# Kelime-i Eyyûbiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-eyyubiyye
**Sayfa:** 34

---

فَصُ حِكْمَةٍ غَيْبِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ أَيُّوبِيَّةٍ

## [BU FASS KELİME-İ EYYÛBİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ GAYBİYYE BEYÂNINDADIR]

Ma'lûm olsun ki, Eyyûb (a.s.)ın ayn-ı sabite-i gaybîsi iktizâsınca, bu âlem-i şehâdette vücûdunda zâhir olan marazın zevâli için Hak Teâlâ أُرْكُض بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ (Sâd, 38/42) [Ayağınla yere vur, bu muğtesel- dir; ya'ni soğuk sudur.] buyurdu; ve onun için cânib-i gaybdan soğuk su izhâr eyledi; ve bu soğuk su vâsıtasıyla onun vücûdundaki harâret-i zâide tenâkus ederek mizâcı mertebe-i i'tidâle geldi. Binâenaleyh belânın ibtidâ cânib-i gaybdan nüzûlü ve badehû sabır ve mücâhedesine mukābil, yine cânib-i gaybdan ma'-i bâridin zuhûru, “hikmet-i gaybiyye”nin Kelime-i Eyyübiyye'ye tahsîsine sebeb oldu. Vâkıâ Hak Teâlâ hazretleri, kâffenin gaybü'l-guyûbu ve O'nun hüviyeti ulvî ve süflî bilcümle eşyaya sârî oldu- ğu cihetle, ne kadar kelimât-ı ilâhiyye varsa, bu “hikmet-i gaybiyye”nin hepsine taalluku mevcûd olup, hiçbir kelime-i vücudun bu bâbda ihtisâsı yok ise de, bu ahkâm-ı gaybiyyenin reviş-i zuhûru, Eyyûb (a.s.)ın kelime-i vücûdunda evvelen ve âhiren bir sûret-i husûsiyyede vâki' olduğu cihetle, "hikmet-i gaybiyye” onlara tahsîs kılındı. Ve ancak ümmet-i muhamme- diyyeden Eyyûb (a.s.)ın kitabını hâlen kırâat eden, ya'ni belâya mübtelâ olup, sabır ve mücâhededen sonraki münâcaatı üzerine bu belâdan halâs olan her bir ferd, bu “hikmet-i gaybiyye”nin zevkiyle mütezevvik oldu. [19/2] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Eyyûb (a.s.)ın gaybî sabit hakikatinin gereği olarak, bu şehâdet âleminde vücudunda ortaya çıkan hastalığın ortadan kalkması için Yüce Allah, "Ayağınla yere vur, bu muğteseldir; yani soğuk sudur." (Sâd, 38/42) buyurdu; ve onun için gayb tarafından soğuk su ortaya çıkardı; ve bu soğuk su vasıtasıyla onun vücudundaki fazla sıcaklık azalarak mizacı itidal mertebesine geldi. Buna göre, belanın başlangıçta gayb tarafından inmesi ve daha sonra sabır ve mücadelesine karşılık, yine gayb tarafından soğuk suyun ortaya çıkması, "hikmet-i gaybiyye"nin (gaybî hikmet) Kelime-i Eyyübiyye'ye (Eyyûb'a ait kelime/söz) tahsis edilmesine sebep oldu. Gerçekte Yüce Allah hazretleri, bütün gaybların gaybı olduğu ve O'nun hüviyeti (kimliği, özü) yüce ve aşağı bütün eşyaya sirayet ettiği cihetle, ne kadar ilâhî kelimeler varsa, bu "hikmet-i gaybiyye"nin hepsine ait oluşu mevcuttur ve hiçbir varlık kelimesinin bu konuda bir özelliği yok ise de, bu gaybî hükümlerin ortaya çıkış tarzı, Eyyûb (a.s.)ın varlık kelimesinde evvelen ve âhiren özel bir şekilde meydana geldiği için, "hikmet-i gaybiyye" onlara tahsis kılındı. Ve ancak Muhammed ümmetinden Eyyûb (a.s.)ın kitabını hâlen okuyan, yani belaya müptela olup, sabır ve mücadeleden sonraki münacaatı üzerine bu beladan kurtulan her bir fert, bu "hikmet-i gaybiyye"nin zevkiyle tatlandı.

اعْلَمْ أَنَّ سِرَّ الحياةِ سَرَى في الماءِ ، فهو أَصْلُ العَنَاصِرِ والأَرْكَانِ، ولذلك جَعَلَ

ibâdet et ve O'nun üzerine tevekkül eyle!" Böyle olunca imkânda bu âlemden daha bedî' âlem yoktur. Zîrâ Allah Teâlâ onu sûret-i Rah- mân üzere îcâd etti. Ya'ni Hak Teâlâ'nın vücûdu, âlemin zuhûru ile zâhir oldu. Nitekim insan, sûret-i tabîiyyenin vücûdu ile zâhir oldu. İmdi biz, O'nun sûret-i zâhiresiyiz; ve O'nun hüviyeti, bu sûret-i zâ- hirenin rûhudur ki, onun [19/16] müdebbiridir. Binâenaleyh tedbîr, ancak O'ndan olduğu gibi, ancak O'nda vâki' oldu. İmdi O, ma'nâ ile Evvel'dir; ve sûret ile Âhir'dir; ve O ahkâm ve ahvâlin tagayyürü ile Zâhir'dir; ve tedbîr ile Bâtın'dır; ve O her şeyi Alîm'dir. Binâenaleyh O, her şey üzere Şehîd'dir. Tâ ki şühûddan bile, fikirden değil. İşte bunun gibi, ilm-i ezvâk dahi, fikirden değil şühûddandır; ve o ilm-i sahîhdir; ve onun mâadâsı zan ve tahmîndir, aslâ ilim değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İbadet et ve O'na tevekkül eyle!" Böyle olunca, imkân dâhilinde bu âlemden daha eşsiz bir âlem yoktur. Çünkü Yüce Allah onu Rahman sûreti üzere var etti. Yani Hak Teâlâ'nın varlığı, âlemin ortaya çıkmasıyla görünür oldu. Nasıl ki insan, tabiî sûretin varlığıyla görünür oldu. Şimdi biz, O'nun görünen sûretleriyiz; ve O'nun hüviyeti, bu görünen sûretin ruhudur ki, onun müdebbiridir. Bu sebeple tedbir, ancak O'ndan olduğu gibi, ancak O'nda meydana geldi. Şimdi O, mânâ itibarıyla Evvel'dir; ve sûret itibarıyla Âhir'dir; ve O, hükümlerin ve hallerin değişimiyle Zâhir'dir; ve tedbir ile Bâtın'dır; ve O, her şeyi bilendir. Bu sebeple O, her şey üzerine Şehîd'dir. Ta ki şühûddan (gözlemden) bile, fikirden değil. İşte bunun gibi, ilm-i ezvâk (zevk ilmi) dahi, fikirden değil şühûddandır; ve o, sahih ilimdir; ve onun dışındakiler zan ve tahmindir, asla ilim değildir.

Ya'ni eğer sen Hakk'ı, âlem dediğimiz halktan ayırır isen ve O'na halk- tan ayrı nazarıyla bakarsan, Hakk'ın gazabı mağzûbun-aleyh olan kimse- ye intikāl ettikde, kendi nefsinde rahat bulmaktan ganî, ve rızâ ve gazab sıfatlarından, nihâyet derecede büyüklük ile müteâlî olur. Zîrâ Hak, zâtı haysiyetiyle âlemlerden ganîdir; ve o mertebede bir sıfat ile mevsûf ve bir isim ile müsemmâ olmaz. Cemî'-i izâfâttan âlî ve bilcümle kuyûddan berî- dir. Ve eğer Hakk'a, âlemin hüviyeti nazarıyla bakacak olur isen, ahkâmın kâffesi, bu ahkâm-ı kesretin zuhûruna kābiliyeti i'tibâriyle, ancak Hak'ta ve bunların mebdei olmak i'tibâriyle de ancak Hak'tan zâhir olur. Zîrâ Hak sıfât ve esmâsı cihetinden hem "fâil" ve hem de "münfail"dir. Bu i'tibâr ile, ahkâm-ı kesîreyi Hak cânibine isnâd edersen, beis yoktur. Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın Fass-ı Sâlihî'de nisbet-i tekevvünü Hak'tan nefyedip, bende tara- fına isnâd buyurması, icmâl ve tafsîle nazarandır. Ve ahkâmın kâffesinin, Hakta ve Hak'tan zuhûrunun delîli, Hak Teâlâ hazretlerinin وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ (Hûd, 11/123) ya'ni “Emrin küllîsi O'na râci' olur” kavlinin ma'nâsı- dır. Ve bu ma'nâ hakîkaten ve keşfen öyledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani eğer sen Hakk'ı, âlem dediğimiz halktan ayırır isen ve O'na halktan ayrı bir bakış açısıyla bakarsan, Hakk'ın gazabı, gazaba uğrayan kimseye intikal ettiğinde, kendi nefsinde rahat bulmaktan müstağni olur ve rıza ve gazap sıfatlarından, nihayet derecede büyüklük ile yüce olur. Çünkü Hak, zâtı itibarıyla âlemlerden müstağnidir; ve o mertebede bir sıfat ile nitelenmez ve bir isim ile adlandırılmaz. Bütün bağıntılardan yüce ve tüm kayıtlardan beridir. Ve eğer Hakk'a, âlemin hüviyeti (varlığı) nazarıyla bakacak olursan, hükümlerin hepsi, bu kesret (çokluk) hükümlerinin zuhuruna kabiliyeti itibarıyla, ancak Hak'ta ve bunların başlangıcı olmak itibarıyla da ancak Hak'tan zuhur eder. Çünkü Hak, sıfatları ve isimleri cihetinden hem "fâil" (eden) ve hem de "münfail" (edilgen)dir. Bu itibarla, çok sayıdaki hükümleri Hak tarafına isnat edersen, bir sakınca yoktur. Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.)'ın Fass-ı Sâlihî'de oluşma nispetini Hak'tan nefyedip, kul tarafına isnat buyurması, icmâl (genel) ve tafsile (ayrıntılı) bakış açısınadır. Ve hükümlerin hepsinin, Hak'ta ve Hak'tan zuhurunun delili, Hak Teâlâ hazretlerinin وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ (Hûd, 11/123) yani “Emrin bütünü O'na döner” kavlinin manasıdır. Ve bu mana hakikaten ve keşfen öyledir.

İmdi ey tâlib-i ma'rifet, mâdemki âlemin kâffesi hakîkaten ve keşfen Hakk'a rücû' ediyor; ve sen ise âlemdensin ve âlemde zâhir olan dahi Hakk'ın hüviyetidir, şu hâlde herhangi tarafa teveccüh edersen, ibâdetten ve belki ubûdiyetten geri kalma! Ve Hak ahkâm-ı keserât ile ve libâs-ı taay- yünât ile ihticâb etmiştir. Sen bu hicâbı ve örtüyü nazarından ref'edip, bu hicâbât ve estâr-ı sûriyye altında olan Hakk'a tevekkül et ve gaflet uykusu &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi ey marifet talep eden kişi, mademki âlemin tamamı hakikaten ve keşfen Hakk'a dönüyor; ve sen ise âlemdensin ve âlemde görünen de Hakk'ın hüviyetidir, bu hâlde hangi tarafa yönelirsen yönel, ibadetten ve hatta kulluktan geri kalma! Ve Hak, kesret hükümleriyle (çokluk hükümleriyle) ve taayyünât (belirginleşmeler) elbisesiyle perdelenmiştir. Sen bu perdeyi ve örtüyü nazarından kaldırıp, bu perdeler ve zahirî örtüler altında olan Hakk'a tevekkül et ve gaflet uykusu

Teâlâ'ya hitaben: فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ (Sâd, 38/82) ya'ni “İzzetin hakkı için kullarının hepsini azdırayım” dedi. Zîrâ bilir ki bu âlem-i tabîatta her şey, hükm-i tabîatın altındadır; ve iktizâât-ı zulmâniyye, hazarât-ı nûrâniyyeye suûdu men'eder. Badehû şeytan إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Hicr, 15/40) ya'ni "Senin ibâdetin ile zulmet-i tabâyi'den ve kesâfet-i mevâni'den [19/22] kurtulanlar müstesnâdır” dedi. Zîrâ onlar şeytanın taht-ı tasarrufuna verilen memleketten çıkmışlardır. Onun bu gibi zevât-ı kirâma tasallutu imkânı kalmaz. Nitekim Hâce Hafız (k.s.) buyurur: Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah'a hitaben: "Senin izzetin hakkı için onların hepsini azdıracağım!" (Sâd, 38/82) yani "İzzetin hakkı için kullarının hepsini azdırayım!" dedi. Çünkü bilir ki bu tabiat âleminde her şey, tabiatın hükmü altındadır; ve karanlık gereklilikler (iktizâât-ı zulmâniyye), nurlu huzurlara (hazarât-ı nûrâniyye) yükselmeyi engeller. Daha sonra şeytan, "Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesnadır." (Hicr, 15/40) yani "Senin ibadetin ile tabiatların karanlığından ve engellerin yoğunluğundan kurtulanlar müstesnadır." dedi. Çünkü onlar, şeytanın tasarrufuna verilen memleketten çıkmışlardır. Onun bu gibi yüce zatlara tasallut etme imkânı kalmaz. Nasıl ki Hâce Hafız (k.s.) buyurur: Beyit:

تو کز سرای طبیعت نمی روی بیرون کجا بکوی حقیقت سفر توانی کرد

Tercüme: “Sen hâne-i tabîattan dışarıya çıkmıyorsun; hakîkat mahallesinenasılseferedebilirsin?"502 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Sen tabiat evinden dışarı çıkmıyorsun; hakikat mahallesine nasıl yolculuk edebilirsin?"

Bu mukaddeme anlaşıldıktan sonra ma'lûm olur ki, vücûdât-ı müteayyenimize ârız olan ilel ve eskām, bu âlem-i tabîatın iktizââtındandır. Ve âlem-i tabîat ise, cemî'-i müştemilâtıyla beraber Hak'tan baîd olup hicâb-ı cemâl-i Haktır. Ve şeytan ibâdı, bu vesâit-i tabîiyye ile iğfâl ve iğvâ eyler; ve şeytanın vücûdu ancak bir müvesvis ve bir mihek olmaktan ibârettir. Zîrâ bir müvesvis ve bir mihek olmadıkça emîn ile hâin, ve merd ile nâ-merd ve kalp ile nakd-ı ceyyid zâhir olmaz. Görülmez mi ki, insana bir elem ve illet ârız olsa hâtırı perîşan ve gece ve gündüz onunla meşgül ve nâlân olur; ve ibâdet-i Hak'tan geri kalır. İşte bu sebebden dolayı Eyyûb (a.s.) “Şeytan beni nusb ve azâb ile messetti”, ya'ni “Âlem-i tabîatta budun envâı çoktur; fakat bu bu'd, benim vücûd-ı tabîîmi zarar ve azâb tarzında mess ile karîb oldu; binâenaleyh o bu'dun mess ile kurbu hasebiyle, hakāyıkı olduğu hâl üzere idrâk etmekten uzak olurum. Hâlbuki o hakāyıkı idrâk ettiğim hînde ben mahall-i kurbda bulunurum” buyurdu. Zîrâ idrâk olunan şey, idrâk eden kimseye karîbdir; ve her meşhûd olan şey, her ne kadar mesâfe i'tibâriyle baîd ise de, göze karîbdir. Zîrâ keyfiyyet-i rü'yet gözden çıkan şuẩ sebebiyle vâki' olur, diyenlerin fikir ve mezhebine göre, basar şühûdu haysiyetiyle meşhûda muttasıl olur. Eğer basarın meşhûda ittisâli olmasa idi, onu müşâhede etmezdi. Veyâhud keyfiyyet-i rü'yet, ziyâ vâsıtasıyla hayâl-i meşhûdun gözdeki adeseye intibâı sebebiyle [19/23] vâki' olur, diyenlerin &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu giriş anlaşıldıktan sonra bilinir ki, belirli varlıklarımıza arız olan hastalıklar ve rahatsızlıklar, bu tabiat âleminin gerekliliklerindendir. Tabiat âlemi ise, bütün kapsamıyla beraber Hak'tan uzaktır ve Hakk'ın cemâlinin perdesidir. Şeytan kulları, bu tabiî vasıtalarla aldatır ve yoldan çıkarır; şeytanın varlığı ancak bir vesvese veren ve bir mihenk taşı olmaktan ibarettir. Çünkü bir vesvese veren ve bir mihenk taşı olmadıkça emin ile hain, mert ile namert ve kalp ile iyi para ortaya çıkmaz. Görülmez mi ki, insana bir elem ve hastalık arız olsa gönlü perişan olur ve gece gündüz onunla meşgul ve inler durur; ve Hakk'a ibadetten geri kalır. İşte bu sebepten dolayı Eyyûb (a.s.) “Şeytan beni yorgunluk ve azap ile dokundu” dedi, yani “Tabiat âleminde uzaklık çeşitleri çoktur; fakat bu uzaklık, benim tabiî varlığıma zarar ve azap tarzında dokunmakla yakın oldu; bu sebeple o uzaklığın dokunmakla yakınlığı dolayısıyla, hakikatleri olduğu hâl üzere idrak etmekten uzak olurum. Hâlbuki o hakikatleri idrak ettiğim zaman ben yakınlık makamında bulunurum” buyurdu. Çünkü idrak olunan şey, idrak eden kimseye yakındır; ve her görülen şey, mesafe itibarıyla ne kadar uzak olsa da, göze yakındır. Çünkü görme keyfiyeti, gözden çıkan ışın sebebiyle meydana gelir, diyenlerin fikir ve mezhebine göre, göz görme vasıtasıyla görülen şeye bitişir. Eğer gözün görülen şeye bitişmesi olmasaydı, onu müşahade etmezdi. Veyahut görme keyfiyeti, ışık vasıtasıyla görülen şeyin hayalinin gözdeki merceğe yansıması sebebiyle [19/23] meydana gelir, diyenlerin

الله من المَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ، وما ثَمَّ شيءٌ إلا وهو حَيٌّ، فإنَّه ما من شيءٍ

إلا وهو يُسَبِّحُ بِحَمْدِ اللهِ، ولَكِنْ لا يُفْقَهُ تَسْبِيحُهُ إِلَّا بِكَشْفِ إِلَهِيَّ، ولا يُسَبِّحُ

إلا حي، فكل شيء حي ، فكلُّ شيءٍ المَاءُ أَصْلُهُ .

Ma'lûm olsun ki, muhakkak hayâtın sırrı suda sârî oldu. Böyle olun- ca o, anâsır ve erkânın aslıdır; ve işte bunun için Allah Teâlâ diri olan her şeyi sudan halketti. Ve vücûdda bir şey yoktur, illâ ki o diri olduğu hâlde mevcûddur; zîrâ hiçbir şey yoktur; illâ ki o, Allâh'ın hamdiyle tesbih eder olduğu hâlde mevcûddur; velâkin onun tesbîhi fehmolunmaz, ancak keşf-i ilâhî ile fehmolunur; ve Hakk'ı ancak diri olan şey tesbih eder. Binâenaleyh her şey diridir ve her şeyin aslı sudur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, muhakkak hayatın sırrı suda yayılmıştır. Böyle olunca o, anasırın ve erkanın aslıdır; ve işte bunun için Yüce Allah diri olan her şeyi sudan yarattı. Ve varlıkta hiçbir şey yoktur, ancak o diri olduğu hâlde mevcuttur; çünkü hiçbir şey yoktur; ancak o, Allah'ın hamdiyle tesbih eder olduğu hâlde mevcuttur; velakin onun tesbihi anlaşılmaz, ancak ilahi keşif ile anlaşılır; ve Hakk'ı ancak diri olan şey tesbih eder. Bu sebeple her şey diridir ve her şeyin aslı sudur.

"Hayat” sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfattır; ve evvelen kendisi ile hüviyyet-i ilâhiyye zâhir olan şey “hayât"tır. Bunun için, sıfat-ı Hayat, sıfât-ı sâire üzerine tekaddüm-i zâtî ile tekaddüm etmiştir. Ve mümkinâttan evvelen kendisi ile “hayât” zâhir olan şey dahi sudur. Bunun için su, her bir şeyin evveli ve aslı oldu; ve hayâtın sırrı suda sârî oldu. İşte bu sebebe binâen Hak Teâlâ hayât sahibi olan her şeyi sudan yarattı. Ve vücûdda zîrûh olmayan bir şey yoktur; çünkü suver-i âlemden her bir sûret bir ismin mazharıdır; ve her bir isim, cemî-i esmâyı hâvîdir. Binâenaleyh her bir zerrede "Hayy" ismi mütecellîdir. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ )İsrâ, 17/44) ya'ni “Hiçbir şey yoktur, illâ ki Hakk'ın ham- diyle tesbîh eder; velâkin siz onun tesbîhini anlamazsınız” buyurulduğu üzere, vücûdda Allâh'ın hamdiyle tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak onların tesbihleri, Allâh'ın keşfiyle anlaşılır. Ve her şey mâdemki Hakk'ı hamd ile tesbîh ediyor, o hâlde onlarda hayât vardır. Zîrâ hayâtı olmayan şey, tesbîh edemez. Ve mümkinâttan evvelâ kendisi ile hayât zâhir olan şey su olunca, [19/3] mümkinât ta'bîri tahtına dâhil olan bütün eşyâ-yı âlemin aslı su olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hayat", ilâhî sıfatlardan bir sıfattır; ve başlangıçta kendisiyle ilâhî hüviyetin (Allah'ın öz varlığının) ortaya çıktığı şey "hayat"tır. Bu sebeple, Hayat sıfatı, diğer sıfatlar üzerine zâtî bir öncelikle öne geçmiştir. Ve mümkün varlıklardan (yaratılmışlardan) başlangıçta kendisiyle "hayat"ın ortaya çıktığı şey de sudur. Bu yüzden su, her şeyin başlangıcı ve aslı oldu; ve hayatın sırrı suda yayıldı. İşte bu sebebe dayanarak Yüce Allah, hayat sahibi olan her şeyi sudan yarattı. Ve varlıkta canlı olmayan bir şey yoktur; çünkü âlemdeki suretlerden (şekillerden) her bir suret bir ismin mazharıdır (tecelli yeridir); ve her bir isim, bütün isimleri kapsar. Bu sebeple her bir zerrede "Hayy" (Diri) ismi tecelli etmektedir. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de "Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin; ancak siz onların tesbihini anlamazsınız." (İsrâ, 17/44) buyurulduğu üzere, varlıkta Allah'ın hamdiyle tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak onların tesbihleri, Allah'ın keşfiyle (ilâhî açılımla) anlaşılır. Ve her şey mademki Hakk'ı hamd ile tesbih ediyor, o halde onlarda hayat vardır. Çünkü hayatı olmayan şey, tesbih edemez. Ve mümkün varlıklardan başlangıçta kendisiyle hayatın ortaya çıktığı şey su olunca, mümkün varlıklar tabiri altına dahil olan bütün âlem eşyasının aslı su olmuş olur.

أَلَا تَرَى العَرْشِ كَيْفَ كان على المَاءِ، لأنَّه منه تَكَوَّنَ فَطَفَا عليه، فهو يَحْفَظُهُ

من تَحْتِهِ .

Sen arşı görmez misin ki, nasıl su üzerine vâki' oldu? Zîrâ ondan tekevvün etti. Binâenaleyh onun üzerine tâfî ve mürtefi' oldu. Böyle olunca su, arşı altından hıfzeder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen arşı görmez misin ki, nasıl su üzerine meydana geldi? Çünkü ondan oluştu. Bu sebeple onun üzerine yüceldi ve yükseldi. Böyle olunca su, arşı altından korur.

Sen arşı, ya'ni âlem-i ecsâmın heyet-i mecmûasını görmez misin nasıl su üzerine vâki' oldu? Zîrâ ecsâm, latîfin tekâsüfünden husûle gelen vücûdât-ı itibariyye ve izâfiyyedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen arşı, yani cisimler âleminin bütünsel yapısını görmez misin nasıl su üzerine meydana geldi? Çünkü cisimler, latîf olanın yoğunlaşmasından meydana gelen itibari ve izafî varlıklardır.

