# Kelime-i İlyâsiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-ilyasiyye
**Sayfa:** 48

---

بسم الله الرحمن الرحيم

## XXII

فَصُ حِكْمَةٍ إِينَاسِيَّةِ فِي كَلِمَةٍ إِلْيَاسِيَّةِ

## BU FASS-I ŞERÎF KELİME-İ İLYASİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ ÎNÂSİYYE'NİN BEYÂNINDADIR

Ma'lûm olsun ki, Cenâb-ı İlyâs mizâc-ı rûhânîsi hasebiyle suver-i mele- kiyye mizâcına ve mizâc-ı cismânîsi hasebiyle de suver-i beşeriyye mizâcı- na mensûb olduğundan, sûret-i rûhâniyyesi cihetinden suver-i rûhâniyye olan melâike ile ünsiyet edip beynlerinde vâki' olan hükm-i iştirâk sebe- biyle onların merâtib-i rûhâniyyesinde, onlar ile musâhabe etti. Ve sûret-i cismâniyyesi cihetinden dahi, suver-i cismâniyye olan insanlar ile ünsiyet edip, sûret-i tabîiyye-i unsuriyyede onlar ile olan iştirâk hasebiyle onlar ile muhâlata eyledi. Binâenaleyh Hz. İlyâs iki sûreti câmi' ve iki âlem arasında berzahiyetle zâhir oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Cenâb-ı İlyâs, ruhanî mizacı sebebiyle meleki suretler mizacına ve cismanî mizacı sebebiyle de beşerî suretler mizacına mensup olduğundan, ruhanî sureti yönünden ruhanî suretler olan meleklerle ünsiyet edip aralarında meydana gelen ortaklık hükmü sebebiyle onların ruhanî mertebelerinde onlarla sohbet etti. Ve cismanî sureti yönünden dahi, cismanî suretler olan insanlarla ünsiyet edip, unsurlardan oluşan tabiî surette onlarla olan ortaklık sebebiyle onlarla karıştı. Bu sebeple Hz. İlyâs iki sureti bir araya getiren ve iki âlem arasında berzahiyetle (geçiş noktası olarak) ortaya çıktı.

İmdi “rûh” ile, “nefs” ta'bîr ettiğimiz cesed, hakîkatte şey'-i vâhidden ibârettir. Aralarındaki fark letâfet ve kesâfetten başka bir şey değildir. Mer- tebe-i kesâfette rûha “nefs” ve kuvâsına da kuvâ-yı tabîiyye ta'bîr olunur. Fesâd ve fenâ keyfiyeti ancak bu cesed-i kesîf-i unsurîye taalluk eder. Ni- tekim buhâr ile buz hakîkatte şey'-i vâhiddir. Aralarındaki fark letâfet ve kesâfetten ibârettir. Bulut, su ve buz buhârdan başka bir şey olmadığı hâl- de, her mertebede isimleri değişir. Ve latîf olan buhârın, buzun cismine taalluku derkârdır. Bu taalluk [22/2] hulûl ve ittihâd sûretiyle değildir; zîrâ hulûl ve ittihâd yekdîğerinin gayrı olan iki şey arasında vâki' olur. Şu kadar ki buzun kesb-i letâfet etmesi, sûretinin fesâdından sonra mümkin olur. Velâkin kesîf olan cesed-i insânînin kesb-i letâfet etmesi, mutlakā su- ver-i cesedânîsinin infisâhını îcâb etmez; sûret bâkî iken keyfiyyet-i letâfet husûle gelir. O cesed artık rûh-ı musavverdir. İşte bu cesed kesb-i letâfet ile rûh mertebesine irtikā ettikde onun için mevt yoktur. Ve rûhun bedene ta- چو چشم عکس در وی شخص پنهان عدم آیینه عالم عکس و انسان بدیده دیده را دیده که دیده تو چشم عکسی و او نور دیده Tercüme: "Adem âyîne, âlem aks ve insan dahi aksin gözü gibidir; onda şahıs gizlidir. Sen aksin gözüsün ve Hak dahi nûr-i dîdedir. Şu hâlde [22/57] göz ile görülen şeyi kimin gözü görmüş olur?”542 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "ruh" ile "nefs" diye adlandırdığımız beden, hakikatte tek bir şeyden ibarettir. Aralarındaki fark, incelik ve yoğunluktan başka bir şey değildir. Yoğunluk mertebesinde ruha "nefs" ve onun kuvvetlerine de tabiî kuvvetler denir. Bozulma ve yok olma niteliği ancak bu yoğun, unsurlardan oluşan bedene ilişkindir. Nitekim buhar ile buz hakikatte tek bir şeydir. Aralarındaki fark incelik ve yoğunluktan ibarettir. Bulut, su ve buz buhardan başka bir şey olmadığı hâlde, her mertebede isimleri değişir. Ve ince olan buharın, buzun cismine ilişkin olduğu açıktır. Bu ilişki [22/2] iç içe geçme ve birleşme şeklinde değildir; çünkü iç içe geçme ve birleşme, birbirinin gayrı olan iki şey arasında meydana gelir. Şu kadar ki buzun incelik kazanması, şeklinin bozulmasından sonra mümkün olur. Velâkin yoğun olan insan bedeninin incelik kazanması, mutlaka bedensel şekillerinin dağılmasını gerektirmez; şekil bâki iken incelik niteliği meydana gelir. O beden artık tasvir edilmiş ruhtur. İşte bu beden incelik kazanarak ruh mertebesine yükseldiğinde onun için ölüm yoktur. Ve ruhun bedene taalluku: "Adem ayna, âlem aks ve insan dahi aksin gözü gibidir; onda şahıs gizlidir. Sen aksin gözüsün ve Hak dahi nûr-i dîdedir. Şu hâlde [22/57] göz ile görülen şeyi kimin gözü görmüş olur?”

Meselâ bir şahıs âyîneye bakar, o şahsın aksi âyînede görünür. Ayîneye mün'akis olan sûret, şahs-ı nâzırın sûreti olduğundan, râîde ne var ise mer'î olan akiste dahi o mevcûddur. Ve asıl olan göz râînin gözü olduğundan akseden sûretin elbet gözü dahi mer’î olur. Ve râînin gözünde aks-i mer’î- nin sûreti nasıl müntabi' ise, aks-i mer'înin gözünde dahi, râînin sûreti tamâmıyla müntabi'dir. İmdi sûret-i asliyyenin gözü, nasıl ki kendi aksinin sûretine nâzır ise, aksin gözü dahi öylece dîde-i asl ile yine o asla nâzırdır. Binâenaleyh râî kendi kendine nazar eder. İşte bu misâlde olduğu vech ile bu müşâhede sâhibi, ki âyîneye münʼakis olan râînin sûreti mesâbesinde- dir, onun müşâhedesi râî olan Hakk'ın müşâhedesidir. Binâenaleyh Hak kendi kendine nazar eder; ve binnetîce dahi râî ayn-ı mer'î olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, bir kişi aynaya bakar, o kişinin yansıması aynada görünür. Aynaya yansıyan suret, bakan kişinin sureti olduğundan, bakanda ne varsa görünen yansımada da o mevcuttur. Ve asıl olan göz bakanın gözü olduğundan, yansıyan suretin elbette gözü de görünür olur. Ve bakanın gözünde görünen yansımanın sureti nasıl belirmişse, görünen yansımanın gözünde de bakanın sureti tamamıyla belirmiştir. Şimdi, asıl suretin gözü, nasıl ki kendi yansımasının suretine bakıyorsa, yansımanın gözü de öylece asıl göz ile yine o asıla bakmaktadır. Bu sebeple bakan kendi kendine bakar. İşte bu örnekte olduğu gibi, bu müşahede sahibi, ki aynaya yansıyan bakanın sureti mesabesindedir, onun müşahedesi bakan olan Hakk'ın müşahedesidir. Bu sebeple Hak kendi kendine bakar; ve sonuç olarak da bakan, görünenin ta kendisi olur.

İşte "Hikmet-i Înâsiyye”nin müstenid olduğu bu kadar maʼrifet, sâlikin marifet-i tâmme-i kâmile sâhibi olması için kâfîdir. Zevkan bu mertebe- ye vâsıl olmayan sâlikin himmeti âlî olursa, Allah Teâlâ hazretleri onu bu mertebeye vusûle muvaffak eder ve ona bu maʼrifette doğru yolu gösterir. وَالْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى ذَلِكَ ]Bundan ötürü Allah'a hamdolsun![ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte "Hikmet-i İnâsiyye"nin dayandığı bu kadar bilgi, Hakk Yolcusu'nun tam ve kâmil bir bilgiye sahip olması için yeterlidir. Zevk yoluyla (yaşayarak) bu mertebeye ulaşamayan Hakk Yolcusu'nun himmeti yüce olursa, Yüce Allah onu bu mertebeye ulaşmaya muvaffak eder ve ona bu bilgide doğru yolu gösterir. وَالْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى ذَلِكَ [Bundan ötürü Allah'a hamdolsun!]

İbtida: 15 Temmuz 1333 ve 25 Ramazan 1335 [15 Temmuz 1917], yevm-i Pazar vakt-i zuhrda [İntiha:] 6 Zi'l-hicce 1335 ve 24 Eylül 1333 [24 Eylül 1917], sabah saat-i ezânî 2,5 yevm-i Pazar alluku tabîri bu îzâhâttan anlaşılır; ve böyle cesedden bu hazret-i şehîdette âsâr-ı rûhiyye zâhir olur. Nitekim kibâr-ı evliyâullâhın menâkıbında bir zamanda muhtelif mahallerde huzûr ve muhtelif sûretlerde zuhûr gibi pek çok ahvâlin vukūu naklolunmuştur ki, bunların cümlesi rûhun şânındandır. Ve böyle bir kimsenin kuvâ-yı tabîiyyesi, kuvâ-yı rûhâniyyesinde mahv ü müstehlek olur. Maahâzâ halk nazarında sûret-i cesedâniyyesi manzûr olduğundan, bu cihetten ehl-i kesâfet ile üns ve muhâlata eder; ve letâfet ve rûhâniyeti cihetiyle de ehl-i letâfet olan melâike-i kirâm ile ünsiyet ve musâhabe eyler. Nitekim Hızır ve Îsâ (aleyhime's-selâm)ın hâlleri budur. Şu kadar vardır ki, Hızır (a.s.)ın sûret-i beşeriyyesi üzerine sûret-i melekiyyesi gālib olduğundan nâsın gözlerinden muhtefî kaldı. Sûret bâkî iken kesb-i letâfet olunması keyfiyetini akıl ile idrâk mümkin olmaz. Bunu, ecsâdı rûh-ı musavver olan zevât-ı kirâm zevkan bilirler. Mesnevî: دیدن هر چیز را شرطست این پس قیامت شو قیامت را ببین Tercüme: “İmdi kıyâmet ol, kıyâmeti gör! Her şeyi görmek için bu şarttır."521 [22/3] Beyit: Yok ol! Bilmek dilersen bilmek oldur O ol, bulmak dilersen bulmak oldur Meselâ ateşte kıpkırmızı olan demir parçası, sûret-i kesîfesi mevcûd iken ateşin vasfıyle mevsûf olur, kendisine temâs edeni yakar. O bu hâlde iken hem demirdir, hem de ateştir. Mesnevî: گوید او من آتشم من آتشم شد ز رنگ و طبع آتش محتشم Tercüme: "Demir ateşin renk ve tab'ından muhteşem oldukda o, ben ateşim ben ateşim, der."522 İşte İlyas (a.s.) dahi neş'et-i melekiyye ile neş'et-i insâniyye beyninde böylece berzah gibi olup, her iki tarafın ahkâmını câmi' oldu. *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başlangıç: 15 Temmuz 1333 ve 25 Ramazan 1335 [15 Temmuz 1917], Pazar günü öğle vaktinde [Bitiş:] 6 Zilhicce 1335 ve 24 Eylül 1333 [24 Eylül 1917], Pazar günü ezanî saat 2.5'ta. Bu açıklamalardan anlaşılır ki, bu tabir, cesetten bu şehitlik hâlinde ruhanî tesirlerin ortaya çıkmasıdır. Nitekim büyük evliyanın menkıbelerinde, bir zamanda farklı yerlerde bulunma ve farklı şekillerde görünme gibi pek çok hâlin meydana geldiği nakledilmiştir ki, bunların hepsi ruhun şanındandır. Ve böyle bir kimsenin tabiî kuvvetleri, ruhanî kuvvetlerinde yok olur ve erir. Bununla birlikte, halkın nazarında cesedî sureti görünür olduğundan, bu yönden maddi yoğunluğa sahip olanlarla ünsiyet kurar ve kaynaşır; letafet ve ruhaniliği yönüyle de letafet ehli olan yüce meleklerle ünsiyet ve sohbet eder. Nitekim Hızır ve İsa (a.s.)'ın hâlleri budur. Şu kadar var ki, Hızır (a.s.)'ın beşerî sureti üzerine melekî sureti üstün geldiğinden, insanların gözlerinden gizli kaldı. Suret baki iken letafet kazanılması keyfiyetini akıl ile idrak etmek mümkün olmaz. Bunu, cisimleri tasvir edilmiş ruh olan yüce zatlar zevken bilirler. Mesnevî: دیدن هر چیز را شرطست این پس قیامت شو قیامت را ببین Tercüme: “Şimdi kıyamet ol, kıyameti gör! Her şeyi görmek için bu şarttır."521 [22/3] Beyit: Yok ol! Bilmek dilersen bilmek oldur O ol, bulmak dilersen bulmak oldur Örneğin, ateşte kıpkırmızı olan demir parçası, kesif sureti mevcut iken ateşin vasfıyla vasıflanır, kendisine temas edeni yakar. O bu hâlde iken hem demirdir, hem de ateştir. Mesnevî: گوید او من آتشم من آتشم شد ز رنگ و طبع آتش محتشم Tercüme: "Demir ateşin renk ve tabiatından muhteşem olduğunda o, ben ateşim ben ateşim, der."522 İşte İlyas (a.s.) dahi melekî neş'et ile insanî neş'et arasında böylece berzah gibi olup, her iki tarafın hükümlerini bir araya getirdi.

إلياس هو إِدْرِيسُ الله كان نبيا قبل نُوحٍ، ورَفَعَـه اللـه مكانًا عَلِيًّا، فـهـو فـي

قَلْبِ الأَفْلَاكِ سَاكِنُ وهو فَلَكُ الشَّمْسِ ، ثمَّ بُعِثَ إِلَى قَرْيَةِ بَعْلَبَكَ، وَبَعْلٌ

اسْمُ صَنَم، وبَك هو سُلْطَانُ تلك القرية، وكان هذا الصَّنَمُ المُسَمَّى بَعْلًا

مخصوصا بالمَلِكِ .

İlyâs, İdrîs (a.s.)dır ki, Nûh'dan evvel nebî idi. Allah Teâlâ onu mekân-ı aliyye ref'etti. İmdi o eflâkin kalbinde sâkin idi. O da şems- dir. Ba'dehû Baalbek karyesine ba'solundu. Ve "Baal" bir putun adı- dır; ve "Bek", o karyenin sultânıdır; ve "Baal" denilen bu put melike mahsûs idi. [22/4] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlyas, İdris (a.s.)'tır ki, Nuh'tan önce peygamberdi. Yüce Allah onu yüce bir mekâna yükseltti. Şimdi o, göklerin kalbinde sakin idi. O da güneştir. Daha sonra Baalbek köyüne gönderildi. "Baal" bir putun adıdır; "Bek" ise o köyün sultanıdır; ve "Baal" denilen bu put melike özgü idi.

Fass-1 Hûdîde beyân olunduğu üzere, Hz. Şeyh (r.a.) ervâh-ı enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ı müşâhede etmiş idi. Hakîkati vech ile vâki' olan bu şühûda binâen bu fass-ı münîfde İlyas (a.s.)ın ayn-ı İdrîs (a.s.) olduğunu beyân buyurur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hûd Fassı'nda açıklandığı üzere, Şeyh (Allah sırrını yüceltsin) peygamberlerin ruhlarını (hepsine selâm olsun) müşahede etmişti. Gerçekten meydana gelen bu müşahedeye dayanarak, bu yüce fass'ta İlyas'ın (a.s.) İdris'in (a.s.) aynısı olduğunu açıklar.

Fass-ı İdrîsîde îzâh olunduğu üzere Cenâb-ı İdrîs kesret-i riyâzâttan dolayı sıfât-ı beşeriyye-i tabîiyyeden insilâh edip, cesed-i unsuriyyeden ve onun ahkâmından soyundu; ve telattuf edip sıfât-ı rûhâniyye ve heyet-i nûrâniyye ile bâkî kaldı. Binâenaleyh onun nefs-i kesîfinin heyeti rûh-1 münevverinin heyetine tebeddül etti; ve sûreti dahi heyet-i rûhâniyyeye münasib olan sûret-i misâliyye-i nûrâniyyeye münkalib oldu. İşte bu hâli ile ervâh-ı semâviyyenin eşrefi olan felek-i Şems'in rûhâniyeti mertebesine urûc eyledi. Zîrâ Cenâb-ı İdrîs (a.s.) on altı sene yiyip içmedi ve uyumadı. Bittabi' beden-i kesîfi, latîf olup kendisine rûhâniyet galebe etti. Felek-i Şems kendi manzûmesini teşkîl eden seyyârâta nazaran mahall-i kutb ve küre-i arza nazaran dördüncü felektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İdris Fassı'nda açıklandığı üzere, Hz. İdris, riyâzâtın (nefsî perhizlerin) çokluğundan dolayı tabiî beşerî sıfatlardan sıyrılıp, maddî bedeninden ve onun hükümlerinden soyundu; ve incelerek ruhanî sıfatlar ve nûrânî bir yapı ile bâki kaldı. Bu sebeple onun yoğun nefsine ait yapısı, nurlu ruhunun yapısına dönüştü; ve şekli de ruhanî yapıya uygun olan nûrânî misâlî bir şekle inkılap etti. İşte bu hâliyle semavî ruhların en şereflisi olan Güneş feleğinin ruhanîliği mertebesine yükseldi. Çünkü Hz. İdris (a.s.) on altı sene yiyip içmedi ve uyumadı. Doğal olarak yoğun bedeni inceldi ve kendisine ruhanîlik üstün geldi. Güneş feleği, kendi sistemini oluşturan gezegenlere göre kutup mahalli ve yeryüzü küresine göre dördüncü felektir.

Şöyle ki: Birincisi medâr-ı Arz, ikincisi medâr-ı Zühre, üçüncüsü me- dâr-ı Utârid ve dördüncüsü onların kutbu olan Şems'dir; ve cismâniyetle felek-i Şems'e urûc mâddeten mümkin değildir; ve urûc mümkin olduğu farzolunsa, cismi ihrâk ve kesâfet-i vücûdu izâle eder. Zîrâ küre-i Şems, kü- re-i Arz gibi bir cism-i sulb değil, mâyi'-i nârî veyâ buhâr-ı nârî hâlindedir. O makāma ancak rûhen urûc mümkindir. Zîrâ rûh-ı latîf, cism-i kesîf gibi ateşte yanıp inhilâl etmez. Bunun delîl-i bâhiri telattuf eden evliyâullâhın ateşte muhterik olmamasıdır. İşte İdrîs (a.s.) kemâl-i letâfetinden mahall-i kutbdan ibaret olan mekân-ı aliyye ref'olundu. Badehû “Emîrin putu” ma'nâsına gelen “Baalbek" karyesine resûl olarak nâzil oldu. Nitekim âhir zamanda Îsâ (a.s.) dahi böylece [22/5] nüzûl edecektir. Fakat bu nüzûlden tenâsüh vehmine düşülmesin. Zîrâ tenâsüh, rûhun, bir bedenden müfârakatinden sonra araya zaman girmeksizin, diğer bir bedene taallukundan ibârettir; ve bu i'tikāda göre rûhun beden-i cismânîye taalluku dâimîdir. Halbuki İdrîs (a.s.)ın İlyâs ismiyle nüzûlü böyle değildir. Belki İlyâs (a.s.) mekân-ı aliyyden rûh-ı musavver hâlinde olarak nâzil olan İdrîs (a.s.)dır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şöyle ki: Birincisi Dünya'nın yörüngesi, ikincisi Zühre'nin (Venüs) yörüngesi, üçüncüsü Utarid'in (Merkür) yörüngesi ve dördüncüsü onların kutbu olan Güneş'tir; ve cisim olarak Güneş feleğine (yörüngesine) yükselmek maddeten imkânsızdır; ve yükselmek mümkün olduğu varsayılsa bile, cismi yakar ve vücudun yoğunluğunu giderir. Çünkü Güneş küresi, Dünya küresi gibi katı bir cisim değil, ateşli sıvı veya ateşli buhar halindedir. O makama ancak ruhen yükselmek mümkündür. Çünkü latif ruh, yoğun cisim gibi ateşte yanıp çözülmez. Bunun açık delili, incelmiş evliyanın ateşte yanmamasıdır. İşte İdris (a.s.) kemal derecesindeki latifliğinden dolayı kutup makamından ibaret olan yüce mekâna yükseltildi. Daha sonra "Emirin putu" anlamına gelen "Baalbek" köyüne resul olarak indi. Nasıl ki ahir zamanda İsa (a.s.) da böylece [22/5] inecek. Fakat bu inişten tenasüh (ruh göçü) vehmine düşülmesin. Çünkü tenasüh, ruhun, bir bedenden ayrıldıktan sonra araya zaman girmeksizin, diğer bir bedene bağlanmasından ibarettir; ve bu inanca göre ruhun cismani bedene bağlanması süreklidir. Halbuki İdris (a.s.)'ın İlyas ismiyle inişi böyle değildir. Aksine İlyas (a.s.), yüce mekândan tasvir edilmiş ruh halinde olarak inen İdris (a.s.)'dır.

وكان إلياس الذي هو إدريس قد مُثْلَ له انفلاقُ الجَبَلِ المُسَمَّى لُبْنَانَ من

اللُّبَانَةِ وهي الحَاجَةُ عن فَرَسٍ من نارٍ وجَمِيعُ الْآيَةِ من نارٍ، فَلَمَّا رَآهُ رَكِبَ

عليه فسَقَطَتْ عنه الشَّهْوَةُ ، فكان عَقْلًا بلا شهوة، فلم يبق له تَعَلُّق بما

تَتَعَلَّقُ به الأَغْرَاضُ النَّفسيَّةُ .

Ve İdrîs olan İlyâs'a, “hâcet” ma'nâsına gelen “lübânet”ten “Lübnân” tesmiye kılınan dağın infilâkı, ateşten bir at olarak temsîl olundu; ve onun cemî'-i âyeti ateşten idi. İmdi vaktâki atı gördü, üzerine bindi; ondan şehvet sâkıt oldu. Böyle olunca şehvetsiz akıl oldu. Binâenaleyh ağrâz-ı nefsâniyyenin kendisine müteallik olduğu şeye onun için taalluk bâkî kalmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve İdris olan İlyas'a, "ihtiyaç" anlamına gelen "lübânet"ten "Lübnan" diye adlandırılan dağın infilakı (patlaması), ateşten bir at olarak temsil edildi; ve onun bütün alâmetleri ateşten idi. Şimdi, atı gördüğü zaman, üzerine bindi; ondan şehvet düştü. Böyle olunca şehvetsiz akıl oldu. Bu sebeple, nefsanî gayelerin kendisine ilişkin olduğu şeye onun için ilgi kalmadı.

Ya'ni Cebel-i Lübnan yarılıp İlyas (a.s.)a ateşten bir at sûreti gösterildi. “Lübnân” “lübânet”ten müştaktır; ve “lübânet”, hâcet ma'nâsına gelir; ve Cebel-i Lübnân Beyrût civârında kâindir. Ve dağın yarılıp içinden ateşten at sûretinin hurûcu âlem-i misâlde vâki' oldu. Binâenaleyh âlem-i hisse münasib olan ma'nâ ile tabîr iktizâ eder; ve onun ta'bîri budur ki: "Cebel" Hz. İlyas'ın taayyün-i cismânîsine işarettir; ve “cebelin infilâkı”, kesret-i riyâzetle o taayyün-i kesîfin inşikākına işarettir. “Yarılan mahalden ateşten at çıkması", Cenâb-ı İlyas'ın mazhar olduğu ism-i hâs muktezâsınca kendi taayyününden sâdır olan a'mâl sûretidir. “Çıkan ata rükûbu”, menzil-i maksûda vusûl için [22/6] o a'mâl-i sâlihaya rükûbunun sûretidir. Zîrâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm)dan her birisinin bir mezheb-i mahsûsu ve tarîk-i hâssı olup, bu tarîke göre de bir “merkeb”i vardır; ve bu husûsiyet dahi onun isti'dâd-ı zâtîsi mûcibîncedir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Lübnan Dağı yarılıp İlyas'a (a.s.) ateşten bir at sureti gösterildi. "Lübnan" "lübânet"ten türemiştir; ve "lübânet", ihtiyaç anlamına gelir; ve Lübnan Dağı Beyrut civarında bulunur. Ve dağın yarılıp içinden ateşten at suretinin çıkışı misal âleminde (maddî olmayan, hayalî âlem) meydana geldi. Buna göre his âlemine uygun olan anlam ile yorumlamak gerekir; ve onun yorumu şudur: "Dağ" Hz. İlyas'ın cismanî taayyününe (bedensel belirginleşme) işarettir; ve "dağın yarılması", çok riyâzetle (nefsî perhizler) o yoğun taayyünün (bedensel belirginleşme) yarılmasına işarettir. "Yarılan yerden ateşten at çıkması", Cenâb-ı İlyas'ın mazhar olduğu özel ismin gereğince kendi taayyününden (bedensel belirginleşme) sadır olan amellerin suretidir. "Çıkan ata binmesi", menzil-i maksuda (ulaşılmak istenen yere) varmak için [22/6] o salih amellere binmesinin suretidir. Çünkü peygamberlerden (aleyhimü's-selâm) her birinin özel bir mezhebi ve özel bir yolu olup, bu yola göre de bir "binek"i vardır; ve bu özellik de onun zâtî yatkınlığının gereğidir. Nasıl ki Cenâb-ı Şeyh (r.a.)

## Fass-1 Sâlihî'de:

مِنَ الْآيَاتِ آيَاتُ الرَّكائِبِ

وَذَلِكَ لَاخْتِلَافٍ فِي الْمَذَاهِبِ

[Merkûb olan şeyler âyâtı, âyâttandır; ve bu da mezâhibde ihtilâftan nâşidir.] buyururlar. Bu bahsin tafsîli orada mürûr etmiştir. “Atın ateşten olması” Hz. İlyâs üzerine harâret-i şevkin galebesi ve nûr-ı kudsün istîlâsı sûretidir. Ve “âyetin ateşten olması”, ya'ni cebelîn ateşten ve atın dahi ateşten musavver oluşu, Hz. İlyâs'ın taayyününün ve a'mâlinin kemâl-i letâfetine işârettir; zîrâ erkân-ı erbaanın eltafı “harâret”tir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Binek olan şeyler âyetleri, âyetlerdendir; ve bu da mezheplerdeki ihtilaftan kaynaklanır." buyururlar. Bu bahsin ayrıntısı orada geçmişti. "Atın ateşten olması", Hz. İlyâs (a.s.) üzerine şevk hararetinin üstün gelmesi ve kutsal nurun istilâ etmesi şeklindedir. Ve "âyetin ateşten olması", yani dağların ateşten ve atın da ateşten tasvir edilmiş olması, Hz. İlyâs'ın (a.s.) taayyününün (belirginleşmesinin) ve amellerinin letafetinin (inceliğinin) kemâline işarettir; çünkü dört unsurun en latifi "hararet"tir.

İmdi Cenâb-ı İlyâs o merkûbu gördüğü vakit, üzerine bindi; ve ondan şehvet sâkıt oldu. Zîrâ şehvet, bu taayyün-i kesîfin îcâbâtındandır. Hâlbuki o telattuf etmiş idi. Binâenaleyh Cenâb-ı İlyâs şehvetsiz akl-ı mücerred oldu. Bu sebebden dolayı şehvet-i nikâh ve gazab ve kibir ve hased gibi ağrâz-ı nefsâniyyenin müteallik olduğu şeye, o hazretin taalluku kalmadı. Zîrâ bunların mahalli taayyün-i kesîfdir; ve mahal kalmayınca bittabi' hâl dahi kalmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Cenâb-ı İlyâs o bineği gördüğü zaman, üzerine bindi; ve ondan şehvet düştü. Çünkü şehvet, bu yoğun belirlenimin (maddî varlığın) gerekliliklerindendir. Hâlbuki o (İlyâs a.s.) incelmiş, latifleşmiş idi. Bu sebeple Cenâb-ı İlyâs şehvetsiz, soyut akıl (maddî bağlardan arınmış akıl) oldu. Bu sebepten dolayı nikâh şehveti, gazap, kibir ve haset gibi nefse ait arzuların ilişkili olduğu şeye, o hazretin (İlyâs a.s.'ın) ilgisi kalmadı. Çünkü bunların (şehvet, gazap, kibir, haset gibi arzuların) yeri yoğun belirlenimdir (maddî varlıktır); ve yer kalmayınca doğal olarak hâl de kalmaz.

فَكَانَ الْحَقُّ فِيهِ مُنَزَّهًا، فَإِنَّ الْعَقْلَ إِذَا

تَجَرَّدَ لِنَفْسِهِ مِنْ حَيْثُ أَخَذَهُ الْعُلُومُ عَنْ نَظَرِهِ كَانَتْ مَعْرِفَتُهُ بِاللَّهِ عَلَى التَّنْزِيهِ

لَا عَلَى التَّشْبِيهِ.

İmdi Hak, İlyâs'da münezzeh oldu. Böyle olunca ma'rifet-i ilâhiyyeden nısf üzerine oldu. Zîrâ akıl kendi nefsiyle mücerred oldukça, ulûmu nazarından aldığı haysiyetten, onun Allah Teâlâ'ya ma'rifeti, teşbîh üzere değil, tenzîh üzere olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Hak, İlyas'ta münezzeh oldu. Böyle olunca, ilâhî marifet yarı yarıya oldu. Çünkü akıl, kendi başına soyut kaldıkça, ilimleri nazarından (düşüncesinden) aldığı için, onun Yüce Allah'a dair marifeti, teşbih (benzetme) üzere değil, tenzih (eksikliklerden arındırma) üzere olur.

Ya'ni Hak, makâm-ı aklî olan Cenâb-ı İlyâs'da münezzeh oldu. Çünkü Hz. İlyâs, şehevâttan mücerred olup, rûh-ı mücerred olarak kaldı. Ve şehevâttan mücerred olan melâike ve ervâh ve ukûlün ma'rifeti, tenzîh üzerine olduğundan onda dahi tenzîh zâhir oldu. Nitekim melâike وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Bakara, 2/30) [Hâlbuki biz Seni hamd ile tesbîh ediyoruz ve Seni takdîs ediyoruz.] dediler. Ve tenzîh ma'rifet-i ilâhiyyenin yarısıdır. Zîrâ akıl, mücerred olarak [22/7] kendi nefsiyle olduğu vakit, ulûmu nazar-ı aklîsinden alır. Bu sebeble de onun Allah Teâlâ'ya ma'rifeti teşbîh üze- rine değil, tenzîh üzerine olur. Nitekim akl-ı nazarîlerine tâbi' olan ulemâ-i zâhir dahi teşbîhden ürküp tenzîh ederler; ve onların teşbîhden zevkleri yoktur. وإذا أَعْطَاهُ اللهُ المَعْرِفَةَ بالتَّجلِّي كَمُلَتْ معرفته باللهِ، فَنَزَّه في مَوْضِعِ التَّنزيه تنزيها حقيقيا لا رَسْمِيًّا، وشَبَّهَ في موضع التشبيه تشبيها شهودِيًّا كشفيًّا، ورَأَى سَرَيَانَ الحقِّ بالوجود في الصُّوَرِ الطَّبِيعِيَّةِ والعُنْصُرِيَّةِ، وما بَقِيَتْ له صورة إلا ويَرَى عَيْنَ الحقِّ عَيْنَها ، وهذه المعرفةُ التَّامَّةُ الكاملةُ الَّتِي جَائَتْ بها الشَّرَائِعُ المُنْزَلَةُ من عندِ اللهِ، وحَكَمَتْ بهذه المعرفة الأَوْهَامُ كلُّها . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, aklî makam olan Cenâb-ı İlyâs'ta eksik ve değişimden uzak oldu. Çünkü Hz. İlyâs, şehvetlerden soyutlanmış olup, soyut bir ruh olarak kaldı. Ve şehvetlerden soyutlanmış olan meleklerin, ruhların ve akılların bilgisi, tenzih üzerine olduğundan onda da tenzih ortaya çıktı. Nasıl ki melekler "وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ" (Bakara, 2/30) [Hâlbuki biz Seni hamd ile tesbîh ediyoruz ve Seni takdîs ediyoruz.] dediler. Ve tenzih, ilâhî bilginin yarısıdır. Çünkü akıl, soyut olarak kendi nefsiyle olduğu zaman, ilimleri aklî bakış açısından alır. Bu sebeple de onun Yüce Allah'a bilgisi teşbih üzerine değil, tenzih üzerine olur. Nasıl ki nazarî akıllarına tâbi olan zahir uleması da teşbihden ürküp tenzih ederler; ve onların teşbihden zevkleri yoktur. "Ve Allah ona tecelli ile marifet verdiğinde, Allah hakkındaki bilgisi kemale erer. Böylece tenzih makamında hakiki bir tenzih ile tenzih eder, resmi bir tenzih ile değil. Teşbih makamında ise şuhudî (gözlemle elde edilen) ve keşfî (ilhamla elde edilen) bir teşbih ile teşbih eder. Hakk'ın varlık ile doğal ve unsurlu suretlerde akışını görür. Hiçbir suret kalmaz ki Hakk'ın özünü o suretin özü olarak görmesin. İşte bu tam ve kâmil bilgi, Allah katından indirilen şeriatların getirdiği bilgidir ve vehimlerin hepsi bu bilgiyle hükmetmiştir."

Ve Allah Teâlâ ona maʼrifeti tecellî ile verdiği vakit, onun ma'rifet-i ilâhiyyesi kâmil olur. Binâenaleyh mevzi'-i tenzîhde, tenzîh-i hakîkî ile tenzîh eder, tenzîh-i resmî ile değil. Ve teşbîh mevziinde dahi, teşbîh-i şühûdî ve keşfî ile teşbîh eder; ve suver-i tabîiyye ve unsuriy- yede Hakk'ın vücûdu ile sereyânını görür. Ve onun için bir sûret bâkî kalmaz; illâ ki onun “ayn”ını Hakk'ın "ayn”ı görür. Ve bu, Allah tara- fından münzel olan şerâyiin getirdiği ma'rifet-i tâmme-i kâmiledir; ve evhâmın küllîsi bu ma'rifetle hükmetti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Yüce Allah ona marifeti tecelli ile verdiği zaman, onun ilahi marifeti tam olur. Bu sebeple tenzih makamında, hakiki tenzih ile tenzih eder, resmi tenzih ile değil. Ve teşbih makamında dahi, şuhudi ve keşfi teşbih ile teşbih eder; ve doğal ve unsuri suretlerde Hakk'ın varlığı ile akışını görür. Ve onun için bir suret kalıcı olmaz; ancak onun "ayn"ını Hakk'ın "ayn"ı görür. Ve bu, Allah tarafından indirilmiş şeriatlerin getirdiği tam ve kâmil marifettir; ve vehimlerin hepsi bu marifetle hükmetti.

