# Kelime-i Lokmâniyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-lokmaniyye
**Sayfa:** 26

---

İntiha: 19 Rebîu'l-evvel 1336 ve 3 Kânûn-i sânî 1334 [3 Ocak 1918], Perşembe gecesi saat 4,5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bitiş: 19 Rebiülevvel 1336 ve 3 Kânun-i Sânî 1334 [3 Ocak 1918], Perşembe gecesi saat 4.5

بسم الله الرحمن الرحيم

## XXIII

فَصُ حِكْمَةٍ إِحْسَانِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ لُقْمَانِيَّةٍ

## BU FASS KELİME-İ LOKMÂNİYYE'DE VÂKİ HİKMET-İ İHSÂNİYYE BEYÂNINDADIR

“Hikmet-i ihsâniyye”nin Kelime-i Lokmâniyye'ye tahsîsinin vechi bu- dur ki وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ (Lokmân, 31/12); وَمَن يُؤْتَ الحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْراً كَثِيراً (Bakara, 2/269) yaʼni “Biz Lokmânʼa hikmet verdik”; “Ve hikmet ve- rilen kimseye, hayr-ı kesîr verildi” âyet-i kerîmesinin şehâdeti vech ile Hz. Lokmân sâhib-i hikmettir; ve hikmet verilen kimseye hayr-ı kesîr verilmiş olduğu için o sâhib-i hayırdır; ve hayır ise, ihsândır; ve ihsânın üç merte- besi vardır: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hikmet-i ihsâniyye"nin (iyilik hikmeti) Kelime-i Lokmâniyye'ye (Lokman kelimesi) özgü kılınmasının sebebi şudur ki, "وَ لَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ" (Lokman, 31/12) yani "Biz Lokman'a hikmet verdik" ve "وَ مَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْراً كَثِيراً" (Bakara, 2/269) yani "Ve hikmet verilen kimseye, çok hayır verildi" ayet-i kerimelerinin şahitliği gereğince Hz. Lokman hikmet sahibidir; ve hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiş olduğu için o hayır sahibidir; ve hayır ise, ihsandır (iyilik); ve ihsanın üç mertebesi vardır:

Birincisi: Ma'nâ-yı lugavîsidir ki, lâzım olan şey için lâzım olan fiili, lâzımı vech ile işlemektir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْإِحْسَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ، فَإِذَا ذَبَحْتُمْ فَأَحْسِنُوا الذَّبْحَةَ، فَإِذَا قَتَلْتُمْ فَأَحْسِنُوا القِتْلَةَ Allah Teâlâ her şey üzerine ihsânı yazdı; binâenaleyh zebhettiğiniz vakit, zebhayı güzel yapınız; ve harben küffârı veya kısâsan kātili öldürdüğünüz vakit, güzel öldürünüz!" İkincisi: Huzûr-ı tâm ile gûyâ âbid Rabb’ini müşâhede eder gibi ibâdet etmektir. Nitekim hadîs-i şerîfte الإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَـرَاهُ ya'ni “İhsân, senin Rabb'ini görür gibi [23/2] ibâdet etmendir” buyurulur. Üçüncüsü: Rabb'i her şeyle beraber ve her şeyde müşâhede etmektir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى (Lokmân, 31/22) ya'ni “Vechini Allah'a teslîm eden kimse, muhsindir. Binâenaleyh muhakkak urve-i vüskāya temessük etti." Ya'ni zâtını ve kalbini teslîm ettiği hînde Allah Teâlâyı müşâhede eyledi. İmdi "hikmet" ile "ihsân" arasındaki râbıta zâhirdir. Zîrâ "hikmet" lu-gaten "Bir şeyi yerine koymak" demektir; ve bir şeyi yerine koymak ise, lâzım olan bir iştir; ve “ihsân” ise, lâzım olan bir işi lâzımı vech ile işlemek-tir. Hz. Lokmân hikmet sahibi olduğundan oğluna ihsân ile vasiyet etti. Tafsîli fassın metninde gelecektir. Hz. Lokmân nebî midir, yoksa racül-i sâlih midir, bunda ihtilaf vardır. Saîd İbnü'l-Müseyyeb nübüvvetine kāil-dir. Ekserûn ise, velîdir, dediler. Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) nübüvvetine käilen bu fass-ı münîfde onların hikmetini beyân buyurdular. *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi: Lügat anlamıdır ki, gerekli olan şey için gerekli olan fiili, gerektiği şekilde yapmaktır. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْإِحْسَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ، فَإِذَا ذَبَحْتُمْ فَأَحْسِنُوا الذَّبْحَةَ، فَإِذَا قَتَلْتُمْ فَأَحْسِنُوا القِتْلَةَ "Allah Teâlâ her şey üzerine ihsânı yazdı; bu sebeple kurban kestiğiniz zaman, kesimi güzel yapınız; ve savaşta kâfirleri veya kısas olarak katili öldürdüğünüz zaman, öldürmeyi güzel yapınız!" İkincisi: Tam bir huzur ile, sanki kul Rabb'ini görüyormuş gibi ibadet etmektir. Nitekim hadîs-i şerîfte الإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَـرَاهُ yani "İhsân, senin Rabb'ini görür gibi ibadet etmendir" buyurulur. Üçüncüsü: Rabb'i her şeyle beraber ve her şeyde görmektir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى (Lokmân, 31/22) yani "Yüzünü Allah'a teslim eden kimse, muhsindir. Bu sebeple muhakkak urve-i vüskāya (sağlam kulpa) tutunmuştur." Yani zâtını ve kalbini teslim ettiği zaman Allah Teâlâyı gördü. Şimdi "hikmet" ile "ihsân" arasındaki bağıntı açıktır. Çünkü "hikmet" lügatte "Bir şeyi yerine koymak" demektir; ve bir şeyi yerine koymak ise, gerekli olan bir iştir; ve "ihsân" ise, gerekli olan bir işi gerektiği şekilde yapmaktır. Hz. Lokmân hikmet sahibi olduğundan oğluna ihsân ile vasiyet etti. Ayrıntısı fassın metninde gelecektir. Hz. Lokmân peygamber midir, yoksa sâlih bir kişi midir, bunda ihtilaf vardır. Saîd İbnü'l-Müseyyeb onun peygamberliğine kâildir. Çoğunluk ise, velîdir, dediler. Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) bu yüce fassda onların peygamberliğine kâil olarak hikmetlerini beyân buyurdular.

إِذَا شَاءَ الْإِلهُ يُرِيدُ رِزْقًا

لَهُ فَالْكَوْنُ أَجْمَعُهُ غِذَاءُ

İlâh, rızk irâdesine meylettiği vakit, kevnin ecmaı onun gıdâsıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlâh, rızık iradesine yöneldiği zaman, oluş ve bozuluş âleminin (kevn) tamamı onun gıdasıdır.

## Fass-1 Dâvûdî

Fass-1 Dâvûdî nihâyetlerinde dahi îzâh olunduğu üzere meşiyyet Zât'a ve irâde Mürîd ismine taalluk ettiği için, aralarında fark vardır. “Meşiyyet”, zâtın zuhûra meyl ve hâhişidir. Binâenaleyh meşiyyet ayn-ı zâtdır; ve îcâd ile i'dâmı muhîttir. “İrâde” ise îcâda taalluk eder. [23/3] Şu hâlde meşiy-yet, irâdeden eamdır. Gıdâ vücûd-ı insânîde ihtifâ eder; ve vücûd, gıdâ-yı muhtefînin ahkâmından neşv ü nemâ bulup kesâfet peydâ eyler; ve gıdâ vücûdun rızkıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fass-ı Dâvûdî (Dâvûd fassı) sonunda da açıklandığı üzere, meşiyyet (dileme) Zât'a (Allah'ın özüne) ve irâde (isteme) Mürîd (dileyen) ismine ilişkindir; bu sebeple aralarında fark vardır. "Meşiyyet", zâtın (özün) ortaya çıkmaya meyli ve isteğidir. Buna göre meşiyyet, ayn-ı zâttır (zâtın kendisidir); ve yaratma ile yok etmeyi kuşatır. "İrâde" ise yaratmaya ilişkindir. Şu hâlde meşiyyet, irâdeden daha geneldir. Gıda, insan vücudunda gizlenir; ve vücut, gizli gıdanın hükümlerinden (etkilerinden) gelişip büyüyerek yoğunluk kazanır; ve gıda, vücudun rızkıdır.

Bu mukaddeme ma'lûm olduktan sonra, beyt-i şerîfin şerhan ma'nâsı bu olur ki: Allah Teâlâ'nın meşiyyeti, kendi vücûdu için irâde-i rızka ta-alluk ettiği vakit, kevnin ecmai O'nun gıdâsıdır. Zîrâ Hak, esmâ ve sıfâtı cihetinden, âlem-i şehîdette ancak ayân-ı ekvân ile zâhir olur. Ve zuhûr ve butûn ve esmâ ve sıfâttan kat'-ı nazar olundukda, zâtı cihetinden âlem-lerden ganîdir. İmdi mertebe-i ulûhiyyette ve vâhidiyyette, vücûd-ı Hak'ta sübût bulan a'yân-ı sabite, O'nda ihtifâ eylediği ve vücûd-ı Hak, a'yân-ı sâbite ile kesîf ve müteayyin olduğu cihetle, a’yân-ı mezkûre Hakk'ın gıdâsı ve Hak bunlar ile merzûk olur. Binâenaleyh meşiyyet-i ilâhiyye, irâde-i rızka taalluk ettiği vakit, a'yân-ı ekvânın ecmaı Hakk'ın gıdâsı olur; ve bu bâbdaki îzâhât Fass-ı İbrâhîmî'de mürûr etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu giriş bilgisi bilindikten sonra, şerefli beytin şerh olarak anlamı şudur ki: Yüce Allah'ın meşiyyeti (dilemesi), kendi varlığı için rızık iradesine (rızıklandırma isteğine) ilişkin olduğu zaman, tüm varlıklar O'nun gıdasıdır. Çünkü Hak, isimleri ve sıfatları yönünden, görünen âlemde ancak varlıkların sabit hakikatleri (a'yân-ı ekvân) ile ortaya çıkar. Zuhurdan (ortaya çıkmaktan) ve butundan (gizli olmaktan) ve isimlerden ve sıfatlardan bağımsız düşünüldüğünde ise, Zâtı yönünden âlemlerden münezzehtir (hiçbir şeye muhtaç değildir). Şimdi, ulûhiyet (ilâhlık) ve vâhidiyet (birlik) mertebesinde, Hakk'ın varlığında sabit olan a'yân-ı sâbite (sabit hakikatler), O'nda gizlendiği ve Hakk'ın varlığı, a'yân-ı sâbite ile kesif (yoğun) ve müteayyin (belirli) olduğu için, söz konusu a'yân (hakikatler) Hakk'ın gıdasıdır ve Hak bunlar ile rızıklanır. Bu sebeple, ilâhî meşiyyet (dileme), rızık iradesine (rızıklandırma isteğine) ilişkin olduğu zaman, tüm varlıkların sabit hakikatleri (a'yân-ı ekvân) Hakk'ın gıdası olur; ve bu konudaki açıklamalar Fass-ı İbrâhîmî'de (İbrahim Fâs'ında) geçti.

وَإِنْ شَاءَ الإِلهُ يُرِيدُ رِزْقًا

لَنَا فَهُوَ الْغِذَاءُ كَمَا يَشَاءُ

Ve eğer meşiyyet-i ilâhiyye bizim için irâde-i rızka taalluk ederse, o meşiyyeti iktizâ ettiği gibi gıdâdır. Ya'ni zât-ı Hak, zuhûra meyledip, bizi merzûk etmek isterse, meşiy- yetinin iktizâ ettiği gibi, Hak bizim için gıdâdır. Zîrâ meşiyyet-i zâtiyye iktizâsınca, Hak kendi zâtına, kendi zâtı ile tecellî ettikde zâtında bilkuvve mündemic olan niseb sûretleri, ilminde peydâ olur. [23/4] Ve bu mertebe-i vâhidiyyette zât-ı Hak bu suver-i ilmiyyede, ya'ni a'yân-ı sâbitede, ihtifâ eyler; ve zât-ı Hak bu sûrette a'yân-ı sabitenin gıdâsı olup onları kendi vücûdu ile merzûk kılar. Ve bu mertebeden sonra gelen ervâh ve misâl ve şehîdet mertebelerinde dahi Hakk-ı latîf, kendi vücudunu, bu ayân-ı sâbite hasebiyle teksîf etmiştir. Binâenaleyh Hak bizi, kendi meşiyyeti ik- tizâ ettiği gibi, kendi vücûdu ile îcâd etmiştir. Ve gıdâ, mütegaddîde nasıl ihtifâ etmiş ise, hüviyyet-i Hak dahi bizim vücûdumuzda öylece muhtefî bulunmuştur. Misâl: Bulutun hüviyeti buhârdır. Zîrâ bulut buhârın şekl-i mütekâsi- fidir. Ondan sonra bir derece daha tekâsüf edince su olur; ve yine tekâsüf ettiği vakit, buz olur. Bulutun, suyun ve buzun vücûdlarında ihtifâ eden buhârdır. Binâenaleyh buhâr cümlesinin gıdâsı olur; ve onların cümlesini kendi vücûduyla merzûk kılmış bulunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer ilâhî meşiyet (Allah'ın dilemesi) bizim için rızık iradesine ilişkin olursa, o meşiyetin gerektirdiği gibi gıdadır. Yani Hak Teâlâ, ortaya çıkmaya meyledip bizi rızıklandırmak isterse, meşiyetinin gerektirdiği gibi, Hak bizim için gıdadır. Çünkü zâtî meşiyetin gereği olarak, Hak kendi zâtına, kendi zâtı ile tecellî ettiğinde zâtında bilkuvve (potansiyel olarak) bulunan nispetler suretleri, ilminde belirir. Ve bu vâhidiyyet mertebesinde Hak'ın zâtı bu ilmî suretlerde, yani sabit hakikatlerde, gizlenir; ve Hak'ın zâtı bu surette sabit hakikatlerin gıdası olup onları kendi varlığı ile rızıklandırır. Ve bu mertebeden sonra gelen ruhlar, misâl âlemi ve şehâdet âlemi mertebelerinde dahi latîf Hak, kendi varlığını, bu sabit hakikatler sebebiyle yoğunlaştırmıştır. Buna göre Hak bizi, kendi meşiyetinin gerektirdiği gibi, kendi varlığı ile yaratmıştır. Ve gıda, gıdalananda nasıl gizlenmişse, Hak'ın hüviyeti (kimliği, özü) dahi bizim varlığımızda öylece gizli bulunmuştur. Örneğin: Bulutun hüviyeti buhardır. Çünkü bulut buharın yoğunlaşmış şeklidir. Ondan sonra bir derece daha yoğunlaşınca su olur; ve yine yoğunlaştığı zaman, buz olur. Bulutun, suyun ve buzun varlıklarında gizlenen buhardır. Buna göre buhar hepsinin gıdası olur; ve onların hepsini kendi varlığıyla rızıklandırmış bulunur.

مَشِيئَتُهُ إِرَادَتُهُ فَقُولُوا بِهَا قَدْ شَاءَهَا فَهِيَ الْمَشَاءُ

O'nun meşiyyeti, irâdesidir. Binâenaleyh deyiniz ki, O meşiyyetle irâ- deyi diledi. Böyle olunca irâde, meşiyyetin murâdıdır. Ya'ni “meşiyyet”, Zât'ın “ayn”ıdır. Zîrâ Zâtın zuhûra olan meylidir. Ve “irâde” Mürîd isminin menşei olan sıfattır. Ve sıfât ise şuûnât-ı zâtiyyeden ibâret olduğu cihetle zâtın “ayn”ıdır; ve kezâ meşiyyet îcâd ve i'dâma taal- luk eder. İrâde ise, yalnız îcâda taalluk eder. Binâenaleyh madûm olan bir şeyin îcâdında “meşiyyet” ile “irâde” müttehid ve müttefik olurlar. İşte bu itibârât üzere Hakk'ın meşiyyeti, onun irâdesi olmuş olur. İmdi zât-ı Hak, zuhûra meyl ve hâhiş [23/5] gösterdikde, bu meşiyyeti ile bilcümle sıfâtın sübûtunu diledi; ve irâde ise bu sıfatlardan bir sıfattır. Binâenaleyh Hak bu meyanda meşiyyeti ile “irâde”yi de diledi; ve meşiyyet irâdeyi dileyince irâ- de meşiyyetin murâdı olmuş olur. Binâenaleyh meşiyyet ve irâde hakkında, siz bu zikrolunan hükmü veriniz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O'nun meşiyyeti (dilemesi), irâdesidir. Bu sebeple deyiniz ki, O, meşiyyetle irâdeyi diledi. Böyle olunca irâde, meşiyyetin muradıdır (istenilenidir). Yani "meşiyyet", Zât'ın "ayn"ıdır (özüdür). Zira Zât'ın zuhura (ortaya çıkmaya) olan meylidir. Ve "irâde" Mürîd (dileyen) isminin menşei (kaynağı) olan sıfattır. Ve sıfatlar ise zâta ait hallerden, oluşlardan ibaret olduğu cihetle zâtın "ayn"ıdır (özüdür); ve aynı şekilde meşiyyet, icat etmeye (yaratmaya) ve yok etmeye ilişkindir. İrâde ise, yalnız icat etmeye ilişkindir. Bu sebeple madûm (yok) olan bir şeyin icat edilmesinde "meşiyyet" ile "irâde" birleşir ve uyum içinde olurlar. İşte bu itibarlar (açılardan) üzere Hakk'ın meşiyyeti, onun irâdesi olmuş olur. Şimdi Hak Zât, zuhura meyl ve istek gösterdiğinde, bu meşiyyeti ile bütün sıfatların sübutunu (varlığını) diledi; ve irâde ise bu sıfatlardan bir sıfattır. Bu sebeple Hak bu konuda meşiyyeti ile "irâde"yi de diledi; ve meşiyyet irâdeyi dileyince irâde meşiyyetin muradı (istenileni) olmuş olur. Bu sebeple meşiyyet ve irâde hakkında, siz bu zikredilen (anılan) hükmü veriniz.

يُرِيدُ زِيَادَةً وَيُرِيدُ نَقْصًا

وَلَيْسَ مَشَاؤُهُ إِلَّا الْمَشَاءُ

Ziyâdeyi irâde eder ve naksı irâde eder. Hâlbuki O'nun meşiyyetin- den gayrı meşiyyet yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fazlalığı irâde eder ve eksikliği irâde eder. Hâlbuki O'nun meşiyyetinden (dilemesinden) başka meşiyyet (dileme) yoktur.

Ya'ni meşiyyet ba'zan ziyâdeyi, ya'ni madûm olan şeyin îcâdını irâde eder; ve ba'zan dahi naksı, ya'ni mevcûd olan şeyin i'dâmını irâde eyler. Hâlbuki gerek îcâd ve gerek i'dâmda meşiyyet-i mutlakadan gayrı Hakk'ın meşiyyeti yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani meşiyyet (Allah'ın dilemesi) bazen fazlalığı, yani var olmayan şeyin yaratılmasını diler; bazen de eksikliği, yani var olan şeyin yok edilmesini diler. Hâlbuki gerek yaratmada gerekse yok etmede mutlak meşiyyetten (kayıtsız şartsız dilemeden) başka Hakk'ın meşiyyeti yoktur.

