# Kelime-i Hûdiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-hudiyye
**Sayfa:** 68

---

بسم الله الرحمن الرحيم

X

فَصُ حِكْمَةٍ أَحَدِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ هُودِيَّةٍ

## [KELİME-İ HÛDİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ AHADİYYE'NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

Bu Kelime-i Hûdiyye'de “hikmet-i ahadiyye” râsihtir. Vechi budur ki: Hûd (a.s.) merbûbât-ı kesîre mezâhirinde Vâhid'in rubûbiyetini müşâhede eder idi. Ya'ni her bir mahlûku terbiye eden, onun tâbi' olduğu bir ism-i hâssıdır. Esmâ-i ilâhiyye lâ-yuad ve lâ-yuhsâ olduğundan onların terbiyeleri tahtında bulunan mezâhir dahi öylece kābil-i ta'dâd değildir. Binâenaleyh her bir “isim” bir Rab'dir. Bu sûrette merbûb dahi kesîr olur. İşte Hûd (a.s.) bu merbûbâtın mezâhirinde erbâb-ı kesîreyi bertarâf edip bir rubûbiyet müşâhede etmiş idi. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de ondan naklen buyurur: مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Hûd, 11/56) ya'ni “Hiçbir zîhayât yoktur, illâ ki Hak onun nâsiyesini âhizdir. Benim Rabb'im muhakkak sırât-ı müstakîm üzeredir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu Hûd Kelimesi'nde "ahadiyyet hikmeti" (birliğe ait bilgelik) kökleşmiştir. Bunun sebebi şudur: Hûd (a.s.) birçok terbiye edilenin (mahlûkun) görünümlerinde Vâhid'in (Tek olan Allah'ın) rubûbiyetini (Rab oluşunu) müşâhede ederdi. Yani, her bir mahlûku terbiye eden, onun tâbi olduğu özel bir isimdir. İlâhî isimler sayılamayacak kadar çok olduğundan, onların terbiyeleri altında bulunan görünümler de aynı şekilde sayılamaz. Bu sebeple her bir "isim" bir Rab'dir. Bu durumda terbiye edilen de çok olur. İşte Hûd (a.s.) bu terbiye edilenlerin görünümlerinde birçok Rab'bi ortadan kaldırıp tek bir rubûbiyet müşâhede etmişti. Nasıl ki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de ondan naklen buyurur: مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Hûd, 11/56) yani "Hiçbir canlı yoktur ki, Hak onun alnından tutmuş olmasın. Benim Rabb'im muhakkak doğru yol üzeredir."

İmdi "ahadiyet” üç mertebe üzerinedir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "ahadiyet" (birlik) üç mertebe üzerinedir:

Birincisi: "Ahadiyyet-i zâtiyye”dir. Bunda aslâ kesret i'tibârı yoktur. قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ (İhlâs, 112/1) [De ki: O Allah Ahad'dir.] bu mertebeyi beyân eder. Ve bu ahadiyyet-i zâtiyye, mutlakıyeti hasebiyle, Vâhid için hiçbir vasfı ve natı kabûl etmez; belki bu ahadiyet Vâhid'in “ayn"ıdır. İşte bu tevhîde "tevhîd-i zât" derler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi: "Zâtî Ahadiyet"tir. Bunda asla çokluk hesaba katılmaz. قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ (İhlâs, 112/1) [De ki: O Allah Ahad'dir.] bu mertebeyi açıklar. Ve bu zâtî ahadiyet, mutlak oluşu sebebiyle, Vâhid için hiçbir vasfı ve niteliği kabul etmez; aksine bu ahadiyet Vâhid'in "ayn"ıdır (tekil hakikati, varlığının özüdür). İşte bu tevhîde "zât tevhîdi" derler.

İkincisi: Esmâ ve sıfatın mertebe-i ahadiyyetidir. Ne kadar esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye varsa, kesret-i nâmütenâhiyesi ile, zât ile birdir. Ve esmânın kesreti taakkul ve nisbet i’tibâriyle sâbittir. Yoksa zât-ı Hak ıtlâkı hasebiyle bu gibi niseb ve i'tibârât-ı akliyyeden münezzehdir. Bu i'tibâra göre Allah Vahid'dir. Ve هُوَ اللهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (Zümer, 39/4) [O, Vahid ve Kahhâr olan Allah'dır.] bu mertebeyi beyân eder. Zîrâ makhûr olmayınca kahhâriyet her yerde zâhir olduğunu bilmekle berâber, namaz ile meşgül olduğu ve bu hâl ile bağlandığı vakit, sûret-i zâhire ve cismiyyesi ile, Kâbe-i Muazzama tarafına dönmeyi lâzım addeder; ve bu teveccühle beraber onun i'tikādı bu merkezdedir ki, Allah Teâlâ hazretleri, abd namaz hâliyle mukayyed olduğu esnâda, onun kıblesinde hâzırdır; ve Kabe-i Muazzama tarafı فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ )Bakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allah'ın vechi vâki'dir.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan “vecih”ler mûcibince, vech-i Hakk'ın mertebelerinden bir mertebedir. İşte namaz kılarken ârif-i kâmil bu sûretle mütefekkirdir. Şübhe yoktur ki, âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı münîfine göre Kâbe-i Muazzama cânibi vücûh-ı ilâhiyyeden bir vecihdir; ve vech-i Hak orada da mevcûd ve hâzırdır; ve namaz hakkındaki tafsîlât Fass-ı Muhammedî'de gelecektir. Beyit: حاجی بره کعبه ومن طالب ديدار او خانه همی جويد ومن صاحب خانه Tercüme: "Hacının matlabı Kâbe ve benimki dîdâr O evin tâlibi olmuş, ben ise sâhibinin'350 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi: Esmâ ve sıfatın ahadiyyet mertebesidir. Ne kadar ilâhî isim ve sıfat varsa, sonsuz çokluğuyla, Zât ile birdir. İsimlerin çokluğu, akıl ve nispet itibarıyla sabittir. Yoksa Hak Zât'ı, mutlak olması sebebiyle, bu gibi nispet ve aklî itibarlardan münezzehtir. Bu itibara göre Allah Vahid'dir. Ve هُوَ اللهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (Zümer, 39/4) [O, Vahid ve Kahhâr olan Allah'dır.] bu mertebeyi beyan eder. Çünkü, mağlup edilecek bir şey olmayınca kahhâriyetin her yerde zâhir olduğunu bilmekle beraber, namaz ile meşgul olduğu ve bu hâl ile bağlandığı vakit, görünen şekli ve cismiyle, Kâbe-i Muazzama tarafına dönmeyi gerekli sayar; ve bu yönelişle beraber onun inancı şöyledir ki, Yüce Allah, kul namaz hâliyle kayıtlı olduğu esnada, onun kıblesinde hazırdır; ve Kâbe-i Muazzama tarafı فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) [Ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah'ın vechi oradadır.] âyet-i kerîmesinde beyan buyurulan "vecih"ler (yönler) gereğince, Hakk'ın vechinin mertebelerinden bir mertebedir. İşte namaz kılarken insân-ı kâmil bu şekilde düşünür. Şüphe yoktur ki, âyet-i kerîmenin nurlu anlamına göre Kâbe-i Muazzama tarafı ilâhî vecihlerden bir vecihtir; ve Hakk'ın vechi orada da mevcut ve hazırdır; ve namaz hakkındaki ayrıntılar Fass-ı Muhammedî'de gelecektir. Beyit: حاجی بره کعبه ومن طالب ديدار او خانه همی جويد ومن صاحب خانه Tercüme: "Hacının isteği Kâbe ve benimki O'nun dîdârı. O evin talibi olmuş, ben ise sahibinin."

ولَكِنْ لا تَقُل هو هُنَا فَقَطْ ، بَلْ قِفْ عندَ ما أَدْرَكْتَ، وَالْزَمِ الأَدَبَ في

الاسْتِقْبَالِ شَطْرَ المَسجِدِ الحَرَامِ ، والْزَمِ الأَدَبَ فِي عَدَمِ حَصِرِ الوَجْهِ في تلك

الأينِيَّةِ الخاصَّةِ، بَلْ هي من جُملَةِ أَيْنِيَّاتِ ما تَوَلَّى مُتَوَلِّ إليها، فَقَدْ بَانَ لك

عنِ اللَّهِ أَنَّه في أَيْنِيَّةِ كلَّ وِجْهَةٍ.

Velâkin "O, yalnız buradadır" deme; belki idrak ettiğin şey indinde dur! Ve Mescid-i Harâm cânibine istikbâlde edebi lâzım kıl; ve eyniyyet-i hâssada vechin adem-i hasrı husûsunda edeb üzere ol! Belki o cihet, müteveccihin teveccüh ettiği eyniyât cümlesindendir. İmdi muhakkak, Hakk'ın her cihetin eyniyetinde olduğu, sana Allah'dan zâhir oldu. [10/65] Ya'ni Hakk'ın "vech”i Ka'be tarafındadır, deyip O'nu bir cihete hasretme; ve idrâk ettiğin şey indinde, ya'ni namazla meşgül olduğun hâlde Kabe tarafına istikbâlde edebi muhafaza et! Çünkü bu teveccüh emr-i ilâhîdir; idi" hadîs-i şerîfine işaret olunur. Mesnevî: خاصه فکری کو بود وصف ازل اول فکر آخر آمد در عمل Tercüme: "Evvel-i fikr, amelde âhir geldi. Husûsiyle bir fikir ki o vasf-1 ezelola..."356 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat "O, yalnız buradadır" deme; aksine idrak ettiğin şeyin yanında dur! Ve Mescid-i Harâm tarafına yönelmede edebi gerekli kıl; ve özel bir yerde, vechin sınırlı olmaması hususunda edeb üzere ol! Aksine o yön, yönelenin yöneldiği yerler cümlesindendir. Şimdi muhakkak ki, Hakk'ın her yönün eyniyetinde (belirli bir yerde oluşunda) olduğu, sana Allah'tan açıkça belirdi. [10/65] Yani Hakk'ın "vech"i (yüzü/zâtı) Kâbe tarafındadır deyip O'nu bir yöne sınırlama; ve idrak ettiğin şeyin yanında, yani namazla meşgul olduğun hâlde Kâbe tarafına yönelmede edebi muhafaza et! Çünkü bu yönelme ilâhî bir emirdir; "idi" hadîs-i şerîfine işaret olunur. Mesnevî: خاصه فکری کو بود وصف ازل اول فکر آخر آمد در عمل Tercüme: "Fikrin başlangıcı, amelde son geldi. Hususiyle bir fikir ki o ezelî vasıf ola..."

Şerh: Ya'ni fikirden ibaret olan evvel, fiil ve amel cihetiyle âhir olarak zâhir oldu. Meselâ, bir mi'mâr, birisi için bir köşk yapmak murâd etse, evvelen o köşkün sûretini zihninde tasarlar. Bu sûret mi'mârın fikridir; ve bu fikir, köşkün vücûd-1 hâricîsinden evveldir. Vaktâki mi'mâr köşkü binâ eder, o evvel olan fikir, fiil cihetiyle âhir olarak zâhir olur. İmdi bu binâ-i kâinât ki, evvelen sûreti ilm-i ilâhîde peyda olmuş idi; fikir, ya'ni irâde-i ilâhî netîcesidir; [10/73] ve ilim ve irâde-i ilâhî ise Hakk'ın sıfât-ı ezeliy- yesidir. Binâenaleyh bu ilim ve irâde-i ilâhî dahi, amelde âhir olarak zâhir oldu. Zîrâ bu Fass-ı Hûdîde beyân olunduğu üzere, vücûd-ı mutlakın, kerbden dolayı vâki' olan “nefes-i Rahmânî"si ile, evvelen müteayyin olan şey “hakîkat-i muhammediyye" idi; ve cemî'-i kâinât bu hakîkatte mün- demic idi. Çünkü cemî’-i eşyâya ilk mâdde ve “heyûlâ” olan bu hakîkattir. Binâenaleyh zuhûr-ı Fahr-i âlem (s.a.v.) bilcümle ekvânın illet-i gāiyyesi- dir; ve ilm-i ilâhî mertebesinde mukaddem iken fiil-i ilâhî mertebesinde muahhar oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani, fikirden ibaret olan evvel, fiil ve amel yönüyle âhir olarak ortaya çıktı. Örneğin, bir mimar, birisi için bir köşk yapmak istese, öncelikle o köşkün şeklini zihninde tasarlar. Bu şekil mimarın fikridir; ve bu fikir, köşkün dış varlığından öncedir. Mimar köşkü inşa ettiğinde, o evvel olan fikir, fiil yönüyle âhir olarak ortaya çıkar. Şimdi, bu kâinat binası ki, öncelikle şekli ilâhî ilimde meydana gelmişti; fikir, yani ilâhî irade neticesidir; ve ilim ve ilâhî irade ise Hakk'ın ezelî sıfatlarıdır. Bu sebeple bu ilim ve ilâhî irade de, amelde âhir olarak ortaya çıktı. Çünkü bu Hûd Fassı'nda açıklandığı üzere, mutlak varlığın, kederden dolayı meydana gelen “Rahmânî nefesi” ile, öncelikle belirlenen şey “Muhammedî hakikat” idi; ve bütün kâinat bu hakikatte iç içe geçmişti. Çünkü bütün eşyaya ilk madde ve “heyûlâ” (ilk madde, cevher) olan bu hakikattir. Bu sebeple Fahr-i Âlem'in (s.a.v.) zuhûru (ortaya çıkışı) bütün varlıkların nihai sebebidir; ve ilâhî ilim mertebesinde önce iken ilâhî fiil mertebesinde sonra oldu.

İbtida: 11 Şubat 1331, 20 Rebîu'l-ahir 1334 [24 Şubat 1916], Perşembe sabahı İntiha: 11 Mart 1332, Cümâde'l-ûla 1334 [24 Mart 1916], Cum'a sabahı فَهُوَ مَعَكُمْ ya'ni “Eğer ipinizi bıraksanız Allâh'ın üzerine düşer idi”; ve “Arza defnolunduğunuz vakitte de Allah sizinle beraberdir.” Ve kezâ kendisinin merci' ve masîri dahi Hakk-ı mutlaktır; ve Hak'tan kaçacak bir yer arasa, bulamaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başlangıç: 11 Şubat 1331, 20 Rebiülahir 1334 [24 Şubat 1916], Perşembe sabahı Bitiş: 11 Mart 1332, Cemaziyelevvel 1334 [24 Mart 1916], Cuma sabahı فَهُوَ مَعَكُمْ yani “Eğer ipinizi bıraksanız Allah'ın üzerine düşerdi”; ve “Arza defnedildiğiniz vakitte de Allah sizinle beraberdir.” Aynı şekilde kendisinin dönüş ve varış yeri de mutlak Hak'tır; ve Hak'tan kaçacak bir yer arasa, bulamaz.

Binâenaleyh, ahadiyyet-i rubûbiyyeti müşâhede ve hikmet-i ahadiyyede zevk ve ma'rifet husûlü, “ilm-i ercül” ile olduğu için, Şeyh (r.a.) bu “hikmet-i ahadiyye'de ilm-i ercülü, tarîk ve sülükü ve mevcûdâttan her bir mevcûdun nâsiyelerinden tutup çeken erbâb-ı esmânın sırât-ı müstakîm üzere olduğunu beyân buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, rubûbiyetin (Rablığın) birliğini müşahede etmek ve birliğin hikmetinde zevk ve marifet elde etmek "ilm-i ercül" (ayak ilmi, yani yürüme, yol alma ilmi) ile olduğu için, Şeyh (r.a.) bu "birliğin hikmetinde" ilm-i ercülü, tarîk (yol) ve sülûkü (Hakk yolunda ilerlemeyi) ve mevcutlardan her bir mevcudun alınlarından tutup çeken esmâ (Allah'ın isimleri) sahiplerinin sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) üzere olduğunu beyan buyurdu.

فَيَسُوقُ المُجْرِمِينَ، وَهُمُ الَّذين اسْتَحَقُّوا المقامَ الَّذِي سَاقَهُم إِليه بِرِيحِ الدَّبُورِ،

الَّتي أَهْلَكَهُم عن نفوسهم بها، فهو يَأْخُذُ بِنَوَاصِيهِم والرِّيحُ تَسُوقُهُم، وهي

عينُ الأَهْوَاء التي كانوا عليها إلى جَهَنَّمَ، وهي البُعْدُ الَّذي كانوا يَتَوَهَّمُونَهُ.

İmdi Allah Teâlâ mücrimleri sevkeder. Ve onlar Allah Teâlâ'nın rîh-ı debûr ile sevkeylediği bir makāma müstahak olan kavimdir. Öyle rîh-i debûr ki, Hak onunla onları nüfuslarından ihlâk etti. Şu hâlde Rab, onların nâsiyelerini tutar; ve rîh-i debûr cehenneme sevkeder. Ve rîh-i debûr, onların üzerinde sâbit oldukları hevâlarının "ayn”ıdır; ve cehennem dahi onların tevehhüm eyledikleri bu'ddür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah suçluları sevk eder. Ve onlar, Yüce Allah'ın rîh-ı debûr (helak edici rüzgar) ile sevk ettiği bir makama müstahak olan kavimdir. Öyle bir rîh-i debûr ki, Hak onunla onları kendi nefislerinden helak etti. Şu halde Rab, onların alınlarını tutar; ve rîh-ı debûr cehenneme sevk eder. Ve rîh-ı debûr, onların üzerinde sabit oldukları hevalarının (nefsî arzularının) ayn'ıdır (hakikatidir); ve cehennem dahi onların vehmettikleri (sadece sanıda var olduğunu düşündükleri) bu'ddür (uzaklıktır).

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) kâffe-i devâbbın nâsiyelerini, onlardan her birinin mazhar olduğu bir Rabb-i hâssı tuttuğunu ve cümlesinin sırât-ı müstakîm üzere olduğunu beyân buyurmuş ve buna delîl olarak مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذُ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Hûd, 11/56) [Hiçbir zîhayât yoktur, illâ ki Hak onun nâsiyesini âhizdir. Benim Rabb'im muhakkak sırât-ı müstakîm üzeredir.] âyet-i kerîmesini zikretmiş idi. Şimdi de o erbâbın hey'et-i mecmûası ki, rubûbiyyet-i ahadiyyedir, kâffe-i zîrûhu sırât-ı müstakîm üzere sevkettiğini beyanen وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا (Meryem, 19/86) [Ve mücrimleri, onlar susamış bir hâldeyken cehenneme sevkederiz.] âyet-i kerîmesinin mefhûmunu îrâd eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) bütün canlıların alınlarını, onlardan her birinin mazhar olduğu özel bir Rabbin tuttuğunu ve hepsinin doğru yol üzere olduğunu beyan buyurmuş ve buna delil olarak "مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذُ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ" (Hûd, 11/56) [Hiçbir canlı yoktur ki, Hak onun alnından tutmuş olmasın. Benim Rabbim muhakkak doğru yol üzeredir.] ayet-i kerimesini zikretmiş idi. Şimdi de o canlıların bütününün, ki bu ahadiyetin (birliğin) rububiyetidir (Rabliğidir), bütün ruh sahibi varlıkları doğru yol üzere sevk ettiğini beyan ederek "وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا" (Meryem, 19/86) [Ve suçluları, onlar susamış bir haldeyken cehenneme sevk ederiz.] ayet-i kerimesinin anlamını getirir.

Ma'lumdur ki, Hûd (a.s.)ın kavmi Âd idi; Hak Teâlâ, adem-i itâatlarından dolayı, onları rîh-i debûr ile helâk etti. Ve onların adem-i itâatları hevâ-yı nefsânîlerinden idi; ve nefis ise Cenâb-ı Lâhûttan i'râz ve idbâr zahir olmaz; ve makhûrun vücûdu ise nisbî ve i'tibârîdir. Ve bu mertebede "vahdet" Vâhid'in natıdır, “zât”ı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hûd (a.s.)'ın kavmi Âd idi; Yüce Allah, onların itaatsizliklerinden dolayı, onları rîh-i debûr (şiddetli rüzgâr) ile helâk etti. Ve onların itaatsizlikleri nefsânî arzularından idi; ve nefis ise Cenâb-ı Lâhût'tan (İlahi Zât'tan) yüz çevirme ve uzaklaşma olarak ortaya çıkmaz; ve mağlup olanın varlığı ise nisbî (bağıntılı) ve i'tibârîdir (itibari, varsayımsal). Ve bu mertebede "vahdet" (birlik) Vâhid'in (Bir olanın) niteliğidir, "zât"ı (özü) değildir.

## Üçüncüsü: "Ahadiyyet-i ef’âl”

tır. Ve bu mertebede zât-ı müteâliye cemî'-i ef'âlin masdarıdır; ve mün- failâtın kâffesinde müessirdir. Ve bu ahadiyet “ahadiyyet-i rubûbiyye”dir. İşte Hûd (a.s.)ın hikmeti bu “ahadiyyet-i rubûbiyye'ye müsteniddir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.), bundan mukaddem olan Fass-ı Yûsufi'nin âhirinde "ahadiyyet-i zâtiyye” ile “ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye”yi zik- retmiş olduğundan, şimdi de “ahadiyyet-i rubûbiyyet”i mutazammın olan "Hikmet-i Hûdiyye'yi beyân buyurur: *** Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu mertebede yüce Zât, bütün fiillerin kaynağıdır; ve bütün münfailâtta (edilgenlerde) müessirdir (etkilidir). Ve bu ahadiyet (birlik), "ahadiyyet-i rubûbiyye"dir (Rablık birliğidir). İşte Hûd (a.s.)'ın hikmeti bu "ahadiyyet-i rubûbiyye"ye dayanır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.), bundan önceki Fass-ı Yûsufî'nin sonunda "ahadiyyet-i zâtiyye" (Zât birliği) ile "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye"yi (ilâhî isimler birliğini) zikretmiş olduğundan, şimdi de "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i içeren "Hikmet-i Hûdiyye"yi beyan buyurur: *** Şiir:

إِنَّ لِلَّهِ الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ ظَاهِرٌ غَيْرُ خَفِيٌّ فِي الْعُمُومِ

Allâh'a mahsûs sırât-ı müstakîm vardır ki, umûmda zâhirdir; hafî değildir. Ya'ni Allah'a mahsûs olan tarîk-i müstakîm, umûmen ayân-ı kevniy- yede ve esmâ-i ilâhiyyede âşikârdır; gizli bir şey değildir. Ma'lûm olsun ki, "sırât-ı müstakîm" tarîk-i vahdettir; ve Allah Teâlâ hazretleri vâhid oldu- ğundan, bu tarîk-i vahdet, Hakk'a çıkan yolların en yakınıdır. Şöyle ki, her bir “isim" için bir “abd" vardır; ve o “isim”, o abdin Rabb-i hâssıdır; ve o abd dahi, o "ism”in abdi olmakla beraber onun mazharıdır. Binâenaleyh abd zâhirdir, cisimdir; Rab ise bâtındır, rûhdur. Böyle olunca, mahlûkātın nefesleri sayısınca Hakk'a yol vardır; ve her bir mahlûk tâbi' olduğu ism-i mahsûsun muktezâsı üzerine hareket edip o ismin tarîkinde yürür. O tarîk dahi o "ism"in, o Rabb'in “sırât-ı müstakîm❞idir. Meselâ mü'min Hâdî; ve kâfir Mudill; ve zehir Dârr; ve bal Nâfi' isim- lerinin mazharlarıdır. Bunların her birisi taht-ı terbiyesinde bulundukları ismin muktezâsına tâbidirler. Binâenaleyh cümlesi, ism-i hâslarına nisbet- le sırât-ı müstakîm üstünde yürürler. Fakat bu isimlerin tarîkleri yekdîğe- rine nisbetle sırât-ı müstakîm değildir. Meselâ Dârr isminin tarîki, Nâfi' isminin tarîkine nisbeten müstakîm olmaz; ve mü'min kâfiri, kâfir dahi mü'mini, eğri yolda görür. İmdi ne kadar esmâ-i ilâhiyye varsa, müsem- mânın ahadiyeti i'tibariyle kâffesi müsemmâ-yı Allah'a vâsıl olur. [10/3] Bu sûrette cemî'-i esmânın yollarını câmi' olan sırât-ı müstakîm, “Allah” ismiyle müsemmâ olan zât-ı ulûhiyyete mahsustur. Ve tarîklerin kâffesini câmi' olan tarîk-i tevhîd üzere, ancak mazhar-ı ulûhiyyet olan mazhar-ı Muhammedî sülûk eder. Ve cemî'-i enbiyâ ve kümmel-i evliyâ o tarîk üze- redir. Ve sâir turuk-ı muhtelife, bu tarîkten müteferri' ve müteşa'ibdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah'a özgü bir sırât-ı müstakîm (dosdoğru yol) vardır ki, genel olarak açıktır; gizli değildir. Yani Allah'a özgü olan dosdoğru yol, genel olarak kevnî (yaratılmış) sabit hakikatlerde ve ilâhî isimlerde âşikârdır; gizli bir şey değildir. Bilinmeli ki, "sırât-ı müstakîm" vahdet (birlik) yoludur; ve Yüce Allah vâhid (bir) olduğundan, bu vahdet yolu, Hakk'a çıkan yolların en yakınıdır. Şöyle ki, her bir “isim" için bir “kul" vardır; ve o “isim”, o kulun özel Rabbi'dir; ve o kul da, o "isim”in kulu olmakla beraber onun mazharıdır (tecelli yeridir). Bu sebeple kul zâhirdir, cisimdir; Rab ise bâtındır, ruhtur. Böyle olunca, yaratılmışların nefesleri sayısınca Hakk'a yol vardır; ve her bir yaratılmış tâbi olduğu özel ismin gereği üzerine hareket edip o ismin yolunda yürür. O yol da o "isim"in, o Rabbin “sırât-ı müstakîm"idir. Örneğin mümin Hâdî (hidayet veren); ve kâfir Mudill (saptıran); ve zehir Dârr (zarar veren); ve bal Nâfi' (fayda veren) isimlerinin mazharlarıdır. Bunların her birisi terbiye altında bulundukları ismin gereğine tâbidirler. Bu sebeple hepsi, özel isimlerine nispetle sırât-ı müstakîm üzerinde yürürler. Fakat bu isimlerin yolları birbirlerine nispetle sırât-ı müstakîm değildir. Örneğin Dârr isminin yolu, Nâfi' isminin yoluna nispeten dosdoğru olmaz; ve mümin kâfiri, kâfir de mümini, eğri yolda görür. Şimdi ne kadar ilâhî isim varsa, müsemmânın (isimlendirilmiş olanın) ahadiyeti (birliği) itibarıyla hepsi müsemmâ-yı Allah'a (Allah diye isimlendirilmiş olana) ulaşır. [10/3] Bu surette bütün isimlerin yollarını kapsayan sırât-ı müstakîm, “Allah” ismiyle isimlendirilmiş olan İlahi Zât'a mahsustur. Ve yolların hepsini kapsayan tevhid (birlik) yolu üzere, ancak ulûhiyyet mazharı (ilâhlık tecelli yeri) olan Muhammedî mazhar (Hz. Muhammed'in tecellisi) sülûk eder (yürür). Ve bütün peygamberler ve olgun veliler o yol üzerindedir. Ve diğer farklı yollar, bu yoldan türemiş ve dallanmıştır.

فِي كَبِيرٍ وَصَغِيرٍ عَيْنُهُ وَجَهُولٍ بِأُمُورٍ وَعَلِيمِ

Büyükte ve küçükte ve umûru bilende bilmeyende Allâh'ın “ayn”ı zâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Büyükte ve küçükte ve işleri bilende bilmeyende Allah'ın tekil hakikati zâhirdir.

Ya'ni bu “halk” dediğimiz eşyânın ister büyüğü olsun, ister küçüğü; is- ter umûra vâkıf olanı olsun, ister olmayanı; hepsinde, Allah'ın “ayn”ı zâhir ve zâtı ve “hüviyet”i hâzırdır. Ve nefes-i Rahmânîsi ve tecellî-i ilâhîsi ile zuhûru ale's-seviyyedir; zîrâ halk-ı Rahmân'da tefâvüt yoktur; ve her bir zerre ancak onun zâtıyla mevcûddur; ve zât-ı Hak onların her birerlerinde birer isim ile mütecellîdir; ve o isimler, o mezâhirin rûhları ve müdebbir- leri; ve bu mazharlar da o isimlerin sûretleridir. Binâenaleyh her bir zerre, tâbi' olduğu ismin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu "halk" dediğimiz eşyanın, ister büyüğü olsun ister küçüğü; ister işlere vâkıf olanı olsun ister olmayanı; hepsinde, Allah'ın "ayn"ı (özü) açıkça belirmiş ve Zât'ı ile "hüviyet"i (kimliği) hazırdır. Ve Rahmânî nefesi ve ilâhî tecellîsi (yansıması) ile ortaya çıkışı eşittir; çünkü Rahmân'ın yaratmasında farklılık yoktur. Ve her bir zerre ancak O'nun Zât'ıyla mevcuttur. Ve Hak'ın Zât'ı, onların her birinde birer isim ile tecellî eder. Ve o isimler, o mazharların (tecellî yerlerinin) ruhları ve idare edicileridir. Ve bu mazharlar da o isimlerin suretleridir. Bu sebeple her bir zerre, tâbi olduğu ismin sırat-ı müstakîmi (doğru yolu) üzerinde yürür.

وَلِهَذَا وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ مِنْ حَقِيرٍ وَعَظِيمٍ

Bunun için Allâh'ın rahmeti, hakîr ve azîmden her şeye vâsi' oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple Allah'ın rahmeti, küçükten büyüğe her şeyi kuşattı.

Rahmet iki kısımdır: Birisi “rahmet-i zâtiyye”, diğeri “rahmet-i sıfâtiy- ye"dir. Ve bunların her birisi dahi iki kısımdır: Birisi "rahmet-i âmme", diğeri “rahmet-i hâssa”dır. Şu hâlde rahmet bu dört asıl üzerine mübtenî bulunur. Burada her şeye vâsi' olduğu beyân buyurulan rahmet, rahmet-i zâtiyye-i âmmedir. Bu rahmete nâil olmak, amel ile değildir. Zîrâ bu ayâna Hak Teâlâ hazretleri, rahmet-i rahmâniyyesi ile vücûd itâ buyurdu. Hâl- buki bunların bu vücûda nâil olmaları, evvelce kendilerinden sâdır olmuş bir amel-i müstahsen mukābilinde değildir. Belki alâ-tarîki'l-imtinândır. İmdi bu ayânın vücûdu, vücûd-ı mutlakın tenezzülâtından husûle geldiği ve vücûd-ı Hak cemî'-i eşyâya sârî olduğu için, bu rahmetten murâd dahi mebde'-i taayyünât olan vücûd-ı mutlaktır. [10/4] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahmet iki kısımdır: Birisi "zâtî rahmet", diğeri "sıfatî rahmet"tir. Ve bunların her biri de iki kısımdır: Birisi "genel rahmet", diğeri "özel rahmet"tir. Şu hâlde rahmet bu dört temel üzerine kuruludur. Burada her şeye genişlediği beyan buyurulan rahmet, zâtî genel rahmettir. Bu rahmete nâil olmak, amel ile değildir. Çünkü bu sabit hakikatlere Yüce Allah, Rahmân ismine ait rahmetiyle varlık ihsan etti. Hâlbuki bunların bu varlığa nâil olmaları, daha önce kendilerinden sâdır olmuş beğenilen bir amelin karşılığında değildir. Aksine, bir lütuf olarak verilmiştir. Şimdi bu sabit hakikatlerin varlığı, mutlak varlığın tenezzüllerinden (aşağı inişlerinden) meydana geldiği ve Hakk'ın varlığı bütün eşyaya sirayet ettiği için, bu rahmetten maksat da taayyünlerin (belirginleşmelerin) başlangıcı olan mutlak varlıktır.

مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

"Hiçbir zîhayât yoktur; illâ Hak onun nâsiyesini tutucudur; benim Rabb'im muhakkak sırât-ı müstakîm üzeredir." (Hûd, 11/56) Hûd (a.s.)ın hikmeti, bu âyet-i kerîmeye mübtenîdir. Ya'ni mevcûdâttan hiçbir şey yoktur; illâ ki Allah Teâlâ, hüviyyet-i zâtiyyesi ile onun nâsiyesini âhizdir; ve esmâsı hasebiyle onda mutasarrıftır. Tahkîkan benim Rabb'im sırât-ı müstakîm üzeredir. Çünkü her bir ismin kendisine mahsûs tarîki vardır; ve bu tarîk-i mahsûs dahi onun sırât-ı müstakîmidir. Ve bu âyet-i kerîmede “dâbbe”nin, her “şey-i mevcûd" ile tefsîri, وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsra 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.] âyet-i kerîmesine müsteniddir; zîrâ tesbîh ve tahmîd, hayâta mütevakkıftır. Ve cemâdât ile nebâtât dahi kendilerine mahsûs olan bir hayât ile haydirler; şu kadar ki, insana varıncaya kadar olan merâtib-i hayât, bi-hasebi'l-kemâl, derecât üzerinedir. Binâenaleyh hayât-ı nebâtât, hayât-ı cemâdâta; ve hayât-ı hayvânât, hayât-ı nebâtâta; ve hayât-ı insân hayât-ı hayvânâta kemâlen tekaddüm ve tafazzul eder. Velhâsıl cemî'-i eşyâ, ashâb-ı zevk ve şühûd indinde zîhayâttır; ve onun rûhu Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hiçbir canlı yoktur; ancak Hak onun alnını tutucudur; benim Rabb'im muhakkak doğru yol üzeredir." (Hûd, 11/56) Hûd (a.s.)'ın hikmeti, bu yüce ayete dayanır. Yani varlıklardan hiçbir şey yoktur; ancak Allah Teâlâ, kendi zâtî hüviyeti (öz kimliği) ile onun alnını tutucudur; ve isimleri gereği onda tasarruf sahibidir. Gerçekten benim Rabb'im doğru yol üzeredir. Çünkü her bir ismin kendisine özgü bir yolu vardır; ve bu özgü yol da onun doğru yoludur. Ve bu yüce ayette "dâbbe"nin (canlının), her "mevcut şey" ile tefsiri (açıklanması), وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsra 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.] yüce ayetine dayanır; çünkü tesbîh ve tahmîd (Allah'ı yüceltme ve övme), hayata bağlıdır. Ve cansız varlıklar ile bitkiler de kendilerine özgü olan bir hayat ile canlıdırlar; şu kadar ki, insana varıncaya kadar olan hayat mertebeleri, kemâl (olgunluk) bakımından dereceler üzerinedir. Bu sebeple bitkilerin hayatı, cansız varlıkların hayatına; ve hayvanların hayatı, bitkilerin hayatına; ve insanın hayatı, hayvanların hayatına kemâl (olgunluk) bakımından üstünlük ve fazilet gösterir. Sözün özü, bütün eşya, zevk ve şühûd (manevî idrak ve müşahede) sahipleri katında canlıdır; ve onun ruhu, özel Rabbi olan ilâhî isimdir.

Suâl: Bu âyet-i kerîmede naklolunan Hûd (a.s.)ın kavlinde “Rabb” ancak kendi nefsine izâfe kılınmış ve her şeyin bir Rabb-i hâssı bulunduğu tasrîh edilmemiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Bu âyet-i kerîmede nakledilen Hûd (a.s.)'ın sözünde "Rabb" ancak kendi nefsine izafe kılınmış ve her şeyin özel bir Rabbi bulunduğu açıkça belirtilmemiştir.

Cevâb: Kâffe-i esmâ-i ilâhiyye “Allah” ismi tahtında müctemi'dir. Binâenaleyh cemî'-i esmânın tarîkleri, “Allah” isminin sırât-ı müstakîmi tahtında vâki' olur. Ve Allah ism-i câmiinin mazharı ise, ancak insân-ı kâmildir; ve bu ism-i câmi' insân-ı kâmilin Rabb'i olup, bu zât-ı saâdet-meâb cemî'-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdır. Ve Hûd (a.s.) ise vaktinin bir nebiyy-i zîşânı ve "Allah” ism-i câmiinin mazharı olan insân-ı kâmil idi. Binâenaleyh, Rabb'i kendi nefsine izâfe etmekle, kendinin mazhar olduğu ism-i câmi' olan "Allah" isminin sırât-ı müstakîm üzere olduğunu sarâhaten; ve erbâb-ı esmâdan her bir Rabb’in kendi sırât-ı müstakîmi bulunduğunu dahi zımnen beyân buyurmuştur. [10/5] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bütün ilâhî isimler "Allah" ismi altında toplanmıştır. Bu sebeple, bütün isimlerin yolları, "Allah" isminin doğru yolu altında gerçekleşir. Ve Allah ism-i câmiinin (bütün isimleri toplayan ismin) mazharı (tecelli ettiği yer) ise, ancak insân-ı kâmildir; ve bu ism-i câmi' insân-ı kâmilin Rabb'i olup, bu saadetli zât bütün ilâhî isimlerin mazharıdır. Ve Hûd (a.s.) ise zamanının şanlı bir peygamberi ve "Allah" ism-i câmiinin mazharı olan insân-ı kâmil idi. Bu sebeple, Rabb'i kendi nefsine izafe etmekle, kendisinin mazhar olduğu ism-i câmi' olan "Allah" isminin doğru yol üzere olduğunu açıkça; ve isim sahiplerinden her bir Rabb'in kendi doğru yolunun bulunduğunu da üstü kapalı bir şekilde beyan buyurmuştur.

Suâl: Mâdemki her isim kendi sırât-ı müstakîmi üzerinedir; ve o ismin taht-1 terbiyesinde bulunan kimse dahi onun sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür; şu hâlde böyle sırât-ı müstakîm üzerinde da'vetten ne fâide hâsıl olur? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Mademki her isim kendi doğru yolu üzerinedir; ve o ismin terbiyesi altında bulunan kimse de onun doğru yolu üzerinde yürür; bu durumda böyle bir doğru yol üzerinde davetten ne fayda hâsıl olur?

Cevâb: Da'vet ism-i Mudill'den ism-i Hâdî'ye; ve ism-i Câbir'den ism-i Adl'e; ve turuk-ı müteferrikadan اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ (Fatiha, 1/6) [Yâ Rab-bi, bizi sırât-ı müstakîme hidâyet et!] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan ve kâffe-i turuku câmi' bulunan sırât-ı müstakîme, ya'ni “tevhîd-i zâtî” ve mazhar-ı Muhammedî tarîkinedir. Daha açıkçası tarîk-i noksândan tarîk-i kemâle da'vet olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Davet, saptıran isimden hidayet veren isme; ve cebredici isimden adaletli isme; ve dağınık yollardan, "اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ" (Fatiha, 1/6) [Yâ Rabbi, bizi doğru yola ilet!] ayet-i kerimesinde beyan buyurulan ve bütün yolları kapsayan doğru yola, yani "zâtî tevhid"e ve Muhammedî mazhar (Hz. Muhammed'in tecelli ettiği yol) yolunadır. Daha açıkçası, noksan yoldan kemal (olgunluk) yoluna davet olunur.

فَكُلُّ مَاشِ على صراطِ الرَّبِّ المُسْتَقِيمِ، فَهُمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ من

هذا الوَجْهِ وَلَا الضَّالِّينَ .

İmdi her yürüyen Rabb'in doğru yolu üzerinde yürür. Binâenaleyh bu vecihden onlar “mağzûbün-aleyhim ve dâll değildir" (Fâtihâ, 1/7). &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, her yürüyen, Rabbinin doğru yolu üzerinde yürür. Bu sebeple, bu yönden onlar "gazaba uğramışlar ve sapmışlar değildir."

Çünkü mutî' olsun, âsî olsun, mazharı oldukları isimler, bunları, kendilerine mahsûs olan tarîkte terbiye eder. Binâenaleyh mutî' ve âsî Rabb-i hâssları olan isimlerin muktezâsı üzere yürür. Ve hâlbuki muktezâ-yı tabîat üzere yürüyen kimseye gazab olunmak mutasavver değildir. Ya'ni tâbi', metbûun hükmü tahtında yürürse metbû' ona gazab etmez. Şu hâlde her bir isim, kendi mazharından ve onun terbiyesi tahtında olan şeyden râzıdır; ona gazab etmez. Fakat hükümde Rabb-i hâssına muhâlif olan diğer Rabb-i hâssa nazaran o mazhar, “mağzûbün-aleyhim ve dâllîn” zümresindendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü itaatkâr olsun, âsi olsun, mazharı oldukları isimler, bunları, kendilerine özgü olan yolda terbiye eder. Bu sebeple itaatkâr ve âsi, özel Rableri olan isimlerin gerektirdiği üzere yürür. Hâlbuki tabiatın gerektirdiği üzere yürüyen kimseye gazap olunması düşünülemez. Yani tâbi olan, metbûunun hükmü altında yürürse metbûu ona gazap etmez. Şu hâlde her bir isim, kendi mazharından ve onun terbiyesi altında olan şeyden razıdır; ona gazap etmez. Fakat hükümde özel Rabbine muhalif olan diğer özel Rabbe göre o mazhar, "gazaba uğramışlar ve sapmışlar" zümresindendir.

Meselâ Hâdî isminin hükmü hidâyet; ve Mudill isminin hükmü dahi dalâlettir. Hâdî ismi kendisinin abdi olan mü'minden râzı olduğu gibi, Mudill ismi de abd-i kâfirinden râzıdır. Fakat Hâdî ismine nisbeten kâfir “mağzûbün-aleyhim ve dâll” zümresine dâhildir. Ve kezâ ism-i Mudill kendisinin sırât-ı müstakîmi hâricinde bulunan abd-i mü'mine gazab eder ve onu dalâlette görür; zîrâ bu iki isim, hükümde yekdîğerine muhâliftir. Binâenaleyh cemî-i mezâhir [10/6] bir vecihden “mağzûbün-aleyhim ve dâll" zümresine dâhildir; ve bir vecihden değildir. فَكَمَا كان الضَّلَالُ عَارِضًا كذلك الغَضَبُ الإلهي عَارِضَ، والمَالُ إِلَى الرَّحْمَةِ الَّتِي وَسِعَتْ كلَّ شيءٍ، وهي السَّابِقَةُ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, Hâdî (doğru yola ileten) isminin hükmü hidâyet (doğru yola iletme) iken; Mudill (saptıran) isminin hükmü de dalâlettir (saptırma). Hâdî ismi, kendisine kul olan mü'minden (inanan kişiden) râzı olduğu gibi, Mudill ismi de kâfir (inanmayan) kulundan râzıdır. Fakat Hâdî ismine göre kâfir, "gazaba uğramışlar ve sapmışlar" zümresine dâhildir. Aynı şekilde Mudill ismi de, kendisinin doğru yolunun dışında bulunan mü'min kuluna gazap eder ve onu dalâlette görür; çünkü bu iki isim, hükümde birbirine zıttır. Bu sebeple bütün mazharlar (tecellî yerleri) bir yönden "gazaba uğramışlar ve sapmışlar" zümresine dâhildir; ve bir yönden değildir. فَكَمَا كان الضَّلَالُ عَارِضًا كذلك الغَضَبُ الإلهي عَارِضَ، والمَالُ إِلَى الرَّحْمَةِ الَّتِي وَسِعَتْ كلَّ شيءٍ، وهي السَّابِقَةُ.

İmdi dalâl, nasıl ki ârız ise, gazab-ı ilâhî dahi, öylece ârızdır. Ve meâl, her şeye vâsia olan rahmetedir; o da sâbıkadır. Ya'ni dalâl ârızî olduğundan gazab-ı ilâhî dahi ârızîdir. Ve meâl, rahmet-i zâtiyye-i âmmeyedir. Ve o rahmet dahi سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي [Rahmetim gazabımı geçmiştir.] hadîs-i kudsîsi mûcibince sâbıktır; zîrâ her bir Rab kendi abdinin meşyinden râzıdır. Ve dalâl ancak Rabb-i âhara nazaran mütehakkık olur. Halbuki kâffe-i esmâ-i ilâhiyye, mebde'-i taayyünât olmak itibariyle rahmet-i zâtiyye-i âmmeden ibâret bulunan vücûd-ı mutlakta müstağrak idiler. Vaktâki rahmet-i Rahmânî olan nefes-i Rahmânî ile tecellî-i ilâhî vâki' oldu; suver-i esmâiyye, hazret-i ilmiyyede peydâ ve yekdîğerinden mütemeyyiz oldu; ve ism-i Hâdî ism-i Mudill'den ayrıldı. İmdi bu temeyyüz ârızî olduğundan, dalâl üzerine müteretteb olan gazab dahi ârızî olur; ve rahmet gazabı sebketmiş bulunur. Zîrâ ezel-i âzâlde bu sûretle rahmet sâbık olduğu gibi, ebedde dahi sabıktır. Çünkü ya dalâli mûcib olan perdelerin ref' ve izmihlâli veyâhud tevhîd-i zât envârının zuhûrunda, taayyünât-ı eşyânın zevâli ve tecelliyât-ı ilâhiyyenin kendi asıllarına rücûu sebebi ile meâl yine Rahmân'adır. وكُلُّ ما سوى الحقِّ دَابَّةٌ، فَإِنَّه ذُو رُوحٍ ، وما ثَمَّ مَن يَدُبُّ بَنَفْسِهِ وَإِنَّمَا يَدُبُّ بغيره، فهو يَدُبُّ بِحُكْمِ التَّبَعِيَّةِ لِلَّذي هو على الصِّرَاطِ المُستَقِيم، فإنَّه لا يكُونُ صِرَاطًا إِلَّا بِالمَشْيِ عَلَيْهِ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sapkınlık nasıl ki ârızî ise, ilâhî gazap da öylece ârızîdir. Ve sonuç, her şeyi kuşatan rahmetedir; o da önceliklidir. Yani, sapkınlık ârızî olduğundan ilâhî gazap da ârızîdir. Ve sonuç, zâta ait genel rahmetedir. Ve o rahmet de "Rahmetim gazabımı geçmiştir." hadîs-i kudsîsi gereğince önceliklidir; çünkü her bir Rab kendi kulunun gidişatından razıdır. Ve sapkınlık ancak başka bir Rabbe göre gerçekleşir. Hâlbuki bütün ilâhî isimler, taayyünlerin (belirginleşmelerin) başlangıcı olmak itibariyle, zâta ait genel rahmetten ibaret bulunan mutlak varlıkta müstağrak idiler (batmışlardı). Ne zaman ki Rahmânî rahmet olan nefes-i Rahmânî ile ilâhî tecellî (ortaya çıkış) vâki oldu; esmâya ait suretler, ilim hazretinde peydâ oldu ve birbirinden ayrıldı; ve Hâdî ismi Mudill isminden ayrıldı. Şimdi bu ayrım ârızî olduğundan, sapkınlık üzerine terettüp eden gazap da ârızî olur; ve rahmet gazabı geçmiş bulunur. Çünkü ezel-i âzâlde bu suretle rahmet öncelikli olduğu gibi, ebedde de önceliklidir. Çünkü ya sapkınlığı gerektiren perdelerin kalkması ve yok olması veya tevhid-i zât nurlarının zuhurunda, eşyanın taayyünlerinin (belirginleşmelerinin) zevali ve ilâhî tecellîlerin kendi asıllarına rücûu (geri dönmesi) sebebiyle sonuç yine Rahmân'adır. "Hak'tan başka her şey bir canlıdır, çünkü o ruh sahibidir. Orada kendi kendine yürüyen yoktur, ancak başkasıyla yürür. O, doğru yol üzerinde olana tâbi olma hükmüyle yürür, çünkü yol ancak üzerinde yürümekle yol olur."

