# Kelime-i İdrîsiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-idrisiyye
**Sayfa:** 44

---

بسم الله الرحمن الرحيم

IV

فَصُّ حِكْمَةٍ قُدُّوسِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ إِدْرِيسِيَّةٍ

## BU FASS-I MÜNÎF KELİME-İ İDRÎSİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ KUDDÛSİYYE'NİN BEYÂNINDADIR

"Hikmet-i kuddûsiyye”nin Kelime-i İdrîsiyye'ye tahsîsindeki hikmet budur ki: İdrîs (a.s.) riyâzât-ı şâkka ile nefsini sıfât-ı hayvaniyye ve kü- dûrât-ı tabîiyye ve nekāyis-i ârızadan tathîr etmiş; ve âkıbet rûhâniyeti hay- vâniyeti üzerine galebe etmekle, kesîrü'l-insilâh ve sahibü'l-mirâc olmuş; ve melâike ve ervâh-ı mücerrede ile muhâtabâtta bulunmuş idi. Nitekim on altı sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve akl-ı mücerred hâline geldiği hikâye olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hikmet-i kuddûsiyye"nin (kutsallık hikmeti) İdris Kelimesi'ne özgü kılınmasındaki hikmet şudur ki: İdris (a.s.) zorlu riyâzât (nefsî perhizler) ile nefsini hayvani sıfatlardan, tabiî bulanıklıklardan ve ârızî eksikliklerden temizlemiş; ve sonunda ruhanîyeti hayvaniyetine üstün gelmekle, çokça soyutlanmış ve mirâc sahibi olmuş; ve melekler ve mücerred ruhlar (maddeden arınmış ruhlar) ile konuşmalarda bulunmuş idi. Nitekim on altı sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve akl-ı mücerred (soyut akıl) hâline geldiği hikâye olunur.

Bu maânî, kesâfet-i cismâniyyesi içinde, nazar-ı fikrîye müstenid olan aklı vücuduna hâkim olan feylesoflar indinde kabûl olunur bir şey değil- dir. Fakat ne yapsınlar ki, onların akılları cisim ve cismâniyet dâiresinde mahsûr ve mahbûs kalmıştır. O hudûd hâricine çıkamazlar; ve “insan yiyip içmese ve uyumasa ölür" derler. Vâkıâ bu hükümleri, vücûdlarında ah- kâm-ı kesâfet hükümrân olan kimseler için doğrudur. Velâkin nefislerini, küdûrât-ı tabîiyyeden ve kesâfet-i cismâniyyeden kurtaran zevât hakkında aslâ doğru değildir. Bu zevâtın revişlerine ıttılâa ukūl-i cüzʼiyye erbâbı için imkân yoktur. Zîrâ onların akılları bir dâire-i mahdûde dâhilinde kuyûd-i mantıkıyye ve tabîiyye ile bağlı kalmıştır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu anlamlar, bedensel yoğunluğu içinde, düşünsel bakış açısına dayanan aklı varlığına hâkim olan filozoflar katında kabul edilebilir bir şey değildir. Fakat ne yapsınlar ki, onların akılları cisim ve bedensellik dairesinde sınırlı ve hapsolmuş kalmıştır. O sınırın dışına çıkamazlar; ve "insan yiyip içmese ve uyumasa ölür" derler. Gerçekten de bu hükümleri, bedenlerinde yoğunluk hükümleri hükümran olan kimseler için doğrudur. Aksine, nefislerini tabiî bulanıklıklardan ve bedensel yoğunluktan kurtaran zâtlar hakkında asla doğru değildir. Bu zâtların gidişatlarına muttali olmak, cüz'î akıl sahipleri için imkânsızdır. Çünkü onların akılları sınırlı bir daire içinde mantıkî ve tabiî kayıtlarla bağlı kalmıştır.

"Kuddûs", "mukaddes” maʼnâsına “takdîs”ten müştakktır; maʼnâ-yı lu- gavîsi “tathîr”dir. Ve ıstılâhta “Hakkı, imkân ve ihtiyacdan ve nekāyis-i kevniyyeden ve kendinin gayrı bulunan mevcûdâta nisbeten [4/2] kemâl addolunan kemâlâttan, Cenâbına lâyık olmayan şeyden tathîrdir”. Zîrâ Hak Sübhanehû ve Teâlâ ve onun kemâlât-ı zâtiyyesi, akıl ve vehim ve ilâ-gayrı'n-nihâye yukarıya kadar olan her bir mertebesi, gerçi birer hakî- kat-i vâhidedir. Ya'ni dokuz, sekiz, yedi, altı dediğimiz vakitte her bir aded bir mefhûm beyân eder ki, o mefhûm diğerlerinde yoktur. Meselâ altı ade- dinin mefhûmu beşte, dörtte, sekizde ve dokuzda yoktur. Böyle olmakla berâber her bir mertebe dahi merâtibin mecmûu değildir. Çünkü her biri- nin mefhûmu kendine münhasırdır; ve merâtibi teşkîl eden âhâdın mec- mûu değildir. Zîrâ diğer adâdı teşkîl edecek olan nâmütenâhî âhâd, kendi mertebesinin hâricinde kaldı. Ve hakîkat-i vâhide olan o mertebe âhâdın kâffesini câmi' olmamakla beraber cem'-i âhâd ismi kendisinden münfek olmaz. Zîrâ “altı” adedi husûle gelmek için vâhiddin altı def'a cem’i lâzım gelir. (1+1+1+1+1+1=6) gibi. Ve kezâ “iki” hakîkat-i vâhidedir. “Üç” dahi hakîkat-i vâhidedir. Bu merâtib böylece gittiği yere kadar gider. Ve a'dâdın her bir mertebesi her ne kadar hakîkat-i vâhide ise de, onlardan herhangi birisini alsan, o aldığın ayn-ı vâhide, merâtib-i bâkıyeden hiçbirisinin “ay- n”ı değildir. Meselâ iki üçün, dördün ve beşin ilh... “ayn”ı olmadığı gibi, bunların her birerleri dahi yekdîğerinin “ayn”ı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kuddûs" kelimesi, "mukaddes" anlamına gelen "takdîs"ten türemiştir; lügat anlamı "tathîr"dir (temizlemek). Istılahta ise "Hakk'ı, imkânsızlıktan ve ihtiyaçtan, kevnî (yaratılışa ait) eksikliklerden ve kendisinin gayrı olan varlıklara nispetle kemâl sayılan kemâlâttan, Cenâbına lâyık olmayan şeylerden temizlemektir." Çünkü Yüce Allah ve O'nun zâtî kemâlâtı, akıl ve vehimden sonsuza kadar yukarıya doğru olan her bir mertebesi, gerçi birer tek hakikattir. Yani dokuz, sekiz, yedi, altı dediğimizde her bir sayı bir mefhumu (kavramı) ifade eder ki, o mefhum diğerlerinde yoktur. Meselâ altı sayısının mefhumu beşte, dörtte, sekizde ve dokuzda yoktur. Böyle olmakla beraber her bir mertebe dahi mertebelerin toplamı değildir. Çünkü her birinin mefhumu kendine özgüdür; ve mertebeleri teşkil eden fertlerin toplamı değildir. Zira diğer sayıları teşkil edecek olan sonsuz fertler, kendi mertebesinin dışında kaldı. Ve tek hakikat olan o mertebe, fertlerin hepsini kapsamamasına rağmen, fertlerin toplamı ismi kendisinden ayrılmaz. Zira "altı" sayısı meydana gelmek için birin altı defa toplanması gerekir. (1+1+1+1+1+1=6) gibi. Aynı şekilde "iki" tek bir hakikattir. "Üç" dahi tek bir hakikattir. Bu mertebeler böylece gittiği yere kadar gider. Ve sayıların her bir mertebesi her ne kadar tek bir hakikat ise de, onlardan herhangi birisini alsan, o aldığın tek hakikat, kalan mertebelerden hiçbirisinin "aynı" değildir. Meselâ iki, üçün, dördün ve beşin vb. "aynı" olmadığı gibi, bunların her birerleri dahi birbirinin "aynı" değildir.

İmdi bilcümle merâtib-i adâdı tutan, âhâdın toplanmasıdır. Şu hâlde cem'-i âhâd hakîkat-i câmiasından o, merâtib ile kāildir; ve o hakîkat ile [4/24] onların üzerine hâkimdir. Meselâ cem'-i âhâd “üç” mertebesinde bu mertebenin lisânıyla “Ben üçüm” der; ve onun lisânıyla onun üzerine hük- meyler. Ve bu kavilde merâtib-i adedi temsîl eden yirmi mertebe zâhir oldu ki, onlar da (1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9) adedlerinden ibaret olan "âhâd" mer- tebeleri; ve (10, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90 ve 100) adedlerinden ibâret olan "aşerât" mertebeleri; ve bir de (1000) mertebesidir. İşte bu mertebele- rin mecmûu “yirmi” olur. Bunlardan her bir mertebe için hakîkat-i vâhide sâbit olur ki, bu hakîkat-i sâbite ile yekdîğerinden temeyyüz ederler. Ve cem'-i âhâd ismi bu mertebelerin her birerlerine şâmildir. Ancak “vâhid" cem'-i âhâddan husûle gelmiş bir aded olmadığı için bu isim ona şâmil değildir. Ve “vâhid" aded değildir, belki bilcümle adedlerin aslı ve men- şeidir. Binâenaleyh bu yirmi mertebeye terkîb dâhil olur. Ve cem'-i âhad ismi “vâhid”den gayrı bir mertebeye şâmil bulunur. Böyle olunca sen li- zâtihî indinde menfî olan şeyin “ayn”ını isbât etmekten münfek olmazsın. Ya'ni sen dersin ki: “Vâhid aded değildir, belki adâdın menşeidir. Ondan makūl ve mahsûs olmayıp, belki akıl ve hissin aslıdır. Çünkü ondan o sıfatın zevâli mümkin değildir. Belki niseb-i zâtiyyesinden ibâret bulunan o sıfât, ezelî ve ebedî bulunan zâtıyla beraber ezelî ve ebedîdir. Ve bu ulüvv-i sıfât, mahlûkāt mâbeyninde dahi ulüvv-i mekân ve ulüvv-i mekânetten farklıdır. Zîrâ bir câhil menâsıb-ı hükûmetten birine geçip zîr-i idâresinde bulunan âlimlere hükme- der. O câhil âlimlerden ulüvv-i mekânet ile ve o âlimler dahi o mansıb sâhibi olan câhilden ulüvv-i sıfât ile aliyydir. Ve kezâ bir câhil kürsîye çıkar ve bir âlim dahi yerde oturur. O câhil orada ulüvv-i mekân ile ve âlim ise ulüvv-i sıfât ile aliyydir. Binâenaleyh ulüvv-i mekân ve mekânet ile aliyy olan kimsenin ulü- vvü, mekâna ve mertebeye tebaan olur. Ulüvv-i mekânet ve mertebe ile aliyy olan kimse o mertebeden azlolunduğu veyâ yüksek bir mekânda bulunmak sûretiyle aliyy olan kimse, o mekândan indiği vakit, o ulüvvler ondan zâil olur. Fakat ulüvv-i sıfât ile âlî olan âlim, ister âlî veyâ sâfil mekânda bulunsun ve ister ehl-i mansıb veyâ âhâd-i nâstan olsun, dâimâ ulüvv-i sıfât ile “aliyy”dir. Çünkü onun ulüvvü [4/53] tebaî değil nefsîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sayıların bütün mertebelerini kapsayan şey, teklerin toplanmasıdır. Şu hâlde, teklerin toplamı olan kapsayıcı hakikatle o, mertebelerle kâimdir; ve o hakikatle [4/24] onların üzerine hâkimdir. Örneğin, teklerin toplamı "üç" mertebesinde, bu mertebenin diliyle "Ben üçüm" der; ve onun diliyle onun üzerine hükmeder. Ve bu ifadede, sayı mertebelerini temsil eden yirmi mertebe ortaya çıktı ki, onlar da (1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9) sayılarından ibaret olan "tekler" mertebeleri; ve (10, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90 ve 100) sayılarından ibaret olan "onluklar" mertebeleri; ve bir de (1000) mertebesidir. İşte bu mertebelerin toplamı "yirmi" olur. Bunlardan her bir mertebe için tek bir hakikat sabit olur ki, bu sabit hakikatle birbirlerinden ayrılırlar. Ve teklerin toplamı ismi, bu mertebelerin her birine şamildir. Ancak "bir" teklerin toplamından meydana gelmiş bir sayı olmadığı için bu isim ona şamil değildir. Ve "bir" sayı değildir, aksine bütün sayıların aslı ve menşeidir. Bu sebeple bu yirmi mertebeye terkip dahil olur. Ve teklerin toplamı ismi "bir"den başka bir mertebeye şamil bulunur. Böyle olunca sen, zâtı itibarıyla kendi nezdinde menfi olan şeyin "ayn"ını (özünü) ispat etmekten ayrılamazsın. Yani sen dersin ki: "Bir sayı değildir, aksine sayıların menşeidir. Ondan makul ve mahsus olmayıp, aksine akıl ve hissin aslıdır. Çünkü ondan o sıfatın zevali imkânsız değildir. Aksine zâtî bağıntılarından ibaret bulunan o sıfatlar, ezelî ve ebedî bulunan zâtıyla beraber ezelî ve ebedîdir. Ve bu sıfatların yüceliği, yaratılmışlar arasında dahi mekân yüceliğinden ve makam yüceliğinden farklıdır. Çünkü bir cahil, hükümet makamlarından birine geçip idaresi altında bulunan âlimlere hükmeder. O cahil, âlimlerden makam yüceliği ile; ve o âlimler dahi o makam sahibi olan cahilden sıfat yüceliği ile yücedir. Ve aynı şekilde bir cahil kürsüye çıkar ve bir âlim dahi yerde oturur. O cahil orada mekân yüceliği ile; ve âlim ise sıfat yüceliği ile yücedir. Bu sebeple mekân ve makam yüceliği ile yüce olan kimsenin yüceliği, mekâna ve mertebeye bağlı olur. Makam ve mertebe yüceliği ile yüce olan kimse o mertebeden azledildiği veyahut yüksek bir mekânda bulunmak suretiyle yüce olan kimse, o mekândan indiği vakit, o yücelikler ondan zail olur. Fakat sıfat yüceliği ile yüce olan âlim, ister yüce veyahut alçak mekânda bulunsun ve ister makam sahibi veyahut halktan olsun, daima sıfat yüceliği ile "yüce"dir. Çünkü onun yüceliği [4/53] bağlı değil, nefsîdir.

Şu hâlde ulüvv, dört kısım üzerine olmuş olur. A'lâsı “ulüvv-i zâtî”; badehû "ulüvv-i sıfatî"; badehû "ulüvv-i mekânet"; badehû "ulüvv-i mekân”dır; ve Hak Teâlâ cem'an ve tafsîlen bu dört kısım ulüvv ile “Aliyy” olur. Zîrâ Hak mertebe-i ahadiyyette “ulüvv-i zâtî” ile; ve mertebe-i vâhidiyyete tenezzülün- de dahi “ulüvv-i sıfât” ile; ve mertebe-i şehâdete tenezzülünde dahi “ulüvv-i mekânet” ve “ulüvv-i mekân” ile “Aliyy”dir. Ve “Allah” ism-i câmiinin maz- harı olan İdrîs (a.s.) gibi, insân-ı kâmilin bu dört kısım ulüvvden nasîb-i evferi vardır. Zîrâ İdrîs (a.s.) da şeref-i zâtî gibi “ulüvv-i zâtî” ve kemâl-i ilim gibi “ulüvv-i sıfatî” ve mertebe-i nübüvvet gibi “ulüvv-i mekânet” ve وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا )Meryem, 19/57) [Biz onu yüksek mekâna ref'ettik.] âyet-i kerî- mesinde beyân buyurulduğu üzere “ulüvv-i mekân" mevcuddur. اللهم ارْزُقْنَا حَظًّا وَافِرًا وَنَصِيبًا كَامِلًا مِنْهَا بِفَضْلِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِين [Allâh'ım! Fazlınla bizi ondan kâmil bir nasîb ve vâfır bir hisse ile rızıklandır. Yâ Erhame'r-râhimîn!] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu hâlde ulüvv (yücelik), dört kısım üzerine olmuş olur. Bunların en yücesi "zâtî yücelik"; ondan sonra "sıfatî yücelik"; ondan sonra "makam yüceliği"; ondan sonra da "mekân yüceliği"dir. Yüce Allah, toplu olarak ve ayrıntılı bir şekilde bu dört kısım yücelik ile "Aliyy" (çok yüce) olur. Çünkü Hak, ahadiyyet mertebesinde "zâtî yücelik" ile; vahidiyyet mertebesine tenezzülünde (inmesinde) ise "sıfat yüceliği" ile; şehadet mertebesine tenezzülünde ise "makam yüceliği" ve "mekân yüceliği" ile "Aliyy"dir. "Allah" ism-i câmiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharı (tecelli yeri) olan İdris (a.s.) gibi, insân-ı kâmilin de bu dört kısım yücelikten bolca nasibi vardır. Çünkü İdris (a.s.)'da şeref-i zâtî (zâtî şeref) gibi "zâtî yücelik" ve kemâl-i ilim (ilmin mükemmelliği) gibi "sıfatî yücelik" ve nübüvvet mertebesi (peygamberlik makamı) gibi "makam yüceliği" ve وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا (Meryem, 19/57) [Biz onu yüksek mekâna ref'ettik.] âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere "mekân yüceliği" mevcuttur. اللهم ارْزُقْنَا حَظًّا وَافِرًا وَنَصِيبًا كَامِلًا مِنْهَا بِفَضْلِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِين [Allâh'ım! Fazlınla bizi ondan kâmil bir nasîb ve vâfır bir hisse ile rızıklandır. Yâ Erhame'r-râhimîn!]

İbtida: 7 Zi'l-hicce 1335 ve 25 Eylül 1333 [25 Eylül 1917], Salı gecesi ezânî saat 1,5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başlangıç: 7 Zilhicce 1335 ve 25 Eylül 1333 [25 Eylül 1917], Salı gecesi ezanî saat 1.5

İntiha: 17 Muharrem 1336, 2 Teşrîn-i sânî 1333 [2 Kasım 1917], yevm-i Cum'a sabâhı saat 3 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İntiha: 17 Muharrem 1336, 2 Teşrîn-i sânî 1333 [2 Kasım 1917], Cuma sabahı saat 3.

العَرْشِ، والذي دُونَه فلكُ الزُّهْرَةِ وفلك الكاتِبِ وفلكُ القَمَرِ وَكُرَةُ الأَثِيرِ وَكُرَةُ

الهَوَاءِ وَكُرَةُ المَاءِ وَكُرَةُ التَّرَابِ، فَمِنْ حَيْثُ هو قُطْبُ الأفلاكِ هو رَفِيعُ

المكان .

Ulüvv, iki nisbettir. Ulüvv-i mekân ve ulüvv-i mekânettir. İmdi ulüvv-i mekân وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا )Meryem 19/57) [Biz onu yüksek mekâna ref'ettik.] ve a'lâ-yı emkine, âsyâ-yı 196 âlem-i eflâk onun üzerine dev- reden mekândır; ve o, felek-i Şems'dir; ve İdrîs (a.s.)ın makām-ı rûhâ- niyyeti ondadır; ve tahtında yedi felek ve fevkinde yedi felek vardır; ve o, on beşinci felektir. İmdi onun fevkindeki felek-i Ahmer, ya'ni Merîh, felek-i Müşterî, felek-i Zuhal, felek-i Menâzil, felek-i Atlas, fe- lek-i Burûc, felekü'l-Kürsî ve felekü'l-Arş'dır; ve onun dûnunda olan felek-i Zühre, felek-i Utârid, felek-i Kamer ve Küre-i Esîr ve Küre-i Havâ ve Küre-i Mâ' ve Küre-i Türâb'dır. Binâenaleyh o, eflâkin kutbu olması haysiyetiyle refîü'l-mekândır. [4/4] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yücelik, iki bağıntıdır. Mekân yüceliği ve makam yüceliğidir. Şimdi mekân yüceliği, "Biz onu yüksek bir mekâna yükselttik." (Meryem 19/57) ayetinde belirtilen ve âlem-i eflâkın (gökler âleminin) değirmenlerinin üzerinde döndüğü en yüksek mekânlardır; ve o, Güneş feleğidir; ve İdris (a.s.)'ın ruhanî makamı ondadır; ve onun altında yedi felek ve üstünde yedi felek vardır; ve o, on beşinci felektir. Şimdi onun üstündeki felekler, yani Kızıl felek (Merih), Müşteri feleği (Jüpiter), Zühal feleği (Satürn), Menâzil feleği (Ay durakları), Atlas feleği (yıldızsız felek), Burçlar feleği, Kürsî feleği ve Arş feleğidir; ve onun altındaki felekler ise Zühre feleği (Venüs), Utarid feleği (Merkür), Kamer feleği (Ay) ve Esir Küresi, Hava Küresi, Su Küresi ve Toprak Küresi'dir. Bu sebeple o, feleklerin kutbu olması itibarıyla mekânı yüce olandır.

Ya'ni ulüvv ve yükseklik iki nisbettir: Birisi mekânın, diğeri de mekâ- netin ve mertebenin yüksekliğidir. Ve ulüvv-i mekânın delîli Kur'ân-ı Kerîm'de İdrîs (a.s.) hakkında vârid olan وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا )Meryem19/57( ya'ni "Biz onu yüksek mekâna refettik" kavl-i şerîfidir. Ve mekânların en yükseği, üstüne âlem-i eflâk değirmeninin döndüğü mekândır ki, o da fe- lek-i Şems'dir. Zîrâ Arz'dan itibaren kendi manzûmemizin merkezine mü- teveccihen en yüksek bir mahalle ve bir mekâna çıkılmak tasavvur olunsa, o mekân ancak felek-i Şems'dir. Ve bu i'tibâr Arz'dan böyle olduğu gibi Müşterî ve Zuhal'den dahi böyledir. Zîrâ manzûme-i Şems'i teşkîl eden seyyârâtın cümlesinin merkezi felek-i Şems'dir; ve İdrîs (a.s.)ın makām-ı rûhâniyyeti oradadır. Zîrî İdrîs (a.s.) sıfât-ı beşeriyye-i tabîiyyeden mün- selih olup sıfât-ı rûhâniyye ve heyet-i nûrâniyye ile bâkî kaldı. Binâena- leyh nefs-i muzlimesinin heyeti rûh-ı münevverinin heyetine münkalib oldu; ve sûreti dahi, heyet-i rûhâniyyeye münasib olan sûret-i misâliyye-i nûrâniyyeye tahavvül etti; ve bu münasebet-i nûrâniyye ile felek-i Şems'e urûc eyledi. Ve felek-i Şems'e cisim ile urûc mâddeten mümkin değildir; gibi, burada mevcûd değildir. İşte bu suver-i hayâliyye-i mazbûta dâr-ı âhi- rette, o dârın mâddesine göre tecessüd edip sâhibinin karîni bulunur. Eğer a'mâl sâlih ise, sûret-i hasenede; ve eğer kabîh ise sûret-i kabîhada tecessüd eyler. Binâenaleyh herkes dâhil olacağı cennetin ni'metlerini, hûrîlerini, gılmânlarını ve sâir esbâb-ı tena’umu âlemde tahsîl edip berâberce götürür. Zira الدُّنْيَا مَزْرَعَةُ الْآخِرَةِ [Dünyâ, âhiretin mezrâsıdır.]197 buyurulmuştur. Ve küffâr ise kezâ cehennemi ve cehennemdeki envâ-ı azabını dünyâda tahsîl edip hîn-i intikālinde birlikte götürür. İşte bunun için Hak Teâlâ إِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) ya'ni "Cehennem küffârı, el'ân muhîttir” buyurmuştur. Şu hâlde ümmet-i muhammediyyeden olan bizler için Allah Teâlâ iki rif'at beynini cem'etti: Birisi amel ile “ulüvv-i mekân” ve diğeri, ilim ile "ulüvv-i mekânet”tir. İşte Hak Teâlâ “hüviyet”inin bizimle beraber olduğu- nu وَهُوَ مَعَكُمْ (Hadid 57/4) [Ve O sizinle beraberdir.] kavli ile isbât buyur- makla, a'leviyette iştirâki îhâm ettikten sonra, bu îhâm-ı iştirâki kaldırmak için "A'lâ olan Rabb'inin ismini bu iştirâk-i maʼnevîden tenzîh et!” (A'lâ, 87/1) dedi. Zîrâ bizim vücûdâtımız, vücûdât-ı mukayyede olduğundan, Hakk'ın bizim için cem'ettiği iki ulüvv, ya'ni “ulüvv-i mekân” ve “ulüvv-i mekânet" ile bizim cem'imiz cem'-i mukayyed olmuş olur. Ve biz Hakk'ın vücûd-ı mutlakı zımnında a'lâlarız. Hâlbuki Hak Teâlâ ayn-ı külldür; ve onun ulüvvü “ulüvv-i zâtî”dir; ve hiçbir vücûdun zımnında hâsıl olmuş olan bir ulüvv değildir. [4/9] Binâenaleyh vücûd-ı mukayyed sâhibi olan abde nisbet edilen ulüvv, vücûd-ı mutlak olan Hakk'ın ulüvvüdür; ve bu ulüvv Hakk'ın “Aliyy” ismi ile ona vâki' olan tecellîsi kadardır. Ve şu hâlde asl-1 ulüvvde Hakk'a iştirâk mümkin değildir. Ve insân-ı kâmilin a'lâ-yı mevcûdât olması pek taaccüb olunacak şeylerdendir. Halbuki ona nisbet olunan ulüvv, ya mekâna veyâ mekânete, ya'ni menzilete, tebaiyet ile nis- bet olundu. Binâenaleyh onun ulüvvü zâtından dolayı değildir. Belki o, “ulüvv-i mekân” ve “ulüvv-i mekânet" ile a'lâdır. Böyle olunca ulüvv nis- beti, mekân ve mekânet için sâbittir. Ve insân-ı kâmil إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى hayâl ile idrâk olunan kemâlâttan alâ ve ecelldir. Nitekim ehl-i kemâlden bir zât-ı şerîf Cenâb-ı Kibriya'ya hitâben buyurur: Rubâî: اى پاك ز نقص و ای مبرا ز عدم در وصف تو کی پیش نهد عقل قدم کی کور بسمع بيند الوان و صور یا کر ببصر بشنود الحان و نغم Tercüme: "Ey noksandan pâk ve ey ademden müberrâ olan zât-ı Celîl! Senin vasfında akıl ileriye bir adım atabilir mi? A'mâ olan kimse, kulağıyla renkleri ve sûretleri nasıl görür? Veyâhud sağır, göz ile elhân ve nağmeyi nasıl işitebilir?” 195 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yücelik ve yükseklik iki bağıntıdır: Birincisi mekânın, diğeri de mekânın ve mertebenin yüksekliğidir. Ve mekânın yüceliğinin delili, Kur'ân-ı Kerîm'de İdrîs (a.s.) hakkında geçen "وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا" (Meryem 19/57) yani "Biz onu yüksek mekâna yükselttik" kutsal sözüdür. Ve mekânların en yükseği, üstünde felekler âlemi değirmeninin döndüğü mekândır ki, o da Güneş feleğidir. Çünkü Arz'dan itibaren kendi sistemimizin merkezine doğru en yüksek bir yere ve bir mekâna çıkılmak tasavvur edilse, o mekân ancak Güneş feleğidir. Ve bu durum Arz'dan böyle olduğu gibi, Jüpiter ve Satürn'den de böyledir. Çünkü Güneş sistemini oluşturan gezegenlerin hepsinin merkezi Güneş feleğidir; ve İdrîs (a.s.)'ın ruhanî makamı oradadır. Zira İdrîs (a.s.) beşerî ve tabiî sıfatlardan sıyrılıp ruhanî sıfatlar ve nûrânî bir yapı ile bâkî kaldı. Buna göre, karanlık nefsine ait yapısı, nurlu ruhunun yapısına dönüştü; ve sureti dahi, ruhanî yapıya uygun olan nûrânî misâlî surete dönüştü; ve bu nûrânî uygunluk ile Güneş feleğine yükseldi. Ve Güneş feleğine cisim ile yükselmek maddeten imkânsızdır; gibi, burada mevcut değildir. İşte bu kaydedilmiş hayalî suretler, âhiret yurdunda, o yurdun maddesine göre cisimleşip sahibinin yoldaşı bulunur. Eğer ameller sâlih ise, güzel surette; ve eğer çirkin ise çirkin surette cisimleşir. Buna göre herkes dahil olacağı cennetin nimetlerini, hurilerini, gılmanlarını ve diğer nimetlenme sebeplerini dünyada elde edip beraberinde götürür. Zira "الدُّنْيَا مَزْرَعَةُ الْآخِرَةِ" [Dünya, âhiretin tarlasıdır.] buyurulmuştur. Ve kâfirler ise aynı şekilde cehennemi ve cehennemdeki çeşitli azaplarını dünyada elde edip intikal anında birlikte götürür. İşte bunun için Yüce Allah "إِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ" (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) yani "Cehennem kâfirleri, şu an kuşatmıştır" buyurmuştur. Şu halde Muhammed ümmetinden olan bizler için Yüce Allah iki yüceliği bir araya getirdi: Birincisi amel ile "mekânın yüceliği" ve diğeri, ilim ile "mertebenin yüceliği"dir. İşte Yüce Allah "hüviyet"inin bizimle beraber olduğunu "وَهُوَ مَعَكُمْ" (Hadid 57/4) [Ve O sizinle beraberdir.] sözü ile ispat buyurmakla, yücelikte ortaklığı ima ettikten sonra, bu ima edilen ortaklığı kaldırmak için "Yüce olan Rabb'inin ismini bu manevî ortaklıktan tenzih et!" (A'lâ, 87/1) dedi. Zira bizim varlıklarımız, kayıtlı varlıklar olduğundan, Hakk'ın bizim için bir araya getirdiği iki yücelik, yani "mekânın yüceliği" ve "mertebenin yüceliği" ile bizim bir araya gelişimiz kayıtlı bir bir araya geliş olmuş olur. Ve biz Hakk'ın mutlak varlığı zımnında yüceleriz. Halbuki Yüce Allah her şeyin aynısıdır; ve onun yüceliği "zâtî yücelik"tir; ve hiçbir varlığın zımnında hasıl olmuş olan bir yücelik değildir. Buna göre kayıtlı varlık sahibi olan kula nispet edilen yücelik, mutlak varlık olan Hakk'ın yüceliğidir; ve bu yücelik Hakk'ın "Aliyy" ismi ile ona gerçekleşen tecellisi kadardır. Ve şu halde yüceliğin aslî kaynağında Hakk'a ortak olmak mümkün değildir. Ve insân-ı kâmilin varlıkların en yücesi olması pek şaşılacak şeylerdendir. Halbuki ona nispet olunan yücelik, ya mekâna veya mekânete, yani menzilete, tâbiyet ile nispet olundu. Buna göre onun yüceliği zâtından dolayı değildir. Aksine o, "mekânın yüceliği" ve "mertebenin yüceliği" ile yücedir. Böyle olunca yücelik bağıntısı, mekân ve mekânet için sabittir. Ve insân-ı kâmil "إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى" hayal ile idrak olunan kemâlâttan daha yüce ve daha büyüktür. Nitekim kemâl ehli bir şerefli zat, Yüce Allah'a hitaben buyurur: Rubâî: "Ey noksandan pâk ve ey yokluktan uzak olan Yüce Zât! Senin vasfında akıl ileriye bir adım atabilir mi? Kör olan kimse, kulağıyla renkleri ve suretleri nasıl görür? Veyahut sağır, göz ile ezgileri ve nağmeyi nasıl işitebilir?"

Zîrâ gayra mensûb olan kemâlât makām-ı asldan mütenezzildir; ve ıtlâk-ı hakîkîden hâriç ve mütekayyiddir; ve kemâlât-ı ilâhiyye üzerine müteferri'dir. Ve “Kuddûs”, keyfiyet ve kemmiyet i'tibariyle “Sübbûh”dan ehasstır. Zîrâ onda pek şiddet ve kesretle zâtı tenzîh maʼnâsı vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü başkasına ait olan kemâlât, asıl makamdan inmiştir; ve hakikî mutlaklıktan dışarıda ve kayıtlıdır; ve ilâhî kemâlât üzerine dallanmıştır. Ve "Kuddûs", nitelik ve nicelik itibarıyla "Sübbûh"tan daha özeldir. Çünkü onda, zâtı tenzih etme anlamı pek şiddet ve çoklukla vardır.

