# Kelime-i Hârûniyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-haruniyye
**Sayfa:** 36

---

## BU FASS KELİME-İ HÂRÛNİYYEDE MÜNDERİC HİKMET-İ İMÂMİYYE BEYÂNINDADIR

Ma'lûm olsun ki: Fass-1 Dâvûdîde dahi îzah olunduğu üzere her bir halîfe “imâm”dır; fakat her bir “imâm” halîfe değil, belki ba'zı imâm halî- fedir. Binâenaleyh “imâmet” ve “hilâfet”i câmi' olan bir kimseye “halîfe” denildiği vakit, imâmet, hilâfetin bir ismi olmuş olur. Nitekim burada- ki imâmet dahi, böylece hilâfetin bir ismidir. İmâmet cânib-i Hak'tan ya bilâ-vâsıta veyâhud bilvâsıta tevcîh olunur. Hârûn (a.s.)da bu iki kısım imâmetin her ikisi de sâbit oldu. Çünkü Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm) müştereken seyf ile ba'solundular; ve seyf ile ba'solunan her bir resûl hu- lefâ-i Hak'tan bir halîfedir ve ülü'l-azmdendir. Diğer taraftan Hârûn (a.s.) ın imâmeti, Mûsâ (a.s.) tarafından tevcîh olunan hilâfeti de câmi'dir. İşte Hârûn (a.s.) bilâ-vâsıta ve bilvâsıta olan iki kısım imâmeti hâiz olduğu için, “hikmet-i imâmiyye" Kelime-i Hârûniyye'ye mukārin kılındı. Şühûd ve ihsân mertebesine vâsıl olunmayınca mertebe-i imâmete nâil olunmaya- cağı cihetle, bu “hikmet-i imâmiyye,” “hikmet-i ihsâniyye”yi müteâkiben beyân olundu. [24/2] *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki: Dâvûd Fassı'nda da açıklandığı üzere her bir halîfe "imâm"dır; fakat her bir "imâm" halîfe değildir, aksine bazı imâmlar halîfedir. Bu sebeple "imâmet" ve "hilâfet"i bir araya getiren bir kimseye "halîfe" denildiği zaman, imâmet, hilâfetin bir ismi olmuş olur. Nasıl ki buradaki imâmet de, böylece hilâfetin bir ismidir. İmâmet, Hak tarafından ya aracısız veya aracıyla tevcih olunur (yönlendirilir, verilir). Hârûn (a.s.)'da bu iki kısım imâmetin her ikisi de sabit oldu. Çünkü Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm) müştereken kılıç ile gönderildiler; ve kılıç ile gönderilen her bir resûl, Hak'ın halîfelerinden bir halîfedir ve ülü'l-azm (azim sahibi peygamberler)dendir. Diğer taraftan Hârûn (a.s.)'ın imâmeti, Mûsâ (a.s.) tarafından tevcih olunan hilâfeti de bir araya getirir. İşte Hârûn (a.s.) aracısız ve aracıyla olan iki kısım imâmeti hâiz olduğu için, "hikmet-i imâmiyye" (imâmet hikmeti) Hârûn Kelimesi'ne mukarin (yakın, eşlik eden) kılındı. Şühûd (gözlem, müşahede) ve ihsân (iyilik, güzellik) mertebesine ulaşılmadıkça imâmet mertebesine nâil olunamayacağı cihetle, bu "hikmet-i imâmiyye," "hikmet-i ihsâniyye"yi (ihsan hikmeti) müteakiben (ardından) beyan olundu.

اعْلَمْ أَنَّ وجودَ هَارُونَ الله كان من حَضْرَةِ الرَّحَمُوتِ بِقوله: ﴿وَوَهَبْنَا لَهُ

مِنْ رَحْمَتِنَا يَعْنِي لِمُوسَى أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا ، فكانتْ نُبُوَّتُه من حضرة

الرَّحموت، فإنَّه أَكْبَرُ من مُوسَى سِنًّا وكان مُوسَى أكبر منه نُبُوَّةً، ولما كانت

نبوة هارون من حضرة الرَّحمة لذلك قال لأخِيهِ مُوسَى عَلَيْهِمَا السَّلام:

Onunla arkamı kuvvetlendir ve onu işimde ortak kıl, tâ ki, seni çokça tes- bîh edelim ve seni çokça zikreyleyelim! Şüphe yok ki, Sen bizi bihakkın gö- rücüsün.] Binâenaleyh Hz. Hârûn'un emr-i da’vette ve nübüvvette iştirâki Hz. Mûsâya Hak'tan rahmet oldu. Ve Hz. Hârûn Cenâb-ı Mûsâdan yaşça büyük idi. Fakat nübüvvet itibariyle Hz. Mûsâ; ondan büyük idi. Zîrâ onun nübüvveti bi'l-asâle ve Hz. Hârûn'un nübüvveti ise bi'l-iştirâk idi. Binâenaleyh Hz. Hârûn küçük karındaşı olan Cenâb-ı Mûsâya rahmet-i uhuvvet kāidesince, nübüvvetle iştirâkinden evvel dahi rahîm idi. Fakat adem-i nübüvveti hasebiyle da’vette muîn değil idi. Onun için Mûsâ (a.s.) وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي (Tâhâ, 20/32) ya'ni “Onu benim emr-i da’vetimde müşârik kıl!” münâcâtıyla Hak'tan emr-i da'vette dahi onun kendisine muâvenetini taleb etti. Binâenaleyh Hârûn (a.s.)ın vücûdu hem hilkaten hem de da've- ten Hz. Mûsâya rahmet oldu. Ve Cenâb-ı Hârûn'un nübüvveti, hazret-i rahmetten vâki' oldukda, karındaşı Mûsâ (a.s.)a “Yâ ibn-i ümm!” ya'ni "Ey anamın oğlu!" diyerek vâlidesinin tavassutuyla hitâb etti. Ana ve baba bir karındaş oldukları hâlde Hz. Hârûn'un pederi vâsıtasıyla nidâ etmeyip de bu sûretle hitâbı, kendi vücudunun hazret-i rahmetten vâki' olmasından nâşîdir. Zîrâ rahamât-ı tabîiyyenin etemmi, rahmet-i ümûmettir; ve çünkü rahmet hükümde baba için değil, ana için daha çoktur; ve eğer o rahmet-i tabîiyye, anada mevcûd olmasaydı, çocuğunu terbiye etmek gibi, gāyet ağır bir vazîfenin mübâşeretine sabretmezdi. Zîrâ gece uykularını fedâ etmek ve onun vakitli vakitsiz kirlerini temizlemek ve envâ'-1 taʼzîbâtına taham- mül etmek, ancak merhametin galebesiyle olur. Bu merhamet-i tabîiyye olmasa, vâlidenin bu azâba tahammülü [24/4] müstahîldir. İşte Hârûn (a.s.) rahmet-i zâtiyye ve tabîiyye ile me'lûf olan vâlidesinin ismiyle Hz. Mûsâya hitâb ettikten sonra "Sakalımı ve saçımı tutma!" (Tâhâ, 20/94) ve “Düşmanlarımı güldürme!” (A'râf, 7/150) dedi. Zîrâ Mûsâ (a.s.) Tûr'a gidip gaybûbet buyurduğu vakit, Tâhâ sûre-i şerîfesinde beyân buyuruldu- ğu üzere, Benî İsrâîl, Sâmirînin i'mâl-gerdesi olan buzağıya tapmağa baş- lamışlar ve Hârûn (a.s.) Benî İsrâîl arasına tefrika düşeceği havfiyle onları men'de mübâlağa buyurmamış ve Hz. Mûsanın avdetine intizâr eylemiş idi. Mûsâ (a.s.) Tûr'dan avdet ettiği vakit, Benî İsrâîl'i bu hâlde görün- ce gazab edip "Bunları bu hâlden niçin men’etmedin?” diye kendisinden gibidir ki, pâdişâh reâyâsından zulüm ve cevri men'etmek ve onları himâ- ye eylemek ve tebaasına adâvet eden milletler ile harb ve kıtâl etmek ve onların mallarını ve canlarını muhafaza eylemek husûslarında tebaasının emriyle kāimdir. Bu ta'dâd olunan umûrun cümlesi, reâya tarafındandan hâl ile teshîrdir ki, pâdişâhlarını bu umûrda teshîr ederler; ve pâdişâh bu husûslarda tebaasının müsahharı ve tâbiidir. Bu teshîr zâhirde hâl ile teshîr ise de, hakîkatte teshîr-i mertebedir; ve bu mertebe dahi mertebe-i sal- tanattır. İşte bu mertebe-i saltanat pâdişâhın üzerine zikrolunan umûrun kâffesiyle hükmetti. Ve pâdişâh dahi kendi mertebe-i saltanatının îcâbına tâbi' ve müsahhar oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Onunla arkamı kuvvetlendir ve onu işimde ortak kıl ki, seni çokça tesbih edelim ve seni çokça zikredelim! Şüphe yok ki Sen bizi bihakkın görücüsün.] Bu sebeple Hz. Hârûn'un davet ve peygamberlik işine katılması, Hz. Mûsâ'ya Hak'tan bir rahmet oldu. Ve Hz. Hârûn, Cenâb-ı Mûsâ'dan yaşça büyük idi. Fakat peygamberlik itibarıyla Hz. Mûsâ ondan büyük idi. Çünkü onun peygamberliği asıl itibarıyla, Hz. Hârûn'un peygamberliği ise ortaklık yoluyla idi. Bu sebeple Hz. Hârûn, küçük kardeşi olan Cenâb-ı Mûsâ'ya, kardeşlik rahmeti kaidesince, peygamberliğe katılımından önce dahi merhametli idi. Fakat peygamber olmaması sebebiyle davette yardımcı değildi. Onun için Mûsâ (a.s.) "Onu benim davet işime ortak kıl!" (Tâhâ, 20/32) münacâtıyla Hak'tan, davet işinde dahi onun kendisine yardım etmesini talep etti. Bu sebeple Hârûn (a.s.)'ın varlığı hem yaratılışça hem de davetçe Hz. Mûsâ'ya rahmet oldu. Ve Cenâb-ı Hârûn'un peygamberliği, rahmetten meydana geldiğinde, kardeşi Mûsâ (a.s.)'a "Ey anamın oğlu!" diyerek annesinin aracılığıyla hitap etti. Ana ve baba bir kardeş oldukları hâlde Hz. Hârûn'un babası vasıtasıyla seslenmeyip de bu şekilde hitap etmesi, kendi varlığının rahmetten meydana gelmesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü doğal rahmetlerin en mükemmeli, annelik rahmetidir; ve çünkü rahmet hükümde baba için değil, ana için daha çoktur; ve eğer o doğal rahmet, annede mevcut olmasaydı, çocuğunu terbiye etmek gibi, gayet ağır bir görevin üstlenilmesine sabretmezdi. Çünkü gece uykularını feda etmek ve onun vakitli vakitsiz kirlerini temizlemek ve türlü eziyetlerine tahammül etmek, ancak merhametin üstün gelmesiyle olur. Bu doğal merhamet olmasa, annenin bu azaba tahammülü [24/4] imkânsızdır. İşte Hârûn (a.s.) zâtî ve doğal rahmetle alışık olan annesinin ismiyle Hz. Mûsâ'ya hitap ettikten sonra "Sakalımı ve saçımı tutma!" (Tâhâ, 20/94) ve "Düşmanlarımı güldürme!" (A'râf, 7/150) dedi. Çünkü Mûsâ (a.s.) Tûr'a gidip gaybûbet buyurduğu vakit, Tâhâ sûre-i şerifesinde beyan buyurulduğu üzere, Benî İsrâîl, Sâmirî'nin yaptığı buzağıya tapmaya başlamışlar ve Hârûn (a.s.) Benî İsrâîl arasına ayrılık düşeceği korkusuyla onları men etmede mübalağa buyurmamış ve Hz. Mûsâ'nın dönüşünü beklemiş idi. Mûsâ (a.s.) Tûr'dan döndüğü vakit, Benî İsrâîl'i bu hâlde görünce gazap edip "Bunları bu hâlden niçin men etmedin?" diye kendisinden sordu. Bu durum, padişahın halkından zulüm ve eziyeti men etmek ve onları himaye eylemek ve tebaasına düşmanlık eden milletler ile harp ve savaş etmek ve onların mallarını ve canlarını muhafaza eylemek hususlarında tebaasının emriyle ayakta durması gibidir. Bu sayılan işlerin hepsi, halk tarafından hâl ile bir yönlendirmedir ki, padişahlarını bu işlerde yönlendirirler; ve padişah bu hususlarda tebaasının yönlendirileni ve tâbiidir. Bu yönlendirme zahirde hâl ile bir yönlendirme ise de, hakikatte mertebenin yönlendirilmesidir; ve bu mertebe dahi saltanat mertebesidir. İşte bu saltanat mertebesi padişahın üzerine zikrolunan işlerin hepsiyle hükmetti. Ve padişah dahi kendi saltanat mertebesinin gereğine tâbi ve yönlendirilen oldu.

İmdi pâdişâhlardan baʼzısı kendi nefsi için sa'yetti. Ya'ni “Tebaamın mal ve canları mahfûz olsun ve onların emvâl ve servetinden istifade edeyim; ve tebaam kuvvetli olsun, onlar vâsıtasıyla dâhilî ve hâricî düşmanlarımdan intikām alayım; ve azîmüş-şân bir pâdişâh olup kimseler bana mukāveme- te cesâret edemesin!” diyen bir pâdişâh kendi nefsi için çalışır. Ve pâdişâh- lardan baʼzısı emri ârif olarak, kendi mertebesi ile reâyâsının [24/24] yed-i teshîrinde olduğunu ve binâenaleyh onların kadrlerini ve haklarını bildi. Bu takdîrde Allah Teâlâ hazretleri onun bu irfânı üzerine o pâdişâha, hakî- kat-i emri ârif olan ulemânın ecrini ecr olarak verdi. Ve Allah Teâlâ ibâdı- nın şuûn ve ef'âlinde ve amellerinin sûretlerinde mütecellî olduğu için, onlarda Hakk'ı müşâhede eden ve ibâdın zâhiri hasebiyle, Hak Teâlânın teshîrinde bulunduğunu bilen böyle bir sultân-ı ârifin ecri Allah üzeri- nedir. Zîrâ Allah Teâlâ hazretleri, ibâdının şuûnu ve onların hâcetlerinin kazâsı üzerinedir. Bir kimse garaz-ı nefsinden nâşî olmayıp, ancak Allah için bununla kāim bulunursa, şübhesiz böyle bir kimsenin ecri Allah üze- rine olur. İmdi âlemin küllîsi zât-ı Hakk'ı müsahhırdır, ya'ni teshîr edicidir. Fakat âlem zât-ı Hakk'ı teshîr etmekle beraber O’na “Müsahhar”, yaʼni “Tâbi” ismini vermek mümkin değildir. Ve Hak Teâlâ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ya'ni “O her ânda bir şe'ndedir" buyurdu. Bu şân ise, ancak ibâdı- nın şuûnudur. Ma'lûm olsun ki, diğer fasslarda dahi kirâren beyân buyurulduğu üze- re vücûd-ı hakîkî, ancak Hakk'ın vücûd-ı vâhid-i latîfinden ibârettir. Bu sini toplayıp Sâmirî eritti; ve kendisinin kuyumculukta mahâreti olmakla bu ma'denden bir buzağı sûreti i'mâl etti; ve hîn-i izâbede aldığı bir kabza toprağı o halîtaya karıştırdı. O buzağıdan sadâ zâhir oldu. Zîrâ Sâmirî Hz. Cibrîl'in mazhar-ı sıfat-ı hayât olduğuna bi-tarîki'l-keşf vâkıf olmuş oldu- ğundan, onun atının bastığı yerde dahi bu sırr-ı hayatın sereyânını idrâk eylemiş idi. Benî İsrâîl'in senelerden beri me'lûf [24/6] oldukları putpe- restlik meylinden bi'l-istifâde Benî İsrâîl'e “İşte bu sizin ve Mûsânın ilâhı- dır" diye onları ıdlâl ve iğvâ eyledi, ve onlar da bu buzağıya tapmaya başla- dılar. Hârûn (a.s.) her ne kadar onlara “Ey nâs, bu buzağı sebebiyle fitneye düştünüz; buna tapmayın, sizin Rabbiniz Rahmân'dır. Bana tâbi' olun; ve benim emrime itâat edin!" dedi ise de onlar: "Biz Mûsâ avdet edinceye kadar, behemehâl buzağıya tapmakta kāim olacağız” diye cevâb verdiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, padişahlardan bazısı kendi nefsi için çabaladı. Yani, "Tebamın mal ve canları korunsun ve onların mal ve servetinden faydalanayım; ve tebam kuvvetli olsun, onlar vasıtasıyla iç ve dış düşmanlarımdan intikam alayım; ve yüce şanlı bir padişah olup kimseler bana karşı gelmeye cesaret edemesin!" diyen bir padişah kendi nefsi için çalışır. Ve padişahlardan bazısı, emri ârif olarak, kendi mertebesi ile reayasının [24/24] kendi tasarrufunda olduğunu ve bu sebeple onların kadrlerini ve haklarını bildi. Bu takdirde Yüce Allah hazretleri, onun bu irfanı üzerine o padişaha, işin hakikatini bilen âlimlerin ecrini, ecir olarak verdi. Ve Yüce Allah kullarının hallerinde ve fiillerinde ve amellerinin suretlerinde tecelli ettiği için, onlarda Hakk'ı müşahede eden ve kulların zahiri itibarıyla, Yüce Allah'ın tasarrufunda bulunduğunu bilen böyle bir ârif sultanın ecri Allah üzerinedir. Çünkü Yüce Allah hazretleri, kullarının halleri ve onların ihtiyaçlarının karşılanması üzerinedir. Bir kimse nefsî bir amaçtan kaynaklanmayıp, ancak Allah için bununla kaim bulunursa, şüphesiz böyle bir kimsenin ecri Allah üzerine olur. Şimdi, âlemin bütünü Hakk'ın Zâtı'nı musahhardır, yani teshir edicidir. Fakat âlem Hakk'ın Zâtı'nı teshir etmekle beraber O'na "Müsahhar", yani "Tâbi" ismini vermek mümkün değildir. Ve Yüce Allah "كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ" (Rahmân, 55/29) yani "O her anda bir şe'ndedir" buyurdu. Bu şan ise, ancak kullarının halleridir. Bilinmeli ki, diğer fasıllarda da tekrar tekrar beyan buyurulduğu üzere hakiki varlık, ancak Hakk'ın bir olan latif varlığından ibarettir. Bu sini toplayıp Samiri eritti; ve kendisinin kuyumculukta mahareti olmakla bu madenden bir buzağı sureti imal etti; ve eritme anında aldığı bir avuç toprağı o karışıma karıştırdı. O buzağıdan ses ortaya çıktı. Çünkü Samiri, Hz. Cibril'in hayat sıfatının mazharı olduğuna keşif yoluyla vakıf olmuş olduğundan, onun atının bastığı yerde dahi bu hayat sırrının yayılmasını idrak etmiş idi. İsrailoğulları'nın senelerden beri alışkın [24/6] oldukları putperestlik meylinden faydalanarak İsrailoğulları'na "İşte bu sizin ve Musa'nın ilahıdır" diye onları saptırdı ve ayarttı, ve onlar da bu buzağıya tapmaya başladılar. Harun (a.s.) her ne kadar onlara "Ey insanlar, bu buzağı sebebiyle fitneye düştünüz; buna tapmayın, sizin Rabbiniz Rahman'dır. Bana tabi olun; ve benim emrime itaat edin!" dedi ise de onlar: "Biz Musa dönünceye kadar, mutlaka buzağıya tapmakta kaim olacağız" diye cevap verdiler.

فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَأَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ

Mûsâ (a.s.) Tür'da iken Hak Teâlâ hazretleri ona فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَأَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ )Taha, 20/85) ya'ni “Senden sonra biz kavmine fitne ilkā ettik ve Sâmirî onları ıdlâl eyledi” buyurdu. Mûsâ (a.s.), gazab ve hüzn ile kavmine rücû' edip, vukū'-ı hâli gördükde; “Benden sonra ne fenâ amel ettiniz!" deyip Tür'dan getirdiği elvâh-ı Tevrâtı hiddetle elinden yere attı; ve Cenâb-ı Hârûn'un saçından ve sakalından tutup çekti. Hârûn (a.s.) dahi bâlâda zikrolunduğu üzere Mûsâ (a.s.)ın gazabına karşı îcâbât-ı rahmetten olan maânî ile hitâb edip cevab verdi. Mervîdir ki, elvâh-ı Tevrât eczâ-yı münkasim olarak yedi parça idi. Cenâb-ı Mûsanın hiddetle yedinden at- masını müteakib altı parçasının cüz'leri ref'olunup bir parçasının eczâsı &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Musa (a.s.) Tur Dağı'nda iken Yüce Allah ona, "Şüphesiz biz senden sonra kavmini fitneye düşürdük, Sâmirî de onları saptırdı" (Taha, 20/85) buyurdu. Musa (a.s.), gazap ve hüzünle kavmine döndüğünde, durumun vuku bulduğunu gördüğünde; "Benden sonra ne kötü işler yaptınız!" deyip Tur'dan getirdiği Tevrat levhalarını hiddetle elinden yere attı; ve Harun'un saçından ve sakalından tutup çekti. Harun (a.s.) da yukarıda zikredildiği üzere Musa (a.s.)'ın gazabına karşı, rahmetin gerektirdiği anlamlarla hitap edip cevap verdi. Rivayet edilir ki, Tevrat levhaları bölünebilir parçalar olarak yedi taneydi. Musa'nın hiddetle elinden atmasını takiben altı parçasının cüzleri kaldırılıp bir parçasının eczası (kaldı).

وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الْأَلْوَاحَ وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ

kaldı. يَرْهَبُونَ )Arf7/154) [Vaktâki, Mûsådan o öfke sükûnet buldu, levhaları aldı; ve onun bir nüshasında Rablerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılmış bulunuyordu.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurul- duğu vech ile, Hz. Mûsânın gazabı sâkin oldukda, yere attığı elvâhı yine eline aldı; ve bu bakıyye-i elvâhta hüdâ ve rahmet muharrer idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kaldı. يَرْهَبُونَ (A'râf 7/154) [Vaktâki, Mûsâ'dan o öfke sükûnet buldu, levhaları aldı; ve onun bir nüshasında Rablerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılmış bulunuyordu.] âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu veçhile, Hz. Mûsâ'nın gazabı sâkin olduğunda, yere attığı levhaları yine eline aldı; ve bu kalan levhalarda hidâyet ve rahmet yazılı idi.

İmdi Hz. Mûsẩnın karındaşı Cenâb-ı Hârûn'a karşı olan gazabının se- beb-i zuhûru, elinde olup yere attığı elvâhın mündericâtına sâbit bir na- zarla nazar etmemesi oldu. Zîrâ fikri, ihbâr-ı ilâhî üzerine, kavminin hâl-i dalâleti ile meşgül idi; ve fikir bir şeyle meşgül olduğu vakit, göz gördüğü şeye tamâmıyla münʼatıf olmaz. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) eğer elvâha nazar-ı &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hz. Musa'nın kardeşi Cenab-ı Harun'a karşı olan gazabının ortaya çıkış sebebi, elinde bulunan ve yere attığı levhaların içeriğine sabit bir dikkatle bakmaması oldu. Çünkü düşüncesi, ilahi haber üzerine, kavminin sapkınlık haliyle meşgul idi; ve düşünce bir şeyle meşgul olduğu zaman, göz gördüğü şeye tamamıyla yönelmez. Bu sebeple Musa (a.s.) eğer levhalara dikkatle bakmış olsaydı,

يَا ابْنَ أُمَّ، فَنَادَاهُ بأُمِّه لا بِأَبِيهِ، إِذْ كانتِ الرَّحمةُ لِلْأُمِّ دُونَ الأَبِ أَوْفَرَ في

الحكم، ولولا تلك الرَّحمةُ ما صَبَرَتْ على مُبَاشَرَةِ التَّرْبِيَةِ، ثمَّ قال: لا

تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الأَعْدَاءَ، فهذا كلُّه نَفَسٌ من

أَنْفاس الرحمة.

Ma'lûmun olsun ki, muhakkak Hârûn (a.s.)ın vücûdu, "Biz ona (ya'ni Mûsâ'ya) rahmetimizden birâderi Hârûn'u nebî olarak vehbet- tik" (Meryem, 19/53) kavliyle, hazret-i rahamûttan idi. Binâenaleyh onun nübüvveti hazret-i rahamûttan oldu. İmdi muhakkak o sinnen Mûsâ'dan ekber ve Mûsâ dahi nübüvveten ondan ekber idi. Vaktâ- ki Hârûn'un nübüvveti rahmetten oldu, bunun için karındaşı Mûsâ (a.s.)a "Yâ ibn-i ümm" dedi. Binâenaleyh ona ebi ile değil ümmü ile nidâ etti. Çünkü rahmet, eb için değil, ümm için hükümde evferdir; ve eğer bu rahmet olmağa idi, mübâșeret-i terbiyeye sabretmez idi. Badehû (Tâhâ, 20/94) (لاَ تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي) [Sakalımı ve saçımı tut- ma!] ve (A'râf, 7/150) (فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الأَعْدَاءَ) [Düşmanlarımı güldürme!] dedi. İmdi bunun hepsi enfâs-ı rahmetten bir nefestir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, muhakkak Hârûn (a.s.)'ın varlığı, "Biz ona (yani Mûsâ'ya) rahmetimizden kardeşi Hârûn'u peygamber olarak bağışladık" (Meryem, 19/53) sözüyle, rahmet makamından idi. Bu sebeple onun peygamberliği rahmet makamından oldu. Şimdi muhakkak o, yaşça Mûsâ'dan daha büyüktü ve Mûsâ da peygamberlik açısından ondan daha büyüktü. Hârûn'un peygamberliği rahmetten olduğu vakit, bu sebeple kardeşi Mûsâ (a.s.)'a "Ey annemin oğlu" dedi. Bu sebeple ona baba ile değil, anne ile seslendi. Çünkü rahmet, baba için değil, anne için hükümde daha fazladır; ve eğer bu rahmet olmasaydı, terbiyeye ortak olmaya sabretmezdi. Daha sonra (Tâhâ, 20/94) (لاَ تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي) [Sakalımı ve saçımı tutma!] ve (A'râf, 7/150) (فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الأَعْدَاءَ) [Düşmanlarımı güldürme!] dedi. Şimdi bunların hepsi rahmet nefeslerinden bir nefestir.