Mâsivâ-yı Hakk'ın kâffesi “dâbbe”dir; zîrâ zîrûhtur. Ve kendi nefsiyle hareket eder bir şey yoktur; o ancak kendi nefsinin gayrıyla hareket eder: Binâenaleyh o şey, sırât-ı müstakîm üzerine olan şeyin hükmüne tebaiyetle hareket eyler; zîrâ sırât, ancak üzerinde yürümekle sırât olur. [10/7] Ya'ni örf-i âmmda, Hakk'ın gayrı dediğimiz şeylerin kâffesi ister cemâd olsun, ister nebât “dâbbe”dir. Çünkü cümlesi zîrûhtur; ve onların rûhları, esmâ-i ilâhiyyeden birer isimdir; ve Hak o isimler ile onlarda zâhirdir; ve o şeylerin kıyâmı, ancak o isimlerin kayyûmiyetiyledir. Ve vücûdda kendi nefsiyle hareket eder bir şey yoktur; zîrâ kendi nefsiyle mevcûd değildir; belki kendi nefsinden gayrı bir vücûd ile hareket eder. Binâenaleyh o şey, kendisinin mazhar olduğu ve sırât-ı müstakîm üzerinde bulunduğu Rabb-i hâssı olan ismin hükmüne tebaan yürür. Ve sırât, üzerinde meşy olunmak- la sırât olur. İmdi o şeyin hareketi, mâdemki tebaiyet hükmüyle vâki' olur, o hâlde onun hareketi hareket-i zaîfedir; zîrâ hareket-i ârızadır, hareket-i zâtiyye değildir. Ve bu hareket ile, o şeyin kabiliyetinde müteayyin olan Hak, ona mahsûs olan kemâlin müntehâsına çeker ve onunla beraber sey- reder. Bu sûrette o şey, Hak ile Hak'ta hareket eder; ve bu hareket, Hak'la ve Hak'ta vâki' olunca, sırât ve sırât üstünde yürüyen Hak olur; ve Hakk'a tebaiyet hükmü ile olan hareket dahi, seyr billâh olur. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah'tan başkasının tamamı "dâbbe"dir (canlıdır); çünkü canlıdır. Ve kendi nefsiyle hareket eden hiçbir şey yoktur; o ancak kendi nefsinin dışındaki bir şeyle hareket eder: Bu sebeple o şey, doğru yol üzerinde olan şeyin hükmüne uyarak hareket eder; çünkü yol, ancak üzerinde yürümekle yol olur. [10/7] Yani genel kullanımda, Allah'tan gayrı dediğimiz şeylerin tamamı, ister cansız olsun ister bitki, "dâbbe"dir (canlıdır). Çünkü hepsi canlıdır; ve onların ruhları, ilahi isimlerden birer isimdir; ve Yüce Allah o isimlerle onlarda görünür; ve o şeylerin varlığı, ancak o isimlerin kayyûmiyeti (varlıklarını ayakta tutması) iledir. Ve varlık âleminde kendi nefsiyle hareket eden hiçbir şey yoktur; çünkü kendi nefsiyle var değildir; aksine kendi nefsinden başka bir varlık ile hareket eder. Bu sebeple o şey, kendisinin mazhar olduğu ve doğru yol üzerinde bulunduğu Rabb-i hâssı (özel Rabbi) olan ismin hükmüne uyarak yürür. Ve yol, üzerinde yürünmekle yol olur. Şimdi o şeyin hareketi, mademki uyma hükmüyle meydana gelir, o halde onun hareketi zayıf bir harekettir; çünkü arızî (sonradan olan) bir harekettir, zâtî (özden gelen) bir hareket değildir. Ve bu hareket ile, o şeyin kabiliyetinde belirlenmiş olan Yüce Allah, onu kendisine özgü olan kemâlin (olgunluğun) son noktasına çeker ve onunla beraber seyreder. Bu şekilde o şey, Yüce Allah ile Yüce Allah'ta hareket eder; ve bu hareket, Yüce Allah ile ve Yüce Allah'ta meydana gelince, yol ve yol üstünde yürüyen Yüce Allah olur; ve Yüce Allah'a uyma hükmü ile olan hareket dahi, seyr billâh (Allah ile seyir) olur. Şiir:

إِذَا دَانَ لَكَ الْخَلْقُ

فَقَدْ دَانَ لَكَ الْحَقُّ

Halk sana münkād olduğu vakit, Hak sana münkād oldu. Ya'ni "halk" dediğimiz sûret-i kesîf, sana inkıyâd ettiği vakit, muhakkak bil ki, onun mazharında Zâhir olan Hak sana inkıyâd etmiştir. Zîrâ mazhar Zâhir'in “ayn"ıdır. Ve suver-i mahlûkāttan her bir sûret, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin sûretidir; ve o isim, o sûret-i mahlûkun rûhu ve hüviyetidir. İmdi rûh o sûretin âyîne-i cisminde zâhir ve celîdir; şu hâlde sûretin inkıyâdı, o "ism”in ınkıyâdıdır; çünkü süretin vücûdu, kendisinde zâhir olan ismin zuhûrudur. [10/8] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Halk sana boyun eğdiği zaman, Hak sana boyun eğdi. Yani "halk" dediğimiz yoğun sûret, sana boyun eğdiği zaman, muhakkak bil ki, onun mazharında (tecelli yerinde) Zâhir olan Hak sana boyun eğmiştir. Çünkü mazhar, Zâhir'in "ayn"ıdır (özüdür). Ve yaratılmışların sûretlerinden her bir sûret, ilâhî isimlerden bir ismin sûretidir; ve o isim, o yaratılmış sûretin rûhu ve hüviyetidir (kimliğidir). Şimdi rûh, o sûretin cisim aynasında açık ve belirgindir; şu hâlde sûretin boyun eğmesi, o "isim"in boyun eğmesidir; çünkü sûretin varlığı, kendisinde zâhir olan ismin zuhûrudur (ortaya çıkışıdır).

وَإِنْ دَانَ لَكَ الْحَقُّ

فَقَدْ لَا يَتْبَعُ الْخَلْقُ

Ve eğer Hak sana itaat ederse, ba'zan halk sana itâat ve inkıyâd etmez. Ya'ni senin mazharında Zâhir olan Hak sana münkād olduğu vakit, halâyıkın sana inkıyâdı lâzım gelmez. Zîrâ sana münkād olan Hak sende zahir olan Rabb-i hâsstır; ve o da esmâdan bir isimdir. Ve sâir halâyıkta zâ- hir olup, onlara münkād olan Hak ise, onların Rabb-i hâssları olan esmâ- dır. Binâenaleyh senin Rabb'in sana münkād olmakla sâir Rab'lerin sana inkıyâdı lâzım gelmez; ve Erbâb-ı sâire, sana münkād olmayınca, onların mezâhiri olan halâyıkın da inkıyâdı iktizâ etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer Hak sana itaat ederse, bazen halk sana itaat ve boyun eğmez. Yani senin mazharında (tecelli yerinde) görünen Hak sana boyun eğdiği zaman, yaratılmışların sana boyun eğmesi gerekmez. Çünkü sana boyun eğen Hak, sende görünen özel Rab'dir; ve o da isimlerden bir isimdir. Diğer yaratılmışlarda görünen ve onlara boyun eğen Hak ise, onların özel Rab'leri olan isimlerdir. Bu sebeple senin Rabbin sana boyun eğmekle diğer Rab'lerin sana boyun eğmesi gerekmez; ve diğer Rabler sana boyun eğmeyince, onların tecelli yerleri olan yaratılmışların da boyun eğmesi gerekmez.

Meselâ senin Rabb'in ism-i Hâdîdir; ve senin mazharında mütecellî olan Hak bu taayyün-i hâs hükmü ile sana münkād olmuştur. Ve bir di- ğerinin Rabb'i dahi ism-i Mudill'dir; ve onun mazharında mütecellî olan Hak dahi, o taayyün-i mahsûsun hükmü ile o kâfire münkād olmuştur. Binâenaleyh Hak böylece ikinize de münkād olmakla, sizin de birbirinize inkıyâdınız lâzım gelmez; çünkü her birinizin Rabb-i hâssı olan isim, sizi kendilerine mahsûs olan kemâle sevkeder. Hâlbuki birinin kemâli hidâyet- te, diğerinin dalâlettedir. Binâenaleyh sen kâfiri tarîk-i hidâyete da'vette ne kadar mübâlağa etsen sana münkād olmayıp, onun dalâlette kemâli tezâ- yüd eder; ve kezâ o kâfir dahi seni tarîk-i küfr ve dalâlete da'vet etse, sen de ona münkād olmayıp, hidâyette kemâlin artar. Sana münkād olan mahlûk ile Rabb-i hâsslarınız arasında münasebet vardır. فَحَقِّقْ قَوْلَنَا فِيهِ فَقَوْلِي كُلُّهُ حَقٌّ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, senin Rabbin Hâdî ismidir; ve senin mazharında tecelli eden Hak, bu özel taayyün (belirleme) hükmü ile sana boyun eğmiştir. Ve bir diğerinin Rabbi de Mudill ismidir; ve onun mazharında tecelli eden Hak da, o özel taayyünün hükmü ile o kâfire boyun eğmiştir. Bu sebeple Hak böylece ikinize de boyun eğmekle, sizin de birbirinize boyun eğmeniz gerekmez; çünkü her birinizin özel Rabbi olan isim, sizi kendilerine özgü olan kemâle (olgunluğa) sevk eder. Hâlbuki birinin kemâli hidayette, diğerinin dalâlettedir. Bu sebeple sen kâfiri hidayet yoluna davette ne kadar mübalağa etsen sana boyun eğmeyip, onun dalâletteki kemâli artar; ve aynı şekilde o kâfir dahi seni küfür ve dalâlet yoluna davet etse, sen de ona boyun eğmeyip, hidayetteki kemâlin artar. Sana boyun eğen mahlûk ile özel Rableriniz arasında münasebet (ilişki) vardır. فَحَقِّقْ قَوْلَنَا فِيهِ فَقَوْلِي كُلُّهُ حَقٌّ (Öyleyse bu konudaki sözümüzü tahkik et, çünkü benim bütün sözüm haktır.)

İmdi nefsü'l-emrde sen sözümüzü tahkîk et! Zîrâ benim sözüm hak- tır. Ya'ni Hakk'ın envârı ve halkın esrârı hakkında bu söylediğimiz kelâmı, ey teşne-i hakîkat, sen tahkîk et! Ve ondan sonra nefsü'l-emre mutâbık olduğunu gör de tasdîk et! Zîrâ benim mazharımdan kāil olan Hak'tır. Veyâhud harf ve savt ve kitâb üzerindeki nukūş-ı taayyünâtına bürünüp benim kelâmım sûretinde zâhir olan Hak'tır. فَمَا فِي الْكَوْنِ مَوْجُودٌ تَرَاهُ مَا لَهُ نُطْقُ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, gerçekte sen sözümüzü araştır! Çünkü benim sözüm haktır. Yani Hakk'ın nurları ve halkın sırları hakkında söylediğimiz bu sözü, ey hakikat susamış kişi, sen araştır! Ve ondan sonra gerçekle uyumlu olduğunu gör de tasdik et! Çünkü benim mazharımdan (tecelli yerimden) konuşan Hak'tır. Veyahut harf, ses ve kitap üzerindeki taayyünât (belirginleşmeler) nakışlarına bürünüp benim sözüm suretinde görünen Hak'tır. فَمَا فِي الْكَوْنِ مَوْجُودٌ تَرَاهُ مَا لَهُ نُطْقُ (Âlemde gördüğün hiçbir varlık yoktur ki onun bir dili olmasın.)

İmdi sen kevnde nutku olmayan bir mevcûd olmadığını görürsün. Ya'ni sen bu âlem-i cismânîde cemâd olsun, nebât ve hayvan olsun, nutk sahibi olmayan hiçbir [10/9] mevcûd olmadığını görürsün. Zîrâ her bir mevcûdda mütecellî olan Hak'tır. Ve o mevcûd kendisinde mütecellî olan Hak ile nutk eder; ve Hak o mazhar ile nâtıktır; ve onu intâk eder. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ )Fus- silet, 41/21) [Derler ki: "Her şeyi söyleten Allah bizi söyletti."] Ve Hak bir mazharda, ancak esmâsından bir ismin sûretiyle tecellî eder; ve her bir isim ise cemî-i esmâ ile mevsûftur. Zîrâ Hakk'ın ismi kendisinin “ay- n"ıdır; ve Hak ise mütecezzî değildir. Fakat mahlûkāt, itidâl ve tesviyede mütefâvit olduğundan, Hakk'ın cemî-i esmâsıyla tecellîsine kendilerinin taayyünü mâni'dir. Eğer bir mazhar, insân-ı kâmilin mazharı gibi, son de- rece i'tidâlde olsa, Hak o mazharda kâffe-i esmâsıyla mütecellî olur. Ve eğer insân-ı nâkısın mazharı gibi bir mazharın tesviyesi i’tidâlde olmasa, ve i'tidâl-i insânî haddinden hâriç olsa, onda sıfât-ı seb'a ile beraber nutuk zâ- hir olursa da, sâir esmâ ile kemâlât bâtında, ya'ni kuvvede kalır, fiilen zâhir olmaz. Ve eğer bir mazharda i'tidâl ve tesviye zikrolunan mertebeden dûn bir derecede olursa, cemâdât ve nebâtâtta olduğu gibi, nutuk bâtında kalır; zîrâ nutkun zuhûruna mahallin kābiliyeti yoktur. Binâenaleyh mevcûdâtın kâffesi yâ zâhiren veyâ bâtınen nâtıktır. Nitekim âyet-i kerîmede buyuru- lur: وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tenzîhini ve tesbîhini tefakkuh etmezsiniz.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen, oluş ve bozuluş âleminde nutku olmayan bir varlık olmadığını görürsün. Yani sen bu cismanî âlemde, ister cansız varlık olsun, ister bitki ve hayvan olsun, nutuk sahibi olmayan hiçbir varlık olmadığını görürsün. Çünkü her bir varlıkta tecelli eden Hak'tır. Ve o varlık, kendisinde tecelli eden Hak ile nutuk eder; ve Hak o mazhar (tecelli yeri) ile konuşandır; ve onu konuşturur. Nasıl ki ayet-i kerimede buyurulur: قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (Fussilet, 41/21) [Derler ki: "Her şeyi söyleten Allah bizi söyletti."] Ve Hak bir mazharda, ancak isimlerinden bir ismin suretiyle tecelli eder; ve her bir isim ise bütün isimlerle nitelenmiştir. Çünkü Hakk'ın ismi kendisinin "ayn"ıdır (özüdür); ve Hak ise parçalara ayrılmaz. Fakat yaratılmışlar, itidal (denge) ve tesviyede (düzgünlükte) farklılık gösterdiğinden, Hakk'ın bütün isimleriyle tecellisine kendilerinin taayyünü (belirlenimi) engeldir. Eğer bir mazhar, insân-ı kâmilin mazharı gibi, son derece itidalde olsa, Hak o mazharda tüm isimleriyle tecelli eder. Ve eğer insân-ı nâkısın (eksik insanın) mazharı gibi bir mazharın tesviyesi itidalde olmasa, ve insanî itidal haddinden hariç olsa, onda sıfat-ı seb'a (yedi sıfat) ile beraber nutuk zahir olsa da, diğer isimlerle kemalat (olgunluklar) batında, yani kuvvede (potansiyel olarak) kalır, fiilen zahir olmaz. Ve eğer bir mazharda itidal ve tesviye zikrolunan mertebeden daha düşük bir derecede olursa, cansız varlıklarda ve bitkilerde olduğu gibi, nutuk batında kalır; çünkü nutkun zuhuruna (ortaya çıkmasına) mahallin (yerin) kabiliyeti yoktur. Bu sebeple varlıkların hepsi ya zahiren (açıkça) veya batınen (gizlice) konuşandır. Nasıl ki ayet-i kerimede buyurulur: وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsra, 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velakin siz onların tenzihini ve tesbihini tefakkuh etmezsiniz.]

İmdi nutukları bâtında kalan eşyânın Hakk'a tesbîhi, ehl-i hicâbın zan- nettiği gibi lisân-ı hâl ile değildir; belki lisân-ı kāl iledir. Binâenaleyh hacer ve şecerin ve cemî-i eşyanın kelâmını, ancak mevcûdâtın bâtınlarını keş- feden kimse işitir. Ve ehl-i hicâb işitmediğinden kimisi, onların nutukları lisân-ı hâl iledir, der; ve kimisi onlarda nutuk olmasını istib'âd ile inkâr eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, nutukları (konuşmaları) bâtında (içte) kalan şeylerin Hakk'a tesbihi (Allah'ı anması), ehl-i hicabın (perde ehlinin, hakikatten gafil olanların) zannettiği gibi lisan-ı hal (hal dili) ile değildir; aksine lisan-ı kal (söz dili) iledir. Bu sebeple, taşın ve ağacın ve bütün şeylerin kelamını (konuşmasını), ancak varlıkların bâtınlarını (iç yüzlerini) keşfeden kimse işitir. Ve ehl-i hicab işitmediğinden dolayı kimisi, onların nutukları lisan-ı hal iledir, der; ve kimisi onlarda nutuk olmasını istib'ad (akıldan uzak görme) ile inkâr eder.

وَمَا خَلْقٌ تَرَاهُ الْعَيْ

نُ إِلَّا عَيْنُهُ حَقٌّ

Gözün gördüğü bir mahlûk yoktur, illâ onun “ayn”ı ve "zât"ı Hak'tır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gözün gördüğü hiçbir mahlûk yoktur ki, onun tekil hakikati ve zâtı Hak olmasın.

Ya'ni gözün gördüğü her bir mahlûkun “ayn”ı ve “zât”ı Haktır. Zîrâ Hak, o mahlûk sûretinde zâhir olmuştur. Ancak mahcûbun vehm ü hayâ- li onu mahlûk tesmiye etti; ve görünen suver-i halkıyyede Hak müstetir oldu. Fakat âriflere Hak, o sûretlerde mütecellîdir; ve ârif Hakk'ı o sûret- lerde [10/10] müşâhede eder. Nitekim Abdullah Balyânî (k.s.) buyurur: تا حق به دو چشم سر نبینم هر دم از پای طلب می ننشینم هر دم گویند خدا بچشم سر نتوان دید آن ایشانند و من چنینم هر دم &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani gözün gördüğü her bir mahlûkun (yaratılmışın) "ayn"ı (tekil hakikati) ve "zât"ı (özü) Hak'tır. Çünkü Hak, o mahlûk sûretinde (şeklinde) zâhir olmuştur. Ancak mahcûbun (perdelenmiş olanın) vehm ü hayâli (sanısı ve hayali) onu mahlûk tesmiye etti (adlandırdı); ve görünen suver-i halkıyyede (yaratılmış şekillerde) Hak müstetir (gizli) oldu. Fakat âriflere (bilenlere) Hak, o sûretlerde mütecellîdir (tecelli etmiştir); ve ârif Hakk'ı o sûretlerde müşâhede eder (gözlemler). Nitekim Abdullah Balyânî (k.s.) buyurur: "Ta Hak'kı baş gözüyle görmedikçe, her an talep ayağından oturmam. Her an 'Allah baş gözüyle görülemez' derler. Onlar öyledir, ben ise her an böyleyim."

Tercüme: Dü çeşm-i serle Hakk'ı görmedikçe Onu bir lahza vazgeçmem talebden Bu gözle Hak görülmez derler ammâ Diyenler öyle olsun, böyleyim ben326 لِهَذَا صُورُهُ حُقُّ وَلَكِنْ مُودَعٌ فِيهِ Velâkin mahlûkta mûda'dır; bunun için sûretler hokkalardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: İki baş gözüyle Hakk'ı görmedikçe Onu bir an bile istemekten vazgeçmem. Bu gözle Hak görülmez derler ama Diyenler öyle olsun, ben böyleyim. لِهَذَا صُورُهُ حُقُّ وَلَكِنْ مُودَعٌ فِيهِ Velâkin (ancak) mahlûkta (yaratılmışta) emanet edilmiştir; bunun için suretler (şekiller) hokkalardır (içine bir şey konulan kutulardır).

Ya'ni Hak mahlûkāt dediğimiz eşyâda mûda ve muhtefîdir. Bunun için suver-i eşyâ, birtakım hokkalar ve zurûf mesâbesindedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, mahlûkat dediğimiz şeylerde gizli ve saklıdır. Bunun için eşyanın suretleri, birtakım hokkalar ve kaplar gibidir.

اعْلَمْ أَنَّ العُلُومَ الإلهيَّةَ النَّوْقِيَّةَ الحاصلة لأهلِ اللَّهِ مُخْتَلِفَةٌ بِاخْتِلَافِ القُوَى،

الحاصلة هي منها مع كوْنِها تَرْجِعُ إِلَى عَيْنٍ وَاحِدَةٍ.

Ma'lûm olsun ki, tahkîkan ehlullah için hâsıl olan ulûm-i ilâhiyye-i zevkiyye, kuvânın ihtilafı sebebiyle muhteliftir. Ulûm-i ilâhiyye, ayn-ı vâhideye rücû etmekle beraber, kuvâdan hâsıl olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, tahkik ehli olan Allah dostları için hâsıl olan zevkî ilâhî ilimler, kuvvetlerin farklılığı sebebiyle çeşitlidir. İlâhî ilimler, tek bir hakikate dönmekle beraber, kuvvetlerden meydana gelir.

Ya'ni ehlullâhın her birisindeki ulûm-i ilâhiyye muhteliftir. Çünkü o ulûm her ne kadar ayn-ı vâhideye, ya'ni abdin hüviyetine ve abdin "hüvi- yet”i Hak olduğundan, Hakk'a rücû' edip bir noktada müctemi' olur ise de, kuvâ-yı muhtelifeden inbiâs eder. Binâenaleyh ihtilâf-ı kuvâya tebaan muhtelif olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Allah dostlarının her birindeki ilâhî ilimler farklıdır. Çünkü o ilimler her ne kadar tek bir hakikate, yani kulun hüviyetine ve kulun "hüviyet"i Hak olduğundan, Hakk'a dönüp bir noktada toplansa da, farklı kuvvetlerden (melekelerden) kaynaklanır. Bu sebeple, kuvvetlerin farklılığına bağlı olarak farklılık gösterir.

Şöyle ki insanın rûhânî ve cismânî kuvvetleri vardır; ve bu kuvvetlerden her birisinin hükmü diğerine uymaz; ve biri vâsıtasıyla hâsıl olan ilim de diğerine muhâliftir. Meselâ, işitmekten hâsıl olan ilim, görmekten hâsıl olan ilme benzemez; ve kezâ göz ile hâsıl olan kulakla ve el ile hâsıl olan ayak ile husûle gelmez. Ve sâir kuvâ-yı hissiyye de bunlara makıystir. Ve keza kuvâ-yı rûhâniyye-i insâniyyeden akıl ile hâsıl olan, vehim ile hâsıl olmaz; işte hepsi bunlar gibidir. Maahâzâ her bir kuvvetten ayrı ayrı hâsıl olan ulûmun mecmûu [10/11] hakîkat-i insâniyyeye rücû' edip orada top- lanır. O hakîkat ise birdir ve ilmin sahibi olan şahsın ayn-ı sâbitesidir; ve ayn-ı sâbitede zâhir olan dahi hüviyyet-i ilâhiyyedir; veyâ hüviyyet-i mut- lakadır. Binâenaleyh kâffe-i ulûm-i muhtelifenin mercii Haktır. Ve ehlullahdan her bir ferdin vücûdunda hâsıl olan ulûm-i ilâhiyye onların kuvâlarının ihtilâfı hasebiyle muhtelif olduğu gibi, ehlullahdan her bir ferdin vücûdu dahi, şahs-ı vâhid gibi olan hakîkat-i vâhidenin kuvâsı menzilesinde bulunduğundan, onların her birisine hâsıl olan ulûm-i zevkiyye-i ilâhiyye dahi, istiʼdâdât-ı husûsiyyelerine ve ayn-ı sâbitelerinin vüs'atine göre muhtelif olur. Fakat o ulûm ve ezvâk-ı muhtelife, ayn-ı vâhide olan hüviyyet-i Hakk'a ve zât-ı ilâhiyye-i ahadiyyeye râci'dir. Zîrâ kâffe-i ulûm ve ezvâk ondan münbaisdir. Ve cümlesi hüviyyet-i Hakta hakîkat-i vâhidedir. Velâkin mazharların ve mahallerin ihtilâfı hasebiyle muhtelif olarak zâhir olur. İmdi bu zikrolunan iki vecihden birisinde şahsın kuvâ-yı zâhire ve bâtınesinden hâsıl olan ulûm ve ezvâkın, o şahsın ayn-ı vâhidesine rücû ettiği; ve diğerinde ise ehlullahdan her birisinin vücûdu, hakîkat-i vâhidenin kuvâsı mesâbesinde olup, her birindeki ulûm ve ezvâkın maa-ihtilâf, hüviyyet-i Hakk'a rücû' eylediği beyân ve bir vecih diğerine kıyâs olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şöyle ki, insanın ruhanî ve cismanî kuvvetleri vardır; ve bu kuvvetlerden her birinin hükmü diğerine uymaz; ve biri vasıtasıyla hâsıl olan ilim de diğerine muhaliftir. Örneğin, işitmekten hâsıl olan ilim, görmekten hâsıl olan ilme benzemez; ve aynı şekilde göz ile hâsıl olan kulakla ve el ile hâsıl olan ayak ile meydana gelmez. Ve diğer hissî kuvvetler de bunlara kıyas edilir. Ve aynı şekilde, insanın ruhanî kuvvetlerinden akıl ile hâsıl olan, vehim ile hâsıl olmaz; işte hepsi bunlar gibidir. Bununla birlikte, her bir kuvvetten ayrı ayrı hâsıl olan ilimlerin toplamı, insan hakikatine döner ve orada toplanır. O hakikat ise birdir ve ilmin sahibi olan şahsın ayn-ı sâbitesidir; ve ayn-ı sâbitenin içinde görünen de ilahi hüviyettir; veya mutlak hüviyettir. Bu sebeple, farklı ilimlerin hepsinin kaynağı Hak'tır. Ve ehlullahtan (Allah dostlarından) her bir ferdin vücudunda hâsıl olan ilahi ilimler, onların kuvvetlerinin farklılığı sebebiyle farklı olduğu gibi, ehlullahtan her bir ferdin vücudu da, tek bir şahıs gibi olan tek bir hakikatin kuvvetleri (melekeleri) konumunda bulunduğundan, onların her birine hâsıl olan zevkî ilahi ilimler de, kendilerinin özel yatkınlıklarına ve ayn-ı sâbitelerinin genişliğine göre farklı olur. Fakat o farklı ilimler ve zevkler, tek bir ayn olan Hakk'ın hüviyetine ve tek olan ilahi zâta döner. Çünkü bütün ilimler ve zevkler ondan kaynaklanır. Ve hepsi Hakk'ın hüviyetinde tek bir hakikattir. Ancak mazharların (tecelli yerlerinin) ve mahallerin (ortaya çıktığı yerlerin) farklılığı sebebiyle farklı olarak görünür. Şimdi, zikredilen bu iki yönden birisinde, şahsın görünen ve görünmeyen kuvvetlerinden hâsıl olan ilimlerin ve zevklerin, o şahsın tek olan aynına döndüğü; ve diğerinde ise ehlullahtan her birinin vücudunun, tek bir hakikatin kuvvetleri mesabesinde olup, her birindeki ilimlerin ve zevklerin, farklılıklarıyla birlikte, Hakk'ın hüviyetine döndüğü açıklanır ve bir yön diğerine kıyas edilir.

فإِنَّ الله تعالى يَقُولُ : « كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ

بِهِ وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا .» فَذَكَرَ أَنَّ هُوِيَّتَه هي

عينُ الجَوَارِحِ الَّتِي هي عينُ العَبْدِ ، فالهُوِيَّةُ واحدة والجوارح مُختلفة، ولكلّ

جَارِحَةٍ عِلْمٌ من علومِ الأَذْوَاقِ يَخُصُّهَا من عيـن واحـدةٍ تَخْتَلِفُ باختلاف

الجوارح، كَالْمَاءِ حقيقةٌ واحدةٌ يَخْتَلِفُ في الطعم باختلافِ البِقَاعِ، فَمِنْهُ

عَذْبٌ فُرَاتٌ ومِنْهُ مِلْحٌ أُجَاجٌ، وهو ماء في جميع الأحوال، لا يَتَغَيَّرُ عـن

حقيقتِه وإِنِ اخْتَلَفَتْ طُعُومُه .

Zîrâ Allah Teâlâ der ki: "Ben abdin onunla işittiği sem'i, onunla gördüğü basarı ve onunla tuttuğu eli ve onunla yürüdüğü ayağı olurum." İmdi onun hüviyeti, abdin "ayn”ı olan cevârihin "ayn”ı olduğunu zikretti. "Hüviyet” vâhid ve cevârih muhteliftir. Ve her bir câriha için ulûm-i ezvâktan, o uzva mahsûs, ihtilâf-ı cevârih ile muhtelif olan bir "ayn"dan bir ilim vardır. Hakîkat-ı vâhide olan su gibidir ki, ihtilâf-ı bıkā' hasebiyle ta'mda muhteliftir. Ondan ba'zısı tatlı, lezîzdir ve ba'zısı acıdır. Halbuki o cemî'-i ahvâlde sudur. Her ne kadar lezzet muhtelif ise de, onun hakîkati lâyetagayyerdir. [10/12] Ya'ni Hak, bir hüviyetini abdin a'zâ-yı muhtelifesinin “ayn”ı kıldı da, ab- din sem'i ve basarı ve eli ayağı ve sâir kuvâ ve aʼzâsı oldu; ve her bir kuvvet ve uzuvda, O'nun bir hüviyeti birer sıfatla zuhûr etti; ve bu zuhûr sebebiyle, her bir kuvvette abd için bir ilim ve bir kemâl hâsıl oldu; ve biriyle hâsıl olan ilim ve kemâl, diğeri ile hâsıl olana benzemedi. Şu hâlde bir hüviyetten fâiz olan ilim, bir hakîkatten ibârettir. Velâkin kuvâ ve cevârihin ihtilafına binâen muhtelif sûrette zâhir ve müteayyin oldu. O hakîkat-i vâhide tıpkı suya ben- zer. Nitekim su, çıktığı mahallin muktezâsına göre, baʼzan tatlı ve lezzetli, ve ba'zan dahi tuzlu ve acı olur. Fakat lezzeti nasıl olursa olsun, ona yine su de- nir. Lezzetindeki ihtilâf, menba' ve mahallindeki ihtilafa mebnî olup, onun hakîkat-i vâhidesini tağyîr etmez. Ancak baʼzısı nâfi' ve baʼzısı gayr-ı nâfidir. İşte ilim dahi böyledir. Yenâbî-i kuvâ ve cevârihin ihtilafı ile muhtelif olsa bile yine ona ilim denir. Ancak baʼzısı nâfi' ve baʼzısı gayr-ı nâfidir. Kimi kuvâ-yı rûhâniyye-i nûrâniyyeden hâsıl olduğundan dolayı tatlı ve lezîz ve nâfi' olur. Ve kimi kuvâ-yı hissiyyenin baʼzılarından hâsıl olduğu için tuzlu ve acı ve gayr-ı nâfidir. Binâenaleyh muvahhid ve ârif-i billâh için keşf ile hâsıl olan ilm-i tevhîd, tatlı ve lezîz su gibidir ki, sâhibine iztırâbdan ve telvînden sükûnet verir; ve susuzluğunu izâle eder. Zîrâ bu ilim, ilm-i ilâhîdir. Ve ârif- lerin bir menba'-ı latîf ve tâhir olan vücûdları onun ta'mını bozmadığı için letâfet-i asliyye ve tahâret-i fıtriyyesi üzere zâhirdir. Ve fakat masivâ-yı Hak ile mahcûb olan ve perde-i tabâyiin arkasında kalan cühelânın ilmi, ilm-i aklî olup, onların emlâh-ı tabîatla memzûc olan menba'-ı vücûdlarından çıktığı için tuzlu ve acı su gibi olur. Ne kendilerini ve ne de içirdikleri kimseleri kandırır; ve aslâ fikirlerine sükûnet vermez; ve şübhelerini izâle etmez. Belki bu ilmin sahibi i'mâl-i fikr ettikçe hakāyık-ı eşyâda şübhesi ve hayreti artar. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü Yüce Allah der ki: "Ben kulun kendisiyle işittiği kulağı, kendisiyle gördüğü gözü ve kendisiyle tuttuğu eli ve kendisiyle yürüdüğü ayağı olurum." Şimdi, O'nun hüviyeti (kimliği), kulun "ayn"ı (tekil hakikati) olan uzuvların "ayn"ı olduğunu zikretti. "Hüviyet" bir iken, uzuvlar farklıdır. Ve her bir uzuv için, o uzva özgü, uzuvların farklılığıyla farklılaşan bir "ayn"dan (tekil hakikatten) gelen, zevk ilimlerinden bir ilim vardır. Bu durum, tek bir hakikat olan su gibidir ki, çıktığı yerlerin farklılığına göre tadı farklıdır. Ondan bazısı tatlı, lezzetlidir ve bazısı acıdır. Hâlbuki o, bütün bu hâllerde sudur. Her ne kadar lezzet farklı olsa da, onun hakikati değişmesi imkânsız olandır. Yani Hak, bir hüviyetini kulun farklı uzuvlarının "ayn"ı kıldı da, kulun kulağı ve gözü ve eli ayağı ve diğer kuvvetleri ve uzuvları oldu; ve her bir kuvvette ve uzuvda, O'nun bir hüviyeti birer sıfatla ortaya çıktı; ve bu ortaya çıkış sebebiyle, her bir kuvvette kul için bir ilim ve bir kemâl (olgunluk) hâsıl oldu; ve biriyle hâsıl olan ilim ve kemâl, diğeri ile hâsıl olana benzemedi. Şu hâlde bir hüviyetten fâiz olan ilim, bir hakikatten ibarettir. Velâkin kuvvetlerin ve uzuvların farklılığına binaen farklı surette ortaya çıktı ve belirlendi. O tek hakikat tıpkı suya benzer. Nasıl ki su, çıktığı yerin gerekliliğine göre, bazen tatlı ve lezzetli, ve bazen de tuzlu ve acı olur. Fakat lezzeti nasıl olursa olsun, ona yine su denir. Lezzetindeki farklılık, kaynağındaki ve çıktığı yerdeki farklılığa bağlı olup, onun tek hakikatini değiştirmez. Ancak bazısı faydalı ve bazısı faydasızdır. İşte ilim de böyledir. Kuvvetlerin ve uzuvların kaynaklarının farklılığı ile farklı olsa bile yine ona ilim denir. Ancak bazısı faydalı ve bazısı faydasızdır. Kimi, nurlu ruhanî kuvvetlerden hâsıl olduğundan dolayı tatlı ve lezzetli ve faydalı olur. Ve kimi, hissî kuvvetlerin bazılarından hâsıl olduğu için tuzlu ve acı ve faydasızdır. Bu sebeple, muvahhid (Allah'ı birleyen) ve ârif-i billâh (Allah'ı bilen) için keşif ile hâsıl olan tevhid ilmi, tatlı ve lezzetli su gibidir ki, sahibine ızdıraptan ve telvinden (hâlden hâle geçmekten) sükûnet verir; ve susuzluğunu giderir. Çünkü bu ilim, ilâhî ilimdir. Ve âriflerin latîf ve temiz bir kaynak olan varlıkları onun tadını bozmadığı için, aslî letafeti ve fıtrî temizliği üzere ortaya çıkar. Ve fakat Hak'tan başkasıyla perdelenmiş olan ve tabiat perdelerinin arkasında kalan cahillerin ilmi, aklî ilim olup, onların tabiat tuzlarıyla karışmış olan varlık kaynaklarından çıktığı için tuzlu ve acı su gibi olur. Ne kendilerini ne de içirdikleri kimseleri kandırır; ve asla fikirlerine sükûnet vermez; ve şüphelerini gidermez. Aksine bu ilmin sahibi fikir yürüttükçe eşyanın hakikatleri hakkında şüphesi ve hayreti artar. Mesnevî:

هر که را در دل شك و پيچانيست

در جهان او فلسفی پنهانیست

می نماید اعتقاد و گاه گاه

آن رگ فلسف کند رویش سیاه

Tercüme: “Her kimin gönlünde şekk ve dolaşıklık varsa, o kimse cihân- da gizli bir feylesoftur. Vakit vakit i'tikād gösterir; fakat felsefe damarı yüzünü karartır.”327 Maahâzâ bunların cümlesine "ilim" ıtlâk olunur. Zîrâ hakîkat-i ilim id- râkâtın ihtilafiyle değişmez. [10/13] Ve kâffe-i ulûmun aslı, ayn-ı vâhide- dir; ve o dahi ilm-i ilâhîdir; ve hüviyyet-i Haktır. Rubâî-i Ömer Hayyâm (k.s.): حق جان جهانست و جهان جمله بدن افلاك و مواليد و عناصر همه اعضا اصناف ملائکه حواس این تن توحید همین است و دیگرها همه فن Tercüme: "Hak cihânın cânıdır; ve cihân dahi cümle bedendir. Melâi- ke sınıfları bu tenin havâssidir. Eflâk ve anâsır-ı basîta ve mürekkebe ve mevâlîd-i selâse, aʼzâdır. İşte tevhîd budur, diğerleri hep nevi' ve kesrettir.” 328 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Her kimin gönlünde şüphe ve karışıklık varsa, o kimse dünyada gizli bir filozoftur. Zaman zaman inanç gösterir; fakat felsefe damarı yüzünü karartır.”327 Bununla birlikte bunların hepsine "ilim" denir. Çünkü ilmin hakikati idraklerin farklılığıyla değişmez. [10/13] Ve bütün ilimlerin aslı, tek bir hakikattir; o da ilâhî ilimdir; ve Hakk'ın hüviyetidir (kimliğidir). Ömer Hayyâm'ın (k.s.) Rubâî'si: حق جان جهانست و جهان جمله بدن افلاك و مواليد و عناصر همه اعضا اصناف ملائکه حواس این تن توحید همین است و دیگرها همه فن Tercüme: "Hak dünyanın canıdır; ve dünya da bütün bedendir. Melek sınıfları bu bedenin duyularıdır. Felekler ve basit ve bileşik unsurlar ve üç âlem (maden, bitki, hayvan), organlardır. İşte tevhid (birleme) budur, diğerleri hep çeşit ve çokluktur.” 328

وهذه الحكمة من علمِ الأَرْجُلِ، وهو قوله تعالى في الأَكْلِ لِمَنْ أَقَامَ كُتُبَهُ :

وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ .

Ve bu hikmet-i ahadiyye "ilm-i ercül"dendir. Ve o ilm-i ercül dahi, ekl hakkında, onun kitâblarını ikāme eden kavme, Allah Teâlânın وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ )Maide/66) [Ve ayaklarının altından...] kavlinden müs- tefâddır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu ahadiyyet hikmeti, "ayaklar ilmi"ndendir. Ve o ayaklar ilmi de, yeme içme konusunda, onun kitaplarını ayakta tutan kavme, Yüce Allah'ın "وَ مِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ" (Maide/66) [Ve ayaklarının altından...] kavlinden istifade edilmiştir.

Ya'ni "ilm-i ercül”, zâhirde, Hak yolunda yürümekle hâsıl olan ilimdir. Buna Türkçemizde “ayakların ilmi" demek münasib olur. Hz. Şeyh (r.a.) bu ilm-i ercülü وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ )Maide 5/66) ayet-i kerîmesinden iktibâs bu- yurmuştur. Ma'nâ-yı münîfi: “Eğer onlar Tevrât ve İncîl'i ve Rab'lerinden onlara nâzil olan şeyi ikāme ede idiler, hem fevklerinden ve hem de ayak- larının altından eklederlerdi." Ya'ni ehl-i Tevrât ve İncîl taraf-1 rabbânîden nâzil olan ahkâmın zâhir ve bâtın maʼnâlarını lâyıkıyla teemmül edip an- lamış ve onların hakāyıkına kemâliyle muttali' olup amel etmiş olsa idiler, hem âsumân-ı esmâdan rûhlarına nâzil olan ulûm-i ilâhiyye-i zevkiyyeden merzûk olup fevklerinden ekletmiş olurlar; ve hem de esfel-i sâfilîn olan âlem-i tabîatın mertebelerinde yürüyerek, sıfât-ı beşeriyyeden ve küdûrât-ı nefsâniyyeden bâtınlarını tasfiye etmek sûretiyle ayaklarının altından ye- miş bulunurlar idi. [10/14] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "ilm-i ercül" (ayakların ilmi), görünen âlemde, Hakk yolunda yürümekle elde edilen ilimdir. Buna Türkçemizde "ayakların ilmi" demek uygun olur. Hz. Şeyh (r.a.) bu ilm-i ercülü, "Ve eğer onlar Tevrat'ı ve İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni hakkıyla tatbik etselerdi, elbette hem üstlerinden hem de ayaklarının altından yerlerdi." (Maide 5/66) ayet-i kerimesinden alıntılamıştır. Ayetin yüce anlamı şudur: "Eğer onlar Tevrat ve İncil'i ve Rablerinden onlara inen şeyi tatbik etselerdi, hem üstlerinden hem de ayaklarının altından yerlerdi." Yani Tevrat ve İncil ehli, Rabbanî taraftan inen hükümlerin görünen ve görünmeyen anlamlarını hakkıyla düşünüp anlamış ve onların hakikatlerine tam olarak vâkıf olup amel etmiş olsalardı, hem isimler semasından ruhlarına inen zevkî ilahî ilimlerden rızıklanıp üstlerinden yemiş olurlar; hem de esfel-i safilin (aşağıların aşağısı) olan tabiat âleminin mertebelerinde yürüyerek, beşerî sıfatlardan ve nefsanî bulanıklıklardan iç âlemlerini arındırmak suretiyle ayaklarının altından yemiş olurlardı.

فإنَّ الطَّرِيق الذي هو الصِّرَاطُ هو المَسْلُوك عليه والمَشْي فيه، والسعي لا

يكون إلا بالأَرْجُلِ.

Zîrâ șol bir tarîk ki, o sırâttır ve üzerinde sülûk ve meşy olunur, sa'y ancak ayaklar ile olur. Ya'ni üzerinde yürümek için vaz'olunan “köprü" dediğimiz yolda, an- cak ayaklar ile yürünür. Cenâb-ı Şeyh (r.a.), sülûk-ı maʼnevîyi sülûk-i sûrî- ye teşbîh edip, yolda ayaklar ile yürüneceğinden nâşî tarîk-i Hak'ta hâsıl olan ilmi dahi, ercüle isnâd buyurmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü o yol, bir sırattır ve üzerinde sülûk ve yürüyüş yapılır; çaba ancak ayaklar ile olur. Yani üzerinde yürümek için konulan "köprü" dediğimiz yolda, ancak ayaklar ile yürünür. Cenâb-ı Şeyh (r.a.), manevî sülûkü (manevî yolculuğu) maddî sülûke (maddî yolculuğa) benzetip, yolda ayaklar ile yürüneceğinden dolayı Hak yolunda hâsıl olan ilmi de ayaklara isnat etmiştir.

فلا يُنتج هذا الشُّهُودَ في أخذِ النَّوَاصِي بِيَدِ مَـن هـو على صراط مستقيم إلا

هذا الفن الخاص من علومِ الأَذْوَاقِ .