Ya'ni Allah Teâlâ, akla marifeti tecellî ile verdiği vakit, artık o kendi nazarından kurtulup ma'rifetin nısfı olan tenzîh üzerine olmaz ve teşbîh üzerine de olmaz; belki ıtlâk üzerine olur. Çünkü tecellî ile olan ma'ri- fet, Hakk'ı takyîd ve tahdîd etmez. Binâenaleyh onun ma'rifeti kemâlde olur. Şu hâlde bu akıl, Hakkı tenzîh mevziinde, tenzîh-i resmî ile değil, belki tenzîh-i hakîkî ile tenzîh eder. Ve teşbîh mevziinde dahi, kendisinin müşâhedesi ve keşfi üzerine teşbîh eyler; zîrâ Hakk'ın vücudunun hâri- cinde bir vücûd ve sûret müşâhede etmez ki, Hakk'ı [22/8] ondan tenzîh etsin; ve Hakk'ın vücudundan başka bir vücûd isbât etmez ki, vehmiyle Hakk'ı ona teşbîh eylesin. Hak kendi nefsini nerede tenzîh ve teşbîh etmiş ise, o da O'nu oralarda tenzîh ve teşbîh eder. Onun tenzîhi nazar-ı aklî- nin verdiği tenzîh-i resmî değil, tecellînin itâ ettiği tenzîh-i hakîkîdir; ve teşbîhi dahi şühûdî ve keşfîdir, ya'ni müşâhedeye müsteniddir. Ve o kimse vücûd-ı Hakk'ın suver-i tabîiyye ve unsuriyyede ne vech ile sereyân etti-ğini görür; ve onun nazarında hiçbir sûret kalmaz ki, o sûretin “ayn”ını Hakk'ın “ayn”ı görmesin; ya'ni her bir sûretin “ayn”ını, Hakkın “ayn”ı görür. İşte Hakk'ın kendi nefsini tenzîh ve teşbîh ettiği mevzi'lerde, bu kimsenin Hakkı tenzîh ve teşbîh etmesi öyle bir ma'rifet-i tâmme-i kâ-miledir ki, cânib-i Haktan münzel olan şerâyi' bu ma'rifeti getirmiştir; ve evhâmın hepsi dahi bu ma'rifetle hükmeylemiştir. Ya'ni nazar-ı aklîye tâbi' olan ehl-i zâhir, ki kuvve-i vehmiyye sahipleridir, onların cümlesi bu ma'rifetle hükmederler; zîrâ vehm, mutlak hakkında takyîd ve mukayyed hakkında dahi ıtlâk ile hükmeder. Ve kezâ mevcûdun ademine ve ma'dû-mun dahi vücuduna hükmeyler. Gerçi şerâyi' tenzîh ve teşbîh üzerine vârid olmuştur; fakat bunlarda ifrât ve tefrît câiz değildir; belki tenzîh içinde teşbîh ve teşbîh içinde dahi tenzîh etmek lâzımdır. Bu bahsin tafsîli Fass-ı Nûhî'de mürûr etmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, akla marifeti tecellî ile verdiği zaman, artık o kendi görüşünden kurtulup marifetin yarısı olan tenzîh üzerine olmaz ve teşbîh üzerine de olmaz; aksine ıtlâk üzerine olur. Çünkü tecellî ile olan marifet, Hakk'ı kayıtlamaz ve sınırlamaz. Bu sebeple onun marifeti kemalde olur. Şu halde bu akıl, Hakk'ı tenzîh mevkiinde, resmî bir tenzîh ile değil, aksine hakikî bir tenzîh ile tenzîh eder. Ve teşbîh mevkiinde dahi, kendisinin müşâhedesi ve keşfi üzerine teşbîh eder; çünkü Hakk'ın varlığının dışında bir varlık ve şekil müşâhede etmez ki, Hakk'ı ondan tenzîh etsin; ve Hakk'ın varlığından başka bir varlık ispat etmez ki, vehmiyle Hakk'ı ona teşbîh etsin. Hak kendi nefsini nerede tenzîh ve teşbîh etmiş ise, o da O'nu oralarda tenzîh ve teşbîh eder. Onun tenzîhi aklî görüşün verdiği resmî tenzîh değil, tecellînin verdiği hakikî tenzîhtir; ve teşbîhi dahi şühûdî ve keşfîdir, yani müşâhedeye dayanır. Ve o kimse Hakk'ın varlığının tabiî ve unsurlu şekillerde ne şekilde yayıldığını görür; ve onun görüşünde hiçbir şekil kalmaz ki, o şeklin "ayn"ını Hakk'ın "ayn"ı görmesin; yani her bir şeklin "ayn"ını, Hakk'ın "ayn"ı görür. İşte Hakk'ın kendi nefsini tenzîh ve teşbîh ettiği mevkilerde, bu kimsenin Hakk'ı tenzîh ve teşbîh etmesi öyle bir tam ve kâmil marifettir ki, Hak tarafından inen şeriatler bu marifeti getirmiştir; ve vehimlerin hepsi dahi bu marifetle hükmetmiştir. Yani aklî görüşe tabi olan zahir ehli, ki vehim kuvveti sahipleridir, onların hepsi bu marifetle hükmederler; çünkü vehim, mutlak hakkında kayıt ile ve kayıtlı hakkında dahi ıtlâk ile hükmeder. Ve aynı şekilde var olanın yokluğuna ve yok olanın dahi varlığına hükmeder. Gerçi şeriatler tenzîh ve teşbîh üzerine gelmiştir; fakat bunlarda aşırılık ve eksiklik caiz değildir; aksine tenzîh içinde teşbîh ve teşbîh içinde dahi tenzîh etmek lazımdır. Bu bahsin ayrıntısı Nuh Fassı'nda geçmiştir.

ولهذا كانت الأَوْهَامُ أَقْوَى سُلْطَانًا في هذه النَّشْأَةِ من العُقُولِ، لأنَّ العَاقِلَ

ولو بَلَغَ ما بَلَغَ في عَقْلِه لم يَخْلُ عن حُكْمِ الوهم عليه والتَّصَوُّرِ فيما عَقَلَ،

فالوهم هو السلطان الأعظمُ في هذه الصورة الكاملة الإنسانية، وبه جَائَتِ

الشَّرَائِعُ المُنْزَلَةُ، فَشَبَّهَتْ ونَزَّهَتْ ، شبَّهتْ في التنزيه بالوهم ونزهـت فـي

التشبيه بالعَقْلِ، فَارْتَبَطَ الكلُّ بالكلّ ، فلم يُمكِنْ أنْ يَخْلُوَ تَنزِيةٌ عن تشبيه ولا

تشبيه عن تنزيه، قال تعالى : لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ ، فَنَزَّهَ وشَبَّهَ، وَهُوَ السَّمِيعُ

الْبَصِيرُ ، فَشَبَّه .

Ve bunun için evhâm, bu neş'et-i insâniyyede, galebede ukūlden daha kavî oldu. [22/9] Zîrâ âkıl, her ne kadar onun aklı, bâliğ olduğu şeye bâliğ olduysa da, onun üzerine vehmin hükmünden ve akletti-ği şeyde tasavvurdan hâlî değildir. İmdi “vehm”, bu sûret-i kâmile-i insâniyyede sultân-ı aʼzamdır. Ve şerâyi'-i münzele dahi onunla gel-di. Böyle olunca teşbîh etti ve tenzîh etti; tenzîhde vehm ile teşbîh etti ve teşbîhde de akıl ile tenzîh etti. Binâenaleyh küll külle murta-bıt oldu. İmdi tenzîhin teşbîhden ve teşbîhin tenzîhden hâlî olması mümkin değildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ )Şûrâ, 42/11( &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun için vehimler, bu insanî yaratılışta, akıllardan daha güçlü bir şekilde üstün geldi. Çünkü akıl, her ne kadar aklı ulaştığı şeye ulaşmış olsa da, vehmin hükmünden ve aklettiği şeyde tasavvurdan uzak değildir. Şimdi vehim, bu kâmil insanî surette en büyük sultandır. Ve indirilen şeriatlar da onunla geldi. Böyle olunca teşbih etti (benzetme yaptı) ve tenzih etti (eksikliklerden arındırdı); tenzihte vehim ile teşbih etti ve teşbihte de akıl ile tenzih etti. Bu sebeple bütün, bütüne bağlı oldu. Şimdi tenzihin teşbihden ve teşbihin tenzihten uzak olması mümkün değildir. Bu sebeple Yüce Allah "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." (Şûrâ, 42/11) buyurmuştur.

[O'nun misli bir şey yoktur; veyâ O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] dedi, tenzîh ve teşbîh etti. وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (Şûrâ, 42/11) [Ve O Semî' ve Basîr'dir.] dedi; teşbîh eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[O'nun benzeri hiçbir şey yoktur; veya O'nun benzerinin benzeri hiçbir şey yoktur.] dedi, tenzih etti ve teşbih etti. وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (Şûrâ, 42/11) [Ve O, her şeyi işiten, her şeyi görendir.] dedi; teşbih etti.

Ya'ni “vehm”, müdrekât-ı akliyye üzerine tenzîh ve teşbîh ile hükmetti-ği için, bu neş'et-i unsuriyye-i insâniyyede evhâm, ukūlden daha kavî oldu; zîrâ âkılın aklı, ne kadar kemâle vâsıl olursa olsun yine vehme müntehî olur. Ve âkıl vehmin ahkâmından kurtulmaz ve onun müdrekât-ı akliy-yesi suver-i vehmiyyeden mücerred kalmaz. Binâenaleyh “vehm”, bu sû-ret-i kâmile-i insâniyyede sultân-ı aʼzamdır; ve şerâyi'-i münzele mâdemki insan için geldi ve vehm dahi insan üzerinde sultân-ı aʼzamdır, şu hâlde şerâyi' dahi vehmin hükmüyle nâzil oldu. Böyle olunca hem teşbîh ve hem de tenzîh etti. Ya'ni şerâyi' makām-ı tenzîhde lisân-ı vehm ile teşbîh eyledi. Zîrâ vehm ancak suver-i hissiyyede maânî-i cüz'iyyenin idrâkini i'tâ eder. O vehm, müşahhas ve kendinin gayrınden mufârık ve cism ve cismânî veyâhud zamânî veyâ mekânî olmaktan münezzeh olarak hâriçte bir vücûd tasavvur eder; bu ise ayn-ı teşbîhdir. Ve kezâ şerâyi' makām-ı teşbîhde lisân-ı akl ile tenzîh eder; zîrâ akıl, vehmin isbât eylediği gavâşî-i hissiyyeden maânî-i külliyyeyi mücerred kılar. Binâenaleyh teşbîhin küllîsi tenzîhin küllîsine ve tenzîhin küllîsi teşbîhin küllîsine murtabıt oldu; ve binnetîce tenzîhin teşbîhden ve teşbîhin tenzîhden hâlî olması mümkin değildir. Zîrâ senin O'nu tenzîh ettiğin nekāyisin kâffesi, O'nun merâtib-i kevniyyede zuhûru indinde O'nun için sâbittir. Halbuki bu teşbîhdir; ve senin O'nu teşbîh edip [22/10] O'nun için isbât eylediğin kemâlâtın kâf-fesi mertebe-i ahadiyyetinde O'ndan nefyolunur, bu da tenzîhdir. Böyle olunca Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; veyâ O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] buyurdu. Ve bu âyette hem tenzîh ve hem de teşbîh etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "vehim", aklî idrakler üzerine tenzih ve teşbih ile hükmettiği için, bu insana özgü unsurlardan oluşan yapıda vehimler, akıllardan daha güçlü oldu; çünkü akıl sahibinin aklı, ne kadar kemale ulaşırsa ulaşsın yine vehme dayanır. Ve akıl sahibi vehmin hükümlerinden kurtulamaz ve onun aklî idrakleri vehmî suretlerden soyutlanmış kalmaz. Buna göre "vehim", bu kâmil insanî surette en büyük sultandır; ve indirilmiş şeriatlar mademki insan için geldi ve vehim de insan üzerinde en büyük sultandır, şu halde şeriatlar da vehmin hükmüyle nazil oldu. Böyle olunca hem teşbih ve hem de tenzih etti. Yani şeriatlar tenzih makamında vehim diliyle teşbih eyledi. Zira vehim ancak hissî suretlerde cüz'î anlamların idrakini verir. O vehim, müşahhas ve kendinin gayrından ayrı ve cisim ve cismanî veya zamansal veya mekânsal olmaktan uzak olarak dışarıda bir varlık tasavvur eder; bu ise teşbihin ta kendisidir. Ve aynı şekilde şeriatlar teşbih makamında akıl diliyle tenzih eder; zira akıl, vehmin ispat ettiği hissî örtülerden küllî anlamları soyutlar. Buna göre teşbihin küllîsi tenzihin küllîsine ve tenzihin küllîsi teşbihin küllîsine bağlı oldu; ve sonuç olarak tenzihin teşbihden ve teşbihin tenzihden hali olması mümkün değildir. Zira senin O'nu tenzih ettiğin bütün eksiklikler, O'nun kevnî mertebelerde zuhuru anında O'nun için sabittir. Halbuki bu teşbihtir; ve senin O'nu teşbih edip O'nun için ispat eylediğin bütün kemalatlar ahadiyyet mertebesinde O'ndan nefyolunur, bu da tenzihtir. Böyle olunca Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ" (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; veya O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] buyurdu. Ve bu ayette hem tenzih ve hem de teşbih etti.

Şöyle ki: كَمِثْلِهِ [ke-mislihî]deki “kâf” zâid i'tibâr olunursa, “O'nun misli bir şey yoktur” demek olur. Bu ma'nâya göre mümâselet nefyolunduğu için bu tenzîhdir. Ve eğer “kâf” zâid i'tibâr olunmayıp “misl” ma'nâsına alınır-sa, ma'nâ “O'nun mislinin misli bir şey yoktur” demek olur. Bu ise ayn-1 teşbîhdir; zîrâ evvelâ Hakk'ın misli isbât ve badehû bir şeyin onun misline benzemesi nefyolunur. İmdi isbât-ı misl, teşbîh ve bir şeyin benzemesinin o mislden nefyi, tenzîhdir. Bu ise tenzîhde teşbîh ve teşbîhde tenzîh olur. Ondan sonra Hak Teâlâ hazretleri وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (Şûrâ, 42/11) [Ve O Semî' ve Basîr'dir.] buyurdu. Bununla da teşbîh etti; zîrâ bu kelâm işitildiği vakit, işiticilikte ve görücülükte Hakk'ın halka benzediği maʼnâsı anlaşılır. İşte bu teşbîhdir. Fakat fehm-i havâssa göre bu âyet dahi hem teşbîhi ve hem tenzîhi câmidir. Teşbîhi câmi' olduğu zikrolundu. Tenzîhi câmi' ol-ması dahi budur ki: هُوَ [hüve/O] zamîrinin evvelen zikri ve سَمِيعٌ [Semî'] ve بَصِيرٌ [Basîr] kelimelerinin harf-i ta'rîf ile gelmesi “hasr” ifade eder; ve bu sûrette ma'nâ “Semî' ve basîr olan ancak Haktır; başka semî' ve basîr yoktur" demek olur. Bu da tenzîhdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şöyle ki: "Onun benzeri gibi bir şey yoktur" (ke-mislihî) ifadesindeki "kâf" harfi, fazlalık kabul edilirse, anlam "O'nun benzeri bir şey yoktur" demek olur. Bu anlama göre, benzerlik reddedildiği için bu bir tenzîhtir (Allah'ı eksikliklerden arındırma). Ve eğer "kâf" harfi fazlalık kabul edilmeyip "benzer" anlamına alınırsa, anlam "O'nun benzerinin benzeri bir şey yoktur" demek olur. Bu ise doğrudan bir teşbîhtir (Allah'ı yaratılmışlara benzetme); çünkü önce Hakk'ın bir benzeri olduğu kabul edilir ve ardından bir şeyin o benzerine benzemesi reddedilir. Şimdi, benzerin kabulü teşbîh, bir şeyin o benzerden benzemesinin reddi ise tenzîhtir. Bu ise tenzîhte teşbîh ve teşbîhte tenzîh olur. Ondan sonra Yüce Allah, "Ve O Semî' ve Basîr'dir" (Şûrâ, 42/11) buyurdu. Bununla da teşbîh etti; çünkü bu söz işitildiği zaman, işiticilikte ve görücülükte Hakk'ın yaratılmışlara benzediği anlamı anlaşılır. İşte bu teşbîhtir. Fakat seçkin kişilerin anlayışına göre bu ayet de hem teşbîhi hem de tenzîhi içerir. Teşbîhi içerdiği zikredildi. Tenzîhi içermesi de şudur ki: "O" (hüve) zamirinin önce zikredilmesi ve "Semî'" ve "Basîr" kelimelerinin belirli harf-i ta'rîf ile gelmesi "hasr" (sınırlama) ifade eder; ve bu şekilde anlam "Semî' ve Basîr olan ancak Hak'tır; başka semî' ve basîr yoktur" demek olur. Bu da tenzîhtir.

وهي أعظم آية نَزَلَتْ في التنزيه، ومع ذلك لم تَخْلُ عن تشبيه بالكَافِ،

فهو أعلمُ العُلَمَاءِ بنفسه، وما عَبَّر عن نفسه إلا بما ذكرناه، ثم قال:

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ، وما يَصِفُونَه إلا بما تُعْطِيه عقولُهم،

فنَزَّة نفسه عن تنزيههم، إذ حَدَّدُوهُ بذلك التَّنزيهِ، وذلك لِقُصُورِ العُقول عن

إدراك مثل هذا.

Ve bu, tenzîh hakkında nâzil olan âyetin a'zamıdır; ve bununla berâber "kâf" sebebiyle teşbîhden hâlî olmadı. İmdi O kendi nefsi-ne a'lem-i ulemâdır. Halbuki ancak bizim zikrettiğimiz şeyle kendi nefsinden ta'bîr etti. Ba'dehû "Senin Rabb'in olan Rabb-i izzet vas-fettikleri şeyden münezzehtir" (Sâffât, 37/180) dedi. Halbuki onu an-cak akıllarının i'tâ ettiği şeyle vasfederler. [22/11] İmdi kendi nefsini onların tenzîhinden tenzîh etti; zîrâ onlar bu tenzîh ile Hakk'ı tahdîd ettiler. Bu da, bunun mislini idrâkten, ukūlün kusûrundan nâşîdir. Ya'ni bu لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; veyâ O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] âyeti tenzîh hakkında nâzil olan âyetin aʼzamıdır. Maahâzâ edât-ı teşbîh olan “kâf” sebebiyle teşbîhden hâlî değildir; nitekim bâlâda îzâh olundu. İmdi Allah Teâlâ, Hakk'ın nefsini bilen ulemâ-nın a'lemidir. Ya'ni kendi nefsini kullarının ulemâsından elbette daha ziyâde bilir. Halbuki Hak Teâlâ hazretlerinin kendi nefsinden beyân buyurduğu şey, ancak akıl ve vehim hükmüyle vâki' olan tenzîh ve teşbîhden bizim zikret-tiğimiz şeydir. Ondan sonra Hak Teâlâ سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ (Sâffât, 37/180) ya'ni "Senin Rabb'in olan Rabb-i izzet halâyıkın vasfettikleri şeyden münezzehtir” buyurdu. Halbuki halâyık O'nu ancak akıllarının itâ ettiği vasıf ile tavsîf ederler. Binâenaleyh Hak Teâlâ kendi nefsini halâyıkın akılları ile icrâ eylediği tenzîhden tenzîh buyurdu. Çünkü akıl ile tenzîh edenler Hakk'ı tahdîd ettiler. Zîrâ akıllarıyla tenzîh edenler, “Hak cisim, cevher ve araz vesâire değildir” dediler. Halbuki âlemde bunlar vardır. Meselâ: Hak bir hadd ile mahdûd olan cisimden münezzehtir, denildiği vakit: Hak bundan hâriçtir, cismin hudûdu biter Hakk'ın hudûdu başlar, demek olur; zîrâ yekdîğerine mugāyir olan iki şeyin başka türlü temyîzi mümkin değildir. Hâlbuki Hak hakkında tahdîd mümteni'dir. Belki cisim, vücûd-ı mutlak-ı latîfin bi-hasebi's-sıfât mertebe-i kesâfete tenezzülünden husûle gelen bir vücûd-ı izâfidir. Binâenaleyh o latîf ile bu kesîf beyninde bir hadd tayîni mümkin değildir. İşte bunun için Hak kendi nefsini halâ-yıkın tenzîh-i aklîsinden tenzîh etti; ve Hakk'ın kendi nefsini böyle tenzîh etmesi, Hakk'ın kendi nefsini idrâk ettiği gibi, ukūlün idrâk edememesin-den nâşîdir. Zîrâ ukūl-i beşeriyye nazar-ı fikrî [22/12] ile mukayyeddir. Hakk'ın nefsini ancak tecellî ve keşf-i şühûdî-i nûrî ile münevver olan ukūl bilirler. Zîrâ bu gibi zevât indinde ma'lûmdur ki, teşbîh ve tenzîh ancak zâhir ve bâtın dediğimiz iki şe'n-i ilâhînin birbirine nisbeti i'tibâriyle söyle-nen sözlerdir. Yoksa teşbîh ile tenzîh, Hakk'ın hakîkati için zâtîdir; çünkü Zâhir ve Bâtın isimleri Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesidir; ve şuûnâtı ise O'nun zâtının “ayn”ıdır; binâenaleyh vücûd-ı Hak hem tenzîhi ve hem de teşbîhi câmi'dir. Bu hakîkati ise ancak mütehakkıkîn zevkan ve şühûden bilirler. Nazar-ı fikrî ile mukayyed olan ukūl, suâl üzerine suâller ve bahs üzerine bahisler îcâd edip mes’eleyi içinden çıkılmaz bir hâle sokarlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu, tenzih hakkında inen ayetlerin en büyüğüdür; bununla birlikte "kâf" harfi sebebiyle teşbihten (benzetmeden) uzak kalmadı. Şimdi O, kendi nefsini en iyi bilen âlimdir. Halbuki ancak bizim zikrettiğimiz şeyle kendi nefsinden bahsetti. Daha sonra "Senin Rabbin olan izzet sahibi Rab, onların vasfettikleri şeyden münezzehtir" (Sâffât, 37/180) dedi. Halbuki onlar O'nu ancak akıllarının verdiği şeyle vasfederler. Şimdi kendi nefsini onların tenzihinden tenzih etti; çünkü onlar bu tenzih ile Hakk'ı sınırladılar. Bu da, bunun benzerini idrak etmekten, akılların kusurundan kaynaklanır. Yani bu لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; veya O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] ayeti tenzih hakkında inen ayetin en büyüğüdür. Bununla birlikte, teşbih edatı olan "kâf" sebebiyle teşbihten hâlî değildir; nitekim yukarıda açıklandı. Şimdi Yüce Allah, Hakk'ın nefsini bilen âlimlerin en âlimidir. Yani kendi nefsini kullarının âlimlerinden elbette daha fazla bilir. Halbuki Yüce Allah hazretlerinin kendi nefsinden beyan buyurduğu şey, ancak akıl ve vehim hükmüyle meydana gelen tenzih ve teşbihten bizim zikrettiğimiz şeydir. Ondan sonra Yüce Allah سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ (Sâffât, 37/180) yani "Senin Rabbin olan izzet sahibi Rab, yaratılmışların vasfettikleri şeyden münezzehtir" buyurdu. Halbuki yaratılmışlar O'nu ancak akıllarının verdiği vasıf ile tavsif ederler. Bu sebeple Yüce Allah kendi nefsini yaratılmışların akılları ile icra ettiği tenzihden tenzih buyurdu. Çünkü akıl ile tenzih edenler Hakk'ı sınırladılar. Zira akıllarıyla tenzih edenler, "Hak cisim, cevher ve araz vesaire değildir" dediler. Halbuki âlemde bunlar vardır. Örneğin: Hak bir sınır ile sınırlı olan cisimden münezzehtir, denildiği vakit: Hak bundan dışarıdadır, cismin sınırları biter Hakk'ın sınırları başlar, demek olur; çünkü birbirine zıt olan iki şeyin başka türlü ayırt edilmesi imkânsızdır. Halbuki Hak hakkında sınırlama imkânsızdır. Aksine cisim, mutlak latif varlığın sıfatlar itibarıyla kesafet (yoğunluk) mertebesine tenezzülünden (inmesinden) husule gelen izafî bir varlıktır. Bu sebeple o latif ile bu kesif arasında bir sınır tayini imkânsızdır. İşte bunun için Hak kendi nefsini yaratılmışların aklî tenzihinden tenzih etti; ve Hakk'ın kendi nefsini böyle tenzih etmesi, Hakk'ın kendi nefsini idrak ettiği gibi, akılların idrak edememesinden kaynaklanır. Zira beşerî akıllar fikrî bakış açısıyla kayıtlıdır. Hakk'ın nefsini ancak tecelli ve nûrânî şühûdî keşif ile münevver olan akıllar bilirler. Zira bu gibi zâtlar nezdinde malumdur ki, teşbih ve tenzih ancak zahir ve batın dediğimiz iki ilahi şe'nin (halin) birbirine nispeti itibarıyla söylenen sözlerdir. Yoksa teşbih ile tenzih, Hakk'ın hakikati için zâtîdir; çünkü Zahir ve Batın isimleri Hakk'ın zâta ait halleridir; ve halleri ise O'nun zâtının "ayn"ıdır; bu sebeple Hakk'ın varlığı hem tenzihi hem de teşbihi kapsar. Bu hakikati ise ancak tahkik ehli (gerçeği araştıranlar) zevken (manevi tat ile) ve şühûden (görerek) bilirler. Fikrî bakış açısıyla kayıtlı olan akıllar, soru üzerine sorular ve bahis üzerine bahisler icat edip meseleyi içinden çıkılmaz bir hale sokarlar.

ثمَّ جَائَتِ الشَّرَائِعُ كلُّها بما تَحْكُمُ به الأوهام، فلم تَخْلُ الـحـق عـن صِفَةٍ

يَظْهَرُ فيها، كذا قالتْ وبِذَا جاءتْ ، فَعَلِمَتِ الأُمم على ذلك، فأعطاها الحق

التجلّي، فَلَحِقَتْ بالرُّسُلِ وراثةً، فَنَطَقَتْ بما نطقت به رُسُلُ اللَّهِ : اللَّهُ أَعْلَمُ

حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ ، فَ اللهُ أَعْلَمُ مُوَجَّةٌ ، له وجه بالخَبَرِيَّةِ إِلى رُسُلِ اللَّهِ،

ولـه وجـة بالابتداء إلى «أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ»، وَكِلَا الوَجْهَيْنِ حقيقة

فيه، لذلك قُلْنَا بالتشبيه في التنزيه وبالتنزيه في التشبيه.

Ba'dehû şerâyiin hepsi, evhâmın hükmettiği şeyle geldi. Binâenaleyh onda zâhir olduğu bir sıfattan Hakk'ı hâlî kılmadı. Böyle dedi ve böyle getirdi. İmdi ümem bunun üzerine bildi. Böyle olunca Hak onlara tecellîyi i'tâ eyledi. Şu hâlde verâseten resûllere lâhik oldu. Binâenaleyh Allah'ın resûllerinin nâtık olduğu şeyle nâtık oldu. اللَّهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm, 6/124) ya'ni “Allah risâletini nerede kılacağını pek a'lâ bilir.” İmdi اللَّهُ أَعْلَمُ [Allah pek a'lâ bilir.] müveccehtir. Onun için رُسُلُ اللَّهِ [Allah'ın resûlleri]a haberiyetle bir vecih vardır. Ve أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ [Risâletini nerede kılacağını pek a'lâ bilir.] ya ibtidâ ile [22/13] bir vecih vardır; ve iki vechin ikisi de bunda hakîkattır. Bunun için biz tenzîhde teşbîh ile ve teşbîhde de tenzîh ile kāil olduk. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Daha sonra şeriatlerin hepsi, vehimlerin hükmettiği şeyle geldi. Bu sebeple onda görünen bir sıfattan Hakk'ı uzak kılmadı. Böyle dedi ve böyle getirdi. Şimdi ümmetler bunun üzerine bildi. Böyle olunca Hak onlara tecelliyi verdi. Şu halde veraseten resullere katıldı. Bu sebeple Allah'ın resullerinin konuştuğu şeyle konuştu. اللَّهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm, 6/124) yani “Allah risaletini nerede kılacağını pek âlâ bilir.” Şimdi اللَّهُ أَعْلَمُ [Allah pek âlâ bilir.] yöneliktir. Onun için رُسُلُ اللَّهِ [Allah'ın resulleri]ne haber olarak bir yön vardır. Ve أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ [Risaletini nerede kılacağını pek âlâ bilir.] ya ibtida ile [22/13] bir yön vardır; ve iki yönün ikisi de bunda hakikattır. Bunun için biz tenzihte teşbih ile ve teşbihte de tenzih ile konuştuk.

Ya'ni kâffe-i şerâyi', evhâmın hükmettiği şeyle vârid oldu; ve evhâmın hükmettiği şey, tenzîh ve teşbîhdir. Binâenaleyh şerâyi' Hakk'ın zâhir olduğu bir sıfattan, Hakk'ı hâlî kılmadı. Zîrâ bir sıfattan Hakk'ın zuhûru lâbüddür; ve O'nun için bu sıfatın sübûtu, ayn-ı teşbîhdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ buyurur: اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ (Secde, 32/4) [Allah, o zâttır ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarında bulunanları altı günde yaratmıştır, sonra da arş üzerine istivâ buyurmuştur.]; ve kezâ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) [Allah'ın eli onların ellerinin fevkindedir.] اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) [Allah onlar ile istihzâ eder.]. İşte bu âyet-i kerîmelerdeki “istivâ” ve “yed” ve “istihzâ” sıfât-ı teşbîhiyyedir. Görülüyor ki şerîat, evhâmın hükmettiği teşbîhle vârid oldu. Ve şerâyiin tenzîhi dahi, ukūlün nefsü'l-emri idrâk husûsundaki kusûrundan nâşîdir. Bunun için Hak kendi nefsini ukūlün tenzîhinden tenzîh buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bütün şeriatlar, vehimlerin hükmettiği şeyle geldi; vehimlerin hükmettiği şey ise tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) ve teşbihtir (Allah'ı yaratılmışlara benzetme). Bu sebeple şeriatlar, Hakk'ın zâhir olduğu bir sıfattan, Hakk'ı hâlî kılmadı. Çünkü bir sıfattan Hakk'ın zuhûru (ortaya çıkması) kaçınılmazdır; ve O'nun için bu sıfatın sübûtu (varlığı), ayn-ı teşbihtir (teşbihin ta kendisidir). Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah buyurur: اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ (Secde, 32/4) [Allah, o zâttır ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarında bulunanları altı günde yaratmıştır, sonra da arş üzerine istivâ buyurmuştur.]; ve aynı şekilde يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) [Allah'ın eli onların ellerinin fevkindedir.] اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) [Allah onlar ile istihzâ eder.]. İşte bu âyet-i kerîmelerdeki “istivâ” ve “yed” (el) ve “istihzâ” (alay etme) teşbihî sıfatlardır. Görülüyor ki şeriat, vehimlerin hükmettiği teşbihle geldi. Ve şeriatların tenzihi dahi, akılların nefsü'l-emri (gerçek durumu) idrak etme hususundaki kusurundan kaynaklanır. Bunun için Hak, kendi nefsini akılların tenzihinden tenzih buyurdu.

İşte şerâyi' tenzîh ve teşbîhde böyle dedi; ve evhâmın hükmettiği şeyle geldi. Böyle olunca ümmetlerin kâffesi, evhâmın hükmettiği şeyle gelen şerâyi' üzerine bildi, ya'ni muktezâ-yı vehm ile bildi; ve binnetîce dahi Hak, o ümmetlerin kâmillerine tecellîyi i'tâ etti. Ve Hak ma'rifeti, tecellî ile verdiği vakit, o kâmil olan kimsenin ma'rifeti dahi kâmil olur. Ve o kâmil verâset tarîki ile resûllere lâhik olur. Binâenaleyh resûller ne söyledi ise, onlar da onu söylerler; ve resûllerin söylediği şey ise, evhâmın hükmeylediği şeydir. Zîrâ şerâyi' evhâmın hükmeylediği şeyle gelmiştir. Ve şerâyiin evhâmın hükmettiği şeyle geldiği اللهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm, 6/124) [Allah risâletini nerede kılacağını pek a'lâ bilir.] âyet-i kerîmesinde dahi meşhûddur; zîrâ bu âyette vâki' الله أَعْلَمُ [Allah pek a'lâ bilir.] kavlinde iki vecih vardır: Birisi “haberiyet” diğeri de “ibtidâiyet”tir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte şeriatlar tenzih ve teşbihte böyle dedi; ve vehimlerin hükmettiği şeyle geldi. Böyle olunca ümmetlerin hepsi, vehimlerin hükmettiği şeyle gelen şeriatlar üzerine bildi, yani vehmin gerektirdiği şekilde bildi; ve neticede Hak, o ümmetlerin kâmillerine tecelliyi (ilahi görünümü) verdi. Ve Hak marifeti (ilahi bilgiyi) tecelli ile verdiği zaman, o kâmil olan kimsenin marifeti de kâmil olur. Ve o kâmil, veraset (miras) yoluyla resullere ulaşır. Bu sebeple resuller ne söylediyse, onlar da onu söylerler; ve resullerin söylediği şey ise, vehimlerin hükmettiği şeydir. Çünkü şeriatlar vehimlerin hükmettiği şeyle gelmiştir. Ve şeriatların vehimlerin hükmettiği şeyle geldiği, "اللهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ" (En'âm, 6/124) [Allah risâletini nerede kılacağını pek âlâ bilir.] ayet-i kerimesinde de görülmektedir; çünkü bu ayette geçen "الله أَعْلَمُ" [Allah pek âlâ bilir.] sözünde iki yön vardır: Birisi "haberiyet" (haber verme) diğeri de "ibtidaiyet" (başlangıç olma)tir.

Şöyle ki, bu âyet-i kerîmenin ibtidâsı budur: وَإِذَا جَاءَتْهُمْ آيَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şöyle ki, bu âyet-i kerîmenin başlangıcı şudur: "وَإِذَا جَاءَتْهُمْ آيَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ" (Onlara bir âyet geldiği zaman, "Asla inanmayız" dediler.)

