# Kelime-i İshâkiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-ishakiyye
**Sayfa:** 48

---

İbtida: 20 Temmuz 1332 ve 3 Şevval 1334 [2 Ağustos 1916], Çarşamba gecesi 1,5 [İntiha:] 6 Eylül 1332 ve 21 Zi'l-ka'de 1334 [19 Eylül 1916], Salı gecesi saat-i ezânî 3,5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başlangıç: 2 Ağustos 1916 Çarşamba gecesi saat 1,5'ta; Bitiş: 19 Eylül 1916 Salı gecesi ezânî saat 3,5'ta.

بسم الله الرحمن الرحيم

## [KELİME-İ İSHÂKIYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ HAKKIYYE'NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

فَصُ حِكْمَةٍ حَقِّيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ إِسْحَاقِيَّةٍ

Ma'lûm olsun ki, maʼnâ-yı ilmî-i küllî “ümmü'l-kitâb"dan, âlemin kalbi mesâbesinde olan "levh-i mahfûz" âlemine nâzil olur; ve ondan "âlem-i misâl'e gelir. Badehû âlem-i histe mütecessid olup çeşm-i hissî ile görü- lür. "Alem-i misal", âlem-i ulvîden âlem-i süflîye; ve bâtından zâhire; ve ilimden kevne nazil olan vücudun dördüncü mertebesidir. Buna "âlem-i hayâl-i mutlak"; ve insanın vücudunda olan “hayal”e de “âlem-i hayâl-i mukayyed" derler; ve hayâl-i insânînin bir tarafı âlem-i misâle, bir tarafı da kendi nefsine ve cesedine muttasıldır. İster mizâc bozukluğu ve ister uyku sebebiyle olsun, eğer insanın “hayâl”ine cihet-i süflîden, ya'ni bu içinde bulunduğumuz âlem-i kevnden, bir sûret müntakış olursa, hakîka- ti yoktur; adgās u ahlâmdır. Çünkü o kimsenin nukūş-i kevniyyeye olan alâkası sebebiyle, “hayal”inde peyda olan bir nevi' mel’abedir. Fakat insa- nın mir'ât-ı hayâlinde musavver olan sûretler cihet-i ulvîden, yaʼni âlem-i misâlden, nüzûl etmiş ise, gerek yakazada ve gerek uykuda olsun hak ve sâbittir. Çünkü [6/2] “âlem-i misâl" ilm-i Hakk'ın hizânesidir; onda hatâ mümkin değildir. Ve âlem-i misâlden nâzil olan suver, eğer ta'bîre muhtâc olmayıp âlem-i histe aynıyla zuhûr ederse buna “keşf-i mücerred” derler; ve eğer görülen suver-i hayâliyye, kendisine münasebeti olan suver-i his- siyye ile ta'bîre muhtaç olursa, buna da “keşf-i muhayyel" derler; ve hayâl-i insânîye cihet-i süflîden mün’akis olan sûretlere de “hayâl-i mücerred” de- nir. Bu bahsin tafsîli Fass-ı Yûsufî'de beyân olunmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, küllî ilmî anlam, "ümmü'l-kitâb"dan, âlemin kalbi mesâbesinde olan "levh-i mahfûz" âlemine iner; ve ondan "âlem-i misâl"e gelir. Bundan sonra his âleminde cisimleşir ve hissî gözle görülür. "Âlem-i misâl", ulvî âlemden süflî âleme; ve bâtından zâhire; ve ilimden oluşa inen varlığın dördüncü mertebesidir. Buna "âlem-i hayâl-i mutlak" (mutlak hayâl âlemi); ve insanın vücudunda olan "hayâl"e de "âlem-i hayâl-i mukayyed" (kayıtlı hayâl âlemi) derler; ve insanî hayâlin bir tarafı âlem-i misâle, bir tarafı da kendi nefsine ve cesedine bağlıdır. İster mizaç bozukluğu ve ister uyku sebebiyle olsun, eğer insanın "hayâl"ine süflî yönden, yani bu içinde bulunduğumuz oluş âleminden, bir sûret nakşedilirse, hakikati yoktur; karışık rüyalar ve kuruntulardır. Çünkü o kimsenin oluşa ait nakışlara olan alâkası sebebiyle, "hayâl"inde peyda olan bir nevi' oyundur. Fakat insanın hayâl aynasında tasvir olan sûretler ulvî yönden, yani âlem-i misâlden, inmiş ise, gerek uyanıklıkta ve gerek uykuda olsun hak ve sabittir. Çünkü "âlem-i misâl" Hakk'ın ilminin hazinesidir; onda hata mümkün değildir. Ve âlem-i misâlden inen sûretler, eğer tabire muhtaç olmayıp his âleminde aynen zuhûr ederse buna "keşf-i mücerred" (soyut keşif) derler; ve eğer görülen hayâlî sûretler, kendisine münasebeti olan hissî sûretler ile tabire muhtaç olursa, buna da "keşf-i muhayyel" (hayâlî keşif) derler; ve insanî hayâle süflî yönden yansıyan sûretlere de "hayâl-i mücerred" (soyut hayâl) denir. Bu bahsin tafsîli Fass-ı Yûsufî'de beyân olunmuştur.

Şu hâlde "keşf-i mücerred” ile “keşf-i muhayyel” hak ve sâbittir. İbrâhîm (a.s.) oğlu İshak (a.s.)ı rüʼyâsında zebhetti ve onu “keşf-i mücerred" nev'in- den addedip âlem-i histe dahi, aynıyla Cenâb-ı İshâk'ı zebha teşebbüs bu- yurdu. Fakat Hak Teâlâ hazretleri onun rüyasını, âlem-i misâlde gördüğü gulâm-ı halîmi olan Hz. İshak'ın sûretini, ona münasebeti bulunan “koç” sûretiyle bi't-te'vîl hak kıldı. Pederinin rüyası İshak (a.s.) hakkında bu sû- retle tahakkuk ettiği için Kelime-i İshâkıyye “hikmet-i hakkıyye”ye tahsîs olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu hâlde "keşf-i mücerred" (soyut keşif) ile "keşf-i muhayyel" (hayalî keşif) gerçek ve sabittir. İbrahim (a.s.) rüyasında oğlu İshak'ı (a.s.) kurban etti ve bunu "keşf-i mücerred" türünden sayıp, duyular âleminde de aynıyla Hz. İshak'ı kurban etmeye teşebbüs etti. Fakat Yüce Allah, onun rüyasını, misal âleminde gördüğü halim oğlu Hz. İshak'ın suretini, ona bağıntısı bulunan "koç" suretiyle tevil ederek gerçek kıldı. Babasının rüyası İshak (a.s.) hakkında bu suretle gerçekleştiği için İshak Kelimesi "hikmet-i hakkıyye"ye (hakikat hikmetine) tahsis edildi.

İmdi kıssa-i zebhin İshak ve İsmâîl (aleyhime's-selâm)dan hangisi hakkında vâki' olduğundan müfessirîn ihtilaf etmişlerdir. Ashâb-ı kirâm- dan Ömer ve İmâm-ı Alî ve İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs ve İkrime ve Saîd İbn Cübeyr (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) hazarâtı ve tâbiînden İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık ve İmâm Ebû Hanîfe hazarâtıyla sâir zevât zebîhin İshak (a.s.) olduğuna; ve Abdullah İbn Ömer ve Saîd İbn Müseyyeb ve Şa'bî ve Hasan Basrî ve Mücahid ve Rebî' İbn Enes ve İmam-ı Şâfiî [6/3] ve Muhammed İbn Ka'b ve Kelbî hazarâtıyla diğer ba'zı zevât-ı kirâm kıssa-i zebhin İsmail (a.s.) hakkında vukūuna zâhib olmuşlardır; ve kavl-i meşhûr dahi İsmâîl (a.s.) hakkındadır. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) de aynı kavle zâhib olduklarını Dîvân-ı Kebîr'lerinde: اسحاق نبي بايد بودن اسحاق تویی من والد تو قربان شده بر خاك در من کی بشکنمت ای گوهر من [Benim hâk-i derim üzerinde kurbân olmuş İshak nebî olmak gerekdir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin pederinim. Ey gevherim, ben seni nasıl kırarım!]236 beyitlerinde beyân buyurmakla beraber, kavl-i meşhûra binâen, Mesnevî-i Şerîf'inde kıssa-i zebhin İsmâîl (a.s.) hakkında vukūuna işâret buyururlar. Mesnevî: یا چو اسماعيل صبار مجيد پیش عشق و خنجرش حلقی کشید [Yahud şerîf olan sabredici İsmâîl gibi, onun aşkı ve hançeri önünde bir boğaz çekti.] 237 با قچ قربان اسماعیل بود گفت قج مرج من اندر آن عهود [Koç dedi: "O ahidler içinde benim mer'âm, İsmâîl kurbanının koçu ile beraberdi."] 238 سر نپیچیم از چه قربان میکند ما چو اسماعیل ز ابراهیم خود [Eğerki kurbân ederse de, kendi İbrâhîmimizden biz İsmâîl gibi baş çevirmeyiz.] 239 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, İshak ve İsmail (a.s.)'dan hangisi hakkında kurban kıssasının meydana geldiği konusunda müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Ashâb-ı kirâmdan Ömer, İmâm-ı Alî, İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, İkrime ve Saîd İbn Cübeyr (Allah hepsinden razı olsun) hazretleri ve tâbiînden İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık ve İmâm Ebû Hanîfe hazretleriyle diğer zevât, kurban edilenin İshak (a.s.) olduğuna; Abdullah İbn Ömer, Saîd İbn Müseyyeb, Şa'bî, Hasan Basrî, Mücahid, Rebî' İbn Enes, İmâm-ı Şâfiî ve Muhammed İbn Ka'b ve Kelbî hazretleriyle diğer bazı zevât-ı kirâm ise kurban kıssasının İsmail (a.s.) hakkında meydana geldiğine kail olmuşlardır; meşhur görüş de İsmail (a.s.) hakkındadır. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) de aynı görüşe kail olduklarını Dîvân-ı Kebîr'lerinde: اسحاق نبي بايد بودن اسحاق تویی من والد تو قربان شده بر خاك در من کی بشکنمت ای گوهر من [Benim kapımın toprağı üzerinde kurban olmuş İshak nebî olmak gerekir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin babanım. Ey cevherim, ben seni nasıl kırarım!] beyitlerinde beyan buyurmakla beraber, meşhur görüşe dayanarak, Mesnevî-i Şerîf'inde kurban kıssasının İsmail (a.s.) hakkında meydana geldiğine işaret buyururlar. Mesnevî: یا چو اسماعيل صبار مجيد پیش عشق و خنجرش حلقی کشید [Yahut şerefli sabırlı İsmail gibi, onun aşkı ve hançeri önünde bir boğaz çekti.] با قچ قربان اسماعیل بود گفت قج مرج من اندر آن عهود [Koç dedi: "O ahitler içinde benim isteğim, İsmail kurbanının koçu ile beraberdi."] سر نپیچیم از چه قربان میکند ما چو اسماعیل ز ابراهیم خود [Eğer kurban ederse de, kendi İbrahimimizden biz İsmail gibi baş çevirmeyiz.]

Zebîh İsmâîl (a.s.)dır denilir. أَنَا ابْنُ الذَّبِيحَيْنِ ya'ni "Ben iki zebîhin og- luyum"240 hadîsini delîl gösterip zebîhin birisi peder-i nebevî Abdullah hazretleridir; ve diğeri de cedd-i emcedleri İsmâîl (a.s.)dır, derler. Halbuki bu, sened-i kavî değildir. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ (Bakara, 2/133) [Benden son- ra neye ibâdet edeceksiniz?" Dediler ki: “Senin ilâhına ve babaların olan İbrâhîm, İsmâîl ve İshak'ın ilâhına ibâdet edeceğiz.] buyurulmasına göre ceddın birâderine de “eb” tabîr olunmuştur. Şu hâlde hadîs-i mezkûrda beyân buyurulan “iki zebîh”den birisi İshak (a.s.) olmuş olur. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhâdaratü'l-Ebrâr nâmındaki eser-i şerîflerinde bu hadîs-i münîf hakkında tafsîlât-ı kâfiye itâ buyurmuşlardır.241 Ve bu kavl ehl-i Tevrât indinde kat'îdir. Kur'ân-ı Kerîm'de zebîhin hangisi olduğu tasrîh buyurulmamıştır. Ve kıssa-i zebhden sonra: وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَاقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ (Sâffât, 37/112) [Ve onu sâlihlerden bir peygamber olmak üzere İshâk ile de müjdeledik.] buyurulması, zebîhin İsmâîl (a.s.) olduğuna delîl olamaz. Çünkü bu âyet-i kerîme İshâk (a.s.)ın kıssa-i zebhden sonra nübüvvetle te- bşîr olunduğunu gösterir. Hz. Şeyh (r.a.), kavl-i meşhûra muhâlif olan bu zehâbında maʼzûrdur. Çünkü mukaddeme-i Fusûs'ta beyân olunduğu vech ile rüyâ-yı sâdıka muktezâsınca, kalb-i şerîfine ilkā olunan maʼnâyı beyâna me'mûrdur. Ona i'tirâz ise sû'-i edebden başka bir şey değildir. [6/4] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Zebîh'in İsmail (a.s.) olduğu söylenir. "أَنَا ابْنُ الذَّبِيحَيْنِ" yani "Ben iki zebîhin oğluyum" hadisini delil göstererek, zebîhlerden birinin peygamberin babası Abdullah hazretleri, diğerinin ise yüce dedeleri İsmail (a.s.) olduğunu söylerler. Halbuki bu, güçlü bir dayanak değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de "مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ" (Bakara, 2/133) ["Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?" Dediler ki: "Senin ilahına ve babaların olan İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahına ibadet edeceğiz."] buyurulmasına göre, dedenin kardeşine de "baba" denilmiştir. Bu durumda, zikredilen hadiste beyan buyurulan "iki zebîh"ten biri İshak (a.s.) olmuş olur. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhâdaratü'l-Ebrâr isimli şerefli eserlerinde bu yüce hadis hakkında yeterli ayrıntılar vermiştir. Ve bu görüş Tevrat ehli katında kesindir. Kur'an-ı Kerim'de zebîhin hangisi olduğu açıkça belirtilmemiştir. Ve kurban kıssasından sonra: "وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَاقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ" (Sâffât, 37/112) ["Ve onu salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak ile de müjdeledik."] buyurulması, zebîhin İsmail (a.s.) olduğuna delil olamaz. Çünkü bu ayet-i kerime, İshak (a.s.)'ın kurban kıssasından sonra peygamberlikle müjdelendiğini gösterir. Hz. Şeyh (r.a.), meşhur görüşe muhalif olan bu düşüncesinde mazurdur. Çünkü Fusûs'un mukaddimesinde beyan olunduğu üzere, sadık rüya gereğince, şerefli kalbine ilka olunan manayı beyan etmekle görevlidir. Ona itiraz ise edepsizlikten başka bir şey değildir.

## Şiir:

وَأَيْنَ ثُوَاجُ الْكَبْشِ مِنْ نَوْسِ إِنْسَانِ فِدَاءُ نَبِيٌّ ذَبْحُ ذِبْحٍ لِقُرْبَانٍ

Takarrüb için, nebînin fidâsı koçun zebhidir. Hâlbuki koçun sıyâhı insanın hareketinden nerede!242 “Fidâ” (فِدَاء) fâ’ın kesriyle, “halâs olmak için verilen şey”; “zebh” (ذبح) feth-i “zâl” ile, “boğazlamak”; “zibh” (ذبح), kesr-i “zâl” ile, “koç vesâire gibi boğazlanan hayvan”; “kurbân” (قُرْبان) zamm-ı “kâf” ile, “kendisiyle Hakk’a takarrüb olunan”; “süvâc” (ثُوَاج) zamm-ı “sâ” ile, “koyun sadâsı”; “nevs” (نَوْس) feth-i “nûn” ile, burada “kānûn-i aklî üzere hareket” murâd olunur. Ya’ni وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ (Sâffât, 37/107) [Ve ona bir azîm kurbanlık bedel verdik.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere nebiyy-i zîşân olan İshâk (a.s.)ın halâsına bedel Hakk’a takarrüb için koçun boğazlanması oldu. Hâlbuki savt-ı tabîîden ibâret olan koyunun sayhası nerede! Havâss-ı insânîden olan kānûn-i aklî üzere hareket-i muntazama ve elfâz-ı fasîha ve maânî-i dakîka ve elhân-ı latîfe nerede! Ve idrâk-i aklî olmaksızın hayvandan sâdır olan savt nerede! Vech-i aklî üzere sâdır olan hareket-i insân nerede! Bu, ona aslâ müsâvî olmadığı hâlde nasıl fidâ oluyor? Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu beyitte koçun sadâsını ve insanın hareketini beyân buyurdu. Zîrâ hayvanlarda bunların ikisi dahi müşterektir. Ve insan ba’zan nutk ile ve ba’zan kānûn-i aklî üzerine olan ef’âl-i muntazama ile temeyyüz eder. Ve bu beyitten maksûd bundaki hikmet-i hafiyyeyi beyândır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yakınlaşmak için, peygamberin fidyesi koçun boğazlanmasıdır. Hâlbuki koçun sesi insanın hareketinden ne kadar uzaktır! "Fidâ" (فِدَاء) fâ harfinin kesresiyle, "kurtulmak için verilen şey"; "zebh" (ذبح) zâl harfinin fethasıyla, "boğazlamak"; "zibh" (ذبح), zâl harfinin kesresiyle, "koç ve benzeri boğazlanan hayvan"; "kurbân" (قُرْبان) kâf harfinin zammıyla, "kendisiyle Hakk'a yakınlaşılan"; "süvâc" (ثُوَاج) sâ harfinin zammıyla, "koyun sesi"; "nevs" (نَوْس) nûn harfinin fethasıyla, burada "aklî kanun üzere hareket" kastedilir. Yani وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ (Sâffât, 37/107) [Ve ona bir azîm kurbanlık bedel verdik.] ayet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere şanlı peygamber İshâk (a.s.)'ın kurtuluşuna bedel Hakk'a yakınlaşmak için koçun boğazlanması oldu. Hâlbuki tabiî sesten ibaret olan koyunun çığlığı nerede! İnsanî kuvvetlerden olan aklî kanun üzere düzenli hareket ve fasih sözler ve ince anlamlar ve latif ezgiler nerede! Ve aklî idrak olmaksızın hayvandan sadır olan ses nerede! Aklî veçhe üzere sadır olan insanın hareketi nerede! Bu, ona asla eşit olmadığı hâlde nasıl fidye oluyor? Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu beyitte koçun sesini ve insanın hareketini beyan buyurdu. Çünkü hayvanlarda bunların ikisi de ortaktır. Ve insan bazen nutuk ile ve bazen aklî kanun üzerine olan düzenli fiiller ile temayüz eder. Ve bu beyitten maksat bundaki gizli hikmeti beyandır.

أَوْ بِهِ لَا أَدْرِ مِنْ أَيِّ مِيزَانِ وَعَظَمَهُ اللَّهُ الْعَظِيمُ عِنَايَةً بِنَا

[6/4] Hâlbuki Allâh-ı azîm, bize veyâ ona inâyeten o kebşi ta’zîm etti. Bu inâyet hangi mîzândandır bilmem? Ya’ni koç ile insan arasındaki münasebet baîd göründüğü hâlde, Allah Teâlâ hazretleri ism-i Azîm hazretinden tecellî edip o kebşi, zebh-i veled ile ibtilâdan halâs etmek sûretiyle verese-i muhammediyyeden olan bizlere ve sûret-i ilâhiyye üzere olan insân-ı kâmilin zebhi makāmında kāim ve onun için fidâ olmakla, ona inayeten وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحِ عَظِيمٍ )Saffat, 37/107) [Ve ona bir azîm kurbanlık bedel verdik.) kavlinde azametle vasfeyledi. Ben bilmem ki bu taʼzîm hangi mîzândandır ve sebeb-i taʼzîm olan şey nedir? Hz. Şeyh (r.a.)ın bu istifhâmı ve taaccübü tecâhül-i ârifânedir. Zîrâ taʼzîm, bize ve koça inâyet-i mütesâviyeden nâşî vâki' olmuştur. Çünkü koç insân-ı kâmil için zebholunduğu vakit, insân-ı kâmile gıdâ olup, onun cemî-i eczâsında sârî ve hemân o olur; ve hayvan mertebesinden insân-ı kâmil mertebesine intikāl eder. Bu ise ona inâyettir. Ve bize inâyet olması dahi, koçun biçim katlimize mâni' olmasıdır. Binâenaleyh binnetîce ona inâyet, bize inâyetin "ayn”ı olur. Ve Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yetmiş ikinci bâbında bu bahse müteallik olan hakāyıkı beyân buyurmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki Yüce Allah, bize veya ona bir lütuf olarak o koçu yüceltti. Bu lütuf hangi ölçüden kaynaklanıyor, bilmem? Yani koç ile insan arasındaki ilişki uzak görünse de, Yüce Allah, İsm-i Azîm (en yüce isim) tecellisiyle o koçu, evladın kurban edilmesiyle gelen imtihandan kurtarmak suretiyle, Muhammedî mirasçılardan olan bizlere ve ilâhî suret üzere olan insân-ı kâmilin kurban edilmesi makamında kâim ve onun için feda olmakla, ona bir lütuf olarak, "Ve ona bir azîm kurbanlık bedel verdik." (Saffat, 37/107) kavlinde azametle vasfetti. Ben bilmem ki bu yüceltme hangi ölçüden kaynaklanıyor ve yüceltmenin sebebi olan şey nedir? Hz. Şeyh'in (r.a.) bu sorusu ve şaşkınlığı tecâhül-i ârifânedir (bilmezlikten gelme sanatıdır). Çünkü yüceltme, bize ve koça eşit lütuftan dolayı meydana gelmiştir. Çünkü koç insân-ı kâmil için kurban edildiği zaman, insân-ı kâmile gıda olup, onun bütün cüzlerinde yayılır ve hemen o olur; ve hayvan mertebesinden insân-ı kâmil mertebesine intikal eder. Bu ise ona bir lütuftur. Ve bize lütuf olması da, koçun bizim katledilmemize engel olmasıdır. Bu sebeple sonuç olarak ona lütuf, bize lütfun aynısı olur. Ve Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yetmiş ikinci bâbında bu konuya ilişkin hakikatleri beyan buyurmuştur.

وَلَا شَلَّ أَنَّ البُدْنَ أَعْظَمُ قِيْمَةً وَقَدْ نَزَلَتْ عَنْ ذَبْحِ كَبْسٍ لِقُرْبَانِ

Ve şek yoktur ki, büdn kıymetçe aʼzamdır, hâlbuki kurbân için zebh-i kebşten nâzil oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve şüphe yoktur ki, beden kıymetçe daha büyüktür, hâlbuki kurban için koç kesmekten indi.

"Büdn" )بدن(, “bedene”nin )بَدَنَة( cem'idir. Deve, öküz ve mandanın her birerlerine ıtlâk olunur. Ya'ni deve, öküz ve mandadan her biri kıymetçe koçtan a'zamdır; ve inde'l-ukalâ bunun [6/5] böyle olduğuna şübhe yok- tur. Velâkin “büdn”, takarrüb-ilallâh için koç zebhinden aşağı oldu. Binâe- naleyh azamet kıymette değil, kadr ve şereftedir. Deve ve sığır ve mandanın kıymeti aʼzam olduğu hâlde, kurbân için koçun zebhi ondan a'lâdır. Zîrâ koç zebh; ve deve ve sığır ve manda ise, yük taşımak için mahlûktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Büdn" (bedenler), "bedene"nin (büyükbaş hayvan) çoğuludur. Deve, öküz ve mandanın her birine denir. Yani deve, öküz ve mandadan her biri kıymetçe koçtan daha büyüktür; ve akıl sahipleri katında bunun böyle olduğuna şüphe yoktur. Velâkin "büdn", Allah'a yakınlaşmak için koç kurban etmekten daha aşağı oldu. Bu sebeple azamet kıymette değil, kadr ve şereftedir. Deve, sığır ve mandanın kıymeti daha büyük olduğu hâlde, kurban için koçun kesilmesi ondan daha üstündür. Çünkü koç kurban edilmek içindir; deve, sığır ve manda ise yük taşımak için yaratılmıştır.

فَيَا لَيْتَ شِعْرِي كَيْفَ نَابَ بِذَاتِهِ شُخَيْصُ كُبَيْشٍ عَنْ خَلِيفَةِ رَحْمَانِ

Bir kebşin vücûdcuğu zâtıyla, halîfe-i Rahmân'dan nasıl nâib oldu- ğuna vukūfum olaydı ne olurdu! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir kulun varlığı zâtıyla, Rahmân'ın halifesinden nasıl nâib olduğuna vukûfum olsaydı ne olurdu!

Ya'ni bir koçun vücûdcuğu, nasıl olup da zâtıyla, halîfe-i Rahmân olan İshak (a.s.)ın kāim-i makāmı oldu? Bunun keyfiyetine muttali' olaydım ne olurdu! “Şahs”ın tasgîri olan “şuhays” ile tabîr buyurulması, insân-ı kâmi- lin makāmına nisbeten koçun vücûdunun küçüklüğünü beyândır. Ve bu beytin taaccüb sûretinde vukūu, koçun fânî-fillâh olan insân-ı kâmile olan sırr-ı münasebetinin maʼrifetine teşvîktir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bir koçun küçücük varlığı, nasıl olup da zâtıyla, Rahmân'ın halifesi olan İshak (a.s.)'ın makamına kâim oldu? Bunun niteliğine muttali olsaydım ne olurdu! "Şahıs" kelimesinin küçültme hâli olan "şuhays" ile ifade edilmesi, insân-ı kâmilin makamına nispetle koçun varlığının küçüklüğünü beyandır. Ve bu beytin şaşkınlık şeklinde meydana gelmesi, koçun fânî-fillâh olan insân-ı kâmile olan gizli bağıntısının bilgisine teşviktir.

أَلَمْ تَدْرِ أَنَّ الْأَمْرَ فِيهِ مُرَتَّبٌ وَفَاءٌ لِإِرْبَاحٍ وَنَقْصُ لِخُسْرَانِ

Sen bilmez misin ki, tahkîkan emr-i fidâ, vâki'de mürettebdir. Nef' için ziyâde, hüsrân için noksandır. Ya'ni “fida” ile “fidâ olunan” beyninde, şerefte ve hissette ve ulviyette ve süfliyette münasebet bulunduğu için, fidâda emr-i ilâhî ve şân-ı rabbânî mütenâsiben mürettebdir. Zîrâ şerîfe mukābil hasîs; ve hasîse mukābil şerîf fidâ olunmaz. Fidâda [6/6] nisbet gözetilir. Çünkü “akl-ı evvel”den müteselsilen insan mertebesine varıncaya kadar, kâffe-i merâtib-i kevniyye, kimi şerîf ve kimi hasîs olmak üzere mürettebdir; ve her mertebede emrin zuhûru ise, mertebe hasebiyledir. Binâenaleyh şerîfe münasib olan şerîf fidâ oldukda, emr mevkiinde vâki' olmakla irbâh için vefâ olur, ya'ni ziyâdelikte kemâl olur; ve hasîs hasîse veyâ hasîs şerîfe veyâhud şerîf hasîse fidâ oldukda dahi hüsrân için naks olur. İmdi İbrâhîm (a.s.) malını ve oğlunu; ve İshak (a.s.) dahi nefsini Hak yoluna bezlettiklerinden, Hak Teâlâ dahi onlar için semeni çok olan deve ve sığır ve manda yerine, semeni kalîl olan koçu fidâ etti. Bu da malın hüsrânında naks oldu. Ve zebîh olan halîfetullâhı, ya'ni İshak (a.s.)ı ibkā etmekle âlemler için hâsıl olan nef'i ziyâde eyledi. Ve malın hüsrânında naks dahi aynı ribhdir. Zîrâ çok mal sarfolunacağına az sarfolundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen bilmez misin ki, gerçekten fidâ işi, gerçekte düzenlenmiştir. Fayda için fazlalık, zarar için eksiklik vardır. Yani "fidâ" ile "fidâ olunan" arasında şeref, his, ulviyet ve süfliyet (aşağılık) açısından bir bağıntı bulunduğu için, fidâda ilâhî emir ve rabbânî şan (Allah'a ait yücelik) orantılı olarak düzenlenmiştir. Çünkü şerefli olana karşılık değersiz; ve değersiz olana karşılık şerefli fidâ edilmez. Fidâda bağıntı gözetilir. Çünkü "akl-ı evvel"den (ilk akıl) başlayarak insan mertebesine varıncaya kadar, bütün kevnî mertebeler (varoluşsal dereceler), kimi şerefli ve kimi değersiz olmak üzere düzenlenmiştir; ve her mertebede emrin ortaya çıkışı ise, mertebeye göredir. Bu sebeple şerefli olana uygun olan şerefli fidâ olduğunda, emir yerinde gerçekleşmekle kâr için vefâ olur, yani fazlalıkta kemâl (mükemmellik) olur; ve değersiz değersize veya değersiz şerefliye veya şerefli değersize fidâ olduğunda dahi zarar için eksiklik olur. Şimdi İbrâhîm (a.s.) malını ve oğlunu; ve İshak (a.s.) dahi kendisini Hak yoluna adadıklarından, Yüce Allah da onlar için değeri çok olan deve, sığır ve manda yerine, değeri az olan koçu fidâ etti. Bu da malın zararında eksiklik oldu. Ve kurban edilen halîfetullâhı (Allah'ın halifesi), yani İshak (a.s.)ı hayatta bırakmakla âlemler için hâsıl olan faydayı artırdı. Ve malın zararındaki eksiklik dahi aynı kârdır. Çünkü çok mal harcanacağına az harcandı.

فَلَا خَلْقَ أَعْلَى مِنْ جَمَادٍ وَبَعْدَهُ نَبَاتٌ عَلَى قَدْرٍ يَكُونُ وَأَوْزَانِ

İmdi cemâddan a'lâ bir halk yoktur. Ondan sonrada nebât, kadr ve kıymet üzerine vâki' olur. Bu beytin bâlâya rabtı budur ki: Koç inkıyâd ve teslîmde "bedene"den ya'ni deve, öküz ve mandadan daha a'lâdır; ve İshak (a.s.) dahi inkıyâd ve teslîmde kâmil idi. Nitekim hakkında âyet-i kerîmede فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ (Sâffât, 37/101) [Biz de onu halîm bir oğul ile müjdeledik.] buyurulmuştur. Binâenaleyh inkıyâd ve teslîmde a'lâ olan koçun nefs-i nefîs-i İshak'a fidâ olması münasib oldu. Ve mâdemki alâlık inkıyâd ve teslîmdedir; o hâlde cemâddan a'lâ bir halk yoktur. Zîrâ cemâd ale'd-devâm marifet-i fıtriyye-i zâtiyye üzerinedir; tabîat-ı asliyyesinden inhirâf etmez. İlmen ve aynen ve mertebeten teslîmiyet ve inkıyâd [6/7] üzeredir; ve irâde-i ila- hiyyenin tasarrufu tahtındadır. Ondan sonra nebâtât gelir. Zîrâ nebâtâtta cemâddan fazla olarak nümüvv vardır. Her ne kadar nümüvv onun fıtratı iktizâsından ise de, o hareket-i tabîiyye-i fıtriyye, örfen ona izâfe olunur. Binâenaleyh o hareket-i tabîiyye bir nevi' tasarruf-ı tabiî olur ki bu, cemâ- dâtta yoktur. Bu sûrette nebât maʼrifette cemâddan daha aşağıdır; ve cins-i nebât ale'l-umûm nümüvv itibariyle marifette bir kadr üzere olmakla berâber, her bir nev'i şeref ve hissette ve nef' ve zararda bir kadr-i muayyen ve vezn-i mukannen üzeredir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, cansız varlıktan (cemâd) daha üstün bir yaratılış yoktur. Ondan sonra da bitki (nebât), değer ve kıymet üzerine meydana gelir. Bu beytin yukarıdaki konuya bağlantısı şudur: Koç, boyun eğme ve teslimiyette "bedene"den, yani deve, öküz ve mandadan daha üstündür; ve İshak (a.s.) da boyun eğme ve teslimiyette kâmil idi. Nitekim hakkında âyet-i kerîmede "فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ" (Sâffât, 37/101) [Biz de onu halîm bir oğul ile müjdeledik.] buyurulmuştur. Bu sebeple, boyun eğme ve teslimiyette üstün olan koçun, İshak'ın yüce nefsine fidâ olması münasip oldu. Ve mademki üstünlük boyun eğme ve teslimiyettedir; o hâlde cansız varlıktan daha üstün bir yaratılış yoktur. Çünkü cansız varlık, sürekli olarak zâtî fıtrî marifet üzerinedir; asli tabiatından sapmaz. İlim, öz ve mertebe itibarıyla boyun eğme ve teslimiyet [6/7] üzeredir; ve ilâhî iradenin tasarrufu altındadır. Ondan sonra bitkiler gelir. Çünkü bitkilerde cansız varlıktan fazla olarak büyüme (nümüvv) vardır. Her ne kadar büyüme onun fıtratının gereği ise de, o fıtrî tabiî hareket, örfen ona izafe olunur. Bu sebeple o tabiî hareket bir nevi' tabiî tasarruf olur ki bu, cansız varlıklarda yoktur. Bu durumda bitki, marifette cansız varlıktan daha aşağıdır; ve bitki cinsi genel olarak büyüme itibarıyla marifette belirli bir değer üzerinde olmakla birlikte, her bir nev'i şeref ve hissette ve fayda ve zararda belirli bir değer ve ölçü üzerinedir.

