# Kelime-i Îseviyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-iseviyye
**Sayfa:** 98

---

بسم الله الرحمن الرحيم

XV

فَصُ حِكْمَةٍ نَبْوِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ عِيسَوِيَّةٍ

## BU FASS KELİME-İ ÎSEVİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ NEBVİYYE BEYÂNINDADIR.

Ma'lûm olsun ki, “hikmet-i nebviyye”nin Kelime-i Îseviyye'ye tahsîsi hakkında şurrâh-ı kirâm iki vecih beyân buyururlar: Birincisi: “Nebî” ke- limesinin hemze ile olmasıdır. Bu sûrette "nebî" kelimesi "ihbâr" ma'nâsı- na olan نبأ ]nebe'e]den müştakk olur. Bu *Fusûsu'l-Hikem*'de beyân olunan hikmetlerin kâffesi her ne kadar “nebe’e”den müştakk olan “nebeviyye” ise de, bunun Kelime-i Îseviyye'ye ihtisası, Îsâ (a.s.)ın hâline nübüvvet-i fit- riyyenin gālib olması sebebiyledir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de onun nübüvvet-i fıtriyyesinden ihbârân vâlidesinin karnında iken أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا )Meryem, 19/24) [Sakın mahzûn olma, Rabbin senin altında bir akarsu vücûda getirdi.]; ve beşikte iken آثانِي الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا )Meryem, 19/30) [Bana kitâb verdi ve beni peygamber yaptı.] dediğini beyân buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "hikmet-i nebviyye"nin (peygamberlik hikmetinin) Kelime-i Îseviyye'ye (İsa kelimesine) özel kılınması hakkında şerh eden büyük âlimler iki vecih (yön) açıklarlar: Birincisi: "Nebî" kelimesinin hemze ile olmasıdır. Bu durumda "nebî" kelimesi "ihbâr" (haber verme) anlamına gelen نبأ [nebe'e]den türemiş olur. Bu *Fusûsu'l-Hikem*'de açıklanan hikmetlerin hepsi her ne kadar "nebe'e"den türemiş olan "nebeviyye" (peygamberliğe ait) ise de, bunun Kelime-i Îseviyye'ye özel kılınması, İsa (a.s.)ın hâline fıtrî nübüvvetin (doğuştan gelen peygamberliğin) üstün gelmesi sebebiyledir. Nasıl ki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de onun fıtrî nübüvvetinden haber vererek, annesinin karnında iken أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا (Meryem, 19/24) [Sakın mahzun olma, Rabbin senin altında bir akarsu vücuda getirdi.]; ve beşikte iken آثانِي الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا (Meryem, 19/30) [Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı.] dediğini açıklamıştır.

İkincisi: “Nebî” kelimesinin نبا، ينبو، نبوًا [nebâ, yenbû, nebven]den müş- takk olup hemzesiz bulunmasıdır. Ve نبا [nebâ] “rifat” maʼnâsına gelir. Şu hâlde onun hikmeti, “hikmet-i refʼiyye” olur. Zîrâ onun makāmında rif'at vardır. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de بَلْ رَفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ )Nisâ, 4/158) [Allah onu kendine doğru ref'eyledi.] buyurur. Ve âhir zamanda da nüzûl ederek velâyet-i âmmeyi hatmeyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi: "Nebî" kelimesinin نبا، ينبو، نبوًا [nebâ, yenbû, nebven] kökünden türemiş ve hemzesiz olmasıdır. Ve نبا [nebâ] "yücelik" anlamına gelir. Şu hâlde onun hikmeti, "yüceltme hikmeti" olur. Çünkü onun makamında yücelik vardır. Nitekim Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "بَلْ رَفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ" (Nisâ, 4/158) [Aksine Allah onu kendine doğru yüceltti.] buyurur. Ve âhir zamanda da inerek genel velâyeti (velâyet-i âmme) sona erdirir.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin terbiye-gerdesi ve evlâd-1 ma'nevîsi Sadreddîn-i Konevî (k.s.) [15/2] hazretleri *Fükûk*'ünde buyu- rurlar ki: lin mukābilidir. Ve Allah Teâlâdan taleb ve duâ, amellerden bir nevi' amel- dir. Senin amelin lisân ile vâki' olan suâlden ibaret olunca, amelinin cezâsı olmak üzere Hak Teâlâ dahi sana icâbeti, cisminin âlet-i semâı olan kulağın ile "Lebbeyk, [15/116] ey kulum!” dediğini işittirir. Ve eğer amelin lisân-ı kalbin ile vâki' olan suâlden ibaret olursa, yine ameline mukābil bir cezâ olmak üzere “Lebbeyk yâ abdî!” dediğini sana sem’-i kalbin ile işittirir. Ve taleb ettiğin şey isti'dâd-1 ezelîne muvâfık ve onun serîan husûlü mukadder ise derhal vâki' olur; değil ise vakt-i mukaddere teʼhîr olunur. Fakat vakt-i duâda "Lebbeyk" kavli aslâ teahhur etmez. İcâbet-i kavliyye ile icâbet-i fiiliyye hakkındaki tafsîlât Fass-ı Şîsîde mürür etmiş idi. “Hâzâ min fazlı Rabbî." (Neml, 27/40) [Bu Rabbimin fazlındandır.] İbtida: 8 Safer 1338 ve 3 Teşrîn-i sânî 1335 [3 Kasım 1919], Pazartesi gecesi saat 3,5 Hitâm: Cümâde'l-âhire 1338 ve 2 Mart 1336 [2 Mart 1920], Salı gecesi saat-i ezânî 2,5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin terbiyesinden geçmiş ve manevî evladı Sadreddîn-i Konevî (k.s.) hazretleri *Fükûk* adlı eserinde şöyle buyurur: Bu, karşılığındadır. Ve Yüce Allah'tan talep ve dua, amellerden bir çeşit ameldir. Senin amelin dil ile gerçekleşen sorudan ibaret olunca, amelinin karşılığı olarak Yüce Allah da sana cevabı, cisminin işitme âleti olan kulağın ile "Lebbeyk, ey kulum!" dediğini işittirir. Ve eğer amelin kalbinin dili ile gerçekleşen sorudan ibaret olursa, yine ameline karşılık bir karşılık olmak üzere "Lebbeyk yâ abdî!" dediğini sana kalbinin işitmesi ile işittirir. Ve talep ettiğin şey ezelî yatkınlığına uygun ve onun hızlıca gerçekleşmesi takdir edilmiş ise derhal gerçekleşir; değil ise takdir edilmiş vaktine ertelenir. Fakat dua vaktinde "Lebbeyk" sözü asla gecikmez. Sözlü icabet ile fiilî icabet hakkındaki ayrıntılar Şîs Fassı'nda geçmişti. "Hâzâ min fazlı Rabbî." (Neml, 27/40) [Bu Rabbimin fazlındandır.] Başlangıç: 8 Safer 1338 ve 3 Teşrîn-i sânî 1335 [3 Kasım 1919], Pazartesi gecesi saat 3.30 Bitiş: Cümâde'l-âhire 1338 ve 2 Mart 1336 [2 Mart 1920], Salı gecesi ezanî saat 2.30.

عُنْصُرِيُّونَ وَمَنْ فَوقَهُم طَبِيعِيُّونَ، ولهذا وَصَفَهُم [15/63] اللَّهُ بِالاخْتِصَامِ أَعْنِي

المَلَأُ الأَعْلَى، لأنَّ الطبيعةَ مُتَقَابِلَةٌ ، والتَّقَابُلُ الَّذي في الأسماء الإلهية التي

هي النِّسَبُ، إِنَّمَا أَعْطَاهُ النَّفَسُ.

Ve beşer-i unsurî sûretiyle nefh-i rûhî emrinde bizim zikrettiğimize delâlet eden şeydendir ki, muhakkak Hak, kendi nefsini "nefes-i Rahmânî” ile vasfetti. Hâlbuki her bir mevsûf için bir sıfat lâbüddür ki, bu sıfatın müstelzim olduğu şeyin mecmûunda sıfata tâbi' ola. Ve sen, muhakkak nefesin müteneffiste, ne şeyi müstelzim olduğunu bilirsin. İşte bunun için nefes-i ilâhî, suver-i âlemi kabûl etti. Böyle olunca o, onlar için cevher-i heyûlânî gibidir ve değildir, illâ ki tabîatın "ayn"ıdır. İmdi anâsır, tabîatın sûretlerinden bir sûrettir. Ve anâsırın fevkinde olan şey ve onlardan tevellüd eden şey dahi, kezâlik ta- bîatın sûretlerindendir. Ve onlar, yedi göğün fevkinde olan ervâh-ı ulviyyedir. Ve göklerin ervâhına ve onların a'yânına gelince, onlar un- suriyyedir. Zîrâ onlar duhân-ı anâsırdandır ki, onlardan mütevelliddir. Ve her bir semâdan, melâikeden mütekevvin olan şey, onlardandır. Binâenaleyh onlar unsuriyyûndur; ve onların fevkinde olan tabîiyyûn- dur. Ve işte bunun için Allah Teâlâ onları, ya'ni mele-i a'lâyı ihtisâm ile vasfeyledi. Zîrâ tabîat mütekābildir. Ve nisebden ibâret bulunan esmâ-i ilâhiyye arasında vâki' olan tekabülü ancak nefes i'tâ eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve beşerî (insana ait) unsurlu sûretiyle rûh üfleme işinde bizim zikrettiğimize delâlet eden şeylerden biri de şudur: Muhakkak ki Hak, kendi nefsini "nefes-i Rahmânî" (Rahmân'ın nefesi) ile vasfetti. Hâlbuki her bir vasıflanan için bir sıfat zorunludur ki, bu sıfatın gerektirdiği şeyin bütününde sıfata tâbi olsun. Ve sen, muhakkak ki nefesin nefes alıp verende neyi gerektirdiğini bilirsin. İşte bunun için ilâhî nefes, âlem sûretlerini kabul etti. Böyle olunca o, onlar için heyulânî (ilk maddeye ait) cevher gibidir ve değildir, ancak tabiatın ayn'ıdır (özüdür). Şimdi anâsır (dört temel unsur), tabiatın sûretlerinden bir sûrettir. Ve anâsırın üstünde olan şey ve onlardan türeyen şey dahi, aynı şekilde tabiatın sûretlerindendir. Ve onlar, yedi göğün üstünde olan ulvî ruhlardır. Ve göklerin ruhlarına ve onların a'yânına (sabit hakikatlerine) gelince, onlar unsurîdir. Çünkü onlar anâsırın dumanındandır ki, onlardan türemiştir. Ve her bir semâdan, meleklerden oluşmuş olan şey, onlardandır. Bu sebeple onlar unsurîdir; ve onların üstünde olanlar tabiîdir. Ve işte bunun için Allah Teâlâ onları, yani mele-i a'lâyı (yüce melekler topluluğunu) ihtisâm (karşılıklı çekişme, düşmanlık) ile vasfetti. Çünkü tabiat mütekabildir (karşılıklıdır). Ve nispetlerden ibaret bulunan ilâhî isimler arasında meydana gelen tekabülü (karşılıklı gelmeyi) ancak nefes verdi.

Ya'ni biz yukarıda “Cesed-i Îsevînin ve sûret-i beşeriyyesinin tesviyesi nefh-i rûhîde münderic idi" demiş idik. İşte Rûh-1 emîn'in beşer-i un- surî sûretinde mütemessil olarak Îsa'yı Meryem'e nefhettiği vakitte cism-i Îsa'nın tesviyesinin ve onun sûret-i beşerîsinin [15/64] bu nefh-i rûhânî- de indirâcı hakkındaki beyânâtımıza delâlet eden şeydendir ki, Hak Teâlâ kendi nefsini (sükûn-i fâ ile), (S.a.v.) Efendimiz'in lisânıyla vâki' olan ile إِنِّي لَأَجِدُ نَفَسَ الرَّحْمَنِ مِنْ قِبَلِ الْيَمَنِ ya'ni "Ben nefes-i Rahman'ı Yemen câni- binden istişmâm ediyorum” hadîs-i şerîfinde “nefes-i Rahmânî” ile (feth-i fâ ile) vasfeyledi. Zîrâ kavl-i Nebî, kavl-i Haktır. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى، إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى )Necm 53/3-4) [Peygamber hevâdan ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâdan vahyolunan bir vahiydir.] buyurulur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani biz yukarıda “İsevî cesedinin ve beşerî sûretinin tesviyesi (düzeltilmesi, şekillendirilmesi) ruhanî nefesle (üfleme ile) iç içeydi” demiştik. İşte Rûh-ı Emîn'in (Cebrail a.s.) unsurlardan oluşan insan sûretinde temessül ederek (şekillenerek) İsa'yı Meryem'e nefhettiği (üflediği) vakitte, İsa'nın cisminin tesviyesinin ve onun beşerî sûretinin bu ruhanî nefesle iç içe oluşu hakkındaki beyanlarımıza delalet eden şeydendir ki, Yüce Allah kendi nefsini (sükûn-i fâ ile, yani "nefs" kelimesindeki "fâ" harfi sakin okunarak), Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) lisanıyla vâki olan "إِنِّي لَأَجِدُ نَفَسَ الرَّحْمَنِ مِنْ قِبَلِ الْيَمَنِ" yani "Ben Rahman'ın nefesini Yemen tarafından hissediyorum" hadîs-i şerîfinde "nefes-i Rahmanî" ile (feth-i fâ ile, yani "nefes" kelimesindeki "fâ" harfi üstün okunarak) vasfetti. Çünkü Nebî'nin sözü, Hakk'ın sözüdür. Nitekim âyet-i kerîmede "وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى، إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى" (Necm 53/3-4) [Peygamber hevâdan ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâdan vahyolunan bir vahiydir.] buyurulur.

İmdi nefs-i Hak mevsûf ve nefes-i Rahmânî O'nun sıfatı oldu. Hâl- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hakk'ın zâtı mevsûf (sıfatlarla nitelenen) ve Rahmânî nefes O'nun sıfatı oldu.

مُراد شيخنا رضي الله عنه من إقرانِه هذه الحكمة بالنَّبْوَةِ ليس بمعنى الإخبارِ فَإِنَّ

كلَّ مَن ذُكِرَ من الانبياء في هذا الكتابِ مُشتَرَكونَ في ذلك وإِنَّما مُرادُه مَعنَى

الرفعة .

Ya'ni "Bizim şeyhimiz (r.a.)ın bu hikmeti, “nebve”ye mukārin kılma- sından murâdı “ihbâr” maʼnâsına değildir. Zîrâ bu kitâbda zikrolunan en- biyâdan her birisi bunda müşterektirler; ve onun murâdı ancak rif'attir." Hz. Sadreddîn-i Konevî (k.s.) Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizden bu hakîkati sem'-i cism ile işitmiş olduklarına şübhe olunmayacağından onların kelâmı sened-i kavîdir. Binâenaleyh vech-i sânî müreccahdır. Şu hâlde evvelkisi “nûn” ile “ba”ın fethleriyle نَبَوِيَّة ]nebeviyye] ikincisi “nûn”un fethi ve “bâ”- nın sükûniyle نَبْوِيَّة ]nebviyye] telaffuz olunmak lâzım gelir. Vallâhu a'lem bi-murâdihi. [Allah murâdını en iyi bilendir.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Bizim şeyhimizin (Allah rahmet eylesin) bu hikmeti 'nebve'ye yakın kılmasından maksadı 'haber verme' anlamında değildir. Çünkü bu kitapta zikredilen peygamberlerden her biri bunda ortaktır; ve onun maksadı ancak yüceliktir." Hazreti Sadreddin-i Konevî'nin (kuddise sırruhu) Şeyh-i Ekber (Allah rahmet eylesin) efendimizden bu hakikati cismanî kulakla işitmiş olduklarına şüphe edilemeyeceğinden, onların sözü kuvvetli bir senettir. Bu sebeple ikinci vecih tercih edilmelidir. Şu halde, birincisi "nun" ve "ba" harflerinin üstünleriyle "nebeviyye", ikincisi "nun"un üstünü ve "ba"nın sükûnuyla "nebviyye" olarak telaffuz olunması gerekir. Vallâhu a'lem bi-murâdihi. [Allah muradını en iyi bilendir.]

Şiir: عَنْ مَاءِ مَرْيَمَ أَوْ عَنْ نَفْحٍ جِبْرِينِ فِي صُورَةِ الْبَشَرِ الْمَوْجُودِ مِنْ طِينِ مِنَ الطَّبِيعَةِ تَدْعُوهَا بِسِجِّينِ تَكَوَّنَ الرُّوحُ فِي ذَاتٍ مُطَهَّرَةٍ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şiir: Meryem'in suyundan veya Cibril'in üflemesinden, çamurdan var olan insan sûretinde, Siccîn diye adlandırdığın tabiattan, ruh temiz bir zâtta oluştu.

Birinci ma'nâ: Rûh, ya mâ'-i Meryem'den veyâ Cibrîn'in nefhinden, tıynden mevcûd olan beşer sûretinde, Siccîn tesmiye ettiğin tabîat- tan, zât-ı mutahharada mütekevvin oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birinci anlam: Ruh, ya Meryem'in suyundan veya Cebrail'in üflemesinden, çamurdan var olan insan şeklinde, Siccîn diye adlandırdığın tabiatından, temiz zâtta oluştu.

İkinci maʼnâ: Rûh, ya mâ'-i Meryem'den veyâ tıynden mevcûd olan beşer sûretinde zuhûr eden Cibrîn'in nefhinden, Allah Teâlâ'nın Siccîn tesmiye buyurduğu tabîattan, zât-ı mutahharada mütekevvin oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci anlam: Ruh, ya Meryem'in suyundan veya tinden (çamurdan) var olan beşer (insan) suretinde ortaya çıkan Cibril'in üflemesinden, Yüce Allah'ın Siccîn (İbn Arabî terminolojisi: en aşağı mertebe, madde âlemi) diye isimlendirdiği tabiattan, temiz zâtta (Hz. İsa'nın bedeninde) oluştu.

“Ma'-i Meryem”den murâd, hîn-i inzâllerinde kadınların ferclerinde mütehaddis olan su gibi, [15/3] Cebrâîl (a.s.)ın güzel bir delikanlı sûretin- de Hz. Meryem'e görünerek, şekl-i ma’hûd-i cimâ olmaksızın, ona nefhet- mesiyle, Cenâb-ı Meryem'de şehvet husûlü üzerine, ihtilâma müşâbih bir hâl içinde, vâki' olan inzâl esnâsında seyelân eden sudur. “Cibrîn” Cebrâîl (a.s.) ma'nâsına lugattır. "Tıynden mevcûd olan beşer sûreti”nden murâd, Âdem (a.s.)dir. “Zât-ı mutahhara"dan murâd, Hz. Meryem'dir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا )Tahrim, 66/12) [Ve ismetini pek güzelce muhafaza etmiş olana rûhumuzdan üfledik.] kavliyle onun levsiy- yât-ı nefsâniyyeden mutahhar bulunduğuna şehâdet buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Meryem'in suyu"ndan kasıt, kadınların inişleri sırasında ferçlerinde oluşan su gibi, Cebrâîl (a.s.)'ın güzel bir delikanlı suretinde Hz. Meryem'e görünerek, bilinen cinsel birleşme şekli olmaksızın, ona üflemesiyle, Hz. Meryem'de şehvet oluşumu üzerine, ihtilama benzer bir hal içinde, meydana gelen iniş esnasında akan sudur. "Cibrîn", Cebrâîl (a.s.) anlamına gelen bir kelimedir. "Çamurdan var olan insan sureti"nden kasıt, Âdem (a.s.)'dir. "Temiz Zât"tan kasıt, Hz. Meryem'dir. Çünkü Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "Ve ismetini pek güzelce muhafaza etmiş olana ruhumuzdan üfledik." (Tahrim, 66/12) kavliyle onun nefsanî kirliliklerden temiz olduğuna şehadet buyurmuştur.

"Tabîat"tan murâd, ulûhiyetin zâhiri olan tabîat-ı külliyye olmayıp ci- het-i süfliyyede olan tabîat-ı cüz'iyyedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Tabiat"tan kasıt, ulûhiyetin görünen yüzü olan küllî tabiat olmayıp, aşağı mertebede bulunan cüz'î tabiattır.

“Siccîn” إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ )Mutaffifin, 83/7) [Fâcirlerin kitabı sic- cîndedir.] âyet-i kerîmesi mûcibince ehl-i fücûrun mukîm olduğu mahal- lin ismidir. Zîrâ füccâr, hayvâniyetten ibaret olan tabîat-ı cüz'iyyenin hük- müne tebaan amel ederler ki zâhiri, ezvâk-ı muhtelife-i nefsâniyye ve bâtını azâb-ı gûnâgûndur. Onun için Hak Teâlâ hazretleri, kendilerini tabîat-ı cüz'iyyenin ahkâmına teslîm etmiş olan küffâr hakkında وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ )Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) buyurur ki, “Cehennem el'ân küf- fârı ihâta etmiştir" demek olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Siccîn", "إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ" (Mutaffifin, 83/7) [Fâcirlerin kitabı siccîndedir.] âyet-i kerîmesi gereğince, günahkârların (fâcirlerin) ikamet ettiği yerin ismidir. Çünkü günahkârlar (füccâr), hayvanlıktan ibaret olan cüz'î tabiatın hükmüne uyarak amel ederler ki bunun görünen yüzü nefse ait çeşitli zevkler, bâtını ise türlü türlü azaptır. Bu sebeple Yüce Allah, kendilerini cüz'î tabiatın hükümlerine teslim etmiş olan kâfirler hakkında "وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ" (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) buyurur ki bu, "Cehennem şu an kâfirleri kuşatmıştır" anlamına gelir.

Ma'lûm olsun ki: Ulûhiyetin zâhiri olan “tabîat-ı külliyye”ye nazar eden ve fikirleri bu tabîatın kavâid ve ahkâm-ı câriyesinde müstağrak olan hükemâ, âlem-i cismâniyyette bu kavâid ve ahkâmın tahallüfü mümkin olmadığını ve kānûn-i tabîat mûcibince nesl-i insânın ancak erkek ile ka- dının [15/4] ictimâından teselsül edebileceğini zannederler. Bu hüküm, onların emr-i hakāyıkta sırf cehle müstenid olan zan ve vehimlerinden münbaistir. Hükemâ-yı fen, ne kadar tedkîkāt ile meşgül olurlarsa olsun- lar, tabîat-ı külliyye dâiresinden çıkamazlar. Onların keşfiyâtı, ancak bu dâireye mahsûrdur. Binâenaleyh onlar ulûhiyetin zâhiriyle iştigāl ettikleri cihetle kudret-i Hak'tan bî-haberdirler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki: Ulûhiyetin görünen yüzü olan "küllî tabiat"a bakan ve düşünceleri bu tabiatın geçerli kuralları ve hükümlerinde boğulmuş olan filozoflar, cismanî âlemde bu kuralların ve hükümlerin değişmesinin imkânsız olduğunu ve tabiat kanunu gereğince insan neslinin ancak erkek ile kadının birleşmesinden türeyebileceğini zannederler. Bu hüküm, onların hakikatler konusunda sırf cehalete dayanan zan ve vehimlerinden kaynaklanır. Fen filozofları, ne kadar incelemelerle meşgul olurlarsa olsunlar, küllî tabiat dairesinden çıkamazlar. Onların keşifleri, ancak bu daire ile sınırlıdır. Bu sebeple onlar ulûhiyetin görünen yüzüyle meşgul oldukları için Hak'ın kudretinden habersizdirler.

İmdi Hak Teâlâ hazretleri, hükemânın, hükm-i vehmîlerini istima' eden zaîfü'l-akl olanları bu varta-i vehimden tahlîs için –ma'nâ-yı insânın, kendi zâhiri olan vücudunda dilediği vech ile tasarruf ettiği gibi– ulûhiye- tin vücûd-ı zâhirîsi olan bu âlemde onun bâtını, ma'nâsı olan Hakk'ın, öy- lece dilediği vech ile tasarrufunu izhâr etmek üzere, cism-i insânîyi kāide-i tabîat hilâfında olarak üç vech ile halk buyurdu: 1. Anasız babasız olarak cism-i Adem’i salsâlden yarattı. “Sâd” ve “lâm” mâddesi lisân-ı Arabîde, kendisinde erbâb-ı fennin “protoplazma” ya'ni “mâdde-i ceniyye [مادة جنيه] )?( ta'bîr ettikleri şey hâsıl olan “tahammür etmiş süt" ma'nâsına geldiğine göre, Darwin meslekince cism-i Adem'in "protoplazma”dan yaratılmış olması lâzım gelir. Böyle de olsa cism-i Adem yine anasız ve babasız yaratılmış olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah, hikmet sahiplerinin vehmî hükümlerini dinleyen akılca zayıf kimseleri bu vehim girdabından kurtarmak için –insan anlamının, kendi görünen varlığında dilediği şekilde tasarruf ettiği gibi– ilâhlığın görünen varlığı olan bu âlemde, onun bâtını ve anlamı olan Hakk'ın, aynı şekilde dilediği şekilde tasarruf ettiğini göstermek üzere, insan bedenini tabiat kuralına aykırı olarak üç şekilde yarattı: 1. Âdem'in bedenini anasız babasız olarak salsâlden (kuru çamurdan) yarattı. "Sâd" ve "lâm" maddesi Arap dilinde, fen ehlinin "protoplazma" yani "mâdde-i ceniyye" (canlı madde) diye tabir ettikleri şeyin oluştuğu "mayalanmış süt" anlamına geldiğine göre, Darwin'in görüşüne göre Âdem'in bedeninin "protoplazma"dan yaratılmış olması gerekir. Böyle de olsa Âdem'in bedeni yine anasız ve babasız yaratılmış olur.

2. Havva'nın cism-i Adem'den inşiâbı sûretiyle halkıdır. Darwin mesle-kini ta'kîb edenlerin bunu da inkâr edememesi lâzım gelir. Çünkü cism-i Havvâ, kokmuş çamurda tekevvün eden “protoplazma”dan mahlûk olan cins-i insânın nev'-i ünsâsıdır; ve nevi' ise, cinsin bir şûbesidir. [15/5] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Havva'nın yaratılışı, Âdem'in bedeninden ayrılması şeklindedir. Darwin'in yolunu takip edenlerin bunu da inkâr edememesi gerekir. Çünkü Havva'nın bedeni, kokmuş çamurda oluşmuş "protoplazma"dan yaratılmış olan insan cinsinin dişi türüdür; ve tür ise, cinsin bir şubesidir.

3. Îsâ (a.s.)ı babasız olarak Hz. Meryem'in vücudunda halk buyurdu. Ulûhiyet kendisinin vücûd-ı zâhirîsi olan tabîat-ı külliyyede, Adem'i ve Havvayı zikrolunan hâl-i acîbde halk buyurmak sûretiyle kudretini izhâr edince, o kudret-i kâmileden bu tarz hilkatin nefyi için hiçbir sebeb göste-rilemez. Bunu teslîm edemeyen ancak vehimdir. Şu hâlde hilkat-i insâniy-ye bu vücûh-i selâse ile beraber dört tarzda vâki' olmuş olur ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Îsâ (a.s.)ı babasız olarak Hz. Meryem'in vücudunda yarattı. İlâhlık, kendisinin görünen varlığı olan küllî tabiatta, Âdem'i ve Havva'yı zikredilen şaşılacak halde yaratmak suretiyle kudretini ortaya koyunca, o tam kudretten bu tarz bir yaratılışın reddi için hiçbir sebep gösterilemez. Bunu kabul edemeyen ancak vehimdir. Şu halde insan yaratılışı bu üç vecih ile beraber dört tarzda meydana gelmiş olur ki:

Dördüncü vecih, alelâde nutfe-i pederin rahm-ı mâderde cereyânı sûre-tiyle ecsâm-ı insâniyyenin halkıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncü vecih, babanın alelâde nutfesinin annenin rahminde akması suretiyle insan bedenlerinin yaratılmasıdır.

İşte evvelki hilkatler, kudretin istisnâsı ve bu tarz hilkat, o kudretin kāidesi olduğundan, hükemâ ve ukalâ ve sagîr ve kebîr bu kāideye nâzırdır-lar. Onun için yahûdîlerin havsala-i akılları, bir bâkireden pedersiz olarak veled husûlünü almadı. Hz. Meryem gibi, kavmi arasında salâh-ı hâl ile şöhret-yâb olan bir afîfeye zinâ isnâd ettiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte önceki yaratılışlar, kudretin istisnası ve bu tarz yaratılış, o kudretin kuralı olduğundan, filozoflar ve akıl sahipleri, küçük ve büyük herkes bu kurala bakar. Onun için Yahudilerin akıl havsaları, bir bâkireden babasız olarak çocuk meydana gelmesini kabul etmedi. Hz. Meryem gibi, kavmi arasında iyi hâliyle şöhret kazanmış olan iffetli bir kadına zina isnat ettiler.

İmdi âlemin hey'et-i mecmûası Kur'ân-ı fiilîdir. Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e münzel olan Kur'ân-ı kavli يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا (Baka-ra, 2/26) [O, Kur'ân sebebiyle çok kimseleri ıdlâl eder ve çok kimselere hidâyet verir.] âyet-i kerîmesi mûcibince, nasıl ki bazılarını ıdlâl eder ve baʼzılarını mühtedî kılarsa, âlemde zuhûr eden ef'âl-i ilâhiyye dahi, öylece baʼzı kimselerin sebeb-i dalâleti ve bazı kimselerin de sebeb-i hidâyeti olur. İşte ef'âl-i ilâhiyyeden bir fiil olan Îsâ (a.s.)ın sûret-i tekevvünü de efrâd-1 beşer üzerinde bu iki mütekābil te'sîrâtı icrâ eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, âlemin bütün hâli, fiilî Kur'ân'dır. Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e inen kavlî Kur'ân, "يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا" (Bakara, 2/26) [O, Kur'ân sebebiyle çok kimseleri saptırır ve çok kimselere hidâyet verir.] âyet-i kerîmesi gereğince, nasıl ki bazılarını saptırır ve bazılarını doğru yola iletirse, âlemde ortaya çıkan ilâhî fiiller de öylece bazı kimselerin sapma sebebi ve bazı kimselerin de hidâyet sebebi olur. İşte ilâhî fiillerden bir fiil olan Îsâ (a.s.)ın oluşum şekli de insan fertleri üzerinde bu iki zıt tesiri icra etti.

لِأَجْلِ ذَلِكَ قَدْ طَالَتْ إِقَامَتُهُ فِيهَا فَزَادَ عَلَى أَلْفٍ بِتَعْيِينِ

Bu ecilden onda ikāmeti uzadı; taʼyîn ile bin üzerine ziyâde oldu. [15/6] Ya'ni Cenâb-ı Îsa'nın terkîb ve sür'at-i inhilâli iktizâ eden hükm-i ta- bîattan mutahhar olarak tekevvünü eclinden, rûh-ı musavverden ibâret olan cisimde ikāmeti uzadı; ve onun o cisimde ikāmeti tayîn ve hisâb ile bin seneden ziyâde oldu. Zîrâ mîlâd-1 Îsâ ile (S.a.v.) Efendimiz'in dünyayı teşrifleri mâbeyni (555)431 senedir. Fusûsu'l-Hikem'in târîhi ise 627. sene-i hicriyyedir. Gerek bu târîhler ve gerek tevellüd ve hicret-i nebevî mâbey- nindeki mikdâr-ı sinîn yekdîğerine zammolunursa, bin iki yüz küsur sene tutar ki, Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın bu beyt-i şerîfî hîn-i tahrîrlerinde mîlâd-1 Îsådan binden ziyâde seneler mürûr etmiş olur. Binâenaleyh Îsâ (a.s.)ın rûh-ı musavver olan bedeninde, Hz. Şeyh (r.a.) zamânına ve ondan sonra da âhir zamanda zuhûr edecek olan Hz. Mehdî'nin asrında nüzûlü vaktine kadar ikāmeti temâdî etti. Bu temâdî bedeni sebebiyledir. Zîrâ onun bede- ni, cism-i beşerde temessül eden rûhdan ibârettir. Beşer sûretinde zuhûru ve temessülü, ancak sûret-i beşerde olan Hz. Meryem'e münasebet ve it- tisâli ve Hz. Cibrîl'in Cenâb-ı Meryem'e beşer sûretinde zâhir olarak nef- hetmesi sebebiyledir. Hz. Mehdî zamânında nüzülünden sonra, ber-mû- cib-i hadîs-i şerîf, yiyip içer ve tezevvüc eder; ve badehû vefât edip (S.a.v.) Efendimiz'in hücre-i mutahharasına defnolunur. Şu hâlde gerek yahûdî- ler tarafından katle tasaddî olunduğu vakitte ve gerek semâya ref'edildiği zamanda ve el'ân hayât-ı nûrâniyye ile hayy olan Îsâ (a.s.) bade'n-nüzûl, sünnet-i seniyye-i muhammediyyeye tebaan hayât-ı tabîiyye dâiresinde ya- şayacak ve hayât-ı tabîiyye, mevt-i tabîîyi muktezî bulunduğundan كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ )Ankebût, 29/57) [Her nefis, ölümü tadacaktır.] hükmü tahtına dâhil olarak vefât eyleyecektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple onda ikamet etmesi uzadı; tayin ile binin üzerine ziyade oldu. [15/6] Yani Hz. İsa'nın terkibi ve süratle çözülmesini gerektiren tabiat hükmünden arınmış olarak oluşması sebebiyle, tasvir edilmiş ruhtan ibaret olan cisimde ikamet etmesi uzadı; ve onun o cisimde ikamet etmesi tayin ve hesap ile bin seneden fazla oldu. Çünkü Hz. İsa'nın doğumu ile (s.a.v.) Efendimiz'in dünyayı teşrifleri arası (555)431 senedir. Fusûsu'l-Hikem'in yazılış tarihi ise 627. hicri senedir. Gerek bu tarihler ve gerek doğum ve nebevî hicret arasındaki senelerin miktarı birbirine eklenirse, bin iki yüz küsur sene tutar ki, Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın bu şerefli beyti yazdığı sırada Hz. İsa'nın doğumundan binden fazla seneler geçmiş olur. Bu sebeple Hz. İsa (a.s.)ın tasvir edilmiş ruh olan bedeninde, Hz. Şeyh (r.a.) zamanına ve ondan sonra da ahir zamanda zuhur edecek olan Hz. Mehdî'nin asrında iniş vaktine kadar ikamet etmesi devam etti. Bu devam etme bedeni sebebiyledir. Çünkü onun bedeni, beşer cisminde temessül eden (şekillenen) ruhtan ibarettir. Beşer suretinde zuhuru ve temessülü, ancak beşer suretinde olan Hz. Meryem'e münasebet ve ittisali ve Hz. Cibrîl'in Cenâb-ı Meryem'e beşer suretinde zahir olarak nefhetmesi (üflemesi) sebebiyledir. Hz. Mehdî zamanında inişinden sonra, hadis-i şerif gereğince, yiyip içer ve evlenir; ve ondan sonra vefat edip (s.a.v.) Efendimiz'in temiz hücresine defnedilir. Şu halde gerek Yahudiler tarafından katle teşebbüs olunduğu vakitte ve gerek semaya ref'edildiği zamanda ve halen nuranî hayat ile diri olan Hz. İsa (a.s.) inişinden sonra, sünnet-i seniyye-i Muhammediyye'ye tabi olarak tabii hayat dairesinde yaşayacak ve tabii hayat, tabii ölümü gerektirdiğinden كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Ankebût, 29/57) [Her nefis, ölümü tadacaktır.] hükmü altına dahil olarak vefat edecektir.

Ma'lûm olsun ki, yahûdîler tarafından Îsâ (a.s.)a vâki' olan sû'-i kasd hakkında iki rivâyet vardır. Bu bâbdaki tahsîlât, Hasan Sahib ismindeki bir fâzıl-ı muhterem tarafından lisân-ı Fârisî üzere yazılıp Hindistan'da tab' edilmiş olan et-Tevîlü'l-muhkem fi müteşâbihi Fusûsi'l-Hikem nâmındaki Şerh-i Fusûs'ta beyân olunmuştur. [15/7] Tafsîlât-ı mezkûre ondan bi'l-ik- tibâs icmâlen beyân olunur. 432 Şöyle ki: Birinci rivâyete göre Îsâ (a.s.) maslûben şehîd edilmedi, belki ref'olun-du. Ve ona kasdeden yahûdîlerden birisi min-tarafillâh sûret-i Îsâ'ya temsîl olunup yahûdîler Hz. Îsâ zanniyle onu salb ettiler. Ve bu rivâyetin râvîle-ri, sûre-i Nisâ'da vâki' وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ ، بَلْ رَفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ (Nisâ, 4/157-158) [Hâlbuki onu ne katlettiler ne salb ettiler, velâkin kendilerine bir benzetme yapıldı... Allah onu kendine doğru ref'eyledi.] âyet-i kerîme-siyle ihticâc ederler. İkinci rivâyetin râvîleri derler ki: Îsâ (a.s.), vaktâki yahûdîler tarafından ahz olundu, o hazret ile berâber iki sârık dahi derdest edilmiş idi. Her üçünü de çarmıha gerdiler. Ba'dehû oradan indirip, o zamanda cârî olan âdet-i i'dâm üzere, kemiklerini kırıp ihrâc etmek sûretiyle katle mütesaddî oldular; ve sârıklar hakkında öyle yaptılar. Nöbet Îsâ (a.s.)a geldikde, o hazreti vefât etmiş buldular. Velâkin yan tarafına bir mızrak sapladılar; ve o mahalden kan aktı. Binâenaleyh bu fiilin fâilleri “Biz onu maslûb kıldık” dediler. Zîrâ "salb" burada, feth-i "sâd" ile “ihrâc-ı üstühân” ma'nâsınadır. Zamm-ı “sâd” ile olunca [sulb] “darağacı” ma'nâsına gelir. Feth-i “sâd” ile, "ashâb-ı salb" "kemik ihrâc eden kimseler" ma'nâsınadır. Şu hâlde o haz-reti, yahûdîler وَمَا قَتَلُوهُ (Nisâ, 4/157) buyurulduğu üzere, “katletmediler”; belki o hazret kendi kendine teslîm-i rûh eyledi. وَمَا صَلَبُوهُ (Nisâ, 4/157) buyurulduğu üzere dahi, feth-i “sâd” ile “salb etmediler, ya'ni kemiğini çıkarmadılar”. وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ (Nisâ, 4/157) buyurulduğu üzere, “Velâkin maslûbâna, ya'ni kemiği ihrâc edilmiş olanlara müşâbih oldu”. Bu sebeble beyne'n-Nasârâ Hz. Mesîh (a.s.) hakkında ihtilâf husûle geldi ki, bunlar-dan bir tâife Mesîh (a.s.)ın yerine, ona temsîl olunan Yahûdâ'yı katl ve salb ettiler derler. Hâlbuki Kur'ân-ı Kerîm'in müfessirleri bu tafsîle pek az mut- tali' olmakla, Îsâ (a.s.) hakkında Nasârâdan bu kavl ile kāil olan tâifenin sözlerini ihtiyâr ettiler ki, bu kavl, Kur'ân-ı Kerîm'de merdûddur. Zîrâ Hak Teâlâ وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ (Enbiya, 21/34) yani “Yâ Habîbim, senden evvel gelen ricâlden bir racül için huld ve bekā kılmadık” buyurur. Bu âyet-i kerîmeye nazaran [15/8] (S.a.v.) Efendimiz'den evvel gelen bilcümle enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın vefât etmiş olmaları lâzım gelir. Talha ibn Alî hazretleri Cenâb-ı İbn Abbas'tan bu vechi rivâyet eylediği gibi, rivâyet-i Vehb dahi bu merkezdedir. Sûre-i Nisa'nın nüzülünden sonra Hâtıb ibn Beltea (r.a.) melik-i Mısır olan Mukavkıs'a mürsel, nâme-i risâlet-penâhîyi hâmilen gittiği vakit, Mukavkıs Cenâb-ı Hâtıb’a hitâben: “Eğer sizin sâhibiniz nebî ise, Mekke'den Medîne'ye hicret etmemesini niçin Cenâb-ı Hak'tan niyâz etmedi?" diye i'tiraz etmesi üzerine, Hz. Hâtıb dahi: “Îsâ (a.s.) nebî idi; niçin çarmıha gerilmemesini Hak'tan niyâz etmedi?” buyurduğu meşhûrdur. O hazretin bu kavli dahi rivâyet-i mezkûreyi teʼyîd eder. İşte ikinci rivâyet de budur. Evliyâ-i kirâmdan Bedreddîn-i Simâvî (k.s.) Vâridât nâmındaki risale-i şerîfelerinde bu rivâyete muvâfık olarak buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Yahudiler tarafından İsa (a.s.)'a yapılan suikast hakkında iki rivayet vardır. Bu konudaki ayrıntılar, Hasan Sahib isminde saygıdeğer bir âlim tarafından Farsça olarak yazılıp Hindistan'da basılmış olan "et-Tevîlü'l-muhkem fi müteşâbihi Fusûsi'l-Hikem" adlı Fusûs Şerhi'nde açıklanmıştır. [15/7] Söz konusu ayrıntılar, ondan alıntı yapılarak özetle açıklanır. 432 Şöyle ki: Birinci rivayete göre İsa (a.s.) çarmıha gerilerek şehit edilmedi, aksine göğe yükseltildi. Ve ona suikast düzenleyen Yahudilerden biri, Allah tarafından İsa'nın suretine benzetildi ve Yahudiler, Hz. İsa zannıyla onu çarmıha gerdiler. Ve bu rivayetin râvileri, Nisa Suresi'nde geçen "وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ ، بَلْ رَفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ" (Nisa, 4/157-158) [Hâlbuki onu ne katlettiler ne çarmıha gerdiler, velâkin kendilerine bir benzetme yapıldı... Allah onu kendine doğru yükseltti.] ayet-i kerimesiyle delil getirirler. İkinci rivayetin râvileri derler ki: İsa (a.s.), Yahudiler tarafından yakalandığı vakit, o hazret ile beraber iki hırsız da tutuklanmıştı. Her üçünü de çarmıha gerdiler. Daha sonra oradan indirip, o zamanda geçerli olan idam âdeti üzere, kemiklerini kırıp çıkarmak suretiyle katletmeye teşebbüs ettiler; ve hırsızlar hakkında öyle yaptılar. Sıra İsa (a.s.)'a geldiğinde, o hazreti vefat etmiş buldular. Velâkin yan tarafına bir mızrak sapladılar; ve o mahalden kan aktı. Bu sebeple bu fiilin failleri "Biz onu çarmıha gerdik" dediler. Zirâ "salb" burada, "sâd" harfinin fethasıyla "kemik çıkarma" anlamındadır. "Sâd" harfinin zammıyla [sulb] olunca "darağacı" anlamına gelir. "Sâd" harfinin fethasıyla, "ashâb-ı salb" "kemik çıkaran kimseler" anlamındadır. Şu halde o hazreti, Yahudiler "وَمَا قَتَلُوهُ" (Nisa, 4/157) buyurulduğu üzere, "katletmediler"; aksine o hazret kendi kendine ruhunu teslim etti. "وَمَا صَلَبُوهُ" (Nisa, 4/157) buyurulduğu üzere dahi, "sâd" harfinin fethasıyla "salb etmediler, yani kemiğini çıkarmadılar". "وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ" (Nisa, 4/157) buyurulduğu üzere, "Velâkin çarmıha gerilenlere, yani kemiği çıkarılmış olanlara benzedi". Bu sebeple Hristiyanlar arasında Hz. Mesih (a.s.) hakkında ihtilaf meydana geldi ki, bunlardan bir taife Mesih (a.s.)'ın yerine, ona benzetilen Yahuda'yı katlettiler ve çarmıha gerdiler derler. Hâlbuki Kur'an-ı Kerim'in müfessirleri bu ayrıntıya pek az muttali olmakla, İsa (a.s.) hakkında Hristiyanlardan bu sözü söyleyen taifenin sözlerini tercih ettiler ki, bu söz, Kur'an-ı Kerim'de reddedilmiştir. Zirâ Yüce Allah "وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ" (Enbiya, 21/34) yani "Ey Habîbim, senden evvel gelen erkeklerden hiçbir erkek için ebedilik ve kalıcılık kılmadık" buyurur. Bu ayet-i kerimeye nazaran [15/8] (S.a.v.) Efendimiz'den evvel gelen bütün peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) vefat etmiş olmaları lazım gelir. Talha ibn Ali hazretleri Cenab-ı İbn Abbas'tan bu vechi rivayet ettiği gibi, Vehb rivayeti dahi bu merkezdedir. Nisa Suresi'nin nüzulünden sonra Hatıb ibn Beltea (r.a.) Mısır meliki olan Mukavkıs'a gönderilen, risalet-penahî mektubunu taşıyarak gittiği vakit, Mukavkıs Cenab-ı Hatıb'a hitaben: "Eğer sizin sahibiniz nebi ise, Mekke'den Medine'ye hicret etmemesini niçin Cenab-ı Hak'tan niyaz etmedi?" diye itiraz etmesi üzerine, Hz. Hatıb dahi: "İsa (a.s.) nebi idi; niçin çarmıha gerilmemesini Hak'tan niyaz etmedi?" buyurduğu meşhurdur. O hazretin bu sözü dahi söz konusu rivayeti teyit eder. İşte ikinci rivayet de budur. Evliya-i kiramdan Bedreddin-i Simavi (k.s.) Vâridât adındaki şerif risalelerinde bu rivayete uygun olarak buyururlar ki:

عِيسَى الْحَيُّ بِرُوحِهِ، مَيِّتٌ بِجَسَدِهِ الْعُنْصُرِيِّ، وَلَمَّا كَانَ رُوحُ اللَّهِ وَالرُّوحَانِيَّةُ غَالِبَةٌ

عَلَيْهِ وَلَا مَوْتَ عَلَى الرُّوحِ قَالُوا أَنَّهُ لَمْ يَمُتْ حُكْمًا لِلْغَالِبِ، لَا بِمَعْنَى أَنَّهُ لَمْ يَمُتْ

جَسَدُهُ الْعُنْصُرِيُّ وَهُوَ مُحَالٌ، فَافْهَمْ جِدًّا، رَأَيْتُ سَنَةَ ثَمَانٍ وَثَمَانِ مِائَةٍ يَوْمَ الْجُمُعَةِ

رَجُلَيْنِ حَضَرًا عَلَى يَدِ أَحَدِهِمَا جَسَدَ عِيسَى اللَّهِ وَهُوَ مَيِّتٌ كَأَنَّهُمَا نَبَّهْنَاهُ عَلَى أَنَّهُ

عِيسَى اللَّهِ تُوُفِّيَ بَدَنُهُ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.

Ya'ni “Îsâ (a.s.) rûhiyle diri, cesed-i unsurîsiyle meyyittir. Velâkin rûhullah olup rûhâniyet üzerine gālib olduğu için, hükmen-li'l-gālib, ölmedi, dediler. Yoksa cesed-i unsurîsi ölmemek muhâldir. Cidden iyi anla! Sekiz yüz sekiz senesine müsâdif bir cuma gününde iki adam hâzır oldular. Birisinin elinde Îsâ (a.s.)ın cesedi var idi. Hâlbuki o meyyit idi. Gûyê Îsâ (a.s.) ın bedeni vefât eylediğini bize tenbîh eylediler. Vallâhu a'lem.” [15/9] Her iki rivâyetin tevfîki ve âyet-i kerîmenin tefsîri: Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın “Rûhullah, Siccîn tesmiye ettiğin tabîattan mu- tahhar olan zâtta tekevvün ettiği için onda ikāmeti uzadı” kavli her iki rivâyeti tevfîk ve âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı münîfini tavzîh eder. Şöyle ki: Îsâ (a.s.)ın bedeni hükm-i tabîattan mutahhar olarak tekevvün etti. Bu gibi ebdân rûh-ı musavver olmakla âlem-i histe, çeşm-i his ile müşâhede olunur ve el ile tutulabilir. Bunun misâli âlem-i rüyâdır. Zîrâ râî rüyasında gör-düğü bir sûreti hissen müşâhede eder; ve eliyle tutar ve tekellüm eder. Şu kadar var ki, kendi vücûdu dahi, bu mevtın-ı hayâle göre tekevvün etmiş olan bir vücûddan ibarettir; ve rüyâdaki bu vücûduna bir bıçak saplan-sa, nev'an-mâ bir havf ve elem mahsûs olmakla beraber, bu vücûd ondan müteessir olmaz; ve gördüğü ve tuttuğu vücûd dahi kendi vücûdu gibidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani “İsa (a.s.) ruhuyla diri, unsurlardan oluşan bedeniyle ölüdür. Fakat Rûhullah (Allah'ın ruhu) olup ruhanîlik bedeni üzerine üstün geldiği için, hükmen-li'l-gâlib (üstün gelene göre hüküm verilmesi kaidesince), ölmedi, dediler. Yoksa unsurlardan oluşan bedeninin ölmemesi imkânsızdır. Cidden iyi anla! Sekiz yüz sekiz senesine denk gelen bir cuma gününde iki adam hazır bulundular. Birinin elinde İsa (a.s.)'ın cesedi vardı. Hâlbuki o ölü idi. Güya İsa (a.s.)'ın bedeninin vefat ettiğini bize hatırlattılar. Allah en iyisini bilir.” [15/9] Her iki rivayetin uzlaştırılması ve ayet-i kerimenin tefsiri: Cenâb-ı Şeyh (r.a.)'ın “Rûhullah, Siccîn (en aşağı tabaka) diye adlandırdığın tabiatten arınmış olan zatta oluştuğu için onda ikameti uzadı” sözü her iki rivayeti uzlaştırır ve ayet-i kerimenin parlak anlamını açıklar. Şöyle ki: İsa (a.s.)'ın bedeni tabiat hükmünden arınmış olarak oluştu. Bu gibi bedenler, ruh tarafından şekillendirilmiş olmakla, his âleminde, duyu organlarıyla görülür ve elle tutulabilir. Bunun misali rüya âlemidir. Zira rüya gören kişi rüyasında gördüğü bir sureti hissen müşahade eder; ve eliyle tutar ve konuşur. Şu kadar var ki, kendi vücudu dahi, bu hayal ortamına göre oluşmuş olan bir vücuttan ibarettir; ve rüyadaki bu vücuduna bir bıçak saplansa, bir tür korku ve elem hissedilmekle beraber, bu vücut ondan etkilenmez; ve gördüğü ve tuttuğu vücut dahi kendi vücudu gibidir.

Fass-1 Yûsufi'de görüldüğü üzere bu âlem-i his ve şehîdet dahi hayâl-den başka bir şey değildir. Ancak hayâl-i rüyâ ile hayâl-i şehîdet arasında letâfet ve kesâfetten başka bir fark yoktur. Ba'zan birisi kesîf diğeri latîf ola-rak iki hayâl tekabül eder. Bu tekābül hazret-i şehâdete mahsustur. Hayâl-i kesîf bu âlemin îcâbı olan hükm-i tabîatın te'sîri tahtında olduğundan, o bu âlemin ahkâmına tabi' olur. Fakat hayâl-i latîf, hükm-i tabîatın te'sîri altında olmadığından, ondan bu âlemin hükmüne muhâlif harekât zuhûr eder. Bu gibi tekābülün menâkıb-ı evliyâda emsile-i kesîresi zikrolunmuş-tur. Burada îzâh ve beyânı mûcib-i tatvîl olur. İşte Îsâ (a.s.) ile yahûdîlerin ebdânı arasındaki münasebet de böyle idi. Ya'ni Îsâ (a.s.) bu âlemde hayât-ı nûrâniyye ile; ve yahûdîler ise hayât-ı tabîiyye ile yaşarlar idi. Binâenaleyh yahûdîler, beden-i Îsevîyi kendi be-denlerine kıyâs ettiler; ve onu katl ve salb ettiklerini zannettiler. İmdi bu hakîkate nazar etmediklerinden, birinci rivâyetin râvîleri Îsâ (a.s.)ın yerine yahûdîlerden birisinin ona teşbîh olunarak salb ve katledilip Îsâ (a.s.)ın cismiyle beraber merfû' olduğunu; [15/10] ve ikinci rivâyetin râvîleri ise, وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ )Enbiyâ, 21/34) [Yâ Habîbim, senden evvel gelen ricâlden bir racül için huld ve bekā kılmadık.] âyet-i kerîmesinden istidlâ-len Îsâ (a.s.)ın sûretâ çarmıha gerilmekle beraber, bu fiilin te'sîri olmaksı-zın kendi kendine teslîm-i rûh eylediğini beyân ederler. Halbuki bu âyet-i kerîme ancak hayât-ı tabîiyye ile yaşayan ricâl hakkındadır. Eğer hayât-ı nûrâniyye ve rûhâniyye ile yaşayan zevâta şâmil olsa idi, Kur'ân-ı Kerîm'de Mûsâ (a.s.) ile olan kıssası beyân buyurulan ve Hâtem-i enbiyâ zamânında ve ondan sonra da el'ân berhayât bulunan, Cenâb-ı Ebu'l-Abbâs Hızır'ın dahi (Sallallâhu aleyhi ve sellem)den evvel vefât etmesi lâzım gelir idi. Binâenaleyh hükm-i tabîattan mutahhar olarak tekevvün eden cism-i Îsâ (a.s.)ın vefât ettiğine bu âyet-i kerîme delîl olamaz. Ancak ikinci rivâyete göre yahûdîlerin eleriyle tutabildikleri Rûhullâh'a, onların iki sârık hakkın- da tatbîk ettikleri işkence ve katl âlâtının te'sîri olmadı; ve beden-i latîf-i Îsevî ref'olundu; cism-i rûhânîsini bulamadılar. Kavânîn-i tabîiyye içinde müstağrak olan ukūl-i Yehûd bu işin hakîkatine vâkıf olamadı. Velâkin zâhirde, herkese karşı ale'l-usûl katl ve salb ettik dediler. Maahâzâ kendi bâtınlarında ve fikirlerinde şekk ve tereddüd içinde kaldılar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yûsuf Fassı'nda görüldüğü üzere, bu his ve şehâdet âlemi de hayalden başka bir şey değildir. Ancak rüya hayali ile şehâdet hayali arasında incelik ve yoğunluktan başka bir fark yoktur. Bazen birisi yoğun, diğeri ince olmak üzere iki hayal karşılık gelir. Bu karşılık gelme, şehâdet âlemine özgüdür. Yoğun hayal, bu âlemin gereği olan tabiat hükmünün etkisi altında olduğundan, o bu âlemin hükümlerine tabi olur. Fakat ince hayal, tabiat hükmünün etkisi altında olmadığından, ondan bu âlemin hükmüne aykırı hareketler ortaya çıkar. Bu gibi karşılık gelmelerin pek çok örneği evliya menkıbelerinde zikredilmiştir. Burada açıklanması ve beyan edilmesi uzatmaya sebep olur. İşte İsa (a.s.) ile Yahudilerin bedenleri arasındaki münasebet de böyle idi. Yani İsa (a.s.) bu âlemde nuranî bir hayat ile; ve Yahudiler ise tabiî bir hayat ile yaşarlardı. Bu sebeple Yahudiler, İsa'nın bedenini kendi bedenlerine kıyas ettiler; ve onu öldürüp çarmıha gerdiklerini zannettiler. Şimdi bu hakikate dikkat etmediklerinden, birinci rivayetin ravileri, İsa (a.s.)'ın yerine Yahudilerden birisinin ona benzetilerek çarmıha gerilip öldürüldüğünü ve İsa (a.s.)'ın cismiyle beraber yükseltildiğini; [15/10] ve ikinci rivayetin ravileri ise, وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ (Enbiyâ, 21/34) [Ey Sevgilim, senden önce gelen ricalden hiçbir rical için ebedilik ve kalıcılık kılmadık.] ayet-i kerimesinden delil getirerek İsa (a.s.)'ın görünüşte çarmıha gerilmekle beraber, bu fiilin etkisi olmaksızın kendi kendine ruhunu teslim ettiğini beyan ederler. Halbuki bu ayet-i kerime ancak tabiî bir hayat ile yaşayan rical hakkındadır. Eğer nuranî ve ruhanî bir hayat ile yaşayan zevata şamil olsa idi, Kur'an-ı Kerim'de Musa (a.s.) ile olan kıssası beyan buyurulan ve Hatem-i enbiya zamanında ve ondan sonra da hâlâ hayatta bulunan, Cenab-ı Ebu'l-Abbas Hızır'ın dahi (Sallallâhu aleyhi ve sellem)'den önce vefat etmesi lazım gelirdi. Bu sebeple, tabiat hükmünden arınmış olarak meydana gelen İsa (a.s.)'ın cisminin vefat ettiğine bu ayet-i kerime delil olamaz. Ancak ikinci rivayete göre Yahudilerin elleriyle tutabildikleri Ruhullah'a, onların iki hırsız hakkında uyguladıkları işkence ve öldürme aletlerinin etkisi olmadı; ve İsa'nın ince bedeni yükseltildi; ruhanî cismini bulamadılar. Tabiî kanunlar içinde boğulmuş olan Yahudi akılları bu işin hakikatine vakıf olamadı. Velakin zahirde, herkese karşı usulüne uygun olarak öldürüp çarmıha gerdik dediler. Bununla birlikte kendi içlerinde ve fikirlerinde şüphe ve tereddüt içinde kaldılar.

Bu îzâhâttan sonra sûre-i Nisâ'da vâki' âyet-i kerîmenin tefsîrine şürû' olunur وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللَّهِ (Nisâ, 4/157). "Biz Resûlul- lah olan Mesîh Îsâ ibn Meryem'i katlettik demeleri” sebebiyle, Allah Teâlâ onların kalblerini ilm-i hakîkatten mahcûb kıldı. Zîrâ Îsâ (a.s.) rûh-ı mu- savver idi. Rûh-ı musavver ise, kemâl-i letâfetinden ecsâd-ı kesîfe gibi âlât-ı katl ile müteessir olmaz. Nitekim kesâfet-i eşbâhı ervâha mübeddel olan Bâyezîd-i Bistâmî vesâire gibi ekâbir-i evliyâullâh (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtında bu hal vâki' oldu. وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ (Nisâ, 4/157) “yahûdîler bu ilimden mahcûb oldukları için o hazreti çarmıha gerip mızrak saplamakla katl ve salb ettiklerini zannettiler. Hâlbuki o rûh-ı musavver, onların o fi- iliyle maktûl ve maslûb olmadı." وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ (Nisâ, 4/157) “Belki bu fiile mücâseret edenler için, o hazretin hâli, kesâfet-i vücûdiyye sâhibi olanların hâline teşbîh olundu." وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلَّا اتَّبَاعَ الظَّنِّ (Nisâ, 4/157) [15/11] “Bu teşbîh sebebiyle onun hakkında ihtilâfa dü- şenler, katl ve salbinden şekk içindedirler. Rûh-ı musavver olan Cenâb-ı Îsâ'nın hâli, ecsâm-ı kesîfe ashâbının hâline kıyâs olunamayacağına o kavlin kāilleri için ilm-i hakîkî yoktur. Bu husûsta bildikleri şey, zâhir-i hâle na- zaran ancak zanna ittibâ' iledir." وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا (Nisâ, 4/157) “Hâlbuki onu yakînen, ya'ni kendi fiilleriyle katletmediler." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu açıklamalardan sonra Nisâ Sûresi'nde geçen şu âyet-i kerîmenin tefsirine başlanır: وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللَّهِ (Nisâ, 4/157). "Biz Allah'ın Resûlü olan Mesih İsa bin Meryem'i öldürdük demeleri” sebebiyle, Yüce Allah onların kalplerini hakikat ilminden mahrum bıraktı. Çünkü İsa (a.s.) tasvir edilmiş bir ruhtu. Tasvir edilmiş ruh ise, tam letafetinden dolayı yoğun cisimler gibi öldürme araçlarıyla etkilenmez. Nitekim bedenlerinin yoğunluğu ruhlara dönüşen Bayezid-i Bistamî ve benzeri büyük evliyaullah (Allah sırlarını kutsasın) hazretlerinde bu hal meydana geldi. وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ (Nisâ, 4/157) “Yahudiler bu ilimden mahrum oldukları için o hazreti çarmıha gerip mızrak saplamakla öldürdüklerini ve çarmıha gerdiklerini zannettiler. Hâlbuki o tasvir edilmiş ruh, onların o fiiliyle öldürülmüş ve çarmıha gerilmiş olmadı." وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ (Nisâ, 4/157) “Aksine bu fiile cüret edenler için, o hazretin hali, bedensel yoğunluğa sahip olanların haline benzetildi." وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلَّا اتَّبَاعَ الظَّنِّ (Nisâ, 4/157) [15/11] “Bu benzetme sebebiyle onun hakkında ihtilafa düşenler, öldürülmesinden ve çarmıha gerilmesinden şüphe içindedirler. Tasvir edilmiş ruh olan Cenab-ı İsa'nın hali, yoğun cisim sahiplerinin haline kıyas olunamayacağına dair o sözün sahipleri için hakiki bir ilim yoktur. Bu hususta bildikleri şey, görünen hale nazaran ancak zanna uymakladır." وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا (Nisâ, 4/157) “Hâlbuki onu kesin olarak, yani kendi fiilleriyle öldürmediler."

Zîrâ rûh-ı musavvere onların fiillerinin te'sîri olamaz. بَلْ رَفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ (Nisâ, 4/158) “Belki Allâhü Zülcelâl hazretleri o rûh-ı musavveri, onların mütecâsir oldukları fiil-i katlin te'sîri olmaksızın, kendi mertebe-i şehâdetinden mertebe-i gaybına ref’etmek sû- retiyle müteveffâ kıldı.” Bu ref' sebebiyle cismini bulamadılar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü tasvir edilmiş ruh, onların fiillerinin tesiri olamaz. بَلْ رَفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ (Nisâ, 4/158) "Aksine Yüce Allah, o tasvir edilmiş ruhu, onların cüret ettikleri öldürme fiilinin tesiri olmaksızın, kendi şehadet mertebesinden gayb mertebesine yükseltmek suretiyle vefat ettirdi." Bu yükseltme sebebiyle cismini bulamadılar.

رُوحٌ مِنَ اللَّهِ لَا مِنْ غَيْرِهِ فَلِذَا أَحْيَا الْمَوَاتَ وَأَنْشَأَ الطَّيْرَ مِنْ طِينِ

Allah'dan rûhtur, O'nun gayrından değil. İşte bunun için emvâtı ihyâ etti ve çamurdan kuş inşâ eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah'tan ruhtur, O'ndan başkasından değil. İşte bu sebeple ölüleri diriltti ve çamurdan kuş inşa etti.

Ya'ni Îsâ (a.s.) rûh-ı musavverdir. Öyle bir rûh-ı musavverdir ki, vücûd-ı mutlakın "Allah” tesmiye olunan mertebesinin bâtınından münbaisdir; ve bu mertebe-i ulûhiyyet kâffe-i esmâ-i ilâhiyyeyi câmi'dir. Binâenaleyh Îsâ (a.s.) esmâ-i tâliyeden olan başka isimlerin bâtınından değil, ancak “Allah” isminin bâtınından müteayyin olan rûh-ı ilâhîdir. Bu sebeble mertebe-i ulûhiyyetin bilcümle esmâsının ahkâm ve evsâfıyla zâhirdir. İşte bunun için أَنِّي أَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ وَأُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وَأُحْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللَّهِ )Al-i İmran, 3/49) [Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey îcâd ederim, sonra ona üfürürüm. O da Allah Teâlâ'nın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben Allâhın izniyle anadan doğma körü ve alacalık illetine tutulanı iyi ederim ve ölüyü diriltirim.] âyet-i kerîmesinde ihbâr buyurulan kavl ile kāil oldu. Ya'ni ölüyü diriltti ve çamurdan kuş inşâ edip, ona nefh ile hayât-bahş oldu. Ve o hazretin halkettiği kuşun yarasa kuşu olduğu rivâyet olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani İsa (a.s.) tasvir edilmiş bir ruhtur. Öyle bir tasvir edilmiş ruhtur ki, mutlak varlığın "Allah" diye adlandırılan mertebesinin bâtınından (iç yüzünden) kaynaklanmıştır; ve bu ulûhiyyet mertebesi, bütün ilâhî isimleri kapsayıcıdır. Bu sebeple İsa (a.s.), tâli (ikincil) isimlerden olan başka isimlerin bâtınından değil, ancak "Allah" isminin bâtınından belirlenmiş olan ilâhî ruhtur. Bu sebeple ulûhiyyet mertebesinin bütün isimlerinin hükümleri ve vasıflarıyla zâhirdir (ortaya çıkmıştır). İşte bunun için, "أَنِّي أَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ وَأُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وَأُحْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللَّهِ" (Al-i İmran, 3/49) [Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey icat ederim, sonra ona üfürürüm. O da Yüce Allah'ın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve alacalık illetine tutulanı iyi ederim ve ölüyü diriltirim.] ayet-i kerimesinde haber verilen söz ile konuşmuştur. Yani ölüyü diriltti ve çamurdan kuş inşa edip, ona üflemekle hayat verdi. Ve o hazretin halkettiği kuşun yarasa kuşu olduğu rivayet olunur.

Suâl: Bilcümle enbiyâ ve kümmel-i evliyâ, insân-ı kâmil olmak i'tibâ- riyle "Allah" isminin mazharı olduklarından [15/12] onlar dahi mertebe-i ulûhiyyetin cemî’-i esmâsının ahkâm ve evsâfıyla zâhirdirler. Şu hâlde bun- lar ile Îsâ (a.s.) arasındaki fark nedir? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Bütün peygamberler ve kâmil velîler, insân-ı kâmil olmaları itibarıyla "Allah" isminin mazharı olduklarından, onlar da ulûhiyyet mertebesinin bütün isimlerinin hükümleri ve vasıflarıyla zâhirdirler. Şu hâlde bunlar ile Îsâ (a.s.) arasındaki fark nedir?

Cevâb: Enbiyâ ve kümmel-i evliyânın vücûdât-ı zâhiriyyeleri tabîat- ta mütekevvin oldu; ve tabîat ise ulûhiyetin zâhiriyetidir. Binâenaleyh bu zevât-ı kirâm ulûhiyetin zâhirinden münbais oldular. Îsâ (a.s.) ise, bâlâdaki ebyât-ı şerîfenin şerhinde îzah olunduğu üzere, “Siccîn” tesmiye olunan “tabîat”tan mutahhar olarak tekevvün etti; ya'ni ism-i Bâtın'ın taht-ı hîta- sında zâhir oldu. Bu sebeble o zevât-ı kiram gibi hayât-ı tabîiyye ile yaşama- dı ve mevt-i tabîî ile de vefât etmedi. Zîrâ ulûhiyetin bâtınından münbais oldu. Îsâ (a.s.) mertebe-i ulûhiyyetin cemî'-i esmâsının ahkâm ve evsâfıy- la zuhûrda bilcümle enbiyâ ve evliyâ ile müşterek olmakla beraber emr-i zuhûru onlara muhâliftir. Onun vücûd-ı zâhirîsi, hakîkat-i muhammediy- yeden ibaret olan mertebe-i vâhidiyyetin, ya'ni bilcümle esmâyı câmi' olan mertebe-i ulûhiyyetin, bâtınından inbiâs eyledi. Ve nefes-i Rahmânîden ibâret olan Cenâb-ı Îsa'nın rûhâniyeti ve hakîkati, o mertebenin rûhiyeti gibidir. Nitekim Âdem o mertebenin cismiyeti gibidir. İşte Cenâb-ı Îsâ, hakîkat-i muhammediyyenin rûhiyeti mesâbesinde olduğu için, onun ahdi (S.a.v.) Efendimiz'in ahd-i âlîlerine muttasıl oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Peygamberlerin ve kâmil velilerin görünen varlıkları tabiatta oluştu; tabiat ise ilâhlığın görünen yüzüdür. Bu sebeple bu yüce zâtlar ilâhlığın görünen yüzünden kaynaklandılar. İsa (a.s.) ise, yukarıdaki şerefli beyitlerin şerhinde açıklandığı üzere, "Siccîn" adı verilen "tabiat"tan arınmış olarak oluştu; yani Bâtın isminin hükmü altında ortaya çıktı. Bu sebeple o, diğer yüce zâtlar gibi tabiî hayat ile yaşamadı ve tabiî ölüm ile de vefat etmedi. Çünkü ilâhlığın bâtınından kaynaklandı. İsa (a.s.), ilâhlık mertebesinin bütün isimlerinin hükümleri ve vasıflarıyla zuhurda bütün peygamberler ve velilerle ortak olmakla beraber, zuhur ediş şekli onlara aykırıdır. Onun görünen varlığı, hakikat-i Muhammediyye'den ibaret olan vahidiyet mertebesinin, yani bütün isimleri kapsayan ilâhlık mertebesinin bâtınından kaynaklandı. Ve Rahmânî nefes'ten ibaret olan Cenâb-ı İsa'nın ruhanîliği ve hakikati, o mertebenin ruhanîliği gibidir. Nasıl ki Âdem o mertebenin cismanîliği gibidir. İşte Cenâb-ı İsa, hakikat-i Muhammediyye'nin ruhanîliği mesabesinde olduğu için, onun dönemi (s.a.v.) Efendimiz'in yüce dönemine bitişik oldu.

حَتَّى يَصِحَ لَهُ مِنْ رَبِّهِ نَسَبٌ بِهِ يُؤَكِّرُ فِي الْعَالِي وَفِي الدُّونِ

Tâ ki onun için Rabb'inden neseb433 sahîh ola; onunla âlîde ve dûnda te'sîr eyleye. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tâ ki onun için Rabb'inden sahih bir nesep (soy bağı) olsun; onunla yüksekte ve alçakta tesir etsin.

Bu beyt-i şerîf bâlâdaki beyt-i şerîfe merbûttur. Ya'ni “Vücûd-ı mutlakın “Allah” tesmiye olunan mertebesinin bâtınından münbais olduğu cihetle, Rûhullah'ın Rabb-i hâssı olan “Allah” ismine nisbetleri [15/13] sahîh olmak ve âlîde ve dûnda te'sîr etmek için emvâtı ihyâ ve çamurdan kuş inşâ eyledi" demek olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu şerefli beyit, yukarıdaki şerefli beyte bağlıdır. Yani, "Mutlak Varlık'ın 'Allah' diye adlandırılan mertebesinin bâtınından kaynaklandığı için, Rûhullah'ın (a.s.) özel Rabbi olan 'Allah' ismine nispetleri doğru olmak ve yüksekte ve alçakta tesir etmek için ölüleri diriltti ve çamurdan kuş inşa etti" demek olur.

Ma'lûm olsun ki Fass-ı Hûdîde beyân ve sırası geldikçe diğer fasslarda dahi îzâh olunduğu üzere, âlemde zâhir olan her bir sûret bir ism-i ilâhînin o sûretle taayyününden ibârettir. Esmâ-i ilâhiyye ise küllî ve cüz'î olmak üzere iki kısımdır. Esmâ küllî olsun cüzî olsun vüs'at ve ihâta hasebiyle yekdîğerinden mütefâzıldır. Meselâ esmâ-i külliyyeden “Hayy” ismi Alîm, Semî', Basîr, Mürîd, Kadîr, Mütekellim, Mükevvin isimlerine nisbeten daha vâsi'dir. Zîrâ sıfat-ı hayât, ilim, sem', basar ilh... sıfatlarını muhîttir. Zâtta sıfat-ı hayât olmadıkça bu sıfatların hiçbirisiyle mevsûf olamaz. Sâirleri de buna makıystir. Ve kezâ “Musavvir” ism-i küllîsinin tahtında lâ-yuad ve lâ-yuhsâ esmâ-i cüz'iyye mündemicdir. Meselâ murabbi', müsellis ilh... gibi ne kadar eşkâl-i hendesiyye; ve muhaddib ve muka'ır ve müka'ib gibi ne kadar suver-i muhtelife-i mücesseme var ise, onlar “Musavvir" isminin taht-ı hîtasındandır. İmdi “mükaib” bir ism-i cüzîdir; "murabbi" dahi bir ism-i cüzîdir. Bir kimse müka“ib ismiyle müsemmâ olabilmek için, evvelen murabbi' olması lâzım gelir. Zîrâ şekl-i mik’abın altı sathından her birisi murabba'dır. Binâenaleyh “murabbi” ismi “müka’ib” isminin taht-ı hîtasındadır; ve bu iki ism-i cüz'î arasında tefâzul sâbittir. Ve "Allah" ismi, küllî ve cüz'î bütün esmâ-i ilâhiyyeyi muhît bir ism-i câmi'dir ki, bu ism-i şerîf enbiyâ ve evliyâ-i kümmelin Rabb-i hâssıdır. Bu ismin iktizââtı bu zevât-ı kirâmdan fiilen zâhir olur. Bunların gayrı olan efrâd-ı insâniyye dahi, bu isme mazhariyet isti'dâdıyla halkolunmuş ise de, levsiyyât-ı tabîiyyeye dalıp sıfât-ı nefsâniyyelerini izâlede tekâsüllerinden dolayı, onların bu isti'dâdları kuvvede kalır, fiilen zâhir olamaz; ve bu hâlde terk-i hayât ettiklerinde kendilerinin kıymetlerini anlarlar ise de, iş işten geçmiş bulunur. [15/14] İşte rûhullah olan Îsâ (a.s.) dahi, mahzâ ulûhiyetin bâtınından müteayyin olmakla Rabb-i hâssı “Allah” ism-i câmiinin mazharı idi. Binâenaleyh bu Rabb-i hâssının îcâbı olarak cemî'-i sıfât-ı ilâhiyye ile zâhir oldu; ve a'lâda ve esfelde te'sîrine ve “Allah" ismine nisbetlerinin sahîh olduğuna alâmet olmak üzere ölüyü diriltti ve kuş halketti. Nitekim “Allah” ism-i câmiinin mazharı olan sâir enbiyâ ve kümmel-i evliyâdan emsâli mu'cizât ve kerâmât zâhir olmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki Hûd Fassı'nda açıklandığı ve sırası geldikçe diğer fasslarda da izah edildiği üzere, âlemde görünen her bir şekil, bir ilâhî ismin o şekille taayyün etmesinden (belirginleşmesinden) ibarettir. İlâhî isimler ise küllî (genel) ve cüz'î (parçalı) olmak üzere iki kısımdır. İsimler küllî olsun cüz'î olsun, genişlik ve kuşatıcılık bakımından birbirinden üstündür. Örneğin, küllî isimlerden "Hayy" (Diri) ismi, Alîm (Bilen), Semî' (İşiten), Basîr (Görebilen), Mürîd (Dileyen), Kadîr (Gücü Yeten), Mütekellim (Konuşan), Mükevvin (Var Eden) isimlerine göre daha geniştir. Zira hayat sıfatı, ilim, işitme, görme vb. sıfatları kuşatır. Zâtta hayat sıfatı olmadıkça bu sıfatların hiçbirisiyle nitelenemez. Diğerleri de buna kıyaslanır. Aynı şekilde "Musavvir" (Şekil Veren) küllî isminin altında sayılamayacak kadar cüz'î isimler gizlidir. Örneğin, murabbi' (dörtgen yapan), müsellis (üçgen yapan) vb. ne kadar geometrik şekil; ve muhaddib (dışbükey yapan), muka'ır (içbükey yapan) ve müka'ib (küp yapan) gibi ne kadar farklı cisimsel şekil varsa, onlar "Musavvir" isminin kuşatması altındadır. Şimdi "müka'ib" cüz'î bir isimdir; "murabbi'" de cüz'î bir isimdir. Bir kimsenin "müka'ib" ismiyle adlandırılabilmesi için, öncelikle "murabbi'" olması gerekir. Zira küp şeklinin altı yüzeyinden her biri dörtgendir. Bu sebeple "murabbi'" ismi "müka'ib" isminin kuşatması altındadır; ve bu iki cüz'î isim arasında üstünlük sabittir. Ve "Allah" ismi, küllî ve cüz'î bütün ilâhî isimleri kuşatan, kapsayıcı bir isimdir ki, bu şerefli isim peygamberlerin ve kâmil evliyaların özel Rabb'idir. Bu ismin gereklilikleri bu yüce zâtlardan fiilen ortaya çıkar. Bunların dışındaki insan fertleri de, bu isme mazhariyet (tecelli yeri olma) yatkınlığıyla yaratılmış olsalar da, tabiî kirliliklere dalıp nefsanî sıfatlarını gidermekte tembellik ettiklerinden dolayı, onların bu yatkınlıkları kuvvede (potansiyel olarak) kalır, fiilen ortaya çıkamaz; ve bu halde hayatlarını terk ettiklerinde kendilerinin kıymetlerini anlarlar ise de, iş işten geçmiş bulunur. İşte rûhullah olan Îsâ (a.s.) dahi, sırf ulûhiyetin bâtınından belirginleşmekle özel Rabb'i olan "Allah" ism-i câmiinin mazharı idi. Bu sebeple bu özel Rabb'inin gereği olarak bütün ilâhî sıfatlarla ortaya çıktı; ve yüksekte ve alçakta tesirine ve "Allah" ismine nispetlerinin doğru olduğuna alâmet olmak üzere ölüyü diriltti ve kuş halketti. Nasıl ki "Allah" ism-i câmiinin mazharı olan diğer peygamberlerden ve kâmil evliyalardan benzer mucizeler ve kerametler ortaya çıkmıştır.

