# Kelime-i İsmâiliyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-ismailiyye
**Sayfa:** 34

---

بسم الله الرحمن الرحيم &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

## [KELİME-İ İSMÂÎLİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ ALİYYE'NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

"Hikmet-i aliyye”nin Kelime-i İsmâîliyye'ye müstenid olmasının sebebi budur ki, Hak Teâlâ İsmail (a.s.)ı ism-i “Aliyy”e mazhar kıldı. Onun için himmeti âlî olup, Hakk'a karşı uhûd-ı sabıka ve lâhikasında va'dine vefâ ederek, ibrâz-ı sadâkat eyledi. Nitekim Hak Teâlâ onun hakkında وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا (Meryem, 19/50) [Onlar için dillerde yüksek, doğru bir senâ nasîb kıldık.] buyurmuştur; ve bu ülüvv-i mertebesinden dolayı Rabb'i indinde marzî oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Yüce hikmet"in İsmail Kelimesi'ne dayanmasının sebebi şudur ki, Yüce Allah İsmail'i (a.s.) "Aliyy" ismine mazhar kıldı. Bu sebeple onun himmeti yüce olup, Hakk'a karşı önceki ve sonraki ahitlerinde vaadine vefa göstererek sadakatini ortaya koydu. Nitekim Yüce Allah onun hakkında وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا (Meryem, 19/50) [Onlar için dillerde yüksek, doğru bir senâ nasîb kıldık.] buyurmuştur; ve bu yüce mertebesinden dolayı Rabbi katında rızaya erişti.

Yahud İsmâîl (a.s.) zât-ı câmianın mazharı olan ve ulüvv-i zât sâhibi bulunan Nebîmiz (s.a.v.) Efendimiz'in rûhâniyetini hâmil olduğu için, "hikmet-i aliyye” bu kelimeye mukārin kılındı. Ve “Aliyy” esmâ-i zâttan bir isim olduğundan Cenâb-ı Şeyh (r.a.) onların hikmetinde, zât hasebiyle, o ismin ahadiyetini; ve esmâ ve sıfât hasebiyle de külliyetini beyâna şürû' buyurdu; ve ism-i Aliyy İsmail (a.s.)ın Rabb-i hâssı olup, ondan râzı ol- duğu gibi, mevcûdâttan her bir mevcûdu terbiye eden esmâ-i ilâhiyyeden her birisinin dahi kendi merbûb ve mazharlarından râzı bulunduğunu bu fass-ı münîfde beyân eyledi. [7/2] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yahut İsmâîl (a.s.) zât-ı câmianın (tüm isim ve sıfatları kendinde toplayan zâtın) mazharı olan ve yüce bir zâta sahip bulunan Nebîmiz (s.a.v.) Efendimiz'in ruhanîyetini taşıdığı için, "hikmet-i aliyye" (yüce hikmet) bu kelimeye yakın kılındı. Ve "Aliyy" zâta ait isimlerden bir isim olduğundan Cenâb-ı Şeyh (r.a.) onların hikmetinde, zât itibarıyla, o ismin birliğini; ve isimler ve sıfatlar itibarıyla da külliyetini (kapsayıcılığını) açıklamaya başladı; ve Aliyy ismi İsmâîl (a.s.)'ın özel Rabbi olup, ondan razı olduğu gibi, varlıklardan her bir varlığı terbiye eden ilâhî isimlerden her birisinin dahi kendi terbiye ettiği ve mazharı olduğu varlıklardan razı bulunduğunu bu aydınlatıcı fassda (bölümde) açıkladı.

اعْلَمْ أَنَّ مُسَمَّى اللَّهِ أَحَدِيُّ بِالذَّاتِ كُلُّ بِالأَسْمَاءِ.

Ma'lûm olsun ki, muhakkak müsemmâ-yı Allâh, zât ile ahadî, esmâ ile külldür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, muhakkak ki Allah isminin işaret ettiği Zât, özü itibarıyla tektir, isimleri itibarıyla ise bütündür.

می زنی دستی بر آن کوزه چرا تا شناسی از طنین اشکسته را بانگ چاووشست پیشش میرود بانگ اشکسته دیگرگون می بود بانگ می آید که تعریفش کند همچو مصدر فعل تصريفش کند &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir el vuruyorsun o testiye, neden? Kırık olanı sesinden tanımak için. Önünde çavuşun sesi gidiyor, kırık olanın sesi başka türlüdür. Ses geliyor ki onu tanımlasın, fiilin mastarını tasrif ettiği gibi.

Tercüme ve îzâh: Hz.Yezdân Nebiyy-i zîşâna mahall-i sevk-i kelâmda, ehl-i nifâktan pek kolay bir nişân beyân buyurdu. Şöyle ki: Eğer münafık, sûrette mücessem ve latîf ve bülend olsa da, sen onu elbette lahn-i kavilde anlar ve onun üslûb-ı kelâmından nasıl bir adam olduğunu tanırsın. Sen topraktan mamûl bardağı satın aldığın vakit, ey müşteri, onu tecrübe eder- sin. O bardağın üzerine bir el vurursun, niçin? Çatlak mıdır, değil midir anlamak için. Zîrâ çatlak olan bardağın sesi başka türlü olur. Sadâ, onun önde giden çavuşun sadâsıdır. Ya'ni bu sadâ pâdişâhın teşrîfini ihbâren önde giden nakîbin sadâsına benzer. Zîrâ müşteri çanak çömlek nev'inden mü- bâyaa edeceği şeye evvelen, tın tın [diye] eliyle vurur. Ve o sadâ, önde giden çavuşun sadâsı gibidir. İşte bunun gibi bâtını fâsid olan kimseden dahi sadâ gelir ki, o kimseyi tarîf eder. Bu hâl, kendisini fiil tasrîf eden masdara benzer; ya'ni sadâ fiil menzilesindedir. Fiil masdarı nasıl ki mâzî, muzâri', fâil, mef'ûl vesâire sîgalarla tasrîf ederse, sadâ dahi çatlakla çatlak olmayanı öylece tasrîf eder. Ve ilm-i sarfda mukarrerdir ki, eğer fiil, “kāim” ism-i fâili gibi, muallel olursa onun masdarını dahi “kıyâmen" (قِيَامًا) sûretinde taʼlîl ederler. Ve eğer fiil muallel değilse, masdarda dahi taʼlîl vâki' olmaz. “Kāveme ve kıvâmen" (قَاوَمَ وَقِوَامًا) gibi. Binâenaleyh fiilin masdarını tasrîf ettiği zâhir olur. وَاللَّهُ يَدْعُوا إِلَى دَارِ السَّلَامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ [Allah Teâlâ selâmet yurduna dâvet eder ve dilediğini sırât-ı müstakîme hidâyet buyurur. (Yûnus, 10/25)] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve izah: Yüce Allah, şanlı peygambere (a.s.) sözün akışına uygun bir yerde, münafıklardan çok kolay bir işaret bildirdi. Şöyle ki: Eğer münafık, görünüşte cisimleşmiş, latif ve yüce olsa da, sen onu elbette sözündeki yanlıştan anlar ve onun konuşma üslubundan nasıl bir adam olduğunu tanırsın. Sen topraktan yapılmış bardağı satın aldığın zaman, ey müşteri, onu tecrübe edersin. O bardağın üzerine elinle vurursun, niçin? Çatlak mıdır, değil midir anlamak için. Çünkü çatlak olan bardağın sesi başka türlü olur. Ses, onun önde giden çavuşun sesidir. Yani bu ses, padişahın teşrifini haber veren önde giden nakibin sesine benzer. Çünkü müşteri, çanak çömlek türünden satın alacağı şeye önce, "tın tın" diye eliyle vurur. Ve o ses, önde giden çavuşun sesi gibidir. İşte bunun gibi, bâtını bozuk olan kimseden dahi bir ses gelir ki, o kimseyi tarif eder. Bu hâl, kendisini fiil tasrif eden masdara benzer; yani ses fiil mertebesindedir. Fiil masdarı nasıl ki geçmiş zaman, geniş zaman, fail, mef'ul ve benzeri kiplerle tasrif ederse, ses dahi çatlakla çatlak olmayanı öylece tasrif eder. Ve sarf ilminde sabittir ki, eğer fiil, "kâim" ism-i faili gibi, illetli olursa onun masdarını dahi "kıyâmen" (قِيَامًا) şeklinde illetli yaparlar. Ve eğer fiil illetli değilse, masdarda dahi illetli yapma meydana gelmez. "Kâveme ve kıvâmen" (قَاوَمَ وَقِوَامًا) gibi. Bu sebeple fiilin masdarını tasrif ettiği açıkça görülür. وَاللَّهُ يَدْعُوا إِلَى دَارِ السَّلَامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ [Allah Teâlâ selâmet yurduna dâvet eder ve dilediğini sırât-ı müstakîme hidâyet buyurur. (Yûnus, 10/25)]

İbtida: 13 Mart 1332, Cümâde'l-ûla 1334 [26 Mart 1916], Pazar sabâhı &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk olarak: 13 Mart 1332, Cemâziyelevvel 1334 [26 Mart 1916], Pazar sabahı

İntihâ: 14 Cümâde'l-âhire 1334 ve 4 Nisan 1332 [17 Nisan 1916], Pazartesi gecesi, saat 3.30 Ya'ni "Allah" tesmiye olunan “vücûd”un zâtında hiçbir vech ile kesret yoktur. Belki o vücûd, zât ile ahaddir; ve zât-ı ahadiyyet tecellîden müber- râdır; çünkü âlemlerden ganîdir. Ve bu zât için vücûh-ı gayr-ı mütenâhiye vardır ki, esmâ ve sıfatı muktezî olan “ulûhiyet” o vücûhu cem'eder. İmdi hazret-i ilâhiyye kâffe-i sıfât ve esmâ ile beraber “zât”tan ibaret olduğun- dan, esmâ ve sıfâta nazaran küll-i mecmûîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İntihâ: 14 Cemâziyelâhir 1334 ve 4 Nisan 1332 [17 Nisan 1916], Pazartesi gecesi, saat 3.30 Yani "Allah" diye adlandırılan varlığın zâtında hiçbir şekilde çokluk yoktur. Aksine o varlık, zât itibarıyla tektir; ve ahadiyet zâtı, tecelliden (ortaya çıkmaktan) uzaktır; çünkü âlemlerden münezzehtir (ihtiyaçsızdır). Ve bu zât için sonsuz veçheler (yönler) vardır ki, esmâ (isimler) ve sıfatları gerektiren ilâhlık, o veçheleri toplar. Şimdi ilâhî hazret (Allah'ın yüce varlığı), bütün sıfatlar ve isimlerle beraber zâttan ibaret olduğundan, esmâ ve sıfatlara göre küllî bir toplamdır.

Misal: “Akıl” dediğimiz şey bir ma’nâdır ki, zâtında aslâ kesret yoktur; zât ile ahadîdir. “Akıl” olabilmek için, nefs-i emirde, âsârda mütecellî ol- masına lüzûm yoktur. Ásârda zâhir olsa da, olmasa da, zâtında yine akıldır. Binâenaleyh âsârdan müstağnîdir. Fakat onun şuûnât-ı nâmütenâhiyesi vardır ki, onları zâtında cemʼetmiştir. Devr-i Âdem'den bu âna kadar zuhûr etmiş ve bundan sonra da zuhûr edecek olan âsâr-ı muhtelifesi itibariyle o ma'nâ külldür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: "Akıl" dediğimiz şey, özünde asla çokluk bulunmayan, özü itibarıyla tek olan bir anlamdır. "Akıl" olabilmek için, gerçekte, eserlerde tecelli etmesine gerek yoktur. Eserlerde görünse de görünmese de, özünde yine akıldır. Bu sebeple eserlerden müstağnîdir (bağımsızdır). Fakat onun sonsuz halleri, oluşları vardır ki, onları özünde toplamıştır. Âdem devrinden bu ana kadar ortaya çıkmış ve bundan sonra da ortaya çıkacak olan çeşitli eserleri itibarıyla o anlam bütündür.

وَكُلُّ مَوْجُودٍ فَما له من الله إلا ربُّه خاصَّةً، يَسْتَحِيلُ أنْ يكون له الكل.

Her bir mevcûd için, Allah'dan, hâssaten onun Rabb'inin gayrısı yok- tur. Onun için küll olması müstahîl olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Her bir varlık için, Allah'tan, özellikle onun Rabb'inden başkası yoktur. Bu sebeple onun küll (bütün) olması imkânsız olur.

Ya'ni her bir mevcûdun, “ulûhiyet” mertebesinden aldığı hisse ve nasîb, ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan [7/3] bir “isim"dir; ve o mevcûdun Allâh'a irtibatı, o isim vâsıtasıyladır; ve o ismin “eser”i, o mevcûd oldu- ğundan, onun sûret-i zâhiresidir; ve o “isim”, o mevcûdun bâtınıdır ve hakîkatidir. Vâkıa her bir mevcûd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın mazha- rıdır. Fakat bu mazhariyet mevcûdâttan her birinin rubûbiyyet-i mutlaka- dan mazhar olduğu ism-i hâssın rubûbiyyet-i hâssası haysiyetiyledir; yoksa mertebe-i ulûhiyyetin mutazammın olduğu esmânın küllîsine mazhariyet her bir mevcûd için müstahîldir. Bu mazhariyet ancak “insân-ı kâmil❞e mahsustur. Zîrâ insân-ı kâmil kâffe-i esmâ-i ilâhiyyeyi câmi' olan “Allah” isminin mazharıdır; ve insân-ı kâmilden gayrı hiçbir mevcûdun bu mazha- riyete isti'dâdı yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani her bir varlığın, "ulûhiyyet" mertebesinden aldığı hisse ve nasip, ancak kendisinin Rabb-i hâssı (özel Rabbi) olan bir "isim"dir; ve o varlığın Allah'a bağlantısı, o isim aracılığıyladır; ve o ismin "eser"i, o varlık olduğundan, onun görünen şeklidir; ve o "isim", o varlığın bâtını (iç yüzü) ve hakikatidir. Gerçekte her bir varlık, âlemlerin Rabbi olan Allah'ın mazharıdır (tecelli yeridir). Fakat bu mazhariyet, varlıklardan her birinin rubûbiyyet-i mutlaka'dan (mutlak Rablıktan) mazhar olduğu ism-i hâssın (özel ismin) rubûbiyyet-i hâssası (özel Rablığı) itibarıyladır; yoksa ulûhiyyet mertebesinin kapsadığı isimlerin bütününe mazhariyet her bir varlık için imkânsızdır. Bu mazhariyet ancak "insân-ı kâmil"e mahsustur. Zira insân-ı kâmil, bütün ilâhî isimleri toplayan "Allah" isminin mazharıdır; ve insân-ı kâmilden başka hiçbir varlığın bu mazhariyete yatkınlığı yoktur.

Misal: Kendisinde mi'mârlık, hattâtlık, ressâmlık ve marangozluk vesâire gibi birtakım sıfât olan kimse, bu sıfatlarının îcâbâtı olan isimler ile zâhir olmak murâd etse; ve meselâ kendisinin ressâm olduğunun bi- linmesini istese, bir levha tersîm edip ortaya atar. Bu levha onun “ressâm” isminin mazharı olur. Zîrâ “ressâm” isminin taht-ı terbiyesindedir. Ve bu şahsın müteaddid isimlerinden levhanın nasîbi, hâssaten “ressâm” ismidir. Maahâzâ o levha, o kimsenin rubûbiyyet-i mutlakası tahtında olmaktan da vâreste değildir. Çünkü bu şahıs o levhaya ilmiyle, irâdesiyle, kudretiyle ve sâir sıfâtıyla da mütecellîdir. Şu kadar ki bu rubûbiyyet-i mutlakaya o levhanın mazhariyeti, ressâm ism-i hâssının, rubûbiyyet-i hâssası cihetiyle vâki' olmuştur. Binâenaleyh levhanın mi'mâr, hattât ve marangoz ve sair isimlerin mazharı olması müstahîldir. Zîrâ o levha bu isimlerin mahall-i tecellîsi olmak isti’dâdını hâiz değildir. Fakat bu kimse kâffe-i esmâsının zuhûruna müstaid olmak üzere, meselâ bir câmi' binâ etse, bunda mi'mâr-lığı görünür; ve üzerine güzel yazılar yazsa hattâtlığı; ve resimler yapsa ressâmlığı; ve kürsüler i'mâr etse marangozluğu meşhûd olur; ve câmi', o kimsenin ne kadar isimleri varsa, cümlesinin mazharı olduğundan, resim levhasına nisbetle, [7/4] bir mazhar-ı kâmil olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Kendisinde mimarlık, hattatlık, ressamlık ve marangozluk gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse, bu sıfatlarının gerektirdiği isimlerle görünmek istese; ve örneğin kendisinin ressam olduğunun bilinmesini istese, bir levha resmedip ortaya koyar. Bu levha onun "ressam" isminin mazharı (tecelli yeri) olur. Çünkü "ressam" isminin terbiyesi altındadır. Ve bu şahsın çeşitli isimlerinden levhanın nasibi, özellikle "ressam" ismidir. Bununla birlikte o levha, o kimsenin mutlak rububiyeti (Rab oluşu) altında olmaktan da uzak değildir. Çünkü bu şahıs o levhaya ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle ve diğer sıfatlarıyla da tecelli etmiştir. Şu kadar var ki bu mutlak rububiyete o levhanın mazhariyeti, ressam özel isminin, özel rububiyeti (Rab oluşu) yönüyle gerçekleşmiştir. Bu sebeple levhanın mimar, hattat ve marangoz ve diğer isimlerin mazharı olması imkânsızdır. Çünkü o levha bu isimlerin tecelli yeri olmak yatkınlığını taşımamaktadır. Fakat bu kimse bütün isimlerinin görünmesine yatkın olmak üzere, örneğin bir cami inşa etse, bunda mimarlığı görünür; ve üzerine güzel yazılar yazsa hattatlığı; ve resimler yapsa ressamlığı; ve kürsüler yapsa marangozluğu görülür; ve cami, o kimsenin ne kadar ismi varsa, hepsinin mazharı olduğundan, resim levhasına nispetle, bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olur.

وأما الأحدية الإلهيَّةُ فَمَا لأَحَدٍ فِيها قَدَمٌ، لأنه لا يُقَالُ لواحد منها شيء،

ولآخر منها شيء، لأنها لا تَقْبَلُ التَّبعيض، فأحدِيَّتُه مجموع كله بالقُوَّةِ.

Velâkin ahadiyyet-i ilâhiyyede kimse için kadem yoktur. Zîrâ biri için ondan bir şey vardır; ve diğeri için de ondan bir şey vardır, denilmez; çünkü O teb'îz kabûl etmez. İmdi O'nun ahadiyeti bilkuvve olan cemî'-i esmânın mecmûudur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat İlahi ahadiyette (birlik) kimse için bir makam yoktur. Çünkü biri için O'ndan bir şey vardır; ve diğeri için de O'ndan bir şey vardır, denilemez; çünkü O, parçalanmayı kabul etmez. Şimdi O'nun ahadiyeti, potansiyel olarak bulunan bütün isimlerin toplamıdır.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.), balada “Allah" ismi ile müsemmâ olan vücudun, zât ile ahadî ve esmâ ile küll olduğunu beyân buyurmuş idi. Şimdi de ahadiyyet-i ilâhiyye-i zâtiyyede kimse için kadem, ya'ni vücûd ve sübût, olmadığını; ve meselâ falan sûret için falan şey ve falan sûret için dahi fa-lan şey sâbit olmuştur denilemiyeceğini; ve çünkü ahadiyetin teb'îz kabûl etmeyeceğini beyân buyururlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.), yukarıda "Allah" ismiyle adlandırılan varlığın, zât itibarıyla bir (ahadî) ve isimler itibarıyla küllî olduğunu açıklamıştı. Şimdi de, zâta ait ilâhî ahadiyette kimse için bir kadem, yani bir varlık ve sabitlik olmadığını; ve örneğin, "falan suret için falan şey ve falan suret için de falan şey sabit olmuştur" denilemeyeceğini; çünkü ahadiyetin bölünmeyi kabul etmeyeceğini açıklıyorlar.

Ma'lûm olsun ki, mertebe-i ahadiyyette ne isim ve ne de resim yoktur. Bu mertebeye verilen “vücûd-ı mutlak" ismi, efhâma anlatmak için vaz'o-lunan bir ıstılâh-ı mahsustan ibârettir. Binâenaleyh bu mertebede fiilen sâbit olmuş bir vücûd yoktur. Ne kadar kesret-i nisebiyye ve vücûdiyye varsa, cümlesi O'nda mücmelen kuvvededir; ve esmâ-i ilâhiyye yekdîğe- rinden mütemeyyiz bir hâlde değildir; ve hepsi O'nun “ayn"ıdır. Ve zât-ı ahadiyyet mütecezzî olmadığından, bir cüz'ü falan ve bir cüz'ü de falan şey içindir denemez. Binâenaleyh “Allah” ismi ile müsemmâ olan zâtın aha- diyeti, O'nda kuvvede bulunan kâffe-i esmânın mecmûudur. Zîrâ bâlâda beyân olunduğu üzere esmâ ile külldür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ahadiyyet mertebesinde ne isim ne de resim (şekil) yoktur. Bu mertebeye verilen "mutlak varlık" ismi, zihinlere anlatmak için konulmuş özel bir terimden ibarettir. Bu sebeple bu mertebede fiilen sabit olmuş bir varlık yoktur. Ne kadar bağıntısal ve varlıksal çokluk varsa, hepsi O'nda toplu olarak kuvvededir (potansiyel haldedir); ve ilahi isimler birbirinden ayrılmış bir halde değildir; ve hepsi O'nun "ayn"ıdır (özüdür). Ve ahadiyyet zâtı parçalara ayrılmadığından, bir parçası falan ve bir parçası da falan şey içindir denemez. Bu sebeple "Allah" ismi ile adlandırılan zâtın ahadiyyeti, O'nda kuvvede bulunan tüm isimlerin toplamıdır. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere isimlerle bir bütündür.

Misâl: Bir çekirdeğin içinde dallarıyla, yapraklarıyla, çiçekleriyle, mey- veleriyle beraber bir ağaç vardır. Fakat bu ağaç kuvvededir, henüz fiile çıkmamıştır; ve icmâldedir, henüz tafsîle gelmemiştir. [7/5] Ve çekirdek içinde mündemic olan bu ağaç, o çekirdeğin “ayn”ıdır; ve onun dalları, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri birbirinden mümtâz değildir. Çekirde- ğin zâtı ahadiyet üzeredir; fakat kendisinde bilkuvve mündemic olan ağa- cın ve teferruâtının ve bu ağacın meyvelerindeki çekirdeklerden mütesel- silen ilâ-mâ-lâ-nihâye zuhûr edecek olan ağaçların ve onların teferruâtının kâffesinin mecmûudur. İmdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bâlâda her bir mevcûdun bir Rabb-i hâs- sı olup, o mevcûdun rubûbiyyet-i mutlakadan nasîbi, ancak o ism-i hâs olduğunu beyân eylemiş idi. Şimdi de mevcûdâttan her birisinin, kendi Rabb-i hâssı olan isme göre saîd olduğunu ve her bir mevcûddan Rabb-i hâssı râzı bulunduğunu beyân buyururlar. Ve mevcûdâtın, kendi Rabb-i hâslarının sırât-ı müstakîmi üzerinde nasıl yürüdükleri, Fass-ı Hûdî'de tafsîl olunmuştur. وَالسَّعِيدُ مَن كان عِندَ رَبِّه مَرْضِيًّا ، وما ثَمَّ إلا مَن هو مَرْضِي عند ربه، لأنه الَّذي يُبقي عليه ربوبيته، فهو عندَه مَرْضِيٌّ، فهو سَعِيدٌ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Bir çekirdeğin içinde dallarıyla, yapraklarıyla, çiçekleriyle, meyveleriyle birlikte bir ağaç vardır. Fakat bu ağaç kuvvededir (potansiyel haldedir), henüz fiile (gerçekleşmeye) çıkmamıştır; ve icmâldedir (özet halindedir), henüz tafsîle (ayrıntıya) gelmemiştir. Ve çekirdek içinde mündemiç (içkin) olan bu ağaç, o çekirdeğin "ayn"ıdır (özüdür); ve onun dalları, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri birbirinden mümtâz (ayrı) değildir. Çekirdeğin zâtı (özü) ahadiyet (birlik) üzeredir; fakat kendisinde bilkuvve (potansiyel olarak) mündemiç olan ağacın ve teferruâtının (ayrıntılarının) ve bu ağacın meyvelerindeki çekirdeklerden müteselsilen (zincirleme olarak) ilâ-mâ-lâ-nihâye (sonsuza dek) zuhûr edecek olan ağaçların ve onların teferruâtının kâffesinin (hepsinin) mecmûudur (toplamıdır). Şimdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.) yukarıda her bir mevcûdun (varlığın) bir Rabb-i hâssı (özel Rabbi) olup, o mevcûdun rubûbiyyet-i mutlakadan (mutlak Rablıktan) nasîbi, ancak o ism-i hâs (özel isim) olduğunu beyân eylemiş idi. Şimdi de mevcûdâttan (varlıklardan) her birisinin, kendi Rabb-i hâssı olan isme göre saîd (mutlu) olduğunu ve her bir mevcûddan Rabb-i hâssı râzı bulunduğunu beyân buyururlar. Ve mevcûdâtın, kendi Rabb-i hâslarının sırât-ı müstakîmi (dosdoğru yolu) üzerinde nasıl yürüdükleri, Fass-ı Hûdî'de tafsîl olunmuştur. وَالسَّعِيدُ مَن كان عِندَ رَبِّه مَرْضِيًّا ، وما ثَمَّ إلا مَن هو مَرْضِي عند ربه، لأنه الَّذي يُبقي عليه ربوبيته، فهو عندَه مَرْضِيٌّ، فهو سَعِيدٌ.