“Hak tenzîh ve teşbîhden münezzehdir” denildiği vakit, tenzîh ve teș-bîhden tenzîh edilmiş olur; ve tenzîhin bu nev'inde mübâlağa-i zâide vardır. “Fenâü'l-fena”nın “fenâ”dan eblağ olması gibi. Ve “tesbîh”, yalnız makām-ı cem'; ve “takdîs” ise makām-ı cem' ve tafsîl hasebiyledir, denilebilir. İşte bunun için Nûh (a.s.)ın tenzîhi aklî ve İdrîs (a.s.)ın tenzîhi dahi hem aklî ve hem nefsîdir, demişlerdir. “Hikmet-i sübbûhiyye” ile “hikmet-i kuddû-siyye" arasında ma'nen ve mertebeten münasebet olduğu için yekdîğerine mukārin kılınmıştır. Ve Nûh (a.s.) her ne kadar bi-hasebi'z-zamân İdrîs (a.s)dan sonra gelmiş ise de, eblağ olanın tehîri evlâ olduğundan, onun hikmeti [4/3] “hikmet-i sübbûhiyye”den sonra îrâd olundu. *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hak tenzih ve teşbihten münezzehtir" denildiği zaman, tenzih ve teşbihten tenzih edilmiş olur; ve tenzihin bu türünde aşırı bir mübalağa (anlamı pekiştirme) vardır. "Fenâü'l-fenâ"nın (fenânın fenâsı/yokluğun yokluğu) "fenâ"dan (yokluktan) daha beliğ (daha etkili) olması gibi. Ve "tesbih" (Allah'ı noksan sıfatlardan arındırma), yalnızca cem' makamına (birlik makamına) aittir; "takdis" (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) ise hem cem' makamı hem de tafsil (ayrıntı) itibariyledir, denilebilir. İşte bunun için Nuh (a.s.)'ın tenzihi aklî ve İdris (a.s.)'ın tenzihi de hem aklî hem de nefsîdir, demişlerdir. "Hikmet-i sübbûhiyye" (Allah'ın her türlü noksanlıktan münezzeh oluşuna dair hikmet) ile "hikmet-i kuddûsiyye" (Allah'ın her türlü eksiklikten arınmış oluşuna dair hikmet) arasında manen ve mertebece bir münasebet (ilişki) olduğu için birbirine yakın kılınmıştır. Ve Nuh (a.s.) her ne kadar zaman itibarıyla İdris (a.s.)'tan sonra gelmiş olsa da, daha beliğ olanın (daha etkili olanın) geciktirilmesi daha uygun olduğundan, onun hikmeti [4/3] "hikmet-i sübbûhiyye"den sonra zikredildi.

العُلُوُّ نِسْبَتَانِ، علو مكان وعلوٌّ مَكَانَةٍ، فعلو المَكَانِ وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا ،

وأعلى الأمكنة المكانُ الَّذي يَدُورُ عليه رَحَــى عـالـم الأفـلاك، وهـو فـلـك

الشَّمْسِ، وفيه مقام روحانِيَّةِ إدريس، وتَحْتَه سَبْعَةُ أفلاك وفوقه سبعة أفلاك،

وهو الخَامِسُ عَشَرَ، فالَّذي فوقَه فَلَكُ الأَحْمَرِ (أي المريخ) وفلكُ المُشْتَرِي

وفلكُ كَيوان وفلكُ المَنَازِلِ وفلكُ الأَطْلَسِ وفلكُ البُرُوج وفلـكُ الكُرْسِيِّ وفلك

ve mümkün olduğu farzolunsa, Şems cismi ihrâk ve onun kesâfetini izhâk eder. Çünkü küre-i şems, küre-i arz gibi bir cism-i sulb-i bârid değil, mâyi' veya buhâr-ı nârî bir hâldedir. O makāma ancak rûhen urûc mümkün- dir. Zîrâ rûh-ı latîf, cism-i kesîf gibi, ateşte yanıp inhilâl etmez. Nitekim riyâzâtla telattuf eden evliyâullâhtan ateşte yanmamak ve suya batmamak ve havada tayarân etmek gibi âsâr-ı rûhiyye zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve mümkün olduğu varsayılsa bile, Güneş cismi yakar ve onun yoğunluğunu eritir. Çünkü Güneş küresi, Dünya küresi gibi katı ve soğuk bir cisim değil, sıvı veya ateş buharı hâlindedir. O makama ancak ruhanî olarak yükselmek mümkündür. Zira latif ruh, yoğun cisim gibi ateşte yanıp erimez. Nitekim riyâzâtla (nefsî perhizlerle) incelen evliyâullahtan (Allah dostlarından) ateşte yanmamak, suya batmamak ve havada uçmak gibi ruhanî tesirler ortaya çıkar.

Ma'lûm olsun ki, Hz. Şeyh (r.a.) felek-i Şems'in ulüvv-i mekânını tefhîm için hey'et-i atîka mûcibince eflâkin merâtibini ta'dâd buyurmuş- tur. Maksad-ı âlîleri ilm-i hey'etten bahsetmek değil, manzûme-i şemsiy- yeye nazaran nâsa ulüvv-i mekânı anlatmaktır. Bunu tefhîm için zamân-ı âlîlerindeki ulemânın tasavvurâtına mutâbık beyânâtta bulunmuşlardır; ve bu beyânât-ı aliyye, hey'et-i cedîdeye göre ulüvv-i mekânın tebeddülünü îcâb etmez. Şöyle ki, hey'et-i atîkaya göre Şems, eflâkin merkezi olmak i'tibâriyle onun mâdûnu veyâ mâfevki olan her bir felekten Şems'e na- zar olunsa [4/5] emkine-i mâddiyyenin en yükseğidir. Ve hey'et-i cedîdeye nazaran manzûme-i şemsin merkezi ve kalbi yine felek-i Şems'tir; ve bu manzûmeyi teşkil eden seyyârâtın kâffesi Şems'in etrâfında bir satıh üze- rinde devrederler. Şems'e en yakın bulunan Utârid olup ondan (15) mil- yon, Zühre (26) milyon, Arz (37) milyon, Merîh (56) milyon ve seyyârât-ı sagîre takrîben (100) milyon, Müşterî (192) milyon, Zühal (355) milyon, Uranüs (710) milyon ve Neptün (1150) milyon merhale uzakta devreder. Binâenaleyh bu seyyârâtın herhangi birisinden kendi merkezi olan Şems'e nazar olunsa, emkine-i mâddiyyenin en yükseği “Şems” olmuş olur. Şu hâlde Şems, gerek hey'et-i atîkaya ve gerek hey'et-i cedîdeye göre, eflâ- kin kutbu olması cihetinden refîu'l-mekândır. Bunda aslâ ihtilâf yoktur. Ammâ merkezden kat'-ı nazar olunursa, Arz'dan i'tibâren Şems'ten daha yüksek emkine-i mâddiyye çoktur. Uranüs, Neptün veyâ diğer manzûme-i şemsiyyeler gibi. Buradaki ulüvv, her seyyârenin kendi merkezi olan Şems'e nisbetledir. Zîrâ Cenâb-ı İdrîs arzda bulunduğu hâlde hakkında وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hz. Şeyh (r.a.) Güneş feleğinin yüksek mekânını açıklamak için eski astronomi bilimine göre feleklerin mertebelerini saymıştır. Yüce maksatları astronomi biliminden bahsetmek değil, Güneş sistemi açısından insanlara yüksek mekânı anlatmaktır. Bunu açıklamak için kendi zamanlarındaki âlimlerin tasavvurlarına uygun beyanlarda bulunmuşlardır; ve bu yüce beyanlar, yeni astronomi bilimine göre yüksek mekânın değişimini gerektirmez. Şöyle ki, eski astronomi bilimine göre Güneş, feleklerin merkezi olması itibarıyla, onun altındaki veya üstündeki her bir felekten Güneş'e bakılsa [4/5] maddî mekânların en yükseğidir. Ve yeni astronomi bilimine göre Güneş sisteminin merkezi ve kalbi yine Güneş feleğidir; ve bu sistemi oluşturan gezegenlerin hepsi Güneş'in etrafında bir yüzey üzerinde dönerler. Güneş'e en yakın bulunan Utarid olup ondan (15) milyon, Zühre (26) milyon, Arz (37) milyon, Merih (56) milyon ve küçük gezegenler yaklaşık (100) milyon, Müşteri (192) milyon, Zühal (355) milyon, Uranüs (710) milyon ve Neptün (1150) milyon merhale uzakta döner. Bu sebeple bu gezegenlerin herhangi birisinden kendi merkezi olan Güneş'e bakılsa, maddî mekânların en yükseği “Güneş” olmuş olur. Şu hâlde Güneş, gerek eski astronomi bilimine ve gerek yeni astronomi bilimine göre, feleklerin kutbu olması cihetinden mekânı yüksek olandır. Bunda asla ihtilaf yoktur. Ama merkezden vazgeçilirse, Arz'dan itibaren Güneş'ten daha yüksek maddî mekânlar çoktur. Uranüs, Neptün veya diğer Güneş sistemleri gibi. Buradaki yükseklik, her gezegenin kendi merkezi olan Güneş'e göredir. Çünkü Cenab-ı İdris yeryüzünde bulunduğu hâlde hakkında وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا

(Meryem, 19/57) [Biz onu yüksek mekâna ref'ettik.] buyuruldu. Suâl: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de alelıtlâk عَلِيًّا مَكَانًا وَرَفَعْنَاهُ buyuru- yor; ve mekânın refîi Şems olduğunu tasrîf etmiyor. Hâlbuki bir dâire muhîtinin herhangi bir noktasından merkezden geçmek üzere bir hatt-ı müstakîm temdîd olunsa, ya'ni dâirenin kutr-i tâmmı resm edilse, muhît-i mukābilden geçtiği nokta merkezden eb'ad ve erfa' olur. Bu i'tibârla Şems refîu'l-mekân olmamak lâzım gelir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Meryem, 19/57) [Biz onu yüksek mekâna yükselttik.] buyuruldu. Soru: Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de genel olarak "عَلِيًّا مَكَانًا وَرَفَعْنَاهُ" (yüksek bir mekâna yükselttik) buyuruyor; ve mekânın yüksekliğinin Güneş olduğunu açıkça belirtmiyor. Aksine, bir daire çevresinin herhangi bir noktasından merkezden geçmek üzere düz bir çizgi uzatılsa, yani dairenin tam çapı çizilse, karşı çevreden geçtiği nokta merkezden daha uzak ve daha yüksek olur. Bu itibarla Güneş'in mekânı yüksek olmaması gerekir.

Cevâb: Bu fass-ı münîfin nihâyetinde beyân olacağı üzere ulüvv dört nevi'dir: Ulüvv-i zâtî, ulüvv-i sıfatî, ulüvv-i mekânet, ulüvv-i mekândır. Âyet-i kerîmede ulüvv-i mekân bi'l-ibâre ve diğer ulüvler bi'l-işâre beyân buyurulur. Şems'ten gayrı bu dört nevi ulüvv ile muttasıf olan hiçbir ma- hal yoktur. Zîrâ Şems, kendi tevâbii olan seyyârâtın menşei olduğundan onlara nazaran “ulüvv-i zâtî” sâhibidir; ve bu tevâbi' onun ziyâ ve harâ- retine muhtâc bulunduklarından bu cihetle "ulüvv-i sıfatî" sâhibidir; ve câzibesiyle onların hâkimi ve müdebbiri olduğundan “ulüvv-i mekânet”le muttasıftır; ve her birisinden, kendisine kadar olan mesâfâtın cümlesinden eb'ad ve erfa' olduğundan “ulüvv-i mekân” sâhibidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bu aydınlatıcı bölümün sonunda açıklanacağı üzere ululuk dört çeşittir: Zâtî ululuk, sıfatî ululuk, makam ululuğu, mekân ululuğu. Âyet-i kerîmede mekân ululuğu açıkça ifade edilir ve diğer ululuklar işaret yoluyla açıklanır. Güneş'ten başka bu dört çeşit ululukla nitelenen hiçbir yer yoktur. Çünkü Güneş, kendi tâbileri olan gezegenlerin kaynağı olduğundan onlara göre "zâtî ululuk" sahibidir; ve bu tâbiler onun ışığına ve ısısına muhtaç bulunduklarından bu yönden "sıfatî ululuk" sahibidir; ve çekim gücüyle onların hâkimi ve idare edicisi olduğundan "makam ululuğu" ile nitelenmiştir; ve her birinden, kendisine kadar olan mesafelerin hepsinden daha uzak ve daha yüksek olduğundan "mekân ululuğu" sahibidir.

وأمَّا عُلُو المكانة فهو لنا أعْنِي المُحَمَّدِيِّينَ ، قال تعالى ﴿وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ

مَعَكُمْ في هذا العُلُوّ ، وهو يَتَعَالَى عن المكان، لا عن المكانة.

Ve "ulüvv-i mekânet"e gelince, o bizim için, ya'ni Muhammedîler içindir. Allah Teâlâ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ )Muhammed 47/35) [Siz âlîlersiniz.] buyurdu; ve “Allah Teâlâ” bu ulüvvde “sizinle beraberdir"; ve o, mekândan müteâlîdir; ve mekânetten müteâlî değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Yüksek makam"a gelince, o bizim için, yani Muhammedîler içindir. Yüce Allah وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ (Muhammed 47/35) [Siz yücesiniz.] buyurdu; ve "Yüce Allah" bu yücelikte "sizinle beraberdir"; ve o, mekândan münezzehtir; ve makamdan münezzeh değildir.

Ya'ni "ulüvv-i mekânet" ve ulüvv-i mertebe ve menzilet, hâssaten bizim için, ya'ni Muhammed (s.a.v.)e tâbi' olan verese içindir. Nitekim Hak Teâlâ Muhammedîler hakkında وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ )Muhammed, 47/35) yaʼni “Siz âlîler- siniz” buyuruyor. Siz, sizin gayrınız olan ümem üzerine mertebeten ve men- zileten âlîlersiniz demektir; ve Allah Teâlâ cem'iyyet-i esmâiyyesi cihetinden bu "ulüvv-i mekânet”te sizinle beraberdir. Zîrâ sizin “hüviyet”iniz Haktır; [4/6] ve siz Hakk'ın zâhirisiniz. Zîrâ Hak cisim olmadığı cihetle "mekân”dan müteâlîdir, fakat “mekânet”ten müteâlî değildir. Ve ulüvv nisbeti iki sûretle olur: Birisi “âlî'nin sırf kendi şânındandır. Bu ulüvv, ulüvv-i hakîkî ve zâtî- dir. Diğeri mekân-ı âlîye nisbetle olur. Bu da ulüvv-i izâfidir. Binâenaleyh Hakk'ın ulüvvü, ulüvv-i hakîkî ve zâtî olan ulüvv-i mekânettir. Zîrâ Hakk'ın vücûd-ı mutlak mertebesi vücûd-ı mukayyed mertebesinden a'lâdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "yüksek makam" ve yüksek mertebe ve menzil, özellikle bizim için, yani Muhammed (s.a.v.)'e tâbi olan vârisler içindir. Nitekim Yüce Allah Muhammedîler hakkında وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ (Muhammed, 47/35) yani “Siz yücesiniz” buyuruyor. Bu, sizin dışınızdaki ümmetler üzerine mertebe ve menzil bakımından yücesiniz demektir; ve Allah Teâlâ, tüm isimlerinin birleşimi (cem'iyyet-i esmâiyye) yönünden bu "yüksek makam"da sizinle beraberdir. Çünkü sizin “hüviyet”iniz (kimliğiniz) Hak'tır; ve siz Hak'ın görünen yüzüsünüz. Çünkü Hak, cisim olmadığı için "mekân"dan (yerden) münezzehtir, fakat "mekânet"ten (makamdan) münezzeh değildir. Ve yücelik bağıntısı iki şekilde olur: Birincisi, yüce olanın sırf kendi şânındandır. Bu yücelik, hakiki ve zâtî yüceliktir. Diğeri, yüce bir yere nispetle olur. Bu da izafî (göreceli) yüceliktir. Bu sebeple Hak'ın yüceliği, hakiki ve zâtî olan yücelik makamıdır. Çünkü Hak'ın mutlak varlık mertebesi, kayıtlı varlık mertebesinden daha yücedir.

ولمَّا خَافَتْ نُفُوسُ العُمَّالِ مِنَّا أَتْبَعَ المَعِيَّةَ بِقَوْلِهِ وَلَنْ يَتَرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ ،

فالعَمَلُ يَطْلُبُ المكان، والعِلْمُ يَطْلُبُ المكانةَ، فَجَمَعَ لنا بين الرِّفْعَتَيْنِ علو

المكان بالعمل وعلو المكانةِ بالعِلْمِ، ثُمَّ قال تَنْزِيهَا لِلاشْتِرَاكِ بِالمَعِيَّةِ سَبِّحِ

اسْمِ رَبِّكَ الْأَعْلَى عن هذا الاشتراكِ المَعْنَوِيِّ، وَمِن أَعْجَبِ الأُمُورِ كَوْنَ

الإنسانِ أَعْلَى المَوْجُودَاتِ ، أَعْنِي الإنسان الكامل، وما نُسب إليه العلـو إِلَّا

بِالتَّبَعِيَّةِ، إما إلى المكان وإمَّا إلى المكانة وهي المَنْزِلَةُ، فما كان علوه لِذَاتِه،

فهو العَلِيُّ بِعُلُوّ المكان وبعلو المكانة، فالعُلُو لَهُمَا.

Ve vaktâki bizden nüfûs-i ummâl havf etti, Hak Teâlâ maiyyeti وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ )Muhammed, 47/35) [Allah Teâlâ a'mâl-i cismâniyyeniz- den ve onların ücûrundan bir şey noksan kılmaz.] kavliyle itbâ' eyle- di. İmdi amel mekânı taleb eder. İlim ise mekâneti taleb eyler. Böyle olunca Hak Teâlâ bizim için iki rif'at beynini cem'eyledi ki, biri amel ile "ulüvv-i mekân” ve diğeri ilim ile “ulüvv-i mekânet"tir. Ba'dehû maiyyette tenzîh-i iştirâk için "Sen Rabb-i a'lânı bu iştirâk-i ma'nevî- den tesbîh et!" (A'lâ, 87/1) buyurdu. Ve insanın, ya'ni insân-ı kâmilin, a'lâ-yı mevcûdât olması a'ceb-i umûrdandır. Hâlbuki ister “mekân”a veyâ ister menziletten ibaret olan "mekânet"e olsun, ulüvv, ancak ona tebaiyet ile nisbet olundu. Böyle olunca onun ulüvvü li-zâtihî olmadı. Binâenaleyh o ulüvv-i mekân ve ulüvv-i mekânet ile aliyydir. Şu hâlde ulüvv, onlar içindir. [4/7] Ya'ni sûre-i Muhammed (s.a.v.) de vaki فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَالله مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ )Muhammed, 47/35) [Zaafiyet göster- meyiniz ve sizler âlîler olduğunuz hâlde sulha dâvet etmeyiniz. Allah sizinle berâberdir, a'mâl-i cismâniyyenizden ve onların ücûrundan bir şey nok- san kılmaz.] âyet-i kerîmesindeki وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ ]Siz alîlersiniz.] kavli ile Hak Teâlâ bizi aleviyet ile vasfedip وَالله مَعَكُمْ ]Ve Allah sizinle beraberdir.] kavli ile de bizimle beraber olduğunu isbât edince, ümmet-i muhammediyye- den hakāyık-ı ilâhiyyeye ıttılâı olmayıp yalnız amâl-i sâliha işleyen kimse- ler, ulüvvden "ulüvv-i mekânet”i anladılar; ve "Hak, mekândan münezzeh- dir; binâenaleyh bizim için sâbit olan a'leviyet, ilim hasebiyledir. Zîrâ biz cism-i kesîfiz ve mekâniyet ile muttasıfız. Eğer bizim ulüvvümüz mekân ile olsa, bizimle maiyyet-i Hak sâbit olduğuna göre, Hakk'ın mekândan münezzeh olmaması lâzım gelir. Halbuki a'mâlin sûreti olur; ve sûret ise mekân ister; ve Hak bizimle beraber olup ulüvvümüz dahi “ulüvv-i mekâ- net" ve mertebeden ibaret olunca a'mâlimizin sûretleri nerede mahfûz olur?" deyip amellerinin ecri fevtolacağından korktular. Bunun için Hak Teâlâ وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bizden nefisler korktuğu zaman, Yüce Allah, "وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ" (Muhammed, 47/35) [Allah Teâlâ bedensel amellerinizden ve onların karşılıklarından hiçbir şeyi eksiltmez.] sözüyle maiyyetini (beraberliğini) takip ettirdi. Şimdi amel, mekân talep eder. İlim ise mekâneti (konumu) talep eder. Böyle olunca Yüce Allah bizim için iki yüceliği bir araya getirdi ki, biri amel ile "mekân yüceliği" ve diğeri ilim ile "konum yüceliği"dir. Daha sonra maiyyette (beraberlikte) ortaklığı tenzih etmek için "Sen yüce Rabbini bu manevî ortaklıktan tesbih et!" (A'lâ, 87/1) buyurdu. Ve insanın, yani insân-ı kâmilin, varlıkların en yücesi olması şaşılacak işlerdendir. Hâlbuki ister "mekân"a veyahut ister menziletten ibaret olan "mekânet"e olsun, yücelik, ancak ona tâbi olmakla nispet edildi. Böyle olunca onun yüceliği bizatihi olmadı. Bu sebeple o, mekân yüceliği ve konum yüceliği ile yücedir. Şu hâlde yücelik, onlar içindir. Yani Muhammed Sûresi'nde (s.a.v.) geçen "فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَالله مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ" (Muhammed, 47/35) [Zayıflık göstermeyiniz ve sizler yüceler olduğunuz hâlde barışa davet etmeyiniz. Allah sizinle beraberdir, bedensel amellerinizden ve onların karşılıklarından hiçbir şeyi eksiltmez.] ayet-i kerimesindeki "وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ" [Siz yücelerdeniz.] sözü ile Yüce Allah bizi yücelik ile vasfedip "وَالله مَعَكُمْ" [Ve Allah sizinle beraberdir.] sözü ile de bizimle beraber olduğunu ispat edince, Muhammed ümmetinden ilahî hakikatlere vakıf olmayıp sadece salih ameller işleyen kimseler, yücelikten "konum yüceliği"ni anladılar; ve "Hak, mekândan münezzehtir; bu sebeple bizim için sabit olan yücelik, ilim itibariyledir. Çünkü biz yoğun bir cisimiz ve mekâniyet ile nitelenmişiz. Eğer bizim yüceliğimiz mekân ile olsa, bizimle Hakk'ın maiyyeti sabit olduğuna göre, Hakk'ın mekândan münezzeh olmaması lazım gelir. Hâlbuki amellerin sureti olur; ve suret ise mekân ister; ve Hak bizimle beraber olup yüceliğimiz dahi 'konum yüceliği' ve mertebeden ibaret olunca amellerimizin suretleri nerede mahfuz olur?" deyip amellerinin karşılığının zayi olacağından korktular. Bunun için Yüce Allah "وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ" buyurdu.

ya'ni “Allah Teâlâ amâl-i cismâniyyenizden ve onların ücûrundan bir şey noksan kılmaz” kavlini beyân buyurdu. İmdi amel “mekân”ı ve ilim, “mekânet”i ister. Zîrâ amel cismin aʼzâ ve cevârihi vâsıtasıyla sâdır olan su- verden ibârettir; ve o suver âlem-i kevnde mahfûzdur. Bu hâl, fî-zamâninâ, nazar-ı hissî ile de mer'îdir. Nitekim cismin her ânda vâki' olan ef'âl ve ha- rekâtını önüne bir enstantane fotoğraf makinesi vazʼediliverince zabtetmek mümkin oluyor. Binâenaleyh cismin kâffe-i evzâı ve harekâtının sûretleri her cihetten fezâya intişâr edip sür'atle gitmektedir. Alem-i kevn içinde ondan bir şey gāib olmaz. Hattâ bilfarz yüz sene evvel küre-i Arz üzerinde vâki' muhârebâtın sûrelerini, bu sûretlerin fezâdaki sür'atlerinden daha serî bir sûrette kat’-ı mesâfe edilerek bir fotoğraf makinesiyle önlerine [4/8] geçilmek mümkin olsa, onların cümlesi zabtolunabilir. Ve وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِنْ قُرْآنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Allah Teâlâ cismanî amellerinizden ve onların ücretlerinden hiçbir şeyi eksiltmez" sözünü açıkladı. Şimdi, amel "mekân"ı (yer, uzay) ve ilim "mekânet"i (konum, itibar) gerektirir. Çünkü amel, cismin uzuvları ve organları vasıtasıyla ortaya çıkan suretlerden (şekillerden) ibarettir; ve o suretler kevn âleminde (oluş âleminde) korunmuştur. Bu durum, günümüzde, duyusal bakışla da görülebilir. Nitekim, cismin her an meydana gelen fiil ve hareketlerini, önüne bir enstantane fotoğraf makinesi konulduğunda kaydetmek mümkün olmaktadır. Bu sebeple, cismin bütün durumları ve hareketlerinin suretleri her yönden fezaya (uzaya) yayılıp hızla gitmektedir. Kevn âlemi içinde ondan hiçbir şey kaybolmaz. Hatta faraza yüz sene önce yeryüzünde meydana gelen savaşların suretlerini, bu suretlerin fezadaki hızlarından daha hızlı bir şekilde mesafe kat edilerek bir fotoğraf makinesiyle önlerine geçmek mümkün olsa, onların hepsi kaydedilebilir. Ve وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِنْ قُرْآنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا (Sen herhangi bir işte olsan, ondan Kur'an'dan bir şey okusan ve siz herhangi bir amel işleseniz, mutlaka biz sizin üzerinize şahitleriz.)

(Yûnus, 10/61) ya'ni “Biz ancak sizin üzerinize şehîd ve rakîb olduğumuz hâlde bir şânda olursun; ve Kur'ân tilâvet edersin; ve amelinden bir şey işlersin" âyet-i kerî- mesi Hakk'ın maiyyetle beraber şuûnât ve kelimât ve a’mâl-i insâniyyenin mazbûtiyetini beyân buyurur. İmdi suver-i a'mâl en yüksek mekân olan “Sidretü'l-münteha”ya kadar vâsıl olur; ve “Sidre”, lugaten “kenardaki ağaç” maʼnâsına gelir. Ve manzû- me-i şemsiyyemizi teşkîl eden her bir seyyâre bir “şecer” mesâbesindedir. Binâenaleyh "Sidretü'l-müntehâ”, en son seyyârenin taayyününden ibâret bulunur ki, bu seyyâreye “Neptün” nâmı verilmektedir; ve bu seyyâreye vâsıl olan ziyâ-yı Şems, Arz'a vâsıl olan ziyânın binde biri nisbetindedir. Ve suver-i hayâliyyenin kemâliyle intişârı ziyâ-yı şemsin bulunduğu mahal- lerde vâki' olur. Ve bu son seyyâre Arz'dan itibaren dahi manzûme-i şem- siyyemizi teşkîl eden seyyârâtın en baîdi ve en yükseğidir. Fakat bundaki ulüvv, ancak ulüvv-i mekândır. Bâlâda zikrolunan üç nevi' ulüvv-i Şems &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Biz ancak sizin üzerinize şahit ve gözetleyici olduğumuz hâlde bir durumda olursunuz; ve Kur'an okursunuz; ve amelinizden bir şey yaparsınız" (Yunus, 10/61) ayet-i kerimesi, Yüce Allah'ın beraberliğiyle birlikte zâta ait hallerin, oluşların, kelimelerin ve insana ait amellerin kaydedildiğini beyan eder. Şimdi, amellerin suretleri en yüksek mekân olan "Sidretü'l-münteha"ya kadar ulaşır; ve "Sidre", sözlükte "kenardaki ağaç" anlamına gelir. Güneş sistemimizi oluşturan her bir gezegen bir "ağaç" gibidir. Bu sebeple "Sidretü'l-münteha", en son gezegenin belirlenmesinden ibarettir ki, bu gezegene "Neptün" adı verilmektedir; ve bu gezegene ulaşan Güneş ışığı, Dünya'ya ulaşan ışığın binde biri oranındadır. Hayalî suretlerin tam olarak yayılması, Güneş ışığının bulunduğu yerlerde meydana gelir. Bu son gezegen, Dünya'dan itibaren Güneş sistemimizi oluşturan gezegenlerin en uzağı ve en yükseğidir. Fakat bundaki yücelik, ancak mekân yüceliğidir. Yukarıda zikredilen üç çeşit Güneş yüceliği

صُورَتِهِ Allah Teâlâ âdemi kendi sûreti üzerine halketti.] ve bir rivâyette إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ ]Allah Teâlâ Adem'i Rahmân sûreti üzerine halketti.]198 hadîs-i şerîfi mûcibince sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûktur. Ve kemâl-i celâ ve isticlâ bu mertebe-i şehîdette zuhûr eden insân-ı kâmilin vücûduyla husûl-pezîr olmuştur; ve insân-ı kâmil kendi nefsinde bilcümle merâtib-i ilâhiyyeyi câmi'dir; ve onun gayrıları kemâlde noksandır. Binâe- naleyh insân-ı kâmil mevcûdâtın a'lâsıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah Teâlâ, "Allah Teâlâ Âdem'i kendi sûreti üzerine halketti." ve bir rivayette "Allah Teâlâ Âdem'i Rahmân sûreti üzerine halketti." hadîs-i şerîfi gereğince ilâhî sûret üzerine yaratılmıştır. Ve kemâlin celâli ve tecellisi, bu şehâdet mertebesinde ortaya çıkan insân-ı kâmilin varlığıyla meydana gelmiştir; ve insân-ı kâmil kendi nefsinde bütün ilâhî mertebeleri toplayıcıdır; ve onun dışındakiler kemâlde eksiktir. Bu sebeple insân-ı kâmil, varlıkların en yücesidir.

فَعُلُو المكان كـ الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى ، وهو أعْلَى الأَمْكِنَةِ، وعلو المكانة

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ ، وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ ، أَإِلَهُ مَعَ اللَّه ، ولمَّا قال تعالى

وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا فَجَعَلَ عَلِيًّا نَعْتًا لِلْمَكَانِ ، وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ

إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً ، فهذا علو المكانة، وقال في الملائكة *

أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ ، فَجَعَلَ العلم للملائكة، فلو كان لكونهم

ملائكة لدخل الملائكة كلُّهم في هذا العلو، فلمَّا لَمْ يَعُمَّ مع اشْتِرَاكِهم

في حد الملائكةِ، عَرَفْنَا أنَّ هذا علو المكانة عند الله، وكذلك الخُلَفَاءُ مِـن

الناس، لو كان علوهم بالخلافة عُلُوًّا ذاتِيًّا لَكَانَ لِكُلِّ إنسانٍ، فَلمَّا لَمْ يَعُمَّ،

عَرَفْنَا أَنَّ ذلك العلو للمكانة.

İmdi “ulüvv-i mekân” الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى )Taha, 20/5) [Rahmân arş üzerine istivâ eyledi.] gibidir; ve o, emkinenin a'lâsıdır. Ve "ulüvv-i mekânet" كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ ]4/10[ )Kasas, 28/88) [Her bir şey hâliktir; ancak O'nun vechi hâlik değildir.[ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ )Hûd, 11/123( ]Emrin kâffesi ona rücû' eder.[ أَإِلَهُ مَعَ اللَّه )Neml, 27/63( ]O'nunla beraber ilâh var mıdır?]dır. Ve Hak Teâlâ وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا (Meryem, 19/57) [Onu mekân-ı alîye ref'ettik.] buyurdukda, “aliyyen” kavlini mekân için na't kıldı. وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً )Bakara, 2/30) [Rabbin melâikeye hitâben Ben yeryüzünde halîfe kılıcıyım, dediği vakit.] Bu, ulüvv-i mekânettir. Ve melâike hak- kında أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ )Sâd, 38/75) [Sen Adem'e secde- den istikbâr mı ettin? Yoksa sen, melâike-i âlînden misin?] buyurdu. Binâenaleyh ulüvvü melâike için kıldı. Eğer melâike olmalarından dolayı olsaydı bu ulüvvde melâikenin cümlesi dâhil olurdu. Vaktâ- ki hadd-i melâikede iştirâkleriyle beraber âmm olmadı; biz bildik ki, muhakkak bu, Allah indinde "ulüvv-i mekânet"tir; ve nâstan hulefâ dahi böyledir. Eğer onların hilâfet ile ulüvvü, ulüvv-i zâtî olaydı, her insan için olur idi. Vaktâki âmm olmadı; biz bildik ki, muhakkak bu ulüvv, "mekânet" içindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "ulüvv-i mekân" (mekân yüceliği) الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Taha, 20/5) [Rahmân arş üzerine istivâ eyledi.] ayetinde olduğu gibidir; ve o, mekânların en yücesidir. "Ulüvv-i mekânet" (manevî mertebe yüceliği) ise كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) [Her bir şey helâk olucudur; ancak O'nun vechi helâk olmaz.] وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ (Hûd, 11/123) [Bütün işler O'na döndürülür.] أَإِلَهُ مَعَ اللَّه (Neml, 27/63) [Allah ile beraber başka bir ilâh mı var?] ayetlerinde olduğu gibidir. Yüce Allah وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا (Meryem, 19/57) [Onu yüce bir mekâna yükselttik.] buyurduğunda, "aliyyen" (yüce) sözünü mekân için sıfat kıldı. وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) [Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." dediği vakit.] Bu, ulüvv-i mekânettir. Melekler hakkında ise أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ (Sâd, 38/75) [Büyüklük mü tasladın, yoksa yücelerden miydin?] buyurdu. Buna göre, yüceliği melekler için kıldı. Eğer bu yücelik, melek olmalarından dolayı olsaydı, bu yüceliğe bütün melekler dahil olurdu. Mademki melek olma vasfında ortak olmalarına rağmen bu yücelik genel olmadı; biz anladık ki, muhakkak bu, Allah katında "ulüvv-i mekânet"tir; ve insanlardan olan halifeler de böyledir. Eğer onların hilâfet ile olan yücelikleri, zâtî bir yücelik olsaydı, her insan için olurdu. Mademki genel olmadı; biz anladık ki, muhakkak bu yücelik, "mekânet" (manevî mertebe) içindir.