Ya'ni Hârûn (a.s.)ın vücudu وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا (Meryem, 19/53) ya'ni “Biz rahmetimizden Mûsâ'ya, karındaşı Hârûn'u nebî ola- rak vehbettik" âyet-i kerîmesi mûcibince, hazret-i rahamûttan idi; ve “ra- hamût", rahmetin mübâlağasıdır. Nitekim âlem-i melâikeye “melekût” ve âlem-i mücerredâta da “ceberût" tesmiye olunur. Ve Hz. Hârûn'un nü- büvveti ancak rahmetten münbais idi. Zîrâ Mûsâ (a.s.) hulkan haşîn ve dînen ziyâde sâhib-i salâbet idi. Nutukta dahi fasîh değil idi. Hz. Hârûn ise, ahlâk-ı hasene ve fesâhat-ı lisâniyye [24/3] sâhibi olduğundan, hulku ve fesâhati ile emr-i da'vette kendisine muîn ve zahîr olmak için, Mûsâ (a.s.) karındaşı Hârûn (a.s.)ın da'vette iştirâkini Hak'tan taleb etti. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Mûsâ'dan naklen beyân buyuruluyor: قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي، وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي، وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي ، يَفْقَهُوا قَوْلِي، وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي، هَارُونَ أَخِي ، اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي، وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي، كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا، وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا، إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا (Taha 20/25-35) [Dedi ki: Yâ Rabbi! Benim göğsüme genişlik ver; ve benim için işimi kolaylaştır; ve dilimden düğümü çöz ki sözümü iyice anlayabilsinler. Ve bana âilemden bir vezîr kıl! Kardeşim Hârûn'u. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Harun'un (a.s.) varlığı, "Biz rahmetimizden Musa'ya, kardeşi Harun'u nebi olarak vehbettik" (Meryem, 19/53) ayet-i kerimesi gereğince, hazret-i rahamûttan (aşırı rahmetten) idi; ve "rahamût", rahmetin mübalağasıdır. Nasıl ki melekler âlemine "melekût" ve mücerred (soyut) varlıklar âlemine de "ceberût" denir. Ve Hz. Harun'un nübüvveti (peygamberliği) ancak rahmetten kaynaklanıyordu. Çünkü Musa (a.s.) yaratılış olarak sert ve dinen aşırı derecede salabet (sağlamlık, katılık) sahibi idi. Konuşmada da fasih (açık ve güzel konuşan) değildi. Hz. Harun ise, güzel ahlak ve dil fesahati (açık ve güzel konuşma) sahibi olduğundan, Musa (a.s.) davet işinde kendisine yardımcı ve destek olması için, kardeşi Harun'un (a.s.) davete iştirakini (katılmasını) Hak'tan talep etti. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Musa'dan naklen (aktarılarak) şöyle buyuruluyor: قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي، وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي، وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي ، يَفْقَهُوا قَوْلِي، وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي، هَارُونَ أَخِي ، اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي، وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي، كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا، وَنَذْكُرَكَ كESÎRÂ, إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا (Taha 20/25-35) [Dedi ki: Ya Rabbi! Benim göğsüme genişlik ver; ve benim için işimi kolaylaştır; ve dilimden düğümü çöz ki sözümü iyice anlayabilsinler. Ve bana ailemden bir vezir kıl! Kardeşim Harun'u.

sinnen büyük olan Cenâb-ı Hârûn'un saçını ve sakalını tutup çekmiş idi. Binâenaleyh Cenâb-ı Hârûn, Hz. Mûsanın gazabına karşı, îcâbât-ı rahmetten olan maânî ile hitâb etti. Şu hâlde onun bu kelâmı Mûsâ (a.s.) için, rahmet-i rahmâniyye enfâsından bir nefes oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yaşça büyük olan Hz. Harun'un saçını ve sakalını tutup çekmişti. Bu sebeple Hz. Harun, Hz. Musa'nın gazabına karşı, rahmetin gerekliliklerinden olan anlamlarla hitap etti. Şu hâlde onun bu sözü Musa (a.s.) için, rahmanî rahmet nefeslerinden bir nefes oldu.

وسَبَبُ ذلك عَدَمُ التَّثَبُّتِ في النَّظَرِ فيما كان في يَدَيْهِ من الأَلْوَاحِ الَّتِي أَلْقَاهَا

من يَدَيْهِ ، فلو نَظَرَ فيها نَظَرَ تَثَبُّتٍ لَوَجَدَ فيها الهُدَى والرحمة، فالهدى هـو

بَيَانُ ما وَقَعَ من الأَمْرِ الَّذِي أَغْضَبَهُ مِمَّا هو هارونُ بَرِيءٌ منه، والرحمة بأخِيهِ،

فكان لا يَأْخُذُ بِلِحْيَتِه بِمَرْأَى من قَوْمِه مع كِبَرِه وأَنَّه أَسَنُّ منه، فكان ذلك

من هارونَ شَفَقَةً على مُوسَى ، لأنَّ نُبُوَّةَ هارون من رحمةِ اللَّهِ، فَلا يَصْدُرُ

منه إلا مِثْلُ هذا.

Ve bunun sebebi, elvâhtan, onun iki elinde olan şeye nazarda adem-i tesebbütüdür ki, ellerinden onları attı. Eğer onlara nazar-ı tesebbüt ile nazar edeydi, onlarda hüdâ ve rahmeti bulur idi. [24/5] İmdi hüdâ, emirden vâki' olan şeyin beyânı idi ki, Hârûn'un berî olduğu şeyden Mûsâ'yı iğzâb eyledi. Ve rahmet, karındaşına idi. İmdi büyüklüğü ve ondan daha yaşlı olması ile beraber kavmi mazharında onun sakalını tutmaz idi. Binâenaleyh bu, Hârûn'dan Mûsâ (a.s.)a şefkat oldu; zîrâ Hârûn'un nübüvveti Allâh'ın rahmetindendir. Böyle olunca ondan ancak bunun misli sâdır olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bunun sebebi, levhalardan, onun iki elinde olan şeye bakıldığında kararlılığın olmamasıdır ki, onları ellerinden attı. Eğer onlara kararlılık nazarıyla baksaydı, onlarda doğru yolu ve rahmeti bulurdu. [24/5] Şimdi doğru yol, emirden meydana gelen şeyin açıklamasıydı ki, Harun'un uzak olduğu şeyden Musa'yı öfkelendirdi. Rahmet ise kardeşine idi. Şimdi büyüklüğü ve ondan daha yaşlı olmasıyla beraber kavmi mazharında (kavminin içinde) onun sakalını tutmazdı. Bu sebeple bu, Harun'dan Musa'ya (a.s.) şefkat oldu; çünkü Harun'un nübüvveti (peygamberliği) Allah'ın rahmetindendir. Böyle olunca ondan ancak bunun benzeri sâdır olur (meydana gelir).

Burada gerek sûre-i A'râf'da ve gerek sûre-i Tâhäda ihbâr buyurulan vak'anın icmâlen beyânı lâzım geldi. Ma'lûm olsun ki, Mûsâ (a.s.) Tûr'a gittiği vakit, onun efrâd-ı ümmetinden olan Sâmirî, alâ-tarîki'l-keşf, ata binmiş olduğu hâlde Cebrâîl (a.s.)ın sûret-i mütemessilesini müşâhede etmiş ve onun atının bastığı mahalden bir kabza toprak almış idi. Sâmirî, Sâmire kabîlesine mensûb Mûsâ bin Zafer isminde bir şahıstır. Badehû bu şahıs Hz. Mûsâ tarafından vekîl olarak bırakılan Hârûn (a.s.)a mürâcaatla “Benî İsrâîl, Mısır'dan hurûclarından mukaddem, Kıbtîlerden düğün ve bayram için istiâre ettikleri küpe, gerdanlık ve bilezik vs. misillü hilyâtı aralarında alıp satıyorlar. Bu hâl âriyet olan emvâlde tasarruf demek olup, devâmı münasib değildir. Bunların cümlesini toplayıp ihrâk edelim!" dedi. Hârûn (a.s.) bu teklîf-i meşrûu muvâfık buldu. Bu hilyâtın cümle- tesebbüt ile baka idi, elvâhta muharrer olan hüdâ ve rahmeti görür [24/7] ve Hârûn (a.s.) üzerine sıfat-ı gazabla zâhir olmaz idi. Çünkü elvâhta mu- harrer olan hüdâ Hz. Mûsâ'yı iğzâb eden emr-i vâkiin beyânı idi. Ve emr-i vâki' ise Hz. Hârûn'un Benî İsrâîl'i ıdlâlden berâeti idi. Zîrâ kavminin Sâmirî tarafından ıdlâl olunduğu Hak tarafından kendisine ihbâr buyu- rulmuş ve şu hâlde Cenâb-ı Hârûn'un bu husûsta aslâ dahli bulunmamış ve tarîk-i hüdâ ise lâyık olanların muâhazesini îcâb etmiş iken, Mûsâ (a.s.) ın elvâha dikkatle nazar edip hüdâyı görmemesi zuhûr-ı gazabına sebeb oldu. Ve kezâ elvâhta mastûr olan rahmet dahi birâderine olan rahmet idi. Eğer elvâha nazar edeydi, kavminin huzûrunda kendinden daha yaş- lı olan Cenâb-ı Hârûn'un büyüklüğü ile beraber sakalından tutmaz idi. Binâenaleyh bu “Ey anamın oğlu, benim sakalımı ve saçımı tutma!” (Tâhâ, 20/94) ve “Benim düşmanlarımı güldürme!” (Arâf, 7/150) kavli Cenâb-ı Hârûn'dan Mûsâ (a.s.)a şefkat oldu. Zîrâ Hz. Mûsâ'nın bu vaz'ı sebebiy- le onun düşmanlarının Cenâb-ı Mûsâ'ya şemâtet etmeleri muhtemel idi. Cenâb-ı Hârûn Mûsâ (a.s.)ın düşmanlarının kendi yüzünden gülmelerini istemedi. Bu, Hz. Mûsâ'ya onun şefkatidir. Ve Hârûn'un nübüvveti Al- lâh'ın rahmetinden olduğu için, Hz. Mûsâ'ya elvâhta olan rahmet ile nut- keyledi ki, ondan ancak rahmet ve şefkate müteallik kelâm sâdır olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Burada gerek A'râf Sûresi'nde gerek Tâhâ Sûresi'nde haber verilen olayın toplu olarak açıklanması gerekti. Bilinmeli ki, Mûsâ (a.s.) Tûr'a gittiği zaman, onun ümmetinden olan Sâmirî, keşif yoluyla, ata binmiş olduğu hâlde Cebrâîl (a.s.)ın cisimleşmiş sûretini görmüş ve onun atının bastığı yerden bir avuç toprak almıştı. Sâmirî, Sâmire kabilesine mensup Mûsâ bin Zafer isminde bir şahıstır. Daha sonra bu şahıs, Hz. Mûsâ tarafından vekil olarak bırakılan Hârûn (a.s.)a başvurarak, "Benî İsrâîl, Mısır'dan çıkışlarından önce, Kıptîlerden düğün ve bayram için ödünç aldıkları küpe, gerdanlık ve bilezik gibi ziynet eşyalarını aralarında alıp satıyorlar. Bu hâl, ödünç olan mallarda tasarruf etmek demek olup, devamı uygun değildir. Bunların hepsini toplayıp yakalım!" dedi. Hârûn (a.s.) bu meşru teklifi uygun buldu. Bu ziynet eşyalarının hepsi toplanıp yakılsa idi, levhalarda yazılı olan hidayet ve rahmeti görür [24/7] ve Hârûn (a.s.) üzerine gazap sıfatıyla ortaya çıkmazdı. Çünkü levhalarda yazılı olan hidayet, Hz. Mûsâ'yı öfkelendiren olayın açıklanması idi. Ve olay ise, Hz. Hârûn'un Benî İsrâîl'i saptırmaktan beri olması idi. Zira kavminin Sâmirî tarafından saptırıldığı Hak tarafından kendisine haber verilmiş ve bu hâlde Cenâb-ı Hârûn'un bu hususta asla dahli bulunmamış ve hidayet yolu ise layık olanların cezalandırılmasını gerektirmiş iken, Mûsâ (a.s.)ın levhalara dikkatle bakıp hidayeti görmemesi gazabının ortaya çıkmasına sebep oldu. Ve aynı şekilde levhalarda yazılı olan rahmet de kardeşine olan rahmet idi. Eğer levhalara baksaydı, kavminin huzurunda kendinden daha yaşlı olan Cenâb-ı Hârûn'un büyüklüğü ile beraber sakalından tutmazdı. Bu sebeple bu "Ey anamın oğlu, benim sakalımı ve saçımı tutma!" (Tâhâ, 20/94) ve "Benim düşmanlarımı güldürme!" (A'râf, 7/150) sözü Cenâb-ı Hârûn'dan Mûsâ (a.s.)a şefkat oldu. Zira Hz. Mûsâ'nın bu durumu sebebiyle onun düşmanlarının Cenâb-ı Mûsâ'ya sevinmeleri muhtemel idi. Cenâb-ı Hârûn, Mûsâ (a.s.)ın düşmanlarının kendi yüzünden gülmelerini istemedi. Bu, Hz. Mûsâ'ya onun şefkatidir. Ve Hârûn'un nübüvveti Allah'ın rahmetinden olduğu için, Hz. Mûsâ'ya levhalarda olan rahmet ile konuştu ki, ondan ancak rahmet ve şefkate ilişkin kelam sadır olur.

ثمَّ قال هارون لِمُوسَى : ﴿إِنِّي خَشِيتُ أَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ فَتَجْعَلَنِي

سَبَبًا في تَفْرِيقِهم، فإِنَّ عِبادَةَ العِجْلٍ فَرَّقَتْ بَيْنَهم ، فكان منهم مَن عَبَدَه اتِّبَاعًا

للسامري وتقليدًا له، ومنهم مَن تَوَقَّفَ عن عبادتِه حَتَّى يَرْجِعَ موسى إليهم

فيَسْأَلُونَه في ذلك، فَخَشِيَ هارونُ أنْ يُنْسَبَ ذلك الفُرْقَانُ بينهم إليه.

[24/8] Ba'dehû Cenâb-ı Harûn, Hz. Mûsa'ya إِنِّي خَشِيتُ أَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ )Tâhâ, 20/94) ya'ni “Ben senin, ‘Benî İsrâîl arasına tef- rika düşürdün!' demenden korktum" ki, "sen beni onların tefrîkinde sebeb kılarsın” dedi. Zîrâ buzağıya tapmak onların arasını tefrîk ey- ledi, Sâmirî'ye ittibâan ve ona taklîden, onlardan buzağıya tapanlar oldu. Ve bunun hakkında ona suâl etsinler diye, Hz. Mûsâ'nın onla- ra rücûuna kadar, buzağının ibâdetinde tevakkuf edenler bulundu. Binâenaleyh Hârûn (a.s.), onların beynindeki furkān kendisine nisbet olunur diye korktu. Ya'ni Hz. Mûsâ, Cenâb-ı Hârûn'a يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي (Tâhâ, 20/92, 93) ya'ni “Ey Hârûn, çün ki sen onların şaşırdıklarını gördün; bana mütâbaattan seni men'eden ne idi? Yoksa bana âsî mi oldun?” dedikde, Hârûn (a.s.) يَا ابْنَ أُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي (Tâhâ, 20/94) ya'ni “Ey anamın oğlu, benim sakalımı ve saçımı tutma!” dedikten sonra إِنِّي خَشِيتُ أَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (Tâhâ, 20/94) [Ben senin, “Benî İsrâîl arasına tefrika düşürdün!” demenden korktum.] dedi. فَتَجْعَلَنِي سَبَبًا فِي تَفْرِيقِهِمْ [Sen beni onların tefrîkinde sebeb kılarsın.] kavli, Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hârûn'dan naklolunan kelâm cümlesinden değildir; ibâre-i Fusûs'tur. Hz. Şeyh (r.a.) فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (Tâhâ, 20/94) [Benî İsrâîl arasına tefrika düşürdün.] kavlini îzâhen îrâd buyurmuştur. Zîrâ Sâmirî buzağıyı i'mâl ettiği vakit Benî İsrâîl'e هَذَا إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى (Tâhâ, 20/88) ya'ni “İşte bu sizin ve Mûsâ'nın ilâhıdır” demiş ve Benî İsrâîl fikren iki fırkaya ayrılarak, bir fırkası hemân Sâmirî'ye tâbi' olup ona taklîden buzağıya tapmağa başlamış ve bir fırkası dahi Hz. Hârûn'un men'i üzerine لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَى (Tâhâ, 20/91) ya'ni “Biz, Mûsâ bize rücû' edinceye kadar behemehâl ona tapmakta mukîm olacağız” deyip, buzağının hakîkaten kendilerinin ve Mûsâ'nın ilâhı olup olmadığını, Hz. Mûsâ'nın avdetinde kendisinden sormak şartıyla buzağıya ibâdette tevakkuf ve tereddüd etmiş idi. Ya'ni bir kısmı şeksiz ve bir kısmı da şekk ile ilâh-ı mec'ûle [24/9] taptılar. Bu ise, cidâli ve hattâ sefk-i dimâyı mûcib olabilecek bir tefrika idi. Hârûn (a.s.) ın nübüvveti Allah'ın rahmetinden olduğu için إِنَّمَا فُتِئْتُمْ بِهِ وَإِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ فَاتَّبِعُونِي وَأَطِيعُوا أَمْرِي (Tâhâ, 20/90) ya'ni “Bu buzağı sebebiyle fitneye düştünüz; hâlbuki sizin muhakkak Rabb'iniz Rahmân'dır. Bana tâbi' olun ve benim emrime itâat edin!” demekle iktifâ edip beynlerinde cidâl ve sefk-i dimâ' ve bu sûretle tefrika-i azîm havfinden nâşî men'lerinde mübâlağa etmedi; ve onlara olan bu hitâbı dahi rahmeti mutazammındır. Zîrâ إِنَّ رَبَّكُمُ الله [Rabb'iniz Allah'dır.] demedi رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ [Rabb'iniz Rahmân'dır.] dedi. Çünkü “Allah” cemî'-i esmâyı câmi' olduğundan kahr ile dahi mütecellî olur; ve "Rahmân" ise, rahmetle mütecellîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra, Harun (a.s.) Musa'ya: إِنِّي خَشِيتُ أَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (Tâhâ, 20/94) yani "Ben senin, 'İsrailoğulları arasına ayrılık düşürdün!' demenden korktum" dedi ki, "sen beni onların ayrılığında sebep kılarsın." Çünkü buzağıya tapmak onların arasını ayırdı; Samiri'ye uyarak ve onu taklit ederek, onlardan buzağıya tapanlar oldu. Ve bunun hakkında ona soru sorsunlar diye, Musa'nın onlara dönüşüne kadar, buzağının ibadetinde duraksayanlar bulundu. Bu sebeple Harun (a.s.), onların arasındaki ayrılığın kendisine nispet edilmesinden korktu. Yani Musa, Harun'a: يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي (Tâhâ, 20/92, 93) yani "Ey Harun, çünkü sen onların şaşırdıklarını gördün; bana uymaktan seni meneden ne idi? Yoksa bana âsi mi oldun?" dediğinde, Harun (a.s.): يَا ابْنَ أُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي (Tâhâ, 20/94) yani "Ey anamın oğlu, benim sakalımı ve saçımı tutma!" dedikten sonra: إِنِّي خَشِيتُ أَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (Tâhâ, 20/94) [Ben senin, "İsrailoğulları arasına ayrılık düşürdün!" demenden korktum.] dedi. فَتَجْعَلَنِي سَبَبًا فِي تَفْرِيقِهِمْ [Sen beni onların ayrılığında sebep kılarsın.] kavli, Kur'an-ı Kerim'de Harun'dan nakledilen kelam cümlesinden değildir; Fusûs'un ibaresidir. Şeyh (r.a.) فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (Tâhâ, 20/94) [İsrailoğulları arasına ayrılık düşürdün.] kavlini açıklamak üzere zikretmiştir. Çünkü Samiri buzağıyı yaptığı zaman İsrailoğulları'na: هَذَا إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى (Tâhâ, 20/88) yani "İşte bu sizin ve Musa'nın ilahıdır" demiş ve İsrailoğulları fikren iki fırkaya ayrılarak, bir fırkası hemen Samiri'ye tabi olup onu taklit ederek buzağıya tapmaya başlamış ve bir fırkası da Harun'un men etmesi üzerine: لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَى (Tâhâ, 20/91) yani "Biz, Musa bize dönünceye kadar mutlaka ona tapmakta devam edeceğiz" deyip, buzağının hakikaten kendilerinin ve Musa'nın ilahı olup olmadığını, Musa'nın dönüşünde kendisinden sormak şartıyla buzağıya ibadette duraksamış ve tereddüt etmiş idi. Yani bir kısmı şüphesiz ve bir kısmı da şüphe ile vehmedilmiş ilaha [24/9] taptılar. Bu ise, kavgayı ve hatta kan dökmeyi gerektirebilecek bir ayrılıktı. Harun (a.s.)'ın nübüvveti Allah'ın rahmetinden olduğu için: إِنَّمَا فُتِئْتُمْ بِهِ وَإِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ فَاتَّبِعُونِي وَأَطِيعُوا أَمْرِي (Tâhâ, 20/90) yani "Bu buzağı sebebiyle fitneye düştünüz; hâlbuki sizin muhakkak Rabbiniz Rahman'dır. Bana tabi olun ve benim emrime itaat edin!" demekle yetinip aralarında kavga ve kan dökme ve bu suretle büyük ayrılık korkusundan dolayı men etmelerinde abartıya gitmedi; ve onlara olan bu hitabı da rahmeti içermektedir. Çünkü: إِنَّ رَبَّكُمُ الله [Rabbiniz Allah'tır.] demedi, رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ [Rabbiniz Rahman'dır.] dedi. Çünkü "Allah" bütün isimleri kapsadığından kahr ile de tecelli eder; ve "Rahman" ise, rahmetle tecellidir.

فكان موسى الأَعْلَمَ بالأَمْرِ من هارون ، لأنَّه عَلِمَ مَا عَبَدَه أَصحابُ العِجْلِ

لعلمه بأنَّ الله قد قَضَى أَلَّا يُعْبَدَ إِلَّا إِيَّاه، وما حَكَمَ اللهُ بشيءٍ إِلا وَقَعَ ،

فكان عَتَبُ موسَى أَخَاهُ هارونَ لِمَا وَقَعَ الأمرُ في إِنْكَارِهِ وَعَدَمِ اتِّسَاعِهِ، فَإِنَّ

العارف مَن يَرَى الحق في كلِّ شيءٍ بَلْ يَرَاه عين كل شيء، فكان موسى

يُرَبِّي هارونَ تَرْبِيَةَ عِلْمٍ وإِن كان أَصْغَرَ منه في السِّنِّ.

Ve Mûsâ (a.s.) emri, Hârûn'dan a'lem idi. Zîrâ muhakkak Allah Teâlâ'nın kendisinden gayrı bir şeye ibâdet olunmamasını kazâ eyle- diğine ilminden nâșî, ashâb-ı iclin ne şeye ibâdet ettiklerini bildi. Ve Allah Teâlâ bir şeye hükmetmedi, illâ o şey vâki' oldu. Böyle olunca Mûsâ'nın, birâderi Hârûn'a atbi, onun inkârında ve adem-i ittisâın- da [24/10] vâki' olan emirden nâșî oldu. Zîrâ ârif, Hakk'ı her şeyde müşâhede eden, belki O'nu her şeyin "aynı" gören kimsedir. İmdi Mûsâ, her ne kadar sinnde ondan asgar idiyse de, Hârûn'u terbiye-i ilim ile terbiye ederdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Musa (a.s.)'ın emri, Harun'unkinden daha bilgiliydi. Çünkü o, Yüce Allah'ın kendisinden başkasına ibadet edilmemesini kazâ ettiğini ilminden dolayı, buzağıya tapanların neye ibadet ettiklerini bildi. Ve Yüce Allah bir şeye hükmetmedi, ancak o şey meydana geldi. Böyle olunca Musa'nın, kardeşi Harun'a tabi olması, onun inkârında ve buzağıya tapmaya katılmamasında meydana gelen emirden dolayı oldu. Çünkü ârif (Allah'ı bilen), Hakk'ı her şeyde müşahede eden, aksine O'nu her şeyin "aynı" gören kimsedir. Şimdi Musa, her ne kadar yaşça ondan küçük idiyse de, Harun'u ilim terbiyesi ile terbiye ederdi.