Ve saîd Rabb'i indinde marzî olan kimsedir. Halbuki hazret-i vücû- diyyede, Rabb'i indinde marzî olmayan kimse yoktur. Zîrâ o Rab, onun üzerine rubûbiyetini ibkā eder. Böyle olunca o kimse, Rabb'i indinde marzîdir. Marzî ise saîddir. Ya'ni saîd kendisini terbiye eden ism-i hâs indinde marzî olan kimsedir. Zîrâ o ism-i hâs onun nâsiyesinden tutup, kendi sırât-ı müstakîmi üzerin- de yürütür; ve merbûbun bu yol üzerinde yürüyüşü cebrîdir. Binâenaleyh Rab olan o ism-i hâs merbûbundan râzıdır. Ve mevcûdâttan her birisi, böylece kendi Rab'leri olan esmâ-i hâssanın indinde marzîdirler. Zîrâ o Rab merbûbunun üzerinde ale'd-devâm rubûbiyeti ile kāim ve bâkîdir. Eğer [7/6] merbûbdan râzı olmasa idi, onun üzerinde terbiyesini dâim ve kāim kılmaz idi. Ve merbûb olan kimse, mâdemki Rabb-i hâssının ru- bûbiyetini kābiliyeti ile kabûl etmiştir, elbette onun indinde marzîdir; ve marzî olan kimse ise saîd olur. Maahâzâ diğer isme nazaran şakî olması, başka bir mes'eledir; ve âyet-i kerîmede وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ (Zümer, 39/7) ya'ni "Hak Teâlâ ibâdının küfrüne râzı olmaz” buyurulması bu hakîka- te münâfî değildir. Çünkü Rabbü'l-erbâb olan Allâhü Zülcelâl hazretleri erbâb-ı hâssanın cümlesinin îcâbâtından râzı değildir. Velâkin o isimlerin zuhûr-ı îcâbâtı zâtının muktezâsındandır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve mutlu kişi, Rabbi katında rızasına erişmiş kimsedir. Hâlbuki ilâhî varlık mertebesinde, Rabbi katında rızasına erişmemiş kimse yoktur. Çünkü o Rab, onun üzerinde rubûbiyetini (terbiye ediciliğini) sürdürür. Böyle olunca o kimse, Rabbi katında rızasına erişmiştir. Rızasına erişmiş olan ise mutludur. Yani mutlu kişi, kendisini terbiye eden özel ismin (esmâ-i ilâhiyye'den her bir varlığa özel tecelli eden isim) katında rızasına erişmiş kimsedir. Çünkü o özel isim, onun alnından tutar ve kendi doğru yolu üzerinde yürütür; ve terbiye edilenin bu yol üzerinde yürüyüşü cebrîdir (zorunludur). Bu sebeple Rab olan o özel isim, terbiye ettiğinden razıdır. Ve varlıklardan her biri, böylece kendi Rableri olan özel isimlerin katında rızasına erişmişlerdir. Çünkü o Rab, terbiye ettiğinin üzerinde sürekli rubûbiyeti ile kâim (ayakta duran) ve bâkîdir (kalıcıdır). Eğer terbiye ettiğinden razı olmasaydı, onun üzerinde terbiyesini dâim ve kâim kılmazdı. Ve terbiye edilen kimse, mademki özel Rabbinin rubûbiyetini kabiliyeti ile kabul etmiştir, elbette onun katında rızasına erişmiştir; ve rızasına erişmiş olan kimse ise mutlu olur. Bununla birlikte, başka bir isme nazaran şakî (mutsuz) olması, başka bir meseledir; ve âyet-i kerîmede "وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ" (Zümer, 39/7) yani "Yüce Allah kullarının küfrüne razı olmaz" buyurulması bu hakikate aykırı değildir. Çünkü Rablerin Rabbi olan Yüce Allah hazretleri, özel Rablerin (esmâ-i ilâhiyye'nin) hepsinin gerektirdiklerinden razı değildir. Velâkin o isimlerin gerektirdiklerinin zuhûru (ortaya çıkışı) Zâtının muktezâsındandır (gereğindendir).

ولِهَذَا قال سَهْلٌ : «إِنَّ لِلرُّبُوبِيَّةِ سِرًّا» وهو أنتَ يُخَاطِبُ كُلَّ عَيْنٍ «لَوْ ظَهَرَ

لَبَطَلَتِ الرُّبُويَّةُ»، فأدْخَلَ عليه «لَوْ» وهو حَرفُ امْتِنَاعٍ لِامْتِنَاعٍ، وهو لا

يَظْهَرُ، فَلا تَبْطُلُ الرُّبوية.

Ve bunun için Sehl dedi: إِنَّ لِلرُّبُوبِيَّةِ سِرًّا [Muhakkak rubûbiyet için bir sır vardır; ve o sır dahi sensin.] Her bir “ayn”a hitab eder. لَوْ ظَهَرَ لَبَطَلَتِ الرُّبُوبِيَّةُ [Ve eğer o sır zâil olaydı rubûbiyet bâtıl olur idi.] Ve ظَهَرَ üzerine لَوْ idhal etti; ve لَوْ harf-i imtina'dır, imtina' içindir. Hâlbuki o sır zâil olmaz. Binâenaleyh rubûbiyet de bâtıl olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun için Sehl dedi: "Muhakkak rubûbiyet için bir sır vardır; ve o sır dahi sensin." Her bir tekil hakikate hitap eder. "Ve eğer o sır zail olaydı rubûbiyet batıl olur idi." Ve "zâhir olmak" üzerine "eğer" edatını dahil etti; ve "eğer" imtina' harfidir, imtina' içindir. Hâlbuki o sır zail olmaz. Bu sebeple rubûbiyet de batıl olmaz.

Ya'ni her bir ism-i hâssın rubûbiyeti, merbûbu üzerinde bâkî olduğu için Sehl b. Abdullah Tüsterî (k.s.) buyurdular ki: “Muhakkak rubûbiyet için bir sır vardır; ve o sır dahi sensin; ve eğer o sır zâil olaydı rubûbiyet bâtıl olur idi.” Hz. Sehl “ente” [sen] kavli ile her bir ayn-ı mevcûdeye hitâb eder. "Zahara” (ظَهَرَ), “zâle” (زال), ya'ni “zâil oldu” ma'nâsına gelir. Ya'ni Hakk'ın “rubûbiyet” sıfatıyla ittisâfı merbûbun vücûduna mütevakkıftır. Binâenaleyh merbûb [7/7] mevcûd ve bâkî oldukça, rubûbiyet dahi mev- cûd ve bâkî olur. Merbûb zâil oldukda rubûbiyet dahi zâil olur. Şu hâlde rubûbiyet için olan sır, senin vücûdundur. Eğer senin ayn-ı mevcûdun olan o sırr-ı rubûbiyyet zâil olacak olsa, rubûbiyet bâtıl olurdu. Halbuki Hak merbûb üzerinde rubûbiyetini ibkā etmekle o sır zâil olmaz; ve binnetîce rubûbiyet de bâtıl olmaz. Bunun için Sehl b. Abdullah Tüsterî hazretleri “Lev zahara” )لَوْ ظَهَرَ deyip “zahara” kelimesine harf-i imtina' olan “lev”i [eğer] idhâl etti, ve bununla sırr-ı rubûbiyyet olan ayn-ı mevcûdun zâil olması mümteni' olduğunu murâd eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani her bir özel ismin rubûbiyeti (Rablık vasfı), merbûbu (kendisine Rablık edilen varlık) üzerinde bâkî olduğu için Sehl b. Abdullah Tüsterî (k.s.) buyurdular ki: “Muhakkak rubûbiyet için bir sır vardır; ve o sır dahi sensin; ve eğer o sır zâil olaydı rubûbiyet bâtıl olur idi.” Hz. Sehl “ente” [sen] sözü ile her bir mevcut ayn'a (varlığın özüne) hitap eder. "Zahara” (ظَهَرَ), “zâle” (زال), yani “zâil oldu” anlamına gelir. Yani Hakk'ın “rubûbiyet” sıfatıyla nitelenmesi, merbûbun varlığına bağlıdır. Buna göre merbûb mevcut ve bâkî oldukça, rubûbiyet de mevcut ve bâkî olur. Merbûb zâil olduğunda rubûbiyet de zâil olur. Şu halde rubûbiyet için olan sır, senin varlığındır. Eğer senin mevcut aynın olan o rubûbiyet sırrı zâil olacak olsa, rubûbiyet bâtıl olurdu. Halbuki Hak merbûb üzerinde rubûbiyetini ibkâ etmekle (devam ettirmekle) o sır zâil olmaz; ve netice olarak rubûbiyet de bâtıl olmaz. Bunun için Sehl b. Abdullah Tüsterî hazretleri “Lev zahara” (لَوْ ظَهَرَ) deyip “zahara” kelimesine imtina' (kaçınma, olumsuzluk) harfi olan “lev”i [eğer] dahil etti, ve bununla rubûbiyet sırrı olan mevcut aynın zâil olmasının imkânsız olduğunu murad eyledi.

لأنه لا وجودَ لِعَينٍ إِلا بِرَبِّه ، والعَينُ مَوجُودَةٌ دَائِمًا، فالربوبيَّةُ لَا تَبْطُلُ دائمًا.

Zîrâ “ayn”ın vücûdu, ancak Rabb'i iledir; "ayn” ise dâimâ mevcûd-dur. Binâenaleyh rubûbiyet de dâimâ bâtıl olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü tekil hakikatin varlığı, ancak Rabbi iledir; tekil hakikat ise daima mevcuttur. Bu sebeple rubûbiyet (Rablık vasfı) de daima bâtıl olmaz.

Ya'ni sırr-ı rubûbiyyet olan vücûd-ı ayn ebeden zâil olmaz; ve o zâil olmadıkça, rubûbiyet dahi zâil olmaz. Zîrâ ayn-ı mevcûdenin vücûdu hâ-riçte, ancak Rabb'i iledir. Halbuki “ayn” ilm-i ilâhî mertebesinde, âlem-i ervâhda, âlem-i misâlde, âlem-i şehâdette ve âlem-i berzahta ve âlem-i âhi-rette, velhâsıl cemî'-i etvârda dâimâ Rabb'i ile mevcûd ve bâkîdir. Ve bu “ayn” ile tahakkuk eden rubûbiyet dahi böylece cemî'-i etvârda dâimâ bâkî olduğundan ebeden bâtıl olmaz. Binâenaleyh herhangi bir “ayn”, taayyün-i evvel mertebesinde müteayyin olduktan sonra, hangi mevtına intikāl eder-se etsin, artık münʼadim olmaz. Her mevtının [7/8] îcâbına göre bir kisve-ye bürünür. Nitekim Hz. Mevlâna (r.a.) buyurur: Beyit: جامی دیگر آن ساقی در زیر بغل دارد گر بشکند این جامم، من غصه نياشامم Tercüme: "Eğer benim câm-ı vücudumu sâkî kırarsa, bundan dolayı gam yemem; zîrâ onun koltuğunun altında başka bir kadeh-i vücûd vardır. Ya'ni mevt-i sûrî ile bu vücûd-ı cismânî harâb olursa, Hak âlem-i berzaha münasib diğer bir vücûd verir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani rubûbiyet sırrı olan tekil varlık, sonsuza dek yok olmaz; ve o yok olmadıkça, rubûbiyet de yok olmaz. Çünkü mevcut tekil varlığın dış âlemdeki varlığı ancak Rabbi iledir. Hâlbuki "tekil varlık" ilâhî ilim mertebesinde, ruhlar âleminde, misâl âleminde, şehâdet âleminde ve berzah âleminde ve âhiret âleminde, kısacası bütün hâllerde daima Rabbi ile mevcuttur ve kalıcıdır. Ve bu "tekil varlık" ile gerçekleşen rubûbiyet de böylece bütün hâllerde daima kalıcı olduğundan sonsuza dek geçersiz olmaz. Bu sebeple herhangi bir "tekil varlık", ilk taayyün (belirginleşme) mertebesinde belirginleştikten sonra, hangi mekâna intikal ederse etsin, artık yok olmaz. Her mekânın gerekliliğine göre bir kisveye bürünür. Nasıl ki Hz. Mevlâna (r.a.) buyurur: Beyit: جامی دیگر آن ساقی در زیر بغل دارد گر بشکند این جامم، من غصه نياشامم Tercüme: "Eğer benim vücut kadehimi sâkî kırarsa, bundan dolayı gam yemem; çünkü onun koltuğunun altında başka bir vücut kadehi vardır." Yani görünüşteki ölüm ile bu cismanî vücut harap olursa, Hak berzah âlemine uygun başka bir vücut verir.

وكلُّ مَرْضِيٌّ مَحْبُوبٌ ، وكلُّ ما يَفْعَلُ المحبوب محبوب ، فكلُّه مَرْضِيٌّ، لأنَّه لا

فِعْلَ لِلعَينِ، بَلِ الفِعلُ لِرَبِّها فيها ، فَاطْمَأَنَّتِ العَينُ مِن أَنْ يُضَافَ إِليها فعل،

فكانت رَاضِيَةً بما يَظْهَرُ فيها وعنها من أفعالِ ربّها، مَرْضِيَّةً تلك الأفعال،

لأن كل فاعل وصانع رَاضٍ عن فعله وصنعتِه، فَإِنَّه وَفَّى فِعِلَه وصَنعَتَه حَقَّ ما

هي عليه، أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى أَي بَيَّنَ أَنَّهُ أَعْطَى كُلَّ شَيءٍ

خَلْقَه، فلا يَقْبَلُ النَّقْص ولا الزَّيَادَةَ.

Ve her marzî mahbûbdur; ve mahbûbun her işlediği şey mahbûbdur. Zîrâ “ayn” için fiil yoktur; belki fiil, o "ayn”da, onun Rabb'i içindir. Binâenaleyh "ayn", fiil ona izâfe olunmaktan mutmain oldu. Şu hâlde "ayn" Rabb'inin ef'âlinden onda ve ondan zâhir olan şeyle râzıye oldu. Bu ef'âl marzıyyedir. Zîrâ her bir fâil ve sâni' kendi fiilinden ve san'atından râzıdır. Çünkü her fâil ve sâni', kendi fiilini ve san'atını, onun mâhiyyet-i mukteziyyesinin hakkını kâmil kıldı. أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) yaʼni “Hak Teâlâ her şeye halkını verdi, ya'ni beyân etti ki, Hak her şeye halkını verdi". Binâenaleyh noksan ve ziyâdeyi kabûl etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve her beğenilen şey sevilendir; ve sevilenin her yaptığı şey sevilendir. Çünkü "ayn" (tekil hakikat) için fiil yoktur; aksine fiil, o "ayn"da, onun Rabb'i içindir. Bu sebeple "ayn", fiil ona isnat edilmekten mutmain oldu. Şu hâlde "ayn", Rabb'inin fiillerinden kendisinde ve kendisinden ortaya çıkan şeyle razı oldu. Bu fiiller beğenilmiştir. Çünkü her fail (işi yapan) ve sani' (sanatçı) kendi fiilinden ve sanatından razıdır. Çünkü her fail ve sani', kendi fiilini ve sanatını, onun mâhiyetinin gerektirdiği hakkı tam kıldı. أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) yani "Yüce Allah her şeye yaratılışını verdi, yani beyan etti ki, Hak her şeye yaratılışını verdi." Bu sebeple noksanlığı ve fazlalığı kabul etmez.

Ya'ni her bir marzî olan kimse terbiyesi altında bulunduğu ism-i ilâhî- nin mahbûbudur; ve o kimse mahbûb olunca, o ismin îcâbâtından ola- rak kendisinden sâdır olan efâl ve ahlâk ve kelâm vesâire hep Rabb'inin mahbûbudur. Zîrâ ayn-ı mevcûdenin belli başlı fiili [7/9] yoktur. Çünkü meşhûdumuz olan o “ayn”ın bir vücûd-ı müstakilli yoktur. Onun vücûdu Rabb'i olan ismin sûretidir; ve o isim, o sûretin bâtını ve rûhudur. Binâe- naleyh o “ayn”da zâhir olan fiil, “ayn”ın Rabb'i olan ism-i ilâhînindir. Bu sûrette her bir “ayn", kendisinden sâdır olan ef'âlin kendine izâfet olun- mayacağından mutmaindir. Bu hakîkat bilinince, nazar-ı hakîkatle bakıl- dığı vakit, hiçbir ferdin ef'âline i'tirâz muvâfık olmaz. Fakat nazar-ı şerîatle bakıldığı vakit, ism-i Hâdî ism-i Mudill'in ef'âline i'tiraz eder. Zîrâ mü- teşerri' olan kimse ism-i Hâdînin; ve kâfir ve fâcir olan kimse dahi ism-i Mudill'in terbiyesi altındadır. Birinin îcâbâtı diğerinin îcâbâtına zıddır; ve sırât-ı müstakîmleri ve bu sıratların müntehâları başka başkadır. Birinin müntehâ-yı sırâtı neş'et-i uhreviyyede cennet ve diğerininki cehennemdir. İmdi her bir “ayn”, kendi vücûdunda, mürebbîsi olan Rabb-i hâstan zâ- hir olan şeyle, o Rabb'inin ef'âlinden râzıdır. Bu ef'âl marzıyyedir. Zîrâ her bir fâil ve sâni' kendi fiilinden ve san'atından râzıdır. Eğer râzı olmasa onu yapmaz idi. Ve her fâil ve sâni' kendi fiilini ve san'atını, o fiilin ve san'a- tın mâhiyeti neyi iktizâ ediyorsa, hakkını vermek sûretiyle, mükemmel bir hâle getirdi. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de أَعْطَى كُلُّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) buyurdu. Ma'nâ-yı şerîfi budur ki: "Hak Teâlâ her şeye halkını, ya'ni isti'dâdının iktizâsı olan hakkını verdi. Ondan sonra da her şeye halkını verdiğini beyân etti.” Binâenaleyh her şey, kendi isti'dâ- dıyla neyi taleb etmiş ise, ondan noksân ve ziyâdeyi kabûl etmez. [7/10] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, hasta olan her bir kimse, terbiyesi altında bulunduğu ilâhî ismin sevgilisidir; ve o kimse sevgili olunca, o ismin gerekliliklerinden olarak kendisinden ortaya çıkan fiiller, ahlâk ve sözler ve benzeri şeyler hep Rabbinin sevgilisidir. Çünkü mevcut olan hakikatin belli başlı bir fiili yoktur. Çünkü bizim gördüğümüz o "hakikat"in bağımsız bir varlığı yoktur. Onun varlığı, Rabbi olan ismin suretidir; ve o isim, o suretin bâtını ve ruhudur. Bu sebeple o "hakikat"te görünen fiil, "hakikat"in Rabbi olan ilâhî isme aittir. Bu şekilde her bir "hakikat", kendisinden ortaya çıkan fiillerin kendisine isnat edilmeyeceğinden emindir. Bu hakikat bilinince, hakikat nazarıyla bakıldığı zaman, hiçbir ferdin fiillerine itiraz etmek uygun olmaz. Fakat şeriat nazarıyla bakıldığı zaman, Hâdî ismi, Mudill isminin fiillerine itiraz eder. Çünkü şeriat sahibi olan kimse Hâdî isminin; ve kâfir ve fâcir olan kimse de Mudill isminin terbiyesi altındadır. Birinin gereklilikleri diğerinin gerekliliklerine zıttır; ve doğru yolları ve bu yolların sonları başka başkadır. Birinin yolunun sonu ahiret hayatında cennet ve diğerininki cehennemdir. Şimdi, her bir "hakikat", kendi varlığında, mürebbisi olan özel Rabbinden ortaya çıkan şeyle, o Rabbinin fiillerinden razıdır. Bu fiiller rızaya uygun fiillerdir. Çünkü her bir fail ve sanatçı kendi fiilinden ve sanatından razıdır. Eğer razı olmasa onu yapmazdı. Ve her fail ve sanatçı kendi fiilini ve sanatını, o fiilin ve sanatın mahiyeti neyi gerektiriyorsa, hakkını vermek suretiyle, mükemmel bir hale getirdi. Nasıl ki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "أَعْطَى كُلُّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى" (Tâhâ, 20/50) buyurdu. Şerefli anlamı şudur ki: "Yüce Allah her şeye yaratılışını, yani istidadının gerektirdiği hakkını verdi. Ondan sonra da her şeye yaratılışını verdiğini beyan etti." Bu sebeple her şey, kendi istidadıyla neyi talep etmiş ise, ondan eksik ve fazlasını kabul etmez.

فكان إسماعيل ال بِعُثُورِه على ما ذَكَرْنَاه عند ربِّه مَرْضِيًّا، وَكَذَلِكَ كلُّ

مَوجُودٍ عندَ رَبِّه مَرْضِي ، ولا يَلزَمُ إذا كان كلُّ مَوجُود عند ربِّه مَرْضِيًّا على ما

بيناه أنْ يكونَ مَرْضِيًّا عند ربّ عبدٍ آخَرَ، لأنه ما أخَذَ الرُّبوية إلا من كل لا

من واحِدٍ، فَمَا تَعَيَّنَ له من الكلّ إلا ما يُنَاسِبُه، فهو ربُّه.

İmdi İsmaîl (a.s.), bizim zikrettiğimiz şeye usûru sebebiyle Rabb'i indinde, marzîdir. Ve kezâlik her bir mevcûd Rabb'i indinde marzî- dir; ve her bir mevcûd, beyân ettiğimiz üzere, Rabb'i indinde marzî oldukda, diğer abdin Rabb'i indinde marzî olmak lâzım gelmez. Zîrâ rubûbiyeti, ancak küllden aldı; vâhidden almadı. Binâenaleyh ona küllden, ancak ona münasib olan şey müteayyen oldu. O da onun Rabb'idir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi İsmâil (a.s.), bizim zikrettiğimiz şeye usûlü (kökleri, esasları) sebebiyle Rabbi katında rızaya mazhardır. Aynı şekilde her bir varlık Rabbi katında rızaya mazhardır; ve her bir varlık, beyan ettiğimiz üzere, Rabbi katında rızaya mazhar olduğunda, diğer kulun Rabbi katında rızaya mazhar olması gerekmez. Çünkü rubûbiyeti (Rab oluşu), ancak külden (bütünden) aldı; vâhidden (tek bir şeyden) almadı. Bu sebeple ona külden, ancak ona münasip olan şey belirlendi. O da onun Rabbidir.