اللَّهُ طَهَّرَهُ جِسْمًا وَنَزَّهَهُ

رُوحًا وَصَيَّرَهُ مِثْلًا بِتَكْوِينِ

Allah Teâlâ onu cismen tathîr ve rûhen tenzîh eyledi; ve tekvîn sebebiyle onu misl kıldı. Ya'ni Allah Teâlâ, Îsâ (a.s.)ın cismini, küdûrât-ı beşeriyyeden ve ednâs-ı tabîiyyeden tathîr eyledi. Binâenaleyh onun sûret-i cesedi rûh-ı musavverden ibaret oldu. Ve cevher-i nûrânîden ibâret olan rûhu, enzâr-ı hissiyyede cesed sûretinde manzûr olmakla beraber, iktizâât-ı tabîiyyeden ve sıfât-ı unsuriyyeden tenzîh ve takdîs etti. Zîrâ bilcümle ervâh cevher-i nûrânî olduğu hâlde, ahkâm-ı tabîiyyenin te'sîri tahtında bulunan ecsâd-ı unsuriyyeye taalluklarında sıfât-ı unsuriyyenin iktizââtına tâbi' olurlar. Zîrâ bu ecsâd, rûh-ı musavver değildir. İşte bunun için bâlâda îzâh olunduğu vech ile yahûdîlerin sû'-i kasdı cism-i Îsevîye te'sîr etmedi. Ve çamurdan kuş halketmek ve mevtâda hayât ve hastalarda sıhhat tekvîn etmekle onu Hak Teâlâ kendisine mümâsil eyledi. Çünkü إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ âdemi kendi sûreti üzerine halketti.] buyurulduğu üzere, Îsâ (a.s.) insân-ı kâmildir; ve insân-ı kâmil sûret-i ilâhiyye, ya'ni sıfât-ı ilâhiyye, üzerine mahlûktur; ve mazhar-ı ism-i Zât'tır. Binâenaleyh ondan [15/15] “Allah" ism-i câmiinin ahkâm ve âsârı zâhir olur. Ve bu hadîs-i şerîfte beyân buyu-rulan "âdem"den murâd insân-ı kâmildir. İnsân-ı nâkısın hâli ise, bundan evvelki beyt-i şerîfin şerhinde îzâh olundu. İşte tekvîn cihetinden insân-ı kâmilin Hakk'a mümâseletinin sırrı budur. Velâkin bu mümâselet, misliy-yet-i mutlaka değil, belki misliyyet-i mukayyededir. Zîrâ mutlakıyet zât-ı ulûhiyyete mahsustur. Zât-ı ulûhiyyet insân-ı kâmilin sûretinde müteayyin oldukda, bu sûret hasebiyle mukayyed olur; ve zât-ı ulûhiyyetin hasâisin-den olan tekvîn ve halk ve îcâd ve i'dâm dahi, bu sûret-i müteayyineden zâhir olunca, bi-hasebi'l-mahal mukayyed olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah Teâlâ onu bedenen temizledi ve ruhen arındırdı; ve yaratma sebebiyle onu kendine benzer kıldı. Yani Allah Teâlâ, İsa (a.s.)'ın bedenini, beşerî kirliliklerden ve doğal pisliklerden temizledi. Buna göre onun bedensel şekli, tasvir edilmiş ruhtan ibaret oldu. Ve nuranî cevherden ibaret olan ruhunu, duyusal bakışlarda beden şeklinde görünmekle beraber, doğal gerekliliklerden ve unsurlara ait sıfatlardan arındırdı ve kutsadı. Çünkü bütün ruhlar nuranî cevher olduğu hâlde, doğal hükümlerin etkisi altında bulunan unsurlara ait bedenlere ilişkin olduklarında, unsurlara ait sıfatların gerekliliklerine tâbi olurlar. Zira bu bedenler, tasvir edilmiş ruh değildir. İşte bunun için yukarıda açıklandığı gibi Yahudilerin kötü niyeti İsa'nın bedenine etki etmedi. Ve çamurdan kuş yaratmak ve ölülerde hayat, hastalarda sıhhat yaratmakla onu Hak Teâlâ kendisine benzer kıldı. Çünkü "إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ" [Allah Teâlâ Âdem'i kendi sureti üzerine yarattı.] buyurulduğu üzere, İsa (a.s.) insân-ı kâmildir; ve insân-ı kâmil ilahî suret, yani ilahî sıfatlar üzerine yaratılmıştır; ve Zât isminin mazharıdır. Buna göre ondan [15/15] "Allah" ism-i camiinin hükümleri ve eserleri ortaya çıkar. Ve bu hadis-i şerifte beyan buyurulan "Âdem"den maksat insân-ı kâmildir. Noksan insanın hâli ise, bundan önceki şerif beytin şerhinde açıklandı. İşte yaratma açısından insân-ı kâmilin Hakk'a benzemesinin sırrı budur. Ancak bu benzeyiş, mutlak bir benzerlik değil, aksine kayıtlı bir benzerliktir. Zira mutlakiyet İlahi Zât'a mahsustur. İlahi Zât insân-ı kâmilin suretinde belirginleştiğinde, bu suret sebebiyle kayıtlı olur; ve İlahi Zât'ın özelliklerinden olan yaratma, halk etme, var etme ve yok etme dahi, bu belirginleşmiş suretten ortaya çıkınca, bulunduğu yere göre kayıtlı olur.

اعْلَمْ أَنَّ من خصائص الأرواح أنَّها لا تَطَأُ شَيْئًا إِلَّا حَبِيَ ذلكِ الشَّيْءُ وَسَرَتِ

الحياة فيه، ولهذا قَبَضَ السَّامِرِيُّ قَبْضَةً من أثر الرسول الذي هو جبريل

وهو الرُّوحُ، وكان السَّامِرِيُّ عَالِمًا بِهَذَا الأمرِ ، فلمَّا عَرَفَ أَنَّه جبريلُ عَرَفَ

أن الحياةَ قَدْ سَرَتْ فيما وَطِئَ عليه ، فَقَبَضَ قَبْضَةً من أثر الرسول بالضَّادِ أو

بالصَّادِ أَيْ بِمِلْءِ يَدِهِ أو بأطرافِ أَصَابِعِه ، فَنَبَذَهَا فِي العِجْلِ فَخَارَ العِجْلُ، إِذْ

صَوتُ البَقَرِ إِنَّما هو خُوَارٌ، ولو أقامه صورةً أُخرَى لَنُسِبَ إِلَيهِ اسْمَ الصَّوتِ

الذي لِتِلْكَ الصُّورةِ، كالرُّغَاءِ لِلْإِبِلِ وَالثَّواجِ لِلْكِبَاشِ وَاليُعَارِ لِلشَّيَاءِ وَالصَّوْتِ

للإنسان أو النطق أو الكلام.

Ma'lûm olsun ki, muhakkak ervâhın hasâisindendir ki, onlar bir şeye taalluk ve messetmezler, illâ o şey zinde olur ve hayât onda sirâyet eder. Ve li-hâzâ Sâmirî, isr-i resûlden, ki o Cîbrîldir, o da rûhdur, bir kabza kabzeyledi. Hâlbuki Sâmirî bu emri [15/16] bilir idi. İmdi onun Cibrîl olduğunu bildiği vakit, üzerine messettiği şeyde muhakkak hayât sirâyet ettiğini ârif oldu. Böyle olunca "dâd” ile yâhud "sâd” ile, ya'ni avuç dolusuyla ve yâhud parmaklarının uçlarıyla, isr-i resûlden bir kabza kabzeyledi. İmdi onu buzağıya koydu. Buzağı huvâr etti. Çünkü savt-ı bakar, ancak huvârdır. Ve eğer onu başka bir sûrette ikāme ede idi, bu sûrete mahsûs olan savtın ismi ona nisbet olunur idi. Deve için رغا ]rugā] ve koçlar için ثؤاج ]süâc] ve koyunlar için يعار [yuâr] ve insan için "savt” veyâ "nutk” veyâhud "kelâm” gibi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ruhların özelliklerindendir ki, onlar bir şeye ilişip dokunmadıkça, o şey canlanmaz ve hayat ona sirayet etmez. Bu sebeple Sâmirî, Resûl'ün izinden —ki o Cibrîl'dir, o da ruhtur— bir avuç toprak aldı. Hâlbuki Sâmirî bu işi bilir idi. Şimdi, onun Cibrîl olduğunu bildiği zaman, dokunduğu şeye muhakkak hayatın sirayet ettiğini anladı. Böyle olunca, "dâd" ile yahut "sâd" ile, yani avuç dolusuyla veya parmaklarının uçlarıyla, Resûl'ün izinden bir avuç toprak aldı. Şimdi onu buzağıya koydu. Buzağı böğürdü. Çünkü sığırın sesi ancak böğürmedir. Ve eğer onu başka bir şekilde meydana getirseydi, bu şekle özgü olan sesin ismi ona nispet olunurdu. Deve için رغا [rugā] ve koçlar için ثؤاج [süâc] ve koyunlar için يعار [yuâr] ve insan için "ses" veya "konuşma" veya "söz" gibi.

Ya'ni ervâh bir şeye temâs ettikde o şeyin diri olması ve onda eser-i hayât zuhûru, ervâhın hasâisindendir. Zîrâ rûh nefes-i Rahmânîdir. Ve hayât, rûhun sıfat-ı zâtiyyesidir. Velâkin rûhun temâs ettiği şeyde eser-i hayâtın derece-i zuhûru, o şeyin sûretine muallaktır. Meselâ taştan veyâ sâir mâddeden ma'mûl bir insan heykeline rûhun temâsı hâlinde, onda his ve hareket ve tekellüm zâhir olur. Fass-ı Hârûnîde îzâh olunacağı üzere, Mûsâ (a.s.)ın efrâd-ı ümmetinden olan Sâmirî, at üzerinde sûret-i beşerde mütemessil olan Cebrâîl (a.s.)ın atının bastığı mahalden bir kabza toprak aldı. Çünkü Sâmirî Mûsâ (a.s.)dan istifâza ettiği marifet sâyesinde, Cenâb-ı Cibrîl'in rûh olduğunu ve rûhun temâs ettiği şeyde hayatın sereyânını bilir idi. Binâenaleyh at üzerinde beşer sûretinde mütemessil olan şahsın Cenâb-ı Cibrîl olduğunu [15/17] bildiği vakit, atının bastığı topraklarda eser-i hayât olduğunu ve o izlerde hayâtın sereyânını ârif oldu. Böyle olunca isr-i resûlden, ya'ni Hz. Cibrîl'in izinden bir kabza toprak aldı. “Kabza” “dâd” ile olursa “avuç dolusu”; ve “sâd” ile “kabsa" olursa “parmaklarının uçlarıyla” maʼnâsına gelir. Her iki sûret dahi câizdir. Sâmirî Benî İsrâîl'in hilyât ve tezyînâtını toplayıp eriterek, onları bir buzağı şeklinde döktü; ve bunu Mûsâ (a.s.) Tür'a gittiği vakit yaptı; ve buzağıyı Benî İsrâîl'in taabbüd etmesi için bir sanem olmak üzere i'mâl etti. Tafsîli Fass-1 Hârûnîde gelecektir. Buzağının hîn-i i’mâlinde, evvelce434 aldığı bir kabza türâbı karıştırdı. Bu sebeble buzağı huvâr etti, yaʼni buzağılara mahsûs olan sadâ ile bağırmağa başladı. Zîrâ lisân-ı Arabda savt-ı bakara “huvâr” derler. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ruhlar bir şeye temas ettiğinde o şeyin diri olması ve onda hayat eserinin ortaya çıkması, ruhların özelliklerindendir. Çünkü ruh, Rahmânî nefestir. Ve hayat, ruhun zâtî sıfatıdır. Velakin ruhun temas ettiği şeyde hayat eserinin ortaya çıkış derecesi, o şeyin suretine bağlıdır. Örneğin taştan veya diğer maddeden yapılmış bir insan heykeline ruhun teması halinde, onda his, hareket ve konuşma ortaya çıkar. Fass-ı Hârûnî'de açıklanacağı üzere, Musa (a.s.)'ın ümmetinden olan Samiri, at üzerinde insan suretinde temessül eden Cebrail (a.s.)'ın atının bastığı yerden bir avuç toprak aldı. Çünkü Samiri, Musa (a.s.)'dan istifade ettiği marifet sayesinde, Cebrail'in ruh olduğunu ve ruhun temas ettiği şeyde hayatın yayıldığını bilir idi. Bu sebeple at üzerinde insan suretinde temessül eden şahsın Cebrail olduğunu bildiği vakit, atının bastığı topraklarda hayat eseri olduğunu ve o izlerde hayatın yayıldığını anladı. Böyle olunca resûlün izinden, yani Hz. Cebrail'in izinden bir avuç toprak aldı. "Kabza" "dâd" ile olursa "avuç dolusu"; ve "sâd" ile "kabsa" olursa "parmaklarının uçlarıyla" anlamına gelir. Her iki suret dahi caizdir. Samiri, İsrailoğulları'nın ziynet ve süslerini toplayıp eriterek, onları bir buzağı şeklinde döktü; ve bunu Musa (a.s.) Tur'a gittiği vakit yaptı; ve buzağıyı İsrailoğulları'nın tapınması için bir put olmak üzere imal etti. Tafsili Fass-ı Hârûnî'de gelecektir. Buzağının imal edildiği sırada, evvelce aldığı bir avuç toprağı karıştırdı. Bu sebeple buzağı huvâr etti, yani buzağılara mahsus olan ses ile bağırmaya başladı. Zira Arap dilinde buzağı sesine "huvâr" derler. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur:

عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ

)A'raf/148) [Bir buzağı heykeli yaptılar ki onun bir böğürmesi de vardı.] Ve eğer Sâmirî o hilyâtı başka bir sûrette i'mâl ede idi, bu sûret kendi cinsine mahsûs olan sadâyı verir idi; ve bu sadânın ismi dahi o sûrete nisbet olunur idi. Deveye mahsûs olan “rugā”435 ve koçlara mahsûs olan “süâc”436 ve koyunlara mahsûs olan “yuâr”437 ve insana mahsûs olan “savt” veyâ “nutk” veyâhud “tekellüm” gibi. Zîrâ rûh-ı vâhid, mahallin iktizââtına göre zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(A'raf/148) [Bir buzağı heykeli yaptılar ki onun bir böğürmesi de vardı.] Ve eğer Sâmirî o süs eşyalarını başka bir şekilde yapsaydı, bu şekil kendi cinsine özgü olan sesi çıkarırdı; ve bu sesin ismi de o şekle nispet edilirdi. Deveye özgü olan "rugā" (deve böğürmesi) ve koçlara özgü olan "süâc" (koç sesi) ve koyunlara özgü olan "yuâr" (koyun sesi) ve insana özgü olan "savt" (ses) veya "nutk" (konuşma) veya "tekellüm" (söz söyleme) gibi. Çünkü tek ruh, zuhûr yerinin gerekliliklerine göre ortaya çıkar.

فذلك القدر من الحياةِ السَّارِيَةِ في الأشياءِ يُسَمَّى لَا هُوتًا، والنَّاسُـوتُ هـو

المَحَلُّ القَائِمُ به ذلك الروحُ ، فَيُسَمَّى النَّاسُوتُ روحًا بِمَا قَامَ بِهِ.

İmdi eşyâda sârî olan hayâttan bu mikdâr “lâhût” ile tesmiye olunur. Ve "nâsût”, [15/18] ancak kendisiyle bu rûhun kāim olduğu mahal- dir. Binâenaleyh onunla kāim olması sebebiyle nâsût, "rûh” tesmiye olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, eşyada yaygın olan hayattan bu miktar "lâhût" olarak adlandırılır. "Nâsût" ise, ancak kendisiyle bu ruhun ayakta durduğu yerdir. Bu sebeple, onunla ayakta durması nedeniyle nâsût, "ruh" olarak adlandırılır.

Ya'ni suver-i eşyâya sirâyet eden hayâtın bu mikdârına “lâhût” denildi. Çünkü rûh nefes-i Rahmânîdir; ve hayât rûhun sıfat-ı zâtiyyesidir. Binâe- naleyh Hayât, sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfattır. Ve sıfât ise zâtın “ayn”ıdır. İşte hayâta bunun için “lâhût” tesmiye olunur. Ve bu rûhun kāim bulunduğu ve taalluk eylediği mahalle dahi “nâsût” ta'bîr olundu. Velâkin rûh aslında bî-sûret bir cevher-i nûrânî olduğu hâlde, enzâr-ı hissiyyede, cism-i Îsevî sûretinde mer'î olmakla, onun mahall-i rûhu olup, “nâsût” tesmiyesi lâzım gelen bu cism-i merʼîye, mecâzen “rûh” denildi. Bunun için Cenâb-ı Îsâya rûhen ve cismen "rûhullah" ta'bîr olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani eşyanın sûretlerine sirayet eden hayatın bu miktarına "lâhût" denildi. Çünkü ruh, nefes-i Rahmânî'dir; ve hayat, ruhun zâtî sıfatıdır. Bu sebeple Hayat, ilâhî sıfatlardan bir sıfattır. Ve sıfatlar ise zâtın ayn'ıdır. İşte hayata bunun için "lâhût" adı verilir. Ve bu ruhun kâim olduğu ve ilişik olduğu yere de "nâsût" denildi. Velâkin ruh aslında sûretsiz bir nûrânî cevher olduğu hâlde, hissî bakışlarda, İsevî cismi sûretinde görünmekle, onun ruhunun mahalli olup, "nâsût" denilmesi gereken bu görünen cisme, mecâzen "ruh" denildi. Bunun için Cenâb-ı Îsâ'ya ruhen ve cismen "rûhullah" denilir.

فَلَمَّا تَمَثَّلَ الروح الأمين الذي هو جبريلُ الله لِمَرْيَمَ بَشَرًا سَوِيًّا تَخَيَّلَتْ أَنَّه

بَشَرٌ يُرِيدُ مُوَاقَعَتَهَا، فَاسْتَعَاذَتْ باللَّهِ منه اسْتِعَاذَةً بِجَمْعِيَّةٍ مِنها لِيُخَلِّصَهَا اللَّهُ

منه، لِمَا تَعْلَمُ أَنَّ ذلك مِمَّا لا يَجُوزُ، فَحَصَلَ لها حُضُورٌ تَام مع الله وهو

الروحُ المَعْنَوِيُّ ، فلو نَفَخَ فيها في ذلك الوقت على هذه الحالةِ لَخَرَجَ

عيسى لا يُطيقه أحدٌ لِشَنَاعَةِ خُلْقِهِ لحالِ أُمِّه ، فلمَّا قَالَ لَهَا: إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ

رَبِّكَ ، جِئْتُ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا انْبَسَطَتْ عن ذلك القَبْضِ وَانْشَرَحَ

صَدْرُها، فَنَفَخَ فيها في ذلك الحين عيسى ، فكان جبرائيلُ نَاقِلًا كَلِمَةَ

اللَّهِ لِمَرْيَمَ كما يَنْقُلُ الرَّسُولُ كلامَ اللهِ لِأُمَّتِه، وهو قوله: ﴿وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى

مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ .

İmdi vaktâki Cebrâîl (a.s.)dan ibaret olan rûhu'l-emîn, Meryem'e438 beşer-i seviyy olarak [15/19] temessül etti, Meryem tahayyül etti ki o beşerdir, kendisine cimâi murâd eder. Böyle olunca Allah Teâlâ'nın kendisini ondan halâs etmesi için, kendinden istiâze-i cem'iyyet ile, ondan Allah Teâlâ'ya istiâze etti. Zîrâ muhakkak bunun câiz olmayan şeylerden olduğunu bilir idi. Binâenaleyh ona Allah ile huzûr-ı tâm hâsıl oldu ki, o da rûh-ı ma'nevîdir. Eğer ona bu vakitte bu hâl üze-re nefhede idi, vâlidesinin hâlinden dolayı, Îsâ, şenâat-i hilkatinden nâşî, hiçbir kimsenin ona tâkat getiremeyeceği bir vasıfta çıkar idi. İmdi ona "Ben ancak senin Rabb'inin resûlüyüm; sana bir gulâm-ı zekî bahşetmek için geldim" (Meryem, 19/19) dediği vakit bu kabz-dan münbasit oldu ve sadrı münşerih oldu. Binâenaleyh Îsâ (a.s.)ı ona bu hînde nefhetti. Şu hâlde Cebrâîl kelimetullâhı Meryem'e nâ-kıl oldu. Nasıl ki resûl, kelâmullâhı ümmetine nakleyledi, o da Allah Teâlâ'nın وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ )Nisâ, 4/171) [Meryem'e ilkā eylediği "kelimesi ve ondan bir rûhtur.] kavlidir. Ya'ni Rûhu'l-emîn olan Cibrîl (a.s.), ırmakta gusletmek üzere üryân olan Hz. Meryem'e güzel bir delikanlı sûretinde temessül edip zâhir olduğu vakit, Cenâb-ı Meryem, cesed-i unsurî sâhibi bir delikanlı olup kendisine cimâ' etmek murâdıyla geldiğini tahayyül etti. Zîrâ bir mahall-i mahfîde üryan olan bir genç kadının ahvâlini gören bir delikanlının bî-muhâbâ o kadına teveccühüne âlem-i tabîatta başka bir ma'nâ vermek mümkin de-ğildir. Bu vaziyet mahall-i şâibedir. Böyle olunca bir veliyye-i afîfe olan Hz. Meryem, nikâh-ı şer'î olmaksızın vâki' olacak mücâmaatın aklen ve şer'an câiz olmayan umûrdan olduğunu bildiği cihetle, Allah Teâlâ'nın kendisini bu delikanlının elinden kurtarması için, kuvâ-yı zâhire ve bâtınesini topla-yarak istiâze etmek sûretiyle, [15/20] o delikanlıdan Allah Teâlâ'ya sığındı; ve âyet-i kerîmede beyân buyurulduğu üzere إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا (Meryem, 19/18) [Sen müttakî olsan bile, ben senden Rahmân'a sığını-rım.] dedi. Binâenaleyh onun böyle kuvâ-yı zâhire ve bâtınesini toplayarak istiâze etmesinden dolayı, kendisine Allah ile huzûr-ı tâm hâsıl oldu ki, bu huzûr-ı tâm dahi rûh-ı ma'nevîdir. Zîrâ bir kimse kendisine bir belâ teveccüh ettiği vakit, cemî-i kuvâsını, toplayıp فَفِرُّوا إِلَى اللهِ )Zâriyât, 51/50) [Allâh'a kaçınız!] âyet-i kerîmesi mûcibince, Hakk'a tevcîh eylese, muhak-kak kendisinde Allah ile huzûr-ı tâm hâsıl olur; ve bu istiâzenin eseri serîan zâhir olur. Fakat bu sırada kuvâsından ba'zıları gayra müteveccih olsa, me-selâ kuvve-i vâhime ve müfekkiresi veyâ kuvve-i sâmia ve bâsırası, mâsivâ ta'bîr olunan keserât-ı eşyâya müteveccih bulunsa ve bu hâl ile de Hak'tan istiâze eylese, o kimsenin Allah ile olan huzûru nâkıs olur; ve te'sîr-i istiâze de o nisbette bulunur. İşte Hz. Meryem'in istiâzesi, huzûr-ı tâm husûlüyle vâki' oldu. Hz. Meryem bu esnâda zinâ vukūundan pek ziyâde havf üzerine idi. Eğer Cebrâîl (a.s.), ona bu vakitte, bu hâl-i havf ve inkıbâzda iken nefhede idi, vâlidesinin bu hâl-i havf ve inkıbâzından dolayı, Îsâ (a.s.) öyle bir şenîu'l-hilkat ve vasf ile çıkardı ki, hiçbir kimse onunla sohbet ve müvânesete tâkat getiremez idi. Belki sûretinin çirkinliğinden dolayı, herkes kendisinden kaçar idi. Ma'lûm olsun ki, veled-i cemîl ve sâlih husûlünü murâd eden zevc ve zevce hîn-i mukārenette zâhiren ve bâtınen âdâb-ı cimâa be-gāyet riâyetkâr olmak lâzımdır. Zîrâ hîn-i inzâlde zevc ve zevcenin muhayyilelerinde zâhir olan ahvâl ve suverin veled üzerinde te'sîr-i azîmi vardır. Hattâ naklolunur ki, bir kadın, beşeresi yılan beşeresine müşâbih olarak sûret-i beşerde bir çocuk doğurmuş. Sebebi tefahhus olundukda hîn-i cimâda gözünün bir yılana iliştiğini beyân etmiştir. Ve kezâ, bilfarz bir müslime zevciyle hîn-i mücâmaada, meyl-i kalbîsi olan bir müslim ve gayr-ı müslim erkeğin kendisine cimâ ettiğini tahayyül etmek sûretiyle mütelezziz olsa; veyâhud bir zevc zevcesine cimâ ederken kezâ kendinin [15/21] meyl-i kalbîsi bulunan müslim ve gayr-ı müslim bir fâhişeyi vaty eylediğini farz ve tahayyül eylese ve tarafeynin bu gibi farz ve tahayyülleri esnâsında inzâl vâki' olup zevce hâmile olsa, çocukta o suver-i mütehayyilenin ahlâk ve efâli zâhir olur. İşte bunun içindir ki, sâlih ebeveynden, kâfir ve fâcir ve fâsık; ve kâfir, fâcir ve fâsık ebeveynden dahi mü'min ve sâlih evlâd çıkmaktadır. Ve işte bunun içindir ki, veled-i zinâ cennet-i kalbe dâhil olmaz, derler. Zîrâ ebeveyin yekdîğerine mukāreneti edeb ve salâh üzerine değildir. Âdâb-ı cimâ' İbrâhim Hakkı (k.s.) hazretlerinin Ma'rifetnâme'sinde tafsîl ve beyân olunmuştur. Hayru'l-halef tekvînini murâd edenler oraya müracaatla istifâde edebilirler. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) bu hakîkati Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz seksen sekizinci bâbında böylece beyân buyururlar: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Cebrail (a.s.)'dan ibaret olan Ruhu'l-emin, Meryem'e tam bir insan suretinde göründüğü zaman, Meryem onun bir insan olduğunu ve kendisiyle cinsel ilişki kurmak istediğini düşündü. Böyle olunca, Allah Teâlâ'nın kendisini ondan kurtarması için, tüm içsel güçlerini toplayarak ondan Allah Teâlâ'ya sığındı. Çünkü o, bunun caiz olmayan şeylerden olduğunu biliyordu. Bu sebeple, ona Allah ile tam bir huzur hâsıl oldu ki, bu da manevî ruhtur. Eğer Cebrail bu anda, Meryem'in bu hali üzerindeyken ona üfleseydi, annesinin bu halinden dolayı İsa, yaratılışının çirkinliğinden ötürü, hiçbir kimsenin tahammül edemeyeceği bir vasıfta ortaya çıkardı. Şimdi, Cebrail ona "Ben ancak senin Rabb'inin elçisiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk bahşetmek için geldim" (Meryem, 19/19) dediği vakit, Meryem bu sıkıntıdan kurtuldu ve göğsü ferahladı. Bu sebeple, İsa (a.s.)'ı ona bu anda üfledi. Şu halde Cebrail, Allah'ın kelimesini Meryem'e nakletti. Nasıl ki bir elçi, Allah'ın kelamını ümmetine naklettiyse, bu da Allah Teâlâ'nın "Meryem'e ilka eylediği 'kelimesi ve ondan bir ruhtur'" (Nisâ, 4/171) kavlidir. Yani, Ruhu'l-emin olan Cibril (a.s.), ırmakta gusletmek üzere çıplak olan Hz. Meryem'e güzel bir delikanlı suretinde görünüp ortaya çıktığı zaman, Hz. Meryem, onun maddi bedene sahip bir delikanlı olduğunu ve kendisiyle cinsel ilişki kurmak niyetiyle geldiğini düşündü. Çünkü gizli bir yerde çıplak olan genç bir kadının halini gören bir delikanlının, çekinmeden o kadına yönelmesine doğal âlemde başka bir anlam vermek mümkün değildir. Bu durum şüpheye açık bir yerdir. Böyle olunca, iffetli bir veliye olan Hz. Meryem, şer'î nikah olmaksızın gerçekleşecek cinsel ilişkinin aklen ve şer'an caiz olmayan işlerden olduğunu bildiği için, Allah Teâlâ'nın kendisini bu delikanlının elinden kurtarması için, dış ve iç güçlerini toplayarak sığınmak suretiyle, o delikanlıdan Allah Teâlâ'ya sığındı; ve ayet-i kerimede beyan buyurulduğu üzere "Sen müttaki olsan bile, ben senden Rahman'a sığınırım" (Meryem, 19/18) dedi. Bu sebeple, onun böyle dış ve iç güçlerini toplayarak sığınmasından dolayı, kendisine Allah ile tam bir huzur hâsıl oldu ki, bu tam huzur da manevî ruhtur. Çünkü bir kimse kendisine bir bela yöneldiği zaman, tüm güçlerini toplayıp "Allah'a kaçınız!" (Zâriyât, 51/50) ayet-i kerimesi gereğince, Hakk'a yönelse, muhakkak kendisinde Allah ile tam bir huzur hâsıl olur; ve bu sığınmanın eseri çabucak ortaya çıkar. Fakat bu sırada güçlerinden bazıları başkasına yönelse, mesela vehim ve düşünme gücü veya işitme ve görme gücü, masiva tabir olunan eşyanın çokluğuna yönelmiş bulunsa ve bu hal ile de Hak'tan sığınsa, o kimsenin Allah ile olan huzuru eksik olur; ve sığınmanın tesiri de o oranda bulunur. İşte Hz. Meryem'in sığınması, tam bir huzur elde etmesiyle gerçekleşti. Hz. Meryem bu esnada zina vukuundan pek ziyade korku içindeydi. Eğer Cebrail (a.s.), ona bu vakitte, bu korku ve sıkıntı halinde iken üfleseydi, annesinin bu korku ve sıkıntı halinden dolayı, İsa (a.s.) öyle çirkin yaratılışlı ve vasıflı çıkardı ki, hiçbir kimse onunla sohbet ve ünsiyete tahammül edemezdi. Aksine, suretinin çirkinliğinden dolayı, herkes kendisinden kaçardı. Bilinmeli ki, güzel ve salih bir çocuk elde etmek isteyen karı koca, cinsel ilişki anında zahiren ve batınen cinsel ilişki adabına son derece riayetkar olmak zorundadır. Çünkü boşalma anında karı kocanın hayallerinde beliren hallerin ve suretlerin çocuk üzerinde büyük tesiri vardır. Hatta nakledilir ki, bir kadın, derisi yılan derisine benzeyen bir çocuk doğurmuş. Sebebi araştırıldığında, cinsel ilişki anında gözünün bir yılana iliştiğini beyan etmiştir. Ve aynı şekilde, faraza bir Müslüman kadın kocasıyla cinsel ilişki sırasında, kalben meylettiği bir Müslüman veya gayrimüslim erkeğin kendisiyle cinsel ilişki kurduğunu hayal etmek suretiyle zevk alsa; veya bir koca karısıyla cinsel ilişki kurarken aynı şekilde kendisinin kalben meylettiği Müslüman veya gayrimüslim bir fahişeyle cinsel ilişki kurduğunu farz ve hayal etse ve her iki tarafın bu gibi farz ve hayalleri esnasında boşalma gerçekleşip eş hamile kalsa, çocukta o hayal edilen suretlerin ahlak ve fiilleri ortaya çıkar. İşte bunun içindir ki, salih anne babadan kafir ve facir ve fasık; ve kafir, facir ve fasık anne babadan da mümin ve salih evlat çıkmaktadır. Ve işte bunun içindir ki, zina çocuğu cennet-i kalbe dahil olmaz, derler. Çünkü anne babanın birbirleriyle cinsel ilişkisi edep ve salah üzere değildir. Cinsel ilişki adabı İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerinin Marifetname'sinde ayrıntılı olarak beyan olunmuştur. Hayırlı bir nesil oluşmasını isteyenler oraya başvurarak istifade edebilirler. Ve Cenab-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) bu hakikati Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz seksen sekizinci babında böylece beyan buyururlar:

وإذا نَظَرَت عندَ الجِمَاعِ أو تَخيَّل الرَّجُلَ صُورةً عندَ الوِقاع وإنزال الماء يكونُ الوَلـد

على خُلْقِ صُورةِ ما تَخَيَّل، ولذلك كانتِ الحُكماءُ تَأْمُرُ بِتَصْوِيرِ صُوَرِ الفُضَلَاءِ

من أكابر الحُكَمَاءِ في الأماكن بحيثُ تَنظُر إلى تلك الصورة المَرْأةُ عند الجماع

والرَّجلُ، فَتَنْطَبِعُ في الخيال فتُؤثر في الطبيعة، فتخرج تلك القُوَّةُ التي كانت عليها

تلك الصورة في الولد الذي يكون من ذلك الماء وهو سر عجيب في علم الطبيعة.

Ya'ni “İnde'l-cimâ' kadın bir sûrete nazar ettikde veyâhud inde'l-vikā' ve'l-inzâl erkek bir sûreti tahayyül ettikde, çocuk tahayyül olunan sûretin hulku üzerine olur. Bunun için hükemâ, inde'l-cimâ' erkek ile kadın, o sûrete nazar etmek üzere, emâkinde ekâbir-i hükemâdan fuzalânın sûret- lerini tasvîr ile emrederler. Zîrâ hayâlde muntabi' olan şey tabîatta te'sîr eder. İmdi o sûret üzerine olan bu kuvve-i hayâliyye, mâdan tekevvün eden veledde zâhir olur. Ve bu ilm-i tabîatta bir sırr-ı acîbdir."439 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Cinsel birleşme sırasında kadın bir şekle baktığında veya cinsel birleşme ve boşalma anında erkek bir şekli hayal ettiğinde, çocuk hayal edilen şeklin yaratılışı üzerine olur. Bu sebeple hikmet sahipleri, cinsel birleşme sırasında erkek ile kadına, o şekle bakmaları için, büyük hikmet sahiplerinden faziletli kişilerin şekillerini evlerde resmetmelerini emrederler. Çünkü hayalde iz bırakan şey, doğada etki eder. Şimdi o şekil üzerine olan bu hayal gücü, meniden oluşan çocukta ortaya çıkar. Ve bu, doğa ilminde şaşırtıcı bir sırdır."

İmdi havf-ı zinâ sebebiyle Hz. Meryem'de hâsıl olan inkıbâzın def'i için, Cebrâîl (a.s.) ona, "Ben ancak senin Rabb'inin resûlüyüm; sana ed- nâs-ı tabîiyyeden pâk ve tâhir bir erkek evlâd bahşetmek için geldim" de- yince, Hz. Meryem'in kabzı basta tebeddül eyledi; ve sadrı münşerih oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, zina korkusu sebebiyle Hz. Meryem'de meydana gelen sıkıntının giderilmesi için, Cebrâîl (a.s.) ona, "Ben ancak senin Rabb'inin elçisiyim; sana en aşağı tabiî hallerden (doğal kirlerden) uzak, tertemiz bir erkek evlat bağışlamak için geldim" deyince, Hz. Meryem'in sıkıntısı ferahlığa dönüştü; ve göğsü genişledi.

إِذْ قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا

فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ

Zira (Al-i İmran, 3/45) [Vaktâki melekler demişlerdi: "Ey Meryem! Şübhesiz Allah Teâlâ sana taraf-ı ilâhîsinden bir kelime ile müjde veriyor ki, adı Mesîh, Meryem oğlu Îsâdır. Dünyâda da âhirette de vecîh ve mukarreb olanlardandır.”] âyet-i kerîmesinde ihbâr buyurulduğu üzere, Allah Teâlâ mukaddemâ kendisinden Îsâ (a.s.)ın tevellüd edeceğini Hz. Meryem'e tebşîr buyurmuş idi; ve Cenâb-ı Meryem bu va'd-i ilâhînin zuhûruna müterakkıb idi. Cebrâîl (a.s.)dan bu sözü işitince, eser-i tebşîrin vakt-i zuhûru geldiğini ve beşer sûretinde zâhir olan şahsın melek olduğunu bildi; kalbinde bir inbisât ve inşirâh husûle geldi. İşte bu inbisât ve inşirâh hîninde, Cenâb-ı Cebrâîl, Hz. Meryem'e Îsâ (a.s.)ı nefhetti. Ve șu hâlde Cenâb-ı Cibrîl, rusül-i kirâma vahy-i ilâhîyi naklettiği gibi, “kelimetullah" olan Cenâb-ı Îsâ'yı Hz. Meryem'e nakleyledi. Ve Hz. Cibrîl'in bu nakli, Resûl (a.s.)ın Kelâmullâh'ı ümmetine nakletmesine benzer. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz, Allah Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurduğu &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü (Âl-i İmrân, 3/45) [Vaktâki melekler demişlerdi: "Ey Meryem! Şüphesiz Yüce Allah sana kendi katından bir kelime ile müjde veriyor ki, adı Mesih, Meryem oğlu İsa'dır. Dünyada da ahirette de itibarlı ve Allah'a yakın olanlardandır."] ayet-i kerimesinde haber verildiği üzere, Yüce Allah önceden İsa (a.s.)'ın kendisinden doğacağını Hz. Meryem'e müjdelemişti; ve Hz. Meryem bu ilahi vaadin gerçekleşmesini bekliyordu. Cebrail (a.s.)'dan bu sözü işitince, müjdenin ortaya çıkma vaktinin geldiğini ve insan şeklinde görünen şahsın melek olduğunu bildi; kalbinde bir ferahlık ve sevinç meydana geldi. İşte bu ferahlık ve sevinç anında, Hz. Cebrail, Hz. Meryem'e İsa (a.s.)'ı üfledi. Ve şu halde Hz. Cebrail, yüce peygamberlere ilahi vahyi naklettiği gibi, "Allah'ın kelimesi" olan Hz. İsa'yı Hz. Meryem'e nakletti. Ve Hz. Cebrail'in bu nakli, Resul (a.s.)'ın Allah'ın Kelamı'nı ümmetine nakletmesine benzer. Zira (s.a.v.) Efendimiz, Yüce Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de beyan buyurduğu.

وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ

(Nisâ, 4/171) [Meryem'e ilkā eylediği “kelime”si ve ondan bir rûhtur.] kavlini hurûf ve zurûf [15/22] kisvesine giydirip bizlere nak- leyledi. Ve her bir “kelime”, delâlet eylediği maʼnânın o sûrette taayyünün- den başka bir şey değildir; ve “ma'na” o sûretin rûhudur. Şu hâlde cism-i Îsâ, bu âlemde zâhir olan Allah Teâlânın kelimelerinden bir "kelime"dir; ve onun delâlet ettiği “ma'na” rûh-ı Îsevîdir ki, o da onun Rabb-i hâssı olan ism-i Bâtın'dır. Gerçi Îsâ (a.s.) insân-ı kâmil olmak hasebiyle “Allah” ism-i câmiinin mazharı ise de, bu ism-i câmiin tahtında bulunan kâffe-i esmâ- nın ahkâmı onda itidâl üzere zâhir değildir. Nitekim sûret-i tevellüdü ve yahûdîler tarafından vâki' olan sû'-i kasd üzerine ref'i, i'tidâlden baîddir; ve kâffe-i esmâ-i ilâhiyyenin itidâl üzere zuhûru, ancak Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e mahsustur. Ve kezâ Kur'ân, kelâmullahdır; ve bu kelâ- mullâhın cismi, inde't-telaffuz harf ve savt ve inde't-tahrîr hurûf-i menkūşe sûretleridir; ve bu esvât ve suver, ancak ma'nâlarından dolayı müteayyin olur. Binâenaleyh Cenâb-ı Cibrîl'in rûh ve maʼnâ-yı Îsevîyi Hz. Meryem'e nakli, maânî-yi kelâmullâhı Resûl'e naklinin mislidir; ve Resûl'e Cenâb-ı Cibrîl tarafından naklolunan maânî, Resûl tarafından dahi ümmetine öy- lece naklolunur. Şu hâlde aradaki fark, ancak o maʼnâların suver-i müteay- yinesinin tehâlüfünden ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Meryem'e ilkâ eylediği "kelime"si ve ondan bir rûhtur.] (Nisâ, 4/171) kavlini, harf ve zarf (15/22) kisvesine giydirip bizlere nakletti. Ve her bir "kelime", delalet ettiği anlamın o surette taayyününden (belirginleşmesinden) başka bir şey değildir; ve "anlam" o suretin ruhudur. Şu halde İsa'nın bedeni, bu âlemde görünen Yüce Allah'ın kelimelerinden bir "kelime"dir; ve onun delalet ettiği "anlam" İsa'nın ruhudur ki, o da onun özel Rabbi olan Bâtın ismidir. Gerçi İsa (a.s.) insân-ı kâmil olmak itibarıyla "Allah" ism-i câmiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharı (tecelli yeri) ise de, bu ism-i câmiin altında bulunan bütün isimlerin hükümleri onda itidal (denge) üzere görünmez. Nitekim doğuş şekli ve Yahudiler tarafından gerçekleşen suikast üzerine göğe yükseltilmesi, itidalden uzaktır; ve bütün ilahi isimlerin itidal üzere zuhuru (ortaya çıkışı), ancak Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e mahsustur. Ve aynı şekilde Kur'an, Allah'ın kelamıdır; ve bu kelamullahın cismi, telaffuz edildiğinde harf ve ses, yazıldığında ise noktalı harf suretleridir; ve bu sesler ve suretler, ancak anlamlarından dolayı belirginleşir. Buna göre Cebrail'in, İsa'nın ruhunu ve anlamını Hz. Meryem'e nakli, kelamullahın anlamlarını Resul'e naklinin mislidir; ve Resul'e Cebrail tarafından naklolunan anlamlar, Resul tarafından da ümmetine öylece naklolunur. Şu halde aradaki fark, ancak o anlamların belirginleşmiş suretlerinin farklılığından ibarettir.

فَسَرَتِ الشَّهْوَةُ في مريمَ، فَخُلِقَ جسمُ عيسى مـن مـاءٍ مُحَقَّـق مـن مـريـم

ومن ماءٍ مُتَوَهَّم من جبرائيل، سَرَى فِي رُطُوبَةِ ذلك النَّفْخِ، لأنَّ النَّفخ

من الجسمِ الحَيَوَانِي رَطْبٌ لِمَا فيه من رُكْنِ المَاءِ، فَتَكَوَّنَ جِسْمُ عيسى

من ماءٍ مُتَوَهَّم وماءٍ مُحَقَّقٍ، وخَرَجَ على صورة البشـر مـن أجـل أُمـه ومـن

أجل تَمَثَّل جبرائيل في صورةِ البَشَرِ حَتَّى لا يَقَعُ التَّكوين في هذا النَّوْعِ

الإنساني إلا على حُكم المُعْتَادِ، فَخَرَجَ عيسى الله يُحْيِي المَوْتَى، لأنَّه

روح الهي، وكان الإِحْيَاءُ لِلَّهِ والنَّفْخُ لِعِيسَى الل، كما كان النفخ لجبرائيل

والكلمة لله، فكان إحياء عيسى لِلْأَمْوَاتِ إحياء مُحَقَّقًا من حيث ما

ظَهَرَ عن نَفْخِه، وكان إحياؤه أيضًا مُتَوَهَّمًا أنَّه منه، وإنَّما كان مِنَ اللهِ،

فَجَمَعَ الاحياء المُحَقَّقُ والمُتَوَهَّمُ لحَقيقته التي خُلِقَ عليها كما قُلْنَاه أَنَّـه

المخلوق من ماءٍ مُتَوَهَّم ومن ماءٍ مُحَقَّةٍ ، يُنْسَب إليه الإحياء بطريق التحقيق

[15/23] من وجه وبطريقِ التَّوَهُم من وجه ، فقـيـل فـيـه مـن طـريـق التحقيـق

وَيُحْيِ الْمَوْتَى ، وقِيلَ فيه من طَريقِ التَّوَقُّمِ فَتَنْفُخُ فِيهَا فَيَكُونُ طَيْرًا

بِإِذْنِ اللَّهِ، فَالْعَامِلُ في المَجْرُورِ «يكون» لا تنفخ»، ويَحْتَمِلُ أن يكون

العامل فيه تَنْفُخُ، فيكون طيرًا من حيثُ صورته الجسمِيَّةُ الحِسيَّةُ.

İmdi Meryem'de şehvet sârî oldu. Binâenaleyh cism-i Îsâ, Meryem tarafından mâ'-i muhakkaktan ve Cebrâîl tarafından da, bu nefhin rutûbetinde sârî olan mâ'-i mütevehhemden mahlûk oldu. Zîrâ cism-i hayvânîden olan nefh, onda rükn-i mâ'dan ba'zı şey mevcûd olma- sından nâşî, ratbdır. Böyle olunca cism-i Îsâ mâ'-i mütevehhemden ve mâ'-i muhakkaktan tekevvün etti; ve bu nev'-i insânîde tekvîn, an- cak hükm-i mu'tâd üzere vâki' olmak için, vâlidesinin eclinden ve Cebrâîl'in sûret-i beşerde temessülü eclinden, sûret-i beşer üzere çıktı. Böyle olunca Îsâ (a.s.) mevtâyı ihyâ eder çıktı. Zîrâ o, “rûh-ı ilâhî”dir. Ve ihyâ Allâh'ın ve nefh Îsâ (a.s.)ın idi. Nasıl ki nefh Cibrîl'in, ve "kelime” Allâh'ın idi. İmdi emvât için Îsâ'nın ihyâsı, onun nefhin- den zâhir olan şey haysiyetiyle, ihyâ-yı muhakkak idi. 440 Ve yine onun ihyâsı kendisinden olduğu mütevehhem idi; ve belki Allah'dan idi. Böyle olunca Îsâ, üzerine halkolunduğu kendi hakîkatinden nâşî – ki nitekim biz onun mâ'-i mütevehhem ile mâ'-i muhakkaktan mah- lûk olduğunu zikrettik- ihyâ-yı muhakkak ile ihyâ-yı mütevehhemi cem'etti. İhyâ ona, min-vechin tarîk-i tahkîk ile ve min-vechin tarîk-i tevehhüm ile nisbet olunur. Binâenaleyh onun hakkında tarîk-i tah- kikten وَيُحْيِ الْمَوْتَى )Bk. Âl-i İmrân, 3/49) [Ölüleri diriltir.] denildi. Ve onun hakkında tarîk-i tevehhümden فَتَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللهِ )Bk. Âl-i İmrân, 3/49; Mâide, 5/110) [O tiyne nefhedersin, Allâh'ın izni ile kuş olur.]441 Böyle olunca mecrûrda amil يَكُونُ [yekûnu: olur]dur; تَنْفُخُ ]tenfuhu: nefhedersin] değildir. Ve onda amil تَنْفُخُ [tenfuhu: nefhe- dersin] olmak dahi muhtemeldir. Sûret-i cismiyye-i hissiyyesi haysi- yetinden tayr olur. [15/24] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Meryem'de şehvet yayıldı. Bu sebeple İsa'nın bedeni, Meryem tarafından gerçek sudan ve Cebrail tarafından da, bu üflemenin rutubetinde yayılan vehmedilmiş sudan yaratıldı. Çünkü hayvani bedenden olan üfleme, onda su rüknünden (su unsurundan) bazı şeylerin bulunmasından dolayı rutubetlidir. Böyle olunca İsa'nın bedeni vehmedilmiş sudan ve gerçek sudan oluştu; ve bu insani türde oluşum, ancak alışılmış hüküm üzere meydana gelmek için, annesinin eceliyle ve Cebrail'in beşer suretinde temessülü (görünmesi) eceliyle, beşer sureti üzere ortaya çıktı. Böyle olunca İsa (a.s.) ölüleri diriltir oldu. Çünkü o, "ilahi ruh"tur. Ve diriltme Allah'ın ve üfleme İsa (a.s.)'ın idi. Nasıl ki üfleme Cebrail'in, ve "kelime" Allah'ın idi. Şimdi ölüler için İsa'nın diriltmesi, onun üflemesinden ortaya çıkan şey itibarıyla, gerçek bir diriltmeydi. Ve yine onun diriltmesi kendisinden olduğu vehmedilmişti; aksine Allah'tan idi. Böyle olunca İsa, üzerine yaratıldığı kendi hakikatinden dolayı –ki nitekim biz onun vehmedilmiş su ile gerçek sudan yaratıldığını zikrettik– gerçek diriltme ile vehmedilmiş diriltmeyi birleştirdi. Diriltme ona, bir yönden tahkik (gerçeklik) yoluyla ve bir yönden tevehhüm (vehmetme) yoluyla nispet olunur. Bu sebeple onun hakkında tahkik yolundan "وَيُحْيِ الْمَوْتَى" (Ölüleri diriltir.) denildi. Ve onun hakkında tevehhüm yolundan "فَتَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللهِ" (O tıyna nefhedersin, Allah'ın izni ile kuş olur.) denildi. Böyle olunca mecrurda (harf-i cer ile mecrur olan kelimede) amil "يَكُونُ" (olur)dur; "تَنْفُخُ" (nefhedersin) değildir. Ve onda amil "تَنْفُخُ" (nefhedersin) olmak dahi muhtemeldir. Hissi cismani sureti itibarıyla kuş olur.

Ya'ni Cibrîl (a.s.)ın nefhi üzerine, Hz. Meryem'de şehvet sârî ve ihtilâma müşâbih bir hâl içinde inzâl vâki' oldu. Böyle olunca cism-i Îsâ, Meryem tarafına nazaran mâ-i muhakkaktan ve Cebrâîl tarafına nazaran, onun nef- hinin rutûbetinde mündemic olan ma'-i mütevehhemden mahlûk olmuş oldu. Çünkü Hz. Meryem'in hîn-i inzâlinde vücûdundan rahmine seyelân eden su, onun vücûd-ı unsurîsi hasebiyle akan bir mâ’-i muhakkak idi. Zîrâ âlem-i kesîf-i şehadetin mâfevki olan merâtibdeki suver, bu âleme tenezzül etmedikçe tahakkuk-i kâmil vâki' olmaz. Hz. Cibrîl ise, beşer sûretinde mütemessil olan rûh olduğundan, bu âlem-i kesâfette tahakkuk etmiş bir sûret-i unsuriyye değil idi. Belki onun sûreti, bir sûret-i mütevehhem idi; ve o sûrete müteallik olan ahvâl ve şuûnâtın kâffesi mütevehhem bulundu- ğundan, onun nefhinin rutûbetinde mündemic olan su rüknünden bulu- nan şey dahi mütevehhem idi. Ya'ni Hz. Cibrîl, nefesini hârice çıkarmak sûretiyle “hoh” dedi; ve cism-i hayvânîde olan bu gibi nefhde, su rüknün- den olan bazı mevâdd mevcûddur. Zîrâ nefes-i hayvânî râtıbdır; ve nefeste su rüknünden olan mevâdd müvellidü'l-ma ile müvellidü'l-humûzadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Cibrîl'in (a.s.) üflemesi üzerine, Hz. Meryem'de şehvetin yayıldığı ve ihtilama benzeyen bir hâl içinde boşalma meydana geldi. Böyle olunca İsa'nın bedeni, Meryem tarafına göre gerçek sudan ve Cebrail tarafına göre, onun üflemesinin rutubetinde bulunan vehmedilmiş sudan yaratılmış oldu. Çünkü Hz. Meryem'in boşalma anında vücudundan rahmine akan su, onun unsurlardan oluşan vücudu sebebiyle akan gerçek bir su idi. Zira kesif şehadet âleminin (görünen yoğun âlem) üstündeki mertebelerde bulunan suretler, bu âleme inmedikçe tam bir gerçekleşme meydana gelmez. Hz. Cibrîl ise, insan suretinde temessül eden (şekillenen) bir ruh olduğundan, bu kesafet âleminde (yoğunluk âlemi) gerçekleşmiş unsurlardan oluşan bir suret değildi. Aksine onun sureti, vehmedilmiş bir suret idi; ve o surete ait olan bütün haller ve oluşlar vehmedilmiş bulunduğundan, onun üflemesinin rutubetinde bulunan su rüknünden (su elementi) olan şey dahi vehmedilmiş idi. Yani Hz. Cibrîl, nefesini dışarı çıkarmak suretiyle "hoh" dedi; ve hayvanî bedende olan bu gibi üflemede, su rüknünden olan bazı maddeler mevcuttur. Zira hayvanî nefes rutubetlidir; ve nefeste su rüknünden olan maddeler oksijen ve hidrojendir.

İmdi beşer sûretinde mütemessil olan Cenâb-ı Cibrîl “hoh” diye nef- hedince ihrâc ettiği bu nefesin rutûbetinde de rükn-i mâdan bazı mevâdd mevcûd idi ki, o mevâdd, Cenâb-ı Meryem'in vücuduna sârî olup onda şehveti tahrîk eyledi. Fakat Hz. Cibrîl'in sûret-i beşeriyyesi gibi nefhi ve bu nefhin rutûbetinde mündemic müvellidü'l-ma' ile müvellidü'l-humû- za dahi, mütevehhem olan rükn-i madan idiler. İşte bunun için cism-i Îsâ, mâ-i muhakkak ile mâ-i mütevehhemden tekevvün etti. Ve bu nev'-i insânîde tekvîn ve halk-ı ilâhî, ancak hükm-i mutâd üzere beşer sûretinde vâki' olmak için, Îsâ (a.s.), vâlidesi beşer sûretinde [15/25] olduğu ve Hz. Cibrîl beşer sûretinde temessül etmiş bulunduğu cihetle, kendisi “rûhul- lah” olduğu hâlde beşer sûretinde musavver olarak meydân-ı zuhûra çıktı. Ve Cenâb-ı Îsâ, “rûh-ı ilâhî” olduğu için, mevtâyı ihyâ eder bir hâlde zâhir oldu. Ve onun bu ihyâsı keyfiyetinde, ihya, Allah'ın ve nefh Îsâ (a.s.)ın idi. Nasıl ki Hz. Meryem'e vâki' olan nefh Hz. Cibrîl'in; ve “kelime" olan rûh-ı musavver-i Îsevî Allah'ın idi. Şu hâlde Îsa (a.s.)ın ölüleri diriltme- si, onun nefhinden enzâr-ı hissiyyede eser-i hayâtın zuhûru haysiyetiyle, ihyâ-yı muhakkak idi. Ve yine bu ihyâ, Îsâ (a.s.)ın kendisinden olduğu mütevehhem idi; belki bu ihyâ Allah'dan idi. Çünkü hakîkatte vücûd ve nefh Hakk'ındır. İşte Cenâb-ı Îsâ mâ-i mütevehhem ile må'-i muhakkaktan halkolun- duğunu cihetle, mahzâ kendisinin müstenid olduğu bu hakîkatten nâşî, ihyâ-yı muhakkak ile ihyâ-yı mütevehhemi cem'etti. İhyâ, Cenâb-ı Îsa'ya bir vecihden tarîk-i tahkîk ile ve bir vecihden tarîk-i tevehhüm ile nisbet olunur. Böyle olunca ibâre-i kurʼâniyye her iki vechi müş'ir olarak Îsâ (a.s.) hakkında tarîk-i tahkikten وَيُحْيِي الْمَوْتَى )Al-i İmran, 3/49) ya'ni “Ölüyü diriltir" denildi. Binâenaleyh Allah Teâlâ ihyâ-yı mevtâyı ona isnâd eyledi. Ve tarîk-i tevehhümden فَتَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللهِ )Bk) Al-i İmrân, 3/49; Mâide, 5/110) ya'ni "O tıyne nefheder, Allâhın izni ile kuş olur" denildi. Binâenaleyh mecrûrda, ya'ni “Bi-iznillâh” kavlinde âmil, “yekûnu” [olur] kelimesidir; “fe-tenfuhu” [nefhedersin] kavli değildir. Ve mecrûr olan "bi-iznillâh" kavlinde, âmilin "tenfuhu” [nefhedersin] kelimesi olması da muhtemeldir. Amil “tenfuhu” kavli olduğuna göre, takdîr-i ibare فَيَكُونُ طَيْرًا من حيث صورته الجسميَّةُ الحِسِّيَّة yani Isa (a.s.)ın çamurdan yapmış olduğu şey, sûret-i cismiyye-i hissiyyesi cihetinden kuş olur; sûret-i rûhiyye-i hakîkiy- yesi cihetinden değil” demek olur. Velhâsıl mecrûrda âmil “yekûnu” [olur] kavli olmak câiz olduğu gibi “tenfuhu” kavli olmak da câizdir. Ve belki Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) “yekûnu” kavli olmasını tercîh buyurmuştur. Âmil “yekûnu” kavli olunca ibârenin tercümesi şöyle olur: “Cenâb-ı Îsâ ona nefheder, Allâhın izniyle kuş olur." Ve âmil “tenfuhu” kavli olunca tercüme de böyle olur: [15/26] “Cenâb-ı Îsâ Allâhın izniyle nefheder, kuş olur." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, beşer suretinde temessül eden (şekillenen) Cebrail (a.s.) "hoh" diye nefes verince, çıkardığı bu nefesin rutubetinde de rükn-i mâdan (su unsurundan) bazı maddeler mevcuttu ki, o maddeler Meryem (a.s.)'ın vücuduna yayıldı ve onda şehveti tahrik etti. Fakat Hz. Cebrail'in beşer suretindeki gibi nefesi ve bu nefesin rutubetinde mündemiç (içkin) olan müvellidü'l-ma' (suyu oluşturan) ile müvellidü'l-humûza (asidi oluşturan) dahi, mütevehhem (vehmedilmiş, sanıda var olan) olan rükn-i mâdan idiler. İşte bunun için İsa (a.s.)'ın cismi, mâ-i muhakkak (gerçek su) ile mâ-i mütevehhemden (vehmedilmiş sudan) oluştu. Ve bu insan türünde ilahi tekvin (oluşturma) ve halk (yaratma), ancak alışılmış hüküm üzere beşer suretinde meydana gelmek için, İsa (a.s.), annesi beşer suretinde olduğu ve Hz. Cebrail beşer suretinde temessül etmiş bulunduğu cihetle, kendisi "ruhul-lah" (Allah'ın ruhu) olduğu halde beşer suretinde tasvir edilmiş olarak zuhur meydanına çıktı. Ve İsa (a.s.), "ruhul-lah" olduğu için, ölüleri dirilten bir halde ortaya çıktı. Ve onun bu diriltmesi keyfiyetinde, diriltme Allah'ın ve nefes İsa (a.s.)'ın idi. Nasıl ki Hz. Meryem'e meydana gelen nefes Hz. Cebrail'in; ve "kelime" olan İsevi tasvir edilmiş ruh Allah'ın idi. Şu halde İsa (a.s.)'ın ölüleri diriltmesi, onun nefesinden duyusal nazarlarda hayat eserinin zuhuru haysiyetiyle, muhakkak (gerçek) bir diriltmeydi. Ve yine bu diriltme, İsa (a.s.)'ın kendisinden olduğu vehmedilmişti; belki bu diriltme Allah'tan idi. Çünkü hakikatte varlık ve nefes Hakk'ındır. İşte İsa (a.s.) vehmedilmiş su ile gerçek sudan yaratıldığı cihetle, sadece kendisinin dayandığı bu hakikatten dolayı, muhakkak diriltme ile mütevehhem diriltmeyi birleştirdi. Diriltme, İsa (a.s.)'a bir yönden tahkik (gerçeklik) yoluyla ve bir yönden tevehhüm (sanı) yoluyla nispet olunur. Böyle olunca Kur'an ifadesi her iki yönü de işaret ederek İsa (a.s.) hakkında tahkik yolundan وَيُحْيِي الْمَوْتَى (Al-i İmran, 3/49) yani "Ölüyü diriltir" denildi. Bu sebeple Yüce Allah ölüleri diriltmeyi ona isnat etti. Ve tevehhüm yolundan فَتَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللهِ (Bkz. Al-i İmran, 3/49; Maide, 5/110) yani "O çamurdan yapılmış şeye nefes edersin, Allah'ın izni ile kuş olur" denildi. Bu sebeple mecrurda, yani "Bi-iznillâh" kavlinde âmil (etken), "yekûnu" [olur] kelimesidir; "fe-tenfuhu" [nefes edersin] kavli değildir. Ve mecrur olan "bi-iznillâh" kavlinde, âmilin "tenfuhu" [nefes edersin] kelimesi olması da muhtemeldir. Âmil "tenfuhu" kavli olduğuna göre, ibarenin takdiri (anlamı) فَيَكُونُ طَيْرًا من حيث صورته الجسميَّةُ الحِسِّيَّة yani "İsa (a.s.)'ın çamurdan yapmış olduğu şey, duyusal cismani sureti cihetinden kuş olur; ruhani hakiki sureti cihetinden değil" demek olur. Sözün özü, mecrurda âmil "yekûnu" [olur] kavli olmak caiz olduğu gibi "tenfuhu" kavli olmak da caizdir. Ve belki Şeyh-i Ekber (r.a.) "yekûnu" kavli olmasını tercih buyurmuştur. Âmil "yekûnu" kavli olunca ibarenin tercümesi şöyle olur: "İsa (a.s.) ona nefes eder, Allah'ın izniyle kuş olur." Ve âmil "tenfuhu" kavli olunca tercüme de böyle olur: "İsa (a.s.) Allah'ın izniyle nefes eder, kuş olur."

وكذلك وَتُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وجميع ما نُسب إليه وإلى إِذْنِ اللَّهِ وَإِذْنِ

الكِنَايَةِ في مثلِ قَوْلِهِ : بِإِذْنِي و بإِذنِ اللهِ ، فَإِذا تَعَلَّقَ المَجْرُورُ بـ«تَنْفُخُ»

فيكون النَّافِخُ مَأْذُونًا له في النَّفْخِ، ويكون الطَّائِرُ عن النَّافِخِ بِإِذنِ اللهِ، وإذا كان

النَّافِخُ نَافِضًا لا عن الإذن فيكون التكوين للطائرِ طائرًا بإذن الله، فيكون العَامِلُ

عند ذلك «تكون»، فَلَوْلَا أَنَّ في الأمرِ تَوَهُمًا وتَحَقَّقا ما قَبِلَتْ هذه الصورة

هَذَيْنِ الوَجْهَيْنِ، بل لَهَا هَذَانِ الوَجهَانِ ، لأنَّ النشأة العِيسَوِيَّةَ تُعْطِي ذلك.

وَتُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ )Mâide, 5/110) [Sen anadan doğma körü ve alaca

illetine tutulanı iyi edersin.] Ve ona ve Allâhın iznine ve بِإِذْنِي وَبِإِذْنِ اللهِ

[Benim iznim ve Allâh'ın izniyle.] kavlinin mislinde izn-i kinayeye nis-

bet olunan şeyin cemîsi böyledir. İmdi mecrûr “tenfuhu”ya müteallik

oldukda nâfih nefhinde me'zûnün-leh olur. Ve tâir dahi, Allâh'ın izni

ile nâfihden hâsıl olur. Ve nâfih bilâ-izn nâfih oldukda, tekvîn tâir için

olup bi-iznillâh tâir olur. Binâenaleyh bunun indinde âmil "tekûnu”

olur. Ve eğer muhakkak emirde, tevehhüm ve tahakkuk olmasa idi,

bu sûret, bu iki vechi kabûl etmez idi. Belki onun için iki vecih vardır.

Zîrâ neş'et-i îseviyye bunu i'tâ eder.

Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin وَتُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ )Mâide, 5/110) [Sen anadan doğma körü ve alaca illetine tutulanı iyi edersin.] kavli tahakkuk ve tevehhümü câmi' olduğu gibi hârikalardan Hz. Îsânın nefesine ve Allâhın iznine ve “bi-iznî ve bi-iznillâh” (Bk. Âl-i İmrân, 3/49; Mâide, 5/110) kavli gibi izn-i kinayeye, ya'ni zamîr-i mütekellime nisbet olunan şeyin hepsi, kezâlik tahakkuk ve tevehhüm üzeredir. İmdi mecrûr olan “bi-iznillâh" kavli "tenfuhu” kelimesine merbût olunca, nâfih olan Hz. Îsâ, nefhinde meʼzûnün-leh olur; ve kuş dahi Allâh'ın izniyle nâfih olan Cenâb-ı Îsådan husûle gelir; ve bu, tahakkuk cihetiyle olan vecihdir. Ve nâfih, izinsiz ola- rak nâfih olduğu vakit dahi, tekvîn tâir için olup, Allâhın izniyle [15/27] tâir olur. İmdi Îsâ (a.s.) izinsiz olarak nefhedip, çamurdan masnû' olan kuş izn-i ilâhî ile kendi nefesinden tekevvün edince, Îsâ (a.s.)ın nefhiyle onun halkı tevehhüm cihetiyle olur. Zîrâ onun hâlıkı, tekevvününe izin veren Haktır; ve nefh-i Îsa'nın onda dahli yoktur. Ancak nefh-i Îsâ sebebiyle te- kevvünü tevehhüm olunur. Binâenaleyh bu i'tibâr indinde mecrûrda âmil, ya'ni “bi-iznillâh” kavlinin merbût olduğu fiil, “tekûnu” kavli olur (Mâi- de, 5/110). Eğer Îsâ (a.s.)ın halkına müteveccih olan emr-i ilâhî ve şe'n-i rabbânî, bir vecihden tevehhüm ve bir vecihden tahakkuk olmasa idi, bu sûret-i îseviyye, bâlâda îzâh olunduğu üzere, kendisine nisbet olunan şeyin kâffesinde tevehhüm ve tahakkuktan ibaret olan bu iki vechi kabûl etmez idi. Belki onun için bu iki vecih, ya'ni tevehhüm ve tahakkuk vecihleri vardır. Zîrâ mâ-i mütevehhem ile mâ’-i muhakkaktan husûle gelen neş'et-i îseviyye bu iki vechi itâ eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın "Sen anadan doğma körü ve alaca illetine tutulanı iyi edersin." (Mâide, 5/110) sözü, hem tahakkuku (gerçekleşmeyi) hem de tevehhümü (sanıyı) kapsadığı gibi, harikalardan olan Hz. İsa'nın nefesine ve Allah'ın iznine ve "benim iznimle ve Allah'ın izniyle" (Âl-i İmrân, 3/49; Mâide, 5/110) sözü gibi kinaye iznine, yani mütekellim zamirine nispet edilen şeyin hepsi, aynı şekilde tahakkuk ve tevehhüm üzerinedir. Şimdi, mecrur olan "Allah'ın izniyle" sözü "üflersin" kelimesine bağlı olunca, üfleyen Hz. İsa, üflemesinde kendisine izin verilmiş olur; ve kuş da Allah'ın izniyle üfleyen Cenab-ı İsa'dan meydana gelir; ve bu, tahakkuk yönüyle olan vecihtir. Ve üfleyen, izinsiz olarak üflediği zaman dahi, kuşun oluşumu için olup, Allah'ın izniyle kuş olur. Şimdi İsa (a.s.) izinsiz olarak üfleyip, çamurdan yapılmış olan kuş ilahi izinle kendi nefesinden meydana gelince, İsa (a.s.)'ın üflemesiyle onun yaratılması tevehhüm yönüyle olur. Çünkü onun yaratıcısı, meydana gelmesine izin veren Hak'tır; ve İsa'nın üflemesinin onda bir dahli yoktur. Ancak İsa'nın üflemesi sebebiyle meydana gelmesi tevehhüm olunur. Bu sebeple bu itibar nezdinde mecrurda âmil, yani "Allah'ın izniyle" sözünün bağlı olduğu fiil, "olursun" sözü olur (Mâide, 5/110). Eğer İsa (a.s.)'ın yaratmasına yönelen ilahi emir ve rabbani şe'n, bir yönden tevehhüm ve bir yönden tahakkuk olmasaydı, bu İsevi suret, yukarıda açıklandığı üzere, kendisine nispet edilen şeyin tamamında tevehhüm ve tahakkuktan ibaret olan bu iki vecihi kabul etmezdi. Aksine onun için bu iki vecih, yani tevehhüm ve tahakkuk vecihleri vardır. Çünkü vehmedilmiş su ile muhakkak sudan meydana gelen İsevi neş'et bu iki vecihi verir.

وخَرَجَ عيسى من التَّوَاضُعِ إلى أن شَرَّعَ لأُمَّتِهِ أَنْ يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ

صَاغِرُونَ وأَنَّ أَحدهم إذا لُطِمَ في خَدِّه وَضَعَ الخَدَّ الْآخَرَ لِمَنْ يَلْطِمُهُ ولا

يَرْتَفِعُ عليه ولا يَطْلُبُ القِصَاصَ منه، هذا له من جهة أمه، إذ المرأة لها

السفْلُ، فَلَهَا التَّوَاضُعُ ، لأنَّها تَحْتَ الرَّجُلِ حُكْمًا وحِسَّا.

Ve Îsâ, “Münkādûn oldukları hâlde, cizyeyi elden vermelerini" (Tev-be, 9/29) ve onların birinin yanağına bir tokat vurulsa, tokat vuran kimseye diğer yanağını çevirmesini ve onun üzerine mürtefi' olma-masını ve ondan kısâs taleb etmemesini, ümmetine șer' [15/28] kıl-mağa varıncaya kadar, tevâzu'dan bir mertebe ile çıktı. Bu, ona vâ-lidesi cihetindendir. Çünkü kadın için süfl vardır. Böyle olunca onun için tevâzu' sâbittir. Zîrâ o, hükmen ve hissen erkeğin altındadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve İsa (a.s.), "Boyun eğmiş oldukları hâlde, cizyeyi kendi elleriyle vermelerini" (Tevbe, 9/29) ve onların birinin yanağına bir tokat vurulsa, tokat vuran kimseye diğer yanağını çevirmesini ve onun üzerine yükselmemesini ve ondan kısas talep etmemesini, ümmetine şeriat kılmaya varıncaya kadar, tevazudan (alçakgönüllülükten) bir mertebe ile ortaya çıktı. Bu, ona annesi cihetindendir. Çünkü kadın için süfl (aşağılık, alçaklık) vardır. Böyle olunca onun için tevazu sabittir. Çünkü o, hükmen ve hissen erkeğin altındadır.

Ya'ni Îsâ (a.s.) tevâzu'dan öyle bir mertebe ile zâhir oldu ki, tevâzuu-nun bu mertebesi sebebiyle ümmetine, tâbi' oldukları hükümete mutî ve münkād oldukları hâlde, haracı kendi elleriyle götürüp vermelerini, ya'ni harac vermek hususunda tâbi' oldukları hükümdâra aslâ itiraz etmemele-rini; ve birisi birinin yanağına bir tokat vursa, ahz-ı intikāma kıyâm etme-yip, diğer yanağını çevirmesini ve ona galebe etmemesini ve ondan kısâs-ı şer'î taleb etmemesini şerîat olmak üzere vaz'etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Îsâ (a.s.) tevazudan öyle bir mertebe ile ortaya çıktı ki, tevazusunun bu mertebesi sebebiyle ümmetine, tâbi oldukları hükümete itaatkâr ve boyun eğmiş oldukları hâlde, vergiyi kendi elleriyle götürüp vermelerini, yani vergi vermek hususunda tâbi oldukları hükümdara asla itiraz etmemelerini; ve birisi birinin yanağına bir tokat vursa, intikam almaya kalkışmayıp, diğer yanağını çevirmesini ve ona üstün gelmemesini ve ondan şer'î kısas talep etmemesini şeriat olmak üzere koydu.

