# Kelime-i Hâlidiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-halidiyye
**Sayfa:** 8

---

## BU FASS KELİME-İ HÂLİDİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ SAMEDİYYE BEYÂNINDADIR]

Ma'lûm olsun ki, “Samed”in iki ma'nâsı vardır. Birisi “cevfi olmayan şey❞e derler. Nitekim “Bu masmûd değildir” derler ki, “içi boş değildir" demektir. Diğeri “maksad” ve “melce”dir. Nitekim sûre-i İhlâsda اللَّهُ الصَّمَدُ (İhlas, 112/2) [Allah, Samed'dir.] buyurulmuştur. Hâlid bin Sinân (a.s.), Îsâ (a.s.)dan sonra, (S.a.v.) Efendimiz'in bi'set-i şerîflerine karîb olarak Aden cihetinde zâhir oldu. Kavmi umûr-i mühimmelerinde ona ilticâ ve teveccüh ederler ve Hak Teâlâ onun duâsı berekâtıyla üzerlerinden beliy-yâtı def'eyler idi. Fakat onun emrine muhâlefet ettikleri için kavmi arasın-da nübüvveti zâhir olmadı. İşte bu sebeble (S.a.v.) Efendimiz Hâlid (a.s.)ın nübüvvetine i'tibâr etmeyip إِنِّي أَوْلَى النَّاسِ بِعِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ فَإِنَّهُ لَيْسَ بَيْنِي وَبَيْنَهُ نَبِيٌّ [Muhakkak ben Îsâ bin Meryem'le birlikte insanların en evlâsıyım. Benim-le onun arasında bir nebî yoktur.]647 buyurdu. Çünkü Cenâb-ı Hâlid, vefât edip ahvâl-i berzahı müşâhede ettikten sonra, emr-i ilâhî ile tekrâr dirilerek nübüvvet-i berzahiyye ile zâhir olacağını iddiâ etti; ve vefâtından kırk gün sonra kabrine kasd ve ilticâ ederek kazmalarını kavmine ve evlâdına vasiyet etti. Evlâd-ı ekâbiri, beyne'l-Arab, meyyitin kabri kazılmak mûcib-i ta'yîr bir hâl olduğunu ve eğer kabri kazılsa [26/2] halk tarafından kendilerine “evlâd-ı menbûş” lakabı verilip, bundan da nefislerine âr lâhik olacağını beyân ile, kabrin hafrına muhalefet ederek onun vasiyetini zâyi' eylediler. Binâenaleyh kavmi bilcümle mühim olan umûrda ona müracaat ve ilticâ ettikleri ve Cenâb-ı Hâlid bade'l-vefât kavmine ve evlâdına kabrine kasd ve ilticâ etmelerini vasiyet eylediği için, ism-i Samed’e mazhariyeti hasebiyle, “hikmet-i samediyye” Kelime-i Hâlidiyye'ye muhtass kılındı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "Samed" kelimesinin iki anlamı vardır. Birincisi, "içi boş olmayan şey"e denir. Nitekim "Bu masmûd değildir" derler ki, "içi boş değildir" demektir. Diğeri ise "maksat" ve "sığınak"tır. Nitekim İhlâs sûresinde اللَّهُ الصَّمَدُ (İhlas, 112/2) [Allah, Samed'dir.] buyurulmuştur. Hâlid bin Sinân (a.s.), Îsâ (a.s.)'dan sonra, Peygamber Efendimiz'in (S.a.v.) peygamberliğinin başlangıcına yakın bir zamanda Aden tarafında ortaya çıktı. Kavmi önemli işlerinde ona sığınır ve yönelirlerdi ve Yüce Allah onun duası bereketiyle üzerlerinden belaları def ederdi. Fakat onun emrine karşı geldikleri için kavmi arasında peygamberliği ortaya çıkmadı. İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.a.v.) Hâlid (a.s.)'ın peygamberliğini dikkate almayıp إِنِّي أَوْلَى النَّاسِ بِعِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ فَإِنَّهُ لَيْسَ بَيْنِي وَبَيْنَهُ نَبِيٌّ [Muhakkak ben Îsâ bin Meryem'le birlikte insanların en evlâsıyım. Benimle onun arasında bir nebî yoktur.] buyurdu. Çünkü Cenâb-ı Hâlid, vefat edip berzah hallerini (ölüm sonrası âlemdeki durumları) müşâhede ettikten sonra, ilâhî emirle tekrar dirilerek berzahî peygamberlik (ölüm sonrası âlemde ortaya çıkacak peygamberlik) ile ortaya çıkacağını iddia etti; ve vefatından kırk gün sonra kabrine yönelip sığınmalarını ve kazmalarını kavmine ve evlatlarına vasiyet etti. Büyük evlatları, Araplar arasında, ölenin kabrinin kazılmasının ayıplanmaya sebep olan bir hal olduğunu ve eğer kabri kazılırsa halk tarafından kendilerine "evlâd-ı menbûş" (kabri kazılmışın evlatları) lakabı verilip, bundan da nefislerine ar (ayıp) geleceğini belirterek, kabrin kazılmasına karşı çıktılar ve onun vasiyetini zayi ettiler. Buna göre kavmi bütün önemli işlerde ona müracaat ve iltica ettikleri ve Cenâb-ı Hâlid vefatından sonra kavmine ve evlatlarına kabrine yönelip sığınmalarını vasiyet eylediği için, Samed ismine mazhariyeti (Samed isminin tecellisine sahip olması) sebebiyle, "hikmet-i samediyye" (Samed'e ait hikmet) Hâlidiyye Kelimesi'ne özgü kılındı.