Ya'ni İsmail (a.s.) fiil, “ayn" için sâbit olmayıp, ancak “ayn"da mütecellî ve zâhir olan Rabb-i hâs için sâbit olduğuna ve o “ayn” dahi ancak kendi- sinden zâhir olan şeyi kābiliyet ve isti’dâdı ile Rabb’inden taleb eylediğine ıttılâı sebebiyle, Rabb'i indinde marzî ve beğenilmiş oldu; ve bunun gibi her bir mevcûd dahi Rabb-i hâssı indinde marzîdir ve beğenilmiştir. Zîrâ Rabb-i hâssı o mevcûdun üzerine rubûbiyetini ibkā etti; ve onun isti'dâdı hasebiyle, ona tecellî edip ef'âlini onda izhâr eyledi. Maahâzâ her mevcûd, Rabb-i hâssının indinde marzî olmakla yine o mevcûd, diğer abdin Rabb'i indinde marzî olmak ve beğenilmek lâzım gelmez. Zîrâ mevcûdun her bi- risi rubûbiyeti, ancak küll-i bi'l-esmâdan aldı; vâhid-i muayyenden almadı. Ve küllden onun için müteayyen olan şey dahi, ancak kendisine münasib olan şeydir; ve kendisinin münasibi olan şey de onun isti'dâdıdır; ve o mevcûd için kendisine münasib olarak küllden müteayyen olan şey onun Rabb'idir. Bu bahsi biraz îzâh edelim: [7/11] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani İsmail (a.s.), fiilin sabit hakikat için sabit olmayıp, ancak sabit hakikatte tecelli eden ve görünen özel Rab için sabit olduğuna ve o sabit hakikatin de ancak kendisinden görünen şeyi kabiliyeti ve yatkınlığı ile Rabb'inden talep ettiğine vâkıf olması sebebiyle, Rabb'i katında rızaya mazhar ve beğenilmiş oldu; ve bunun gibi her bir varlık da özel Rabb'i katında rızaya mazhar ve beğenilmiştir. Çünkü özel Rabb'i o varlığın üzerine rubûbiyetini (Rabliğini) devam ettirdi; ve onun yatkınlığına göre, ona tecelli edip fiillerini onda ortaya çıkardı. Bununla birlikte her varlık, özel Rabb'i katında rızaya mazhar olmakla birlikte yine o varlığın, diğer bir kulun Rabb'i katında rızaya mazhar olması ve beğenilmesi gerekmez. Çünkü varlığın her biri rubûbiyeti, ancak isimlerin bütününden aldı; belirli bir tekten almadı. Ve bütünden onun için belirlenmiş olan şey de, ancak kendisine uygun olan şeydir; ve kendisinin uygunu olan şey de onun yatkınlığıdır; ve o varlık için kendisine uygun olarak bütünden belirlenmiş olan şey onun Rabb'idir. Bu bahsi biraz açıklayalım: [7/11]

Ma'lûm olsun ki, “ulûhiyet”, ya'ni mertebe-i “vahdet", kendisinde isim ve resim olmayan mertebe-i “ahadiyyet” ile, mertebe-i esmâ ve sıfât olan "vâhidiyet” arasında bir mertebe-i mutavassıtadır; ve bu mertebe-i ulûhiy- yet rubûbiyyet-i mutlakayı îcâb eder. Zîrâ meʼlûh olmayınca “ilâh” kimi terbiye edecektir. Halbuki âlemlerin kâffesi me'lûhdur. Binâenaleyh Al- lah Rabbü'l-âlemîndir. O'nun âlemler üzerindeki rubûbiyeti rubûbiyyet-i mutlaka ve âmmedir. Ve her mevcûdun bu “ulûhiyet” mertebesinden al- dığı hisse ve nasîb, ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan bir isimdir; ve bu ismin rubûbiyeti rubûbiyyet-i hâssa ve mukayyededir. Binâenaleyh her bir mevcûd rubûbiyetini küllden, ya'ni kâffe-i esmâyı câmi' olan mertebe-i ulûhiyyetten almış olur; ve bu, aldığı rubûbiyyet-i hâssa dahi onun kābi- liyet ve isti'dâdına muvâfık olup, mazhar olduğu ism-i hâssa mahsûs bu- lunur. İşte o mevcûdun efâlinden râzı olan ve ondan sudûr eden şeyleri beğenen ancak bu ism-i hâstır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "ulûhiyet", yani "vahdet" mertebesi (birlik mertebesi), kendisinde isim ve resim olmayan "ahadiyyet" mertebesi (mutlak teklik mertebesi) ile, esmâ ve sıfât mertebesi olan "vâhidiyet" (çokluk içinde birlik mertebesi) arasında orta bir mertebedir; ve bu ulûhiyet mertebesi mutlak rubûbiyeti (Rablık) gerektirir. Çünkü ma'lûh (tapılan, kendisine ibadet edilen) olmayınca "ilâh" (tanrı) kimi terbiye edecektir? Hâlbuki âlemlerin hepsi ma'lûhdur. Bu sebeple Allah Rabbü'l-âlemîndir (âlemlerin Rabbidir). O'nun âlemler üzerindeki rubûbiyeti mutlak ve genel bir rubûbiyettir. Ve her mevcudun bu "ulûhiyet" mertebesinden aldığı hisse ve nasip, ancak kendisinin Rabb-i hâssı (özel Rabbi) olan bir isimdir; ve bu ismin rubûbiyeti özel ve kayıtlı bir rubûbiyettir. Bu sebeple her bir mevcud rubûbiyetini külden, yani bütün isimleri kapsayan ulûhiyet mertebesinden almış olur; ve bu, aldığı özel rubûbiyet dahi onun kabiliyet ve isti'dâdına (yatkınlığına) uygun olup, mazhar olduğu (tecelli ettiği) özel isme mahsustur. İşte o mevcudun fiillerinden razı olan ve ondan sudûr eden (meydana gelen) şeyleri beğenen ancak bu özel isimdir.

Meselâ mühtedînin Rabb'i olan Hâdî ism-i hâssı, ona hidâyetle mü- tecellîdir; ve mühtedîden sâdır olan ef'âl ve ahlâktan râzıdır. Ve kezâ dâll olan kimsenin Rabb'i dahi, o dâlle dalâletle mütecellîdir. O Rab dahi Mu- dill ism-i hâssıdır. Ve kezâ müntefiin Rabb'i Nâfi'; ve mutazarrırın Rabbi Dârr; ve intikām olunan kimsenin Rabb'i Müntakim; ve merhûmun Rabb'i Rahmân'dır; vesâirleri de bunlara kıyâs olunur. Birinin indinde marzî olan kimse diğerinin indinde marzî olmaz. Ve kezâ bir isme nazaran saîd olan, diğer isme göre saîd olmaz. Çünkü ayân-ı mevcûde rubûbiyetlerini küll olan ulûhiyetten ayrı ayrı ism-i hâslar ile aldı; yoksa bir ism-i muayyenden almadı. Eğer bir ism-i muayyenden [7/12] alaydı, mevcûdât rubûbiyette müşterek olur ve cümlesinin ef'âli, o ism-i muayyen indinde marzî ol- makla, hepsi müsâvî sûrette saîd olurdu. Fakat her bir mevcûdun hissesini ve nasîbini bir ism-i hâssın tavassutuyla küllden alması, mevcûdâtın rızâ ve saâdette yekdîğerine müsâvî olamamalarını intâc eder. Binâenaleyh bir ism-i hâssa göre saîd olan, diğer ism-i hâssa göre şakî olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, doğru yolu bulanın (mühtedînin) Rabbi olan Hâdî (doğru yola ileten) özel ismi, ona hidayetle tecelli eder; ve doğru yolu bulandan sâdır olan fiil ve ahlâktan razıdır. Aynı şekilde, sapkın olan kimsenin Rabbi dahi, o sapkına dalâletle (sapkınlıkla) tecelli eder. O Rab dahi Mudill (saptıran) özel ismidir. Aynı şekilde, fayda görenin Rabbi Nâfi' (fayda veren); zarar görenin Rabbi Dârr (zarar veren); intikam alınan kimsenin Rabbi Müntakim (intikam alan); ve merhamet edilenin Rabbi Rahmân'dır (çok merhametli); diğerleri de bunlara kıyas olunur. Birinin katında razı olunan kimse diğerinin katında razı olunmaz. Aynı şekilde, bir isme göre mutlu olan, diğer isme göre mutlu olmaz. Çünkü mevcut sabit hakikatler (a'yân-ı mevcûde) rubûbiyetlerini (Rab oluşlarını) küll olan ulûhiyetten (ilâhlıktan) ayrı ayrı özel isimler ile aldı; yoksa belirli bir isimden almadı. Eğer belirli bir isimden alsaydı, mevcutlar rubûbiyette ortak olur ve hepsinin fiilleri, o belirli isim katında razı olunmakla, hepsi eşit şekilde mutlu olurdu. Fakat her bir mevcudun hissesini ve nasibini özel bir ismin aracılığıyla küll'den alması, mevcutların rıza ve saadette birbirine eşit olamamalarını doğurur. Bu sebeple özel bir isme göre mutlu olan, diğer özel isme göre bedbaht olur.

ولا يَأْخُذُه أحدٌ من حيثُ أحدِيَّتُه ، ولهذا مَنَعَ أهلُ اللَّهِ التَّجَلِّي في الأحديَّةِ .

Ve hiçbir kimse rubûbiyeti, Hakk'ın ahadiyeti haysiyetiyle ahzetmez; ve bunun için ehlullah, ahadiyette tecellîyi men'eyledi. Ya'ni zât-ı ahadiyyet mütecezzî olmadığı cihetle, falan cüz'ünü falan şey; ve falan cüz'ünü de falan şey ahzeyledi demek mümkin olmadığından; ve binâenaleyh onda ne isim ne de resim bulunmadığından, hiçbir kimse “rubûbiyet”i, Hakk'ın “ahadiyet”i haysiyetiyle ahzetmez. Zîrâ “rubûbiyet" bir sıfattır; ve zât-ı ahadiyyet ise esmâ ve sıfâttan müberrâdır. İşte bu sebeb- den nâşî ehlullah, mertebe-i ahadiyyette tecellî yoktur, derler. Zîrâ tecellî için, bir tecellî olunan şey lâzımdır. Halbuki cemî'-i niseb ve izâfât zât-ı ahadiyyette mahv ve müstehlektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve hiçbir kimse rubûbiyeti (Rablık vasfını), Hakk'ın ahadiyeti (birliği) açısından almaz; ve bunun için ehlullah (Allah dostları), ahadiyette tecellîyi (ortaya çıkmayı) men etti. Yani zât-ı ahadiyyet (Allah'ın biricik Zâtı) parçalara ayrılmadığı için, "falan cüz'ünü (parçasını) falan şey; ve falan cüz'ünü de falan şey aldı" demek mümkün olmadığından; ve bu sebeple onda ne isim ne de resim bulunmadığından, hiçbir kimse "rubûbiyet"i, Hakk'ın "ahadiyet"i açısından almaz. Çünkü "rubûbiyet" bir sıfattır; ve zât-ı ahadiyyet ise esmâ (isimler) ve sıfâttan müberrâdır (uzaktır, arınmıştır). İşte bu sebepten dolayı ehlullah, ahadiyet mertebesinde tecellî yoktur, derler. Çünkü tecellî için, bir tecellî olunan şey lazımdır. Halbuki bütün nispetler ve izafetler zât-ı ahadiyyette mahv (yok olmuş) ve müstehlektir (tükenmiştir).

فَإِنَّكَ إِنْ نَظَرْتَه به فهو النَّاظِرُ نَفْسَه فما زَالَ نَاظِرًا نفسه بنفسه.

İmdi sen O'nunla O'na nazar edersen, O kendi nefsine nâzırdır. Böy- le olunca O, kendi nefsine, kendi nefsiyle nâzır olmaktan zâil olmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen O'nunla O'na bakarsan, O kendi nefsine bakandır. Böyle olunca O, kendi nefsine, kendi nefsiyle bakan olmaktan uzaklaşmadı.

Ya'ni ey ârif, sen makām-ı fenâda, Hakk'a nefsin ile değil, yine Hak ile nazar edersen, [7/13] O'na nâzır olan sen olmazsın; O kendi nefsine nâzır olur. O ise evvel ve âhir bulunduğu hâlden zâil olmadı; ve dâimâ kendi nefsine, kendi nefsiyle nâzırdır; ve hiçbir şeye “ahadiyet” ile tecellîsi yoktur. Zîrâ tecellî, gayr için inkişafdan ibârettir. Halbuki burada ne ağyâr ve ne de gayr yoktur; ve bu mertebe, butûn mertebesidir; zuhûr mertebesi değildir. Tecellî ise butûn değil, zuhûrdur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ey ârif, sen fenâ makamında, Hakk'a kendi nefsinle değil, yine Hak ile bakarsan, O'na bakan sen olmazsın; O kendi nefsine bakar. O ise evvel ve âhir bulunduğu hâlden zâil olmadı; ve dâimâ kendi nefsine, kendi nefsiyle bakandır; ve hiçbir şeye "ahadiyet" (birlik, tek olma) ile tecellîsi (ortaya çıkışı) yoktur. Çünkü tecellî, başkası için inkişafdan (açığa çıkmaktan) ibarettir. Hâlbuki burada ne ağyâr (başkaları) ne de gayr (başka bir şey) yoktur; ve bu mertebe, butûn (gizlilik) mertebesidir; zuhûr (açığa çıkma) mertebesi değildir. Tecellî ise butûn değil, zuhûrdur.

وإِنْ نَظَرْتَه بِكَ فَزَالَتِ الأحديَّةُ، وإن نَظَرَتَه بِهِ وبِكَ فَزَالَتِ الأحديَّةُ أيضًا، لأنَّ

ضَمِيرَ النَّاءِ فِي نَظَرْتَهُ» ما هو عَينُ المَنظُورِ ، فلا بُدَّ من وجودِ نِسْبَةٍ ما

اقْتَضَتْ أَمْرَيْنِ نَاظِرًا ومَنْظُورًا، فَزَالَتِ الأحدية.

Ve eğer sen O'na senin ile nazar edersen, "ahadiyet" zâil olur.261 Ve eğer sen O'na O'nunla ve seninle nazar edersen, yine "ahadiyet" zâil olur. Zîrâ “nazarte-hû”daki “tâ” zamîri, manzûrun "ayn”ı değildir. İmdi "nâzır” ve “manzûr” olan iki emrin iktizâ eylediği nisbetin vücû- du lâbüddür. Böyle olunca "ahadiyet” zâil olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer sen O'na seninle bakarsan, "ahadiyet" (birlik) ortadan kalkar. Ve eğer sen O'na O'nunla ve seninle bakarsan, yine "ahadiyet" ortadan kalkar. Çünkü "nazarte-hû" (O'na baktın) ifadesindeki "tâ" zamiri, bakılanın "aynı" (özü) değildir. Şimdi, "bakan" ve "bakılan" olan iki işin gerektirdiği bağıntının varlığı zorunludur. Böyle olunca "ahadiyet" ortadan kalkar.

Ya'ni sen Hakk'a nefsin, vücûd-ı mukayyedin ile nazar edersen, o vakit bu nefsin sebebiyle “ahadiyet” zâil olur; ve bu sûrette Hak sıfâtı ve esmâsıy- la sana tecellî eder; ya'ni ahadiyetle değil, “vâhidiyet”le tecellî eyler. Ve eğer sen Hakk'a, vücûd-ı Hak'la ve senin vücûdun ile nazar edersen, sen nefsin-de nüzûl-i rabbânî ile tahakkuk etmiş olursun. Nitekim hadîs-i şerîfte bu-yurulmuştur: يَنْزِلُ رَبُّنَا كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا ya'ni "Rabbimiz her gece semâ-i dünyaya nazil olur.”262 Ve bu nazar, mukarrebîn-i ilâhî ve vâris-i Muham-medî olan zevât-ı saâdet-simâtın nazarıdır; ve buna "fark-ı sânî" derler. Zîrâ bu saâdetlinin nazarında Hakk'ın vücûdu [7/14] halkın vücuduna ve halkın vücûdu dahi Hakk'ın vücûduna hicâb olmaz. Ve bu nazar ile dahi "ahadiyet" zâil olur. Zîrâ “nazarte-hûdaki )نَظَرْتَهُ( tâ-i hitâb”, “manzûr" olan Hakk'ın “ayn”ı değildir, gayrıdır. Çünkü “sen” dediğimiz vakitte, se-nin vücûd-ı mukayyedin; ve “O” dediğimiz vakit de Hakk'ın vücûdu sâbit olur; ve bundan dahi ikilik zuhûr eder; ve "nâzır" ile “manzûr”dan ibâret bulunan iki şeyin iktizâ eylediği nisbetin vücûdu lâzım gelir; ve “nâzır” ile “manzûr” arasında mugāyeret sâbit olunca, ahadiyet dahi zâil olur; çünkü ahadiyette nisebin kâffesi muzmahildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen Hakk'a kendi nefsinle, kayıtlı varlığınla bakarsan, o zaman bu nefsin sebebiyle "ahadiyet" (birlik) ortadan kalkar; ve bu durumda Hak, sıfatları ve isimleriyle sana tecelli eder; yani ahadiyetle değil, "vâhidiyet"le (çokluk içinde birlik) tecelli eder. Ve eğer sen Hakk'a, Hakk'ın varlığıyla ve senin varlığınla bakarsan, sen kendi nefsinde ilahi inişle tahakkuk etmiş olursun. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulmuştur: يَنْزِلُ رَبُّنَا كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا yani "Rabbimiz her gece dünya semasına iner." Ve bu bakış, ilahi mukarreblerin (Allah'a yakın olanlar) ve Muhammedî vârisler olan saadetli zatların bakışıdır; ve buna "fark-ı sânî" (ikinci ayrım) derler. Çünkü bu saadetli kişinin bakışında Hakk'ın varlığı halkın varlığına ve halkın varlığı da Hakk'ın varlığına perde olmaz. Ve bu bakışla da "ahadiyet" ortadan kalkar. Zira "nazartehûdaki (نَظَرْتَهُ) tâ-i hitâb" (sen zamiri), "manzûr" (bakılan) olan Hakk'ın "ayn"ı (özü) değildir, başkasıdır. Çünkü "sen" dediğimiz vakitte, senin kayıtlı varlığın; ve "O" dediğimiz vakit de Hakk'ın varlığı sabit olur; ve bundan da ikilik ortaya çıkar; ve "nâzır" (bakan) ile "manzûr"dan (bakılan) ibaret bulunan iki şeyin gerektirdiği nispetin (bağıntının) varlığı lazım gelir; ve "nâzır" ile "manzûr" arasında farklılık sabit olunca, ahadiyet de ortadan kalkar; çünkü ahadiyette bütün nispetler (bağıntılar) yok olur.

وإن كان لَمْ يَرَ إلا نفسه بنفسه، ومعلوم أنَّه في هذا الوصفِ نَاظِرُ وَمَنْظُورٌ.

Ve eğerçi Hak kendi nefsiyle, kendi nefsinin gayrını görmedi; hâlbu-ki bu vasıfta nâzır ve manzûrun Hak olduğu ma'lûmdur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğerçi Hak kendi nefsiyle, kendi nefsinin gayrını görmedi; hâlbu-ki bu vasıfta nâzır ve manzûrun Hak olduğu ma'lûmdur.

Bâlâda, senin Hakk'a seninle olan nazarın ile, senin O'na O'nunla ve seninle olan nazarın zikredilmiş idi. Bu iki türlü olan nazarda dahi Hak, kendi nefsiyle, kendi nefsinden gayrısını görmez. Hâlbuki Hak bu vasıfta, ya'ni senin vücûdun ile ve kendi vücûdu ile nâzır oldukda hem nâzır ve hem de manzûrdur. Velâkin nâzıriyet ve manzûriyet nisbetiyle ahadiyet zâil olur. Ve nâzıriyet ve manzûriyetle tecellîde ise nisebin vücûdu lâzımdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yukarıda, senin Hakk'a seninle olan bakışın ile, senin O'na O'nunla ve seninle olan bakışın anılmıştı. Bu iki türlü bakışta dahi Hak, kendi özüyle, kendi özünden başkasını görmez. Hâlbuki Hak bu özellikte, yani senin varlığın ile ve kendi varlığı ile baktığında hem bakan hem de bakılandır. Velâkin bakanlık ve bakılanlık bağıntısıyla ahadiyet (birlik) ortadan kalkar. Ve bakanlık ve bakılanlıkla tecellîde (ortaya çıkmada) ise nispetlerin (bağıntıların) varlığı gereklidir.

فالمَرْضِيُّ لا يَصِحُ أنْ يكونَ مَرْضِيًّا مطلقًا، إلا إذا كان جَمِيعُ ما يَظْهَرُ به من فعل الراضي فيه .

İmdi marzînin mutlakā marzî olması sahîh olmaz. Ancak onda, onun- la zâhir [7/15] olan her şey, râzînin fiilinden olduğu vakit, marzînin mutlakā marzî olması sahîh olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, beğenilen şeyin mutlak olarak beğenilmesi doğru olmaz. Ancak onda, onunla görünen her şey, beğenenin fiilinden olduğu zaman, beğenilen şeyin mutlak olarak beğenilmesi doğru olur.

Bu cümle bâlâda tezbîr olunan “Her bir mevcûd rubûbiyeti ancak kül-lden aldı, vâhidden almadı; binâenaleyh ona küllden ancak ona münasib olan şey müteayyin oldu” cümlesinin mâbadidir; ve o cümleye merbûttur; ve bu iki cümle arasındaki beyânât, ahadiyette tecellî olmadığını îzâh için îrâd buyurulmuştur. İmdi her bir mevcûd, mâdemki rubûbiyeti bir vâ-hid-i muayyenden almayıp, rubûbiyyet-i hâssadan kendisine münasib şeyi küllden, ya'ni rubûbiyyet-i mutlakadan aldı; ve ta’bîr-i dîğerle her mevcûd, mâdemki rubûbiyeti isti'dâdına göre “Allah” ism-i câmii tahtında bulunan esmânın birinden aldı; şu hâlde ancak taht-ı terbiyesinde bulunduğu isim indinde marzî olur; yoksa mutlakan marzî olmaz. Çünkü diğer bir isim in-dinde marzî değildir; ve her bir ismin mazharı diğerini beğenmez. Nitekim Şeyh Sadî (k.s.) buyurur. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu cümle, yukarıda yazılan "Her bir varlık, rubûbiyeti (Rablık vasfını) ancak külden (bütünlükten) aldı, tek bir şeyden almadı; bu sebeple ona külden ancak kendisine uygun olan şey belirlendi" cümlesinin devamıdır; ve o cümleye bağlıdır; ve bu iki cümle arasındaki açıklamalar, ahadiyette (birlik mertebesinde) tecellî (ortaya çıkma) olmadığını açıklamak için söylenmiştir. Şimdi, her bir varlık, mademki rubûbiyeti belirli bir tekten almayıp, özel rubûbiyetten kendisine uygun şeyi külden, yani mutlak rubûbiyetten aldı; ve başka bir ifadeyle her varlık, mademki rubûbiyeti kendi isti'dâdına (yatkınlığına) göre "Allah" ism-i câmii (tüm isimleri kapsayan Allah ismi) altında bulunan isimlerden birinden aldı; bu durumda ancak terbiyesi altında bulunduğu isim katında rızaya uygun olur; yoksa mutlak olarak rızaya uygun olmaz. Çünkü diğer bir isim katında rızaya uygun değildir; ve her bir ismin mazharı (tecelli yeri) diğerini beğenmez. Nitekim Şeyh Sadî (k.s.) buyurur. Beyit:

یکی جهود و مسلمان نزاع میکردند چنانکه خنده گرفت از حدیث ایشانم

بطیره گفت مسلمان گر این قباله من درست نیست خدايا جهود میرانم

جهود گفت بتورات میخورم سوگند اگر خلاف کنم همچو تو مسلمانم

Tercüme: “Bir yahûdî ile müslüman niza ediyorlardı. Öyle ki onların sözlerinden bana gülme geldi. Müslüman hiddetle dedi ki: Eğer bu hücce-tim doğru değilse, ilâhî, cühûd olarak öleyim. Cühûd dedi: Tevrât'a yemin ediyorum, eğer hilâfım varsa, senin gibi müslüman olayım.”263 [7/16] Velhâsıl Rabb-i hâssı olan isim indinde marzî olan kimse, mutlakan marzî değildir. Ancak marzîde, marzînin vücûdu ile zâhir olan kâffe-i ef'al ve ahvâl, râzînin fiili olursa, ya'ni marzî olan abdin fiili olmazsa, o vakit o abd mutlakā marzî olur. Zîrâ râzînin fiili, kemâliyle insân-ı kâmilde zâhir olur. Çünkü insân-ı kâmil “Allah” ism-i câmiinin mazharı olduğundan bu isim tahtında müctemi' olan kâffe-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olmuş olur; ve onun Rabb'i, Rabb-i mutlak ve Rabbü'l-erbâb olan "Allah” ism-i câmii olur. Nitekim âyet-i kerîmede أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ )Yusuf, 12/39) ya'ni “Erbâb-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allah mı hayırlıdır?" buyurulur. “İnsân-ı kâmil” rubûbiyeti Rabb-i mutlak olan Allah'dan ahzettiğin- den, onun mazharında zâhir olan kâffe-i ef'âl ve ahvâl mutlakā marzî olur. Nitekim Hızır (a.s.) sefîneyi deldi ve gulâmı katleyledi. Ve bunlar sûret-i zâhirede münkerâttan olmakla, Mûsâ (a.s.)ın inkârına cevaben مَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي )Kehf 18/82) ya'ni “Ben o işleri kendi nefsimin emriyle işlemedim” buyurdu. Zîrâ إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةُ بِالسُّوءِ )Yusuf 12/53) âyet-i kerîmesi mûci- bince "Nefis sû' ile emreder." Fakat Hak emrinde hakîmdir. Binâenaleyh insân-ı kâmilden sudûr eden efâl, sûret-i zâhirede çirkin bile olsa, râzînin fiili olduğundan mutlakā marzî olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Bir Yahudi ile Müslüman tartışıyorlardı. Öyle ki onların sözlerinden bana gülme geldi. Müslüman öfkeyle dedi ki: Eğer bu delilim doğru değilse, Allah'ım, Yahudi olarak öleyim. Yahudi dedi: Tevrat'a yemin ediyorum, eğer yalan söylüyorsam, senin gibi Müslüman olayım.”263 [7/16] Sözün özü, kendisine ait özel Rabbi olan isim katında rızaya mazhar olan kimse, mutlak olarak rızaya mazhar değildir. Ancak rızaya mazhar olanda, rızaya mazhar olanın varlığı ile ortaya çıkan bütün fiiller ve haller, razı olanın fiili olursa, yani rızaya mazhar olan kulun fiili olmazsa, o zaman o kul mutlak olarak rızaya mazhar olur. Çünkü razı olanın fiili, kemaliyle insân-ı kâmilde ortaya çıkar. Çünkü insân-ı kâmil “Allah” ism-i câmiinin (tüm isimleri kendinde toplayan Allah isminin) mazharı (tecelli yeri) olduğundan, bu isim altında toplanmış olan bütün ilahi isimlerin mazharı olmuş olur; ve onun Rabbi, mutlak Rab ve Rablerin Rabbi olan "Allah” ism-i câmii olur. Nitekim ayet-i kerimede أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (Yusuf, 12/39) yani “Ayrı ayrı rabler mi hayırlıdır, yoksa tek ve kahredici olan Allah mı hayırlıdır?" buyurulur. “İnsân-ı kâmil” rabliğini mutlak Rab olan Allah'tan aldığı için, onun mazharında ortaya çıkan bütün fiiller ve haller mutlak olarak rızaya mazhar olur. Nitekim Hızır (a.s.) gemiyi deldi ve çocuğu öldürdü. Ve bunlar görünen surette münkerâttan (kötülüklerden) olmakla, Musa (a.s.)'ın inkârına cevaben مَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي (Kehf 18/82) yani “Ben o işleri kendi nefsimin emriyle işlemedim” buyurdu. Çünkü إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةُ بِالسُّوءِ (Yusuf 12/53) ayet-i kerimesi gereğince "Nefis kötülüğü emreder." Fakat Hak emrinde hikmet sahibidir. Bu sebeple insân-ı kâmilden meydana gelen fiiller, görünen surette çirkin bile olsa, razı olanın fiili olduğundan mutlak olarak rızaya mazhar olur.