بِخَلَّاقِهِ كَشْفًا وَإِيضَاحَ بُرْهَانِ وَذُو الْحِسَ بَعْدَ النَّبْتِ وَالْكُلُّ عَارِفٌ

Ve sâhib-i his nebâttan sonradır, hâlbuki cümlesinin Hallâk'ını ârif olduğu, keşf ile ve îzâh-ı burhân ile sâbittir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve duygu sahibi olan, bitkiden sonradır; hâlbuki hepsinin Yaratıcısı'nı bildiği, keşif ile ve burhanın açıklaması ile sabittir.

Ya'ni his sahibi olan hayvânât, vuhûş ve tuyûr ve emsâli, mertebede nebâtâttan sonra gelir. Her ne kadar aklen değil ise de, tab'an ve hissen hareket eder; ve emr-i Hak'la tab'an ve hissen amel eyler. Onun için nebât cemâddan ve his sahibi olan hayvân dahi nebâttan daha aşağıdır; ve bunla- rın kâffesi, ya'ni cemâdât, nebâtât ve hayvânât kendilerini halkeden Rab'le- rini, maʼrifet-i tabîiyye-i fıtriyye ile âriftir; ve bunun böyle olduğu, fikren ve tahyîlen değil, keşfen, ya'ni zevkan ve şühûden ve açık delîl ile sâbittir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani his sahibi olan hayvanlar, vahşi hayvanlar ve kuşlar ve benzerleri, mertebe olarak bitkilerden sonra gelir. Her ne kadar akılla değil ise de, tabiat ve his ile hareket eder; ve Hak'ın emriyle tabiat ve his ile amel eder. Onun için bitki cansızdan ve his sahibi olan hayvan dahi bitkiden daha aşağıdır; ve bunların hepsi, yani cansızlar, bitkiler ve hayvanlar kendilerini yaratan Rablerini, fıtrî tabiî marifet (doğuştan gelen doğal bilgi) ile bilir; ve bunun böyle olduğu, düşünce ve hayal ile değil, keşif ile, yani zevk (manevi tatma) ve şühûd (gözlem) ile ve açık delil ile sabittir.

İmdi kâffe-i mevcûdâtın zîhayât olduğu hakkındaki delîl-i naklî, Hak Teâlâ hazretlerinin وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Ra'd, 13/15) [Ve göklerde ve yerde kim var ise Allah Teâlâ'ya secde eder.] ve يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ (Cum'a, 62/1) [Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah için tesbihde bulunur.] ve وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.] âyet-i kerimeleridir. Zîrâ semâvât ve arzdaki mevcûdâtın cümlesi [6/8] secde ve tesbîh edebilmek için zîhayât olmaları lâzımdır; ve ehl-i keşf indinde de mevcûdâtın kâffesi zîhayâttır; onlar bunu müşâhede ederler. Ve delîl-i aklî dahi budur ki: Vücûd birdir, o da Hakk'ın vücûdudur. Eşyânın vücûdu ise, vücûd-ı Hakk'a muzâf olan bir vücûd-ı i'tibârîdir. Vücûd, Hakk-ı vâhidin vücûdu olunca, Hakk'ın hayatı ve ilmi cemî'-i zerrât-ı kevniyyeye sârî ol- muş olur. Şu kadar ki, mahallin ve mazharın taayyünü müsâid olmadıkça, hayât ve idrâk o mazharın bâtınında kalır, zâhir olmaz. O mazharın baygın insanlar gibi hissi ve şuûru bulunmaz. His ve şuûru olmayınca da enâni- yeti, ya'ni benliği ile Hak'tan muhtecib olmaz. Binâenaleyh cemâd, fıtratı üzere bâkî ve şühûd-ı dâimî içinde bulunur. O nefsi ile tasarruf sâhibi de- ğildir. Çünkü cemâd, zâtı ve fıtratı ile Allah'dan gayrı mutasarrıf olmadığı- na şehadet eder. Şu hâlde keşfen ve hakîkaten Rabbini ârif; tab'an ve tav'an ona münkād ve mutîdir. Nebât ondan sonra gelir. Zîrâ onda nümüvv ve tevlîd-i misl gibi bir nevi' hareket ve tasarruf vardır. İşte bu hareket ve tasarrufu sebebiyle cemâddan nâkıstır. His sâhibi olan hayvân ise bu ikisin- den sonra gelir. Zîrâ onda nefis ve hüküm ve vehim vardır; ve nefsini kuv- ve-i hayvâniyyesiyle idrâk eder; ve kendisinde enâniyet olup bu benlik ile Hak'tan muhtecibdir. İnsân-ı nâkıs ondan sonra gelir; zîrâ Rabb'ini bilmez ve O'na gayrı teşrîk eder; ve reʼyinde ve husûsiyle maʼrifet-i ilâhiyyede hatâ eder; ve aklı ve fikri ile mukayyeddir. Nitekim evvelce hakîkat diye kabûl edilip bilâhare butlânı zâhir olan şeyler hep akıl ve fikir ile mukayyed olan nâkıs insanların mahsûlüdür. Maahâzâ her vech ile a'lâlık, evvelen cemâdın, badehû nebâtın, badehû his sahibinin [6/9] ve badehû insân-ı hayvanın olduğu zannolunmasın. Zîrâ kâffe-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mecmaı olan sûret-i insâniyyeye mü- teveccihen vâki' olan silsile-i tertîbe göre cemâdât hepsinden aşağıdır; ve bu tertîbe nazaran insan cümlesinden a'lâdır. Binâenaleyh bu tertîbe göre evvelen “insân-ı kâmil”, sâniyen “insân-ı hayvân”, sâlisen hayvânât, râbian nebâtât ve hâmisen cemâdâttır; ve sûret-i insâniyyeye en yakın bulunan di- ğerlerinden a'lâdır; ve “insân-ı kâmil” ile “insân-ı hayvân” arasındaki fark, merâtib-i sûriyye değil, ancak merâtib-i ma’neviyyedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bütün varlıkların canlı olduğuna dair naklî delil, Yüce Allah Hazretlerinin "Ve göklerde ve yerde kim var ise Allah Teâlâ'ya secde eder." (Ra'd, 13/15) ve "Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah için tesbihde bulunur." (Cum'a, 62/1) ve "Allah'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur." (İsrâ, 17/44) ayet-i kerimeleridir. Çünkü göklerde ve yerdeki varlıkların hepsi secde ve tesbih edebilmek için canlı olmaları gerekir; ve keşif ehli indinde de varlıkların hepsi canlıdır; onlar bunu müşâhede ederler. Ve aklî delil de şudur ki: Varlık birdir, o da Hakk'ın varlığıdır. Eşyanın varlığı ise, Hakk'ın varlığına bağıntılı olan itibari bir varlıktır. Varlık, tek olan Hakk'ın varlığı olunca, Hakk'ın hayatı ve ilmi bütün evrensel zerrelere yayılmış olur. Şu kadar ki, mahallin ve mazharın taayyünü müsait olmadıkça, hayat ve idrak o mazharın bâtınında kalır, ortaya çıkmaz. O mazharın baygın insanlar gibi hissi ve şuuru bulunmaz. His ve şuuru olmayınca da enâniyeti, yani benliği ile Hak'tan perdelenmez. Buna göre cansız varlık, fıtratı üzere kalıcı ve sürekli müşahede içinde bulunur. O, nefsi ile tasarruf sahibi değildir. Çünkü cansız varlık, zâtı ve fıtratı ile Allah'tan başka mutasarrıf olmadığına şehadet eder. Şu halde keşfen ve hakikaten Rabbini bilen; tab'an ve isteyerek O'na boyun eğen ve itaat edendir. Bitki ondan sonra gelir. Çünkü onda büyüme ve benzerini üretme gibi bir nevi hareket ve tasarruf vardır. İşte bu hareket ve tasarrufu sebebiyle cansız varlıktan eksiktir. His sahibi olan hayvan ise bu ikisinden sonra gelir. Çünkü onda nefis ve hüküm ve vehim vardır; ve nefsini hayvani kuvvetiyle idrak eder; ve kendisinde enâniyet olup bu benlik ile Hak'tan perdelenmiştir. Nâkıs insan ondan sonra gelir; çünkü Rabb'ini bilmez ve O'na başkasını ortak koşar; ve görüşünde ve özellikle ilahi marifette hata eder; ve aklı ve fikri ile kayıtlıdır. Nitekim evvelce hakikat diye kabul edilip bilahare yanlışlığı ortaya çıkan şeyler hep akıl ve fikir ile kayıtlı olan nâkıs insanların mahsulüdür. Bununla birlikte her veçhile üstünlük, evvelen cansız varlığın, sonra bitkinin, sonra his sahibinin ve sonra hayvani insanın olduğu zannedilmesin. Çünkü bütün sıfat ve ilahi isimlerin toplanma yeri olan insani surete yönelerek meydana gelen tertip silsilesine göre cansız varlıklar hepsinden aşağıdır; ve bu tertibe nazaran insan hepsinden üstündür. Buna göre bu tertibe göre evvelen "insân-ı kâmil", saniyen "hayvani insan", salisen hayvanlar, rabian bitkiler ve hamisen cansız varlıklardır; ve insani surete en yakın bulunan diğerlerinden üstündür; ve "insân-ı kâmil" ile "hayvani insan" arasındaki fark, zahiri mertebeler değil, ancak manevi mertebelerdir.

بِعَقْلٍ وَفِكْرٍ أَوْ قِلَادَةِ إِيمَانِ وَأَمَّا الْمُسَمَّى آدَمًا فَمُقَيَّدٌ

Ve "âdem" denilen halka gelince: İmdi akıl ile ve fikir ile veya kılâde-i îmân ile mukayyeddir. Ya'ni “âdem” denilen halka gelince: Bu, cemâd, nebât ve hayvan gibi hilkatinden maksûd olan şey üzere sâbit değildir. Belki aklı ve fikri ile, veyâhud îmânı ve i'tikādı ile, ma'rifet-i fıtriyyesini bozmuş ve onu tasarrufât-ı fikriyyesi ve nefsinin harekât-ı irâdiyyesi ile karıştırmıştır. Eğer cemâdın fıtrat-ı zâtiyye üzere olan inkıyâd ve teslîmi ve Hakk'ın tasarrufu tahtında istihlâki sebebiyle adem-i hareketi ve irâdesi ve tasarrufu gibi; ve nebâtın kendi zâtıyla adem-i hareketi; ve hayvanın asl-ı hilkatte kendisine ne hizmet isabet etmiş ise onun üzere sâbit olması gibi sıfât-ı cemâliyye, âdemde olsa idi derece-i kemâle vâsıl olur idi. Fakat “insân-ı hayvân” vücûd-ı mutlakı akıl ve fikrinin farz ve takdîri üzere takyîd etmiş ve bu takyîdini de tasarrufât-ı fikriyyesi ile isbâta sa❜yetmiştir. Halbuki bununla iyi bir şey yaptığını zanneder, dalâl üzere sa'yettiğinden haberi yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Âdem" denilen halka gelince: Şimdi o, akıl ve fikir ile veya iman zinciri ile kayıtlıdır. Yani "âdem" denilen halka gelince: Bu, cansız varlık, bitki ve hayvan gibi yaratılışından maksat olan şey üzere sabit değildir. Aksine, aklı ve fikri ile, yahut imanı ve inancı ile, fıtrî marifetini bozmuş ve onu fikrî tasarrufları ve nefsinin iradî hareketleri ile karıştırmıştır. Eğer cansız varlığın zâtî fıtrat üzere olan boyun eğmesi ve teslimiyeti ve Hakk'ın tasarrufu altında yok olması sebebiyle hareketsizliği, iradesizliği ve tasarrufu gibi; ve bitkinin kendi zâtıyla hareketsizliği gibi; ve hayvanın yaratılışının özünde kendisine ne hizmet isabet etmiş ise onun üzere sabit olması gibi cemâl sıfatları, âdemde olsaydı kemâl derecesine ulaşırdı. Fakat "hayvan insan" mutlak varlığı akıl ve fikrinin farz ve takdiri üzere kayıtlamış ve bu kayıtlamasını da fikrî tasarrufları ile ispat etmeye çalışmıştır. Halbuki bununla iyi bir şey yaptığını zanneder, sapıklık üzere çalıştığından haberi yoktur.

بِذَا قَالَ سَهْلٌ وَالْمُحَقِّقُ مِثْلُنَا لِأَنَّا وَإِيَّاهُمْ بِمَنْزِلِ إِحْسَانِ

Sehl ve bizim mislimiz olan muhakkik bunu dedi. Zîrâ biz ve onlar makām-ı ihsândayız. [6/11] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sehl ve bizim benzerimiz olan muhakkik (hakikatleri araştıran âlim) bunu söyledi. Çünkü biz ve onlar ihsan makamındayız (Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etme mertebesindeyiz).

Ya'ni Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri ve bizim mislimiz olan muhakkik, cemâd hepsinden a'lâdır ve cümlesinden daha ziyâde mutîdir; badehû nebât ve badehû hayvân gelir, dedi. Zîrâ biz ve emsâlimiz mertebe-i îmânın fevkinde olan "ihsân” mertebesindeyiz; ve ihsân makāmında olanlar cemî-i umûru hakîkati üzere bilirler. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yetmiş ikinci bâbında buyururlar ki: “Cemâdât sâir müvelledâttan daha ziyâde Hakk'ı ârif ve O'na âbiddir. Zîrâ o marifet mertebesinde halkolunmuştur. Aklı, şehveti ve tasarrufu yoktur. Onun takallübü nefsiyle değil, gayrıyladır; ve ancak musarrıfı Allah'dır; ve tasrîf-i ilâhî ile musarraftır. Ve gerçi nebât dahi onun gibi maʼrifet mertebesinde halkolunmuş ise de, nefsiyle nümüvvü ve taleb-i rifʼati hasebiyle onun derecesinden aşağıdır; ve tegaddî sâhibidir. Tegaddî ise nümüvvü ve taleb-i irtifâi îcâb eder. Halbuki cemâd böyle değildir. Hareket-i tabîiyye hâlinde ulüvv yoktur. Eğer yukarıya atılsa taleb-i süfl ile nâzil olur; ve taleb-i süfl ise, hakîkat-i ubûdiyyettir. Ve ulüvv nat-i ilâhîdir; zîrâ Hak Aliyy'dir. İmdi taş, ulüvv husûsunda müzâhame-i rubûbiyyetten mürabdır. Haşyetullah- dan hubût eder. Ve Hak Teâlâ bununla ihbâran: وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ (Bakara, 2/74) [Ve ba'zısı Allah korkusundan dağdan aşağı iner.] bu- yurdu. Hubût-ı tabîî onun haşyetindendir; ve onun şühûdu dahi zâtîdir. İmdi haşyet sahibinde ilim vardır. Zîrâ Hak Teâlâ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ (Fâtır, 35/28) [Ancak Allah'ın âlim olan kulları Allah'dan korkar.] buyurur. İşte bu Sehl İbn Abdullâh et-Tüsterî hazretlerinin mezhebidir. İmdi insanda sıfat-ı cemâdiyyetten a'lâ sıfat yoktur. Ba'dehû nebâtiyet ve ba'dehû hayvâniyettir; ve ondan sonra da derece-i cemâddan yükseldiği kadr olan şey üzerine iddiâ-yı ulûhiyyet eden insâniyettir; ve bu rif'atten onun için [6/12] sûret-i ilâhiyye hâsıl olur; ve onun sebebiyle aslından çıkar. Binâenaleyh taşlar neş'etlerinde asıllarından çıkmadıklarından abîd-i muhakkikîndir."244 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri ve bizim gibi muhakkik (gerçekleri araştıran) kişiler, cemâdın (cansız varlıkların) hepsinden üstün ve hepsinden daha itaatkâr olduğunu; ondan sonra nebâtın (bitkilerin) ve ondan sonra da hayvanın geldiğini söyledi. Çünkü biz ve benzerlerimiz, iman mertebesinin üstünde olan "ihsan" mertebesindeyiz; ve ihsan makamında olanlar bütün işleri hakikati üzere bilirler. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yetmiş ikinci bölümünde buyururlar ki: "Cemâdât (cansız varlıklar) diğer müvelledâttan (doğmuş varlıklardan) daha fazla Hakk'ı bilir ve O'na daha çok kulluk eder. Çünkü o, marifet (Allah'ı bilme) mertebesinde yaratılmıştır. Aklı, şehveti ve tasarrufu yoktur. Onun değişimi kendisiyle değil, başkasıyladır; ve ancak onu yönlendiren Allah'tır; ve ilâhî yönlendirme ile yönlendirilir. Ve gerçi nebât (bitki) dahi onun gibi marifet mertebesinde yaratılmış ise de, kendiliğinden büyümesi ve yükselme talebi sebebiyle onun derecesinden aşağıdır; ve beslenme sahibidir. Beslenme ise büyüme ve yükselme talebini gerektirir. Halbuki cemâd (cansız varlık) böyle değildir. Tabii hareket halinde ulüvv (yükseklik) yoktur. Eğer yukarıya atılsa, süfl (aşağılık) talebiyle aşağı iner; ve süfl talebi ise, ubûdiyetin (kulluğun) hakikatidir. Ve ulüvv (yükseklik) ilâhî bir niteliktir; çünkü Hak Aliyy'dir (Yücedir). Şimdi taş, ulüvv (yükseklik) hususunda rubûbiyetle (Rablık vasfıyla) çekişmekten uzaktır. Allah korkusundan aşağı iner. Ve Hak Teâlâ bununla haber vererek: وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ (Bakara, 2/74) [Ve bazısı Allah korkusundan dağdan aşağı iner.] buyurdu. Onun tabii inişi, onun haşyetindendir (korkusundandır); ve onun şühûdu (görmesi) dahi zâtîdir (özseldir). Şimdi haşyet (korku) sahibinde ilim vardır. Çünkü Hak Teâlâ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ (Fâtır, 35/28) [Ancak Allah'ın âlim olan kulları Allah'tan korkar.] buyurur. İşte bu Sehl İbn Abdullâh et-Tüsterî hazretlerinin mezhebidir. Şimdi insanda cemâdiyet (cansızlık) sıfatından daha üstün bir sıfat yoktur. Ondan sonra nebâtiyet (bitkisellik) ve ondan sonra hayvâniyettir; ve ondan sonra da cemâd (cansız) derecesinden yükseldiği kadar olan şey üzerine ulûhiyet (ilahlık) iddiasında bulunan insaniyettir; ve bu yükseklikten onun için [6/12] ilâhî sûret hâsıl olur; ve onun sebebiyle aslından çıkar. Buna göre taşlar yaratılışlarında asıllarından çıkmadıklarından muhakkik (gerçekleri araştıran) kullardandır."

فَمَنْ شَهِدَ الْأَمْرَ الَّذِي قَدْ شَهِدْتُهُ

يَقُولُ بِقَوْلِي فِي خَفَاءٍ وَإِعْلَانِ

İmdi emri, benim müşâhede ettiğim gibi müşâhede eden kimse, giz- lide ve âşikârede benim sözümü söyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, emri benim müşâhede ettiğim gibi müşâhede eden kimse, gizlide ve âşikârede benim sözümü söyler.

Ya'ni a'yân-ı vücûdiyyede, Hakk'ı müteayyin müşâhede eden kimse, a'yân-ı mevcûdenin Hakk'a delâleti, delâlet-i zâtiyye olduğunu ve onların Hallâk'larına olan ma'rifeti, aslî ve fıtrî bulunduğunu bilir; ve gizlide ve âşikârede bu sözü böylece söyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani varlıksal sabit hakikatlerde Hakk'ı belirli bir şekilde gözlemleyen kimse, mevcut sabit hakikatlerin Hakk'a delaletinin zâtî bir delalet olduğunu ve onların Yaratıcılarına olan bilgisinin aslî ve fıtrî (doğuştan) bulunduğunu bilir; ve gizlide ve açıkta bu sözü böylece söyler.

وَلَا تَلْتَفِتْ قَوْلًا يُخَالِفُ قَوْلَنَا

وَلَا تَبْذُرِ السَّمْرَاءَ فِي أَرْضِ عُمْيَانِ

Ve bizim sözümüze muhâlif olan söze bakma; ve buğdayı çorak yere ekme! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bizim sözümüze muhalif olan söze bakma; ve buğdayı çorak yere ekme!

Ya'ni mezâhirde Hakk'ı müşâhede etmeyip bizim sözümüze muhalif olarak onların vücûdu müstakil olduğunu söyleyen ehl-i hicâbın sözlerine kulak verme! İşin hakîkati zâhir ve bâhir iken niçin erbâb-ı fikir ve nazarın evhâm ve zunûnuna dildâde olasın? Ve bizim isrimize iktifâen kalbinde bu maârif inkişâf ettiği vakit haklarında خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) [Allah Teâlâ onların kalblerini mühürledi ve kulaklarına ve gözlerine perde çekti.] buyurulan kalbleri mühürlü ve göz- leri örtülü olan erbâb-ı fikir ve nazara ve ukūl-i cüzʼiyye ashâbına, gıdâ-yı rûh olan hakāyık-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyyeden bahsetme! Zîrâ bu maârif tohumlarını çorak zemîn gibi olan onların kulûb-i kāsiyelerine ek-mek beyhûdedir, isrâftır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, tecellilerde Hakk'ı müşahede etmeyip bizim sözümüze aykırı olarak onların varlığının bağımsız olduğunu söyleyen perdelilerin sözlerine kulak verme! İşin hakikati açık ve belli iken niçin fikir ve nazar sahiplerinin vehimlerine ve zanlarına gönül veresin? Ve bizim izimize uyarak kalbinde bu marifetler inkişaf ettiği zaman, haklarında "خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ" (Bakara, 2/7) [Yüce Allah onların kalplerini mühürledi, kulaklarına ve gözlerine perde çekti.] buyurulan, kalpleri mühürlü ve gözleri örtülü olan fikir ve nazar sahiplerine ve cüz'î akıl sahiplerine, ruhun gıdası olan ilahi hakikatlerden ve Rabbanî marifetlerden bahsetme! Çünkü bu marifet tohumlarını, çorak zemin gibi olan onların katı kalplerine ekmek boşunadır, israftır.

هُمُ الصُّمُّ وَالْبُكْمُ الَّذِينَ أَتَى بِهِمْ لِإِسْمَاعِنَا الْمَعْصُومُ فِي نَصْ قُرْآنِ

Onlar nass-ı Kur'ân'da, Ma'sûm'un bize ismâ' için getirdiği, sağırlar ve dilsizlerdir. [6/13] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Onlar, Kur'an'ın açık metninde, Masum'un (Hz. Peygamber'in) bize işittirmek için getirdiği üzere, sağırlar ve dilsizlerdir.

Ya'ni bu maârif ve hakāyıkı kabûle adem-i isti'dâdları bulunan tâife-yi bize işittirmek için, “Masûm” olan Peygamber'imiz (a.s.v.) Efendimiz, nass-ı Kur'ân'da bizlere tavsîf buyurdu. Nitekim âyet-i kerîmede buyuru-lur: صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ )Bakara 2/171) [Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler.] ve فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ )Hac 22/46) [Onların zâhir gözleri kör değildir; ve fakat sadır-larında olan kalbleri kördür. ve لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ )Araf, 7/179) [Kalbleri vardır, idrâk etmezler; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler. İşte onlar hayvânât-ı ehliyye gibidirler ve belki onlardan daha şaşkındırlar.] Binâenaleyh onlar sağır, dilsiz, kördür. Akl-ı cüz’înin idrâkâtıyla kulakları kapalıdır. Kelâm-ı Hakla tekellümde dilleri lâldir. Delâil-i akliyye ve en-zâr-ı fikriyye ile lisânları mahtûmdur; ve onların gözleri, mezâhirde Hakk'ı görmekten kördür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu marifetleri ve hakikatleri kabule yatkınlıkları bulunmayan topluluğa bunları işittirmek için, "Masum" olan Peygamberimiz (a.s.v.) Efendimiz, Kur'an'ın açık metninde bizlere tavsif buyurdu. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur: صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ (Bakara 2/171) [Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler.] ve فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ (Hac 22/46) [Onların görünen gözleri kör değildir; ve fakat göğüslerinde olan kalpleri kördür.] ve لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (Araf, 7/179) [Kalpleri vardır, idrak etmezler; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler. İşte onlar evcil hayvanlar gibidirler ve aksine onlardan daha şaşkındırlar.] Bu sebeple onlar sağır, dilsiz, kördür. Cüz'î aklın idrakleriyle kulakları kapalıdır. Hakk'ın kelamıyla konuşmada dilleri laldir. Akli deliller ve fikri bakışlarla dilleri mühürlüdür; ve onların gözleri, tecellilerde Hakk'ı görmekten kördür.

اعْلَمْ أَيَّدَنَا اللَّهُ وَإِيَّاكَ، أَنَّ إِبْرَاهِيمَ الْخَلِيلَ الله قال لِابْنِهِ: إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ ، وَالْمَنَامُ حَضْرَةُ الْخَيَالِ ، فَلَمْ يُعَبِّرْهَا، وكان كَبْشُ ظَهَرَ في صورة ابن إبراهيم في المنام.

Ma'lûmun olsun ki, Allah bizi ve seni tevfîkiyle te'yîd eylesin, İbrâhîm (a.s.) oğluna dedi: “Tahkîk ben menâmda seni zebheder görürüm" (Sâffât, 37/102). Menâm ise hazret-i hayâldir. İmdi İbrâhîm (a.s.) rü'yâyı ta'bîr etmedi. Hâlbuki menâmda İbrâhîm (a.s.)ın oğlu sûretin-de zâhir olan koç idi. Ya'ni menâm, Fass-ı Yûsufi de îzâh olunduğu üzere “hazret-i hayâl-i mu- kayyed"dir; ve bu fassın mukaddemesinde zikrolunduğu vech ile “hayâl-i mukayyed" insanın vücudunda olan “hayal”dir. Binâenaleyh âlem-i misâl-i mutlaktan insanın mir'ât-ı hayaline nâzil olan sûretlerin ba'zısı ta'bîre muhtaç olur; ve ba'zısı aynıyla zuhûr eyler. Binâenaleyh İbrâhîm (a.s.)ın Cenâb-ı İshak'ı rüyasında [6/14] zebheder görmesi, âlem-i yaka- zada, menâmda görülen sûret-i İshâk'a münasebeti olan sûret-i hissiyye ile ta'bîr olunmak iktizâ eder idi; ve ona münasebeti olan sûret-i hissiyye ise inkıyâd ve teslîm i'tibariyle koç idi. Cenâb-ı İbrâhîm ise rüyasını “keşf-i mücerred" addiyle ta'bîr etmeyip zâhiri üzerine aldı; ve Cenâb-ı İshak'ı zebha teşebbüs buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Allah bizi ve seni yardımıyla güçlendirsin, İbrâhîm (a.s.) oğluna dedi: “Gerçekten ben rüyamda seni kurban eder görüyorum” (Sâffât, 37/102). Rüya ise hayâl mertebesidir. Şimdi İbrâhîm (a.s.) rüyayı yorumlamadı. Hâlbuki rüyada İbrâhîm (a.s.)'ın oğlu suretinde görünen koç idi. Yani rüya, Yûsuf Fassı'nda açıklandığı üzere “sınırlı hayâl mertebesi”dir; ve bu fassın girişinde zikredildiği gibi “sınırlı hayâl” insanın vücudunda bulunan “hayâl”dir. Bu sebeple mutlak misâl âleminden insanın hayâl aynasına inen suretlerin bazısı yoruma muhtaç olur; ve bazısı aynen ortaya çıkar. Bu sebeple İbrâhîm (a.s.)'ın Cenâb-ı İshak'ı rüyasında kurban eder görmesi, uyanıklık âleminde, rüyada görülen İshâk suretiyle ilişkili olan hissî suret ile yorumlanmayı gerektirirdi; ve ona ilişkili olan hissî suret ise itaat ve teslimiyet itibarıyla koç idi. Cenâb-ı İbrâhîm ise rüyasını “sadece bir keşif” sayarak yorumlamayıp zahiri üzerine aldı; ve Cenâb-ı İshak'ı kurban etmeye teşebbüs etti.

فَصَدَّقَ إبراهيمُ الرُّؤْيَا ، فَفَدَاهُ ربُّه مِن وَهْم إبراهيم بالذبح العظيم الذي هـو

تَعْبِيرُ رُؤْيَاهُ عند الله، وهو لا يَشْعُرُ.

İmdi İbrâhîm (a.s.) rü'yâyı tasdîk eyledi. Böyle olunca Cenâb-ı İbrâhîm'in vehminden nâșî, Hz. İshak'a Rabb'i zibh-i azîmi fidâ ey- ledi ki, o, onun rü'yâsının Allah indinde ta'bîri idi; hâlbuki o muttali' olmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi İbrahim (a.s.) rüyayı doğruladı. Böyle olunca, Cenâb-ı İbrahim'in vehminden (kuruntusundan) kaynaklanarak, Rabbi Hz. İshak'a büyük bir kurbanı fidye olarak verdi ki, o, onun rüyasının Allah katındaki yorumu idi; hâlbuki o muttali' (haberdar) olmadı.

Ya'ni İbrâhîm (a.s.) rüyayı zâhiri üzere ahzedip âlem-i hayâlde mer'î olan sûretin İshak (a.s.) olduğunu zannetti. Hâlbuki İbrâhîm (a.s.)ın veh- minin müşâreketiyle İshak (a.s.) sûretinde âlem-i hayâlde görülen şey, Al- lâh'ın indinde zibh-i azîm idi. Cenâb-ı İbrâhîm ise buna muttali' olmadı. Zîrâ o hazret “keşf-i mücerred”e alışmış idi. Bu “keşf-i muhayyel”i de keşf-i mücerred zannetti. Hâlbuki rüyâda görülen her şeyde vehmin medhal-i azîmi vardır. Çünkü vehim maânî-i cüz'iyyenin idrâkinde sultândır. İşte bunun için Cenâb-ı İbrâhîm mer'î olan sûretin ta'bîre muhtaç olmadığı- nı tevehhüm eyledi; ve oğlunu zebha kasdetti. Ve “vehim” âlem-i suveri muhît ve enbiyânın vücûdu da âlem-i suverde vâki' olduğundan bu teveh- hüm nübüvvete kadh vermez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani İbrahim (a.s.) rüyayı görünen anlamıyla alıp, hayal âleminde görülen suretin İshak (a.s.) olduğunu zannetti. Hâlbuki İbrahim (a.s.)'ın vehminin (sanısının) katılımıyla İshak (a.s.) suretinde hayal âleminde görülen şey, Allah katında zibh-i azîm (büyük kurban) idi. İbrahim (a.s.) ise buna muttali (haberdar) olmadı. Çünkü o hazret "keşf-i mücerred"e (soyut keşfe) alışmış idi. Bu "keşf-i muhayyel"i (hayalî keşfi) de keşf-i mücerred zannetti. Hâlbuki rüyada görülen her şeyde vehmin (sanının) büyük bir müdahalesi vardır. Çünkü vehim (sanı), cüz'î (parçalı) anlamların idrakinde sultandır (hükmedendir). İşte bunun için İbrahim (a.s.), görülen suretin tabire muhtaç olmadığını vehmetti (sandı); ve oğlunu kurban etmeye kastetti. Ve "vehim" (sanı) suretler âlemini kuşattığı ve peygamberlerin varlığı da suretler âleminde meydana geldiği için bu vehim (sanı), nübüvvete (peygamberliğe) zarar vermez.