فَهَذَا الْفَرْقُ بَيْنَهُمَا فَحَقِّقْ

وَمِنْ وَجْهِ فَعَيْنُهُمَا سَوَاءُ

İmdi bu, ikisinin arasındaki farktır. Binâenaleyh tahkîk et! Ve bir ve- cihden ikisinin "ayn”ı birdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu, ikisinin arasındaki farktır. Bu sebeple tahkik et! Ve bir yönden ikisinin tekil hakikati birdir.

Ya'ni bâlâda îzah olunduğu üzere meşiyyet ile irâde arasında bir ve- cihden fark ve mübâyenet vardır. Bu farkı tahkîk et! Ve bir vecihden dahi Hakk'ın meşiyyeti, O'nun irâdesi olduğundan ikisinin “ayn”ı müsâvî ve müttehiddir. [23/6] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda açıklandığı üzere meşiyyet (Allah'ın dilemesi) ile irâde (Allah'ın iradesi) arasında bir yönden fark ve ayrılık vardır. Bu farkı iyice anla! Ve bir yönden de Hakk'ın meşiyyeti, O'nun irâdesi olduğundan ikisinin "ayn"ı (özü) eşit ve birdir.

قال الله تعالى : ﴿وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ ، وَمَن يُؤْتَ الحِكْمَةَ فَقَدْ

أُوتِيَ خَيْراً كَثِيرًا ، فلُقْمَانُ بالنَّص هو ذو الخَيْرِ الكَثِيرِ بشهادة الله له بذلك،

والحِكْمَةُ قد تكونُ مُتَلَقَّظًا بها ومَسْكُوتًا عنها، مثل قول لقمان لابْنِهِ : يَا

بُنَيَّ إِنَّهَا إِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَوَاتِ أَوْ

فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللهُ فهذه حكمةٌ مَنْطُوقٌ بها، وهي أن جَعَلَ الله هو

الآتي بها، وقَرَّرَ الله ذلك في كتابه ، ولم يَرُدَّ هذا القَوْلَ على قَائِلِهِ.

Allah Teala وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ (Lokmân, 31/12) وَمَن يُؤْتَ الحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْراً كَثِيراً (Bakara, 2/269) ya'ni “Muhakkak biz Lokmân’a hikme- ti i'tâ ettik"; " Ve hikmet verilen kimseye muhakkak hayr-ı kesîr i'tâ olundu" buyurdu. Binâenaleyh Lokmân nass ile ve Allah Teâlâ onun için buna şehadet etmekle, hayr-ı kesîr sâhibidir. Ve hikmet ba'zan mütelaffazun-bihâ ve ba'zan meskûtün-anhâ olur. Lokmân'ın oğluna يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَوَاتِ أَوْ olan فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ (Lokmân, 31/16) ya'ni "Ey oğulcuğum! Muhakkak insanın erzâk ve a'mâli, eğer hardaldan bir habbe miskāli olsa, o amel ve rızık habbesi bir kaya içinde, yâhud göklerde veyâ arzda bulunsa, Allah Teâlâ onu ihzâr eder" kavli gibi ki, işte bu hikmet, hikmet-i mantûkun-bihâdır. O da budur ki: Lokmân Allah Teâlâ'yı, o habbe ile muhzır kıldı; ve Allah Teâlâ bunu kitabında takrîr etti; ve bu kavli kāiline reddetmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah Teâlâ, "وَ لَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ" (Lokmân, 31/12) yani "Muhakkak biz Lokmân'a hikmeti verdik"; ve "وَ مَن يُؤْتَ الحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْراً كَثِيراً" (Bakara, 2/269) yani "Ve hikmet verilen kimseye muhakkak çok hayır verildi" buyurdu. Buna göre Lokmân, Kur'an metniyle ve Allah Teâlâ'nın onun için buna şahitlik etmesiyle, çok hayır sahibidir. Ve hikmet bazen sözle ifade edilen (mütelaffazun-bihâ) ve bazen de susularak geçilen (meskûtün-anhâ) olur. Lokmân'ın oğluna olan "يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَوَاتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ" (Lokmân, 31/16) yani "Ey oğulcuğum! Muhakkak insanın rızıkları ve amelleri, eğer hardal tanesi ağırlığında olsa, o amel ve rızık tanesi bir kaya içinde, yahut göklerde veya yerde bulunsa, Allah Teâlâ onu getirir" sözü gibi ki, işte bu hikmet, sözle ifade edilen (mantûkun-bihâ) hikmettir. O da şudur ki: Lokmân, Allah Teâlâ'yı o hardal tanesiyle getirici kıldı; ve Allah Teâlâ bunu kitabında onayladı; ve bu sözü söyleyene reddetmedi.

Hikmet, hakāyık-ı eşyâya hâliyle maʼrifettir. Zîrâ ancak hakāyık-ı eşyayı lâyıkıyla ârif olan kimse, hükmünü mahalline vaz’eder. Hikmetten bî-beh-re olanların eşyâ hakkında verdikleri hüküm, yerinde olmaz. Onların hü-kümleri hatâdan sâlim değildir. Allah Teâlâ hazretleri bâlâda zikrolunan âyet-i kerîmede ve nass-ı münîfde şehîdet buyurduğu üzere, Hz. Lokmân'a [23/7] hikmet verdi; ve hikmet ise, hayr-ı kesîrdir. Ve hikmet ba'zan söyle-nir ve ba'zan meskût bırakılır. Ve telaffuz olunan ve söylenen hikmet, Hz. Lokmân'ın oğluna hitâben beyân ettiği kelâmdır ki, Hak Teâlâ onu bâlâda zikrolunan âyet-i kerîmede bildirdi. İşte bu hikmet, mantûkun-bihâ olan, ya'ni söylenilen hikmettir. Zîrâ Hz. Lokmân Allah Teâlâyı habbe ile muh-zır kıldı; ve Hak Teâlâ bu kelâmı, kāili olan Hz. Lokmân'a reddetmeyip kendi kitabında zikretti. Ve bu hikmet, Allah Teâlâ hazretlerinin kâffe-i eş-yâyı zâtıyla ve ilmi ile muhît olduğunu bildikten sonra söylenebilir. İşte bu kelâm hakāyık-ı eşyânın kemâ-hiye maʼrifetine taalluk ettiği için Hak, onu kāiline reddetmedi de, kitâb-ı kerîminde bu hakîkati ümmet-i Muham-med'e ihbâr buyurdu. Zira Hak Teâlâ وَاللَّهُ مِنْ وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ (Burûc, 85/20) [Allah, onları arkalarından kuşatmıştır.] ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) [Nerede olur iseniz O sizinle beraberdir.] âyet-i kerîmeleri mûcibince, bilcümle ulvî ve süflî merâtibi zâtıyla muhîttir. Şu hâlde her ihzâr kıldığı, rûhânî ve sûrî erzâk ve ağdiyenin, Hak Teâlâ hazretleri, hakîkat cihetinden “ayn”ı olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hikmet, eşyanın hakikatlerini hâliyle bilmektir. Çünkü ancak eşyanın hakikatlerini layıkıyla bilen kimse, hükmünü yerine koyar. Hikmetten nasipsiz olanların eşya hakkında verdikleri hüküm, yerinde olmaz. Onların hükümleri hatadan uzak değildir. Yüce Allah, yukarıda zikredilen ayet-i kerimede ve şerefli nasta şehadet buyurduğu üzere, Hz. Lokman'a [23/7] hikmet verdi; ve hikmet ise, çok hayırdır. Ve hikmet bazen söylenir ve bazen susulur. Ve telaffuz olunan ve söylenen hikmet, Hz. Lokman'ın oğluna hitaben beyan ettiği kelamdır ki, Yüce Allah onu yukarıda zikredilen ayet-i kerimede bildirdi. İşte bu hikmet, mantûkun-bihâ olan, yani söylenilen hikmettir. Çünkü Hz. Lokman Yüce Allah'ı habbe (zerre) ile hazır kıldı; ve Yüce Allah bu kelamı, söyleyeni olan Hz. Lokman'a reddetmeyip kendi kitabında zikretti. Ve bu hikmet, Yüce Allah'ın bütün eşyayı zâtıyla ve ilmiyle kuşatmış olduğunu bildikten sonra söylenebilir. İşte bu kelam eşyanın hakikatlerini kemâ-hiye (olduğu gibi) bilmeye ilişkin olduğu için Hak, onu söyleyenine reddetmedi de, kerim kitabında bu hakikati Muhammed ümmetine haber buyurdu. Çünkü Yüce Allah وَاللَّهُ مِنْ وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ (Burûc, 85/20) [Allah, onları arkalarından kuşatmıştır.] ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) [Nerede olur iseniz O sizinle beraberdir.] ayet-i kerimeleri gereğince, bütün ulvî (yüce) ve süflî (aşağı) mertebeleri zâtıyla kuşatmıştır. Şu halde her hazır kıldığı, ruhanî ve sûrî (şeklî) rızık ve gıdaların, Yüce Allah, hakikat cihetinden "ayn"ı (özü) olur.

وأَمَّا الحِكْمَةُ المَسْكُوتُ عنها وعُلِمَتْ بقَرِينَةِ الحالِ فَكَوْنُه سَكَتَ عَن المُؤْتَى

إليه بتِلْكَ الحَبَّةِ، فما ذَكَرَه ، وما قال لابْنِهِ يَأْتِ بها الله إليك أو إلى غيرك،

فَأَرْسَلَ الإِثْيَانَ عاما، وجَعَلَ المُؤْتَى به في السَّماواتِ إن كان أو في الأرض

تَنْبِيهَا لِيَنْظُرَ النَّاظِرُ في قوله تعالى: ﴿وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَوَاتِ وَفِي الأَرْضِ .

Ve hikmet-i meskûtün-anhâya gelince, hâlbuki o, karîne-i hâl ile bi- lindi, habbe ile mü'tâ-ileyh olandan onun sâkit olmasıdır. İmdi onu zikretmedi; ve oğluna "Allah onu sana veyâ senin gayrına ihzâr eder" demedi. Binâenaleyh ityânı âmmen irsâl etti; ve nâzırın, Al-lah Teâlânın وَهُوَ اللهُ فِي السَّمَوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ (En❜âm, 6/3) [O göklerde ve yerde Allah'dır.] kavline nazar etmesi için tenbîh olarak [23/8] mü'tâ-bihi semâvâtta veyâhud arzda kıldı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hikmet-i meskûtün-anhâya (sözü edilmeyen hikmete) gelince, hâlbuki o, hâl karinesiyle (durumun işaretiyle) bilindi, habbe (tohum) ile kendisine verilen şeyden onun sâkit (düşmesi, söz edilmemesi) olmasıdır. Şimdi onu zikretmedi; ve oğluna "Allah onu sana veya senin gayrına (senden başkasına) ihzâr eder (hazırlar)" demedi. Bu sebeple ityânı (getirmeyi) âmmen (genel olarak) irsâl etti (gönderdi); ve nâzırın (bakanın), Yüce Allah'ın وَهُوَ اللهُ فِي السَّمَوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ (En'âm, 6/3) [O göklerde ve yerde Allah'tır.] kavline (sözüne) nazar etmesi (bakması) için tenbîh (uyarı) olarak mü'tâ-bihi (kendisine verilen şeyi) semâvâtta (göklerde) veyahut arzda (yerde) kıldı.

Ya'ni Hz. Lokmân'ın oğluna hitâben söyleyip Kur'ân'da ihbâr buyuru-lan kelâmda meskût bıraktığı hikmet, habbenin kime ityân olunduğunu beyân etmemesidir. Hz. Lokmân yalnız, habbe ister semâvâtta, ister yerde ve ister kaya içinde olsun, Allah Teâlâ onu ihzâr eder, dedi. Bu habbe ken-disine ihzâr olunan şahsı zikretmedi; ve Allah, tahsîsan o habbeyi sana ve senden başkalarına getirir, demedi. Belki habbenin ihzârını sûret-i umû-miyyede zikretti. Ve Hz. Lokmân nâzırın “O göklerde ve yerde Allah'dır” (En'âm, 6/3) âyet-i kerîmesine nazar etmesi için, tenbîh olmak üzere ihzâr olunan habbeyi semavâtta veyâ arzda kıldı. Ve Hz. Lokmân'ın tahsîs etme-yip, ta'mîm etmesindeki hikmet budur ki: Allah Teâlâ, taayyünât-ı semâ-viyye ve arzıyye ile müteayyindir; ve Hak o taayyünât ile müteayyin olunca bittabi' onların cümlesinde hâzırdır. Gerek sûrî ve gerek maʼnevî erzâk dahi o müteayyinât cümlesindendir; ve kezâlik merzûk olan eşhâs dahi âmme-ten bu müteayyinâta dâhildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ rızk ile merzûkun “ayn”ı olup, rızkı bu haysiyetle âmmeye getirir. Zîrâ Allâh'ın yerde ve gök-lerde Allah olması, bilcümle taayyünât-ı semâviyye ve arzıyye ile müteay-yin olup, onlarda hâzır olmasına mütevakkıfdır. Ve eğer taayyünâtın ve rızk ile merzûkun gayrı olsa, vücûd-ı Hakk'ın mahdûd olması ve O'nun hudûd-ı vücûdu, bunların hudûdundan ayrı bulunması lâzım gelip, bu sû-rette âmmeye ityân-ı rızk müşkil olurdu. Binâenaleyh Allah Teâlâ vücûd-ı latîfini teksîf edip, bizim ayân-ı ademiyyemizin gıdâsı ve rızkı olduğu gibi, vücûd-ı kevnî ve hissîde dahi gıdâ sûretinde bizim rızkımız oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hz. Lokman'ın oğluna hitaben söyleyip Kur'an'da haber verilen kelamda (sözde) gizli bıraktığı hikmet, tanenin kime verildiğini beyan etmemesidir. Hz. Lokman yalnız, tane ister göklerde, ister yerde ve ister kaya içinde olsun, Yüce Allah onu hazır eder, dedi. Bu tane kendisine hazır olunan şahsı zikretmedi; ve Allah, özellikle o taneyi sana ve senden başkalarına getirir, demedi. Aksine tanenin hazır edilmesini genel bir şekilde zikretti. Ve Hz. Lokman, bakanın "O göklerde ve yerde Allah'tır" (En'am, 6/3) ayet-i kerimesine nazar etmesi için, uyarı olmak üzere hazır olunan taneyi göklerde veya arzda kıldı. Ve Hz. Lokman'ın tahsis etmeyip, genelleştirmesindeki hikmet budur ki: Yüce Allah, semavî ve arzî taayyünat (belirlemeler, tecelliler) ile müteayyindir (belirlenmiştir); ve Hak o taayyünat ile müteayyin olunca doğal olarak onların hepsinde hazırdır. Gerek sûrî (şeklî) ve gerek manevî rızıklar dahi o müteayyinattan (belirlenmiş şeylerden) cümlesindendir; ve aynı şekilde rızıklanan şahıslar dahi genel olarak bu müteayyinata dahildir. Buna göre Yüce Allah rızık ile merzukun (rızıklananın) "ayn"ı (özü) olup, rızkı bu haysiyetle (yönüyle) herkese getirir. Zira Allah'ın yerde ve göklerde Allah olması, bütün semavî ve arzî taayyünat ile müteayyin olup, onlarda hazır olmasına bağlıdır. Ve eğer taayyünatın ve rızık ile merzukun gayrı (dışı) olsa, Hakk'ın varlığının sınırlı olması ve O'nun varlık sınırlarının, bunların sınırlarından ayrı bulunması lazım gelip, bu surette herkese rızık verilmesi güç olurdu. Buna göre Yüce Allah latif (ince, şeffaf) varlığını yoğunlaştırıp, bizim ademî (yokluktan gelen) sabit hakikatlerimizin gıdası ve rızkı olduğu gibi, kevnî (oluşsal) ve hissî (duyusal) varlıkta dahi gıda suretinde bizim rızkımız oldu.

Ey tâlib-i hakîkat, bu sözlerden ürkme! Vücûd birdir, o da Hakk'ın vü-cûd-ı hakîkîsidir. O vücûd-ı hakîkî her bir mertebede birer sûretle cilveger olur. Suver-i kesîre, esmâsının kesretinden münbaisdir. Vahdet-i vücûdu tasdîkten ürken ancak evhâmdır. Zîrâ nazar-ı vehmî Hakk'ın vücûduyla vücûd-ı kevni ayrı görür. [23/9] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey hakikat talep eden, bu sözlerden ürkme! Varlık birdir, o da Hakk'ın hakiki varlığıdır. O hakiki varlık, her bir mertebede birer suretle (şekille) tecelli eder. Çokluk suretleri, O'nun isimlerinin çokluğundan kaynaklanır. Vahdet-i vücûdu (varlığın birliğini) tasdik etmekten ürken ancak vehimlerdir (sanılardır). Çünkü vehmî bakış, Hakk'ın varlığı ile kevnî (oluşsal) varlığı ayrı görür.

فنبه لقمان بما تَكَلَّمَ به وبما سَكَتَ عنه أن الحقَّ عَيْنُ كل معلوم، لأنَّ المعلوم أعم من الشيء، فهو أَنْكَرُ النَّكِرَاتِ .

İmdi Lokmân tekellüm ettiği şeyle ve kendisinden sükût eylediği şey- le, muhakkak Hak, her ma'lûmun “ayn”ı olduğunu haber verdi. Zîrâ ma'lûm, şeyden eammdır. Binâenaleyh ma'lûm, nekerâtın enkeridir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Lokman'ın konuştuğu şeyle ve kendisinden sustuğu şeyle, muhakkak ki Hak, her bilinenin "ayn"ı (tekil hakikati) olduğunu haber verdi. Çünkü bilinen, şeyden daha geneldir. Bu sebeple bilinen, belirsizlerin en belirsizidir.

Ya'ni Hz. Lokmân oğluna hitâben tekellüm eylediği kelâm ile, Hak her ma'lûmun “ayn”ı olduğunu haber verdi ki, bâlâda biraz îzâh edilmiş idi. Ve kezâ sükût edip, bu kelâmda karîne-i hâl ile bize ihbâr eylediği şey dahi, yine bu ma'nâdır. Zîrâ taayyünâttan her biri ve taayyünât cümlesinden bulunan her bir rızık şey'-i ma'lûmdan ibarettir; ve Hak bu ma'lûm olan taayyünâtın ne sûretle “ayn”ı olduğu yukarıda îzâh olundu. İşte Hz. Lok- mân'ın tekellüm ettiği kelâmla haber verdiği ma'nâ budur. Ve âlem-i kesîf-i şehîdette müteayyin olan eşyâ-yı ma'lûmeden her biri, kendi a'yân-ı sâbi- telerinin zılleri olduğu ve a'yân-ı sâbite ise, ilm-i ilâhîde sâbit olan suver-i ma'lûme-i esmâiyye bulunduğu cihetle, Hak bunların dahi “ayn”ı olur. Ta'bîr-i dîğerle Hak, zâhir olan a’yân-ı hâriciyyenin “ayn”ı olunca, onların bâtını olan a'yân-ı sâbitenin dahi “ayn”ı olur. Binâenaleyh Hak, bir şeyin zâhirinin “ayn”ıdır; diye tekellüm edilmekle iktifâ olunup, Hak o şeyin bâtınının “ayn"ıdır; denilmekten sükût edilse, karîne-i hâl ile bu ma'nâ haber verilmiş olur. Böyle olunca Hz. Lokmân gerek söylediği ve gerek sükût ettiği şeyle, Hak her ma'lûmun “ayn”ı olduğunu tenbîh etmiş oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hz. Lokman'ın oğluna hitaben söylediği söz ile, Hak'ın her bilinen şeyin "aynı" (özü) olduğunu haber verdiğini, yukarıda biraz açıklandığı gibi. Aynı şekilde, susup, bu sözde hâl karinesiyle (durumun işaretiyle) bize bildirdiği şey de yine bu anlamdır. Çünkü taayyünlerden (belirginleşmelerden) her biri ve taayyünler cümlesinden (belirginleşmelerin tamamından) bulunan her bir rızık, bilinen bir şeyden ibarettir; ve Hak'ın bu bilinen taayyünlerin ne şekilde "aynı" olduğu yukarıda açıklandı. İşte Hz. Lokman'ın söylediği sözle haber verdiği anlam budur. Ve şehadet âleminin (görünen âlemin) yoğunluğunda belirginleşen bilinen eşyadan (şeylerden) her biri, kendi sabit hakikatlerinin (a'yân-ı sâbite) gölgeleri olduğu ve sabit hakikatler ise, ilâhî ilimde sabit olan isimlere ait bilinen suretler (suver-i ma'lûme-i esmâiyye) bulunduğu cihetle, Hak bunların da "aynı" olur. Başka bir ifadeyle, Hak, görünen dışsal hakikatlerin (a'yân-ı hâriciyye) "aynı" olunca, onların bâtını olan sabit hakikatlerin de "aynı" olur. Bu sebeple, Hak, bir şeyin zâhirinin "aynı"dır; diye konuşmakla yetinilip, Hak o şeyin bâtınının "aynı"dır; denilmekten susulsa, hâl karinesiyle bu anlam haber verilmiş olur. Böyle olunca Hz. Lokman gerek söylediği ve gerek sustuğu şeyle, Hak'ın her bilinen şeyin "aynı" olduğunu tenbih etmiş oldu.

Hz. Şeyh (r.a.) burada: “Hak her şeyin “ayn”ıdır” demedi de, “Hak her ma'lûmun “ayn"ıdır" dedi. Bunun sebebi nedir? diye suâl olunursa, cevabı budur ki: [23/10] Zîrâ “ma'lûm”, şeyden eammdır. Binâenaleyh ma'lûm nekerâtın enkeridir. Bunun îzâhı budur ki, “ma'lûm”un üç ve “şey”in iki mertebesi vardır. Ma'lûmun mertebeleri şunlardır: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) burada: “Hak her şeyin tekil hakikatidir” demedi de, “Hak her bilinenin tekil hakikatidir” dedi. Bunun sebebi nedir? diye sorulursa, cevabı şudur ki: Çünkü “bilinen”, şeyden daha geneldir. Bu sebeple bilinen, belirsizlerin en belirsizidir. Bunun açıklaması şudur ki, “bilinen”in üç ve “şey”in iki mertebesi vardır. Bilinenin mertebeleri şunlardır:

1. Taayyün-i evvel. Ya'ni vahdet mertebesinde Hakk'ın bilcümle şuûnât-ı zâtiyyesinin tafsîlâtı müstehlektir; hiçbirisi diğerinden mümtâz değildir; ve Hak bu mertebede kendi zâtında bilkuvve mündemic olan niseb ve şuûnâtını icmâlen bilir; ve bu ilim, Hakk'ın kendi zâtına olan il- midir ve kadîmdir; ve “ilim”, “âlim” ve “ma'lûm” bu mertebede şey'-i vâhid olduğu cihetle, Hakk'ın bu ilmi, ma'lûma tâbi' değildir. Ve bilcümle niseb ve şuûnât-ı zâtiyye burada yekdîğerinin “ayn”ı olduğundan, bunlara “eşya” tabîr olunamaz. Ve هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُور (İnsan, 76/1) [Muhakkak insan üzerine gayr-ı mahdûd olan uzun zamandan bir zaman geldi ki, şey'-i mezkûr değil idi.] âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Şu hâlde bu mertebede şuûnâttan hiçbirisi şey'-i mezkûr değil iken, ind-i Hakta “malûm” olan ancak yine Haktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. İlk taayyün (ilk belirginleşme). Yani vahdet mertebesinde (birliğin, tekliğin derecesinde) Hakk'ın bütün zâta ait hallerinin ayrıntıları erimiştir; hiçbirisi diğerinden ayrıcalıklı değildir; ve Hak bu mertebede kendi zâtında potansiyel olarak gizli olan bağıntılarını ve hallerini toplu olarak bilir; ve bu ilim, Hakk'ın kendi zâtına olan ilmidir ve öncesizdir; ve "ilim", "âlim" ve "ma'lûm" bu mertebede tek bir şey olduğu için, Hakk'ın bu ilmi, ma'lûma tâbi değildir. Ve bütün zâta ait bağıntılar ve haller burada birbirinin aynısı olduğundan, bunlara "eşya" denilemez. Ve "هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُور" (İnsan, 76/1) [Muhakkak insan üzerine sınırsız olan uzun zamandan bir zaman geldi ki, anılan bir şey değildi.] ayet-i kerîmesinde bu anlama işaret buyurulur. Şu halde bu mertebede hallerden hiçbirisi anılan bir şey değil iken, Hak katında "malûm" olan ancak yine Hak'tır.

2. Zâtının “ayn”ı olan meşiyyet-i Hak'la, ya'ni Hakk'ın zâtının zuhûra olan meyli ile, Hakk'ın zâtında bilkuvve mündemic olan şuûnât ilm-i ilâhîde müteayyin olup taayyün-i ilmî kisvesini giyerler; ve ilm-i ilâhîde ne sûretle müteayyin oldularsa, o sûretle Hakk'ın ma'lûmu olurlar; ve bu şuûnâtın her birerleri bu mertebede yekdîğerinden ayrılırlar. İşte bu suver-i ilmiyyeye "eşyâ-yı gaybiyye" ıtlâk olunur; ve bu mertebenin adı mertebe-i vâhidiyyettir ki, zât-ı latîf-i Hakk'ın, mertebe-i vahdetten bu mertebeye tenezzülünden ibârettir. Vücûd-ı hissî ve şehîdîye gelen her bir vücûd, irâde-i ilâhiyye ile, bu mertebeden nâzil olarak mevcûd olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Zâtının tekil hakikati olan Hak'ın meşiyetiyle, yani Hakk'ın zâtının zuhûra olan meyli ile, Hakk'ın zâtında bilkuvve (potansiyel olarak) gizli olan haller, ilâhî ilimde belirlenir ve ilmî belirlenme kisvesini giyerler; ve ilâhî ilimde ne şekilde belirlenmişlerse, o şekilde Hakk'ın malûmu olurlar; ve bu hallerin her biri bu mertebede birbirinden ayrılırlar. İşte bu ilmî sûretlere "eşyâ-yı gaybiyye" (gaybî şeyler) denir; ve bu mertebenin adı mertebe-i vâhidiyyet'tir ki, Hakk'ın latîf zâtının, mertebe-i vahdetten (birlik mertebesinden) bu mertebeye tenezzülünden (inmesinden) ibarettir. Hissî ve şehâdet âlemine (görünen âleme) gelen her bir varlık, ilâhî irâde ile, bu mertebeden inerek var olur.

3. Hazret-i şehîdet mertebesinde müteayyin olan eşyâ-yı kesîfedir ki, ism-i Zâhir'in taht-ı hîtasında mevcûd olduğu için, onların vücûdları, bu mertebeden evvelki mevcûdâtın cümlesinden azhar ve ecma' olur; ve bunların her birisine hem “şey” ve hem de “malûm” ıtlâk olunur. Zîrâ yekdîğerinden hudûd-ı hissî ile mahdûd olmuşlardır. [23/11] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Hazret-i şehâdet mertebesinde belirginleşen kesif (yoğun) şeylerdir ki, Zâhir isminin hükmü altında var oldukları için, onların varlıkları, bu mertebeden önceki varlıkların hepsinden daha açık ve daha kapsamlı olur; ve bunların her birine hem "şey" hem de "malum" denir. Çünkü birbirlerinden duyusal sınırlar ile ayrılmışlardır.

"Şey"in mertebelerine gelince, bunun dahi iki mertebesi vardır denilmiş idi: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Şey"in mertebelerine gelince, bunun da iki mertebesi vardır denilmişti:

1. "Şey"in ilk mertebesi, “malûm”un ikinci mertebesinden i'tibâren bed'eder. Nitekim tafsîl olundu; ve bu mertebe ma'lûmât-ı ilmiyye mertebesidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Şey"in ilk mertebesi, "malûm"un ikinci mertebesinden itibaren başlar. Nasıl ki ayrıntılı açıklandı; ve bu mertebe, ilahi ilimdeki bilgiler mertebesidir.

2. Şu içinde bulunduğumuz âlem-i kesîf-i şehîdet mertebesidir. Bunun îzâhı da ma'lumun üçüncü mertebesinde geçti. Binâenaleyh Fass-1 Salihîde tekvîn bahsinde îzah olunan şey'iyet, ilm-i ilâhî mertebesinde sâbit olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. İçinde bulunduğumuz bu kesif (yoğun) ve şehadet âlemi (görünen âlem) mertebesidir. Bunun açıklaması da bilindiği üzere üçüncü mertebede geçti. Bu sebeple Salihî Fass'ında (Fusûsu'l-Hikem'in Salih'e ayrılan bölümü) tekvin (yaratma) bahsinde açıklanan şey'iyet (bir şey olma durumu), ilâhî ilim mertebesinde sabit olur.

İşte “ma'lûm”un “şey"den eamm olması budur; ve “malûm”, evvelki mertebesine nazaran pek mechûl olduğundan, enker-i nekerât oldu. Zîrâ zâtta bilkuvve mündemic olan şuûnâta zâtın gayrısının ıttılâı mümkin de- ğildir; ve belki bu şuûnâtı zâtın bilmesi, ism-i Zahir'in taht-ı hîtasında zuhûrundan sonra görmesi ve bilmesi gibi değildir. Ve ilm-i zâtî ve sıfâtî ve esmâî hakkında tafsîlât ve aralarındaki fark emsile-i vâzıha îrâdı ile Fass-1 فجاء بـ«كل» للعموم وبـ «شيءٍ» لكونه أَنْكَرَ Şîside mürûr etti. Ve Fass-i sevi'de النَّكِرَاتِ İmdi umûm için “küllü ve enker-i nekerât olmasından nâşî “şey”i getirdi.] denilmesine gelince, şeyin enker-i nekerât olması, mertebe-i şehâ- dete nazarandır. Zîrâ “şey” ilm-i ilâhîde sâbit olduktan sonra ervâh ve misâl ve şehadet mertebelerini kat' ile azhar olur. Ondan evvel ebtan-ı butûn ve mechûldür. Ve mertebe-i vahdette ise maʼlûm ile müttehiddir; ve mertebe-i vahdette zâtın kendi nefsine maʼlûm olan yine zât-ı Haktır; o mertebede şey'iyet yoktur. ثم تمَّمَ الحكمة واسْتَوْفَاهَا لتكونَ النَّشْأَةُ كاملةً فيها، فقال: «إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ، فمن لَطَافَتِه ولُطْفِه أَنَّه في الشَّيءِ المُسَمَّى بكذا المَحْدُودُ بكذا عَيْنُ ذلك الشيء، حتى لا يُقَالُ فيه إلا ما يَدُلُّ عليه اسْمُه بالتَّوَاطُةِ والإِصْطِلاحِ، فَيُقَالُ هذا سَمَاءٌ وأَرْضَ وصَخْرَةٌ وشَجَرَةٌ وحَيَوَانٌ ومَلَكُ ورِزْقٌ وطَعَامُ، والعَيْنُ واحدة من كلّ شيءٍ وفيه، كما تقولُ الأَشَاعِرَةُ إِنَّ العَالَمَ كَلَّه مُتَمَائِلُ بالجَوْهَرِ، فهو جَوْهَرٌ واحد، فهو عين قولنا العَيْنُ الواحدة، ثم قالتْ ويَخْتَلِفُ بالأَعْرَاضِ، وهو قولنا وتختَلِفُ وتَتَكَثَرُ بالصُّوَرِ والنِّسَبِ حَتَّى يَتَمَيَّزَ، فيُقَالُ هذا ليس هذا من حيث صُورَتُه أو أعْرَاضُهُ أو مِزَاجُهُ ، كيف شِئْتَ فَقُلْ، وهذا عَيْنُ هذا من حيث جَوْهَرُهُ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte "ma'lûm"un "şey"den daha genel olması budur; ve "ma'lûm", önceki mertebesine göre pek meçhul olduğundan, en bilinmez şeylerin en bilinmezi oldu. Çünkü zâtta bilkuvve (potansiyel olarak) gizli olan hallere, zâtın gayrısının vâkıf olması imkânsızdır; ve hatta bu halleri zâtın bilmesi, Zâhir isminin hükmü altında ortaya çıktıktan sonra görmesi ve bilmesi gibi değildir. Ve zâtî, sıfâtî ve esmâî ilim hakkındaki ayrıntılar ve aralarındaki fark, açık örnekler verilerek Fusûsu'l-Hikem'in Şîs Fassı'nda geçti. Ve Sevi' Fassı'nda: [İmdi genel için "küll"ü ve en bilinmez şeylerin en bilinmezi olmasından dolayı "şey"i getirdi.] denilmesine gelince, şeyin en bilinmez şeylerin en bilinmezi olması, şehâdet mertebesine göredir. Çünkü "şey", ilâhî ilimde sabit olduktan sonra ruhlar, misâl ve şehâdet mertebelerini geçerek daha açık hâle gelir. Ondan evvel ise en gizli ve meçhuldür. Ve vahdet mertebesinde ise ma'lûm ile birleşiktir; ve vahdet mertebesinde zâtın kendi nefsine ma'lûm olan yine Hak Zât'tır; o mertebede şey'iyet (şey olma durumu) yoktur. Sonra hikmeti tamamladı ve onu eksiksiz kıldı ki oluşum onda tam olsun, şöyle dedi: "Şüphesiz Allah Latîf'tir. Latîf olmasından ve lütfundan dolayıdır ki, filan diye adlandırılan, filan diye sınırlanan şeyin ta kendisidir; öyle ki onda, ancak isminin tevâtür ve ıstılah ile delalet ettiği şey söylenir. Böylece bu göktür, yerdir, kayadır, ağaçtır, hayvandır, melektir, rızıktır, yiyecektir denilir. Ve her şeyin içinde ve her şeyden tek bir ayn (hakikat) vardır. Tıpkı Eş'arîlerin, âlemin tamamının cevherle birbirine benzediğini, dolayısıyla tek bir cevher olduğunu söylemeleri gibi. Bu, bizim tek bir ayn (hakikat) olduğu sözümüzün aynısıdır. Sonra dediler ki: 'Arazlarla farklılaşır.' Bu da bizim, 'Suretler ve nispetlerle farklılaşır ve çoğalır, ta ki ayırt edilsin; böylece bu, sureti, arazları veya mizacı itibarıyla bu değildir denilsin, nasıl istersen öyle söyle. Ve bu, cevheri itibarıyla bunun aynısıdır' sözümüzdür."

[23/12] Ba'dehû onda neş'et kâmil olmak için hikmeti tetmîm etti; ve onu istîfâ eyledi. Böyle olunca إِنَّ اللهَ لَطِيفٌ )Lokman, 31/16) [Mu- hakkak Allah Latîf'dir.] dedi. İmdi O'nun letâfetinden ve lutfundandır ki, muhakkak O, onunla müsemmâ ve onunla mahdûd olan şeyde, bu şeyin "ayn"ıdır. Hattâ o şey hakkında ancak onun isminin tevâfuk ve ıstılâh ile ona delâlet ettiği şey denilir. Binâenaleyh “Bu göktür ve yerdir ve kayadır ve ağaçtır ve hayvandır ve melektir ve rızıktır ve taâmdır" denilir. Halbuki her şeyden ve her şeyde zâhir ayn-ı vâ- hidedir. Nitekim Eşâire der ki: "Muhakkak âlemin küllîsi cevher ile mütemâsildir. Binâenaleyh o cevher-i vâhiddir." Şu hâlde o bizim "ayn-ı vâhide" kavlimizin aynıdır. Ba'dehû "A'râz ile muhtelif olur" dedi. O dahi bizim "Suver ve niseb ile mütekessir ve muhtelif olur, tâ ki mütemeyyiz ola!” kavlimizdir. İmdi sûreti ya a'râzı yâhud mizâcı haysiyetiyle “Bu, bu değildir" denilir. Binâenaleyh nasıl istersen de! Ve cevheri haysiyetiyle bu, bunun "ayn"ıdır. Ya'ni Hz. Lokmân'ın neş'eti, hikmet ve ma'rifette kâmil olmak için müşârünileyh hazretleri o hikmeti tetmîm etti ve kemâliyle aldı. Binâe-naleyh "Muhakkak Allah Latîf'dir” (Lokmân, 31/16) dedi. Ve bir isim ile müsemmâ olan ve kendi hudûduyla mahdûd bulunan her bir şeyde, Allah Teâlâ'nın o şeyin “ayn”ı olması, O'nun son derece letâfetinden ve lutfu ile bilcümle eşyâda sereyânındandır. Ve Hak kendi vücûd-ı latîfini tek-sîf ederek şuûnât-ı ilâhiyyesi hasebiyle suver-i eşyâda zâhir olmuş ve bu mertebe-i kesîfede ayrı ayrı birer isimle tevsîm olunmuştur. Bu böyle iken eşyâdan bir şey ve meselâ bir kaya parçası ele alınıp “Bu Haktır” denmez. [23/13] Belki bu âlem-i kesâfette, o şeye delâlet etmek üzere, onun şânı-na muvâfık bir ıstılâh vaz'edilmiştir ki, o da “kaya” lafzıdır. İşte o şey bu isim ile tevsîm olunur. Binâenaleyh “Bu göktür, bu yerdir, bu kayadır, bu ağaçtır, bu hayvandır, bu melektir, bu rızıktır, bu taâmdır” denilir; ve bun-ların cüz'iyâtı dahi buna makıystir. Meselâ ağaç mefhûm-i küllîsi tahtında, meşe, ıhlamur, kestâne, erik, nar, hurma, ayna, elma ilh... ağaçlar vardır. Maahâzâ bu eşyanın her birisinden zâhir olan ve her birisinde kesâfetle görünen ayn-ı vâhide-i Hak'tır. Nitekim Eşâire, ya'ni mütekellimîn derler ki: "Âlemin cümlesi cevher ile mütemâsildir.” Binâenaleyh âlem cevher-i vâhidden ibârettir. Mütekellimînin bu "Âlemin küllîsi cevher-i vâhidden ibârettir" sözü, bizim “Eşyanın her birisinden zâhir olan ve her birisinde görünen ayn-ı vâhidedir” kavlimize mutâbıktır. Mütekellimîn bu düstûru vaz'ettikten sonra derler ki: "Cevher-i vâhidden ibaret olan âlem, a'râz ile muhtelif olur." Onların bu sözleri dahi bizim "Ayn-ı vâhide suver ve niseb ile muhtelif olur, tâ ki yekdîğerinden ayrılsınlar!" kavlimize tevâfuk eder. İmdi mütekellimînin kavline göre, “Bu taş, sûreti ve arâzı ve mizâcı cihe-tinden, bu ağacın “ayn”ı değildir” denildiği gibi, “Cevheri cihetinden, bu ağaç bu taşın 'ayn'ıdır” denilebilir. Ve kezâ bizim kavlimize göre de "Sû-retleri cihetinden bu ağaç, bu taşın “ayn”ı değildir" denildiği gibi, “Ayn-ı vâhide hasebiyle bu ağaç bu taşın 'ayn'ıdır” denilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[23/12] Daha sonra, onda oluşumun (neş'et) kâmil olması için hikmeti tamamladı ve onu eksiksiz bir şekilde aldı. Böyle olunca, "Muhakkak Allah Latîf'tir." (Lokman, 31/16) dedi. Şimdi, O'nun latîf olmasından ve lütfundandır ki, muhakkak O, kendisiyle isimlendirilen ve kendisiyle sınırlanan şeyde, bu şeyin tekil hakikatidir (ayn). Hatta o şey hakkında ancak onun isminin tevafuk ve ıstılah ile ona delalet ettiği şey denilir. Bu sebeple "Bu göktür ve yerdir ve kayadır ve ağaçtır ve hayvandır ve melektir ve rızıktır ve taamdır" denilir. Halbuki her şeyden ve her şeyde görünen tekil hakikattir (ayn-ı vâhide). Nasıl ki Eş'arîler der ki: "Muhakkak âlemin bütünü cevher ile birbirine benzerdir. Bu sebeple o tek cevherdir." Şu halde o, bizim "tekil hakikat" (ayn-ı vâhide) sözümüzün aynısıdır. Daha sonra "Arazlar ile farklılaşır" dedi. O da bizim "Suretler ve nispetler ile çoğalır ve farklılaşır, ta ki ayrılsın!" sözümüzdür. Şimdi, sureti ya arazları ya da mizacı itibarıyla "Bu, bu değildir" denilir. Bu sebeple nasıl istersen de! Ve cevheri itibarıyla bu, bunun tekil hakikatidir (ayn). Yani Hz. Lokman'ın oluşumu, hikmet ve marifette kâmil olmak için adı geçen zat o hikmeti tamamladı ve kemaliyle aldı. Bu sebeple "Muhakkak Allah Latîf'tir." (Lokman, 31/16) dedi. Ve bir isim ile isimlendirilen ve kendi sınırlarıyla sınırlanan her bir şeyde, Yüce Allah'ın o şeyin tekil hakikati (ayn) olması, O'nun son derece latîf olmasından ve lütfu ile bütün eşyada yayılmasındandır. Ve Hak, kendi latîf varlığını yoğunlaştırarak ilahi halleri (şuûnât-ı ilâhiyye) gereğince eşyanın suretlerinde görünmüş ve bu yoğun mertebede ayrı ayrı birer isimle adlandırılmıştır. Bu böyle iken eşyadan bir şey ve örneğin bir kaya parçası ele alınıp "Bu Hak'tır" denmez. [23/13] Aksine bu yoğunluk âleminde, o şeye delalet etmek üzere, onun şanına uygun bir ıstılah konulmuştur ki, o da "kaya" lafzıdır. İşte o şey bu isim ile adlandırılır. Bu sebeple "Bu göktür, bu yerdir, bu kayadır, bu ağaçtır, bu hayvandır, bu melektir, bu rızıktır, bu taamdır" denilir; ve bunların cüz'iyatı (parçaları) dahi buna kıyaslanır. Örneğin ağaç külli mefhumu altında, meşe, ıhlamur, kestane, erik, nar, hurma, ayva, elma vb. ağaçlar vardır. Bununla birlikte bu eşyanın her birisinden görünen ve her birisinde yoğunlukla görünen Hak'ın tekil hakikatidir (ayn-ı vâhide-i Hak). Nasıl ki Eş'arîler, yani mütekellimler derler ki: "Âlemin bütünü cevher ile birbirine benzerdir." Bu sebeple âlem tek cevherden ibarettir. Mütekellimlerin bu "Âlemin bütünü tek cevherden ibarettir" sözü, bizim "Eşyanın her birisinden görünen ve her birisinde görünen tekil hakikattir" sözümüze uygundur. Mütekellimler bu düsturu koyduktan sonra derler ki: "Tek cevherden ibaret olan âlem, arazlar ile farklılaşır." Onların bu sözleri dahi bizim "Tekil hakikat (ayn-ı vâhide) suretler ve nispetler ile farklılaşır, ta ki birbirinden ayrılsınlar!" sözümüze tevafuk eder. Şimdi mütekellimlerin sözüne göre, "Bu taş, sureti ve arazı ve mizacı cihetinden, bu ağacın tekil hakikati (ayn) değildir" denildiği gibi, "Cevheri cihetinden, bu ağaç bu taşın tekil hakikatidir (ayn)" denilebilir. Ve aynı şekilde bizim sözümüze göre de "Suretleri cihetinden bu ağaç, bu taşın tekil hakikati (ayn) değildir" denildiği gibi, "Tekil hakikat (ayn-ı vâhide) itibarıyla bu ağaç bu taşın tekil hakikatidir (ayn)" denilir.

ولهذا يُؤْخَذُ عينُ الجوهر في حدّ كلّ صورة ومزاج، فنقول نحنُ إِنَّـه ليـس

سوى الحق، ويَظُنُّ [23/14] المُتَكَلِّمُ أَنَّ مُسَمَّى الجوهر وإن كان حقا ما

هو عين الحق الذي يُطْلِقُهُ أهل الكشفِ والتَّجلّي، فهذا حكمةُ كَوْنِهِ لَطِيفًا .

Ve bunun için her sûret ve mizâcın haddinde cevherin "ayn"ı ahzo- lunur. Böyle olunca biz deriz ki: "Muhakkak cevher Hakk'ın gayrı değildir." Hâlbuki mütekellim, muhakkak müsemmâ-yı cevher her ne kadar Hak ise de, o cevher ehl-i keşf ve tecellînin ıtlâk eylediği Hakk'ın "ayn"ı değildir, zanneder. İmdi işte bu, O'nun "Latîf" olması- nın hikmetidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun için her şekil ve mizacın sınırında cevherin tekil hakikati alınır. Böyle olunca biz deriz ki: "Muhakkak cevher Hakk'ın gayrısı değildir." Hâlbuki kelâmcı, muhakkak cevher ismiyle adlandırılan her ne kadar Hak ise de, o cevher ehl-i keşf ve tecellînin (keşif ve tecellî ehlinin) mutlak olarak söylediği Hakk'ın tekil hakikati değildir, zanneder. Şimdi işte bu, O'nun "Latîf" (lütufkâr, her şeye nüfuz eden) olmasının hikmetidir.

Ya'ni Eş'arîler indinde âlemin küllîsi cevher-i vâhidden ibaret olduğu ve cevheriyet cihetinden bir şey diğer şeyin “ayn”ı bulunduğu için, her sûretin ve her mizâcın hadd ve tarîfinde cevherin “ayn”ı ahzolunur. Zîrâ bir şey ta'rîf olunurken arâzı zikrolunur. Halbuki bu arâz cevherin “ayn"ıdır. Bu bahsin tafsîli Fass-ı Şuaybîde mürûr etti. Biz deriz ki: Her bir sûret ve mizâcın ta'rîfinde “ayn”ı ahzolunan cevher Hakk'ın gayrı değildir. Halbuki Eş'arîler, ya'ni mütekellimîn, cevher isminin müsemmâsı her ne kadar Hak ise de, o cevher ehl-i keşf ve tecellînin ıtlâk ettiği Hakk'ın “ayn”ı değildir zannederler; ve suver-i âlemin kâffesinin cevheri bir olduğunu söyledikleri hâlde o cevherin “ayn”ı başka, Hakk'ın “ayn”ı başkadır deyip, iki “ayn” is- bât etmiş olurlar. Fakat hakîkat-i hâl onların dediği gibi değildir. Gerek bu fasta ve gerek sâir faslarda ve husûsiyle Fass-ı Yaʼkūbîde tekrâr-aleʼt-tekrâr îzâh olunduğu vech ile, vücûd-ı Hak ile, vücûd-ı halk arasında letâfet ve kesâfetten başka bir gayriyet yoktur. Zîrâ vücûd-ı hakîkî birdir; ve vücûdda hakîkat-i vâhide ve ayn-ı vâhide olan Haktan başkası yoktur; ve halkın vü- cûdu, Hakk'ın vücûd-ı latîfine muzâf olan kesâfetten başka bir şey değildir. Allah var idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi, el'ân dahi öyledir; [23/15] vücûdda O'nunla beraber ebedî bir gayr yoktur; ve O, vücûdda şirketten münezzehdir; ve gayriyet O'nun saltanat-ı vahdetinin kahrı altında müs- tehlektir. Beyit: مالك ملك بقا جز واحد قهار نیست قهرش آن کز غیر در وادی او دیار نیست و آنچه می پنداریش عالم بجز پندار نیست اوست کز نور ظهورش می نماید این و آن Tercüme: "Mülk-i bekānın mâliki, Vâhid-i Kahhâr'dan gayrısı değildir. O'nun kahrı odur ki, O'nun vâdî-i vücudunda devreden bir gayr yoktur. O'nun nûr-i zuhûrundan görünen bu ve o, O'dur. Senin vehm-i vücuduna kāil olduğun âlem, vehm ü gümândan başka bir şey değildir."544 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Eş'arîler'e göre âlemin bütünü tek bir cevherden ibaret olduğu ve cevher olma yönünden bir şeyin diğer şeyin "ayn"ı (özü) bulunduğu için, her suretin ve her mizacın tanımında cevherin "ayn"ı esas alınır. Çünkü bir şey tanımlanırken arazları (geçici nitelikleri) zikredilir. Hâlbuki bu arazlar cevherin "ayn"ıdır. Bu bahsin ayrıntısı Fass-ı Şuaybî'de (Şuayb Faslı'nda) geçti. Biz deriz ki: Her bir suret ve mizacın tanımında esas alınan cevher, Hakk'ın gayrı (başka bir şey) değildir. Hâlbuki Eş'arîler, yani kelâmcılar, cevher isminin işaret ettiği varlık her ne kadar Hak olsa da, o cevherin ehl-i keşf ve tecellînin (keşif ve tecellî ehlinin) kullandığı Hakk'ın "ayn"ı olmadığını zannederler; ve âlemdeki tüm suretlerin cevherinin bir olduğunu söyledikleri hâlde, o cevherin "ayn"ı başka, Hakk'ın "ayn"ı başkadır deyip, iki "ayn" (öz) ispat etmiş olurlar. Fakat hakikatin durumu onların dediği gibi değildir. Gerek bu fasılda ve gerek diğer fasıllarda ve özellikle Fass-ı Ya'kūbî'de (Ya'kūb Faslı'nda) tekrar tekrar açıklandığı üzere, Hakk'ın varlığı ile halkın varlığı arasında letafet (incelik) ve kesafetten (yoğunluktan) başka bir farklılık yoktur. Çünkü hakiki varlık birdir; ve varlıkta tek hakikat ve tek öz olan Hak'tan başkası yoktur; ve halkın varlığı, Hakk'ın latif (ince) varlığına nispet edilen kesafetten (yoğunluktan) başka bir şey değildir. Allah var idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi, şimdi dahi öyledir; varlıkta O'nunla beraber ebedî bir gayr (başka bir varlık) yoktur; ve O, varlıkta şirk koşulmaktan münezzehtir (uzaktır); ve gayriyet (başkalık), O'nun vahdet (birlik) saltanatının kahrı (üstünlüğü) altında yok olmuştur. Beyit: "Mülk-i bekânın (sonsuz varlığın) sahibi, Vâhid-i Kahhâr'dan (tek ve her şeye üstün gelenden) başkası değildir. O'nun kahrı (üstünlüğü) odur ki, O'nun varlık vadisinde dolaşan bir gayr (başka bir varlık) yoktur. O'nun zuhur (ortaya çıkış) nurundan görünen bu ve o, O'dur. Senin vehm-i vücuduna (var olduğunu sandığın) âlem, vehm (sanı) ve gümandan (şüpheden) başka bir şey değildir."

Ehl-i basîret indinde, âlemde zâhir olan O'dur; ve âlem O'nun gayrı de- ğildir. Fakat keserâtı müşâhedemizden dolayı, vâhidetü'l-ayn olan Hakk'ı müşâhede edecek bizlerde göz yoktur. Beyit: موسئ نیست که آواز أنا الحق شنود ورنه این زمزمه در هر شجری نیست که نیست Tercüme: “Bir Mûsâ yoktur ki, “Enel-Hak” sadâsını işitsin. Yoksa bu zemzeme her bir şecerde madûm değildir."545 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Basiret ehli katında, âlemde görünen O'dur; ve âlem O'nun gayrısı değildir. Fakat çoklukları görmemizden dolayı, aynısı bir olan Hakk'ı görecek bizlerde göz yoktur. Beyit: موسئ نیست که آواز أنا الحق شنود ورنه این زمزمه در هر شجری نیست که نیست Tercüme: “Bir Musa yoktur ki, “Ben Hakk’ım” sesini işitsin. Yoksa bu fısıltı her bir ağaçta yok değildir."

Hak Teâlâ hazretleri kimin çeşm-i kalbini açtı ise, o kimsenin basîretin- de kendisinin gayrını nefyetti ve “ayn”ını isbât eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah kimin kalp gözünü açtıysa, o kimsenin basiretinde kendisinden başkasını yok etti ve "ayn"ını (varlığının özünü) ispat etti.

ثم نَعَتَ فقال : خَبِيرٌ أَيْ عَالِمًا عن إِخْتِبَارٍ، وهو قوله: ﴿وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى

نَعْلَمَ ، وهذا [23/16] هو عِلْمُ الأَذْوَاقِ ، فَجَعَلَ الحقُّ نفسه مع علمه بما

هو الأمر عليه مُسْتَفِيدًا عِلْمًا، ولا يُقْدَرُ على إِنْكَارِ ما نَصَّ الحقُّ عليه في

حق نفسه، ففَرَّقَ تعالى ما بين علم الدَّوْقِ والعلم المُطْلَقِ، فَعِلْمُ الدَّوْقِ مُقَيَّدٌ

بالقوى .

Ba'dehû vasfedip خَبِيرٌ (Lokman, 31/16) [Habîr'dir.] dedi; ya'ni ihtibâr- dan âlim olarak. Ve o, O'nun وَلَتَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ (Muhammed, 47/31) [Biz sizi imtihân ederiz... tâ ki bilelim!] kavlidir. Bu da ilm-i ezvâk- tır. İmdi Hak Teâlâ emr, onun üzerine olan şeyi bilmekle beraber, nefsini bir ilme müstefîd eyledi. Halbuki Hak Teâlâ'nın, kendi nefsi hakkında, onun üzerine nass eylediği şeyin inkârına ikdâr olunmaz. Böyle olunca Hak Teâlâ, “ilm-i zevk" ile ilm-i mutlak arasını tefrîk etti. Binâenaleyh ilm-i zevk kuvâ ile mukayyeddir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Daha sonra vasfedip خَبِيرٌ (Lokman, 31/16) [Habîr'dir.] dedi; yani tecrübe ile bilen olarak. Ve o, O'nun وَلَتَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ (Muhammed, 47/31) [Biz sizi imtihan ederiz... ta ki bilelim!] sözüdür. Bu da ilm-i ezvâk'tır (tatma/deneyimleme ilmi). Şimdi Yüce Allah, emri ve onun üzerine olan şeyi bilmekle beraber, kendisini bir ilimle faydalandırdı. Halbuki Yüce Allah'ın, kendi nefsi hakkında, onun üzerine nass (açık hüküm) ettiği şeyin inkârına güç yetirilemez. Böyle olunca Yüce Allah, "ilm-i zevk" ile ilm-i mutlak (mutlak ilim) arasını ayırdı. Bu sebeple ilm-i zevk, kuvâ (kuvvetler, melekeler) ile kayıtlıdır.

Ya'ni Hz. Lokman Hak Teâlâ hazretlerini إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (Lokmân, 31/16) [Muhakkak Allah Latîf'dir, Habîr'dir.] diyerek vasfeyledi. Letâfet-i Hak hakkındaki tafsîlât, bâlâda zikrolundu. Cenâb-ı Lokmân "Latîf" vas- fından sonra "Habîr” vasfını zikreyledi ki, "Hak Teâlâ ihtibâr ve imtihân ile hâsıl olan ilim ile âlimdir", demek olur; ve bu ilm-i ihtibârî dahi Hak Teâlânın وَلَتَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizi imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhidîn ve sâbirîni biz bilelim!" kavlinden müstefâddır. Bu ilm-i ihtibârî dahi, ilm-i ezvâktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hz. Lokman, Yüce Allah hazretlerini "إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ" (Lokmân, 31/16) [Muhakkak Allah Latîf'tir, Habîr'dir.] diyerek vasfetti. Hakk'ın latîf oluşu hakkındaki ayrıntılar yukarıda zikredildi. Cenâb-ı Lokman, "Latîf" vasfından sonra "Habîr" vasfını zikretti ki, bu, "Yüce Allah, sınama ve imtihan ile hâsıl olan ilim ile bilendir" demek olur; ve bu sınama ilmi de Yüce Allah'ın "وَلَتَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ" (Muhammed, 47/31) yani "Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücahitleri ve sabredenleri biz bilelim!" sözünden anlaşılmaktadır. Bu sınama ilmi de zevkler ilmidir (ilm-i ezvâk: yaşayarak, tecrübe ederek elde edilen ilim).

Ma'lûm olsun ki, Fass-ı Şîsîde bu âyet-i kerîmenin tefsîri arasında mürür etmiş idi ki, ilm-i Hak ikidir: Biri “ilm-i zâtî”, diğeri “ilm-i es- mâî ve sıfatî”dir. İlm-i zâtî Hakk'ın kendi zâtına olan ilmidir. Bu ilim zât ile beraber kadîm olup ma'lûma tâbi' değildir. Zîrâ mertebe-i zâtta ilim, ma'lûm ve âlim şey'-i vâhiddir; ve zât bu mertebede isim ve sıfat ve na'ttan ganîdir. [23/17] İlm-i esmâî ve sıfatî ise, Hakk'ın niseb-i zâtiyyesinden müstefâd olmakla beraber, ma'lûma tâbi'dir; ve ma'lûm bilkuvve zâtta mündemic olan suver-i esmâiyyenin, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtına tecellîsi indinde, bi-hasebi'l-isti'dâd, ilm-i ilâhîde sübûtuyla hâsıl olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Şîs Fassı'nda bu ayet-i kerimenin tefsiri arasında geçmişti ki, Hakk'ın ilmi ikidir: Biri "zâtî ilim", diğeri "esmâî ve sıfatî ilim"dir. Zâtî ilim, Hakk'ın kendi zâtına olan ilmidir. Bu ilim, zât ile beraber öncesiz olup ma'lûma (bilinen şeye) tâbi değildir. Çünkü zât mertebesinde ilim, ma'lûm ve âlim (bilen) tek bir şeydir; ve zât bu mertebede isim, sıfat ve nitelikten münezzehtir. Esmâî ve sıfatî ilim ise, Hakk'ın zâtî nispetlerinden (bağıntılarından) istifade etmekle beraber, ma'lûma tâbidir; ve ma'lûm, bilkuvve (potansiyel olarak) zâtta gizli olan esmâî suretlerin, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtına tecellisi anında, isti'dada (yatkınlığa) göre, ilâhî ilimde sübûtuyla (sabit olmasıyla) hâsıl olur.

Misal: Bir mahbûbe-i devrân, müddet-i ömründe hiçbir âyîne görme- miş ve âyîneye bakmamış olduğu hâlde kendinin mahbûbe olduğunu bilir. Bu, onun kendi güzelliğine ilm-i zâtîsidir. Vaktâki bir âyîneye nazar eder, onda cemâlini müşâhede edince, kendi cemâli hakkında bir ilm-i zevkî hâsıl olur ki, bu da, ilm-i sıfâtîsidir. Evvelki ilm-i icmâlî idi; sonraki ilmi ise tafsîlîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Devrinin güzel bir kadını, ömrü boyunca hiç ayna görmemiş ve aynaya bakmamış olduğu hâlde kendisinin güzel olduğunu bilir. Bu, onun kendi güzelliğine dair zâtî bilgisidir. Ne zaman ki bir aynaya bakar, onda güzelliğini müşâhede edince, kendi güzelliği hakkında zevkî bir bilgi hâsıl olur ki, bu da onun sıfatî bilgisidir. Önceki bilgi icmâlî (toplu) idi; sonraki bilgisi ise tafsîlî (ayrıntılı)dir.

Diğer misâl: Bir kimse kendisinde, gülme, ağlama ve tekellüm sıfatları mevcûd olduğunu bilir; ve bilfarz hiç gülmemiş ve ağlamamış ve tekellüm etmemiş bile olsa, bu sıfatların kendisinde mevcûd olduğuna ilmi vardır. Zîrâ zâtına olan ilmi, şuûnât-ı zâtiyyesini muhîttir. Vaktâki kuvvede olan bu sıfatlar, kendisinden fiilen zâhir olur, ya'ni fiilen güler ve ağlar ve tekel- lüm eder. “Hâ! işte benim gülmemin, ağlamamın ve tekellümümün tarzı ve şîvesi böyle imiş” der; ve bu tarz ve şîveler, güldükten ve ağladıktan ve tekellüm eyledikten sonra ma'lûm olur; ve onun ilmi, bu sûretle ma'lû- ma tâbi' olur. Evvelki ilim, ilm-i icmâlî idi; sonraki ilim ise, ilm-i tafsîlî olur ki, ba'de'l-ihtibâr ve'l-imtihân hâsıl olan bir "ilm-i zevkî"dir. Maahâzâ malûma tâbi' olan bu ilim, o kimsenin vücûdu hâricinden değil, belki yine kendi zâtından müstefâddır; ve bu istifâde de, kendisinin niseb-i zâtiyyesi [23/18] olan sıfatından vâki' olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Diğer bir örnek: Bir kimse kendisinde gülme, ağlama ve konuşma sıfatlarının mevcut olduğunu bilir; ve farz edelim ki hiç gülmemiş, ağlamamış ve konuşmamış bile olsa, bu sıfatların kendisinde mevcut olduğuna dair bilgisi vardır. Çünkü zâtına (özüne) dair bilgisi, zâta ait hallerini (şuûnât-ı zâtiyyesini) kuşatmıştır. Ne zaman ki kuvvede (potansiyel olarak) olan bu sıfatlar, kendisinden fiilen ortaya çıkar, yani fiilen güler, ağlar ve konuşur. "Hah! İşte benim gülmemin, ağlamamın ve konuşmamın tarzı ve biçimi böyleymiş" der; ve bu tarz ve biçimler, güldükten, ağladıktan ve konuştuktan sonra bilinir; ve onun bilgisi, bu şekilde bilinen şeye tâbi olur. Önceki bilgi, toplu/icmâlî bir bilgiydi; sonraki bilgi ise, ayrıntılı bir bilgi olur ki, tecrübe ve denemeden sonra elde edilen "zevkî bir bilgi"dir (ilm-i zevkî: yaşayarak elde edilen bilgi). Bununla birlikte, bilinen şeye tâbi olan bu bilgi, o kimsenin varlığının dışından değil, aksine yine kendi zâtından (özünden) elde edilmiştir; ve bu elde ediş de, kendisinin zâtî bağıntıları (niseb-i zâtiyyesi) olan sıfatından meydana gelir.

İmdi Hak Teâlâ hazretleri, emri hakîkati üzere bilmekle beraber kendi nefsini, bir ilmi istifâde etmekle vasfeyledi. Halbuki Hak Teâlânın حَتَّى نَعْلَمَ (Muhammed, 47/31) [Tâ ki bilelim!] kavli ile kendi nefsi hakkında nass eylediği şeyin inkârına mecâl yoktur. Nasıl inkâr olunabilir ki, Hak Teâlâ: “Biz sizi imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhidîni ve sâbirîni bilelim!" (Muhammed, 47/31) buyurmakla, kendi bilişini sarâhaten imtihâna taʼlîk buyuruyor; ve mücâhede ve sabredenlerin kimler olduğunu imtihândan sonra bileceğini tefhîm ediyor. Binâenaleyh Allah Teâlâ “ilm-i zevk” ile, ilm-i mutlak arasını tefrîk etti. Zîrâ ilm-i mutlak "Alîm” hazretinden ve ilm-i zevk ise "Habîr” hazretindendir. Bu iki ismin husûsiyeti, bu ilimlerin temeyyüzünü îcâb etmiştir. Ve ilm-i mutlak zât üzere zâid bir ilim değildir. “İlm-i zevk” ise, esmânın zâta verdiği ilm-i zâiddir; ve esmânın zâta verdiği bu ilim, yine zâttan hâriç bir şey değildir. Ey sûret-i ilâhiyye üzere mahlûk olan insan! Bâlâdaki misâle göre kendini iyice anladın ise, bu iki ilim ara- sındaki farkı, kendi nefsinde zevkan bilmiş oldun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah, emri hakikati üzere bilmekle birlikte, kendi nefsini, bir ilim elde etmekle vasıflandırdı. Halbuki Yüce Allah'ın "حَتَّى نَعْلَمَ" (Muhammed, 47/31) [Tâ ki bilelim!] sözü ile kendi nefsi hakkında açıkça belirttiği şeyin inkârına imkân yoktur. Nasıl inkâr olunabilir ki, Yüce Allah: "Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhidîni ve sâbirîni bilelim!" (Muhammed, 47/31) buyurmakla, kendi bilişini açıkça imtihana bağlıyor; ve mücâhede edenlerin ve sabredenlerin kimler olduğunu imtihandan sonra bileceğini açıklıyor. Buna göre Allah Teâlâ "ilm-i zevk" (deneyimsel bilgi) ile, ilm-i mutlak (mutlak bilgi) arasını ayırdı. Çünkü ilm-i mutlak "Alîm" (her şeyi bilen) isminden ve ilm-i zevk ise "Habîr" (her şeyden haberdar olan) ismindendir. Bu iki ismin özelliği, bu ilimlerin ayrışmasını gerektirmiştir. Ve ilm-i mutlak zât (Allah'ın özü) üzerine eklenmiş bir ilim değildir. "İlm-i zevk" ise, esmânın (Allah'ın isimlerinin) zâta verdiği ek bir ilimdir; ve esmânın zâta verdiği bu ilim, yine zâttan dışarıda bir şey değildir. Ey ilâhî sûret üzere yaratılmış olan insan! Yukarıdaki misale göre kendini iyice anladıysan, bu iki ilim arasındaki farkı, kendi nefsinde zevkan (deneyimleyerek) bilmiş oldun.

Böyle olunca ilm-i zevk kuvâ ile mukayyeddir. Zîrâ ilm-i zevk ancak kuvâ-yı rûhâniyye veyâhud kuvâ-yı cismâniyye ile tahassul eder. Şu hâlde her bir kuvve-i rûhânî ve her bir uzv-i cismânî ile abde, Hak o abdin kuvâ ve a'zâsının “ayn”ı olduğu hakkında, ilm-i zevkî hâsıl olmak lâzımdır ki, abdin vücûd-ı kesîfi sûretinde müteayyin olan, vücûd-ı latîf-i Hak için ilm-i zevkî ve ihtibârî hâsıl olsun. Bu ise ancak insân-ı kâmilin mazharın- da vâki' olur. Zîrâ insân-ı kâmil [23/19] “Allah” ism-i câmiinin mazharı olduğundan, onda bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin ahkâmı fiilen zâhir olur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin ilm-i zevkîsi, Hakk'ın kendi sıfât ve esmâsı sûretlerini, insân-ı kâmilin âyîne-i vücudunda müşâhede etmesiyle Hak için hâsıl olan ilm-i zevkîdir. İnsân-ı kâmilin bu ihâtasından dolayı, Hak Teâlâ hazretlerinin, halâyıkın bâtınlarına ve niyyetlerine ıttılâı, insân-ı kâ- milin ıttılâından ibarettir. Ve insân-ı nâkısta ise, bu cem'iyyet-i esmâiy- yeye mazhariyet bulunmayıp, bazı esmânın ahkâmı fiilen zâhir olmuş ve baʼzısının ahkâmı ise kuvvede kalmış olduğundan, onun sûret-i ilâhiyye üzere mahlûk bulunması bilkuvvedir. Binâenaleyh ondaki "ilm-i zevkî" de nâkıstır. Şu kadar ki her bir şahs-ı nâkısın kendi ahvâl-i bâtıniyyesini müşâhede etmesi, Hakk'ın “ayn”ıyla onun bâtınını müşâhede eylemesidir. Bu da insân-ı nâkısta fiilen zâhir olan esmâ ahkâmı kadar, Hak için ilm-i zevkî husûlünden ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, zevk ilmi kuvvetlerle kayıtlıdır. Çünkü zevk ilmi ancak ruhanî kuvvetler veya cismanî kuvvetler ile meydana gelir. Şu halde, her bir ruhanî kuvvet ve her bir cismanî uzuv ile kula, Hak'ın o kulun kuvvetlerinin ve uzuvlarının "aynı" olduğu hakkında, zevk ilmi hasıl olması gerekir ki, kulun kesif varlığı suretinde belirlenmiş olan, Hak'ın latif varlığı için zevk ilmi ve tecrübî bilgi meydana gelsin. Bu ise ancak insân-ı kâmilin mazharında (tecelli ettiği yerde) meydana gelir. Çünkü insân-ı kâmil [23/19] "Allah" ism-i câmiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharı olduğundan, onda bütün ilahi isimlerin hükümleri fiilen ortaya çıkar. Buna göre, insân-ı kâmilin zevk ilmi, Hak'ın kendi sıfat ve isimlerinin suretlerini, insân-ı kâmilin varlık aynasında müşahede etmesiyle Hak için meydana gelen zevk ilmidir. insân-ı kâmilin bu kuşatıcılığından dolayı, Yüce Allah hazretlerinin, yaratılmışların iç hallerine ve niyetlerine vakıf olması, insân-ı kâmilin vakıf olmasından ibarettir. Eksik insanda ise, bu isimler cemiyetine (bütünlüğüne) mazhariyet bulunmayıp, bazı isimlerin hükümleri fiilen ortaya çıkmış ve bazılarının hükümleri ise kuvvede (potansiyel olarak) kalmış olduğundan, onun ilahi suret üzere yaratılmış bulunması bilkuvvedir (potansiyel olarak). Buna göre, ondaki "zevk ilmi" de eksiktir. Şu kadar ki, her bir eksik şahsın kendi iç hallerini müşahede etmesi, Hak'ın "aynı"yla onun içini müşahede etmesidir. Bu da eksik insanda fiilen ortaya çıkan isim hükümlerinin miktarınca, Hak için zevk ilminin meydana gelmesinden ibarettir.

وقد قال تعالـى عـن نفسه إنَّه عينُ قُوَى عبده في قوله : «كُنْتُ سَمْعَهُ»،

وهو قُوَّةٌ من قُوَى العبدِ ، وَبَصَرَهُ» وهو قُوَّةٌ من قُوَى العبد، «وَلِسَانَهُ» وهو

عُضو من أَعْضَاءِ العبد، «وَرِجْلَهُ وَيَدَهُ»، فما اقْتَصَرَ فِي التَّعْرِيفِ على القُوَى

فَحَسْبُ حَتَّى ذَكَرَ الأعضاء، وليس العبد بغير لهذه الأعضاء والقُوَى، فَعَيْنُ

مُسَمَّى العبد هو الحقُّ ، لا عين العبد هو السَّيِّدُ، فإنَّ النِّسَبَ مُتَمَيِّزَةٌ بِذَوَاتِهَا ،

وليس المنسوب إليه مُتَمَيِّرًا، فَإِنَّه ليس ثَمَّ سِوَى عَيْنِهِ في جميع النِّسَبِ، فهو

عين واحدةٌ ذَاتُ نِسَبٍ وإضافات وصفات.

[23/20] Ve tahkîkan Allah Teâlâ kendi nefsinden ihbâr etti ki, mu-hakkak o abdinin kuvâsının “ayn”ıdır كُنْتُ سَمْعَهُ ]Ben onun işitmesiyim.] kavlinde; hâlbuki o sem' abdin kuvâsından bir kuvvettir; وَبَصَرَهُ [Onun görmesiyim.] kavlinde, hâlbuki o basar abdin kuvâsından bir kuvvettir : وَلِسَانَهُ ]Onun lisanıyım.] kavlinde, hâlbuki o lisân abdin a'zâ-sından bir uzuvdur; وَرِجْلَهُ وَيَدَهُ ]Onun tutan eli ve yürüyen ayağıyım.[ kavillerinde. Böyle olunca Allah Teâlâ ta'rîfde ancak "kuvâ” üzere ik-tisâr etmedi, a'zâyı da zikretti; hâlbuki abd bu a'zâ ve kuvâ için gayrı değildir. İmdi müsemmâ-yı abdin “ayn”ı Hak'tır. Abdin "ayn"ı, seyyid değildir. Zîrâ niseb, zevâtıyla mütemeyyizdir, hâlbuki mensûbun-i-leyh mütemeyyiz değildir. Çünkü vücûdda cemî'-i nisebde O'nun "ayn"ının gayrı yoktur. Böyle olunca O, niseb ve izâfât ve sıfât sâhibi olan ayn-ı vâhidedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[23/20] Ve gerçekten Yüce Allah, kendi Zâtı hakkında haber verdi ki, muhakkak O, kulun kuvvetlerinin "ayn"ıdır (özüdür), "Ben onun işitmesiyim." sözünde; hâlbuki o işitme, kulun kuvvetlerinden bir kuvvettir; "Onun görmesiyim." sözünde, hâlbuki o görme, kulun kuvvetlerinden bir kuvvettir; "Onun lisanıyım." sözünde, hâlbuki o lisan, kulun uzuvlarından bir uzuvdur; "Onun tutan eli ve yürüyen ayağıyım." sözlerinde. Böyle olunca Yüce Allah, tanımlamada sadece "kuvvetler" ile yetinmedi, uzuvları da zikretti; hâlbuki kul, bu uzuvlar ve kuvvetler için başka bir şey değildir. Şimdi, kul isminin işaret ettiği şeyin "ayn"ı (özü) Hakk'tır. Kulun "ayn"ı, efendi değildir. Çünkü nispetler (bağıntılar), zâtlarıyla (özleriyle) ayırt edilir, hâlbuki kendisine nispet edilen (mensûbun-i-leyh) ayırt edilmiş değildir. Çünkü varlıkta, bütün nispetlerde O'nun "ayn"ından (özünden) başka bir şey yoktur. Böyle olunca O, nispetler, izafetler (bağıntılar) ve sıfatlar sahibi olan tek bir "ayn"dır (özdür).

Ya'ni “ilm-i zevk” kuvâ ile mukayyed olduğu için Hak Teâlâ hazretleri إِذَا أَحْبَبْتُ عَبْدًا كُنْتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ وَلِسَانَهُ وَرِجْلَهُ وَيَدَهُ ... الخ ]Bir kulu sevdiğim zaman onun işitmesi, görmesi, lisânı, ayağı, eli...yim.] hadîs-i kudsîsinde, kendi nefsinden haber verip, kendisi sevdiği kulunun sem'i ve basarı gibi kuvâsı; ve dili ve ayağı ve eli gibi aʼzâsı olduğunu beyân eyledi. Ve bu hadîsde Hak Teâlâ abdin yalnız kuvâsı olduğunu beyân ile iktifâ etmeyip, aʼzâsını da zik- retti. Halbuki abd bu aʼzâ ve kuvânın hey'et-i mecmûasından ibarettir; ve bu aʼzâ ve kuvâ, abdin gayrı şeyler değildir. İmdi Hak, abdin kuvâ ve aʼzâsı olunca, müsemmâ-yı abdin “ayn”ı olmuş olur. Binâenaleyh abd, ubûdiyet nisbetinden mücerred olduğu hâlde, onun hüviyeti ve hakîkati Haktır. Fakat abdin “ayn”ı, sıfat-ı ubûdiyetle muttasıf olduğu hâlde, seyyidin “ay- n”ı değildir. Çünkü siyâdetle muttasıf olan ancak “seyyid”dir, ubûdiyetle muttasıf olan abd değildir. Ve siyâdet, ubûdiyetin zıddı olduğundan, bir yerde ictimâı mutasavver değildir. [23/21] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "ilm-i zevk" (zevk ilmi) kuvvetlerle kayıtlı olduğu için, Yüce Allah hazretleri, "إِذَا أَحْبَبْتُ عَبْدًا كُنْتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ وَلِسَانَهُ وَرِجْلَهُ وَيَدَهُ ... الخ" [Bir kulu sevdiğim zaman onun işitmesi, görmesi, lisânı, ayağı, eli...yim.] kudsî hadisinde, kendi nefsinden haber verip, kendisinin sevdiği kulunun işitmesi ve görmesi gibi kuvvetleri; ve dili, ayağı ve eli gibi uzuvları olduğunu beyan etti. Ve bu hadiste Yüce Allah, kulun yalnız kuvvetleri olduğunu beyan etmekle yetinmeyip, uzuvlarını da zikretti. Halbuki kul, bu uzuv ve kuvvetlerin toplamından ibarettir; ve bu uzuv ve kuvvetler, kuldan başka şeyler değildir. Şimdi, Hak, kulun kuvvetleri ve uzuvları olunca, kul isminin "ayn"ı (özü) olmuş olur. Bu sebeple kul, kulluk bağıntısından soyutlandığı hâlde, onun hüviyeti ve hakikati Hak'tır. Fakat kulun "ayn"ı, kulluk sıfatıyla nitelenmiş olduğu hâlde, seyyidin (efendinin) "ayn"ı değildir. Çünkü efendilikle nitelenmiş olan ancak "seyyid"dir, kullukla nitelenmiş olan kul değildir. Ve efendilik, kulluğun zıddı olduğundan, bir yerde birleşmeleri düşünülemez.

Suâl: Abd, kuvâ ve a'zâsının heyet-i mecmuasından ibarettir. Hak müsemmâ-yı abdin “ayn”ı olunca, abdin “ayn”ı seyyidin neden “ayn”ı olmuyor? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Kul, kuvvetlerinin ve organlarının toplamından ibarettir. Hak, kulun isimlendirilmiş varlığının "ayn"ı (özü) olunca, kulun "ayn"ı (özü) neden efendisinin "ayn"ı (özü) olmuyor?

Cevâb: Niseb, kendi zâtları ve hakîkatları itibariyle yekdîğerinden ayrılırlar. Meselâ “görme” nisbeti “işitme” nisbetinin gayrıdır; ve “bilme” nisbeti, “dileme" nisbetinden başka bir şeydir. İmdi vücûd-ı abdde müte- ayyin olan Hakk'a bu nisbetlerin her birisi hasebiyle ayrı ayrı ilimler hâsıl olur. İşte bu nisbetler gibi, “ubûdiyet” ve “siyâdet” nisbetlerinin zâtları ve hakîkatları arasında da fark vardır. Vâkıâ bu nisbetlerin mensûbun-iley- hi olan Hakk'ın vücûd-1 vâhidi mütemeyyiz değildir. Çünkü ahadiyyet-i zâtiyye mertebesinde cemî'-i niseb müstehlek olduğundan, onda gayriy- yet-i i'tibâriyye yoktur; ve ubûdiyet ve siyâdetle zâhir ve müteayyin olan ancak vücûd-1 vâhid-i Haktır. Fakat mertebe-i abde bi't-tenezzül, abdin vücudunda ubûdiyetle zâhir oldukda, bu vücûd-ı abd bi-hasebi'l-mertebe, siyâdetle muttasıf olan vücudun “ayn”ı değildir. Binâenaleyh Hak, ayn-ı vâhide olmakla beraber, niseb ve izâfât ve sıfât sâhibidir. Zîrâ nâmütenâhî sıfatları ve isimleri olduğu gibi, vücûd-ı latîfinin tenezzülü hasebiyle, kendi vücûd-ı hakîkîsine muzâf olan merâtib-i muhtelifesi vardır. Ve isimlerinin her birisinde bir husûsiyet mevcûd olup, bu husûsiyetlerle yekdîğerinden ayrıldıklarından birbirinin “ayn”ı değildir. Meselâ Mudill ismi Hâdî ismi- nin “ayn”ı değildir. Zîrâ birisi hidâyeti, diğeri dalâleti iktizâ eder. Bunların havâssı ise birbirine benzemez. Ve kezâ hazret-i ervâh, hazret-i misâle ve hazret-i misâl ise hazret-i şehâdete benzemez; aralarında fark-ı azîm vardır. [23/22] Hafî olmasın ki, bu vahdet-i vücûd meselesinde tîz-fehm olmak lâzım- dır. Zîrâ kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırâttır. Binâenaleyh bu mes'e- lede ba'zı kimseleri semâ-i hidâyete ve ba'zılarını dahi çâh-ı dalâlete çeker. Dalâlete düşenler derler ki: “Mâdemki cemî'-i merâtib-i vücûd, vücûd-ı vâhid-i hakîkî-i Hakk'a muzâf olan vücûdâttan ibârettir; ve bizim vücûdu- muz dahi onun vücudunun gayrı değildir; ve bizim vücudumuz da, müte- ayyin olan esmâsı hasebiyle Hakʼtır; ve her bir isim kendi mazharını sırât-ı müstakîme çekip götürmektedir; ve her bir isim kendi mazharından râzı- dır; şu hâlde hakîkatte tâat ile ma'siyet yeksândır; şerîat ise emr-i i'tibârîdir. Binâenaleyh abde lâzım olan zevk ve râhat içinde zuhûrâta tâbi' olmaktır.” İşte bu tâife tatîl-i şerîat eden ve nefislerinin hevâsına tâbi' olan birtakım zındıklardır ki, Hak Teâlâ onlar hakkında buyurur: وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Nispetler, kendi zâtları ve hakikatleri itibarıyla birbirinden ayrılırlar. Örneğin “görme” nispeti “işitme” nispetinden farklıdır; ve “bilme” nispeti, “dileme” nispetinden başka bir şeydir. Şimdi kulun varlığında belirginleşen Hakk'a, bu nispetlerin her biri sebebiyle ayrı ayrı ilimler hâsıl olur. İşte bu nispetler gibi, “kulluk” ve “efendilik” nispetlerinin zâtları ve hakikatleri arasında da fark vardır. Gerçi bu nispetlerin ait olduğu Hakk'ın birleşik varlığı temayüz etmez. Çünkü zâtî ahadiyyet mertebesinde bütün nispetler yok olduğundan, onda itibari bir başkalık yoktur; ve kulluk ve efendilikle görünen ve belirginleşen ancak Hakk'ın birleşik varlığıdır. Fakat kul mertebesine tenezzül edildiğinde, kulun varlığında kullukla ortaya çıktığında, bu kulun varlığı, mertebe itibarıyla, efendilikle nitelenen varlığın “ayn”ı değildir. Bu sebeple Hak, tek bir ayn olmakla beraber, nispetler, izafetler ve sıfatlar sahibidir. Zira sonsuz sıfatları ve isimleri olduğu gibi, latif varlığının tenezzülü sebebiyle, kendi hakiki varlığına eklenmiş çeşitli mertebeleri vardır. Ve isimlerinin her birinde bir özellik mevcut olup, bu özelliklerle birbirinden ayrıldıklarından birbirinin “ayn”ı değildir. Örneğin Mudill (saptıran) ismi Hâdî (hidayet veren) isminin “ayn”ı değildir. Zira birisi hidayeti, diğeri dalaleti gerektirir. Bunların özellikleri ise birbirine benzemez. Ve aynı şekilde ruhlar âlemi, misal âlemine ve misal âlemi ise şehadet âlemine benzemez; aralarında büyük bir fark vardır. [23/22] Gizli kalmasın ki, bu vahdet-i vücûd meselesinde keskin zekalı olmak lazımdır. Zira kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırattır. Bu sebeple bu mesele bazı kimseleri hidayet semasına ve bazılarını da dalalet çukuruna çeker. Dalalete düşenler derler ki: “Mademki bütün varlık mertebeleri, Hakk'ın hakiki birleşik varlığına eklenmiş varlıklardan ibarettir; ve bizim varlığımız da onun varlığının gayrı değildir; ve bizim varlığımız da, belirginleşen isimleri sebebiyle Hak'tır; ve her bir isim kendi mazharını doğru yola çekip götürmektedir; ve her bir isim kendi mazharından razıdır; şu halde hakikatte itaat ile isyan eşittir; şeriat ise itibari bir emirdir. Bu sebeple kula lazım olan zevk ve rahat içinde zuhuratlara tabi olmaktır.” İşte bu taife şeriatı iptal eden ve nefislerinin hevasına tabi olan birtakım zındıklardır ki, Yüce Allah onlar hakkında buyurur: وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً (Allah onu bir ilim üzere saptırmış, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözünün üzerine de bir perde çekmiştir.)

(Casiye, 45/23) [Onu Allah bir ilim üze- rine şaşırtmış ve kulağı ve kalbi üzerine mühür basmış ve gözü üzerine bir perde kılmıştır.] Bu tâifeyi bu ilim ıdlâl etmiş ve kulakları ve kalbleri mü- hürlenmiş ve gözlerine nefs-i mevhûmlarının perdesi örtülmüştür. Onlar bu sözlerinin hakîkatine muttali' olmuş ve vücûd-ı vehmîlerinden kurtul- muş olsalar idi, her mertebede zâhir olan Hakk'ın emrine kemâl-i edeble imtisâl edip, nâil-i hidâyet olurlar idi. Binâenaleyh vücûd-ı mevhûmlarını sevkettikleri zevk ve râhata mukābil, onlar için azîm azab vardır. نَعُوذُ بِالله مِنْ شُرُورٍ أَنْفُسِنَا ]Nefislerimiz şerlerinden Allâh'a sığınırız![ نَعُوذُ بِاللهِ مِنَ اللهِ [Allah'dan yine Allâh'a sığınırız!] فمن تَمَامِ حكمة لقمانَ في تَعْلِيمِهِ ابْنِهِ ما جَاءَ به في هذه الآية من هَذَيْنِ الاسْمَيْنِ الإِلهِييْنِ، لَطِيفًا خَبِيرًا» سَمَّى بِهِمَا الله تعالى، فلو جَعَلَ ذلك في الكون وهو الوجود فقال: «كَانَ لَكَان أَتَمَّ في الحكمة وأَبْلَغَ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Casiye, 45/23) [Onu Allah bir ilim üzerine şaşırtmış ve kulağı ve kalbi üzerine mühür basmış ve gözü üzerine bir perde kılmıştır.] Bu zümreyi bu ilim saptırmış ve kulakları ile kalpleri mühürlenmiş ve gözlerine vehmedilmiş nefislerinin perdesi örtülmüştür. Onlar bu sözlerinin hakikatine vâkıf olmuş ve vehmî varlıklarından kurtulmuş olsalardı, her mertebede görünen Hakk'ın emrine tam bir edeple uyup hidayete ererlerdi. Bu sebeple, vehmî varlıklarını sevk ettikleri zevk ve rahata karşılık, onlar için büyük bir azap vardır. نَعُوذُ بِالله مِنْ شُرُورٍ أَنْفُسِنَا [Nefislerimizin şerlerinden Allah'a sığınırız!] نَعُوذُ بِاللهِ مِنَ اللهِ [Allah'tan yine Allah'a sığınırız!] Lokman'ın oğluna öğretisindeki hikmetinin tamamından, bu ayette geçen "Latîf" ve "Habîr" isimleri gibi iki ilâhî isimle Allah Teâlâ'yı isimlendirmesi gelmiştir. Eğer bunu oluş âleminde, yani varlıkta yapsaydı ve "oldu" deseydi, hikmette daha tam ve daha beliğ olurdu.

İmdi Lokmân'ın bu âyette "Latîf” ve “Habîr” olarak bu iki ism-i ilâhî- den [23/23] getirdiği şeyi, kendi oğluna ta'lîminde Allah Teâlâ'yı onlar ile tesmiyesi, onun hikmetinin tamâmındandır. Eğer bunu, kev- nde kılsa idi, ki o vücûddur, كان [kâne] der idi, hikmette etemm ve eblağ olurdu. يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Lokman'ın bu ayette "Latîf" ve "Habîr" olarak bu iki ilahi ismi getirdiği şeyi, kendi oğluna öğretirken Yüce Allah'ı bu isimlerle adlandırması, onun hikmetinin tamamındandır. Eğer bunu, oluş âleminde (kevn) yapsaydı ki o varlıktır, "كان" (oldu) derdi, hikmette daha tam ve daha beliğ olurdu. "Ey oğulcuğum! Şüphesiz ki o (yaptığın iş), bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa bile, Allah onu mutlaka ortaya çıkarır. Çünkü Allah Latîf'tir (en ince ayrıntıları bilir), Habîr'dir (her şeyden haberdardır)."

Yani Hz. Lokmân السَّمَوَاتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ (Lokmân, 31/16) [Ey oğulcuğum! Muhakkak insanın erzâk ve a'mâli, eğer hardaldan bir habbe miskāli olsa, o amel ve rı- zık habbesi bir kaya içinde, yâhud göklerde veyâ arzda bulunsa, Allah Teâlâ onu ihzâr eder.] âyet-i kerîmesinde beyân olunduğu vech ile oğluna hikmet talîm ettiği ve nasîhat verdiği sırada, bu âyet-i kerîmenin nihâyetinde إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (Lokmân, 31/16) [Muhakkak Allah Latîf ve Habîr'dir.] dedi; ve Allah Teâlâyı bu iki isim ile tesmiye ederek, oğluna Allah Teâlâʼyı “Latîf” ve "Habîr” olarak bildirdi. Zîrâ Hz. Lokmân'ın hikmetinin tamâmı, Allah Teâlâyı bu iki isim ile tesmiye etmek idi. O da öyle yaptı; ve kendi kelime-i vücudunda mündemic olan hikmeti oğluna telkîn etti. Fakat Hz. Lokmân إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ ]Muhakkak Allah Latîf ve Habîrdir.] demeyip de كَانَ اللَّهُ لَطِيفًا خَبِيرًا ]Allah Teâlâ el’ân ve dahi vücûden Latîf ve Habîrʼdir.] demiş olsaydı ve "Latîf" ve "Habîr” isimlerini “kevn” masdarına –ki kelime-i vücûdiyyedir- muzâf kılmış olsa idi, hikmette etemm ve nasîhatta eblağ olmuş olurdu. Zîrâ “kevn” masdarından müştakk olan “kâne", Allah Teâlânın ezelde bu iki vasıflar ile mevsûf olduğuna ve bu iki vasıf onun zâtının muktezâsından bulunduğuna delâlet ederdi. Ve bu hâlde de maʼnâ, “Allah Teâlâ ezelde kendi zâtında Latîf ve Habîr olduğu gibi, el'ân dahi Latîf ve Habîr'dir" demek olurdu. Nitekim كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ kavliyle, “Allah Teâlâ ezelde mevcûd idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi; ve el'ân dahi mevcûd olup yine O'nunla beraber bir şey yoktur” ma’nâsı murâd olunur. Ve bu kavle ilâve olunan “el'ân kemâ-kân” onun tefsîri olmuş olur. Fakat bu etemmiyet ve eblagiyet hasâis-i muhammediyyendendir. Şu kadar ki Hz. Lokmân'ın hükmü dahi kendi mertebesine ve zamânına nisbetle kemâl üzeredir. Zîrâ maʼrifette noksan, şân-ı nübüvvete lâyık değildir. [23/24] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hz. Lokman, "Ey oğulcuğum! Muhakkak insanın rızıkları ve amelleri, eğer hardal tanesi ağırlığında olsa, o amel ve rızık tanesi bir kaya içinde, yahut göklerde veya yerde bulunsa, Yüce Allah onu ortaya çıkarır." (Lokman, 31/16) ayet-i kerimesinde açıklandığı şekilde oğluna hikmet öğrettiği ve nasihat verdiği sırada, bu ayet-i kerimenin sonunda "Muhakkak Allah Latîf ve Habîr'dir." (Lokman, 31/16) dedi; ve Yüce Allah'ı bu iki isimle adlandırarak, oğluna Yüce Allah'ı "Latîf" ve "Habîr" olarak bildirdi. Çünkü Hz. Lokman'ın hikmetinin tamamı, Yüce Allah'ı bu iki isimle adlandırmak idi. O da öyle yaptı; ve kendi varlık kelimesinde (kelime-i vücudunda) gizli olan hikmeti oğluna telkin etti. Fakat Hz. Lokman "Muhakkak Allah Latîf ve Habîr'dir." demeyip de "Yüce Allah şimdi ve dahi varlık itibarıyla Latîf ve Habîr'dir." demiş olsaydı ve "Latîf" ve "Habîr" isimlerini, varlık kelimesi olan "kevn" masdarına izafe etmiş olsaydı, hikmette daha tam ve nasihatta daha beliğ olmuş olurdu. Çünkü "kevn" masdarından türemiş olan "kâne", Yüce Allah'ın ezelde bu iki vasıfla nitelenmiş olduğuna ve bu iki vasfın O'nun zâtının gerekliliklerinden bulunduğuna delalet ederdi. Ve bu halde de anlam, "Yüce Allah ezelde kendi zâtında Latîf ve Habîr olduğu gibi, şimdi dahi Latîf ve Habîr'dir" demek olurdu. Nasıl ki "Allah Teâlâ ezelde mevcûd idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi; ve şimdi dahi mevcûd olup yine O'nunla beraber bir şey yoktur" sözüyle, "Yüce Allah ezelde vardı ve O'nunla beraber hiçbir şey yoktu; ve şimdi de var olup yine O'nunla beraber hiçbir şey yoktur" anlamı kastedilir. Ve bu söze eklenen "el'ân kemâ-kân" (şimdi de eskisi gibi) onun tefsiri olmuş olur. Fakat bu tamlık ve beliğlik, Hz. Muhammed'e (s.a.v.) özgü özelliklerdendir. Şu kadar ki Hz. Lokman'ın hükmü dahi kendi mertebesine ve zamanına nispetle kemâl üzeredir. Çünkü marifette noksanlık, nübüvvet şanına layık değildir.

فحكى الله تعالى قول لقمان على المَعْنَى كما قال لَمْ يَزِدْ عليه شيئًا، وإِنْ

كان قوله : إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ من قولِ اللهِ فَلمَّا عَلِمَ اللهُ تعالى من لقمان

أنه لو نَطَقَ مُتَمِّمَّا لَتَمَّمَ بهذا.

İmdi Allah Teâlâ kavl-i Lokmân'ı, dediği gibi, ma'nâ üzere hikâye etti; ve onun üzerine bir şey ziyâde etmedi. Ve her ne kadar Lokmân'ın إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (Lokmân, 31/16) [Muhakkak Allah Latîf ve Habîr'dir.[ kavli, Allâh'ın kavlinden ise de, vaktâki Allah Teâlâ âlim oldu ki, eğer o mütemmim olarak nutk ede idi, elbette bununla tetmîm ederdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah Lokman'ın sözünü, dediği gibi, anlam üzere hikâye etti; ve onun üzerine hiçbir şey eklemedi. Ve her ne kadar Lokman'ın "إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ" (Muhakkak Allah Latîf ve Habîr'dir.) sözü, Allah'ın sözünden ise de, Yüce Allah âlim oldu ki, eğer o (Lokman) tamamlayıcı olarak konuşsaydı, elbette bununla tamamlardı.

Ya'ni Hz. Lokmân mensûb olduğu kavmin lisânı üzere oğluna nasîhat etmiş idi. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm Arabî lisânı üzere nâzil olduğundan Allah Teâlâ, onun kendi lisânıyla dediği ma'nâyı lisân-ı Arabîye nakl ile olduğu gibi hikâye etti; ve onun oğluna beyân ettiği ma'nâ üzerine bir şey ziyâde etmedi. Vâkıâ bâlâda zikrolunan âyet-i kerîmede Lokmân'a isnâd olunan إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ )Lokman, 31/16) [Muhakkak Allah Latîf ve Ha- bîr'dir.] kavli Allah'ın kavlinden ise de, bu kavli, oğluna hitâben söylediği kelâmda, Hz. Lokmân'ın meskût bıraktığı hikmettir ki karîne-i hâl ile bili- nir. Zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere, Allâh'ın yerde ve gökte Allah olma- sı, bilcümle taayyünât-ı semâviyye ve arzıyye ile müteayyin olup, onlarda hâzır olmasına ve bilcümle taayyünât ile müteayyin olup onlarda huzûru dahi "Latîf bulunmasına ve âlem-i tafsîlde ilm-i zevk husûlü dahi "Habîr" olmasına mütevakkıfdır. İşte Hz. Lokmân'ın söylediği hikmette meskût bıraktığı hikmet budur. Binâenaleyh Allah Teâlâ bildi ki, eğer Hz. Lok- mân, hikmet-i mantûkun-bihâyı tetmîmen, hikmet-i meskûtün-anhâyı da nutk edeydi, kendi lugatı üzere elbette إِنَّ اللهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ )Lokman, 31/16) [Muhakkak Allah Latîf ve Habîr'dir.] kavliyle tetmîm ederdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hz. Lokman, mensup olduğu kavmin diliyle oğluna nasihat etmişti. Halbuki Kur'an-ı Kerim Arap diliyle indiğinden, Yüce Allah, onun kendi diliyle söylediği anlamı Arap diline aktararak olduğu gibi hikâye etti; ve onun oğluna açıkladığı anlama bir şey eklemedi. Gerçekte, yukarıda zikredilen ayet-i kerimede Lokman'a isnat edilen "إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ" (Lokman, 31/16) [Muhakkak Allah Latîf ve Habîr'dir.] sözü Allah'ın sözünden olsa da, bu söz, oğluna hitaben söylediği kelamda, Hz. Lokman'ın suskun bıraktığı hikmettir ki, durumun karinesiyle bilinir. Zira yukarıda açıklandığı üzere, Allah'ın yerde ve gökte Allah olması, bütün semavî ve arzî taayyünat (belirlemeler) ile belirlenmiş olup, onlarda hazır olmasına ve bütün taayyünat ile belirlenmiş olup onlarda huzuru dahi "Latîf" bulunmasına ve tafsil âleminde zevk ilminin husulü dahi "Habîr" olmasına bağlıdır. İşte Hz. Lokman'ın söylediği hikmette suskun bıraktığı hikmet budur. Bu sebeple Yüce Allah bildi ki, eğer Hz. Lokman, açıkça söylediği hikmeti tamamlamak için, suskun bıraktığı hikmeti de söyleseydi, kendi lügatına göre elbette "إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ" (Lokman, 31/16) [Muhakkak Allah Latîf ve Habîr'dir.] sözüyle tamamlardı.

İmdi bu kavl-i Arabî her ne kadar zâhirde Hak Teâlânın kavli ise de, indimâcen ve tercemeten Hz. Lokmân'ın kavlidir. Şu hâlde Hak Teâlâ [23/25] kavl-i Lokmân'ı, onun dediği ve murâd eylediği gibi, ma'nâ üzeri- ne nakledip ona bir şey ziyâde etmedi. Eğer ziyâde ede idi, كَانَ اللَّهُ لَطِيفًا خَبِيرًا [Allah Teâlâ el'ân ve dahi vücûden Latîf ve Habîr'dir.] der idi. Böyle deme- di. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Lokmân'ın mertebesini ve onun zamânına nis- betle ne şeyin kemâl olduğunu bilir. Ve bu hikmet ise zevk-i Muhammedî üzere olan hikmettir. Halbuki Hz. Lokmân ümmet-i Muhammed'den ol- madığı için, bu zevki hâiz değildir. Zîrâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm) nübü- vvetleri merâtibinin hıfzı için, makām-ı Muhammedîye ıttılâdan memnû' olmuşlardır. Fakat bu âlemden intikāl ettikten sonra, hükm-i nübüvvet bâkî kalmayacağından, berâzih-i uhreviyyede makām-ı Muhammedîye it- tıla'dan memnû' olmazlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu Arapça söz, her ne kadar görünüşte Yüce Allah'ın sözü ise de, iç içe geçme ve tercüme yoluyla Hz. Lokman'ın sözüdür. Şu halde Yüce Allah, Lokman'ın sözünü, onun dediği ve kastettiği gibi, anlamı üzerine nakletti ve ona hiçbir şey eklemedi. Eğer ekleseydi, "كَانَ اللَّهُ لَطِيفًا خَبِيرًا" [Yüce Allah şimdi ve varlık itibarıyla Latîf ve Habîr'dir.] derdi. Böyle demedi. Çünkü Allah Teâlâ, Hz. Lokman'ın mertebesini ve onun zamanına göre neyin kemâl olduğunu bilir. Ve bu hikmet ise Muhammedî zevk üzere olan hikmettir. Halbuki Hz. Lokman, Muhammed ümmetinden olmadığı için, bu zevke sahip değildir. Çünkü peygamberler (a.s.), nübüvvetlerinin mertebelerini korumak için, Muhammedî makama vâkıf olmaktan men edilmişlerdir. Fakat bu âlemden intikal ettikten sonra, nübüvvet hükmü bâki kalmayacağından, uhrevî berzâhlarda (âhiret âlemlerinde) Muhammedî makama vâkıf olmaktan men edilmezler.

وأَمَّا قولُه : إِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ لِمَنْ هـي لـه غِذاءُ، وليس إلا

الذَّرَّةَ المَذْكُورَةَ في قوله: ﴿فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ، وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ

ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ ، فهي أَصْغَرُ مُتَغَذِّ ، والحَبَّةُ من الخَرْدَلِ أصغـرُ غِذاء، ولو كان

ثُمَّ أصغرُ لَجَاءَ به، كما جاء بقوله تعالى: ﴿إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ

مَثَلاً مَا بَعُوضَةً، ثُمَّ لَمَّا عَلِمَ أنَّه ثَمَّ ما هو أصغر من البَعُوضَةِ قال : فَمَا

فَوْقَهَا يعني في الصِّغَرِ، وهذا قولُ اللهِ ، والَّتي في «الزَّلْزَلَةِ» قولُ اللَّهِ أَيْضًا،

فَاعْلَمْ ذلك، فَنَحْنُ نَعْلَمُ أَنَّ اللهَ تعالى ما اقْتَصَرَ عَلى وَزْنِ الذَّرَّةِ وثَمَّ ما هو

أصغر، فإنّه جَاءَ بذلك على المُبَالَغَةِ، واللَّهُ أَعْلَمُ.

Ve Lokman'ın إِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ (Lokmân, 31/16) [Eğer hardal- dan bir habbe miskāli olsa.] kavline gelince, o habbe kendi için gıdâ olan kimseye mahsustur. Hâlbuki o, Hak Teâlânın فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ، وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (Zelzele 99/7-8) [Kim ki, zerre mis- kāli hayır yaparsa, onun mukābilini görür ve kim ki, zerre miskāli şer yaparsa, onun mislini görür.] kavlinde mezkûr olan zerrenin gayrı değildir. Binâenaleyh o zerre mütegaddînin asgarıdır; ve hardaldan bir habbe dahi gıdânın asgarıdır; ve eğer [23/26] mütegaddî nev'in- de zerreden daha küçük bir şey ola idi, Allah Teâlâ elbette onu ge- tirir idi. Nitekim إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً (Bakara, 2/26) [Allah Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak îrâd etmekten istihyâ muâmelesi yapmaz.] kavlini getirdi. Ba'dehû vücûdda sivrisinekten daha küçük bir şey olduğu ilm-i ilâhîde sâbit oldukda فَمَا فَوْقَهَا (Ba- kara, 2/26) [sivrisineğin mâfevki] dedi, ya'ni küçüklükte. Ve işte bu, Allâh'ın kavlidir; ve sûre-i Zelzele'de olan dahi kezâ Allâh'ın kavlidir. İmdi bunu bil! Böyle olunca muhakkak Allah Teâlâ vücûdda ondan asgar bir şey olduğu hâlde zerrenin vezni üzere iktisâr etmediğini biz biliriz. Zîrâ muhakkak zerreyi mübâlağa üzere getirdi. Halbuki Allah Teâlâ a'lemdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Lokman'ın "Eğer hardaldan bir habbe miskali olsa" (Lokmân, 31/16) sözüne gelince, o habbe, kendisi için gıda olan kimseye özgüdür. Hâlbuki o, Yüce Allah'ın "Kim ki, zerre miskali hayır yaparsa, onun karşılığını görür ve kim ki, zerre miskali şer yaparsa, onun mislini görür" (Zelzele 99/7-8) sözünde anılan zerreden başka değildir. Bu sebeple o zerre, gıda alanın en küçüğüdür; ve hardaldan bir habbe dahi gıdanın en küçüğüdür; ve eğer gıda alan türünde zerreden daha küçük bir şey olsaydı, Allah Teâlâ elbette onu getirirdi. Nasıl ki "Allah Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak irâd etmekten utanma muamelesi yapmaz" (Bakara, 2/26) sözünü getirdi. Daha sonra varlık âleminde sivrisinekten daha küçük bir şey olduğu ilâhî ilimde sabit olduğunda "sivrisineğin mâfevki" (Bakara, 2/26) dedi, yani küçüklükte. Ve işte bu, Allah'ın sözüdür; ve Zelzele sûresinde olan dahi aynı şekilde Allah'ın sözüdür. Şimdi bunu bil! Böyle olunca muhakkak ki Allah Teâlâ'nın, varlık âleminde ondan daha küçük bir şey olduğu hâlde zerrenin vezni üzerine yetinmediğini biz biliriz. Çünkü muhakkak ki zerreyi abartı üzere getirdi. Halbuki Allah Teâlâ en iyi bilendir.

Ya'ni Hz. Lokmân'ın “Eğer hardaldan bir habbe miskāli olsa” kavlinde zikrolunan habbe, kendisi için gıdâ olan kimseye mahsustur. Ya'ni “hardal- dan bir habbe miskāli” gāyet küçük bir şeydir. Binâenaleyh gāyet küçük olan bir gıdâ, küçük olan mütegaddîye mahsustur. Ve bu gāyet küçük olan mütegaddî dahi, zerreden başka bir şey olamaz. Nitekim Hak Teâlânın فَمَنْ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hz. Lokman'ın "Eğer hardaldan bir hardal tanesi ağırlığı kadar olsa" sözünde zikredilen hardal tanesi, kendisi için gıda olan kimseye özgüdür. Yani "hardaldan bir hardal tanesi ağırlığı" çok küçük bir şeydir. Bu sebeple çok küçük olan bir gıda, küçük olan gıdalanana özgüdür. Ve bu çok küçük olan gıdalanan da, zerreden başka bir şey olamaz. Nasıl ki Yüce Allah'ın فَمَنْ

يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ، وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

)Zelzele, 99/7-8) [Kim ki, zer- re miskāli hayır yaparsa, onun mukābilini görür ve kim ki, zerre miskāli şer yaparsa, onun mislini görür.] kavlinde zerrenin gāyet küçük bir şey olduğu zikrolunur. Binâenaleyh zerre mütegaddînin en küçüğüdür; ve hardaldan bir habbe dahi o küçük mütegaddînin gıdâsıdır. Ma'lûm olsun ki zerre, alelâde göz ile görülemeyecek derecede küçük- tür. Bu zerre lisân-ı Frengîde “atom” ta’bîr ettikleri şey değildir. Zîrâ “atom” henüz âlet vâsıtasıyla da görülemez. Burada “zerre” gözle görülebilen şeyler ma'nâsınadır. Ve her bir atom müteaddid elektrondan terekküb eder; ve her bir elektronun vezni, bir miligramın milyonda birinin milyarda birinin milyarda biri veznindedir. Hayret-efzâ olan bu [23/27] asgariyetin ne alelâ- de göz ile ve ne de âlet vâsıtasıyla müşâhedesi mümkin olmayıp, eserden is- tidlâl edilmiş bir nazariyye olduğu zâhirdir. İmdi bu, merâtib-i asgariyyette keyfiyyet-i tegaddî olmayıp, onların büyümeleri tegaddînin gayrı bir sûret- le vâki' olduğu ve tegaddî ancak mikrop derecesindeki zerrelerden başladı- ğı anlaşılır. Nitekim keşfen vâki' olan müşâhedeleri üzerine Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmî (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîflerinde böyle buyururlar: ذره ها دیدم دهانشان جمله باز گر بگویم خوردشان گردد دراز Tercüme: “Cümlesinin ağızları açık zerreler gördüm. Eğer onların taâmlarını veyâ küçüklüklerini söylersem uzun olur.”546 Bu zerreler dahi vücûdları alelâde göz ile değil, belki hurdebîn (mikros- kop) vâsıtasıyla müşâhede olunan verem, vebâ ve tifo ilh... gibi basillerden başka şeyler değildir. Fennen sâbittir ki, bu hayvânât-ı sagîre kendilerinden küçük habbeler ile tegaddî ederler. Şu hâlde bu habbecikler o zerrelerden ibâret olan hayvancıkların gıdâsı olurlar; ve eğer mütegaddî nev'inde zer- reden daha küçük bir şey mevcûd olaydı, elbette Allah Teâlâ onu zikreder idi. Nitekim Allah Teâlâ إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً )Bakara 2/26( [Allah Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak îrâd etmekten istihyâ muâme- lesi yapmaz.] âyet-i kerîmesinde sivrisineği misâl getirdi; ondan sonra da فَمَا فَوْقَهَا )Bakara, 2/26) buyurdu. Ya'ni “küçüklükte sivrisineğin mâfevki” demektir. [23/28] Şu hâlde Allah Teâlânın ilminde, vücûdda sivrisinekten daha küçük bir şey bulunduğu sâbit olduğu için, böyle buyurdu. Ve filhakîka da küçüklükte sivrisineğin fevkinde, bâlâda îzâh olunduğu üzere, mikroplara kadar müteselsilen birçok nevi' hayvânât-ı sagîre ve onların gıdâsı olmaya sâlih bulunan elektronlardan mürekkeb atomlar mevcuddur. İşte bu إِنَّ اللهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً )Bakara (2/26) [Allah Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak îrâd etmekten istihyâ muâmelesi yapmaz.] âyet-i kerîmesi ile، فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ، وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا sûre-i Zelzele'de vâki olan يَرَهُ )Zelzele 99/7-8) [Kim ki, zerre miskāli hayır yaparsa, onun mukābili- lini görür ve kim ki, zerre miskāli şer yaparsa, onun mislini görür.]âyet-i kerîmeleri Allah Teâlânın kavlidir. Halbuki Allah Teâlâ merâtib-i muhteli- fedeki tecelliyâtını bildiği cihetle kelâmında hakîkat-i hâli beyân buyurur. Binâenaleyh sen dahi bunun böyle olduğunu hakîkati üzere bil! Ve muhak- kaktır ki, Allah Teâlâ vücûdda zerreden daha küçük bir şey mevcûd olduğu hâlde, zerreyi intihâb etti. Zîrâ onun fevkindeki küçüklüğü, basar-ı hissî âlet ile bile idrâk edemez. Böyle olmakla beraber küçüklüğü, vezn için, bu zerre üzerine iktisâr etmedi. Zîrâ biz biliriz ki, vücûdda zerreden daha kü- çük olarak, göz ile görülebilen bir şey yoktur. Gerek âletsiz ve gerek âlet ile gözün göremediği atomlar ile, bu atomları terkîb eden elektronlar ise, an- cak mertebe-i akılda mevcûddur. Allah Teâlâ basar-ı hissî ile görülebilecek, zerreden daha küçük bir şey olmadığını bildiği için, zerreyi küçüklükte mübâlağa üzerine beyân buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Zelzele, 99/7-8) [Kim ki, zerre miskâli hayır yaparsa, onun karşılığını görür ve kim ki, zerre miskâli şer yaparsa, onun mislini görür.] kavlinde zerrenin gayet küçük bir şey olduğu zikrolunur. Bu sebeple zerre, beslenen şeylerin en küçüğüdür; ve hardaldan bir tane dahi o küçük beslenen şeyin gıdasıdır. Bilinmeli ki zerre, alelade göz ile görülemeyecek derecede küçüktür. Bu zerre, Frenk dilinde “atom” tabir ettikleri şey değildir. Çünkü “atom” henüz alet vasıtasıyla da görülemez. Burada “zerre” gözle görülebilen şeyler anlamınadır. Ve her bir atom müteaddit elektrondan oluşur; ve her bir elektronun ağırlığı, bir miligramın milyonda birinin milyarda birinin milyarda biri ağırlığındadır. Hayret verici olan bu asgariyetin ne alelade göz ile ve ne de alet vasıtasıyla müşahadesi mümkün olmayıp, eserden istidlal edilmiş bir nazariye olduğu zahirdir. Şimdi bu, asgariyet mertebelerinde beslenme keyfiyeti olmayıp, onların büyümeleri beslenmenin gayrı bir suretle meydana geldiği ve beslenme ancak mikrop derecesindeki zerrelerden başladığı anlaşılır. Nasıl ki keşfen meydana gelen müşahadeleri üzerine Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmî (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şeriflerinde böyle buyururlar: ذره ها دیدم دهانشان جمله باز گر بگویم خوردشان گردد دراز Tercüme: “Cümlesinin ağızları açık zerreler gördüm. Eğer onların taamlarını veya küçüklüklerini söylersem uzun olur.” Bu zerreler dahi varlıkları alelade göz ile değil, aksine hurdebîn (mikroskop) vasıtasıyla müşahade olunan verem, veba ve tifo ilh... gibi basillerden başka şeyler değildir. Fennen sabittir ki, bu küçük hayvanlar kendilerinden küçük taneler ile beslenirler. Şu halde bu tanecikler o zerrelerden ibaret olan hayvancıkların gıdası olurlar; ve eğer beslenen türünde zerreden daha küçük bir şey mevcut olaydı, elbette Allah Teâlâ onu zikreder idi. Nasıl ki Allah Teâlâ إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً (Bakara 2/26) [Allah Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak irad etmekten istihya muamelesi yapmaz.] ayet-i kerimesinde sivrisineği misal getirdi; ondan sonra da فَمَا فَوْقَهَا (Bakara, 2/26) buyurdu. Yani “küçüklükte sivrisineğin üstü” demektir. Şu halde Allah Teâlânın ilminde, varlıkta sivrisinekten daha küçük bir şey bulunduğu sabit olduğu için, böyle buyurdu. Ve gerçekten de küçüklükte sivrisineğin üstünde, yukarıda izah olunduğu üzere, mikroplara kadar zincirleme birçok küçük hayvan türü ve onların gıdası olmaya salih bulunan elektronlardan mürekkep atomlar mevcuttur. İşte bu إِنَّ اللهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً (Bakara 2/26) [Allah Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak irad etmekten istihya muamelesi yapmaz.] ayet-i kerimesi ile, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ، وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا sure-i Zelzele'de vaki olan يَرَهُ (Zelzele 99/7-8) [Kim ki, zerre miskâli hayır yaparsa, onun karşılığını görür ve kim ki, zerre miskâli şer yaparsa, onun mislini görür.] ayet-i kerimeleri Allah Teâlânın kavlidir. Halbuki Allah Teâlâ muhtelif mertebelerdeki tecelliyatını bildiği cihetle kelamında halin hakikatini beyan buyurur. Bu sebeple sen dahi bunun böyle olduğunu hakikati üzere bil! Ve muhakkaktır ki, Allah Teâlâ varlıkta zerreden daha küçük bir şey mevcut olduğu halde, zerreyi intihap etti. Çünkü onun üstündeki küçüklüğü, hissi göz alet ile bile idrak edemez. Böyle olmakla beraber küçüklüğü, ağırlık için, bu zerre üzerine iktisar etmedi. Çünkü biz biliriz ki, varlıkta zerreden daha küçük olarak, göz ile görülebilen bir şey yoktur. Gerek aletsiz ve gerek alet ile gözün göremediği atomlar ile, bu atomları terkip eden elektronlar ise, ancak akıl mertebesinde mevcuttur. Allah Teâlâ hissi göz ile görülebilecek, zerreden daha küçük bir şey olmadığını bildiği için, zerreyi küçüklükte mübalağa üzerine beyan buyurdu.

Keşfiyyât-ı fenniyyeden başkasına kulak asmayan ve ihbârât-ı enbiyâ ve evliyâyı istihfâf eden mahdûdu'l-akl dinsizlerde zerre kadar insâf varsa, merâtib-i asgariyyetin [23/29] keşfiyyât-ı fenniyyeden mukaddem, enbiyâ ve evliyâ hazarâtı tarafından ihbâr buyurulmuş olduğunu kabûl etmeleri lâzım gelir. Fakat bu insâf nerede! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fen bilimlerinin keşiflerinden başkasına kulak asmayan ve peygamberlerin ve evliyaların haberlerini küçümseyen, aklı sınırlı dinsizlerde zerre kadar insaf varsa, en alt mertebelerin fen bilimlerinin keşiflerinden önce, peygamberler ve evliyalar tarafından haber verilmiş olduğunu kabul etmeleri gerekir. Fakat bu insaf nerede!

وأَمَّا تَصْغِيرُه اسْمَ ابْنِهِ فَتَصْغِيرُ رحمة، ولهذا وَصَّاهُ بما فيه سَعَادَتُهُ إِذا عَمِلَ بذلك، وأما حكمةُ وَصِيَّتِهِ فِي نَهْيِهِ إِيَّاه أَن لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمُ والمَظْلُومُ المَقَامُ ، لأنَّه نَعَتَه بالانْقِسَامِ، وهـو عـيـن واحـدة، فإنَّه لا يُشْرِكُ مَعَهُ إلا عينه، وهذا غَايَةُ الجَهْلِ ، وسَبَبُ ذلك الإشراكِ أَنَّ الشَّخْصَ

الذي لا مَعْرِفَةَ له بالأمر على ما هو عليه، ولا بحقيقةِ الشَّيءِ إِذا اخْتَلَفَتْ

عليه الصور في العين الواحدة، وهو لا يَعْرِفُ أَنَّ ذلك الاخْتِلَاف في عين

واحدة جَعَلَ الصُّورةَ مُشَارِكَةً لِلْأُخْرَى في ذلك المقام، فَجَعَلَ لكل صورة

جُزْءًا من ذلك المقام.

Lokmân'ın oğlunun ismini tasgîr etmesine gelince: "Tasgîr" rahmet- tir; ve bunun için, onunla amel ettiği vakit, onda onun saâdeti bu- lunan şeyle vasiyet etti. Ve onun لَا تُشْرِكْ بِاللهِ )Lokman (31/13) ya'ni "Allâh'a şirk koşma!" kavliyle oğlunu şirkten nehyindeki vasiyetinin hükmüne gelince: "Muhakkak şirk, zulm-i azîmdir” (Lokmân, 31/13); ve mazlûm, makāmdır. [23/30] Zîrâ onu inkısâm ile vasfeyledi; ve hâlbuki o ayn-ı vâhidedir. Çünkü O'na ancak onun "ayn”ını işrâk eder; ve bu ise cehlin gāyesidir. Ve bu işrâkin sebebi: Muhakkak öyle bir şahıs ki, onun için emrin alâ-mâ-hüve-aleyh maʼrifeti hâsıl değildir; ve onun üzerine ayn-ı vâhidede suver muhtelif olduğu vakit, bir şeyin hakîkatine onun ma'rifeti yoktur; hâlbuki o, bu ihtilafın ayn-ı vâhide içinde olduğunu ârif değildir; bu makāmda olan bir sûreti, di- ğer sûrete müşâreke eder. Binâenaleyh her bir sûret için bu makām- dan bir cüz' ihdâs eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Lokman'ın oğlunun ismini küçültmesine gelince: "Küçültme" rahmettir; ve bu sebeple, onunla amel ettiği zaman, onda onun saadeti bulunan şeyle vasiyet etti. Ve onun "Allah'a şirk koşma!" (Lokman, 31/13) sözüyle oğlunu şirkten nehyindeki vasiyetinin hükmüne gelince: "Muhakkak şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13); ve mazlum, makamdır. Çünkü onu bölünme ile vasıflandırdı; hâlbuki o tek bir hakikattir. Çünkü O'na ancak onun "hakikat"ini ortak koşar; ve bu ise cehaletin son noktasıdır. Ve bu ortak koşmanın sebebi şudur: Muhakkak öyle bir kişi ki, onun için emrin olduğu gibi bilgisi hâsıl değildir; ve onun üzerine tek bir hakikatte suretler farklı olduğu zaman, bir şeyin hakikatine dair bilgisi yoktur; hâlbuki o, bu farklılığın tek bir hakikat içinde olduğunu bilen değildir; bu makamda olan bir sureti, diğer surete ortak eder. Bu sebeple her bir suret için bu makamdan bir cüz' ihdas eder.

Ya'ni Hz. Lokmân'ın, oğluna hitâb ederken sîga-yı tasgîr ile “Yâ bü- neyye” ya'ni “Ey oğulcuğum” demesine gelince: Onun bu tasgîri, tasgîr-i rahmettir; ve Hz. Lokmân oğluna olan merhametinden nâşî ona öyle bir şey tavsiye etti ki, oğlu, o vasiyetle amel ettiği vakit, nâil-i saâdet olur; ve onun saâdeti bu tavsiye olunan şeyle amelde mündericdir. Ve Cenâb-ı Lokmân'ın “Allâhʼa şirk koşma!” (Lokmân, 31/13) kavli ile oğlunu şirkten nehyetmesinin hikmetine gelince: Bu da, “Şirkin zulm-i azîm” (Lokmân, 31/13) olmasından nâşîdir. Ve zulüm olan şirkte, mazlûm olan makām-ı ahadiyyettir. Zîrâ müşrik, ayn-ı vâhideden ibaret olan o makāmı inkısâm ile vasfetmekle zulmetti. Çünkü müşrik vücûdda Allah Teâlâya bir şeyi ortak kılsa, ancak O'nun “ayn”ı olan şeyi ortak kılmış olur. Bu ise cehlin son derecesidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hz. Lokman'ın, oğluna hitap ederken küçültme sıfatıyla "Yâ bü-neyye" yani "Ey oğulcuğum" demesine gelince: Onun bu küçültmesi, rahmet küçültmesidir; ve Hz. Lokman oğluna olan merhametinden dolayı ona öyle bir şey tavsiye etti ki, oğlu, o vasiyetle amel ettiği zaman, saadete erişir; ve onun saadeti bu tavsiye olunan şeyle amelde gizlidir. Ve Cenab-ı Lokman'ın "Allah'a şirk koşma!" (Lokman, 31/13) sözü ile oğlunu şirkten nehyetmesinin hikmetine gelince: Bu da, "Şirkin büyük bir zulüm" (Lokman, 31/13) olmasından dolayıdır. Ve zulüm olan şirkte, mazlum olan ahadiyyet makamıdır (Allah'ın birliği makamı). Çünkü müşrik, tek bir hakikatten ibaret olan o makamı bölünme ile vasfetmekle zulmetti. Çünkü müşrik varlıkta Allah Teâlâ'ya bir şeyi ortak kılsa, ancak O'nun "ayn"ı (özü, hakikati) olan şeyi ortak kılmış olur. Bu ise cehaletin son derecesidir.

Meselâ bir kimse “Hakk'ın vücûdu başka ve âlemin vücûdu başkadır” demiş olsa, âlemin vücudunu Hakk'ın vücûduna ortak kılmış olur. Bu ise cemî-i vücûhu câmi' olup, ayn-ı vâhideden ibâret bulunan mertebe-i ulû- hiyyete karşı zulümdür. Zîrâ âlem hakkındaki hükmünü mahall-i lâyıkına vaz'etmedi; ve o ayn-ı vâhide inkısâm kabûl etmez iken, onu inkısâm ile vasfetti. Ve eltaf-ı latîf olan zât-ı Hak, kendi [23/31] vücudunu teksîf ede- rek esmâsına vücûdât-ı izâfiyye verdiği ve âlem dediğimiz suver-i muhteli- fenin hey'et-i mecmûası bundan ibâret olmakla Hakk'ın “ayn”ı bulunduğu cihetle vücûd-ı izâfî-i âlemi, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi muvâcehesinde isbât edip, O'na teşrîk eden kimse, ancak Hakk'ın “ayn”ını O’na müşârik kılmış olur. Bu ise son derece cehildir. Eğer o kimse, ayn-ı vâhide olan mertebe-i ulûhiyyet ile, O'nun merâtib-i tenezzülâtı beynlerindeki münasebeti bil- miş olsa idi, böyle yapmazdı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, bir kimse "Hakk'ın varlığı başka, âlemin varlığı başkadır" demiş olsa, âlemin varlığını Hakk'ın varlığına ortak kılmış olur. Bu ise, bütün yönleri kapsayan ve tek bir hakikatten ibaret olan ilâhlık mertebesine karşı bir zulümdür. Çünkü âlem hakkındaki hükmünü lâyık olduğu yere koymadı; ve o tek hakikat bölünmeyi kabul etmezken, onu bölünme ile vasfetti. Ve en lâtif olan Hak Zât, kendi varlığını yoğunlaştırarak isimlerine izafî varlıklar verdiği ve âlem dediğimiz çeşitli suretlerin toplamı bundan ibaret olmakla Hakk'ın "ayn"ı (özü) bulunduğu cihetle, âlemin izafî varlığını, Hakk'ın hakikî varlığı karşısında ispat edip, O'na ortak koşan kimse, ancak Hakk'ın "ayn"ını O'na ortak kılmış olur. Bu ise son derece cehalettir. Eğer o kimse, tek hakikat olan ilâhlık mertebesi ile, O'nun tenezzül mertebeleri arasındaki münasebeti bilmiş olsaydı, böyle yapmazdı.

Misâl: Buz hadd-i zâtında suyun incimâdından ibârettir. Suyun terkî- bine bir şey dâhil olmakla buz hâsıl olmadı. Belki incimâd suyun sıfat-ı ârızasıdır. İmdi bir kimse su ile buzun vücûdunu ayrı bilip, her birerlerinin istiklâliyle hükmetse, o kimse suyun vücûduna yine suyun vücudunu şerîk kılmış olur. Bu ise bittabi' bir hükm-i câhilânedir. Burada suyun zâtına hicâb olan şey, ancak suyun sıfatıdır. Ve Hakk'ın "ayn”ını, O'na teşrîk etmenin sebebi budur ki: Emrin ne hâl üzere olduğunu ve şeyin hakîkatini ârif olmayan şahıs, ayn-ı vâhidede zâhir olan suver-i muhtelifeyi gördüğü vakit, bu ihtilafın o ayn-ı vâhide içinde olduğunu ve ondan hâriç bir sûret mevcûd olmadığını bilmez; ve o ayn-ı vâhide makāmında bir sûreti, diğer sûrete müşârik kılar. Binâenaleyh her bir sûret için bu makāmdan bir cüz' ihdâs eder, ya'ni o ayn-ı vâhideyi suvere göre cüz'lere ve aksâma taksîm eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Buz, özünde suyun donmasından ibarettir. Suyun terkibine yeni bir şeyin dahil olmasıyla buz oluşmadı. Aksine, donma suyun arızî (sonradan kazanılmış) bir sıfatıdır. Şimdi, bir kimse su ile buzun varlığını ayrı ayrı bilip, her birinin bağımsızlığına hükmetse, o kimse suyun varlığına yine suyun varlığını ortak kılmış olur. Bu ise doğal olarak cahilce bir hükümdür. Burada suyun zâtına perde olan şey, ancak suyun sıfatıdır. Ve Hakk'ın "ayn"ını (tekil hakikatini), O'na ortak koşmanın sebebi şudur ki: İşin ne hâl üzere olduğunu ve şeyin hakikatini bilmeyen kişi, tek bir hakikatte (ayn-ı vâhide) görünen çeşitli suretleri (şekilleri) gördüğü zaman, bu farklılığın o tek hakikatin içinde olduğunu ve ondan dışarıda başka bir suretin mevcut olmadığını bilmez; ve o tek hakikat makamında bir sureti, diğer surete ortak kılar. Bu sebeple her bir suret için bu makamdan bir cüz (parça) ihdas eder, yani o tek hakikati suretlere göre cüzlere ve kısımlara ayırır.

ومَعْلُومٌ في الشَّرِيكِ أَنَّ الأَمْرَ الَّذي يَخُصُّهُ مِمَّا وَقَعَتْ فِيهِ المُشَارَكَةُ ليس عينَ

الآخَرِ الَّذِي شَارَكَهُ، إِذْ هو للآخرِ ، فَإِذَنْ ما ثَمَّ شَرِيكَ على الحقيقةِ، فَإِنَّ كلَّ

واحد على حظه ممَّا قِيلَ فِيه إِنَّ بَيْنَهُمَا مُشَارَكَةً فيه، وسَبَبُ ذلك الشَّرْكَةُ

المُشَاعَةُ، وإن كانتْ مُشَاعَةً فَإِنَّ التَّصْرِيفَ من أَحَدِهِمَا يُزِيلُ الإِشَاعَةَ، قُلِ

ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ، هذا رُوحُ المَسْأَلَةِ.

Ve şerîkte, ma'lûmdur ki, muhakkak kendisinde müşâreke vâki' olan şeyden ona mahsûs bulunan emir, [23/32] ona müşârik olan şerîk-i âhar emrinin “ayn”ı değildir. Zîrâ o âhar içindir. Böyle olunca vücûd-da hakîkat üzere şerîk yoktur. Zîrâ hakkında, muhakkak ikisinin bey-ninde onda müşâreke vardır, denilen makāmdan her bir ahad kendi hazzı üzeredir; ve bunun sebebi, şirket-i müşâadır. Ve her ne kadar müșâa ise de, muhakkak ikisinin birisinde tasrîf ișâayı izâle eder. قُل ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ )İsra, 17/110) [Ey Resûl'üm de ki: Rabb'inizi Allah, yâhud Rahmân ismi ile çağırın!] İşte bu, mes'elenin rûhudur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bilinir ki, bir ortaklıkta, muhakkak kendisinde ortaklık meydana gelen şeyden, o ortağa özgü bulunan husus, ona ortak olan diğer ortağın hususunun aynısı değildir. Çünkü o, diğer ortak içindir. Böyle olunca, varlık âleminde hakikat üzere ortak yoktur. Çünkü hakkında, muhakkak ikisinin arasında onda ortaklık vardır, denilen makamdan her bir fert kendi payı üzeredir; ve bunun sebebi, yaygın ortaklıktır (şirket-i müşâa: ortakların paylarının belirli olmadığı, her birinin her şeye ortak olduğu ortaklık). Ve her ne kadar yaygın ortaklık olsa da, muhakkak ikisinin birisinde tasarruf (bir ortağın ortak mal üzerinde tek başına tasarruf etmesi) yaygınlığı (işâa: ortaklığın yaygınlığı) ortadan kaldırır. "De ki: Allah diye çağırın, yahut Rahman diye çağırın." (İsra, 17/110) İşte bu, meselenin özüdür.

Ya'ni “Bir şeyde iki kimse şerîkdir” denildiği vakit, ma'lûmdur ki, o müşterek olan şeyde her bir şerîke mahsûs birer emir vardır ki, bu emir-ler yekdîğerinin “ayn”ı değildir. Ya'ni müşterek olan bir şey üzerinde iki şerîkten birine ait olan emir başka, diğerine ait olan emir yine başkadır; birbirinin “ayn”ı değildir. Binâenaleyh hakîkat-i hâle bakılırsa, vücûdda şerîk yoktur. Çünkü her mâlik, müşterek olan bir şeyde, kendisine ait olan emre müstakillen mâliktir. Ve bir şey hakkında “İki şerîk arasında müşâ-reket vardır" denilince, o müşterek olan şeyden her bir şerîk kendi hazzı üzeredir. Birinin hazzından, diğeri nasîbedâr değildir. Binâenaleyh âlemde zâhir olan sûretlere göre, hakîkatte şerîk yoktur. Ma'lûm olsun ki, mertebe-i ulûhiyyet cemî'-i esmâyı câmi' olan ayn-ı vâhidedir. Mahall-i adîdede îzâh olunduğu üzere, bu suver-i kesîre o ayn-ı vâhidenin suver-i esmâiyyesinden ibârettir. Her bir isim, o ayn-ı vâhideye delâlet etmesi i'tibâriyle müşterektir. Fakat her bir ismin o ayn-ı vâhideden bir hazzı vardır ki, diğer isimde o hazz yoktur. Meselâ Hâdî ismindeki hazz, Mudill isminde ve Nâfi' ismindeki hazz dahi Dârr isminde yoktur. Ve “Şerîkin vücûdu vardır” denilmesinin sebebi şirket-i müşâadır. Ya'ni kābil-i taksîm olmayan o ayn-ı vâhidede esmânın iştirâkidir. Çünkü herhangi bir isim alınsa, kābil-i taksîm olmayan o ayn-ı vâhideye delâlet eder. Maahâzâ ayn-ı vâhide beyne’l-esmâ müşâa olmakla beraber o ayn-ı vâhidenin, kendi esmâsından herhangi birisinde tasarrufu bu müşâiyeti kaldırır. [23/33] Ve Hak Teâlâ âlemde tasarruf-ı mutlak sahibidir. Binâenaleyh ayn-ı vâhide olan mertebe-i ulûhiyyette müşâiyet, ya'ni mezâhir-i esmâiyyeden ibaret bulunan suver-i âlemden her birinin hisse-i şâyiası yoktur; ve müşâiyet olmayınca, ne zâhirde ve ne de hâkîkatte o ayn-ı vâhidede şerîk yoktur. قُل &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Bir şeyde iki kimse ortaktır" denildiği zaman, bilinir ki, o ortak olan şeyde her bir ortağa özgü birer durum vardır ki, bu durumlar birbirinin "aynı" değildir. Yani ortak olan bir şey üzerinde iki ortaktan birine ait olan durum başka, diğerine ait olan durum yine başkadır; birbirinin "aynı" değildir. Buna göre hakikî duruma bakılırsa, varlıkta ortak yoktur. Çünkü her mâlik, ortak olan bir şeyde, kendisine ait olan duruma müstakil olarak mâliktir. Ve bir şey hakkında "İki ortak arasında ortaklık vardır" denilince, o ortak olan şeyden her bir ortak kendi payı üzeredir. Birinin payından, diğeri nasipdar değildir. Buna göre âlemde görünen şekillere göre, hakikatte ortak yoktur. Bilinmeli ki, ilâhlık mertebesi, bütün isimleri kapsayan tek bir hakikattir. Çeşitli yerlerde açıklandığı üzere, bu çok sayıdaki suretler o tek hakikatin isimsel suretlerinden ibarettir. Her bir isim, o tek hakikate delalet etmesi itibarıyla ortaktır. Fakat her bir ismin o tek hakikatten bir payı vardır ki, diğer isimde o pay yoktur. Örneğin Hâdî ismindeki pay, Mudill isminde ve Nâfi' ismindeki pay dahi Dârr isminde yoktur. Ve "Ortağın varlığı vardır" denilmesinin sebebi, yaygın ortaklıktır (müşâa şirketi: bir malın bölünmeden ortaklar arasında yaygın olarak bulunması). Yani taksimi mümkün olmayan o tek hakikatte isimlerin ortaklığıdır. Çünkü herhangi bir isim alınsa, taksimi mümkün olmayan o tek hakikate delalet eder. Bununla birlikte, tek hakikat isimler arasında yaygın olmakla beraber, o tek hakikatin, kendi isimlerinden herhangi birisinde tasarrufu bu yaygınlığı kaldırır. Ve Yüce Allah âlemde mutlak tasarruf sahibidir. Buna göre tek hakikat olan ilâhlık mertebesinde yaygınlık, yani isimsel tecellilerden ibaret bulunan âlem suretlerinden her birinin yaygın hissesi yoktur; ve yaygınlık olmayınca, ne görünürde ne de hakikatte o tek hakikatte ortak yoktur. قُل