Ma'lûm olsun ki, ahlâk-ı hamîdeden madûd olan tevâzu', ya cibillî veyâhud ârızî olur. Tevâzu'-ı cibillî sahibi, hiçbir sebebin te'sîri tahtında olmaksızın kendi nefsini, nazarında zelîl ve hakîr gördüğü için, kimse üze-rine isti'lâ kasdında bulunmaz. Tevâzu'-ı ârızî sâhibi ise, hadd-i zâtında kendi nefsini nazarında sâirlerden daha âlî görmekle beraber, kuvve-i kā-hiresinden korktuğu veyâhud kendisinden herhangi bir sûretle bir nevi' menfaat ümîd ettiği kimselerin muvâcehesinde mütevâzı' olur. Veyâhud halk bende ahlâk-ı hamîdeden olan tevâzuu görmekle bana ihtirâm eder-ler mütâlaasıyla, herkese arz-ı tevâzu' eder. Bu tevâzu', tevâzu’-ı cibillî gibi tevâzu'-i hakîkî olmayıp, ahlâk-ı zemîmenin bir nev'idir. Îsâ (a.s.)ın tevâ- zuu ise, tevâzu'-ı cibillî idi. Binâenaleyh şerîatında da bu tevâzuun hüküm ve te'sîri mevcûd idi. Ümmetine cizyeyi bilâ-i'tirâz ve muhasama kendi elleriyle bizzât götürüp hükümete vermelerini şer’etti ki, şerîat-ı muham- mediyyede dahi, bu cizye ehl-i kitâb olup Kur'ân-ı Kerîm'e îmân etmeyen efrâda tahmîl olunmuştur. Nitekim sûre-i Tevbe'de قَاتِلُوا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُوا الْجِرْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ )Tevbe, 9/29) ya'ni “Allâh'a ve yevm-i âhirete inanmayan ve Allah ve Resûl'ünün harâm kıldığı şeyleri tahrîm etmeyen ve kendilerine kitâb [15/29] verilenlerden dîn-i Hak ile mütedeyyin olma- yanlara, mutî' ve münkād oldukları hâlde, kendi elleriyle harâcı verinceye kadar kıtâl edin!” buyurulmuştur. Mezheb-i Hanefî'ye göre ganîye vâcib olan cizye kırk sekiz; ve vasat hâlde bulunana yirmi dört; ve kâr ve kesb ile meşgûl olan fakîre on iki dirhemdir. Bir kesbi olmayan fakîre cizye vâcib değildir. Îsâ (a.s.)ın âhir zamanda Şam'a nüzûlünde vaz' buyuracağı cizye, Kur'ân-ı Kerîm hükmüne tebaan alınması vâcib olan cizyedir. İbti- dâen kendi ümmetine şer'ettiği cizye değildir. Zîrâ dîn-i Muhammedî'ye tebaiyetle nüzûl eder; ve Hz. Mehdî ile birleşip ictihâd ile mukarrer olan ahkâm-ı muhtelifeyi ref'eyler. Ve şerîat-ı muhammediyyede mukarrer olan cizye, ümmet-i Muhammed'e âit olmayıp, Kur'ân-ı Kerîm ahkâmına îmân etmeyenleri tezlîl ve tahkîr içindir. Şerîat-ı îseviyyede bu hüküm, îsevîlere mahsustur. Ve sebebi de Îsâ (a.s.)ın mütevâzıan zuhûrudur. Onun bu tevâ- zuu kendisine vâlidesi cihetindendir. Çünkü kadın için, süflî, ya'ni aşağılık vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, güzel ahlâktan sayılan tevazu, ya doğuştan gelir ya da sonradan kazanılır. Doğuştan tevazu sahibi olan kişi, hiçbir sebebin etkisi altında olmaksızın kendi nefsini nazarında zelil ve hakir gördüğü için, kimse üzerine üstünlük kurma niyetinde bulunmaz. Sonradan kazanılan tevazu sahibi ise, aslında kendi nefsini nazarında diğerlerinden daha yüce görmekle beraber, kahredici kuvvetinden korktuğu veya kendisinden herhangi bir şekilde bir tür menfaat umduğu kimselerin karşısında mütevazı olur. Veya halk bende güzel ahlâktan olan tevazuyu görmekle bana ihtiram ederler düşüncesiyle, herkese tevazu gösterir. Bu tevazu, doğuştan gelen tevazu gibi hakiki tevazu olmayıp, kötü ahlâkın bir türüdür. İsa (a.s.)'ın tevazusu ise, doğuştan gelen tevazu idi. Bu sebeple şeriatında da bu tevazunun hüküm ve etkisi mevcuttu. Ümmetine cizyeyi itirazsız ve tartışmasız kendi elleriyle bizzat götürüp hükümete vermelerini şer'etti ki, Muhammedî şeriatta dahi, bu cizye Ehl-i Kitap olup Kur'ân-ı Kerîm'e iman etmeyen fertlere yüklenmiştir. Nitekim Tevbe Suresi'nde: "Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlü'nün haram kıldığı şeyleri haram saymayan ve kendilerine Kitap verilenlerden hak din ile inanmayanlarla, boyun eğmiş bir halde kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın!" (Tevbe, 9/29) buyurulmuştur. Hanefî mezhebine göre zengine vacip olan cizye kırk sekiz; ve orta halde bulunana yirmi dört; ve kazanç ve kesb ile meşgul olan fakire on iki dirhemdir. Bir kesbi olmayan fakire cizye vacip değildir. İsa (a.s.)'ın ahir zamanda Şam'a inişinde vaz' buyuracağı cizye, Kur'ân-ı Kerîm hükmüne tabi olarak alınması vacip olan cizyedir. Başlangıçta kendi ümmetine şer'ettiği cizye değildir. Çünkü Muhammedî dine tabi olarak iner; ve Hz. Mehdî ile birleşip içtihat ile kararlaştırılmış olan çeşitli hükümleri kaldırır. Ve Muhammedî şeriatta kararlaştırılmış olan cizye, Muhammed ümmetine ait olmayıp, Kur'ân-ı Kerîm hükümlerine iman etmeyenleri zelil ve hakir kılmak içindir. İsevî şeriatta bu hüküm, İsevîlere mahsustur. Ve sebebi de İsa (a.s.)'ın mütevazı bir şekilde zuhurudur. Onun bu tevazusu kendisine annesi cihetindendir. Çünkü kadın için, süflî, yani aşağılık vardır.

İmdi Hz. Îsâ bilâ-nutfe-i peder, kadın olan Cenâb-ı Meryem'in vü- cûdunda mütehakkık olduğu cihetle onun için tevâzu' sâbittir. Zîrâ ka- dın hükmen ve hissen erkeğin tahtındadır. Nitekim الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ (Nisâ, 4/34) [Erkekler, kadınlar üzerinde kavvâm ve müdebbirlerdir.] ve وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ )Bakara, 2/228) [Kadınlar üzerinde erkekler için bir de- rece vardır.] ve فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنثَيَيْنِ )Nisâ, 4/176) [Erkek için iki kız hisse-i irsiyyesi mikdârı âit olur.] âyet-i kerîmeleriyle kadının hükmen erkeğin tahtında olduğu beyân buyurulur. Ve hissen erkeğin tahtında olması dahi hâl-i cimâda zâhirdir. Zîrâ erkek fâil kadın mef'ûldür. Fâil âlî ve mef'ûl ise sâfildir. Ulemâ-i teşrîh tarafından erkek ve kadının bünyeleri hakkında icrâ kılınan tedkîkātın netâyici dahi bu hükmü müeyyiddir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hz. İsa'nın babasız olarak, kadın olan Hz. Meryem'in bedeninde gerçekleşmiş olması sebebiyle, onun için tevazu sabittir. Çünkü kadın, hükmen ve hissen erkeğin altındadır. Nitekim, "الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ" (Nisa, 4/34) [Erkekler, kadınlar üzerinde kayyım ve idare edicidirler.] ve "وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ" (Bakara, 2/228) [Kadınlar üzerinde erkekler için bir derece vardır.] ve "فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنثَيَيْنِ" (Nisa, 4/176) [Erkek için iki kızın miras hissesi miktarı ait olur.] ayet-i kerimeleriyle kadının hükmen erkeğin altında olduğu beyan buyurulur. Kadının hissen erkeğin altında olması da cinsel ilişki halinde açıktır. Çünkü erkek fail (edici), kadın ise mef'uldür (edilendir). Fail yüce ve mef'ul ise aşağıdadır. Anatomi bilginleri tarafından erkek ve kadının bünyeleri hakkında yapılan incelemelerin sonuçları da bu hükmü desteklemektedir.

وما كان فيه من قُوَّةِ الإحياء والإِبْرَاءِ فمن جِهَةِ نَفخ جبرائيل الله في صورة

البَشَرِ، فكان عيسى الله يُحْيِي المَوْتَى بصورة البشر، ولو لَمْ يَأْتِ جَبرائيل في

صورة البشر وأتى في صورة غيرها من صُوَرِ الأكوانِ العُنْصُرِيَّةِ مِن حَيَوَانٍ أو

نَبَاتٍ أَو جَمَادٍ لَكَانَ عيسى الله لا يُحْيِي المَوْتَى إلا حين يتلبس بتلك الصورة

ويظهر فيها، ولو أتى جبرائيل بصورته النُّورِيَّةِ الخَارِجَةِ [15/30] عن العَنَاصِرِ

والأركان إذ لا يَخْرُجُ عن طبيعته لَكَانَ عيسى لا يُحْيِي الْمَوْتَى إِلا حِينَ يَظْهَرُ

في تلك الصورة الطَّبِيعِيَّةِ النُّورِيَّةِ، لا العُنْصُرِيَّةِ مع الصورة البَشَرِيَّةِ من جهة

أُمه، فكان يُقالُ فيه عند إحيائه الموتى هُوَ لَا هُوَ، وَتَقَعُ الحَيْرَةُ فِي النَّظَرِ إليه،

كما وَقَعَتْ في العَاقِلِ عند النَّظَرِ الفِكْرِي إِذا رَأَى شَخْصًا بَشَرِيًّا من البشر

يُحْيِي الموتى، وهو من الخصائص الإلهية إحياء النُّطْقِ لا إحياء الحَيَوَانِ،

بَقِيَ النَّاظِرُ حَائِرًا، إِذْ يَرَى الصُّورَةَ بَشَرًا بالأثرِ الإِلهِي.

Ve onda kuvve-i ihyâ ve ibrâda sabit olan şey, sûret-i beşerde olan Cibrîl (a.s.)ın nefhi cihetinden idi. Binâenaleyh Îsâ (a.s.), sûret-i beşer ile mütelebbis iken mevtâyı ihyâ eder idi. Ve eğer Cibrîl (a.s.) sûret-i beşerde gelmese idi de, hayvandan yâhud nebâttan veya cemâd olan suver-i ekvân-ı unsuriyyeden, onun gayrı bir sûrette gelse idi, elbette Îsâ (a.s.) mevtâyı ihyâ etmez idi; ancak o sûretle mütelebbis olduğu ve onda zâhir bulunduğu hînde ihyâ ederdi. Eğer Cibrîl, anâ- sır ve erkândan hâriç olan sûret-i nûriyyesi ile gelse idi -zîrâ o kendi tabîatından çıkmaz- Îsâ ancak bu tabîat-ı nûriyye sûretinde zâhir ol- duğu hînde mevtâyı ihyâ eder idi. Yoksa vâlidesi cihetinden, sûret-i beşeriyye ile unsuriyette zuhûru hîninde ihyâ etmez idi. İmdi onun mevtâyı ihyâsı indinde, onun hakkında, "Odur", "O değildir" denilir idi; ve ona nazarda hayret vâki' olurdu. Nitekim beşerden bir şahs-ı beşerîyi mevtâyı ihyâ eder gördüğü vakitte, nazar-ı fikrî indinde, âkıl- da vâki' oldu. Hâlbuki ihyâ-yı hayvân ile değil, ihyâ-yı nutk ile olan o ihyâ-yı mevtâ, hasâis-i ilâhiyyedendir. Nâzır hayrette kalır. Zîrâ sûret-i beşeri, eser-i ilâhî ile mütelebbis gördü. [15/31] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onda (İsa'da) diriltme ve iyileştirme gücünün sabit olması, beşerî suretteki Cibrîl (a.s.)ın üflemesi cihetinden idi. Bu sebeple Îsâ (a.s.), beşerî suretle bürünmüş iken ölüleri diriltirdi. Ve eğer Cibrîl (a.s.) beşerî surette gelmeseydi de, hayvandan yahut bitkiden veya cansız olan unsurlara ait varlık suretlerinden, onun dışında bir surette gelseydi, elbette Îsâ (a.s.) ölüleri diriltmezdi; ancak o suretle bürünmüş olduğu ve onda (o surette) zâhir bulunduğu zaman diriltirdi. Eğer Cibrîl, unsurlardan ve rükünlerden dışarıda olan nuranî sureti ile gelseydi —çünkü o kendi tabiatından çıkmaz— Îsâ ancak bu nuranî tabiat suretinde zâhir olduğu zaman ölüleri diriltirdi. Yoksa vâlidesi cihetinden, beşerî suretle unsurlara ait varlıkta zuhuru zamanında diriltmezdi. Şimdi onun ölüleri diriltmesi karşısında, onun hakkında, "Odur", "O değildir" denilirdi; ve ona bakışta hayret meydana gelirdi. Nasıl ki beşerden bir beşerî şahsı ölüleri diriltir gördüğü vakitte, fikrî bakış karşısında, akılda meydana geldi. Hâlbuki hayvanı diriltmek ile değil, nutku (konuşmayı) diriltmek ile olan o ölüleri diriltme, ilâhî özelliklerdendir. Bakan hayrette kalır. Çünkü beşerî sureti, ilâhî eser ile bürünmüş gördü.

Ya'ni Îsâ (a.s.)da ölüyü diriltmek ve anadan doğma a'mânın gözünü açmak kuvvetinden sâbit olan şey, Cebrâîl (a.s.)ın beşer sûretinde zâhir olarak vâlidesi Meryem'e nefhetmiş olması cihetinden idi. Ve bu kuvvet ona rûh-ı mütemessilden intikāl etti. Ve Rûhü'l-emîn olan Cebrâîl (a.s.) mâdemki beşer sûretinde mütemessil olup nefhetti ve Îsâ (a.s.) dahi mâdemki beşer sûretinde zâhir oldu; şu hâlde Îsâ (a.s.) beşer sûretine bürünmüş olduğu hâlde ölüyü diriltir idi. Zîrâ vücûd-ı Îsâ (a.s.) Cenâb-ı Cibrîl'in netîce-i nefhidir. Ahvâl-i pederin veled üzerine te'sîr-i azîmi bulunduğu ve veled hasâis-i pederle zâhir olduğu cihetle, Îsâ (a.s.) dahi hasâis-i Cibrîl ile zâhir oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani İsa (a.s.)'da ölüyü diriltmek ve anadan doğma körün gözünü açmak kuvvetinden sabit olan şey, Cebrail (a.s.)'ın insan şeklinde görünerek annesi Meryem'e üflemiş olmasından kaynaklanıyordu. Ve bu kuvvet ona temessül etmiş (şekillenmiş) ruhtan geçti. Ve Ruhu'l-emin olan Cebrail (a.s.) mademki insan şeklinde temessül edip üfledi ve İsa (a.s.) da mademki insan şeklinde ortaya çıktı; şu halde İsa (a.s.) insan şekline bürünmüş olduğu halde ölüyü diriltirdi. Çünkü İsa (a.s.)'ın varlığı, Cebrail'in üflemesinin sonucudur. Babanın hallerinin çocuk üzerinde büyük etkisi bulunduğu ve çocuk babanın özellikleriyle ortaya çıktığı için, İsa (a.s.) da Cebrail'in özellikleriyle ortaya çıktı.

Ve eğer Cebrâîl (a.s.) beşer sûretinde gelmeyip de, hayvan veyâ nebât veyâhud cemâd nev'inden olan ekvân-ı unsuriyye sûretlerinden bir sûrette mütemessil olarak gelip Hz. Meryem'e nefhede idi, Îsâ (a.s.) ancak Cibrîl (a.s.)ın mütemessil olduğu sûrete mütelebbis bulunduğu ve o sûrette zâhir olduğu hâlde mevtâyı ihyâ eder idi. Yoksa vâlidesi cihetinden sûret-i beşeriyye ile telebbüs hasebiyle ihyâ etmez idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer Cebrâîl (a.s.) insan şeklinde gelmeyip de, hayvan veya bitki veya cansız türünden olan unsurlara ait varlık şekillerinden bir şekilde cisimlenerek gelip Hz. Meryem'e nefhetseydi, Îsâ (a.s.) ancak Cebrâîl (a.s.)ın cisimlendiği şekle bürünmüş olduğu ve o şekilde ortaya çıktığı hâlde ölüyü diriltirdi. Yoksa annesi tarafından insan şekliyle bürünmesi sebebiyle diriltmezdi.

Ve eğer Cebrâîl (a.s.), kendisinin anâsır ve erkândan hâriç olan sûret-i nûriyye-i tabîiyyesi ile gelip de Cenâb-ı Meryem'e nefhede idi, Îsâ (a.s.) ancak bu tabîat-ı nûriyye sûretinde zâhir olduğu vakit mevtâyı ihyâ eder idi. Yoksa vâlidesi cihetinden, sûret-i beşeriyye ile unsuriyette zuhûru hâlinde ihyâ etmez idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer Cebrâîl (a.s.), kendisinin anâsır (dört temel element: toprak, su, hava, ateş) ve erkândan (dört temel rükün) dışarıda olan nûrânî tabiatının sûretiyle gelip de Cenâb-ı Meryem'e nefhetseydi, Îsâ (a.s.) ancak bu nûrânî tabiat sûretinde ortaya çıktığı zaman ölüleri diriltirdi. Aksine, annesi tarafından, beşerî sûretle unsurlardan (dört temel elementten) oluşmuş bir varlık olarak zuhûru hâlinde diriltmezdi.

Ma'lûm olsun ki, Cebrâîl (a.s.) sultân-ı anâsır olup, onun makāmı Sidretü'l-Müntehâ ta'bîr olunan mevzi'dir. Sûret-i asliyyesi, unsuriyye olmayıp tabîiyye ve nûriyyedir. Hadd-i zâtında Cenâb-ı Cebrâîl bu tabîat-ı nûriyyesinden çıkmaz; ve Sidre'de olan bu sûret-i muayyenesinin [15/32] mâfevkine tecavüz etmez. Velâkin makāmının mâtahtında olan bilcümle suver-i unsuriyyâtta mütemessil olur; ve her makām ehlinin isti'dâdına göre, dilediği sûrette mütemessilen zuhûr eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Cebrâîl (a.s.) unsurların sultanıdır ve onun makamı Sidretü'l-Müntehâ diye adlandırılan yerdir. Onun asıl sûreti, unsurlardan oluşmuş olmayıp tabiî ve nuranîdir. Hadd-i zâtında (kendi özünde) Cenâb-ı Cebrâîl bu nuranî tabiatından çıkmaz; ve Sidre'de olan bu belirli sûretinin [15/32] yukarısına geçmez. Aksine, makamının aşağısında olan bütün unsurî sûretlerde temessül eder (şekillenir); ve her makam ehlinin yatkınlığına göre, dilediği sûrette temessül ederek zuhûr eder (ortaya çıkar).

İmdi Cebrâîl (a.s.)ın sûret-i nûriyye-i tabîiyyesiyle gelerek nefhetmesinden mütekevvin olan Cenâb-ı Îsâda iki sûret müctemi' olurdu ki: Birisi Hz. Cibrîl tarafından müstefâd olan sûret-i tabîiyye-i nûriyye ve diğeri vâlidesi Meryem tarafından müstefâd olan sûret-i beşeriyyedir. Bu iki sûreti câmi' olan Cenâb-ı Îsâ'nın mevtâyı ihyâ ettiği görüldüğü vakit, onun hak- kında, vâlidesi Meryem cihetinden olan sûret-i beşeriyyesiyle “Odur, ya'ni Îsâdır”; ve Cebrâîl cihetinden müstefâd olan sûret-i nûriyye-i tabîiyyesiyle “O, ya'ni Îsâ değildir" denilir idi. Ve onun üzerine bu iki sûretten biri- si ile müstakillen hükmolunamadığı için, ona nazar eden nâzırda hayret vâki' olur idi. Nitekim ukalâ, efrâd-ı beşerden bir şahs-ı beşerîyi mevtâyı ihyâ eder bir hâlde görünce, nazar-ı fikrîsi hasebiyle hayrette kaldı. Meselâ hadîs-i şerîfte ihyâ-yı Îsâ hakkında buyurulmuştur ki, Îsâ (a.s.), Sâm bin Nuh'u nutk ile ihyâ edip, o hazretin nübüvvetine şehîdet ettikten sonra, yine evvelki hâline rücû' eyledi. Ve bu ihyâ-yı nutk, Îsâ (a.s.)ın şahsiy- yet-i beşeriyyesinden zâhir olduğundan, nazar-ı fikrîleri mîzânına tatbîk eden ukalâ, bu hâle karşı hayret içinde kaldılar. Zîrâ ihyâ-yı nutk ile olan ihyâ-yı mevtâ, hasâis-i ilâhiyyedendir. Ammâ ihyâ-yı hayvân ile olan ih- yâ-yı mevtâ, şâyân-ı taaccüb bir hâl olmakla beraber, bunu gören ukalâ-yı mü'minîn onu kerâmete hamlettikleri cihetle, nutk ile ihyâ olunan insanın dirilmesi derecesinde hayrete düşmezler. Nitekim “Lülü” isminde bir kedi var idi. Öldü; süpürüntülüğe attılar. Abdülkadir Geylânî (r.a.) efendimiz “Lülü'!..” diye çağırdıkları [15/33] vakit dirilip, kemâl-i sür'atle huzûr-i şerîflerine geldi. Ve kezâ Bâyezîd-i Bistâmî (r.a.) ölmüş bir karınca üzerine nefh buyurduklarında, dirildi. Ve kezâ Abdurrahman Câmî (k.s.) hazretlerinin önüne sultan, li-ecli'l-im- tihân, gayr-ı mezbûh olarak ölmüş bir tavuğu pişirtip vaz'ettirdi. Müşârü- nileyh hazretlerinin işareti üzerine tavuk sahandan sür'atle kıyâm eyledi. Evliyâullâhdan bu gibi havârıkın zuhûru çoktur. Velâkin bunu görenler onların kerâmâtına hamletmekle, hayrette kalmazlar. Hayret ancak bir insân-ı meyyitin nutk ile ihyâsında vâki' olur. Çünkü akıl, sûret-i beşeri, nutk ile ihyâdan ibâret olan eser-i ilâhî ile mütelebbis bir hâlde gördü. Na- zar-ı fikrîsi hasebiyle buna hayrette kalır. Binâenaleyh Îsâ (a.s.)ın, şahsiy- yet-i beşeriyyesi ile, mevtâyı ihyâ-yı nutk ile ihyâ etmesine ukalâ hayrette kaldılar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Cebrâîl (a.s.)ın nûrânî ve tabiî sûretiyle gelerek nefes etmesinden oluşan Cenâb-ı Îsâ'da iki sûret birleşirdi ki: Birisi Hz. Cibrîl tarafından kazanılan nûrânî ve tabiî sûret ve diğeri vâlidesi Meryem tarafından kazanılan beşerî sûrettir. Bu iki sûreti bir araya getiren Cenâb-ı Îsâ'nın ölüleri dirilttiği görüldüğü zaman, onun hakkında, vâlidesi Meryem cihetinden olan beşerî sûretiyle “Odur, yani Îsâ'dır”; ve Cebrâîl cihetinden kazanılan nûrânî ve tabiî sûretiyle “O, yani Îsâ değildir” denilirdi. Ve onun üzerine bu iki sûretten birisi ile müstakil olarak hüküm verilemediği için, ona bakan kişide hayret meydana gelirdi. Nasıl ki akıl sahipleri, insan fertlerinden bir beşerî şahsı ölüleri diriltir bir hâlde görünce, fikrî bakış açıları sebebiyle hayrette kaldılar. Örneğin hadîs-i şerîfte Îsâ'nın diriltmesi hakkında buyurulmuştur ki, Îsâ (a.s.), Nuh'un oğlu Sâm'ı konuşarak diriltip, o hazretin peygamberliğine şahitlik ettikten sonra, yine önceki hâline döndü. Ve bu konuşarak diriltme, Îsâ (a.s.)ın beşerî şahsiyetinden ortaya çıktığından, fikrî bakış açılarını kendi ölçülerine uygulayan akıl sahipleri, bu hâle karşı hayret içinde kaldılar. Çünkü konuşarak ölüleri diriltme, ilâhî özelliklerdendir. Ama hayvanı diriltme ile olan ölüleri diriltme, şaşılacak bir hâl olmakla beraber, bunu gören mümin akıl sahipleri onu kerâmete yordukları için, konuşarak diriltilen insanın dirilmesi derecesinde hayrete düşmezler. Nasıl ki “Lülü” isminde bir kedi vardı. Öldü; süprüntülüğe attılar. Abdülkadir Geylânî (r.a.) efendimiz “Lülü'!..” diye çağırdıkları vakit dirilip, tam bir süratle şerefli huzurlarına geldi. Ve aynı şekilde Bâyezîd-i Bistâmî (r.a.) ölmüş bir karınca üzerine nefes buyurduklarında, dirildi. Ve aynı şekilde Abdurrahman Câmî (k.s.) hazretlerinin önüne sultan, imtihan için, kesilmemiş olarak ölmüş bir tavuğu pişirtip koydurdu. Adı geçen hazretlerinin işareti üzerine tavuk sahandan süratle kalktı. Evliyâullahtan bu gibi olağanüstü hâllerin ortaya çıkışı çoktur. Ancak bunu görenler onların kerâmetlerine yordukları için, hayrette kalmazlar. Hayret ancak ölü bir insanın konuşarak diriltilmesinde meydana gelir. Çünkü akıl, beşerî sûreti, konuşarak diriltmeden ibaret olan ilâhî eser ile donanmış bir hâlde gördü. Fikrî bakış açısı sebebiyle buna hayrette kalır. Bu sebeple Îsâ (a.s.)ın, beşerî şahsiyeti ile, ölüleri konuşarak diriltmesine akıl sahipleri hayrette kaldılar.

فَأَدَّى بعضُهم فيه إلى القول بالحُلُول وأنَّه هو الله بما أَحْيَا به الموتى، ولذلك

نُسِبُوا إلى الكفر، وهو السَّتْرُ، لأنَّهم سَتَرُوا اللَّهَ الَّذِي أَحْيَا المَوتَى بصورة

بَشَرِيَّةِ عيسى، فقال تعالى: ﴿لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ

مَرْيَمَ ، فَجَمَعُوا بين الخَطَأ والكفر في تمام الكلام كله، لا بِقَوْلِهِمْ هو الله

ولا بقولهم ابنُ مَرْيَمَ، فَعَدَلُوا بالتَّضْمِينِ من الله من حيث أَحْيَا المَوْتَى إلى

الصورة النَّاسُوتِيَّة البشرية بقولهم ابنُ مَرْيَمَ، وهو ابنُ مريمَ بِلَا شَكٍّ، فَتَخَيَّلَ

السَّامِعُ أَنَّهم نَسَبُوا الأُلُوهِيَّةَ إلى الصورة وجَعَلُوها عين الصورة، وما فَعَلُوا ذلك

بل جَعَلُوا الهُوِيَّةَ الإِلَهِيَّةَ ابتداءً في صورةٍ بَشَرِيَّةٍ هي ابنُ مَرْيَمَ، فَفَصَّلُوا بين

الصورة وبين الحكم ، [ لا أَنَّهُم جَعَلُوا الصُّورة عين الحكم]، كما كان جبرائيل

في صورة البَشَرِ، ولا نَفَخَ ، ثُمَّ نَفَخَ ، فَفَصَّلَ بين الصورة والنفخ وكان النَّفْخُ

من الصورة، فَقَدْ كَانَتْ ولا نَفْخَ ، فما هو النفح من حدّها الذاتي.

İmdi onun hakkında baʼzılarının nazarı, kavl-i hulûle ve onun mevtâyı ihyâ etmesi sebebiyle "o Allah'dır" kavline müeddî oldu; ve bunun için küfre nisbet olundular; o da setrdir. Zîrâ onlar, ölüyü dirilten Al- lâh'ı Îsâ'nın sûret-i beşeriyyesiyle setrettiler. Binâenaleyh Allah Teâlâ لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ )Mâide, 5/17) yaʼni ]15/34[ "Allâh'ın hüviyeti Mesîh ibn Meryem'dir, diyenler muhakkak kâfir ol- dular" buyurdu. İmdi onlar tamâm-ı kelâmın küllîsinde hatâ ve küfür beynini cem'ettiler; هو الله [O Allah'dır.] sözleriyle değil ابن مريم [Mer- yem'in oğlu] sözleriyle de değil. Binâenaleyh onlar "İbn Meryem" kavilleriyle, mevtâyı ihyâ ettiği haysiyetiyle, bi't-tazmîn Allah'dan sû- ret-i nâsûtiyye-i beşeriyyete tecavüz ettiler. Hâlbuki o, bilâ-şek İbn Meryem'dir. Böyle olunca sâmi' tahayyül etti ki, onlar ulûhiyeti sû- rete nisbet ettiler ve onu sûretin "ayn”ı kıldılar. Halbuki onlar bunu yapmadılar, belki hüviyyet-i ilâhiyyeyi ibtidâen sûret-i beşeriyyede kıldılar ki o, İbn Meryem'dir. Binâenaleyh sûret ile hüküm beynini faslettiler; [ve bu sûret-i îseviyyeyi hükmün "ayn”ı kılmadılar].442 Nite- kim Cibrîl sûret-i beşerde idi. Hâlbuki nefh mevcûd değil idi, ba'dehû nefhetti. Böyle olunca sûret ve nefh beynini fasletti ve nefh sûretten oldu. Demek ki nefholmadığı hâlde sûret mevcûd idi. Şu hâlde nefh, sûretin hadd-i zâtîsinden değildir. Ya'ni Îsâ (a.s.)ın ölüyü diriltmesine nazar edenlerden bazılarının nazarı kavl-i hulûle vâsıl oldu. “Allah Teâlâ Îsâ (a.s.)ın sûret-i beşeriyyesine hulûl etti”, dediler; ve ölüyü diriltmesi sebebiyle, “Hz. Îsâ Allah'dır”, dediler; ve bu kavillerinden dolayı onlar küfre nisbet olundular. “Küfür” ise “setr”-dir. Zîrâ onlar, ölüyü dirilten Allah Teâlâyı Hz. Îsa'nın sûret-i beşeriyyesi ile örttüler. Hak Teâlâ'nın sûret-i Îsâ'ya hulûl ettiğini ve bu sûret Hakk'ın sûret-i hakîkiyyesi olduğunu tevehhüm ettiler; ve kâffe-i mezâhirde zâhir olan Hakk'ı Cenâb-ı Îsa'nın taayyününe hasrederek, bu taayyün ile onu setrettiler; ve taayyün-i Îsevî cihetiyle, “Allah Îsâdır”, dediler. Binâenaleyh Allah Teâlâ onları Kur'ân-ı Kerîm'de küfre nisbet edip: “Allah'ın hüviyeti Mesîh ibn Meryem'dir, diyenler muhakkak kâfir oldular” (Mâide, 5/17) buyurdu. Böyle olunca hulûle zâhib olanlar bu kelâmlarının hey'et-i mec-mûasında hatâ ile küfür beynini cem'ettiler. Ya'ni إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ (Mâide, 5/17) [Allah, o Meryem'in oğlu Mesîhtir.] kelâmının mecmûu ve küllü إِنَّ اللَّهَ هُوَ [Allah'ın hüviyeti odur.] ile الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ [Meryem'in oğlu Mesîh] kavl-i cüz'îlerinden mürekkebdir. إِنَّ اللَّهَ هُوَ [Allah'ın hüviyeti odur.] demekle Hz. Îsa'nın hüviyetini Allâh'a hamlettiler. Binâenaleyh Hakk-ı mutlakı, yalnız taayyün-i Îsevîye [15/35] vaz'ettikleri için hatâ ettiler. Zîrâ vücûd-ı mutlak-ı Hak cemî'-i mezâhirde sârîdir. Onun bir mazhara hasrı hatâdır. Ve diğer taraftan Hakk'ı, Cenâb-ı Îsâ'nın sûret-i beşeriyyesi ile set-retmekle kâfir oldular. Zîrâ setr için iki vücûd lâzımdır ki, biri diğerini set-redebilsin. Hâlbuki vücûd-ı Hak'tan gayrı bir vücûd-ı müstakil yoktur. Bu vücûdât-ı izâfiyye ise vücûd-ı mutlakın merâtibinden ibârettir. İşte bunun için إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ [Allah, o Meryem'in oğlu Mesîhtir.] kelâmının tamâmının küllünde böyle hatâ ve küfür beynini cem'ettiler. Zîrâ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ [Meryem'in oğlu Mesîh] cüz'ü yalnız alındıkda hatâ ve küfür yoktur. Çünkü şübhe yoktur ki, Mesîh, İbn-i Meryem'dir. Bu cüz' evvelki cüz'e rabtolunursa, Hak, Mesîh ibn Meryem'in hüviyetine hasredilmiş olur. Ve bu sûrette hey'et-i mecmûa-i kelâm hatâ ile küfür beynini cem'eder. Kezâ هُوَ اللَّهُ [O Allah'dır] kavl-i cüz'îsinde de hatâ ve küfür yoktur. Zîrâ Allah, bilcümle suver-i eşyâda mütecellî olduğu gibi sûret-i beşeriyye-i îseviyyede mütecellîdir; ve o sûretin dahi, Kayyûm'udur; ve bilcümle eşyâdaki tecellî-i ilâhî hulûl ve ittihad ve inhilâl tarîkleriyle değildir. Allah Teâlâ hazretleri dünyâda ve âhirette dilediği sûrette tecellî eder; ve bu tecellî ile onun it-lâk-ı hakîkîsi mütegayyir olmaktan münezzeh ve âlîdir. Nitekim Cenâb-ı Mûsâya ateş ve ağaç sûretinde mütecellî olarak hitâb buyurdu. Ve (S.a.v.) Efendimiz bu tecellîyi beyanen رَأَيْتُ رَبِّي فِي أَحْسَنِ صُورَةٍ ya'ni "Ben Rabbimi gāyet güzel sûrette müşâhede ettim” buyururlar.443 Bu tecellî, âmmdır. Bu i'tibarla هُوَ الله ]O Allah'dır.] kavlinde küfür ve hatâ yoktur. Bu kavle الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ ]Meryem'in oğlu Mesîh] kavli munzam olursa, bâlâda îzâh olundu-ğu vech ile, küfür ve hatâ beyni kelâmın hey'et-i mecmûasında cem'edilmiş olur. Zîrâ hüviyyet-i ilâhiyye sûret-i beşeriyye-i îseviyyeye hasr ve tahsîs edilmiş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, onun hakkında bazılarının görüşü, hulûl (Allah'ın yaratılmış bir varlığa girmesi) sözüne ve onun ölüleri diriltmesi sebebiyle "o Allah'tır" sözüne yol açtı; ve bunun için küfre nispet edildiler; o da örtmektir. Çünkü onlar, ölüyü dirilten Allah'ı İsa'nın beşerî suretiyle örttüler. Bu sebeple Yüce Allah "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir diyenler muhakkak kâfir oldular" (Maide, 5/17) buyurdu. Şimdi onlar, sözün tamamının bütününde hata ile küfrü bir araya getirdiler; "O Allah'tır" sözleriyle değil, "Meryem'in oğlu" sözleriyle de değil. Bu sebeple onlar "Meryem'in oğlu" sözleriyle, ölüleri dirilttiği cihetle, dolaylı olarak Allah'tan beşerî, nâsûtî (insanî) surete tecavüz ettiler. Hâlbuki o, şüphesiz Meryem'in oğludur. Böyle olunca dinleyici tahayyül etti ki, onlar ulûhiyeti surete nispet ettiler ve onu suretin "ayn"ı (özü) kıldılar. Halbuki onlar bunu yapmadılar, aksine ilahi hüviyeti başlangıçta beşerî surette kıldılar ki o, Meryem'in oğludur. Bu sebeple suret ile hüküm arasını ayırdılar; [ve bu İsevi sureti hükmün "ayn"ı kılmadılar]. Nitekim Cibril beşer suretinde idi. Hâlbuki nefh (üfleme) mevcut değildi, daha sonra nefhetti. Böyle olunca suret ve nefh arasını ayırdı ve nefh suretten oldu. Demek ki nefh olmadığı hâlde suret mevcut idi. Şu hâlde nefh, suretin zâtî haddinden (özünden) değildir. Yani İsa (a.s.)'ın ölüyü diriltmesine bakanlardan bazılarının görüşü hulûl sözüne ulaştı. "Yüce Allah İsa (a.s.)'ın beşerî suretine hulûl etti" dediler; ve ölüyü diriltmesi sebebiyle, "Hz. İsa Allah'tır" dediler; ve bu sözlerinden dolayı onlar küfre nispet olundular. "Küfür" ise "örtmek"tir. Çünkü onlar, ölüyü dirilten Yüce Allah'ı Hz. İsa'nın beşerî sureti ile örttüler. Yüce Allah'ın İsa'nın suretine hulûl ettiğini ve bu suretin Hakk'ın hakiki sureti olduğunu vehmettiler; ve tüm mazharlarda görünen Hakk'ı Cenab-ı İsa'nın taayyününe (belirginleşmesine) hasrederek, bu taayyün ile onu örttüler; ve İsevi taayyün cihetiyle, "Allah İsa'dır" dediler. Bu sebeple Yüce Allah onları Kur'an-ı Kerim'de küfre nispet edip: "Allah'ın hüviyeti Mesih ibn Meryem'dir, diyenler muhakkak kâfir oldular" (Maide, 5/17) buyurdu. Böyle olunca hulûle gidenler bu sözlerinin toplam heyetinde hata ile küfrü bir araya getirdiler. Yani "Allah, o Meryem'in oğlu Mesih'tir" (Maide, 5/17) sözünün bütünü ve tamamı "Allah'ın hüviyeti odur" ile "Meryem'in oğlu Mesih" cüz'î sözlerinden oluşmuştur. "Allah'ın hüviyeti odur" demekle Hz. İsa'nın hüviyetini Allah'a yüklediler. Bu sebeple mutlak Hakk'ı, yalnız İsevi taayyüne [15/35] yerleştirdikleri için hata ettiler. Çünkü Hakk'ın mutlak varlığı tüm mazharlarda yaygındır. Onun bir mazhara hasredilmesi hatadır. Ve diğer taraftan Hakk'ı, Cenab-ı İsa'nın beşerî sureti ile örtmekle kâfir oldular. Çünkü örtmek için iki varlık lazımdır ki, biri diğerini örtebilsin. Hâlbuki Hakk'ın varlığından başka müstakil bir varlık yoktur. Bu izafî varlıklar ise mutlak varlığın mertebelerinden ibarettir. İşte bunun için "Allah, o Meryem'in oğlu Mesih'tir" sözünün tamamının bütününde böyle hata ve küfrü bir araya getirdiler. Çünkü "Meryem'in oğlu Mesih" cüz'ü yalnız alındığında hata ve küfür yoktur. Çünkü şüphe yoktur ki, Mesih, Meryem'in oğludur. Bu cüz' evvelki cüz'e bağlanırsa, Hak, Mesih ibn Meryem'in hüviyetine hasredilmiş olur. Ve bu surette sözün toplam heyeti hata ile küfrü bir araya getirir. Aynı şekilde "O Allah'tır" cüz'î sözünde de hata ve küfür yoktur. Çünkü Allah, tüm eşya suretlerinde tecelli ettiği gibi İsevi beşerî surette de tecellidir; ve o suretin de Kayyım'ıdır (ayakta tutanıdır); ve tüm eşyadaki ilahi tecelli hulûl ve ittihad (birleşme) ve inhilâl (çözülme) yollarıyla değildir. Yüce Allah dünyada ve ahirette dilediği surette tecelli eder; ve bu tecelli ile onun hakiki mutlaklığı değişmekten uzak ve yücedir. Nitekim Cenab-ı Musa'ya ateş ve ağaç suretinde tecelli ederek hitap buyurdu. Ve (s.a.v.) Efendimiz bu tecelliyi açıklayarak "Ben Rabbimi gayet güzel surette müşahade ettim" buyururlar. Bu tecelli, geneldir. Bu itibarla "O Allah'tır" sözünde küfür ve hata yoktur. Bu söze "Meryem'in oğlu Mesih" sözü eklenirse, yukarıda açıklandığı şekilde, küfür ve hata sözün toplam heyetinde bir araya getirilmiş olur. Çünkü ilahi hüviyet İsevi beşerî surete hasredilmiş ve tahsis edilmiş olur.

Binâenaleyh Nasârâ'nın hulûle zâhib olan tâifesi, “İbnü Meryem" [Mer-yem'in oğlu] kavilleriyle, Allah'dan sûret-i nâsûtiyye-i beşeriyyeye tecavüz ettiler; ve sûret-i beşeriyye-i îseviyyeden ölüyü diriltmek keyfiyeti zâhir olmakla Allah'ı o sûretin zımnına idhâl eylediler; ve bu tazmîn ile ulûhiy-yet-i mutlakadan yüz çevirip, [15/36] ulûhiyeti bu sûrette hasrettiler; ve binâenaleyh "Allah, İbn-i Meryem'dir” dediler. Halbuki sûret-i beşeriyye-i îseviyye, şübhesiz İbn-i Meryem'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple Hristiyanların hulûle (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) inanan topluluğu, "Meryem'in oğlu" sözleriyle, Allah'tan beşerî nâsûtî (insanî) sûrete (şekle) geçtiler; ve İsa'ya ait beşerî sûretten ölüyü diriltme niteliği ortaya çıkmakla Allah'ı o sûretin içine dâhil ettiler; ve bu içerme ile mutlak ilâhlıktan yüz çevirip, ilâhlığı bu sûrette sınırladılar; ve bu sebeple "Allah, Meryem'in oğludur" dediler. Halbuki İsa'ya ait beşerî sûret, şüphesiz Meryem'in oğludur.

İmdi onların إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ )Maide 5/17) [Allah, o Meryem'in oğlu Mesîh'tir.] kavlini işiten kimse, onların ulûhiyeti sûret-i îseviyyeye nisbet ettiklerini ve ulûhiyeti sûret-i beşeriyye-i îseviyyenin “ayn”ı kıldıkla-rını tahayyül etti. Hâlbuki onlar ulûhiyeti sûret-i îseviyyeye nisbet ederek, onu o sûretin “ayn”ı kılmadılar; belki hüviyyet-i ilâhiyyeyi Îsâ (a.s.)ın ib-tidâ-yı zuhûrundan i'tibâren sûret-i beşeriyye-i îseviyyede hasrettiler ki, o sûret İbn-i Meryem'dir. Binâenaleyh hulûle kāil oldular ki, o da küfürdür. Böyle olunca bu kavilleriyle sûret-i beşeriyye-i îseviyye ile ondan sâdır olan ihyâ-yı mevtâ hükmü beynini faslettiler; ve bu sûret-i îseviyyeyi hükmün “ayn”ı kılmadılar. Ya'ni onlar sûret-i îseviyyeye baktılar; “Meryem'in oğlu olan bir beşerdir”, dediler. Ölüyü diriltmesine baktılar; “Hasâis-i ilâhiy-yeden olan bu hâl, beşerden sâdır olmak muhâldir", dediler. Binâenaleyh sûret-i beşeriyyesiyle beraber ölüyü diriltmesine nazaran إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ dediler ki, bu kavl إِنَّ اللَّهَ هُوَ فِي صورةِ الْمَسِيحِ ابْنِ مَرْيَمَ ya'ni “Muhakkak Al-lah, Mesîh ibn Meryem sûretindedir” ma’nâsını mutazammın oldu; ve bu kavl ile sûret ve hüküm arası tefrîk edilmiş oldu. Bu hâl ise ancak hulûl sû-retiyle mümkindir. Ya'ni Allah'ın Îsâ sûretine hulûl etmiş olmasıyla kābil-dir. İşte onların menşe'-i tekfîrleri budur. Halbuki hadd-i zâtında vücûd-1 hakîkî-i Hak'tan başka bir vücûd yoktur ki, hulûl mutasavver olabilsin. İmdi onların hüviyyet-i ilâhiyyeyi Îsâ (a.s.)ın ibtidâ-yı zuhûrundan i'ti-bâren sûret-i beşeriyye-i îseviyyede hasretmeleri doğru değildir. Nitekim Cebrâîl (a.s.) beşer sûretinde ibtidâ-yı zuhûrundan i'tibâren nefhetmedi. Belki temessülden bir müddet sonra nefhetti. Demek ki Hz. Cibrîl "sû-ret" ile "nefh" beynini fasletti; ve nefh sûretten hâdis oldu. Binâenaleyh "sûret” mevcûd olduğu hâlde [15/37] “nefh” mevcûd değil idi. Demek ki “nefh” “sûret”in hadd-i zâtîsinden değildir. Bunun gibi hüviyyet-i ilâhiyye mevcûd olduğu hâlde, sûret-i îseviyye mevcûd değil idi. Şu hâlde sûret-i îseviyye hüviyyet-i ilâhiyyenin hadd-i zâtîsinden değildir. Ve kezâ sûret-i îseviyye mevcûd olduğu hâlde, bu sûretin zuhûrunu müteâkib ondan ih-yâ-yı mevtâ vâki' olmadı, belki bade-zamânin vâki' oldu. Şu hâlde ihyâ-yı mevtâ, sûret-i îseviyyenin hadd-i zâtîsinden değildir. فَوَقَعَ الخلاف بين أهل الملل في عيسى ما هو ، فَمَنْ نَاظَـر فيـه مـن حيـث صورته الإنسانية البشرية فيقول هو ابن مريم ، ومَنْ نَاظَرَ فيه من حيث الصورة المُتَمَتِّلَةُ البشرية فَيَنْسِبُه إلى جبرائيل، ومَنْ نَاظَرَ فيه من حيث ما ظَهَرَ عنه من إحياء الموتى فَيَنْسِبُه إلى الله بالرُّوحِيَّةِ ، فيقول رُوحُ اللَّهِ، أَي به ظَهَرَتِ الحَيَاةُ فِيمَنْ نَفَخَ فِيهِ، فَتَارَةً يكون الحقُّ فيه مُتَوَهَّمًا - اسم مفعول ، وتَارَةً يكون المَلَكُ فيه مُتَوَهَّمًا ، وتَارَةً تكون البشرية الإنسانية فيه مُتَوَهَّمَةً : فيكون عند كل نَاظِرٍ بِحَسَبِ ما يَغْلِبُ عليه ، فهو كَلِمَةُ اللهِ وهو رُوحُ اللَّهِ وهو عَبْدُ الله، وليس ذلك في الصورة الحِنِّيَّةِ البَشَرِيَّةِ لغيره، بل كلُّ شَخْصٍ مَنْسُوبٌ إلى أَبِيهِ الصُّورِيّ لا إلى النَّافِخِ رُوحَه في الصورة البشرية، فإنَّ اللَّهَ إِذا سَوَّى الجسم الإنساني كما قال تعالى: ﴿فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ هو تعالى من روحه، فَنَسَبَ الروح في كونه وعينه إليه تعالى، وعيسى ليس كذلك، فإنَّه &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, onların "Allah, o Meryem'in oğlu Mesîh'tir." (Maide 5/17) sözünü işiten kimse, onların ilâhlığı İsevî sûrete nispet ettiklerini ve ilâhlığı İsevî beşerî sûretin "ayn"ı kıldıklarını tahayyül etti. Hâlbuki onlar ilâhlığı İsevî sûrete nispet ederek, onu o sûretin "ayn"ı kılmadılar; aksine, ilâhî hüviyeti Îsâ (a.s.)'ın ilk zuhurundan itibaren İsevî beşerî sûrette hasrettiler ki, o sûret Meryem'in oğludur. Bu sebeple hulûle (Allah'ın yaratılmış bir varlığa girmesine) kâil oldular ki, o da küfürdür. Böyle olunca, bu sözleriyle İsevî beşerî sûret ile ondan sâdır olan ölüleri diriltme hükmü arasını ayırdılar; ve bu İsevî sûreti hükmün "ayn"ı kılmadılar. Yani onlar İsevî sûrete baktılar; "Meryem'in oğlu olan bir beşerdir," dediler. Ölüyü diriltmesine baktılar; "İlâhî özelliklerden olan bu hâl, beşerden sâdır olmak imkânsızdır," dediler. Bu sebeple, beşerî sûresiyle beraber ölüyü diriltmesine nazaran "Allah, o Meryem'in oğlu Mesîh'tir" dediler ki, bu söz "Muhakkak Allah, Mesîh ibn Meryem sûretindedir" mânâsını içerdi; ve bu söz ile sûret ve hüküm arası ayrılmış oldu. Bu hâl ise ancak hulûl sûretiyle mümkündür. Yani Allah'ın Îsâ sûretine hulûl etmiş olmasıyla mümkündür. İşte onların tekfir edilmelerinin (küfürle itham edilmelerinin) kaynağı budur. Hâlbuki hadd-i zâtında Hak'ın hakikî varlığından başka bir varlık yoktur ki, hulûl tasavvur edilebilsin. Şimdi, onların ilâhî hüviyeti Îsâ (a.s.)'ın ilk zuhurundan itibaren İsevî beşerî sûrette hasretmeleri doğru değildir. Nasıl ki Cebrâîl (a.s.) beşer sûretinde ilk zuhurundan itibaren nefhetmedi (ruh üflemedi). Aksine, temessülden (bir sûrette görünmesinden) bir müddet sonra nefhetti. Demek ki Hz. Cibrîl "sûret" ile "nefh" arasını ayırdı; ve nefh sûretten hâdis oldu. Bu sebeple "sûret" mevcut olduğu hâlde "nefh" mevcut değildi. Demek ki "nefh" "sûret"in zâtî özelliğinden değildir. Bunun gibi ilâhî hüviyet mevcut olduğu hâlde, İsevî sûret mevcut değildi. Şu hâlde İsevî sûret ilâhî hüviyetin zâtî özelliğinden değildir. Ve aynı şekilde İsevî sûret mevcut olduğu hâlde, bu sûretin zuhurunu müteakip ondan ölüleri diriltme meydana gelmedi, aksine bir zaman sonra meydana geldi. Şu hâlde ölüleri diriltme, İsevî sûretin zâtî özelliğinden değildir. "Böylece milletler arasında Îsâ'nın ne olduğu konusunda ihtilaf çıktı. Kim onun beşerî insan sûreti açısından bakarsa, 'O Meryem'in oğludur' der. Kim onun temessül ettiği beşerî sûret açısından bakarsa, onu Cebrâîl'e nispet eder. Kim de ondan zuhur eden ölüleri diriltme açısından bakarsa, onu ruhanîlik yönünden Allah'a nispet eder ve 'Allah'ın ruhu' der, yani kendisiyle ruh üflenen kimsede hayat onunla zuhur etmiştir. Bazen Hak onda vehmedilmiş (sanıda var olan) olur, bazen melek onda vehmedilmiş olur, bazen de beşeriyet onda vehmedilmiş olur: Böylece her bakan için, kendisine neyin gâlip geldiğine göre olur. O, Allah'ın kelimesidir, o Allah'ın ruhudur ve o Allah'ın kuludur. Bu, başkası için beşerî sûrette değildir. Aksine her şahıs, ruhunu beşerî sûrete üfleyene değil, sûretî babasına nispet edilir. Çünkü Allah, insan bedenini tesviye ettiğinde, Yüce Allah'ın buyurduğu gibi: 'Onu tesviye edip ruhumdan ona üflediğim zaman...' O, ruhu varlığında ve özünde kendisine nispet etti. Îsâ ise böyle değildir, çünkü o..."

انْدَرَجَتْ تَسْوِيَةُ جَسَدِه وصورته البشريّةِ بالنَّفْخِ الرُّوحِي، وغيره كما ذَكَرْنَاه،

وَلَمْ يَكُنْ مِثْلَه .

Böyle olunca Îsâ hakkında, ehl-i milel beyninde hilâf vâki' oldu ki, o nedir? İmdi onun sûret-i insâniyye-i beşeriyyesi cihetinden ona nâzır olan kimse, o İbn-i Meryem'dir, der. Ve onun sûret-i mütemessile-i beşeriyyesi cihetinden ona nâzır olan kimse, onu Cebrâîl'e nisbet eder. [15/38] Ve ihyâ-yı mevtâdan ondan zâhir olan şey cihetinden ona nazar eden kimse, onu rûhiyetle Allâh'a nisbet eder. Binâena- leyh o, rûhullahdır, der. Ya'ni nefhettiği kimsede hayât, onunla zâhir oldu. İmdi bir vakit Hak onda mütevehhem (ism-i mef'ûl) olur; ve bir vakit melek onda mütevehhem olur; ve bir vakit beşeriyyet-i insâniy- ye onda mütevehhem olur. Binâenaleyh her nâzır indinde, onun üze- rine gālib olan şey hasebiyle vâki' olur. Şu hâlde o, "kelimetullah"dır; ve o, "Rûhullah"dır ve o, "Abdullah"dır. Halbuki bu, sûret-i hissiyye-i beşeriyyede onun gayrı için yoktur. Belki her bir şahıs eb-i sûrîsi- ne mensûbdur, sûret-i beşeriyyede onun rûhunu nefhedene değil. Zira Allah Teâlâ فَإِذَا سَوَّيْتُهُ (Hicr, 15/29) [Âdem'i tesviye ettiğim vakit.] vech ile, cism-i insânîyi tesviye eylediği vakit, Allah Teâlâ ona kendi rûhundan nefheyledi. Binâenaleyh onun vücudunda ve "ayn"ında rûhu kendine nisbet etti. Hâlbuki Îsâ böyle değildir. Zîrâ onun cese- dinin ve sûret-i beşeriyyesinin tesviyesi nefh-i rûhîde münderic idi; ve onun gayrı bizim zikrettiğimiz gibidir. Ve onun misli vâki' olmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca İsa hakkında, din mensupları arasında ihtilaf ortaya çıktı ki, o nedir? Şimdi, onun insani beşerî sureti yönünden ona bakan kimse, o Meryem oğlu'dur, der. Ve onun beşerî temessül sureti yönünden ona bakan kimse, onu Cebrail'e nispet eder. Ve ölüleri diriltmesinden ondan ortaya çıkan şey yönünden ona bakan kimse, onu ruhaniyetiyle Allah'a nispet eder. Bu sebeple o, Allah'ın ruhudur, der. Yani, ruh üflediği kimsede hayat, onunla ortaya çıktı. Şimdi, bir vakit Hak onda vehmedilmiş (sanılmış) olur; ve bir vakit melek onda vehmedilmiş olur; ve bir vakit insani beşeriyet onda vehmedilmiş olur. Bu sebeple her bakanın nezdinde, onun üzerine üstün gelen şey sebebiyle ortaya çıkar. Şu halde o, "Allah'ın kelimesi"dir; ve o, "Allah'ın ruhu"dur ve o, "Allah'ın kulu"dur. Halbuki bu, beşerî hissî surette onun dışındaki için yoktur. Aksine her bir şahıs zahirî babasına mensuptur, beşerî surette onun ruhunu üfleyene değil. Çünkü Yüce Allah, "فَإِذَا سَوَّيْتُهُ" (Hicr, 15/29) [Âdem'i tesviye ettiğim vakit.] ifadesiyle, insani cismi tesviye ettiği vakit, Yüce Allah ona kendi ruhundan üfledi. Bu sebeple onun varlığında ve hakikatinde ruhu kendine nispet etti. Halbuki İsa böyle değildir. Çünkü onun cesedinin ve beşerî suretinin tesviyesi ruh üflemede münderic idi; ve onun dışındaki bizim zikrettiğimiz gibidir. Ve onun benzeri ortaya çıkmadı.

Ya'ni kendisinde üç muhtelif cihet bulunan Îsâ (a.s.) hakkında müs- limîn ve kâfirînden olan ehl-i edyân beyninde ihtilaf vâki' oldu ki, onun mâhiyeti nedir? İmdi onun sûret-i insâniyye-i beşeriyyesi cihetinden ona nâzır olan kimse: “O Meryem'in oğludur; ve Allâhın kulu ve resûlüdür; ve ihyâ-yı mevtâ, onun sûreti ile mütecellî olan Allah Teâlâdan vâki' oldu. Zîrâ Allah Teâlâ, kudretiyle onu mümsik olan onun Kayyûm'udur. Nite- kim bir kimse bıçakla birini katletse, fiil-i katl bıçağa değil, o kimseye izâfe olunur. Bıçak ancak sebeb ve âlet-i katldir" der; ve bu kavl, Muhammedî olan müslimînin kavlidir. Bu husûstaki kavl-i Nasârâ ise [15/39] bâlâda mürûr etti. Ve Cenâb-ı Îsa'nın sûret-i mütemessile-i beşeriyyesi cihetin- den ona nâzır olan kimse, onu Cibrîl (a.s.)a nisbet edip, onun hakkında: “O Cibrîl (a.s.)a benzer; ve Cibrîl (a.s.) beşer-i seviyy sûretinde temessül ettiği vakit, o melek-beşerdir” der. Ve bu kavl dahi müslimînin kavlidir. Ve mevtâyı ihyâ eden onun sûretinde mütecellî bulunan kezâlik Allah Teâlâ hazretleridir. Nitekim Cenâb-ı Meryem'e onun beşer-i seviyy sûretinde ta- savvurundan sonra, Cibrîl (a.s.) sûretinde tecellî eyledi; ve Meryem'e nef- heyledi. Îsâ (a.s.) vâki' oldu. Ve işte bunun için Hak Teâlâ hazretleri nefhi kendisine nisbet edip وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا (Enbiyâ, 21/91) [Ve ismetini pek güzelce muhafaza etmiş olana rûhumuzdan üfledik.] bu- yurdu. İmdi burada Îsâ (a.s.) sebebiyle, ihyâ-yı mevtâ buyurması hakkında Allah Teâlâ için üç tecellî sûreti sâbittir: Birincisi, bilâ-tagayyür Cibrîl-i aslî sûretidir. İkincisi, Hz. Cibrîl'in Cenâb-ı Meryem'e geldiği beşer-i seviyy sûretidir. Üçüncüsü, Îsâ (a.s.)ın sûretidir. Ve millet-i îseviyye indinde باسم الأب والإبن وروح القدس [Baba'nın, Oğul'un ve Rûhu'l-kuds'ün adıyla!] taʼbîr olunan bu teslîs sahihdir. “Eb”den murâd, beşer-i seviyy sûretidir. “İbn”- den murâd, Îsâ (a.s.)ın sûretidir. “Rûhü'l-kuds”ten murâd dahi, sûret-i as- liyye-i nûriyye-i melekiyyesiyle Cibrîl (a.s.)dır. Bu suver-i selâse, merâtib-i vücûdiyye ile baʼzısı baʼzısının fevkinde olarak Allah Teâlâ hazretlerinin te- cellîsi olmak i'tibariyle Haktır. Zîrâ Hak Teâlâ o sûretlerin Kayyûm'udur; ve o sûretlerin vücûdu vücûdât-ı izâfiyyedir; ve Hakk-ı mutlakın ve vü- cûd-ı hakîkînin vücûdât-ı izâfiyyede vâki' olan tecelliyâtı hulûl ve ittihâd ve inhilâl sûretleriyle değildir. Allah Teâlâ bunlardan münezzehdir. تَعَالَى اللهُ عَمَّا يَقُولُ الظَّالِمُونَ [Allah, o zâlimlerin söylediğinden münezzehdir.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kendisinde üç farklı yön bulunan İsa (a.s.) hakkında Müslümanlar ve kâfirlerden olan din ehli arasında, onun mahiyetinin ne olduğu konusunda ihtilaf meydana geldi. Şimdi, onun insani beşerî sureti yönünden ona bakan kimse şöyle der: “O Meryem'in oğludur; ve Allah'ın kulu ve resûlüdür; ve ölüleri diriltme, onun suretiyle tecelli eden Yüce Allah'tan meydana geldi. Çünkü Yüce Allah, kudretiyle onu tutan, onun Kayyım'ıdır. Nasıl ki bir kimse bıçakla birini öldürse, öldürme fiili bıçağa değil, o kimseye isnat edilir. Bıçak ancak sebep ve öldürme aracıdır.” Ve bu söz, Muhammedî olan Müslümanların sözüdür. Bu husustaki Hristiyanların sözü ise yukarıda geçti. Ve Cenâb-ı İsa'nın beşerî temessül etmiş sureti yönünden ona bakan kimse, onu Cibril (a.s.)a nispet edip, onun hakkında şöyle der: “O Cibril (a.s.)a benzer; ve Cibril (a.s.) beşerî bir surette temessül ettiği zaman, o melek-beşerdir.” Ve bu söz de Müslümanların sözüdür. Ve ölüleri dirilten, onun suretinde tecelli eden aynı şekilde Yüce Allah hazretleridir. Nasıl ki Cenâb-ı Meryem'e onun beşerî surette tasavvurundan sonra, Cibril (a.s.) suretinde tecelli etti; ve Meryem'e üfledi. İsa (a.s.) meydana geldi. Ve işte bunun için Yüce Allah hazretleri üflemeyi kendisine nispet edip وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا (Enbiyâ, 21/91) [Ve ismetini pek güzelce muhafaza etmiş olana ruhumuzdan üfledik.] buyurdu. Şimdi burada İsa (a.s.) sebebiyle, ölüleri diriltme buyurması hakkında Yüce Allah için üç tecelli sureti sabittir: Birincisi, değişmeden Cibril'in aslî suretidir. İkincisi, Hz. Cibril'in Cenâb-ı Meryem'e geldiği beşerî surettir. Üçüncüsü, İsa (a.s.)ın suretidir. Ve Hristiyan milleti nezdinde باسم الأب والإبن وروح القدس [Baba'nın, Oğul'un ve Ruhu'l-kuds'ün adıyla!] tabir olunan bu teslis sahihtir. “Eb”den maksat, beşerî surettir. “İbn”den maksat, İsa (a.s.)ın suretidir. “Ruhu'l-kuds”ten maksat da, aslî nuranî melekî suretiyle Cibril (a.s.)dır. Bu üç suret, varlık mertebeleriyle bazısı bazısının üstünde olarak Yüce Allah hazretlerinin tecellisi olmak itibarıyla Haktır. Çünkü Yüce Allah o suretlerin Kayyım'ıdır; ve o suretlerin varlığı izafî varlıklardır; ve mutlak Hakk'ın ve hakiki varlığın izafî varlıklarda meydana gelen tecellileri hulul (içine girme), ittihad (birleşme) ve inhilal (çözülme) suretleriyle değildir. Yüce Allah bunlardan münezzehtir. تَعَالَى اللهُ عَمَّا يَقُولُ الظَّالِمُونَ [Allah, o zalimlerin söylediğinden münezzehtir.]

Ve Cenâb-ı Îsa'dan ihyâ-yı mevtâ zâhir olması cihetinden ona nazar eden kimse, onu rûhiyetle Allah Teâlâya nisbet eder. Binâenaleyh onun hakkında: “O Rûhullahdır, ya'ni nefhettiği kimsede hayât, [15/40] rûhul- lah olan Îsâ (a.s.) ile zâhir oldu” der. Bu kavl dahi müslimînin kavlidir. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de, onun hakkında وَرُوحٌ مِنْهُ (Nisâ, 4/171) [Ondan bir rûhtur.] buyuruldu. Ve bu kavl evvelki kavle karîbdir. Velâkin onda sûret-i mütemessile i'tibârı yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Yüce İsa'dan ölüleri diriltme fiilinin ortaya çıkması yönünden ona bakan kimse, onu ruhanîlik ile Yüce Allah'a nispet eder. Bu sebeple onun hakkında: "O Rûhullah'tır (Allah'ın Ruhu'dur), yani nefhettiği (üflediği) kimsede hayat, Rûhullah olan İsa (a.s.) ile ortaya çıktı" der. Bu söz de Müslümanların sözüdür. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de, onun hakkında وَرُوحٌ مِنْهُ (Nisâ, 4/171) [Ondan bir ruhtur.] buyruldu. Ve bu söz, önceki söze yakındır. Aksine onda sûret-i mütemessile (şekillenmiş suret) itibarı yoktur.

Kâfirlere gelince: Onlardan bazıları İbn-i Meryem olan Cenâb-ı Îsa'ya ulûhiyetin hulûl ettiğini ve bazıları ulûhiyetin onunla ittihâd eylediğini id- diâ ettiler ki, o bu i'tibâr ile nefs-i ilâh olmuş olur. Binâenaleyh onlar dediler ki: İlâh tesellüs edip “Eb” ve “İbn” ve “Rûh-ı Kuds”e inkısâm etti. Ondan sonra dönüp “İlâh vâhiddir” dediler; ve “Ekānîm-i selâse” ittihâz eyledi- ler. Ve onların lugatında “uknûm” “asıl” maʼnâsınadır. Şu hâlde “ekānîm-i selâse” “usûl-i selâse" demek olur. Ba’dehû onlara “sıfât-ı selâse" tesmiye edip "vücûd” ve “hayât” ve “ilim” dediler. Sonra da “uknûm-i ilim”, Îsâ ibn Meryem'e hulûl edip onunla birleşti; ve onun nâsûtu salb olunmakla bu uknûm-i ilim, ondan infisâl edip aslına rücû eyledi, dediler. Ve bâlâda zikrolunduğu üzere Îsâ (a.s.)ın itibârât-ı selâseyi kābil olan hakîkat-i zâhire olduğunu idrâk edemediler. Bunca tedkîkāt ve keşfiyyât-ı fenniyye ile te- meyyüz eden tâife-i Nâsârânın marifet-i ilâhiyyedeki derece-i cehillerine hayret etmemek kābil değildir. وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ )Rad/33) ya'ni "Allah'ın ıdlâl ettiği kimse için hâdî yoktur." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kâfirlere gelince: Onlardan bazıları, İbn-i Meryem olan Cenâb-ı İsa'ya ilâhlığın hulûl ettiğini (bir varlığa girip onunla birleştiğini) ve bazıları ilâhlığın onunla ittihâd eylediğini (birleştiğini) iddia ettiler ki, o bu itibarla ilâhın kendisi olmuş olur. Bu sebeple onlar dediler ki: İlâh tesellüs edip (üçlü bir yapıya bürünüp) "Baba" ve "Oğul" ve "Ruh-ül Kudüs"e bölündü. Ondan sonra dönüp "İlâh birdir" dediler; ve "Ekānîm-i selâse" (üç uknûm) edindiler. Ve onların lügatında "uknûm" "asıl" anlamına gelir. Şu halde "ekānîm-i selâse" "üç asıl" demek olur. Daha sonra onlara "üç sıfat" adını verip "varlık" ve "hayat" ve "ilim" dediler. Sonra da "ilim uknûmu", İsa ibn Meryem'e hulûl edip onunla birleşti; ve onun nâsûtu (beşerî yönü) salb olunmakla (çarmıha gerilmekle) bu ilim uknûmu, ondan infisâl edip (ayrılıp) aslına rücû eyledi (geri döndü), dediler. Ve yukarıda zikrolunduğu üzere İsa (a.s.)ın, üç itibarı (üç farklı bakış açısını) kabul eden zâhirî hakikat olduğunu idrak edemediler. Bunca tedkîkât (derin incelemeler) ve keşfiyyât-ı fenniyye (bilimsel keşifler) ile temeyyüz eden (öne çıkan) Hristiyanlar tâifesinin, ilâhî marifetteki (Allah'ı bilmedeki) cehalet derecelerine hayret etmemek mümkün değildir. وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ yani "Allah'ın saptırdığı kimse için yol gösterici yoktur."

İmdi Îsâ (a.s.)ın mâ-i muhakkak ile mâ-i mütevehhemden mütekev- vin olması hasebiyle, bu tevehhümün te'sîrâtından dolayı bir vakit Hak, Cenâb-ı Îsada (ism-i mefûl sîgasıyla) mütevehhem olur; ve bir vakit, me- lek onda mütevehhem olur; bir vakit dahi, onda beşeriyyet-i insâniyye mü- tevehhem olur. [15/41] Binâenaleyh Cenâb-ı Îsaya nazar eden kimsenin onun hakkındaki zann-ı galibi ne ise, o zann-ı galib hasebiyle vâki' olur. Böyle olunca bu zunûnun ihtilafı hasebiyle Hz. Îsâ, Cenâb-ı Cibrîl'in kelimetullâhı Meryem'e nefhedip ilkā etmesi cihetinden “kelimetullah”- dır; ve mevtâyı ihyâ etmesi cihetinden “Rûhullah"dır; ve sûret-i beşeriy- ye-i insâniyyesi cihetinden “Abdullah”dır. Bunun için Îsâ (a.s.)ın katl ve salbi mes'elesinde dahi, zunûnun te'sîrâtı zâhir olmakla ihtilaf vâki' oldu. Nitekim bâlâda tafsîl ve îzâh olundu. Halbuki bu ihtilaf ve bu hüküm, sûret-i hissiyye-i beşeriyyede hiçbir kimse için vâki' olmadı. Çünkü hiçbir ferdin sûret-i tekevvünü Îsâ (a.s.)ın tekevvününe mümâsil değildir. Belki Cenâb-ı Îsa'nın gayrı olan her bir şahıs eb-i sûrîsine mensûbdur. Yoksa sûret-i beşeriyyede rûhunu nefhedene mensûb değildir. Zîra Hak Teâlâ فَإِذَا سَوَّيْتُهُ )Hicr15/29) ya'ni “Adem'i tesviye ettiğim vakit" buyurduğu vech ile, cism-i insânîyi tesviye ettikde, o cism-i müsevvâya kendi rûhundan nefhetti. Binâenaleyh cism-i insânînin vücudunda ve taayyününde Allah Teâlâ, rûhu kendine nisbet eyledi. Zîrâ rûh, Hak Teâlânın emrinden ibâ- ret olmakla, cism-i müsevvâ-yı insânîye nefhden evvel ve sonra, Hakk'a mensûbdur. Cism-i müsevvâ ise nutfe-i pederin rahm-ı mâdere cereyâ- nından husûle gelmekle, bu nutfenin sahibi olan eb-i sûrîye mensûbdur. Halbuki Îsâ (a.s.)ın mahlûkıyeti ve tekevvünü böyle değildir. Zîrâ nutfesi vâlidesinin rahmine cereyân etmiş olan bir eb-i sûrîsi yoktur ki, bu nut- feden onun mâdde-i cismiyyeti vücûda gelsin ve bade't-tesviye ona rûh nefholunsun. Îsâ (a.s.)ın cesedinin ve sûret-i beşeriyyesinin tesviyesi nefh-i rûhîde, ya'ni Rûhu'l-emîn olan Hz. Cibrîl'in nefhinde münderic idi. Ve onun gayrısı zikrolunduğu vech ile ceseden ve taayyünen eb-i sûrîsine ve rûhen Hak Teâlâya mensûbdur. Çünkü onların cisimleri kable'n-nefh mevcûd [15/42] ve müsevvâdır; ve badet-tesviye rûh cismine menfûhdur. Binâenaleyh sûret-i beşeriyye sâhibleri içinde Îsâ (a.s.)ın misli vâki' olmadı. فالموجودات كلُّها كَلِمَاتُ اللهِ الَّتي لا تَنْفَدُ، فَإِنَّها عن «كُنْ» و«كُـنْ» كَلِمَةُ اللَّهِ، فَهَلْ تُنْسَبُ الكلمة إليه بِحَسَبِ ما هو عَلَيْهِ، فَلا تُعْلَمُ مَاهِيَّتُهَا، أو يَنْزِلُ هو تعالى إلى صورةِ مَنْ يَقُولُ « كُنْ» ، فَيَكُون قولُ «كُنْ» حقيقةً لِتِلْكَ الصورة الَّتِي نَزَلَ إليها وظَهَرَ فيها ، فَبَعْضُ العارفينَ يَذْهَبُ إِلى الطَّرَفِ الواحد وبعضهم إلى الطَّرَفِ الآخَرِ ، وبعضهم يَحَارُ في الأمر ولا يَدْرِي، وهذه مسألة لا يُمْكِنُ أَن تُعْرَفَ إلا بالذَّوقِ ، كَأَبِي يَزِيدَ حِينَ نَفَخَ فِي النَّمْلَةِ الَّتِي قَتَلَها فَحَيِيَتْ، فَعَلِمَ عند ذلك بِمَنْ يَنْفُخُ فَنَفَخَ ، فكان عِيسَوِيَّ الْمَشْهَدِ، وأما الإحياء المعنوي بالعِلْمِ، فَتِلْكَ الحياة الإلهِيَّةُ الذَّاتِيَّةُ العِلْمِيَّةِ النُّورِيَّةِ الَّتِي قال الله تعالى فيها : ﴿أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ ، فكلُّ مَنْ أَحْيَا نَفْسًا مَيْتَةً بحياةٍ عِلْمِيَّةٍ في مسألَةٍ خَاصَّةٍ مُتَعَلَّقَةٍ بالعلم بالله، فَقَدْ أَحْيَاهُ بها ، وكَانَتْ له نُورًا يَمْشِي به في النَّاسِ أَي بينَ أَشْكَالِهِ في الصورة . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, İsa (a.s.)'ın muhakkak su ve vehmedilmiş sudan oluşması sebebiyle, bu vehmin tesirlerinden dolayı bir vakit Hak, İsa'ya (edilgen fiil kipiyle) vehmedilmiş olur; ve bir vakit, melek onda vehmedilmiş olur; bir vakit dahi, onda insani beşeriyet vehmedilmiş olur. Bu sebeple İsa'ya nazar eden kimsenin onun hakkındaki baskın zannı ne ise, o baskın zan sebebiyle meydana gelir. Böyle olunca bu zanların ihtilafı sebebiyle Hz. İsa, Cibril'in kelimetullahı Meryem'e nefhedip ilka etmesi yönünden "kelimetullah"tır; ve ölüleri diriltmesi yönünden "Ruhullah"tır; ve insani beşeriyet sureti yönünden "Abdullah"tır. Bunun için İsa (a.s.)'ın katl ve çarmıha gerilmesi meselesinde dahi, zanların tesirleri ortaya çıkmakla ihtilaf meydana geldi. Nasıl ki yukarıda ayrıntılı olarak açıklandı. Halbuki bu ihtilaf ve bu hüküm, beşerî hissî surette hiçbir kimse için meydana gelmedi. Çünkü hiçbir ferdin oluşum sureti İsa (a.s.)'ın oluşumuna benzemez. Aksine İsa'dan başkası olan her bir şahıs, suret babasına mensuptur. Yoksa beşeriyet suretinde ruhunu nefhedene mensup değildir. Zira Yüce Allah "Adem'i tesviye ettiğim vakit" buyurduğu şekilde, insani cismi tesviye ettiğinde, o tesviye edilmiş cisme kendi ruhundan nefhetti. Bu sebeple insani cismin varlığında ve taayyününde Yüce Allah, ruhu kendine nispet eyledi. Zira ruh, Yüce Allah'ın emrinden ibaret olmakla, insani tesviye edilmiş cisme nefhden evvel ve sonra, Hakk'a mensuptur. Tesviye edilmiş cisim ise babanın nutfesinin anne rahmine akmasından husule gelmekle, bu nutfenin sahibi olan suret babasına mensuptur. Halbuki İsa (a.s.)'ın yaratılışı ve oluşumu böyle değildir. Zira nutfesi validesinin rahmine akmış olan bir suret babası yoktur ki, bu nutfeden onun cismi maddesi vücuda gelsin ve tesviyeden sonra ona ruh nefholunsun. İsa (a.s.)'ın cesedinin ve beşeriyet suretinin tesviyesi ruhî nefhde, yani Ruhu'l-emin olan Hz. Cibril'in nefhinde münderic idi. Ve onun gayrısı zikrolunduğu şekilde ceseden ve taayyünen suret babasına ve ruhen Yüce Allah'a mensuptur. Çünkü onların cisimleri nefhden önce mevcut ve tesviye edilmiştir; ve tesviyeden sonra ruh cismine nefhedilmiştir. Bu sebeple beşeriyet sureti sahipleri içinde İsa (a.s.)'ın misli meydana gelmedi. فالموجودات كلُّها كَلِمَاتُ اللهِ الَّتي لا تَنْفَدُ، فَإِنَّها عن «كُنْ» و«كُـنْ» كَلِمَةُ اللَّهِ، فَهَلْ تُنْسَبُ الكلمة إليه بِحَسَبِ ما هو عَلَيْهِ، فَلا تُعْلَمُ مَاهِيَّتُهَا، أو يَنْزِلُ هو تعالى إلى صورةِ مَنْ يَقُولُ « كُنْ» ، فَيَكُون قولُ «كُنْ» حقيقةً لِتِلْكَ الصورة الَّتِي نَزَلَ إليها وظَهَرَ فيها ، فَبَعْضُ العارفينَ يَذْهَبُ إِلى الطَّرَفِ الواحد وبعضهم إلى الطَّرَفِ الآخَرِ ، وبعضهم يَحَارُ في الأمر ولا يَدْرِي، وهذه مسألة لا يُمْكِنُ أَن تُعْرَفَ إلا بالذَّوقِ ، كَأَبِي يَزِيدَ حِينَ نَفَخَ فِي النَّمْلَةِ الَّتِي قَتَلَها فَحَيِيَتْ، فَعَلِمَ عند ذلك بِمَنْ يَنْفُخُ فَنَفَخَ ، فكان عِيسَوِيَّ الْمَشْهَدِ، وأما الإحياء المعنوي بالعِلْمِ، فَتِلْكَ الحياة الإلهِيَّةُ الذَّاتِيَّةُ العِلْمِيَّةِ النُّورِيَّةِ الَّتِي قال الله تعالى فيها : ﴿أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ ، فكلُّ مَنْ أَحْيَا نَفْسًا مَيْتَةً بحياةٍ عِلْمِيَّةٍ في مسألَةٍ خَاصَّةٍ مُتَعَلَّقَةٍ بالعلم بالله، فَقَدْ أَحْيَاهُ بها ، وكَانَتْ له نُورًا يَمْشِي به في النَّاسِ أَي بينَ أَشْكَالِهِ في الصورة .