فالتَّجَلِّيُّ الصُّورِيُّ في حضرة الخيالِ مُحْتَاجٌ إِلى عِلْمٍ آخَرَ، يُدْرَكُ به ما أَرَادَ

اللهُ بِتِلْكَ الصورة. [6/15]

Böyle olunca hazret-i hayâlde vâki' olan tecellî-i sûrî ilm-i âhara muh- taçtır ki, o sûret-i mer'iyyeden Allâh'ın murâdı olan şey onunla idrâk olunur. Ya'ni âlem-i menâmda görülen sûretlerden murâd-ı ilâhî ne olduğu- nu bilmek için diğer bir ilim lâzımdır. Bu ilim de “ilm-i ta'bîr”dir; ve bu ilm-i ta'bîri ancak kendisine esmâ-i bâtıne ile esmâ-i zâhire beyninde olan münasebât münkeşif olan ve bu münasebetle suver-i hayâliyyeye münâse- beti olan suver-i hissiyyeye vukūfu bulunan zevât lâyıkı vech ile bilir. أَلَا تَرَى كَيْفَ قال رسولُ اللهِ ﷺ لأبي بَكْرٍ رضي الله عنه في تَعْبِيرِ الرُّؤْيَا : «أَصَبْتَ بَعْضًا وَأَخْطَأْتَ بَعْضًا»، فَسَأَلَه أبو بكر أنْ يُعَرِّفَهُ ما أَصابَ فيه وما أَخْطَأً، فَلَمْ يَفْعَلْ ﷺ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, hayal mertebesinde meydana gelen sûretî tecellî (şekil olarak görünme) başka bir ilme muhtaçtır ki, o görünen sûretten Allah'ın murad ettiği şey onunla idrak olunsun. Yani, rüya âleminde görülen sûretlerden ilâhî muradın ne olduğunu bilmek için başka bir ilim gereklidir. Bu ilim de "ilm-i ta'bîr"dir (rüya tabiri ilmi); ve bu ilm-i ta'bîri ancak kendisine esmâ-i bâtıne (Allah'ın gizli isimleri) ile esmâ-i zâhire (Allah'ın açık isimleri) arasındaki münasebetler (bağıntılar) açığa çıkan ve bu münasebetle hayalî sûretlere (hayalde görülen şekillere) münasebeti olan hissî sûretlere (duyularla algılanan şekillere) vukufu (bilgisi) bulunan zâtlar layıkıyla bilir. أَلَا تَرَى كَيْفَ قال رسولُ اللهِ ﷺ لأبي بَكْرٍ رضي الله عنه في تَعْبِيرِ الرُّؤْيَا : «أَصَبْتَ بَعْضًا وَأَخْطَأْتَ بَعْضًا»، فَسَأَلَه أبو بكر أنْ يُعَرِّفَهُ ما أَصابَ فيه وما أَخْطَأً، فَلَمْ يَفْعَلْ ﷺ.

Sen görmez misin ki, rü'yânın ta'bîri hakkında Resûlullah (s.a.v.) Ebû Bekir (r.a.)e, nasıl "Baʼzısında isâbet ettin ve ba'zısında hatâ ettin" buyurdu. Böyle olunca Hz. Ebû Bekir, hangisinde isâbet ve hangisinde hatâ ettiğini ta'rîf buyurmasını taleb eyledi. (S.a.v.) Efen- dimiz ta'rîf buyurmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen görmez misin ki, rüyanın yorumu hakkında Resûlullah (s.a.v.) Ebû Bekir (r.a.)'e nasıl "Bazısında isabet ettin ve bazısında hata ettin" buyurdu. Böyle olunca Hz. Ebû Bekir, hangisinde isabet ve hangisinde hata ettiğini tarif buyurmasını talep eyledi. (S.a.v.) Efendimiz tarif buyurmadı.

Hz. Şeyh (r.a.) bu kelâmı, tecellî-i sûrî başka bir ilme muhtaç olduğunu isbât için îrâd buyurmuştur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)den rivâyet buyurulan hadîs-i şerîfe işâret buyurulur. Hadîs-i şerîf budur: أَنَّ رَجُلًا أَتَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ : إِنِّي رَأَيْتُ أَي فِي الْمَنَامِ ظُلَّةً يَنْطُفُ مِنْهَا السَّمْنُ وَالْعَسَلُ، وَأَرَى [6/16] النَّاسَ يَتَكَفَّفُونَ مِنْهَا في أَيْدِيهِم فَالْمُسْتَكْثِرُ وَالْمُسْتَقِلُّ، وَأَرَى سَبَبًا وَاصِلًا مِنْ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ، فَأَرَاكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَخَذْتَ بِهِ فَعَلَوْتَ ، ثُمَّ أَخَذَ بِهِ رَجُلٌ آخَرُ فَعَلَا، ثُمَّ أَخَذَ بِهِ رَجُلٌ آخَرُ فَانْقَطَعَ به ، ثُمَّ وُصِلَ له فَعَلَا . فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ رضي الله عنه : بِأَبِي أَنْتَ وأُمِّي وَاللَّهِ لَتَدَعَنِّي فَلْأُعَبِّرُهَا . فَقَالَ: عَبِّرْهَا . فقال : أَمَّا الظُّلَّةُ فَظُلَّةُ الْإِسْلَامِ، وَأَمَّا مَا يَنْطُفُ مِنْ السَّمْنِ وَالْعَسَلِ فَهُوَ الْقُرْآنُ لَيْنُهُ وحَلَاوَتُهُ ، وأَمَّا الْمُسْتَكْثِرُ وَالْمُسْتَقِلُّ فَهُوَ الْمُسْتَكْثِرُ مِنَ الْقُرْآنِ وَالْمُسْتَقِلُ مِنْهُ، وَأَمَّا السَّبَبُ الْوَاصِلُ مِنْ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ فَهُوَ الْحَقُّ الَّذِي أَنْتَ عَلَيْهِ تَأْخُذُ بِهِ فَيُعْلِيكَ اللهُ ، ثُمَّ يَأْخُذُ بِهِ بَعْدَكَ رَجُلٌ آخَرُ فَيَعْلُو بِهِ، ثُمَّ يَأْخُذُ بِهِ رَجُلٌ آخَرُ بَعْدَهُ فَيَنْقَطِعُ بِهِ، ثُمَّ يُوصَلُ لَهُ فَيَعْلُو، أي رَسُولَ اللَّهِ لَتُحَدِّثَنِّى أَصَبْتُ أَمْ أَخْطَأْتُ . فَقَالَ ﷺ : أَصَبْتَ بَعْضًا وَأَخْطَأْتَ بَعْضًا. قَالَ: أَقْسَمْتُ بِأَبِي أَنتَ وَأُمِّي يَا رَسُولَ اللَّهِ لَتُحَدِّثَنِي ما الَّذِي أَخْطَأْتُ. فَقَالَ ﷺ : لَا تُقْسِمْ هَذَا. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) bu sözü, sûretî tecellînin başka bir ilme muhtaç olduğunu ispat etmek için söylemiştir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet edilen hadîs-i şerîfe işaret edilir. Hadîs-i şerîf şöyledir: "Bir adam Resûlullah (s.a.v.)'e gelerek dedi ki: 'Ben rüyamda bir gölgelik gördüm ki ondan yağ ve bal damlıyordu. İnsanları da ondan avuç avuç alırken gördüm; kimi çok alıyor, kimi az alıyordu. Bir de gökten yere uzanmış bir ip gördüm. Ey Resûlullah, seni o ipten tutmuş ve yükselmiş gördüm. Sonra başka bir adam o ipten tuttu ve yükseldi. Sonra başka bir adam o ipten tuttu ve ip onunla koptu. Sonra ip ona tekrar bağlandı ve o da yükseldi.' Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: 'Anam babam sana feda olsun! Allah'a yemin ederim ki bırak da ben onu yorumlayayım.' Resûlullah (s.a.v.) de: 'Yorumla!' dedi. Ebû Bekir (r.a.) şöyle dedi: 'Gölgelik, İslâm gölgeliğidir. Ondan damlayan yağ ve bal ise Kur'an'dır; onun yumuşaklığı ve tatlılığıdır. Çok alan ve az alan ise Kur'an'dan çok alan ve az alandır. Gökten yere uzanan ip ise senin üzerinde bulunduğun haktır; sen ondan tutarsın da Allah seni yüceltir. Sonra senden sonra başka bir adam ondan tutar ve onunla yücelir. Sonra ondan sonra başka bir adam ondan tutar ve ip onunla kopar. Sonra ip ona tekrar bağlanır ve o da yücelir.' Ey Resûlullah, doğru mu bildim yoksa hata mı ettim, bana söyleyecek misin? Resûlullah (s.a.v.) de: 'Bazısını doğru bildin, bazısında hata ettin.' dedi. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: 'Anam babam sana feda olsun ey Resûlullah, hata ettiğim şeyi bana söyleyecek misin?' Resûlullah (s.a.v.) de: 'Yemin etme!' dedi."

Ya'ni “Bir kimse Hz. Resûl (a.s.)a gelip: “Yâ Resûlallah, bu gece rüyâda bir buluttan bal ile yağ yağarak ondan halkın kimi çok, kimi az nasîbleri hasebiyle ahzettiklerini gördüm; ve gökten yere vâsıl bir ip müşâhede et- tim. Yâ Resûlallah, zât-ı hazretini gördüm ki, onu tutup yükseldin. Ondan sonra onu diğer bir adam tutup çıktı. Ba'dehû diğer bir kimse o ipi tutup onunla munkatı' oldu. Ondan sonra bitiştirip yükseldi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) buyurdular ki: "Yâ Resûlallah, izin verir iseniz onu ben tabîr ede- yim." (S.a.v.) Efendimiz: “Tabîr et!" buyurdular. Cenâb-ı Sıddîk buyur- du ki: "Buluttan mûrad İslâm bulutudur; ve ondan yağan bal ile yağdan murâd lînet ve halâveti münasebetiyle Kur'ân'dır; ve çok ve az alandan murâd dahi Kur'ân'dan az ve çok ahzedendir; ve semâdan arza vâsıl olan ipe gelince o da haktır ki, sen onun üzerinesin. Onu tutarsın, Allah seni a'lâ eder. [6/17] Senden sonra onu diğer bir kimse tutup onunla yükselir. Ba'dehû o kimseden sonra diğer biri alır. Ba'dehû munkatı' olup birleşti- rilerek yükselir.” “Yâ Resûlullah ta’bîrimde isâbet mi ettim, yoksa hatâ mı ettim?" Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Baʼzısında isâbet ettin ve baʼzısında hatâ ettin.” Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Yâ Resûlallah, and veririm ki, tabîrimde hatâ ettiğim şeyi beyân buyur!” (S.a.v.) Efendimiz: “Buna andverme!" buyurdular."245 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Bir kimse Hz. Resûl'e (a.s.) gelip: "Ey Allah'ın Resûlü, bu gece rüyada bir buluttan bal ile yağ yağdığını ve halkın ondan kimi çok, kimi az nasip aldığını gördüm; ve gökten yere ulaşan bir ip gördüm. Ey Allah'ın Resûlü, zatınızı gördüm ki, onu tutup yükseldiniz. Ondan sonra onu başka bir adam tutup çıktı. Daha sonra başka bir kimse o ipi tutup onunla bağlantısı kesildi. Ondan sonra birleştirip yükseldi." Hz. Ebû Bekir (r.a.) buyurdular ki: "Ey Allah'ın Resûlü, izin verirseniz onu ben yorumlayayım." (S.a.v.) Efendimiz: "Yorumla!" buyurdular. Cenâb-ı Sıddîk buyurdu ki: "Buluttan maksat İslâm bulutudur; ve ondan yağan bal ile yağdan maksat, yumuşaklığı ve tatlılığı münasebetiyle Kur'an'dır; ve çok ve az alandan maksat da Kur'an'dan az ve çok alan kimsedir; ve semadan arza ulaşan ipe gelince o da haktır ki, sen onun üzerinesin. Onu tutarsın, Allah seni yüceltir. [6/17] Senden sonra onu başka bir kimse tutup onunla yükselir. Daha sonra o kimseden sonra başka biri alır. Daha sonra bağlantısı kesilip birleştirilerek yükselir." "Ey Allah'ın Resûlü, yorumumda isabet mi ettim, yoksa hata mı ettim?" Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Bazısında isabet ettin ve bazısında hata ettin." Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Ey Allah'ın Resûlü, yemin veririm ki, yorumumda hata ettiğim şeyi açıklayın!" (S.a.v.) Efendimiz: "Buna yemin verme!" buyurdular."

وَقَال تعالى لإبراهيم الله حِينَ نَادَاهُ : أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا ، وما

قال لَهُ صَدَقْتَ فِي الرُّؤْيَا أَنه ابْنُك، لأنه ما عَبَّرَها، بَلْ أَخَذَ بِظَاهِرِ ما رَأَى،

والرُّؤْيَا تَطْلُبُ التَّعْبِيرَ.

Ve Hak Teâlâ İbrâhîm (a.s)ا أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ (Saffat, 37/104) [Yâ İbrâhîm!] diye nidâ ettiği zaman قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا (Saffat, 37/105) [Muhakkak sen rü'yâyı tasdîk eyledin.] dedi. Ona [أَنَّهُ ابْنُك صَدَقْتَ فِي الرُّؤْيَا] [Rü'yâda sâdık oldun, işte o rü'yâda gördüğün senin oğlundur.] demedi. Zîrâ Hz. İbrâhîm (a.s.) rü'yâyı ta'bîr etmedi. Belki gördüğü şeyin zâhiri üzerine aldı. Hâlbuki rü'yâ ta'bîr ister. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Yüce Allah, İbrâhîm'e (a.s.) "Yâ İbrâhîm!" (Saffat, 37/104) diye seslendiği zaman, "Muhakkak sen rü'yâyı tasdîk eyledin." (Saffat, 37/105) dedi. Ona, "Rü'yâda sâdık oldun, işte o rü'yâda gördüğün senin oğlundur." demedi. Çünkü Hz. İbrâhîm (a.s.) rü'yâyı yorumlamadı. Aksine, gördüğü şeyin görünen hâli üzerine aldı. Hâlbuki rü'yâ yorum ister.

Ya'ni Hak Teâlâ hazretleri İbrâhîm (a.s.)a hitâb buyurduğu vakit “Yâ İbrâhîm muhakkak sen rü'yâyı sâdık kıldın. Ya'ni rü'yâda gördüğün vech üzere ahzetmek sûretiyle rü'yâyı tasdîk eyledin” dedi. Ve “Rü'yâda sâdık oldun, işte o rüyada gördüğün senin oğlundur" demedi. Binâenaleyh İbrâhîm (a.s.) rüyayı tasdîk etti. Fakat onu ta'bîr etmediğinden rüyâ- da sâdık olmadı. Çünkü eğer sâdık olaydı, rüyâda görünen sûret onun oğlu olur ve zâhirde zebh dahi [6/18] onun üzerine vâki' olur idi. Fakat rüyada Cenâb-ı İshak sûretinde görünen, teslîm ve inkıyâd münasebetiyle "koç” idi. Binâenaleyh İbrâhîm (a.s.) “koç” ile ta'bîr etmek lâzım gelirken, etmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, İbrahim'e (a.s.) hitap buyurduğu zaman, "Ey İbrahim, muhakkak sen rüyayı doğru çıkardın. Yani rüyada gördüğün şekilde hareket etmek suretiyle rüyayı tasdik ettin," dedi. Ve "Rüyada doğru oldun, işte o rüyada gördüğün senin oğlundur," demedi. Bu sebeple İbrahim (a.s.) rüyayı tasdik etti. Fakat onu yorumlamadığından rüyada doğru olmadı. Çünkü eğer doğru olsaydı, rüyada görünen suret onun oğlu olur ve görünen âlemde kurban etme de onun üzerine gerçekleşirdi. Fakat rüyada İshak suretinde görünen, teslimiyet ve boyun eğme bağıntısıyla "koç" idi. Bu sebeple İbrahim'in (a.s.) "koç" ile yorumlaması lazım gelirken, etmedi.

ولِذَلِكَ قال العزيز: إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ ، ومَعْنَى التَّعْبِيرِ الجَوَازُ مِن صورة

ما رَآهُ إلى أمْرِ آخَرَ ، فكانت البَقَرُ سِنِينَ في المَحْلِ والخِصْبِ.

Bunun için Aziz إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّعْيَا تَعْبُرُونَ )Yusuf, 12/43) [Eğer rüya ta'bî- rini bilirseniz.] dedi. Ve "ta'bîr”in ma'nâsı rü'yâda gördüğü sûretten emr-i âhara cevâzdır. İm­di öküz, kaht ve vüs'atte, seneler oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bunun için Aziz (Yusuf a.s.) "إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّعْيَا تَعْبُرُونَ" (Eğer rüya tabirini bilirseniz.) dedi. "Tabir"in anlamı, rüyada görülen şekilden başka bir işe geçmektir. Şimdi öküz, kıtlık ve bollukta, seneler oldu.

Ma'lumdur ki, Hz. Yûsuf (a.s.) Mısır'da mahbûs olduğu sırada Azîz-i Mısr bir rüya görmüş idi. Mısır'ın eşrâfiyle kâhinlerini cem’edip dedi ki: "Ben rü'yâmda denizden yedi semiz ve onu müteâkib de yedi zaîf öküz çıktığını; ve zaîf öküzlerin semiz öküzleri yuttuğunu; ve dâneleri yeşil ve birbirine bağlanmış yedi başak ile kuru olarak yedi başak zâhir olup, kuru- ların yeşil başaklara galebe ederek onlardan eser kalmadığını gördüm. Eğer rüya ta'bîrini bilirseniz bu rüyâma fetvâ ve cevab verin!" Onlar cevâben: “Bu karışık bir rü'yâdır. Biz bunun ta'bîrini bilmeyiz” dediler. Nihâyet Hz. Yûsuf'a müracaat olundu. Onlar buyurdular ki: “Yedi yıl âdetiniz üzere ekin ekin. Fakat hepsini döğmeyip başaklarında bırakın. Yalnız yiyeceğiniz kadar döğün. Bu yedi yıl vüs'at geçtikten sonra yedi sene kaht vâki' olup evvelce iddihâr olunanları yerler. Ve ondan bir mikdâr tohumluk alıkonu- lur. [6/19] Bu kaht senelerinden sonra çok yağmur yağıp bolluk olur." İşte rüyâ tabîr taleb ettiğini bildiği için Azîz إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ )Yusuf, 12/43) [Eğer rüya ta'bîrini bilirseniz.] dedi. Ve “tabîr”in maʼnâsı dahi rüyâda gö- rülen sûretten diğer bir emre geçmektir ki, o emr âlem-i hayâlde görülen sûretin ma'nâsıdır. Ya'ni suver-i hayâliyyeye münasebeti olan suver-i his- siyyedir. Bunun için Hz. Yûsuf (a.s.) Azîz'in âlem-i hayâlde gördüğü yedi semiz öküzü ve yeşil başakları yedi bolluk senesi; ve yedi lâğar öküzü ve kuru başakları dahi yedi kaht senesi ile ta'bîr buyurdu. Şu hâlde sûret-i hayâliyyeye münasib olan ma'nâya geçti ki, bu da emr-i dîğerdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hz. Yûsuf (a.s.) Mısır'da tutuklu olduğu sırada Mısır Azizi bir rüya görmüştü. Mısır'ın ileri gelenlerini ve kâhinlerini toplayıp dedi ki: "Ben rüyamda denizden yedi semiz ve onu takiben de yedi zayıf öküz çıktığını; ve zayıf öküzlerin semiz öküzleri yuttuğunu; ve daneleri yeşil ve birbirine bağlanmış yedi başak ile kuru olarak yedi başak ortaya çıkıp, kuruların yeşil başaklara üstün gelerek onlardan eser kalmadığını gördüm. Eğer rüya yorumunu bilirseniz bu rüyama fetva ve cevap verin!" Onlar cevaben: "Bu karışık bir rüyadır. Biz bunun yorumunu bilmeyiz" dediler. Nihayet Hz. Yûsuf'a başvuruldu. Onlar buyurdular ki: "Yedi yıl âdetiniz üzere ekin ekin. Fakat hepsini dövmeyip başaklarında bırakın. Yalnız yiyeceğiniz kadar dövün. Bu yedi yıl bolluk geçtikten sonra yedi sene kıtlık meydana gelip evvelce biriktirilenleri yerler. Ve ondan bir miktar tohumluk alıkonulur. [6/19] Bu kıtlık senelerinden sonra çok yağmur yağıp bolluk olur." İşte rüya yorum talep ettiğini bildiği için Aziz إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ (Yusuf, 12/43) [Eğer rüya yorumunu bilirseniz.] dedi. Ve "yorum"un anlamı dahi rüyada görülen şekilden başka bir işe geçmektir ki, o iş hayal âleminde görülen şeklin anlamıdır. Yani hayalî şekillere uygun olan hissî şekillerdir. Bunun için Hz. Yûsuf (a.s.) Aziz'in hayal âleminde gördüğü yedi semiz öküzü ve yeşil başakları yedi bolluk senesi; ve yedi zayıf öküzü ve kuru başakları dahi yedi kıtlık senesi ile yorumladı. Şu halde hayalî şekle uygun olan anlama geçti ki, bu da başka bir iştir.

فَلَوْ صَدَقَ فِي الرُّؤْيَا لَذَبَحَ ابْنَهُ ، وإِنَّما صدَّقَ الرُّؤْيا في أَنَّ ذلك عَيْنُ وَلَدِهِ،

وما كان عِنْدَ اللهِ إِلَّا الذَّبْحُ العظيم في صورةِ وَلَدِهِ، فَفَدَاهِ لِمَا وَقَعَ فِي

ذهن إبراهيم ، ما هو فِدَاءٌ في نفس الأمرِ عِنْدَ اللَّهِ، فَصَوَّرَ الحِسُّ

الذِّبْحَ، وَصَوَّرَ الخيال ابن إبراهيمَ، فَلَوْ رَأَى الكَبش في الخيالِ لَعَبَّرَه بِابْنِه

أو بأمر آخر .

Eğer rü'yâda sâdık olaydı, oğlunu zebheder idi. Halbuki ancak bu, veledinin "ayn"ı olduğunda rü'yâyı tasdîk eyledi. Allah indinde ise, ancak onun veledinin sûretinde zibh-i azîm idi. Böyle olunca İbrâhîm (a.s.)ın zihninde veled vâki' olduğundan nâșî zibh-i azîmi fidâ eyledi. Yoksa o nefs-i emrde indallah fidâ değildir. İmdi his zib-hi tasvîr eyledi. Hayâl dahi ibn-i İbrâhîm'i tasvîr eyledi. Binâenaleyh eğer hayâlde koçu göre idi, elbette onu oğlu ile, yâhud emr-i dîğer ile ta'bîr eder idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer rüyada doğru olsaydı, oğlunu boğazlardı. Halbuki ancak bu, oğlunun "ayn"ı (hakikati) olduğunda rüyayı tasdik etti. Allah katında ise, ancak onun oğlunun suretindeki büyük bir kurbandı. Böyle olunca İbrahim (a.s.)'ın zihninde oğul meydana geldiğinden dolayı büyük kurbanı feda etti. Yoksa o, işin hakikatinde Allah katında feda değildir. Şimdi his, kurbanı tasvir etti. Hayal dahi İbrahim'in oğlunu tasvir etti. Bu sebeple eğer hayalde koçu görseydi, elbette onu oğlu ile, yahut başka bir şey ile yorumlardı.

Ya'ni eğer İbrâhîm (a.s.)ın oğlu sûretinde görülen şey, koç olmayıp da, hakîkaten oğlu olaydı, elbette onu zebheder idi. Binâenaleyh rü'yâda sâdık olmadı. [6/20] Ancak görülen şey oğlunun “ayn”ı olduğunda rüyayı tasdîk eyledi. Ya'ni rüyâda oğlunu zebheder gördü ve o rüyayı zâhirde sâdık kılıp oğlunu boğazlamağa mübâşeret etti. Hâlbuki o mer’î olan şey, Allah indin-de, ancak onun oğlu sûretinde nümâyân olan zibh-i azîm idi; hakîkaten oğlu değil idi. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri, İbrâhîm (a.s.)ın zihninde oğlu vâki' olduğu için, İshak (a.s.)a zibh-i azîmi fidâ eyledi. Fakat o zibh-i azîm, Hak indinde, hakîkaten fidâ değil idi. Çünkü Allah Teâlâ, İbrâhîm (a.s.)a oğlunu zebhetmesini emretmemiş idi ki, ona zibhi fidâ etsin. Böyle olunca hiss-i zâhir zibhi tasvîr eyledi. Ya'ni hayâlde görülen şey âlem-i his ve şehîdette koçun boğazlanmasıyla netîcelendi; ve zâten Allah indinde dahi zebholunacak şey koç idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani eğer İbrahim (a.s.)'ın oğlu şeklinde görülen şey, koç olmayıp da, gerçekten oğlu olsaydı, elbette onu boğazlardı. Bu sebeple rüyada doğru çıkmadı. Ancak görülen şey oğlunun tekil hakikati olduğunda rüyayı doğruladı. Yani rüyada oğlunu boğazlarken gördü ve o rüyayı dış âlemde doğru kılıp oğlunu boğazlamaya başladı. Hâlbuki o görülen şey, Allah katında, ancak onun oğlu şeklinde görünen büyük bir kurbandı; gerçekten oğlu değildi. Bu sebeple Yüce Allah, İbrahim (a.s.)'ın zihninde oğlu meydana geldiği için, İshak (a.s.)'a büyük kurbanı fidye kıldı. Fakat o büyük kurban, Allah katında, gerçekten fidye değildi. Çünkü Allah Teâlâ, İbrahim (a.s.)'a oğlunu boğazlamasını emretmemişti ki, ona kurbanı fidye etsin. Böyle olunca dış duyular kurbanı tasvir etti. Yani hayalde görülen şey duyular ve şehadet âleminde koçun boğazlanmasıyla sonuçlandı; ve zaten Allah katında dahi boğazlanacak şey koç idi.

İmdi her şey indallahda ne sûret üzere sabit olmuş ise âlem-i his ve şehîdette dahi, onunla zâhir olur. Çünkü âlem-i his, âlem-i hayâlden daha cem'iyetli ve daha sahîhdir. Zîrâ âlem-i tafsîldir. Ve hayal ise, İbrâhîm (a.s.)ın oğlunu tasvîr etti. Sebebi de koç ile İshak (a.s.) arasında inkıyâd ve teslîm münasebeti bulunması idi. Çünkü hayâl, bir ma'nâyı, türlü türlü sûretlerde tasvîr eder. İşte bu sebeble rü'yâ tabîre muhtaçtır. Eğer İbrâhîm (a.s.) âlem-i hayâlde koçu boğazladığını göre idi, elbette onu, koça münâ-sebeti olan oğlu ile veyâhud diğer bir şey ile tabîr ederdi. Çünkü rüyanın “keşf-i muhayyel” olan kısmı mutlakā taʼbîr olunmak iktizâ eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, her şey Allah katında hangi şekilde sabit olmuşsa, duyular ve şehadet âleminde de onunla ortaya çıkar. Çünkü duyular âlemi, hayal âleminden daha kapsamlı ve daha gerçektir. Zira duyular âlemi, ayrıntıların âlemidir. Hayal ise, İbrahim (a.s.)'ın oğlunu tasvir etti. Bunun sebebi de koç ile İshak (a.s.) arasında itaat ve teslimiyet bağıntısının bulunmasıydı. Çünkü hayal, bir anlamı türlü türlü şekillerde tasvir eder. İşte bu sebeple rüya tabire muhtaçtır. Eğer İbrahim (a.s.) hayal âleminde koçu boğazladığını görseydi, elbette onu, koça bağıntısı olan oğlu ile veya başka bir şey ile tabir ederdi. Çünkü rüyanın "keşf-i muhayyel" (hayal yoluyla keşif) olan kısmı mutlaka tabir olunmayı gerektirir.

ثُمَّ قال : إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلَاءُ الْمُبِينُ ، أي الاخْتِبَارُ الظَّاهِرُ، يعني الاخْتِبَارَ فِي

العِلْمِ [6/21] أَنَّه هَلْ يَعْلَمُ ما يَقْتَضِيهِ مَوْطِنُ الرُّؤيَا مِنَ التَّعْبِيرِ أَمْ لا ، لأَنَّهُ يَعْلَمُ

أَنَّ مَوْطِنَ الرُّؤْيَا يَطْلُبُ التَّعْبِيرَ.

Ba'dehû Hak Teâlâ buyurdu: “Bu emr-i ma'hûd muhakkak belâ-yı mübîndir” (Sâffât, 37/106); ya'ni imtihân-ı zâhirdir. Ya'ni Hak Teâlâ, mevtın-ı rü'yânın ta'bîrden iktizâ ettiği şeyi bilir mi, yoksa bilmez mi deyü İbrâhîm (a.s.)ı ilimde imtihândır. Zîrâ tahkîkan mevtın-ı rü'yânın ta'bîr istediğini Hak Teâlâ bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra Yüce Allah buyurdu: "Bu bilinen emir muhakkak apaçık bir beladır" (Sâffât, 37/106); yani açık bir imtihandır. Yani Yüce Allah, rüyanın görüldüğü yerin tabirden gerektirdiği şeyi bilir mi, yoksa bilmez mi diye İbrahim'i (a.s.) ilimde imtihan etmiştir. Çünkü Yüce Allah, rüyanın görüldüğü yerin tabir istediğini tahkikan bilir.

Ya'ni İshak (a.s.)a fidâ olmak üzere koç nâzil olduğunu İbrâhîm (a.s.) gördükten sonra, Hak Teâlâ ona “Bu oğlunu boğazlamak emri imtihân-ı zâhirdir” (Sâffât, 37/106) buyurdu; ve Hak Teâlânın İbrâhîm (a.s.)ı ilim- de imtihan buyurması, onu mükemmel kılmak ve “keşf-i mücerred”den başka “keşf-i muhayyel” dahi mevcûd olduğuna ve binâenaleyh âlem-i hayâlde görülen suverin mutlakā zevâhirine hamledilmeyip, belki ondan maksûd olan şeyi aramak lâzım geldiğine muttali' eylemek için idi. Zîrâ İbrâhîm (a.s.) keşf-i mücerrede alışmış ve âlem-i misâlden ahzı itiyâd ey- lemiş idi. Onun için bunu da öyle zannetti; ve rüyasını zâhiri üzere alıp oğlunu zebha tasaddî eyledi. Bu hâl İbrâhîm (a.s.)ın şân-ı nübüvvetine noksân vermez. Zîrâ enbiyâ “seyr fillâh”da dâimâ terakkîdedir; ve seyr fil- lâhın nihâyeti yoktur. Da'vet ettikleri halkın seyri ise “seyr ilallâh”dır; ve bu seyrin nihâyeti “seyr fillâh”dır. Binâenaleyh enbiyânın bidâyet-i seyri hal- kın nihâyet-i seyridir. İmdi Hz. Şeyh'in “Mevtın-ı rüya tabîr ister” buyur- ması, “keşf-i muhayyel” kısmından olan rüyaya âittir; ve rüyânın kısm-ı a'zamı “keşf-i muhayyel" nev'indendir. “Keşf-i mücerred” kısmından olanı ise nâdiren vâki' olur. Binâenaleyh rüyanın pek çoğu tabîr ister. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani İshak (a.s.)a fidye olmak üzere koç indiğini İbrahim (a.s.) gördükten sonra, Yüce Allah ona “Bu oğlunu boğazlama emri açık bir imtihandır” (Sâffât, 37/106) buyurdu; ve Yüce Allah'ın İbrahim (a.s.)ı ilimde imtihan etmesi, onu mükemmel kılmak ve "keşf-i mücerred" (soyut keşif)den başka "keşf-i muhayyel" (hayalî keşif)in de mevcut olduğuna ve bu sebeple hayal âleminde görülen suretlerin mutlaka zahirlerine yorulmayıp, aksine ondan maksat olan şeyi aramak gerektiğini bildirmek içindi. Çünkü İbrahim (a.s.) soyut keşfe alışmış ve misal âleminden bilgi almayı âdet edinmişti. Onun için bunu da öyle zannetti; ve rüyasını zahiri üzere alıp oğlunu boğazlamaya kalkıştı. Bu hâl İbrahim (a.s.)ın peygamberlik şanına noksan vermez. Çünkü peygamberler "seyr fillâh"da (Allah'ta seyir) daima ilerlemededir; ve Allah'ta seyirin sonu yoktur. Davet ettikleri halkın seyri ise "seyr ilallâh"dır (Allah'a seyir); ve bu seyirin sonu "seyr fillâh"dır. Bu sebeple peygamberlerin seyirlerinin başlangıcı, halkın seyirlerinin sonudur. Şimdi Hz. Şeyh'in “Rüya makamı tabir ister” buyurması, "keşf-i muhayyel" kısmından olan rüyaya aittir; ve rüyanın büyük kısmı "keşf-i muhayyel" türündendir. "Keşf-i mücerred" kısmından olanı ise nadiren meydana gelir. Bu sebeple rüyanın pek çoğu tabir ister.