Sırât-ı müstakîm üzere olan Rabb'in yediyle nevâsî ahzındaki bu şü- hûdu, ancak ulûm-i ezvâktan bu fenn-i hâs intâc eder. Ya'ni sırât-ı müstakîm üzerine olan her bir Rabb'in eliyle, her bir dâb- benin nâsiyelerinin tutulması, ahadiyyet-i rubûbiyyeti mutazammındır. Ve bu ahadiyyet-i rubûbiyyete maʼrifet husûliyle onu müşâhede etmek, ancak ulûm-i zevkiyyeden olan bu fenn-i hâs ile, ya'ni ilm-i ercül ile hâsıl olur. Zîrâ bu ilm-i ercülü bilen kimse vakıftır ki, kendisinin bu ilmi, esfel-i sâ- filîn olan kevn ve tabîat yolundan gelir. Ve zevk ve şühûd ile bilir ki, tarîk-i Hak'ta sülûk ettiği vakit, kendi nefsinde, sülûk ve harekete kudret yoktur; çünkü kendisinin vücûdu, müstakil olmayıp gayrdan müfâzdır. Ve ken- disinin mazhar olduğu Rabb-i hâssı, nâsiyesinden tutup, kendine mahsûs olan doğru yol üzerinde yürür; ve o da cebren ona tâbi' olup o doğru yol üzerinde gider. Ve onun sülükten maksûdu Rabb-i alâdır. Ve hâlbuki ken- disini sevkeden Rabb-i hâss kendinin mazhariyeti ile zâhir ve kendisinde mütecellî ve hâzırdır. Binâenaleyh kendinde zâhir olup sülûk eden Hak olduğu gibi, mesleki, sâiki ve hattâ tarîk hep Haktır. Nitekim Hak Teâlâ [10/15] buyurur فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ )Bakara 2/115( ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ )Hadid 57/4) ya'ni “Nereye döner iseniz hep Allâh'ın vechidir"; "Ve nerede olursanız, Allah sizinle beraberdir." Ve kezâ فَإِذَا دَفِئْتُمْ فِي الْأَرْضِ ve لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللَّهِ :Resulullah (s.a.v.) buyurur &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) üzere olan Rabbin eliyle alınların tutulmasındaki bu müşahedeyi, ancak zevkî ilimlerden bu özel ilim (fen) doğurur. Yani, sırat-ı müstakim üzere olan her bir Rabbin eliyle, her bir canlının alnının tutulması, rububiyetin (Rab oluşun) ahadiyetini (birliğini) içerir. Ve bu rububiyet ahadiyetini marifet (bilgi) husulüyle (meydana gelmesiyle) müşahede etmek, ancak zevkî ilimlerden olan bu özel ilim ile, yani ilm-i ercül (ayaklar ilmi) ile hâsıl olur. Zira bu ilm-i ercülü bilen kimse vakıftır (bilir) ki, kendisinin bu ilmi, esfel-i safilin (aşağıların aşağısı) olan kevn (oluş) ve tabiat yolundan gelir. Ve zevk ve müşahede ile bilir ki, Hakk yolunda sülûk (ilerlediği) ettiği vakit, kendi nefsinde, sülûk ve harekete kudret (güç) yoktur; çünkü kendisinin vücudu (varlığı), müstakil (bağımsız) olmayıp gayrdan (başkadan) feyezan etmiştir (gelmiştir). Ve kendisinin mazhar olduğu (tecelli ettiği) özel Rabbi, alnından tutup, kendine mahsus olan doğru yol üzerinde yürür; ve o da cebren (zorla) ona tabi olup o doğru yol üzerinde gider. Ve onun sülûktan maksudu (amacı) yüce Rabdir. Ve hâlbuki kendisini sevk eden özel Rabbi kendinin mazhariyeti (tecelli yeri olması) ile zahir (görünür) ve kendisinde mütecelli (tecelli etmiş) ve hazırdır. Binaenaleyh kendinde zahir olup sülûk eden Hak olduğu gibi, mesleki (yolu), saiki (sevk edeni) ve hatta tarîk (yol) hep Haktır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: "فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ" (Bakara 2/115) yani "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın vechi (yüzü/zatı) oradadır"; ve "وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ" (Hadid 57/4) yani "Ve nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir." Ve keza Resulullah (s.a.v.) buyurur: "فَإِذَا دَفِئْتُمْ فِي الْأَرْضِ" ve "لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللَّهِ".

üzeredir. Binâenaleyh Hak [10/16] onları nefislerinin idbârından neş'et eden hevâ ile, ya'ni rîh-i debûr ile sevketti; ve o rîh ile nefislerinden ifnâ eyledi. Ve ehviye-i nefsâniyyeye “rîh-i debûr” denilmesi cihet-i halkıyyeden ve âlem-i zulmânîden hâsıl olmasındandır. Binâenaleyh Hak onları cehennem-i bu'da düşüren nefslerinden ifnâ ile soydu. Ve rîh-i debûr onların hevâlarının “ayn”ıdır ki, onlar o hevâlarının üzerinde sâbit-kadem olmuş idiler. Zîrâ nâsiyelerinden ahzeden Rabb-i hâsslarının iktizâsı bu idi. Onları isti'dâdları ve saʼyleri mûcibince tarîkin nihâyetine götürdü. Ve hevâlarının “ayn”ı olan rîh-i debûr dahi arkalarından cehenneme sevketti. Ve cehennem, Hakk'ın vücudundan başka olarak tevehhüm ettikleri bir vücuddur ki, o da Hak'tan uzaklıktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

üzeredir. Bu sebeple Hak onları nefislerinin kötüye gidişinden kaynaklanan heva (nefsanî istekler) ile, yani rîh-i debûr (helak edici rüzgar) ile sevketti; ve o rüzgar ile nefislerinden yok etti. Ve nefsanî hevalara "rîh-i debûr" denilmesi, yaratılış yönünden ve karanlık âlemden meydana gelmesindendir. Bu sebeple Hak onları, cehennem-i bu'da (uzaklık cehennemine) düşüren nefislerinden yok ederek soydu. Ve rîh-i debûr, onların hevalarının "ayn"ıdır (özüdür) ki, onlar o hevalarının üzerinde sabit-kadem (sağlam adımlarla) olmuş idiler. Çünkü alınlarından tutan özel Rablerinin gerekliliği bu idi. Onları istidatları (yatkınlıkları) ve çabaları gereğince yolun sonuna götürdü. Ve hevalarının "ayn"ı olan rîh-i debûr dahi arkalarından cehenneme sevketti. Ve cehennem, Hakk'ın vücudundan (varlığından) başka olarak vehmettikleri (sandıkları) bir vücuddur ki, o da Hak'tan uzaklıktır.

Hz. Şeyh (r.a.)ın cehennemi “bud” ile tefsîrinde, umûr-i tabîiyyeye ve sıfât-ı nefsâniyyeye meşgūliyeti hasebiyle, Hak'tan baîd olan kimsenin cehennem içinde olduğuna ve hevâ-yı nefsânîsinin o kimseyi bu'da sevkettiğine işâret vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54), ya'ni “Muhakkak cehennem el'ân kâfirleri ihâta etmiştir.” Fakat nefsü'l-emrde hiç kimse Haktan uzak değildir. Zîrâ mevâtın ve makāmâtın kâffesi merâtib-i Hakk'ın sûretleridir. Bu'd vasfı, onların tevehhümlerinden neş'et etme bir emr-i mütevehhemdir. Onlar zannederler ki Hakk'ın vücûdundan başka vücûd vardır. Vaktâki Hak onları bu mevtına, ya'ni cehenneme sevkeder; ve ihlâk ve ifnâ ile nefislerinin elinden kurtarır; bu hâlde onlar için ayn-ı kurb hâsıl olur; ve Allah'dan uzaklığın mahzâ tevehhümden başka bir şey olmadığı münkeşif olur; ve cehennem onlar hakkında naîme münkalib bulunur. Çünkü Fass-ı Üzeyrîde îzah olunduğu vech ile, onların cehennem denilen mevtına duhûlleri hüccet-i bâliğa-i ilâhiyyenin sübûtundan sonra olacağından, bu mevtina duhûllerinin isti'dâdları iktizâsından olduğunu ve binâenaleyh Hakkı ve merâtib-i Hakk'ı bilirler; ve Müntakim isminin nâsiyelerinden tutup tarîk-i müstakîmin nihayetine götürdüğünü anlarlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh'in (r.a.) cehennemi "uzaklık" ile açıklaması, tabiî işlere ve nefse ait sıfatlara meşguliyeti sebebiyle, Hak'tan uzak olan kimsenin cehennem içinde olduğuna ve nefsânî arzusunun o kimseyi uzaklığa sevk ettiğine işaret eder. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54), yani "Muhakkak cehennem şu an kâfirleri kuşatmıştır." Fakat gerçekte hiç kimse Hak'tan uzak değildir. Çünkü bütün yerler ve makamlar, Hak mertebelerinin suretleridir. Uzaklık vasfı, onların vehimlerinden kaynaklanan vehmedilmiş bir iştir. Onlar zannederler ki Hak'ın varlığından başka varlık vardır. Ne zaman ki Hak onları bu yere, yani cehenneme sevk eder; ve helak etme ve yok etme ile nefislerinin elinden kurtarır; bu durumda onlar için yakınlığın ta kendisi hâsıl olur; ve Allah'tan uzaklığın sadece vehimden başka bir şey olmadığı açığa çıkar; ve cehennem onlar hakkında nimete dönüşmüş bulunur. Çünkü Üzeyr Fassı'nda açıklandığı üzere, onların cehennem denilen yere girişleri, ilâhî kesin delilin sübutundan sonra olacağından, bu yere girişlerinin kendi yatkınlıklarının gereği olduğunu ve bu sebeple Hak'ı ve Hak mertebelerini bilirler; ve Müntakim isminin (intikam alan isminin) alınlarından tutup doğru yolun sonuna götürdüğünü anlarlar.

فَلَمَّا سَاقَهُم إلى ذلك المَوْطِنِ حَصَلُوا في عينِ القُربِ، فَزَالَ البُعْدُ، فَزَالَ مُسَمًّى

جَهَنَّمَ فِي حَقِّهِم، فَفَارُوا بِنَعِيمِ القُربِ من جِهَةِ الاستِحْقَاقِ، لأنَّهم مُجْرِمُون .

Vaktâki onları bu mevtına sevketti, ayn-ı kurbda hâsıl oldular. Binâe-naleyh bu'd zâil oldu; ve onların hakkında "cehennem"le müsemmâ olan zâil oldu. Şu hâlde istihkāk cihetinden naîm-i kurba fâiz oldular. Zîrâ onlar mücrimlerdir. [10/17] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Vaktâki onları bu ölüme sevketti, yakınlığın ta kendisinde hâsıl oldular. Bu sebeple uzaklık zâil oldu; ve onların hakkında "cehennem" diye adlandırılan şey zâil oldu. Şu hâlde, hak etme yönünden yakınlık nimetine kavuştular. Çünkü onlar mücrimlerdir.

Ya'ni Hak onları rîh-i debûr mazharıyla “cehennem” denilen mevtına sevketti. Onların nefisleri bu sûretle helâk ve fânî olunca, ayn-ı kurba vâsıl oldular, bu'd gitti. Binâenaleyh onların hakkında “cehennem” denilen mevtın dahi zâil oldu. Zîrâ cehennem “bud” idi; bu'd gidince cehennem dahi gitti. Ve bu'dun zevâli nefislerin helâk olmasındandır. Çünkü Allah'dan uzaklıkları nefislerinin tevehhümündendir. Nefis fenâ bulunca, tevehhümleri de fânî oldu. Ve bu sûrette onlar a'yân-ı sâbitelerinin istihkāk ve isti'dâdları ve sa'y ve amelleri cihetiyle, naîm-i mutlaka değil, naîm-i kurba nâil oldular. Zîrâ onlar mücrimlerdir; ve mücrimler ise ehl-i nârdır. Ve eşkıyâ cehenneme dâhil oldukları vakit, a'yân-ı sâbitelerinin iktizâ ettiği kemâle vâsıl olurlar. Bu kemâl ise Rabb'e ayn-ı kurbdur. Binâenaleyh onların hakkında cehennemin zevâli ancak bu'dun zevâlidir. Yoksa mutlakā cehennemin ve azâbın zevâli değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak Teâlâ onları rîh-i debûr (helak edici rüzgar) mazharıyla "cehennem" denilen yere sevk etti. Onların nefisleri bu şekilde helak olup fani olunca, ayn-ı kurba (yakınlığın özüne) ulaştılar, uzaklık gitti. Bu sebeple onların hakkında "cehennem" denilen yer dahi ortadan kalktı. Çünkü cehennem uzaklıktı; uzaklık gidince cehennem dahi gitti. Ve uzaklığın ortadan kalkması nefislerin helak olmasındandır. Çünkü Allah'tan uzaklıkları nefislerinin vehminden (sanısından) kaynaklanır. Nefis fani olunca, vehimleri de fani oldu. Ve bu şekilde onlar, sabit hakikatlerinin hak edişleri ve yatkınlıkları ile, ayrıca çaba ve amelleri yönünden, mutlak nimete değil, yakınlık nimetine nail oldular. Çünkü onlar suçlulardır; ve suçlular ise cehennem ehlidir. Ve eşkıyâ (şerli kişiler) cehenneme girdikleri vakit, sabit hakikatlerinin gerektirdiği kemale ulaşırlar. Bu kemal ise Rabb'e yakınlığın özüdür. Bu sebeple onların hakkında cehennemin ortadan kalkması ancak uzaklığın ortadan kalkmasıdır. Yoksa mutlak olarak cehennemin ve azabın ortadan kalkması değildir.

Azâbın vücûduyla beraber naîm-i kurba vusûlün misâli: Meftûn-i cemâli olduğu bir melikenin bendesi, melikenin emriyle onun cemâlini müşâhede edemeyeceği bir mecliste hidemât-ı şâkkada istihdâm olunmakta ve “Ne olur bir lahzacık cemâlini görsem!” diyerek yanıp tutuşmakta iken, bağteten melikenin sarayına celbolunup, orada maşûkasının cemâlini her an müşâhede etmekle beraber, yine aynı hidemât-ı şâkkada istihdâm olunsa, o bende azâb-ı buddan halâs olarak naîm-i kurba nâil olur. Fakat hidemât-ı şâkkada istihdâm olunmak azabı bâkî olduğundan, bu hâl onun hakkında naîm-i mutlak değildir. Beyit: نعیم جنتم ار بی تو آن زهی نقمت عذاب دوزخم ار با تو آن زهی نعمت Tercüme: "Seninle nâr-ı cehennem bana ne ni'mettir Sen olmayınca naîm-i cinân ne nikmettir. "329 [10/18] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Azabın varlığıyla birlikte yakınlık nimetine ulaşmanın örneği şudur: Güzelliğine tutkun olduğu bir kraliçenin kulu, kraliçenin emriyle onun güzelliğini göremeyeceği bir mecliste ağır hizmetlerde çalıştırılmakta ve "Ne olur bir anıcık güzelliğini görsem!" diyerek yanıp tutuşmakta iken, ansızın kraliçenin sarayına çağrılıp, orada sevgilisinin güzelliğini her an görmekle beraber, yine aynı ağır hizmetlerde çalıştırılsa, o kul uzaklık azabından kurtularak yakınlık nimetine erişir. Fakat ağır hizmetlerde çalıştırılma azabı bâki olduğundan, bu hâl onun hakkında mutlak bir nimet değildir. Beyit: نعیم جنتم ار بی تو آن زهی نقمت عذاب دوزخم ار با تو آن زهی نعمت Tercüme: "Seninle cehennem ateşi bana ne nimettir, Sen olmayınca cennet nimetleri ne felakettir."

فما أعطاهم هذا المقامَ الدَّوْقِيَّ اللَّذِينَ من جهة المِنَّة، وإِنَّما أَخَذُوه بما

اسْتَحَقَّتْهُ حَقَائِقُهم من أعمالهم التي كانوا عليها، وكانوا فـي السـعـي فـي

أعمالهم على صراطِ الرَّبِّ المُسْتَقِيمِ، لأنَّ نَوَاصِيَهُم كَانَتْ بِيَدِ مَـن لـه هـذه

الصِّفَةُ، فما مَشَوْا بِنُفُوسِهم وإِنَّما مَشَوْا بِحُكم الجَبرِ إِلَى أَنْ وَصَلُّوا إلى عين

القُربِ، وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ .

İmdi Hak, onlara bu makām-ı zevkî-i lezîzi, imtinân cihetiyle vermedi. Belki onlar, onu ancak üzerinde bulundukları amellerinden, hakāyık- larının müstahak olduğu şeyle aldılar. Ve a'mâllerinde sa'yetmekte Rabb'in sırât-ı müstakîmi üzerine idiler. Zîrâ nâsiyeleri onun için bu sıfat sabit olanın yedinde idi. İmdi onlar nüfûslarıyla yürümediler. Belki ayn-ı kurba vâsıl oluncaya kadar cebr-i hükmî ile yürüdüler. وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ )Vaka 56/85) ya'ni “Biz fânîye sizden daha yakınız; fakat siz görmezsiniz." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak Teâlâ onlara bu lezzetli zevk makamını, minnet olarak vermedi. Aksine, onlar onu ancak üzerinde bulundukları amellerinden, hakikatlerinin hak ettiği şeyle aldılar. Ve amellerinde çabalarken Rab'bin doğru yolu üzerindeydiler. Çünkü alınları, bu sıfat kendisi için sabit olanın elindeydi. Şimdi onlar nefisleriyle yürümediler. Aksine, yakınlığın özüne ulaşıncaya kadar hükmî cebir (ilahi zorunluluk) ile yürüdüler. وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa 56/85) yani “Biz fânîye sizden daha yakınız; fakat siz görmezsiniz.”

Ya'ni Hak, nüfûslarından fânî olanlara bu makām-ı zevkî-i lezîzi fazl cihetinden vermedi. Belki onların bunu bulmaları gayr-ı mec'ûl olan is- ti'dâdât-ı zâtiyyeleri iktizâsından idi; ve ilm-i ilâhîde onların ayânı o a'mâl üzere sâbit olmuş idi. Binâenaleyh bu makāmı, hakāyıklarının istihkākı hasebiyle aldılar. Ve onların amelleri, nâsiyelerinden tutup çeken Rabb-i hâsslarının sırât-ı müstakîmi üzerinde yürüdükleri için sâdır olmuş idi. Yoksa onlar kendi zâtlarıyla ve nüfûslarıyla yürümediler. Ve nüfûslarından mütevellid olan vehm-i bu'd zâil ve ayn-ı kurba vâsıl oluncaya kadar, cebrin hükmü altında yürüdüler. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Vâkıada “Biz meyyite sizden daha akrebiz; velâkin siz görmezsiniz.” (Vâkıa, 56/85) buyurur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, nefislerinden fani olanlara bu lezzetli zevk makamını lütuf cihetinden vermedi. Aksine, onların bunu bulmaları, yaratılmamış olan zâtî yatkınlıklarının gereğiydi; ve ilâhî ilimde onların sabit hakikatleri o ameller üzere sabit olmuştu. Bu sebeple bu makamı, hakikatlerinin hak edişi sebebiyle aldılar. Ve onların amelleri, alınlarından tutup çeken özel Rablerinin doğru yolu üzerinde yürüdükleri için ortaya çıkmıştı. Yoksa onlar kendi zâtlarıyla ve nefisleriyle yürümediler. Ve nefislerinden kaynaklanan uzaklık vehmi ortadan kalkıp yakınlığın kendisine ulaşıncaya kadar, cebrin hükmü altında yürüdüler. Nasıl ki Yüce Allah Vâkıa Suresi'nde "Biz ölüye sizden daha yakınız; velâkin siz görmezsiniz." (Vâkıa, 56/85) buyurur.

İmdi cebir, a'yâna ve isti'dâdât-ı ayâna râci'dir. Bunun için Hz. Şeyh (r.a.) ibârede cebri, Rabb'e isnâd etmedi, belki îhâm etti. Velâkin nazar-ı evvele göre cebir, sırât-ı müstakîm üzere olan Rabb’indir; ve nazar-ı sânîye göre, Rabb-i mutlaktan Rabb-i hâssı ve hükm-i hâssı taleb eden ayân-ı sâbitenindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, cebir (zorunluluk), sabit hakikatlere ve sabit hakikatlerin yatkınlıklarına ilişkindir. Bunun için Hz. Şeyh (r.a.) ifadesinde cebri, Rabb'e isnat etmedi, aksine ima etti. Fakat birinci bakış açısına göre cebir, doğru yol üzere olan Rabb'indir; ve ikinci bakış açısına göre, mutlak Rabb'den özel Rabb'i ve özel hükmü talep eden sabit hakikatlerindir.

Bu nükteye dahi dikkat lâzımdır ki, Hz. Şeyh (r.a.) bu Fusûsu'l-Hi- kem'de bazı âyât-ı kur'aniyyeyi قَوْلُهُ تَعَالَى ]Hak Teâlânın kavli] gibi bir ibâre ile ibârât-ı Fusûs'a rabtetmeksizin metn-i Fusûs tarzında îrâd buyururlar. [10/19] Bunun vechi budur ki, onlar (S.a.v.) Efendimiz hazretlerinin vâ- ris-i ulûm ve maarifidir. اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ [Alimler nebîlerin varisleridir.] bu gibi mezâhir-i ilâhiyye hakkında şeref-vârid olmuştur. Ve onlar nefisle- rinden fânî ve Hak'la bâkî oldukları için, lisânları Hakk'ın lisânıdır. Binâe- naleyh bu i'tibârla Fusûs'un kāili Hak olduğundan, Hz. Şeyh (r.a.) ba'zı ibârât-ı Fusûs ile âyât-ı kerîme arasında bu gibi revâbıt îrâd buyurmazlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu inceliğe de dikkat etmek gerekir ki, Hz. Şeyh (r.a.) bu Fusûsu'l-Hikem'de bazı Kur'an ayetlerini "قَوْلُهُ تَعَالَى" [Yüce Allah'ın sözü] gibi bir ifadeyle Fusûs'un ifadelerine bağlamadan, Fusûs metni tarzında zikreder. Bunun sebebi şudur ki, onlar (Hz. Şeyh gibi ârifler) Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ilimlerinin ve marifetlerinin vârisleridir. "اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ" [Alimler peygamberlerin vârisleridir] hadisi, bu gibi ilahi mazharlar (tecellî yerleri) hakkında şerefli bir şekilde vârid olmuştur. Ve onlar nefislerinden fânî (yok olmuş) ve Hak ile bâkî (varlığını sürdüren) oldukları için, dilleri Hakk'ın dilidir. Bu sebeple, bu itibarla Fusûs'un söyleyeni Hak olduğundan, Hz. Şeyh (r.a.) Fusûs'un bazı ifadeleri ile ayet-i kerîmeler arasında bu gibi bağlantılar kurmaz.

وإِنَّمَا هو يُبْصِرُ فَإِنَّه مَكْشُوفُ الغِطَاءِ، فَبَصَرُهُ حَدِيدٌ، وما خَصَّ مَيْتًا عن

مَيِّتٍ، أَي ما خَصَّ سَعِيدًا في القُرْبِ عن شَقِيٌّ ، وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ

الْوَرِيدِ ، وما خَصَّ إِنْسَانًا من إنسان، فالقُربُ الإلهي من العَبدِ لا خَفَاءَ به

في الإخبار الإلهي، فلا قُربَ أَقْرَبُ مِن أنْ تَكُونَ هُوِيَّتُه عَيْنَ أَعْضَاءِ العَبْدِ

وقُوَاهُ، ولَيْسَ العبدُ سِوَى هذه الأعضاء والقُوَى، فهو حَقٌّ مَشْهُودٌ في خَلْقٍ

مُتَوَهَّم، فالخَلْقُ مَعْقُولُ والحَقُّ مَحْسُوسٌ مَشْهُودٌ عند المُؤمِنِينَ وأهلِ الكَشفِ

والوُجُودِ، وَمَا عَدَا هَذَيْنِ الصِّنْفَيْنِ فالحَقُّ عندهم مَعقُولُ والخَلقُ مَشهُودٌ،

فَهُمْ بِمَنْزِلَةِ المَاءِ المِلحِ الأُجَاجِ، وَالطَّائِفَةُ الأُولَى بِمَنزِلَةِ المَاءِ العَذْبِ الفُرَاتِ

السَّائِعِ لِشَارِبِهِ .

Ve ancak meyyit görür; zîrâ o mekşûfü'l-gıtâdır. Binâenaleyh onun basarı keskindir. Ve Hak Teâlâ bir meyyiti bir meyyitten tahsîs etme- di, ya'ni kurbda saîdi şakîden tahsis etmedi. وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'ni “Biz insana şah damarından daha yakınız” dedi; ve bir insanı bir insandan tahsîs etmedi. İmdi abde kurb-i ilâhî vardır, ve ihbâr-ı ilâhîde onda hafâ yoktur. İmdi Hakk'ın “hüviyet”i” abdin a'zâ ve kuvâsının “ayn"ı olmaktan daha yakın bir yakınlık yok- tur. Halbuki abd, bu a'zâ ve kuvânın gayrı değildir. Böyle olunca abd halk-ı mütevehhemde Hakk-ı meşhûddur. Binâenaleyh mü'minler ve "ehl-i keşf ve vücûd" indinde, halk ma'kūl ve Hak ise mahsûs ve meşhûddur. Bu iki sınıfın gayrısı indinde ise Hak ma'kūl ve halk meş- hûddur. Bu sûrette onlar tuzlu su menzilesindedir. Ve tâife-i ûlâ ise içenini kandıran tatlı ve lezîz su menzilesindedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve ancak ölü görür; çünkü o, perdesi açılmış olandır (mekşûfü'l-gıtâ). Bu sebeple onun görüşü keskindir. Ve Yüce Allah bir ölüyü diğer bir ölüden ayırmadı, yani yakınlıkta saîdi (mutlu olanı) şakîden (bedbaht olandan) ayırmadı. وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ yani “Biz insana şah damarından daha yakınız” dedi; ve bir insanı diğer bir insandan ayırmadı. Şimdi kula ilâhî yakınlık vardır ve ilâhî haberde onda bir gizlilik yoktur. Şimdi Hakk'ın “hüviyet”i (mutlak varlığı), kulun organ ve kuvvetlerinin “ayn”ı (özü) olmaktan daha yakın bir yakınlık yoktur. Halbuki kul, bu organ ve kuvvetlerin gayrısı (dışında bir şey) değildir. Böyle olunca kul, vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) yaratılışta, görünen Hak'tır. Bu sebeple müminler ve "ehl-i keşf ve vücûd" (keşif ve varlık ehli) katında, yaratılış akılla idrak edilen (ma'kūl) ve Hak ise hissedilen (mahsûs) ve görünen (meşhûd)dir. Bu iki sınıfın dışındakiler katında ise Hak akılla idrak edilen ve yaratılış görünendir. Bu durumda onlar tuzlu su konumundadır. Ve birinci grup ise içenini kandıran tatlı ve lezzetli su konumundadır.

Ya'ni meyyitin basarından tabîatın örtüleri ve sıfât-ı beşeriyye ve nefsâ- niyye perdeleri kalkmış ve artık onun görüşü doğru ve keskin bulunmuş olduğundan, Rabb'inin kendisine olan kurbunu o görür. Maahâzâ (S.a.v.) Efendimiz gibi bir Hâdînin Rabb-i mutlaka da’vetine icâbet etmeyen Ebû Cehil gibi kimsenin körlüğü yine bâkîdir. Zîrâ o Rabb-i mutlaktan mah-cûbdur. O ancak nâsiyesinden tutan Rabb-i hâssının kurbunu müşâhede eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلًا )İsra 17/72) [10/20] [Burada amâ olan âhirette de a'mâdır ve o yol bakımından daha da sapıktır.] Ve bu kurbu müşâhedede saîd olsun şakî olsun hepsi müsâvîdir. Zîrâ Hak Teâlâ âyet-i kerîmede bunu ba'zı em-vâta tahsîs etmedi. Belki mutlak olarak zikretti. Ve kezâ “Biz insana şah damarından daha yakınız" (Kāf, 50/16) dedi; ve bu kurbu alelıtlâk beyân buyurdu; ve insanların bazılarına tahsîs etmedi, mutî olsun mücrim olsun kâffesine teşmîl eyledi. Şu hâlde abd için Hakk'ın kurbiyeti muhakkaktır. Ve bu bâbda şeref-vârid olan ihbâr-ı ilâhîde, ya'ni كنتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ وَيَدَهُ وَرِجْلَهُ hadis-i kudsisinde hafâ yoktur; belki beyyin ve vâzıhtır. Bu kurb nasıl muhakkak olmasın ki, Hak kendi “hüviyet”ini abdin kuvâ ve aʼzâsının aynı kıldı. Acaba bundan daha yakın bir yakınlık olur mu? Çünkü Hak, suver-i ilmiyyesinden ibâret olan a’yân-ı sâbite-i eşyâya, kendi zât-ı latîfi, mertebe mertebe tenezzül buyurmak sûretiyle, yine kendi vücudundan ifâza-i vü-cûd eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ölen kişinin gözünden tabiatın örtüleri ile beşerî ve nefsanî sıfatların perdeleri kalkmış ve artık onun görüşü doğru ve keskin bulunmuş olduğundan, Rabb'inin kendisine olan yakınlığını o görür. Bununla birlikte, (S.a.v.) Efendimiz gibi bir yol göstericinin mutlak Rab'be davetine icabet etmeyen Ebu Cehil gibi bir kimsenin körlüğü yine devam eder. Çünkü o, mutlak Rab'den perdelidir. O ancak alnından tutan özel Rabb'inin yakınlığını müşahede eder. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلًا (İsra 17/72) [Burada kör olan ahirette de kördür ve o yol bakımından daha da sapıktır.] Ve bu yakınlığı müşahede etmede mutlu olsun, bedbaht olsun hepsi eşittir. Çünkü Yüce Allah ayet-i kerimede bunu bazı ölülere özgü kılmadı. Aksine mutlak olarak zikretti. Ve aynı şekilde “Biz insana şah damarından daha yakınız" (Kaf, 50/16) dedi; ve bu yakınlığı genel olarak beyan buyurdu; ve insanların bazılarına özgü kılmadı, itaatkâr olsun, günahkâr olsun hepsine yaydı. Şu halde kul için Hakk'ın yakınlığı kesindir. Ve bu konuda şerefli bir şekilde gelen ilahi haberde, yani كنتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ وَيَدَهُ وَرِجْلَهُ hadis-i kudsîsinde bir kapalılık yoktur; aksine açık ve belirgindir. Bu yakınlık nasıl kesin olmasın ki, Hak kendi “hüviyet”ini (kimliğini, varlığını) kulun kuvvetleri ve azalarının aynısı kıldı. Acaba bundan daha yakın bir yakınlık olur mu? Çünkü Hak, ilmi suretlerinden ibaret olan eşyanın sabit hakikatlerine, kendi latif zatını, mertebe mertebe tenezzül buyurmak suretiyle, yine kendi varlığından varlık ihsan etti.

Bu sûrette “halk” dediğimiz şey vehmî ve itibârî bir şey oldu; ve “abd" dediğimiz şey dahi bu mevhûm olan halkta, meşhûd olan Hak oldu. Binâenaleyh bu hakîkate muttali' olan mü'minler ile ehl-i keşf, halkı ta-akkul edip Hakk'ı his ve müşâhede ettiler. Fakat bu iki sınıftan mâadâsı, ya'ni ehl-i hicâb olan hükemâ ve ulemâ-i ilm-i kelâm ve fukahâ ve erbâb-ı zevâhir ve avâmm-ı halk Hakk'ı taakkul edip, halkı müşâhede ettiler. On-ların indinde vücûd-ı Hak başka ve vücûd-ı halk başkadır. Binâenaleyh bu tâife hicâblarının kesâfeti hasebiyle ayrı ayrı iki vücûd isbât etmiş olurlar; ve vücûd-ı Hakk'a vücûd-ı halkı teşrîk ederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu durumda "halk" dediğimiz şey vehmedilmiş ve itibari bir şey oldu; ve "kul" dediğimiz şey de bu vehmedilmiş halkta, görünen Hak oldu. Bu sebeple bu hakikate vâkıf olan müminler ile keşif ehli, halkı akıl ile idrak edip Hakk'ı his ve müşahede ettiler. Fakat bu iki sınıfın dışındakiler, yani hicap ehli olan filozoflar ve kelâm ilmi âlimleri ve fıkıhçılar ve zahir ehli ve halkın avamı Hakk'ı akıl ile idrak edip, halkı müşahede ettiler. Onların nezdinde Hakk'ın varlığı başka ve halkın varlığı başkadır. Bu sebeple bu taife, hicaplarının yoğunluğu sebebiyle ayrı ayrı iki varlık ispat etmiş olurlar; ve Hakk'ın varlığına halkın varlığını ortak koşarlar.

Garîbdir ki, Hz. Şeyh (ra) in سُبْحَانَ الَّذِي أَظْهَرَ الْأَشْيَاءَ وَهُوَ عَيْنُهَا ]Kendisi eşyâ-nın “ayn”ı olduğu hâlde bu eşyayı izhâr edeni tesbîh ederim!] tesbîhine ittibâan biri çıkıp “Bu halkın vücûdu Hakkın “ayn”ıdır” kavliyle tevhîd-i sırftan bah-setse tekfîr ederler. İşte bu tâifenin ilmi tuzlu su gibidir. Çünkü onları dinleyen teşne-i hakāyıkı kandırmaz. Fakat evvelki tâifenin ilmi tatlı ve lezîz su gibi olduğundan içenleri kandırır ve hâhiş-gerân-ı maârifi doyurur. [10/21] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Garip olan şudur ki, Hz. Şeyh'in (ra) "سُبْحَانَ الَّذِي أَظْهَرَ الْأَشْيَاءَ وَهُوَ عَيْنُهَا" [Kendisi eşyanın "ayn"ı (özü) olduğu hâlde bu eşyayı ortaya çıkarıp göstereni tesbih ederim!] tesbihine uyarak biri çıkıp "Bu halkın varlığı Hakk'ın "ayn"ıdır (özüdür)" sözüyle sırf tevhitten (Allah'ın birliğinden) bahsetse, onu tekfir ederler (kâfir sayarlar). İşte bu grubun ilmi tuzlu su gibidir. Çünkü onları dinleyen hakikat susuzlarını kandırmaz. Fakat önceki grubun ilmi tatlı ve lezzetli su gibi olduğundan, içenleri kandırır ve marifet (Allah bilgisi) arayanları doyurur.

فالنَّاسُ على قِسْمَيْنِ، مِن النَّاسِ مَن يَمْشِي على طَرِيقِ يَعرِفُها وَيَعرِفُ غَايَتَها،

فَهِيَ فِي حَقِّهِ صِرَاطٌ مُستَقِيمٌ ، ومِن النَّاسِ مَن يَمْشِي على طريقٍ يَجْهَلُها،

ولا يَعرِفُ غَايَتَها، وهي عَينُ الطَّريقِ الَّتِي عَرَفَهَا الصِّنْفُ الآخَرُ.

İmdi nâs iki kısım üzerinedir: Nâstan baʼzısı üzerinde yürüdüğü tarî- ki ve o tarîkin nihâyetini bilen kimsedir. Binâenaleyh o tarîk onun hakkında sırât-ı müstakîmdir. Ve nâstan ba'zısı dahi üzerinde yürü- düğü yolu câhildir; ve onun nihâyetini bilmez. Hâlbuki o tarîk sınıf-ı âharın bildiği tarîktir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi insanlar iki kısım üzerinedir: İnsanlardan bazısı, üzerinde yürüdüğü yolu ve o yolun sonunu bilen kimsedir. Bu sebeple o yol, onun hakkında sırât-ı müstakîmdir (dosdoğru yoldur). İnsanlardan bazısı ise, üzerinde yürüdüğü yolu bilmez; ve onun sonunu da bilmez. Hâlbuki o yol, diğer kısmın bildiği yoldur.

Ya'ni nâstan baʼzısı ehl-i keşf olduğundan üzerinde yürüdüğü yolun ve yürüyenin ve bu yolun nihâyetinin Hak olduğunu bilir. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani insanlardan bazısı keşif ehli olduğundan, üzerinde yürüdüğü yolun, yürüyenin ve bu yolun sonunun Hak olduğunu bilir. Şiir:

لَقَدْ كُنْتُ دَهْرًا قَبْلَ أَنْ يُكْشَفَ الغِطَاء

أُخَالُكَ أَنِّي ذَاكِرٌ لَكَ شَاكِرُ

فَلَمَّا أَضَاءَ اللَّيْلِ أَصْبَحْتُ شَاهِدًا

بِأَنَّكَ مَذْكُورٌ وَذِكْرٌ وَذَاكِرُ

Tercüme: "Perdeler kalkmadan evvel der idim Zikredip şâkir olan ancak ben!.. Gece gitti, sabah oldu gördüm Zikr ü mezkûr ile zakir hep Sen” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Perdeler kalkmadan evvel derdim ki: "Zikredip şükreden ancak benim!" Gece gitti, sabah oldu, gördüm ki: "Zikir, zikredilen ve zikreden hep Sensin."

İşte bu kimseler hakkında bu yol doğru yoldur. Ve bunlar zümre-i ârifîn ve muvahhidîndir. Fakat nâsın bazıları ehl-i hicâb olduğundan üzerinde yürüdükleri yolu ve hakîkatini ve onun Hakk'a müntehî olduğunu bil- mezler. Arifler onların üstünde yürüdükleri bu yolun sırât-ı müstakîm ol- duğunu bilseler bile, o yol bu kimseler hakkında doğru yol değildir. Belki onların saâdetine nisbeten eğri bir yoldur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu kimseler hakkında bu yol doğru yoldur. Ve bunlar ârifler (Hakk'ı bilenler) ve muvahhidler (Allah'ı birleyenler) zümresindendir. Fakat insanların bazıları ehl-i hicâb (perde ehli, hakikati göremeyenler) olduğundan, üzerinde yürüdükleri yolu ve hakikatini ve onun Hakk'a ulaştığını bilmezler. Ârifler, onların üzerinde yürüdükleri bu yolun sırât-ı müstakîm (doğru yol) olduğunu bilseler bile, o yol bu kimseler hakkında doğru yol değildir. Aksine, onların saadetine nispetle eğri bir yoldur.

فالعارف يدعو إلى اللهِ على بَصِيرَةٍ ، وغيرُ العارفِ يَدْعُو إِلى اللهِ على التَّقْلِيدِ

والجَهَالَةِ .

İmdi ârif basîret üzere, Allâh'a da'vet eder; ve ârifin gayrı ise taklîd ve cehâlet üzere Allâh'a da'vet eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ârif (Hakk'ı bilen) basiret (kalp gözü açıklığı) üzere Allah'a davet eder; ârif olmayan ise taklit ve cehalet üzere Allah'a davet eder.

Zîrâ ârif halkı neye davet ettiğini ve davet ettiği halkın ne olduğunu ve davet edenin [10/22] kim ve nihâyetinin neden ibâret bulunduğunu ve davet ettiği kimseyi, esmâ-i ilâhiyyeden hangi ismin hükmü altında iken tutup kurtardığını ve hangi ismin hükmü altına sokup onu isʼâd eylediğini bilir. Mesnevî: ز آن بیاورد اولیا را بر زمین تا کندشان رَحْمَةً لِلْعَالَمِين گر تو سنگِ صخره و مرمر شوی چون بصاحب دل رسی گوهر شوی یک دمی صحبت با مردان خدا بهتر از صد سال بودن در تقی Tercüme: “Getirdi evliyâyı Hak zemîne Ki rahmet olsun onlar âlemîne330 Eğer kasvetle kalbin olsa mermer Olursun sohbet-i ârifle gevher Lahzacık ârif-i Hak'la sohbet İyidir yüz senelik takvâdan”331 Fakat ism-i Mudill'in tarîki üzerinde yürüyen gayr-ı ârif, Hakk'ı müşâ- hede edemediğinden âriflere taklîden halkı davete teşebbüs etse, kemâl-i cehlinden halk-ı mütevehheme, ya'ni mevhûmü'l-vücud olan mâsivâ-yı Hakk'a davet etmiş olur. Ya'ni mâsivâdan yine mâsivâya davet eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü ârif, halkı neye davet ettiğini, davet ettiği halkın ne olduğunu, davet edenin kim olduğunu ve nihayetinin neden ibaret bulunduğunu ve davet ettiği kimseyi ilâhî isimlerden hangi ismin hükmü altında iken kurtardığını ve hangi ismin hükmü altına sokup onu yücelttiğini bilir. Mesnevî: "Zira evliyayı yeryüzüne getirdi ki âlemlere rahmet olsunlar. Eğer sen kaya ve mermer olsan da, gönül ehline ulaştığında cevher olursun. Allah dostlarıyla bir anlık sohbet, yüz yıl takvâ üzere olmaktan daha iyidir." Fakat İsm-i Mudill'in (saptıran ismin) yolu üzerinde yürüyen ârif olmayan kişi, Hakk'ı müşahede edemediğinden, âriflere taklit ederek halkı davete kalkışsa, tam cehaletinden dolayı vehmedilmiş halka, yani varlığı vehmedilmiş olan Hakk'ın dışındaki şeylere davet etmiş olur. Yani Hakk'ın dışındaki şeylerden yine Hakk'ın dışındaki şeylere davet eder.

فَهَذَا عِلْمٌ خَاصٌ يَأْتِي من أَسْفَلِ سَافِلِينَ، لأَنَّ الأَرْجُلَ هِي السِّفْلُ من

الشَّخص، وأسْفَلُ منها ما تَحتَها ولَيسَ إلا الطَّرِيقَ، فَمَنْ عَرَفَ الحَقَّ عين

الطريق عَرَفَ الأمر على ما هي عليه، فإنَّ فيه جَلَّ وَعَلَا يَسْلُكُ وَيُسَافِرُ، إِذْ

لا مَعلُوم إلا هو، وهو عينُ السَّالِكِ والمُسَافِرِ ، فلا عَالِمَ إلا هو، فَمَنْ أَنتَ؟

فَاعْرِفْ حَقِيقَتَكَ وطَرِيقَتَك ، فَقَدْ بَانَ لك الأمرُ على لِسَانِ التَّرْجُمَانِ، إِنْ

فَهِمْتَ وهو لِسَانُ حقٌّ، فلا يَفهَمُه إِلَّا مَن فَهْمُه حَقٌّ.

İmdi bu ilm-i hâss, esfel-i sâfilînden hâsıl olur. Zîrâ ayaklar şahıstan aşağıdır. Ve ayaklardan aşağı, onların mâtahtıdır; ve onların mâtahtı tarîkin gayrı değildir. Binâenaleyh Hakk'ı tarîkin "ayn”ı ile bilen kimse, emri hakîkatta bulunduğu şey üzere ârif olur. Zîrâ muhakkak tarîkte, tecellîdir; ve her biri bir ismin hükmünü ve niseb-i ilâhiyyeyi izhar eder; ve kezâ her birisi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın tenezzülâtından hâsıl olma bir sûrettir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlakın birer “vech"idir. Nitekim Gülşen-i Râz sâhibi buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu özel ilim, aşağıların en aşağısından (esfel-i sâfilîn) elde edilir. Çünkü ayaklar kişiden aşağıdadır. Ayaklardan aşağısı, onların altıdır; ve onların altı, yoldan (tarîk) başka bir şey değildir. Bu sebeple Hakk'ı yolun tekil hakikati (ayn) ile bilen kimse, işi hakikatte bulunduğu şey üzere bilir. Çünkü muhakkak yolda, tecellî vardır; ve her biri bir ismin hükmünü ve ilâhî bağıntıları (niseb-i ilâhiyye) ortaya koyar; ve aynı şekilde her biri, Hakk'ın mutlak varlığının (vücûd-ı mutlak) tenezzüllerinden (aşağı inişlerinden) meydana gelen bir surettir. Bu sebeple mutlak varlığın birer "vechi"dir (yüzü/yönü). Nasıl ki Gülşen-i Râz sahibi buyurur:

اگر کافر ز بت آگاه گشتی

کجا در دین خود گمراه گشتی

Tercüme: "Eğer kâfir olaydı puttan âgâh Olur muydu aceb dîninde gümrâh” 333 Hz. Şeyh. (r.a.) ibâreyi, fehmin Hak olduğunu isbât için beyân buyurmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Eğer kâfir olaydı puttan âgâh / Olur muydu aceb dîninde gümrâh" 333 Hz. Şeyh (r.a.) bu ibareyi, anlayışın Hak olduğunu ispat etmek için beyan etmiştir.

أَلَا تَرَى عَادًا قَومَ هُودٍ ، كَيفَ قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا ، فَظَنُّوا خَيْرًا بِاللَّهِ،

وهو عندَ ظَنَّ عَبدِه به، فأضْرَبَ لَهُمْ الحقُّ عن هذا القول، فأَخْبَرَهُم بما هو

أتم وأعلى في القُربِ، فَإِنَّه إِذا أَمْطَرَهُم فذلك حَقٌّ الأرضِ وسَقْيُ الحَبَّةِ، فما

يَصِلُونَ إلى نَتِيجَةِ ذلك المَطَر إلا عن بعد.

Sen Hûd (a.s.)ın kavmi olan Âd'ı görmez misin? Nasıl قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا (Ahkâf, 46/24) ya'ni “Bu gelen bulut, bize yağmur inzâl eder dediler". İmdi onlar, Allâh'a hayr zannettiler; ve hâlbuki Allah Teâlâ abdinin zannı indindedir. Binâenaleyh Hak onlara bu kavilden ıdrâb eyledi; ve onlara kurbda etemm ve a'lâ olan şeyle ihbâr etti. Zîrâ Hak Teâlâ onlara yağmur yağdırsa idi, bu, arzın hazzı ve dânenin sakyi olurdu. Şu hâlde onlar, o yağmurun netîcesine vâsıl olmazlar idi; illâ bu'ddan lâzım idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen Hûd (a.s.)'ın kavmi olan Âd'ı görmez misin? Nasıl ki onlar, "قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا" (Ahkâf, 46/24) yani "Bu gelen bulut, bize yağmur indirecek" dediler. Şimdi onlar, Allah hakkında hayır zannettiler; oysa Yüce Allah, kulunun zannı üzeredir. Bu sebeple Hak, onlara bu sözden yüz çevirdi; ve onlara yakınlıkta en tam ve en yüce olan şeyle haber verdi. Çünkü Yüce Allah onlara yağmur yağdırmış olsaydı, bu, yeryüzünün hazzı ve tanenin sulanması olurdu. Şu halde onlar, o yağmurun sonucuna ulaşamazlardı; ancak bu, uzaklıktan gerekli olurdu.

