# Kelime-i İbrâhîmiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-ibrahimiyye
**Sayfa:** 54

---

## [KELİME-İ İBRAHİMİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ MÜHEYYEMİYYE'NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

“Müheyyem”, “tehyîm” masdarından ism-i mefûldür; ve “heyemân” ifrât-ı aşk ma'nâsınadır. Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.)da muhabbet-i Hak gālib ol- duğundan, Allah uğrunda babasından ve kavminden yüz çevirdi; ve Hak yo- lunda oğlunu zebha tasaddî eyledi; ve mâl-i kesîrini terketti; ve şiddet-i mu- habbetinden Hakk'ı, nûriyetin zuhûru hasebiyle mezâhir-i kevâkibde taleb edip, "Eğer Rabbim bana hidâyet etmez ve doğru yolu göstermezse, şaşırmış- lardan ve cemâl-i Hakta hayrete düşenlerden olurum.” (En’âm, 6/77) dedi. Bu hâllerin cümlesi galebe-i heyemândandır. Ve âkıbet kemâl-i heyemânı hasebiyle kendi nefsinden fânî ve Hak'la bâkî oldu; ve Hakk'ı semâvât ve arz ve ervâh ve ecsâm mezâhirinde idrâk eyledi. Bu sıfat-ı teheyyüm, evvelen ervâh-ı âliye-i müheyyemede zâhir oldu. Zîrâ Hak, onlara cemâlî celâlinden tecellî etti; ve onlar Hakk'ın envârında hâim olup nefislerinden gāib oldular. Binâenaleyh nefislerini ve mâsivâ-yı Hakk'ı bilmediler; ve onların halkıyeti üzerine hakkıyet mütecellî ve gālib olduğundan onlar bu tecellîde müstağrak ve müstehlek oldular. Sâniyen kümmel-i enbiyâdan İbrâhîm (a.s.)da zâhir oldu. Çünkü Halîlür-Rahmân idi. [5/2] Ve “halîl” (خليل) muhibbin rûhu meyanında “tahallül” (تَخَلُّل) eden habibdir; ve “hullet” habîbde tahallül eden muhabbettir. Binâenaleyh İbrâhîm (a.s.) vücûd-ı Hakk'a mütehallil (مُتَخَلّل) ve vücûd-ı Hak dahi onda mütehallil olup şiddet-i heyemânından dolayı mâsivâ-yı Hak'tan i'râz edip Fâtır-ı semâvât ve arza müteveccih olduğundan Kelime-i İbrâhîmiyye “hikmet-i müheyyemiyye”ye mukārin kılındı; ve bu fasta “heyemân”ın ahvâli îrâd olundu; ve sıfât-ı ilâhiyye-i sübûtiyye, evvelen Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.) ile zâhir olduğundan “hikmet-i kuddûsiyye”den son- ra, bu “hikmet-i müheyyemiyye”nin zikri iktizâ eyledi. Rızk mütegaddînin zâtına dâhil olup da, onun eczâsından hiçbir şey kalmayıp tamâmıyla hazmolsa, ancak tahallül kalır. Çünkü gıdâ, mütegaddînin kâffe-i eczâsına yayılır. Ve merzûkların tegaddîsi dahi erzâk ile olur. Binâenaleyh iki mütehallilden her birisinin vücûdu, hey'et-i mecmûasıyla diğerinin hakîkatinde tahallül eder. Nitekim gıdâ hakîkati ile mütegaddînin kâffe-i eczâsına yayılır. Maahâzâ cem'iyyet-i ilâhiyyede eczâ olamaz. Gıdâ ile mütegaddînin tahallülü, burada mahzâ bir temsîlden ibârettir. Zîrâ gıdâ ile mütegaddînin vücûdu yekdîğerinin gayrıdır; ve bâtın olan zât-ı Hak, zâhir olan halkın taayyün cihetinden gayrı ise de, hakîkatte zâhir ve bâtın Haktır. Beynehümâda gayriyet yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Müheyyem", "tehyîm" mastarından ism-i mef'ûldür; ve "heyemân" aşırı aşk anlamına gelir. Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.)da Hak muhabbeti üstün geldiğinden, Allah uğruna babasından ve kavminden yüz çevirdi; ve Hak yolunda oğlunu kurban etmeye kalkıştı; ve çok malını terk etti; ve muhabbetinin şiddetinden Hakk'ı, nûriyetin zuhûru sebebiyle yıldızların mazharlarında arayıp, "Eğer Rabbim bana hidâyet etmez ve doğru yolu göstermezse, şaşırmışlardan ve Hak cemâlinde hayrete düşenlerden olurum." (En'âm, 6/77) dedi. Bu hâllerin hepsi heyemânın üstün gelmesindendir. Ve sonunda heyemânının kemâli sebebiyle kendi nefsinden fânî ve Hak ile bâkî oldu; ve Hakk'ı semâvât ve arz ve ruhlar ve bedenler mazharlarında idrâk etti. Bu teheyyüm sıfatı, evvelen yüce müheyyem ruhlarda ortaya çıktı. Çünkü Hak, onlara cemâlî celâlinden tecellî etti; ve onlar Hakk'ın nurlarında hayran olup nefislerinden gâib oldular. Bu sebeple nefislerini ve Hak'tan başkasını bilmediler; ve onların halkiyeti üzerine hakkıyet tecellî edip üstün geldiğinden onlar bu tecellîde müstağrak ve müstehlek oldular. Sâniyen kâmil peygamberlerden İbrâhîm (a.s.)da ortaya çıktı. Çünkü Halîlür-Rahmân idi. Ve "halîl" (خليل) sevenin ruhu arasında "tahallül" (تَخَلُّل) eden sevgilidir; ve "hullet" sevgilide tahallül eden muhabbettir. Bu sebeple İbrâhîm (a.s.) Hakk'ın vücûduna mütehallil ve Hakk'ın vücûdu dahi onda mütehallil olup heyemânının şiddetinden dolayı Hak'tan başkasından yüz çevirip semâvât ve arzın Yaratıcısına yöneldiğinden İbrâhîmî Kelime "hikmet-i müheyyemiyye"ye mukārin kılındı; ve bu fasılda "heyemân"ın hâlleri irâd olundu; ve sübûtî ilâhî sıfatlar, evvelen Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.) ile ortaya çıktığından "hikmet-i kuddûsiyye"den sonra, bu "hikmet-i müheyyemiyye"nin zikri gerektirdi. Rızık beslenenin zâtına dâhil olup da, onun parçalarından hiçbir şey kalmayıp tamamıyla hazmolursa, ancak tahallül kalır. Çünkü gıda, beslenenin bütün parçalarına yayılır. Ve rızıklananların beslenmesi dahi rızıklarla olur. Bu sebeple iki mütehallilden her birisinin vücûdu, bütün hey'etiyle diğerinin hakîkatinde tahallül eder. Nasıl ki gıda hakîkati ile beslenenin bütün parçalarına yayılır. Bununla birlikte ilâhî cem'iyyette parçalar olamaz. Gıda ile beslenenin tahallülü, burada sadece bir temsilden ibarettir. Çünkü gıda ile beslenenin vücûdu birbirinden ayrıdır; ve bâtın olan Hak zâtı, zâhir olan halkın taayyün cihetinden ayrı ise de, hakîkatte zâhir ve bâtın Haktır. Aralarında ayrılık yoktur.

İmdi İbrâhîm (a.s.) Hakk'a gıdâ olup onda mütehallil oldukda, “esmâ” ta'bîr olunan makāmât-ı ilâhiyyenin kâffesine tahallül etmesi ve İbrâhîm (a.s.)ın mazharında zâhir olan esmâ-i ilâhiyye ile Hak (celle ve alâ)'nın zâtının zâhir olması lâbüddür. Bu sûrette Cenâb-ı İbrâhîm esmâya gıdâ olunca, o esmâda muhtefî ve bâtın olur; ve zât-ı Hak İbrâhîmde zâhir bulunur. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi İbrâhîm (a.s.) Hakk'a gıda olup onda eridiğinde, "esmâ" diye tabir edilen ilâhî makamların hepsine nüfuz etmesi ve İbrâhîm (a.s.)'ın mazharında (tecelli yerinde) görünen ilâhî isimlerle Yüce Allah'ın zâtının görünmesi kaçınılmazdır. Bu durumda İbrâhîm (a.s.) isimlere gıda olunca, o isimlerde gizli ve bâtın olur; ve Hakk'ın zâtı İbrâhîm'de görünür bulunur. Şiir:

أَدِلَّتُنَا وَنَحْنُ لَنَا فَنَحْنُ لَهُ كَمَا ثَبَتَتْ

İmdi biz, Hak içiniz. Nitekim edillemiz sâbit oldu. Ve biz, bizim içiniz. Ya'ni biz Hak içiniz. Zîrâ bâlâda beyân olunduğu üzere, keşf-i evvelin i'tâ ettiği ma'rifet iktizâsınca bizim suver-i ilmiyye-i gaybiyyemiz a'yân-ı sâbite âyînelerinde Hakk'ın sûretleridir; [5/42] ve zâhir olan edille-i keşfiyyemiz mûcibince vücûdât-ı zâhiremiz O'nun vücûdudur. Binâenaleyh biz Hakk'ın mülküyüz; ve biz a'yân-ı sâbitemizin sûretleriyiz ve onların mülküyüz. Binâenaleyh bizim bu a'yân-ı hâriciyyemizde zâhir ve hâkim olan a'yân-ı sâbitemizdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi biz, Hakk'a aitiz. Nasıl ki delillerimiz sabit oldu. Ve biz, kendimize aitiz. Yani biz Hakk'a aitiz. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, ilk keşfin verdiği marifetin gereğince, bizim gaybî ilmî suretlerimiz, sabit hakikatler aynalarında Hakk'ın suretleridir; ve görünen keşfî delillerimizin gereğince, bizim zahirî varlıklarımız O'nun varlığıdır. Bu sebeple biz Hakk'ın mülküyüz; ve biz sabit hakikatlerimizin suretleriyiz ve onların mülküyüz. Bu sebeple bizim bu haricî hakikatlerimizde görünen ve hâkim olan, bizim sabit hakikatlerimizdir.

فَنَحْنُ لَهُ كَنَحْنُ بِنَا وَلَيْسَ لَهُ سِوَى كَوْنِي

Ve O'nun için benim olmamdan gayrı yoktur. İmdi biz O'nun içiniz; biz bizim için olduğumuz gibi. Ya'ni Hak için benim üzerime ifâza-i vücûddan gayrı bir şey yoktur. Bu &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve O'nun için benim olmamdan başka bir şey yoktur. Şimdi biz O'nun içiniz; tıpkı bizim kendi varlığımız için olduğumuz gibi. Yani Hak için benim üzerime varlık bahşetmekten başka bir şey yoktur. Bu

Bugünün ülfeti mâzîdendir Sen unuttun onu lâkin arada218 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bugünün ülfeti geçmiştendir. Sen onu unuttun, lâkin arada.

فَمِنَّا مَن يَعْرِفُ أَنَّ في الحقِّ وَقَعَتْ هذه المعرفَةُ لَنَا بِنَا، وَمِنَّا مَن يَجْهَلُ

الحَضْرَةَ الَّتِي وَقَعَتْ فيها هذه المَعْرِفَةُ بِنَا، أَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ

الْجَاهِلِينَ .

Bizden ba'zımız, bize muhakkak bu ma'rifetin, a'yânımızın i'tâsı se- bebiyle, Hak'ta vâki' olduğunu bilir; ve bizden ba'zımız, bu ma'ri- fetin, husûsiyyât-ı zâtiyyemizin i'tâsı sebebiyle, bize hazret-i ilm-i İlâhîde vâki' olduğunu câhildir. "Ben câhillerden olmamdan Allâh'a sığınırım." (Bakara, 2/67) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bizden bazılarımız, bize muhakkak bu bilginin, sabit hakikatlerimizin vermesi sebebiyle, Hak'ta meydana geldiğini bilir; ve bizden bazılarımız, bu bilginin, zâtımıza ait özelliklerimizin vermesi sebebiyle, bize İlahi ilim hazretinde meydana geldiğini bilmez. "Ben cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım." (Bakara, 2/67)

Ya'ni keşf-i sânîde, Hakk'ın âyîne-i vücudunda, libâs-ı taayyüne bürü- nerek zâhir olan bizim suver-i imkâniyyemizden bazımız, dünyâ dediği- miz âlem-i histe, bâlâda zikrolunan maʼrifetin bize bizim a❜yânımızın iʼtâsı sebebiyle, Hak'ta olduğunu bilir. Meselâ âyînenin sathında müteayyin olan bir sûretin hâriçte vücûdu yoktur. Fakat sûret sahîbinin âyîneye muntabi' olan sûreti onun [5/23] hâriçte olan sûret-i mahsûsası hasebiyledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ikinci keşifte, Hakk'ın varlık aynasında, taayyün (belirginleşme) elbisesine bürünerek görünen bizim imkânî suretlerimizden bazımız, dünya dediğimiz his âleminde, yukarıda zikredilen marifetin bize bizim sabit hakikatlerimizin verilmesi sebebiyle, Hak'ta olduğunu bilir. Örneğin aynanın yüzeyinde belirginleşen bir suretin dışarıda varlığı yoktur. Fakat suret sahibinin aynaya yansıyan sureti, onun dışarıda olan mahsus sureti sebebiyledir.

Keşf-i evvelde ise, Hakk'ın vücûdu, a'yân-ı kevniyye âyînelerinde, o a'yânın hâllerine göre zâhirdir. Ya'ni her birerlerimizin vücûdu birer “ayn-ı kevnî"dir; ve birer âyîne mesâbesindedir. Bizim âyînelerimizde Hakk'ın vücûdu bizim hâllerimizin iktizâsına göre zâhir olur; ve her birerlerimizin hakāyıkı olan ayân-ı sâbitemiz dahi, Hakk'ın vücudunda, Hakk'ın ha- sebiyle değil, ancak kendilerinin husûsiyyât-ı zâtiyyeleriyle ve isti'dâdât-ı mahsûsalarıyla zâhirdir. Bizden baʼzılarımız, suver-i ilmiyyeden ibâret olan bu a'yân-ı sâbite âlemindeki taârüfü bilmez. Onların bu cehilleri, ya ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sabitelerinin bu marifete isti'dâdları olmamasındandır; veyâhud insan sûretine gelinceye kadar, her geçtiği mertebe-i kevniyye- nin rengine boyanarak, tabîat örtülerinin ve evsâf-ı cismâniyyenin altında zebûn kalmalarından ve bu sebeble umûr-i hasîseye inhimâk eylemelerin- dendir. Hazret-i ilmiyyeyi bilmediklerinden, Hakk'ın vücudunda ayân-ı &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk keşifte ise, Hakk'ın varlığı, oluşsal sabit hakikatler aynalarında, o sabit hakikatlerin hallerine göre görünür. Yani her birimizin varlığı birer "oluşsal hakikat"tir; ve birer ayna konumundadır. Bizim aynalarımızda Hakk'ın varlığı, bizim hallerimizin gerektirmesine göre görünür; ve her birimizin hakikatleri olan sabit hakikatlerimiz de, Hakk'ın varlığında, Hakk'ın isteğiyle değil, ancak kendilerinin zâtî özellikleriyle ve özel yatkınlıklarıyla görünür. Bizden bazılarımız, ilimsel suretlerden ibaret olan bu sabit hakikatler âlemindeki tanışıklığı bilmez. Onların bu bilgisizlikleri, ya ilâhî ilimdeki sabit hakikatlerinin bu marifete yatkınlıkları olmamasındandır; yahut insan suretine gelinceye kadar, her geçtiği oluşsal mertebenin rengine boyanarak, tabiat örtülerinin ve cismanî vasıfların altında zayıf kalmalarından ve bu sebeple aşağılık işlere dalmalarındandır. İlmiyyet mertebesini bilmediklerinden, Hakk'ın varlığında sabit hakikatleri bilmezler.

إِنَّمَا سُمِّيَ الخَلِيلُ خَلِيلًا لِتَخَلُّلِهِ وحَصْرِه جميع ما اتَّصَفَتْ به الذَّاتُ الإِلَهِيَّةُ.

İbrâhîm Halîl (a.s.)ın “halîl” ile tesmiyesi, zât-ı ilâhiyyenin muttasıf ol- duğu cemî'-i sıfâta zât-ı Halîl'in duhûlu ve hasrı sebebiyledir. Yani Hz. İbrâhîm (a.s.)ın zâtı, zât-ı ilâhiyyenin tavr-ı vücûd ile muttasıf olduğu cemî-i eşyaya şühûd ile girmiş ve kâffe-i sıfât-ı ilâhiyyeyi câmi' olmuş bulunduğu için kendisine “Halîl” tesmiye olundu. Binâenaleyh, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye İbrâhîm (a.s.) ile ve Cenâb-ı İbrâhîm dahi, mezâ- hir-i esmâ ve sıfatın tamamen hakkı ile kāim oldu; ve bu sûrette, cemî'-i sıfât-ı ilâhiyye ve esmâ-i zâtiyye ile muttasıf olarak kâffesine dâhil oldu; ve muhabbet-i ilâhiyye-i zâtiyye, Cenâb-ı İbrâhîm'in bilcümle hakāyıkına ve zâtına [5/3] müstevlî olduğu gibi, muhabbet-i ibrâhîmiyye dahi, hakāyık-ı ilâhiyyeye yayıldı. Binâenaleyh birinci i’tibâra göre, “Halîl” tesmiyesi “fâil” ma'nâsına; ve ikinci i'tibâra göre de “mefûl” ma'nâsına olur. قال الشاعر: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İbrâhîm Halîl (a.s.)'ın "halîl" olarak adlandırılması, İlahi Zât'ın sahip olduğu bütün sıfatlara Halîl'in zâtının dahil olması ve onları kuşatması sebebiyledir. Yani Hz. İbrâhîm (a.s.)'ın zâtı, İlahi Zât'ın varlık tarzıyla nitelendiği bütün şeylere şühûd (gözlem, idrak) ile girmiş ve bütün İlahi sıfatları kendinde toplamış olduğu için kendisine "Halîl" adı verildi. Bu sebeple, İlahi sıfatlar ve isimler İbrâhîm (a.s.) ile ve Cenâb-ı İbrâhîm de isim ve sıfatların mazharlarıyla tamamen hakkıyla kâim oldu; ve bu şekilde, bütün İlahi sıfatlar ve zâta ait isimlerle nitelenerek hepsine dahil oldu; ve zâtî İlahi muhabbet, Cenâb-ı İbrâhîm'in bütün hakikatlerine ve zâtına [5/3] hâkim olduğu gibi, İbrâhîm'in muhabbeti de İlahi hakikatlere yayıldı. Bu sebeple birinci duruma göre, "Halîl" adlandırması "fâil" (eden) anlamında; ve ikinci duruma göre de "mefûl" (edilen) anlamında olur. Şair şöyle dedi:

وَتَخَلَّلْتَ مَسْلَكَ الرُّوحِ مِنِّي وَبِهِ سُمِّيَ الْخَلِيلُ خَلِيلًا

وَتَخَلَّلْتَ مَسْلَكَ الرُّوحِ مِنِّي / وَبِهِ سُمِّيَ الْخَلِيلُ خَلِيلًا

Nitekim şair211 dedi: Ya'ni rûhum, mesleki olan eczâ-yı vücûdumda nasıl tahallül etmiş ise, sen dahi öylece o rûhun mesleki olan cemî'-i cevârih ve a'zâmda tahallül ettin. Bu sebebden nâșî Halîl'e "halîl” denildi. Şâir bu beyitte, “habîb”ini rûh mesâbesinde görüp, ona bu vech ile hitâb etmiş ve muhabbette "tahallül'ün isti'mâli, teşbîh tarîkiyle vâki' olmuştur. Çünkü abdin cemî'-i sıfât-ı Hak'la ittisâfı ve onun cemî'-i sıfatını hâsır ve câmi' olması, imtizâc tarîkiyle olan “tahlîl” değildir. Belki “tahlîl” burada, abd esmâ-i ilâhiyye ile müsemmâ olmak için, sıfât-ı ilâhiyyenin tecellîsi ile, sıfât-ı abdin mahvolması ve abdin sıfât-ı Hak ile kemâliyle kāim bulunmasıdır. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Ma'nevî'lerinin cild-i sânîsinde bu hâli îrâd-ı misâl ile âtîdeki ebyât-ı şerîfede beyân buyururlar: صبغة الله هست خم رنگ هو پيشها يك رنگ گردد اندر او چون در آن خم افتد و گوییش قم از طرب گوید منم خم لا تلم آن منم خم خود أنا الحق گفتنست رنگ آتش دارد الا آهنست رنگ آهن محو رنگ آتشست ز آتشی می لافد و خامش و شست چون بسرخی گشت همچون زر کان پس أنا النار است لافش بی زبان [5/4] شد ز رنگ و طبع آتش محتشم گوید او من آتشم من آتشم آتشم من گر ترا شك است و ظن آزمون کن دست را بر من بزن آتشم من بر تو گر شد مشتبه روی خود بر روی من یکدم بنه آدمی چون نور گیرد از خدا هست مسجود ملائك ز اجتبا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nitekim şair dedi: Yani ruhum, mesleği olan vücudumun parçalarına nasıl nüfuz etmişse, sen de öylece o ruhun mesleği olan bütün organlarıma ve uzuvlarıma nüfuz ettin. Bu sebeple Halil'e "halil" denildi. Şair bu beyitte, "sevgili"sini ruh mesabesinde görüp, ona bu şekilde hitap etmiş ve muhabbette "nüfuz etme"nin kullanılması, teşbih yoluyla gerçekleşmiştir. Çünkü kulun bütün Hak sıfatlarıyla vasıflanması ve O'nun bütün sıfatlarını kuşatması ve toplaması, karışma yoluyla olan bir "nüfuz etme" değildir. Aksine "nüfuz etme" burada, kulun ilahi isimlerle isimlendirilmesi için, ilahi sıfatların tecellisiyle, kulun sıfatlarının yok olması ve kulun Hak sıfatlarıyla tam olarak kaim bulunmasıdır. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Ma'nevî'lerinin ikinci cildinde bu hali misal vererek aşağıdaki şerefli beyitlerde beyan buyururlar: صبغة الله هست خم رنگ هو پيشها يك رنگ گردد اندر او چون در آن خم افتد و گوییش قم از طرب گوید منم خم لا تلم آن منم خم خود أنا الحق گفتنست رنگ آتش دارد الا آهنست رنگ آهن محو رنگ آتشست ز آتشی می لافد و خامش و شست چون بسرخی گشت همچون زر کان پس أنا النار است لافش بی زبان [5/4] شد ز رنگ و طبع آتش محتشم گوید او من آتشم من آتشم آتشم من گر ترا شك است و ظن آزمون کن دست را بر من بزن آتشم من بر تو گر شد مشتبه روی خود بر روی من یکدم بنه آدمی چون نور گیرد از خدا هست مسجود ملائك ز اجتبا

Tercüme ve îzâh: “Hû” küpünün rengi Allah'ın boyasıdır. Onun içinde cümle ef'âl bir renk olur. Ya'ni hüviyyet-i zâtiyye-i ilâhiyye mertebesinin nûruyla cemî'-i a'mâl bir renk olur. Birisi o küpe düştüğü vakit, sen ona kalk desen; ya'ni mertebe-i vahdete vâsıl oldukda, sen ona bu mertebe-i hüviyyetten ayrıl, kalk beşeriyete çık desen, şevkinden o sana: “Küp benim, ya'ni vahdetin küpü ve hüviyetin nûru benim. Sen başkasın diye bana levm etme!" der. O "Küp benim” sözü ise “Ene'l-Hak" demektir. Meselâ ateş rengine giren demir, nihâyet yine demirdir. Fakat demirin rengi, ateşin rengi tarafından mahvedilmiştir. Ateşlikten dem vurur. Velâkin sâkit gibidir. Ya'ni ateş gibi olan tecellî-i ilâhî gelince beşeriyet ve hükm-i insâniyyet mahvolup yerine sıfât-ı ilâhiyye kāim olur. O vakit o kimse lisân-ı hakîkatle "Ene'l-Hak” daʼvâsına kıyâm eder. Fakat min-haysü'l-beşeriyye sâkit gibidir. Demir, kızıllıkta ma'dendeki altın gibi olunca onun sözü, bî-zebân, ya'ni lisân-ı hâl ile, “Ene'n-nâr" olur. Ateşin renk ve tab'ından muhteşem oldu. Artık o, "Ben ateşim, ben ateşim" der; ve yine der ki: "Ben ateşim, eğer senin şekkin ve zannın varsa tecrübe et, elini bana sür! Ben ateşim, eğer sana iştibâh vâki' oldu ise, bir lahza yüzünü benim yüzüme koy!" Adem, Hudâ-yı Zülcelâlden iktibâs-ı nûr ettiği vakit, güzîde-i Hak olmasından nâşî, melâikenin mescûdu oldu.212 [5/5] İmdi hakîkatte "hullet”in ma'nâsı, İbrâhîm (a.s.)ın sûret-i ilâhiyye ile zâhir olmasıdır. Binâenaleyh Hak, İbrâhîm (a.s.)ın sem'i ve basarı ve lisânı ve sâir kuvâsı olup Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.), Hakla işitir, Hak'la görür ve Hak'la söyler. Bu muhabbete “kurb-i nevâfil” derler. Çünkü sıfât-ı abd, abdin zâtı üzerinde ziyâdedir. Binâenaleyh abdin Hakta sıfatıyla fenâsı, hubb-i nevâfildir, ya'ni zâiddir. Böyle olunca İbrâhîm (a.s.), keennehû hazarât-ı ilâhiyyeye ve sıfât-ı ilâhiyyeye dâhil oldu, tahallül etti. Onun nefsi, sıfatı ile Allah Teâlâya takarrüb ettikde, Allah Teâlâ dahi ona kendi sıfâtını giydirip sûret-i ilâhiyye ile zâhir oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: "Hû" küpünün rengi, Allah'ın boyasıdır. Onun içinde bütün fiiller tek bir renk olur. Yani, ilahi zâtî hüviyet mertebesinin nuruyla bütün ameller tek bir renk olur. Birisi o küpe düştüğü zaman, sen ona "kalk" desen; yani vahdet mertebesine ulaştığında, sen ona "bu hüviyet mertebesinden ayrıl, kalk beşeriyete çık" desen, o, şevkinden sana şöyle der: "Küp benim, yani vahdetin küpü ve hüviyetin nuru benim. Sen başkasın diye beni kınama!" O "Küp benim" sözü ise "Ene'l-Hak" demektir. Örneğin, ateş rengine giren demir, nihayet yine demirdir. Fakat demirin rengi, ateşin rengi tarafından yok edilmiştir. Ateşlikten bahseder. Velakin sâkit gibidir. Yani, ateş gibi olan ilahi tecelli gelince beşeriyet ve insaniyet hükmü mahvolup yerine ilahi sıfatlar kaim olur. O vakit o kimse hakikat diliyle "Ene'l-Hak" davasına kalkar. Fakat beşeriyet açısından sâkit gibidir. Demir, kızıllıkta madendeki altın gibi olunca onun sözü, dilsiz, yani hal diliyle, "Ene'n-nâr" olur. Ateşin renk ve tabiatından muhteşem oldu. Artık o, "Ben ateşim, ben ateşim" der; ve yine der ki: "Ben ateşim, eğer senin şüphen ve zannın varsa tecrübe et, elini bana sür! Ben ateşim, eğer sana şüphe vâki oldu ise, bir an yüzünü benim yüzüme koy!" Adem, Yüce Allah'tan nur iktibas ettiği zaman, Hak'kın seçkin kulu olmasından dolayı, meleklerin secde ettiği kişi oldu. İmdi hakikatte "hullet"in anlamı, İbrahim (a.s.)'ın ilahi suretle zahir olmasıdır. Buna göre Hak, İbrahim (a.s.)'ın işitmesi, görmesi, dili ve diğer kuvvetleri olup Cenab-ı İbrahim (a.s.), Hak'la işitir, Hak'la görür ve Hak'la söyler. Bu muhabbete "kurb-i nevâfil" derler. Çünkü kulun sıfatları, kulun zatı üzerinde fazladır. Buna göre kulun Hak'ta sıfatıyla fenâsı, hubb-i nevâfildir, yani fazladır. Böyle olunca İbrahim (a.s.), sanki ilahi hazretlere ve ilahi sıfatlara dahil oldu, içlerine işledi. Onun nefsi, sıfatı ile Allah Teâlâ'ya yaklaştığında, Allah Teâlâ da ona kendi sıfatlarını giydirip ilahi suretle zahir oldu.

كَمَا يَتَخَلَّلُ اللَّوْنُ المُتَلَوِّنَ، فيكون العَرَضُ بِحَيْثُ جَوْهَرُه ما هو كالمَكَانِ

والمُتَمَكِّن .

Nasıl ki renk, renkli bir şeyde mütehallil ve zâhir olur. İmdi araz, cevherinin bulunduğu mahalde bulunur. O tahallül, mekân ve mütemekkin gibi değildir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Cenâb-ı Halîl'in sıfât-ı ilâhiyye arasına tahallülünü beyân için misâl îrâdiyle şöyle tavzîh-i hakîkat buyururlar ki: Halîl (a.s.)ın zât ve sıfât-ı ilâhiyyede mütehallil olarak zâtının zât-ı ilâhiyyede muhtefî ve sıfatının fânî olmak sûretiyle Hakk'ın sıfâtıyla muttasıf olması, rengin, renkli şeyin cemî'-i eczâsında yayılmak sûretiyle tahallül etmesi gibidir. Bu sûrette arazdan ibaret olan renk, cevheri olan mütelevvinin mahallinde vâki' olur. Aralarındaki ayrılık kalkar. Bu tahallül, bir mekân, sâhibinin mekâna duhûlü gibi değildir. Meselâ döğülmüş kireç tozu yeşil boya ile işba' olunsa, yeşil renk onun [5/6] bilcümle zerrâtına tahallül eder. Boya araz ve toz cevherdir; ve o tozun bir zerresinin içi ve dışı renkten hâlî kal- maz. Bu sûrette araz, cevherin her cüz'üne sârî olur; ve renk ile tozu ayırmak kābil olmaz. Ya'ni bu renktir, şu da tozdur diye hissen göstermek mümkin olmaz. Bu öyle bir sereyândır ki, bir mütemekkinin mekâna duhûlüne aslâ benzemez. Zîrâ mekîn ile mekânı bi't-tefrîk irâe etmek mümkindir. Ve bir mazrûfun zarfa duhûlü gibi de değildir; ve hulûl dahi değildir. Vel- hâsıl Halîl (a.s.)ın Hakk'ın sıfatı arasında tahallülü, mekînin mekâna ve mazrûfun zarfa duhûlü ve hulûl nev'inden değildir. Belki arazın, cevherin cemî'-i eczâsına sereyânı gibidir. Ma'kūl, misal ile mahsûs olacağından, Cenâb-ı Şeyh bu tahallülü tefhîm için, “levn” ile “mütelevvin" misâlini intihâb buyurmuştur. Çünkü âlem-i şehîdet ve ecsâmda vâki' olan her şey, âlem-i gayb ve ervâhda vâki' olan şeyin delîlidir; ve sûret ma'nâ için vaz'olunmuştur. Meselâ bu kitabın üzerine mürekkeble nakşolunan suver-i kelimât, kāriîn-i kirâma tefhîm-i maânî içindir. Eğer bu nukūş olmasa, onların medlûlleri olan maânî-i maʼkūle, ne vech ile hissettirilecek idi? İşte, bu âlemde mevcûd olan sûretlerin kâffesi, birer "kelime” olup her biri bir “ma'na” için vaz'olunmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nasıl ki renk, renkli bir şeyde yayılır ve görünür. Şimdi, araz (niteliği), cevherinin (özünün) bulunduğu yerde bulunur. O yayılma, mekân ve mekânda bulunan şey gibi değildir. Şeyh (r.a.) Halîl'in (a.s.) ilahi sıfatlar arasına yayılmasını açıklamak için bir örnek vererek hakikati şöyle izah eder: Halîl'in (a.s.) zâtının ilahi zâtta gizlenmesi ve sıfatının fani olması suretiyle ilahi zât ve sıfatlarda yayılmış olarak Hakk'ın sıfatlarıyla nitelenmesi, rengin, renkli şeyin bütün parçalarına yayılması suretiyle yayılması gibidir. Bu durumda, arazdan ibaret olan renk, cevheri olan renkli şeyin yerinde meydana gelir. Aralarındaki ayrılık kalkar. Bu yayılma, bir mekânın, sahibinin mekâna girmesi gibi değildir. Örneğin, dövülmüş kireç tozu yeşil boya ile doyurulsa, yeşil renk onun bütün zerrelerine yayılır. Boya araz, toz cevherdir; ve o tozun bir zerresinin içi ve dışı renkten boş kalmaz. Bu durumda araz, cevherin her cüz'üne sirayet eder; ve renk ile tozu ayırmak mümkün olmaz. Yani, "bu renktir, şu da tozdur" diye duyularla göstermek mümkün olmaz. Bu öyle bir sirayettir ki, mekânda bulunan bir şeyin mekâna girmesine asla benzemez. Zira mekânda bulunan ile mekânı ayrı ayrı göstermek mümkündür. Ve bir zarfın içine bir şeyin girmesi gibi de değildir; ve hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) da değildir. Sözün özü, Halîl'in (a.s.) Hakk'ın sıfatı arasına yayılması, mekânda bulunanın mekâna ve zarfın içine bir şeyin girmesi ve hulûl türünden değildir. Aksine, arazın, cevherin bütün parçalarına sirayeti gibidir. Akılla anlaşılan şey, örnekle duyularla algılanabilir olacağından, Şeyh bu yayılmayı açıklamak için "renk" ile "renkli şey" örneğini seçmiştir. Çünkü şehadet âleminde ve cisimlerde meydana gelen her şey, gayb âleminde ve ruhlarda meydana gelen şeyin delilidir; ve suret (şekil) mana için konulmuştur. Örneğin, bu kitabın üzerine mürekkeple nakşolunan kelime suretleri, değerli okuyuculara manaları açıklamak içindir. Eğer bu nakışlar olmasa, onların delalet ettiği akılla anlaşılan manalar ne şekilde hissettirilecekti? İşte, bu âlemde mevcut olan bütün suretler, birer "kelime" olup her biri bir "mana" için konulmuştur.

أو لِتَخَلُّلِ الحَقِّ وجود صورة إبراهيم، وكُلُّ حُكْمٍ يَصِلُّ مِن ذلك، فإنَّ لكلّ

حُكْمِ مَوْطِئًا يَظْهَرُ بِهِ، لَا يَتَعَدَّاهُ.

Yahud Halîl'e "halîl” tesmiyesi, İbrâhîm'in sûretinin vücûduna Hakk'ın tahallülünden nâşîdir; ve zikrolunan iki hükümden her birisi sahîhdir. Zîrâ her bir hüküm için bir mevtın ve makām hâsıldır ki, o hüküm o mevtında zâhir olur; onu taaddî etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yahut Halil'e "halil" denilmesi, İbrahim'in sûretinin varlığına Hakk'ın nüfuz etmesinden kaynaklanır; ve zikredilen iki hükümden her biri doğrudur. Çünkü her bir hüküm için bir yer ve makam oluşmuştur ki, o hüküm o yerde ortaya çıkar; onu aşmaz.

İbrâhîm (a.s.)ın sûretinin vücûduna [5/7] Hakk'ın duhûlü ve sereyânı, Hakk'ın sıfât ve sûret-i İbrâhîm ile ittisâfıdır. Şeyh (r.a.) eşhâsın sûretlerine “Hak” dememek için, ibârede “İbrâhîm’in sûretine Hakk'ın tahallülünden nâşîdir” demeyip “İbrâhîm'in sûretinin vücuduna Hakk'ın tahallülünden nâşîdir” buyurdu. Binâenaleyh Hak, kendi vücûdu ile İbrâhîm'in sûreti- nin vücudunda müteayyindir. Bu cihetle mahlûkātın sıfatından İbrâhîm'e muzâf olan bilcümle sıfât, Hakk'a izâfe olunur. Bu sûrette Hak, mazhar-1 İbrâhîm ile fâil olup, onun kulağı ile işitir ve onun gözü ile görür. Ya'ni Cenâb-ı İbrâhîm Hakk'a âlet olur. “İbrâhîm'in sûreti” demek ile “sûretinin vücûdu" demek arasındaki fark budur ki, cemî'-i merâtibde "vücûd" bir- dir; o da Hakk'ın vücûdudur; ve her bir mertebe vücûd-ı mutlakın tenez- zülâtından rû-nümâ olmuştur; ve cemî'-i taayyünâtın vücûdu bir olduğu hâlde yekdîğerinden suver-i muhtelife ile ayrılmıştır. Binâenaleyh sûretler bir değildir. Bir sûret diğerine benzemez. Böyle olunca, eşhâsın sûretlerine “Hak” ıtlâkı câiz değildir. Fakat vücûd bir olduğu için, “sûretin vücuduna" "Hak” ıtlak olunabilir. Onun için Şeyh (r.a.) “İbrâhîm'in sûretinin vücû- duna Hakk'ın tahallülü" tarzında beyân-ı hakîkat buyurmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İbrahim'in (a.s.) sûretinin varlığına Hakk'ın girişi ve yayılması, Hakk'ın sıfatları ve İbrahim'in sûreti ile nitelenmesidir. Şeyh (r.a.), varlıkların sûretlerine "Hak" dememek için, ifadesinde "İbrahim'in sûretine Hakk'ın hulûl etmesinden kaynaklanır" demeyip, "İbrahim'in sûretinin varlığına Hakk'ın hulûl etmesinden kaynaklanır" buyurdu. Buna göre Hak, kendi varlığı ile İbrahim'in sûretinin varlığında belirginleşmiştir. Bu yönden, yaratılmışların sıfatlarından İbrahim'e ait olan bütün sıfatlar, Hakk'a izafe edilir. Bu durumda Hak, İbrahim'in mazharı (tecelli yeri) ile fail olup, onun kulağı ile işitir ve onun gözü ile görür. Yani Cenab-ı İbrahim Hakk'a âlet olur. "İbrahim'in sûreti" demek ile "sûretinin varlığı" demek arasındaki fark şudur ki, bütün mertebelerde "varlık" birdir; o da Hakk'ın varlığıdır; ve her bir mertebe mutlak varlığın tenezzüllerinden (aşağı inişlerinden) ortaya çıkmıştır; ve bütün taayyünlerin (belirginleşmelerin) varlığı bir olduğu hâlde, farklı sûretlerle birbirinden ayrılmıştır. Buna göre sûretler bir değildir. Bir sûret diğerine benzemez. Böyle olunca, varlıkların sûretlerine "Hak" denilmesi caiz değildir. Fakat varlık bir olduğu için, "sûretin varlığına" "Hak" denilebilir. Onun için Şeyh (r.a.) "İbrahim'in sûretinin varlığına Hakk'ın hulûlü" tarzında hakikati beyan etmiştir.