İmdi mevcûdâtın kâffesi, bitip tükenmeyen, Allâh'ın "kelime"leridir. Zîrâ onlar, "Kün!"dendir; ve "Kün!” Allâh'ın "kelime"sidir. Böyle olun- ca üzerinde bulunduğu şey hasebiyle, acaba "kelime" ona nisbet olunur mu? Bu takdîrce onun mâhiyeti bilinmez. Yâhud hüviyyet-i Hak Teâlâ “Kün!” diyen bir sûrete mi nüzûl eder? Bu takdîrce ona nüzûl edip onda zâhir olduğu o sûret için, “Kün!” kavli hakîkat olur. Binâenaleyh âriflerin ba'zısı bir tarafa ve ba'zıları diğer tarafa gider. Ba'zıları da emirde hayrete düşer ve bilmez. Ve işte bu, ancak zevk ile bilinmek mümkin olan bir mes'eledir. [15/43] Nitekim Ebâ Yezîd öldürdüğü karıncaya nefhettiği hînde dirildi. Binâenaleyh bunun indinde kiminle nefhettiğini bildi, nefhetti. Şu hâlde îseviyyü'l-meşhed idi. İhyâ-yı ma'nevîye gelince, ilim iledir. Bu hayât, hayât-ı ilâhiyye-i zâtiyye-i ilmiyye-i nûriyyedir ki, onun hakkında Hak Teâlâ buyurdu: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, varlıkların hepsi, bitip tükenmeyen, Allah'ın "kelime"leridir. Çünkü onlar, "Ol!" emrindendir; ve "Ol!" Allah'ın "kelime"sidir. Böyle olunca, üzerinde bulunduğu şey sebebiyle, acaba "kelime" ona nispet olunur mu? Bu durumda onun mahiyeti bilinmez. Yahut Yüce Allah'ın hüviyeti, "Ol!" diyen bir surete mi iner? Bu durumda, ona inip onda ortaya çıktığı o suret için, "Ol!" sözü hakikat olur. Bu sebeple ariflerin bazıları bir tarafa ve bazıları diğer tarafa gider. Bazıları da bu işte hayrete düşer ve bilmez. Ve işte bu, ancak zevk ile (manevi tecrübe ile) bilinmesi mümkün olan bir meseledir. Nitekim Ebu Yezid, öldürdüğü karıncaya üflediği zaman dirildi. Bu sebeple, onun ne ile üflediğini bildiği için üfledi. Şu halde İseviyyü'l-meşhed (İsa'nın makamına sahip) idi. Manevi diriltmeye gelince, o ilim iledir. Bu hayat, ilahi, zati, ilmi, nurani bir hayattır ki, onun hakkında Yüce Allah buyurdu:

كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ أَوَمَنْ

kimse ölü müdür ki, biz onu ilim ile dirilttik ve onun için ilim nûrunu yaptık; o nûr-i ilim ile nâs arasında yürür!] İmdi mürde olan bir nefsi, ilm-i billâha müteallik olan bir mes'ele-i hâssada, hayât-ı ilmiyye ile ihyâ eden her bir kimse, onunla diriltir; ve ona bir nûr olur ki, onunla nâs içinde, ya'ni sûrette kendi şekilleri arasında yürür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Kimse ölü müdür ki, biz onu ilim ile dirilttik ve onun için ilim nurunu yaptık; o ilim nuru ile insanlar arasında yürür!] Şimdi, ölü olan bir nefsi, Allah bilgisine (ilm-i billâh) ilişkin özel bir meselede, ilim hayatı (hayât-ı ilmiyye) ile dirilten her bir kimse, onu o ilimle diriltir; ve ona bir nur olur ki, o nur ile insanlar içinde, yani görünüşte kendi şekilleri arasında yürür.

Ya'ni Îsâ (a.s.), tarz-ı tekevvünü, sûret-i beşeriyyesi ve ihyâ-yı mevtâ eylemesi ve âlem-i zâhirden âlem-i bâtına intikāli i'tibariyle sâir mevcûdat- tan mümtâz olmakla beraber, “Kelimetullâh" ise de, “kelimetullâh" olmak hususunda, zevk-i Muhammedî üzere sâir mevcûdât ile beraberdir. Zîrâ mevcûdâtın kâffesi Allah'ın "kelimeleri"dir ki, aslâ bitmek ve tükenmek bilmez. Çünkü o mevcûdâttan her birisi "Kün!" emrinden zâhir olmuştur. “Kün!” ise Allah'ın kelimeleridir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani İsa (a.s.), oluş tarzı, beşerî sûreti, ölüleri diriltmesi ve görünen âlemden bâtın âleme geçişi itibarıyla diğer varlıklardan ayrıcalıklı olmakla beraber, "Kelimetullah" ise de, "Kelimetullah" olmak hususunda, Muhammedî zevk üzere diğer varlıklarla beraberdir. Çünkü varlıkların hepsi Allah'ın "kelimeleri"dir ki, asla bitmek ve tükenmek bilmez. Çünkü o varlıklardan her birisi "Ol!" emrinden ortaya çıkmıştır. "Ol!" ise Allah'ın kelimeleridir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur:

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا

(Kehf, 18/109) yaʼni “Yâ Habîbim de ki, eğer küre-i arzı muhît olan bahr, Rabb'imin kelimâtını tahrîr için mürekkeb olsa Rabb'imin kelimâtı hitâm bulmazdan mukaddem deryâ tükenir idi; ve eğer onun mislini getire idik yine böyle olur idi." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Kehf, 18/109) yani "Ey Sevgilim, de ki: Eğer yeryüzünü kuşatan deniz, Rabb'imin kelimelerini yazmak için mürekkep olsa, Rabb'imin kelimeleri bitmeden önce deniz tükenirdi; ve eğer onun bir mislini daha getirseydik, yine böyle olurdu."

Ma'lûm olsun ki, "Kün!" emri, "kâf" ile “nûn"dan mürekkeb lafz-ı Ara- bîdir. Alemde bu kadar muhtelif lisân mevcûd olduğu hâlde, Hak Teâlâ îcâdını murâd ettiği şeye “Kün!” kavl-i Arabîsi ile mi hitâb eder; ve bu kavli nasıl tekellüm eyler? Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: ]15/44[ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "Kün!" emri, "kâf" ve "nûn" harflerinden oluşan Arapça bir lafızdır. Âlemde bu kadar çeşitli dil mevcut olduğu hâlde, Yüce Allah yaratmayı dilediği şeye "Kün!" Arapça sözüyle mi hitap eder; ve bu sözü nasıl söyler? Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: ]15/44[

إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

(Nahl, 16/40) yaʼni “Biz bir şeyi irâde ettiği- miz vakit, o şeye bizim kavlimiz “Kün!” dememizdir. Bu takdîrce o, olur.” İmdi kelâm, hayât ve ilim ve sem' gibi sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfattır. Zât-ı ilâhiyye bir şeyin îcâdına teveccüh ettikde zâtında bilkuvve mündemic olan o şeyin mevcûd olmasını emreder. Bu ise zâtın sıfat-ı kelâm ile, kendi zâtına tecellîsinden başka bir şey değildir. Binâenaleyh bu emir, bî-harf ü savt bir kelâm-ı nefsîden ibârettir ki, âlem-i elfâzda Arabîsi "Kün!" kelimesi olduğu gibi, elsine-i sâirede de bu ma'nâya mevzû birtakım kelimâttır. Kelâm-ı nefsî-i ilâhî harf ve savt kisvesine bürünerek âlem-i taayyüne, elfâz-ı arabiyye ile şeref-vürûd ettiğinden, bu ma'nâyı tefhîm için “Kün!” kavli isti'mâl buyurulmuştur. Bu kelâm-ı nefsî sudûr edince o şey, lemh-i basarda, ilm-i ilâhîde peydâ olur. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulmuştur: وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ (Kamer, 54/50) [Ve bizim emrimiz, birdir, ancak bir göz kırpış, bir göz yumup açış gibi tezdir.] İmdi insan, her dakîka kendi nefsinde vâki' olan hâle dikkat ederse, bunun ne gibi bir şey olduğunu zevkan bilir. Zîrâ إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ âdemi kendi sûreti üzerine halketti.] buyurulmuştur. Ve kezâ مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ [Nefsini bilen kimse muhakkak Rabb'ini bildi.] hadîs-i şerîfinde bu hakîkate de işâret vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Nahl, 16/40) yani “Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim sözümüz “Kün!” dememizdir. Bu takdirde o, olur.” Şimdi kelâm, hayat ve ilim ve sem' gibi ilâhî sıfatlardan bir sıfattır. İlahi Zât bir şeyin var edilmesine yöneldiğinde, zâtında bilkuvve (potansiyel olarak) mündemiç (içkin) olan o şeyin mevcut olmasını emreder. Bu ise Zât'ın kelâm sıfatı ile, kendi Zât'ına tecellîsinden başka bir şey değildir. Buna göre bu emir, harfsiz ve sestsiz bir kelâm-ı nefsîden (içsel sözden) ibarettir ki, sözler âleminde Arapçası "Kün!" kelimesi olduğu gibi, diğer dillerde de bu anlama konulmuş birtakım kelimelerdir. İlâhî kelâm-ı nefsî harf ve ses kisvesine bürünerek taayyün (belirginleşme) âlemine, Arapça sözlerle şerefli bir şekilde geldiğinden, bu anlamı açıklamak için “Kün!” sözü kullanılmıştır. Bu kelâm-ı nefsî sudûr (ortaya çıkma) edince o şey, bir göz kırpışta, ilâhî ilimde meydana gelir. Nitekim ayet-i kerîmede buyurulmuştur: وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ (Kamer, 54/50) [Ve bizim emrimiz, birdir, ancak bir göz kırpış, bir göz yumup açış gibi tezdir.] Şimdi insan, her dakika kendi nefsinde meydana gelen hâle dikkat ederse, bunun ne gibi bir şey olduğunu zevkan (deneyimleyerek) bilir. Çünkü إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Yüce Allah âdemi kendi sûreti üzerine yarattı.] buyurulmuştur. Ve aynı şekilde مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ [Nefsini bilen kimse muhakkak Rabb'ini bildi.] hadîs-i şerîfinde bu hakikate de işaret vardır.

Misal: Kendisinde hattâtlık ve ressâmlık sıfatları bulunan bir kimse ferd ü tenha bulunduğu hâlde, bilfarz hattâtlık sıfatının hâriçte zuhûru taleb etmesi üzerine, o kimse bu sıfatın talebini is'âfen bir levha tahrîr ederek, bu sıfatın eserini hâriçte görmek murâd etse, evvelâ o yazacağı levha sûretinin ilminde ve zihninde husûlüne teveccüh eder. Ve bu teveccühü müteâkib göz açıp kapayıncaya kadar ve belki daha az bir zamanda, hattâtın ilminde ve hayâlinde, levhanın sûreti müntakış olur. İşte hattâtın bu sıfatının zuhûr-ı eserine teveccühü bî-harf ü savt [15/45] “Kün!” emridir; ve bu emir kelâm-ı nefsîdir ki, biz buna “kendi kendine içinden söylemek" deriz. Harf ve savt ile izhâr ettiğimiz kelâm, bu içimizden söylediğimiz kelâmın aksidir. Zâtımızda mündemic olan sıfat-ı kelâmın izhârına teveccüh ettiğimiz vakit, ilmimizde peyda olan maânî o kadar sür'atle tekevvün eder ki iki ma'nâ arasını zamânen tefrîk kābil olmaz. Âlem-i elfâzda bu emrin Arabîsi “Kün!" kelimesi olduğu gibi, elsine-i sâirede de bu maʼnâya mevzû birtakım kelimâttır. Kelâm-ı nefsî-i ilâhî, harf ve savt kisvesine bürünerek, âlem-i taayyünde Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e elfâz-ı Arabiyye ile gelmiş olduğundan, bu ma'nâyı tefhîm için “kün emri” kavli isti'mâl buyurulmuştur. İmdi hattât, kendi emretti, kendi dinledi; ve emri müteâkib hemen levhanın sûreti ilminde müntakış olmakla, kendi zâtıyla, kendi zâtında, kendi zâtına tecellî etmiş oldu; ve evvelce hattâtlık ve ressâmlık sıfatları zâtında müttehid ve zâtının “ayn”ı iken, bu tecellî netîcesinde hat- tâtlık sıfatı ressâmlık sıfatından mütemeyyiz oldu; ve ilminde peyda olan o levhanın sûreti bu sıfatına âyîne oldu; ve hattât mukaddemâ kendisinin bu sıfatını ilm-i icmâlî ile bilir iken, şimdi ilm-i tafsîlî ile bilmeğe başladı. Evvelce bilir idi, bu defa gördü; ve bu görme netîcesinde ilm-i tafsîlî peydâ oldu. Fakat bunların cümlesi o kimsenin zâtının hâricinde vâki' olmadı. Binâenaleyh o kimse, kendi kendini müşâhede etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Kendisinde hattatlık ve ressamlık sıfatları bulunan bir kimse tek başına bulunduğu hâlde, farz edelim ki hattatlık sıfatının dışarıda ortaya çıkmayı talep etmesi üzerine, o kimse bu sıfatın talebini yerine getirerek bir levha yazıp, bu sıfatın eserini dışarıda görmek istese, öncelikle o yazacağı levhanın şeklinin kendi ilminde ve zihninde oluşmasına yönelir. Ve bu yönelişi takiben göz açıp kapayıncaya kadar ve hatta daha az bir zamanda, hattatın ilminde ve hayalinde, levhanın şekli nakşolur. İşte hattatın bu sıfatının eserinin ortaya çıkmasına yönelmesi, harfsiz ve sestsiz "Kün!" emridir; ve bu emir, kelâm-ı nefsîdir ki, biz buna "kendi kendine içinden söylemek" deriz. Harf ve ses ile dışa vurduğumuz kelâm, bu içimizden söylediğimiz kelâmın aksidir. Zâtımızda bulunan kelâm sıfatının dışa vurulmasına yöneldiğimiz zaman, ilmimizde oluşan anlamlar o kadar süratle meydana gelir ki iki anlam arasını zaman açısından ayırmak mümkün olmaz. Lafızlar âleminde bu emrin Arapçası "Kün!" kelimesi olduğu gibi, diğer dillerde de bu anlama karşılık gelen birtakım kelimeler vardır. İlahi kelâm-ı nefsî, harf ve ses elbisesine bürünerek, taayyün âleminde Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e Arapça lafızlarla gelmiş olduğundan, bu anlamı açıklamak için "kün emri" sözü kullanılmıştır. Şimdi hattat, kendi emretti, kendi dinledi; ve emri takiben hemen levhanın şekli ilminde nakşolmakla, kendi zâtıyla, kendi zâtında, kendi zâtına tecelli etmiş oldu; ve evvelce hattatlık ve ressamlık sıfatları zâtında birleşik ve zâtının "ayn"ı iken, bu tecelli neticesinde hattatlık sıfatı ressamlık sıfatından ayrışmış oldu; ve ilminde oluşan o levhanın şekli bu sıfatına ayna oldu; ve hattat önceden kendisinin bu sıfatını icmâlî ilim ile bilir iken, şimdi tafsîlî ilim ile bilmeye başladı. Evvelce bilir idi, bu defa gördü; ve bu görme neticesinde tafsîlî ilim meydana geldi. Fakat bunların hepsi o kimsenin zâtının dışında meydana gelmedi. Buna göre o kimse, kendi kendini müşâhede etti.

Tekvîn hakkındaki tafsîlât ve îzâhât Fass-ı Sâlihîde mürûr ettiğinden bu bahsin mütâlaasında o îzâhâtın dahi teemmülü lâzım gelir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tekvin (yaratma) hakkındaki ayrıntılar ve açıklamalar Sâlih Fassı'nda geçtiğinden, bu konunun incelenmesinde o açıklamaların da düşünülmesi gerekir.

İmdi Hakk'ın, üzerinde bulunduğu ıtlâk ve ahadiyet hasebiyle bu "Kün!" kelimesi ona nisbet [15/46] olunur mu; ya'ni hiçbir sıfat ile men'ût ve hiçbir isim ile mevsûm olmayan zât-ı bahta “Kün!” kelimesi nisbet olu- nur mu, yoksa olunmaz mı? Evet, olunur. Velâkin bu sûrette “Kün!” keli- mesinin mâhiyeti idrâk olunmaz. Çünkü Hakk'ın kelâmı, zâtının “ayn”ı- dır. Ve zât-ı bahtın hakîkatini ve künhünü bilmek ve idrâk etmek, efrâd-ı beşerden hiçbir ferd için mümkin değildir. Bu mertebede kelâm ve müte- kellim zât-ı ahadiyyedir. Binâenaleyh ona nisbet olunan “Kün!" kelimesi, hakîkati üzere mutlak olduğu hâlde terkolunur. Bu husûsta tefekkür ve kıyl ü kāl aslâ câiz değildir. Çünkü zât-ı mutlakın letâfeti indinde, ecsâma nazaran latîf olan fikir, kesîftir; ve kesîfin hâl-i kesâfetle latîfe yolu yoktur. Meğer ki terk-i kesâfet edip latîfin aynı ola. Bu sûrette de ilim, âlim ve malûm şey'-i vâhid olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hakk'ın üzerinde bulunduğu mutlaklık ve ahadiyet (birlik) itibarıyla bu "Kün!" (Ol!) kelimesi O'na nispet (bağıntı) edilir mi; yani hiçbir sıfat ile nitelenmeyen ve hiçbir isim ile adlandırılmayan sırf Zât'a "Kün!" kelimesi nispet edilir mi, yoksa edilmez mi? Evet, edilir. Ancak bu durumda "Kün!" kelimesinin mahiyeti (gerçek niteliği) idrak olunmaz. Çünkü Hakk'ın kelâmı (sözü), Zât'ının ayn'ıdır (özüdür). Ve sırf Zât'ın hakikatini ve künhünü (derinliğini) bilmek ve idrak etmek, insan fertlerinden hiçbir fert için mümkün değildir. Bu mertebede kelâm (söz) ve mütekellim (söyleyen) ahadiyet (birlik) Zât'ıdır. Bu sebeple, O'na nispet olunan "Kün!" kelimesi, hakikati üzere mutlak olduğu hâlde terk olunur (üzerinde durulmaz). Bu hususta tefekkür (derin düşünme) ve kıyl ü kāl (dedikodu, boş söz) asla caiz değildir. Çünkü mutlak Zât'ın letafeti (inceliği) yanında, cisimlere göre latif (ince) olan fikir, kesiftir (yoğundur); ve kesifin (yoğun olanın) kesafet (yoğunluk) hâliyle latife (ince olana) yolu yoktur. Meğer ki kesafeti terk edip latifin aynı ola. Bu durumda da ilim, âlim ve malûm (bilinen) tek bir şey olur.

Yahud hüviyyet-i Hak Teâlâ, “Kün!” diyen bir sûrete mi nüzûl eder? Evet, bâlâda zikrolunan iʼtibâr câiz olduğu gibi, bu i'tibâr dahi câiz olur. Bu i'tibâra göre, Hakk'ın nüzûl edip zâhir olduğu sûret için “Kün!” kelimesi hakîkat olur. Zîrâ suver-i ekvândan herhangi bir sûret olursa olsun Hakk-ı mutlakın esmâdan bir isim hasebiyle taayyününden ibârettir. Binâenaleyh o sûretten sâdır olan "Kün!" kavli, o sûretin hakîkati olur; ve o sûretten "Kün!" kavlini kāil olan Hak olur. Zîrâ kelâm, sıfât-ı Hak'tan bir sıfat ve bir mefhûm-i küllîdir. Mezâhir-i kesîrede merâtib-i muhtelife ile zuhûru bu mefhûm-i küllînin vahdetine zarar vermez. [15/47] Nitekim güneşin ziyâsı muhtelif pencerelerden odaya aksetmiş olsa güneşin taaddüdüne hükmolunamaz; ve güneş cüz'iyâta inkısâm etti denilemez. Binâenaleyh hakîkat-i kelâm bir olduğu gibi, hakîkat-i vücûd dahi birdir. Şu hâlde vü- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yahut Yüce Allah'ın hüviyeti (kimliği), "Ol!" diyen bir sûrete mi iner? Evet, yukarıda zikredilen itibar (bakış açısı) caiz olduğu gibi, bu itibar da caiz olur. Bu itibara göre, Hakk'ın inip göründüğü sûret için "Ol!" kelimesi hakikat olur. Çünkü oluş âlemindeki sûretlerden herhangi bir sûret olursa olsun, mutlak Hakk'ın isimlerden bir isim sebebiyle taayyününden (belirlenmesinden) ibarettir. Bu sebeple o sûretten sâdır olan (çıkan) "Ol!" sözü, o sûretin hakikati olur; ve o sûretten "Ol!" sözünü söyleyen Hak olur. Çünkü kelâm (söz), Hakk'ın sıfatlarından bir sıfat ve küllî (genel) bir mefhumdur (kavramdır). Çok sayıdaki mazharlarda (tecelli yerlerinde) farklı mertebelerle görünmesi, bu küllî mefhumun birliğine zarar vermez. Nitekim güneşin ışığı farklı pencerelerden odaya yansımış olsa, güneşin çoğaldığına hükmedilemez; ve güneşin cüz'iyata (parçalara) bölündüğü söylenemez. Bu sebeple kelâmın hakikati bir olduğu gibi, vücudun (varlığın) hakikati de birdir. Şu halde varlık-

cûd-ı mutlak-ı Hak, ism-i Zahir'i hasebiyle suver-i ekvândan bir sûretle müteayyin olup da bu sûretten “Kün!” kavli sâdır olsa, hakîkatte bu kavlin kāili Hak olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak'ın mutlak cömertliği, Zâhir ismi sebebiyle, varlıkların suretlerinden bir suretle belirip de bu suretten "Ol!" sözü sâdır olsa, hakikatte bu sözün söyleyeni Hak olur.

İmdi mâdemki bu iki i'tibâr mevcûddur, âriflerden baʼzısı evvelki i'tibâr cânibine ve bazıları da ikinci itibâr tarafına giderler; ve bazıları dahi her iki i'tibâra bakıp hangisiyle hükmedeceğini bilmez, hayrete düşer. Velâkin bu hayret, (S.a.v.) Efendimiz'in bize رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا ]Ya Rab, benim sende olan hayretimi ziyâdeleştir!] kavl-i şerîfiyle ta'lîm buyurduğu hayret-i mahmûdedir. Zîrâ bu hayret bade'l-irfân olan hayrettir. Binâenaleyh ekâbir-i evliyâ için olan hayret-i kübrâdır. Velâkin zevk-i Muhammedî üzere kendilerine irfân ihsân olunan zevât için bu husûsta hayret yoktur. Zîrâ bu zevât كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءُ الْآن كَمَا كَانَ ya'ni “Allah Teâlâ var idi; O'nunla berâber eşyâdan bir şey yok idi; ve el'ân dahi öyledir” kavl-i münîfi mûcibince vücûd-ı Hak'tan başka bir mevcûd olmadığını ve bu itibârâtın ancak vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibine taallukunu bildikleri için, her iki emrin her bir “ayn”da mütehakkık olduğuna hükmederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, mademki bu iki itibar (bakış açısı) mevcuttur, âriflerden bazısı önceki itibar tarafına, bazıları da ikinci itibar tarafına giderler; bazıları ise her iki itibara bakıp hangisiyle hükmedeceğini bilemez, hayrete düşer. Velâkin bu hayret, (a.s.) Efendimiz'in bize, "Ya Rab, benim sende olan hayretimi ziyâdeleştir!" şeklindeki şerefli sözüyle öğrettiği övülmüş hayrettir. Çünkü bu hayret, irfandan (bilgiden) sonraki hayrettir. Bu sebeple, büyük evliyâ için olan büyük hayrettir. Velâkin Muhammedî zevk üzere kendilerine irfan ihsan olunan zâtlar için bu hususta hayret yoktur. Çünkü bu zâtlar, "Allah Teâlâ var idi; O'nunla beraber eşyadan bir şey yok idi; ve şimdi de öyledir" şeklindeki yüce söz gereğince, Hak'ın varlığından başka bir mevcut olmadığını ve bu itibarların ancak Hak'ın mutlak varlığının mertebelerine ilişkin olduğunu bildikleri için, her iki emrin her bir "ayn"da (hakikatte) gerçekleştiğine hükmederler.

Ve “Kün!” emrinin zât-ı mutlaka veyâhud zât-ı mutlakın nüzûl ettiği sûrete nisbeti, bir mes'eledir ki, ancak zevk ile bilinebilir. Bunu ilim ile anlamak kābil değildir. Meselâ innîn olan bir kimseye cimâın lezzeti ne kadar ta'rîf olunsa, onda hâsıl olan zevk-i tasavvurî, bu lezzeti [15/48] kendi nefsinde bulan kimsede hâsıl olan zevk-i hâlîye benzemez. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî (r.a.) öldürdüğü bir karıncaya nefhettiği vakit dirildi ve onda eser-i hayât zâhir oldu. Hz. Bâyezîd, nefh esnasında öyle bir tecellîye mazhar olmuş idi ki, kendinin kendiliği mürtefi' olmuş ve vücûd-ı izâfîsinin Kayyûm'u olan Hakk'ın sıfatı icrâ-yı hükm etmekte bulunmuş idi. Nitekim hadîs-i kudsîde insân-ı kâmile hitâben buyurulur: أُخْرُجْ بِصِفَاتِي إِلَى خَلْقِي مَنْ رَاكَ فَقَدْ رَآنِي وَمَنْ أَحَبَّكَ فَقَدْ أَحَبَّنِي ... إلخ yani “Halka benim sıfatım ile zahir ol! Seni gören beni görür ve seni seven beni sever ilh..."444 Karıncaya bu hâlde iken nefhetti; ve hîn-i nefhde kiminle nefhettiğini bildi. Binâenaleyh emr-i ihyâya taalluk eden “Kün!” kavlinin zât-ı mutlaka mı, yoksa Hakk'ın kendi sûretine nüzûl etmesi hasebiyle bu sûrete mi nisbet olunacağını zev- kan ârif oldu. Böyle olunca Hz. Bâyezîd hîn-i nefhde îseviyyü'l-meşhed idi. Ya'ni ihyâ-yı hissîde Îsâ (a.s.)ın zevk-i müşâhedesine nâil olmuş idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kün!" (Ol!) emrinin mutlak zâta veya mutlak zâtın indiği sûrete nispeti (ilişkisi), ancak zevk (manevî tecrübe) ile bilinebilecek bir meseledir. Bunu ilim ile anlamak mümkün değildir. Örneğin, iktidarsız (innîn) bir kimseye cinsel ilişkinin lezzeti ne kadar anlatılırsa anlatılsın, onda oluşan tasavvurî zevk (hayalî haz), bu lezzeti kendi nefsinde bulan kimsede oluşan hâlî zevke (gerçek hazza) benzemez. Nasıl ki Bâyezîd-i Bistâmî (r.a.) öldürdüğü bir karıncaya üflediği zaman karınca dirildi ve onda hayat eseri ortaya çıktı. Hz. Bâyezîd, üfleme esnasında öyle bir tecelliye (ilâhî zuhura) mazhar olmuştu ki, kendisinin kendiliği ortadan kalkmış ve izafî varlığının Kayyûm'u (varlığını ayakta tutanı) olan Hakk'ın sıfatı hükmünü icra etmekteydi. Nitekim hadîs-i kudsîde insân-ı kâmile hitaben buyurulur: "أُخْرُجْ بِصِفَاتِي إِلَى خَلْقِي مَنْ رَاكَ فَقَدْ رَآنِي وَمَنْ أَحَبَّكَ فَقَدْ أَحَبَّنِي ... إلخ" yani "Halka benim sıfatımla zahir ol! Seni gören beni görür ve seni seven beni sever ilh..." Karıncaya bu haldeyken üfledi; ve üfleme anında kiminle üflediğini bildi. Bu sebeple, diriltme emrine ilişkin olan "Kün!" sözünün mutlak zâta mı, yoksa Hakk'ın kendi sûretine inmesi sebebiyle bu sûrete mi nispet olunacağını zevk ehli (manevî tecrübe sahibi) ârif (bilen) anladı. Böyle olunca Hz. Bâyezîd, üfleme anında îsevîyyü'l-meşhed (İsa'nın makamında) idi. Yani hissî diriltmede İsa (a.s.)'ın müşâhede zevkine (gözlem hazzına) nail olmuştu.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) buraya kadar ihyâ-yı hissîyi beyân buyurdu. Bundan sonra da ihyâ-yı maʼnevînin îzâhına şürû edip buyururlar ki: İh- yâ-yı maʼnevî ilim ile olur; ve ilim ile hâsıl olan bu hayât-ı maʼnevî, ilâhî, zâtî, ilmî ve nûrî olan hayattır ki, onun hakkında Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de böyle buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) buraya kadar hissî (duyularla algılanan) diriltmeyi açıkladı. Bundan sonra da manevî diriltmenin izahına başlayıp buyururlar ki: Manevî diriltme ilim ile olur; ve ilim ile hâsıl olan bu manevî hayat, ilâhî, zâtî, ilmî ve nûrî olan hayattır ki, onun hakkında Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur:

أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي

النَّاسِ

(En'âm, 6/122) ya'ni “O kimse ölü müdür ki biz onu ihyâ ettik; ve onun için bir nûr kıldık ki o nûr ile nâs arasında yürür." Bu âyet-i kerîme- nin tefsîren ma'nâ-yı münîfı şudur: “O kimse cehil ile ölü müdür ki, biz onu hayât-ı ilmiyye ile ihyâ ettik; ve onun için bir nûr kıldık ki, o nûr-i ilimdir. Bu nûr-i ilim ile nâs içinde yürür; ve onların isti'dâdlarında olan ahvâli o nûr vâsıtasıyla idrâk eder." [15/49] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(En'âm, 6/122) yani “O kimse ölü müdür ki biz onu dirilttik; ve onun için bir nur kıldık ki o nur ile insanlar arasında yürür.” Bu ayet-i kerimenin tefsir yönünden yüce anlamı şudur: “O kimse cehalet ile ölü müdür ki, biz onu ilim hayatı ile dirilttik; ve onun için bir nur kıldık ki, o nur ilim nurudur. Bu ilim nuru ile insanlar içinde yürür; ve onların yatkınlıklarında olan halleri o nur vasıtasıyla idrak eder.”

Şeyh-i Ekber ve burhân-ı azhar efendimiz hazretleri bu ibârede hayât-ı ma'neviyyeyi dört vasıf ile tavsîf buyurdular. “İlâhiyet” ile tavsîf buyurma- larının sebebi budur ki: Sıfat-ı hayât müstakillen ilâhiyete taalluk eden bir mefhûm-i küllîdir; ve mezâhir-i kesîrede, onların isti’dâdât-ı muhtelifesiyle zâhir olur. Ve suver-i mezâhir ise, vücûd-1 vâhid-i hakîkînin bi-hasebi'l-es- mâ tecelliyât-ı dâimesinden ibârettir. Ve bu tecellînin nihâyeti yoktur ki; işte müşâhedenin nihâyeti burasıdır, denilip tevakkuf olunabilsin. Bu se- beble ârifler, hayrete düşerler. Demek ki emr-i vücûd, hayrettir. Halbuki hayret, adem-i tevakkuf sebebiyle olmaktadır. Binâenaleyh hayret, kalak ve harekettir; ve mütehayyir olan kimse muztaribdir, çırpınır durur. Hareket olan yerde ise hayât vardır. Ve mâdemki hareket hayâtı müstelzimdir; öyle ise müteharrik için mevt yoktur. İşte bu hakîkate işâreten hadis-i şerîfte &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber ve en açık delil olan efendimiz hazretleri bu ifadede manevî hayatı dört özellikle tanımladılar. "İlâhîlik" ile tanımlamalarının sebebi şudur: Hayat sıfatı, müstakil olarak ilâhîliğe ait olan küllî bir kavramdır; ve çok sayıdaki mazharlarda, onların çeşitli yatkınlıklarıyla ortaya çıkar. Mazharların suretleri ise, hakikî tek varlığın isimler itibarıyla sürekli tecellilerinden ibarettir. Ve bu tecellinin bir sonu yoktur ki; "işte müşahedenin sonu burasıdır" denilip durulabilsin. Bu sebeple ârifler hayrete düşerler. Demek ki varlık işi hayrettir. Halbuki hayret, durmamanın sebebiyle olmaktadır. Buna göre hayret, kalak (endişe, şaşkınlık) ve harekettir; ve hayrete düşen kimse ıstıraplıdır, çırpınır durur. Hareket olan yerde ise hayat vardır. Ve mademki hareket hayatı gerektirir; öyle ise hareket eden için ölüm yoktur. İşte bu hakikate işaretle hadis-i şerifte

مَنْ صَارَ بِالْعِلْمِ حَيًّا لَمْ يَمُتْ أَبَدًا

ya'ni “İlim ile diri olan kimse ebeden ölmez”445 bu- yurulmuştur. Ve hayret, yâhud hayât, vücûd ve varlıktır. Vücûd ise birdir, o da vücûdullahdır. Binâenaleyh hayât-ı maʼneviyye, hayât-ı ilâhiyyedir. Ve "zâtiyye” ile tavsîf buyurulmasının sebebi de budur ki, “ilim" ile “hayât” sıfât-ı zâtiyye-i ilâhiyyedendir; ve “Hayy” ve “Alîm” esmâ-i zâtiyye- dendir; ve bu sıfatlar, zât-ı sırf mertebesinde zâtın “ayn”ıdır. Ve "ilmiyye" ile tavsîfinin sebebi de şudur ki, mertebe-i akılda “ilim”, "hayât"tan sonra gelen eşref-i sıfât-ı ilâhiyyedir; ve a'yân-ı sâbite ve kevniy- ye “ilim” hasebiyle zâhir olur; ve "ilim", "hayât"ın iktizââtındandır. Ve "nûriyet” ile tavsîfinin sebebi dahi budur ki, “nûr” kendi nefsiyle zâ- hir olan [15/50²] ve kendinin gayrısını izhâr eden şeye derler; ve zât-ı aha- diyyede bilkuvve mevcûd ve bilfiil madûm olan a'yân-ı sâbite ve kevniyye sûretlerini sıfat-ı ilm izhar etti. Şu hâlde ilim, nûrun ta'rîfine muvâfık ola- rak kendi nefsiyle zâhir olduğu gibi, kendinin gayrını da izhâr etmiş oldu. Binâenaleyh ilimden ibaret olan hayât-ı ma'neviyyenin hayât-ı ilâhiyye-i zâtiyye-i ilmiyye-i nûriyye olduğu sâbit oldu. İmdi herhangi bir kimse ce- hil ile ölmüş olan bir nefsi, maʼrifet-i ilâhiyyeye müteallik olan bir mes’ele-i mahsûsada, hayât-ı ilmiyye ile ihyâ etmiş olsa, o kimse, o mes’ele-i mahsû- sa ile o nefsi diriltmiş olur. Ve o mesele, o kimseye bir nûr olur ki, şeklen kendisine benzeyen ve zulmet-i cehl içinde kalan sâir insanlar arasında bu nûr ile yürür; ve onların ölmüş olan nefislerini maʼrifet-i ilâhiyye ile diriltir. أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ (Enâm, 6/122) [O kimse ölü müdür ki biz onu ihyâ ettik; ve onun için bir nûr kıldık ki o nûr ile nâs arasında yürür.] âyet-i kerîmesinin tefsîri ve ilim hakkındaki tafsîlât Fass-1 Mûsevîde gelecektir. İmdi ihyâ-yı maʼnevî, ihyâ-yı hissîden a'lâ ve eşreftir. Zîrâ birisi bâkî olan rûhun ihyâsına ve diğeri fânî olan ecsâdın ihyâsına taalluk eder; ve bekā ise fenâdan a'lâ ve eşreftir. Bu hakîkate mebnî ihyâ-yı hissîye kudreti olan enbiyâ ve kümmel-i evliyâdan bu hâl pek az ve nâdiren vâki' olur. İhyâ-yı manevî ise, dâimâ kesîrü'l-vukūdur. Nitekim emr-i âlî-i Risâlet-penâhî (s.a.v.) ile Hz. Şeyh-i Ekber ve misk-i ezfer (r.a.) efendimi- zin, ümmet-i Muhammed'e ithâf buyurduğu bu Fusûsu'l-Hikem sâyesinde binlerce mürde-nefis olan kimseler, hayât-ı ma'neviyyeye nâil olmuşlar ve bundan sonra da [15/50b] kıyâmete kadar olacaklardır. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "İlim ile diri olan kimse ebeden ölmez" buyurulmuştur. Ve hayret, yahut hayat, varlık ve mevcudiyettir. Varlık ise birdir, o da Allah'ın varlığıdır. Buna göre manevî hayat, ilahî hayattır. Ve "zâtiyye" ile nitelendirilmesinin sebebi de şudur ki, "ilim" ile "hayat" ilahî zâtî sıfatlardandır; ve "Hayy" ve "Alîm" zâtî isimlerdendir; ve bu sıfatlar, sırf zât mertebesinde zâtın ayn'ıdır. Ve "ilmiyye" ile nitelendirilmesinin sebebi de şudur ki, akıl mertebesinde "ilim", "hayat"tan sonra gelen ilahî sıfatların en şereflisidir; ve sabit hakikatler ve kevnî varlıklar "ilim" sebebiyle ortaya çıkar; ve "ilim", "hayat"ın gerekliliklerindendir. Ve "nûriyet" ile nitelendirilmesinin sebebi de şudur ki, "nûr" kendi nefsiyle ortaya çıkan ve kendinden başkasını da ortaya çıkaran şeye denir; ve ahadiyet zâtında bilkuvve mevcut ve bilfiil madûm olan sabit hakikatler ve kevnî varlıklar suretlerini ilim sıfatı ortaya çıkardı. Şu halde ilim, nûrun tanımına uygun olarak kendi nefsiyle ortaya çıktığı gibi, kendinden başkasını da ortaya çıkarmış oldu. Buna göre ilimden ibaret olan manevî hayatın, ilahî, zâtî, ilmî, nûrî hayat olduğu sabit oldu. Şimdi, herhangi bir kimse cehalet ile ölmüş olan bir nefsi, ilahî marifete ilişkin olan özel bir meselede, ilmî hayat ile ihya etmiş olsa, o kimse, o özel mesele ile o nefsi diriltmiş olur. Ve o mesele, o kimseye bir nûr olur ki, şeklen kendisine benzeyen ve cehalet karanlığı içinde kalan diğer insanlar arasında bu nûr ile yürür; ve onların ölmüş olan nefislerini ilahî marifet ile diriltir. "أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ" (Enâm, 6/122) [O kimse ölü müdür ki biz onu ihya ettik; ve onun için bir nûr kıldık ki o nûr ile insanlar arasında yürür.] ayet-i kerimesinin tefsiri ve ilim hakkındaki ayrıntılar Musa Fass'ında gelecektir. Şimdi, manevî ihya, hissî ihyadan daha yüce ve daha şereflidir. Zira birisi baki olan ruhun ihyasına ve diğeri fani olan bedenlerin ihyasına ilişkindir; ve beka ise fenadan daha yüce ve daha şereflidir. Bu hakikate dayanarak hissî ihyaya kudreti olan peygamberlerden ve kâmil evliyalardan bu hal pek az ve nadiren meydana gelir. Manevî ihya ise, daima çokça meydana gelir. Nitekim yüce Risalet-penahî (s.a.v.) emri ile Hz. Şeyh-i Ekber ve misk-i ezfer (r.a.) efendimizin, Muhammed ümmetine ithaf buyurduğu bu Fusûsu'l-Hikem sayesinde binlerce ölü-nefis olan kimseler, manevî hayata nail olmuşlar ve bundan sonra da kıyamete kadar olacaklardır. Şiir:

فَلَوْلَاهُ وَلَوْلَانَا

لَمَا كَانَ الَّذِي كَانَا

Eğer o olmasa idi ve eğer biz olmasa idik, olan olmaz idi. Ya'ni sıfât-ı kesîresi zâtında müstehlek olan vücûd-ı mutlak-ı Hak ol- masa idi ve o vücûd-ı hakîkînin mertebe-i vâhidiyyete tenezzülü ile, her bir sıfatının eseri olan esmâsının sûretleri bulunan bizim ayân-ı sâbite- miz olmasa idi, bu âlem-i kesâfette zâhir olan a'yân-ı kevniyye mevcûd olmaz idi. Zîrâ zuhûr vücudun ve varlığın şânıdır; ve yoktan hiçbir şey çıkmaz. Lisân-ı şerîatta avâlimin yoktan var oldu denilmesi, suver-i avâli- min adem-i mahzdan zuhûra geldiğini beyân etmek değildir. Belki bilkuv- ve mevcûd ve fiilen madûm iken mertebe-i gaybdan ibaret olan adem-i izâfîden zâhir oldu demektir. Nitekim şeftâli çekirdeğinin içinde bilkuvve bir ağaç ve belki nâmütenâhî ağaçlar vardır. Velâkin fiilen madûmdur; ve mertebe-i gaybdadır. İmdi hakîkat-i vücûd, bir mefhûm-i küllîdir ki onda taaddüd mutasavver değildir; ve külliyeti i'tibariyle bir hadd ile mahdûd değildir. Ve onun mukābili adem-i mahzdır; ve adem-i mahz dahi bir mefhûm-i küllî-i nâ-mahdûd ise de, onun mahalli ancak zihin olup, onun için kat'â ve ebedü’l-âbâd zuhûr yoktur. Şu hâlde vücûd-ı nâ-mahdûd, zât-ı mutlakın olup, o vücudun zâtında bilkuvve mündemic sıfât vardır. Ve o sıfatın âsârı esmâ ve esmânın âsârı dahi eşyâdır. كانا daki elif işbâ' içindir. وَلَوْلَانَا kavliyle لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ [Ey mahbûbum! Matlûb olan senin zuhûr-ı vücûdun olmasa idi, felekleri yaratmazdım.] hadîs-i kudsîsine de işâret buyurulmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer O olmasaydı ve eğer biz olmasaydık, olan olmazdı. Yani, zâtında birçok sıfatı erimiş olan Hak'ın mutlak varlığı olmasaydı ve o hakikî varlığın vahidiyet mertebesine inişiyle, her bir sıfatının eseri olan isimlerinin suretleri bulunan bizim sabit hakikatlerimiz olmasaydı, bu yoğunluk âleminde görünen oluşsal varlıklar mevcut olmazdı. Çünkü görünme, varlığın şânıdır; ve yoktan hiçbir şey çıkmaz. Şeriat dilinde âlemlerin yoktan var olduğu denilmesi, âlemlerin suretlerinin mutlak yokluktan ortaya çıktığını beyan etmek değildir. Aksine, bilkuvve mevcut ve fiilen yok iken, gayb mertebesinden ibaret olan izafî yokluktan ortaya çıktı demektir. Nitekim şeftali çekirdeğinin içinde bilkuvve bir ağaç ve hatta sonsuz ağaçlar vardır. Velakin fiilen yoktur; ve gayb mertebesindedir. Şimdi, varlık hakikati, kendisinde çokluğun tasavvur edilemediği küllî bir mefhumdur; ve külliyeti itibarıyla bir sınırla sınırlı değildir. Ve onun karşılığı mutlak yokluktur; ve mutlak yokluk dahi sınırsız küllî bir mefhum ise de, onun mahalli ancak zihin olup, onun için asla ve sonsuza dek görünme yoktur. Şu halde, sınırsız varlık, mutlak zâta aittir ve o varlığın zâtında bilkuvve gizli sıfatlar vardır. Ve o sıfatın eserleri isimler ve isimlerin eserleri dahi eşyadır. كانا kelimesindeki elif, işbâ' içindir. وَلَوْلَانَا kavliyle لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ [Ey mahbûbum! Matlûb olan senin zuhûr-ı vücûdun olmasa idi, felekleri yaratmazdım.] hadîs-i kudsîsine de işaret buyurulmuştur.

وَإِنَّ اللَّهَ مَوْلَانَا

فَإِنَّا أَعْبُدُ حَقًّا

Binâenaleyh biz, hakîkatte kullarız; ve Allah Teâlâ muhakkak bizim Mevlâ'mızdır. [15/51] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple biz, hakikatte kullarız; ve Yüce Allah muhakkak bizim Mevlâ'mızdır. [15/51]

Beyt-i şerîfteki أَعْبُد “abdin cem'idir. Ya'ni her birerlerimiz hakîkatte Allah Teâlâ hazretlerinin esmâsından birer isme mazharız; ve Allah Teâlâ ahkâm ve âsârı bizde zâhir olan o isimler ile bizim emrimizi tedbîr buyu- rur. Zîrâ Hak esmâsının veliyy-i mutlakıdır ve onların mutasarrıfıdır; ve esmâ ise mutasarrafdır; ve hâlbuki mutasarrafiyet abdiyetin iktizâsıdır. Bi- zim vücûdât-ı kesîfemiz ise o esmânın suver-i müteayyinesinden ibârettir. Binâenaleyh biz abdleriz; ve Allah Teâlâ velâyet-i mutlakası hasebiyle bizim Mevlâmızdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerefli beyitteki أَعْبُد kelimesi "abd"in (kulun) çoğuludur. Yani her birimiz hakikatte Yüce Allah Hazretleri'nin isimlerinden bir isme mazharız (tecelli yeriyiz); ve Yüce Allah, hüküm ve eserleri bizde görünen o isimler aracılığıyla işimizi düzenler. Çünkü Hak, isimlerinin mutlak velisidir (sahibi ve yöneticisidir) ve onların tasarruf edicisidir; isimler ise tasarruf edilenlerdir; hâlbuki tasarruf edilme, kulluğun gereğidir. Bizim çok sayıdaki varlıklarımız ise o isimlerin belirli suretlerinden (şekillerinden) ibarettir. Bu sebeple biz kullarız; ve Yüce Allah, mutlak velayeti (mutlak sahipliği ve yöneticiliği) gereği bizim Mevlâmızdır.

إِذَا مَا قُلْت إِنْسَانَا

وَإِنَّا عَيْنُهُ فَاعْلَمْ

İmdi ma'lûmun olsun ki, sen “İnsan” dediğin vakit (veyâ ben “İnsan” dediğim vakit) biz O'nun “ayn"ıyız. Ya'ni إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ ]ya'ni] “Allah Teâlâ Adem'i kendi sûreti, ya'ni sıfatı üzerine halketti" hadîs-i şerîfi mûcibince “İnsan” ismiyle mev- sûm olan sûret, kâffe-i esmâ-i ilâhiyyeye mazhariyet isti’dâdıyla halk buyu- rulmuştur. Velâkin bu isti'dâd, her sûret-i insâniyyede kemâliyle münkeşif değildir. Bu inkişâf-i kemâlî, ancak “insân-ı kâmil”e mahsustur. Ve insân-ı kâmil bilcümle esmâyı câmi' olan “Allah” ism-i zâtının mazharı olduğun- dan onun sûreti, zât-ı ilâhiyyeye karşı vaz'edilmiş olan bir endâm âyînesi mesâbesindedir. Binâenaleyh zât, kendisini insân-ı kâmil âyînesinde kemâ- liyle temâşâ eder. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bilinmeli ki, sen "İnsan" dediğin zaman (veya ben "İnsan" dediğim zaman) biz O'nun tekil hakikatleriyiz. Yani "Allah Teâlâ Âdem'i kendi sûreti, yani sıfatı üzerine halketti" hadîs-i şerîfi gereğince "İnsan" ismiyle adlandırılan sûret, bütün ilâhî isimlere mazhariyet (tecelli yeri olma) yatkınlığıyla yaratılmıştır. Velâkin bu yatkınlık, her insan sûretinde kemâliyle (tam olarak) açığa çıkmış değildir. Bu kemâlî açığa çıkış, ancak insân-ı kâmile özgüdür. Ve insân-ı kâmil, bütün isimleri toplayan "Allah" ism-i zâtının mazharı (tecelli yeri) olduğundan, onun sûreti, İlahi Zât'a karşı konulmuş olan bir boy aynası gibidir. Bu sebeple Zât, kendisini insân-ı kâmil aynasında kemâliyle seyreder. Beyit:

خیمه در معرکه آب و گل آدم زد خواست تا جلوه دهد صورت خود را محبوب

عکس خود دید ز غیرت همه را برهم زد بهر نظاره خود آینه ساخت ز خاك

[15/52] Tercüme: “Mahbûb-i hakîkî, kendi sûretini göstermek murâd eyledi. Adem'in su ve çamuru ma'rekesinde çadır kurdu. Kendi cemâlini temâşâ için topraktan bir âyîne yaptı; kendi aksini gördü, cümleyi alt ve üstetti."446 Ma'lûm olsun ki, sûret-i insâniyyede bulunan her bir mazhar, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır; ve bu isim, onun Rabb-i hâssıdır. Nâ- siyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde o mazharı çeke çeke kendi kemâline götürür; ve o mazhardan bittabi' bu ismin ahkâm ve âsârı zâhir olur; ve bu isim ya cemâlî veyâ celâlîdir. Enbiyâ (aleyhimü's-selâm) efrâd-ı insâniyyeyi bu erbâb-ı müteferrikadan Rabbü'l-erbâb olan ism-i zâtın, yaʼni “Allah” ism-i câmiinin taht-ı terbiyesine idhâle sa’yederler. Ni- tekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur : أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ )Yu- suf, 12/39) ya'ni “Erbâb-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid ü Kahhâr olan Allah mı hayırlıdır?" İmdi erbâb-ı müteferrikanın taht-ı hükmünde kalanlar insân-ı nâkısdırlar. Zîrâ ism-i Zâtʼa mazhariyet isti’dâdıyla mahlûk bir sûret oldukları hâlde وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) [İnsan için ancak sa'yettiği şey vardır.] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, çalışıp bu isti'dâdlarının inkişafına gayret etmediler ve peygamberlerinin da'vetini sem'-i i'tibâra almadılar. Velâkin insân-ı kâmil olanlar, Nebiyy-i zîşânın davetine koşup envâ-ı mücâhedât ve riyâzât ile kendi Rabb-i hâs- larının dâire-i dıykından “Allah” ism-i vesîinin dâiresine can attılar; ve inâ- yet-i Hak'la mazhar-ı ism-i zât oldular; ve kendilerinden cemî'-i esmâ-i ilâhiyyenin âsâr ve ahkâmı fiilen zâhir oldu. Meselâ ölüye nefhettiler, di- rildi. Binâenaleyh vücûdlarında "Muhyî” isminin ahkâmı zâhir oldu. Ve kezâ taştan, topraktan hayvânât halkettiler; sûretlerinde “Hâlık” isminin ahkâmı zuhûr etti. Ve kıs-aleyhi'l-bevâkî!.. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[15/52] Tercüme: "Gerçek sevgili, kendi suretini göstermeyi diledi. Âdem'in su ve çamur savaş alanında çadır kurdu. Kendi güzelliğini seyretmek için topraktan bir ayna yaptı; kendi aksini gördü, her şeyi alt üst etti." Bilinmeli ki, insan suretinde bulunan her bir mazhar (tecelli yeri), ilahi isimlerden bir ismin mazharıdır; ve bu isim, onun özel Rabbidir. Alnından tutup o mazharı kendi doğru yolu üzerinde çeke çeke kendi kemaline götürür; ve o mazhardan doğal olarak bu ismin hükümleri ve eserleri ortaya çıkar; ve bu isim ya cemalî (güzellikle ilgili) ya da celalîdir (haşmetle ilgili). Peygamberler (a.s.) insan fertlerini bu dağınık rablerden, Rablerin Rabbi olan zât isminin, yani "Allah" ism-i camiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) terbiyesi altına sokmaya çalışırlar. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de buyurulur: "Ayrı ayrı rabler mi hayırlıdır, yoksa Vâhid (tek) ve Kahhâr (her şeye gücü yeten) olan Allah mı hayırlıdır?" (Yusuf, 12/39). Şimdi, dağınık rablerin hükmü altında kalanlar noksan insanlardır. Çünkü zât ismine mazhariyet (tecelli yeri olma) yatkınlığıyla yaratılmış bir suret oldukları halde, "İnsan için ancak çalıştığı şey vardır." (Necm, 53/39) ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere, çalışıp bu yatkınlıklarının gelişmesine gayret etmediler ve peygamberlerinin davetini dikkate almadılar. Aksine, insân-ı kâmil olanlar, şanlı peygamberin davetine koşup çeşitli mücâhedât ve riyâzât ile kendi özel Rablerinin dar dairesinden "Allah" ism-i vesîinin (geniş isminin) dairesine can attılar; ve Hak'ın inayetiyle zât isminin mazharı oldular; ve kendilerinden bütün ilahi isimlerin eserleri ve hükümleri fiilen ortaya çıktı. Örneğin, ölüye nefhettiler (üflediler), dirildi. Bu sebeple vücutlarında "Muhyî" (dirilten) isminin hükümleri ortaya çıktı. Ve aynı şekilde taştan, topraktan hayvanlar yarattılar; suretlerinde "Hâlık" (yaratan) isminin hükümleri zuhur etti. Ve diğerleri de buna kıyas edilsin!

Suâl: Her bir insân-ı kâmil, “Allah” ism-i câmiinin mazharı olduğun- dan, onun Rabb-i hâssı, bu ism-i câmi'dir. [15/53] Hâlbuki kable'l-kemâl sâir efrâd-ı insâniyye misillü onun dahi erbâb-ı müteferrikadan bir Rabb-i hâssı var idi. Bu Rabb-i hâs ise onun hakîkatidir; ve ayn-ı sâbitesi de o is- min sûretidir. Ve لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ الله (Rûm, 30/30) [Allâh'ın yaratışında tebdîl yoktur!] âyet-i kerîmesi mûcibince kalb-i hakāyık mümkin değildir. Binâe- naleyh ism-i câmiin mazharı olan insân-ı kâmil, kendi Rabb-i hâssının sırât-ı müstakîmini terk mi ediyor? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Her bir insân-ı kâmil, "Allah" ism-i câmiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharı (tecelli yeri) olduğundan, onun özel Rabbi bu ism-i câmi'dir. Hâlbuki kemâle ermeden önce, diğer insan fertleri gibi onun da ayrı ayrı rablerden (erbâb-ı müteferrika) bir özel Rabbi vardı. Bu özel Rab ise onun hakikatidir; ve sabit hakikati (ayn-ı sâbite) de o ismin suretidir. Ve "لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ الله" (Allah'ın yaratmasında değişim yoktur!) ayet-i kerimesi gereğince hakikatlerin kalbi (özü) mümkün değildir. Bu sebeple, ism-i câmiin mazharı olan insân-ı kâmil, kendi özel Rabbinin doğru yolunu terk mi ediyor?

Cevâb: Hayır, insân-ı kâmilde cemî'-i esmânın ahkâmı ve âsârı zâhir olmakla beraber, Rabb-i hâssı hangi isim ise, bu ismin ahkâm ve âsârı, esmâ-i sâire ahkâm ve âsârına gālib olarak zâhir olur. Ve bi-hasebi'l-galebe insân-ı kâmil o ismin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür. Binâenaleyh onda bilcümle esmânın zuhûr-ı ahkâmı i'tidâl üzere olmaz. Velâkin bu adem-i i'tidâl ile beraber, mâdemki kendisinde bilcümle esmânın ahkâmı fiilen zâhirdir; ve kâffe-i esmâ ise “Allah” isminin tahtında müctemidir; şu hâlde insân-ı kâmil, bu ism-i câmiin mazharıdır. Ve cemî'-i esmânın ahkâm ve âsârı kendisinde i'tidal üzere zâhir olan insân-ı kâmil ancak Hâtem-i en- biyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Hayır, insân-ı kâmilde bütün isimlerin hükümleri ve tesirleri ortaya çıkmakla beraber, özel Rabbi hangi isim ise, bu ismin hükümleri ve tesirleri, diğer isimlerin hükümleri ve tesirlerine üstün gelerek ortaya çıkar. Ve bu üstün gelme sebebiyle insân-ı kâmil o ismin doğru yolu üzerinde yürür. Bu sebeple onda bütün isimlerin hükümlerinin zuhuru dengeli bir şekilde olmaz. Aksine bu dengesizlikle beraber, mademki kendisinde bütün isimlerin hükümleri fiilen ortaya çıkmıştır; ve bütün isimler ise "Allah" isminin altında toplanmıştır; şu halde insân-ı kâmil, bu kapsayıcı ismin mazharıdır. Ve bütün isimlerin hükümleri ve tesirleri kendisinde dengeli bir şekilde ortaya çıkan insân-ı kâmil ancak Hatemü'l-Enbiya (s.a.v.) Efendimiz'dir.

İmdi Şeyh-i Ekber (r.a.) buyururlar ki: Sen bizim sûretimize bakıp bizi "İnsan" ismiyle tesmiye ettiğin vakit bil ki, biz Hakk'ın “ayn”ıyız. Veyâhud biz "İnsan" dediğimiz vakit bil ki, biz onun “ayn”ıyız. Zîrâ biz “İnsan” de- mekle "insân-ı kâmil”i murâd ederiz. Biz ve emsâlimiz olan insân-ı kâmil ise, esmâ-i ilâhiyye heyet-i mecmûasının mazharı olmakla Hakk'ın "ayn"ı- yız. Zîrâ insân-ı kâmilin “ayn”ında Hakk'ın zuhûru ve tecellîsi ıtlâk-ı zâtîsi sûretiyledir. Ve insân-ı kâmilin gayrı olan eşyâda O'nun zuhûru, o “ayn” hasebiyledir. Zîrâ bu a❜yân baʼzı esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir. [15/54] Ve Hak onlara sûret-i zâtiyyesiyle tecellî etmez. Zîrâ onlarda bu tecellîye ta- hammül isti'dâdı yoktur. İmdi Hakk'ın her “ayn”da, onun hasebiyle zuhû- runa göre, Hak her “ayn”ın “ayn”ıdır. Velâkin her “ayn” Hakk'ın “ayn”ı değildir. Fakat Hak, insân-ı kâmilin “ayn”ı olduğu gibi, insân-ı kâmil dahi Hakk'ın "ayn"ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Şeyh-i Ekber (r.a.) buyururlar ki: Sen bizim şeklimize bakıp bizi "İnsan" ismiyle adlandırdığın zaman bil ki, biz Hakk'ın tekil hakikatleriyiz. Veyahut biz "İnsan" dediğimiz zaman bil ki, biz onun tekil hakikatleriyiz. Çünkü biz "İnsan" demekle "insân-ı kâmil"i kastederiz. Biz ve benzerimiz olan insân-ı kâmil ise, ilahi isimlerin bütününün mazharı olmakla Hakk'ın tekil hakikatleriyiz. Çünkü insân-ı kâmilin tekil hakikatinde Hakk'ın görünmesi ve tecellisi, zâtının mutlaklığı şeklindedir. Ve insân-ı kâmilin dışındaki şeylerde O'nun görünmesi, o tekil hakikate göredir. Çünkü bu sabit hakikatler, bazı ilahi isimlerin mazharlarıdır. Ve Hak onlara zâtının şekliyle tecelli etmez. Çünkü onlarda bu tecelliye dayanma yatkınlığı yoktur. Şimdi Hakk'ın her tekil hakikatte, o tekil hakikate göre görünmesine göre, Hak her tekil hakikatin tekil hakikatidir. Ancak her tekil hakikat Hakk'ın tekil hakikati değildir. Fakat Hak, insân-ı kâmilin tekil hakikati olduğu gibi, insân-ı kâmil de Hakk'ın tekil hakikatidir.

فَلَا تُحْجَبْ بِإِنْسَانٍ

فَقَدْ أَعْطَاكَ بُرْهَانَا

İmdi sen insân-ı kâmil ile muhtecib olma! Sana bir burhân verdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen insân-ı kâmil ile perdelenme! Sana bir delil verdi.

Ya'ni sen insanın sûret-i beşeriyye-i kesîfesine bakıp da, o sûretle mü- teayyin olan vücûd-ı vâhid-i latîfden muhtecib olma! Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hakk-ı latîf kendinden haber verip buyurur ki: اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ (Şûrâ, 42/19) “Ba” mülâbese içindir. Ma'nâ-yı münîfi "Allah denilen ma'nâ-yı latîf ibâdına mülâbisdir” demek olur. Binâenaleyh Allâh-ı latîf, ibâdının kisve-i taayyününe bürünerek bu âlem-i kesîfde zâhir ve müte- cellîdir. Ve Hak ayn-ı külldür ve her “ayn”ın “ayn"ıdır. Velâkin onun her “ayn”da zuhûru ve tecellîsi o “ayn”ın iktizâsına göredir. Kemâliyle zuhûru ve tecellîsi ancak insân-ı kâmilin “ayn”ındadır. Ve buna işâreten Hz. Mev- lâna Celâleddîn-i Rûmî (r.a.) buyururlar: Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen, insanın kesif (yoğun, maddi) beşerî sûretine bakıp da, o sûretle belirlenmiş olan latif (ince, görünmez) tek varlıktan perdelenme! Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Hak kendinden haber verip buyurur ki: اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ (Şûrâ, 42/19) "Ba" harfi mülâbese (iç içe olma, karışma) içindir. Bunun yüce anlamı "Allah denilen latif mana, kullarına karışmıştır" demek olur. Bu sebeple latif Allah, kullarının belirlenme kisvesine bürünerek bu kesif âlemde zâhir (görünür) ve mütecellîdir (tecelli edendir). Ve Hak, her şeyin aynısıdır ve her "ayn"ın (tekil hakikatin) "ayn"ıdır. Velâkin O'nun her "ayn"da zuhûru (görünmesi) ve tecellîsi o "ayn"ın gerekliliğine göredir. Kemâliyle (tam olarak) zuhûru ve tecellîsi ancak insân-ı kâmilin "ayn"ındadır. Ve buna işaretle Hz. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî (r.a.) buyururlar: Beyit:

این هیکل آدم است روپوش

ما قبله جمله سجدهاييم

Tercüme ve îzâhı: Ademin bu heykel-i kesîfi ve taayyünü nikāb ve hi- câbdır. Yoksa biz insân-ı kâmil olduğumuzdan bütün secdelerin kıblesiyiz. Zîrâ mazhar-ı Zâtʼız. Nitekim Kâbe dahi mazhar-ı Zât olduğu için mes- cûdün-ileyhdir. Velâkin gerek Kâbe'de ve gerek insân-ı kâmilde “mescû- dün-leh" ancak Haktır. Onların suver-i müteayyinesi hayâlden başka bir şey değildir. [15/55] Ve kezâ Ebu'l-Hasan Harakānî (r.a.) dahi bu hakîkate işareten buyurur: لَوْ عَرَفْتُمُونِي لَسَجَدْتُمُونِي ya'ni “Eğer, siz, biz insân-ı kâmillerin hakîkatini ârif olsa idiniz, onların sûret-i zâhireleriyle muhtecib olmayıp elbette secde eder idiniz." Ve Hz. Mısrî dahi Hakk-ı latîf'in bu telebbüsüne işâreten buyurur. Beyit: Bilinmez bî-nişânîdir, bulunmaz lâ-mekânîdir Heman ancak sana kuldur, senin ehl ü iyâlindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercümesi ve açıklaması: Âdem'in bu yoğun bedeni ve belirginleşmesi bir maskedir ve perdedir. Yoksa biz insân-ı kâmil olduğumuzdan bütün secdelerin kıblesiyiz. Çünkü biz Zât'ın mazharıyız (tecelli yeriyiz). Nasıl ki Kâbe de Zât'ın mazharı olduğu için kendisine secde edilendir. Ancak gerek Kâbe'de gerekse insân-ı kâmilde "secde edilen" yalnızca Hak'tır. Onların belirli suretleri hayalden başka bir şey değildir. Ve aynı şekilde Ebu'l-Hasan Harakānî (r.a.) de bu hakikate işaret ederek buyurur: لَوْ عَرَفْتُمُونِي لَسَجَدْتُمُونِي yani "Eğer siz, biz insân-ı kâmillerin hakikatini bilseydiniz, onların görünen suretleriyle perdelenmeyip elbette secde ederdiniz." Ve Hz. Mısrî de Lâtif Hak'kın bu bürünmesine (tecellisine) işaret ederek buyurur. Beyit: Bilinmez nişansızdır, bulunmaz mekânsızdır, Ancak sana kuldur, senin ehlin ve iyâlindir.

Ma'lûm olsun ki Fass-1 Âdemîde îzâh olunduğu üzere, Hakk-ı latîf-i mutlakın tenezzülât-ı muhtelifesi vardır ki, her bir mertebede esmâsı ha- sebiyle suver-i muhtelife ile müteayyin olur; ve her mertebede ve o mer- tebede zâhir olan sûretlerin her birerlerinde birer "isim" ile müsemmâdır. Bu âlem-i kesîf-i şehîdet dahi O'nun bir ismi olduğu gibi bu âlemde zâhir olan suver-i muhtelifenin isimleri dahi, esmâ-i ilâhiyyedir; ve o sûretlerin isimlerinden birisi de insandır. Şu hâlde “insan” ismi dahi O'nun esmâsın- dan bir isim olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki Âdem Fassı'nda açıklandığı üzere, mutlak ve latîf Hakk'ın çeşitli tenezzülleri (aşağı inişleri) vardır ki, her bir mertebede isimleri gereğince çeşitli sûretlerle belirginleşir; ve her mertebede ve o mertebede görünen sûretlerin her birinde birer "isim" ile adlandırılmıştır. Bu kesif (yoğun) şehâdet âlemi de O'nun bir ismi olduğu gibi, bu âlemde görünen çeşitli sûretlerin isimleri de İlahi isimlerdir; ve o sûretlerin isimlerinden birisi de insandır. Şu hâlde "insan" ismi de O'nun isimlerinden bir isim olmuş olur.

Misâl: Elimize bir çekirdek alsak bunun ismine “çekirdek” deriz. Top- rağa gömdükten sonra çekirdek infilâk edip filizlendikde "fidan" deriz. Bu isim çekirdeğin bu mertebede aldığı bir isimdir. Büyüyüp dal budak salıverince “ağaç” deriz. Bu da o mertebede çekirdeğin aldığı bir isimdir. Yaprak, meyve ilh... isimleri dahi buna makıystir. Bu taayyünât hep çekir- değin taayyünâtıdır. Binâenaleyh taayyünât-ı mezkûre kendi hakîkatleri olan çekirdeğin nikāb ve hicabıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Elimize bir çekirdek alsak, bunun ismine “çekirdek” deriz. Toprağa gömdükten sonra çekirdek infilak edip filizlendiğinde "fidan" deriz. Bu isim, çekirdeğin bu mertebede aldığı bir isimdir. Büyüyüp dal budak salıverince “ağaç” deriz. Bu da o mertebede çekirdeğin aldığı bir isimdir. Yaprak, meyve ve benzeri isimler dahi buna kıyaslanabilir. Bu taayyünât (belirlemeler, ortaya çıkışlar) hep çekirdeğin taayyünâtıdır. Bu sebeple, sözü geçen taayyünât, kendi hakikatleri olan çekirdeğin nikabı (örtüsü) ve hicabıdır (perdesidir).

İmdi sen “insan”ın ism-i kevnî olmasından nâşî, ism-i ilâhî olduğundan muhtecib olma! Binâenaleyh “insan” sana vücûd-ı Hakk'a delâlet eder bir burhân verdi. Böyle olunca sen, insanın sûret-i beşeriyyesine ve sıfât-ı im- kâniyyesine nazar edip onda mütecellî olan Hak'tan mahcûb olma! Zîrâ in- san bahr-i vücûb ile bahr-i imkân arasında bir berzah-ı kübradır. مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ )Rahman, 55/19) [Hak Teâlâ birbirine bitişen acı ve tatlı denizi salıverdi; aralarında bir berzah vardır ki, birbirlerine tecavüz edip karışmazlar.] [15/56] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen, "insan"ın kevnî bir isim olmasından dolayı, ilâhî bir isim olduğundan perdelenme! Bu sebeple "insan" sana Hakk'ın varlığına delâlet eden bir delil verdi. Böyle olunca sen, insanın beşerî sûretine ve imkânî sıfatlarına bakıp onda tecelli eden Hak'tan perdelenme! Çünkü insan, vücûb denizi (zorunlu varlık) ile imkân denizi (mümkün varlık) arasında büyük bir berzahtır (geçiş noktası). "İki denizi salıverdi, birbirine kavuşuyorlar. Aralarında bir berzah vardır, birbirine karışmazlar." (Rahman, 55/19)

فَكُنْ حَقًّا وَكُنْ خَلْقًا

تَكُنْ بِاللَّهِ رَحْمَانَا

İmdi Hak ol ve halk ol! Allah ile Rahmân olursun. Ya'ni ey sâlik-i râh-ı Hudâ, makām-ı cem'u'l-cem'e gelip bilcümle es- mâ-i ilâhiyyenin âsâr ve ahkâmı senden zâhir olduğu vakit, sen “hakî- kat"inle Hak ol; ve sûret-i müteayyinen ve zâhiren ile halk ol! Vücûd-1 mutlak-ı Hakk'ın cemî'-i merâtibinin ahkâmı sende müctemi' olmakla ve binâenaleyh sen sûret-i ilâhiyye üzere bulunman ile kâffe-i halka Rahmân olursun. Zîrâ insân-ı kâmil zâhiri ve bâtını ile halka rahmettir. Nitekim Fahr-i rusül (s.a.v.) hakkında buyurulur: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) [Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik.] Ve insân-ı kâmil, Hak'la halkı câmi'dir; ve “hakîkat”i ile cemî-i a'yân ve ekvâna Rah- mân'dır. Hz. Ömer Hayyâm (k.s.) bu makāma işâreten buyururlar. Rubâî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Hak ol ve halk ol! Allah ile Rahmân olursun. Yani ey Allah yolunun sâliki (Hakk Yolcusu), cem'u'l-cem' makamına (bütün zıtlıkların birleştiği makam) gelip bütün ilâhî isimlerin eserleri ve hükümleri senden ortaya çıktığı zaman, sen "hakikatin" ile Hak ol; ve belirlenmiş ve görünen sûretin ile halk ol! Hakk'ın mutlak varlığının bütün mertebelerinin hükümleri sende toplanmakla ve bu sebeple sen ilâhî sûret üzere bulunman ile bütün halka Rahmân olursun. Çünkü insân-ı kâmil zâhiri ve bâtını ile halka rahmettir. Nasıl ki Fahr-i rusül (s.a.v.) hakkında buyurulur: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) [Biz seni ancak âlemler için rahmet olarak gönderdik.] Ve insân-ı kâmil, Hak'la halkı bir araya getirir; ve "hakikati" ile bütün sabit hakikatlere ve varlıklara Rahmân'dır. Hz. Ömer Hayyâm (k.s.) bu makama işaret ederek buyururlar. Rubâî:

در میکده ذكر باده جل اسم منست

رندی و پرستیدن می قسم منست

من جان جهانم اندرین دیر مغان

این صورت كون جملگی جسم منست

Tercüme ve îzâh: Meyhane-i aşk-ı ilâhîde zikr-i mey-i aşk benim ism-i celîlimdir. Rindlik ve perestiş-i bâde-i aşk benim vazîfemdir. Ben bu deyr-i mugānda, bu hazret-i şehâdette, cihânın cânıyım. Bu kevnin sûret-i mec- mûası, bütün benim cismimdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlahi aşk meyhanesinde aşk şarabını anmak benim yüce ismimdir. Rindlik ve aşk şarabına tapmak benim vazifemdir. Ben bu meyhanede, bu şehadet makamında, cihanın canıyım. Bu kâinatın (oluş ve bozuluş âleminin) bütün suretleri benim cismimdir.