فَغَفَلَ، فما وَفَّى المَوْطِنَ حَقَّهُ، وصَدَّقَ الرُّؤيا لِهَذا السَّبَبِ، كما غَفَلَ تَقِيُّ

بْنُ مَخْلَدٍ الإمام صاحبُ المُسْتَدِ، سَمِعَ في الخَبَرِ الَّذي ثَبَتَ عنده أنَّه لا

قال: «مَنْ رَآنِي فِي الْمَنَامِ فَقَدْ رَآنِي فِي الْيَقَظَةِ فَإِنَّ الشَّيْطَانَ لَا يَتَمَثَّلُ عَلَى

صُورَتِي فَرَآهُ تَقِيُّ بْنُ مَخْلَدٍ ، وسَقَاهِ النَّبِيُّ [6/22] ﷺ في هذه الرؤيا لبنا،

فَصَدَّقَ تَقِيُّ بْنُ مَخْلَد رُؤْيَاه، فَاسْتَقَاءَ فَقَاءَ لَبَنَا ، وَلَوْ عَبَّرَ رؤياه لَكَانَ ذلك

اللَّبَنُ عِلْمًا، فَحَرَمَهُ اللهُ العِلْمَ الكثير على قَدْرِ ما شَرِبَ .

İmdi İbrâhîm (a.s.) rü'yâyı ta'bîrden gaflet etti. Böyle olunca, mevtin-ı rü'yâya onun hakkını vermedi; ve bu sebebden dolayı rüyayı tasdîk eyledi. Nitekim Müsned sâhibi imâm olan Takıyy bin Mahled, gāfil oldu. İndinde sâbit olan haberde işitti ki: Tahkîkan Nebî (a.s.) buyur- du: "Beni rü'yâda gören kimse, yakazada beni gördü. Zîrâ şeytan benim sûretim üzerine mütemessil olmaz. "246 İmdi Takıyy bin Mah- led onu gördü; ve Nebî (s.a.v.) o rü'yâda ona süt içirdi; ve Takıyy bin Mahled rü'yâsını tasdîk etti. Binâenaleyh istikā edip sütü kayy eyledi. Eğer rü'yâsını ta'bîr ede idi o süt, ona ilm-i kesîr olur idi. İmdi sütten içtiği kadar, Allah Teâlâ ona ilm-i kesîri harâm etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, İbrahim (a.s.) rüyayı yorumlamaktan gaflet etti. Böyle olunca, rüyanın yerine onun hakkını vermedi; ve bu sebeple rüyayı tasdik etti. Nasıl ki Müsned sahibi imam olan Takıyy bin Mahled de gafil oldu. Kendisinde sabit olan haberde işitti ki: Gerçekten Nebî (a.s.) buyurdu: "Beni rüyada gören kimse, uyanıkken beni gördü. Çünkü şeytan benim suretim üzerine bürünmez." Şimdi Takıyy bin Mahled onu gördü; ve Nebî (s.a.v.) o rüyada ona süt içirdi; ve Takıyy bin Mahled rüyasını tasdik etti. Bu sebeple istifra edip sütü kustu. Eğer rüyasını yorumlasaydı o süt, ona çok ilim olurdu. Şimdi sütten içtiği kadar, Allah Teâlâ ona çok ilmi haram etti.

Ya'ni İbrâhîm (a.s.)ın rüyayı tabîrden gaflet etmesi, sâhib-i Müsned bir imâm olan Takıyy bin Mahled'in247 senedleriyle beraber indinde sâbit olan işittiği bir habere binâen, gördüğü rüyada “süt”ü tabîr etmeyip zâhiri üzere almasına ve binâenaleyh taʼbîrden gaflet etmesine benzer. Zîrâ rüyâ- sında gördüğü sütü yakazada dahi süte hamletti. Çünkü hadîs-i şerîfte: "Beni rü'yâda gören yakazada görür” buyurulmuş idi. Bu hadîse binâen rüyada içtiği sütü kayy etmek istedi ve kayy etti. Fakat âlem-i hayâlde “süt” sûretinde gördüğü "ilim"den içtiği süt kadar, âlem-i histe mahrûm oldu. İmdi gerek İbrâhîm (a.s.) ve gerek Takıyy bin Mahled rüyalarını zâ- hiri üzerine aldılar. Fakat İbrâhîm (a.s.)ın rüyasını Hak Teâlâ koç inzâliyle tabîr buyurup Hz. İshak'ın zebhine mahal kalmadı. Zîrâ [6/23] Cenâb-ı İshak'ın zâhirde zebhi vâki' olaydı, indallahda zebhi lâzım gelen bir koç ye- rine âdemî-i masûm olan bir nebiyy-i zîşân fevtolacak idi. Bu da mahzûr-i azîm idi. Halbuki Takıyy bin Mahled'in rüyasını Hak bir vech ile ta'bîr buyurmadı; ve sütü zâhiri üzerine alan Takıyy bin Mahled uyanıklık hâlin- de onu kayy etti. Ancak içtiği süt kadar kendisinden ilim fevtoldu. Onun ilminin fevti ise bir nebiyy-i zîşânın fevtine benzemez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani İbrâhîm (a.s.)ın rüyayı yorumlamaktan gaflet etmesi, Müsned sahibi bir imam olan Takıyy bin Mahled'in senedleriyle beraber kendince sabit olan işittiği bir habere dayanarak, gördüğü rüyada “süt”ü yorumlamayıp görünen hâliyle almasına ve bu sebeple yorumlamaktan gaflet etmesine benzer. Çünkü rüyasında gördüğü sütü uyanıklık hâlinde dahi süte yordu. Çünkü hadîs-i şerîfte: "Beni rüyada gören uyanıklıkta görür” buyurulmuş idi. Bu hadîse dayanarak rüyada içtiği sütü kusmak istedi ve kustu. Fakat hayâl âleminde “süt” şeklinde gördüğü "ilim"den içtiği süt kadar, duyular âleminde mahrum oldu. Şimdi gerek İbrâhîm (a.s.) ve gerek Takıyy bin Mahled rüyalarını görünen hâliyle aldılar. Fakat İbrâhîm (a.s.)ın rüyasını Yüce Allah koç indirmekle yorumlayıp Hz. İshak'ın kurban edilmesine yer kalmadı. Zira Cenâb-ı İshak'ın görünen hâlde kurban edilmesi meydana gelseydi, Allah katında kurban edilmesi gereken bir koç yerine masum bir insan olan şanlı bir peygamber ölecek idi. Bu da büyük bir sakınca idi. Halbuki Takıyy bin Mahled'in rüyasını Hak bir şekilde yorumlamadı; ve sütü görünen hâliyle alan Takıyy bin Mahled uyanıklık hâlinde onu kustu. Ancak içtiği süt kadar kendisinden ilim eksildi. Onun ilminin eksilmesi ise şanlı bir peygamberin ölümüne benzemez.

أَلَا تَرَى رسولَ اللهِ ﷺ أُتِيَ فِي المَنَامِ بِقَدَحٍ لَبَنٍ، قَالَ: «فَشَرِبْتُهُ حَتَّى خَرَجَ

الرَّيُّ مِنْ أَظافِيرِي ثُمَّ أَعْطَيْتُ فَضْلِي عُمَرَ » ، قِيلَ ما أَوَّلْته يا رسول الله، قال:

«العِلْمُ»، وما تَرَكَه لَبَنًا على صورةِ ما رَآهُ لِعِلْمِه بِمَوْطِنِ الرؤيا وما تَقْتَضِي

من التعبير.

Sen Resûl (a.s.)ı görmez misin ki, rü'yâda bir kadeh süt verildi. Buyurdu ki: "Kanmaklık tırnaklarımdan çıkıncaya kadar onu içtim. Ba'dehû artığımı Ömer'e verdim.” “Yâ Resûlallah onu ne ile teʼvîl ettin?" denildi. "İlim” buyurdu. 248 Ve mevtın-ı rü'yâya ve ta'bîrden ik- tizâ ettiği şeye âlim olduğu için, gördüğü sûret üzere onu süt olarak terketmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen Resûl'ü (a.s.) görmez misin ki, rüyada kendisine bir kadeh süt verildi. Şöyle buyurdu: "Doygunluk tırnaklarımdan çıkıncaya kadar onu içtim. Ondan sonra artan kısmını Ömer'e verdim." "Ey Allah'ın Resûlü, onu ne ile yorumladın?" denildi. "İlim" buyurdu. 248 Ve rüyanın görüldüğü yere ve yorumdan gerektirdiği şeye âlim olduğu için, gördüğü şekil üzere onu süt olarak bırakmadı.

Zîrâ “süt” etfâl-i nâkısanın ebdânına gıdâ olduğu gibi, ilm-i nâfi' dahi nâkısların ervâhına gıdadır. İşte “süt" ile “ilm”in arasındaki münasebet budur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü "süt" eksik/noksan çocukların bedenlerine gıda olduğu gibi, faydalı ilim de eksik/noksan ruhlara gıdadır. İşte "süt" ile "ilim" arasındaki bağıntı budur.

وقَدْ عُلِمَ أَنَّ صورةَ النَّبِيَّ الله التي شاهَدَها الحِسُّ أَنَّهَا فِي المَدِينَةِ مَدْفُونَةٌ،

وأن صورة رُوحِه ولَطِيفَتِه ما شاهَدَها أَحَدٌ مِـن أَحَـدٍ ولا من نفسه، كلُّ رُوحٍ

بهذه المَثَابَةِ .

[6/24] Ve muhakkak bilindi ki, Nebî (a.s.)ın, hissin müşâhede ettiği sûreti Medîne'de medfûndur; ve onu rûhunu ve latîfesini, bir kimse bir kimseden ve kendi nefsinden müşâhede etmedi. Ervâhın hepsi bu mesâbededir. Ya'ni Nebî (a.s.)ın çeşm-i his ile müşâhede olunan sûret-i unsuriyyesi ve beşeriyyesi Medîne-i Münevvere'de medfûn olduğundan, bu zaman ehlinden onu kimsenin görmesi mümkin değildir; ve onun rûhunun sûretini ve latîfe-i insâniyyesini, ne hayât-ı şerîfelerinde cesed-i mübâreklerinden ve ne de vefâtlarından sonra bir kimse müşâhede etmez; ve mezâhirden tecerrüdü hasebiyle bir kimse onu bir kimsenin mazharından ve kendi mazharından göremez. Ya'ni Resûl-i Ekrem hazretlerinin cesed-i unsurîleri var idi. كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ )Ali Imran 3/185) [Her bir nefis ölümü tadıcıdır.[ âyet-i kerîmesi hükmünce vefât-ı âlîleri vâki' olup bu cesed-i unsurî, Medîne-i Münevvere'de medfûn oldu. Binâenaleyh o cesed-i unsurînin artık bu âlem-i kesâfette yaşayan bir kimse tarafından aynen görülmesi mümkin değildir; ve o hazretin rûh-ı mübarekinin sûretini ve latîfe-i insâniyyesini, hayât-ı şerîflerinde cesed-i mübâreklerinden hiçbir kimse göremediği gibi vefâtlarından, ya'ni cesed-i unsurîlerinden ayrıldıktan, sonra da kezâlik kimse göremez. Ve kezâ o rûh-ı mübâreki ve latîfe-i insâniyyeyi ne başkasının mazharından ve ne de bir kimse kendi mazharından göremez. Zîrâ her bir mazharın rûhu ve latîfe-i insâniyyesi ancak kendi mazharına mahsustur. Binâenaleyh ervâhın hepsi bu mesâbededir. Gerek âlem-i menâmda ve gerek yakazada görülen sûret o hazretin sûret-i unsuriyyesinin “ayn”ı değildir. Belki o sûrete müşâbih olan cism-i berzahîleridir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve muhakkak bilindi ki, Nebî (a.s.)ın, duyu organının gözlemlediği şekli Medîne'de gömülüdür; ve onun ruhunu ve latîfesini, bir kimse bir kimseden ve kendi nefsinden gözlemlemedi. Ruhların hepsi bu mertebededir. Yani Nebî (a.s.)ın duyu gözüyle gözlemlenen unsurlardan oluşan ve beşerî şekli Medîne-i Münevvere'de gömülü olduğundan, bu zamanın ehlinden onu kimsenin görmesi mümkün değildir; ve onun ruhunun şeklini ve insânî latîfesini, ne şerefli hayatlarında mübarek bedenlerinden ne de vefatlarından sonra bir kimse gözlemlemez; ve mazharlardan (tecellî yerlerinden) soyutlanması sebebiyle bir kimse onu bir kimsenin mazharından ve kendi mazharından göremez. Yani Resûl-i Ekrem hazretlerinin unsurlardan oluşan bedeni vardı. "كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ" (Âl-i İmrân 3/185) [Her bir nefis ölümü tadıcıdır.] ayet-i kerîmesi hükmünce yüce vefatları gerçekleşip bu unsurlardan oluşan beden, Medîne-i Münevvere'de gömüldü. Bu sebeple o unsurlardan oluşan bedenin artık bu yoğunluk âleminde yaşayan bir kimse tarafından aynen görülmesi mümkün değildir; ve o hazretin mübarek ruhunun şeklini ve insânî latîfesini, şerefli hayatlarında mübarek bedenlerinden hiçbir kimse göremediği gibi vefatlarından, yani unsurlardan oluşan bedenlerinden ayrıldıktan sonra da aynı şekilde kimse göremez. Ve aynı şekilde o mübarek ruhu ve insânî latîfeyi ne başkasının mazharından ne de bir kimse kendi mazharından göremez. Çünkü her bir mazharın ruhu ve insânî latîfesi ancak kendi mazharına özgüdür. Bu sebeple ruhların hepsi bu mertebededir. Gerek rüya âleminde gerekse uyanıklıkta görülen şekil o hazretin unsurlardan oluşan şeklinin "aynı" değildir. Aksine o şekle benzeyen berzahî (ara âleme ait) cisimleridir.

İmdi Hz. Şeyh (r.a.)ın bu îzâhâta şürû buyurmaları, Takıyy bin Mahled'in indinde senedleriyle beraber sabit olan مَنْ رَآنِي فِي الْمَنَامِ فَقَدْ رَآنِي فِي الْيَقَظَةِ [Beni rüyada gören kimse, yakazada beni gördü.] hadîs-i şerîfini tefsîr maksadıyla vâki' olmuştur. فَيَتَجَسَّدُ له رُوحُ النَّبِيِّ الله في المنام بصورةِ جَسَدِه كما مَاتَ عليه، لا يَخْرِمُ المنام منه شَيْئًا، فهو مُحَمَّدٌ له المَرْئِيُّ من حَيْثُ رُوحُه في صورةٍ جَسَدِيَّةٍ تُشْبِهُ الصُّورَةَ المَدْفُونَةَ، لا يُمْكِنُ للشيطانِ أَنْ يَتَصَوَّرَ بصورة جسدِهِ عِصْمَةً من الله في حق الرَّائِي. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hz. Şeyh'in (r.a.) bu açıklamalara başlaması, Takıyy bin Mahled'in yanında senedleriyle beraber sabit olan "مَنْ رَآنِي فِي الْمَنَامِ فَقَدْ رَآنِي فِي الْيَقَظَةِ" [Beni rüyada gören kimse, uyanıkken beni gördü.] hadis-i şerifini tefsir etmek amacıyla gerçekleşmiştir. "فَيَتَجَسَّدُ له رُوحُ النَّبِيِّ الله في المنام بصورةِ جَسَدِه كما مَاتَ عليه، لا يَخْرِمُ المنام منه شَيْئًا، فهو مُحَمَّدٌ له المَرْئِيُّ من حَيْثُ رُوحُه في صورةٍ جَسَدِيَّةٍ تُشْبِهُ الصُّورَةَ المَدْفُونَةَ، لا يُمْكِنُ للشيطانِ أَنْ يَتَصَوَّرَ بصورة جسدِهِ عِصْمَةً من الله في حق الرَّائِي." (Allah Nebisi'nin ruhu, rüyada, vefat ettiği bedenin suretinde ona cisimleşir; rüya ondan hiçbir şeyi eksiltmez. O halde görülen, ruhu itibarıyla bedensel bir surette, defnedilen surete benzeyen Muhammed'dir. Şeytanın, gören kişi hakkında Allah'tan bir koruma olarak, onun bedeninin suretine bürünmesi mümkün değildir.)

İmdi Nebî (a.s.)ın rûhu, vefât ettiği cesedi sûretinde olarak menâmda râî için mütecessid olur. Menâm, o cesedden bir şey tenkîs etmez. İmdi o, Muhammed (s.a.v.) dir ki, medfûn olan sûrete müşâbih sûret-i cesediyyede, rûhu haysiyetiyle mer'îdir. Allah tarafından râî hakkında ismetten nâşî, şeytanın onun cesedi sûretinde mutasavver olması mümkin değildir. [6/25] Ya'ni (S.a.v.) Efendimiz, ne sûret-i cesediyye üzerine intikāl buyurmuş ise hazret-i menâm, onun rûh-ı mübârekini o cesed sûretinde tasvîr eder; ve bu cesedi noksan üzere tasvîr etmez. Binâenaleyh o mütecessid olan ancak Muhammed (s.a.v.)dir, başkası değildir. Ve Peygamber sûretinde gö- rünüp halkı ıdlâl etmemesi için şeytan, onun sûretinde temessül edemez, Allah râîyi bundan hıfzeder. Hz. Şeyh (r.a.)ın bu kelâmı fehm-i zâhire gö- redir. Eğer rüyayı gören kimsenin Allah tarafından hifz ve sıyâneti mev- zû'-i bahs olmasa bile, bilfarz şeytanın cesed-i Peygamber sûretinde teces- südü hâlinde, râî yine mahfûz olur idi. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz'in sûret-i cesediyyesi, rahmet-i mahzanın sûretidir. Eğer şeytanın o cesed sûretine girmesi mümkin olsa, râîyi dalâletten ve şeytanı dahi ıdlâlden muhafaza etmiş olur idi. Çünkü o sûret-i mübâreke onu zarar îrâsından men'eder. Meselâ yılanı bi’t-teshîr koynuna koyan kimseler vardır. Yılan o kimselerin yed-i teshîrlerinde bulundukça kimseye bir zarar îka' edemez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Nebî (a.s.)'ın ruhu, vefat ettiği bedenin şeklinde olarak rüyada gören kişi için cisimlenir. Rüya, o bedenden hiçbir şeyi eksiltmez. Şimdi o, Muhammed (s.a.v.)'dir ki, defnedilmiş olan şekle benzeyen bedensel şekilde, ruhu itibarıyla görülür. Allah tarafından gören kişi hakkında ismetten (günahtan korunmuşluktan) dolayı, şeytanın onun bedeni şeklinde tasavvur edilmesi imkânsızdır. Yani (S.a.v.) Efendimiz, hangi bedensel şekil üzerine intikal buyurmuş ise, rüya âlemi, onun mübarek ruhunu o beden şeklinde tasvir eder; ve bu bedeni noksan üzere tasvir etmez. Bu sebeple o cisimlenmiş olan ancak Muhammed (s.a.v.)'dir, başkası değildir. Ve Peygamber şeklinde görünüp halkı saptırmaması için şeytan, onun şeklinde temessül edemez, Allah gören kişiyi bundan korur. Hz. Şeyh (r.a.)'ın bu sözü, zahirî anlayışa göredir. Eğer rüyayı gören kimsenin Allah tarafından korunması ve muhafaza edilmesi söz konusu olmasa bile, farz edelim ki şeytanın Peygamber bedeni şeklinde cisimlenmesi halinde, gören kişi yine korunmuş olurdu. Çünkü (S.a.v.) Efendimiz'in bedensel şekli, saf rahmetin şeklidir. Eğer şeytanın o beden şekline girmesi mümkün olsa, gören kişiyi sapıklıktan ve şeytanı dahi saptırmaktan muhafaza etmiş olurdu. Çünkü o mübarek şekil onu zarar vermekten men eder. Örneğin, yılanı tesir altına alarak koynuna koyan kimseler vardır. Yılan o kimselerin tesirleri altında bulundukça kimseye bir zarar veremez.

وَلِهَذَا مَن رَآهُ بِهَذِهِ الصورةِ يَأْخُذُ عنه جَمِيعَ ما يَأْمُرُه به أو يَنْهاه عنه أو يُخْبِرُه

عنه، كما كان يَأْخُذُ الله في الحياةِ الدُّنْيَا مِن الأحكام على حَسَبِ ما

يكون منه اللَّفْظُ الدَّالُ عليه مِن نَص أو ظاهر أو مُجْمَلٍ أو ما كان .

Ve bunun için onu bu sûretle gören kimse, ona emrettiği veyâ on- dan nehyeylediği veyâhud ona ihbâr kıldığı şeyin kâffesini ondan ahzeder. Nasıl ki hayât-ı dünyâda nasstan veyâ zâhirden veyâ müc- melden veyâhud hangi şeyden vâki' olursa olsun, ondan sâdır olan lafzın delâlet ettiği şey hasebi üzere ahkâmdan, Nebî (a.s.)dan ah- zeder idi. [6/26] Ya'ni rüyada görülen Muhammed (s.a.v.) olduğu için, bir kimse onu zâhirde olan cesedinin sûretinde, rüyasında görüp, Cenâb-ı Peygamber ona bir şey ile emretse; veyâhud onu bir şeyden nehyeylese; veyâ ona bir şey ihbâr etse o kimse bunların cümlesini Nebî (a.s.)dan ahzeder. Meselâ râî zamân-ı Peygamberîde berhayât bulunsa ahkâm-ı şer'iyyeyi fem-i saâ- detlerinden şeref-sâdır olan lafzın delâleti üzere alır idi. O lafız, ister nass ve ister zâhir nev'inden olsun; ve ister mücmel veyâ usûl-i fıkh ıstılâhınca vücûh-i kelâmdan birisi olsun; behemehâl o lafzın medlûlüne i'tibâr eder ve aslâ onu tevîl etmez idi. Binâenaleyh hayât-ı peygamberîde bir kimse bu üslûb üzere ahkâm-ı şer'iyyeyi nasıl ahzederse, aynıyla rüyâda da (S.a.v.) Efendimiz'den dahi öylece ahzeder. Ve kezâ bir kimse vâris-i nebevî olan bir mürşid-i kâmilin terbiyesinde bulunup onun hâl-i hayatında ondan ahkâm-ı şerîat ve tarîkat ve ma'rifet ve hakîkati ahzettiği gibi, o zât-ı şerîfin irtihâlinden sonra rüyâsında görüp birtakım nesâyih ahzetse, aynıyla yine ondan almış olur. Velhâsıl bir kimsenin (S.a.v.) Efendimiz'i rüyâda müşâ- hede etmesi, âlem-i histe müşâhede etmesi gibidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu sebeple, onu bu şekilde gören kimse, ona emrettiği veya ondan nehyettiği veya ona haber verdiği şeylerin hepsini ondan alır. Nasıl ki dünya hayatında, nasstan veya zâhirden veya mücmelden veya hangi şeyden meydana gelirse gelsin, ondan sâdır olan lafzın delâlet ettiği şey uyarınca hükümleri Nebî (a.s.)dan alır idi. Yani, rüyada görülen Muhammed (s.a.v.) olduğu için, bir kimse onu zâhirde olan cesedinin sûretinde rüyasında görüp, Cenâb-ı Peygamber ona bir şey ile emretse; veya onu bir şeyden nehyeylese; veya ona bir şey haber verse, o kimse bunların hepsini Nebî (a.s.)dan alır. Meselâ, gören kişi Peygamber zamanında hayatta bulunsa, şer'î hükümleri, saadetli ağızlarından şeref-sâdır olan lafzın delâleti üzere alır idi. O lafız, ister nass ve ister zâhir nev'inden olsun; ve ister mücmel veya usûl-i fıkıh ıstılâhınca kelâmın vecihlerinden birisi olsun; her hâlükârda o lafzın medlûlüne itibar eder ve asla onu tevil etmez idi. Bu sebeple, peygamberî hayatta bir kimse bu üslûp üzere şer'î hükümleri nasıl alırsa, aynen rüyada da (S.a.v.) Efendimiz'den dahi öylece alır. Ve aynı şekilde, bir kimse nebevî vâris olan bir mürşid-i kâmilin terbiyesinde bulunup onun hayatında ondan şeriat ve tarikat ve marifet ve hakikat hükümlerini aldığı gibi, o şerefli zâtın vefatından sonra rüyasında görüp birtakım nasihatler alsa, aynen yine ondan almış olur. Sözün özü, bir kimsenin (S.a.v.) Efendimiz'i rüyada müşahede etmesi, duyular âleminde müşahede etmesi gibidir.

فإِنْ أَعْطَاهُ شَيْئًا فَإِنَّ ذلك الشيء هو الذي يَدْخُلُهُ التَّعْبِيرُ، فَإِنْ خَرَجَ فِي

الحس كما كان في الخيالِ فَتِلْكَ الرُّؤْيا لا تَعْبِيرَ لَهَا .

İmdi eğer ona bir şey verse, muhakkak bu şey, kendisine ta'bîr dâhil olan şeydir. Böyle olunca eğer hayâlde olduğu gibi, histe çıkarsa o rü'yâ için ta'bîr yoktur. [6/27] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, eğer ona bir şey verilirse, muhakkak bu şey, kendisine yorum dâhil olan şeydir. Böyle olunca, eğer hayalde olduğu gibi, duyuda ortaya çıkarsa, o rüya için yorum yoktur.

Bu fassın mukaddemesinde dahi beyân olunduğu üzere insanın mir’ât-ı hayâlinde musavver olan sûretler, eğer cihet-i ulvîden, yaʼni âlem-i “misâl-i mutlak❞tan nâzil olmuş ise, ya ta'bîre muhtaç olur veyâhud olmaz; ve tabîr için dahi "ilm-i ta'bîr” lâzımdır; ve bu ilim, taraf-ı ilâhîden mevhûb bir ilimdir. Çünkü bir kāidesi ve kānûnu yoktur. Binâenaleyh tahsîl ile elde etmek mümkin değildir. Muabbir, rüyayı gören kimsenin salâhına, fıskı- na, san'atına ve zamânın ve mekânın îcâbâtına göre, o suver-i hayâliyyenin münasibi olan ma'nâya intikāl edip suver-i hissiyyesini tayîn eder. İmdi eğer Sallallahu aleyhi ve sellem bir kimseye rü'yâda bir şey verse ve o kimse uyandıktan sonra o verdiği şeyin eserini nezdinde bulmasa taʼbîre muhtaç olur. Fakat o verilen şeyin eserini nezdinde bulursa, ya'ni suver-i hissiyye sûret-i hayâliyyeye mutâbık vâki' olursa, ta'bîre muhtaç değildir. Meselâ (S.a.v.) Efendimiz bir kimseye rü'yâsında bir salkım üzüm verse ve o kimse uyandığı vakit o üzümü elinde durur görse, bu tabîr olunmaz. Bu rüyâ Cenâb-ı Peygamber'in hâl-i hayâtında, ashâb-ı kirâmından birisine bir sal- beraber yüzüne de bir tokat vurdu. O kimse uyandığı vakit ıztırâba düştü. Rüyasını Hz. Şeyh-i Ekber efendimize arzetti. Cenâb-ı Şeyh onun ıztırabını gördükde [6/29] ona “Hakk'ı ne mekânda gördün?” diye sordu. O kimse "Satın aldığım evimde gördüm” cevabını verdi. Hz. Şeyh (r.a.) buyurdu ki: “O hâne mağzûbdur. Hak, meşrûun hakkıdır. Satın aldığın vakit tefahhus etmedin. Binâenaleyh onu tahkîk et!" Bunun üzerine o kimse tecessüs ettikde, o hâne bir mescidin vakfından olup gasbedilerek satıldığını anladı; ve onu yine mescidin vakfına reddedip istiğfâr eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu bölümün girişinde de açıklandığı üzere, insanın hayal aynasında tasvir edilen suretler, eğer yüce yönden, yani "mutlak misal âlemi"nden inmiş ise, ya yoruma ihtiyaç duyar ya da duymaz; ve yorum için de "yorum ilmi" gereklidir; ve bu ilim, ilahi taraftan bağışlanmış bir ilimdir. Çünkü onun bir kaidesi ve kanunu yoktur. Bu sebeple, eğitimle elde edilmesi mümkün değildir. Yorumcu, rüyayı gören kişinin salihliğine, günahkârlığına, mesleğine ve zamanın ve mekânın gerekliliklerine göre, o hayali suretlerin uygun olduğu anlama geçiş yapar ve hissi suretlerini belirler. Şimdi, eğer Sallallahu aleyhi ve sellem bir kimseye rüyada bir şey verse ve o kimse uyandıktan sonra o verdiği şeyin eserini yanında bulmasa, yoruma ihtiyaç duyar. Fakat o verilen şeyin eserini yanında bulursa, yani hissi suret, hayali surete uygun olarak gerçekleşirse, yoruma ihtiyaç duymaz. Örneğin, (S.a.v.) Efendimiz bir kimseye rüyasında bir salkım üzüm verse ve o kimse uyandığı vakit o üzümü elinde durur görse, bu yorumlanmaz. Bu rüya, Cenab-ı Peygamber'in hayatında, ashab-ı kiramından birine bir salkım üzümle birlikte yüzüne de bir tokat vurdu. O kimse uyandığı vakit ıstıraba düştü. Rüyasını Hz. Şeyh-i Ekber efendimize arz etti. Cenab-ı Şeyh onun ıstırabını gördüğünde [6/29] ona "Hakk'ı ne mekânda gördün?" diye sordu. O kimse "Satın aldığım evimde gördüm" cevabını verdi. Hz. Şeyh (r.a.) buyurdu ki: "O hane gasp edilmiştir. Hak, meşru olanın hakkıdır. Satın aldığın vakit araştırmadın. Bu sebeple onu tahkik et!" Bunun üzerine o kimse araştırdığında, o hanenin bir mescidin vakfından olup gasp edilerek satıldığını anladı; ve onu yine mescidin vakfına iade edip istiğfar etti.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu ibârede “delîl-i aklînin reddettiği" kaydını zikretti. Zîrâ delîl-i aklî indinde mûcib-i noksân olan, şer'in beyân ettiği sûret-i kemâliyye reddolunur. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki: إِنَّ الْحَقَّ يَتَجَلَّى يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِصُورَةِ النُّقْصَانِ فَيُنْكِرُونَهُ ثُمَّ يَتَحَوَّلَ بِصُورَةِ الْكَمَالِ وَالْعَظَمَةِ فَيَقْبِلُونَهُ وَيَسْجُدُونَ لَهُ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) bu ifadede "aklî delilin reddettiği" kaydını zikretti. Çünkü aklî delil katında noksanlık gerektiren, şeriatın beyan ettiği kemâl sûreti reddolunur. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki: "Muhakkak ki Hak, kıyamet günü noksanlık sûretinde tecelli eder de onu inkâr ederler. Sonra kemâl ve azamet sûretine dönüşür de onu kabul eder ve ona secde ederler."