وأما حكمةُ خَالِدِ بنِ سِنَانٍ فَإِنّه أَظْهَرَ بدَعْوَةِ النُّبُوَّةِ البَرزَخِيَّةِ، فَإِنَّه مَا ادَّعَى

الإخبَارَ بِمَا هُنَالِكَ إلَّا بعدَ المَوتِ ، فَأَمَرَ أَنْ يُنْبَش عليه ويُسْأَلُ، فَيُخْبِرُ أَنَّ

الحكم في البرزخ على صُورةِ الحياةِ الدُّنيا، فيُعْلَمُ بِذلك صِدقُ الرُّسُلِ كلّهم

فيما أخْبَرُوا به في حَياتِهم الدُّنْيَا، فَكَانَ غَرَضُ خَالِدٍ إِيمَانَ العَالَمِ كَلِّهِ بِمَا

جَائَتْ به الرُّسُلُ لِيَكُونَ رَحمةً لِلجَمِيعِ، فَإِنَّه تَشَرَّفَ بِقُربِ نُبُوَّتِه من نُبُوَّةِ

مُحَمَّدٍ ، وَعَلِمَ أَنَّ اللَّهَ أَرْسَلَه رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ.

Ve Hâlid bin Sinân (a.s.)ın hikmetine gelince: Muhakkak o da'vâsı ile nübüvvet-i berzahiyyeyi izhâr eyledi. Zîrâ muhakkak o, ancak mevtten sonra berzahta olan şey ile ihbârı iddia etti. Böyle olunca üzerine nebş olunmasını ve suâl edilmesini emreyledi; tâ ki berzah- taki hüküm, hayât-ı dünyâ sûreti üzere olduğunu haber vere! Bu- nunla hayât-ı dünyâlarında ihbâr ettikleri şeyde resûllerin kâffesinin sıdkı biline! İmdi Hâlid'in garazı, cümleye [26/3] rahmet olmak için, resûllerin getirdiği şeye cemî'-i âlemin îmânı idi. Zîrâ muhakkak o, nübüvveti, Muhammed (s.a.v.)in nübüvvetine karîb olmakla müte- şerrif oldu. Ve bildi ki, Allah Teâlâ (S.a.v.) Efendimiz'i "Rahmeten li'l-âlemîn” (Enbiyâ, 21/107) olarak irsâl eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlid bin Sinân (a.s.)'ın hikmetine gelince: Muhakkak o, davası ile berzahî peygamberliği (ölümden sonraki âleme ait peygamberliği) ortaya koydu. Çünkü muhakkak o, ancak ölümden sonra berzahta olan şey ile haber vermeyi iddia etti. Böyle olunca, üzerine kabrinin açılmasını ve sorgulanmasını emretti; tâ ki berzahtaki hükmün, dünya hayatı sureti üzere olduğunu haber versin! Bununla, dünya hayatlarında haber verdikleri şeyde bütün resûllerin doğruluğu bilinsin! Şimdi Hâlid'in amacı, herkese rahmet olmak için, resûllerin getirdiği şeye bütün âlemin iman etmesiydi. Çünkü muhakkak o, peygamberliği, Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğine yakın olmakla şereflendi. Ve bildi ki, Yüce Allah (s.a.v.) Efendimiz'i "Âlemlere rahmet olarak" (Enbiyâ, 21/107) gönderdi.