حَتَّى نُؤْتَى مِثْلَ مَا أُوتِيَ رُسُلُ اللَّهِ اللَّهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ

Ma'nâsı: "Onlara bir âyet geldikde rusülullâha gelenin misli gelmedikçe îmân etmeyiz; derler. Allah risâletini nerede kılacağını bilir.” Bu ma'nâya göre الله [Allah] kavli “mübtedâ” ve أَعْلَمُ [a'lemu] kavli “haber”dir. İşte ve-chin birisi budur. "Haberiyet"e gelince وَإِذَا جَاءَتْهُمْ آيَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتَّى نُؤْتَى مِثْلَ مَا أُوتِيَ cümlesi bir cümle-i tâmdır. Onu tetmîm için başka kelâm ilâve-sine lüzûm yoktur. Ve ma'nâ böyle olur: “Onlara bir âyet geldikde, gelen şeyin misli bize gelmedikçe îmân etmeyiz dediler.” Binâenaleyh رُسُلُ اللهِ [rusülullah] bu cümlenin hâricinde kalır. Halbuki bu رُسُلُ اللهِ bir cümle-i nâkısadır, tamâm olmak için bir haber ister. İşte bunun haberi dahi الله أَعْلَمُ kavlindeki الله dır. Şu hâlde ibâre böyle olur: رُسُلُ اللهِ، اللهُ، هُوَ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ ya'ni “Allah'ın resûlleri, Allahdır. O risâletini nerede kılacağını daha ziyâde bilir.” İmdi bu cümlede رُسُلُ اللهِ “mübtedâ” ve الله onun haberi olmuş olur. Ve أَعْلَمُ kavli dahi mübtedâ-yı mahzûf olan هُوَ nin haberi bulunur. “Allah'ın resûlleri, Allah'dır” demek, Allah, resûllerin hüviyeti ve resûller, Allâh'ın sûreti olmak i'tibâriyle, rusülullah, Allah'dır demek olur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz hazretleri ve مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَأَى الحَقَّ ya'ni "Beni gören Hakk'ı görür" buyurdu. Zîrâ resûllerin her biri insân-ı kâmildir; ve insân-ı kâmil "Allah” ism-i câmiinin mazharıdır; ve “Allah” ismi, bütün esmâ-i ilâhiy-yeyi câmi' olunca insân-ı kâmil dahi cemî'-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı düşer. İşte إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ âdemi sûreti üzerine halket-ti.] hadîs-i şerîfinde beyân buyurulan "âdem"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ cem'iyyet-i esmâya mazhariyetinden dolayı Hakk'ın sûretidir; ve Hak onun hüviyetidir. [22/15] İmdi Hak resûllerin hüviyeti ve resûller Hakk'ın sûreti olması haysiyetiyle هُوَ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm 6/124) ya'ni “O risâletini nerede kılacağını a'lemdir” kelâmı, tenzîhde vehm ile ayn-ı teş-bîh oldu. Çünkü Allah Teâlâ resûllerin hüviyetini kendi hüviyetinin yerine vaz'etti. Zikrolunan iki vecihten ibtidâiyet vechi ulemâ beyninde meşhûr olan ve inde'l-kırâa vehleten ezhâna mütebâdir olan vecihtir. Vech-i haberiyyet ise, ulemâ-i zâhir tarafından kolaylıkla kabûl olunacak bir vecih değildir. Fakat nefs-i emrde kelâm-ı Haktır. Ve Hak resûllerin hüviyeti ve resûller Hakk'ın sûreti olduğuna وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى )Enfal 8/17) [Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı.] ve emsâli âyât-ı kur'âniyye şâhiddir. Ve bu kelâmda her iki vecih dahi hakîkattir. Ya'ni bir vechi mecâz ve bir vechi de hakîkat değildir. Velâkin âyet-i remyde, ehl-i zâhir Allâhın atmasını mecâz i'tibâr ederler. Ehl-i hakîkat indinde ise remyeden Haktır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) buyururlar ki: İşte bu iki vechin hakîkat olmasından dolayı biz, tenzîhde teşbîh ve teşbîhde tenzîh ile kāil olduk. Ya'ni Hakk'ın hüviyeti, resûllerin hüviyetinin “ayn”ı olunca, resûllerde olan teşbîh, Hakk'ın hüviyetinde olan tenzîh için; ve Hakk'ın hüviyetinde olan tenzîh dahi, resûllerde olan teşbîh için sabit olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Anlamı: "Onlara bir ayet geldiğinde, peygamberlere gelenin benzeri bize de gelmedikçe iman etmeyiz, derler. Allah risaletini nerede kılacağını bilir." Bu anlama göre Allah kavli "mübtedâ" (cümlenin öznesi) ve "a'lemu" kavli "haber"dir (yüklemdir). İşte vechin (yorumun) birisi budur. "Haberiyet"e (yüklem olma durumuna) gelince, "وَإِذَا جَاءَتْهُمْ آيَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتَّى نُؤْتَى مِثْلَ مَا أُوتِيَ" cümlesi tam bir cümledir. Onu tamamlamak için başka bir kelam (söz) eklemeye lüzum yoktur. Ve anlam böyle olur: "Onlara bir ayet geldiğinde, gelen şeyin benzeri bize gelmedikçe iman etmeyiz dediler." Bu sebeple "رُسُلُ اللهِ" (Allah'ın resûlleri) bu cümlenin dışında kalır. Halbuki bu "رُسُلُ اللهِ" eksik bir cümledir, tamam olmak için bir haber (yüklem) ister. İşte bunun haberi de "الله أَعْلَمُ" kavlindeki Allah'tır. Şu halde ibare böyle olur: "رُسُلُ اللهِ، اللهُ، هُوَ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ" yani "Allah'ın resûlleri, Allah'tır. O risaletini nerede kılacağını daha ziyade bilir." Şimdi bu cümlede "رُسُلُ اللهِ" "mübtedâ" (özne) ve Allah onun haberi (yüklemi) olmuş olur. Ve "أَعْلَمُ" kavli de mahzuf (gizli) mübtedâ olan "هُوَ"nin haberi bulunur. "Allah'ın resûlleri, Allah'tır" demek, Allah, resûllerin hüviyeti (kimliği) ve resûller, Allah'ın sureti (biçimi) olmak itibarıyla, resûlullah, Allah'tır demek olur. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz hazretleri "مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَأَى الحَقَّ" yani "Beni gören Hakk'ı görür" buyurdu. Çünkü resûllerin her biri insân-ı kâmildir; ve insân-ı kâmil "Allah" ism-i camiinin (tüm isimleri toplayan ismin) mazharıdır (tecelli yeridir); ve "Allah" ismi, bütün ilahi isimleri toplayınca insân-ı kâmil de bütün ilahi isimlerin mazharı düşer. İşte "إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ" (Allah Teâlâ Âdem'i kendi sureti üzerine yarattı) hadis-i şerifinde beyan buyurulan "Âdem"den murat, insân-ı kâmildir. Çünkü isimlerin cemiyetine (topluluğuna) mazhariyetinden dolayı Hakk'ın suretidir; ve Hak onun hüviyetidir. Şimdi Hak resûllerin hüviyeti ve resûller Hakk'ın sureti olması haysiyetiyle "هُوَ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ" (En'âm 6/124) yani "O risaletini nerede kılacağını daha iyi bilir" kelamı, tenzihde (Allah'ı eksikliklerden arındırmada) vehim (sanı) ile ayn-ı teşbih (benzetmenin ta kendisi) oldu. Çünkü Allah Teâlâ resûllerin hüviyetini kendi hüviyetinin yerine koydu. Zikrolunan iki vecihten (yorumdan) ibtidaiyet (başlangıç) vechi ulema arasında meşhur olan ve kıraat esnasında hemen akla gelen vecihtir. Haberiyet vechi ise, zahir uleması (dış görünüşe göre hükmeden alimler) tarafından kolaylıkla kabul olunacak bir vecih değildir. Fakat nefs-i emirde (gerçekte) kelam-ı Haktır (Hakk'ın sözüdür). Ve Hak resûllerin hüviyeti ve resûller Hakk'ın sureti olduğuna "وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى" (Enfal 8/17) [Attığın vakit sen atmadın; velakin Allah attı.] ve benzeri Kur'an ayetleri şahittir. Ve bu kelamda her iki vecih de hakikattir. Yani bir vechi mecaz (mecazi anlam) ve bir vechi de hakikat değildir. Velakin remy (atma) ayetinde, ehl-i zahir (zahiri yorumu benimseyenler) Allah'ın atmasını mecaz kabul ederler. Ehl-i hakikat (hakikati benimseyenler) indinde ise atan Hakk'tır. Cenab-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) buyururlar ki: İşte bu iki vechin hakikat olmasından dolayı biz, tenzihde teşbih (Allah'ı arındırırken benzetme) ve teşbihde tenzih (benzetirken arındırma) ile kail olduk (söyledik). Yani Hakk'ın hüviyeti, resûllerin hüviyetinin "ayn"ı (ta kendisi) olunca, resûllerde olan teşbih, Hakk'ın hüviyetinde olan tenzih için; ve Hakk'ın hüviyetinde olan tenzih de, resûllerde olan teşbih için sabit olur.

وبعدَ أَنْ تَقَرَّرَ هذا فَنُرْخِي السُّتُورَ ونُسْدِلُ الحُجُبَ على عين المُنْتَقِدِ والمُعْتَقِدِ،

وإن كانا من بعض صُوَرِ ما تَجَلَّى فيها الحقُّ، ولكن قد أُمِرْنَا بِالسَّتْرِ لِيَظْهَرَ

تَفَاضُلَ اسْتِعْدَادِ الصُّوَرِ، فَإِنَّ المُتَجَلِّي في صورة هـو بـحكـم استعداد تلـك

الصورة، فَيُنْسَبُ إليه ما تُعْطِيهِ حقيقتُها ولَوَازِمُهَا ، لابد من ذلك، مثلُ مَنْ

يرى الحقَّ في النَّوْمِ ولا يُنْكَرُ هذا، وأنَّه لا شَلَّ الحَقُّ عَيْنُه.

Ve bunu takrîrden sonra biz ayn-ı müntekid ve mu'tekid üzere sütûru irhâ' ve hucübu isdâl ederiz. [22/16] Her ne kadar Hakk'ın tecellî eylediği sûretlerin ba'zısından vâki' oldular ise de. Velâkin sûretlerin tefâzul-i isti'dâdı ve tahkîk bir sûrette mütecellî, o sûretin isti'dâdı hükmüyle olduğu zâhir olmak için, biz setr ile emrolunduk. Binâenaleyh o sûretin hakîkatinin ve levâzımının i'tâ ettiği şey tecellîye nisbet olunur. Ondan lâbüddür; uykuda Hakk'ı gören kimse gibi ki, bu inkâr olunamaz; ve şek yoktur ki muhakkak Hak, onun "ayn"ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunu açıklamadan sonra biz, eleştiren ve inanan göz üzerine satırları uzatır ve perdeleri indiririz. Her ne kadar Hakk'ın tecelli ettiği suretlerin bazısından meydana gelmiş olsalar da. Velâkin suretlerin yatkınlıklarının farklılığı ve tahkik bir surette tecelli, o suretin yatkınlığının hükmüyle olduğu ortaya çıksın diye, biz örtmekle emrolunduk. Bu sebeple o suretin hakikatinin ve gerekliliklerinin verdiği şey tecelliye nispet olunur. Ondan kaçınılmazdır; uykuda Hakk'ı gören kimse gibi ki, bu inkâr olunamaz; ve şüphe yoktur ki muhakkak Hak, onun "ayn"ıdır (özüdür).

Ya'ni tenzîhde teşbîh ve teşbîhde tenzîh ne demek olduğunu takrîr ettikten sonra, biz müntekidin, ya'ni nazar-ı aklî ve burhânî ile istidlâl eden kimsenin ve mutekidin, ya'ni mukallid olan mü'minin gözü üzerine mâni'-i hissî olan perdeleri salıveririz ve mâni'-i aklî olan hicâbâtı indiririz. Gerçi müntekid ile mu'tekidin her birisi, Hakk'ın kendilerinde tecellî ey- lediği sûretlerden birer sûrettir ve Hak onlarda mütecellî ve zâhir ve şehîd ve hâzırdır. Fakat biz şerâyi'-i münzele mûcibince setr ile emrolunduk, tâ ki sûretlerin isti'dâdları arasında fark olduğu ve bir sûrette mütecellî olan Hakk'ın, o sûretin isti'dâdı hükmünce zuhûru zâhir olsun. Çünkü sûret- ler esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir; ve esmâ-i ilâhiyye dahi yekdiğerinden farklıdır. Binâenaleyh onların îcâbâtı olan isti'dâdât dahi mütefâvittir; ve Hakk'ın mezâhir-i esmâ olan sûretlerde zuhûru, o esmânın îcâbâtı olan isti'dâdât mûcibindedir. Böyle olunca o sûretin hakîkatinin ve levâzımının i'tâ ettiği şey, mütecellî olan Hakk'a nisbet olunur. Bu mes'eleyi ancak Hak kendisinde isti'dâdının sûretinde tecellî eden kimse zevkan bilir. Binâena- leyh nefsine nisbet ettiği şeyi ona mensûb kılar; ve bu tecellî ile sûretler beynindeki tefâzül ve tefâvütü müşâhede edip Hakk'ı hem teşbîh ve hem de tenzîh eyler. Ve tecellîde sûretlerin isti'dâdlarının zuhûru lâzımdır. Ve rü'yâda suver-i ilâhiyyeden bir sûretin rü'yeti bu mes'ele gibidir. Ârif rü'yâ- da vâki' olan bu rü'yetten yakazada olan şeyi de bilir. Zîrâ yakaza hakîkatte النَّاسُ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا انْتَبَهُوا [22/17] Efendimiz buyururlar ki, bunun tafsîli Fass-ı Yûsufî'de geçti. Ve kezâ Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani tenzihde teşbih ve teşbihde tenzih ne demek olduğunu açıkladıktan sonra, biz müntekidin (yani akıl ve delil yoluyla çıkarım yapan kimsenin) ve mutekidin (yani taklitçi müminin) gözü üzerine hissi engeller olan perdeleri salıveririz ve akli engeller olan hicapları indiririz. Gerçi müntekid ile mutekidin her biri, Hakk'ın kendilerinde tecelli ettiği suretlerden birer surettir ve Hak onlarda tecelli eden, görünen, şahit olan ve hazır olandır. Fakat biz indirilmiş şeriatlar gereğince örtmekle emrolunduk, ta ki suretlerin istidatları arasında fark olduğu ve bir surette tecelli eden Hakk'ın, o suretin istidadı hükmünce zuhurunun ortaya çıktığı anlaşılsın. Çünkü suretler ilahi isimlerin mazharlarıdır; ve ilahi isimler de birbirinden farklıdır. Bu sebeple onların gerektirdiği istidatlar da farklıdır; ve Hakk'ın, isimlerin mazharları olan suretlerde zuhuru, o isimlerin gerektirdiği istidatlar gereğince olur. Böyle olunca o suretin hakikatinin ve zorunlu özelliklerinin verdiği şey, tecelli eden Hakk'a nispet edilir. Bu meseleyi ancak Hak kendisinde istidadının suretinde tecelli eden kimse zevken bilir. Bu sebeple nefsine nispet ettiği şeyi ona mensup kılar; ve bu tecelli ile suretler arasındaki farklılığı ve çeşitliliği müşahede edip Hakk'ı hem teşbih ve hem de tenzih eder. Ve tecellide suretlerin istidatlarının zuhuru zorunludur. Ve rüyada ilahi suretlerden bir suretin görülmesi bu mesele gibidir. Arif, rüyada meydana gelen bu rüyetten uyanıklıkta olan şeyi de bilir. Çünkü uyanıklık hakikatte "İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar." [22/17] Efendimiz buyururlar ki, bunun tafsili Yusuf Fassı'nda geçti. Ve aynı şekilde Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz

إِنَّمَا الْكَوْنُ خَيَالٌ

وَهُوَ حَقٌّ فِي الْحَقِيقَةِ

[Muhakkak kevn hayâldir; o da hakîkatte Hak'tır.] buyururlar. Bunun taf- sîli de Fass-ı Süleymânî'de mürûr eyledi. İmdi rü'yâda bir kimse Hakk'ı görse, o kimse Hakk'ı görmüştür; bu inkâr olunmaz. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz رَأَيْتُ رَبِّي فِي أَحْسَنِ صُورَةٍ شَابٌّ ya'ni “Rabb'imi gâyet güzel genç sû- retinde gördüm”524 buyurur; ve Hak şübhesiz bu görülen sûretin “ayn”ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Muhakkak ki kevn (oluş âlemi) hayâldir; o da hakikatte Hak'tır." buyururlar. Bunun ayrıntısı da Fass-ı Süleymânî'de geçti. Şimdi, rüyada bir kimse Hakk'ı görse, o kimse Hakk'ı görmüştür; bu inkâr edilemez. Nasıl ki (S.a.v.) Efendimiz "رَأَيْتُ رَبِّي فِي أَحْسَنِ صُورَةٍ شَابٌّ" yani "Rabb'imi gayet güzel genç suretinde gördüm" buyurur; ve Hak şüphesiz bu görülen suretin ayn'ıdır (tekil hakikatidir).

فَتَشَبَّهَ لَوَازِمُ تِلْكَ الصُّورَةِ وَحَقَائِقُهَا الَّتِي تَجَلَّى فِيهَا فِي النَّوْمِ، ثُمَّ بَعْدَ ذَلِكَ

يُعَبِّرُ أَيُّ يُجَاوِزُ عَنْهَا إِلَى أَمْرٍ آخَرَ يَقْتَضِي التَّنْزِيهَ عَقْلًا، فَإِنْ كَانَ الَّذِي يُعَبِّرُهَا

ذَا كَشْفٍ أَوْ إِيمَانٍ فَلَا يَجُوزُ عَنْهَا إِلَى تَنْزِيهٍ فَقَطْ بَلْ يُعْطِيهَا حَقَّهَا مِنَ التَّنْزِيهِ

وَمِمَّا ظَهَرَتْ فِيهِ التَّشْبِيهُ، فَلَفْظَةُ اللَّهِ عَلَى التَّحْقِيقِ عِبَارَةٌ -عَنِ الْمَرْتَبَةِ الْكُلِّيَّةِ

التي هي مرتبة الألوهية الجامعة للجمعية الأسمائية الفعّالية والجمعية المظهرية

الإمكانية الإنفِعالية- لمن فهم الإشارة.

İmdi uykuda Hakk'ın kendisinde tecellî eylediği o sûretin levâzımı ve hakâyıkı Hakk'a tâbi' olur; bundan sonra, ondan emr-i âhara ubûr, ya'ni tecâvüz olunur ki, aklen onu tenzîh iktizâ eder. İmdi onu ta'bîr eden kimse, keşf veyâ îmân sâhibi olursa, ondan yalnız tenzîhe tecâ- vüz etmez; belki onun, tenzîhden ve o sûrette zâhir olan şeyden, ki teşbîhdir, hakkını ona verir. İmdi “Allah” lafzı, işâreti fehmeden kimse için ale't-tahkîk, mertebe-i külliyyeden ibârettir ki, –o da cem'iyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye-i fa'âliyye ve cem'iyyet-i mazhariyye-i imkâniyye-i infıâliyyeyi câmi' olan mertebe-i ulûhiyyettir–.⁵²⁵ [22/18] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, uykuda Hakk'ın kendisinde tecelli ettiği o suretin gerekleri ve hakikatleri Hakk'a tabi olur; bundan sonra, ondan başka bir işe geçilir, yani aşılır ki, aklen onu tenzih etmek gerekir. Şimdi onu yorumlayan kimse, keşif veya iman sahibi olursa, ondan yalnızca tenzihe geçmez; aksine onun, tenzihden ve o surette görünen şeyden, ki teşbihtir, hakkını ona verir. Şimdi "Allah" lafzı, işareti anlayan kimse için kesinlikle, küllî mertebeden ibarettir ki, –o da faal ilahi isimler cemiyetini ve edilgen imkânî mazhariyetler cemiyetini kapsayan ulûhiyyet mertebesidir–.

Ya'ni bir kimse Hakk'ı bir sûrette rü'yâsında görse, Hakk'ın mütecellî olduğu o sûretin levâzımı ve hakâyıkı Hakk'a nisbet olunur; ve o sûretin levâzımı, şekil ve vaz' ve vücûd gibi şeylerdir ki, bunların cümlesi Hakk'a tâbi'dir. Bu ise ayn-ı teşbîhdir. Ba'dehû bu rü'yâyı ta'bîr eden kimse, akıl ve nazar ashâbından ise, o sûretten geçip der ki: “Hak sûretten münezzehtir. Bu sûretten murâd, maânî-i münâsibeden şu ve şudur.” Binâenaleyh sû- retten tenzîh-i mücerred için, farkına varmaksızın tahdîdi ve belki maânî-i mücerrede ve ukûl gibi sûretleri olmayan şeyler sebebiyle teşbîhi iltizâm eder. Ve eğer muabbir keşif ve ayân veyâhud taklîd ve îmân sâhibi ise, Hak'tan sûreti nefy ile tenzîh etmez. Belki o sûretin tenzîhden olan hakkını verir. Ya'ni o sûreti, Hak Teâlâ hazretlerinin tecellî eylediği sûretlerden bir sûret i'tibâr eder. Fakat Hakk'ı, o sûretle takyîd etmez. O kimse Hakk'ı ne o sûrete hasreder ve ne de bütün sûretlerden tecrîd eder; ve o kimse der ki: “Hak zâtı hasebiyle suver-i akliyye ve misâliyye ve hissiyyeden münezzeh- tir. Zîrâ ukûl ve evhâm O'nun zâtını idrâktan âcizdir. Velâkin esmâsı ve sıfâtı ve merâtib-i avâlimde zuhûru hasebiyle, o sûretten münezzeh değil- dir.” Binâenaleyh tenzîh ve teşbîh ile kâil olup ta'bîrinde her iki makâmın hakkını i'tâ eyler. Böyle olunca “Allah” lafzı, işâreti anlayan kimseye göre ale't-tahkîk mertebe-i külliyyeden ibârettir; ve o mertebe-i külliyye dahi fa'âl olan esmâ-i ilâhiyyeyi ve mertebe-i imkânda esmâdan münfail olan mezâhiri câmi'dir; bu da ulûhiyet mertebesidir. Zîrâ zât-ı mutlakanın “Al-lah” ile tesmiyesi ve O'nun bu isimle takyîdi câiz değildir; çünkü o merte-bede me'lûh yoktur. Metinde vâki' فلفظَةُ اللهِ على التحقيق عِبَارَةٌ عن المرتبة الكليَّةِ ibâresi Yakub Hân ve Bosnevî nüshalarına göre alınmıştır. Dâvûd-ı Kayserî, Kāșânî ve Bâlî ve Tevîlü'l-Muhkem nüshalarına göre فالله على التحقيق عبارةٌ لِمَنْ فَهِمَ الإشارة sû retinde vâki'dir. Şu hâlde ma'nâ “İmdi “Allah” ale't-tahkîk işareti anlayan kimse için ibâredir”. Ya'ni “Allah” lafzı, hakîkatte işareti anlayan kimse için her şeyi kābil olan ibâre-i umûmîdir, [22/19] demek olur. Ve bu iki me-tinden evvelkisi mufassal, ikincisi mücmeldir. Aralarındaki fark budur. Ve “Allah” lafzı hakkındaki îzâh, bâlâda zikrolunan رُسُلُ اللهِ، اللهُ، هُوَ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ ]Allah'ın resûlleri, Allah'dır. O risâletini nerede kılacağını daha ziyâde bilir.] kelâmına mütealliktir. Zîrâ اللَّهُ أَعْلَمُ ]Allah daha ziyade bilir.[ kavlinin, birisi “haberiyet”, diğeri “ibtidâiyet”ten ibaret olan iki vechi var-dır; ve bu iki vechin hakîkat ve tenzîhle teşbîh beyninde vâki' olduğu yuka-rıda geçti. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) şimdi de bu zikrolunan ma'nânın netîcesini beyanen اللَّهُ أَعْلَمُ ]Allah daha ziyâde bilir.]deki الله ]Allah] lafzı, hakîkatte, işâretten anlayan kimse için bir ibâredir ki, onun zımnında resûllerin sû-retinde zâhir olan Hakk'ın hakikati mündemiştir, buyurur. İşte الله [Al-lah] ibâresinin işareti budur; ve bu işâret evvelki metne göre bâlâda tafsîl olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bir kimse Hakk'ı bir surette rüyasında görse, Hakk'ın tecelli ettiği o suretin gerekleri ve hakikatleri Hakk'a nispet olunur; ve o suretin gerekleri, şekil ve duruş ve varlık gibi şeylerdir ki, bunların hepsi Hakk'a bağlıdır. Bu ise teşbihin ta kendisidir. Daha sonra bu rüyayı yorumlayan kimse, akıl ve nazar sahiplerinden ise, o suretten geçip der ki: "Hak suretten münezzehtir. Bu suretten maksat, uygun manalardan şu ve şudur." Bu sebeple, suretten mücerret tenzih için, farkına varmaksızın tahdidi ve belki mücerret manalar ve akıllar gibi suretleri olmayan şeyler sebebiyle teşbihi benimser. Ve eğer yorumcu keşif ve ayan (gözle görme) veyahut taklit ve iman sahibi ise, Hak'tan sureti nefy ile tenzih etmez. Aksine o suretin tenzihten olan hakkını verir. Yani o sureti, Yüce Allah hazretlerinin tecelli ettiği suretlerden bir suret kabul eder. Fakat Hakk'ı, o suretle kayıtlamaz. O kimse Hakk'ı ne o surete hasreder ne de bütün suretlerden tecrit eder; ve o kimse der ki: "Hak zatı itibarıyla akli, misali ve hissi suretlerden münezzehtir. Zira akıllar ve vehimler O'nun zatını idrakten acizdir. Velakin isimleri ve sıfatları ve alemlerin mertebelerinde zuhuru itibarıyla, o suretten münezzeh değildir." Bu sebeple tenzih ve teşbih ile konuşup yorumunda her iki makamın hakkını verir. Böyle olunca "Allah" lafzı, işareti anlayan kimseye göre tahkik üzere külli mertebeden ibarettir; ve o külli mertebe dahi faal olan ilahi isimleri ve imkan mertebesinde isimlerden etkilenen mazharları kapsar; bu da ulûhiyet mertebesidir. Zira mutlak zatın "Allah" ile isimlendirilmesi ve O'nun bu isimle kayıtlanması caiz değildir; çünkü o mertebede ma'lûh (tapılan) yoktur. Metinde geçen فلفظَةُ اللهِ على التحقيق عِبَارَةٌ عن المرتبة الكليَّةِ ibaresi Yakub Han ve Bosnevi nüshalarına göre alınmıştır. Davud-ı Kayseri, Kaşani ve Bali ve Te'vilü'l-Muhkem nüshalarına göre فالله على التحقيق عبارةٌ لِمَنْ فَهِمَ الإشارة suretinde geçmektedir. Şu halde mana "Şimdi "Allah" tahkik üzere işareti anlayan kimse için ibaredir." Yani "Allah" lafzı, hakikatte işareti anlayan kimse için her şeyi kabul edebilen umumi ibaredir, [22/19] demek olur. Ve bu iki metinden evvelkisi ayrıntılı, ikincisi özetlidir. Aralarındaki fark budur. Ve "Allah" lafzı hakkındaki izah, yukarıda zikredilen رُسُلُ اللهِ، اللهُ، هُوَ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ [Allah'ın resulleri, Allah'dır. O risaletini nerede kılacağını daha ziyade bilir.] kelamına ilişkindir. Zira اللَّهُ أَعْلَمُ [Allah daha ziyade bilir.] kavlinin, birisi "haberiyet", diğeri "ibtidaiyet"ten ibaret olan iki vechi vardır; ve bu iki vechin hakikat ve tenzihle teşbih arasında geçtiği yukarıda zikredildi. Cenab-ı Şeyh (r.a.) şimdi de bu zikredilen mananın neticesini açıklayarak اللَّهُ أَعْلَمُ [Allah daha ziyade bilir.]deki الله [Allah] lafzı, hakikatte, işaretten anlayan kimse için bir ibaredir ki, onun içinde resullerin suretinde zahir olan Hakk'ın hakikati gizlidir, buyurur. İşte الله [Allah] ibaresinin işareti budur; ve bu işaret evvelki metne göre yukarıda ayrıntılı olarak açıklandı.

وروح هذه الحِكْمَةِ وفَيُّهَا أنَّ الأمرَ يَنْقَسِمُ إِلى مُؤَكِّرٍ وَمُؤَثَّرٍ فِيهِ، وَهُمَا عِبَارَتَانِ،

فالمُؤَكِّرُ بكلِّ وَجْهِ وعلى كلِّ حالٍ وفي كلِّ حَضْرَةٍ هو الله، والمُؤَثَّرُ فيه

بكل وجه وعلى كلِّ حالٍ وفي كلِّ حَضْرَةٍ هو العَالَمُ، فَإِذا وَرَدَ فَأَلْحِقْ كلَّ

شيء بأصله الذي يُنَاسِبُهُ ، فَإِنَّ الوَارِدَ أبدًا لابد أن يكونَ فَرْعًا عن أصل،

كانت المَحَبَّةُ الإلهيَّةُ عن النَّوَافِل من العَبْدِ ، فهذا أَثَرٌ بين مُؤَكِّرٍ ومُؤَثَّر فيه،

كان الحقُّ سَمْعَ العبدِ وبَصَرَهُ وقُوَاهُ عن هذه المَحَبَّةِ الإلهية، فهذا أثرٌ مُقَرَّر

لا تَقْدِرُ على إنكاره لثبوتِه شَرْعًا إن كنت مؤمنًا.

Ve bu hikmetin rûhu ve zübdesi: Muhakkak emir, müessir ve mües- serün-fîhe münkasimdir; ve onlar iki ibâredir. Ve müessir her vech ile [her hâlde ve her hazrette]⁵²⁶ ancak Allah'dır; ve müesserün-fîh her vech ile ve her hâlde ve her hazrette ancak âlemdir. İmdi bir vârid oldukda, her şeyi ona münâsib olan aslına ilhâk et! Zîrâ vârid, ebeden bir asıldan fer' olmak lâbüddür. Muhabbet-i ilâhiyye abdden nevâfilden oldu. İmdi bu, müessir ve müesserün-fîh arasında bir eserdir. Hak, bu muhabbet-i ilâhiyyeden, abdin sem'i ve basarı ve kuvâsı oldu. Binâenaleyh bu, bir eser-i mukarrerdir ki, şer'an sübû-tundan dolayı, eğer mü'min isen sen onu inkâr edemezsin. [22/20] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu hikmetin ruhu ve özü şudur: Muhakkak ki emir (iş), müessir (etki eden) ve müesserün-fîh (kendisine etki edilen) olarak ikiye ayrılır; ve onlar iki ifadeden ibarettir. Ve müessir her vecihle (her hâlde ve her mertebede) ancak Allah'tır; ve müesserün-fîh her vecihle ve her hâlde ve her mertebede ancak âlemdir. Şimdi bir vârid (ilahi ilham) geldiğinde, her şeyi ona münasip olan aslına kat! Çünkü vârid, sonsuza dek bir asıldan fer' (dal) olmak zorundadır. İlahi muhabbet, kuldan (gelen) nevâfilden (nafile ibadetlerden) oldu. Şimdi bu, müessir ve müesserün-fîh arasında bir eserdir. Hak, bu ilahi muhabbetten dolayı, kulun işitmesi ve görmesi ve kuvvetleri oldu. Bu sebeple bu, şeriaten sabit olmasından dolayı, eğer mümin isen sen onu inkâr edemeyeceğin, kesinleşmiş bir eserdir.

Ya'ni bu “hikmet-i înâsiyye”nin rûhu ve hulâsası budur ki: Vücûd bir-dir; o da Hakk'ın vücûdudur; ve bu vücûd bi-hasebi'l-i'tibâr iki kısma münkasimdir. Birisi müessir ve diğeri müesserün-fîhdir. Binâenaleyh “Al-lah” dediğimiz vakit, bu ibâre-i umûmîden yekdiğerine mütekâbil iki ibâre olduğunu fehmederiz ki, birisi mertebe-i fiiliyyeden ibâret olan müessir; ve diğeri, mertebe-i infiâliyyeden ibâret bulunan müesserün-fîhdir. Ya'ni bir mertebede kendisinden fiil sâdır olur; ve diğer mertebede o sâdır olan fiili kabûl eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu “hikmet-i înâsiyye”nin (dişilik hikmeti) ruhu ve özü şudur ki: Varlık birdir; o da Hakk'ın varlığıdır; ve bu varlık, itibar açısından iki kısma ayrılır. Birisi müessir (etki eden), diğeri müesserün-fîh (kendisine etki edilen)dir. Buna göre “Allah” dediğimiz zaman, bu genel ifadeden birbirine karşılık gelen iki ifade olduğunu anlarız ki, birisi fiiliyet mertebesinden ibaret olan müessir; diğeri ise infiâliyet mertebesinden ibaret bulunan müesserün-fîhdir. Yani bir mertebede kendisinden fiil meydana gelir; ve diğer mertebede o meydana gelen fiili kabul eder.

Misâl: Şahs-ı vâhid sağ elinde bulunan bir akçeyi sol eline vaz'ettikde, sağ el fiil-i vaz'ın fâili ve sol el dahi bu fiil-i vaz'ın kâbili olur. Hâlbuki bu almak vermek vücûd-ı vâhidde vuku' bulur. Binâenaleyh vücûd-ı vâhidde iki i'tibâr olur ki, birisi müessir olan i'tâ, diğeri müesserün-fîh olan ahzdır. Şu hâlde müesserün-fîh dahi ayn-ı vücûd olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Tek bir kişi sağ elinde bulunan bir akçeyi sol eline koyduğunda, sağ el koyma fiilinin fâili (yapanı) ve sol el de bu koyma fiilinin kâbili (kabul edeni) olur. Hâlbuki bu alma ve verme, tek bir varlıkta meydana gelir. Bu sebeple, tek bir varlıkta iki itibar (bakış açısı) olur ki, bunlardan birisi etkileyen olan verme, diğeri ise kendisi üzerinde etki edilen olan almadır. Şu hâlde, kendisi üzerinde etki edilen de varlığın aynısı olmuş olur.

Misâl-i diğer: İnsanın zâhiri ve bâtını vardır. Zîrâ insanı târif etmek istediğimiz vakit “hayvân-ı nâtık” deriz. “Hayvan” onun zâhiri ve “nâtık” bâtınıdır. İmdi insanın nefs-i nâtıkası ki, bâtını olduğu için görünmez; işte bu nefs-i nâtıka insanın zâhirinde müessirdir. Çünkü insanın zâhiri olan a'zâ ve cevârihi, nefs-i nâtıkanın hükmüyle müteharriktır. Meselâ insanın bâtını, “Haydi kalk, falan mahalle git; orada sana şu menfaat vardır!” der. O kimse de kalkıp oraya gider. Bittabî' oraya cismiyle azîmet eder. İşte onun zâhiri olan cisim müesserün-fîh olur. Demek ki insanın vücûdu vâ-hidü'l-ayn iken onda biri müessir ve diğeri müesserün-fîh olmak üzere iki i'tibâr vardır. İşte bunun gibi, vücûd-ı âlem Hakk'ın zâhiri; ve Hak, vücûd-ı âlemin bâtını ve hüviyetidir; ve her ikisi vâhidü'l-ayn olan mertebe-i ulûhiyyetin iki i'tibârıdır. Binâenaleyh her vech ile müessir ancak Allah'dır. [22/21] Ve her vech ile ve her hâlde ve cemî'-i hazrette müesserün-fîh olan dahi, ancak âlem dediğimiz Hakk'ın zâhiridir. İşte emr-i vücûdun müessir ile müesserün-fîhe inkısâmı bu “hikmet-i înâsiyye”nin rûhu ve zübdesi oldu. Zîrâ ancak bu inkısâm, Hakla âlem beynindeki münasebeti tefhîm eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başka bir örnek: İnsanın görüneni (zâhiri) ve görünmeyeni (bâtını) vardır. Çünkü insanı tanımlamak istediğimiz zaman "konuşan hayvan" deriz. "Hayvan" onun görüneni ve "konuşan" görünmeyenidir. Şimdi insanın konuşan nefsi ki, görünmeyeni olduğu için görünmez; işte bu konuşan nefs, insanın görüneninde etkilidir. Çünkü insanın görüneni olan organları ve uzuvları, konuşan nefsin hükmüyle hareket eder. Örneğin insanın görünmeyeni, "Haydi kalk, falan mahalleye git; orada sana şu fayda vardır!" der. O kimse de kalkıp oraya gider. Doğal olarak oraya cismiyle yönelir. İşte onun görüneni olan cisim, etkilenen olur. Demek ki insanın varlığı tek bir öz iken, onda biri etkileyen ve diğeri etkilenen olmak üzere iki itibar vardır. İşte bunun gibi, âlemin varlığı Hakk'ın görünenidir; ve Hak, âlemin varlığının görünmeyeni ve hüviyetidir; ve her ikisi, tek bir öz olan ilâhlık mertebesinin iki itibaridir. Bu sebeple her yönden etkileyen ancak Allah'tır. Ve her yönden ve her halde ve bütün mertebelerde etkilenen de, ancak âlem dediğimiz Hakk'ın görünenidir. İşte varlık işinin etkileyen ile etkilenene bölünmesi, bu "dişilik hikmeti"nin (hikmet-i înâsiyye) ruhu ve özü oldu. Çünkü ancak bu bölünme, Hak ile âlem arasındaki münasebeti açıklar.