Ya'ni Ad kavmi yağmur taleb ettiler. Üç pâre bulut zâhir oldu. Siyah bulutu gördüklerinde: İşte bu bizim için yağmur bulutudur, dediler. Ve bu kavilleriyle Hakk’a hüsn-i zan ettiler. Ya'ni Hakk'ın [10/25] kendilerine karşı lutuf ve rahmet sûretinde tecellî edeceğini zannettiler; ve Allah Teâlâ abdinin zannı indindedir. Binâenaleyh kavm-i Âd'a kendilerinin vukūfu olmaksızın hayr isâbet etti. Fakat isabet eden hayr, zannettikleri hayr değil- di. Belki o, başka bir hayr idi. Çünkü onlar yağmura intizâr ettiler; karşıla- rına ölüm çıktı. O ölüm onların hicâb olan nüfûslarını ifnâ edip hayrdan ibâret olan kurba îsâl eyledi. Ve onların bu هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا sözlerine karşı Hak Teâlâ بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ (Ahkaf, 46/24) [Belki o isti’câl ettiğiniz şey.] kavlini beyân eyledi. Ve isti'câl ettikleri şeyin azâb-ı elîmi mutazammın bir rüzgâr olmakla beraber, kurbda yağmurdan etemm ve a'lâ bir şey olduğu- nu ihbâr etti. Çünkü yağacak olan yağmur toprağın hazzıdır; ve mezrûâtı sular; ve onların istedikleri de bu idi. Velâkin onlar bu hayra geç vâsıl ola- caklar idi. Zîrâ ekinlerin yağmurla sulanıp başak vermesi zamân-ı medîde muhtaçtır. Fakat bu rüzgâr onları çarçabuk hayr olan ayn-ı kurba îsâl eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Ad kavmi yağmur istediler. Üç parça bulut göründü. Siyah bulutu gördüklerinde: "İşte bu bizim için yağmur bulutudur," dediler. Ve bu sözleriyle Hakk'a hüsn-i zan ettiler. Yani Hakk'ın kendilerine karşı lütuf ve rahmet şeklinde tecelli edeceğini zannettiler; ve Yüce Allah kulunun zannı üzeredir. Bu sebeple Ad kavmine, kendilerinin farkında olmaksızın hayır isabet etti. Fakat isabet eden hayır, zannettikleri hayır değildi. Aksine o, başka bir hayırdı. Çünkü onlar yağmur beklediler; karşılarına ölüm çıktı. O ölüm onların hicap olan nefislerini yok edip hayırdan ibaret olan yakınlığa ulaştırdı. Ve onların bu "هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا" (Bu, bize yağmur getirecek bir buluttur) sözlerine karşı Yüce Hak, "بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ" (Ahkaf, 46/24) [Aksine o, acele istediğiniz şeydir.] kavlini beyan etti. Ve acele istedikleri şeyin, elem verici bir azabı içeren bir rüzgâr olmakla beraber, yakınlıkta yağmurdan daha tam ve daha yüce bir şey olduğunu haber verdi. Çünkü yağacak olan yağmur toprağın hazzıdır; ve ekili alanları sular; ve onların istedikleri de buydu. Velakin onlar bu hayra geç ulaşacaklardı. Zira ekinlerin yağmurla sulanıp başak vermesi uzun bir zamana muhtaçtır. Fakat bu rüzgâr onları çarçabuk hayır olan ayn-ı kurba (yakınlığın özüne) ulaştırdı.

فقال لَهُم بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ ، فَجَعَلَ الحقُّ

الريح إشارة إلى ما فيها من الرَّاحَةِ لهم، فإِنَّ بِهَذِهِ الرِّيحِ أَرَاحَهُـم مـن

هذه الهياكل المُظْلِمَةِ والمَسَالِكِ الوَعْرَةِ والسُّدَفِ المُدْلَهِمَّةِ، وفي هذا الرِّيحِ

عَذَابٌ أَي أَمرٌ يَسْتَعْذِبُونَه إِذا ذَاقُوه، إلا أنَّه يُوجِعُهم لِفُرْقَةِ المَأْلُوفَاتِ .

(46/24 ,Ahkaf) بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ imdi Hak onlara ya'ni "Belki o isti'câl ettiğiniz şey, azâb-ı elîmi mutazammın olan bir rîhdir" dedi. Binâenaleyh Hak rîhi, onda onlar için râhattan olan şeye işâret kıldı. Zîrâ bu rîh ile, Hak onlara, bu heyâkil-i muzlimeden ve mesâlik-i müşkileden ve hicâbât-ı muzlimeden râhat verdi. Ve bu rîhde azâb vardır; ya'ni onu tattıkları vakit lezzet buldukları bir emir vardır. Fakat firkat-i me'lûfâttan nâșî onları müellem kıldı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Ahkaf, 46/24) بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ Şimdi Yüce Allah onlara, yani "Aksine o, acele istediğiniz şey, acı bir azabı içeren bir rüzgârdır" dedi. Bu sebeple Yüce Allah rüzgârı, onda onlar için rahatlık olan şeye işaret kıldı. Çünkü bu rüzgâr ile Yüce Allah onlara, bu karanlık heykellerden (maddî varlıklardan), zorlu yollardan ve karanlık perdelerden rahatlık verdi. Ve bu rüzgârda azap vardır; yani onu tattıkları zaman lezzet buldukları bir iş vardır. Fakat alışılmış şeylerden ayrılmaktan dolayı onları acıttı.

Ya'ni Hak Teâlâ kavm-i Âd'ın hüsn-i zannlarını teʼyîden onlara, belki o isti'câl ile taleb ettiğiniz şey yağmur değil, azâb-ı elîmi mutazammın olan bir rüzgârdır ki, size zannettiğiniz faydadan daha mükemmel [10/26] bir fayda ve menfaat te'mîn eder. Çünkü yağmur yağsa idi, tarlaları sulanacak ve ekinleri feyz bulacak idi; ve onlar bu hubûbatla tegaddî edip Hak'tan bu'da sebeb olan nefisleri kuvvetlenip, kat kat hicâbda kalacaklar idi. İşte onların menfaat tasavvur ettikleri bu idi. Halbuki hakîkatta, Hak'tan bud, nıkmet idi. Bu ancak ni'met-i sûrî idi. Fakat rüzgâr onların sebeb-i bu'd ve hicâb olan nefislerini ihlâk edip ortadan kaldırınca, kurb-i Hakka vâsıl olacaklarından bu ni'met-i hakîkî, o ni'met-i sûrîden daha müfîd olmuş olur; ve onları râhata sevkeder. Binâenaleyh Hak bu kavli ile bu rüzgâr- da, onlar için râhat verecek bir şey olduğuna işâret buyurdu. Bu hâlin bu âlem-i cismânîde dahi nazîri çoktur. Meselâ pek süflî ve müteaffin bir meyhanenin müdavimlerinden olan üstü başı mülevves bir sarhoşa, elbise-i fâhire giydirip onu gāyet müzeyyen bir saraya götürseniz, o zulmânî ve müstekreh olan mahalden ve hempâ- larından ayrıldığına teessüf eder; ve kalbi, meʼlûfâtından iftirakı hasebiyle mükedder olur. Fakat sizin ona bu sûretle vermiş olduğunuz râhat ve men- faat, onun evvelki hâlinde tevehhüm ettiği râhat ve menfaatten şübhesiz daha mükemmeldir. Bu lütfunuz onun hakkında hafîdir. Halbuki bu fiili- niz ile siz o sarhoşu taʼzîb etmiş olursunuz. Çünkü meʼlûfâtından ayırdınız. Velâkin o, sarayda oturmak zevkini tattığı vakit, bu fiilde lezzet bulunan bir emir olduğunu anlar. İşte bunun gibi, bu rîhde kavm-i Ad için azâb vardır. Ya'ni onu tattıkları vakit, lezzet buldukları bir emir vardır. Zîrâ “azâb" "uzûbet" tendir; ve "uzûbet" tatlılık ma'nâsınadır. Vâkıa rîh-i mühlik, zâhirde elem-nâk ve veca'-âverdir; ve alıştıkları âlem-i cismânîden onları ihrâc eder. Lâkin onda lutf-ı mestûr vardır. Zîrâ Hakk'ın her bir kahrı altında bir lutf-ı meknûn vardır. Akîb-i vecada ona vâsıl oldukları vakit onu tadarlar. Nitekim hacamatçının evca-1 neşterine ta- hammülden sonra zevk-i sıhhat hâsıl olur. [10/27] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, Âd kavminin iyi zannını teyit ederek onlara şöyle buyurdu: Aksine, o aceleyle talep ettiğiniz şey yağmur değil, elem verici azabı içeren bir rüzgârdır ki, size zannettiğiniz faydadan daha mükemmel bir fayda ve menfaat temin eder. Çünkü yağmur yağsaydı, tarlaları sulanacak ve ekinleri bereket bulacaktı; ve onlar bu hububatla beslenip Hak'tan uzaklaşmaya sebep olan nefisleri kuvvetlenip, kat kat hicapta kalacaklardı. İşte onların menfaat tasavvur ettikleri bu idi. Halbuki hakikatte, Hak'tan uzaklaşma, nıkmet (azap) idi. Bu ancak zahirî bir nimet idi. Fakat rüzgâr onların uzaklaşma ve hicap sebebi olan nefislerini yok edip ortadan kaldırınca, Hak'ka yakınlığa ulaşacaklarından bu hakiki nimet, o zahirî nimetten daha faydalı olmuş olur; ve onları rahata sevk eder. Bu sebeple Hak bu sözü ile bu rüzgârda, onlar için rahat verecek bir şey olduğuna işaret buyurdu. Bu halin bu cismani âlemde dahi benzeri çoktur. Örneğin pek süfli ve müteaffin (kokuşmuş) bir meyhanenin müdavimlerinden olan üstü başı kirli bir sarhoşa, gösterişli elbise giydirip onu gayet müzeyyen (süslü) bir saraya götürseniz, o karanlık ve iğrenç olan mahalden ve arkadaşlarından ayrıldığına üzülür; ve kalbi, alışkanlıklarından ayrılması sebebiyle kederlenir. Fakat sizin ona bu suretle vermiş olduğunuz rahat ve menfaat, onun evvelki halinde vehmettiği rahat ve menfaatten şüphesiz daha mükemmeldir. Bu lütfunuz onun hakkında gizlidir. Halbuki bu fiiliniz ile siz o sarhoşu azap etmiş olursunuz. Çünkü alışkanlıklarından ayırdınız. Velakin o, sarayda oturmak zevkini tattığı vakit, bu fiilde lezzet bulunan bir emir olduğunu anlar. İşte bunun gibi, bu rüzgârda Âd kavmi için azap vardır. Yani onu tattıkları vakit, lezzet buldukları bir emir vardır. Çünkü "azap" "uzûbet"tendir; ve "uzûbet" tatlılık manasınadır. Vakıa (gerçekten) helak edici rüzgâr, zahirde elem verici ve acı vericidir; ve alıştıkları cismani âlemden onları çıkarır. Lakin onda gizli bir lütuf vardır. Çünkü Hakk'ın her bir kahrı altında gizli bir lütuf vardır. Acının ardından ona ulaştıkları vakit onu tadarlar. Nasıl ki hacamatçının neşterinin acısına tahammülden sonra sıhhat zevki hasıl olur.

فبَاشَرَهُم العَذابُ، فكان الأمرُ إليهم أَقْرَبَ مِمَّا تَخَيَّلُوه، فَدَمَّرَتْ كُلَّ شَيْءٍ

بِأَمْرِ رَبِّهَا فَأَصْبَحُوا لَا يُرَى إِلَّا مَسَاكِنُهُمْ وهي جُنَّتُهم الَّتِي عَمَّرَتْها أَرْوَاحُهم

الحَقَّيَّةُ، فَزَالَتْ حَقَّيَّةُ هذه النِّسبَةِ الخاصَّةِ ، وبَقِيَتْ على هَيَاكِلهم الحياة

الخاصة بهم من الحقِّ التي تَنطِقُ بها الجُلُودُ والأَيْدِي وَالأَرْجُلُ وعَذَبَاتُ

الأَسْوَاطِ والأَفْخَاذُ ، وقد وَرَدَ النص الإلهي بهذا كله.

İmdi azâb, onlara mübâșir oldu. Binâenaleyh emir, tahayyül ettik- leri şeyden onlara akreb oldu. Rîh “Rabb'inin emriyle her bir şeyi" tedmîr eyledi. “İmdi meskenlerinden gayrı bir şey görünmediği hâl- de sabahladılar." (Ahkāf, 46/25) Ve onların meskenleri, ervâh-ı hak- kıyyelerinin ma'mûr eylediği cüsseleridir. Böyle olunca bu nisbet-i hâssanın hakkıyeti zâil oldu; ve heykelleri üzerinde, Hak'tan onlara mahsûs olan hayât bâkî kaldı ki, cildler ve eller ve ayaklar ve kamçı- ların uçları ve uyluklar, o hayât ile tekellüm eder. Ve tahkîkan nass-ı ilâhî bunun cümlesiyle vârid oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi azap, onlara doğrudan ulaştı. Bu sebeple emir, tahayyül ettikleri şeyden onlara daha yakın oldu. Rüzgâr, "Rabb'inin emriyle her bir şeyi" yok etti. "Şimdi meskenlerinden başka bir şey görünmediği hâlde sabahladılar." (Ahkāf, 46/25) Ve onların meskenleri, hakikî ruhlarının mamur ettiği bedenleridir. Böyle olunca bu özel bağıntının hakikati ortadan kalktı; ve bedenleri üzerinde, Hak'tan onlara özgü olan hayat bâki kaldı ki, deriler ve eller ve ayaklar ve kamçıların uçları ve uyluklar, o hayat ile konuşur. Ve kesinlikle ilâhî metin (Kur'an) bunların hepsiyle geldi.

Ya'ni onlara azâb başladı ve onları helâk etti. Ve tahayyül ettikleri yağ-murun nüzûliyle fâide-i mezrûât, müddet-i medîdeye muhtaç olduğu hâl-de, o helâk onlara daha karîb menfaat husûle getirdi. Ve rüzgâr, Rabb'in emriyle onların bedenlerini ma'mûr eden ervâh-ı hakkıyyelerini izâle etti. Onların meskenleri, ki bedenleri idi, bunlarda görmek ve işitmek ve söyle-mek gibi kuvâ görünmez oldu. Bu hâlde sabâha dâhil oldular. Ve nisbet-i hâssanın hakkıyeti, ya'ni Hakk'ın sıfât-ı ilâhiyyesi ile olan tecellîsi onlar-dan kalktı; ve aslına rücû' etti; ve ancak Hak'tan onların heykellerine ve cesedlerine mahsûs olan hayât bâkî kaldı. Bu öyle bir hayattır ki, cildler ve eller, ayaklar ve kamçıların ucu ve uyluklar bu hayât ile tekellüm eder; ve bunların cümlesi hakkında nass vârid oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyu-rur: وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani onlara azap başladı ve onları helak etti. Ve tahayyül ettikleri yağmurun inmesiyle ekinlerin faydası, uzun bir süreye muhtaç olduğu hâlde, o helak onlara daha yakın bir menfaat husule getirdi. Ve rüzgâr, Rab'bin emriyle onların bedenlerini mamur eden hakiki ruhlarını giderdi. Onların meskenleri, ki bedenleri idi, bunlarda görmek ve işitmek ve söylemek gibi kuvvetler görünmez oldu. Bu hâlde sabaha dâhil oldular. Ve özel bağıntının hakikati, yani Hakk'ın ilahi sıfatları ile olan tecellisi onlardan kalktı; ve aslına döndü; ve ancak Hak'tan onların heykellerine ve cesetlerine özgü olan hayat baki kaldı. Bu öyle bir hayattır ki, ciltler ve eller, ayaklar ve kamçıların ucu ve uyluklar bu hayat ile konuşur; ve bunların hepsi hakkında nass (ayet) vârid oldu. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ

(Fussilet, 41/21) [Onlar aʼzâlarına niçin şehâdet ettiniz derler; onlar da her şeyi söy-leten Allah Teâlâ bizi söyletti derler.] الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Fussilet, 41/21) [Onlar azalarına "Niçin şahitlik ettiniz?" derler; onlar da "Her şeyi konuşturan Yüce Allah bizi konuşturdu." derler.] "Bugün ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları da kazanmış oldukları şeylere şahitlik eder."

(Yâsîn, 36/65) [O günde onların ağızlarını mühürleriz, bize kazandıkları şeyi elleri söyler ve ayakları şehîdet eder.] Ve a'zânın tekellümü hakkında emsâli âyât-ı Kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfe vardır. [10/28] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Yâsîn, 36/65) [O günde onların ağızlarını mühürleriz, bize kazandıkları şeyi elleri söyler ve ayakları şehîdet eder.] Ve uzuvların konuşması hakkında benzer Kur'an âyetleri ve şerif hadisler vardır.

Ma'lûm olsun ki, rûh iki nevi'dir: Biri “cüzî"dir ki, her zerrenin sûre-tinde mütecellîdir. Ve ikincisi "küllî"dir ki, onun tecellîsi zerrâtın ictimai-na mevkūftur. Nitekim insanda imtizâc-ı hastan sonra sûret-pezîr olur. Mizâc-1 hâss sûretinde mütemessil olan o rûhun merkebi mevtten sonra harâb olduğundan, o rûh alâkasını kat'eder. Artık onun zerrâtının hayât-ı cüz'iyyesi kāim kalır. Bu bahsi biraz daha îzâh edelim. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ruh iki çeşittir: Biri "cüz'î"dir ki, her zerrenin şeklinde tecelli eder. Ve ikincisi "küllî"dir ki, onun tecellisi zerrelerin bir araya gelmesine bağlıdır. Nasıl ki insanda özel bir karışım (imtizaç) oluştuktan sonra şekil bulur. Özel mizacın şeklinde cisimleşen o ruhun binek aracı (bedeni) ölümden sonra harap olduğundan, o ruh alakasını keser. Artık onun zerrelerinin cüz'î hayatı ayakta kalır. Bu bahsi biraz daha açıklayalım.

Ma'lumdur ki, ehl-i kimyâ indinde elyevm keşfolunan anâsır-ı basî-ta yetmişi mütecâviz olup bunlara azot, karbon, müvellidü'l-mâ, müvel-lidü'l-humûza, klor, sodyum, potasyum, bakır, altın, gümüş, kalay ilh... isimleri verilmiştir. Anâsır-ı mürekkebe baʼzı ahvâl ve şerâit tahtında bun-ların zerrât-ı muhtelifesinin bi'l-imtizâc ictimâından hâsıl olur. İşte bu anâsır-ı basîta zerrelerinin her birisi kendilerine mahsûs olan bir hayât ile haydir. Velâkin rûhları bâtındadır. Onu ehl-i keşf olanlardan gayrısı idrâk edemez. Vaktâki bu zerrât birtakım ahvâl ve şerâit tahtında ictimâ' edip "nebât" peydâ olur; bunda nümüvv hâssası zâhir olduğundan bu hayât-ı bâtınî, onda daha ziyâde mahsûs olur. Ve “hayvan” mertebesinde ise hem nümüvv ve hem de hareket ve sadâ zâhir olmakla, bu hayât-ı tabîiyye onda açıktan açığa müşâhede olunur. Ve bu anâsır-ı basîta zerrâtının keyfiyyet-i ictimâı, insanda, bu hayât-ı tabîiyye âsârının kemâliyle zuhûrunu îcâb et- tirecek şerait ve ahvâl dâiresinde vâki' olduğundan, mevcûdâttan hiçbiri- sinin cism-i müsevvâsı, cüsse-i insâna muâdil değildir. Onun cismi “rûh-ı küllî"nin tecellîsine müsâiddir. Düşünür, tekellüm eder ve kendisinden sıfât-ı sâire zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, kimya bilginleri katında bugün keşfedilen basit elementler yetmişi aşkın olup bunlara azot, karbon, hidrojen, oksijen, klor, sodyum, potasyum, bakır, altın, gümüş, kalay vb. isimler verilmiştir. Bileşik elementler, bazı haller ve şartlar altında, bunların farklı zerrelerinin karışarak bir araya gelmesinden meydana gelir. İşte bu basit element zerrelerinin her biri, kendilerine özgü bir hayat ile canlıdır. Ancak ruhları içlerindedir. Onu keşif ehli olanlardan başkası idrak edemez. Ne zaman ki bu zerreler birtakım haller ve şartlar altında bir araya gelip "nebât" (bitki) meydana gelir; bunda büyüme özelliği ortaya çıktığından bu içsel hayat, onda daha ziyade belirgin olur. Ve "hayvan" mertebesinde ise hem büyüme hem de hareket ve ses ortaya çıkmakla, bu tabiî hayat onda açıktan açığa gözlemlenir. Ve bu basit element zerrelerinin bir araya gelme niteliği, insanda, bu tabiî hayat eserlerinin kemaliyle ortaya çıkmasını gerektirecek şartlar ve haller dairesinde meydana geldiğinden, varlıklardan hiçbirinin düzgün cismi, insan cüssesine denk değildir. Onun cismi "rûh-ı küllî"nin (küllî ruhun) tecellîsine (ortaya çıkmasına) müsaittir. Düşünür, konuşur ve kendisinden diğer sıfatlar ortaya çıkar.

İmdi biri diğerinden kesîf olmak üzere zikrolunan anâsır-ı basîtanın üç mertebesi vardır ki, bu mertebelerin her birerlerine, gaz, mâyi' ve sulb tesmiye olunur. Muhakkikîn hazarâtının ıstılâhında bunlara “hava”, “su”, ve “toprak" [10/29] denilip her birisi bir “unsur” ve “rükn” addedilmiştir. Her ne kadar kimyâ-yı cedîde erbâbı bunlara “unsur” demek câiz olmadığını beyân ile, i'ti- raz etmiş iseler de, bu doğru değildir. Çünkü bunlar ıstılâhtır; ve ıstılâha i'tirâz câiz değildir. İşte ecsâm-ı uzviyye-i kesîfe bu üç mertebede bulunan anâsır-ı basîtanın ictimâından hâsıl olmuş; ve gıda şeklinde zâhir olan yine bu anâsır, bunların vücuduna dâhil olup bir ihtirâk vukūa gelmekle, bu hayât-ı tabîiyye- nin dördüncü “rükn”ü olan “harâret-i garîziyye” zuhûra gelmiştir. Muhakkikîn buna “unsur-ı nârî” derler. Şu hâlde cism-i insân bu dört rüknün ictimâıyla kāim olmuş olur. İşte “Ben, ben” diye kâşânelere ve hattâ dünyalara sığamayan ve şuna buna “Mülkümdür” iddiasında bulunan sûret-i insân budur. Vaktâki mevt ârız olur, onda mütecellî olan “rûh-ı küllî” munkatı' olup, Hakk'ın sıfât-ı ilâhiyyesiyle olan tecellîsi zâil olur; ve bu sıfât aslına rücû' eder. Görmesi, işit- mesi, söylemesi zuhûrdan butûna gider. Mesnevî: خلق گوید مرد آن مسكين فلان تو بگویی زنده ام ای غافلان Tercüme: “Halk derler, ölmüş o miskin falân Sen de dersin zindeyim ey gāfilân” 334 Binâenaleyh kâffe-i eşyâ, hayât-ı zâhire veyâ hayât-ı bâtıne ile diridir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, biri diğerinden daha yoğun olmak üzere anılan basit elementlerin üç mertebesi vardır ki, bu mertebelerin her birine gaz, sıvı ve katı denir. Hakikatleri araştıranların terminolojisinde bunlara "hava", "su" ve "toprak" denilip her biri bir "element" ve "esas" kabul edilmiştir. Her ne kadar yeni kimya uzmanları bunlara "element" demenin caiz olmadığını belirterek itiraz etmiş olsalar da, bu doğru değildir. Çünkü bunlar birer terimdir; ve terime itiraz caiz değildir. İşte yoğun organik cisimler, bu üç mertebede bulunan basit elementlerin bir araya gelmesinden oluşmuş; ve gıda şeklinde ortaya çıkan yine bu elementler, bunların vücuduna dahil olup bir yanma meydana gelmekle, bu doğal hayatın dördüncü "esası" olan "doğuştan gelen sıcaklık" ortaya çıkmıştır. Hakikatleri araştıranlar buna "ateş elementi" derler. Şu halde insan bedeni bu dört esasın bir araya gelmesiyle ayakta durmuş olur. İşte "Ben, ben" diye köşklerine ve hatta dünyalara sığamayan ve şuna buna "Mülkümdür" iddiasında bulunan insan sureti budur. Ne zaman ki ölüm meydana gelir, onda tecelli eden "küllî ruh" kesilir ve Hakk'ın ilahi sıfatlarıyla olan tecellisi ortadan kalkar; ve bu sıfatlar aslına döner. Görmesi, işitmesi, söylemesi görünür halden gizli hale geçer. Mesnevi: خلق گوید مرد آن مسكين فلان تو بگویی زنده ام ای غافلان Tercüme: “Halk derler, ölmüş o miskin falân Sen de dersin zindeyim ey gāfilân” Bu sebeple, bütün eşya, görünen hayat veya gizli hayat ile diridir.

إِلَّا أَنَّه تعالى وَصَفَ نفسه بالغَيْرَةِ، ومن غيرته حَرَّمَ الفَوَاحِشِ، وليسَ الفُحْش

إلا ما ظَهَرَ ، وأمَّا فُحش ما بَطَنَ فهو لِمَنْ ظَهَرَ له.

Şu kadar var ki, Allah Teâlâ, kendi nefsini "gayret” ile vasfeyledi; ve gayretinden fevâhişi haram kıldı. Halbuki "fuhș”, zâhir olan şeyden gayrı değildir. Velâkin bâtın olan fuhș, indinde fuhș zâhir olan vücûd içindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu kadar var ki, Yüce Allah, kendi nefsini "gayret" ile vasıflandırdı; ve gayretinden dolayı çirkin işleri haram kıldı. Halbuki "fuhuş", görünen şeyden başka bir şey değildir. Velâkin bâtın olan fuhuş, Allah katında, fuhuş görünen varlık içindir.

"Fuhş”, lugatta “zuhûr”dan ibarettir; ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.) ibârede "fuhş"u isti'mâl edip, “fahiş”i murâd eyledi. Nitekim “racül-i âdil" yerine "racül-i adl" denir. Ya'ni mevcûdâttan her bir mevcûd, bir ism-i Hakk'ın sûretidir; ve o isim, o sûretin rûhudur; ve her bir sûret vücûd-ı mutlakın [10/30] tenezzülünden husûle gelmiş birer vücûddur; ve Hak cümlesinin “ayn"ıdır. Bu sûrette dahi onların cümlesi hayy ve nâtıktır; ve belki on- lardaki, Hakk'ın hayatı ve nutkudur. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri, zâhir ve bâtında, kendi vücudundan gayrı bir vücûd olmamak için “gay- ret"inden, evvelen kendi nefsini eşyanın “ayn”ı kıldı; ve badehû eşyanın “ayn”ı olduğu ehl-i hicâb indinde zâhir olmamak için de, nefsini "gayret" ile vasfeyledi; ve “gayret”inden fevâhişi, ya'ni kendisi eşyânın “ayn”ı olması sırrının izhârını, yine kendinin “ayn”ı olan eşyaya harâm etti. Zîrâ Hak her şeyde "Ben Hakk'ım, Ben Allâh'ım” nutkuyla nefsini izhâr etse, sırr-ı vahdet fâş olur. İşte bunun için وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tenzîhini ve tesbîhini tefakkuh etmezsiniz.] âyet-i kerî- mesinde işâret buyurulduğu üzere eşyanın nutku bâtındadır. Hak ehl-i keşften gayrısına bu sırrın zuhûrunu ve izhârını harâm kıldı. Velâkin bâtın olan "fahiş”, ya'ni şer'an ve aklen setri vâcib olan şey, indinde zâhir olmuş olan kimse içindir, ya'ni Hak içindir; ve Hakk'ın izhâr ettiği ârifler içindir. Zîrâ Hakk'a ve âriflere nisbeten bâtın, zâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Fuhş", sözlükte "ortaya çıkmak"tan ibarettir; ve Şeyh (r.a.) bu ifadede "fuhş" kelimesini kullanarak "fahiş"i (aşırı açık olanı) kastetti. Nitekim "âdil adam" yerine "adalet adamı" denir. Yani varlıklardan her bir varlık, Hakk'ın bir isminin suretidir; ve o isim, o suretin ruhudur; ve her bir suret, mutlak varlığın [10/30] tenezzülünden (aşağı inmesinden) meydana gelmiş birer varlıktır; ve Hak hepsinin "ayn"ıdır (özüdür). Bu surette dahi onların hepsi canlı ve konuşandır; ve belki onlardaki, Hakk'ın hayatı ve nutkudur (konuşmasıdır). Bu sebeple Yüce Allah hazretleri, görünen ve görünmeyen âlemde, kendi varlığından başka bir varlık olmaması için "gayret"inden (kıskançlığından), öncelikle kendi nefsini eşyanın "ayn"ı (özü) kıldı; ve daha sonra eşyanın "ayn"ı olduğu, perdeliler (hicap ehli) katında ortaya çıkmaması için de, nefsini "gayret" ile vasfetti (nitelendirdi); ve "gayret"inden dolayı "fevahişi" (aşırı açıklıkları), yani kendisinin eşyanın "ayn"ı olması sırrının açığa vurulmasını, yine kendisinin "ayn"ı olan eşyaya haram etti. Çünkü Hak her şeyde "Ben Hakk'ım, Ben Allah'ım" nutkuyla nefsini açığa vursa, vahdet sırrı (birlik sırrı) ifşa olur. İşte bunun için, "Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tenzîhini ve tesbîhini tefakkuh etmezsiniz." (İsrâ, 17/44) ayet-i kerîmesinde işaret buyurulduğu üzere eşyanın nutku (konuşması) bâtındadır (gizlidir). Hak, keşif ehlinden (keşif sahiplerinden) başkasına bu sırrın zuhurunu (ortaya çıkmasını) ve izharını (açığa vurulmasını) haram kıldı. Velâkin bâtın olan "fahiş" (aşırı açık olan), yani şeriat ve akıl yönünden gizlenmesi vacip olan şey, katında ortaya çıkmış olan kimse içindir, yani Hak içindir; ve Hakk'ın açığa vurduğu ârifler içindir. Çünkü Hakk'a ve âriflere nispeten bâtın (gizli olan), zâhirdir (açıktır).

فلمَّا حَرَّمَ الفَوَاحِشَ أَي مَنَعَ أَنْ تَعْرِفَ حقيقةُ ما ذَكَرْنَاه، وهي أنه عيـن

الأشياء، فسَتَرَها بالغَيرَةِ، وهو أنْتَ مِن الغير، فالغيرُ يقول السَّمْعُ سَمْعُ زَيْدٍ،

والعَارِفُ يقول السَّمْعُ عَينُ الحقِّ، وهكذا ما بَقِيَ من القُوَى والأَعْضَاءِ.

İmdi vaktâki Hak Teâlâ fevâhiși harâm eyledi, ya'ni zikrettiğimiz şe- yin hakîkatini bilmekten men'etti, o zikrettiğimiz şey dahi Hak eşyâ- nın "ayn”ı olmasıdır; binâenaleyh Hak, o hakîkati "gayret” ile setretti. O "gayret" dahi, gayrdan sensin. İmdi gayr "Sem' Zeyd'in sem'idir" der; ve ârif "Zeyd'in sem'i, Hakk'ın “ayn”ıdır” der. Bâkî kuvâ ve aʼzâ dahi böyledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah kötülükleri haram kıldığı, yani zikrettiğimiz şeyin hakikatini bilmekten menettiği vakit, o zikrettiğimiz şey de Hak'ın eşyanın "ayn"ı (özü) olmasıdır; bu sebeple Hak, o hakikati "gayret" (kıskançlık, koruma) ile örttü. O "gayret" de, başkasından sen olmandır. Şimdi, başkası "İşitme Zeyd'in işitmesidir" der; ârif (bilen kişi) ise "Zeyd'in işitmesi, Hakk'ın "ayn"ıdır" der. Geri kalan kuvvetler (kuvâ) ve organlar da böyledir.

Ya'ni bâlâda Hak sâlikin ve tarîkin “ayn”ı ve tarîkin nihâyeti olduğu zik- redilmiş idi ki, bu da Hakk'ın, cemî'-i eşyânın “ayn”ı olmasını muktezîdir. Fakat Hak Tealâ قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ [10/31] مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ (A'raf, 7/33) [Rabbim ancak fevâhişi, zâhirini de, bâtınını da harâm eyledi.] âyet-i kerîmesinde Hak, cemî-i eşyâ kendisinin “ayn”ı olduğunun marifetinden men'etti; ve kendinin hakîkat-i vâhidesini, “gayr” ismiyle tesmiye olunan taayyünât-ı muhtelife ile setretti; ve hakîkat-i ilâhiyyeyi örten “gayret” se- nin vücudundur ki, “sen” tabîriyle kinâye olunur; ve taayyün ise, müteay- yinin gayrıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda, Hakk'ın sâlikin ve yolun "özü" ve yolun nihayeti olduğu zikredilmişti ki, bu da Hakk'ın, bütün eşyanın "özü" olmasını gerektirir. Fakat Yüce Allah, "قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ" (A'raf, 7/33) [De ki: Rabbim ancak çirkin işleri, onların açığını da gizlisini de haram kıldı.] ayet-i kerimesinde, Hakk'ın bütün eşyanın kendisinin "özü" olduğu bilgisinden menetti; ve kendisinin tek hakikatini, "gayr" ismiyle adlandırılan çeşitli taayyünler (belirginleşmeler) ile örttü; ve ilahi hakikati örten "gayret" senin vücudundur ki, "sen" tabiriyle kinaye olunur; ve taayyün ise, müteayyinin (belirginleşenin) gayrıdır.

Meselâ “buz” sûretinde müteayyin olan buhâr-ı latîf, buzun taayyünü- nün gayrıdır. Bilfarz muhtelif şekillerde bir yere dizilmiş olan buz kütleleri lisâna gelip yekdîğerine hitâben “ben”, “sen”, “biz”, “siz” ve “o, onlar" de- seler, birbirinin gayrı olduğunu göstermiş olurlar. Fakat cümlesinin “hüvi- yet”i, hakîkat-i vâhide olan buhârdan ibarettir; ve bu hüviyyet-i vâhideyi, ancak o buzların vücûdu setretmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, "buz" şeklinde belirginleşen latif buhar, buzun belirginleşmesinden farklıdır. Farz edelim ki, farklı şekillerde bir yere dizilmiş olan buz kütleleri dile gelip birbirine hitaben "ben", "sen", "biz", "siz" ve "o, onlar" deseler, birbirlerinden farklı olduklarını göstermiş olurlar. Fakat hepsinin "hüviyet"i (kimliği), tek bir hakikat olan buhardan ibarettir; ve bu tek hüviyeti, ancak o buzların varlığı örtmüştür.

İşte bizim vücûd-ı müteayyinemiz dahi bu misâle mutâbık olarak, hü- viyyet-i vâhide olan Hakk'ı setretmiştir. Bu taayyünâtımızdaki manâ-yı gayriyeti tefhîm için “sen, ben ve biz” deriz. Binâenaleyh bu “gayriyet" makāmını gören, ya'ni ârif olmayan kimseler, “Sem' Zeyd'in sem'idir” der- ler; ve işitme, görme, söyleme gibi evsâfın kâffesini Zeyd’e tahsîs ederler; ve işin hakîkatini bilenler ise “Zeyd'in sem'i ve basarı ve lisânı ve sâir kuvâ ve a'zâsı Hakk'ın “ayn"ıdır” derler. Çünkü onlar “gayriyet” perdesinin ar- kasında kalmamışlardır. Beyt-i Hafız: میان عاشق و معشوق هیچ فرقی نیست تو خود حجاب رهی حافظ از میان برخیز Tercüme: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bizim belirli varlığımız da bu örneğe uygun olarak, tek bir hüviyet olan Hakk'ı örtmüştür. Bu belirlenimlerimizdeki başkalık anlamını açıklamak için "sen, ben ve biz" deriz. Bu sebeple bu "başkalık" makamını gören, yani ârif olmayan kimseler, "İşitme Zeyd'in işitmesidir" derler; ve işitme, görme, söyleme gibi tüm nitelikleri Zeyd'e özgü kılarlar; ve işin hakikatini bilenler ise "Zeyd'in işitmesi ve görmesi ve dili ve diğer kuvvetleri ve organları Hakk'ın aynısıdır" derler. Çünkü onlar "başkalık" perdesinin arkasında kalmamışlardır. Hafız'ın beyti: "Aşık ile maşuk arasında hiçbir fark yoktur. Ey Hafız, sen kendin yolun perdesisin, aradan çekil."

“Meyân-ı âşık u maşûkta yoktur aslâ fark. Yolun hicabı vücûdundur ortadan kaldır!335 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âşık ile maşuk arasında asla fark yoktur. Yolun engeli senin varlığındır, onu ortadan kaldır!

فما كلُّ أحدٍ عَرَفَ الحقَّ، فَتَفَاضَلَ النَّاسُ وتَمَيَّزَتِ المَرَاتِبُ، فَبَانَ الفاضِلُ

والمَفْضُولُ .

Her bir kimse Hakk'ı ârif olmadı. Binâenaleyh nâs, mütefâzıl ve merâtib mütemeyyiz oldu. Bu sûrette fâzıl ve mefzûl zâhir oldu. Ya'ni herkes, bâlâda beyân olunduğu vech ile Hakk'ı bilmediğinden, nâs ma'rifette mütefâzıl oldu; ve mertebeler yekdîğerinden ayrıldı; ve bu hâlin netîcesi olarak fâzıl ve mefzûl zuhûra geldi. Ya'ni nâsın kimi sûret- te kaldı; ve kimisi ma'nâya daldı. Ve ma'nâya dalan kimsenin mertebesi sûrette kalan kimsenin mertebesinden efdal oldu. Hz. Hüdâyî ne güzel söylemiştir: [10/32] Zâhirde kalan kişi, güç etme âsân işi, Çıkar dilden teşvîşi, tevhîde gel tevhîde! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Her bir kimse Hakk'ı ârif olmadı. Bu sebeple insanlar, faziletli ve mertebeler birbirinden ayrı oldu. Bu şekilde faziletli ve daha az faziletli ortaya çıktı. Yani herkes, yukarıda açıklandığı gibi Hakk'ı bilmediğinden, insanlar marifette faziletli oldu; ve mertebeler birbirinden ayrıldı; ve bu halin neticesi olarak faziletli ve daha az faziletli ortaya çıktı. Yani insanların kimi sûrette kaldı; ve kimisi manaya daldı. Ve manaya dalan kimsenin mertebesi sûrette kalan kimsenin mertebesinden daha üstün oldu. Hz. Hüdâyî ne güzel söylemiştir: Zâhirde kalan kişi, güç etme âsân işi, Çıkar dilden teşvîşi, tevhîde gel tevhîde!

وَاعْلَمْ أَنَّه لَمَّا أَطْلَعَنِي الحقُّ وأشْهَدَنِي أَعيَانَ رُس

mahsûsları vardır. Ve baʼzıları da "Nezd-i ârifte her zâhir olan şeyin, kendi bâtınına nebî olduğunu" söylemişlerdir. Onun için “Eğer nübüvvete îmânın varsa, her bir hâtıra taʼzîmden gayrı sûretle mukābele etme!” diyen velî vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

kendilerine özgü halleri vardır. Ve bazıları da "Ârif katında her görünen şeyin, kendi bâtınına nebî (haberci) olduğunu" söylemişlerdir. Bu sebeple "Eğer nübüvvete (peygamberliğe) imanın varsa, her bir hâtıraya (kalbe doğan düşünceye) saygıdan başka bir şekilde karşılık verme!" diyen velî (Allah dostu) vardır.

"Kurtuba” İspanya'da kâin olan bir şehrin adıdır. İspanya târîh-i mezkûrda Araplar'ın elinde idi. Hz. Şeyh (r.a.)ın bu müşâhedesi, orada mukîm iken vukū' bulmuş ve ervâh-ı rusül ve enbiyânın ictimalarında içlerinde zât-ı ulyâsına hitâb buyuran ancak Hûd (a.s.) olmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kurtuba", İspanya'da bulunan bir şehrin adıdır. İspanya, sözü geçen tarihte Arapların elindeydi. Hz. Şeyh'in (r.a.) bu müşahedesi (gözlem, manevî idrak), orada ikamet ederken meydana gelmiş ve peygamberlerin ruhlarının (ervâh-ı rusül ve enbiyâ) toplandıkları meclislerde, içlerinde yüce zâtına (zât-ı ulyâsına) hitap eden ancak Hûd (a.s.) olmuştur.

فَإِنَّه أَخْبَرَنِي بِسَبَبِ جَمعِيَّتِهم ، ورَأَيْتُه رَجُلًا ضَخْمًا فِي الرِّجَالِ حَسَنَ الصُّورَةِ

لطيف المُحَاوَرَةِ عارفًا بالأمُورِ كاشفًا لَها ، ودَلِيلي على كشفه لها قوله :

مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ، وَأَيُّ بَشَارَةٍ

لِلْخَلْقِ أَعظَمُ مِن هذه.

İmdi o bana cem'iyetlerinin sebebini ihbâr etti; ve ben onu ricâl içinde, semiz bir adam, sûreti güzel, muhâveresi latîf ve umûr-i kâşifeyi ârif gördüm. Ve benim onun keşfine delîlim, Hak Teâlâ'nın وَمَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (Hûd, 11/56). [Hiçbir zîhayât yoktur, illâ ki Hak onun nâsiyesini âhizdir. Benim Rabb'im muhakkak sırât-ı müstakîm üzeredir.] kavlidir. Ve halk için bundan a'zam ve etemm hangi müjde vardır? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi o bana topluluklarının sebebini haber verdi; ve ben onu insanlar arasında, semiz bir adam, şekli güzel, konuşması hoş ve keşfe dair işleri bilen gördüm. Ve benim onun keşfine delilim, Yüce Allah'ın "وَ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ" (Hûd, 11/56). [Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabb'im dosdoğru bir yol üzerindedir.] kavlidir. Ve halk için bundan daha büyük ve daha tam hangi müjde vardır?

Rusül ve enbiyânın cem'iyetleri, Hz. Şeyh (r.a.) vaktinin kutbü'l-aktabı ve hâtem-i evliyâ olması hasebiyle onu tebrîk ve tehniye içindir; ve onların içinden Hz. Hûd (a.s.)ın hitâb buyurması, mezâhir-i kesîrede rubûbiyyet-i ahadiyyeyi müşâhede husûsunda, Hz. Şeyh'in zevki onun zevkine münasib [10/33] olmasındandır; ve Hûd (a.s.)ın cesîm bir adam olarak görünmesi müşâhededeki kemâline; ve sûretinin güzelliği ve muhâveresinin letâfeti i'tidâl-i sûrîsine ve isti'dâd-ı maʼnevîsinin kemâline işarettir. Ve Hz. Şeyh onun umûr-i kâşifeyi ârif olduğuna zikrolunan âyet-i kerîmeyi delîl olarak ikāme buyurur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Resul ve nebilerin toplulukları, Şeyh'in (Allah ondan razı olsun) zamanının kutbü'l-aktabı (kutubların kutbu) ve hâtem-i evliyâ (velilerin sonuncusu) olması sebebiyle onu tebrik etmek ve kutlamak içindir; ve onların içinden Hz. Hûd'un (a.s.) hitap etmesi, çok sayıdaki tecellilerde ahadiyet rububiyetini (Allah'ın biricik Rab oluşunu) müşahede etme hususunda, Şeyh'in zevkinin onun zevkine uygun olmasındandır; ve Hûd'un (a.s.) iri yapılı bir adam olarak görünmesi, müşahedesindeki kemâline (olgunluğuna); ve suretinin güzelliği ve konuşmasının letafeti (inceliği), zahiri dengesine ve manevi yatkınlığının kemâline işarettir. Ve Şeyh, onun (Hûd'un) keşif gerektiren işleri bilen biri olduğuna, zikredilen ayet-i kerimeyi delil olarak gösterir.

Zîrâ bâlâda mürûr eden îzâhâttan anlaşıldığı üzere, bu âyet-i kerimeden anlaşılmıştır ki, hüviyyet-i Hak ile müteayyin olan mevcûdât-ı nâmütenâhiyeden her birisini Hak, nâsiyesinden tutup, Rabb-i hâssının sırât-ı müstakîmi üzerinde yürütür; ve her bir mevcûdun sülûkü, kendisinde müteayyin olan Hak iledir. Çünkü Evvel ve Ahir ve Zâhir ve Bâtın hep Haktır. Binâenaleyh Hûd (a.s.)ın müşâhedesi, zâhir olsun bâtın olsun, kâf- fe-i müteayyinâta şâmildir. Müteayyin olan mevcûdât-ı zâhireden hiçbirisi yoktur ki, Rabb-i hâssı onun nâsiyesinden tutup teslîk etmesin; ve hakā- yık-ı bâtıneden hiçbirisi yoktur ki, kemâliyle zuhûra müteveccih olmasın. Onun için mevcûdâttan her bir zerre, insana gelmeğe hâhiş-gerdir. Zîrâ her birisinin kemâl-i zuhûru, ondadır. Bizler ise, hâlen kisve-i insâna bü- rünüp zâhir olduğumuz hâlde, kıymetini takdîr edemeyip, mîrasyedilerin ellerine geçerek, isrâf ettikleri emvâl gibi, evkāt-i azîzimizi mâlâyaʼniyât ile imrar ediyoruz. اللَّهُمَّ ارْحَمْ لَنَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِين ]Ey merhamet edenlerin en merhametlisi, bize merhamet et!] İmdi, mâdemki Hûd (a.s.)ın lisânıyla, Hak bütün eşyâ hüviyetlerinin “ayn”ı olduğunu ihbâr buyurmuştur; ve cümlesinin “hüviyet”i dahi, hakî- kat-i ilâhiyyeden ibârettir; binâenaleyh halk için bundan daha büyük ne müjde olur? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü yukarıda geçen açıklamalardan anlaşıldığı üzere, bu yüce ayetten anlaşılmıştır ki, Hak, sonsuz varlıklardan her birini, kendi hüviyetiyle belirlenmiş olan her birini, alnından tutup, özel Rabbinin doğru yolu üzerinde yürütür; ve her bir varlığın yolculuğu, kendisinde belirlenmiş olan Hak iledir. Çünkü Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın hep Hak'tır. Bu sebeple Hûd (a.s.)'ın müşahedesi, görünen olsun görünmeyen olsun, bütün belirlenmiş varlıkları kapsar. Görünen belirlenmiş varlıklardan hiçbiri yoktur ki, özel Rabbi onun alnından tutup onu yola sevk etmesin; ve bâtınî hakikatlerden hiçbiri yoktur ki, kemaliyle ortaya çıkmaya yönelmesin. Onun için varlıklardan her bir zerre, insana gelmeye isteklidir. Çünkü her birinin kemalinin ortaya çıkışı, ondadır. Bizler ise, hâlen insan kisvesine bürünüp ortaya çıktığımız hâlde, kıymetini takdir edemeyip, mirasçıların ellerine geçerek israf ettikleri mallar gibi, değerli vakitlerimizi boş şeylerle geçiriyoruz. اللَّهُمَّ ارْحَمْ لَنَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِين [Ey merhamet edenlerin en merhametlisi, bize merhamet et!] Şimdi, mademki Hûd (a.s.)'ın diliyle, Hak bütün eşya hüviyetlerinin "ayn"ı olduğunu haber vermiştir; ve hepsinin "hüviyet"i dahi, ilahi hakikatten ibarettir; bu sebeple halk için bundan daha büyük ne müjde olur?