Ya'ni ulüvv, mekân ve mekânet için sabit olup “ulüvv-i mekân” Hak Teâlânın الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ya'ni “Rahmân arş üzeri- ne istivâ eyledi" kavliyle müeyyeddir. Zîrâ âlem-i cismânînin müntehâsı arştır; ve arş cemî'-i âlem-i cismânîyi muhîttir. Şu hâlde arş mekânların en yükseğidir; ve Hak Teâlâ “Rahmân” ismiyle arş üzerine müstevî olunca, onun için “ulüvv-i mekân” sâbit olmuş olur. “Ulüvv-i mekânet”e gelince &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ulüvv (yücelik), mekân ve mekânet (değer, mevki) için sabit olup, "ulüvv-i mekân" (mekân yüceliği) Yüce Allah'ın "Rahmân arş üzerine istivâ eyledi" (Tâhâ, 20/5) kavliyle (sözüyle) desteklenmiştir. Çünkü cismanî âlemin (maddî âlemin) sonu arştır; ve arş bütün cismanî âlemi kuşatmıştır. Şu hâlde arş mekânların en yükseğidir; ve Yüce Allah "Rahmân" ismiyle arş üzerine müstevî (hâkim, istivâ eden) olunca, onun için "ulüvv-i mekân" sabit olmuş olur. "Ulüvv-i mekânet"e (mevki yüceliğine) gelince,

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ

(Kasas, 28/88) ayet-i kerîmesi Hak için bu “ulüvv-i mekânet”i isbât eder. Zîrâ her bir şey hâliktir. Ancak onun “vech”i ve “zât”ı hâlik değildir. Çünkü vücûdât-ı mukayyede vücûd-ı mutlak ile kāimdir; ve mukayyed olan vücûd, kayd-ı taayyünden kurtulunca, ayn-ı mutlak olur; ve bu, Hakk'ın “ulüvv-i mekânet”idir. Ve keza &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Kasas, 28/88) ayet-i kerîmesi, Hak için bu "ulüvv-i mekânet"i (yüce makam, yüksek mertebe) ispat eder. Çünkü her bir şey helak olucudur. Ancak onun "vech"i (yüzü, varlığının özü) ve "zât"ı helak olucu değildir. Çünkü mukayyed (kayıtlı, sınırlı) varlıklar, mutlak varlık ile ayakta durur; ve mukayyed olan varlık, taayyün (belirginleşme, sınırlanma) kaydından kurtulunca, mutlakın aynısı olur; ve bu, Hakk'ın "ulüvv-i mekânet"idir. Aynı şekilde,

وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ

(Hûd, 11/123) ya'ni "Emrin kâffesi O'na rücû' eder” ve “O'nunla beraber ilâh var mıdır?" (Neml, 27/63) âyet-i kerîmeleri dahi, bu ulüvv-i mekâneti müsbit- tir. Çünkü vücûdât-ı mukayyede helâk olup kisve-i taayyünden soyunduğu vakit, asl-ı vücûd olan vücûd-ı mutlaka mülhak ve râci' olur. Binâenaleyh gayr için vücûd olmayınca, Allah ile beraber ilâh olması mutasavver değil- dir. Ve Hak Teâlâ İdrîs (a.s.) hakkında &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Hûd, 11/123) yani "İşin tamamı O'na döner" ve "O'nunla beraber ilâh var mıdır?" (Neml, 27/63) ayet-i kerimeleri de, bu yüce makamı kanıtlar. Çünkü kayıtlı varlıklar helak olup taayyün (belirginleşme, ferdiyet kazanma) elbisesinden soyunduğu zaman, varlığın aslı olan mutlak varlığa katılır ve döner. Bu sebeple, Allah'tan başkası için varlık olmayınca, Allah ile beraber ilâh olması düşünülemez. Ve Yüce Allah, İdris (a.s.) hakkında şöyle buyurmuştur:

وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا

(Meryem, 19/57) ya'ni “Onu mekân-ı aliyye ref'ettik” [4/11] buyurdukda, “aliyy” sıfat-ı ha- senesini “mekân”a na't kıldı. Ya'ni mekânı “aliyy” sıfat-ı hasenesiyle tavsîf buyurdu. Şu hâlde ulüvv, insanın vasfı değil, mekânın vasfı olur; ve insan o mekân-ı âlîye çıkmakla âlî olur. Ve Hak Teâlâ, Adem (a.s.) ve evlâdı hakkında &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Meryem, 19/57) yani "Onu yüce bir yere yükselttik" [4/11] buyurduğunda, "yüce" sıfatını "mekân"a niteleme yaptı. Yani mekânı "yüce" sıfatıyla tavsif buyurdu. Şu hâlde yücelik, insanın vasfı değil, mekânın vasfı olur; ve insan o yüce mekâna çıkmakla yüce olur. Ve Yüce Allah, Âdem (a.s.) ve evladı hakkında

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً

(Bakara, 2/30) ya'ni "Rabbin melâikeye hitâben Ben yeryüzünde halîfe kılıcıyım, dediği va- kit” buyurdukda, bu kavl dahi “ulüvv-i mekânet”i gösterir. Zîrâ bu kavilde “ulüvv-i mekânet", rütbe-i hilâfete tahsîs olunmuştur. Binâenaleyh insan, kendi nefsinde bilcümle merâtib-i ilâhiyyeyi câmi' olarak rütbe-i hilâfeti hâiz olmakla “ulüvv-i mekânet" sâhibi olur. Bu hâlde de ulüvv, insanın vasfı değil, mertebenin vasfı olmuş olur. Ve kezâ Hak Teâlâ İblîs'e hitâben, melâike hakkında: “Sen Adem'e sec- deden istikbâr mı ettin? Yoksa sen, melâike-i âlînden misin?" (Sâd, 38/75) buyurdu. Ulüvvü melâike-i âlîn için sâbit kıldı. Zîrâ “melâike-i âlîn”, melâikenin bir sınıfıdır ki, Hak'ta şiddet-i heyemânlarından ve halktan kemâl-i gaybûbetlerinden nâşî, Adem (a.s.)a ve evlâdına secde ile meʼmûr değildirler. Çünkü onlar neş'etlerinden beri, Hak'ta müstağrak olup gay- rın ne olduğunu bilmezler. Hattâ kendi nefislerinden dahi bî-haberdirler. Binâenaleyh onlardaki ulüvv, kendilerinin ulüvv-i zâtîleri değil, Hak'ta is- tiğrâklarınden nâşî ulüvv-i Hak'tır. Eğer bu ulüvv, mahzâ melâike oldukları için kendilerine tahsîs kılınmış olsaydı, melâikenin kâffesi bu ulüvvde dâhil olmak lâzım gelirdi. İmdi vaktâki, melâikenin ta'rîfinde hepsinin vücûdu müşterek olmakla beraber, bu ulüvv melâikenin cümlesine âmm ve şâmil olmadı; binâberîn biz bu adem-i ta'mîmden, bu ulüvvün indallah "ulüvv-i mekânet” olduğunu, ya'ni Hakk'ın vücûdunda istiğrâk ve heyemân mer- tebesinin ulüvvü bulunduğunu bildik. Ve nâstan hulefâ dahi “melâike-i âlîn” gibidir. Çünkü hulefânın ulüvvü, mahzâ insan oldukları için ulüvv-i zâtî olaydı, bu ulüvv insanların cümlesine şamil olurdu. [4/12] Vaktâki bu “hilâfet”, efrâd-ı insâniyyenin kâffesine âmm olmadı; biz bu adem-i şümülden bildik ki, bu ulüvv mertebe-i hilâfeti ihrâz edenlere mahsustur. Ve ulüvv dahi mekânet içindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Bakara, 2/30) yani "Rabbin meleklere hitaben Ben yeryüzünde halife kılacağım, dediği zaman" buyurduğunda, bu söz de "yüksek makamı" gösterir. Çünkü bu sözde "yüksek makam", hilafet rütbesine özgü kılınmıştır. Bu sebeple insan, kendi nefsinde bütün ilahi mertebeleri toplayıcı olarak hilafet rütbesini haiz olmakla "yüksek makam" sahibi olur. Bu halde de yücelik, insanın vasfı değil, mertebenin vasfı olmuş olur. Ve aynı şekilde Yüce Allah İblis'e hitaben, melekler hakkında: "Sen Adem'e secde etmekten kibirlendin mi? Yoksa sen, yüce meleklerden misin?" (Sad, 38/75) buyurdu. Yüceliği yüce melekler için sabit kıldı. Çünkü "yüce melekler", meleklerin bir sınıfıdır ki, Hak'ta şiddetli hayranlıklarından ve halktan tam bir gaybûbetlerinden (halktan uzaklaşmalarından) dolayı, Adem (a.s.)'a ve evladına secde ile görevli değildirler. Çünkü onlar yaratılışlarından beri, Hak'ta müstağrak (tamamen batmış) olup gayrın ne olduğunu bilmezler. Hatta kendi nefislerinden dahi habersizdirler. Bu sebeple onlardaki yücelik, kendilerinin zâtî yücelikleri değil, Hak'ta istiğraklarından (Hak'ta batmış olmalarından) dolayı Hak'kın yüceliğidir. Eğer bu yücelik, sırf melek oldukları için kendilerine özgü kılınmış olsaydı, meleklerin hepsi bu yüceliğe dahil olmak lazım gelirdi. Şimdi, mademki meleklerin tanımında hepsinin varlığı müşterek olmakla beraber, bu yücelik meleklerin cümlesine genel ve kapsayıcı olmadı; bu sebeple biz bu genelleme eksikliğinden, bu yüceliğin Allah katında "yüksek makam" olduğunu, yani Hakk'ın varlığında istiğrak ve hayranlık mertebesinin yüceliği bulunduğunu bildik. Ve insanlardan halifeler de "yüce melekler" gibidir. Çünkü halifelerin yüceliği, sırf insan oldukları için zâtî yücelik olsaydı, bu yücelik insanların cümlesine şamil olurdu. [4/12] Mademki bu "hilafet", insan fertlerinin hepsine genel olmadı; biz bu kapsayıcılık eksikliğinden bildik ki, bu yücelik hilafet mertebesini elde edenlere mahsustur. Ve yücelik de makam içindir.

ومن أسمائه الحُسْنَى «العَلِيُّ»، عَلَى مَن؟ وما ثَمَّ إلا هو، فهو العَلِيُّ لذاته،

أو عن ماذا ؟ وما هو إلا هو، فَعُلُوُّه لِنَفْسِه، وهو من حيث الوجود عين

الموجودات، فالمُسَمَّى بالمُحْدَثَاتِ هي العَلِيَّةُ لِذَاتِها، ولَيْسَتْ إلا هو، فهو

العَلِيُّ لا على إضَافَةٍ ، لأنَّ الأعيان التي لها العَدَمُ الثَّابِتَةُ فِيهِ ما شَمَّتْ رَائِحَةً

من الوجود، فهي على حالِها مَعَ تِعْدَادِ الصُّوَرِ في الموجودات، والعينُ وَاحِدَةٌ

من المجموع في المجموع، فوجود الكثرة في الأسماء، وهي النِّسَبُ، وهي

أُمُورٌ عَدَمِيَّةٌ، وليس إلا العَيْنَ الَّذي هو الذَّاتُ ، فهو العَلِيُّ لِنَفْسِه لا بالإِضَافَةِ.

Ve "Aliyy” O'nun esmâ-i hüsnâsındandır. Kimin üzerine? Hâlbuki vü- cûdda ancak O vardır. İmdi O, li-zâtihî “Aliyy”dir. Yâhud ne şeyden? Hâlbuki o şey, ancak O'dur. Binâenaleyh onun ulüvvü, kendi nefsi içindir. Ve O, vücûd haysiyetiyle mevcûdâtın “ayn”ıdır. Böyle olunca muhdesât ile müsemmâ olan, li-zâtihâ "Aliyy”dir. Halbuki muhdesât ancak O'dur. Şu hâlde Hak, ulüvv-i izâfî olmaksızın "Aliyy❞dir. Zîrâ kendileri için adem sâbit olan a'yân ki, o ademde sâbittirler, vücûd- dan bir koku istişmâm etmediler. İmdi mevcûdâtta taaddüd-i suver ile beraber, onlar hâli üzeredir. Halbuki mecmû'da, mecmû'dan zâhir olan "ayn" birdir. İmdi kesretin vücûdu esmâdadır; o da nisebdir; ve niseb umûr-i ademiyyedir; ve ancak "zât” olan “ayn” vardır. İmdi, O, izâfetle değil, li-nefsihî "Aliyy❞dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve "Aliyy" (Yüce) O'nun güzel isimlerindendir. Kimin üzerine yücedir? Hâlbuki varlıkta ancak O vardır. Şimdi O, zâtı itibarıyla "Aliyy"dir. Yahut neyden yücedir? Hâlbuki o şey, ancak O'dur. Bu sebeple O'nun yüceliği, kendi nefsi içindir. Ve O, varlık olması itibarıyla mevcutların tek hakikatidir. Böyle olunca, sonradan yaratılmışlar olarak adlandırılan şey, zâtı itibarıyla "Aliyy"dir. Halbuki sonradan yaratılmışlar ancak O'dur. Şu hâlde Hak, izafî (bağıntılı) bir yücelik olmaksızın "Aliyy"dir. Çünkü kendileri için yokluk sabit olan sabit hakikatler ki, o yoklukta sabittirler, varlıktan bir koku bile almadılar. Şimdi mevcutlarda suretlerin çokluğuyla beraber, onlar (sabit hakikatler) hâli üzeredir. Halbuki bütünlükte, bütünlükten ortaya çıkan tek hakikat birdir. Şimdi çokluğun varlığı isimlerdedir; o da nispetlerdir; ve nispetler ademî (yokluğa ait) işlerdir; ve ancak "zât" olan "tek hakikat" vardır. Şimdi, O, izafetle değil, kendi nefsi için "Aliyy"dir.

Ya'ni "Aliyy” ismi, ahâdîs-i sahîhada vârid olan Hakk'ın doksan dokuz esmâsından birisidir; ve Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ )Ba kara, 2/255) [Ve O Aliyy ve Azîmdir.] buyurur. Hak Teâlâ “Aliyy”dir, ya'ni mürtefi'dir ve yüksektir. [4/13] Fakat kimin üzerine "Aliyy"dir? Ve onun bu yüksekliği kimin üzerinedir? Hâlbuki vücûdda O'ndan gayrı bir vü- cûd yoktur. Mahlûkātın vücûdu, vücûd-ı Hakk'a muzâf olan vücûdât-ı i'tibâriyyedir. Binâenaleyh Hakk'ın gayrı yoktur ki, Hak ondan yüksek olsun. Böyle olunca Hak, kendi zâtından nâşî “Aliyy”dir; ve O, öyle bir “Aliyy”dir ki, O'nun ulüvvü gayra nisbetle değildir. Yâhud Hak ne şeyden “Aliyy”dir? Ya'ni hangi şeyden yüksektir? Hâlbuki o şey, ancak O'dur. Ya'ni Hak şu şeyden "Aliyy”dir denilse, bu doğru olamaz. Çünkü o şey, vücûd-1 mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete tenezzülünden husûle gelen bir vücûddur ki, esmâsından bir veyâ müteaddid isimleri- nin kemâlâtına mazhardır. Binâenaleyh onun “hüviyet”i Haktır; ve o şey Hakk'ın zâhiridir. Şu hâlde Hakk'ın ulüvvü kendi nefsi için vâki' olur. Zîrâ Hak “hakîkat”iyle gayrıdan ganîdir; ve O, cemî'-i eşyanın “aynıdır; ve Hakk'ın vücudundan başka bir vücûd olmadığına göre, Hak vücûd haysi- yetiyle mevcûdâtın “ayn”ı olunca, muhdesât denilen eşyâ kendi zâtından dolayı "Aliyy” olur. Fakat Hakk'ın mertebe-i kesîfe-i şehîdetteki ulüvvü ile mertebe-i zâttaki ulüvvü aralarında fark vardır. Zîrâ mertebe-i şehadette- ki ulüvvü kâffe-i eşyâ sûretlerinde esmâsıyla zuhûru ve bilcümle sûretle- ri muhît olmasıdır. Ve mertebe-i zâttaki ulüvvü ise, kesret-i esmâiyyeden ulüvvüdür. Ve “vücûd” haysiyetiyle muhdesât ancak Haktır, Hakk'ın gayrı değildir. Binâenaleyh Hak, mevcûdâtın “ayn”ı olduğuna göre, o mekâna ve mekânete izâfeten “Aliyy” değil, ulüvv-i hakîkî ile “Aliyy”dir. Zîrâ “a'yân-ı sâbite” vücûddan bir koku duymadılar. Çünkü onlar için adem vardır; ve onlar o hâl-i adem içinde sâbittirler. Hâl-i ademde sübûtun ne demek ol- duğu Fass-ı Üzeyrî'de misal ile îzah olunur. A'yân-ı sâbite ilm-i ilâhîde peyda olan [4/14] esmânın sûretleri olduğundan vücûd sâhibi olmadıkları zâhirdir. Zîrâ onların ilm-i ilâhîdeki sûretleri Hakk'ın vücûd-ı müteayyini olduğu gibi, vücûd-ı kevnîleri dahi a'yân-ı sâbite sûretlerinde müteayyin olan Hakk'ın vücûdudur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Aliyy" ismi, sahih hadislerde geçen Hakk'ın doksan dokuz isminden biridir; ve Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de "وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ" (Bakara, 2/255) [Ve O Aliyy ve Azîmdir.] buyurur. Yüce Allah "Aliyy"dir, yani yücedir ve yüksektir. Fakat kimin üzerine "Aliyy"dir? Ve O'nun bu yüksekliği kimin üzerinedir? Hâlbuki varlıkta O'ndan başka bir varlık yoktur. Yaratılmışların varlığı, Hakk'ın varlığına izafe edilen itibari varlıklardır. Buna göre Hakk'ın gayrısı yoktur ki, Hak ondan yüksek olsun. Böyle olunca Hak, kendi zâtından dolayı "Aliyy"dir; ve O, öyle bir "Aliyy"dir ki, O'nun yüceliği başkasına nispetle değildir. Yahut Hak neyden "Aliyy"dir? Yani hangi şeyden yüksektir? Hâlbuki o şey, ancak O'dur. Yani Hak şu şeyden "Aliyy"dir denilse, bu doğru olamaz. Çünkü o şey, Hakk'ın mutlak varlığının letafet mertebesinden kesafet mertebesine tenezzülünden meydana gelen bir varlıktır ki, isimlerinden bir veya birden çok isminin kemalatına mazhardır. Buna göre onun "hüviyet"i Haktır; ve o şey Hakk'ın zâhiridir. Şu halde Hakk'ın yüceliği kendi nefsi için meydana gelir. Zira Hak "hakikat"iyle başkasından müstağnidir; ve O, bütün eşyanın "aynı"dır; ve Hakk'ın varlığından başka bir varlık olmadığına göre, Hak varlık haysiyetiyle mevcutların "aynı" olunca, muhdesat denilen eşya kendi zâtından dolayı "Aliyy" olur. Fakat Hakk'ın şehadet mertebesindeki kesif yüceliği ile zât mertebesindeki yüceliği arasında fark vardır. Zira şehadet mertebesindeki yüceliği, bütün eşya suretlerinde isimleriyle zuhur etmesi ve bütün suretleri kuşatmasıdır. Ve zât mertebesindeki yüceliği ise, isimlerin çokluğundan yüceliğidir. Ve "varlık" haysiyetiyle muhdesat ancak Haktır, Hakk'ın gayrısı değildir. Buna göre Hak, mevcutların "aynı" olduğuna göre, o mekana ve makama izafeten "Aliyy" değil, hakiki yücelik ile "Aliyy"dir. Zira "sabit hakikatler" varlıktan bir koku duymadılar. Çünkü onlar için yokluk vardır; ve onlar o yokluk halinde sabittirler. Yokluk halinde sübutun ne demek olduğu Fass-ı Üzeyrî'de misal ile izah olunur. Sabit hakikatler ilahi ilimde meydana gelen isimlerin suretleri olduğundan varlık sahibi olmadıkları açıktır. Zira onların ilahi ilimdeki suretleri Hakk'ın müteayyin varlığı olduğu gibi, kevnî varlıkları dahi sabit hakikatler suretlerinde müteayyin olan Hakk'ın varlığıdır.

Misâl: Kendisinde ressâmiyet ve hattâtıyet sıfatları bulunan bir şahıs, tersîm edeceği veyâ yazacağı levhanın sûretini hâriçte izhârdan mukaddem zihninde tasavvur eder. Zihninde peydâ olan o levhaların vücûd-ı hakîkî- leri yoktur. Onların vücûd-ı ilmî ve zihnîleri ressâmın vücûdudur; ve onlar nisebden ibârettir; ve niseb ise umûr-i ademiyyedir. Vaktâki o şahıs lev- haları hâriçte tasvîr veyâ tahrîr eder, onların o şahsın ilmindeki sûretleri alâ-hâlihî bâkîdir. Hârice çıkan levhalar ancak onların zıllıdır. Binâenaleyh levhaların vücûd-ı ilmîleri vücûddan bir koku istişmâm etmemiş olurlar. Zîrâ duvarlara ta'lîk olunan levhaların vücûdu ressâmın ve hattâtın ilminde peyda olan sûretlerin vücûdu olsa, levhalar hârice çıkmakla ressâmın veyâ hattâtın ilminde onların sûretleri bâkî kalmamak lâzım gelir idi. Hâlbuki iş böyle değildir. Eğer o levhalar muhterik olsa, ressâm ve hattât ilmindeki sûretlere, yine vücûd-ı hâricî iksâ edebilir; ve sûret-i ilmiyye yine yerinde durur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Kendisinde ressamlık ve hattatlık sıfatları bulunan bir kişi, çizeceği veya yazacağı levhanın şeklini dışarıda ortaya çıkarmadan önce zihninde tasavvur eder. Zihninde oluşan o levhaların gerçek varlıkları yoktur. Onların ilmî ve zihnî varlıkları ressamın varlığıdır; ve onlar nispetlerden ibarettir; ve nispetler ise yoklukla ilgili işlerdir. O kişi levhaları dışarıda resmettiği veya yazdığı zaman, onların o kişinin ilminde bulunan şekilleri olduğu gibi kalır. Dışarıya çıkan levhalar ancak onların gölgesidir. Bu sebeple levhaların ilmî varlıkları varlıktan bir koku bile almamış olurlar. Çünkü duvarlara asılan levhaların varlığı ressamın ve hattatın ilminde oluşan şekillerin varlığı olsa, levhalar dışarıya çıkmakla ressamın veya hattatın ilminde onların şekilleri kalmaması gerekirdi. Hâlbuki iş böyle değildir. Eğer o levhalar yansa, ressam ve hattat ilminde bulunan şekillere, yine dışsal varlık giydirebilir; ve ilmî şekil yine yerinde durur.

İşte ilm-i ilâhîdeki suver-i esmâiyye de bunun gibidir. Binâenaleyh mevcûdâtta sûretlerin taaddüdü ile beraber, a'yân-ı sâbite hâlleri üzere bâkîdir. Hâlbuki “ayn-ı vâhide”, ya'ni mevcûd-i vâhid-i hakîkî, kendisi- nin aksi olan mevcûdâtın hey'et-i mecmûasından zâhir ve “vücûd” haysi- yetinden mecmû'-i mevcûdâtta sâbittir; onlardan hâriç değildir. Ve mev- cûd-i hakîkî cümle-i mevcûdâtta ancak vâhiddir; ve o “ayn-ı vâhide”dir ki, suver-i ilmiyyeden ibaret olan a'yân-ı ma'dûme hasebiyle müteayyin ve mevcûdâtın sûretleriyle zâhir olup müteaddid oldu. Binâenaleyh vücûd-ı kesret esmânın kesretinden inbiâs eyledi. Ve esmâ dahi nisebden ibârettir; ve niseb dahi umûr-i ademiyyedir. Zîrâ nisebin vücûdu yoktur, o ancak sâhib-i niseb ile kāimdir. Böyle olunca “vücûd”da, “zât” olan “ayn-ı vâ- hide"den başkası yoktur. [4/15] İmdi mevcûdâtın sûretleri, a'yân-ı sâbite âyînelerinde "ayn-ı vâhide” olan zât-ı vâhidenin tecellîsinden müteayyin ve zâhir olunca, Hak cemî'-i suverde izâfet ile değil, ulüvv-i zâtî ile ve nefsin- den dolayı "Aliyy”dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte ilâhî ilimdeki isimlere ait suretler de bunun gibidir. Bu sebeple, varlıklarda suretlerin çokluğu ile beraber, sabit hakikatler halleri üzere kalıcıdır. Hâlbuki "tek hakikat", yani hakiki tek varlık, kendisinin aksi olan varlıkların bütününden görünür ve "varlık" olması itibarıyla bütün varlıklarda sabittir; onlardan dışarıda değildir. Ve hakiki varlık, bütün varlıklarda ancak tektir; ve o "tek hakikat"tir ki, ilimdeki suretlerden ibaret olan yokluktaki sabit hakikatler (a'yân-ı ma'dûme) gereğince belirlenmiş ve varlıkların suretleriyle ortaya çıkıp çoğalmıştır. Bu sebeple, kesret (çokluk) varlığı isimlerin çokluğundan kaynaklandı. Ve isimler de nispetlerden ibarettir; ve nispetler de yokluğa ait işlerdir. Çünkü nispetlerin varlığı yoktur, o ancak nispet sahibine bağlıdır. Böyle olunca "varlık"ta, "zât" olan "tek hakikat"ten başkası yoktur. Şimdi varlıkların suretleri, sabit hakikatler aynalarında "tek hakikat" olan tek zâtın tecellisinden belirlenip ortaya çıkınca, Hak bütün suretlerde izafet ile değil, zâtî yücelik ile ve kendiliğinden dolayı "Aliyy"dir.

فَمَا في العالم من هذه الحَيْنِيَّةِ علو إضافَةِ، لَكِنَّ الوُجُوهَ الوجودِيَّةَ مُتَفَاضِلَةٌ،

فعلو الإضافة موجود في العَيْنِ الواحدة من حيث الوجوه الكثيرة، لذلـك

نَقُولُ فِيهِ هُوَ لَا هُوَ، أَنْتَ لَا أَنْتَ، قال الخَرَّازُ، وهو وَجْهُ مِن وُجُوهِ الحَقِّ،

ولِسَانُ مِن الْسِنَتِه، يَنْطِقُ عن نَفْسِه بأنَّ اللهَ لا يُعْرَفُ إِلَّا بِجَمْعِه بين الأَضْدَادِ

في الحكم عليه بها ، فهو الأول والآخِرُ والظَّاهِرُ والبَاطِنُ، فهو عَيْنُ مَا ظَهَرَ،

وهو عَيْنُ ما بَطَنَ في حال ظهوره ، وما ثَمَّ مَن يَرَاه غيرُه، وما ثَمَّ مَن يَبْطُنُ

عنه، فهو ظاهر لنفسه باطن عنه، وهو المُسَمَّى أَبَا سَعِيدٍ الخَرَّازِ وغير ذلك

من أسماء المُحْدَثَاتِ .

İmdi bu haysiyetten âlemde "ulüvv-i izâfet” yoktur. Lâkin vücûh-i vü- cûdiyyet mütefâzıldır. Böyle olunca "ulüvv-i izâfet", vücûh-i kesîre haysiyetiyle “ayn-ı vâhide”de mevcûddur. İşte bunun için biz âlem hakkında odur, o değildir; sensin, sen değilsin, deriz. Harrâz dedi; hâlbuki o, vücûh-i Hak'tan bir vecihdir; ve O'nun lisânlarından bir lisândır, kendi nefsinden nutk eder ki: "Muhakkak Allah Teâlâ an- cak O'nu ezdâd beyninde cem'etmekle, O'nun üzerine O'nunla hükmetmekte bilinir." Böyle olunca Hak, Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir ve Bâtın'dır. Binâenaleyh O; zâhir olan şeyin “ayn”ıdır; ve O; zuhûru hâlinde bâtın olan şeyin “ayn”ıdır; ve vücûdda O'nu gören O'nun gayrı yoktur; ve vücûdda, O'ndan bâtın olduğu kimse yoktur. İmdi O nefsine zâhirdir ve ondan bâtındır; ve Ebâ Saîd el-Harrâz ile ve esmâ-i muhdesâttan gayrı ile tesmiye olunan O'dur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu açıdan âlemde "izafet yüceliği" yoktur. Lakin varlık veçheleri farklı farklıdır. Böyle olunca "izafet yüceliği", çok veçheler açısından "tek bir hakikat"te mevcuttur. İşte bunun için biz âlem hakkında "odur, o değildir; sensin, sen değilsin" deriz. Harrâz dedi; hâlbuki o, Hakk'ın veçhelerinden bir veçhedir; ve O'nun dillerinden bir dildir, kendi nefsinden konuşur ki: "Muhakkak Yüce Allah ancak O'nu zıtlar arasında toplamakla, O'nun üzerine O'nunla hükmetmekle bilinir." Böyle olunca Hak, Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir ve Bâtın'dır. Bu sebeple O; zâhir olan şeyin "hakikat"idir; ve O; zuhûru hâlinde bâtın olan şeyin "hakikat"idir; ve varlıkta O'nu gören O'nun gayrı yoktur; ve varlıkta, O'ndan bâtın olduğu kimse yoktur. Şimdi O nefsine zâhirdir ve ondan bâtındır; ve Ebâ Saîd el-Harrâz ile ve sonradan yaratılmış isimlerden gayrı ile isimlendirilen O'dur.