فَفَضَلَ إسماعيل على غيره من الأعيان بما نَعَتَه الحقُّ به مِن كَونِهِ عِندَ رَبِّه

مَرْضِيًّا، وكذلك كلُّ نَفْسٍ مُطمَئِنَّةٍ قِيلَ لها ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ .

İmdi Hak Teâlâ onu Rabb'i indinde marzî olmasıyla vasfetmekle, İs- mâîl (a.s.) a'yândan kendisinin gayrı üzerine fâzıl oldu. Ve "Ey nefis, Rab'ine rücû' eyle!" (Fecr, 89/27-28) denilen her nefs-i mutmainne de bunun gibidir. [7/17] Ya'ni İsmâîl (a.s.) Rab'leri indinde marzî olan ne kadar ayân var ise, onların cümlesinden efdal oldu. Çünkü Hak Teâlâ onu وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا (Meryem, 19/55) [Rabbinin indinde marzî idi.] âyet-i kerîmesinde marzî olmakla vasfeyledi. Ve İsmâîl (a.s.), Hak Teâlâ hazretlerinin her şeye hal- kını, ya'ni isti'dâdıyla taleb ettiği hakkını, itâ eylediğine muttali' oldu. Bu ıttıla ise kazâ ve kader sırrına ilimdir; ve kazâ ve kader sırrına ıttıla dahi, insân-ı kâmilin hâlidir; ve insân-ı kâmil Rabb-i mutlakın terbiyesi tahtın- dadır; ve ism-i zâtın mazharıdır. Nitekim İsmail (a.s.) dahi وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا )Meryem, 19/50) [Onlar için dillerde yüksek, doğru bir senâ nasîb kıldık.] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere ism-i zât olan ism-i Aliyy'in mazharıdır. Binâenaleyh o mutlakā marzîdir; ve sâir a'yân ise Rabb-i hâsları indinde marzîdir. Bu sûrette İsmâîl (a.s.) kendisinin gayrı olan ayân üzerine fazıl olur. Ve &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah İsmail'i (a.s.) Rabbinin katında rızaya ermiş olmakla vasfetmekle, İsmail (a.s.) sabit hakikatler içinde kendisinden başkaları üzerine faziletli oldu. "Ey nefis, Rabbine dön!" (Fecr, 89/27-28) denilen her mutmain nefis de bunun gibidir. Yani İsmail (a.s.), Rableri katında rızaya ermiş ne kadar sabit hakikat varsa, onların hepsinden daha üstün oldu. Çünkü Yüce Allah onu "وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا" (Meryem, 19/55) [Rabbinin katında rızaya ermiş idi.] ayet-i kerimesinde rızaya ermiş olmakla vasfetti. Ve İsmail (a.s.), Yüce Allah Hazretlerinin her şeye hakkını, yani istidadıyla talep ettiği hakkını verdiğine muttali oldu. Bu ıttıla ise kazâ ve kader sırrına ilimdir; ve kazâ ve kader sırrına ıttıla dahi, insân-ı kâmilin hâlidir; ve insân-ı kâmil mutlak Rabbin terbiyesi altındadır; ve zât isminin mazharıdır. Nitekim İsmail (a.s.) dahi "وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا" (Meryem, 19/50) [Onlar için dillerde yüksek, doğru bir senâ nasip kıldık.] ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere zât ismi olan Aliyy isminin mazharıdır. Bu sebeple o mutlaka rızaya ermiştir; diğer sabit hakikatler ise özel Rableri katında rızaya ermiştir. Bu durumda İsmail (a.s.) kendisinden başka sabit hakikatler üzerine faziletli olur.

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي

)Fecr 89/27-30) [Ey nefs-i mutmain- ne! Râzıye ve marzıyye olarak Rabb'ine rücû' eyle; benim kullarıma dâhil ol ve cennetime gir!] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu vech ile her bir nefs-i mutmainne dahi, İsmâîl (a.s.) gibi marzîdir. Çünkü “emmâre” değildir ki, ef'âli kendisine isnâd ile da'vâya kıyâm etsin; ve “levvâme” de- ğildir ki, kezâlik ef'âli kendine muzâf kılarak kendini levm etsin? O mevt-i ihtiyârî ile cemî-i ef'âlinden fânî olmuş ve kendisinde ef'âl isnâd edecek bir vücûd görememiştir. Onun için o nefse gerek mevt-i ihtiyârî ve gerek mevt-i ıztırârî indinde “Rabb'ine rücû' eyle!” hitâbı vârid oldu. Zîrâ bir kimse nefsinden rücû' edince, Hak zuhûr eder. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) ya'ni “Hak geldi, bâtıl gitti.” [7/18] Şurası da hafı kalmasın ki, her nefs-i mutmainnenin marzıyye olması, Rabb-i hâssı indinde marzıyye olmasıdır. Hattâ İsmâîl (a.s.) dahi, Rabb-i hâssı indinde marzî olmakla bir vech ile marzî-i mukayyeddir; ve iki vech ile marzî-i mutlaktır. Birinci vecih budur ki, İsmâîl (a.s.), insân-ı kâmil olduğundan rubû- biyyet-i mutlakayı mutazammın olan cemî-i rubûbiyyatın mazhariyetin- dedir; ve rubûbiyyet-i mutlaka onunla mütehakkık olmuştur. İkinci vecih budur ki, ubûdiyyet-i mahza ile muttasıf olduğundan on- dan zâhir olan kâffe-i ef'âl, Hakk-ı râzînin ef'âlidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fecr Suresi 89/27-30. ayet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu veçhile, "Ey mutmain nefs! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabb'ine dön; kullarımın arasına katıl ve cennetime gir!" her bir mutmain nefs dahi, İsmail (a.s.) gibi kendisinden razı olunmuştur. Çünkü o, "emmâre" (kötülüğü emreden nefs) değildir ki, fiillerini kendisine isnat ederek iddiada bulunsun; ve "levvâme" (kendini kınayan nefs) de değildir ki, aynı şekilde fiillerini kendine nispet ederek kendini kınasın. O, ihtiyari ölüm (nefsin isteklerinden vazgeçme) ile bütün fiillerinden fani olmuş ve kendisinde fiilleri isnat edecek bir varlık görememiştir. Onun için o nefse, gerek ihtiyari ölüm ve gerekse ıztırari ölüm (doğal ölüm) anında "Rabb'ine dön!" hitabı vârid oldu. Zira bir kimse nefsinden döndüğünde, Hak zuhur eder. Nitekim ayet-i kerîmede buyurulur: "Hak geldi, bâtıl gitti." (İsra, 17/81). Şurası da gizli kalmasın ki, her mutmain nefsin kendisinden razı olunmuş olması, özel Rabbi katında kendisinden razı olunmuş olmasıdır. Hatta İsmail (a.s.) dahi, özel Rabbi katında kendisinden razı olunmakla bir veçhile kayıtlı olarak kendisinden razı olunmuştur; ve iki veçhile mutlak olarak kendisinden razı olunmuştur. Birinci vecih budur ki, İsmail (a.s.), insân-ı kâmil olduğundan, mutlak rububiyeti (Rabliğin tüm yönlerini) içeren bütün rububiyetlerin mazhariyetindedir; ve mutlak rububiyet onunla tahakkuk etmiştir. İkinci vecih budur ki, sırf kulluk ile vasıflanmış olduğundan, ondan zahir olan bütün fiiller, razı olan Hakk'ın fiilleridir.

فما أَمَرَها أَنْ تَرْجِعَ إلا إلى ربِّها الَّذي دَعَاهَا ، فَعَرَفَتْهُ مِن الكلِّ رَاضِيَةً ،

فَادْخُلِي فِي عِبَادِي مِن حيثُ ما لَهُم هذا المقام، فالعِبَادُ المَذْكُورُونَ هُنَا

كلُّ عَبدٍ عَرَفَ رَبَّه وَاقْتَصَرَ عليه ولم يَنْظُر إلى ربِّ غيره .

İmdi Hak Teâlâ nefs-i mutmainneye, ancak onu da'vet eden Rabb'i- ne rücû' etmek ile emreyledi. Böyle olunca nefis dahi, “râzıye” oldu- ğu hâlde, Rabb'ini küllden ârif oldu. İmdi sen "Ey nefis”, bu makām, onların mülkü olması haysiyetiyle, "Benim ibâdım zümresine gir!" (Fecr, 89/29) Şu hâlde burada zikrolunan "ibâd", Rabb'ini bilen ve onun üzerine iktisâr eden ve ondan gayrı Rabb'e nazar etmeyen her abddir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah mutmain nefse, ancak kendisini davet eden Rabb'ine dönmesini emretti. Böyle olunca nefis de, "razı olmuş" olduğu hâlde, Rabb'ini tamamen bildi. Şimdi sen, "Ey nefis," bu makam, onların mülkü olması itibarıyla, "Benim kullarım zümresine gir!" (Fecr, 89/29) Şu hâlde burada zikredilen "kullar", Rabb'ini bilen ve ona yönelen ve ondan başka Rabb'e bakmayan her kuldur.

Ya'ni Hak nefs-i mutmainneye, kendisini çağıran Rabb-i hâssına rücû ile emretti. O da bu Rabb-i hâssını, sâir erbâb-ı hâssadan, ya'ni esmâdan temyîz edip, O'nun da'vetinden râzı olduğu hâlde ârif oldu; ve O'nun da'vetine icâbet eyledi. Ve Hak, rücû' ile beraber bu makām-ı rızâ onların mülkü olması hasebiyle, nefs-i mutmainne sahibleri olan ibâdının züm- resine duhûlünü de emreyledi; ve فَادْخُلِي فِي عِبَادِي (Fecr, 89/29) [Benim ibâdım zümresine gir!] âyet-i kerîmesindeki ibâd, hangi ismin taht-ı terbi- yesinde olduğunu bilip onun üzere iktisâr [7/19] ederek, onun gayrı olan erbâb-ı hâssaya bakmayan her bir abddir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, mutmain nefse, kendisini çağıran özel Rabbine dönmesini emretti. O da bu özel Rabbini, diğer özel Rablerden, yani isimlerden ayırt edip, O'nun davetinden razı olduğu halde ârif oldu; ve O'nun davetine icabet etti. Ve Hak, dönmekle beraber bu rıza makamının onların mülkü olması sebebiyle, mutmain nefis sahipleri olan kullarının zümresine girmesini de emretti; ve فَادْخُلِي فِي عِبَادِي (Fecr, 89/29) [Benim kullarım zümresine gir!] ayet-i kerimesindeki kullar, hangi ismin terbiyesi altında olduğunu bilip onunla yetinerek, onun dışındaki özel Rabbe bakmayan her bir kuldur.

وَادْخُلِي جَنَّتِي الَّتِي بِها سِتْرِي، وَلَيْسَتْ جَنَّتِي سِوَاكَ، فَأَنتَ تَسْتُرُنِي

بذاتك .

Ve "Ey nefs-i mutmainne, benim cennetime gir" (Fecr, 89/30) ki, be- nim setrim onun iledir. Halbuki benim cennetim senden gayrı değil- dir. Zîrâ sen, zâtın ile beni setredersin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve "Ey mutmain olmuş nefs, benim cennetime gir" (Fecr, 89/30) buyruğu, benim örtümün onunla olduğunu ifade eder. Halbuki benim cennetim senden başka değildir. Çünkü sen, zâtın ile beni örtersin.

Cennet, lugatta “Eşcâr-ı kesîresinin zılleriyle örtülmüş olan arz"a der- ler. “Setr” maʼnâsına olan “cenn (جَنّ)"den mehûzdür. Ve ulemâ-i zâhirin ıstılâhında "Dâr-ı âhiretin makāmât-ı nüzhetinden ve mevâtın-ı mahbû- besinden ibârettir" ki, onlar da “cennet-i a'mâl ve ef'âl"dir. Fakat ârifîn indinde bunlardan gayrı cennetler de vardır ki, onlar “cennâtü's-sıfat” ve "cennâtü'z-zât"tır. Cennât-ı sıfât, erbâb-ı kemâlin sıfâtıyla ittisâf ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluktur; ve bunun da birtakım merâtibi vardır. Cennât-ı zât, ârifînden Rabb'in zuhûru ve onların üzerinde bürûzu ve Rab'leri in- dinde onların istitârıdır. Abd için olan bu cennetlere mukābil, Hak için de cennetler vardır. Buna binâen Hak Teâlâ وَادْخُلِي جَنَّتِي (Fecr, 89/30) ya'ni "Cennetime gir!" buyurur; ve cenneti, Zât-ı ecell ü a'lâsına izâfe eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cennet, sözlükte "çok ağacının gölgeleriyle örtülmüş olan yer"e denir. "Örtmek" anlamına gelen "cenn (جَنّ)" kökünden türemiştir. Zâhir ulemasının (dış görünüşe göre hüküm veren âlimlerin) ıstılahında (teknik teriminde) "âhiret yurdunun gezinti yerlerinden ve sevilen mekânlarından ibarettir" ki, onlar da "ameller ve fiiller cenneti"dir. Fakat ârifler (Allah'ı bilenler) katında bunlardan başka cennetler de vardır ki, onlar "sıfatlar cennetleri" ve "zât cennetleri"dir. Sıfatlar cennetleri, kemâl ehlinin (olgun kişilerin) sıfatlarıyla vasıflanması ve ilâhî ahlâkla ahlâklanmasıdır; ve bunun da birtakım mertebeleri (dereceleri) vardır. Zât cennetleri, âriflerden Rab'bin zuhûru (ortaya çıkması) ve onların üzerinde bürûzu (belirmesi) ve Rab'leri katında onların istitârıdır (gizlenmesidir). Kul için olan bu cennetlere karşılık, Hak için de cennetler vardır. Buna göre Yüce Allah وَادْخُلِي جَنَّتِي (Fecr, 89/30) yani "Cennetime gir!" buyurur; ve cenneti, en yüce ve en ulu Zât'ına izâfe eder (nispet eder).

Cennât-ı ilâhiyyeden birincisi; "a'yân-ı sâbite cennetleri"dir. Zîrâ Hak onunla örtünür; ve ayân-ı sâbite örtülerinin arkasından zâtını zâtı ile müşâhede eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlâhî cennetlerden birincisi; "sabit hakikatler cennetleri"dir. Çünkü Hak onunla örtünür; ve sabit hakikatler örtülerinin arkasından zâtını kendi zâtı ile müşâhede eder.

İkincisi; ne melek-i mukarrebin, ne de gayrılarının muttali' olamayaca- ğı haysiyetle ervâhda istitârıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi; ne mukarreb meleklerin ne de başkalarının muttali olamayacağı (bilgi sahibi olamayacağı) şekilde ruhlarda gizli olmasıdır.

Üçüncüsü; ağyârın vâkıf olamayacağı haysiyetle perde arkasından âlem- lerini müşâhede etmek için, âlem-i şehâdette ekvân ile istitârıdır. İmdi huzûzât-ı nefsâniyyesinden fânî olan ârife “Benim cennetime gir!" denilince o ârif bu sözden, “zât”ına ve “ayn”ına [7/20] ve “hakîkat”ine gir ki, onda Ben'i bulasın; ve onunla Ben'i müşâhede edesin” ma'nâsını anlar. Zîrâ onun matlûbu cemâl-i Haktır. Arif olmayan kimse ise bu hitâbdan yenilip içilecek ve hûrîlerle zevk edilecek, velhâsıl bu gibi huzûzât-ı nefsâ- niyye ile iştigāl olunacak mahalle duhûlü anlar. Nitekim Şeyh (r.a.) Hak cânibinden tercümân olarak “Benim cennetim senden gayrı değildir; zîrâ sen zâtınla beni örtersin” buyurur. Ya'ni sen zâtınla ve sıfâtınla ve ef'âlin ile zâtıma, sıfâtıma ve efâlime vikāye, ya'ni siper olursun demektir. Ve abdin nefsini Rabb'ine siper etmesi hakkındaki îzâhât Fass-ı İbrâhîmî'de mezkûrdur; oraya müracaat buyurulsun. فَلَا أُعْرَفُ إِلا بِكَ كما أنَّك لا تكونُ إِلَّا بِي، فَمَنْ عَرَفَكَ عَرَفَنِي، وأنا لا أُعْرَفُ فَأَنتَ لا تُعْرَفُ . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü; başkalarının vâkıf olamayacağı şekilde perde arkasından âlemlerini müşâhede etmek için, âlem-i şehâdette (görünen âlemde) varlıklarla gizlenmesidir. Şimdi, nefse ait hazlarından fânî olan ârife "Benim cennetime gir!" denilince, o ârif bu sözden, "zâtına ve tekil hakikatine ve hakikatine gir ki, onda Beni bulasın; ve onunla Beni müşâhede edesin" anlamını anlar. Çünkü onun matlûbu (isteği) Hak'ın cemâlidir. Ârif olmayan kimse ise bu hitâbdan (sözden) yenilip içilecek ve hûrîlerle zevk edilecek, sözün özü bu gibi nefse ait hazlarla meşgul olunacak yere girmeyi anlar. Nasıl ki Şeyh (r.a.) Hak tarafından tercümân olarak "Benim cennetim senden gayrı değildir; çünkü sen zâtınla beni örtersin" buyurur. Yani sen zâtınla ve sıfatlarınla ve fiillerinle zâtıma, sıfatlarıma ve fiillerime vikâye, yani siper olursun demektir. Ve kulun nefsini Rabb'ine siper etmesi hakkındaki açıklamalar Fass-ı İbrâhîmî'de (İbrahim Faslı'nda) zikredilmiştir; oraya müracaat buyurulsun. فَلَا أُعْرَفُ إِلا بِكَ كما أنَّك لا تكونُ إِلَّا بِي، فَمَنْ عَرَفَكَ عَرَفَنِي، وأنا لا أُعْرَفُ فَأَنتَ لا تُعْرَفُ .

İmdi Ben bilinmem, illâ senin ile; nitekim tahkîkan sen mevcûd ol- mazsın, illâ Ben'im ile. Böyle olunca seni bilen kimse, Ben'i bildi. Hâlbuki Ben bilinmem, sen de bilinmezsin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Ben bilinmem, ancak seninle; nasıl ki tahkîkan sen var olmazsın, ancak Benimle. Böyle olunca seni bilen kimse, Beni bildi. Hâlbuki Ben bilinmem, sen de bilinmezsin.

Ya'ni ekvânda Ben'im zuhûrum, ancak senin iledir. Zîrâ sen Ben'im zâtımın mir'âtı ve sıfâtımın meclâsı ve tasarrufâtımın mahallisin. Nitekim sen dahi, ancak Ben'im ile mevcûdsun. Zîrâ senin senliğin ademden başka bir şey değildir. Belki Ben kendi vücûdumdan sana bir izâfî vücûd verdim de, senin senliğin bu sayede zâhir oldu. Böyle olunca, hakkıyla seni bilen kimse Ben'i bildi; çünkü senin hakîkatin Ben'im. Halbuki Benim hakî- katimi ve Zâtımın künhünü hiçbir kimsenin bilmesi mümkin değildir. Binâenaleyh sen dahi hakîkatinle maʼrûf olamazsın. Bu hitâb, “insân-ı kâ- mil" olan Şeyh (r.a.)ın bâtınından zâhirinedir. Zîrâ insân-ı kâmilin [7/21] vücûdu Hakk'ın vücuduna mazhar-ı külldür; ve Hak, suyun buzda ihtifâsı gibi, onda muhtefîdir. Rubâî-i Hazret-i Mevlânâ (r.a.): من با تو چنانم ای نگار ختنی کاندر غلطم که من توأم يا تو منی نی من منم و نی تو تویی نی تو منی هم من منم و هم تو تویی هم تو منی Tercüme: "Ey Hoten'e mensûb olan nigâr! Ben seninle öyleyim ki, aca- bâ ben sen miyim, yoksa sen ben misin? diye galat içindeyim. Ben ben değilim, sen de sen değilsin. Sen, ben de değilsin. Hem ben benim; ve hem sen sensin; hem de sen bensin."265 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, varlıklarda benim görünmem ancak senin sayendedir. Çünkü sen benim zâtımın aynası, sıfatlarımın tecelli yeri ve tasarruflarımın mahallisin. Nasıl ki sen de ancak benimle varsın. Çünkü senin senliğin yokluktan başka bir şey değildir. Aksine, ben kendi varlığımdan sana izafî bir varlık verdim de, senin senliğin bu sayede ortaya çıktı. Böyle olunca, seni hakkıyla bilen kimse beni bildi; çünkü senin hakikatin benim. Halbuki benim hakikatimi ve zâtımın özünü hiçbir kimsenin bilmesi mümkün değildir. Bu sebeple sen de hakikatinle bilinemezsin. Bu hitap, insân-ı kâmil olan Şeyh'in (r.a.) bâtınından zâhirinedir. Çünkü insân-ı kâmilin varlığı, Hakk'ın varlığına tam bir mazhardır; ve Hak, suyun buzda gizlenmesi gibi, onda gizlidir. Hazret-i Mevlânâ'nın (r.a.) Rubâî'si: "Ey Hoten'e mensup olan sevgili! Ben seninle öyleyim ki, acaba ben sen miyim, yoksa sen ben misin? diye yanılgı içindeyim. Ben ben değilim, sen de sen değilsin. Sen, ben de değilsin. Hem ben benim; ve hem sen sensin; hem de sen bensin."