Halîl'in "halîl" tesmiyesinde iki hüküm var idi ki: Birisi, bâlâda beyân olunduğu üzere zât-ı ilâhiyyenin muttasıf olduğu cemî'-i sıfâta zât-ı Halîl'in tahallülü; ve diğeri de, burada beyân olunduğu üzere, “İbrâhîm'in sûretinin vücuduna” Hakk'ın tahallülü idi. İşte bu iki hüküm sahîhdir. Çünkü bu iki hükmün her birisi için bir mevtın ve makām hâsıldır; ve o hükümler, o mevtınlarda zâhir olup kendi makāmlarının hâricine çıkmaz- lar. [5/8] Tafsîli budur ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Halîl'in "halîl" olarak adlandırılmasında iki hüküm vardı: Birincisi, yukarıda açıklandığı üzere, İlahi Zât'ın sahip olduğu bütün sıfatlara Halîl'in zâtının nüfuz etmesi; ikincisi de, burada açıklandığı üzere, Hakk'ın "İbrahim'in sûretinin varlığına" nüfuz etmesiydi. İşte bu iki hüküm doğrudur. Çünkü bu iki hükmün her biri için bir yer ve makam (konum) mevcuttur; ve o hükümler, o yerlerde ortaya çıkar ve kendi makamlarının dışına çıkmazlar. Tafsîli şudur:

Mevtın-ı evvel: Bir kutr ile tansîf edilmiş bir dâire farzolunsun. Bunun kısm-ı a'lâsı “hazret-i ulûhiyyet” mevtınıdır; vücûd-ı mutlakın mertebe-i vücûbiyyesidir. Bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye, bu mertebede müteayyin ve müctemi'dir; ve bu mertebede cenâb-ı ulûhiyyet sıfât-ı muhdesâttan münezzehdir. İşte İbrâhîm (a.s.)ın sıfât-ı ilâhiyyeye tahallülü ve duhûlü, bu hazret-i ulûhiyyet mevtınındadır. Binâenaleyh sıfât-ı beşeriyyeden fânî ve kurb-i nevâfil ile Hakk'a takarrüb ederek sıfât-ı ilâhiyye ile muttasıf olan insan, bu dâire-i vücudun nısf-ı a'lâsına urûc eder; ve buradaki esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin ictimâ'gâhına dâhil olur; ve onda sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâ- mı zuhûr eyler. Çünkü bu mevtın sıfât-ı hakkıyye mevtınıdır. Ve İbrâhîm (a.s.)ın sıfât-ı ilâhiyye ile ittisâfının hükmü bu mevtından tecavüz etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk mertebe: Bir çap ile ikiye bölünmüş bir daire farz edilsin. Bunun üst kısmı "ilâhlık mertebesi"dir; mutlak varlığın vacip olma mertebesidir. Bütün ilâhî isimler ve sıfatlar, bu mertebede belirlenmiş ve toplanmıştır; ve bu mertebede Yüce Allah, sonradan olan sıfatlardan uzaktır. İşte İbrahim (a.s.)'ın ilâhî sıfatlara nüfuz etmesi ve girmesi, bu ilâhlık mertebesindedir. Bu sebeple beşerî sıfatlardan fani olan ve nafile ibadetlerle Hakk'a yaklaşarak ilâhî sıfatlarla nitelenen insan, bu varlık dairesinin üst yarısına yükselir; ve buradaki ilâhî isimlerin ve sıfatların toplandığı yere dahil olur; ve onda ilâhî sıfatların hükümleri ortaya çıkar. Çünkü bu mertebe, Hakk'a ait sıfatlar mertebesidir. Ve İbrahim (a.s.)'ın ilâhî sıfatlarla nitelenmesinin hükmü bu mertebeden öteye geçmez.

Mevtın-ı sânî: Dâire-i vücudun kısm-ı ednâsı “mertebe-i imkâniy- ye”dir. Bu mevtın sıfât-ı halkıyye ve muhdesâtın mevtin-1 taayyünüdür. Binâenaleyh Hak taayyün ve zuhûr cihetiyle, âlem-i imkândan ibaret olan bu kısm-ı ednâya nüzûl ettikde, sıfât-ı halkıyye ile zâhir olur; ve bu âlem-i imkânda kisve-i taayyüne bürünmüş olan şahsın vücûdunda müte- ayyin bulunan Hak olduğundan, kendisinden sıfât-ı halkıyye sudûr eyler. Hakk'ın “teezzî”; “mekr”, “istihzâ”, “hastalık”, “açlık” ve “susuzluk" gibi sıfât-ı halkıyye ile zuhûru [5/9] Kur'ân ve Hadîs'te sâbittir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: يُؤْذُونَ اللَّهَ (Ahzab 33/57) [Allah'a eza ederler.]; ve مَكَرَ الله (Âl-i İmrân, 3/54) [Allah mekr etti.]; ve اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) [Al- lâh Teâlâ onlar ile istihza eder.]; ve سَخِرَ اللهُ مِنْهُمْ (Tevbe, 9/79) [Allah onları maskaraya çevirmiştir.]; ve إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (Tevbe, 9/111) [Allah Teâlâ mü'minlerden satın aldı.]; ve وَأَقْرَضُوا اللهَ قَرْضًا حَسَنًا (Hadid, 57/18) [Allâh'a karz-ı hasenle ikraz ediniz!]; ve مَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ (Enfal, 8/13) [Kim ki Allâh'a meşakkat verirse.]; ve إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي (Bakara, 2/26) [Allâh Teâlâ is- tihyâ etmez.]. Ve hadîste gelir: والله أغْيَرُ مِنِّي [Allah benden daha gayûrdur.]213 ve مَرِضْتُ لَمْ تَعُدْنِي [Hastalandım, beni ziyaret etmedin.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci mertebe: Varlık dairesinin en aşağı kısmı "imkân mertebesi"dir. Bu mertebe, halka ait sıfatların ve sonradan olan şeylerin taayyün (belirginleşme) mertebesidir. Bu sebeple Hak, taayyün ve zuhûr (ortaya çıkma) yönüyle, imkân âleminden ibaret olan bu en aşağı kısma indiğinde, halka ait sıfatlarla ortaya çıkar; ve bu imkân âleminde taayyün kisvesine bürünmüş olan şahsın varlığında müteayyîn (belirginleşmiş) bulunan Hak olduğundan, kendisinden halka ait sıfatlar meydana gelir. Hakk'ın "teezzî" (eziyet görme); "mekr" (gizli yönlendirme), "istihzâ" (alay etme), "hastalık", "açlık" ve "susuzluk" gibi halka ait sıfatlarla zuhûru [5/9] Kur'ân ve Hadîs'te sabittir. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: يُؤْذُونَ اللَّهَ (Ahzab 33/57) [Allah'a eza ederler.]; ve مَكَرَ الله (Âl-i İmrân, 3/54) [Allah mekr etti.]; ve اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) [Allah Teâlâ onlar ile istihza eder.]; ve سَخِرَ اللهُ مِنْهُمْ (Tevbe, 9/79) [Allah onları maskaraya çevirmiştir.]; ve إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (Tevbe, 9/111) [Allah Teâlâ mü'minlerden satın aldı.]; ve وَأَقْرَضُوا اللهَ قَرْضًا حَسَنًا (Hadid, 57/18) [Allah'a karz-ı hasenle ikraz ediniz!]; ve مَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ (Enfal, 8/13) [Kim ki Allah'a meşakkat verirse.]; ve إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي (Bakara, 2/26) [Allah Teâlâ istihyâ etmez.]. Ve hadîste gelir: والله أغْيَرُ مِنِّي [Allah benden daha gayûrdur.]213 ve مَرِضْتُ لَمْ تَعُدْنِي [Hastalandım, beni ziyaret etmedin.]

Binâenaleyh bu mevtının muktezâsı vech ile bu gibi sıfât-ı naks Hakk'a muzâf kılınır. Lakin bu hüküm bu mevtından tecavüz etmez. Zîrâ cenâb-ı ulûhiyyet sıfât-ı muhdesâttan münezzehdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, bu bağlamın gerektirdiği şekilde, bu gibi eksik sıfatlar Hakk'a nispet edilir. Ancak bu hüküm, bu bağlamın dışına çıkmaz. Çünkü İlahi Zât, yaratılmışlara ait sıfatlardan uzaktır.

İşte İbrâhîm (a.s.)ın sûretinin vücûduna Hakk'ın tahallülü ve onun sû- reti ile zuhûru ve sıfât-ı halkıyye-i İbrâhîmiyye ile ittisâfı, îzâhât-ı mesrûde üzere, Hakk'ın, Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.)ın vücudunda taayyünü hasebiyle- dir. Beyit: گر حفظ مراتب نکنی زندیقی هر مرتبه وجود حکمی دارد Tercüme: "Vücûd-ı mutlakın her mertebede bir hükmü vardır. Eğer bu mertebelerdeki ahkâma riâyet etmez isen zındıksın.”214 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte İbrahim (a.s.)ın sûretinin varlığına Hakk'ın hulûl etmesi ve onun sûretiyle ortaya çıkması ve İbrahim'e ait yaratılış sıfatlarıyla nitelenmesi, açıklanan izahlar üzere, Hakk'ın, Cenâb-ı İbrahim (a.s.)ın varlığında taayyün etmesi (belirlenmesi) sebebiyledir. Beyit: گر حفظ مراتب نکنی زندیقی هر مرتبه وجود حکمی دارد Tercüme: "Mutlak varlığın her mertebede bir hükmü vardır. Eğer bu mertebelerdeki hükümlere riayet etmez isen zındıksın.”

أَلَا تَرَى الحَقَّ يَظْهَرُ بِصِفَاتِ المُحْدَثَاتِ، وأَخْبَرَ بِذلك عن نفسه، وبصفات

النقص وبصفاتِ الدَّمِّ، أَلَا تَرَى المَخْلُوقَ يَظْهَرُ بِصفاتِ الحَقِّ مِن أَوَّلها إلى

آخرها، وكُلُّها حَقٌّ له، كما هِيَ صِفَاتُ المُحْدَثَاتِ حَقٌّ لِلْحَقِّ.

Sen Hakk'ı görmez misin ki, sıfât-ı muhdesât ile zâhir olur? Ve kendi nefsinden onunla haber verdi; ve sıfât-ı naks ile ve sıfât-ı zemm ile zâhir olur. Sen mahlûku görmez misin ki, evvelinden âhirine kadar sıfât-ı Hak ile zâhir olur? Ve sıfât-ı Hakk'ın kâffesi mahlûk için sâbit- tir. Nitekim sıfât-ı muhdesât Hak için sâbittir. Ya'ni sen İbrâhîm (a.s.)ın sûretinin vücudunda Hakk'ın tahallülüne ta-accüb edersen, Hakk'ın bu neş'et-i dünyeviyyede sıfât-ı muhdesât ile zuhû-runu görmüyor musun? Ve Hak Teâlâ kendi nefsinden sıfât-ı muhdesât ile zuhûrunu: اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) [Allah Teâlâ onlar ile istihzâ eder.] ve سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ (Tevbe, 9/79) [Allah onları maskaraya çevirmiştir.] ve مَكَرَ اللَّهُ (Âl-i İmrân, 3/54) [Allah mekr etti.] ve emsâli âyetlerde haber verdi; ve “istihzâ” ve “suhriyye” ve “mekr” sıfât-ı muhdesâttan olduğu hâlde Hak Teâlâ [5/10] bunları kendine izâfe buyurdu; ve bu gibi sıfât-ı naks ve zemm ile zâhir oldu; ve sen mahlûkun evvelinden âhirine kadar sıfât-ı Hak ile zâ-hir olduğunu görmüyor musun? İmdi sıfât-ı ilâhiyye ile zâhir olan mahlûk “insân-ı kâmil”dir; ve إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ âdemi sûreti üzerine halketti.] hadîs-i şerîfinde beyân buyurulan “âdem”den maksûd dahi “insân-ı kâmil”dir; ve “sûret-i Hak” dahi esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye mec-mûunun sûretidir; ve sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat, o insân-ı kâmilin ihâta-i külliyesinden hâriç değildir. Belki sıfât-ı ilâhiyye, onun ile kāim ve ahkâmı onunla zâhirdir. Binâenaleyh sıfât-ı ilâhiyyenin kâffesi insân-ı kâmil olan mahlûk için sâbittir. Ya'ni vüs'at-i kābiliyyeti ve isti’dâd-ı küllîsi hasebiy-le sıfât-ı ilâhiyye ile zuhûr, o insân-ı kâmilin hakkıdır. Çünkü mahlûkun hakîkati, kendisinin “ayn-ı sâbite”sidir. Ayn-ı sâbite ise, ilm-i ilâhînin sû-retidir; ve ilm-i Hak ise, Hakk'ın gayrı değildir; ve gayrıdan müstefâd olan ilim değildir. Zîrâ ilim, Hakk'ın sıfatıdır; ve sıfatı, zâtı ile kadîmdir; ve mahlûkun vücûdu ise, Fass-ı Ya’kūbî’nin şerhinde beyân olunduğu üzere, emr-i i'tibârîdir. Binâenaleyh min-haysü'l-hakîka sıfât-ı ilâhiyye mahlûk için sâbittir; ve nitekim bunun mukābili olarak sıfât-ı muhdesât dahi Hak için sâbittir. Çünkü sıfat-ı muhdesât, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) [O her ânda bir şe'ndedir.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, Hakk'ın şuûnudur; ve sıfât-ı muhdesâtın “hakîkat”i Hak'tır. Zîrâ mezâhir-i halkıyyede taayyün ve zuhûr O'nundur; ve hüviyyet-i sâriyesi i'tibariyle her şeyde hâzırdır; her mazharda mütecellîdir; ve bilcümle mezâhirden nâ-zır olan O'dur. İmdi muhdesâtın vücûdu, kendilerinde zâhir olan Hakk'ın vücûdu olunca, bu muhdesâtın sıfatı dahi bittabi' Hakk'ın sıfatı olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen Hakk'ı görmez misin ki, sonradan olan sıfatlarla ortaya çıkar? Ve kendi nefsinden onunla haber verdi; ve eksiklik sıfatlarıyla ve yergi sıfatlarıyla ortaya çıkar. Sen mahlûku görmez misin ki, başından sonuna kadar Hak'ın sıfatlarıyla ortaya çıkar? Ve Hak'ın bütün sıfatları mahlûk için sabittir. Nasıl ki sonradan olan sıfatlar Hak için sabittir. Yani sen İbrahim (a.s.)'ın suretinin varlığında Hakk'ın hululüne (içine girmesine) şaşırırsan, Hakk'ın bu dünyevî oluşumda sonradan olan sıfatlarla ortaya çıkışını görmüyor musun? Ve Hak Teâlâ kendi nefsinden sonradan olan sıfatlarla ortaya çıkışını: اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) [Yüce Allah onlar ile alay eder.] ve سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ (Tevbe, 9/79) [Allah onları maskaraya çevirmiştir.] ve مَكَرَ اللَّهُ (Âl-i İmrân, 3/54) [Allah mekr etti.] ve benzeri ayetlerde haber verdi; ve "istihza" ve "suhriyye" ve "mekr" sonradan olan sıfatlardan olduğu halde Hak Teâlâ bunları kendine izafe buyurdu; ve bu gibi eksiklik ve yergi sıfatlarıyla ortaya çıktı; ve sen mahlûkun başından sonuna kadar Hak'ın sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmüyor musun? Şimdi ilahi sıfatlarla ortaya çıkan mahlûk "insân-ı kâmil"dir; ve إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Yüce Allah Âdem'i kendi sureti üzerine yarattı.] hadis-i şerifinde beyan buyurulan "Âdem"den maksat dahi "insân-ı kâmil"dir; ve "Hak'ın sureti" dahi ilahi isimler ve sıfatlar bütününün suretidir; ve ilahi sıfatlardan bir sıfat, o insân-ı kâmilin küllî ihata (her şeyi kuşatması)sından dışarı değildir. Aksine ilahi sıfatlar, onun ile kâim (ayakta duran) ve hükümleri onunla zâhirdir. Buna göre ilahi sıfatların bütün hepsi insân-ı kâmil olan mahlûk için sabittir. Yani kabiliyetinin genişliği ve küllî istidadı (her şeyi kapsayan yatkınlığı) sebebiyle ilahi sıfatlarla zuhur, o insân-ı kâmilin hakkıdır. Çünkü mahlûkun hakikati, kendisinin "ayn-ı sâbite"sidir. Ayn-ı sâbite ise, ilahi ilmin suretidir; ve Hak'ın ilmi ise, Hak'ın gayrı değildir; ve gayrıdan müstefad olan ilim değildir. Zira ilim, Hak'ın sıfatıdır; ve sıfatı, zâtı ile kadîmdir (ezelidir); ve mahlûkun varlığı ise, Fass-ı Ya'kubî'nin şerhinde beyan olunduğu üzere, itibari bir iştir. Buna göre hakikat itibariyle ilahi sıfatlar mahlûk için sabittir; ve nasıl ki bunun karşılığı olarak sonradan olan sıfatlar dahi Hak için sabittir. Çünkü sonradan olan sıfatlar, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) [O her an bir haldedir.] ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, Hakk'ın şuûnâtıdır (halleridir); ve sonradan olan sıfatların "hakikati" Hak'tır. Zira halkın mazharlarında (tecelli yerlerinde) taayyün (belirginleşme) ve zuhur O'nundur; ve her şeye sirayet eden hüviyeti (kimliği) itibariyle her şeyde hâzırdır; her mazharda mütecellîdir (tecelli edendir); ve bütün mazharlardan nazır (bakan) olan O'dur. Şimdi sonradan olanların varlığı, kendilerinde zâhir olan Hakk'ın varlığı olunca, bu sonradan olanların sıfatı dahi elbette Hakk'ın sıfatı olur.

الْحَمْدُ لِلَّهِ ، فَرَجَعَتْ إِليه عَوَاقِبُ الثَّنَاءِ مِن كُلِّ حَامِدٍ ومَحْمُودٍ، وَإِلَيْهِ

يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ ، فَعَمَّ ما ذُمَّ وما حُمِدَ، وما ثُمَّ إِلَّا مَحْمُودٌ أَوْ مَذْمُومٌ .

Hak Teâlâ "elhamdülillah” buyurdu. Binâenaleyh her hâmid ve mah- mûddan senânın avâkıbi Hakk'a râci' oldu. "Ve emrin küllîsi Hakk'a rücû' eder.” (Hûd, 11/123) İmdi bu hükm-i rücû' mezmûm ve mah- mûd olan şeye âmm oldu. Hâlbuki vücûdda mezmûmdan veyâ mah- mûddan gayrı yoktur. Ya'ni Hak Teâlâ “Kâffe-i hamd Allâh'a mahsustur" [5/11] buyurdu. Hâlbuki hamdde üç vecih vardır: Birincisi: Hak'tan halka olan hamddir ki, bunun delili إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ )Ahzab 3/56) [Muhakkak Allah ve O'nun melekleri pey- gamber üzerine salât ederler.] ve هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ )Ahzab 33/43) [Üze- rinize salât eden O'dur.] ve emsâli âyât-ı kur'âniyyedir. Bu sûrette Hak hâmid ve halk mahmûd olur. İkincisi: Halktan Hakk'a olan hamddir ki, bunun da delîli وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ )İsra 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yok- tur.] ve وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ (Zümer, 39/75) [Melekleri görürsün ki Rablerine hamd ile tesbîh ederek arşın etrafını ku- şatmışlardır.] ve emsâli âyât-ı celîledir. Bu sûrette dahi Hak mahmûd ve halk hâmid olur. İmdi “Hâmid” ve “Mahmûd” Allah olduğuna göre, bu iki vecihde, hamdin Allah için olduğu zâhirdir. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir. Bu sûrette “hâmid” ve “mah- mûd" halk olur. Bu nevi' hamdin Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin sûretinde zâhirdir; ve hamd ile kendi kemâlini izhâr eder; ve her mahmûd olan halkın sıfatı bulunan senâ dahi, mahmûd sûretinde kemâl ile mütecellî olan Hakk'ın “ayn"ıdır ki, mahmûd o kemâl sebebiyle hamde müstahak olur. Binâenaleyh hamd, Hakk'ın kemâlâtın- dan bir kemâlin sıfatıdır ki, Hakk'ın hakîkatinden sudûr eder. Şu hâlde mahmûdun mazharından zâhir olan kemâle karşı, hâmidin mazharından sâdır olan hamd dahi Hakk'a râci' olur. Bunun için Şeyh (r.a.) "Her bir hâmid ve mahmûddan senânın avâkıbi Hakk'a râci' oldu” buyurdu. Zîrâ her bir mevcûdda [5/12] zâhir olan kemâlât ile hakîkatte hamdolunan Haktır; ve çünkü Hak, o mazharda müteayyindir ve onun “ayn"ıdır; ve aynı sebebden nâşî hâmid dahi hakîkatte Haktır. Binâenaleyh cemî'-i senâ ve mehâmidin avâkıbi Hakk'a râci' olmuş olur. İmdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.) kâffe-i mehâmidi Hakk'a irca edip bu tahsîsten umûr-i gayr-ı mahmûde hâriçte kalmış oldu. Hâlbuki kâffe-i umûrun mebdei Haktır. Binâenaleyh emrin Hakk'a rücûu hükmünü ta'mîm edip emrin küllîsi, ya'ni mahmûdu ve mezmûmu, Hakk'a rücû' eder buyurdu. Çünkü vücûd içinde mevcûd olan eşya, ya mahmûd veyâhud mezmûm olur. Bu iki hâlden başka üçüncü bir şey olmak ihtimali yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah "elhamdülillah" buyurdu. Bu sebeple her hamdeden ve hamdedilenden övgünün sonuçları Hakk'a döndü. "Ve emrin küllîsi Hakk'a rücû' eder." (Hûd, 11/123) Şimdi bu dönme hükmü, yerilen ve övülen şeye genel oldu. Hâlbuki varlıkta yerilenden veya övülenden başka bir şey yoktur. Yani Yüce Allah "Bütün hamd Allah'a mahsustur" buyurdu. Hâlbuki hamdde üç vecih (yön) vardır: Birincisi: Hak'tan halka olan hamddir ki, bunun delili إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ (Ahzab 3/56) [Muhakkak Allah ve O'nun melekleri peygamber üzerine salât ederler.] ve هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ (Ahzab 33/43) [Üzerinize salât eden O'dur.] ve benzeri Kur'an ayetleridir. Bu şekilde Hak hamdeden ve halk hamdedilen olur. İkincisi: Halktan Hakk'a olan hamddir ki, bunun da delili وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsra 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.] ve وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ (Zümer, 39/75) [Melekleri görürsün ki Rablerine hamd ile tesbîh ederek arşın etrafını kuşatmışlardır.] ve benzeri yüce ayetlerdir. Bu şekilde de Hak hamdedilen ve halk hamdeden olur. Şimdi "Hamdeden" ve "Hamdedilen" Allah olduğuna göre, bu iki yönde, hamdin Allah için olduğu açıktır. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir. Bu şekilde "hamdeden" ve "hamdedilen" halk olur. Bu tür hamdin Allah için olmasının yönü şudur ki, Hak taayyün (belirginleşme) cihetiyle hamdedenin suretinde görünür; ve hamd ile kendi kemâlini (mükemmelliğini) ortaya koyar; ve her hamdedilen halkın sıfatı bulunan övgü dahi, hamdedilen suretinde kemâl ile tecelli eden Hakk'ın "ayn"ıdır (özüdür) ki, hamdedilen o kemâl sebebiyle hamde müstahak (layık) olur. Bu sebeple hamd, Hakk'ın kemâlâtından (mükemmelliklerinden) bir kemâlin sıfatıdır ki, Hakk'ın hakikatinden sudûr (ortaya çıkma) eder. Şu halde hamdedilenin mazharından (tecelli yerinden) görünen kemâle karşı, hamdedenin mazharından sâdır (çıkan) olan hamd dahi Hakk'a döner. Bunun için Şeyh (r.a.) "Her bir hamdeden ve hamdedilenden övgünün sonuçları Hakk'a döndü" buyurdu. Çünkü her bir varlıkta görünen kemâlât (mükemmellikler) ile hakikatte hamdolunan Hak'tır; ve çünkü Hak, o mazharda müteayyindir (belirginleşmiştir) ve onun "ayn"ıdır (özüdür); ve aynı sebepten dolayı hamdeden dahi hakikatte Hak'tır. Bu sebeple bütün övgü ve hamdlerin sonuçları Hakk'a dönmüş olur. Şimdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bütün hamdleri Hakk'a döndürüp bu tahsisten (özelleştirmeden) övülmeyen işler dışarıda kalmış oldu. Hâlbuki bütün işlerin başlangıcı Hak'tır. Bu sebeple emrin Hakk'a dönmesi hükmünü genelleştirip emrin küllîsi (bütünü), yani övüleni ve yerileni, Hakk'a döner buyurdu. Çünkü varlık içinde mevcut olan eşya, ya övülen veya yerilen olur. Bu iki halden başka üçüncü bir şey olmak ihtimali yoktur.

## Her bir emrin Hakk'a sûret-i rücûu:

Vech-i evvel: Bu vecih, bâlâda zikredilmiş idi. Burada biraz daha îzâh olunur. Bu âlem-i kesîf, "vücûd-ı mutlak”ın mertebe mertebe tenezzülâtın- dan zuhûra gelmiş ve kadîm olan “mertebe-i eltaf"a nisbeten, ona "âlem-i halk” ve “âlem-i hudûs” denilmiştir. Binâenaleyh bu âlem-i hudûsde, kis- ve-i kesîf-i taayyüne bürünüp zuhûr etmiş olan ancak Hakk'ın vücûdudur. Bu mevtında, her mahlûkun ef'âli ve sıfatı bittabi' Hakk'a izâfe olunur. Çünkü cümlesi vücûd-ı Hakk'ın şuûnâtından ibârettir; ve mahlûk dediği- miz şeyin vücûd-ı müstakilli yoktur ki, ona bir şey izâfe edelim. Binâberîn mahlûktan sâdır olan bilcümle ef'âl ve sıfat Hakk'a râci' olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birinci vecih: Bu vecih, yukarıda zikredilmişti. Burada biraz daha açıklanır. Bu kesif âlem, "mutlak varlık"ın mertebe mertebe tenezzüllerinden (aşağı inişlerinden) ortaya çıkmış ve kadim olan "en latif mertebe"ye nispeten, ona "halk âlemi" ve "sonradan olma âlemi" denilmiştir. Buna göre bu sonradan olma âleminde, kesif taayyün (belirginleşme) elbisesine bürünüp ortaya çıkmış olan ancak Hakk'ın varlığıdır. Bu durumda, her yaratılmışın fiilleri ve sıfatları doğal olarak Hakk'a izafe olunur. Çünkü hepsi Hakk'ın varlığının hallerinden, oluşlarından ibarettir; ve yaratılmış dediğimiz şeyin müstakil (bağımsız) bir varlığı yoktur ki, ona bir şey izafe edelim. Bu sebeple yaratılmıştan sadır olan (ortaya çıkan) bütün fiiller ve sıfatlar Hakk'a döner.

Vech-i sânî: Her mahlûkun efâli ve sıfatı, mahal hasebiyle alâ-tarî- ki'l-izâfe, Hakk'ın vücudundan müstefâddır. Eğer “feyz-i mukaddes” bir an munkatı' olsa, mahlûkun efâli ve sıfâtı zâhir olmaz olur. Binâenaleyh o ef'âl ve sıfât Hakk'a râci' olmuş olur. [5/13] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci vecih (yön): Her yaratılmışın fiilleri ve sıfatları, bulunduğu yer itibarıyla, izafî (bağıntılı) bir şekilde, Hakk'ın varlığından faydalanılarak meydana gelir. Eğer "feyz-i mukaddes" (kutsal feyiz, ilahi akış) bir an kesilse, yaratılmışın fiilleri ve sıfatları ortaya çıkmaz olur. Bu sebeple o fiiller ve sıfatlar Hakk'a dönmüş olur.

Vech-i sâlis: Vücûd-ı mahlûkāt, kendi nefsinde madûm olup, tecel- liyât-ı esmâiyye ve taayyünât-ı ilâhiyye ile mevcûddur. Kıyâmet-i kübrâ olan tecellî-i zâtînin vukūunda, gerek ayân-ı vücûdiyyede zâhir olan taay- yünât-ı ilâhiyye-i esmâiyye ve gerek taayyün-i evvelde ve hazret-i ilmiyyede müteayyin olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye ve niseb ve izâfât ve şuûn-i zâtiyye كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ )Kasas, 28/88) [Her bir şey hâlikdir, O'nun vechi müstesnâdır.] âyet-i celîlesi hükmünce, cemî'-i taayyünâtın mebdei olan zât-ı ilâhiyyeye rücû eder; ve bu sûretle emrin küllîsi Hakk'a râci' olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncü vecih (yön): Yaratılmışların varlığı, kendi özünde yok olup, ilâhî isimlerin tecellileri ve ilâhî taayyünler (belirlemeler) ile mevcuttur. Kıyâmet-i kübrâ (büyük kıyamet) olan zâtî tecellinin meydana gelmesinde, gerek varlık hakikatlerinde görünen ilâhî esmâî taayyünler (isimlere ait belirlemeler) ve gerekse ilk taayyünde (ilk belirlemede) ve ilâhî ilim hazretinde (ilâhî ilim mertebesinde) belirlenmiş olan ilâhî isimler ve sıfatlar, nispetler ve izafetler (bağıntılar) ve zâta ait haller, "كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ" (Kasas, 28/88) [Her bir şey helâk olucudur, O'nun vechi müstesnâdır.] yüce âyetinin hükmünce, bütün taayyünlerin (belirlemelerin) başlangıcı olan İlâhî Zât'a döner; ve bu şekilde işin bütünü Hakk'a dönmüş olur.

Suâl: Emrin küllîsi, ya'ni mahmûdu ve mezmûmu, Hakk'a rücû eder denildi. Halbuki umûr-i mezmûmenin Hakk'a rücûundan akıl ürküyor. Cevâb: Mezmûmât, aklın veya şer'in veyâhud örfün tayîn ettiği bir emr-i i'tibârîdir; ve bu i'tibâr taayyün-i nisebî ile kāimdir. Eğer bu taayyün-i nisebîden kat'-1 nazar olunsa mezmûmât bi-hasebi'l-hakîka memdûhâta ve mahmûdâta münkalib olur. Meselâ şehvet, nefsin vücuduna yayılmış olan muhabbet-i ilâhiyye-i zâtiyyenin zıllı olduğundan mahmûddur. Zîrâ bu şehvet sâyesinde nev'-i insânî bekā bulur; ve tecelliyât-ı cemâliyyeden bir nevi' kemâlin lezzeti hâsıl olur. Fakat bu şehvet, zinâ sûretinden vâki' olunca, neseb ve irsin inkıtâını ve nizâmın ihtilâlini ve vukū'-i fiteni mûcib olduğundan mezmûm olur; ve zinânın mezmûmiyeti için gösterilen esbâb ise umûr-i ademiyyedir; ve taayyünât-ı halkıyyeye mensûbdur; ve müm-kinâtın sıfatlarına râci'dir. Eğer taayyünâtımız kalksa bu nisbetler dahi zâil olur. Binâenaleyh cemî'-i mezmûmâtın Hakk'a rücûu, onların bazı umûr-i ademiyye-i izâfiyye ile mezmûm olmaları itibariyle değil, [5/14] belki mezmûmat sûretinde zâhir olan hakîkatleri itibariyledir. Zîrâ mez-mûm görünen şey nazar-ı âharda mahmûddur. Ancak baʼzı avârız sebebiyle sûret-i zemmde zâhirdir; ve sâir mezmûmât da böyledir. Meselâ necâset mezmûmdur; ondan tahâret lâzımdır. Fakat bu tahâret taayyün-i insânîye göredir; yoksa hınzıra veyâ neces içinde neşv ü nemâ bulan hayvânâta göre değildir. Belki necâset, onların taayyünlerine nisbeten, bir gıdâ-yı nefîs ve tâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Emrin bütünü, yani övülen ve yerilen yönleri, Hakk'a döner denildi. Halbuki yerilen işlerin Hakk'a dönmesinden akıl ürker. Cevap: Yerilen şeyler, aklın veya şeriatın yahut örfün belirlediği itibari bir iştir; ve bu itibar, nispetî bir belirlenimle kâimdir. Eğer bu nispetî belirlenimden vazgeçilirse, yerilen şeyler hakikat itibariyle övülen ve beğenilen şeylere dönüşür. Örneğin şehvet, nefsin varlığına yayılmış olan zâtî ilâhî muhabbetin gölgesi olduğundan övülmüştür. Çünkü bu şehvet sayesinde insan nesli devam eder; ve cemâlî tecellilerden bir tür kemâl lezzeti hâsıl olur. Fakat bu şehvet, zina şeklinde meydana gelince, nesebin ve mirasın kesilmesine, düzenin bozulmasına ve fitnelerin ortaya çıkmasına sebep olduğundan yerilir; ve zinanın yerilmesi için gösterilen sebepler ise ademî (yokluğa ait) işlerdir; ve halkın belirlenimlerine mensuptur; ve mümkün varlıkların sıfatlarına aittir. Eğer belirlenimlerimiz kalksa bu nispetler de ortadan kalkar. Buna göre bütün yerilen şeylerin Hakk'a dönmesi, onların bazı izafî ademî işlerle yerilmiş olmaları itibariyle değil, [5/14] aksine yerilen surette görünen hakikatleri itibariyledir. Çünkü yerilmiş görünen şey başka bir bakış açısıyla övülmüştür. Ancak bazı arızî sebeplerle yerilme suretinde görünür; ve diğer yerilen şeyler de böyledir. Örneğin necaset (pislik) yerilmiştir; ondan temizlenmek gerekir. Fakat bu temizlik insanî belirlenime göredir; yoksa domuza veya pislik içinde büyüyen hayvanlara göre değildir. Aksine necaset, onların belirlenimlerine nispeten, nefis bir gıda ve temizdir.

اعْلَمْ أَنَّه ما تَخَلَّلَ شَيْءٌ شَيْئًا إلا كان مَحْمُولًا فيه، فالمُتَخَلِّلُ - اسم فاعل

مَحْجُوبٌ بالمُتَخَلَّلِ - اسم مفعول ، واسم المفعول هو الظاهر، واسم الفاعل

هو الباطنُ المَسْتُورُ، وهو غِذَاءٌ له كالمَاءِ يَتَخَلَّلُ الصُّوفَةَ فَتَرْبُو به وتَتَّسِعُ .