Ya'ni Hak mevcûdâtın “ayn”ı olduğu haysiyetten âlemde “ulüvv-i izâfî” yoktur; belki "ulüvv-i zâtî” vardır. Fakat vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın esmâsı mütefâzıl olduğu ve bu tefâzul-i esmâ hasebiyle o isimlerin mezâhiri [4/16] vücudunun vecihleri bulunduğu ve onların vücûdları vücûdât-ı izâfiyye olduğu cihetle bittabi' hükm-i tefâzul bunlarda da cârîdir. Binâenaleyh "ulüvv-i izâfet" "ayn-ı vâhide”de bu vücûh-i kesîre cihetinden mevcuddur. Şu hâlde biz âlem hakkında bi-hasebi'l-hakîka Haktır ve bi-hasebi't-taay- yün Hak değildir; ve kezâ “sûret" hasebiyle sensin ve “hakîkat” hasebiyle sen değilsin, deriz. Misal: “Buhâr” bir mâdde-i latîfedir. Bir mertebe tekâsüf edip tenezzül edince "bulut" olup gözle görülür; ve bir mertebe daha tenezzül ettikde “su” olup kuvve-i lâmise onun vücûdunu hisseder; ve bir mertebe daha te- nezzül edince incimâd edip “buz” olur. Bu tenezzülâtta buhârın zâtı tagay- yür etmedi. Zîrâ tagayyür etse, buz eriyip su; ve su tebahhur edip bulut; ve bulut telattuf edip tekrar buhâr olmamak lâzım gelir; ve bu tenezzülâtında buhârın terkîbine başka bir şey dâhil olmadı. Belki buhârın her bir merte- bede iktisâb ettiği sûret onun sıfât-ı ârızasından ibarettir. Buzun hüviyeti ve bâtını buhârdır; ve buz buhârın zâhiridir. Buzun vücudundaki buhâr buza “hulûl” etmedi; ve buzun vücûduyla “ittihâd” eylemedi. Buz buhârın "ayn"ı değildir, gayrı dahi değildir. Binâenaleyh biz buz hakkında bi-hase- bi'l-hakîka buhârdır; ve bi-hasebi't-taayyün buhâr değildir, deriz. Ebû Saîd Harrâz (k.s.) buyurdu: Hâlbuki o hazret Hakk'ın vecihle- rinden bir vecihdir; ve O'nun lisânlarından bir lisândır. Ona “Hakk'ı ne şeyle bildin?" dediler. O zât-ı saâdet-simât ezdâdı câmi' olan Hakk'ın sû- reti üzere olmakla bu suâle cevâben buyurdular ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, varlıkların tekil hakikati olması itibarıyla âlemde "izafî yücelik" yoktur; aksine "zâtî yücelik" vardır. Fakat Hakk'ın tek olan varlığının isimleri birbirinden üstün olduğu ve bu isimlerin üstünlüğü sebebiyle o isimlerin zuhur yerleri varlığın vecihleri (yönleri) bulunduğu ve onların varlıkları izafî varlıklar olduğu cihetle, doğal olarak üstünlük hükmü bunlarda da geçerlidir. Bu sebeple "izafet yüceliği" tekil hakikatte bu çok sayıda vecihler (yönler) cihetinden mevcuttur. Şu hâlde biz âlem hakkında hakikat itibarıyla Haktır ve taayyün (belirginleşme) itibarıyla Hak değildir; ve aynı şekilde "sûret" itibarıyla sensin ve "hakikat" itibarıyla sen değilsin, deriz. Misal: "Buhar" latif (ince) bir maddedir. Bir mertebe yoğunlaşıp tenezzül edince "bulut" olup gözle görülür; ve bir mertebe daha tenezzül ettiğinde "su" olup dokunma kuvveti onun varlığını hisseder; ve bir mertebe daha tenezzül edince donup "buz" olur. Bu tenezzüllerde buharın zâtı değişim göstermedi. Çünkü değişim gösterseydi, buz eriyip su; ve su buharlaşıp bulut; ve bulut incelip tekrar buhar olmaması gerekirdi; ve bu tenezzüllerinde buharın terkibine başka bir şey dâhil olmadı. Aksine buharın her bir mertebede kazandığı sûret onun ârızî (sonradan oluşan) sıfatlarından ibarettir. Buzun hüviyeti (kimliği) ve bâtını buhardır; ve buz buharın zâhiridir. Buzun varlığındaki buhar buza "hulûl" (içine girme, birleşme) etmedi; ve buzun varlığıyla "ittihâd" (birleşme) eylemedi. Buz buharın tekil hakikati değildir, ondan ayrı da değildir. Bu sebeple biz buz hakkında hakikat itibarıyla buhardır; ve taayyün itibarıyla buhar değildir, deriz. Ebû Saîd Harrâz (k.s.) buyurdu: Hâlbuki o hazret Hakk'ın vecihlerinden (yönlerinden) bir vecihtir; ve O'nun lisanlarından bir lisandır. Ona "Hakk'ı ne şeyle bildin?" dediler. O saadet nişanlı zât, zıtları cem eden Hakk'ın sûreti üzere olmakla bu suale cevaben buyurdular ki:

بِجَمْعِهِ بَيْنَ الْأَضْدَادِ

ya'ni "Ezdâd ile O'nun üzerine hükmetmekte O'nu cem'etmekle bildim." Zîrâ Hak ahadiyyü'z-zât ve ahadiyyü'l-esmâ ve's-sıfâttır; ve hüviyyet-i ilâhiyye kâffe-i esmâ-i mütekābile ve mütezâddeyi câmi'dir; ve tezâd ve tekabül esmâ beynindeki nisbetlerden ibârettir. Yoksa hüviyyet-i ilâhiyyeye nisbetle tezâd ve tekabül yoktur. Binâenaleyh Hak bilcümle ezdâdı cem'etmekle bilinir. Zîrâ Celîl ve Cemîl ve Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' ve Muhyî ve Mümît ancak O'dur. Şu hâlde Hak üzerine cemî'-i ezdâd ile hükmolunur; ve mâdemki Hak ezdâdı câmidir, [4/17] şu hâlde Hak Evvel'dir; ve evvelin zıddı ve mukābili olan Âhir'dir; ve kezâ Hak Zâhir'dir; ve Zâhir'in zıddı ve mukābili olan Bâtındır; ve Hak zâhir olan şeyin “ayn"ıdır; ve zuhûru hâ- linde bâtın olan şeyin “ayn”ıdır; ve vücûdda O'ndan gayrı bir kimse yoktur ki, zâhir olduğu vakit O'nu görsün; ve kezâ vücûdda bir kimse yoktur ki, O'ndan bâtın olsun. Binâenaleyh Hak zuhûru hâlinde kendi nefsine zâhir olur; ve bâtın olduğu vakit dahi zâhir olan kendi nefsinden yine kendi nef- si bâtın olur; ve bu menâzil-i ekvâna tenezzülâtı hasebiyle Ebû Saîd Harrâz ile Cüneyd-i Bağdâdî ve Şiblî (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) hazarâtı gibi sâir muhdesât isimleriyle müsemmâ olan ancak O'dur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

yani "Zıtlarla O'nun üzerine hükmetmekte O'nu bir araya getirmekle bildim." Çünkü Hak, zâtı itibarıyla bir, isimleri ve sıfatları itibarıyla birdir; ve ilâhî hüviyet, bütün karşılıklı ve zıt isimleri kapsayıcıdır; ve zıtlık ve karşılıklılık, isimler arasındaki bağıntılardan ibarettir. Yoksa ilâhî hüviyete nispetle zıtlık ve karşılıklılık yoktur. Bu sebeple Hak, bütün zıtları bir araya getirmekle bilinir. Çünkü Celîl (ulu), Cemîl (güzel), Hâdî (doğru yola ileten), Mudill (saptıran), Dârr (zarar veren), Nâfi' (fayda veren), Muhyî (dirilten) ve Mümît (öldüren) ancak O'dur. Şu hâlde Hak üzerine bütün zıtlarla hükmolunur; ve mademki Hak zıtları kapsayıcıdır, şu hâlde Hak Evvel'dir; ve evvelin zıddı ve karşılığı olan Âhir'dir; ve aynı şekilde Hak Zâhir'dir; ve Zâhir'in zıddı ve karşılığı olan Bâtın'dır; ve Hak, zâhir olan şeyin "ayn"ıdır (özüdür); ve zuhûru hâlinde bâtın olan şeyin "ayn"ıdır; ve varlık âleminde O'ndan başka bir kimse yoktur ki, zâhir olduğu vakit O'nu görsün; ve aynı şekilde varlık âleminde bir kimse yoktur ki, O'ndan bâtın olsun. Bu sebeple Hak, zuhûru hâlinde kendi nefsine zâhir olur; ve bâtın olduğu vakit dahi zâhir olan kendi nefsinden yine kendi nefsi bâtın olur; ve bu oluş mertebelerine tenezzülleri (inişleri) sebebiyle Ebû Saîd Harrâz ile Cüneyd-i Bağdâdî ve Şiblî (Allah hepsinden razı olsun) hazretleri gibi diğer yaratılmışların isimleriyle adlandırılan ancak O'dur.

فَيَقُولُ الباطن «لا» إذا قال الظَّاهِرُ «أنا»، ويقول الظَّاهِرُ «لا» إذا قال الباطن

«أنا»، وهذا في كُلِّ ضِدٍّ، والمُتَكَلِّمُ وَاحِدٌ، وهو عَيْنُ السَّامِعِ .

İmdi Zâhir “ben” dediği vakit, Bâtın hayır, der; ve Bâtın “ben” dediği vakit, Zâhir hayır, der; ve bu, her bir zıdda vardır. Halbuki mütekellim vâhiddir; ve o sâmiin "ayn"ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Zâhir "ben" dediği zaman, Bâtın hayır, der; ve Bâtın "ben" dediği zaman, Zâhir hayır, der; ve bu durum, her bir zıtta (karşıtlıkta) mevcuttur. Halbuki konuşan (mütekellim) birdir; ve o, dinleyenin (sâmiin) aynısıdır (özüdür).

Ya'ni ism-i Zahir kendi enâniyetini izhâr ve ism-i Bâtın'ı nefyederek kendisini isbât için “Ben” dediği vakit, onun zıddı olan ism-i Bâtın ona mukābele edip “Hayır sen değilsin” der; ve kezâ ism-i Bâtın kendisini isbât edip "Ben" dediği vakit, ism-i Zâhir ona mukābele edip “Hayır sen değil- sin” der. Zîrâ zıd zıddı nefyeder. İşte bu hüküm her bir zıdda böyledir. Zîrâ her biri kendi zâtının muktezâsını isbât ve kendisine mukābil olan zıddın muktezâsını nefyeder. Halbuki Zâhir ve Bâtın olan ancak “ayn-ı vâhide” olan Hak olduğu için "Ben" lafzıyla mütekellim olan vâhiddir; ve "Ben" lafzını sâmi' olanın “ayn”ıdır. [4/18] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Zâhir ismi kendi enâniyetini (benliğini) ortaya koyup Bâtın ismini reddederek kendisini ispat etmek için "Ben" dediği zaman, onun zıddı olan Bâtın ismi ona karşılık verip "Hayır, sen değilsin" der; aynı şekilde Bâtın ismi kendisini ispat edip "Ben" dediği zaman, Zâhir ismi ona karşılık verip "Hayır, sen değilsin" der. Çünkü zıt, zıddını reddeder. İşte bu hüküm her bir zıt için böyledir. Çünkü her biri kendi zâtının gereğini ispat eder ve kendisine karşılık olan zıddın gereğini reddeder. Hâlbuki Zâhir ve Bâtın olan ancak "ayn-ı vâhide" (tek hakikat) olan Hak olduğu için "Ben" lafzıyla konuşan birdir; ve "Ben" lafzını işitenin "ayn"ıdır (hakikatidir).

يقول النبي ﷺ : «إِنَّ اللَّهَ تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِي مَا حَدَّثَتْ بِهِ أَنْفُسُهَا مَا لَمْ يَتَكَلَّمْ

أَوْ يَعْمَلْ»، فهي المُحَدِّثَةُ السَّامِعَةُ حَدِيثَها ، العَالِمَةُ بِما حَدَّثَتْ به نَفْسُها،

والعين واحدة وإن اخْتَلَفَتِ الأحكام، ولا سبيل إلى جَهْلِ مثل هذا، فإنَّه

يعلمه كل إنسان من نفسه، وهو صورةُ الحَقِّ، فَاخْتَلَطَتِ الْأُمُورُ، وَظَهَرَتِ

الْأَعْدَادُ بِالْوَاحِدِ في المَرَاتِبِ المَعْلُومَةِ، فَأَوْجَدَ الواحِدُ العَدَدَ، وَفَصَّلَ العَدَدُ

الواحد، وما ظَهَرَ حُكْمُ العدد إلا بالمَعْدُودِ.

Nebî (a.s.) buyurur ki: "Muhakkak Allah Teâlâ, nefislerinin söylediği, onların söylemedikleri, yâhud işlemedikleri şeyi ümmetimden tecâ- vüz etti." İmdi nefis, kendi hadîsini muhaddis ve sâmi'dir; ve nefsin tahdîs ettiği şeyi âlimdir; ve hâlbuki her ne kadar ahkâm muhtelif ise de, "ayn" birdir; ve bunun mislinin cehline yol yoktur. Zîrâ her bir insan kendi nefsinden bunu âlimdir. Ve insan Hakk'ın sûretidir. Binâenaleyh umûr muhtelit oldu. Ve a'dâd, merâtib-i ma'lûmede vâ- hid ile zâhir oldu. Böyle olunca vâhid, adedi îcâd etti; ve aded dahi vâhidi tafsîl eyledi; ve adedin hükmü ancak ma'dûd ile zâhir oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nebî (a.s.) buyurur ki: "Muhakkak Yüce Allah, ümmetimden nefislerinin söylediği, onların söylemedikleri yahut işlemedikleri şeyi affetti." Şimdi nefis, kendi hadîsinin (iç konuşmasının) hem söyleyeni hem de dinleyicisidir; ve nefsin iç konuşma yoluyla söylediği şeyi bilendir; ve hâlbuki her ne kadar hükümler farklı olsa da, "ayn" (varlığın özü) birdir; ve bunun benzerinin bilinmemesine yol yoktur. Çünkü her bir insan kendi nefsinden bunu bilendir. Ve insan Hakk'ın sûretidir. Bu sebeple işler karışık hâle geldi. Ve sayılar, bilinen mertebelerde bir ile ortaya çıktı. Böyle olunca bir, sayıyı var etti; ve sayı da biri ayrıntılandırdı; ve sayının hükmü ancak sayılan ile ortaya çıktı.

Bâlâda Zahir ve Bâtın “ayn-ı vâhide” olan Hak'tan ibaret bulunduğu için “Ben” lafzını söyleyen bu lafzı işitenin “ayn”ıdır, denilmiş idi. Hz. Şeyh (r.a.) bu hâli tavzîh için misâl îrâd edip buyururlar ki: (S.a.v.) Efendimiz: “Muhakkak Allah Teâlâ, nefislerinin tekellüm ettiği ve fakat onların harf ve savt ile bi't-tekellüm hârice çıkarmadıkları veyâhud işlemedikleri şeyi üm- metimden afv ve tecavüz eyledi”199 buyurur. Meselâ bir kimse birine gazab etti. Bâtınından kendisine hitâben “Ona şu vech ile söv; veyâhud bir tokat vur!” denildi. O kimse bâtınının ilkā eylediği tarz-ı sebbi lisânıyla tekellüm eder ve tokadı vurursa, bu kelâm ve ameline cezâ terettüb eder. Bir şey söy- lemez ve bir amelde bulunmazsa nefsin o lakırdısı maʼfüvvdür. İmdi nefis, hem kendi söylüyor, hem de kendi dinliyor; ve bir kimsenin nefsi kendisi- ne bu lakırdıları söylediği hînde [4/19] yanında oturan kimselerin haberi bile olmamakla beraber, o kimse, nefsinin kendisine ne söylediğini bilir; ve bu, insanın “bâtın”ının "zâhir”ine olan emridir. Halbuki insanın bâtınının söyleyip zâhirinin dinlemesiyle onun “ayn”ı taaddüd etmez; o yine “ayn-ı vâhide"den ibârettir. Söyleyen ve işiten yine insanın nefsidir. İhtilaf ancak zuhûr mertebelerindedir. Bir mertebeden söyler, diğer mertebeden işitir; ve merâtib-i zuhûrâtta ihtilaf bulunması insanın ayn-ı vâhideden ibâret olmasına mâni' değildir; ve hiçbir insan, kendi nefsi söyleyip yine kendi nefsi dinlemesi mes'elesinin câhili değildir. Bunun böyle olduğunu herkes bilir; ve bu, ondan dolayı böyledir ki, insan Hakk'ın sûretidir. Nitekim hadis-i şerîfte إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ âdemi sûreti üzeri- ne halketti.] buyurulmuştur. Zîrâ Hak bi-hasebi'z-zât vâhiddir, esmâ ve sıfât-ı mütekābilesiyle kesîrdir. Ve bâlâda beyân olunduğu üzere Ebû Saîd el-Harrâz (k.s.) hazretlerinin buyurduğu gibi Allah Teâlâ esmâ ve sıfât-ı mütezâdde beynini cem'etmekle bilinir. Böyle olunca umûr-i mütekerrire "ayn-ı vâhide"de ihtilât etti; ve onda ictima eyledi; ve kesret-i esmâiyye zahir oldu. Buna misâl istersen adâda nazar et! Zîrâ adâd iki, üç, dört, on, yüz, bin ilh... gibi merâtib-i mâlûmede vâhidin tekerrürü ile zâhir oldu. Binâenaleyh vâhid, tekerrür ile adedi îcâd etti; ve aded dahi merâtib-i ma'lûmede vâhidi tafsîl eyledi. Ma'lûm olsun ki, “vâhid”in vâhidiyeti bir mefhûmdur ki onda aslâ kesret yoktur. Zîrâ “vâhidiyet” dediğimiz vakit zihnimizde ancak bir ma'nâ hâsıl olur; zihinde ikinci bir maʼnâ tahassul etmez. Ve vâhid aded değildir. Çünkü tadâd ile husûle gelen bir şey değildir. Belki adâdın menşe' ve masdarıdır. Bilcümle adedler vâhidden zuhûr eder. Meselâ iki, üç, dört ilh... birer adeddir. Çünkü vâhidi, ikide iki ve üçte üç ve dörtte dört def'a sayarız. Bu hâl şekl-i riyâzîde daha açık görünür. (1+1=2) ve (1+1+1=3) ve (1+1+1+1=4) [4/20] ve (1+1+1+1+1=5) ve nâmütenâhî olarak böylece teselsül edip gider. Ve birden dokuza kadar olan âhâd mertebeleri vâhidin merâtib-i cüz'iyyesi; ve aşerât ve miât ve ulûf mertebeleri dahi merâtib-i külliyyesidir. Bununla beraber vâhidin tekerrüründen tahaddüs eden adedlerin her birisi dahi birer adeddir. Meselâ (1+1+1+1+1=5) dediğimiz vakit bu hey'et-i mecmûa ki, “beş"ten ibârettir, aded-i vâhiddir. Zîrâ “beş” dediğimiz vakit, zihnimizde ancak bir adedin maʼnâsı bulunur; zihnimiz diğer adedlerden hâlîdir. Binâenaleyh (5) sûret ve mâdde ve mecmû' i'tibâriyle vâhiddir. Şu kadar vardır ki, kesret sûretinde tecellî etmiştir. Bu hâl, merâtib-i külliyyede dahi böyledir. Meselâ “on” adedi, ahadin on def'a; ve "yüz” adedi dahi yüz def’a; ve “bin” adedi dahi bin kerre tekerrür etmesiyle hâsıl olur. Sâir merâtib de buna makıystir. Ve bu merâtib-i külliyyeyi gösteren adedlerin her birerleri (10) ve (100) ve (1000) gibi sûret ve mâdde ve mecmû' i'tibariyle vâhiddir. Zîrâ herhangi birisinden vâhid çıkarılsa o mertebe bozulur. Şu hâlde adedlerin bilcümle merâtibinde ve adedlerin isimlerinde ve sûretlerinde dâhil ve onlar ile beraber müsemmâdır. Ya'ni "üç" aded-i vâhiddir. “Üç” dediğimiz vakit, üç defa tekerrür eden vâhidi zikretmiş oluruz. Ve vâhid, üçün üçüncüsü ve dördün dördüncüsü ve beşin beşincisi ve altının altıncısıdır. Zîrâ her birerlerinden vâhid çıkarılsa adedin ismi değişir. Şu hâlde vâhid, adedi îcâd ve aded dahi vâhidi tafsîl ediyor; ve adedin hükmü ancak madûd ile zâhir olur. Zîrâ vâhid teşkîl edeceğimiz aded mikdârınca sayılmadıkça o aded zâhir olmaz. [4/21] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yukarıda, Zâhir ve Bâtın'ın "tek bir hakikat" olan Hak'tan ibaret olduğu için, "Ben" lafzını söyleyenin, bu lafzı işitenin "aynı" olduğu söylenmişti. Hz. Şeyh (r.a.) bu durumu açıklamak için bir örnek vererek buyururlar ki: Efendimiz (s.a.v.): "Muhakkak Yüce Allah, ümmetimden, nefislerinin konuştuğu fakat onların harf ve sesle dışarıya çıkarmadıkları veya işlemedikleri şeyi affetmiş ve tecavüz etmemiştir" buyurur. Örneğin, bir kimse birine kızdı. İçinden kendisine hitaben "Ona şu şekilde söv; veya bir tokat vur!" denildi. O kimse, içinden gelen o sövme tarzını diliyle söyler ve tokadı vurursa, bu söz ve eylemine ceza gerekir. Bir şey söylemez ve bir eylemde bulunmazsa, nefsin o lafı affedilmiştir. Şimdi, nefis hem kendi söylüyor hem de kendi dinliyor; ve bir kimsenin nefsi kendisine bu lafları söylediği zaman [4/19] yanında oturan kimselerin haberi bile olmamakla beraber, o kimse, nefsinin kendisine ne söylediğini bilir; ve bu, insanın "bâtın"ının "zâhir"ine olan emridir. Halbuki insanın bâtınının söyleyip zâhirinin dinlemesiyle onun "aynı" çoğalmaz; o yine "tek bir hakikat"ten ibarettir. Söyleyen ve işiten yine insanın nefsidir. Farklılık ancak zuhûr mertebelerindedir. Bir mertebeden söyler, diğer mertebeden işitir; ve zuhûr mertebelerinde farklılık bulunması, insanın tek bir hakikatten ibaret olmasına engel değildir; ve hiçbir insan, kendi nefsi söyleyip yine kendi nefsi dinlemesi meselesinin cahili değildir. Bunun böyle olduğunu herkes bilir; ve bu, ondan dolayı böyledir ki, insan Hakk'ın sûretidir. Nitekim hadis-i şerîfte "إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ" [Yüce Allah Âdem'i kendi sûreti üzerine yarattı.] buyurulmuştur. Zirâ Hak, zât itibariyle tektir, karşılıklı isim ve sıfatlarıyla çoktur. Ve yukarıda açıklandığı üzere Ebû Saîd el-Harrâz (k.s.) hazretlerinin buyurduğu gibi Yüce Allah, zıt isim ve sıfatları bir araya getirmekle bilinir. Böyle olunca, tekrarlanan işler "tek bir hakikat"te karıştı; ve onda toplandı; ve isimlerin çokluğu ortaya çıktı. Buna örnek istersen sayılara bak! Zirâ sayılar, iki, üç, dört, on, yüz, bin vb. gibi bilinen mertebelerde birin tekrarıyla ortaya çıktı. Buna göre bir, tekrar ile sayıyı var etti; ve sayı da bilinen mertebelerde biri ayrıntılandırdı. Bilinmeli ki, "bir"in birliği, kendisinde asla çokluk bulunmayan bir kavramdır. Zirâ "birlik" dediğimiz zaman zihnimizde ancak bir anlam oluşur; zihinde ikinci bir anlam oluşmaz. Ve bir sayı değildir. Çünkü saymakla oluşan bir şey değildir. Belki sayıların menşei ve kaynağıdır. Bütün sayılar birden ortaya çıkar. Örneğin iki, üç, dört vb. birer sayıdır. Çünkü biri, ikide iki defa, üçte üç defa ve dörtte dört defa sayarız. Bu durum matematiksel şekilde daha açık görünür. (1+1=2) ve (1+1+1=3) ve (1+1+1+1=4) [4/20] ve (1+1+1+1+1=5) ve sonsuza dek böylece devam edip gider. Ve birden dokuza kadar olan birler mertebeleri birin cüz'î mertebeleri; ve onlar, yüzler ve binler mertebeleri de küllî mertebeleridir. Bununla beraber, birin tekrarından oluşan sayıların her biri de birer sayıdır. Örneğin (1+1+1+1+1=5) dediğimiz zaman, "beş"ten ibaret olan bu toplam heyet, tek bir sayıdır. Zirâ "beş" dediğimiz zaman, zihnimizde ancak bir sayının anlamı bulunur; zihnimiz diğer sayılardan boştur. Buna göre (5) sûret, madde ve toplam itibariyle birdir. Şu kadar var ki, çokluk sûretinde tecelli etmiştir. Bu durum, küllî mertebelerde de böyledir. Örneğin "on" sayısı, birin on defa; ve "yüz" sayısı da yüz defa; ve "bin" sayısı da bin kere tekrar etmesiyle oluşur. Diğer mertebeler de buna kıyaslanır. Ve bu küllî mertebeleri gösteren sayıların her biri (10) ve (100) ve (1000) gibi sûret, madde ve toplam itibariyle birdir. Zirâ herhangi birisinden bir çıkarılsa o mertebe bozulur. Şu halde bir, sayıların bütün mertebelerinde ve sayıların isimlerinde ve sûretlerinde dahildir ve onlar ile beraber müsemmâdır. Yani "üç" tek bir sayıdır. "Üç" dediğimiz zaman, üç defa tekrar eden biri zikretmiş oluruz. Ve bir, üçün üçüncüsü ve dördün dördüncüsü ve beşin beşincisi ve altının altıncısıdır. Zirâ her birinden bir çıkarılsa sayının ismi değişir. Şu halde bir, sayıyı var ediyor ve sayı da biri ayrıntılandırıyor; ve sayının hükmü ancak sayılan ile ortaya çıkar. Zirâ bir, teşkil edeceğimiz sayı miktarınca sayılmadıkça o sayı ortaya çıkmaz. [4/21]

والمَعْدُودُ منه عَدَمٌ ومنه وُجُودٌ، فقد يُعْدَمُ الشيء من حَيْثُ الحِس وهـو

موجود من حيث العقل، فلا بُدَّ مِن عددٍ ومعدود ، ولا بُدَّ من واحدٍ يُنْشِئُ

ذلك فيُنْشَأُ بِسَبَبِه، فإنْ كان كلُّ مَرْتَبَةٍ من العدد حقيقةً واحدةً كالتِّسْعَةِ مَثَلًا

والعَشَرَةِ إلى أدْنَى وإلى أكثَرَ إلى غير النهاية ما هي مجموع، ولا ينفك عنها

اسم جَمِيعِ الأَحَادِ، فإنَّ الاثنين حقيقة واحدة والثَّلَاثَةُ حقيقةٌ واحدةٌ، بَالِغا ما

بَلَغَتْ هذه المَرَاتِبُ ، وإنْ كانت حقيقةً واحدةً، فَمَا عين واحدة، مِنْهُنَّ عين

ما بَقِيَ، فَالجَمْعُ يأخُذُها ، فَيَقُولُ بِها منها ، ويَحْكُمُ بها عليها، وقد ظَهَرَ في

هذا القول عِشْرُونَ مَرْتَبَةً ، فَقَدْ دَخَلَها التَّرْكِيبُ ، فما تَنْفَكُ تُثْبِتُ عَيْنَ ما هو

مَنْفِي عِنْدَكَ لِذَاتِهِ.

Ve ma'dûddan ba'zısı ademdir; ve ondan ba'zısı vücûddur. Binâe- naleyh vakit olur ki, bir şey min-haysü'l-hiss ma'dûm olur. Halbuki o şey, min-haysü'l-akl mevcûddur. İmdi aded ve ma'dûd lâbüddür. Böyle olunca “vâhid”, lâbüddür ki adedi inşa ede. Şu hâlde aded, vâhid sebebiyle zâhir olur. Ve her ne kadar meselâ dokuz, on gibi aşağıya ve ilâ-gayrı'n-nihâye eksere kadar olan adedin her bir mer- tebesi hakîkat-i vâhide ise de o, mecmû' değildir; ve ondan cemî'-i âhâdın ismi münfek olmaz. Zîrâ “iki” hakîkat-i vâhidedir; ve "üç” de hakîkat-i vâhidedir. Bu merâtib gittiği yere kadar böyledir. Ve her ne kadar hakîkat-i vâhide ise de onlardan "ayn-ı vâhide” bâkî kalan şe- yin "ayn"ı değildir. Böyle olunca cem' tutar. Şu hâlde cem', onlardan onlar ile kāildir; ve onlar ile onlar üzerine hâkimdir. Ve muhakkak bu kavilde yirmi mertebe zâhir oldu. Binâenaleyh terkîb, o merâtibe dâhil olur. Böyle olunca sen indinde li-zâtihi menfî olan şeyin "ayn”ını isbât etmekten münfek olmazsın. [4/22] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve sayılan şeylerden bazısı yokluktur; ve onlardan bazısı varlıktır. Bu sebeple öyle zaman olur ki, bir şey duyusal olarak yok olur. Halbuki o şey, akılsal olarak mevcuttur. Şimdi sayı ve sayılan şey zorunludur. Böyle olunca "bir", zorunludur ki sayıyı oluştursun. Şu halde sayı, "bir" sebebiyle ortaya çıkar. Ve her ne kadar örneğin dokuz, on gibi aşağıya ve sonsuza kadar çoğalan sayının her bir mertebesi tek bir hakikat ise de o, bir bütün değildir; ve ondan bütün teklerin ismi ayrılmaz. Çünkü "iki" tek bir hakikattir; ve "üç" de tek bir hakikattir. Bu mertebeler gittiği yere kadar böyledir. Ve her ne kadar tek bir hakikat ise de onlardan "tek bir öz" olarak geriye kalan şeyin "özü" değildir. Böyle olunca topluluk tutar. Şu halde topluluk, onlardan onlar ile kâimdir; ve onlar ile onlar üzerine hâkimdir. Ve muhakkak bu sözde yirmi mertebe ortaya çıktı. Bu sebeple terkip, o mertebelere dahil olur. Böyle olunca sen kendi nezdinde zâtı itibarıyla menfi olan şeyin "özünü" ispat etmekten ayrılmazsın.

Ya'ni madûd ve sayılmış olan şeyin ba'zısı, histe ve hâriçte yoktur; ve baʼzısı dahi vardır. Binâenaleyh baʼzan bir şey, his cihetinden madûm olur; fakat o şey akıl cihetinden mevcûddur. Meselâ dört elma ile beş armudu bir tabağa koyduk. Dört ile beş adedleri, madûd olan armut ve elmanın vücûduyla histe mevcûd oldu. Ya'ni hissen dört ile beş adedini gözümüz gördü. Fakat aded bunlardan ibâret değildir. İki, üç, altı, yedi ilh... birçok adedler daha vardır. Madûd olmadığı için o adedlerin vücûdu histe görün- müyor. Ancak akılda mevcûddur. Ve kezâ madûd olan elma ile armudu yedik. Dört ile beş adedi his mertebesinden akıl mertebesine intikāl etti; ya'ni his mertebesinde madûm ve akıl mertebesinde mevcûd oldu. Şu hâlde ya akılda veyâhud histe aded ile madûd elbette lâzımdır; ve aded ile madûd lâzım olunca adedi inşâ ve îcâd etmek için de vâhidin vücûdu iktizâ eder. Binâenaleyh aded, vâhidin vücûdu sebebiyle zâhir olur. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sayılan ve adlandırılan şeyin bazısı, duyuda ve dışarıda yoktur; ve bazısı da vardır. Bu sebeple bazen bir şey, duyu açısından yok olur; fakat o şey akıl açısından mevcuttur. Örneğin dört elma ile beş armudu bir tabağa koyduk. Dört ile beş sayıları, sayılan armut ve elmanın varlığıyla duyuda mevcut oldu. Yani duyusal olarak dört ile beş sayısını gözümüz gördü. Fakat sayı bunlardan ibaret değildir. İki, üç, altı, yedi vb. birçok sayı daha vardır. Sayılan olmadığı için o sayıların varlığı duyuda görünmüyor. Ancak akılda mevcuttur. Ve aynı şekilde sayılan elma ile armudu yedik. Dört ile beş sayısı duyu mertebesinden akıl mertebesine geçti; yani duyu mertebesinde yok ve akıl mertebesinde mevcut oldu. Şu halde ya akılda veyahut duyuda sayı ile sayılan elbette gereklidir; ve sayı ile sayılan gerekli olunca sayıyı inşa ve icat etmek için de birin varlığı gerekir. Bu sebeple sayı, birin varlığı sebebiyle ortaya çıkar. Şiir:

گر هر دو کون موج برآرند صد هزار جمله یکی است لیک بتکرار آمده

در باغ عشق یک احدیت که باقی است شاخ و درخت و برگ گل و خار آمده

عکسی از زیر پردۀ وحدت علم زده در صد هزار پرده پندار آمده

یک عین متفق که جز او ذره نبود چون گشت ظاهر این همه اغیار آمده

غیری چگونه روی نماید چو هرچه هست عین دگر یکیست پدیدار آمده

Tercüme: "Eğer her iki âlemde yüz bin mevc izhâr ederlerse, cümlesi birdir. Tekrâr ile zâhir olmuştur. Bâğ-ı aşkta bâkî olan bir ahadiyet, dal ve ağaç ve gül yaprağı ve diken olarak gelmiştir. Vahdet perdesinin altından bir akis yaprak çıkıp, yüz bin vehm ü gümân perdesinde zuhûr etmiştir. Bir ayn-ı müttefik ve müttehid ki, onun gayrı bir zerre yok idi; zâhir olunca bütün bu ağyâr zuhûra geldi. Bir gayr nasıl yüz gösterir? Zîrâ zâhir olan "ayn", gayr dediğimiz şey hep birdir.”200 [4/23] Gülşen-i Râz'dan: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer her iki âlemde yüz bin varlık ortaya çıkarırlarsa, hepsi birdir. Tekrar ile ortaya çıkmıştır. Aşk bahçesinde bâkî olan bir ahadiyet (birlik), dal ve ağaç ve gül yaprağı ve diken olarak gelmiştir. Vahdet (birlik) perdesinin altından bir akis (yansıma) yaprak çıkıp, yüz bin vehim ve zan perdesinde ortaya çıkmıştır. Bir ayn-ı müttefik (birleşmiş öz) ve müttehid (birleşmiş) ki, onun dışında bir zerre yok idi; ortaya çıkınca bütün bu ağyâr (başkaları) ortaya geldi. Bir gayr (başka bir şey) nasıl yüz gösterir? Çünkü ortaya çıkan "ayn" (öz), gayr dediğimiz şey hep birdir.