Sual: Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'den naklen527 Fass-ı Zekeriyyâvîde “Muhakkak eser, mevcûd için değil, ancak madûm için vâki' olur; ve her ne kadar mevcûd için olursa da madûmun hük- mü hasebiyledir” buyurmuş idi. Halbuki burada eserin vücûd-ı izâfî ile mevcûd olan âlem hakkında vâki' olduğunu beyan buyurur. Bu iki kelâm yekdîğerine muhâlif olmaz mı? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'den naklen, Zekeriyyâ Fassı'nda "Muhakkak ki eser, mevcut olan için değil, ancak madûm (yok) olan için meydana gelir; ve her ne kadar mevcut olan için olursa da madûmun hükmü (yokluğun hükmü) gereğince olur" buyurmuştu. Halbuki burada eserin, vücûd-ı izâfî (izafî varlık) ile mevcut olan âlem hakkında meydana geldiğini beyan buyuruyor. Bu iki söz birbirine muhalif (zıt) olmaz mı?

Cevab: Fass-1 Zekeriyyavîde misâl ile îzah olunduğu üzere, eserin madûm için olması mertebe-i ahadiyyete göredir. Zîrâ mertebe-i ahadiy- yette zât-ı ahadiyyenin bütün nisebi kendi zâtında mahv ve müstehlek ve madûmdur. Binâenaleyh burada te'sîr, işbu niseb-i ademiyyenin, vücûda isti'dâdları hasebiyle, sâhib-i niseb olan Hak'tan vücûd taleb ettikleri va- kit, hak tarafından "Kün!" kavlinin sudûrunu îcâb etmekten ibârettir. Ve "Kün!" kavlinin sudûrundan ibaret olan eser, her ne kadar vücûd-ı Hak için sabit olur ise de, bu sübût, madûm olan niseb-i mezkûrenin hükmü hasebiyledir. Buradaki te'sîr ise, mertebe-i vâhidiyyete göredir. Ve Hak, vâ- hidü'l-esmâ ve's-sıfâttır; ve bu mertebede ismi "Allah"dır. Ve bu mertebe-i ulûhiyyet faâl olan cemî'-i esmâ-i ilâhiyyeyi ve mertebe-i imkânda esmâ- dan münfail olan bilcümle mezâhiri câmi'dir. Binâenaleyh burada te'sîr, esmâ-i faâleden, mezâhir-i münfaileyedir. Böyle olunca iki kelâm yekdî- ğerine muhâlif olmaz. Evvelki kelâm başka bir hakîkati ve ikinci kelâm ise diğer bir ma'rifeti müş'ir olmuş olur. [22/22] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Zekeriyya Fassı'nda örnekle açıklandığı üzere, eserin (yaratmanın) yokluk için olması, ahadiyyet mertebesine göredir. Çünkü ahadiyyet mertebesinde, ahadiyyet zâtının bütün nispetleri (bağıntıları) kendi zâtında mahvolmuş, erimiş ve yok hükmündedir. Bu sebeple burada tesir, bu yokluk nispetlerinin, varlığa olan yatkınlıkları (isti'dâdları) gereği, nispetlerin sahibi olan Hak'tan varlık talep ettikleri zaman, Hak tarafından "Ol!" sözünün ortaya çıkmasını gerektirmekten ibarettir. Ve "Ol!" sözünün ortaya çıkmasından ibaret olan eser, her ne kadar Hak'kın varlığı için sabit olsa da, bu sabit oluş, söz konusu yokluk nispetlerinin hükmü gereğiyledir. Buradaki tesir ise, vahidiyyet mertebesine göredir. Ve Hak, isimlerin ve sıfatların birliğidir; ve bu mertebede ismi "Allah"tır. Ve bu ulûhiyyet mertebesi, faal olan bütün ilahi isimleri ve imkân mertebesinde isimlerden etkilenen tüm mazharları (tecelli yerlerini) kapsar. Bu sebeple burada tesir, faal olan isimlerden, etkilenen mazharlara doğrudur. Böyle olunca iki söz birbirine aykırı olmaz. İlk söz başka bir hakikati ve ikinci söz ise diğer bir marifeti (bilgiyi) işaret etmiş olur.

İmdi sana bir vârid, ya'ni te'sîr-i Hak vârid olduğu vakit, sen her şeyi kendi aslına ilhâk et! Meselâ vücûd ve ilim ve kudret gibi kemâlât-ı ilâhiyye vârid olursa, bunlar hazret-i ilâhiyyeden vârid olmuş olacağından, sen o kemâlâtı kendi aslı olan hazret-i ilâhiyyeye ilhâk eyle! Ve fakr ve acz ve açlık ve susuzluk gibi nekāyis-i kevniyye vârid olursa, bunlar âlem-i imkândan vârid olmuş olacağından sen, o nekāyisi kendi aslı olan âleme nisbet eyle! Zîrâ vârid ebeden bir asıldan fer' olmak lâbüddür. Ya'ni vârid, müessir veyâ müesserün-fîh olan aslî-i küllîden bir fer' olur; ve her ikisinin aslı dahi bâlâda zikrolunduğu üzere Haktır. Ve eğer “Hakk'ın müesserün-fîh olması nasıl olur?" diyecek olursan, hadîs-i kurb-i nevâfili teemmül et! Zîrâ abd tarafından vâki' olan nevâfil, Hakta te'sîr edip Hakk'ın mûcib-i muhab- beti olur. İşte Cenâb-ı Şeyh (r.a.) misal olarak îrâd edip buyururlar ki: Muhabbet-i ilâhiyye abd cânibinden vâki' olan nevâfilden münbais oldu. Böyle olunca muhabbet-i ilâhiyye vâridi, nevâfilden ibaret olan müessir ile, Hak'tan ibâret bulunan müesserün-fîh arasında hâsıl olan bir eserdir; ve Hak bu muhabbet-i ilâhiyyeden nâşî, abdin sem'i ve basarı ve kuvâsı oldu. Bu eser lisân-ı şer'in nâtık olduğu bir eser-i mukarrerdir ki, sen şer'a îmân etmiş isen bunu aslâ inkâr edemezsin; ve eğer inkâr edersen sana mü'min denmez, zîrî şerîatı inkâr etmiş olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sana bir vârid, yani Hak'tan gelen bir tesir geldiği zaman, sen her şeyi kendi aslına bağla! Örneğin, varlık, ilim ve kudret gibi ilâhî kemâlât geldiğinde, bunlar İlâhî Hazret'ten gelmiş olacağından, sen o kemâlâtı kendi aslı olan İlâhî Hazret'e bağla! Fakirlik, acizlik, açlık ve susuzluk gibi kevnî noksanlıklar geldiğinde ise, bunlar imkân âleminden gelmiş olacağından, sen o noksanlıkları kendi aslı olan âleme nispet et! Çünkü gelen şeyin ebediyen bir asıldan bir fer' olması kaçınılmazdır. Yani gelen şey, müessir (tesir eden) veya müesserün-fîh (tesir edilen) olan küllî asıldan bir fer' olur; ve her ikisinin aslı da yukarıda zikredildiği üzere Hak'tır. Eğer "Hak'ın müesserün-fîh olması nasıl olur?" diyecek olursan, kurb-i nevâfil hadisini düşün! Çünkü kul tarafından yapılan nevâfil (nafile ibadetler), Hak'ta tesir edip Hak'ın muhabbetinin sebebi olur. İşte Cenâb-ı Şeyh (r.a.) örnek olarak getirip buyururlar ki: İlâhî muhabbet, kul tarafından yapılan nevâfillerden kaynaklandı. Böyle olunca, ilâhî muhabbet vâridi, nevâfillerden ibaret olan müessir ile, Hak'tan ibaret bulunan müesserün-fîh arasında hâsıl olan bir eserdir; ve Hak bu ilâhî muhabbetten dolayı, kulun işitmesi, görmesi ve kuvvetleri oldu. Bu eser, şeriat dilinin konuştuğu, yerleşmiş bir eserdir ki, sen şeriata iman etmiş isen bunu asla inkâr edemezsin; ve eğer inkâr edersen sana mümin denmez, çünkü şeriatı inkâr etmiş olursun.

وأما العقل السليم فهو إِمَّا صَاحِبُ تَجَلُّ إِلهِي في مَجْلَى طَبِيعِي فَيَعْرِفُ مَا

قُلْنَاهُ، وإما مؤمنٌ مسلم يُؤْمِنُ به كما وَرَدَ في الصَّحِيحِ، ولا بُدَّ من سُلْطَانِ

الوَهْمِ أَنْ يَحْكُمَ على العَاقِلِ البَاحِث فيما جاء به الـحـق فـي هـذه الصورة

لأنه مؤمن بها، وأمَّا غير المؤمنِ فَيَحْكُمُ بالوَهم على الوهم، فَيَتَخَيَّلُ بنَظرِه

الفِكْرِي، إنَّه قد أَحَالَ على اللهِ ما أَعْطَاهُ ذلك التَّجَلِّي في الرُّؤْيا، والوهم في

ذلك لا يُفَارِقُهُ من حيث لا يَشْعُرُ لِغَفْلَتِهِ عن نفسه.

Ve akl-ı selîme gelince, imdi o, ya meclâ-yı tabîîde tecellî-i ilâhî sâhi- bidir, şu hâlde bizim dediğimiz şeyi âriftir; veyâhud mü'min-i müs- limdir ki, ona îmân eder. Nitekim hadîs-i sahîhde vârid oldu. [22/23] İmdi sultân-ı vehmin, bu sûrette geldiği şeyde bâhis olan âkıl üzerine hükmetmesi lâbüddür; zîrâ ona mü'mindir. Ve gayr-ı mü'mine gelin- ce, vehm üzerine vehm ile hükmeder. Böyle olunca o, nazar-ı fikrîsi ile tahayyül eder ki tahkîkan o rü'yâda bu tecellînin i'tâ eylediği şeyi Allah üzerine muhâl gördü. Hâlbuki bunda vehm, kendi nefsinden gāfil olduğu için, şuûru olmadığı haysiyetten ona mufârık değildir. Ya'ni akl-ı selîm ki, akāid-i fâsideden sâfî ve fıtrat-ı asliyye ve letâfet-i ezeliyye üzerine olan kalbdir. Böyle bir kalb sahibi olan kimse ya meclâ-yı tabîî bulunan sûret-i insâniyyede tecellî-i ilâhî sahibidir. Ya'ni bu neş'et-i unsuriyye-i insâniyyede ve sûret-i tabîiyyede keşf ve ayân sâhibidir. Şu hâl- de o kimse, bizim dediğimizi bilir; ve biz nevmde ve nevmin gayrısında Hakk'ın sûretlerde zuhûrunu beyân etmiş ve emr-i vücûd müessir ve mü- esserün-fîhe münkasimdir ilh... demiş idik; keşf ve şühûd ile bu dedikleri- mizin hakîkatini bilir. Veyâhud o akl-ı selîm sâhibi, tecellî sâhibi olmayıp resûllere ve ehl-i keşfe teslîm ve onların evâmirine münkād olur; ve bu vasıfta olan kimse mü'min-i müslimdir. Binâenaleyh bizim dediğimizin hakîkatine keşfen ve şühûden muttali' olmasa bile îmân eder. Nitekim Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)den rivâyet olunan uzun bir hadîs-i sahîhde Hakk'ın sûretlerde tahavvül ettiği beyân buyurulmuştur: Yevm-i kıyâmette Rab- bü'l-âlemîn (Tebâreke ve Teâlâ) hazretleri bir ednâ sûrette tecellî edip "Ben sizin Rabb'inizim!” der. O'nu görenler “Biz senden Allâhʼa sığınırız ve biz Allâh'a hiçbir şeyi teşrîk etmeyiz!” derler. Bu hâl iki veya üç defa vâki' olur. Nihayet Allâhü Zülcelâl hazretleri onların i'tikādlarının sûretlerine göre tecellî buyurur. Bu hâlde “Sen bizim Rabbimizsin!” derler. İşte keşf ve ayân sâhibi bunu zevkan bilir; ve mü'min-i müslim dahi böyle olduğuna îmân eder. Binâenaleyh Hak gerek âlem-i menâmda ve gerek âlem-i yakazada suverde mütecellîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Akıl-ı selime gelince, şimdi o, ya doğal tecelli yerinde ilahi tecellinin sahibidir, bu durumda bizim dediğimiz şeyi bilir; yahut mümin-i müslimdir ki, ona iman eder. Nasıl ki sahih hadiste varid oldu. Şimdi vehim sultanının, bu şekilde geldiği şeyde bahsi geçen akıllı kişi üzerine hükmetmesi kaçınılmazdır; çünkü ona mümin-dir. Gayr-ı mümine gelince, vehim üzerine vehim ile hükmeder. Böyle olunca o, fikri nazarıyla tahayyül eder ki, tahkikan o rüyada bu tecellinin verdiği şeyi Allah üzerine imkânsız gördü. Hâlbuki bunda vehim, kendi nefsinden gafil olduğu için, şuuru olmadığı haysiyetten ona ayrık değildir. Yani akıl-ı selim ki, bozuk inançlardan arınmış ve asli fıtrat ve ezelî letafet üzere olan kalptir. Böyle bir kalp sahibi olan kimse ya doğal tecelli yeri olan insani surette ilahi tecellinin sahibidir. Yani bu insani unsuri neş'ette ve doğal surette keşif ve ayan sahibidir. Bu halde o kimse, bizim dediğimizi bilir; ve biz uykuda ve uykunun dışında Hakk'ın suretlerde zuhurunu beyan etmiş ve varlık işi müessir ve müessirün-fihe bölünmüştür ilh... demiştik; keşif ve şühud ile bu dediklerimizin hakikatini bilir. Yahut o akıl-ı selim sahibi, tecelli sahibi olmayıp resullere ve ehl-i keşfe teslim ve onların emirlerine itaat eder; ve bu vasıfta olan kimse mümin-i müslimdir. Bu sebeple bizim dediğimizin hakikatine keşfen ve şühuden muttali olmasa bile iman eder. Nasıl ki Ebu Said el-Hudri (r.a.)'den rivayet olunan uzun bir sahih hadiste Hakk'ın suretlerde değiştiği beyan buyurulmuştur: Kıyamet gününde Rabbü'l-âlemin (Tebareke ve Teâlâ) hazretleri bir en aşağı surette tecelli edip "Ben sizin Rabbinizim!" der. O'nu görenler "Biz senden Allah'a sığınırız ve biz Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayız!" derler. Bu hal iki veya üç defa vaki olur. Nihayet Allahü Zülcelal hazretleri onların itikatlarının suretlerine göre tecelli buyurur. Bu halde "Sen bizim Rabbimizsin!" derler. İşte keşif ve ayan sahibi bunu zevken bilir; ve mümin-i müslim dahi böyle olduğuna iman eder. Bu sebeple Hak gerek rüya aleminde ve gerek uyanıklık aleminde surette tecellidir.

İmdi Hakk'ın sûretlerde tahavvül ettiğini haber veren Resûl'e îmân eden akıl ki, Hakk'ın rüyada gördüğü sûrette tecellî ettiğinden bâhisdir; bu sûrette onun üzerine elbette sultân-ı vehm hükmeder; ve Hakk'ın su- verde tecellîsine mü'min [22/24] olduğundan lisân-ı vehm ile teşbîh eder ve lisân-ı akl ile de tenzîh eyler. Ve resûller ile şerâyie îmân etmeyen kimse- lere gelince, bunlar vehm-i sırf ile karışık akıl sahipleri olduğundan vehm üzerine vehm ile hükmeder. O kimse nazar-ı fikrî ile tahayyül eder ki, rüyâda kendisine tecellînin itâ ettiği sûreti Allah Teâlâ üzerine muhâl gör- dü. Ya'ni nazar-ı fikrî ile tahayyül edip der ki: “Bana rüʼyâda zâhir olan bu sûrette Hakk'ın tecellîsi muhâldir." Filvâki' aklının îcâbı olan bu tenzîhde isâbet eder. Velâkin nefsü'l-emrde Hak cemî'-i suverde mütecellî olduğu ve resûller ile şerâyiin getirdiği şey vehm ile teşbîh etmekten ibâret bulun- duğu cihetle, vehmen teşbîh etmesi lâzım gelirken, vehmin bu hükmünü, vehm-i fâsidiyle ibtâl eder. Binâenaleyh vehm üzerine vehm ile hükmet-miş olur; zîrâ şerâyie îmân etmediğinden bu vartaya düştü. Hâlbuki kendi nefsinden gāfil olduğu için, o farkına varmaz; ammâ vehm ondan mufâ-rık değildir. Ya'ni rüyasında gördüğü şeyi Hakk'ın şânına gayr-ı münasib tahayyül etti. Binâenaleyh o sûretten tenzîh ile hükmeyledi; ve o gördüğü şeyi vehme hamletti ve ondan teberrî eyledi. Maahâzâ vehm kendisinden ayrılmadı. Belki bu hüküm kendisinde hâkim olan vehimdendir. Fakat nefsinden gāfil olduğu için böyle olduğuna vâkıf değildir. Eğer nefsini bile idi, böyle hükmetmezdi; belki hükmettiğine muhâlif ve rüyâda gördüğü sûrete muvâfık olarak hükmederdi. Zîrâ gerek kendi nefsi ve gerek başka-sının nefsi, hüviyyet-i Hakk'ın gayrı değildir. Cemî’-i mevâtında Hakk'ın hüviyetinden hâriç hiçbir şey yoktur. ومن ذلك قوله : ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ ، قال تعالى: ﴿وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ»، إذ لا يكون مُجِيبًا إلا إذا كان مَنْ يَدْعُوه، وإن كان عَيْنُ الدَّاعِي عينَ المُجيب، فلا خِلَافَ في اختلاف الصُّوَرِ، فَهُمَا صُورَتَانِ بلا شَكٍّ ، وتلك الصُّوَرُ كلُّها كالأعضَاءِ لِزَيْدٍ، فَمَعلومٌ أَنَّ زَيْدًا حقيقةٌ واحدةٌ شَخْصِيَّةٌ ، وأَنَّ يَدَه ليسَتْ صورة رِجْلِه ولا رَأْسِه ولا عَيْنِه ولا حَاجِبِه، فهو الكَثِيرُ الوَاحِدُ، الكثير [22/25] بالصُّورِ الواحد بالعَيْنِ، وكالإنسان بالعَيْنِ واحدٌ بلا شَكٍّ ، ولا نَشُكُ أَنَّ عَمْرًا ما هو زَيْدٌ ولا خَالِدٌ ولا جَعْفَرٌ، وَأَنَّ أَشْخَاصَ هذه العَيْنِ الواحدة لا تَتَنَاهَـى وجـودًا، فهو وإن كان واحدًا بالعين فهو كثير بالصور والأشخاص. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak'kın sûretlerde değişim gösterdiğini haber veren Resûl'e îmân eden akıl ki, Hak'kın rüyada görülen sûrette tecellî ettiğinden bahseder; bu sûrette onun üzerine elbette vehim sultanı hükmeder; ve Hak'kın sûrette tecellîsine inandığından vehim diliyle teşbih eder ve akıl diliyle de tenzih eder. Resûllere ve şeriatlere îmân etmeyen kimselere gelince, bunlar sırf vehimle karışık akıl sahipleri olduğundan vehim üzerine vehimle hükmeder. O kimse fikrî bakış açısıyla tahayyül eder ki, rüyasında kendisine tecellînin verdiği sûreti Allah Teâlâ üzerine imkânsız gördü. Yani fikrî bakış açısıyla tahayyül edip der ki: "Bana rüyada görünen bu sûrette Hak'kın tecellîsi imkânsızdır." Gerçekten de aklının gereği olan bu tenzihte isabet eder. Ancak, gerçekte Hak bütün sûretlerde tecellî ettiği ve resûller ile şeriatlerin getirdiği şey vehimle teşbih etmekten ibaret bulunduğu için, vehmen teşbih etmesi gerekirken, vehmin bu hükmünü, bozuk vehmiyle iptal eder. Bu sebeple vehim üzerine vehimle hükmetmiş olur; çünkü şeriatlere îmân etmediğinden bu hataya düştü. Hâlbuki kendi nefsinden gafil olduğu için, o farkına varmaz; ama vehim ondan ayrılmaz. Yani rüyasında gördüğü şeyi Hak'kın şânına uygun olmayan bir şey olarak tahayyül etti. Bu sebeple o sûretten tenzih ile hükmetti; ve o gördüğü şeyi vehme yükledi ve ondan uzaklaştı. Buna rağmen vehim kendisinden ayrılmadı. Aksine bu hüküm kendisinde hâkim olan vehimdendir. Fakat nefsinden gafil olduğu için böyle olduğuna vâkıf değildir. Eğer nefsini bilseydi, böyle hükmetmezdi; aksine hükmettiğine muhalif ve rüyada gördüğü sûrete uygun olarak hükmederdi. Çünkü gerek kendi nefsi ve gerek başkasının nefsi, Hak'kın hüviyetinin gayrı değildir. Bütün durumlarda Hak'kın hüviyetinden dışarıda hiçbir şey yoktur. Ve bundan dolayı O'nun şu sözü: "Bana dua edin, size icabet edeyim." Allah Teâlâ buyurdu: "Kullarım sana beni sorduklarında, şüphesiz ben çok yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim." Çünkü icabet eden olmaz, dua eden olmazsa; ve dua edenin aynısı icabet edenin aynısı olsa bile, sûretlerin farklılığında bir ihtilaf yoktur. Onlar şüphesiz iki sûrettir ve o sûretlerin hepsi Zeyd'in organları gibidir. Bilinir ki Zeyd tek bir şahsî hakikattir ve elinin sûreti ayağının, başının, gözünün veya kaşının sûreti değildir. O, çok olan bir'dir; sûretler itibarıyla çok, ayn itibarıyla bir'dir. Ve insan da ayn itibarıyla şüphesiz bir'dir. Ve biz şüphe etmeyiz ki Amr, Zeyd, Halid veya Cafer değildir. Ve bu tek aynın şahısları varlıkta son bulmaz. O, ayn itibarıyla bir olsa da, sûretler ve şahıslar itibarıyla çoktur.

Ve Hak Teâlânın ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ (Mü'min 40/60) [Bana duâ ediniz; size icâbet edeyim!] kavli bundandır. Hak Teâlâ وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ (Bakara/186) Benim kullarım sana benden suâl ederler ise, imdi ben karîbim. Bana duâ ettiği vakit, dâî-nin duâsına icâbet ederim.] buyurdu. Zîrâ mücîb ancak kendisinden suâl eden olduğu vakitte olur; her ne kadar dâînin “ayn"ı, mücîbin "ayn"ı ise de. İmdi sûretlerin ihtilafında hilâf yoktur. Onlar bilâ-şek iki sûrettir; ve bu sûretlerin hepsi, Zeyd'in a'zâsı gibidir. İmdi ma'lûm- dur ki, muhakkak Zeyd, şahsen bir hakîkattir; ve muhakkak onun eli, ayağının ve başının ve gözünün ve kaşının sûreti değildir. Böyle olunca Hak, kesîr olan vâhiddir. Sûretler ile kesîrdir, “ayn” ile vâhid-dir; ve bilâ-şek “ayn” ile vâhid olan insan gibidir. Ve biz şekketmeyiz ki muhakkak Amr, Zeyd değildir; Hâlid dahi değildir; Ca'fer de de-ğildir; ve muhakkak bu ayn-ı vâhiddenin şahısları vücûden mütenâhî değildir. İm-di insan, her ne kadar “ayn” ile vâhid ise de, o, suver ve eşhâs ile kesîrdir. Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin “Bana duâ ediniz; size icâbet edeyim!” (Mü'min, 40/60) buyurması bu kabîldendir. Ya'ni emr-i vücûdun mües-sir ve müesserûn-fîhe münkasim olduğunu gösterir. Ve kezâ Hak Teâlâ “Benim kullarım sana benden suâl ederler ise, imdi ben karîbim. Bana duâ ettiği vakit, dâinin duâsına icâbet ederim” (Bakara, 2/186) buyurdu. Burada bittabi' bir duâ eden, bir de duâya icâbet eden mevcûd olmak lâ-zımdır. Abd duâ ettiği hînde, onun duâsı Hakk'a te'sîr eder. Bu hâlde Hak müesserûn-fîh olur. [22/26] Ve Hak abdin talebini is'âf buyurduğu hînde Hak müessir ve abd müesserûn-fîh olur. Binâenaleyh emr-i vücûdda bu iki i'tibâr olmadıkça fâiliyet ve kâbiliyet zâhir olmaz. Şu hâlde mücîb, ki fâildir, ancak kendisi tarafından vârid olacak bir ihsânı kabûl eyleyecek bir dâî olmadıkça mücîb olmaz. Her ne kadar duâ eden abdin hüviyeti, icâbet eden Hakk'ın hüviyeti olduğu cihetle, duâ eden abdin “ayn”ı, hakîkatte, mücîb olan Hakk'ın “ayn”ı ise de, bu i'tibârda isneyiniyet mevcûddur. Ve sûretlerin ihtilâfı âşikârdır; bunda aslâ kıyl ü kâle mahal yoktur. Ve dâî zâ-hir, mücîb dahi bâtın olmak i'tibâriyle, şübhesiz vücûd-ı vâhidin ayrı ayrı iki sûretidir. Ve bu sûretlerin cümlesi, misâlen Zeyd'in a'zâsına benzer; zîrâ bu sûretlerin kâffesi vücûd-ı vâhid-i Hak'ta zâhir ve O'nun üzerine târidir; binâenaleyh Hakk'ın a'zâsı gibidir. Rubâî-yi Ömer Hayyâm: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah'ın "Bana duâ ediniz; size icâbet edeyim!" (Mü'min 40/60) sözü bundandır. Yüce Allah "Benim kullarım sana benden suâl ederlerse, şimdi ben yakınımdır. Bana duâ ettiği vakit, duâ edenin duâsına icâbet ederim." (Bakara/186) buyurdu. Çünkü icâbet eden, ancak kendisinden suâl eden olduğu vakitte olur; her ne kadar duâ edenin tekil hakikati, icâbet edenin tekil hakikati ise de. Şimdi sûretlerin farklılığında bir ihtilaf yoktur. Onlar şüphesiz iki sûrettir; ve bu sûretlerin hepsi, Zeyd'in uzuvları gibidir. Şimdi bilinmelidir ki, muhakkak Zeyd, şahsen bir hakikattir; ve muhakkak onun eli, ayağının ve başının ve gözünün ve kaşının sûreti değildir. Böyle olunca Hak, çok olan tek olandır. Sûretler ile çoktur, tekil hakikat ile tektir; ve şüphesiz tekil hakikat ile tek olan insan gibidir. Ve biz şüphe etmeyiz ki muhakkak Amr, Zeyd değildir; Halid de değildir; Cafer de değildir; ve muhakkak bu tekil hakikatin şahısları varlık itibarıyla sonlu değildir. Şimdi insan, her ne kadar tekil hakikat ile tek ise de, o, sûretler ve şahıslar ile çoktur. Yani Yüce Allah hazretlerinin "Bana duâ ediniz; size icâbet edeyim!" (Mü'min, 40/60) buyurması bu kabildendir. Yani varlık işinin müessir (etki eden) ve müesserûn-fîhe (kendisine etki edilen) olarak ayrıldığını gösterir. Ve aynı şekilde Yüce Allah "Benim kullarım sana benden suâl ederlerse, şimdi ben yakınımdır. Bana duâ ettiği vakit, duâ edenin duâsına icâbet ederim." (Bakara, 2/186) buyurdu. Burada doğal olarak bir duâ eden, bir de duâya icâbet eden mevcut olmak lâzımdır. Kul duâ ettiği anda, onun duâsı Hakk'a tesir eder. Bu hâlde Hak, müesserûn-fîh olur. Ve Hak, kulun talebini yerine getirdiği anda Hak müessir ve kul müesserûn-fîh olur. Bu sebeple varlık işinde bu iki itibar olmadıkça fâiliyet (etki edicilik) ve kâbiliyet (etki alıcılık) ortaya çıkmaz. Şu hâlde mücîb (icâbet eden), ki fâildir, ancak kendisi tarafından vârid olacak bir ihsanı kabul eyleyecek bir dâî (duâ eden) olmadıkça mücîb olmaz. Her ne kadar duâ eden kulun hüviyeti, icâbet eden Hakk'ın hüviyeti olduğu cihetle, duâ eden kulun tekil hakikati, hakikatte, icâbet eden Hakk'ın tekil hakikati ise de, bu itibarda ikilik mevcuttur. Ve sûretlerin farklılığı âşikârdır; bunda asla tartışmaya mahal yoktur. Ve duâ eden zâhir (görünen), icâbet eden dahi bâtın (gizli) olmak itibarıyla, şüphesiz tek varlığın ayrı ayrı iki sûretidir. Ve bu sûretlerin cümlesi, misâlen Zeyd'in uzuvlarına benzer; çünkü bu sûretlerin hepsi tek varlık olan Hak'ta zâhir ve O'nun üzerine târidir; bu sebeple Hakk'ın uzuvları gibidir. Ömer Hayyâm'ın Rubâî'si:

حق جان جهان است و جهان جمله بدن

اصناف ملائکه حواس این تن

افلاك و موالید و عناصر همه اعضا

توحید همین است و دیگرها همه فن

[Hak cihânın cânı ve cihân ise bilcümle bedendir. Esnâf-ı melâike bu bedenin, bu tenin havâssıdır. Eflâk ve mevâlid ve anâsır a'zâdır. İşte tevhîd ancak budur. Başka kelâmlar hep kesreti müş'irdir.] Meselâ Zeyd şahsen hakîkat-i vâhidedir. Elinin sûreti ayağının sûretine ve kaş ve gözünün sûretleri dahi diğer aʼzâlarının sûretine benzemez. Fakat Zeyd'in vücûdu, bu a'zânın heyet-i mecmûasından ibaret olduğu cihet-le, Zeyd a'zâsının “ayn”ıdır. Velâkin bir uzvu diğer uzvunun aynı değildir. Demek ki Zeyd suver-i aʼzâsına nazaran kesîr ve şahsının “ayn”ına nazaran vâhiddir. Şu hâlde Zeyd kesîr olan vâhiddir. İşte Hak dahi “ayn” ile vâhid ve suver-i aʼzâ ile kesîr olan insan gibidir. Ve kezâ insan mefhûmu “ayn" ile vâhid ve efrâd ile kesîrdir. Zîrâ insan denildiği vakit zihne tebâdür eden şey, onun Zeyd, Amr, Hâlid ilh... gibi efrâdının sûretleri değil, belki maʼnâ-yı vâhidden ibârettir. Binâenaleyh insan “ayn” ile vâhiddir; ve onun efrâdının sûretleri ise vücûden mütenâhî değildir; ve onun bu nâmütenâhî olan efrâ-dı yekdîğerinin “ayn”ı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Hak, cihanın canı ve cihan ise bütünüyle bedendir. Melek sınıfları bu bedenin, bu tenin duyularıdır. Felekler, varlıklar ve unsurlar ise uzuvlardır. İşte tevhid ancak budur. Başka sözler hep çokluğu işaret eder.] Örneğin Zeyd, şahsen tek bir hakikattir. Elinin şekli ayağının şekline ve kaş ile gözünün şekilleri dahi diğer uzuvlarının şekline benzemez. Fakat Zeyd'in varlığı, bu uzuvların toplamından ibaret olduğu için, Zeyd uzuvlarının "ayn"ıdır (özüdür). Ancak bir uzuv diğer uzvunun aynı değildir. Demek ki Zeyd, uzuvlarının şekillerine göre çoktur ve şahsının "ayn"ına (özüne) göre tektir. Şu halde Zeyd, çok olan tek varlıktır. İşte Hak dahi "ayn" (öz) ile tek ve uzuvların şekilleri ile çok olan insan gibidir. Ve aynı şekilde insan mefhumu "ayn" (öz) ile tek ve fertler ile çoktur. Çünkü insan denildiği zaman zihne gelen şey, onun Zeyd, Amr, Halid vb. gibi fertlerinin şekilleri değil, aksine tek bir anlamdan ibarettir. Bu sebeple insan "ayn" (öz) ile tektir; ve onun fertlerinin şekilleri ise varlıkça sonlu değildir; ve onun bu sonsuz olan fertleri birbirinin "ayn"ı (özü) değildir.

وقد عَلِمْتَ قَطْعًا إن كنتَ مُؤْمِنًا أنَّ الحق تعالى عَيْنُه يَتَجَلَّى يوم القيامة

في صورة فيُعْرَفُ ، [22/27] ثمَّ يَتَحَوَّلُ عنها في صورة فيُعْرَفُ، وهـو هـو

المُتَجَلِّي ليس غيره في كل صورة، ومعلوم أنَّ هذه الصورة مـا هـي تلـك

الصورة الأخرى، فكأنَّ العَيْنَ الواحدةَ قَامَتْ مقامَ المِرْآةِ، فَإِذا نَظَرَ النَّاظِرُ

فيها إلى صورة مُعْتَقَدِهِ فِي اللهِ عَرَفَهُ فَأَقَرَّ به ، وإذا اتَّفَقَ أَن يَرَى فيها مُعْتَقَدَ

غيره أَنْكَرَه، كما يرى في المرآة صورته وصورة غيره، فالمرآة عين واحدة،

والصُّور كثيرة في عين الرَّائِي، وليس في المرآة صورة منها جُمْلَةً واحدةً

مع كون المرآة لها أثر في الصُّورِ بَوَجْهِ، وما لها أثر بوجه، فالأثر الذي لها

كونها تردُّ الصورة مُتَغَيِّرَةَ الشَّكْلِ من الصِّغَرِ والكِبَرِ والطُّولِ والعَرْضِ، فلها أثر

في المَقَادِيرِ، وذلك راجع إليها، وإنَّما كانت هذه التَّغَيُّرَاتُ منها لاختلاف

مَقَادِيرِ المَرَايَا .