Ma'lûm olsun ki, neş'et-i dünyeviyyeden müfârakat ettikten sonra er- vâhın bulunacağı “berzah”, ervâh-ı mücerrede ile ecsâm arasındaki “ber- zahın gayrıdır. Zîrâ vücudun merâtib-i tenezzülâtı ve maârici devrîdir; ve neş'et-i dünyeviyyeden evvelki mertebe, merâtib-i tenezzülâttandır ki, evveliyetle muttasıftır; ve sonraki “berzah” ise merâtib-i urûcdan olup âhi- riyetle muttasıftır; ve berzah-ı ahîrde ervâha mülhak olan sûretler, evvel- ki “berzah”ın sûretleri hilâfında olarak, bu neş'et-i dünyeviyyede mesbûk olan a'mâlin sûreti ve efâlin netîcesidir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyu- rurlar. Mesnevî: هر خیالی کاو کند در دل وطن روز محشر صورتی خواهد شدن سیرتی کان بر وجودت غالب است هم بر آن تصوير حشرت واجب است روز محشر هر عرض را صورتیست صورت هر يك عرض را نوبتی است &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, dünya hayatından ayrıldıktan sonra ruhların bulunacağı "berzah" (âlem), mücerret ruhlar ile cisimler arasındaki "berzah"tan farklıdır. Çünkü varlığın iniş ve yükseliş mertebeleri döngüseldir; ve dünya hayatından önceki mertebe, iniş mertebelerindendir ki, öncelik vasfıyla nitelenmiştir; ve sonraki "berzah" ise yükseliş mertebelerinden olup sonralık vasfıyla nitelenmiştir; ve son berzahta ruhlara katılan suretler, önceki "berzah"ın suretlerinin aksine, bu dünya hayatında önceden yapılmış amellerin sureti ve fiillerin neticesidir. Nasıl ki Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar. Mesnevî: "Her ne hayal ki gönülde yer eder, kıyamet günü bir suret olacaktır. Varlığına hangi huy galip ise, haşrin de o tasvir üzere vaciptir. Kıyamet günü her bir arza bir suret vardır, her bir arzın suretinin bir sırası vardır."

چون ز دستت زخم بر مظلوم رست

آن درختی گشت از و زقوم رست

مار و کژدم گشت میگیرد دمت

این سخنهای چو مار و کژدمت

Tercüme: “Her bir hayal ki gönülde yer tutar, rûz-ı mahşerde bir sûret olacaktır.648 Senin vücuduna galib bulunan bir sîrete mahsûs olan sûret üzerine haşrin vacibdir.649 Rûz-ı mahşerde her bir arazın bir sûreti vardır; ve her bir araz sûretinin nevbeti vardır;650 vaktâki senin elinden bir mazlûma zulüm erişir; o zulüm bir ağaç olur, ondan zakkūm yetişir.651 Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup senin nefesini tutarlar.652 [26/4] Ve يُحْشَرُ أُمَّتِي عَلَى عَشَرَةَ أَصْنَافٍ بَعْضُهُمْ عَلَى صُورَةِ الْقِرَدَةِ، وَبَعْضُهُمْ عَلَى صُورَةِ الْخَنَازِيرِ الخ ya'ni “Benim ümmetim on sınıf üzerine haşr olur. Bazıları maymun ve bazıları domuz sûreti üzere ilh...”653 hadîs-i şerîfi bu maʼnâyı beyân buyurur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Gönülde yer tutan her bir hayal, kıyamet gününde bir suret olacaktır. Vücuduna üstün gelen bir sirete (karaktere) özgü olan suret üzerine haşrin (dirilişin) vaciptir. Kıyamet gününde her bir arazın (geçici niteliğin) bir sureti vardır; ve her bir araz suretinin sırası vardır; ne zaman ki senin elinden bir mazluma zulüm erişir; o zulüm bir ağaç olur, ondan zakkum yetişir. Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup senin nefesini tutarlar. Ve يُحْشَرُ أُمَّتِي عَلَى عَشَرَةَ أَصْنَافٍ بَعْضُهُمْ عَلَى صُورَةِ الْقِرَدَةِ، وَبَعْضُهُمْ عَلَى صُورَةِ الْخَنَازِيرِ الخ yani "Benim ümmetim on sınıf üzerine haşr olur. Bazıları maymun ve bazıları domuz sureti üzere ilh..." hadis-i şerifi bu manayı beyan buyurur."

Binâenaleyh her iki berzahdaki sûretler yekdîğerinin “ayn”ı değildir. Velâkin suver-i âlemin misâlini müştemil olarak, gayr-ı mâddî ve rûhânî ve cevher-i nûrânî bir âlem olmak hususunda her iki berzah müşterektir. Ve Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin üç yüz yirmi birinci bâbında tasrîhan beyân buyururlar ki:654 “Bu berzah evvelki “berzah”ın gayrıdır. Evvelki "berzah”da olan şeyin âlem-i şehîdette zuhûru imkânından nâşî ona "gayb-ı imkânî” ve ikinci berzahta olan şeyin âlem-i şehâdete rücûu mümteni' bulunmasından dolayı ona da “gayb-ı muhâlî” tesmiye olunur. Ve evvelki “berzah”ın hilâfına olarak ikinci berzahı mükâşif olan kimseler azdır. Bunun için bizden çok kimseler, evvelki “berzah”ı müşâhede ederler ve âlem-i dünyevîde vâki' olacak hâdisâtı bu “berzah”ı mükâşif olmakla bilirler. Halbuki ahvâl-i mevtâyı mükâșefeye kādir olmazlar. وَاللَّهُ الْعَلِيمُ الْخَبِيرِ [Ve Allah Alîm ve Habîr'dir.]” (Şerh-i Dâvûd-ı Kayserî kuddise sırruhû). &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, her iki berzahtaki suretler birbirinin aynısı değildir. Ancak, âlemdeki suretlerin misalini içermesi, gayr-ı maddî, ruhanî ve nuranî bir cevherden oluşan bir âlem olması hususunda her iki berzah ortaktır. Ve Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin üç yüz yirmi birinci bölümünde açıkça beyan buyururlar ki: "Bu berzah, önceki 'berzah'tan farklıdır. Önceki 'berzah'ta olan şeyin şehadet âleminde (görünen âlemde) zuhur etme imkânından dolayı ona 'gayb-ı imkânî' (mümkün gayb) ve ikinci berzahta olan şeyin şehadet âlemine dönmesinin imkânsız bulunmasından dolayı ona da 'gayb-ı muhâlî' (imkânsız gayb) adı verilir. Ve önceki 'berzah'ın aksine, ikinci berzahı keşfeden kimseler azdır. Bunun için bizden birçok kimse, önceki 'berzah'ı müşahede ederler ve dünya âleminde meydana gelecek olayları bu 'berzah'ı keşfetmekle bilirler. Hâlbuki ölülerin hallerini keşfetmeye kadir olamazlar. وَاللَّهُ الْعَلِيمُ الْخَبِيرِ [Ve Allah Alîm ve Habîr'dir.]" (Şerh-i Dâvûd-ı Kayserî kuddise sırruhû).