فإِذا دَخَلْتَ جَنَّتَه دَخَلْتَ نَفْسَكَ.

Şu hâlde sen Rabb'in cennetine girdiğin vakit, "nefs"ine dâhil olur- sun. Ya'ni birer Rab olan esmâ-i ilâhiyyeden her birisi, nâsiyesinden tutup çektiği bendesine اِرْجِعِي إِلَى رَبِّكِ )Fer 89/29) [Rabb’ine rücû' et!] kavliyle nidâ ve cennetine duhûl ile emretse, o bende-i ârif kendi nefsine dâhil olur. Çünkü ârif Rabb-i hâssı olan o ismin cenneti kendi “nefs”i olduğunu ve kendisi o Rabb’in mazharı ve meclâsı ve arș-ı müsevvâsı bulunduğunu bilir. Bu sûrette Rab abdini ve abd dahi Rabb'ini sever. Biri râzî, diğeri de marzîdir. [7/22] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu hâlde sen Rabbinin cennetine girdiğin zaman, kendi nefsine (özüne) dâhil olursun. Yani, birer Rab olan ilâhî isimlerden her biri, alnından tutup çektiği kuluna, "Rabbine dön!" (Fecr 89/29) sözüyle seslenip cennetine girmesini emretse, o ârif kul kendi nefsine dâhil olur. Çünkü ârif, kendisine özgü Rabbi olan o ismin cennetinin kendi nefsi olduğunu ve kendisinin o Rabbin mazharı (tecelli yeri), meclâsı (parlama yeri) ve arş-ı müsevvâsı (düzeltilmiş/dengelenmiş arşı) olduğunu bilir. Bu durumda Rab kulunu sever ve kul da Rabbini sever. Biri razı olan, diğeri de kendisinden razı olunandır.

فتَعرِفُ نَفْسَك معرفةً أُخْرَى غير المعرفة الَّتِي عَرَفتَها حِينَ عَرَفتَ رَبَّكَ بمعرفتك إياها، فتكون صاحب معرفَتَيْنِ، معرفة به من حيثُ أنتَ، ومعرفة به بِكَ من حيثُ هو لا من حيثُ أَنَّكَ أنتَ .

Rabb'ini tanıdığın hînde, Rabb'ine ma'rifetin sebebiyle, kendi nefsini bildiğin ma'rifetin gayrı olarak, diğer bir ma'rifet ile tanırsın. Bu sû- rette sen iki ma'rifet sahibi olursun. Birisi, senin nefsin haysiyetiyle Rabb'in ma'rifetidir; diğeri, nefsin haysiyetiyle değil, Rabb'in haysi- yetiyle, Rabb'in ma'rifeti sebebiyle, nefsin ma'rifetidir. Ya'ni Rabb'in cennetine girdiğin vakit, nefsine ve zâtına dâhil olur ve Hakk'ın envârından ve zâtından, o nefsinde olan şeyi ve esrârı müşâhede edersin; ve bu sûrette nefsini ikinci bir tanıyış ile tanırsın ki, bu mari- fet nefsini tanıdığın marifetin gayrıdır. Ya'ni bundan evvel nefsini bilmiş ve bu bilme sebebiyle Rabb'ini tanımış idin. Bu def'a Rabb'in cenneti- ne girip kendi nefsine dâhil olmakla, nefsin hakkında ikinci bir marifet &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rabb'ini tanıdığın zaman, Rabb'ini tanıman sebebiyle, kendi nefsini bildiğin tanımanın dışında, başka bir tanıma ile tanırsın. Bu durumda sen iki tanıma sahibi olursun. Birincisi, senin nefsin itibarıyla Rabb'in tanınmasıdır; diğeri, nefsin itibarıyla değil, Rabb'in itibarıyla, Rabb'in tanınması sebebiyle, nefsin tanınmasıdır. Yani Rabb'in cennetine girdiğin vakit, nefsine ve zâtına dâhil olur ve Hakk'ın nurlarından ve zâtından, o nefsinde olan şeyi ve sırları müşâhede edersin; ve bu durumda nefsini ikinci bir tanıyış ile tanırsın ki, bu tanıma nefsini tanıdığın tanımanın dışındadır. Yani bundan evvel nefsini bilmiş ve bu bilme sebebiyle Rabb'ini tanımış idin. Bu defa Rabb'in cennetine girip kendi nefsine dâhil olmakla, nefsin hakkında ikinci bir tanıma (elde edersin).

hâsıl olur ki, bu da evvelki marifetten başkadır. Ve bu ikinci marifetin husûlü hîninde, Rabb'ine marifetin sebebiyle nefsini tanımış olursun; ve binnetîce sende iki maʼrifet husûle gelir. Çünkü evvelce nefsini bilmiş ve ondan sonra Rabb'ini tanımış idin. Ve bu marifette sen kendinin âciz, fakîr, menba'-ı nekāyis ve şürûr olup, sendeki kemâlâtın âriyet olduğunu; ve Rabb'inin Kādir, Ganî, maden-i kemâlât ve hayrât olup, kemâlât-ı zâtiyye sahibi bulunduğunu anlamış idin. Velâkin Rabb'ini ve mezâhirde onun zuhûrâtını bildiğin vakit, bu biliş ile tekrâr nefsinin marifetine rücû' ve teveccüh edersen, sende ikinci bir marifet daha peyda olur ki, [7/23] bu ma'rifet evvelkinden etemm ve ekmeldir. Çünkü bu def'a, nefsinin mezâhir-i Hak'tan bir mazhar olduğunu bilmiş olursun. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz'e "Rabb'ini ne ile bildin!" diye suâl olundukda “Eşyayı Allah ile bildim” buyurdular. 266 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

meydana gelir ki, bu da önceki marifetten başkadır. Ve bu ikinci marifetin meydana gelmesi anında, Rabb'ine olan marifetin sebebiyle nefsini tanımış olursun; ve sonuç olarak sende iki marifet meydana gelir. Çünkü evvelce nefsini bilmiş ve ondan sonra Rabb'ini tanımış idin. Ve bu marifette sen kendinin âciz, fakîr, eksikliklerin ve şerlerin kaynağı olup, sendeki kemâlâtın âriyet olduğunu; ve Rabb'inin Kadir, Ganî, kemâlât ve hayırların madeni olup, zâtî kemâlât sahibi bulunduğunu anlamış idin. Velâkin Rabb'ini ve mazharlarda onun zuhûrâtını bildiğin vakit, bu biliş ile tekrar nefsinin marifetine rücû' ve teveccüh edersen, sende ikinci bir marifet daha peyda olur ki, bu marifet öncekinden daha tam ve daha mükemmeldir. Çünkü bu defa, nefsinin Hakk'ın mazharlarından bir mazhar olduğunu bilmiş olursun. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz'e "Rabb'ini ne ile bildin!" diye suâl olunduğunda “Eşyayı Allah ile bildim” buyurdular.

İmdi sende husûle gelen iki marifetten birisi, nefsin cihetinden Rabb'ini ve nefsini bilmektir; ve diğeri nefsin cihetinden değil, Rabb'in cihetinden, Rabb'ini ve nefsini bilmektir. (Şerh-i Dâvûd-ı Kayserî). Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sende meydana gelen iki marifetten (bilgiden) birisi, nefsin (kendi varlığının) yönünden Rabb'ini ve nefsini bilmektir; diğeri ise nefsin yönünden değil, Rabb'in yönünden, Rabb'ini ve nefsini bilmektir.

فَأَنْتَ عَبْدٌ وَأَنْتَ رَبُّ لِمَنْ لَهُ فِيهِ أَنْتَ عَبْدُ

Sen abdsin ve sen Rab'sin; o kimse için ki, onun için onda sen abdsin. Ya'ni ey iki marifet sahibi olan ârif! Birinci ma'rifetin cihetinden sen abdsin; zîrâ o maʼrifet sebebiyle nefs-i vehmîni bilip, badehû Rabb-i muhakkakını anladın; ve eseri bildin, müessiri tanıdın. Ve kezâ sen, ikinci ma'rifetin cihetinden Rab'sin. Zîrâ bu maʼrifet sebebiyle nefsinin hakîkatini bildin; ve senin üzerindeki Kayyûm'u tanıdın; ve Hakk'ı anladın. Bu hâlde sen, rüsumun ile abdsin; ve rüsûmsuz Rab'sin. Ve sen, seninle abdsin; ve sensiz Rab'sin. Ve sen onun vücudunda mâhiyyet-i madûmen ile zâhirsin; ve bu vücudunda zâhir olduğun Rabb-i hâssın için abdsin; zîrâ senin üzerinde o ism-i hâssın saltanatı zâhirdir. Ve sen abdi olduğun bu ism-i hâs için Rab'sin. Zîrâ O'nun vücudunda o ismin ahkâmını kabûl ve izhâr edersin; ve bu sûretle [7/24] onun üzerinde de senin saltanatın zâhir olur. Bu ifâdâtın muhtasaran îzâhı budur ki: Sen, senin üzerine hâkim olan Rabb-i hâs için abdsin; ve onun ahkâmının ve ef'âlinin cereyânı husûsun- da sen, o Rabb-i hâssın taht-ı hüküm ve saltanatında müsahharsın; işte birinci ma'rifetin iktizâsı budur. Ve sen hükmünde bulunman ile abdi ol- duğun Rabb-i hâssın için Rab'sin. Çünkü sen, isti'dâdın ile onun üzerine hâkimsin; ve onun senin üzerine olan hükmü ve fiili, ancak lisân-ı isti'dâ- dın ile vâki' olan talebine müsteniddir. Bu da ikinci ma'rifetin netîcesidir. Velhâsıl Allah Teâlâ Zâhir ve Bâtındır; ve ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın için rubûbiyet sâbittir. Zâhir Bâtın'ı ve Bâtın dahi Zâhir'i terbiye eder. Bâtın'ın Zâhir'i terbiye etmesi, Zâhir üzerinde ahkâm-ı esmâyı izhâr eylemesidir; ve Zâhir'in Bâtın'ı terbiye etmesi de, ahkâm-ı esmâyı kabûl edip, onun zuhûruna mazhar olmasıdır. İmdi Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu beyitte abd ile Rabb-i hâs arasındaki nisbeti beyân buyurmuştur. Ve beyt-i âtîde ise, abd ile Rabbü'l-erbâb arasındaki nisbet beyân olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen kulsun ve sen Rab'sin; o kimse için ki, onun için onda sen kulsun. Yani ey iki marifet (bilgi) sahibi olan ârif (bilen)! Birinci marifetin yönünden sen kulsun; çünkü o marifet sebebiyle vehmî nefsini (gerçek olmayan benliğini) bilip, ondan sonra muhakkak (gerçek) Rabb'ini anladın; ve eseri bildin, müessiri (etki edeni) tanıdın. Ve aynı şekilde sen, ikinci marifetin yönünden Rab'sin. Çünkü bu marifet sebebiyle nefsinin hakikatini bildin; ve senin üzerindeki Kayyûm'u (her şeyi ayakta tutanı) tanıdın; ve Hakk'ı anladın. Bu halde sen, rüsumun (geleneklerin, dış görünüşlerin) ile kulsun; ve rüsumsuz (geleneklerden, dış görünüşlerden arınmış olarak) Rab'sin. Ve sen, seninle kulsun; ve sensiz Rab'sin. Ve sen onun vücudunda (varlığında) mâhiyyet-i madûmen (yokluk mahiyeti) ile zâhirsin (görünürsün); ve bu vücudunda zâhir olduğun Rabb-i hâssın (sana özel Rabbin) için kulsun; çünkü senin üzerinde o ism-i hâssın (özel ismin) saltanatı zâhirdir (görünürdür). Ve sen kulu olduğun bu ism-i hâs için Rab'sin. Çünkü O'nun vücudunda o ismin ahkâmını (hükümlerini) kabul ve izhâr (ortaya koyma) edersin; ve bu suretle onun üzerinde de senin saltanatın zâhir olur. Bu ifadelerin kısaca izahı şudur ki: Sen, senin üzerine hakim olan Rabb-i hâs için kulsun; ve onun ahkâmının (hükümlerinin) ve ef'âlinin (fiillerinin) cereyanı (akışı) hususunda sen, o Rabb-i hâssın hüküm ve saltanatı altında müsahharsın (boyun eğmişsin); işte birinci marifetin gerekliliği budur. Ve sen hükmünde bulunman ile kulu olduğun Rabb-i hâssın için Rab'sin. Çünkü sen, isti'dâdın (yatkınlığın) ile onun üzerine hakimsin; ve onun senin üzerine olan hükmü ve fiili, ancak isti'dâdının dili (yatkınlığının ifadesi) ile meydana gelen talebine dayanır. Bu da ikinci marifetin neticesidir. Sözün özü Allah Teâlâ Zâhir (görünen) ve Bâtın'dır (gizli olandır); ve ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın için rubûbiyet (Rablık) sabittir. Zâhir Bâtın'ı ve Bâtın dahi Zâhir'i terbiye eder. Bâtın'ın Zâhir'i terbiye etmesi, Zâhir üzerinde esmânın (isimlerin) hükümlerini izhâr eylemesidir (ortaya koymasıdır); ve Zâhir'in Bâtın'ı terbiye etmesi de, esmânın hükümlerini kabul edip, onun zuhûruna (ortaya çıkışına) mazhar (nail) olmasıdır. Şimdi Cenâb-ı Şeyh (Allah sırrını yüceltsin) bu beyitte kul ile Rabb-i hâs arasındaki nispeti (bağıntıyı) beyan buyurmuştur. Ve gelecek beyitte ise, kul ile Rabbü'l-erbâb (Rablerin Rabbi) arasındaki nispet beyan olunur.

لِمَنْ لَهُ فِي الْخِطَابِ عَهْدُ وَأَنْتَ رَبُّ وَأَنْتَ عَبْدٌ

Ve sen Rab'sin; ve sen, hitâbda onun için ahid sabit olan Rab için abdsin. Ya'ni sen, sende zahir olan “hüviyet” i'tibariyle Rab'sin. Ve sen أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'raf, 7/172) [Ben sizin Rabbiniz değil miyim?] hitabında kendi- si için ahid sabit olan Rabb'in için, taayyünün ve takayyüdün i'tibariyle abdsin. Ve abd ile Rab arasındaki ahd-i küllî ve cüz'î-i sâbıkı bilmek lâ- zımdır. "Ahd-i küllî" budur ki, [7/25] ism-i câmi'-i ilâhî ile ibâd arasında vâki'dir. Ve "ahd-i cüz'î” ise esmâdan her biriyle abdleri arasındaki ahiddir. İmdi herkes Allâh'ın kuludur; fakat her bir abd esmâ-i hâkime cihetinden Hakk'a tapar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve sen Rab'sin; ve sen, hitapta kendisi için ahid sabit olan Rab için kulsun. Yani sen, sende görünen "hüviyet" (varlığın özü) itibarıyla Rab'sin. Ve sen, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'raf, 7/172) hitabında kendisi için ahid sabit olan Rabbin için, taayyünün (belirlenmen) ve takayyüdün (sınırlanman) itibarıyla kulsun. Ve kul ile Rab arasındaki küllî (genel) ve cüz'î (parçalı) sabit ahdi bilmek gerekir. "Küllî ahid" şudur ki, ism-i câmi'-i ilâhî (Allah'ın tüm isimlerini kapsayan isim) ile kullar arasında meydana gelendir. Ve "cüz'î ahid" ise, isimlerden her biriyle kulları arasındaki ahiddir. Şimdi herkes Allah'ın kuludur; fakat her bir kul, hâkim olan isimler yönünden Hakk'a tapar.

يَحُلُّهُ مَنْ سِوَاهُ عَقْدُ فَكُلُّ عَقْدٍ عَلَيْهِ شَخْص

İmdi her bir akîde ki, bir şahıs onun üzerine sâbittir, o akîdenin gayrı akdi olan kimse, o akîdeyi halleder. Ya'ni herkesin bir i'tikādı vardır. Başka birisinde, kendi i'tikādının gayrı olan bir i'tikād gördükde, onu ibtâl eder. Zîrâ her bir şahıs esmâ-i ilâhiyye- den bir ismin mazharıdır. Binâenaleyh o ismin hükmü îcâbınca bir i'tikād-ı mahsûs sâhibidir; ve bu sebeble diğer akāid erbâbından mütemeyyizdir; ve bu i'tikād o kimse ile Rabb-i hâssı arasındaki ahdidir. Bundan nâşî esmâ-i muhtelifenin taht-ı te'sîrinde olarak yekdîğerine i'tikādları muhalif olan kimselerden her biri, diğerini red ve ibtâl eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, her bir inanç ki, bir kişi onun üzerine sabittir, o inancın dışında bir inanca sahip olan kimse, o inancı geçersiz kılar. Yani herkesin bir inancı vardır. Başka bir kişide, kendi inancının dışında bir inanç gördüğünde, onu geçersiz kılar. Çünkü her bir kişi ilâhî isimlerden bir ismin mazharıdır (tecelli yeridir). Bu sebeple o ismin hükmü gereğince özel bir inancın sahibidir; ve bu sebeple diğer inanç sahiplerinden farklıdır; ve bu inanç o kişi ile kendisine özel Rabbi arasındaki ahdidir (sözleşmesidir). Bundan dolayı, farklı isimlerin etkisi altında olarak birbirine inançları muhalif olan kimselerden her biri, diğerini reddeder ve geçersiz kılar.

فَرَضِيَ اللهُ عَن عَبِيدِهِ، فَهُمْ مَرْضِيُّون، ورَضُوا عنه كلُّهم، فهو مَرْضِيٌّ .

Böyle olunca, Allah abîdinden râzı oldu; onlar da marzîlerdir; ve on- ların kâffesi O'ndan râzı oldular. Binâenaleyh O da marzîdir. [7/26] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, Allah kullarından razı oldu; onlar da kendilerinden razı olunanlardır; ve onların hepsi O'ndan razı oldular. Bu sebeple O da kendisinden razı olunandır. [7/26]

Allah abîdinden râzı oldu; çünkü o abîd Allah'ın esmâsının muktezâ- larını ve ahkâmını izhar ettiler. Meselâ kimi muhîtine zarar îka' etti, Dârr isminin iktizâsını meydâna koydu; ve kimi halka nef' îrâs eyledi, Nâfi' is- minin ahkâmını izhâr etti. Ve Allah ismi kâffe-i esmâyı câmi' olduğundan, bu isimlerin her birerlerinin abîdinden râzı oldu; ve binnetîce de bu abîdin kâffesi Allah indinde marzî oldular. Diğer taraftan onlara, taleb ettikleri vücûd-ı aynîyi verdiği ve bu ketm-i ademde mahfî olan onların kemâlâtını eydî-i esmâdan izhâr eylediği için, abîd dahi Allah'dan râzı oldular; ve bu sebeble de Allah, onların indinde marzî oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah kullarından razı oldu; çünkü o kullar Allah'ın isimlerinin gerekliliklerini ve hükümlerini ortaya koydular. Örneğin, kimi çevresine zarar verdi, Dârr isminin gereğini meydana koydu; ve kimi halka fayda sağladı, Nâfi' isminin hükümlerini ortaya çıkardı. Ve Allah ismi bütün isimleri kapsadığından, bu isimlerin her birinin kullarından razı oldu; ve sonuç olarak da bu kulların hepsi Allah katında rızaya mazhar oldular. Diğer taraftan onlara, talep ettikleri aynî varlığı (dış âlemdeki somut varlığı) verdiği ve bu yokluk perdesinde gizli olan onların kemallerini (olgunluklarını) isimlerin elleriyle ortaya çıkardığı için, kullar da Allah'tan razı oldular; ve bu sebeple de Allah, onların katında rızaya mazhar oldu.

Suâl: Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ )Zümer, 39/7( [Hak Teâlâ ibâdının küfrüne râzı olmaz.] buyurmuştur. Halbuki ibâdın baʼzıları kâfirdir. Şu hâlde Hak onların küfürlerinden râzı olmak lâzım gelir ki, bu da muhâlif-i nass görünür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ" (Zümer, 39/7) [Yüce Allah kullarının küfrüne razı olmaz.] buyurmuştur. Halbuki kulların bazıları kâfirdir. Şu hâlde Allah'ın onların küfürlerinden razı olması gerekir ki, bu da nassa (ayet veya hadis metnine) aykırı görünür.

Cevâb: Hakk'ın emri ahvâl-i mükellefîn hakkında iki vech üzeredir: Birisi “emr-i teklîfî”, diğeri “emr-i irâdî”dir. Eğer Hak mükellefe bir şey- le emreder ve o şeyin vukūuna ilm-i ilâhîsi bulunduğundan, irâdesi de taalluk eyler; ve o mükellef-i meʼmûrun ayn-ı sâbitesi dahi onu iktizâ eder ise, bu “emr-i irâdî”dir. Ve eğer Hak, mükellefe, vukūuna irâdesi taalluk etmediği ve me'mûrun ayn-ı sâbitesinin de iktizâ eylemediği bir şeyle em- rederse, bu da [7/27] “emr-i teklîfî”dir. İmdi bir abd, Hakk'ın gönderdiği peygamberin getirdiği evâmire mutî' olmayıp, küfr etse ve onun bu küfrü de ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı olsa, Hak "emr-i teklîfî"si cihetinden onun bu küfründen râzı değildir. Fakat ezelde onun isti'dâdıyla taleb ettiği küf- rün vukūunu irâde ettiği için, “emr-i irâdî” cihetinden Hak ondan râzıdır. Çünkü onun fiili irâde-i ilâhîye muvâfıktır. Bu bahsin tafsîli Fass-ı Yaʼkūbî ile Fass-ı Üzeyrî'de geçmiştir. Oraya müracaat olunsun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Hakk'ın emri, yükümlülerin halleri hakkında iki yöndedir: Birisi "emr-i teklîfî" (yükümlülük emri), diğeri "emr-i irâdî"dir (iradî emir). Eğer Hak, yükümlüye bir şeyle emreder ve o şeyin meydana gelmesine ilişkin ilâhî ilmi bulunduğundan, iradesi de ilişik olur; ve o emredilen yükümlünün sabit hakikati de onu gerektirirse, bu "emr-i irâdî"dir. Ve eğer Hak, yükümlüye, meydana gelmesine iradesinin ilişik olmadığı ve emredilenin sabit hakikatinin de gerektirmediği bir şeyle emrederse, bu da "emr-i teklîfî"dir. Şimdi, bir kul, Hakk'ın gönderdiği peygamberin getirdiği emirlere itaat etmeyip küfrederse ve onun bu küfrü de sabit hakikatinin yatkınlığı olsa, Hak "emr-i teklîfî"si yönünden onun bu küfründen razı değildir. Fakat ezelde onun yatkınlığıyla talep ettiği küfrün meydana gelmesini irade ettiği için, "emr-i irâdî" yönünden Hak ondan razıdır. Çünkü onun fiili ilâhî iradeye uygundur. Bu bahsin ayrıntısı Fass-ı Ya'kûbî ile Fass-ı Üzeyrî'de geçmiştir. Oraya başvurulsun.

فَتَقَابَلَتِ الحَضرَتانِ كَتَقَابُلِ الأمْثَالِ، والأمثالُ أضْدَادٌ، لأنَّ المِثْلَيْنِ لَا يَجْتَمِعَان،

إذْ لا يَتَمَيَّزَان، وما ثَمَّ إِلا مُتَمَيِّز.

İmdi iki hazret, tekabül-i emsâl gibi, mütekābil oldu. Emsâl ise ez-dâddır. Zîrâ iki misil müctemi' olmazlar; çünkü mütemeyyiz olmazlar. Hâlbuki vücûdda bir şey yoktur, illâ âhardan mütemeyyizdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi iki hazret, benzerlerin karşılıklı olması gibi, karşılıklı oldu. Benzerler ise zıtlardır. Çünkü iki benzer bir araya gelmezler; zira ayırt edilemezler. Hâlbuki varlıkta bir şey yoktur ki, diğerinden ayırt edilmiş olmasın.