Ma'lûmun olsun ki, bir şey bir şeye tahallül etmez, ancak o şeyde mah-mûl olduğu hâlde tahallül etti. İmdi ism-i fâil olan “mütehallil", ism-i mef'ûl olan "mütehallel” ile mahcûbdur. Binâenaleyh, ism-i mef'ûl zâ-hir ve ism-i fâil bâtın ve mestûrdur; ve mütehallil yüne nüfûz eden su gibi, mütehallel için gıdâdır. İmdi yün, su ile ziyâde olur ve genişler. Ya'ni bir şey, bir şeye nüfûz edince, menfûz olan şey, nâfız olan şeyi hâsıl olur; ve nâfiz olan şey menfûz olan şeyin mahmûlü olur. Binâenaleyh nâfiz menfûz olan şeyle örtülmüştür; ve menfûz olan şey zâhir; ve nâfiz olan şey ise bâtın ve mestûrdur; ve duhûl eden bir şey, yüne giren su gibi, me- dhûl için gıdâdır. Su, yüne nüfûz edince yün şişer ve ittisa' eyler. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) su ile yünü tavzîh-i maksad zımnında misâl olarak îrâd buyurur. Yoksa bu misâlde isneyniyet vardır. Halbuki Hak ile kul arasında ikilik sûret-pezîr olmaz. İmdi İbrâhîm (a.s.), cemî'-i hazarât-ı ilâhiyyeye mütehallil olmakla, hazret-i ilâhiyyede mahmûl ve onlar ile mahcûb olur; ve bu sûrette de esmâ ve sıfât ile Hak için gıda olur; [5/15] ve bunun aksi olarak eğer vü- cûd-ı Hak, sûret-i İbrâhîm'e mütehallil olursa, onunla mahcûb olur; ve bu sûrette de Hak, İbrâhîm'in sem'i ve basarı ve sâir kuvâsı olur. Velhâsıl zâhir üzerine vârid olan feyz, bâtından olduğundan ve bâtının kıvamı ve vücûdu dahi zâhirden bulunduğundan; bâtın zâhirin ve zâhir dahi bâtının gıdâsı olur. Binâenaleyh abd, mütehallil ve bâtın olduğu va- kit, Hak mütehallel ve zâhir olup abd onun kuvâ ve gıdâsı olur; ve eğer Hak mütehallil ve bâtın olacak olursa, abd mütehallel ve zâhir olup, abdin kuvâ ve gıdâsı olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, bir şey başka bir şeye nüfuz etmez, ancak o şeyde taşınır durumda nüfuz eder. Şimdi, fail ismi olan "nüfuz eden", mef'ul ismi olan "nüfuz edilen" ile örtülüdür. Bu sebeple, mef'ul ismi görünen ve fail ismi ise gizli ve örtülüdür; ve nüfuz eden, yüne nüfuz eden su gibi, nüfuz edilen için gıdadır. Şimdi yün, su ile artar ve genişler. Yani bir şey, bir şeye nüfuz edince, nüfuz edilen şey, nüfuz eden şeyi elde eder; ve nüfuz eden şey, nüfuz edilen şeyin taşınanı olur. Bu sebeple nüfuz eden, nüfuz edilen şeyle örtülmüştür; ve nüfuz edilen şey görünen; ve nüfuz eden şey ise gizli ve örtülüdür; ve içeri giren bir şey, yüne giren su gibi, içine girilen için gıdadır. Su, yüne nüfuz edince yün şişer ve genişler. Şeyh (Allah ondan razı olsun) su ile yünü, maksadı açıklamak amacıyla örnek olarak zikreder. Yoksa bu örnekte ikilik vardır. Halbuki Hak ile kul arasında ikilik ortaya çıkmaz. Şimdi İbrahim (a.s.), bütün ilahi huzurlara nüfuz etmekle, ilahi huzurda taşınır ve onlar ile örtülü olur; ve bu şekilde de isimler ve sıfatlar ile Hak için gıda olur; ve bunun aksi olarak eğer Hakk'ın varlığı, İbrahim'in suretine nüfuz ederse, onunla örtülü olur; ve bu şekilde de Hak, İbrahim'in işitmesi ve görmesi ve diğer kuvvetleri olur. Sözün özü, görünen üzerine gelen feyz, gizliden olduğundan ve gizlinin kıvamı ve varlığı da görünenden bulunduğundan; gizli görünenin ve görünen de gizlinin gıdası olur. Bu sebeple kul, nüfuz eden ve gizli olduğu zaman, Hak nüfuz edilen ve görünen olup kul onun kuvvetleri ve gıdası olur; ve eğer Hak nüfuz eden ve gizli olacak olursa, kul nüfuz edilen ve görünen olup, kulun kuvvetleri ve gıdası olur.

فإن كان الحَقُّ هو الظاهرُ فالخَلْقُ مَسْتُورٌ فيه، فيكون الخَلْقُ جَمِيعَ أسماءِ

الحَقِّ سَمْعِه وبَصَرِه وجميع نِسَبِه وإِدْرَاكَاتِه، وإن كان الخلـق هـو الظاهر فالحق

مستور باطـن فيه، فالحَقُّ سَمْعُ الخلقِ وبَصَرُه ويَدُه ورِجْلُه وجميع قواه، كما

وَرَدَ في الخَبَرِ الصَّحِيحِ.

İmdi eğer Hak zâhir olacak olursa, halk onda mestûr ve bâtındır. Binâenaleyh halk, Hakk'ın cemî'-i esmâsı, sem'i ve basarı ve cemî'-i niseb ve idrâkâtı olur. Ve eğer halk zâhir olacak olursa, Hak halkta mestûr ve bâtın olur. Binâenaleyh Hak halkın kulağı, gözü, eli, ayağı, ve cemî'-i kuvâsı olur. Nitekim hadîste vârid oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, eğer Hak ortaya çıkacak olursa, halk O'nda gizli ve bâtın olur. Bu sebeple halk, Hakk'ın bütün isimleri, işitmesi ve görmesi ve bütün nispetleri ve idrakleri olur. Ve eğer halk ortaya çıkacak olursa, Hak halkta gizli ve bâtın olur. Bu sebeple Hak, halkın kulağı, gözü, eli, ayağı ve bütün kuvvetleri olur. Nasıl ki hadiste vârid oldu.

Hak zâhir, ve halk bâtın ve mestûr olmak sûretiyle vâki' olan kurba "kurb-i ferâiz" derler. Çünkü vücûdun aslı Haktır; ve bu “vücûd” vacib ve farzdır; ve bu kurbun sahibi mahbub-i ilâhîdir. Onun sülükü cezbeden sonradır; bekāsı fenâsından evveldir. Hak ism-i Zâhir ile tecellî etmiş oldu- ğundan, zâtı ve sıfatı fânî olup, mütecellî olan Hakk'ın idrâkine âlettir. Bu sûrette abd, Hakk'ın sem'i ve basarı ve sâir kuvâsı olur. Nitekim Hak Teâlâ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ )Enfâl, 8/17) [Attığın vakit, sen atmadın!] ve Sallallahu aleyhi ve sellem dahi إِنَّ اللَّهَ قَالَ عَلَى لِسَانِ عَبْدِهِ سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ ]Allah Teâlâ abdinin lisânı üzere “semiallâhu li-men hamideh” der.]215 buyurdu. [5/16] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak'kın görünen, halkın ise görünmeyen ve gizli olması suretiyle meydana gelen yakınlığa "kurb-i ferâiz" (farzlar yakınlığı) derler. Çünkü varlığın aslı Hak'tır; ve bu "varlık" vacip ve farzdır; ve bu yakınlığın sahibi ilâhî sevgilidir. Onun Hakk'a yönelişi cezbeden (ilâhî çekimden) sonradır; bekâsı (kalıcılığı) fenâsından (yok olmasından) öncedir. Hak, Zâhir ismiyle tecelli etmiş olduğundan, onun zâtı ve sıfatı fânî olup, tecelli eden Hak'kın idrakine bir araçtır. Bu surette kul, Hak'kın işitmesi ve görmesi ve diğer kuvvetleri olur. Nitekim Yüce Allah "Attığın vakit, sen atmadın!" (Enfâl, 8/17) buyurdu ve Peygamber (s.a.v.) de "Allah Teâlâ kulunun dili üzere 'Allah kendisine hamd edeni işitti' der." buyurdu.

Ve halk zâhir, ve Hak bâtın ve mestûr olmak sûretiyle vâki' olan kurba dahi, "kurb-i nevâfil" derler. Çünkü "nefl" vücûd-ı halktır; ve bu vücûd ise fer'dir ve asıl üzerine zâiddir; ve bu kurbun sahibi muhibb-i ilâhîdir. Sülû- kü, cezbeden evveldir; fenâsı bekāsından mukaddemdir. Sıfatı fânî ve zâtı bâkîdir. Hak, ona ism-i Bâtın ile tecellî etmiş olduğundan, onun idraki- nin âleti olmuştur. Binâenaleyh “kurb-i ferâiz” mertebesi, “kurb-i nevâfil" mertebesinden daha mükemmel ve daha vâsi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Halkın görünen, Hakk'ın ise gizli ve örtülü olması şeklinde meydana gelen yakınlığa da "kurb-i nevâfil" (nafilelerle kazanılan yakınlık) derler. Çünkü "nefl" (nafile), halkın varlığıdır; bu varlık ise fer'îdir (ikincil) ve asıl üzerine fazlalıktır. Bu yakınlığın sahibi, ilâhî sevgilidir. Onun sülûkü (manevî yolculuğu), cezbeden (ilâhî çekimden) öncedir; fenâsı (yok oluşu), bekāsından (kalıcılığından) öncedir. Sıfatı fânî (yok olucu) ve zâtı bâkîdir (kalıcıdır). Hak, ona ism-i Bâtın (gizli olan) ile tecellî etmiş olduğundan, o (kul), Hakk'ın idrakinin âleti olmuştur. Bu sebeple "kurb-i ferâiz" (farzlarla kazanılan yakınlık) mertebesi, "kurb-i nevâfil" mertebesinden daha mükemmel ve daha geniştir.

Cenâb-ı Şeyh'in metinde beyân buyurduğu hadisten murad إِذَا تَقَرَّبَ إِلَى عَبْدِي بِالنَّوَافِلِ كُنْتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ وَيَدَهُ وَرِجْلَهُ فَبِي يَسْمَعُ وَبِي يَنْصُرُ وَبِي يَبْطِشُ وَبِي يَمْشِي ]Kulum bana nâfilelerle yaklaştığı zaman Ben onun işitmesi, görme- si, eli ve ayağıyım. Artık o Benimle işitir, Benimle görür, Benimle tutar ve Benimle yürür.]216 hadîs-i kudsîsidir. İmdi Cenâb-ı Halîl (a.s.)ın bu iki kurb ile takarrübü câizdir. "Kurb-i nevâfil" evâil-i sülükünde ve "kurb-i ferâiz" ise, sülükünün evâsıt ve evâhirinde olmak münasibdir. ثُمَّ إِنَّ الذَّاتَ لَوْ تَعَرَّتْ عن هذه النِّسَبِ لَمْ تَكُنْ إِلَها، وهذه النِّسَبُ أَحْدَثَتْهَا أَعْيَانُنَا، فَنَحْنُ جَعَلْنَاهُ بِمَأْلُوهِيَّتِنَا إِلَهَا . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cenâb-ı Şeyh'in metinde açıkladığı hadisten maksat, "Kulum bana nâfilelerle yaklaştığı zaman Ben onun işitmesi, görmesi, eli ve ayağıyım. Artık o Benimle işitir, Benimle görür, Benimle tutar ve Benimle yürür." hadîs-i kudsîsidir. Şimdi, Cenâb-ı Halîl (a.s.)'ın bu iki yakınlık (kurb) ile yakınlaşması câizdir. "Nâfilelerle yakınlık" (kurb-i nevâfil) Hakk Yolculuğunun (sülûk) başlangıçlarında, "farzlarla yakınlık" (kurb-i ferâiz) ise Hakk Yolculuğunun orta ve son aşamalarında olması uygundur. "Sonra, şüphesiz ki Zât, bu bağıntılardan (niseb) soyutlansaydı ilâh olmazdı. Bu bağıntıları bizim sabit hakikatlerimiz (a'yânımız) ortaya çıkarmıştır. Böylece biz, ilâhlığımızla (mâ'lûhiyyetimizle) O'nu ilâh kıldık."

Ba'dehû eğer zât-ı ilâhiyye bu nisebden ârî olaydı, ilâh olmazdı. Hâl- buki bu nisebi, bizim a'yânımız ihdâs etti. Binâenaleyh biz me'lûhi- yetimiz ile ilâhı ilâh kıldık. Ya'ni zât-ı ilâhiyye ulûhiyet, rubûbiyet, hâlıkıyet, râzıkıyet, musavviriyet gibi nisbetlerden ârî olsa idi, ilâh olmaz idi. Çünkü ulûhiyet meʼlûhiyetle ve rubûbiyet dahi merbûbiyetle tahakkuk eder. İşte bu nisbetleri bizim a'yân-ı halkıyyemiz ihdâs etti; ve merbûbiyetimiz rubûbiyeti ve meʼlûhiye- timiz dahi ilâhın “ilâh” tesmiye olunmasını iktizâ eyledi. İmdi bu nisbetler [5/17] mertebe-i ulûhiyyette müteayyin olan zât-ı mûcideye âiddir. Yoksa “zât-ı mutlaka” bu gibi niseb ve izâfâttan ve isim ve resimden ve sıfattan ve bir şeyle mahkûmün-aleyh olmaktan müstağnîdir; ve bu ıtlâk-ı zâtîsi ha- sebiyle “âlemîn"den ganîdir. Binâenaleyh zât-ı mûcide bu nisebden tenzîh olunmaz. Fakat “zât-ı mutlaka” tenzîh olunur. Velhâsıl zât, niseb-i ilâhiyye ve halkıyyeden ârî olaydı zât-ı mutlaka olur ve “ilâh” ismiyle tesmiye olun- maz idi. Halbuki zuhûr ve izhâr için ve zâtın kemâl-i celâ ve isticlâsı için “mertebe-i ulûhiyyet”in sübûtu lâzımdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra, eğer İlahi Zât bu bağıntılardan uzak olsaydı, ilah olmazdı. Hâlbuki bu bağıntıları bizim sabit hakikatlerimiz (a'yânımız) meydana getirdi. Bu sebeple biz, kulluğumuz (me'lûhiyetimiz) ile ilahı ilah kıldık. Yani İlahi Zât, ilâhlık, rablık, yaratıcılık, rızık vericilik, şekil vericilik gibi nispetlerden uzak olsaydı, ilah olmazdı. Çünkü ilâhlık, kulluk (me'lûhiyet) ile ve rablık da kulluk (merbûbiyet) ile gerçekleşir. İşte bu nispetleri bizim halka ait sabit hakikatlerimiz (a'yân-ı halkıyyemiz) meydana getirdi; ve bizim kulluğumuz (merbûbiyetimiz) rablığı ve bizim kulluğumuz (me'lûhiyetimiz) da ilahın "ilah" olarak adlandırılmasını gerektirdi. Şimdi bu nispetler, ilâhlık mertebesinde belirli olan var edici Zât'a aittir. Yoksa "mutlak Zât", bu gibi nispetlerden ve izafetlerden ve isimden ve resimden ve sıfattan ve bir şeyle hüküm altına alınmaktan müstağnîdir (ihtiyaçsızdır); ve bu zâtî mutlaklığı sebebiyle "âlemlerden" ganîdir (müstağnîdir). Bu sebeple var edici Zât bu nispetlerden tenzih olunmaz. Fakat "mutlak Zât" tenzih olunur. Sözün özü, Zât, ilahi ve halka ait nispetlerden uzak olsaydı mutlak Zât olur ve "ilah" ismiyle adlandırılmazdı. Hâlbuki zuhûr (görünme) ve izhâr (gösterme) için ve Zât'ın celâl kemâlinin (görkemli mükemmelliğinin) ve isticlâsının (kendini göstermesinin) gerçekleşmesi için "ilâhlık mertebesi"nin varlığı gereklidir.

## Misal:

İnsan mefhûmu, alelıtlâk zihnimize tebâdür ettiği vakit, onun nisebi olan mi'mârlık, ressâmlık, hattâtlık vesâire gibi sıfatları, bu mefhûm hâricinde kalır. Çünkü o mefhûm bu mertebe-i ıtlâkta bunlardan müs- tağnîdir. Bu niseb kendisine izâfe edilmemiş olsa da yine insan mefhûmu, mutlakıyetle beraber kāimdir. İnsanın insan olması için behemehâl mi’mâr, ressâm ve hattât olmasına ihtiyac yoktur. Fakat onun mûcidliği mevzû'-i bahs olunca, kendisine birtakım nisbetlerin izâfesi lâzım gelir; ve mi'mâr bir binâ inşâ ve ressâm bir levha tersîm etmedikçe, kimse onlara mi'mâr ve ressâm demez. Binâenaleyh mi’mârı mi’mâr; ve ressâmı dahi ressâm kılan binâ ve levhadır; ve bunların zuhûr ve izhârları ve kendilerinin kemâl-i celâ ve isticlâsı için eserlerinin sübûtu lâzımdır. Bilfarz binânın lisânı olup da: “Beni inşa eden mi'mârı mi'mâr kılan benim ma'mûriyetimdir” dese, doğru söylemiş olur. İmdi bu misâl, maʼkūlü mahsûs kılmak için îrâd olundu. Yoksa teşbîh- de, müşebbeh ile müşebbehün-bih arasında tamâmen mutâbakat olmadı- ğı herkesçe malûmdur. Nitekim ayân-ı şehîdiyye ile a'yân-ı gaybiyyenin, Hakk'ın vücûdu hâricinde vücûd-ı müstakilleri yoktur. Binâenaleyh “Biz, [5/18] me'lûhiyetimiz ile ilâhı, ilâh kıldık” kelâmı, binânın mi'mâra söyle- diği kelâma benzemez. Zîrâ binânın vücûdu, mi’mârın vücudundan hâriç ve müstakildir. Bizim vücûdumuz ise, vücûd-ı Hak'tan hâriç değildir. Ve vücûd-ı Hak ile vücûd-ı halk Fass-ı Yaʼkūbî'nin şerhinde îzâh olunmuştur. Binâenaleyh "kılınmışlık” ve “kılıcılık” bir vücûdun nisbetleri arasındadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İnsan kavramı, genel olarak zihnimize geldiği zaman, onun bağıntıları olan mimarlık, ressamlık, hattatlık ve benzeri sıfatları, bu kavramın dışında kalır. Çünkü o kavram, bu mutlaklık mertebesinde bunlardan müstağnidir (ihtiyaç duymaz). Bu bağıntılar kendisine izafe edilmemiş olsa da yine insan kavramı, mutlaklığıyla beraber kâimdir (varlığını sürdürür). İnsanın insan olması için mutlaka mimar, ressam ve hattat olmasına ihtiyaç yoktur. Fakat onun mucitliği söz konusu olunca, kendisine birtakım nispetlerin (bağıntıların) izafesi (yüklenmesi) lazım gelir; ve mimar bir bina inşa etmedikçe ve ressam bir levha resmetmedikçe, kimse onlara mimar ve ressam demez. Bu sebeple mimarı mimar; ve ressamı da ressam kılan bina ve levhadır; ve bunların zuhuru (ortaya çıkması) ve izharları (görünür kılınmaları) ve kendilerinin kemal-i celâ (tam bir yücelik) ve isticlâsı (parlaması) için eserlerinin sübutu (varlığı) lazımdır. Farz edelim ki binanın dili olup da: “Beni inşa eden mimarı mimar kılan benim mamuriyetimdir (yapılmışlığımdır)” dese, doğru söylemiş olur. Şimdi bu misal, akılla idrak edileni duyularla algılanır kılmak için verilmiştir. Yoksa teşbihte (benzetmede), müşebbeh (benzetilen) ile müşebbehün-bih (kendisine benzetilen) arasında tamamen mutabakat (uygunluk) olmadığı herkesçe malumdur. Nasıl ki ayân-ı şehîdiyye (görünen hakikatler) ile a'yân-ı gaybiyyenin (gaybî hakikatlerin), Hakk'ın vücudu (varlığı) haricinde müstakil (bağımsız) bir vücutları (varlıkları) yoktur. Bu sebeple “Biz, [5/18] me'lûhiyetimiz (ilahlığımız) ile ilahı, ilah kıldık” sözü, binanın mimara söylediği söze benzemez. Çünkü binanın vücudu, mimarın vücudundan hariç ve müstakildir. Bizim vücudumuz ise, Hakk'ın vücudundan hariç değildir. Ve Hakk'ın vücudu ile halkın vücudu Fass-ı Ya'kubî'nin şerhinde izah olunmuştur. Bu sebeple "kılınmışlık” ve “kılıcılık” bir vücudun nispetleri (bağıntıları) arasındadır.

فلا يُعْرَفُ حَتَّى نُعْرَفَ ، قال رسولُ اللهِ ﷺ : «مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ

رَبَّهُ»، وهو أعْلَمُ الخَلْقِ بِاللهِ، فَإِنَّ بَعْضَ الحُكَمَاءِ وَأَبَا حَامِدٍ ادَّعُوا أَنَّه يُعْرَفُ

الله من غيرِ نَظَرٍ إلى العالم، وهذا غَلَطٌ ، نَعَمْ تُعْرَفُ ذَاتٌ قَدِيمَةٌ أَزَلِيَّةٌ، لا

يُعْرَفُ أَنَّهَا إِلَهُ حَتَّى يُعْرَفَ المَأْلُوهُ، فهو الدليل عليه .

İmdi biz ma'rûf olmayınca ilâh da ma'rûf olmaz. Onun için Resûlullah (s.a.v.), "Bir kimse nefsini bilse, muhakkak Rabbini bilir" buyurdu. Hâlbuki o, Allâh'ı bilen halkın a'lemidir. Ba'zı hükemâ ve Ebâ Hâmid, "Allah âleme nazar etmeksizin bilinir" diye iddia ettiler. Bu ise galattır. Evet, Zât'ın kadîm ve ezelî olduğu bilinir. Lâkin “me'lûh" bilinmeyince, zâtın ilâh olduğu bilinmez. Şu hâlde “meʼlûh” ilâha delîldir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, biz bilinmedikçe ilâh da bilinmez. Onun için Resûlullah (s.a.v.), "Bir kimse nefsini bilse, muhakkak Rabbini bilir" buyurdu. Hâlbuki o, Allah'ı bilen halkın en bilginidir. Bazı filozoflar ve Ebû Hâmid, "Allah âleme bakılmaksızın bilinir" diye iddia ettiler. Bu ise bir hatadır. Evet, Zât'ın kadîm (öncesiz) ve ezelî olduğu bilinir. Lâkin "me'lûh" (tapınılan, kendisine ibadet edilen) bilinmeyince, zâtın ilâh olduğu bilinmez. Şu hâlde "me'lûh" ilâha delildir.

Ya'ni biz ki "melûh"uz, bilinmesek ilâh dahi bilinmez. Nitekim rubûbiyet merbûbiyetle sâbit olduğu ve Rab “merbûb” ile bilindiği için, (S.a.v) Efendimiz ma'rifet-i Rabb'i, merbûb olan nefsin marifetine ta'lîk buyurdu. Maahâzâ Ebû Alî Sînâ ile ona tâbi' olan hükemâ ve Ebû Hâmid İmâm Muhammed Gazzâlî (rahimehümullah) “Âleme nazar etmeksizin Allah'ı bilmek mümkindir” diye iddia ettilerse de, bu davalarında hatâ ettiler. Zîrâ ulûhiyet haysiyetiyle Allâhı bilmek, âleme nazar etmeğe mevkūftur; ve âyât-ı ilâhiyye âfâk ve enfüste zâhirdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ (Fussilet, 41/53) buyurulur. Ma'nâ-yı münîfi: “Biz onlara âyâtımızı âfâk ve enfüste gösteririz; tâ ki Hak onlara zâhir ola.” Ve kezâ hadîs-i kudsîde كُنْتُ كُنْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ [5/19] أَنْ أُعْرَفَ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِأَعْرَفَ buyuruldu. Mana-yı âlîsi: “Ben mahfî bir hazîne idim. Bilinmeme muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım.” İşte bu âyet ve hadîs, Hakk'ın âleme nazarla bilineceğinin şâhididir. Evet, zât-ı mutlakanın âleme nazar etmeksizin, kadîm ve ezelî ve âlemlerden ganî olduğu alâ-tarîki'l-icmâl bilinir. Fakat “meʼlûh”, ilâhın delîli olduğundan, o bilinmeyince Zâtın “ilâh” olduğu bilinmez. Binâenaleyh Allâhın ulûhiyetini bilmek, âleme nazar etmeğe mütevakkıftır. Zîrâ mertebe-i ulûhiyyet, ne kadar esmâ-i ilâhiyye ve sıfât-ı rabbâniyye varsa hepsini câmi'dir. Esmâ ve sıfât ise, mezâhir olmayınca müteayyin ve mütehakkık olmaz. Fakat Hakk'ın vücûd-ı zâtîsi asla bir şeye mütevakkıf değildir. Çünkü zâtiyeti cihetinden esmâdan ve onların mezâhiri olan âlemlerden ganîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani biz ki "melûh"uz (tapılan, ibadet edilen), bilinmesek ilâh da bilinmez. Nasıl ki rubûbiyet (Rablık) merbûbiyetle (Rab olunanla) sabit olduğu ve Rab "merbûb" (Rab olunan) ile bilindiği için, (S.a.v) Efendimiz Rab'bi bilmeyi, merbûb olan nefsin (kulun) bilgisine bağladı. Bununla birlikte Ebû Alî Sînâ ile ona tâbi olan filozoflar ve Ebû Hâmid İmâm Muhammed Gazzâlî (Allah onlara rahmet etsin) "Âleme bakmaksızın Allah'ı bilmek mümkündür" diye iddia ettilerse de, bu iddialarında hata ettiler. Çünkü ulûhiyet (ilâhlık) yönüyle Allah'ı bilmek, âleme bakmaya bağlıdır; ve ilâhî âyetler (deliller) dış âlemde (âfâk) ve iç âlemde (enfüs) görünür. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ (Fussilet, 41/53) buyurulur. Yüce anlamı: "Biz onlara âyetlerimizi dış âlemde ve kendi içlerinde göstereceğiz; tâ ki Hakk onlara açıkça görünsün." Ve aynı şekilde hadîs-i kudsîde كُنْتُ كُنْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ [5/19] أَنْ أُعْرَفَ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِأَعْرَفَ buyuruldu. Yüce anlamı: "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi sevdim; halkı bilinmem için yarattım." İşte bu âyet ve hadîs, Hakk'ın âleme bakmakla bilineceğinin şahididir. Evet, mutlak zâtın âleme bakmaksızın, kadîm (ezelî) ve ezelî ve âlemlerden müstağni (ihtiyaçsız) olduğu genel bir şekilde bilinir. Fakat "meʼlûh" (tapılan), ilâhın delili olduğundan, o bilinmeyince Zâtın "ilâh" olduğu bilinmez. Bu sebeple Allah'ın ulûhiyetini bilmek, âleme bakmaya bağlıdır. Çünkü ulûhiyet mertebesi, ne kadar ilâhî isimler ve Rabbanî sıfatlar varsa hepsini kapsar. İsimler ve sıfatlar ise, mazharlar (tecelli yerleri) olmayınca belirli ve gerçekleşmiş olmaz. Fakat Hakk'ın zâtî varlığı asla bir şeye bağlı değildir. Çünkü zâtîliği yönünden isimlerden ve onların mazharları olan âlemlerden müstağnidir (ihtiyaçsızdır).

ثُمَّ بعد هذا في ثاني حالٍ يُعْطِيكَ الكَشْفُ ، أَنَّ الحَقَّ نَفْسَه كان عَيْنَ الدَّلِيلِ

على نفسه وعلى أُلُوهِيَّتِه، وأنَّ العالم ليس إلا تَجَلِّيهِ فِي صُوَرِ أَعْيَانِهِم الثَّابِتَةِ

الَّتِي يَسْتَحِيلُ وجودها بِدُونِه .

Bundan sonra, ikinci hâlde, sana keşf i'tâ eder ki: Tahkîkan Hakk'ın nefsi, kendi nefsine ve ulûhiyetine delîl oldu; ve tahkîkan âlem, on- ların suver-i a'yân-ı sâbitesinde Hakk'ın tecellîsinden gayrı değildir. Şöyle ki, o a'yânın vücûdu o tecellî olmaksızın müstahîldir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra, ikinci durumda, sana bir keşif (manevi bir açılım) verir ki: Gerçekten Hakk'ın Zât'ı, kendi Zât'ına ve ilâhlığına delil oldu; ve gerçekten âlem, onların sabit hakikatlerinin suretlerinde Hakk'ın tecellîsinden (ortaya çıkmasından) başka bir şey değildir. Şöyle ki, o hakikatlerin varlığı o tecellî olmaksızın imkânsızdır.

Ya'ni "ilâh”ı "melûh" ile bildikten sonra ikinci hâl olan makām-1 “cem”de, ayn-ı basîretin sana keşf verir; ve bu keşf ile, Hakk'ın nefsi ken- di nefsine ve ulûhiyetine delîl olduğunu; ve âlem denilen şeyin ancak o âlem efrâdının a’yân-ı sâbiteleri sûretlerinde Hakk'ın tecellîsinden gayrı bir şey olmadığını; ve o a'yânın vücûdu da o tecellî olmaksızın muhâl idiğini bilirsin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "ilah"ı "meluh" ile bildikten sonra, ikinci hal olan "cem" makamında, basiret gözün sana keşif verir; ve bu keşif ile, Hakk'ın kendisinin kendi nefsine ve ulûhiyetine delil olduğunu; ve âlem denilen şeyin ancak o âlem fertlerinin sabit hakikatleri suretlerinde Hakk'ın tecellisinden başka bir şey olmadığını; ve o sabit hakikatlerin varlığının da o tecelli olmaksızın imkânsız olduğunu bilirsin.

İmdi “melûh”un hakîkatine nazar olunduğu vakit, onun “vücûd-ı zih- nî"si evvelen ayn-ı sâbitesinde [5/20] “nefes-i akdes” ile, zâtın tecellîsiyle; ve sâniyen “vücûd-ı aynî”si dahi esmâ ve sıfâtın tecellîsiyle olduğu görülür. Bu sûrette a'yân-ı sâbiteye nazaran, Hakk'ın nefsi, ya'ni me'lûhun ayn-ı sâbitesinde tecellî-i zâtî ile tecellîsi, kendi zâtına delîl olur. Ve a'yân-ı kev- niyyeye nazaran, âyîne-i meʼlûhda, o meʼlûh hasebiyle mukayyeden zâhir olan Hakk'ın nefsi, mutlak olan kendi zâtına ve nefsine ve mertebe-i câmia olan ulûhiyetine delîl olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "melûh"un (ilâhî aşkla dolu, ilâhî cezbe ile kendinden geçmiş kişinin) hakikatine bakıldığı zaman, onun "zihnî varlığı"nın öncelikle sabit hakikatinde [5/20] "nefes-i akdes" (kutsal nefes) ile, Zât'ın tecellîsiyle; ve ikinci olarak "aynî varlığı"nın da esmâ ve sıfâtın (isim ve sıfatların) tecellîsiyle olduğu görülür. Bu durumda, sabit hakikatlere göre, Hakk'ın nefsi, yani melûhun sabit hakikatinde zâtî tecellî ile tecellî etmesi, kendi Zât'ına delil olur. Ve kevnî (yaratılmış) sabit hakikatlere göre, melûhun aynasında, o melûh sebebiyle kayıtlı olarak görünen Hakk'ın nefsi, mutlak olan kendi Zât'ına ve nefsine ve bütün mertebeleri kapsayan ulûhiyetine delil olur.

وأَنَّه يَتَنَوَّعُ ويَتَصَوَّرُ بِحَسَبِ حقائق هذه الأَعْيَانِ وأحوالها، وهذا بعد العلم

به مِنَّا أَنَّهُ إِلَهُ لَنَا .

Ve tahkîkan Hak, bu a'yânın hakāyıkı ve ahvâli hasebiyle mütenevvi' ve mutasavver olur. Bu keşf dahi, Hakk'ın bizim ilâhımız olduğuna ilim husûlünden sonradır. Ya'ni sana hâsıl olan keşf, a'yânın hakîkatleri ve hâlleri îcâbına göre türlü türlü görünenin ve sûrete girenin Hak olduğunu bildirir. İşte bu keşif dahi biz, kendi nefsimizi “me'lûh” ve “merbûb"; ve Hakk'ı İlâh ve Rab bildikten sonra bizlere hâsıl olur. A'yânın hakāyıkı ve ahvâli hasebiyle Hakk'ın tenevvüü ve mutasavver olması bu vech iledir ki, taayyün-i evvel mertebesinde, Hakk'ın kendi zâtına "nefes-i akdes" ile olan tecellîsiyle, Hakk'ın ilminde eşyanın sûretleri peyda olur. Fakat bu sûretlere âlem-i imkânda, ya'ni bu âlem-i şehâdette, birer kesîf kisve-i taayyün giydirmek lâzımdır. Halbuki vücûd-ı Hak'tan gayrı hiçbir şey mevcûd değildir ki, bu suver-i kesîfe-i mütenevvia öyle bir maddeden tasvîr olunsun. Binâenaleyh Hak, ilmindeki sûretlere ifâza-i vücûd için, mertebe-i letâfetten, mertebe mertebe, [5/21] mertebe-i kesâfete tenezzül buyurdu; ve bu âlem-i kesâfette, o ilm-i ilâhîde olan muhtelif ve mütenevvi' olan sûretler, kendi hakîkatleri ve hâlleri îcâbına göre, yine Hakk'ın vücudundan birer kisve-i taayyün giydi; ve şu hâlde mütenevvi’ görünen ve muhtelif sûretlere bürünen Hak oldu; ve ilm-i ilâhîdeki ayân-ı sabite yine ademiyeti üzerine kaldı. İşte كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ الآن كَمَا كان ya'ni "Allah var idi, O'nunla beraber bir şey yok idi; el'ân dahi öyledir.” Ve الْأَعْيَانُ مَا شَمَّتْ رَائِحَةَ الْوُجُودِ ya'ni “ayân vücûd kokusunu duymadı” dediklerinin maʼnâsı budur. Binâenaleyh vücûd-ı Hak, bu âlemde kendi suver-i ilmiyyesine âyîne oldu; ve âyînenin kendi, nasıl ki mahfî ve içindeki suver-i muntabia zâhir ise, vücûd-ı Hak da öylece mahfî ve bu suver-i ilmiyye-i muntabia zahir oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve gerçekten Hak, bu sabit hakikatlerin hakikatleri ve halleri sebebiyle çeşitlenir ve tasavvur edilir. Bu keşif de, Hakk'ın bizim ilahımız olduğuna dair ilim hâsıl olduktan sonradır. Yani sana hâsıl olan keşif, sabit hakikatlerin hakikatleri ve halleri gereğince türlü türlü görünenin ve şekle girenin Hak olduğunu bildirir. İşte bu keşif de biz, kendi nefsimizi "ma'lûh" (tapılan) ve "merbûb" (terbiye edilen); ve Hakk'ı İlah ve Rab bildikten sonra bizlere hâsıl olur. Sabit hakikatlerin hakikatleri ve halleri sebebiyle Hakk'ın çeşitlenmesi ve tasavvur edilmesi şu şekildedir ki, ilk taayyün (belirginleşme) mertebesinde, Hakk'ın kendi zâtına "nefes-i akdes" (kutsal nefes) ile olan tecellîsiyle, Hakk'ın ilminde eşyanın suretleri meydana gelir. Fakat bu suretlere imkân âleminde, yani bu şehadet âleminde, birer yoğun belirginleşme elbisesi giydirmek lazımdır. Halbuki Hak'ın varlığından başka hiçbir şey mevcut değildir ki, bu yoğun ve çeşitli suretler öyle bir maddeden tasvir olunsun. Bu sebeple Hak, ilminde olan suretlere varlık vermek için, letafet mertebesinden, mertebe mertebe, [5/21] kesafet mertebesine tenezzül buyurdu; ve bu kesafet âleminde, o ilahi ilimde olan muhtelif ve çeşitli suretler, kendi hakikatleri ve halleri gereğince, yine Hakk'ın varlığından birer belirginleşme elbisesi giydi; ve şu halde çeşitli görünen ve muhtelif suretlere bürünen Hak oldu; ve ilahi ilimdeki sabit hakikatler yine yoklukları üzerine kaldı. İşte كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ الآن كَمَا كان yani "Allah var idi, O'nunla beraber bir şey yok idi; şimdi de öyledir.” Ve الْأَعْيَانُ مَا شَمَّتْ رَائِحَةَ الْوُجُودِ yani “sabit hakikatler varlık kokusunu duymadı” dediklerinin anlamı budur. Bu sebeple Hak'ın varlığı, bu âlemde kendi ilmi suretlerine ayna oldu; ve aynanın kendisi, nasıl ki gizli ve içindeki yansıyan suretler görünür ise, Hak'ın varlığı da öylece gizli ve bu yansıyan ilmi suretler görünür oldu.

ثُمَّ يَأْتِي الكشفُ الآخَرُ فيُظْهِرُ لك صُوَرَنـا فيـه، فيَظْهَرُ بعضنا لبعـض فـي

الحق ، فيَعْرِفُ بعضنا بعضًا، ويَتَمَيَّزُ بعضنا عن بعض.

Ondan sonra diğer keşif gelir ki, bizim sûretlerimizi Hak'ta sana iz- hâr eder; ve Hak'ta ba'zımız baʼzımıza zâhir olur; ve ba'zımız ba'zı- mızı ârif olur; ve ba'zımız baʼzımızdan mütemeyyiz olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra diğer bir keşif gelir ki, bizim suretlerimizi Hak'ta sana gösterir; ve Hak'ta bazımız bazımıza görünür; ve bazımız bazımızı bilir; ve bazımız bazımızdan ayırt edilir.

Ya'ni evvelki keşiften sonra, "fenâdan sonra bekā” ve “cem'den sonra fark" makāmı olan diğer bir keşf daha gelir. Bu keşif mir'ât mesâbesinde olan Hakk'ın vücudunda bizim sûretlerimizi sana izhâr eder; ve mertebe-i ahadiyyette vahdet üzere iken, yekdîğerimizden ayrıldığımızdan baʼzımız baʼzımıza zâhir olur; ve yokluk mechûliyeti içinde yekdîğerimizi bilmez iken, baʼzımız baʼzımızı vücûd-ı Hakkanî ile ârif olur; ve her sûretin husû- siyyet-i zâtiyyesi bulunduğundan, baʼzımız baʼzımızdan mütemeyyiz olur. Beyit: رنگ غیریت بكلى محو بود متحد بودیم با شاه وجود [Hazret-i Şâh-ı vücûd, Cenâb-ı Vâcibü'l-vücûd ve Mûcid-i külli mevcûd hazretleriyle taayyün-i evvel rütbesinde إِنَّ اللّهَ مَعَنَا manâ-yı hakikîsi üzere hazret-i ulûhiyyette ittihâd üzere idik; ve imtiyâz-ı gayriyyet-i hükm-i ta- ayyünî gerek aynen ve gerek ilmen, külliyen mahv u muzmahil olmuş idi.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, önceki keşiften sonra, "fenâdan sonra bekā" (yokluktan sonra varlık) ve "cem'den sonra fark" (bütünlükten sonra ayrım) makamı olan başka bir keşif daha gelir. Bu keşif, ayna hükmünde olan Hakk'ın varlığında bizim suretlerimizi sana gösterir; ve ahadiyyet mertebesinde (birlik derecesinde) vahdet üzere iken, birbirimizden ayrıldığımızdan bazımız bazımıza görünür; ve yokluk bilinmezliği içinde birbirimizi bilmez iken, bazımız bazımızı Hak varlığı ile tanır; ve her suretin zâtî hususiyeti (özsel özelliği) bulunduğundan, bazımız bazımızdan farklılaşır. Beyit: "Renk ayrılığı tamamen yoktu, varlık şahıyla birleşmiştik." [Varlık Şahı olan Yüce Allah ve her varlığın yaratıcısı olan Hazret ile ilk taayyün (ilk belirginleşme) rütbesinde, "Şüphesiz Allah bizimledir" hakiki manası üzere, ilâhlıkta birleşmiş idik; ve taayyün hükmünün (belirginleşme hükmünün) ayrılık özelliği, gerek aynen (öz olarak) ve gerek ilmen (bilgi olarak), tamamen yok olmuş ve silinmiş idi.]