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ (Fussilet, 41/11) ya'ni “Ba'dehû Hak Teâlâ semâya müstevî oldu, hâlbuki o duman, ya'ni sehâbe idi.” Ve hadîs-i şerîfte dahi ،إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ دُرَّةً بَيْضَاءَ فَنَظَرَ الْجَلَالَ وَالْهَيْبَةَ، فَذَابَتْ حَيَاءً ، وَصَارَ نِصْفُهَا مَاءً وَنِصْفُهَا نَارًا ، فَحَصَلَ مِنْهَا دُخَانٌ، فَخَلَقَ السَّمَاوَاتِ مِنْ دُخَانٍ وَالْأَرْضِ مِنْ زَبَدِهَا، فَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ yani Allah Teâlâ gayet beyaz renkte bir dürre yarattı. Ona celâl ve heybetiyle nazar etti. O dürre hayâdan nâşî eridi. Yarısı su ve yarısı ateş oldu; ve ondan duman husûle geldi. Ve semâları dumandan halkeyledi; ve arzı dahi onun köpüğünden yarattı. Binâenaleyh onun arşı su üzerine vâki' oldu” buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîf âyet-i kerîmeyi tefsîr eder. Ve “dürre-i beyza”dan murâd, cemî'-i ekvân kendisinden mütekevvin olan "akl-1 evvel"dir. Ve Hakk'ın ona nazar-ı Celâl ile bakması, o akl-ı evvelin taayyünü ile Hakk'ın vücûd-ı mutlakının ihticâb etmesidir. Çünkü nazar-ı Cemâl vech-i Hakk'ın kendi nûruyla tecellîsidir ki, bunda tesettür yoktur. Nazar-ı Celâl ise vech-i Hakk'ın [19/4] gayrı ile tesettürüdür. Ve "gayr”dan murâd mutlakıyetten mukayyediyete tenezzüldür; ve mutlakın mukayyedde ihtifâsıdır. Yoksa vücûdda Hak'tan gayrı bir şey yoktur. O'nun zuhûru zuhûruna perde olmuştur. Ve “dürre-i beyzânın erimesi” dahi mâhiyeti ademden ibâret bulunan mümkinin kendisinde varlık görmekten istihyâ ederek, nefsinde mütelâşî olduğu hînde, bi-hasebi'l-esmâ, Hakk'ın mümkin libâsıyla zuhûrudur. Zîrâ dürre-i beyzâ, ya'ni akl-ı evvel, suver-i mümkinâtın kâffesine ilk mâddedir. Ve “onun yarısının ateş olması”, taayyünât-ı nûriyye ile ervâhın ondan tekevvün etmesidir. Ve “yarısının su olması", ecsâmın tekevvünü içindir. Zîrâ âlem-i ecsâmın heyet-i mecmûası su üzerine mebnî olmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmuştur: ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ (Fussilet, 41/11) yani “Sonra Yüce Allah semâya yöneldi, hâlbuki o duman, yani buluttu.” Ve hadîs-i şerîfte de şöyle buyurmuştur: ،إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ دُرَّةً بَيْضَاءَ فَنَظَرَ الْجَلَالَ وَالْهَيْبَةَ، فَذَابَتْ حَيَاءً ، وَصَارَ نِصْفُهَا مَاءً وَنِصْفُهَا نَارًا ، فَحَصَلَ مِنْهَا دُخَانٌ، فَخَلَقَ السَّمَاوَاتِ مِنْ دُخَانٍ وَالْأَرْضِ مِنْ زَبَدِهَا، فَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ yani “Allah Teâlâ gayet beyaz renkte bir inci yarattı. Ona celâl ve heybetiyle baktı. O inci hayâdan dolayı eridi. Yarısı su ve yarısı ateş oldu; ve ondan duman meydana geldi. Ve semâları dumandan yarattı; ve arzı da onun köpüğünden yarattı. Bu sebeple onun arşı su üzerine vâki' oldu.” Bu hadîs-i şerîf âyet-i kerîmeyi tefsîr eder. Ve “beyaz inci”den maksat, bütün varlıkların kendisinden oluştuğu "akl-ı evvel"dir (ilk akıl). Ve Hakk'ın ona Celâl nazarıyla bakması, o akl-ı evvelin taayyünü (belirlenmesi) ile Hakk'ın mutlak varlığının perdelenmesidir. Çünkü Cemâl nazarı, Hakk'ın vechinin (zatının) kendi nuruyla tecellîsidir ki, bunda bir örtünme yoktur. Celâl nazarı ise Hakk'ın vechinin [19/4] gayrı (başka bir şey) ile örtünmesidir. Ve "gayr"dan maksat, mutlakiyetten mukayyediyete (sınırsızlıktan sınırlılığa) tenezzüldür (inmedir); ve mutlakın mukayyedde (sınırlıda) gizlenmesidir. Yoksa varlıkta Hak'tan başka bir şey yoktur. O'nun zuhûru (ortaya çıkışı) kendi zuhûruna perde olmuştur. Ve “beyaz incinin erimesi” de, mahiyeti yokluktan ibaret bulunan mümkinin (varlığı mümkün olanın) kendisinde varlık görmekten hayâ ederek, kendi nefsinde yok olduğu anda, esmâya (isimlere) göre, Hakk'ın mümkin libâsıyla (elbisesiyle) zuhûrudur (ortaya çıkışıdır). Çünkü beyaz inci, yani akl-ı evvel, bütün mümkinâtın (mümkün varlıkların) sûretlerine ilk maddedir. Ve “onun yarısının ateş olması”, nûrânî taayyünât (belirlenmeler) ile ruhların ondan oluşmasıdır. Ve “yarısının su olması", cisimlerin oluşması içindir. Çünkü cisimler âleminin bütün yapısı su üzerine kurulmuştur.

Tedkîk-i mâddiyyât ile hakāyık-ı eşyaya muttali' olmağa çalışan ehl-i nazar ve istidlâl derler ki: Ecrâm, bidâyet-i hâllerinde bir sehâbe hâlinde bulunup, tedrîcen küreler şeklinde tekâsüf etmişlerdir. Sıkleti teneffüs ettiğimiz havadan nisbet kabûl etmez derecede daha az olan bu sehâbe mütecânis ve müvellidü'l-ma'dan bile hafif bir gazdan müteşekkil idi. Bu gāzî küreler, eczâ-ı ferdiyyelerinin kendi merkezlerine doğru müncezib ol- ması ve bu harekât-ı ile’l-merkeziyyeden mütezâyiden neş'et eden tekâsüf ve tezelluk ve harâret; ve harâretin bâdî olduğu ilk imtizâcât-ı kimyeviyye ve yekdîğerinden iştikāk eden kuvâ-yı tabîiyye te'sîrâtı, müvellidü'l-ma' ve müvellidü'l-humûza, fahm, azot, sodyum, hadîd, kalsiyum ilh... gibi anâ- sırın teşekkülünü mûcib olmuştur ki, bu anâsır-ı ibtidaiyyenin cümlesi, müvellidü'l-ma'nın ez'âfı ve mürekkebâtı gibi bir sûrette teşekkül etmiş- lerdir. Ecrâmın “necm-i sehâbî” hâlinde pertev-feşân olduğu zamanlarda bu anâsırın kâffesi bugün güneşde yanmakta olduğu gibi yanmakta idi. Ba'dehû bu ateş, suya münkalib olmuştur. Zîrâ ateş ile su, hikmet-i tabîiyye ahkâmınca yekdîğerinin zıddı olan seyyâlden ibâret iseler de, bi'l-kimyâ aynı anâsırın muhassalâtıdır. Ve hattâ bugün küremizin etrafında temev- vüc eden bahr-ı muhît [19/5] evvelce ateş olan, müvellidü'l-ma' ve mü- vellidü'l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir. Bu husustaki îzâhât Fass-1 Îsevî'de geçti. İşte görülüyor ki bu tâife dahi tedkîkātlarında, hadîs-i şerîf- teki ihbâr-ı icmâlîye vâsıl olabilmişlerdir. Fakat akl-ı nazarî ve istidlâlât ile bu kadar gidilebilir. Zîrâ498 Mesnevî-i Şerîf'de buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Maddeleri inceleyerek eşyanın hakikatlerine vâkıf olmaya çalışan akıl ve istidlâl ehli derler ki: Gök cisimleri, başlangıç hallerinde bir bulutsu (nebula) halinde bulunup, zamanla küreler şeklinde yoğunlaşmışlardır. Soluduğumuz havadan kıyas kabul etmez derecede daha az yoğun olan bu bulutsu, homojen ve hidrojen gibi hafif bir gazdan oluşmaktaydı. Bu gaz küreler, ferdî parçacıklarının kendi merkezlerine doğru çekilmesi ve bu merkeze doğru hareketlerden artarak ortaya çıkan yoğunlaşma, kayganlaşma ve ısı; ve ısının sebep olduğu ilk kimyasal birleşmeler ve birbirlerinden türeyen doğal kuvvetlerin tesirleri, hidrojen, oksijen, karbon, azot, sodyum, demir, kalsiyum vb. gibi elementlerin oluşumuna sebep olmuştur ki, bu ilkel elementlerin hepsi, hidrojenin katları ve bileşikleri gibi bir şekilde teşekkül etmişlerdir. Gök cisimlerinin "bulutsu yıldız" halinde ışık saçtığı zamanlarda bu elementlerin tamamı bugün güneşte yandığı gibi yanmaktaydı. Daha sonra bu ateş, suya dönüşmüştür. Çünkü ateş ile su, doğal hikmetin hükümleri gereğince birbirinin zıddı olan akışkanlardan ibaret olsalar da, kimyasal olarak aynı elementlerin ürünleridir. Ve hatta bugün küremizin etrafında dalgalanan okyanus, evvelce ateş olan, hidrojen ve oksijen ve sodyumdan oluşmuştur. Bu husustaki açıklamalar Îsevî Fass'ında geçti. İşte görülüyor ki bu taife dahi incelemelerinde, hadîs-i şerîfteki toplu habere ulaşabilmişlerdir. Fakat nazarî akıl ve istidlâller ile bu kadar gidilebilir. Çünkü Mesnevî-i Şerîf'de buyurulur:

پای چوبین سخت بی تمکین بود

پای استدلالیان چوبین بود

Tercüme: “İstidlâlî olan ukūl-i cüz'iyye erbâbının ayakları ağaçtandır; ağaçtan ma'mûl ayak ise pek dayanıksızdır.”499 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "İstidlâlî olan cüz'î akıl sahiplerinin ayakları ağaçtandır; ağaçtan yapılmış ayak ise pek dayanıksızdır."

Velhasıl âlem-i ecsâm sudan tekevvün etmiştir. Binâenaleyh buzun vü- cûdunu hifzettiği gibi, su, ecsâmı tahtından ve bâtınından hifzeder. Vü- cûdda ateşin sudan evvel olmasının sırrı budur ki, فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ [Bilin- meğe muhabbet ettim...] hadîs-i kudsîsinde beyân buyurulan muhabbetin harâretiyle halk-ı eşyaya irâde-i ilâhiyye teveccüh etmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, cisimler âlemi sudan oluşmuştur. Bu sebeple, su, cisimleri dışından ve içinden korur, tıpkı buzun varlığını koruduğu gibi. Varlık âleminde ateşin sudan önce olmasının sırrı şudur ki, "فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ" [Bilinmeğe muhabbet ettim...] hadîs-i kudsîsinde beyan buyurulan muhabbetin hararetiyle, eşyanın yaratılmasına ilâhî irade yönelmiştir.

كما أنَّ الإنسانَ خَلَقَهُ اللهُ عبدًا ، فَتَكَبَّرَ على ربِّه وعَلا عليه، وهو سُبْحَانَهُ مـع

هذا يَحْفَظُه من تحته بالنَّظَرِ إلى عُلُو هذا العبدِ الجَاهِلِ بنفسه .

Nitekim Allah Teâlâ insanı, abd halketti. İnsan ise Rabb'i üzerine tekebbür eyledi; ve O'nun üzerine teâlî etti. Halbuki Hak Sübhânehû maahâzâ, kendi nefsine câhil olan bu abdin ulüvvüne nazar ile onu tahtından hifzeder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nasıl ki Yüce Allah insanı kul olarak yarattı. İnsan ise Rabb'ine karşı büyüklendi ve O'nun üzerine yücelik tasladı. Halbuki Yüce Hak, buna rağmen, kendi nefsine karşı cahil olan bu kulun yüceliğine bakarak onu makamından korur.

Ya'ni buzun vücûdunu içinden hıfzettiği gibi, su, ecsâmı tahtından ve içinden nasıl hıfzederse, Allah Teâlâ dahi, abd olarak yarattığı insanı öylece tahtından ve bâtınından hıfzeder. Zîrâ abdin vücûdu, Hakk'ın vücûd-1 mutlakının sûret-i abdde takayyüd ve taayyününden ibarettir; ve onun vücûdu vücûd-ı Hakk'a muzâf olan bir vücûd-ı itibârîdir ki, onda aslolan ademdir. İnsan ise kendi vücûd-ı kesîfini gördü. Hakk'ın vücûdu, onu bâtınından ve tahtından hifzetmekte olduğu hâlde, kendisini bir vücûd-1 müstakil sahibi zannedip, Rabb'i üzerine tekebbür etti. [19/6] Ve onun tekebbürü budur ki, bâtınından mutasarrıf olan Hak iken, onu hiçe sayıp, kendi tasarrufunu isbât eder; ve bu sûretle Rabb'i üzerine ulüvv da'vâsında bulunur. Bu da'vânın hiffet ve şiddeti herkesin cehil ve irfânı nisbetindedir. Hâlbuki Hak Teâlâ hazretleri, abdin tekebbür ve ulüvvü ile beraber, bu nefsini bilmeyen abdin ulüvvüne bakarak, onu tahtından ve bâtınından hıfzeder. Zîrâ hifzetmese madûm olurdu. Meselâ su buzun vücûdunu içinden hifzeder; su akıp gidiverince buzun vücûdu meydandan gāib olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, buzun varlığını içinden koruduğu gibi, su da cisimleri altından ve içinden nasıl korursa, Yüce Allah da kul olarak yarattığı insanı öylece altından ve bâtınından korur. Çünkü kulun varlığı, Hakk'ın mutlak varlığının kul sûretinde kayıtlanmasından ve belirginleşmesinden ibarettir; ve onun varlığı, Hakk'ın varlığına izafe edilen itibârî bir varlıktır ki, onda aslolan yokluktur. İnsan ise kendi yoğun varlığını gördü. Hakk'ın varlığı, onu bâtınından ve altından korumakta olduğu hâlde, kendisini müstakil bir varlık sahibi zannedip, Rabb'i üzerine kibirlendi. [19/6] Ve onun kibri şudur ki, bâtınından tasarruf eden Hak iken, O'nu hiçe sayıp, kendi tasarrufunu ispat eder; ve bu sûretle Rabb'i üzerine yücelik iddiasında bulunur. Bu iddianın hafifliği ve şiddeti, herkesin cehaleti ve irfanı oranındadır. Hâlbuki Yüce Allah hazretleri, kulun kibri ve yüceliği ile beraber, bu nefsini bilmeyen kulun yüceliğine bakarak, onu altından ve bâtınından korur. Çünkü korumasa yok olurdu. Örneğin, su buzun varlığını içinden korur; su akıp gidiverince buzun varlığı ortadan kaybolur.

وهو قوله ﷺ : «لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللَّهِ»، فَأَشَارَ إِلَى أَنَّ نِسْبَةَ التَّحْتِ

إليه كما أن نسبة الفَوْقِ إليه في قوله : يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ، وَهُوَ

الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ ، فَلَهُ الفَوْقُ والتَّحْتُ ، ولهذا ما ظَهَرَتِ الجِهَاتُ السِّرُّ إِلا

بالنسبة إلى الإنسان، وهو على صُورَةِ الرَّحْمَنِ.

Ve o Resûl (a.s.)ın "Eğer bir ip sarkıtsanız, Allâh'ın üzerine düşerdi" kavlidir. İmdi işâret etti ki, tahtın ona nisbeti, onun يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ (Nahl, 16/50) ya'ni “Rablerinden fevklerinden korkarlar” ve وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ (En'âm, 6/18) ya'ni “O kullarının fevkinde kāhirdir” kavlinde vâki' olan "fevk"in ona nisbeti gibidir. Binâenaleyh onun için "fevk" ve "taht" vardır. Ve li-hâzâ altı cihet, ancak insana nisbetle zâhir oldu; ve insan sûret-i Rahmân üzeredir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve o Resûl'ün (a.s.) "Eğer bir ip sarkıtsanız, Allah'ın üzerine düşerdi" sözü vardır. Şimdi işaret etti ki, tahtın ona bağıntısı, onun "Rablerinden fevklerinden korkarlar" (Nahl, 16/50) ve "O kullarının fevkinde kâhirdir" (En'âm, 6/18) sözlerinde geçen "fevk"in (üstünlüğün) ona bağıntısı gibidir. Bu sebeple onun için "fevk" (üst) ve "taht" (alt) vardır. Ve bu sebeple altı yön, ancak insana nispetle ortaya çıktı; ve insan Rahmân'ın sûreti üzeredir.

Ya'ni Hakk'ın abdi tahtından hıfzetmesi, (S.a.v.) Efendimiz'in “Eğer siz ipi sarkıtsanız, Allâh'ın üzerine düşerdi” kavlinin ma'nâsıdır. Ve Hak Teâlâ hakkında tahtiyet vasfının cevâzına bundan daha vâzıh delîl olmaz. Ve Fahr-i âlem Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde işâret buyurdular ki, “taht”ın Allah Teâlâ'ya nisbeti zikrolunan âyet-i kerîmelerdeki “fevk”in ona nisbeti gibidir. Ya'ni "fevk” ve “taht” Hakk'a mütesâviyen nisbet olunur. Zîrâ zâhir olan Hakk'ın vücûdu olduğu gibi, bâtın olan dahi kezâ Hakk'ın vücûdu- dur. Binâenaleyh Hak vücûdu ile zâhiri ve bâtını ve üstü, altı muhîttir. Şu hâlde Hakk'ı fevkıyet ve tahtiyetle tavsîf câizdir. Ve fevkıyet ve tahtiyetin Allah Teâlâ'ya nisbeti müsâvî olduğu için, altı cihet, ancak insana nisbetle zâhir oldu ki, bu altı cihet; ön, arka, sağ, sol, alt, üsttür. Zîrâ zât-ı mutlaka bir hadd ile mahdûd olmaktan münezzehdir. Sûret-i insâniyyede takayyüd ve taayyün [19/7] ettikde, bu altı cihât ile mahdûd olur; ve insan cemî'-i esmâ üzerine ihâta sahibi olduğundan sûret-i Rahmân üzerinedir. Zîrâ ism-i Rahmân cemî'-i esmâyı müştemildir; ve bütün cihât-ı mütekābilede mevcuddur. Şu hâlde “Hak, abdi tahtından hifzeder” denildiği vakit, onda fevkıyet yoktur, maʼnâsı anlaşılmamalıdır. Zîrâ bâlâda zikrolunan îzâhât ile sâbit oldu ki, Hak hakkında tahtiyet ve fevkıyet müsâvîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk'ın kulunu altından koruması, (s.a.v.) Efendimiz'in "Eğer siz ipi sarkıtsanız, Allah'ın üzerine düşerdi" sözünün anlamıdır. Ve Yüce Allah hakkında "altında olma" vasfının caiz olduğuna bundan daha açık bir delil olmaz. Ve Fahr-i Âlem Efendimiz bu hadis-i şeriflerinde işaret buyurdular ki, "alt"ın Allah Teâlâ'ya nispeti, zikredilen ayet-i kerimelerdeki "üst"ün O'na nispeti gibidir. Yani "üst" ve "alt" Hakk'a eşit şekilde nispet edilir. Çünkü görünen Hakk'ın varlığı olduğu gibi, gizli olan da aynı şekilde Hakk'ın varlığıdır. Buna göre Hak, varlığı ile görüneni ve gizleneni ve üstü, altı kuşatmıştır. Şu halde Hakk'ı üstünlük ve altta olma ile vasıflandırmak caizdir. Ve üstünlük ve altta olmanın Allah Teâlâ'ya nispeti eşit olduğu için, altı yön, ancak insana nispetle ortaya çıktı ki, bu altı yön; ön, arka, sağ, sol, alt, üsttür. Çünkü mutlak zât, bir sınır ile sınırlı olmaktan münezzehtir. İnsan suretinde kayıtlandığında ve belirlendiğinde [19/7], bu altı yön ile sınırlı olur; ve insan bütün isimleri kuşatma sahibi olduğundan Rahman sureti üzeredir. Çünkü Rahman ismi bütün isimleri kapsar; ve bütün karşıt yönlerde mevcuttur. Şu halde "Hak, kulunu altından korur" denildiği vakit, onda üstünlük yoktur, anlamı anlaşılmamalıdır. Çünkü yukarıda zikredilen açıklamalar ile sabit oldu ki, Hak hakkında altta olma ve üstünlük eşittir.

ولا مُطْعِمَ إلا الله، وقد قال في حقّ طَائِفَةٍ : وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ

وَالإِنْجِيلَ ، ثمَّ نَكَّرَ وعَمَّمَ فقال : ﴿وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِم مِنْ رَبِّهِمْ، فَدَخَلَ فِي

قوله: ﴿وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِم مِنْ رَبِّهِمْ كُلُّ حُكْم مُنْزَلٍ على لِسَانِ رسول أو مُلْهَم،

لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ ، وهو المُطْعِمُ من الفَوْقِيَّةِ الَّتي نُسِبَتْ إِليه، وَمِنْ تَحْتِ

أَرْجُلِهِم، وهو المُطْعِمُ من التَّحْتِيَّةِ الَّتِي نَسَبَهَا إلى نفسه على لسان رسوله

المُترجم عنه .

Hâlbuki it'âm edici ancak Allah'dır. Ve tahkîkan Allah Teâlâ bir gürûh hakkında buyurdu: وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالإِنْجِيلَ )Maide 5/66) ya'ni "Eğer onlar Tevrât ve İncîl ahkâmını ikāme etseler." Ba'dehû tenkîr ve ta'mîm edip وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِم مِنْ رَبِّهِمْ )Maide 5/66) ya'ni “Rablerinden onlara inzâl olunan şeyi” dedi. İmdi Hak Teâlâ'nın وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِم مِنْ رَبِّهِمْ kavlinde lisân-ı resûl üzere münzel veyâ mülhem olan her bir hü- küm dâhil oldu. لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ )Mide/66) ya'ni “Onlar fevklerinden yerlerdi." Hâlbuki ona nisbet olunan fevkiyet cihetinden mut'im olan ancak O'dur. وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِم (Mâide, 5/66) ya'ni “Onlar ayaklarının altından yerlerdi." Hâlbuki Allah'dan mütercim olan O'nun Resûl'ü (s.a.v.)in lisânı üzere Hakk'ın kendi nefsine nisbet ettiği tahtiyet cihetinden mut'im olan ancak Allah'dır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki yediren ancak Allah'tır. Ve gerçekten Allah Teâlâ bir topluluk hakkında şöyle buyurdu: وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ (Maide 5/66) yani "Eğer onlar Tevrat ve İncil hükümlerini yerine getirselerdi." Daha sonra belirsiz ve genel bir ifadeyle وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِم مِنْ رَبِّهِمْ (Maide 5/66) yani "Rablerinden kendilerine indirilen şeyi (de yerine getirselerdi)" dedi. Şimdi, Hak Teâlâ'nın وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِم مِنْ رَبِّهِمْ sözüne, peygamberin dili üzere indirilmiş veya ilham edilmiş her hüküm dâhil oldu. لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ (Maide/66) yani "Onlar üstlerinden yerlerdi." Hâlbuki ona nispet edilen üstünlük yönünden yediren ancak O'dur. وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ (Mâide, 5/66) yani "Onlar ayaklarının altından yerlerdi." Hâlbuki Allah'tan tercüman olan O'nun Resûl'ü (s.a.v.)in dili üzere Hakk'ın kendi nefsine nispet ettiği aşağılık yönünden yediren ancak Allah'tır.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Hakk'a nisbet olunan fevkıyet ve tahtiyeti daha ziyâde tavzîh maksadıyla buyururlar ki: وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ (En'âm, 6/14) ya'ni “O it'âm eder, it'âm olunmaz" âyet-i kerîmesi muktezâsınca mut'im olan ancak Allah'dır. Ve Hak Teâlâ Mûsevî ve Îsevîler hakkında وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ [19/8] âyet-i kerîmede buyurur ki: مِنْ رَبِّهِمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ (Mâide, 5/66) ya'ni "Eğer kavm-i Mûsâ ve Îsâ, Tevrât ve İncîl'in ve Rab'lerinden kendilerine inzâl olunan şeyin ahkâmını ikāmet etseler, fevklerinden ve ayaklarının altından yerler idi." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) Hazretleri, Allah'a nispet edilen üstünlük ve alçaklığı daha fazla açıklamak amacıyla buyururlar ki: "وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ" (En'âm, 6/14) yani "O yedirir, fakat yedirilmez" ayet-i kerimesinin gereğince, yediren ancak Allah'tır. Ve Yüce Allah, Musevîler ve İsevîler hakkında "وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ" (Mâide, 5/66) ayet-i kerimesinde buyurur ki: "Eğer Musa ve İsa kavmi, Tevrat ve İncil'in ve Rablerinden kendilerine indirilen şeyin hükümlerini yerine getirselerdi, üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi."