Ya'ni Mûsâ (a.s.( يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا )Tâhâ, 20/92) [Ey Hârûn, çün ki sen onların şaşırdıklarını gördün; bana mütâbaattan seni men'eden ne idi?] hitâbıyla Hârûn (a.s.)ın saçını ve sakalını tuttu; ve onun gazabı sû- ret-i zâhirede buzağının ilâh olmasını inkâr tarîkiyle vâki' oldu. Ve nitekim Hârûn (a.s.) dahi, Hz. Mûsâ'nın gıyâbında buzağının ilâh olmasını inkâr etmiş idi. Ve ilm-i zâhire göre onun ilâh olmasını inkâr etmek pek tabîî bir hâldir. Velâkin Mûsâ (a.s.), hakîkat-i emri Hz. Hârûn'dan daha ziyâde bildiği cihetle, Cenâb-ı Hârûn'un buzağıya ibâdeti inkâr ettiğini müşâhede eylediği ve bu ise ilm-i hakîkate mugāyir olduğu için, gazabının sebeb-i bâtınîsi bu idi. Çünkü Hz. Mûsâ, Allah Teâlâ'nın kendisinden gayrı bir şeye ibâdet olunmamasına hükmettiğini bildi. Binâenaleyh buzağıya ta- panların ne şeye taptıklarını bildi. Ve Allah Teâlâ neye hükmetmiş ise o şey muhakkak vâki' olur. Onun hükmünün hilâfı zâhir olmak ihtimâli yoktur. Halbuki Allah Teâlâ وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ )İsrâ, 17/23) [Ey Habîbim! Senin Rabb'in ancak O'na ibâdet etmenizi kazâ eyledi, ya'ni hükmetti.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu üzere, kendisinden gayrı bir şeye ibâ- det olunmamasına hükmetti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Musa (a.s.), "يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا" (Tâhâ, 20/92) [Ey Harun, çünkü sen onların şaşırdıklarını gördün; bana uymaktan seni alıkoyan neydi?] hitabıyla Harun (a.s.)'ın saçını ve sakalını tuttu; ve onun gazabı, görünen biçimde, buzağının ilah olmasını inkâr etme yoluyla meydana geldi. Ve nasıl ki Harun (a.s.) da, Hz. Musa'nın yokluğunda buzağının ilah olmasını inkâr etmişti. Ve görünen bilgiye göre onun ilah olmasını inkâr etmek pek doğal bir hâldir. Aksine Musa (a.s.), işin hakikatini Hz. Harun'dan daha fazla bildiği için, Cenab-ı Harun'un buzağıya ibadeti inkâr ettiğini gözlemlediği ve bu durum hakikat bilgisine aykırı olduğu için, gazabının bâtınî sebebi buydu. Çünkü Hz. Musa, Yüce Allah'ın kendisinden başka bir şeye ibadet olunmamasına hükmettiğini bildi. Bu sebeple buzağıya tapanların neye taptıklarını bildi. Ve Yüce Allah neye hükmetmiş ise o şey muhakkak meydana gelir. Onun hükmünün aksinin ortaya çıkma ihtimali yoktur. Hâlbuki Yüce Allah, "وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ" (İsrâ, 17/23) [Ey Habîbim! Senin Rabbin ancak O'na ibadet etmenizi kazâ eyledi, yani hükmetti.] ayet-i kerimesinde beyan buyurduğu üzere, kendisinden başka bir şeye ibadet olunmamasına hükmetti.

Suâl: Denildi ki: “Allah Teâlâ kendisinden gayrısına ibâdet olunmama- sına hükmetti; ve O'nun hükmettiği şey muhakkak vâki' olur.” Hâlbuki mecûsîler ateşe ve putperestler taştan ve tahtadan i'mâl ettikleri birtakım sûretlere ve akvâm-ı sâire dahi tahayyül ettikleri sûretlere taparlar. Bu hâl hükm-i ilâhînin hilâf-ı vukūu değil midir? [24/11] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Denildi ki: "Yüce Allah, kendisinden başkasına ibadet edilmemesine hükmetti; ve O'nun hükmettiği şey kesinlikle meydana gelir." Hâlbuki Mecusiler ateşe, putperestler taştan ve tahtadan yaptıkları birtakım suretlere ve diğer kavimler de hayal ettikleri suretlere taparlar. Bu durum, ilahi hükmün aksine bir meydana geliş değil midir?

Cevab: Fass-1 Nûhîde îzâh ve tafsîl olunduğu üzere, bilcümle eşyâ mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir; ve onların vücûdu, vücûd-ı mutlakın takay- yüd ve taayyününden ibarettir. Binâenaleyh putperestlerin taptıkları as- nâm dahi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın takayyüd ve taayyünü olduğundan putperestler, onlara tapmakla Hakk'ın gayrısına tapmış olmazlar. Çünkü vücûdda O'ndan gayrı bir şey yoktur. Binâenaleyh bir abid, ibâdet için hangi bir şeye teveccüh etse, o ibâdet, hakîkatte Allah Teâlâya râci' olur. Onların küfrü ancak Hakk-ı mutlakı takyîd ve tahdîd etmelerinden mün- baisdir. İşte Sâmirî tarafından ilâh ittihâz olunan buzağıya ibadet dahi bu kabîldendir. Şu hâlde ne şeye ibâdet olunursa olunsun, Allah Teâlânın kendisinden gayrısına ibâdet olunmaması hakkındaki hükmüne muhalif bir hâl vâki' olamaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Nuh Fassı'nda açıklandığı ve ayrıntılandırıldığı üzere, bütün eşya ilahi isimlerin tecelli yerleridir; ve onların varlığı, mutlak varlığın kayıtlanmasından ve belirginleşmesinden ibarettir. Bu sebeple putperestlerin taptıkları putlar dahi Hakk'ın mutlak varlığının kayıtlanması ve belirginleşmesi olduğundan, putperestler onlara tapmakla Hakk'ın gayrısına tapmış olmazlar. Çünkü varlıkta O'ndan başka bir şey yoktur. Bu sebeple bir kul, ibadet için hangi bir şeye yönelse, o ibadet, hakikatte Yüce Allah'a döner. Onların küfrü ancak mutlak Hakk'ı kayıtlamalarından ve sınırlamalarından kaynaklanır. İşte Sâmirî tarafından ilah edinilen buzağıya ibadet dahi bu türdendir. Şu halde ne şeye ibadet olunursa olunsun, Yüce Allah'ın kendisinden başkasına ibadet olunmaması hakkındaki hükmüne aykırı bir hal meydana gelemez.

İmdi Mûsâ (a.s.)ın birâderi Hârûn (a.s.)a karşı itâbı onun buzağıya ibâdetine inkârında ve adem-i ittisâında vâki' olan emirden dolayı oldu. Çünkü ârif olan kimse Hakk'ı her şeyde görür; ve belki Hakk'ı her şeyin “ayn”ı olarak müşâhede eder. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.), ondan sinnen kü- çük olmakla beraber, daha ârif olduğu için, Hârûn (a.s.)ı terbiye-i ilim ile terbiye eder idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Musa (a.s.)'ın kardeşi Harun (a.s.)'a karşı azarlaması, onun buzağıya ibadet etmesini inkâr etmesinden ve bu ibadetle ilişkili olmamasından dolayı meydana gelen bir durumdan kaynaklandı. Çünkü ârif (Allah'ı bilen) olan kimse, Hakk'ı her şeyde görür; hatta Hakk'ı her şeyin tekil hakikati olarak müşâhede eder. Bu sebeple Musa (a.s.), yaşça ondan küçük olmasına rağmen, daha ârif olduğu için, Harun (a.s.)'ı ilim terbiyesi ile terbiye ederdi.

Suâl: Hârûn (a.s.) emr-i nübüvvette Mûsâ (a.s.)ın şerîki olduğu hâlde, Benî İsrâîl buzağıya ibâdet ettikleri vakit, onun onlara inkârı ve buzağı ibâ- detini havsalasına sığdıramaması, hakîkat-i hâle adem-i ıttılâını îcâb eder. Hâlbuki bundan, bir nebiyy-i zîşâna maʼrifette noksan isnâdı lâzım gelir? [24/12] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Hârûn (a.s.) nübüvvet işinde Mûsâ (a.s.)'ın ortağı olduğu hâlde, Benî İsrâîl buzağıya ibadet ettikleri zaman, onun onlara karşı çıkması ve buzağı ibadetini aklına sığdıramaması, hakikatin durumunu bilmediğini gerektirir. Hâlbuki bundan, şanlı bir peygambere marifette noksanlık isnat etmek gerekir?

Cevab: Fass-ı Üzeyrîde dahi geçtiği üzere, nübüvvet velâyetin zâhiri ve velâyet, nübüvvetin bâtınıdır. Ve bir nebîye ilm-i risâletten ümmetinin isti'dâdı kadar verilir; ne ziyâde ve ne de noksandır. Binâenaleyh ilm-i risâ- lette enbiyâya aslâ noksan isnâdı câiz değildir. Nitekim Hârûn (a.s.)ın bu- zağı ibâdetine inkârı bi-hasebi'n-nübüvve kemâldir. Velâkin ilm-i hakîkat, ki enbiyâ (aleyhimü's-selâm) buna cihet-i velâyetleriyle muttali' olurlar, bu maʼrifete adem-i ıttılâları câiz olur; ve Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulan Mûsâ ve Hızır (aleyhime's-selâm) kıssası bu cevâzın burhânıdır. Ve enbiyâ )aleyhimü's-selâm( تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ )Bakara, 2/253) [Bu resûl- lerin baʼzısını baʼzısı üzerine tafdîl ettik.] âyet-i kerîmesi muktezâsınca mü- tefâzıl olduklarından, Mûsâ (a.s.) sinnen küçük olmakla beraber, hakîkat-i hâli Hârûn (a.s.)dan a'ref idi. وَلِذَلِكَ لمَّا قال له هارون ما قال رَجَعَ إِلى السَّامِرِي، فقال له : فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ يعني فيما صَنَعْتَ مِن عُدُولِك إلى صُورةِ العِجْل على الاختصاص، وما خَطْبُكَ مِن صُنْعِك هذا الشَّبَحِ مِن حُلِيِّ القَوْمِ، حَتَّى أَخَذْتَ بِقُلُوبِهِم مِن أَجْلِ أَمْوَالِهم ، فإِنَّ عِيسَى اليَقُولُ لِبَنِي إسرائيلَ: «يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ قَلْبُ كُلِّ إِنْسَانٍ حَيْثُ مَالُهُ ، فَاجْعَلُوا أَمْوَالَكُمْ فِي السَّمَاءِ تَكُنْ قُلُوبُكُمْ فِي السَّمَاءِ»، وما سُمِّيَ المال مالًا إِلَّا لِكَوْنِهِ بِالذَّاتِ تَمِيلُ القلوب إليه بالعادة، فهو المقصود الأعظَمُ في القلوبِ لِمَـا فيهـا مـن الافتقار إليه. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Üzeyr Fassı'nda da geçtiği üzere, nübüvvet (peygamberlik) velâyetin (Allah dostluğunun) zâhiri (görünen yüzü), velâyet ise nübüvvetin bâtınıdır (iç yüzüdür). Ve bir nebîye (peygambere) risâlet (elçilik) ilminden, ümmetinin isti'dâdı (yatkınlığı) kadar verilir; ne fazla ne de eksiktir. Buna göre, risâlet ilminde enbiyâya (peygamberlere) asla noksan isnat etmek câiz değildir. Nitekim Hârûn (a.s.)'ın buzağı ibadetini inkârı, nübüvvet açısından kemâldir (olgunluktur). Belki (aksine) enbiyânın (aleyhimü's-selâm) velâyet cihetleriyle muttali' oldukları (haberdar oldukları) ilm-i hakîkate (hakikat ilmine) bu ma'rifete (bilgiye) ıttılâları (haberdar olmaları) câiz olur; ve Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyurulan Mûsâ ve Hızır (aleyhime's-selâm) kıssası bu cevâzın (mümkün olmanın) burhânıdır (delilidir). Ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm), "تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ" (Bakara, 2/253) [Bu resûllerin bazısını bazısı üzerine tafdîl ettik (üstün kıldık).] âyet-i kerîmesi muktezâsınca (gereğince) mütefâzıl (birbirinden üstün) olduklarından, Mûsâ (a.s.) yaşça küçük olmakla beraber, hâlin hakikatini Hârûn (a.s.)'dan daha iyi bilirdi. وَلِذَلِكَ لمَّا قال له هارون ما قال رَجَعَ إِلى السَّامِرِي، فقال له : فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ يعني فيما صَنَعْتَ مِن عُدُولِك إلى صُورةِ العِجْل على الاختصاص، وما خَطْبُكَ مِن صُنْعِك هذا الشَّبَحِ مِن حُلِيِّ القَوْمِ، حَتَّى أَخَذْتَ بِقُلُوبِهِم مِن أَجْلِ أَمْوَالِهم ، فإِنَّ عِيسَى اليَقُولُ لِبَنِي إسرائيلَ: «يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ قَلْبُ كُلِّ إِنْسَانٍ حَيْثُ مَالُهُ ، فَاجْعَلُوا أَمْوَالَكُمْ فِي السَّمَاءِ تَكُنْ قُلُوبُكُمْ فِي السَّمَاءِ»، وما سُمِّيَ المال مالًا إِلَّا لِكَوْنِهِ بِالذَّاتِ تَمِيلُ القلوب إليه بالعادة، فهو المقصود الأعظَمُ في القلوبِ لِمَـا فيهـا مـن الافتقار إليه.

Ve bunun için Hârûn, ona dediğini dedikde, Sâmirî'ye rücû' etti. Ona فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ )Tâhâ, 20/95) ya'ni “Ey Sâmirî, murâdın nedir?” dedi ki, ihtisas üzere buzağı sûretine udûlden sun'ettiğin şeyde şânın nedir? Ve huliyy-i kavimden [24/13] bu şebahı yapmandan murâdın nedir? Tâ ki emvâlleri eclinden onların kalblerini ahzettin, demektir. Zîrâ Îsâ (a.s.) Benî İsrâîl'e: “Ey Benî İsrâîl, her insanın kalbi malının cihetindedir. Binâenaleyh siz emvâlinizi semâda farzedin ki, kalbleriniz semâda olsun!" dedi. Halbuki ancak kulûb, bizzât âdet547 ile ona mâil olduğundan dolayı mala "mal" tesmiye olundu. Böyle olunca kalbde ona iftikārdan nâșî, o mal kulûbda maksûd-ı aʼzamdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun için Hârûn, Sâmirî'ye dediğini dediğinde, ona döndü. Ona "فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ" (Tâhâ, 20/95) yani "Ey Sâmirî, muradın nedir?" dedi ki, buzağı şekline dönüşmek üzere özel olarak yaptığın şeyde senin durumun nedir? Ve kavmin ziynet eşyalarından [24/13] bu heykeli yapmandan muradın nedir? Bu, malları yüzünden onların kalplerini ele geçirdin, demektir. Çünkü Îsâ (a.s.) Benî İsrâîl'e: "Ey Benî İsrâîl, her insanın kalbi malının yönündedir. Bu sebeple siz mallarınızı gökte farz edin ki, kalpleriniz gökte olsun!" dedi. Halbuki ancak kalpler, bizzat âdet ile ona meylettiğinden dolayı mala "mal" adı verildi. Böyle olunca kalpte ona duyulan ihtiyaçtan dolayı, o mal kalplerde en büyük amaçtır.

Ya'ni Mûsâ (a.s.) Hârûn (a.s.)1 ilim terbiyesi ile terbiye ettiği için, Cenâb-ı Hârûn Hz. Mûsaya onun gazabına karşı يَا ابْنَ أُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَنِي وَلَا برأسي )Tâhâ, 20/94) [Ey anamın oğlu, benim sakalımı ve saçımı tutma!] kavlini söylediği vakit, Mûsâ (a.s.) Sâmirîye dönüp ona: “Ey Sâmirî şânın ve murâdın nedir?” ya'ni “İlâh-ı mutlak ibâdetinden husûsiyet üzere buza- ğı sûretinde ilâh-ı mukayyed ibâdetine tecavüzün olan sun'unda murâdın nedir? Ve kavmin hilyât ve tezyînâtından bu şebahı, yaʼni cism-i kesîfi yap- mandan murâdın nedir? Tâ ki onların kalblerini emvâllerinden dolayı ahz u zabtettin!" dedi. Zîrâ insanın kalbi malının bulunduğu tarafa meyyâldir. Sâmirî dahi buzağıyı Benî İsrâîl'in yedindeki hilyâttan i'mâl ettiği cihetle, onların kalbleri malları olan buzağı cihetine meyletti. Çünkü Îsâ (a.s.) Benî İsrâîl'e hitâben: "Ey Benî İsrâîl! Her bir insanın kalbi, malının bulunduğu cihettedir. Böyle olunca siz emvâlinizi semâda, ya'ni ulüvvde farzedin; tâ ki kalbleriniz semâya, ya'ni ulüvve, mâil olsun!”548 buyurdu. “Sema”dan murâd, semâ-i esmâ-i ilâhiyye ve “mal”dan murâd dahi, esmâ hazînelerin- de meknûz olan tecelliyât ve atâyâ-yı ilâhiyyedir. Halbuki mala “mâl” de- nilmesi [24/14] ancak kalblerin bizzât, âdetle ona mâil olmasından nâşîdir. Nitekim “mâl canın yongasıdır" darb-ı meseli meşhûrdur. Binâenaleyh, kalbde mala ihtiyac ve iftikār hissi bulunduğu için, o mal kalblerde mak- sûd-ı aʼzamdır. Bosnevî ve Yakūb Han nüshalarında تَمِيلُ القلوب إليه بالعَادَةِ [Kulûb, bizzât âdet ile ona mâil olur.] ve Kāşânî, Bâlî Efendi ve Dâvûd-1 Kayserî ve Tevîl-i Muhkem nüshalarında إليه بالعِبَادَةِ ]bizzat ibadet ile] sûre- tinde muharrerdir. Bu sûretlere göre maʼnâ: “Halbuki mala “mal” tesmi- yesi, ancak kalblerin bizzât ibâdetle ona mâil olmasından nâşîdir” olur. Zîrâ mala meyledip onun tasarrufu tahtında bulunanlar abdü'l-mâldir; ve abdiyyet-i mâli kabûl ile ibâdet-i Hak'tan i'râz edenler pek çoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Musa (a.s.) Harun'u (a.s.) ilim terbiyesi ile terbiye ettiği için, Harun (a.s.) Musa'ya onun gazabına karşı "Ey anamın oğlu, benim sakalımı ve saçımı tutma!" (Tâhâ, 20/94) sözünü söylediği vakit, Musa (a.s.) Samiri'ye dönüp ona: "Ey Samiri, şanın ve muradın nedir?" yani "Mutlak ilaha ibadetten, özel olarak buzağı suretinde kayıtlı ilaha ibadete geçişin olan sanatında muradın nedir? Ve kavmin süs eşyalarından bu sureti, yani bu yoğun cismi yapmandan muradın nedir? Ta ki onların kalplerini mallarından dolayı ele geçirdin ve zaptettin!" dedi. Çünkü insanın kalbi malının bulunduğu tarafa eğilimlidir. Samiri de buzağıyı İsrailoğullarının elindeki süs eşyalarından yaptığı için, onların kalpleri malları olan buzağı tarafına meyletti. Çünkü İsa (a.s.) İsrailoğullarına hitaben: "Ey İsrailoğulları! Her bir insanın kalbi, malının bulunduğu cihettedir. Böyle olunca siz mallarınızı semada, yani ulviyette farz edin; ta ki kalpleriniz semaya, yani ulviyete, eğilimli olsun!" buyurdu. "Sema"dan murad, ilahi isimlerin seması ve "mal"dan murad dahi, isimler hazinelerinde gizli olan tecelliyat ve ilahi bağışlardır. Halbuki mala "mal" denilmesi ancak kalplerin bizzat, adetle ona eğilimli olmasından kaynaklanır. Nitekim "mal canın yongasıdır" darb-ı meseli meşhurdur. Buna göre, kalpte mala ihtiyaç ve fakirlik hissi bulunduğu için, o mal kalplerde en büyük maksattır. Bosnevi ve Yakup Han nüshalarında "Kalpler, bizzat adet ile ona eğilimli olur." ve Kaşani, Bali Efendi ve Davud-ı Kayseri ve Tevil-i Muhkem nüshalarında "bizzat ibadet ile" şeklinde yazılıdır. Bu suretlere göre mana: "Halbuki mala "mal" denilmesi, ancak kalplerin bizzat ibadetle ona eğilimli olmasından kaynaklanır" olur. Çünkü mala meyledip onun tasarrufu altında bulunanlar malın kuludur; ve malın kulluğunu kabul ile Hakk'a ibadetten yüz çevirenler pek çoktur.

وليس للصُّورِ بقاء، فلا بُدَّ مِن ذَهَابِ صورةِ العِجْل لوْ لَمْ يَسْتَعْجِلْ مُوسَى بِحَرْقِهِ،

فَغَلَبَتْ عليه الغَيْرَةُ، فَحَرَّقَهُ ، ثُمَّ نَسَفَ رَمَادَ تلك الصُّورة في اليَمِّ نَسْفًا، وقال له:

وَانْظُرْ إِلَى إِلَهِكَ ، فَسَمَّاهُ إِلَهَا بطَريقِ التَّنْبِيهِ لِلتَّعْلِيمِ لِمَا عَلِمَ أَنَّـه بعـض

الْمَجَالِي الإِلَهِيَّةِ لَنُحَرِّقَنَّهُ .

Ve suverin bekāsı yoktur. Binâenaleyh eğer Mûsâ, onu yakmakla isti'câl etmese idi, buzağı sûretinin zehâbı lâbüddür. İmdi onun üze- rine gayret galebe etti; onu yaktı. Ba'dehû o sûretin külünü denize savuruş savurdu; ve ona “İlâhına bak!” dedi. İmdi onun mecâlî-i ilâ-hiyyeden ba'z olduğunu bildiğinden nâșî, bi-tarîki't-tenbîh taʼlîm için, ona "ilâh” tesmiye etti. "Biz onu elbette yakarız" (Tâhâ, 20/97) dedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve surelerin kalıcılığı yoktur. Bu sebeple eğer Musa, onu yakmakla acele etmeseydi, buzağı suretinin yok olması kaçınılmazdı. Şimdi onun üzerine gayret üstün geldi; onu yaktı. Daha sonra o suretin külünü denize savuruş savurdu; ve ona "İlahına bak!" dedi. Şimdi onun ilahi tecellilerden (ilahi varlığın görünme yerleri) bazı olduğunu bildiğinden dolayı, uyarı yoluyla öğretmek için, ona "ilah" adını verdi. "Biz onu elbette yakarız" (Tâhâ, 20/97) dedi.