در این مشهد یکی شد جمع افراد چو واحد ساری اندر عین اعداد

تو آن جمعی که عین وحدت آمد تو آن واحد که عین کثرت آمد

Tercüme: "Bu meşhedde mecmû'-i efrâd birdir. Adedlerin “ayn"ında sârî olan vâhid gibidir. Sen vahdetin “ayn”ı olan bir mecmûsun; ve sen kesretin “ayn”ı olan vâhidsin."201 İmdi vâhid sebebiyle zâhir olan adâdın dokuzdan aşağıya ve ondan sonra müfred olsun mürekkeb olsun ne kadar aded gelirse, hepsi vâhidin gayrıdır." Bu sözün ile cemî-i merâtibde vâhidi nefyedersin. Badehû dönüp dersin ki: "Bilfarz (5) adedi “vâhid”in beş def’a tekerrüründen husûle gelen bir mertebedir; ve vâhid beş def'a tekerrür edip ictima' etmese bu mertebenin vücûdu olmazdı.” Hâlbuki ibtidâ (5) adedine “vâhid”in gayrı deyip vâhidi ondan nefyetmiş idin. Badehû bu sûretle isbât etmiş oldun. Ta'bîr-i dîğerle sen taaddüd şânından olmayan “vâhid”i, zâtından dolayı icmâlinin mertebesinde bilcümle merâtib-i adediyyeden nefyedip, onlar vâhidin gayrıdır dedin. Sonra da onun sıfât-ı ârızası olan tekerrüründen dolayı mertebe-i tafsîlinde isbât ettin. Gülşen-i Râz'dan: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Bu görünüşte, fertlerin bütünü birdir. Sayıların tekil hakikatinde yaygın olan bir gibi. Sen, vahdetin tekil hakikati olan bir bütünsün; ve sen, kesretin tekil hakikati olan birsin." Şimdi, bir sebebiyle ortaya çıkan sayıların, dokuzdan aşağıya ve ondan sonra tekil olsun bileşik olsun ne kadar sayı gelirse, hepsi birin gayrıdır." Bu sözün ile bütün mertebelerde biri nefyedersin. Sonra dönüp dersin ki: "Farz edelim ki (5) sayısı, birin beş defa tekrarlanmasından meydana gelen bir mertebedir; ve bir beş defa tekrarlanıp bir araya gelmese bu mertebenin varlığı olmazdı." Hâlbuki başlangıçta (5) sayısına birin gayrı deyip biri ondan nefyetmiştin. Sonra bu şekilde ispat etmiş oldun. Başka bir ifadeyle, sen, çokluk şanından olmayan biri, zâtından dolayı icmâlinin mertebesinde bütün sayısal mertebelerden nefyedip, onlar birin gayrıdır dedin. Sonra da onun ârızî sıfatları olan tekrarlanmasından dolayı tafsîl mertebesinde ispat ettin. Gülşen-i Râz'dan:

شد آن وحدت از این کثرت پدیدار یکی را چون شمردی گشت بسیار

وليكن نبودش هرگز نهایت

عدد گرچه یکی دارد بدایت

[4/25] Tercüme: "O vahdet bu kesretten zâhir oldu. “Bir”i tekrar ile saydığın vakit çok oldu. Vâkıâ aded bidâyette “bir”dir; velâkin onun aslâ nihayetiyoktur.”202 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O vahdet bu kesretten zâhir oldu. "Bir"i tekrar ile saydığın vakit çok oldu. Vâkıâ aded bidâyette "bir"dir; velâkin onun aslâ nihayetiyoktur.

ومَنْ عَرَفَ مَا قَرَّرْنَا في الأعدادِ وأَنَّ نَفْيَها عين إثباتها، عَلِمَ أَنَّ الحَقَّ المُنَزَّهَ

هو الخَلْقُ المُشَبَّه، وإن كان قد تَمَيَّزَ الخلق من الخالق، فالأمر الخالق هـو

المخلوق، والأمر المخلوق هو الخالق، كلُّ ذلـك مـن عـيـن واحـدة، لا، بـل

هو العين الواحدة، وهو العُيُونُ الكَثِيرَةُ.

Ve kim ki, a'dâd hakkında takrîr ettiğimizi ve muhakkak onların nefyi, onların ayn-ı sebti olduğunu ârif olsa, her ne kadar halk, Hâlık'tan mütemeyyiz oldu ise de, muhakkak Hakk-ı münezzehin halk-ı müşebbeh olduğunu bilir. İmdi emr budur ki, Hâlık mahlûktur. Ve yine emr budur ki, mahlûk Hâlık'tır. Bunun hepsi “ayn-ı vâhide"dendir. Hayır belki O, ayn-ı vâhidedir; O uyûn-i kesîredir. Ya'ni vâhid, adedi îcâd ettiğini ve aded dahi “vâhid”i tafsîl eylediğini ve “vâhid”in adedlerden nefyi, onlarda onun ayn-ı isbâtı olduğunu ve her bir mertebe-i adediyye bir i'tibâr ile diğer mertebelerin gayrı olan bir hakî- kat-i vâhide olduğunu ve fakat cümlesi vâhidin ictimâından husûle gelmiş olan birer mertebe olmak i'tibâriyle yekdîğerinin aynı bulunduğunu ârif olan kimse bildi ki, hakîkat-i ahadiyyesi i'tibâriyle teşbîhden münezzeh olan Hak, müteayyin olan sûretteki tecellîsi i'tibâriyle halk-ı müşebbehdir. Maahâzâ halk, Hâlık'tan mütemeyyizdir. Zîrâ îcâd olunan şey, mûcidin gayrıdır. Nitekim “vâhid” dokuz adedini îcâd eder. Fakat “dokuz”, vâhidin aynı değildir; yekdîğerinden mütemeyyizdir. Ve kezâ “vâhid” tektir. “İki” adedi ise çifttir. Tek ile çift arasındaki [4/26] fark ve temeyyüz ise zâhirdir. Ve vücûd-ı Hak ile vücûd-ı halk arasındaki münasebetin ne sûrette bulun- duğu bâlâda mürûr eden buhâr, bulut, su ve buz misallerinde îzâh olundu. Beynlerindeki fark letâfet ve kesâfetten ibârettir. İşte bu hakîkati izhâren ârif-i billâh Ebu'l-Hasan Gürî (k.s.) hazretleri &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve kim ki, sayılar hakkında açıkladığımız şeyi ve muhakkak onların yokluğunun, onların sabit hakikatinin aynısı olduğunu bilirse, halk ne kadar Yaratıcı'dan ayrı olsa da, muhakkak ki eksik ve değişimden uzak olan Hakk'ın, halkın müşebbeh (benzetilmiş, benzer kılınmış) olduğunu bilir. Şimdi hâl böyleyken, iş şudur ki, Yaratıcı yaratılandır. Ve yine iş şudur ki, yaratılan Yaratıcı'dır. Bunun hepsi "tek bir hakikat"tendir. Hayır, aksine O, tek bir hakikattir; O, çoklukların özüdür. Yani, birin sayıyı var ettiğini ve sayının da "bir"i ayrıntılandırdığını ve "bir"in sayılardan yokluğunun, onlarda onun sabit hakikatinin aynısı olduğunu ve her bir sayısal mertebenin bir itibar ile diğer mertebelerden ayrı olan tek bir hakikat olduğunu ve fakat hepsinin birin bir araya gelmesinden meydana gelmiş birer mertebe olmak itibarıyla birbirinin aynısı bulunduğunu bilen kimse bildi ki, ahadiyet (birlik) hakikati itibarıyla teşbih (benzetme)den uzak olan Hak, belirli bir suretteki tecellisi (ortaya çıkışı) itibarıyla halkın müşebbehidir. Bununla birlikte halk, Yaratıcı'dan ayrıdır. Çünkü var edilen şey, var edenin gayrıdır. Nasıl ki "bir" dokuz sayısını var eder. Fakat "dokuz", birin aynısı değildir; birbirinden ayrıdır. Ve aynı şekilde "bir" tektir. "İki" sayısı ise çifttir. Tek ile çift arasındaki fark ve ayrım ise açıktır. Ve Hakk'ın varlığı ile halkın varlığı arasındaki ilişkinin ne şekilde bulunduğu yukarıda geçen buhar, bulut, su ve buz misallerinde açıklanmıştır. Aralarındaki fark letafet (incelik) ve kesafetten (yoğunluktan) ibarettir. İşte bu hakikati açıklayarak Allah'ı bilen Ebu'l-Hasan Gürî (k.s.) hazretleri...

سُبْحَانَ مَن لَطَّفَ نَفْسَهُ فَسَمَّاهُ حَقًّا وَكَتَّفَ نَفْسَهُ فَسَمَّاهُ خَلْقًا

ya'ni “O zât-ı celîlü'ş-şânı tenzîh ederim ki, nef- sini203 ve zâtını latîf kılıp onu “Hak” tesmiye etti. Ve kezâ zâtını ve nefsini kesîf kılıp onu “halk” tesmiye eyledi” buyurur. Binâenaleyh “halk” dedi- ğimiz âlem-i ecsâm, kendinin mâfevkinde bulunan âlem-i misâle nisbeten kesîftir; ve âlem-i misâl dahi âlem-i ervâha; ve âlem-i ervâh da âlem-i ilme; ve âlem-i ilim ise zât-ı Hakk'a nisbeten kesîftirler; ve cümlesi Hakk'ın zât-ı latîfinin derece derece merâtib-i kesîfeye tenezzülünden husûle gelmiştir. Şu kadar ki zât-ı latîf her bir mertebeye tenezzül edip kesâfetle mütecellî oldukda birer isimle tesmiye olunur. Artık onlara “zât” denemez. Nitekim buhâr-ı latîf tenezzül edip bir derece kesâfetle mütecellî olunca ona “bulut” deriz; ve diğer merâtib-i kesîfesinde dahi “su” ve “buz” tesmiye ederiz. Buz her ne kadar buhârdan ibâret ise de, buza buhâr ismini vermek câiz değil- dir. Zîrâ aralarında fark-ı küllî vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "O şanlı Zât'ı tenzih ederim ki, nefsini ve Zât'ını latif kılıp onu "Hak" diye isimlendirdi. Ve aynı şekilde Zât'ını ve nefsini kesif kılıp onu "halk" diye isimlendirdi" buyurur. Buna göre "halk" dediğimiz cisimler âlemi, kendisinin üstünde bulunan misal âlemine göre kesiftir; ve misal âlemi de ruhlar âlemine göre; ve ruhlar âlemi de ilim âlemine göre; ve ilim âlemi ise Hakk'ın Zât'ına göre kesiftirler; ve hepsi Hakk'ın latif Zât'ının derece derece kesif mertebelere tenezzülünden (inmesinden) meydana gelmiştir. Şu kadar var ki latif Zât her bir mertebeye tenezzül edip kesafetle (yoğunlukla) tecelli ettiğinde birer isimle isimlendirilir. Artık onlara "Zât" denemez. Nasıl ki latif buhar tenezzül edip bir derece kesafetle tecelli olunca ona "bulut" deriz; ve diğer kesif mertebelerinde de "su" ve "buz" diye isimlendiririz. Buz her ne kadar buhardan ibaret ise de, buza buhar ismini vermek caiz değildir. Çünkü aralarında küllî (büyük) bir fark vardır.

Bu îzâhdan tezahür eylediği üzere emrin hakîkati budur ki, Hâlık mah- lûktur; ve onun aksi olmak üzere, mahlûk Hâlıktır. Ya'ni taayyün ve zuhûr ancak kendisinin olması i'tibâriyle, Hâlık mahlûktur; ve vücûdu müstakil olmayıp ancak zât-ı latîfin mertebe-i kesîfeye tenezzülünden husûle geldiği için, mahlûk dahi Hâlıktır; ve Hâlık ile mahlûkun kâffesi ayn-ı vâhideden- dir; ya'ni ayn-ı vâhideden zuhûra gelmiştir. Beyt-i Sadî (k.s.): &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu açıklamadan ortaya çıktığı üzere, emrin hakikati şudur ki, Yaratıcı yaratılandır; ve bunun aksi olmak üzere, yaratılan Yaratıcıdır. Yani, taayyün (belirginleşme) ve zuhûr (ortaya çıkma) ancak kendisinin olması itibarıyla, Yaratıcı yaratılandır; ve varlığı müstakil (bağımsız) olmayıp ancak latîf (ince, lâtif) Zât'ın kesîf (yoğun, maddî) mertebeye tenezzülünden (inmesinden) meydana geldiği için, yaratılan dahi Yaratıcıdır; ve Yaratıcı ile yaratılanın hepsi tek bir ayn'dandır (hakikatten); yani tek bir ayn'dan zuhûra gelmiştir. Sa'dî'nin (k.s.) beyti:

به جهان خرم از آنم که جهان خرم ازوست عاشقم بر همه عالم که همه عالم ازوست

Tercüme: "Cihân ile o sebebden hurremim ki, cihân O'ndan hurrem- dir. Bütün âleme âşıkım, zîrâ bütün âlem O'ndandır."204 [4/27] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cihan ile o sebeple sevinçliyim ki, cihan O'ndan sevinçlidir. Bütün âleme âşıkım, çünkü bütün âlem O'ndandır.

Ma'lûm olsun ki, beyne'l-muhakkikîn Hak ile halk arasındaki nisbet iki meşreb üzerine beyân olunur: Birisi “Heme ez ôst”, ya'ni “Hep O'ndan- dır”, diğeri “Heme “ôst”, ya'ni “Hep O'dur”. Hz. Şeyh (r.a.) evvelki meşre- be göre كُلُّ ذَلِكَ مِنْ عَيْنٍ وَاحِدَةٍ buyurmuşlar ve Hz. Sadî'nin beyti dahi kezâ bu meşrebe göre vâki' olmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, araştırmacılar arasında Hak ile halk arasındaki bağıntı iki anlayış üzerine açıklanır: Birincisi "Heme ez ôst", yani "Hep O'ndandır", diğeri "Heme ôst", yani "Hep O'dur". Hz. Şeyh (r.a.) önceki anlayışa göre "كُلُّ ذَلِكَ مِنْ عَيْنٍ وَاحِدَةٍ" (Bütün bunlar tek bir kaynaktandır) buyurmuşlar ve Hz. Sa'dî'nin beyti de aynı şekilde bu anlayışa göre meydana gelmiştir.

Reşehât-ı Aynü'l-Hayâťda mezkûrdur ki: “Hâce Ubeydullah Ahrâr (k.s.) buyurmuşlar ki: Bir gün Şeyh Bahâeddin Ömer hazretlerine gittim. Adet- leri vech ile “Şehirde ne haber var?” diye sordular. “İki türlü haber vardır dedim.” “O iki türlü haber nedir?” buyurdular. Cevab verdim ki: “Şeyh Zeynüddîn ve ashâbı “Heme ez ôst”, ya'ni “Hep O'ndandır" derler. Ve Seyyid Kasım ve etbâı ise “Heme ôst", ya'ni “Hep O'dur” derler. Siz ne buyurursunuz?" Buyurdular ki: “Şeyh Zeynüddîn takımı doğru söyler- ler." Ondan sonra Şeyh Zeynüddîn'in kavlini takviye için delîl ikāmesine başladılar. Fakat ikāme ettikleri delâil Seyyid Kāsım'ın sözünü te'yîd et- mekte idi. Dedim ki: “Îrâd buyurduğunuz delâil Seyyid Kasım tarafının kavlini te'yîd ediyor?" Hz. Şeyh yine delâil-i kaviyye serdetmeğe başladı. Fakat yine Seyyid Kāsım tarafının kavlini teʼyîd etmekte idi. Anladım ki, murâd-ı şerîfleri bi-hasebi'l-bâtın “Heme ôst” olduğuna i'tikād etmek ve bi-hasebi'z-zâhir “Heme ez ôst” kavlini ityân eylemek husûsunu tavsiyeden ibârettir."205 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Reşehât-ı Aynü'l-Hayât'ta (Hayat Pınarının Damlaları) zikredilmiştir ki: "Hâce Ubeydullah Ahrâr (k.s.) buyurmuşlar ki: Bir gün Şeyh Bahâeddin Ömer hazretlerine gittim. Âdetleri üzere "Şehirde ne haber var?" diye sordular. "İki türlü haber vardır," dedim. "O iki türlü haber nedir?" buyurdular. Cevap verdim ki: "Şeyh Zeynüddîn ve arkadaşları "Heme ez ôst" yani "Hep O'ndandır" derler. Seyyid Kasım ve ona uyanlar ise "Heme ôst" yani "Hep O'dur" derler. Siz ne buyurursunuz?" Buyurdular ki: "Şeyh Zeynüddîn takımı doğru söylerler." Ondan sonra Şeyh Zeynüddîn'in sözünü güçlendirmek için delil getirmeye başladılar. Fakat getirdikleri deliller Seyyid Kasım'ın sözünü doğrulamaktaydı. Dedim ki: "Getirdiğiniz deliller Seyyid Kasım tarafının sözünü doğruluyor?" Hazreti Şeyh yine kuvvetli deliller sıralamaya başladı. Fakat yine Seyyid Kasım tarafının sözünü doğrulamaktaydı. Anladım ki, şerefli maksatları, bâtın (iç yüz) itibarıyla "Hep O'dur" olduğuna inanmak ve zâhir (dış yüz) itibarıyla "Hep O'ndandır" sözünü söylemek hususunu tavsiye etmekten ibarettir."

Zîrâ ukūl-i zaîfe âlemin Hak olduğunu kolayca idrak edemez; ve îcâbât-ı merâtibi bilememesi kendisini çâh-ı dalâlete düşürür. Ve mâdemki bu iki kavl dahi esas i'tibariyle doğrudur, ehl-i hakîkat, terahhümen-li'l-i- bâd, avâma evvelki kavl ile zâhir olurlar; ve sâlik maârif-i ilâhiyyede te- rakkî ettikçe vücûd-ı mutlakın her mertebedeki îcâbâtına muttali' olup ta'tîl-i şerîat tehlikesinden yakasını kurtarır; ve o vakit "Alem hep O'dur" i'tikādında bulunur. Bunun için Hz. Şeyh (r.a.) ibtidâ “Hâlık ve mahlûk hep ayn-ı vâhidedendir” buyurduktan sonra [4/28] bu ma'nâdan terak- kîye işâreten: “Hayır, belki o ayn-ı vâhidedir” buyururlar. Ya'ni merâtib hasebiyle hâlıkıyet ve mahlûkıyetle müteayyin olan vücûd ayn-ı vâhideden değil, belki vâhidiyyet-i ilâhiyyenin hakîkati itibariyle “ayn-ı vâhide”dir; ve merâtib-i müteaddidede ve mezâhir-i kesîrede taayyünü ve zuhûru i'ti- bâriyle o vücûd, uyûn-i kesîredir. Nitekim adâdın kâffesi, ayn-ı vâhide olan vâhidden neş'et etmiştir; ve belki cümlesi vâhidin “ayn”ıdır. Şu hâlde vâhid, birçok mertebe-i adedde müteayyin olan uyûn-i kesîredir. “Vâhid" ile merâtib-i “adâd” arasındaki fark, icmâl ve tafsîlden ibârettir. İmdi Şeyh (r.a.) vücûd-ı vâhidin taayyünât ile kesîr ve taayyünât-ı kesîrenin hakîkatte vücûd-ı vâhid olduğunu îzâhen İbrâhîm (a.s.) kıssasının beyânına şürü' edip buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü zayıf akıllar, âlemin Hak olduğunu kolayca idrak edemez; ve mertebelerin gerekliliklerini bilememesi kendisini dalâlet çukuruna düşürür. Ve mademki bu iki söz de esas itibarıyla doğrudur, hakikat ehli, kullara acıyarak, avama önceki söz ile görünürler; ve Hakk Yolcusu ilâhî marifetlerde ilerledikçe mutlak varlığın her mertebedeki gerekliliklerine muttali olur ve şeriatı iptal etme tehlikesinden yakasını kurtarır; ve o zaman "Âlem hep O'dur" inancında bulunur. Bunun için Hz. Şeyh (r.a.) başlangıçta “Yaratıcı ve yaratılan hep tek bir hakikattendir” buyurduktan sonra [4/28] bu anlamdan ilerlemeye işaretle: “Hayır, aksine o tek bir hakikattir” buyururlar. Yani mertebeler itibarıyla yaratıcılık ve yaratılmışlıkla belirlenmiş olan varlık tek bir hakikattan değil, aksine ilâhî vahidiyetin hakikati itibarıyla “tek bir hakikat”tir; ve çok sayıdaki mertebelerde ve çok sayıdaki zuhur yerlerinde belirlenmesi ve görünmesi itibarıyla o varlık, çok sayıdaki hakikatlerdir. Nasıl ki sayıların hepsi, tek bir hakikat olan birden kaynaklanmıştır; ve aksine hepsi birin “hakikat”idir. Şu halde bir, birçok sayı mertebesinde belirlenmiş olan çok sayıdaki hakikatlerdir. “Bir” ile “sayı” mertebeleri arasındaki fark, icmâl (özetleme) ve tafsilden (ayrıntılandırmadan) ibarettir. Şimdi Şeyh (r.a.) tek varlığın belirlenmelerle çok olduğunu ve çok sayıdaki belirlenmelerin hakikatte tek varlık olduğunu açıklamak üzere İbrahim (a.s.) kıssasının beyanına başlayıp buyururlar ki:

فانْظُرْ ماذا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ، والوَلَدُ عين أبِيهِ، فما رَأَى

يَذْبَحُ سِوَى نَفْسِه ، وفَدَاهُ بِذِبْحٍ عظيم ، فظَهَرَ بصورةِ كَيْشٍ مَنْ ظَهَرَ بصورة

إنسان، فظهر بصورةِ وَلَدٍ ، لا، بَلْ بحُكْمِ ولدٍ مَـن هـو عـيـنُ الوَالِدِ، وَخَلَقَ

مِنْهَا زَوْجَهَا ، فَما نَكَحَ سِوَى نفسه ، فَمِنْهُ الصَّاحِبَةُ والوَلَدُ، والأمر واحد

في العدد.

İmdi bak, ne görürsün! "Ey babacığım, emrolduğun şeyi yap! dedi." (Sâffât, 37/102) Ve veled babasının “ayn”ıdır. İmdi o nefsinin gayrını zebheder görmedi; ve ona zibh-i azîmi fidâ kıldı. İmdi insan sûre- tiyle zâhir olan kimse, kebș sûretiyle zâhir oldu. Böyle olunca ve- led sûretiyle zâhir oldu. Hayır, belki vâlidin "ayn”ı olan kimse, veled hükmünde zâhir oldu; ve "ondan onun zevcini halketti" (Nisâ, 4/1). Binâenaleyh nefsinin gayrını nikâh etmedi. Şu hâlde sâhibesi ve ve- ledi ondandır. Hâlbuki emr, adedde vâhiddir. [4/29] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bak, ne görürsün! "Ey babacığım, emrolunduğun şeyi yap! dedi." (Sâffât, 37/102) Ve çocuk, babasının "ayn"ıdır (özüdür). Şimdi o, nefsinden başkasını kurban ettiğini görmedi; ve ona büyük bir kurbanı fidye kıldı. Şimdi insan suretiyle ortaya çıkan kimse, koç suretiyle ortaya çıktı. Böyle olunca çocuk suretiyle ortaya çıktı. Hayır, aksine babanın "ayn"ı olan kimse, çocuk hükmünde ortaya çıktı; ve "ondan onun eşini yarattı" (Nisâ, 4/1). Bu sebeple nefsinden başkasıyla evlenmedi. Şu halde eşi ve çocuğu ondandır. Halbuki emir, sayıda birdir.

Hz. Şeyh (r.a.) ibârât-ı Fusûsun ekserîsini, işârât derecesinde mücmel olarak îrâd buyurmuşlardır. Onun için kelime-be-kelime vâki' olan ter- cümesi lisân-ı Arab ile lisân-ı Türkî arasında, maânî-i kelimât ve zamâirin şümûl ve vuzûhu nokta-i nazarından fark-ı küllî olduğu cihetle, işârât de- recesinde olan aslından daha ziyâde muhtâc-ı şerh ve tefsîrdir. Binâenaleyh mücmelin şerhi şu vech ile olur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.), Fusûs'un ifadelerinin çoğunu, işaretler derecesinde özet olarak buyurmuşlardır. Onun için, kelime kelime yapılan tercümesi, Arap dili ile Türk dili arasında, kelimelerin anlamları ve zamirlerin kapsamı ve açıklığı açısından büyük bir fark olduğu için, işaretler derecesinde olan aslî metinden daha fazla şerh ve tefsire muhtaçtır. Bu sebeple, özet olanın şerhi şu şekilde olur:

Kur'ân-ı Kerîm'de zebh kıssası sûre-i Sâffatta &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kur'ân-ı Kerîm'de kurban kıssası Sâffât Sûresi'nde

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ

إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ

اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ

(Saffat 37/102) [Kendisiyle beraber yürümeye bâliğ olduğu vakit İbrâhîm ona şöyle dedi: “Ey oğlum, ben seni rüʼyâda zebheder olduğumu gördüm. Sen basarın ve basîretin ile bak ki ne görürsün?” O da dedi ki: "Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın."] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulmuştur. Hz. Şeyh (r.a.) bir vücudun taayyünât ile kesîr ve taayyünât-ı kesîrenin hakîkatte bir vücûd olduğunu bu âyet-i kerîmeyi beyân ile îzâh buyurur. Ya'ni vücûd-ı vâhidin bir mazhar-ı müteayyini olan İbrâhîm (a.s.), o vücûd-ı vâhidin taayyünü olan kendi oğluna hitâb edip der ki: "Ey oğlum, ben seni rüyâda zebheder olduğumu gördüm. Sen basarın ve basîretin ile bak ki ne görürsün? Zîrâ emr-i vücûd vâhiddir. O vücûd-ı vâhidi Hâlık mı, yoksa mahlûk mu görürsün? Eğer onu “Hâlık” görürsen, maksûd olan marifet budur. Ve eğer “mahlûk” görürsen, bu ancak emr-i vücûdu hakîkat-i hâl hilâfında görmen için, cesed-i tabîî ve unsurînin basarını ve basîretini istîlâ etmiş olmasından nâşîdir. Şu hâlde senin zebhin ve cesed-i unsurî hükmünün senden ref'i lâzımdır, tâ ki emr-i vücûdu hakîkat-i hâl üzere göresin." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Saffat 37/102) [Kendisiyle beraber yürümeye bâliğ olduğu vakit İbrâhîm ona şöyle dedi: “Ey oğlum, ben seni rüʼyâda zebheder olduğumu gördüm. Sen basarın ve basîretin ile bak ki ne görürsün?” O da dedi ki: "Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın."] âyet-i kerîmesinde beyan buyurulmuştur. Hz. Şeyh (r.a.) bir varlığın taayyünler (belirginleşmeler) ile çok olduğunu ve çok taayyünlerin hakikatte tek bir varlık olduğunu bu âyet-i kerîmeyi beyan ederek izah buyurur. Yani tek varlığın bir belirginleşmiş mazharı (tecelli yeri) olan İbrâhîm (a.s.), o tek varlığın taayyünü olan kendi oğluna hitap edip der ki: "Ey oğlum, ben seni rüyâda zebheder olduğumu gördüm. Sen basarın (gözün) ve basîretin (kalp gözün) ile bak ki ne görürsün? Çünkü varlık işi tektir. O tek varlığı Yaratıcı mı, yoksa yaratılmış mı görürsün? Eğer onu “Yaratıcı” görürsen, maksatlanan marifet (bilgi) budur. Ve eğer “yaratılmış” görürsen, bu ancak varlık işini hâlin hakikatinin aksine görmen için, tabiî ve unsurlardan oluşan bedenin basarını ve basîretini istila etmiş olmasından kaynaklanır. Şu halde senin zebhin (boğazlanman) ve unsurlardan oluşan beden hükmünün senden kaldırılması lazımdır, ta ki varlık işini hâlin hakikati üzere göresin."

İmdi vücûd-ı vâhid, ki Haktır, İshak (a.s.)ın sûretiyle mütelebbis olduğu hâlde İbrâhîm (a.s.) sûretinde müteayyin olan kendi nefsine hitâben: يَا أَبَتِ "Ey babacığım”, ya'ni “Ey kendi sûretinde Hak zâhir olup, o zuhûr vâsıtasıyla Hakk'ı benim sûretimde izhar eden taayyün-i şerîf" افْعَلْ ]Yap![ ya'ni "Fiil-i Hakk'ın senin sûretinde zuhûruna mübâşir ol!" dedi. [4/30] Hâlbuki baba oğlunun “ayn”ıdır. Zîrâ oğlunun vücûdu, pederin eczâ-yı vücudundan münfek olan nutfeden ibarettir; ve nutfe ise, sûreten pederin gayrı ise de, ma'nen ve hakîkaten gayrı değildir. Şu hâlde İbrâhîm (a.s.) rüyasında oğlu olan İshak (a.s.)ı boğazladığını gördüğü vakit, kendi nefsinden başkasını boğazlar görmedi; ya'ni kendi nefsini boğazlar gördü. Ve zebîh İshak (a.s.) mıdır, yoksa İsmâîl (a.s.) mıdır, bu husûs Fass-ı İshakî'nin mukaddemesinde tafsîlen beyân olunur. Hz. İbrâhîm'in Hz. İshak sûretinde zâhir olan nefsine Allah Teâlâ zibh-i azîmi fidâ eyledi. Binâenaleyh âlem-i hayâlde “insan” sûretinde zâhir olan kimse, âlem-i histe "koç” sûretinde zâhir oldu ki, bunun sırrı Hz. Şeyh (r.a.) tarafından Fass-ı İshakîde îzâh buyurulmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, tek varlık olan Hak, İshak (a.s.)'ın suretiyle bürünmüş olduğu hâlde, İbrahim (a.s.) suretinde belirginleşen kendi nefsine hitaben: يَا أَبَتِ "Ey babacığım", yani "Ey kendi suretinde Hak zuhur edip, o zuhur vasıtasıyla Hakk'ı benim suretimde izhar eden şerefli belirginleşme" افْعَلْ "Yap!" yani "Hakk'ın fiilinin senin suretinde zuhuruna başla!" dedi. Hâlbuki baba, oğlunun "ayn"ıdır (özüdür). Çünkü oğlunun varlığı, babanın vücudunun parçalarından ayrılan nutfeden ibarettir; ve nutfe ise, sureten babanın gayrısı (başka bir şey) olsa da, manen ve hakikaten gayrısı değildir. Şu hâlde İbrahim (a.s.) rüyasında oğlu olan İshak (a.s.)'ı boğazladığını gördüğü vakit, kendi nefsinden başkasını boğazlar görmedi; yani kendi nefsini boğazlar gördü. Ve kurban edilen İshak (a.s.) mıdır, yoksa İsmail (a.s.) mıdır, bu husus Fass-ı İshakî'nin mukaddimesinde ayrıntılı olarak açıklanır. Hz. İbrahim'in Hz. İshak suretinde zuhur eden nefsine Allah Teâlâ büyük bir kurbanı fidye eyledi. Buna göre hayal âleminde "insan" suretinde zuhur eden kimse, his âleminde "koç" suretinde zuhur etti ki, bunun sırrı Hz. Şeyh (r.a.) tarafından Fass-ı İshakî'de açıklanmıştır.

İmdi cemî'-i mezâhirde şahsiyetle müteayyin olan vücûd-ı vâhid-i hakîkî, oğul sûretinde, hayır belki oğul hükmünde zâhir oldu. Zîrâ oğul ile babanın sûreti, hakîkat-i nev’iyyede müttehid olmaları i'tibariyle birdir. Çünkü ikisi de sûret-i insâniyyede müteayyindir. Mugāyeret ancak babalık ile oğulluğun hükümlerinde ve sûret-i şahsiyededir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) vücûd-ı vâhidin taayyünât ile kesîr ve taayyünât-ı kesîrenin hakîkatte vücûd-ı vâhid olduğunu, yaʼni ayn-ı vâhidenin uyûn-i kesîre ile zâhir olduğunu يا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً (Nisâ, 4/1) ya'ni “Ey nâs, sizi nefs-i vâhideden halkeden ve ondan zevcesini yaratan ve onlardan birçok erkek ve kadınları neşreden Rabbinizden sakının!" âyet-i kerîmesiyle istişhâden buyurur ki: Vücûd-ı vâhid-i hakîkî, nefs-i vâhideden onun zevcini halketti. Ya'ni vücûd-ı vâhid-i hakîkî kemâlât-ı esmâiyyesini izhar için merâtibe tenezzül edip "Adem" dediğimiz şahıs ile müteayyin oldu ki, “nefs-i vâhide”dir; [4/31] ve o nefs-i vâhideden onun zevcesi olan Havvayı izhar edip şahs-ı Havvâ ile müteayyin oldu. Şu hâlde Hz. Adem kendi nefsinden gayrısını nikâh etmemiş oldu. Binâenaleyh onun sahibesi olan Hz. Havvâ, Hz. Adem'in kendi nefsinden mahlûktur. Ve Âdem (a.s.) nasıl ki, zevcesi sûretinde kendi nefsini nikâh etmiş ise, İbrâhîm (a.s.) dahi oğlunun sûretinde öylece âlem-i hayâlde kendi nefsini boğazlar görüp âlem-i histe de, koç sûretinde, yine kendi nefsini fidâ etti. Halbuki emr-i vücûd, hakîkatte aded sûretinde vâhidden ibârettir. Nitekim merâtib-i adâdın vâhidden ne vech ile zuhûra geldiği bâlâda tafsîl edilmiş idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bütün tezahürlerde şahsiyetle belirli olan tek hakiki varlık, oğul suretinde, hatta aksine oğul hükmünde ortaya çıktı. Çünkü oğul ile babanın sureti, nev'e ait hakikatte birleşmeleri itibarıyla birdir. Çünkü ikisi de insani surette belirlenmiştir. Ayrılık ancak babalık ile oğulluğun hükümlerinde ve şahsi surettedir. Şeyh (r.a.) buyurur ki, tek varlığın taayyünlerle (belirginleşmelerle) çok olduğunu ve çok taayyünlerin hakikatte tek varlık olduğunu, yani tek bir hakikatin birçok görünüşle ortaya çıktığını, "Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve o ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden sakının!" (Nisâ, 4/1) ayet-i kerimesiyle delil getirerek şöyle açıklar: Tek hakiki varlık, tek bir nefisten onun eşini yarattı. Yani tek hakiki varlık, esmaya ait kemallerini (isimlerinin mükemmelliklerini) ortaya koymak için mertebelere tenezzül edip "Adem" dediğimiz şahıs ile belirli oldu ki, bu "tek nefs"tir; ve o tek nefisten onun eşi olan Havva'yı ortaya çıkarıp Havva şahsıyla belirli oldu. Şu halde Hz. Adem kendi nefsinden başkasını nikah etmemiş oldu. Bu sebeple onun eşi olan Hz. Havva, Hz. Adem'in kendi nefsinden yaratılmıştır. Ve Adem (a.s.) nasıl ki, eşi suretinde kendi nefsini nikah etmiş ise, İbrahim (a.s.) dahi oğlunun suretinde öylece hayal aleminde kendi nefsini boğazlar görüp his aleminde de, koç suretinde, yine kendi nefsini feda etti. Halbuki varlık emri, hakikatte sayı suretinde birden ibarettir. Nasıl ki sayı mertebelerinin birden ne şekilde ortaya çıktığı yukarıda ayrıntılı olarak açıklanmıştı.