Zuhûr ve temeyyüz, ibtidâ taayyün-i evvel mertebesinde husûle gel- miştir. Çünkü bu mertebede zât-ı Hakk'ın yine kendi zâtına olan ilk te- cellîsiyle a'yânın suver-i ilmiyyesi peyda oldu; ve her bir sûret, husûsiyyât-ı zâtiyyeleriyle birbirinden ayrıldılar. Bunların aralarında zâtî ve sıfâtî olan [5/22] birtakım münasebet iktizâsınca taârüf, ve adem-i münasebet ha- sebiyle de tenâkür vâki' olur. Binâenaleyh Hz. Fahr-i âlem (s.a.v.) Efen- dimizin الْأَرْوَاحُ جُنُودٌ مُجَنَّدَةٌ فَمَا تَعَارَفَ مِنْهَا اخْتَلَفَ وَمَا تَنَاكَرَ مِنْهَا اخْتَلَفَ [Ervâh cünûd-i mücennededir; onlardan taârüfü olanlar i'tilâf ederler, tenâkürü olanlar ise ihtilaf eylerler.] hadîs-i şerîfinde beyân buyurulan âlem-i ervâh- daki taârüf ve tenâkür, hazret-i ilmiyyedeki taârüf ve tenâkürün netîcesi olduğu gibi, bu içinde bulunduğumuz hazret-i şehîdetteki taârüf ve tenâ- kür dahi âlem-i ervâhdaki taârüf ve tenâkürün netîcesidir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz buyururlar: جان من و جان ترا پیش ازین الفت امروز ازان سابقه است سابقه ی بود که گشت آشنا گرچه فرامش شد آنها ترا Tercüme: Cânımızda var idi evvelce Bir taârüf ki tanıştık burada sâbiteyi müşâhede edemezler. Onlar ancak keserât-ı halkıyyeyi, ya'ni dağla- rı, deryaları, ağaçları, ayları, güneşleri, yıldızları, hayvânâtın envâını, elekt- rikleri, şimendüferleri, topları, tüfenkleri ve her türlü ihtirâât-ı fenniyye- yi müstakillü'l-vücûd zannederler. Bu ta'dâd olunan eşyâ-yı kevniyyeden başka gördükleri bir şey yoktur. Ne bunlarda Hakk'ı ve ne de bunların Hakk'ın vücûdu içinde olduğunu müşâhede edemezler. Hak Teâlâ bunlar hakkında يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) [Onlar hayât-ı dünyânın zâhirini bilirler; hâlbuki onlar âhiret hayâtından gāfildirler.] buyurur. İşte bunlar, Hak'tan mahcûb ve Hakk'ın kapısından matrûd olan ehl-i Celâl'dir. Hz. Şeyh (r.a.) bu hâlden Hakk'a sığınır. [5/24] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ortaya çıkış ve belirginleşme, başlangıçta ilk taayyün (belirginleşme) mertebesinde meydana gelmiştir. Çünkü bu mertebede Hakk'ın Zât'ının yine kendi Zât'ına olan ilk tecellîsiyle a'yânın (sabit hakikatlerin) ilimdeki suretleri ortaya çıktı; ve her bir suret, zâtî hususiyetleriyle birbirinden ayrıldı. Bunların arasında zâtî ve sıfâtî olan birtakım münasebet (ilişki) gereğince tanışma, ve münasebetin olmaması sebebiyle de yabancılaşma meydana gelir. Buna göre Hz. Fahr-i âlem (s.a.v.) Efendimizin "الْأَرْوَاحُ جُنُودٌ مُجَنَّدَةٌ فَمَا تَعَارَفَ مِنْهَا اخْتَلَفَ وَمَا تَنَاكَرَ مِنْهَا اخْتَلَفَ" [Ruhlar toplanmış ordulardır; onlardan tanışanlar anlaşır, yabancılaşanlar ise ihtilaf ederler.] hadîs-i şerîfinde beyan buyurulan âlem-i ervâhtaki (ruhlar âlemindeki) tanışma ve yabancılaşma, ilim mertebesindeki tanışma ve yabancılaşmanın neticesi olduğu gibi, bu içinde bulunduğumuz şehadet âlemindeki (görünen âlemdeki) tanışma ve yabancılaşma dahi âlem-i ervâhtaki tanışma ve yabancılaşmanın neticesidir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz buyururlar: "جان من و جان ترا پیش ازین الفت امروز ازان سابقه است سابقه ی بود که گشت آشنا گرچه فرامش شد آنها ترا" Tercüme: "Canımızda vardı evvelce bir tanışma ki, bugün burada tanışmamız o geçmişten kaynaklanır. Bir geçmiş vardı ki, aşina olduk; gerçi sen onları unuttun." sabit hakikatleri müşahede edemezler. Onlar ancak halkın kesretini, yani dağları, deryaları, ağaçları, ayları, güneşleri, yıldızları, hayvanların türlerini, elektrikleri, şimendiferleri, topları, tüfekleri ve her türlü fennî icatları müstakil (bağımsız) varlık zannederler. Bu sayılan kevnî (oluşsal) eşyadan başka gördükleri bir şey yoktur. Ne bunlarda Hakk'ı ve ne de bunların Hakk'ın varlığı içinde olduğunu müşahede edemezler. Hak Teâlâ bunlar hakkında "يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ" (Rûm, 30/7) [Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler; hâlbuki onlar ahiret hayatından gâfildirler.] buyurur. İşte bunlar, Hak'tan mahcup (perdelenmiş) ve Hakk'ın kapısından kovulmuş olan ehl-i Celâl'dir (celâl ehli, Hakk'ın celâl sıfatının tecellisine mazhar olanlar). Hz. Şeyh (r.a.) bu hâlden Hakk'a sığınır.

Velâkin bizden baʼzılarımız, keşf-i evvel hâlinde, a'yân-ı sâbitede Hakk'ı müşâhede ederler. Bunlar Celâl'den Cemâl ile; ve halktan Hak ile muhte- cib olan ehl-i Cemâl'dir; ve ıtlâk-ı zâtîde bekā bulan ekâbir-i müheyyemîn- dir. Cemâl'in Celâl'i onları müheyyem etmiş, ifrât-ı aşka düşürmüştür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat bizden bazılarımız, ilk keşif hâlinde, sabit hakikatlerde Hakk'ı müşâhede ederler. Bunlar, Celâl'den Cemâl ile; ve halktan Hak ile gizlenmiş olan Cemâl ehli kişilerdir; ve zâtî mutlaklıkta bekâ bulan büyük müheyyemînlerdir (hayranlık içinde olanlardır). Cemâl'in Celâl'i onları hayran bırakmış, aşırı aşka düşürmüştür.

Yine bizden bazılarımız, keşf-i sânî hâlinde, a'yân-ı sâbitede Hakk'ın vücudunu müşâhede etmekle beraber, Hakk'ın vücudunda dahi a'yân-ı sâbitenin sûretlerini görürler. Binâenaleyh bu tâife-i celîle Cemâl'den Celâl ile; ve Celâl'den dahi Cemâl ile; ve Hak'tan halk ile; ve halktan dahi Hak ile muhtecib olmayan ehl-i kemâldir. Bunlar hakkında Hak Teâlâ رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ (Nûr, 24/37) [Ricâl vardır ki, onları ticaret ve alış veriş Allâh'ın zikrinden meşgül etmez.] buyurur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yine bizden bazılarımız, ikinci keşif hâlinde, sabit hakikatlerde Hakk'ın varlığını gözlemlemekle birlikte, Hakk'ın varlığında da sabit hakikatlerin suretlerini görürler. Bu sebeple bu yüce topluluk, Cemâl'den Celâl ile; ve Celâl'den de Cemâl ile; ve Hak'tan halk ile; ve halktan da Hak ile perdelenmemiş olan kemâl ehli kişilerdir. Bunlar hakkında Yüce Allah, رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ (Nûr, 24/37) [Ricâl vardır ki, onları ticaret ve alış veriş Allâh'ın zikrinden meşgül etmez.] buyurur.

وبالكَشْفَيْنِ مَعًا ما يَحْكُمُ علينا إِلَّا بِنَا ، لا، بَلْ نحن نَحْكُمُ علينا بِنَا، ولكن فيه.

Ve iki keşf ile beraber Hak bizim üzerimize, ancak bizim ile hükme- der. Hayır, belki biz, bizim üzerimize bizim ile hükmederiz; velâkin Hak'ta hükmederiz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve iki keşif ile beraber Hak Teâlâ, ancak bizimle bizim üzerimize hükmeder. Hayır, aksine biz, bizimle kendi üzerimize hükmederiz; fakat Hak Teâlâ'da hükmederiz.

Ya'ni iki keşf ile, Hak bizim a'yânımız üzerine, dünyada ve âhirette, saâdet ve şekāvet, idbâr ve ikbal, ve noksan ve kemâl ile, ancak ayn-ı sâbi- temizin husûsiyyet-i zâtiyyesinin muktezâsına ve onun verdiği hükme göre hükmeder. Bu iki keşften keşf-i evvelin verdiği marifet, a'yân âyînelerinde Hakk'ın suver-i muhtelife ile zuhûru ve tecellîsi, a'yân-ı sâbitemizin husû- siyyât-ı zâtiyyeleri ve isti’dâdât-ı gayr-ı mec’ûleleri hasebiyle olmasıdır: Ve keşf-i sânînin verdiği ma'rifet dahi vücûd-ı Hak âyînesinde a'yân-ı sâbite sûretlerinin zuhûru onların muktezâları hasebiyle olmasıdır. [5/25] Bu iki keşfın birden verdiği maʼrifet bu olur ki: Hak ezelen bizim aʼyân-ı sâbitemiz üzerine; ve ebeden dahi a'yân-ı vücûdiyyemiz üzerine, ancak isti’dâdımız- la kendisinden taleb ettiğimiz veyâ onun üzerine ibtidâen hükmettiğimiz şeyle hükmeder; ve bu sûrette ayânımız üzerine biz hükmetmiş oluruz. Velâkin bizim, bizim üzerimize, bizimle olan bu hükmümüz Hakk'ın vü- cûdunda olduğumuz hâlde vâki olur. Çünkü biz Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesi ve niseb-i ilmiyyesinin sûretleriyiz; ve bu hüküm sırr-ı kadere mübtenidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani iki keşif ile Hak, bizim sabit hakikatlerimiz üzerine, dünyada ve ahirette, saadet ve şekavet, idbar ve ikbal, noksan ve kemal ile, ancak tekil sabit hakikatimizin zâtî özelliğinin gereğine ve onun verdiği hükme göre hükmeder. Bu iki keşiften birinci keşfin verdiği marifet şudur: Hakk'ın çeşitli suretlerle sabit hakikatler aynalarında zuhur etmesi ve tecelli etmesi, sabit hakikatlerimizin zâtî özelliklerine ve yapılmamış/verilmemiş yatkınlıklarına göre olmasıdır. İkinci keşfin verdiği marifet ise şudur: Hak'ın varlığı aynasında sabit hakikatler suretlerinin zuhur etmesi, onların gerektirdikleri şekilde olmasıdır. Bu iki keşfin birden verdiği marifet şu olur: Hak, öncesiz olarak bizim sabit hakikatlerimiz üzerine; ve sonsuza dek de bizim varlıksal hakikatlerimiz üzerine, ancak yatkınlığımızla kendisinden talep ettiğimiz veya onun üzerine başlangıçta hükmettiğimiz şeyle hükmeder; ve bu surette hakikatlerimiz üzerine biz hükmetmiş oluruz. Velakin bizim, bizim üzerimize, bizimle olan bu hükmümüz Hakk'ın varlığında olduğumuz halde meydana gelir. Çünkü biz Hakk'ın zâta ait halleri ve ilmi bağıntılarının suretleriyiz; ve bu hüküm kader sırrına dayanır.

فَلِذَلِكَ قَالَ تَعَالَى: ﴿فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ ، يعني على المَحْجُوبِينَ، إِذْ قالوا

لِلْحَقِّ لِمَ فَعَلْتَ بِنَا كذا وكذا مِمَّا لا يُوَافِقُ أَغْرَاضَهُمْ، فَيَكْشِفُ لَهُمْ عَنْ

ساق، وهو الأمر الذي كَشَفَه العَارِفُونَ هُنَا ، فَيَرَوْنَ أَنَّ الحَقَّ مَا فَعَلَ بِهِمْ مَا

ادَّعُوه أنَّه فَعَلَه وأَنَّ ذلك منهم، فإنَّه ما عَلِمَهُمْ إِلَّا على ما هُمْ عليه، فَتُدْحَضْ

أي تُبْطِلُ حُجَّتُهُم وتَبْقَى الحُجَّةُ البَالِغَةُ لِلَّهِ .

Bunun için Allah Teâlâ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ )Enâm, 6/149) buyurdu. Ya'ni "Mahcûbîn üzerine Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir" dedi. Vaktâki mahcûbîn, ağrâzlarına muvâfık olmayan şeyden nâșî, Hakk'a: "Niçin bize şöyle böyle yaptın?” derler. İmdi Hak, "onlar için sâkı keşfeder" (Kalem, 68/42); ve “sâk”, ârif olanların burada keşfeylediği emrdir. Binâenaleyh mahcûbîn, Hakk'ın onlara iddia ettikleri şeyi etmediğini ve ettiği şeyin onlardan olduğunu müşâhede ederler. Zîrâ Hak on- ları, ancak hazret-i ilmiyyede sâbit oldukları şey üzerine bildi. Böyle olunca mahcûbînin hüccetleri bâtıl ve “hüccet-i bâliğa" Allah için sâbittir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bunun için Yüce Allah, "Kesin delil Allah'ındır." (En'âm, 6/149) buyurdu. Yani, "Perdeliler (gerçeği göremeyenler) üzerine Allah için kesin delil sabittir." dedi. Ne zaman ki perdeliler, kendi amaçlarına uygun olmayan bir şeyden dolayı Hakk'a: "Niçin bize şöyle şöyle yaptın?" derler. Şimdi Hak, "onlar için baldırı açar" (Kalem, 68/42); ve "baldır", ârif olanların burada keşfettiği (anladığı) iştir. Bu sebeple perdeliler, Hakk'ın onlara iddia ettikleri şeyi yapmadığını ve yaptığı şeyin kendilerinden kaynaklandığını müşâhede ederler. Çünkü Hak onları, ancak ilâhî ilimde sabit oldukları şey üzerine bildi. Böyle olunca perdelilerin delilleri bâtıl (geçersiz) ve "kesin delil" Allah için sabittir.

Ya'ni ehl-i Celâl, dünyâda kendilerinden sâdır olan efâle mukābil, ne- fislerine mülayim gelmeyen cezâ ile muâhaze olundukları vakit Hakk'a; “Niçin bize böyle ikāb ediyorsun? Bizden sâdır olan ef'âl, ancak senin ezelde takdîr ettiğin şeydir. Şimdi bu ef’âl-i mukadderemizden dolayı bizi muâhaze edip ikāb etmek zulümdür!” derler. Hak Teâlâ dahi onlara “sâk”ı, ya'ni ayân-ı sâbitelerinin gayr-ı mec'ûl olan isti'dâdâtını keşfeder; ve bu hâlde Hakk'ın onlara iddia ettikleri vech ile zulüm etmediğini; ve belki isti'dâd-ı ezelîleri mûcibince ne istemiş iseler onları [5/26] verdiğini; ve işledikleri efʼâlin kendilerinden olduğunu görürler. Ve وَمَا ظَلَمَهُمُ اللهُ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/33) [Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar nefislerine zulmeder oldular.] mâsadakı olan hâl zâhir olur. Zîrâ Hak'tan onlar üzerine cârî ve vâki' olan fiil, onların muktezâları hasebiyledir; yoksa cebren değildir. Ve Hak isti’dâdları hasebiyle her şeye vücûd ifâza buyurur; ve onların takāzâ ve talebi üzerine icrâ-yı hükm ve izhâr-ı fiil eyler. لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiya, 21/23) [Allah işlediğinden mesûl değildir, onlar mes'ûldür.] âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'a, “Niçin onların ta- leblerini is'âf eyledin?" diye suâl olunmaz. Zîrâ yed-i Feyyaz'da asla buhl yoktur; kim ne isterse onu verir. Bu husûsta ancak tâlibler mes'ûldür. Ve keşf-i “sâk", ya'ni a'yân-ı sâbitenin isti'dâdına ıttıla', ehl-i hicâb ve Celâl için mevtın-ı âhirete mahsustur. Fakat neş'et-i âhiret üzerine olan ehl-i marifet, mevtın-ı dünyâda dahi keşf-i “sâk” edip emri müşâhede ederler. İmdi bu keşf-i “sâk” hîninde ehl-i hicabın “Bizim fiilimiz Hakk'ın takdîri iledir" diyerek ikāme ettikleri hüccet, Hak Teâlâ hazretlerinin “Benim tak- dîrim kudretime; ve kudretim irâdeme; ve irâdem ilmime; ve ilmim dahi sizin gayr-ı mec'ûl olan isti'dâdât-ı ma'lûmenize tâbi'dir” diyerek ikāme buyurduğu hüccetle ibtâl buyurulur; ve hüccet Hak için sabit olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Celâl ehli (Allah'ın celâl sıfatının tecellisine mazhar olanlar), dünyada kendilerinden meydana gelen fiillere karşılık, nefislerine hoş gelmeyen bir ceza ile cezalandırıldıkları zaman Hak'ka; “Niçin bize böyle azap ediyorsun? Bizden meydana gelen fiiller, ancak senin ezelde takdir ettiğin şeylerdir. Şimdi bu takdir edilmiş fiillerimizden dolayı bizi cezalandırıp azap etmek zulümdür!” derler. Yüce Allah da onlara “sâk”ı, yani sabit hakikatlerinin (a'yân-ı sâbite) kılınmamış olan yatkınlıklarını (isti'dâdâtını) keşfettirir; ve bu halde Hak'kın onlara iddia ettikleri şekilde zulüm etmediğini; belki ezelî yatkınlıkları gereğince ne istemişlerse onları [5/26] verdiğini; ve işledikleri fiillerin kendilerinden olduğunu görürler. Ve وَمَا ظَلَمَهُمُ اللهُ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/33) [Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar nefislerine zulmeder oldular.] ayetinin işaret ettiği hal ortaya çıkar. Çünkü Hak'tan onların üzerine cereyan eden ve meydana gelen fiil, onların gerektirmeleri (muktezâları) sebebiyledir; yoksa zorla değildir. Ve Hak, yatkınlıkları (isti'dâdları) sebebiyle her şeye varlık ihsan eder; ve onların talebi ve isteği üzerine hükmünü icra eder ve fiilini ortaya koyar. لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiya, 21/23) [Allah işlediğinden mesûl değildir, onlar mes'ûldür.] ayet-i kerîmesi gereğince Hak'ka, “Niçin onların taleplerini yerine getirdin?" diye soru sorulmaz. Çünkü Feyyaz (bolca veren) elinde asla cimrilik yoktur; kim ne isterse onu verir. Bu hususta ancak talep edenler sorumludur. Ve “sâk”ın keşfi, yani sabit hakikatlerin (a'yân-ı sâbite) yatkınlığına (isti'dâdına) vakıf olma, hicap ehli (perdelenmiş olanlar) ve Celâl ehli için ahiret yurduna mahsustur. Fakat ahiret neş'esi (yaratılışı) üzerine olan marifet ehli (Allah'ı bilenler), dünya yurdunda dahi “sâk”ı keşfedip emri müşahede ederler. Şimdi bu “sâk”ın keşfi anında hicap ehlinin “Bizim fiilimiz Hak'kın takdiri iledir" diyerek ileri sürdükleri delil, Yüce Allah hazretlerinin “Benim takdirim kudretime; ve kudretim irademe; ve iradem ilmime; ve ilmimiz dahi sizin kılınmamış olan bilinen yatkınlıklarınıza (isti'dâdât-ı ma'lûmenize) tabidir” diyerek ileri sürdüğü delil ile iptal edilir; ve delil Hak için sabit olur.

فإِنْ قُلْتَ فما فائدة قوله: ﴿فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ قُلْنَا، «لَوْ» حَرْفُ

امْتِنَا لِامْتِنَاع، فما شَاءَ إلا ما هو الأمر عليـه .

İmdi eğer sen diyecek olur isen ki: “Şu hâlde Hakk'ın فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) [Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ede idi, hepinize hidâyet ederdi.] kavlinin ne fâidesi vardır?" Biz deriz ki: »ول« [lev] harf-i imtinâʼdır, imtina' içindir. Binâenaleyh Hakk'ın meşiy- yeti, emr ne üzerine ise o şey üzerine taalluk etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi eğer sen, "Şu hâlde Hakk'ın 'فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ' (En'âm, 6/149) [Eğer Yüce Allah'ın dilemesi ilişseydi, hepinize hidâyet ederdi.] sözünün ne faydası vardır?" diyecek olursan, biz deriz ki: "ول" [lev] harfi, imkânsızlık içindir, imkânsızlığı ifade eder. Bu sebeple Hakk'ın dilemesi, emir ne üzerine ise o şey üzerine ilişti.

Ya'ni sen îrâd-ı suâl ile diyecek olursan ki: Bâlâda zikrolunduğu üzere bizim üzerimize hâkim olan mâdemki bizim a'yânımızdır; Hak ise, ancak a'yânımızın muktezâsına göre ifâza-i vücûd ediyor, şu hâlde Hakk'ın “Eğer Hakk'ın meşiyyeti taalluk ede idi, hepinize hidâyet ederdi” (En’âm, 6/149) kavlinde ne fâide vardır? Zîrâ bu kelâmdan hidâyetin ancak meşiyyet-i Hak ile vâki' olduğu anlaşılmaktadır. [5/27] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen soru sorarak diyecek olursan ki: Yukarıda zikredildiği üzere, mademki bizim üzerimize hâkim olan bizim sabit hakikatlerimizdir; Hak ise, ancak sabit hakikatlerimizin gerektirdiğine göre varlık veriyor, bu hâlde Hakk'ın "Eğer Hakk'ın dilemesi ilişkin olsaydı, hepinize hidâyet ederdi" (En'âm, 6/149) sözünde ne fayda vardır? Çünkü bu sözden hidâyetin ancak Hak'ın dilemesiyle meydana geldiği anlaşılmaktadır.

Biz cevâben deriz ki: فَلَوْ شَاءَ ]Eğer Hakk'ın meşiyyeti taalluk ede idi[ deki لَوْ ]lev] harf-i imtinâdır. Bir şeyin imtinâını mûcib olan diğer şeyin imtinâı için vaz'olundu. Ve âyet-i kerîmenin maʼnâ-yı münifi لو شاء هِدَايَةَ yani الكُلِّ لَهَدَى، ولكن ما شاء لِعِلْمِه بِعَدَمِ اسْتِعْدَادِ الكُلِّ لِلْهِدَايَةِ فَمَا هَدَاهُم أَجْمَعِين “Eğer küllün hidâyetine meşiyyeti taalluk ede idi, hidâyet eder idi. Velâkin hidâyet için küllün adem-i isti’dâdına ilminden dolayı cemîine hidâyet et- medi" sûretindedir. Binâenaleyh hidâyetin mümteni' olmasından dolayı, şart-ı mümteni' olan “lev” meşiyyete dâhil oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Biz cevap olarak deriz ki: "فَلَوْ شَاءَ" [Eğer Hakk'ın dilemesi ilişkin olsaydı] ifadesindeki "لَوْ" (lev) harfi, imkânsızlık harfidir. Bir şeyin imkânsızlığını gerektiren başka bir şeyin imkânsızlığı için konulmuştur. Ve ayet-i kerimenin açık anlamı şöyledir: "لو شاء هِدَايَةَ" yani "الكُلِّ لَهَدَى، ولكن ما شاء لِعِلْمِه بِعَدَمِ اسْتِعْدَادِ الكُلِّ لِلْهِدَايَةِ فَمَا هَدَاهُم أَجْمَعِين" (Eğer bütünün hidayetine dilemesi ilişkin olsaydı, hidayet ederdi. Fakat bütünün hidayete olan istidat (yatkınlık) yokluğunu bildiği için dilemedi ve hepsine hidayet etmedi). Bu sebeple, hidayetin imkânsız olmasından dolayı, imkânsız şart olan "lev" dilemeye dahil oldu.

ولكنَّ عَيْنَ المُمْكِن قَابِلٌ للشَّيءِ ونَقِيضه في حُكم دليل العقل، وأيُّ الحُكْمَيْنِ

المَعْقُولَيْنِ وَقَعَ ذلك هو الأمر الذي كان عليه المُمْكِنُ في حالِ ثُبُوتِه، وَمَعْنَى

لَهَدَاكُمْ لَبَيَّنَ لَكُمْ ، وما كُلُّ مُمْكِنٍ مِن العالَمِ فَتَحَ اللَّهُ عِينَ بَصِيرَتِهِ لإِدْرَاكِ

الأمر في نفسه على ما هو عليه، فمنهم العالم والجاهل.

Velâkin aklın delîli hükmünde, mümkinin "ayn"ı, bir şeye ve onun nakîzine kābildir. Ve ma'kūl olan iki hükümden hangisi vâki' olursa, o hüküm sübûtu hâlinde onun üzerine bulunduğu emrdir. Ve لَهَدَاكُمْ ]Size hidâyet ederdi.] kelimesinin ma'nası لَبَيَّنَ لَكُمْ ]Size beyan eyler- di.]dür. Velâkin âlemden her mümkinin, kendi nefsinde emr, ne şey üzerine sâbit olduğunu idrâk etmesi için, Allah Teâlâ ayn-ı basîretini açmadı. Binâenaleyh onların ba'zısı âlim ve ba'zısı câhildir. Ya'ni akıl, nefsinde, hakîkati bulunduğu hâl üzere idrâkten mahcûb ve âciz olduğundan, getirdiği delîl ile, ayn-ı sâbite-i mümkinin hidâyete ve onun nakîzi olan dalâlete kābiliyeti olduğuna hükmeder. Aklın bu hük- mü, a'mâ olan kimsenin hükmüne benzer. Meselâ bir a'mânın nezdinde bir kimse bulunup sâkit olsa, o amânın bu kimse hakkındaki hükmü ikidir. O der ki: “Bu kimse Zeyd'dir veyâ Zeyd'in gayrıdır.” Eğer gözü göre idi, hakîkat bir olduğundan “Bu Zeyd’dir” diye hükmedecek ve bu hükmü bir- den ibaret olacak idi; ve a'mânın bu hükümleri imkân hasebiyle sahîh olsa bile nefsü'l-emrde yalnız birisi hakîkattir. İşte ayn-ı mümkin dahi [5/28] bunun gibidir. Hakîkati, sâhib-i müşâhede olan kimse bilir. Bu bahsi biraz daha îzâh edelim: Ma'lûmdur ki, a'yân-ı sâbite ilm-i ilâhîde sâbit olan esmâ-i ilâhiyyenin sûretleri ve mezâhiridir. Esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye ise, kadîm olan zât ile kāim ve onun “ayn”ıdır. Bu sûrette a'yân-ı sâbite hakîkat cihetinden “zât”ın “ay-n”ı olur. Zât ise bâkî, ezelî ve ebedîdir; ve ona fenâ ve adem ârız olmadığı gibi ca'l ve îcâd dahi târî olmaz. Binâenaleyh a'yân-ı sabitenin isti'dâdâtı esmâ-i ilâhiyyenin muktezayâtı olduğundan mec'ûl değildir. Halbuki Hak Teâlâ hazretleri kavâbili, ancak isti'dâdlarına göre îcâd etti; ve vücûdda, ancak ayânın itâ ettikleri şey vâki' oldu. A'yân-ı sâbite ise, ancak zâtlarının muktezâsını verdi; ve zât, bir şeyi ve onun nakîzini iktizâ etmez. Meselâ Hâdî isminin sûreti ve mazharı, ayn-ı mühtedîdir; ayn-ı dâll olamaz. Çün-kü Hâdî isminin muktezâsı hidâyettir. Onun nakîzi olan dalâleti iktizâ etmez. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz ism-i Hâdînin mazhar-1 etemmi ol-duklarından مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَآنِي فَإِنَّ الشَّيْطَانَ لَا يَتَمَثَّلُ بِي ya'ni "Beni gören, beni görmüştür. Zîrâ şeytan bana temessül etmez" buyururlar. Çünkü şeytan, Mudill isminin mazhar-ı etemmi olduğundan, bu ismin nakîzi olan Hâdî ismini kābil değildir. Maahâzâ aklın delîli hükmederken, “mümkin”, bir şeyi ve onun nakîzini kabûl eder, der. Bu, onun imkân ile ittisâfından do-layıdır. Çünkü imkân, vücûd ve adem taraflarını mütesâviyen muktezîdir. Nitekim amâ, indinde hareket eden bir mahlûka "Ya hayvan veyâ insan-dır" diye iki hüküm verir. Bu iki hükümden hangisi vâki' olursa, o hü-küm hakîkate mutâbıktır. Ve »لَهَدَاكُم« ]Size hidayet ederdi.[ لَبَيَّنَ لَكُمْ ]Size beyân eylerdi.] maʼnâsınadır. Ya'ni: Eğer Allâh'ın meşiyyeti taalluk ede idi, emrin ilm-i ilâhîde sübûtu hâlinde, ne şey üzerine sâbit olduğunu Hak cümlenize beyân eder idi, demek olur. [5/29] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat aklın delili hükmünde, mümkün olanın tekil hakikati, bir şeye ve onun zıddına elverişlidir. Ve akla uygun olan iki hükümden hangisi meydana gelirse, o hüküm, sübutu hâlinde onun üzerine bulunduğu iştir. Ve "لَهَدَاكُمْ" [Size hidâyet ederdi.] kelimesinin anlamı "لَبَيَّنَ لَكُمْ" [Size beyan ederdi.]dür. Fakat Yüce Allah, âlemden her mümkün varlığın, kendi özünde işin ne şey üzerine sabit olduğunu idrak etmesi için, basiret gözünü açmadı. Bu sebeple onların bazısı âlim ve bazısı cahildir. Yani akıl, kendi özünde, hakikati bulunduğu hâl üzere idrak etmekten mahcup ve âciz olduğundan, getirdiği delil ile, mümkün olanın sabit hakikatinin hidâyete ve onun zıddı olan dalâlete kabiliyeti olduğuna hükmeder. Aklın bu hükmü, âmâ olan kimsenin hükmüne benzer. Örneğin, bir âmânın yanında bir kimse bulunup sessiz kalsa, o âmânın bu kimse hakkındaki hükmü ikidir. O der ki: “Bu kimse Zeyd'dir veya Zeyd'in gayrıdır.” Eğer gözü görüyor olsaydı, hakikat bir olduğundan “Bu Zeyd’dir” diye hükmedecekti ve bu hükmü birden ibaret olacaktı; ve âmânın bu hükümleri imkân sebebiyle sahih olsa bile, nefsü'l-emrde (gerçekte) yalnız birisi hakikattir. İşte mümkün olanın tekil hakikati de [5/28] bunun gibidir. Hakikatini, müşâhede sahibi olan kimse bilir. Bu bahsi biraz daha açıklayalım: Bilinmeli ki, sabit hakikatler, ilâhî ilimde sabit olan ilâhî isimlerin suretleri ve mazharlarıdır. İlâhî isimler ve sıfatlar ise, kadîm olan zât ile kâim ve onun tekil hakikatidir. Bu surette sabit hakikatler, hakikat cihetinden Zât'ın tekil hakikati olur. Zât ise bâkî, öncesiz ve sonsuzdur; ve ona yokluk ve hiçlik ârız olmadığı gibi, kılınma ve yaratılma da ilişmez. Bu sebeple sabit hakikatlerin yatkınlıkları, ilâhî isimlerin gereklilikleri olduğundan kılınmış değildir. Hâlbuki Yüce Allah, kabiliyetleri ancak yatkınlıklarına göre yarattı; ve varlık âleminde, ancak hakikatlerin verdiği şey meydana geldi. Sabit hakikatler ise, ancak zâtlarının gerekliliğini verdi; ve zât, bir şeyi ve onun zıddını gerektirmez. Örneğin, Hâdî isminin sureti ve mazharı, hidayet bulanın tekil hakikatidir; dalâlette olanın tekil hakikati olamaz. Çünkü Hâdî isminin gerekliliği hidâyettir. Onun zıddı olan dalâleti gerektirmez. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz, Hâdî isminin en mükemmel mazharı olduklarından "مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَآنِي فَإِنَّ الشَّيْطَانَ لَا يَتَمَثَّلُ بِي" yani "Beni gören, beni görmüştür. Çünkü şeytan bana temessül etmez" buyururlar. Çünkü şeytan, Mudill isminin en mükemmel mazharı olduğundan, bu ismin zıddı olan Hâdî ismini kabul edemez. Bununla birlikte akıl delil getirirken, “mümkün”, bir şeyi ve onun zıddını kabul eder, der. Bu, onun imkân ile nitelenmesinden dolayıdır. Çünkü imkân, varlık ve yokluk taraflarını eşit şekilde gerektirir. Nasıl ki âmâ, yanında hareket eden bir mahlûka "Ya hayvandır veya insandır" diye iki hüküm verir. Bu iki hükümden hangisi meydana gelirse, o hüküm hakikate uygundur. Ve "لَهَدَاكُم" [Size hidayet ederdi.] "لَبَيَّنَ لَكُمْ" [Size beyân ederdi.] anlamına gelir. Yani: Eğer Allah'ın meşiyyeti (dilemesi) ilişseydi, işin ilâhî ilimde sübutu hâlinde, ne şey üzerine sabit olduğunu Hak cümlenize beyân ederdi, demek olur. [5/29]

فما شَاءَ، فما هَدَاهُم أَجْمَعِين ولا يَشَاءُ ، وكَذَلِكَ إِنْ يَشَأْ، فَهَلْ يَشَاءُ،

هذا ما لا يَكُونُ .

İmdi, Hak dilemedi, onların kâffesine hidâyet etmedi ve dilemez de; إِنْ يَشَاً ]Eğer dilerse...] kavli dahi böyledir. Hiç diler mi? Bu olmaz şeydir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak dilemedi, onların hepsine hidâyet etmedi ve dilemez de; "Eğer dilerse..." sözü de böyledir. Hiç diler mi? Bu, imkânsız bir şeydir.

Ya'ni Hak onların kâffesine hidâyet etmeği ezelde dilemedi ve ebedde dahi dilemez. إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ )İbrahim, 14/19) [Eğer dilerse sizi giderir, yeni bir halk getirir.] âyet-i kerîmesindeki إِنْ يَشَأُ ]Eğer dilerse...[ kavli dahi لَوْ شَاءَ ]Eğer dileysedi.] gibidir. “İn” )إن( ]Eğer] “lev” )لَوْ( ]Eğer[ ma'nâsınadır. Mâzî sîgası olan “şae” )شَاءَ( ]Diledi] kelimesindeki “lev” harf-i şartı imtina' için olduğu gibi, istikbâl sîgası olan “yese” )يَشَاً( ]Dilerse[ kelimesindeki “in” )إن( harf-i şartı dahi imtina' içindir. Ya'ni “ezelde ilm-i ilâhîde sâbit olduklarında, izhâblarına adem-i kābiliyyetleri olduğundan, istikbâl olan ebedde dahi izhâblarına meşiyyetin taalluku mümteni' oldu", demek olur. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) inkârı mutazammın olan istifhâm ile “Hiç diler mi?" buyururlar. Ya'ni ezelde, cümlesinin a'yânı hidâyeti taleb etme-diği hâlde, hiç onların hidâyetine ebedde meşiyyet-i ilâhiyye taalluk eder mi? Elbette etmez. Zîrâ bu olmayacak bir şeydir ve mümteni'dir, demektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak Teâlâ, onların hepsine hidayet etmeyi ezelde dilemedi ve ebedde de dilemez. إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ (İbrahim, 14/19) [Eğer dilerse sizi giderir, yeni bir halk getirir.] ayet-i kerimesindeki إِنْ يَشَأُ [Eğer dilerse...] ifadesi de لَوْ شَاءَ [Eğer dileysedi.] gibidir. "İn" (إن) [Eğer] "lev" (لَوْ) [Eğer] anlamındadır. Geçmiş zaman kipi olan "şae" (شَاءَ) [Diledi] kelimesindeki "lev" şart edatının imkânsızlık (imtina') için olduğu gibi, gelecek zaman kipi olan "yese" (يَشَاً) [Dilerse] kelimesindeki "in" (إن) şart edatı da imkânsızlık içindir. Yani "ezelde ilâhî ilimde sabit hakikatler olduklarında, onların giderilmelerine kabiliyetleri olmadığından, gelecek olan ebedde de onların giderilmelerine meşiyetin (dilemenin) taalluku imkânsız oldu," demek olur. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) inkârı içeren bir soru ile "Hiç diler mi?" buyururlar. Yani ezelde, hepsinin sabit hakikatleri hidayeti talep etmediği hâlde, hiç onların hidayetine ebedde ilâhî meşiyet (dileme) taalluk eder mi? Elbette etmez. Çünkü bu, olmayacak bir şeydir ve imkânsızdır, demektir.