Ve eğer sen mü'min isen muhakkak kat'â bildin ki, tahkîkan Hak Teâlâ yevm-i kıyâmette bir sûrette tecellî edip bilinir. Ba'dehû ondan bir sûrete tahavvül edip bilinir. 528 Hâlbuki O, mütecellî olandır; her bir sûrette O'nun gayrı yoktur; ve ma'lûmdur ki bu sûret, o diğer sûret değildir. İmdi sanki ayn-ı vâhide âyîne makāmında kāim oldu. Binâenaleyh nâzır, onda Hak hakkındaki mu'tekadının sûretine nazar ettikde, onu bilir ve ona ikrar eder; ve onda kendi mu'tekadının gayrını görmek tesadüfü vâki' oldukda, onu inkâr eder. Nitekim âyîne içinde kendi sûretini ve başkasının sûretini görür. İmdi âyîne, ayn-ı vâhidedir; ve râînin gözünde sûretler çoktur. Halbuki âyîne için sûretlerde bir vech ile eser mevcûd ve bir vech ile eser gayr-ı mevcûd olmakla beraber, âyînede cümle-i vâhide olarak ondan bir sûret yoktur. İmdi onun için olan eser, sıgar ve kiberden ve tûl ve arzdan mütegayyiru'ş-şekl olduğu hâlde, sûreti reddetmektir. Binâenaleyh eser, mekādîrdedir; ve bu eser ona râci'dir. Ve ondan olan bu tagayyürât, ancak âyînelerin ihtilâf-ı mekādîrinden nâșî vâki' oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer sen mümin isen, muhakkak kesin olarak bildin ki, gerçekten Yüce Allah kıyamet gününde bir surette tecelli edip bilinir. Ondan sonra başka bir surete dönüşüp bilinir. Hâlbuki O, tecelli edendir; her bir surette O'ndan başkası yoktur; ve bilinir ki bu suret, o diğer suret değildir. Şimdi sanki tek bir hakikat ayna makamında durdu. Bu sebeple bakan kişi, onda Hak hakkındaki inancının suretine baktığında, onu bilir ve onu ikrar eder; ve onda kendi inancının dışındakini görmek tesadüfü meydana geldiğinde, onu inkâr eder. Nasıl ki ayna içinde kendi suretini ve başkasının suretini görür. Şimdi ayna, tek bir hakikattir; ve görenin gözünde suretler çoktur. Hâlbuki ayna için suretlerde bir yönden etki mevcut ve bir yönden etki mevcut değil olmakla beraber, aynada tek bir cümle olarak ondan bir suret yoktur. Şimdi onun için olan etki, küçüklük ve büyüklükten ve uzunluk ve genişlikten şekli değişmiş olduğu hâlde, sureti reddetmektir. Bu sebeple etki, miktarlardadır; ve bu etki ona aittir. Ve ondan olan bu değişimler, ancak aynaların miktarlarının farklılığından dolayı meydana geldi.

Ya'ni Hakk'ın sûretlerde tahavvül ettiğine dâir olan hadîs-i sahîh-i nebevîye îmân ettin ise, sûret-i kat'iyyede [22/28] bildin ki, Hak Teâlâ yevm-i kıyâmette bir sûrette tecellî eder ve o sûrette bilinir. Ba'dehû bu sûretten başka bir sûrete tahavvül eder; bu kerre de o sûrette bilinir. Halbuki her iki sûrette de mütecellî olan ancak Haktır; ve her bir sûrette O'ndan başka mütecellî olan yoktur. Ve bu maʼlûmdur ki, Hakk'ın birinci defʼada tecellî ettiği sûret, ikinci def'ada tecellî ettiği sûret değildir; ya'ni bu iki sûretler başka başkadır. Böyle olunca Hakk'ın “ayn”ı olan ayn-ı vâhide, bir âyîne gibi olmuş olur. Şu hâlde Hak hakkında bir itikād-ı mahsûs sâhibi olan nâzır, âyîne gibi olan bu ayn-ı vâhidede Hak hakkındaki i'tikādının sûretine baktığı vakit, “Bu sûret tam benim i’tikādıma muvâfıktır” deyip Hakk'ı bu sûrette bilir ve ona ikrâr eder; ve o ayn-ı vâhide âyînesinde, tesadüfen kendi i'tikādının gayrını görse, itikād-ı mahsûsuna muvâfık olmadığı için, onu inkâr eder. Hâlbuki ayn-ı Hak olan ayn-ı vâhide bir mir'ât gibidir ki, bu âyînede bilcümle i'tikādâtın sûretleri muntabi'dir. Bu ona benzer ki, bir kimse âyîneye nazar eder. O âyîne içinde kendi sûretini gördüğü gibi başkalarının sûretlerini dahi görür. Âyîne ayn-ı vâhidedir; fakat râînin gözünde birçok süretler vardır. Maahâzâ âyînenin içinde görülen o sûretlerin hiçbirisi, hakîkî bir sûret değildir; zîrâ bu sûretler âyînenin içinde değildir. Bununla beraber o sûretlerde âyînenin bir vech ile te'sîri vardır ve bir vech ile de yoktur. Âyînenin suverde te'sîri budur ki: Bir kimse âyîneye nazar ettiği vakit, eğer o âyîne küçük veyâ büyük veyâ uzun veyâ enli ise, suver-i muntabia dahi âyînenin îcâbâtına tâbi olur. Meselâ mukaʼar veyâ muhaddeb bir âyî- neye bakılsa, insanın sûretini şişman ve kısa boylu ve yassı başlı veyâ ince uzun bir hâlde gösterir. Halbuki nâzırın şekli böyle değildir. İşte bu âyîne- nin sûrette te'sîridir. Ve âyînenin sûretlerde te'sîri olmadığı budur ki, onda mün'akis olan sûretlerde kendisinin aslâ medhali bulunmamasıdır. Zîrâ nâzır ona muhâzî gelmedikçe onda kendiliğinden bir sûret zâhir olmaz. Şu hâlde âyîne bir vech ile müessir ve bir vech ile de müteessirdir. [22/29] Ve kezâ râî dahi âyîneye karşı hem müessir ve hem de müteessirdir. İmdi mâdemki âyîne suver-i münʼakiseyi mütegayyir olduğu hâlde reddediyor; bu te'sîr ûyînenin mekādîrinden mütehassıl bir te'sîrdir; ve bu te'sîr ûyîneye râci' olup, âyînelerin ihtilâf-ı mekādîrinden husûle gelir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk'ın suretlerde değiştiğine dair olan sahih nebevî hadise iman ettiysen, kesin bir şekilde bildin ki, Yüce Allah kıyamet gününde bir surette tecelli eder ve o surette bilinir. Daha sonra bu suretten başka bir surete değişir; bu sefer de o surette bilinir. Halbuki her iki surette de tecelli eden ancak Hak'tır; ve her bir surette O'ndan başka tecelli eden yoktur. Ve bu malumdur ki, Hakk'ın birinci defada tecelli ettiği suret, ikinci defada tecelli ettiği suret değildir; yani bu iki suretler başka başkadır. Böyle olunca Hakk'ın "ayn"ı olan tekil hakikat (ayn-ı vâhide), bir ayna gibi olmuş olur. Şu halde Hak hakkında özel bir inanca sahip olan bakan kişi, ayna gibi olan bu tekil hakikatte Hak hakkındaki inancının suretine baktığı vakit, "Bu suret tam benim inancıma uygundur" deyip Hak'kı bu surette bilir ve ona ikrar eder; ve o tekil hakikat aynasında, tesadüfen kendi inancının gayrını görse, özel inancına uygun olmadığı için, onu inkar eder. Halbuki Hakk'ın kendisi olan tekil hakikat bir ayna gibidir ki, bu aynada bütün inançların suretleri basılıdır. Bu ona benzer ki, bir kimse aynaya bakar. O ayna içinde kendi suretini gördüğü gibi başkalarının suretlerini dahi görür. Ayna tekil hakikattir; fakat bakanın gözünde birçok suretler vardır. Bununla beraber aynanın içinde görülen o suretlerin hiçbirisi, hakiki bir suret değildir; zira bu suretler aynanın içinde değildir. Bununla beraber o suretlerde aynanın bir yönden tesiri vardır ve bir yönden de yoktur. Aynanın suretlerde tesiri budur ki: Bir kimse aynaya baktığı vakit, eğer o ayna küçük veya büyük veya uzun veya enli ise, basılı suretler dahi aynanın gerekliliklerine tabi olur. Mesela içbükey veya dışbükey bir aynaya bakılsa, insanın suretini şişman ve kısa boylu ve yassı başlı veya ince uzun bir halde gösterir. Halbuki bakanın şekli böyle değildir. İşte bu aynanın surette tesiridir. Ve aynanın suretlerde tesiri olmadığı budur ki, onda yansıyan suretlerde kendisinin asla müdahalesi bulunmamasıdır. Zira bakan ona karşı gelmedikçe onda kendiliğinden bir suret ortaya çıkmaz. Şu halde ayna bir yönden tesir eden ve bir yönden de tesir edilendir. Ve aynı şekilde bakan dahi aynaya karşı hem tesir eden ve hem de tesir edilendir. Şimdi mademki ayna yansıyan suretleri değişmiş olduğu halde geri çeviriyor; bu tesir aynanın miktarlarından meydana gelen bir tesirdir; ve bu tesir aynaya döner ve aynaların miktarlarının farklılığından husule gelir.

فَانْظُرْ في المثال مرآةً واحدةً من هذه المَرَايَا، لا تَنْظُرِ الجماعة، وهو نَظَرُكَ من

حيث كونه ذاتا، فهو غَنِيٌّ عن العالمين، ومن حيث الأسماء الإلهية فذلك

الوقت يكون كالمَرَايَا ، فأيُّ اسم إلهِي نَظَرْتَ فيه نفسَك أَو مَنْ نَظَرَ فَإِنَّما

يَظْهَرُ في النَّاظِرِ حقيقة ذلك الاسم، فهكذا هو الأمرُ إِن فَهِمْتَ، فَلا تَجْزَعْ

ولا تَخَفْ، «فَإِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الشَّجَاعَةَ وَلَوْ عَلَى قَتْلِ حَيَّةٍ»، وليست الحَيَّةُ سِوَى

نفسك، والحَيَّةُ حَيَّةٌ لنفسها بالصورة والحقيقة، والشَّيءُ لا يُقْتَلُ عن نفسه، وإن

فُسِدَتِ الصُّورةُ في الحِسٌ فَإِنَّ الحَدَّ يَضْبِطُهَا وَالخَيَالَ لا يُزِيلُهَا .

İmdi misâlde, bu âyînelerden bir âyîneye nazar et; cemâate nazar etme! Ve o, Hakk'ın zât olması haysiyetinden senin nazarındır, O âlemlerden ganîdir; ve esmâ-i ilâhiyye haysiyetinden, bu vakitte, âyî- neler gibi olur. Binâenaleyh senin nefsin hangi ism-i ilâhîye nazar ederse veyâhud her kim nazar eylerse, nâzıra, ancak o ismin hakî- kati zâhir olur. İmdi eğer anladın ise, o emir böyledir. Böyle olunca ceza' ve havf etme; zîrâ "Allah Tealâ, hayyeyi öldürmek üzerine bile olsa, şecâati sever", hâlbuki hayye, senin nefsinin gayrı değildir; ve hayye, sûreti ve hakîkati ile kendi nefsi için hayyedir. Ve bir şey kendi nefsinden katlolunmaz; her ne kadar histe sûret ifsâd olundu ise de. Zîrâ hadd, onu zabteder ve hayâl onu izâle etmez. [22/30] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi misalde, bu aynalardan bir aynaya bak; topluluğa bakma! Ve o, Hakk'ın zât olması itibarıyla senin bakışındır, O âlemlerden müstağnidir; ve ilâhî isimler itibarıyla, bu vakitte, aynalar gibi olur. Bu sebeple senin nefsin hangi ilâhî isme bakarsa veya her kim bakarsa, bakana, ancak o ismin hakikati görünür. Şimdi eğer anladıysan, o iş böyledir. Böyle olunca korkma ve endişelenme; çünkü "Yüce Allah, yılanı öldürmek üzerine bile olsa, cesareti sever", hâlbuki yılan, senin nefsinden başkası değildir; ve yılan, sûreti ve hakikati ile kendi nefsi için yılandır. Ve bir şey kendi nefsinden katledilmez; her ne kadar duyuda sûret bozuldu ise de. Çünkü hadd, onu zapt eder ve hayâl onu yok etmez.

Ya'ni bâlâda zikrolunan âyîneler misâlinde, eşkâli mütegayyir kılan âyî- nelere nazardan vazgeç de, her bir sûreti hâl-i aslîsinde reddeden bir âyîne- ye nazar et! Ve senin o nazarın Hakk'ın zâtiyeti cihetinden olan nazarındır. Zîrâ suveri mütegayyir olarak gösteren âyîneler, esmâ-i ilâhiyye âyînele- ridir; ve her bir sûreti hâl-i aslîsinde gösteren bir âyîne dahi, ahadiyyet-i zâtiyye âyînesidir ki, her bir ismin ezelde sûret-i isti'dâdı ne ise aslâ tağyîr etmeksizin onu reddeder. Eğer esmâya nazar edersen, her birisi bir âyîne mesâbesinde bulunan o esmânın mezâhirinde vech-i vâhid-i Hakk'ı türlü türlü görürsün; ve bu nazar, senin hâtırına tefrika verir. Fakat derûnun- da cemî'-i suver manzûr olan ahadiyyet-i zâtiyye âyînesine nazar edersen, vücûd-1 vâhid-i Hakk'ın sûretini vahdet üzere müşâhede edersin. Hakk'ın zâtiyeti cihetiyle olan nazarın netîcesinde, Zâtın âlemlerden ganî olup hiç- bir sûret ve şekil tahtına duhûle muhtaç olmadığını ve ahadiyyet-i zâtiyye âyînesinde görünen suver-i âlemin ancak Zâtın şuûnâtı olan esmâsı i'tibâ- riyle zâhir olduğunu anlarsın. Eğer esmâ-i ilâhiyye haysiyetinden vücûd-1 Hakk'a nazar edersen, her bir isim bir âyîne mesâbesinde olduğundan, Hak âyîneler gibi olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda zikredilen aynalar misalinde, şekilleri değişmiş kılan aynalara bakmaktan vazgeç de, her bir sureti aslî hâlinde yansıtan bir aynaya bak! Ve senin o bakışın, Hakk'ın zâtiyeti yönünden olan bakışındır. Çünkü suretleri değişmiş olarak gösteren aynalar, ilâhî isimler aynalarıdır; ve her bir sureti aslî hâlinde gösteren bir ayna dahi, zâtî ahadiyet (Allah'ın birliği) aynasıdır ki, her bir ismin ezelde isti'dâd (yetenek) sureti ne ise, onu asla değiştirmeksizin yansıtır. Eğer isimlere bakarsan, her birisi bir ayna hükmünde bulunan o isimlerin mazharlarında (tecelli yerlerinde) Hakk'ın tek veçhesini türlü türlü görürsün; ve bu bakış, senin zihnine ayrılık verir. Fakat içinde bütün suretlerin görüldüğü zâtî ahadiyet aynasına bakarsan, Hakk'ın tek varlığının suretini birlik üzere müşâhede edersin. Hakk'ın zâtiyeti yönüyle olan bakışının neticesinde, Zât'ın âlemlerden münezzeh olup hiçbir suret ve şekil altına girmeye muhtaç olmadığını ve zâtî ahadiyet aynasında görünen âlem suretlerinin ancak Zât'ın şuûnâtı (halleri, oluşları) olan isimleri itibarıyla zâhir olduğunu anlarsın. Eğer ilâhî isimler açısından Hakk'ın varlığına bakarsan, her bir isim bir ayna hükmünde olduğundan, Hak aynalar gibi olur.

İmdi senin nefsin veyâ gayrın nefsi, herhangi ism-i ilâhîye nazar etse, nazarında o isme mahsûs olan hakîkat zâhir olur. Meselâ Rezzâk ismine nazar olundukda, onun muktezâ-yı hakîkatinin ma'nâ-yı irzâk olduğu ve Şâfî ve Râfi' ve Cebbâr ve sâir esmâ-i ilâhiyyenin hakāyıkından başka bir hakîkati bulunduğu zâhir olur. Binâenaleyh eğer zikrolunan hakāyıkı anladın ise, Hak hakkındaki emrin böyle olduğuna asla şekk ve şübhen kalmadı. Şu hâlde ceza' etme ve korkma; fenâ-fillâh ile nefsini öldürmeğe çalış! Ve مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا ]Ölmeden evvel ölünüz!] emr-i âlîsine imtisâl et! Bu zikrettiğimiz [22/31] maʼrifet-i Hakk'a vusûl yolunda, belâlara sabreyle! Zîrâ senin vücûdun ve nefsin ayn-ı sabitenin sûretidir. Ve ayn-ı sâbiten ahadiyyet-i zâtiyye âyînesinde müteayyin olan bir ismin zıllıdır; ve ism-i hâssın dahi şuûnât-ı zâtiyyeden bir şe'ndir; ve şuûnât ise zâtın “ayn”ıdır. Binâenaleyh zât, senin hakîkatindir. İmdi senin hakîkatin mertebe-i zâttan tenezzül ede ede mertebe-i şehîdete kadar gelmiştir; ve her bir mevtina tenezzülünde o mevtının îcâbına göre bir kisve-i taayyüne bürünmüştür. Eğer bu mevtın-ı şehîdette yetmiş altı anâsır-ı basîtadan dokunmuş bir kisveye bürünen hakîkatin, bu kisveden soyunup bu sûret-i cismâniyye- den müfârakat ederse, ma’dûm olacağım diye korkma! Hakîkatin, bu kesif libâsı çıkardığı ânda, ona intikāl edeceği mevtının îcâbına göre bir kisve-i latîf-i taayyün giydirirler. Nitekim Mevlâna (r.a.) buyururlar. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, senin nefsin veya başkasının nefsi, herhangi bir ilâhî isme baksa, o bakışında o isme özgü olan hakikat ortaya çıkar. Örneğin, Rezzâk ismine bakıldığında, onun hakikatinin gereğinin rızıklandırma anlamı olduğu ve Şâfî, Râfi', Cebbâr ve diğer ilâhî isimlerin hakikatlerinden başka bir hakikati bulunduğu ortaya çıkar. Bu sebeple, eğer zikredilen hakikatleri anladıysan, Hak hakkındaki emrin böyle olduğuna asla şüphe ve tereddüdün kalmadı. Hâl böyleyken, telaşlanma ve korkma; fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ile nefsini öldürmeye çalış! Ve "مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا" [Ölmeden evvel ölünüz!] yüce emrine uy! Bu zikrettiğimiz [22/31] Hakk'a ulaşma yolunda, belalara sabret! Çünkü senin vücudun ve nefsin, ayn-ı sâbitenin (tekil sabit hakikatin) sûretidir. Ve ayn-ı sâbite, zâta ait ahadiyyet (birlik) aynasında belirlenmiş olan bir ismin gölgesidir; ve özel isim de zâta ait hallerden bir haldir; ve haller ise zâtın "ayn"ıdır (özüdür). Bu sebeple zât, senin hakikatindir. Şimdi, senin hakikatin zât mertebesinden alçala alçala şehadet mertebesine (görünen âleme) kadar gelmiştir; ve her bir alçaldığı yerde, o yerin gereğine göre bir belirlenme elbisesine bürünmüştür. Eğer bu şehadet yerinde yetmiş altı basit unsurdan dokunmuş bir elbiseye bürünen hakikatin, bu elbiseden soyunup bu cismanî sûretten ayrılırsa, yok olacağım diye korkma! Hakikatin, bu yoğun elbiseyi çıkardığı anda, ona intikal edeceği yerin gereğine göre latif bir belirlenme elbisesi giydirirler. Nasıl ki Mevlâna (r.a.) buyururlar. Mesnevî:

از جمادی مردم و نامی شدم

مردم از حیوانی و آدم شدم

جمله دیگر بمیرم از بشر

بار دیگر از ملك قربان شوم

و ز نما مردم بحیوان بر زدم

پس چه ترسم کی ز مردن کم شدم

تا بر آرم از ملائک پروسر

آنچه اندر وهم ناید آن شوم

گويدم كإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُون پس عدم گردم عدم چون ارغنون

Tercüme: "Cemâdlık mertebesinden öldüm ve nebât oldum. Nebât mertebesinden de öldüm, hayvân ile beraber oldum. Hayvanlıktan öldüm ve âdem oldum. Şu hâlde ölmekten ne korkayım? Ne vakit ölmekten nok- san oldum? Hamle-i dîğerde beşer mertebesinden ölürüm, melâike arasın- dan kanad ve baş çıkarmak için. Bir kerre de melek mertebesinden kurbân olurum; o şey ki vehme gelmez, o olurum. Şu hâlde ben adem olurum; adem ise erganûn gibi bana söyler ki: “Biz Allâhʼa râci’leriz.”529 Ya'ni adem-i taayyünden ibaret olan kendi aslıma vâsıl olurum. Kendi hakîkatim, bî-ta- ayyün olan bahr-i Zât'a dalıp müstehlek olduktan sonra, bî-taayyün ola- rak, erganûn gibi bana “Biz Allâhʼa râci'leriz” (Bakara, 2/156) der. [22/32] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cemâd (cansız) mertebesinden öldüm ve nebât (bitki) oldum. Nebât mertebesinden de öldüm, hayvan ile beraber oldum. Hayvanlıktan öldüm ve âdem (insan) oldum. Şu hâlde ölmekten ne korkayım? Ne vakit ölmekten noksan oldum? Bir sonraki hamlede beşer (insan) mertebesinden ölürüm, melâike (melekler) arasından kanat ve baş çıkarmak için. Bir kere de melek mertebesinden kurban olurum; o şey ki vehme (sanıya) gelmez, o olurum. Şu hâlde ben adem (yokluk) olurum; adem ise erganûn (org) gibi bana söyler ki: “Biz Allâhʼa râci’leriz.” (Bakara, 2/156) Yani adem-i taayyünden (belirginleşmemiş yokluktan) ibaret olan kendi aslıma vâsıl (ulaşmış) olurum. Kendi hakîkatim, bî-taayyün (belirginleşmemiş) olan bahr-i Zât'a (Zât denizine) dalıp müstehlek (yok olduktan) sonra, bî-taayyün olarak, erganûn gibi bana “Biz Allâhʼa râci'leriz” (Bakara, 2/156) der.

İşte mâdemki hakîkatin, her mevtında bir kisve-i taayyün ile zâhir olu- yor, şu hâlde nefsinin sûretini şedâid-i mücâhede ile hal' etmek husûsun- da şecî ol; zîrâ (S.a.v.) Efendimiz "Yılanın katli üzerine bile olsa Allah Teâlâ şecâati sever”530 buyurdu. Yılan ise, senin nefsinden gayrısı değildir. Zîrâ yılan senin vücûd-ı zâhirini nasıl sokup zehirle ifsâd ederse, nefs dahi, sıfât-ı zemîmesi ile senin ma’nânı öylece tesmîm ederek, hayât-ı ma'neviy- ye-i ebediyyeye vusûlden men'eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte mademki hakikat, her yerde bir belirlenme elbisesiyle ortaya çıkıyor, şu hâlde nefsinin suretini mücâhede (nefisle mücadele) zorluklarıyla çıkarmak hususunda cesur ol; çünkü (S.a.v.) Efendimiz "Yılanın öldürülmesi üzerine bile olsa Allah Teâlâ cesareti sever" buyurdu. Yılan ise, senin nefsinden başkası değildir. Çünkü yılan senin görünen vücudunu nasıl sokup zehirle bozarsa, nefs de, kötü sıfatlarıyla senin maneviyatını öylece zehirleyerek, ebedî manevî hayata ulaşmaktan alıkoyar.

“Katl-i nefs”den murâd, bittabi' intihâr etmek değildir. Belki ehlullâhın "mevt-i ahmer" dedikleri mevttir ki, bu da nefsin arzûlarına muhalefetle sıfâtını izâle etmekten ibârettir. Nefis sıfâtından taarrî edince, sıfât-ı Hak'la muttasıf olur ve kesâfeti letâfete tahavvül eder. Nitekim bu fass-ı münîfin mukaddemesinde îzâh edilmiştir. Binâenaleyh hayye-i nefsini bu sûretle katle çalış! Ve hayye kendi nefsi için sûreti ve hakîkati i'tibariyle hayyedir. Eğer katlolunsa meydanda kalan sûret-i cismânîsine yine hayye derler; ve hakîkati rûh-ı hayvânî olduğu için, hakîkati i'tibariyle de hayyedir. Binâe-naleyh yılan, sûreti cihetinden katlolunsa, hakîkati cihetinden bâkî olup maktûl olmaz. Bunun gibi senin nefsin dahi, sıfât-ı zemîmesinden mak-tûl olsa ve mevt-i ihtiyârî ile ölse, hayât-ı hakîkiyye-i ilâhiyye ile diridir. Binâenaleyh bir kimsenin her ne kadar histe mevcûd olan sûret-i zâhiresi ifsâd olunsa bile, kendi zâtından ve hakîkatinden öldürülemez. Zîrâ hadd, ya'ni ilm-i ilâhî, onu zabteder; ve hayâl, ya'ni âlem-i misâl, onu izâle etmez. Velhâsıl senin hakîkatin üzerine târî olan sûretinden mevt-i sûrî sebebiyle müfârakat etsen, ancak senin zâhirin münʼadim olur; ve sen Hakk'ın bekā-sıyla ebeden bâkî olursun. [22/33] Zîrâ sen vücûd-ı vâhid-i Hak mir'âtın-da müntabi' olan ayn-ı sâbitenin sûretisin. Zâhirin fânî olunca hakîkatin vücûd-ı Hakla bâkîdir. Bu da senin için fenâ değil ayn-ı bekādır. Böyle olunca bu sûret-i cesedâniyyeden soyunduğumda yok olacağım diye ceza' etme ve korkma! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Nefsi öldürmek"ten kasıt, elbette intihar etmek değildir. Aksine, ehlullahın (Allah dostlarının) "mevt-i ahmer" (kırmızı ölüm: nefsin arzularına muhalefetle elde edilen manevî ölüm) dedikleri ölümdür ki, bu da nefsin arzularına karşı gelmekle onun sıfatlarını (kötü özelliklerini) ortadan kaldırmaktan ibarettir. Nefis sıfatlarından arındığında, Hakk'ın sıfatlarıyla muttasıf (vasıflanmış) olur ve kesâfeti (yoğunluğu, maddiliği) letâfete (inceliğe, ruhaniyete) dönüşür. Nitekim bu fass-ı münîfin (aydınlatıcı bölümün) mukaddemesinde (girişinde) açıklanmıştır. Bu sebeple, nefis yılanını bu şekilde öldürmeye çalış! Yılan, kendi nefsi için sûreti (şekli) ve hakîkati (gerçekliği) itibarıyla yılandır. Eğer öldürülse, meydanda kalan cismânî sûretine yine yılan derler; ve hakîkati rûh-ı hayvânî (hayvanî ruh) olduğu için, hakîkati itibarıyla da yılandır. Bu sebeple yılan, sûreti cihetinden (yönünden) öldürülse, hakîkati cihetinden bâkî (kalıcı) olup maktûl (öldürülmüş) olmaz. Bunun gibi senin nefsin dahi, sıfât-ı zemîmesinden (kötü sıfatlarından) maktûl olsa ve mevt-i ihtiyârî (iradî ölüm: nefsin arzularını terk etme) ile ölse, hayât-ı hakîkiyye-i ilâhiyye (ilâhî gerçek hayat) ile diridir. Bu sebeple bir kimsenin her ne kadar histe (duyuda) mevcut olan zâhir (görünen) sûreti ifsâd (bozulsa) olunsa bile, kendi zâtından (özünden) ve hakîkatinden (gerçekliğinden) öldürülemez. Zirâ hadd (sınır), yani ilm-i ilâhî (ilâhî ilim), onu zabteder (korur); ve hayâl, yani âlem-i misâl (misal âlemi), onu izâle (ortadan kaldırmaz) etmez. Sözün özü, senin hakîkatin üzerine târî (gelen) olan sûretinden mevt-i sûrî (şeklî ölüm: bedenin ölümü) sebebiyle müfârakat (ayrılık) etsen, ancak senin zâhirin (görünenin) münʼadim (yok) olur; ve sen Hakk'ın bekā-sıyla (kalıcılığıyla) ebeden bâkî (sonsuza dek kalıcı) olursun. Zirâ sen vücûd-ı vâhid-i Hak (Hakk'ın biricik varlığı) mir'âtında (aynasında) müntabi' (yansımış) olan ayn-ı sâbitenin (sabit hakikatin) sûretisin. Zâhirin fânî (yok olucu) olunca hakîkatin vücûd-ı Hakla (Hakk'ın varlığıyla) bâkîdir. Bu da senin için fenâ (yok oluş) değil ayn-ı bekādır (bekanın ta kendisidir). Böyle olunca bu cesedânî sûretten soyunduğumda yok olacağım diye ceza' (endişe) etme ve korkma!

وإذا كان الأمر على هذا فهذا هو الأَمَانُ على الذَّوَاتِ والعِزَّةُ والمَنعَةُ، فَإِنَّكَ

لا تَقْدِرُ على إفساد الحدود، وأيُّ عزَّة أعظم من هذه العِزَّةِ، فَتَتَخَيَّلُ بالوَهْـمِ

أَنَّكَ قَتَلْتَ، وبالعَقْلِ والوهم لم تَزَلِ الصورةُ مَوْجُودَةً فِي الحَدِّ، والدَّلِيلُ على

ذلك : ﴿وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللهَ رَمَى ، والعَيْنُ ما أَدْرَكَتْ إلا الصورة

المُحَمَّدِيَّةَ الَّتِي ثَبَتَ لها الرَّمْي في الحِسٌ ، وهي التي نَفَى اللَّهُ الرَّمْيَ عنها

أولا، ثمَّ أَثْبَتَهُ لها وَسَطًا ، ثمَّ عَادَ بِالاسْتِدْرَاكِ إلى أَنَّ اللَّهَ هو الرَّامِي في صورة

مُحَمَّدِيَّةٍ، ولا بد من الإيمان بهذا.

Ve emr bunun üzerine oldukda, bu, zevât üzerine emân ve izzet ve hırâsettir. Zîrâ sen, hudûdun ifsâdına kādir değilsin. Ve bu izzetten daha büyük ne izzet vardır? Binâenaleyh sen, vehm ile katlettiğini tahayyül edersin. Hâlbuki hadde mevcûd olan sûret akıl ve vehm ile zâil olmadı. Ve buna delil وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) [Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı!]dır. Göz ise, ancak histe kendisi için remy sâbit olan sûret-i muhammediyyeyi idrâk etti. Hâlbuki o, bir sûrettir ki, Allah Teâlâ evvelen remyi ondan nefyetti; sonra onun için vasatta isbât eyledi. Ondan sonra istidrâk ile muhakkak sûret-i muhammediyyede ancak râmî olan Allâh'a rücû' etti; ve buna îmân lâbüddür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâl böyle olunca, bu durum zâtlar üzerine bir emniyet, izzet ve korumadır. Çünkü sen, sınırları bozmaya muktedir değilsin. Bu izzetten daha büyük ne izzet vardır? Bu sebeple sen, vehim ile katlettiğini tahayyül edersin. Hâlbuki sınırda mevcut olan sûret akıl ve vehim ile yok olmadı. Buna delil "Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı!" (Enfâl, 8/17) ayetidir. Göz ise, ancak his ile kendisi için atışın sabit olduğu Muhammedî sûreti idrak etti. Hâlbuki o, öyle bir sûrettir ki, Yüce Allah evvelen atışı ondan nefyetti (inkâr etti); sonra onun için vasatta (aracılıkla) ispat etti. Ondan sonra istidrak (sonradan anlama) ile muhakkak Muhammedî sûrette ancak atan Allah'a rücû etti (döndü); ve buna iman kaçınılmazdır.

Ya'ni emr, bir kimsenin her ne kadar histe mevcûd olan sûret-i zâhire-si ifsâd olunsa bile, kendi zâtından ve hakîkatinden öldürülemeyip ilm-i ilâhînin onu zabtetmesi ve âlem-i misâlin [22/34] onu izâle etmemesi mer-kezinde olunca, katl-i nefs zevât ve hakāyık üzerine, adem-i mahz olmak-tan emân ve izzet ve men'at ya'ni hırâset olmuş olur. Çünkü sen onun sûret-i zâhiresini ifsâd eylemekle ilm-i ilâhîdeki sûretini bozamazsın. Ve bu izzetten daha büyük hangi izzet vardır? İmdi sen nefsini zât-ı Hak'ta katl ve ifnâ eylediğini ve yâhud başka birisini herhangi bir sûretle katl ve i'dâm eylediğini tahayyül edersin. Bu ancak senin vehminden mütevellid bir hükümdür; yoksa sen onun hakîkatini ifnâ ve izâleye aslâ muktedir değilsin. Hiç hadde, ya'ni ilm-i ilâhîde, mevcûd olan sûret, akıl ve vehm ile zâil olur mu? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani iş şudur ki, bir kimsenin her ne kadar duyularda mevcut olan görünen şekli bozulsa bile, kendi zâtından ve hakikatinden öldürülemeyip, ilâhî ilmin onu koruması ve misâl âleminin (gayb âlemi, hayal âlemi) onu yok etmemesi merkezinde olunca, nefsi öldürmek zâtlara ve hakikatlere, sırf yokluk olmaktan bir güvence, izzet ve korunma, yani muhafaza olmuş olur. Çünkü sen onun görünen şeklini bozmakla ilâhî ilimdeki şeklini bozamazsın. Ve bu izzetten daha büyük hangi izzet vardır? Şimdi sen nefsini Hak'ın zâtında öldürdüğünü ve yok ettiğini veya başka birisini herhangi bir şekilde öldürdüğünü ve idam ettiğini hayal edersin. Bu ancak senin vehminden (sanıdan) kaynaklanan bir hükümdür; yoksa sen onun hakikatini yok etmeye ve ortadan kaldırmaya asla muktedir değilsin. Hiçbir şekilde, yani ilâhî ilimde, mevcut olan şekil, akıl ve vehim ile yok olur mu?

## Misal:

Bir ressâm gāyet mâhirâne bir sûret tasavvur edip onu tersîm etse ve bir kimse o levhayı ateşe atıp ihrâk eylese, o kimsenin ifnâ ettiği şey ancak histe mevcûd olan levhadan ibârettir. Ressâmın ilminde mevcûd olan o levhanın sûreti bâkîdir. Ressâm dilerse o levhanın bin mislini daha tasvîr eyler. Halbuki o kimse vehmiyle resmi ifnâ ve izâle ettiğini tahayyül eder. Onun akıl ve vehmi ile ressâmın ilmindeki sûret elbette zâil olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir ressam, son derece ustaca bir resim tasavvur edip onu çizse ve bir kimse o tabloyu ateşe atıp yaksa, o kimsenin yok ettiği şey ancak duyularla algılanan tablodan ibarettir. Ressamın ilminde mevcut olan o tablonun sureti bâkidir. Ressam dilerse o tablonun bin mislini daha çizer. Halbuki o kimse, vehmiyle (sanısıyla) resmi yok ettiğini ve ortadan kaldırdığını tahayyül eder. Onun aklı ve vehmi ile ressamın ilminde olan suret elbette yok olmaz.