ya'ni “Hak Teâlâ, yevm-i kıyâmette sûret-i noksân ile tecellî eder. Böyle olunca ona inkâr ederler. Ba'dehû sûret-i kemâl ve azamete tahavvül eder. Onu kabûl edip o sûrete secde ederler.”249 Burada “delîl-i aklî”-den murâd, şer'an muteber olan delîl-i istidlâlîdir. Ehl-i felsefenin, evhâm ile karışık olan delîl-i aklîleri değildir. Fakat ârif, Hakk'ı her sûrette müşâhede ettiği için, O'nu hiçbir sûretten tenzîh etmez. Ve eğer Hak Teâlâyı menâmda delîl-i aklînin reddetmeyeceği sûrette, ya'ni ay ve güneş gibi olan suver-i nûriyyeden bir sûrette görür isek, o gördüğümüz sûreti hâli üzerine ibkā ederiz. Nitekim biz âhirette Hakk'ı, “bedir” gibi sûret-i nûriyyede görüp, o sûreti alâ-hâlihî ibkā ederiz; ve onu te’vîl etmeyiz. Binâenaleyh gerek dünyâda ve gerek âhirette Hakk'ı böyle bir sûrette görüş müsâvîdir. Her iki rü'yet arasında fark yoktur. Çünkü tecellî, [6/30] tecellî olunan kimsenin isti'dâdının sûreti üzerinedir; ve isti'dâdımızın sûreti ise ayn-ı sâbitemizin sûreti ve ayn-ı sâbitemizin sûreti dahi ism-i ilâhînin sûretidir; ve ism-i ilâhî tagayyür etmeyince, elbette onun sûreti olan ayn-ı sâbite ve isti'dâd dahi tagayyür etmez. Binâenaleyh âhirette olan rü'yet, dünyâda hâsıl olan isti'dâda mütevakkıftır. Ve isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûlün, ya'ni ism-i ilâhînin isti'dâdının inkişafı isti❜dâd-ı mec'ûlün inkişafına vâbestedir. Meselâ cins-i insânın okuyup yazmak isti❜dâdı bir isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûldür. Ancak sa'y ile ânen-fe-ânen husûle gelen isti'dâd-1 mec'ûlün inkişafıyla zâhir olur. Ve hayvânâtta bu kitâbet ve kırâat isti’dâd-ı gayr-ı mec'ûlü olmadığından onlara ta'lîm abestir. İşte her insanın isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûlü nisbetinde maârif-i ilâhiyye tahsîli ile esrâr-ı rabbâniyyeye vukūf peydâ edebilmesi ve binnetîce suver-i kesîrede vech-i vâhidi müşâhedesi, ancak bu âlemde sülû-küne ve sa'y ve mücâhedesine mütevakkıftır; ve tahsîl-i maârif ise, isti’dâd-1 mec'ûlün yevmen-fe-yevmen tezâyüdüyle mütezâyid olur. Binâenaleyh مَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) ya'ni “Burada a'mâ olan âhirette de a'mâdır” âyet-i kerîmesi mûcibince herkesin müşâhedesi bu âlemdeki müşâhedesi kadardır; ve bu da i'tikādât hasebiyledir. Zîrâ Hak hakkında bir i'tikād ile mukayyed olan kimseye Hak, o i'tikādının hilafı olarak tecellî etse, inkâr eder. Hak ancak kendisinin i'tikādına göre tecellî ettiği vakit ikrâr eder. Velâkin Hakk'ı bir i’tikād ile tahdîd ve takyîd etme-yen erbâb-ı ıtlak, dünyâda ve âhirette Hak hangi sûretle mütecellî olursa olsun ve o sûreti delîl-i aklî ister reddetsin ister etmesin, kabûl ile ikrâr eder. Nitekim Gülşen-i Râz sâhibi buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Yüce Allah, kıyamet gününde noksan bir surette tecelli eder. Böyle olunca O'nu inkâr ederler. Daha sonra kemal ve azamet suretine dönüşür. Onu kabul edip o surete secde ederler."249 Burada "aklî delil"den maksat, şeriatça muteber olan istidlâlî delildir. Ehl-i felsefenin, vehimlerle karışık olan aklî delilleri değildir. Fakat ârif, Hakk'ı her surette müşahede ettiği için, O'nu hiçbir suretten tenzih etmez. Ve eğer Yüce Allah'ı rüyamızda aklî delilin reddetmeyeceği bir surette, yani ay ve güneş gibi nurlu suretlerden bir surette görürsek, o gördüğümüz sureti hali üzere bırakırız. Nasıl ki biz ahirette Hakk'ı, "bedir" gibi nurlu surette görüp, o sureti olduğu gibi bırakırız; ve onu tevil etmeyiz. Buna göre gerek dünyada ve gerek ahirette Hakk'ı böyle bir surette görüş müsavidir. Her iki rüyet arasında fark yoktur. Çünkü tecelli, [6/30] tecelli olunan kimsenin istidadının sureti üzerinedir; ve istidadımızın sureti ise ayn-ı sabitemizin sureti ve ayn-ı sabitemizin sureti dahi ilahi ismin suretidir; ve ilahi isim değişmeyince, elbette onun sureti olan ayn-ı sabite ve istidat dahi değişmez. Buna göre ahirette olan rüyet, dünyada hasıl olan istidada bağlıdır. Ve yapılmamış/verilmemiş istidadın, yani ilahi ismin istidadının inkişafı, kazanılmış istidadın inkişafına bağlıdır. Örneğin insan cinsinin okuyup yazmak istidadı yapılmamış/verilmemiş bir istidattır. Ancak çaba ile an be an husule gelen kazanılmış istidadın inkişafıyla ortaya çıkar. Ve hayvanlarda bu yazı yazma ve okuma yapılmamış/verilmemiş istidadı olmadığından onlara öğretmek abestir. İşte her insanın yapılmamış/verilmemiş istidadı nispetinde ilahi marifetler tahsili ile rabbani sırlara vakıf olabilmesi ve neticede birçok surette tek bir vechi müşahedesi, ancak bu âlemde sülûküne ve çaba ve mücadelesine bağlıdır; ve marifet tahsili ise, kazanılmış istidadın günden güne artmasıyla artar. Buna göre "مَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى" (İsra, 17/72) yani "Burada kör olan ahirette de kördür" ayet-i kerimesi gereğince herkesin müşahedesi bu âlemdeki müşahedesi kadardır; ve bu da itikatlar sebebiyledir. Zira Hak hakkında bir itikat ile kayıtlı olan kimseye Hak, o itikadının hilafı olarak tecelli etse, inkâr eder. Hak ancak kendisinin itikadına göre tecelli ettiği vakit ikrar eder. Velakin Hakk'ı bir itikat ile tahdit ve takyit etmeyen erbâb-ı ıtlak, dünyada ve ahirette Hak hangi suretle mütecelli olursa olsun ve o sureti aklî delil ister reddetsin ister etmesin, kabul ile ikrar eder. Nasıl ki Gülşen-i Raz sahibi buyurur:

اگر کافر زبت آگاه گشتی

کجا در دین خود گمراه گشتی

Tercüme: Eğer kâfır olaydı bütden âgâh Olur muydu aceb dîninde gümrâh250 [6/31] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: Eğer kâfir olsaydı, puttan haberdar olur muydu, acaba dininde sapkınlığa düşer miydi?

Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şiir:

فَلِلْوَاحِدِ الرَّحْمَنِ فِي كُلِّ مَوْطِنٍ مِنَ الصُّوَرِ مَا يَخْفَى وَمَا هُوَ ظَاهِرُ

İmdi Vâhid-i Rahmân için, her bir mevtında, sûretten hafî ve zâhir olan şey vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Rahmân olan Tek Varlık için, her bir yerde, sûretten gizli ve görünen şey vardır.

Hz. Şeyh (r.a.) bâlâda Hakk'ın şerʼan ve aklen suver-i makbûle ve gayr-1 makbûlede mütecellî olduğunu zikretti. Şimdi de şerîki olmayan Vâhid-i Rahman'ın ayân-ı sâbite ve gayb ve şehîdet mertebelerinde, bu mertebe- lerin muktezâsına göre, vücûd-ı Sübhânîsi ile müteayyin ve mütecellî ol- duğunu beyân buyurur. Binâenaleyh eğer mevtın, ilim ve ervâh ve misâl-i mutlak ve misâl-i mukayyed mevtını gibi hafî ise, vücûd-ı Rahmân için ilmî ve rûhânî ve misâlî ve hayâlî sûretler hâsıl olur. Ve eğer mevtın, mertebe-i şehîdet gibi zâhir ise vücûd-ı Rahmân için de, zâhirî ve hissî sûretler peyda olur. Ve bu zuhûr ile hafâ nisbîdir. Meselâ âlem-i ervâha göre onun mâfevki olan âlem-i a'yân-ı sâbite; ve âlem-i misâle göre âlem-i ervâh; ve âlem-i şehadete göre de âlem-i misâl hafîdir. Ve kezâ âlem-i ervâh a'yân-ı sâbite âlemine göre; ve âlem-i misâl âlem-i ervâha göre; ve şimdi içinde bulunduğumuz bu âlem-i şehadet âlem-i misâle göre zâhirdir. Binâberîn her mevtında gerek suver-i hafiyyede ve gerek suver-i zâhirede mevcûd olan vücûd-ı Rahmânîdir; ve vücûd-ı Rahmânînin sereyânı ale's-seviyye-dir. Fakat merâtibin ihtilâfiyle muhtelif sûretlerde zâhir olmuştur. Meselâ havâ, mertebe-i letâfette mahsûs ise de meşhûd değildir. Bulut, su ve buz mertebelerine tenezzül edince, her bir mertebenin iktizâsına göre bir sûret bağlar; ve o sûretlerle meşhûd olur. Ve bu suver-i muhtelife merâtibin ihtilafına mebnîdir. Yoksa her mertebede görünen havânın gayrı değildir. Böyle olunca biz, herhangi mevtında olursak olalım, suver-i muhtelifede [6/32] meşhûdumuz ve ma'rûfumuz olan hep Rahmân'ın vücûdudur. Binâenaleyh Hak, mevtın-ı dünyada müşâhede olunduğu gibi mevtin-ı âhirette; ve kezâ mevtın-ı âhirette müşâhede olunduğu gibi de mevtin-ı dünyada müşâhede olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) yukarıda, Hakk'ın şeriat ve akıl yönünden makbul ve gayr-i makbul suretlerde tecelli ettiğini zikretti. Şimdi de şeriki olmayan Vâhid-i Rahman'ın, sabit hakikatler ve gayb ve şehadet mertebelerinde, bu mertebelerin gerekliliğine göre, İlahi Varlığı ile belirlenmiş ve tecelli etmiş olduğunu beyan eder. Bu sebeple, eğer mahal, ilim ve ruhlar ve mutlak misal ve mukayyed misal mahalli gibi gizli ise, Rahman'ın varlığı için ilmî ve ruhanî ve misalî ve hayalî suretler oluşur. Ve eğer mahal, şehadet mertebesi gibi açık ise, Rahman'ın varlığı için de, zahirî ve hissî suretler ortaya çıkar. Ve bu zuhur ile gizlilik nisbidir. Örneğin, ruhlar âlemine göre onun üstündeki sabit hakikatler âlemi; ve misal âlemine göre ruhlar âlemi; ve şehadet âlemine göre de misal âlemi gizlidir. Ve aynı şekilde ruhlar âlemi sabit hakikatler âlemine göre; ve misal âlemi ruhlar âlemine göre; ve şimdi içinde bulunduğumuz bu şehadet âlemi misal âlemine göre zahirdir. Bu sebeple, her mahalde gerek gizli suretlerde ve gerek açık suretlerde mevcut olan Rahmanî varlıktır; ve Rahmanî varlığın yayılışı eşit seviyededir. Fakat mertebelerin farklılığıyla çeşitli suretlerde zahir olmuştur. Örneğin hava, letafet mertebesine özgü ise de müşahede edilmez. Bulut, su ve buz mertebelerine tenezzül edince, her bir mertebenin gerekliliğine göre bir suret bağlar; ve o suretlerle müşahede edilir. Ve bu çeşitli suretler mertebelerin farklılığına bağlıdır. Yoksa her mertebede görünen havanın gayrı değildir. Böyle olunca biz, herhangi bir mahalde olursak olalım, çeşitli suretlerde müşahede ettiğimiz ve bildiğimiz hep Rahman'ın varlığıdır. Bu sebeple Hak, dünya mahalinde müşahede olunduğu gibi ahiret mahalinde; ve aynı şekilde ahiret mahalinde müşahede olunduğu gibi de dünya mahalinde müşahede olunur.

فَإِنْ قُلْتَ هَذَا الْحَقُّ قَوْلُكَ صَادِقٌ وَإِنْ قُلْتَ أَمْرًا آخَرًا أَنْتَ عَابِرُ

Eğer sen, bu Hak'tır dersen sözün doğrudur; ve eğer başka emrdir dersen sen ubûr edicisin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer sen, bu Hak'tır dersen sözün doğrudur; ve eğer başka bir iştir dersen sen haddi aşanlardansın.

Ya'ni eğer sen, her bir mevtının îcâbına göre zâhir olan vücûd-ı Vahid-i Rahmânî'nin sûretlerini görüp, bu suver Haktır, dersen doğru söylemiş olursun. Zîrâ mevâtın âyîne gibidir; ve onlarda görünen sûretler dahi, âyî-nede müntabi' olan sûretlere benzer; ve âyîneye bakıldığı vakit zâhir olan sûrettir, âyîne değildir. Ayîne bâtın ve sûret zâhir olur. Ve hadd-i zâtında mevâtın emr-i i'tibârîdir; şânı ademiyetten ibârettir; ve görülen sûretlerin vücûdu izâfidir. Ve eğer merâtibte görünen sûretlere, başka şeydir, ya'ni halktır, dersen zât-ı müteayyin olan Hak'tan halka, taayyünâta ubûr etmiş olursun. Meselâ Zeyd-i kāimin etrâfında beş âyîne olsa, onların cümlesine onun sûreti mün'akis olur. Bu sûretlere Zeyd dersen, sözünde sâdıksın. Değildir, başka şeydir dersen, Zeyd'den âyînedeki taayyüne ve hayâle geç- miş olursun; ve bu hâlde Zeyd bâtın ve hayâl-i müteayyin zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani eğer sen, her bir mertebenin gereğine göre ortaya çıkan Vahid-i Rahmanî varlığının suretlerini görüp, bu suretler Hak'tır dersen doğru söylemiş olursun. Çünkü mertebeler ayna gibidir; ve onlarda görünen suretler de, aynada yansıyan suretlere benzer; ve aynaya bakıldığı zaman ortaya çıkan surettir, ayna değildir. Ayna bâtın (gizli) ve suret zâhir (görünen) olur. Ve kendi özünde mertebeler itibari bir iştir; şanı yokluktan ibarettir; ve görülen suretlerin varlığı izafidir. Ve eğer mertebelerde görünen suretlere, başka şeydir, yani halktır dersen, zâtı belirlenmiş olan Hak'tan halka, belirlenmelere geçmiş olursun. Örneğin ayakta duran Zeyd'in etrafında beş ayna olsa, onların hepsine onun sureti yansır. Bu suretlere Zeyd dersen, sözünde doğru söylemiş olursun. Değildir, başka şeydir dersen, Zeyd'den aynadaki belirlenmeye ve hayale geçmiş olursun; ve bu halde Zeyd bâtın ve belirlenmiş hayal zâhir olur.

وَمَا حُكْمُهُ فِي مَوْطِنٍ دُونَ مَوْطِنٍ

وَلَكِنَّهُ بِالْحَقِّ لِلْخَلْقِ سَافِرُ

Ve onun hükmü bir mevtında olup diğer mevtında olmamak değildir. Velâkin o, Hak ile halkta sâfir ve sâirdir. [6/33] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onun hükmü bir yerde olup diğer bir yerde olmamak değildir. Aksine o, Hak ile halkta yaygın ve yürürlüktedir.

Ya'ni vücûd-1 Vâhid-i Rahmân'ın bir mevtında olan hükmü ve tecellîsi, diğer mevtında olan hükmünden ve tecellîsinden başka değildir. Çünkü vücûd-ı Rahman'ın her mevtında sereyânı ale's-seviyyedir. Meselâ cemî-i hurûfun menşei nefes-i insânîdir. Fakat sîn, şîn, ayn, kāf gibi hurûfâtın sadâlarındaki ihtilâf, onların mahreclerindeki ihtilâf sebebiyledir. Soluğun sereyânı hepsi için müsâvîdir. Binâenaleyh vücûd-ı Rahmânî dahi bunun gibi her bir mevtında, o mevtının îcâbına göre zâhir olur. Ve arş-ı vücûda müstevî olan Vâhid-i Rahman Hak ile halkta zâhir olmuştur. Ve bu beyt-i şerîfteki “sâfir”, “zâhir” maʼnâsına alınmayıp da “kâşif” manâsına alınır ise, ma'nâ-yı beyt böyle olur: “Vücûd-1 Vâhid-i Rahman'ın hükmü bir mevtında başka ve diğer mevtında başka değildir. Velâkin nefes-i Rahmânî suver-i ilmiyye olan ayân-ı sâbite üzerine tecellî ettikde, onların sûretleri olan halkın vechini kâşiftir.” Zîrâ suver-i halkıyyenin vücûhu gayb perdesi altındadır. Hak nefes-i Rahmânîsi ve vücûd-ı Hakkānîsi ile onlara mütesâ- viyen tecellî ettiği için, gayb perdesi kalkmış ve onların yüzleri açılmıştır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Vâhid-i Rahman'ın varlığının bir yerde olan hükmü ve tecellîsi, başka bir yerde olan hükmünden ve tecellîsinden farklı değildir. Çünkü Rahman'ın varlığının her yerde yayılması eşittir. Örneğin, bütün harflerin kaynağı insan nefesidir. Fakat sin, şin, ayn, kaf gibi harflerin seslerindeki farklılık, onların çıkış yerlerindeki farklılık sebebiyledir. Soluğun yayılması hepsi için eşittir. Bu sebeple Rahmanî varlık da bunun gibi her bir yerde, o yerin gerekliliğine göre ortaya çıkar. Ve varlık arşına yerleşen Vâhid-i Rahman, Hak ile halkta ortaya çıkmıştır. Ve bu şerefli beyitteki "sâfir" kelimesi "zâhir" (görünen) anlamına alınmayıp da "kâşif" (açığa çıkaran) anlamına alınırsa, beytin anlamı şöyle olur: "Vâhid-i Rahman'ın varlığının hükmü bir yerde başka ve diğer yerde başka değildir. Aksine, Rahmanî nefes, ilâhî suretler olan sabit hakikatler üzerine tecellî ettiğinde, onların suretleri olan halkın yüzünü açığa çıkarandır." Çünkü halka ait suretlerin yüzleri gayb perdesi altındadır. Hak, Rahmanî nefesi ve Hakkânî varlığı ile onlara eşit bir şekilde tecellî ettiği için, gayb perdesi kalkmış ve onların yüzleri açılmıştır.

إِذَا مَا تَجَلَّى لِلْعُيُونِ تَرُدُّهُ

عُقُولُ بِبُرْهَانِ عَلَيْهِ تُتَابِرُ

Uyûna tecellî ettiği vakit ukūl, üzerine müdâvim bulunduğu burhân ile reddeder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Akıllar, gözlere tecelli ettiği zaman, üzerinde devamlı olarak durduğu delil ile onu reddeder.

Ya'ni Hak, misâlî ve cismânî olan sûretlerde gözlere göründüğü vakit, akıllar müdâvemet [6/34] ettiği delâil-i akliyye ile, Hakk'ın o sûretlerde tecellîsini reddeder. Halbuki ukülün Hakkı suver-i cismâniyyeden tenzîh etmesi, onu mücerredâta teşbîh etmesidir. Ve Hak ise, zâtı cihetinden ten- zîhden ve teşbîhden münezzehdir; ve Hakk'ın tenzîh ve teşbîh ile mevsû- fiyeti, ancak esmâ ve sıfât mertebelerinde olur. Esmâ ve sıfât ise niseb-i ilâhiyyedir. Halbuki Hak, gınâ-yı zâtîsi cihetiyle kâffe-i nisebden ganîdir. Binâenaleyh Hakk'ı suver-i misâliyye ve cismâniyyeden tenzîh eden ukūl-i mahcûbe ashâbıdır. Zîrâ onların i'tikād-ı mahsûsu vardır. Bu i'tikādlarına mugāyir gördükleri tecelliyât-ı Hakk'ı inkâr ederler. Fakat akāid-i mahsûsa sâhibi olmayan erbâb-ı ıtlâk, Hakk'ı her bir mevtında, o mevtının muk-tezâsına göre müşâhede ederler. وَيُقْبَلُ فِي مَجْلَى الْعُقُولِ وَفِي الَّذِي يُسَمَّى خَيَالًا وَالصَّحِيحُ النَّوَاظِرُ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, misâlî (örneksel) ve cismânî (bedensel) olan sûretlerde (şekillerde) gözlere göründüğü vakit, akıllar, delâil-i akliyye (aklî deliller) ile müdâvemet (devamlılık) ettiği için, Hakk'ın o sûretlerde tecellîsini (görünmesini) reddeder. Halbuki akılların Hakk'ı cismânî sûretlerden tenzîh (uzak tutması, arındırması) etmesi, onu mücerredâta (soyut varlıklara) teşbîh (benzetmesi) etmesidir. Ve Hak ise, zâtı (özü) cihetinden tenzîhden ve teşbîhden münezzehdir (uzaktır, arınmıştır); ve Hakk'ın tenzîh ve teşbîh ile mevsûfiyeti (vasıflandırılması), ancak esmâ (isimler) ve sıfât (sıfatlar) mertebelerinde (derecelerinde) olur. Esmâ ve sıfât ise niseb-i ilâhiyyedir (ilâhî bağıntılardır). Halbuki Hak, gınâ-yı zâtîsi (zâtî zenginliği) cihetiyle kâffe-i nisebden (bütün bağıntılardan) ganîdir (müstağnidir, bağımsızdır). Binâenaleyh (bu sebeple) Hakk'ı misâlî ve cismânî sûretlerden tenzîh edenler, ukūl-i mahcûbe (perdelenmiş akıllar) ashâbıdır (sahipleridir). Zîrâ (çünkü) onların i'tikād-ı mahsûsu (kendilerine özgü bir inançları) vardır. Bu i'tikādlarına mugāyir (aykırı) gördükleri tecelliyât-ı Hakk'ı (Hakk'ın görünüşlerini) inkâr ederler. Fakat akāid-i mahsûsa (kendilerine özgü inançlar) sâhibi olmayan erbâb-ı ıtlâk (mutlakiyet ehli, kayıtlanmamış olanlar), Hakk'ı her bir mevtında (yerde), o mevtının muktezâsına (gereğine) göre müşâhede (gözlem) ederler. وَيُقْبَلُ فِي مَجْلَى الْعُقُولِ وَفِي الَّذِي يُسَمَّى خَيَالًا وَالصَّحِيحُ النَّوَاظِرُ (Ve akılların tecelli yerinde ve hayal denilen şeyde kabul edilir. Doğru olan ise bakışlardır.)

Ve hâlbuki sahîh-i nevâzır, meclâ-yı ukūlde ve "hayâl” tesmiye olunan şeyde kabûl eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki sahih olan nazarlar, akılların tecelli yerlerinde ve "hayâl" diye isimlendirilen şeyde kabul eder.

Ya'ni delâil-i akliyye hicâbiyle örtülmüş olan akıllar, suver-i cismâ-niyyede mütecellî olan Hakk'ı, dâimâ tatbîk edegeldiği berâhîn-i akliyye ile o suver-i cismâniyyeden bi't-tenzîh reddeder. Halbuki şühûd-ı sahîh ashâbı olan uyûn-i nevâzır, ya'ni perdesiz olan nazarlar, meclâ-yı ukūl-de Hakk'ın tecellîsini, ya'ni suver-i akliyye-i gayr-ı mahsûsede vâki' olan tecellî-i manevîyi ve âlem-i hayâlde zâhir olan tecellî-i sûrîyi kabûl edip müşâhede eyler. Velhâsıl keşf-i sahîh uyûn-i nevâzırın şühûdudur. Zîrâ her bir mevtındaki suver-i tecelliyâtta Hakk'a nâzırdır; ve Hakk'ı o sûretlerde hasretmez. [6/35] يَقُولُ أَبُو يَزِيدَ في هذا المقام: «لَوْ أَنَّ الْعَرْشَ وَمَا حَوَاهُ مِائَةَ أَلْفِ أَلْفِ مَرَّةٍ فِي زَاوِيَةٍ مِنْ زَوَايَا قَلْبِ الْعَارِفِ مَا أَحَسَّ بِهِ»، وهذا وُسْعُ أبي يزيد في عالم الأجسام. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani aklî deliller perdesiyle örtülmüş olan akıllar, cismanî suretlerde tecelli eden Hakk'ı, daima uygulaya geldiği aklî burhanlar ile o cismanî suretlerden tenzih ederek reddeder. Halbuki sahih şühûd (doğru müşahede) ehli olan uyûn-i nevâzır (perdesiz bakışlar), yani perdesiz olan nazarlar, akılların tecelli yerinde Hakk'ın tecellisini, yani mahsus olmayan aklî suretlerde meydana gelen manevî tecelliyi ve hayal âleminde zahir olan sûrî tecelliyi kabul edip müşahede eder. Sözün özü, sahih keşif, uyûn-i nevâzırın şühûdudur. Çünkü her bir mevtında (tecelli yerinde) tecelliyatın suretlerinde Hakk'a nazırdır; ve Hakk'ı o suretlerde hasretmez (sınırlamaz). [6/35] Ebû Yezîd bu makamda şöyle der: "Eğer Arş ve ihtiva ettiği her şey yüz bin kere ârifin kalbinin bir köşesinde olsaydı, onu hissetmezdi." Bu, Ebû Yezîd'in cisimler âlemindeki vüs'atidir (genişliğidir).

Ebû Yezîd el-Bistâmî bu makāmda der ki: "Eğer arş ve arşın hâvî olduğu şey, yüz bin kerre bin olduğu hâlde, ârifin kalbinin köşelerin-den bir köşede olaydı onu duymazdı."251 Ve bu, Ebû Yezîd'in âlem-i ecsâmda vüs'atidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ebû Yezîd el-Bistâmî bu makamda der ki: "Eğer arş ve arşın kapsadığı şey, yüz bin kere bin olduğu hâlde, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşede olsaydı onu duymazdı." Ve bu, Ebû Yezîd'in cisimler âlemindeki genişliğidir.

Ya'ni Bâyezîd-i Bistâmî (r.a.) bu keşf-i tâm ve şühûd-ı âmm makāmını beyân için der ki: Eğer arşın ve onun hâvî olduğu semâvât ve arazînin ve onda olan bilcümle mevcûdâtın yüz bin kerre bin, ya'ni yüz milyon misli, ârifın kalbinin köşelerinden bir köşesinde vâki' olsa idi, o ârif bu genişliği hasebiyle, onun kalbi bunları duymaz idi. Zîrâ arş ve onun muhteviyâtı âlem-i ecsâmdan olduğu için mütenâhîdir; ve ârifin kalbi ise genişlikte nâ- mütenâhîdir. Çünkü ıtlâkı hasebiyle, gayr-ı mütenâhî olan ıtlâk-ı Hakk'a mukābildir; ve mütenâhînin gayr-ı mütenâhîye nisbeten mikdâr-ı mahsû- sü yoktur. Ve Cenâb-ı Bâyezîd'in bu zikrolunan kavli, âlem-i ecsâmda ken- di kalbinin genişliğini tasvîrdir; ve Hz. Bâyezîd'in kalbinin genişliği hak- kındaki misâli, âlem-i maânîden îrâd etmeyip, âlem-i ecsâmdan getirmesi, ekvân ile mahcûbe olan kimselerin kalbine nisbetledir. Bunun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.), Cenâb-ı Bâyezîd'in kavlinden daha yüksek bir ma'nâya irtikā edip buyururlar ki: [6/36] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Bâyezîd-i Bistâmî (r.a.) bu tam keşif ve genel müşahede makamını açıklamak için der ki: Eğer Arş'ın ve onun kapsadığı göklerin ve yerlerin ve onda bulunan bütün varlıkların yüz bin kere bin, yani yüz milyon misli, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşesinde meydana gelseydi, o ârif bu genişliği sebebiyle, kalbi bunları duymazdı. Çünkü Arş ve onun içindekiler cisimler âleminden olduğu için sınırlıdır; ârifin kalbi ise genişlikte sınırsızdır. Çünkü mutlaklığı sebebiyle, sınırsız olan Hakk'ın mutlaklığına karşılık gelir; sınırlının sınırsıza nispetle özel bir miktarı yoktur. Cenâb-ı Bâyezîd'in bu zikredilen sözü, cisimler âleminde kendi kalbinin genişliğini tasvirdir; Hz. Bâyezîd'in kalbinin genişliği hakkındaki misali, mânâlar âleminden getirmeyip, cisimler âleminden getirmesi, oluşlarla perdelenmiş olan kimselerin kalbine göredir. Bunun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.), Cenâb-ı Bâyezîd'in sözünden daha yüksek bir mânâya yükselip buyururlar ki:

بَلْ أَقُولُ : لو أنَّ ما لا يَتَنَاهَى وجُودُه يُقَدَّرُ انْتِهَاءُ وجودِه مَعَ العَيْنِ المُوجِدَةِ لـه

في زَاوِيَةٍ من زَوَايَا قلب العارفِ ما أَحَسَّ بذلك في علمه.

Ben derim ki: Vücûdu mütenâhî olmayan şeyin vücûdunun intihâsı farzolunup, o şey onu mûcide olan "ayn” ile beraber ârifin kalbinin köşelerinden bir köşede hâsıl olsa idi, onu ilminde ihsâs edemez idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ben derim ki: Varlığı sonlu olmayan bir şeyin varlığının sonu varsayılıp, o şey onu var eden "ayn" (tekil hakikat) ile birlikte ârifin kalbinin köşelerinden bir köşesinde meydana gelseydi, ârif onu ilminde hissedemezdi.

Ya'ni taayyünât-ı kevniyyenin vücûdu nâmütenâhîdir. Zîrâ şuûnât-ı ilâhiyye ve tecelliyât-ı rabbâniyyedir; ve şuûnât ve tecelliyât-ı ilâhiyye ise nâmütenâhîdir. Eğer vücûdu mütenâhî olmayan taayyünât-ı kevniyyenin vücûduna bir intihâ farz ve takdîr olunup bu taayyünâtın kâffesinin mûci- di olan ve taayyün-i evvel ile müteayyin bulunan ayn-ı vâhide ile beraber, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşede hâsıl olsa idi, ârifin kalbi Hak'ta fânî ve ıtlâkı hasebiyle, gayr-ı mütenâhî olan ıtlâk-ı Hakka mukābil oldu- ğu için, vücûden ve ilmen bir şeyin o kalbde duyulması mümkin olmaz idi. Zîrâ ıtlâk üzere olan böyle bir kalbde, Hakk-ı mutlakın vechinden gayrı bir şey rû-nümâ olmaz. كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ )Kasas 28/88) [Her bir şey hâliktir; ancak O'nun vechi hâlik değildir.] hükmünce taayyünât-ı ilmiyye ve vücûdiyyenin cümlesi o kalbde müstehlektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, kevnî taayyünlerin (varlıksal belirlemelerin) varlığı sonsuzdur. Çünkü onlar ilâhî haller ve Rabbanî tecellilerdir; ilâhî haller ve tecelliler ise sonsuzdur. Eğer varlığı sonlu olmayan kevnî taayyünlerin varlığına bir son farz ve takdir olunup, bu taayyünlerin hepsinin yaratıcısı olan ve ilk taayyün ile belirlenmiş bulunan tek bir ayn (hakikat) ile beraber, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşede meydana gelseydi, ârifin kalbi Hak'ta fânî ve mutlak olması sebebiyle, sonsuz olan Hakk'ın mutlaklığına karşılık geldiği için, varlıkça ve bilgice bir şeyin o kalpte duyulması mümkün olmazdı. Çünkü mutlak olan böyle bir kalpte, mutlak Hakk'ın vechinden (zâtından) başka bir şey görünmez. "كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ" (Kasas 28/88) [Her bir şey helâk olucudur; ancak O'nun vechi helâk olucu değildir.] hükmünce, ilmî ve varlıksal taayyünlerin hepsi o kalpte yok olmuştur.

فإِنَّه قَدْ ثَبَتَ أَنَّ القلبَ وَسِعَ الحقَّ، ومَعَ ذلك ما اتَّصَفَ بِالرَّيِّ، فَلَوِ امْتَلَا

Zîrâ sâbit oldu ki, muhakkak kalb Hakk'a vâsi'dir. Bununla beraber kanmak ile muttasıf olmadı. Eğer dolsa idi, kanar idi. Ve elhak Ebû Yezîd bunu böyle dedi. Biz dahi kavlimiz ile muhakkak bu makāma tenbîh ettik. [6/37] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü sabit oldu ki, muhakkak kalp Hakk'a geniştir. Bununla beraber kanmak ile nitelenmedi. Eğer dolsa idi, kanar idi. Ve gerçekten Ebû Yezîd bunu böyle dedi. Biz dahi sözümüz ile muhakkak bu makama (manevî mertebeye) dikkat çektik.

إرْتَوَى، وقد قال ذلك أبو يزيد، ولَقَدْ نَبَّهنا على هذا المقامِ بِقَوْلِنَا .