Hak Teâlâ bu âyet-i kerîmede Tevrât ve İncîl'i zikrederek onların ikāmet-i ahkâmını tarîf ve tahsîs etti. Ve badehû onlara Rab'lerinden inzâl olunan şeyin ikāmet-i ahkâmını tenkîren ve ta'mîmen beyân eyledi. Ve bu “inzâl olunan şey" ta'bîrinde, melek vâsıtasıyla inzâl olunup, Peygamber'in lisânından sâdır olan ahkâm dâhil olduğu gibi, doğrudan doğruya Peygamber'in kalbine ilham tarîkiyle nâzil olan ahkâm dahi dâhil olur. İşte kavm-i Mûsâ ve Îsâ bu sûretlerle Cenâb-ı Hak'tan münzel olan şeyin ahkâmını tutmuş olsalardı, fevklerinden ve ayaklarının altından yerler idi; ve Hak onları gerek fevklerinden ve gerek tahtlarından it'âm ederdi; ve onların fevklerinden ekletmeleri, esmâ-i ilâhiyyenin iki elleri üzere vârid olan atâyâ-yı rabbâniyyeye nâiliyetleridir; ve ayaklarının altından yemeleri dahi, tarîk-i Hakta ayaklarıyla yürüyerek, nâsiyelerinden tutan Rabb-i hâslarının kemâllerine vusûlleridir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah bu yüce ayette Tevrat ve İncil'i anarak, onların hükümlerinin yerine getirilmesini tarif ve tahsis etti. Ve daha sonra, onlara Rablerinden indirilen şeyin hükümlerinin yerine getirilmesini tenkit ve genelleme yoluyla beyan etti. Ve bu "indirilen şey" ifadesine, melek vasıtasıyla indirilip Peygamber'in dilinden çıkan hükümler dahil olduğu gibi, doğrudan doğruya Peygamber'in kalbine ilham yoluyla inen hükümler de dahil olur. İşte Musa ve İsa kavmi, bu şekillerle Cenab-ı Hak'tan inen şeyin hükümlerini tutmuş olsalardı, üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi; ve Hak onları gerek üstlerinden ve gerek altlarından doyururdu; ve onların üstlerinden yemeleri, ilahi isimlerin iki eli üzere gelen Rabbanî bağışlara nail olmalarıdır; ve ayaklarının altından yemeleri de, Hak yolunda ayaklarıyla yürüyerek, alınlarından tutan özel Rablerinin kemallerine ulaşmalarıdır.

Ve Allah'ın tercümânı olan O'nun Resûl'ü (s.a.v.) Efendimiz'in lisânıyla لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللَّهِ [Eğer bir ip sarkıtsanız, Allah'ın üzerine düşerdi.] kavlinde tahtiyeti kendi nefsine nisbet eder. Zîrâ وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى، إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3) ya'ni “Allah'ın Resûl'ü hevâ-yı nefsânîden söylemez. Onun söylediği ancak ona vahyolunan şeydir” âyet-i kerîmesi mûcibince, bâlâdaki hadîs-i şerîf, Hakk'ın ona vahyettiği kelâmdır; ve Cenâb-ı Peygamber Hakk'ın tercümânıdır. Binâenaleyh tahtiyet cihetinden mut'im olan dahi Haktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Allah'ın tercümanı olan O'nun Resûl'ü (s.a.v.) Efendimiz'in diliyle, "لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللَّهِ" [Eğer bir ip sarkıtsanız, Allah'ın üzerine düşerdi.] sözünde, aşağıya düşmeyi kendi nefsine nispet eder. Çünkü "وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى، إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى" (Necm, 53/3) yani "Allah'ın Resûl'ü nefsinin arzusundan konuşmaz. Onun söylediği ancak kendisine vahyolunan şeydir" ayet-i kerimesi gereğince, yukarıdaki hadis-i şerif, Hakk'ın ona vahyettiği kelamdır; ve Cenâb-ı Peygamber Hakk'ın tercümanıdır. Bu sebeple, aşağıya düşme yönünden yediren de Hakk'tır.

İmdi Hak vücûduyla abdin sûretinde müteayyin ve mütekayyid olmak- la onu üstünden it'âm ederek hıfzeyler; ve abdin vücûdu Hakk'ın vücû- duna muzâf olan bir vücûd olup, Hak onun içi ve bâtını olmakla onu tahtından it'âm ederek hıfzeyler. Eğer Hak abdi fevkinden ve tahtından it'âm ederek hıfz [19/9] etmemiş olsa ma'dûm olurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak, kendi varlığıyla kulun sûretinde belirginleşip kayıtlandığı için, onu üstünden besleyerek korur; kulun varlığı ise Hakk'ın varlığına bağıntılı bir varlık olup, Hak onun içi ve bâtını olduğu için, onu altından besleyerek korur. Eğer Hak kulu üstünden ve altından besleyerek korumamış olsaydı, kul yok olurdu.

ولو لم يكن العرش على المَاءِ مَا انْحَفَظَ وجوده ، فإِنَّه بالحَيَاةِ يَنْحَفِظُ وجود

الحي، أَلَا تَرَى الحيَّ إذا ماتَ المَوْتَ العُرْفِيَّ تَنْحَلُّ أَجْزَاءُ نِظَامِهِ وَتَنْعَدِمُ قُوَاهُ

عن ذلك النظم الخاص.

Ve eğer arș, su üzerine vâki' olmasaydı, onun vücûdu münhafız ol- mazdı; zîrâ dirinin vücûdu, hayât ile münhafız olur. Sen diriyi görmez misin ki, mevt-i örfî ile öldüğü vakit, onun nizâmının eczâsı münhall ve onun kuvâsı bu nazm-ı hâstan mün'adim olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer arş, su üzerine vâki olmasaydı, onun varlığı korunmazdı; çünkü dirinin varlığı, hayat ile korunur. Sen diriyi görmez misin ki, örfî ölüm ile öldüğü vakit, onun düzeninin parçaları çözülür ve onun kuvvetleri bu özel düzenden yok olur.

Ya'ni âlem-i ecsâmın heyet-i mecmûası su üzerine vâki' olmasaydı on- ların vücûd-ı cismânîleri münhafız olmazdı. Çünkü su Hayy isminin maz- harıdır; ve her bir şey diridir; ve dirinin vücûdu ise, hayât ile münhafız olur; ve dirinin hayât ile inhifâzı zâhirdir. Zîrâ sen diri olan insanı görmez misin ki, herkesin bildiği ölüm ile öldüğü vakit, onu bâtınından hifzeden hayât munkatı' olup, onun nizâm-ı mahsûs ile manzûm olan eczâsı dağılır; ve onun sem' ve basar gibi birtakım kuvâsı, bu nazm-ı hâs olan cesedinden mün'adim olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani cisimler âleminin bütünlüğü su üzerine meydana gelmeseydi, onların cismanî varlıkları korunmazdı. Çünkü su, Hayy isminin mazharıdır; ve her şey diridir; dirinin varlığı ise hayat ile korunur; dirinin hayat ile korunması ise açıktır. Zira sen diri olan insanı görmez misin ki, herkesin bildiği ölüm ile öldüğü zaman, onu içinden koruyan hayat kesilir ve onun özel bir düzen ile tanzim edilmiş parçaları dağılır; ve onun işitme ve görme gibi birtakım kuvvetleri, bu özel düzenlenmiş cesedinden yok olur.

İmdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Hz. Eyyûb'un zevkine ve meşrebine münasib olan mukaddemâtı beyân ettikten sonra onun hâlini zikre şürü' edip bu- yururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Hz. Eyyûb'un zevkine ve meşrebine uygun olan başlangıçları açıkladıktan sonra, onun hâlini zikretmeye başlayıp buyururlar ki:

قال الله تعالى لأَيُّوبَ : أَرْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ يَعْنِي مَاءً بَارِدٌ، لِمَا كان عليه

من إِفْرَاطِ حرارةِ الأَلمِ، فَسَكَنَهُ اللهُ بِبَرْدِ الماء، ولهذا كان الطَّبُّ نَقْصًا من الزيادة

وزيادةً في النَّقْصِ، فالمَقْصُودُ طَلَبُ الاعْتِدَالِ، ولا سبيل إليه إلا أَنَّه يُقَارِبُه وإِنَّما

قُلْنَا ولا سَبِيلَ إليه، أَعْنِي لِلاعْتِدَالِ من أَجْلِ أَنَّ الحَقَائِقَ وَالشُّهُودَ تُعْطِي التَّكْوِينَ

مع الأنفاس على الدوام، ولا يكون التكوين إلا عن مَيْلٍ يُسَمَّى فِي الطَّبِيعَةِ إِنْحِرَافًا

أو تَعْفِينا وفي حق الحق إرادةً، وهي مَيْلٌ إلى المُرَادِ الخاص دُونَ غيره، والاعْتِدَالُ

يُؤْذِنُ بِالسَّوَاء في الجميع، وهذا ليس بواقع، ولهذا مَنَعْنَا مِن حُكْمِ الاعْتِدَالِ .

[19/10] Allah Teâlâ Cenâb-ı Eyyub'e أُرْكُمْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ (Sâd 38/42) ya'ni "Ayağınla yere vur, bu muğteseldir; ya'ni soğuk sudur" dedi. Çünkü onun üzerinde elem-i harâretinin ifrâtı vâki' idi. Binâenaleyh Allah Teâlâ onu suyun soğukluğuyla teskîn etti. Ve işte bunun için tıb, ziyâdeden naks ve naksda ziyâde oldu. Böyle olunca maksûd taleb-i i'tidâldir. Halbuki ona yol yoktur, ancak ona karîb olur. Ve tahkîkan hakāyık ve şühûd, ale'd-devâm enfâs ile tekvîni i'tâ ettiği ecilden, biz ancak ona, ya'ni i'tidâle, yol yoktur dedik. Ve tekvîn ancak meyilden vâki' olur ki, tabiât hakkında “inhirâf" veyâ “ta'fîn” ve Hak hakkında da "irâde" tesmiye olunur. O dahi murâd-i hâssa meyletmektir, onun gayrısına değil. Ve i'tidâl cemîisinde müsâviyeti müş'irdir. Bu ise vâki' değildir. Ve işte bundan dolayı biz hükm-i i'tidâli men'ettik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, Eyyub (a.s.)'a "Ayağınla yere vur, bu yıkanılacak yerdir; yani soğuk sudur" (Sâd 38/42) dedi. Çünkü onun üzerinde aşırı sıcaklık elemi meydana gelmişti. Bu sebeple Yüce Allah onu suyun soğukluğuyla yatıştırdı. Ve işte bunun için tıp, fazlalıkta eksiklik ve eksiklikte fazlalık oldu. Hâl böyleyken amaç, itidal (denge) talebidir. Aksine ona yol yoktur, ancak ona yakın olunur. Ve gerçekten hakikatler ve müşahede, sürekli olarak nefeslerle oluşumu verdiğinden, biz ancak ona, yani itidale, yol yoktur dedik. Ve oluşum ancak meyilden meydana gelir ki, bu tabiât hakkında "sapma" veya "bozulma" ve Hak hakkında da "irâde" olarak adlandırılır. O da özel murada meyletmektir, onun dışındakine değil. Ve itidal, bütün mertebelerde eşitliği işaret eder. Bu ise meydana gelmez. Ve işte bundan dolayı biz itidal hükmünü menettik.

Ya'ni vücûdu birtakım çıban ve yaralarla ma'lûl olan Eyyûb (a.s.)a Allah Teâlâ “Ayağınla yere vur bu muğteseldir ya'ni soğuk sudur; ve vurduğun yerden çıkan su ile yıkan ve iç!” (Sâd, 38/42) buyurdu; ve Cenâb-ı Eyyûb dahi emr-i ilâhî mûcibince hareket etti. Zîrâ Eyyûb (a.s.)ın vücudundaki elemin harâreti derece-i ifrâta varmış idi. Hak Teâlâ o harâreti suyun soğukluğuyla teskîn etti. Ve bu bürûdet ile, onun vücudundaki harâret-i zâide tenâkus ederek mizâcı mertebe-i i'tidâle geldi. Ve işte bu esâsa mebnî "tabâbet" dediğimiz ilm-i tedâvînin hulâsası, tabîatta itidâli bozan ziyâdeyi tenkîs ve noksânı dahi tezyîd etmekten ibaret oldu. Zîrâ etibbâ marîzin mizâcına nazar edip, kendisinde hâl-i tabîîden fazla harâret görürlerse onu tenkîse ve eğer harâret-i garîziyyenin hâl-i tabîîden noksan olduğunu görürlerse, onu da tezyîde hizmet edip ilaçlarını ona göre tertîb ederler. Binâenaleyh tıbdan maksûd olan şey [19/11] taleb-i i'tidâldir. Halbuki tam ve hakîkî i'tidâle yol yoktur; ve ona vusûl mümkin değildir. Şu kadar var ki, vücûd-ı insânînin i'tidâli, bu i'tidâl-i hakîkîye karîbdir. İşte o kadar. İşte bu sebebden dolayı etibbâ-yı hâzıka “Tâmmüs-sıhha hiçbir adam yoktur; herkesin mizâcında mutlakā az çok bir inhirâf vardır" derler. Binâenaleyh tâmmü's-sıhha zannolunan kimsenin mizâcı itidâl-i hakîkîye en ziyâde karîbdir. Yoksa mizâcı itidâl-i hakîkîye mâlik hiçbir kimse yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani vücudu birtakım çıban ve yaralarla hastalanmış olan Eyyûb (a.s.)a Yüce Allah, "Ayağınla yere vur, bu yıkanılacak soğuk sudur; ve vurduğun yerden çıkan su ile yıkan ve iç!" (Sâd, 38/42) buyurdu; ve Cenâb-ı Eyyûb da ilâhî emre uygun olarak hareket etti. Çünkü Eyyûb (a.s.)ın vücudundaki acının harareti aşırı dereceye varmış idi. Yüce Allah o harareti suyun soğukluğuyla dindirdi. Ve bu soğukluk ile, onun vücudundaki fazla hararet azalarak mizacı itidal (denge) mertebesine geldi. Ve işte bu esasa dayalı olarak "tabâbet" dediğimiz tedavi ilminin özeti, tabiatta dengeyi bozan fazlalığı azaltmaktan ve eksikliği de artırmaktan ibaret oldu. Çünkü hekimler hastanın mizacına bakıp, kendisinde doğal halden fazla hararet görürlerse onu azaltmaya ve eğer doğal hararetin doğal halden eksik olduğunu görürlerse, onu da artırmaya hizmet edip ilaçlarını ona göre düzenlerler. Buna göre tıptan maksat olan şey [19/11] denge arayışıdır. Halbuki tam ve gerçek dengeye yol yoktur; ve ona ulaşmak mümkün değildir. Şu kadar var ki, insan vücudunun dengesi, bu gerçek dengeye yakındır. İşte o kadar. İşte bu sebepten dolayı usta hekimler "Tamamen sağlıklı hiçbir adam yoktur; herkesin mizacında mutlaka az çok bir sapma vardır" derler. Buna göre tamamen sağlıklı zannedilen kimsenin mizacı gerçek dengeye en ziyade yakındır. Yoksa mizacı gerçek dengeye sahip hiçbir kimse yoktur.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bunun sebeb ve illetini tavzîhen buyururlar ki: Muhakkak hakāyık ve şühûd, ale'd-devâm enfâs ile tekvîni itâ ettiği için, biz, ancak i'tidâle yol yoktur, dedik. Zîrâ eşyâ her ânda tecellî-i ilâhî ile “halk-ı cedîd”dedir. Bir ânda ma'dûm ve bir ânda mevcûd olur. Ve eşyânın hakāyıkı, ayân-ı sâbite mertebesinden onların sûretlerini mertebe-i şehadete verir; ve mertebe-i şehâdet dahi ale'd-devam enfâs ile bu verilen suveri alır. Binâenaleyh âlem her ânda fenâ-pezîr olur; ve yine o ân içinde ve kemâl-i sür'atle diğer âlem peydâ olur. Ve bu teceddüd-i emsâl hakkındaki tafsîlât Fass-ı Şuaybî ile Fass-ı Süleymânî'de mürûr etmiştir; ve oralara müracaat olunsun! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) bunun sebep ve illetini açıklayarak buyururlar ki: Muhakkak hakikatler ve müşahedeler, sürekli olarak nefeslerle oluşumu verdiği için, biz, ancak itidale yol yoktur, dedik. Çünkü eşya her anda ilâhî tecelli ile "yeni yaratılış"tadır. Bir anda yok olur ve bir anda var olur. Ve eşyanın hakikatleri, sabit hakikatler mertebesinden onların suretlerini şehadet mertebesine verir; ve şehadet mertebesi de sürekli olarak nefeslerle bu verilen suretleri alır. Bu sebeple âlem her anda yok olmaya yüz tutar; ve yine o an içinde ve tam bir süratle diğer âlem meydana gelir. Ve bu emsalin yenilenmesi hakkındaki tafsilatlar Fusûsu'l-Hikem'in Şuayb Fassı ile Süleyman Fassı'nda geçmiştir; ve oralara müracaat olunsun!

"Tekvîn”e gelince, bu tekvîn ancak meyil tarîkiyle vâki' olur, başka bir sûretle olmaz. Zîrâ bir şeyin vücûduna ve ademine bir meyil lâzımdır ki maksad husûle gelebilsin. İlm-i tabîatta bu meyle “inhirâf” ve “ta'fîn” denir. Ve kevn, ancak in'idâmdan sonra olur; in'idâm ise ancak bâtına meyl ile husûle gelir. Ve bu meyle, hayvan hakkında, tabîatta “inhirâf” tesmiye olunur. Ve onun gayrısı olan mürekkebât hakkında dahi “ta'fîn” denir. Nitekim meyve ve süt ve taâm gibi şeylerin mizâcı tagayyür ettiği vakit “taaffün etti" derler; ve hattâ hayvan, meyyit oldukda, artık onun hayvâniyeti kalmamış olduğundan, onun cesed-i bî-rûhu hakkında bu ta'bîr isti'mâl olunur. Ve Cenâb-ı Hakk'a nisbetle bu meyle "irâde" tesmiye olunur; ve "irâde" murâd-ı hâssa meyletmek ve onun gayrısına meyletmemektir. [19/12] Ve "i'tidâl" ise her tarafa müsâvî sûrette teveccühü müş'irdir; ve bu emr ise âlemde vâki' değildir. Çünkü âlem, kevn ve fesâd üzerine müsteniddir; ve eşyâ, her ânda ma'dûm ve mevcûd olur. Eğer i'tidâlin hükmü âlemde cârî olmak lâzım gelse, hiçbir şey vücûda gelmez; ve vücûdda olan şey dahi mütegayyir olmaz idi. Ya'ni bu âleme artık âlem-i kevn ve fesâd dememek lâzım gelir idi. İşte bunun için âlemde hükm-i i'tidâli men'ettik, ya'ni i'tidâl-i hakîkîye yol yoktur dedik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Tekvin"e gelince, bu tekvin ancak meyil yoluyla meydana gelir, başka bir şekilde olmaz. Çünkü bir şeyin varlığına ve yokluğuna bir meyil gereklidir ki maksat gerçekleşebilsin. Doğa biliminde bu meyle "inhiraf" (sapma) ve "ta'fin" (kokuşma) denir. Ve oluş, ancak yok oluştan sonra olur; yok oluş ise ancak bâtına (içe) meyil ile gerçekleşir. Ve bu meyle, hayvan hakkında, doğada "inhiraf" denir. Ve onun dışındaki bileşikler hakkında da "ta'fin" denir. Nitekim meyve, süt ve yemek gibi şeylerin mizacı değiştiği zaman "taaffün etti" (kokuştu) derler; ve hatta hayvan, ölü olduğunda, artık onun hayvanlığı kalmamış olduğundan, onun ruhsuz cesedi hakkında bu tabir kullanılır. Ve Yüce Allah'a nispetle bu meyle "irade" denir; ve "irade" özel bir murada meyletmek ve onun dışındakine meyletmemektir. [19/12] Ve "i'tidal" (denge) ise her tarafa eşit şekilde yönelmeyi gösterir; ve bu durum ise âlemde meydana gelmez. Çünkü âlem, oluş ve bozuluş üzerine kuruludur; ve eşya, her an yok olur ve var olur. Eğer i'titalin hükmü âlemde geçerli olmak gerekseydi, hiçbir şey varlığa gelmezdi; ve varlıkta olan şey dahi değişmezdi. Yani bu âleme artık oluş ve bozuluş âlemi dememek gerekirdi. İşte bunun için âlemde i'tidal hükmünü menettik, yani hakiki i'tidale yol yoktur dedik.

Ma'lûm olsun ki, i'tidâl ve onun ademi, yekdîğerine mugāyir olan iki şeyden mürekkebe nisbetle vâki' olur. Halbuki vücûd ile adem arasında terkîb yoktur ki, onda i'tidâl vardır veyâ yoktur, denilsin. Şeyh (r.a.) hazretlerinin bu kelâmdan maksûd-ı âlîleri: Âlemin “irâde” tesmiye olunan meyl-i Hak'tan vücûd bulduğunu ve âlemde mütehakkık olan meylin devâm üzere bulunduğunu, ya'ni mâil ister basît olsun, ister mürekkeb olsun, bu meylin zevâl-pezîr olmadığını ve meylin vücûduyla beraber i'tidâl mümkin bulunmadığını ve çünkü i'tidâl, ancak mürekkeb olan bir şeyin eczâsı arasında, kemmiyeten ve keyfiyeten, ziyâde ve noksan bulunmayıp müsâvât husûliyle mutasavver olduğunu isbât etmektedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, itidal ve onun yokluğu, birbirine zıt olan iki şeyden oluşan bir şeye nispetle meydana gelir. Hâlbuki varlık ile yokluk arasında bir terkip yoktur ki, onda itidal vardır veya yoktur denilsin. Şeyh (r.a.) hazretlerinin bu sözden yüce maksatları şudur: Âlemin "irâde" denilen Hakk'ın meylinden var olduğunu ve âlemde gerçekleşen meylin devamlı olduğunu, yani meyleden ister basit olsun ister mürekkep olsun, bu meylin yok olmayacağını ve meylin varlığıyla birlikte itidalin mümkün olmadığını ve çünkü itidalin, ancak mürekkep olan bir şeyin parçaları arasında, nicelik ve nitelik bakımından, fazlalık ve eksiklik bulunmayıp eşitliğin oluşmasıyla tasavvur edilebileceğini ispat etmektedir.

وقد وَرَدَ في العلم الإلهيّ النَّبَوِيِّ اتَّصَافُ الحقِّ بالرِّضا وبالغَضَبِ وبالصَّفَاتِ

المُتَقَابِلَةِ، والرِّضَا مُرِيلٌ لِلْغَضَبِ، والغضبُ مُزِيلٌ للرضا عن المَرْضِي عنه،

والاعْتِدَالُ أَنْ يَتَسَاوَى الرِّضَا والغضب، فما غَضِبَ الغَاضِبُ على مَنْ غَضِبَ

عليه وهـو عـنـه رَاضٍ، فقد اتَّصَفَ بأَحَدِ الحُكْمَيْـن فـي حقـه وهـو مَيْـلٌ، ومـا

رَضِيَ الرَّاضِي عَمَّنْ رَضِيَ وهو غاضب عليه ، فقد اتَّصَفَ بِأَحَدِ الحُكمينِ

في حقه وهو مَيْلٌ.

Ve tahkîkan ilm-i ilâhî-i nebevîde Hakk'ın rızâ ve gazab ile ve sıfât-ı mütekābile ile ittisâfı vardır. Halbuki rızâ gazabı izâle edicidir; ve gazab dahi, marzıyyun-anhdan rızâyı izâle edicidir. Ve i'tidâl, rızâ ile gazabın mütesâvî olmasıdır. Binâenaleyh gazab eden, gazab ettiği kimse üzerine [19/13] ondan râzı olduğu hâlde gazab etmedi. Böyle olunca onun hakkında iki hükmün biriyle muttasıf oldu, o da meyildir. Ve râzı olan, kendisinden râzı olduğu kimseden, onun üzerine gazab ettiği hâlde râzı olmadı. Binâenaleyh muhakkak onun hakkında iki hükmün biriyle muttasıf oldu, o da meyildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve kesinlikle, ilâhî nebevî ilimde Hakk'ın rıza ve gazap ile ve karşıt sıfatlarla nitelenmesi vardır. Halbuki rıza, gazabı gidericidir; gazap da, kendisinden razı olunan şeyden rızayı gidericidir. Ve itidal, rıza ile gazabın eşit olmasıdır. Bu sebeple gazap eden, gazap ettiği kimse üzerine, ondan razı olduğu halde gazap etmedi. Böyle olunca, onun hakkında iki hükmün biriyle nitelenmiş oldu, o da meyildir. Ve razı olan, kendisinden razı olduğu kimseden, onun üzerine gazap ettiği halde razı olmadı. Bu sebeple, muhakkak onun hakkında iki hükmün biriyle nitelenmiş oldu, o da meyildir.