ثم من امْتِنَانِ اللهِ علينا أنْ أوْصَلَ إلينا هذه المَقَالَةَ عنه في القرآن.

Ondan sonra bu makāleyi Kur'ân'da, ondan bize îsâli, Allah Teâlâ'nın bize ihsânındandır. Ya'ni Hud (a.s.)ın وَمَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذُ بِنَاصِيَتِهَا (Hûd, 11/56) [Hiçbir zî- hayât yoktur, illâ ki Hak onun nâsiyesini âhizdir.] kavlini, Kur'ân'da naklen bize beyân buyurması Hakk'ın bize olan fazl u ihsânıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra bu makaleyi Kur'ân'da, ondan bize ulaştırması, Yüce Allah'ın bize ihsanındandır. Yani Hud (a.s.)ın "وَمَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذُ بِنَاصِيَتِهَا" (Hûd, 11/56) [Hiçbir canlı yoktur, ancak Hak onun alnından tutucudur.] sözünü, Kur'ân'da naklen bize bildirmesi Hakk'ın bize olan lütfu ve ihsanıdır.

ثم تَمَّمَها الجامعُ لِلْكُلِّ مُحَمَّدٌ له بما أخْبَرَ به عن الحقِّ بأنه عينُ السَّمْعِ والبَصَرِ واليَدِ والرِّجْلِ واللِّسَانِ ، أَي هو عينُ الحَوَاسُ، والقُوَى الرُّوحَانِيَّةُ أَقْرَبُ من الحواس، فاكتفى بالأبْعَدِ المَحْدُودِ عن الأقرب المجهول الحد.

Ba'dehû câmi'-i küll olan Muhammed (s.a.v.), Hak'tan haber verdi- ği şeyle onu tetmîm eyledi ki, tahkîkan Hak, sem'in ve basarın ve elin ve ayağın ve lisânın “ayn"ıdır, ya'ni o havâssin "ayn"ıdır. Hâlbu- ki kuvâ-yı rûhâniyye, havâsten daha yakındır. Böyle olunca mechû- lü'l-hadd olan akrebden, eb'ad-i mahdûd ile iktifâ etti. [10/34] Ya'ni (S.a.v.) Efendimiz'in Hak'tan ihbâr buyurduğu hadîs-i kudsîde, Hak kuvâ-yı hissiyyenin “ayn”ı olduğu beyân olunmuştur; ve kuvâ-yı rûhâniyye Hakk'ın “ayn”ı olduğu zikrolunmamıştır. Halbuki kuvâ-yı rûhâniyye, Hakk'a, kuvâ-yı hissiyyeden daha yakındır. Zîrâ onun nûriye- ti ve tenezzühü ve mâddeden tecerrüdü vardır; ve âlem-i emrden olduğu cihetle haddi mechûldür; ya'ni halk onun haddini bilmez. Halbuki cisim mahdûddur; ona şu kadar arşın diye ta'yîn ve tahdîd etmek mümkindir; ve rûhdan eb'addir. Çünkü havâss ve kuvâ-yı cismâniyye, cisimlerin mikdârı- na göredir; ve onların hudûduyla mahdûddur. Nitekim cismi mükemmel olan kimsenin kuvâsı da mükemmeldir; iyi görür, iyi işitir, iyi söyler ve iyi tutar. Zayıf ve marîz olanların havâss-i cismâniyyeleri de noksan olur. Ve kezâ tutmak, elin hudûdu kadar olur. Binâenaleyh Resûl (s.a.v.), Hakk'a daha yakın ve haddi mechûl olan kuvâ-yı rûhâniyyeyi zikretmeyip, Hak'tan eb'ad ve mahdûd olan havâss-i cismâniyyenin, Hakk'ın “ayn”ı olduğunu beyânla iktifâ buyurdu. Eb'ad Hakk'ın “ayn”ı olunca, şübhesiz ondan ak- reb olan dahi Hakk'ın “ayn”ı olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra, her şeyi kapsayan Muhammed (s.a.v.), Hak'tan haber verdiği şeyle onu tamamladı ki, tahkîkan Hak, kulağın, gözün, elin, ayağın ve dilin "ayn"ıdır, yani o duyuların "ayn"ıdır. Hâlbuki ruhanî kuvvetler, duyulardan daha yakındır. Böyle olunca, sınırı bilinmeyen daha yakından, sınırlı olan daha uzak ile yetindi. Yani (s.a.v.) Efendimiz'in Hak'tan haber verdiği hadîs-i kudsîde, Hak'ın hissî kuvvetlerin "ayn"ı olduğu beyan olunmuştur; ve ruhanî kuvvetlerin Hak'ın "ayn"ı olduğu zikrolunmamıştır. Hâlbuki ruhanî kuvvetler, Hak'a, hissî kuvvetlerden daha yakındır. Zira onun nuraniyeti, eksik ve değişimden uzaklığı ve maddeden soyutlanmışlığı vardır; ve emir âleminden olduğu cihetle sınırı bilinmez; yani halk onun sınırını bilmez. Hâlbuki cisim sınırlıdır; ona şu kadar arşın diye tayin ve sınırlama yapmak mümkündür; ve ruhtan daha uzaktır. Çünkü duyular ve cismanî kuvvetler, cisimlerin miktarına göredir; ve onların sınırlarıyla sınırlıdır. Nitekim cismi mükemmel olan kimsenin kuvvetleri de mükemmeldir; iyi görür, iyi işitir, iyi söyler ve iyi tutar. Zayıf ve hasta olanların cismanî duyuları da noksan olur. Ve aynı şekilde tutmak, elin sınırı kadar olur. Bu sebeple Resûl (s.a.v.), Hak'a daha yakın ve sınırı bilinmeyen ruhanî kuvvetleri zikretmeyip, Hak'tan daha uzak ve sınırlı olan cismanî duyuların, Hak'ın "ayn"ı olduğunu beyan etmekle yetindi. Daha uzak olan Hak'ın "ayn"ı olunca, şüphesiz ondan daha yakın olan dahi Hak'ın "ayn"ı olur.

فترجم الحق لنا عن نبيه هُودٍ مَقَالَتَه لِقَومِه بُشْرى لنا، وتَرْجَمَ رَسولُ اللهِ

عَنِ اللَّهِ مَقَالَتَهُ بُشْرَى، فَكَمُلَ العِلمُ في صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا العِلمَ، ﴿وَمَا

يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الْكَافِرُونَ﴾ فَإِنَّهُم يَسْتَرُونَها وإِنْ عَرَفُوهَا حَسَدًا مِنهُم وَنَفَاسَةً

وظُلْمًا .

İmdi Hak bize, nebîsi Hûd (a.s.)dan onun kavmine olan makālesini, müjde için, tercüme etti; ve Resûlullah (s.a.v.) onun makālesini bize müjde için Allah'dan tercüme etti. İmdi ilim, ilim verilenlerin sudû- runda kâmil oldu. "Ve bizim âyâtımızı kâfirlerin gayrısı inkâr etmez." (Ankebût, 29/47) Zîrâ onlar, onu bilseler dahi, nefislerinde olan ha- sed ve nefâset ve zulümden dolayı, onu setrederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Hak bize, nebîsi Hûd (a.s.)'dan, onun kavmine olan sözünü müjde için tercüme etti; ve Resûlullah (s.a.v.) onun sözünü bize müjde için Allah'tan tercüme etti. Şimdi ilim, ilim verilenlerin ortaya çıkışında kâmil oldu. "Ve bizim âyetlerimizi kâfirlerden başkası inkâr etmez." (Ankebût, 29/47) Çünkü onlar, onu bilseler dahi, nefislerinde olan haset, kıskançlık ve zulümden dolayı onu gizlerler.

Ya'ni Hak ve Resûl'ü tarafından vâki' olan beşâretler üzerine, Hak Teâlâ eşyanın “ayn”ı ve kuvânın hüviyeti olduğu, evvelce kendilerine keşif ve tecellî tarîkiyle bildirilmiş olan kimselerin ilmi, artık ilm-i kâmil oldu. Bu maʼrifetin, maʼrifet-i hakîkiyye olduğuna şübhe kalmadı. Ve âfâk ve enfüste yayılıp zâhir olmuş olan âyâtımızı ve alâmetlerimizi, suver-i taayyünât ile örtenlerden gayrısı inkâr etmez. O kâfirler, ya'ni Hakk'ın “vech”ini örten- ler, Hak, hudûd ile mahdûd olan [10/35] eşyânın “ayn”ı olunca, mahdûd olur, zannederler. Halbuki nâmütenâhî olan Hak, zâtı ile kâffe-i eşyayı muhîttir; ve tecelliyât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesi ile hepsinde zâhir olur. Onlar bu maʼrifete vâkıf olsalar bile, nefislerindeki hased ve nefâset ve zulüm ci- hetinden onu setrederler. “Nefâset", "buhl" ma'nâsınadır; ve "nefîs", buhl olunan ve kıskanılan şeydir. Ya'ni ehl-i kitâb, kitâblarında gördükleri âyât-ı Hakk'ı setrettiler. Ve kezâ ehl-i sûret olan ulemâ dahi Kur'ân ve Hadîs'in şehadetiyle sabit olan hakāyıkı inkâr ile setrederler. Mesela Kur'ân'da : هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ )Hadid 57/3) [Evvel O'dur ve Ahir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur.] buyurulmuştur. Eğer onlara deseniz ki, bizim nazarımızda “zâhir”den maksûd, bu eşyâdır. Binâenaleyh bu âyet-i kerîme, Hak eşyanın “ayn”ı olduğunu beyân bu- yurur. Onlar cevâben: “Bu müteşâbihâttandır; bunun ma'nâsını Hak ve ilimde râsihûn olan ulemâ bilir” derler. Ve baştan başa âyât-ı kur'âniyye ve ahâdis-i şerîfenin mağzı ve lübbü olan bu Fusûsu'l-Hikem'e zeban-dırâz- lıktan çekinmezler. Halbuki evliyâullâhın heman cümlesi bu hakāyıktan bahsetmişlerdir. Eğer Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bir âlim-i râsih değil ise, onların nazarında âlim-i râsih olan acabâ kimdir? Ve illâ Hakk'ın ve Resûl'ünün, halka anlayamayacakları kelâmlar ile hitâb ettiklerini kabûl etmek lâzım gelir. Hâşâ sümme hâşâ!.. Bunu insanların biraz aklı başında olanları bile yapmaz. Zîrâ kelâm bir maksadı muhâtaba tefhîm içindir. Bu maksad ol- mayınca kelâm abes olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Hak ve Resûl'ü tarafından gelen müjdeler üzerine, Hak Teâlâ'nın eşyanın tekil hakikati ve kuvvetlerin hüviyeti olduğu, daha önce kendilerine keşif ve tecelli yoluyla bildirilmiş olan kimselerin ilmi, artık kâmil bir ilim haline geldi. Bu marifetin, hakiki marifet olduğuna dair şüphe kalmadı. Ve dış âlemde ve iç âlemde yayılıp ortaya çıkmış olan ayetlerimizi ve alametlerimizi, taayyünlerin (belirginleşmelerin) suretleriyle örtenlerden başkası inkâr etmez. O kâfirler, yani Hakk'ın "vechini" (yüzünü/özünü) örtenler, Hak, sınırlar ile sınırlanmış olan eşyanın tekil hakikati olunca, sınırlı olur zannederler. Halbuki sonsuz olan Hak, zâtı ile bütün eşyayı kuşatmıştır; ve zâta ait tecellileri ve sıfatlara ait tecellileri ile hepsinde ortaya çıkar. Onlar bu marifete vakıf olsalar bile, nefislerindeki haset ve nefaset (kıskançlık) ve zulüm cihetinden onu gizlerler. "Nefaset", "buhl" (cimrilik) anlamındadır; ve "nefis", cimrilik edilen ve kıskanılan şeydir. Yani Ehl-i Kitap, kitaplarında gördükleri Hakk'ın ayetlerini gizlediler. Ve aynı şekilde ehl-i suret olan ulema da Kur'an ve Hadis'in şehadetiyle sabit olan hakikatleri inkâr ile gizlerler. Mesela Kur'an'da: "هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ" (Hadid 57/3) [Evvel O'dur ve Ahir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur.] buyurulmuştur. Eğer onlara deseniz ki, bizim nazarımızda "zâhir"den maksat, bu eşyadır. Bu sebeple bu ayet-i kerime, Hak'ın eşyanın tekil hakikati olduğunu beyan buyurur. Onlar cevaben: "Bu müteşabihatlardandır; bunun anlamını Hak ve ilimde kökleşmiş olan ulema bilir" derler. Ve baştan başa Kur'an ayetlerinin ve şerif hadislerin özü ve lübbü olan bu Fusûsu'l-Hikem'e dil uzatmaktan çekinmezler. Halbuki evliyaullahın hemen hepsi bu hakikatlerden bahsetmişlerdir. Eğer Cenab-ı Şeyh (r.a.) ilimde kökleşmiş bir alim değil ise, onların nazarında ilimde kökleşmiş olan acaba kimdir? Ve aksi takdirde Hakk'ın ve Resûl'ünün, halka anlayamayacakları kelamlar ile hitap ettiklerini kabul etmek lazım gelir. Haşa sümme haşa! Bunu insanların biraz aklı başında olanları bile yapmaz. Zira kelam bir maksadı muhataba anlatmak içindir. Bu maksat olmayınca kelam abes olur.

وَمَا رَأَيْنَا قَطُّ من عند الله في حقه تعالى في آياتٍ أَنزَلَها أو إخبار عنه أوْصَلَه

إلينا فيما يَرْجِعُ إليه تعالى إلَّا بالتَّحْدِيدِ تَنْزِيها كان أو غير تنزيه.

Ve biz Hak Teâlâ'nın, Hak hakkında inzâl ettiği âyetlerde veyâhud Allah Teâlâ'ya râci' olur şey hakkında, bize îsâl ettiği Hak'tan olan ih- bârda, tenzîh olsun tenzîhin gayrı olsun, min-indillâh aslâ tahdîdden gayrı bir şey görmedik. Ya'ni gerek âyât-ı münzelede ve gerek Resûl vâsıtasıyla bize vâsıl olan haberlerde Allah Teâlânın [10/36] vasfını tenzîh olsun, tenzîhin gayrı ol- sun, Allah tarafından ancak tahdîd ile gördük. Ya'ni Allah Teâlâ hakkında Kur'ân'da ve kütüb-i münzele-i sâirede ve ahâdîs-i şerîfede vârid olan şeyin cümlesi tahdîddir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve biz, Yüce Allah'ın, Hak hakkında indirdiği âyetlerde veyahut Yüce Allah'a ait olan şey hakkında, bize ulaştırdığı Hak'tan gelen haberde, tenzih olsun tenzihin gayrısı olsun, Allah katından asla sınırlamadan başka bir şey görmedik. Yani gerek indirilmiş âyetlerde ve gerek Resûl vasıtasıyla bize ulaşan haberlerde Yüce Allah'ın vasfını tenzih olsun, tenzihin gayrısı olsun, Allah tarafından ancak sınırlama ile gördük. Yani Yüce Allah hakkında Kur'ân'da ve diğer indirilmiş kitaplarda ve şerefli hadislerde geçen şeylerin hepsi sınırlamadır.

أَوَّلُهُ العَمَاءُ، «الَّذِي مَا فَوْقَهُ هَوَاءٌ وَمَا تَحْتَهُ هَوَاءُ»، فكان الحق فيه قبل أن

يَخْلُقَ الخلق.

O ihbârın evvelkisi, "Fevkinde havâ ve tahtında havâ olmayan "amâ”-dır." İmdi Hak, halkı yaratmazdan evvel o "amâ”da idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O haberin ilki, "Üstünde hava ve altında hava olmayan 'amâ'dır." Şimdi, Hak, halkı yaratmadan önce o 'amâ'da idi.

Ashâb-ı kiramdan Ebû Rezîn el-Ukaylî (r.a.), Cenâb-ı Fahr-i âlem (s.a.v.)den: أَيْنَ كَانَ رَبُّنَا قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ الْخَلْقَ ya'ni “Halk-ı mahlûktan mukad-dem Rabb'imiz nerede idi?" diye sordu. Onlar da cevaben كَانَ فِي عَمَاءٍ مَا فَوْقَهُ هَوَاءٌ وَمَا تَحْتَهُ هَوَاءٌ ya'ni “Fevkinde ve tahtında havâ olmayan “ama”-da idi" buyurdular. “Ama” lugatta “ince bulut” maʼnâsınadır. Ehlullahdan baʼzılarının ıstılâhında “hazret-i ahadiyyet”ten ibarettir. Zîrâ mertebe-i ahadiyyeyi Hakk'ın kendisinden gayrı kimse bilmez; ve o mertebe hicâb-ı Celâl'dir. Ve bazılarının ıstılâhında, menşe'-i esmâ ve sıfâttan ibaret olan "hazret-i vâhidiyyet"ten ibârettir. Zîrâ “ama” “rakîk bulut” ma'nâsınadır; ve bulut yer ile gök arasına hâil olur; ve bu hazret-i vâhidiyyet dahi, semâ-i ahadiyyet ile arz-ı kesret-i halkıyye arasına hâil olur; ve Şerh-i Dâvûd-1 Kayserîde, ism-i câmi’-i ilâhî hasebiyle Hakk'ın taayyün-i evvelinden ibâ-ret olduğu beyân buyurulmuştur. Ve İmâm-ı Şarânî hazretleri de: “Hadîs-i şerîfteki »الَّذِي» «ما« ma'nasına olan “mevsûle” değil, “nâfiye”dir. Binâena-leyh “ama” Hak Teâlânın halkından temeyyüz eylediği evvelki mertebedir" buyurur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ashâb-ı kiramdan Ebû Rezîn el-Ukaylî (r.a.), Cenâb-ı Fahr-i âlem (s.a.v.)'den: أَيْنَ كَانَ رَبُّنَا قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ الْخَلْقَ yani "Yaratılmışları yaratmadan önce Rabb'imiz nerede idi?" diye sordu. O da cevaben كَانَ فِي عَمَاءٍ مَا فَوْقَهُ هَوَاءٌ وَمَا تَحْتَهُ هَوَاءٌ yani "Üstünde ve altında hava olmayan 'ama'da idi" buyurdu. "Ama" sözlükte "ince bulut" anlamındadır. Ehlullah'tan bazılarının ıstılahında (tasavvufî teriminde) "hazret-i ahadiyyet"ten (Allah'ın biricikliği mertebesi) ibarettir. Çünkü ahadiyyet mertebesini Hakk'ın kendisinden başka kimse bilmez; ve o mertebe hicâb-ı Celâl'dir (Allah'ın yüceliğinin perdesidir). Ve bazılarının ıstılahında, esmâ (isimler) ve sıfâtın (sıfatlar) menşei (kaynağı) olan "hazret-i vâhidiyyet"ten (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği mertebe) ibarettir. Çünkü "ama" "rakîk bulut" (ince bulut) anlamındadır; ve bulut yer ile gök arasına hâil (engel) olur; ve bu hazret-i vâhidiyyet de, semâ-i ahadiyyet (ahadiyyet göğü) ile arz-ı kesret-i halkıyye (halkın kesret/çokluk yeryüzü) arasına hâil olur; ve Şerh-i Dâvûd-ı Kayserî'de, ism-i câmi'-i ilâhî (Allah'ın tüm isimlerini toplayan isim) hasebiyle Hakk'ın taayyün-i evvelinden (ilk belirlenimi) ibaret olduğu beyan buyurulmuştur. Ve İmâm-ı Şarânî hazretleri de: "Hadîs-i şerîfteki »الَّذِي» «ما« anlamına gelen 'mevsûle' (bağlaç) değil, 'nâfiye'dir (olumsuzluk edatı). Bu sebeple 'ama' Hak Teâlâ'nın halkından temeyyüz eylediği (ayrıldığı) evvelki mertebedir" buyurur.

İmdi bu şerhin mukaddemesinde, tecelliyât-ı vücûd [10/37] bahsinde îzâh olunduğu üzere, vücûd-ı mutlaktan ibaret olan fezâda, nefes-i Rah-mânînin irsâlinden öbek öbek avâlimin mâdde-i ûlâsı mütekevvin olmuş-tur. Ehl-i fen bu, mevâdd-ı ûlâya “sehâb-ı muzî” ta'bîr ederler. Bidâyet-i tekevvünlerinde gāyet rakîk ve şeffaf bulutlardan ibaret olduklarından bunlara lugaten ancak “ama” denebilir. Bu “ama”lar gittikçe teberrüd ve tekâsüf edip devrederler; ve istihâlât-ı muhtelifeden sonra merkûb-i insân olurlar. Havâ unsuriyâttan mürekkeb olduğu ve fezâda ise unsuriyât bu- lunmadığı cihetle, “amâ” tabîr olunan bu rakîk bulutların ne fevklerinde ve ne de tahtlarında bittabi' havâ olamaz. Unsuriyâttan hâlî olduğundan fezâya “hala” dahi tesmiye ederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu şerhin girişinde, "tecelliyât-ı vücûd" bahsinde açıklandığı üzere, mutlak varlıktan ibaret olan uzayda, Rahman'ın nefesinin gönderilmesiyle öbek öbek âlemlerin ilk maddesi oluşmuştur. Bilim insanları bu ilk maddelere "parlayan bulut" adını verirler. Oluşumlarının başlangıcında çok ince ve şeffaf bulutlardan ibaret oldukları için bunlara sözlük anlamıyla ancak "ama" denilebilir. Bu "ama"lar gittikçe soğuyup yoğunlaşır ve dönerler; çeşitli değişimlerden sonra insanın bindiği şeye dönüşürler. Hava unsurlardan oluştuğu ve uzayda ise unsurlar bulunmadığı için, "ama" olarak adlandırılan bu ince bulutların ne üstlerinde ne de altlarında doğal olarak hava olamaz. Unsurlardan arınmış olduğundan uzaya "hala" da denir.

İmdi bizim manzûme-i şemsiyyemizin mâdde-i ûlâsı da bidâyet-i hil- katte böyle bir sehâb-ı muzî idi; ve mertebe-i amâda ne seyyârât, ne güneş, ne de kamer ve ne de mahlûkāt-ı sâireden bir şey mevcûd değil idi. Ve bu hâl, yalnız bizim manzûme-i şemsiyyemizde değil, diğer avâlim-i bî-nihâ- yede dahi böyledir. Ebû Rezîn el-Ukaylî, sükkân-ı arzdan olduğu cihet- le, suâlinde "Rabb'imiz” demekle gözünün gördüğü mahlûkātın Rabb'i- ni murâd ettiği hâlde, A'ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz, cevâb-ı âlîlerinde onun gözünün görmediği avâlim-i bî-nihâyenin ahvâline de șâmil olmak üzere &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bizim güneş sistemimizin ilk maddesi de yaratılışın başlangıcında böyle ışıklı bir buluttu; ve "amâ" mertebesinde ne gezegenler, ne güneş, ne de ay ve ne de diğer yaratılmışlardan hiçbir şey mevcut değildi. Ve bu durum, yalnız bizim güneş sistemimizde değil, diğer sonsuz âlemlerde de böyledir. Ebû Rezîn el-Ukaylî, yeryüzü sakinlerinden olduğu için, sorusunda "Rabb'imiz" demekle gözünün gördüğü yaratılmışların Rabb'ini kastettiği hâlde, Peygamberlerin en bilgilisi (s.a.v.) Efendimiz, yüce cevabında onun gözünün görmediği sonsuz âlemlerin hâllerini de kapsayacak şekilde (konuşmuştur).

كَانَ فِي عَمَاءٍ مَا فَوْقَهُ هَوَاءٌ وَمَا تَحْتَهُ هَوَاءٌ

]Fevkinde ve tahtında havâ olma- yan "ama”da idi.] buyurdular. Ya'ni “Rabbimiz suver-i eşyânın izhârından mukaddem, bî-sûret olan amâda idi ki, onun fevki ve tahtı “hala” olup, oralarda anâsırdan terekküb eden havâ yok idi” demek olur. Ve bu cevâb ile mertebe-i amâʼya tenezzülünden mukaddem vücûd-ı mutlakın rubûbiyet- le muttasıf olmadığına ve rubûbiyet, vücûdun ilk taayyünü olan mertebe-i amâdan başladığına işâret buyurulmuş olur. Yüksekte uçan ey ehl-i heyet İrfân-ı Muhammedî'ye hayret! İşte her bir âlemin mâdde-i ûlâsı olan bu rakîk ve şeffaf bulutlar vü- cûd-ı mutlakta bir hadd ile [10/38] mahdûd olduklarından elbette cihet sâhibidirler. Binâenaleyh hem fevkleri ve hem de tahtları vardır. Ve bu “ama” zât-ı eltaf-ı latîfin mertebe-i kesîfeye tenezzülünden ibâret bulundu- ğundan, bu hadîs-i şerîfte beyân buyurulan fevk ve taht, Rabbü'l-âlemîn hakkında tahdîdi mutazammındır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Üstünde ve altında hava olmayan "amâ"da idi.] buyurdular. Yani "Rabbimiz, eşyanın suretlerinin ortaya çıkmasından önce, suretsiz olan amâda (İlahi Zât'ın ilk taayyünü, ilk tecellisi) idi ki, onun üstü ve altı 'boşluk' olup, oralarda unsurlardan oluşan hava yok idi" demek olur. Ve bu cevap ile, amâ mertebesine inişinden önce mutlak varlığın rubûbiyet (Rablık vasfı) ile vasıflanmadığına ve rubûbiyetin, varlığın ilk taayyünü (belirginleşmesi) olan amâ mertebesinden başladığına işaret buyurulmuş olur. Yüksekte uçan ey heyet ehli (astronomlar), İrfân-ı Muhammedî'ye (Hz. Muhammed'in (a.s.) getirdiği bilgiye) hayret edin! İşte her bir âlemin ilk maddesi olan bu ince ve şeffaf bulutlar, mutlak varlıkta bir sınır ile sınırlı olduklarından elbette yön sahibidirler. Bu sebeple hem üstleri hem de altları vardır. Ve bu "amâ", en latif Zât'ın kesif (yoğun) mertebeye inişinden ibaret bulunduğundan, bu hadis-i şerifte beyan buyurulan üst ve alt, Rabbü'l-âlemîn (âlemlerin Rabbi) hakkında bir sınırlamayı içerir.

ثم ذَكَرَ أَنَّهُ اسْتَوَى على العَرشِ ، فهذا أيضًا تَحْدِيدٌ، ثم ذَكَرَ أَنَّهُ يَنْزِلُ إِلَى

السَّماءِ الدُّنيا، فهذا تحديد ، ثم ذَكَرَ أنَّه في السَّماءِ وأَنَّه في الأرضِ، وَذَكَرَ

أَنَّه مَعَنَا أَيْنَمَا كُنَّا ، إلى أنْ أخبرنا أنَّه عَيْنُنا، ونحنُ مَحْدُودُونَ، فَمَا وَصَفَ

نَفْسَهُ إلا بالحد.

Ondan sonra Allah Teâlâ, “arş üzerine istivâ eylediğini” zikreyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra Yüce Allah, "arş üzerine istivâ eylediğini" zikretti.

Bu da evvelki gibi tahdîddir. Ondan sonra "her gece Hakk'ın semâ-i dünyâya indiğini" zikretti. Bu dahi tahdîddir. Ondan sonra tahkîkan "Hak semâda ve arzda olduğunu" zikreyledi. Ve "biz nerede olur isek, muhakkak bizimle beraber olduğunu” zikretti; tâ bizim "ayn"ı-mız olduğunu bize haber verinceye kadar. Halbuki biz mahdûdlarız. İmdi Hak, kendi nefsini ancak hadd ile vasfeyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu da önceki gibi bir sınırlamadır. Ondan sonra "her gece Hakk'ın dünya semasına indiğini" zikretti. Bu da bir sınırlamadır. Ondan sonra tahkîkan "Hak'ın semada ve arzda olduğunu" zikreyledi. Ve "biz nerede olursak olalım, muhakkak bizimle beraber olduğunu" zikretti; tâ bizim "ayn"ımız (varlığımızın özü) olduğunu bize haber verinceye kadar. Halbuki biz sınırlıyız. Şimdi Hak, kendi nefsini ancak bir sınır ile vasfetti.

Yani Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ya'ni "Rahmân arş üzerine müstevî oldu” buyurdu; ve Resûl'ünün إِنَّ اللَّهَ يَنْزِلُ كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَيَقُولُ هَلْ مِنْ تَائِبِ فَأَتُوبُ عَلَيْهِ وَهَلْ مِنْ مُسْتَغْفِرٍ فَأَغْفِرَ لَهُ lisânıyla da ya'ni “Allah Teâlâ her gece semâ-i dünyâya nüzûl edip buyurur ki: Tevbe eden var mıdır ki, tevbesini kabûl edeyim; ve istiğfâr eden var mıdır ki, onu mağfiret edeyim”336 dedi. Ve kezâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهُ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهُ (Zuhruf, 43/84) ya'ni “O öyle Allah'dır ki semâda da Allah'dır; arzda da Allah'dır." Ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'ni “Nerede olur iseniz O sizinle berâberdir” buyurdu. İmdi arş, yer, gök ve bizim bulunduğumuz yerler, hep emkine-i mahdûdeden [10/39] ibâret ve vücûd-ı mutlakın bi't-tenezzül taayyününden mütehas-sıl bulunduğundan, bunların cümlesi tahdîdi mutazammındır. Bu sûrette Hak, nefsini ancak hadd ile vasfetmiş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) yani "Rahmân arş üzerine istivâ etti" buyurdu; ve Resûl'ünün إِنَّ اللَّهَ يَنْزِلُ كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَيَقُولُ هَلْ مِنْ تَائِبِ فَأَتُوبُ عَلَيْهِ وَهَلْ مِنْ مُسْتَغْفِرٍ فَأَغْفِرَ لَهُ lisanıyla da yani "Allah Teâlâ her gece dünya semasına inip buyurur ki: Tevbe eden var mıdır ki, tevbesini kabul edeyim; ve istiğfar eden var mıdır ki, onu bağışlayayım" dedi. Ve aynı şekilde Kur'ân-ı Kerîm'de وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهُ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهُ (Zuhruf, 43/84) yani "O öyle Allah'tır ki semada da Allah'tır; arzda da Allah'tır." Ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) yani "Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir" buyurdu. Şimdi arş, yer, gök ve bizim bulunduğumuz yerler, hepsi sınırlı mekânlardan ibaret olup [10/39] mutlak varlığın tenezzül (aşağı inme, tecelli etme) yoluyla taayyününden (belirginleşmesinden) meydana geldiğinden, bunların hepsi sınırlamayı içerir. Bu durumda Hak, kendisini ancak sınır ile vasfetmiş olur.

Ma'lûm olsun ki, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) evvelen “amâ” hakkındaki hadîs-i şerîfi; ve ba'dehû arş; ve ba'dehû semâ-i dünyâyı; ve ba'dehû semâ ve arzı; ba'dehû bizim ile maiyyet-i Hakk'ı zikretmekle, etvâr-ı hilkatte-ki tertîb-i vech ile tahdîdâta işâret buyururlar. Şöyle ki arş'ın bir ma'nâsı da lugaten “binâ” demektir. “Amâ” manzûme-i şemsiyye binâsının temeli mesâbesinde olduğundan evvelen onu zikrettiler. Ve tekâsüf eden “amâ”-nın devrinden mütehassıl kuvve-i ani'l-merkeziyye sebebiyle, ilm-i hey'ette “seyyârât-ı ulviyye” ta'bîr olunan, arzdan evvelki seyyâreler iftitâk eyledik-lerinden ve bunların her birerleri birer binâ-i ilâhî olduğundan, ba'dehû arşı zikreyledi. Ve arzdan evvel onun ulüvvünde, ya'ni semâsındaki sey-yârât mütekevvin olduğundan, ba'dehû semâ-i dünyâyı zikretti. Ve ba'dehû mâdde-i ûlâdan cirm-i arz ve sırasıyla “seyyârât-ı süfliyye” ta'bîr olunan Zühre ve Utârid iftitâk eylediklerinden arzı ve semâyı zikreyledi. Ve arz üzerindeki mahlûkātın istihâlâtından sonra insan peydâ olduğundan, ba'dehû bizim ile olan maiyyet-i vücûdu beyân buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) evvelâ "amâ" (mutlak gayb âlemi) hakkındaki hadîs-i şerîfi; ve sonra arşı; ve sonra dünya semasını; ve sonra sema ve arzı; sonra da bizimle olan Hakk'ın maiyyetini (beraberliğini) zikretmekle, yaratılışın evrelerindeki tertip şekliyle sınırlamalara işaret buyururlar. Şöyle ki arşın bir anlamı da lügatte "bina" demektir. "Amâ" güneş sisteminin binasının temeli mesabesinde olduğundan evvelâ onu zikrettiler. Ve yoğunlaşan "amâ"nın devrinden meydana gelen merkezkaç kuvveti sebebiyle, astronomi ilminde "seyyârât-ı ulviyye" (üst gezegenler) tabir olunan, arzdan (yeryüzünden) önceki gezegenler ayrılıp oluştuklarından ve bunların her birerleri birer ilahi bina olduğundan, sonra arşı zikreyledi. Ve arzdan evvel onun ulviyetinde, yani semasındaki gezegenler oluştuğundan, sonra dünya semasını zikretti. Ve sonra ilk maddeden arzın cismi ve sırasıyla "seyyârât-ı süfliyye" (alt gezegenler) tabir olunan Zühre ve Utarid ayrılıp oluştuklarından arzı ve semayı zikreyledi. Ve arz üzerindeki mahlûkatın (yaratılmışların) dönüşümlerinden sonra insan meydana geldiğinden, sonra da bizimle olan vücudun (varlığın) maiyyetini (beraberliğini) beyan buyurdu.

وقوله : لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ حَدٌ أيضًا إِنْ أَخَذْنَا الكَافَ زَائِدَةً بغيرِ الصِّفَةِ،

ومَن تَمَيَّزَ عَنِ المَحدود فهو محدود بكونه ليس عينَ هذا المحدود، فالإطلاق

عنِ التَّقْيِيدِ تَقْيِيدٌ، والمُطْلَقُ مُقَيَّدٌ بالإطلاقِ لِمَنْ فَهِمَ.

Ve Allah Teâlâ'nın لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Sûrâ, 42/11) kavli dahi eğer “kâf”ı, sıfattan gayrı, zâid alacak olur isek, ["Hiçbir şey O'nun misli değildir." ma'nâsına] kezâlik haddir. Ve mahdûddan temeyyüz eden kimse, o mahdûdun “ayn”ı olmamakla beraber yine mahdûddur. İmdi anlayana göre, takyîdden ıtlâk, takyîddir; ve mutlak dahi ıtlâk ile mukayyeddir. [10/40] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Yüce Allah'ın "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ" (Şûrâ, 42/11) sözü de, eğer "kâf" harfini sıfattan (benzerlik bildiren edattan) ayrı, fazladan (bir harf) kabul edecek olursak, ["Hiçbir şey O'nun misli değildir." anlamına gelir ki] aynı şekilde sınırlıdır. Ve sınırlı olandan ayrılan kimse, o sınırlı olanın aynısı olmamakla birlikte yine de sınırlıdır. Şimdi anlayana göre, bir şeyi kayıtlamak (sınırlamak) mutlaklaştırmaktır; ve mutlak olan da mutlaklık ile kayıtlıdır.

Ya'ni “ke-mislihî” deki harf-i “kâf”ı sıfat ma'nâsına almayıp, zâid addetsek "Bir şey O'nun misli değildir” demek olur. Bu da tahdîddir. Çünkü eşyânın hudûdu vardır. Bu eşyânın misli olmayan şey, onların hudûdu hâricine çıkmış olur; ve böyle mahdûddan temeyyüz eden kimse dahi, o mahdûdun “ayn”ı olmasa bile yine mahdûd olur. Ya'ni birinin hudûdu bitip diğerinin hudûdu başlar. Ve Hakk'ı takyîdden ıtlâk etsek, yine takyîd etmiş oluruz. Çünkü ıtlâk edilen şey, mukayyedin hâricine çıkarılmış olacağından bu ıtlâk takyîd olur. Ve “mutlak” dediğimiz vakitte dahi, kayd-ı ıtlâk ile takyîd etmiş oluruz. Zîrâ mutlakıyet, isim ve resimden ibârettir. Ve zât-ı Hak ise isim ve resimden müstağnîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "ke-mislihî"deki "kâf" harfini sıfat anlamında almayıp, fazlalık kabul etsek, "Bir şey O'nun benzeri değildir" demek olur. Bu da sınırlamadır. Çünkü eşyanın sınırları vardır. Bu eşyanın benzeri olmayan şey, onların sınırının dışına çıkmış olur; ve böyle sınırlı olandan ayrılan kimse dahi, o sınırlı olanın aynısı olmasa bile yine sınırlı olur. Yani birinin sınırı bitip diğerinin sınırı başlar. Ve Hakk'ı kayıtlamadan mutlak kılarsak, yine kayıtlamış oluruz. Çünkü mutlak kılınan şey, kayıtlı olanın dışına çıkarılmış olacağından bu mutlak kılma kayıtlamadır. Ve "mutlak" dediğimiz vakitte dahi, mutlaklık kaydı ile kayıtlamış oluruz. Çünkü mutlakiyet, isim ve resimden ibarettir. Ve Hak'ın zâtı ise isim ve resimden müstağnidir.

وإِنْ جَعَلْنَا الكَافَ لِلصَّفَةِ فَقَدْ حَدَّدْنَاهُ .

Ve eğer biz "kâf”ı sıfat için alacak olur isek [O'nun misli gibi bir şey yoktur.], şu hâlde biz Hakk'ı tahdîd ederiz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer biz "kâf" harfini sıfat için alacak olursak [O'nun misli gibi bir şey yoktur.], bu durumda biz Hakk'ı sınırlarız.

Ya'ni "O'nun misli gibi bir şey yoktur” ma'nâsına alsak, bu sûrette, evvelâ Hakk'a misl isbât edip, ba'dehû başka bir şeyin o misle misl olmasını nefyederiz. Halbuki bu, teşbîh olur ve teşbîh ise tahdîddir. Ve bu sûrette "kâf", misliyet ma'nâsı için sıfat olarak alınmış olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "O'nun benzeri gibi bir şey yoktur" anlamına alsak, bu durumda, öncelikle Hakk'a bir benzer ispat edip, daha sonra başka bir şeyin o benzere benzer olmasını reddederiz. Halbuki bu, benzetme olur ve benzetme ise sınırlamadır. Ve bu durumda "kâf", benzerlik anlamı için sıfat olarak alınmış olur.

وإِنْ أَخَذْنَا لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (ع) على نَفِي المِثلِ تَحَقَّقْنَا بالمفهوم والإخبار

الصحيح أنه عينُ الأشياء، والأشياءُ مَحْدُودَةٌ وإِنِ اخْتَلَفَتْ حُدُودُها.

Ve eğer biz لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli yoktur] kelâ- mını nefy-i misl üzerine alsak, mefhûm ile ve ihbâr-ı sahîh ile Hak eşyânın “ayn”ı olduğunu muhakkakan bildik. Halbuki eşyâ her ne kadar hadleri muhtelif ise de, mahdûddur. [10/41] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer biz لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli yoktur] sözünü mislinin nefyedilmesi (benzerinin olmaması) üzerine alsak, mefhum (kavram) ile ve sahih haber ile Hak'ın eşyanın "ayn"ı (özü, hakikati) olduğunu muhakkak bildik. Halbuki eşya her ne kadar sınırları farklı olsa da, sınırlıdır.

Ya'ni biz bu âyeti, “kâf” zâid olsun, gayr-ı zâid olsun, kinâye tarîkiy- le mutlakan nefy-i misl ma'nâsına alsak, nitekim "Senin mislin bahîl ve gazûb olmaz" derler. Bunda onun nazîri murâd olunmayıp o kimsenin nefsinden buhl ve gazabın nefyi kasdolunur. Bu da yine tahdîdi müstel- zimdir. Zîrâ bir şeyden mümtâz olan şey, o şeyden imtiyâzı ile mahdûd olur; ve bu tahdîd sebebiyle, o şeyden misliyet münselib olur. Bu sûrette âyette mefhûm olan şeyle ve ihbâr-ı sahih olan كُنْتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ الخ ... [Onun işitmesi ve görmesiyim...] hadîs-i şerîfiyle biz, Hak eşyânın “ayn”ı olduğunu hakîkat üzere bildik. Çünkü “O'nun misli bir mahlûk yoktur”, dediğimiz vakitte iki sûret mutasavver olur: Biri “eşyanın mugāyiri” ve di- ğeri "eşyanın aynı” olmasıdır. Halbuki mugāyeret “Lâ ilahe illallah” ve مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهِ غَيْرُهُ (A'râf, 7/59) [Sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur.] gibi âyât-ı muhkeme-i Kur'ânî ve لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللهِ [Eğer ipinizi bıraksanız Allâh'ın üzerine düşer idi.] ve كُنْتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ الخ [Onun işitmesi ve görmesiyim...] gibi ahâdîs-i şerîfeye nazaran vârid değildir. Ve mugāyeret olmayınca ayniyet sâbit olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani biz bu ayeti, "kâf" harfi ister fazla olsun ister fazla olmasın, kinaye yoluyla mutlak olarak benzerliğin reddi anlamına alsak, nitekim "Senin benzerin cimri ve öfkeli olmaz" derler. Bunda onun benzeri kastedilmeyip o kişinin kendisinden cimrilik ve öfkenin reddi amaçlanır. Bu da yine sınırlamayı gerektirir. Çünkü bir şeyden ayrıcalıklı olan şey, o şeyden ayrıcalığı ile sınırlanır; ve bu sınırlama sebebiyle, o şeyden benzerlik sıyrılır. Bu durumda ayette anlaşılan şeyle ve sahih haber olan "Onun işitmesi ve görmesiyim..." hadis-i şerifiyle biz, Hakk'ın eşyanın "ayn"ı (özü) olduğunu hakikat üzere bildik. Çünkü "O'nun benzeri bir mahlûk yoktur" dediğimiz vakitte iki durum tasavvur edilir: Biri "eşyanın farklısı" ve diğeri "eşyanın aynı" olmasıdır. Halbuki farklılık "Lâ ilahe illallah" ve "Sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur." (A'râf, 7/59) gibi Kur'an'ın muhkem ayetlerine ve "Eğer ipinizi bıraksanız Allah'ın üzerine düşer idi." ve "Onun işitmesi ve görmesiyim..." gibi hadis-i şeriflere nazaran söz konusu değildir. Ve farklılık olmayınca ayniyet (özdeşlik) sabit olur.

فهو مَحْدُودٌ بِحَدِّ كلّ محدود، فما يُحَدُّ شَيءٌ إِلَّا وهو حَدٌ لِلحَقِّ.

İmdi Hak, her mahdûdun haddi ile mahdûddur. Binâenaleyh bir şey hadd olunmaz illâ ki o şey, Hakk'ın haddi olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Hak, her sınırlı şeyin sınırı ile sınırlıdır. Bu sebeple bir şey sınırlanmaz, ancak o şey Hakk'ın sınırı olur.

Ya'ni Hak, her mahdûd olan şeyde mütecellîdir ve o şeyin “ayn”ıdır. Binâenaleyh bir şeyin haddi ta'yîn olunduğu vakit, o hadd, Hakk'ın haddi olur. Bu sûrette Hak kâffe-i eşyânın hudûd-i muhtelifesiyle mahdûd olur. [10/42] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, her sınırlı olan şeyde tecelli eder ve o şeyin tekil hakikatidir. Bu sebeple bir şeyin sınırı belirlendiği zaman, o sınır, Hakk'ın sınırı olur. Bu şekilde Hak, bütün eşyanın çeşitli sınırlarıyla sınırlı olur.

فهو السَّارِي في المُسَمَّى المخلوقاتِ والمُبْدَعَاتِ، ولو لم يكن الأمر كذلك

ما صح الوجود، فهو عَينُ الوجودِ ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ بِذَاتِهِ،

وَلَا يَؤُدُهُ حِفظُ كُلِّ شيءٍ، فحفظه للأشياء كلها حفظه لصورته أن يكون

الشَّيء غير صورته، ولا يَصِحُ إلا هذا ، فهو الشَّاهِدُ من الشاهدِ والمَشْهُودُ من

المشهود، فالعالم صورته، وهو رُوحُ العالَمِ المُدَبِّرُ له، فهو الإنسان الكبير.

İmdi Hak, mahlûkāt ve mübdeât tesmiye olunanda sârîdir; ve eğer emr böyle olmasa idi, vücûd sahîh olmaz idi. Böyle olunca Hak, vü- cûdun "ayn"ıdır. Binâenaleyh "Hak, her şeye zâtıyla nigehbândır" (Hûd, 11/57); ve her şeyin hıfzı “Hakk'ın üzerine giran gelmez" (Ba- kara, 2/255). İmdi Hakk'ın, eşyânın kâffesini hifzetmesi, bir şey, ken- di sûretinin gayrı olmaktan, kendi sûretini hifzetmesidir; ve bunun gayrı sahîh olmaz. Ve O her şâhidden Şâhid ve meşhûddan Meş- hûd'dur. Binâenaleyh âlem, O'nun sûretidir; ve O âlemin rûhu olup onu müdebbirdir. Bu sûrette âlem, insân-ı kebîrdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak, yaratılmışlar ve ilk yaratılanlar olarak adlandırılan şeylerde yaygındır; ve eğer durum böyle olmasaydı, varlık sahih olmazdı. Böyle olunca Hak, varlığın tekil hakikatidir. Bu sebeple "Hak, her şeye zâtıyla nigehbândır" (Hûd, 11/57); ve her şeyin korunması "Hakk'ın üzerine ağır gelmez" (Bakara, 2/255). Şimdi Hakk'ın, eşyanın hepsini koruması, bir şeyin kendi suretinin gayrısı olmaktan, kendi suretini korumasıdır; ve bunun dışındaki bir durum sahih olmaz. Ve O, her şahitten Şahit ve meşhuddan Meşhud'dur. Bu sebeple âlem, O'nun suretidir; ve O, âlemin ruhu olup onu idare edendir. Bu surette âlem, insân-ı kebîrdir (büyük insandır).