Ya'ni erbâbın kâffesini câmi' olan hazret-i rubûbiyyet ile abîdin cüm-lesini câmi' olan hazret-i ubûdiyyet, emsâlin yekdîğerine tekābülü gibi, mütekābil oldu. Çünkü iki hazretten biri diğerinin indinde mütekābilen râzî ve marzî oldu. Binâenaleyh her biri karşılıklı râzî ve marzî olmakta ve her biri diğerinde hükmünü izhâr eylemekte emsâle benzerler; ve emsâl ise ezdâddır. Zîrâ iki misil müctemi' olmazlar; ve şâyet müctemi' olacak olur-lar ise biri birinden mütemeyiz olmazlar; ve hâlbuki vücûdda mütemeyyiz olmayan bir şey yoktur. Çünkü esmâ-i ilâhiyye birbirinden mütemeyyiz-dir. Velhâsıl iki misil cem' olmazlar; ve cem' olmayınca da yekdîğerine zıd olurlar. İşte bunun için [7/28] rubûbiyet ve ubûdiyet hazretleri, ezdâd olan emsâlin tekabülü gibi, mütekābil oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, bütün rableri kapsayan rubûbiyet (Rablık) hazreti ile bütün kulları kapsayan ubûdiyet (kulluk) hazreti, benzerlerin birbirine karşılık gelmesi gibi, karşılıklı oldu. Çünkü iki hazretten biri diğerinin nezdinde karşılıklı olarak râzı ve marzî (kendinden razı olunan) oldu. Bu sebeple her biri karşılıklı râzı ve marzî olmakta ve her biri diğerinde hükmünü ortaya koymakta benzerlere benzerler; ve benzerler ise zıtlardır. Zira iki benzer bir araya gelmezler; ve şayet bir araya gelecek olurlarsa biri diğerinden ayırt edilemezler; hâlbuki varlık âleminde ayırt edilemeyen bir şey yoktur. Çünkü ilâhî isimler birbirinden ayırt edilmiştir. Sözün özü, iki benzer bir araya gelmezler; ve bir araya gelmeyince de birbirine zıt olurlar. İşte bunun için rubûbiyet ve ubûdiyet hazretleri, zıtlar olan benzerlerin karşılık gelmesi gibi, karşılıklı oldu.

Vaktâki Şeyh (r.a.) evvelen, kesret i'tibâriyle, emsâl ve ezdâdın vücûdu-nu isbât etti; ba'dehû bu iki hazret arasındaki misliyet ve ziddiyeti ref'edip, vahdet-i zâtiyyeyi ve sonra da vahdet-i arazıyyeyi beyân etmek murâd ede-rek, iki hazreti câmi' olan hakîkat-i vâhideye işâreten buyurdu ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) ilk olarak, çokluk itibarıyla, benzerlerin ve zıtların varlığını ispat etti; daha sonra bu iki mertebe arasındaki benzerliği ve zıtlığı ortadan kaldırıp, zâtî birliği ve sonra da arazî birliği açıklamak isteyerek, iki mertebeyi kapsayan tek hakikate işaretle şöyle buyurdu:

فما ثَمَّ مِثْل، فما في الوجودِ مِثْلٌ، فما في الوجود ضـد، فإنَّ الوجود حقيقة

واحدة، والشيء لا يُضَادُّ نَفْسَه .

İmdi hakîkat-i vâhidede misil yoktur. Böyle olunca “vücûd”da misil yoktur; ve vücûdda zıd da yoktur. Zîrâ “vücûd” hakîkat-i vâhidedir. Hâlbuki bir şey kendi nefsine muzâdd olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, tek bir hakikatte benzeri yoktur. Böyle olunca, "varlık"ta benzeri yoktur; ve varlıkta zıddı da yoktur. Çünkü "varlık" tek bir hakikattir. Hâlbuki bir şey kendi nefsine zıt olmaz.

Ya'ni “misil" dediğimiz şey bulunmak için, iki mevcûd lâzımdır; ve bu iki mevcûd dahi birbirinin mugāyiri olmak îcâb eder. Halbuki “vücûd” hakîkat-i vâhidedir; ve o hakîkat dahi vasf-ı ahadiyyet üzeredir; tecezzî ve taaddüd kabûl etmez. Binâenaleyh vücûdda ne misil ve ne de zıd yoktur. Eğer olsa idi, hakîkat-i vâhide nefsinde tekessür etmek lâzım gelirdi. Meselâ “vâhid” dediğimiz şeyden kendisine mümâsil bir vâhid çıkmaz; çünkü kendi nefsinde tekessür etmez. Ve vâhidden kendisine zıd olan bir şey de çıkmaz. Velhâsıl o dâimâ vâhiddir. Fakat vâhidin nefsinde nısf, sülüs, rub', humus ilh... gibi birtakım nisbetler mündemic bulunur; ve mugāyeret ancak bu nisbetler arasında görünür. Ve bu nisbetler hakîkat-i vâhidi ihlal etmez; O dâimâ birdir. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "misil" (benzer) dediğimiz şeyin bulunması için iki varlık gereklidir; ve bu iki varlık da birbirinin zıddı olmak zorundadır. Halbuki "varlık" tek bir hakikattir; ve o hakikat de ahadiyyet (birlik) vasfı üzeredir; parçalanmayı ve çoğalmayı kabul etmez. Bu sebeple varlıkta ne benzer ne de zıt yoktur. Eğer olsaydı, tek hakikatin kendi içinde çoğalması gerekirdi. Örneğin "bir" dediğimiz şeyden kendisine benzer bir bir çıkmaz; çünkü kendi içinde çoğalmaz. Ve birden kendisine zıt olan bir şey de çıkmaz. Sözün özü, o daima birdir. Fakat birin içinde yarım, üçte bir, dörtte bir, beşte bir vb. gibi birtakım bağıntılar (nispetler) gizli bulunur; ve zıtlık ancak bu bağıntılar arasında görünür. Ve bu bağıntılar tek hakikati bozmaz; O daima birdir. Şiir:

فَمَا ثُمَّ مَوْصُولٌ وَمَا ثَمَّ بَائِنُ [7/29] فَلَمْ يَبْقَ إِلَّا الْحَقُّ لَمْ يَبْقَ كَائِنٌ

بِعَيْنَيَّ إِلَّا عَيْنَهُ إِذْ أُعَايِنُ بِذَا جَاءَ بُرْهَانُ الْعِيَانِ فَمَا أَرَى

İmdi Hakk'ın gayrı bâkî kalmaz; kâin bâkî olmaz. Binâenaleyh mevsûl yoktur; bâin dahi yoktur. Burhân-ı ayân bununla geldi. Şu hâlde ben gördüğüm ve muayene ettiğim vakit, iki gözle ancak O'nun "ayn"ını görürüm. Ya'ni emsâl ve ezdâd kalkıp "vahdet-i vücûd" zâhir olduğu vakit, ancak Hak bâkî kalır ve âlem fânî olur; çünkü âlem kesreti iktizâ eder. Vahdet-i vücudun zuhûrunda ise kâin, ya'ni âlem bâkî kalmaz. Binâenaleyh hakîkatte mevsûl yoktur. Zîrâ mümkin-i mütevehhem yoktur ki, mevsûl bulunsun. Ve yine hakîkatte bâin, ya'ni ayrı yoktur; zîrâ müteayyin olan bir şey yoktur ki, vahdet-i hakîkiyyeden mütemeyyiz olsun; kesret-i nisebiyyenin cümlesi o vahdette müstehlektir. Nitekim vâhidin zâtında mündemic olan nısfıyet ve sülüsiyet ve rub'iyet vesâire nisbetleri onda muzmahildir. Ve onların vâhidden iftirâkları ve ona ittisâlleri emr-i nisbîdir; ve nisbet ise ancak iki şey arasında vâki' olur. Halbuki hakîkatte vâhid için ikilik yoktur; binâenaleyh burhân-ı ayân ve keşf bu zikrolunan şeyle geldi. Ya'ni ayânen ve keşfen, zâhir ve bâtında, Hakk'ın gayrı bir şey olmadığı tebeyyün etti. Böyle olunca ben ayn-ı basarla, ya'ni baş gözü ile ve ayn-ı basîret ile, ya'ni kalb ve rûh gözüyle, zâhir ve bâtında mevcûdâtı müşâhede eylediğim vakit, ancak Hakk'ın “ayn”ını müşâhede eylerim. Mesnevî: صورت از بی صورتی آمد برون باز شد كإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُون [Sûret, sûretsizlikten dışarıya geldi; tekrar gitti, zîrâ biz ona rücû edicileriz.]267 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hakk'ın dışındaki hiçbir şey kalıcı değildir; var olan hiçbir şey kalıcı olmaz. Bu sebeple, bitişik olan yoktur; ayrı olan da yoktur. Gözle görülen kesin delil (burhân-ı ayân) bununla ortaya çıktı. Şu hâlde, ben gördüğüm ve gözlemlediğim zaman, iki gözle ancak O'nun "özünü" görürüm. Yani, benzerler ve zıtlar ortadan kalkıp "vahdet-i vücûd" (varlığın birliği) ortaya çıktığı zaman, ancak Hak kalıcı olur ve âlem fânî olur; çünkü âlem çokluğu gerektirir. Vahdet-i vücûdun ortaya çıkışında ise var olan, yani âlem kalıcı olmaz. Bu sebeple, hakikatte bitişik olan yoktur. Zira vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) bir mümkün (varlık) yoktur ki, bitişik olan bulunsun. Ve yine hakikatte ayrı, yani farklı olan yoktur; zira belirlenmiş (müteayyin) olan bir şey yoktur ki, hakiki birlikten ayrılsın; bağıntılı çokluğun tamamı o birlikte erimiştir. Nasıl ki, birin özünde gizli olan yarımlık, üçte birlik ve dörtte birlik ve benzeri oranlar onda yok olmuştur. Ve onların birden ayrılmaları ve ona bitişmeleri bağıntılı bir durumdur; ve bağıntı ise ancak iki şey arasında meydana gelir. Halbuki hakikatte bir için ikilik yoktur; bu sebeple gözle görülen kesin delil ve keşif bu zikredilen şeyle ortaya çıktı. Yani, gözle görülür şekilde ve keşif yoluyla, görünen ve görünmeyen âlemde, Hakk'ın dışında bir şey olmadığı anlaşıldı. Böyle olunca, ben baş gözüyle, yani dış gözle ve basiret gözüyle, yani kalp ve ruh gözüyle, görünen ve görünmeyen âlemdeki varlıkları gözlemlediğim zaman, ancak Hakk'ın "özünü" gözlemlerim. Mesnevî: "Sûret, sûretsizlikten dışarıya geldi; tekrar gitti, zira biz ona rücû edicileriz."

ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ، أَنْ يكونَه لعلمه بالتَّمَيْنِ.

"Bu Rabb'inden onun vücûdu olmaktan haşyet eden kimseye mah- sustur." (Beyyine, 98/8) Zîrâ o, temeyyüzü âlimdir. [7/30] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu, Rabb'inden kendi varlığının O'na ait olmasından korkan kimseye özgüdür. Çünkü o, temayüzü (farklılaşmayı) bilendir.

Bu kelâm bâlâda zikrolunan "Allah abîdinden râzı oldu; onlar da mar- zîlerdir ilh..." kavlinin tetmîmen mâbadidir. Arada geçen kelâmlar tavzîh içindir. Bu hâlde sûret-i rabt böyle olur: Hakk'ın abîdinden ve abîdin Rabb'inden râzı olması ve onların yekdîğeri indinde marzî bulunma- sı, Rabb'inden haşyet eden kimseye mahsustur. Zîrâ Rabb'inden haşyet eden abd, Rab ile merbûb beyninde vâki' olan temeyyüzü bildiği için, is- bât-ı tevhîd edip, Rabb'in vücûdu benim vücûdumdur; veyâhud benim vücûdum Rabb'in vücûdudur, demekten ictinâb eder. Çünkü rubûbiyeti ve ubûdiyeti birbirinden temyiz edip, her birisinin hakkına riâyet etmek îcâb-ı edebdir; ve ubûdiyetin iktizâsı da budur. Ve mâdemki ilm-i temey- yüz mevcûddur, ne Mevlâ abd olur; ve ne de abd Mevlâ olur. Eğer bu ilim ile beraber îcâbât-ı merâtibe riâyet olunmazsa ilhâd ve zendeka olur. Beyit: هر مرتبه وجود حکمی دارد گر حفظ مراتب نکنی زندیقی Tercüme: "Vücûdun her mertebesinin bir hükmü vardır. Eğer merâtibi hıfz etmezsen zındıksın." 268 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu söz, yukarıda anılan "Allah kullarından razı oldu; onlar da kendisinden razıdırlar vb." sözünün devamıdır. Arada geçen sözler açıklama içindir. Bu durumda bağlantı şekli şöyle olur: Hakk'ın kullarından ve kulların Rabb'inden razı olması ve onların birbirleri katında razı olunmuş bulunması, Rabb'inden korkan kimseye özgüdür. Çünkü Rabb'inden korkan kul, Rab ile kul arasında meydana gelen ayrımı bildiği için, tevhidin ispatını yapıp, "Rabb'in varlığı benim varlığımdır" veya "benim varlığım Rabb'in varlığıdır" demekten kaçınır. Çünkü rububiyeti (Rabliğe ait özellikleri) ve ubudiyeti (kulluğa ait özellikleri) birbirinden ayırıp, her birinin hakkına riayet etmek edep gereğidir; ve kulluğun gereği de budur. Ve mademki ayrım bilgisi mevcuttur, ne Mevlâ kul olur; ne de kul Mevlâ olur. Eğer bu bilgi ile beraber mertebelerin gerekliliklerine riayet olunmazsa ilhad (dinden çıkma) ve zındıklık (inançsızlık) olur. Beyit: "Varlığın her mertebesinin bir hükmü vardır. Eğer mertebeleri korumazsan zındıksın."

لمَّا دَلَّنَا على ذلك جَهْلُ أعيان في الوجودِ بِمَا أَتَى به عالِمٌ، فَقَدْ وَقَعَ التَّمْيِيرُ

بين العبيد، فقد وقَعَ التمييز بين الأرباب، ولَوْ لَمْ يَقَعِ التمييزُ لِفُسِّرَ الاسْمُ

الواحد الإلهي من جَمِيعِ وُجُوهِه بما يُفَسَّرُ به الآخَرُ، والمُعِزُّ لَا يُفَسَّرُ بتفسير

المُذلَّ إلى مثل ذلك، لكنه هو من وجه الأحدية، كما تَقُولُ في كل اسم

إنَّه دَليلٌ على الذات وعلى حقيقته من حيثُ هو، فالمُسَمَّى واحِدٌ، فالمُعِزُّ

هو المُذِلُّ من حيثُ المُسَمَّى ، والمُعِزُّ ليسَ المُذِلُّ من حيثُ نَفْسُه وحقيقته،

فإِنَّ المَفهُومَ مُختَلِفٌ في الفهم في كل واحد منهما.

Çünkü vücûdda ba'zı a'yânın, âlimin getirdiği şeye cehli, bizi bunun üzerine delâlet eyledi. İmdi abîd arasında temyîz vâki' oldu. Böyle olunca da erbâb arasında temyîz vâki' oldu. Eğer temyîz vâki' olmasa idi, elbette ism-i vâhid-i İlâhî, cemî'-i vücûhu ile, ism-i âharın tefsîr olunduğu şeyle tefsîr olunur idi. Halbuki Muizz, Müzill'in tefsîriyle tefsîr olunmaz. Emsâli de böyledir. Lâkin o, vech-i ahadiyyet i'tibâriyle odur. [7/31] Nitekim sen, her bir isim hakkında, “hüviyeti cihetinden o, zâta ve onun hakîkatine delîldir" dersin. Binâenaleyh müsemmâ birdir. Böyle olunca da Muizz, Müzill'in hüviyetidir. Muizz ise, kendi nefsi ve hakîkati cihetinden, Müzill değildir. Zîrâ fehimde, onlardan her birisi hakkındaki mefhûm muhteliftir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü varlıkta bazı sabit hakikatlerin, âlimin getirdiği şeye karşı cehaleti, bizi bunun üzerine yönlendirdi. Şimdi kullar arasında bir ayrım meydana geldi. Böyle olunca da sahipler arasında bir ayrım meydana geldi. Eğer bir ayrım meydana gelmeseydi, elbette tek olan İlahi İsim, bütün yönleriyle, başka bir ismin açıklandığı şeyle açıklanırdı. Halbuki Muizz (izzet veren), Müzill'in (zelil eden) açıklamasıyla açıklanmaz. Benzerleri de böyledir. Lakin o, ahadiyet (birlik) yönü itibarıyla odur. Nitekim sen, her bir isim hakkında, "hüviyeti (kimliği) açısından o, zâta ve onun hakikatine delildir" dersin. Bu sebeple müsemma (isimlendirilen) birdir. Böyle olunca da Muizz, Müzill'in hüviyetidir. Muizz ise, kendi özü ve hakikati açısından, Müzill değildir. Çünkü anlayışta, onlardan her birisi hakkındaki kavram farklıdır.

Ya'ni vücûdda bazı eşhâsın, âlimin getirdiği şeye, ya'ni âlim-i billâhın zikrettiği “vahdet-i vücûd” mes’elesine câhil olması, bizi rubûbiyet ve ubûdiyet makāmlarının temeyyüzüne ve ayrılmasına delâlet etti. Çünkü ulemâ-i billâh Hz. Şeyh (r.a.)ın bâlâda îrâd buyurduğu beyitlerin mefhûmu üzere "vahdet-i vücûd”dan bahsettikde, gayr-ı ârif olanlar, adem-i temeyyüzü bilmedikleri cihetle, onu inkâr ederler. Binâenaleyh mürâât-ı edeb için, bu hâl bizi, makāmının temeyyüzüne delâlet eyledi; ve temeyyüz ile hükmettik. Bu i’tibâr ile abîd arasında temeyyüz vâki' oldu. Ya'ni ârifin ilmi ve câhilin cehli temeyyüzü iktizâ etti; ve binnetîce de erbâb; ya'ni esmâ, arasında temeyyüz vâki' oldu. Çünkü abîd, esmânın mezâhiridir; ve her bir abd, ancak Rabb-i hâssının kendisine verdiği şeyle zâhir olur; ve Rabb-i hâssının ona verdiği şey dahi, abdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile taleb eylediği şeydir. Binâenaleyh abîd Rabb-i hâslarının kendilerine verdiği şeyle temeyyüz ederler; ve abîd arasındaki temeyyüz “erbâb” arasındaki temeyyüzdür; ve erbâb ise yekdîğerinden havâss-ı zâtiyyeleriyle ayrılırlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, varlıkta bazı kişilerin, âlimin getirdiği şeye, yani Allah'ı bilen âlimin zikrettiği "vahdet-i vücûd" (varlığın birliği) meselesine cahil olması, bizi rubûbiyet (Rablık) ve ubûdiyet (kulluk) makamlarının ayrışmasına ve farklılaşmasına yöneltti. Çünkü Allah'ı bilen âlimler, Hz. Şeyh'in (r.a.) yukarıda zikrettiği beyitlerin anlamı üzere "vahdet-i vücûd"dan bahsettiklerinde, ârif olmayanlar, ayrışmayı bilmedikleri için onu inkâr ederler. Bu sebeple, edebe riayet etmek için, bu durum bizi makamının ayrışmasına yöneltti; ve ayrışma ile hükmettik. Bu bakımdan kullar arasında ayrışma meydana geldi. Yani, ârifin ilmi ve cahilin cehli ayrışmayı gerektirdi; ve sonuç olarak da Rablar, yani isimler, arasında ayrışma meydana geldi. Çünkü kullar, isimlerin mazharlarıdır (tecelli yerleridir); ve her bir kul, ancak kendisine Rabb-i hâssının (özel Rabbinin) verdiği şeyle ortaya çıkar; ve Rabb-i hâssının ona verdiği şey de, kulun ayn-ı sâbitesinin (değişmez ezelî özünün) isti'dâd (yatkınlık) diliyle talep ettiği şeydir. Bu sebeple kullar, Rabb-i hâslarının kendilerine verdiği şeyle ayrışırlar; ve kullar arasındaki ayrışma "Rablar" arasındaki ayrışmadır; ve Rablar ise birbirlerinden zâtî özellikleriyle ayrılırlar.

İmdi bu ayrılış evvelen hazret-i esmâiyyede erbâb-ı hâssa arasında; ve sâniyen hazret-i şehîdette abîd arasında vâki' olunca, elbette abd ile Rab arasında da sâbit olur. [7/32] Eğer esmâ-i ilâhiyye arasında temeyyüz vâki' olmasaydı, esmâ-i ilâhiyyeden her bir isim, cemî'-i vücûhdan diğer bir is- min tefsîr olunduğu şeyle tefsîr olunur idi. Halbuki Muizz ve Müzill isim- lerinin husûsiyyât-ı zâtiyyeleri başka başka olduğundan, Muizz ismi her vech ile, Müzill ismi ile tefsîr olunmaz. Ve ne kadar esmâ-i mütekābile varsa hepsi de böyledir. Mâni', Mu'tî; ve Muhyî, Mümît; ve Hâfıd ve Râfi'; ve Dârr ve Nâfi' ilh... gibi. Velâkin ahadiyyet-i zâtiyyeye nazaran Muizz ismi Müzill ismidir; ve bu i'tibâra göre Muizz ismi Müzill ismi ile tefsîr olunur. Çünkü zât-ı ahadiyyette cümlesi müttehiddir. Orada zıd ve nidd yoktur. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu ayrılık önce esmâ mertebesinde (Allah'ın isimleri mertebesi) özel kişiler arasında; ve ikinci olarak şehâdet mertebesinde (görünen âlem) kullar arasında meydana gelince, elbette kul ile Rab arasında da sabit olur. Eğer ilâhî isimler arasında bir ayrım meydana gelmeseydi, ilâhî isimlerden her bir isim, bütün yönlerden diğer bir ismin tefsir olunduğu şeyle tefsir olunurdu. Halbuki Muizz (izzet veren) ve Müzill (zillet veren) isimlerinin zâtî hususiyetleri başka başka olduğundan, Muizz ismi her veçhile Müzill ismi ile tefsir olunmaz. Ve ne kadar zıt isimler varsa hepsi de böyledir. Mâni' (engelleyen), Mu'tî (veren); ve Muhyî (dirilten), Mümît (öldüren); ve Hâfıd (alçaltan) ve Râfi' (yükselten); ve Dârr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) gibi. Velâkin zâtî ahadiyete (Allah'ın birliğine) göre Muizz ismi Müzill ismidir; ve bu itibara göre Muizz ismi Müzill ismi ile tefsir olunur. Çünkü zâtî ahadiyette hepsi birdir. Orada zıt ve benzer yoktur. Mesnevî:

چون که بی رنگی اسیر رنگ شد

موسی با موسی در جنگ شد

چون به بیرنگی رسی کان داشتی

موسی و فرعون دارند آشتی

Tercüme ve îzâh: “Bî-renklik rengin esîri oldukda Mûsâ, Mûsâ ile cenkte oldu. Vaktâki bî-renkliğe vâsıl olasın ki, o sende var idi; Mûsâ ile Fir'avn'ın sulhü vardır.”269 Yaʼni bî-renk ve kesretten muarrâ olan zât-ı ahadiyyet kis- ve-i taayyüne büründükte Mûsâ ile Fir'avn'ın veyâhud Mûsâ (a.s.) ile bir adı Mûsâ olan Sâmirînin münâzaada olduğunu görürsün. Şurrâh ikin- ci Mûsâyı Fir'avn ma'nâsına almışlardır. Halbuki Sâmirî olmak münasib olur. Nitekim ârifin biri buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: "Rengi olmayan, rengin esiri olduğunda Mûsâ, Mûsâ ile savaşta oldu. Ne zaman ki sende var olan renksizliğe ulaşırsan, Mûsâ ile Fir'avn'ın barışı vardır." Yani renksiz ve kesretten (çokluktan) arınmış olan ahadiyyet zâtı, taayyün (belirginleşme) elbisesine büründüğünde, Mûsâ ile Fir'avn'ın veya Mûsâ (a.s.) ile bir adı Mûsâ olan Sâmirî'nin münakaşa ettiğini görürsün. Şârihler (açıklayıcılar) ikinci Mûsâ'yı Fir'avn anlamında almışlardır. Halbuki Sâmirî olması daha uygun olur. Nitekim âriflerden biri buyurur:

فَمُوسَى الَّذِي رَبَّاهُ جِبْرِيلَ كَافِرٌ

وَمُوسَى الَّذِي رَبَّاهُ فِرْعَونَ مُرْسَلُ

Ya'ni "Cibrîl'in terbiye ettiği Mûsâ kâfir ve Fir'avn'ın terbiye ettiği Mûsâ da mürseldir" demek olur. Vaktâki teemmül ve tefekkür ve keşf-i sahîh ile renksizliğe vâsıl olasın ve âlem-i ıtlâkı mülâhaza edesin, Mûsâ ile Fir'avn arasında cenk olmayıp onların sulh ve dostluk içinde bulunduğunu ve o mertebede zıd olmadığını görürsün. Nitekim sen esmâ-i ilâhiyyeden [7/33] her bir isim hakkında: O isim, zâta ve hüviyyet-i mahsûsası hasebiy- le kendi hakîkatine delîldir, dersin. İmdi kâffe-i esmânın müsemmâsı bir olduğundan, bu birlik iʼtibâriyle Muizz ismi Müzill isminin hüviyetidir; ve yekdîğerinin “ayn”ıdır: Fakat kendi nefisleri ve hakîkatları itibariyle başka başkadır. Çünkü birinin husûsiyyet-i zâtiyyesi izzet, diğerininki zillettir. İzzet ve zillet ise hükümde başka başka şeylerdir. Şu hâlde her bir isim için iki delâlet olmuş olur. Birisi zâta, diğeri o ismin nefsine ve hakîkatinedir. Bu ikinci delâlete göre esmâ yekdîğerinden ayrılır. Ve bu i'tibâr ile ism-i Muizz ism-i Müzill'in “ayn”ı değildir. Zîrâ bunların mefhûmları fehimde muhteliftir. İşte zât, bu esmâdan her birinin husûsiyyet-i zâtiyyesine göre bir sıfat ile muttasıfen zâhir oldu. Ve sıfat-ı i'zâz ile zuhûr, sıfat-ı izlâl ile zuhûrun aynı değildir; yekdîğerine muhâliftir. Mesnevî: اولا بشنو که خلق مختلف مختلف جانند از یا تا الف در حروف مختلف شور و شکیست گر چه از يك رو ز سر تا پا یکیست Tercüme ve îzâh: Ey teşne-yi maʼrifet, âlem-i şehîdetteki tezâdın sebe- bini dinle! Şöyle ki; suver-i muhtelifenin canları olan esmâ, “ya” harfinden "elif" harfine kadar hurûf nasıl muhtelif ise, öylece muhteliftir. İşte bu sebeble âlem-i şehîdette mevcûd, bilcümle suver ve hurûf-i muhtelifede dahi, şûr ve şek ve tezâd ve ihtilaf vardır. Maahâzâ mâhiyet itibariyle o hurûfun her birisi baştan ayağa kadar müttehiddir.270 [7/34] Şiir: فَلَا تَنْظُرُ إِلَى الحَقِّ وَتَعَرِّيهِ عَنِ الْخَلْقِ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Cibrîl'in terbiye ettiği Mûsâ kâfir ve Fir'avn'ın terbiye ettiği Mûsâ da mürseldir (elçi, peygamberdir)" demek olur. Ne zaman ki teemmül (derin düşünme) ve tefekkür (düşünme) ve keşf-i sahîh (doğru keşif) ile renksizliğe ulaşırsın ve âlem-i ıtlâkı (mutlaklık âlemini) mülâhaza (göz önünde bulundurma) edersin, Mûsâ ile Fir'avn arasında savaş olmayıp onların sulh ve dostluk içinde bulunduğunu ve o mertebede zıt olmadığını görürsün. Nasıl ki sen ilâhî isimlerden her bir isim hakkında: O isim, zâta ve kendisine özgü hüviyeti (kimliği) itibarıyla kendi hakikatine delildir, dersin. Şimdi bütün isimlerin müsemmâsı (adlandırılanı) bir olduğundan, bu birlik itibarıyla Muizz (izzet veren) ismi Müzill (zillet veren) isminin hüviyetidir; ve birbirinin ayn'ıdır (özüdür): Fakat kendi nefisleri ve hakikatleri itibarıyla başka başkadır. Çünkü birinin zâtî hususiyeti (özgül niteliği) izzet, diğerininki zillettir. İzzet ve zillet ise hükümde başka başka şeylerdir. Şu hâlde her bir isim için iki delâlet (işaret) olmuş olur. Birisi zâta, diğeri o ismin nefsine ve hakikatinedir. Bu ikinci delâlete göre isimler birbirinden ayrılır. Ve bu itibarla ism-i Muizz ism-i Müzill'in ayn'ı değildir. Çünkü bunların mefhumları (kavramları) fehimde (anlayışta) farklıdır. İşte zât, bu isimlerden her birinin zâtî hususiyetine göre bir sıfat ile muttasıfen (vasıflanarak) zâhir oldu. Ve sıfat-ı i'zâz (izzet verme sıfatı) ile zuhûr (ortaya çıkma), sıfat-ı izlâl (zillet verme sıfatı) ile zuhûrun aynı değildir; birbirine muhaliftir. Mesnevî: Önce dinle ki, farklı yaratılmışlar, "ya"dan "elif"e kadar harflerin farklı olduğu gibi, farklı canlardır. Her ne kadar baştan ayağa bir yönden bir olsa da, farklı harflerde bir gürültü ve şüphe vardır. Tercüme ve izah: Ey marifet susamış olan, âlem-i şehâdetteki (görünen âlemdeki) zıtlığın sebebini dinle! Şöyle ki; farklı suretlerin canları olan isimler, "ya" harfinden "elif" harfine kadar harfler nasıl farklı ise, öylece farklıdır. İşte bu sebeple âlem-i şehâdette mevcut, bütün suretlerde ve farklı harflerde dahi, gürültü ve şüphe ve zıtlık ve ihtilaf vardır. Bununla birlikte mahiyet itibarıyla o harflerin her birisi baştan ayağa kadar müttehiddir (birleşiktir). Şiir: Hakka bakıp da onu halktan soyutlama.

Sen Hakk'ı halktan ârî kılar olduğun hâlde, Hak cânibine nazar etme! Ya'ni sen Hakk'ı, ekvândan mücerred ve mezâhir-i halkıyyeden münez- zeh bir mevcûd-i hâricî ve O'nu halktan ve O'nun sıfatından ârî kılmak sûretiyle O'na nazar etme! Zîrâ O'nu ekvândan tecrîd ve tenzîh edecek olur isen, vücûd-ı Hak ile vücûd-ı halka birer had ta'yîn ederek, her birinin kendi haddini tecavüz etmeyeceğine hükmetmiş olursun. Hâlbuki Hak Teâlâ hazretleri zâtıyla her şeyi ihâta etmiştir ve bî-haddir. وَلَا تَنْظُرْ إِلَى الْخَلْقِ وَتَكْسُوهُ سِوَى الْحَقِّ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen Hakk'ı halktan ayrı tuttuğun hâlde, Hak tarafına bakma! Yani sen Hakk'ı, varlıklardan soyutlanmış ve yaratılmışların zuhur yerlerinden uzak, dışarıda bir varlık olarak ve O'nu halktan ve O'nun sıfatlarından ayrı tutmak suretiyle O'na bakma! Çünkü O'nu varlıklardan soyutlar ve uzak tutarsan, Hakk'ın varlığı ile halkın varlığına birer sınır belirleyerek, her birinin kendi sınırını aşmayacağına hükmetmiş olursun. Hâlbuki Yüce Allah zâtıyla her şeyi kuşatmıştır ve sınırsızdır. "Yaratılmışlara bakma ve onlara Hak'tan başkasını giydirme."

Ve sen halka Hakk'ın gayrını ilbâs eder olduğun hâlde, halk cânibine nazar etme! Ya'ni sen halkı, Hak'tan mücerred ve min-külli'l-vücûh O'na mugāyir kılmak ve libâs-ı gayriyyet giydirmek sûretiyle ona nazar etme! Zîrâ Hak Teâlâ وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) [Nerede olur iseniz O sizinle berâberdir.] buyurur. Belki sen, kesret-i halkıyyede vahdet-i zâtiyyeyi ve vahdet-i zâtiyyede dahi kesret-i halkıyyeyi görmek için halkta Hakk'a nazar eyle! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve sen halka Hakk'ın gayrını giydirir olduğun hâlde, halk tarafına bakma! Yani sen halkı, Hak'tan soyutlanmış ve her yönden O'na aykırı kılmak ve başkalık elbisesi giydirmek suretiyle ona bakma! Çünkü Yüce Allah "وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ" (Hadid, 57/4) [Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.] buyurur. Aksine sen, halkın çokluğunda zâtî birliği ve zâtî birlikte dahi halkın çokluğunu görmek için halkta Hakk'a bak!

وَنَزَّهْهُ وَشَبِّعْهُ

وَقُمْ فِي مَقْعَدِ الصِّدْقِ

Ve Hakk'ı tenzîh ve teşbîh et; ve mak'ad-ı sıdk makāmında kāim ol! [7/35] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hakk'ı tenzîh (eksikliklerden arındır) ve teşbîh (benzetme) et; ve mak'ad-ı sıdk (doğruluk makamı) makāmında kâim (ayakta duran) ol!

Ya'ni sen Hakk'ı, makām-ı ahadiyyet hasebiyle halktan ve onda mevcûd olan şâibe-i kesret ve imkâniyet ve noksândan tenzîh et! Ve O'nu sem', basar ve irâde ve kudret gibi sıfât-ı kemâliyyenin kâffesiyle teşbîh eyle! Zîrâ sen tenzîh ile teşbîhi cem'edersen makām-ı sıdkta kāim olmuş olursun. Ve bu sûret kâmillerin âdetidir; ve ona "makām-ı cem" derler; ve onda aslâ şâibe-i kizb yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen Hakk'ı, ahadiyet makamı (birlik mertebesi) itibarıyla halktan ve onda mevcut olan kesret (çokluk), imkâniyet (mümkün olma) ve noksanlık şaibesinden (kusurundan) tenzih et (uzak tut)! Ve O'nu işitme, görme ve irade ve kudret gibi bütün kemâl sıfatlarıyla teşbih et (benzet)! Çünkü sen tenzih ile teşbihi bir araya getirirsen, sıdk (doğruluk) makamında kaim olmuş olursun. Ve bu durum kâmillerin (olgun insanların) âdetidir; ve ona "cem' makamı" (birleştirme makamı) derler; ve onda asla kizb (yalan) şaibesi (kusuru) yoktur.

وَكُنْ فِي الْجَمْعِ إِنْ شِئْتَ وَإِنْ شِئْتَ فَفِي الْفَرْقِ

Ve istersen makām-ı cem'de ol; ve istersen makām-ı farkta ol! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve istersen cem' makamında ol; ve istersen fark makamında ol!

Ya'ni ey ârif sen, vaktâki vahdet-i hakîkiyye-i vücûdiyyeyi bildin ve maiyyet hükmü ile halkın bir vecihden Hak ve Hakk'ın bir vecihden halk olduğunu; ve makām-ı farkta halkın halk, ve Hakk'ın dahi Hak idiğini; ve makām-ı cem'-i mutlakta da halkın vücûdu olmaksızın her şeyin Hak olduğunu; ve makām-ı fark-ı mutlakta dahi Hakk'ın gayrı olarak kevnde her şeyin halk bulunduğunu anladın ve bu makāmlarda mütehakkık oldun. Bu sûrette ister makāmât-ı cem'de ve ister makāmât-ı farkta ol! Artık sana zarar vermez; ve sen muhlis-i muvahhidsin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ey ârif, sen, gerçek varlık birliğini bildiğin ve maiyyet hükmü ile halkın bir yönden Hak, Hakk'ın da bir yönden halk olduğunu; ve fark makamında halkın halk, Hakk'ın da Hak olduğunu; ve mutlak cem' makamında da halkın varlığı olmaksızın her şeyin Hak olduğunu; ve mutlak fark makamında dahi Hakk'ın gayrısı olarak oluş âleminde her şeyin halk bulunduğunu anladın ve bu makamlarda tahakkuk ettin. Bu durumda ister cem' makamlarında ve ister fark makamlarında ol! Artık sana zarar vermez; ve sen ihlaslı bir muvahhitsin.

تَحُرْ بِالْكُلِّ إِنْ كُلُّ

تَبَدَّى قَصَبَ السَّبْقِ

Eğer sana her biri zâhir olursa, sen cümlesiyle kasab-ı sebki hâiz ol! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer sana her biri açıkça belirirse, sen hepsini kuşatan önceliğe sahip ol!

Ya'ni cem' ve farktan, sana zâhir olan her bir makāmın yalnız birisine iktisâr etme! Zîrâ onlardan her birisine iktisâr, şer'ân mezmûmdur. Ve yalnız "cem" zendeka; ve yalnız “fark” dahi şirktir. Onlardan birisi zâhir olunca, sen kasab-ı sebkı, ya'ni müsabaka mızrağını hâiz ol! “Kasabu's-sebk” [7/36] burada zafer ve merâtib-i âliye ile fevz için istiâredir. Arablar, meydânın bir tarafına mızrak dikip atlarını koştururlar; evvel giden o mızrakları ahzedip, müsabakayı kazanır; buna “kasabu's-sebkı hâiz oldu” derler. Hulâsası, ey ârif, ihrâz-ı merâtibde müsabaka mızraklarını hâiz ol! Vech-i Hak halka ve vech-i halk Hakk'a nikāb olmasın, demek olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, cem' ve farktan (birlik ve ayrılık hallerinden) sana görünen her bir makamın (manevi derecenin) yalnızca birisiyle yetinme! Çünkü onlardan her birisiyle yetinmek, şeriat açısından kınanmıştır. Ve yalnızca "cem" (birlik) zındıklıktır; ve yalnızca "fark" (ayrılık) dahi şirktir. Onlardan birisi ortaya çıktığında, sen kasab-ı sebkı (yarış mızrağını), yani müsabaka mızrağını elde eden ol! "Kasabu's-sebk" [7/36] burada zafer ve yüce mertebelerle kurtuluş için bir istiaredir. Araplar, meydanın bir tarafına mızrak dikip atlarını koştururlar; ilk giden o mızrakları alıp, müsabakayı kazanır; buna "kasabu's-sebkı hâiz oldu" (yarış mızrağını elde etti) derler. Sözün özü, ey ârif, mertebeleri elde etmede müsabaka mızraklarını elde eden ol! Bu, Hakk'ın yüzü halka ve halkın yüzü Hakk'a perde olmasın, demek olur.

فَلَا تَفْنَى وَلَا تَبْقَى

وَلَا تُفْنِي وَلَا تُبْقِي

İmdi sen fânî olmazsın, bâkî de kalmazsın; ve sen, ifnâ etmezsin, ibkā da etmezsin. Ya'ni sen “hakîkat” cihetiyle Hak olduğun için, asla fânî olmazsın; ve halkıyet cihetiyle de bâkî kalmazsın. Zîrâ senin bu taayyünün bir vücûd-1 izâfîden ibârettir ki, iki ân içinde bâkî değildir; ve dâimâ teceddüddedir. Vücudunun her bir zerresi fenâ bulup, yerine misli gelir. Çocuk iken kü-çük olan cesedin gittikçe ziyâdeleşip büyür; ve zayıf iken şişman ve şişman iken zayıf olursun. Senin senliğin bu sûretle bu âlem-i şehîdette böylece zâhir olduğu gibi, mevtın-ı âhirette dahi yine böyle olacaktır. Zîrâ “hakî-kat”in ve rûhun ebeden fânî olmaz. Ve kezâlik sen ayân-ı vücûdiyyeyi dahi ifnâ etmezsin; çünkü onların mezâhir-i Hak olup Hakk'ın onlarda ezelen ve ebeden mütecellî ve zâhir olduğunu bilirsin. Ve onları ibkā dahi etmez-sin; çünkü bu taayyünâtın, şems-i zâtın tecellîsi vaktinde buz gibi eriyip vücûd-ı izâfîlerinden üryân kalacaklarına vakıfsın. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sen fânî olmazsın, bâkî de kalmazsın; ve sen, yok etmezsin, var da etmezsin. Yani sen "hakikat" yönüyle Hak olduğun için, asla fânî olmazsın; ve halk olma yönüyle de bâkî kalmazsın. Çünkü senin bu belirlenimin, iki an içinde bâkî olmayan ve daima yenilenen izafî bir varlıktan ibarettir. Varlığının her bir zerresi yok olup, yerine benzeri gelir. Çocukken küçük olan bedenin gittikçe artıp büyür; ve zayıfken şişman, şişmanken zayıf olursun. Senin senliğin bu şekilde bu görünen âlemde böylece ortaya çıktığı gibi, ahiret yurdunda da yine böyle olacaktır. Çünkü "hakikat"in ve ruhun ebediyen fânî olmaz. Ve aynı şekilde sen, varlıksal hakikatleri de yok etmezsin; çünkü onların Hakk'ın mazharları olup Hakk'ın onlarda öncesiz ve sonsuz olarak tecelli ettiğini ve göründüğünü bilirsin. Ve onları var da etmezsin; çünkü bu belirlenimlerin, zât güneşinin tecellisi vaktinde buz gibi eriyip izafî varlıklarından soyutlanmış kalacaklarına vâkıfsın.

وَلَا يُلْقَى عَلَيْكَ الْوَحْيُ فِي غَيْرِ وَلَا تُلْقِي

Ve senin üzerine vahy, gayr sûretinde ilkā olunmaz; ve sen de gayra ilkā etmezsin. [7/37] Ya'ni ey ârif, sana hazret-i kudsten ve Cenâb-ı ilâhîden fâiz olan ilhâm, gayra ilkā olunmaz; çünkü senin vücudun Hakk'ın gayrı değildir. Sen Rabb-i hâssın olan ism-i ilâhînin sûretisin; ve ism-i ilâhî ise, isim sâhibinin gayrı değildir. Bu sûrette fâiz olan ilhâm, ancak senden sana ilkā olunur. Ve kezâ cemî'-i ibâd dahi, ayrı ayrı birer ismin terbiyesi altındadır; ve bu isim-lerin kâffesi, müsemmâ i'tibariyle müttehiddir ve müsemmânın “ayn"ıdır. Binâenaleyh sen, senden sana fâiz olan ilhâmı, muhtelifü's-suver olan ibâda ilkā ettiğin vakit, yine ağyâra ilkā etmiş olmazsın. Zîrâ vücûdda ağyâr yok-tur; bu, ârifin hâlidir. Gāfil ise Hakk'ın vücudunu ve kendi vücudunu ve sâir halkın vücûdunu yekdîğerinden ayrı görür. Beyit: Ey dil bu yeter iki cihânda sana izân Birdir, bir iki olmağa yok, bilmiş ol, imkân Hak söyleyicek sende, senin ortada nen var? Âlemde senin “ben” dediğindir sana noksan.271 İmdi Hak Teâlâ hazretleri İsmâîl (a.s.) üzerine rızâ ve sıdk-ı vad ile senâ etmiş olduğundan, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buraya kadar esrâr-ı rızâyı zikretti. Bundan sonra da esrâr-ı senânın beyân-ı hikmetine şürû' edip buyurur ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve senin üzerine vahiy, başkası sûretinde ilka olunmaz; ve sen de başkasına ilka etmezsin. [7/37] Yani ey ârif, sana kutsal hazretten ve Yüce Allah'tan gelen ilham, başkasına ilka olunmaz; çünkü senin varlığın Hakk'ın gayrı değildir. Sen, özel Rabbin olan ilahi ismin sûretisin; ve ilahi isim ise, isim sahibinin gayrı değildir. Bu sûrette gelen ilham, ancak senden sana ilka olunur. Ve aynı şekilde bütün kullar dahi, ayrı ayrı birer ismin terbiyesi altındadır; ve bu isimlerin hepsi, müsemmâ (ismin işaret ettiği varlık) itibarıyla birdir ve müsemmânın "ayn"ıdır (özüdür). Bu sebeple sen, senden sana gelen ilhamı, sûretleri farklı olan kullara ilka ettiğin zaman, yine başkalarına ilka etmiş olmazsın. Zira varlıkta başkaları yoktur; bu, ârifin hâlidir. Gafil ise Hakk'ın varlığını ve kendi varlığını ve diğer halkın varlığını birbirinden ayrı görür. Beyit: Ey gönül, bu sana iki cihanda yeterli bir anlayıştır: Birdir, iki olmaya imkân yoktur, bilmiş ol. Hak sende konuşunca, senin ortada neyin var? Âlemde senin "ben" dediğindir sana noksan. Şimdi Yüce Allah hazretleri İsmail (a.s.) üzerine rıza ve sözünde durma ile övgüde bulunmuş olduğundan, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buraya kadar rıza sırlarını zikretti. Bundan sonra da övgü sırlarının hikmetini açıklamaya başlayıp buyurur ki:

الثَّنَاءُ بِصِدق الوعد لا بصدقِ الوَعِيدِ ، والحَضرَةُ الإِلَهِيَّةُ تَطْلُبُ الثَّنَاءَ المَحمُودَ

بالذَّاتِ، فَيُثْنِي عليها بصدق الوعد لا بصدقِ الوَعِيدِ بَلْ بِالتَّجَاوُزِ، فَلَا

تَحْسَبَنَّ اللَّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ لَمْ يَقُلْ ووَعِيدِهِ، بَلْ قال: ﴿وَنَتَجاوَزُ عَنْ

سَيِّئَاتِهِمْ ، مَعَ أَنَّه تَوَعَدَ على ذلك.

Senâ sıdk-ı va'd iledir, sıdk-ı vaîd ile değildir; ve hazret-i ilâhiyye biz-zât mahmûd olan senâyı taleb eder. Binâenaleyh onun üzerine sıdk-ı vaîd ile değil, sıdk-ı va'd ile, belki tecavüz ile senâ olunur. Hak Teâlâ : فَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ (İbrâhîm, 14/47) [Ey habîbim! Sen zannetme ki, Allah Teâlâ resûllerine karşı va'dinde hulf edicidir.] dedi, “vaîdihî” demedi. Belki وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ (Ahkāf, 46/16) [Biz onların seyyiâtından geçeriz.] dedi. Maahâzâ bunun üzerine teva'ud etti. [7/38] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Övgü, vaadin doğruluğu iledir, tehdidin doğruluğu ile değildir; ve ilahi hazret (Allah), zâtı itibarıyla övülen övgüyü talep eder. Bu sebeple, O'nun üzerine tehdidin doğruluğu ile değil, vaadin doğruluğu ile, aksine (vaadi aşan) cömertlikle övgüde bulunulur. Yüce Allah: فَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ (İbrâhîm, 14/47) [Ey habîbim! Sen zannetme ki, Allah Teâlâ resûllerine karşı vaadinde hulf edicidir.] dedi, "tehdidinde hulf edicidir" demedi. Aksine وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ (Ahkāf, 46/16) [Biz onların seyyiâtından geçeriz.] dedi. Bununla birlikte, bunun üzerine (yani günahları affetme üzerine) vaatte bulundu.