Ya'ni Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsini rıza ve gazab ile ve Hâdî ve Mudill ve men' ve i’tâ ve Kahhâr ve Latîf ve Celâl ve Cemâl gibi birtakım mütekābil sıfatlar ile tavsîf buyurmuştur. Nitekim âyet-i kerîmede de buyurulur: رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ )Maide/119) [Allah onlardan râzı oldu ve onlar da O'ndan razı oldular.] ve وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ )Fetih 48/6) [Allah onlara gazab etti.] ve keza مَنْ يَهْدِ اللهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ (Kehf 18/17) [Allah Teâlâ kime hidâyet ederse işte hidâyete eren odur.] ve وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا (Kehf 18/17) [Kimi de ıdlâl ederse artık onun için bir irşâd edici velî bulamazsın.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, kendi nefsini rıza ve gazap ile ve Hâdî (doğru yolu gösteren) ve Mudill (saptıran) ve men' (engelleyen) ve i’tâ (veren) ve Kahhâr (kahredici) ve Latîf (lütufkâr) ve Celâl (ululuk sahibi) ve Cemâl (güzellik sahibi) gibi birtakım zıt sıfatlar ile nitelemiştir. Nasıl ki ayet-i kerimede de buyurulur: رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ (Maide/119) [Allah onlardan razı oldu ve onlar da O'ndan razı oldular.] ve وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ (Fetih 48/6) [Allah onlara gazap etti.] ve aynı şekilde مَنْ يَهْدِ اللهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ (Kehf 18/17) [Allah Teâlâ kime hidayet ederse işte hidayete eren odur.] ve وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا (Kehf 18/17) [Kimi de saptırırsa artık onun için bir irşat edici veli bulamazsın.]

Hak râzı olduğu zamanda gazab etmez; zîrâ sıfat-ı rıza, sıfat-ı gazabı izâle eder. Ve Hak râzı olduğu kimseye gazab etse bu sıfat-ı gazab, o kimse hakkındaki sıfat-ı rızâyı izâle eder. Binâenaleyh rızâ ile gazab aynı zamanda bir yerde müctemi' olmaz. Hâlbuki itidâl, rızâ ile gazabın mütesâvî olması ve bu iki sıfattan birisine meyil olmaması ile hâsıl olur. Bu iki sıfatın bir zamanda bir yerde ictimâı mümkin olmayınca, beynlerinde müsâvât dahi mutasavver olmaz. Müsâvât mutasavver olmayınca i'tidâl husûlü de kābil değildir. Binâenaleyh Hak gazab ettiği vakit, mağzûbun-aleyh hakkında ve râzı olduğu vakit dahi, marzıyyun-anh hakkında iki hükmün biriyle mut- tasıf olur ki, bu ittisâf da meylden ibârettir. Velhâsıl şahs-ı vâhid hakkında aynı zamanda Hakk'ın gazab ve rızâsı ittihâd etmediği gibi, sâir sıfatı dahi müttehid olmaz. Mutlakā bir tarafa meyil lâzımdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak, razı olduğu zamanda gazap etmez; çünkü rıza sıfatı, gazap sıfatını giderir. Ve Hak, razı olduğu kimseye gazap etse, bu gazap sıfatı, o kimse hakkındaki rıza sıfatını giderir. Buna göre, rıza ile gazap aynı zamanda bir yerde birleşmez. Hâlbuki itidal, rıza ile gazabın eşit olması ve bu iki sıfattan birine meyil olmaması ile meydana gelir. Bu iki sıfatın bir zamanda bir yerde birleşmesi mümkün olmayınca, aralarında eşitlik de düşünülemez. Eşitlik düşünülemeyince, itidalin meydana gelmesi de mümkün değildir. Buna göre, Hak gazap ettiği vakit, kendisine gazap edilen hakkında ve razı olduğu vakit dahi, kendisinden razı olunan hakkında iki hükmün birisiyle nitelenir ki, bu nitelenme de meylden ibarettir. Sözün özü, tek bir kişi hakkında aynı zamanda Hakk'ın gazap ve rızası birleşmediği gibi, diğer sıfatları dahi birleşmez. Mutlaka bir tarafa meyil gereklidir.

وإنَّما قُلْنَا هذا من أَجْلِ مَنْ يَرَى أَنَّ أَهْلَ النَّارِ لا يَزَالُ غَضَبُ اللَّهِ عليهم دائمًا

أبدًا في زَعْمِهِ، فما لهم حُكْمُ الرِّضَا من اللهِ، فَصَحَ المَقْصُودُ، فَإِنْ كان

كما قُلْنَا مَالُ أَهْلِ النَّارِ إِلى إِزَالَةِ الآلام وإِنْ سَكَنُوا النَّارَ، فذلك رِضًا، فَزَالَ

الغَضَبُ لزَوَالِ الآلام، إذ عَيْنُ الألم [19/14] عين الغضبِ إِنْ فَهِمْتَ، فمن

غَضِبَ فقد تأذى، فلا يَسْعَى فِي انْتِقَامِ المَغْضُوبِ عَليه بِإِيلَامِهِ إِلا لِيَجِدَ

الغَاضِبُ الرَّاحَةَ بذلك، فَيَنْتَقِلُ الألمُ الَّذي كان عنده إلى المَغْضُوبِ عليه.

Ve ancak biz bunu, zu'munda, ehl-i nâr üzerlerine Allâh'ın gazabı dâimen ebeden zâil olmaz, gören kimseden dolayı dedik. Binâena- leyh onlar için Allah'dan hükm-i rızâ yoktur. İmdi maksûd sahîh oldu. Eğer bizim dediğimiz gibi olursa, her ne kadar nârda sâkin olurlarsa da, ehl-i nârın meâli âlâmın izâlesinedir. Bu da rızâdır. İmdi âlâmın zevâli için gazab zâil oldu. Çünkü, eğer anladınsa elemin "ayn”ı, ga- zabın "ayn"ıdır. Böyle olunca gazab eden kimse, muhakkak kendi nefsinde müteezzî oldu. Binâenaleyh gāzıb, ancak râhat bulmak için, mağzûbun-aleyh olan kimsenin intikāmında, ona îlâm etmekle, sa'yeder. Böyle olunca onun indinde olan elem mağzûbun-aleyhe intikāl eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve biz bunu, ancak, kendi zannında, cehennem ehli üzerine Allah'ın gazabının sonsuza dek ortadan kalkmayacağını düşünen kimseden dolayı söyledik. Bu sebeple onlar için Allah'tan bir rıza hükmü yoktur. Şimdi maksat doğru anlaşıldı. Eğer bizim dediğimiz gibi olursa, cehennem ehli, ne kadar ateşte ikamet etseler de, sonuçta acılarının giderilmesine ulaşırlar. Bu da rızadır. Şimdi acıların ortadan kalkması için gazap da ortadan kalktı. Çünkü, eğer anladınsa, elemin (acının) kendisi, gazabın kendisidir. Böyle olunca gazap eden kimse, muhakkak kendi nefsinde acı çekmiş olur. Bu sebeple gazap eden, ancak rahat bulmak için, gazap edilen kimsenin intikamında, ona acı çektirmekle çaba gösterir. Böyle olunca onun nezdindeki elem, gazap edilene intikal eder.

Ya'ni bizim "Hak gazab ettiği vakit mağzûbun-aleyh ve râzı olduğu va- kit dahi, marzıyyun-anh haklarında, gazab ve rızâ hükümlerinin biriyle muttasıf olur; ve bu ittisâf da meyilden ibârettir" dememiz, mütekellimîne karşı cevâb ve îzâhdır. Çünkü onlar, ehl-i cehennem üzerine Allâh'ın ga- zabı dâimî ve ebedîdir, zannederler. Binâenaleyh onlara göre rızâ-yı ilâhî hüküm-fermâ olmaz. Bu sûrette mütekellimînin kavli üzerine de bizim kelâmımızda kasdolunan ma'nânın sıhhati sâbit olur. Zîrâ mâdemki Hak, onların zu'mlarınca, ehl-i cehennem üzere dâimâ ve ebeden gazab eder, şu hâlde gazab ve rızâ hükümlerinden birisine Hakk'ın meyli ve i'tidâl olmadığı sâbit olmuş olur. İm_di emir bizim dediğimiz gibi olacak olursa, ya'ni ehl-i cehennem, cehennemde mukîm oldukları hâlde, onların meâlî rahmete ve izâle-i âlâma olacak olursa, izâle-i âlâm onlar hakkında rızâdır. Şu hâlde âlâmın zevâlinden nâşî gazab zâil olmuş oldu. Zîrâ Hak Teâlâ sana anlamaklık ihsân ederse, elemin “ayn”ı, gazabın “ayn”ı olduğunu anlarsın; çünkü elem gazabdan zuhûr eder. Hattâ öfkelenen kimse, muhakkak kendi nefsinde [19/15] müteezzî olur. Binâenaleyh bir kimse birine kızdığı vakit, ona elem verecek bir kavl veyâ fiil ile o kimseden intikâm almağa çalışır. Kızan kimsenin bu sa'yi, ancak kızdığı kimseyi te'lîm ederek nefsinde râhat bulmak içindir. Binâenaleyh gâzıbın indinde, gazabdan münbais olan elem, bu sûretle mağzûbun-aleyh olan kimseye intikâl eder. وَالْحَقُّ إِذَا أَفْرَدْتَهُ عَنِ الْعَالَمِ يَتَعَالَى عُلُوًّا كَبِيرًا عَنْ هَذِهِ الصِّفَةِ عَلَى هَذَا الْحَدِّ، وَإِذَا كَانَ الْحَقُّ هُوِيَّةَ الْعَالَمِ فَمَا ظَهَرَتِ الْأَحْكَامُ كُلُّهَا إِلَّا فِيهِ وَمِنْهُ، وَهُوَ قَوْلُهُ: ﴿وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ﴾ حَقِيقَةً وَكَشْفًا، ﴿فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ﴾ حِجَابًا وَسِتْرًا، فَلَيْسَ فِي الْإِمْكَانِ أَبْدَعُ مِنْ هَذَا الْعَالَمِ، لِأَنَّهُ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ، أَوْجَدَهُ اللَّهُ أَيْ ظَهَرَ وُجُودُهُ تَعَالَى بِظُهُورِ الْعَالَمِ، كَمَا ظَهَرَ الْإِنْسَانُ بِوُجُودِ الصُّورَةِ الطَّبِيعِيَّةِ، فَنَحْنُ صُورَتُهُ الظَّاهِرَةُ، وَهُوِيَّتُهُ رُوحُ هَذِهِ الصُّورَةِ الْمُدَبِّرَةِ لَهَا، فَمَا كَانَ التَّدْبِيرُ إِلَّا فِيهِ كَمَا لَمْ يَكُنْ إِلَّا مِنْهُ، فَهُوَ الْأَوَّلُ بِالْمَعْنَى، وَالْآخِرُ بِالصُّورَةِ، وَهُوَ الظَّاهِرُ بِتَغَيُّرِ الْأَحْكَامِ وَالْأَحْوَالِ، وَالْبَاطِنُ بِالتَّدْبِيرِ، وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ، فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ، لِيُعْلَمَ عَنْ شُهُودٍ لَا عَنْ فِكْرٍ، فَكَذَلِكَ عِلْمُ الْأَذْوَاقِ عَنْ شُهُودٍ لَا عَنْ فِكْرٍ وَهُوَ الْعِلْمُ الصَّحِيحُ، وَمَا عَدَاهُ فَحَدْسٌ وَتَخْمِينٌ لَيْسَ بِعِلْمٍ أَصْلًا. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bizim "Hak gazap ettiği vakit gazaba uğrayanlar ve razı olduğu vakit de kendisinden razı olunanlar hakkında, gazap ve rıza hükümlerinin biriyle nitelenir; ve bu nitelenme de meyilden ibarettir" dememiz, kelâmcılara karşı bir cevap ve açıklamadır. Çünkü onlar, cehennem ehli üzerine Allah'ın gazabının daimî ve ebedî olduğunu zannederler. Bu sebeple onlara göre ilâhî rıza hüküm sürmez. Bu durumda kelâmcıların sözü üzerine de bizim sözümüzde kastedilen anlamın doğruluğu sabit olur. Zira mademki Hak, onların zannınca, cehennem ehli üzerine daima ve ebediyen gazap eder, şu halde gazap ve rıza hükümlerinden birisine Hakk'ın meyli ve itidal olmadığı sabit olmuş olur. Şimdi emir bizim dediğimiz gibi olacak olursa, yani cehennem ehli, cehennemde mukim oldukları halde, onların varacakları yer rahmete ve acıların giderilmesine olacak olursa, acıların giderilmesi onlar hakkında rızadır. Şu halde acıların zevalinden dolayı gazap zail olmuş oldu. Zira Hak Teâlâ sana anlamayı ihsan ederse, acının "ayn"ı (özü), gazabın "ayn"ı (özü) olduğunu anlarsın; çünkü acı gazaptan zuhur eder. Hatta öfkelenen kimse, muhakkak kendi nefsinde müteezzî (acı çeken) olur. Bu sebeple bir kimse birine kızdığı vakit, ona acı verecek bir söz veya fiil ile o kimseden intikam almağa çalışır. Kızan kimsenin bu çabası, ancak kızdığı kimseyi acı çektirerek nefsinde rahat bulmak içindir. Bu sebeple gazap edenin katında, gazaptan kaynaklanan acı, bu suretle gazaba uğrayan kimseye intikal eder. وَالْحَقُّ إِذَا أَفْرَدْتَهُ عَنِ الْعَالَمِ يَتَعَالَى عُلُوًّا كَبِيرًا عَنْ هَذِهِ الصِّفَةِ عَلَى هَذَا الْحَدِّ، وَإِذَا كَانَ الْحَقُّ هُوِيَّةَ الْعَالَمِ فَمَا ظَهَرَتِ الْأَحْكَامُ كُلُّهَا إِلَّا فِيهِ وَمِنْهُ، وَهُوَ قَوْلُهُ: ﴿وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ﴾ حَقِيقَةً وَكَشْفًا، ﴿فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ﴾ حِجَابًا وَسِتْرًا، فَلَيْسَ فِي الْإِمْكَانِ أَبْدَعُ مِنْ هَذَا الْعَالَمِ، لِأَنَّهُ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ، أَوْجَدَهُ اللَّهُ أَيْ ظَهَرَ وُجُودُهُ تَعَالَى بِظُهُورِ الْعَالَمِ، كَمَا ظَهَرَ الْإِنْسَانُ بِوُجُودِ الصُّورَةِ الطَّبِيعِيَّةِ، فَنَحْنُ صُورَتُهُ الظَّاهِرَةُ، وَهُوِيَّتُهُ رُوحُ هَذِهِ الصُّورَةِ الْمُدَبِّرَةِ لَهَا، فَمَا كَانَ التَّدْبِيرُ إِلَّا فِيهِ كَمَا لَمْ يَكُنْ إِلَّا مِنْهُ، فَهُوَ الْأَوَّلُ بِالْمَعْنَى، وَالْآخِرُ بِالصُّورَةِ، وَهُوَ الظَّاهِرُ بِتَغَيُّرِ الْأَحْكَامِ وَالْأَحْوَالِ، وَالْبَاطِنُ بِالتَّدْبِيرِ، وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ، فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ، لِيُعْلَمَ عَنْ شُهُودٍ لَا عَنْ فِكْرٍ، فَكَذَلِكَ عِلْمُ الْأَذْوَاقِ عَنْ شُهُودٍ لَا عَنْ فِكْرٍ وَهُوَ الْعِلْمُ الصَّحِيحُ، وَمَا عَدَاهُ فَحَدْسٌ وَتَخْمِينٌ لَيْسَ بِعِلْمٍ أَصْلًا.

Ve sen, Hakk'ı âlemden ayırdığın vakit, bu sıfattan, bu had üzere ulüvv-i kebîr ile müteâlî olur. Ve Hak âlemin hüviyeti oldukda, ahkâmın hepsi ancak O'nda ve O'ndan zuhûr eder. Ve o da Hak Teâlâ'nın وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ (Hûd, 11/123) ya'ni “Emrin küllîsi O'na rücû' eder” kavlidir. Bu, hakîkat ve keşif tarîkıyledir. İm_di hicâben ve setren “O'na hicâbından çık! Sen kimsin ve nerdesin ve matlûbun [19/17] nerededir, bunları bil! Emîr Seyyid Ali Hemedânî (kaddesallâhu sırrahü's-sâmî) ne güzel buyurur! Şiir: فراز گنجی و از فاقه در تک و پویی میان آب حیاتی و آب می جویی که گر نظر بحقیقت کنی تو آن گویی تو گویی دوست همچوئی و نمیدانی ز بوی زلفش ازان غافلی که مزکومی و گر نه از خم زلفش تو خود یکی مویی چو نيك در نگری اصل و فرع آن رویی رخی که آینه بنمود آن ترا از تست تو مشك طينت واز جهل جیفه میجویی سرادق جبروتی معطر از دم تست تو در مزابل طبع و هوا چه می پویی خطائر ملكوت از تو زیب می یابند میان کلخن حرص وحسد چه می پویی گلی ز گلشن وصلى فتاده اندر خاك رهت دهند اگر دست دل ز خود شویی بیزم مجلس خاصش علائیا نفسی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen, Hakk'ı âlemden ayırdığın zaman, bu sıfattan, bu sınır üzere büyük bir yücelikle münezzeh olur. Ve Hak, âlemin hüviyeti olduğunda, hükümlerin hepsi ancak O'nda ve O'ndan ortaya çıkar. Ve o da Yüce Allah'ın "وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ" (Hûd, 11/123) yani "Emrin bütünü O'na döner" kavlidir. Bu, hakikat ve keşif yoluyladır. Şimdi, hicap ve örtü ile "O'na hicabından çık! Sen kimsin ve neredesin ve matlubun nerededir, bunları bil!" Emîr Seyyid Ali Hemedânî (kaddesallâhu sırrahü's-sâmî) ne güzel buyurur! Şiir: "Bir hazinenin üzerindesin ve fakirlikten koşuşturuyorsun. Hayat suyunun ortasındasın ve su arıyorsun. Eğer hakikate nazar edersen, sen o dersin. Sen dostun aynısı olduğunu söylersin ve bilmezsin. Zülfünün kokusundan o kadar gafilsin ki nezle olmuşsun. Yoksa zülfünün kıvrımından sen bir tek kıl gibisin. İyi bakarsan, asıl ve dal sensin. Aynanın sana gösterdiği yüz sendendir. Sen misk tabiatlısın ve cehaletten leş arıyorsun. Ceberut çadırı senin nefesinle kokulanmıştır. Sen tabiat ve heva çöplüklerinde ne arıyorsun? Melekût bahçeleri seninle güzelleşir. Hırs ve haset külhanında ne arıyorsun? Vuslat gül bahçesinden bir gül toprağa düşmüş. Eğer elini kalbinden yıkarsan sana yol gösterirler. Onun özel meclisinin ziyafetine, Alâiyâ, bir nefes."

Tercüme: “Sen âb-ı hayât ortasındasın, hâlbuki su arıyorsun. Hazîne-nin üstündesin; ve fakr u ihtiyaçtan tek ü pû içindesin. Sen dost deyip arar durursun; ve bilmezsin ki, eğer hakîkatle nazar edersen gûyâ sen O'sun. O'nun zülfünün kokusundan nezle olduğundan gāfilsin; ve yoksa sen, O'nun zülfünün kıvrımından bir kılsın. Sana âyînenin gösterdiği bir vech, sendendir. Eğer sen asl u fer’e dikkatle bakarsan, o vecihsin. Âlem-i ceberû-tun perdesi, senin nefesinden muattardır. Sen müşk-tıynet olduğun hâlde cehilden dolayı cîfe aramaktasın. Hatâir-i melekût, senden zîb ü zînet bu-lurlar. Sen tab' u hevâ mezbelelerinde niçin pûyân oluyorsun? Sen gülşen-i vuslattan toprağa düşmüş bir gülsün; hırs ve hased külhanı miyânında ne koşuyorsun? Ey Alâî, eğer kendini terkedersen, sana bir nefes onun mec-lis-ihâssına yol verirler."500 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen âb-ı hayâtın (ebedî hayat suyunun) ortasındasın, hâlbuki su arıyorsun. Hazinenin üzerindesin; ve fakirlikten ve ihtiyaçtan dolayı feryat figan içindesin. Sen dost deyip arar durursun; ve bilmezsin ki, eğer hakikatle bakarsan sanki sen O'sun. O'nun zülfünün (saçının) kokusundan nezle olduğundan habersizsin; ve yoksa sen, O'nun zülfünün kıvrımından bir kılsın. Sana aynanın gösterdiği bir yüz, sendendir. Eğer sen asıl ve fer'e (türeve) dikkatle bakarsan, o yüz sensin. Âlem-i ceberûtun (yüce ve kudretli âlemin) perdesi, senin nefesinden kokulanmıştır. Sen misk tabiatlı olduğun hâlde cehaletten dolayı leş aramaktasın. Melekût âleminin (melekler âleminin) tehlikeleri, senden süs ve ziynet bulurlar. Sen tabiat ve heva (nefsî istekler) çöplüklerinde niçin koşuyorsun? Sen vuslat gülşeninden (kavuşma gül bahçesinden) toprağa düşmüş bir gülsün; hırs ve haset külhanı (çöp yığını) ortasında ne koşuyorsun? Ey Alâî, eğer kendini terk edersen, sana bir nefes onun özel meclisine yol verirler.

İmdi âlemin hüviyeti, Hakk'ın hüviyeti olunca ve âlemde mevcûd olan umûrun kâffesi Hakk'a rücû' [19/18] edince, âlem-i imkânda bu âlemin nizâmından daha bedî ve daha güzel âlem olmaz. Zîrâ Hak âlemi sûret-i Rahmân üzerine îcâd etti. Çünkü âlem sûret-i Rahmân üzerine mahlûk olan hakîkat-i insâniyyede müctemi' bulunan şeyin tafsîlidir. Ya'ni insa-nın vücûdu sûret-i tabîiyye ile zâhir olduğu gibi, Hak Teâlânın vücudu dahi, suver-i âlem ile zâhir oldu. Çünkü insanın hakîkati ma'nâ-yı latîf-tir. Görünmek için mutlaka bir sûret-i kesîfeye taalluku lâzımdır. İşte bu sebebden nâşî, insanı tarîf edeceğimiz vakit “hayvân-ı nâtıktır” deriz. "Hayvan” ise onun sûret-i kesîfe-i cismâniyyesidir; ve “nâtık” ise, ma'nâ-yı latîf-i rûhânîsidir. Binâenaleyh sûret, maʼnâ ile kāim ve ma'nâ sûret ile meş-hûddur. İşte Hak dahi böyledir. Hakk'ın bî-nihâye letâfette olan vücûd-1 mutlakını maddeden mücerred olarak görmek mümkin değildir. Onun ezhânda zuhûru suver-i ma'neviyye ile ve hâriçte zuhûru da, suver-i kesîfe-i âlem iledir. Bir ârif ne güzel buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, âlemin hüviyeti (kimliği) Hakk'ın hüviyeti olunca ve âlemde mevcut olan işlerin (oluşların) hepsi Hakk'a dönünce, imkân âleminde bu âlemin düzeninden daha eşsiz ve daha güzel bir âlem olmaz. Çünkü Hak, âlemi Rahmân sûreti (Rahmân'ın tecellisi) üzerine yarattı. Çünkü âlem, Rahmân sûreti üzerine yaratılmış olan insânî hakikatte toplanmış şeyin ayrıntısıdır. Yani, insanın varlığı tabiî sûretle (doğal biçimle) ortaya çıktığı gibi, Yüce Allah'ın varlığı da âlem sûretleriyle (âlemin biçimleriyle) ortaya çıktı. Çünkü insanın hakikati latif (ince, soyut) bir anlamdır. Görünmek için mutlaka kesif (yoğun, maddî) bir sûrete (biçime) bağlı olması gerekir. İşte bu sebeple, insanı tarif edeceğimiz zaman "konuşan hayvan" deriz. "Hayvan" ise onun kesif (yoğun) cismânî sûretidir (bedensel biçimidir); ve "konuşan" ise, latif (ince) ruhanî anlamıdır. Bu sebeple sûret (biçim), anlam ile kâimdir (ayakta durur) ve anlam, sûret ile meşhûddur (görünür). İşte Hak da böyledir. Hakk'ın sonsuz incelikte olan mutlak varlığını maddeden soyutlanmış olarak görmek mümkün değildir. Onun zihinlerde zuhuru (ortaya çıkışı) manevî sûretlerle (biçimlerle) ve dışarıda zuhuru da, âlemin kesif (yoğun) sûretleriyle (biçimleriyle) dir. Bir ârif ne güzel buyurur:

حق جانِ جهان است و جهان جمله بدن

اصناف ملائکه حواس این تن

افلاك و مواليد و عناصر همه اعضا

توحید همین است و دیگرها همه فن

Tercüme: "Hak cihânın cânı ve cihân ise bilcümle bedendir. Esnaf-1 melâike bu bedenin, bu tenin havâssidir. Eflâk ve mevâlîd ve anâsır aʼzâdır. İşte tevhîd ancak budur. Başka kelâmlar hep kesreti müş'irdir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak, cihanın canı ve cihan ise bütün olarak bedendir. Melekler sınıfı, bu bedenin, bu tenin duyularıdır. Felekler, varlıklar ve unsurlar ise uzuvlardır. İşte tevhid ancak budur. Başka sözler hep çokluğa işaret eder.