Ya'ni Hak, zamân ile mesbûk olup “mahlûkāt” ve “âlem-i halk" ve "âlem-i şehadet” tesmiye olunan hakāyıkta; ve zamân ile mesbûk olmayıp “mübdeât” ve “âlem-i emr” ve “âlem-i ervâh” tesmiye olunan hakāyıkta, sereyân-ı vücûd ile sârîdir. Eğer iş böyle olmasaydı, vücûd sahîh ve sabit olmaz; ve bir şey vücûd bulmaz idi. Çünkü mümkinin, ya'ni mahlûkāt ve mübdeâtın vücûd-ı müstakilleri yoktur. Ya'ni eğer Hakk-ı mutlakın suver-i mukayyedâta sereyânı olmasaydı, o mukayyedâtın vücûdu sahîh ve sâbit olmaz idi. [10/43] Zîrâ bu kesîf olan mevcûdâtın menşeleri, zât-ı latîfin vücûdudur; ve bu suver-i kesîfe, o vücûd-ı hakîkînin nişanları ve alâmet- leridir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ (Rûm, 30/22) ya'ni “Semâvât ve arzın halkı ve lisânlarınızın ve renklerinizin halk-ı ihtilafı Hak Teâlânın vücûdu alâmetlerindendir. Muhakkak bunda ulemâ-i mütefekkirîn için delâil ve alâmât vardır.” Zîrâ bir şey'-i kesîfin mertebe-i letâfeti mevcûd olmadıkça, o şey'-i kesîfın zuhûru müstahîldir. Binâenaleyh bir şeyin mer- tebe-i kesâfeti, yine o şeyin mertebe-i letâfetine delîl ve alâmettir. Meselâ buzun vücûdu suyun vücûduna delîl ve alâmettir. Ve Hakk'ın esmâsı ha- sebiyle, kendi sûreti olan kâffe-i eşyâyı, hiçbir şey kendi sûretinin gayrı ol- mamak için hıfzetmesi, kendi sûretini hıfzetmesidir. Çünkü bî-sûret olan zât-ı latîf, esmâsı hasebiyle türlü türlü sûretler ile zâhir olur. Ve suver-i kesîfeden herhangi bir sûretin kendi sûretini hifzetmesi, Hakk'ın kendi sûretini hıfzetmesidir. Eğer Hak bu vech ile kendi sûretini hıfzetmese idi, vücûdda ona misl ve şerîk bulunmak lâzım gelir idi. Halbuki mümkinin kendi zâtı ile mevcûd olması kābil olmadığından bu hâlin aksi sahîh ve sâbit olmaz. Binâenaleyh Hak, her şâhid ve zâhir olan şeyden Şâhid ve Zâ- hir'dir; ve her meşhûd olan şeyden Meşhûd'dur. Çünkü vücûdda O'ndan gayrı bir şey yoktur. Gören ve görünen ve gösteren hep O'dur. Şu hâlde âlem Hakk'ın sûreti ve zâhiridir; ve Hak dahi âlemin rûhu ve bâtınıdır; ve bu âlemin müdebbiridir. Ve âlem hey'et-i mecmuasıyla “insân-ı kebîr” olmuş olur. [10/44] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, zaman ile başlangıcı olan ve "mahlûkat", "âlem-i halk" ve "âlem-i şehadet" diye adlandırılan hakikatlerde; ve zaman ile başlangıcı olmayan ve "mübdeât" (yaratılmışlar), "âlem-i emr" (emir âlemi) ve "âlem-i ervâh" (ruhlar âlemi) diye adlandırılan hakikatlerde, varlığın yayılmasıyla nüfuz edicidir. Eğer iş böyle olmasaydı, varlık doğru ve sabit olmaz; ve hiçbir şey varlık bulmazdı. Çünkü mümkün olanın, yani mahlûkat ve mübdeâtın müstakil (bağımsız) bir varlığı yoktur. Yani eğer mutlak Hakk'ın kayıtlı suretlere yayılması olmasaydı, o kayıtlı suretlerin varlığı doğru ve sabit olmazdı. Zira bu yoğun olan varlıkların kaynağı, latif (ince) Zât'ın varlığıdır; ve bu yoğun suretler, o hakiki varlığın nişanları ve alametleridir. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ (Rûm, 30/22) yani "Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Yüce Allah'ın varlığının alametlerindendir. Muhakkak bunda düşünen âlimler için deliller ve alametler vardır." Zira yoğun bir şeyin latiflik mertebesi mevcut olmadıkça, o yoğun şeyin ortaya çıkması imkânsızdır. Buna göre bir şeyin yoğunluk mertebesi, yine o şeyin latiflik mertebesine delil ve alamettir. Mesela buzun varlığı suyun varlığına delil ve alamettir. Ve Hakk'ın isimleri gereğince, kendi sureti olan bütün eşyayı, hiçbir şey kendi suretinin gayrı olmamak için koruması, kendi suretini korumasıdır. Çünkü suretsiz olan latif Zât, isimleri gereğince türlü türlü suretler ile ortaya çıkar. Ve yoğun suretlerden herhangi bir suretin kendi suretini koruması, Hakk'ın kendi suretini korumasıdır. Eğer Hak bu şekilde kendi suretini korumasa idi, varlıkta O'na benzer ve ortak bulunması gerekirdi. Halbuki mümkün olanın kendi zatı ile mevcut olması mümkün olmadığından bu halin aksi doğru ve sabit olmaz. Buna göre Hak, her şahit ve zahir olan şeyden Şahit ve Zahir'dir; ve her meşhud olan şeyden Meşhud'dur. Çünkü varlıkta O'ndan başka bir şey yoktur. Gören ve görünen ve gösteren hep O'dur. Şu halde âlem Hakk'ın sureti ve zahiridir; ve Hak dahi âlemin ruhu ve batınıdır; ve bu âlemin müdebbiridir (idare edicisidir). Ve âlem bütünüyle "insân-ı kebîr" (büyük insan) olmuş olur.

Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şiir:

فَهُوَ الْكَوْنُ كُلُّهُ

وَهُوَ الْوَاحِدُ الَّذِي

قَامَ كَوْنِي بِكَوْنِهِ

وَلِذَا قُلْتُ نَغْتَذِي

İmdi kevnin hepsi Hak'tır. Ve O, benim vücûdum O'nun vücûdu ile kāim olan Vâhid'dir. Bunun için biz muğtedîyiz, dedim. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, oluşun hepsi Hak'tır. Ve O, benim varlığım O'nun varlığı ile ayakta duran Tek'tir. Bu sebeple biz, muğtedîyiz (yol gösterileniz), dedim.

Ya'ni kevn dediğimiz âlem-i kesretin zâhiri ve bâtını hep Haktır. Ve O, vücûd-ı mutlak-ı vâhiddir ki, benim vücûd-ı mukayyedim, O'nun vücûd-ı mutlakıyla kāimdir. İşte bunun için biz O'nun vücûdu ile muğtedîyiz; ve O bizim gıdâmızdır, dedim. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kevn dediğimiz kesret âleminin görüneni ve bâtını hep Hak'tır. Ve O, tek mutlak varlıktır ki, benim kayıtlı varlığım, O'nun mutlak varlığıyla ayaktadır. İşte bunun için biz O'nun varlığı ile besleniriz; ve O bizim gıdamızdır, dedim.

Misal: Buhâr derece derece tenezzül edip bulut, su ve buz sûretlerine bürünse, vücûd, buhârın vücûd-ı vâhidinden ibaret olur; ve bu sûretlerin vücûdu buhâr ile kāim bulunur; ve bu sûretler buhâr ile muğtedî olurlar; ve buhâr onların gıdâsı olup, izâfî olan vücûdlarında muhtefî olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Buhar derece derece alçalıp bulut, su ve buz şekillerine bürünse, varlık, buharın tek bir varlığından ibaret olur; ve bu şekillerin varlığı buhar ile ayakta durur; ve bu şekiller buhar ile beslenirler; ve buhar onların gıdası olup, izafî olan varlıklarında gizli olur.

فَوُجُودِي غِذَاؤُهُ

وَبِهِ نَحْنُ نَحْتَذِي

فَبِهِ مِنْهُ إِنْ نَظَرْ

تَ بِوَجْهِ تَعَوُّذِي

İmdi benim vücûdum O'nun gıdâsıdır; ve biz dahi O'na muhâzî ve mukābiliz. Binâenaleyh eğer sen bir vech ile nazar edersen benim sığınmam, O'ndan O'nadır. Ya'ni Hakk'ın vücudunun ve ahkâmının zâhir olması cihetinden biz de O'nun gıdâsıyız ve gıdâ gibi O'nda muhtefîyiz; ve bizim vücûdumuz nasıl ki O'na gıdâ olur ise, O da mütekābilen ve muhâziyen bizim gıdâmız olur. Ve Hak tecellî-i zâtîsiyle, bizim vücûd-ı izâfîmizi ifnâ ettiği vakit, biz O'n- dan yine O'na taavvüz ederiz, O'na sığınırız. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ ]Senden Sana sığınırım.] hadîs-i şerîfiyle bu taavvüze işaret buyurmuştur. Bu sığınma zât ve vücûd cihetiyledir; esmâ cihetiyle değildir. Esmâ cihetiyle olan istiâzede أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ ya'ni "Ya Rabbi, saht ve kahrından rızâna sığınırız” demek lâzımdır.337 Zîrâ Hak ba'zı mezâhirde Râzî; ve ba'zı mezâhirde dahi, Sâhıt ve Kahhâr isimleriyle zâhir olur. Bir isminden diğer ismine sığınırız. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, benim varlığım O'nun gıdasıdır; ve biz de O'na karşılık ve denkiz. Bu sebeple, eğer sen bir yönden bakarsan, benim sığınmam O'ndan O'nadır. Yani, Hakk'ın varlığının ve hükümlerinin ortaya çıkması açısından biz de O'nun gıdasıyız ve gıda gibi O'nda gizliyiz; ve bizim varlığımız nasıl ki O'na gıda olursa, O da karşılıklı olarak ve denk bir şekilde bizim gıdamız olur. Ve Hak, zâtî tecellîsiyle, bizim izafî varlığımızı yok ettiği zaman, biz O'ndan yine O'na sığınırız. Nasıl ki (S.a.v.) Efendimiz "وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ" [Senden Sana sığınırım.] hadîs-i şerîfiyle bu sığınmaya işaret buyurmuştur. Bu sığınma zât ve varlık yönündendir; isimler yönünden değildir. İsimler yönünden olan istiâzede "أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ" yani "Ya Rabbi, gazabından rızana sığınırız" demek gerekir. Çünkü Hak, bazı mazharlarda Râzî (razı olan); ve bazı mazharlarda da, Sâhıt (gazap eden) ve Kahhâr (kahredici) isimleriyle ortaya çıkar. Bir isminden diğer ismine sığınırız.

Misal: Hüviyetleri buhârdan ibaret olan muhtelif sûretlerdeki buz kütleleri, şemsin tecellîsiyle [10/45] eriyip fenâ buldukları vakit, buhâra müntakil olurlar; ve bu sûrette, onların vücûdu buhârın gıdâsı olup, onda ihtifâ ederler; ve nitekim evvelce buhârın vücûdu onlara gıdâ olup, onlarda muhtefî olmuş idi. Bu sûret dahi, onun muhâzîsi ve mukābili olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Hüviyetleri buhardan ibaret olan, çeşitli şekillerdeki buz kütleleri, güneşin tecellîsiyle (ortaya çıkmasıyla) eriyip yok oldukları zaman, buhara dönüşürler; ve bu şekilde, onların varlığı buharın gıdası olup, onda gizlenirler; nasıl ki daha önce buharın varlığı onlara gıda olup, onlarda gizlenmiş idi. Bu şekil de, onun karşılığı ve dengi olur.

ولهذا الكَرْبِ تَنَفَّسَ، فَنَسَبَ النَّفَسَ إِلى الرَّحْمَنِ، لأنَّه رَحِمَ به ما طَلَبَتْهُ

النِّسَبُ الإِلَهِيَّةُ من إيجادِ صُوَرِ العالم التي قُلْنَا هي ظاهر الحقِّ، إذ هو

الظاهر، وهو باطنها إذ هو الباطن، وهو الأول إذ كان ولا هي، وهو الآخر إذ

كان عينها عند ظهورها ، فالآخِرُ عين الظاهر والباطن عينُ الأَوَّلِ، وَهُوَ بِكُلِّ

شَيْءٍ عَلِيمٍ ، لأنه بنَفْسِهِ عليمٌ .

Ve bu kerbden dolayı teneffüs etti. İmdi "nefes”i Rahmân'a nisbet eyledi. Zîrâ suver-i âlemin îcâdından taleb ettikleri şeyi, niseb-i ilâ- hiyyeye o isim ile rahmet etti ki, o suver-i âleme, biz "Hakk'ın zâhiri" dedik. Çünkü Zâhir olan O'dur. Ve Hak suver-i âlemin bâtınıdır, zîrâ Bâtın olan O'dur. Ve Hak Evvel'dir; zîrâ O var idi, hâlbuki suver-i âlem yok idi. Ve Hak Âhir'dir; zîrâ suver-i âlemin zuhûru indinde, o suverin "ayn"ı oldu. İmdi Ahir, Zâhir'in “ayn”ıdır ve Bâtın Evvel'in “ayn"ıdır. "Ve Hak her bir şeyi Alîm'dir" (Hadîd, 57/3); zîrâ muhakkak kendi nefsini alîmdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu sıkıntıdan dolayı nefes aldı. Şimdi "nefes"i Rahmân'a nispet etti. Çünkü âlem sûretlerinin (varlıkların) yaratılmasından talep ettikleri şeyi, ilâhî nispetlere o isim ile rahmet etti ki, biz o âlem sûretlerine "Hakk'ın zâhiri" dedik. Çünkü görünen O'dur. Ve Hak âlem sûretlerinin bâtınıdır, zira gizli olan O'dur. Ve Hak Evvel'dir; zira O var idi, hâlbuki âlem sûretleri yok idi. Ve Hak Âhir'dir; zira âlem sûretlerinin ortaya çıkması anında, o sûretlerin "ayn"ı (özü) oldu. Şimdi Âhir, Zâhir'in "ayn"ıdır ve Bâtın Evvel'in "ayn"ıdır. "Ve Hak her bir şeyi hakkıyla bilendir" (Hadîd, 57/3); zira muhakkak kendi nefsini hakkıyla bilendir.

Eşyanın ayân-ı sâbiteleri, ilm-i ilâhîde mevcûd olmakla beraber, bu sû- retler ilim mertebesinde iken, libâs-ı taayyün giymemiş idiler. Bunların her birisi vücûd-ı aynîye tâlib olduklarından, ayn-ı kerb-i Rahmân oldular; ve bâtında bir sıkıntı hâsıl oldu. Meselâ insan nefesini habsedince bâtınında bir sıkıntı peyda olur. Bu kerbi def' için teneffüs lâzımdır. Binâenaleyh Hak bu kerbden dolayı müteneffis oldu. Ve lisân-ı Resûl ile إِنِّي لَأَجِدُ نَفَسَ الرَّحْمَنِ مِنْ قِبَلِ الْيَمَنِ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eşyanın sabit hakikatleri, ilâhî ilimde mevcut olmakla birlikte, bu suretler ilim mertebesinde iken, taayyün (belirginleşme) elbisesini giymemişlerdi. Bunların her birisi aynî (dış) varlığa talip olduklarından, Rahmân'ın kerbi (sıkıntısı) oldular; ve bâtında bir sıkıntı meydana geldi. Örneğin insan nefesini tutunca bâtınında bir sıkıntı oluşur. Bu kerbi def etmek için teneffüs (nefes alıp verme) gereklidir. Bu sebeple Hak bu kerbden dolayı müteneffis (nefes alan) oldu. Ve Resûl'ün diliyle "İnni le ecidü nefese'r-Rahmâni min kıbeli'l-Yemen" (Ben Rahmân'ın nefesini Yemen tarafından buluyorum) buyurdu.

]Ben nefes-i Rahman'ı Yemen cânibinden istişmâm ediyorum.]338 kavlinde Hak, nefesi, “Rahmân”a nisbet eyledi. Çünkü esmâ-i ilâhiyye, müsemmâları olan Hak'tan, birer mazhar istediler. Hak dahi, kendi nisbetleri olan o isimlerin istedikleri mezâhire vücûd verdi; ve o esmâ-i ilâhiyyesine Rahmân ismiyle rahmet eyledi. Âlemin sûretleri hep bu mezâhirden ibârettir. Bu suver-i âlem Hakk'ın vücûd-ı mutlakında bâtın iken, onların ervâhı olan esmâ-i ilâhiyyenin talebi üzerine [10/46] Hak tenezzülen kendi vücûdundan onlara vücûd itâ ettiğinden, bu suver-i âlem Hakk'ın zâhiri oldu. Binâenaleyh biz de onlara “Hakk'ın Zahir'i” dedik. Ve bu sûretler ilm-i Hakk'ın sûretleri olduğundan, onların bâtınları Haktır. Ya'ni bu süretler Hakk'ın dışı ve Hak bunların içidir. Ve Hakk'ın nefes-i Rahmânî ile teneffüsünden evvel bu suver-i âlemin vücûdu olma- dığından, Hak Evvel'dir. Nitekim hadîste كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ [Allah Teâlâ ezelde mevcûd idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi; ve el'ân dahi mevcûd olup yine O'nunla beraber bir şey yoktur.] buyurulmuştur. Ve o suver-i âlemin vücûdu, müstakil olmayıp, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın libâs-ı taayyüne bürünerek, bunların sûretlerinde zâhir; ve binâenaleyh onların "ayn"ı olması hasebiyle, Hak Ahir olur. Zîrâ Hakk'ın evveliyetini ta'kîb eden bir başka vücûd yoktur ki, âhiriyet sıfatını iktisâb edebilsin. Şu hâlde Ahir Zâhir'in ve Bâtın dahi Evvel'in “ayn”ı olmuş olur. Ve Hakk'ın nefesi ve vücûdu, zâhiren ve bâtınen, suver-i âlemin “ayn”ı olunca, bu suver-i eşyâdan her birisinin ilmi Hakk'ın ilmi olur. Binâenaleyh Hakk'ın ilmi her şeyi ihâta etmiştir. Çünkü Hak kendi nefsine Alîm'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Ben Rahmân'ın nefesini Yemen tarafından hissediyorum.]338 sözünde Hak, nefesi “Rahmân”a nispet etti. Çünkü ilâhî isimler, müsemmâları (adlandırıcısı) olan Hak'tan, birer mazhar (tecelli yeri) istediler. Hak da, kendi nispetleri olan o isimlerin istedikleri mazharlara varlık verdi; ve o ilâhî isimlerine Rahmân ismiyle rahmet etti. Âlemin suretleri hep bu mazharlardan ibarettir. Bu âlem suretleri Hakk'ın mutlak varlığında bâtın (gizli) iken, onların ruhları olan ilâhî isimlerin talebi üzerine [10/46] Hak tenezzülen (aşağı inerek) kendi varlığından onlara varlık verdiği için, bu âlem suretleri Hakk'ın zâhiri (görüneni) oldu. Bu sebeple biz de onlara “Hakk'ın Zâhiri” dedik. Ve bu suretler Hakk'ın ilminin suretleri olduğundan, onların bâtınları (içleri) Hak'tır. Yani bu suretler Hakk'ın dışı ve Hak bunların içidir. Ve Hakk'ın Rahmânî nefes ile teneffüsünden (nefes alıp vermesinden) evvel bu âlem suretlerinin varlığı olmadığından, Hak Evvel'dir. Nasıl ki hadîste كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ [Allah Teâlâ öncesiz olarak mevcuttu ve O'nunla beraber bir şey yoktu; ve şimdi de mevcuttur ve yine O'nunla beraber bir şey yoktur.] buyurulmuştur. Ve o âlem suretlerinin varlığı, müstakil (bağımsız) olmayıp, Hakk'ın mutlak varlığının taayyün (belirginleşme) elbisesine bürünerek, bunların suretlerinde zâhir (görünür) olması; ve bu sebeple onların "ayn"ı (özü) olması hasebiyle, Hak Âhir (son) olur. Çünkü Hakk'ın evveliyetini (önceliğini) takip eden bir başka varlık yoktur ki, âhiriyet (sonluk) sıfatını kazanabilsin. Şu hâlde Âhir Zâhir'in ve Bâtın da Evvel'in “ayn”ı olmuş olur. Ve Hakk'ın nefesi ve varlığı, zâhiren ve bâtınen, âlem suretlerinin “ayn”ı olunca, bu eşya suretlerinden her birisinin ilmi Hakk'ın ilmi olur. Bu sebeple Hakk'ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Çünkü Hak kendi nefsine Alîm'dir (her şeyi bilendir).

فَلَمَّا أَوْجَدَ الصُّوَرَ فِي النَّفَسِ وظَهَرَ سُلطَانُ النِّسَبِ المُعَبَّر عنها بالأسماءِ صَحَ

النَّسَبُ الإلهي للعالم، فانْتَسِبُوا إليه تعالى.

İmdi vaktâki Hak suveri, nefeste îcâd etti ve esmâ ile muabber olan sultân-ı niseb zâhir oldu, âlem için neseb-i ilâhî339 sahîh oldu. Binâenaleyh suver-i âlem, Allah Teâlâ'ya müntesib oldular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak, suretleri nefeste var ettiği ve isimlerle ifade edilen nispetler sultanı ortaya çıktığı zaman, âlem için ilâhî nesep doğru oldu. Bu sebeple âlem suretleri, Yüce Allah'a nispet edildiler.

“Nefes-i Rahmânî”, gerek ilm-i ilâhîde sabit olan suver-i a'yânın ve gerek âlem-i halkta peyda olan sûretlerin kâffesi için mâddedir. Binâenaleyh Hak ne kadar sûretler var ise, cümlesini “nefes-i Rahmânî”si olan bu mâddede ve bu “heyûlî”da îcâd etti. Ve hakāyık-ı eşyâ olan ayân-ı sâbite, esmâ-i ilâhiyyenin sûretleri olduğu gibi âlem-i halk ve şehîdette zâhir olan sûretler dahi, bu ayân-ı sâbitenin sûretleridir. Çünkü sultân-ı nisebin, ya'ni esmâ-i ilâhiyye saltanatının zuhûru, bunların ef’âlini ve ahkâmını ve âsârını ve rubûbiyetini, onlara birer mazhar-ı suverî vererek âlem-i imkânda izhâr etmekle olur. Bunun için Hak Teâlâ dahi böyle yaptı; ve kendi vücûd-ı mutlakının “ayn”ı olan “nefes-i Rahmânî”sinde ve “ilk mâdde" ve “heyûlâ”da bu sûretleri îcâd etti. Ve işte bu sûretle, İlâh ile meʼlûh ve Rab ile merbûb ve Hâlık ile mahlûk aralarında nisbet zâhir olmakla, [10/47] binnetîce âlem için neseb-i ilâhî sahîh oldu. Ve suver-i âlemin vücûdu ve bilcümle sıfâtı, Hakk'ın vücûd ve sıfâtı olduğundan, bunlar Hakk'a müntesib olmuş oldular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Nefes-i Rahmânî", gerek ilâhî ilimde sabit olan sabit hakikatlerin suretlerinin ve gerekse yaratılış âleminde ortaya çıkan suretlerin hepsi için maddedir. Bu sebeple Hak, ne kadar suret varsa, hepsini "Nefes-i Rahmânî"si olan bu maddede ve bu "heyûlî"de (ilk madde, aslî cevher) yarattı. Ve eşyanın hakikatleri olan sabit hakikatler, ilâhî isimlerin suretleri olduğu gibi, yaratılış ve şehadet (görünen) âleminde ortaya çıkan suretler de bu sabit hakikatlerin suretleridir. Çünkü nispetler sultanının, yani ilâhî isimler saltanatının zuhuru, bunların fiillerini, hükümlerini, eserlerini ve rububiyetini (Rab oluşunu), onlara birer suret mazharı (görünme yeri) vererek imkân âleminde (var olması mümkün olan âlem) ortaya çıkarmakla olur. Bunun için Yüce Allah da böyle yaptı; ve kendi mutlak varlığının "ayn"ı (özü) olan "Nefes-i Rahmânî"sinde ve "ilk madde" ve "heyûlâ"da bu suretleri yarattı. Ve işte bu suretle, İlâh ile me'lûh (tapılan) ve Rab ile merbûb (terbiye edilen) ve Hâlık (yaratan) ile mahlûk (yaratılan) arasında nispet (bağıntı) ortaya çıkmakla, sonuç olarak âlem için ilâhî nesep (soy) sahih oldu. Ve âlem suretlerinin varlığı ve bütün sıfatları, Hakk'ın varlığı ve sıfatları olduğundan, bunlar Hakk'a nispet edilmiş oldular.

Binâenaleyh “mâddiyyûn” dediğimiz hükemânın “mâdde” ve “kuvvet” nâmlarıyla iki vücûd isbât edip kâffe-i suver-i âlemin, müstakil farzettikleri bu iki vücûda mensûbiyetlerini iddia etmeleri, ukūlün mahsûl-i dalâlet ve &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, "maddeci" dediğimiz filozofların "madde" ve "kuvvet" adlarıyla iki varlık ispat edip âlemdeki bütün şekillerin, bağımsız kabul ettikleri bu iki varlığa ait olduğunu iddia etmeleri, akılların sapkınlık ürünü ve

hayretidir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

hayretidir. Mesnevî:

عقل جزوى عقل استخراج نیست جز پذیرای فن و محتاج نیست

قابل تعليم و فهم است این خرد ليك صاحب وحی تعليمش دهد

جمله حرفتها یقین از وحی بود اول او ليك عقل او فزود

هیچ حرفت را ببین کاین عقل ما تاند او آموخت بی هیچ اوستا

گر چه اندر فکر موی اشکاف بد هیچ پیشه رام بی استا نشد

دانش پیشه از این عقل ار بدی پیشه ی بی اوستا حاصل شدی

Tercüme ve îzâh: Akl-ı cüz’î, akl-ı istihrâc değildir. Fenni kabûl etmek- ten ve muhtâc-ı ta'lîm olmaktan başka bir şeyi yoktur. Ya'ni akl-ı cüz’î, hiç yoktan bir şeyi istihrâc edemez. Bir sahib-i fennin ta'lîmine muhtacdır. Bu akıl ancak taallüm ve fehme kābildir. Lâkin ona bir sahib-i vahy ta'lîm etmelidir. Muhakkaktır ki, evvelen bütün hıref ve sanâyi' vahy-i ilâhîden zuhûra geldi. Fakat sonra akıl onu ziyâdeleştirdi. Meselâ kumaş dokuması- nı Hz. Şît (a.s.) ihdâs etti. Velâkin pek ibtidâî bir hâlde idi. Fakat bugüne kadar, her bir akıl sahibi bir şey ilave etti. Kumaş nesci bugünkü hâl-i mükemmeliyyete geldi. Ve kezâ yazı yazmayı ve iğne ile elbise dikmeyi Hz. İdrîs vaz'etti. Akıl sahibi üstâdlar tedrîcen onu ikmâl ettiler. Bak ki bu bi- zim aklımız, hiç üstâdsız san'at öğrenebilir mi? Vâkıâ bizim aklımız fikirde mû-şikâftır ve kılı kırk yarar. Maahâzâ hiçbir san'at üstâdsız bize münkād olmadı. Eğer bu akl-ı cüzʼînin hıref ve sanayiin hiç yoktan îcâdına vukūfu olsa idi, üstâda hâcet kalmaksızın bir san'at zuhûra gelirdi.340 [10/48] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: Cüz'î akıl (ferdî akıl), istihraç edici (yeni şeyler keşfeden) akıl değildir. Fenni kabul etmekten ve öğretime muhtaç olmaktan başka bir özelliği yoktur. Yani cüz'î akıl, hiç yoktan bir şeyi istihraç edemez. Bir fen sahibinin öğretimine muhtaçtır. Bu akıl ancak öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir. Lakin ona bir vahiy sahibi öğretmelidir. Muhakkaktır ki, evvelen bütün meslekler ve sanatlar ilâhî vahiyden ortaya çıktı. Fakat sonra akıl onu artırdı. Mesela kumaş dokumasını Hz. Şît (a.s.) icat etti. Velakin pek ilkel bir halde idi. Fakat bugüne kadar, her bir akıl sahibi bir şey ilave etti. Kumaş dokuma bugünkü mükemmel hale geldi. Ve aynı şekilde yazı yazmayı ve iğne ile elbise dikmeyi Hz. İdris vaz'etti. Akıl sahibi üstatlar tedricen onu tamamladılar. Bak ki bu bizim aklımız, hiç ustasız sanat öğrenebilir mi? Gerçekten bizim aklımız fikirde kılı kırk yarar ve çok ince düşünür. Buna rağmen hiçbir sanat ustasız bize boyun eğmedi. Eğer bu cüz'î aklın meslekleri ve sanatları hiç yoktan icat etmeye gücü olsa idi, ustaya ihtiyaç kalmaksızın bir sanat ortaya çıkardı.

Binâenaleyh bugünkü terakkiyât-ı fenniyyenin düstûr-i ibtidâîleri, sâhib-i vahy olan enbiyâ-yı ızâm hazarâtı tarafından vaz'olunmuş ve ukūl-i cüziyye ânen-fe-ânen tevsî' ederek tezyîd etmiştir; ve bundan sonra da peyderpey tezâ- yüd edecek ve derece-i kemâle vâsıl olacaktır. Fakat hilkat-i eşyâdan maksûd ma'rifet-i Hak olduğundan, her nebî vaktinde, hakāyık-ı ilâhiyyeyi ümmetle- rinin isti'dâdlarına göre, fünûn-i sâire hakkındaki düstûrlardan daha vâzıh bir sûrette tebliğ ettiler. Ve vüs'at-i isti'dâd hususunda âhir zamân nebîsinin üm- meti ümem-i sâlifeye tekaddüm ettiklerinden, (S.a.v.) Efendimiz'e vahyolu- nan Kur'ân-ı azîmüş-şân, kâffe-i hakāyık-ı ilâhiyyeyi câmi' oldu. Ve husûsiyle bu Fusûsu'l-Hikem lübb-i Kur'ân'ı muzhir olduğundan, bu hakāyıkın zuhûru, izn-i Resûlullah (s.a.v.) ile, Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) zamânında derece-i kemâli buldu. Binâenaleyh ukūl-i cüziyye vahye ittibadan tebâüd edince, hakāyık-ı eşyaya nasıl muttali' olur? Şübhe yoktur ki, mâddiyyûnun düştüğü çâh-ı hay- ret ve dalâlete düşer. Yâ Rab, bizi ukūl-i cüz’iyyenin şerrinden muhafaza eyle! فقال: «الْيَوْمَ أَضَعُ نَسَبَكُمْ وَأَرْفَعُ نَسَبِي .» أَيْ أَخُذُ عَنكُم انْتِسَابَكم إلى أنفسكم وأردُّكم إلى انْتِسَابِكُم إِلَيَّ . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, bugünkü fennî ilerlemelerin başlangıç ilkeleri, vahiy sahibi yüce peygamberler tarafından konulmuş ve cüz'î akıllar (insan akılları) bunları an be an genişleterek artırmıştır; ve bundan sonra da peyderpey artacak ve kemâl derecesine ulaşacaktır. Fakat eşyanın yaratılışından maksat Hakk'ı bilmek olduğundan, her peygamber kendi zamanında, ilâhî hakikatleri ümmetlerinin yatkınlıklarına göre, diğer bilimlere ait ilkelerden daha açık bir şekilde tebliğ ettiler. Ve yatkınlığın genişliği hususunda âhir zaman peygamberinin ümmeti, geçmiş ümmetlerden önde olduklarından, (s.a.v.) Efendimiz'e vahyolunan yüce Kur'ân, bütün ilâhî hakikatleri kapsayıcı oldu. Ve özellikle bu Fusûsu'l-Hikem, Kur'ân'ın özünü ortaya koyduğundan, bu hakikatlerin zuhûru, Resûlullah (s.a.v.)'ın izniyle, Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) zamanında kemâl derecesini buldu. Bu sebeple, cüz'î akıllar vahye uymaktan uzaklaşınca, eşyanın hakikatlerine nasıl vâkıf olabilir? Şüphe yoktur ki, maddecilerin düştüğü hayret ve sapkınlık çukuruna düşer. Yâ Rab, bizi cüz'î akılların şerrinden muhafaza eyle! Şöyle buyurdu: "Bugün sizin nesebinizi alçaltır, kendi nesebimi yüceltirim." Yani, size olan nispetinizi sizden alır ve sizi bana olan nispetinize döndürürüm.

İmdi, "Bugün sizin nesebinizi ben vaz'ederim; ve benim nesebimi ben ref'ederim";341 ya'ni sizin nefsinize olan intisâbınızı ben sizden ahzeylerim; ve sizin bana olan intisâbınıza sizi reddederim, dedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "Bugün sizin nesebinizi ben koyarım; ve benim nesebimi ben kaldırırım"; yani sizin nefsinize olan bağıntınızı ben sizden alırım; ve sizin bana olan bağıntınıza sizi döndürürüm, dedi.

Ya'ni Resûl (a.s.) Hak'tan hikâye tarîkiyle buyurur ki: Bilcümle taay- yünâtın fânî olduğu yevm-i kıyâmette sizin nefsinize ve zevâtınıza olan intisâbınızı sizden alıp, zevâtınız zâtullah ve sıfâtınız sıfâtullâh ve ef❜âliniz ef'âlullâh olmak için, sizi Bana mensûb kılarım. Binâenaleyh siz Hak'ta fânî ve onunla bâkî olursunuz. İşte bugün, ya'ni yevm-i kıyâmet-i kübrâ, Hak'ta “fena” hâlinden ibârettir. Zîrâ nefse intisâb, taayyün mevcûd iken mümkin idi. Buz gibi donmuş olan bu vücûd-ı müteayyin, şems-i zâtın tecellîsiyle eridiği vakit [10/49] “ben” ta'bîrinin taalluk edeceği bir nokta-i istinâd kalmaz. Bir buz kütlesi, nasıl ki eriyip suya münkalib ve ondan fânî olarak sıfatı suyun sıfâtı olursa, bu taayyünât dahi öylece Hak'ta fânî olur- lar. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de, îmân eden sehare-i Fir'avn'dan hikâyeten beyân buyurur: قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ )Şuara, 26/50) [De- diler ki: "Zararı yok, şübhesiz ki biz Rabb'imize münkalibiz."] Velhâsıl yevm-i kıyâmette Hak Teâlâ bizim nefsimize olan nesebimizi alıp bizi ken- disine mensûb kılar. Nitekim âyet-i kerîmede buyurur: فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءَلُونَ )Mü'minun, 23/101) [Sûra nefholunduğu vakit, mahlûkātın aralarında nesebler yoktur.] أين المُتَّقون؟ أَي الَّذِينَ اتَّخَذُوا اللهَ وِقَايَةً فكان الحقُّ ظاهِرَهم، أي عيـن صورهم الظاهرة . Allâh'ı vikāye ittihâz eden "müttakîler nerededir" ki, Hak onların zâ-hirleri oldu. Ya'ni onların zâhir olan sûretlerinin "ayn”ı oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Resûl (a.s.) Hak'tan hikâye ederek buyurur ki: Bütün taayyünlerin (belirginleşmelerin) fani olduğu kıyamet gününde, sizin nefsinize ve özlerinize olan bağıntınızı sizden alıp, özleriniz Allah'ın özü, sıfatlarınız Allah'ın sıfatları ve fiilleriniz Allah'ın fiilleri olmak için, sizi Bana mensup kılarım. Bu sebeple siz Hak'ta fani ve onunla baki olursunuz. İşte bugün, yani büyük kıyamet günü, Hak'ta "fena" (yok olma) halinden ibarettir. Çünkü nefse bağıntı, taayyün (belirginleşme) mevcut iken mümkündü. Buz gibi donmuş olan bu belirgin varlık, zât güneşinin tecellisiyle eridiği zaman "ben" tabirinin ilişki kuracağı bir dayanak noktası kalmaz. Bir buz kütlesi, nasıl ki eriyip suya dönüşür ve ondan fani olarak sıfatı suyun sıfatı olursa, bu taayyünler de öylece Hak'ta fani olurlar. Nasıl ki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de, iman eden Firavun sihirbazlarından hikâye ederek beyan buyurur: قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (Şuara, 26/50) [Dediler ki: "Zararı yok, şüphesiz ki biz Rabb'imize döneceğiz."] Sözün özü, kıyamet gününde Yüce Allah bizim nefsimize olan nesebimizi alıp bizi kendisine mensup kılar. Nasıl ki ayet-i kerimede buyurur: فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءَلُونَ (Mü'minun, 23/101) [Sûra üflendiği vakit, mahlukatın aralarında nesebler yoktur ve birbirlerine sormazlar.] أين المُتَّقون؟ أَي الَّذِينَ اتَّخَذُوا اللهَ وِقَايَةً فكان الحقُّ ظاهِرَهم، أي عيـن صورهم الظاهرة . Allah'ı koruyucu edinen "müttakiler (Allah'tan korkanlar) nerededir" ki, Hak onların zahirleri oldu. Yani onların zahir olan suretlerinin "ayn"ı (özü) oldu.

Hakk'a müntesib olan suver-i âlemin mezmûmu ve mahmûdu vardır. Mezmûmâtta nefsini Hakk'a vikāye ittihâz edip onları nefsine nisbet eden; ve kemâlât ve mahmûdâtta, Hakk'ı kendi nefsine vikāye ittihâz ederek on-ları Hakk'a izâfet eyleyen müttakîler nerededir? Bunların vücûdât-ı zâhire-leri kalmamıştır ki, onlar için mekân olsun! Beyit: “Sakā-hüm Rabbühüm” hamrin içen âşıklar ey Nakşî Erer maşûkuna onlar mekândan lâ-mekân söyler342 Zîrâ onların eneiyetleri Hakk'ın eneiyetinde mahvolup abd-i mahz ol-muşlardır. Nitekim Şeyh Nizâmî (k.s.) buyurur. Beyt: ندارم روا با تو از خویشتن که گویم تویی باز گویم که من &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hakk'a bağlı olan âlem sûretlerinin (varlık biçimlerinin) kötülenmişi ve övülmüşü vardır. Kötülenmiş şeylerde nefsini Hakk'a siper edinip onları nefsine nispet eden; ve kemâlât (olgunluklar) ile övülmüş şeylerde, Hakk'ı kendi nefsine siper edinerek onları Hakk'a izafe eden (dayandıran) müttakîler (Allah'tan korkanlar) nerededir? Bunların görünen varlıkları kalmamıştır ki, onlar için mekân olsun! Beyit: “Sakā-hüm Rabbühüm” (Rableri onlara içirdi) hamrını (şarabını) içen âşıklar ey Nakşî, maşûkuna (sevgiliye) onlar mekândan lâ-mekân (mekânsızlık) söyler. Çünkü onların eneiyetleri (benlikleri) Hakk'ın eneiyetinde mahvolup (yok olup) tam bir kul olmuşlardır. Nitekim Şeyh Nizâmî (k.s.) buyurur. Beyit: "Seninle beraberken kendimden bahsetmem doğru olmaz ki, 'Sen' diyeyim, sonra tekrar 'Ben' diyeyim."

Tercüme: “Bu vücûd-ı müteayyinimden “Sensin” dedikten sonra, bir de dönüp "benim” demeği sana karşı câiz görmem.”343 وهو أعظمُ النَّاسِ وَأَحَقُّه وأَقْوَاهِ عندَ الجَميعِ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Bu belirli varlığımdan (yani benim varlığımdan) "Sensin" dedikten sonra, bir de dönüp "benim" demeyi sana karşı uygun görmem." Ve o, herkesin yanında insanların en yücesi, en hak sahibi ve en kuvvetlisidir.

Ve o müttakî, inde'l-cemî', nâsın aʼzamı ve ehakkı ve akvâsıdır. [10/50] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve o muttakî (Allah'tan korkan kişi), herkesin nazarında insanların en yücesi, en lâyıkı ve en kuvvetlisidir.

Ya'ni mezmûmâtı kendi nefsine; ve mehâmid ve kemâlâtı Hakk'a nis-bet ederek, nefsini Hakk'a ve Hakk'ı nefsine vikāye ve siper ittihâz eden müttakî, zâten ve sıfaten Hak'ta fânî olduğu için cemî'-i ehlullâh indinde, nâsın azamı; ve vahdâniyyet-i zâtiyye ile ittisâflarından dolayı vücûd ve kurbda nâsın ehakkı; ve eli ve ayağı ve sem' ve basarı ve sâir kuvâsı Hakk'ın olduğu için dahi nâsın akvâsıdır. Yaptığını Hak'la yapar. Binâenaleyh eh-lullâhın ef'âline i'tirâz Hakk'a i'tirâz olur. وقد يكونُ المُتَّقِي مَن جَعَلَ نَفْسَه وِقَايَةً لِلحَقِّ بصُورتِه، إِذْ هُوِيَّةُ الحَقِّ قُوَى العَبدِ، فَجَعَلَ مُسَمَّى العبدِ وِقَايَةً لِمُسَمَّى الحقِّ على الشُّهُودِ حَتَّى يَتَمَيَّزَ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, kötülenmiş şeyleri kendi nefsine; övgüye değer şeyleri ve kemâlâtı Hakk'a nispet ederek, nefsini Hakk'a ve Hakk'ı nefsine kalkan ve siper edinen müttakî (Allah'tan korkan kişi), zât itibariyle ve sıfat itibariyle Hak'ta fânî olduğu için, bütün ehlullah (Allah dostları) katında insanların en yücesidir; zâtî vahdaniyet (Allah'ın birliği) ile vasıflanmalarından dolayı varlıkta ve yakınlıkta insanların en hak sahibidir; ve eli, ayağı, işitmesi, görmesi ve diğer kuvvetleri Hakk'ın olduğu için de insanların en kuvvetlisidir. Yaptığını Hak ile yapar. Bu sebeple ehlullahın fiillerine itiraz, Hakk'a itiraz olur. "Ve müttakî, kendi sûretiyle nefsini Hak için bir kalkan kılan kişi olabilir; zira Hakk'ın hüviyeti kulun kuvvetleridir. Böylece kulun ismini, şuhûd (mânevî müşahede) üzere Hakk'ın ismine bir kalkan kılmıştır ki, böylece ayırt edilsin."

العالم من غير العالم، ﴿قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا

يَتَذَكَّرُ أُولُوا الْأَلْبَابِ﴾، وهُمْ نَاظِرُونَ في لُبِّ الشَّيءِ الَّذي هو المَطلُوبُ مِن

الشيء.

Vakt olur ki müttakî kendi nefsini, sûreti ile Hakk'a vikāye eden kim- se olur. Zîrâ Hakk'ın hüviyeti abdin kuvâsıdır. Böyle olunca müsem- mâ-yı abdi, müsemmâ-yı Hak için şühûd üzere vikāye eyledi, tâ ki âlim, gayr-ı âlimden mütemeyyiz olsun. قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُوا الْأَلْبَابِ )Zümer, 39/9) ya'ni “Sen de ki, bilenler ile bilmeyenler beraber olur mu? Ancak ülü'l-elbâb tezek- kür eder." Ve onlar şeyin lübbüne nâzırdırlar ki, şeyden matlûb da o lübdür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bazen takva sahibi kişi, kendi nefsini, sûretiyle Hakk'a siper eden kimse olur. Çünkü Hakk'ın hüviyeti kulun kuvvetleridir. Böyle olunca, kulun isimlendirilmiş varlığını, Hakk'ın isimlendirilmiş varlığı için şühûd (gözlem) üzere siper etti, tâ ki bilen, bilmeyenden ayrılsın. قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُوا الْأَلْبَابِ (Zümer, 39/9) yani "Sen de ki, bilenler ile bilmeyenler beraber olur mu? Ancak akıl sahipleri tezekkür eder." Ve onlar şeyin özüne bakarlar ki, şeyden istenen de o özdür.

مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ

Ya'ni muttakî (Nisâ, 4/79) ya'ni “İyiden sana isabet eden şey Allah'dan ve fenâdan sana isâbet eden şey dahi nefsindendir” âyet-i kerîmesi hükmüne imtisâlen zemâimi kendi nefsine isnâd edip, teeddüben nefsini sûret-i zâhiresiyle Hakk'a siper ittihâz eyler; ve mehâmidi Hakk'a izâfet edip, Hakk'ı nefsine siper yapar. Ve müttakînin böyle müsemmâ-yı abdi ve sûret-i nefsi mü- semmâ-yı Hak için siper ittihâz edişi şühûd üzere vâki' olur; cehle müste- nid değildir. Zîrâ bilcümle mehâmid ve mezâmmın Hakk'a râci' olduğuna vâkıf olmayıp da onların menbaı, kendi nefsi olduğuna zâhib olan kim- seler müşrikler zümresine mülhak olurlar. Çünkü bunlar, kendi [10/51] nefislerini görüp, Hak'tan mahcûb olurlar; ve bu vehim ve zehâb ile biri Hak ve biri de kendi nefisleri olmak üzere iki “fâil” isbat etmiş bulunur- lar. Ve mezâmm ve mehâmidin Hakk'a rücûu keyfiyeti Fass-ı İbrâhîmî'de geçmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani muttakî (Nisâ, 4/79) yani “İyiden sana isabet eden şey Allah'tan ve kötüden sana isabet eden şey de nefsindendir” ayet-i kerimesi hükmüne uyarak, kötü işleri kendi nefsine isnat edip, edep gereği nefsini görünen şekliyle Hakk'a siper yapar; ve iyi işleri Hakk'a izafe edip, Hakk'ı nefsine siper yapar. Ve muttakînin böylece kul ismini ve nefsinin suretini Hak ismi için siper edinmesi, şühûd (gözlem, idrak) üzere gerçekleşir; cehalete dayanmaz. Çünkü bütün iyi ve kötü işlerin Hakk'a ait olduğunu bilmeyip de onların kaynağının kendi nefsi olduğunu zanneden kimseler müşrikler zümresine katılırlar. Çünkü bunlar, kendi nefislerini görüp, Hak'tan mahcup olurlar; ve bu vehim ve zan ile biri Hak ve biri de kendi nefisleri olmak üzere iki “fail” ispat etmiş bulunurlar. Ve kötü ve iyi işlerin Hakk'a dönüş keyfiyeti Fass-ı İbrahimî'de geçmiştir.