Ya'ni kalbin, Hakkı sığdırdığı مَا وَسِعَنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ “Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat mü'min olan kulu-mun kalbine sığdım”252 hadîs-i kudsîsi ile sâbit oldu. Ve Hak kalbe sığmak-la beraber, o kalb kanmakla muttasıf olmadı; ve eğer kalb Hakk'ın tecellîsi ile dolsa idi kanar idi; ve Cenâb-ı Ebû Yezîd Bistâmî dahi bunu böyle dedi. Yahyâ ibn Muâz (k.s.) Bâyezîd-i Bistâmî (kaddesallâhu rûhahû) hazretleri-ne bir mektûb yazıp bunda إِنِّي سَكِرْتُ مِنْ كَثْرَةِ مَا شَرِبْتُ مِنْ مُحَبَّتِهِ ya'ni “Ben Hakk'ın şarâb-ı muhabbetinden içtiğim şeyin çokluğundan sarhoş oldum” dedi. Hz. Bâyezîd dahi ona cevâben: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kalbin, Hakk'ı sığdırdığı "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat mü'min olan kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsi ile sabit oldu. Ve Hak kalbe sığmakla beraber, o kalp kanmakla (doymakla) nitelenmedi; ve eğer kalp Hakk'ın tecellîsi (ortaya çıkışı) ile dolsaydı kanardı; ve Cenâb-ı Ebû Yezîd Bistâmî de bunu böyle dedi. Yahyâ ibn Muâz (k.s.) Bâyezîd-i Bistâmî (kaddesallâhu rûhahû) hazretlerine bir mektup yazıp bunda "Ben Hakk'ın muhabbet şarabından içtiğim şeyin çokluğundan sarhoş oldum" dedi. Hz. Bâyezîd de ona cevaben:

شَرِبْتُ الْحُبَّ كَأْسًا بَعْدَ كَأْسٍ فَمَا نَفِدَ الشَّرَابُ وَلَا رَوَيْتُ

Tercüme: "Şarâb-ı muhabbeti kâse kâse içtim; şarâb bitmedi, ben de kanmadım."253 diye yazıp gönderdi. İşte Cenâb-ı Şeyh (r.a.) “Ebû Yezîd bunu böyle dedi" kavliyle buna işâret buyurdu. Veyâhud Hz. Bâyezîd'in balâda mürûr eden لَوْ أَنَّ الْعَرْشَ وَمَا حَوَاهُ مِائَةَ أَلْفِ أَلْفِ مَرَّةٍ فِي زَاوِيَةٍ مِنْ زَوَايَا قَلْبِ الْعَارِفِ مَا أَحَسَّ بِهِ ]Eğer arş ve arşın hâvî olduğu şey, yüz bin kerre bin oldu-ğu hâlde, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşede olsaydı onu duymazdı.] kavline işâret buyurur. Zîrâ bu kelâm dahi kanmamak ma'nâsını mutazam-mındır. Ma'lûm olsun ki, kalb-i ârif üç nevi' üzeredir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Aşk şarabını kâse kâse içtim; şarap bitmedi, ben de kanmadım." diye yazıp gönderdi. İşte Cenâb-ı Şeyh (r.a.) "Ebû Yezîd bunu böyle dedi" sözüyle buna işaret buyurdu. Veyahut Hz. Bâyezîd'in yukarıda geçen "لَوْ أَنَّ الْعَرْشَ وَمَا حَوَاهُ مِائَةَ أَلْفِ أَلْفِ مَرَّةٍ فِي زَاوِيَةٍ مِنْ زَوَايَا قَلْبِ الْعَارِفِ مَا أَحَسَّ بِهِ" [Eğer arş ve arşın kapsadığı şey, yüz bin kere bin olduğu hâlde, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşede olsaydı onu duymazdı.] sözüne işaret buyurur. Çünkü bu söz de kanmamak anlamını içerir. Bilinmeli ki, ârifin kalbi üç çeşittir:

## Birincisi:

Marifet-i nefs makāmında olan ârifin kalbidir. Bu kalbe Hakk'ın tecellîsi, tecellî-i cüz'îdir; ve onun kalbine ancak o tecellî ile marûf olan Hak sığıp, ondan gayrı suver-i mevcûdâttan bir şey sığmaz. Fakat bu kalb, gayr-ı müntehî olan ârifin kalbi olduğundan, diğer tecelliyât sûretle-rine râgıbdır. İkincisi: Veleh ve heyemân sâhibi olan âşıkın kalbidir. Bu kalbe dahi Hakk'ın tecellîsi sığıp [6/38] Haktan başka bir şey sığmaz iken, vârid olan tecelliyât-ı ilâhiyyenin füyûzâtına kanmaz; ve kemâl-i harâretinden nâşî diğer tecelliyâtın füyûzâtına intizâr eder. Üçüncüsü: Kâmil-i muhakkikin kalbidir. Bu kalb ıtlâk üzere olup gayr-ı mütenâhî olan ıtlâk-ı Hakk'a mukābildir. Binâenaleyh Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin, Hakk'ı sığdırıp, fakat kan-madığını zikreylediği kalb birinci ve ikinci nevi'den olan kalbdir. Ve kalb-i kâmilin hükmü ise bunların hükmünden başkadır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın beyân buyurduğu kalb ise insân-ı kâmilin kalbidir. Nitekim kendileri dahi: “Biz, kavlimiz ile bu makāma tenbîh eyledik” buyururlar. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nefs marifeti makamında olan ârifin kalbidir. Bu kalbe Hakk'ın tecellîsi, cüz'î bir tecellîdir; ve onun kalbine ancak o tecellî ile bilinen Hak sığar, ondan başka mevcut suretlerden hiçbir şey sığmaz. Fakat bu kalp, sonsuz olan ârifin kalbi olduğundan, diğer tecellîlerin suretlerine isteklidir. İkincisi: Veleh (aşırı sevgi ve şaşkınlık) ve heyemân (aşk sarhoşluğu) sahibi olan âşıkın kalbidir. Bu kalbe dahi Hakk'ın tecellîsi sığıp Haktan başka bir şey sığmaz iken, gelen ilâhî tecellîlerin feyizlerine kanmaz; ve aşırı hararetinden dolayı diğer tecellîlerin feyizlerini bekler. Üçüncüsü: Kâmil muhakkikin kalbidir. Bu kalp mutlak olup, sonsuz olan Hakk'ın mutlaklığına karşılıktır. Buna göre, Bayezid-i Bistâmî hazretlerinin, Hakk'ı sığdırıp, fakat kanmadığını zikrettiği kalp birinci ve ikinci türden olan kalptir. Ve kâmil kalbin hükmü ise bunların hükmünden başkadır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın beyan buyurduğu kalp ise insân-ı kâmilin kalbidir. Nitekim kendileri dahi: “Biz, sözümüz ile bu makama dikkat çektik” buyururlar. Şiir:

يَا خَالِقَ الْأَشْيَاءِ فِي نَفْسِهِ

أَنْتَ لِمَا تَخْلُقُهُ جَامِعُ

Ey eşyayı kendi nefsinde halkeden! Sen halkettiğin şeyi câmi'sin. Ya'ni ey eşyayı kendi ilminde tasvîr edip, vücûd-ı mutlakının tenez-zülâtıyla o suver-i ilmiyyeye, âlem-i kevnde vücûd vermek sûretiyle halke-den! Binâenaleyh bu halkettiğin eşyâyı, gerek “ilim” ve gerek “ayn” merte-belerinde, Sen kendi nefsinde câmi'sin. Ma'lumdur ki, mertebe-i ahadiyyette zât-ı mutlakın “ayn”ı olan bil-cümle sıfât ve esmâ, zuhûr talebinde bulundular. Alemlerden ganî olan zât, rahmeten-li'l-esmâ, kendi zâtıyla, kendi zâtında, kendi zâtına tecellî edip o esmânın sûretleri ilm-i ilâhîde peyda oldu; ve kemâl-i zuhûr için, onların mertebe-i ilimden mertebe-i ayna gelmeleri îcâb etti; ve mertebe-i "ayn" ise, mertebe-i kesâfet olup mâddenin vücûduna muhtâc idi. Halbuki vücûd-ı mutlaktan başka bir vücûd yoktur. Binâenaleyh vücûd-ı mutlak mertebe mertebe [6/39] tenezzül buyurup bu suver-i ilmiyyeye, âlem-i er-vâh, âlem-i misâl ve âlem-i şehâdet mertebelerinde, o mertebelerin iktizâ- sına göre, yine kendi vücûdundan birer sûret libâsı giydirdi. Böyle olunca cemî'-i taayyünâtta zuhûr eden Hak oldu. Çünkü o vücûdun hâricinde başka bir vücûd yoktur. Bu sûrette Hak, eşyayı kendi nefsinde halketti; ve halkettiği eşyânın kâffesini câmi' oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey eşyayı kendi özünde yaratan! Sen yarattığın şeyi kapsayansın. Yani ey eşyayı kendi ilminde tasvir edip, mutlak varlığının tenezzülleriyle (aşağı inişleriyle) o ilmi suretlere, oluş âleminde varlık vermek suretiyle yaratan! Bu sebeple bu yarattığın eşyayı, gerek "ilim" ve gerek "ayn" (varlığın özü) mertebelerinde, Sen kendi özünde kapsayansın. Bilinir ki, ahadiyyet (birlik) mertebesinde mutlak zâtın "ayn"ı (özü) olan bütün sıfatlar ve isimler, ortaya çıkma talebinde bulundular. Âlemlerden müstağni (ihtiyaçsız) olan zât, isimlere rahmet olarak, kendi zâtıyla, kendi zâtında, kendi zâtına tecelli edip o isimlerin suretleri ilâhî ilimde ortaya çıktı; ve tam bir ortaya çıkış için, onların ilim mertebesinden ayn mertebesine gelmeleri gerekti; ve "ayn" mertebesi ise, kesâfet (yoğunluk) mertebesi olup maddenin varlığına muhtaçtı. Halbuki mutlak varlıktan başka bir varlık yoktur. Bu sebeple mutlak varlık mertebe mertebe tenezzül buyurup (aşağı inip) bu ilmi suretlere, ruhlar âlemi, misal âlemi ve şehadet (görünen) âlemi mertebelerinde, o mertebelerin gerekliliğine göre, yine kendi varlığından birer suret elbisesi giydirdi. Böyle olunca bütün taayyünlerde (belirginleşmelerde) ortaya çıkan Hak oldu. Çünkü o varlığın dışında başka bir varlık yoktur. Bu surette Hak, eşyayı kendi özünde yarattı; ve yarattığı eşyanın hepsini kapsayan oldu.

تَخْلُقُ مَا لَا يَنْتَهِي كَوْنُهُ

فِيكَ فَأَنْتَ الضَّيِّقُ الوَاسِعُ

Vücûdu mütenâhî olmayan şeyi sen, vücûdunda halkedersin. İmdi sen dayyıksın ve vâsi'sin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Varlığı sonlu olmayan şeyi sen, kendi varlığında yaratırsın. Şimdi sen hem daraltansın hem de genişletensin.

Ya'ni sen “ilim ve “ayn” mertebelerinde taayyünün hasebiyle, vücudu mütenâhî olmayan şeyi, kendi vücudunda halkedersin. Binâenaleyh sen suver-i halkıyyede takayyüdün hasebiyle darsın; ve suverin kâffesinde zuhûrun ve ilim ile şümûlün ve zâtınla ihâtan hasebiyle de vâsi'sin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen, "ilim" ve "ayn" mertebelerinde belirlenmen sebebiyle, varlığı sınırsız olan şeyi kendi varlığında yaratırsın. Bu sebeple sen, yaratılmış suretlerde kayıtlı olman sebebiyle darsın; ve suretlerin hepsinde görünmen, ilim ile kuşatman ve zâtınla ihata etmen sebebiyle de genişsin.

لَوْ أَنَّ مَا قَدْ خَلَقَ اللَّهُ مَا

لَاحَ بِقَلْبِي فَجْرُهُ السَّاطِعُ

Eğer Allah Teâlâ'nın halkettiği şey benim kalbimde ola idi, o şeyin fecr-i sâtı'ı lâyıh olmaz idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer Yüce Allah'ın yarattığı şey benim kalbimde olsaydı, o şeyin parlayan şafağı (ortaya çıkışı) görünmezdi.

Ya'ni benim öyle bir vâsi' kalbim vardır ki, suver-i halkıyyeden mü-berrâdır. Eğer Allah Teâlâ hazretlerinin kendi vücudunda halkettiği nâ-mütenâhî şey benim kalbimde olsa idi, o mahlûkātın kâffesinde yükselen nûr-i vücûdun lem'ası kalbime lâyıh olmaz idi. Zîrâ nûr-i vücûd, müfâz olan taayyünâtın sıfatına ve rengine boyanmıştır. Benim kalbim ise cemî'-i taayyünâttan hâlî olup ıtlâk üzeredir. Binâenaleyh kalbim Hakk'a müte-veccih olup Hakk'ın tecellîsinden müstağrak olunca suver-i halkıyye onda lâyıh olmaz ve kalbim onları duymaz. Zîrâ zât-ı Hakk'ın envâr-1 tecellîsi suver-i halkıyyeyi mahveder. [6/40] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani benim öyle geniş bir kalbim vardır ki, yaratılmış varlıkların suretlerinden uzaktır. Eğer Yüce Allah'ın kendi varlığında yarattığı sonsuz şey benim kalbimde olsaydı, o yaratılmışların hepsinde yükselen varlık nurunun parıltısı kalbime yansımazdı. Çünkü varlık nuru, feyezan eden (taşan) taayyünlerin (belirlemelerin) sıfatına ve rengine boyanmıştır. Benim kalbim ise bütün taayyünlerden (belirlemelerden) arınmış olup mutlaklık üzeredir. Bu sebeple kalbim Hakk'a yönelip Hakk'ın tecellîsinden (ortaya çıkışından) gark olunca, yaratılmış varlıkların suretleri onda yansımaz ve kalbim onları duymaz. Çünkü Hakk'ın Zât'ının tecellî nurları, yaratılmış varlıkların suretlerini yok eder.

مَنْ وَسِعَ الْحَقَّ فَمَا ضَاقَ عَنْ خَلْقٍ فَكَيْفَ الْأَمْرُ يَا سَامِعُ

Hakk'ı sığdıran kimse halktan dar olmadı. Böyle olunca emr nasıl olur, ey sâmi'? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hakk'ı içine sığdıran kimse, halktan daralmadı. Böyle olunca emir nasıl olur, ey dinleyici?

مَا وَسِعَنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي

الْمُؤْمِنِ

Ya'ni bâlâda zikrolunan مَا وَسِعَنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ [Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat mü'min olan kulumun kalbine sığdım.] hadîs-i kudsîsi mûcibince kalbine, cemî'-i taayyünâtta zuhûru itibariyle, kendi vücûdu ile cemî-i mahlûkātı câmi' olan Hakk'ı sığdıran kimse, hiç mahlûkāta karşı darlık eseri gösterir mi? Ey bu kelâm-ı câmii işiten kimse, böyle bir kalbin şânı nasıl olduğunu gör! Gerçi bâlâdaki beyt-i şerîfte beyân olunduğu üzere, kalb-i kâmilin Hakk'a teveccühü ve Hakk'ın tecellîsinde istiğrâkı hasebiyle, suver-i halkıyye ona lâyıh olmaz ise de, bu hâl nefs-i Hak'ta mahlûk olan suver-i halkıyyenin onda mevcûd olmamasını îcâb etmez. Hak kâmilin kalbine sığınca, bittabi' nefsinde mahlûk olan eşyâ ile beraber sığar. Fakat kalb-i kâmil Hakk'ın tecellîsinde müstağrak olduğundan onları duymaz. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bâlâda, beyt-i evvelde: "Ey eşyayı kendi nefsinde halkeden” buyurmuş idi. Şimdi de nesren misâl îrâd buyururlar. Şöyle ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda zikredilen "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat mü'min olan kulumun kalbine sığdım." hadîs-i kudsîsi gereğince, kalbine, bütün taayyünlerde (belirginleşmelerde) zuhuru (ortaya çıkışı) itibarıyla, kendi varlığı ile bütün mahlûkatı (yaratılmışları) kapsayan Hakk'ı sığdıran kimse, hiç mahlûkata karşı darlık eseri gösterir mi? Ey bu kapsamlı sözü işiten kimse, böyle bir kalbin şanının nasıl olduğunu gör! Gerçi yukarıdaki şerefli beyitte beyan olunduğu üzere, kâmil kalbin Hakk'a yönelmesi ve Hakk'ın tecellîsinde (ortaya çıkışında) istiğrakı (tamamen dalması) sebebiyle, halka ait suretler (yaratılmışların biçimleri) ona görünmez ise de, bu hâl, Hakk'ın kendisinde mahlûk olan halka ait suretlerin onda mevcut olmamasını gerektirmez. Hak, kâmilin kalbine sığdığında, doğal olarak, kendisinde mahlûk olan eşya ile beraber sığar. Fakat kâmil kalp, Hakk'ın tecellîsinde müstağrak (tamamen dalmış) olduğundan onları duymaz. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) yukarıda, ilk beyitte: "Ey eşyayı kendi nefsinde halkeden" buyurmuştu. Şimdi de nesir olarak misal getirirler. Şöyle ki:

بِالْوَهْمِ يَخْلُقُ كلُّ إنسان في قوَّةِ خَيَالِه ما لا وجود لـه إِلَّا فيهـا وهـذا هـو الأمرُ

العام، والعارف يَخْلُقُ بِهِمَّتِهِ ما يكونُ له وجـود مـن خـارج مَحَلَّ الهِمَّة،

ولكن لا تَزَالُ الهِمَّةُ تَحْفَظُه، ولا يَئُودُها حِفْظُه أي حِفْظُ مَا خَلَقَتْهِ، فَمَتَى

طَرَأَ على العارفِ غَفْلَةٌ عن حِفْظِ ما خَلَقَ عُدِمَ ذلك المَخْلُوقُ، إلا أن يكون

العارف قد ضَبَطَ جميعَ الحَضَرَاتِ ، وهو لا يَغْفُلُ مُطْلَقًا، بَلْ لَا بُدَّ له مِن

حَضْرَةِ يَشْهَدُهَا .

Her bir insan, kuvve-i hayâlinde, vücûdu olmayan ve yalnız kuvve-i hayâlinde vücûdu bulunan şeyi vehm ile halkeder ve bu keyfiyet emr-i âmdır; ve ârif, himmeti ile mahall-i himmetten hâriç olarak vücûdu hâsıl olan [6/41] şeyi halkeder. Velâkin ârifin himmeti onu hıfzetmekten zâil olmaz; ve onun hıfzı, ya'ni mahlûk olan şeyin hıfzı, himmete ağır gelmez. İmdi ârife, halkettiği şeyin hıfzından ne zaman bir gaflet târî olsa o mahlûk ma'dûm olur. Meğer ki ârif cemî'-i hazarâtı zabtetmiş ola; ve o ârif, mutlakā gāfil olmaz. Belki ona müşâhedesinde bulunduğu bir hazret lâbüddür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Her bir insan, hayâl gücünde, varlığı olmayan ve yalnızca hayâl gücünde varlığı bulunan şeyi sanı ile yaratır; ve bu nitelik genel bir husustur. Ârif ise, himmeti ile himmet mahallinden dışarıda olarak varlığı meydana gelen şeyi yaratır. Ancak ârifin himmeti onu korumaktan zayıflamaz; ve onun korunması, yani yaratılmış olan şeyin korunması, himmete ağır gelmez. Şimdi, ârife, yarattığı şeyin korunmasından ne zaman bir gaflet ârız olsa, o yaratılmış şey yok olur. Meğer ki ârif bütün mertebeleri (hazârât) zaptetmiş olsun; ve o ârif, asla gafil olmaz. Aksine, ona müşâhedesinde bulunduğu bir mertebe (hazret) zorunludur.

Ya'ni Hak eşyayı kendi nefsinde halkettiği gibi, her bir insan dahi, hâriçte vücûdu olmayan şeyi vehmiyle halk, ya'ni takdîr ve tasvîr eder; ve bu tasvîr ettiği şeyin vücûdu ancak kendi nefsinde olan kuvve-i hayalinde bulunur; ve bu vehimde halketmek keyfiyeti umûmî bir şeydir; ârif ve gayr-ı ârif tarafından vâki' olur. Meselâ bir kimse bir meyyit ile yalnız başına bir odada yatsa, vehminde o meyyitin kalkıp şöyle, böyle yapabi- leceğini tasvîr eder. Gözüne uyku girmez olur. Halbuki hâriçte böyle bir şey olduğu yoktur. O ancak onun vehminin halk ve takdîr ettiği sûrettir. Fakat ârifin halkı gayr-ı ârifin halkına mugāyirdir. O himmetiyle halkeder; ve onun halkettiği şeyin hâriçte de vücûdu olur; ve ârif o halkettiği şeyi, himmeti ile hıfzetmekten zâil olmaz; ve onun hıfzı himmetine ağır gelmez; ve ârif o mevcûd-i hissîye “hazret-i misâl”de veyâ “hazret-i şehadet"te te- veccühden fâriğ olmadıkça o mevcûd, “hazret-i şehadette bâkî olur; ve onun teveccühü munkatı' olur olmaz o mevcûd dahi madûm olur. Zîrâ o mahlûkun rûhu, ârifin himmetidir. Fakat ârif cemî'-i hazarâtı zabtet- miş ise, ya'ni onun kalbi ıtlâk üzere olup “hazarât-ı hamse”nin kâffesini ihâta etmiş ise, o mahlûk olan [6/42] şeye hazret-i şehîdette teveccühden munkatı' olsa bile, o ârif mutlakā diğer bir “hazret”in müşâhedesinde ola- cağından, teveccühün inkıtâıyla hazret-i şehîdette madûm olan o mahlûk, ârifin müşâhede ettiği “hazret"e intikāl eyler. Zîrâ böyle bir ârifin kalbi cemî'-i hazarâtı câmi'dir; ve onun himmeti ile halkettiği şeyin sûreti cemî'-i hazarâtta zâhir olur. Halbuki onun, hazarâtın kâffesinden gafleti mümkin değildir. Bir hazretten gāfil olsa, mutlakā diğer bir hazretin müşâhedesinde olur. Binâenaleyh o mahlûkun, müşâhede ettiği hazretteki ve ondan evvel- ki hazarâttaki sûretlerini hıfzeder. Meselâ ârif bir kuş halk ve tasvîr etmek murâd etse himmeti ile hâriçte, ya'ni âlem-i şehîdette, ona vücûd verir; ve herkes o kuşu görür. Eğer o ârif âlem-i şehadetin müşâhedesinden gafletle âlem-i misâle müteveccih olsa, o kuş âlem-i şehîdette madûm olup âlem-i misâle intikāl eyler; ve onun sûreti âlem-i misâlde mahfûz olduğu gibi ondan evvelki âlemlerde, ya'ni âlem-i ervâhta ve ayân-ı sâbite âleminde dahi mahfûz olur. Ve “him- met”in ma'nâsı budur ki, ârif huzûr-i kalb ile hâtırını ve kuvâsını toplayıp, vehmiyle ve fikri ile kendi nefesini, halk ve tasvîr edeceği şeyin îcâdına musallat kılar; ve o şey dahi mahall-i himmet olan kalbin hâricinde gölge gibi mevcûd olur; ve bu keyfiyyet-i halk, ârifte kuvve-i kudsiyye ve nisbet-i ilâhiyye bulunduğu içindir. Arifin gayrı olan avâm, kalblerinde tahayyül ve vehm ile bir şey ihdâs etseler bile, rûhlarında kuvvet-i kudsiyye olma- dığından o suver-i muhayyeleye vücûd-ı hissî verip hâriçte izhâr etmeğe muktedir değildirler. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizi ramazân-ı şerîfte kırk kişi ayrı ayrı iftara davet ederler. Hazret dahi cümlesine teşrîflerini vad buyurur. Ba'de'l-iftâr pabuçlarının bir teki bizde kalmıştır diye hâne-i saâdetlerine kırk pabuç teki getirirler. Evliyâ-i kümmelînin bu gibi menâkıbı pek çoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, eşyayı kendi özünde yarattığı gibi, her bir insan da, dışarıda varlığı olmayan şeyi vehmiyle yaratır, yani takdir ve tasvir eder; ve bu tasvir ettiği şeyin varlığı ancak kendi özünde olan hayal gücünde bulunur; ve bu vehimde yaratma niteliği genel bir şeydir; ârif ve ârif olmayan tarafından meydana gelir. Örneğin bir kimse bir ölü ile yalnız başına bir odada yatsa, vehminde o ölünün kalkıp şöyle, böyle yapabileceğini tasvir eder. Gözüne uyku girmez olur. Halbuki dışarıda böyle bir şey olduğu yoktur. O ancak onun vehminin yaratıp takdir ettiği şekildir. Fakat ârifin yaratması, ârif olmayanın yaratmasından farklıdır. O, himmetiyle yaratır; ve onun yarattığı şeyin dışarıda da varlığı olur; ve ârif o yarattığı şeyi, himmeti ile korumaktan geri kalmaz; ve onun koruması himmetine ağır gelmez; ve ârif o hissedilen varlığa "hazret-i misâl"de veya "hazret-i şehadet"te yönelmekten vazgeçmedikçe o varlık, "hazret-i şehadet"te kalıcı olur; ve onun yönelmesi kesilir kesilmez o varlık da yok olur. Zira o yaratılmışın ruhu, ârifin himmetidir. Fakat ârif bütün mertebeleri zaptetmiş ise, yani onun kalbi mutlak olup "hazarât-ı hamse"nin hepsini kuşatmış ise, o yaratılmış olan şeye hazret-i şehadette yönelmekten kesilse bile, o ârif mutlaka diğer bir "hazret"in müşahadesinde olacağından, yönelmenin kesilmesiyle hazret-i şehadette yok olan o yaratılmış, ârifin müşahade ettiği "hazret"e intikal eder. Zira böyle bir ârifin kalbi bütün mertebeleri kapsar; ve onun himmeti ile yarattığı şeyin şekli bütün mertebelerde ortaya çıkar. Halbuki onun, mertebelerin hepsinden gafleti mümkün değildir. Bir mertebeden gafil olsa, mutlaka diğer bir mertebenin müşahadesinde olur. Buna göre o yaratılmışın, müşahade ettiği mertebedeki ve ondan önceki mertebelerdeki şekillerini korur. Örneğin ârif bir kuş yaratıp tasvir etmek istese himmeti ile dışarıda, yani âlem-i şehadette, ona varlık verir; ve herkes o kuşu görür. Eğer o ârif âlem-i şehadetin müşahadesinden gafletle âlem-i misâle yönelse, o kuş âlem-i şehadette yok olup âlem-i misâle intikal eder; ve onun şekli âlem-i misâlde korunmuş olduğu gibi ondan önceki âlemlerde, yani âlem-i ervahta ve sabit hakikatler âleminde de korunur. Ve "himmet"in anlamı budur ki, ârif kalp huzuru ile hatırını ve güçlerini toplayıp, vehmiyle ve fikri ile kendi nefesini, yaratıp tasvir edeceği şeyin meydana gelmesine musallat kılar; ve o şey de himmetin mahalli olan kalbin dışında gölge gibi var olur; ve bu yaratma niteliği, ârifte kutsal bir güç ve ilahi bir nispet bulunduğu içindir. Ârifin gayrı olan avam, kalplerinde tahayyül ve vehim ile bir şey meydana getirseler bile, ruhlarında kutsal bir güç olmadığından o hayali şekillere hissedilen bir varlık verip dışarıda ortaya çıkarmaya muktedir değildirler. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizi ramazan-ı şerifte kırk kişi ayrı ayrı iftara davet ederler. Hazret de hepsine teşriflerini vaat buyurur. İftardan sonra pabuçlarının bir teki bizde kalmıştır diye saadetli evlerine kırk pabuç teki getirirler. Olgun evliyaların bu gibi menkıbeleri pek çoktur.

Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde [6/43] "Ârifte himmet olmaz” buyurduklarının ma'nâsına gelince: Ubeydullâh Ahrâr (r.a.) bu ma'nâyı böyle îzâh buyururlar: “Mümkinin kendi hakîkat-i zâtına nazaran hiçbir şeyi yoktur; ve onda evsâf-ı kemâlden ilim, kudret ve irâde gibi ne kadar vasıf var ise hepsi âriyettir; ve bu evsâf Hak Teâlâ hazretlerinindir. Binâenaleyh ârif, hâlini bilip dâimâ fakr-ı hakîkî makā-mında durur; ve âriyet olan o evsâf ile zâhir olmaz. Fakat kemâl-i inâyet-i ilâhî ve mahz-ı mevhibe-i nâmütenâhî ile, hevâcis-i nefsânî ve vesâvis-i şey-tânîden kurtulmuş olan zevâtın kendi bâtınlarını Hak Teâlâ hazretlerinin irâdesine ve meşiyyetine tâbi' kılmaları lâzım gelir. Binâenaleyh mesâlih-i ibâdın ıslahı için bir şeye taslît-i himmet etmeleri îcâb ettiği kendilerine ilhâm olunduğu vakit, o şeyin vücûduna hüsn-i himmetlerini sarfetmek iktizâ eyler. Eğer böyle olmasa idi, Nûh ve Hûd (aleyhime's-selâm) gibi ümmetlerini, taslît-i kuvvet-i kāhire ile altüst eden enbiyâya bu ma'nâyı nisbet etmek müşkil olur idi. Maahâzâ ârif öyle bir fenâ ile müşerref ol-muştur ki, kendisinin cümle evsâfı adem-âbâda gidip, kendiliğinin nâm ve nişânı kalmamıştır. Artık ondan her ne sâdır olursa, ona mensûb değildir. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) [Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı.] ve فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ (Enfâl, 8/17) [Siz onları öldürmediniz, velâkin onları Allah Teâlâ öldürdü]."254 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde [6/43] "Ârifte himmet olmaz" buyurduklarının anlamına gelince: Ubeydullâh Ahrâr (r.a.) bu anlamı şöyle açıklar: "Mümkün varlığın (mümkin: varlığı ve yokluğu eşit olan, sonradan var olan) kendi zâtî hakikatine göre hiçbir şeyi yoktur; ve onda ilim, kudret ve irâde gibi kemâl sıfatlarından ne kadar vasıf var ise hepsi âriyettir; ve bu sıfatlar Yüce Allah hazretlerinindir. Buna göre ârif, hâlini bilip dâimâ hakikî fakirlik makamında durur; ve âriyet olan o sıfatlarla ortaya çıkmaz. Fakat ilâhî inâyetin kemâli ve sınırsız bağışın özü ile, nefsânî heveslerden ve şeytânî vesveselerden kurtulmuş olan zâtların kendi bâtınlarını Yüce Allah hazretlerinin irâdesine ve meşiyyetine (dilemesine) tâbi' kılmaları lâzım gelir. Buna göre kulların işlerinin ıslahı için bir şeye himmet (manevî güç) yöneltmeleri icap ettiği kendilerine ilhâm olunduğu vakit, o şeyin varlığına güzel himmetlerini sarf etmek gereklidir. Eğer böyle olmasa idi, Nûh ve Hûd (a.s.) gibi ümmetlerini, kahredici kuvvetin yöneltilmesi ile altüst eden peygamberlere bu anlamı nispet etmek zor olur idi. Bununla birlikte ârif öyle bir fenâ (yok olma, benliğin ortadan kalkması) ile şereflenmiştir ki, kendisinin bütün sıfatları yokluk diyarına gidip, kendiliğinin adı ve nişanı kalmamıştır. Artık ondan her ne sâdır olursa, ona mensup değildir. Nasıl ki âyet-i kerîmede buyurulur: وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) [Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı.] ve فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ (Enfâl, 8/17) [Siz onları öldürmediniz, velâkin onları Yüce Allah öldürdü]."

فإذا خَلَقَ العارفُ بِهَمَّتِهِ ما خَلَقَ، وَلَهُ هذه الإِحَاطَةُ ظَهَرَ ذلك الخَلْقُ بِصُورَتِه

في كلِّ حَضْرَةِ، وصَارَتِ الصُّوَرُ يَحْفَظُ بعضُها بعضا، فإذا غَفَلَ العارف عـن

حَضْرَةِ مَا أو عن حَضَرَاتٍ وهو شاهِدُ حضرةٍ ما مِنَ الحضراتِ، حَافِظٌ لِمَا

فيها مِن صُورةِ خَلْقِهِ انْحَفَظَتْ جميعُ الصُّوَرِ بِحِفْظه تلك الصورة الواحدة

في الحضرة التي ما غَفَلَ عنها، لأنَّ الغفلة ما تَعُمُّ قَطُّ لا في العُمُومِ ولا في

الخصوص .

[6/44] İmdi vaktâki ârif, halkettiği şeyi himmetiyle halketse; ve hâl- buki ona bu ihâta hâsıl olsa, o mahlûk, sûreti ile her bir hazrette zâhir olur; ve suverin ba'zısını ba'zısıyla hifzeder. İmdi vaktâki ârif hazarâttan bir hazreti şâhid olup, o hazrette, onun mahlûku sûre- tinden hâsıl olan şeyi hıfzedici olduğu hâlde, bir hazretten veyâ haz- retlerden gafil olsa, gāfil olmadığı hazrette, o sûret-i vâhideyi hıfzı sebebiyle suverin cümlesi münhafız olur. Zîrâ gaflet, ne umûmda ve ne de husûsta aslâ âmm değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ârif (Hakikatleri bilen kişi) himmetiyle (manevî gücüyle) halkettiği (yarattığı) şeyi halketse (yaratsa); ve hâlbuki ona bu ihâta (kuşatma) hâsıl olsa (meydana gelse), o mahlûk (yaratılmış), sûreti (şekli) ile her bir hazrette (ilâhî tecellî mertebesinde) zâhir olur (ortaya çıkar); ve suverin (şekillerin) bazısını bazısıyla hıfzeder (korur). Şimdi, ârif hazarâttan (ilâhî tecellî mertebelerinden) bir hazreti şâhid olup (görüp), o hazrette, onun mahlûku sûretinden (yaratılmışının şeklinden) hâsıl olan şeyi hıfzedici (koruyucu) olduğu hâlde, bir hazretten veya hazretlerden gafil olsa (habersiz kalsa), gafil olmadığı hazrette, o sûret-i vâhideyi (tek şekli) hıfzı (koruması) sebebiyle suverin (şekillerin) cümlesi (hepsi) münhafız (korunmuş) olur. Çünkü gaflet (habersizlik), ne umûmda (genelde) ve ne de husûsta (özelde) asla âmm (genel, kapsayıcı) değildir.