Ya'ni Benî İsrâîl suver-i kesîfenin hiçbirisinde bekā olmadığını ve binâe-naleyh o suverden birisi olan buzağının sûreti dahi fânî olduğunu bildikleri hâlde, mahzâ mallarından ma'mûl olduğu için, kalbleri [24/15] o sûrete meyledip taptılar. Ve pek tabîîdir ki sûretlerin bekāsı yoktur. Eğer Mûsâ (a.s.) o buzağı sûretini yakıp imhâ etmek husûsunda acele etmese idi bile, suver-i sâire-i âlem gibi mutlakā o sûret dahi er geç kendi kendine bozulup gidecek idi. Fakat Mûsâ (a.s.) üzerine gayret galebe ettiği için, onun imhâ-sı hususunda acele edip, o sûreti ateşte yaktı; ve bade'l-ihrâk onun külçe külçe olan külünü deryâ içine savuruş savurdu. Zîrâ Benî İsrâîl'in isti'dâdı “tenzîh”i iktizâ ederdi. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.)ın getirdiği şerîat dahi ten-zîh üzerine idi; ve tenzîh ise, ilm-i Kur'ân'ı değil, ilm-i furkānı muktezîdir; ve ilm-i Kur'ân tenzîhde teşbîhi ve teşbîhde tenzîhi iktizâ eder. İşte Mûsâ (a.s.)ın meşrebinde tenzîh gālib olmakla, kendisine gayret, ya'ni buzağı sûreti Hakk'ın gayrı olduğu ve Hakk'ın o sûretten münezzeh bulunduğu mülâhazası galebe ederek, o sûretin imhâsında acele etti; ve onu yaktı. Ve Mûsâ (a.s.)a bu tenzîh ve gayret galebe etmekle beraber, buzağı sûretinin mecâlî-i ilâhiyyeden bir meclâ olduğuna dahi ilmi var idi. Velâkin bu teş-bîh ciheti gālib değil idi. İşte bu hakîkati dahi tenbîh tarîkiyle taʼlîm için Samirîye hitaben وَانْظُرْ إِلَى إِلَهِكَ الَّذِي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا لَنُحَرِّقَّهُ )Thâ, 20/97( ya'ni “Müdâvemetle taptığın ilâhına nazar et ki, biz onu elbette yakarız” dedi ve o buzağı sûretini “ilâh” ile tesmiye etti. Ve onun buzağı sûretini yakmasının hikmetine gelince: فَإِنَّ حَيَوَانِيَّةَ الإنسان لها التصرُّف في حَيَوانِيَّةِ الحَيَوانِ لِكَوْنِ اللَّهِ سَخَّرَها لللإنسان، ولا سيما وأصله ليس من حيوان ، فكان أَعْظَمَ في التسخير، لأنَّ غير الحيوان، ما له إرادَةٌ، بَلْ هو بحُكْمِ مَن تَصَرَّف فيـه مـن غيرِ إِبَاءَةٍ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani İsrailoğulları, yoğun suretlerin hiçbirinde kalıcılık olmadığını ve bu sebeple o suretlerden biri olan buzağının suretinin de fani olduğunu bildikleri halde, sırf mallarından yapılmış olduğu için, kalpleri o surete meyledip taptılar. Ve pek tabiidir ki suretlerin kalıcılığı yoktur. Eğer Musa (a.s.) o buzağı suretini yakıp yok etmek hususunda acele etmeseydi bile, âlemin diğer suretleri gibi mutlaka o suret de er geç kendi kendine bozulup gidecekti. Fakat Musa (a.s.) üzerine gayret (kıskançlık, Allah için öfke) üstün geldiği için, onun yok edilmesi hususunda acele edip, o sureti ateşte yaktı; ve yaktıktan sonra onun külçe külçe olan külünü denizin içine savurdu. Zira İsrailoğulları'nın yatkınlığı "tenzih"i (Allah'ı yaratılmışlara benzemekten uzak tutma) gerektirirdi. Bu sebeple Musa (a.s.)'ın getirdiği şeriat de tenzih üzerine idi; ve tenzih ise, ilm-i Kur'ân'ı (Kur'an ilmi, yani hem tenzih hem teşbihi içeren ilim) değil, ilm-i furkânı (furkan ilmi, yani hak ile batılı ayıran, tenzihi öne çıkaran ilim) gerektirir; ve ilm-i Kur'ân tenzihde teşbihi (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) ve teşbihde tenzihi gerektirir. İşte Musa (a.s.)'ın meşrebinde (manevi yolunda) tenzih üstün gelmekle, kendisine gayret, yani buzağı suretinin Hakk'ın gayrı olduğu ve Hakk'ın o suretten münezzeh bulunduğu mülahazası üstün gelerek, o suretin yok edilmesinde acele etti; ve onu yaktı. Ve Musa (a.s.)'a bu tenzih ve gayret üstün gelmekle beraber, buzağı suretinin ilahi tecellilerin (mecâlî-i ilâhiyye) bir tecelli yeri (meclâ) olduğuna da ilmi vardı. Velakin bu teşbih ciheti üstün değildi. İşte bu hakikati de uyarı yoluyla öğretmek için Samiri'ye hitaben وَانْظُرْ إِلَى إِلَهِكَ الَّذِي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا لَنُحَرِّقَّهُ (Taha, 20/97) yani "Müdavetle taptığın ilahına nazar et ki, biz onu elbette yakarız" dedi ve o buzağı suretini "ilah" ile isimlendirdi. Ve onun buzağı suretini yakmasının hikmetine gelince: فَإِنَّ حَيَوَانِيَّةَ الإنسان لها التصرُّف في حَيَوانِيَّةِ الحَيَوانِ لِكَوْنِ اللَّهِ سَخَّرَها لللإنسان، ولا سيما وأصله ليس من حيوان ، فكان أَعْظَمَ في التسخير، لأنَّ غير الحيوان، ما له إرادَةٌ، بَلْ هو بحُكْمِ مَن تَصَرَّف فيـه مـن غيرِ إِبَاءَةٍ.

[24/16] Zîrâ Allah Teâlâ onu insana teshîr eylediği cihetle, insanın hayvâniyeti için, hayvanın hayvâniyetinde tasarruf vardır. Ve bâhusûs hâlbuki buzağının aslı hayvandan değildir. Binâenaleyh teshîrde hay- vandan a'zamdır. Zîrâ hayvanın gayrıdır. Onun için irâde yoktur. Bel- ki emr, bilâ-imtina' kendisinde tasarruf eden kimsenin hükmüyledir. Ya'ni Allah Teâlâ hayvanın hayvâniyetini insana teshîr ettiği ecilden, insanın hayvâniyeti için hayvanın hayvâniyetinde tasarruf vardır. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ )Casiye, 45/13) ya'ni "Semâvât ve arzda olan mahlûkātı sizin için müsahhar kıldı” buyu- rur. Nev'-i insân mahlûkāt-ı arzıyyenin kâffesinde tasarruf etmekle beraber semâda uçan kuşları dahi hükmüne münkād kılar. Ve fî-zamâninâ görül- düğü üzere terakkiyât-ı fenniyye sebebiyle semâda uçar ve sun'î bulutlar ihdâs eder. Ve insân-ı kâmilin ve ehl-i havâsstan olan insân-ı nâkısın yerde ve gökte başka türlü tasarrufâtı dahi vardır ki, erbâbının maʼlûmudur. Buzağı üzerindeki tasarrufa gelince: Onun aslı hayvan cinsinden de- ğildir. Cemâddan ibaret olan hilyâttan yapılmış bir sûrettir; ve hayvanın gayrıdır. Binâenaleyh insanın yedinde hayvandan daha ziyâde müsahhar- dır. Çünkü onun hayvan gibi irâdesi olmadığı için, insân onu ne şekil ve vaziyete koysa, aslâ kendisinden muhalefet549 zâhir olmaksızın onun tasar- rufuna tâbi' olur. Binâenaleyh cemâdât inkıyâd ve teslîm hususunda hay- vandan aʼzamdır. Halbuki insanın hayvaniyeti, hayvanın hayvaniyetinde dahi tasarruf ederse de, irâdesi olduğu cihetle, tasarruf-ı insânîye muhalefet eder. Ve insan, hayvanı birtakım âlât ve hiyel ve desâis ile zabtedip, onu kendi irâdesi dairesinde hareket etmeğe bırakmaz. İşte insanın hayvani- yeti, hayvanın hayvâniyetinde mutasarrıf olunca, aslı hayvan cinsinden olmayan buzağı üzerinde elbette onun imtinâı olmaksızın keyfe-mâ-yeşâ mutasarrıfdır; çünkü o cemâddır. [24/17] Binâenaleyh Mûsâ (a.s.), hay- van hakkında revâ görmeyeceği bir tarz ile, ya'ni yakmak sûretiyle buzağıyı imhâ etti. Gerçi Mûsâ (a.s.) onu kırıp parçalamak sûretiyle de imha edebi- lirdi. Fakat bi'l-ihrâk imhâyı münasib gördü. Çünkü Mûsâ (a.s.), tecellî-i nûrîyi ateş sûretinde müşâhede etmiş idi; ve ona dıraht-ı âteşînden إِنِّي أَنَا اللَّهُ )Kasas, 28/30) [Ben Allâhım!] hitâbı gelmiş idi. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyurur. Beyit: تو آن نوری که با موسی همی گفت خدایم من، خدایم من، خدایم Tercüme: “Sen ol bir nûrsun, Mûsâ'ya derdin Hudâyım ben, Hudâyım ben, Hudâyım!'550 Ve diğer bir beyt-i şerîflerinde dahi kendilerine vâki' olan bu tecellîye işâreten buyururlar. Beyit: مرا می خواند آن آتش، مگر موسی عمرانم درخت آتشین دیدم، ندا آمد که جانانم چهل سال است چون موسی بگرد این بیابانم دَخَلْتُ التِّيهَ بِالْبَلْوَى وَذُقْتُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü Yüce Allah onu insana boyun eğdirdiği için, insanın hayvaniyeti, hayvanın hayvaniyetinde tasarruf sahibidir. Ve özellikle buzağının aslı hayvandan değildir. Bu sebeple, boyun eğdirilme konusunda hayvandan daha üstündür. Çünkü o, hayvanın gayrıdır. Onun için irâde yoktur. Aksine emir, kendisinde tasarruf eden kimsenin hükmüyledir, hiçbir itiraz olmaksızın. Yani Yüce Allah hayvanın hayvaniyetini insana boyun eğdirdiği için, insanın hayvaniyeti, hayvanın hayvaniyetinde tasarruf sahibidir. Nasıl ki Yüce Allah, "Göklerde ve yerde olan her şeyi sizin için boyun eğdirdi" (Casiye, 45/13) buyurur. İnsan türü, yeryüzündeki tüm yaratılmışlarda tasarruf etmekle beraber, gökte uçan kuşları dahi kendi hükmüne boyun eğdirir. Ve günümüzde görüldüğü üzere, fennî ilerlemeler sebebiyle gökte uçar ve yapay bulutlar oluşturur. Ve insân-ı kâmilin ve havas zümresinden olan nâkıs insanın yerde ve gökte başka türlü tasarrufları da vardır ki, bu işin ehli olanların malumudur. Buzağı üzerindeki tasarrufa gelince: Onun aslı hayvan cinsinden değildir. Cansız varlıklardan ibaret olan süs eşyalarından yapılmış bir şekildir; ve hayvanın gayrıdır. Bu sebeple, insanın elinde hayvandan daha fazla boyun eğmiştir. Çünkü onun hayvan gibi irâdesi olmadığı için, insan onu ne şekil ve vaziyete koysa, asla kendisinden bir muhalefet ortaya çıkmaksızın onun tasarrufuna tâbi olur. Bu sebeple cansız varlıklar, boyun eğme ve teslimiyet hususunda hayvandan daha üstündür. Halbuki insanın hayvaniyeti, hayvanın hayvaniyetinde dahi tasarruf etse de, irâdesi olduğu için, insanî tasarrufa muhalefet eder. Ve insan, hayvanı birtakım âletler, hileler ve desiseler ile zaptedip, onu kendi irâdesi dairesinde hareket etmeye bırakmaz. İşte insanın hayvaniyeti, hayvanın hayvâniyetinde mutasarrıf olunca, aslı hayvan cinsinden olmayan buzağı üzerinde elbette onun itirazı olmaksızın dilediği gibi tasarruf sahibidir; çünkü o cansızdır. Bu sebeple Musa (a.s.), hayvan hakkında uygun görmeyeceği bir tarz ile, yani yakmak suretiyle buzağıyı yok etti. Gerçi Musa (a.s.) onu kırıp parçalamak suretiyle de yok edebilirdi. Fakat yakarak yok etmeyi uygun gördü. Çünkü Musa (a.s.), nuranî tecelliyi ateş suretinde müşahede etmiş idi; ve ona ateşli ağaçtan "Ben Allah'ım!" (Kasas, 28/30) hitabı gelmiş idi. Nasıl ki Hz. Mevlânâ (r.a.) buyurur. Beyit: "Sen o nursun ki Musa'ya 'Ben Allah'ım, ben Allah'ım, ben Allah'ım!' derdin." Ve diğer bir beyt-i şeriflerinde dahi kendilerine vâki olan bu tecelliye işaret ederek buyururlar. Beyit: "O ateş beni çağırıyor, sanki ben İmran oğlu Musa'yım. Ateşli bir ağaç gördüm, 'Ey canım!' diye bir nida geldi. Kırk yıldır Musa gibi bu çölde dolaşıyorum. Belalarla Tih'e girdim ve kudret helvası ile bıldırcın yedim."

Tercüme: “Dıraht-ı âteşîn gördüm, dedi: “Ben işte cânânem” Beni çağırdı ateş gālibâ Mûsâ-yı İmrânem Düşüp tîhe belâ çektim ve tattım menn ü selvâyı Tamam kırk yıl ki, Mûsâ misli devvâr-ı beyâbânemʼ551 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Ateşli bir ağaç gördüm, dedi: 'Ben işte cânânım.' Beni çağırdı ateş, galiba ben Mûsâ-yı İmrân'ım. Tîh'e (Sina Çölü'ne) düşüp belâ çektim ve menn ü selvâyı tattım. Tam kırk yıldır ki, Mûsâ gibi çöllerde dolaşmaktayım."

İşte Mûsâ (a.s.) bu sebebe binâen ateşi buzağı sûretine taslît etti ve yakıp külünü deryâya savurdu. Ve bu fiili ile Hak Teâlâ hazretlerinin böyle bir tecellîsi vukūunda keserât-ı sûriyyenin buzlar gibi eriyeceğini ve cemî'-i zerrât-ı unsuriyyenin kül gibi savrulup muzmahil olacağını gösterdi. Nitekim ölüm dediğimiz hâl, bunun her an gördüğümüz şâhid-i belîğidir. Zîrâ mevt, [24/18] tecellî-i zâtîdir. Havf-ı mevt ile lerzân olanlar, ancak bizim gibi vücûd-ı vehmîsi kendisinin malı olduğunu zannedenlerdir. Bu vehimden âzâd olup mü'min-i hakîkî bulunan evliyâullah ise bu tecellînin teşnesidirler. Nitekim hadis-i şerîfte الْمَوْتُ تُحْفَةُ الْمُؤْمِنِ [Mevt, mü'minin armağanıdır.]552 buyurulmuştur. وأما الحيوان فهو ذُو إِرادَةٍ وغَرَضِ، فقدْ يَقَعُ منه الإِبَاءَةُ في بعض التصريف، &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Musa (a.s.) bu sebeple ateşi buzağı şekline yöneltti ve yakıp külünü denize savurdu. Ve bu fiili ile Yüce Allah hazretlerinin böyle bir tecellîsi (tecelli: görünme, ortaya çıkma) meydana geldiğinde, görünüşteki çoklukların buzlar gibi eriyeceğini ve bütün unsurların zerrelerinin kül gibi savrulup yok olacağını gösterdi. Nasıl ki ölüm dediğimiz hâl, bunun her an gördüğümüz açık şahididir. Çünkü ölüm, zâtî tecellîdir (zâtî tecellî: Allah'ın özünden gelen görünme). Ölüm korkusuyla titreyenler, ancak bizim gibi vehmî varlığının (vehmî varlık: sadece sanıda var olan varlık) kendisinin malı olduğunu zannedenlerdir. Bu vehimden kurtulup gerçek mümin olan Allah dostları ise bu tecellînin susamışıdırlar. Nasıl ki hadis-i şerifte "الْمَوْتُ تُحْفَةُ الْمُؤْمِنِ" [Ölüm, mü'minin armağanıdır.] buyurulmuştur. وأما الحيوان فهو ذُو إِرادَةٍ وغَرَضِ، فقدْ يَقَعُ منه الإِبَاءَةُ في بعض التصريف،

فإن كان فيه قُوَّةُ إظهار ذلك ظَهَرَ منه الجُمُوحُ لِمَا يُرِيدُه منه الإنسان، وإنْ

لم تكن له هذه القُوَّةُ أو يُصَادِفُ غَرَضَ الحَيَوانِ انْقَادَ مُذَلَّلًا لِمَا يُرِيدُه منه،

كما يَنْقَادُ الإنسان مثله لأمر فيما رَفَعَهُ اللهُ به من أَجْلِ المَالِ الَّذِي يَرْجُوهُ

منه ، المُعَبَّر عنه في بعض الأحوال بالأجرة، في قوله: ﴿وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ

بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيَّا ، فما تُسَخَّرُ لـه مـن هـو مثله إلا

من حيوانيته لا من إنسانيته، فإِنَّ المِثْلَيْنِ ضِدَّانِ، فَيُسَخِّرُهُ الْأَرْفَعُ فِي المَنْزِلَةِ

بالمال أو بالجَاهِ بإنسانيته ، ويَتسَخَّرُ له ذلك الآخَرُ إِمَّا خَوْفًا أَو طَمَعًا من

حيوانيته لا من إنسانيته، فما تُسَخَّرُ له من هو مثله، أَلَا تَرَى ما بينَ البَهَائِمِ

من التَّحْرِيش، لأنها أمثال، فالمِثْلَانِ ضِدَّانِ ، فلذلك قال: ﴿وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ

فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ ، فما هو مَعَهُ في دَرَجَتِهِ، فَوَقَعَ التَّسْخِيرُ من أَجْلِ

الدَّرَجَاتِ .

Ve hayvana gelince, o irâde ve garaz sâhibidir. Binâenaleyh ba'zan, ba'zı tasrîfte ondan imtina' vâki' olur. İmdi onda bunun izhâr-ı kuvve- ti olursa, insanın ondan murâd ettiği şey için, ondan serkeşlik zâhir olur; ve eğer onun bu kuvveti olmazsa, yâhud hayvanın garazına muvâfık olursa, ondan onu murâd ettiği şey için [24/19] müzellelen münkād olur. Nasıl ki insan, Allâh'ın onunla ref'ettiği şeyde, ondan umduğu mal eclinden, kendisinin misline inkıyâd eder. Öyle mal ki, ba'zı ahvalde ondan "ücret” ile ta'bîr olunur. Ve O'nun kavlinde وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا (Zuhruf, 43/32), ya'ni "Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı fevkinde ref'ettik; tâ ki onla- rın ba'zısı ba'zısını sühriyy, ya'ni metbû' ittihâz edeler!" mansûstur. İmdi onun misli olan kimse, ona insâniyetinden değil, ancak hayvâ- niyetinden müsahhar olur. Zîrâ iki misil zıddırlar. Binâenaleyh onu, mal veyâ câh ile menzilette erfa' olan, insâniyeti ile teshîr eder. Ve bu diğeri ona, insâniyetinden değil, ya havfen ya tamaan hayvâniyetin- den müsahhar olur. Şu hâlde kendi misli olan ona müsahhar olmadı. Behâyim arasında adem-i imtizâcdan vâki' olan şeyi görmez misin? Zîrâ onlar emsâldir ve misiller zıdlardır. Ve bunun için وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (En’âm, 6/165) [Allah Teâlâ baʼzınızı baʼzınızın derecâtı fevkinde ref'etti.] dedi. Böyle olunca o, onun derecesinde onunla berâber değildir. Binâenaleyh teshîr derecât eclinden vâki' oldu. Ya'ni cemâdda irâde olmadığı için, bilâ-imtina' kendisinde tasarruf eden kimsenin hükmüne tâbi' olur. Hayvana gelince, onda irâde ve garaz olduğundan, kendisinde tasarruf etmek isteyen kimsenin ba'zı tasarrufâtı- na ba'zı vakit mümânaat eder. Binâenaleyh hayvan, kendisinde mevcûd olan irâde ve garazı izhâr için, kendisinde kuvvet bulacak olursa, insanın irâdesine karşı serkeşlik eder. Meselâ ba'zı at vardır ki, ancak sahibinin rükûbunu murâd eder; onun gayrısının rükûbu irâde ve garazına muvâfık değildir. Eğer ona yabancı bir kimse binmek ister [24/20] ve onu zabte- demeyecek kadar da acemi bulunur ise, o at irâde ve garazını izhâr için kendinde kuvvet bulacağından, o yabancıya karşı serkeşlik edip, üstüne bindirmez. Ve eğer hayvanda irâde ve garazını izhâr edecek kuvvet bulun- mazsa, ya'ni yabancı râkib, üstâd olup o atı zabtedebilirse veyâhud insanın garazı, hayvanın garazına müsâdif ve muvâfık olur ise, ya'ni ancak sâhibi- nin rükûbuna muvâfakat eden o ata sâhibi râkib olacak olursa, hayvan zelîl olarak münkād ve mutî' olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hayvana gelince, o irâde ve amaç sahibidir. Bu sebeple bazen, bazı tasarruflarda ondan kaçınma meydana gelir. Şimdi, onda bunun kuvvetini gösterme gücü olursa, insanın ondan istediği şey için, ondan serkeşlik ortaya çıkar; ve eğer onun bu kuvveti olmazsa, yahut hayvanın amacına uygun olursa, ondan istediği şey için [24/19] zelil bir şekilde boyun eğer. Nasıl ki insan, Allah'ın onunla yükselttiği şeyde, ondan umduğu mal sebebiyle, kendisinin benzerine boyun eğer. Öyle mal ki, bazı durumlarda ondan "ücret" diye bahsedilir. Ve O'nun sözünde "وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا" (Zuhruf, 43/32), yani "Biz onların bazısını bazısının derecelerinin üstünde yükselttik; ta ki onların bazısı bazısını sühriyy, yani metbû' edinsinler!" açıkça belirtilmiştir. Şimdi onun benzeri olan kimse, ona insaniyetinden değil, ancak hayvaniyetinden dolayı boyun eğer. Çünkü iki benzer zıttır. Bu sebeple onu, mal veya makam ile mertebede daha yüksek olan, insaniyeti ile kendine boyun eğdirir. Ve bu diğeri ona, insaniyetinden değil, ya korkudan ya da tamahkârlıktan dolayı hayvaniyetinden boyun eğer. Şu halde kendi benzeri olan ona boyun eğmedi. Hayvanlar arasında uyumsuzluktan meydana gelen şeyi görmez misin? Çünkü onlar benzerdir ve benzerler zıttır. Ve bunun için "وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ" (En'âm, 6/165) [Allah Teâlâ bazınızı bazınızın derecelerinin üstünde yükseltti.] dedi. Böyle olunca o, onun derecesinde onunla beraber değildir. Bu sebeple boyun eğdirme dereceler sebebiyle meydana geldi. Yani cansız varlıkta irâde olmadığı için, kaçınma olmaksızın kendisinde tasarruf eden kimsenin hükmüne tabi olur. Hayvana gelince, onda irâde ve amaç olduğundan, kendisinde tasarruf etmek isteyen kimsenin bazı tasarruflarına bazı vakitlerde karşı koyar. Bu sebeple hayvan, kendisinde mevcut olan irâde ve amacı göstermek için, kendisinde kuvvet bulacak olursa, insanın irâdesine karşı serkeşlik eder. Mesela bazı atlar vardır ki, ancak sahibinin binmesini ister; onun dışındakinin binmesi irâde ve amacına uygun değildir. Eğer ona yabancı bir kimse binmek ister [24/20] ve onu zaptedemeyecek kadar da acemi bulunursa, o at irâde ve amacını göstermek için kendinde kuvvet bulacağından, o yabancıya karşı serkeşlik edip, üstüne bindirmez. Ve eğer hayvanda irâde ve amacını gösterecek kuvvet bulunmazsa, yani yabancı binici, usta olup o atı zaptedebilirse veyahut insanın amacı, hayvanın amacına denk ve uygun olursa, yani ancak sahibinin binmesine muvafakat eden o ata sahibi binici olacak olursa, hayvan zelil olarak boyun eğer ve itaat eder.

Nitekim Allah Teâlâ hazretleri bir insanı “mansıb” gibi zâhirî ve “ilim” gibi bâtınî bir derece ihsânıyla ref'eder. Ve derecesi merfû' olan bir insana, onun misli olan diğer bir insan, ondan mal ve ilim umduğu için, münkād olur ve onun tasarrufu tahtına girer; ve o umulan mala ba'zı ahvâlde “üc- ret” ta'bîr olunur. Ya'ni bir mansıb sahibine hâdim olan bir kimse mal mukābilinde onun emrine münkād olur ki, bu hâlde o mala "ücret" tesmi- ye olunur. Ve umulan mala ba'zı ahvâlde ücret tesmiye olunmaz. Meselâ bir kimse kendisiyle münasebeti bulunan mansıb sâhibi veyâ zengin bu- lunan bir adama, bana ihsân eder; veyâ zarûrette bulunduğum vakit bana ikrâz eyler mülâhazasıyla onu gücendirmemek için emrine itâat eder. Ve bu merfûiyyet-i derece Hak Teâlâ hazretlerinin وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا (Zuhruf, 43/32) ya'ni “Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı fevkinde ref'ettik; tâ ki onların ba'zısı ba'zısını metbû' ve mutâ' ittihâz ederler!” kavlinde beyân buyurulmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nitekim Yüce Allah, bir insanı "makam" gibi görünen ve "ilim" gibi görünmeyen bir derece ihsanıyla yükseltir. Derecesi yükseltilmiş olan bir insana, onun benzeri olan başka bir insan, ondan mal ve ilim umduğu için boyun eğer ve onun tasarrufu altına girer; ve o umulan mala bazı durumlarda "ücret" denir. Yani bir makam sahibine hizmet eden bir kimse, mal karşılığında onun emrine boyun eğer ki, bu durumda o mala "ücret" adı verilir. Ve umulan mala bazı durumlarda ücret denmez. Örneğin bir kimse, kendisiyle ilişkisi bulunan makam sahibi veya zengin bir adama, bana ihsan eder veya zarurette bulunduğum vakit bana borç verir düşüncesiyle onu gücendirmemek için emrine itaat eder. Ve bu derecenin yükseltilmesi, Yüce Allah'ın وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا (Zuhruf, 43/32) yani "Biz onların bazısını bazısının derecelerinin üstünde yükselttik; ta ki onların bazısı bazısını kendisine uyulan ve itaat edilen kılsınlar!" kavlinde beyan buyurulmuştur.