İmdi mâdemki Hak Teâlânın vücûdu suver-i âlem ile zâhirdir ve biz dahi âlemin sûretlerindeniz, şu hâlde biz O'nun sûret-i zâhiresiyiz; ve O'nun hüviyeti, bu sûret-i zâhirenin rûhudur, bu sûretin müdebbiridir. Binâenaleyh tedbîr, ancak Hak'tan sudûr ettiği gibi, ancak Hakk'ın vü-cûdunda vâki' olur. Böyle olunca Hak, maʼnâ itibariyle Evvel'dir ve sûret i'tibariyle de Ahir'dir; ve ahkâm ve ahvâlin tagayyürü itibariyle Zâhir'dir; ve bu sûret-i zâhirenin rûhu olup, onu tedbîr etmesi itibariyle [19/19] Bâtın'dır; ve Hak her şeyi Alîm'dir. Fakat O'nun bilişi, fikirden hâsıl olan ilim ile değil, şühûddan ve huzûrdan hâsıl olan ilim iledir. Binâenaleyh Hak her şey üzerine Şehîd ve hâzırdır. Zîrâ bir kimse görmediği şey hak-kında istidlâl ile i'mâl-i fikr ederek bir ilim hâsıl eder. Gördüğü ve huzû-runda hâzır bulunduğu şeyi bilmek için tefekkür etmesine hâcet yoktur; onun ilmi, şühûdî olur. İşte Hakk'ın ilmi dahi şühûdîdir; ve böylece tarîk-i Hak'ta seyr ü sülûk eden enbiyâya zevk ile hâsıl olan ilim dahi fikr ve istid-lâlden değil, belki müşâhededen müstefâddır; ve şühûddan hâsıl olan ilim ise, ilm-i sahîhtir; ve bunun hâricinde kalanlar aslâ ilim değildir; belki zan ve tahmîndir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, mademki Yüce Allah'ın varlığı âlem suretleriyle görünür ve biz de âlemin suretlerindeniz, şu halde biz O'nun görünen suretiyiz; ve O'nun hüviyeti, bu görünen suretin ruhudur, bu suretin idarecisidir. Bu sebeple idare etme, ancak Hak'tan kaynaklandığı gibi, ancak Hakk'ın varlığında meydana gelir. Böyle olunca Hak, anlam itibariyle Evvel'dir ve suret itibariyle de Ahir'dir; ve hükümlerin ve hallerin değişimi itibariyle Zâhir'dir; ve bu görünen suretin ruhu olup, onu idare etmesi itibariyle Bâtın'dır; ve Hak her şeyi bilendir. Fakat O'nun bilişi, düşünceden elde edilen bilgi ile değil, aksine müşahededen ve huzurdan elde edilen bilgi iledir. Bu sebeple Hak her şey üzerine Şehîd (şahit) ve hâzırdır. Çünkü bir kimse görmediği şey hakkında çıkarım ile düşünerek bir bilgi elde eder. Gördüğü ve huzurunda hazır bulunduğu şeyi bilmek için düşünmesine gerek yoktur; onun bilgisi, müşahedeye dayalı olur. İşte Hakk'ın bilgisi de müşahedeye dayalıdır; ve böylece Hak yolunda seyr ü sülûk eden (manevi yolculuk yapan) peygamberlere zevk (manevi tatmin) ile elde edilen bilgi de düşünce ve çıkarımdan değil, aksine müşâhededen (gözlemden) faydalanılarak elde edilmiştir; ve müşahededen elde edilen bilgi ise, doğru bilgidir; ve bunun dışında kalanlar asla bilgi değildir; aksine zan ve tahmindir.

Bir gün risâlet-penâh (S.a.v.) Efendimiz huzûr-ı ashâb-ı kiramda İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehû) hazretlerinin meşreblerinde hakîkat gālib olduğunu beyân buyurup, bunu isbât için, bir çanak içinde biraz bal getirerek ortaya vaz' buyururlar; ve hâzırûna bunun içinde ne olduğunu birer birer suâl ederler. Her biri oturdukları yerde “Baldır!” cevabını verir- ler. Sıra Hz. İmâm'a gelince, yerinden kalkıp, çanaktaki baldan bir parmak alarak tadına baktıktan sonra “Baldır yâ Resûlallah!” buyurur; ve bu sûretle Hz. İmâm'ın hükmüyle sâir ashâb-ı kirâmın hükmü beynindeki kuvvet zâhir olur. Zîrâ Hz. İmâm'ın ilmi şühûdî ve huzûrî olduğu için bu ilmin hilafı zuhûr etmek ihtimali yoktur. Bu ilim, ilm-i sahîhtir. Diğer zevât-ı kirâmın hükümleri ise, nazarî ve istidlâlîdir; bu ilim tahallüf edebilir. Zîrâ câiz ki, çanak içindeki şey bala müşâbih bir madde ola. Binâenaleyh ilm-i istidlâlî, ilm-i sahîh değildir, belki zann-ı galib ve tahmîndir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir gün risâlet-penâh (S.a.v.) Efendimiz, yüce sahâbîlerin huzurunda, İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehû) hazretlerinin meşreplerinde (manevî yol, anlayış) hakikatin gâlip olduğunu beyan buyurup, bunu ispat etmek için, bir çanak içinde biraz bal getirerek ortaya koyarlar; ve hazır bulunanlara bunun içinde ne olduğunu birer birer sorarlar. Her biri oturdukları yerde "Baldır!" cevabını verirler. Sıra Hz. İmâm'a gelince, yerinden kalkıp, çanaktaki baldan bir parmak alarak tadına baktıktan sonra "Baldır yâ Resûlallah!" buyurur; ve bu suretle Hz. İmâm'ın hükmüyle diğer yüce sahâbîlerin hükmü arasındaki kuvvet ortaya çıkar. Çünkü Hz. İmâm'ın ilmi şühûdî (görerek, yaşayarak elde edilen) ve huzûrî (doğrudan idrakle elde edilen) olduğu için bu ilmin aksinin ortaya çıkma ihtimali yoktur. Bu ilim, ilm-i sahîhtir (doğru, kesin bilgi). Diğer yüce zâtların hükümleri ise, nazarî (teorik) ve istidlâlîdir (akıl yürütmeye dayalıdır); bu ilim değişebilir. Çünkü caizdir ki, çanak içindeki şey bala benzeyen bir madde ola. Bu sebeple istidlâlî ilim, ilm-i sahîh değildir, aksine zann-ı galip (kuvvetli zan) ve tahmindir.

ثُمَّ كان لأيوب الله ذلك المَاءُ شَرَابًا لإزَالَةِ أَلَمِ العَطَشِ، الذي هو من النُّصْبِ

والعَذَابِ الَّذي مَسَّهُ به الشَّيْطَانُ ، أَي البُعْدِ عن الحَقَائِقِ أَنْ يُدْرِكَهَا على ما

هي عليه فيكون بإدراكها في مَحَلَّ القُرْبِ ، فكلُّ مَشْهُودٍ قَرِيبٌ من العَيْنِ

ولو كان بَعِيدًا بالمَسَافَةِ، فَإِنَّ البَصَرَ [19/20] يَتَّصِلُ به من حيث شُهُوده،

ولولا ذلك لم يَشْهَدْهُ أو يَتَّصِلُ المَشْهُودُ بالبَصَرِ كيف كان، فهو قَرِيب بيـن

البَصَرِ والمُبْصَر، ولهذا كَنَّى أَيُّوبُ الله في المس، فَأَضَافَهُ إِلَى الشَّيْطَانِ مع

قُرْبِ المَس ، فقال : البَعِيدُ قَرِيبٌ مِنِّي لِحِكْمَةٍ فِيَّ .

Ba'dehû bu su, Eyyûb (a.s.) a bedenindeki zarar ve azâbdan hâsıl olan susama elemini izâle için şarâb oldu. Öyle azâb ki şeytan, ya'ni idrâkiyle mahall-i kurbda olacağı hakāyıkı alâ mâ-hiye-aleyh idrâk etmekten bu'd, onu onunla messetti. İmdi her ne kadar mesâfe ile baîd olursa da, her bir meşhûd, göze karîbdir. Zîrâ onun şühûdu haysiyetiyle muhakkak basar, ona muttasıl olur; ve eğer böyle ol- masa idi, onu müşâhede etmezdi. Yâhud nasıl olursa olsun, meş- hûd, basara muttasıl olur. Binâenaleyh o, basar ile mubsar arasında karîbdir. İşte bunun için, Eyyûb (a.s.) da messde şeytanı kinâye etti. Binâenaleyh kurb-i mess ile beraber, onu şeytana izâfe eyledi. Böyle olunca "Bende olan hikmetten nâșî, baîd, benden karîbdir" dedi. Hz. Şeyh (r.a.) birtakım hakāyıkı beyân buyurduktan sonra, Eyyûb (a.s.)ın hikmeti meselesine rücû' edip derler ki: Emr-i ilâhî ile Eyyûb (a.s.) ayağını yere vurmakla zemînden kaynayan su, ona kābil-i şürb oldu; ve bedenindeki illet ve azâbdan hâsıl olan susuzluk elemini izâle etti. Onun bedenindeki azâb, öyle bir azâb idi ki, şeytan Cenâb-ı Eyyûb'u o azâb ile messeyledi. Nitekim Hz. Eyyûb'den naklen Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Daha sonra bu su, Eyyûb (a.s.) için bedenindeki zarar ve azaptan kaynaklanan susuzluk elemini gidermek üzere içecek oldu. Öyle bir azap ki şeytan, yani idrakiyle yakınlık mahallinde (Hak'ka yakınlık makamında) olacağı hakikatleri olduğu gibi idrak etmekten uzaklık, onu onunla (azapla) dokundu. Şimdi her ne kadar mesafe ile uzak olsa da, her bir görünen şey, göze yakındır. Çünkü onun görülmesi sebebiyle muhakkak görme duyusu ona ulaşır; ve eğer böyle olmasaydı, onu müşahade etmezdi. Yahut nasıl olursa olsun, görünen şey, görme duyusuna ulaşır. Bu sebeple o, görme duyusu ile görülen şey arasında yakındır. İşte bunun için, Eyyûb (a.s.) dokunmada şeytanı kinaye etti. Bu sebeple dokunmanın yakınlığı ile beraber, onu şeytana isnat etti. Böyle olunca "Bende olan hikmetten dolayı, uzak olan, bana yakındır" dedi. Hz. Şeyh (r.a.) birtakım hakikatleri açıkladıktan sonra, Eyyûb (a.s.)'ın hikmeti meselesine geri dönüp derler ki: İlahi emir ile Eyyûb (a.s.) ayağını yere vurmakla yerden kaynayan su, onun için içilebilir oldu; ve bedenindeki hastalık ve azaptan kaynaklanan susuzluk elemini giderdi. Onun bedenindeki azap, öyle bir azap idi ki, şeytan Cenâb-ı Eyyûb'a o azap ile dokundu. Nasıl ki Hz. Eyyûb'den naklen Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur:

أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ

)Sad) 38/41) yani “Yâ Rab, şeytan beni nusb ve azâb ile messetti.” Ve “şeytan" lugatta شَطَنَ [şetane] ve شُطُونًا [şütûnen] mas- darından müştakk olup “bud” ma'nâsına müsta’mel olduğundan burada, bu ma'nâ ile tefsîr buyurulmuştur. Ya'ni "Beni bud, öyle bir azâb ile mes- setti ki, o sebeble ben hakāyıkı, olduğu hâl üzere [19/21] idrâk etmekten uzak olurum; ve o hakāyık öyle hakāyıktır ki, onları idrak ettiğim vakit, mahall-i kurbda bulunurum” demek olur. Ve şeytana “şeytan” denilmesi Hak'tan ve hakāyıktan son derece baîd olmasından nâşîdir. Zîrâ Hak Tealâ hazretleri şeytanı, hazret-i kurbdan hazîz-i bud-ı tabîîye kovmuş ve &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Sad 38/41) yani “Yâ Rabbi, şeytan bana yorgunluk ve azap verdi.” Ve “şeytan” kelimesi lügatte شَطَنَ [şetane] ve شُطُونًا [şütûnen] mastarından türemiş olup “uzaklık” anlamına kullanıldığından, burada bu anlam ile tefsir edilmiştir. Yani "Beni öyle bir azap ile uzaklaştırdı ki, o sebeple ben hakikatleri, olduğu hâl üzere idrak etmekten uzak olurum; ve o hakikatler öyle hakikatlerdir ki, onları idrak ettiğim vakit, yakınlık makamında bulunurum” demek olur. Ve şeytana “şeytan” denilmesi, Hak'tan ve hakikatlerden son derece uzak olmasından kaynaklanır. Çünkü Yüce Allah, şeytanı yakınlık makamından, doğal uzaklık çukuruna kovmuş ve

فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ

)Sad) 38/77) [Melâike arasından çık! Sen rahmet-i rahîmiy- yemden matrûdsun.] buyurmuştur. Ve “recm” bir şeyi yukarıdan aşağıya atmak ma'nâsına olduğundan, “Sen hazret-i kurbdan çık, çünkü sen haz- ret-i ulyâdan, merkez-i süflî-i tabâyia atılmışsın” demek olur. Ve &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Sad 38/77) [Melekler arasından çık! Sen rahmet-i rahîmiyyemden (rahmetimin rahîm tecellisinden) kovulmuşsun.] buyurmuştur. Ve "recm" bir şeyi yukarıdan aşağıya atmak anlamına geldiğinden, "Sen kurbiyet (yakınlık) makamından çık, çünkü sen yüce makamdan, tabiatların aşağı merkezine atılmışsın" demek olur. Ve

وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ

)Sad, 38/78) [Ve muhakkak ki, la’netim kıyâmet gününe kadar senin üzerinedir.] "La'net”, îhâş ve tard maʼnâsınadır. Ya'ni "Benim la'netim kıyâmete kadar senin üzerine olsun!" buyurur. Zîrâ yevm-i kıyâ- mette zulmet-i tabîiyyenin hükmü mürtefi' olur; ve o vakit şeytanın üstün- de oturup, icrâ-yı ahkâm eylediği tâc ve taht yıkılır. Binâenaleyh şeytanın budu ve tardı yevm-i kıyâmete kadar devam eder; ondan sonra şeytana la'net yoktur. Çünkü şeytanın iktizâ-yı aslîsi mevâni'-i tabîiyyedir ki, bu mevâni'-i tabîiyye, rûhu hakāyık-ı ilâhiyye ile tahakkuktan men’eder. Ni- tekim bu hakîkati herkes, bu âlem-i tabîatta, bu vücûd-ı tabîîsi ile, her an müşâhede eder ve kendi nefsinde zevkan idrâk eyler. Zîrâ nefis dediğimiz bu vücûdât-ı tabîiyyemiz, şeytanın üstünde hükmettiği âlem-i tabîatın bi- rer cüz'üdür. Binâenaleyh şeytan âlem-i tabîatı muhîttir; ve şu hâlde bizim vücudumuzun hâricinde değildir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz “Şeytan da- marlardaki kan gibi cereyân eder"501 buyururlar. Onun için şeytan Hak mezhebine göre, meşhûd basara muttasıl olur. Bu iki mezhebden hangi- sine göre vâki' olursa olsun, mesâfe uzak ve yakın olsa dahi, görülen şey, basar ile gören kimse arasında karîbdir. İşte baîd, karîb olduğundan dola- yı Eyyub (a.s.) أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ (Sâd, 38/41) [Yâ Rab, şeytan beni nusb ve azâb ile messetti.] kavlinde vâki' olan mess, ya'ni dokunma, tabîrini kinâyeten isti'mâl etti; ve messin, ya'ni dokunmanın, yakınlığıy- la beraber, o messi şeytana, ya'ni uzaklığa muzâf kıldı. Binâenaleyh gûyâ Eyyûb (a.s.) buyurdu ki: "Bende mevcûd olan hikmetin muktezâsı olmak üzere, baîd olan şeytan nusb ve azâb ile bana dokunmak sûretiyle, bana yaklaştı." Ve Eyyûb (a.s.)da mevcûd olan hikmet, müteayyin olan Hak'tan, bu taayyün sebebiyle onun ihticâbıdır ki, bu hicâb-ı taayyünün galebesin- den nâşî Hak'tan baîd olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Sâd, 38/78) [Ve muhakkak ki, lânetim kıyamet gününe kadar senin üzerinedir.] "Lânet", uzaklaştırma ve kovma anlamınadır. Yani "Benim lânetim kıyamete kadar senin üzerine olsun!" buyurur. Çünkü kıyamet gününde tabiî karanlığın hükmü ortadan kalkar; ve o vakit şeytanın üzerinde oturup, hükümlerini icra ettiği taç ve taht yıkılır. Buna göre şeytanın uzaklaştırılması ve kovulması kıyamet gününe kadar devam eder; ondan sonra şeytana lânet yoktur. Çünkü şeytanın özsel gerekliliği, tabiî engellerdir ki, bu tabiî engeller, ruhu ilâhî hakikatlerle tahakkuktan (gerçekleşmekten) meneder. Nasıl ki bu hakikati herkes, bu tabiat âleminde, bu tabiî varlığı ile, her an müşahede eder ve kendi nefsinde zevken (deneyimleyerek) idrak eder. Çünkü nefis dediğimiz bu tabiî varlıklarımız, şeytanın üzerinde hükmettiği tabiat âleminin birer cüz'üdür. Buna göre şeytan tabiat âlemini kuşatmıştır; ve şu halde bizim vücudumuzun haricinde değildir. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz “Şeytan damarlardaki kan gibi cereyan eder" buyururlar. Onun için şeytan Hak mezhebine göre, görünen göze bitişik olur. Bu iki mezhepten hangisine göre meydana gelirse gelsin, mesafe uzak ve yakın olsa dahi, görülen şey, göz ile gören kimse arasında yakındır. İşte uzak olan yakın olduğundan dolayı Eyyub (a.s.) أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ (Sâd, 38/41) [Yâ Rab, şeytan beni nusb (yorgunluk) ve azap ile messetti (dokundu).] kavlinde meydana gelen mess, yani dokunma, tabirini kinayeten kullandı; ve messin, yani dokunmanın, yakınlığıyla beraber, o messi şeytana, yani uzaklığa izafe etti. Buna göre güya Eyyûb (a.s.) buyurdu ki: "Bende mevcut olan hikmetin gereği olmak üzere, uzak olan şeytan nusb ve azap ile bana dokunmak suretiyle, bana yaklaştı." Ve Eyyûb (a.s.)'da mevcut olan hikmet, müteayyin (belirlenmiş) olan Hak'tan, bu taayyün (belirlenme) sebebiyle onun perdelenmesidir ki, bu belirlenme perdesinin üstün gelmesinden dolayı Hak'tan uzak olur.

Suâl: Eyyûb (a.s.) bir nebiyy-i zîşân idi. Binâenaleyh Hakk'ın inâyet-i ezeliyyesi hasebiyle zümre-i muhlasîne dâhil ibâdullahdan idi. Ve şeytan ise إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Hicr, 15/40) [Senin ibâdetin ile zulmet-i tabâyi'den ve kesâfet-i mevâni'den kurtulanlar müstesnâdır.] deyip bu zevâta tasallutu olamayacağını beyân etmiş ve Hak Teâlâ hazretleri dahi şeytana إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ (Hicr, 15/42) ya'ni “Benim kullarım vardır ki, senin için onların üzerine kuvvet-i tasarruf yoktur” diye hitâb eylemiştir. Hâl böyle iken şeytanın Eyyûb (a.s.)ı nusb ve azâb eylemesi nasıl olur? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Eyyûb (a.s.) şanlı bir peygamberdi. Bu sebeple, Hakk'ın ezelî inâyeti (yardımı) gereğince, ihlâslı kullar zümresine dâhil olanlardandı. Şeytan ise, "إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ" (Hicr, 15/40) [Senin ibâdetin ile tabiatların karanlığından ve engellerin yoğunluğundan kurtulanlar müstesnâdır.] diyerek bu zevâta (kişilere) tasallutunun (musallat olmasının) olamayacağını beyân etmiş ve Yüce Allah hazretleri dahi şeytana "إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ" (Hicr, 15/42) yani "Benim kullarım vardır ki, senin için onların üzerine tasarruf kuvveti (etki gücü) yoktur" diye hitâb eylemiştir. Hâl böyleyken, şeytanın Eyyûb (a.s.)'ı musibet ve azap eylemesi nasıl olur?

Cevâb: Ma'lûm olsun ki, esfel-i sâfilîn-i tabîata merdûd olan insan Hak'tan baîd ve إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ (Asr, 103/2) ya'ni “İnsan elbette hüs- rân içindedir" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu bu'd hasebiyle, sûret-i umû- miyyede mutlakā hüsrandadır. Çünkü vücûdât-ı müteayyineleri şeytanın mahtidi olan âlem-i tabîatta zâhir olmuştur. Bunun için (S.a.v.) Efendi- miz, "Benim de şeytanım var idi, [19/24] elimde müslüman oldu" bu- yurmuşlardır. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz'in vücûd-ı unsûrîleri dahi bu âlem-i tabîattan mahlûk idi; binâenaleyh şeytanın mahtidi üzerinde vâki' olmuş idi. Enbiyâ-yı izâm hazarâtının kâffesi de bittabi' bu hükümde dâhildir. Şu kadar ki a'yân-ı sâbitelerinde mündemic olan hakāyıkın bu âlem-i ta- bîatta zâhir olan vücûd-ı müteayyinlerinde îcâb ettirdiği hikmetler muk- tezâsı olmak üzere seyr ü sülûk ile ânen-fe-ânen terakkî edip bu hüsrandan halâs olurlar. Ve onların havâss-ı ümmetleri dahi, bu saâdetlilerin isrine iktifâ ettikleri için bunlar da: إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ (Asr, 103/3) [Îmân eden ve amel-i sâlih işleyen ve birbirlerine hak ile tavsiye eden ve sabır ile vasiyet eden kimseler müstesnâdır.] âyet-i kerî- mesinde beyân buyurulan istisnâ sebebiyle hüsrandan kurtulan zümreye dâhil bulunurlar. İşte bundan anlaşıldığı üzere şeytanın bilâ-tefrîk nev'-i insân üzerine tasallutu vâki' olur. Fakat enbiyâ ile onların havâss-ı ümmet- leri üzerinde kuvve-i tasarrufiyyesi yoktur. Ya'ni onların üzerinde şeytanın tasallutu bir eser husûle getirmez. Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki; “Evliyâullahdan birisi, bir veliyy-i ilâhî- den naklen dedi ki: Şeytanı rüyâmda gördüm; ona tevhîdde ve tevekkülde imâm olan Şeyh Ebû Medyen (r.a.) ile hâlin nedir? diye sordum. Benim onunla hâlim ve onun hâtırına bir şey ilkā etmem şuna benzer ki, bir kimse denizin içine tebevvül eder. Ona: Niçin tebevvül ettin? diye sorarlar. O da der ki: Tahâret etmesinler, diye bahr-i muhîti telvîs etmek için tebevvül ettim. Hiç bundan daha câhil bir kimse olur mu? İşte onun kalbine karşı benim hâlim böyledir diye cevab verdi.”503 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bilinmeli ki, tabiatın en aşağı derecesine reddedilmiş olan insan, Hak'tan uzaktır ve "إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ" (Asr, 103/2) yani "İnsan elbette hüsran içindedir" ayet-i kerimesi gereğince, bu uzaklık sebebiyle, genel olarak mutlaka hüsrandadır. Çünkü onların belirli varlıkları, şeytanın yatağı olan tabiat âleminde ortaya çıkmıştır. Bunun için (s.a.v.) Efendimiz, "Benim de şeytanım var idi, elimde Müslüman oldu" buyurmuşlardır. Zira (s.a.v.) Efendimiz'in unsurlardan oluşan bedeni dahi bu tabiat âleminden yaratılmıştı; bu sebeple şeytanın yatağı üzerinde meydana gelmişti. Yüce peygamberlerin hepsi de doğal olarak bu hükme dahildir. Şu kadar ki, sabit hakikatlerinde gizli olan hakikatlerin bu tabiat âleminde ortaya çıkan belirli varlıklarında gerektirdiği hikmetler icabı olmak üzere, seyr ü sülûk (manevi yolculuk) ile an be an terakki edip bu hüsrandan kurtulurlar. Ve onların seçkin ümmetleri dahi, bu saadetli kişilerin izine uydukları için bunlar da: "إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ" (Asr, 103/3) [İman eden ve salih amel işleyen ve birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye eden kimseler müstesnadır.] ayet-i kerimesinde beyan buyurulan istisna sebebiyle hüsrandan kurtulan zümreye dahil bulunurlar. İşte bundan anlaşıldığı üzere şeytanın ayrım yapmaksızın insan türü üzerine tasallutu (musallat olması) meydana gelir. Fakat peygamberler ile onların seçkin ümmetleri üzerinde tasarruf kuvveti (etki gücü) yoktur. Yani onların üzerinde şeytanın tasallutu bir etki meydana getirmez. Nasıl ki Cenab-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki; "Evliyaullahtan birisi, bir ilahi veliden naklen dedi ki: Şeytanı rüyamda gördüm; ona tevhitte ve tevekkülde imam olan Şeyh Ebû Medyen (r.a.) ile halin nedir? diye sordum. Benim onunla halim ve onun hatırına bir şey ilka etmem (aklına bir şey düşürmem) şuna benzer ki, bir kimse denizin içine işer. Ona: Niçin işedin? diye sorarlar. O da der ki: Taharet etmesinler diye okyanusu kirletmek için işedim. Hiç bundan daha cahil bir kimse olur mu? İşte onun kalbine karşı benim halim böyledir diye cevap verdi."