İmdi cehil ile efʼâli kendi nefislerine isnâd edenler, ister muvahhid ister müşrik olsunlar, bu husûsta ikisi de müsâvîdir. Fakat Hakk'ın “hüviyet”i, abdin sem'i ve basarı ve sâir kuvâsı olduğunu, ve abd zâhir ve Hak bâtın idiğini bilen ve kurb-i nevâfil sâhibi olan müttakî, nefsinin sûretini, müşâ- hede üzerine Hakk'a siper kılar; ve bu şühûd ile bilen, bilmeyenden ayrılır. Nitekim Hak Teâlâ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ )Zümer 39/9( [Sen de ki, bilenler ile bilmeyenler beraber olur mu?] buyurur. Beyt-i Şeyh &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, fiilleri kendi nefislerine isnat edenler (yükleyenler), ister muvahhid (Allah'ı birleyen) ister müşrik (Allah'a ortak koşan) olsunlar, bu hususta ikisi de eşittir. Fakat Hakk'ın "hüviyet"inin (mutlak varlığının), kulun işitmesi, görmesi ve diğer kuvvetleri olduğunu, ve kulun zâhir (görünen) ve Hakk'ın bâtın (gizli) olduğunu bilen ve kurb-i nevâfil (nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşma) sahibi olan müttakî (Allah'tan korkan), nefsinin sûretini (biçimini), müşâhede (gözlem) üzerine Hakk'a siper kılar; ve bu şühûd (gözlem) ile bilen, bilmeyenden ayrılır. Nitekim Yüce Allah, قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ (Zümer 39/9) [Sen de ki, bilenler ile bilmeyenler beraber olur mu?] buyurur. Şeyh'in beyti.

## Nizâmî:

مرا نیست از خود حسابی بدست حسابی من از تست چندانکه هست

بد و نیک را از تو آید کلید ز تو نیک و از من بد آید پدید

تو نیکی کنی من نه بد کرده ام که بد را حوالت بخود کرده ام

Tercüme: "Yedimde, benim kendimin bir hisabı yoktur. Benim ne kadar hesabım varsa hep senden sudûr eder. İyinin ve kötünün miftâhı senden gelir. Şu kadar ki senden iyi ve benden kötü zâhir olur. Sen iyilik edersin; ben fenâyı nefsime havâle ettiğimden dolayı, fenâ yapmışımdır.”344 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Benim elimde, kendime ait bir hesabım yoktur. Benim ne kadar hesabım varsa, hepsi senden kaynaklanır. İyinin ve kötünün anahtarı senden gelir. Şu kadar var ki, senden iyi olan, benden ise kötü olan ortaya çıkar. Sen iyilik edersin; ben ise kötülüğü nefsime havale ettiğimden dolayı, kötülük yapmışımdır.

Ve bu şühûd ve ilm-i sahîh ile muttasıf olanlar, ancak “elbâb” sâhible- ridir. Zîrâ onlar, bir şeyin içine nazar ederler; ve o şeyden matlûb olan da onun içidir. Meselâ âkıl indinde matlûb olan cevizin içidir. Ona atf-ı nazar ederse, “iç”i için eder. Fakat etfâl indinde, sermâye-i melʼabe olduğu için, matlûb olan onun kışrıdır. Binâenaleyh “elbâb” sâhibleri, kâffe-i eşyanın [10/52] "lübb"ü olan Hakk'a nâzırlardır; ve bu nazarla bilcümle ef'âlin Hak'tan sudûr ettiğini bilirler. Ve onların kalbleri kemâl-i safvet üzere ol- duğundan, ilimleri, makām-ı kudsten vârid olduğu hâl-i safvet üzere kalır. Aslâ evhâm ve hayâlât ve efkâr ve zunûn ile karışmaz; ve o ilim, aklın taal- lüm ile kazandığı ilme benzemez. Bu sûrette, onların ilimleri keşfî ve zevkî olur. Meselâ menbaından gāyet berrak olarak çıkan bir su, şehir içinden geçen mecrâsına o berraklık ile gelir. Fakat halk o mecrâda ellerini ve ayak- larını vesâireyi yıkayarak o suyu bulandırırlar. Su şehirden çıkarken gāyet bulanık ve mülevves bir hâle gelir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu doğru görüş ve bilgi ile nitelenenler, ancak "öz sahipleri"dir. Çünkü onlar, bir şeyin içine bakarlar; ve o şeyden istenen de onun içidir. Örneğin akıllı kişi için istenen cevizin içidir. Ona bakarsa, "iç"i için bakar. Fakat çocuklar için, oyun sermayesi olduğu için, istenen onun kabuğudur. Bu sebeple "öz sahipleri", bütün eşyanın özü olan Hakk'a bakarlar; ve bu bakışla bütün fiillerin Hak'tan çıktığını bilirler. Ve onların kalpleri tam bir saflık üzere olduğundan, bilgileri, kutsiyet makamından geldiği saflık hali üzere kalır. Asla vehimler ve hayaller ve fikirler ve zanlar ile karışmaz; ve o bilgi, aklın öğrenme ile kazandığı bilgiye benzemez. Bu durumda, onların bilgileri keşfî ve zevkî olur. Örneğin kaynağından çok berrak olarak çıkan bir su, şehir içinden geçen mecrasına o berraklık ile gelir. Fakat halk o mecrada ellerini ve ayaklarını ve benzeri şeyleri yıkayarak o suyu bulandırırlar. Su şehirden çıkarken çok bulanık ve kirli bir hale gelir.

İşte tıpkı bunun gibi, aslında vahy-i ilâhî olan hikemiyâtı, ehl-i fikir ve zunûn olan feylesoflar ve ulemâ-i sûret, kendi evhâm ve hayâlâtıyla mezce- dip bulandırırlar. Velhâsıl Hakk'ı bilen bilmeyenden mütemeyyizdir. On- lar eşyanın “lübb”ü olan Hakk'a nâzır olup, hukūk-ı ubûdiyyete ve âdâb-ı rubûbiyyete riâyetkârdırlar; ve gece ve gündüz efendilerinin hizmetinde kāim olurlar; ve umûr-i ademiyye kabîlinden olan nekāyisi ve mezâmmı nefislerine isnâd ederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte tıpkı bunun gibi, aslında ilâhî vahiy olan hikmetleri, fikir ve zan ehli olan filozoflar ve şekil âlimleri (zahiri bilenler), kendi vehim ve hayalleriyle karıştırıp bulandırırlar. Sözün özü, Hakk'ı bilen bilmeyenden farklıdır. Onlar, eşyanın "özü" olan Hakk'a yönelirler ve kulluk haklarına ve Rablık âdâbına riayetkârdırlar; gece ve gündüz efendilerinin hizmetinde ayakta dururlar; ve yokluk işleri cinsinden olan eksiklikleri ve kötülenmiş şeyleri nefislerine isnat ederler.

فما سَبَقَ مُقَصِّرٌ مُجِدًّا، كذلك لا يُمَائِلُ أَجِيرٌ عَبْدًا، وإذا كانَ الحَقُّ وَقَايَةً

للعبد بوجه والعبدُ وقَايَةً للحقِّ بوجهِ فَقُلْ في الكونِ مَا شِئْتَ، إِنْ شِئْتَ قُلتَ

هو الخَلقُ، وَإِنْ شِئْتَ قُلتَ هو الحقُّ ، وإِنْ شِئْتَ قُلتَ هو الحق الخلق، وإن

شِئْتَ قُلتَ لا حَقٌّ مِن كلّ وَجهِ ، ولا خَلق من كل وجه، وإِنْ شِئْتَ قُلتَ

بالحيرة في ذلك .

İmdi mukassır olan, mücidd olan kimseyi sebketmez. Kezâlik ecîr abde benzemez. Ve Hak, abd için bir vech ile "vikāye” oldukda; ve abd dahi, bir vech ile Hak için "vikāye” oldukda, sen kevn hakkında ne istersen de! Eğer istersen kevn, halktır dersin; ve eğer istersen kevn Hak'tır dersin. Ve eğer istersen kevn, Hak olan halktır dersin; ve eğer istersen her vecihten Hak değildir dersin; ve eğer istersen her vecihten halk değildir dersin. Ve eğer istersen kevn hakkında "hayret" ile kāil olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kusurlu olan kişi, gayretli olan kişiyi geçemez. Aynı şekilde, ücretli işçi kula benzemez. Ve Hak, kul için bir yönden "koruyucu" olduğunda; ve kul da, bir yönden Hak için "koruyucu" olduğunda, sen oluş (kevn) hakkında ne istersen söyle! Eğer istersen oluş, halktır dersin; ve eğer istersen oluş Hak'tır dersin. Ve eğer istersen oluş, Hak olan halktır dersin; ve eğer istersen her yönden Hak değildir dersin; ve eğer istersen her yönden halk değildir dersin. Ve eğer istersen oluş hakkında "hayret" ile konuşursun.

Ya'ni “câze, yecûzu”; ve “kâne ve yekûnu” ile âhir ömrüne kadar uğraşan sarf ve zarf ehli [10/53] ve zevâhir-i eşyâ ile mütevaggıl olan mukassırîn, lübb-i eşyâya nâzır olup tahsîl-i kemâlâtta mücidd olan kimseleri geçemez. Ve bir efendinin ücretle tutulmuş hizmetçisi ile kölesi müsâvî değildir. Zîrâ birinin nazarı ücrete, diğerininki ubûdiyetedir. Binâenaleyh câhilin ameli, cehennemden halâs ve cennete nail olmak içindir. Âlimin ameli ise, bu fikirlerden ârî olarak, mahzâ ibâdete müstahak olduğundan nâşî, Hakk'a ibâdet etmiş olmak maksadına müsteniddir. Ve abd, umûr-i ademiyye olan kendi sıfatına taalluk eden nekāyisin ve mezâmmın kendine nisbeti iktizâ ettiğini bilip, onları kendine nisbet ederek nefsini Hakk'a; ve kezâ umûr-i vücûdiyye olan Hakk'ın sıfatına taalluk eyleyen mehâmid ve kemâlâtın ona nisbeti muktezî olduğunu bilip, kendinden sudûr eden mehâmid ve kemâlâtı Hakk'a nisbet ederek Hakk'ı kendi nefsine vikāye ve siper ittihâz ettikde; istersen bu kevne ve bu âlem-i halka, zâhir ve sıfât-ı noksâniy- yenin mahalli olmak i'tibariyle “halk" dersin. Ve istersen, bâtın ve sıfât-ı kemâliyye-i Hakk'ın mahall-i zuhûru olmak itibariyle “Hak" dersin. Ve istersen bâtın ve zâhir ve sıfât-ı kemâl ve naksı câmi' olması itibariyle “Hak olan halktır" dersin. Ve istersen “Zâhir cihetinden Hak değildir, çünkü bu cihetle halktır; ve bâtın cihetinden halk değildir, çünkü bu cihetten Haktır" dersin. Ve istersen bu kevn hakkında “hayret”le kāil olup Cenâb-ı Sıddîk-ı Ekber (r.a.)ın buyurduğu vechile الْعَجْرُ عَنْ دَرْكِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ [İdrakin idrâkinden acz, idrâktir.] dersin. Zîrâ kevne bakıp sıfât-ı acz ile muttasıf olduğunu ve kendisinde hâl-i infiâl bulunduğunu görür, “Hak” diyemez; ve sıfât-ı kudretle muttasıf bulunduğunu ve kendisinde fâiliyet olduğunu görür, “halktır” diyemez, “hayret”e düşer. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin evâilinde buyururlar: [10/54] Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "câze, yecûzu" (caiz oldu, caiz olur) ve "kâne ve yekûnu" (oldu, olur) ile ömrünün sonuna kadar uğraşan sarf ve nahiv ehli (dilbilgisi uzmanları) ve eşyanın görünen yüzleriyle meşgul olan kusurlu kişiler, eşyanın özüne bakan ve kemâlâtı elde etmede gayretli olan kimseleri geçemez. Ve bir efendinin ücretle tutulmuş hizmetçisi ile kölesi eşit değildir. Çünkü birinin bakışı ücrete, diğerininki kulluğadır. Bu sebeple cahilin ameli, cehennemden kurtulmak ve cennete ulaşmak içindir. Âlimin ameli ise, bu fikirlerden arınmış olarak, sırf ibadete müstahak olduğundan dolayı, Hakk'a ibadet etmiş olmak maksadına dayanır. Ve kul, ademî (yokluğa ait) işler olan kendi sıfatına ilişkin eksikliklerin ve ayıpların kendisine nispet edilmesinin gerekli olduğunu bilip, onları kendisine nispet ederek nefsini Hakk'a; ve aynı şekilde vücudî (varlığa ait) işler olan Hakk'ın sıfatına ilişkin övgülerin ve kemâlâtın O'na nispet edilmesinin gerekli olduğunu bilip, kendisinden çıkan övgüleri ve kemâlâtı Hakk'a nispet ederek Hakk'ı kendi nefsine kalkan ve siper edindiğinde; istersen bu oluşa ve bu halk âlemine, görünen ve noksanlık sıfatlarının mahalli olması itibarıyla "halk" dersin. Ve istersen, bâtın ve Hakk'ın kemâl sıfatlarının zuhur mahalli olması itibarıyla "Hak" dersin. Ve istersen bâtın ve zâhir ve kemâl ve noksan sıfatlarını bir araya getirmesi itibarıyla "Hak olan halktır" dersin. Ve istersen "Görünen cihetinden Hak değildir, çünkü bu cihetle halktır; ve bâtın cihetinden halk değildir, çünkü bu cihetten Haktır" dersin. Ve istersen bu oluş hakkında "hayret"le konuşup Cenâb-ı Sıddîk-ı Ekber (r.a.)'ın buyurduğu gibi الْعَجْرُ عَنْ دَرْكِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ (İdrakin idrâkinden acz, idrâktir.) dersin. Çünkü oluşa bakıp acz sıfatlarıyla nitelenmiş olduğunu ve kendisinde edilgenlik hâli bulunduğunu görür, "Hak" diyemez; ve kudret sıfatlarıyla nitelenmiş bulunduğunu ve kendisinde fâiliyet (etkenlik) olduğunu görür, "halktır" diyemez, "hayret"e düşer. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin başlarında buyururlar: Şiir:

الرَّبُّ حَقٌّ وَالْعَبْدُ حَقٌّ

فَيَا لَيْتَ شَعْرِي مَنِ الْمُكَلَّف

إِنْ قُلْتُ عَبْدٌ فَذَاكَ مَيِّتٌ

وَإِنْ قُلْتُ حَقٌّ فَايْنَ يُكَلَّف

Tercüme "Rab Haktır; ve nazar-ı hakîkatle bakılınca abd de Haktır. Mükellefin kim olduğuna şuûrum ve vukūfum ola idi ne olurdu! Eğer abddir desem, o ölüdür ve yoktur; ve eğer Haktır desem, teklif olunan nerde?"345 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Rab Hak'tır; ve hakikat nazarıyla bakılınca kul da Hak'tır. Mükellefin (sorumlu tutulanın) kim olduğuna dair şuurum ve bilgim olsaydı ne olurdu! Eğer kuldur desem, o ölüdür ve yoktur; ve eğer Hak'tır desem, teklif olunan (sorumlu tutulan) nerededir?"

فقد بَانَتِ المَطالِبُ بِتَعْيِينِكَ المَراتِب .

İmdi, senin merâtibi ta'yîn etmen ile metâlib, zâhir oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, senin mertebeleri belirlemen ile talepler ortaya çıktı.

Hz. Şeyh (r.a.) bâlâda “Biz âyât ve ahâdîste, Hak hakkında tahdîdden gayrı bir şey görmedik” buyurmuş ve bu bahsi tavzîh için, merâtib-i müteayyineyi beyân eylemiş idi. Çünkü her bir mertebenin taayyünüyle bir matlab zâhir olur. Şimdi de bu “tahdîd" bahsinin itmâmına rücû edip buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) yukarıda "Biz ayetlerde ve hadislerde, Hak hakkında sınırlamadan başka bir şey görmedik" buyurmuş ve bu konuyu açıklamak için, belirli mertebeleri beyan etmiş idi. Çünkü her bir mertebenin belirlenmesiyle bir talep ortaya çıkar. Şimdi de bu "sınırlama" konusunun tamamlanmasına dönerek buyururlar ki:

ولَوْلا التحديد ما أَخْبَرَتِ الرُّسُلُ بِتَحَوُّلِ الحقِّ فِي الصُّوَرِ وَلا وَصَفَتْه بِخَلْعِ

الصُّورِ عن نفسه.

Ve eğer tahdîd olmasa idi, sûretlerde Hakk'ın tahavvülünü, resûller ihbâr etmezler idi; ve Hakk'ın kendi nefsinden, sûretleri hal' etmekle, O'nu vasfeylemezler idi &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer sınırlama olmasaydı, resûller sûretlerde Hakk'ın başkalaşmasını haber vermezlerdi; ve Hakk'ı, sûretleri kendisinden soyutlamakla vasfetmezlerdi.

Ya'ni Hak, eşyanın “ayn”ı olması, tahdîdi mûcib olur. Zîrâ eşyâ suver-i mahdûdeden ibârettir. Eğer nefs-i emrde, Hakk'ın “tahdîd”ine cevâz olma- sa idi, peygamberler, Hakk'ın sûretlerde tahavvülünden haber vermezler idi. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır: ]10/55[ أَنَّ الْحَقَّ يَتَجَلَّى يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِلْخَلْقِ فِي صُورَةٍ مُنْكَرَةٍ فَيَقُولُ : أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى ، فَيَقُولُونَ: نَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْكَ، فَيَتَجَلَّى فِي صُوَرِ عَقَائِدِهِم فَيَسْجُدُونَ لَهُ ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri, yevm-i kıyâ- mette halka bir münker sûretinde tecellî edip: “Ben sizin Rabb-i a'lânızım” der. Halk ise, senden Allâh'a sığınırız derler. Hak badehû onların i’tikādları sûretinde tecellî eyler. O vakit o sûrete secde ederler.”346 İmdi “münker" bir sûret-i mahdûde olduğu gibi, halkın i'tikād-ı muhayyeli dahi birer sûret-i mahdûdedir. Hak bu sûretlerde mütecellî olunca, mahdûd olmak lâzım gelir. Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz'in bu hadîs-i sahîhlerinde, Hakk'ın suver-i mahdûde ile mahdûd olduğu ihbâr buyurulmuş olur. İşte ârifler bu ihbârdan dolayı, sûretlerde Hakk'ın zâhir olduğunu bilmişlerdir. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak'ın, eşyanın tekil hakikati olması, sınırlamayı gerektirir. Çünkü eşya, sınırlı biçimlerden ibarettir. Eğer gerçekte, Hak'ın sınırlanmasına izin verilmeseydi, peygamberler, Hak'ın biçimlerde başkalaşmasından haber vermezlerdi. Nasıl ki (S.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır: "أَنَّ الْحَقَّ يَتَجَلَّى يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِلْخَلْقِ فِي صُورَةٍ مُنْكَرَةٍ فَيَقُولُ : أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى ، فَيَقُولُونَ: نَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْكَ، فَيَتَجَلَّى فِي صُوَرِ عَقَائِدِهِم فَيَسْجُدُونَ لَهُ" yani "Yüce Allah hazretleri, kıyamet gününde halka tanınmaz bir biçimde tecelli edip: 'Ben sizin en yüce Rabbinizim' der. Halk ise, 'Senden Allah'a sığınırız' derler. Hak daha sonra onların inançlarının biçiminde tecelli eder. O vakit o biçime secde ederler." Şimdi tanınmaz bir biçim sınırlı bir biçim olduğu gibi, halkın hayalî inançları dahi birer sınırlı biçimdir. Hak bu biçimlerde tecelli edince, sınırlı olması gerekir. Bu sebeple (S.a.v.) Efendimiz'in bu sahih hadislerinde, Hak'ın sınırlı biçimlerle sınırlı olduğu haber verilmiş olur. İşte ârifler bu haberden dolayı, biçimlerde Hak'ın göründüğünü bilmişlerdir. Şiir:

فَلَا تَنْظُرُ الْعَيْنُ إِلَّا إِلَيْهِ وَلَا يَقَعُ الْحُكْمُ إِلَّا عَلَيْهِ

İmdi, göz onun gayrına nazar etmez; ve hüküm, onun gayrı üzerine vâki' olmaz. Ya'ni vücûdda, göz ancak Hakk'a nazar eder; ve hüküm ancak Hak üzerine vâki' olur. Zîrâ vücûdda O'ndan başka bir mevcûd yoktur ki görü- lebilsin; ve üzerine de bir hüküm lâhik olsun. Binâenaleyh râî ve merî ve hâkim ve mahkûmün-aleyh hep Haktır. Rubâi: Ben bilmez idim gizli ayân hep Sen imişsin Tenlerde vü canlarda nihân hep Sen imişsin Senden bu cihân içre nișân ister idim ben Ahir bunu bildim ki, cihân hep Sen imişsin347 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, göz O'ndan başkasına bakmaz; ve hüküm, O'ndan başkası üzerine gerçekleşmez. Yani varlıkta, göz ancak Hakk'a bakar; ve hüküm ancak Hak üzerine gerçekleşir. Çünkü varlıkta O'ndan başka görülebilecek bir varlık yoktur; ve üzerine de bir hüküm ilişemez. Bu sebeple gören ve görülen ve hükmeden ve üzerine hükmedilen hep Hak'tır. Rubai: Ben bilmez idim gizli açık hep Sen imişsin Tenlerde ve canlarda gizli hep Sen imişsin Senden bu cihan içinde nişan ister idim ben Sonunda bunu bildim ki, cihan hep Sen imişsin.

وَفِي كُلِّ حَالٍ فَإِنَّا لَدَيْهِ فَنَحْنُ لَهُ وَبِهِ فِي يَدَيْهِ

Böyle olunca, biz O'nun içiniz; ve O'nun iki elinde O'nunlayız; ve her bir hâl içinde O'nun indindeyiz. Ya'ni bizim vücûdumuz O'nun içindir. Çünkü O bizim sûretlerimizde zuhûr etti; ve biz O'nunla [10/56] mevcûduz. O'nun iki elinde O'na tâbi-iz. Bizim nâsiyemizden tutup bizde tasarruf eder. İyi ve kötü her bir hâl-de biz, kurb-i mutlak ve mukayyed ile onun nezdinde hâzırız; ve O'ndan münfek değiliz. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ )Hadid 57/4) [Nerede olur iseniz O sizinle beraberdir.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, biz O'nun içiniz; ve O'nun iki elinde O'nunlayız; ve her bir hâl içinde O'nun katındayız. Yani bizim varlığımız O'nun içindir. Çünkü O bizim suretlerimizde ortaya çıktı; ve biz O'nunla mevcuduz. O'nun iki elinde O'na tabiyiz. Bizim alnımızdan tutup bizde tasarruf eder. İyi ve kötü her bir hâlde biz, mutlak ve kayıtlı yakınlık ile O'nun nezdinde hazırız; ve O'ndan ayrı değiliz. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid 57/4) [Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.]

ولهذا يُنكر ويُعرَفُ ويُنَزَّهُ ويُوصَفُ .

Bunun için inkâr olunur ve bilinir; ve tenzîh kılınır ve vasfolunur. Ya'ni Hak, mahdûd olan muhtelif sûretlerde zâhir olduğu için inkâr olunur. Çünkü câhil, Hakk'ı cemî-i mezâhirde müşâhede edemediğinden, Hak Teâlâ, onun tahayyül ettiği sûrete mugāyir olarak tecellî edince, Hak değildir, diye inkâr eder. Ve Hak bu sebebden nâşî marûf olur. Çünkü câhil Hakk'ın itikādına muvâfık olan sûrette tecellîsinde, bu Haktır, der. Ve ârif ise, Hakkı cemî’-i suverde müşâhede ettiğinden, Hak cemî-i mezâ-hirde ârif indinde marûf olur. Ve yine bu sebebden dolayı, Hak tenzîh olu-nur. Zîrâ Hak her ânda bir şânda ve bir sûrette tecellî ettiğinden ve O'nun bir sûret-i muayyenesi olmadığından, ârif O'nu sûretlerden tenzîh eder. Ve câhil ise, i'tikādına muvâfık sûretle zuhûrdan onu tenzîh edip, Hak cisim değildir, cevher değildir ve araz değildir, gibi sözler söyler. Bu münezzih-i câhilin hâlidir. Çünkü cisim, cevher ve araz denilen şeyler vücûd-ı Hak'ta dâhildir. Bunlar Hakk'ın vücudunun gayrı olsa, iki vücûd olmak lâzım gelir. Ve kezâ bu sebebden nâşî Hak vasfolunur. Zîrâ Hakk'ın Hayât, İlim, Sem', Basar, İrâde ve Kudret ve Kelâm gibi sıfatları vardır ki, halk ile kendi beyninde müşterektir. Müşebbih O'nu o sıfatlar ile vasfeder. [10/57] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple inkâr edilir ve bilinir; ve tenzih edilir ve vasfedilir. Yani Hak, sınırlı olan çeşitli suretlerde göründüğü için inkâr edilir. Çünkü cahil, Hakk'ı bütün tecellilerde müşahede edemediğinden, Hak Teâlâ, onun tahayyül ettiği surete aykırı olarak tecelli edince, "Hak değildir" diye inkâr eder. Ve Hak bu sebepten dolayı bilinir. Çünkü cahil, Hakk'ın inancına uygun olan surette tecelli etmesinde, "bu Hak'tır" der. Ve ârif ise, Hakk'ı bütün suretlerde müşahede ettiğinden, Hak bütün tecellilerde ârif katında bilinir. Ve yine bu sebepten dolayı, Hak tenzih olunur. Zira Hak her an bir şanda ve bir surette tecelli ettiğinden ve O'nun belirli bir sureti olmadığından, ârif O'nu suretlerden tenzih eder. Ve cahil ise, inancına uygun suretle görünmekten onu tenzih edip, "Hak cisim değildir, cevher değildir ve araz değildir" gibi sözler söyler. Bu, cahil münezzehin halidir. Çünkü cisim, cevher ve araz denilen şeyler Hak'ın varlığına dahildir. Bunlar Hakk'ın varlığının gayrı olsa, iki varlık olması gerekir. Ve aynı şekilde bu sebepten dolayı Hak vasfedilir. Zira Hakk'ın Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade ve Kudret ve Kelam gibi sıfatları vardır ki, halk ile kendi arasında ortaktır. Müşebbih (Allah'ı yaratılmışlara benzeten) O'nu o sıfatlar ile vasfeder.

فَمَنْ رَأَى الحقَّ مِنهُ فِيه بِعَيْنِهِ فَذَلِكَ العارِفُ .

İmdi Hakk'ı Hak'tan, Hak'ta, çeşm-i Hak ile gören kimse Hakk'ı âriftir. Ya'ni bir kimse vücûd-ı mutlak-ı Hak'tan kendi sûreti üzere zâhir olan Hakk'ı, Hakk'ın vücudunda, çeşm-i Hak ile görse, o kimse Hakk'ı ârif olur. Nitekim Cenâb-ı Nizâmî buyurur: نشاید ترا جز بتو یافتن عنان باید از هر طرف تافتن Tercüme: "Sen'i, Sen'in gayrınla bulmak olmaz; dizgini her taraftan çe-virmeklâzımdır."348 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hakk'ı Hak'tan, Hak'ta, Hakk'ın gözüyle gören kimse Hakk'ı bilendir. Yani bir kimse, Hakk'ın mutlak varlığından kendi sureti üzere ortaya çıkan Hakk'ı, Hakk'ın varlığında, Hakk'ın gözüyle görse, o kimse Hakk'ı bilen olur. Nasıl ki Cenâb-ı Nizâmî buyurur: نشاید ترا جز بتو یافتن عنان باید از هر طرف تافتن Tercüme: "Seni, Senin gayrınla bulmak olmaz; dizgini her taraftan çevirmek lazımdır."

ومَنْ رَأَى الحق منه فيه بعين نفْسِه فذلك غَيرُ العارف.

Ve Hakk'ı Hak'tan, Hak'ta, kendi nefsinin gözüyle gören kimse, gayr-ı âriftir. Ya'ni bu kimse vücûd-ı mutlak-ı Hak'tan, kendi sûreti üzere zâhir olan Hakk'ı, Hakk'ın vücûdunda görür, ammâ nefsinin gözüyle görür. Halbuki çeşm-i Haktan gayrı, O'nu bir göz göremez. Maahâzâ böyle olan kimse câhil değildir. Çünkü Hakk'ı Hak'tan, Hak'ta ârif olmuştur. Ancak ârif-i kâmil değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hakk'ı Hak'tan, Hak'ta, kendi nefsinin gözüyle gören kimse, Hakk'ı tam olarak bilmeyen kişidir. Yani bu kimse, Hakk'ın mutlak varlığından, kendi sureti üzere ortaya çıkan Hakk'ı, Hakk'ın varlığında görür; ama nefsinin gözüyle görür. Halbuki Hakk'ın gözünden başka, O'nu hiçbir göz göremez. Bununla birlikte, böyle olan kimse cahil değildir. Çünkü Hakk'ı Hak'tan, Hak'ta bilmiştir. Ancak kâmil ârif değildir.

ومَنْ لَمْ يَرَ الحق منه ولا فيه وانْتَظَرَ أَنْ يَرَاه بعَينِ نفسه في الآخرة فذلك الجاهل .

Ve Hakk'ı Hak'tan ve Hak'ta görmeyip de, nefsinin gözüyle âhirette görmeye muntazır olan kimse câhildir. Zîrâ bu kimse Hakk'ı bu âlemde müşâhede edemedi; ve Hakk'ın ve Resûl'ün hitâbını anlayamadı. Nitekim buyurulur: وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهْوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى )İsrâ, 17/72) ya'ni “Burada amâ olan kimse âhirette de a'mâdır.” Vâkıâ bu âyet-i kerîmenin ma'nâsı sûret-i umûmiyyede küffâr içindir. [10/58] Fakat seyr-i enfüsî husûsiyeti itibariyle kâffe-i mü'minlere de şâmildir. Binâenaleyh hakîkatte körlükten kurtulanlar ancak âriflerdir. Maahâzâ Hakk-ı mutlaktan, kendi sûreti üzere zâhir olan Hakk'ı Hakk'ın vücûdunda görmeyip de, âhirette çeşm-i Hak ile görmeğe muntazır olan kimse, câhiller zümresine lâhik olamaz. Çünkü o kimse, Hakk'ın ancak çeşm-i Hak ile müşâhede olunabileceğini bilmiştir. Şu kadar ki bu âlemde kendisine gaflet ve hicâb müstevlî olduğundan, gāfilîn ve mahcûbîn zümresine dâhil olmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hakk'ı Hak'tan ve Hak'ta görmeyip de, nefsinin gözüyle âhirette görmeyi bekleyen kimse câhildir. Çünkü bu kimse Hakk'ı bu âlemde müşahede edemedi; ve Hakk'ın ve Resûl'ün hitabını anlayamadı. Nitekim buyurulur: وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهْوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) yani “Burada kör olan kimse âhirette de kördür.” Gerçi bu âyet-i kerîmenin anlamı genel olarak kâfirler içindir. Fakat içsel yolculuk (seyr-i enfüsî) özelliği itibarıyla bütün müminlere de şamildir. Bu sebeple hakikatte körlükten kurtulanlar ancak âriflerdir. Bununla birlikte, mutlak Hak'tan, kendi sureti üzere görünen Hakk'ı Hakk'ın varlığında görmeyip de, âhirette Hak'ın gözüyle görmeyi bekleyen kimse, cahiller zümresine katılamaz. Çünkü o kimse, Hakk'ın ancak Hak'ın gözüyle müşahede olunabileceğini bilmiştir. Şu kadar ki bu âlemde kendisine gaflet ve perde (hicâb) hâkim olduğundan, gafiller ve perdeliler zümresine dahil olmuştur.

وبالجملة فلا بُدَّ لِكُلِّ شَخص من عَقِيدَةٍ في ربِّه يَرجِعُ بها إليه ويطلبه فيها.

Velhâsıl her bir şahıs için, Rabb'i hakkında bir akîde lâzımdır ki, onun ile O'na rücû' ede ve O'nu onda taleb eyleye! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, her bir kişi için, Rabbi hakkında bir inanç gereklidir ki, onunla O'na dönsün ve O'nu o inançta arasın!

Ya'ni beyân olunan hakāyıkın hâsılı ve netîcesi budur ki: Her bir şahsın kendi Rabb'ini bir i'tikād-ı mahsûs ile tasavvur ve tahayyül etmesi lâzımdır, tâ ki o kimse, o i'tikād ile Rabb'ine rücû' etsin ve Rabb'ini o i'tikād sûretinde taleb eylesin! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani açıklanan hakikatlerin özü ve sonucu şudur ki: Her bir kişinin kendi Rabb'ini özel bir inanç ile tasavvur ve tahayyül etmesi gereklidir, tâ ki o kişi, o inanç ile Rabb'ine dönsün ve Rabb'ini o inanç şeklinde talep etsin!

فإذا تَجَلَّى له الحقُّ فيها عَرَفَه وأَقَرَّ به، وإنْ تَجَلَّى له في غيرِها أَنْكَرَه وتَعَوَّذَ منه، وأساء الأدب عليه في نفس الأمْرِ ، وهو عند نفسِه أَنَّه قد تَأَدَّبَ مَعَهُ، فلا يَعْتَقِدُ مُعْتَقِدُ إِلهَا إلَّا بما جَعَلَ في نفسه ، فالإله في الاعْتِقَادَاتِ بالجَعل، فما رَأَوْا إِلا نُفُوسَهم وما جَعَلُوا فيها.

İmdi Hak o şahsa i'tikādının sûretinde tecellî ettiği vakit, o şahıs Hakk'ı bilir ve O'na ikrâr eder. Ve eğer Hak, o sûretin gayrısında tecellî etse, onu inkâr edip ondan istiâze eyler; ve nefs-i emrde, Hak üzere edebi isâet eder; ve hâlbuki o şahıs, kendince, Hak ile müte-eddeb olduğunu vehmeyler. Binâenaleyh bir mu'tekid, ancak nefsinde îcâd eylediği şeyle, İlâh'a i'tikād eder. [10/59] Böyle olunca İlâh, i'tikādâtta ca'l ve îcâd iledir. Binâenaleyh mu'tekidler, ancak nefislerini ve nefislerinde ca'l ve îcâd ettikleri şeyi gördüler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak o kişiye inancının şeklinde tecelli ettiği zaman, o kişi Hakk'ı bilir ve O'nu ikrar eder. Ve eğer Hak, o şeklin dışında tecelli etse, onu inkâr edip ondan sığınma diler; ve gerçekte, Hakka karşı edepsizlik eder; ve hâlbuki o kişi, kendince, Hak ile edepli olduğunu sanır. Bu sebeple bir inanan, ancak kendi içinde var ettiği şeyle, İlâh'a inanır. Böyle olunca İlâh, inançlarda kılma ve var etme iledir. Bu sebeple inananlar, ancak kendilerini ve kendi içlerinde kıldıkları ve var ettikleri şeyi gördüler.

Ma'lûm olsun ki, erbâb-ı şühûdun gayrı olan her bir şahsın, zihninde tasavvur edip i'tikād ettiği birer İlâh vardır. Onlar, bulundukları muhît içinde sıgar-i sinnlerinden beri, İlâh hakkında işittikleri ve okudukları evsâfı bir araya toplayıp, bunların heyet-i mecmûasından, zihinlerinde birer İlâh tasavvur ve tahayyül ederler. Bu sûret onların kendi nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri ilâhdır. Ve onlar kendilerince, işte İlâh böyledir ve böyle olmak lâzım gelir, derler... Ve onların taabbüdü bu sûretedir. Halbuki o sûreti, nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri için bu ilâh-ı mutekadları nefislerinin “ayn”ı olur. Binâenaleyh nefislerine tapmış olurlar. Bu ise putperestlikten başka bir şey değildir. Aralarında şu kadar fark vardır ki, putperestlerin putu zâhir olduğu için herkes görür; bunların putu gizlidir, yalnız kendilerine mahsustur. Ve bunların bahis ve cidâllerindeki ma'nâ ancak ilâh-ı muhayyellerini yekdîğerine kabûl ettirmekten ibârettir; ve her birisi kendi hayâlinin diğerleri üzerinde hükümrân olmasını ister. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, şühûd ehli (hakikati doğrudan müşahede edenler) dışındaki her bir kişinin zihninde tasavvur edip inandığı birer İlâh vardır. Onlar, bulundukları ortam içinde küçük yaşlarından beri, İlâh hakkında işittikleri ve okudukları vasıfları bir araya toplayıp, bunların bütününden, zihinlerinde birer İlâh tasavvur ve hayal ederler. Bu şekil, onların kendi nefislerinde, yine kendi nefislerinden icat ettikleri ilâhtır. Ve onlar kendilerince, işte İlâh böyledir ve böyle olması gerekir, derler. Ve onların ibadeti bu şekildedir. Halbuki o şekli, nefislerinde, yine kendi nefislerinden icat ettikleri için bu inandıkları ilâh, nefislerinin tekil hakikati olur. Bu sebeple nefislerine tapmış olurlar. Bu ise putperestlikten başka bir şey değildir. Aralarında şu kadar fark vardır ki, putperestlerin putu görünen olduğu için herkes görür; bunların putu gizlidir, yalnız kendilerine özgüdür. Ve bunların tartışma ve çekişmelerindeki anlam ancak hayal ettikleri ilâhlarını birbirlerine kabul ettirmekten ibarettir; ve her birisi kendi hayalinin diğerleri üzerinde hükümran olmasını ister.

Fakat erbâb-ı şühûd böyle değildir. Onların kulûbu, zunûn-i akliyye ve akāid-i vehmiyyeden sâfîdir. Bu zevât-ı hakîkat-meâb, İlâhın min-haysü'z-zât, taayyün ve takayyüd kabûl etmeyeceğini, velâkin esmâ ve sıfât haysiyetiyle, sûret-i muhtelifede tecelliyâtı bulunduğunu bilirler; ve bir i'tikād-ı hâs ile mukayyed olmayıp, O'nu her şeyde müşâhede ederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat şühûd ehli (hakikati görenler) böyle değildir. Onların kalpleri, akla dayalı zanlardan ve vehmî inançlardan arınmıştır. Bu hakikat ehli zâtlar, İlâh'ın zâtı itibarıyla taayyün (belirginleşme) ve takayyüd (sınırlanma) kabul etmeyeceğini, ancak isimler ve sıfatlar itibarıyla, çeşitli sûretlerde tecellîlerinin (ortaya çıkışlarının) bulunduğunu bilirler; ve özel bir inanç ile sınırlı olmayıp, O'nu her şeyde müşâhede ederler (görürler).

Evvelki tâife sûre-i İhlas'ı okuyup ma'nâsına muhalefet ederler. Ya'ni Hak, kimseden doğmadığı hâlde onlar nefislerinden tevlîd ve îcâd ederler; ve bu sûret-i muhayyelelerini Hakk'a küfüvv ittihâz etmiş olurlar. İkinci tâife ise, ne hâdisten tevlîd ve îcâd ederler ve ne de küfüvv ittihâz eylerler. [10/60] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk grup, İhlas Sûresi'ni okuyup manasına muhalefet ederler. Yani Hak, kimseden doğmadığı hâlde, onlar nefislerinden (kendi içlerinden) tevlîd (doğurma) ve îcâd (yaratma) ederler; ve bu muhayyel (hayalî) suretlerini Hakk'a küfüvv (denk, eş) edinmiş olurlar. İkinci grup ise, ne hâdisten (sonradan yaratılmıştan) tevlîd ve îcâd ederler ne de küfüvv edinirler.

İmdi Hak, ehl-i i'tikāda, hayallerindeki sûrete muvâfık olarak tecellî ettiği vakit onu kabûl edip mukırr olurlar; ve o sûretin hilâfında olarak vâki' olan tecellî-i Hakk'ı inkâr edip ondan Hakk'a sığınırlar; ve hakîkatte, Hakk'a karşı sû'-i edebde bulundukları hâlde, bu inkârlarıyla muhafaza-i edeb ettiklerini zanneylerler. Maahâzâ Hak, suver-i hâriciyye ve zihniyyenin kâffesinde mütecellî olduğundan, onların i'tikād ve tahayyül eyledikleri sûretlerde tecellî eden dahi Haktır. Onların sû'-i edebleri, Hakkı o sûrete münhasır kılmış olmalarından münbaistir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak, inanç sahiplerine, hayallerindeki şekle uygun olarak tecelli ettiği zaman, onu kabul edip onaylarlar; ve o şeklin aksine olarak meydana gelen Hakk'ın tecellisini inkâr edip ondan Hak'ka sığınırlar; ve gerçekte, Hak'ka karşı edepsizlik ettikleri hâlde, bu inkârlarıyla edebi koruduklarını zannederler. Bununla birlikte Hak, dışsal ve zihinsel tüm şekillerde tecelli ettiğinden, onların inandıkları ve hayal ettikleri şekillerde tecelli eden de Hak'tır. Onların edepsizlikleri, Hak'kı o şekle sınırlamış olmalarından kaynaklanır.

فَانْظُرْ مَرَاتِبَ النَّاسِ في العلم باللهِ ، هو عين مراتبهم في الرُّؤْيَةِ يوم القيامة.

İmdi nâsın ilm-i billâhda olan mertebelerine nazar eyle! O, yevm-i kıyâmette rü'yet hakkında, onların mertebelerinin “ayn”ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi insanların Allah bilgisi konusundaki mertebelerine bak! O (rü'yet), kıyamet gününde görme (rü'yet) hakkında, onların mertebelerinin aynısıdır.

Zîrâ rü'yet, ancak tecellî hasebiyledir; ve tecellî ise, ilm-i billâh mikdârına göredir. Ve nâsın dünyâda ilm-i billâhdaki mertebeleri ne ise, yevm-i kıyâmette rü'yet hakkındaki mertebeleri dahi o mertebelerinin “ayn”ıdır. Ve ilm-i billâh dahi ancak isti’dâdât hasebiyledir. İsti’dâdât ise mütefâvittir; ve bu tefâvütün nihâyeti yoktur. Binâenaleyh yevm-i kıyâmette rü'yet de bu tefâvüt hasebiyle vâki' olur. وقد أَعْلَمْتُكَ بالسَّببِ المُوجِبِ لذلك، فإيَّاك أنْ تَتَقَيَّدَ بِعَقْدٍ مَخصوص وتَكْفُرَ بِما سِوَاهِ، فَيَفُوتُك خَيْرٌ كَثِيرٌ، بلْ يَفُوتُكَ العِلمُ بالأمر على ما هو عليه . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü görme (rü'yet), ancak tecelli (ilahi görünme) sebebiyledir; tecelli ise, Allah'ı bilme (ilm-i billâh) miktarına göredir. İnsanların dünyada Allah'ı bilme konusundaki mertebeleri ne ise, kıyamet gününde görme (rü'yet) hakkındaki mertebeleri de o mertebelerinin aynısıdır. Allah'ı bilme de ancak yatkınlıklar (isti'dâdât) sebebiyledir. Yatkınlıklar ise farklı farklıdır; ve bu farklılığın sonu yoktur. Bu sebeple kıyamet gününde görme de bu farklılık sebebiyle meydana gelir. وقد أَعْلَمْتُكَ بالسَّببِ المُوجِبِ لذلك، فإيَّاك أنْ تَتَقَيَّدَ بِعَقْدٍ مَخصوص وتَكْفُرَ بِما سِوَاهِ، فَيَفُوتُك خَيْرٌ كَثِيرٌ، بلْ يَفُوتُكَ العِلمُ بالأمر على ما هو عليه.

Ve ben sana, tefâvüt-i merâtibi mûcib olan sebebi i'lâm ettim. İmdi sen sakın ki, bir akd-i mahsûs ile mukayyed olasın ve onun gayrı- nı inkâr edesin! Böyle olunca, seni hayr-ı kesîr fevteder. Belki ilim, nefs-i emrde üzerinde bulunduğu emr ile seni fevteder. [10/61] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve ben sana, mertebelerin farklılığını gerektiren sebebi bildirdim. Şimdi sen sakın ki, özel bir inançla sınırlı kalasın ve onun dışındakini inkâr edesin! Böyle olunca, seni çok hayır kaçırır. Aksine ilim, gerçekte üzerinde bulunduğu şey ile seni kaçırır.