İmdi sâhib-i mansıb olan bir insana, kendi gibi bir insan olan kimse- nin müsahhariyeti ve itâatı, o tâbi' olan şahsın insâniyeti cihetinden değil, belki hayvâniyeti cihetinden inbiâs eder. İnsâniyeti cihetinden tâbiiyet ve metbûiyet mümkin değildir. Çünkü her iki insan yekdîğerinin misli ise de başka başkadır; ve yekdîğerinden başka olan iki misl ise zıddırlar. Ve iki zid ise, الضَّدَّان لا يَجْتَمِعَان ]İki zid bir araya gelmez.] kāidesince müctemi' olmazlar. Binâenaleyh kadr ve menzileti mal ve câh ile merfû' olan kimse, eşhâs-ı sâireyi insâniyeti ile teshîr eder; ve ona tâbi' ve müsahhar olanlar ise, [24/21] insâniyetleri cihetinden değil, belki havfen ve tamaan hayvâni- yetleri cihetinden müsahhar ve tâbi' olurlar. Böyle olunca bir insan kendi gibi olan bir insana tâbi' ve münkād olmamış olur. Her ne kadar ehl-i hi- câb ve gaflet bir insanın diğer insana tâbi' olduğunu zannederlerse de, bu tâbiiyet ve metbûiyet meselesinin iç yüzü zikrolunduğu vech iledir. Behâyim arasındaki adem-i imtizâcı görmüyor musun? Hiçbirisi diğe- rinin tasarrufu tahtına girmek istemez; ve aralarında her an kavga eksik değildir. Çünkü birisi diğerinde tasarruf etmek ister, diğeri ise ona kar- şı serkeşlik eder. Zîrâ onlar hayvâniyette yekdîğerinin mislidir; ve misli olanlar ise yekdîğerinin zıddıdırlar. Meğer ki iki hayvanın garaz ve irâde- leri yekdîğerine muvâfık düşe; o vakit biri diğerine münkād olur. Ve me- selâ dişi hayvan irâde ve garazına muvâfık düştüğü vakit, erkek hayvanın vat'ına müsâade eder; aksi hâlde serkeşlik eder. Ve yekdîğerinin misli olup zıdd olanlar, birbirine münkād olmadıkları için, Hak Teâlâ hazretleri in- sana hitâben وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ )En’âm, 6/165) yaʼni “Allah Teâlâ baʼzınızı baʼzınızın derecâtı fevkinde ref'etti" buyurdu. Böyle olunca tâbi' metbûun derecesinde onunla beraber değildir; ve metbû derecede tâbi'den erfa'dır. Binâenaleyh teshîr, dereceden dolayı vâki' olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, makam sahibi olan bir insana, kendisi gibi bir insan olan kimsenin boyun eğmesi ve itaat etmesi, o tabi olan şahsın insanlığı yönünden değil, aksine hayvanlığı yönünden kaynaklanır. İnsanlığı yönünden tabi olma ve tabi olunma imkânsızdır. Çünkü her iki insan birbirinin benzeri olsa da, ayrı ayrıdırlar; ve birbirinden ayrı olan iki benzer ise zıttırlar. Ve iki zıt ise, "İki zıt bir araya gelmez." kaidesince birleşmezler. Bu sebeple, kadr ve menzileti mal ve mevki ile yükselmiş olan kimse, diğer şahısları insanlığı ile değil, aksine korku ve tamahla hayvanlıkları yönünden boyun eğdirir; ve ona tabi ve boyun eğenler ise, insanlıkları yönünden değil, aksine korku ve tamahla hayvanlıkları yönünden boyun eğerler ve tabi olurlar. Böyle olunca bir insan, kendisi gibi olan bir insana tabi ve boyun eğmiş olmaz. Her ne kadar gaflet ehli olanlar bir insanın diğer insana tabi olduğunu zannetseler de, bu tabi olma ve tabi olunma meselesinin iç yüzü zikredildiği gibidir. Hayvanlar arasındaki uyumsuzluğu görmüyor musun? Hiçbirisi diğerinin tasarrufu altına girmek istemez; ve aralarında her an kavga eksik değildir. Çünkü birisi diğerinde tasarruf etmek ister, diğeri ise ona karşı serkeşlik eder. Zira onlar hayvanlıkta birbirinin benzeridir; ve benzeri olanlar ise birbirinin zıddıdırlar. Ancak iki hayvanın amacı ve iradeleri birbirine uygun düşerse; o vakit biri diğerine boyun eğer. Ve örneğin dişi hayvan irade ve amacına uygun düştüğü vakit, erkek hayvanın çiftleşmesine müsaade eder; aksi halde serkeşlik eder. Ve birbirinin benzeri olup zıt olanlar, birbirine boyun eğmedikleri için, Yüce Allah hazretleri insana hitaben "وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ" (En’âm, 6/165) yani "Allah Teâlâ bazınızı bazınızın derecelerinin üstüne yükseltti" buyurdu. Böyle olunca tabi olan, tabi olunanın derecesinde onunla beraber değildir; ve tabi olunan derecede tabi olandan daha yüksektir. Bu sebeple boyun eğdirme, dereceden dolayı meydana gelir.

والتَّسْخِيرُ على قِسْمَيْنِ ، تَسخيرٌ مُرَادٌ لِلْمُسَخَّرِ قَاهِرٌ في تسخيره لهذا الشخص

المُسَخَّرِ، كتسخير السَّيدِ لعَبدِه، وإن كان مثله في الإنسانية وكتسخير

السُّلطانِ لِرَعَايَاه وإن كانوا أمْثَالًا له ، فَسَخَّرَهم بالدَّرَجَةِ، والقِسْمُ الآخَرُ تَسخيرٌ

بالحالِ، كَتَسخِيرِ الرَّعايا للمَلِكِ القائم بأمرِهِم في الذَّب عنهم وحمايتهم

وقِتَالِ مَن عاداهم وحِفْظِ أَمْوَالِهم وأَنْفُسِهم عليهم، وهذا كله تسخير بالحال

من الرعايا يُسَخِّرُون به في ذلك مَلِكَهم، ويُسَمَّى على الحقيقة [24/22]

تسخيرَ المَرْتَبَةِ ، فالمرتبةُ حَكَمَتْ عليه بذلك، فمن المُلوكِ مَن سَعَى لِنَفْسِه،

ومنهم مَن عَرَفَ الأمر، فعَلِمَ أَنَّه بالمرتبة في تسخير رعاياه، فعَلِمَ قَدْرَهــم

وحَقَّهم، فَاجَرَهُ اللهُ على ذلك أَجْرَ العُلَمَاءِ بالأمر على ما هو عليه، وأَجْرُ

مثل هذا يكون على الله في كونِ اللهِ في شُئُونِ عِبَادِهِ، فَالعَالَمُ كلُّه مُسَخَّرٌ

بالحَالِ مَن لا يُمْكِنُ أَنْ يُطْلَقَ عليه اسْمُ مُسَخَّرِ، قال تعالى: ﴿كُلَّ يَوْمٍ هُوَ

فِي شَأْنٍ .

Ve teshîr iki kısım üzerinedir. Biri müsahhır için murâd olan teshîr- dir ki, şahs-ı müsahharı teshîrinde kāhirdir. Her ne kadar insâniyette onun misli ise de, seyyidin abdini teshîri gibidir. Ve her ne kadar onun için emsâl iseler de, sultân reâyâsını teshîri gibidir. İmdi onları derece ile teshîr eyledi. Ve kısm-ı diğer, hâl ile teshîrdir. Reâyânın meliki teshîrleri gibidir ki, onlardan zulmü men'etmekte ve onların himâyelerinde ve onlara adâvet eden kimsenin kıtâlinde ve onların mallarını ve nefislerini onların üzerine, onun hıfzında, onların emriyle kāimdir. Ve bunun cümlesi reâyâ tarafından hâl ile teshîrdir ki, melik- lerini bunlarda teshîr ederler. Ve hakîkatte "teshîr-i mertebe" tesmiye olunur. İmdi mertebe onun üzerine bunlar ile hükmetti. Böyle olunca mülükten ba'zısı kendi nefsi için sa'yetti; ve onlardan ba'zısı emri ârif oldu. Binâenaleyh bildi ki, mertebe ile kendi reâyâsının teshîrindedir. İmdi onların kadrlerini ve haklarını bildi. Böyle olunca Allah Teâlâ, bunun üzerine ona, alâ-mâ-hüve-aleyh emr ile olan ulemânın ecrini ücret olarak verdi. Ve Allah Teâlâ ibâdının şuûnunda olduğundan dolayı, bunun misli ecr, Allah üzerine olur. İmdi âlemin küllîsi O'nun üzerine ism-i müsahhar ıtlâkı mümkin olmayan zât-ı Hakk'ı müsah- hırdır. Ve Hak Teâlâ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahman, 55/29) yaʼni “O her ânda bir şe'ndedir" buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve teshir (boyun eğdirme) iki kısım üzerinedir. Biri, boyun eğdiren için istenen teshirdir ki, boyun eğdirilen kişiyi boyun eğdirmekte üstündür. Her ne kadar insanlıkta onun benzeri olsa da, efendinin kulunu boyun eğdirmesi gibidir. Ve her ne kadar onun için benzerler olsalar da, sultanın reayasını (halkını) boyun eğdirmesi gibidir. Şimdi onları derece derece boyun eğdirdi. Ve diğer kısım, hâl ile teshirdir. Reayanın meliki (hükümdarı) boyun eğdirmeleri gibidir ki, onlardan zulmü men etmekte ve onların himayelerinde ve onlara düşmanlık eden kimsenin öldürülmesinde ve onların mallarını ve canlarını onların üzerine, onun korumasında, onların emriyle kâimdir (ayakta durur). Ve bunun hepsi reaya tarafından hâl ile teshirdir ki, meliklerini bunlarda boyun eğdirirler. Ve hakikatte "mertebe teshiri" diye adlandırılır. Şimdi mertebe, onun üzerine bunlar ile hükmetti. Böyle olunca, hükümdarlardan bazısı kendi nefsi için çabaladı; ve onlardan bazısı emri (işi) ârif (bilen) oldu. Bu sebeple bildi ki, mertebe ile kendi reayasının teshirindedir. Şimdi onların kadrlerini (değerlerini) ve haklarını bildi. Böyle olunca Yüce Allah, bunun üzerine ona, olduğu gibi emir ile olan ulemanın (âlimlerin) ecrini (karşılığını) ücret olarak verdi. Ve Yüce Allah kullarının hallerinde olduğundan dolayı, bunun benzeri ecir, Allah üzerine olur. Şimdi âlemin (evrenin) bütünü, O'nun üzerine ism-i müsahhar (boyun eğdirilen isim) ıtlakı (söylenmesi) imkânsız olan Hakk'ın Zât'ını boyun eğdirir. Ve Yüce Allah "كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ" (Rahman, 55/29) yani "O her ânda bir şe'ndedir (hâldedir)" buyurdu.

Ya'ni "teshîr" iki kısım üzerine vâki' olur: Bir kısmı, teshîr eden kim- seye isnâd olunan teshîrdir ki, [24/23] kendisine müsahhar ve tâbi' olan şahsı teshîrinde kāhirdir. Ya'ni bu kısım teshîr, teshîr-i kahrîdir. Nitekim bir köle insâniyette efendisinin ve tebaa dahi pâdişâhlarının misli iseler de, efendi kölesine ve pâdişâh efrâd-ı tebaasından birisine bir şey emr ve teklîf ettiği vakit, onlar cebren ve kahren, kendi keyf ve irâdelerini terkedip, köle efendisinin ve tebaa pâdişâhının iradesine tâbi' ve müsahhar olurlar. Binâenaleyh efendi kölesini ve pâdişâh tebaasını derece ile teshîr ederler. Ve teshîrin diğer kısmı, hâl ile teshîrdir. Bu da tebaanın pâdişâhı teshîri vücûd-ı latîf-i hakîkî esmâ-i nâmütenâhîsi hasebiyle, merâtib-i kesâfete tenezzül edip, suver-i muhtelife ile taayyün ve takayyüd etmiştir. Binâenaleyh ibâdın şuûnunda vücûd ve hakîkat cihetinden mütecellî olan ancak Haktır; aslâ ortada gayr yoktur. Tesmiye-i gayriyyet onun taayyün ve takayyüdü cihetinden vâki' olur. Ve Fass-ı İlyasî'de “Vücûd”un müessir ve müesserün-fîh kısımlarına münkasim olduğu beyân edilmiş idi. Ya'ni ayn-ı vâhide-i Hak bir i'tibâr ile "müessir" ve bir i'tibâr ile “müesserün-fih"dir. Âlem Hakk'ın zâhiri olup müesserün-fîhdir; ve Hak ise âlemin bâtını olup müessirdir. Binâenaleyh teshîr eden ve teshîr olunan ancak Hakk'ın kendi nefsidir; ve gayr [24/25] yoktur ki Hak, onun müsahharı olsun. Misâl: İnsanın şahsı ayn-ı vâhidedir; ve insanın bâtını onun endîşesidir; ve zâhiri onun cismidir; ve bu cism-i zâhirî, endîşesiyle müteharriktir. Ve bâtını "Kalk yazı yaz!" demedikçe, yed-i zâhiri kalemi alıp yazı yazmaz. Binâenaleyh bâtını müessir ve cismi müesserün-fîh olmuş olur. Zîrâ bâtını zâhirinde te'sîr eder. Maahâzâ gerek müessir ve gerek müesserün-fîh o şahsın ayn-ı vâhidesidir. İşte bunun gibi insanın zâhiri olan cismi, bâtını olan endîşesinin müsahharı ve tâbiidir; ve bâtını olan endîşesi dahi zâhiri olan cisminin müsahhırı ve metbûudur. Şu hâlde teshîr eden ve teshîr olunan, ancak şahsın ayn-ı vâhidesinden ibârettir. Burada gayrın vücûdu yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "teshir" (boyun eğdirme) iki kısım üzerine gerçekleşir: Bir kısmı, teshir eden kimseye isnat olunan teshirdir ki, [24/23] kendisine boyun eğen ve tabi olan şahsı teshirinde (boyun eğdirmesinde) kahredicidir. Yani bu kısım teshir, kahrî teshirdir (zorla boyun eğdirme). Nitekim bir köle insaniyet itibarıyla efendisinin ve tebaa da padişahlarının benzeri iseler de, efendi kölesine ve padişah tebaasından birisine bir şey emreder ve teklif ettiği vakit, onlar cebren ve kahren (zorla ve baskıyla), kendi keyif ve iradelerini terk edip, köle efendisinin ve tebaa padişahının iradesine tabi ve boyun eğmiş olurlar. Buna göre efendi kölesini ve padişah tebaasını derece ile teshir ederler. Ve teshirin diğer kısmı, hâl ile teshirdir. Bu da tebaanın padişahı teshiri (boyun eğdirmesi) gibidir. Hak Teâlâ'nın latîf ve hakîkî vücûdu (varlığı), sonsuz isimleri sebebiyle, kesafet (yoğunluk) mertebelerine tenezzül edip (inip), çeşitli suretlerle taayyün (belirginleşme) ve takayyüd etmiştir (sınırlanmıştır). Buna göre kulların hallerinde varlık ve hakikat cihetinden tecelli eden ancak Hak'tır; asla ortada gayr (başka bir varlık) yoktur. Gayriyet (başkalık) isimlendirmesi, O'nun taayyün ve takayyüdü (belirginleşmesi ve sınırlanması) cihetinden gerçekleşir. Ve İlyas Fas'ında "Vücûd"un müessir (etki eden) ve müesserün-fîh (kendisine etki edilen) kısımlarına ayrıldığı beyan edilmişti. Yani Hak'ın tekil hakikati (ayn-ı vâhide-i Hak) bir itibar ile "müessir" ve bir itibar ile "müesserün-fîh"dir. Âlem Hak'ın zahiri olup müesserün-fîhdir; ve Hak ise âlemin batını olup müessirdir. Buna göre teshir eden ve teshir olunan ancak Hak'ın kendi nefsidir; ve gayr [24/25] yoktur ki Hak, onun boyun eğeni olsun. Misal: İnsanın şahsı tekil bir hakikattir (ayn-ı vâhide); ve insanın batını onun düşüncesidir; ve zahiri onun cismidir; ve bu zahirî cisim, düşüncesiyle hareket eder. Ve batını "Kalk yazı yaz!" demedikçe, zahirî eli kalemi alıp yazı yazmaz. Buna göre batını müessir ve cismi müesserün-fîh olmuş olur. Zira batını zahirinde tesir eder. Maahaza (bununla birlikte) gerek müessir ve gerek müesserün-fîh o şahsın tekil hakikatidir. İşte bunun gibi insanın zahiri olan cismi, batını olan düşüncesinin boyun eğeni ve tabiisidir; ve batını olan düşüncesi dahi zahiri olan cisminin boyun eğdireni ve tabi olunanıdır. Şu halde teshir eden ve teshir olunan, ancak şahsın tekil hakikatinden ibarettir. Burada gayrın (başka bir varlığın) vücûdu (varlığı) yoktur.

فكان عَدَمُ قُوَّةِ إِرْدَاع هارونَ بالفِعْلِ أَنْ يَنْفُذَ في أصحاب العِجْل بالتَّسْلِيطِ

على العِجْل كما سُلِّطَ مُوسَى عليه ، حِكْمَةً من الله ظاهرةً في الوجودِ لِيُعْبَدَ

في كل صورة، وإنْ ذَهَبَتْ تلك الصورة بعد ذلك فما ذَهَبَتْ إلا بعد ما

تَلَبَّسَتْ عند عابدها بالألوهِيَّةِ، ولهذا ما بَقِيَ نَوْعٌ من الأَنْوَاعِ إِلا وعُبِدَ إِمَّا

عِبَادَةَ تَأَلُّهِ وَإِمَّا عبادةَ تسخير، ولا بُدَّ من ذلك لِمَنْ عَقِلَ، وما عُبِدَ شَيءٌ من

العالم إلا بعد التلبس بالرِّفْعَةِ عندَ العَابِدِ والظُّهُورِ بِالدَّرَجَةِ في قَلْبِه، ولذلك

تُسَمَّى الحَقُّ لَنَا بِرَفِيعِ الدَّرَجَاتِ» ، ولم يَقُلْ رَفِيعُ الدَّرجةِ، فَكَثَّرَ الدرجاتِ

في عين واحدة، فإنَّه قَضَى أَلَّا يَعْبُدَ إِلَّا إِيَّاه في درجات كثيرة مختلفة،

أَعْطَتْ كلُّ درجةٍ مَجْلى إِلَهِيَّا عُبِدَ فيها ، وأَعْظَمُ مَجْلَّى عُبِدَ فيه وأَعْلَاهُ

«الهوى»، كما قال : أَفَرَأَيْتَ [24/26] مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ ، فهو أَعْظَمُ

مَعْبُودٍ، فَإِنَّه لا يُعْبَدُ شيء إلا به، ولا يُعْبَدُ هـو إلا بذاته، وفيه أَقُولُ :

İmdi Mûsâ'nın buzağı üzerine taslît olunması gibi, buzağı ashâbı hakkında, buzağı üzerine taslît ile tenfîze fiil ile Hârûn'un adem-i kuvvet-i men'i, her bir sûrette ibâdet olunmak için vücûdda Allah'dan zâhir bir hikmet oldu. Ve her ne kadar bu sûret, bundan sonra zâil olursa da; ancak onun âbidi indinde ulûhiyetle mütelebbis olduktan sonra zâhib oldu. Ve bunun için ancak ya ibâdet-i teellüh veyâhud ibâdet-i teshîr ile ibâdet olunduğu hâlde, envâ'dan bir nevi' bâkî kaldı. Böyle olunca taakkul eden kimse için bu ibâdetten lâbüddür. Halbuki âlemden bir şeye, ancak abidin indinde rif'atle mütelebbis olduktan ve onun kalbinde bir derece ile zuhûrdan sonra ibâdet olundu. Ve bundan dolayı Hak, bize "Refîu'd-derecât” ile mütesemmî oldu; ve "Refîu'd-derece" demedi. Binâenaleyh ayn-ı vâhidede derecâtı teksîr eyledi. Zîrâ muhakkak Allah Teâlâ derecât-ı kesîre-i muhtelifede ancak kendisine ibâdet olunmasını kazâ etti. Şöyle ki, her bir derece, bir meclâ-yı ilâhîyi i'tâ edip onda ibâdet olundu. Ve kendisinde ibâdet olunan aʼzam-ı meclâ “hevâ”dır. Nitekim Hak Teâlâ أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ )Casiye, 45/23) [Hevâsını kendisine ilâh ittihâz eden kimseye nazar eder misin?] buyurdu. İmdi o, ma'bûdun aʼzamıdır. Zîrâ bir şeye ancak onun sebebiyle ibâdet olunur. Hâlbuki ona, ancak zâtı ile ibâdet [24/27] olunur. Ve onun hakkında ben derim: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Musa'nın buzağı üzerine musallat olması gibi, buzağıya tapanlar hakkında, buzağı üzerine musallat olmakla (hükmetmekle) ve bu hükmü fiilen yerine getirmekle Harun'un men etme gücünün olmaması, her bir surette ibadet olunmak için varlıkta Allah'tan açıkça beliren bir hikmet oldu. Ve her ne kadar bu suret, bundan sonra ortadan kalksa da; ancak ona tapanın nezdinde ilahlık ile büründükten sonra yok oldu. Ve bunun için ancak ya teellüh (ilah edinme) ibadetiyle yahut teshir (boyun eğdirme) ibadetiyle ibadet olunduğu halde, türlerden bir tür baki kaldı. Böyle olunca akıl eden kimse için bu ibadetten kaçınılmazdır. Halbuki âlemden bir şeye, ancak tapanın nezdinde yücelik ile büründükten ve onun kalbinde bir derece ile ortaya çıktıktan sonra ibadet olundu. Ve bundan dolayı Hak, bize "Refîu'd-derecât" (dereceleri yükselten) ismiyle anıldı; ve "Refîu'd-derece" (dereceyi yükselten) demedi. Bu sebeple tek bir hakikatte dereceleri çoğalttı. Çünkü muhakkak Yüce Allah, ancak kendisine ibadet olunmasını, çok ve çeşitli derecelerde kazâ etti. Şöyle ki, her bir derece, ilahi bir tecelli yeri verip onda ibadet olundu. Ve kendisinde ibadet olunan tecelli yerlerinin en büyüğü "heva"dır. Nitekim Yüce Allah "Hevâsını kendisine ilah edinen kimseye nazar eder misin?" (Casiye, 45/23) buyurdu. Şimdi o, mabudun (tapılanın) en büyüğüdür. Çünkü bir şeye ancak onun sebebiyle ibadet olunur. Halbuki ona, ancak zatı ile ibadet olunur. Ve onun hakkında ben derim:

Yani Mûsâ (a.s.) buzağı üzerine fiilen musallat olup, onu bi'l-ihrâk imhâ etti. Fakat Hârûn (a.s.), Benî İsrâîl'i buzağıya tapmaktan kavlen men'etti; ve Mûsâ (a.s.) gibi, onun üzerine fiil ile musallat olup, buzağıya tapanlar hakkında hükmünü tenfîz etmeğe kādir olmadı. Ve Cenâb-ı Hârûn'un bu husûstaki adem-i kudreti, Allah Teâlâya her bir sûrette ibâdet olunmuş olmak için, vücûdda bir hikmet olmak üzere zâhir oldu. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz Ve'n-Necm sûre-i şerîfesini tilâvet buyurdukları sırada, lisân-ı saadetlerinden تِلْكَ الْغَرَانِيقُ الْعُلَى، وَإِنَّ شَفَاعَتَهُنَّ لَتُرْتَجَى ]Bunlar ali gurnûklardır ve onların şefâatleri elbette ümîd olunur.] kelâmı sâdır olmakla orada hazır olan putperestân-ı Kureyş: “Muhammed (s.a.v.) bizim putlarımızı da medhetti" deyip, sûre-i şerîfenin âhirindeki secde âyeti kırâat buyuruldukda, mü'minîn ile beraber secdeye vardılar. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîfde bu ma'nâyı beyânen buyururlar. بت ستودن بهر دام عامه را همچنان دان كَالْغَرَانِيقُ الْعُلَى &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Mûsâ (a.s.) buzağı üzerine fiilen musallat olup, onu yakarak yok etti. Fakat Hârûn (a.s.), Benî İsrâîl'i buzağıya tapmaktan sözle men etti; ve Mûsâ (a.s.) gibi, onun üzerine fiil ile musallat olup, buzağıya tapanlar hakkında hükmünü yerine getirmeye muktedir olamadı. Ve Cenâb-ı Hârûn'un bu husustaki kudretsizliği, Yüce Allah'a her bir şekilde ibadet edilmiş olmak için, varlıkta bir hikmet olarak ortaya çıktı. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz Necm sûre-i şerîfesini okudukları sırada, mübarek dillerinden "تِلْكَ الْغَرَانِيقُ الْعُلَى، وَإِنَّ شَفَاعَتَهُنَّ لَتُرْتَجَى" [Bunlar yüce turnalardır ve onların şefaatleri elbette ümit olunur.] sözü sadır olmakla orada hazır olan Kureyş putperestleri: "Muhammed (s.a.v.) bizim putlarımızı da övdü" deyip, sûre-i şerîfenin sonundaki secde ayeti okunduğunda, müminler ile beraber secdeye vardılar. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf'te bu anlamı açıklayarak buyururlar: "بت ستودن بهر دام عامه را همچنان دان كَالْغَرَانِيقُ الْعُلَى" (Putları övmek, avam halkı tuzağa düşürmek içindir; bunu "yüce turnalar" sözü gibi bil.)

