar. Velakin katı kalpler taştan daha şiddetli ve katı olduğu için her söz ona tesir etmez. Örneğin nefsine uyan bir mümine: "Bu yaptığın fiil şeriata muhaliftir. Yüce Allah kıyamet gününde günahlara ceza verecektir. Kendine acımaz mısın?" denilse hiddet edip: "Senin neyine lazım, her koyun kendi bacağından asılır!" cevabıyla karşılık verip, yine nefsinin hazlarıyla meşgul olur. Onun için arif-i billah (Allah'ı bilen) olan kimseler bu katı kalpli kişileri türlü hilelerle (gizli yönlendirmelerle) avlamaya çalışırlar. Çünkü onlarda nefsani tasarruflar (nefse ait iradi eylemler) vardır. Demir gibi tasarrufu olmayan değildir. Bu sebeple onları yumuşatmak, demiri yumuşatmaktan daha güçtür. Ve Yüce Allah Davud (a.s.)'a bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiyle muhafaza olunduğunu tenbih (hatırlatmak) için, savaş esnasında insanın vücudunu muhafaza eden zırhların yapılmasından dolayı, demiri o hazrete yumuşak kıldı. Çünkü savaş esnasında düşman tarafından insana yöneltilen mızrak ve kılıç ve bıçak ve ok uçlarına karşı vücut zırhlar ile muhafaza olunur. Halbuki zırhlar da demirden ve silahlar da demirden yapılmıştır. Bu sebeple sen savaş esnasında demiri demire siper edinirsin. Şimdi sen kendini nasıl ki demire karşı demir ile [17/44] korursan, öylece nefsini Allah'a karşı, Allah ile muhafaza etmen icap eder. İşte bu hakikate dayanarak (S.a.v.) Efendimiz "أَعُوذُ بِكَ مِنْكَ" yani "Ya Rabbi Sen'den Sana sığınırım" buyurdu.

Hakk'a karşı Hakk'ı siper ittihâz etmek iki vech ile icmâl olunur: Birisi budur ki: Abdin vücûd-ı abdânîsi, vücûd-ı Hakkānîde fânî olur. Binâena- leyh vücûd-ı Hakkānî vücûd-ı abdânîye siper olur. Bu hâlde abd için havf ve hüzün yoktur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yunus, 10/62) [Âgâh olun! Allâh'ın evliyâsı için korku yoktur ve onlar mahzûn olmazlar.] İkincisi: Abdin vücûd-ı abdânîsi bâkî olmakla beraber esmâ-i celâliyye-i Hak'tan esmâ-i cemâliyye-i Hakk'a ilticâ eder. Binâenaleyh abd kendi nefsini Hakk'a karşı yine Hak'la muhafaza etmiş bulunur. Meselâ “Müntakim” ism-i celâlîsinden, "Rahîm" ism-i cemâlîsine kaçar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hakk'a karşı Hakk'ı siper edinmek iki şekilde özetlenir: Birincisi şudur ki: Kulun kulluk varlığı, Hakk'ın varlığında fânî olur. Bu sebeple Hakk'ın varlığı, kulun kulluk varlığına siper olur. Bu durumda kul için korku ve hüzün yoktur. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yunus, 10/62) [Âgâh olun! Allah'ın evliyası için korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.] İkincisi: Kulun kulluk varlığı bâkî olmakla beraber, Hakk'ın celâlî isimlerinden Hakk'ın cemâlî isimlerine sığınır. Bu sebeple kul kendi nefsini Hakk'a karşı yine Hak ile muhafaza etmiş bulunur. Örneğin, "Müntakim" (intikam alan) celâlî isminden, "Rahîm" (çok merhametli) cemâlî ismine kaçar.

İşte Dâvûd (a.s.)a mucize olarak telyîn-i hadîd verilmesinin rûhu bu- dur. Ya'ni demir mefhûmu müttehid olmakla beraber bir i'tibâra göre in- sanı katleder; ve bir itibâra göre de muhafaza eder. İşte bunun gibi “Allah” dahi vâhid olmakla beraber cemî'-i esmânın merciidir. Keserât-ı esmâiy- yesi hasebiyle kâh kahr ve intikām ve kâh lutuf ve rahmet ile tecellî eyler. Demir mefhûmda tevhîd olunduğu gibi, zât-ı Hak dahi tevhîd olunmak îcâb eder. Bu hakāyık-ı gāmızayı anlamak husûsunda Allah Teâlâ hazretleri kullarına tevfik ihsân eyler. وَاللهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ (Bakara, 2/207) [Allah kullarına karşı çok şefkatlidir.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Dâvûd (a.s.)a mucize olarak demirin yumuşatılması verilmesinin ruhu budur. Yani demir mefhumu (kavramı) bir olmakla beraber, bir açıdan insanı öldürür; ve bir açıdan da korur. İşte bunun gibi “Allah” da bir olmakla beraber, bütün isimlerin merciidir (kaynağıdır). İsimlerinin çokluğu sebebiyle bazen kahr (ezici güç) ve intikam, bazen de lütuf ve rahmet ile tecelli eder. Demir mefhumda tevhid olunduğu (bir kabul edildiği) gibi, Hak Zâtı da tevhid olunmak (bir kabul edilmek) icap eder. Bu derin hakikatleri anlamak hususunda Yüce Allah kullarına tevfik (başarı) ihsan eder. وَاللهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ (Bakara, 2/207) [Allah kullarına karşı çok şefkatlidir.]

İbtida: 17 Muharrem 1336 ve 2 Teşrîn-i sânî 1333 [2 Kasım 1917], Cum'a sabahı saat 3,5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başlangıç: 17 Muharrem 1336 ve 2 Teşrîn-i Sânî 1333 [2 Kasım 1917], Cuma sabahı saat 3.30

İntiha: 14 Safer 1336 ve 28 Teşrîn-i sânî 1333 [28 Kasım 1917], Çarşamba sabahı saat 3,45 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bitiş: 14 Safer 1336 ve 28 Teşrîn-i sânî 1333 [28 Kasım 1917], Çarşamba sabahı saat 3.45.