İmdi "gayb-ı muhâlî” tesmiye olunan berzahın mükâşifleri az olduğu için, nâs bu husûsta vâki' olan ihbârât-ı enbiyâyı kabûl etmeyip vehm ile meşûb olan ukūl-i cüz'iyyelerinin hükmüne tâbi' olarak ahvâl-i âhireti, kimi külliyyen inkâr ve kimi te’vîl ve kimi tenâsühü isbât eder. İşte rahme- ten-li'l-âlemîn olan (S.a.v.) Efendimiz'in bi'setine karîb bir zamanda zâhir olan Hâlid (a.s.), bilcümle nâsın bu husûstaki ihbârât-ı enbiyâyı tasdîk etmeleri için, ölüp, bu berzahta olan ahvâli re'ye'l-ayn müşâhede ettikten sonra, emr-i ilâhî ile tekrâr dirilerek, oradaki hükmün hayât-ı dünyâ sûreti üzere olduğunu haber vermek murâd etti; ve kendisinin nübüvvet-i ber- zahiyye ile zâhir olacağını daʼvâ ile, öldükten sonra kabrinin kazılıp, ken- disinden ahvâl-i berzahın suâl edilmesini vasiyet etti. Fakat kavmi onun vasiyetini tutmadılar, zâyi' ettiler. Eğer halkın enzâr-ı hissiyyesi muvâcehe- sinde [26/5] böyle bir hâl vâki' ola idi, bittabi' bu hâdiseyi inkâra mecâlleri kalmaz ve zarûrî îmân ederler ve Hâlid (a.s.)ın garazı olan âmme-i nâsın îmânı meselesi de husûl-pezîr olur idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "gayb-ı muhâlî" (imkânsız gayb) olarak adlandırılan berzahın (ölümden sonraki ara âlem) keşfedicileri az olduğu için, insanlar bu hususta peygamberlerin haber verdiklerini kabul etmeyip, vehimle (sanı ile) dolu cüz'î akıllarının (sınırlı akıllarının) hükmüne tâbi olarak âhiret hallerini, kimisi tamamen inkâr eder, kimisi te'vil (yorum) eder ve kimisi de tenasühü (ruh göçünü) ispat eder. İşte, âlemlere rahmet olan (S.a.v.) Efendimiz'in peygamberliğine yakın bir zamanda ortaya çıkan Hâlid (a.s.), bütün insanların bu husustaki peygamber haberlerini tasdik etmeleri için, ölüp, bu berzahta olan halleri gözle müşâhede ettikten sonra, ilâhî emirle tekrar dirilerek, oradaki hükmün dünya hayatı sureti üzere olduğunu haber vermek istedi; ve kendisinin berzahî nübüvvet (berzah peygamberliği) ile ortaya çıkacağını iddia ederek, öldükten sonra kabrinin kazılıp, kendisine berzah hallerinin sorulmasını vasiyet etti. Fakat kavmi onun vasiyetini tutmadılar, zayi ettiler. Eğer halkın duyusal bakışları karşısında [26/5] böyle bir hal meydana gelseydi, elbette bu hadiseyi inkâra imkânları kalmaz ve zorunlu olarak iman ederlerdi ve Hâlid (a.s.)'ın amacı olan bütün insanların imanı meselesi de gerçekleşmiş olurdu.