Ma'lûm olsun ki, hakîkat-i külliyye olan “ayn-ı vâhide", taayyün-i küllî ile müteayyin olduğu vakit insâniyyet-i mutlaka olur. Zîrâ âlemde ne kadar efrâd-ı insâniyye varsa “insan” mefhûm-i küllîsi tahtına dâhil olur. Bu taayyün, ayn-ı vâhidenin taayyün-i nevî ile müteayyin olmasıdır; ve yine o “ayn-ı vâhide” taayyün-i cüz'î ile müteayyin olduğu vakit, efrâd-ı insâniyyeden bir ferd ve bir şahıs olur. Binâenaleyh hakîkat-i vâhide olan vücûd-ı vâhid-i Hak merâtib-i müteaddidede zâhir ve taayyünât-ı kesîrede müteayyindir; ve her bir mertebe ve taayyünde bir isim ile müsemmâ olur. Meselâ mertebe-i şehâdette eşhâs-ı insâniyyeden birer şahsın sûretleri ile müteayyin oldukda Mehmed, Es'ad, Ahmed, Avnî ilh... gibi esâmî-i hâssa ile müsemmâdır. Bu eşhâstan tenâsül vukūunda "nutfe” denilir. Rahm-i mâderde “alaka”, “mudğa”, “cenîn” ve badehû “tıfl” ve “insân” isimleriyle müsemmâ olur. Ve bir sûretle müteayyin olduğu vakit, o sûrete verilen isim, diğer taayyünâta verilmez. Binâenaleyh “sûret” ne kadar kesîr olur- sa olsun “hakîkat”leri birdir; mugāyeret ancak sûretlerdedir. Hz. Mevlânâ (r.a.) bu hakîkate işâreten Mesnevî-i Şerîf'te âtîdeki ebyâtı îrâd buyururlar: [4/32] Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, küllî hakikat olan "tek hakikat" (ayn-ı vâhide), küllî bir belirlenimle belirlendiği zaman mutlak insanlık olur. Çünkü âlemde ne kadar insan fertleri varsa, "insan" küllî kavramının altına dâhil olur. Bu belirlenim, tek hakikatin nev'î (türe ait) bir belirlenimle belirlenmesidir; ve yine o "tek hakikat", cüz'î (parçalı) bir belirlenimle belirlendiği zaman, insan fertlerinden bir fert ve bir şahıs olur. Bu sebeple, tek hakikat olan Hak'ın tek varlığı, çeşitli mertebelerde görünür ve çok sayıda belirlenimle belirlenir; ve her bir mertebe ve belirlenimde bir isimle adlandırılır. Örneğin, şehâdet mertebesinde insan şahıslarından birer şahsın suretleriyle belirlendiğinde Mehmed, Es'ad, Ahmed, Avnî vb. gibi özel isimlerle adlandırılır. Bu şahıslardan üreme meydana geldiğinde "nutfe" denilir. Anne rahminde "alaka", "mudğa", "cenîn" ve daha sonra "tıfl" (bebek) ve "insan" isimleriyle adlandırılır. Ve bir suretle belirlendiği zaman, o surete verilen isim, diğer belirlenimlere verilmez. Bu sebeple "suret" ne kadar çok olursa olsun "hakikat"leri birdir; farklılık ancak suretlerdedir. Hz. Mevlânâ (r.a.) bu hakikate işaretle Mesnevî-i Şerîf'te aşağıdaki beyitleri zikreder: [4/32] Mesnevî:

جمله يك چيز است اندر اعتبار

گونه گونه خوردنیها صد هزار

سرد شد اندر دلت پنجه طعام

از یکی چون سیر گشتی تو تمام

که یکی را صد هزاران دیده ای

در مجاعت پس تو احول بوده ای

Tercüme: "Türlü türlü yüz bin taâm vardır. İ'tibârda hepsi bir şeydir. Birinden tamâmen doyduğun vakit, gönlün elli taâmdan soğur. Sen açlık emrinde şaşı olmuşsun. Zîrâ biri yüz bin görmüşsün.”206 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Türlü türlü yüz bin yiyecek vardır. İtibar yönünden hepsi bir şeydir. Birinden tamamen doyduğun zaman, gönlün elli yiyecekten soğur. Sen açlık konusunda şaşı olmuşsun. Çünkü bir şeyi yüz bin görmüşsün."

Ve bu manâyı Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde de teʼyîden böy- le îzâh buyururlar: “Hakîkatte cezbeden birdir, fakat müteaddid görünür. Görmez misin ki, bir adam gûnâgûn yüz şey arzû eder. Meselâ tutmaç isterim, börek isterim, helva isterim, yahni isterim, meyve isterim, hurma isterim, incir isterim der; ve bunları ta'dâd ile lisâna getirir. Velâkin onun aslı açlıktır, o da birdir. Görmez misin ki, bir şeyden doyunca bunların hiçbirisi lâzım değildir, der. Binâenaleyh maʼlûm oldu ki, on ve yüz yoktur, belki “bir” vardır. وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً )Müddessir, 74/31) “Halkın bu ta'dâdı fitnedir." 207 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu anlamı, Fîhi Mâ Fîh isimli yüce eserlerinde de teyit ederek şöyle açıklarlar: "Hakikatte cezbeden birdir, fakat çok sayıda görünür. Görmez misin ki, bir adam türlü türlü yüz şey arzu eder. Örneğin, 'tutmaç isterim, börek isterim, helva isterim, yahni isterim, meyve isterim, hurma isterim, incir isterim' der; ve bunları sayarak dile getirir. Aksine, onun aslı açlıktır, o da birdir. Görmez misin ki, bir şeyden doyunca 'bunların hiçbirisi lazım değildir' der. Bu sebeple, bilindi ki, on ve yüz yoktur, aksine 'bir' vardır. وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً (Müddessir, 74/31) 'Halkın bu sayması fitnedir.'"

فَمَنِ الطَّبِيعَةُ ومَنِ الظَّاهِرُ منها، وما رأيناها نَقَصَتْ بما ظَهَرَ منها، ولا زادَتْ

بِعَدَمِ ما ظَهَرَ، وما الَّذِي ظَهَرَ غيرها، وما هي عَيْنُ مَا ظَهَرَ لاخْتِلَافِ الصُّوَرِ

بالحكم عليها، فهذا بَارِدٌ يَابِسٌ وهذا حَارٌ يَابِسٌ، فَجَمَعَ باليُبْسِ، وأَبَانَ بغيرِ

ذلك، والجامع الطَّبِيعَةُ، لا ، بل العينُ الطَّبِيعَةُ، فعالم الطبيعة صُورٌ في مرآة

واحدة، لا، بل صورةٌ واحدةٌ [4/33] في مَرَايَا مُخْتَلِفَةٍ، فَما ثَمَّ إِلَّا حَيْرَةٌ

لِتَفَرُّقِ النَّظَرِ .

İmdi "tabîat" kimdir ve ondan zâhir olan kimdir? Ve biz onu kendisin- den zâhir olan şeyle nâkıs; ve zâhir olan şeyin ademi ile zâid olduğu- nu görmedik. Ve zâhir olan şey onun gayrı değildir. Ve ihtilaf-ı suver- den nâșî onun üzerine bu, bârid ü yâbistir; ve bu, hârr u yâbistir diye hüküm ile beraber, zâhir olan şey onun "ayn"ı değildir. Böyle olunca "tabîat” yübsü cem'etti; ve bundan gayrısını da ayırdı. Hâlbuki câmi' olan tabîattır. Hayır, belki "ayn” tabîattır. Binâenaleyh âlem-i tabîat, bir âyînede olan sûretlerdir. Hayır, belki muhtelif âyînelerde olan bir sûrettir. Şu hâlde teferruk-ı nazardan dolayı, ancak "hayret" vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi "tabiat" kimdir ve ondan görünen kimdir? Ve biz onu, kendisinden görünen şeyle eksik; ve görünen şeyin yokluğuyla fazla olduğunu görmedik. Ve görünen şey onun gayrı değildir. Ve şekillerin farklılığından kaynaklanan, onun üzerine "bu, soğuk ve kurudur"; ve "bu, sıcak ve kurudur" diye hüküm ile beraber, görünen şey onun "ayn"ı (özü) değildir. Böyle olunca "tabiat" kuruluğu topladı; ve bundan başkasını da ayırdı. Hâlbuki toplayıcı olan tabiattır. Hayır, aksine "ayn" tabiattır. Bu sebeple tabiat âlemi, bir aynadaki suretlerdir. Hayır, aksine farklı aynalardaki bir surettir. Şu halde bakış açılarının ayrılığından dolayı, ancak "hayret" vardır.

Ma'lûm olsun ki, insan denilen mahlûk-ı mütefekkir, kendi vücûdu- nu ve muhîtindeki mevcûdâtı idrâke başlayınca fikri bunların mebdeini taharrîye kıyâm eder. Akvâm-ı vahşiyyenin bile bir mûcidin vücudunu kabûl ile şuna buna tapmaları bu taharrî-i efkârın netîcesidir. İnsanların sûretlerindeki tefâvüt gibi akılları da mütefâvit bulunduğundan ukūl sû- ret-i umûmiyyede terbiye ve tahsîl ile tenevvür edip düşünceleri o nisbet- te teâlî eder. Fakat akıl ne kadar tenevvür ve teâlî ederse etsin, vehm ile meşûb olduğundan hakāyık-ı eşyâya ıttıla için icrâ ettiği tedkîkāt-ı amîka- da vehmin hükmünden tecerrüd edemez. Binâenaleyh, ben aklımla hakî- kati bulurum, diyen herhangi bir âkıl-i mütefekkirin vehm ile meşûb olan aklının verdiği bir hüküm, onun hükm-i vehminden hâriç bulunan diğer bir akıl tarafından bir delîl ikāme olunarak çürütülür. Fakat ibtâl-i delîl eden müdekkikin vehmi dahi kendi vücûdunda hâkim olduğu için, onun vaz'ettiği kavâid-i felsefiyye dahi o kimsenin hükm-i vehminden hâriç olan diğer biri tarafından ibtâl olunur. Bu hâl böylece teselsül edip gider. İşte bunun netîcesi olarak âlemde birçok mesâlik-i felsefiyye zuhûra gelmiştir. Vâkıâ [4/34] her birerlerinin hakāyıka temâs ettiği nukāt mevcûddur. Fa- kat akıllarına hâkim olan vehimleri dâimâ sırât-ı müstakîmden ayaklarını kaydırmıştır. Zamânımızın mütefekkirîni ise fen dâiresinde âlem-i tabîatı tedkîk ve hakāyıkı mahsûsâttan istidlâl etmek usûlünü ta'kîb ederler. Fakat mahsûsâttan müteselsilen mebdee vusûl mümkin değildir. Bir hadd gelir ki mahsûsât müzmahil olur. İşte bu zamân yine sâha-i ma’kūlâta dalmak ve vehmin kuvve-i kāhiresi altında zebûn kalmak vardır. Binâenaleyh hakāyı- kı akıllarıyla bulup çıkarmak için mesâî-i dâimede bulunanlar Ömer Hay- yâm hazretlerinin şu: Rubâî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, insan denilen düşünen varlık, kendi varlığını ve çevresindeki varlıkları idrak etmeye başlayınca, düşüncesi bunların başlangıcını araştırmaya koyulur. Vahşi kavimlerin bile bir yaratıcının varlığını kabul ederek şuna buna tapmaları, bu düşünce araştırmasının sonucudur. İnsanların şekillerindeki farklılıklar gibi akılları da farklı olduğundan, akıllar genel olarak terbiye ve eğitimle aydınlanır ve düşünceleri o oranda yücelir. Fakat akıl ne kadar aydınlanır ve yücelirse yücelsin, vehim ile karışık olduğundan, eşyanın hakikatlerine vakıf olmak için yaptığı derin araştırmalarda vehmin hükmünden kurtulamaz. Bu sebeple, "Ben aklımla hakikati bulurum" diyen herhangi bir düşünen akıllının vehim ile karışık olan aklının verdiği bir hüküm, onun vehmî hükmünden dışarıda bulunan başka bir akıl tarafından bir delil öne sürülerek çürütülür. Fakat delili iptal eden araştırmacının vehmi de kendi varlığında hâkim olduğu için, onun ortaya koyduğu felsefî kurallar da o kimsenin vehmî hükmünden dışarıda olan başka biri tarafından iptal edilir. Bu hâl böylece zincirleme devam edip gider. İşte bunun neticesi olarak âlemde birçok felsefî yol ortaya çıkmıştır. Gerçekten de her birinin hakikatlere temas ettiği noktalar mevcuttur. Fakat akıllarına hâkim olan vehimleri daima doğru yoldan ayaklarını kaydırmıştır. Zamanımızın düşünürleri ise bilim dairesinde tabiat âlemini araştırma ve hakikatleri duyulur şeylerden çıkarım yapma usulünü takip ederler. Fakat duyulur şeylerden zincirleme olarak başlangıca ulaşmak imkânsızdır. Bir sınır gelir ki duyulur şeyler yok olur. İşte bu zaman yine akledilir şeyler sahasına dalmak ve vehmin kahredici kuvveti altında zayıf kalmak vardır. Bu sebeple hakikatleri akıllarıyla bulup çıkarmak için sürekli çaba gösterenler, Ömer Hayyam hazretlerinin şu Rubâî'sine (yönelirler):

افسوس که جمله گاو نر میدوشند آنان که به کار عقل در میکوشند

كامروز به عقل تره می نفروشند آنان به که لباس ابلهی در پوشند

Tercüme: “Onlar ki kâr-ı akıl ile sa’yederler. Yazık ki hep öküzden süt sağarlar. Libâs-ı belâheti giymeleri iyidir; öyle ki bugün akıl ile yaprak bile satmasınlar!”208 rubâîsinde dediği gibi öküzden süt sağmak kabîlinden bey- hûde izâa’-i ömr ederler. Bu hâlin sebebi, hakāyık-ı esmâiyye ve sıfâtiyyesi- ni ta’lîm için mertebe-i şehîdete bi’t-tenezzül enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın taayyünleriyle müteayyin olan vücûd-ı vâhid-i hakîkînin, onların lisânla- rından vâki’ olan ihbârâtına kulak asmamaktır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz بُعِئْتُ مُعَلِّمًا ya’ni “Ben muallim olarak ba’solundum” buyururlar. Hakîkat-i hâl bu merkezde iken ukalâ kendi akıllarına i’timâd edip: “Bizim muallime ihtiyacımız yoktur, biz aklımız ile hakāyıkı idrak edinceye kadar çalışırız. Da’vâ-yı nübüvvetle içimizden zuhûr eden bizim gibi bir akıle niçin tabi’ olalım?” deyip serkeşlik ederler. Eğer tâbi’ olsalardı kendi nefislerini bil- mekle Hak kendilerine zâhir olur idi. Nitekim Hak Teâlâ [4/35] Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur: سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ (Fussilet, 41/53) ya’ni “Biz âyâtımızı âfâkta ve kendi nefislerinde onlara gösteririz, tâ ki Hak onlara zâhir olur.” Binâenaleyh hakāyık-ı eşyâya ıttılâ’ için sa’yedenler mücmelen ikiye inkısâm eder: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Onlar ki akıl işiyle uğraşırlar. Yazık ki hep öküzden süt sağarlar. Ahmaklık elbisesini giymeleri iyidir; öyle ki bugün akıl ile yaprak bile satmasınlar!” rubâîsinde dediği gibi, öküzden süt sağmak kabilinden beyhude ömürlerini ziyan ederler. Bu hâlin sebebi, Hak'ın isim ve sıfatlarının hakikatlerini öğretmek için şehadet mertebesine tenezzül ederek peygamberlerin (a.s.) tayinleriyle belirlenmiş olan hakiki tek varlığın, onların dillerinden gelen haberlerine kulak asmamaktır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz "بُعِئْتُ مُعَلِّمًا" yani “Ben muallim olarak gönderildim” buyururlar. Hakikatin durumu bu merkezde iken, akıllılar kendi akıllarına güvenip: “Bizim muallime ihtiyacımız yoktur, biz aklımız ile hakikatleri idrak edinceye kadar çalışırız. Peygamberlik iddiasıyla içimizden zuhur eden bizim gibi bir akıllıya niçin tabi olalım?” deyip başkaldırırlar. Eğer tabi olsalardı, kendi nefislerini bilmekle Hak kendilerine zahir olurdu. Nitekim Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur: "سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ" (Fussilet, 41/53) yani “Biz ayetlerimizi ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara gösteririz, ta ki Hak onlara zahir olur.” Buna göre, eşyanın hakikatlerine vakıf olmak için çalışanlar özetle ikiye ayrılır:

Bir kısım çalışıp, bulduk, derler. Bunlar enbiyâya tâbi’ olup onların ge- tirdikleri şerâyie harfiyyen ittiba’ eden ve onların muvâcehesinde akıllarını aslâ kullanmayan kimselerdir ki, ehl-i hakîkat ve ehl-i tasavvuftur. Bu tâife kālden ziyâde hâle rağbet ederler. Nitekim bu ma’nâyı ifhâmen Hakîm-i Senâî hazretleri buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir kısım insanlar çalışıp, bulduk derler. Bunlar, peygamberlere tâbi olup, onların getirdiği şeriatlere harfiyen uyan ve onların karşısında akıllarını asla kullanmayan kimselerdir ki, hakikat ehli ve tasavvuf ehlidir. Bu topluluk, sözden ziyade hâle (manevî duruma) rağbet ederler. Nitekim bu anlamı açıklamak için Hakîm-i Senâî hazretleri şöyle buyurur:

باز گشتم ز آنچه گفتم از آنکه نیست در سخن معنی و در معنی سخن

Tercüme: "Söylediğim şeyden rücû ettim. Zîrâ sözde ma'nâ ve manâda söz yoktur." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Söylediğim şeyden geri döndüm. Çünkü sözde anlam ve anlamda söz yoktur.

İkinci tâife, şimdiye kadar çalıştık, henüz bulamadık ve anlayamadık, fakat yine çalışacağız, elbette bir gün bulup anlayacağız, derler. Bunlar, enbiyâya tebaiyetten istiğnâ edip akıllarına i’timâd edenlerdir ki, bâlâda îzâh olunduğu vech ile, bu yoldan mebde'lerine vusûl mümkin değildir; ve bu hükümleri ancak vehimden münbaistir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci grup, şimdiye kadar çalıştık, henüz bulamadık ve anlayamadık, fakat yine çalışacağız, elbette bir gün bulup anlayacağız, derler. Bunlar, peygamberlere uymaktan müstağni kalıp akıllarına güvenenlerdir ki, yukarıda açıklandığı üzere, bu yoldan başlangıçlarına ulaşmaları imkânsızdır; ve bu hükümleri ancak vehimden kaynaklanır.

Âlem-i tabîatın yalnız akıl ile tedkîki, insanı hakîkat-i sırfa îsâl edemeyeceği îzâh olunduktan sonra imâmü'l-muhakkikîn ve zübdetü'l-mutasavvifîn olan Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin lisân-ı Hak’la “tabîat” hakkındaki beyânına rücû' edelim: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Doğa âleminin yalnızca akıl ile incelenmesinin, insanı saf hakikate ulaştıramayacağı açıklandıktan sonra, muhakkiklerin imamı ve mutasavvıfların özü olan Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin Hak diliyle "doğa" hakkındaki beyanına dönelim:

İstifhâm sûretiyle buyururlar ki: Tabîat dediğin nedir? Ve tabîattan zâhir olan kimdir? Ya'ni "tabîat", ulûhiyetin zâhiriyeti olan hakîkat-i vâhidedir; ve yekdîğerine zıd birtakım keyfiyetleri hâiz olan ecsâm-ı tabîiyye, o hakîkat-i vâhideden zâhir olup taayyünât-ı müteaddide ile müteayyin olmuştur. Binâenaleyh tabîat ve tabîattan zâhir olan ecsâm-ı tabîiyyenin hey'et-i mecmûası, hakîkat cihetinden “ayn-ı vâhide”dir; ve taayyün cihetinden ise uyûn-i kesîredir. Ve “ayn-ı vâhide” dahi, Hakk'ın hakîkati olan “ayn-ı ahadiyye”dir. Ve bu suver-i tabîiyye [4/36] “ayn-ı vâhide”nin taayyünât-ı muhtelifesi olduğu için, sâha-i taayyünâtta mevcûd olmayan bir şey tabîattan zuhûr ettikde, veyâhud ecsâm-ı mevcûdeden birtakımı bozulup ma'dûm oldukda, o tabîat ne eksilir, ne de ziyâdeleşir. Belki bu hâl letâfetten kesâfete ve kesâfetten letâfete intikāldir. Binâenaleyh zuhûr eden suver, adem-i mahzdan gelmez; ve ma'dûm olan suver dahi adem-i mahza gitmez. Onların vücûd ve ademleri izâfidir. Ve "tabîat"tan zâhir olan şey, tabîatın gayrı değildir. Çünkü tabîattan zâhir olan ecsâm-ı tabîiyyenin hey'et-i mecmûası hakîkat cihetinden “ayn-ı vâhide”dir; ve tabîat kendisinden zâhir olan şeyin “ayn"ı değildir. Çünkü tabîattan zâhir olan suver-i muhtelife üzerine bu, soğuk ve kurudur; ve bu, sıcak ve kurudur, diye hükmolunur. Binâenaleyh böyle muhtelif hükümleri hâiz bulunan iki şey arasında tabîat kuruluğu cem’etti; fakat soğukluk ile sıcaklığı ayırdı. Şu hâlde tabîat elbette onların “ayn”ı olmaz. Çünkü tabîat bilcümle ahkâmı câmi'dir. Fakat "tabîat"tan zâhir olan eşya, tabîatın bazı ahkâmı ile zâhir olur. Şu hâlde ezdâdı câmi' olan tabîattır. Hayır, belki bu mevcûdâtın kâf-fesini suver-i muhtelife ile izhâr eden “ayn-ı vâhide”dir ki, o ayn-ı vâhide tabîatın “ayn"ıdır. Binâenaleyh âlem-i tabîat bir âyînede [4/37] muntabi' olun suver-i muhtelifedir. Ya'ni âlem-i tabîat taaddüd ve tekessür hâsıl ol-maksızın zât-ı ilâhiyye mir'âtında muntabi' olan gûnâgûn sûretlerdir. İşte bu müşâhede "muvahhid”in müşâhedesidir. Ondan sonra Hz. Şeyh (r.a.) muhakkikin makāmını beyânen buyurur-lar ki: Hayır, belki âlem-i tabîat zât-ı ilâhiyyeden ibaret olan sûret-i vâhi-denin muhtelif âyîneler mesâbesinde bulunan suver-i a'yânda intibâından ibârettir. Nitekim şu beyitte işâret olunur. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru sorarak buyururlar ki: Tabiat dediğin nedir? Ve tabiattan görünen kimdir? Yani "tabiat", ilâhlığın görünüşü olan tek hakikattir; ve birbirine zıt birtakım nitelikleri taşıyan doğal cisimler, o tek hakikatten görünerek çeşitli belirlenimlerle belirlenmişlerdir. Bu sebeple tabiat ve tabiattan görünen doğal cisimlerin bütünsel yapısı, hakikat yönünden "tek bir hakikat"tir; ve belirlenim yönünden ise çok sayıda hakikattir. Ve "tek bir hakikat" dahi, Hakk'ın hakikati olan "ahadiyet hakikati"dir. Ve bu doğal suretler [4/36] "tek bir hakikat"in çeşitli belirlenimleri olduğu için, belirlenimler sahasında mevcut olmayan bir şey tabiattan ortaya çıktığında, yahut mevcut cisimlerden birtakımı bozulup yok olduğunda, o tabiat ne eksilir ne de artar. Aksine bu hâl, letafetten kesafete ve kesafetten letafete geçiştir. Bu sebeple ortaya çıkan suretler, mutlak yokluktan gelmez; ve yok olan suretler dahi mutlak yokluğa gitmez. Onların varlık ve yoklukları izafidir. Ve "tabiat"tan görünen şey, tabiatın gayrı değildir. Çünkü tabiattan görünen doğal cisimlerin bütünsel yapısı hakikat yönünden "tek bir hakikat"tir; ve tabiat kendisinden görünen şeyin "aynı" değildir. Çünkü tabiattan görünen çeşitli suretler üzerine bu, soğuk ve kurudur; ve bu, sıcak ve kurudur, diye hükmolunur. Bu sebeple böyle çeşitli hükümleri taşıyan iki şey arasında tabiat kuruluğu cem’etti; fakat soğukluk ile sıcaklığı ayırdı. Şu hâlde tabiat elbette onların "aynı" olmaz. Çünkü tabiat bütün hükümleri kapsar. Fakat "tabiat"tan görünen eşya, tabiatın bazı hükümleri ile görünür. Şu hâlde zıtları kapsayan tabiattır. Hayır, aksine bu mevcutların hepsini çeşitli suretlerle ortaya çıkaran "tek bir hakikat"tir ki, o tek hakikat tabiatın "aynı"dır. Bu sebeple tabiat âlemi bir aynada [4/37] yansıyan çeşitli suretlerdir. Yani tabiat âlemi, çokluk ve kesret meydana gelmeksizin İlahi Zât aynasında yansıyan türlü türlü suretlerdir. İşte bu müşahede "muvahhid"in (Allah'ı birleyen kişinin) müşahedesidir. Ondan sonra Hz. Şeyh (r.a.) muhakkiklerin (hakikati araştıranların) makamını açıklayarak buyururlar ki: Hayır, aksine tabiat âlemi, İlahi Zât'tan ibaret olan tek bir suretin, çeşitli aynalar hükmünde bulunan sabit hakikatlerin suretlerinde yansımasından ibarettir. Nitekim şu beyitte işaret olunur. Beyit:

فَمَا الْوَجْهُ إِلَّا وَاحِدٌ غَيْرَ أَنَّهُ

إِذَا أَنْتَ اعْدَدْتَ الْمَرَايَا تَعَدَّدًا

Tercüme ve îzâh: “Muhakkak vech-i vâhidin gayrı vücûdda bir şey yok-tur. Sen âyîneleri müteaddid kıldığın vakit, o vech-i vâhid dahi âyînelerin iktizâsına göre taaddüd eder."209 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve izah: "Şüphesiz ki tek bir yüzün dışında varlıkta hiçbir şey yoktur. Sen aynaları çoğalttığın zaman, o tek yüz de aynaların gerektirdiğine göre çoğalır."

Şu hâlde ehl-i hicabın nazarı müteferrik olduğu için vücûdda “hay-ret❞ten başka bir şey yoktur. Zîrâ fikr-i aklîsi kendisine hicâb olan kimse, âlem-i tabîatta mütekevvin olan suver-i muhtelifeye nazar ettiği vakit: Bu suver-i kesîre nedir ve hakîkat-i vâhide ile aralarındaki nisbet ne gibi bir şeydir? der; ve tedkîk ettikçe “hayret”i artar; ve işin hakîkatini anlayama-dığı için çırpınır durur. Bunlardan birinin mütâlaâtını hulâseten burada zikretmek fâideden hâlî değildir: “Haydi kabûl edelim ki, bir hakîkat-i mutlaka ve bizden müstakillen mevcûd bir "varlık" vardır; ve biz o hakî-kat-i mutlaka ile her sâniye, her ân bir temâs-ı samîmîde bulunuruz. Lâkin bu temâs onun hakîkat-i zâtiyyesine muttali' olmak için kifâyet etmiyor. Muhakkaktır ki, bizim için ilk vâsıta-i idrâk havâstir. Havâs ise, bize oldu-ğu gibi, o hakāyık-ı eşyayı bildirmiyor. Onların ancak bizim vicdânımızda vâki' olan te'sîrâtını ihsâs ediyor. Bu ancak “eser”dir. Halbuki biz müessir-i hakîkîyi hakîkat-i zâtiyyesiyle, ya'ni hadd-i zâtında olduğu gibi görmek, bilmek ve anlamak kaydındayız. [4/38] Bunun sebebi budur ki, bizim makinemiz, evvelâ düşünmek için değil, icrâ etmek, hareket eylemek için yapılmıştır. Yaşamak ve menâfi’-i hayâtiyyeyi mümkin olduğu kadar sür'at ve kat'iyet ile takdîr ve ta'yîn edebilmek için, uzviyetimiz, kendi muhîti- ne mutâbakat etmek mecbûriyetindedir. Zâten başka türlü olamazdı. Eğer olsa idi, birer vücûd-ı uzvî olarak bekā bulup tekâmül edemez idik. İşte bunun için biz, bu havâssimizle kâinâta baktığımız vakit, onda meknûz olan hakîkat-i zâtiyyeyi değil, ancak işimize yarayan ve bekā-yı şahsımıza hâdim olan hâdisât-ı sathıyyeyi telakkî edebiliyoruz. Binâenaleyh aradığı- mız hakîkate bedel, onun zâtına, aslına katʼiyyen benzemeyen bir timsâl-i fikrî elde edebiliyoruz. Şu hâlde ne yapmalı da hakîkat-i eşyayı idrâke yol bulmalı? Bâtına tevcîh-i nazar edip keyfiyyât-ı vicdâniyyeyi inceden inceye tahlîl etmeli; ilh..." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu hâlde, perdelilerin (hakikati göremeyenlerin) bakış açısı dağınık olduğu için, varlıkta "hayret"ten başka bir şey yoktur. Çünkü aklî düşüncesi kendisine perde olan kimse, tabiat âleminde oluşmuş çeşitli biçimlere baktığı zaman: "Bu çok sayıdaki biçimler nedir ve tek bir hakikat ile aralarındaki bağıntı ne gibi bir şeydir?" der; ve inceledikçe "hayret"i artar; ve işin hakikatini anlayamadığı için çırpınır durur. Bunlardan birinin mütalaalarını (düşüncelerini) özetle burada zikretmek faydadan uzak değildir: "Haydi kabul edelim ki, mutlak bir hakikat ve bizden bağımsız olarak mevcut bir 'varlık' vardır; ve biz o mutlak hakikat ile her saniye, her an samimi bir temas içinde bulunuruz. Lakin bu temas, onun zâtî hakikatine muttali olmak (vakıf olmak) için yeterli değildir. Muhakkaktır ki, bizim için ilk idrak vasıtası (algılama aracı) duyulardır. Duyular ise, bize olduğu gibi, o eşyanın hakikatlerini bildirmiyor. Onların ancak bizim vicdanımızda meydana gelen tesirlerini hissettiriyor. Bu ancak 'eser'dir. Halbuki biz hakiki müessiri (etki edeni) zâtî hakikatiyle, yani kendi özünde olduğu gibi görmek, bilmek ve anlamak kaydındayız. Bunun sebebi budur ki, bizim makinemiz, evvela düşünmek için değil, icra etmek (yapmak), hareket etmek için yapılmıştır. Yaşamak ve hayati menfaatleri mümkün olduğu kadar sürat ve kesinlik ile takdir ve tayin edebilmek için, uzviyetimiz (organik yapımız), kendi muhitine (çevresine) mutabakat etmek (uyum sağlamak) mecburiyetindedir. Zaten başka türlü olamazdı. Eğer olsa idi, birer uzvî varlık olarak beka bulup (varlığımızı sürdürüp) tekamül edemez idik. İşte bunun için biz, bu duyularımızla kainata baktığımız vakit, onda gizli olan zâtî hakikati değil, ancak işimize yarayan ve şahsımızın bekasına (varlığımızın devamına) hizmet eden yüzeysel hadiseleri telakki edebiliyoruz (algılayabiliyoruz). Bu sebeple aradığımız hakikate bedel, onun zâtına, aslına katiyen benzemeyen bir fikrî timsal (zihinsel temsil) elde edebiliyoruz. Şu halde ne yapmalı da eşyanın hakikatini idrake (algılamaya) yol bulmalı? Batına (iç âleme) yönelip vicdanî keyfiyetleri (duygusal nitelikleri) inceden inceye tahlil etmeli; ilh..."

İşte görülüyor ki, bu feylesof mahsûsâttan ma'kūlâta intikāl ediyor. Fa- kat ma'kūlâtı da şevâib-i gûnâgûndan hâlî görmüyor. Tedkîkāta girişiyor. Emîn olsun ki, bu tedkîkāt-ı akliyyesi de vehminin taht-ı te'sîrindedir. Vehim ise vücûd-ı hayvânîde keyfiyyât-ı vicdâniyyenin en kavîsidir. İşte nazar-ı fikrî ile mebdee doğru bu kadar gidilebilir. Diğer feylesofların na- zariyâtı dahi hep bunun gibidir. Onun için Hz. Hayyâm onların hâlini şu rubâîde ne güzel tasvîr buyurmuştur. Rubâî: در چرخ بانواع سخنها گفتند این بیخبران گوهر دانش سفتند واقف چو نگشتند بر اسرار فلك اول زنخی زدند و آخر خفتند &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte görülüyor ki, bu filozof duyulur şeylerden akılla idrak edilenlere geçiş yapıyor. Fakat akılla idrak edilenleri de çeşitli kirlerden arınmış görmüyor. Araştırmalara girişiyor. Emin olsun ki, bu akli araştırmaları da vehminin (gerçek olmayan tahayyülün) etkisi altındadır. Vehim ise hayvani varlıkta vicdani niteliklerin en güçlüsüdür. İşte düşünsel bakış açısıyla başlangıca doğru bu kadar gidilebilir. Diğer filozofların nazariyeleri de hep bunun gibidir. Onun için Hz. Hayyâm onların hâlini şu rubâîde ne güzel tasvir buyurmuştur. Rubâî: در چرخ بانواع سخنها گفتند این بیخبران گوهر دانش سفتند واقف چو نگشتند بر اسرار فلك اول زنخی زدند و آخر خفتند

Tercüme: "Âlemde türlü türlü sözler söylediler. Bu hakîkat-i hâlden bî-haber olanlar marifet gevherini deldiler. Vaktâki esrâr-ı âleme ve hakā- yık-ı eşyaya vakıf olmadılar, evvelâ çene çaldılar; sonra da uyudular." Hâlbuki suver-i enbiyâda müteayyin olan hakîkat-i vâhidenin evhâm-ı akliyyeden müberrâ olan [4/39] ihbârat ve taʼlîmâtını sem’-i itibâra alma- dıkça hakîkate vusûl mümkin değildir. Zîrâ bu ihbârât o hakîkat-i vâhide- nin kendisi tarafından, yine kendi vücûh-i kesîresine, külliyyât-ı esmâ ve sıfatını tebliğden ibârettir. Eğer o hakîkat-i vâhide mertebe-i nübüvvet ve risâlete tenezzül etmese idi, herkes kendi Rabb-i hâssına müteveccih kalır ve Rabbü'l-erbâb ve Vâhid-i Kahhâr olan Allah'dan gāfil bulunurdu. Nite- kim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: أَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ )Yu- suf, 12/39) ya'ni “Erbâb-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allâh mı hayırlıdır?” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Âlemde türlü türlü sözler söylediler. Bu hâlin hakikatinden habersiz olanlar, marifet cevherini deldiler. Âlemin sırlarına ve eşyanın hakikatlerine vâkıf olmadıkları zaman, önce boş konuştular; sonra da uyudular." Hâlbuki peygamberlerin suretlerinde belirginleşen tek hakikatin, akli vehimlerden (sanılardan) arınmış olan haberlerini ve öğretilerini dikkate almadıkça hakikate ulaşmak mümkün değildir. Çünkü bu haberler, o tek hakikatin kendisi tarafından, yine kendi çok yönlerine, isim ve sıfatlarının külliyatını (bütününü) tebliğ etmekten ibarettir. Eğer o tek hakikat, nübüvvet ve risalet mertebesine inmeseydi, herkes kendi özel Rabb'ine yönelmiş kalır ve Rabb'lerin Rabbi ve Kahhar olan Tek Allah'tan gafil bulunurdu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: أَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (Yusuf, 12/39) yani "Ayrı ayrı Rabler mi hayırlıdır, yoksa Kahhar olan Tek Allah mı hayırlıdır?"

وَمَن عَرَفَ ما قُلْنَاه لمْ يَحَرْ، وإن كان في مَزِيدِ عِلْمٍ فَلَيْسَ إِلا مِن حُكْمِ

المَحَلَّ، والمحلُّ عَيْنُ العَيْنِ الثَّابِتَةِ، فَبِهَا يَتَنَوَّعُ الحقُّ في المَجْلَى، فَتَتَنَوَّعُ

الأحكام عليه، فَيَقْبَلُ كلَّ حُكم، وما يَحْكُمُ عليه إلا عين ما تَجَلَّى فيه، وما

ثم إلا هذا.

Ve bizim dediğimiz şeyi ârif olan kimse, "hayret"e düşmez. Her ne kadar mezîd-i ilimde ise de, ancak mahallin hükmündedir. Halbuki mahal, ayn-ı sâbitenin “ayn"ıdır. Binâenaleyh Hak, onunla meclâda mütenevvi' olur. Böyle olunca onun üzerine ahkâm tenevvü' eder. Şu hâlde her hükmü kabûl eder. Hâlbuki onun üzerine ancak tecellî eylediği "ayn” hükmeder; ve vâki' olan ancak budur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bizim dediğimiz şeyi bilen kimse, "hayret"e düşmez. Her ne kadar ilim artışında olsa da, ancak mahallin hükmündedir. Halbuki mahal, ayn-ı sâbitenin "ayn"ıdır. Bu sebeple Hak, onunla meclâda çeşitlenir. Böyle olunca onun üzerine hükümler çeşitlenir. Şu hâlde her hükmü kabul eder. Hâlbuki onun üzerine ancak tecellî eylediği "ayn" hükmeder; ve meydana gelen ancak budur.

Ya'ni biz bâlâda gerek merâtib-i adâdı ve gerek tabîatı îzâh eylediğimiz sırada beyân ettik ki, vücûd-ı vâhid-i Hak, zâtı cihetinden vâhid olup ta-addüdü kabûl etmez. Fakat kesîr olan esmâsı hasebiyle muhtelif sûretler ile zahir olup müteaddid görünür. İşte bunun [4/40] böyle olduğunu bilen kimse taayyünât-ı kesîreyi görüp: “Müstakil bir vücûd-ı hakîkî vardır. Fa-kat bu kesretle o vahdet beynindeki nisbet nedir? Ve o vücûd nasıl olmuş da suver-i muhtelife ve vücûdât-ı mütenevvia ile çoğalmıştır?” diye ehl-i hicâb gibi "hayret"e düşmez. Vâkıâ her bir nefesinde o ârifin Hak ve halk hakkındaki ilmi tezâyüd eder; ve kendisi (S.a.v.) Efendimiz hazretlerinin isr-i âlîlerine iktifaen رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا (Tâhâ, 20/114) [Ya Rab! Bana ilmi ziyâde et!] der. Fakat bu ziyâde-i ilim “hayret”i iktizâ etmez; belki o ulûm, baʼzısı bazısının fevkinde olarak ulûm-i yakîniyyedir; ve adem-i hayretle berâber ilimdeki ziyâde, ancak mahallin hükmünden hâsıl olur; ve ma-hal ayn-ı sâbitenin “ayn”ıdır ki, Hak o ayân-ı sâbitenin isti’dâdâtına göre “meclâ”da ve “mezâhir”de türlü türlü görünür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani biz yukarıda, gerek sayı mertebelerini gerekse tabiatı açıkladığımız sırada belirttik ki, Hak'ın tek olan varlığı, zâtı yönünden tektir ve çokluğu kabul etmez. Fakat çok olan isimleri sebebiyle çeşitli şekillerde ortaya çıkar ve çok sayıda görünür. İşte bunun böyle olduğunu bilen kimse, çok sayıdaki taayyünleri (belirginleşmeleri) görüp de, "Müstakil gerçek bir varlık vardır. Fakat bu çokluk ile o birlik arasındaki bağıntı nedir? Ve o varlık nasıl olmuş da çeşitli suretler ve türlü varlıklar ile çoğalmıştır?" diye, perdeliler gibi "hayret"e düşmez. Gerçekten de o ârifin her bir nefesinde Hak ve halk hakkındaki ilmi artar; ve kendisi (s.a.v.) Efendimiz hazretlerinin yüce izine uyarak "Rabbim! İlmimi artır!" (Tâhâ, 20/114) der. Fakat bu ilim artışı "hayret"i gerektirmez; aksine o ilimler, bazısı bazısının üstünde olarak yakînî ilimlerdir; ve hayret etmemekle birlikte ilimdeki artış, ancak mahallin hükmünden meydana gelir; ve mahal, sabit hakikatin "özü"dür ki, Hak o sabit hakikatin yatkınlıklarına göre "meclâ"da (tecelli yerinde) ve "mezâhir"de (zuhur yerlerinde) türlü türlü görünür.

A'yân-ı sabitenin ne demek olduğu Fass-ı Üzeyrîde misal ile îzâh olunmuştur. Ayân-ı sâbitenin yekdîğerinden mümtâz oluşu, esmâ-i ila-hiyye arasındaki fark ve imtiyazdan münbaisdir. Zîrâ a'yân-ı sâbite esmâ-i ilâhiyyenin zılâlidir. Gölgeler ise, gölge sâhiblerinin biçimine göre zâhir olur. Vücûd-ı vâhid-i Hak ise bittabi' kendi esmâsını câmi’dir. Binâenaleyh Hakk'ın kendi zâtına tecellîsi indinde, kendi ilminde peydâ olan ve suver-i esmâiyyesinden ibâret bulunan, a'yân-ı sâbite, Hak üzerine isti'dâdlarıyla ne hüküm vermiş iseler, Hak o hükümleri kabûl eder; ya'ni Hak mahkû- mün-aleyh olur. Fakat Hak üzerine hükmeden “aʼyân” onun zâtından hâriç şeyler değildirler. Çünkü ayân-ı sâbite, ki mahall-i tecellîdir, ilm-i ilâhîde zâhir olan suverden ibârettir; ve suver-i ilmiyye ise, Alîm'in zâtından hâriç değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sabit hakikatlerin ne demek olduğu, Üzeyr Fassı'nda örnekle açıklanmıştır. Sabit hakikatlerin birbirinden farklı oluşu, ilahi isimler arasındaki fark ve ayrıcalıktan kaynaklanır. Çünkü sabit hakikatler, ilahi isimlerin gölgeleridir. Gölgeler ise, gölge sahiplerinin biçimine göre ortaya çıkar. Hakk'ın bir olan varlığı ise doğal olarak kendi isimlerini kapsar. Bu sebeple, Hakk'ın kendi zâtına tecellisi anında, kendi ilminde ortaya çıkan ve ilahi isimlerinin suretlerinden ibaret olan sabit hakikatler, Hak üzerine kendi yatkınlıklarıyla ne hüküm vermişlerse, Hak o hükümleri kabul eder; yani Hak, hükmedilen olur. Fakat Hak üzerine hükmeden "hakikatler" onun zâtından ayrı şeyler değildirler. Çünkü sabit hakikatler, ki tecelli yeridir, ilahi ilimde görünen suretlerden ibarettir; ve ilmi suretler ise, Alîm olanın zâtından ayrı değildir.

Meselâ bir ressâm tasvîr edeceği levhanın sûretini evvelâ zihninde ta- savvur eder. Binâenaleyh levhanın vücûd-ı ilmîsi ressâmın ilminde [4/41] peyda olur. İşte bu sûret ressâmın kendi zâtından hâriç değildir. Ve kezâ o ressâm olan şahısta hattâtıyet sıfatı dahi bulunup da bir yazı levhası tertîb etmek istese, yazacağı levhayı evvelâ yine zihninde tasavvur eder; ve bu levhanın dahi sûret-i ilmîsi peyda olur. Fakat resim levhasıyla yazı levha- sı başka başka hükümleri hâizdir. Zîrâ ressâmiyet ve hattâtıyet sıfatları o şahıs üzerine lisân-ı istiʼdâdlarıyla “Bizi böyle tasvîr et!” diye hükmettiler. O şahıs dahi onların verdikleri hükme binâen, kendi zâtının kendi zâtına tecellîsi indinde, ilminde peyda olan onların suver-i ilmiyyesine, o sûrette olmalarına hükmetti. Şu hâlde o şahs-ı vâhid hükmü, ancak kendi zâtın- dan kabûl etmiş oldu. İşte hakîkatte vâki' olan hâl ancak bundan ibarettir. Ya'ni Hak üzerine hükmeden ancak Hakk'ın tecellî eylediği a'yân-ı sâbi- tedir. Ve Hak “ayn-ı vâhide” iken esmâ ve sıfatının sûretlerinden ibaret bulunan ayân-ı sabitenin verdiği hükümler ile müteaddid görünür; ve كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ )Rahman 55/29) [O her ânda bir şeʼndedir.] âyet-i kerîmesi mûcibince ebedü'l-âbâd bu tecellîsi devâm edip gider. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye her ne kadar külliyâtı itibariyle kābil-i taʼdâd ise de cüz'iyâtı itibariyle nâ- mütenâhîdir. Binâenaleyh tecellîsi dahi nâmütenâhî olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, bir ressam çizeceği tablonun şeklini önce zihninde tasavvur eder. Bu sebeple tablonun ilmî varlığı ressamın ilminde ortaya çıkar. İşte bu şekil ressamın kendi zâtından dışarıda değildir. Aynı şekilde, o ressam olan kişide hattatlık sıfatı da bulunup da bir yazı tablosu düzenlemek istese, yazacağı tabloyu yine önce zihninde tasavvur eder; ve bu tablonun da ilmî şekli ortaya çıkar. Fakat resim tablosuyla yazı tablosu başka başka hükümleri taşır. Çünkü ressamlık ve hattatlık sıfatları o kişi üzerine, kendi yatkınlık dilleriyle "Bizi böyle tasvir et!" diye hükmettiler. O kişi de onların verdiği hükme dayanarak, kendi zâtının kendi zâtına tecellîsi anında, ilminde ortaya çıkan onların ilmî suretlerine, o şekilde olmalarına hükmetti. Şu halde o tek kişi hükmü, ancak kendi zâtından kabul etmiş oldu. İşte hakikatte meydana gelen hal ancak bundan ibarettir. Yani Hak üzerine hükmeden ancak Hakk'ın tecellî eylediği sabit hakikatlerdir. Ve Hak "tek hakikat" iken, isim ve sıfatının suretlerinden ibaret bulunan sabit hakikatlerin verdiği hükümler ile çok sayıda görünür; ve "كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ" (Rahman 55/29) [O her ânda bir şeʼndedir.] ayet-i kerimesi gereğince sonsuza dek bu tecellîsi devam edip gider. Çünkü ilâhî isimler her ne kadar küllîlikleri itibarıyla sayılabilir ise de, cüz'îlikleri itibarıyla sonsuzdur. Bu sebeple tecellîsi de sonsuz olur.

Hz. Şeyh (r.a.) bâlâda beyân buyurduğu hakāyıkı âtîdeki ebyât-ı şerîfe- de icmâl edip buyururlar ki: فَالحَقُّ خَلْقٌ بِهَذَا الْوَجْهِ فَاعْتَبِرُوا وَلَيْسَ خَلْقًا بِذَاكَ الْوَجْهِ فَادَّكِرُوا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) yukarıda açıkladığı hakikatleri aşağıdaki yüce beyitlerde özetleyerek buyururlar ki: "Hak bu vecihle halktır, öyleyse ibret alın; o vecihle halk değildir, öyleyse hatırlayın."

İmdi Hak, bu vech ile halktır. İbret alınız! O vech ile de halk değildir. Tezekkür edin! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak bu şekilde yaratandır. İbret alınız! O şekilde de yaratan değildir. Düşünün!

Ya'ni ayân âyînelerinde, ayn-ı vâhide olan Hakk'ın, o âyînelerin muk- tezâsına göre zuhûru itibariyle tekevvün eden bu suver-i kesîre, ki biz ona "halk” ta'bîr ederiz, onların cümlesi Hak'tır. Binâenaleyh bundan ibret alıp âyînelerin kesretini bırakarak, bu âyînelerde mütecellî olan vech-i vâhidi müşâhede [4/42] ediniz! Ve yine biliniz ki, vücûd-ı latîf-i Hak mertebe-i ahadiyyette kesret ve kesâfetten münezzehdir. İşte bu i'tibâr ile Hak, “halk" dediğimiz bu suver-i kesîfe değildir. Binâenaleyh vech-i vâhidi tezekkür edin! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, sabit hakikatler aynalarında, tek hakikat olan Hakk'ın, o aynaların gerektirdiğine göre ortaya çıkması itibarıyla oluşan bu çok sayıdaki suretler ki biz ona "halk" deriz, onların hepsi Hak'tır. Bu sebeple bundan ibret alıp aynaların çokluğunu bırakarak, bu aynalarda tecelli eden tek veçhi müşahede ediniz! Ve yine biliniz ki, Hakk'ın latif varlığı ahadiyyet mertebesinde çokluk ve yoğunluktan uzaktır. İşte bu itibarla Hak, "halk" dediğimiz bu çok sayıdaki suretler değildir. Bu sebeple tek veçhi düşünün!

مَنْ يَدْرِ مَا قُلْتُ لَمْ تَخْذُلْ بَصِيرَتُهُ

وَلَيْسَ يَدْرِيهِ إِلَّا مَنْ لَهُ بَصَرُ

Benim dediğim şeyi bilen kimsenin basîreti mahzûl olmaz. Ve onu ancak basarı olan kimse bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Benim dediğim şeyi bilen kimsenin basireti (kalp gözü) aldanmaz. Ve onu ancak basireti olan kimse bilir.

Ya'ni Hakk'ın bir vech ile halk olduğunu, bir vech ile olmadığını bilen kimsenin basar-ı basîreti avn ve nusret-i ilâhîye nâil olur; ve avn-i ilâhî onun basîretini terketmek sûretiyle mahzûl olmaz. Ve bu zikrolunan hakā-yıkı ancak basar-ı hadîd ve keskin nazar sâhibi bilir ve anlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk'ın bir yönden halk olduğunu, bir yönden olmadığını bilen kimsenin basar-ı basîreti (kalp gözü) ilâhî yardım ve desteğe nâil olur; ve ilâhî yardım, onun basîretini (kalp gözünü) terk etmek suretiyle mahzûl (yardımsız, desteksiz) kalmaz. Ve bu zikredilen hakikatleri ancak basar-ı hadîd (keskin görüş) ve keskin nazar sahibi bilir ve anlar.

جَمِّعُ وَفَرِّقْ فَإِنَّ الْعَيْنَ وَاحِدَةٌ

وَهِيَ الْكَثِيرَةُ لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ

Cem' et ve fark et! Zîrâ “ayn” vâhidedir. Ve o kesîrdir; ibkā etmez ve bırakmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Topla ve ayır! Çünkü "ayn" (tekil hakikat) birdir. Ve o çoktur; kalıcı kılmaz ve bırakmaz.

Ya'ni mertebe-i ulûhiyyette "cem” ve “vahdet” ile hükmet! Ve mertebe-i kesrette dahi "fark” ile hükmeyle! Zîrâ hakîkatte “ayn”, birden ibârettir. Ve o "ayn-ı vâhide”, ki vücûd-ı vâhid-i hakîkîdir, “a'yân” âyînelerinde müte- cellî olan esmâsı hasebiyle müteaddid ve çok görünür. Vahdeti ile tecellî ettiği hînde o keserâttan hiçbir şey ibkā etmez; ve onlardan hiçbirisini hâli üzere terketmez. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (Mü'min, 40/16) [Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ın- dır!] Ya'ni kıyâmet-i suğrâda ve kübrâda Hak kesret-i esmâiyyesine hitâben “Mülk kimindir?” buyurur. [4/43] Hâlbuki o keserât, ayn-ı vâhide olan kendi vücûd-ı vâhid-i hakîkîsinde ihtifâ eylediği cihetle lisân-ı esmâ lâl ü ebkem olup "senindir” veyâ “benimdir" diyen bulunmaz. Yalnız üç ismin ahkâmı bâkî olduğundan cevâb bilcümle esmâyı taht-ı hîtasına almış olan "Allah" ismi tarafından sâdır olur. Zîrâ “Kahhâr" ismi, bilcümle keserâta kahr ile tecellî edip onları “ayn-ı vâhide"ye ircâ etmiştir; ve “Vâhid” ismi dahi o keserâtı ism-i Kahhar'ın yedinden alıp kendinde cem'eylemiştir; ve "Allah" ismi ise, cemî'-i esmâ gibi o mertebede Vâhid ve Kahhâr'ı dahi ihâta etmiştir. Binâenaleyh kıyâmet-i suğra ve kübrâda esmâ-i ilâhiyye tatîl ve tecelliyât-ı Hak munkatı' olmayıp, belki bu üç ismin kemâlâtı zuhûra gelmiştir. Şu kadar ki, diğer esmânın ahkâmı bu üç ismin zuhûr-ı saltana- tı indinde, onların zevâl-i ahkâmına intizâren ihtifâ etmişlerdir. Nitekim Hak “rıza” ile zâhir olduğu ânda “gazab” ile zâhir olmaz. Bundan onun gazabı muattal bulunduğu ma'nâsı anlaşılmaz. Ve meselâ güneş doğdu- ğu vakit, yıldızların nûru muattal değildir. Yine onlar neşr-i envâr ederler. Fakat nûr-i şemsin şiddetinden onların ziyaları görünmez. Ve kıyâmet-i kübrâ hakkındaki tafsîlât-ı sâire Fass-1 Ademîde mürûr etmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ilâhlık mertebesinde "cem" (bütünlük) ve "vahdet" (birlik) ile hükmet! Kesret (çokluk) mertebesinde ise "fark" (ayrılık) ile hükmet! Çünkü hakikatte "ayn" (varlığın özü) birden ibarettir. O "ayn-ı vâhide" (tek hakikat), ki hakiki tek varlıktır, "a'yân" (sabit hakikatler) aynalarında tecelli eden isimleri sebebiyle çok ve çeşitli görünür. Vahdeti ile tecelli ettiği zaman o kesretlerden (çokluklardan) hiçbir şeyi bırakmaz; ve onlardan hiçbirini olduğu hali üzere terk etmez. Nitekim Yüce Allah buyurur: لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (Mü'min, 40/16) [Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ındır!] Yani küçük kıyamette ve büyük kıyamette Hak, isimlerinin çokluğuna hitaben "Mülk kimindir?" buyurur. Hâlbuki o kesretler, tek hakikat olan kendi hakiki tek varlığında gizlendiği için isimlerin dili dilsiz ve lal olur da "senindir" veya "benimdir" diyen bulunmaz. Yalnızca üç ismin hükümleri baki kaldığından cevap, bütün isimleri hükmü altına almış olan "Allah" ismi tarafından sadır olur. Çünkü "Kahhâr" ismi, bütün kesretlere kahır ile tecelli edip onları "ayn-ı vâhide"ye (tek hakikate) döndürmüştür; ve "Vâhid" ismi de o kesretleri Kahhâr isminin elinden alıp kendinde toplamıştır; ve "Allah" ismi ise, bütün isimler gibi o mertebede Vâhid ve Kahhâr'ı da kuşatmıştır. Bu sebeple küçük kıyamette ve büyük kıyamette ilahi isimler tatil olmaz ve Hakk'ın tecellileri kesilmez, aksine bu üç ismin kemalatı ortaya çıkmıştır. Şu kadar ki, diğer isimlerin hükümleri bu üç ismin saltanatının zuhuru anında, onların hükümlerinin ortadan kalkmasını bekleyerek gizlenmişlerdir. Nitekim Hak "rıza" ile zahir olduğu anda "gazab" ile zahir olmaz. Bundan onun gazabının işlevsiz kaldığı anlamı anlaşılmaz. Ve örneğin güneş doğduğu vakit, yıldızların nuru işlevsiz değildir. Yine onlar nurlarını yayarlar. Fakat güneşin nurunun şiddetinden onların ışıkları görünmez. Ve büyük kıyamet hakkındaki diğer tafsilatlar Âdem Fassı'nda geçmiştir.

Suâl: Kıyâmet-i suğrâ ve kübrâ ne demektir? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Küçük kıyamet ve büyük kıyamet ne demektir?

Cevâb: “Kıyâmet-i suğra مَنْ مَاتَ فَقَدْ قَامَتْ قِيَامَتُهُ [Ölen kimsenin kıyâ- meti kopar.] hadîs-i şerîfi mûcibince her bir ferdin mevtiyle vâki' olan kıyâmettir. Mevt dahi iki türlüdür; Birisi “mevt-i irâdî”, diğeri “mevt-i iz- tırârî”dir. “Mevt-i irâdî”, tarîk-i Hakk'a sâlik olanların riyâzât-ı şedîde ve mücâhedât-ı kesîreye muvâzabatla sıfât-ı nefsâniyyelerini imhâ etmeleriyle zuhûra gelir. مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا [Ölmeden evvel ölünüz!] hadîs-i şerîfinde emr buyurulan mevt budur. Bu hâle gelen sâlikin nazarında, ne kendi vü- cûdu ve ne de keserât-ı âlemin vücûdu kalmaz. Her nereye baksa vech-i vâhidi görür. Belki onun görmesi, Hakk'ın kendisini [4/44] görmesi olur. “Mevt-i ıztırârî”, hakāyık-ı ahvâlden bî-haber olan ve hayât-ı hayvâniyyede bilcümle hayvânâtla müşterek bulunan ehl-i hicâbın mevtidir. Bu bahsin tafsîli uzundur. Bu kadar kifayet eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: "Küçük kıyamet", "مَنْ مَاتَ فَقَدْ قَامَتْ قِيَامَتُهُ" [Ölen kimsenin kıyameti kopar.] hadis-i şerifi gereğince, her bir ferdin ölümüyle meydana gelen kıyamettir. Ölüm de iki türlüdür; birisi "irâdî ölüm", diğeri "ıztırarî ölüm"dür. "İrâdî ölüm", Hakk yoluna sâlik olanların şiddetli riyâzât ve çok mücâhedât ile nefsânî sıfatlarını yok etmeleriyle ortaya çıkar. "مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا" [Ölmeden evvel ölünüz!] hadis-i şerifinde emredilen ölüm budur. Bu hâle gelen sâlikin nazarında, ne kendi varlığı ne de âlemdeki çoklukların varlığı kalır. Her nereye baksa tek bir veçheyi görür. Aksine, onun görmesi, Hakk'ın kendisini [4/44] görmesi olur. "Iztırarî ölüm", hâllerin hakikatlerinden habersiz olan ve hayvanî hayatta bütün hayvanlarla ortak bulunan ehl-i hicâbın (perde ehlinin, hakikatten gafil olanların) ölümüdür. Bu bahsin ayrıntısı uzundur. Bu kadarı yeterlidir.

“Kıyâmet-i kübra” dahi, heyʼet-i mecmûa-i âlemin vücûd-ı izâfî-i Adem gibi vakit gelince fenâ bulmasıdır. Zîrâ heyʼet-i mecmûa-i âlem, Adem gibi bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olduğundan ehl-i hakîkat “insân-ı ke- bîr" tesmiye etmişlerdir. Eceli gelince insân-ı sagîr nasıl ölür ve vücûd-1 izâfîsi muzmahil olursa, “insân-ı kebîr" dahi öylece ölür ve vücûd-ı izâfîsi mahvolur. Ve bu vakitte dahi bâlâda îzâh olunduğu üzere Allah, Vâhid ve Kahhâr isimlerinin kemâlâtı zuhûr eder. Zîrâ kable'l-halk olan ulûhiyet ve vâhidiyet ve kahhâriyet aralarında icmâl ve tafsîl i'tibariyle fark vardır. Tafsîlât-ı sâire Fass-ı Ademîde mürûr etmiştir. Bu ebyât-ı şerîfeden sonra Hz. Şeyh (r.a.) Fass-ı İdrîsî'nin beyânına rucû' edip buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kıyâmet-i kübra" (büyük kıyamet) da, âlemin bütününün izafî varlığının, Âdem'in izafî varlığı gibi, vakti gelince yok olmasıdır. Çünkü âlemin bütünlüğü, Âdem gibi, bütün ilâhî isimlerin mazharı (tecelli yeri) olduğundan, hakikat ehli ona "insân-ı kebîr" (büyük insan) adını vermişlerdir. Eceli gelince küçük insan nasıl ölür ve izafî varlığı yok olursa, "insân-ı kebîr" de öylece ölür ve izafî varlığı mahvolur. Ve bu vakitte de yukarıda açıklandığı üzere Allah'ın Vâhid (tek) ve Kahhâr (her şeye galip) isimlerinin kemâlâtı (mükemmellikleri) ortaya çıkar. Çünkü yaratılıştan önce var olan ulûhiyet (ilâhlık), vâhidiyet (teklik) ve kahhâriyet (kahredicilik) arasında icmâl (özet) ve tafsîl (ayrıntı) itibarıyla fark vardır. Diğer ayrıntılar Âdem Fassı'nda geçmiştir. Bu şerefli beyitlerden sonra Hz. Şeyh (r.a.) İdris Fassı'nın açıklamasına dönerek buyururlar ki:

فَالْعَلِيُّ لِنَفْسِهِ هو الذي يكون له الكمالُ الَّذي يَسْتَغْرِقُ به جميع الأمُورِ

الوجودِيَّةِ والنِّسَبِ العَدَمِيَّةِ، بِحَيْثُ لا يُمْكِنُ أَنْ يَفُوتَه نَعْتُ منها، وسَوَاءٌ

كانتْ مَحْمُودَةً عُرْفًا وعَقْلًا وشَرْعًا ، أو مَذْمُومَةً عُرْفًا وعَقْلًا وشَرْعًا، وليس

ذلك إِلا لِمُسَمَّى اللَّهِ خَاصَّةً.