Ya'ni erbâb-ı ıtlâktan olan ârif-i kâmil, âlem-i şehadeti ve âlem-i misâli ve âlem-i ervâhı ve ayân-ı sâbite âlemini muhît olduğu cihetle, herhangi bir şeyi himmeti ile halketse, o mahlûk, sûreti ile bu zikrolunan âlemlerin her birisinde zâhir olur; ve bu îcâd ettiği şeyi, umûmiyet üzere, her mev- tındaki sûretinde hifzetmek mümkin değildir, belki bazı mevtındaki sûreti hifzeder; ve o mevtındaki sûreti hifzetmekle diğer mevtınlarda bulunan sûretler dahi mahfûz olur. Ve ârif bir âlemde hâzır ve o halkettiği şeyin sûretini o âlemde hâfız olduğu hâlde, bir âlemden veyâ âlemlerden gaflet üzere olsa, hâzır olduğu âlemdeki o bir sûreti hifzettiği için, diğer âlem- lerdeki sûretlerin de cümlesi mahfûz olur. Zîrâ ârifin gafleti gerek âlemle- rin umûmunda ve gerek husûsunda, ya'ni ba'zısında, aslâ umûmî değildir. Çünkü bir âlemden gāfil olmakla âlemlerin hepsinden gāfil olması lâzım gelmez. Ve kezâ bir âlem-i mahsûstan gaflet üzere olsa bile, diğer bir vech ile ondan gafil olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani mutlaklık ehli olan insân-ı kâmil ârif, şehadet âlemini (görünen âlem), misâl âlemini (hayal âlemi), ruhlar âlemini ve sabit hakikatler âlemini kuşattığı için, herhangi bir şeyi himmetiyle (manevî gücüyle) yaratsa, o yaratılan şey, kendi sûretiyle bu zikredilen âlemlerin her birinde ortaya çıkar; ve bu icat ettiği şeyi, genel olarak, her mertebedeki sûretinde korumak mümkün değildir, aksine bazı mertebedeki sûretini korur; ve o mertebedeki sûretini korumakla diğer mertebelerde bulunan sûretler de korunmuş olur. Ve ârif bir âlemde hazır ve o yarattığı şeyin sûretini o âlemde koruduğu hâlde, bir âlemden veya âlemlerden gaflet üzere olsa, hazır olduğu âlemdeki o bir sûreti koruduğu için, diğer âlemlerdeki sûretlerin de hepsi korunmuş olur. Çünkü ârifin gafleti gerek âlemlerin genelinde ve gerek özelinde, yani bazısında, asla genel değildir. Çünkü bir âlemden gafil olmakla âlemlerin hepsinden gafil olması gerekmez. Ve aynı şekilde özel bir âlemden gaflet üzere olsa bile, başka bir vecihle (yönle) ondan gafil olmaz.

وَقَدْ أَوْ ضَحْتُ هُنَا سِرًّا لم يَزَلْ أَهلُ اللَّهِ يَغَارُونَ على مِثْلِ هذا أَنْ يَظْهَرَ لِمَا

فيه مِن رَبِّ دَعْوَاهُمْ أَنَّهم الحقُّ، فإنَّ الحقَّ لا يَغْفُلُ ، والعَبْدُ لَا بُدَّ له أَن يَغْفُلَ

عن شيءٍ دُونَ شيءٍ ، فمِن حَيْثُ الحِفْظُ لِمَا خَلَقَ لَه أَنْ يَقُولَ: «أَنَا الْحَقُّ»،

ولكن ما حِفْظُه لها حِفْظ الحقِّ، وقد بَيَّنَّا الفَرْقَ ، [6/45] ومِنْ حَيْثُ أَنَّه

ما غَفَلَ عن صُورَةٍ ما وحَضْرَتِها فَقَدْ تَمَيَّزَ العبد من الحقِّ، ولا بُدَّ أَنْ يَتَمَيَّزَ

مع بقاء الحفظ لجميعِ الصُّورِ بِحِفْظِه صُورةً واحدةً منهـا فـي الحَضْرَةِ الَّتي

ما غَفَلَ عنها، فهذا حِفْظٌ بالتَّضَمُّنِ ، وحِفْظُ الحقِّ ما خَلَقَ ليس كذلك، بَلْ

حفظه لِكُلِّ صورة على التعيين.

Ve ben muhakkak burada bir sır îzâh eyledim ki, ehlullah bunun gibi bir sırrın zuhûrundan dâimâ “gayret” üzeredirler. Onda onlar Hak'tır, diye da'vâları için red vardır. Zîrâ Hak, gāfil değildir. Halbuki abdin bir şeyden gāfil olması ve bir şeyden olmaması lâbüddür. İmdi hal- kettiği şeyin hıfzı haysiyetinden onun için "Ben Hakk'ım” demek var- dır. Velâkin o şeyin sûretini onun hıfzı, Hakk'ın hıfzı gibi değildir. Ve elhak biz farkı beyan ettik; ve herhangi bir sûretten ve onun hazre- tinden gafleti haysiyetiyle abd, muhakkak Hak'tan ayrıldı. Ve hâlbuki cemî'-i sûretler için, bekā-i hifz ile beraber, gāfil olmadığı hazrette, cemî'-i sûretlerden bir sûreti hifzetmek sebebiyle, abdin temeyyü- zü lâbüddür. İşte bu hıfz, tazammun iledir. Ve Hakk'ın, yarattığı şeyi hıfzı ise böyle değildir, belki her sûret için O'nun hıfzı ale't-ta'yîndir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve ben muhakkak burada bir sırrı açıkladım ki, ehlullah (Allah dostları) bunun gibi bir sırrın ortaya çıkmasından daima "gayret" (kıskançlık, koruma) üzerindedirler. Onda onların "Onlar Hak'tır" diye iddiaları için bir reddiye vardır. Çünkü Hak, gafil değildir. Halbuki kulun bir şeyden gafil olması ve bir şeyden olmaması kaçınılmazdır. Şimdi, halk ettiği şeyin korunması itibarıyla onun için "Ben Hakk'ım" demek vardır. Velakin o şeyin suretini onun koruması, Hakk'ın koruması gibi değildir. Ve gerçekten biz farkı beyan ettik; ve herhangi bir suretten ve onun huzurundan gafleti itibarıyla kul, muhakkak Hak'tan ayrıldı. Ve hâlbuki bütün suretler için, bekâ-i hıfz (korumanın devamlılığı) ile beraber, gafil olmadığı huzurda, bütün suretlerden bir sureti korumak sebebiyle, kulun temeyyüzü (farklılaşması) kaçınılmazdır. İşte bu koruma, tazammun (içerme, kapsama) iledir. Ve Hakk'ın, yarattığı şeyi koruması ise böyle değildir, aksine her suret için O'nun koruması ale't-ta'yîndir (belirli ve özeldir).

Ya'ni ben bu halk-ı ârif bahsinde, büyük bir sır îzâh eyledim ki, ehlullah böyle bir sırrın meydâna çıkmasını dâimâ kıskanırlar ve setrederler. Çünkü kurb-i nevâfil sahibi olan bu nevi' ehlullah vücûdlarında bakıyye var iken, sıfât-ı ilâhiyye ile ittisafları cihetiyle âlemde tasarruf ederler. Ve onların “Bizim vücudumuzda hakîkatten gayrı bir şey yoktur; ve bizim tasarrufu- muz Hakk'ın tasarrufudur” diye da’vâ ettiklerinde, onların bu daʼvâları için red vardır. Zîrâ tasarruf-ı Hak ile onların tasarrufları arasında fark vardır. Çünkü Hak, yarattığı eşyanın hiçbirisinden asla gāfil değildir. Halbuki abd bir şeyden gāfil olmasa, diğer şeyden gāfil olur. Ve abdin halkettiği şeyi hıfzetmesi cihetinden “Ene’l-Hak” demesi var ise de halk [6/46] ettiği şeyin sûretini abdin hifzetmesi, Hakk'ın hıfzetmesi gibi değildir. Binâen aleyh abdin kendi mahlûkunu hifzetmesi cihetinden “Ene'l-Hak" demesi mutlak değildir. Mutlakan “Ene'l-Hak" demek Hakk'a mahsustur. İşte biz Hakk'ın halkı ile abdin halkı; ve Hakk'ın halkını hıfzı ile abdin halkını hıfzı aralarındaki farkı beyan ettik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ben bu ârif yaratılış bahsinde, büyük bir sırrı açıkladım ki, ehlullah (Allah dostları) böyle bir sırrın ortaya çıkmasını daima kıskanırlar ve gizlerler. Çünkü kurb-i nevâfil (nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşma) sahibi olan bu tür ehlullah, kendi varlıklarında (vücûdlarında) bir kalıntı (bakıyye) varken, ilâhî sıfatlarla nitelenmeleri (ittisafları) sebebiyle âlemde tasarruf ederler. Ve onların "Bizim varlığımızda (vücudumuzda) hakikatten başka bir şey yoktur; ve bizim tasarrufumuz Hakk'ın tasarrufudur" diye iddia ettiklerinde, onların bu iddiaları için bir reddiye vardır. Çünkü Hakk'ın tasarrufu ile onların tasarrufları arasında fark vardır. Çünkü Hak, yarattığı eşyanın hiçbirinden asla gafil değildir. Halbuki kul (abd) bir şeyden gafil olmasa, diğer şeyden gafil olur. Ve kulun (abdin) yarattığı şeyi koruması (hıfzetmesi) açısından "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) demesi var ise de, kulun (abdin) yarattığı şeyin suretini koruması, Hakk'ın koruması gibi değildir. Bu sebeple kulun (abdin) kendi yaratılmışını (mahlûkunu) koruması açısından "Ene'l-Hak" demesi mutlak değildir. Mutlak olarak "Ene'l-Hak" demek Hakk'a özgüdür. İşte biz Hakk'ın yaratması ile kulun (abdin) yaratması; ve Hakk'ın yarattığını koruması ile kulun (abdin) yarattığını koruması arasındaki farkı açıkladık.

Ma'lûm olsun ki, "halk" dört nevi' üzerinedir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "yaratma" dört çeşittir:

Birincisi: Sırf vehmîdir. Vehim ile kuvve-i hayâliyyede tasvir olunan sûretin hâriçte vücûdu yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi: Sırf vehmîdir. Vehim (sanı, zan) ile hayâl kuvvetinde tasvir edilen sûretin (şekil, biçim) hâriçte (dışarıda) vücûdu (varlığı) yoktur.

İkincisi: Taslît-i himmet ile tasvîr olunan sûrettir ki, bâlâda îzâh olunduğu üzere hâriçte mevcûd olur. Fakat himmet sahibi ondan gāfil olsa madûm olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi: Himmeti yönlendirme ile tasvir olunan sûrettir ki, yukarıda açıklandığı üzere dışarıda mevcut olur. Fakat himmet sahibi ondan gafil olsa yok olur.

Üçüncüsü: Hazarât-ı hamseyi muhît olan ârif-i kâmilin himmetiyle halkettiği şeydir ki, onun sûreti hâriçte mevcûd olur; ve o ârif, o mahlûkun bulunduğu hazretten gāfil olsa bile, müşâhede ettiği hazretteki sûretini hıfzı sebebiyle, gāfil bulunduğu hazretteki sûret dahi mahfûz olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü: Beş ilahî mertebeyi kuşatan insân-ı kâmilin (olgun insan) himmetiyle (manevî gücüyle) yarattığı şeydir ki, onun şekli dışarıda var olur; ve o ârif (Allah'ı bilen kişi), o yaratılanın bulunduğu mertebeden gafil olsa bile, müşâhede ettiği (gözlemlediği) mertebedeki şeklini koruması sebebiyle, gafil bulunduğu mertebedeki şekil de korunmuş olur.

Dördüncüsü: Hakk-ı mutlakın halkettiği halk-ı hakîkîdir; ve Hakk'ın mahlûku olan şey, ale'd-devâm Hakk'ın mahfûzudur. Mahlûkunu hifzetmekte aslâ Hakk'a gaflet târî olmaz. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ )Bakara, 2/255) [Göklerin ve yerin hıfzı O'na ağır gelmez. O öyle Aliyy ve Azîm'dir.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncüsü: Mutlak Hakk'ın yarattığı gerçek yaratmadır; ve Hakk'ın mahlûku olan şey, sürekli olarak Hakk'ın koruması altındadır. Yaratılmışını korumakta Hakk'a asla gaflet ârız olmaz. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (Bakara, 2/255) [Göklerin ve yerin korunması O'na ağır gelmez. O öyle Aliyy (çok yüce) ve Azîm'dir (çok büyük).]

Velhâsıl abdin hıfzı tazammun iledir. Ya'ni abd, müşâhede ettiği hazrette vâki' olan sûreti hifzetmekle, onun zımnında, gāfil olduğu hazretlerdeki sûretleri dahi hifzeder. Fakat Hakk'ın halkettiği şeyi her bir hazrette hıfzetmesi böyle tazammun ile değil, belki ale't-ta’yîndir. Çünkü bir hazretin müşâhedesiyle diğer hazretlerden gāfil değildir. Onun ilmi, eşyânın kâffesi hakkında [6/47] ale's-seviyyedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, kulun korunması, kapsama yoluyladır. Yani kul, müşâhede ettiği hazrette (ilâhî tecellî mahallinde) meydana gelen sûreti (şekli, biçimi) hıfzetmekle, onun içinde, gâfil olduğu hazretlerdeki sûretleri de hıfzeder. Fakat Hakk'ın halkettiği şeyi her bir hazrette hıfzetmesi böyle kapsama yoluyla değil, aksine belirleme yoluyladır. Çünkü bir hazretin müşâhedesiyle diğer hazretlerden gâfil değildir. Onun ilmi, eşyanın tamamı hakkında eşit düzeydedir.

وهذه مَسْأَلَةٌ أُخْبِرْتُ ، أَنَّه ما سَطَرَها أَحَدٌ في كتاب لا أنا ولا غَيْرِي إِلَّا في

هذا الكتاب، فَهِيَ يَتِيمَةُ الوَقْتِ وفَرِيدَتُه ، فإِيَّاك أنْ تَغْفُلَ عَنْهَا، فَإِنَّ الحَضْرَةَ

التي تبقى لك الحُضُورُ فيها مع الصُّورَةِ، مَثَلُها مَثَلُ الكتاب الذي قال الله

فيه : ﴿مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ﴾ ، فهو الجامِعُ لِلْوَاقِع وغير الواقع.

Ve bu bir mes'eledir ki, ben ihbâr olundum. Onu ne ben ve ne de benim gayrım hiçbir kimse, hiçbir kitabda yazmadı; ancak bu kitâb-dadır. Böyle olunca vaktin dürr-i yegânesi ve ferîdesidir. İmdi sakın ki, ondan gafil olmayasın! Zîrâ senin için kendisinde bir sûret ile berâber huzûr ibkā eden hazretin misli, Hak Teâlâ'nın hakkında ﴿مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ﴾ (En'âm, 6/38) [Biz Kitâb'da bir şeyi terketmedik.] buyurduğu kitâbın mislidir. İmdi o kitâb, vâkii ve gayr-ı vâkii câmi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu öyle bir meseledir ki, ben onunla ilgili bilgilendirildim. Onu ne ben ne de benden başkası hiçbir kitapta yazmadı; ancak bu kitaptadır. Böyle olunca o, zamanın eşsiz incisi ve nadide eseridir. Şimdi sakın ondan gafil olma! Çünkü senin için kendisinde bir suretle beraber huzuru kalıcı kılan o hazretin misali, Yüce Allah'ın hakkında "Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık." (En'âm, 6/38) buyurduğu kitabın misalidir. Şimdi o kitap, gerçekleşeni ve gerçekleşmeyeni bir araya getirir.

Ya'ni Hakk'ın mahlûku ile abdin mahlûku; ve Hakk'ın mahlûkunu hıf- zetmesi ile abdin kendi mahlûkunu hifzetmesi arasındaki fark ile abdin Hak'tan mütemeyyiz olması mes'elesi bir mes'eledir ki, cânib-i Hak'tan ben ihbâr olundum. Bu mes’eleyi bu kitâbdan evvelki kitâblarımda ne ben yazdım, ne de benden başkası kitablarında yazdı. Ben ancak onu bu Fusû- su'l-Hikem'de yazdım. Binâenaleyh bu mes'ele vaktin dürr-i yetîmidir ve yegânesidir. Ey ârif, sakın bu mes’eleden gāfil olma! Zîrâ şu hazret ki, sen onda bir sûret ile huzûr üzeresin; ve o hazrette, o sûreti müşâhede edip onu hifzetmekle, mahlûkun olan şeyin sûretlerini hazretlerin cümlesinde hifze- dersin. İşte o hazretin misli, Hak Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'de ما فَرَّطْنَا [6/48] فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ (En'âm, 6/38) ya'ni “Biz Kitâb'da bir şeyi terketmedik" buyurduğu kitâbın, ya'ni levh-i mahfûzun, misli gibidir. Ve o kitâb ezelden vâki' olan şeyi ve el'ân gayr-ı vâki' olan, ebede kadar vâki' olacak şeyi câmi'dir. Binâenaleyh hazarât-ı hamseyi muhît olan ârif, kendi mahlûkunun bir hazrette olan sûretini o hazreti müşâhede etmesi sebebiyle hıfzetmekle, o mahlûkun cemî'-i hazretlerde olan sûretlerini hifzeylemesi ve sûretlerin cümlesi, ârifin müşâhede ettiği hazretteki sûretin zımnında olması husû- sunda, o müşâhede olunan bir hazret, kâffe-i eşyayı câmi' olan “kitâb-ı mübîn” gibidir; ve bir sûret ondan hâriç değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk'ın yarattığı ile kulun yarattığı; ve Hakk'ın yarattığını koruması ile kulun kendi yarattığını koruması arasındaki fark ile kulun Hak'tan ayrılması meselesi, bana Hak tarafından bildirilen bir meseledir. Bu meseleyi bu kitaptan önceki kitaplarımda ne ben yazdım, ne de benden başkası kitaplarında yazdı. Ben ancak onu bu Fusûsu'l-Hikem'de yazdım. Bu sebeple bu mesele, zamanın eşsiz incisidir ve yegânesidir. Ey ârif, sakın bu meseleden gafil olma! Çünkü sen, içinde bir suretle hazır bulunduğun o hazrette; ve o hazrette, o sureti müşahede edip onu korumakla, yarattığın şeyin suretlerini bütün hazretlerde korursun. İşte o hazretin misli, Yüce Allah hazretlerinin Kur'an-ı Kerim'de "ما فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ" (En'âm, 6/38) yani "Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" buyurduğu kitabın, yani levh-i mahfuzun misli gibidir. Ve o kitap, ezelden beri meydana gelen şeyi ve şu an meydana gelmeyen, sonsuza dek meydana gelecek şeyi kapsar. Bu sebeple, beş hazreti kuşatan ârif, kendi yarattığının bir hazrette olan suretini o hazreti müşahede etmesi sebebiyle korumakla, o yaratılanın bütün hazretlerde olan suretlerini koruması ve suretlerin hepsinin, ârifin müşahede ettiği hazretteki suretin içinde olması hususunda, o müşahede edilen bir hazret, bütün eşyayı kapsayan "apaçık kitap" gibidir; ve hiçbir suret ondan dışarıda değildir.

ولا يَعْرِفُ ما قُلْناه إلا من كان قُرْآنًا في نفسه، فإنَّ المُتَّقِي الله يَجْعَل لـه

فُرْقَانًا، وهو مِثْلُ ما ذَكَرْنَاه في هذه المَسْأَلَةِ فيما يَتَمَيَّزُ به العَبْدُ مِن الرَّبِّ،

وهذا الفرقان أرْفَعُ فرقان .

Ve bizim dediğimiz şeyi ancak kendi nefsinde Kur'ân olan kimse bilir. Zîrâ Allah'dan ittikā eden için, Allah Teâlâ furkān kılar. Ve o da, onun sebebiyle abdin Rabb'inden mütemeyyiz olduğu şeyde, bu mes'elede bizim zikrettiğimiz furkān gibidir; ve bu furkān dahi furkā- nın erfaıdır. Malûm olsun ki, taayyün-i evvel ve taayyün-i sânî ve âlem-i ervâh ve âlem-i misâl ve âlem-i şehîdet şerîki ve nazîri olmayan bir vücûd-ı mutla- kın tenezzülünden husûle gelmiş olan merâtib-i i'tibâriyyedir. Ve bu tenezzül dahi celâ ve isticlâda kemâl içindir. Halbuki kemâl-i celâ ve isticlâ bu mertebe-i şehadette [6/49] zuhûr eden insân-ı kâmilin vücûdu ile bi-tamâ- mihâ husûl-pezîr olmuştur. Binâenaleyh “insân-ı kâmil” mertebesi, vücûd-1 mutlakın merâtib-i tenezzülâtının altıncı mertebesi olduğundan, insân-ı kâmil kendi nefsinde kâffe-i hazarâtı câmi' olmuş olur. İşte böyle, hazarât-ı ilâhiyye ve kevniyyenin cümlesini muhît olup sûret-i ilâhiyyeyi ve sûret-i halkıyyeyi cem'etmiş olan insân-ı kâmil, kendi nefsinde Kur'ân olan kim- sedir; ve kâffe-i eşyâyı nefsinde cem'etmiştir; ve eşyâ onun vücûdunda bir- birine merbûttur. Binâenaleyh bir hazretin kâffe-i hazretleri câmi' olması ve o bir hazretten ve o hazretteki sûretten gāfil olmayan bir ârif-i kâmilin, hazretlerin hepsini ve o hazretlerdeki sûretleri hifzetmesi keyfiyetini zevkan bilip müşâhede eden kimse, ancak kendi nefsinde Kur'ân olan kimsedir. Ammâ müttakînin hâline gelince Allah Teâlâ böyle bir ârif-i müttakî için furkān kılar; ya'ni onun kalbine hak ile bâtıl beynini tefrîk edecek bir nûr ilka eder; ve o nûr ile جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) [Hak geldi ve bâtıl zevâle erdi.] hükmünce halkı Hak'tan ayırır. Halbuki “ittikā” dediğimiz şey ayn-ı farktır: Çünkü müttakî olan kimse mahlûkun sıfatını Hakk'a isnâd etmekten hazer ettiğinden Hak'la halk arasını tefrîk eder; ya'ni halk ve Hak için ayrı ayrı birer vücûd isbât eder. İmdi takvânın üç mertebesi vardır: Birincisi: Avâmın takvâsıdır ki, Hakk'ın nehyettiği şeylerden ittikā ve ictinâbdır. İkincisi: Havâssın takvâsıdır ki, kemâlâtı kendi nefsine ve mezâmmı Hakk'a isnâd etmekten ittikādır. Üçüncüsü: Ehassu'l-havâssın takvâsıdır ki, zâten ve sıfaten ve fiilen Hakk'ın vücudundan gayrı bir vücûd isbâtından çekinmektir. [6/50] Ve takvânın bu üç mertebesi makām-ı cem'e vusûlden evveldir, ya'ni seyr fillâhdadır. Ve takvânın bir mertebesi daha vardır ki, bu da "fenâ- dan sonra bekā” vaktinde, ya'ni makām-ı cem’e vâsıl olup “fark”a geldikten sonra olan takvâdır. Ve takvânın her mertebesinde bir furkān, ya'ni Hakk'ı halktan temyîz etmek vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا (Enfâl, 8/29) [Eğer Allah Teâlâdan ittikā ederseniz sizin için bir furkān kılar.] Velâkin kâffe-i merâtibin hakkını îfâ eden vâris-i kâmilin furkānı sâirlerin furkānından erfa'dır, ya'ni yüksektir. Zîrâ bu mertebede &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bizim dediğimiz şeyi ancak kendi nefsinde Kur'ân olan kimse bilir. Çünkü Allah'tan sakınan için, Yüce Allah bir furkān (hak ile bâtılı ayırt etme yeteneği) kılar. Ve o da, kulun Rabb'inden ayrıldığı şeyde, bu meselede bizim zikrettiğimiz furkān gibidir; ve bu furkān dahi furkānın en yücesidir. Bilinmeli ki, taayyün-i evvel (ilk belirginleşme), taayyün-i sânî (ikinci belirginleşme), âlem-i ervâh (ruhlar âlemi), âlem-i misâl (misal âlemi) ve âlem-i şehâdet (görünen âlem), şeriki ve naziri olmayan bir mutlak varlığın tenezzülünden (aşağı inmesinden) husûle gelmiş olan itibari mertebelerdir. Ve bu tenezzül dahi celâ (açığa çıkma) ve isticlâda (açığa çıkarma) kemâl (olgunluk) içindir. Halbuki celâ ve isticlânın kemâli, bu şehâdet mertebesinde zuhûr eden insân-ı kâmilin vücûdu ile tamamen husûl-pezîr olmuştur. Buna göre “insân-ı kâmil” mertebesi, mutlak varlığın tenezzül mertebelerinin altıncı mertebesi olduğundan, insân-ı kâmil kendi nefsinde bütün ilâhî ve kevnî hazretleri (varlık mertebelerini) câmi' olmuş olur. İşte böyle, ilâhî ve kevnî hazretlerin cümlesini kuşatıp ilâhî sûreti ve halkî sûreti cem'etmiş olan insân-ı kâmil, kendi nefsinde Kur'ân olan kimsedir; ve bütün eşyayı nefsinde cem'etmiştir; ve eşya onun vücûdunda birbirine merbûttur. Buna göre bir hazretin bütün hazretleri câmi' olması ve o bir hazretten ve o hazretteki sûretten gâfil olmayan bir ârif-i kâmilin, hazretlerin hepsini ve o hazretlerdeki sûretleri hifzetmesi keyfiyetini zevkan bilip müşâhede eden kimse, ancak kendi nefsinde Kur'ân olan kimsedir. Ammâ müttakînin hâline gelince Yüce Allah böyle bir ârif-i müttakî için furkān kılar; yani onun kalbine hak ile bâtıl arasını tefrîk edecek bir nûr ilka eder; ve o nûr ile جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) [Hak geldi ve bâtıl zevâle erdi.] hükmünce halkı Hak'tan ayırır. Halbuki “ittikā” dediğimiz şey ayn-ı farktır: Çünkü müttakî olan kimse mahlûkun sıfatını Hakk'a isnâd etmekten hazer ettiğinden Hak'la halk arasını tefrîk eder; yani halk ve Hak için ayrı ayrı birer vücûd isbât eder. Şimdi takvânın üç mertebesi vardır: Birincisi: Avâmın takvâsıdır ki, Hakk'ın nehyettiği şeylerden ittikā ve ictinâbdır. İkincisi: Havâssın takvâsıdır ki, kemâlâtı kendi nefsine ve mezâmmı (ayıpları) Hakk'a isnâd etmekten ittikādır. Üçüncüsü: Ehassu'l-havâssın takvâsıdır ki, zâten ve sıfaten ve fiilen Hakk'ın vücudundan gayrı bir vücûd isbâtından çekinmektir. Ve takvânın bu üç mertebesi makām-ı cem'e (bütünlüğe ulaşma makamına) vusûlden evveldir, yani seyr fillâhdadır (Allah'ta seyir halindedir). Ve takvânın bir mertebesi daha vardır ki, bu da "fenâdan sonra bekā” vaktinde, yani makām-ı cem’e vâsıl olup “fark”a (ayrılığa) geldikten sonra olan takvâdır. Ve takvânın her mertebesinde bir furkān, yani Hakk'ı halktan temyîz etmek vardır. Nitekim Yüce Allah buyurur: إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا (Enfâl, 8/29) [Eğer Allah Teâlâdan ittikā ederseniz sizin için bir furkān kılar.] Velâkin bütün mertebelerin hakkını îfâ eden vâris-i kâmilin (kâmil vârisin) furkānı sâirlerin furkānından erfa'dır, yani yüksektir. Çünkü bu mertebede

Hak, cem'iyyet-i ilâhiyyesi ile abdde zâhir; ve abd dahi o cem'iyyete maz- har olduğu hâlde, Hakk'ın vücûb-i zâtîsi, abdin fakr-ı zâtîsi ile tefrîk olu- nur. Ve kendi nefsinde Kur'ân sâhibi olan kâmilin bu furkānı da, abdin Rabb'inden temeyyüzü husûsunda bu mesʼelede zikrolunan furkān gibidir. Velhâsıl ârif "cem" mertebesinde Hak'tan mütemeyyiz değildir. Meselâ de- mir ateşte kıpkırmızı olur; ve ateş sıfatıyla muttasıf olur. Bu hâl demirin ateş ile cem' mertebesidir. Bu mertebede demirle ateşi ayırmak mümkin değildir. Velâkin ârif bu “cem” makāmından “fark” makāmına tenezzül ettikde Hak'la halk arasındaki farkı isbat etmek için sıfât-ı halkıyyeden bir sıfatla, meselâ vücûdda ve taayyünde Hakk'a “iftikār” sıfatı ile muttasıf olup makām-ı ubûdiyyette sâbit-kadem olur. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak, ilâhî bütünlüğü ile kulda görünür; kul da o bütünlüğe mazhar olduğu hâlde, Hakk'ın zâtî zorunluluğu, kulun zâtî fakirliği ile ayırt edilir. Ve kendi nefsinde Kur'an sahibi olan insân-ı kâmilin bu furkānı (ayırt ediciliği) da, kulun Rabb'inden ayrılması hususunda bu meselede zikredilen furkān gibidir. Sözün özü, ârif "cem" (bütünlük) mertebesinde Hak'tan ayrı değildir. Örneğin, demir ateşte kıpkırmızı olur ve ateş sıfatıyla nitelenir. Bu hâl, demirin ateş ile cem mertebesidir. Bu mertebede demirle ateşi ayırmak mümkün değildir. Ancak ârif bu "cem" makamından "fark" (ayrılık) makamına indiğinde, Hak'la halk arasındaki farkı ispat etmek için halka ait sıfatlardan bir sıfatla, örneğin varlıkta ve belirginleşmede Hakk'a "iftikār" (muhtaç olma) sıfatı ile nitelenir ve kulluk makamında sabit-kadem olur. Şiir:

وَوَقْتًا يَكُونُ الْعَبْدُ عَبْدًا بِلَا إِفْكِ فَوَقْتًا يَكُونُ الْعَبْدُ رَبَّا بِلَا شَكٍّ

İmdi bir vakitte abd, bila-şek Rab olur; ve bir vakitte de abd, bilâ-if- tirâ abd olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bir vakitte kul, şüphesiz Rab olur; ve bir vakitte de kul, iftirasız kul olur.

Ya'ni makām-ı ubûdiyyette sâbit-kadem olan insân-ı kâmil, sıfât-ı ilâ- hiyyenin ve niseb-i rubûbiyyenin kâffesine mazhar olmak i’tibâriyle âlemler üzerinde alâ-tarîki'l-hilâfe icrâ-yı rubûbiyyet eder. Ve insân-ı kâmil cemî-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olmak hasebiyle sûret-i ilâhiyye üzeredir. Ni- tekim إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ âdemi kendi sûreti üzerine halketti.] buyurulmuştur. Ve halîfe, müstahlifin sûreti üzeredir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kulluk makamında (Allah'a kul olma mertebesinde) sebat gösteren insân-ı kâmil, ilâhî sıfatların ve rubûbiyet (Rablık) bağıntılarının tamamına mazhar olması itibarıyla âlemler üzerinde halifelik yoluyla rubûbiyet icra eder. Ve insân-ı kâmil, bütün ilâhî isimlerin mazharı olması sebebiyle ilâhî sûret üzeredir. Nitekim, "إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ" [Allah Teâlâ Âdem'i kendi sûreti üzerine halketti.] buyurulmuştur. Ve halife, kendisini halife kılanın sûreti üzeredir.