فَمَشِيئَتُه أحديَّةُ التَّعَلُّقِ ، وهي نِسْبَةٌ تَابِعَةٌ للعِلم، والعلم نسبة تابعة للمَعْلُومِ،

والمعلوم أنت وأحْوَالُك، فليس للعلم أثر في المعلوم، بـل للمعلوم أثـر فـي

العالم، فَيُعْطِيهِ مِن نَفْسِـه مـا هـو عليـه فـي عينـه.

Böyle olunca, Hakk'ın meşiyyeti ahadiyyetü't-taalluktur. O da ilme tâbi' olan bir nisbettir; ve ilim dahi ma'lûma tâbi' olan bir nisbettir; hâlbuki ma'lûm sensin ve senin ahvâlindir. Binâenaleyh ilim için ma'lûmda eser yoktur. Belki ma'lûm için âlimde eser vardır. Şu hâl-de, ma'lûm kendi nefsinden, "ayn”ında sabit olduğu şeyi Hakk'a i'tâ eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, Hakk'ın dilemesi, taallukta (ilgi ve bağlantıda) birliğe sahiptir. O da ilme tâbi olan bir bağıntıdır; ilim de ma'lûma (bilinen şeye) tâbi olan bir bağıntıdır; hâlbuki ma'lûm sensin ve senin hallerindir. Bu sebeple ilim için ma'lûmda bir etki yoktur. Aksine, ma'lûm için âlimde (bilende) bir etki vardır. Şu halde, ma'lûm kendi nefsinden, "ayn"ında (tekil hakikatinde) sabit olduğu şeyi Hakk'a verir.

Ya'ni meşiyyet-i zâtiyyenin, maʼlûmât-ı ilâhiyyenin kâffesine taalluku ve nisbeti ahadiyet üzere ve ale's-seviyyedir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحِ بِالْبَصَرِ )Kamer 54/50) [Ve bizim emrimiz, birdir, ancak bir göz kırpış, bir göz yumup açış gibi tezdir.] Fakat her bir malûm zâtının isti'dâdına göre, o meşiyyet-i vâhide olan tecellî-i zâtîden, kendisine mahsûs olan hissesini ve nasîbini alır; ve her ma'lûmun isti’dâdı muhtelif olduğun-dan, taalluk-ı vâhid dahi mütenevvi' olur. [5/30] Meselâ şemsin ziyası aha-diyyetü't-taalluktur. Fakat pencerelerinin camı yeşil, kırmızı, mâvi, sarı, mor renkte olan bir hâneye mütecellî olduğu vakit derûn-i hâneye giren ziyalar mütenevvi' olur. Bu tenevvü' ise camların isti'dâdât-ı mütefâvitesinden mün-baisdir. Yoksa ziyâ-i şems, her mahalle ale's-seviyye bir renkte mütecellîdir. “Meşiyyet” dediğimiz şey “ilm”e ve ilim de “maʼlûm”a tâbi' olan birer nisbettir. Zîrâ ma'lûm olmayan bir şeye irâde ve meşiyyetin taalluku mümkin olmadığı gibi, ortada “bilinen” bir şey olmadıkça “bilmek” keyfiyeti dahi hâsıl olmaz. Daha açıkçası, bir şeyi “istemek” onu bilmeğe mütevakkıftır. Çünkü bilinmeyen bir şeyi dilemek mümkin olmaz; ve bir şeyi bilmek için dahi ma'lûmun sûret-i muayyenesi mevcûd olmak lâzımdır. İşte ma'lûm sensin ve senin ayn-ı sâbitenin ahvâlidir; ve ayn-ı sâbite yekdîğerinin nakîzi olan iki şeyden birisinin vücudunu iktizâ eder. Ya'ni hidâyet ve dalâletten birisini muktezîdir. Binâenaleyh meşiyyet dahi, o hükm-i vâhide taalluk eyler. Bu sûrette, a'yân-ı sâbiteden her birisi, Hakk'a ne hüküm i'tâ etmiş ise kendisi o hüküm ile Hakk'ın ma'lûmu olur. İşte bu sebebden dolayı “ilm”in “maʼlûm” üzerine bir te’sîri yoktur; belki “malûm”un “âlim” üzerine te'sîri vardır. Zîrâ maʼlûm, lisân-ı hâl ile âlime “Ben şu hâl üzerine sâbitim. Sen beni bu sâbit olduğum hâl üzerine bil!" der; ve nefsinden, “ayn”ında sabit olduğu şeyi Hakk'a itâ eder. وَمَا وَرَدَ الخطاب الإلهي إلا بِحَسَبِ ما تَوَاطَأَ عليه المُخاطبون وما أعطاه النَّظَرُ العقلي، وما وَرَدَ الخطاب على ما يُعْطِيه الكَشْفُ، ولذلك كَثُرَ المُؤْمِنُونَ وقَلَّ العارفون أصحاب الكشوف. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani zâta ait iradenin, ilâhî bilgilere (ma'lûmât-ı ilâhiyye) bütün olarak ilgi ve bağıntısı, ahadiyet (birlik) üzere ve eşit bir şekildedir. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحِ بِالْبَصَرِ (Kamer 54/50) [Ve bizim emrimiz, birdir, ancak bir göz kırpış, bir göz yumup açış gibi tezdir.] Fakat her bir bilinen (ma'lûm), zâtının yatkınlığına (isti'dâdına) göre, o tek irade olan zâtî tecellîden, kendisine özgü olan hissesini ve nasibini alır; ve her bilinenin yatkınlığı farklı olduğundan, tek ilgi (taalluk-ı vâhid) dahi çeşitlenir. Örneğin güneşin ışığı, ahadiyetü't-taalluktur (tek bir ilgiye sahiptir). Fakat pencerelerinin camı yeşil, kırmızı, mavi, sarı, mor renkte olan bir eve tecellî ettiği zaman, evin içine giren ışıklar çeşitlenir. Bu çeşitlenme ise camların farklı yatkınlıklarından (isti'dâdât-ı mütefâvite) kaynaklanır. Yoksa güneş ışığı, her yere eşit bir renkte tecellî eder. “Meşiyyet” (irade) dediğimiz şey “ilim”e ve ilim de “ma'lûm”a (bilinene) tâbi olan birer bağıntıdır. Çünkü bilinen olmayan bir şeye irade ve meşiyyetin ilgi duyması imkânsız olduğu gibi, ortada “bilinen” bir şey olmadıkça “bilmek” niteliği dahi oluşmaz. Daha açıkçası, bir şeyi “istemek” onu bilmeye bağlıdır. Çünkü bilinmeyen bir şeyi dilemek mümkün olmaz; ve bir şeyi bilmek için dahi bilinenin belirli bir şeklinin (sûret-i muayyenesi) mevcut olması gerekir. İşte bilinen sensin ve senin sabit hakikatinin (ayn-ı sâbitenin) halleridir; ve sabit hakikat, birbirinin zıddı olan iki şeyden birisinin varlığını gerektirir. Yani hidayet ve dalaletten birisini gerektirir. Bu sebeple irade dahi, o tek hükme ilgi duyar. Bu durumda, sabit hakikatlerden her birisi, Hakk'a ne hüküm vermiş ise kendisi o hüküm ile Hakk'ın bilineni olur. İşte bu sebepten dolayı “ilim”in “bilinen” üzerine bir etkisi yoktur; aksine “bilinen”in “bilen” üzerine etkisi vardır. Çünkü bilinen, hâl diliyle bilene “Ben şu hâl üzerine sabit kalırım. Sen beni bu sabit olduğum hâl üzerine bil!” der; ve kendiliğinden, “ayn”ında sabit olduğu şeyi Hakk'a verir. وَمَا وَرَدَ الخطاب الإلهي إلا بِحَسَبِ ما تَوَاطَأَ عليه المُخاطبون وما أعطاه النَّظَرُ العقلي، وما وَرَدَ الخطاب على ما يُعْطِيه الكَشْفُ، ولذلك كَثُرَ المُؤْمِنُونَ وقَلَّ العارفون أصحاب الكشوف.

Ve hitâb-ı ilâhî, muhâtablar ne şey üzerine tevâfuk ettilerse, ancak o şey hasebiyle ve nazar-ı aklînin i'tâ ettiği şey hasebiyle vârid oldu. Hitâb-ı ilâhî, keşfin i'tâ ettiği şey üzerine vârid olmadı. İşte bundan dolayı mü'minler çok ve ashâb-ı küşûf olan ârifler az oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve ilâhî hitap, muhataplar ne şey üzerine ittifak ettilerse, ancak o şey sebebiyle ve aklî bakışın verdiği şey sebebiyle geldi. İlâhî hitap, keşfin verdiği şey üzerine gelmedi. İşte bundan dolayı müminler çok ve keşif sahipleri olan ârifler az oldu.

Ya'ni eşhâs-ı insâniyyenin ekseri ukalâdan ve nazar-ı fikrî ashâbından olduklarından فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) [Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ede idi, hepinize hidayet ederdi.] ve وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ مَنْ فِي الْأَرْضِ (Yûnus, 10/99) [Eğer Rabb'inin meşiyyeti taalluk etseydi arz üze- rinde olan herkes cümleten îmân ederdi.] ve emsâli olan hitâb-ı ilâhî on- ların ahvâline, yaʼni muktezâ-yı ukūlüne, göre vârid oldu; keşfin îcâbâtına göre vârid olmadı. Zîrâ [5/31ª] nazar-ı aklî ashâbının istiʼdâdâtı buna vefâ etmez; ve sırr-ı kadere vakıf, ashâb-ı küşûftan olan ârifîn ise azdır; ve tavr-ı maʼrifet, tavr-ı idrâk-i aklînin fevkindedir; ve tavr-ı maʼrifet ise, hakāyık-ı umûru, olduğu vech üzere keşiftir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani insan şahıslarının çoğu akıllılardan ve fikrî bakış sahiplerinden olduklarından, "فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ" (En'âm, 6/149) [Eğer Yüce Allah'ın dilemesi ilişseydi, hepinize hidayet ederdi.] ve "وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ مَنْ فِي الْأَرْضِ" (Yûnus, 10/99) [Eğer Rabb'inin dilemesi ilişseydi, yeryüzünde olan herkes topluca iman ederdi.] ve benzeri ilahi hitap, onların hallerine, yani akıllarının gerektirdiğine göre geldi; keşfin gerekliliklerine göre gelmedi. Çünkü aklî bakış sahiplerinin yatkınlıkları buna yetmez; ve kader sırrına vakıf, keşif sahiplerinden olan ârifler ise azdır; ve marifet tavrı, aklî idrak tavrının üzerindedir; ve marifet tavrı ise, işlerin hakikatlerini, olduğu gibi keşfetmektir.

وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ ، وهو ما كُنْتَ به في ثُبوتِكَ ظَهَرَتْ به في

وجودك .

"Ve bizden ancak bir makām-ı maʼlûmu olmayan bir kimse yoktur." (Sâffât, 37/164) Ve makām-ı ma'lûm, sübûtunda onunla olduğun ve vücûdunda onunla zâhir bulunduğun şeydir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ve bizden ancak bir makām-ı maʼlûmu olmayan bir kimse yoktur." (Sâffât, 37/164) Ve makām-ı ma'lûm (bilinen makam), sübûtunda (varlığında) onunla olduğun ve vücûdunda (varoluşunda) onunla zâhir (açıkça beliren) bulunduğun şeydir.

Ya'ni, bizim müteayyin olan vücûdlarımızdan hiçbir vücûd yoktur ki, onun bir makām-ı malûmu bulunmasın; ve ister âriflerden olsun, ister efrâd-1 sâireden olsun, hiçbirisi bu makām-ı ma'lûmunu tecavüzle onun hâricine çıkamaz. Çünkü makām-ı ma'lûm, senin ilm-i ilâhîde sübûtun hâlinde mütelebbis olduğun şeydir ki, sen bu vücûd-1 hâricînde dahi o şeyle zâhir oldun. Binâenaleyh bir kimsenin ilm-i ilâhîde makāmı, her şeye akıl vâsıtasıyla vukūfu iktizâ etse, vücûd-ı hâricîde, ya'ni bu dünyâda dahi o makāmının, ya'ni âlet-i aklın zebûnudur. Bu zümre her şeyi kendi akıl- larıyla kıyâs ederler; ve akıllarına mutâbık gelmeyen şeyi reddederler. Hâl- buki akıl idrâk-i hakāyıktan âcizdir. Hükemâ ile ehl-i zâhir olan ulemânın hâlleri meydandadır. Hattâ İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî (rahmetullâhi aleyh) gibi kibâr-ı ulemâdan bulunan bir zât bile aklın zebûnu olup kalmıştır. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîf 'lerinde buyururlar: اندر این بحث گر خرد ره بین بدی فخر رازی راز دان دین بدی Tercüme: "Eğer akıl bu bahiste yol görücü olaydı, Fahreddîn-i Râzî dî- nin sırrını biliciolurdu."219 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, bizim belirli olan varlıklarımızdan hiçbir varlık yoktur ki, onun bilinen bir makamı bulunmasın; ve ister âriflerden olsun, ister diğer fertlerden olsun, hiçbiri bu bilinen makamını aşarak onun dışına çıkamaz. Çünkü bilinen makam, senin ilâhî ilimde sabit hakikatler hâlinde büründüğün şeydir ki, sen bu dış varlığında dahi o şeyle ortaya çıktın. Bu sebeple bir kimsenin ilâhî ilimde makamı, her şeye akıl vasıtasıyla vâkıf olmayı gerektirse, dış varlıkta, yani bu dünyada dahi o makamının, yani akıl âletinin esiridir. Bu zümre her şeyi kendi akıllarıyla kıyas ederler; ve akıllarına uygun gelmeyen şeyi reddederler. Hâlbuki akıl hakikatleri idrak etmekten âcizdir. Filozoflar ile zâhir ehli olan âlimlerin hâlleri ortadadır. Hatta İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî (Allah ona rahmet etsin) gibi büyük âlimlerden bulunan bir zât bile aklın esiri olup kalmıştır. Nasıl ki Hz. Mevlânâ (Allah ondan razı olsun) efendimiz Mesnevî-i Şerîf'lerinde buyururlar: اندر این بحث گر خرد ره بین بدی فخر رازی راز دان دین بدی Tercüme: "Eğer akıl bu bahiste yol gösterici olaydı, Fahreddîn-i Râzî dînin sırrını bilici olurdu."

Bu böyle olduğu gibi bir kimsenin ilm-i ilâhîde makāmı, keşfen sırr-ı kadere vukūfu iktizâ eylese, [5/31b] vücûd-ı hâricî olan bu dünyada dahi, o sûretle zâhir olur; ve sâika-i cehl ile Allâh'a i'tirâz etmez. Velhâsıl ilm-i ilâhîde olan sübût üzere vücûd-ı hâricîde zâhir olmak meşiyyet-i ilâhiyye iledir; ve meşiyyet ise ancak ilm-i ilâhîde olan sübût üzerine taalluk eder; ve ilm-i ilâhîde olan a'yân-ı sâbitenin hasâisi muhtelif olduğundan, meşiy- yetin taalluku dahi muhtelif olur. İşte bu sebebden nâşî meşiyyet-i ilâhiyye kâffenin hidâyetine taalluk etmedi. Zîrâ efrâddan her bir ferd bir makām-ı malûm sâhibidir, oradan çıkamaz. Binâenaleyh hidâyete isti'dâdı olmayan şahsın hidâyetine, meşiyyet-i ilâhiyye de taalluk etmez. İmdi marifet-i vücûdda, meşârib ve ezvâk bu makām-ı malûm iktizâsınca muhtelif olup ba'zısı, Hak için vücûd isbât ederek, halkı Hak'ta müşâhede ettiği; ve baʼzısı halk için vücûd isbât edip Hakk'ı halkta gördüğü; ve bazısı da bir vech ile Hakk'ı ve bir vech ile halkı isbât eylediği cihetle Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu ezvâk-ı muhtelifeyi, sîga-i şartıyye isti’mâliyle cümel-i âtiyede beyân buyururlar: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu böyle olduğu gibi, bir kimsenin ilâhî ilimdeki makamı, keşif yoluyla kader sırrına vâkıf olmayı gerektirse, dış varlık olan bu dünyada da o suretle ortaya çıkar; ve cehaletin sürüklemesiyle Allah'a itiraz etmez. Sözün özü, ilâhî ilimde olan sübut üzere dış varlıkta ortaya çıkmak ilâhî meşiyet (dileme) iledir; ve meşiyet ise ancak ilâhî ilimde olan sübut üzerine ilişkindir; ve ilâhî ilimde olan sabit hakikatlerin özellikleri farklı olduğundan, meşiyetin taalluku (ilişkisi) da farklı olur. İşte bu sebepten dolayı ilâhî meşiyet herkesin hidayetine ilişkin olmadı. Çünkü fertlerden her bir fert belirli bir makam sahibidir, oradan çıkamaz. Bu sebeple hidayete yatkınlığı olmayan kişinin hidayetine, ilâhî meşiyet de ilişkin olmaz. Şimdi, varlık bilgisinde, meşrepler (yollar) ve zevkler bu belirli makamın gerektirmesiyle farklı olup, bazısı Hak için varlık ispat ederek, halkı Hak'ta müşahade ettiği; ve bazısı halk için varlık ispat edip Hakk'ı halkta gördüğü; ve bazısı da bir vecihle Hakk'ı ve bir vecihle halkı ispat eylediği cihetle Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu farklı zevkleri, şart kipi kullanımıyla gelecek cümlelerde beyan buyururlar:

هذا إِنْ تَبَتَ أَنَّ لَكَ وجودًا، فإن ثَبَتَ أنَّ الوجود للحق لا لَكَ، فالحُكْمُ

لك بلا شك في وجودِ الحقِّ، وإنْ تَبَتَ أَنَّكَ المَوْجُودُ، فالحُكْمُ لـك بـلا

شك، وإن كان الحاكِمُ الحَقَّ فليس له إلا إِفَاضَةُ الوجودِ عَلَيْكَ، والحُكْمُ

لك عليك.

Bu, senin için vücûd olduğu sâbit olursa böyledir. Ve eğer sâbit olacak olursa ki, tahkîkan vücûd Hak içindir, senin için değildir; binâenaleyh hüküm, vücûd-ı Hak'ta şübhesiz senin için sâbittir. Ve eğer sâbit olacak olursa ki, tahkîkan sen mevcûdsun; o hâlde hüküm bilâ-şek senin içindir. Ve eğer hâkim Hak olacak olursa, bu hâlde Hak için senin üzerine ifâza-i vücûddan gayrı yoktur; ve senin üzerine olan hüküm, senin için sâbittir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu, senin için varlık olduğu sabit olursa böyledir. Ve eğer kesinlikle varlığın Hak için olduğu, senin için olmadığı sabit olacak olursa; bu sebeple hüküm, Hak'ın varlığında şüphesiz senin için sabittir. Ve eğer kesinlikle senin var olduğun sabit olacak olursa; o hâlde hüküm şüphesiz senin içindir. Ve eğer hükmeden Hak olacak olursa, bu hâlde Hak için senin üzerine varlık bahşetmekten başka bir şey yoktur; ve senin üzerine olan hüküm, senin için sabittir.

Ya'ni bu makām, Hak'la beraber senin için vücûd sâbit olursa, hâsıldır. Ya'ni senin madûm olan ayn-ı sâbitenin âyînesinde, Hakk'ın vücûdu bu ayn-ı sâbitenin muktezâsına göre müteayyin olup, o sûret-i ilmiyye vücûd-1 hâricîde, ya'ni âlem-i şehîdette, zâhir olduğu vakit, [5/32] senin için vücûd sâbit olursa, bu makām sana izâfe olunur. Ve eğer tafsîli yukarıda geçen keşf-i evvelin itâ ettiği maʼrifet üzere, a'yân-ı sâbite âyînelerinde müteayyin bulunan ve bu taayyün muktezâsına göre vücûd-ı hissîde zâhir olan vücûd-ı Hakk'ın, müteayyin için olduğu sâbit olursa, bilâ-şek Hakk'ın vücûdunda hüküm senin için hâsıl olur. Çünkü senin ayn-ı sâbiten husûsiyyet-i zâtiyyesiyle, kendisinde zâhir olan Hakk'a bir hüküm itâ etti. Hak dahi o hüküm ile onda zâhir oldu. Vâhidin vücûdu min-haysüz-zât vâhiddir; onda taaddüd yoktur. Ve kezâlik tecellî dahi zâttan ibtidâen vahdet üzere zuhûr eder. Fakat a'yân âyînelerinin ihtilaf ve tenevvüü, vücûd-ı Hak'ta taaddüd ve tekessür izhâr eyler. Bu sûrette vücûd Hakk'ın, hüküm ise a'yâ- nındır. A'yân ise çekirdeğin içindeki ağaç gibi ma'dûmdur. Ve eğer yine tafsîli bâlâda mürûr eden keşf-i sânînin itâ ettiği ma'ri- fet üzere, Hakk'ın vücudu a'yân âyînelerinde, bu a'yânın muktezâlarına göre zâhir olup, bunlar yekdîğerinden mütemeyyiz olduğu vakit, senin "ayn”ın üzerine ifâza edilmiş olan nûr-i vücûd ile senin mevcûd olduğun ve vücûd-ı mutlakın senin “ayn”ında takayyüdü i'tibâr olunursa, bilâ-şek hüküm, senin için hâsıldır. Çünkü sen, hükm-i mahsûs ile senin “ayn”ın üzerine hükmetmesini, isti'dâdın hasebiyle Hak üzerine hükmedersin. Ve eğer sana vücûd vermesi hasebiyle, senin üzerine hâkim Hak olacak olursa, Hakk'ın hükmü, senin üzerine ancak ifâza-i vücûd etmekten ibâret olmuş olur; ve senin “ayn”ın üzere hüküm, yine senin tarafından vâki' olur. Çünkü senin ayn-ı sâbitenin isti'dâd-ı mahsûsu, Hakk'a ne hüküm vermiş ise, Hak bu ayn-ı sâbiten üzerine ancak o hüküm ile hükmeder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu makam, Hak ile beraber senin için varlık sabit olursa, elde edilir. Yani senin yok olan sabit hakikatinin aynasında, Hakk'ın varlığı bu sabit hakikatin gereğine göre belirlenip, o ilmî suret haricî varlıkta, yani şehadet âleminde, ortaya çıktığı zaman, senin için varlık sabit olursa, bu makam sana izafe olunur. Ve eğer ayrıntısı yukarıda geçen birinci keşfin verdiği marifet üzere, sabit hakikatler aynalarında belirlenmiş bulunan ve bu belirlenmenin gereğine göre hissî varlıkta ortaya çıkan Hakk'ın varlığının, belirlenmiş olan için olduğu sabit olursa, şüphesiz Hakk'ın varlığında hüküm senin için elde edilir. Çünkü senin sabit hakikatin zâtî hususiyetiyle, kendisinde ortaya çıkan Hak'ka bir hüküm verdi. Hak dahi o hüküm ile onda ortaya çıktı. Bir olanın varlığı zâtı itibarıyla birdir; onda çokluk yoktur. Ve aynı şekilde tecellî dahi zâttan başlangıçta birlik üzere ortaya çıkar. Fakat hakikatler aynalarının ihtilafı ve çeşitliliği, Hakk'ın varlığında çokluk ve kesret gösterir. Bu surette varlık Hakk'ın, hüküm ise hakikatlerindir. Hakikatler ise çekirdeğin içindeki ağaç gibi yoktur. Ve eğer yine ayrıntısı yukarıda geçen ikinci keşfin verdiği marifet üzere, Hakk'ın varlığı hakikatler aynalarında, bu hakikatlerin gereğine göre ortaya çıkıp, bunlar birbirinden ayrıldığı zaman, senin "hakikat"in üzerine feyz edilmiş olan varlık nuru ile senin mevcut olduğun ve mutlak varlığın senin "hakikat"inde kayıtlanması itibar olunursa, şüphesiz hüküm, senin için elde edilir. Çünkü sen, özel hüküm ile senin "hakikat"in üzerine hükmetmesini, istidadın gereğince Hak üzerine hükmedersin. Ve eğer sana varlık vermesi sebebiyle, senin üzerine hâkim Hak olacak olursa, Hakk'ın hükmü, senin üzerine ancak varlık feyz etmekten ibaret olmuş olur; ve senin "hakikat"in üzere hüküm, yine senin tarafından meydana gelir. Çünkü senin sabit hakikatinin özel istidadı, Hak'ka ne hüküm vermiş ise, Hak bu sabit hakikat üzerine ancak o hüküm ile hükmeder.

فَلَا تَحْمَدْ إِلا نفسَك وَلَا تَذُمَّ إلا نفسك.

İmdi sen, ancak nefsine hamd et ve ancak nefsini zemm eyle! Ya'ni senin ayn-ı sabiten [5/33] saâdet ve kemâli iktizâ edip Hakk'a, lisân-ı hâl ile “Benim üzerime saâdet ve kemâl ile hükmeyle!" diye hük- meylemiş; ve binâenaleyh vücûd-ı hâricîde, ya'ni bu dünyâda, o hükm-i ezelînin eseri sende saâdet ve kemâl sûretinde zâhir olmuş ise, bundan do- layı ancak nefsine hamd et; çünkü hüküm senindir; ve eğer ayn-ı sâbiten şekāveti ve noksânı iktizâ edip, Hakk'a bu hükmü verdiği için, bu âlemde de sen şekāvet ve noksan üzerine isen, bundan dolayı dahi ancak kendi nefsini zemm et; çünkü hüküm, yine senindir. Hidâyet ve dalâlet ve hayır ve şer ve her şey, ifâza-i vücûd i'tibariyle Hak'tandır. Yoksa a'yân-ı sâbite, Hakk'a ne hüküm vermiş ve Hak'tan ne istemiş iseler, o zuhûr ettiği için bunların cümlesi a'yândandır. Binâenaleyh eğer zulüm vâki' olursa halktandır, Hak'tan değildir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ )Nahl 16/118) [Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar nefislerine zulmettiler.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen, ancak nefsine hamd et ve ancak nefsini kına! Yani senin tekil sabit hakikatin [5/33] saadet ve kemali gerektirip Hakk'a, hâl diliyle “Benim üzerime saadet ve kemal ile hükmet!” diye hükmetmiş; ve bu sebeple dış varlıkta, yani bu dünyada, o ezelî hükmün eseri sende saadet ve kemal şeklinde ortaya çıkmış ise, bundan dolayı ancak nefsine hamd et; çünkü hüküm senindir; ve eğer tekil sabit hakikatin şekaveti (mutsuzluğu) ve noksanı gerektirip, Hakk'a bu hükmü verdiği için, bu âlemde de sen şekavet ve noksan üzerine isen, bundan dolayı dahi ancak kendi nefsini kına; çünkü hüküm, yine senindir. Hidayet ve dalalet ve hayır ve şer ve her şey, varlık bahşetmesi itibarıyla Hak'tandır. Yoksa sabit hakikatler, Hakk'a ne hüküm vermiş ve Hak'tan ne istemiş iseler, o zuhur ettiği için bunların hepsi sabit hakikatlerdendir. Bu sebeple eğer zulüm meydana gelirse halktandır, Hak'tan değildir. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl 16/118) [Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar nefislerine zulmettiler.]

وَمَا يَبْقَى لِلْحَقِّ إِلا حَمْدُ إِفَاضَةِ الْوُجُودِ ، لأَنَّ ذَلِكَ لَهُ لا لَكَ، فَأَنْتَ غِذَاؤُه

بِالأحكام، وهو غِذَاؤُكَ بالوُجُودِ.

Ve Hak için, ifâza-i vücûd hamdinden gayrı bir şey bâkî kalmaz. Zîrâ bu O'nun içindir, senin için değildir. İmdi sen ahkâm ile O'nun gıdâ- sısın; ve O vücûd ile senin gıdândır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hak için, varlık bahşetme övgüsünden başka bir şey kalmaz. Çünkü bu O'nun içindir, senin için değildir. Şimdi sen hükümler ile O'nun gıdasısın; ve O varlık ile senin gıdandır.

A'yân ademiyet üzerine olup, Hak Teâlâ onlara ifâza-i vücûd etmiştir. Binâenaleyh sen, vücûd bulduğun ve zuhûr eylediğin için Hakk'a ham- dedersin. Zîrâ vücûd ve zuhûrda senin medhalin yoktur. Maahâzâ a'yân, hakîkatte Hakk'ın gayrı olmadığından mehâmidin kâffesi yine Hakk'a râci' olur. İmdi sen hükmedip, Hakk'a dahi sana vücûd verdiği için, sen, hükümlerle [5/34] Hakk'ın gıdâsısın. Çünkü senin ayn-ı sâbitenin ahkâmı sûretlerine büründüğü hâlde zâhir olan, Hakk'ın vücûdudur. Binâenaleyh senin keyfiyetin ile zâhir olan Hakk'ın vücûdu, senin ayn-ı sâbitenin sûre- tiyle ve onun ahkâmı ile mütegaddî olur; ve gıdâ mütegaddînin vücûdun- da hafî ve mütegaddî zâhir olduğu gibi, senin ayn-ı sâbitenin ahkâmı dahi vücûd-ı Hak'ta hafî ve Hak zâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sabit hakikatler yokluk üzerine olup, Yüce Allah onlara varlık bahşetmiştir. Bu sebeple sen, varlık bulduğun ve ortaya çıktığın için Hakk'a hamd edersin. Çünkü varlıkta ve ortaya çıkışta senin bir katkın yoktur. Bununla birlikte, sabit hakikatler hakikatte Hakk'ın gayrısı olmadığından, bütün hamdler yine Hakk'a döner. Şimdi sen hükmedip, Hakk'a da sana varlık verdiği için, sen, hükümlerle Hakk'ın gıdasısın. Çünkü senin tekil sabit hakikatinin hükümleri suretlerine büründüğü hâlde görünen, Hakk'ın varlığıdır. Bu sebeple senin niteliğin ile görünen Hakk'ın varlığı, senin tekil sabit hakikatinin suretiyle ve onun hükümleri ile gıdalanır; ve gıda gıdalananın varlığında gizli ve gıdalanan görünür olduğu gibi, senin tekil sabit hakikatinin hükümleri de Hakk'ın varlığında gizli ve Hak görünürdür.

Ve kezâ sen Hakk'ın vücûdu ile zâhirsin; ve Hakk'ın vücûdu ile zâhir olan ayn-ı sâbitenin sûretinde Hak, hafîdir. Binâenaleyh sen, vücûd-ı Hak ile mütegaddîsin; ve sen zâhirsin; vücûd-ı Hak dahi bâtındır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve aynı şekilde sen, Hakk'ın varlığı ile görünürsün; ve Hakk'ın varlığı ile görünen sabit hakikatin şeklinde Hak, gizlidir. Bu sebeple sen, Hakk'ın varlığı ile beslenensin; ve sen görünürsün; Hakk'ın varlığı ise gizlidir.

Burada "gıda" tabîri, mecâz tarîkiyle zikrolunmuştur. Çünkü gıdâ, na- sıl ki mütegaddînin bekāsına ve kıvâmına ve zuhûr-ı kemâlâtına sebeb olur ise, a'yânın ahkâmı dahi o ayânda zâhir olan vücûd-ı Hakk'ın kıvâm ve bekāsına sebebdir; ve kezâ Hak dahi vücûdu ile ayânın kıvâm ve bekāsına sebebdir; ve gıdâ mütegaddîde muhtefî olduğu gibi, Hak mütegaddî mi- sillü ayânda zâhir ve ayân gıdâ misillü Hak'ta muhtefîdir. Ve kezâ ayân, Hak'tan vücûd bulup mütegaddî misillü zâhir ve Hak gıdâ misillü onlarda muhtefî oldu. Binâenaleyh a'yân, Hak üzerine ahkâm ile; ve Hak dahi a'yân üzerine vücûd ile hâkimdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Burada "gıda" ifadesi, mecaz yoluyla anılmıştır. Çünkü gıda, nasıl ki beslenenin varlığını sürdürmesine, ayakta kalmasına ve olgunluklarının ortaya çıkmasına sebep olursa, sabit hakikatlerin hükümleri de o sabit hakikatte görünen Hakk'ın varlığının ayakta kalmasına ve varlığını sürdürmesine sebeptir; aynı şekilde Hak da varlığıyla sabit hakikatlerin ayakta kalmasına ve varlığını sürdürmesine sebeptir; ve gıda beslenende gizli olduğu gibi, Hak beslenen misali sabit hakikatlerde görünür ve sabit hakikatler gıda misali Hak'ta gizlidir. Aynı şekilde sabit hakikatler, Hak'tan varlık bulup beslenen misali görünür oldu ve Hak gıda misali onlarda gizli oldu. Bu sebeple sabit hakikatler, Hak üzerine hükümlerle; ve Hak da sabit hakikatler üzerine varlıkla hâkimdir.

فَتَعَيَّنَ عليه ما تَعَيَّنَ عليك، فالأمرُ مِنْهُ إليك ومِنْكَ إليه، غيرَ أَنَّكَ تُسَمَّى

مُكَلَّفًا، وما كَلَّفَكَ إلا بما قُلْتَ له كَلِّفْنِي بِحَالِكَ وَبِمَا أَنتَ عليه، ولا يُسَمَّى

الحقُّ مُكَلَّفًا (اسْمَ مَفعول).

İmdi senin üzerine müteayyin olan şey, Hak üzerine müteayyin oldu. Binâenaleyh emr, Hak'tan sana ve senden Hakk'adır. Şu kadar ki sen mükellef tesmiye olursun. Hâlbuki Hak sana, ancak hâlin ile ve üzerinde bulunduğun isti'dâdla, "Bana teklîf et!", dediğin şeyle teklîf etti; ve Hak (ism-i mef'ûl olarak) mükellef tesmiye olunmaz. [5/35] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, senin üzerine kesinleşen şey, Hak üzerine kesinleşti. Bu sebeple iş, Hak'tan sana ve senden Hakk'adır. Şu kadar var ki sen mükellef (yükümlü) olarak adlandırılırsın. Hâlbuki Hak sana, ancak hâlin ile ve üzerinde bulunduğun isti'dâdla (yatkınlıkla), "Bana teklîf et!" dediğin şeyle teklîf etti; ve Hak (ism-i mef'ûl olarak) mükellef olarak adlandırılmaz.

Ya'ni ezelde ayn-ı sâbitenin hükmü, Hak üzerine müteayyin olduğundan, Hak mahkûmün-aleyh oldu, sen de hâkim oldun. Ve kezâ vücûd-ı zâhirde senin vücudunun üzerine Hakk'ın hükmü müteayyin olduğundan, sen mahkûmün-aleyh oldun, Hak da hâkim oldu. Bu sûrette hüküm Hak'tan sana râci'dir. Zîrâ senin ayn-ı sâbiten üzerine ifâza-i vücûd etmekle Hak senin üzerine hâkimdir; ve sen mahkûmsun. Ve yine hüküm, senden Hakk'a aittir. Zîrâ ayn-ı sâbiten, husûsiyyet-i zâtiyyesinin iktizâ ettiği hükmü Hakk'a i'tâ etmekle, sen Hak üzerine hâkimsin; ve Hak mahkûmün-aleyhdir. Binâenaleyh Hak ile a'yân bir vech ile hâkim ve bir vech ile mahkûmdur. Ancak Hak ile senin beyninde, mahkûmün-aleyh olmak husûsunda, şu kadar fark vardır ki, sana “ism-i mefûl” sîgasıyla “mükellef" tesmiye olunur ve Hakk'a olunmaz. Çünkü Hak üzerine hiçbir külfet târî olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani öncesiz olarak sabit hakikatin hükmü, Hak üzerine belirlenmiş olduğundan, Hak kendisine hükmedilen oldu, sen de hükmeden oldun. Aynı şekilde görünen varlıkta senin varlığın üzerine Hakk'ın hükmü belirlenmiş olduğundan, sen kendisine hükmedilen oldun, Hak da hükmeden oldu. Bu durumda hüküm Hak'tan sana döner. Çünkü senin sabit hakikatin üzerine varlık bahşetmekle Hak senin üzerine hükmedendir; ve sen kendisine hükmedilensin. Ve yine hüküm, senden Hakk'a aittir. Çünkü senin sabit hakikatin, zâtına ait özelliğinin gerektirdiği hükmü Hakk'a vermekle, sen Hak üzerine hükmedensin; ve Hak kendisine hükmedilendir. Bu sebeple Hak ile sabit hakikatler bir yönden hükmeden ve bir yönden kendisine hükmedilendir. Ancak Hak ile senin aranda, kendisine hükmedilen olma konusunda, şu kadar fark vardır ki, sana "edilgen isim" kalıbıyla "mükellef" (yükümlü) denir ve Hakk'a denmez. Çünkü Hak üzerine hiçbir yükümlülük gelmez.

Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şiir:

وَيَعْبُدُنِي وَأَعْبُدُهُ

فَيَحْمَدُنِي وَأَحْمَدُهُ

İmdi Hak bana hamdeder; ben de Hakk'a hamdederim. Ve Hak bana ibâdet eder; ben de O'na ibâdet ederim. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak bana hamdeder; ben de Hakk'a hamdederim. Ve Hak bana ibadet eder; ben de O'na ibadet ederim.