وَغَةٌ خَلْقَهُ مِنْهُ

تَكُنْ رَوْحًا وَرَيْحَانَا

Ve O'nun halkına O'ndan gidâ ver! Revh ve râhat ve reyhân olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve O'nun halkına O'ndan gıda ver! Ruh ve rahatlık ve güzel koku olursun.

Ya'ni ey sâlik, sen insân-ı kâmil olunca Hak ile halk, ya'ni vücûb ile imkân arasında [15/57] berzah olursun. Bu berzahiyetin hasebiyle Hak'tan ahzettiğin gıdâyı, O'nun halkına îsâl eyle; ve bu gıdâ-yı zâhirî ve manevîyi halkın isti'dâdâtına göre onlara ver! Zîrâ mazhar olduğun esmâ-i ilâhiyye- den birisi dahi “Mutî” ism-i şerîfidir. Bu sûrette sen halk için “revh”, ya'ni bâis-i râhat olursun. Ve gıdâ-yı rûh olan maârif ve hakāyıkı onlara ifâza etmekle reyhân, ya'ni bûy-i latîf olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ey Hakk Yolcusu, sen insân-ı kâmil olunca Hak ile halk, yani vücûb (vacip varlık) ile imkân (mümkün varlık) arasında berzah (iki âlem arasında köprü) olursun. Bu berzahiyetin (köprü olma halinin) gereği olarak Hak'tan aldığın gıdayı, O'nun halkına ulaştır; ve bu zâhirî (maddî) ve manevî gıdayı halkın isti'dâdâtına (yatkınlıklarına) göre onlara ver! Çünkü mazhar olduğun (eriştiğin) ilâhî isimlerden biri de "Mutî" (itaat ettiren, veren) ism-i şerîfidir. Bu şekilde sen halk için "revh" (ruh, rahatlık sebebi), yani rahatlığa sebep olursun. Ve ruhun gıdası olan mârifetleri (ilâhî bilgileri) ve hakikatleri onlara ifâza etmekle (bolca vermekle) reyhân (fesleğen), yani latîf (hoş) bir koku olursun.

فَأَعْطَيْنَاهُ مَا يَبْدُو

بِهِ فِينَا وَأَعْطَانَا

İmdi biz, bizde O'nunla zâhir olan ve bize verdiği şeyi, O'na verdik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi biz, bizde O'nunla ortaya çıkan ve bize verdiği şeyi, O'na verdik.

Ya'ni biz, zât-ı ahadiyyette mahfî ve müstehlek esmâ-i ilâhiyye idik. Kendi zâtında, kendi zâtına vâki' olan tecellîsi indinde, ilm-i ilâhîsinde bizim hakāyıkımız olan a'yân-ı sâbitemiz zâhir oldu. Bu tecellî, “feyz-i ak- des" idi. Ve biz bu zuhûr indinde Hakk'a, kābiliyetimizi ve ahvâlimizi verdik. Ba'dehû zât-ı mutlak merâtibe tenezzül ile a'yân-ı sâbitemizin sûretleri zâhir olmak üzere, bizlere vücûd-ı kesîf-i hâricî verdi; ve bu i'tâ, kendi vücûdu ile vâki' oldu. Bu tecellî dahi “feyz-i mukaddes” idi. Şu hâlde biz O'nun feyz-i akdesi ile bizim hakāyıkımızda ve a'yân-ı sâbitemizde zâhir olan ve bizim Hakk'a verdiğimiz şey ne ise ve bu tecellî ile Hak dahi, bize ne vermiş ise, âyîne mesâbesinde olan hakāyıkımız ile ve bu vücûdât-ı izâfiyyemiz ile biz dahi Hakk'a onu verdik. Zîrâ âyîneye ne verilirse, o da onu verir. Âyîne kendisine tekabül eden sûretin gayrısını i'tâ etmez. فَصَارَ الْأَمْرُ مَقْسُومًا بِإِيَّاهُ وَإِيَّانَا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani biz, ahadiyet zâtında gizli ve erimiş ilâhî isimler idik. Kendi zâtında, kendi zâtına meydana gelen tecellîsi (ilâhî nurun yansıması) sırasında, ilâhî ilminde bizim hakikatlerimiz olan sabit hakikatlerimiz ortaya çıktı. Bu tecellî, "feyz-i akdes" (en kutsal feyiz) idi. Ve biz bu ortaya çıkış sırasında Hakk'a, kabiliyetimizi ve hallerimizi verdik. Daha sonra mutlak zât mertebelere inerek sabit hakikatlerimizin suretleri ortaya çıkmak üzere, bizlere dışsal yoğun bir varlık verdi; ve bu veriş, kendi varlığı ile meydana geldi. Bu tecellî de "feyz-i mukaddes" (kutsal feyiz) idi. Şu halde biz O'nun feyz-i akdesi ile bizim hakikatlerimizde ve sabit hakikatlerimizde ortaya çıkan ve bizim Hakk'a verdiğimiz şey ne ise ve bu tecellî ile Hak da, bize ne vermiş ise, ayna hükmünde olan hakikatlerimiz ile ve bu izafî varlıklarımız ile biz de Hakk'a onu verdik. Çünkü aynaya ne verilirse, o da onu verir. Ayna kendisine karşılık gelen suretin dışındakini vermez. فَصَارَ الْأَمْرُ مَقْسُومًا بِإِيَّاهُ وَإِيَّانَا (Böylece iş, O'nunla ve bizimle taksim edilmiş oldu.)

Böyle olunca emr, O'na ve bize maksûm oldu.448 [15/59] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca iş, O'na ve bize taksim edildi.

Ya'ni emr-i ilâhî Hak tarafından bize ve bizim tarafımızdan Hakk'a vermek ve almak kısımlarına maksûm oldu. Zîrâ biz Hakk'ın zât-ı mutlakında, bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm, O'nun nisebinden ibâret idik. Lisân-ı hâl ile vâki' olan talebimiz üzerine nisbet-i meşiyyeti bizi izhâra taalluk etti. Hâl-i ademde ne hâl üzerine sâbit idi isek, tecellî-i akdesiyle ilminde o hâl üzere sâbit olduk. Bu ahvâl bizim isti'dâdât-ı gayr-ı mec'ûlemiz idi. Biz Hakk'a dedik ki: “Bizim isti'dâdâtımız budur. Binâenaleyh hükmünü bizim bu isti'dâdâtımıza göre ver!" Ve bu bizim tarafımızdan Hak üzerine bir hüküm idi. Şu hâlde biz “hâkim” ve Hak “mahkûmün-aleyh" oldu. Nitekim tafsîli Fass-ı Üzeyrî'de geçti. Ba'dehû Hak bizim taleb ettiğimiz hükmü, vücûd-ı Hakk'ın merâtib-i muhtelifesinde zuhûr ettikçe, bizim üzerimize verdi; ve bu sûrette Hak hâkim ve biz mahkûmün-aleyh olduk. Demek ki biz Hakk'a kābiliyetimizi verdik; ve Hak dahi bize o kābiliyetimize göre vücûd verdi; ve bu sûrette de emr-i ilâhî “vermek” ve “almak” kısımlarına maksûm oldu. Ve dikkat olunursa görülür ki, insanın gerek nefsine ve gerek âfâka, ya'ni muhîtine nisbeti dahi böyledir. Meselâ bâtını müteellim olursa, ta'bîr-i dîğerle, dimâğı nâhoş efkâr ile meşbû' olursa, zâhiri olan cismi zaîf olur; iştahı kesilir; yemesinde içmesinde lezzet bulamaz; ve bu hâl devam ederse helâk olur. Ve kezâ hakkında kelimât-ı tayyibe isti'mâl ettiği kimseden bu gibi sözler işitir; ve şetmine şetm ile mukābele görür. Ve kıs-alâ-hâzâ!.. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ilâhî emir, Hak tarafından bize ve bizim tarafımızdan Hakk'a vermek ve almak kısımlarına ayrıldı. Çünkü biz, Hakk'ın mutlak zâtında, potansiyel olarak mevcut ve fiilen yok idik, O'nun bağıntılarından ibarettik. Hâl diliyle gerçekleşen talebimiz üzerine, meşiyyet (irade) bağıntısı bizi ortaya çıkarmaya ilişti. Yokluk hâlinde hangi hâl üzere sabit idiysek, O'nun kutsal tecellîsiyle ilminde o hâl üzere sabit olduk. Bu hâller bizim yapılmamış/verilmemiş istidatlarımız idi. Biz Hakk'a dedik ki: "Bizim istidatlarımız budur. Bu sebeple hükmünü bizim bu istidatlarımıza göre ver!" Ve bu, bizim tarafımızdan Hak üzerine bir hüküm idi. Şu hâlde biz "hâkim" ve Hak "mahkûmün-aleyh" (hükmedilen) oldu. Nasıl ki ayrıntısı Üzeyr Fassı'nda geçti. Daha sonra Hak, bizim talep ettiğimiz hükmü, Hakk'ın varlığının çeşitli mertebelerinde ortaya çıktıkça, bizim üzerimize verdi; ve bu şekilde Hak hâkim ve biz mahkûmün-aleyh olduk. Demek ki biz Hakk'a kabiliyetimizi verdik; ve Hak da bize o kabiliyetimize göre varlık verdi; ve bu şekilde de ilâhî emir "vermek" ve "almak" kısımlarına ayrıldı. Ve dikkat edilirse görülür ki, insanın gerek nefsine ve gerek dış âleme, yani çevresine bağıntısı da böyledir. Örneğin, iç âlemi elem çekerse, başka bir deyişle, beyni nahoş düşüncelerle dolu olursa, görünen cismi zayıf olur; iştahı kesilir; yiyip içmesinde lezzet bulamaz; ve bu hâl devam ederse helâk olur. Ve aynı şekilde, hakkında güzel sözler kullandığı kimseden bu gibi sözler işitir; ve sövgüsüne sövgü ile karşılık görür. Ve buna kıyasla! Mesnevî:

این جهان کوه است و فعل ما ندا

سوی ما آید نداها را صدا

Tercüme: "Bu cihân bir dağdır ve bizim fiilimiz de nidâdır; nidâlara bizim cânımız sadâ getirir."449 Diğer: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu cihan bir dağdır ve bizim fiilimiz de bir sestir; seslere bizim canımız yankı getirir.

این جهان کوهست و گفتگوی تو

چون صدا هم باز آید سوی تو

Tercüme: “Bu cihân, dağdır ve senin güft ü gûn sadâ gibidir. Ba'dehû senin tarafına gelir.”450 [15/60] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu cihan, dağdır ve senin sözün yankı gibidir. Sonra senin tarafına gelir.

فَأَحْيَاهُ الَّذِي يَدْرِي

بِقَلْبِي حِينَ أَحْيَانَا

İmdi bizi ihyâ ettiği hînde benim kalbimi bilen onu ihyâ etti. Ya'ni benim kalbim ve bâtınım ki, Rabb-i hâssım olan ismin sûreti bu- lunan hakîkatim ve ayn-ı sâbitemdir; ve insân-ı kâmil olduğum cihetle benim Rabb-i hâssım “Allah” ism-i câmiidir. Ve tecellî-i akdesiyle ilminde benim hakîkatimi peydâ kılan vücûd-ı mutlak bu hakîkatimin isti'dâdını bilir ve bu isti'dâdımda cem'iyyet-i esmâiyyesi sûretini müşâhede eder. Ve [Ben yerime ve göğüme] مَا وَسِعَنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ sığmadım. Fakat mü'min olan kulumun kalbine sığdım.] hadîs-i kudsî- si mûcibince semâvât ve arza sığmayan Hak benim kalbime sığar. İşte o vücud-ı hakîkî فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29) [Âdem'i tesviye ettiğim ve ona rûhumdan nefhettiğim vakit.] âyet-i kerîmesi muktezâsınca benim sûretimi tesviye edip nefh-i rûh ile beni ihyâ ettiği hînde, bende bilkuvve olan Hakk'ı cem'iyyet-i esmâiyyesi sûretiyle ihyâ ve izhâr eder. Zîrâ vücûd-ı mutlak-ı Hak, ancak insân-ı kâmilin sûretiyle zuhûru indin- de ma'rûf ve meşhûd olur. Ve mertebe-i insân-ı kâmil, Fass-ı Âdemî'de tafsîl olunduğu üzere, vücûd-ı mutlakın altıncı mertebe-i tenezzülüdür. Ve insân-ı kâmil mertebesine tenezzül irâde-i azhariyyete müsteniddir. Zîrâ latîf, eksef olmadıkça kemâli ile zâhir olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, beni dirilttiği zaman, benim kalbimi bilen onu diriltti. Yani benim kalbim ve iç dünyam ki, özel Rabb'im olan ismin sureti bulunan hakikatim ve ayn-ı sâbitemdir; ve insân-ı kâmil olduğum için benim özel Rabb'im "Allah" ism-i câmiidir. Ve tecellî-i akdesiyle ilminde benim hakikatimi meydana getiren mutlak varlık, bu hakikatimin isti'dâdını bilir ve bu isti'dâdımda cem'iyyet-i esmâiyyesi suretini müşâhede eder. Ve "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat mü'min olan kulumun kalbine sığdım." hadîs-i kudsîsi gereğince göklere ve yere sığmayan Hak, benim kalbime sığar. İşte o hakiki varlık, "Âdem'i tesviye ettiğim ve ona rûhumdan nefhettiğim vakit." ayet-i kerimesi gereğince benim suretimi tesviye edip ruh üflemekle beni dirilttiği zaman, bende bilkuvve olan Hakk'ı cem'iyyet-i esmâiyyesi suretiyle diriltir ve ortaya çıkarır. Çünkü Hak'ın mutlak varlığı, ancak insân-ı kâmilin suretiyle zuhûru anında bilinir ve görülür. Ve insân-ı kâmil mertebesi, Fass-ı Âdemî'de ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, mutlak varlığın altıncı tenezzül mertebesidir. Ve insân-ı kâmil mertebesine tenezzül, azhariyet iradesine dayanır. Çünkü latif olan, kesif olmadıkça kemaliyle ortaya çıkmaz.

وَكُنَّا فِيهِ أَكْوَانًا وَأَعْيَانًا وَأَزْمَانَا

Ve biz O'nda ekvân ve a'yân ve ezmân idik. [15/61] Ya'ni biz Hakk-ı mutlakın "tecellî-i akdesi"nden mukaddem O'nun vücudunda ekvân ve ayân ve ezmân idik. Çünkü bizim ve cemî-i mevcû- dâtın suveri, onun şuûnât-ı zâtiyyesinin sûretleridir. Ve onların îcâdından mukaddem, cümlesi onun zâtında, onun ekvân-ı ezeliyyesi idi; ve cümle- miz O'nun vücudunun “ayn”ı idik. Zîrâ o vücûd-ı mutlak vitr idi; ve mer- tebe-i şef'iyyete tenezzül etmemiş olduğundan ikilik itibârı mevcûd değil idi; ve zuhûr ve butûn şey'-i vâhid idi. Binâenaleyh ezel-i âzâlde Hakk-1 mutlak var idi ve biz yok idik. Nitekim buyurulur: كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ yaʼni “Allah Teâlâ var idi ve onunla beraber bir şey mevcûd değil idi.” Ve zâhir ve bâtının “ayn”ı olan Hakk-ı mutlak, ekvân-ı zâhireyi ve ayân-ı sâbiteyi ve cemî-i dühûr ve ezmânı muhît idi; ve bunların cümlesi onun vücudunda mücmel olup O; kâffesinin “ayn”ı idi. Böyle olunca bizim ayâ- nımız dahi onda mücmel olduğu cihetle biz de o vücudun “ayn”ı idik; ve biz o vücudun “ayn”ı olunca aramızda temeyyüz olmaması itibariyle, bi-hasebi'l-ittihâd, cemî-i ekvân ve ayân ve ezmânın “ayn”ı idik. Vaktâki meşiyyet-i zâtiyye, zâtta mündemic ve münderic olan şuûnâtıyla zuhûra taalluk etti, Hakk-ı mutlak merâtibe tenezzül edip ekvân ve ayân ve ez- mân sûretlerinde müteayyin oldu; ve tertîb şefiyete münkalib oldu. Ve bu zuhûr neticesinde “ben” ve “sen” i'tibârâtı zuhûra geldi; ve binnetîce bizler ekvân ve ayân ve ezmân sûretlerinde zâhir olduk. Binâenaleyh bizim ihyâ- mız, bundan evvelki beyitte beyân olunduğu üzere, onun ihyâsı oldu. Zîrâ onun ism-i Zahir'i, hayât-ı zâhire ile hayy oldu; ve bu hayâttan mukaddem gayb ve bâtın idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve biz O'nda oluşlar, sabit hakikatler ve zamanlar idik. Yani biz Mutlak Hak'ın "en kutsal tecellisi"nden önce O'nun varlığında oluşlar, sabit hakikatler ve zamanlar idik. Çünkü bizim ve bütün mevcutların suretleri, O'nun zâta ait hallerinin suretleridir. Ve onların yaratılışından önce, hepsi O'nun zâtında, O'nun ezelî oluşları idi; ve hepimiz O'nun varlığının "ayn"ı idik. Zira o mutlak varlık tek idi; ve ikilik mertebesine (şef'iyyet) inmemiş olduğundan ikilik itibarı mevcut değildi; ve görünen ve görünmeyen tek bir şey idi. Bu sebeple ezelin ezelinde Mutlak Hak var idi ve biz yok idik. Nitekim buyurulur: كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ yani "Yüce Allah var idi ve O'nunla beraber bir şey mevcut değildi." Ve görünenin ve görünmeyenin "ayn"ı olan Mutlak Hak, görünen oluşları ve sabit hakikatleri ve bütün devirleri ve zamanları kuşatıcı idi; ve bunların hepsi O'nun varlığında toplu halde olup O; hepsinin "ayn"ı idi. Böyle olunca bizim sabit hakikatlerimiz de O'nda toplu halde olduğu cihetle biz de o varlığın "ayn"ı idik; ve biz o varlığın "ayn"ı olunca aramızda bir ayrım olmaması itibarıyla, birlik gereği, bütün oluşların, sabit hakikatlerin ve zamanların "ayn"ı idik. Ne zaman ki zâtî meşiyyet (irade), zâtta gizli ve içkin olan halleriyle ortaya çıkmaya ilişkin oldu, Mutlak Hak mertebelere inerek oluşlar, sabit hakikatler ve zamanlar suretlerinde belirginleşti; ve tertip ikiliğe dönüştü. Ve bu ortaya çıkış neticesinde "ben" ve "sen" itibarları ortaya çıktı; ve sonuç olarak bizler oluşlar, sabit hakikatler ve zamanlar suretlerinde göründük. Bu sebeple bizim dirilişimiz, bundan önceki beyitte beyan olunduğu üzere, O'nun dirilişi oldu. Zira O'nun Zahir ismi, görünen hayat ile diri oldu; ve bu hayattan önce gayb ve bâtın idi.

وَلَيْسَ بِدَائِمٍ فِينَا وَلَكِنْ ذَاكَ أَحْيَانًا

Hâlbuki bu, bizde dâim değildir. Velâkin ahyânen vâki' olur. [15/62] Bu beyt-i şerîf suâl-i mukaddere cevabdır. Gûyâ bir sâil çıkıp sorar ki: “İnsân-ı kâmil tecelliyât-ı zâtiyyeye mazhar olduğundan zâten ve sıfâten vücûd-ı Hak'ta müstehlektir. Ve vücûd-ı Hakkanî onun vücûd-1 abdânîsini setretmiştir. Halbuki bâlâdaki beyitte "Biz onda ekvân ve ayân ve ezmân idik" buyurulur ve mâzîden bahsolunur. İnsân-ı kâmil el’ân dahi öyle değil midir? Zîrâ insân-ı kâmile nazaran Hak vardır, o yoktur.” Hz. Şeyh (r.a.) işte bu suâle cevâben buyururlar ki: Biz insân-ı kâmil- lerin zâten ve sıfâten vücûd-ı Hak'ta istihlâkimiz ve hakîkatimizin halkı- yetimiz üzerine galebesi, bizde dâimâ vâki' olmaz. Belki ara sıra ve bazı vakitlerde vâki' olur. Nitekim bu hâle işâreten (S.a.v.) Efendimiz buyu- rurlar. لِي مَعَ اللهِ وَقْتُ لَمْ يَسَعْنِي فِيهِ غَيْرُ اللَّهِ ya'ni “Benim Allah ile bir vaktim vardır ki, o vakte ve o hâle Allah'ın gayrı sığmaz."451 Eğer insân-ı kâmilin Hak'ta istihlâki devâm etse, emr-i zuhûr ve izhâr muattal kalır idi. Binâe- naleyh kümmel-i ehlullah nüfûs-i beşeriyyeyi ikmâl ve tekmîl için, ahyâ- nen kendilerine vâki' olan mahvdan sahva gelerek sıfât-ı beşeriyyeye tenez- zül ederler. Hâl-i istihlâkte مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَأَى الحَقَّ ]Beni gören Hakk'ı gördü.[ ve “Ene'l-Hak” ve “Leyse fî cübbetî sivallah” ve “Sübhânî mâ aʼzame şânî” ve emsâli kelimât-ı kudsiyyet-âyâtı söylerler. Ve sahva geldiklerinde أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ )Fussilet 1/6) [Ben de sizin gibi beşerim.] ve “Ene'l-abdü'z-zelîl" [Ben zelîl kulum.] derler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki bu, bizde sürekli değildir. Aksine, ara sıra meydana gelir. Bu şerefli beyit, varsayılan bir soruya cevaptır. Sanki bir soru soran çıkıp der ki: "İnsân-ı kâmil, zâtî tecellilere mazhar olduğundan, zât itibariyle ve sıfat itibariyle Hak'ın varlığında erimiştir. Ve Hak'ın varlığı, onun kul varlığını örtmüştür. Hâlbuki yukarıdaki beyitte 'Biz onda evrenler, sabit hakikatler ve zamanlar idik' buyurulur ve geçmiş zamandan bahsedilir. İnsân-ı kâmil şimdi de öyle değil midir? Zira insân-ı kâmile göre Hak vardır, o yoktur." Hz. Şeyh (r.a.) işte bu soruya cevaben buyururlar ki: Biz insân-ı kâmillerin zât itibariyle ve sıfat itibariyle Hak'ın varlığında erimemiz ve hakikatimizin halkiyetimiz üzerine üstün gelmesi, bizde daima meydana gelmez. Aksine, ara sıra ve bazı vakitlerde meydana gelir. Nitekim bu hâle işareten (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: لِي مَعَ اللهِ وَقْتُ لَمْ يَسَعْنِي فِيهِ غَيْرُ اللَّهِ yani "Benim Allah ile bir vaktim vardır ki, o vakte ve o hâle Allah'tan başkası sığmaz." Eğer insân-ı kâmilin Hak'ta erimesi devam etseydi, zuhur ve izhar işi durur kalırdı. Buna göre, ehlullahın kâmilleri, beşerî nefisleri olgunlaştırmak ve tamamlamak için, ara sıra kendilerine meydana gelen yokluk hâlinden ayıklık hâline gelerek beşerî sıfatlara tenezzül ederler. Erimişlik hâlinde مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَأَى الحَقَّ [Beni gören Hakk'ı gördü.] ve "Ene'l-Hak" ve "Leyse fî cübbetî sivallah" ve "Sübhânî mâ aʼzame şânî" ve benzeri kutsal anlamlı kelimeleri söylerler. Ve ayıklık hâline geldiklerinde أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Fussilet 1/6) [Ben de sizin gibi bir beşerim.] ve "Ene'l-abdü'z-zelîl" [Ben zelîl kulum.] derler.

ومِمَّا يَدُلُّ على ما ذَكَرْنَاهُ في أمرِ النَّفْخِ الرُّوحَانِي مَعَ صورةِ البَشَرِ العُنْصُرِي

أَنَّ الحَقَّ وَصَفَ نَفْسَه بالنَّفَسِ الرَّحمَانِي ، ولا بُدَّ لِكُلِّ مَوصوفٍ بِصِفَةٍ أَنْ يَتْبَعَ

الصفة جميع ما تَسْتَلْزِمُه تلك الصّفةُ ، وقد عَرَفْتَ أَنَّ النَّفَسَ فِي المُتَنَفُسِ ما

يَسْتَلْزِمُه، فَلِذَلِكَ قَبِلَ النَّفَسُ الإلهي صُوَرَ العَالَمِ، فهو لها كَالجَوهَرِ الهَيُولَانِي

وليس إلا عين الطَّبِيعَةِ ، فالعَنَاصِرُ صورة من صُوَرِ الطبيعة، وما فوق العناصر

وما تَوَلَّدَ عنها فهو أيضًا من صُوَرِ الطبيعة، وهي الأرواحُ العُلْوِيَّةُ الَّتي فوق

السموات السبع، وأمَّا أَرْوَاحُ السَّمواتِ وأعيانُها فهي عُنْصُرِيَّةٌ، فَإِنَّهَا مِن دُخَانِ

العَنَاصِرِ المُتَوَلَّدِ عنها، وما تَكَوَّنَ عن كلِّ سَمَاءٍ من المَلَائِكَةِ فهو منها، فَهُمْ

buki her bir mevsûf hangi sıfatla tavsîf olunmuş ise, bu sıfatın müstelzim olduğu şeyin mecmûunda, o sıfata tâbi' olmak lâzımdır. Ya'ni sıfatın mecmû'-i tevâbii mevsûfa da nisbet olunur. Binâenaleyh sıfat olan “nefes”, ne şeyi müstelzim olursa, müteneffis dahi o şeyi müstelzim bulunur. Ve sen "nefes"in müteneffiste ne şeyi müstelzim olduğunu bilirsin. Ya'ni “nefes” havâ-yı dâhilîyi hârice çıkarmaktır ki, nefhi müstelzimdir. Ve bu havâ-yı dâhilî dışarıya çıkarılmadığı vakit, iztırâb ve sıkıntı hâsıl olur. Binâenaleyh teneffüs izâle-i ıztırâbı müstelzimdir. Ve havâ-yı dâhilî ihrâc olunacağı esnâda ses çıkarılmak murâd olunursa, "elif" harfinden “ya" harfine kadar her birisinin mehâricinden geçirildiği takdîrde bu hurûfât müteayyin olur; ve harflerin terkîbiyle kelimeler müteayyin olur. Binâenaleyh nefes, hurûfât ve kelimâtın taayyününü müstelzimdir. İşte her bir müteneffiste nefesin bunları müstelzim olduğunu sen bilirsin; ve senin bu bilişin zevkî-dir. Çünkü senin nefsinde vâki' olmaktadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü her bir nitelenen şey, hangi sıfatla nitelenmiş ise, bu sıfatın gerektirdiği şeylerin toplamında, o sıfata tâbi' olmak zorundadır. Yani sıfatın tüm tâbi' olduğu şeyler nitelenen şeye de nispet edilir. Bu sebeple sıfat olan "nefes", neyi gerektirirse, nefes alan da o şeyi gerektirir. Ve sen "nefes"in nefes alanda neyi gerektirdiğini bilirsin. Yani "nefes", iç havayı dışarı çıkarmaktır ki, bu da üflemeyi gerektirir. Ve bu iç hava dışarı çıkarılmadığı zaman, ıstırap ve sıkıntı meydana gelir. Bu sebeple teneffüs, ıstırabı gidermeyi gerektirir. Ve iç hava dışarı çıkarılacağı sırada ses çıkarılmak istenirse, "elif" harfinden "ya" harfine kadar her birinin çıkış yerlerinden geçirildiği takdirde bu harfler belirginleşir; ve harflerin birleşimiyle kelimeler belirginleşir. Bu sebeple nefes, harflerin ve kelimelerin belirginleşmesini gerektirir. İşte her bir nefes alanda nefesin bunları gerektirdiğini sen bilirsin; ve senin bu bilişin zevkîdir (deneyimseldir). Çünkü senin nefsinde (kendi varlığında) meydana gelmektedir.

İmdi nefes-i ilâhî dahi böylece nefhi müstelzimdir. Velâkin Hak, insanlar gibi hâriçten havâ almağa muhtâc değildir. O'nun tenfîsi zâtında mündemic olan bilcümle nisebin izhârıyle nisbet-i rahmâniyyesinin tervîhidir. Zîrâ adem-i zuhûr sebebiyle, onun nisbetlerinden bir nisbet olan ism-i Rahmân sıkıntıda ve ıztırâbda bulunduğundan ve ism-i Rahmân bilcümle niseb-i ilâhiyyeyi muhît olmakla [15/65] niseb-i sâire dahi, bu ıztırâb-ı ademiyyet içinde kaldığından, nefes-i ilâhî onları bu habs-i ademiyyet ıztırâbından ıtlâk eyledi. Ve kezâlik nefes-i Rahmânî esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeden ibaret olan hurûf-i âliye ve faʼâle ve müessireyi; ve taayyünât-ı kevniyye ve halkıyyeden ibâret bulunan hurûf-i sâfile ve münfaile ve müteessireyi müstelzimdir; ve bu hurûf-i âliye ve sâfilenin imtizâc ve terâkîbinden vücûd-ı mutlakın merâtib-i muhtelifesinde kelimât-ı ilâhiyye ve kevniyyenin taayyünlerini müstelzimdir. İşte nefes-i ilâhî bu zikrolunan şeyleri müstelzim bulunduğu için âlemde mer'î olan sûretleri kabûl etti. Böyle olunca nefes-i ilâhî, suver-i âlem için cevher-i heyûlânî gibidir. Halbuki nefes-i ilâhînin suver-i âlemden müstelzim olduğu şey tabîatın “ayn”ıdır, gayrı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ilâhî nefes de böylece üflemeyi gerektirir. Ancak Hak, insanlar gibi dışarıdan hava almaya muhtaç değildir. O'nun üflemesi, Zât'ında gizli olan bütün nispetlerin ortaya çıkarılmasıyla Rahmânî nispetinin rahatlatılmasıdır. Çünkü görünmeyiş sebebiyle, O'nun nispetlerinden bir nispet olan Rahmân ismi sıkıntıda ve ıstırapta bulunduğundan ve Rahmân ismi bütün ilâhî nispetleri kuşattığından, diğer nispetler de bu yokluk ıstırabı içinde kaldığından, ilâhî nefes onları bu yokluk hapsi ıstırabından kurtardı. Ve aynı şekilde Rahmânî nefes, ilâhî isim ve sıfatlardan ibaret olan yüce, faal ve etkileyici harfleri; ve kevnî ve halkî taayyünlerden ibaret bulunan aşağı, edilgen ve etkilenen harfleri gerektirir; ve bu yüce ve aşağı harflerin karışım ve terkibinden, mutlak varlığın çeşitli mertebelerinde ilâhî ve kevnî kelimelerin taayyünlerini gerektirir. İşte ilâhî nefes, zikredilen bu şeyleri gerektirdiği için âlemde görünen suretleri kabul etti. Böyle olunca ilâhî nefes, âlem suretleri için heyulânî cevher (ilk madde) gibidir. Halbuki ilâhî nefesin âlem suretlerinden gerektirdiği şey, tabiatın "ayn"ıdır (özüdür), başkası değildir.

## Misâl:

İnsan zemherîde pencerenin camı üzerine bir müddet nefesini ihrâc edip nefhetse, o nefes derhâl cam üzerinde tekâsüf edip buğu şekline girer; ve şiddet-i bürûdet sebebiyle o buğu birtakım muntazam çiçeklere müşâbih eşkâl hâsıl eder. İşte menfûh olan nefes-i insânî bu suver-i mer'iy- yeyi kabûl etti. Demek ki nefes-i insânî cam üzerinde husûle gelen buz sû- retleri için cevher-i heyûlânî gibidir. İmdi nefesin telattufunu îcâb eden şey harâret ve tekâsüfünü mûcib olan şey ise bürûdettir. Ve harâret ile bürûdet tabîattır; ve cam üzerinde zâhir olan buzlar ise ayn-ı bürûdettir. Şu hâlde nefes-i insânînin cam üzerindeki buz sûretlerinden müstelzim olduğu şey tabîatın “ayn"ıdır, gayrı değildir. Ve nefes mertebe-i lâ-taayyünde âlîdir; ve mertebe-i tekâsüf ve taayyününde ise sâfildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İnsan, kışın en soğuk zamanında pencerenin camı üzerine bir süre nefesini verip üflese, o nefes hemen cam üzerinde yoğunlaşarak buğu şekline girer; ve şiddetli soğuk sebebiyle o buğu, birtakım düzenli çiçeklere benzeyen şekiller oluşturur. İşte üflenen insan nefesi, bu görünen suretleri kabul etti. Demek ki insan nefesi, cam üzerinde oluşan buz suretleri için heyulânî cevher (ilk madde) gibidir. Şimdi, nefesin incelmesini gerektiren şey sıcaklık, yoğunlaşmasını sağlayan şey ise soğukluktur. Ve sıcaklık ile soğukluk tabîattır; cam üzerinde görünen buzlar ise soğukluğun ta kendisidir. Şu halde insan nefesinin cam üzerindeki buz suretlerinden zorunlu olarak çıkardığı sonuç, tabîatın "özü"dür, başka bir şey değildir. Ve nefes, lâ-taayyün (belirsizlik) mertebesinde yücedir; yoğunlaşma ve taayyün (belirlenme) mertebesinde ise alçaktır.

İşte bu misal gibi nefes-i ilâhî hubb-i zuhûr ile menfûh olduğu için hârrdır. Merâtib-i süfliyyeye nüzûlünde [15/66] teberrüd ile suver-i muh- telifede müteayyin olur. Ve “tabîat” ulûhiyetin zâhiriyeti olduğu cihetle, harâret-i hubb-i ilâhî vücûd-ı mutlakın merâtib-i ulviyye ve süfliyyesinde sârîdir. Zîrâ bu âlem-i şehîdet, ki mertebe-i süfliyyedir, eğer onda harâret olmasa hayât olmaz idi; ve hayât bulunmayınca da zuhûr mümkin olmaz idi. Mısra': Hudâ âşık, Resûl âşık, bütün kevn ü mekân âşık &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu örnek gibi, ilâhî nefes, zuhur etme sevgisiyle üflendiği için sıcaktır. Aşağı mertebelere inişinde soğuyarak çeşitli suretlerde belirginleşir. Ve "tabiat", ilâhlığın görünür hâli olduğu için, ilâhî sevginin harareti, mutlak varlığın hem yüce hem de aşağı mertebelerinde yayılıcıdır. Çünkü bu şehadet âlemi (görünen âlem), ki aşağı bir mertebedir, eğer onda hararet olmasaydı hayat olmazdı; ve hayat bulunmayınca da zuhur mümkün olmazdı. Mısra: Allah âşık, Resul âşık, bütün kâinat âşık.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin yüz doksan seki- zinci bâbının on birinci faslında buyururlar ki: “Nefes-i Rahmânî, dâimâ müteveccihdir; ve "tabîat", emr-i ilâhî muattal olmamak üzere, bu nefes-i Rahmânî için, dâimâ birtakım sûretler tekvîn eder. Zîrâ emr-i ilâhînin tatîli sahîh değildir."452 Böyle olunca esmâ-i müessire-i ilâhiyye, erkeğe ve "tabîat” ise kadına benzer. Erkeğin fâiliyetinden kadın nasıl mahmûl olup bir sûret tevlîd ederse, “tabîat” dahi, esmâ-i ilâhiyyenin fâiliyetinden öyle- ce mahmûl olup birtakım sûretler tevlîd eder. Nefes-i Rahmânî bâtın ve “tabîat” zâhirdir. Ey mü'min-i mütefennin, fezâ-yı bî-nihâyede mütekevvin olan ve peyderpey olmakta bulunan sehâb-ı muzîlerin ve ecrâm-ı bî-adedin ve onların üzerindeki suver ve ecsâmın nereden geldiklerini teemmül et! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinin yüz doksan sekizinci bâbının on birinci faslında buyururlar ki: “Nefes-i Rahmânî (Rahmân'ın nefesi, varlığa hayat veren ilâhî soluk) dâimâ yöneliktir; ve "tabîat" (doğa), ilâhî emrin boş kalmaması için, bu nefes-i Rahmânî için, dâimâ birtakım sûretler (şekiller) meydana getirir. Çünkü ilâhî emrin boş kalması doğru değildir.” Böyle olunca esmâ-i müessire-i ilâhiyye (tesir eden ilâhî isimler) erkeğe ve "tabîat" ise kadına benzer. Erkeğin fâiliyetinden (etkinliğinden) kadın nasıl hamile kalıp bir sûret (çocuk) meydana getirirse, “tabîat” dahi, esmâ-i ilâhiyyenin fâiliyetinden öylece hamile kalıp birtakım sûretler meydana getirir. Nefes-i Rahmânî bâtın (iç, gizli) ve “tabîat” zâhirdir (dış, görünen). Ey mü'min-i mütefennin (çeşitli ilimlerde uzmanlaşmış mümin), sonsuz uzayda oluşmuş olan ve peyderpey (ard arda) oluşmakta bulunan ışıklı bulutların ve sayısız cisimlerin ve onların üzerindeki sûretlerin ve cisimlerin nereden geldiklerini düşün!

İmdi ecrâm-ı mütekâsifeyi terkîb eden anâsır, “tabîat”ın sûrêtlerinden bir sûret olduğu gibi, bu ecrâmdan tevellüd eden şeyler dahi yine tabîa- tın sûretlerinden bir sûrettir. Ve "anâsır”dan murâd kimyâda bahsedilen azot, karbon, müvellidü'l-ma', müvellidü'l-humûza, hadîd, nuhâs, tûtyâ, kalay, kurşun ilh.... gibi besâit ile, bu besâitten terekküb eden su, ateş, havâ-yı nesîmî ve toprak gibi mevâddır. Ve anâsırın fevkinde olan şeyler [15/67] ve ondan mütevellid olan şeyler dahi kezâlik suver-i tabîiyyeden- dir. “Anâsırın fevki"nden murâd ecrâm mâbeynindeki fezâdır; ve fezâda ecrâmı terkîb eden mevâdd-ı kesîfe-i anâsır bittabi' mevcûd değildir. Fakat orada mevâdd-ı kesîfe-i unsuriyyenin adem-i vücûdu mutlakā hulüvvü ve boşluğu iktizâ etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, yoğun cisimleri oluşturan unsurlar, "tabiat"ın suretlerinden bir suret olduğu gibi, bu cisimlerden türeyen şeyler de yine tabiatın suretlerinden bir surettir. Ve "unsurlar"dan maksat, kimyada bahsedilen azot, karbon, hidrojen, oksijen, demir, bakır, çinko, kalay, kurşun vb. gibi basit maddeler ile, bu basit maddelerden oluşan su, ateş, hafif hava ve toprak gibi maddelerdir. Ve unsurların üstünde olan şeyler ve ondan türeyen şeyler de aynı şekilde tabiî suretlerdendir. "Unsurların üstü"nden maksat, cisimler arasındaki uzaydır; ve uzayda, cisimleri oluşturan yoğun unsurî maddeler doğal olarak mevcut değildir. Fakat orada yoğun unsurî maddelerin yokluğu, mutlak bir boşluğu ve hulüvvi gerektirmez.

Nitekim erbâb-ı fen bu meyânede “esîr” ta'bîr ettikleri seyyâle-i rakî- kanın vücudunu farz ve istidlâl eylerler. İşte seyyârât-ı seb’a ki, “Arz” dâhil olmadığı hâlde, arzdan nazar eden bir kimseye göre fevk-ı re'sinde olmak i'tibariyle onlara “semâvât-ı seb’a” ta'bîr olunur. Ve onlar Utârid, Zühre, Merîh, Müşterî, Zuhal, Uranüs ve Neptün seyyârelerinden ibaret olup şemsin etrafında devrederler. Ve her birinin beyninde bulunan milyonlarca merhale mesafede anâsır bulunmadığı cihetle, bu mesâfât anâsırdan mü- rekkeb olan ecrâmın mâfevkidir. İşte bu mesâfâtta “ervâh-ı ulviyye” mev- cûddur; ve bu ervâh dahi suver-i tabîiyyedendir. Zîrâ kendi mertebelerine göre bunlarda da zuhûr vardır. Ve “nefes-i Rahmânî” ise bunlara nazaran bâtındır; ve bu ervâh a'yân-ı anâsıra nisbeten bâtın ve a'yân-ı anâsır ise bunlara nazaran zâhirdir. Ta'bîr-i dîğerle ervâh-ı ulviyye, insanın nefesini ihrâc ettiği vakit yavaş ve bilâ-sadâ söz söylemesine ve a'yân-ı anâsır ise cehren ve sadâ ile tekellümüne müşâbihdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nitekim bilim adamları bu bağlamda "esir" diye adlandırdıkları ince ve akışkan bir maddenin varlığını varsayar ve çıkarım yaparlar. İşte yedi gezegen ki, "Arz" (Dünya) dâhil olmadığı hâlde, Dünya'dan bakan bir kimseye göre başının üzerinde olmaları itibarıyla onlara "yedi gök" denir. Ve onlar Utarid, Zühre, Merih, Müşteri, Zühal, Uranüs ve Neptün gezegenlerinden ibaret olup Güneş'in etrafında dönerler. Ve her birinin arasında bulunan milyonlarca merhale mesafede elementler bulunmadığı için, bu mesafeler elementlerden oluşmuş cisimlerin üzerindedir. İşte bu mesafelerde "yüce ruhlar" mevcuttur; ve bu ruhlar da tabiî suretlerdendir. Çünkü kendi mertebelerine göre bunlarda da zuhur (ortaya çıkış) vardır. Ve "Nefes-i Rahmânî" (Rahman'ın Nefesi) ise bunlara göre bâtındır (gizlidir); ve bu ruhlar elementlerin sabit hakikatlerine (a'yân-ı anâsır) nispeten bâtın, elementlerin sabit hakikatleri ise bunlara göre zâhirdir (görünürdür). Başka bir ifadeyle, yüce ruhlar, insanın nefesini dışarı verdiği zaman yavaş ve sessizce söz söylemesine, elementlerin sabit hakikatleri ise yüksek sesle ve sesli konuşmasına benzer.

Ve göklerin ervâhına ve onların a’yânına gelince, onlar anâsıra mensûb- dur. Zîrâ onların cümlesi anâsırın dumanındandır; ve anâsırın dumanın- dan mütevelliddir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur. ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Göklerin ruhlarına ve onların sabit hakikatlerine gelince, onlar ana unsurlara aittir. Çünkü onların hepsi ana unsurların dumanındandır; ve ana unsurların dumanından meydana gelmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ (Sonra duman hâlinde olan göğe yöneldi.)

(Fussilet, 41/11) [Badehû vücûd-ı mutlak-ı Hak semâya istivâ etti, hâlbuki o duman idi.] Ma'lûmdur ki fenn-i hâzıra nazaran fezâ- da “esîr” ta'bîr olunan gayr-ı kābil-i vezn ve tavsîf seyyâle-i rakîkanın tekâ- süfünden sehâbeler peyda olur. [15/68] Bu sehâbeler gazdan ibârettir; ve gaz ise duhândan başka bir şey değildir; ve sehâbelerin mürekkeb oldukları gāzât-ı muzîe meyânında müvellidü'l-ma' ve azot keşfolunmuştur. De- mek ki Kur'ân-ı Kerîm'in beyânına ve fenn-i hâzırın da istidlâline nazaran semâvât aslında duman idi; ve bu dumanın terkîbi de anâsır-ı basîtadan ibâret bulunan müvellidü'l-ma' ve azot gibi şeyler idi. Şu hâlde gittikçe tekâsüf ve tasallüb edip üzerlerinde cemâdât ve nebâtât ve hayvânât gibi birtakım a'yân peydâ olan seb'-i semâvât anâsırdan terekküb ettiği gibi, onun gözle görülen a'yânı ve gözle görülmeyen ervâhı da kezâlik anâsırdan mütevelliddir. Böyle olunca semâvât-ı seb'adan mütekevvin olan melâike cinsinden bulunanlar da “unsuriyyûn”dur. Zîrâ semâvâtın cinsindendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Fussilet, 41/11) [Sonra Hak'ın mutlak varlığı göğe yöneldi, hâlbuki o duman idi.] Bilinmeli ki, günümüz bilimine göre, uzayda "esîr" denilen, tartılamayan ve nitelenemeyen ince bir akışkanın yoğunlaşmasından bulutlar oluşur. Bu bulutlar gazdan ibarettir; gaz ise dumandan başka bir şey değildir; ve bulutların oluştuğu ışıklı gazlar arasında hidrojen ve azot keşfedilmiştir. Demek ki, Kur'ân-ı Kerîm'in açıklamasına ve günümüz biliminin çıkarımına göre, gökler aslında duman idi; ve bu dumanın terkibi de basit elementlerden ibaret olan hidrojen ve azot gibi şeyler idi. Bu durumda, gittikçe yoğunlaşıp katılaşarak üzerlerinde cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanlar gibi birtakım sabit hakikatler beliren yedi gök, elementlerden oluştuğu gibi, onun gözle görülen sabit hakikatleri ve gözle görülmeyen ruhları da aynı şekilde elementlerden türemiştir. Böyle olunca, yedi gökten meydana gelen melek cinsinden bulunanlar da "unsuriyyûn"dur (elementlerden oluşmuşlardır). Çünkü onlar göklerin cinsindendir.

Ma'lûm olsun ki, “melek” kuvvet ma'nâsına gelir; ve bu âlem-i kesîfte birtakım kuvâ-yı unsuriyye olduğu fennen sâbittir ki, bunlara “kuvâ-yı ta-bîiyye" derler. Kuvve-i buhâriyye, kuvve-i elektrikiyye, kuvve-i câzibe, kuv-ve-i ani'l-merkeziyye, kuvve-i ile'l-merkeziyye ilh... gibi. Ve bu kuvvetlerin âsârı nazar-ı his ile görülebilir ise de, kendilerinin mâhiyet ve hakîkatleri gayr-ı mer'îdir. Meselâ elektriğin hakîkatini hiçbir kimse ta'rîf edemez. Yal-nız âsârını ve mevcûdiyetini beyân edebilir. Ve bu kuvâ külliyâtı i'tibariyle tadâd olunabilir ise de, cüz'iyâtı i'tibariyle lâ-yuadd ve lâ-yuhsâdır. Onun için şerîatta ihbâr buyurulmuştur ki, “Her bir yağmur tânesi bir melek tarafından inzâl olunur; ve bir tâneyi indiren melek bir daha rücû' etmez.” Filhakîkada yağmur tânesinin nüzülü hiç şübhe yok ki sath-ı arza bir kuv-vetle nâzil olur; ve ondan sonra nâzil olan tânenin nüzülü için masrûf olan kuvvet evvelki kuvvetin aynı değildir; ve evvelki kuvvetin rücûu imkânı yoktur. Cereyân-ı elektrikî dahi böyledir. Sâirleri de buna kıyâs olunsun! [15/69] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "melek" kuvvet anlamına gelir; ve bu yoğun âlemde birtakım unsurlara ait kuvvetler olduğu bilimsel olarak sabittir ki, bunlara "tabiî kuvvetler" derler. Buhar kuvveti, elektrik kuvveti, çekim kuvveti, merkezkaç kuvveti, merkezcil kuvvet vb. gibi. Ve bu kuvvetlerin tesirleri duyu ile görülebilir ise de, kendilerinin mahiyet ve hakikatleri görünmezdir. Örneğin elektriğin hakikatini hiçbir kimse tanımlayamaz. Yalnızca tesirlerini ve varlığını açıklayabilir. Ve bu kuvvetler külliyatı (bütünlüğü) itibarıyla sayılabilir ise de, cüz'iyatı (parçaları) itibarıyla sayılamaz ve hesaplanamazdır. Onun için şeriatta haber verilmiştir ki, "Her bir yağmur tanesi bir melek tarafından indirilir; ve bir taneyi indiren melek bir daha geri dönmez." Gerçekte yağmur tanesinin inişi hiç şüphe yok ki yeryüzüne bir kuvvetle iner; ve ondan sonra inen tanenin inişi için harcanan kuvvet önceki kuvvetin aynısı değildir; ve önceki kuvvetin geri dönme imkânı yoktur. Elektrik akımı da böyledir. Diğerleri de buna kıyas edilsin!

İmdi her bir kuvvet mezâhir-i ilâhiyyeden bir mazhardır; ve her bir maz-har bir ism-i ilâhînin tedbîri tahtındadır. Binâenaleyh her bir zerre hayât-ı ilâhiyye ile hayy olduğu gibi, her bir kuvvet dahi öylece hayydir. Melâike-i unsuriyyûn dahi mezâhir-i ilâhiyyeden olmakla cümlesi hayy olup uhde-lerine mevdû' olan vazâifi îfâ ederler. Nitekim âyet-i kerîmede işaret bu-yurulur: وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلَائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ (Ra'd, 13/13) [Ve gök gürlemesi O'na hamd ile, melekler de O'nun korkusundan tesbîhte bulunurlar.] Ve “unsuriyyûn”un fevkinde, ya'ni ecrâm mâbeynindeki milyonlarca merhale mesâfe-i fezâda olan melâike, ya'ni kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri “tabîiy-yûn”dur. İşte bu melâike, tabîiyyûndan bulundukları için Allah Teâlâ on-ları, ya'ni mele-i a'lâyı ihtisâm ile vasfeyledi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَا الْأَعْلَى إِذْ يَخْتَصِمُونَ (Sâd, 38/69) [Benim için Mele-i Âlâya mübâhase ve muhâsamada bulunur oldukları zamâna âit bir bilgi yoktu.] Zîrâ “tabîat” mütekābildir. Çünkü nefs-i tabîat, yekdîğerinin zıddı olan dört esâsın heyet-i mecmûasıdır ki, onlar da harâret, bürûdet, yübûset ve rutûbettir. Suver-i tabîiyye bu dört esâs dâiresinde mütekevvin olur. Gerçi yübûset ile rutûbet, harâret ile bürûdetin netîcesi ve yekdîğe- rinden münteşî ise de, yübûset harâretin ve rutûbet dahi bürûdetin “ayn”ı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki iktizâât ve ahkâmı başka baş- kadır. Binâenaleyh tabîatın bu esasları yekdîğerine mütekābildir. Ve "tabîat” ulûhiyet mertebesinin zâhiridir. Ve erkân-ı ulûhiyyet dahi hayât, ilim, irâde ve kuvvettir. Şu hâlde hayât harârete ve ilim, bürûdete ve irâde, yübûsete ve kuvvet, rutûbete nâzırdır. İşte tabîatta emr-i îcâd, bu tekabülün te'sîrâtı dâiresinde vâki' olur. Husûsiyle nefes-i Rahmânînin müstelzim olduğu kâffe-i esmâ-i ilâhiyye “Mutî, Mâni” ve “Hâdî, Mu- dill” ve “Rahîm, Müntakim” ve “Nâfi’, Dârr” gibi mütekābil olup bunların mezâhiri tabîatta peydâ ve müteayyin olur. Ve niseb-i ilâhiyyeden [15/70] ibâret olan esmâ-i ilâhiyye arasındaki tekābülü ancak nefes-i Rahmânî itâ etti. Ve bu tekabül ise, zıddeyn arasında ihtisâmı îcâb eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, her bir kuvvet ilâhî tezahürlerden bir tezahürdür; ve her bir tezahür bir ilâhî ismin idaresi altındadır. Buna göre, her bir zerre ilâhî hayat ile canlı olduğu gibi, her bir kuvvet de öylece canlıdır. Unsurlarla ilgili melekler de ilâhî tezahürlerden olmakla hepsi canlı olup üzerlerine verilmiş görevleri yerine getirirler. Nasıl ki ayet-i kerîmede işaret buyurulur: وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلَائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ (Ra'd, 13/13) [Ve gök gürlemesi O'na hamd ile, melekler de O'nun korkusundan tesbîhte bulunurlar.] Ve "unsuriyyûn"un üstünde, yani cisimler arasındaki milyonlarca merhale uzay mesafesinde olan melekler, yani ilâhî kudretin tezahürleri "tabîiyyûn"dur. İşte bu melekler, tabîiyyûndan oldukları için Yüce Allah onları, yani mele-i a'lâyı çekişme ile vasfetti. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَأِ الْأَعْلَى إِذْ يَخْتَصِمُونَ (Sâd, 38/69) [Benim için Mele-i Âlâya mübâhase ve muhâsamada bulunur oldukları zamana ait bir bilgi yoktu.] Çünkü "tabîat" karşıtlıklıdır. Çünkü tabîatın kendisi, birbirinin zıddı olan dört esasın toplamıdır ki, onlar da hararet (sıcaklık), bürûdet (soğukluk), yübûset (kuruluk) ve rutûbettir (yaşlık). Tabîî şekiller bu dört esas dairesinde oluşur. Gerçi yübûset ile rutûbet, hararet ile bürûdetin neticesi ve birbirlerinden kaynaklanmış ise de, yübûset hararetin ve rutûbet de bürûdetin "ayn"ı (özü) değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki gereklilikleri ve hükümleri başka başkadır. Buna göre tabîatın bu esasları birbirine karşıttır. Ve "tabîat" ulûhiyet mertebesinin zâhiridir. Ve ulûhiyetin erkânı (temel unsurları) da hayat, ilim, irâde ve kuvvettir. Şu halde hayat hararete ve ilim, bürûdete ve irâde, yübûsete ve kuvvet, rutûbete yöneliktir. İşte tabîatta yaratma işi, bu karşıtlığın tesirleri dairesinde meydana gelir. Özellikle Rahmânî nefesin gerektirdiği bütün ilâhî isimler "Mutî (itaat ettiren), Mâni (engelleyen)" ve "Hâdî (doğru yolu gösteren), Mudill (saptıran)" ve "Rahîm (merhamet eden), Müntakim (intikam alan)" ve "Nâfi' (fayda veren), Dârr (zarar veren)" gibi karşıt olup bunların tezahürleri tabîatta belirir ve tayin olunur. Ve ilâhî nispetlerden ibaret olan ilâhî isimler arasındaki karşıtlığı ancak Rahmânî nefes verdi. Ve bu karşıtlık ise, zıtlar arasında çekişmeyi gerektirir.

أَلَا تَرَى الذَّاتَ الخَارِجَةَ عن هذا الحُكْمِ كَيْفَ جاء فيها الغنى عن العالمين؟

فَلِهَذَا خَرَجَ العَالَمُ على صورةِ مَنْ أَوْجَدَهُم، وليس إلا النَّفَسُ الإِلهِيُّ، فَبِمَا

فيه من الحَرَارَةِ عَلَا، وبما فيه من البُرُودَةِ والرُّطُوبَةِ سَفُلَ، وبما فيه من

اليُبُوسَةِ ثَبَتَ وَلَمْ يَتَزَلْزَلْ، فالرُّسُوبُ لِلْبُرُودَةِ والرطوبةِ، أَلَا تَرَى الطبيب إذا أَرَادَ

سَقْيَ دَوَاءٍ لِأَحَدٍ يَنْظُرُ فِي قَارُورَةِ مَائِه، فإذا رَآهُ رَاسِبًا عَلِمَ أَنَّ النَّضْجَ، قـد

كَمُلَ فَيَسْقِيهِ الدَّوَاءَ لِيُسْرِعَ فِي النُّجْحِ، وإِنَّما يَرْسُبُ لِرُطُوبَتِه وبُرُودَتِهِ الطَّبِيعِيَّةِ.

Sen bu hükümden hâriç olan zâtı görmez misin ki, onun hakkında âlemlerden gınâ nasıl vârid oldu? İşte bunun için âlem, onları îcâd edenin sûreti üzere çıktı. Hâlbuki nefes-i ilâhînin gayrı değildir. İmdi nefes-i ilâhî, kendisinde harâretten vâki' olan şey sebebiyle âlî oldu; ve kendisinde bürûdet ve rutûbetten vâki' olan şey sebebiyle de sâ- fil oldu; ve kendisinde yübûsetten vâki' olan şey sebebiyle de sâbit oldu; ve mütezelzil olmadı. Rüsûb ise bürûdet ve yübûset içindir. Sen tabîbi görmez misin? Birine ilâç içirmek istediği vakit, onun kārûre-i bevline nazar eder. Onun rüsûb ettiğini gördükde nazcın kâmil olduğunu bilir. Binâenaleyh nazcda müsri' olmak için, ona ilacı içirir; ve ancak onun rutûbet ve bürûdet-i tabîiyyesinden nâșî rüsûb eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen bu hükmün dışında olan zâtı görmez misin ki, onun hakkında âlemlerden müstağni olma nasıl meydana geldi? İşte bunun için âlem, onları var edenin sûreti üzere ortaya çıktı. Hâlbuki ilâhî nefesin dışında değildir. Şimdi ilâhî nefes, kendisinde hararetten meydana gelen şey sebebiyle yüce oldu; ve kendisinde soğukluk ve rutubetten meydana gelen şey sebebiyle de alçak oldu; ve kendisinde kuruluktan meydana gelen şey sebebiyle de sabit oldu; ve sarsılmadı. Tortu ise soğukluk ve kuruluk içindir. Sen tabibi görmez misin? Birine ilaç içirmek istediği zaman, onun idrar şişesine bakar. Onun tortu bıraktığını gördüğünde olgunlaşmanın (hastalığın olgunlaşması) tam olduğunu bilir. Bu sebeple olgunlaşmada acele etmek için, ona ilacı içirir; ve ancak onun rutubet ve tabiî soğukluğundan kaynaklanan tortu bırakır.

Ya'ni sen zât-ı ahadiyyeye çeşm-i månevî ile bakmaz mısın ki, o mer- tebede onun vücûd-ı mutlakı tecellîden ve zuhûr ve izhârdan nasıl istiğnâ sahibidir; ve onun hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de [15/71] nasıl إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ (Ankebut 29/6) ya'ni “Allah Teâlâ hazretleri âlemlerin vücûdundan ganîdir" âyet-i kerîmesi vârid oldu. Velâkin nefes-i Rahmânî merâtib-i ilâ- hiyye ve kevniyye üzerine mümtedd olunca, bu hâl zât-ı ahadiyyenin muk- tezâ-yı zâtîsi ve îcâb-ı vücûdîsi olduğundan ve bir şey kendi nefsinden gınâ ile vasfolunamayacağından, nefes-i Rahmânînin imtidâdı hîninde, Hak nefes-i Rahmânîden gınâ ile vasfolunmaz. İmdi âlem nefes-i Rahmânînin imtidâdından hâsıl olduğu ve nefes-i Rahmânî âlemin aslı bulunduğu için, a'yân-ı âlem kendilerinin mûcidinin sûreti üzere çıktı. Halbuki avâlimin mûcidi nefes-i Rahmânînin gayrı değildir. İmdi hubb-i zuhûr ile menfüh olan nefes-i ilâhî kendisinde mevcûd olan harâret sebebiyle âlî oldu; ve mümtedd oldukça kendisinde bürûdet ve rutûbetten vâki' olan şey sebe- biyle de sâfil oldu; ve bu imtidâd içinde vâki' olan teseffül ile beraber harâ- ret bilkülliyye munkatı'olmadığından, netîce-i harâret olan yübûset sebe- biyle de nefes-i ilâhî merâtib-i kevniyyede sâbit olup mütezelzil olmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen, zât-ı ahadiyyeye (biricik Zât'a) manevî gözle bakmaz mısın ki, o mertebede onun mutlak varlığı tecelliden (ortaya çıkmaktan) ve zuhur (görünmekten) ve izhardan (görünür kılmaktan) nasıl müstağni (ihtiyaçsız) sahibidir; ve onun hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de [15/71] nasıl إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ (Ankebut 29/6) yani “Yüce Allah hazretleri âlemlerin varlığından müstağnidir” ayet-i kerimesi vârid oldu. Velakin (fakat) nefes-i Rahmânî (Rahman'ın nefesi) ilahî ve kevnî (yaratılışa ait) mertebeler üzerine uzayınca, bu hâl zât-ı ahadiyyenin zâtî gerekliliği ve varlıksal icabı olduğundan ve bir şey kendi nefsinden müstağni (ihtiyaçsız) olarak vasıflandırılamayacağından, nefes-i Rahmânînin uzaması anında, Hak nefes-i Rahmânîden müstağni olarak vasıflandırılamaz. Şimdi âlem nefes-i Rahmânînin uzamasından hâsıl olduğu ve nefes-i Rahmânî âlemin aslı bulunduğu için, âlemin sabit hakikatleri kendilerinin yaratıcısının sureti üzere çıktı. Halbuki âlemlerin yaratıcısı nefes-i Rahmânînin gayrı (başka bir şey) değildir. Şimdi hubb-i zuhur (ortaya çıkma sevgisi) ile menfuh (üflenmiş) olan ilahî nefes kendisinde mevcut olan hararet (sıcaklık) sebebiyle âlî (yüce) oldu; ve uzadıkça kendisinde bürûdet (soğukluk) ve rutûbetten (nemlilikten) vâki' olan şey sebebiyle de sâfil (aşağı) oldu; ve bu uzama içinde vâki' olan teseffül (aşağı inme) ile beraber hararet bilkülliyye (tamamen) munkatı' (kesilmiş) olmadığından, hararetin neticesi olan yübûset (kuruluk) sebebiyle de ilahî nefes kevnî mertebelerde sabit olup mütezelzil (sarsılan) olmadı.

Ma'lûm olsun ki, ulviyet ve süfliyet merâtib-i kevniyyeye göredir. Bu zuhûrun kâffesi vücûd-ı Hak'ta vâki' olur. Mahdûdü'l-vücûd olan insanın nefesi gibi tasavvur olunursa, bu tasavvurda hatâ olacağı âşikârdır. Burada biraz îzâhât-ı fenniyye i’tâsına lüzûm görülür. Şöyle ki erbâb-ı fen derler ki: “Fezâ nâmütenâhîdir; ve bu fezâ-yı nâmütenâhî “esîr” denilen gayr-ı kā- bil-i vezn ve tavsîf bir seyyâle-i rakîka ile mâlâmâldir. Seyyâlenin ihtizâzât-ı zerrâtı kendisinin sehâbeler hâlinde tekâsüfünü iktizâ ve bu sehâbeler avâ- limin asıllarını teşkîl eder. Sehâbe-i gāziyye, bu vâsi' rüzgâr küresi mebde- inde mütecânis ve müvellidü'l-mädan bile hafif bir gazdan müteşekkildir. Merkeze doğru bilcümle eczâ-yı ferdiyyenin müncezib olması ve bundan neş'et eden tekâsüf-i mütezâyid ve merkeze doğru [15/72] olan sukūtun harârete tebeddülü ve hâsıl olan bu harâretin bâdî olduğu ilk imtizâcât-ı kimyeviyye ve elektiriğin te'sîri ve nev'an-mâ yekdîğerinden iştikāk eden kuvâ-yı tabîiyyenin ef'âl ve te'sîrât-ı muhtelifesi müvellidü'l-mâ, müvellidü'l-humûza, fahm, azot, sodyum, kalsiyum, hadîd, magnezyum ilh... gibi anâsır-ı evveliyenin teşekkülünü mûcib olup envâ'-ı ma'deniyye müteâkiben yekdîğerinden temeyyüz ve teferruk ederler; ve harâretin tekevvünü eczâ-yı ferdiyyenin hareketindendir. Zîrâ hareket, harârete tebeddül eder; ve harâret dahi bir nevi' hareketten başka bir şey değildir. Nitekim elimizde çekiç olduğu hâlde bir ağaç parçasına demirden bir çivi mıhladığımız vakit, kolumuzun hareket-i adaliyyesi hareket-i mer'iyye sûretinde çiviye intikāl ederek çivi ağaç parçasına bi't-tedrîc nüfûz eder. Çivi kâmilen nüfûz ettikten sonra darba devam ettiğimizde, hareket dâimâ çiviye intikāl eder; ve binnetîce çivi tesahhun edip, bilcümle eczâ-yı ferdiyyesi az-çok ihtizâz eder. İşte harâret hareket-i gayr-ı mer'iyyeden, ya'ni hareket-i cüz'-i ferdiyyeden başka bir şey değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ulvilik ve süflilik, oluş mertebelerine göredir. Bu zuhurun tamamı Hak'ın varlığında meydana gelir. Eğer varlığı sınırlı olan insanın nefesi gibi tasavvur edilirse, bu tasavvurda hata olacağı açıktır. Burada biraz teknik açıklamalar yapılmasına lüzum görülür. Şöyle ki fen erbabı derler ki: "Uzay sonsuzdur; ve bu sonsuz uzay 'esir' denilen, tartılması ve tanımlanması imkânsız, ince bir akışkan ile doludur. Bu akışkanın zerrelerinin titreşimleri, kendisinin bulutlar halinde yoğunlaşmasını gerektirir ve bu bulutlar âlemlerin asıllarını oluşturur. Gaz bulutu, bu geniş rüzgâr küresinin başlangıcında homojen ve madenleri oluşturan hafif bir gazdan oluşmuştur. Merkeze doğru bütün ferdî parçaların çekilmesi ve bundan kaynaklanan artan yoğunlaşma ve merkeze doğru olan düşüşün ısıya dönüşmesi ve oluşan bu ısının sebep olduğu ilk kimyasal karışımlar ve elektriğin etkisi ve bir şekilde birbirinden türeyen doğal kuvvetlerin farklı fiil ve tesirleri, suyu oluşturan, asidi oluşturan, karbon, azot, sodyum, kalsiyum, demir, magnezyum vb. gibi ilk elementlerin oluşumunu sağlar ve çeşitli madenler art arda birbirinden ayrılır ve farklılaşır; ve ısının oluşumu ferdî parçaların hareketindendir. Zira hareket, ısıya dönüşür; ve ısı da bir nevi hareketten başka bir şey değildir. Nitekim elimizde çekiç olduğu halde bir ağaç parçasına demirden bir çivi çaktığımız zaman, kolumuzun kas hareketi görünen hareket şeklinde çiviye intikal ederek çivi ağaç parçasına yavaş yavaş nüfuz eder. Çivi tamamen nüfuz ettikten sonra vurmaya devam ettiğimizde, hareket daima çiviye intikal eder; ve sonuç olarak çivi ısınır ve bütün ferdî parçaları az çok titreşir. İşte ısı, görünmeyen hareketten, yani cüz'î ferdî hareketten başka bir şey değildir."

İmdi necm-i sehâbînin terkîbine dâhil olan bâlâdaki anâsır, bugün güneşte yanmakta olduğu gibi, nâr-ı şedîd hâlinde bulunur; ve bu küre-i âteşîn teberrüde başlayınca âteş, suya münkalib olur. Bu iki seyyâl, bi'l-hikme ezdâd ise de, bi'l-kimyâ ayn-ı anâsırın muhassalâtıdır. Ve nitekim bugünkü günde küremizin etrâfında mevc-zen olan bahr-i muhît müvellidü'l-mâ', müvellidü'l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir. Harâret tenezzül ettiği ve buhârât-ı havâiyye mütekâsif olduğu vakit sath-ı seyyârenin ihtilâcât-ı bürkâniyyesi içinde, henüz teberrüd etmiş miyâh derûnunda nîm mâyi', nîm sulb, acînî, leyyin, müteharrik ve mütegayyir olan mürekkebât-ı fahmiyyeden nebâtât ve hayvânât-ı ibtidâiyye tahassul etmeğe başlar ilh...” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bulutsu yıldızın yapısına dahil olan yukarıdaki unsurlar, bugün güneşte yandığı gibi, şiddetli ateş halinde bulunur; ve bu ateş küresi soğumaya başlayınca ateş, suya dönüşür. Bu iki akışkan, hikmet açısından zıt olsalar da, kimya açısından aynı unsurların ürünleridir. Ve nasıl ki bugünkü günde küremizin etrafında dalgalanan okyanus, hidrojen, oksijen ve sodyumdan oluşmaktadır. Hararet azaldığı ve havadaki buharlar yoğunlaştığı zaman, gezegen yüzeyinin volkanik sarsıntıları içinde, henüz soğumuş suların derinliklerinde, yarı sıvı, yarı katı, hamur gibi, yumuşak, hareketli ve değişen karbon bileşiklerinden ilkel bitkiler ve hayvanlar oluşmaya başlar vb…”

Hiç şübhe yok ki, bu tedkîkāt esfelden a'lâya doğru bir çıkıştır. Fakat bu i'tilâda aklın istinâd ettiği şey mâddedir. Bir yere gelir ki mâdde muzmahil olur; ve akıl burada nokta-i istinâdını gāib eder. Mütefekkir daha yükselmek isteyince vehmin [15/73] taht-ı hükmünde zebûn olur. İlkāât-ı vehmiyyesini ilhâm zanneder. Nihâyet “mâdde kānûnu” tahtında şu hükmü verir: “Mâdde halkedilemez, mahvedilemez. Umûmiyet üzere kâinâtın ne sebebi ne de bidâyeti vardır. Şu hâlde zevâli de olmayacaktır. Çünkü hiçbir şey yaradılamaz; hiçbir şey imha edilemez. Mâdde ezelîdir, ebedîdir, namütenâhîdir..." Ne yapsın! Bu müteharrî-i hakîkatin daha ilerisi için destgîri yoktur. Zîrâ bunlar tarîk-i tefekkürün rehnümâları olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile onların vârisleri olan evliyâ-i kümmelîn (kaddesallâ- hu esrârahum) hazarâtına ittibâdan kendilerini müstağnî bilirler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hiç şüphe yok ki, bu incelemeler aşağıdan yukarıya doğru bir çıkıştır. Fakat bu yükselişte aklın dayandığı şey maddedir. Bir yere gelir ki madde yok olur; ve akıl burada dayanak noktasını kaybeder. Düşünür daha yükselmek isteyince vehmin (sanının) hükmü altında zayıf düşer. Vehme ait telkinlerini ilham zanneder. Nihayet “madde kanunu” hükmü altında şu yargıyı verir: “Madde yaratılamaz, yok edilemez. Genel olarak kâinatın ne sebebi ne de başlangıcı vardır. Şu halde sonu da olmayacaktır. Çünkü hiçbir şey yaratılamaz; hiçbir şey yok edilemez. Madde öncesizdir, sonsuzdur, sınırsızdır...” Ne yapsın! Bu hakikat araştırıcısının daha ilerisi için yardımcısı yoktur. Çünkü bunlar, düşünce yolunun rehberleri olan peygamberlere (a.s.) ve onların vârisleri olan kâmil evliya (Allah sırlarını kutsasın) hazretlerine uymaktan kendilerini müstağni (ihtiyaçsız) bilirler.

İmdi hâtem-i evliyâ Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz bu bahs-i münîfte, emr-i tekvîni alâdan esfele doğru nüzûl sûretiyle beyân buyurmuş olduk- larından, erbâb-ı fennin çıkabildikleri merâtib-i kevniyyeden ilerisini, keşf ve ilhâm tarîkiyle vâki' olan bu beyânâta rabtetmek münasib görülür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, evliyanın sonuncusu Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz bu aydınlatıcı bahiste, tekvin emrini (yaratma buyruğunu) yukarıdan aşağıya doğru iniş şeklinde beyan buyurduklarından, fen ehlinin çıkabildikleri kevnî mertebelerden (oluş mertebelerinden) ilerisini, keşif ve ilham yoluyla meydana gelen bu beyanlara bağlamak uygun görülür.