İşte Eyyûb (a.s.)ı, şeytanın nusb ve azâb ile messetmesi dahi bu kabîl- dendir. Şeytan zarar ve azâb ile messetmek sûretiyle musallat oldu. Fa- kat sabrını ihlâl etmek sûretiyle bir te'sîr ilkā edemedi. Şu kadar vardır ki, Cenâb-ı Eyyûb vücûd-ı mübârekinde müteayyin olan illetle meşgül oldu; ve o illetin taayyünü ise, idrâk ile mahall-i kurbda olacağı hakāyıkı, olduğu hal üzere [19/25] idrâk etmesine hicâb oldu ki, bu da bu'd idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Eyyûb (a.s.)'ı, şeytanın "nusb" (yorgunluk, zahmet) ve azap ile dokunması da bu türdendir. Şeytan, zarar ve azap ile dokunmak suretiyle musallat oldu. Fakat sabrını ihlal etmek suretiyle bir tesir bırakamadı. Şu kadar var ki, Cenâb-ı Eyyûb, mübarek vücudunda belirginleşen hastalıkla meşgul oldu; ve o hastalığın belirginleşmesi ise, idrak ile yakın yerde olacak hakikatleri, olduğu hal üzere idrak etmesine engel oldu ki, bu da uzaklıktı.

وقد عَلِمْتَ أَنَّ القُرْبَ والبُعْدَ أَمْرَانِ إِضَافِيانِ ، فَهُمَا نِسْبَتَانِ لا وجود لهما في

العَيْنِ مع ثُبُوتِ أَحْكَامِهِمَا فِي البَعِيدِ والقَرِيبِ.

Ve muhakkak sen bildin ki, kurb ile bu'd, iki emr-i izâfîdir; ve baîd ve karîbde ikisinin dahi ahkâmı sübût bulmakla beraber, her ikisi de "ayn"da vücûdları olmayan nisbetlerdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve muhakkak sen bildin ki, yakınlık ve uzaklık, iki izafî iştir; ve uzak ve yakın olanda ikisinin de hükümleri sabit olmakla beraber, her ikisi de "ayn"da varlıkları olmayan bağıntılardır.

Ya'ni her meşhûd olan şeyin, mesâfe itibariyle her ne kadar uzak olsa da, göze yakın olmasından dolayı sen yakınlık ile uzaklığın iki emr-i izâfî- den ibaret olduğunu bildin. Kurb ile bu'd, hakîkatte vücûdları olmayan iki nisbettir. Maahâzâ uzak ve yakın dediğimiz mesafelerde her ikisinin dahi ahkâmı sâbittir. Eğer “bu'd” denilen şeyin hakîkatte vücûdu olaydı, mesâ- fe-i baîdede vâki' olan meşhûd, basar ile mubsar arasında karîb olmamak lâzım gelirdi. Ve kezâ her bir karîb olan şey zulmetin hicâb olması sebebiyle görülmez. Binâenaleyh o şey, yakın olduğu hâlde hicâb-ı zulmet sebebiyle baîd olur. Ve kezâ bir cisim göze pek ziyâde yaklaştırılınca görülmez. Şu hâlde onun şiddet-i kurbu ayn-ı bu'd olur. İşte bu îzâhâttan anlaşılır ki, kurb ile budun hakîkatte vücûd-ı müstakilleri olmayıp, iki emr-i izâfîden ibârettir; ve baîd ve karîb de ahkâmı sabit olan iki nisbettir. Karîb, baîd ve baîd dahi karîb olduğu için, Eyyûb (a.s.) “Bu'd beni messetti” buyurdu. Zîrâ mess, ya'ni sıvama ve dokunma fiili, bir şey bir şeye yaklaşmayınca vâki' olmaz. Binâenaleyh bu'd, mess fiili ile, Cenâb-ı Eyyûb'a karîb olmuş- tur. [19/26] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, görünen her şeyin, mesafe itibarıyla ne kadar uzak olursa olsun, göze yakın olmasından dolayı, sen yakınlık ile uzaklığın iki izafî işten ibaret olduğunu bildin. Yakınlık ve uzaklık, hakikatte varlıkları olmayan iki bağıntıdır. Bununla birlikte, uzak ve yakın dediğimiz mesafelerde her ikisinin de hükümleri sabittir. Eğer "uzaklık" denilen şeyin hakikatte varlığı olsaydı, uzak mesafede meydana gelen görünen şeyin, göz ile görülen arasında yakın olmaması gerekirdi. Aynı şekilde, her yakın olan şey, karanlığın perde olması sebebiyle görülmez. Bu sebeple o şey, yakın olduğu halde karanlık perdesi sebebiyle uzak olur. Aynı şekilde, bir cisim göze pek fazla yaklaştırılınca görülmez. Şu halde onun şiddetli yakınlığı, uzaklığın ta kendisi olur. İşte bu açıklamalardan anlaşılır ki, yakınlık ile uzaklığın hakikatte müstakil varlıkları olmayıp, iki izafî işten ibarettir; ve uzak ve yakın da hükümleri sabit olan iki bağıntıdır. Yakın, uzak ve uzak da yakın olduğu için, Eyyûb (a.s.) "Uzaklık bana dokundu" buyurdu. Çünkü dokunma, yani sıvama ve dokunma fiili, bir şey bir şeye yaklaşmayınca meydana gelmez. Bu sebeple uzaklık, dokunma fiili ile, Cenâb-ı Eyyûb'a yakın olmuştur.

وَاعْلَمْ أَنَّ سِرَّ اللَّهِ فِي أَيُّوبَ الَّذِي جَعَلَهُ عِبْرَةً لَنَا كِتَابًا مَسْطُورًا حَالِيًّا تَقْرَؤُهُ

هذه الأمة المُحَمَّدِيَّةُ لِتَعْلَمَ ما فيه ، فَتَلْحَقَ بِصَاحِبِهِ تَشْرِيفًا لَهَا .

Ma'lûm olsun ki, tahkîkan Allah Teâlâ'nın Eyyûb'deki sırrı ki, Hak onu bize ibret ve kitâb-ı mastûr-ı hâlî kıldı; onda olan şeyi bilmek için, bu ümmet-i muhammediyye onu kırâat eder. Böyle olunca onun sâhibine lâhik olur; onun için teşrîfdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, kesinlikle Yüce Allah'ın Eyyûb'daki sırrı ki, Hak onu bize ibret ve hâlî yazılı bir kitap kıldı; onda olan şeyi bilmek için, bu Muhammed ümmeti onu okur. Böyle olunca onun sahibine ulaşır; onun için bir şereftir.

Ya'ni Allah Teâlâ hazretlerinin Eyyûb (a.s.)a vazʼettiği sırr-ı ibtilâ, bizle- re ibret olması ve hurûf ve zurûf ile yazılmış bir kitâb değil, hâlen yazılmış bir kitâb olarak zuhûr etmesi içindir. Çünkü Hak Teâlâ Eyyûb (a.s.)ı ibtidâ belâya giriftâr etti; ve sonra da onun bu belâya sabretmesine karşı necât verdi. Binâenaleyh Eyyûb (a.s.)ın vücûd-ı saâdeti bir kitâb oldu ki, onun yazıları, ibtilâsının ahvâli ve sabır ve tahammülünün ahkâmıdır. Bunlar ise ahvâlden ibarettir. Şu hâlde hazretin vücûdu bir kitâb-ı mastûr-ı hâlî olmuş olur. Ve o kitâbın münderecâtına muttali' olmak için, bu ümmet-i muhammediyye, onu hâlen okurlar. Ya'ni Cenâb-ı Eyyüb gibi belâlara dûçâr olup sabrederler; ve bu sabırları mukābelesinde necât bulurlar; ve netîcede dahi sabır ve rızâda ve mükâfatta Eyyûb (a.s.)ın makāmına lâhik olurlar. İşte mahzâ ümmet-i muhammediyyeye ibret olmak için Hak Teâlâ hazretlerinin bir nebiyy-i zîşânını belâya giriftâr kılması şübhesiz ümmet-i muhammediyyeyi teşrîf ve tekrîmdir. Mesnevî: آن رسول حق و صادق در بیان امت مرحومه زین رو خواندمان Tercüme: “O beyânda sâdık olan Hakk'ın resûlü, bize bu yüzden “üm- met-i merhûme” buyurdu.”504 Ya'ni bu ümmet-i merhûme tabîri, kendi- lerinden evvel gelen enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile, onların ümmetlerinin ahvâli onlara ibret olduğu için isti’mâl buyurulmuştur. [19/27] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın Eyyûb (a.s.)a yüklediği ibtilâ sırrı, bizlere ibret olması ve harflerle ve zarflarla yazılmış bir kitap değil, hâlen yazılmış bir kitap olarak ortaya çıkması içindir. Çünkü Yüce Allah Eyyûb (a.s.)ı başlangıçta belâya uğrattı; ve sonra da onun bu belâya sabretmesine karşılık kurtuluş verdi. Buna göre Eyyûb (a.s.)ın saadetli varlığı bir kitap oldu ki, onun yazıları, ibtilâsının halleri ve sabır ve tahammülünün hükümleridir. Bunlar ise hallerden ibarettir. Şu halde hazretin varlığı hâlî bir yazılı kitap olmuş olur. Ve o kitabın içeriğine muttali' olmak için, bu Muhammed ümmeti, onu hâlen okurlar. Yani Cenâb-ı Eyyüb gibi belâlara uğrayıp sabrederler; ve bu sabırları karşılığında kurtuluş bulurlar; ve neticede dahi sabır ve rızâda ve mükâfatta Eyyûb (a.s.)ın makamına ulaşırlar. İşte sırf Muhammed ümmetine ibret olmak için Yüce Allah'ın şanlı bir peygamberini belâya uğratması şüphesiz Muhammed ümmetini şereflendirme ve yüceltmedir. Mesnevî: آن رسول حق و صادق در بیان امت مرحومه زین رو خواندمان Tercüme: “O beyânda sâdık olan Hakk'ın resûlü, bize bu yüzden “ümmet-i merhûme” buyurdu.” Yani bu ümmet-i merhûme tabiri, kendilerinden evvel gelen peygamberler (aleyhimü's-selâm) ile, onların ümmetlerinin halleri onlara ibret olduğu için kullanılmıştır.

فَأَثْنَى الله عليه أعْنِي على أيُّوبَ بالصَّبْرِ مع دُعَائِهِ في رَفْعِ الضُّرِّ عنه،

فَعَلِمْنَا أَنَّ العَبْدَ إِذا دَعَا اللَّهَ فِي كَشْفِ الضُّرِّ عنه لا يَقْدَحُ في صبره، وأنَّه

صَابِرٌ، وَأَنَّه نِعْمَ الْعَبْدُ كما قال : «إِنَّهُ أَوَّابٌ ، أَيْ رَجَاعٌ إِلَى اللَّهِ لا إلى

الأَسْبَابِ، والحقُّ يَفْعَلُ عند ذلك بالسَّبَبِ ، لأنَّ العبد يُسْتَنَدُ إليه، إذِ الأسباب

المُزِيلَةُ لِأَمْرِ ما كَثِيرَةٌ والمُسَبِّبُ وَاحِدُ العَيْنِ، فَرُجُوعُ العَبْدِ إلى الواحدِ العَيْنِ

المُزيل بالسَّبَبِ ذلك الأَلمَ أَوْلَى من الرُّجوع إلى سببٍ خاص رُبَّمَا لَا يُوَافِقُ

علم الله فيه، فيقول إِنَّ اللَّهَ لم يَسْتَجِبْ لِي، وهو ما دَعَاهُ، وَإِنَّمَا جَنَحَ إِلى

سبب خاص لم يَقْتَضِهِ الزَّمَانُ ولا الوَقْتُ .

İmdi Allah Teâlâ onun üzerine, ya'ni kendisinden ref'-i durr hakkında vâki' olan duâsıyla beraber, Eyyüb üzerine sabr ile isnâ eyledi. Böyle olunca biz bildik ki, muhakkak bir abd, kendisinden durrun keşfi hakkında, Allah Teâlâ'ya duâ ettikde, sabrı hakkında kadh vermez. Ve muhakkak "o, sâbirdir"; ve muhakkak "o, ni'me'l-abddir". Nite- kim "o evvâbdır" (Sâd, 38/44) ya'ni esbâba değil, Allâh'a reccâ'dır, dedi. Ve hâlbuki bunun indinde sebeb ile Hak işler, zîrâ abd ona müsteniddir. Çünkü umûrdan bir emri müzîl olan esbâb çoktur; ve müsebbib ise vâhidü'l-ayndır. Binâenaleyh abdin, bu elemi sebeb ile müzîl olan vâhidü'l-ayna rücûu, çok kerre ilm-i ilâhîde sâbit olan şeye muvâfık olmayan sebeb-i hâssa rücûundan evlâdır. İmdi "Tah- kîkan Allah Teâlâ benim için isticâbet etmedi" der. Halbuki o duâ etmedi, ancak ne zamânın ve ne de vaktin iktizâ etmediği sebeb-i hâssa meyletti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah, Eyyûb (a.s.) üzerine, yani kendisinden zararın giderilmesi hakkında yaptığı duasıyla beraber, sabır ile hükmetti. Böyle olunca biz bildik ki, muhakkak bir kul, kendisinden zararın giderilmesi hakkında Yüce Allah'a dua ettiğinde, bu durum onun sabrına zarar vermez. Ve muhakkak "o, sabırlıdır"; ve muhakkak "o, ne güzel kuldur." Nitekim "o, evvâbdır" (Sâd, 38/44) yani sebeplere değil, Allah'a dönendir, dedi. Hâlbuki bunun yanında Hak, sebeple işler, zira kul ona dayanır. Çünkü işlerden bir işi gideren sebepler çoktur; ve müsebbib ise tek bir varlıktır. Bu sebeple kulun, bu elemi sebeple gideren tek bir varlığa dönmesi, çok kere ilâhî ilimde sabit olan şeye uygun olmayan özel bir sebebe dönmesinden daha evlâdır. Şimdi "Gerçekten Yüce Allah benim için icabet etmedi" der. Halbuki o dua etmedi, ancak ne zamanın ne de vaktin gerektirmediği özel bir sebebe yöneldi.

Ya'ni Eyyub (a.s.) أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ (Enbiyâ, 21/83) [Şüp- he yok, beni zarar kapladı, ve Sen rahmet edenlerin en merhametlisisin.] deyip, bedenindeki [19/28] illetin ve hastalığın zevâlini istediği hâlde, Hak Teâlâ hazretleri onu sabr ile medhetti. İşte biz bundan bildik ki, bir kul başına gelen belânın ref’i için Allâh’a duâ etse, o sabırsızlık sayılmaz; o yine sâbirdir; ve Hak Teâlâ’nın Eyyûb (a.s.) hakkında buyurduğu نِعْمَ الْعَبْدُ (Sâd, 38/44) ya’ni “Ne güzel kuldur!” medhi tahtına dâhil olur; ve Cenâb-ı Ey- yûb gibi o da memdûh kullar zümresine girer. Ve nitekim Hak Teâlâ Eyyûb (a.s.) hakkında إِنَّهُ أَوَّابٌ (Sâd, 38/44) buyurdu, ya’ni “Kulum Eyyûb esbaba değil, mübâlağa ile Allâh'a rücû’ edicidir” dedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Eyyub (a.s.) "Şüphe yok, beni zarar kapladı, ve Sen rahmet edenlerin en merhametlisisin." (Enbiyâ, 21/83) deyip, bedenindeki illetin ve hastalığın zevalini istediği halde, Yüce Allah hazretleri onu sabır ile övdü. İşte biz bundan bildik ki, bir kul başına gelen belanın giderilmesi için Allah'a dua etse, o sabırsızlık sayılmaz; o yine sabırlıdır; ve Yüce Allah'ın Eyyub (a.s.) hakkında buyurduğu "Ne güzel kuldur!" (Sâd, 38/44) övgüsü kapsamına dahil olur; ve Cenab-ı Eyyub gibi o da övülmüş kullar zümresine girer. Ve nasıl ki Yüce Allah Eyyub (a.s.) hakkında "Şüphesiz o, çokça Allah'a yönelendir." (Sâd, 38/44) buyurdu, yani "Kulum Eyyub sebeplere değil, abartılı bir şekilde Allah'a dönendir" dedi.

Suâl: Bâlâda denilmiş idi ki: "Hak Teâlâ’nın vücûdu, âlemin zuhûru ile zâhir oldu. Biz Hakk'ın sûret-i zâhiresiyiz ve Hakk'ın hüviyeti bu sûret-i zâhirenin rûhudur ki, onun müdebbiridir. Binâenaleyh tedbîr ancak O'n- dan olduğu gibi, ancak O'nda vâki’ oldu. O ma’nâ ile Evvel'dir, sûret ile Âhir'dir; ve ahkâm ve ahvâlin tagayyürü ile Zâhir'dir; ve tedbîr ile Bâtındır.” Hâlbuki esbab dahi suver-i âlemden birer sûrettir ve onlar dahi Hakk'ın sûret-i zâhiresidir; ve Hakk'ın hüviyeti bu esbâb-ı sûriyyenin rûhudur ki, onların müdebbiridir. Binâenaleyh esbâbdan rücû’ etmek, Hak'tan rücû’ etmek değil midir? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Yukarıda denilmişti ki: "Yüce Allah'ın varlığı, âlemin ortaya çıkmasıyla görünür oldu. Biz Hakk'ın görünen suretiyiz ve Hakk'ın hüviyeti (kimliği) bu görünen suretin ruhudur ki, onun idarecisidir. Bu sebeple idare ancak O'ndan olduğu gibi, ancak O'nda meydana geldi. O, anlam itibarıyla Evvel'dir, suret itibarıyla Âhir'dir; ve hükümlerin ve hallerin değişimiyle Zâhir'dir; ve idare etmesiyle Bâtın'dır." Hâlbuki sebepler de âlem suretlerinden birer surettir ve onlar da Hakk'ın görünen suretidir; ve Hakk'ın hüviyeti bu suretî sebeplerin ruhudur ki, onların idarecisidir. Bu sebeple sebeplerden yüz çevirmek, Hak'tan yüz çevirmek değil midir?

Cevâb: Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu suâle cevâben buyururlar ki: Abd, se- beb ile Hakk'a rücû’ etmiş olsa dahi, o sebeb perdesi arkasından fâil olan Hak'tır. Ve bütün suver-i âlem nasıl ki Hakk'a müstenid ise, suver-i âlem- den bir sûret olan abd dahi öylece Hakk'a müsteniddir. Kendisi gibi âle- min bir sûreti olan sebebe müstenid değildir. Ve suver-i âlem kesîr olduğu gibi, umûrdan herhangi bir emrin [19/29] izâlesinde müessir olan suver-i esbâb dahi pek çoktur; ve müsebbib ise ayn-ı vâhidedir. Eğer abd, başına gelen bir belâyı esbâbdan bir sebebe teşebbüs ile def’etmeğe kıyâm ederse, câiz ki, o sebebin o belâyı def'etmesi, veyâhud teşebbüs olunan vakitte te'sîr edebilmesi, ilm-i ilâhîde sabit olmamış bulunur; ve bu hâlde de o sebeb, o belânın def'ine aslâ kârger-i te'sîr olamaz. O belânın ne zamân ve vakitte hangi sebeb ile mündefi' olacağını, ancak vâhidü'l-ayn olan müseb- bibü'l-esbâb bilir. Binâenaleyh abd ilm-i ilâhîde sâbit olan şeye muvâfık olmayan bir sebeb-i hâssa rücû' edeceği yerde, bu belâyı herhangi bir sebeb ile izâle edici olan müsebbib-i vâhidü'l-ayna rücû' ederse, elbet daha a'lâ olur. Halbuki abd ekseriya böyle yapmayıp, ilm-i ilâhîde sâbit olan şeye muvâfık bulunmayan sebeb-i hâssa rücû' eder; ve onun bu sebebe teşeb- büsle beraber Hakk'a duâ etmesi müessir olmadığını görüp, "Hak Teâlâ benim duâmı kabûl etmedi" der. Halbuki o, hakîkatte duâ etmedi. Belki ilm-i ilâhîde sübût bulan ayn-ı sâbitesinin, lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb etmiş olduğu şeye muhâlif bir şeyi istedi. Ya'ni içi başka, dışı başka talebde bulundu. Veyâhud istediği şey istiʼdâdına muvâfıktır; fakat henüz zamân-ı zuhûru ve vakt-i bürûzu gelmemiştir ki, bu âlem-i vücûdda zâhir olabilsin. Bu hâlde abd ancak ne zamânın ve ne de vaktin iktizâ etmediği sebeb-i hâssa meyletmiş bulunur; ve sonra da duâ ettim de Hak kabûl etmedi, der. Duâ bahsi Fass-ı Şîsî'de ve kazâ ve kader hakkındaki tafsîlât dahi Fass-1 Üzeyrîde beyân olunmuştur. Oraya müracaat buyurulsun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Şeyh (r.a.) bu soruya cevaben buyururlar ki: Kul, sebep ile Hakk'a dönmüş olsa dahi, o sebep perdesi arkasından fiil sahibi olan Hak'tır. Ve bütün âlem suretleri nasıl ki Hakk'a dayanıyorsa, âlem suretlerinden bir suret olan kul dahi öylece Hakk'a dayanır. Kendisi gibi âlemin bir sureti olan sebebe dayanmaz. Ve âlem suretleri çok olduğu gibi, işlerden herhangi bir işin giderilmesinde etkili olan sebep suretleri dahi pek çoktur; ve müsebbib (sebepleri yaratan) ise tek bir hakikattir. Eğer kul, başına gelen bir belayı sebeplerden bir sebebe teşebbüs ile defetmeye kalkışırsa, o sebebin o belayı defetmesi veya teşebbüs olunan vakitte tesir edebilmesi, ilâhî ilimde sabit olmamış bulunabilir; ve bu hâlde de o sebep, o belanın definde asla etkili olamaz. O belanın ne zaman ve vakitte hangi sebep ile defedileceğini, ancak tek hakikat olan müsebbibü'l-esbâb (sebeplerin sebebi) bilir. Buna göre kul, ilâhî ilimde sabit olan şeye uygun olmayan özel bir sebebe döneceği yerde, bu belayı herhangi bir sebep ile giderici olan tek hakikat müsebbibe dönerse, elbette daha yüce olur. Halbuki kul ekseriya böyle yapmayıp, ilâhî ilimde sabit olan şeye uygun bulunmayan özel bir sebebe döner; ve onun bu sebebe teşebbüsle beraber Hakk'a dua etmesinin etkili olmadığını görüp, "Hak Teâlâ benim duamı kabul etmedi" der. Halbuki o, hakikatte dua etmedi. Aksine ilâhî ilimde sübut bulan sabit hakikatinin, isti'dâd diliyle Hak'tan talep etmiş olduğu şeye muhalif bir şeyi istedi. Yani içi başka, dışı başka talepte bulundu. Veyahut istediği şey isti'dâdına (yatkınlığına) muvafıktır; fakat henüz zuhur zamanı ve ortaya çıkış vakti gelmemiştir ki, bu varlık âleminde zahir olabilsin. Bu hâlde kul ancak ne zamanın ne de vaktin gerektirmediği özel bir sebebe meyletmiş bulunur; ve sonra da dua ettim de Hak kabul etmedi, der. Dua bahsi Fass-ı Şîsî'de ve kaza ve kader hakkındaki tafsilatlar dahi Fass-ı Üzeyrî'de beyan olunmuştur. Oraya müracaat buyrulsun.