Ya'ni Hak, benim dâire-i vücûduma tahallülüne ve min-haysü'z-zât tagayyür etmeksizin, sûret-i ilâhiyyesiyle küllen ve tafsîlen bende zuhûruna ve benim onun kâffe-i esmâsına mazhar oluşuma hamdeder. Çünkü eğer ben olmasa idim, Hak bilinmez idi; ve ibâdet olunmaz idi; ve kendisine hamdedilmez idi; zuhûr-ı küllî ve tafsîlî ile zâhir olmaz idi. Celâ ve isticlânın kemâli husûl bulmaz idi. Nitekim Şems-i Mağribî buyurur. [5/36] Beyit: ظهور تو بمنست و وجود من از تو وَلَسْتَ تَظْهَرُ لَوْلَاي لَمْ أَكُنْ لَوْلَاكَ Tercüme: "Senin zuhûrun benim iledir; benim vücûdum da Sen'dendir. Eğer ben olmasa idim, Sen zâhir olmazdın; ve eğer Sen olmasa idin, ben vücûd bulmaz idim."220 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, benim varlık daireme nüfuz etmesine ve zâtı itibarıyla değişmeksizin, ilâhî sûretiyle bende küllî ve tafsîlî olarak zuhur etmesine ve benim O'nun bütün isimlerine mazhar oluşuma hamdeder. Çünkü eğer ben olmasaydım, Hak bilinmezdi; ve ibadet olunmazdı; ve kendisine hamdedilmezdi; küllî ve tafsîlî zuhur ile zâhir olmazdı. Celâlin (büyüklüğün) ve celâl istemenin kemâli (olgunluğu) hâsıl olmazdı. Nitekim Şems-i Mağribî buyurur. Beyit: "Senin zuhûrun benim iledir; benim vücûdum da Sen'dendir. Eğer ben olmasaydım, Sen zâhir olmazdın; ve eğer Sen olmasaydın, ben vücûd bulmazdım."

Ve kezâ Hâce Hafız-ı Şîrâzî buyurur. Beyit: سایه معشوق اگر افتاد بر عاشق چه شد ما باو محتاج بوديم او بما مشتاق بود Tercüme: "Maşûkumuz olan Hakk'ın zıllı, âşık olan bir mahlûkun üze- rine düştü ise ne oldu? Çünkü biz vücûdda O'na muhtâc idik, O da zuhûr- dabizemüştâkidi."221 Ve Hak bana hamdettiği gibi ben de Hakk'a hamdederim. Çünkü beni إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ ]Allah Teâlâ ademi sûreti üzerine halketti.] muk- tezâsınca kendi sûreti üzerine îcâd edip, "feyz-i akdes”i, nefes-i Rahmânî-i ahadiyyesi ile bana ifâza-i vücûd eyledi; ve cemî-i kemâlât ile bende zâhir olup sûret-i ilâhiyyesini bana in’âm etti. Nitekim Benî Âdem'deki bu maz- hariyete işâreten Cenâb-ı Sadî buyurur. Beyit: نه فلك راست مسلم نه ملك را حاصل آنچه در سر سویدای بنی آدم ازوست Tercüme: "Cenâb-ı Mün'im'den in'âm olunan Benî Adem'in sırr-ı sü- veydâsındaki şey, ne felek için müsellemdir, ne de melek için hâsıldır.”222 Ve Hak bana ibâdet, ya'ni itaat eder. Zira أُدْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ )Mümin, 40/60) [Bana duâ ediniz; size icâbet edeyim!] muktezâsınca ben O'ndan taleb ederim, O da benim talebime icâbet eder. Ve ben taayyün-i evvel mertebesinde müteayyin olduğumda [5/37] beni rûhânî olan merâtibden ve cismânî olan etvâr ve istihâlâttan geçirerek insan sûretinde îcâd ve izhâr etti; ve sûret-i insâniyyeyi tesviye edip sûret-i ilâhiyye-i kemâliyye rûhunu nefhetmek için beni terbiye eyledi. Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) bu etvâr ve istihâlâta işâreten Mesnevî-i Manevî'lerinde buyururlar. Mesnevî: از جمادی مردم و نامی شدم و ز نما مردم به حیوان بر زدم &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde Hâce Hafız-ı Şirazî buyurur. Beyit: سایه معشوق اگر افتاد بر عاشق چه شد ما باو محتاج بوديم او بما مشتاق بود Tercüme: "Maşukumuz olan Hakk'ın gölgesi, aşık olan bir mahlukun üzerine düştü ise ne oldu? Çünkü biz varlıkta O'na muhtaçtık, O da ortaya çıkmak için bize müştaktı." Ve Hak bana hamdettiği gibi ben de Hakk'a hamdederim. Çünkü beni إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ Âdem'i kendi sureti üzerine yarattı.] gereğince kendi sureti üzerine yarattı ve "feyz-i akdes"i (en kutsal feyz), ahadiyetine ait Rahmanî nefesi ile bana varlık bahşetti; ve bütün kemalat ile bende ortaya çıkıp ilahi suretini bana ihsan etti. Nasıl ki Benî Âdem'deki bu mazhariyete (nailiyete) işaretle Cenâb-ı Sadî buyurur. Beyit: نه فلك راست مسلم نه ملك را حاصل آنچه در سر سویدای بنی آدم ازوست Tercüme: "Cenâb-ı Mün'im'den (nimet veren Allah'tan) ihsan olunan Benî Âdem'in sırr-ı süveydasındaki (kalbinin derinliklerindeki) şey, ne felek için teslim edilmiş ne de melek için elde edilmiştir." Ve Hak bana ibadet, yani itaat eder. Zira أُدْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ [Bana dua ediniz; size icabet edeyim!] (Mümin, 40/60) gereğince ben O'ndan talep ederim, O da benim talebime icabet eder. Ve ben taayyün-i evvel (ilk belirginleşme) mertebesinde müteayyin (belirginleşmiş) olduğumda beni ruhani olan mertebelerden ve cismani olan hallerden ve dönüşümlerden geçirerek insan suretinde yarattı ve ortaya çıkardı; ve insan suretini düzenleyip kemalli ilahi suret ruhunu üflemek için beni terbiye etti. Nasıl ki Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) bu hallere ve dönüşümlere işaretle Mesnevî-i Manevî'lerinde buyururlar. Mesnevî: از جمادی مردم و نامی شدم و ز نما مردم به حیوان بر زدم

مردم از حیوانی و آدم شدم

پس چه ترسم کی ز مردن کم شدم

Tercüme: "Cemâdlık mertebesinden öldüm, nebât oldum; ve nebât mertebesinden öldüm, hayvan ile beraber oldum. Hayvanlıktan öldüm, Adem oldum. Şu hâlde ölmekten ne korkayım, ne vakit ölmekten noksan oldum?"223 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cemâdlık mertebesinden öldüm, bitki oldum; ve bitki mertebesinden öldüm, hayvan ile beraber oldum. Hayvanlıktan öldüm, Âdem oldum. Şu hâlde ölmekten ne korkayım, ne zaman ölmekten noksan oldum?

Hak bana ibâdet ettiği gibi ben de O'na ibâdet ederim. Çünkü bana in'âm ettiği sûret-i ilâhiyye-i cem'iyye-i kemâliyyeyi ve tecelliyât-ı esmâiyye ve zâtiyyeyi kabûl edip, o sûret ile onu izhâr ettim. İmdi "ibâdet”in Hakk'a ıtlâkı sû'-i edebden münbais olmadığı gibi ashâb-ı sekrin kelâmı kabîlinden dahi değildir. Bu kelâm, ârif-i muhakkik ve vâris-i müdekkikin kelâmıdır. Arifin kelâmı ise, usûl ve maʼrifet üzeredir. Ondan her ne tarîk üzere bir ibâre sâdır olsa edebe muvâfıktır. Ariften, erbâb-ı şek ve ashâb-ı sû'-i edebden sâdır olan kelâm sûretinde ibârât sâdır olsa bile, hükümde onlar gibi değildir. Çünkü ârif ihâta-i zâtiyyeye nâzırdır. Onun meşhedinde Hakk'ın kabûl etmeyeceği bir hüküm ve zâhir olmayacağı bir vasıf yoktur. Husûsiyle bu tâife-i aliyye (rahmetullâhi aleyh), esrâr-ı ilâhiyyeyi ashâb-ı isti'dâda tefhîm için, fünûn-i sâire erbâbınca vaz'edilen [5/38] birtakım ıstılâhât gibi, ıstılâhlar vaz'etmişlerdir; ve onların ıstılâhı mûcibince “ibâdet”ten murâd “îcâd” ve “terbiye”dir; ve “itâat", ya'ni isticâbette “icâbet”tir. Nitekim Ebû Tâlib, (S.a.v.) Efendimiz'e مَا أَطْوَعَ لَكَ رَبَّكَ يَا مُحَمَّد ]Ey Muhammed, senin Rabb’in sana ne kadar itâatli!] dedi; ve Cenâb-ı Fahr-i âlem Efendimiz dahi يا عَمَّ إِنْ أَطَعْتَهُ أَطَاعَكَ وَاعْبُدْهُ بِامْتِثَالِ أَوَامِرِهِ [Ey amcam, eğer sen O'na itâat edersen, O da sana itâat eder. O'na O'nun emirlerine imtisâl ile kulluk et!] buyurdular.224 Binâenaleyh asıl sû'-i edeb bu zevât-ı saâdet-simâtın ıstılâhâtına adem-i vukūf sâikasıyla kelâmlarını sû'-i edebe hamlederek i'tirâzâtta bulunmaktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak bana ibadet ettiği gibi ben de O'na ibadet ederim. Çünkü bana ihsan ettiği ilahi, cemiyetli ve kemalli sureti ve esmaya ve zata ait tecellileri kabul edip, o suret ile onu ortaya çıkardım. Şimdi "ibadet" kelimesinin Hak için kullanılması, edepsizlikten kaynaklanmadığı gibi, sekr (manevi sarhoşluk) ehlinin sözlerinden de değildir. Bu söz, hakikati araştıran ârifin ve derinlemesine inceleyen varisin sözüdür. Ârifin sözü ise, usul ve marifet üzerinedir. Ondan hangi yolla bir ifade sadır olursa olsun, edebe uygundur. Âriften, şüphe ehli ve edepsizlik sahiplerinden sadır olan söz şeklinde ifadeler sadır olsa bile, hükümde onlar gibi değildir. Çünkü ârif, zata ait kuşatmayı gözetir. Onun müşahede ettiği yerde, Hakk'ın kabul etmeyeceği bir hüküm ve ortaya çıkmayacağı bir vasıf yoktur. Özellikle bu yüce topluluk (Allah onlara rahmet etsin), ilahi sırları istidat (kabiliyet) sahiplerine anlatmak için, diğer ilim dallarının ehli tarafından konulan birtakım ıstılahlar gibi, ıstılahlar koymuşlardır; ve onların ıstılahına göre "ibadet"ten maksat "yaratma" ve "terbiye"dir; ve "itaat", yani icabet etmede "karşılık verme"dir. Nitekim Ebû Tâlib, (s.a.v.) Efendimiz'e "مَا أَطْوَعَ لَكَ رَبَّكَ يَا مُحَمَّد" [Ey Muhammed, senin Rabbin sana ne kadar itaatli!] dedi; ve Cenâb-ı Fahr-i âlem Efendimiz de "يا عَمَّ إِنْ أَطَعْتَهُ أَطَاعَكَ وَاعْبُدْهُ بِامْتِثَالِ أَوَامِرِهِ" [Ey amcam, eğer sen O'na itaat edersen, O da sana itaat eder. O'na O'nun emirlerine uyarak kulluk et!] buyurdular. Bu sebeple asıl edepsizlik, bu saadet nişanlı zatların ıstılahlarına vakıf olmama sebebiyle sözlerini edepsizliğe yorarak itirazlarda bulunmaktır.

فَفِي حَالٍ أُقِرُّ بِهِ

وَفِي الْأَعْيَانِ أَجْحَدُهُ

فَيَعْرِفُنِي وَأُنْكِرُهُ

وَأَعْرِفُهُ فَأَشْهَدُهُ

İmdi hâlde ben O'na ikrâr ederim; ve a'yânda O'na inkâr eylerim. O beni bilir, ben O'nu inkâr ederim; ve ben O'nu ârifim; binâenaleyh O'nu müşâhede ederim. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, hâlde ben O'na ikrar ederim; ve sabit hakikatlerde ben O'nu inkâr ederim. O beni bilir, ben O'nu inkâr ederim; ve ben O'nu bilirim; bu sebeple O'nu müşâhede ederim.

Ya'ni makām-ı cem' ve vahdetin galebesi hâlinde, Hakk'ın vahdet-i vü- cûduna ikrâr ederim. Çünkü kâffe-i eşyayı vücûd-ı Hakta fânî ve müsteh- lek bir hâlde müşâhede eylerim. Fakat vaktâki a’yân-ı muhtelifeye bakarım, halkı görürüm. Kesretin galebesinden dolayı, bu ayân-ı hâdisede O'nun müteayyin ve muhtefî olup, onlardan mütecellî oluşunu sâika-i tenzîh ile inkâr eylerim. Hak cemî'-i ahvâl ve etvârda beni bilir. Çünkü cemî-i a'yân-ı sâbiteyi ve şuûn-i lâhikayı muhîttir; ve âlem-i şehîdette eşyâ sûretlerinde tecellî edip zâhir olunca, ben inkâr ederim. Zîrâ vahdet-i zâtiyye hasebiyle, ben O'nu taaddüd ve kesretten tenzîh ederim; ve eşyâ-yı hâdise sûretlerin- den O'nu tecrîd eylerim; ve ben O'nu bilirim. Şu hâlde O'nu cem'an ve tafsîlen müşâhede ederim. Zîrâ marifet ve müşâhede, benim hakîkatimin îcâbıdır. O'nu bilmeği ve görmeği, benim hakîkatim bana itâ etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani cem' ve vahdet makamının (birlik ve teklik hâli) üstün geldiği durumda, Hakk'ın vücudunun birliğini ikrar ederim. Çünkü bütün eşyayı Hakk'ın varlığında fani ve yok olmuş bir hâlde müşahade ederim. Fakat ne zaman ki farklı sabit hakikatlere bakarım, halkı görürüm. Kesretin (çokluk) üstün gelmesinden dolayı, bu sonradan meydana gelen sabit hakikatlerde O'nun belirli ve gizli olup, onlardan tecelli edişini tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) saikasıyla inkâr ederim. Hak bütün hallerde ve tavırlarda beni bilir. Çünkü bütün sabit hakikatleri ve sonradan ortaya çıkan halleri kuşatmıştır; ve şehadet âleminde (görünen âlem) eşya suretlerinde tecelli edip ortaya çıkınca, ben inkâr ederim. Zira zâtî birlik sebebiyle, ben O'nu çokluk ve kesretten tenzih ederim; ve sonradan meydana gelen eşyanın suretlerinden O'nu tecrit ederim (soyutlarım); ve ben O'nu bilirim. Şu halde O'nu topluca ve ayrıntılı olarak müşahade ederim. Zira marifet (bilgi) ve müşahade (görme), benim hakikatimin gereğidir. O'nu bilmeyi ve görmeyi, benim hakikatim bana verdi.

فَأَنَّى بِالْغِنَى وَأَنَا

أُسَاعِدُهُ وَأُسْعِدُهُ

لِذَاكَ الْحَقُّ أَوْجَدَنِي

فَأَعْلَمُهُ فَأُوجِدُهُ

وَحَقِّقْ فِي مَقْصَدَهُ

بِذَا جَاءَ الْحَدِيثُ لَنَا

Bizden nasıl ganî olur? Hâlbuki ben O'na müsâade ederim; ve ben O'nu is'âd eylerim. Hak bunun için beni îcâd etti, tâ ki ben O'nu bile- yim. İmdi ben O'nu ilimde îcâd ettim. Bize hadîs [5/39] bu ma'nâ ile geldi; ve Hakk'ın maksadını bende tahkîk et! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bizden nasıl müstağni olur? Hâlbuki ben O'na yardım ederim ve ben O'nu mutlu ederim. Hak Teâlâ bunun için beni yarattı, tâ ki ben O'nu bileyim. Şimdi ben O'nu ilimde yarattım. Bize hadis [5/39] bu anlam ile geldi ve Hak Teâlâ'nın maksadını bende tahkik et!

Ya'ni Hak esmâ ve sıfâtıyla bizden nasıl ganî olur? Hâlbuki ben, O'nun esmâsının ve sıfâtının ve tecelliyâtının bende zuhûrunda, O'na müsaade ederim. Ve müsâade “nasr” ma'nâsınadır; ve “nasr" hakkında âyet-i kerîme- de إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ )Muhammed, 47/7) [Eğer siz Allâh'a yardım eder- seniz, Allah da size yardım eder.] buyurulur. Çünkü kābil, ya'ni mef'ûl, fâilin fiiline yardım eder. Ve ben zâtımın mir'âtında ve “ayn"ımın mazha- rında Cemâl ve Celâl'iyle zuhûrunda, Hakk'ı is'ad ederim. “İsâd”, hakî- katte bâtındaki kemâlâtın zâhire ihrâc ve izhârından; ve kemâlât-ı esmânın a'yânda zuhûrundan ibarettir. Nitekim hadîs-i şerîfte لَوْ لَمْ تُذْنِبُوا لَذَهَبَ اللَّهُ بِكُمْ وَجَاءَ بِقَوْمٍ يُذْنِبُونَ فَيَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ فَيَغْفِرُ لَهُمْ buyurulur. [Eğer siz günah et- meseniz Allah Teâlâ hazretleri sizi giderip günah eden bir kavim getirir. Onlar Hak'tan mağfiret taleb ederler. Hak da onları mağfiret eyler.] Ve bu hadîs-i şerîfin mazmûn-i münîfine muvâfık olarak Şeyh Nazîf Mevlevî buyurmuştur: Ayine-i mağfiret sûret-i isyânadır Halk günah etmese halkeder âhar İlâh225 Velhasıl Hak, min-haysüz-zât âlemlerden ganîdir. Fakat min-hay- sü'l-esmâ ve's-sıfat bizlerden ganî değildir. Zîrâ ulûhiyet “melûh” ile; ve hâlıkıyet “mahlûk” ile; ve rubûbiyet “merbûb” ile; ve maʼbûdiyet “abd" ile tahakkuk eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, isimleri ve sıfatlarıyla bizden nasıl müstağni (ihtiyaçsız) olur? Hâlbuki ben, O'nun isimlerinin, sıfatlarının ve tecellilerinin bende ortaya çıkmasında O'na müsaade ederim. Ve müsaade, "yardım" anlamına gelir; ve "yardım" hakkında Kur'an-ı Kerim'de "إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ" (Muhammed, 47/7) [Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.] buyurulur. Çünkü edilgen (kâbil), etkenin (fâil) fiiline yardım eder. Ve ben, zâtımın aynasında ve tekil hakikatimin (aynımın) mazharında (tecelli yerinde) Cemâl ve Celâl'iyle ortaya çıkmasında Hakk'ı mutlu ederim. "Mutlu etmek", hakikatte bâtındaki (içsel) kemâlâtın (olgunlukların) zâhire (dışa) çıkarılması ve gösterilmesinden; ve isimlerin kemâlâtının (olgunluklarının) sabit hakikatlerde (a'yânda) ortaya çıkmasından ibarettir. Nitekim hadis-i şerifte "لَوْ لَمْ تُذْنِبُوا لَذَهَبَ اللَّهُ بِكُمْ وَجَاءَ بِقَوْمٍ يُذْنِبُونَ فَيَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ فَيَغْفِرُ لَهُمْ" buyurulur. [Eğer siz günah işlememiş olsaydınız, Yüce Allah sizi giderir ve günah işleyen bir kavim getirirdi. Onlar Hak'tan mağfiret (bağışlanma) talep ederlerdi. Hak da onları mağfiret ederdi.] Ve bu hadis-i şerifin parlak anlamına uygun olarak Şeyh Nazîf Mevlevî şöyle buyurmuştur: Mağfiret aynası isyan şeklindedir / Halk günah etmese, başka bir İlâh yaratır. Sözün özü, Hak, zâtı itibarıyla âlemlerden müstağnidir (ihtiyaçsızdır). Fakat isimler ve sıfatlar itibarıyla bizlerden müstağni değildir. Zira ilâhlık (ulûhiyet) "tapılan" (melûh) ile; ve yaratıcılık (hâlıkıyet) "yaratılan" (mahlûk) ile; ve rablık (rubûbiyet) "terbiye edilen" (merbûb) ile; ve tapılma (ma'bûdiyet) "kul" (abd) ile gerçekleşir.

İşte O'nun rubûbiyetine ve ulûhiyetine müsâade etmem ve O'nu muz- hir olmam için, ben melûh ve merbûbu îcâd eyledi; ve mâdemki ben me'lûhum ve merbûbum, İlâh'ımı ve Rabb'imi bu sıfatlarımla bilirim; ve ben O'nun kâffe-i mevcûdâtta zâhir olduğunu bildikten ve O'nu ilimde bu sûretle îcâd ettikten sonra, bu sırrı ehl-i hicâba izhâr ederim. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte O'nun rubûbiyetine (Rab oluşuna) ve ulûhiyetine (ilâhlığına) izin vermem ve O'nu ortaya çıkarmam için, beni melûh (tapılan) ve merbûb (Rab edinilen) olarak yarattı; ve mademki ben melûhum ve merbûbum, İlâh'ımı ve Rabb'imi bu sıfatlarımla bilirim; ve ben O'nun bütün varlıklarda zâhir olduğunu bildikten ve O'nu ilimde bu şekilde yarattıktan sonra, bu sırrı ehl-i hicâba (perde ehli olanlara) açıklarım.

Zikrolunan ma'nâya mebnî, Hakk'ın ma'rifeti ve ilimde îcâdı talebini mutazammın olarak lisân-ı Resûl ile bize كُنْتُ كَنْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِأَعْرَفَ ]Ben mahfi bir hazîne idim. Bilinmeme muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım.] hadîs-i kudsîsi geldi. Ve Hakk'ın maksadı ve talebi bende tahkîk olundu. Ya'ni Hak, mâdemki mahlûkātı kendisi bilinmek için halketti; [5/40] ve mâdemki ben dahi O'nu bilecek olan mahlûkum; şu hâlde O'nu bilmek için bana ilim lâzım geldi; ve ilim tahakkuk edince, O'nu bu ilimde îcâd etmek iktizâ etti. Zîrâ Hak bende- ki kābiliyyet-i külliyye ve mazhariyyet-i cem'iyyeye mebnî, bende zuhûr-ı cemî ve tafsîlî ile zâhir ve mütecellî oldu. Ben dahi O’nu marifet-i külliyye ile ârif olup, O'nu ilmimde müşâhede ettim; ve bu ilmimdeki müşâhede üzerine O'nu izhâr eyledim. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Zikredilen anlama dayanarak, Hakk'ın marifetini ve ilimde yaratma talebini içeren bir şekilde, Resûl'ün diliyle bize, "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeme muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım." hadîs-i kudsîsi geldi. Ve Hakk'ın maksadı ve talebi bende tahkik olundu. Yani Hak, mademki mahlûkatı kendisi bilinmek için yarattı; ve mademki ben dahi O'nu bilecek olan mahlukum; şu halde O'nu bilmek için bana ilim lazım geldi; ve ilim tahakkuk edince, O'nu bu ilimde yaratmak gerekti. Çünkü Hak, bendeki küllî kabiliyete ve cemiyet mazhariyetine dayanarak, bende toplu ve ayrıntılı bir şekilde zuhur ve tecelli etti. Ben dahi O'nu küllî marifetle bilip, O'nu ilmimde müşahede ettim; ve bu ilmimdeki müşahede üzerine O'nu izhar eyledim.

وَلَمَّا كان لِلْخَلِيلِ الله هذه المرتبة التي بها سُمِّيَ خَلِيلًا لذلك سَنَّ القِرَى.

Vaktâki Halîl (a.s.) için, “halîl" tesmiye olunduğu mertebe sabit oldu, bunun için ziyafeti sünnet ve âdet ittihâz eyledi. Ya'ni vaktâki isti'dâd ve kabiliyetinin vüs'ati hasebiyle, Hak Teâlâ'nın zâhir olduğu cemî'-i makāmât-ı ilâhiyyeye mazhariyet mertebesi İbrâhîm (a.s.) için sâbit olup, o makāmâta tahallül ederek, rızkın beden-i merzûkun eczâsında sârî olması gibi, o makāmlarda sirâyet etti ve Hakk'a gıda oldu; ve kezâ Hak dahi, İbrâhîm (a.s.)ın cemî'-i hakāyık ve kuvâsına mütehallil ve sârî olup vücûdu ile ona gıdâ oldu. Bu sebebden dolayı İbrâhîm (a.s.), halâyıkı ziyafete da'vet edip tağdiyeyi âdet ittihâz eyledi; ve bu makāmât-ı ilâhiyyeye tahallül etmek ve Hak onun kuvâsına mütehallil olmak hâli kendisine galebe edip, hakîkatinin ve makāmının sırrı, onun zâhirine de münteşir oldu; ve hâli fiilinde zuhûr etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Halîl (a.s.) için "halîl" diye isimlendirildiği mertebe sabit olduğunda, bu sebeple ziyafeti sünnet ve âdet edindi. Yani, Hak Teâlâ'nın zâhir olduğu bütün ilâhî makamlara mazhariyet mertebesi, İbrâhîm (a.s.) için, kendi isti'dâd ve kabiliyetinin genişliği sebebiyle sabit olup, o makamlara nüfuz ederek, rızkın rızıklanan bedenin parçalarında yayılması gibi, o makamlarda yayıldı ve Hakk'a gıda oldu; aynı şekilde Hak da, İbrâhîm (a.s.)'ın bütün hakikatlerine ve kuvvetlerine nüfuz edip yayılarak, kendi varlığı ile ona gıda oldu. Bu sebeple İbrâhîm (a.s.), halkı ziyafete davet edip beslemeyi âdet edindi; ve bu ilâhî makamlara nüfuz etmek ve Hakk'ın onun kuvvetlerine nüfuz etmesi hâli kendisine üstün gelip, hakikatinin ve makamının sırrı, onun görünenine de yayıldı; ve hâli fiilinde ortaya çıktı.

وجَعَلَه ابْنُ مَسَرَّةِ الجَبَلِيّ مع مِيكَائِيلَ للأرْزَاقِ، وبالأرْزَاقِ يكون تَغَذَّي

المَرْزُوقِينَ، فإذا تَخَلَّلَ الرِّزْقُ ذَاتَ المَرزوقِ بِحَيْثُ لا يَبْقَى فيه شيء إلا

تَخَلَّلَه، فَإِنَّ الغِذَاءَ يَسْرِي في جميع أجزاء المُتَغَذِّي كُلِّهَا، وما هُنَالِكَ أجزاء،

فلا بُدَّ أَنْ يَتَخَلَّلَ إبراهيم جميع المقاماتِ الإلَهِيَّةِ المُعَبَّر عنها بالأسماءِ فَتَظْهَرُ

بها ذاته جل وعلا.

Ve İbn Meserre el-Cebelî onu Mîkâîl ile beraber erzâk için kıldı. Ve merzûkların tegaddîsi erzâk ile olur. Rızk, onda bir şey bâkî kalma- mak sûretiyle, merzûkun zâtına tahallül ettiği vakit, ancak rızkın tahallülü kalır. Zîrâ gıdâ mütegaddînin cemî'-i eczâsına ve eczânın hepsine sirâyet eder. Hâlbuki burada eczâ yoktur. Böyle olunca es- mâ-i ilâhiyye ile muabber olan cemî'-i makāmât-ı ilâhiyyeye İbrâhîm (a.s.)ın tahallülü, [5/41] ve Zât-ı ecell ü a'lânın onunla zuhûru lâbüd- dür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İbn Meserre el-Cebelî onu (İbrâhim'i) Mikâil ile birlikte rızıklar için kıldı. Rızıklananların beslenmesi rızıklarla olur. Rızık, rızıklananın zâtına, onda hiçbir şey kalmayacak şekilde nüfuz ettiği zaman, ancak rızkın nüfuzu kalır. Çünkü gıda, beslenenin bütün cüzlerine ve cüzlerin hepsine sirayet eder. Hâlbuki burada cüzler yoktur. Böyle olunca, İbrâhim (a.s.)'ın, ilâhî isimlerle ifade edilen bütün ilâhî makamlara nüfuzu ve Yüce ve Ulu Zât'ın onunla zuhuru kaçınılmazdır.

Ya'ni ehl-i tarîkin ekberi olan şeyh-i muhakkik Muhammed bin Ab- dullah bin Meserre el-Cebelî Kurtubî (k.s.), İbrâhîm (a.s.)ın Hz. Mîkâîl ile beraber erzâka müvekkel olduğunu beyân eyledi. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin on ikinci bâbında, bu husûsun Meserretü'l-Cebelî hazretlerinden rivâyet olunduğunu beyân buyurmuşlardır. 226 sûrette biz O'nun mülküyüz; ve O bizim üzerimize vücûd ile hâkimdir. Bizim üzerimize a'yân-ı sâbitemiz hâkim olduğu gibi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, tarikat ehlinin en büyüklerinden olan muhakkik şeyh Muhammed bin Abdullah bin Meserre el-Cebelî Kurtubî (k.s.), İbrahim'in (a.s.) Hz. Mikail ile beraber rızıklara vekil olduğunu beyan etti. Cenab-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin on ikinci babında, bu hususun Meserretü'l-Cebelî hazretlerinden rivayet olunduğunu beyan buyurmuştur. 226. surette biz O'nun mülküyüz; ve O bizim üzerimize varlık ile hâkimdir. Sabit hakikatlerimiz bizim üzerimize hâkim olduğu gibi.

فَلِي وَجْهَانِ هُوَ وَأَنَا

وَلَيْسَ لَهُ أَنَا وَأَنَا

İmdi benim için iki vecih vardır: "Hüve” ve “ene”. Hâlbuki Hakk'ın zuhûr-ı enâniyyeti için "ene" lafzı yoktur. Ya'ni benim vücûdum vaktâki vücûd-ı mutlakın “ayn”ı oldu, bu vü- cûdum o vücûd-ı mutlakın ayn-ı sâbiteme inzımâmiyle müteayyin oldu. Ya'ni Hak, sûret-i ilmiyyesi olan ayn-ı sâbiteme, vücûd-ı mutlak-ı latîfi- nin bi't-tenezzül kesâfeti cihetiyle, bu hazret-i şehadette, bir vücûd verdi. Binâenaleyh benim için iki vecih vardır ki, birisi “vech-i hüviyyet” ve diğeri "vech-i enâniyyet”tir. Birinci veche göre Hak ile aramızda imtiyâz yoktur. İkinci veche göre temeyyüz hâsıl ve ubûdiyetle rubûbiyet zâhir olur. Ve Hakk'ın enâniyeti zâhir olmak için [5/43] “ene" lafzı yoktur. Ya'ni Hak için enâniyet yoktur. Belki O'nun kendi zâtıyla bir enâniyeti vardır. Zîrâ “ene” lafzı, kişinin kendi muhîtinde bulunan benliklerden, kendi benli- ğini tefrîk ve temyîz için vaz'edilmiş olan bir lafızdır. Halbuki Hak mev- cûddur; ve onunla beraber ezelen ve ebeden hiçbir şey mevcûd değildir. كَانَ اللهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ الآن كَمَا كَانَ [Allah Teâlî ezelde mevcûd idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi; ve el'ân dahi mevcûd olup yine O'nunla beraber bir şey yoktur.] Binâenaleyh O'nun benliği kendi zâtıyladır; ve kendi zâtında müstehlektir. Şu hâlde Hak için “ene” lafzı yoktur; ve Hak zâtı hasebiyle kendinin gayrı görünen âlemlerden ganîdir; ve benim enâni- yetim O'na muhtaçtır. Çünkü “ben, ben” dediğim, benim bu taayyünüm, O'nun vücûd-ı mutlakının bu kisve ile mukayyeden zuhûrudur. Eğer O enâniyyet-i zâtiyyesini izhâr etse, eşyâ fânî ve ağyâr madûm olur. Velhâsıl baʼzı ehl-i aklın tevehhümleri gibi O'nun bizden ayrı enâniyeti ve taayyünü yoktur. Bu tevehhümün menşei, O'nun bizim enâniyetimizde ihtifâ etmiş olmasındandır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi benim için iki yön vardır: "O" ve "ben". Hâlbuki Hakk'ın benliğinin ortaya çıkması için "ben" lafzı yoktur. Yani benim varlığım, mutlak varlığın "ayn"ı (özü) olduğu zaman, bu varlığım o mutlak varlığın sabit hakikatime katılmasıyla belirlenmiş oldu. Yani Hak, ilimdeki sureti olan sabit hakikatime, latif mutlak varlığının tenezzül (aşağı inme) yoluyla yoğunlaşması sebebiyle, bu şehadet âleminde bir varlık verdi. Bu sebeple benim için iki yön vardır ki, birisi "O'luk yönü" ve diğeri "benlik yönü"dür. Birinci yöne göre Hak ile aramızda bir ayrım yoktur. İkinci yöne göre farklılaşma meydana gelir ve kulluk ile Rablık ortaya çıkar. Ve Hakk'ın benliğinin ortaya çıkması için "ben" lafzı yoktur. Yani Hak için benlik yoktur. Aksine O'nun kendi zâtıyla bir benliği vardır. Çünkü "ben" lafzı, kişinin kendi çevresinde bulunan benliklerden, kendi benliğini ayırmak ve farklılaştırmak için konulmuş olan bir lafızdır. Hâlbuki Hak mevcuttur; ve O'nunla beraber öncesiz olarak ve sonsuza dek hiçbir şey mevcut değildir. كَانَ اللهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ الآن كَمَا كَانَ [Yüce Allah ezelde mevcut idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi; ve şimdi dahi mevcut olup yine O'nunla beraber bir şey yoktur.] Bu sebeple O'nun benliği kendi zâtıyladır; ve kendi zâtında erimiştir. Şu halde Hak için "ben" lafzı yoktur; ve Hak zâtı itibarıyla kendisinin gayrı görünen âlemlerden münezzehtir; ve benim benliğim O'na muhtaçtır. Çünkü "ben, ben" dediğim, benim bu belirlenmişliğim, O'nun mutlak varlığının bu kılıkla kayıtlı olarak ortaya çıkışıdır. Eğer O zâtî benliğini ortaya koysa, eşya fani ve gayrılar yok olur. Sözün özü, bazı akıl ehlinin vehimleri gibi O'nun bizden ayrı bir benliği ve belirlenmişliği yoktur. Bu vehmin kaynağı, O'nun bizim benliğimizde gizlenmiş olmasındandır.

وَلَكِنْ فِي مَظْهَرُهُ

فَنَحْنُ لَهُ كَمِثْلِ إِنَا

Velâkin Hakk'ın zuhûru benim vücûdumdadır. Binâenaleyh biz Hak için “inâ”, ya'ni kap gibiyiz. Ya'ni Hakk'ın hakîkati bende zâhirdir. Bu sûrette biz Hak için bir zarf mesâbesindeyiz. Çünkü o bizim sûretlerimize ve renklerimize göre bizim ile zâhir olup müteayyin oldu. Nitekim eşkâl ve elvânı muhtelif birtakım bardaklara su konsa, su hadd-i zâtında bî-taayyün ve bî-renk iken, bardak ne şekilde ise o şekle tebaan müteayyin olur; ve bardakların renklerine göre kırmızı, yeşil, mâvi ve sarı görünür. İşte zât-ı Hak dahi böyle bî-taayyün ve bî-renktir. Bizim taayyünâtımıza göre [5/44] suver-i muhtelife ve mü- tenewwiada zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat Hakk'ın ortaya çıkışı benim varlığımdadır. Bu sebeple biz Hak için "kap" gibiyiz, yani Hak'ın hakikati bende görünür. Bu durumda biz Hak için bir zarf (kap) konumundayız. Çünkü O, bizim şekillerimize ve renklerimize göre bizimle birlikte ortaya çıkıp belirlenmiştir. Nasıl ki, şekilleri ve renkleri farklı birtakım bardaklara su konulsa, su kendi özünde belirlenmemiş ve renksiz olduğu halde, bardağın şekline uyarak belirlenir; ve bardakların renklerine göre kırmızı, yeşil, mavi ve sarı görünür. İşte İlahi Zât da böyle belirlenmemiş ve renksizdir. Bizim belirlenimlerimize göre çeşitli ve farklı suretlerde ortaya çıkar.

İmdi "su" ile "zarf” ancak bir temsîlden ibarettir. Zîrâ “su” ile “kap" arasında ikilik ve gayriyet vardır. Suyun vücûdu ile bardağın vücûdu başka başka şeylerdir. Suyun bardağa duhûlü, hulûl sûretiyledir. Bâlâda mükerre- ren zikrolunduğu üzere, Hakk'ın bizim taayyünâtımıza tahallülü ise isney- niyet ve hulûl sûretiyle değildir. Bizim bu vücûdumuz, vücûd-ı mutlakın tenezzülünden husûle gelmiş, mukayyed bir vücûd-ı kesîftir. Binâenaleyh bir zarf-ı müstakil ve hâriç farzolunamaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "su" ile "kap" ancak bir temsilden ibarettir. Çünkü "su" ile "kap" arasında ikilik ve başkalık vardır. Suyun varlığı ile bardağın varlığı başka başka şeylerdir. Suyun bardağa girmesi, hulûl (içine girme, nüfuz etme) şeklindedir. Yukarıda tekrar tekrar zikredildiği üzere, Hakk'ın bizim taayyünâtımıza (belirginleşmelerimize) hulûl etmesi ise ikilik ve hulûl şeklinde değildir. Bizim bu varlığımız, mutlak varlığın tenezzülünden (aşağı inmesinden, tecellisinden) meydana gelmiş, kayıtlı ve kesif (yoğun) bir varlıktır. Bu sebeple, bağımsız ve dış bir kap olarak farz olunamaz.