Ma'lûm olsun ki, “esîr" tabîr olunan mevcûd, ancak nefes-i Rahmânî- dir; ve nefes-i Rahmânî mümtedd olunca bittabi' hareket zâhir olur; ve bu hareket, hubb-i zuhûra müstenid olduğundan harâreti münticdir. Şiddet-i harâret devam ettiği hînde nefes-i Rahmânî mertebe-i letâfet ve ulüvvde- dir; ve mümtedd oldukça ehl-i fennin “sehâbe” dedikleri asl-ı avâlim hâlini biliktisâb teberrüd ve tarattub ederek mertebe-i kesâfete tenezzül etmekle sâfil olur. Ve nitekim küre-i arz nâr hâlinde iken, onun sekenesi nârdan mahlûk idi. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hakîkat bu sûretle beyân buyurulur: وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ )Rahman, 55/15) [Hak Teâlâ cin tâifesini ateşin du- mansız alevinden yarattı.] Ve kavm-i cân mertebe-i letâfette mahlûk idiler. Ondan sonra arz teberrüd ve tarattub netîcesinde tasallüb etti. Nebât ve hayvân ve insân zuhûra geldi. Onun için İblîs kendisinin letâfet-i hilkatine ve Adem'in kesâfet-i vücudiyyesine bakıp أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (Sâd, 38/76) [Ben ondan hayırlıyım! Beni latîf olan ateşten ve onu kesîf olan çamurdan halkettin.] dedi. [15/74] Zîrâ insanın zuhûru mer- tebe-i esfelde vâki' oldu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ )Tîn, 95/4-5) [Biz insanı en güzel sûrette yarattık, sonra onu esfel-i sâfilîne reddettik.] Ve arzda teʼsîr-i harâret ile yübûset mevcûd olmasa mevâdd-ı uzviyye sâbit olmaz; ve bilakis müte- zelzil olup inhilâl eder idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "esîr" diye adlandırılan varlık, ancak Nefes-i Rahmânî'dir (Allah'ın rahmet nefesiyle varlıkları ortaya çıkarması); ve Nefes-i Rahmânî uzayınca, doğal olarak hareket ortaya çıkar; ve bu hareket, zuhur etme sevgisine dayandığından, hararet (sıcaklık) doğurucudur. Hararetin şiddeti devam ettiği zaman, Nefes-i Rahmânî letafet (incelik) ve ulviyet (yücelik) mertebesindedir; ve uzadıkça, fen ehlinin "sehâbe" (bulutlar) dedikleri âlemlerin aslı (ilk maddesi) hâlini, iktisap (kazanma) yoluyla soğuyup nemlenerek kesafet (yoğunluk) mertebesine inmekle alçalır. Ve nasıl ki yeryüzü ateş hâlinde iken, onun sakinleri ateşten yaratılmıştı. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hakikat şu şekilde beyan buyurulur: وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ (Rahman, 55/15) [Yüce Allah cin taifesini ateşin dumansız alevinden yarattı.] Ve cin kavmi letafet mertebesinde yaratılmıştı. Ondan sonra yeryüzü soğuma ve nemlenme neticesinde katılaştı. Bitki, hayvan ve insan ortaya çıktı. Bunun için İblîs kendisinin hilkatindeki letafete (yaratılışındaki inceliğe) ve Âdem'in vücudundaki kesafete (bedenindeki yoğunluğa) bakıp أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (Sâd, 38/76) [Ben ondan hayırlıyım! Beni latîf olan ateşten ve onu kesîf olan çamurdan halkettin.] dedi. Çünkü insanın zuhuru (ortaya çıkışı) en aşağı mertebede meydana geldi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ (Tîn, 95/4-5) [Biz insanı en güzel surette yarattık, sonra onu esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) reddettik.] Ve yeryüzünde hararetin (sıcaklığın) etkisiyle kuruluk mevcut olmasa, organik maddeler sabit olmaz; aksine sarsılır ve çözülürdü.

İmdi insan hulâsa-i mevcûdât olduğu için Cenâb-ı Şeyh (r.a.) vücûd-ı insânîden misâl getirip buyururlar ki: Sen tabîbi görmez misin? Birine ilâç içirmek istediği vakit onun bevlini bir kap içine vaz’edip tedkîk eder. Bev- lin teressüb ettiğini görünce nazc, ya'ni indifâın kemâlde olduğunu bilir. İndifâın kesreti ise, tıbben tabîat-ı marîzde rutûbet ve bürûdetin galebesin- den neş'et eder. Zîrâ rutûbetle seyelân ve bürûdetle tenezzül ve teseffül hâ- sıl olur. Binâenaleyh tabîat-ı marîze galebe eden rutûbet ve bürûdet kadr-i hâcetten ziyâde bevlin hurûcuna sebeb olur. Böyle olunca emr-i indifada te'sîri olacak ve tabîat-ı marîze i'tidâl verebilecek olan ilacı bittertîb içirir. Ma'lûm olsun ki, Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın bu beyânât-ı tıbbiyyesi, tıbb-1 atîka göredir. Ve tıbb-ı atîkın kavânîni, kavânîn-i tabîiyye esâsına müste-niddir. Tıbb-ı cedîd ise, emr-i tedâvîde ba'zan bu kavânîne zımnen tebaiyet etmekle beraber ba'zan da muhalefet eder. Tıbb-ı atîk ile tıbb-ı cedîd hak-kında mütâlaât Fass-ı Muhammedî'de gelecektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, insan varlıkların özü olduğu için, Şeyh (r.a.) insan vücudundan örnek getirerek şöyle buyurur: Sen tabibi görmez misin? Birine ilaç içirmek istediği zaman, onun idrarını bir kap içine koyup inceler. İdrarın tortu bıraktığını görünce, nazc, yani atılımın kemalde olduğunu bilir. Atılımın çokluğu ise, tıbben hasta tabiatta rutubet ve soğukluğun üstün gelmesinden kaynaklanır. Çünkü rutubetle akışkanlık ve soğuklukla aşağı inme ve alçalma meydana gelir. Bu sebeple, hasta tabiata üstün gelen rutubet ve soğukluk, ihtiyacından fazla idrarın çıkmasına sebep olur. Böyle olunca, atılım işinde etkisi olacak ve hasta tabiata denge verebilecek olan ilacı sırasıyla içirir. Bilinmeli ki, Şeyh (r.a.)'ın bu tıbbi açıklamaları, eski tıbba göredir. Ve eski tıbbın kanunları, tabiî kanunlar esasına dayanır. Yeni tıp ise, tedavi işinde bazen bu kanunlara zımnen uymakla beraber bazen de muhalefet eder. Eski tıp ile yeni tıp hakkındaki mütalaalar Fass-ı Muhammedî'de gelecektir.

ثم إنَّ هذا الشخص الإنسانِي عَجَنَ اللهُ تعالى طِينَتَهُ بِيَدَيْهِ وَهُمَا مُتَقَابِلَتَان،

وإِنْ كَانَتْ كِلْتَا يَدَيْهِ يَمِينًا فَلَا خَفَاءَ بما بينهما من الفُرْقَانِ، وَلَوْ لَمْ يَكُنْ إِلَّا

كَوْنُهُمَا اثْنَيْنِ أَعْنِي يَدَيْنِ ، لأنَّه لا يُؤَكِّرُ في الطبيعة إلا ما يُنَاسِبُها وهي مُتَقَابِلَةٌ،

فَجَاءَ بِالْيَدَيْنِ، ولَمَّا أَوْجَدَه بِاليَدَيْنِ سَمَّاه بَشَرًا لِلْمُبَاشَرَةِ اللَّائِقَةِ بذلك الجنابِ

باليدين المُضَافَتَيْنِ إليه، وجَعَلَ ذلك من عنايته بهذا النَّوْعِ الإنساني، فقال

لِمَنْ أَبَى عن السُّجُودِ له مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَسْتَكْبَرْتَ

على من هو مثلك يعني عُنْصُرِيًّا ] أَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ عن العَنَاصِرِ،

ولَسْتَ كذلك، ويُعْنَى بِالْعَالِينَ مَنْ عَلَا بذاته عن أنْ يكونَ في نَشْأَتِهِ النُّورِيَّةِ

عُنْصُرِيًّا وإنْ كان طَبِيعِيًّا، فَمَا فَضَلَ الإنسانُ على غيره من الأنواع العُنْصُرِيَّةِ

إلا بكونه بَشَرًا من طين، فهو أَفْضَلُ نوع من كلّ ما خُلـق مـن العناصـر مـن

غيرِ مُبَاشَرَةٍ، والإنسان في الرُّتْبَةِ [15/75] فوق الملائكةِ الأَرْضِيَّةِ وَالسَّمَاوِيَّةِ،

والملائكةُ العَالُونَ خَيْرٌ من هذا النَّوْعِ الإنسانِي بِالنَّص الإلهِيِّ، فَمَنْ أَرَادَ أَنْ

يَعْرِفَ النَّفْسَ الإِلهِي فَلْيَعْرِفِ العالمَ ، فَإِنَّه «مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ عَرَفَ رَبَّهُ الَّذِي

ظهر فيه أي العَالَمَ ظَهَرَ في نَفَسِ الرَّحمٰنِ الَّذي نَفَّسَ اللهُ تعالى بـه عـن

الأسماء الإلهِيَّةِ ما تَجِدُهُ من عَدَمِ ظهور آثارِها بظهور آثارِها ، فَامْتَنَّ على

نَفْسِه بما أَوْجَدَه في نَفَسِه، فأوَّلُ أثر كان لِلنَّفَسِ إِنَّما كان في ذلك الجَنابِ،

ثم لَمْ يَزَلِ الأمْرُ يَنْزِلُ بِتَنْفِيسِ الغُمُومِ إلى آخِرِ ما أَوجَدَ.

Ba'dehû bu şahs-ı insânînin tıynetini Allah Teâlâ iki eliyle ta'cîn ey- ledi; ve onlar mütekābildir. Her ne kadar onun iki yedi yemîn ise de, onların beyninde furkāndan olan şeyde hafâ yoktur. Ve onlar ancak iki, ya'ni yedeyn oldu. Zîrâ tabîatta ancak ona münasib olan mües- sir olur; ve o mütekābildir. Binâenaleyh "iki el” îrâd eyledi. Vaktâki onu "iki el” ile îcâd etti, kendine muzâf olan iki el ile, o cenâba lâyık bulunan mübâșeretten nâșî, onu “beșer” tesmiye etti; ve bunu, bu nev'-i insânîye kendi inâyetinden kıldı. Böyle olunca ona sücûddan ibâ eden kimse için “İki elim ile halkettiğim şeye secde etmekten seni ne şey men'etti? İstikbâr mı ettin, yoksa” unsurdan “âlî olan- lardan mısın?” (Sâd, 38/75) “hâlbuki sen böyle değilsin” dedi. “Âlîn” ile -her ne kadar tabîî ise de- neş'et-i nûriyyesinde unsurî olmaktan zâtıyla âlî olanı murâd eyler. İmdi insan, envâ'-i unsuriyyeden kendi- sinin gayrısına, ancak tıynden beşer olmakla fâzıl oldu. Böyle olunca insan, min-gayrı-mübâşeretin bütün anâsırdan mahlûk olan nev'in efdalidir. Şu hâlde insan, rütbede melâike-i arzıyye ve semâiyyenin fevkindedir. Ve melâike-i âlûn ise, nass-ı ilâhî ile bu nev'-i insânîden hayırlıdır. İmdi nefes-i ilâhînin maʼrifetini murâd eden kimse, âlemi bilsin. [15/76] Zîrâ nefsini bilen kimse, onda zâhir olan Rabbini bilir. Ya'ni âlem, âsârının zuhûru sebebiyle, âsârının adem-i zuhûrundan nâșî, bulduğu şeyi esmâdan Allah Teâlâ'nın onunla tenfîs eylediği nefes-i Rahmân'da zâhir oldu. Böyle olunca onu, kendi nefesinde îcâd etmekle, kendi nefsi üzere imtinân eyledi. İmdi nefes için vâki' olan evvelki eser, ancak o Cenâb'dan vâki' oldu. Ondan sonra emr, son mevcûda varıncaya kadar, tenfîs-i gumûm ile nâzil olarak, zâil olmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra Yüce Allah, bu insan şahsının tıynetini (çamurunu) iki eliyle yoğurdu; ve o iki el karşılıklıdır. Her ne kadar O'nun iki eli de sağ el olsa da, onların arasındaki farklılıkta bir gizlilik yoktur. Ve onlar ancak iki, yani iki el oldu. Çünkü tabiatta ancak ona uygun olan etkili olur; ve o karşılıklıdır. Bu sebeple "iki el" ifadesini kullandı. Onu "iki el" ile yarattığı zaman, kendisine ait olan iki el ile, o yüce Zât'a layık olan doğrudan yaratmadan dolayı onu "beşer" (insan) olarak isimlendirdi; ve bunu, bu insan türüne kendi inayetinden kıldı. Böyle olunca, ona secde etmekten kaçınan kimse için "İki elim ile halkettiğim şeye secde etmekten seni ne şey men'etti? Kibir mi ettin, yoksa" unsurdan "yüce olanlardan mısın?" (Sâd, 38/75) "hâlbuki sen böyle değilsin" dedi. "Yüce olanlar" ile -her ne kadar tabiî olsa da- nuranî yaratılışında unsurî olmaktan zâtıyla yüce olanı kasteder. Şimdi insan, unsurî türlerden kendisinin dışındakilere, ancak çamurdan beşer olmakla üstün oldu. Böyle olunca insan, doğrudan yaratılmaksızın bütün unsurlardan yaratılmış türün en üstünüdür. Şu hâlde insan, rütbede yeryüzü ve gökyüzü meleklerinin üzerindedir. Ve yüce melekler ise, ilâhî nass ile bu insan türünden daha hayırlıdır. Şimdi ilâhî nefesin marifetini (bilgisini) isteyen kimse, âlemi bilsin. Çünkü nefsini bilen kimse, onda zâhir olan Rabbini bilir. Yani âlem, eserlerinin zuhuru sebebiyle, eserlerinin zuhur etmemesinden dolayı, bulduğu şeyi isimlerden Yüce Allah'ın onunla teneffüs ettirdiği Rahman nefesinde zâhir oldu. Böyle olunca onu, kendi nefsinde yaratmakla, kendi nefsi üzerine minnet eyledi. Şimdi nefes için meydana gelen ilk eser, ancak o Yüce Zât'tan meydana geldi. Ondan sonra emir, son mevcuda varıncaya kadar, gamların giderilmesiyle inerek, zâil olmadı.

Ya'ni esmânın tekabülünü ve tabîatın erkân-ı mütekābilenin hey'et-i mecmûası olduğunu bildikten sonra, ma'lûmun olsun ki: Allah Teâlâ bu şahs-ı insânînin hamurunu ve tıynetini iki eli ile yoğurdu. “İki el"den murâd, “esmâ-i fiiliyye" ile “esmâ-i infiâliyye”dir. Esmâ-i fiiliyye mertebe-i ulûhiyyete ve esmâ-i infiâliyye mertebe-i imkâna râcidir. Zîrâ vücûdda iki i'tibâr vardır. Biri “müessir” diğeri “müesserün-fîh”dir. Şahs-ı insânî bu iki i'tibârı da câmi'dir. Esmâ-i fiiliyye “sağ el” ve esmâ-i infiâliyye ise “sol el” mesâbesindedir. Ve bu “iki el” yekdîğerine mütekābildir; biri verir, diğeri alır. Vâkıâ yekdîğerine mütekābil olan bu iki elin ikisi de yemîndir. Çünkü “yemîn”, kuvvet ma'nâsına gelir; ve esmâ-i fiiliyye ile infiâliyyenin ikisi de kuvvetten başka şeyler değildir. Velâkin mâdemki mertebe-i ilâhiyye ile mertebe-i imkân arasında "vermek" ve "almak" nisbetleri mevcûddur, bunların arasında fark ve temeyyüz olduğu hafî değildir. Binâenaleyh es- mâ-i fiiliyye ile infiâliyye “iki el” oldu. Zîrâ müessirin tabîatta te'sîri, ancak tabîata münasib olan şeyde olur. Ve tabîat ise harâret, bürûdet, rutûbet ve yübûsetten ibaret olan hakāyık-ı erbaanın heyet-i mecmûası olup, bu erkân-ı erbaa ise yekdîğerine mütekābildir. [15/77] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani isimlerin karşılıklı oluşunu ve tabiatın, karşılıklı dört unsurun toplamı olduğunu bildikten sonra, bilinmeli ki: Yüce Allah bu insan şahsının hamurunu ve özünü iki eliyle yoğurdu. "İki el"den kasıt, "fiilî isimler" ile "edilgen isimler"dir. Fiilî isimler ilâhlık mertebesine, edilgen isimler ise imkân mertebesine aittir. Çünkü varlıkta iki itibar vardır. Biri "etki eden", diğeri "etki edilen"dir. İnsan şahsı bu iki itibarı da kapsar. Fiilî isimler "sağ el" ve edilgen isimler ise "sol el" gibidir. Ve bu "iki el" birbirine karşılıktır; biri verir, diğeri alır. Gerçekte birbirine karşılık olan bu iki elin ikisi de sağdır. Çünkü "sağ", kuvvet anlamına gelir; ve fiilî isimler ile edilgen isimlerin ikisi de kuvvetten başka şeyler değildir. Ancak mademki ilâhî mertebe ile imkân mertebesi arasında "vermek" ve "almak" bağıntıları mevcuttur, bunların arasında fark ve ayrım olduğu gizli değildir. Bu sebeple fiilî isimler ile edilgen isimler "iki el" oldu. Çünkü etki edenin tabiatta etkisi, ancak tabiata uygun olan şeyde olur. Ve tabiat ise hararet, soğukluk, rutubet ve kuruluktan ibaret olan dört hakikatin toplamı olup, bu dört unsur ise birbirine karşılıktır.

Buna binâen Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de, hilkat-i Âdem'in beyânı sadedinde “bi-yedeyy” ta'bîrini îrâd eyledi. Vaktaki Adem'i “iki el" ile îcâd eyledi, “bi-yedeyy” kavliyle kendine muzâf kıldığı “iki el” ile onun îcâdına mübâşeret ettiği için, ona “beşer” ismini verdi. Bu mübâşeret Cenâb-ı İlâhîye lâyık olan bir vech ile mübâşerettir. Ya'ni esmâ-i mütekā- bile ile onun îcâdına teveccühdür. Ve nefes-i Rahmânînin mahmûl olduğu fâiliyât ve kābiliyât sûretleri mecmûunun Adem'e derci sûretiyle îcâdına teveccühdür. Ve Adem'in îcâdına “iki el” ile mübâşereti, bu nev’-i insânîye Hak Teâlânın inâyetinden nâşî vâki' oldu. Zîrâ Âdem bu sebeble yed-i vâhide ile mahlûk olan mahlûkāt-ı sâire üzerine mufaddal oldu. Binâena- leyh Adem'e sücûd ve serfürûdan istinkâf eden İblîs'e hitâben Hak Teâlâ hazretleri: “İki elim ile halk, ya'ni esmâ-i mütekābile ile îcâdına teveccüh etmiş olduğum Adem'e secde ve serfürû etmekten seni ne şey men'etti. Eğer kibir ettin ise bu tekebbürün muhik ve vârid değildir. Zîrâ sen yed-i vâhide ile mahlûksun; ve sende Adem gibi, cem'iyyet-i esmâiyyem yoktur. Bu sebeble sen onun mâdûnundasın; ve eğer kendini secde ile emrolun- mayan anâsırdan âlî olan melâikeme kıyâs ettin ise, sen onlar gibi değilsin. Zîrâ sen nârdan mahlûksun; ve nâr ise unsuriyâttandır” (Bk. Sâd, 38/75) buyurdu. Hak Teâlâ hazretlerinin bu hitâbdaki “âlîn” ile murâdı, tabîî olmakla beraber, neş'et-i nûriyyesinde unsurî olmaktan zâtıyla âlî olan melâike-i kirâmdır. Ve bunlar bâlâda îzâh olunduğu üzere “unsuriyyûn”un fevkinde, ya'ni ecrâm mâbeynindeki milyonlarca merhale mesâfe-i fezâda olan melâike-i tabîiyyûndur. Ve bunlar Adem'e secde ve serfürûya meʼmûr olmadılar. Çünkü unsuriyât sâhasıyla alâkaları yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Buna göre Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de, Âdem'in yaratılışını açıklama bağlamında "bi-yedeyy" (iki elimle) ifadesini kullandı. Âdem'i "iki el" ile yarattığı vakit, "bi-yedeyy" sözüyle kendisine nispet ettiği "iki el" ile onun yaratılışına giriştiği için, ona "beşer" ismini verdi. Bu girişme, İlahi Zât'a layık olan bir biçimde girişmedir. Yani, zıt isimlerle onun yaratılışına yönelmedir. Ve Rahmânî nefesin taşıdığı tüm fiiliyat ve kabiliyet suretlerinin Âdem'e dercedilmesi suretiyle yaratılışına yönelmedir. Ve Âdem'in yaratılışına "iki el" ile girişmesi, Yüce Allah'ın bu insan türüne olan inayetinden dolayı meydana geldi. Çünkü Âdem bu sebeple, tek el ile yaratılmış olan diğer yaratılmışlar üzerine üstün kılındı. Bu sebeple, Âdem'e secde etmekten ve boyun eğmekten kaçınan İblîs'e hitaben Yüce Allah şöyle buyurdu: "İki elim ile halk ettiğim, yani zıt isimlerle yaratılışına yönelmiş olduğum Âdem'e secde etmekten ve boyun eğmekten seni ne menetti? Eğer kibir ettiysen, bu tekebbürün haklı ve yerinde değildir. Çünkü sen tek el ile yaratılmışsın; ve sende Âdem gibi, isimlerimin bütünlüğü yoktur. Bu sebeple sen onun altındasın; ve eğer kendini secde ile emrolunmayan, unsurlardan yüce olan meleklerime kıyas ettiysen, sen onlar gibi değilsin. Çünkü sen ateşten yaratılmışsın; ve ateş ise unsurlardandır." (Bk. Sâd, 38/75). Yüce Allah'ın bu hitaptaki "âlîn" (yüceler) ile muradı, tabiî olmakla beraber, nuranî yaratılışında unsurî olmaktan zâtıyla yüce olan kerîm meleklerdir. Ve bunlar yukarıda açıklandığı üzere "unsuriyyûn"un (unsurlardan yaratılmışların) fevkinde, yani cisimler arasındaki milyonlarca merhale uzay mesafesinde olan tabiî meleklerdir. Ve bunlar Âdem'e secde etmeye ve boyun eğmeye memur olmadılar. Çünkü unsurlar sahasıyla alakaları yoktur.

İmdi insan, enva-1 unsuriyyeden kendisinin gayrısına, ancak tıynden beşer olmasıyla, ya'ni Hak Teâlâ Adem'in tıynden halk ve îcâdına “iki el” ile mübâşeret etmesiyle fâzıl oldu. Şu hâlde insan, Hak Teâlânın, hilkatine “iki el” ile [15/78] mübâşeret etmediği bilcümle mevcûdât-ı unsuriyyeden efdaldir. Binâenaleyh insan, mertebede melâike-i arzıyye ve semâiyyenin fevkindedir; ve insan bu sebeble cemâdât ve nebâtât ve hayvânât ile kuvâ-yı tabîiyyede mâddeten tasarruf sâhibidir. Bunların cümlesi Adem'e secde ve serfürû etti ve etmektedir; ve ma'nen, ya'ni ma'rifet ve tefekkür i'tibariyle de onların cümlesinden âlîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, insan, unsurlardan oluşan türler içinde kendisinden başkasına, ancak çamurdan beşer olmasıyla, yani Yüce Allah'ın Âdem'in çamurdan yaratılmasına ve var etmesine "iki el" ile doğrudan müdahale etmesiyle üstün oldu. Bu durumda insan, Yüce Allah'ın yaratılışına "iki el" ile doğrudan müdahale etmediği bütün unsurlardan oluşan varlıklardan daha üstündür. Bu sebeple insan, mertebe olarak yeryüzü ve gökyüzü meleklerinin üzerindedir; ve insan bu sebeple cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanlar üzerinde maddeten tabiî kuvvetlerde tasarruf sahibidir. Bunların hepsi Âdem'e secde etti ve etmektedir; ve manen, yani marifet (Allah bilgisi) ve tefekkür (derin düşünme) itibarıyla da onların hepsinden yücedir.

Fakat melâike-i âlûn, nass-ı ilâhî ile bu nev'-i insânîden hayırlıdır; ve onlar insana secde ve serfürû etmezler; ve Adem'in onlar üzerinde aslâ ta- sarrufu olamaz. Bunun içindir ki küre-i arzın muhîtindeki havâ-yı nesîmî tabakasının, ya'ni unsuriyât haddinin hitâm bulduğu sâhadan ileriye geçe- mez; ve bu husûsta hiçbir vâsıta-i mâddiyye ve unsuriyyeyi isti'mâl fâide vermez. Zîrâ melâike-i âlîn, zât-ı Hakk'ın envâr-ı cemâlinde müheyyeme- dir; ve onların neş'etleri nûriyye ve tabîiyye olduğu cihetle neş'et-i unsu- riyye-i âdemiyyeden evlâdır. Fakat onların bu evleviyeti insân-ı hayvâna, ya'ni insân-ı nâkısa göredir. Çünkü insân-ı hayvânın hakîkati halkıyetinde ve nûriyeti zulmet-i unsuriyesinde muhtefî ve müstehlektir. Fakat envâr-ı cemâl-i Hak'ta müheyyem ve müstehlek olup bilcümle esmâ-i ilâhiyye- ye mazhar olan insân-ı kâmil melâike-i âlînden a'lâdır; ve onun halkıyeti hakkıyetinde ve zulmet-i unsuriyyesi nûriyetinde müstehlek olur. Böyle bir insan, cem'iyyet-i esmâ-i ilâhiyye kuvvetiyle a'lâ ve esfelde mutasarrıf- tır. Binâenaleyh o saâdet-meâb bu kuvvetle aktâr-ı arzıyye ve semâviyyeyi mürûr eder. Onun için aslâ mevâni' yoktur. Nitekim âyet-i kerîmede işâ- ret buyurulur: يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat yüce melekler, ilâhî nass ile bu insan türünden daha hayırlıdır; ve onlar insana secde ve baş eğmezler; ve Âdem'in onlar üzerinde asla tasarrufu olamaz. Bunun içindir ki yeryüzünün çevresindeki esintili hava tabakasının, yani unsurların sınırının sona erdiği sahadan ileriye geçemez; ve bu hususta hiçbir maddî ve unsurlara ait vasıtayı kullanmak fayda vermez. Zira yüce melekler, Hakk'ın zâtının cemâl nurlarında hayran kalmışlardır; ve onların yaratılışları nuranî ve tabiî olduğu cihetle, Âdem'in unsurlara ait yaratılışından daha üstündür. Fakat onların bu üstünlüğü insân-ı hayvana, yani noksan insana göredir. Çünkü insân-ı hayvanın hakikati halkiyetinde (yaratılmışlığında) ve nuraniyeti unsurlara ait karanlığında gizli ve yok olmuştur. Fakat Hakk'ın cemâl nurlarında hayran kalmış ve yok olmuş olup bütün ilâhî isimlere mazhar olan insân-ı kâmil, yüce meleklerden daha üstündür; ve onun halkiyeti (yaratılmışlığı) hakkıyetinde (Hak oluşunda) ve unsurlara ait karanlığı nuraniyetinde yok olur. Böyle bir insan, ilâhî isimlerin bütünlüğü kuvvetiyle yüce ve aşağı âlemlerde tasarruf sahibidir. Bu sebeple o saadet sahibi, bu kuvvetle yeryüzünün ve göklerin her tarafını dolaşır. Onun için asla engeller yoktur. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur: "Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin bucaklarından geçmeye gücünüz yeterse geçin. Ancak bir sultan (ilâhî bir güç) olmaksızın geçemezsiniz."

(Rahmân, 55/33) ya'ni “Ey cin ve ins tâifesi, ak- târ-ı semâvât ve arzdan nüfûz etmeğe kudretiniz varsa, nüfûz edin! Nüfûz edemezsiniz; ancak sultân, ya'ni kuvvet-i ilâhiyye ile nüfûz edebilirsiniz.” Demek ki her biri birer insân-ı nâkıs olan Avrupa erbâb-ı fenninin ara sıra Merih'e ve Kamer'e sefer tasavvurları, bu hâlleriyle ilelebed bir temennîden ibâret kalacaktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Rahmân, 55/33) yani "Ey cin ve insan topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından nüfuz etmeye gücünüz varsa, nüfuz edin! Nüfuz edemezsiniz; ancak sultan, yani ilahi kuvvet ile nüfuz edebilirsiniz." Demek ki her biri birer noksan insan olan Avrupa fen adamlarının ara sıra Mars'a ve Ay'a sefer tasavvurları, bu hâlleriyle sonsuza dek bir temenniden ibaret kalacaktır.

İmdi nefes-i ilâhînin ma'rifetini murâd eden kimse, âlemi bilsin. Zîrâ nefsini bilen kimse, âlemde zâhir olan Rabb'ini bilir. Ya'ni âlem o nefes-i Rahmânîde zâhir oldu ki, Allah Teâlâ o nefes-i Rahmânî ile esmâsında müşâhede ettiği kerb ve ıztırâbı o esmâdan tenfîs eyledi. Zîrâ esmâ kendi eserlerinin adem-i zuhûrundan ve zâtta mahbûs kaldıklarından dolayı ız- tırâb içinde idiler. Zât-ı mutlak onların bu hâllerini kendi zâtında bulduğu ve müşâhede buyurduğu cihetle rahmeten-li'l-esmâ, [15/79] nefes-i Rahmânîsini bi'l-irsâl mümtedd kıldı; ve bu tenfîs, mahzâ nefes-i Rahmânî, esmâ âsârının sebeb-i zuhûru olduğu için vâki' oldu. Binâenaleyh Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, suver-i esmâiyyesinden ibaret olan avâlimi, kendi nefes-i Rahmânîsinde îcâd etmekle, kendi nefesine ihsân eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ilâhî nefesin bilgisini isteyen kimse, âlemi bilsin. Çünkü nefsini bilen kimse, âlemde görünen Rabb'ini bilir. Yani âlem o Rahmânî nefeste ortaya çıktı ki, Yüce Allah o Rahmânî nefes ile isimlerinde gözlemlediği sıkıntı ve ıstırabı o isimlerden giderdi. Çünkü isimler, kendi eserlerinin ortaya çıkmamasından ve zâtta hapsolmalarından dolayı ıstırap içindeydiler. Mutlak Zât, onların bu hâllerini kendi zâtında bulduğu ve gözlemlediği için, isimlere rahmet olarak, Rahmânî nefesini göndererek uzattı; ve bu giderme, sırf Rahmânî nefes, isimlerin eserlerinin ortaya çıkış sebebi olduğu için gerçekleşti. Bu sebeple Yüce ve Münezzeh Hakk Teâlâ hazretleri, kendi isimlerinin suretlerinden ibaret olan âlemleri, kendi Rahmânî nefesinde var etmekle, kendi nefsine ihsân etti.

İmdi nefes-i Rahmânî için vâki' olan ilk eser, ancak bu cenâbda, ya'ni esmâ-i ilâhiyye hazretinde vâki' oldu. Ondan sonra emr-i zuhûr, son mevcûda varıncaya kadar, tenfis-i gumûm ile, ya'ni esmâda adem-i zuhûr sebebiyle vâki' olan kerb ve ıztırabı tenfîs ve izâle ile nâzil olarak zâil olmadı. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye nâmütenâhî olduğu cihetle onların âsârı dahi nâmütenâhîdir. Şu hâlde tecelliyât-ı ilâhiyye mine'l-ezel ilelebed munkatı' değildir. Ve son mevcûddan maksad arzımıza âit olan son mevcûddur. Zîrâ kıyâmet-i kübrâda bizim âlemimizin sûreti bozulur; ve âlemimiz bozulmakla tecelliyât-ı ilâhiyye munkatı' olmaz. Çünkü fezâ-yı lâ-yetenâhîde avâlim-i şehîdiyye-i bî-nihâye vardır. Bunların efrâdı bir taraftan tekevvün ve diğer taraftan tefessüd etmektedir. Bu bâbdaki îzâhât gerek mukaddemede ve gerek Fass-ı Ademî'de geçti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Rahmânî nefes için meydana gelen ilk eser, ancak bu yüce makamda, yani ilahi isimler hazretinde meydana geldi. Ondan sonra, zuhur emri, son varlığa varıncaya kadar, sıkıntıların giderilmesiyle, yani isimlerde zuhur etmeme sebebiyle meydana gelen keder ve ıstırabı giderme ve ortadan kaldırma ile inerek sona ermedi. Çünkü ilahi isimler sonsuz olduğu için, onların eserleri de sonsuzdur. Bu durumda, ilahi tecelliler ezelden ebede kesintiye uğramaz. Ve son varlıktan maksat, bizim arzımıza ait olan son varlıktır. Çünkü büyük kıyamette bizim âlemimizin şekli bozulur; ve âlemimiz bozulmakla ilahi tecelliler kesintiye uğramaz. Çünkü sonsuz uzayda, sayısız şahit âlemler vardır. Bunların fertleri bir taraftan oluşmakta ve diğer taraftan bozulmaktadır. Bu konudaki açıklamalar gerek mukaddimede gerekse Ademî Fass'ında geçti.

Bâlâdaki فَامْتَنَّ على نَفْسِه بما أَوْجَدَهُ فِي نَفَسِهِ ibaresindeki birinci نَفْس ]nefs[ (sükûn-i fâ ile) “zât” maʼnâsına ve ikinci نَفَس (feth-i fâ ile) “soluk” ma'nâsına geldiği takdîrde ma'nâ-yı ibâre: “Allah Teâlâ kendi nefesinde, ya'ni soluğunda îcâd etmekle kendi nefsine, zâtına ihsân etti" sûretinde olur. Şurrâh-ı kirâmdan Mevlânâ Câmî ve Yakūb Hân ve Bosnevî Abdullah efendiler hazarâtı böyle almışlar. Ve Abdülganî Nâblusî ikisini de “fa”nın fethiyle almıştır. Müreccah olan birincinin sükûn-i fâ ve ikincinin feth-i fâ ile olmasıdır. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye niseb-i zâtiyyedir; ve niseb-i zâtiyye ise zâtın “ayn"ıdır. Binâenaleyh esmâya olan ihsân, zâta âit olur; ve Hak suver-i âlemi kendi nefsinde ve zâtında îcâd buyurmuştur. Fefhem cidden! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yukarıdaki فَامْتَنَّ على نَفْسِه بما أَوْجَدَهُ فِي نَفَسِهِ ibaresindeki birinci nefs (fâ harfinin sükûnu ile) "zât" anlamına ve ikinci nefes (fâ harfinin fethası ile) "soluk" anlamına geldiği takdirde ibarenin anlamı: "Yüce Allah kendi nefsinde, yani soluğunda var etmekle kendi nefsine, zâtına ihsan etti" şeklinde olur. Değerli şârihlerden Mevlânâ Câmî ve Yakub Han ve Bosnevî Abdullah efendiler hazretleri böyle anlamışlardır. Abdülganî Nâblusî ise ikisini de "fa"nın fethasıyla almıştır. Tercih edilen, birincinin fâ harfinin sükûnu ile ve ikincinin fâ harfinin fethası ile olmasıdır. Çünkü ilâhî isimler zâta ait bağıntılardır; zâta ait bağıntılar ise zâtın aynısıdır. Bu sebeple isimlere olan ihsan, zâta ait olur; ve Hak, âlem suretlerini kendi nefsinde ve zâtında var etmiştir. Öyleyse iyice anla!

Şiir: فَالْكُلُّ فِي عَيْنِ النَّفَسُ كَالضَّوْءِ فِي ذَاتِ الْغَلَسْ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şiir: "Her şey, nefsin hakikatinde, karanlıktaki ışık gibidir."

Nefesin "ayn"ında olan her şey, gece karanlığının âhirindeki zav' gibidir. Yukarıda avâlimin ve bu avâlim üzerlerindeki suverin nasıl teşekkül ettiği icmâlen beyân edilmiş idi. [15/80] Erbâb-ı fenne malûm olduğu üzere fezâ-yı bî-nihâye karanlıktır. Künhünün idrâki mümkin olmayan zât-ı mutlaka, nefes-i Rahmânîsini tenfîs ettikde, o nefes gece karanlığının âhirinde matla'-ı şemsde tahassul eden hafîf ziyâya müşâbih bir ziyâ veren sehâbe sûretinde mütekâsif olur. İşte bilcümle suver-i esmâiyye-i ilâhiyye zât-ı nefes-i Rahmânî olan bu sehâbede mündericdir. Nefes-i Rahmânî mümtedd olup esfele nüzûl ile mütekâsif oldukça bu sûretler peyderpey meydân-ı zuhûr ve bürûza gelir. Nitekim إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِمْ مِنْ نُورِهِ ya'ni Allah Teâlâ mahlûkātı zulmette yarattı; sonra onların üzerine nûrundan saçtı” hadîs-i şerîfiyle de bu hakîkate işâret buyurulur. Karanlık fezâda herhangi bir âlemin aslı, teşekkül ve tekevvün ettiği sırada bu beyt-i şerîfteki ma'nânın basar-ı hissî ile müşâhedesini arzû eden, mü'min-i mütefennin, mirsad ile fezâdaki sehâbeleri tarassud etsin! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nefesin "ayn"ında (hakikatinde) olan her şey, gece karanlığının sonundaki şafağa benzer. Yukarıda âlemlerin ve bu âlemler üzerindeki suretlerin nasıl oluştuğu genel olarak açıklanmıştı. Fen (bilim) erbabına malum olduğu üzere, sonsuz uzay karanlıktır. Hak'ın künhünün (gerçek mahiyetinin) idraki imkânsız olan mutlak Zât, Rahmânî Nefes'ini teneffüs ettiğinde, o nefes, gece karanlığının sonunda güneşin doğuş yerinde oluşan hafif ışığa benzeyen bir ışık veren bulut (sehâbe) suretinde yoğunlaşır. İşte bütün ilâhî isimlerin suretleri, Rahmânî Nefes'in zâtı olan bu bulutta içkindir. Rahmânî Nefes uzayıp aşağıya doğru inerek yoğunlaştıkça, bu suretler peyderpey ortaya çıkma ve görünme alanına gelir. Nitekim "إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِمْ مِنْ نُورِهِ" yani "Allah Teâlâ mahlûkatı karanlıkta yarattı; sonra onların üzerine nurundan saçtı" hadis-i şerifiyle de bu hakikate işaret buyurulur. Karanlık uzayda herhangi bir âlemin aslının, oluşup meydana geldiği sırada bu şerif beyitteki anlamın duyusal gözlemlenmesini arzu eden, mü'min-i mütefennin (bilimle uğraşan mümin), teleskop ile uzaydaki bulutları gözlemlesin!

وَالْعِلْمُ بِالْبُرْهَانِ فِي

سَلْخِ النَّهَارِ لِمَنْ نَعَسْ

فَيَرَى الَّذِي قَدْ قُلْتُهُ

رُؤْيَا تَدُلُّ عَلَى النَّفَسِ

Ve burhân ile ilim, gün âhirinde uyuyan kimseye mahsustur. İmdi o kimse benim dediğimi, nefese delâlet eder rü'yâ görür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve burhan ile ilim, günün sonunda uyuyan kimseye özgüdür. Şimdi o kimse, benim dediğimi, nefese delalet eden rüya görür.

Ya'ni nefes-i Rahmânînin hakîkat üzere ma'rifeti, keşf ve ayân ve zevk ve vicdân iledir. Nehâr-ı keşf ise tecellî-i ilâhî güneşinin tulûuyla zâhir olur. Binâenaleyh bilâ-keşf yalnız burhân-ı aklî ile nefes-i Rahmânî hakkında hâsıl olan ilim, keşf gündüzünü, bî-ma'nâ kıyl ü kāl ile geçirip gün âhirinde nevm-i gaflete dalan kimseye mahsustur. Böyle bir kimse bizim nefes-i Rahmânî hakkındaki beyânâtımızı nefes-i Rahmânîye delâlet eden bir rüyâ gibi görür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Rahmânî nefesin hakikat üzere bilgisi, keşif, gözle görme, zevk ve vicdan iledir. Keşif gündüzü ise ilâhî tecellî güneşinin doğuşuyla ortaya çıkar. Bu sebeple, keşifsiz olarak sadece aklî delil ile Rahmânî nefes hakkında elde edilen bilgi, keşif gündüzünü anlamsız dedikodularla geçirip gün sonunda gaflet uykusuna dalan kimseye özgüdür. Böyle bir kimse, bizim Rahmânî nefes hakkındaki açıklamalarımızı, Rahmânî nefese işaret eden bir rüya gibi görür.

Ma'lûm olsun ki, keşf iki nevi' üzeredir. [15/81] Biri hissî, diğeri maʼnevîdir. Tabîr-i dîğerle biri îfâkî, diğeri enfüsîdir. Evvelki beyt-i şerîfin şerhinde keşf-i fennî dâiresinde nefes-i Rahmânî hakkında verilen îzâhât keşf-i hissî ve âfâkî nev'indendir. Bu keşiften terakkî olundukda keşf-i enfüsî hâsıl olur ki, zevkî ve vicdânîdir. Her iki keşfe işâreten Kur'ân-ı Kerîm'de سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ )Fussilet, 41/53( [Biz âyâtımızı âfâkta ve kendi nefislerinde onlara gösteririz, tâ ki Hak on- lara zâhir olur.] buyurulur. Bu iki beyt-i şerîfte ise, keşfeynden ârî olarak yalnız nazar-ı fikrî ile nefes-i Rahmânî hakkında hâsıl olan ilmin rüyâ mesâbesinde olduğu beyân buyurulur. Velâkin keşf-i hissî keşf-i maʼnevî gibi değildir. Keşf-i maʼnevî sâhibi Haktan aslâ gaflette olmaz. Keşf-i hissî sâhibi ise, suver-i sâire-i âlemin müşâhedesiyle gaflete düşer. Burhân-ı aklî ile bilen kimse ise, büsbütün gaflete matmûs olup bu ilim ile mağrûr olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, keşif iki çeşittir. Biri hissî (duyularla algılanan), diğeri manevîdir. Başka bir ifadeyle biri âfâkî (dış âleme ait), diğeri enfüsîdir (iç âleme ait). İlk şerefli beytin şerhinde (açıklamasında) fennî keşif dairesinde Rahmânî nefes hakkında verilen açıklamalar, hissî ve âfâkî keşif türündendir. Bu keşiften ilerlendiğinde, zevkî (tadılarak elde edilen) ve vicdanî olan enfüsî keşif meydana gelir. Her iki keşfe işaretle Kur'ân-ı Kerîm'de "سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ" (Fussilet, 41/53) [Biz ayetlerimizi ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara gösteririz, ta ki Hak onlara açıkça belirsin.] buyurulur. Bu iki şerefli beyitte ise, iki keşiften uzak olarak sadece fikrî bakışla Rahmânî nefes hakkında elde edilen ilmin rüya mesabesinde (derecesinde) olduğu beyan buyurulur. Velakin hissî keşif, manevî keşif gibi değildir. Manevî keşif sahibi Hak'tan asla gaflette olmaz. Hissî keşif sahibi ise, âlemin diğer suretlerini müşahede etmekle (görmekle) gaflete düşer. Aklî delille bilen kimse ise, tamamen gaflete gömülüp bu ilimle mağrur (gururlu) olur.

فِي تِلَاوَتِهِ «عَبَسْ»

فَيُرِيحُهُ مِنْ كُلِّ غَمَّ

İmdi onu, "Abese" tilâvetinde her bir gamdan irâha eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi onu, "Abese" sûresini okumakta her bir gamdan rahatlatır.

Ya'ni keşf-i hissî gibi ayne'l-yakîn ve keşf-i maʼnevî gibi hakka'l-yakîn mertebelerinde olmayan burhân-ı aklî ile nefes-i Rahmânî hakkındaki ilm-i yakîn, selh-ı nehårda uyuyan kimseyi عَبَسَ وَتَوَلّى )Abese, 80/1) [Yüzünü ekşitti ve çevirdi.] âyet-i kerîmesinin tilâvetinde her bir gamdan irâha eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, duyusal keşif gibi ayne'l-yakîn (gözle görme kesinliği) ve manevî keşif gibi hakka'l-yakîn (gerçeğin ta kendisini yaşama kesinliği) mertebelerinde olmayan aklî delil ile Rahmânî nefes hakkındaki ilm-i yakîn (bilgi kesinliği), selh-ı nehârda (gündüzün sonunda) uyuyan kimseyi "عَبَسَ وَتَوَلّى" (Yüzünü ekşitti ve çevirdi.) (Abese, 80/1) ayet-i kerimesinin tilavetinde her bir gamdan rahatlatır.

عَبَسَ وَتَوَلَّى ، أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى، وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى ، أَوْ يَذَّكَرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى

Malûm olsun ki عَبَسَ وَتَوَلَّى ، أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى، وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى ، أَوْ يَذَّكَرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى Abese, 80/1-4) [Yüzünü ekşitti ve çevirdi. Ona amâ geldiğinden dolayı mı? Ne bilirsin, belki o müzekkâ ve mutahhar olur; yâhud mütenassıh ve müteyakkız olur?! Binâenaleyh ona nasîhat menfaat verir.] âyet-i kerîmesinin sebeb-i nüzülü budur ki: Bir gün (S.a.v.) Efendimiz bazı müşrikînin îmân etmelerine tamaan onları kelimât-ı mülayime ve münasibe ile îmâna da'vet buyurmakta idi. O sırada Abdullah ibn Ümmi Mektûm ismindeki sahâbî geldi; kendisi a'mâ idi. Şuğl-i Resûlullah'ı ve meclisin ahvâlini müşâhede edemediğinden: "Ya Resulallah bana nasîhat buyur!" diyerek kelâm-ı nebevîyi kat'eyledi. Bu kat’-ı kelâm (S.a.v.) Efendimiz'e kerîh geldi. Ondan i'râz buyurup daha mühim olan emr-i da'vetle iştigāle devam buyurdu. Onun üzerine (S.a.v.) Efendimiz'e bu âyet-i itâb nâzil oldu. Ma'nâ-yı münîfi: “Ona amâ geldikde yüzünü ekşitip çevirdi. Sana ne şey bildirdi? [15/82] Belki o müzekkî ola veyâhud va'z ile mütenassıh ve müntefi' ola!” Bu âyet-i kerîmenin nüzûlünden sonra (S.a.v.) Efendimiz ona rast geldikçe: “Merhaba, yâ Abdallah, Rabb'im senin için bana itâb etti" buyurarak gönlünü alırlar idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "Yüzünü ekşitti ve çevirdi. Ona amâ geldiğinden dolayı mı? Ne bilirsin, belki o müzekkâ (arınmış) ve mutahhar (temizlenmiş) olur; yâhud mütenassıh (öğüt alan) ve müteyakkız (uyanık) olur?! Bu sebeple ona nasihat fayda verir." (Abese, 80/1-4) ayet-i kerimesinin iniş sebebi şudur: Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bazı müşriklerin iman etmelerini umarak, onları uygun ve yumuşak sözlerle imana davet etmekteydi. O sırada Abdullah ibn Ümmi Mektûm ismindeki sahabî geldi; kendisi amâ idi. Resûlullah'ın meşguliyetini ve meclisin durumunu göremediğinden: "Ya Resulallah bana nasihat buyur!" diyerek peygamberin sözünü kesti. Bu söz kesme, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) hoş gelmedi. Ondan yüz çevirip daha önemli olan davet işiyle meşgul olmaya devam etti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) bu sitem ayeti indi. Anlamı şudur: "Ona amâ geldiğinde yüzünü ekşitip çevirdi. Sana ne şey bildirdi? Belki o arınmış olur veyahut vaaz ile öğüt alan ve faydalanan olur!" Bu ayet-i kerimenin inişinden sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona rast geldikçe: "Merhaba, ey Abdullah, Rabb'im senin için bana sitem etti" buyurarak gönlünü alırdı.

İmdi bu âyet-i kerîmenin burada vech-i zikri budur ki: Bilcümle suver-i âlem nefes-i Rahmânînin imtidâdiyle teseffülünden husûle gelmiştir; ve nefes-i Rahmânî ise zât-ı mutlakın “ayn”ıdır. Binâenaleyh suver-i âlemin kâffesi min-haysü'l-hakîka ve'l-bâtın Haktır. Ve insan dahi suver-i âlem- den bir sûret olup, suver-i muhîtiyyesi ile gece gündüz münasebetedir. Ba'zan kendi muhîtinde abûs tecelliyâta ve ba'zan beşûş ahvâle müsâdif olur. Tecelliyât-ı abûseye müsâdif olduğu vakit fiilen “Abese ve tevella” sû- resini tilâvet ile meşgüldür. Zîrâ heyet-i mecmûa-i âlem Kur'ân-ı fiilîdir. Gerek mü'min ve gerek kâfir mâdemki bu âlem içindedir, fiilen tilâvet-i Kur'ân ile meşgüldür. Velâkin bu tilâvetten gaflettedirler. Binâenaleyh avâ- limin kıvamı nefes-i Rahmânî ile olduğunu burhân-ı aklî ile bilen kimse, böyle tecelliyât-ı abûseye müsâdif oldukda, nereden geldiğini bilir; ve bu ilim kendisinin ıztırabına râhat-bahş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu âyet-i kerîmenin burada zikredilmesinin sebebi şudur: Âlemdeki bütün sûretler (varlık biçimleri), Rahmânî nefesin uzamasıyla (yayılmasıyla) aşağı doğru inmesinden meydana gelmiştir; Rahmânî nefes ise mutlak Zât'ın "ayn"ıdır (özüdür). Bu sebeple âlemdeki bütün sûretler, hakikat ve bâtın itibarıyla Hak'tır. İnsan da âlem sûretlerinden bir sûret olup, kuşatıcı sûretleriyle (kendi dışındaki varlıklarla) gece gündüz münasebet hâlindedir. Bazen kendi çevresinde asık suratlı tecellîlere (olumsuz olaylara) ve bazen güler yüzlü hâllere (olumlu olaylara) rastlar. Asık suratlı tecellîlere rastladığı zaman, fiilen "Abese ve tevella" sûresini (Kur'an'daki bir sûre) okumakla meşguldür. Çünkü âlemin bütün hâli, fiilî Kur'an'dır. Gerek mümin olsun gerek kâfir olsun, mademki bu âlem içindedir, fiilen Kur'an okumakla meşguldür. Ancak bu okumadan gaflettedirler. Bu sebeple, âlemlerin varlığının Rahmânî nefes ile olduğunu aklî delille bilen kimse, böyle asık suratlı tecellîlere rastladığında, nereden geldiğini bilir; ve bu ilim kendisinin ıstırabına rahatlık verir.

Biraz daha îzâh edelim. Meselâ burhân-ı aklî ile nefes-i Rahmânîyi bi- len kimse amâ-yı çeşm-i akla mübtelâ olan bir kimseden sû'-i muâmele görür. Onun bu muamelesine karşı yüzünü ekşitip ondan i'râz eder. İşte bu sırada "Abese ve tevellä" âyet-i kerîmesini fiilen tilâvet etmiş bulunur. Fakat bu ilim ile bilir ki, kendisine sû'-i muâmele eden kimsenin sûreti ve kezâ sûret-i muâmele nefes-i Rahmânîden mütevelliddir. Bu burhân-ı aklî ile Hakk'a teveccüh ve âyet-i kerîmenin mâbadiyle amele sa'yedip, o kim- seye kavl-i leyyin ile mukābele ve nasîhat eder; ve bu ilim sâyesinde gönlü müsterîh olur. Hakka'l-yakîn mertebesini var kıyâs et! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Biraz daha açıklayalım. Örneğin, aklî delil ile Rahmânî nefesi bilen kimse, aklın gözü kör olan bir kimseden kötü muamele görür. Onun bu muamelesine karşı yüzünü ekşitip ondan yüz çevirir. İşte bu sırada "Abese ve tevellâ" (Yüzünü ekşitti ve sırtını döndü) âyet-i kerîmesini fiilen okumuş bulunur. Fakat bu ilim ile bilir ki, kendisine kötü muamele eden kimsenin sûreti ve aynı şekilde muamele sûreti Rahmânî nefesten meydana gelmiştir. Bu aklî delil ile Hakk'a yönelip ve âyet-i kerîmenin devamıyla amel etmeye çalışıp, o kimseye yumuşak söz ile karşılık verir ve nasihat eder; ve bu ilim sayesinde gönlü rahat olur. Hakkalyakîn (gerçeğin kesin bilgisi) mertebesini var say!

وَلَقَدْ تَجَلَّى لِلَّذِي

قَدْ جَاءَ فِي طَلَبِ الْقَبَسْ

فَرَاهُ نَارًا وَهُوَ نُورٌ

فِي الْمُلُوكِ وَفِي الْعَسَسْ

Ve ateş talebinde gelen kimseye muhakkak tecellî etti. İmdi onu ateş gördü. Hâlbuki o mülûkte ve aseste nûr idi. [15/83] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve ateş talebinde gelen kimseye muhakkak tecellî etti. Şimdi onu ateş gördü. Hâlbuki o, mülûkte (melekût âleminde) ve aseste (duyulur âlemde) nûr idi.

Ya'ni muhakkak Hak Teâlâ hazretleri, ısınmak için ateş talebinde bulu- nan Mûsâ (a.s.)a ağaçtan ateş sûretinde tecellî edip, apaşikare إِنِّي أنا الله (Ka- sas, 28/30) [Ben Allâhım!] diye hitâb buyurdu. Mûsâ (a.s.), o tecellî eden şeyi, hitâbdan mukaddem, ateş gördü. Hâlbuki o şey mülûkte ve aseste, ya'ni âlîde ve sâfilde, zâhir olan nûr idi. Zîrâ emr-i tecellî bilcümle suver-i âlemi muhît ve cümle suver için “heyûla” olan nefes-i Rahmânî ile vâki' oldu ki, suver-i ulviyye ve süfliyye onun tekâsüfünden husûle gelmiştir. Nefes-i Rahmânî zâttan sâdır ve yine zâtta mümtedd olduğu cihetle zâtın “ayn”ı olduğundan, ağaçtan zâhir olan ateş sûretinden إِنِّي أَنَا اللهُ )Kasas, 28/30) [Ben Allâhım!] hitâbının sudûru müsteb'ad değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani muhakkak Yüce Allah, ısınmak için ateş arayan Mûsâ (a.s.)'a ağaçtan ateş şeklinde tecelli edip, apaçık bir şekilde "إِنِّي أنا الله" (Kasas, 28/30) [Ben Allah'ım!] diye hitap buyurdu. Mûsâ (a.s.), o tecelli eden şeyi, hitaptan önce, ateş olarak gördü. Hâlbuki o şey, mülk âleminde ve en aşağıda, yani yücede ve aşağıda, görünen nur idi. Çünkü tecelli emri, âlemin bütün suretlerini kuşatan ve bütün suretler için "heyûla" (ilk madde, cevher) olan Nefes-i Rahmânî (Rahman'ın Nefesi — Hakk'ın varlığı âleme yayması) ile gerçekleşti ki, yüce ve aşağı suretler onun yoğunlaşmasından meydana gelmiştir. Nefes-i Rahmânî zâttan sâdır olduğu ve yine zâtta uzayıp gittiği cihetle zâtın "ayn"ı (özü) olduğundan, ağaçtan görünen ateş suretinden "إِنِّي أَنَا اللهُ" (Kasas, 28/30) [Ben Allah'ım!] hitabının çıkması uzak bir ihtimal değildir.

فَإِذَا فَهِمْتَ مَقَالَتِي

تَعْلَمْ بِأَنَّكَ مُبْتَئِسْ

İmdi eğer sen benim makālemi anladınsa, bilirsin ki muhakkak sen fakîrsin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi eğer sen benim makalemi anladınsa, bilirsin ki muhakkak sen fakîrsin.

Ya'ni Hak Teâlâ'nın ayn-ı zâtı olan nefes-i Rahmânîsiyle mezâhir-i ul- viyye ve süfliyyede zâhir olduğuna dâir bulunan makālemi anladın ve zev- kine vardın ise bilirsin ki, sen fakîr ve müflissin. Zîrâ senin vücûdun nefes-i Rahmânîde zâhir ve müteayyin olan bir sûrettir; ve sen kendi vücûdunla kendi vücudunda mevcûd değilsin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın zâtının aynısı olan Rahmânî nefesiyle yüce ve aşağı mertebelerdeki zuhur yerlerinde (mazharlarda) ortaya çıktığına dair makalemi anladın ve zevkine vardın ise bilirsin ki, sen fakir ve muhtaçsın. Çünkü senin varlığın, Rahmânî nefeste ortaya çıkan ve belirlenen bir sûrettir; ve sen kendi varlığınla kendi varlığında mevcut değilsin.

لَوْ كَانَ يَطْلُبُ غَيْرَ ذَا

لَرَاهُ فِيهِ وَمَا نَكَسْ

Eğer bunun gayrını taleb eder olaydı, elbette O'nu onda görürdü ve yüz çevirmez idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer bunun dışındakini talep etseydi, elbette O'nu onda görürdü ve yüz çevirmezdi.

Ya'ni Mûsâ (a.s.) eğer ateşten başka bir şeye muhtaç olup da onu taleb ede idi, elbette ayn-ı zât olan nefes-i Rahmânîyi o muhtaç olduğu şeyin sûretinde görür ve ondan rû-gerdân olmaz idi. Hak Teâlâ'nın Cenâb-ı Mûsâ'nın muhtaç olduğu ateş sûretindeki tecellîsine dâir olan îzâhat Fass-ı Mûsevî'de îzah olunacaktır. [15/84] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Mûsâ (a.s.) eğer ateşten başka bir şeye muhtaç olup da onu talep etseydi, elbette zâtın kendisi olan Rahmânî nefesi o muhtaç olduğu şeyin sûretinde görür ve ondan yüz çevirmezdi. Yüce Allah'ın Mûsâ'nın muhtaç olduğu ateş sûretindeki tecellîsine dair açıklamalar Mûsevî Fass'ında açıklanacaktır.

وأما هذه الكَلِمَةُ العِيسَوِيَّةُ لمَّا قَامَ لها الحقُّ في مَقَامِ حَتَّى نَعْلَمَ وَيَعْلَمَ»

اسْتَفْهَمَهَا عَمَّا نُسِبَ إليها هَلْ هو حَقٌّ أَمْ لا مَعَ عِلْمِهِ الأَوَّلِ بِهَلْ وَقَعَ ذلك

الأمر أم لا، فقال له : أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَهَيْنِ مِنْ دُونِ

الله، فلا بُدَّ في الأدب من الجواب للمُسْتَفْهِم، لأنَّه لَمَّا تَجَلَّى له في هذا

المقام وهذه الصورة اقْتَضَتِ الحِكْمَةُ الجواب في التَّفْرِقَةِ بِعَيْنِ الجَمْعِ، فقال

وَقَدَّمَ التَّنْزِيهَ سُبْحَانَكَ ، فَحَدَّدَ بالكافِ الَّتِي تَقْتَضِي المُوَاجَهَةَ والخِطَابَ،

مَا يَكُونُ لِي مِن حَيْثُ أنا لِنَفْسِي دُونَكَ أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقِّ أَيْ

ما تَفْتَضِيهِ هُوِيَّتِي ولا ذَاتِي، إِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ، لأَنَّك أنت القَائِلُ،

ومَنْ قَالَ أَمْرًا فَقَدْ عَلِمَ ما قال، وأنت اللّسَانُ الَّذِي أَتَكَلَّمُ به، كما أَخْبَرَنَا

رسول الله ﷺ عن ربه في الخَبَرِ الإلهي ، فقال: «كُنْتُ لِسَانَهُ الَّذِي يَتَكَلَّمُ

به». فَجَعَلَ هُوِيَّتَهُ عَيْنَ لسانِ المُتَكَلِّم ونَسَبَ الكلام إلى عبده، ثُمَّ تَمَّمَ

العبد الصالح الجواب بقوله : تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي والمُتَكَلِّمُ الحَقُّ، وَلَا

أَعْلَمُ ما فيها، فَنَفَى العِلْمَ عن هُوِيَّةِ عيسى من حيث هويته لا من حيث

إِنَّه قَائِلٌ وذُو أَثَرِ، إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ ، فجاء بالفَصْلِ والعِمَادِ تَأْكِيدًا

للبيان واعتمادًا عليه، إذ لا يَعلَمُ الغيبَ إِلَّا هو ، فَفَرَّقَ وجَمَّعَ، وَوَحَدَ وكَثَّرَ،

وَوَسَّعَ وضَيَّق .

Ve ammâ bu Kelime-i Îseviyye, vaktâki Hak için حَتَّى نَعْلَمَ وَيَعْلَمَ ]Ta ki biz bilelim ve o bilsin.] makāmında kāim oldu, ona nisbet olunan şeyden, ilm-i evveli ile beraber, o Hak mıdır, yoksa değil midir? Bu emir, vâki' oldu mu, yoksa olmadı mı? İstifhâm etti. İmdi ona dedi: "Beni ve vâlidemi Allâh'ın gayrı olarak iki ilâh ittihâz edin diye nâsa sen mi söyledin?” (Mâide, 5/116) Böyle olunca müstefhim için, edeb- de cevâb lâzımdır. Zîrâ vaktâki onun için bu makāmda ve bu sûret- te tecellî etti; hikmet, ayn-ı cem' ile tefrikada cevabı iktizâ eyledi. Binâenaleyh dedi: سُبْحَانَكَ Seni tenzîh ederim"; ve tenzîhi takdîm etti. Şu hâlde muvâcehe ve hitâbı iktizâ eden "kâf” ile tahdîd eyledi. مَا يَكُونُ لِي “Bana layık olmaz”, Sensiz nefsim için enâniyetim haysiye- tinden. أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٌّ "Hakkım olmayan şeyi söylemekliğim”, ya'ni hüviyetimin ve zâtımın iktizâ [15/85] ettiği şeyi إِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ “Eğer ben onu söyledim ise, onu bilirsin." Zîrâ söyleyen sen- sin; ve bir emri kāil olan kimse, muhakkak söylediğini bilir; ve sen lisânsın ki, ben onunla tekellüm ederim. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) haber-i ilâhîde bize Rabb'inden ihbâr edip كُنْتُ لِسَانَهُ الَّذِي يَتَكَلَّمُ بِهِ "Ben onun tekellüm ettiği lisânı olurum” buyurdu. Böyle olunca ken- di hüviyetini mütekellimin ayn-ı lisânı kıldı ve kelâmı da abdine nisbet etti. Ba'dehû abd-i sâlih )تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِيهَا “Sen benim nefsimde olan şeyi bilirsin; ve ben, onda olan şeyi bilmem" kavliyle tetmîm etti. Böyle olunca ilmi, hüviyyet-i Îsâ'dan nefyetti; onun hüvi- yeti olduğu haysiyetten, onun kāil ve zû-eser olması haysiyetinden değil. إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ )Maide/116) “Muhakkak sen mübâlağa ile gaybleri bilicisin.” Binâenaleyh beyânı te'kîden ve ona i'timâden fasl ve imâdı getirdi. Zîrâ gaybı ancak O bilir. İmdi tefrîk etti, cem'etti; tevhîd etti, teksîr etti; tevsî etti ve tazyîk etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ama bu İsevî Kelime (Hz. İsa), Hak için "Ta ki biz bilelim ve o bilsin" makamında durduğu zaman, kendisine nispet edilen şeyden, yani Hak mıdır, yoksa değil midir; bu emir meydana geldi mi, yoksa gelmedi mi diye, ilk ilmiyle beraber sorguladı. Şimdi ona dedi: "Beni ve annemi Allah'tan başka iki ilah edinin diye insanlara sen mi söyledin?" (Maide, 5/116). Böyle olunca, sorgulayan için edepte cevap lazımdır. Çünkü Hak, onun için bu makamda ve bu surette tecelli ettiği zaman; hikmet, cem' (birlik) ile tefrika (ayrılık) aynında cevabı gerektirdi. Bu sebeple dedi: "Seni tenzih ederim"; ve tenzihi öne aldı. Şu halde, muvacehe (yüz yüze gelme) ve hitabı gerektiren "kâf" (sen zamiri) ile sınırladı. "Bana layık olmaz", Sensiz nefsim için enaniyetim (benliğim) haysiyetinden. "Hakkım olmayan şeyi söylemekliğim", yani hüviyetimin ve zâtımın gerektirdiği şeyi "Eğer ben onu söyledim ise, onu bilirsin." Çünkü söyleyen sensin; ve bir emri söyleyen kimse, muhakkak söylediğini bilir; ve sen lisansın ki, ben onunla konuşurum. Nasıl ki Resûlullah (s.a.v.) ilahi haberde bize Rabb'inden bildirip "Ben onun konuştuğu lisanı olurum" buyurdu. Böyle olunca kendi hüviyetini konuşanın ayn-ı lisanı (konuşanın bizzat dili) kıldı ve kelamı da kuluna nispet etti. Daha sonra salih kul "Sen benim nefsimde olan şeyi bilirsin; ve ben, onda olan şeyi bilmem" kavliyle tamamladı. Böyle olunca ilmi, İsa'nın hüviyetinden nefyetti (kaldırdı); onun hüviyeti olduğu haysiyetten, onun söyleyen ve eser sahibi olması haysiyetinden değil. "Muhakkak sen mübalağa ile gaybleri bilicisin." (Maide/116). Bu sebeple beyanı teyit etmek ve ona güvenmek için fasl (ayırma) ve imadı (uzatma) getirdi. Çünkü gaybı ancak O bilir. Şimdi tefrik etti (ayırdı), cem'etti (birleştirdi); tevhid etti (birledi), teksir etti (çoğalttı); tevsi etti (genişletti) ve tazyik etti (daralttı).

Ya'ni bu Kelime-i Îseviyye, vaktâki Hak Teâlâ için حَتَّى نَعْلَمَ وَيَعْلَمَ [Tâ ki biz bilelim ve o bilsin.] makāmında, ya'ni makām-ı imtihan ve ihtibârda kāim oldu, kullarından bazılarının Cenâb-ı İsa'ya nisbet ettikleri ulûhiyeti, Hak Teâlâ hazretleri ilm-i zâtî ve ezelîsiyle bildiği hâlde, bu nisbet hak mıdır, değil midir? Ve nisbet emri vâki' oldu mu, olmadı mı? Cenâb-ı Îsâdan sordu. Kelime-i Îseviyye'nin makām-ı imtihanda kāim olması vücûh-i adîde ile zâhirdir. Evvelâ sûret-i tekevvünü bir bakirede oldu. Binâenaleyh nâsın bir kısmı inkâr edip, hâşâ zinâdan oldu dediler. Sâniyen ölüyü diriltti, anadan doğma körlerin gözünü açtı; ulûhiyet isnâd ettiler. Sâlisen yahûdîlerin sû’-i kasdinde, cism-i mer’îsi, bâlâda îzâh olunduğu üzere, ecsâm-ı sâireye benzemedi; katlinde mütereddid kaldılar. Demek ki Hak Teâlâ Kelime-i Îseviyye'yi kendisi için makām-ı ihtibârda kāim kıldı; ve "ihtibâr" ilm-i zevkîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu İsevî Kelime (Hz. İsa), Yüce Allah için "حَتَّى نَعْلَمَ وَيَعْلَمَ [Tâ ki biz bilelim ve o bilsin.]" makamında, yani imtihan ve sınama makamında durduğu zaman, kullarından bazılarının Hz. İsa'ya nispet ettikleri ilâhlığı, Yüce Allah kendi zâtî ve ezelî ilmiyle bildiği hâlde, "Bu nispet hak mıdır, değil midir? Ve nispet emri meydana geldi mi, gelmedi mi?" diye Hz. İsa'dan sordu. İsevî Kelime'nin imtihan makamında durması birçok yönden açıktır. Öncelikle, oluşum şekli bir bakirede meydana geldi. Bu sebeple insanların bir kısmı inkâr edip, hâşâ, "Zinadan oldu." dediler. İkinci olarak, ölüyü diriltti, anadan doğma körlerin gözünü açtı; (bunun üzerine) ilâhlık isnat ettiler. Üçüncü olarak, Yahudilerin suikast girişiminde, görünen cismi, yukarıda açıklandığı üzere, diğer cisimlere benzemedi; (bu yüzden) öldürme konusunda tereddütte kaldılar. Demek ki Yüce Allah İsevî Kelime'yi kendisi için sınama makamında durdurdu; ve "sınama" zevkî (yaşayarak elde edilen) bir ilimdir.

“Hattâ na'leme ve ya'leme” kavliyle وَلَتَبْلُوَنَّكُمْ [15/86] حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) [Biz sizi imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhidîn ve sâbirîni biz bilelim!] âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Kurrâ-i seb'a bu ayet-i kerîmedeki نَعْلَمَ kelimesini “nûn” ile okurlar. Ve kurrâdan Ebû Bekir Şu’be eimme-i kurrâdan bulunan Asım'dan rivâyeten وَلَيَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى يَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ [O sizi elbette imtihan eder, ta ki sizden mücâhid olanları bilsin.] kırâat etmiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Şeyh (r.a.) “hattâ na'leme ve yaʼleme” ibâresiyle bu iki kırâatle bu âyet-i kerîmeye işâret buyurmuştur. Ve bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı münîfi hakkındaki îzâhât Fass-ı Şîsî'de mürür etmiş ve o sırada “ilm-i zâtî” ile “ilm-i esmâî ve sıfâtî” arasındaki fark gösterilmiş olduğundan burada tekrârına lüzûm görülmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hattâ na'leme ve ya'leme" sözüyle, "وَلَتَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ" (Muhammed, 47/31) [Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücahitleri ve sabredenleri biz bilelim!] ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yedi kıraat imamı (kurrâ-i seb'a) bu ayet-i kerimedeki "نَعْلَمَ" kelimesini "nûn" ile okurlar. Kıraat imamlarından Ebû Bekir Şu'be ise, kıraat imamlarının önde gelenlerinden Âsım'dan rivayetle, "وَلَيَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى يَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ" [O sizi elbette imtihan eder, ta ki sizden mücahit olanları bilsin.] şeklinde kıraat etmiştir. Bu sebeple Cenâb-ı Şeyh (r.a.) "hattâ na'leme ve ya'leme" ifadesiyle, bu iki kıraatle bu ayet-i kerimeye işaret buyurmuştur. Bu ayet-i kerimenin yüce anlamı hakkındaki açıklamalar, Şis Fassı'nda geçmiş ve o sırada "ilm-i zâtî" (Allah'ın zâtına ait ilim) ile "ilm-i esmâî ve sıfâtî" (Allah'ın isimlerine ve sıfatlarına ait ilim) arasındaki fark gösterilmiş olduğundan, burada tekrarına lüzum görülmedi.