فَعَمِلَ أَيُّوبُ بِحِكْمَةِ اللهِ إذ كان نَبِيًّا ، لِمَا عُلِمَ أَنَّ الصَّبْرَ هـو حَبْسُ النَّفْسِ

عن الشَّكْوَى عند طَائِفَةٍ ، وليس ذلك بحَدٌ لِلصَّبْرِ عندنا، وإِنَّما حَدُّهُ حَبْسُ

النَّفْسِ عن الشَّكْوَى [19/30] لغير الله لا إلى اللَّهِ، فَحَجَبَ الطَّائِفَةَ نَظَرُهم

في أَنَّ الشَّاكِي يَقْدَحُ بالشَّكْوَى في الرِّضَا بالقَضَاءِ، وليس كذلك، فإنَّ الرِّضَا

بالقَضَاءِ لا تَقْدَحُ فيه الشَّكْوَى إلى الله ولا إلى غيره، وإِنَّما تَقْدَحُ في الرِّضَا

بالمَقْضِيّ، ونَحْنُ ما خُوطِبْنَا بالرِّضَا بالمَقْضِيّ ، والضُّرُّ هو المَقْضِي، ما هو

عَيْنُ القَضَاءِ.

İmdi Eyyûb Allâh'ın hikmeti ile amel etti, zîrâ nebî idi. Çünkü bilindi ki, tahkîkan sabır, tâife indinde, şekvâdan nefsi habsetmektir. Hâl- buki bu, bizim indimizde sabır için hadd değildir. Ve ancak onun haddi, Allâh'a değil Allâh'ın gayrına şekvâdan nefsi habsetmektir. İmdi tahkîkan şâkînin şekvâ etmesiyle kazâya rızâda kadh vermesin- de, nazarları tâifeyi mahcûb etti. Hâlbuki böyle değildir. Zîrâ kazâya rızâda Allah Teâlâ'ya ve O'nun gayrına şekvâ kadh vermez; ve ancak makzîye rızâda kadh verir; ve hâlbuki biz makzîye rızâ ile hitâb olun- madık. Ve durr ise makzîdir; o, kazânın “ayn”ı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Eyyûb (a.s.) Allah'ın hikmeti ile amel etti, çünkü peygamber idi. Çünkü bilindi ki, gerçekten sabır, bir zümreye göre, şikâyetten nefsi alıkoymaktır. Hâlbuki bu, bizim görüşümüzde sabır için bir sınır değildir. Ve ancak onun sınırı, Allah'a değil, Allah'tan başkasına şikâyetten nefsi alıkoymaktır. Şimdi gerçekten şikâyet edenin şikâyet etmesiyle kazâya (Allah'ın küllî hükmüne) rızâda kusur vermesinde, nazarları o zümreyi mahcup etti. Hâlbuki böyle değildir. Çünkü kazâya rızâda Allah Teâlâ'ya ve O'ndan başkasına şikâyet kusur vermez; ve ancak makzîye (kazâ olana, hükmedilene) rızâda kusur verir; ve hâlbuki biz makzîye rızâ ile muhatap olmadık. Ve dert ise makzîdir; o, kazânın tekil hakikati değildir.

Ya'ni Eyyûb (a.s.) bir nebiyy-i zîşân olduğu için, hakîkat-i emri bilip, hikmet-i ilâhiyye muktezâsı üzere, belâ vaktinde sabretti; ve vakt-i mer- hûnu gelince de, illetin def'i için duâ eyledi. Ve durrun keşfi hakkında Hakk'a duânın sabra kadh verir denilmesi, ulemâ-i zâhir ve makām-ı tahkîka vâsıl olmayan ehl-i sülûk denilen tâife indinde, sabrın şekvâdan nefsi habsetmek olduğu bilindiği içindir. Halbuki bizim indimizde, ya'ni muhakkikîn indinde, sabrın tarîfi böyle değildir. Bizim indimizde sabrın tarifi "Allah'a değil, Allah'ın gayrına şekvâdan nefsi habsetmektir.” Ya'ni bir abd bir belâya giriftâr oldukda, onun eleminden Hakk'a şikâyet ederse sabrına zarar vermez. Ancak Hakk'ın gayrına şikâyet etmeyip, nefsini zab- tetmelidir. Eğer o kimse [19/31] dûçâr olduğu belâdan kendi gibi bir abd-i âcize şikâyet ederse, ona sâbir denilmez. Allâh'a şikâyet sabra zarar verir diyen tâifeyi hicâba düşüren şey budur ki, onların nazarında şâkî şikâyet etmekle kazâ-yı ilâhîye râzı olmamış olur. Ya'ni onlar şikâyet eden kimseye, şikâyet ettiği vakit, kazâ-yı ilâhîye râzı olmamış nazarıyla bakarlar; ve on- ların bu nazarları kendilerini hakîkat-i emirden hicâba düşürür. Halbuki emrin hakîkati böyle değildir. Zîrâ gerek Allâh'a ve gerek Hakk'ın gayrına olan şikâyet, şâkînin kazâya râzı olmasına kadh vermez. Belki şikâyet eden kimse, bu şikâyeti ile kazâya değil, makzî olan şeye râzı olmamış bulunur. Hâlbuki bize makzî olan şeye râzı olun diye hitâb olunmadı; ve mübtelâ olduğumuz durr ise makzî olan şeydir. Bu da kazânın “ayn”ı değildir. Kazâ başka, makzî başkadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Eyyûb (a.s.) şanlı bir peygamber olduğu için, işin hakikatini bilip, ilâhî hikmetin gereği üzere, belâ vaktinde sabretti; ve uygun vakti gelince de, hastalığın giderilmesi için duâ etti. Ve sıkıntının giderilmesi hakkında Allah'a duâ etmenin sabra zarar verdiği denilmesi, zâhir uleması ve tahkik makamına ulaşamamış Hakk Yolcusu denilen tâife nezdinde, sabrın şikâyetten nefsi alıkoymak olduğu bilindiği içindir. Halbuki bizim nezdimizde, yani muhakkiklerin nezdinde, sabrın tanımı böyle değildir. Bizim nezdimizde sabrın tanımı "Allah'a değil, Allah'ın gayrına şikâyetten nefsi alıkoymaktır." Yani bir kul bir belâya yakalandığında, onun eleminden Allah'a şikâyet ederse sabrına zarar vermez. Ancak Allah'ın gayrına şikâyet etmeyip, nefsini zaptetmelidir. Eğer o kimse [19/31] yakalandığı belâdan kendi gibi âciz bir kula şikâyet ederse, ona sâbir denilmez. Allah'a şikâyet sabra zarar verir diyen tâifeyi perdeye düşüren şey budur ki, onların nazarında şikâyet eden kişi şikâyet etmekle ilâhî kazâya râzı olmamış olur. Yani onlar şikâyet eden kimseye, şikâyet ettiği vakit, ilâhî kazâya râzı olmamış nazarıyla bakarlar; ve onların bu nazarları kendilerini işin hakikatinden perdeye düşürür. Halbuki işin hakikati böyle değildir. Çünkü gerek Allah'a ve gerek Allah'ın gayrına olan şikâyet, şikâyet edenin kazâya râzı olmasına zarar vermez. Aksine şikâyet eden kimse, bu şikâyeti ile kazâya değil, makzî olan şeye (kazâya uğrayan şeye) râzı olmamış bulunur. Halbuki bize makzî olan şeye râzı olun diye hitap olunmadı; ve yakalandığımız sıkıntı ise makzî olan şeydir. Bu da kazânın "ayn"ı (özü) değildir. Kazâ başka, makzî başka bir şeydir.

Ma'lûm olsun ki: Kazâ, Fass-ı Üzeyrîde îzâh olunduğu üzere, Allâh'ın eşyâda hükmüdür; ve Allâhın eşyâda hükmü, Allâh'ın eşyaya ve eşyâda olan ilminin haddi üzerinedir; ve Allâh'ın eşyâda ilmi dahi ma'lûmât nefis- lerinde ne hâl üzere sâbit idiyseler, o maʼlûmâtın Hakk'a i’tâ ettikleri şeyin haddi üzerinedir. Ve Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: “Kazâ makzînin gayrıdır; ve kazâ ayân-ı sâbitenin isti'dâdına râci' olan kadere muvâfık îcâd ve ahkâmdan ibarettir. Binâenaleyh kazâ, sıfât-ı fii- liyye-i Hak'tandır; ve ona rızâ farzdır; ve niçin şöyle böyle kazâ etti diye Hak'tan şikâyet etmek haramdır. Velâkin makzîye râzı olmak mutlaka farz değildir; belki küfür ve sair maâsî gibi, âsâr-ı kazânın kendisinden sudû- rundan dolayı, mükellefin râzı olmayıp şikâyet etmesi zarûrî ve vacibdir." Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki: Kazâ, Üzeyr Fassı'nda açıklandığı üzere, Allah'ın eşyadaki hükmüdür; ve Allah'ın eşyadaki hükmü, Allah'ın eşyaya ve eşyada olan ilminin sınırı üzerinedir; ve Allah'ın eşyadaki ilmi de, bilinenler kendi özlerinde ne hâl üzere sabit idiyse, o bilinenlerin Hakk'a verdikleri şeyin sınırı üzerinedir. Ve Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: “Kazâ, makzîden (hükmedilenden) başkadır; ve kazâ, sabit hakikatlerin (a'yân-ı sâbite) yatkınlığına (isti'dâd) ilişkin olan kadere uygun yaratma ve hükümlerden ibarettir. Bu sebeple kazâ, Hakk'ın fiilî sıfatlarındandır; ve ona rızâ farzdır; ve niçin şöyle böyle kazâ etti diye Hakk'tan şikâyet etmek haramdır. Aksine, makzîye (hükmedilene) razı olmak mutlaka farz değildir; hatta küfür ve diğer günahlar gibi, kazânın eserlerinin kendisinden ortaya çıkmasından dolayı, mükellefin razı olmayıp şikâyet etmesi zorunlu ve vaciptir." Mesnevî:

راضیم در کفر ز آن رو که قضاست

نی از آن رو که نزاع و خبث ماست

[19/32] Tercüme: “Kazâ olması cihetinden küfre râzıyım; bu rızâ, bizim nizâımızvehubsümüzolması cihetinden değildir."505 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Kazâ olması yönünden küfre râzıyım; bu rızâ, bizim nizâımız (çekişmemiz) ve hubsümüz (kötülüğümüz) olması yönünden değildir."

Bu îzâhâttan anlaşıldığı üzere, bir belâya giriftâr olan kimse “Yâ Rabb, bu belâyı def' et!" diye duâ edebilir; ve bu duâ Allâh'a şikâyettir. Onun bu şikâyeti sabrına mâni' olmadığı gibi, Hakk'ın kazâsına râzı olmaması da demek değildir. Müştekî ancak makzî olan belâya râzı olmamış olur; ve biz makzîye râzı olmakla emrolunmadığımızdan, bu adem-i rızâ makdûh olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, bir belaya yakalanan kimse "Yâ Rabb, bu belayı def et!" diye dua edebilir; ve bu dua Allah'a şikâyettir. Onun bu şikâyeti sabrına engel olmadığı gibi, Hakk'ın kazâsına razı olmaması da demek değildir. Şikâyetçi ancak kendisine hükmedilen belaya razı olmamış olur; ve biz kendisine hükmedilene razı olmakla emrolunmadığımızdan, bu razı olmama durumu ayıplanmaz.

Misal: Tabîb bir hastaya fenâ kokulu bir ilâç içirmek istese, hasta tabîbin bu hükmü ile müteezzî olur. Fakat onun bu hükmü muktezâ-yı hikmet olup, kendisindeki hastalığı izâle edeceğini bilir. Hasta bunu bilmekle beraber: "Aman tabîb efendi, bu ilâç pek fenâ kokuyor, benim ona tahamülüm yoktur. Ricâ ederim izâle-i marazda bu ilaç makāmına kāim olabilecek daha sehlü'l-isti'mâl bir ilâç ver!” diye şikâyet etse, bu şikâyet tabîbin hükmünden ve kazâsından değildir. Belki hasta makzî olan ilâca râzı olmamış olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Bir hekim, bir hastaya kötü kokulu bir ilaç içirmek istese, hasta hekimin bu hükmüyle rahatsız olur. Fakat onun bu hükmünün hikmetin gereği olduğunu ve kendisindeki hastalığı gidereceğini bilir. Hasta bunu bilmekle beraber: "Aman hekim efendi, bu ilaç pek kötü kokuyor, benim ona tahammülüm yoktur. Rica ederim, hastalığı gidermede bu ilacın yerine geçebilecek daha kolay kullanımlı bir ilaç ver!" diye şikâyet etse, bu şikâyet hekimin hükmünden ve kazâsından değildir. Aksine, hasta, kendisine verilen ilaca razı olmamış olur.

وعَلِمَ أَيُّوبُ أَنَّ فِي حَبْسِ النَّفْسِ عن الشَّكْوَى إِلَى اللَّهِ فِي رَفْعِ الضُّرِّ مُقَاوَمَةَ

القهر الإلهي، وهو جَهْلٌ بالشَّخْصِ إِذا ابْتَلَاهُ بما تَتَأَلَّمُ منه نَفْسُه فَلا يَدْعُو

الله في إزالة ذلك الأمرِ المُؤَلِّمِ ، بَلْ يَنْبَغِي له عند المُحَقِّقِ أَنْ يَتَضَرَّعَ وَيَسْأَلَ

الله في إزالة ذلك عنه، فإِنَّ ذلك إِزَالَةٌ عن جَنَابِ اللَّهِ عندَ العَارِفِ وَصَاحِبِ

الكَشْفِ، فَإِنَّ الله قد وَصَفَ نفسه بأنَّه يُؤْذَى ، فقال : إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ

وَرَسُولَهُ، وَأَيُّ أَذًى أَعْظَمُ من أَنْ يَبْتَلِيَكَ اللهُ بِبَلَاءٍ عند غَفْلَتِكَ عنه أو عـن

مَقَامِ إِلهِي لا تَعْلَمُهُ لِتَرْجِعَ إِليه بالشَّكْوَى فَيَرْفَعَهُ عنك فَيَصِمُّ الافْتِقَارُ الَّذِي

هو حَقِيقَتُكَ، فَيَرْتَفِعُ عن الحقِّ الأَذَى بِسُؤَالِكَ إِيَّاهُ فِي رَفْعِهِ عنك، إذ أنت

صُورَتُه الظَّاهِرَةُ، وأنت لا تُرَاجِعُه في إزالة ذلك البلاء . 506

Ve Eyyûb (a.s.) bildi ki, durrun ref'i hakkında tahkîkan Allah Teâlâʼya şekvâdan nefsin habsinde [19/33] kahr-ı ilâhîye mukavemet vardır; ve o da şahsı ile olan cehildir ki, Allah Teâlâ onu, nefsi onda müteellim olur bir şeye mübtelâ ettikde, bu emr-i müellimin izâlesinde Allah Teâlâ'ya duâ etmez; belki ona lâyık olan, muhakkik indinde tazarru' etmek ve kendinden bunun izâlesinde Allah'dan suâl eylemektir. Zîrâ sâhib-i keşf olan ârif indinde bu, Cenâb-ı İlâhîden izâledir. Çünkü Allah Teâlâ, muhakkak nefsini ezâ olunmakla vasfetti. Binaenaleyh إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzab, 3/57) [Allâh'a ve Resûlüne ezâ eden kimseler.] dedi. Ve bundan daha büyük hangi ezâ vardır ki, Allah Teâlâ seni, ondan veyâhud bilmediğin bir makām-ı ilâhîden gafletin indinde, bir belâya mübtelâ eder, tâ ki sen O'na rücû' edesin. Binâenaleyh O da senden onu ref'eyleye de, senin hakîkatin olan iftikārın sahîh ola. Netîcede de, senden onun ref'i hakkında, O'na suâlin sebebiyle, Hak'tan ezâ mürtefi' ola. Zîrâ sen O'nun sûret-i zâhiresisin. Hâlbuki sen bu belânın izâlesinde O'na mürâci' değilsin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Eyyûb (a.s.) bildi ki, sıkıntının giderilmesi konusunda, tahkikî olarak Allah Teâlâ'ya şikâyetten nefsi alıkoymakta, ilâhî kahra karşı koyma vardır; ve bu da kişinin kendi şahsıyla ilgili cehaletidir ki, Allah Teâlâ onu, nefsinin acı duyacağı bir şeye müptelâ ettiğinde, bu acı veren şeyin giderilmesi için Allah Teâlâ'ya dua etmez; aksine ona lâyık olan, hakikat ehli nezdinde, yalvarmak ve kendinden bunun giderilmesi için Allah'tan dilemektir. Çünkü keşif sahibi ârif nezdinde bu, Yüce Allah'tan bir gidermedir. Çünkü Allah Teâlâ, muhakkak nefsini eziyet olunmakla vasfetmiştir. Bu sebeple "إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ" (Ahzab, 3/57) [Allah'a ve Resûlüne eziyet eden kimseler] demiştir. Ve bundan daha büyük hangi eziyet vardır ki, Allah Teâlâ seni, ondan veya bilmediğin bir ilâhî makamdan gafletin anında, bir belaya müptelâ eder, tâ ki sen O'na dönesin. Bu sebeple O da senden onu gidersin de, senin hakikatin olan muhtaçlığın doğru olsun. Neticede de, senden onun giderilmesi hakkında, O'na dilemen sebebiyle, Hak'tan eziyet ortadan kalksın. Zira sen O'nun görünen suretisin. Hâlbuki sen bu belanın giderilmesi için O'na başvurmazsın.

Ya'ni Eyyûb (a.s.) kendisine ârız olan marazın ref'i hakkında Allah Teâlâ hazretlerine şikâyetten nefsini habsetmek hususunda, Allâh'ın kahrına karşı koymak ve mukavemet etmek olduğunu bildiğinden, izâle-i marazı hakkında Hakk'a duâ etti. Ve kahr-ı ilâhîye mukavemet ise, kişinin cehlinden neş'et eder. Ve cehil ile muttasıf olan bir kişiyi, Allah Teâlâ bir belâya mübtelâ edip, o kimsenin nefsi o belâdan müteellim olsa, kendisine elem veren bu belânın izâlesini Hak'tan taleb etmez. Çünkü ibtilâdan garaz nedir ve kendisinden belânın ref'ine say' etmek, kimin hakkında sa'yetmektir, bunu bilmez. Binâenaleyh bu, reviş-i münasib değildir. Belki muhakkik olan kimse indinde o kimseye lâyık olan şey, yalvarmak ve kendisinden bu belânın izâlesini Hak'tan taleb etmektir. Zîrâ keşf sâhibi olan ârif-i billâh indinde, abdin o belâyı kendi nefsinden izâlesi, Cenâb-ı İlâhîden izâle etmek olur. [19/34] Çünkü Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzab 3/57) âyet-i kerîmesinde “Allâh’a ve Resûlüne ezâ eden kimseler" diyerek, nefs-i ilâhîsini “ezâ olunmakla” vasfetti. Ve Hakk'ın “ezâ olunmak" gibi sıfât-ı mahlûkāt ile ittisâfı, sıfât ve esmâsı i'tibariyledir. Zâtı itibariyle bu gibi sıfât-ı halkıyyeden münezzehdir; ve hattâ zât-ı ahadiyyesi itibariyle kendi sıfâtından bile tenzîh olunur. Zîrâ mertebe-i ahadiyyette bilcümle sıfât ve esmâ mahv ve müstehlektir; velâkin mertebe-i sıfât ve esmâda böyle değildir. Ve suver-i âlemden her bir sûret, Hakk'ın bir ism-i müteayyenidir; ya'ni o sûretle taayyün etmiş bir isimdir. Ve sen o sûretlerden bir sûretsin; ve senin hüviyetin ve bâtının o isimdir; ve sen o ismin zâhirisin. Binâenaleyh senin sûretinde müteezzî ve müteellim olan Hak'tır; ve sen nefsinden belânın izâlesine sa'yettiğin vakit, o belâyı Hak'tan izâle etmeğe sa'yetmiş olursun. İmdi sen, Hak'tan veyâhud bilmediğin bir makâm-ı ilâhîden gaflet ettiğin vakit, ona rücû' etmen için Allah Teâlâ seni bir belâya mübtelâ ede; ve senin rücûun sebebiyle o belâyı senden ref'eyleye de, hakîkatin olan iftikârın ve acz ve ubûdiyetin sahîh ola; ve netîcede de, o belânın ref'i hakkında vâkı' olan talebin üzerine, bâlâda zikr ve îzâh olunduğu vech ile, sen O'nun sûret-i zâhiresi olduğun için, Hak'tan ezâ mürtefi' ola. Ve hâl böyle iken sen bu belânın izâlesinde Hak Teâlâ'ya rücû' etmeyip, sen belâya sabredeceğim, diye kahr-ı ilâhîye mukâvemette bulunasın; Hakk'a bundan daha büyük hangi ezâ vardır? Binâenaleyh sen, sana ârız olan belânın ref'i için Hakk'a mürâcaat etmediğin vakit, senin taayyününden ve mazharından o belâ ile müteellim olan Hakk'a ezâ etmiş olursun. Bu ise ezâ-yı a'zamdır. Böyle olunca ehl-i belâ Hakk'a tazarrru' ve niyâz etmeli ve kendi sûretinde müteayyin olan Hakk'a ezâdan tevakkî edip, إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ (Ahzâb, 33/57) [Allâh'a ezâ eden kimseler...] âyet-i kerîmesi mefhûmu tahtına dâhil olmamalıdır. [19/35] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Eyyûb (a.s.), kendisine ârız olan hastalığın giderilmesi hakkında Yüce Allah'a şikâyetten nefsini alıkoymak hususunda, Allah'ın kahrına karşı koymak ve direnmek olduğunu bildiğinden, hastalığın giderilmesi hakkında Hakk'a dua etti. Ve ilâhî kahra direnmek ise, kişinin cehaletinden kaynaklanır. Ve cehalet ile nitelenen bir kişiyi, Yüce Allah bir belaya müptela edip, o kimsenin nefsi o beladan acı çekse, kendisine elem veren bu belanın giderilmesini Hak'tan talep etmez. Çünkü beladan maksat nedir ve kendisinden belanın giderilmesi için çaba sarf etmek, kimin hakkında çaba sarf etmektir, bunu bilmez. Buna göre bu, uygun bir davranış değildir. Aksine, muhakkik olan kimse katında o kimseye layık olan şey, yalvarmak ve kendisinden bu belanın giderilmesini Hak'tan talep etmektir. Zira keşif sahibi olan ârif-i billâh katında, kulun o belayı kendi nefsinden gidermesi, İlâhî Cenab'dan gidermek olur. [19/34] Çünkü Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ" (Ahzab 3/57) ayet-i kerimesinde "Allah'a ve Resûlüne eza eden kimseler" diyerek, ilâhî nefsini "eza olunmakla" vasfetti. Ve Hakk'ın "eza olunmak" gibi yaratılmışların sıfatları ile nitelenmesi, sıfatları ve isimleri itibariyledir. Zâtı itibariyle bu gibi halka ait sıfatlardan münezzehtir; ve hatta ahadiyet zâtı itibariyle kendi sıfatlarından bile tenzih olunur. Zira ahadiyet mertebesinde bütün sıfatlar ve isimler mahvolmuş ve erimiştir; velakin sıfat ve isimler mertebesinde böyle değildir. Ve âlem suretlerinden her bir suret, Hakk'ın bir müteayyen ismidir; yani o suretle taayyün etmiş bir isimdir. Ve sen o suretlerden bir suretsin; ve senin hüviyetin ve bâtının o isimdir; ve sen o ismin zâhirisin. Buna göre senin suretinde acı çeken ve elem duyan Hak'tır; ve sen nefsinden belanın giderilmesine çaba sarf ettiğin vakit, o belayı Hak'tan gidermeye çaba sarf etmiş olursun. Şimdi sen, Hak'tan veyahut bilmediğin bir ilâhî makamdan gaflet ettiğin vakit, ona rücu etmen için Yüce Allah seni bir belaya müptela ede; ve senin rücuun sebebiyle o belayı senden gidere de, hakikatin olan fakirliğin ve aczin ve kulluğun sahih ola; ve neticede de, o belanın giderilmesi hakkında meydana gelen talebin üzerine, yukarıda zikredildiği ve açıklandığı veçhile, sen O'nun zahir sureti olduğun için, Hak'tan eza ortadan kalka. Ve hal böyle iken sen bu belanın giderilmesinde Yüce Allah'a rücu etmeyip, sen belaya sabredeceğim, diye ilâhî kahra mukavemette bulunasın; Hakk'a bundan daha büyük hangi eza vardır? Buna göre sen, sana ârız olan belanın giderilmesi için Hakk'a müracaat etmediğin vakit, senin taayyününden ve mazharından o bela ile acı çeken Hakk'a eza etmiş olursun. Bu ise en büyük ezadır. Böyle olunca bela ehli Hakk'a yalvarmalı ve niyaz etmeli ve kendi suretinde müteayyin olan Hakk'a ezadan sakınıp, "إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ" (Ahzâb, 33/57) [Allah'a eza eden kimseler...] ayet-i kerimesi mefhumu altına dahil olmamalıdır. [19/35]

كَمَا جَاعَ بَعْضُ الْعَارِفِينَ فَبَكَى، فَقَالَ لَهُ فِي ذَلِكَ مَنْ لَا ذَوْقَ لَهُ فِي هَذَا الْفَنِّ مُعَاتِبًا لَهُ، فَقَالَ الْعَارِفُ: «إِنَّمَا جَوَّعَنِي لِأَبْكِيَ»، يَقُولُ: إِنَّمَا ابْتَلَانِي بِالضَّرِّ لِأَسْأَلَهُ فِي رَفْعِهِ عَنِّي، وَذَلِكَ لَا يَقْدَحُ فِي كَوْنِي صَابِرًا.