ولم يكن خالد برسولٍ ، فأَرادَ أَنْ يَحْصُلَ من هذه الرَّحمةِ فِي الرِّسالةِ المُحَمَّدِيَّةِ

على حَظٍّ وَافِرٍ، ولم يُؤْمَرُ بالتبليغ ، فأَرادَ أَنْ يَحْظَى بذلك في البرزخ ليكون

أَقْوَى في العلم في حقِّ الخَلقِ، فَأَضَاعَهُ قَومُه، ولمْ يَصِفِ النَّبِيُّ قَومَه بِأَنَّهم

ضَاعُوا، وإِنَّما وَصَفَهُمْ بأَنَّهم أَضَاعُوا نَبِيَّهُمْ حيثُ لَمْ يُبَلِّغُوهِ مُرَادَه، فَهَلْ بَلَغَهُ

اللَّهُ أَجْرَ أُمْنِيَّتِهِ، فَلا شَلَّ ولا خِلَافَ أَنَّ لَهُ أَجْرَ أُمْنِيَّتِه، وَإِنَّمَا الشَّكُ والخِلافُ

في أجْرِ المطلوب، هلْ يُسَاوِي تَمَنِّي وُقوعه مع عدم وقوعه بالوجودِ أَمْ لَا؟

Ve Hâlid resûl değil idi. İmdi risâlet-i muhammediyyede bu rahmetten hazz-ı vâfir üzere hâsıl olmak diledi; hâlbuki tebliğ ile meʼmûr olmadı. Binâenaleyh halk hakkında ilimde akvâ olmak için, bundan haz bul- mağı murâd etti. Böyle olunca kavmi onu zâyi' ettiler. Ve Nebî (a.s.) onun kavmini "Onlar zâyi' oldular" diye vasfetmedi; belki onları "Onlar nebîlerini murâdına tebliğ etmedikleri haysiyetle izâa ettiler" diye vas- feyledi. İmdi acabâ Allah Teâlâ onu niyyetinin ecrine eriştirdi mi? Şek yoktur ve hilâf yoktur ki, muhakkak onun için niyyetinin ecri vardır. Belki şek ve hilâf, matlûbun ecrindedir ki, onun temennî-i vukūu, vü- cûdda onun adem-i vukūu ile müsâvî olur mu, yoksa olmaz mı? [26/6] Ya'ni Hâlid (a.s.) ayn-ı sâbitesi i'tibariyle resûl ise de, vücûd-ı kevnîde henüz risâletle meb’ûs olmadığından, tebliğe meʼmûr olmadığı hâlde, hakkında وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) [Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik.] ve وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ (Sebe', 34/28) [Biz seni ancak nâsın kâffesine gönderdik.] âyet-i kerîmeleri şeref-vârid olan risâlet-i muhammediyyede, bu rahmet-i âmmeden hazz-ı vâfir hâsıl olmasını murâd etti. Böyle olunca şimdiye kadar, hiçbir kimsenin yapmadığı vech ile ahvâl-i berzahı müşâhede ederek bu ahvâlden haber vermek sûretiyle, halk hakkında ilimde akvâ olmak için, berzahta, o rahmet-i âmmeden kendisine haz verilmesini istedi. Halbuki bu hâl, o hazretin nasîbi değil idi. Binâenaleyh kavmi onu izâa ettiler. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz, bi'setlerinden sonra, Hâlid (a.s.)ın kerîmesine mülâkî oldukda, ona hitâben مَرْحَبًا يَا بِنْتَ نَبِيٌّ أَضَاعَهُ قَوْمُهُ ya'ni “Merhaba, ey kavmi kendisini zâyi' eden nebînin kızı!”655 buyurdular. (S.a.v.) Efendimiz, Hâlid (a.s.)ın kavmini “Onlar zâyi' oldular" diye vasfetmedi; belki “Onlar, onu murâdına îsâl etmemekle ve onun vasiyetini tutmamakla nebîlerini izâa ettiler” diye vasfeyledi. İmdi acabâ Allah Teâlâ Hâlid (a.s.)ı, âmmenin hidâyetini murâd etmekten ibâret olan kasd ve niyyetinin ecrine vâsıl etti mi, yoksa etmedi mi? Ve şekk ve ihtilâf yoktur ki, Hâlid (a.s.) için bu kasd ve niyyetin ecri vardır; şekk ve ihtilaf ancak matlûb olan âmmenin hidâyetinin ecrindedir ki, acabâ o matlûbun vücûdda adem-i vukūu ile beraber mücerred vukūunu arzû etmek müsâvî olur mu, olmaz mı? Ya'ni niyyetin ecri [26/7] amelin ecri derecesinde midir, değil midir? Şek ve ihtilaf bundadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlid resûl değildi. Şimdi, Muhammedî risâlette bu rahmetten bolca nasip almak istedi; hâlbuki tebliğ ile görevli değildi. Bu sebeple, halk hakkında ilimde daha güçlü olmak için, bundan haz bulmayı murâd etti. Böyle olunca kavmi onu zayi ettiler. Nebî (a.s.) onun kavmini "Onlar zayi oldular" diye vasfetmedi; aksine onları "Onlar nebîlerini murâdına tebliğ etmedikleri haysiyetle zayi ettiler" diye vasfetti. Şimdi, acaba Allah Teâlâ onu niyetinin ecrine eriştirdi mi? Şüphe yoktur ve ihtilaf yoktur ki, muhakkak onun için niyetinin ecri vardır. Aksine şüphe ve ihtilaf, matlûbun ecrindedir ki, onun vuku bulmasını temenni etmek, varlıkta onun vuku bulmaması ile eşit olur mu, yoksa olmaz mı? Yani Hâlid (a.s.), sabit hakikati itibarıyla resûl ise de, kevn âleminde henüz risâletle gönderilmediğinden, tebliğe görevli olmadığı hâlde, hakkında "Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 21/107) ve "Biz seni ancak insanların hepsine gönderdik." (Sebe', 34/28) ayet-i kerîmeleri şeref-vârid olan Muhammedî risâlette, bu genel rahmetten bolca nasip hâsıl olmasını murâd etti. Böyle olunca şimdiye kadar, hiçbir kimsenin yapmadığı şekilde berzah hallerini (ölümden sonraki ara âlemdeki durumları) müşâhede ederek bu hallerden haber vermek suretiyle, halk hakkında ilimde daha güçlü olmak için, berzahta, o genel rahmetten kendisine haz verilmesini istedi. Hâlbuki bu hâl, o hazretin nasibi değildi. Bu sebeple kavmi onu zayi ettiler. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz, peygamberliklerinden sonra, Hâlid (a.s.)'ın kerîmesine (kızına) mülâkî olduğunda, ona hitaben "Merhaba, ey kavmi kendisini zayi eden nebînin kızı!" buyurdular. (S.a.v.) Efendimiz, Hâlid (a.s.)'ın kavmini "Onlar zayi oldular" diye vasfetmedi; aksine "Onlar, onu murâdına ulaştırmamakla ve onun vasiyetini tutmamakla nebîlerini zayi ettiler" diye vasfetti. Şimdi, acaba Allah Teâlâ Hâlid (a.s.)'ı, genel halkın hidâyetini murâd etmekten ibaret olan kasıt ve niyetinin ecrine ulaştırdı mı, yoksa ulaştırmadı mı? Ve şüphe ve ihtilaf yoktur ki, Hâlid (a.s.) için bu kasıt ve niyetin ecri vardır; şüphe ve ihtilaf ancak matlûb olan genel halkın hidâyetinin ecrindedir ki, acaba o matlûbun varlıkta vuku bulmaması ile beraber sadece vuku bulmasını arzu etmek eşit olur mu, olmaz mı? Yani niyetin ecri amelin ecri derecesinde midir, değil midir? Şüphe ve ihtilaf bundadır.