Ya'ni kıyâmette Hakk'ı görmek husûsunda herkesin mertebeleri başka başka olmasını mûcib olan sebebi sana bildirdim; ve o sebeb dahi herkesin kendi hayâlinde tasavvur ettiği birer akîde-i mahsûsa idi. Bunu anladıktan sonra, sakın sen dahi böyle bir itikād-ı mahsûsta bağlanıp kalma; ve bir sûret-i hayâliyyeye kapılıp, suver-i sâireyi bu hayâl ile örtme! Eğer kendi zann-ı aklîni ve i'tikād-ı vehmîni hakîkat farzedip, bu zan ve itikādının hâricinde kalan sûretlerde Hakk'ın tecellîsini inkâr edersen hayr-ı kesîrden mahrûm olursun. Ve Hak hakkındaki zevkin dar bir sahaya münhasır kalır ve kalîl olur. Niçin mahz-ı hayır olan ilm-i ilâhîdeki zevkin çoğunu bırakıp azı ile iktifâ edeceksin? Belki bu hasr ve takyîd sebebiyle emri, hakîkati üzere bilmekten mahrûm olursun. Ve أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً (Câsiye, 45/23) [O kimseyi gördün mü ki hevâ-yı nefsânîsini ilâh ittihâz etti? Ve Allâh Teâlâ onu ilim üzerinde ıdlâl etti. Kulağını ve kalbini mühürledi. Gözü üzerine de bir perde kıldı.] âyet-i kerîmesinde tavsîf buyurulan zümreye dâhil olmandan korkulur. Çünkü sen akîdeni nefsinde îcâd ettiğin cihetle, o sûret nefsinin "ayn"ı olur; ve sen hevâsını ilâh ittihâz edenlerden olursun; ve bu ilmin, dalâletini ve şaşkınlığını mûcib olur; ve Hak bu sûretle sem'ini ve kalbi- ni mühürler. Artık muhakkikînin ulûm-i zevkiyyeleri kulağına girmez ve kalbine te'sîr etmez olur; ve gözüne bu hasr ve tahsîsin perde olur; suver-i sâirede Hakk'ın tecellîsini müşâhede edemezsin; ve müşâhede edenleri de inkâr edersin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kıyamette Hakk'ı görmek hususunda herkesin mertebelerinin başka başka olmasını gerektiren sebebi sana bildirdim; ve o sebep de herkesin kendi hayalinde tasavvur ettiği özel birer inanç idi. Bunu anladıktan sonra, sakın sen de böyle özel bir inanca bağlanıp kalma; ve bir hayalî şekle kapılıp, diğer şekilleri bu hayal ile örtme! Eğer kendi aklî zannını ve vehmî inancını hakikat farz edip, bu zan ve inancının haricinde kalan şekillerde Hakk'ın tecellisini inkâr edersen çok hayırdan mahrum olursun. Ve Hak hakkındaki zevkin dar bir sahaya sınırlı kalır ve az olur. Niçin mahz-ı hayır olan ilahî ilimdeki zevkin çoğunu bırakıp azı ile yetineceksin? Aksine bu sınırlama ve kayıt sebebiyle emri, hakikati üzere bilmekten mahrum olursun. Ve أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً (Câsiye, 45/23) [O kimseyi gördün mü ki nefsânî hevesini ilâh edindi? Ve Yüce Allah onu ilim üzere saptırdı. Kulağını ve kalbini mühürledi. Gözü üzerine de bir perde kıldı.] ayet-i kerimesinde tavsif buyurulan zümreye dahil olmandan korkulur. Çünkü sen inancını nefsinde icat ettiğin cihetle, o şekil nefsinin tekil hakikati olur; ve sen hevesini ilâh edinenlerden olursun; ve bu ilmin, sapkınlığını ve şaşkınlığını gerektirir; ve Hak bu şekille kulağını ve kalbini mühürler. Artık muhakkiklerin (hakikati araştıranların) zevkî ilimleri kulağına girmez ve kalbine tesir etmez olur; ve gözüne bu sınırlama ve tahsis perde olur; diğer şekillerde Hakk'ın tecellisini müşahede edemezsin; ve müşahede edenleri de inkâr edersin.

فكُن في نفسك هَيُولَى لِصُوَرِ المُعتَقَدَاتِ كُلّها ، فإِنَّ الإِلهَ تعالى أَوْسَعُ وأَعْظَمُ

من أَنْ يَحْصُرَه عَقْدٌ دُونَ عَقْدٍ ، فَإِنَّه يقولُ : فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ ، وما

ذَكَرَ أَيْنا من أَيْنٍ، وذَكَرَ أَنَّ ثَمَّ وَجْهَ اللَّهِ ، ووَجهُ الشيء حَقِيقَتُه، فَنَبَّه بهذا

قُلُوبَ العارفين، لا تَشْتَغِلُهم العَوَارِضُ في الحياةِ الدُّنيـا عـن استحضار مثل

هذا، فإنَّه لا يدري العَبدُ في أَيِّ نَفَسٍ يُقْبَضُ، فَقَدْ يُقْبَضُ فِي وَقتِ غَفْلَةٍ،

فلا يَسْتَوِي مَعَ مَن قُبِضَ على حُضُورٍ.

Böyle olunca sen, mu'tekadât sûretlerinin hepsi için, kendi nefsinde “heyûlâ” ol! Zîrâ İlâh Teâlâ, [10/62] bir akd diğer akdi hasretmekten, evsa' ve a'zamdır. Çünkü Allah Teâlâ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ (Bakara, 2/115) ya'ni "Ne tarafa dönerseniz orada Hakk'ın vechi zâhirdir" bu- yurdu; ve bir ciheti bir cihetten zikretmedi; "vechullâh"ın her yerde olduğunu zikretti; ve şeyin "vech”i onun “hakîkat”idir. İmdi Hak Teâlâ bu kelâm ile, âriflerin kalblerine tenbîh eyledi, tâ ki hayât-ı dünyâda, avârız onları böyle bir şeyin istihzârından meşgül etmeye! Zîrâ abd, hangi nefeste kabzolunacağını bilmez. Ba'zan vakt-i gaflette kabzo- lunur. İmdi huzûr üzere kabzolunan kimse ile beraber olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca sen, inanılan şeylerin suretlerinin hepsi için, kendi nefsinde "heyûlâ" (ilk madde, cevher) ol! Çünkü Yüce Allah, bir inancı diğer bir inanca sınırlamaktan daha geniş ve daha yücedir. Çünkü Yüce Allah, "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın vechi (yüzü, zatı) oradadır" (Bakara, 2/115) buyurdu; ve bir yönü diğer bir yönden ayırmadı; "Allah'ın vechi"nin her yerde olduğunu zikretti; ve bir şeyin "vechi" onun "hakikati"dir. Şimdi Yüce Allah bu sözüyle, âriflerin kalplerine uyarıda bulundu ki, dünya hayatında, arızî durumlar (geçici haller) onları böyle bir şeyi (Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğunu) hatırlamaktan alıkoymasın! Zira kul, hangi nefeste canının alınacağını bilmez. Bazen gaflet anında canı alınır. Şimdi, huzur üzere canı alınan kimse ile (gaflet üzere canı alınan kimse) bir olmaz.

Ya'ni sen hiçbir akîde sûretiyle bağlanıp kalma; i'tikād olunan sûret- lerin kâffesi için “heyûlâ”, ya'ni asıl ve madde ol! Ve Hakk'ı bir i'tikād sûretine hasretmeyip onu cemî'-i suver-i mutekadâtta müşâhede eyle! Zîrâ Allah Teâlâ hazretleri o kadar evsa' ve a'zamdır ki, onun hakkındaki bir i'tikādın sûreti diğer i'tikād sûretini hasredemez. Ya'ni bir itikād sûretine şâmildir ve diğer i'tikād sûretine şâmil değildir, diyemezsin. O ne kadar i'tikād sûretleri varsa kâffesinde mütecellîdir. Ve maahâzâ onun tecellîsi bu sûretlerin kâffesinde münhasır değildir. Çünkü bu sûretler mukayyeddir, Hak ise mutlaktır. Bunun için Hak Teâlâ “Yüzünüzü nereye dönerseniz vechullâh orada zâhirdir” (Bakara, 2/115) buyurdu. Yoksa “vechullâh” falan cihette görünür, deyip bir ciheti tahsîs etmedi; umûmen her yerde olduğunu beyân eyledi. Ve bu kelâm, hayât-ı dünyâda avârız, ârifleri, her cihette vech-i Hakk'ın istihzârından meşgül etmemek için, onlara tenbîh- dir. [10/63] Ya'ni hayât-ı dünyâda, illet ve tedâvî ve açlık ve taâm ve râhat ve belâ gibi birçok avârız vardır ki, bunlar insanı işgal eder; ve bu iştigāl sebebiyle Hakk'a teveccüh edemez. Hâlbuki Hak “Her ne tarafa döner- seniz vech-i Hak orada zâhirdir” buyurduğundan, bu tenbîh üzerine ârif, illetine müteveccih olduğu vakit yine Hakkı görür. Zîrâ illette de “vechul- lah" zâhirdir; ve şifâ ve açlık ve taâm ve râhat ve belâda dahi kezâ zâhir olan Hakk'ın "vech"idir. Zîrâ ârif bu tenbîh ile ikāz edilmemiş olsa, Hak’la hâzır olamaz idi. Hâl- buki abdin hangi nefeste rûhunun kabzolunacağı kendince maʼlûm değil- dir. İhtimâl ki nâ-marzî ile meşgül iken kabzolunuverir; ve vakt-i gaflette gider. Gayra meşgül iken kabzolunan kimse ile Hakk'a meşgül olduğu hâl- de kabzolunan kimse arasında fark vardır. Zîrâ hadîs-i şerîfte: “Yaşadığınız gibi ölür ve öldüğünüz gibi haşrolunursunuz”349 buyurulmuştur. Binâe- naleyh gayra meşgül iken kabzolunanlar, gayr ile haşrolunurlar. Velâkin ârif bu tenbîh üzerine her yerde ve her ânda Hakkı müşâhede ettiğinden her nefeste Hak ile huzûr üzeredir; ve hangi nefeste kabzolunursa olun- sun Hak'la hâzır iken kabzolunur. (Cenâb-ı Hak bu ni'meti ve bu devleti, bu fakîr-i gāfile ve taleb eden bilcümle ihvân-ı dîne nasîb eylesin! Âmin bi-hürmeti Seyyidi'l-mürselîn!) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen hiçbir inanç şekliyle bağlanıp kalma; inanılan şekillerin hepsi için "heyûlâ", yani asıl ve madde ol! Ve Hakk'ı bir inanç şekline hapsetmeyip onu inanılan tüm şekillerde gözlemle! Çünkü Yüce Allah hazretleri o kadar geniş ve yücedir ki, onun hakkındaki bir inancın şekli diğer inanç şeklini dışlayamaz. Yani bir inanç şekline dahildir ve diğer inanç şekline dahil değildir, diyemezsin. O, ne kadar inanç şekli varsa hepsinde tecelli eder. Ve bununla birlikte onun tecellisi bu şekillerin hepsinde sınırlı değildir. Çünkü bu şekiller kayıtlıdır, Hak ise mutlaktır. Bunun için Yüce Hak "Yüzünüzü nereye dönerseniz Allah'ın vechi orada görünür" (Bakara, 2/115) buyurdu. Yoksa "Allah'ın vechi" falan yönde görünür, deyip bir yönü özel kılmadı; genel olarak her yerde olduğunu beyan etti. Ve bu söz, dünya hayatında arızaların, ârifleri, her yönde Hakk'ın vechini hazır bulundurmaktan meşgul etmemesi için, onlara bir uyarıdır. [10/63] Yani dünya hayatında, hastalık ve tedavi ve açlık ve yemek ve rahatlık ve bela gibi birçok arıza vardır ki, bunlar insanı meşgul eder; ve bu meşguliyet sebebiyle Hakk'a yönelemez. Halbuki Hak "Her ne tarafa dönerseniz Hakk'ın vechi orada görünür" buyurduğundan, bu uyarı üzerine ârif, hastalığına yöneldiği vakit yine Hakk'ı görür. Çünkü hastalıkta da "Allah'ın vechi" görünür; ve şifa ve açlık ve yemek ve rahatlık ve belada dahi aynı şekilde görünen Hakk'ın "vechi"dir. Çünkü ârif bu uyarı ile ikaz edilmemiş olsa, Hak'la hazır olamazdı. Halbuki kulun hangi nefeste ruhunun alınacağı kendince malum değildir. İhtimal ki hoşnut olunmayan bir şeyle meşgul iken ruhu alınır; ve gaflet vaktinde gider. Başka şeyle meşgul iken ruhu alınan kimse ile Hak'la meşgul olduğu halde ruhu alınan kimse arasında fark vardır. Çünkü hadis-i şerifte: "Yaşadığınız gibi ölür ve öldüğünüz gibi haşrolunursunuz" buyurulmuştur. Bu sebeple başka şeyle meşgul iken ruhu alınanlar, başkasıyla haşrolunurlar. Velakin ârif bu uyarı üzerine her yerde ve her anda Hakk'ı gözlemlediğinden her nefeste Hak ile huzur üzeredir; ve hangi nefeste ruhu alınırsa alınsın Hak'la hazır iken ruhu alınır. (Cenab-ı Hak bu nimeti ve bu devleti, bu gafil fakire ve talep eden tüm din kardeşlerine nasip eylesin! Âmin Seyyidü'l-mürselîn hürmetine!)

ثُمَّ إِنَّ العَبد الكامل مع علمه بهذا يَلْزَمُ في الصُّورَةِ الظاهرة والحال المُقَيَّدَةِ

التَّوَجُّه بالصَّلَاةِ إِلى شَطْرِ المَسجِدِ الحَرَامِ، وَيَعْتَقِدُ أَنَّ اللَّهَ فِي قِبْلَتِـه حـال

صلاته وهو بَعضُ مَرَاتِبِ وَجهِ الحقِّ مِن فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ، فَشَطْرُ

المَسجِدِ الحَرَامِ منها، فَفِيهِ وَجهُ اللهِ.

Ondan sonra, abd-i kâmil bunu bilmekle beraber, sûret-i zâhirede ve hâlet-i mukayyedede, namazda Mescid-i Harâm tarafına teveccü- hü lâzım addeder; ve namaz hâlinde, Allah Teâlânın [10/64] onun kiblesinde olduğunu ve Mescid-i Harâm tarafı فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allâh'ın vechi vâki'dir.]dan vech-i Hakk'ın ba'zı merâtibi bulunduğunu i'tikād ey- ler. İmdi Mescid-i Harâm tarafı o merâtibdendir; ve onda vech-i Hak vardır. Ya'ni abd-i kâmil, zikrolunan âyet-i kerîme muktezâsınca, “vechullâh”ın ve Resûlullah (s.a.v.)e tebaiyettir. Binâenaleyh sâir vücûh-i ilâhiyyeden yüz çevirip bir veche nâzır olmak, emre imtisal olduğu için edebdir. İşte bu edeb üzere devâm et! Fakat vech-i Hakk'ı, bir cihet-i mahsûsaya hasret-memek dahi, yine emr-i ilâhî olduğu için, edebdir. Bu edebi de muhafaza edip, bil ki, Hakk'ın tahsîs buyurduğu o cihet, her bir müteveccihin tevec-cüh ettiği cihât-ı nâmütenâhiyeden bir cihettir. Velhasıl فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allâh'ın vechi vâ-ki'dir.] âyet-i kerîmesiyle vech-i Hakk'ın eyniyâtın, ya'ni cihâtın kâffesinde mevcûd olduğu Allah'dan sana zâhir oldu. وما تمَّ إلا الاعْتِقَادَاتُ ، فالكلُّ مُصِيبٌ ، وكلُّ مُصِيبٍ مَأْجُورٌ، وكلُّ مَأْجُورٍ سَعِيدٌ، وكلُّ سَعِيدٍ مَرْضِيٌّ عنه ، وإِنَّ البَعْضَ شَقِيَ زَمَانًا فِي الدَّارِ الْآخِرَةِ، فَقَدْ مَرِضَ وتَأَلَّمَ أهلُ العِنَايَةِ مع عِلمِنَا بِأَنَّهُم سُعَدَاءُ أهل الحق في الحياةِ الدُّنيا، فمِن عِبَادِ اللهِ مَن تُدْرِكُهم تلك الآلام في الحياة الأخرى في دارٍ تُسَمَّى جَهَنَّم، ومع هذا لا يَقْطَعُ أَحَدٌ مِن أهل العلم الذين كَشَفُوا الأَمْرَ على ما هو عليه أنه لا يكون لهم في تلك الدَّارِ نَعِيمٌ خَاصٌ بِهِم. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra, insân-ı kâmil bunu bilmekle beraber, görünen şekilde ve kayıtlı halde, namazda Mescid-i Harâm tarafına yönelmeyi gerekli sayar; ve namaz hâlinde, Yüce Allah'ın [10/64] onun kıblesinde olduğunu ve Mescid-i Harâm tarafının فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allâh'ın vechi vâki'dir.] ayetinden hareketle Hakk'ın vechinin bazı mertebeleri bulunduğunu kabul eder. Şimdi Mescid-i Harâm tarafı o mertebelerdendir; ve onda Hakk'ın vechi vardır. Yani insân-ı kâmil, zikredilen ayet-i kerîme gereğince, “vechullâh”ın ve Resûlullah (s.a.v.)e tabi olmaktır. Bu sebeple diğer ilâhî vecihlerden yüz çevirip bir vecihe yönelmek, emre uymak olduğu için edebdir. İşte bu edeb üzere devam et! Fakat Hakk'ın vechini, özel bir cihete sınırlamamak da, yine ilâhî emir olduğu için, edebdir. Bu edebi de muhafaza edip, bil ki, Hakk'ın tahsis buyurduğu o cihet, her bir yönelenin yöneldiği sınırsız cihetlerden bir cihettir. Sözün özü فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allâh'ın vechi vâki'dir.] ayet-i kerîmesiyle Hakk'ın vechinin her yerde, yani bütün cihetlerde mevcut olduğu Allah'tan sana açıkça belirdi. وما تمَّ إلا الاعْتِقَادَاتُ ، فالكلُّ مُصِيبٌ ، وكلُّ مُصِيبٍ مَأْجُورٌ، وكلُّ مَأْجُورٍ سَعِيدٌ، وكلُّ سَعِيدٍ مَرْضِيٌّ عنه ، وإِنَّ البَعْضَ شَقِيَ زَمَانًا فِي الدَّارِ الْآخِرَةِ، فَقَدْ مَرِضَ وتَأَلَّمَ أهلُ العِنَايَةِ مع عِلمِنَا بِأَنَّهُم سُعَدَاءُ أهل الحق في الحياةِ الدُّنيا، فمِن عِبَادِ اللهِ مَن تُدْرِكُهم تلك الآلام في الحياة الأخرى في دارٍ تُسَمَّى جَهَنَّم، ومع هذا لا يَقْطَعُ أَحَدٌ مِن أهل العلم الذين كَشَفُوا الأَمْرَ على ما هو عليه أنه لا يكون لهم في تلك الدَّارِ نَعِيمٌ خَاصٌ بِهِم.

Ve i'tikādâtın gayrı bir şey yoktur. İmdi hepsi musîbdir; ve her musîb me'cûrdur; ve her me'cûr saîddir; ve her saîd marzıyyün-anhdır. Her ne kadar ba'zısı dâr-ı âhirette bir zamân şakî olursa da. İmdi süadâ ve ehl-i Hak olduklarına bizim ilmimiz bulunmakla beraber, ehl-i inâ-yet, hayât-ı dünyâda marîz ve müteellim oldu. Böyle olunca, Allâh'ın kullarından ba'zıları vardır ki, hayât-ı uhrâda, cehennem denilen dârda bu âlâmı idrâk ederler. Bununla beraber, emri hakîkati üzere keşfeden ehl-i ilimden bir kimse, onlar için dâr-ı cehennemde onlara mahsûs bir naîm olmadığını kestirmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve inançlardan başka bir şey yoktur. Şimdi hepsi doğru yoldadır; ve her doğru yolda olan ödüllendirilmiştir; ve her ödüllendirilmiş olan mutludur; ve her mutlu olan kendisinden razı olunmuştur. Her ne kadar bazısı ahiret yurdunda bir zaman mutsuz olsa da. Şimdi mutlu ve Hak ehli olduklarına dair bilgimiz bulunmakla beraber, inayet ehli, dünya hayatında hasta ve acı çeken oldu. Böyle olunca, Allah'ın kullarından bazısı vardır ki, ahiret hayatında, cehennem denilen yurtta bu acıları idrak ederler. Bununla beraber, emri hakikati üzere keşfeden ilim ehli bir kimse, onlar için cehennem yurdunda onlara özgü bir nimet olmadığını kestirmez.

Ma'lûm olsun ki, eyniyât, ki cihâttan ibârettir, ba'zısı hissî ve ba'zısı aklîdir; ve aklî olan kısmı i'tikādâttan ibârettir; ve her bir akîdede vech-i Hak [10/66] bir sûret-i ma'neviyye ile zâhirdir; ve i'tikādât ise netîce-i te-fekkür olup insana mahsustur. Nitekim Mevlânâ (r.a.) efendimiz buyurur-lar: Mesnevî: ای برادر تو همان اندیشه ای ما بقى تو استخوان و ریشه ای گر گل است اندیشه تو گلشنی ور بود خاری تو هیمه گلخنی Tercüme: "Ey birâder sen, ancak düşüncesin, fikirden ibâretsin; bâkî kalan kısmın kemik ve elyaftır. Eğer endîşen gül ise sen gülşensin, eğer diken ise sen külhanlık odunusun."351 Binâenaleyh kulûb-ı mutekidînin teveccüh ettiği cihât-ı maʼneviyyede, itikādâttan gayrısı yoktur. Şu hâlde mutekid olanların hepsi i’tikādlarında isâbet etmiştir. Çünkü onların her birisi vücûh-ı Hak'dan bir vech-i hâssa i'tikād eder; ve itikadında musîb olunca o, me'cûrdur. Zîrâ bu itikād-1 hâssı hasebiyle, onun vech-i mutlaktan bir nasîbi vardır. Ve her me'cûr ise saîddir; ve rızâ ile saâdet Fass-ı İsmâîlîde tafsîl olunmuştur. Ve her saîd dahi Rabb-i hâssının indinde marzıyyün-anhdır. Zîrâ o Rabb-i hâssı, taht-ı terbiyesinde bulunan mazharının nâsiyesini tutup, sırât-ı müstakîmi üzerinde yürütür. Binâenaleyh onun meslekinden ve sülükünden râzıdır. Maahâzâ ehl-i iʼtikādın bazıları, bu sûretle saîd olmakla beraber لَا بِثِينَ فِيهَا أَحْتَابًا )Nebe' 78/23) [Orada devirler boyunca kalıcılardır.] âyet-i kerîmesi mûcibince dâr-ı âhirette, uzun bir zaman için şakî olurlar; ya'ni azâb-ı hâlisi tadarlar. Çünkü Rabb-i hâslarının müntehâ-yı sırâtı budur; ve isti'dâdları mûcibince kemâlleri, bu sırâtın müntehâsına vusûlden ibârettir. Bizim süadâ olduklarını bildiğimiz, inâyet ehli olan ehl-i Hak, hayât-ı dünyâda [10/67] marîz olup elem çekerler. Fakat onların bu ibtilâları saâdet-i ebediyyelerine zarar vermez. Bunun gibi ehl-i itikāddan bir kısmının dahi dâr-ı âhirette müteezzî olmaları ve ehl-i inâyetin âlâmına giriftâr bulunmaları itikādla- rında musîb olmalarına kadh vermez; ve ehl-i keşften hiçbir kimse bu akîde sâhiblerinin dâr-ı cehennemde, kendilerine mahsûs bir naîme nail olmaya- caklarını kesip atmaz, ya'ni bu husûsta hükm-i katî vermezler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, yönler (cihât), ki bunlar cihetlerden ibarettir, bazısı hissî ve bazısı aklîdir; ve aklî olan kısmı inançlardan ibarettir; ve her bir inançta Hakk'ın vechi [10/66] manevî bir suretle görünür; ve inançlar ise düşünmenin sonucu olup insana özgüdür. Nasıl ki Mevlânâ (r.a.) efendimiz buyururlar: Mesnevî: "Ey birader sen, ancak düşüncesin, fikirden ibaretsin; geri kalan kısmın kemik ve elyaftır. Eğer düşüncen gül ise sen gül bahçesisin, eğer diken ise sen külhanlık odunusun." Bu sebeple inanan kalplerin yöneldiği manevî cihetlerde, inançlardan başka bir şey yoktur. Şu halde inananların hepsi inançlarında isabet etmiştir. Çünkü onların her birisi Hakk'ın vecihlerinden özel bir veche inanır; ve inancında isabetli olunca o, mükafatlandırılmıştır. Zira bu özel inancı sebebiyle, onun mutlak vecihten bir nasibi vardır. Ve her mükafatlandırılmış olan ise mutludur; ve rıza ile saadet İsmail Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Ve her mutlu olan da özel Rabbinin katında kendisinden razı olunmuştur. Zira o özel Rabbi, terbiyesi altında bulunan mazharının alnını tutup, doğru yol üzerinde yürütür. Bu sebeple onun yolundan ve gidişatından razıdır. Bununla birlikte inanç ehlinin bazıları, bu suretle mutlu olmakla beraber "لَا بِثِينَ فِيهَا أَحْتَابًا" (Nebe' 78/23) [Orada devirler boyunca kalıcılardır.] ayet-i kerimesi gereğince ahiret yurdunda, uzun bir zaman için bedbaht olurlar; yani halis azabı tadarlar. Çünkü özel Rablerinin yolunun sonu budur; ve yatkınlıkları gereğince kemalleri, bu yolun sonuna ulaşmaktan ibarettir. Bizim mutlu olduklarını bildiğimiz, inayet ehli olan Hak ehli, dünya hayatında [10/67] hasta olup elem çekerler. Fakat onların bu imtihanları ebedî saadetlerine zarar vermez. Bunun gibi inanç ehlinden bir kısmının da ahiret yurdunda eziyet görmeleri ve inayet ehlinin acılarına yakalanmaları, inançlarında isabetli olmalarına zarar vermez; ve keşif ehlinden hiçbir kimse bu inanç sahiplerinin cehennem yurdunda, kendilerine özgü bir nimete nail olamayacaklarını kesin olarak reddetmez, yani bu hususta kesin bir hüküm vermezler.

إِمَّا بِفَقْدِ أَلَمٍ كانوا يَجِدُونَه، فَارْتَفَعَ عنهم، فيكونُ نَعِيمُهم رَاحَتَهُم عن وجدَانِ

ذلك الألم، أو يكونُ نَعِيمٌ مُسْتَقِلُّ زَائِدٌ كَنَعِيمِ أَهلِ الجِنان في الجنان.

Ya buldukları bir elemin gāib olmasıyladır. İmdi azâb onlardan mür- tefî' olur. Böyle olunca o elemi bulmaktan onların rahatları, onların naîmi olur. Veyâhud ehl-i cinânın cinânda naîmi gibi, bir naîm-i müs- takil zâid olur. Ya'ni ehl-i keşfin katʼiyetle hükmetmediği, ehl-i cehennemin naîmi iki sûretle olur: Ya buldukları ve tattıkları elem gāib olur ve elemin fıkdâniy-le de azâb kalkar; ve bu sûrette, bu elemi bulmaktan kendilerine sükûn gelmesi, onların naîmi olur. Ya'ni elemden müsterîh olduklarında, ayn-ı ni'mete vâsıl olurlar. Veyâhud ehl-i cennetin, cennette nâil oldukları ni'met gibi, ehl-i cehennem için dahi, cehennemin içinde, müstakill-i zâid olarak bir naîm hâsıl olur; ve ehl-i cennetin naîmi kendi mizâclarına muvâfık ol-duğu gibi, ehl-i cehennemin naîmi de onların tabîatlarına münasib sûrette olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ya buldukları bir elemin (acı, keder) ortadan kalkmasıyladır. Şimdi azap onlardan kalkar. Böyle olunca o elemi bulmaktan onların rahatlamaları, onların nimetleri olur. Veyahut cennet ehlinin cennetteki nimeti gibi, bağımsız, fazladan bir nimet ortaya çıkar. Yani keşif ehlinin kesin olarak hükmetmediği, cehennem ehlinin nimeti iki şekilde olur: Ya buldukları ve tattıkları elem ortadan kalkar ve elemin yokluğuyla da azap kalkar; ve bu şekilde, bu elemi bulmaktan kendilerine sükûnet gelmesi, onların nimeti olur. Yani elemden rahatladıklarında, nimetin kendisine ulaşırlar. Veyahut cennet ehlinin, cennette nâil oldukları nimet gibi, cehennem ehli için dahi, cehennemin içinde, bağımsız ve fazladan bir nimet hâsıl olur; ve cennet ehlinin nimeti kendi mizaçlarına uygun olduğu gibi, cehennem ehlinin nimeti de onların tabiatlarına münasip şekilde olur.

Maʼlûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretlerinin وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (Araf 7/156) [Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır.] ve سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي [Rahmetim gazabımı geçmiştir.] kavilleri her şey hakkında umûmîdir. Ve küffâr hakkındaki âyât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfe dahi, onların ebediy-yen azâb-ı mahz içinde kalacaklarına delâlet etmez. Bu bâbda kat’î olan ci-het onların naîm-i cinân olan [10/68] rahmet-i hâlisadan ebediyyen mah-rûmiyetlerinden ve cehennemde kalıp ebedî cennete girmeyeceklerinden ibârettir. Nitekim âyet-i kerîmede لَا بِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا (Nebe', 78/23) [Orada devirler boyunca kalıcılardır.] buyurulmuştur. Bundan ehl-i cehennemin, hitâm-ı ahkāba kadar, nârda kalacakları anlaşılır. Zîrâ “hukub” “seksen yıl” ma'nâsına gelir. “Ahkāb” ise onun cem'i olup mütenâhî olan zamanı gös-terir. Ve hadîs-i şerîfte dahi سَيَأْتِي عَلَى جَهَنَّمَ زَمَانٌ يُنْبِتُ مِنْ قَعْرِهَا الجِرْجِير ya'ni “Cehennem üzerine bir zamân gelir ki, karında Circîr biter” buyurulur. "Circîr", sulak mahalde biten bir nevi' nebâttır. Bundan da anlaşılır ki, ehl-i cehennem cehennemden çıkmayacak, fakat tûl-i müddet sonra ce-hennemin nârı zâil olacaktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Yüce Allah'ın "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır." (Araf 7/156) ve "Rahmetim gazabımı geçmiştir." sözleri her şey hakkında geneldir. Kur'an ayetleri ve şerefli hadisler de kâfirler hakkında, onların ebediyen sırf azap içinde kalacaklarına delalet etmez. Bu konuda kesin olan husus, onların cennet nimetleri olan halis rahmetten ebediyen mahrum kalmalarından ve cehennemde kalıp ebediyen cennete girmeyeceklerinden ibarettir. Nasıl ki ayet-i kerimede "Orada devirler boyunca kalıcılardır." (Nebe', 78/23) buyurulmuştur. Bundan, cehennem ehlinin, devirlerin sonuna kadar ateşte kalacakları anlaşılır. Çünkü "hukub" "seksen yıl" anlamına gelir. "Ahkāb" ise onun çoğulu olup sonlu olan zamanı gösterir. Şerefli hadiste de "Cehennem üzerine bir zaman gelir ki, dibinde Circîr biter." buyurulur. "Circîr", sulak yerde biten bir çeşit bitkidir. Bundan da anlaşılır ki, cehennem ehli cehennemden çıkmayacak, fakat uzun bir süre sonra cehennemin ateşi yok olacaktır.

Ehl-i cehennemin nâr içinde olan naîmine gelince, esâsen cehennem dâr-ı naîm olmadığından, oradaki naîm dahi ehl-i cennetin mizâcına nis-beten azâbdan başka bir şey değil ise de, ehl-i cehennemin mizâcına ve isti'dâdâtına mülayimdir. Naîm-i cehennem hakkında iki vecih vardır: Ya azâbda tûl-i müddet kalmakla ülfet peyda olup elem hissolunmaz olur. Bu sûrette elemin zevâliyle husûl-i râhat, naîmdir. Nitekim bu âlemde de emsâli kesîrdir. Meselâ bir kimsenin bir sebeble elini keserler. İlk günlerde, elsizlik onun için bir azâb-ı şedîd olur. Fakat mürûr-ı zamân ile elsizliğe alışır. Artık evvelki elemi duymaz olur. Bu hâl onun hakkında naîmdir. Velâkin eli olanlara nisbeten onun hâli azâbdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cehennem ehlinin ateş içindeki nimetine gelince, esasen cehennem bir nimet yurdu olmadığından, oradaki nimet de cennet ehlinin mizacına göre azaptan başka bir şey değil ise de, cehennem ehlinin mizacına ve yatkınlıklarına uygundur. Cehennem nimetleri hakkında iki yön vardır: Ya azapta uzun süre kalmakla ülfet (alışkanlık) meydana gelir ve elem hissedilmez olur. Bu durumda elemin ortadan kalkmasıyla rahatlığın oluşması nimettir. Nasıl ki bu âlemde de benzerleri çoktur. Örneğin bir kimsenin bir sebeple elini keserler. İlk günlerde, elsizlik onun için şiddetli bir azap olur. Fakat zamanla elsizliğe alışır. Artık önceki elemi duymaz olur. Bu hâl onun hakkında nimettir. Ancak eli olanlara göre onun hâli azaptır.

Veyâhud nâr içinde bir naîm-i müstakill-i zâid hâsıl olur. Nitekim hadis-i şerîfte إِنَّ بَعْضَ أَهْلِ النَّارِ يَتَلَاعِبُونَ فِيهَا بِالنَّارِ ya'ni "Tahkikan ehl-i nârın ba'zıları ateş ile mülâabe ederler”352 buyurulur. Halbuki mülâabe naîm içinde vâki' olur bir hâldir. Binâenaleyh cehennemde ziyâde olarak bir de naîm-i müstakil hâsıl olur. Bunun nazâiri, bu âlemde dahi mevcuddur. Meselâ uyuzluk marazdır; [10/69] ve marîz olan muazzeb olur. Fakat uyuz, vücudunu kaşıdığı vakit, bu kaşınmaktan bir lezzet duyar. Lezzet ise naîmdir. Şu hâlde azâb-ı maraz içinde zâid olarak bir de naîm hâsıl olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Veyahut ateş içinde bağımsız, fazladan bir nimet hâsıl olur. Nitekim hadis-i şerifte, "Şüphesiz ki cehennem ehlinin bazıları ateşle oynarlar" buyurulur. Hâlbuki oyun, nimet içinde meydana gelen bir hâldir. Bu sebeple cehennemde fazladan bir de bağımsız nimet hâsıl olur. Bunun benzerleri, bu âlemde de mevcuttur. Örneğin uyuzluk bir hastalıktır; ve hasta olan azap çeker. Fakat uyuz, vücudunu kaşıdığı zaman, bu kaşınmaktan bir lezzet duyar. Lezzet ise nimettir. Şu hâlde hastalık azabı içinde fazladan bir de nimet hâsıl olmuş olur.

Mesnevî:353 Hz. Şeyh (r.a.) bu fass-ı latîfte “Alem Hakk'ın sûretidir; ve O âlemin rûhu olup onu müdebbirdir; binâenaleyh âlem, insân-ı kebîrdir” buyurmuş idi. Mesnevî-i Şerîfın dördüncü cildinde de: در بیان آنکه حکما :گویند: «آدمی عالم صغیرست.» و حکمای الهی گویند: «آدمی عالم کبیرست. زیرا که علم آن حکما بر صورتِ آدمی مقصور بود و علم اينهـا بـر بـاطـن آدمـی موصول . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) bu latif fass'ta (bölümde) "Âlem Hakk'ın sûretidir; ve O, âlemin rûhu olup onu idare edendir; bu sebeple âlem, insân-ı kebîrdir (büyük insandır)" buyurmuştu. Mesnevî-i Şerîf'in dördüncü cildinde de şöyle denir: "Hikmet ehli (filozoflar) derler ki: 'İnsan küçük âlemdir.' İlâhî hikmet ehli (arifler) ise derler ki: 'İnsan büyük âlemdir.' Çünkü o hikmet ehlinin bilgisi insanın dış görünüşüyle sınırlıydı, bu ariflerin bilgisi ise insanın iç âlemine ulaşmıştı."

Ya'ni “Hükemâ-yı felsefî “Adem âlem-i sagîrdir” derler. Hükemâ-yı ilâhî ise “İnsan âlem-i kebîrdir" derler. Zîrâ o hükemânın ilmi, Adem'in sûretine maksûrdur. Fakat bu hükemânın ilmi, insanın hakîkatine vâsıl olmuştur" buyurulur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Felsefeci bilginler 'Âdem küçük âlemdir' derler. İlâhî bilginler ise 'İnsan büyük âlemdir' derler. Çünkü o bilginlerin ilmi, Âdem'in sûretine sınırlıdır. Fakat bu bilginlerin ilmi, insanın hakikatine ulaşmıştır" denilir.

İmdi mâdemki âlem, insandır; onun aksi olarak insan dahi bir âlemdir. Ve insan olan âlemin sıfatı “kebîr” olunca, Adem olan âlemin sıfatı da, onun mukābili olarak “sagîr” olur; ve bundan “Adem âlem-i sagîrdir” netîcesi çıkar; ve bu netîce dahi hükemâ-yı felsefînin kavline tevâfuk eder. Filhakîka da Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın bu hükmü, âlemin sûreti hakkında ol- duğu gibi, hükemâ-yı felsefînin kavli de, insanın sûreti hakkında olduğun- dan, bu iki hükmün tevâfuku sûret i'tibâriyle olur. Şu kadar ki hükemâ-yı felsefînin ilmi Adem’in sûretine maksûr olduğundan Adem hakkında bun- dan başka bir hüküm [10/70] veremezler. Fakat hükemâ-yı ilâhî Adem'in hakîkatine muttali' olduklarından, onlar sûret itibariyle Adem'e “âlem-i sagîr” demekle beraber, maʼnâ itibariyle de “âlem-i kebîr” derler. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, mademki âlem (evren) insandır; onun aksi olarak insan da bir âlemdir. Ve insan olan âlemin sıfatı “kebîr” (büyük) olunca, Âdem olan âlemin sıfatı da, onun karşılığı olarak “sagîr” (küçük) olur; ve bundan “Âdem küçük âlemdir” sonucu çıkar; ve bu sonuç da felsefî hikmet sahiplerinin (filozofların) sözüne uygun düşer. Gerçekten de Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın bu hükmü, âlemin sûreti (şekli) hakkında olduğu gibi, felsefî hikmet sahiplerinin sözü de, insanın sûreti hakkında olduğundan, bu iki hükmün uygunluğu sûret itibarıyla olur. Şu kadar var ki felsefî hikmet sahiplerinin ilmi Âdem’in sûretine sınırlı olduğundan Âdem hakkında bundan başka bir hüküm veremezler. Fakat ilâhî hikmet sahipleri (arifler) Âdem'in hakikatine vâkıf olduklarından, onlar sûret itibarıyla Âdem'e “küçük âlem” demekle beraber, mânâ itibarıyla da “büyük âlem” derler. Mesnevî:

پس بصورت عالم صغری تویی پس بمعنی عالم کبری تویی

Tercüme: “Sûrette âlem-i suğrâ sensin; ma'nâda âlem-i kübrâ sensin.” Şerh: Ya'ni insanın her iki vasf ile tavsîfi sahîhdir. Sûretine nazaran "âlem-i suğra❞ ve maʼnâsına nazaran dahi “âlem-i kübra” demek insan için muvâfık olur. Nitekim İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehû) efendimiz buyururlar: Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani insanın her iki vasıfla nitelendirilmesi doğrudur. Şekline göre "küçük âlem" ve anlamına göre de "büyük âlem" demek insan için uygun olur. Nasıl ki İmam Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz buyururlar: Beyit:

وَتَزْعُمُ أَنَّكَ جِرْمٌ صَغِيرٌ

وَفِيكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْأَكْبَرُ

Tercüme: "Sen, seni cirm-i sagîrsin zu'medersin. Hâlbuki âlem-i ekber sendemüntavîdir." 354 Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Sen, kendini küçük bir cisim sanırsın. Hâlbuki en büyük âlem sende dürülmüştür." 354 Mesnevî:

ظاهرا آن شاخ اصل میوه است باطنا بهر ثمر شد شاخ هست

گر نبودی میل و امید ثمر کی نشاندی باغبان بیخ شجر

گر بصورت از شجر بودش ولاد پس بمعنی آن شجر از میوه زاد

Tercüme: "O dal zâhiren meyvenin aslıdır. Fakat dal, bâtınen yemiş için mevcûd oldu. Eğer meyve meyli ve ümîdi olmasaydı, bahçevan ağacın kökünü diker mi idi? Gerçi sûrette meyvenin doğması ağaçtan oldu ise de, ma'nâda o ağaç meyveden doğdu." [10/71] Şerh: Bu beyitler, insanın sûrette “âlem-i sagîr” ve fakat bâtında “âlem-i kebîr” olduğuna misâldir. Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar ki: Bu hâli, meyve ile ağaçta görebilirsin. Zîrâ ağaç zâhirde meyvenin aslı ve mebdeidir. Velâ- kin bâtında ve ma'nâda, muâmele ber-akstir. Çünkü matlûb ve maksûd bizzât meyvedir. Bahçevan, bu sebeble ağacın kökünü diker. Binâenaleyh ağacın bâis-i vücûdu meyvedir. Alem-i sagîr ile kebîr de aynen bu misâle benzer. Zâhirde âlem-i kebir olan kainat أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي [Allah'ın ilk yarattığı benim nûrumdur.] hadîs-i şerîfinde beyân buyurulduğu üzere, yine zâhirde âlem-i sagîr olan cism-i Resûlullah (s.a.v.)in hakîkatinden ve rûhundan zuhûra gelmiştir; ve “hakîkat-i muhammediyye” (s.a.v.) taay-yün âleminin mebdeidir. Binâenaleyh bâtında ve ma’nâda insân-ı kâmil, "âlem-i kebîr”dir. Mesnevî: مصطفی زین گفت کادم و انبیا خلف من باشند در زیر لوا بهر این فرموده است آن ذو فنون رمزِ نَحْنُ الْآخِرُونَ السَّابِقُونَ گر بصورت من ز آدم زاده ام من بمعنى جد جد افتاده ام کز برای من بدش سجده ملك وز بی من رفت بر هفتم فلك پس ز من زایید در معنی پدر پس از میوه زاد در معنی شجر &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "O dal görünüşte meyvenin aslıdır. Fakat dal, içsel olarak yemiş için var oldu. Eğer meyve arzusu ve ümidi olmasaydı, bahçıvan ağacın kökünü diker miydi? Gerçi görünüşte meyvenin doğması ağaçtan olduysa da, anlamda o ağaç meyveden doğdu." [10/71] Şerh: Bu beyitler, insanın görünüşte "âlem-i sagîr" (küçük âlem) ve fakat içsel olarak "âlem-i kebîr" (büyük âlem) olduğuna örnektir. Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar ki: Bu hâli, meyve ile ağaçta görebilirsin. Çünkü ağaç görünüşte meyvenin aslı ve başlangıcıdır. Aksine içsel olarak ve anlamda, durum tam tersidir. Çünkü istenen ve amaçlanan bizzat meyvedir. Bahçıvan, bu sebeple ağacın kökünü diker. Buna göre ağacın varlık sebebi meyvedir. Küçük âlem ile büyük âlem de aynen bu örneğe benzer. Görünüşte büyük âlem olan kâinat, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي [Allah'ın ilk yarattığı benim nûrumdur.] hadîs-i şerîfinde beyan buyurulduğu üzere, yine görünüşte küçük âlem olan Resûlullah (s.a.v.)'in cisminin hakikatinden ve ruhundan ortaya çıkmıştır; ve "hakîkat-i muhammediyye" (s.a.v.) taayyün âleminin (belirginleşme âlemi) başlangıcıdır. Buna göre içsel olarak ve anlamda insân-ı kâmil, "âlem-i kebîr"dir. Mesnevî: Mustafa bu sözü söyledi: "Âdem ve peygamberler benim sancağımın altında benim haleflerimdir. Bu sebeple o çok yönlü olan, 'Biz sonuncularız, öncüleriz' sırrını buyurmuştur. Eğer görünüşte Âdem'den doğmuşsam, anlamda ben dedelerin dedesiyim. Çünkü meleklerin secde etmesi benim için idi ve bensiz yedinci feleğe çıkıldı. Öyleyse anlamda baba benden doğdu, öyleyse anlamda ağaç meyveden doğdu."

Tercüme: "Mustafâ (a.s.) bu sebebden, Âdem ve enbiyâ, livâ altında be-nim arkamda olurlar, buyurdu. O zû-fünûn “Biz sâbikîn olan âhirîndeniz" işaretini bunun için buyurmuştur. Gerçi sûrette ben Adem'den doğmu-şumdur; fakat maʼnâda ceddin ceddi vâki' olmuşumdur. Zîrâ meleğin sec-desi ona benim için oldu; ve o yedinci feleğe benim için gitti. Binâenaleyh ma'nâda peder benden doğdu. Nitekim maʼnâda ağaç meyveden doğdu." [10/72] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mustafa (a.s.) bu sebeple, "Âdem ve peygamberler, benim sancağım altında arkamda olurlar," buyurdu. O çok yönlü bilgi sahibi peygamber, "Biz, öne geçenlerden olan sonuncularız," işaretini bunun için buyurmuştur. Gerçi görünüşte ben Âdem'den doğmuşumdur; fakat anlamda dedenin dedesi olmuşumdur. Çünkü meleğin secde etmesi ona benim için oldu; ve o yedinci feleğe benim için gitti. Bu sebeple anlamda baba benden doğdu. Nasıl ki anlamda ağaç meyveden doğdu.

Şerh: Ya'ni (S.a.v.) Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde آدَمُ وَمَنْ دُونَهُ تَحْتَ لِوَائِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا فَخْرَ “Adem ve onun dûnunda olan kimseler rûz-ı kıyâmette benim sancağım altındadır; ve bu kelâm fahr ve mübâhât cihetinden değil-dir"355 buyururlar. Ve hakîkat-i muhammediyye, taayyün-i âlemin mebdei olduğu için نَحْنُ الْآخِرُونَ السَّابِقُونَ ya'ni "Biz sabikîn olan âhirîniz” kavl-i şerîfi ile sûreten âhir ve ma'nen sâbık olduklarına işâret buyurmuşlardır. گر بصورت ilh... beyt-i şerîfinden پس ز من ilh... beyt-i şerîfine kadar olan üç beyit نَحْنُ الْآخِرُونَ السَّابِقُونِ [Biz sabikin olan âhirîniz.] kavl-i şerîfinin tefsîri-dir. Ve “Ma'nâda ceddin ceddi vâki' olmuşumdur” kavliyle كُنْتُ نَبِيًّا وَآدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطَّينِ yani Ben nebî idim, hâlbuki Hz. Adem, må ile tıyn arasında &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani (s.a.v.) Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde "Âdem ve ondan aşağıda olan kimseler kıyamet gününde benim sancağım altındadır; ve bu söz övünme ve böbürlenme açısından değildir" buyururlar. Ve hakîkat-i muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati), âlemin taayyününün (belirlenmesinin) başlangıcı olduğu için "Biz sabikîn (önce gelenler) olan âhirîniz (sona kalanlarız)" şerefli sözü ile sûreten (görünüşte) âhir (son) ve ma'nen (anlamda) sâbık (önce) olduklarına işaret buyurmuşlardır. "Gerçi sûrette..." beyt-i şerîfinden "O hâlde benden..." beyt-i şerîfine kadar olan üç beyit "Biz sabikîn olan âhirîniz" şerefli sözünün tefsiridir. Ve "Anlamda ceddin (dedenin) ceddi (dedesi) vâki' olmuşumdur" sözüyle "Ben nebî (peygamber) idim, hâlbuki Hz. Âdem, su ile çamur arasındaydı" (yani henüz yaratılmamıştı) hadîs-i şerîfine işaret edilmiştir.