İşte Kelime-i Îseviyye makām-ı imtihân ve ihtibârda kāim olduğu için Hak Teâlâ, kendisine nisbet olunan ulûhiyeti da'vâ edip etmediğini Cenâb-ı Îsådan istifhâm edip buyurdu ki: "Beni ve anamı Allah'ın gayrı olarak iki ilâh ittihâz edin diye nâsa sen mi söyledin?" (Mâide, 5/116) Ya'ni sana nisbet olunan emr-i ulûhiyyet nefs-i emrde sâbit midir ve bu söz senden sâdır mıdır, değil midir? İmdi suâle karşı cevab vermek muktezâ-yı edeb olduğundan, Cenâb-ı Îsa'nın dahi edebe riâyeten, müstefhim olan Hak için cevab vermesi lâzım geldi. Zîrâ Hak Teâlâ Cenâb-ı Îsaya makām-ı tefrikada ve sûret-i istifhamda tecellî etti. Ve “Ente” hitâbıyla ayn-1 cem'de Îsa'yı ayırdı. Hikmet dahi, ayn-ı cem' ile tefrikada cevabı iktizâ ettiğinden Hz. Îsâ dahi öyle yapıp, böylece cevab verdi ve dedi: “Sübhaneke” “Seni tenzîh ederim”; ve söze evvelen “tenzîh” ile başladı. Şu hâlde muvâcehe ve hitâbı iktizâ eden "Sübhâneke" kelimesinin "kâf"ı ile Hakkı tahdîd etti. Zîrâ “Sen” deyince onun mukābili “ben” gelir; ve bittabi' "Sen” ile “ben”in hudûdu ayrıdır. Binâenaleyh tahdîd olur. Ve “tenzîh”in tahdîd ol- duğu Fass-1 Nûhî ile Fass-ı Hûdîde mürur etti. مَا يَكُونُ لِي (Maide, 5/116) “Bana lâyık olmaz”, ya'ni enâniyetim ve taayyünüm ile Sen'den infirâdım haysiyetiyle, hakkım olmayan sözü söylemek nefsime lâyık olmaz. [15/87] Ya'ni hüviyetimin ve zâtımın iktizâ etmediği sözü söylemek hakkım de- ğildir. Zîrâ benim hüviyetim ve zâtım ubûdiyeti iktizâ eder. Ulûhiyet ise, zâtına mahsustur. Ubûdiyetle muttasıf olan kimse nasıl iddiâ-yı ulûhiyyet edebilir? إِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ "Eğer ben onu söyledim ise, Sen onu bilirsin." Zîrâ benim vücûdum, vücûd-ı hakîkîne muzâf bir vücuddur; ve vücûd-1 izâfîmde, hayât, ilim, sem', basar ve kelâm gibi ne kadar sıfat mevcûd ise, cümlesi senin bu sıfatlarının pertevi ve aksidir; ve benim vücûdum senin mertebe-i imkânda benim sûretimde zuhûrun ve taayyününden ibarettir. Binâenaleyh benden söyleyen Sen'sin; ve bir kimse bir şey söylemiş olsa, muhakkak söylediğini bilir; ve Sen benim lisânımsın ki, ben o lisânla te- kellüm ederim. İmdi bu tarz tefsîr, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in hadîs-i kudsîde bize Rabb'inden ihbaren كُنْتُ لِسَانَهُ الَّذِي يَتَكَلَّمُ بِهِ "Ben onun tekellüm ettiği lisânı olurum" buyurmasıyla sâbittir; ve bu hadîs-i şerîfin tafsîli diğer fasslar- da bi'd-defeât mürûr etti. Bu hadîs-i kudsîde Hak Teâlâ, vücûd-ı Hak'ta müstehlek olan kurb-i ferâiz mertebesindeki abdinin hîn-i tekellümünde, kendi hüviyetini onun lisânının “ayn”ı kıldı; ve fakat kelâmı abde nisbet buyurdu. Badehû abd-i salih olan Îsa (a.s.( تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِيهَا “Sen benim nefsimde olan şeyi bilirsin ve ben nefsimde olan şeyi bilmem” kavliyle cevabını itmâm eyledi. Ya'ni benim hüviyetim Sen'den ibâret oldu- ğu ve benim nefs-i müteayyinim Sen'in zâhirin bulunduğu cihetle, Sen be- nim nefsimde olan şeyi bilirsin; ve nefsimin bâtını ve hüviyeti Sen olduğun için ben nefsimde olan şeyi bilmem. Zîrâ “hüviyet”ini ancak Sen bilirsin; ve Sen'in hüviyetini ben aslâ bilemem. Çünkü o hüviyet gaybü'l-gaybdır ve ebtan-ı butûndur. Böyle olunca lisân-ı İsâ ile mütekellim olan Hak, İsâ'nın hüviyetinden ilmi nefyetti; ve bu nefy-i ilim, Hak İsâ'nın hüviyeti olduğu haysiyetten vâki' oldu; yoksa İsâ kâil ve zû-eser olduğu haysiyetten vâki' olmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte İsa Kelimesi (İsa'nın hakikati) imtihan ve sınama makamında kâim olduğu için Yüce Allah, kendisine nispet edilen ilâhlık iddiasında bulunup bulunmadığını İsa'dan sorarak buyurdu ki: "Beni ve anamı Allah'tan başka iki ilâh edinin diye insanlara sen mi söyledin?" (Mâide, 5/116) Yani sana nispet edilen ilâhlık işi, gerçekte sabit midir ve bu söz senden mi sâdır olmuştur, değil midir? Şimdi, soruya cevap vermek edep gereği olduğundan, İsa'nın da edebe riâyeten, soruyu soran Hak için cevap vermesi lâzım geldi. Çünkü Yüce Allah, İsa'ya tefrika (ayrılık) makamında ve soru sorma sûretinde tecellî etti. Ve "Sen" hitabıyla cem' (birlik) aynında İsa'yı ayırdı. Hikmet de, cem' aynıyla tefrikada cevabı gerektirdiğinden Hz. İsa da öyle yapıp, böylece cevap verdi ve dedi: "Sübhaneke" "Seni tenzîh ederim"; ve söze evvelen "tenzîh" ile başladı. Şu hâlde, muvâcehe (yüz yüze gelme) ve hitabı gerektiren "Sübhâneke" kelimesinin "kâf"ı ile Hakkı tahdîd etti (sınırladı). Çünkü "Sen" deyince onun mukabili "ben" gelir; ve tabiî olarak "Sen" ile "ben"in hududu ayrıdır. Bu sebeple tahdîd olur. Ve "tenzîh"in tahdîd olduğu Nuh Fassı ile Hud Fassı'nda geçti. مَا يَكُونُ لِي (Maide, 5/116) "Bana lâyık olmaz", yani enâniyetim ve taayyünüm (belirginleşmem) ile Sen'den infirâdım (ayrılığım) haysiyetiyle, hakkım olmayan sözü söylemek nefsime lâyık olmaz. Yani hüviyetimin ve zâtımın gerektirmediği sözü söylemek hakkım değildir. Çünkü benim hüviyetim ve zâtım kulluğu gerektirir. İlâhlık ise, Zâtına mahsustur. Kullukla muttasıf olan kimse nasıl ilâhlık iddiasında bulunabilir? إِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ "Eğer ben onu söyledim ise, Sen onu bilirsin." Çünkü benim varlığım, Senin hakikî varlığına izafe edilmiş bir varlıktır; ve benim izafî varlığımda, hayat, ilim, işitme, görme ve kelâm gibi ne kadar sıfat mevcut ise, hepsi Senin bu sıfatlarının parıltısı ve aksidir; ve benim varlığım Senin imkân mertebesinde benim sûretimde zuhûrun ve taayyününden ibarettir. Bu sebeple benden söyleyen Sen'sin; ve bir kimse bir şey söylemiş olsa, muhakkak söylediğini bilir; ve Sen benim lisânımsın ki, ben o lisânla tekellüm ederim. Şimdi bu tarz tefsir, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in hadîs-i kudsîde bize Rabb'inden ihbaren كُنْتُ لِسَانَهُ الَّذِي يَتَكَلَّمُ بِهِ "Ben onun tekellüm ettiği lisânı olurum" buyurmasıyla sabittir; ve bu hadîs-i şerîfin tafsili diğer fasslarda defalarca geçti. Bu hadîs-i kudsîde Yüce Allah, Hak varlığında müstehlek olan (yok olan) kurb-i ferâiz (farzlarla yakınlaşma) mertebesindeki kulunun konuşması anında, kendi hüviyetini onun lisânının "ayn"ı (özü) kıldı; ve fakat kelâmı kula nispet buyurdu. Daha sonra salih kul olan İsa (a.s.) تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِيهَا "Sen benim nefsimde olan şeyi bilirsin ve ben nefsimde olan şeyi bilmem" kavliyle cevabını tamamladı. Yani benim hüviyetim Sen'den ibaret olduğu ve benim müteayyin (belirginleşmiş) nefsim Senin zâhirin bulunduğu cihetle, Sen benim nefsimde olan şeyi bilirsin; ve nefsimin bâtını ve hüviyeti Sen olduğun için ben nefsimde olan şeyi bilmem. Çünkü "hüviyet"ini ancak Sen bilirsin; ve Senin hüviyetini ben asla bilemem. Çünkü o hüviyet gaybü'l-gaybdır (gaybın gaybıdır) ve ebtan-ı butûndur (sırların en gizlisidir). Böyle olunca İsa'nın lisânıyla mütekellim (konuşan) olan Hak, İsa'nın hüviyetinden ilmi nefyetti (reddetti); ve bu ilim nefyi, Hak İsa'nın hüviyeti olduğu haysiyetten (yönden) vâki oldu; yoksa İsa kâil (söyleyen) ve zû-eser (eser sahibi) olduğu haysiyetten vâki olmadı.

Kur'ân-ı Kerîm'de تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ (Mâide, 5/116) [15/88] vârid olduğu hâlde, Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın (فِيهَا) وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي sûretinde îrâdı, nefs-i İsâ, nefs-i Hakk'ın “ayn”ı olduğundan dolayıdır. وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ “Ben senin nefsinde olan şeyi bilmem” sözü Cenâb-ı İsâ'nın nefs-i Hak'ta olan şeyi bilmediğini ifâde eder. (فِيهَا) وَلَا أَعْلَمُ مَا “Ben onda olan şeyi bilmem” kavli ise, ha zamîrinin نَفْسِي تَعْلَمُ مَا فِي ibâresindeki نَفْسِي kelimesine râci' olması hasebiyle, Cenâb-ı İsâ'nın kendi nefsinde olan şeyi bilmediğini gösterir. Zîrâ nefs-i İsâ Hakk'ın nefsidir; ve Hakk'ın nefsinde olan şeyi Hak'tan gayrı kimse bilmez. Onun için Cenâb-ı İsâ, kendi nefsinde olan şeyden ilmi nefyetti. إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ (Mâide, 5/116) “Muhakkak, mübâlağa ile guyûbu bilen Sen'sin, Sen!” Ya'ni Cenâb-ı İsâ hitâb-ı cevâbisinde أَنْتَ dedikten sonra, bir de أَنْتَ kelimesini isti'mâl etti. Çünkü bu cevâbı ayn-ı cem'de “tefrika” üzerine idi. İşte ayn-ı cem'de “fark” beyânını te'kîden ve ona i'timâden إِنَّكَ [inneke]den sonra أَنْتَ [ente] kelimesini getirdi ki “Gaybleri bilen ancak Sen'sin, Sen!” demek idi. Zîrâ gerek cem'de ve gerek farkda gaybleri bilen ancak Allah Teâlâ'dır. Böyle olunca Cenâb-ı İsâ, سُبْحَانَكَ [Sübhâneke] deyip Hakk'ı tenzîh etmekle, kendisiyle Hakk'ı tefrîk etti. إِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ “Eğer ben dedim ise, onu Sen bilirsin” demekle kendisini ve Hakk'ı cem'eyledi ve tevhîd etti. Ve تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ (Mâide, 5/116) kavliyle kendi nefsini ve Hakk'ın nefsini zikretmekle teksîr eyledi. Ve إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ (Mâide, 5/116) demekle de “cem” ve “fark” mertebelerindeki ulûmun kâffesini Hakk'a tahsîs ederek tevsî' etti. Ve diğer taraftan ulûm-i mukayyedeyi gerek kendi nefsinden ve gerek gayrılarından nefyetmekle tazyîk etmiş oldu. Binâenaleyh Cenâb-ı İsâ'nın cevâbında, tefrîk ve cem', ve tevhîd ve teksîr, ve tevsî' ve tazyîk olduğu sâbit oldu. [15/89] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kur'ân-ı Kerîm'de تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ (Mâide, 5/116) [15/88] ifadesi geçtiği hâlde, Cenâb-ı Şeyh (r.a.)'ın (فِيهَا) وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي şeklinde aktarması, İsâ'nın nefsinin, Hakk'ın nefsinin "ayn"ı (özü) olmasından dolayıdır. وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ "Ben senin nefsinde olan şeyi bilmem" sözü, Cenâb-ı İsâ'nın Hak'ın nefsinde olan şeyi bilmediğini ifade eder. (فِيهَا) وَلَا أَعْلَمُ مَا "Ben onda olan şeyi bilmem" sözü ise, "ha" zamirinin تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي ibaresindeki نَفْسِي kelimesine dönmesi sebebiyle, Cenâb-ı İsâ'nın kendi nefsinde olan şeyi bilmediğini gösterir. Çünkü İsâ'nın nefsi Hakk'ın nefsidir; ve Hakk'ın nefsinde olan şeyi Hak'tan başka kimse bilmez. Onun için Cenâb-ı İsâ, kendi nefsinde olan şeyden ilmi nefyetti (bilmediğini söyledi). إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ (Mâide, 5/116) "Muhakkak, gaybleri mübâlağa ile bilen Sen'sin, Sen!" Yani Cenâb-ı İsâ, cevabî hitabında أَنْتَ dedikten sonra, bir de أَنْتَ kelimesini kullandı. Çünkü bu cevabı, ayn-ı cem'de (birlik hâlinde) "tefrika" (ayrılık) üzerine idi. İşte ayn-ı cem'de "fark" (ayrılık) beyanını pekiştirmek ve ona güvenmek için إِنَّكَ [inneke]den sonra أَنْتَ [ente] kelimesini getirdi ki "Gaybleri bilen ancak Sen'sin, Sen!" demekti. Çünkü gerek cem'de (birlikte) ve gerek farkda (ayrılıkta) gaybleri bilen ancak Allah Teâlâ'dır. Böyle olunca Cenâb-ı İsâ, سُبْحَانَكَ [Sübhâneke] deyip Hakk'ı tenzîh etmekle, kendisiyle Hakk'ı tefrîk etti (ayırdı). إِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ "Eğer ben dedim ise, onu Sen bilirsin" demekle kendisini ve Hakk'ı cem'eyledi (birleştirdi) ve tevhîd etti (birledi). Ve تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ (Mâide, 5/116) sözüyle kendi nefsini ve Hakk'ın nefsini zikretmekle teksîr eyledi (çoğalttı). Ve إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ (Mâide, 5/116) demekle de "cem" ve "fark" mertebelerindeki bütün ilimleri Hakk'a tahsîs ederek tevsî' etti (genişletti). Ve diğer taraftan mukayyed (sınırlı) ilimleri gerek kendi nefsinden ve gerek başkalarından nefyetmekle tazyîk etmiş oldu (daralttı). Bu sebeple Cenâb-ı İsâ'nın cevabında, tefrîk (ayırma) ve cem' (birleştirme), ve tevhîd (birleme) ve teksîr (çoğaltma), ve tevsî' (genişletme) ve tazyîk (daraltma) olduğu sabit oldu. [15/89]

ثُمَّ قَالَ مُتَمِّمًا لِلْجَوَابِ: «مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ، فَنَفَى أَوْلًا مُشِيرًا

إلى أنه ما هو ثمَّة ، ثُمَّ أَوْجَبَ القولَ أَدَبًا مع المُسْتَفْهِمِ، وَلَوْ لَمْ يَفْعَلْ ذلك

لَاتَّصَفَ بِعَدَمِ علم الحَقَائِقِ وحَاشَاهُ من ذلك، فقال: ﴿إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ،

وأنت المُتَكَلِّمُ على لساني وأنت لساني، فَانْظُرْ إلى هذه التَّنْبِيهِ الرُّوحِيَّةِ

الإلهيَّةِ ما أَلْطَفَهَا وأَدَقَّهَا ، أَنِ اعْبُدُوا اللهَ ، فَجَاءَ باسم «الله» لاختلاف

العباد في العبادات واختلافِ الشَّرَائِعِ وَلَمْ يَخُصَّ اسْمًا خَاصَّا دُونَ اسم، بـل

جَاءَ بالاسم الجَامِعِ لِلْكُلِّ ، ثم قال : رَبِّي وَرَبَّكُمْ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ نِسبته إلى

موجود ما بالرُّبُوبِيَّةِ لَيْسَتْ عين نسبته إلى موجودٍ آخر، فَلِذَلِكَ فَصَّلَ بقوله :

رَبِّي وَرَبَّكُمْ بالكِنَايَتَيْنِ كنايةِ المُتَكَلِّمِ بِهِ وكناية المخاطب، إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي

بِهِ ، فَأَثْبَتَ نفسَه مَأْمُورًا ، ولَيْسَتْ سوى عُبُودِيَّتِهِ، إذ لا يُؤْمَرُ إِلَّا مَن يُتَصَوَّرُ

منه الامتثال وإن لَمْ يَفْعَلْ ، ولمَّا كان الأمرُ يَنْزِلُ بِحُكْمِ المَرَاتِبِ لذلك يَنْصَبِعُ

كلُّ مَنْ ظَهَرَ في مَرْتَبَةٍ ما بما تُعْطِيه حقيقة تلك المرتبةِ، فَمَرْتَبَةُ المَأْمُورِ لها

حُكْمٌ يَظْهَرُ في كل مأمور، ومرتبة الآمر لها حُكْمٌ يَبْدُو في كلِّ آمر، فيقول

الحقُّ : أَقِيمُوا الصَّلَاةَ فهو الآمِرُ، والمُكَلَّفُ المأمور، ويقول العبد: رَبِّ

اغْفِرْ لِي ، فهو الآمر والحقُّ المأمور، فما يَطْلُبُ الحق من العبد بأمـره هـو

بِعَيْنِهِ ما يَطْلُبُ العبد من الحقِّ بأمره، ولهذا كان كلُّ دعاء مُجَابًا ولا بُدَّ، وإن

تَأَخَّرَ كما يَتَأَخَّرُ عن بعض المُكَلَّفِين فَمَنْ أُقِيمَ مُخَاطَبًا بإقامةِ الصَّلَاةِ، فَلَا

يُصَلِّي في وقتٍ فَيُؤَخِّرُ الامتثال ، ويُصَلِّي فِي وقت آخَرَ إن كان مُتَمَكِّنًا من

ذلك، فلا بد من الاجابة ولو بالقَصْدِ.

Ondan sonra cevâba mütemmim olarak dedi: مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ )Mâide, 5/117) “Ben onlara ancak onunla bana emreylediğin şeyi dedim.” İmdi o vücûdda olmadığına işâret edici olduğu hâlde evvelâ nefyetti; ba'dehû müstefhim ile edeben kavli îcâb eyledi. Ve eğer böyle yapmasa idi, hakāyıka adem-i ilim ile muttasıf olurdu; hâlbuki o bundan münezzehdir. İmdi dedi: "Ben ancak onunla bana emretti- ğin şeyi dedim.” Hâlbuki benim lisânım üzere mütekellim olan ancak Sen'sin; ve Sen benim lisânımsın. İmdi sen bu tenbîh-i rûhiyye-i ilâ- hiyyeye bak ki o ne latîf ve rakîktir! ]15/90[ أَنِ اعْبُدُوا الله )Mâide 5/117) "Allâh'a ibâdet ediniz!” İmdi ibâdâtta ubbâdın ihtilâfından ve şerâyiin ihtilafından dolayı "Allah” ismini getirdi; ve ismin gayrı olarak bir ism-i hâssı tahsîs etmedi. Belki küll için câmi' olan ismi getirdi. Ba'dehû رَبِّي وَرَبَّكُمْ “Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz” dedi. Ve maʼlûmdur ki, O'nun rubûbiyet ile bir mevcûda nisbeti, mevcûd-i âhara nisbeti- nin “ayn”ı değildir. İşte bunun için رَبِّي وَرَبَّكُمْ (Maide, 5/117) kavliyle, kinâye-i mütekellim ve kinâye-i muhâtab olan iki kinâye ile fasletti. إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ “Ancak bana onunla emrettiğin şeyi.” İmdi kendi nefsi- ni me'mûr olduğu hâlde isbât etti; hâlbuki onun ubûdiyetinin gayrı değildir. Zîrâ her ne kadar yapmasa da, ancak kendisinden imtisâl tasavvur olunan kimse emrolunur. Ve vaktâki emr, merâtibin hükmü ile nâzil olur, bunun için bir mertebede zâhir olan her bir kimse, bu mertebe hakîkatinin i'tâ ettiği şeyle munsabiğ olur. İmdi mertebe-i me'mûr için bir hüküm vardır ki, her meʼmûrda zâhir olur; ve mer- tebe-i âmir için dahi bir hüküm vardır ki, her bir âmirde âşikâr olur. Böyle olunca Hak, أَقِيمُوا الصَّلاةَ (Bakara, 2/43) “Namaz kılın!” der. Şu hâlde O âmir ve mükellef meʼmûrdur. Ve abd رَبِّ اغْفِرْ لي (Arâf, 7/151) "Yâ Rab beni mağfiret et!" der. Bu hâlde o âmir ve Hak me'mûrdur. İmdi Hakk'ın ona emr ile abdden taleb ettiği şey, abdin O'na emr ile Hak'tan taleb ettiği şeyin "ayn"ıdır. Ve bunun için, her ne kadar teah- hur ederse de, her bir duâ mücâb oldu ve lâbüddür. Nitekim ikāmet-i salât ile muhâtaban ikamet olunanlardan olan mükelleflerin ba'zısI teahhur eder. Binâenaleyh vakit içinde namaz kılmaz, imtisâli te'hîr eder. Eğer buna kādir olursa, vakt-i âhar içinde namaz kılar. Velev ki kasd ile olsun, icâbet lâzımdır. Ma'lûm olsun ki, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Mâide'nin nihâyetinde mezkûr olan âyet-i kerîmeyi lisân-ı hakîkat üzere tefsîr buyururlar. Ve bu âyet-i kerîmeyi burada zikretmek, teshîlen-li'l-kā- riîn, fâideyi mûcib görüldüğünden buraya dercolundu: [15/91] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra cevaba tamamlayıcı olarak dedi: "Ben onlara ancak onunla bana emrettiğin şeyi dedim." (Mâide, 5/117). Şimdi o, varlıkta olmadığına işaret edici olduğu hâlde, önce nefyetti; daha sonra edeben soru soran bir ifadeyle sözü gerekli kıldı. Ve eğer böyle yapmasaydı, hakikatlere bilgisizlikle nitelenmiş olurdu; hâlbuki o bundan münezzehtir. Şimdi dedi: "Ben ancak onunla bana emrettiğin şeyi dedim." Hâlbuki benim dilim üzere konuşan ancak Sensin; ve Sen benim dilimsin. Şimdi sen bu ilâhî ruhî uyarıya bak ki o ne latif ve incedir! "Allah'a ibadet ediniz!" (Mâide 5/117). Şimdi ibadetlerde ibadet edenlerin ihtilafından ve şeriatlerin ihtilafından dolayı "Allah" ismini getirdi; ve ismin dışında özel bir isim tahsis etmedi. Aksine, bütün için kapsayıcı olan ismi getirdi. Daha sonra "Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz" dedi. Ve bilinmelidir ki, O'nun rububiyet ile bir varlığa nispeti, başka bir varlığa nispetinin aynısı değildir. İşte bunun için "Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz" (Maide, 5/117) sözüyle, mütekellim zamiri ve muhatap zamiri olan iki zamirle ayırdı. "Ancak bana onunla emrettiğin şeyi." Şimdi kendi nefsini emrolunmuş olduğu hâlde ispat etti; hâlbuki onun kulluğunun dışı değildir. Zira her ne kadar yapmasa da, ancak kendisinden itaat tasavvur olunan kimse emrolunur. Ve ne zaman ki emir, mertebelerin hükmü ile nazil olur, bunun için bir mertebede zahir olan her bir kimse, bu mertebe hakikatinin verdiği şeyle boyanır. Şimdi emrolunan mertebe için bir hüküm vardır ki, her emrolunanda zahir olur; ve emreden mertebe için dahi bir hüküm vardır ki, her bir emredende aşikâr olur. Böyle olunca Hak, "Namaz kılın!" (Bakara, 2/43) der. Şu hâlde O emreden ve mükellef emrolunandır. Ve kul "Yâ Rab beni mağfiret et!" (Arâf, 7/151) der. Bu hâlde o emreden ve Hak emrolunandır. Şimdi Hakk'ın ona emir ile kuldan talep ettiği şey, kulun O'na emir ile Hak'tan talep ettiği şeyin aynısıdır. Ve bunun için, her ne kadar teahhur ederse de, her bir dua mücâb oldu ve kaçınılmazdır. Nasıl ki namazın ikamesi ile muhatap olanlardan olan mükelleflerin bazısı teahhur eder. Bu sebeple vakit içinde namaz kılmaz, itaati tehir eder. Eğer buna kadir olursa, başka bir vakit içinde namaz kılar. Velev ki kasıt ile olsun, icabet lazımdır. Bilinmelidir ki, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Kur'ân-ı Kerîm'de Mâide suresinin sonunda zikredilen ayet-i kerimeyi hakikat dili üzere tefsir buyururlar. Ve bu ayet-i kerimeyi burada zikretmek, okuyuculara kolaylık sağlamak amacıyla faydalı görüldüğünden buraya dercedildi:

وَإِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَهَيْنِ مِنْ دُونِ اللَّهِ

قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقِّ إِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ

مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ، مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلَّا مَا

أَمَرْتَنِي بِهِ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي

كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ، إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ

تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ . (118-5/116 ,Mâide)

İmdi bâlâda geçen metn-i şerîfte “allâmü'l-guyûb”a kadar tefsîr buyurulmuş idi. Bu metinde dahi ikinci âyet-i kerîmenin tefsîrine şürû' edip buyururlar ki: Îsâ (a.s.) badehû cevaba mütemmim olarak &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, yukarıda geçen şerif metinde "allâmü'l-guyûb"a kadar tefsir edilmişti. Bu metinde de ikinci ayet-i kerimenin tefsirine başlayıp buyururlar ki: İsa (a.s.) daha sonra cevabına tamamlayıcı olarak

مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ

“Ben onlara demedim, illâ şu şeyi ki Sen bana onunla emretmiş idin" dedi. İmdi bu “Ben demedim” kavliyle o vücûdda olmadığına, ya'ni vücûd-ı Hak'ta müstehlek olduğuna işâret edici olduğu hâlde, evvelen kavli kendinden nefyetti. Badehû &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ben onlara demedim, ancak şu şeyi ki Sen bana onunla emretmiş idin" dedi. Şimdi bu "Ben demedim" sözüyle o vücûdda olmadığına, yani Hak'ın varlığında yok olduğuna işaret edici olduğu hâlde, öncelikle sözü kendinden nefyetti. Daha sonra

أَأَنْتَ قُلْتَ

]Sen mi söyledin?] hitâbıyla, müstefhim olan Hakk'a karşı edebe riayeten &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Sen mi söyledin?" hitabıyla, soru soran Hakk'a karşı edebe riayet ederek

إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ

]Ancak bana onunla emrettiğin şeyi.] kavliyle söz söylediğini îcâb, ya'ni isbât etti. Binâenaleyh cevabında kelime-i tevhîdde mündemic olan sırra ittiba etti. Zîrâ “lâ ilâhe illallah" cümlesi, evvelâ nefy ve badehû isbât üzerine mürettebdir. Çünkü vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde olan nefy-i vücûd, edebdir. Badehû müstefhimin cevabını ihmal etmeyip, lisân-ı münasible cevâb-ı lâzımı vermek edebe riâyetkârlıktır. Binâenaleyh Îsâ (a.s.) dahi böyle yaptı. Eğer o böyle yapmamış olsa idi hakāyıka adem-i ilim ile muttasıf olurdu. Halbuki Cenâb-ı Îsâ hâșâ ki hakāyıka adem-i ilim ile muttasıf ola; o bundan âlîdir. Cenâb-ı Îsa'nın badehû isbât-ı kavl ile &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Ancak bana onunla emrettiğin şeyi.] sözüyle, söz söylediğini gerektirdi, yani ispat etti. Bu sebeple cevabında kelime-i tevhidde gizli olan sırra uydu. Çünkü "lâ ilâhe illallah" cümlesi, önce nefy (olumsuzlama) ve sonra ispat üzerine kuruludur. Zira hakiki varlık karşısında varlığın olumsuzlanması edeptir. Sonra, soru soranın cevabını ihmal etmeyip, uygun bir dille gerekli cevabı vermek edebe riayet etmektir. Bu sebeple İsa (a.s.) da böyle yaptı. Eğer o böyle yapmamış olsaydı, hakikatleri bilmemekle nitelenirdi. Halbuki Cenab-ı İsa, haşa ki hakikatleri bilmemekle nitelensin; o bundan yücedir. Cenab-ı İsa'nın sonra sözle ispat etmesiyle

إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ

demesinin îzâhı budur ki: "Ben şu şeyi dedim ki Sen bana onunla emrettin." Hâlbuki benim lisânım ile mütekellim olan Sen’sin. Bu cevâb ayn-ı cem” ve “kurb-i ferâiz” makāmıdır. “Ve Sen benim lisânımsın” bu da ayn-ı fark ve “kurb-i nevâfil" makāmıdır. İmdi sen bu tenbîh-i rûhiyye-i ilâhiyyeye bak ki ne kadar latîf ve rakîktir! Ya'ni "cem' ile fark" ve "tahdîd ile tenzîh" ve "kesret ile vahdet" ve "dıyk ile si'a” [15/92] ve “isbât ile nefy” ve “kurb-i nevâfil ile kurb-i ferâiz" tenbîhine mübtenî olarak rûhî ve ilâhî olan Îsâ (a.s.)dan sâdır olan cevabın ne kadar latîf ve rakîk olduğuna nazar et! Bosnevî Abdullah Efendi ve Yakūb Hân ve Tevîl-i Muhkem şerhlerinde metindeki ibare &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

demesinin açıklaması şudur ki: "Ben şu şeyi söyledim ki Sen bana onunla emrettin." Hâlbuki benim dilimle konuşan Sensin. Bu cevap, ayn-ı cem' (birlik hâli) ve kurb-i ferâiz (farzlarla yakınlık) makamıdır. "Ve Sen benim dilimsin" bu da ayn-ı fark (ayrılık hâli) ve kurb-i nevâfil (nafilelerle yakınlık) makamıdır. Şimdi sen bu ruhsal ve ilâhî uyarıya bak ki ne kadar latif ve incedir! Yani "cem' ile fark" ve "tahdit ile tenzih" ve "kesret ile vahdet" ve "darlık ile genişlik" ve "ispat ile nefy" ve "kurb-i nevâfil ile kurb-i ferâiz" uyarısına dayanarak ruhsal ve ilâhî olan Îsâ (a.s.)'dan sâdır olan cevabın ne kadar latif ve ince olduğuna dikkat et! Bosnevî Abdullah Efendi ve Yakūb Hân ve Tevîl-i Muhkem şerhlerinde metindeki ibare

إلى هذه التَّنْبِيهِ الرُّوحِيَّةِ الإلهِيَّةِ

Butenbh-i rûhiyye-i ilâhiyyeye bak] ve Dâvûd-ı Kayserî ve Abdürrezzâk Kāşânî ve Bâlî Efendi şerhlerinde &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlâhî ruhanî uyarıya bak ve Dâvûd-ı Kayserî, Abdürrezzâk Kâşânî ve Bâlî Efendi şerhlerinde

إلى هذه التَّنْبِئَةِ الرُّوحِيَّةِ الإِلْهِيَّةِ

dir. Tenbie” tefile vezninde “ihbâr ve inbâ” ma'nâsına gelir. Mevlânâ Câmî ile Abdülganî Nâblusî şerhlerinde &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Tenbih" kelimesi, "tef'ile" vezninde "ihbar ve inba" (haber verme ve bildirme) anlamına gelir. Mevlânâ Câmî ile Abdülganî Nâblusî'nin şerhlerinde (açıklamalarında) de bu böyledir.

إلى هذه التَّثْنِيةِ الرُّوحِيَّةِ الإِلهِيَّةِ

sûretinde vaki olup bahse münasebeti zâhirdir. Zîrâ yukarıda gösterildiği vech ile Îsâ (a.s.) cevabında “cem” ile “fark"a; ve “kesret” ile "vahdet”e; ve “isbât” ile “nefy”e işâret etmiş idi. Bunlar ise “tesniye”dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

şeklinde meydana gelmiş olup konuya olan ilgisi açıktır. Çünkü yukarıda gösterildiği gibi İsa (a.s.) cevabında "cem" (toplama) ile "fark"a (ayırma); ve "kesret" (çokluk) ile "vahdet"e (birlik); ve "isbât" (kanıtlama) ile "nefy"e (reddetme) işaret etmişti. Bunlar ise "tesniye"dir (ikiliktir).

Îsâ (a.s.) cevabına devamla أَنِ اعْبُدُوا الله (Maide, 5/117) “Allah'a ibâdet ediniz, dedim" dedi. Rezzâk ve Cebbâr ve Hallâk gibi esmâ-i hâssadan birine ibâdet olunmasını tahsîs etmeyip “Allah” ismini zikrederek “Allâhʼa ibâdet ediniz!” dedi. Zîrâ ibâdette âbidler muhtelif olduğu gibi, şerâyi dahi muhteliftir. Ba'zı âbidin meşrebinde ism-i Bâtın'ın ve ba'zısında ism-i Zâhir'in iktizââtı; ve kezâ şerîatlerin ba'zısı tenzîh; ve ba'zısı teşbîh; ve ba'zısı tenzîhde teşbîh ve teşbîhde tenzîh üzerinedir. “Allah" ismi ise cemî'-i esmâ-i ilâhiyyeyi câmi' olduğu gibi, bilcümle vücûh-i ibâdâtı da müştemildir. İmdi âbidlerin meşâribi muhtelif olduğu cihetle cümlesini bir ism-i hâssa da'vet etmek muvâfık-ı hikmet değildir. Eğer da'vet olunsa bu da'vetten, bi-hasebi'l-meşreb, ba'zıları müstefîd olur ise de, ba'zıları fırâr eder. Onun için Îsâ (a.s.) ism-i câmi' olan “Allah”a da'vet etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İsa (a.s.) cevabına devamla "أَنِ اعْبُدُوا الله (Maide, 5/117) 'Allah'a ibadet ediniz,' dedim" dedi. Rezzâk, Cebbâr ve Hallâk gibi özel isimlerden birine ibadet olunmasını tahsis etmeyip "Allah" ismini zikrederek "Allah'a ibadet ediniz!" dedi. Çünkü ibadette kullar çeşitli olduğu gibi, şeriatler de çeşitlidir. Bazı kulların meşrebinde (manevî yolunda) Bâtın isminin, bazısında ise Zâhir isminin gereklilikleri; ve aynı şekilde şeriatlerin bazısı tenzih (Allah'ı noksanlıklardan arındırma); bazısı teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme); bazısı da tenzihte teşbih ve teşbihte tenzih üzerinedir. "Allah" ismi ise bütün ilahi isimleri kapsadığı gibi, tüm ibadet şekillerini de içerir. Şimdi, kulların meşrepleri çeşitli olduğu için hepsini özel bir isme davet etmek hikmete uygun değildir. Eğer davet olunsa, bu davetten, meşrebe göre, bazıları fayda görse de, bazıları kaçar. Onun için İsa (a.s.) kapsayıcı isim olan "Allah"a davet etti.

Badehû رَبِّي وَرَبَّكُمْ “Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz” dedi. Halbuki Hakk'ın her bir mevcûda karşı rubûbiyetle tecellîsi yekdîğerinin “ayn”ı değildir. Zîrâ her mevcûdun esmâ-i ilâhiyyeden bir Rabb-i hâssı olup o Rabb-i hâs o mevcûdun mürebbîsidir. İşte Hakk'ın rubûbiyetle bir mevcûda nisbeti, diğer mevcûda nisbetinin [15/93] “ayn”ı olmadığı için “Rabbî” kavliyle kinâye-i mütekellim ve “Rabbüküm” kavliyle kinâye-i muhâtab olan iki kinâye ile, ya'ni zamîr-i mütekellim ve zamîr-i muhâtab ile fasletti; ve kendi Rabb-i hâssıyla ümmetinin erbâb-ı hâssası arasını tefrîk etti. Velâkin bu tefrîk ile beraber ümmetini Rabb-i mutlak olan Allah'a da'vet etmiş oldu. Zîrâ “Allah” ismi, Îsâ (a.s.)ın Rabb-i hâssıyla ümmetinin erbâb-ı hâssasını câmi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra, "Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz" dedi. Hâlbuki Hakk'ın her bir varlığa karşı rubûbiyetle (Rab oluşuyla) tecellîsi (ortaya çıkışı) birbirinin aynısı değildir. Çünkü her varlığın ilâhî isimlerden özel bir Rabbi olup o özel Rab o varlığın terbiye edicisidir. İşte Hakk'ın rubûbiyetle bir varlığa nispeti (bağıntısı), diğer varlığa nispetinin aynısı olmadığı için "Rabbî" (Benim Rabbim) sözüyle mütekellim (konuşan) kinayesi ve "Rabbüküm" (Sizin Rabbiniz) sözüyle muhatap (hitap edilen) kinayesi olan iki kinaye ile, yani mütekellim zamiri (ben) ve muhatap zamiri (siz) ile ayırdı; ve kendi özel Rabbi ile ümmetinin özel Rableri arasını ayırdı. Velâkin bu ayırma ile beraber ümmetini mutlak Rab olan Allah'a davet etmiş oldu. Çünkü "Allah" ismi, Îsâ (a.s.)ın özel Rabbi ile ümmetinin özel Rablerini kapsar.

Îsa (a.s.( إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ ]Ancak bana onunla emrettiğin şeyi.] kavliyle kendi nefsini me'mûr olarak isbât etti. Hâlbuki nefsinin me'mûriyeti, kendisinin ubûdiyetinden başka bir şey değildir. Zîrâ her ne kadar kendisine emrolunan şeyi yapmasa bile, ancak kendisinde emre imtisâl tasavvur olunan kimseye emrolunur. Meʼmûriyet, ubûdiyet olunca Îsâ (a.s.) bu kavl ile nefsini ubûdiyet ile isbât etti. Vaktâki emr-i ilâhî, mezâhir-i ilâhiyyeye, o mezâhire âit merâtibin hükmü ile nâzil olur, işte bunun için, bir mertebede zâhir olan her bir kimse, bu mertebenin hakîkati ne şeyi verir ve ne hâli iktizâ ederse, o şey ve hâl ile munsabiğ olur ve o şeyin rengine boyanır. Binâenaleyh meʼmûr mertebesinde zâhir olan kimse ile âmir mertebesinde zâhir olan kimse için birer hüküm vardır ki, bu hükümler her bir me'mûr ve âmirde görünür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İsa (a.s.) "إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ" (Ancak bana onunla emrettiğin şeyi) sözüyle kendi nefsini memur (görevli) olarak ispat etti. Hâlbuki nefsinin memuriyeti, kendisinin kulluğundan başka bir şey değildir. Çünkü her ne kadar kendisine emrolunan şeyi yapmasa bile, ancak kendisinde emre uyma tasavvur olunan kimseye emrolunur. Memuriyet, kulluk olunca İsa (a.s.) bu söz ile nefsini kulluk ile ispat etti. Ne zaman ki ilâhî emir, ilâhî mazharlara (tecelli yerlerine), o mazharlara ait mertebelerin hükmü ile iner, işte bunun için, bir mertebede görünen her bir kimse, bu mertebenin hakikati ne şeyi verirse ve ne hâli gerektirirse, o şey ve hâl ile boyanır ve o şeyin rengine bürünür. Bu sebeple memur mertebesinde görünen kimse ile amir mertebesinde görünen kimse için birer hüküm vardır ki, bu hükümler her bir memur ve amirde görünür.

Böyle olunca Hak Teâlâ hazretleri أَقِيمُوا الصَّلَاةَ (Bakara, 2/43) “Namaz kılın!" der. Bu hâlde Hak "âmir" mertebesinde ve mükellef olan abd ise “meʼmûr” mertebesinde zâhirdir. Ve kezâ abd رَبِّ اغْفِرْ لِي (A'râf, 7/151) “Yâ Rabbi beni mağfiret kıl!” der. Bu hâlde de abd, âmir mertebesinde; ve Hak, me'mûr mertebesinde zâhirdir. İmdi Hakk'ın abde emretmekle abdden ta- leb ettiği şey, abdin Hakk'a emretmekle Hak'tan taleb ettiği şeyin “ayn”ıdır. Zîrâ Hak, abde emretmekle ondan icâbet taleb eder; ve kezâ abd, Hakk'a emretmekle, Hak'tan icâbet ister. Binâenaleyh tarafeynin yekdîğerinden is- tedikleri icâbettir; ve icâbet ise, şey'-i vâhiddir; ve matlûb olan iki tarafın icâbeti [15/94] yekdîğerinin “ayn”ıdır. İşte tarafeynin yekdîğerinden taleb ettiği şey icâbet olup, bu da birbirinin “ayn”ı olduğu için, icâbet teahhur etse bile, her bir duâ ve taleb mücâb oldu; ve her bir duânın mücâb olması da lâzımdır. Zîrâ mertebe-i me'mûriyette zâhir olan kimse için hâsıl olan hükm-i mahsûs icâbettir. Bu husûsta icâbetin teahhuruna bakılmaz. Ni- tekim “Namaz kılın!” emrine muhâtab olmağa ehil olan müslim ve âkıl ve bâliğ kimselerden ba'zıları bilfarz, sabah, öğle veyâ ikindi namazlarını vakitlerinde kılmayıp te'hîr eder; ve kudreti olduğu vakit bu namazları diğer vakitler içinde kazâ eder. O kimsenin, velev ki bu namazların teʼhîri kasd ile olsun, kazâ sûretiyle dahi olsa, “Namaz kılın!” emrine icâbet edip o namazları kılması lâzımdır. Zîrâ meʼmûriyet mertebesinin hükmü budur. Ölünceye kadar emre imtisâlen namaz kılmayanların hükmüne gelince, bu bâbdaki îzâhât **Fass-ı Yaʼkūbî**'de mürûr ettiğinden oraya müracaat olun- sun. Ve kezâ abd tarafından vâki' olan duâ ve suâllerin Hak cânibinden kabûlüne âit îzâhât dahi **Fass-ı Şîsî**'de alâ-vechit-tafsîl geçmiş olduğundan burada tekrârına lüzum görülmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca Yüce Allah, "Namaz kılın!" (Bakara, 2/43) der. Bu durumda Hak, "âmir" (emreden) mertebesinde, mükellef olan kul ise "me'mûr" (emredilen) mertebesinde görünür. Aynı şekilde kul, "Yâ Rabbi beni mağfiret kıl!" (A'râf, 7/151) der. Bu durumda da kul, âmir mertebesinde; Hak ise me'mûr mertebesinde görünür. Şimdi Hakk'ın kula emretmekle kuldan talep ettiği şey, kulun Hakk'a emretmekle Hak'tan talep ettiği şeyin "ayn"ıdır (tıpkısının aynısıdır). Çünkü Hak, kula emretmekle ondan icâbet (karşılık verme) talep eder; aynı şekilde kul, Hakk'a emretmekle, Hak'tan icâbet ister. Bu sebeple iki tarafın birbirinden istedikleri icâbettir; ve icâbet ise, tek bir şeydir; ve matlûb (istenilen) olan iki tarafın icâbeti [15/94] birbirinin "ayn"ıdır. İşte iki tarafın birbirinden talep ettiği şey icâbet olup, bu da birbirinin "ayn"ı olduğu için, icâbet gecikse bile, her bir duâ ve talep mücâb (karşılık bulmuş) oldu; ve her bir duânın mücâb olması da gereklidir. Çünkü me'mûriyet (emredilen olma) mertebesinde görünen kimse için hâsıl olan özel hüküm icâbettir. Bu hususta icâbetin gecikmesine bakılmaz. Nasıl ki "Namaz kılın!" emrine muhatap olmaya ehil olan Müslüman, akıllı ve ergen kimselerden bazıları farz olarak, sabah, öğle veya ikindi namazlarını vakitlerinde kılmayıp te'hîr eder (geciktirir); ve kudreti olduğu vakit bu namazları diğer vakitler içinde kazâ eder. O kimsenin, bu namazların te'hîri kasıt ile olsa bile, kazâ suretiyle dahi olsa, "Namaz kılın!" emrine icâbet edip o namazları kılması gereklidir. Çünkü me'mûriyet mertebesinin hükmü budur. Ölünceye kadar emre imtisâlen (uyarak) namaz kılmayanların hükmüne gelince, bu konudaki açıklamalar **Fass-ı Ya'kūbî**'de (Ya'kūb'un Hikmet Bölümü) geçtiğinden oraya müracaat olunsun. Aynı şekilde kul tarafından meydana gelen duâ ve suâllerin Hak tarafından kabulüne ait açıklamalar dahi **Fass-ı Şîsî**'de (Şîs'in Hikmet Bölümü) ayrıntılı olarak geçmiş olduğundan burada tekrarına lüzum görülmedi.

ثم قال : وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ ، وَلَمْ يَقُلْ على نفسِي مَعَهم»، كما قال:

رَبِّي وَرَبَّكُمْ، وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ، لأَنَّ الأنبياءَ شُهَدَاءُ

على أُمَمِهِم ما دَامُوا فيهم، فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي ، أَي رَفَعْتَنِي إِليكَ وحَجَبْتَهُمْ عَنِّي

وحَجَبْتَنِي عنهم، كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ في غيرِ مَادَّتِي بَلْ فِي مَوَادِّهِمْ،

إِذْ كُنْتَ بَصَرَهم الَّذِي يَقْتَضِي المُرَاقَبَةَ، فَشُهُودُ الإنسانِ نَفْسَه شهود الحقِّ إِيَّاهُ،

وجَعَلَه بالاسم الرَّقِيبِ، لأنَّه جَعَلَ الشهودَ له ، فَأَرَادَ أَنْ يَفْصِلَ بينه وبين ربه

حَتَّى يُعْلَمَ أَنَّه هو لكونه عبدًا وأنَّ الحق هو الحق لكونه ربا له، فَجَاءَ لنفسه

بأنه شَهِيدٌ وفي الحقِّ [15/95] بأنه رقيبٌ ، وقَدَّمَهُمْ في حق نفسه فقال :

عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ إِيثَارًا لهم في التَّقَدُّمِ وَأَدَبًا مع الحق، وأَخَّرَهم

في جانب الحق عن الحقِّ في قوله : الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ لِمَا يَسْتَحِقُّه الربُّ

من التقدم بالرتبة ، ثم أَعْلَمَ أَنَّ لِلْحَقِّ الرقيب الاسم الذي جَعَلَه عيسى

لنفسه، وهو الشهيد في قوله عَلَيْهِمْ شَهِيدًا، فقال: ﴿وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ

شَيْءٍ شَهِيدٌ، فجاء بـ «كل» للعموم وبـ «شيءٍ» لكونه أَنْكَرَ النَّكِرَاتِ، وجاءَ

باسم الشهيد، فهو الشَّهيد على كلِّ مَشْهُودٍ بِحَسَبِ ما تَقْتَضِيه حقيقة

ذلك المشهود، فنبه على أنه تعالى هو الشهيد على قوم عيسى حين قال:

وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ ، فَهِيَ شهادة الحقِّ فِي مَادَّةٍ عِيسَوِيَّةٍ

كما يثبتُ أنَّه لسانُه وسمعه وبصره .

Ondan sonra وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ (Mâide, 5/117) “Ben onların üzerine idim" dedi. Ve على نفسي معهم "Nefsim üzere onlarla berâber” demedi. Ni- tekim رَبِّي وَرَبَّكُمْ [Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz] dedi. وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ مَا دُمْتُ فِيهِمْ شَهِيدًا “Ben onların arasında dâim oldukça, onların üzerine şehîd idim.” Zîrâ enbiyâ, onların arasında dâim oldukça, ümmetleri üzerine şehîddirler. فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي “Vaktâki beni müteveffâ kıldın”, ya'ni beni kendine ref'ettin ve benden onları mahcûb ettin ve beni de on- lardan mahcûb eyledin; benim mâddemin gayrısında, belki onların mâddelerinde, "Sen onların üzerine Rakîb oldun.” Zîrâ Sen murâ- kabeyi iktizâ eden onların basarı oldun. İmdi insanın kendi nefsine şühûdu, Hakk'ın ona şühûdudur. Ve onu “Rakîb” ismi ile kıldı. Zîrâ şühûdu kendi için kıldı. İmdi o, abd olmasından nâșî, onun o olduğu; ve kendisi için Rab olmasından nâșî, Hakk'ın Hak olduğu bilinmek için, kendi arasıyla Rabb'i arasını fasletmeği murâd etti. Binâena- leyh kendi nefsi için kendinin “şehîd” olduğunu ve Hak hakkında da onun "Rakîb” olduğunu îrâd eyledi. Ve kendi nefsi hakkında onları takdîm edip, onlar için îsâren ve Hak ile edeben عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ [Ben onların arasında dâim oldukça, onların üzerine şehîd idim.[ dedi. [15/96] Ve الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ [Onların üzerine Rakîb idin.] kavlinde, Rabbin rütbe ile tekaddümden müstahak olduğu şeyden dolayı, onları Cenâb-ı Hak'ta, Hak'tan te'hîr etti. Ondan sonra i'lâm eyledi ki, muhakkak Hakk-ı Rakîb için, Îsâ'nın kendi nefsi için kıldığı isim sâbittir ve o عَلَيْهِمْ شَهِيدًا kavlindeki “Şehîd”dir. Böyle olunca وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (Mâide, 5/117). “Sen her şey üzerine Şehîd'sin” dedi. İmdi umûm için “küllü ve enker-i nekerât olmasından nâșî “şey”i getirdi; ve “Şehîd” ismini getirdi. O her bir meşhûd üzerine, bu meşhûdun hakîkatinin iktizâ ettiği şey hasebiyle, Şehîd'dir. İmdi o, وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ “Ben onlar içinde oldukça onların üzerine nigehbân idim" dediği hînde Hak Teâlâ'nın kavm-i Îsâ üzerine “Şehîd" olduğuna tenbîh eyledi. Binâenaleyh o, mâdde-i îseviyyede, Hakk'ın şehadetidir. Nitekim Hakk'ın onun lisânı ve sem'i ve basarı olduğu sâbit oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra, "Ben onların üzerine idim." (Mâide, 5/117) dedi. Ve "Nefsim üzere onlarla beraber" demedi. Nasıl ki, "Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz" dedi. "Ben onların arasında daim oldukça, onların üzerine şahit idim." Çünkü peygamberler, ümmetleri arasında daim oldukça, ümmetleri üzerine şahittirler. "Vakti geldiğinde beni müteveffa kıldın," yani beni kendine yükselttin ve benden onları gizledin ve beni de onlardan gizledin; benim maddemin dışında, aksine onların maddelerinde, "Sen onların üzerine Rakîb (gözetleyici) oldun." Çünkü Sen, murakabeyi (gözetlemeyi) gerektiren onların basarı (gören gözü) oldun. Şimdi, insanın kendi nefsine şahit olması, Hakk'ın ona şahit olmasıdır. Ve onu "Rakîb" ismi ile kıldı. Çünkü şahitliği kendi için kıldı. Şimdi o, kul olmasından dolayı onun o olduğu; ve kendisi için Rab olmasından dolayı Hakk'ın Hak olduğu bilinmek için, kendi arasıyla Rabb'i arasını ayırmayı murat etti. Bu sebeple, kendi nefsi için kendinin "şahit" olduğunu ve Hak hakkında da onun "Rakîb" olduğunu ifade etti. Ve kendi nefsi hakkında onları öne alıp, onlar için fedakârlıkla ve Hak ile edeben, "Ben onların arasında daim oldukça, onların üzerine şahit idim." dedi. Ve "Onların üzerine Rakîb idin." kavlinde, Rabbin rütbe ile önde olmaya müstahak olduğu şeyden dolayı, onları Yüce Allah'ta, Hak'tan sonra zikretti. Ondan sonra bildirdi ki, muhakkak Rakîb olan Hak için, İsa'nın kendi nefsi için kıldığı isim sabittir ve o, "Onların üzerine şahit" kavlindeki "Şahit"tir. Böyle olunca, "Sen her şey üzerine Şahit'sin." (Mâide, 5/117) dedi. Şimdi, genel için "küllü ve enker-i nekerât" (en genel ve en belirsiz şey) olmasından dolayı "şey"i getirdi; ve "Şahit" ismini getirdi. O, her bir meşhud (şahit olunan) üzerine, bu meşhudun hakikatinin gerektirdiği şey uyarınca, Şahit'tir. Şimdi o, "Ben onlar içinde oldukça onların üzerine gözetleyici idim." dediği zaman, Yüce Allah'ın İsa'nın kavmi üzerine "Şahit" olduğuna dikkat çekti. Bu sebeple o, İsevi madde (İsa'nın varlığı) içinde, Hakk'ın şahitliğidir. Nasıl ki Hakk'ın onun lisanı ve işitmesi ve görmesi olduğu sabit oldu.

Ya'ni ondan sonra Îsâ (a.s.), şühûd-ı keyfiyyette, رَبِّي وَرَبَّكُمْ (Maide 5/117) [Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz.] kavlinde, kendi nefsi için Rabb-i hâssı ve ümmetinin nefisleri için de birer Rabb-i hâss isbât ettiği gibi yapmayıp, şühûdunu isbât ettiği hinde وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا [Onların üzerine şehîd idim.] dedi. Ya'ni ben ism-i Şehîd'in mazharı idim; ve benim ayn-ı kevnîmde onların üzerine Şehîd olan Sen idin, dedi. Yoksa وَكُنْتُ عَلَى نَفْسِي مَعَهُمْ شَهِيدًا “Ben onlarla beraber kendi nefsim üzerine şehîd idim” demedi. Ya'ni şühûdunu hîn-i isbâtta, kendi nefsine şühûdunu da isbât etmedi. Zîrâ enbiyâ ümmetlerinin arasında dâim oldukça ve hayât-ı dünyeviyye ile hayy oldukça, ümmetleri üzerine nigehbândır. Ve çobanlar ra'y ettikleri hayvânâtın hufre-i helâke sukūt etmemeleri için, onların üzerine nasıl nigehbân iseler, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) dahi, galebe-i hayvâniyyetle hufre-i cahîme düşmemeleri için, ümmetleri üzerine öyle nigehbândırlar. Ve enbiyâ, insân-ı kâmil olup, “Allah” ism-i câmiinin mazharı [15/97] bulunduklarından, bittabi' “Şehîd", isminin ahkâmı dahi kendilerinden zâhir olur; ve onların şühûdu ayn-ı Hakk'ın şühûdudur. Zîrâ onlar vücûd-ı Hak'ta müstehlek olduklarından kendi vücûdlarını görmezler. Binâenaleyh Îsâ (a.s.) bu mazhariyet hasebiyle şühûdu nefsine isbât etmeyip, yalnız ümmetleri hakkında isbat etti: وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ (Maide/117) [Ben onların arasında dâim oldukça, onların üzerine şehîd idim.] dedi. Îsâ (a.s.) badehu فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي “Vaktaki Sen beni müteveffâ kıldın” dedi, ya'ni beni kendine ref'ettin ve beni mertebe-i şehîdetinden mertebe-i gaybına ref'etmekle, onları benden ve beni de onlardan hicâb ve perde arkasına düşürdün. Zîrâ onlar beni, Senin mertebe-i şehîdetinde, sûret-i cesedâniyyem ile müşâhede ederler idi. Bade'r-ref' bu müşâhedeleri mun-katı' oldu; ve kezâ badeʼr-ref', Senin şühûdunda istiğrâkım hasebiyle, ben de onları müşâhede edemedim; ve şühûd-ı vahdetin müşâhede-i kesretine hicâb oldu. Ve Sen hazret-i şehîdette mezâhir-i ilâhiyyenden bir mazhar olan benim mâddemin, ya'ni cesedimin, gayrısında, belki onların mâd-delerinde ve cesedlerinde, onların üzerine Rakîb oldun. Zîrâ Sen onların basarı oldun ki, o basar murâkabeyi iktizâ eder. Böyle olunca insanın kendi nefsini müşâhedesi, Hakk'ın onu müşâhedesidir. Ve Îsâ (a.s.) ümmetinin mâddelerinde olan Hakk'ın müşâhedesini beyân sadedinde “Rakîb” ismini zikreyledi. Çünkü Îsâ (a.s.) وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ (Mâide, 5/117) [Ben onların arasında dâim oldukça, onların üzerine şehîd idim.] kavlinde, ümmeti üzerine olan nigehbânlığı kendi nefsi için beyân etti. Binâenaleyh Hakk'a karşı edeben, bir isimde Hakla müşârik olmamak için, kendi nefsi arasıyla Rabb’i arasını fasletmeği murâd etti. Tâ ki abd olduğu için Îsâ'nın Îsâ olduğu ve Îsâ'nın Rabb'i olduğu için de Hakk'ın Hak olduğu bilinsin. Şu hâlde ümmeti üzerine “Şehîd”i kendi nefsi için ve “Rakîb”i dahi Hak için îrâd etmekle, nefsiyle Rabb'inin arasını tefrîk etti. Ve Cenâb-ı Îsâ ken-di nefsi hakkında, ümmeti için îsâren ve Hakk'a karşı edeben, ümmetini evvelen zikredip عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ dedi. Ya'ni ümmetine râci' olan عَلَيْهِمْ [onlar üzerine] kelimesindeki هُمْ [onlar] zamîrini, kendi nefsine izâfe eylediği شَهِيدًا [şehîd] kelimesine takdîm etti. [15/98] Zira كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ [Sen onların üzerine Rakîb idin.] kavlinde Hakk'ı ümmetine takdîm etmiş idi. Binâenaleyh bu sûrette emr-i tekaddümde Hakla müsâvât mürtefi' olmuş olur. Ve الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ [Onlar üzerine Rakîb idin.] kavlinde ümmetine râci olan هُمْ [onlar] zamîrini, Hakk'a râci' bulunan “Rakîb” ismin-den sonra zikretti. Zîrâ Rab rütbe-i rubûbiyyet ile tekaddüme müstahaktır. Badehû Îsâ (a.s.) i’lâm etti ki, “Rakîb” ismi ile müsemmâ olan Hak için, kendine muzâf kıldığı isim dahi sâbittir. Ve o isim dahi عَلَيْهِمْ شَهِيدًا [Onlar üzerine şehîd idim.] kavlindeki “Şehîd” ismidir. Zîrâ “Rakîb” ismi gibi &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ondan sonra İsa (a.s.), niteliklerin müşahedesinde, رَبِّي وَرَبَّكُمْ (Maide 5/117) [Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz.] sözünde, kendi nefsi için özel bir Rab ve ümmetinin nefisleri için de birer özel Rab ispat ettiği gibi yapmayıp, müşahedesini ispat ettiği zaman وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا [Onların üzerine şehîd idim.] dedi. Yani ben Şehîd isminin mazharı (tecelli yeri) idim; ve benim varlığımın özünde onların üzerine Şehîd olan Sen idin, dedi. Yoksa وَكُنْتُ عَلَى نَفْسِي مَعَهُمْ شَهِيدًا “Ben onlarla beraber kendi nefsim üzerine şehîd idim” demedi. Yani müşahedesini ispat ettiği anda, kendi nefsine müşahedesini de ispat etmedi. Çünkü peygamberler ümmetlerinin arasında daima oldukça ve dünyevî hayat ile hayatta oldukça, ümmetleri üzerine gözcüdürler. Ve çobanlar güttükleri hayvanların helak çukuruna düşmemeleri için, onların üzerine nasıl gözcü iseler, peygamberler (aleyhimü's-selâm) dahi, hayvanîliğin galebesiyle cehennem çukuruna düşmemeleri için, ümmetleri üzerine öyle gözcüdürler. Ve peygamberler, insân-ı kâmil olup, “Allah” ism-i câmiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharı bulunduklarından, doğal olarak “Şehîd” isminin hükümleri dahi kendilerinden ortaya çıkar; ve onların müşahedesi Hakk'ın müşahedesinin aynısıdır. Çünkü onlar Hakk'ın varlığında müstehlek (yok olmuş) olduklarından kendi varlıklarını görmezler. Bu sebeple İsa (a.s.) bu mazhariyet (tecelli yeri olma) sebebiyle müşahedeyi nefsine ispat etmeyip, yalnız ümmetleri hakkında ispat etti: وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ (Maide/117) [Ben onların arasında daima oldukça, onların üzerine şehîd idim.] dedi. İsa (a.s.) daha sonra فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي “Vaktaki Sen beni müteveffâ kıldın” dedi, yani beni kendine yükselttin ve beni şehadet (görünür olma) mertebesinden gayb (görünmez olma) mertebesine yükseltmekle, onları benden ve beni de onlardan hicap ve perde arkasına düşürdün. Çünkü onlar beni, Senin şehadet mertebende, cesedî suretim ile müşahade ederler idi. Yükseltildikten sonra bu müşahadeleri kesildi; ve aynı şekilde yükseltildikten sonra, Senin müşahedende istiğrakım (tamamen dalmam) sebebiyle, ben de onları müşahade edemedim; ve vahdet (birlik) müşahedesi kesret (çokluk) müşahedesine hicap oldu. Ve Sen şehadet hazretinde ilahî tecellilerinden bir tecelli olan benim maddemin, yani cesedimin, gayrısında, belki onların maddelerinde ve cesedlerinde, onların üzerine Rakîb (gözetleyici) oldun. Çünkü Sen onların basarı (gören gözü) oldun ki, o basar murakabeyi (gözetlemeyi) gerektirir. Böyle olunca insanın kendi nefsini müşahadesi, Hakk'ın onu müşahadesidir. Ve İsa (a.s.) ümmetinin maddelerinde olan Hakk'ın müşahadesini beyan sadedinde “Rakîb” ismini zikreyledi. Çünkü İsa (a.s.) وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ (Maide, 5/117) [Ben onların arasında daima oldukça, onların üzerine şehîd idim.] sözünde, ümmeti üzerine olan gözcülüğünü kendi nefsi için beyan etti. Bu sebeple Hakk'a karşı edeben, bir isimde Hakla ortak olmamak için, kendi nefsi arasıyla Rabb’i arasını ayırmayı murad etti. Ta ki kul olduğu için İsa'nın İsa olduğu ve İsa'nın Rabb'i olduğu için de Hakk'ın Hak olduğu bilinsin. Şu halde ümmeti üzerine “Şehîd”i kendi nefsi için ve “Rakîb”i dahi Hak için irad etmekle, nefsiyle Rabb'inin arasını ayırdı. Ve Cenab-ı İsa kendi nefsi hakkında, ümmeti için işaret ederek ve Hakk'a karşı edeben, ümmetini evvelen zikredip عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ dedi. Yani ümmetine ait olan عَلَيْهِمْ [onlar üzerine] kelimesindeki هُمْ [onlar] zamirini, kendi nefsine izafe eylediği شَهِيدًا [şehîd] kelimesine takdim etti. Çünkü كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ [Sen onların üzerine Rakîb idin.] sözünde Hakk'ı ümmetine takdim etmiş idi. Bu sebeple bu surette öncelik emrinde Hakla eşitlik ortadan kalkmış olur. Ve الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ [Onlar üzerine Rakîb idin.] sözünde ümmetine ait olan هُمْ [onlar] zamirini, Hakk'a ait bulunan “Rakîb” isminden sonra zikretti. Çünkü Rab, rububiyet (Rablık) rütbesi ile önceliğe müstahaktır. Daha sonra İsa (a.s.) ilan etti ki, “Rakîb” ismi ile isimlendirilen Hak için, kendine izafe kıldığı isim dahi sabittir. Ve o isim dahi عَلَيْهِمْ شَهِيدًا [Onlar üzerine şehîd idim.] sözündeki “Şehîd” ismidir. Çünkü “Rakîb” ismi gibi

“Şehîd” ismi dahi esmâ-i ilâhiyyeden bir isimdir. Binâenaleyh Îsâ (a.s.) bu hakîkati beyân için dahi وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (Mâide, 5/117) [Sen her şeye hakkıyla şâhidsin.] dedi. İmdi umûm için olan “küll” kelimesini ve enker-i nekerât olduğundan dolayı da “şey” lafzını zikretti; ve “Şehîd” ismini de îrâd etti; ve bu kavliyle kendinin “şehîd” olmasıyla Hakk'ın “Şehîd” olması arasındaki farkı gösterdi. Zîrâ kendinin müşâhedesi, ancak kavminin arasında mevcûd oldukça onların üzerinde vâki' olur. Halbuki Hakk'ın müşâhedesi böyle bir mevtına mahsûs değildir. Her şeyin zâhiri ve bâtını üzerine ve her meşhûdun ayn-ı sâbitesi ve isti'dâd-ı zâtîsiyle iktizâ ettiği cemî'-i ahvâl ve suveri üzere ezelen ve ebeden ve ilmen ve “ayn”en Şehîd'dir. Ve “şey”in enker-i nekerât olması ne demek olduğu Fass-ı Lokmânî'de tafsîl ve îzâh olunacaktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Şehîd" ismi de ilâhî isimlerden bir isimdir. Bu sebeple Îsâ (a.s.) bu hakikati açıklamak için de "وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ" (Mâide, 5/117) [Sen her şeye hakkıyla şâhidsin.] dedi. Şimdi, genel için olan "küll" kelimesini ve en belirsiz belirsizliklerden olduğu için de "şey" lafzını zikretti; ve "Şehîd" ismini de getirdi; ve bu sözüyle kendisinin "şehîd" olmasıyla Hakk'ın "Şehîd" olması arasındaki farkı gösterdi. Çünkü kendisinin müşâhedesi (görmesi), ancak kavminin arasında mevcut oldukça onların üzerinde meydana gelir. Halbuki Hakk'ın müşâhedesi böyle bir yere özgü değildir. Her şeyin görüneni ve bâtını üzerine ve her görülenin sabit hakikati ve zâtî yatkınlığıyla gerektirdiği bütün haller ve suretler üzere öncesiz olarak ve sonsuza dek ve ilmen ve "ayn"en (öz olarak) Şehîd'dir. Ve "şey"in en belirsiz belirsizliklerden olması ne demek olduğu Fass-ı Lokmânî'de ayrıntılı olarak açıklanacaktır.

İmdi Îsâ (a.s.) وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ (Mâide, 5/117) [Ben onların arasında dâim oldukça, onların üzerine şehîd idim.] dediği hînde, Hak Teâlâ'nın kavm-i Îsâ üzerine Şehîd olduğuna tenbîh eyledi. Zîrâ وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ [Sen her şeye hakkıyla şâhidsin.] kavliyle her mevtında, her bir meşhûd üzerine olan müşâhedenin Hakk'a âit olduğunu beyân etmiş oldu. Binâenaleyh كُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا [Onların üzerine şehîd idim.] kavlindeki şehîdet, mâdde-i îseviyyede, ya'ni cism-i îsevîde, zâhir olan Hakk'ın şehâdetidir. Nitekim şeref-vârid olan hadîs-i kudsî ile sâbit oldu ki, Hak abdin lisânı ve sem'i ve basarıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Îsâ (a.s.) "Ben onların arasında dâim oldukça, onların üzerine şâhid idim." (Mâide, 5/117) dediği zaman, Yüce Allah'ın Îsâ kavmi üzerine Şâhid olduğuna dikkat çekti. Çünkü "Sen her şeye hakkıyla şâhidsin." sözüyle, her yerde, her bir şâhid olunan şey üzerine olan müşâhedenin (gözlemlemenin) Hakk'a ait olduğunu beyan etmiş oldu. Bu sebeple, "Onların üzerine şâhid idim." sözündeki şâhitlik, Îsevî maddede, yani Îsevî bedende, zâhir olan (ortaya çıkan) Hakk'ın şâhitliğidir. Nasıl ki şerefli bir şekilde gelen hadîs-i kudsî ile sâbit oldu ki, Hak kulun dili, kulağı ve gözüdür.

ثم قال : كَلِمَةً عِيسَوِيَّةً ومُحمديةً ، أمَّا كَوْنُها عيسويةً فإنَّها قَوْلُ عيسى بإخبار

الله تعالى عنه في كتابه، [15/99] وأما كونها محمديةً فَلِوُقُوعِها من محمد

بالمَكانِ الَّذِي وَقَعَتْ منه ، فَقَامَ بِهَا لَيْلَةً كَامِلَةً يُرَدِّدُها لَمْ يَعْدِلْ إلى غيرِها

حتَّى طَلَعَ الفجر، إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ

الْحَكِيمُ»، و«هُمْ» ضمير الغائب كما أنَّ «هو» ضمير الغائب، كمـا قـال:

هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا بضمير الغائب، فكان الغَيْبُ سِتْرًا لهم عمَّا يُرَادُ بِالمَشْهُودِ

الحاضر، فقال : إِنْ تُعَذِّبْهُمْ بضمير الغائب، وهو عينُ الحِجَاب الذي هـم

فيه عن الحقِّ، فَذَكَرَهُمُ اللهُ قبلَ حُضُورِهم حَتَّى إِذَا حَضَرُوا تَكُونُ الخَمِيرَةُ

قد تَحَكَّمَتْ في العَجِينِ فَصَيَّرَتْه مثلَها ، فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ، فَأَفْرَدَ الخطاب

للتوحيد الذي كانوا عليه، ولا ذِلَّةَ أَعْظَمُ من ذِلَّةِ العَبِيدِ فيهم، لأنهم لا

تَصَرُّفَ لهم في أَنْفُسِهِمْ، فَهُمْ بِحُكْمِ ما يُرِيدُ بهـم سَيِّدُهم، ولا شريك له

فيهم، فإنَّه قال : عِبَادُكَ فَأَفْرَدَ، والمُرَادُ بالعذابِ إِدْلَالَهُمْ، ولا أَذَلُّ منهم

لكونهم عبادًا، فَذَوَاتُهم تَقْتَضِي أَنَّهم أَذِلَّاءُ، فَلا تُذِلُّهم فَإِنَّكَ لَا تُذِلُّهم بِأَدْوَنِ

مما هم فيه من كونهم عبيدا.

Ondan sonra kelime-i îseviyyeyi ve kelime-i muhammediyyeyi dedi. Onun îseviyye olmasına gelince, zîrâ o, Allah Teâlâ'nın kendi kitâbın- da ondan ihbârı ile kavl-i Îsâ'dır; ve onun muhammediyye olmasına gelince, imdi o, Muhammed (s.a.v.) den vukūundan nâşîdir. Ondan sâdır olduğu mekânda, bütün bir gecede onu tekrâr ettiği hâlde, onunla kāim oldu; ve fecrin tulûuna kadar, onun gayrısına geçmedi. إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (Maide, 5/118) "Eğer Sen onları ta'zîb edersen, onlar Senin kullarındır; ve eğer on- ları mağfiret edersen Sen Azîz ve Hakîm'sin. Ve هو [hüve/o] zamîr-i gaib olduğu gibi هم [hüm/onlar] de zamîr-i gāibdir. Nitekim zamîr-i gaib ile هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا (Fetih, 48/25) [inkâr ve setreden onlar] dedi. İmdi gayb, meşhûd-i hâzır ile murâd olunan şeyden onlar için set- roldu. İmdi zamîr-i gaib ile إِنْ تُعَذِّبْهُمْ [Eğer Sen onları ta'zîb edersen] dedi. Halbuki o, onların Hak'tan onda oldukları hicabın "ayn"ıdır. İmdi Allah Teâlâ onları, onların huzûrlarından evvel zikretti, tâ ki hâzır oluncaya kadar, hamîre acînde tahakküm etmiş olur. Böyle olunca onu kendi misli eyledi. فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ Zira onlar Senin kullarındır." İmdi onun üzerine oldukları tevhîdden dolayı hitâbı ifrâd eyledi. Halbuki onlarda abdiyet zilletinden453 a'zam [15/100] zillet yoktur. Zîrâ on- lar için nefislerinde tasarruf yoktur. Binâenaleyh onlar, seyyidlerinin onlardan dilediği şeyin hükmü üzeredir. Halbuki onun için, onlarda şerîk yoktur. Zîrâ “Senin ibâdın" dedi. Böyle olunca ifrâd eyledi. Ve "azâb” ile murâd, onların izlâlidir; hâlbuki ibâd olduklarından dolayı, onlardan daha zelîl yoktur. İmdi onların zevâtı, onların ezillâ' olmala- rını iktizâ eder. Binâenaleyh Sen onları izlâl etmezsin. Zîrâ Sen onla- rı, abîd olduklarından nâșî, içinde bulundukları zilletten daha aşağısı ile izlâl etmezsin. Badehû Îsâ (a.s.) hem kelime-i Îseviyye ve hem de kelime-i Muhammediyye olan şu إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (Mâide, 5/118) "Eğer Sen onları ta'zîb edecek olur isen, onlar Senin kullarındır; ve eğer mağfiret edecek olur isen, Sen Hakîm olan Azîz'sin” kavlini dedi. Bu kelâmın Îsevî olmasına gelince: Çünkü bu kavl, Allah Teâlâ'nın kendi kitâbı olan Kur'ân-ı Azîmüş-şân'da, Cenâb-ı Îsâ'dan sudûrunu bize haber verdiği için, kavl-i Îsâ'dır. Ve Muhammedî olmasına gelince: O da, bu kelâmın Muhammed (s.a.v.)'den vukū' bulduğu içindir. Zîrâ bu kelâmın fem-i saâdetlerinden sâdır olduğu mekânda, bütün bir gecede bu kelâmı tekrâr buyurdukları hâlde, o kelâm ile kāim oldu ve tulû'-ı fecre kadar bu kelâmdan başka bir şey söylemediler.454 Bu hâl, Hacc-ı Vedâ'da vâki' olmuş idi. İşte bu kelâm, Cenâb-ı Îsâ'dan ümmeti hakkında sudûr ettiği ve (S.a.v.) Efendimiz'den leyle-i kâmilede tekrâr sûretiyle sâdır olduğu için, hem Îsevî ve hem de Muhammedîdir. Ve bu kelâmdaki إِنْ تُعَذِّبْهُمْ، فَإِنَّهُمْ، لَهُمْ [Eğer Sen onları ta'zîb edecek olur isen... muhakkak ki onlar... onları] kelimelerinde olan هُمْ [hüm/onlar]ler zamîr-i gāibdir; “hâ”nın nihâyetine lâhik olan “mîm” alâmet-i cem'dir. Nasıl ki هو [hüve/o] dahi zamîr-i gāibdir, velâkin vâhid içindir. Nitekim kelâm-ı ilâhîde bunun nazîri Hak Teâlâ'nın zamîr-i gāib-i cem' ile هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا (Fetih, 48/25) [inkâr ve setreden onlar] buyurmasıdır. Zîrâ küffâr, kendi vücûd-ı izâfîlerinin [15/101] müşâhedesinde müstağrak olduklarından Allah'ı gāib zan ve tahayyül ederler. Bu müşâhedeleriyle ve bu zan ve tahayyülleriyle huzûr-ı Hak'tan tagayyüb edip cemî'-i mezâhirde zâhir olan Hakk'ı setrederler. İşte Hak Teâlâ dahi هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا kavlinde onların zannı üzere zâhir olarak “İnkâr ve setreden onlar" dedi; ve cem'-i gāibden kinaye olan هُمْ [onlar] zamîrini getirdi. İmdi onların cehilleri sâikasıyla Hak hakkında tevehhüm ettikleri gayb, suver-i âlemden ibâret olan meşhûd-i hâzır ile inde'l-ârifîn murâd olunan şeyden, ya'ni vü- cûd-ı Hak'tan, onlar için setroldu. Zîrâ Hak, mezâhir ile zâhir ve cemî'-i mezâhirde hâzırdır. Ve Hakkı mâddeden mücerred olarak görmek müm- kin değildir. Nitekim tafsîli Fass-ı Muhammedî'de gelecektir. Hâl böyle iken Hakk'ı gayba tahsîs edip, O'nu gāibde aramak cehl-i azîmdir. Ve bu hakîkat yukarıda ve وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (Maide, 5/117) [Sen her şeye hakkıyla şâhidsin.] kavlinin tefsîr ve îzâhında beyân olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra İsevî kelimeyi ve Muhammedî kelimeyi söyledi. Onun İsevî olmasına gelince, çünkü o, Yüce Allah'ın kendi kitabında ondan haber vermesiyle İsa'nın sözüdür; ve onun Muhammedî olmasına gelince, şimdi o, Muhammed (s.a.v.)'den vuku bulmasından dolayıdır. Ondan sâdır olduğu yerde, bütün bir gecede onu tekrar ettiği hâlde, onunla kâim oldu; ve fecrin doğuşuna kadar, ondan başkasına geçmedi. إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (Maide, 5/118) "Eğer Sen onları azaplandırırsan, onlar Senin kullarındır; ve eğer onları bağışlarsan Sen Azîz ve Hakîm'sin." Ve هو [o] gaib zamiri olduğu gibi هم [onlar] da gaib zamiridir. Nasıl ki gaib zamiri ile هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا (Fetih, 48/25) [inkâr ve setreden onlar] dedi. Şimdi gayb, hazırda görünen ile kastedilen şeyden onlar için örtüldü. Şimdi gaib zamiri ile إِنْ تُعَذِّبْهُمْ [Eğer Sen onları azaplandırırsan] dedi. Hâlbuki o, onların Hak'tan onda oldukları perdenin aynısıdır. Şimdi Yüce Allah onları, onların huzurlarından evvel zikretti, tâ ki hazır oluncaya kadar, hamurda mayanın hükmettiği gibi hükmetmiş olur. Böyle olunca onu kendi benzeri eyledi. فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ Çünkü onlar Senin kullarındır." Şimdi onların üzerinde oldukları tevhîdden dolayı hitabı tekil kıldı. Hâlbuki onlarda kulluk zilletinden daha büyük zillet yoktur. Çünkü onlar için nefislerinde tasarruf yoktur. Bu sebeple onlar, efendilerinin onlardan dilediği şeyin hükmü üzeredir. Hâlbuki onun için, onlarda ortak yoktur. Çünkü "Senin kulların" dedi. Böyle olunca tekil kıldı. Ve "azap" ile kastedilen, onların zelil kılınmasıdır; hâlbuki kul olduklarından dolayı, onlardan daha zelil yoktur. Şimdi onların zâtları, onların zelil olmalarını gerektirir. Bu sebeple Sen onları zelil kılmazsın. Çünkü Sen onları, kul olduklarından dolayı, içinde bulundukları zilletten daha aşağısı ile zelil kılmazsın. Bundan sonra İsa (a.s.) hem İsevî kelime ve hem de Muhammedî kelime olan şu إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (Mâide, 5/118) "Eğer Sen onları azaplandıracak olursan, onlar Senin kullarındır; ve eğer bağışlayacak olursan, Sen Hakîm olan Azîz'sin" sözünü söyledi. Bu sözün İsevî olmasına gelince: Çünkü bu söz, Yüce Allah'ın kendi kitabı olan Kur'ân-ı Azîmüş-şân'da, Cenâb-ı İsa'dan vuku bulduğunu bize haber verdiği için, İsa'nın sözüdür. Ve Muhammedî olmasına gelince: O da, bu sözün Muhammed (s.a.v.)'den vuku bulduğu içindir. Çünkü bu sözün saadetli ağızlarından sâdır olduğu yerde, bütün bir gecede bu sözü tekrar buyurdukları hâlde, o söz ile kâim oldu ve fecrin doğuşuna kadar bu sözden başka bir şey söylemediler. Bu hâl, Veda Haccı'nda meydana gelmiş idi. İşte bu söz, Cenâb-ı İsa'dan ümmeti hakkında sâdır olduğu ve (s.a.v.) Efendimiz'den tam bir gecede tekrar suretiyle sâdır olduğu için, hem İsevî ve hem de Muhammedîdir. Ve bu sözdeki إِنْ تُعَذِّبْهُمْ، فَإِنَّهُمْ، لَهُمْ [Eğer Sen onları azaplandıracak olursan... muhakkak ki onlar... onları] kelimelerinde olan هُمْ [onlar]lar gaib zamiridir; "hâ"nın sonuna eklenen "mîm" çoğul işaretidir. Nasıl ki هو [o] dahi gaib zamiridir, velâkin tekil içindir. Nasıl ki ilâhî sözde bunun benzeri Yüce Allah'ın çoğul gaib zamiri ile هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا (Fetih, 48/25) [inkâr ve setreden onlar] buyurmasıdır. Çünkü kâfirler, kendi izafî varlıklarının müşahadesinde müstağrak olduklarından Allah'ı gaib sanır ve tahayyül ederler. Bu müşahadeleriyle ve bu sanı ve tahayyülleriyle Hak huzurundan gizlenip bütün tecellilerde görünen Hakk'ı örterler. İşte Yüce Allah dahi هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا sözünde onların sanısı üzere görünerek "İnkâr ve setreden onlar" dedi; ve çoğul gaibden kinaye olan هُمْ [onlar] zamirini getirdi. Şimdi onların cehaletleri sebebiyle Hak hakkında vehmettikleri gayb, âlem suretlerinden ibaret olan hazırda görünen ile arifler nezdinde kastedilen şeyden, yani Hak'ın varlığından, onlar için örtüldü. Çünkü Hak, tecelliler ile görünür ve bütün tecellilerde hazırdır. Ve Hakk'ı maddeden soyutlanmış olarak görmek mümkün değildir. Nasıl ki ayrıntısı Muhammedî Fas'ta gelecektir. Hâl böyle iken Hakk'ı gayba tahsis edip, O'nu gaibde aramak büyük bir cehalettir. Ve bu hakikat yukarıda ve وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (Maide, 5/117) [Sen her şeye hakkıyla şahitsin.] sözünün tefsir ve açıklamasında beyan olundu.