Ve kezâ vakt olur ki abd, bilâ-iftirâ abd olur. Çünkü insân-ı kâmil vü- cûdda Hakk'a muhtaçtır. Zîrâ vücûd-ı Hak olmasa idi, insân-ı kâmilin taayyünü mevcûd olmaz idi. Binâenaleyh onun vücudunda mutasarrıf olan ancak Haktır; [6/51] ve onun mazharından mutasarrıf olan Haktır. İnsân-ı kâmil ise abd-i mahz olup onun rubûbiyeti ârızî; ve taayyünü ha- sebiyle ubûdiyeti zâtîdir. Meselâ demir ateşte kızınca onun ateşliği ârızî ve demirliği zâtîdir. Yoksa demir demir; ve ateş dahi ateştir. Ne ateş demir olur; ve ne de demir ateş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde, öyle zaman olur ki kul, iftirak etmeksizin kul olur. Çünkü insân-ı kâmil, varlıkta Hakk'a muhtaçtır. Zira Hak'ın varlığı olmasaydı, insân-ı kâmilin taayyünü (belirginleşmesi) mevcut olmazdı. Bu sebeple, onun varlığında tasarruf eden ancak Hak'tır; ve onun mazharından (tecelli ettiği yerden) tasarruf eden Hak'tır. İnsân-ı kâmil ise halis kul olup onun rubûbiyeti (Rab oluşu) ârızî (sonradan olan); ve taayyünü (belirginleşmesi) itibarıyla kulluğu zâtîdir (özden gelen). Örneğin, demir ateşte kızınca onun ateşliği ârızî (sonradan olan) ve demirliği zâtîdir (özden gelen). Yoksa demir demirdir; ve ateş de ateştir. Ne ateş demir olur; ne de demir ateş olur.

وَإِنْ كَانَ رَبَّا كَانَ فِي عِيشَةٍ ضَنْكِ فَإِنْ كَانَ عَبْدًا كَانَ بِالْحَقِّ وَاسِعًا

İmdi abd olursa, Hak'la vâsi' olur; ve Rab olursa, ıyş-ı dıykta olur. Ya'ni insân-ı kâmil, kâh abd ve kâh Rab olur. Abd olduğu vakit, Hak ile geniş olur. Zîrâ onun kalbine Hak sığmıştır; ve bu vakitte sıfât-ı ilâhiyye ile muttasıf bulunmuştur; ve Hakk'ı istihlâf eylemiştir. Kendisi ubûdiyyet-i mahza merkezinde kāim olup onun mazharından zâhir olan tasarruf, hep Hakk'ın tasarrufudur; ve insân-ı kâmil, taayyünü ile âlem-i kevnde ancak Hakk'ın bir âletidir. Binâenaleyh bu hâlde, onda vüs'at olacağı zâhirdir. Fakat Rab olduğu vakitte yaşayışı dar olur. Çünkü rubûbiyet sıfatıyla zâhir olunca, ibâdın rızıklarını vermekle mutâleb olur. Binâenaleyh ba'zı vakit- lerde ityân-ı rızıktan âciz kalmakla yaşayışında darlık olur ve sıkıntı çeker. Zîrâ abdin kudreti arazîdir; Hakk'ın kudreti ile kāimdir. Vücûd, gınâ, fiil, te'sîr ve ifâza Hak için zâtî şeyler olduğu gibi, bunların mukābili bulunan adem, iftikār, infiâl, teessür ve kabûl dahi abd için zâtîdir. Binâenaleyh insân-ı kâmilde iftikār-ı zâtî ile kudret-i arazî ictima' edince kudret-i zâtiy- yenin şânından olan ityân-ı rızk ile mutâleb oldukda, iftikār-ı zâtînin gale- besi hasebiyle bundan âciz olup sıkıntı çeker. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kul olursa, Hak ile genişler; ve Rab olursa, yaşamı darlık içinde olur. Yani insân-ı kâmil, bazen kul ve bazen Rab olur. Kul olduğu zaman, Hak ile genişler. Çünkü onun kalbine Hak sığmıştır; ve bu zamanda ilâhî sıfatlarla nitelenmiş bulunur; ve Hakk'ı halife yapmıştır. Kendisi mutlak kulluk merkezinde ayakta durup onun mazharından ortaya çıkan tasarruf, hep Hakk'ın tasarrufudur; ve insân-ı kâmil, kendi taayyünü (belirginleşmesi) ile oluş âleminde ancak Hakk'ın bir âletidir. Bu sebeple bu hâlde, onda genişlik olacağı açıktır. Fakat Rab olduğu zaman yaşayışı dar olur. Çünkü Rablık sıfatıyla ortaya çıkınca, kulların rızıklarını vermekle yükümlü olur. Bu sebeple bazı zamanlarda rızık vermekten âciz kalmakla yaşayışında darlık olur ve sıkıntı çeker. Çünkü kulun kudreti arızîdir (sonradan kazanılmış); Hakk'ın kudreti ile ayakta durur. Varlık, zenginlik, fiil, tesir ve feyiz vermek Hak için zâtî şeyler olduğu gibi, bunların karşılığı bulunan yokluk, muhtaçlık, etkilenme, üzülme ve kabul etme de kul için zâtîdir. Bu sebeple insân-ı kâmilde zâtî muhtaçlık ile arızî kudret birleşince zâtî kudretin şânından olan rızık vermekle yükümlü olduğunda, zâtî muhtaçlığın üstün gelmesi sebebiyle bundan âciz olup sıkıntı çeker.

فَمِنْ كَوْنِهِ عَبْدًا يَرَى عَيْنَ نَفْسِهِ

وَتَتَّسِعُ الْآمَالُ مِنْهُ بِلَا شَكٍّ

İmdi abd oluşundan dolayı, kendi nefsinin “ayn”ını görür; ve emeller bilâ-şek ondan müttesi' olur. [6/52] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kul oluşundan dolayı, kendi nefsinin tekil hakikatini görür; ve emeller şüphesiz ondan kaynaklanır.

Ya'ni insân-ı kâmil, sıfât-ı ubûdiyyet ile muttasıf olup abd-i mahz olu- şundan dolayı kendi nefsinin “ayn”ını görür. Ya'ni kendi nefsinin acz ve if- tikārını ve belki yokluğunu görür; ve kendi nefsini böyle vasf-ı aslîsi üzeri- ne görünce, onun birtakım emelleri bulunmasından nâşî şübhesiz Hak'tan talebi müttesi' olur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُذَامِ وَالْبَرَضِ وَالْجُنُونِ وَمِنْ سَيِّئِ الْأَسْقَامِ ya'ni "Ey benim Allah'ım, cüzzâm ve baras ve cünûndan ve kötü illetlerden sana sığınırım”255 diyerek sıhhat taleb buyu- rurlar idi. Bu duâ şübhesiz ümmet-i merhûmelerine ta'lîm olmakla beraber ubûdiyyet-i mahza makāmında bulundukları haysiyetle taayyün-i şerîfleri için dahi bir taleb idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), kulluk sıfatlarıyla nitelenmiş olup, sırf kul olmasından dolayı kendi nefsindeki tekil hakikati görür. Yani kendi nefsindeki aczi ve yoksulluğu, hatta yokluğunu görür; ve kendi nefsini böyle asıl vasfı üzerine görünce, onun birtakım emelleri bulunmasından dolayı şüphesiz Hak'tan talebi genişler. Nitekim (a.s.) Efendimiz "اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُذَامِ وَالْبَرَضِ وَالْجُنُونِ وَمِنْ سَيِّئِ الْأَسْقَامِ" yani "Ey benim Allah'ım, cüzzam ve baras ve cinnetten ve kötü illetlerden sana sığınırım" diyerek sıhhat talep buyururlardı. Bu dua şüphesiz merhum ümmetlerine öğretmekle beraber, sırf kulluk makamında bulundukları hasebiyle şerefli taayyünleri (belirginleşmeleri) için dahi bir talep idi.

وَمِنْ كَوْنِهِ رَبًّا يَرَى الْخَلْقَ كُلَّهُ

يُطَالِبُهُ مِنْ حَضْرَةِ الْمُلْكِ وَالمِلْكِ

Ve Rab oluşundan dolayı, hazret-i mülk ve melekûttan halkın kâffe- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Rab oluşundan dolayı, mülk ve melekût âleminden halkın bütün

sini, onu mutâlebe ettiklerini görür. Ya'ni insân-ı kâmil, Hakk'ın halîfesi olduğundan, rubûbiyet ve tasarruf ile zâhir olmakla gerek âlem-i şehîdetin ve gerek âlem-i melekûtun bütün halkı, kendisinden sûrî ve manevî erzâk taleb ederler; ve onların istihkāk ve isti'dâdlarına göre onların erzâk-ı hissiyye ve maʼneviyyelerini vermek bu halîfe üzerine vâcib olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

sini, onu talep ettiklerini görür. Yani insân-ı kâmil, Hakk'ın halifesi olduğundan, rubûbiyet (Rablık) ve tasarruf ile ortaya çıkmakla, gerek şehadet âleminin (görünen âlem) ve gerek melekût âleminin (gayb âlemi) bütün halkı, kendisinden maddî ve manevî rızıklar talep ederler; ve onların hak edişlerine ve yatkınlıklarına göre onların hissî ve manevî rızıklarını vermek bu halife üzerine vacip olur.

لِذَا تَرَى بَعْضَ الْعَارِفِينَ بِهِ يَبْكِي وَيَعْجِزُ عَمَّا طَالَبُوهُ بِذَاتِهِ

Hâlbuki onların istedikleri şeyden zâtı ile âcizdir. İşte bundan dolayı âriflerin ba'zısını bu sebeble, ağlar görürsün. Ya'ni rubûbiyet ve tasarruf ile zâhir olan insân-ı kâmilden halkın taleb ettikleri sûrî ve manevî erzâkı, o insân-ı kâmil, iftikār-ı zâtîsi hasebiyle ityândan âciz olduğu için, dar bir zindegânîye düştükleri sebeb ile, o âriflerin baʼzısını ağlar bir hâlde görürsün. Zîrâ insân-ı kâmil, ubûdiyyet-i mahzasına nazar edip [6/53] sıfat-ı acz ile zuhûrunu gördüğü vakit, rubûbiyetle mutâleb olunca sıkılır. Yoksa cemî'-i umûru Hakk'a tefvîz edip kendisinde fenâ-i küllî hükmü zâhir olduğu vakit, âciz değildir. Çünkü bu vakitte ortada kendisi yoktur; ve onun mazharından tasarruf eden Haktır; ve Hak'ta ise acz yoktur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yirmi ikinci bâbında "Ubûdiyet ile ittisâfın lezzetini, ancak rubûbiyetle muttasıf olup, halkın ona muhtaç olmasından dolayı, âlâm duyan kimse bilir” buyurup, bu husûsta Süleymân (a.s.)ın kıssasını beyân ederler.256 Zîrâ Süleymân (a.s.) mahlûkāta erzâk i'tâsı husûsunda vâki' olan kemâl-i muzâyakasından nâşî, bu emri, Rezzâk-ı hakîkîye tefvîz ve teslîm edip, kendisi nefsinde bir halâvet ve râhat buldu ki, hiçbir halâvet ona tekabül edemez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki onların istedikleri şeyden zâtı ile âcizdir. İşte bundan dolayı âriflerin bazısını bu sebeple ağlar görürsün. Yani, halkın, rubûbiyet (Rablık vasfı) ve tasarruf ile zâhir olan insân-ı kâmilden talep ettikleri maddî ve manevî rızıkları, o insân-ı kâmil, zâtî fakirliği sebebiyle vermekten âciz olduğu için, dar bir yaşama düştükleri sebeple, o âriflerin bazısını ağlar bir hâlde görürsün. Zira insân-ı kâmil, sırf kulluğuna nazar edip [6/53] acz sıfatı ile zuhurunu gördüğü vakit, rubûbiyetle talep edilince sıkılır. Yoksa bütün işleri Hakk'a havale edip kendisinde küllî yokluk hükmü zâhir olduğu vakit, âciz değildir. Çünkü bu vakitte ortada kendisi yoktur; ve onun mazharından tasarruf eden Hak'tır; ve Hak'ta ise acz yoktur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yirmi ikinci bâbında "Kulluk ile vasıflanmanın lezzetini, ancak rubûbiyetle vasıflanıp, halkın ona muhtaç olmasından dolayı, acı duyan kimse bilir” buyurup, bu hususta Süleymân (a.s.)ın kıssasını beyan ederler. Zira Süleymân (a.s.) mahlûkata rızık verme hususunda meydana gelen tam sıkıntısından dolayı, bu emri, hakiki Rezzâk'a havale ve teslim edip, kendisi nefsinde öyle bir tatlılık ve rahatlık buldu ki, hiçbir tatlılık ona karşılık gelemez.

فَتَذْهَبُ بِالتَّعْلِيقِ فِي النَّارِ والسَّبْكِ فَكُنْ عَبْدَ رَبِّ لَا تَكُنْ رَبَّ عَبْدِهِ

İmdi sen, Rabb'in abdi ol; O'nun abdinin Rabb'i olma! Tâ ki taʼlîk sebebiyle nâra ve erimeğe gidesin. Bu hitâb üç mertebe erbâbına da şâmildir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen, Rabbinin kulu ol; O'nun kulunun Rabbi olma! Tâ ki, bağımlılık sebebiyle ateşe ve erimeye gidesin. Bu hitap, üç mertebe sahiplerine de şâmildir:

1-Hilafeti sebebiyle rubûbiyet ve tasarruf ile zâhir olan insân-ı kâmile- dir. Bu sûrette, “nâr”dan murâd nâr-ı aczdir. Nitekim bâlâda ubûdiyyet-i mahzasına nazar edip sıfat-ı acz ile zuhûrunu gördüğü vakit rubûbiyetle mutâleb olunca sıkılıp ağladığı zikredilmiş idi. Maahâzâ bu ârif fenâ-i küllî hükmüne nazaran maʼzûrdur. Çünkü ortada kendisi yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1-Hilafeti sebebiyle rubûbiyet (Rablık) ve tasarruf ile ortaya çıkan insân-ı kâmildir. Bu şekilde, "nâr"dan kasıt acizlik ateşidir. Nitekim yukarıda, sırf kulluğuna bakıp acizlik sıfatıyla ortaya çıkışını gördüğü zaman, rubûbiyetle (Rablık ile) sorumlu tutulunca sıkılıp ağladığı zikredilmişti. Bununla birlikte bu ârif (bilen kişi), küllî fenâ (tamamen yok olma) hükmüne göre mazurdur. Çünkü ortada kendisi yoktur.

2-İnsân-ı kâmilin mâdûnu olup tasarrufa me'mûr olmadıkları hâl- de, bazı sıfât-ı ilâhiyye ile muttasıf olduklarından, bakāyâ-yı nefislerinin takāzâsı hasebiyle, kendilerinden tasarruf ve rubûbiyete müteallik ba'zı ef'âl sâdır olan zevâttır. Bu sûrette "nâr”dan murâd, [6/54] nâr-ı mahrû- miyyettir. Zîrâ sâlik, tasarruf kaydına mübtelâ oldukça cemâl-i vahdetten mahrûm ve mahcûbdur. Onda henüz zevk-i isneyniyyet vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2-İnsân-ı kâmilin aşağısında olup tasarrufa (evrendeki işlere müdahale etmeye) görevli olmadıkları hâlde, bazı ilâhî sıfatlarla nitelenmiş olduklarından, nefislerinin kalıntılarının gerektirmesi sebebiyle, kendilerinden tasarruf ve rubûbiyete (Rablık vasfına) ilişkin bazı fiiller sâdır olan (ortaya çıkan) kişilerdir. Bu durumda "nâr"dan (ateşten) kasıt, mahrumiyet ateşidir. Çünkü sâlik (Hakk Yolcusu), tasarruf kaydına (evrene müdahale etme düşüncesine) tutulmuş oldukça vahdet (birlik) güzelliğinden mahrum ve perdelidir. Onda henüz ikilik zevki vardır.

3-Bu sınıfın mâdûnunda olan nefis ve ağrâz sâhibleridir ki, sıfât-ı beşe- riyyeden hiçbirisini terketmemiş oldukları hâlde Firʼavn gibi halk üzerinde tasarruf ve rubûbiyetle zâhir olmağa kıyâm ederler. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3-Bu sınıfın altında olanlar, nefis ve arzulara sahip olanlardır ki, beşerî sıfatlardan hiçbirini terk etmemiş oldukları hâlde, Firavun gibi halk üzerinde tasarruf etmeye ve ilahlık taslamaya kalkışırlar. Beyit:

نفس ملعون کمتر از فرعون نیست

ليك اين را عون و آن را عون نیست

Tercüme: “Mel'ûn olan nefis Firʼavn'dan kemter değildir. Fakat bunun avni vardır, onun avni yoktur."257 Ya'ni Fir'avn mülk ile beraber da'vâ-yı rubûbiyyet etti. Nefis ise mülksüz davâ-yı rubûbiyyet eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Melun olan nefis, Firavun'dan daha aşağı değildir. Fakat bunun (nefsin) bir yardımı vardır, onun (Firavun'un) yardımı yoktur." Yani Firavun, mülk ile birlikte rablik davasında bulundu. Nefis ise mülksüz olarak rablik davasında bulunur.

Binâenaleyh bu gibi erbâb-ı nüfûs hakkındaki “nâr”dan murâd, dün- yâda enva-ı azab ile, âhirette malûm olan azâb-ı âteştir. Nitekim hadîs-i kudside buyurulur ki: العَظَمَةُ إِزَارِي وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي فَمَنْ نَازَعَنِي فِيهِمَا أَدْخَلْتُ النَّارَ ya'ni "Azamet benim izârım ve Kibriyâ ise ridâmdır. Kim ki benden bu iki- sini nez' ederse nâra idhâl ederim."258 وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَامِ (Yûnus, 10/25) [Allah Teâlâ sizi dârü's-selâma davet eder.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, bu gibi nefis sahipleri hakkındaki "ateş"ten kasıt, dünyada çeşitli azaplar ile ahirette bilinen ateş azabıdır. Nasıl ki kudsî hadiste buyurulur: العَظَمَةُ إِزَارِي وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي فَمَنْ نَازَعَنِي فِيهِمَا أَدْخَلْتُ النَّارَ yani "Azamet benim izârım (alt giysim) ve Kibriyâ (büyüklük) ise ridâmdır (üst giysim). Kim ki benden bu ikisini çekip alırsa, onu ateşe sokarım." وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَامِ (Yûnus, 10/25) [Yüce Allah sizi esenlik yurduna davet eder.]

## [Mesnevî:]

Sivrisineğin Süleymân (a.s.)a müracaatla rüzgârdan şikâyet etmesi üzerine, o hazretin mütezallim olan sivrisineğe hasmını dîvân-ı hükme ihzâr etmesini emir buyurduğuna dâir olan Mesnevî-i Şerîf'in üçüncü cildinde vâki' ebyât-ı şerîfedir.259 Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sivrisineğin Süleyman'a (a.s.) başvurarak rüzgârdan şikâyet etmesi üzerine, o hazretin şikâyetçi olan sivrisineğe düşmanını mahkemeye getirmesini emrettiğine dair olan Mesnevî-i Şerîf'in üçüncü cildinde geçen şerefli beyitlerdir. Mesnevî:

امر حق باید که از جان بشنوی [6/55] پس سلیمان گفت ای زیبا دوی

مشنو از خصمی تو بی خصمی دگر حق بمن گفتست هان ای دادور

حق نیاید پیش حاکم در ظهور

تا نیاید هر دو خصم اندر حضور

هان و هان بی خصم قول او مگیر خصم تنها گر بر آرد صد نفیر

خصم خود را رو بیاور سوى من

من نيارم روز فرمان تافتن

Tercüme: "Süleymân (a.s.) sivrisineğe dedi ki: Ey güzel sesli, Hakk'ın emrini candan dinlemen lâzımdır. Hak bana buyurmuştur ki: Ey âdil sen, diğer hasım olmaksızın bir hasmı dinleme! Her iki hasım huzûra gelmedikçe hâkimin önünde hak zuhûra gelmez. Hasım yalnız olduğu hâlde eğer yüz nefîr getirse, sakın sakın hasımsız onun sözünü tutma! Ben onun emrinden yüz çeviremem. Git, hasmını benim cânibime getir!" Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Süleyman (a.s.) sivrisineğe dedi ki: "Ey güzel sesli, Hakk'ın emrini candan dinlemen gerekir. Hak bana buyurmuştur ki: 'Ey adil sen, diğer hasım olmaksızın bir hasmı dinleme! Her iki hasım huzura gelmedikçe hâkimin önünde hak ortaya çıkmaz. Hasım yalnız olduğu hâlde eğer yüz nefîr (tanık) getirse, sakın sakın hasımsız onun sözünü tutma!' Ben onun emrinden yüz çeviremem. Git, hasmını benim tarafıma getir!" Mesnevî:

خصم من باد است و او در حکم تست گفت قول تست برهان درست

پشه افغان کرد از ظلمت بیا بانگ زد آن شه که ای باد صبا

پاسخ خصم و بکن دفع عدو هين مقابل شو بخصمت رو برو

پشه بگرفت آن زمان راه گریز

باد چون بشنید آمد تیز تیز

باش تا بر هر دو رانم من قضا پس سلیمان گفت ای پشه کجا

گفت ای شه مرگِ من از بود اوست خود سیاه این روز من از دود اوست

او چو آمد من کجا یابم قرار

کو بر آرد از نهاد من دمار

[6/56] Tercüme: “Sivrisinek dedi: Senin sözün burhân-ı sahîhdir. Benim hasmım rüzgârdır; o da senin hükmündedir. O şâh: Ey bâd-ı sabâ, sivrisinek senin zulmünden efgān eyledi, gel! diye çağırdı. Âgâh ol, hasmına mukābil ol ve hasmına cevâb verip adüvvü def'et! Rüzgâr Süleymân (a.s.) ın emrini işitti. Çabuk çabuk geldi. Sivrisinek o zaman firâr yolunu tuttu. Sonra Süleymân dedi: Ey sivrisinek nerdesin? Sabret, tâ ki ben her ikinizin üzerine kazâ süreyim. Sivrisinek Süleymân (a.s.)a dedi: Ey şâh, benim ölü- müm onun vücûdundandır. Benim günümün karası onun dumanından- dır. O gelince ben nerede karar bulurum? Zîrâ o benim tabîatımdan helâk getirir." Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sivrisinek dedi: "Senin sözün doğru bir delildir. Benim düşmanım rüzgârdır; o da senin hükmündedir." O şah: "Ey sabah rüzgârı, sivrisinek senin zulmünden feryat etti, gel!" diye çağırdı. "Uyanık ol, düşmanına karşı dur ve düşmanına cevap verip düşmanı def et!" Rüzgâr Süleyman (a.s.)'ın emrini işitti. Çabucak geldi. Sivrisinek o zaman kaçma yolunu tuttu. Sonra Süleyman dedi: "Ey sivrisinek, neredesin? Sabret, tâ ki ben her ikinizin üzerine hüküm vereyim." Sivrisinek Süleyman (a.s.)'a dedi: "Ey şah, benim ölümüm onun varlığındandır. Benim günümün karası onun dumanındandır. O gelince ben nerede karar bulurum? Çünkü o benim tabiatımdan helak getirir." Mesnevî:

چون خدا آید شود جوینده لا

همچنین جویای درگاه خدا

Tercüme: “Dergâh-ı Huda'yı taleb eden böyledir. Vaktâki Hudâ gelir, tâlib "la" olur." Ya'ni tâlib-i Hak olan sâliklerin hâli de böyledir. Vaktâki Hak, tecel- liyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyye ve zâtiyyesi ile sâlike tecellî buyura, artık o sâlikin sıfât-ı beşeriyyesi fânî ve yok olur. Onun yerine sıfât-ı ilâhiyye kāim bulunur. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dergâh-ı Huda'yı talep eden böyledir. Vaktâki Huda gelir, talip "la" olur. Yani Hakk'ı talep eden Hakk Yolcularının hâli de böyledir. Vaktâki Hak, esmâî (isimlerine ait), sıfâtî (sıfatlarına ait) ve zâtî (zâtına ait) tecellîleri (yansımaları) ile Hakk Yolcusuna tecellî buyurur, artık o Hakk Yolcusunun beşerî sıfatları fânî olur ve yok olur. Onun yerine ilâhî sıfatlar kâim bulunur. Mesnevî:

ليك ز اول آن بقا اندر فناست گر چه آن وصلت بقا اندر بقاست

Tercüme: "Gerçi o vuslat bekā içinde bekādır. Velâkin ibtidâdan o bekā fenâ içindedir." Ya'ni sâlikin muktezâ-yı taayyünü olarak birtakım sıfât-ı beşeriyyesi vardır; ve bu taayyünü hasebiyle Hakk'ın gayrıdır. Vaktâki bu taayyünün muktezâsı bulunan o sıfât fânî olur, o sâlikin hakîkati olan Hak, onda kendi sıfatıyla zâhir olur. Ve bu, ittisâlsiz ve infisâlsiz bir vuslattır ki, bekā içinde bekādır. Velâkin o bekā abdin sıfatından fânî olması hâlinin içinde- dir. [6/57] Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Gerçi o vuslat, bekâ içinde bekâdır. Aksine başlangıçtan o bekâ, fenâ içindedir." Yani Hakk Yolcusu'nun taayyününün (belirleniminin) gereği olarak birtakım beşerî sıfatları vardır; ve bu taayyünü sebebiyle Allah'tan başkadır. Ne zaman ki bu taayyünün gereği olan o sıfatlar fânî olur, o Hakk Yolcusu'nun hakikati olan Hak, onda kendi sıfatıyla ortaya çıkar. Ve bu, bitişmesiz ve ayrılmasız bir vuslattır ki, bekâ içinde bekâdır. Aksine o bekâ, kulun sıfatından fânî olması hâlinin içindedir. [6/57] Mesnevî:

نیست گردد چون کند نورش ظهور

سایهایی که بود جویای نور

Tercüme: “Talib-i nûr olan sâyeler, onun nûru zuhûr ettikde yok olur.” Bu beyt-i şerîf hem vücûd-ı kevnîyi ve hem de fenâyı müş'irdir. Şöyle ki, gölgeler nûrun tâlibidir. Zîrâ nûr-i âfitâb olmasa gölge zâhir olmaz. Zîrâ zulmet, sâyenin zuhûrunu mâni'dir. Binâenaleyh vücûdât-ı kevniyye zuhûrda nûr-i vücûd-ı Hakk'a muhtaçtır. Fakat yere düşen bir cismin sâye- si üzerine nûr-i âfitâb vâki' olsa, sâyenin vücûdu kalmaz. Bunun gibi abdin vücûd-ı müteayyininden zâhir olan birtakım sıfât, şems-i zâtın tecellîsiyle mahvolur; ve artık mevcûd olan onun nûrudur. Abdin âsârı ise fânîdir. Mesnevî: Tercüme: "O sâlik baş verici olunca, akıl ne vakit kalır? “Vech-i Hakk'ın gayrı her bir şey hâliktir” (Kasas, 28/88). &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Işık arayan gölgeler, o ışık ortaya çıktığında yok olur." Bu şerefli beyit hem kevnî varlığı (oluşsal varlığı) hem de fenayı (yok olmayı) işaret eder. Şöyle ki, gölgeler ışığın arayıcısıdır. Çünkü güneş ışığı olmasa gölge ortaya çıkmaz. Çünkü karanlık, gölgenin ortaya çıkmasına engeldir. Bu sebeple kevnî varlıklar (oluşsal varlıklar) ortaya çıkmakta Hakk'ın varlık ışığına muhtaçtır. Fakat yere düşen bir cismin gölgesi üzerine güneş ışığı düşse, gölgenin varlığı kalmaz. Bunun gibi, kulun belirli varlığından ortaya çıkan birtakım sıfatlar, Zât güneşinin tecellisiyle (ortaya çıkışıyla) mahvolur; ve artık var olan, O'nun ışığıdır. Kulun eserleri ise fânidir (yok olucudur). Mesnevî: Tercüme: "O sâlik (Hakk Yolcusu) baş verici olunca, akıl ne zaman kalır? 'O'nun (Allah'ın) Zât'ından başka her şey yok olucudur.' (Kasas, 28/88)."

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ عقل کی ماند چو باشد سر ده او

Ya'ni sâlik, başı makāmında olan varlığını, vücûd-ı Hak muvâcehesinde fânî kılınca hiç akıl kalır mı? Zîrâ Hakk'ın zâtının gayrı her şey helâk olur. Ve akıl ise eşyâdan bir şeydir. Binâenaleyh o da hâlikîn zümresine dâhildir. Bizim varlık dediğimiz şey, bu müteayyin olan vücûdumuzdur. Halbuki onlar, esmâ-i ilâhiyyenin sûretleri olan a'yân-ı sâbitenin sûretleridir; ve bi- zim sûretlerimiz ile müteayyin olan ancak vücûd-ı Haktır. Böyle olunca bizim vücudumuzun istiklâli yoktur. Belki vücûd-ı Hakk'a muzâf olan bir vücûd-ı itibârîdir. Bu izâfî olan vücûdlar ise buz gibi eriyip dâimâ helâk olmada ve Hakk'ın zâtı bâkî kalmaktadır; ve emr-i helâkte, sûrî ve manevî olan mevcûdât müsâvîdir. Binâenaleyh akıl dediğimiz vücûd-ı manevî dahi helâk olur. [6/58] Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk Yolcusu, başı makamında olan varlığını, Hakk'ın varlığı karşısında yok edince hiç akıl kalır mı? Çünkü Hakk'ın zâtından başka her şey helâk olur. Akıl ise eşyadan bir şeydir. Bu sebeple o da helâk olanlar zümresine dâhildir. Bizim varlık dediğimiz şey, bu belirli olan varlığımızdır. Halbuki onlar, ilâhî isimlerin suretleri olan sabit hakikatlerin suretleridir; ve bizim suretlerimizle belirli olan ancak Hakk'ın varlığıdır. Böyle olunca bizim varlığımızın bağımsızlığı yoktur. Aksine, Hakk'ın varlığına bağıntılı olan itibârî bir varlıktır. Bu izafî olan varlıklar ise buz gibi eriyip daima helâk olmaktadır; ve Hakk'ın zâtı bâkî kalmaktadır. Helâk olma işinde, maddî ve manevî olan varlıklar eşittir. Bu sebeple akıl dediğimiz manevî varlık dahi helâk olur. [6/58] Mesnevî:

هستی اندر نیستی خود طرفه ایست هالك آيد پيش و جهش هست و نیست

Tercüme: “Onun zâtı indinde, hâlik, mevcûd ve madûm gelir. Yokluk içinde varlık ise acîbdir." Ya'ni hâlik olan bu suver-i kevniyye, Hakk'ın vech-i bâkîsi huzûrun- da, hem mevcûd ve hem de madûm olur. Taayyünâtın mevcûd oluşu, vü- cûd-ı Hakk'ın tenezzülâtından dolayı, esmâsının birer libâs-ı kesîfe bürü- nüp, yine vücûd-ı Hakla zâhir olmasıdır ki, ism-i Zâhir'in muktezâsıdır. Madûm oluşu dahi, bu taayyünâtın bozulup mahv ve müstehlek bulun- masıdır. Bu tenezzülâttan dolayı Hakk'ın zâtına aslâ tagayyür ârız değildir. Meselâ buhâr tekâsüf edince su olur; ve su tekâsüf edince buz olur. Suyun ve buzun vücûdu buhârın vücûdudur. Buz eriyince su; ve su tebahhur edince yine buhâr olur. Binâenaleyh buzun şânı helâktir. Halbuki hâlik olan buz, buhârın indinde hem mevcûd ve hem de madûm gelmiştir; ve onun şânı yokluk içinde varlıktır. Maahâzâ bu nüzûl ve urûcda buhârın zâtı mütegayyir değildir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Onun zâtı katında, yaratılmış olan, var ve yok hükmündedir. Yokluk içinde varlık ise şaşırtıcıdır." Yani, yaratılmış olan bu kevnî sûretler (oluş âlemindeki biçimler), Hakk'ın bâkî (kalıcı) vechi huzurunda, hem var hem de yok olurlar. Taayyünâtın (belirginleşmelerin) var oluşu, Hakk'ın varlığının tenezzülâtından (aşağı inişlerinden) dolayı, isimlerinin birer yoğun elbiseye bürünüp, yine Hakk'ın varlığıyla ortaya çıkmasıdır ki, bu, Zâhir isminin gereğidir. Yok oluşu ise, bu taayyünâtın bozulup yok olması ve eriyip gitmesidir. Bu tenezzülâttan dolayı Hakk'ın zâtına asla değişim arız olmaz (ilişmez). Örneğin, buhar yoğunlaşınca su olur; ve su yoğunlaşınca buz olur. Suyun ve buzun varlığı, buharın varlığıdır. Buz eriyince su; ve su buharlaşınca yine buhar olur. Bu sebeple buzun özelliği helâk olmaktır. Halbuki yaratılmış olan buz, buharın katında hem var hem de yok hükmündedir; ve onun özelliği yokluk içinde varlıktır. Bununla birlikte, bu iniş ve çıkışta buharın zâtı değişime uğramaz. Mesnevî:

چون قلم اینجا رسیده شد شکست اندرین محضر خردها شد از دست

Tercüme: “Bu mahzarda akıllar elden gitti; kalem buraya gelince kırıldı.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mahzarda akıllar elden gitti; kalem buraya gelince kırıldı.