فإنَّ في الشرع ما يُؤَيِّدُ التَّسَاوِيَ في مَوَاضِعَ كثيرة، كالآتي لِلصَّلاةِ في

الجَماعَةِ فَتَفُوتُه الجماعةُ، فَلَهُ أَجْرُ مَن حَضَرَ الجَماعةَ، وَكَالْمُتَمَنِّي مَعَ فَقرِه

ما هم عليه أصحابُ الثَّرْوَةِ والمَالِ من فعل الخيراتِ، فَلَهُ مِثْلُ أُجُورِهم،

ولكنَّ مِثلَ أُجُورِهم في نِيَّاتِهم أو في عَمَلِهم ، فإنَّهم جَمَعُوا بينَ العَمَلِ والنِّيَّةِ .

Zîrâ muhakkak şer'de birçok mevzi'lerde tesâvîyi te'yîd eden şey vardır. Namaz için cemâate gelen gibi ki, cemâat onu fevteder. İmdi onun için cemâate hâzır olan kimsenin ecri vardır; ve fakrı ile berâber fiil-i hayrattan, ashâb-ı servet ve malın, onda üzerine olduk- ları şeyi temennî eden gibi. İmdi onun için, onların ücûru misli vardır. Velâkin onların niyyatında veyâ amellerinde, onların ücûru mislidir. Zîrâ muhakkak onlar amel ve niyyet beynini cem'ettiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü şeriatta birçok yerde eşitliği doğrulayan şey vardır. Namaz için cemaate gelen kimse gibi ki, cemaat onu kaçırır. Şimdi onun için cemaate hazır olan kimsenin ecri vardır; ve fakirliğiyle beraber hayırlı işlerden, mal ve mülk sahiplerinin, o işte üzerinde oldukları şeyi temenni eden kimse gibi. Şimdi onun için, onların ücretleri misli vardır. Ancak onların niyetlerinde veya amellerinde, onların ücretleri mislidir. Çünkü muhakkak onlar amel ve niyeti bir araya getirdiler.