İşte bu nükteye mebnî Îsâ (a.s.) zamîr-i gaib ile إِنْ تُعَذِّبْهُمْ [Eğer Sen onları taʼzîb edecek olur isen] dedi. Halbuki هُمْ [onlar] zamîr-i gāibinin delâlet ettiği gayb, öyle bir hicabın ve perdenin “ayn”ı oldu ki, bu zamîr- den kinâye olan kavm, o hicâb içinde Hak'tan muhtecib oldular; ve bu hicâb, sûret ve taayyün-i Îsa'nın hicabıdır. Zîrâ onlar sûret-i mukayye- de-i îseviyye ile Hakk-ı mutlaktan muhtecib oldular; ve Hakk-ı mutlakın cemî'-i mezâhirde zâhir ve hâzır olduğunu müşâhede edemediler. İmdi Allah Teâlâ onları, Hak'tan hâl-i gaybetlerinde ve O'nun müşâhedesin- den hâl-i hicablarında, lisan-1 Îsa ile إِنْ تُعَذِّبْهُمْ [Eğer Sen onları ta'zîb ede- cek olur isen] kavlinde veyâhud Kur'ân-ı Kerîm'de هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا (Fetih, 48/25) [inkâr ve setreden onlar] kavlinde mevt ile hicâbın ref'i sûretiyle, Hak'la hâsıl olacak olan huzûrdan evvel zikretti. Ve gaybette Hakk'ın onları zikretmesi, onlar için maya oldu; tâ ki bu maya sâyesinde, onlar mevt ile veyâ yevm-i kıyâmette ba's ile hicabın mürtefi' olması hâlinde, huzûr-ı Hak'ta kāim oldukları vakit, onların vücûdât-ı izâfiyyeleri acîni, ya'ni hamuru, mayanın misli ola; ve bu maya, onların vücûdât-ı izâfiy- yelerinde tahakküm ede. Zîrâ Allâh'ın zikri ekberdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ (Ankebût, 29/45) [Allâh'ın zikri ekber- dir.] [15/102] Ve Hakk'ın onları gaybette zikri, onları kendi hakîkatleri- ne ircâ olup, hakāyık ve isti'dâdât-ı zâtiyye ise, maya mesâbesindedir; ve ashâb-ı evhâmın vücûdât-ı izâfiyyesi ise mayasız hamur mesâbesindedir. Binâenaleyh Hakk'ın onları zikri mayasız hamura maya katmak demek olduğundan, onlar mevt ile ve kıyâmette ba's ile kendi vücûdât-ı izâ- fiyyelerinin mevhûm olduğuna muttali' olacaklarına ve bu zamandaki mevtının îcâbına göre, kendilerine verilmiş olan vücûdda Hakk'ın zuhû- runu bila-hicâb müşâhede edeceklerine mebnî, vücûdât-ı izâfiyyelerinin hamuru mayaya münkalib olarak bu hamur, mayanın misli olur. Binâe- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu ince noktaya dayanarak İsa (a.s.) gayb zamiriyle "إِنْ تُعَذِّبْهُمْ" [Eğer Sen onları azaplandıracak olursan] dedi. Halbuki "هُمْ" [onlar] gayb zamirinin işaret ettiği gayb, öyle bir perdenin ve örtünün tekil hakikati oldu ki, bu zamirden kinaye olan kavim, o perde içinde Hak'tan gizli kaldılar; ve bu perde, İsa'nın suret ve taayyün (belirginleşme) perdesidir. Çünkü onlar, İseviyye'ye ait kayıtlı suret ile mutlak Hak'tan gizli kaldılar; ve mutlak Hakk'ın bütün tecellilerde görünen ve hazır olduğunu müşahede edemediler. Şimdi Yüce Allah onları, Hak'tan gafil oldukları ve O'nu müşahededen mahrum kaldıkları halde, İsa'nın diliyle "إِنْ تُعَذِّبْهُمْ" [Eğer Sen onları azaplandıracak olursan] sözünde veya Kur'an-ı Kerim'de "هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا" (Fetih, 48/25) [inkâr eden ve örten onlardır] sözünde, ölümle perdenin kalkması suretiyle, Hak ile hasıl olacak olan huzurdan önce zikretti. Ve gaybette Hakk'ın onları zikretmesi, onlar için maya oldu; ta ki bu maya sayesinde, onlar ölümle veya kıyamet gününde dirilişle perdenin kalkması halinde, Hak huzurunda durdukları zaman, onların izafî varlıklarının hamuru, yani özü, mayanın benzeri olsun; ve bu maya, onların izafî varlıklarında hüküm sürsün. Çünkü Allah'ın zikri en büyüktür. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de buyurulur: "وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ" (Ankebût, 29/45) [Allah'ın zikri en büyüktür.] [15/102] Ve Hakk'ın onları gaybette zikri, onları kendi hakikatlerine döndürüp, hakikatler ve zâtî yatkınlıklar ise, maya mesabesindedir; ve vehim sahiplerinin izafî varlıkları ise mayasız hamur mesabesindedir. Bu sebeple Hakk'ın onları zikri, mayasız hamura maya katmak demek olduğundan, onlar ölümle ve kıyamette dirilişle kendi izafî varlıklarının vehmedilmiş olduğuna muttali olacaklarına ve bu zamandaki ölümün gereğine göre, kendilerine verilmiş olan varlıkta Hakk'ın zuhurunu perdesiz müşahede edeceklerine dayanarak, izafî varlıklarının hamuru mayaya dönüşerek bu hamur, mayanın benzeri olur. Buna göre

naleyh maya, hamurda tahakküm ederek hamuru kendi misli etti. Badehû Cenab-ı Îsa فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ “Zîrâ onlar Senin kullarındır” dedi. Binâenaleyh kâf-ı hitâb [ya'ni Senin] ile ifrâd ve tahsîs etti. Ve onlar her ne şeye ibâdet ederlerse etsinler, ancak Senin kullarındır; ve onlar için Senin kulluğundan çıkmak ihtimali yoktur. Zîrâ cemî-i mezâhirde zâhir olan Sensin; ve Cenâb-ı Îsâ Senin mezâhirinden bir mazhardır. Eğer onlar, benim mazhar-ı îseviyyetimde Sen'i hasr ile ibâdet ederler ise, bu ibâdetleri yine Sana râci' olur. Zîrâ cemî-i esmâyı câmi' olan ayn-ı vâhidesin. Vâkıâ cehilleri sebebiyle onların buna vukūf ve şuûrları yoktur. Velâkin onlar bu tevhîd-i ıztırârî üzerinedir. Onların bu cehilleri Senden istiğnâlarını îcâb etmez. Onlar mâdemki Senin kullarındır, onlardaki zilletten daha büyük zillet olamaz. Zîrâ onların Kayyûm-i vücûdu, Senin vücûd-ı mutlakın olduğu cihetle, aslâ onların kendi nefislerinde ve vücûdlarında tasarrufu yoktur. Binâenaleyh efendileri, onlardan ne isterse, onlar o şeyin ve o irâdenin hükmüne tâbi'dirler; ve efendilerinin onların üzerinde vâki' olan tasarrufunda, asla bir şerîk ve ortak yoktur. Binâenaleyh onlar benim mazhar-ı îseviyyetimde, Sen’i hasretmek sûretiyle beni ilâh ittihâz edip ibâdet etmişler ise, [15/103] bu hâl, onların hakîkatleri ve ayn-ı sâbiteleri iktizâsındandır. Zîrâ onlar ilm-i ilâhînde bu sûretle maʼlûm-i ilâhiyyen oldu; ve senin ilmin ma'lûma ve irâden dahi ilme tâbi'dir. İmdi onların hakāyıkı bu vech ile ma'lûm-i ilâhiyyen olmakla, mertebe-i şehâdette dahi bu sûretle zâhir olmalarını irâde buyurdun. Ve onlar, Senin kulların oldukları ve Sen dahi onların Seyyid'i olduğun için, senin irâde-i ilâhiyyene muhalefet edebilirler mi idi? Binâenaleyh onlar isti’dâdât-ı zâtiyyelerine müstenid olan irâdene tâbi' oldular. İşte bu nükteye [mebnî] Cenâb-ı Îsâ “Senin ibâdın” dedi. Ve عِبَادُكَ kelimesindeki kâf-ı hitâb ile [ya'ni Senin] ifrâd ve tahsîs eyledi. Îsa (a.s.)ın إِنْ تُعَذِّبْهُمْ [Eğer Sen onları ta'zîb edecek olur isen] kavlindeki "azâb”dan murâd dahi, kavminin izlâlidir. Zîrâ hâl-i azâb içinde bulunanda asla “izzet” mutasavver değildir, o kimse zelîldir; ve bir azîz ve kāhirin dest-i kudretinde zebûndur. Halbuki kavm-i Îsâ ibâd oldukları cihetle onlardan daha zelîl yoktur. Çünkü abdiyetleri hasebiyle hiçbirisinin kendi nefsinde tasarrufa kudreti yoktur. Onlarda mutasarrıf olan Haktır. Ve nefsü'l-emrde onlar dünyâda Senin irâden ile onlara gelen âlâm ve belâyâ ile muazzeb oldukları cihetle zillet içindedirler. Ve kezâ onların ayân-ı sâbite-leri, bu mertebe-i şehadette azâb-ı cehl içinde zelîl olmalarını iktizâ eder. Böyle olunca onlar iki kat azâb içindedir. Birisi abd oldukları cihetle Se-nin dest-i kudretinde zebûn olmaları ve diğeri müstağrak-ı cehâlet olarak Hakk'ı gāibde aramalarıdır. Binâenaleyh Sen onları, içinde bulundukları bu azâbdan daha aşağı azâb ile zelîl etmezsin. Zîrâ dünyâda dest-i kahrında zebûn oldukları gibi, âhirette de bu hâl içindedirler. Bundan daha aşağı ne azâb olur? [15/104] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

maya, hamurda egemenlik kurarak hamuru kendi benzeri yaptı. Bundan sonra İsa (a.s.) "Zira onlar Senin kullarındır" dedi. Buna göre, hitap kâfı [yani Senin] ile ayırdı ve özelleştirdi. Ve onlar her ne şeye ibadet ederlerse etsinler, ancak Senin kullarındır; ve onlar için Senin kulluğundan çıkmak ihtimali yoktur. Zira bütün tecellilerde görünen Sensin; ve İsa (a.s.) Senin tecellilerinden bir tecellidir. Eğer onlar, benim İseviyet tecellimde Seni sınırlayarak ibadet ederlerse, bu ibadetleri yine Sana döner. Zira bütün isimleri kapsayan tek bir özsün. Gerçekte cehaletleri sebebiyle onların buna vakıf olmaları ve şuurları yoktur. Lakin onlar bu zorunlu tevhid üzerinedir. Onların bu cehaletleri Senden müstağni olmalarını gerektirmez. Onlar mademki Senin kullarındır, onlardaki zilletten daha büyük zillet olamaz. Zira onların varlığının kayyımı, Senin mutlak varlığın olduğu için, asla onların kendi nefislerinde ve varlıklarında tasarrufu yoktur. Buna göre efendileri, onlardan ne isterse, onlar o şeyin ve o iradenin hükmüne tabidirler; ve efendilerinin onların üzerinde meydana gelen tasarrufunda, asla bir ortak yoktur. Buna göre onlar benim İseviyet tecellimde, Seni sınırlamak suretiyle beni ilah edinip ibadet etmişler ise, bu hal, onların hakikatleri ve sabit hakikatleri gereğindendir. Zira onlar ilahi ilimde bu suretle ilahi malumun oldular; ve senin ilmin maluma ve iraden dahi ilme tabidir. Şimdi onların hakikatleri bu şekilde ilahi malumun olmakla, şehadet mertebesinde dahi bu suretle görünmelerini irade buyurdun. Ve onlar, Senin kulların oldukları ve Sen dahi onların Efendisi olduğun için, senin ilahi iradene muhalefet edebilirler miydi? Buna göre onlar zâtî yatkınlıklarına dayanan iradene tabi oldular. İşte bu inceliğe dayanarak İsa (a.s.) "Senin kulların" dedi. Ve "kulların" kelimesindeki hitap kâfı [yani Senin] ile ayırdı ve özelleştirdi. İsa (a.s.)'ın "Eğer Sen onları azap edecek olursan" sözündeki "azap"tan maksat dahi, kavminin zelil edilmesidir. Zira azap halinde bulunanda asla "izzet" tasavvur edilemez, o kimse zelildir; ve bir aziz ve kahredicinin kudret elinde zayıftır. Halbuki İsa (a.s.)'ın kavmi kul oldukları için onlardan daha zelil yoktur. Çünkü kullukları sebebiyle hiçbirisinin kendi nefsinde tasarrufa gücü yoktur. Onlarda tasarruf eden Hak'tır. Ve gerçekte onlar dünyada Senin iraden ile onlara gelen acılar ve belalar ile azap olundukları için zillet içindedirler. Ve aynı şekilde onların sabit hakikatleri, bu şehadet mertebesinde cehalet azabı içinde zelil olmalarını gerektirir. Böyle olunca onlar iki kat azap içindedir. Birisi kul oldukları için Senin kudret elinde zayıf olmaları ve diğeri cehalete batmış olarak Hakk'ı gaybda aramalarıdır. Buna göre Sen onları, içinde bulundukları bu azaptan daha aşağı azap ile zelil etmezsin. Zira dünyada kahır elinde zayıf oldukları gibi, ahirette de bu hal içindedirler. Bundan daha aşağı ne azap olur?

وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ أَيْ تَسْتَرْهُمْ عن إيقاع العذابِ الَّذِي يَسْتَحِقُونَه بِمُخَالَفَتِهم

أَي تَجْعَلْ لهم غَفْرًا يَسْتُرُهم عن ذلك ويَمْنَعُهم منه، فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ

أي المَنِيعُ الحِمَى، وهذا الاسم إذا أعْطَاه الحقُّ لِمَنْ أَعْطَاه من عباده

يُسَمَّى الحقُّ بالمُعِزّ والمُعْطَى له هذا الاسم بالعزيز، فيكون مَنِيـعَ الحِمَى

عمَّا يُرِيدُ به المُنْتَقِمُ والمُعَذِّبُ من الانتقام والعذاب، وجَاءَ بالفَصْلِ

والعِمَادِ أيضًا تَأْكِيدًا لِلْبَيَانِ، وَلِتَكُونَ الآيةُ على مَسَاق واحد في قوله:

إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ وقوله : كُنْتَ اَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ ، فَجَاءَ أَيضًا:

إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ .

وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ )Maide 5/118) “Ve eğer Sen onlar için gafr edersen”, ya'ni muhalefetleri sebebiyle onların müstahak oldukları azabın îkāından Sen onları setredersen, ya'ni Sen onlar için örtecek bir şey kılarsan, ki onları bundan setreyleye ve onları onda men'eyleye . فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ "İmdi Sen muhakkak Azîz'sin”, ya'ni menîu'l-hımâsın. Ve Hak Teâlâ bu ismi kullarından verdiği kimseye verdiği vakit, Hak Muizz ile ve kendisine bu isim verilen, Azîz ile mütesemmî olur. İmdi Müntakim ve Muazzib'in, intikām ile azâbdan murâd ettiği şeyden menîu'l-hımâ olur. Ve yine te'kîden-li'l-beyân fasl ve imâd ile getirdi. Ve âyet إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ )Maide, 5/116) [Muhakkak, mübâlağa ile guyûbu bilen Sen'sin.] kavlindeki ve كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ )Mide/117) [Sen on-ların üzerine Rakîb idin.] kavlindeki mesâk-ı vâhid üzere vâki' olmak için, yine evvelki gibi إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ )Bakara/118) Sen Hakîm olan Azîz'sin.] geldi. Ya'ni Îsâ (a.s.) badehû وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ ]Eğer Sen onlar için gafr edersen] dedi ki: Senin emrine muhalefetleri ve tâatına adem-i imtisâlleri sebebiyle müs- tahak oldukları azabın onların üzerine îkāından Sen onları setredersen, de- mek olur. "Gafr”ın ma'nâsı setr ve örtüdür. Nitekim başı muhafaza etmek için esnâ-yı harbde başı setreden [15/105] zırhın adına “miğfer” derler. Şu halde تَغْفِرْ لَهُمْ ]Sen onlar için gafr edersen] demek, Sen onlar için bir setr ve örtü yaparsın ki, bu örtü onları, îkā’-ı azâbdan setreder; ve onları bu azâbın îkāından hifz ve himâye ve vikāye ve hırâset eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ve eğer Sen onlar için bağışlarsan" (Maide 5/118), yani onların karşı gelmeleri sebebiyle hak ettikleri azabın başlarına gelmesinden Sen onları korursan, yani Sen onlar için onları bu azaptan koruyacak ve onları ondan alıkoyacak bir şey kılarsan. "İmdi Sen muhakkak Azîz'sin", yani Sen dokunulmazsın. Ve Yüce Allah bu ismi kullarından birine verdiği zaman, Allah Muizz (izzet veren) ile ve kendisine bu isim verilen kişi Azîz (izzetli) ile adlandırılır. İmdi Müntakim (intikam alan) ve Muazzib'in (azap eden) intikam ve azaptan murad ettiği şeyden dokunulmaz olur. Ve yine açıklamayı pekiştirmek için fasl ve imad ile getirdi. Ve ayet "Muhakkak, gaybları hakkıyla bilen Sen'sin." (Maide, 5/116) kavlindeki ve "Sen onların üzerine Rakîb idin." (Maide/117) kavlindeki aynı üslup üzere meydana gelmek için, yine önceki gibi "Sen Hakîm olan Azîz'sin." (Bakara/118) geldi. Yani İsa (a.s.) daha sonra "Eğer Sen onlar için bağışlarsan" dedi ki: Senin emrine karşı gelmeleri ve itaatine uymamaları sebebiyle hak ettikleri azabın başlarına gelmesinden Sen onları korursan, demek olur. "Gafr"ın anlamı örtmek ve gizlemektir. Nasıl ki başı korumak için savaş sırasında başı örten zırhın adına "miğfer" derler. Şu halde "Sen onlar için bağışlarsan" demek, Sen onlar için bir örtü ve koruma yaparsın ki, bu örtü onları azabın başlarına gelmesinden korur; ve onları bu azabın başlarına gelmesinden muhafaza eder, himaye eder, vikaye eder ve gözetir.

فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ “Sen muhakkak Azîzsin” ya'ni menîu'l-hımasın. “Menî”, mâni' ma'nâsına ve “hima” dahi “himâye olunan şey” ma'nâsına gelir. “Menîull-hıma”, “himâyesi tahtında bulunan şeye gayrın tasallutunu men'eden” ma'nâsına olur. Binaenaleyh أَنْتَ الْعَزِيرُ ]Sen Azizsin.] demek, Se- nin himâye ettiğin şey üzerine vâki' olacak tasallut ve tecavüzü, ahadiyyet-i zâtiyyene mahsûs olan izzet ile mâni'sin demek olur. Ve bu ism-i Azîz'i Hak Teâlâ kullarından birisine verdiği ve ona bu isim ile tecellî eylediği vakit, bu abdini “azîz” ettiği için, Hak Teâlâ Muizz ismi ile mütesemmî olur; ve kendisine bu ism-i şerîf verilmiş olan abd dahi, ind-i Hakta “azîz” olduğu için, "Azîz” ismi ile mütesemmî olur; ve ism-i Azîz ile mütesemmî olan abd ise mahmiyy-i Hak olur; ve onun hifz ve vikāyesi tahtında bulunur. İmdi Müntakim ve Muazzib isimlerinin, intikām ve azâb cinsinden murâd ettiği şeyler her ne ise, ism-i Azîz ile mütesemmî olan abd Hakk'ın himâ- ye-gerdesi olup, Hak bu isimlerin o abd üzerine tasallutunu men’eder. Zîrâ Hak sıfat-ı gafûriyyet ile bir abdini setrettiği vakit, Gafûr isminin mukābili bulunan esmânın tasallutunu men'eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ" "Sen muhakkak Azîzsin" yani menîu'l-hımasın (korunmuş olanı engelleyen). "Menî", engelleyen anlamına ve "hima" dahi "himâye olunan şey" anlamına gelir. "Menîu'l-hıma", "himâyesi altında bulunan şeye başkasının tasallutunu engelleyen" anlamına gelir. Buna göre "أَنْتَ الْعَزِيزُ" [Sen Azizsin.] demek, Senin himâye ettiğin şey üzerine meydana gelecek tasallut ve tecavüzü, zâtının birliğine özgü olan izzet ile engelleyensin demek olur. Ve bu Azîz ismini Yüce Allah kullarından birisine verdiği ve ona bu isim ile tecellî ettiği zaman, bu kulunu "azîz" ettiği için, Yüce Allah Muizz ismi ile isimlendirilir; ve kendisine bu şerefli isim verilmiş olan kul dahi, Allah katında "azîz" olduğu için, "Azîz" ismi ile isimlendirilir; ve Azîz ismi ile isimlendirilen kul ise Allah tarafından korunmuş olur; ve onun hıfz ve vikâyesi (korunması ve himâyesi) altında bulunur. Şimdi Müntakim (intikam alan) ve Muazzib (azap veren) isimlerinin, intikam ve azap cinsinden murâd ettiği şeyler her ne ise, Azîz ismi ile isimlendirilen kul Hakk'ın himâye-gerdesi (himâye ettiği) olup, Hak bu isimlerin o kul üzerine tasallutunu engeller. Çünkü Hak gafûriyyet (çok bağışlayıcı olma) sıfatı ile bir kulunu örttüğü zaman, Gafûr isminin karşılığı bulunan isimlerin tasallutunu engeller.

Ve Îsâ (a.s.) kezâlik beyânı tekîd için, ulemâ-i nahviyyeden Kûfiyyûn indinde “fasl” ve Basriyyûn indinde “imad" ile أنت ]Sen] kavlini getirmek sûretiyle إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ )Bakara/118) [Sen Hakîm olan Azîzsin.[ dedi. Ve bu sûretle Hak Teâlâ hazretlerinin istifhâmına karşı verdiği cevâb- ları mübeyyin olan âyet إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ )Mide/116) Muhakkak, mübâlağa ile guyûbu bilen Sen'sin.] ve كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ )Mide/117( [Sen onların üzerine Rakîb idin.] kavillerindeki [15/106] üslûb ve namta muvâfık düşüp mesâk-ı vâhid üzere vâki' oldu. Ve Îsâ (a.s.) bu kavillerdeki siyak ve üslûb üzere إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ )Bakara, 2/118) [Sen Hakîm olan Azîz'sin.] dedi. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu âyet-i kerîmedeki bazı esrâr-ı îseviyyeyi beyân-dan sonra ona müteallik olan esrâr-ı muhammediyyenin baʼzısının dahi beyânına şürû edip buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve İsa (a.s.) aynı şekilde, beyanı pekiştirmek için, nahiv âlimlerinden Kûfîler'e göre "fasl" ve Basrîler'e göre "imad" olan أنت [Sen] sözünü getirerek إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (Bakara/118) [Sen Hakîm olan Azîzsin.] dedi. Ve bu şekilde, Yüce Allah hazretlerinin istifhamına (sorusuna) karşı verdiği cevapları açıklayan إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ (Maide/116) [Muhakkak, mübâlağa ile gaybları bilen Sen'sin.] ve كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ (Maide/117) [Sen onların üzerine Rakîb idin.] sözlerindeki üslup ve tarza uygun düşüp aynı bağlam üzere meydana geldi. Ve İsa (a.s.) bu sözlerdeki siyak (söz gelişi) ve üslup üzere إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (Bakara, 2/118) [Sen Hakîm olan Azîz'sin.] dedi. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu âyet-i kerîmedeki bazı İsevî sırları açıklamadan sonra, ona ilişkin olan Muhammedî sırların bazısını da açıklamaya başlayıp buyururlar ki:

فكانَ سُؤَالًا من النَّبِيِّ وإِلْحَاحًا منه على ربِّه في المسألةِ لَيْلَة كَامِلَة إِلى طُلُوعِ الفَجْرِ

يُرَدِّدُها طَلَبًا لِلْإِجَابَةِ، فَلَوْ سَمِعَ الإجابة في أوَّلِ سؤالٍ ما كَرَّرَ، فكان الحقُّ يَعْرِضُ

عليه فُصُولَ ما اسْتَوْجَبُوا به العذابَ عَرْضًا مُفَصَّلًا، فيقول له في كلِّ عَرْضٍ وعَيْنِ

إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ، فلو رَأَى

في ذلك العَرْضِ مَا يُوجِبُ تَقْدِيمَ الحقِّ وإيثارَ جَنابِهِ لَدَعَا عليهم لا لَهُمْ، فَمَا

عَرَضَ عليه إلا ما اسْتَحَقُّوا به ما تُعْطِيه هذه الآية من التسليم لِلَّهِ والتَّفْوِيضِ

لعفوه .

İmdi Nebî'den suâl ve tulû'-i fecre varıncaya kadar, leyle-i kâmilede, mes'elede Rabb'ine ilhâh idi, ki icâbeti talebden dolayı tekrar ederdi. İmdi eğer suâlin evvelinde icâbeti işite idi, tekrar etmezdi. İmdi Hak Teâlâ, onun sebebiyle azâba müstevcib oldukları şeyin fusûlünü, arz-ı mufassal ile, ona arzeder idi. Binâenaleyh her bir arzda إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ve aynda ona (Mâide, 5/118) [Eğer sen onları ta'zîb edecek olur isen, onlar Senin kullarındır; ve eğer mağfiret edecek olur isen, Sen Hakîm olan Azîz'sin.] der idi. İmdi bu arzda, eğer Hakk'ın takdîmini ve onun îsâr-ı cenâbını mûcib olan şeyi göre idi, onlar için değil, onlar üzerine duâ eder idi. Böyle olunca ona ancak şu şeyi arzetti ki, onun sebebiyle, Allah Teâlâ'ya teslîmden ve onun afvına tefvîzden bu âyetin i'tâ ettiği şeye müstahak oldular. [15/107] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Peygamber'den (a.s.) sorulduğunda ve fecrin doğuşuna kadar, tam bir gecede, meselede Rabb'ine ısrarla yalvarırdı, öyle ki cevabı talebinden dolayı tekrar ederdi. Şimdi eğer sorunun başında cevabı işitseydi, tekrar etmezdi. Şimdi Yüce Allah, onun sebebiyle azabı hak ettikleri şeyin ayrıntılarını, ayrıntılı bir sunumla, ona arz ederdi. Bu sebeple her bir sunumda ona "Eğer sen onları azap edecek olursan, onlar Senin kullarındır; ve eğer bağışlayacak olursan, Sen Hakîm olan Azîz'sin." (Mâide, 5/118) derdi. Şimdi bu sunumda, eğer Hakk'ın takdimini ve onun cömertliğini gerektiren şeyi görseydi, onlar için değil, onlar üzerine dua ederdi. Böyle olunca ona ancak şu şeyi arz etti ki, onun sebebiyle, Allah Teâlâ'ya teslim olmaktan ve onun affına havale etmekten bu ayetin verdiği şeye müstahak oldular.

Yani إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (Maide, 5/118) [Eğer Sen onları taʼzîb edecek olur isen, onlar Senin kullarındır; ve eğer mağfiret edecek olur isen, Sen Hakîm olan Azîzsin.] kelâmı, Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'den suâl ve tulû’-i fecre kadar, bütün bir gecede suâlde Rabb'ine ilhâh olarak vâki' olmuş idi ki, Hak'tan bu suâle icâbeti taleb buyurduğu için, bu âyet-i kerîmeyi tekrar ederdi. Eğer suâlin ibtidâsında, Hak'tan icâbet vâki' olduğunu işite idi, bu âyet-i kerîmeyi böyle bu kadar tekrâr etmez idi. İmdi Hak Teâlâ (S.a.v.) Efendimiz'e, ümmeti için azabı mûcib olacak günahların envâını, tafsîlâtıyla göstermek sûretiyle, ya'ni ümmetinden her bir ferdi ve o ferdin günahlarını, birer birer göstererek arzeder idi. Binâe- naleyh (S.a.v.) Efendimiz, her bir gösterişte ve her bir ferdi ve günahlarını müşâhede ettiği hînde, Hak Teâlâ'ya &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Eğer Sen onları azaplandıracak olursan, şüphesiz onlar Senin kullarındır; ve eğer bağışlayacak olursan, şüphesiz Sen Azîz (üstün) ve Hakîm (hikmet sahibi) olansın." (Maide, 5/118) sözü, Son Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'den, fecrin doğuşuna kadar bütün bir gece boyunca, Rabb'ine yalvararak soru sorması şeklinde gerçekleşmişti. Çünkü O, Hak'tan bu sorusuna cevap talep ettiği için bu ayet-i kerimeyi tekrar ederdi. Eğer sorunun başlangıcında, Hak'tan cevabın geldiğini işitmiş olsaydı, bu ayet-i kerimeyi bu kadar çok tekrar etmezdi. Şimdi, Yüce Allah (s.a.v.) Efendimiz'e, ümmeti için azabı gerektirecek günahların çeşitlerini ayrıntılarıyla göstermek suretiyle, yani ümmetinden her bir ferdi ve o ferdin günahlarını tek tek göstererek arz ederdi. Bu sebeple (s.a.v.) Efendimiz, her bir gösterişte ve her bir ferdi ve günahlarını müşahede ettiği anda, Yüce Allah'a (yönelirdi).

إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ

أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

(Mâide, 5/118) [Eğer Sen onları tazîb edecek olur isen, onlar Senin kullarındır; ve eğer mağfiret edecek olur isen, Sen Hakîm olan Azîz'sin.] der idi. İmdi (S.a.v.) Efendimiz Hakk'ın bu gösterişinde, Hak hakkında mûcib-i takdîm olan şeyi ve onun îsâr-ı cenâbını îcâb eden şeyi göre idi, ümmetinin lehine değil, bilakis aleyhine duâ eder idi. Ya'ni Hak Teâlâ risâlet-penâh Efendimiz'e ümmetinin a'yânını ve onların günahla- rını keşfettiği vakit, bu arzettiği efrâd hakkında gösterdiği günahları se- bebiyle, kahr ile muâmeleyi irâde eylediğini ve kezâ Müntakim ismiyle onlara tecellî etmek murâdında bulunduğunu irâe ede idi, (S.a.v.) Efendi- miz, Hakk'ın murâdını takdîm ve Hak tarafını tercîh edip, afv ve mağfiret talebiyle ümmetinin lehine duâ etmez, belki kahr ve intikām ile onların aleyhine duâ ederdi. Zîrâ kahr ve intikām irâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın îsâr ve tercîhini mûcib olan şeydir. Çünkü kahr ve intikām cihetinde abdin aslâ hazzı yoktur; ve bu tecellî onun hakkında nâ-mülâyimdir; ve afv ve mağfi- ret envâ'-ı lutuftan olduğundan, bunlarla olan tecellîde abdin haz ve zevki vardır. Ve irâde-i kahr ve intikām ise zevk-i Hak'tır, onda abdin müşâreketi yoktur. Vâkıâ kahr ve intikāmın zımnında dahi lutuf var ise de bu hafîdir. Nitekim [15/108] pederi, evlâdının kabâhatine gazab edip, darbetmek sû- retiyle, ona kahr ile mütecellî olur. Bu tecellîde yalnız pederin zevki vardır ki, çocuğunu dövünce onun gazabı kesb-i sükûnet eder. Hâlbuki bu dayak çocuk için bittabi' zevk-âver bir şey değildir. Fakat onun zımnında çocu- ğun te'dîbi fâidesi mündemic olduğundan, bu tecellîde lutf-i hafi vardır. Böyle olunca Hak Teâlâ hazretleri bu arzda, (S.a.v.) Efendimiz'e, ancak şu şeyi arzetti ki, o gösterdiği şey sebebiyle, onun ümmeti, Allah Teâlâ'ya teslîmden ve onun afvına tefvîzden bu âyetin i'tâ ettiği şeye müstahak oldu- lar. Ya'ni bu âyet-i kerîmede azâb ile afvın Hakk'a müfevvez olduğu beyân buyurulmakta olduğundan ve Hak Teâlâ'nın hîn-i arzında Efendimiz'e ümmetinin ayrı ayrı efrâdı ve yalnız günahları gösterildiğinden ve günâh ise mağfireti iktizâ eylediğinden, bu âyetin verdiği şey, ahvâl-i ümmetin Hakk'a teslîmi ve Hakk'ın afvına tefvîzi olur; ve ümmetinin müstahak ol- duğu şey de bunlardan ibaret bulunur. Beyit: Ayine-i mağfiret sûret-i isyânadır Halk günâh etmese halkeder âhar ilâh455 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Mâide, 5/118) [Eğer Sen onları azaplandıracak olursan, onlar Senin kullarındır; ve eğer bağışlayacak olursan, Sen Hakîm olan Azîz'sin.] der idi. Şimdi (S.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın bu gösterişinde, Hak hakkında takdime sebep olan şeyi ve onun cömertliğini gerektiren şeyi görür idi, ümmetinin lehine değil, aksine aleyhine duâ eder idi. Yani Yüce Allah, risâlet-penâh Efendimiz'e ümmetinin sabit hakikatlerini ve onların günahlarını keşfettiği vakit, bu arz ettiği fertler hakkında gösterdiği günahları sebebiyle, kahr ile muâmeleyi irâde eylediğini ve aynı şekilde Müntakim ismiyle onlara tecellî etmek murâdında bulunduğunu gösterir idi, (S.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın murâdını takdîm ve Hak tarafını tercîh edip, afv ve mağfiret talebiyle ümmetinin lehine duâ etmez, aksine kahr ve intikām ile onların aleyhine duâ ederdi. Zira kahr ve intikām irâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın cömertliğini ve tercihini gerektiren şeydir. Çünkü kahr ve intikām cihetinde kulun asla hazzı yoktur; ve bu tecellî onun hakkında uygun değildir; ve afv ve mağfiret çeşitli lütuflardan olduğundan, bunlarla olan tecellîde kulun haz ve zevki vardır. Ve kahr ve intikām irâdesi ise Hakk'ın zevkidir, onda kulun müşâreketi yoktur. Gerçekte kahr ve intikāmın içinde dahi lütuf var ise de bu gizlidir. Nasıl ki [15/108] babası, evlâdının kabahatlerine gazap edip, dövmek suretiyle, ona kahr ile tecellî olur. Bu tecellîde yalnız babanın zevki vardır ki, çocuğunu dövünce onun gazabı sükûnet kazanır. Hâlbuki bu dayak çocuk için doğal olarak zevk veren bir şey değildir. Fakat onun içinde çocuğun terbiye edilmesi faydası bulunduğundan, bu tecellîde gizli lütuf vardır. Böyle olunca Yüce Allah hazretleri bu arzda, (S.a.v.) Efendimiz'e, ancak şu şeyi arz etti ki, o gösterdiği şey sebebiyle, onun ümmeti, Allah Teâlâ'ya teslimden ve onun affına havale etmekten bu âyetin verdiği şeye müstahak oldular. Yani bu âyet-i kerîmede azap ile affın Hakk'a havale edildiği beyân buyurulmakta olduğundan ve Yüce Allah'ın arzı sırasında Efendimiz'e ümmetinin ayrı ayrı fertleri ve yalnız günahları gösterildiğinden ve günah ise mağfireti gerektirdiğinden, bu âyetin verdiği şey, ümmetin hallerinin Hakk'a teslimi ve Hakk'ın affına havale edilmesi olur; ve ümmetinin müstahak olduğu şey de bunlardan ibaret bulunur. Beyit: Mağfiret aynası isyan suretinedir Halk günah etmese başka bir ilâh yaratır.

وقد وَرَدَ أَنَّ الحقَّ إِذا أَحَبَّ صَوْتَ عبده في دعائه إياه أخر الاجابة عنه

حتَّى يَتَكَرَّر ذلك منه حُبًّا فيه لا إِعْرَاضًا عنه، ولذلك جَاءَ بالاسم الحكيم،

والحكيم هو الذي يَضَعُ الأشياء في مَوَاضِعِها ولا يَعْدِلُ بها عمَّا تَقْتَضِيه

وتَطْلُبُه حَقَائِقُها بصفاتِها ، فالحَكِيمُ هو العَلِيمُ بالترتيب.

Ve vârid oldu ki muhakkak Hak, duâsında abdinin savtına muhab- bet ettikde, ondan i'râzan değil, onun hakkında hubben icâbeti te'hîr eder; tâ ki bu, ondan tekerrür eyleye! Ve işte bunun için, ism-i Hakîm'i getirdi; ve Hakîm, eşyayı kendi mevzi'lerine vaz'eden kimse- dir; ve sıfâtıyla hakāyıkının iktizâ ettiği ve taleb eylediği şeyden onlar ile udûl etmez. İmdi Hakîm, tertîbi Alîm'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve şöyle vârid oldu ki muhakkak Hak, kulunun duâsındaki sesine muhabbet ettiğinde, ondan yüz çevirmez, aksine onun hakkında sevgiyle icâbeti geciktirir; tâ ki bu (duâ), ondan tekrar tekrar meydana gelsin! Ve işte bunun için, Hakîm ismini getirdi; ve Hakîm, eşyayı kendi yerlerine koyan kimsedir; ve sıfatlarıyla hakikatlerinin gerektirdiği ve talep ettiği şeyden onlarla sapmaz. Şimdi Hakîm, tertibi Alîm'dir (her şeyi bilen).

Ya'ni hadîs-i şerîfte vârid oldu ki: Hak Teâlâ hazretleri bir kulunun duâ- sında savtına muhabbet ettikde, o kuldan i'râz ettiği için değil, belki onu sevdiği için, talebenin is'afını teʼhîr eder; [15/109] ve bu teʼhîri, o abd ta- lebinde ilhâh ve ısrar etsin ve duâsını tekrâr eylesin diye yapar. Malûmdur ki, abdin talebi ve duâsı ya kalben veyâ lisânen olur. Zîrâ lisânın kelâmı olduğu gibi kalbin dahi kelâmı vardır. Allah Teâlâ hazretleri ise, cehren ve sırren olan münâcâtı işitir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur. وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى (Tâhâ, 20/7) [Ve sen sözü izhâr etsen de etmesen de müsâvîdir. Çünkü O, şübhe yok ki sırrı da, ahfâyı da bilir.] Binâenaleyh abdin savtına taalluk eden muhabbet-i ilâhiyye her ikisine de şâmil olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani hadis-i şerifte şöyle geçmiştir: Yüce Allah, bir kulunun duasındaki sesini sevdiğinde, o kuldan yüz çevirdiği için değil, aksine onu sevdiği için, isteğinin yerine getirilmesini geciktirir; ve bu geciktirmeyi, o kul isteğinde ısrar etsin ve duasını tekrarlasın diye yapar. Bilinmelidir ki, kulun isteği ve duası ya kalpten ya da dilden olur. Zira dilin kelamı olduğu gibi kalbin de kelamı vardır. Yüce Allah ise, açıkça ve gizlice yapılan yakarışları işitir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de buyurulur: "وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى" (Tâhâ, 20/7) [Ve sen sözü açığa vursan da vurmasan da fark etmez. Çünkü O, şüphe yok ki sırrı da, daha gizlisini de bilir.] Bu sebeple kulun sesine ilişkin ilahi sevgi, her ikisini de kapsar.

Ve Cenâb-ı Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (r.a.) Fîhî Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde bu ma'nâyı şöylece beyân buyururlar: می آورند که حق تعالی می فرماید که ای بنده من حاجتِ ترا در حالت دعا و ناله زود برآوردی اما آواز و ناله تو مرا خوش می آید در اجابت جهت آن تأخیر می افتد تـا Ya'ni "Rivâyet olundu ki: Hak Teâlâ hazretleri buyurur: Ey kulum, duâ ve münâcât hâlinde, senin hâcetini sür'atle kazâ ederdim; fakat senin savtın ve münâcâtın bana hoş gelir. Onun için icâbette te’hîr vâki' olur; tâ ki bana hoş gelen sadânı ve münâcâtını tekrîr ve teksîr eyleyesin! Meselâ iki dilen- ci bir şahsın kapısına geldiler. Birisi matlûb ve mahbûbdur; ve diğeri ise azîm mebgūzdur. Hâne sâhibi kölesine der ki: “O mebgūz olan dilencinin kapıdan serîan mündefi' olması için, çabuk ve bilâ-tehîr bir parça ekmek ver!" Hâlbuki o mahbûb olan dilenciye: “Henüz ekmek pişmemiştir; sab- ret, ekmek pişsin de versinler!” diye savsaklar.456 Ve bu ma'nâyı Mesnevî-i Şerîflerinde de aynen böyle beyân buyururlar: Mesnevî: بسيار بنالی که آواز و ناله تو مرا خوش می آید مثلا دو گـدا بـر در شخصی آمدند یکی مطلوب و محبوب و آن دیگر عظیم مبغوضست خداوند خانه گوید بغلام که زود و بی تأخير بآن مبغوض نانپاره بده تا از در ما زود آواره شود و آن دیگر را که محبوبست وعده دهد که هنوز نان نپخته است صبر کن تا نان برسد و بپزد. آن یکی کمپیر و دیگر خوش ذقن پیش شاهد باز چون آید دو تن آرد و کمپیر را گوید که گیر هر دو نان خواهند او زوتر فطير کی دهد نان بل بتأخير افكند و آن دیگر را که خوشستش قد و خد که بخانه نان تازه می پزند [15/110] گویدش بنشین زمانی بی گزند گویدش بنشین که حلوا می رسد چون رسد آن نان گرمش بعد کد &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (r.a.) Fîhî Mâ Fîh adlı yüce eserlerinde bu anlamı şöyle açıklarlar: "Rivâyet olundu ki: Yüce Allah buyurur: Ey kulum, duâ ve münâcât hâlinde, senin ihtiyacını çabucak giderirdim; fakat senin sesin ve münâcâtın bana hoş gelir. Onun için icâbette (duaya karşılık vermede) gecikme olur; tâ ki bana hoş gelen sesini ve münâcâtını tekrar tekrar söyleyesin ve çoğaltasın! Örneğin, iki dilenci bir kişinin kapısına geldi. Birisi istenen ve sevilen biridir; diğeri ise çok nefret edilen biridir. Ev sahibi kölesine der ki: 'O nefret edilen dilencinin kapıdan çabucak uzaklaşması için, ona hızlı ve gecikmeksizin bir parça ekmek ver!' Hâlbuki o sevilen dilenciye: 'Henüz ekmek pişmemiştir; sabret, ekmek pişsin de versinler!' diye savsaklar." Ve bu anlamı Mesnevî-i Şerîflerinde de aynen böyle açıklarlar: Mesnevî: "Çok inle ki senin sesin ve inlemen bana hoş gelir. Örneğin, iki dilenci bir kişinin kapısına geldi. Biri istenen ve sevilen, diğeri ise çok nefret edilendir. Ev sahibi kölesine der ki: 'O nefret edilene çabucak ve gecikmeksizin bir parça ekmek ver ki kapımızdan tez uzaklaşsın.' Ve o sevilen diğerine vaat eder ki: 'Henüz ekmek pişmemiştir; sabret, ekmek yetişsin ve pişsin.' O biri yaşlı ve diğeri güzel sesli, sevgiliye geldiklerinde iki kişi getirir. Yaşlı olana der ki: 'Al, ikisi de ekmek isteyecek, o daha çabuk hamur ekmek verir.' Aksine, ekmeği geciktirir. Ve o diğerine, ki boyu ve yüzü güzeldir, der ki: 'Evde taze ekmek pişiyor, otur biraz, zarar görmeden.' Der ki: 'Otur, helva geliyor.' O sıcak ekmek ona zahmetten sonra ulaşır."

Tercüme: "Bir mahbûb-dostun huzûruna biri ihtiyâr, diğeri tâze ve hoş-zekan iki kimse geldikde ekmek taleb etseler, o şâhid-bâz derhål ekme- ği getirip o ihtiyara, “Al!” der. Ve ona boyu ve çehresi hoş gelen diğerine, ekmek verir mi, belki teʼhîr eder. Ona der ki, biraz rahatça otur; zîrâ evde tâze ekmek pişiriyorlar. Vaktâki ona sıcak ekmeği verir, badehû ona otur ki, tatlı geliyor, der.”457 İşte Hak Teâlâ hazretlerinin sevdiği kullarıyla muamelesi böyle oldu- ğundan, Habîb-i Kibriyası hakkında dahi aynı muamelede bulundu. Ve (S.a.v.) Efendimiz duâsında bu sebeble ilhâh edip bu âyet-i kerîmeyi bütün bir gece tekrar eyledi. Ve duâda te'hîr-i icâbet, hikmet-i ilâhiyyeye müs- tenid bulunduğu için, Îsâ (a.s.), ( إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ) (Bakara, 2/118) [Sen Hakîm olan Azîz'sin.] kavlinde “Azîz”den sonra “Hakîm” ismini getirdi. Ve "Hakîm” eşyâyı kendi mevzi'lerine vaz'eden kimseye derler; “zâlim”in zıddıdır. Zîrâ “zulm” lugatta bir şeyi mevziinin gayrına vazʼetmek ma'nâsı- na gelir. Bu ise cehil iktizâsıdır. Hak Teâlâ ise cehilden münezzehdir. Her şeyi yerli yerine vaz'eder; ve her şeyin hakîkati ve sıfâtı neyi iktizâ ediyor- sa, ihâta-i ilmiyyesiyle, onu vaz'eder; ve onu tecavüz etmez. Binâenaleyh “Hakîm”, tertîbi pek ziyâde bilen zâttır. Ve duânın te'hîr-i icâbeti hakkın- daki tafsîlât Fass-ı Şîsî'de mürûr etmiştir. فكان الله بِتَرْدَادِه هذه الآية على عِلْمٍ عظيم من اللهِ، فَمَنْ تَلَا هذه الآية وغيرها فهكذا يَتْلُو، وإلا فالسُّكُوتُ أَوْلَى به، وإذا وَفَّقَ اللهُ عبدًا إلى نُطْقِ [15/111] بأمر ما فما وَفَّقَه إليه إلا وَقَدْ أَرَادَ إجابته فيه وقضاء حاجته، فلا يَسْتَبْطِئُ أَحدٌ مَا يَتَضَمَّنَه ما وُفِّقَ له، وَلِيُتَابِرْ مُتَابَرَةَ رسولِ اللهِ ﷺ على هذه الآية في جميع أحواله حتَّى يَسْمَعَ بِأُذُنِه أَو بِسَمْعِه كيف شِئْتَ أو كيـف أَسْمَعَكَ اللهُ الأَجابةَ فَإِنْ جَازَاكَ بِسُؤَالِ اللِّسَانِ أَسْمَعَكَ بِأُذُنِكَ، وَإِنْ جَازَاكَ بالمَعْنَى أَسْمَعَكَ بِسَمْعِكَ . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Bir sevgili dostun huzuruna biri yaşlı, diğeri genç ve hoşsohbet iki kişi gelip ekmek isteseler, o güzel yüzlü gençlere düşkün olan kişi hemen ekmeği getirip o yaşlıya, “Al!” der. Ve ona boyu ve yüzü hoş gelen diğerine ekmek verir mi, aksine geciktirir. Ona der ki, biraz rahatça otur; çünkü evde taze ekmek pişiriyorlar. Ona sıcak ekmeği verdiği zaman, ondan sonra ona otur ki, tatlı geliyor, der.” İşte Yüce Allah hazretlerinin sevdiği kullarıyla muamelesi böyle olduğundan, yüce peygamberi hakkında dahi aynı muamelede bulundu. Ve (s.a.v.) Efendimiz duâsında bu sebeple ısrar edip bu âyet-i kerîmeyi bütün bir gece tekrar eyledi. Ve duâda icâbetin gecikmesi, ilâhî hikmete dayandığı için, Îsâ (a.s.), ( إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ) [Sen Hakîm olan Azîz'sin.] kavlinde “Azîz”den sonra “Hakîm” ismini getirdi. Ve "Hakîm” eşyayı kendi yerlerine koyan kimseye derler; “zâlim”in zıddıdır. Çünkü “zulüm” lügatte bir şeyi yerinin dışına koymak anlamına gelir. Bu ise cehalet gereğidir. Yüce Allah ise cehaletten münezzehtir. Her şeyi yerli yerine koyar; ve her şeyin hakikati ve sıfatları neyi gerektiriyorsa, ilâhî ilmiyle, onu koyar; ve onu aşmaz. Bu sebeple “Hakîm”, düzenlemeyi pek ziyade bilen zâttır. Ve duânın icâbetinin gecikmesi hakkındaki ayrıntılar Şîs Fassı'nda geçmiştir. فكان الله بِتَرْدَادِه هذه الآية على عِلْمٍ عظيم من اللهِ، فَمَنْ تَلَا هذه الآية وغيرها فهكذا يَتْلُو، وإلا فالسُّكُوتُ أَوْلَى به، وإذا وَفَّقَ اللهُ عبدًا إلى نُطْقِ [15/111] بأمر ما فما وَفَّقَه إليه إلا وَقَدْ أَرَادَ إجابته فيه وقضاء حاجته، فلا يَسْتَبْطِئُ أَحدٌ مَا يَتَضَمَّنَه ما وُفِّقَ له، وَلِيُتَابِرْ مُتَابَرَةَ رسولِ اللهِ ﷺ على هذه الآية في جميع أحواله حتَّى يَسْمَعَ بِأُذُنِه أَو بِسَمْعِه كيف شِئْتَ أو كيـف أَسْمَعَكَ اللهُ الأَجابةَ فَإِنْ جَازَاكَ بِسُؤَالِ اللِّسَانِ أَسْمَعَكَ بِأُذُنِكَ، وَإِنْ جَازَاكَ بالمَعْنَى أَسْمَعَكَ بِسَمْعِكَ .

İmdi Resûl (a.s.), bu âyetin tekrârında, Allah'dan ilm-i azîm üzerine idi. Binâenaleyh kim ki bu âyeti ve onun gayrısını tilâvet ederse, böy- le tilâvet etsin; ve illâ ona sükût evlâdır. İmdi Allah Teâlâ bir abde herhangi bir emr ile nutketmeğe tevfîk verdikde, onu ona muvaffak etmedi, illâ ki onun hakkında, onun icâbetini ve kazâ-i hâcetini irâde ettiği hâlde tevfîk verdi. Böyle olunca hiçbir kimse, kendisine tevfîk verilen şeyin mutazammın olduğu şeyi istibtâ' etmesin. Ve Resûlul- lah (s.a.v.) Efendimiz'in bu âyet üzere muvâzabatı vech ile cemî'-i ahvâlinde muvâzabat etsin; tâ ki icâbeti kulağı ile yâhud sem'i ile işi- te, nasıl isterse; yâhud Allah Teâlâ nasıl işittirirse, eğer suâl-i lisân ile mücâzât ederse, sana kulağın ile işittirir; ve eğer ma'nâ ile mücâzât ederse, sem'in ile işittirir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Resûl (a.s.) bu âyeti tekrarlarken, Allah'tan gelen büyük bir ilim üzereydi. Bu sebeple, kim ki bu âyeti ve ondan başkasını okursa, böyle okusun; aksi takdirde susması daha iyidir. Şimdi, Yüce Allah bir kula herhangi bir emir ile konuşmaya muvaffakiyet verdiğinde, onu buna muvaffak etmedi, ancak onun hakkında, onun icabetini ve ihtiyacının giderilmesini irade ettiği halde muvaffakiyet verdi. Böyle olunca, hiçbir kimse, kendisine muvaffakiyet verilen şeyin içerdiği şeyi yavaş bulmasın. Ve Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in bu âyet üzere devamlılığı gibi, bütün hallerinde devamlılık göstersin; tâ ki icabeti kulağı ile yahut işitme duyusu ile işitsin, nasıl isterse; yahut Yüce Allah nasıl işittirirse, eğer dil ile sorulan bir soruya karşılık verirse, sana kulağın ile işittirir; ve eğer mana ile karşılık verirse, işitme duyun ile işittirir.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in bu âyet-i kerîmeyi tekrârı, ilhâh ve ısrâr üzerine vâki' olduğunu ve bu da suâlin ibtidâsında icâbeti işitmemesinden nâşî bulunduğunu ve diğer taraftan ümmetinin a'yânı ve günahları birer birer Cenâb-ı Hak tarafından kendisine arzedilmesi üzerine, onlar için mağfiret talebi maksad-ı âlîsine [15/112] müstenid bulunduğunu Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz bâlâda beyân buyurmuş idi. Bu beyândan anlaşılır ki, (S.a.v.) Efendimiz bu âyet-i kerîmeyi tekrâr ettikçe, kendile- rine ulûm-i ilâhiyye ve maânî-i gaybiyye cilveger olduğundan, bu tekrar- da Allah Teâlâ cânibinden ilm-i azîm üzerine idi. Fakat taleb-i mağfireti mutazammın olan her bir tekrara karşı Hakk'ın icâbetini işitmemiş idi. Ancak her bir tekrar bir ilmin husûlüne sebeb olur idi. Şu hâlde Hak tara- fından icâbetin teʼhîri hikmete müstenid idi. Şu hâlde bu âyet-i kerîmenin tâ be-sabah (S.a.v.) Efendimiz tarafından tekrâr-be-tekrâr tilâvet buyurul- ması, ilm-i risâlet-penâhînin tezâyüdüne sebeb oldu. Binâenaleyh kim ki bu âyet-i kerîmeyi veyâhud âyât-ı kur'âniyyeden diğer birisini tilâvet ede- cek olursa, risâlet-penâh Efendimiz'in tilâvet buyurdukları gibi tilâvet et- sin. Zîrâ âyet-i kerîmenin maânî-i münîfesi tedebbür ve tefekkür ile tilâvet olunursa, kāriin kalbine cânib-i Hak'tan maânî-i gaybiyye tulû' eder; ve bu sûretle bilmediği esrâr-ı kur'âniyyeye muttali' olur. Fakat lisânen Kur'ân okuyup da, fikren âfâk ile meşgül olursa, fikrini cem' ve kalbini Hak câni- bine imâle edinceye kadar, o kimseye sükût etmek evlâ olur. Kāri'-i Kur'ân, kelâm-ı Hakk'ın tercümânıdır; ve tercüman bir kelâmı naklederken, el- bette onun ma'nâsını tefekkür ve teemmül eder. Eğer fikri başka şeylerle meşgül olursa tercümanlık edemez. Çünkü, ne söylediğini bilmez. İmdi kelâm-ı mahlûku naklederken tedebbür ve tefekkür lâzım olunca, kelâm-1 Hakk'ı naklederken ne derece i'tinâ lâzım geleceği cüz'î bir mülâhaza ile nümâyân olur. [15/113] İşte bu hakîkati beyânen Hz. Mevlânâ (r.a.) Fîhi Mâ Fîh'de buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in bu âyet-i kerîmeyi tekrarlaması, ısrar ve ısrar üzerine meydana geldiğini ve bunun da sorunun başlangıcında cevabı işitmemesinden kaynaklandığını ve diğer taraftan ümmetinin sabit hakikatleri ve günahları birer birer Yüce Allah tarafından kendisine arz edilmesi üzerine, onlar için mağfiret talebi yüce maksadına dayandığını Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz yukarıda beyan buyurmuş idi. Bu beyandan anlaşılır ki, (s.a.v.) Efendimiz bu âyet-i kerîmeyi tekrarladıkça, kendilerine ilâhî ilimler ve gaybî anlamlar tecelli ettiğinden, bu tekrarda Yüce Allah tarafından büyük bir ilim üzerine idi. Fakat mağfiret talebini içeren her bir tekrara karşı Hakk'ın cevabını işitmemiş idi. Ancak her bir tekrar bir ilmin elde edilmesine sebep olur idi. Şu halde Hak tarafından cevabın gecikmesi hikmete dayanıyordu. Şu halde bu âyet-i kerîmenin sabaha kadar (s.a.v.) Efendimiz tarafından tekrar tekrar okunması, risâlet-penâhî ilminin artmasına sebep oldu. Buna göre kim ki bu âyet-i kerîmeyi veya Kur'an âyetlerinden diğer birini okuyacak olursa, risâlet-penâh Efendimiz'in okuduğu gibi okusun. Çünkü âyet-i kerîmenin yüce anlamları tedebbür ve tefekkür ile okunursa, okuyanın kalbine Hak tarafından gaybî anlamlar doğar; ve bu suretle bilmediği Kur'an sırlarına muttali olur. Fakat dil ile Kur'an okuyup da, fikir ile dış âlem ile meşgul olursa, fikrini toplayıp kalbini Hak tarafına yöneltinceye kadar, o kimseye susmak daha iyi olur. Kur'an okuyucusu, Hakk'ın kelâmının tercümanıdır; ve tercüman bir kelâmı naklederken, elbette onun anlamını tefekkür ve teemmül eder. Eğer fikri başka şeylerle meşgul olursa tercümanlık edemez. Çünkü, ne söylediğini bilmez. Şimdi yaratılmışın kelâmını naklederken tedebbür ve tefekkür lazım olunca, Hakk'ın kelâmını naklederken ne derece itina lazım geleceği cüz'î bir mülahaza ile ortaya çıkar. İşte bu hakikati beyan ederek Hz. Mevlânâ (r.a.) Fîhi Mâ Fîh'de buyururlar ki:

آورده اند که در زمان رسول ﷺ از صحابه هر که یک سوره یا نیم سوره یاد گرفتی

او را عظیم خواندندی و با انگشت نمودندی که سوره یاد آرد برای آنکه ایشان قرآنرا

میخوردنـدی مـنـی نـان يـاد ومن خوردن عظيم باشد. الا که در دهان کنند و بخاینـد و

بنيدازند هزار خروار توان خوردن آخر می گویند که «رُبَّ تَالٍ لِلْقُرْآنَ وَالْقُرْآنُ يَلْعَنُهُ» پس

این در حق کسی است که از معنی قرآن واقـف نیست.

Ya'ni "Rivâyet olundu ki Resûl (a.s.) zamânında sahâbeden her kim bir veyâhud yarım sûre ezberlese idi, onun ezberinde bir sûre vardır diye onu i'zâm ederler ve parmakla gösterirler idi. Bunun sebebi o idi ki, on-lar Kur'ân'ı yerler idi. Bir kimsenin altı veyâ on iki batman ekmek yeme-si, elbette azîm bir hâldir. Ancak ağzına alıp çiğnedikten sonra, çıkarmak şartıyla, bin yük ekmek yemek mümkindir. Nihayet رُبَّ تَالٍ لِلْقُرْآنِ وَالْقُرْآنُ يَلْعَتُهُ ya'ni “Çok Kur'ân tilâvet edenler vardır ki Kur'ân onlara la’net eder”458 vârid olmuştur. İmdi bu, Kur'ân'ın ma'nâsına vakıf olmayan bir kimse hakkındadır."459 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Rivayet olundu ki Resûl (a.s.) zamanında sahâbeden her kim bir veya yarım sûre ezberlese idi, onun ezberinde bir sûre vardır diye onu yüceltirler ve parmakla gösterirler idi. Bunun sebebi o idi ki, onlar Kur'ân'ı yerler idi. Bir kimsenin altı veya on iki batman ekmek yemesi, elbette büyük bir hâldir. Ancak ağzına alıp çiğnedikten sonra, çıkarmak şartıyla, bin yük ekmek yemek mümkündür. Nihayet رُبَّ تَالٍ لِلْقُرْآنِ وَالْقُرْآنُ يَلْعَتُهُ yani “Çok Kur'ân tilâvet edenler vardır ki Kur'ân onlara la’net eder” vârid olmuştur. Şimdi bu, Kur'ân'ın anlamına vakıf olmayan bir kimse hakkındadır."

Suâl: Kur'ân-ı Kerîm lisân-ı Arabî üzere münzeldir. Küre-i arzda üç yüz milyon râddesinde mevcûd olan ehl-i İslâmın cümlesi Arab olmadığı gibi, lisân-ı Arabîye vukūfları da yoktur. Şimdi bunlar, maʼnâsını bilmedikleri için Kur'ân tilâvetinden sarf-ı nazar mı etsinler? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Kur'ân-ı Kerîm Arap dili üzere indirilmiştir. Yeryüzünde üç yüz milyon civarında mevcut olan Müslümanların hepsi Arap olmadığı gibi, Arap diline vâkıf da değillerdir. Şimdi bunlar, anlamını bilmedikleri için Kur'ân okumaktan vaz mı geçsinler?

Cevâb: Gerek Şeyh-i Ekber ve gerek Hz. Mevlânâ (r. anhümâ)nın kelâmları, Kur'ân-ı Kerîm'in ma'nâ-yı münîfini anlamağa tergîb ve teş-vîktir. Yoksa Kelâmullâhın tilâvetinden men' değildir. Kur'ân kelâmullah olmak i'tibariyle, bir kimse maʼnâsını [15/114] bilmeksizin tilâvet etmiş olsa bile, onun envâr-ı maʼneviyyesinden müstefîd ve meʼcûr olur. Velâkin Kur'ân'ı yalnız ölülerin ervâhına ithâfı i'tiyâd edip, onun maânî-i münî-fesini öğrenip anlamak merâkında bulunmamak azîm hamâkattır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ وَمُسْلِمَةٍ ya'ni "Taleb-i ilim her bir müslim ve müslime üzerine farzdır."460 Ve keza أُطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بالصين ya'ni Çin'de bile olsa ilmi taleb ediniz!”461 buyururlar. Binâenaleyh her bir müslime Kur'ân'ın maânî-i münîfesini, ulemâya bilmüracaa sorup anlamak vecîbedir. Husûsiyle her lisânda yazılmış, az-çok kütüb-i tefâsîr mevcûddur. Lisânımızın şîvesine muvâfık bir Türkçe ile yazılmamıştır, eski Türkçedir, gibi birtakım vâhî bahânelerle, onlara müracaattan istinkâf et-mek ve Kur'ân'ın maânî-i mücmelesini olsun anlamaktan mahrûm kalmak revâ değildir. Bir arşın kumaş mübâyaa edeceğimiz vakit, iyisini alabilmek için bilenlere müracaat etmekten üşenmediğimiz hâlde, maâdımıza ve hayât-ı ebediyyemize taalluk eden bir mes’eledeki tekâsül ve müsâmahamız za'f-ı îmândan mütevellid olsa gerektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Gerek Şeyh-i Ekber ve gerek Hz. Mevlânâ (Allah onlardan razı olsun)nın sözleri, Kur'ân-ı Kerîm'in aydınlatıcı anlamını anlamaya teşvik ve özendirmedir. Yoksa Allah Kelâmı'nın okunmasından men etmek değildir. Kur'ân, Allah kelâmı olması itibarıyla, bir kimse anlamını bilmeksizin okumuş olsa bile, onun manevî nurlarından faydalanır ve sevap kazanır. Ancak Kur'ân'ı yalnız ölülerin ruhlarına ithaf etmeyi âdet edinip, onun aydınlatıcı anlamlarını öğrenip anlamak merakında bulunmamak büyük bir ahmaklıktır. Onun için (s.a.v.) Efendimiz "İlim öğrenmek her bir Müslüman erkek ve kadın üzerine farzdır." ve keza "İlmi Çin'de bile olsa arayınız!" buyururlar. Bu sebeple her bir Müslümana Kur'ân'ın aydınlatıcı anlamlarını, âlimlere başvurarak sorup anlamak bir görevdir. Özellikle her dilde yazılmış, az-çok tefsir kitapları mevcuttur. Dilimizin şivesine uygun bir Türkçe ile yazılmamıştır, eski Türkçedir, gibi birtakım boş bahanelerle, onlara başvurmaktan kaçınmak ve Kur'ân'ın en azından genel anlamlarını anlamaktan mahrum kalmak uygun değildir. Bir arşın kumaş satın alacağımız zaman, iyisini alabilmek için bilenlere başvurmaktan üşenmediğimiz hâlde, ahiretimize ve ebedî hayatımıza ilişkin olan bir meseledeki tembelliğimiz ve hoşgörümüz iman zayıflığından kaynaklanıyor olsa gerektir.

İmdi Allah Teâlâ bir kulunu umûrdan bir emr ile nutka muvaffak ettiği vakit, o kulunu, o nutka muvaffak etmedi, illâ ki o nutkun o kul hakkında icâbetini ve o kulun kazâ-yı hâcetini murâd ettiği hâlde, muvaffak etti. Şu hâlde abdin lisânından cârî olan duâ, Hakk'ın icâbetini murâd ettiği duâ olur; ve Hak onun duâsını kabûl ve hâcetini kazâ etmek istediği için o duâyı onun lisânından cârî kılar. وإذا وَفَّقَ الله عبدًا ... الخ [Allah Teâlâ bir abde tevfîk verdikte...] kavli, iki metin evvelde zikrolunan فَمَا عَرَضَ عليه إلا ما اسْتَحَقُّوا به... الخ [...ona ancak şu şeyi arzetti ki, onun sebebiyle müstahak oldular.] ibâresine merbûttur. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz'in tekrâr ettiği duâ, Hakk'ın onu nutka muvaffak ettiği bir emrdir; ve bu nutuk her bir arz-ı ilâhî üzerine sâdır olur idi; ve âyet-i kerîmeden ibaret olan bu nutkun ver-diği şey dahi, ahvâl-i ümmetin Hakk'a teslîmi ve Hakk'ın afvına tefvîzi idi. Binâenaleyh Hak Teâlâ [15/115] ümmet-i Muhammed'in afvını murâd buyurduğu hâlde, Sallallahu aleyhi ve sellem'i bu nutka muvaffak eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah bir kulunu işlerden bir iş ile konuşmaya muvaffak ettiği zaman, o kulunu o konuşmaya muvaffak etmedi, aksine o konuşmanın o kul hakkında kabulünü ve o kulun ihtiyacının giderilmesini murad ettiği hâlde muvaffak etti. Bu durumda kulun dilinden akan dua, Hakk'ın kabulünü murad ettiği dua olur; ve Hak onun duasını kabul ve ihtiyacını gidermek istediği için o duayı onun dilinden akıtır. "وَإِذَا وَفَّقَ اللهُ عَبْدًا..." [Allah Teâlâ bir kula tevfîk verdiğinde...] sözü, iki metin evvelde zikredilen "فَمَا عَرَضَ عَلَيْهِ إِلَّا مَا اسْتَحَقُّوا بِهِ..." [...ona ancak şu şeyi arzetti ki, onun sebebiyle müstahak oldular.] ifadesine bağlıdır. Çünkü (s.a.v.) Efendimiz'in tekrarladığı dua, Hakk'ın onu konuşmaya muvaffak ettiği bir iştir; ve bu konuşma her bir ilâhî arzu üzerine sâdır olur idi; ve âyet-i kerîmeden ibaret olan bu konuşmanın verdiği şey dahi, ümmetin hâllerinin Hakk'a teslimi ve Hakk'ın affına havale edilmesi idi. Bu sebeple Yüce Allah, Muhammed ümmetinin affını murad buyurduğu hâlde, Sallallahu aleyhi ve sellem'i bu konuşmaya muvaffak eyledi.

İmdi mâdemki Hak Teâlâ kabûlünü murâd eylediği duâyı abdinin lisâ-nından cârî kılıyor, şu hâlde hiçbir kimse, kendisine tevfik verilen şeyin, ya'ni duânın mutazammın olduğu şeyi, ya'ni icâbeti istibtâ etmesin; ya'ni icâbetin te'hîriyle mağmûm olmasın! Aslâ fütûr getirmeyip Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in bu âyet-i kerîme üzere muvâzabatı vech ile cemî'-i ahvâlinde, Hakk'ın kendisini muvaffak ettiği duâyı bittekrar muvâzabat etsin ve talebinde ilhâh eylesin! Zîrâ hadîs-i şerîfte إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُلِحِينَ ya'ni "Allah duâsında ilhâh edenleri sever"462 vârid olmuştur. Duâsında o kadar tekrâr ile ilhâh etsin, tâ ki Hakk'ın icâbetini cismin âlet-i semâı olan kulağı ile veyâhud kalbin âlet-i semâı olan hâsse-i sem’i ile işite; hangi lisânla suâl edersen o sem' ile sâmi' olursun. Yahud Allah Teâlâ, sana icâbeti ne keyfi-yetle işittirirse o sûretle işitirsin. Eğer suâl-i lisân ile mücâzât ederse, sana kulağın ile işittirir; ve eğer ma'nâ ile mücâzât ederse, sem'in ile işittirir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, mademki Yüce Allah kabulünü dilediği duayı kulunun dilinden akıtıyor, şu halde hiçbir kimse, kendisine başarı verilen şeyin, yani duanın içerdiği şeyi, yani icabeti (duanın kabulünü) yavaş bulmasın; yani icabetin gecikmesiyle üzülmesin! Asla gevşeklik göstermeyip Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in bu ayet-i kerime üzere devamlılığı gibi, bütün hallerinde, Hakk'ın kendisini muvaffak ettiği duayı tekrar tekrar devam ettirsin ve talebinde ısrar etsin! Çünkü hadis-i şerifte "إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُلِحِينَ" yani "Allah duasında ısrar edenleri sever" vârid olmuştur. Duasında o kadar tekrar ile ısrar etsin ki, Hakk'ın icabetini cismin işitme aleti olan kulağı ile yahut kalbin işitme aleti olan işitme duyusu ile işitebilsin; hangi dille sorarsan o işitme duyusu ile işitirsin. Yahut Allah Teâlâ, sana icabeti ne şekilde işittirirse o suretle işitirsin. Eğer dil ile sorulan soruya karşılık verirse, sana kulağın ile işittirir; ve eğer mana ile karşılık verirse, işitme duyusu ile işittirir.

Hz. Şeyh (r.a.) “mücâzât” tabîrini isti'mâl buyurdu. Zîrâ mücâzât ame- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) "mücâzât" (karşılık verme, ceza) tabirini kullandı. Çünkü mücâzât, ame-