Hulûle kāil olanlar, vücûd-ı Hak ile vücûd-ı halkı yekdîğerinin gayrı tevehhüm ettikleri için bu varta-i hulûle düşmüşlerdir. وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hulûle (Allah'ın yaratılmışlara girmesi inancı) inananlar, Hakk'ın varlığı ile halkın varlığını birbirinin gayrısı (başka) zannettikleri için bu hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) tehlikesine düşmüşlerdir. وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ. (Allah hakkı söyler ve doğru yola iletir.)

"Ve Allah Teâlâ hak olan şeyi söyler; ve râh-ı sedîde delâlet ve hidâ- yet eyler." (Ahzâb, 33/4) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ve Yüce Allah, hak olan şeyi söyler; ve doğru yola delâlet ve hidâyet eder." (Ahzâb, 33/4)

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber ve misk-i ezfer (r.a.) kendi nefs-i nefîsini, Hakk'a mazhariyet hususunda, su kabına teşbîh edip, kendi mazhariyetinde, Hakk'ın kâffe-i esmâ ve sıfât-ı rabbâniyye ile zuhûrunu, taayyününü ve te- cellîsini isbât ettiğinden, bu fass-ı lemʼa-nisârda beyân buyurduğu hakāyık- ta, lisânının lisân-ı Hak olduğuna işâreten: “Bu hakāyıkı söyleyen Haktır; benim lisânım ile sizi tarîk-i vahdete delâlet ve hidâyet eder” buyururlar. "El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber ve misk-i ezfer (r.a.), kendi yüce nefsini, Hakk'a mazhar olma konusunda su kabına benzetip, kendi mazhariyetinde Hakk'ın bütün ilahi isim ve sıfatlarla zuhurunu, taayyününü (belirginleşmesini) ve tecellisini (ortaya çıkışını) ispat ettiğinden, bu ışık saçan fass'ta (bölümde) beyan buyurduğu hakikatlerde, lisanının Hakk'ın lisanı olduğuna işaret ederek: "Bu hakikatleri söyleyen Hakk'tır; benim lisanım ile sizi vahdet (birlik) yoluna delalet (yönlendirme) ve hidayet (doğru yolu gösterme) eder," buyururlar. "El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn."

İbtida: 13 Kânûn-i evvel 331; 19 Rebîu'l-evvel 333 İntiha: 3 Şubat 331; Rebîu'l-âhir 334, Çarşanba sabahı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başlangıç: 13 Aralık 1915; Bitiş: 3 Şubat 1916, Çarşamba sabahı.

*** [5/45] Mesnevî: Bu fass-1 rengîne taalluku görülen, Mesnevî-i Şerîf'in beşinci cildinde vâki' âtîdeki sürh-i münîfin tercümeten ve şerhan burada îrâdı münasib görülmüştür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mesnevî: Bu renkli fassa (bölüme) ilişkin olduğu görülen, Mesnevî-i Şerîf'in beşinci cildinde yer alan aşağıdaki parlak kırmızı (başlığın) tercüme ve şerh olarak burada zikredilmesi uygun görülmüştür.

İntiha: 3 Şubat 1331, Rebîu'l-ahir 1334 [16 Şubat 1916] Çarşamba sabahı &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tamamlandı: 3 Şubat 1331, Rebîu'l-ahir 1334 [16 Şubat 1916] Çarşamba sabahı

Sürh-i Mesnevî-i Şerîf:227 İbtida: 4 Şubat 1331 [17 Şubat 1916], Perşembe sabahı &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sürh-i Mesnevî-i Şerîf:227 Başlangıç: 4 Şubat 1331 [17 Şubat 1916], Perşembe sabahı

در صفت آن بیخودان که از شـر خـود و هنـر خـود ایمن شده اند که فانی اند در بقای حق

سبحانه همچون ستارگان که فانی اند بروز در نور آفتاب و فانی را خوف آفت و خطر نباشد.

Tercüme. “Bu sürh-i şerîf o kendinden geçmiş olanların sıfatı beyânın-dadır ki, onlar kendilerinin şerrinden ve hünerinden emîn olmuşlardır. Zîrâ gündüz, güneşin nûrundan fânî olan yıldızlar gibi, onlar dahi Hakk'ın bekāsında fânîlerdir; ve fânî olan kimseye âfet ve helâk korkusu yoktur.” Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu şerefli sır, kendilerinden geçmiş olanların sıfatını açıklamaktadır ki, onlar kendi şerlerinden ve hünerlerinden emin olmuşlardır. Çünkü gündüz, güneşin nurundan fani olan yıldızlar gibi, onlar da Hakk'ın bekasında (varlığında) fanidirler; ve fani olan kimseye afet ve helak korkusu yoktur. Mesnevi:

چون فناش از فقر پیرایه شود

فقر فخری را فنا پیرایه شد

او محمد وار بی سایه شود

چون زبانه شمع او بی سایه شد

Tercüme: “O bî-hod olan kimsenin fenâsı, fakrdan müzeyyen olduğu vakit, o kimse Muhammed (a.s.v.) gibi bî-sâye olur. Fahra mensûb olan fakr için fenâ zînet oldukda, o kimse şem' alevinin ucu gibi gölgesiz oldu.”228 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "O kendinden geçmiş kimsenin yok oluşu, fakirlikle süslendiği zaman, o kimse Muhammed (a.s.v.) gibi gölgesiz olur. Övülmeye layık olan fakirlik için yok oluş süs olduğunda, o kimse mum alevinin ucu gibi gölgesiz oldu."

Şerh: "Fakr"dan murâd “fakr-ı sûrî", ya'ni bilcümle mâmelekini terke- dip nân-pâreye muhtâc olacak bir hâle gelmek değildir. Belki kemâl-i he- yemânı ve Hakk'a olan ifrât-ı aşkı sebebiyle kendi nefsinden fânî ve Hakk'la bâkî olmaktır. Bu fenânın “fakr”dan müzeyyen olması budur ki: Bu Fass-ı İbrâhîmî'de tafsîl olunduğu vech ile [5/46] ârif görür ki, ilm-i Hakk'ta peydâ olan ayn-ı sâbitesi ism-i Hakk'ın; ve hazret-i şehâdette, ya'ni bu dünyâda "ben, ben” dediği sûret-i vücûdu ise, ayn-ı sâbitesinin sûretleridir. Vücûd-ı kesîfi ise, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın tenezzülâtından husûle gelmiş olan bir taayyündür. Binâenaleyh cemî'-i mevâtında Hakk'a müftekirdir. İşte bu fakrdan nâşî, kendisi için ortada “ben”im diyecek bir vücûd bulamaz; ve görür ki, kendisinin enâniyeti bir vehm-i mahzdan ibârettir. Binâenaleyh kendisinin bu vehm-i enâniyyetinden geçer, vücûd-ı Hakk'ta fânî olur; ve onun fenâsı “fakr”dan müzeyyen olmuş olur. Zîrâ abdin zîneti onun fenâsı- dır. Bu öyle bir zînettir ki, dünyâda ve âhirette onun muâdili yoktur. Seme- ni ise ancak fedâ-yı nefstir. Böyle bir kimse Muhammed (s.a.v.) Efendimiz gibi bî-sâye olur. Çünkü artık o nûr-i Hak olur; ve nûrun sâyesi olmaz; ve Cenâb-ı Fahr-i âlemin iftihâr eylediği fakr için fenâ zînet olunca, bî-sâye olan şem'in alevinin ucu gibi, o kimse de bî-sâye olur. Ya'ni mevhûm olan vücûd-ı mecâzî zulmetinden halâs olup nûr-i mahz olur. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: "Fakr"dan kastedilen, "sûrî fakirlik", yani bütün mal varlığını terk edip bir lokma ekmeğe muhtaç olacak bir hâle gelmek değildir. Aksine, kemâl derecesindeki hayranlığı ve Hakk'a olan aşırı aşkı sebebiyle kendi nefsinden fânî (yok olma) ve Hakk ile bâkî (var olma) olmaktır. Bu fenânın "fakr" ile süslenmesi şudur ki: Bu İbrahim Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, ârif görür ki, Hakk'ın ilminde meydana gelen tekil sabit hakikati, Hakk isminin; ve şehâdet âleminde, yani bu dünyada "ben, ben" dediği varlık şekli ise, tekil sabit hakikatinin şekilleridir. Yoğun varlığı ise, Hakk'ın mutlak varlığının tenezzüllerinden (aşağı inişlerinden) meydana gelmiş olan bir taayyündür (belirginleşmedir). Bu sebeple, bütün hâllerinde Hakk'a muhtaçtır. İşte bu fakirlikten dolayı, kendisi için ortada "ben"im diyecek bir varlık bulamaz; ve görür ki, kendisinin benliği sadece bir vehm-i mahzdan (salt bir sanıdan) ibarettir. Bu sebeple, kendisinin bu benlik sanısından geçer, Hakk'ın varlığında fânî olur; ve onun fenâsı "fakr" ile süslenmiş olur. Çünkü kulun süsü onun fenâsıdır. Bu öyle bir süstür ki, dünyada ve ahirette onun dengi yoktur. Bedeli ise ancak nefsi feda etmektir. Böyle bir kimse, Muhammed (s.a.v.) Efendimiz gibi gölgesiz olur. Çünkü artık o, Hakk'ın nuru olur; ve nurun gölgesi olmaz; ve Cenâb-ı Fahr-i Âlem'in (âlemlerin övüncü olan Peygamberimizin) iftihar ettiği fakirlik için fenâ süs olunca, gölgesiz olan mumun alevinin ucu gibi, o kimse de gölgesiz olur. Yani, vehmedilmiş olan mecâzî varlık karanlığından kurtulup salt nur olur. Mesnevî:

شمع چون گردد زبانه پا و سر

سایه را نبود بگرد او گذر

موم از خویش و از سایه در گریخت

در شعاع از بهر او که شمع ریخت

Anın zıllın dahi Mevlâ düşürmez hâke tazîmen (Sâbit) Zîrâ zât-ı latîfi ser-tâ-pâ nûr idi; ve nûr ise adem-i cirm ile şeffâf ve latîfdir, envâr- dan bir gayrısı onu mahcûb etmez. Onun için sâyesi yere düşmez. Kāmetin ey bostân-ı lâ-mekân pîrâyesi Nûrdan bir servdir düşmez zemîne sâyesi.” Hulâsatü'l-Vefâ fî Şerhi'ş-Şifa, II, s. 941. Bu zuhûr, Mevlid'de Süleyman Çelebi tarafından, Nûr idi baştan ayağa gövdesi Bu ayandır nûrun olmaz gölgesi &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Onun gölgesini dahi Mevlâ, yüceltmek için yere düşürmez (Sâbit). Çünkü onun latif zâtı baştan ayağa nur idi; nur ise cisimsizliği sebebiyle şeffaf ve latiftir, nurlardan başka hiçbir şey onu örtmez. Onun için gölgesi yere düşmez. "Ey mekânsızlık bahçesinin süsü, boyun nurdan bir servidir, gölgesi yere düşmez." (Hulâsatü'l-Vefâ fî Şerhi'ş-Şifa, II, s. 941). Bu zuhur, Mevlid'de Süleyman Çelebi tarafından, "Baştan ayağa gövdesi nur idi, bu açıktır ki nurun gölgesi olmaz." şeklinde ifade edilmiştir.

Tercüme: “Şem' baştan ayağa kadar alev olunca, gölgenin onun etrâfı- na güzer kılması olmaz. Mum, mumu döken kimsenin rızâsından dolayı, kendisinden ve gölgeden şuâa ilticâ eyledi." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şem' baştan ayağa kadar alev olunca, gölgenin onun etrafına uğraması olmaz. Mum, mumu döken kimsenin rızasından dolayı, kendisinden ve gölgeden ışığa sığındı.

Şerh: Ma'lûmdur ki, mum yandığı vakit, zebânesi etrâfı ziyâdâr etmekle berâber dip tarafına kendi vücûdunun [5/47] gölgesi düşer. Hattâ “Mum dibine ışık vermez" darb-ı meseli meşhûrdur. Mumun baştan ayağa ka- dar alev olduğu farzolununca mumun vücûdu kalmayacağından gölgesi de zâil olur. Bu bir temsîlden ibârettir. İşte bunun gibi insan dahi fenâ ve bekā mertebelerinden mukaddem vücûd-1 mecâzîsini mevcûd-i müstakil zanneder idi; ve sıfât-ı nefsâniyyeden ibaret olan o vücudun gölgelerini etrâfına salmış idi. Fenâ ve bekā mertebelerine vâsıl olunca baştan ayağa kadar ayn-ı ziyâ-yı Hak oldu. Artık hem kendi vücudundan ve hem de onun sıfatı olan gölgelerden, nûr-i Hakk'a ilticâ eyledi. (Bahrü'l-Ulûm ve Cenâb-ı İmdâdullâh (kuddise sırruhümâ) Şerh'lerinden hulâsa). Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Bilinmelidir ki, mum yandığı zaman, alevi etrafı aydınlatmakla birlikte dip tarafına kendi varlığının gölgesi düşer. Hatta "Mum dibine ışık vermez" atasözü meşhurdur. Mumun baştan ayağa kadar alev olduğu varsayılırsa, mumun varlığı kalmayacağından gölgesi de ortadan kalkar. Bu bir temsilden ibarettir. İşte bunun gibi insan da fenâ (yok olma) ve bekā (varlıkta kalma) mertebelerinden önce mecazî varlığını müstakil bir varlık zannederdi; ve nefsanî sıfatlardan ibaret olan o varlığın gölgelerini etrafına salmıştı. Fenâ ve bekā mertebelerine ulaşınca baştan ayağa kadar Hak'kın nurunun ta kendisi oldu. Artık hem kendi varlığından hem de onun sıfatı olan gölgelerden, Hak nuruna sığındı. (Bahrü'l-Ulûm ve Cenâb-ı İmdâdullâh (kuddise sırruhümâ) Şerh'lerinden özet). Mesnevî:

گفت من بهر فنایت ریختم

گفت من هم در فنا بگریختم

شمع چون در نار شد کلی فنا

نه اثر بینی ز شمع و نه ضيا

هست اندر دفع ظلمت آشکار

آتش صورت بمومی پایدار

بر خلاف موم شمع جسم كان

تا شود کم گردد افزون نور جان

این شعاع باقی و آن فانیست

شمع جان را شعله ربانیست

این شعاع باقی آمد مفترض

نی شعاع شمع فانی عرض

این زبانه نار جمله نور بود

شمع فانی سایه از وی دور بود

Tercüme: "Mumcu, muma: Ben seni fenâ için döktüm, dedi. Mum dahi: Ben de fenâya ilticâ eyledim, dedi. Şem' ateşte külliyyen fenâ bulun- ca şem'den ne eser ve ne de ziyâ görürsün. Karanlığı def'etmekte, âşikâr olarak, sûret ateşi bir mum ile kāim oldu. Mum gibi olan cisim şem'in hilâfınadır ki, o cisim şem’i eksildikçe, nûr-i can ziyâdeleşir. [5/48] Bu şuâ' bâkîdir; o ise fânîdir. Şem'-i câna şu'le-i rabbânî vardır. Bu bâkî olan şuâ' müfterız ve lâzım geldi. Araz olan şem'-i fânînin şuâı ise böyle değil. O ateşin ucu, hep nûr oldu. Şem', fânî ve sâye de ondan dûr oldu." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Mumcu, muma: Ben seni yok olmak için döktüm, dedi. Mum da: Ben de yok olmaya sığındım, dedi. Mum ateşte tamamen yok olunca, mumdan ne bir iz ne de bir ışık görürsün. Karanlığı gidermekte, açıkça, ateşin sûreti bir mum ile ayakta durdu. Mum gibi olan cisim, mumun aksinedir; o cisim mumu eksilttikçe, canın nuru artar. Bu ışık kalıcıdır; o ise geçicidir. Can mumunda Rabbanî bir alev vardır. Bu kalıcı olan ışık farz ve gerekli oldu. Geçici olan araz (araz: kendi başına var olamayan, cevhere bağlı olan) mumun ışığı ise böyle değildir. O ateşin ucu, hep nur oldu. Mum geçici oldu ve gölge de ondan uzaklaştı."

Şerh: Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimizin âdet-i seniyyeleri, tebyîn-i hak için âfâkı enfüse tatbîk etmektir. Binâenaleyh keyfiyyet-i fenâyı dahi misâl-i şem' ile îzâh buyururlar: "Mumcu”dan maksûd Hâlık-ı kevn ü mekân hazretleri; ve "mum”dan murâd vücûd-ı kesîf-i insân; ve “âteş-i sûret❞den maksad dahi, onun mukābili olan “âteş-i ma'nevî-i aşk ve muhabbet"; ve “zebâne-i âteş"ten murâd da “rûh-ı insânî”dir. Ebyât-ı şerîfenin âfâkî olan maânî-i zâhiresi muhtâc-ı îzâh değildir. Enfüsî olan maânî-i bâtınesi budur ki: Hak Teâlâ hazretleri insana hitaben: “Ben seni كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ )Kasas 28/88) [Her bir şey hâliktir; ancak O'nun vechi hâlik değildir.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğum vech ile, hâlik ve fânî olmak için halk ve îcâd eyledim” buyurur. İnsân-ı kâmil dahi: “Ey benim Hâlık'ım, ben de senin Habîb-i Lebîb'inin مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا ]Ölmeden evvel ölünüz!] emrine tebaan, ölmeden evvel ölmek ve fânî olmak keyfiyetine kaçıp ilticâ eyledim; ve bu sûretle maksad-ı hilkatin husûlüne ve rızâ-yı şerîfinin istihsâline sa’yeyledim” der. İnsân-ı kâmilin şem' gibi olan vücûdu, âteş-i aşk-ı ilâhî ile yanınca, artık ondan âsâr ve sıfât-ı nefsâniyye zâhir olmaz olur. Fakat bu teşbîh bir cihette tahallüf eder. Sûrî olan zulmeti ref'etmekte, ateş mutlakā bir mumla kāim olmak lâzım gelir ise de, uşşâk-ı ilâhînin şem' gibi olan cisimleri böyle değildir. Çünkü onların şem’-i cisimleri, nâr-ı aşkla yanıp noksan-pezîr oldukça, canlarının nûru ziyâde olur. Nitekim görmek ve işitmek lutfuna mazhar olanlar, dâimâ görür ve işitirler ki, ehl-i fenâ olan evliyâullâhın vücûd-ı sûrîleri zaîf ve nahîf olur. Fakat cân-ı azîzlerinde o derece kuvvet-i tasarruf ve nûr-i tedbîr vardır ki, en cebbâr ve kavî bir cismânînin ıslâh edemediği bir azgın ve nefsânî adamı, bir nazar-ı iksîr eseriyle zümre-i sulehâya ilhâk ederler. [5/49] İşte onun cânının şuâı bâkîdir; çünkü rabbânîdir. Nûr-i rabbânî ise fenâ-pezîr olmaz. Onun nûr-i cânı, şem'in fânî ve araz olan nûru gibi fânî değildir. O zebâne-i âteş gibi olan rûh-ı insânî, hep nûrânî oldu. Şem’-i cismâniyyet fenâya gitti. Artık ondan, gölge gibi olan sıfât-ı nefsâniyye tebâüd eyledi. Mesnevî: ابر را سایه بر افتد بر زمین ماه را سایه نباشد همنشین باشی اندر بیخودی چون قرص ماه بیخودی بی ابریست ای نیکخواه باز چون ابری بیاید رانده رفت نور از مه خیالی مانده چون هلالی گشت آن بدر شریف از حجاب ابر نورش شد ضعیف ابر تن ما را خیال اندیش کرد مه خیالی می نماید از ابر و گرد &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Mevlânâ (r.a.) efendimizin yüce âdetleri, hakikati açıklamak için dış âlemi (âfâkı) iç âleme (enfüse) uygulamaktır. Bu sebeple, fenâ (yok olma) keyfiyetini de mum örneğiyle açıklarlar: "Mumcu"dan maksat, oluş ve mekânın Yaratıcısı olan Hak Teâlâ hazretleridir; "mum"dan murat, insanın yoğun varlığı (vücûd-ı kesîf-i insân); "sûret ateşi"nden maksat ise, onun karşılığı olan "manevî aşk ve muhabbet ateşi"dir; "ateşin alevi"nden murat da "insan ruhu"dur. Yüce beyitlerin dış âleme ait görünen anlamları açıklamaya muhtaç değildir. İç âleme ait bâtınî anlamları şudur ki: Hak Teâlâ hazretleri insana hitaben: "Ben seni, 'كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ' (Kasas 28/88) [Her bir şey hâliktir; ancak O'nun vechi hâlik değildir.] ayet-i kerimesinde beyan buyurduğum şekilde, hâlik ve fânî olmak için halk ve icat eyledim" buyurur. İnsân-ı kâmil de: "Ey benim Yaratıcım, ben de senin Sevgili Habîb'inin 'مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا' [Ölmeden evvel ölünüz!] emrine uyarak, ölmeden evvel ölmek ve fânî olmak keyfiyetine kaçıp iltica eyledim; ve bu suretle yaratılış maksadının gerçekleşmesine ve yüce rızanın elde edilmesine gayret ettim" der. İnsân-ı kâmilin mum gibi olan vücudu, ilâhî aşk ateşiyle yanınca, artık ondan nefsanî eserler ve sıfatlar ortaya çıkmaz olur. Fakat bu teşbih bir yönden farklılık gösterir. Sûrî olan karanlığı gidermekte, ateş mutlaka bir mumla kâim olmak lazım gelir ise de, ilâhî âşıkların mum gibi olan cisimleri böyle değildir. Çünkü onların cisim mumu, aşk ateşiyle yanıp noksanlaştıkça, canlarının nuru ziyade olur. Nasıl ki görmek ve işitmek lütfuna mazhar olanlar, daima görür ve işitirler ki, fenâ ehli olan evliyâullahın sûrî vücutları zayıf ve nahif olur. Fakat aziz canlarında o derece tasarruf kuvveti ve tedbir nuru vardır ki, en cebbar ve kuvvetli bir cismanînin ıslah edemediği bir azgın ve nefsanî adamı, bir iksir nazarı eseriyle salihler zümresine ilhak ederler. [5/49] İşte onun canının şuâı bâkidir; çünkü rabbânîdir. Rabbânî nur ise fenâ-pezîr olmaz. Onun can nuru, mumun fânî ve araz olan nuru gibi fânî değildir. O ateş alevi gibi olan insan ruhu, hep nuranî oldu. Cismaniyet mumu fenâya gitti. Artık ondan, gölge gibi olan nefsanî sıfatlar uzaklaştı. Mesnevî: ابر را سایه بر افتد بر زمین ماه را سایه نباشد همنشین باشی اندر بیخودی چون قرص ماه بیخودی بی ابریست ای نیکخواه باز چون ابری بیاید رانده رفت نور از مه خیالی مانده چون هلالی گشت آن بدر شریف از حجاب ابر نورش شد ضعیف ابر تن ما را خیال اندیش کرد مه خیالی می نماید از ابر و گرد

لطف مه بنگر که این هم لطف اوست

مه فراغت دارد از ابر و غبار

ابر ما را شد عدو و خصم جان

که بگفت او ابرها ما را عدوست

بر فراز چرخ دارد مه مدار

که کند مه را ز چشم ما نهان

Tercüme: "Bulutun gölgesi yere düşer. Fakat gölge aya mukārin olmaz. Ey nîk-hâh, bî-hodluk bulutsuzluktur. Sen bî-hodluk içinde, kurs-ı kamer gibi olursun. Def’edilmiş olan bir bulut tekrâr geldiği vakit, nûr gidip kamerden bir hayal kalmıştır. Onun nûru, bulut perdesinden zaîf oldu. O bedr-i şerîf bir hilâl gibi oldu. Kamer buluttan ve tozdan bir hayâl görünür. Ten bulutu da bizi hayâl-endîş eyledi. [5/50] Kamerin lutfuna bak ki, bulutlar bize düşmandır, dedi. Bu da onun lutfudur. Buluttan ve tozdan ayın ferâgati vardır. Zîrâ kamerin bâlâ-yı çarh üstünde medârı vardır. Bulut bize hasm-1 cân oldu. Çünkü ayı gözümüzden nihân eyler." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bulutun gölgesi yere düşer. Fakat gölge aya yakın olmaz. Ey iyilik isteyen kişi, kendinden geçme (bî-hodluk) bulutsuzluktur. Sen kendinden geçme hâlinde, ay diski gibi olursun. Defedilmiş olan bir bulut tekrar geldiği zaman, nur gidip aydan bir hayal kalmıştır. Onun nuru, bulut perdesinden zayıf oldu. O şerefli dolunay bir hilal gibi oldu. Ay, buluttan ve tozdan bir hayal görünür. Ten bulutu da bizi hayal kuran (hayal-endîş) eyledi. Ayın lütfuna bak ki, "Bulutlar bize düşmandır," dedi. Bu da onun lütfudur. Buluttan ve tozdan ayın feragati (uzaklaşması) vardır. Çünkü ayın gökyüzünün yüksekliği üstünde bir yörüngesi vardır. Bulut bize can düşmanı oldu. Çünkü ayı gözümüzden gizler.

Şerh: Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) keyfiyyet-i fenâyı zikrolunan ebyât-ı münîfede dahi, diğer bir misâl ile îzâh buyururlar. Zîrâ misâl taaddüd ettikçe, makūlât da o nisbette mahsûs olur; ve maksad dahi ukūl-i mütefâvite muvâcehesinde o kadar tavazzuh eyler. Bu misâlde "bulut"tan murâd “zulmet-i beşeriyyet”; ve “ay”dan murâd “rûhâniyet”; ve “bî-hodluk”tan maksad dahi kuyûd-i beşeriyye olan “evsâf-ı nefsâniyyeden kurtulmaktır. Ebyât-ı şerîfenin ma'nâsı bu olur ki: Bulut gibi olan zulmet-i beşeriyyet zemîn-i cisme düşer. Fakat kamer gibi olan rûhâniyet bu zulmete hem-nişîn olmaz. Çünkü rûh bu âlemden değildir. Onun gamı dahi bu âlemin ahvâl-i zulmâniyyesine mukārin olmaz. Nitekim Hz. Pîr-i destgîr diğer bir beyitte: در دماغش جز غم الله نیست جامه از تن جان ز تن آگاه نیست [Libâs tenden, can da tenden âgâh değildir; onun dimâğında Allah gamından başkası yoktur.]229 buyururlar. Ey iyi şeyi isteyen kimse! Bî-hodluk bulut gibi olan kuyûd-i beşeriyye-i zulmânîden kurtulmaktır. Sen bundan halâs olduğun vakit, rûhâniyetin kurs-ı kamer gibi, pertev-nisâr olur. Fakat ey sâhib-i telvîn olan sâlik! Mücâhede ile def'ettiğin evsâf-ı nefsâniyye bulutu tekrâr geldiği vakit, nûr-i rûhâniyyet zâil olup, ay gibi olan o rûhâniyetten bir hayal kalır. İşte o rûhâniyetin nûru, beşeriyet bulutunun perdesinden zaîf olup bedr-i şerîf iken bir hilâle döndü. Nasıl ki önüne bir bulut ve kesîf toz gelen ay hayâl gibi görünürse, bu cism-i kesîfimizin bu- lutu dahi, bizi hakîkatimiz olan rûhâniyetimiz ve onun hakîkati olan Hak hakkında hayâl-endîş kıldı; ve hattâ bu kesâfet yüzünden baʼzılarımız, öyle rûhâniyet ve ulûhiyet gibi şeyler mevcûd olmadığını bile iddiaya kıyâm edip hayâlât-ı fâsideye düştüler. [5/51] Bizim mâh-ı ruhumuzun hakîka- ti olan Hak Teâlâ hazretleri evsâf-ı beşeriyyet ve nefsâniyet bulutlarının bize düşman olduğunu Kur'ân ile ve lisân-ı Resûl ile haber verdi. Nitekim kendi nefislerine mübtelâ olup Hak'tan bilkülliyye mahcûb olan küffâr hakkında, Kur'ân-ı Kerîmde عَدُوِّي وَعَدُوِّكُمْ (Mümtehine, 60/1) [Benim düşmanım ve sizin düşmanınız.] buyurdu; ve lisân-ı Resûl ile dahi أَعْدَى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِي بَيْنَ جَنْبَيْكَ [Düşmanlarının en azılısı içindeki nefsindir.]230 dedi. Bu ihbâr da onun lutfudur. Bulut gibi evsâf-ı beşeriyyeden ve toz gibi olan ahkâm-ı tabîiyyeden ay gibi olan rûhun ferâgati vardır. Çünkü onun medârı bu âlem-i kesîf-i tabîat değil, belki âlem-i latîf-i ervâhdır. Bu sıfât-ı nefsâniyye bizim rûhumuzun düşmanıdır. Çünkü ay gibi olan Hak ve hakîkati gözümüzden gizler. Mesnevî: حور را این پرده زالی میکند ماه ما را در کنار عز نشاند بدر را کم از هلالی میکند دشمن ما را عدوی خویش خواند Tercüme: “Bu perde, hûrîleri bir zâl ve bedri bir hilâlden noksan eyler. Ay bizi kenâr-ı izzette oturttu; ve bizim düşmanımıza düşmanımdır dedi." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Mevlânâ Hazretleri (Allah ondan razı olsun), fenâ halini, zikredilen yüce beyitlerde başka bir örnekle de açıklarlar. Çünkü örnekler çoğaldıkça, akılla anlaşılan şeyler de o oranda somutlaşır; ve amaç da farklı akıl seviyeleri karşısında o kadar netleşir. Bu örnekte "bulut"tan kasıt "beşeriyetin karanlığı"; ve "ay"dan kasıt "ruhanîyet"; ve "bî-hodluk"tan (kendinden geçme) maksat ise beşerî kayıtlar olan "nefsanî sıfatlardan kurtulmaktır. Yüce beyitlerin anlamı şudur ki: Bulut gibi olan beşeriyetin karanlığı cisim zeminine düşer. Fakat ay gibi olan ruhanîyet bu karanlığa yoldaş olmaz. Çünkü ruh bu âlemden değildir. Onun gamı da bu âlemin karanlık hallerine eşlik etmez. Nitekim Hz. Pîr-i destgîr (yol gösteren pir) başka bir beyitte şöyle buyururlar: در دماغش جز غم الله نیست جامه از تن جان ز تن آگاه نیست [Elbise tenden, can da tenden haberdar değildir; onun zihninde Allah gamından başkası yoktur.] Ey iyi şeyi isteyen kimse! Bî-hodluk, bulut gibi olan karanlık beşerî kayıtlardan kurtulmaktır. Sen bundan kurtulduğun zaman, ruhanîyetin ay diski gibi, ışık saçar. Fakat ey telvîn (halden hale geçme) sahibi olan sâlik (Hakk yolcusu)! Mücadele ile defettiğin nefsanî sıfatlar bulutu tekrar geldiği zaman, ruhanîyet nuru kaybolur, ay gibi olan o ruhanîyetten bir hayal kalır. İşte o ruhanîyetin nuru, beşeriyet bulutunun perdesinden zayıf olup dolunay iken bir hilale döndü. Nasıl ki önüne bir bulut ve yoğun toz gelen ay hayal gibi görünürse, bu yoğun cismimizin bulutu da, bizi hakikatimiz olan ruhanîyetimiz ve onun hakikati olan Hak hakkında hayalperest kıldı; ve hatta bu yoğunluk yüzünden bazılarımız, öyle ruhanîyet ve ulûhiyet gibi şeylerin mevcut olmadığını bile iddia etmeye kalkışıp batıl hayallere düştüler. Bizim ruhumuzun ayı olan Hak Teâlâ Hazretleri, beşeriyet ve nefsaniyet sıfatları bulutlarının bize düşman olduğunu Kur'an ile ve Resul'ün diliyle haber verdi. Nitekim kendi nefislerine müptela olup Hak'tan tamamen perdelenmiş olan kafirler hakkında, Kur'an-ı Kerim'de عَدُوِّي وَعَدُوِّكُمْ (Mümtehine, 60/1) [Benim düşmanım ve sizin düşmanınız.] buyurdu; ve Resul'ün diliyle de أَعْدَى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِي بَيْنَ جَنْبَيْكَ [Düşmanlarının en azılısı içindeki nefsindir.] dedi. Bu haber de onun lütfudur. Bulut gibi beşeriyet sıfatlarından ve toz gibi olan tabiî hükümlerden ay gibi olan ruhun feragati (vazgeçmesi) vardır. Çünkü onun dayanağı bu yoğun tabiat âlemi değil, aksine latif ruhlar âlemidir. Bu nefsanî sıfatlar bizim ruhumuzun düşmanıdır. Çünkü ay gibi olan Hakk'ı ve hakikati gözümüzden gizler. Mesnevî: حور را این پرده زالی میکند ماه ما را در کنار عز نشاند بدر را کم از هلالی میکند دشمن ما را عدوی خویش خواند Tercüme: “Bu perde, hurileri bir kocakarıya ve dolunayı bir hilalden daha az gösterir. Ay bizi izzet kenarına oturttu; ve bizim düşmanımıza düşmanımdır dedi."

Şerh: Bu nefsâniyet ve tabîat perdeleri, cennet hûrîleri gibi olan mah- bûbân-ı ma'nevîyi, enbiyâ ve evliyâyı bir acûze gibi çirkin ve kabîh göste- rir. Nitekim Ebû Cehil, bu perde-i nefsâniyyet hasebiyle, “Ben mekârim-i ahlâk için ba'solundum” buyuran mahbûb-i Rabbü'l-âlemîn Efendimiz'e: "Ben Kureyş içinde senin gibi bir çirkin nakış görmedim” demiş idi. İşte bu perde, âlemi envâr-ı fazîletleriyle bedr-i enver gibi münevver kılan as- hâb-ı kemâli, bir hilâlden daha nâkıs gösterir. Mâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri, bizi mertebe-i izzette oturtup da düşmanlarımıza “Onlar benim dahi düşmanımdır”, buyurdu. Nitekim Mümtehine sûre-i şerîfesinde bu- yurur: [5/52] يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ (Mümtehine, 60/1) ya'ni "Ey mü'minler, benim ve sizin düşmanınızı dost ittihâz etme- yiniz." Mesnevî: ابر را تابی اگر هست از مهست هر که مه خواند ابر را او گمر هست Tercüme: "Eğer bulutun bir parlaklığı varsa aydandır. Her kim buluta ay derse, o dâlldir, şaşkındır.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu nefsâniyet ve tabiat perdeleri, cennet hurileri gibi olan manevi güzelleri, peygamberleri ve evliyaları çirkin ve kötü bir kocakarı gibi gösterir. Nasıl ki Ebû Cehil, bu nefsâniyet perdesi sebebiyle, "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" buyuran âlemlerin Rabbi'nin sevgilisi Efendimiz'e: "Ben Kureyş içinde senin gibi çirkin bir nakış görmedim" demişti. İşte bu perde, âlemi fazilet nurlarıyla en parlak dolunay gibi aydınlatan kemâl sahiplerini, yeni ay hilalinden daha eksik gösterir. Hakiki ay olan Yüce Allah, bizi izzet mertebesine oturtup da düşmanlarımıza "Onlar benim de düşmanımdır" buyurdu. Nasıl ki Mümtehine sûre-i şerifesinde buyurur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ (Mümtehine, 60/1) yani "Ey müminler, benim ve sizin düşmanınızı dost edinmeyiniz." Mesnevî: ابر را تابی اگر هست از مهست هر که مه خواند ابر را او گمر هست Tercüme: "Eğer bulutun bir parlaklığı varsa aydandır. Her kim buluta ay derse, o sapkındır, şaşkındır."

Şerh: Ya'ni vücûd-ı halkta bir letâfet ve parlaklık varsa, mâh-ı hakîkî olan Hakk'ın vücudundandır. Zîrâ taayyünâtın vücûd-ı müstakilleri yoktur ki, onların kendiliklerinden letâfetleri bulunsun. Meselâ bulut, havânın şekl-i mütekâsifidir. Onun vücûdu havânın vücûduyla kāimdir. Binâenaleyh vü- cûd-ı müstakil sahibi değildir. Böyle olmakla beraber, buluta havâ demek câiz değildir. Çünkü taayyün hasebiyle havânın gayrıdır. İşte vücûd-ı mü- teayyinât-ı halk dahi böylece Hakk'ın vücûduyla kāim olmakla beraber, bi-hasebi't-taayyün Hakk'ın gayrıdır. Binâenaleyh her kim bulut gibi olan vücûd-ı halka, ay gibi olan Hak derse dalâlete düşer; ve bunu şaşkınlığın- dan söyler. Zîrâ merâtib-i vücûd-ı mutlakı anlayamamıştır. Mesnevî: نور مه بر ابر چون منزل شدست روی تاریکش ز مه مبدل شدست Tercüme: “Vaktâki ayın nûru bulut üstüne münzel oldu, o bulutun karanlık yüzü aydan mübeddel oldu." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani, yaratılmışların varlığında bir incelik ve parlaklık varsa, bu, gerçek ay olan Hakk'ın varlığındandır. Çünkü taayyünlerin (belirginleşmelerin) bağımsız bir varlığı yoktur ki, kendiliklerinden incelikleri bulunsun. Örneğin, bulut, havanın yoğunlaşmış şeklidir. Onun varlığı, havanın varlığıyla ayakta durur. Bu sebeple bağımsız bir varlığa sahip değildir. Böyle olmakla birlikte, buluta hava demek caiz değildir. Çünkü taayyün (belirginleşme) itibarıyla havanın gayrıdır (başka bir şeyidir). İşte yaratılmışların taayyün etmiş varlıkları da böylece Hakk'ın varlığıyla ayakta durmakla beraber, taayyün itibarıyla Hakk'ın gayrıdır. Bu sebeple her kim bulut gibi olan yaratılmışların varlığına, ay gibi olan Hak derse dalalete (sapıklığa) düşer; ve bunu şaşkınlığından söyler. Çünkü mutlak varlığın mertebelerini anlayamamıştır. Mesnevî: نور مه بر ابر چون منزل شدست روی تاریکش ز مه مبدل شدست Tercüme: “Ayın nuru bulutun üzerine indiği zaman, o bulutun karanlık yüzü aydan değişti (aydınlandı).”