İmdi li-nefsihî "Aliyy” odur ki, onun için bir kemâl ola ki onunla cemî'-i umûr-i vücûdiyye ve niseb-i ademiyyeyi istiğrâk ede. O vech ile ki, ondan bir na't onu fevtetmek mümkin olmaya. Gerek örfen ve aklen ve şer'an mahmûd olsun; ve gerek örfen ve aklen ve şer'an mezmûm olsun, müsâvîdir. Halbuki bu, ancak hâssaten "Allah" ismi ile müsemmâ olan içindir. [4/45] Ya'ni kendi zâtı ve hakîkati ile “Aliyy” olan vücûd, o vücûddur ki, o vücûd için öyle bir kemâl sâbit olur ki, ne kadar umûr-i vücûdiyye ve niseb-i ademiyye varsa o kemâl sebebiyle hepsini istiğrâk eder ve cümlesini muhît olur. Ve bu istiğrâk ve ihâta öyle bir istiğrâk ve ihâtadır ki, o umûr-i vücûdiyye ve niseb-i ademiyyeden hiçbir na't onu fevtetmek mümkin olmaz. “Umûr-i vücûdiyye”den murâd, hâriçte mevcûd olan “ayân”dır; ve “niseb-i ademiyye”den murâd dahi hâriçte mezâhiri ve “ayân”ı olmayan sıfât ve esmâdır. Ve o vücûdun istiğrâk ettiği ve muhît bulunduğu umûr-i vücûdiyye ve niseb-i ademiyye, kerem ve şecâat ve kerîm ve şecî gibi örfen; ve ihsâna ihsân ile mukābele ve muhsin gibi aklen; kātilin katli ve cihâd ve bu husûstaki kātil gibi şer'an mahmûd olabilir. Veyâhud buhl ve cübn ve bahîl ve cebân gibi örfen; ve inkâr-ı ihsân ve münkir-i ihsân gibi aklen; ve Allâhı inkâr eden ve münkir-i ulûhiyyet gibi şerʼan mezmûm olabilir. Böyle dahi olsa müsâvîdir. Zîrâ bunlar dahi mezâhir-i esmâdır; ve bazı esmânın zuhûr-ı kemâlâtı bunların vücûdunu iktizâ eder. Ve cemî'-i mehâmid ve mezâmmın Hakk'a keyfiyyet-i rücûu bahsi Fass-ı İbrâhîmîde tafsîl olunmuştur. Oraya müracaat lâzımdır. Ve cemî'-i mehâmid ve mezâmmın vücûdu, Hakk'a nisbeten hikmettir. Mahmûdiyet ve mezmûmiyet halka nisbet iledir. Halbuki bu ulüvv-i zâtî ve hakîkî, ancak hâssaten "Allah” ismi ile müsemmâ olan zât için sâbittir; ve "Allah" ismi ile müsemmâ olan zât, ahadiyet mertebesinden mertebe-i vâhidiyyete tenezzül etmedikçe bu isim ile tevsîm olunmaz. Zîrâ zât-ı ahadiyye hiçbir sıfât ve nuût ve esâmî ile mevsûf ve men'ût ve müsemmâ değildir. Mertebe-i zât-ı sırftan sıfât ve esmâ mertebesine bit-tenezzül “taayyün-i evvel" ile müteayyin oldukda “Allah” ism-i câmiiyle müsemmâ olur; ve bu mertebe bilcümle esmâ-i ilâhiyye suverinin ilm-i ilâhîde peydâ olarak yekdîğerinden mümtâz olduğu mertebedir; ve bu mertebe, [4/46] mâdemki bilcümle esmâyı câmi'dir, şu hâlde ne kadar umûr-i vücûdiyye ve niseb-i ademiyye varsa hepsini muhît olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطًا (Nisa, 4/126) [Allah her şeyi muhîttir.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kendi başına "Aliyy" (yüce) odur ki, onun için öyle bir kemâl (olgunluk) vardır ki, o kemâl ile bütün varlıksal işleri ve yokluğa ait bağıntıları (niseb-i ademiyye) kuşatır. Öyle bir şekilde ki, ondan hiçbir nitelik onu eksik bırakamaz. Gerek örf, akıl ve şeriat açısından övülmüş olsun; gerekse örf, akıl ve şeriat açısından yerilmiş olsun, fark etmez. Halbuki bu, ancak özellikle "Allah" ismiyle adlandırılan için geçerlidir. Yani kendi zâtı ve hakikati ile "Aliyy" olan varlık, o varlıktır ki, o varlık için öyle bir kemâl sabittir ki, ne kadar varlıksal işler ve yokluğa ait bağıntılar varsa, o kemâl sebebiyle hepsini kuşatır ve hepsini ihata eder. Ve bu kuşatma ve ihata öyle bir kuşatma ve ihatadır ki, o varlıksal işlerden ve yokluğa ait bağıntılardan hiçbir nitelik onu eksik bırakamaz. "Umûr-i vücûdiyye"den kasıt, dışarıda mevcut olan "ayn"lardır (varlıkların özleri); ve "niseb-i ademiyye"den kasıt ise, dışarıda tezahürleri ve "ayn"ları olmayan sıfatlar ve isimlerdir. Ve o varlığın kuşattığı ve ihata ettiği varlıksal işler ve yokluğa ait bağıntılar, kerem ve şecaat (yiğitlik) ve kerîm (cömert) ve şecî (yiğit) gibi örf açısından; ve ihsana ihsan ile karşılık verme ve muhsin (iyilik eden) gibi akıl açısından; katilin katli ve cihad ve bu husustaki katil gibi şeriat açısından övülmüş olabilir. Veyahut buhl (cimrilik) ve cübn (korkaklık) ve bahîl (cimri) ve cebân (korkak) gibi örf açısından; ve ihsanı inkâr etme ve münkir-i ihsan (ihsanı inkâr eden) gibi akıl açısından; ve Allah'ı inkâr eden ve münkir-i ulûhiyyet (ilâhlığı inkâr eden) gibi şeriat açısından yerilmiş olabilir. Böyle dahi olsa fark etmez. Zira bunlar dahi isimlerin tezahürleridir; ve bazı isimlerin kemâllerinin zuhuru bunların varlığını gerektirir. Ve bütün övgülerin ve yergilerin Hakk'a dönüş keyfiyeti bahsi İbrahim Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Oraya müracaat lazımdır. Ve bütün övgülerin ve yergilerin varlığı, Hakk'a nispeten hikmettir. Övülmüşlük ve yerilmişlik halka nispet iledir. Halbuki bu zâtî ve hakikî yücelik, ancak özellikle "Allah" ismiyle adlandırılan zât için sabittir; ve "Allah" ismiyle adlandırılan zât, ahadiyet mertebesinden vahidiyet mertebesine tenezzül etmedikçe bu isim ile adlandırılmaz. Zira ahadiyet zâtı hiçbir sıfat ve nitelik ve isim ile nitelenmiş ve adlandırılmış değildir. Saf zât mertebesinden sıfatlar ve isimler mertebesine tenezzül ile "taayyün-i evvel" (ilk belirginleşme) ile belirginleştiğinde "Allah" ism-i câmiiyle adlandırılır; ve bu mertebe, bütün ilâhî isim suretlerinin ilâhî ilimde ortaya çıkarak birbirinden ayrıldığı mertebedir; ve bu mertebe, mademki bütün isimleri kapsar, şu halde ne kadar varlıksal işler ve yokluğa ait bağıntılar varsa hepsini kuşatır. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطًا (Nisa, 4/126) [Allah her şeyi kuşatmıştır.]

Hikâye: Bir mutasavvıf ile bir mütekellim arasında mübâhase vâki' oldu. Mütekellim dedi ki: “Ben kelb sûretinde dahi cilveger olan Hudâ'dan bîzârım." Mutasavvıf dahi buyurdu ki: "Ben de kelb sûretinde cilveger olmayan Hudâ'dan bîzârım.” Orada hâzır olanlar dediler ki: “Bunlardan birisinin kavli küfür oldu." Muhakkikînden bir zât cevâb verdi ki: “Hayır, hiçbiri kâfir olmadı. Zîrâ birinin sözü diğerine nazaran her ne kadar bed görünüyor ise de, mütekellim, Hakk'ın eşyâ-yı hasîsede zuhûrunu münâsib görmedi; ondan tenzîh etti. Mutasavvıf ise Hakk'ın şerîf ve hasîs eşyâda cilveger olmasını kemâlât-ı ilâhiyyeden bilip eşyâ-yı hasîseden tenzîhini bu kemâlâta münafı buldu. Binâenaleyh her ikisi de zât-ı Hak hakkında hüsn-i nazar sahibi olmuş oldu." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hikâye: Bir mutasavvıf ile bir kelâmcı arasında bir tartışma yaşandı. Kelâmcı dedi ki: "Ben köpek şeklinde de tecelli eden Allah'tan uzağım." Mutasavvıf da buyurdu ki: "Ben de köpek şeklinde tecelli etmeyen Allah'tan uzağım." Orada bulunanlar dediler ki: "Bunlardan birinin sözü küfür oldu." Gerçekleri araştıranlardan bir zat cevap verdi ki: "Hayır, hiçbiri kâfir olmadı. Çünkü birinin sözü diğerine göre her ne kadar kötü görünüyorsa da, kelâmcı, Hakk'ın değersiz şeylerde ortaya çıkmasını uygun görmedi; onu bundan tenzih etti (uzak tuttu). Mutasavvıf ise Hakk'ın şerefli ve değersiz şeylerde tecelli etmesini ilahi kemâlâttan bilip, değersiz şeylerden tenzihini bu kemâlâta aykırı buldu. Bu sebeple her ikisi de Hakk'ın Zât'ı hakkında iyi niyetli olmuş oldu."

Maʼlûm olsun ki, şerâfet ve hasâset umûr-i nisbiyyeden ibârettir. Meselâ necâset taayyün-i beşerîye nazaran kabîhdir; eklolunmaz ve şer'an haramdır; ve üzerimize bulaşsa namaz kılınmaz; tahâret lâzımdır. Fakat bu hüküm taayyünât-ı sâireye nazaran böyle değildir. Necâset, necâset böceğine nisbeten elbette şerîftir. Çünkü necâsât içinde taayyüş eder; ve kezâ domuz dahi onunla tegaddî eder. Şu hâlde hüsn ve kubh nisbîdir. İnsan kendince kabîh gördüğü şeyde Hakk'ın zuhûrunu münasib görmez. Vâkıâ bu edebdir, hoştur. Fakat hakîkat-i emrden gaflettir. Onun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Risale-i Ahadiyyelerinde buyururlar ki: وإِنْ سَئَلَ سَائِلٌ وقال بأيِّ نَظَرٍ تَنْظُرُ إِلى جَميعِ المَكْرُوهَاتِ والمَحْبُوبَاتِ؟ فَإِذَا رَأَيْنَا مثلًا رَوْتًا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, şereflilik ve değersizlik, bağıntılı işlerden ibarettir. Örneğin, pislik beşerî belirlenime göre çirkindir; yenilmez ve şeriatça haramdır; ve üzerimize bulaşsa namaz kılınmaz; temizlik lâzımdır. Fakat bu hüküm, diğer belirlenimlere göre böyle değildir. Pislik, pislik böceğine nispeten elbette şereflidir. Çünkü pislikler içinde yaşar; ve aynı şekilde domuz dahi onunla beslenir. Şu hâlde güzellik ve çirkinlik bağıntılıdır. İnsan kendince çirkin gördüğü şeyde Hakk'ın zuhurunu uygun görmez. Gerçekte bu edeptir, hoştur. Fakat işin hakikatinden gaflettir. Onun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Risale-i Ahadiyye'sinde buyurur ki: "Eğer bir soran sorsa ve dese ki: Bütün mekruh (istenmeyen) ve mahbub (sevilen) şeylere hangi bakış açısıyla bakarsın? Eğer örneğin bir dışkı görsek..."

أو جيفةً أنقول هو الله تعالى؟ قُلْنَا : الله تعالى وتَقَدَّس أنْ يكونَ شيأ من هذه الأشياء، وكلامنا

مَعَ مَن لا يَرَى الجِيفَةَ جِيفَةً ولا يَرَى الرَّوْثَ رَوْنَا، بَل كلامُنا مَعَ مَن له بَصِيرَةٌ وَلَيْسَ بِأَكْمَه.

Ya'ni: “Eğer bir sâil suâl edip cemî-i mekrûhât ve mahbûbâta hangi göz ile bakalım? Bir revs ve cîfeyi gördüğümüz vakit, ona Allah Teâlâ mı diye- lim? [4/47] Biz deriz ki, Hak Teâlâ bunlardan bir şey olmaktan mukaddes ve âlîdir; ve bizim kelâmımız, revsi revs ve cîfeyi cîfe görmeyen kimseyedir. Belki kelâmımız basîreti olup ekmeh olmayan kimseyedir.”210 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani: "Eğer bir soru soran kişi, bütün kötü ve iyi şeylere hangi gözle bakalım? Bir pisliği ve leşi gördüğümüz zaman, ona Yüce Allah mı diyelim? Biz deriz ki, Yüce Allah bunlardan bir şey olmaktan uzak ve yücedir; aksine bizim sözümüz, pisliği pislik ve leşi leş görmeyen kimseyedir. Hatta sözümüz, basireti (kalp gözü açıklığı) olup kör olmayan kimseyedir."

وأَمَّا غَيْرُ مُسَمَّى اللَّهِ خَاصَّةً مِمَّا هو مَجْلى له أو صورة فيه، فإن كان مَجْلى

له فَيَقَعُ التَّفَاضُلُ، لا بُدَّ من ذلك بين مَجْلى ومجلي، وإن كان صورةً فيه

فَتِلْكَ الصورة عين الكمال الذاتي ، لأنها عين ما ظَهَرَتْ فِيهِ، فَالَّذِي لِمُسَمَّى

الله هو الذي لِتِلْكَ الصورة، ولا يُقَالُ هِيَ هو ولا هي غيره .

Ve ammâ hâssaten "Allah” ismi ile müsemmânın gayrısı ki, onun için meclâdır, yâhud onda bir sûrettir. Eğer onun için meclâ olursa, tefâ- zul vâki' olur. Bir meclâ ile bir meclâ arasında bu, lâbüddür. Ve eğer onda bir sûret olursa, imdi o sûret, ayn-ı kemâl-i zâtîdir. Zîrâ o, onda zâhir olan şeyin "ayn"ıdır. Böyle olunca "Allah” ile müsemmâ olan için sabit olan, bu sûret için de sâbit olur; ve o sûret odur ve onun gayrıdır, denilmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve ama özellikle "Allah" ismiyle adlandırılanın dışındaki şey ki, o şey için bir tecelli yeridir, yahut onda bir surettir. Eğer o şey için bir tecelli yeri olursa, üstünlük meydana gelir. Bir tecelli yeri ile diğer bir tecelli yeri arasında bu, kaçınılmazdır. Ve eğer onda bir suret olursa, şimdi o suret, zâtî kemâlin ta kendisidir. Çünkü o, onda görünen şeyin "ayn"ıdır (hakikatidir). Böyle olunca "Allah" ile adlandırılan için sabit olan, bu suret için de sabit olur; ve o suret odur ve onun gayrıdır, denilmez.

Ya'ni hâssaten “Allah” ismiyle müsemmâ olanın gayrısına gelince: O, ya “Allah” için meclâdır; veyâhud vücûd-ı Hak âyînesinde zâhir olan bir sûrettir. Ya'ni ya vücûd-1 hâricî ve hissî ile müteayyin olan suver-i avâlim- den bir meclâ ve âyîne olup onu izhâr eder. Veyâhud vücûd-ı hâricî ve hissî ile müteayyin olmayıp vücûd-ı Hak âyînesinde mertebe-i akılda zâhir olan bir sûret olur. Binâenaleyh suver-i âlemden biri gibi ism-i “gayr” ile müsemmâ olan şey, Allah için meclâ ve âyîne olursa, o vakit bu mecâlî arasında tefâzul vâki' olur. Meselâ suver-i âlemden bir sûret olan insân-ı kâmil, cemî'-i esmâ için meclâ ise de, o sûretlerden birisi olan insân-ı gayr-ı kâmil, bilcümle esmâ için meclâ değildir. [4/48] Belki esmânın bazıları onda zâhir olmamıştır. Ve kezâ her birerleri birer meclâ olan hayvan ve nebât ve cemâd dahi böyledir. Hayvanda zâhir olan esmâ nebâta ve nebâtta zâhir olan esmâ dahi cemâda nisbetle daha ziyâdedir. İşte mecâlî arasında böylece tefâzul vâki' olur. Şu hâlde meclâlardan her bir meclâ için kemâl-i zâtî yoktur. Belki o meclâların mazhar oldukları isimlere göre kemâlden nasîbleri vardır. Binâenaleyh her birisinin ulüvv-i zâtîden dahi nasîbleri ancak ihâtalarına göre olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani özellikle "Allah" ismiyle adlandırılanın dışındakine gelince: O, ya "Allah" için bir tecelli yeridir; yahut Hak varlığının aynasında görünen bir surettir. Yani ya dışsal ve duyusal varlıkla belirlenmiş âlemlerin suretlerinden bir tecelli yeri ve ayna olup onu ortaya çıkarır. Yahut dışsal ve duyusal varlıkla belirlenmeyip Hak varlığının aynasında akıl mertebesinde görünen bir suret olur. Bu sebeple âlem suretlerinden biri gibi "gayr" ismiyle adlandırılan şey, Allah için tecelli yeri ve ayna olursa, o zaman bu tecelli yerleri arasında üstünlük farkı meydana gelir. Örneğin âlem suretlerinden bir suret olan insân-ı kâmil, bütün isimler için tecelli yeri ise de, o suretlerden birisi olan insân-ı gayr-ı kâmil (olgunlaşmamış insan), tüm isimler için tecelli yeri değildir. Aksine isimlerin bazıları onda görünmemiştir. Ve aynı şekilde her biri birer tecelli yeri olan hayvan ve bitki ve cansız varlık dahi böyledir. Hayvanda görünen isimler bitkiye ve bitkide görünen isimler dahi cansız varlığa nispetle daha fazladır. İşte tecelli yerleri arasında böylece üstünlük farkı meydana gelir. Şu halde tecelli yerlerinden her bir tecelli yeri için zâtî kemâl (özsel mükemmellik) yoktur. Aksine o tecelli yerlerinin mazhar oldukları isimlere göre kemâlden nasîbleri vardır. Bu sebeple her birisinin ulüvv-i zâtîden (özsel yücelikten) dahi nasîbleri ancak kuşatmalarına göre olur.

Ve eğer ism-i "gayr” ile müsemmâ olan şey, vücûd-1 hâricî ve hissî ile müteayyin olmayıp vücûd-ı Hak âyînesinde mertebe-i akılda zâhir olan bir sûret olursa, ya'ni ilm-i ilâhîde peyda olan ayân-ı sâbiteden biri ve suver-i ilmiyye-i ilâhiyyeden bir sûret olursa, o sûret için ayn-ı kemâl-i zâtî hâsıl-dır. Zîrâ o sûret, içinde zâhir olduğu vücudun “ayn”ıdır. Demek ki “Allah” ile müsemmâ olan vücûd için sâbit olan kemâl-i zâtî, vücûd-ı Hak'ta zâhir olan o sûret-i vâhide için dahi sabit olur. Ve "Allah” ile müsemmâ olan zât için sabit olan sûrete, Hakk'ın “ayn”ıdır denilmez. Zîrâ bir şeyin sûreti, her vech ile o şeyin “ayn”ı değildir. Ve kezâ o sûrete, “Allah” ile müsemmâ olan zâtın her vech ile gayrıdır dahi denilmez. Çünkü zâta mensûb olan bir sûret olup esmâdan münfek değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer "gayr" ismiyle adlandırılan şey, dışsal ve duyusal bir varlıkla belirli olmayıp, Hak varlığının aynasında akıl mertebesinde görünen bir şekil olursa, yani ilâhî ilimde ortaya çıkan sabit hakikatlerden biri ve ilâhî ilmin suretlerinden bir şekil olursa, o şekil için zâtî kemâlin ta kendisi meydana gelir. Çünkü o şekil, içinde göründüğü varlığın "ayn"ıdır. Demek ki "Allah" ismiyle adlandırılan varlık için sabit olan zâtî kemâl, Hak varlığında görünen o tek şekil için de sabit olur. Ve "Allah" ismiyle adlandırılan zât için sabit olan şekle, Hakk'ın "ayn"ıdır denilmez. Çünkü bir şeyin şekli, her yönüyle o şeyin "ayn"ı değildir. Aynı şekilde o şekle, "Allah" ismiyle adlandırılan zâtın her yönüyle gayrıdır da denilmez. Çünkü zâta mensup olan bir şekil olup isimlerden ayrı değildir.

Misâl: Bilfarz kendisinde hattâtlık, ressâmlık ve nakkāşlık sıfatları bu-lunan bir kimse, hattât ve ressâm ve nakkāş isimleriyle zâhir olmak için hâ-riçte bir yazı ve resim levhası vücûda getirir ve bir nakış gösterir. İşte mer-tebe-i histe meşhûd olan bu sûretler, o şahsın bu isimlerinin birer meclâ ve âyîneleridir; ve bu sûretler arasında tefâzul bulunduğu zâhirdir. Çünkü yazı levhasında o şahsın ressâmlığı ve nakkāşlığı görünmez; ve resim levha-siyle nakşında dahi onun hattâtıyeti meşhûd olmaz. Fakat o şahıs, bunları henüz tahrîr ve resm ve nakșetmemiş, ancak onların ilminde [4/49] sûret-lerini tasarlamış bulunursa, o sûretler vücûd-ı hissî ile müteayyin olmayıp henüz mertebe-i akıldadırlar; ve bunlar o şahsın vücûdunun hâricinde mü-teayyin olmadığı için, kendisinin “ayn”ı olurlar. İşte bâlâdaki hakāyıkın her ciheti bu misâle tatbîk olunabilir. İyi teemmül etmek lâzımdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Farz edelim ki kendisinde hattatlık, ressamlık ve nakkaşlık sıfatları bulunan bir kimse, hattat ve ressam ve nakkaş isimleriyle ortaya çıkmak için dışarıda bir yazı ve resim levhası meydana getirir ve bir nakış gösterir. İşte his mertebesinde görülen bu suretler, o şahsın bu isimlerinin birer tecelli yeri ve aynalarıdır; ve bu suretler arasında farklılık bulunduğu açıktır. Çünkü yazı levhasında o şahsın ressamlığı ve nakkaşlığı görünmez; ve resim levhasıyla nakşında dahi onun hattatlığı görülmez. Fakat o şahıs, bunları henüz yazmamış ve resmetmemiş ve nakşetmemiş, ancak onların ilminde suretlerini tasarlamış bulunursa, o suretler hissî varlık ile belirli olmayıp henüz akıl mertebesindedirler; ve bunlar o şahsın varlığının dışında belirli olmadığı için, kendisinin "ayn"ı (özü) olurlar. İşte yukarıdaki hakikatlerin her yönü bu örneğe uygulanabilir. İyi düşünmek lazımdır.

وقَدْ أَشَارَ أبو القَاسِمِ بنِ قَسِيّ في خَلْعِه إلى هذا بِقَوْلِهِ : إِنَّ كلَّ اسم إلهي

يَتَسَمَّى بجميع الأسماء الإلهية ويُنْعَتُ بها، وذلك هُنَاكَ أَنَّ كلَّ اسم يَدُلُّ

على الذات وعلى المَعْنَى الَّذِي سِيقَ له ويَطْلُبُه ، فمن حيث دلالته على

الذات له جميع الأسماء، ومن حيث دلالته على المَعْنَى الَّذِي يَنْفَرِدُ به

يَتَمَيَّزُ عن غيره كالرَّبِّ والخالق والمُصَوِّرِ إلى غير ذلك، فالاسم المُسَمَّى

من حيث الذات، والاسم غيرُ المُسَمَّى من حيث ما يَخْتَصُّ به مِن المَعْنَى

الذي سيق له.

Ve muhakkak Ebû Kāsım ibn Kasî, Hal'ında: "Tahkîkan her bir ism-i ilâhî cemî-i esmâ-i ilâhiyye ile mütesemmî ve onlar ile men'ût olur" kavli ile buna işaret etti. Ve burada beyânı budur ki, muhakkak her bir isim "zât”a ve kendisi için vaz'olunan "ma'nâ”ya delâlet eder ki, onu taleb eder. Binâenaleyh onun zâta delâleti haysiyetinden, onun için cemî'-i esmâ-i ilâhiyye hâsıldır; ve onunla infirâd eylediği ma'nâ- ya delâleti haysiyetinden, Rab ve Hâlık ve Musavvir ve bunların gayrı gibi, kendisinin gayrından temeyyüz eder. İmdi isim, zât cihetinden müsemmâdır; ve isim, kendisi için vaz'olunan ma'nâdan ona muh- tass olan şey cihetinden müsemmânın gayrıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ebû Kāsım ibn Kasî, "Hal'" adlı eserinde, "Gerçekten her bir ilâhî isim, bütün ilâhî isimlerle adlandırılır ve onlarla nitelenir" sözüyle buna işaret etti. Burada bunun açıklaması şudur: Gerçekten her bir isim, "zât"a ve kendisi için konulan, onu talep eden "anlam"a işaret eder. Bu sebeple, onun zâta işaret etmesi yönünden, onun için bütün ilâhî isimler geçerlidir; ve kendisiyle tek kaldığı anlama işaret etmesi yönünden, Rab, Hâlık (Yaratıcı) ve Musavvir (Şekil Veren) ve bunların dışındakiler gibi, kendisinin dışındakilerden ayrılır. Şimdi, isim, zât yönünden müsemmâdır (adlandırılan şeydir); ve isim, kendisi için konulan anlamdan ona özgü olan şey yönünden müsemmânın dışındadır.

Ya'ni Ebu'l-Kasım b. Kasî (k.s.) hazretleri, ki meşâyih-i Mağrib’in ekâbi- rindendir, te'lîf buyurmuş olduğu Hal’-i Naleyn nâmındaki kitâb-ı münîfin- de ibâre-i fassta mürûr eden ma'nâya işâreten buyururlar ki: Herhangi bir ism-i ilâhîyi alırsan al o isim, esmâ-i ilâhiyyenin [4/50] kâffesiyle mütesemmî ve o isimler ile men'ût olur. Hz. Şeyh (r.a.) zâten Hal’-i Naleyn kitâbını tamâ- men şerh buyurmuş oldukları gibi, burada da kitâbın bu ibâresini îzâhen bu- yururlar ki: Her bir ism-i ilâhînin medlûlü ikidir. Birisi “zât”, diğeri kendisi- nin mevzû olduğu “maʼnâ-yı husûsî”dir. Meselâ “Rezzâk” dediğimiz vakitte hâtıra zât-ı Hak hutûr eder. Zîrâ Rezzâk-ı hakîkî ancak zât-ı Haktır. Fakat rızk verebilmek için Rezzâk, Hayy, Alîm, Semî, Basîr, Hâlık, Rab, Musavvir, Ganî ilh... ne kadar esmâ var ise cümlesini hâiz olmak lâzım gelir. Binâena- leyh Rezzák ismi zâta delâlet etmesi cihetinden kâffe-i esmâ ile mütesemmî ve men'ût olur; ve fakat kendine mahsûs olan ma'nâ cihetinden diğer isim- lerden ayrılır. Zîrâ Rezzâk'ın gördüğü iş, Alîm ve Semî ve Musavvir'den bek- lenmez. Şu hâlde isim, zâta delâleti cihetinden müsemmâdır. Fakat vaz'olun- duğu maʼnâ-yı husûsîye delâleti cihetinden müsemmânın gayrı olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Mağrib meşâyihinin (Mağribli şeyhlerin) büyüklerinden olan Ebu'l-Kasım b. Kasî (k.s.) hazretleri, telif buyurmuş olduğu Hal'-i Naleyn (nalınları çıkarmak) ismindeki aydınlatıcı kitabında, fassta (Fusûsu'l-Hikem'in bir bölümü) geçen anlama işaret ederek buyururlar ki: Hangi ilahi ismi alırsan al, o isim, ilahi isimlerin [4/50] tamamıyla isimlendirilmiş ve o isimlerle nitelenmiş olur. Hz. Şeyh (r.a.) zaten Hal'-i Naleyn kitabını tamamen şerh buyurmuş oldukları gibi, burada da kitabın bu ifadesini açıklayarak buyururlar ki: Her bir ilahi ismin delalet ettiği şey ikidir. Birisi "zât", diğeri kendisinin konulduğu "özel anlam"dır. Örneğin "Rezzâk" dediğimiz zaman hatıra Hak'ın zâtı gelir. Zira hakiki Rezzâk ancak Hak'ın zâtıdır. Fakat rızık verebilmek için Rezzâk, Hayy, Alîm, Semî, Basîr, Hâlık, Rab, Musavvir, Ganî ilh... ne kadar isim var ise hepsini haiz olmak lazım gelir. Buna göre Rezzâk ismi zâta delalet etmesi yönünden bütün isimlerle isimlendirilmiş ve nitelenmiş olur; ve fakat kendine özgü olan anlam yönünden diğer isimlerden ayrılır. Zira Rezzâk'ın gördüğü iş, Alîm ve Semî ve Musavvir'den beklenmez. Şu halde isim, zâta delaleti yönünden müsemmâdır (isimlendirilendir). Fakat konulduğu özel anlama delaleti yönünden müsemmânın gayrı (başka bir şey) olur.

فإِذا فَهِمْتَ أَنَّ العَلِيَّ مَا ذَكَرْنَاهُ عَلِمْتَ أَنَّه ليس عُلُو المكان ولا عُلُو المكانة،

فإِنَّ عُلُو المكانةِ يَخْتَصُّ بِؤُلَاةِ الأمرِ كَالسُّلْطَانِ والحُكام والوُزَرَاءِ والقُضَاةِ وكل ذي

مَنْصِبٍ سَوَاءٌ كانتْ فِيهِ أَهْلِيَّةُ ذلك المَنْصِب أو لم تَكُنْ.

İmdi sen bizim zikrettiğimiz “Aliyy❞yi anladığın vakit, muhakkak onun ulüvv-i mekân ve ulüvv-i mekânet olmadığını bildin. Zîrâ ulüvv-i mekâ- net, sultân ve hükkâm ve vüzerâ ve kuzât ve bu mansıba ehliyeti bu- lunsun bulunmasın, her bir mansıb sâhibi gibi veliyyü'l-emr olanlara muhtasstır. [4/51] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen bizim zikrettiğimiz "Aliyy"i anladığın zaman, muhakkak onun mekân yüceliği ve makam yüceliği olmadığını bildin. Çünkü makam yüceliği, sultanlara, hâkimlere, vezirlere, kadılara ve bu makama ehliyeti bulunsun bulunmasın, her bir makam sahibi gibi veliyyü'l-emr (yönetici) olanlara özgüdür.

Ya'ni biz bu fass-ı şerîfte “ulüvv❞ hakkında tafsîlât verdik. Bu mezkûrâtı anladığın vakit Hak hakkındaki ulüvvün, ulüvv-i mekân ve ulüvv-i mekânet olmadığını bilmiş oldun. Binâenaleyh Hak zâtıyla “Aliyy”dir. Zîrâ ulüvv-i mekân, cisme muhtasstır. Hak cisim değildir ki, mekân ile âlî olsun. Ve ulüvv-i mekânet ise, ehliyeti olsun olmasın, hâkimler, vezirler ve kadılar gibi mansıb sâhiblerine mahsûs olan arazdan ibârettir. Ve kezâ Hak cevher değildir ki, ona araz lâhik olabilsin. Onun ulüvvü, ancak ulüvv-i zâtîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani biz bu şerefli fâsta "yücelik" hakkında ayrıntılı bilgiler verdik. Bu zikredilenleri anladığın zaman, Hakk'ın yüceliğinin, mekân yüceliği ve makam yüceliği olmadığını bilmiş oldun. Bu sebeple Hak, zâtıyla "Aliyy"dir (yücedir). Çünkü mekân yüceliği, cisme özgüdür. Hak cisim değildir ki, mekân ile yüce olsun. Makam yüceliği ise, ehliyeti olsun olmasın, hâkimler, vezirler ve kadılar gibi makam sahiplerine özgü olan arazdan (sonradan kazanılan nitelikten) ibarettir. Aynı şekilde Hak cevher değildir ki, ona araz ilişebilsin. O'nun yüceliği, ancak zâtî yüceliktir.

والعُلُو بِالصِّفَاتِ ليس كذلك، فإنَّه قد يكونُ أعْلَمُ النَّاسِ يَتَحَكَّمُ فيه مَـن لـه

مَنْصِبُ التَّحَكُم وإنْ كان أجْهَلَ الناس، فهذا عَلِيٌّ بالمكانة بِحُكْمِ التَّبع، مـا هـو

علي في نفسه، فإذا عُزِلَ زالَتْ رِفْعَتُه، والعَالِمُ ليس كذلك.

Ve sıfât ile olan ulüvv böyle değildir. Zîrâ kendisi için mansıb-ı tahak- küm bulunan kimsenin, her ne kadar nâsın echeli olsa da, ba'zan nâsın a'leminde tahakküm ettiği vâki' olur. Böyle olunca bu, bi-hükmi't-teba', mekânet ile “aliyy”dir. O kendi nefsinde “aliyy” değildir. Binâenaleyh az- lolunduğu vakit, rif'ati zâil olur. Hâlbuki âlim, böyle değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sıfatlarla olan yücelik böyle değildir. Çünkü kendisi için hükmetme makamı bulunan kimsenin, her ne kadar insanların en cahili olsa da, bazen insanların en bilginine hükmettiği meydana gelir. Böyle olunca bu, tabiî olarak, makam ile yücedir. O, kendi özünde yüce değildir. Bu sebeple azledildiği zaman, yüceliği ortadan kalkar. Hâlbuki âlim, böyle değildir.

Hz. Şeyh (r.a.) burada ulüvv-i zâtî ile mekân veyâ mekânet vâsıtalarıyla iktisâb olunan ulüvv-i tebaî aralarındaki farkı beyân buyururlar. Zîrâ ulüvv-i zâtî, mekân [4/52] veyâ mekânet vâsıtalarıyla olan ulüvv gibi değildir. Ulü- vv-i mekân ile olan ulüvv mahsûstür. Mekânet ve mertebe ile olan ulüvv ise, ulüvv-i maküldür. Hâlbuki zâtı ile “Aliyy” olan Hak Teâlâ hazretleri maânî-i ma'kūle ve mahsûseden münezzehdir. İşte Hakk'ın ulüvv-i zâtîsi böyledir. Ve ulüvv-i sıfatîsi dahi menâsıb erbâbının ulüvv-i mekâneti gibi değildir. Zîrâ kemâl-i mutlak-ı hakîkî ancak kendisine mahsustur; ve onun ulüvv-i sıfatîsi &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) burada zâtî yücelik ile mekân veya makam vasıtalarıyla kazanılan tâbî yücelik arasındaki farkı açıklar. Çünkü zâtî yücelik, mekân veya makam vasıtalarıyla olan yücelik gibi değildir. Mekân ile olan yücelik, duyularla algılanan bir yüceliktir. Makam ve mertebe ile olan yücelik ise, akılla idrak edilen bir yüceliktir. Hâlbuki zâtı ile "Aliyy" (Yüce) olan Yüce Allah, akılla idrak edilen ve duyularla algılanan anlamlardan münezzehtir. İşte Hakk'ın zâtî yüceliği böyledir. Ve onun sıfatî yüceliği dahi makam sahiplerinin makam yüceliği gibi değildir. Çünkü hakiki mutlak kemâl ancak kendisine mahsustur; ve onun sıfatî yüceliği de böyledir.