Şer'de tesâvîyi, ya'ni niyyet ile amel beynindeki ecrin müsâvî olduğunu gös- teren ahâdîs-i şerîfeden birisi budur ki, (S.a.v.) Efendimiz buyurur: مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ وُضُوءَهُ، ثُمَّ سَعَى إِلَى الْمَسْجِدِ فَوَجَدَ النَّاسَ قَدْ صَلَّوْا أَعْطَاهُ اللَّهُ تَعَالَى لَهُ أَجْرَ مَنْ صَلَّاهَا وَحَضَرَهَا ya'ni “Bir kimse güzelce abdest alıp mescide gittikten sonra, nâsı na- mazı edâ etmiş bulsa, Allah Teâlâ o kimseye, hâzır olup namaz kılan kimsenin ecrini verir.”656 Demek ki cemâatle edâ-yı salâta niyyet edip de muvaffak ola- mayan kimsenin kazanacağı ecir, cemâatle edâ-yı salât [26/8] husûsunda ameli sebkeden kimsenin kazandığı ecre müsâvîdir. Ve kezâ (S.a.v.) Efendimiz buyu- rurlar: رَجُلٌ آتَاهُ اللهُ عِلْمًا وَمَالًا، فَهُوَ يَعْمَلُ بِعِلْمِهِ، وَيَتَصَدَّقُ بِمَالِهِ، فَيَقُولُ رَجُلٌ لَوْ آتَانِي اللَّهُ مِثْلَ مَا آتَاهُ عَمِلْتُ كَمَا يَعْمَلُ فَهُمَا فِي الْأَجْرِ سَوَاءٌ ya'ni “Allah Teâlâ bir adama ilim ve mal verir; o kimse de ilmi ile, amel ve malı ile de tasadduk eder. Bir adam da der ki: Eğer Allah Teâlâ bana da ona verdiği şeyin mislini verse, onun yaptığını yapardım. İmdi onların ikisi de ecirde müsâvîdir.”657 Hâlbuki birisi hem niyyet ve hem de amel etti; diğeri ise yalnız temennî eyledi. Binâenaleyh bunların arasında zâhi- ren müsâvât olmamak îcâb eder. Zîrâ niyyetle amelin cem'i yalnız niyyet gibi değildir. Çünkü bir amel-i hayra niyyet eden kimse esbâb-ı mânia haylûletiyle, o ameli ityâna muvaffak olmayabilir. Onun için hadîs-i şerîfte نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ [Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır.]658 buyurulmuştur. Ve hattâ ba'zı ahvâlde bir kimsenin niyyeti amel-i hayra olduğu hâlde, o niyyeti kuvveden fiile getirmeğe teşebbüs ettiği sırada, arzûsu ve niyyeti hilâfına olarak amel-i şer sûretinde de zâhir olabilir. Binâenaleyh amel-i hayra niyyet ile beraber, ona muvaffakıyet başkadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeriatta eşitliği, yani niyet ile amel arasındaki sevabın eşit olduğunu gösteren şerif hadislerden birisi şudur ki, şanlı peygamberimiz (S.a.v.) Efendimiz buyurur: مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ وُضُوءَهُ، ثُمَّ سَعَى إِلَى الْمَسْجِدِ فَوَجَدَ النَّاسَ قَدْ صَلَّوْا أَعْطَاهُ اللَّهُ تَعَالَى لَهُ أَجْرَ مَنْ صَلَّاهَا وَحَضَرَهَا yani “Bir kimse güzelce abdest alıp mescide gittikten sonra, insanları namazı eda etmiş bulsa, Yüce Allah o kimseye, hazır olup namaz kılan kimsenin sevabını verir.” Demek ki cemaatle namaz kılmaya niyet edip de muvaffak olamayan kimsenin kazanacağı sevap, cemaatle namaz kılma hususunda ameli öne geçen kimsenin kazandığı sevaba eşittir. Aynı şekilde şanlı peygamberimiz (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: رَجُلٌ آتَاهُ اللهُ عِلْمًا وَمَالًا، فَهُوَ يَعْمَلُ بِعِلْمِهِ، وَيَتَصَدَّقُ بِمَالِهِ، فَيَقُولُ رَجُلٌ لَوْ آتَانِي اللَّهُ مِثْلَ مَا آتَاهُ عَمِلْتُ كَمَا يَعْمَلُ فَهُمَا فِي الْأَجْرِ سَوَاءٌ yani “Yüce Allah bir adama ilim ve mal verir; o kimse de ilmi ile amel eder ve malı ile de tasadduk eder. Bir adam da der ki: Eğer Yüce Allah bana da ona verdiği şeyin benzerini verse, onun yaptığını yapardım. Şimdi onların ikisi de sevapta eşittir.” Hâlbuki birisi hem niyet ve hem de amel etti; diğeri ise yalnız temenni eyledi. Buna göre bunların arasında zahiren eşitlik olmaması gerekir. Çünkü niyetle amelin birleşmesi yalnız niyet gibi değildir. Çünkü bir hayır ameline niyet eden kimse, engelleyici sebeplerin araya girmesiyle, o ameli yapmaya muvaffak olmayabilir. Onun için şerif hadiste نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ [Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır.] buyurulmuştur. Hatta bazı hallerde bir kimsenin niyeti hayır ameline olduğu halde, o niyeti kuvveden fiile geçirmeye teşebbüs ettiği sırada, arzusu ve niyeti hilafına olarak şer amel şeklinde de ortaya çıkabilir. Buna göre hayır ameline niyet ile beraber, ona muvaffakiyet başkadır.

ولمْ يَنصَّ النَّبِيُّ عليهما ولا على واحِدٍ مِنهُما ، والظَّاهِرُ أَنَّه لا تَسَاوِيَ بَينهما،

ولذلك طَلَبَ خالدُ بنُ سِنَانٍ الإِبْلَاغَ حَتَّى يَصِح له مقامُ الجَمع بين الأمرَيْنِ،

فيحصل على الأجرَيْنِ.

Ve Nebî (a.s.v.) her ikisine ve her ikisinden birisine nassetmedi. Ve zâhir olan budur ki, her ikisinin arasında tesâvî yoktur. Ve bunun için, Hâlid bin Sinân iblâğı taleb etti; tâ ki kendisi için iki emr arasında makām-ı cem' sahîh ola; [26/9] binâenaleyh ecreyn üzerine hâsıl ola! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Peygamber (a.s.v.) her ikisine ve her ikisinden birine açıkça hükmetmedi. Ve görünen şudur ki, her ikisinin arasında eşitlik yoktur. Ve bu sebeple, Hâlid bin Sinân tebliğ etmeyi talep etti; tâ ki kendisi için iki emir arasında cem' makamı (iki zıt durumu bir araya getirme makamı) doğru olsun; buna göre iki ecir (sevap) üzerine nail olsun!

Ya'ni (S.a.v.) Efendimiz bâlâda zikrolunan hadîs-i şerîflerde cemâate yetişemeyen musallî ve fakîr-i mütemennî için hem niyyet ve hem de amel ecri hâsıl olacağını ve niyyet ile amel ecirlerinden birisinin verileceğini nassetmedi; belki cemâate hâzır olup namaz kılanın ecri verileceğini ıtlâk üzere beyân buyurdu. Ya'ni cemâatle edâ-yı salât eden kimsenin niyyetine mukābil verilen ecir mi, yoksa hem niyyetin ve hem de amelin ecri mi verileceğini tasrîh buyurmadı. Ve kezâ fakîr-i mütemennî ile ganiyy-i mütesaddıkın alelıtlâk ecirde müsâvî olduğunu beyân buyurdu. Bu müsâvât niyyette mi, yoksa hem niyyet ve hem de amelde mi; bunu nassetmedi. Ve zâhir olan niyyetin ecri ile amelin ecri arasında müsâvât bulunmamasıdır. Ve işte bu adem-i müsâvât için Hâlid bin Sinân (a.s.), niyyet ile amel arasında kendisine cem' makāmı hâsıl olmak üzere iblâğ-ı nübüvveti ve nübüvvet-i berzahiyye ile zâhir olup bu husûstaki ihbârâtı taleb etti. Böyle olunca kendisine hem niyyet ve hem de amel ecri hâsıl olur. Eğer niyyetle amel ecirleri arasında tesâvî olsa idi; o hazret yalnız niyyetle iktifâ edip, nübüvvet-i berzahiyye ile zuhûr için ihtiyâr-ı külfet buyurmaz idi. İbtida: 28 Şubat 1334 ve 16 Cümâde'l-ûla 1336 [28 Şubat 1918], Perşembe gecesi İntihâ: 8 Mart 1334 ve 24 Cümâde'l-ûla 1336 [8 Mart 1918], leyle-i Cum'a saat-i ezânî 3 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani (S.a.v.) Efendimiz, yukarıda zikredilen hadis-i şeriflerde, cemaate yetişemeyen namaz kılan ve temenni eden fakir için hem niyet hem de amel sevabı hâsıl olacağını ve niyet ile amel sevaplarından birisinin verileceğini açıkça belirtmedi; aksine, cemaate hazır olup namaz kılanın sevabının verileceğini mutlak olarak beyan buyurdu. Yani, cemaatle namaz kılan kimsenin niyetine karşılık verilen sevap mı, yoksa hem niyetin hem de amelin sevabı mı verileceğini açıkça belirtmedi. Ve aynı şekilde, temenni eden fakir ile sadaka veren zenginin mutlak olarak sevapta eşit olduğunu beyan buyurdu. Bu eşitlik niyette mi, yoksa hem niyette hem de amelde mi; bunu açıkça belirtmedi. Ve görünen odur ki, niyetin sevabı ile amelin sevabı arasında eşitlik bulunmamasıdır. Ve işte bu eşit olmama durumu için Halid bin Sinan (a.s.), niyet ile amel arasında kendisine cem makamı (birleştirme makamı) hâsıl olmak üzere nübüvvetin tebliğini ve berzahî nübüvvet (iki âlem arasında köprü olan nübüvvet) ile ortaya çıkıp bu husustaki haberleri talep etti. Böyle olunca kendisine hem niyet hem de amel sevabı hâsıl olur. Eğer niyetle amel sevapları arasında eşitlik olsa idi; o hazret yalnız niyetle yetinip, berzahî nübüvvet ile zuhur için külfet (zahmet) seçmez idi. Başlangıç: 28 Şubat 1334 ve 16 Cemâziyelevvel 1336 [28 Şubat 1918], Perşembe gecesi Bitiş: 8 Mart 1334 ve 24 Cemâziyelevvel 1336 [8 Mart 1918], Cuma gecesi ezanî saat 3