Tercüme: "Putu medhetmek avâmın dâmı içindir. İşte تِلْكَ الْغَرَانِيقُ الْعُلَى kelamını böyle bil!”553 Gerçi o ibâdet olunan sûret, zâhib ve zâil olur. Fakat o sûret ancak ona ibâdet eden âbidin indinde ulûhiyetle mütelebbis olduktan sonra zâil olur. Ve nitekim buzağının sûreti, Benî İsrâîl'den ona tapanların indinde, ulû- hiyetle mütelebbis olduktan sonra, Mûsâ (a.s.) tarafından ihrâk edilmek sûretiyle zâil ve zâhib oldu. [24/28] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Putu övmek, avamın tuzağı içindir. İşte "تِلْكَ الْغَرَانِيقُ الْعُلَى" (o yüce kuğular/putlar) sözünü böyle bil! Gerçi o ibadet edilen suret, yok olur ve ortadan kalkar. Fakat o suret, ancak ona ibadet eden kulun nezdinde ilahlık vasfıyla büründükten sonra yok olur. Ve nasıl ki buzağının sureti, İsrailoğulları'ndan ona tapanların nezdinde, ilahlık vasfıyla büründükten sonra, Musa (a.s.) tarafından yakılmak suretiyle yok oldu ve ortadan kalktı.

İmdi Hakk-ı mutlakın zât-ı vâhidi, mertebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete tenezzül edip, esmâsı hasebiyle ulvî ve süflî kâffe-i sûretlerle müteayyin ve on- larda zâhir olduğu cihetle, Allah Teâlâya suver-i âlemden her bir sûrette ibâdet olunmak lâzım geldiği için, envâ-ı mahlûkāttan ibâdet olunmayan bir mahlûk kalmadı. Binâenaleyh putperestlerin ağaca ve taşa ve güneşe ve aya ve yıldızlara ve hayvânâta ve buzağı gibi sûretlere tapmaları gibi, ona ya ibâdet-i teellüh ile ibâdet olundu; veyâhud halkın emvâle ve câh ve menâsıba tapmaları gibi, ibâ- det-i teshîr ile ibâdet olundu. Şu kadar var ki, ibâdet-i teshîre “ibâdet" tesmiye etmek halk indinde âdet olmadı. Yoksa bir kimsenin kalbinde, hangi şeyin muhabbet ve saltanatı zâhir olmuş ise, o kimse o şeyin abdidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, mutlak Hakk'ın biricik Zât'ı, latiflik mertebesinden yoğunluk mertebesine inerek, isimleri gereği yüce ve aşağı bütün suretlerle belirlenmiş ve onlarda zuhur etmiş olduğu için, Yüce Allah'a âlem suretlerinden her bir surette ibadet etmek gerektiğinden, yaratılmış türlerinden kendisine ibadet edilmeyen bir yaratık kalmamıştır. Buna göre, putperestlerin ağaca, taşa, güneşe, aya, yıldızlara, hayvanlara ve buzağı gibi suretlere tapmaları gibi, ona ya ilâhlık ibadetiyle ibadet edildi; yahut halkın mala, mevkiye ve makamlara tapmaları gibi, teshir ibadetiyle ibadet edildi. Şu kadar var ki, teshir ibadetine "ibadet" adını vermek halk arasında âdet olmadı. Yoksa bir kimsenin kalbinde hangi şeyin muhabbeti ve saltanatı zuhur etmiş ise, o kimse o şeyin kuludur.

Meselâ, kalbi mal muhabbetiyle müsahhar olan “abdül-mâl” ve muhab- bet-i câh ile müsahhar olan "abdü'l-câh" ve kadın muhabbeti ile müsahhar olan “abdü’n-nisâ” ve nefsinin muhabbeti gālib olan “abdü’n-nefs” ve muhabbet-i küffår gālib olan “abdül-kefere”dir. Ve her bir abd kendi mabûduyla beraber- dir. Nitekim hadîs-i şerîfte المَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ ya'ni “Kişi sevdiği ile beraberdir”554 buyurulur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, mal sevgisiyle esir olan "mal kulu", makam sevgisiyle esir olan "makam kulu", kadın sevgisiyle esir olan "kadın kulu", nefsinin sevgisi üstün gelen "nefis kulu" ve kâfir sevgisi üstün gelen "kâfirler kulu"dur. Ve her kul kendi mabuduyla (tapındığı şeyle) beraberdir. Nasıl ki hadîs-i şerîfte "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyurulur.

ve bu âlem-i sûrette ve şehâdette dahi, zıddeyni câmiiyetin sırrı inkişaf etti. Fakat Resûl-i Ekrem hazretlerinin taayyün-i Muhammedîsi ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi olduğundan, bu lisân-ı celâlî, lisân-ı cemâlîye muhâlif idi. Bu nokta-i nazardan Hak Teâlâ, lisân-ı cemâlî ile okunan âyât-ı kur'âniyyeden, lisân-ı celâlî ile okunan ibâreleri bozdu ve neshetti ve âyât-ı cemâliyyeyi tahkîm buyurdu... Bu Ve'n-Necm sûresinde lisân-ı celâlî ile acele okunan ibâre sûrenin müştemilâtından olmayıp, kalblerinde küfür ve inkâr marazı olan kimseler için fitne ve imtihân-ı ilâhî idi; ve fitne ve imtihanın sırrı budur ki: sûre-i şerîfe okunurken hem hidâyet ve hem de dalâlat ibâreleri mezkûr oldu. Orada bulunan efrâd-ı beşerden saâdet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar, ibâre-i hidâyete ve şekāvet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar dahi ibâre-i dalâlete nazar edip secde ettiler. Binâenaleyh bir tâifenin hidâyet-i fiiliyye- leri ve bir tâifenin dalâlet-i fiiliyyeleri zuhûra geldi. Zîrâ bu âlem-i şehîdet âlem-i ef'âldir; ve netîcede o فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ )En'âm, 6/149) ya'ni “Allâh Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir" âyet-i kerîmesinin sırrı âşikâr oldu." İmdi her sûrette Hakk'ı taakkul ve fehmeden kimse için, Hakk'ın her bir sûrette ya ibâdet-i teellüh veyâ ibâdet-i teshîr ile ma'bûd olması ve ona o sûretlerde ibâdet olunması lazımdır. Zîrâ teshîr ve tesahhür, merâtib-i mevcûdâtın kâffesi arasında vâki'dir. Ve mevcûdât ve belki Hak ile halk arasındaki irtibât, ancak bu teshîr ve tesahhür sebebiyledir. Çünkü irtibât için iftikār lâzımdır; ve iftikār ise, teshîr ve tesahhürü iktizâ eder. Hâl- buki suver-i âlemden olan bir şeye, ancak o şey, âbidînin indinde rif'at ile mütelebbis olduktan sonra ve onun kalbinde bir derece ile zuhûrdan sonra ibâdet olundu. [24/29] Zîrâ her derecede zâhir olan ma'bûdlardan bir şeyin abdi vardır. Ve o derecede hakîkat üzere maʼbûd olan ise, ancak Haktır. Binâenaleyh o derecede olan âbidin indinde Hak rif'atle müteleb- bis olduktan sonra âbid, o şeye ibâdet eder. İşte suver-i âlemden kendisine ibâdet olunan eşyanın her birisi, ona tapan kimsenin kalbinde rif’atle mütelebbis olup, bir derece ile zuhûrdan sonra, ibâdet olunduğu için sûre-i Mü'min'de vaki olan &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

ve bu görünen ve şehâdet âleminde de, zıtları bir araya getirmenin sırrı ortaya çıktı. Fakat Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin Muhammedî taayyünü (belirginleşmesi) İsmi Hâdî'nin (doğru yolu gösteren ismin) en mükemmel mazharı (tecelli yeri) olduğundan, bu celâlî (kahredici) dil, cemâlî (güzellik ifade eden) dile muhalif idi. Bu bakış açısından Yüce Allah, cemâlî dil ile okunan Kur'an âyetlerinden, celâlî dil ile okunan ibareleri bozdu ve neshetti (hükmünü kaldırdı) ve cemâlî âyetleri tahkim buyurdu (sağlamlaştırdı)... Bu Ve'n-Necm sûresinde celâlî dil ile acele okunan ibare sûrenin içeriğinden olmayıp, kalplerinde küfür ve inkâr hastalığı olan kimseler için bir fitne ve ilâhî imtihan idi; ve fitne ve imtihanın sırrı şudur ki: şerefli sûre okunurken hem hidâyet (doğru yol) ve hem de dalâlet (sapıklık) ibareleri zikredildi. Orada bulunan insan fertlerinden ezelî saadetleri sabit olanlar, hidâyet ibaresine ve ezelî şekavetleri (mutsuzlukları) sabit olanlar da dalâlet ibaresine nazar edip (bakıp) secde ettiler. Buna göre bir grubun fiilî hidâyetleri ve bir grubun fiilî dalâletleri ortaya çıktı. Çünkü bu şehâdet âlemi (görünen âlem) fiiller âlemidir; ve neticede o "فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ" (En'âm, 6/149) yani "Yüce Allah için tam ve kesin delil sabittir" âyet-i kerîmesinin sırrı aşikâr oldu. Şimdi her surette Hakk'ı akleden ve anlayan kimse için, Hakk'ın her bir surette ya ibadet-i teellüh (ilahlık ibadeti) veya ibadet-i teshîr (boyun eğme ibadeti) ile ma'bûd (ibadet edilen) olması ve ona o suretlerde ibadet olunması lazımdır. Çünkü teshîr (boyun eğdirme) ve tesahhür (boyun eğme), varlık mertebelerinin hepsi arasında meydana gelir. Ve varlıklar ve hatta Hak ile halk arasındaki bağlantı, ancak bu teshîr ve tesahhür sebebiyledir. Çünkü bağlantı için iftikâr (muhtaç olma) lazımdır; ve iftikâr ise, teshîr ve tesahhürü gerektirir. Hâlbuki âlem suretlerinden olan bir şeye, ancak o şey, ibadet edenin nezdinde yücelik ile büründükten sonra ve onun kalbinde bir derece ile ortaya çıktıktan sonra ibadet olundu. Çünkü her derecede görünen ma'bûdlardan bir şeyin kulu vardır. Ve o derecede hakikat üzere ma'bûd olan ise, ancak Hak'tır. Buna göre o derecede olan ibadet edenin nezdinde Hak yücelik ile büründükten sonra ibadet eden, o şeye ibadet eder. İşte âlem suretlerinden kendisine ibadet olunan eşyanın her birisi, ona tapan kimsenin kalbinde yücelik ile bürünüp, bir derece ile ortaya çıktıktan sonra, ibadet olunduğu için Mü'min sûresinde meydana gelen

رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ

(Mü'min, 40/15) [Dereceleri yüksel- ten, arşın sahibi olan Allah Teâlâ, kendi emrinden olan vahyi, kullarından dilediğine ilkā buyurur.] âyet-i kerîmesinde, Hak Teâlâ zât-ı azîmü'ş-şânını "Refîu'd-derecât" olarak bildirdi; ve "Refîu'd-derece" demedi. Binâenaleyh Allah Teâlâ kendi vücûdu olan ayn-ı vâhidede, derecâtı teksîr etti; ve rif'ati derecelere mahsûs kıldı. Eğer “Refîud-derece” buyurmuş olsa idi, rif'ati bir dereceye tahsîs buyurmuş olurdu. Halbuki hakîkat-i hâl rif'atin de- recâta mahsûs olmasıdır. Çünkü muhakkak Allah Teâlâ, derecât-ı kesîre-i muhtelifede, kendisinden gayrı bir şeye ibâdet olunmamasına hükmetti. O vech ile ki her bir derece bir meclâ-yı ilâhîyi iktizâ etti; ve Hakk'a o derecede ibâdet olundu. Ve kendisinde Hakk'a ibâdet olunan meclânın en büyüğü ve a'lâsı “hevâ”dır, yaʼni istek ve hâhiştir. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Câsiyede أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ (Casiye, 45/23) ya'ni “Hevâsını kendisine ilâh ittihâz eden kimseye nazar eder misin?” buyurdu. Böyle olunca “heva”, ma'bûdun en büyüğüdür. Zîrâ bir şeye ancak hevâ sebebiyle ibâdet olunur. Zîrâ âbidin kalbinde meyil ve muhabbet olmadıkça, o âbid, ibâdet ettiği şeye teveccüh etmez. Halbuki hevâya, yine kendi zâtı, ya'ni nefs-i hevâ ile [24/30] ibâdet olunur. Binâenaleyh suver-i âlemden herhangi bir sû- rete, ister ibâdet-i teellüh ve ister ibâdet-i teshîr ile ibâdet olunsun, sebebi “heva”dır. Şu hâlde hevânın yine kendi zâtı ile kendine ibâdet olunur. Şu kadar ki hevâ, ma'nâ-yı bî-sûret olduğu için bâtındır; onun “ayn”ı zâhir değildir; ancak suver-i maʼbûdât ile zâhir olur. Ve hevâ hakkında ben böyle derim: Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Mü'min, 40/15) "Dereceleri yükselten, arşın sahibi olan Allah Teâlâ, kendi emrinden olan vahyi, kullarından dilediğine ilka buyurur." ayet-i kerimesinde, Yüce Allah, yüce şanlı zâtını "Refîu'd-derecât" (dereceleri yükselten) olarak bildirdi; ve "Refîu'd-derece" (dereceyi yükselten) demedi. Buna göre Yüce Allah, kendi varlığı olan tekil hakikatte dereceleri çoğalttı; ve yüceliği derecelere özgü kıldı. Eğer "Refîu'd-derece" buyurmuş olsaydı, yüceliği bir dereceye tahsis buyurmuş olurdu. Halbuki hakikatin durumu, yüceliğin derecelere özgü olmasıdır. Çünkü muhakkak Yüce Allah, çok çeşitli derecelerde, kendisinden başka bir şeye ibadet olunmamasına hükmetti. O şekilde ki her bir derece ilahi bir tecelli yerini gerektirdi; ve Hakk'a o derecede ibadet olundu. Ve kendisinde Hakk'a ibadet olunan tecelli yerinin en büyüğü ve en yücesi "heva"dır, yani istek ve arzudur. Nitekim Yüce Allah Casiye suresinde "أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ" (Casiye, 45/23) yani "Hevasını kendisine ilah edinen kimseye bakar mısın?" buyurdu. Böyle olunca "heva", ibadet edilenin en büyüğüdür. Zira bir şeye ancak heva sebebiyle ibadet olunur. Zira ibadet edenin kalbinde meyil ve muhabbet olmadıkça, o ibadet eden, ibadet ettiği şeye yönelmez. Halbuki heva'ya, yine kendi zâtı, yani hevanın kendisi ile [24/30] ibadet olunur. Buna göre âlemdeki şekillerden herhangi bir şekle, ister ilahlık ibadetiyle ister boyun eğme ibadetiyle ibadet olunsun, sebebi "heva"dır. Şu halde hevanın yine kendi zâtı ile kendine ibadet olunur. Şu kadar ki heva, suretsiz bir mana olduğu için bâtındır; onun "ayn"ı (özü) zahir değildir; ancak ibadet edilenlerin şekilleri ile zahir olur. Ve heva hakkında ben böyle derim: Şiir:

وَحَقُّ الْهَوَى إِنَّ الْهَوَى سَبَبُ الْهَوَى فَلَوْلاَ الْهَوَى فِي الْقَلْبِ مَا عُبِدَ الْهَوَى

Hevâ hakkı için, muhakkak hevâ, sebeb-i hevâdır. İmdi eğer kalbde hevâ olmasa idi, hevâya ibâdet olunmaz idi. 555 Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudside كُنْتُ كُنْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ yani “Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeme muhabbet et- tim” buyurmuştur. Şu hâlde cemî'-i merâtibde ve o merâtibin mezâhirin- de zuhûr-ı Hakk'a sebeb olan hubb-i ahadî olmuş olur. Ve bu muhabbet, hubb-i küllî-i ilâhîdir; ve O'nun mezâhirinin her birerlerinde zâhir olan muhabbet ise, muhabbet-i cüz'îdir; ve bu hubb-i cüz'inin sebebi ise, o hubb-i küllîdir. Ve eğer bu hubb-i küllî-i ilâhî, insanın kalbinde ve bâtı- nında mündemic olmasa idi, mertebe-i nefsde zâhir olan hevâya ibâdet olunmaz idi. Çünkü mertebe-i nefsde zâhir olan hevâ, mertebe-i kalbde ve bâtında olan hevânın “ayn”ıdır. Gayriyetleri ancak ihtilâf-ı mertebe i'ti- bâriyledir. Ma'nânın hurûf ve elfâza irtibâtı gibi. Onun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) hubb-i ilâhîye kasem edip “Hakk'ın hubb-i ahadîsi olan hevâ, hevâ-yı cüzînin sebebidir. Ve eğer hevâ-yı ilâhî kalbde olmasa idi, mezâ- hirde zâhir [24/31] olan hevâya ibâdet olunmaz idi” buyururlar. Ve yine Hz. Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'de buyururlar ki: “Bazı mükâşefâtta, hevâyı, ulûhiyetle zâhir, kendi arşı üzerinde kāid ve onun cemî-i âbidleri onu ihâta edip indinde vakıf oldukları hâlde müşâhede ettim; ve ben su- ver-i kevniyyede o hevâdan aʼzam bir ma’bûd müşâhede etmedim.”556 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hevâ hakkı için, muhakkak hevâ, hevânın sebebidir. Şimdi eğer kalpte hevâ olmasaydı, hevâya ibadet edilmezdi. Bilinmeli ki, Yüce Allah kudsî hadiste "كُنْتُ كُنْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ" yani "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim" buyurmuştur. Bu durumda, bütün mertebelerde ve o mertebelerin zuhur yerlerinde Hakk'ın ortaya çıkmasına sebep olan, ahadî muhabbet (biricik olanın sevgisi) olmuş olur. Ve bu muhabbet, küllî ilâhî muhabbettir; ve O'nun zuhur yerlerinin her birinde görünen muhabbet ise, cüz'î muhabbettir; ve bu cüz'î muhabbetin sebebi ise, o küllî muhabbettir. Ve eğer bu küllî ilâhî muhabbet, insanın kalbinde ve bâtınında gizli olmasaydı, nefs mertebesinde görünen hevâya ibadet edilmezdi. Çünkü nefs mertebesinde görünen hevâ, kalp mertebesinde ve bâtında olan hevânın aynısıdır. Farklılıkları ancak mertebe ayrılığı itibariyledir. Mananın harf ve lafızlara bağıntısı gibi. Onun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) ilâhî muhabbete yemin edip "Hakk'ın ahadî muhabbeti olan hevâ, cüz'î hevânın sebebidir. Ve eğer ilâhî hevâ kalpte olmasaydı, zuhur yerlerinde görünen hevâya ibadet edilmezdi" buyururlar. Ve yine Hz. Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'de buyururlar ki: "Bazı mükâşefelerde (keşiflerde), hevâyı, ilâhlık ile görünür, kendi arşı üzerinde kâim (ayakta duran) ve onun bütün kulları onu kuşatıp yanında durdukları halde müşâhede ettim; ve ben kevnî suretlerde (oluş âlemindeki biçimlerde) o hevâdan daha büyük bir ma'bûd (tapılan) müşâhede etmedim."

أَلَا تَرَى عِلْمَ اللهِ بالأشياء، ما أَكْمَلَه ، كيف تَمَّمَ في حَقِّ مَن عَبَدَ هَوَاهِ

وَاتَّخَذَه إلها ، فقال : وَأَضَلَّهُ اللهُ عَلَى عِلْمٍ، والضَّلالةُ الحَيْرَةُ، وذلك أنَّه

لمَّا رَأَى هذا العابِدَ ما عَبَدَ إِلا هَوَاهُ بِالْقِيَادِهِ لطَاعته فيما يَأْمُرُهُ به من عبادة

مَن عَبَدَه مِن الأشخاص، حتَّى عبادته لله كانت عن هوى أيضًا، لأنه لو لم

يقع له في ذلك الجَنابِ المُقَدَّسِ هَوًى وهو الإرادةُ بِمَحَبَّتِه مَا عَبَدَ الله ولا

آثره على غيره، وكذلك كلُّ مَن عَبَدَ صورةً ما مِن صُوَرِ العَالَمِ وَاتَّخَذَهَا إِلَهَا

ما اتخذها إلا بالهوى، فالعَابِدُ لا يَزَالُ تحتَ سُلطانِ هَوَاهُ، ثُمَّ رَأَى المَعْبُودَاتِ

تَتَنَوَّعُ في العَابِدِينَ ، فكلُّ عَابِدٍ أمرًا ما يُكَفِّرُ مَن يَعْبُدُ سِوَاهُ، وَالَّذِي عنده

أَدْنَى تَنَبُّهِ يَحَارُ لاتحاد الهوَى بلْ لأَحَدِيَّةِ الهوَى، فإنه عين واحدة في كل

عابد، «فَأَضَلَّهُ اللهُ» أَيْ حَيَّرَهُ عَلَى عِلْمٍ» بأنَّ كلَّ عابـدٍ مـا عَبَدَ إِلا هـواه

ولا اسْتَعْبَدَه إلا هوَاه سَوَاءٌ صَادَفَ الأمرَ المَشْرُوعَ أو لمْ يُصَادِفْ .

Allâh'ın eşyaya olan ilmini görmez misin? Ne ekmeldir! Allah Teâlâ, hevâsına ibâdet eden ve onu ilâh ittihâz eden kimse hakkında, ilmi nasıl tetmîm eyledi. Binaenaleyh وَأَضَلَّهُ اللهُ عَلَى عِلْمٍ )Casiye, 45/23( ya'ni "Allah Teâlâ onu ilim üzere idlâl etti" buyurdu; hâlbuki dalâlet, "hayret"tir; ve tetmîm ve tekmîl budur. Beyânı budur ki: Vaktâki Hak gördü ki, âbid, ancak kendi hevâsına ve hevâsının tâatına inkıyâdı sebebiyle ibâdet etti; o şeyde ki o ona, hevâya ibâdet eden eşhâ- sın ibâdetinden olduğu hâlde, onunla emreder. Hattâ onun Allâh'a ibâdeti dahi kezâlik hevâdan oldu; zîrâ onun için bu cenâb-ı mukad- deste hevâ -ki onun muhabbeti ile olan irâdedir- olmasa idi, Allâh'a ibâdet etmez ve O'nu gayr üzere ihtiyâr eylemezdi. Ve kezâ suver-i âlemden bir sûrete ibâdet edip onu ilâh ittihâz eden kimse, onu an- cak hevâ ile ilâh ittihâz etti. Böyle olunca âbid kendi hevâsının taht-ı saltanatından zâil değildir. Ondan sonra vaktâki [24/32] Hak Teâlâ gördü ki, ma'bûdât âbidlerde tenevvü' eder; imdi bir emre âbid olan onun gayrısına tapan kimseyi tekfîr eder. Ve indinde ednâ ıttıla' hâsıl olan âbid, hevânın ittihâdından ve belki hevânın ahadiyetinden nâșî hayrete düşer. Zîrâ o her bir âbidde ayn-ı vâhidedir. Binâenaleyh Al- lah Teâlâ onu idlâl eyledi. Ya'ni her bir abidin ancak kendi hevâsı- na ibâdet etmesi ve ister emr-i meşrûa müsâdif olsun ister müsâdif olmasın, ubûdiyette ancak kendi hevâsı, ale's-seviyye onu isti'mâl eylemesi ile, ilim üzere hayrete düşürdü. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah'ın eşyaya olan ilmini görmez misin? Ne kadar mükemmeldir! Yüce Allah, kendi hevasına ibadet eden ve onu ilah edinen kimse hakkında ilmi nasıl tamamladı. Bu sebeple, "Allah Teâlâ onu ilim üzere saptırdı" (Casiye, 45/23) buyurdu; hâlbuki sapıklık, "hayret"tir; ve tamamlanma ve mükemmelleşme budur. Bunun açıklaması şudur: Hak gördü ki, kul, ancak kendi hevasına ve hevasının itaatine boyun eğmesi sebebiyle ibadet etti; o şeyde ki o ona, hevasına ibadet eden kişilerin ibadetinden olduğu hâlde, onunla emreder. Hatta onun Allah'a ibadeti dahi aynı şekilde hevasından oldu; çünkü onun için bu mukaddes cenapta heva -ki onun muhabbeti ile olan iradedir- olmasaydı, Allah'a ibadet etmez ve O'nu başkası üzerine tercih etmezdi. Ve aynı şekilde âlem suretlerinden bir surete ibadet edip onu ilah edinen kimse, onu ancak heva ile ilah edindi. Böyle olunca kul, kendi hevasının saltanatı altından çıkmış değildir. Ondan sonra Yüce Allah gördü ki, ibadet edilenler kullarda çeşitlenir; şimdi bir emre kul olan, onun dışındakine tapan kimseyi tekfir eder. Ve yanında en az bir bilgiye sahip olan kul, hevanın birleşmesinden ve hatta hevanın birliğinden kaynaklanan hayrete düşer. Çünkü o, her bir kulda tek bir hakikattir. Bu sebeple Allah Teâlâ onu saptırdı. Yani her bir kulun ancak kendi hevasına ibadet etmesi ve ister meşru bir emre uygun olsun ister uygun olmasın, kullukta ancak kendi hevası, eşit bir şekilde onu kullanması ile, ilim üzere hayrete düşürdü.