Şerh: Ya'ni nûr-i mâh gibi olan sıfât-ı kemâliyye-i Hak, bulut gibi olan şahsın taayyünü üzerine münzel oldukda onun rûy-i târîki, ya'ni zulmet-i beşeriyyeti, Hakk'a mübeddel olur; ve bekā-yı Hak'la bekā bulur. [5/53] Mesnevî: در قیامت مهر مه معزول شد چشم در اصل ضیا مشغول شد تا بداند ملك را از مستعار وين رباط فانی از دار القرار دایه عاریت بود روزی سه چار مادرا ما را تو گیر اندر کنار پر من ابر است و پرده ست و کثیف ز انعكاس لطف حق شد او لطيف بر کنم پر را و لطفش را ز راه تا به بینم حسن مه را هم ز ماه من نخواهم دايه مادر خوشتر است موسيم من داية من مادر است &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Yani, Ay'ın nuru gibi olan Hakk'ın kemâl sıfatları, bulut gibi olan kişinin taayyünü (belirginleşmesi) üzerine indiğinde, onun karanlık yüzü, yani beşeriyetinin zulmeti, Hakk'a dönüşür; ve Hakk'ın bekâsı (ebedîliği) ile bekâ bulur. [5/53] Mesnevî: Kıyamette Ay'ın güneşi azledildi, göz asıl ışıkla meşgul oldu. Ta ki mülkü (varlığı) ödünçten bilsin ve bu fani ribatı (dünyayı) karar yurdundan (ahiretten). Dadı üç dört günlüktür, ey anne, bizi sen kucağına al. Benim perim (kanadım) buluttur, perdedir ve yoğundur; Hakk'ın lütfunun yansımasıyla o latif oldu. Perimi ve lütfunu yoldan kaldırırım ki Ay'ın güzelliğini de Ay'dan göreyim. Ben dadı istemem, anne daha hoştur. Benim mevsimim (zamanım) dadım, annemdir.

که هلاك خلق شد این رابطه من نخواهم لطف مه از واسطه

با مگر ابری بگیرد خوی ماه

تا نگردد او حجاب روی ماه

همچو جسم انبیا و اولیا صورتش بنمايد او در وصف لا

Tercüme: "Kıyâmette ay ve güneş maʼzûl oldu; göz ziyanın aslına meş- gül oldu. Tâ ki mülkü, müsteârdan ve bu fânî olan ribâtı dârü'l-karârdan temyîz eder. Dâye, bir gün ya üç dört gün âriyet olur. Ey ana, sen bizi kuca- ğında tut! Benim kanadım buluttur, perdedir ve kesîftir. O, lutf-i Hakk'ın in'ikâsından latîf oldu. Ben kanadı ve onun letâfetini yoldan koparır izâle ederim. Tâ ki mâhın hüsnünü mâhdan göreyim. Ben dâyeyi istemem; ana daha iyidir. Ben Mûsayım, benim dâyem anadır. Ben kamerin letâfetini vâsıtadan istemem. Zîrâ bu râbıta halkı helâk etti. Meğer ki mâhın huyuna mâlik olan bir bulut ola da o, ayın yüzüne hicâb olmaya. Sûretini “là” vas- fında göstere, enbiyâ ve evliyânın cismi gibi.” [5/54] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kıyamette ay ve güneş görevden alındı; göz, ışığın aslıyla meşgul oldu. Ta ki mülkü, ödünç olandan ve bu fani olan hanı, kalıcı yurttan ayırt etsin. Dadı, bir gün ya da üç dört günlüğüne ödünçtür. Ey ana, sen bizi kucağında tut! Benim kanadım buluttur, perdedir ve yoğundur. O, Hakk'ın lütfunun yansımasından latif oldu. Ben kanadı ve onun letafetini yoldan koparır, gideririm. Ta ki ayın güzelliğini aydan göreyim. Ben dadıyı istemem; ana daha iyidir. Ben Musa'yım, benim dadım anadır. Ben ayın letafetini vasıtadan istemem. Çünkü bu bağıntı halkı helak etti. Meğer ki ayın huyuna sahip olan bir bulut ola da o, ayın yüzüne perde olmaya. Suretini "lâ" (yokluk) vasfında göstere, peygamberlerin ve evliyaların cismi gibi.

Şerh: Kıyâmet-i kübrâ olduğu vakit şems ve kamer, âleme ziyâ vermek mertebesinden maʼzûl olurlar. Fakat arsa-i mahşer nûr-i Hakla ziyâdâr ola- cağından, halkın gözleri ziyânın aslıyla meşgül olur; ve halk bu zamanda ziyâ denilen şeyin bulut gibi kesîf bir vücûddan ibaret olan şemsin zâtın- dan olmadığını ve kamere verdiği ziyanın kendi malı olmayıp âriyet ol- duğunu anlarlar; ve mülkü âriyetten ve bu âlem-i fânîyi âlem-i bâkîden temyîz ederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Büyük kıyamet olduğu zaman güneş ve ay, âleme ışık verme mertebesinden azledilirler. Fakat mahşer alanı Hakk'ın nuruyla aydınlanacağından, halkın gözleri ışığın aslıyla meşgul olur; ve halk bu zamanda ışık denilen şeyin bulut gibi yoğun bir varlıktan ibaret olan güneşin zâtından olmadığını ve aya verdiği ışığın kendi malı olmayıp ödünç olduğunu anlarlar; ve mülkü ödünçten ve bu fani âlemi bâki âlemden ayırt ederler.

Bu halkı mecâzen terbiye eden dâye-i tabîat, âriyettir. Terbiyesi, bir yâ- hud üç dört güne münhasırdır. Ey mâder gibi olan Rabbü'l-âlemîn, bizi sen âgūşunda tut! Zîrâ âriyet olan dâyenin terbiyesi nâkıstır; tıflın maraz ve helâkine sebeb olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu halkı mecazen terbiye eden tabiat dadısı, eğretidir. Terbiyesi, ya bir yahut üç dört güne sınırlıdır. Ey anne gibi olan Âlemlerin Rabbi, bizi sen kucağında tut! Çünkü eğreti olan dadının terbiyesi eksiktir; çocuğun hastalığına ve helakine sebep olur.

Benim, tâvusun kanadı gibi zengin olan hünerlerim ve sıfât-ı sûriyyem veyâ taayyün-i vücûdum, kesîf bulut gibi mâh-ı hakîkîye bir perde ve hicâbdır. Bunlar hadd-i zâtında lutf-i Hakk'ın in'ikâsından böyle latîf oldu. Nitekim bu Fass-ı İbrâhîmîde beyân olunduğu üzere keşf-i evvelin itâ ettiği marifete göre, Hakk'ın, bu ayânın hakāyıkı ve ahvâli hasebiyle mütenevvi' ve mutasav- ver olduğu bilinmiş idi. İşte bu hakîkate binâen, ben mâh-ı hakîkînin hüsnünü kendisinden müşâhede etmek için, bu perde olan taayyün kanadını ve onun letâfetlerini mücâhedât ve riyâzât-ı şâkka ile, yoldan koparır ve izâle ederim. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Benim, tavusun kanadı gibi zengin olan hünerlerim ve dışsal sıfatlarım veya varlığımın belirlenimi, yoğun bulut gibi gerçek aya (Hakikat'e) bir perde ve engeldir. Bunlar, özünde Hakk'ın lütfunun yansımasından dolayı böyle latif oldu. Nasıl ki bu İbrahim Fassı'nda açıklandığı üzere, ilk keşfin verdiği marifete göre, Hakk'ın, bu sabit hakikatlerin hakikatleri ve halleri sebebiyle çeşitli ve şekil alan olduğu bilinmişti. İşte bu hakikate dayanarak, ben gerçek ayın (Hakikat'in) güzelliğini kendisinden müşahede etmek için, bu perde olan belirlenim kanadını ve onun letafetlerini zorlu mücahedeler ve riyazatlarla yoldan koparır ve ortadan kaldırırım.

Menküldür ki, bir gün Şemseddîn Tebrîzî (r.a.) efendimiz, Şeyh Evha- düddîn Kirmânî hazretlerine ne işle meşgül olduklarını sorarlar. Onlar da: "Ayı su leğeninde görüyorum." Ya'ni cemâl-i mutlakı mezâhir-i cemîle-i insâniyyede müşâhede ediyorum, diye cevâb verirler. Cenâb-ı Şemseddîn efendimiz dahi: “Eğer boynunda çıbanın yoksa, niçin semâda müşâhede etmiyorsun?" Ya'ni kayd-i taayyünden kurtulmuş isen niçin âlem-i ıtlâkta temâşâ etmiyorsun? buyurmuşlardır. Velhâsıl, mezâhir-i halkıyyede olan letâfet, Hakk'ın in’ikâs-ı pertev-i cemâlinden gayrı bir şey değildir. [5/55] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nakledilir ki, bir gün Şemseddîn Tebrîzî (r.a.) efendimiz, Şeyh Evhadüddîn Kirmânî hazretlerine ne işle meşgul olduklarını sorarlar. Onlar da: "Ayı su leğeninde görüyorum." yani mutlak güzelliği (cemâl-i mutlak) insana ait güzel görünüşlerde (mezâhir-i cemîle-i insâniyye) müşâhede ediyorum, diye cevap verirler. Cenâb-ı Şemseddîn efendimiz de: "Eğer boynunda çıbanın yoksa, niçin semâda müşâhede etmiyorsun?" yani kayıtlılıktan (kayd-i taayyün) kurtulmuş isen niçin mutlak âlemde (âlem-i ıtlâk) seyretmiyorsun? buyurmuşlardır. Sözün özü, yaratılmışların görünüşlerinde (mezâhir-i halkıyye) olan incelik, Hakk'ın güzellik nurunun yansımasından (in’ikâs-ı pertev-i cemâl) başka bir şey değildir.

Ben dâye-i tabîatı ve onun mecâzî olan ni'met ve râhatını istemem, Rabbü'l-âlemîn daha iyidir. Zîrâ ben Hz. Mûsâ (a.s.) meşrebindeyim. وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ )Kasas, 28/12) [Biz Mûsâ’ya evvelden sütnineleri harâm ettik.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere o hazret vâlidesinden başka hiçbir kadının memesini emmedi; ve onun dâyesi vâlidesi oldu. Ben Hakk'ın letâfetini merâyâ-yı ayân vâsıtasıyla müşâhede etmek istemem. Zîrâ halk, Hakk'ın bu taayyünât-ı kesîfeye merbût olan letâfetini müşâhe- de edemediklerinden, bu râbıta onları helâk etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ben tabiatın dadısını ve onun mecazî olan nimet ve rahatını istemem, Âlemlerin Rabbi daha iyidir. Çünkü ben Hz. Mûsâ (a.s.) meşrebindeyim (manevî yolundayım). وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ (Kasas, 28/12) [Biz Mûsâ’ya evvelden sütninelerini harâm ettik.] âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere o hazret annesinden başka hiçbir kadının memesini emmedi; ve onun dadısı annesi oldu. Ben Hakk'ın letafetini (inceliğini) sabit hakikatler aynaları vasıtasıyla müşahede etmek istemem. Çünkü halk, Hakk'ın bu kesif (yoğun) taayyünlere (belirlemelere) bağlı olan letafetini müşahede edemediklerinden, bu rabıta (bağlantı) onları helak etti.

Fakat bu vâsıta, enbiyâ ve evliyânın taayyünât-ı vücûdiyyeleri gibi, kendi sıfatlarından taarrî edip mâh-ı hakîkînin, ya'ni Cenâb-ı Hakk'ın, sıfâtıyla muttasıf olan ve binâenaleyh zât-ı ahadiyyete hicâb olmayan bulut ise, o başka. Zîrâ sıfât ve esmâ-i ilâhiyye onlar ile ve onlar dahi mezâhir-i esmâ ve sıfâtın hakkı ile kāim olduklarından, onlardaki râbıta, halkı helâk etmek şöyle dursun, belki ehl-i hicâbın perdelerini yırtıp, onları Hakk'a îsâl ederler. Mesnevî: آنچنان ابری نباشد پرده بند آنچنان کاندر صباح روشنی معجزه پیغمبری بود آن سقا بود ابرو رفته از وی خوی ابر تن بود اما تنی گم گشته ازو &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat bu aracı, peygamberlerin ve evliyânın varlıksal belirlenimleri (taayyünât-ı vücûdiyyeleri) gibi, kendi sıfatlarından arınıp hakiki ayın, yani Yüce Allah'ın sıfatlarıyla nitelenen ve bu sebeple ahadiyet zâtına (Allah'ın biricik özüne) perde olmayan bir bulut ise, o başka. Çünkü ilâhî sıfatlar ve isimler onlar ile ve onlar da isimlerin ve sıfatların tecelli yerleri (mezâhir-i esmâ ve sıfât) hakkıyla kâim olduklarından, onlardaki bağıntı, halkı helâk etmek şöyle dursun, aksine perde ehlinin (ehl-i hicâbın) perdelerini yırtıp, onları Hakk'a ulaştırırlar. Mesnevî: "Öyle bir bulut değildir ki perde olsun, aksine öyle bir buluttur ki sabah aydınlığında peygamber mucizesi olur. O bir sâkîdir, bulut gitmiş, ondan bulut huyu gitmiştir. Ten vardır ama ondan kaybolmuş bir tendir."

پرده در باشد بمعنی سودمند قطره می بارید و بالا ابر نی گشته ابر از محو هم رنگ سما اینچنین گردد تنِ عاشق بصبر گشته مبدل رفته از وی رنگ و بو &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Perde, faydalı anlamda bir damla yağmur damlatır ve yukarıda bulut olmamışken, bulut gökyüzüyle aynı renge bürünür. Âşığın bedeni de sabırla bu hale gelir; ondan renk ve koku gider.

Tercüme: “Öyle bir bulut perde bağlayıcı olmaz; belki perde yırtıcı olur ki, maʼnâda fâidelidir. Öyle ki, bir aydınlık sabahta, bâlâda bulut olmadı- ğı hâlde katre yağdı. O sakā, ya'ni “su verme” mu'cize-i peygamberî idi. Bulut, mahvolmaktan, hem-reng-i semâ olmuş bulut idi. Halbuki ondan bulut huyu gitmiş. Aşıkın teni sabır ile böyle olur. [5/56] Ten olur, ammâ tenlik ondan gäib olur. Mübeddel olmuştur; ondan renk ve bûy gitmiştir.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Öyle bir bulut perde bağlayıcı olmaz; aksine perde yırtıcı olur ki, anlamda faydalıdır. Şöyle ki, aydınlık bir sabahta, yukarıda bulut olmadığı hâlde damla yağdı. O su verme, yani 'su verme' peygamber mucizesiydi. Bulut, mahvolmaktan, gökyüzüyle aynı renge bürünmüş buluttu. Halbuki ondan bulut özelliği gitmişti. Âşığın bedeni sabır ile böyle olur. Beden olur, ama bedenlik ondan kaybolur. Başka bir hâle geçmiştir; ondan renk ve koku gitmiştir."

Şerh: Enbiyâ ve evliyânın ecsâmı dahi her ne kadar bulut gibi ise de, onlar mâh-ı hakîkîye perde-bend olup onu setretmezler. Zîrâ onların ecsâmı latîf olup kesâfetleri kalmamıştır. Adetâ ervâh-ı mütemessile gibi- dirler. Bu saâdetlilerin vücûd-ı şerîfleri ona benzer ki, havâ gāyet açık ve reng-i semâ, reng-i mutâdı vech ile masmâvi ve hiç buluttan eser yok iken sabahleyin katreler yağdı. Fakat bu katrelerin yağması semâda bulut ol- maması demek değildir. Bulut yine mevcûddur; velâkin o kadar rakîk ve latîf olmuştur ki, reng-i semâya hicâb olmaz. İşte o sakā, ya'ni “su verme” keyfiyeti dahi mucize-i peygamberî idi. Zîrâ bulut gibi olan vücûd-ı risâ- let-penâhî mahvolmaktan o kadar kesb-i letâfet etmiştir ki, semâ ile bir renkte olmuştur. Bu mu'cize-i nebevî Mesnevî-i Şerîf'in üçüncü cildinde mürür etmiştir.231 Ehl-i kervân su bulamayıp, Resûlullah (s.a.v.) Efendi- miz'e müracaat etmişler; onlar da mübarek parmaklarından, izhâr-ı mu❜ci- ze için, su akıtmışlardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Peygamberlerin ve evliyaların bedenleri de her ne kadar bulut gibi ise de, onlar hakiki aya perde olup onu örtmezler. Çünkü onların bedenleri latif (ince, şeffaf) olup yoğunlukları kalmamıştır. Adeta mütemessil ruhlar (bedenlenmiş ruhlar) gibidirler. Bu saadetli kişilerin şerefli varlıkları şuna benzer ki, hava gayet açık ve gökyüzünün rengi alışılagelmiş şekilde masmavi ve hiç buluttan eser yok iken sabahleyin damlalar yağdı. Fakat bu damlaların yağması gökyüzünde bulut olmaması demek değildir. Bulut yine mevcuttur; velakin o kadar ince ve latif olmuştur ki, gökyüzünün rengine engel olmaz. İşte o saka, yani “su verme” niteliği de peygamber mucizesi idi. Çünkü bulut gibi olan risalet penahı (peygamberlik sığınağı) varlığı, mahvolmaktan o kadar incelik kazanmıştır ki, gökyüzü ile bir renkte olmuştur. Bu nebevî mucize Mesnevî-i Şerîf'in üçüncü cildinde geçmiştir. Kervan ehli su bulamayıp, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'e müracaat etmişler; onlar da mübarek parmaklarından, mucize göstermek için, su akıtmışlardır.

Ma'lûmdur ki, su ya zemînden nebeân eder veyâ semâdan nüzûl eyler. Semâdan nüzûlü bulutlar vâsıtasıyla olur. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendi- miz taayyünât-ı vücûdiyyeyi bulutlara teşbîh buyurmuşlardır; ve enbiyâ ve evliyânın vücûd-ı şerîflerindeki letâfeti tefhîm için dahi açık havâda katre yağdıran rakîk ve latîf bulutlara teşbîh etmişlerdir. Binâenaleyh bu teşbîhâtı te'yîd için, bu mu’cize-i risâlet-penâhîyi îrâd eylemişlerdir. Beyt-i şerîfteki “saka" kelimesi, "sin"in fethiyle [سَقَا], “su vermek” ve kesri ile [سِقَا] “su tulumu” ma'nâlarına gelir. Şârihlerden bazıları ikinci maʼnâyı almışlardır. Fakat bu tevcîh zevk-âver değildir; bahse evvelki maʼnâ daha münasibdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, su ya yerden kaynar ya da gökten iner. Gökten inmesi bulutlar aracılığıyla olur. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz, varlıksal taayyünleri (belirginleşmeleri) bulutlara benzetmişlerdir; ve peygamberler ile evliyanın şerefli varlıklarındaki inceliği açıklamak için de açık havada damla yağdıran ince ve latif bulutlara benzetmişlerdir. Bu sebeple, bu benzetmeleri doğrulamak için, bu risâlet-penâhî (peygamberlik sığınağı) mucizesini zikretmişlerdir. Şerefli beyitteki "saka" kelimesi, "sin" harfinin üstünüyle [سَقَا] "su vermek" ve esresiyle [سِقَا] "su tulumu" anlamlarına gelir. Şârihlerden bazıları ikinci anlamı almışlardır. Fakat bu yorum zevk verici değildir; konuya birinci anlam daha uygundur.

Enbiyâ ve evliyânın cisimleri bulut idi. Fakat onlardaki kesâfet gidip, bulutlar gibi hicâb olmak huyu zâil olmuştur. İşte âşıkın cismi mücâhedâta ve riyâzâta ve beliyyât-ı ilâhiyyeye sabır ile böyle latîf olur. [5/57] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Peygamberlerin ve evliyaların bedenleri bulut gibiydi. Fakat onlardaki yoğunluk gidip, bulutlar gibi perde olma özelliği ortadan kalkmıştır. İşte âşığın bedeni, mücâhedâta (nefisle mücadelelere), riyâzâta (nefsî perhizlere) ve ilâhî belalara sabır ile böyle latif (incelmiş, şeffaf) olur.

Âşıktaki dahi cism idi. Fakat ondaki cismiyet mahvoldu; kesâfeti gitti. Artık onun cismi değişmiştir. Ondan renk ve bûy, ya'ni evsâf-ı cismâniyye gidip nûr-i mahz olmuştur; ve kendi sıfatından fânî olup Hakk'ın sıfatıy- la bekā bulmuştur. Bu fassın ibtidâsında zikrolunduğu üzere onun hâli budur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âşıktaki de cisimdi. Fakat ondaki cismiyet mahvoldu; bedenin yoğunluğu gitti. Artık onun cismi değişmiştir. Ondan renk ve koku, yani cismanî vasıflar gidip sırf nur olmuştur; ve kendi sıfatından fânî olup Hakk'ın sıfatıyla bekâ bulmuştur. Bu bölümün başlangıcında zikredildiği üzere onun hâli budur:

شد ز رنگ و طبع آتش محتشم

گوید او من آتشم من آتشم

[Ateşin renginden ve tab'ından muhteşem oldu; o der ki: “Ben ateşim, benateşim!"]232 Mesnevî: پر پی غیرست و سر از بهر من خانه سمع و بصر استون تن جان فدا کردن برای صید غیر كفر مطلق دان و نومیدی ز خیر هين مشو چون قند پیش طوطیان بلکه زهری شو شو ایمن از زیان یا پی احسنت و شاباش خطاب خويشتن مردار کن پیش کلاب پس خضر کشتی برای آن شکست تا که آن کشتی ز غاصب باز رست &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Ateşin renginden ve tabiatından muhteşem oldu; o der ki: "Ben ateşim, ben ateşim!"]232 Mesnevî: "Başkası için canını feda etmek, mutlak küfürdür ve hayırdan ümit kesmektir. Sakın papağanların önünde şeker gibi olma, aksine zehir ol ki zarardan emin olasın. Yahut 'aferin' ve 'bravo' hitabı için kendini köpeklerin önüne atmış bir leş yapma. Hızır gemiyi bu yüzden kırdı ki o gemi gaspçıdan kurtulsun."

Tercüme: "Kanat başkası ve baş benim içindir. Sem' ve basar hânesi tenin sütûnudur. Gayrı avlamak için can fedâ etmeği küfr-i mutlak ve ha- yırdan ümitsizlik bil! Sakın tûtîler önünde şeker gibi olma; belki bir zehir ol; ve zarar ve ziyândan emîn ol! Yâhud hitâbın tahsîn ve âferîni için, kilab önünde kendini cîfe gibi kıl! Hızır (a.s.) onun için gemiyi deldi; tâ ki bu gemi gāsıbdan kurtuldu." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kanat başkası için, baş ise benim içindir. İşitme ve görme duyularının yeri bedenin direğidir. Başkasını avlamak için can feda etmeyi mutlak küfür ve hayırdan ümitsizlik bil! Sakın papağanlar önünde şeker gibi olma; aksine bir zehir ol; ve zarar ve ziyandan emin ol! Yahut hitabın güzelleştirilmesi ve övgüsü için, köpekler önünde kendini leş gibi kıl! Hızır (a.s.) onun için gemiyi deldi; ta ki bu gemi gasp edenden kurtuldu.

Şerh: Benim tâvus kuşunun kanadı gibi rengîn olan hünerlerim ve maâ- rif ve tenim, başkalarının intifâı içindir. Fakat canım ve başım benim için- dir. Zîrâ sem' ve basarın hânesi olan baş, tenin direğidir. Binâenaleyh ben gayrılar için kanadımı fedâ edersem de başımı, canımı fedâ edemem. Zîrâ gayrı avlamak ve devlet-i dünyaya nail olmak için can fedâ [5/58] etmek küfr-i mutlaktır ve hayırdan ümitsizliktir. Hind şârihlerinden Abdülfettah hazretleri: “Ser”den murâd “zâtullâh”dır. Zîrâ ümmehât-ı semâniyye-i sıfât zâtullah için sâbittir ki, onlar da Hayât, İlim, Sem', Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve Tekvîndir. Ve “kanat”tan murâd dahi, “mâhiyyet-i beşeriyyet” veyâ "sıfât-ı beşeriyyet❞tir ki, beşeriyetin veyâ sıfât-ı beşeriyyetin fenâsından sonra fânî olur, demiştir. Bir kimse zâtullâhı “gayr” dediğimiz dünyaya fedâ etse, elbette küfr-i mutlak ve hayırdan ümitsizlik olacağına şübhe yoktur. Ey Hak yolunun sâliki, natûk ve cerbeze sâhibi ve tûtî-sîret olan ehl-i dünyanın önünde sakın şeker gibi tatlı olma; belki bir zehir ve abûsü'l-vech ol, ol da onların zararlarından kurtul: Zîrâ sen eğer böyle olmaz ve onlarla ihtilât edersen o humekā sendeki füyûzâtı azar azar çalarlar. Netîcede te- şevvüş-i kalb hâsıl olduğunu görürsün. Bir sâlik için bundan büyük zarar olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Benim tavus kuşunun kanadı gibi renkli olan hünerlerim ve marifetim ile bedenim, başkalarının faydalanması içindir. Fakat canım ve başım benim içindir. Çünkü işitme ve görmenin evi olan baş, bedenin direğidir. Bu sebeple ben başkaları için kanadımı feda etsem de başımı, canımı feda edemem. Çünkü başkasını avlamak ve dünya devletine nail olmak için can feda etmek küfr-i mutlaktır (mutlak küfürdür) ve hayırdan ümitsizliktir. Hint şarihlerinden Abdülfettah hazretleri: "Baş"tan kasıt "zâtullâh"tır. Çünkü sekiz ana sıfat, zâtullah için sabittir ki, onlar da Hayat, İlim, İşitme, Görme, İrade, Kudret, Kelam ve Tekvin'dir. Ve "kanat"tan kasıt ise, "beşeriyetin mahiyeti" veya "beşeriyetin sıfatları"dır ki, beşeriyetin veya beşeriyetin sıfatlarının yok olmasından sonra fani olur, demiştir. Bir kimse zâtullâhı "gayr" dediğimiz dünyaya feda etse, elbette mutlak küfür ve hayırdan ümitsizlik olacağına şüphe yoktur. Ey Hak yolunun sâliki, konuşkan ve cerbeze (laf cambazlığı) sahibi ve papağan tabiatlı olan dünya ehlinin önünde sakın şeker gibi tatlı olma; aksine bir zehir ve asık suratlı ol da onların zararlarından kurtul: Çünkü sen eğer böyle olmaz ve onlarla ihtilât (karışıp görüşürsen) edersen o ahmaklar sendeki füyûzâtı (ilahi feyizleri) azar azar çalarlar. Neticede kalbin karışıklık içinde olduğunu görürsün. Bir sâlik için bundan büyük zarar olmaz.

Yahud bu ehl-i dünyânın seni tahsîn etmelerini ve sana âferin demeleri- ni istersen, الدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَالِبُهَا كِلَابٍ Dünya bir cîfedir ve tâlibi köpeklerdir.[233 hadîs-i şerîfi mûcibince, kilabdan ibaret olan o ehl-i dünyanın önünde kendini cîfe kıl; ve sana îrâs edecekleri zarar-ı ma’nevîyi kāle almayıp rızâ- larını tahsîl et! İşte sana iki şık, hangisi işine gelirse onu yap! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yahut bu dünya ehlinin seni övmelerini ve sana aferin demelerini istersen, "الدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَالِبُهَا كِلَابٍ" (Dünya bir leştir ve onu isteyenler köpeklerdir.) hadîs-i şerîfi gereğince, köpeklerden ibaret olan o dünya ehlinin önünde kendini leş kıl; ve sana verecekleri manevî zararı önemsemeyip onların rızalarını kazan! İşte sana iki seçenek, hangisi işine gelirse onu yap!

Hızır (a.s.) iki yetîm çocuğun gemisini, melik-i gāsıbın elinden kur- tarmak için deldi. Sen dahi sefîne-i vücûdunu gāsıb olan ehl-i dünyanın elinden halâs etmek için şıkk-ı evvelde, beyân olunan tarzda ta'yîb edip, zararlarından emîn ol! Mesnevî: فَقْرُ فَخْرِي بهر آن آمد سنی تا ز طَمَّاعَان گریزم در غنی گنجها را در خرابی از آن نهند تا ز حرص اهل عمران وارهند پر نتانی کند رو خلوت گزین تا نگردی جمله خرج آن و این Tercüme: [5/59] الفَقْرُ فَخْرِي [Fakr benim fahrımdır.] ondan dolayı âlî geldi, tâ ki tammâ olanlardan Ganîye firâr eyleyeyim. Hazîneleri ondan dolayı bir vîrâneye koyarlar; tâ ki ehl-i umrânın hırsından kurtulalar. Mâ- demki kanadını koparmağa muktedir değilsin, git halvette otur; tâ ki hep onun ve bunun harcı olmayasın!" &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hızır (a.s.), iki yetim çocuğun gemisini, gaspçı kralın elinden kurtarmak için deldi. Sen de kendi varlık gemini, gaspçı olan dünya ehlinin elinden kurtarmak için, birinci kısımda açıklanan tarzda ayıpla ve zararlarından emin ol! Mesnevî: "Fakr benim fahrımdır, ondan dolayı yüce geldi, tâ ki tamahkârlardan Ganî'ye (Allah'a) kaçayım. Hazineleri ondan dolayı bir viraneye koyarlar; tâ ki imar ehlinin hırsından kurtulsunlar. Mademki kanadını koparmaya muktedir değilsin, git halvette (inzivada) otur; tâ ki hep onun ve bunun harcı olmayasın!"

Şerh: (S.a.v.) Efendimiz'in “Fakr benim fahrımdır”234 hadîs-i şerîfi, ehl-i tama' olanlardan Ganiyy-i mutlak hazretlerine ilticâ etmem için âlî geldi. Ben ve emsâlim olan ehl-i Hak, fakrı ihtiyâr ettik; ve ehl-i dünyaya bir şekl-i harâbîde zâhir olduk. Zîrâ ehl-i mamûrenin hırsından kurtarmak için defîneleri harâbelere gömerler. Biz de vîrâneler gibi olan vücûdumuz- daki kenz-i irfânı bu şekl-i harâbî altında ehl-i dünyâdan gizledik. `Eğer sen kanat gibi olan hünerlerini, mülk ve malını ve zînet ve ikbâlini kendinden kal' ve kam' etmeğe muktedir değilsen, bâri git halvette otur da ehl-i dünyâ ile ihtilâtını kes; tâ ki kıymetli evkātını şunun bunun bî-mânâ musâhabetlerine temelluk ve tabasbuslarına harc edip hüsrân içinde kalmayasın. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerh: Efendimiz'in (s.a.v.) "Fakirlik benim övüncümdür" hadîs-i şerîfi, tamahkâr olanlardan Mutlak Zengin olan Yüce Allah'a sığınmam için bana yüce geldi. Ben ve benim gibiler olan Hakk ehli, fakirliği seçtik; ve dünya ehline harap bir şekilde göründük. Çünkü mamur yerlerin (yerleşim yerlerinin) ehlinin hırsından kurtarmak için defineleri harabelere gömerler. Biz de viraneler gibi olan vücudumuzdaki irfan hazinesini bu harap şekil altında dünya ehlinden gizledik. Eğer sen kanat gibi olan hünerlerini, mülkünü ve malını ve ziynetini ve itibarını kendinden söküp atmaya ve bastırmaya muktedir değilsen, bari git halvette (inzivada) otur da dünya ehliyle ilişkini kes; tâ ki kıymetli vakitlerini şunun bunun anlamsız sohbetlerine yaltaklanmaya ve dalkavukluklarına harcayıp hüsran içinde kalmayasın. Mesnevî:

`ز آنکه تو هم لقمه هم لقمه خوار اكل و مأكولی ای جان هوشدار Tercüme. “Zîrâ sen hem lokmasın ve hem de lokma-hôrsun. Ey cân, sen âkil ve me'kûlsun! Taakkul et!" &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü sen hem lokmasın hem de lokmayı yiyensin. Ey can, sen yiyensin ve yenilensin! İyice düşün!

Şerh: Ma'lûm olsun ki, insan mâddeten ve maʼnen hem âkil ve hem de meʼkûldür. Mâddeten âkiliyet ve meʼkûliyeti budur ki, doğduğu günden öleceği güne kadar, yediği içtiği hesab olunsa [5/60] binlerce okkaya bâ-liğ olur. Fakat herhangi sinninde vezn olunsa sikleti, yediği içtiği mevâd-dın sikletiyle nisbet kabûl etmez. Binâenaleyh kendisi âkil olduğu gibi, muhîtinde kendisini de ânen-fe-ânen ekledenler vardır ve aynı zamanda da me'kûldür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, insan maddî ve manevî yönden hem akıl eden hem de akıl edilendir. Maddî yönden akıl ediciliği ve akıl edilişi şudur ki, doğduğu günden öleceği güne kadar yediği içtiği hesaplansa binlerce okkaya ulaşır. Fakat herhangi bir yaşında tartılsa ağırlığı, yediği içtiği maddelerin ağırlığıyla oran kabul etmez. Bu sebeple kendisi akıl eden olduğu gibi, çevresinde kendisini de an be an akıl edenler vardır ve aynı zamanda da akıl edilendir.

Vech-i ma'nevîsi budur ki, insan bir düşünceden ibârettir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: ای برادر تو همان اندیشه ای ما بقى تو استخوان و ریشه ای [Ey birâder, sen ancak endîşesin; bâkî olan şeyin kemik ve rîşedir!]235 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Manevi yönü şudur ki, insan bir düşünceden ibarettir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: ای برادر تو همان اندیشه ای ما بقى تو استخوان و ریشه ای [Ey kardeş, sen ancak düşüncesin; geri kalan şeyin kemik ve köktür!]

Ve her insanın derece-i irfânına ve zekâsına göre düşüncesi vardır; bun-dan hâlî değildir. Fakat mütevâliyü'l-cereyân olan bu efkârın gelip gitme-sinde insanın aslâ tasarrufu yoktur. Eğer tasarrufu olsa idi, herhangi bir fikri vürûdundan evvel men'edebilirdi. Halbuki buna muktedir değildir. İmdi vârid olan bir fikir, kendisinden evvel gelen bir fikri bel' edip onun yerine kāim olur; ve ondan sonra gelen bir fikir de onu bel' eder. İnsan bu sûretle fikren ve ma'nen dahi âkil ve me'kûl olur. Akil ve me'kûl olmaktan münezzeh olan وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ (En'âm, 6/14) [İt'âm eder ve kendisi it'âm olunmaz.] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere ancak zât-ı Hak (celle ve alâ) hazretleridir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve her insanın irfan derecesine ve zekâsına göre bir düşüncesi vardır; bundan yoksun değildir. Fakat sürekli akıp giden bu fikirlerin gelip gitmesinde insanın asla bir tasarrufu yoktur. Eğer tasarrufu olsaydı, herhangi bir fikri ortaya çıkmadan önce engelleyebilirdi. Halbuki buna gücü yetmez. Şimdi, gelen bir fikir, kendisinden önce gelen bir fikri yutup onun yerine geçer; ve ondan sonra gelen bir fikir de onu yutar. İnsan bu şekilde fikren ve manen de yiyen ve yenilen olur. Yiyen ve yenilen olmaktan münezzeh olan, "وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ" (En'âm, 6/14) [O yedirir, kendisi yedirilmez.] ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere ancak Yüce Hak Teâlâ hazretleridir.

İmdi bir kimse تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ [Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız.] ha- dîs-i şerîfinde şeref-vârid olan emir mûcibince, ahlâk-ı ilâhiyye ile müte-hallık olup, cismâniyeti onun râh-ı aşkında fânî ve bekā-yı Hak'la bâkî olmak mertebesine vâsıl olsa; ve sıfât ve esmâ-i ilâhiyye o kimse ile ve o kimse dahi, mezâhir-i esmâ ve sıfatın tamamen hakkıyla kāim bulunsa, âkil ve me'kûl olmaktan necât bulur. "Vallâhu'l-hâdî!" İbtida: 13 Kânûn-i sânî 1331, 19 Rebîu'l-evvel 1333 [26 Ocak 1916] Cum'a gecesi [İntiha:] 9 Şubat 1331, Rebîu'l-ahir 1334 [22 Şubat 1916], Salı gecesi saat 4 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bir kimse "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız." hadîs-i şerîfinde şerefli bir şekilde vârid olan emir gereğince, ilâhî ahlâk ile ahlâklanıp, cismaniyeti (bedenselliği) onun aşk yolunda fânî ve Hakk'ın bekâsı ile bâkî olmak mertebesine ulaşsa; ve ilâhî sıfatlar ve isimler o kimse ile ve o kimse dahi, isim ve sıfatların mazharlarıyla tamamen hakkıyla kâim bulunsa, âkil (yiyen) ve me'kûl (yenilen) olmaktan kurtulur. "Allah hidayet edicidir!" Başlangıç: 13 Kânûn-i sânî 1331, 19 Rebîu'l-evvel 1333 [26 Ocak 1916] Cuma gecesi [Bitiş:] 9 Şubat 1331, Rebîu'l-ahir 1334 [22 Şubat 1916], Salı gecesi saat 4.