Ve bunun böyle olduğunun delili وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni “Yâ Habîbim, attığın vakitte sen atmadın; velakin Allah Teâlâ attı!" âyet-i kerîmesidir. Halbuki remy-i Muhammedîye nazar eden göz, ancak kendisi için fiil-i remy sabit olan sûret-i muhammediyyeyi idrâk eder. Cesed-i Muhammedî ise, bir sûrettir ki, Allah Teâlâ âyet-i kerîme-de وَمَا رَمَيْتَ kavliyle atmayı evvelen ondan nefyetti, ya'ni “Sen atmadın!” buyurdu; sâniyen âyet-i kerîmenin vasatında atmak fiilini إِذْ رَمَيْتَ kavliyle sûret-i muhammediyye için isbât etti, ya'ni “attığın vakitte” buyurdu; ve kelâmın nihâyetinde dahi edât-ı istidrâk olan [lâkin] kelimesiyle sûret-i muhammediyyede atan Allâh'a rücû' eyledi. [22/35] Mü'min olan kimsenin elbette bu âyet-i kerîmeye îmân etmesi iktizâ eder. Çünkü kelâm-ı Hak'tır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun böyle olduğunun delili, "وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى" (Enfal, 8/17) yani "Ey Sevgilim, attığın vakitte sen atmadın; aksine Yüce Allah attı!" ayet-i kerimesidir. Halbuki Muhammedî atışa bakan göz, ancak kendisi için atış fiili sabit olan Muhammedî sureti idrak eder. Muhammedî beden ise, bir surettir ki, Yüce Allah ayet-i kerimede "وَمَا رَمَيْتَ" sözüyle atmayı öncelikle ondan nefyetti, yani "Sen atmadın!" buyurdu; ikinci olarak ayet-i kerimenin ortasında atmak fiilini "إِذْ رَمَيْتَ" sözüyle Muhammedî suret için ispat etti, yani "attığın vakitte" buyurdu; ve sözün sonunda dahi istidrak edatı olan [lâkin] kelimesiyle Muhammedî surette atan Allah'a döndü. Mümin olan kimsenin elbette bu ayet-i kerimeye iman etmesi gerekir. Çünkü o, Hak'kın sözüdür.

فَانْظُرْ إِلَى هَذَا الْمُؤَثِّرِ حَتَّى أَنْزَلَ الْحَقُّ فِي صُورَةِ مُحَمَّدِيَّةٍ، وَأَخْبَرَ الْحَقُّ نَفْسَهُ

عِبَادَهُ بِذَلِكَ، فَمَا قَالَ أَحَدٌ مِنَّا عَنْهُ ذَلِكَ، بَلْ هُوَ قَالَ عَنْ نَفْسِهِ، وَخَبَّرَهُ

صِدْقٌ، وَالْإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ سَوَاءٌ أَدْرَكْتَ عِلْمَ مَا قَالَ أَوْ لَمْ تُدْرِكْهُ، فَإِمَّا عَالِمٌ

أَنْتَ وَإِمَّا مُسَلِّمٌ مُؤْمِنٌ، وَمِمَّا يَدُلُّكَ عَلَى ضَعْفِ النَّظَرِ الْعَقْلِيِّ مِنْ حَيْثُ فِكْرِهِ

كَوْنُ الْعَقْلِ يَحْكُمُ عَلَى الْعِلَّةِ أَنَّهَا لَا تَكُونُ مَعْلُولَةً لِمَنْ هِيَ عِلَّةٌ لَهُ، هَذَا

حُكْمُ الْعَقْلِ لَا خَفَاءَ بِهِ، وَمَا فِي عِلْمِ التَّجَلِّي إِلَّا هَذَا، وَهُوَ أَنَّ الْعِلَّةَ تَكُونُ

مَعْلُولَةً لِمَنْ هِيَ عِلَّةٌ لَهُ.

İmdi bu müessire nazar et, hattâ Hakk'ı sûret-i muhammediyyeye inzâl eyledi. Ve Hak kendi nefsini ibâdına bununla ihbâr eyledi. Binâenaleyh bizden hiçbir kimse ondan bunu demedi; belki O kendi söyledi. Hâlbuki O'nun haberi doğrudur. Dediği şeyin ilmini ister idrâk et, ister etme, müsâvîdir; ona îmân vâcibdir. Şu hâlde sen ya âlimsin veyâhud müslim-i mü'minsin. Tahkîkan “İllet, kendinin illeti olan ma'lûlün illeti olmaz” diye aklın “illet” üzerine hükmeder oluşu, nazar-ı aklînin fikrî haysiyetinden sana onun za'fına delâlet eden şeydendir. [Aklın bu hükmü açıktır, aslâ hafâ yoktur.]⁵³¹ Hâlbuki ilm-i tecellîde ancak bu vardır; ve o da “Tahkîkan illet, kendinin illeti olan ma'lûlün illeti olur”dur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu etki edene bak, hatta Hakk'ı Muhammedî surete indirdi. Ve Hak kendi nefsini kullarına bununla haber verdi. Bu sebeple bizden hiçbir kimse ondan bunu söylemedi; aksine O kendi söyledi. Hâlbuki O'nun haberi doğrudur. Dediği şeyin ilmini ister idrak et, ister etme, eşittir; ona iman vaciptir. Şu halde sen ya âlimsin veyahut Müslüman bir müminsin. Gerçekten "İllet (sebep), kendisinin illeti olan ma'lûlün (sonucun) illeti olmaz" diye aklın "illet" üzerine hükmetmesi, aklî bakış açısının fikrî haysiyetinden sana onun zayıflığına işaret eden şeydendir. [Aklın bu hükmü açıktır, asla gizlilik yoktur.] Hâlbuki tecellî ilminde ancak bu vardır; ve o da "Gerçekten illet, kendisinin illeti olan ma'lûlün illeti olur"dur.

Ya'ni râmî olan müessire nazar et ki, fiilini mezâhirde izhâr için Hakk'ı nasıl sûret-i muhammediyyeye inzâl etti. Zîrâ bâlâda îzâh olunduğu üzere, emr-i vücûd müessir ve müesserûn-fîhe münkasım idi. Çünkü vücûd-ı âlem Hakk'ın zâhiri ve Hak, vücûd-ı âlemin bâtını ve hüviyetidir. Ve her ikisi dahi vâhidü'l-ayn olan mertebe-i ulûhiyyetin birer i'tibârıdır. Şu hâlde müessir ve müesserûn-fîh bir vücûddan [22/36] ibâret olmuş olur. Ve bu inkısâm Hak'la âlem beynindeki münasebeti ta'yîn eyler. İmdi Hak ism-i Bâtın'ı ile müessir ve ism-i Zâhir'i ile müesserün-fîhdir. İşte taayyün ve sûret-i Muhammedî mazhar-ı ism-i Zâhir olup, bi-hasebi'z-zâhir “atmak” fiili bu sûretten zâhir oldukda, bil ki, bu müessir olan Hakk'ın sûret-i mu- hammediyyeye tenezzülüdür. Ve Hak &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, atıcı olan etken kuvvete bak ki, fiilini mazharlarda (tecelli yerlerinde) ortaya çıkarmak için Hakk'ı nasıl Muhammedî sûrete indirdi. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, varlık işi etken ve etkilenen olarak ikiye ayrılmıştı. Çünkü âlem varlığı Hakk'ın zâhiri (görüneni) ve Hak, âlem varlığının bâtını (gizli yönü) ve hüviyetidir (özüdür). Ve her ikisi de aynısı bir olan ulûhiyyet mertebesinin birer itibarıdır. Şu hâlde etken ve etkilenen, bir varlıktan ibaret olmuş olur. Ve bu ayrım, Hak ile âlem arasındaki münasebeti (ilişkiyi) belirler. Şimdi Hak, Bâtın ismiyle etken ve Zâhir ismiyle etkilenendir. İşte taayyün (belirginleşme) ve Muhammedî sûret, Zâhir isminin mazharı (tecelli yeri) olup, zâhire göre "atmak" fiili bu sûretten ortaya çıktığında, bil ki, bu, etken olan Hakk'ın Muhammedî sûrete tenezzülüdür (inmesidir). Ve Hak

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللهَ رَمَى

(Enfal, 8/17) [Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı.] âyet-i kerîmesinde kendi nefsini, ibâdına bu tenezzül ile ihbâr buyurdu; yoksa bu hâli, biz zümre-i ibâddan hiçbir kimse söylemedi; bunu bize haber veren Hak'tır ve O'nun haberi elbette doğrudur. Kendi nefsini sûret-i muhammediyyede râmî kıldığını müş'ir olan kelâm-ı Hakk'ın sırrını aklın ister ihâta etsin, ister etmesin, müsâvîdir. Ona behemehâl îmân vâcibdir. Eğer bu kavlin ma'nâsını hakîkati ile idrâk edersen, sen âlimsin; ve eğer idrâk etmez isen müslim-i müminsin, ya'ni îmân-ı taklîdî sâhibisin. Ve eğer işittiğin kavlin sırrını aklın ihâta etmezse, ma'lûm olsun ki akıl, nazar-ı fikrîsi cihetinden vehm ile karışıktır; ve eşyayı hakîkati üzere idrâk husûsunda zayıftır; ve aklın za'fına delalet eden şeyden birisi de budur ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Enfal, 8/17) [Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı.] ayet-i kerimesinde, Yüce Allah kendi nefsini, kullarına bu tenezzül (alçalma, lütuf) ile haber verdi; yoksa bu hali, biz kullar zümresinden hiçbir kimse söylemedi; bunu bize haber veren Hak'tır ve O'nun haberi elbette doğrudur. Kendi nefsini Muhammedî surette (Hz. Muhammed'in görünümünde) atıcı kıldığını bildiren Hakk'ın kelamının sırrını aklın ister ihata etsin, ister etmesin, eşittir. Ona mutlaka iman etmek vaciptir. Eğer bu sözün manasını hakikatiyle idrak edersen, sen âlimsin; ve eğer idrak etmez isen müslim-i müminsin (taklitçi mümin), yani taklidî iman sahibisin. Ve eğer işittiğin sözün sırrını aklın ihata etmezse, bilinmeli ki akıl, fikrî bakış açısı yönünden vehim (sanı) ile karışıktır; ve eşyayı hakikati üzere idrak etme hususunda zayıftır; ve aklın zayıflığına delalet eden şeylerden birisi de budur ki:

Akıl, illet üzerine hükmedip der ki; “İllet kendi ma'lûlü için ma'lûl ol- maz”. İşte aklın hükmü budur; onun bu hükmü açıktır, aslâ hafâ yoktur. Hâlbuki ilm-i tecellînin verdiği budur ki: "Muhakkak illet, kendinin illeti olan ma'lûlün illeti olur.” Çünkü illet, zât-ı ahadiyyedir. Ma'lûl, ademde sâbit olan, ya'ni bilkuvve sâbit olan şeydir; zîrâ ademde sâbit olan şeyin îcâ- dını mûcib olan Hakk'ın vücûdudur; ve bu ademde sâbit olan şey, ancak vücûd-ı Hak'la mevcûd olur. Şu hâlde ademde sâbit olan şeyin îcâdında il- let, vücûd-ı Hak'tır; ve sâbit olan şey ise ma'lûldür. Ve illetin kendi ma'lûlü için ma'lûl olmasına gelince, o da bu vech ile olur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Akıl, sebep üzerine hükmedip der ki: "Sebep, kendi sonucuna göre sonuç olmaz." İşte aklın hükmü budur; onun bu hükmü açıktır, asla gizlilik yoktur. Aksine, tecelli ilminin verdiği şudur ki: "Şüphesiz sebep, kendisinin sebebi olan sonucun sebebi olur." Çünkü sebep, zât-ı ahadiyyedir (Allah'ın biricik özü). Sonuç ise, yoklukta sabit olan, yani potansiyel olarak sabit olan şeydir; zira yoklukta sabit olan şeyin var edilmesini gerektiren, Hakk'ın varlığıdır; ve bu yoklukta sabit olan şey, ancak Hakk'ın varlığıyla var olur. Şu halde yoklukta sabit olan şeyin var edilmesinde sebep, Hakk'ın varlığıdır; ve sabit olan şey ise sonuçtur. Ve sebebin kendi sonucuna göre sonuç olmasına gelince, o da bu şekilde olur:

Ma'dûm olan a'yân-ı sâbite –ki illet olan zât-ı ahadiyyenin ma'lûlüdür– isti'dâd ve kabiliyetleri ile ilm-i ilâhîde sübutları hâlinde, illet olan zât-ı ahadiyyeden kendilerinin îcâdını taleb ederler. Zîrâ [22/37] ma'lûl olan a'yân-ı sâbitenin talebleri olmasa idi, onların illeti olan zât-ı ahadiyye on- ları îcâd etmezdi; ve zât-ı ahadiyye olmasa idi, onun ma'lûlü olan a'yân-ı sâbite dahi mevcûd olmaz idi. Binâenaleyh Hakk-ı mûcid, mevcûdun îcâ- dında illet olduğu gibi, Hakk'ın îcâd etmesine illet dahi, a'yân-ı sâbitenin kendi isti'dâdları ile Hak üzerine hükmedip îcâdı O'ndan taleb etmesidir. Zîrâ Fass-ı Üzeyrîde îzah olunduğu üzere, her hâkim, hükmeylediği şey- le hükmeylediği şeyde mahkûmün-aleyhdir. Şu hâlde illet, illet olmakla berâber, kendi ma'lûlünün dahi ma'lûlü olur. Ve kezâlik ma'lûl dahi, maʼlûl olmakla beraber, kendi illetinin illeti olur. Tabîr-i dîğerle zât-ı ahadiyye hem illet ve hem de ma'lûl olduğu gibi, a'yân-ı sâbite dahi hem ma'lûl ve hem de illet olur. İşte ilm-i tecellînin itâ ettiği “Tahkîkan illet, kendinin illeti olan ma'lûlün illeti olur" kavlinin îzâhı budur. Misal: Mâhir bir ressâm tarafından tersîm olunan bir levhanın illeti, o ressâmın vücûdudur; zîrâ ressâmın vücûdu olmasa, o levha vücûd bulmaz- dı. Şu hâlde ressâmın vücûdu illet ve levhanın vücûdu dahi o illetin ma'lû- lüdür. Fakat mevcûd olan ressâmın nisebinden bir nisbet olan ressâmiyet sıfatı olmayıp da, bu sıfat ondan bir levha tersîm edip izhâr etmesini lisân-ı isti'dâd ile taleb etmese, o şahs-ı mevcûddan bu levha zuhûra gelmez idi. Binâenaleyh levhanın îcâdına sebeb olan şey, kendi mûcidinden vücûdu- nun izhârını taleb etmesidir. Bu sûrette levha maʼlûl iken, emr-i izhârın il- leti olur. Ve bu vech ile illet olan ressâmın vücûdu, emr-i izhârda kendinin illeti olan levha-i ma'lûlün illeti olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yok olan sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite) –ki illet (sebep) olan ahadiyet zâtının (Allah'ın biricik özünün) ma'lûlüdür (sonucudur)– kendi yatkınlıkları ve kabiliyetleri ile ilâhî ilimde sübutları (varlıkları) hâlinde, illet olan ahadiyet zâtından kendilerinin yaratılmasını talep ederler. Çünkü ma'lûl olan sabit hakikatlerin talepleri olmasaydı, onların illeti olan ahadiyet zâtı onları yaratmazdı; ve ahadiyet zâtı olmasaydı, onun ma'lûlü olan sabit hakikatler de mevcut olmazdı. Bu sebeple yaratıcı Hak, mevcut olanın yaratılmasında illet olduğu gibi, Hakk'ın yaratmasına illet de, sabit hakikatlerin kendi yatkınlıkları ile Hak üzerine hükmedip yaratmayı O'ndan talep etmesidir. Çünkü Üzeyr Faslı'nda açıklandığı üzere, her hükmeden, hükmettiği şeyle hükmettiği şeyde mahkûmün-aleyhdir (hükmedilen konumundadır). Şu hâlde illet, illet olmakla beraber, kendi ma'lûlünün de ma'lûlü olur. Ve aynı şekilde ma'lûl de, ma'lûl olmakla beraber, kendi illetinin illeti olur. Başka bir deyişle ahadiyet zâtı hem illet hem de ma'lûl olduğu gibi, sabit hakikatler de hem ma'lûl hem de illet olur. İşte tecellî ilminin verdiği "Gerçekten illet, kendinin illeti olan ma'lûlün illeti olur" sözünün açıklaması budur. Misal: Mahir bir ressam tarafından çizilen bir tablonun illeti, o ressamın varlığıdır; çünkü ressamın varlığı olmasa, o tablo varlık bulmazdı. Şu hâlde ressamın varlığı illet ve tablonun varlığı da o illetin ma'lûlüdür. Fakat mevcut olan ressamın nispetlerinden (bağıntılarından) bir nispet olan ressamlık sıfatı olmayıp da, bu sıfat ondan bir tablo çizip ortaya çıkarmasını yatkınlık diliyle talep etmese, o mevcut şahıstan bu tablo zuhura gelmezdi. Bu sebeple tablonun yaratılmasına sebep olan şey, kendi yaratıcısından varlığının ortaya çıkarılmasını talep etmesidir. Bu durumda tablo ma'lûl iken, ortaya çıkarma işinin illeti olur. Ve bu şekilde illet olan ressamın varlığı, ortaya çıkarma işinde kendinin illeti olan ma'lûl tabloya illet olmuş olur.

وَالَّذِي حَكَمَ به العَقْلُ صَحِيحٌ مع التجريد في النَّظَرِ، وغايته في ذلك أن

يَقُولَ [22/38] إذا رَأَى الأمر على خلاف ما أعطاهُ الدَّليلُ النَّظَرِيُّ : إِنَّ العين

بعد أن ثَبَتَ أنَّها واحدة في هذا الكثير فمن حيث هي علةٌ في صورة من

هذه الصُّوَرِ لِمَعْلُولٍ ما، فلا تكون مَعْلُولَةً لِمَعْلُولِها في حال كونها عِلَّةً،

بَلْ يَنْتَقِلُ الحُكْمُ بانتقالها في الصُّوَرِ، فتكون معلولةً لمعلولِها فَيَصِيرُ معلولها

عِلَّةً لها، هذا غايته إذا كان قدَّرَ الأمر على ما هو عليـه ولـم يـقـف مـع نـظـره

الفِكْرِيِّ، وإذا كان الأمر في العِليَّةِ بهذه المَثَابَةِ فما ظَنُّكَ بِاتِّسَاعِ النَّظَرِ العَقلِي

في غير هذا المضيق.

Ve aklın onunla hükmettiği şey, fikirde tecrîd532 ile sahîhtir; ve delîl-i nazarînin ona i'tâ ettiği şeyin hilâfı üzere emri gördüğü vakit, onun bunda gāyesi “Tahkîkan “ayn”ın bu kesîrde vâhid olduğu sâbit ol- duktan sonra, o bu sûretlerden bir sûrette bir ma'lûl için illet olduğu haysiyetten, kendi ma'lûlüne illet olması halinde ma'lûl olmaz; belki hüküm, suverde onun intikāli ile müntakil olur; binâenaleyh kendi ma'lûlü için ma'lûl olur ve ma'lûlü dahi onun için illet olur" deme- sidir. Emri alâ-mâ-hüve-aleyh takdîr edip, 533 kendi nazar-ı fikrîsi ile vâkıf olmadığı vakit, onun gāyesi budur. Ve emr, illiyet hakkında bu mesâbede olduğu vakit, bu mazîkın gayrısında, nazar-ı aklînin ittisâı- na senin zannın nedir? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve aklın onunla hükmettiği şey, fikirde soyutlama ile doğrudur; ve nazarî delilin ona verdiği şeyin aksine emri gördüğü zaman, onun bunda amacı "Gerçekten de 'ayn'ın bu çoklukta bir olduğu sabit olduktan sonra, o bu suretlerden bir surette bir ma'lûl (illetin eseri) için illet olduğu cihetten, kendi ma'lûlüne illet olması halinde ma'lûl olmaz; aksine hüküm, suretlerde onun intikali ile intikal eder; bu sebeple kendi ma'lûlü için ma'lûl olur ve ma'lûlü dahi onun için illet olur" demesidir. Emri olduğu gibi takdir edip, kendi fikrî bakış açısıyla vâkıf olmadığı zaman, onun amacı budur. Ve emir, illiyet (illet olma durumu) hakkında bu mertebede olduğu zaman, bu darlığın dışındaki durumda, aklî bakış açısının ulaşmasına senin zannın nedir?

Ya'ni akıl nazar-ı fikrîsinde, illet ile ma'lûl arasındaki nisbetten tecerrüd ile hükmederse, bu hüküm ettiği şey sahîhtir. Eğer nazar-ı fıkrî manâ- yı tezâyüften, ya'ni illet ile malûl arasındaki nisbetten, tecrîd olunmazsa aklın hükmü “İllet, kendi maʼlûlü için malûl olmaz” düstûrundan ibaret olur. Zîrâ akıl, nazar-ı fikrîde der ki: Şey'-i evvelin vücûdu şey'-i sânînin [22/39] vücuduna mütevakkıf değildir; binâenaleyh şey'-i sânî, nasıl şey'-i evvelin vücuduna illet olur; ve şey’-i evvel dahi şey'-i sânînin nasıl maʼlûlü olabilir? Aksi kabûl edilse devir lâzım gelir; ve meselâ “Tavuk yumurtadan ve yumurta tavuktan hâsıl olur” devrine benzer. İşte nazar-ı fikrîye müste- nid olan kavâid-i mantıkıyyece aklın hükmü budur. Zîrâ nazar-ı fikrî mü- cerred olmadığı takdîrde akıl, vücûd-ı illet ile vücûd-ı maʼlûlü müstakillen isbât eder. Şu hâlde bittabi' birinin vücûdu evvel ve diğerinin vücûdu on- dan sonra olmak iktizâ eder. Ve bu sûrette de ikincinin vücûdu birincinin vücûduna mütevakkıf olur. Fakat nazar-ı fikrîden mücerred olarak akıl ile hükmeden kimse, illetin zâtı ile maʼlûlün zâtını iki muhtelif mertebe- de zâhir olmuş olan şey'-i vâhidden ibâret bulur; ve illet ile malûliyeti o şey'-i vâhidin nisbetlerinden ibâret bilir. Ve aklını nazar-ı fikrîden tecrîd eden âkıl, emri, delîl-i nazarînin verdiği netîce hilâfında olarak tecellî ile gördükde, onun bu hükümde gāyesi şu söz olur ki: “Haydi, zât-ı mûcide olan “ayn”ın bu suver-i kesîrede vâhid olduğunu isbât ve teslîm edelim. O ayn-ı vâhide mâdemki bu sûretlerden bir sûrette herhangi bir ma'lûl için illet oluyor. Böyle kendi ma'lûlüne illet olup dururken, artık o ma'lûl olmaz; belki o ayn-ı vâhide bir sûrette bir malûl için illet olup, onun üze- rine illiyetle ve onun ma'lûlüne dahi ma'lûliyetle hükmolunup dururken, malûlünün sûretine intikāl etmekle kendindeki illiyet hükmü kalkıp yeri- ne malûliyet hükmü kāim olur; ve onun ma'lûlündeki ma'lûliyet hükmü dahi hükm-i illiyete intikāl eyler. İşte illet ancak bu sûrette kendi ma'lûlü için ma'lûl ve onun ma'lûlü dahi kezâ bu hâlde kendinin illeti olur." İşte o âkıl, emri hakîkati üzere takdîr edip nazar-ı fıkrîsiyle vâkıf ve ona tâbi' olmasa, bu zikrolunan hüküm, onun vâsıl olduğu müntehâ olur. Eğer tak- dîr mertebesinden geçip, tecellî-i ilâhîye nâiliyetle şühûd mertebesine vâsıl olaydı, bu hüküm onun nihâyeti olmazdı. Nazar-ı fikrîden mücerred olan akl-i sahîhin hükmü illiyet hakkında [22/40] bu mesâbede olunca, bu dar olan mahallin gayrı yerde nazar-ı aklînin genişliğine senin zannın ne dere- cede vardır? Var kıyâs eyle! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani akıl, fikrî bakış açısında, illet (sebep) ile ma'lûl (sonuç) arasındaki bağıntıdan soyutlanarak hükmederse, bu hükmettiği şey doğrudur. Eğer fikrî bakış açısı, tezayüf (karşılıklı bağımlılık) anlamından, yani illet ile ma'lûl arasındaki bağıntıdan soyutlanmazsa, aklın hükmü "İllet, kendi ma'lûlü için ma'lûl olmaz" düsturundan ibaret olur. Çünkü akıl, fikrî bakış açısında der ki: Birinci şeyin varlığı, ikinci şeyin [22/39] varlığına bağlı değildir; bu sebeple ikinci şey, nasıl birinci şeyin varlığına illet olur; ve birinci şey de ikinci şeyin nasıl ma'lûlü olabilir? Aksine kabul edilse devir (kısırdöngü) lâzım gelir; ve örneğin "Tavuk yumurtadan ve yumurta tavuktan hâsıl olur" devrine benzer. İşte fikrî bakış açısına dayanan mantıkî kurallarca aklın hükmü budur. Çünkü fikrî bakış açısı soyutlanmadığı takdirde akıl, illetin varlığı ile ma'lûlün varlığını müstakil olarak ispat eder. Şu hâlde doğal olarak birinin varlığı evvel ve diğerinin varlığı ondan sonra olmak gerekir. Ve bu durumda da ikincinin varlığı birincinin varlığına bağlı olur. Fakat fikrî bakış açısından soyutlanmış olarak akıl ile hükmeden kimse, illetin zâtı ile ma'lûlün zâtını, iki farklı mertebede ortaya çıkmış olan tek bir şeyden ibaret bulur; ve illet ile ma'lûliyeti o tek şeyin bağıntılarından ibaret bilir. Ve aklını fikrî bakış açısından soyutlayan akıllı kişi, işi, nazarî delilin verdiği sonuç hilâfında olarak tecellî (ilâhî zuhur) ile gördüğünde, onun bu hükümde amacı şu söz olur ki: "Haydi, var edici zât olan 'ayn'ın (hakikatin) bu çok sayıdaki surette tek olduğunu ispat ve teslim edelim. O tek hakikat mademki bu suretlerden bir surette herhangi bir ma'lûl için illet oluyor. Böyle kendi ma'lûlüne illet olup dururken, artık o ma'lûl olmaz; aksine o tek hakikat bir surette bir ma'lûl için illet olup, onun üzerine illiyetle ve onun ma'lûlüne dahi ma'lûliyetle hükmolunup dururken, ma'lûlünün suretine intikal etmekle kendisindeki illiyet hükmü kalkıp yerine ma'lûliyet hükmü kâim olur; ve onun ma'lûlündeki ma'lûliyet hükmü dahi illiyet hükmüne intikal eder. İşte illet ancak bu surette kendi ma'lûlü için ma'lûl ve onun ma'lûlü dahi aynı şekilde bu hâlde kendinin illeti olur." İşte o akıllı kişi, işi hakikati üzere takdir edip fikrî bakış açısıyla vâkıf ve ona tâbi' olmasa, bu zikrolunan hüküm, onun ulaştığı son nokta olur. Eğer takdir mertebesinden geçip, ilâhî tecellîye nâiliyetle şühûd (gözlem) mertebesine vâsıl olaydı, bu hüküm onun nihayeti olmazdı. Fikrî bakış açısından soyutlanmış olan doğru aklın illiyet hakkındaki hükmü [22/40] bu mertebede olunca, bu dar olan yerin dışındaki yerde aklî bakış açısının genişliğine senin zannın ne derecede vardır? Var kıyas eyle!

فلا أَعْقَلَ من الرُّسُلِ صلواتُ اللهِ عليهم، وقد جَاءُوا بما جَاءُوا به في الخَبَرِ

عن الجنـاب الإلهي ، فَأَتْبَتُوا ما أَثْبَتَهُ العَقْلُ ، وزَادُوا في ما لا يَسْتَقِلُّ العقل

بإدراكه وما يُحِيلُهُ العقلُ رَأْسًا وَيُقِرُّ به في التَّجَلِّي، فَإِذا خَلَا بَعدَ التَّجَلِّي

بنفسه حار فيما رآه، فإنْ كان عَبْدَ رَبِّ رَدَّ العقل إليه، وإن كان عبدَ نَظَرِ رَدَّ

الحق إلى حكمه.

İmdi rusül (sallavâtullâhi aleyhim)den daha âkıl yoktur; ve muhakkak onlar cenâb-ı ilâhîden haberde getirdiklerini getirdiler. Böyle olunca aklın isbât ettiği şeyi isbât ettiler; ve aklın, idrâkine müstakil olmadığı ve re'sen muhâl görüp tecellîde ikrâr ettiği şeyi ziyâde ettiler. Binâe- naleyh akıl, tecellîden sonra kendi nefsiyle hâlî kaldıkda, gördüğü şeyde hâir olur. İmdi eğer abd-i Rab olursa aklı O'na reddeder; ve eğer abd-i nazar olursa, Hakk'ı onun hükmüne reddeder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, resûllerden (Allah'ın salât ve selâmı onların üzerine olsun) daha akıllı kimse yoktur; ve muhakkak onlar, Yüce Allah'tan haber olarak getirmeleri gerekeni getirdiler. Böyle olunca, aklın ispat ettiği şeyi ispat ettiler; ve aklın, idrakine tek başına güç yetiremediği ve kendi başına imkânsız görüp tecellîde (ilâhî zuhurda) ikrar ettiği şeyi ziyade ettiler. Bu sebeple akıl, tecellîden sonra kendi başına kaldığında, gördüğü şeyde şaşkınlığa düşer. Şimdi eğer kul, Rabbinin kulu olursa aklını O'na döndürür; ve eğer görüşünün kulu olursa, Hakk'ı kendi görüşünün hükmüne döndürür.

Ya'ni resûlân (aleyhimü's-selâm) meb'ûs oldukları ümmetin her bir fer- dinden daha akıllıdır. Halbuki onların cenâb-ı ilâhîden getirdikleri ahbârda üç şey vardır: Birisi aklın isbât ve kabûl edebildiği, diğeri de aklın idrâkinde müstakil olmadığı şeydir. Ve aklın idrâkinde müstakil olmadığı şeyler teş- bîhi mutazammın olan âyât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfedir ki, bunlar da: اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ )Bakara, 2/15) [Allah onlar ile istihzâ eder.] ve إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ )Tevbe, 9/111) [Allah Teâlâ müminlerden nefislerini sa- tın aldı.] ve يَدُ اللهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) [Allâh'ın eli onların ellerinin fevkindedir.] gibi âyât-ı kur'aniyye ve لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللهِ [Eğer bir ip sarkıtsanız o mutlakā Allâhın üzerine düşerdi.] ve emsâli ahâdîs-i şerîfedir. Gerçi teşbîhi mutazammın olan sıfâtı işittiği vakit akl-ı sahîh onları muhâl görmez; fakat idrâkinde müstakil değildir. [22/41] Üçüncüsü dahi delîl-i nazarîsine muhâlif olduğu için aklın muhâl gördüğü şeydir ki, akıl ancak tecellîde ona ikrâr eder. Ya'ni âlem-i histen gāib olup, o şeyin hakîkati tecellî-i ilâhî ile ona münkeşif olur; ve bu vakitte gördüğü şeye ikrâr eder. Zîrâ akıl o mevtının hükmü tahtına girer. Meselâ bir kimse rü'yâsında deniz üstünde yürür ve havada uçar. Halbuki âlem-i histe bunların vukūu akla muhâliftir. Fakat âlem-i histen gaybûbet edip uyuyan kimse kendi nefsinde bu hâllerin vukūunu görmekle mevtın-ı rüyâ ve hayâlde aklı bu tecellîye ikrâr eder; zîrâ vâki'dir, aslâ inkâra mecâl yoktur. Vaktâki bu tecellînin hükmü zâil olup akıl mertebe-i hisse rücû' eder ve kendi nefsiyle yalnız kalır, bu tecellîde gördüğü şeyde hayrete düşer. Sebeb-i hayreti bir mevtının hükmü diğer mevtını setretmesinden ibârettir. İmdi kendisine tecellî vâki' olan abd, abd-i Rab ise, ya'ni o abdin vücudunda hâkim olan Rab ise, aklını Rabb'ine tevdî' eder; ve bu sûrette de akıl Rabb'in tecellîsine tâbi' olur. Ve eğer nazar-ı fikrîsinin ve aklının bendesi ise, onun vücûdunda nazar ve aklı hâkim olacağından, Hakk'ı nazar-ı fikrîsinin hükmüne reddeder. Meselâ الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (Yâsîn, 36/65) ya'ni “Biz o günde ağızlarını mühürleriz; iktisâb eyledikleri şeyi bize elleri söyler ve ayakları şehîdet eder” âyet-i kerîmesini, nazar-ı fikrî sâhibi olan feylesoflar işittikleri vakit, eğer âhireti münkir olmayanlardan iseler: “El nasıl söz söyler ve ayak nasıl şehîdet eder? Belki el ve ayak üzerinde bir alâmet peydâ olup, söz makāmına kāim olur. Nitekim bu âlemde bir kimsenin ağzı ve bıyıkları yağlı olsa ve taâm eseri bulunsa, o kimse tekellüm etmeksizin, onun ağzı yemek yediğine şehîdet eder” derler ve bu ihbârı te'vîl ederler. Zîrâ elin ve ayağın tekellümü tavr-ı akıldan hâriç bir şeydir. Onlar ise aklın bendesidirler. Binâenaleyh bu ihbârı akıllarının hükmüne tâbi' kılarlar. Eğer Rabb'in bendesi olsa idiler, bu ihbârı bilâ-te'vîl kabûl ederlerdi. Zîrâ bu mevtın-ı şehâdet onları, mevtın-ı âhiretin hükmünden mahcûb kılmıştır. Çünkü mevtın-ı şehâdette el ve ayak söz söylemez. [22/42] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani peygamberler (a.s.) gönderildikleri ümmetin her bir ferdinden daha akıllıdır. Halbuki onların Yüce Allah'tan getirdikleri haberlerde üç şey vardır: Birincisi aklın ispat ve kabul edebildiği, diğeri de aklın idrakinde müstakil olmadığı şeydir. Aklın idrakinde müstakil olmadığı şeyler, teşbihi (benzetmeyi) içeren Kur'an ayetleri ve şerefli hadislerdir ki, bunlar da: "اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ" (Bakara, 2/15) [Allah onlarla istihza eder.] ve "إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ" (Tevbe, 9/111) [Yüce Allah müminlerden nefislerini satın aldı.] ve "يَدُ اللهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ" (Fetih, 48/10) [Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.] gibi Kur'an ayetleri ve "لَوْ دَلَّيْتُمْ بِحَبْلٍ لَهَبَطَ عَلَى اللهِ" [Eğer bir ip sarkıtsanız o mutlaka Allah'ın üzerine düşerdi.] ve benzeri şerefli hadislerdir. Gerçi teşbihi içeren sıfatları işittiği vakit sağlam akıl onları imkânsız görmez; fakat idrakinde müstakil değildir. Üçüncüsü dahi nazari deliline muhalif olduğu için aklın imkânsız gördüğü şeydir ki, akıl ancak tecellide ona ikrar eder. Yani his âleminden kaybolup, o şeyin hakikati ilahi tecelli ile ona açığa çıkar; ve bu vakitte gördüğü şeye ikrar eder. Zira akıl o makamın hükmü altına girer. Mesela bir kimse rüyasında deniz üstünde yürür ve havada uçar. Halbuki his âleminde bunların vukuu akla muhaliftir. Fakat his âleminden kaybolup uyuyan kimse kendi nefsinde bu hallerin vukuunu görmekle rüya ve hayal makamında aklı bu tecelliye ikrar eder; zira vaki'dir, asla inkara imkan yoktur. Ne zaman ki bu tecellinin hükmü zail olup akıl his mertebesine döner ve kendi nefsiyle yalnız kalır, bu tecellide gördüğü şeyde hayrete düşer. Hayretinin sebebi bir makamın hükmünün diğer makamı örtmesinden ibarettir. Şimdi kendisine tecelli vaki' olan kul, Rabbin kulu ise, yani o kulun vücudunda hakim olan Rab ise, aklını Rabbine teslim eder; ve bu surette de akıl Rabbin tecellisine tabi' olur. Ve eğer fikri nazarı ve aklının bendesi ise, onun vücudunda nazar ve aklı hakim olacağından, Hakk'ı fikri nazarının hükmüne reddeder. Mesela "الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ" (Yâsîn, 36/65) yani "Biz o günde ağızlarını mühürleriz; iktisap eyledikleri şeyi bize elleri söyler ve ayakları şahitlik eder" ayet-i kerimesini, fikri nazar sahibi olan filozoflar işittikleri vakit, eğer ahireti inkar etmeyenlerden iseler: "El nasıl söz söyler ve ayak nasıl şahitlik eder? Aksine el ve ayak üzerinde bir alamet belirip, söz makamına kaim olur. Nasıl ki bu âlemde bir kimsenin ağzı ve bıyıkları yağlı olsa ve yemek eseri bulunsa, o kimse konuşmaksızın, onun ağzı yemek yediğine şahitlik eder" derler ve bu haberi tevil ederler. Zira elin ve ayağın konuşması aklın tavrından hariç bir şeydir. Onlar ise aklın bendesidirler. Bu sebeple bu haberi akıllarının hükmüne tabi' kılarlar. Eğer Rabbin bendesi olsa idiler, bu haberi tevilsiz kabul ederlerdi. Zira bu şehadet makamı onları, ahiret makamının hükmünden mahcup kılmıştır. Çünkü şehadet makamında el ve ayak söz söylemez.