Senâ, aklen ve âdeten, ancak senâ olunan kimsenin hayrâtı mukābilinde olur; şürûr mukābilinde senâ olmaz. Binâenaleyh hayr ile va'dedip de bu vadini incâz eden kimse, bununla medh ve senâ olunur. Fakat şer ile vaîd edip de bu vaîdini incâz eden kimse bu îâd ile senâ olunmaz; belki afvedip vaîdinden tecavüz ettiği vakit senâ olunur. Ve hazret-i ilâhiyye ise, kevni için menba'-ı hayrât ve ma'den-i meserrâttır. Abîdini ademden vücûda çıkardığı ve onlara hulel-i kemâlâtı giydirip mezâhir-i esmâsı ve sıfâtı kıldığı cihetle, abîdinden bizzât senâ taleb eder. Şürûr ise, kevni için umûr-i izâfiyye olup, tabâyıa adem-i mülâyemetten ibârettir. Binâenaleyh şerrin şer oluşu zâta nisbetle değildir. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: مَا أَصَابَكَ (Nisâ, 4/79) [Sana iyilikten مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ bir şey isâbet ederse Allah'dandır; ve kötülükten bir şey isâbet ederse nef-sindendir.] Belki zât-ı Hakk'a nisbeten hepsi hayırdır. Çünkü mezâhirde zâhir olan Hak'tır. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) [De ki, hepsi Allah Teâlâ indindendir.] Ya'ni, Allâh'a mensûb olan hasenât ile, senin nefsine muzâf olan seyyiâtın kâffesi Allah indinden sâdırdır. Zîrâ hadd-i zâtında hayırdır. Ve her ne kadar sana nisbeten şürûr ise de, esmâ-i ilâhiyye iktizâsından olduğu için hayırdır. Ve sıdk-ı va'd ile senâ olunduğuna delîl olarak Hak Teâlâ hazretleri فَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ (İbrâhîm, 14/47) ya'ni “Ey habîbim! Sen zannetme ki, Allah Teâlâ resûllerine karşı va'dinde hulf edicidir” buyurdu; ve vaîdinde değil, va'dinde hulf etmeyeceğini tasrîh eyledi; ve hattâ sıdk-ı vaîd şöyle dursun, Hak Teâlâ وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ (Ahkâf, 46/16) ya'ni “Biz onların seyyiâtından tecavüz ederiz” buyurmakla usâta karşı afv ve tecavüz ile muâmele eyleye-ceğini va'detti. Hâlbuki her kim şu ve bu isyânı mürtekib olursa, ona şöyle ve böyle cezâ ederim diye, vaîd etmiş idi. Velhâsıl vaîd, abdin seyyiâtı-na mukābil olup, bizzât mahmûd olmadığından, hazret-i ilâhiyye üzerine sıdk-ı vaîd ile senâ olunmaz. [7/39] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Övgü, akıl ve âdet gereği, ancak övülen kimsenin iyilikleri karşılığında olur; kötülükler karşılığında övgü olmaz. Bu sebeple, iyilikle vaat edip de bu vaadini yerine getiren kimse, bununla övülür ve yüceltilir. Fakat kötülükle tehdit edip de bu tehdidini yerine getiren kimse bu tehditle övülmez; aksine, affedip tehdidinden vazgeçtiği zaman övülür. İlahi Zât ise, varlığı için iyiliklerin kaynağı ve sevinçlerin madenidir. Kullarını yokluktan varlığa çıkardığı ve onlara kemâlât elbiselerini giydirip isimlerinin ve sıfatlarının tecelli yerleri kıldığı cihetle, kullarından bizzat övgü talep eder. Kötülükler ise, varlığı için izafî oluşlar olup, tabiatlara uyumsuzluktan ibarettir. Bu sebeple şerrin şer oluşu zâta nispetle değildir. Nitekim ayet-i kerîmede buyurulur: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ [Sana iyilikten bir şey isabet ederse Allah'dandır; ve kötülükten bir şey isabet ederse nefsindendir.] Aksine, Hakk'ın zâtına nispeten hepsi hayırdır. Çünkü tecelli yerlerinde görünen Hak'tır. Nitekim ayet-i kerîmede buyurulur: قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ [De ki, hepsi Allah Teâlâ katındandır.] Yani, Allah'a mensup olan iyilikler ile, senin nefsine ait olan kötülüklerin hepsi Allah katından sâdırdır. Zira zâtı itibarıyla hayırdır. Ve her ne kadar sana nispeten kötülükler ise de, ilahi isimlerin gerekliliğinden olduğu için hayırdır. Ve vaadini yerine getirmekle övüldüğüne delil olarak Hak Teâlâ hazretleri فَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ yani “Ey habibim! Sen zannetme ki, Allah Teâlâ resullerine karşı vaadinde hulf edicidir” buyurdu; ve tehdidinde değil, vaadinde hulf etmeyeceğini açıkça belirtti; ve hatta tehdidini yerine getirmeyi bırakın, Hak Teâlâ وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ yani “Biz onların kötülüklerinden vazgeçeriz” buyurmakla isyankârlara karşı af ve vazgeçme ile muamele edeceğini vaat etti. Hâlbuki her kim şu ve bu isyanı işlerse, ona şöyle ve böyle ceza ederim diye, tehdit etmiş idi. Sözün özü, tehdit, kulun kötülüklerine karşılık olup, bizzat övülmeye değer olmadığından, ilahi Zât üzerine tehdidini yerine getirmekle övgü olmaz.

فَأَثْنَى على إسماعيل بأنَّه كان صَادِقَ الوَعْدِ ، وقَدْ زَالَ الإمكان في حقِّ الحَقِّ

لِمَا فِيهِ مِن طَلَبِ المُرَجَّحِ.

Böyle olunca, Hak İsmâîl (a.s.)ı sâdıku'l-va'd olmasıyla senâ eyledi. Ve imkânda olan taleb-i müreccahtan dolayı Hak hakkında vaîdin tahakkuku imkânı zâil oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, Hak, İsmâîl'i (a.s.) sözünde duran olmasıyla övdü. Ve imkân dâhilinde olan tercihli talepten dolayı, Hak hakkında tehdidin gerçekleşme imkânı ortadan kalktı.

إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا

Ya'ni Hak, mâdemki İsmâîl (a.s.) إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا (Meryem, 19/54) [Şübhe yok ki, o va'dinde sâdık idi ve bir resûl, bir nebî idi.] âyet-i kerîmesinde sâdıkul-va'd olmasıyla medhetti; ve bundan, sıdk-ı va'd üzerine senâ olunduğu anlaşıldı; ve Hak ise kullarına a'mâl-i hasene-lerine mukābil mükâfat edeceğini va'd ve a'mâl-i seyyielerine mukābil dahi cezâ edeceğini vaîd etmekle beraber, seyyiâttan tecavüz ve afv ile muâmele buyuracağını da va'detti; ve إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا (Zümer, 39/53) [Mu-hakkak Allah Teâlâ bütün günahları mağfiret eder.] ve إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ )Nisa/48) [Şübhe yok ki Allah Teâlâ, zât-ı ulûhiy- yetine şerîk ittihâz edilmesini mağfiret etmez. Onun dûnunda olanı da dilediği kimse için mağfiret eder.] buyurdu; şu hâlde mûcib-i senâ olan in- câz-ı va'd ciheti müreccah bulundu; ve vaîdin imkân-ı tahakkuku zâil oldu. Ya'ni iki sûret mümkin idi: Biri mükâfât, diğeri mücâzât. Va'd-i mükâfâtın incâzı mûcib-i senâ olup ve vaîd-i mücâzâtın incâzı, mûcib-i senâ değil idi. Çünkü Hak uhûd-ı sabıkasını incâz ettiği için, İsmâîl (a.s.)ı sıdk-ı va'd ile senâ buyurdu. Binâenaleyh imkânda olan müreccah cihet incâz-ı va'd olduğundan, Hak hakkında vaîdin tahakkuku imkânı zâil oldu, gitti. Vel- hâsıl sıdk-ı vaîd ile senâ olunmaz; ya'ni “Hamd ü senâ olsun o Allah'a ki, kullarına envâ'-ı mücâzât ve ukūbât ile vaîd edip, bu vaîdini dahi incâz eyler” demek câiz değildir. Çünkü vaîdin sıdkı mümkin değildir. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, İsmail'i (a.s.) "Şüphe yok ki, o vaadinde sadık idi ve bir resul, bir nebi idi." (Meryem, 19/54) ayet-i kerimesinde vaadine sadık olmasıyla övdü; ve bundan, vaadinde sadık olmak üzerine övüldüğü anlaşıldı; ve Hak ise kullarına iyi amellerine karşılık mükafat edeceğini vaat ve kötü amellerine karşılık da ceza edeceğini tehdit etmekle beraber, kötülüklerden vazgeçme ve affetme ile muamele buyuracağını da vaat etti; ve "Muhakkak Allah Teâlâ bütün günahları mağfiret eder." (Zümer, 39/53) ve "Şüphe yok ki Allah Teâlâ, İlahi Zâtına ortak koşulmasını mağfiret etmez. Onun dışındaki günahları da dilediği kimse için mağfiret eder." (Nisa, 48) buyurdu; bu halde övgüye sebep olan vaadi yerine getirme yönü tercih edilir bulundu; ve tehdidin gerçekleşme imkanı ortadan kalktı. Yani iki durum mümkündü: Biri mükafat, diğeri ceza. Mükafat vaadinin yerine getirilmesi övgüye sebep olup, ceza tehdidinin yerine getirilmesi övgüye sebep değildi. Çünkü Hak, önceki ahitlerini yerine getirdiği için, İsmail'i (a.s.) vaadine sadık olmakla övdü. Buna göre, imkan dahilinde tercih edilen yön vaadi yerine getirmek olduğundan, Hak hakkında tehdidin gerçekleşme imkanı ortadan kalktı, gitti. Sözün özü, tehditte sadık olmakla övülmez; yani "Hamd ve övgü olsun o Allah'a ki, kullarına türlü türlü cezalar ve azaplar ile tehdit edip, bu tehdidini de yerine getirir" demek caiz değildir. Çünkü tehdidin sadık olması mümkün değildir. Şiir:

فَلَمْ يَبْقَ إِلَّا صَادِقُ الْوَعْدِ وَحْدَهُ وَمَا لِوَعِيدِ الْحَقِّ عَيْنٌ تُعَايَنُ

İmdi yalnız sâdıku'l-va'din gayrı bâkî kalmadı. Ve Hakk'ın vaîdi için muâyene olunur bir “ayn” yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, yalnızca sözünde duran (Allah) dışında bâkî (kalıcı) kalmadı. Ve Hakk'ın tehdidi için gözle görülen bir "ayn" (hakikat) yoktur.

Ya'ni Hak hakkında, vaîdin imkân-ı tahakkuku zâil olduğundan, yalnız sâdıku'l-va'd kaldı; [7/40] sâdıku'l-vaîd kalmadı. Zîrâ tecavüz ile va'din sıd- kı vâcibdir; ve vaîdin tenfizi ise وَمَا نُرْسِلُ بِالْآيَاتِ إِلَّا تَخْوِيفًا (İsrâ, 17/59) [Hâl- buki biz âyetleri ancak tahvîf için göndeririz.] âyet-i kerîmesi mûcibince mümkin değildir. Ve enbiyâ-yı zîşân hazarâtının âyât-ı vaîd ile irsâlleri an- cak ibâdı tahvîf ve tehdîd içindir; ve bu tahvîf dahi bi'l-ittikā cemâl-i bâ- kemâl-i Hakk'a hicâb olan nefislerinin enâniyetinden kurtulmaları içindir. Ve Hakk'ın vaîdine mahsûs olmak üzere muâyene olunur bir “ayn” yoktur. Çünkü vaîd âsîler hakkında afv ve mağfiret ile, kâfirler ve münâfıklar hak- kında da, azâblarının mizâclarına münâsib olan naîme inkılâbı ile zâil olur. Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak hakkında, tehdidin gerçekleşme imkânı ortadan kalktığından, yalnızca vaadini yerine getiren kaldı; tehdidini yerine getiren kalmadı. Çünkü vaadin doğruluğu tecavüz ile vâciptir; tehdidin yerine getirilmesi ise, "وَمَا نُرْسِلُ بِالْآيَاتِ إِلَّا تَخْوِيفًا" (İsrâ, 17/59) [Hâlbuki biz âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.] âyet-i kerîmesi gereğince mümkün değildir. Şanlı peygamberler (a.s.) hazretlerinin tehdit âyetleriyle gönderilmeleri ancak kulları korkutmak ve tehdit etmek içindir; bu korkutma da, takva ile Hakk'ın mükemmel güzelliğine perde olan nefislerinin enaniyetinden kurtulmaları içindir. Hakk'ın tehdidine özgü olmak üzere gözle görülen bir "ayn" (hakikat) yoktur. Çünkü tehdit, âsiler hakkında af ve mağfiret ile, kâfirler ve münafıklar hakkında da, azaplarının mizaçlarına uygun olan nimete dönüşmesi ile ortadan kalkar. Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyurur:

وَإِنْ دَخَلُوا دَارَ الشَّقَاءِ فَإِنَّهُمْ عَلَى لَذَّةٍ فِيهَا نَعِيمٌ مُبَايِنُ

Ve gerçi dâr-ı şekāya dâhil olurlar ise de, onlar o dâr-ı şekāda bir lezzet üzerinedirler; o da naîm-i mübâyindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve her ne kadar sıkıntı yurduna girseler de, onlar o sıkıntı yurdunda bir lezzet üzerindedirler; o da farklı bir nimettir.

Ya'ni haklarında âyât-ı vaîd vârid olan tâife, cehennem dediğimiz dâr-ı şekāya girdiklerinde, orada ehl-i cennetin naîmine mübâyin olarak hâsıl olan bir naîmin lezzeti ile mütelezziz olurlar. Zîrâ ehl-i cennet nüfûs-i tay- yibe olduklarından tayyibât ile; ve ehl-i cehennem nüfûs-i habîse olduk- larından, necâset böceği nasıl ki gül kokusundan muazzeb ve kāzûrât ile mütelezziz olursa, onlar da habîsât ile tena'um ve telezzüz ederler. Bu beyt, âtîdeki beytin ibtidâsındaki “naîm-i cinânu'l-huld" ile tamam olur. نَعِيمُ جِنَانِ الْخُلْدِ فَالْأَمْرُ وَاحِدٌ وَبَيْنَهُمَا عِنْدَ التَّجَلِّي تَبَايُنُ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani haklarında azap ayetleri gelmiş olan topluluk, cehennem dediğimiz sıkıntı yurduna girdiklerinde, orada cennet ehlinin nimetinden farklı olarak ortaya çıkan bir nimetin lezzetiyle lezzetlenirler. Çünkü cennet ehli temiz nefisler olduklarından temiz şeylerle; cehennem ehli ise pis nefisler olduklarından, necaset böceği nasıl ki gül kokusundan azap duyar ve pisliklerle lezzetlenirse, onlar da pis şeylerle nimetlenir ve lezzetlenirler. Bu beyit, gelecek beytin başındaki "ebedî cennetlerin nimeti" ifadesiyle tamamlanır. نَعِيمُ جِنَانِ الْخُلْدِ فَالْأَمْرُ وَاحِدٌ وَبَيْنَهُمَا عِنْدَ التَّجَلِّي تَبَايُنُ (Ebedî cennetlerin nimeti... İş birdir. Tecellî anında ikisi arasında farklılık vardır.)

Cinân-ı huldün naîmine, hâlbuki emr vâhiddir ve aralarında tecellî indinde mübâyenet vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Oysa cennetlerin nimetlerine, hâlbuki emir tektir ve aralarında tecelli anında farklılık vardır.

Ya'ni dâr-ı şekāya dâhil olanlar orada cinân-ı huldün naîmine mübâyin bir naîmden lezzet üzerinedirler. [7/41] Halbuki gerek ehl-i cennetin ve gerek ehl-i cehennemin tecellîsi emr-i vâhid olduğu gibi, emr-i iltizâz ve tena'umları dahi birdir. Şu kadar var ki, her birinin tecellîsi isti'dâdlarına; ve lezzet ve tena'umları da mizâclarına göredir. Ya'ni tecellî birdir, fakat isti'dâdlar muhteliftir; ve lezzet dahi hadd-i zâtında emr-i vâhiddir, fakat mizâca göre tenevvü' eder. Beyit: Halkın isti'dâdına vâbestedir âsâr-ı feyz Ebr-i nîsandan sadef dürdâne, ef'î semm kapar272 Meselâ bir toprakta biten ve bir su ile iskā olunan kamış iki nevi' üze- re zâhir olur. Birinin içi boş, âdî kamıştır; ve diğeri şeker kamışıdır. Bu zuhûr isti'dâdlarının iktizâsıdır; yoksa tecellîleri emr-i vâhiddir. Ve kezâ kimi insanın zevki mudârebe ve müşâtemededir; ve kiminin zevki ise, hal- ka nevâzişle mülâtafadadır. Fakat zevkiyet iʼtibâriyle ikisi de birdir. Ancak her birinin mizâcına münasib olan bunlardır. يُسَمَّى عَذَابًا مِنْ عُذُوبَةِ طَعْمِهِ وَذَاكَ لَهُ كَالْقِشْرِ وَالْقِشْرُ صَائِنُ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, sıkıntı yurduna girenler, orada ebedî cennetlerin nimetinden farklı bir nimetten lezzet alırlar. [7/41] Halbuki, gerek cennet ehlinin gerekse cehennem ehlinin tecellîsi (ilâhî görünüm) tek bir şey olduğu gibi, lezzet alma ve nimetlenme işleri de birdir. Şu kadar var ki, her birinin tecellîsi kendi yatkınlıklarına; ve lezzet ve nimetlenmeleri de mizaçlarına göredir. Yani tecellî birdir, fakat yatkınlıklar farklıdır; ve lezzet de özünde tek bir şeydir, fakat mizaca göre çeşitlenir. Beyit: Halkın yatkınlığına bağlıdır feyzin eserleri, Nisan bulutundan sedef inci, yılan zehir kapar. Örneğin, bir toprakta biten ve bir su ile sulanan kamış iki tür üzere ortaya çıkar. Birinin içi boş, sıradan bir kamıştır; ve diğeri şeker kamışıdır. Bu ortaya çıkış, onların yatkınlıklarının gereğidir; yoksa tecellîleri tek bir şeydir. Ve aynı şekilde, kimi insanın zevki çekişme ve atışmadadır; ve kiminin zevki ise, halka şefkatle muamele etmededir. Fakat zevk alma itibarıyla ikisi de birdir. Ancak her birinin mizacına uygun olan bunlardır. يُسَمَّى عَذَابًا مِنْ عُذُوبَةِ طَعْمِهِ وَذَاكَ لَهُ كَالْقِشْرِ وَالْقِشْرُ صَائِنُ

Uzûbet ta'mından nâșî “azâb" tesmiye olunur; ve bu lafz-ı azâb, azâba kışr gibidir; ve kışır hifzedicidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Acı tadından dolayı "azap" diye adlandırılır; ve bu azap lafzı, azaba kabuk gibidir; ve kabuk koruyucudur.

Ya'ni ehl-i cehenneme mahsûs olan bu naîme, ta'mında tatlılık olduğu için "azâb" denilmiştir. Zîrâ azâb, aslında “azb”den mehûzdür; ve “azb" lugatta “tatlı ve şîrin” ma'nâsına gelir. Nitekim “mâ-i azb” ve “lisânu az- bi'l-beyânı Arabî" derler ki, “tatlı su” ve “beyânı şîrîn olan lisân-ı Arabî" [7/42] demek olur. Binâenaleyh dâr-ı cehennemde küffâr hakkındaki azâb, hem “elem” ma'nâsını mutazammın olan azâb-ı ıstılâhîyi ve hem de “lez- zet" ma'nâsına gelen azâb-ı lugavîyi câmi' olur. Ve bu “azâb” lafzı, onda mündemic olan “lezzet” maʼnâsı için kışır ve kabuk gibidir; ve kabuk içi muhafaza eder. Ve bu sebeble hakāyık-ı eşyayı idrâkten mahcûb olan ğâ- fillerden o ma'nâ mahfûz kalır. Veyâhud ehl-i cennetin naîmi ehl-i cehen- nemin naîmine nisbetle iç ve kabuk gibidir. Bunlar iç ile, onlar kabuk ile tena'um ederler. Nitekim bu âlemde dahi emsâli çoktur. Biz insanlar karpuzu ve kavunu yiyip tena'um ederiz; kabuklarını da hayvanlara atarız; onlar dahi bununla tena’um ederler. Hattâ hayvânâta içi verilse kabuk gibi makbûl gelmez. Nitekim “Eşek hoşaftan ne anlar” darb-ı mesel-i âmiyâne- si bu hakîkati pek açık bir sûrette tebyîn eder. Çünkü her ikisinin mizâcla- rına münasib olan naîm bunlardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani cehennem ehline özgü olan bu nimete, tadında tatlılık olduğu için "azap" denilmiştir. Çünkü azap, aslında "azb" kelimesinden türemiştir; ve "azb" sözlükte "tatlı ve şirin" anlamına gelir. Nitekim "mâ-i azb" ve "lisânu azbi'l-beyânı Arabî" derler ki, "tatlı su" ve "beyanı şirin olan Arap dili" [7/42] demek olur. Bu sebeple cehennem yurdunda kâfirler hakkındaki azap, hem "elem" anlamını içeren ıstılahî (terim anlamındaki) azabı hem de "lezzet" anlamına gelen lügavî (sözlük anlamındaki) azabı kapsar. Ve bu "azap" lafzı, içinde barındırdığı "lezzet" anlamı için kabuk gibidir; ve kabuk içini muhafaza eder. Ve bu sebeple eşyanın hakikatlerini idrak etmekten mahrum olan gafillerden o anlam gizli kalır. Veyahut cennet ehlinin nimeti, cehennem ehlinin nimetine nispetle iç ve kabuk gibidir. Bunlar iç ile, onlar kabuk ile nimetlenirler. Nitekim bu âlemde dahi benzerleri çoktur. Biz insanlar karpuzu ve kavunu yiyip nimetleniriz; kabuklarını da hayvanlara atarız; onlar dahi bununla nimetlenirler. Hatta hayvanlara içi verilse kabuk gibi makbul gelmez. Nitekim "Eşek hoşaftan ne anlar" şeklindeki halk deyimi bu hakikati pek açık bir şekilde açıklar. Çünkü her ikisinin mizaçlarına uygun olan nimet bunlardır.

İmdi ehl-i sünnet'in mezhebi üzere ehl-i cehennemden azâb-ı ıstılâhî ebeden zâil olmaz; ve o azâb kāim oldukça da azâb-ı lugavî kāim bulunur. Şu kadar ki Müntakim onlardan intikām aldıktan sonra: سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي [Rahmetim gazabımı geçmiştir.] mûcibince azâb-ı ıstılâhî bâkî iken müteellim olmazlar; ve bilakis mütelezziz olurlar. Zîrâ onlar hakkındaki rahmet, rahmet-i Rahmân'dır; ve "rahmet-i Rahmân" ise azâb ile mümte- zicdir. Ve bu rahmet âmmeye şâmildir. Nitekim dünyâda Hak, mü'minlere ve kâfirlere, bu rahmetle mütecellîdir; onun için bu âlemin ezvâkı hep elemle mümtezicdir. Fakat ehl-i cennet hakkındaki rahmet, “rahmet-i Rahîm”den olduğu için, onların naîmi naîm-i hâlistir; ve bu rahmet âm- meye şâmil değildir; belki rahmet-i hâssadır. Ey sâhib-i firâset olan mü'min! Bu mizâcların ashâbını sen bu âlemde de anlayabilirsin. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ (Mu- hammed, 47/30) ya'ni “Yâ habîbim sen münafıkîni üslûb-i kelâmlarından ve kelâmlarının lahninden bilirsin." [7/43] Mesnevî: گفت یزدان مر نبی را در مساق يك نشاني سهلتر از اهل نفاق گر منافق زفت باشد نغز و هول واشناسی مر و را در لحن و قول چون سفالین کوزها را می خری امتحانی میکنی ای مشتری &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Ehl-i Sünnet mezhebine göre cehennem ehlinin ıstılahî azabı sonsuza dek ortadan kalkmaz; ve o azap var oldukça, lügatî azap da varlığını sürdürür. Ancak, intikam alan Allah onlardan intikamını aldıktan sonra, "Rahmetim gazabımı geçmiştir." (Hadis-i Kudsî) gereğince, ıstılahî azap bâki kalırken acı çekmezler; aksine zevk alırlar. Çünkü onlar hakkındaki rahmet, Rahmân'ın rahmetidir; ve "Rahmân'ın rahmeti" ise azap ile karışmıştır. Ve bu rahmet, geneldir. Nitekim dünyada Allah, müminlere ve kâfirlere bu rahmetle tecelli eder; bu yüzden bu âlemin zevkleri hep elemle karışmıştır. Fakat cennet ehli hakkındaki rahmet, "Rahîm'in rahmeti"nden olduğu için, onların nimeti halis bir nimettir; ve bu rahmet genele şamil değildir; aksine özel bir rahmettir. Ey feraset sahibi mümin! Bu mizaçlara sahip kişileri sen bu âlemde de anlayabilirsin. Nitekim Yüce Allah buyurur: "وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ" (Muhammed, 47/30) yani "Ey sevgilim, sen münafıkları sözlerinin üslubundan ve sözlerinin yanlışlarından bilirsin." Mesnevî'de şöyle denir: "Allah peygambere dedi ki: Münafıkların kolay bir alameti vardır. Eğer münafık kaba ve korkunç olsa da, sen onu sözlerinin yanlışlarından tanırsın. Tıpkı çömlekleri satın alırken, ey müşteri, onları imtihan ettiğin gibi."