Nitekim âriflerin ba'zısı acıktı, ağladı. Bu fende zevki olmayan bir kimse ona muâtıb olarak bunun hakkında söyledi. Böyle olunca ârif dedi ki: “Ancak beni ağlamam için acıktırdı.” Gûyâ der ki, benden onun ref'i hakkında, O'ndan suâl etmem için, beni durra mübtelâ eyledi. Ve bu, benim sâbir olmama kadh vermez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nasıl ki âriflerden bazısı acıktı, ağladı. Bu ilimde (tasavvuf) zevki olmayan bir kimse, ona karşı çıkarak bunun hakkında (ağlaması hakkında) konuştu. Böyle olunca ârif dedi ki: "Ancak beni ağlamam için acıktırdı." Sanki der ki, benden onun (açlığın) giderilmesi hakkında, O'ndan (Allah'tan) dilekte bulunmam için, beni darlığa (zorluğa) müptela etti. Ve bu, benim sabırlı olmama zarar vermez.

Ya'ni ibtilâdan garaz ne olduğunu ve kendisinden belânın ref'ine sa'yetmek kimin hakkında sa'yetmek idiğini bilen âriflerden ba'zılarının karnı acıktı; ve bu açlığın verdiği elemden dolayı ağladı. Ve fass-ı münîfde beyân buyurulan ma'rifette zevk sâhibi olmayan bir kimse o ârife itâb edip: "Niçin Hakk'ın ibtilâsına karşı sabretmiyorsun?" dedi. O ârif dahi ona cevâben: Hak Teâlâ beni ağlamam için acıktırdı. Hak Teâlâ hazretleri gûyâ bana der ki: "Ben seni açlık elemine onun için mübtelâ ettim ki, o elemin ref'i hakkında benden suâl edesin. Ve sen benim abdimsin; iftikār ve acz, senin muktezâ-yı zâtındır. Bana arz-ı ihtiyâc eyle ki, ubûdiyetin sâbit olsun!”507 Binâenaleyh benim O'ndan dilenmem, sâbir olmama kadh vermez, dedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, imtihandan maksadın ne olduğunu ve kendisinden belanın kaldırılması için çabalamanın kimin hakkında çabalamak olduğunu bilen bazı âriflerin karnı acıktı; ve bu açlığın verdiği acıdan dolayı ağladı. Ve fass-ı münîfde (İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserindeki ilgili bölümde) açıklanan marifette (ilahi bilgide) zevk sahibi olmayan bir kimse o ârife çıkışıp: "Niçin Hakk'ın imtihanına karşı sabretmiyorsun?" dedi. O ârif de ona cevaben: "Hak Teâlâ beni ağlamam için acıktırdı. Hak Teâlâ hazretleri sanki bana der ki: 'Ben seni açlık acısına onun için müptela ettim ki, o acının kaldırılması hakkında benden isteyesin. Ve sen benim kulumsun; yoksulluk ve acizlik, senin zâtının gereğidir. Bana ihtiyacını arz et ki, kulluğun sabit olsun!'" Bu sebeple benim O'ndan dilemem, sabırlı olmama zarar vermez, dedi.

فَعَلِمْنَا أَنَّ الصَّبَرَ إِنَّما هو حَبْسُ النَّفْسِ عن الشَّكْوَى لِغَيْرِ اللهِ، وأَعْنِي بالغير

وَجْهَا خَايًّا من وُجُوهِ اللهِ ، وقد عَيَّنَ الحقُّ وَجْهَا خَايًّا مِن وُجُوهِ اللهِ،

وهو المُسَمَّى وَجْهَ الهُوِيَّةِ، [19/36] فيَدْعُوه من ذلك الوَجْهِ فِي رَفْعِ الضُّرِّ

لا من الوجوه الأخرِ المُسَمَّاةِ أَسْبَابًا، ولَيْسَتْ إلا هو من حيث تَفْصِيلُ الأمْرِ

في نفسه، فالعارِفُ لا يَحْجُبُهُ سُؤَالُهُ هُوِيَّةَ الحق في رفعِ الضُّر عنه عن أن

تكونَ جَمِيعُ الأَسْبَابِ عَيْنَهُ مِن حَيْنِيَّةٍ خَاصَّةٍ.

İmdi biz bildik ki, muhakkak sabır, nefsi Allâh'ın gayrısına şekvâ- dan habsetmektir. Ve "gayr" ile murâdım, vücûhullahdan bir vech-i hâstır; ve muhakkak Hak Teâlâ vücûhullahdan bir vech-i hâssı ta'yîn eyledi; ve o dahi "vech-i hüviyyet"le müsemmâdır. Binâenaleyh o, ref'-i durr hakkında "esbâb" tesmiye olunan vücûh-ı âhardan değil, bu vecihden duâ eder; ve hâlbuki o, kendi nefsinde emrin tafsîli hay- siyetinden O'nun gayrı değildir. İmdi ârifin, kendinden zararın ref'i hakkında hüviyyet-i Hak'tan suâl etmesi, esbâbın kâffesi haysiyyet-i hâssadan onun "ayn"ı olmakdan onu mahcûb etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi biz bildik ki, muhakkak sabır, nefsi Allah'tan başkasına şikâyet etmekten alıkoymaktır. Ve "başkası" ile kastettiğim, Allah'ın vecihlerinden (yüzlerinden) özel bir vecihtir; ve muhakkak Yüce Allah, Allah'ın vecihlerinden özel bir vecih tayin etti; ve o da "hüviyet vechi" (Allah'ın öz varlığına ait vecih) ile isimlendirilmiştir. Bu sebeple o, zararı giderme konusunda "sebepler" olarak isimlendirilen diğer vecihlerden değil, bu vecihten dua eder; ve hâlbuki o, kendi nefsinde işin ayrıntısı açısından O'nun gayrı değildir. Şimdi ârifin, kendinden zararın giderilmesi hakkında Hakk'ın hüviyetinden (öz varlığından) istemesi, sebeplerin tamamının özel bir nitelikten onun "aynı" (özü) olmasından onu mahcup etmez.

Ya'ni bir kimse başına gelen bir belâdan Allâhʼa şikâyetle def’i için duâ ederse, onun bu şikâyeti sabrına zarar vermez. Fakat Allah'dan gayrısına şikâyet ederse, o kimseye sâbir denmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bir kimse, başına gelen bir beladan Allah'a şikâyet ederek onun giderilmesi için dua ederse, onun bu şikâyeti sabrına zarar vermez. Fakat Allah'tan başkasına şikâyet ederse, o kimseye sabırlı denmez.

Suâl: Cemî'-i mevcûdât Hakk'ın sûret-i zâhiresidir. Binâenaleyh vü- cûdda Hakk'ın gayrı bir şey yoktur ki, ona şikâyet olunsun. Şu hâlde Al- lâh'ın gayrısına şikâyet nasıl mutasavver olur? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Bütün varlıklar Hakk'ın görünen suretidir. Bu sebeple varlıkta Hakk'ın dışında bir şey yoktur ki, ona şikâyet edilsin. Şu halde Allah'ın dışındakine şikâyet nasıl düşünülebilir?

Cevâb: Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu suâle cevâben buyururlar ki: “Ben “Al- lâh'ın gayrı” demekle vücûh-ı ilâhiyyeden bir vech-i hâssı murâd ederim. Ve bu ta'bîr ile murâd, ister cüz'î [19/37] ister küllî olsun, taayyünât ile müttekayyid olan hüviyyet-i müteayyinedir; yoksa hüviyyet-i mutlaka değildir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Şeyh (r.a.) bu soruya cevap olarak buyururlar ki: "Ben 'Allah'ın gayrı' demekle, ilâhî vecihlerden (yönlerden) özel bir vechi (yönü) kastederim. Ve bu ifade ile kastedilen, ister cüz'î (parçalı) ister küllî (tümel) olsun, taayyünler (belirlemeler) ile kayıtlı olan müteayyine (belirlenmiş) hüviyettir (kimliktir); yoksa mutlak hüviyet (kayıtsız kimlik) değildir."

Ve Hak Teâlâ hazretleri, abd duâ etmek için vücûh-ı ilâhiyyesinden bir vech-i hâssı tayîn ve tahsîs eyledi; ve o vech-i hâssa dahi “vech-i hüviy- yet" tesmiye olunur ki, vücûh-i ilâhiyyenin hepsini câmi' olan “hüviyyet-i mutlaka"nın vechidir; ve o vech “Allah” ismidir. Binâenaleyh abd, zararın ref'i hakkında Hakk'a duâ edeceği vakit “Yâ Allah!” deyip, o vech-i hâssa teveccüh eder; yoksa gayrullah denilen vücûh-ı hâssa-i ilâhiyyeden birisine teveccüh etmez; ya'ni “esbâb” tesmiye olunan diğer vecihler ile suâl ve duâ etmez. Ve hâlbuki vücûh-ı âhar denilen esbâb, o vech-i hâssın hüviyetin- den gayrı değildir. Zîrâ esbab kendi nefsinde emr-i hüviyyetin tafsîlidir. Ya'ni hüviyyet-i mutlakanın vechi olan “Allah” ismi, cemî’-i vücûhun, ya'ni kâffe-i esmânın “ayn"ıdır; ve bu vech-i hâssın cemî'-i vücûhda tafsîli, ya'ni "Allah" isminin bilcümle esmâ ile tafsîli, kendi nefsinde tafsîlidir. Ne kadar esmâ varsa hepsi Allah isminin tahtında mündemicdir. Bu ismi, Rezzâk, Raûf, Atûf, Mu'tî, Vehhab ilh... isimleriyle tafsîl eder isen, Allah isminin kendi nefsinde tafsîli olur. Binâenaleyh Allâhın gayrısına şikâyetten nefsi habsetmek, vücûh-ı ilâhiyyeden bir vech-i hâs olan hüviyyet-i mutlakanın vechine meyletmek demek olur. Ya'ni “Allah” ism-i câmiine meyletmek olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, kulun dua etmesi için ilâhî vecihlerinden (yüzlerinden, yönlerinden) özel bir vecih tayin ve tahsis etti; ve o özel vecih de "hüviyet vechi" olarak adlandırılır ki, ilâhî vecihlerin hepsini kapsayan "mutlak hüviyetin" vechidir; ve o vecih "Allah" ismidir. Buna göre kul, zararın giderilmesi hakkında Hakk'a dua edeceği zaman "Yâ Allah!" deyip, o özel vecihe yönelir; yoksa gayrullah denilen ilâhî özel vecihlerden birisine yönelmez; yani "sebepler" olarak adlandırılan diğer vecihler ile istekte bulunmaz ve dua etmez. Hâlbuki diğer vecihler denilen sebepler, o özel vecihin hüviyetinden başka değildir. Çünkü sebepler kendi özünde hüviyet işinin tafsilidir. Yani mutlak hüviyetin vechi olan "Allah" ismi, bütün vecihlerin, yani tüm isimlerin "ayn"ıdır (özüdür); ve bu özel vecihin bütün vecihlerde tafsili, yani "Allah" isminin tüm isimlerle tafsili, kendi özünde tafsilidir. Ne kadar isim varsa hepsi Allah isminin altında toplanmıştır. Bu ismi, Rezzâk, Raûf, Atûf, Mu'tî, Vehhab vb. isimleriyle tafsil edersen, Allah isminin kendi özünde tafsili olur. Buna göre Allah'ın gayrısına şikâyetten nefsi alıkoymak, ilâhî vecihlerden özel bir vecih olan mutlak hüviyetin vechine yönelmek demek olur. Yani "Allah" ism-i câmiine (tüm isimleri kapsayan isme) yönelmek olur.

İşte bu îzâhâttan ma'lûm olur ki, ârif, kendi nefsinden zararın [19/38] ref'i hakkında hüviyyet-i Hak'tan suâl ettiği vakit, vücûh-ı âhar tesmiye olunan esbâbın kâffesi Hakk'ın “ayn”ı olduğunu bilir. Ve cemî'-i vücûhda, o vech-i hâssı, ya'ni vech-i hüviyyeti müşâhede eder; ve vücûh-1 sâireyi görmekle vech-i hüviyyetten hicâba düşmez. Zîrâ ârifin nazarında gayri- yet yoktur. Fakat ârif olmayan kimsenin nazarında gayriyet mevcûddur. Meselâ kerîm olan bir şahs-ı ganî, bir fakîre ihsân etse, ârif o şahsı es- mâ-i ilâhiyyeden bir ismin sûret-i müteayyinesi ve vücûh-ı ilâhiyyeden bir vech bildiği ve o isim, ism-i câmiin taht-ı hîtasında bulunduğu için, onu Hakk'ın “ayn”ı görür; ve o ihsânı Hak'tan bilir. Velâkin gayr-ı ârif, bu maʼrifetten mahcûb olduğu cihetle, o şahsı Hakk'ın gayrı ve o ihsânı o şahıstan bilir. Velhasıl ârif, tafsîl ve icmâlden hicâba düşmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu açıklamalardan bilinir ki, ârif (Hakikat'i bilen kişi), kendi nefsinden zararın giderilmesi hakkında Hak'ın hüviyetinden (kimliğinden, özünden) soru sorduğu zaman, "başka yönler" olarak adlandırılan sebeplerin hepsinin Hak'ın "ayn"ı (özü, kendisi) olduğunu bilir. Ve bütün yönlerde, o özel yönü, yani hüviyet yönünü müşahede eder; ve diğer yönleri görmekle hüviyet yönünden perdelenmez. Çünkü ârifin nazarında gayriyet (başkalık) yoktur. Fakat ârif olmayan kimsenin nazarında gayriyet mevcuttur. Örneğin, cömert olan zengin bir kişi, bir fakire ihsan etse, ârif o kişiyi ilahi isimlerden bir ismin belirli bir sureti ve ilahi yönlerden bir yön bildiği ve o isim, ism-i câmiin (bütün isimleri kapsayan ismin) hükmü altında bulunduğu için, onu Hak'ın "ayn"ı görür; ve o ihsanı Hak'tan bilir. Velakin gayr-ı ârif (ârif olmayan kişi), bu marifetten (bilgiden) mahcup olduğu cihetle, o kişiyi Hak'ın gayrı (başka bir varlığı) ve o ihsanı o kişiden bilir. Velhasıl ârif, tafsil (ayrıntı) ve icmalden (genel toplamdan) perdelenmez.

وهذا سر لا يُلازِمُ طَرِيقَتَه إِلا الأَدَبَاءُ من عِبَادِ اللَّهِ الأُمَنَاءِ عَلَى أَسْرَارِ اللَّهِ، فَإِنَّ

لِلَّهِ أَمَنَاءَ لَا يَعْرِفُهُمْ إِلا اللهُ، وَيَعْرِفُ بعضُهم بعضًا .

Ve bu bir sırdır ki, esrâr üzere ümenâ olan ibâdullahdan, üdebâdan gayrı kimse, onun tarîkine mülâzim olmaz; zîrâ Allah için “ümenâ” vardır ki, Allah'dan gayrı onları kimse bilmez; ve onların ba'zısı, ba'zı- sını bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu öyle bir sırdır ki, sırların emanetçisi olan Allah'ın kullarından, edebiyatçılardan (edebiyat ehli olanlardan) başkası, onun yoluna devamlı olarak bağlı kalmaz; çünkü Allah için öyle "emanetçiler" vardır ki, onları Allah'tan başkası bilmez; ve onların bazısı, bazısını bilir.

Bu zikrolunan hakāyık, ya'ni bir belâya giriftâr olduğu vakit, o belâ ve zararın [19/39] ref’i hakkında “vech-i hüviyyet” tesmiye olunan vech-i hâssa ve ism-i câmi' olan “Allah" ismine teveccüh ederek “gayrullah" ve "esbâb" denilen vücûh-ı hâssa-i ilâhiyyeden birisine teveccühle suâl ve ta- leb etmemek; ve fakat, esbâbın kâffesi Hakk'ın “ayn”ı olduğunu bilmek ve esbâb nâmı tahtında bulunan bu vücûh-ı sâireyi görmekle berâber, ve- ch-i hüviyyetten hicâba düşmemek bir sırdır ki, bu sırrın tarîkinde an- cak esrâr-ı ilâhiyyeye muttali' olan ve “emîn” ve Hak'la cemî-i ahvâl ve umûrunda edeb üzere bulunan ibâdullah müdavim ve mülâzimdir. Ve bu esrâra ale'd-devâm riâyet üzere bulunan onlardır. Ve Allâhın bu gibi esrâ- rını tevdî buyurduğu kullar vardır ki, onları ancak yine kendisi bilir; ve onların baʼzısı, baʼzısını bilir. Yani Hakk'ın bildirmesiyle bu gibi “ümena” yekdîğerini dahi bilirler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, bu zikredilen hakikatler, yani bir belaya yakalandığı zaman, o belanın ve zararın giderilmesi hakkında "vech-i hüviyyet" (hüviyet yönü) olarak adlandırılan özel yöne ve "Allah" ismine yönelerek "gayrullah" ve "esbâb" (sebepler) denilen ilahi özel yönlerden birine yönelerek soru sormamak ve talep etmemek; ve fakat, sebeplerin hepsinin Hakk'ın "ayn"ı (özü) olduğunu bilmek ve sebepler adı altında bulunan bu diğer yönleri görmekle birlikte, vech-i hüviyyetten (hüviyet yönünden) perdelenmemek öyle bir sırdır ki, bu sırrın yolunda ancak ilahi sırlara vakıf olan ve "emin" (güvenilir) olan ve Hak ile bütün hallerinde ve işlerinde edep üzere bulunan Allah'ın kulları devamlı ve bağlıdır. Ve Allah'ın bu gibi sırlarını emanet ettiği kullar vardır ki, onları ancak yine kendisi bilir; ve onların bazısı, bazısını bilir. Yani Hakk'ın bildirmesiyle bu gibi "ümena" (emin olanlar) birbirlerini de bilirler.

Bir gün üstâd-ı ekremim Mesnevîhân Mehmed Es'ad Dede Efendi (r.a.) hazretlerinin Kasımpaşa Mevlevîhânesi'nde, esîr-i firâş oldukları bir sırada, huzûr-ı lâmiu'n-nûrlarında oturuyor idim. Yanlarında ilâç şişeleri dizili idi. Fikrimden bu geçti: “İlâhî, senin gāfil kulların hasta oldukları vakit, baş- larının ucuna ilâç şişelerini dizip onlardan istişfâ ederler. Sûret-i zâhirede âriflerin dahi böyle yapıyor; bunları tefrîk etmek ne kadar müşkil bir iştir!" Bu fikrin vürûdunu müteâkib Hazret (k.s.) hemen mübarek ellerine ilâç şişelerinden birini alıp fakîre hitâben: “Bunlar hicâbdır; şifâ Hak’tandır” buyurdular. Onların bu hitâbları, esbâbın kâffesi Hakk’ın “ayn”ı olduğunu ve esbâbı görmekle vech-i hüviyyetten hicâba düşmemek lâzım geldiğini ihtâr ve ârif ile gāfilin farkını fakîre ifhâm idi. [19/40] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir gün yüce üstadım Mesnevîhân Mehmed Es'ad Dede Efendi (r.a.) hazretlerinin Kasımpaşa Mevlevîhânesi'nde, yatağa bağlı (esîr-i firâş) oldukları bir sırada, nurlu huzurlarında oturuyordum. Yanlarında ilaç şişeleri diziliydi. Aklımdan şu geçti: "İlâhî, senin gafil kulların hasta oldukları zaman, başuçlarına ilaç şişelerini dizip onlardan şifa beklerler. Görünen o ki (sûret-i zâhirede) ârifler dahi böyle yapıyor; bunları ayırt etmek ne kadar zor bir iştir!" Bu düşüncenin aklıma gelmesinin hemen ardından Hazret (k.s.) mübarek ellerine ilaç şişelerinden birini alıp bana hitaben: "Bunlar perdedir (hicâbdır); şifa Hak'tandır" buyurdular. Onların bu hitapları, bütün sebeplerin Hakk'ın kendisi (ayn) olduğunu ve sebepleri görmekle varlığın hakikatinden (vech-i hüviyyetten) perdelenmemek gerektiğini hatırlatmak ve ârif ile gafilin farkını bana bildirmek içindi.

وقَدْ نَصَحْنَاكَ، فَاعْمَلْ وَإِيَّاهُ سُبْحَانَهُ فَاسْأَلْ.

Ve tahkîkan biz sana nasîhat ettik. İmdi sen onunla amel et ve Allah Sübhânehû ve Teâlâ’dan suâl eyle! Ya’ni biz bu fass-ı münîfde sabrın ne demek olduğunu ve bir belâya gi- riftâr olduğun vakit, o zararın ref’i hakkında ne yolda hareket etmek lâzım geldiğini tafsîlen beyân ederek sana nasîhat ettik. Ey tarîk-i edebde yürü- mek ve Allah’ın “emîn” kullarından olmak isteyen ârif, sen bu nasîhatler ile amel et! Ve kendinden zararın ref’i hakkında vech-i hüviyyetin hicâbâtı olan esbâba meyletmeyip, cemî’-i vücûh-ı ilâhiyyeyi câmi’ bulunan, Allah Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinden suâl et! Ve kahr-ı ilâhîye mukavemet gibi bir cehâletten tahlîs-i girîban eyle! Ve binnetîce abdiyetin hasebiyle acz ve iftikārın sâbit olsun. Beyit: گرچه نقد معرفت دریای ماست بندگی و عجز و حیرت جای ماست Tercüme: “Her ne kadar nakd-i ma’rifet, bizim deryâmız ise de, ubûdi- yet ve acz ve hayret bizim makāmımızdır.” Mesnevî: عجز تو از شکر شکر آمد تمام فهم کن در یاب قَدْ تَمَّ الْكَلَام Tercüme: “Senin şükürden aczin tam şükür olarak geldi. Bu bâbın hakîkatinde lebîb ol, iyi anla! Kelâm bitti...”508 İbtida: 14 Cümâde’l-âhire 1335 ve 7 Yeni Nisan 1333 [7 Nisan 1917], Cumartesi gecesi saat 1 İntiha: Recep 1335, 26 Nisan 1333 [26 Nisan 1917], leyle-i Perşembe saat-i ezânî 3 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve gerçekten biz sana nasihat ettik. Şimdi sen onunla amel et ve Yüce Allah'tan iste! Yani biz bu şerefli bölümde, sabrın ne demek olduğunu ve bir belaya düştüğün zaman, o zararı gidermek için nasıl hareket etmek gerektiğini ayrıntılı olarak açıklayarak sana nasihat ettik. Ey edep yolunda yürümek ve Allah'ın "emin" kullarından olmak isteyen ârif, sen bu nasihatlerle amel et! Ve kendinden zararın giderilmesi hakkında, varlığın perdeleri olan sebeplere yönelmeyip, ilahi veçhelerin hepsini kapsayan Yüce Allah'tan iste! Ve ilahi kahra karşı koymak gibi bir cehaletten kendini kurtar! Ve sonuç olarak kulluğun gereği olarak aczin ve yoksulluğun sabit olsun. Beyit: "Her ne kadar marifet nakdi bizim denizimiz ise de, kulluk, acizlik ve hayret bizim makamımızdır." Mesnevi: "Senin şükürden aczin tam şükür olarak geldi. Bu konunun hakikatinde akıllı ol, iyi anla! Söz bitti..." Başlangıç: 14 Cemaziyelahir 1335 ve 7 Yeni Nisan 1333 [7 Nisan 1917], Cumartesi gecesi saat 1 Bitiş: Recep 1335, 26 Nisan 1333 [26 Nisan 1917], Perşembe gecesi ezani saat 3