وهذا لا يكون إلا مَادَامَ في هذه النَّشْأَةِ الدُّنيَويَّةِ مَحْجُوبًا عن نشأة الأخروية

في الدُّنيا، فإنَّ العارفينَ يَظْهَرُونَ هُنَا كأنَّهم في الصورةِ الدُّنيويَّةِ لِمَا يَجْرِي

عليهم من أحكامها، والله تعالى قد حَوَّلَهم في بَوَاطِنِهم في النشأة الأخروية،

لا بد من ذلك، فَهُمْ بالصورةِ مَجْهُولُونَ إِلا لِمَنْ كَشَفَ اللَّهُ عَن بَصِيرَتِهِ

أعْطِيَةٌ، فأدْرَكَ، فما من عارف بالله من حيث التَّجَلِّي الإلهي إلا وهو على

نشأة الأخروية، قد حُشِرَ في دنياه ونُشِرَ من قَبْرِهِ، فهو يَرَى ما لا يَرَوْنَ

ويَشْهَدُ ما لا يَشْهَدُونَ عِنَايَةً من الله ببعض عباده في ذلك.

Ve bu, ancak dünyâda neş'et-i uhreviyyeden mahcûben bu neş'et-i dünyeviyyede oldukça vâki' olur. Zîrâ ârifler, onların üzerinde dün- yâ ahkâmından cârî olan şeyden dolayı, onlar dünyâda gûyâ sûret-i dünyeviyyede zâhir olurlar. Halbuki Allah Teâlâ onları, kendi bâtınla- rında neş'et-i uhreviyyeye tahvîl etti. Bu lâbüddür. Binâenaleyh onlar sûret ile mechûldürler; ancak Allah Teâlâ'nın, örtüleri basîretinden keşfettiği kimse için mechûl değildirler. Şu hâlde onlar idrâk etti. İmdi tecellî-i ilâhî haysiyetinden, ârif-i billâhdan bir ârif yoktur, illâ ki o, neş'et-i âhiret üzere olduğu hâlde dünyasında mahşûr ve kabrin- den menşûr oldu. Böyle olunca o, bunda ba'zı ibâdına Allah'dan bir inâyet olarak, görülmeyen şeyi gördü ve müşâhede olunmayan şeyi müşâhede etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu, ancak dünyada uhrevî yaratılıştan (âhiret hayatından) perdelenmiş olarak bu dünyevî yaratılışta (dünya hayatında) oldukça meydana gelir. Çünkü ârifler, dünya hükümlerinden üzerlerinde cereyan eden şeyden dolayı, onlar dünyada sanki dünyevî surette (şekilde) görünürler. Halbuki Yüce Allah onları, kendi bâtınlarında (içlerinde) uhrevî yaratılışa dönüştürdü. Bu kaçınılmazdır. Bu sebeple onlar suret itibarıyla bilinmezdirler; ancak Yüce Allah'ın, basiretinden (iç görüşünden) örtüleri kaldırdığı kimse için bilinmez değildirler. Şu hâlde onlar idrak etti. Şimdi ilâhî tecellî (Allah'ın görünmesi) açısından, Allah ile bilen bir ârif yoktur ki o, âhiret yaratılışı üzere olduğu hâlde dünyasında haşrolunmuş ve kabrinden neşrolunmuş (diriltilmiş) olmasın. Böyle olunca o, bunda bazı kullarına Allah'tan bir inâyet (yardım) olarak, görülmeyen şeyi gördü ve müşâhede olunmayan (gözlemlenmeyen) şeyi müşâhede etti.

Ya'ni bu tahayyür veyâ Hakk'ı aklın hükmüne reddetmek, bu mevtın-ı dünyâda olduğu müddetçe vâki' olur. Zîrâ bu mevtının hükmüyle neş'et-i uhreviyyeden hicâb altına girmiştir. Dünyâ, müşâhedât-ı uhreviyyeye per- de olur. Eğer dünyâda olduğu hâlde, ondan hicâb kalkıp, neş'et-i âhirette olan şeye ıttıla'-ı şühûdî ile muttali' olursa, tecellîden nâşî idrâk eylediği şeyde, artık aklın nizâı kalmaz. [22/43] Ve bu sûrette de, ne Hakk'ı aklın hükmüne reddeder ve ne de hayrete düşer; zîrâ ârifler dünyâda sûret-i dün- yeviyyede sıfât-ı dünyeviyye ile zâhir olurlar. Onları gören ehl-i hicâb, ken- dileri gibi ehl-i dünyâdan zannederler; çünkü yemek, içmek ve uyumak ve teehhül gibi bu neş'et-i dünyeviyyenin ahkâmı onların üzerinde cârîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu şaşkınlık veya Hakk'ı aklın hükmüne geri çevirme, bu dünya durağında olduğu sürece meydana gelir. Çünkü bu durağın hükmüyle uhrevî oluşumdan perde altına girmiştir. Dünya, uhrevî müşahedelere perde olur. Eğer dünyada olduğu hâlde, ondan perde kalkıp, âhiret oluşumunda olan şeye şuhûdî bilgiyle muttali olursa, tecellîden kaynaklı idrak ettiği şeyde, artık aklın çekişmesi kalmaz. Ve bu surette de, ne Hakk'ı aklın hükmüne geri çevirir ne de hayrete düşer; çünkü ârifler dünyada dünyevî surette dünyevî sıfatlarla zuhur ederler. Onları gören perde ehli, kendileri gibi dünya ehlinden zannederler; çünkü yemek, içmek ve uyumak ve evlenmek gibi bu dünyevî oluşumun hükümleri onların üzerinde geçerlidir.

Onun için Kur'ân-ı Kerîm'de وَتَرَاهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ )Araf, 7/198( ya'ni “Ya Habîbim, sen onları, sana nazar eder görürsün, hâlbuki onlar &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'de وَتَرَاهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (Araf, 7/198) yani “Ey Sevgilim, sen onları sana bakar görürsün, hâlbuki onlar

görmezler" buyurulur. Zîrâ ehl-i hicâb olan küffâr-ı Kureyş, Fahr-i âlem (S.a.v.) Efendimiz'in sûret-i müteayyinelerine nazar edip beşeriyet husû- sunda kendilerine müşâbih görürler ve bâtın-ı Muhammedî'den bî-haber bulunurlar idi. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Görmezler" buyurulur. Çünkü perdelenmiş olan Kureyş kâfirleri, Âlemlerin Övüncü (s.a.v.) Efendimiz'in belirli şekline bakıp beşeriyet hususunda kendilerine benzer görürler ve Muhammedî bâtından (Hz. Muhammed'in manevî özünden) habersiz bulunurlardı. Mesnevî:

همسری با انبیا برداشتند

کاولیا را همچو خود پنداشتند

گفته اينك ما بشر ايشان بشر

ما و ايشان بسته خوابیم و خور

این ندانستند ایشان از عمی

هست فرقی در میان بی منتها

و آن خورد گردد همه بخل و حسد

و آن خورد گردد همه نور احد

کار پاکانرا قیاس از خود مگیر

گر چه ماند در نبشتن شیر و شیر

Tercüme: "Enbiyâ ile müsâvât da'vâsında bulundular; evliyâyı kendileri gibi zannettiler. Dediler ki: İşte biz de beşer, onlar da beşerdir. Biz ve onlar uyku ve taâma bağlanmışız. Onlar körlükten bunu bilmediler ki, arada nihâyetsiz bir fark vardır.534 Bu, yer, bütün buhul ve hased olur; o ise yer, hep nûr-i Ahad olur.535 Pâk olanların işini kendine makıys tutma. Zîrâ “şîr” ve "şîr" tahrirde birbirine benzer."536 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Enbiyâ (peygamberler) ile eşitlik iddiasında bulundular; evliyâyı (Allah dostlarını) kendileri gibi zannettiler. Dediler ki: "İşte biz de beşer (insan), onlar da beşerdir. Biz ve onlar uyku ve yemeğe bağlıyız." Onlar körlükten bunu bilmediler ki, arada nihâyetsiz bir fark vardır. Bu (sıradan insan), yer, bütün buhul (cimrilik) ve hased (kıskançlık) olur; o (peygamber veya velî) ise yer, hep nûr-i Ahad (Allah'ın birliğinin nuru) olur. Pâk (temiz) olanların işini kendine kıyas tutma. Zirâ "şîr" (süt) ve "şîr" (aslan) yazımda birbirine benzer.

Fakat ma'nâlarında azîm fark vardır. Birisi gıdâ-yı latîf olan “süt" ve diğeri "yırtıcı arslan"dır. [22/44] Binâenaleyh onların zâhirleri sıfât-ı dün- yeviyye ile muttasıf olmakla beraber Allah Teâlâ onları bâtınlarında neş'et-i uhreviyyeye tahvîl buyurdu; ve onlar için bu mevtın-ı dünyâda neş'et-i uhreviyye üzere zuhûr lâbüddür. Aksi hâlde ârif olmazlardı. İmdi mâdem- ki onların zâhirleri sıfât-ı dünyeviyye ile muttasıftır, bu hâlde onlar sûret i'tibariyle nazar-ı âmmede mechûldürler. Halk onları bilemezler. Onları bilenler, basar-ı basîretlerinden, Hak Teâlâ hazretlerinin örtüleri keşfetti- ği kimselerdir. Bunları ancak onlar idrâk edebilirler. Binâenaleyh tecellî-i &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat anlamlarında büyük fark vardır. Birisi latif gıda olan "süt" ve diğeri "yırtıcı aslan"dır. Bu sebeple onların görünenleri dünyevî sıfatlarla nitelenmiş olmakla beraber Yüce Allah onları bâtınlarında uhrevî neş'eye (ahiret hayatına ait oluşuma) dönüştürdü; ve onlar için bu dünya mekânında uhrevî neş'e üzere ortaya çıkmak kaçınılmazdır. Aksi hâlde ârif (Allah'ı bilen) olmazlardı. Şimdi mademki onların görünenleri dünyevî sıfatlarla nitelenmiştir, bu hâlde onlar görünüş itibarıyla genel halkın nazarında bilinmezdirler. Halk onları bilemez. Onları bilenler, basiret gözlerinden Yüce Allah hazretlerinin örtüleri kaldırdığı kimselerdir. Bunları ancak onlar idrak edebilirler. Bu sebeple tecellî-i

ilâhî haysiyetiyle, mevtın-ı dünyâda iken, neş'et-i âhiret üzere mahşûr ve kabrinden menşûr olmayan bir ârif-i billâh yoktur. Bu ârif-i billâh, avâmın görmediği şeyi görür ve müşâhede etmediği şeyi müşâhede eder. Bu âlem-i dünyâda iken ârifin neş'et-i âhiret üzere muaccelen mahşûr ve menşûr ol- ması, Allah Teâlâdan ba'zı ibâdına inâyettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlâhî haysiyetiyle, dünya yurdunda iken, âhiret yaratılışı üzere haşrolunmuş ve kabrinden neşrolunmamış bir ârif-i billâh (Allah'ı bilen kişi) yoktur. Bu ârif-i billâh, avamın (halkın) görmediği şeyi görür ve müşâhede etmediği şeyi müşâhede eder. Bu dünya âleminde iken ârifin âhiret yaratılışı üzere aceleyle haşrolunması ve neşrolunması, Yüce Allah'tan bazı kullarına bir inayettir.

## Mevtın-ı Dünyâda Haşr ve Neşr:

Ma'lûm olsun ki, ârifin kalbine tecellî-i ilâhî-i zâtî vârid oldukda, onun vücûdu, bu tecellî-i ilâhîde muzmahil olur; ve fenâ-fillâh dedikleri hâl bu- dur; ve bu hâl مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا [Ölmeden evvel ölünüz!] mûcibince ölme- den evvel ölmektir. Bu hâli müteâkib ârifin vücûd-ı abdânîsinin hükmü zâil ve mütelâşî olup vücûd-ı Hakkānîde zâhir olur ki, bu da fenâdan sonra bekādır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ hazretleri إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ (Nisâ, 4/48) [Şübhe yok ki Allah Teâlâ, zât-ı ulûhiyyetine şerîk ittihâz edilmesini mağfiret etmez. Onun dûnunda olanı da dilediği kimse için mağfiret eder.] buyurur. Lisân-ı işaretle ma'nâ-yı münîfi budur ki: "Tahkîkan Allah Teâlâ, vücûd-ı izâfîsini müstakil bir vü- cûd zannedip, Hakk'ın vücûd-ı müstakilli muvâcehesinde bi'l-isbât kendi vücudunu Hakk'ın vücuduna teşrîk eden kimsenin vücûd-ı abdânîsini vü- cûd-ı Hakkānîsi ile gafr ve setretmez. Ve bunun mâdûnu olup bu vücûd-ı izâfînin şânından olan nekāyis ve mezâmmı, abdin isti’dâd-ı ezelîsi gafr ve setri iktizâ ettiği takdîrde, bu vech ile maʼlûm-i ilâhî olan abdin ayn-ı sâbi- tesi [22/45] muktezâsınca, gafr ve setre irâde-i ilâhiyye taalluk eyler.” İmdi ârif-i billâh وُجُودُكَ ذَنْبٌ لَا يُقَاسُ عَلَيْهِ ذَنْبٌ آخر ya'ni “Senin vücûdun bir günâh- tır ki, diğer bir günâh ona kıyâs olunmaz” mısdâkınca, kendi vücûdunu Hakk'ın vücuduna teşrîk etmez; ve Hak Teâlâ dahi kemâl-i keremiyle ona tecellî buyurmakla, vücûd-ı abdânîsi vücûd-ı Hakkānîde muzmahil olur. Nitekim Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu makāma işâreten buyururlar. Beyit: طبل قیامت زدند صور حشر میدمند وقت شد اي مردگان، حشر مجدد رسید آمد آواز صور، روح بمقصد رسيد بُعثِرَ مَا فِي القُبُور، حُصِّلَ مَا فِي الصُّدُور Tercüme: “Kıyamet davulunu çaldılar; sûr-i haşrı üflediler. Ey ölüler, vakit geldi; yeni haşr erişti. Kabirlerdekiler ba'solunup zâhir oldu; sudûrda olan şeyler temyîz olunup meydana çıktı (Âdiyât, 100/9-10). Sûrun âvâzı geldi; rûh maksada vâsıl oldu."537 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ârifin kalbine zâtî ilâhî tecellî geldiğinde, onun varlığı, bu ilâhî tecellîde yok olur; ve fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) dedikleri hâl budur; ve bu hâl, "Ölmeden evvel ölünüz!" gereğince ölmeden evvel ölmektir. Bu hâli takiben ârifin kulî varlığının hükmü ortadan kalkar ve dağılır, Hakk'ın varlığında görünür ki, bu da fenâdan sonra bekâdır (Allah ile var olma). Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah hazretleri, "Şüphe yok ki Allah Teâlâ, ilâhlık zâtına ortak koşulmasını bağışlamaz. Onun altındaki (günahları) da dilediği kimse için bağışlar." (Nisâ, 4/48) buyurur. İşaret diliyle bunun yüce anlamı şudur: "Gerçekten Allah Teâlâ, izafî varlığını müstakil bir varlık zannedip, Hakk'ın müstakil varlığı karşısında ispat yoluyla kendi varlığını Hakk'ın varlığına ortak koşan kimsenin kulî varlığını, Hakk'ın varlığı ile örtmez ve gizlemez. Ve bunun altındaki (günahlar) olup bu izafî varlığın şanından olan eksiklikleri ve ayıpları, kulun ezelî yatkınlığı örtmeyi ve gizlemeyi gerektirdiği takdirde, bu şekilde ilâhî olarak bilinen kulun sabit hakikati gereğince, örtmeye ve gizlemeye ilâhî irade ilişkindir." Şimdi Hakk'ı bilen ârif, "Senin varlığın öyle bir günahtır ki, başka hiçbir günah ona kıyaslanamaz" sözünün gereğince, kendi varlığını Hakk'ın varlığına ortak etmez; ve Yüce Allah da kereminin kemâliyle ona tecellî buyurmakla, kulî varlığı Hakk'ın varlığında yok olur. Nasıl ki Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu makama işaret ederek buyururlar. Beyit: Kıyamet davulunu çaldılar; haşr sûrunu üflediler. Ey ölüler, vakit geldi; yeni haşr erişti. Kabirlerdekiler diriltilip ortaya çıktı; göğüslerde olan şeyler ayırt edilip meydana çıktı (Âdiyât, 100/9-10). Sûrun sesi geldi; ruh maksada ulaştı.

Ve Şemsî-i Sivâsî (k.s.) buyurur. Beyit: "Mûtû kable en temûtû" sırrına mazhar olan Haşr u neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan” Sıfât-ı ilâhiyyenin tecellîsi ile sıfât-ı abdin mahvolması, misâlen bir demirin ateşte kıpkırmızı olmasına benzer. Bu sûretle ateşte kızan demir, yine demirdir; fakat onun demirlik sıfatını ateşin sıfatı setretmiştir. O dakîkada o demir “Ben ateşim” dese doğru söyler. Bu bahsin tafsîli Fass-1 İbrâhîmî'nin evâilinde mürûr etti. Abdin vücûdu vücûd-ı Hakkānîde muhtefî ve mestûr olduğu vakit, bu neş'et-i dünyeviyyede, neş'et-i âhiret üzere mahşûr olur. Zîrâ vücûd-ı abdânîsinin helâk olduğu bir gün olmakla bu vakit, onun kıyâmet-i kübrâsıdır ve Hakla cem' olduğu gündür. Binâe- naleyh onun yevm-i haşridir; ve mahbûs [22/46] olduğu beden kabrinden menşûr olup tecellî-i ilâhînin bahşettiği marifet sâyesinde Hak hakkındaki akîde-i husûsî kaydından kurtulur ve sâha-i vesîa-i ıtlâka perrân olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Şemsî-i Sivâsî (k.s.) buyurur. Beyit: "Ölmeden önce ölünüz" sırrına mazhar olan, "Haşr ve neşri bunda gördü, sûr üflenmeden." İlâhî sıfatların tecellîsi ile kulun sıfatlarının yok olması, misal olarak bir demirin ateşte kıpkırmızı olmasına benzer. Bu şekilde ateşte kızan demir, yine demirdir; fakat onun demirlik sıfatını ateşin sıfatı örtmüştür. O dakikada o demir "Ben ateşim" dese doğru söyler. Bu bahsin ayrıntısı Fass-ı İbrâhîmî'nin başlarında geçti. Kulun varlığı, Hakk'ın varlığında gizli ve örtülü olduğu zaman, bu dünyevî oluşumda, âhiret oluşumu üzere haşrolur. Çünkü kulun bedenî varlığının helak olduğu bir gün olmakla bu vakit, onun kıyamet-i kübrâsıdır (büyük kıyametidir) ve Hak ile birleştiği gündür. Bu sebeple onun haşir günüdür; ve mahpus olduğu beden kabrinden neşrolup (yayılıp) ilâhî tecellînin bahşettiği marifet sayesinde Hak hakkındaki özel inanç kaydından kurtulur ve geniş mutlaklık sahasına uçar.

*** فمن أراد العثور على هذه الحِكْمَةِ الإِلْيَاسِيَّةِ الإِدْرِيسِيَّةِ الَّتِي أَنْشَأَهَا اللَّهُ نَشْأَتَيْنِ، فكان نَبِيًّا قبل نُوحٍ، ثمَّ رُفِعَ ونَزَلَ رسولًا بعد ذلك، فَجَمَعَ اللهُ له بين المنزلتين، فليَنْزِلْ عن حُكم عقله إلى شهوتِه وَلْيَكُونْ حَيَوَانَا مُطْلَقًا حتَّى يَكْشِفَ مَا يَكْشِفُه كلُّ دَابَّةٍ مَاعَدَا الثَّقَلَيْنِ، فَحِينَئِذٍ يَعْلَمُ أَنَّه قد تَحَقَّقَ بحَيَوَانِيَّتِهِ، وعلامته علامتان، الواحدة هذا الكَشْفُ، فَيَرَى من يُعَذِّبُ في قبره ومن يُنَعمُ، ويَرَى المَيِّتَ حَيًّا والصَّامِتَ مُتَكَلِّمًا والقَاعِدَ مَاشِيًا، والعَلَامَةُ الثَّانِيَّةُ الخَرَسُ، بِحَيْثُ إِنَّه لو أَرَادَ أن يَنْطِقَ بما رآه لم يَقْدِرْ، فَحِينَئِذٍ يَتَحَقَّقُ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kim ki Allah'ın iki neş'et (yaratılış) ile yarattığı, Nuh'tan önce peygamber olan, sonra yükseltilip tekrar resul olarak indirilen ve böylece Allah'ın kendisine iki mertebeyi (peygamberlik ve resullük) cem ettiği bu İlyasî-İdrisî hikmete ulaşmak isterse, aklının hükmünden şehvetine insin ve mutlak bir hayvan olsun ki, iki ağırlık (insan ve cin) dışında her canlının keşfettiğini keşfetsin. İşte o zaman anlar ki, hayvanlığıyla tahakkuk etmiştir. Bunun iki alâmeti vardır: Birincisi bu keşiftir; kabrinde azap görenle nimetleneni görür, ölüleri diri, suskunları konuşan, oturanları yürüyen görür. İkinci alâmet ise dilsizliktir; öyle ki, gördüklerini konuşmak istese bile güç yetiremez. İşte o zaman tahakkuk eder.

بحَيَوَانِيَّتِهِ، وكان لَنَا تِلْمِيدٌ قد حَصَلَ له هذا الكَشْفُ غير أنَّه لم يُحْفَظْ عليه

الخَرَسُ، فلم يَتَحَقَّقْ بِحَيَوَانِيَّتِهِ .

İmdi kim ki bu hikmet-i İlyâsiyye-i İdrîsiyye'ye ıttılâı murâd iderse -ki Allah Teâlâ onu iki neş'ette inşa etti; Nuh (a.s.)dan evvel nebî idi; ba'dehû ref'olundu ve bundan sonra resûl olarak nâzil oldu; Allah Teâlâ onun için iki menzilet beynini cem'etti- aklının hükmünden şehvetine nüzûl etsin ve hayvân-ı mutlak olsun; tâ ki ins ve cinnin gayrı her bir dâbbenin keşfettiği şeyi keşfede. İşte bu vakitte o hay- vâniyeti ile mütehakkık olduğunu bilir; ve onun alâmeti, iki alâmet- tir: Birisi bu keşiftir; böyle olunca kabrinde kimin muazzeb ve kimin mün'am olduğunu görür; ve ölüyü diri ve susanı söyleyici ve oturanı yürüyücü görür. Ve ikinci alâmet dilsizliktir; şu vech ile ki, eğer o kimse gördüğünü söylemek istese kādir olmaz. İşte bu zamanda hayvâniyeti ile mütehakkık olur. Bizim bir şâkirdimiz var idi ki, bu keşf, onun üzerine dilsizlik hıfzolunmaksızın, ona hâsıl olmuş idi; binâenaleyh hayvâniyeti ile mütehakkık olmadı. [22/47] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi kim ki bu İlyasî-İdrisî hikmete vâkıf olmayı isterse -ki Yüce Allah onu iki âlemde (dünyada ve ahirette) yarattı; Nuh (a.s.)'tan önce peygamberdi; sonra yüceltildi ve bundan sonra resul olarak indi; Yüce Allah onun için iki makam arasını birleştirdi- aklının hükmünden şehvetine insin ve mutlak hayvan olsun; tâ ki insan ve cin dışındaki her bir canlının keşfettiği şeyi keşfetsin. İşte bu vakitte o, hayvanlığı ile tahakkuk ettiğini (gerçekleştiğini) bilir; ve bunun alâmeti iki alâmettir: Birincisi bu keşiftir; böyle olunca kabrinde kimin azap gördüğünü ve kimin nimetlendiğini görür; ve ölüyü diri, susanı söyleyici ve oturanı yürüyücü görür. Ve ikinci alâmet dilsizliktir; şu şekilde ki, eğer o kimse gördüğünü söylemek istese, buna güç yetiremez. İşte bu zamanda hayvanlığı ile tahakkuk eder. Bizim bir öğrencimiz vardı ki, bu keşif, onun üzerine dilsizlik korunmaksızın, ona hâsıl olmuştu; bu sebeple hayvanlığı ile tahakkuk etmedi.

Ya'ni Nûh (a.s.)dan evvel nebî olup semâya ref'olunan İdrîs (a.s.), ba'dehû İlyas nâmıyla resûl olarak Baalbek karyesine nâzil oldu. Allah Teâlâ onun için biri nübüvvet ve diğeri risâlet olmak üzere iki menzilet beyni- ni cem'etti. İmdi kim ki İlyas (a.s.)ın hikmetine muttali' olmak isterse, aklının hükmünden, ya'ni semâdan mahall-i nefs ve şehvetine, ya'ni arza tenezzül etsin ve hayvân-ı mutlak olsun. Ya'ni eşyâda tasarruf hususunda aklı müzâhim olmayıp vâridât-ı rahmâniyyeye münkād olan hayvan gibi olsun. Tâ ki akılları emr-i tasarrufta müzâhim bulunan sekaleynin, ya'ni ins ve cinnin gayrı olan her bir dâbbenin keşfettiği şey, ona da münkeşif olsun. Ve bu bir makāmdır ki, İlyas (a.s.)ın rûhâniyeti onda müşâhede olunur; ve bu inkişaf indinde makām-ı hayvaniyyetle tahakkukun nasıl olduğu bilinir; ve şehevât-ı cismâniyye ve lezzât-ı tabîiyyeden inkıta' ile tekrar makām-ı aklî-i mücerrede intikāle şâyân olur. Ve bu makām-ı hay- vâniyyetle tahakkukun alâmeti ikidir: Alâmetin birisi, kabristan ziyareti- ne gittiği vakit, kabrinde kimin muazzeb ve kimin mütena'im olduğunu müşâhede eder; ve meyyiti hayât-ı berzahiyye ile diri olarak görür; ve sâ- miti dahi kelîmât-ı rûhâniyye-i melekûtiyye ile mütekellim görür; ve kāidi, harekât-ı maneviyye ve misâliyye ile mâşî görür. Bu keşfın ikinci alâmeti dahi, (fethateyn ile) “hares”dir, yaʼni dilsizliktir. O vech ile ki gördüğü şeyi söylemek istese, söyleyemez. İşte bunlar hayvâniyetle tahakkukun alâmet- leridir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: “Bizim bir şâkirdimiz vardı, ona bu keşf hâsıl oldu; velâkin dilsizlik alâmeti vâki' olmadığından keşfen vâki' olan müşâhedâtını lisân-ı hiss ile tekellüm ederdi; bu sebebden makām-ı hayvâniyyetle mütehakkık olamadı.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Nuh (a.s.)dan önce nebî olup göğe yükseltilen İdris (a.s.), daha sonra İlyas adıyla resûl olarak Baalbek köyüne indi. Yüce Allah onun için biri nübüvvet (peygamberlik) ve diğeri risâlet (elçilik) olmak üzere iki mertebeyi bir araya getirdi. Şimdi kim ki İlyas (a.s.)ın hikmetine vâkıf olmak isterse, aklının hükmünden, yani gökten nefs ve şehvetinin mahalline, yani yeryüzüne insin ve mutlak hayvan olsun. Yani eşyada tasarruf hususunda aklı engel olmayıp Rahmânî vâridâta (ilhamlara) boyun eğen hayvan gibi olsun. Ta ki akılları tasarruf işinde engel bulunan sekaleynin, yani insan ve cinnin dışındaki her bir canlının keşfettiği şey, ona da keşfolunsun. Ve bu bir makamdır ki, İlyas (a.s.)ın rûhâniyeti onda müşâhede olunur; ve bu keşif anında hayvaniyet makamıyla tahakkukun (gerçekleşmenin) nasıl olduğu bilinir; ve cismanî şehvetlerden ve tabiî lezzetlerden kesilmekle tekrar mücerred (soyut) aklî makama geçmeye lâyık olur. Ve bu hayvaniyet makamıyla tahakkukun alâmeti ikidir: Alâmetin birisi, kabristan ziyaretine gittiği vakit, kabrinde kimin azap gördüğünü ve kimin nimetlendiğini müşâhede eder; ve meyyiti berzahî hayat ile diri olarak görür; ve sâmiti (susanı) dahi melekûtî rûhânî kelimelerle konuşur görür; ve kaidi (oturanı), manevî ve misâlî hareketlerle yürür görür. Bu keşfin ikinci alâmeti dahi, (fethateyn ile) “hares”dir, yani dilsizliktir. O veçhile ki gördüğü şeyi söylemek istese, söyleyemez. İşte bunlar hayvaniyetle tahakkukun alâmetleridir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: “Bizim bir şâkirdimiz vardı, ona bu keşif hâsıl oldu; velâkin dilsizlik alâmeti vâki' olmadığından keşfen vâki' olan müşâhedâtını his (duyu) diliyle konuşurdu; bu sebepten hayvaniyet makamıyla mütehakkık (gerçekleşmiş) olamadı.”

Mesnevî-i Şerîfin üçüncü cildinde beyân buyurulur ki: 538 Bir kimse Mûsâ (a.s.)dan [22/48] behâim ve tuyûrun lisânlarına vakıf kılınmasını istid'â eyledi. Mûsâ (a.s.) dahi o şahsa: “Bu senin için zararlı bir şeydir, bundan vazgeç!” buyurdu ise de o kimse ısrârında devam etti. Nihayet emr-i ilâhî ile tavuk ve horoz ve kelb gibi hayvânâtın lisânını anlamak is- ti'dâdını bahşeyledi. Sabahleyin hizmetçi sofrayı silkti; o kimse de berâ-yı tecrübe hayvanların yanına gitti. Horoz bir ekmek parçasını kaptı; köpek horoza hitâben: “Sen bana zulmediyorsun; sen hubûbâtı yiyebilirsin ben yiyemem, benim nasîbim ekmektir, haydi git!” dedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mesnevî-i Şerîf'in üçüncü cildinde şöyle açıklanır: Bir kimse Musa (a.s.)'dan hayvanların ve kuşların dillerini bilmeyi talep etti. Musa (a.s.) da o kişiye: "Bu senin için zararlı bir şeydir, bundan vazgeç!" buyurdu ise de o kimse ısrarında devam etti. Nihayet ilâhî emirle tavuk, horoz ve köpek gibi hayvanların dilini anlama kabiliyetini bahşetti. Sabahleyin hizmetçi sofrayı silkti; o kimse de denemek için hayvanların yanına gitti. Horoz bir ekmek parçasını kaptı; köpek horoza hitaben: "Sen bana zulmediyorsun; sen tahılları yiyebilirsin ben yiyemem, benim nasibim ekmektir, haydi git!" dedi.

Horoz: Gam yeme, yarın efendinin atı ölecek; doyuncaya kadar atın etinden yersin, bütün köpeklere de bayram olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Horoz: Gam yeme, yarın efendinin atı ölecek; doyuncaya kadar atın etinden yersin, bütün köpeklere de bayram olur.

Efendi bunu işitip anlar, hayvanı satar. Ertesi gün yine ekmek silkerler, horoz yine kapar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Efendi bunu işitip anlar, hayvanı satar. Ertesi gün yine ekmek silkerler, horoz yine kapar.

Köpek: Ey horoz, bu ne kadar yalan, hani efendinin atı ölecekti? Sen hem zâlim ve hem de kâzibsin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Köpek: Ey horoz, bu ne kadar yalan, hani efendinin atı ölecekti? Sen hem zâlim hem de yalancısın.

Horoz: At öldü, ama başka yerde öldü; zîrâ efendi atı sattı. O ziyanı başkasına yükledi. Fakat yarın katırı ölecek, işte o vakit köpeklere ziyafet olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Horoz: At öldü, ama başka yerde öldü; çünkü efendi atı sattı. O zararı başkasına yükledi. Fakat yarın katırı ölecek, işte o vakit köpeklere ziyafet olur.

Efendi bunu işitince katırı da satar. Velhâsıl horoz, ba'dehû kölenin öleceğini haber verir. Efendi onu da satar. Nihâyet efendinin öleceğini ih- bâr eder. Efendi bu haberden müşevveş olup feryâd ve zâr ile Mûsâ (a.s.)a müracaat eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Efendi bunu işitince katırı da satar. Sözün özü, horoz, daha sonra kölenin öleceğini haber verir. Efendi onu da satar. Sonunda efendinin öleceğini haber verir. Efendi bu haberden dolayı kafası karışıp feryat ve figan ile Musa'ya (a.s.) başvurur.