## Fass-1 Lokmânî

Fass-1 Lokmânî'de îzâh olunduğu üzere “ma'lûm”, “şey”den eammdır; ve “şey”in ilk mertebesi “maʼlûm”un ikinci mertebesinden başlar; ve “şey”in ikinci mertebesi, âlem-i kesîf-i şehâdettir. Binâenaleyh Hakk'ın eşyâya olan ilmi, ilm-i esmâî ve sıfatîdir ki, bunun tafsîli dahi emsile îrâdı sûretiyle Fass-ı Şîsî'de mürûr etti. İmdi Allâh'ın eşyâya olan ilm-i tafsîlîsini görmez misin? O ilim, ne ekmel bir ilimdir! Ve Allah Teâlâ, hevâsına ibâdet eden ve hevâsını ilâh ittihâz eyleyen kimse hakkında ilmi nasıl tetmîm etti? Ve bu tetmîme işareten وَأَضَلَّهُ اللهُ عَلَى عِلْمٍ (Casiye, 45/23) [Allah Teâlâ onu ilim üzere ıdlâl etti.] buyurdu. Halbuki dalâlet, "hayret"tir; ve hevâsına ibâdet eden ve onu ilâh ittihâz eden kimse hakkında ilmin tetmîmi ve tekmîli “dalâlet” olan “hayret” iledir. Ve ilmin “hayret” ile tetmîmi şu vech iledir ki: Vaktâki Hak Teâlâ vücûd-ı tafsîlîde gördü ki, âbid, hevâya ibâdet eden eşhâsın ibâdeti cinsinden olarak hevâsının emriyle ibâdet ettiği şeyde, ancak kendi hevâsına ve hevâsının tâatına inkıyâdı sebebiyle ibâdet etti. Hattâ âbidin Allâh'a ibâdeti bile, kezâlik hevâdan neş'et etti. Zîrâ âbidin nârdan necâta veyâ ihrâz-ı derecâta veyâhud kemâlât-ı nefsiyyeye veyâ Hakk'ın sıfatına [24/33] veyâhud zâtına muhabbeti gibi bir muhabbet ile irâdeden ibaret olan hevâsı, o cenâb-ı mukaddes-i ilâhîde vâki' olmasa idi, Allah Teâlâ'ya ibâdet etmez ve Hakk'ı “gayr” ta'bîr olunan mezâhir üzerine tercîh eylemez idi. Ve kezâ mâsivâ-yı Hak i'tibâr olunan suver-i âlemden bir sûrete ibâdet edip, onu ilâh ittihâz eden kimse dahi, o sûreti, ancak hevâ ile ilâh ittihâz eyledi. Şu hâlde âbid, dâimâ saltanat-ı hevâsının tahtında mahkûmdur. Her neye ibâdet ederse etsin mutlakā hevâsı sebebiyle ibâdet eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Lokman Fassı'nda açıklandığı üzere "bilinen", "şey"den daha geneldir; ve "şey"in ilk mertebesi "bilinen"in ikinci mertebesinden başlar; ve "şey"in ikinci mertebesi, yoğun şehadet âlemidir. Buna göre Hakk'ın eşyaya olan ilmi, isimlere ve sıfatlara ait bir ilimdir ki, bunun ayrıntısı da örnekler verilmesi suretiyle Şis Fassı'nda geçti. Şimdi Allah'ın eşyaya olan ayrıntılı ilmini görmez misin? O ilim, ne kadar mükemmel bir ilimdir! Ve Yüce Allah, hevasına ibadet eden ve hevasını ilah edinen kimse hakkında ilmi nasıl tamamladı? Ve bu tamamlamaya işaretle وَأَضَلَّهُ اللهُ عَلَى عِلْمٍ (Casiye, 45/23) [Allah Teâlâ onu ilim üzere saptırdı.] buyurdu. Halbuki dalalet, "hayret"tir; ve hevasına ibadet eden ve onu ilah edinen kimse hakkında ilmin tamamlanması ve mükemmelleşmesi "dalalet" olan "hayret" iledir. Ve ilmin "hayret" ile tamamlanması şu şekildedir ki: Yüce Hak, ayrıntılı varlıkta gördü ki, kul, hevasına ibadet eden kişilerin ibadeti cinsinden olarak hevasının emriyle ibadet ettiği şeyde, ancak kendi hevasına ve hevasının itaatine boyun eğmesi sebebiyle ibadet etti. Hatta kulun Allah'a ibadeti bile, aynı şekilde hevasından kaynaklandı. Çünkü kulun ateşten kurtulmaya veya dereceler kazanmaya veya nefsî kemallere veya Hakk'ın sıfatına [24/33] veya zâtına muhabbeti gibi bir muhabbet ile iradeden ibaret olan hevası, o kutsal ilahi makamda meydana gelmeseydi, Yüce Allah'a ibadet etmez ve Hakk'ı "gayr" tabir edilen tecelliler üzerine tercih etmezdi. Ve aynı şekilde Hak'tan başkası sayılan âlem suretlerinden bir surete ibadet edip, onu ilah edinen kimse de, o sureti, ancak heva ile ilah edindi. Şu halde kul, daima hevasının saltanatı altında mahkumdur. Her neye ibadet ederse etsin mutlaka hevası sebebiyle ibadet eder.

Bu görüşten sonra, vaktâki Hak Teâlâ, ma'bûdâtta âbidlerin mütenevvi' olduğunu gördü, böyle olunca, umûrdan bir emre ibâdet eden her bir âbid, kendisinin ibâdet ettiği emirden gayrı bir emre ibâdet eden kimseyi tekfîr ve inkâr eyler. Meselâ, müslim nasrânîyi, ve nasrânî müslimi ve güneşe tapan hayvana tapanı ilh... inkâr eder. Bu hal ibâdet-i teellühde böyle olduğu gibi ibâdet-i teshîrde dahi böyledir. Meselâ “abdü'l-mâl” “abdü'l-câh”ın revişini ve tarz-ı hayatını inkâr eder. Nitekim ehl-i ticâret, ehl-i mansıbın hâlini beğenmez. Ve indinde ednâ ıttılâ' ve tenebbüh hâsıl olan âbid ise, hevânın bilcümle âbidlerde müttehid olmasından ve belki hevânın ahadiyetinden nâşî, ma'bûdât arasından bir ma'būdu intihâb edip, onu ibâdete tahsîs edemediği cihetle, bu maʼbûdât-ı mütenevvia arasında "hayrete düşer. Çünkü her bir abid hevâsına tapar; ve “heva” âbidlerin cümlesinde ayn-ı vâhidedir. İşte Hak Teâlâ vücûd-ı tafsîlîde bu hâllerin böyle olduğunu gördüğü ve ilm-i ihtibârî ile bildiği için, kendinde azıcık ıttılâ hâsıl olan âbidi ıdlâl eyledi. Ya'ni o âbidi, ilim üzere “hayrete düşürdü. Zîrâ o âbid bildi ki, her bir abid ancak kendi hevâsına ibâdet eder ve ubûdiyete [24/34] o âbidi isti'mâl eden ancak kendi hevâsıdır. Onun bu hevâsı ister emr-i meşrûa müsâdif olsun, ister olmasın müsâvîdir. Meselâ ibâdet-i teshîrde bir kimse "abdü'n-nisa" olur; onun bu hevâsı kendisini nikâh ile dört kadın almağa veyâhud müteaddid câriye alıp istimtâa sevkeder. Bu ise emr-i meşrûdur. Binâenaleyh onun hevâsı emr-i meşrûa müsâdif olur. Ve bir diğeri yine "abdü'n-nisa" olur. Fakat gayrın taht-ı nikâhında veyâ taht-ı temellükünde bulunan hür kadınlar ve câriyelerle istimtâa meyleder ki, bu hâl zinâ ol-duğu için, o âbidin hevâsı emr-i gayr-ı meşrûa müsâdif olur. Fakat her iki sûrette de o âbidleri ale's-seviyye kendi hevâları isti'mâl etmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu görüşten sonra, Yüce Allah, tapınılan şeylerde tapanların çeşitli olduğunu gördüğünde, böyle olunca, işlerden bir işe ibadet eden her bir tapan, kendisinin ibadet ettiği işten başka bir işe ibadet eden kimseyi kâfir sayar ve inkâr eder. Örneğin, Müslüman Hristiyan'ı, Hristiyan Müslüman'ı ve güneşe tapan hayvana tapanı vb. inkâr eder. Bu hal, ilâhlık ibadetinde böyle olduğu gibi, teshir (boyun eğdirme) ibadetinde de böyledir. Örneğin, "malın kulu" "makamın kulu"nun gidişatını ve hayat tarzını inkâr eder. Nitekim ticaret ehli, makam sahibinin halini beğenmez. Ve yanında en ufak bir bilgi ve uyanıklık hâsıl olan tapan ise, hevânın (nefsin arzusunun) bütün tapanlarda bir olmasından ve hatta hevânın birliğinden dolayı, tapınılan şeyler arasından bir tapınılanı seçip, onu ibadete tahsis edemediği için, bu çeşitli tapınılan şeyler arasında hayrete düşer. Çünkü her bir tapan kendi hevâsına tapar; ve "hevâ" tapanların hepsinde tek bir hakikattir. İşte Yüce Allah, tafsîlî (ayrıntılı) varlıkta bu hallerin böyle olduğunu gördüğü ve ihtibarî (deneyimsel) ilimle bildiği için, kendinde azıcık bilgi hâsıl olan tapanı şaşırttı. Yani o tapanı, ilim üzere hayrete düşürdü. Zira o tapan bildi ki, her bir tapan ancak kendi hevâsına ibadet eder ve kulluğa [24/34] o tapanı kullanan ancak kendi hevâsıdır. Onun bu hevâsı ister meşru bir işe denk gelsin, ister gelmesin fark etmez. Örneğin, teshir ibadetinde bir kimse "kadınların kulu" olur; onun bu hevâsı kendisini nikâh ile dört kadın almağa veya birden fazla cariye alıp istimta'a (cinsel haz almaya) sevk eder. Bu ise meşru bir iştir. Buna göre onun hevâsı meşru bir işe denk gelir. Ve bir diğeri yine "kadınların kulu" olur. Fakat başkasının nikâhı altında veyahut mülkiyetinde bulunan hür kadınlar ve cariyelerle istimta'a meyleder ki, bu hal zina olduğu için, o tapanın hevâsı gayr-i meşru bir işe denk gelir. Fakat her iki durumda da o tapanları eşit şekilde kendi hevâları kullanmıştır.

وَالعارفُ المُكَمِّلُ مَن رَأَى كلَّ مَعبودٍ مَجْلَّى لِلْحَقِّ يُعبَد فيه، ولذلك سَمَّوْهُ

كلهم إلها مع اسمه الخاص بحَجَرٍ أو شَجَرٍ أَو حَيَوَانٍ أَو إِنْسَانٍ أَو كَوْكَبِ

أو مَلَكِ، هذا اسمُ الشَّخْصِيَّةِ فيه، والألوهِيَّةُ مَرْتَبَةٌ تَخَيَّلَ العابد له أَنَّها مَرتبَةُ

مَعْبُودِه، وهي على الحقيقةِ مَجْلَى الحقِّ لِبَصَرِ هذا العابد الخاص المُعْتَكِفِ

على هذا المعبود في هذا المَجْلَى المُخْتَصّ ، ولهذا قال بعضُ مَن عَرَف

مَقَالَةَ جَهَالَةٍ : مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى، مع تَسْمِيَتِهِم إِيَّاهم

آلِهَةً، حتَّى قالوا : أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلهَا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ ، فما

أَنْكَرُوهُ بَلْ تَعَجَّبُوا من ذلك، فإنَّهم وَقَفُوا مع كَثْرَةِ الصُّوَرِ وَنِسْبَةِ الأَلُوهِيَّةِ

لها، فجَاءَ الرَّسُولُ ودَعَاهم إلى إله واحدٍ يُعْرَفُ ولا يَشْهَدُ بِشَهادَتِهِم أَنَّهم

أثبتوه عندهم واعْتَقَدُوه في قولهم : مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى

لعِلْمِهم بأن تلك الصُّوَرَ حِجَارَةٌ، ولذلك قَامَتِ الحُجَّةُ عليهم - في مَنْعِهم

عن عبادتهم بقوله: ﴿قُلْ سَمُّوهُمْ ، فما يُسَمُّونَهم [24/35] إلا بما يَعْلَمُون

أن تلك الأَسْمَاءَ لهم حقيقةً .

Ve ârif-i mükemmil, kendisine ibâdet olunan her bir ma'būdu, Hak için meclâ gören kimsedir. Ve bunun için onların kâffesi taş, ya ağaç, ya hayvan, ya insan, yâhud yıldız, ya melek ism-i hâssı ile beraber onu “ilâh” tesmiye ettiler. Bu, onun hakkında ism-i şahsiyyettir. Ve ulûhiyet bir mertebedir ki, âbid onun için kendi ma'bûdunun mertebesi olduğunu tahayyül eder. Hâlbuki o, bu meclâ-yı muhtassta bu ma'bûd üzere mu'tekif olan bu âbid-i hâssın basarı için hakîkat üzere Hakk'ın meclâsıdır. Ve bunun için, ârif olan ba'zı kimse, makāle-i cehalet bulunan مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى )Zümer, 39/3) ya'ni “Biz putlara ancak, bizi Hakk'a takrîb etmeleri için ibâdet ediyoruz" dediler. Maahâzâ onlara “âlihe” tesmiye ettiler. Hatta أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهَا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ )Sâd, 38/5) ya'ni “Muhammed (a.s.) bu ilâhları ilâhı vâhid mi yaptı? Muhakkak bu acîb şeydir!" dediler. İmdi onlar onu inkâr etmediler, belki ondan müteaccib oldular. Zîrâ onlar kesret-i suver ile ve ulûhiyetin o suvere nisbeti ile vâkıf oldular. Binâenaleyh Resûl geldi ve onları onların -bu sûretlerin- hicâre olduğuna ilimlerinden nâsî مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى )Zümer, 39/3) [Biz putlara ancak, bizi Hakk'a takrîb etmeleri için ibâdet ediyoruz.] kavillerinde i'tikād ettikleri ve indlerinde isbât eyledikleri ve onların şehadetleriyle bilinen ve meşhûd olmayan ilâh-ı vâhide da'vet etti; ve bundan dolayı قُلْ سَمُّوهُمْ )Ra'd, 13/33) ya'ni “Onları isimleriyle zikredin!” kavliyle -onları ibâdetlerinden men'de-,557 onların üzerine hüccet kāim oldu. Binâenaleyh onlar o suveri, ancak hakikaten onlara mahsûs olduğunu bildikleri o esmâ ile tesmiye ederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve kâmil ârif, kendisine ibadet edilen her bir mabudu, Hak için bir tecelli mahalli gören kimsedir. Ve bunun için onların hepsi, taş, ya ağaç, ya hayvan, ya insan, yahut yıldız, ya melek özel ismiyle beraber onu "ilâh" diye adlandırdılar. Bu, onun hakkında kişisel bir isimdir. Ve ulûhiyet öyle bir mertebedir ki, kul onun için kendi mabudunun mertebesi olduğunu tahayyül eder. Hâlbuki o, bu özel tecelli mahallinde bu mabut üzerine odaklanmış olan bu özel kulun görüşü için hakikat üzere Hakk'ın tecelli mahallidir. Ve bunun için, ârif olan bazı kimseler, cehalet sözü olan "مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى" (Zümer, 39/3) yani "Biz putlara ancak, bizi Hakk'a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz" dediler. Buna rağmen onlara "âlihe" (ilahlar) adını verdiler. Hatta "أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ" (Sâd, 38/5) yani "Muhammed (a.s.) bu ilahları tek bir ilah mı yaptı? Muhakkak bu acayip bir şeydir!" dediler. Şimdi onlar onu inkâr etmediler, aksine ondan şaşırdılar. Çünkü onlar, suretlerin çokluğuyla ve ulûhiyetin o suretlere nispetiyle vâkıf oldular. Bu sebeple Resûl geldi ve onları, onların -bu suretlerin- taş olduğuna dair bilgilerinden kaynaklanan "مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى" (Zümer, 39/3) [Biz putlara ancak, bizi Hakk'a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz.] sözlerinde inandıkları ve kendi yanlarında ispat ettikleri ve onların şahitlikleriyle bilinen ve müşahede edilmeyen tek bir ilaha davet etti; ve bundan dolayı "قُلْ سَمُّوهُمْ" (Ra'd, 13/33) yani "Onları isimleriyle zikredin!" sözüyle -onları ibadetlerinden men etmede-, onların üzerine delil kaim oldu. Bu sebeple onlar o suretleri, ancak hakikaten onlara özgü olduğunu bildikleri o isimlerle adlandırırlar.

Ya'ni mükemmil olan ârif o kimsedir ki, gerek ibâdet-i teellüh ve gerek ibâdet-i teshîr ile ibâdet olunan her bir ma'bûdu, Hakk'ın esmâ ve sıfatının zâhir olduğu birer meclâ ve mazhar görür. [24/36] İşte her bir ma'bûd bir meclâ ve mazhar-ı Hak olduğu için, taşa, ağaca, hayvânâta, insana, yıldıza ve meleğe ve sâir eşyâya tapan kimselerin cümlesi, bu taptıkları şeylerin kendilerine mahsûs olan taş, ağaç gibi isimlerini zikretmekle beraber, bir de "ilâh” tesmiye ettiler. Meselâ mecûsîlere “Bu taptığın ne şeydir?" denilse, “Ateştir” der. “O hâlde niçin buna taparsın?” denilse, “Ma’bûddur" diye cevâb verir. Bu taş, ağaç ve ateş, onların şahsiyetlerinin ve taayyünlerinin ismidir. Ve ulûhet, eşyâ-yı muhtelifeye tapan âbidlerin o eşyâda tahayyül ettikleri ulûhet mertebelerini câmi' olan bir mertebe-i refîadır. Her bir ma'bûdun âbidi, ulûhet mertebesi, kendi ma'bûdunun mertebesi olduğunu ve kendi ma'bûdu, o mertebede müteayyin bulunduğunu ve mertebe-i ulûhet, kendi ma'bûdunda müteayyin olduğunu tahayyül eder. Halbuki o âbidin tahayyül ettiği mertebe-i ulûhet, hakîkatte ulûhet-i mutlaka mertebesi değildir. Belki bu ma'bûd-ı mukayyed, o ma'bûd üzerine mu'tekif olan bu âbid-i hâssın cism-i kesîfinin gözü için Hakk'ın bir meclâsıdır ki, o âbid, eşyâ-yı kesîfe içinden bu meclâ ve mazharı intihâb edip, ona tapar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani mükemmel olan ârif (Allah'ı bilen kişi) o kimsedir ki, gerek ibâdet-i teellüh (ilâhlık ibâdeti) ve gerek ibâdet-i teshîr (boyun eğme ibâdeti) ile ibâdet olunan her bir ma'bûdu (tapılanı), Hakk'ın esmâ (isimler) ve sıfatının zâhir (görünen) olduğu birer meclâ (tecelli yeri) ve mazhar (ortaya çıkış yeri) görür. İşte her bir ma'bûd bir meclâ ve mazhar-ı Hak (Hakk'ın tecelli ve zuhur yeri) olduğu için, taşa, ağaca, hayvânâta (hayvanlara), insana, yıldıza ve meleğe ve sâir (diğer) eşyâya tapan kimselerin cümlesi (hepsi), bu taptıkları şeylerin kendilerine mahsûs (özgü) olan taş, ağaç gibi isimlerini zikretmekle beraber, bir de "ilâh” tesmiye (isimlendirme) ettiler. Meselâ mecûsîlere (Zerdüşt dinine mensup olanlara) “Bu taptığın ne şeydir?" denilse, “Ateştir” der. “O hâlde niçin buna taparsın?” denilse, “Ma’bûddur" diye cevâb verir. Bu taş, ağaç ve ateş, onların şahsiyetlerinin ve taayyünlerinin (belirginleşmelerinin) ismidir. Ve ulûhet (ilâhlık), eşyâ-yı muhtelifeye (çeşitli şeylere) tapan âbidlerin (tapanların) o eşyâda tahayyül (hayal) ettikleri ulûhet mertebelerini câmi' (toplayan) olan bir mertebe-i refîadır (yüce mertebedir). Her bir ma'bûdun âbidi, ulûhet mertebesi, kendi ma'bûdunun mertebesi olduğunu ve kendi ma'bûdu, o mertebede müteayyin (belirginleşmiş) bulunduğunu ve mertebe-i ulûhet, kendi ma'bûdunda müteayyin olduğunu tahayyül eder. Halbuki o âbidin tahayyül ettiği mertebe-i ulûhet, hakîkatte ulûhet-i mutlaka (mutlak ilâhlık) mertebesi değildir. Aksine bu ma'bûd-ı mukayyed (kayıtlı ma'bûd), o ma'bûd üzerine mu'tekif (ibâdet eden) olan bu âbid-i hâssın (özel kulun) cism-i kesîfinin (yoğun bedeninin) gözü için Hakk'ın bir meclâsıdır ki, o âbid, eşyâ-yı kesîfe (yoğun/maddî şeyler) içinden bu meclâ ve mazharı intihâb (seçip) edip, ona tapar.

İşte zikrolunan hakîkatten nâşî, bunun böyle olduğunu idrâk eden ba'zı putperestler "Biz taştan ve ağaçtan yaptığımız putlara bizi Allâh'a yaklaştırsın diye ibâdet ediyoruz" dediler ki, bu söz, makāle-i cehâlettir; ya'ni emri hakîkat üzere bilmeyen kimselerin sözüdür. Zîrâ puta tapan ukalâdan ba'zıları, elleriyle yaptıkları asnâma “İlâhdır” dedikten sonra düşündüler ki, âlemde “ilâh” dedikleri şeyden başka birçok eşyâ mevcûddur. Eğer bu taptıkları şey münhasıran ilâh olsa, diğer eşyâ nedir? Ve bunlarda mutasarrıf olan kimdir? Çünkü kendilerinin ilâhı muhîtinde tasarruf edemez. Binâenaleyh karar verdiler ki, bir ilâh-ı hakîkî vardır. Bu taptıkları ma'bûd onun timsâlidir ki, kendilerini bu ilâh-ı hakîkîye takrîb eder. [24/37] Şu hâlde makāle-i cehâleti söylemekle beraber, o asnâma “ilâh” tesmiye ettiler; hattâ dediler ki: “Resûl müteaddid ilâhları bir ilâh mı yaptı? Muhakkak bu acîb şeydir!" (Sâd, 38/5) Binâenaleyh bu sözleriyle onlar Resûl (a.s.) ın da'vet ettiği ilâh-ı vâhidi inkâr etmediler. Belki bu ilâh-ı vâhide da'vetten müteaccib oldular. Çünkü sanem-perestân kesret-i suver ile ve ulûhet mertebesinin o suver-i kesîreye nisbeti ile vâkıf oldular. Zîrâ putperestlerden her bir tâifenin taptığı sanem başka başkadır. Kiminin putu insan ve kiminin putu hayvan şeklinde ve kiminin putu ağaçtan ve kiminin taştandır; ve her tâife diğerinin “ilâh” ittihâz ettiği sanemi kabûl etmeyip onun ulûhiyetini inkâr eder. Binâenaleyh meydanda ilâh ittihâz olunan bu kadar ma'bûdlar mevcûd iken Resûl (a.s.)ın ilâh-1 vâhide da'vetinden müteaccib oldular. Filhakîka da müteaddid olan bu ilâhlar bir ilâh olmaz; çünkü ilâh-ı vâhid, müteaddid ilâhlardan müttehaz değildir. Bu davet ilâh-ı mutlaka da'vet idi. İmdi Resûl geldi ve onları bu ilâh-1 vâhide da'vet etti. Bu öyle bir ilâh-1 vâhid idi ki, sanem-perestân taptıkları sûretlerin taştan ma'mûl olduğunu bildikleri için “Biz onlara bizi Allâh'a yaklaştırsın diye tapıyoruz” (Zümer, 39/3) sözleriyle ona i'tikād ettiklerini beyân etmişler ve indlerinde onu isbât eylemişlerdi. Ve bu ilâh-ı vâhid onların bu şehadetleriyle bilinmiş ve fakat meşhûd olmamış idi. Ve işte bu âbidler, putlarının taştan ma'mûl olduğunu bildikleri için Hak Teâlâ قُلْ سَمُّوهُمْ (Ra'd, 13/33) ya'ni “Ey Resûlüm, sen onlara de ki, ilâhlarınızı isimleriyle yâdediniz!" buyurdu. Ve bu kavl ile taştan ma'mûl olan asnâma ibâdetten men'etmekte, Hak tarafından onlar üzerine hüccet kāim oldu. Zîrâ onlar ma'bûdlarını isimleriyle yâdet-seler, taş, ağaç, ay, yıldız, güneş, âteş ilh... gibi kendilerine mahsûs olan esâmîyi zikretmeleri iktizâ eder. Bunlar ise bittabi' ibâdete lâyık değildirler. Bu bahis hakkında Fass-ı Nûhîde de îzâhât mevcûd olduğundan oraya da müracaat buyurulsun. [24/38] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte zikredilen hakikatten dolayı, bunun böyle olduğunu idrak eden bazı putperestler "Biz taştan ve ağaçtan yaptığımız putlara bizi Allah'a yaklaştırsın diye ibadet ediyoruz" dediler ki, bu söz, cehalet sözüdür; yani işi hakikat üzere bilmeyen kimselerin sözüdür. Çünkü puta tapan ukaladan bazıları, elleriyle yaptıkları putlara "İlahtır" dedikten sonra düşündüler ki, âlemde "ilah" dedikleri şeyden başka birçok eşya mevcuttur. Eğer bu taptıkları şey münhasıran ilah olsa, diğer eşya nedir? Ve bunlarda tasarruf eden kimdir? Çünkü kendilerinin ilahı muhitinde tasarruf edemez. Buna göre karar verdiler ki, bir hakiki ilah vardır. Bu taptıkları mabut onun timsalidir ki, kendilerini bu hakiki ilaha yaklaştırır. Şu halde cehalet sözünü söylemekle beraber, o putlara "ilah" adını verdiler; hatta dediler ki: "Resul müteaddid ilahları bir ilah mı yaptı? Muhakkak bu acayip şeydir!" (Sad, 38/5) Buna göre bu sözleriyle onlar Resul (a.s.)'ın davet ettiği biricik ilahı inkâr etmediler. Aksine bu biricik ilaha davetten şaşırdılar. Çünkü putperestler suretlerin çokluğu ile ve ulûhiyet mertebesinin o çok surete nispeti ile vakıf oldular. Zira putperestlerden her bir taifenin taptığı put başka başkadır. Kiminin putu insan ve kiminin putu hayvan şeklinde ve kiminin putu ağaçtan ve kiminin taştandır; ve her taife diğerinin "ilah" edindiği putu kabul etmeyip onun ulûhiyetini inkâr eder. Buna göre meydanda ilah edinilen bu kadar mabutlar mevcut iken Resul (a.s.)'ın biricik ilaha davetinden şaşırdılar. Gerçekten de müteaddid olan bu ilahlar bir ilah olmaz; çünkü biricik ilah, müteaddid ilahlardan edinilmiş değildir. Bu davet mutlak ilaha davet idi. Şimdi Resul geldi ve onları bu biricik ilaha davet etti. Bu öyle bir biricik ilah idi ki, putperestler taptıkları suretlerin taştan yapılmış olduğunu bildikleri için "Biz onlara bizi Allah'a yaklaştırsın diye tapıyoruz" (Zümer, 39/3) sözleriyle ona itikat ettiklerini beyan etmişler ve yanlarında onu ispat etmişlerdi. Ve bu biricik ilah onların bu şehadetleriyle bilinmiş ve fakat müşahede edilmemiş idi. Ve işte bu abidler, putlarının taştan yapılmış olduğunu bildikleri için Yüce Allah قُلْ سَمُّوهُمْ (Ra'd, 13/33) yani "Ey Resulüm, sen onlara de ki, ilahlarınızı isimleriyle anınız!" buyurdu. Ve bu söz ile taştan yapılmış olan putlara ibadetten men etmekte, Hak tarafından onlar üzerine hüccet kaim oldu. Zira onlar mabutlarını isimleriyle ansalar, taş, ağaç, ay, yıldız, güneş, ateş ilh... gibi kendilerine mahsus olan isimleri zikretmeleri gerekir. Bunlar ise elbette ibadete layık değildirler. Bu bahis hakkında Fass-ı Nuhî'de de izahat mevcut olduğundan oraya da müracaat buyurulsun.

وأما العارفون بالأمر على ما هو عليه فيُظْهِرُون بصورةِ الإِنكَارِ لِمَا عُبِدَ من

الصُّورِ - مع علمهم بأنَّهم ما عَبَدُوا من تلك الصُّوَرِ أَعْيَانَهَا، وَإِنَّمَا عَبَدُوا اللَّهَ

فيها بحُكْمِ سُلْطَانِ التَّجَلِّي الَّذي عَرَفُوه منهم ، لأنَّ مَرْتَبَتَهم في العِلْمِ تُعْطِيهم

أن يكونوا بحكم الوَقْتِ لِحُكْمِ الرَّسولِ الَّذِي آمَنُـوا بـه عليهم الذي بـه سـموا

مُؤْمِنِينَ، فَهُمْ عُبَّادُ الوَقْتِ، وجَهِلَه المُنْكِرُ الَّذي لا عِلْمَ له بما تَجَلَّى، وَسَتَرَهُ

العارف الْمُكَمِّلُ من نَبِيٌّ ورَسولٍ ووَارِث عنهم، فأمرهم بالانْتِزَاحِ عن تلك

الصُّوَرِ لِمَا انْتَزَحَ عنها رَسولُ الوقتِ اتَّبَاعًا لِلرَّسولِ طَمَعًا فِي مَحَبَّةِ اللَّهِ إِيَّاهم

بقوله: ﴿قُلْ إِنْ كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ .

Velâkin emri alâ-mâ-hüve-aleyh ârif olanlar, abede-i asnâmın -bu sûretlerden onların a'yânına ibâdet etmeyip, ancak onlardan ârif oldukları sultân-ı tecellînin hükmü ile, onlarda Allâh'a ibâdet ettiklerine ilimleriyle berâber-, suverden ibâdet olunan şeye inkâr sûretiyle zâ- hir olurlar. Zîrâ muhakkak onların ilimde mertebeleri, îmân ettikleri resûlün hükmünden dolayı vaktin hükmü ile olmalarını onlar üzerine i'tâ eder ki, onlar o sebeble "mü'minîn” tesmiye olundular. İmdi onlar vaktin ibâdıdır. Ve mütecellî olan Hakk'a kendisi için ilim olmayan münkir, onu câhil oldu; ve nebîden ve resûlden ve vârisden ârif-i mükemmil olan ise, ondan onu setretti. Böyle olunca resûl-i vaktin onlardan ictinâbından nâșî, resûl-i vakte ittibâan ve Allah'ın قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ (Âl-i İmrân, 3/31) [Ey nebiyy-i zîşânım, de ki! Eğer siz, Allâh'a muhabbet ederseniz, bana tâbi' olun; Allah Teâlâ sizi sevsin!] kavliyle onlara muhabbetinde tamaan, onlara o suverden ictinâb ile emreyledi. 558 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Velâkin emri olduğu gibi bilen ârifler, putlara tapanların —bu suretlerden onların sabit hakikatlerine ibadet etmeyip, ancak onlardan bildikleri tecellî sultanının hükmü ile, onlarda Allah'a ibadet ettiklerine dair ilimleriyle birlikte— suretlerden ibadet olunan şeye inkâr suretiyle ortaya çıkarlar. Çünkü muhakkak onların ilimdeki mertebeleri, iman ettikleri resûlün hükmünden dolayı vaktin hükmü ile olmalarını onlar üzerine verir ki, onlar o sebeple "mü'minler" diye isimlendirildiler. Şimdi onlar vaktin kullarıdır. Ve tecellî eden Hakk'a kendisi için ilim olmayan inkârcı, onu bilmez oldu; ve nebîden ve resûlden ve vârisden mükemmel ârif olan ise, ondan onu gizledi. Böyle olunca vaktin resûlünün onlardan kaçınmasından dolayı, vaktin resûlüne uyarak ve Allah'ın "قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ" (Âl-i İmrân, 3/31) [Ey şanlı peygamberim, de ki! Eğer siz, Allah'ı severseniz, bana tâbi olun; Yüce Allah sizi sevsin!] kavliyle onlara muhabbetinde tamah ederek, onlara o suretlerden kaçınmayı emretti.

Ya'ni emrin hakîkatini ilm-i ilâhî ve keşf-i rabbânî ile anlayan zevât-ı kirâm, taştan [24/39] ağaçtan ve ma'denden yaptıkları asnâma ibâdet eden eşhâsın, bu sûretlerin a'yânına, yaʼni vücûd-ı kesîf-i zâhirlerine tapmadıklarını ve ancak o sûretlerden anladıkları sultân-ı tecellînin hükmü ile, bu sûretlerde mütecellî olan Allâh'a ibâdet ettiklerini bilirler. Bunun böyle olduğunu bilmekle beraber, o ârifler ibâdet olunan asnâm sûretlerini inkâr sûretiyle zâhir olurlar. Çünkü onların ilimde olan mertebeleri, îmân etmiş oldukları resûlün hükmüne tebaan, mecâlî-i ilâhiyyeden bir meclâ olan vaktin hükmü muktezâsınca hareket etmelerini mûcib olur. Ve onlar resûle tâbi' oldukları için kendilerine “mü'minîn” tesmiye olundu. Zîrâ onların tâbi' oldukları vaktin resûlü, getirdiği şerîat mûcibince o sûretlere tapanları inkâr etti; ve ümmetini ilâh-ı mukayyedden, ilâh-ı mutlaka da'vet eyledi. Çünkü mukayyed her ne kadar min-haysü'l-hakîka mutlakın “ayn”ı ise de, min-haysü'z-zâhir kendi mertebesinde mutlakın “ayn”ı değildir. Binâenaleyh isneyniyet üzerine müstenid olan şerîat mûcibince elbette abede-i asnâmın inkârı lâzım gelir. Binâenaleyh ârifler “vakt”in ibâdıdır. Zîrâ Hak her bir vakitte bir tecellî ile mütecellîdir; ve vaktin resûlü, hükmü gālib olan o tecellî üzerine olduğu gibi, ona tâbi' olan ârifler dahi, bu hükm-i gālib dâiresinde hareket ederler. Ve resûl halkı o vakitte tecellî eden Hakk'a da'vet eder. Binâenaleyh ârifler vaktin resûlüne tabi' olup onun şerîatı mûcibince abede-i asnâmı inkâr etmekle beraber, min-haysü'l-hakîka her maz- harda Hakk'ı ârif olurlar. Ve emri hakîkat üzere bilmeyen ve zâhir-i şerîata tevessül ile iktifâ eden mü'min-i münkir ise mezâhir-i asnâmda Hakk'ın zuhûrunu bilmediği için, onlarda mütecellî olan Hakk'ı câhil oldu. Ve nebî ve resûl ve onların vârisi cinsinden olan ârif-i mükemmil, takyîdden ıtlâka teveccüh isti'dâdını hâiz olan kimseleri tekmîl için, suver-i asnâmda müte- cellî olan Hakk'ı setretti. Böyle olunca vâris cinsinden olan [24/40] ârif-i mükemmil, asnâma ibâdet eden ehl-i hicâba o sûretlerden ictinâb etmele- rini emretti. Çünkü vaktin resûlü o sûretlerden ictinâb etti; ve o sûretlerde Hakk'a ibâdet olunmak keyfiyetini men'eyledi. Ve ârif-i mükemmil dahi, Allâh'ın kendilerine muhabbet etmesine tama' ettiklerinden dolayı, resûle tebaan böyle yaptılar. Çünkü Allah Teâlâ قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ (Âl-i İmrân, 3/31) ya'ni “Ey nebiyy-i zîşânım, de ki! Eğer siz, Allah'a muhabbet ederseniz, bana tâbi' olun; Allah Teâlâ sizi sevsin!” âyet-i kerî- mesinde muhabbet-i ilâhiyyeyi, ittiba'-ı Resûl'e ta'lîk buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, işin hakikatini ilâhî ilim ve rabbânî keşif ile anlayan yüce zâtlar, taştan, ağaçtan ve madenden yaptıkları putlara ibadet eden kişilerin, bu suretlerin sabit hakikatlerine, yani görünen yoğun varlıklarına tapmadıklarını ve ancak o suretlerden anladıkları tecellî sultanının hükmü ile, bu suretlerde tecellî eden Allah'a ibadet ettiklerini bilirler. Bunun böyle olduğunu bilmekle beraber, o ârifler ibadet olunan put suretlerini inkâr suretiyle ortaya çıkarlar. Çünkü onların ilimde olan mertebeleri, iman etmiş oldukları resûlün hükmüne uyarak, ilâhî tecellî yerlerinden bir tecellî yeri olan vaktin hükmünün gereğince hareket etmelerini gerektirir. Ve onlar resûle tabi oldukları için kendilerine “mü'minler” adı verildi. Zira onların tabi oldukları vaktin resûlü, getirdiği şeriat gereğince o suretlere tapanları inkâr etti; ve ümmetini kayıtlı ilahtan, mutlak ilaha davet etti. Çünkü kayıtlı olan her ne kadar hakikat açısından mutlakın tekil hakikati ise de, görünüş açısından kendi mertebesinde mutlakın tekil hakikati değildir. Buna göre, ikilik üzerine dayalı olan şeriat gereğince elbette putlara tapanların inkârı lazım gelir. Buna göre ârifler “vaktin” kullarıdır. Zira Hak her bir vakitte bir tecellî ile tecellî eder; ve vaktin resûlü, hükmü üstün gelen o tecellî üzerine olduğu gibi, ona tabi olan ârifler dahi, bu üstün gelen hüküm dairesinde hareket ederler. Ve resûl halkı o vakitte tecellî eden Hakk'a davet eder. Buna göre ârifler vaktin resûlüne tabi olup onun şeriatı gereğince putlara tapanları inkâr etmekle beraber, hakikat açısından her mazharda Hakk'ı ârif olurlar. Ve işi hakikat üzere bilmeyen ve şeriatın zahirine başvurmakla yetinen inkârcı mü'min ise putların mazharlarında Hakk'ın zuhurunu bilmediği için, onlarda tecellî eden Hakk'ı bilmez oldu. Ve nebî ve resûl ve onların vârisi cinsinden olan insân-ı kâmil, kayıtlılıktan mutlaklığa yönelme yatkınlığını haiz olan kimseleri kemale erdirmek için, put suretlerinde tecellî eden Hakk'ı gizledi. Böyle olunca vâris cinsinden olan insân-ı kâmil, putlara ibadet eden perdeli kimselere o suretlerden kaçınmalarını emretti. Çünkü vaktin resûlü o suretlerden kaçındı; ve o suretlerde Hakk'a ibadet olunmak niteliğini men etti. Ve insân-ı kâmil dahi, Allah'ın kendilerine muhabbet etmesine tamah ettiklerinden dolayı, resûle uyarak böyle yaptılar. Çünkü Allah Teâlâ قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ (Âl-i İmrân, 3/31) yani “Ey şanlı peygamberim, de ki! Eğer siz, Allah'a muhabbet ederseniz, bana tabi olun; Allah Teâlâ sizi sevsin!” ayet-i kerimesinde ilâhî muhabbeti, Resûl'e tabi olmaya bağladı.

فَدَعَا إِلى إِلَهِ يُصْمَدُ إليه، ويُعْلَمُ من حَيْثُ الجُمْلَةُ ولا يُشْهَدُ، وَلَا تُدْرِكُهُ

الأَبْصَارُ بَلْ هُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ للُطْفِه وسَرَيَانِهِ في أَعْيَانِ الأَشْيَاءِ، فلا

تُدْرِكه الأبصار كما أنَّها لا تُدْرِكُ أَرْوَاحَها المُدَبِّرَةَ أَشْبَاحَها وصُوَرَها الظَّاهِرَةَ،

فهو اللَّطِيفُ الخَبِير بالبَوَاطِنِ والظَّوَاهِرِ ، والخِبْرَةُ ذَوْقٌ، والذوقُ تَجَلَّ،

والتَّجَلِّي في الصُّوَرِ، فلا بُدَّ منها ولا بُدَّ منه، ولا بُدَّ أَنْ يَعْبُدَه مَن رَآهُ بِهَوَاهُ

إِنْ فَهِمْتَ، وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ .

İmdi Resûl (a.s.) İlâh'a da'vet etti ki, ona muhtâc olunur; ve icmâl hay- siyetinden bilinir ve müşâhede olunmaz; ve "Basarlar O'nu idrâk et- mez" (En'âm, 6/103); belki a'yân-ı eşyâda lutfundan ve sereyânından nâşî, "O basarları idrâk eder." (En’âm, 6/103). İmdi ebsâr, kendilerinin eşbâhını ve suver-i zâhiresini [24/41] müdebbir olan ervâhını idrâk etmediği gibi, O'nu idrâk etmez. Binâenaleyh "O Latîf"tir, -bevâtın ve zevâhiri-559 "Habîr'dir"; ve "hibret" zevktir; ve "zevk" tecellîdir; ve te- cellî suverdedir. Böyle olunca suver lâbüddür; ve Hak lâbüddür; ve onu gören kimsenin kendi hevâsıyla O'na ibâdet etmesi lâbüddür; eğer anladın ise. "Ve sebîlin kasdı Allâh'adır.” (Nahl, 16/9) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Resûl (a.s.) öyle bir İlâh'a davet etti ki, O'na muhtaç olunur; ve O, icmâl (genel, toplu) yönünden bilinir ve müşâhede olunmaz; ve "Gözler O'nu idrak etmez" (En'âm, 6/103); aksine, eşyanın sabit hakikatlerindeki lütfundan ve her şeye yayılmasından dolayı, "O, gözleri idrak eder." (En'âm, 6/103). Şimdi, gözler, kendi bedenlerini ve görünen suretlerini [24/41] idare eden ruhlarını idrak etmediği gibi, O'nu da idrak etmez. Bu sebeple "O Latîf'tir," –iç ve dış âlemleriyle– "Habîr'dir"; ve "hibret" (bilgi) zevktir; ve "zevk" tecellîdir; ve tecellî suretlerdedir. Böyle olunca suretler kaçınılmazdır; ve Hak kaçınılmazdır; ve O'nu gören kimsenin kendi hevasıyla O'na ibadet etmesi kaçınılmazdır; eğer anladıysan. "Ve yolun kasdı Allah'adır." (Nahl, 16/9)

Ya'ni Resûl (a.s.) ümmetini ilâh-ı mutlaka davet etti. Ve onun davet ettiği ilâh öyle bir ilâh-ı mutlaktır, ki “Samed”dir, ya'ni her şeyin vücûdu O'na muhtaçtır; ve O'nun zâtı âlem-i tafsîl ve takyîd olan âlem-i mâd- diyyâtta müşâhede olunmayıp, icmâl ve ıtlâk cihetiyle bilinir. Ve onun kemâl-i letâfetinden ve ayân-ı eşyâda bu letâfetiyle sereyânından dolayı, "Gözler O'nu idrâk etmez" (Enʼâm, 6/103), belki her şeyde letâfetle sârî olduğu için, "O gözleri idrâk eder.” (En’âm, 6/103) Nitekim insanın kendi cesedini ve kesîf olan sûret-i zâhiresini müdebbir olan rûhu mevcûd iken, insanın gözü bu rûhu idrâk etmez. İşte ebsârın O'nu idrâk edememesi de böyledir. Binâenaleyh Hak Latîftir; ve zâhirleri ve bâtınları Habîr'dir. Ve letâfet ve hibrete müteallik îzâhât Fass-1 Lokmânî'de mürûr etti. Ve "hib- ret" zevk ile hâsıl olur; ve “zevk" ise tecellîdir; ve tecellî dahi sûretlerde hâsıl olur. Şu hâlde Hakk'ın tecellîsi için sûretlerin vücûdu lâzımdır; ve sûretler- de mütecellî olmak için Hakk'ın vücûdu elzemdir. Bu takdîrde sûretlerde mütecellî olan Hakk'ı onlarda müşâhede eden kimsenin kendi hevâsı ve meyl-i nefsîsi ile Hakk'a ibâdet etmesi iktizâ eder. Velhâsıl, [24/42] Latîf'in müşâhedesi O'nun tecellîsi vâsıtası ile olur. Ve tecellînin vukūu için dahi bir mahall-i kesîf lâzımdır. O mahall-i kesîf dahi sûrettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Resûl (a.s.) ümmetini mutlak ilâha davet etti. Ve onun davet ettiği ilâh öyle bir mutlak ilâhtır ki, "Samed"dir, yani her şeyin varlığı O'na muhtaçtır; ve O'nun zâtı, ayrıntı ve kayıt âlemi olan maddî âlemlerde müşâhede olunmayıp, toplu ve mutlak olma yönüyle bilinir. Ve O'nun kemâl derecesindeki latifliğinden ve eşyanın sabit hakikatlerinde bu latifliğiyle yayılmasından dolayı, "Gözler O'nu idrâk etmez" (Enʼâm, 6/103), aksine her şeyde latiflikle yayılmış olduğu için, "O gözleri idrâk eder." (En’âm, 6/103) Nasıl ki insanın kendi bedenini ve yoğun olan dış görünüşünü yöneten ruhu mevcut iken, insanın gözü bu ruhu idrâk etmez. İşte gözlerin O'nu idrâk edememesi de böyledir. Buna göre Hak Latîftir; ve görünenleri ve görünmeyenleri Habîr'dir (her şeyden haberdar olandır). Ve latiflik ve haberdar olmaya ilişkin açıklamalar Lokman Fassı'nda geçti. Ve "hibret" (haberdar olma) zevk ile hâsıl olur; ve "zevk" ise tecellîdir; ve tecellî de sûretlerde hâsıl olur. Şu hâlde Hakk'ın tecellîsi için sûretlerin varlığı lâzımdır; ve sûretlerde tecellî etmek için Hakk'ın varlığı elzemdir. Bu durumda sûretlerde tecellî eden Hakk'ı onlarda müşâhede eden kimsenin kendi hevâsı ve nefsî meyli ile Hakk'a ibâdet etmesi gerekir. Sözün özü, Latîf'in müşâhedesi O'nun tecellîsi vasıtası ile olur. Ve tecellînin meydana gelmesi için de yoğun bir mahal (yer) lâzımdır. O yoğun mahal de sûrettir.

## Misâl:

Zihne mütebâdir olan bir ma'nâ latîf olduğu için basar-ı hissî ile müşâhede olunmaz; o maʼnâ bir mahall-i kesîfde mütecellî olmak lâzımdır. O mahall-i kesîf dahi kâğıt üzerine mürekkeble nakşolunan suver-i hurûf ve kelimâttır. Suver-i kesîfe-i kelimât ecsâd ve maânî dahi onların ervâhı menzilesindedir. Mesnevî: گفت یا عمر چه حکمت بود سر حبس آن صافی در این جای کدر آب صافی در گلی پنهان شده جان صافی بسته ابدان شده گفت تو بحث شگرفی میکنی معنی را بند حرفی میکنی حبس کردی معنی آزاد را بند حرفی کرده تو باد را Tercüme: “Rûm elçisi dedi: Ey Hz. Ömer, ne hikmet ve ne sır idi ki, o sâfî olan rûh bu münkedir olan mahalde habsoldu. Saf olan su, çamurun içinde gizlenmiş, cân-ı sâfî bedenlere bağlanmıştır. Hz. Ömer (r.a.) bu- yurdu: Sen derin bahs açıyorsun. Ma'nâyı harfe rabtediyorsun. Âzâd olan ma'nâyı harf ve savt ile habsettin. Rüzgârı sen harfe bağladın.”560 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Zihne gelen bir anlam, latif (ince, soyut) olduğu için duyusal gözle görülemez; o anlamın kesif (yoğun, maddî) bir yerde tecelli etmesi (ortaya çıkması) gerekir. O kesif yer de kâğıt üzerine mürekkeple nakşedilen (yazılan) harf ve kelimelerin suretleridir (şekilleridir). Kelimelerin kesif suretleri (maddî şekilleri) bedenler gibidir ve anlamlar da onların ruhları mesabesindedir (yerindedir). Mesnevî'den: "Rûm elçisi dedi: Ey Hz. Ömer, ne hikmet ve ne sır idi ki, o saf ruh bu bulanık yerde hapsoldu. Saf olan su, çamurun içinde gizlenmiş, saf can bedenlere bağlanmıştır. Hz. Ömer (r.a.) buyurdu: Sen derin bir tartışma açıyorsun. Anlamı harfe bağlıyorsun. Özgür olan anlamı harf ve ses ile hapsettin. Rüzgârı sen harfe bağladın."

İmdi mâdemki sûret olmayınca Latîf olan Hakk'ın müşâhedesi müm-kin değildir, o hâlde sûrete bir meyil lâzımdır; ve o meyil ise hevâdır. Binâe-naleyh ibâdet-i şühûdiyye ancak meyl-i nefsî ile olur. Binâenaleyh bir şeye ancak hevâ ile ibâdet olunmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, mademki sûret (şekil) olmayınca Latîf olan Hakk'ın müşâhedesi (görülmesi) mümkün değildir, o hâlde sûrete bir meyil (eğilim) gereklidir; ve o meyil ise hevâdır (nefsin isteğidir). Bu sebeple, ibâdet-i şühûdiyye (görerek yapılan ibadet) ancak meyl-i nefsî (nefsin eğilimi) ile olur. Bu sebeple, bir şeye ancak hevâ ile ibadet edilmiş olur.

Eğer bizim bu fass-ı münifte [24/43] beyân ettiğimiz hakāyıkı anladın ise, bu böyledir. “Îzâh-ı tarîk ve beyân-ı tahkîk Allah üzerinedir.” (Nahl, 16/9) Ve yolun nihâyeti cemî-i esmâ-i ilâhiyyeyi câmi' olan mertebe-i ulû-hiyyete çıkar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer bizim bu yüce fass'ta [24/43] açıkladığımız hakikatleri anladıysan, bu böyledir. "Yolu açıklamak ve tahkiki (gerçeği) beyan etmek Allah üzerinedir." (Nahl, 16/9) Ve yolun sonu, bütün ilâhî isimleri kapsayan ulûhiyyet mertebesine çıkar.

İbtida: Rebîu'l-evvel 1336 ve 6 Kânûn-i sânî 1334 [6 Ocak 1918], Pazar sabahı &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk olarak: Rebiülevvel 1336 ve 6 Kânun-ı Sânî 1334 [6 Ocak 1918], Pazar sabahı

[İntiha:] Cümâde'l-ûla 1336, 18 Şubat 1334 [18 Şubat 1918], Pazartesi gecesi saat-i ezânî 5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cemâziyelevvel 1336, 18 Şubat 1334 [18 Şubat 1918], Pazartesi gecesi ezânî saat 5.