Bu kıssada Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz birçok nesâyih ve hakāyık beyân buyururlar. Burada maksûd olan hayvânâtın keşfini beyândır. Hay- vanın keşfini haber vermesine gelince Mesnevî-i Şerîf'in beyânı Fusûs'a mu- gāyir değildir. Zîrâ Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin “Hayvan gördüğü- nü söyleyemez” buyurması lisân-ı hisse göredir; yoksa hayvan kendi âlem-i misâlinde rûhu ve maʼnâsı ile mütekellimdir. Zîrâ hayvan dahi bir ismin mazharıdır. Ve esmâ-i ilâhiyyeden herhangi bir ismi alsan onda cemî'-i esmâ mündemicdir. Böyle olunca Mütekellim ismi dahi esmâ-i ilâhiyye- den olduğundan, hayvanın mazharı olduğu isimde, bu isim dahi dâhildir. Bu ma'rifeti iyi teemmül et! [22/49] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu kıssada Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz birçok öğüt ve hakikat açıklarlar. Burada kastedilen, hayvanların keşfini (gaybı bilme yeteneği) açıklamaktır. Hayvanın keşfini haber vermesine gelince, Mesnevî-i Şerîf'in açıklaması Fusûs'a aykırı değildir. Çünkü Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin "Hayvan gördüğünü söyleyemez" buyurması, duyular âlemindeki dile göredir; aksine hayvan kendi misal âleminde (hayal âlemi) ruhu ve manası ile konuşur. Çünkü hayvan dahi bir ismin mazharıdır (tecelli ettiği yerdir). Ve ilahi isimlerden herhangi bir ismi alsan, onda bütün isimler içkindir. Böyle olunca, Mütekellim (konuşan) ismi dahi ilahi isimlerden olduğundan, hayvanın mazharı olduğu isimde, bu isim dahi dahildir. Bu bilgiyi iyi düşün!

ولمَّا أَقَامَنِي الله تعالى في هذا المقامِ، تَحَقَّقْتُ بِحَيَوَانِيَّتِي تحققًا كُليًّا،

فكنتُ أرى وأريدُ النُّطق بما أُشَاهِدُهُ فلا أَسْتَطِيعُ، فكنتُ لا أُفَرِّقُ بيني وبين

الخُرسِ الَّذين لا يَتَكَلَّمُونَ .

Vaktaki Allah Teâlâ beni bu makāmda ikāme eyledi, ben tahakkuk-ı küllî ile hayvâniyetimle mütehakkık oldum. İmdi ben görür idim ve müşâhede ettiğim şeyle nutku murâd eder idim; kādir olmazdım. Binâenaleyh ben kendim ile tekellüm etmeyen dilsizler arasını far- ketmez idim. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah Teâlâ beni bu makamda durdurduğu zaman, ben küllî bir tahakkuk ile hayvanlığımla tahakkuk ettim. Şimdi ben görürdüm ve müşâhede ettiğim şeyle konuşmak isterdim; fakat güç yetiremezdim. Bu sebeple ben kendimle konuşmayan dilsizler arasını ayırt edemezdim.

Tahakkuk-ı küllîden murâd hem keşf ve hem de harestir. Eğer keşf vâki' olup da lisân ebkem olmayıp nutk ederse, makām-ı hayvâniyyetle tahak- kuk-ı küllî vâki' olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Küllî tahakkuktan (gerçekleşmeden) kasıt hem keşif hem de harestir (sürülmüş toprak). Eğer keşif meydana gelir de dil lal olmayıp konuşursa, hayvanlık makamıyla küllî tahakkuk (gerçekleşme) meydana gelmez.

فإِذا تَحَقَّقَ بِما ذَكَرْنَاهُ انْتَقَلَ إلى أن يكونَ عَقْلًا مُجَرَّدًا فِي غَيْرِ مَادَّةٍ طَبِيعِيَّةٍ،

فيَشْهَدُ أمورًا هي أصول لِمَا يَظْهَرُ في الصُّوَرِ الطَّبيعيَّةِ، فَيَعْلَمُ مِن أينَ يَظْهَرُ

هذا الحكم في صورَةِ الطَّبيعيَّةِ علمًا ذَوْقِيًّا.

İmdi bizim zikrettiğimiz şeyle tahakkuk ettiği vakit, bilâ-mâdde-i ta- bîiyye aklı mücerred olmaklığa intikāl eder. Binâenaleyh birtakım umûru müşâhede eder ki, onlar suver-i tabîiyyede zâhir olan şeyin usûlüdürler. Böyle olunca bu hükmün sûret-i tabîiyyede nereden zâ- hir olduğunu ilm-i zevkî ile bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bizim zikrettiğimiz şeyle tahakkuk ettiği zaman, maddî tabiata bağlı olmaksızın akıl soyut bir hale geçiş yapar. Bu sebeple, birtakım oluşları müşâhede eder ki, onlar tabiî şekillerde görünen şeyin esaslarıdır. Böyle olunca, bu hükmün tabiî şekilde nereden ortaya çıktığını zevkî ilim (doğrudan deneyimle elde edilen bilgi) ile bilir.

Ya'ni sâlik zikrolunan makām-ı hayvaniyyetle mütehakkık oldukda, kesîf olan mâdde-i tabîiyye ve unsuriyyenin dahli olmaksızın akl-ı mü- cerred olmak mertebe-i latîfesine intikal eder. Ya'ni kendisini kuyûd-ı tabîiyyeden muarrâ olan akl-ı mücerred mertebesinde bulur; ve o vakit anlar ki, idrâk denilen şeyin [22/50] vücûdu, bu cesed-i unsurî dimâğının teşekkülâtından münbais bir emr değil imiş. Belki suver-i tabîiyyede zâhir olan ahkâm-ı muhtelife, suver-i tabîiyyeye tenezzül eden ayân-ı sâbitenin ma'nâları imiş. İşte sâlik bu mertebeye intikālinde suver-i tabîiyyede zâhir olan birtakım umûrun bu vech ile asıllarını müşâhede eder ve ilm-i zevkî ile bilir ki, hakîkat-i vâhide olan vücûd-ı mutlak, zât-ı ahadiyyet mertebe- sinde zâtın “ayn”ıdır; ve ayân-ı sâbite mertebesinde ma’kūl olan ma'nâ-yı sırfdır; ve ukūl mertebesinde dahi akl-ı mücerreddir, ve nefs mertebesin- de dahi nefstir; ve mertebe-i hayvâniyyette hayvandır; ve nebât ve cemâd mertebelerinde de nebât ve cemâddır. Velhâsıl o sâlik vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i letâfeti olan makām-ı ahadiyyetten merâtib-i kesîfeye sûret-i tenezzülâtını ve ulvî ve süflî âlemlerde ve şerîf ve hasîs ve azîm ve hakîr olan eşyâda keyfiyyet-i zuhûrunu ve binâenaleyh Hakk'ı, merâtib-i vücudun kaffesinde müşâhede edip ilm-i zevkî ile bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk Yolcusu, zikredilen hayvanlık makamıyla tahakkuk ettiğinde (gerçekleştiğinde), yoğun olan tabiî ve unsûrî maddenin dahli olmaksızın, mücerred akıl (maddeden soyutlanmış akıl) olma mertebesinin latifliğine intikal eder. Yani kendisini tabiî kayıtlamalardan arınmış olan mücerred akıl mertebesinde bulur; ve o vakit anlar ki, idrak denilen şeyin vücûdu, bu unsûrî bedenin beyninin teşekküllerinden kaynaklanan bir iş değil imiş. Aksine, tabiî suretlerde görünen çeşitli hükümler, tabiî suretlere tenezzül eden sabit hakikatlerin manaları imiş. İşte Hakk Yolcusu bu mertebeye intikalinde, tabiî suretlerde görünen birtakım oluşların bu şekilde asıllarını müşahede eder ve zevkî ilimle bilir ki, hakikati bir olan mutlak varlık, zât-ı ahadiyyet mertebesinde Zât'ın "ayn"ıdır (özüdür); ve sabit hakikatler mertebesinde akledilen sırf manadır; ve akıllar mertebesinde dahi mücerred akıldır; ve nefs mertebesinde dahi nefstir; ve hayvanlık mertebesinde hayvandır; ve nebât ve cemâd mertebelerinde de nebât ve cemâddır. Sözün özü, o Hakk Yolcusu, Hakk'ın mutlak varlığının latiflik mertebesi olan ahadiyyet makamından yoğun mertebelere tenezzülâtının (inişlerinin) suretini ve ulvî ve süflî âlemlerde ve şerif ve hasis ve azim ve hakir olan eşyada zuhurunun keyfiyetini ve bu sebeple Hakk'ı, vücudun bütün mertebelerinde müşahede edip zevkî ilimle bilir.

اللَّهُمَّ يَسِّرْ لَنَا بِجَاهِ نَبِيِّنَا

[Allah'ım! Nebîmiz Muhammed'in (s.a.v.) hâiz bulunduğu mertebe

hürmetine bize kolaylaştır.]

## Beyt-i hakîr:

Güllerde çimenlerde bütün işvelenirsin Her gamzede, her bir müjede şîvelenirsin Âlem seni puthânede, mescidde ararken Her zerrede bir şân ile sen cilvelenirsin &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Güllerde, çimenlerde bütün işvelenirsin. Her gamzede, her bir müjdede şîvelenirsin. Âlem seni puthânede, mescidde ararken, her zerrede bir şân ile sen cilvelenirsin.

İmdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hikmet-i İlyâsiyye'ye ıttılâı, sâlikin kendi hay- vâniyetiyle mütehakkık olmasına mütevakkıf kıldı. Zîrâ İdrîs (a.s.) ibtidâ riyâzât-ı vefîre ile akl-ı mücerred makāmına, ya'ni mertebe-i kesâfet-i beşe- riyyeden mertebe-i letâfet-i melekiyyeye irtikā etti ve mele-i a’lâda [22/51] Hakk'ın şühûdu menzilesine vâsıl oldu. Ondan sonra Baalbek karyesine mürsel olan Cenâb-ı İlyas sûretinde akl-ı mücerred mertebesinden mer- tebe-i şehvet olan kesâfet-i cismâniyye mertebesine nâzil ve âlem-i esfelde dahi Hakk'ın şühûdu ve onunla tahakkuku derecesine nâil oldu. Binâena- leyh sâlik kendi aklının hükmünden makām-ı şehvetine nüzûl edip hay- vân-ı mutlak olmadıkça hikmet-i İlyâsiyye'yi zevkan bilemez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Şeyh (r.a.) İlyasî hikmete vâkıf olmayı, Hakk Yolcusu'nun kendi hayvanîliğiyle tahakkuk etmesine (gerçekleşmesine) bağlı kıldı. Çünkü İdris (a.s.) başlangıçta çok riyâzât (nefsî perhizler) ile akl-ı mücerred (soyut akıl) makamına, yani beşerî kesâfet (yoğunluk) mertebesinden melekî letâfet (incelik) mertebesine yükseldi ve mele-i a’lâda (yüce mecliste) Hakk'ın şühûdu (görünmesi) menzilesine ulaştı. Ondan sonra Baalbek köyüne gönderilen Cenâb-ı İlyas sûretinde, akl-ı mücerred mertebesinden şehvet mertebesi olan cismânî kesâfet (bedensel yoğunluk) mertebesine indi ve âlem-i esfelde (aşağı âlemde) dahi Hakk'ın şühûdu ve onunla tahakkuku derecesine nâil oldu. Bu sebeple, Hakk Yolcusu kendi aklının hükmünden şehvet makamına inip mutlak hayvan olmadıkça İlyasî hikmeti zevken (tadılarak) bilemez.

Suâl: Kesret-i riyâzâtla akl-ı mücerred makamına irtikâ eden İdris (a.s.) ın sûret-i müteayyinesi, Baalbek karyesine nâzil olan İlyâs (a.s.)ın “ayn”ı mıdır, yoksa gayrı mıdır? Cevâb: İdris ve İlyâs (aleyhime’s-selâm) “ayn” ve hakîkat cihetinden bir- dir ve yekdiğerinin “ayn”ıdır; ve taayyün-i sûrî ve zuhûr-ı şahsî cihetinden iki kimsedir ve yekdiğerinin gayrıdır; zîrâ ayn-ı vâhide olan Hak bi-hase- bi’l-esmâ suver-i kesîrede zâhir olur. Ve mâdemki suver-i kesîrede zâhir olan ayn-ı vâhidedir; binâenaleyh onun zâhir olduğu sûretlerden her bir sûretin “ayn”ı, diğer bir sûretin veyâ sûretlerin “ayn”ının aynıdır; ve ayn-ı vâhidenin zâhir olduğu o sûretler beyninde mugâyeret bulunmak hasebiyle de her bir sûretin “ayn”ı, diğer bir sûretin veyâ sûretlerin “ayn”ının gayrıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Çok riyâzât (nefsî perhizler) ile akl-ı mücerred (soyut akıl) makamına yükselen İdris (a.s.)'ın belirli sûreti, Baalbek köyüne inen İlyâs (a.s.)'ın aynısı mıdır, yoksa farklı mıdır? Cevap: İdris ve İlyâs (a.s.) öz ve hakikat yönünden birdir ve birbirinin aynısıdır; ancak sûret olarak belirlenme ve şahıs olarak ortaya çıkma yönünden iki kişidir ve birbirinin farklısıdır; çünkü tek bir öz olan Hak, isimlere göre çok sayıda sûrette zâhir olur. Ve mademki çok sayıda sûrette zâhir olan tek bir özdür; bu sebeple onun zâhir olduğu sûretlerden her bir sûretin özü, diğer bir sûretin veya sûretlerin özünün aynısıdır; ve tek bir özün zâhir olduğu o sûretler arasında farklılık bulunması sebebiyle de her bir sûretin özü, diğer bir sûretin veya sûretlerin özünün farklısıdır.

فَإِنْ كُوشِفَ عَلَى أَنَّ الطَّبِيعَةَ عَيْنُ نَفَسِ الرَّحْمَنِ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا، وَإِنْ

اقْتَصَرَ مَعَهُ عَلَى مَا ذَكَرْنَاهُ فَهَذَا الْقَدْرُ يَكْفِيهِ مِنَ الْمَعْرِفَةِ الْحَاكِمَةِ عَلَى عَقْلِهِ،

فَيَلْحَقُ بِالْعَارِفِينَ.

İmdi muhakkak “tabîat”, nefes-i Rahmânînin “ayn”ı olduğu üzerine keşfolunursa, muhakkak hayr-ı kesîr i’tâ olundu. Ve onunla beraber eğer bizim zikrettiğimiz şey üzerine iktisâr ederse, [22/52] o hâlde aklı üzerine hâkim olan ma’rifetten bu kadarı ona kifâyet eder; binâe- naleyh âriflere lâhik olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, muhakkak "tabiat"ın, Rahmânî nefesin "ayn"ı olduğu keşfedilirse, muhakkak çok hayır verilmiş olur. Ve bununla beraber, eğer bizim zikrettiğimiz şey üzerine yetinirse, o hâlde aklı üzerine hâkim olan marifetten bu kadarı ona yeter; bu sebeple âriflere katılır.

Ya’ni makâm-ı hayvâniyyetle mütehakkık olup kesîf olan mâdde-i ta- bîiyye ve unsuriyyenin dahli olmaksızın akl-ı mücerred olmak mertebe-i latîfesine intikâl eden ve kendisini kuyûd-ı tabîiyyeden muarrâ olan akl-ı mücerred mertebesinde bulan sâlike, “tabîat” nefes-i Rahmânînin “ayn”ı olduğu keşfolunsa, bu sâlike hayr-ı kesîr i’tâ edilmiş olur. Zîrâ bu mertebe- de, bu keşf ba’zı meşâribe hâsıl olur ve ba’zı meşâribe de hâsıl olmaz. Meşâ- rib muhtelif olduğu için ba’zı zevât Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin keşf-i âlîlerine muhâlif akvâlde bulunmuşlardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, hayvanlık makamıyla gerçekleşen ve yoğun olan tabiî ve unsurlara ait maddenin dâhil olması olmaksızın, soyut akıl olma mertebesinin inceliğine geçen ve kendisini tabiî kayıtlamalardan arınmış olan soyut akıl mertebesinde bulan Hakk Yolcusu'na, "tabiat"ın Rahmânî nefesin "tekil hakikat"i olduğu keşfedilse, bu Hakk Yolcusu'na çok hayır verilmiş olur. Çünkü bu mertebede, bu keşif bazı meşreplere (tasavvufî ekollere) hâsıl olur ve bazı meşreplere de hâsıl olmaz. Meşrepler farklı olduğu için bazı zâtlar Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin yüce keşfine muhalif sözlerde bulunmuşlardır.

Ezcümle İmâm-ı Rabbânî Mektûbât’ının otuz birinci mektûbunda yazar ki: “Ehl-i Hak meyânında mukarrer olduğu üzere ihâta ve kurb-i Hak Teâlâ ilmidir; ve Hak Sübhânehû hiçbir şey ile müttehid değildir. او [O, O’dur (teâlâ ve tekaddes); ve âlem O’nun gayrıdır.] ya'ni, Vâcibü'l-vücûd mümkinü'l-vücûd ile ittihâd eylemez; Hak Sübhanehû ve Teâlâ bîçûn ve bî-çigûnedir; ve âlem serâser dâğ-ı çünî ve çigûnegî ile muttasıftır. Bî-çûne ayn-ı çûn demek, Vâcib Teâlâya mümki-nin gayrı değildir, demektir. Kadîm asla hâdisin aynı olmaz. Zîrâ inkılâb-ı hakāyık aklen ve şer'an muhâl ve birini diğeri üzere hamlin sıhhati aslen ve re'sen mümteni'dir. Acîbdir ki Şeyh Muhyiddîn (r.a.) ve onun tâbi'leri zât-ı Vacib Teâlâya “mechûl-i mutlak” derler; ve hiçbir hükümle mahkûm bilmezler. Maahâzâ ihâta-i zâtî ve kurb-i maiyyet-i zâtiyye isbât ederler. Bu ise ancak Zât-i Teâlâ ve Tekaddes üzerine hüküm ve cesârettir. Binâenaleyh savâb olan, ulemâ-i ehl-i sünnet ve cemâatin buyurdukları kurb-i ilmî ve ihâta-i ilmiyyedir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Özetle, İmam-ı Rabbânî Mektûbât'ının otuz birinci mektubunda şöyle yazar: "Hak ehli arasında yerleşmiş olduğu üzere, Yüce Allah'ın kuşatması ve yakınlığı ilim iledir; ve O Sübhanehu hiçbir şey ile birleşmiş değildir. هو [O, O'dur (yücedir ve kutsaldır); ve âlem O'nun gayrıdır.] yani, Vâcibü'l-vücûd (varlığı zorunlu olan) mümkinü'l-vücûd (varlığı mümkün olan) ile birleşmez; Yüce ve Kutsal Allah nasılsız ve niceliksizdir; ve âlem baştan sona nasıllık ve nicelik damgasıyla nitelenmiştir. Nasılsız olana aynen nasıllıktır demek, Yüce Vâcib'e mümkinin gayrı değildir demektir. Kadîm (ezelî olan) asla hâdisin (sonradan olanın) aynısı olmaz. Çünkü hakikatlerin değişmesi aklen ve şer'an imkânsızdır ve birini diğeri üzerine yüklemenin doğruluğu asla ve kesinlikle imkânsızdır. Şaşırtıcıdır ki Şeyh Muhyiddîn (r.a.) ve onun takipçileri, Yüce Vâcib'in zâtına "mechûl-i mutlak" (mutlak bilinmez) derler; ve hiçbir hükümle hükümlü bilmezler. Bununla birlikte, zâtî kuşatma ve zâtî maiyyet (beraberlik) yakınlığını ispat ederler. Bu ise ancak Yüce ve Kutsal Zât üzerine hüküm ve cürettir. Bu sebeple doğru olan, Ehl-i Sünnet ve Cemaat ulemasının buyurdukları ilmî yakınlık ve ilmî kuşatmadır."

İşte bu kelâm Şeyh-i Ekber ve misk-i ezfer efendimizin meşreb-i irfân-larına muhâliftir, fakat ihtilaf meşrebdedir. Ve şübhe yok ki İmâm-ı Rab-bânînin meşrebi hazret-i Şeyh-i Ekber'in meşreb-i âlîsinden dûndur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu söz, Şeyh-i Ekber ve misk-i ezfer (çok güzel kokulu misk) efendimizin irfan meşrebine (bilgi ve anlayış tarzına) aykırıdır; fakat ihtilaf meşrepte (anlayış tarzında) bulunmaktadır. Ve şüphe yok ki İmâm-ı Rabbânî'nin meşrebi, hazret-i Şeyh-i Ekber'in yüce meşrebinden daha aşağıdır.

İmdi nefes-i Rahmânînin suver-i tabîiyyede ve suver-i tabîiyyenin dahi nefes-i Rahmânîde zuhûru cihetiyle, nefes-i Rahmânî suver-i tabîiyyenin "ayn"ı olduğu sâlike münkeşif olursa, ona hikmet-i külliyye-i ilâhiyye [22/53] itâ olunur; ve bu hikmet dahi, nâmütenâhî olan ayân-ı halkıy-ye sûretlerini vücûd-1 vâhid-i Hakk'ın taklîb etmesidir; ve hayr-ı kesîr ise vücûd-1 vâhid-i Haktır. Ve nefes-i Rahmânî, Fass-ı Şuaybînin evâilinde ve Fass-1 Îsevîde mürûr etti; tafsîli oradan anlaşılır. Ve eğer sâlik bizim zikrettiğimiz şey üzere akl-ı mücerred makāmıyla iktisar eder ve suver-i tabîiyyede zâhir olan ahkâm-ı muhtelife, suver-i tabîiyyeye tenezzül eden a'yân-ı sabitenin ma'nâları olduğu ona münkeşif olmazsa, akl-ı nazarîsi üzerine hâkim olan ma'rifetten bu kadar marifet ona kifâyet eder; ve bu kadar ma'rifetle dahi ârifîn zümresine iltihâk eyler. ويَعْرِفُ عند ذلك ذَوْقًا، فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ»، وما قَتَلَهم إلا الحَدِيدُ والضَّارِبُ والَّذِي خَلَقَ هذه الصُّورِ ، فبالمَجْمُوعِ وَقَعَ القَتْلُ والرَّمْي، فيُشَاهِدُ الأمور بأصولها وصُوَرِها ، فيكون تَامَّا ، فإِنْ شَهِدَ النَّفْسَ كان مع التَّمَامِ كَامِلا ، فلا يَرَى إِلا اللَّهَ عينَ ما يَرَى ، فيَرَى الرَّائِي عِينَ المَرْئِي . وهذا القَدَرُ كَافٍ، وَاللَّهُ الْمُوَفِّقُ الهَادِي. Ve bunun indinde فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ (Enfal, 8/17) [Siz onları öl- dürmediniz, velâkin onları Allah Teâlâ öldürdü.] kelâm-ı ilâhisini zev- kan ârif olur. Ve onları ancak demir ve dârib ve bu sûretleri halkeden katletti. Binâenaleyh mecmû' ile katl ve remy vâki' oldu. İmdi umû- ru usûlüyle ve sûretleriyle müşâhede eder. Şu hâlde tâm olur. Eğer nefsi müşâhede ederse tamâm ile kâmil olur. Binâenaleyh gördüğü şeyin "ayn"ını Allah'dan gayrı [22/54] görmez. İmdi râîyi mer'înin "ayn”ı görür; ve bu kadar kâfidir. Ve Allah Teâlâ muvaffık ve Hâdî'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Rahmânî nefesin tabiî suretlerde ve tabiî suretlerin de Rahmânî nefeste ortaya çıkması sebebiyle, Rahmânî nefesin tabiî suretlerin "özü" olduğu Hakk Yolcusu'na açığa çıkarsa, ona ilâhî küllî hikmet [22/53] verilir; ve bu hikmet de, sonsuz olan halka ait hakikatler suretlerini Hakk'ın tek varlığının dönüştürmesidir; ve çok hayır ise Hakk'ın tek varlığıdır. Ve Rahmânî nefes, Fass-ı Şuaybî'nin başlarında ve Fass-ı Îsevî'de geçti; ayrıntısı oradan anlaşılır. Ve eğer Hakk Yolcusu bizim zikrettiğimiz şey üzere mücerret akıl makamıyla yetinir ve tabiî suretlerde görünen farklı hükümlerin, tabiî suretlere inen sabit hakikatlerin anlamları olduğu ona açığa çıkmazsa, nazarî aklına hâkim olan marifetten bu kadar marifet ona yeter; ve bu kadar marifetle dahi ârifler zümresine katılır. ويَعْرِفُ عند ذلك ذَوْقًا، فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ»، وما قَتَلَهم إلا الحَدِيدُ والضَّارِبُ والَّذِي خَلَقَ هذه الصُّورِ ، فبالمَجْمُوعِ وَقَعَ القَتْلُ والرَّمْي، فيُشَاهِدُ الأمور بأصولها وصُوَرِها ، فيكون تَامَّا ، فإِنْ شَهِدَ النَّفْسَ كان مع التَّمَامِ كَامِلا ، فلا يَرَى إِلا اللَّهَ عينَ ما يَرَى ، فيَرَى الرَّائِي عِينَ المَرْئِي . وهذا القَدَرُ كَافٍ، وَاللَّهُ الْمُوَفِّقُ الهَادِي. Ve bunun yanında فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ (Enfal, 8/17) [Siz onları öldürmediniz, velâkin onları Yüce Allah öldürdü.] ilâhî kelâmını zevken ârif olur. Ve onları ancak demir ve vuran ve bu suretleri yaratan katletti. Buna göre, bütünle katl ve atış meydana geldi. Şimdi işleri asıllarıyla ve suretleriyle müşâhede eder. Şu halde tam olur. Eğer nefsi müşâhede ederse tamâm ile kâmil olur. Buna göre gördüğü şeyin "özünü" Allah'tan başka [22/54] görmez. Şimdi gören, görülenin "özünü" görür; ve bu kadar yeterlidir. Ve Yüce Allah muvaffık ve Hâdî'dir.

Ya'ni sâlik akl-ı nazarîsi üzerine hâkim olan bâlâda mezkûr ma'rifeti tahsîl ettiği vakit, “tabîat”ın ancak Rahmân olduğunu zevkan ârif olur. Ve binaenaleyh فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ (Enfal 8/17) ya'ni “Ehl-i îmân küffa- rı katletmediler; velâkin onları Allah Teâlâ katleyledi” âyet-i kerîmesi ki, "tabîat”ın ancak Rahmân olduğuna delîldir, bunu maʼnâsını zevkan anlar. Hâlbuki vücûdlarında nazar-ı fikrîlerine müstenid olan akılları hükmeden ehl-i felsefe buna ihtimal vermezler; ve ulemâ-i zâhir bu hükmü vermek- ten korkarlar. Zîrâ Hakk'ı vücûd-ı mümkinden kemâl-i şiddetle tenzîh-i resmî ile tenzîh etmek vehimlerine muvâfık gelir. Tenzîh-i sırf ise, Hakk'ı tahdîd etmektir. Zîrâ, bir şey bir şeyden münezzeh olunca ikisinin hudû- du tefrîk edilmiş olur. Binâenaleyh vücûdlarında aklı hâkim olan kimseler yarım ma'rifet sahibidirler. Fakat aklın bendeliğinden kurtulan ve Allah Teâlâ tarafından aklına tecellî ile maʼrifet ihsân olunan kimse Hakk'ı ten- zîh mahallinde, tenzîh-i resmî ile değil, tenzîh-i hakîkî ile tenzîh eder; ve tecellînin verdiği maʼrifet iktizâsınca Hakk'ın vücûdunun hâricinde bir vü- cûd ve sûret müşâhede etmeyip, belki “tabîat” Rahmân'ın “ayn”ı olduğunu zevkan bildiğinden, teşbîh mahallinde dahi, kendini müşâhedesi ve keşfi üzerine Hakk'ı teşbîh eyler. İşte buna binâen zikrolunan âyet-i kerîmenin [22/55] maʼnâsını zevkan anlar. Zîrâ ehl-i küfrü esnâ-yı harbde ancak esli- ha-i hadîdiyye ve top ve tüfenk gibi âlât-ı sâire ve bir de dârib ve râmî olan mü'minlerin sûretleri ve mü'minlerin sûretlerini halkeden Hak, öldürdü. Binâenaleyh “öldürmek” ve “atmak” bunların heyet-i mecmûasıyla vâki' oldu. İşte akl-ı mücerred mertebesine terakkî edip bu mertebeye mahsûs olan tecellînin verdiği marifetle iktisar eden sâlik, bu dünyâda ve âlem-i histe gördüğü umûru böylece esâslarıyla ve sûretleriyle müşâhede eder; ve bu kadar ma'rifetle ârifîn zümresine lâhik olur; ve maʼrifette tamâm olur, ya'ni nâkısu'l-ma'rife olmaz. Fakat sâlik akl-ı mücerred makāmına terakkî ettikten sonra makām-ı hayvâniyyeti olan makām-ı şehvetine nüzûl eder; ve nefes-i Rahmânî suver-i tabîiyyenin “ayn”ı olduğunu müşâhede ederse, evvelki makāmda tahsîl ettiği maʼrifet-i tâmme ile beraber kâmil olur, ya'ni marifette kemâl sâhibi olur ve aksâ-yı marifete vusûl bulur. Bu ma'rifet-i tâmme-i kâmile sâyesinde, gördüğü şeyin “ayn”ını görmez; ancak Allah'ı görür. Ya'ni suver-i müteayyineyi görmez, belki her sûrette zâhir ve mü- teayyin olan vücûd-ı vâhid-i Hakk'ı görür. Abdullah Balyânî hazretleri ne güzel buyurur! [22/56] Rubâî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk Yolcusu, akl-ı nazarîsine (teorik aklına) hâkim olan, yukarıda zikredilen marifeti (bilgiyi) elde ettiği zaman, "tabiat"ın ancak Rahmân olduğunu zevken (tattığı, deneyimlediği bir bilgiyle) bilir. Ve bu sebeple, فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ (Enfal 8/17) yani "Ehl-i iman kâfirleri öldürmediler; velâkin onları Yüce Allah öldürdü" ayet-i kerimesi ki, "tabiat"ın ancak Rahmân olduğuna delildir, bunun manasını zevken anlar. Hâlbuki varlıklarında fikrî nazarlarına dayanan akılları hükmeden felsefeciler buna ihtimal vermezler; ve zahir uleması (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) bu hükmü vermekten korkarlar. Çünkü Hakk'ı mümkin varlıktan (yaratılmışlardan) kemâl-i şiddetle (tam bir kesinlikle) resmî tenzih (şeklî arındırma) ile tenzih etmek, vehimlerine (sanılarına) uygun gelir. Sırf tenzih (sadece arındırma) ise, Hakk'ı sınırlamaktır. Çünkü bir şey bir şeyden münezzeh (uzak, beri) olunca, ikisinin hududu (sınırı) tefrik edilmiş (ayrılmış) olur. Bu sebeple varlıklarında aklı hâkim olan kimseler yarım marifet sahibidirler. Fakat aklın bendeliğinden kurtulan ve Yüce Allah tarafından aklına tecelli (ilahi nurun yansıması) ile marifet ihsan olunan (bağışlanan) kimse, Hakk'ı tenzih mahallinde (arındırma konusunda), resmî tenzih ile değil, hakikî tenzih (gerçek arındırma) ile tenzih eder; ve tecellinin verdiği marifet gereğince Hakk'ın varlığının haricinde (dışında) bir varlık ve suret (şekil) müşahade etmeyip, aksine "tabiat" Rahmân'ın "ayn"ı (özü) olduğunu zevken bildiğinden, teşbih mahallinde (benzetme konusunda) dahi, kendini müşahadesi (gözlemi) ve keşfi (ilahi sırların açılması) üzerine Hakk'ı teşbih eyler (benzetir). İşte buna binaen zikrolunan ayet-i kerimenin [22/55] manasını zevken anlar. Çünkü küfür ehlini savaş esnasında ancak demir silahlar ve top ve tüfek gibi diğer aletler ve bir de vuran ve atan müminlerin suretleri (şekilleri) ve müminlerin suretlerini halkeden (yaratan) Hak, öldürdü. Bu sebeple "öldürmek" ve "atmak" bunların heyet-i mecmuasıyla (bütününün bir araya gelmesiyle) vaki oldu (meydana geldi). İşte akl-ı mücerred (soyut akıl) mertebesine terakki edip (yükselip) bu mertebeye mahsus (özgü) olan tecellinin verdiği marifetle iktisar eden (yetinen) Hakk Yolcusu, bu dünyada ve his âleminde (duyular âleminde) gördüğü işleri böylece esaslarıyla ve suretleriyle müşahade eder; ve bu kadar marifetle arifler zümresine katılır; ve marifette tamam olur, yani nâkısu'l-marife (marifeti eksik) olmaz. Fakat Hakk Yolcusu akl-ı mücerred makamına terakki ettikten sonra hayvaniyet makamı olan şehvet makamına nüzul eder (iner); ve nefes-i Rahmânî'nin (Rahmân'ın nefesi, varlığa can veren ilahi soluk) tabii suretlerin "ayn"ı (özü) olduğunu müşahade ederse, evvelki makamda elde ettiği tam marifet ile beraber kâmil olur, yani marifette kemâl sahibi olur ve marifetin en son noktasına ulaşır. Bu tam ve kâmil marifet sayesinde, gördüğü şeyin "ayn"ını (özünü) görmez; ancak Allah'ı görür. Yani müteayyin (belirli, somutlaşmış) suretleri görmez, aksine her surette zahir (görünen) ve müteayyin olan vahid (tek) Hakk'ın varlığını görür. Abdullah Balyânî hazretleri ne güzel buyurur! [22/56] Rubai:

از پای طلب می ننشینم هر دم تا حق بدو چشم سر نبینم هر دم

آن ایشانند و من چنینم هردم گویند خدا به چشم سر نتوان دید

Tercüme: "Her dem Hakk'ı başın iki gözüyle539 görmedikçe, dâimâ O'nu müşâhede talebinden vazgeçmem. Hak, baş gözü ile görülemez der- ler. Söyleyen onlardır, ben her dem böyleyim."540 İmdi bu müşâhede sâhibi, râîyi merʼînin “ayn”ı görür. Ya'ni râî, ki kendi nefsidir, mer'înin “ayn”ı görür; ve bu sûrette de gören ve görülen ve müşâ- hede eden ve müşâhede olunan şey'-i vâhid olur. Nitekim Hallâc-ı Mansûr (k.s.) hazretleri bu makāma işâretle buyurur. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Her an Hakk'ı başın iki gözüyle görmedikçe, sürekli O'nu müşahede etme talebimden vazgeçmem. 'Hak, baş gözü ile görülemez' derler. Söyleyen onlardır, ben her an böyleyim." Şimdi bu müşahede sahibi, göreni görülenin tekil hakikati olarak görür. Yani gören, ki kendi nefsidir, görülenin tekil hakikati olarak görür; ve bu şekilde de gören ve görülen ve müşahede eden ve müşahede olunan tek bir şey olur. Nasıl ki Hallâc-ı Mansûr (k.s.) hazretleri bu makama işaretle buyurur. Beyit:

حَاشَاكَ حَاشَاي مِن اثْبَاتِ اثْنَيْنِ أَ أَنْتَ أَمْ أَنَا هَذَا الْعَيْنُ فِي الْعَيْنِ

Tercüme: "Aynda olan bu “ayn”, sen misin yoksa ben miyim? İkilik isbâtından seni ve beni tenzîh ederim."541 Ve Mahmûd-i Şebüsterî (k.s.) Gülşen-i Râz'larında bu maʼrifeti şu beyit- lerde böyle buyururlar. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Tekil hakikatte olan bu “tekil hakikat”, sen misin yoksa ben miyim? İkilik ispatından seni ve beni uzak tutarım."541 Ve Mahmûd-i Şebüsterî (k.s.) Gülşen-i Râz'larında bu marifeti şu beyitlerde böyle buyururlar. Beyit:
