# Kelime-i Lûtiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-lutiyye
**Sayfa:** 34

---

[İntiha:] 4 Kânûn-i evvel 1332 ve Saferu'l-hayr 1334 [17 Aralık 1916], Pazar gecesi saat-i ezânî 5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Bitiş:] 4 Kânun-ı Evvel 1332 ve Saferü'l-Hayr 1334 [17 Aralık 1916], Pazar gecesi ezânî saat 5.

## [BU FASS KELİME-İ LÛTIYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ MELKİYYE BEYÂNINDADIR]

Bu fass-ı münîf Kelime-i Lûtıyye'de mündemic olan “hikmet-i melkiy- ye”den bâhisdir. Ve “melk” (مَلْك) mîmin fethi ve lâmın sükûnu ile “şiddet” maʼnâsınadır. Ve “hikmet-i melkiyye”nin Kelime-i Lûtıyye'de indimâcının sebebi budur ki: Kavm-i Lût, umûr-i tabîiyye ve şehevât-ı hayvâniyyeye iş- tigāl etmek sûretiyle yeryüzünde fesâd ettiler. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa da'vet etti. Vazîfe-i insâniyyelerini teblîğ eyledi. Onların nefisleri kavî ve hicâbları da o nisbette şedîd olduğundan, kabûl etmeyip, Lût (a.s.) a şiddetle mukābelede bulundular. Halbuki Cenâb-ı Lût onlara karşı zayıf idi. لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (Hûd, 11/80) ya'ni “Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı; yâhud rükn-i şedîde ilticâ edeydim!" buyurdu; ve “rükn-i şedîd” ile “kabîle”yi, ve “kuvvet” ile de “mukāvemet”i, ya'ni be- şerden sâdır olan “himmet”i kasdeyledi. Ve temennîden maksûd-ı âlîleri, kavminin şedîd olan hicâbât-ı nefsâniyyelerinin masdarı bulunan vücûd-ı müteayyinelerinin azâb-ı şedîd-i ilâhî ile helâk ve zevâli idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu yüce bölüm, Lût Kelimesi'nde (Lût'a ait ilahi kelime/hakikat) bulunan "melkî hikmet"ten bahsetmektedir. "Melk" (مَلْك) kelimesi, mim harfinin fethası (üstün okunması) ve lâm harfinin sükûnu (cezimli okunması) ile "şiddet" anlamına gelir. "Melkî hikmet"in Lût Kelimesi'nde bulunmasının sebebi şudur: Lût kavmi, doğal işlere ve hayvansal şehvetlere yönelmek suretiyle yeryüzünde fesat çıkardılar. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa davet etti. Onlara insani görevlerini bildirdi. Onların nefisleri güçlü ve perdeleri de o oranda şiddetli olduğundan, kabul etmeyip, Lût (a.s.)'a şiddetle karşılık verdiler. Halbuki Lût (a.s.) onlara karşı zayıftı. "لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ" (Hûd, 11/80) yani "Keşke size karşı bir gücüm olsaydı; yahut sağlam bir desteğe sığınsaydım!" buyurdu; ve "sağlam destek" ile "kabile"yi, "kuvvet" ile de "karşı koymayı", yani insanlardan kaynaklanan "himmet"i kastetti. Ve bu temenniden (dilekten) asıl maksadı, kavminin şiddetli nefsanî perdelerinin kaynağı olan belirli varlıklarının (vücûd-ı müteayyinelerinin) şiddetli ilahi azap ile helak olması ve yok olması idi.

İmdi "himmet” fütûhât-ı kalbiyyeden olduğundan, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu “hikmet-i melkiyye”yi, “hikmet-i kalbiyye”den sonra zikreyledi. Ve melk ve şiddetin mezâhirde zuhûru, esmâ-i ilâhiyye iktizâsından bulun- duğundan ve suver-i esmâiyye olan a'yân-ı sâbiteye ıttıla', “sırr-ı kader"e ıttılâdan ibaret olup, bu da Hakk'a mahsûs olduğundan ve “rükn-i şedîd” olan Hakk'a ilticâ eyleyen kimse vücûd-ı Hakta fânî, Hak’la bâkî olduktan sonra sırr-ı kadere muttali' olacağından, bu “hikmet-i melkiyye”den sonra da, “hikmet-i kaderiyye'yi beyân buyurdu. [13/3] semâ' ile onlar için imtisâl ve adem-i imtisâl vardır." [13/31] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "himmet" kalbe ait açılımlardan (fütûhât-ı kalbiyye) olduğundan, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu "melkî hikmeti" (hikmet-i melkiyye) "kalbî hikmetten" (hikmet-i kalbiyye) sonra zikretti. Ve melk (mülk, egemenlik) ve şiddetin mazharlarda (zuhûr yerlerinde) ortaya çıkışı, ilâhî isimlerin gerekliliğinden (esmâ-i ilâhiyye iktizâsından) bulunduğundan ve ilâhî isimlerin suretleri olan sabit hakikatlere (a'yân-ı sâbite) vâkıf olmak, "kader sırrına" vâkıf olmaktan ibaret olup, bu da Hakk'a özgü olduğundan ve "sağlam rükün" (rükn-i şedîd) olan Hakk'a sığınan kimse, Hakk'ın varlığında fânî, Hak ile bâkî olduktan sonra kader sırrına vâkıf olacağından, bu "melkî hikmetten" sonra da "kaderî hikmeti" (hikmet-i kaderiyye) beyân buyurdu. [13/3] semâ' ile onlar için uyma ve uymama vardır." [13/31]

Ya'ni Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretleri âyet-i kerîmenin lisân-ı Hak'la tefsîrine devam ederek buyururlar ki: Bizim zâtımız, onlara ne de- mekliğimizi itâ etti ise, biz onlara o şeyi dedik. Zîrâ ayân-ı sâbite esmâ-i ilâhiyyenin sûretleridir; ve esmâ, müsemmâ olan zâtın “ayn”ıdır. Binâena- leyh a'yân-ı sâbite zât-ı ahadiyyenin “ayn”ı olur. Ve zât-ı ahadiyye, hadd-i zâtında bî-taayyün ve bî-renk olduğu hâlde, tenezzülen kendi esmâsının sûretlerinde müteayyin ve mütecellî olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretleri, ayet-i kerimenin Hak'ın diliyle tefsirine devam ederek buyururlar ki: Bizim zâtımız, onlara ne dememizi gerektirdiyse, biz onlara o şeyi dedik. Çünkü sabit hakikatler, ilahi isimlerin suretleridir; ve isimler, müsemmâ (isimlendirilen) olan zâtın "ayn"ıdır (özüdür). Buna göre sabit hakikatler, ahadiyyet zâtının "ayn"ı (özü) olur. Ve ahadiyyet zâtı, kendi özünde taayyünsüz (belirginleşmemiş) ve renksiz olduğu hâlde, tenezzül (aşağı inme, tecelli etme) yoluyla kendi isimlerinin suretlerinde müteayyin (belirginleşmiş) ve mütecellî (tecelli etmiş) olur.

Ve bizim zâtımız, şöyle demekten ve şöyle dememekten ne şey üzerine ise, o şeyle bizim maʼlûmumuzdur. Binâenaleyh bizim zâtımız ne şeyle em- retmeyi veyâ emretmemeyi iktizâ [etmiş] idiyse, biz onunla emrettik. Biz ancak demek iktizâ ettiğini bildiğimiz şeyi dedik. Ya'ni ne vech ile emret- mek lâzım idiyse, o vech bizim ilmimizde sâbit idi. İşte biz ancak o emri et- tik ve lâyık olan şey ne ise onu dedik. Biz dedik: “Kavl” bizimdir; ve onlar tarafından vâki' olan "istima" ile "imtisâl" ve "adem-i imtisal" onlarındır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bizim zâtımız, şöyle demekten ve şöyle dememekten neyin üzerine ise, o şeyle bizim bilgimizdedir. Bu sebeple bizim zâtımız ne şeyle emretmeyi veya emretmemeyi gerektirdiyse, biz onunla emrettik. Biz ancak demek gerektirdiğini bildiğimiz şeyi dedik. Yani ne şekilde emretmek lazımsa, o şekil bizim ilmimizde sabitti. İşte biz ancak o emri ettik ve layık olan şey ne ise onu dedik. Biz dedik: "Söz" bizimdir; ve onlar tarafından meydana gelen "dinleme" ile "uyma" ve "uymama" onlarındır.

Ma'lûm olsun ki, vücûd birdir. O vücûd, öyle bir mutlaktır ki, hiç- bir hudûd ile mahdûd ve hiçbir kayd ile mukayyed değildir. Fakat niseb-i zâtiyyesi mevcûd olduğundan, Zâtında mündemic ve esmâsından ibaret bulunan bu nisebin zuhûr-ı kemâlâtı için, kesret-i nisebiyyeden müberrâ bulunan mertebe-i ahadiyyetinden, mertebe-i vâhidiyyete ve esmâiyye- ye tenezzül buyurmuştur. Ve bu mertebe-i esmâiyyede vücûd-ı Hakk'ın iki “yed”i vardır ki, biriyle verir, diğeriyle alır. Binâenaleyh bu mertebe- de Hak, Mütekellim ismiyle söyler ve Mürîd ismiyle irâde eyler. Bunlar yed-i fâiledir; ve yed-i kābilesi hasebiyle de söylediğini işitir ve irâde ettiği şeye imtisâl eder. Ve “şey”in ilm-i ilâhî mertebesinde ademi hâlinde sâbit olan zâtı, mûcidinin zâtına mukābildir. Ve mûcidi o şeyin kendi vücû- dunu îcâdda ne gibi bir şeyle emretmiş ise, o emre “imtisâl” ile o şeyin kabûlü, mûcidinin "Kün!" "kavl”ine tekabül eder. Ve ilm-i ilâhîde ve ism-i Bâtın'da sabit olan şeyin kuvvetinde [13/32] zuhûr vardır. Onun tekevvü- nü için emir sudûr ettiği vakit o şey, ancak kendi nefsini kendi îcâd eder. Velâkin Hak ile ve Hak'ta îcâd eder. Ve Hak cânibinden o şeyin tekvîni için sâdır olan emir, onun ind-i Hak'ta maʼlûm olan isti'dâdına göre vâki' &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, varlık birdir. O varlık, öyle mutlak bir varlıktır ki, hiçbir sınırla sınırlı ve hiçbir kayıtla kayıtlı değildir. Fakat zâtına ait bağıntılar mevcut olduğundan, Zâtında içkin olan ve isimlerinden ibaret bulunan bu bağıntıların kemallerinin ortaya çıkması için, bağıntıların çokluğundan arınmış olan ahadiyet mertebesinden, vahidiyet ve esmâ mertebesine inmiştir. Ve bu esmâ mertebesinde Hakk'ın varlığının iki "eli" vardır ki, biriyle verir, diğeriyle alır. Bu sebeple bu mertebede Hak, Mütekellim ismiyle söyler ve Mürîd ismiyle irâde eder. Bunlar fâil elidir; ve kâbil eli itibarıyla da söylediğini işitir ve irâde ettiği şeye uyar. Ve "şey"in ilâhî ilim mertebesinde yokluk hâlinde sabit olan zâtı, onu var edenin zâtına karşılıktır. Ve onu var eden, o şeyin kendi varlığını var etmede ne gibi bir şeyle emretmiş ise, o emre "uyma" ile o şeyin kabulü, onu var edenin "Ol!" "sözüne" karşılık gelir. Ve ilâhî ilimde ve Bâtın isminde sabit olan şeyin kuvvetinde zuhûr vardır. Onun oluşması için emir çıktığı vakit o şey, ancak kendi nefsini kendi var eder. Velâkin Hak ile ve Hak'ta var eder. Ve Hak tarafından o şeyin var olması için çıkan emir, onun Hak katında bilinen yatkınlığına göre meydana gelir.

***

المَلْكُ الشَّدَّةُ والمَلِيكُ الشَّدِيدُ، يُقَالُ مَلَكْتَ العَجِينَ إِذا شَدَدْتَ عَجْنَهُ، قال

قَيْسُ بْنُ الْخَطِيمِ يَصِفُ طَعْنَتَه :

مَلَكْتُ بِهَا كَفِّي فَأَنْهَرْتُ فَتْقَهَا يَرَى قَائِمٌ مِنْ دُونِهَا مَا وَرَاءَهَا

[أي: شَدَدْتُ بها كَفّي يعني الطَّعْنَةَ ، فهو قول الله تعالى عن لُوطٍ : لَوْ

أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ»، فقال رسولُ الله ﷺ : «يَرْحَمُ اللَّهُ

أَخِي لُوطًا، لَقَدْ كَانَ يَأْوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ»، فَنَبَّهَ ﷺ أَنَّه كان مع الله مـن

كَوْنِهِ شَدِيدًا.

"Melk” şiddet ve “melîk” şedîddir. Hamur sıkı yoğrulunca مَلَكْتَ العجين Hamurun eczâsını kuvvet ve şiddetle birbirine yapıştırdın] denir. Kays b. el-Hatîm mızrağının vuruşunu vasfederken dedi: "Ben mızrak ile avucumu kavî ve şedîd ettim, düşmana sapladım. Mızrağın yarığını genişlettim. Diğer tarafta ayakta duran kimse, mızrağın verâsını görür.” O da Lût (a.s.)dan naklen Allah Teâlâ'nın لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (Hûd, 11/80) ya'ni “Eğer benim size kuvvetim olaydı, veyâhud rükn-i şedîde ilticâ edeydim!" kavlidir. İmdi Resûlullah (a.s.) buyurdu ki: "Allah Teâlâ karındaşım Lût'a rahmet etsin ki, muhakkak rükn-i şedîde ilticâ eyledi." Binâenaleyh Allah, şedîd olduğundan, muhakkak onun Allah ile olduğuna tenbîh etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Melk" şiddet, "melîk" ise şiddetli demektir. Hamur sıkı yoğrulunca "مَلَكْتَ العجين" [Hamurun parçalarını kuvvet ve şiddetle birbirine yapıştırdın] denir. Kays b. el-Hatîm, mızrağının vuruşunu anlatırken şöyle dedi: "Ben mızrak ile avucumu güçlü ve şiddetli kıldım, düşmana sapladım. Mızrağın açtığı yarığı genişlettim. Diğer tarafta ayakta duran kimse, mızrağın ötesini görür." Bu, aynı zamanda Lût (a.s.)'dan naklen Yüce Allah'ın "لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ" (Hûd, 11/80) yani "Keşke size karşı bir gücüm olsaydı veya sağlam bir desteğe sığınabilseydim!" sözüdür. Şimdi, Resûlullah (a.s.) buyurdu ki: "Yüce Allah, kardeşim Lût'a rahmet etsin ki, muhakkak sağlam bir desteğe sığındı." Bu sebeple Allah, şiddetli olduğundan, muhakkak onun Allah ile olduğuna dikkat çekti.

Ya'ni Kelime-i Lûtıyye, “hikmet-i melkiyye”ye mukārin olduğu için Cenâb-ı Şeyh (r.a.) “melk”in ne demek olduğunu ve Lût (a.s.) ile münâsebetini îzâhen buyururlar ki: Mîmin fethi ve lâmın sükûnu ile “melk”, şiddet ve “melîk”, şedîd maʼnâlarına gelir. Nitekim hamur katı olunca ملکت العجين derler ki, “Hamurun eczâsı kuvvet ve şiddetle birbirine yapıştı” demek olur. Ve kezâ şuarâ-yı Arab'dan Kays b. el-Hatîm nâmındaki zât³⁹⁴ mızrağının darbesini tavsîf kasdıyla îrâd eylediği مَلَكْتُ بِهَا كَفِّي فَأَنْهَرْتُ فَتْقَهَا يَرَى قَائِمٌ مِنْ دُونِهَا مَا وَرَاءَهَا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Lût Kelimesi, "hikmet-i melkiyye"ye yakın olduğu için Şeyh (r.a.) "melk"in ne demek olduğunu ve Lût (a.s.) ile ilişkisini açıklayarak buyururlar ki: Mim harfinin fethası (üstün okunması) ve lam harfinin sükûnu (cezimli okunması) ile "melk", şiddet anlamına ve "melîk" de şiddetli anlamına gelir. Nitekim hamur katı olunca "ملكت العجين" (melektü'l-acîn) derler ki, "Hamurun parçaları kuvvet ve şiddetle birbirine yapıştı" demek olur. Aynı şekilde Arap şairlerinden Kays b. el-Hatîm adındaki zat, mızrağının darbesini anlatmak amacıyla söylediği "مَلَكْتُ بِهَا كَفِّي فَأَنْهَرْتُ فَتْقَهَا يَرَى قَائِمٌ مِنْ دُونِهَا مَا وَرَاءَهَا" (mellektü bihâ keffî fe enhertü fetkahâ yerâ kâimün min dûnihâ mâ verâehâ) beytinde...

Lût'un kelâmında “himmet-i beşer” maʼnâsına gelir. Lût (a.s.)ın kelâmının [13/5] lisân-ı hakîkatle olan îzâhı budur ki: Ben henüz fenâ-fillâh makāmındayım; ve bu makāmda kendi nefsim ile vücûd-ı Hak'ta müstehlek bulunduğum için, ubûdiyyet-i mahza ile muttasıfım. Binâenaleyh bende “himmet” ile tasarruf yoktur; ve eğer bu makāmdan bekā-billâh makāmına intikāl edip, bende kâffe-i esmâ-i ilâhiyyenin âsârı fiilen zâhir olsa idi, o esmâ-i ilâhiyye mecmûunun kuvvetiyle tasarruf ederek îcâd ve i'dâma himmet ederdim; ve “rükn-i şedîd” olan kabîleye ilticâ etmekle, o mezâhirin kuvvet ve şiddeti derecesinde, Hakk'ın fiili dahi, kavî ve şedîd olarak zâhir olurdu. Ma'lûm olsun ki, fenâ-fillâh makāmı, vücûd-ı mutlakın vechinden taayyünâtın kalkmasından ibârettir. Zîrâ îcâbât-ı taayyünât olan bu benlik ve bizlik perdeleri, o hakîkat-i mutlakanın hicâb-ı cemâlidir. Bu taayyün, vahdet-i ıtlâkının tecellîsiyle ortadan kalkınca, gayriyet perdeleri de aradan mürtefi' olur; ve bu mertebede olan kimsenin nazarında taayyünâtın, vehimden ibaret olan gayriyyet-i ârızıyyesi zâil olur. Ve böyle bir kimse ortada, Hakk'ın vücudundan gayrı tasarruf isnâd edebilecek bir vücûd göremez; binâenaleyh kendisi himmet ve tasarruf sâhibi değildir. Bu mertebede istersen “Bu vücûd Haktır” de, istersen “Ben Hakk'ım” de! İkisi de birdir. Nitekim Gülşen-i Râz'da buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Lût'un sözünde "himmet-i beşer" (insan gayreti) anlamına gelir. Lût (a.s.)'ın sözünün [13/5] hakikat diliyle açıklaması şudur: Ben henüz fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makamındayım; ve bu makamda kendi nefsimle Hak'ın varlığında yok olduğum için, tam bir kullukla nitelenmişimdir. Bu sebeple bende "himmet" (manevî güç) ile tasarruf (etki etme) yoktur; ve eğer bu makamdan bekā-billâh (Allah ile var olma) makamına geçiş yapsaydım ve bende bütün ilâhî isimlerin tesirleri fiilen ortaya çıksaydı, o ilâhî isimlerin bütününün kuvvetiyle tasarruf ederek yaratmaya ve yok etmeye himmet ederdim; ve "rükn-i şedîd" (sağlam dayanak) olan kabileye sığınmakla, o tezahürlerin kuvvet ve şiddeti derecesinde, Hakk'ın fiili de, kuvvetli ve şiddetli olarak ortaya çıkardı. Bilinmeli ki, fenâ-fillâh makamı, mutlak varlığın yüzünden taayyünlerin (belirginleşmelerin) kalkmasından ibarettir. Çünkü taayyünlerin gereklilikleri olan bu benlik ve bizlik perdeleri, o mutlak hakikatin cemâl perdesidir. Bu taayyün, mutlak vahdetin tecellîsiyle ortadan kalkınca, başkalık perdeleri de aradan kalkar; ve bu mertebede olan kimsenin nazarında taayyünlerin, vehimden ibaret olan ârızî (geçici) başkalığı yok olur. Ve böyle bir kimse ortada, Hakk'ın varlığından başka tasarruf isnat edebilecek bir varlık göremez; bu sebeple kendisi himmet ve tasarruf sahibi değildir. Bu mertebede istersen "Bu varlık Hak'tır" de, istersen "Ben Hak'ım" de! İkisi de birdir. Nasıl ki Gülşen-i Râz'da buyurulur:

هو الحق گو اگر خواهی أنا الحق

جز از حق نیست دیگر هستی الحق

“Hudâ'dan gayrı mevcûd yoktur elhak. Dilersen Hak de, istersen Ene'l-Hak397 Fakat bu makāmdan sonra gelen bekā-billâh makāmının hükmü başkadır. Zîrâ bu makām, insân-ı kâmilin makāmıdır. Bu mertebe, zât-ı mutlakın kendisini bir mazhar-ı etemmde izhâr etmesidir. Zîrâ insân-ı kâmil, vücûd-ı mutlakın cismânî ve nûrânî ve vahdet ve vâhidiyet mertebelerinin hepsini câmi'dir. Ve bu mertebe zât-ı mutlakın en son tecellîsi ve en sonuncu libâs-ı taayyünüdür. Ve insan hîn-i urûcunda inbisât-ı zâtîsiyle kâffe-i merâtibde zâhir olduğu vakit, ona “insân-ı kâmil” derler. Ve bu urûc ve inbisât Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'de vech-i etemm ile vâki’dir. Onun için “hâtemü'n-nebiyyîn” ve “imâmü'l-mürselîn” derler. Çünkü bu tecellî-i ahîrdir. Ve onlarda Hakk'ın zuhûr ve tecellîsi, vücûb-i zâtîden gayrı, cemî'-i esmâ ile vâkidir; ve zâhir olan esmânın hükmü [13/6] biri diğerine gālib olmaksızın tesâvî ve i'tidâl dâiresinde vech-i kemâl üzeredir. Vâkıâ Hak, diğer enbiyâ ve evliyâsında dahi kâffe-i esmâsıyla zâhir olmuştur. Fakat onlarda zâhir olan esmâ, i'tidâl üzere değildir. Ba'zısının hükmü, ba'zısı- na gālibdir. Binâenaleyh “mazhar-ı etemm” ta'bîri ancak Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz'e münhasırdır. Nazım (Li-muharririhi'l-hakîr): Ey sûret-i Hak, kemâl-i mutlak Sen nûr-i vücûdsun muhakkak Olsaydın eğer ademde pinhân Zulmette kalırdı hayyiz-i imkân Zâhirde eğerçi sen beşersin Bâtında fakat neler, nelersin Cisminde okundu sırr-ı Furkān Rûhunda sezildi remz-i Kur'ân Cisminle Kureyşî vü Arab'sın Rûhunla cihaniyâna Rab'sın Efkâr seni anlamakta acez Ezvâk-ı şehi dilenci bilmez Ancak seni, sen bilirsin ey şâh Mümkin mi o câha olmak âgâh Menşûr-ı kemâlidir müebbed Sallû sallû alâ Muhammed &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gerçekten de Allah'tan başka varlık yoktur. Dilersen Hak de, istersen Ene'l-Hak de. Fakat bu makamdan sonra gelen bekā-billâh (Allah ile beka bulma) makamının hükmü başkadır. Çünkü bu makam, insân-ı kâmilin makamıdır. Bu mertebe, mutlak zâtın kendisini en mükemmel bir mazharda (tecelli yerinde) ortaya koymasıdır. Çünkü insân-ı kâmil, mutlak varlığın cismanî ve nuranî ve vahdet (birlik) ve vâhidiyet (biriciklik) mertebelerinin hepsini kendinde toplayandır. Ve bu mertebe, mutlak zâtın en son tecellîsi ve en sonuncu taayyün (belirginleşme) elbisesidir. Ve insan, yükselişi sırasında zâtî genişlemesiyle bütün mertebelerde ortaya çıktığı zaman, ona "insân-ı kâmil" derler. Ve bu yükseliş ve genişleme, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'de en mükemmel şekilde gerçekleşmiştir. Onun için "hâtemü'n-nebiyyîn" (peygamberlerin sonuncusu) ve "imâmü'l-mürselîn" (resullerin imamı) derler. Çünkü bu, son tecellîdir. Ve onlarda Hakk'ın zuhûr ve tecellîsi, zâtî zorunluluktan başka, bütün isimlerle gerçekleşmiştir; ve ortaya çıkan isimlerin hükmü, biri diğerine üstün gelmeksizin eşitlik ve denge dairesinde kemâl (mükemmellik) üzere olmuştur. Gerçekte Hak, diğer peygamberlerinde ve evliyasında da bütün isimleriyle ortaya çıkmıştır. Fakat onlarda ortaya çıkan isimler, denge üzere değildir. Bazısının hükmü, bazısına üstündür. Bu sebeple "mazhar-ı etemm" (en mükemmel tecelli yeri) tabiri ancak Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz'e sınırlıdır. Nazım (Fakir yazarın): Ey Hakk'ın sûreti, mutlak kemâl, Sen nur-i vücûdsun muhakkak. Eğer yoklukta gizli olsaydın, İmkan âlemi zulmette kalırdı. Zahirde her ne kadar sen beşersen, Batında fakat neler, nelersin. Cisminde okundu Furkan'ın sırrı, Ruhunda sezildi Kur'an'ın remzi. Cisminle Kureyşî ve Arab'sın, Ruhunla cihana Rab'sın. Fikirler seni anlamakta aciz, Şehvet düşkünleri zevkleri bilmez. Ancak seni, sen bilirsin ey şah, Mümkün mü o makama agâh olmak? Kemâlinin fermanıdır ebedî, Sallû sallû alâ Muhammed.

Velhâsıl fenâ-fillah makāmında olan kimsenin, bir şeyin îcâd ve i'dâ- mında himmetle tasarrufu yoktur. Fakat bekā-billâh mertebesinde olan insân-ı kâmilin, mazhar olduğu esmâ-i ilâhiyye mecmûunun kuvvetiyle tasarrufu ve îcâd ve i'dâma himmeti vardır. Ve insân-ı kâmilin âlemde ta- sarrufu, mezâhir vâsıtasıyla zâhir olur. Ya'ni insân-ı kâmil, bir şeyin îcâdına veyâ ihlâkine himmet ettikde, kuvâ-yı zâhire ve bâtınenin hey'et-i mec- mûasını, o şeye huzûr-ı tâm ile tevcîh eder; ve o şey mezâhir vâsıtasıyla mevcûd veyâ madûm olur; zîrâ Hakk'ın ef'âli mezâhir hasebiyle zâhir olur; ve mezâhirin kuvvet ve şiddeti hasebiyle Hakk'ın fiili dahi kavî ve şedîd olur; ve Hak o mezâhirden batş-ı şedîd ile batş eder. Nitekim Benî İsrâîl'in arz-ı Şam'da iki def'a fesâdları üzerine Hak Teâlâ buyurur: فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ أُولاهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَادًا لَنَا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِ وَكَانَ وَعْدًا مَفْعُولًا (İsrâ, 17/5) ya'ni “O iki fesâdınızın birinin vakt-i ikābı geldikde, kuvvet ve şiddet sahibi [13/7] olan kullarımızı sizin üzerinize göndeririz ki, onlar adâvetle diyârınızın ortasına girerler. Ve bu va'dolunmuştur, elbette olacak- tır." Binâenaleyh Hak, Benî İsrâîl üzerine Buhtunnasr ve onun asâkiri gibi kuvvet ve şiddet sahibi olan mezâhiri taslît edip ikāb eyledi. İşte Lût (a.s.) لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً (Hûd, 11/80) [Eğer benim size karşı kuv- vetim olaydı!] kavliyle “mukavemet”i, ya'ni “himmet”le tasarrufu ve أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (Hûd, 11/80) [yâhud rükn-i şedîde ilticâ edeydim!] kavliyle de "kabîle"yi, ya'ni kavmine karşı ikāb etmek için mezâhir-i kaviyye ve şedîdeyi kasdetti; ve bununla Hak Teâlâdan, bekā-billâh makāmına intikā- lini recâ etti. Ve Resûllah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: "Lût (a.s.)'ın أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (Hûd, 11/80) [yâhud rükn-i şedîde ilticâ edeydim!] dediği vakitten beri bir nebî ba'solunmadı, illâ ki kendi kavminden bir cemâat içinde ve a'dâsının şerrini def'eder ve onu himâye eyler bir kabîle içinde ba'solundu."398 Ya'ni Cenâb-ı Hak Lût'un temennîsini kabûl edip, kendi zamânında, rükn-i şedîd olan kabîle makāmına kāim olmak üzere melek irsâl eylediği gibi, ondan sonra ba's buyurduğu nebîleri dahi kabîle içinde ba'seyledi. Nitekim Ebû Tâlib, (S.a.v.) Efendimiz'i himâye ederdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) makamında olan kimsenin, bir şeyin var edilmesinde ve yok edilmesinde himmetle (manevî güçle) tasarrufu yoktur. Fakat bekā-billâh (Allah ile var olma) mertebesinde olan insân-ı kâmilin, mazhar olduğu (tecelli ettiği) ilâhî isimler topluluğunun kuvvetiyle tasarrufu ve var etme ve yok etme konusunda himmeti vardır. Ve insân-ı kâmilin âlemde tasarrufu, mezâhir (tecelli yerleri) vasıtasıyla ortaya çıkar. Yani insân-ı kâmil, bir şeyin var edilmesine veya yok edilmesine himmet ettiğinde, görünen ve görünmeyen kuvvetlerin bütününü, o şeye tam bir huzur (içsel yoğunlaşma) ile yöneltir; ve o şey mezâhir vasıtasıyla var olur veya yok olur; çünkü Hakk'ın fiilleri mezâhirin (tecelli yerlerinin) durumuna göre ortaya çıkar; ve mezâhirin kuvvet ve şiddetine göre Hakk'ın fiili de kuvvetli ve şiddetli olur; ve Hak o mezâhir aracılığıyla şiddetli bir şekilde yakalar. Nasıl ki Benî İsrâîl'in Şam diyarında iki defa fesat çıkarmaları üzerine Yüce Allah buyurur: فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ أُولاهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَادًا لَنَا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِ وَكَانَ وَعْدًا مَفْعُولًا (İsrâ, 17/5) yani “O iki fesadınızdan birincisinin ceza vakti geldiğinde, kuvvet ve şiddet sahibi kullarımızı sizin üzerinize göndeririz ki, onlar düşmanlıkla diyarlarınızın ortasına girerler. Ve bu vaat edilmiştir, elbette gerçekleşecektir.” Buna göre Hak, Benî İsrâîl üzerine Buhtunnasr ve onun askerleri gibi kuvvet ve şiddet sahibi olan mezâhiri (tecelli yerlerini) musallat edip ceza verdi. İşte Lût (a.s.) لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً (Hûd, 11/80) [Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı!] sözüyle “mukavemet”i, yani “himmet”le tasarrufu ve أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (Hûd, 11/80) [yahut sağlam bir desteğe sığınsaydım!] sözüyle de "kabile"yi, yani kavmine karşı ceza vermek için kuvvetli ve şiddetli mezâhiri (tecelli yerlerini) kastetti; ve bununla Yüce Allah'tan, bekā-billâh makamına geçişini diledi. Ve Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: "Lût (a.s.)'ın أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ (Hûd, 11/80) [yahut sağlam bir desteğe sığınsaydım!] dediği zamandan beri hiçbir peygamber gönderilmedi, ancak kendi kavminden bir topluluk içinde ve düşmanlarının şerrini def eden ve onu himaye eden bir kabile içinde gönderildi." Yani Cenâb-ı Hak Lût'un dileğini kabul edip, kendi zamanında, sağlam bir destek olan kabile makamına kaim olmak üzere melek gönderdiği gibi, ondan sonra gönderdiği peygamberleri de kabile içinde gönderdi. Nasıl ki Ebû Tâlib, (S.a.v.) Efendimiz'i himaye ederdi.

فقولُه لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً لِكَوْنِهِ لا سَمِعَ اللهُ تعالى يقول: «اللَّهُ الَّذِي

خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ بالأصَالَةِ، ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً، فَعَرَضَتِ

القوةُ بالجَعْلِ، فهي قوةٌ عَرَضِيَّةٌ ، ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً ،

فالجَعْلُ تَعَلَّقَ بالشَّيْبَةِ، وأمَّا الضَّعْفُ فهو رجوع إلى أصل خلقه، وهو قوله :

خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ، فَرَدَّه لِما خَلَقَه منه، كما قال تعالى : مَنْ يُرَدُّ إِلَى

أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا، فَذَكَرَ أَنَّهُ رُدَّ إِلَى الضَّعْفِ الأَوَّلِ،

فحكم الشيخ حكمُ الطَّفْلِ في الضَّعْفِ .

İmdi Lût (a.s.)in لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً (Hûd, 11/80) [Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı!] demesi Allah'ın اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً (Rûm, 30/54) [Allah Teâlâ sizi bi'l-asâle za'fdan halketti ve o za'fdan sonra kuvvet ihdâs eyledi.] buyurduğunu işitir olmasından nâşîdir. Şu hâlde kuvvet ca'l ile ârız oldu. O da kuvvet-i arazıyyedir. "Kuvvetten sonra za'fı ve ihtiyarlığı ihdâs etti"; binâena-leyh ca'l, ihtiyarlığa taalluk etti. Ve za'fa gelince, o halkının aslına rücûudur. O dahi Hakk'ın خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ [Sizi za'ftan halketti.] kav-lidir. İmdi onu kendisinden halkettiği şeye reddetti. [13/8] Nitekim Hak Teâlâ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا (Hac, 22/5) ya'ni "İnsan, ilimden sonra bir şeyi bilmemesi için erzel-i ömre red-dolunur" buyurdu. Böyle olunca Hak, onun za'f-ı evvele reddolundu-ğunu zikretti. Şu hâlde za'fda ihtiyarın hükmü, çocuğun hükmüdür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Lût (a.s.)'ın "لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً" (Hûd, 11/80) [Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı!] demesi, Allah'ın "اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً" (Rûm, 30/54) [Yüce Allah sizi esasen zayıflıktan yarattı ve o zayıflıktan sonra kuvvet meydana getirdi.] buyurduğunu işitmesinden kaynaklanmaktadır. Bu durumda kuvvet, sonradan kılınma (ca'l) ile ortaya çıktı. O da arızî (sonradan kazanılmış) bir kuvvettir. "Kuvvetten sonra zayıflığı ve ihtiyarlığı meydana getirdi"; bu sebeple kılınma (ca'l), ihtiyarlığa ilişkindir. Zayıflığa gelince, o, yaratılışının aslına dönüştür. O da Hakk'ın "خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ" [Sizi zayıflıktan yarattı.] sözüdür. Şimdi, onu kendisinden yarattığı şeye geri çevirdi. [13/8] Nasıl ki Yüce Allah "مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا" (Hac, 22/5) yani "İnsan, ilimden sonra bir şeyi bilmemesi için ömrün en düşkün çağına geri çevrilir" buyurdu. Böyle olunca Hak, onun ilk zayıflığa geri çevrildiğini zikretti. Bu durumda zayıflıkta yaşlının hükmü, çocuğun hükmüdür.

Ya'ni Lût (a.s.)ın “Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı!” (Hûd, 11/80) demesinin sebebi, Hakk'ın: “Allah Teâlâ sizi bi'l-asâle za'fdan halketti ve o za'fdan sonra kuvvet ihdâs eyledi” (Rûm, 30/54) kavlinin maʼnâsını nûr-i ilâhî ile idrâk etmesinden nâşî idi. Zîrâ kendi fenâ-fillâh makāmında idi. Ve onun bu ma'nâyı idrâki, işitmekle hâsıl olan ilim kabîlinden değil, belki hakka'l-yakîn mertebesinden vâki' olan bir idrâk idi. Binâenaleyh bildi ki, kendisi adem-i izâfîden mahlûk ve vücûd-1 Hak ile mevcuddur. Ve aslı adem-i izâfîden ibaret olan kimsenin kuvveti yoktur. Bunun için kuvveti sâhibine reddedip, kendisi asl ile zâhir oldu. Şu hâlde insandaki kuvvet ihdâs sûretiyle ârız oldu ki, bu kuvvet de kuvvet-i arazıyyedir; ve “araz”, zâhir olmak için bir vücûda muhtâc olan ve iki zamanda bâkî olamayan şeye derler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Lût (a.s.)ın “Keşke size karşı bir gücüm olsaydı!” (Hûd, 11/80) demesinin sebebi, Yüce Allah'ın: “Allah Teâlâ sizi aslen zayıflıktan yarattı ve o zayıflıktan sonra kuvvet verdi” (Rûm, 30/54) sözünün anlamını ilâhî nur ile idrak etmesinden kaynaklanıyordu. Çünkü kendisi fenâ-fillâh makamında (Allah'ta yok olma mertebesinde) idi. Ve onun bu anlamı idrak etmesi, işitmekle elde edilen ilim türünden değil, aksine hakka'l-yakîn (gerçeğin kesin bilgisi) mertebesinden gerçekleşen bir idrak idi. Bu sebeple bildi ki, kendisi izafî yokluktan (göreceli hiçlikten) yaratılmış ve Hakk'ın varlığı ile var olmuştur. Ve aslı izafî yokluktan ibaret olan kimsenin kuvveti yoktur. Bunun için kuvveti sahibine reddedip, kendisi asıl ile ortaya çıktı. Şu halde insandaki kuvvet, sonradan oluşma şeklinde ortaya çıktı ki, bu kuvvet de arazî (sonradan kazanılmış) bir kuvvettir; ve “araz”, ortaya çıkmak için bir varlığa muhtaç olan ve iki zamanda kalıcı olamayan şeye denir.

Meselâ buzun vücûdu ve ondaki kuvvet, suyun vücuduna nazaran arazîdir; ve ondaki kuvvet, su dondurulmak sûretiyle ihdâs olunur. İşte bunun gibi, insanın cismi dahi vücûd-ı mutlakın kesâfetle taayyün ve ta-kayyüdünden muhdes olmakla, ondaki kuvvet dahi, kuvvet-i mec'ûle ve arazıyye olmuş olur. Ve bilcümle mezâhirde zâhir olan -elektrik, buhâr kuvvetleri gibi- kuvvetler, hep böyledir. Binâenaleyh zamânımızdaki fen feylesoflarının, suver-i âlemin zuhûru için “kuvvet” ve “mâdde” namlarıyla başlı başına iki vücûd farzedip, “Bunlar ezelîdir, ebedîdir” demeleri işin hakîkatine adem-i ıttıla'larındandır. Zîrâ vücûd birdir. Mâddenin vücûdu müstakil değil, belki vücûd-ı hakîkîye muzâf bir vücûddur. Binâenaleyh emr-i i'tibârîdir ve arazîdir. “Kuvvet” ise, o vücûd-ı hakîkînin muktezâ-yı zâtı bulunan nisbeti ve sıfatıdır. Ve vücûd-1 vâhidi sıfatlarına bakarak o kadar vücûda ayırmak ve her bir sıfatının bir vücûd olduğunu iddiâ etmek gülünecek derecede bir hafiflik olur. [13/9] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, buzun varlığı ve ondaki kuvvet, suyun varlığına göre arızîdir (sonradan ortaya çıkan); ve ondaki kuvvet, su dondurulmak suretiyle meydana getirilir. İşte bunun gibi, insanın cismi de mutlak varlığın yoğunlukla belirlenmesinden ve kayıtlanmasından meydana geldiği için, ondaki kuvvet de kılınmış (sonradan kazanılmış) ve arızî bir kuvvet olmuş olur. Ve bütün tecellilerde görünen -elektrik, buhar kuvvetleri gibi- kuvvetler, hep böyledir. Bu sebeple, zamanımızdaki fen filozoflarının, âlemdeki şekillerin ortaya çıkması için "kuvvet" ve "madde" adlarıyla başlı başına iki varlık farz edip, "Bunlar öncesizdir, sonsuzdur" demeleri, işin hakikatine vâkıf olmamalarındandır. Çünkü varlık birdir. Maddenin varlığı müstakil değil, aksine hakiki varlığa bağıntılı bir varlıktır. Bu sebeple, itibari bir iştir ve arızîdir. "Kuvvet" ise, o hakiki varlığın zâtının gereği olan nispeti ve sıfatıdır. Ve tek olan varlığı sıfatlarına bakarak o kadar varlığa ayırmak ve her bir sıfatının bir varlık olduğunu iddia etmek, gülünecek derecede bir hafiflik olur.

İmdi insan evvelen adem-i muzâfdan, ya'ni za'fdan halkolundu; badehû Hak onda kuvvet-i arazıyye ihdâs eyledi; ve bu kuvvet-i arazıyye ve mec'û-leden sonra da za'fı ve ihtiyarlığı ihdâs etti. Ya'ni Hak kuvvet-i arazıyyeyi izâle ederek insanı za'f-ı aslîye reddeyledi; zîrâ ârızî olan kuvvet hâsıl olun-ca, insanın aslı olan za'f, onda mahfî kaldı. Binâenaleyh kuvvet-i ârızî gi-dince, onda aslî olan za'f hâsıl ve hâdis oldu. Fakat za'fın hudûsu başka, ih-tiyarlığın hudûsu başkadır. Çünkü insanda za’fın hudûsu, onun za’f-ı aslîye reddidir; ve ihtiyarlığın hudûsu ise, onun ademden îcâdı ve ihdâsıdır. Zîrâ bir delikanlının vücûdunda ibtidâda ihtiyarlık yoktur, sonradan hâdis olur. Şu hâlde ca'l ve hudûs ihtiyarlığa taalluk etti. Ve “za’f”a gelince bu, insanın kendi halkının aslına rücûudur. Ya'ni insanda za'fın ihdâsı ve ca'li, onun aslı olan zafa rücûudur. Ve insanın asl-ı hilkati, za'f olduğu Hak Teâlânın خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ )Rum, 30/54) [Allah Teâlâ sizi za’fdan halketti.] kavlinden müstefâddır. Demek ki, Allah Teâlâ insanı mukaddemâ neden halketti ise, ona reddetti. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “İnsan, ilimden sonra bir şeyi bilmemesi için erzel-i ömre reddolunur." (Hac, 22/5) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, insan önce izafî yokluktan, yani zayıflıktan yaratıldı; daha sonra Hak onda arızî bir kuvvet (sonradan kazanılmış güç) meydana getirdi; ve bu arızî ve kılınmış kuvvetten sonra da zayıflığı ve ihtiyarlığı meydana getirdi. Yani Hak, arızî kuvveti gidererek insanı aslî zayıflığına geri döndürdü; çünkü arızî olan kuvvet hâsıl olunca, insanın aslı olan zayıflık, onda gizli kaldı. Bu sebeple arızî kuvvet gidince, onda aslî olan zayıflık hâsıl ve meydana geldi. Fakat zayıflığın meydana gelmesi başka, ihtiyarlığın meydana gelmesi başkadır. Çünkü insanda zayıflığın meydana gelmesi, onun aslî zayıflığına geri dönmesidir; ve ihtiyarlığın meydana gelmesi ise, onun yokluktan var edilmesi ve meydana getirilmesidir. Zira bir delikanlının vücudunda başlangıçta ihtiyarlık yoktur, sonradan meydana gelir. Şu halde kılınma ve meydana gelme ihtiyarlığa ilişkindir. Ve "zayıflık"a gelince bu, insanın kendi yaratılışının aslına dönmesidir. Yani insanda zayıflığın meydana getirilmesi ve kılınması, onun aslı olan zayıflığa dönmesidir. Ve insanın yaratılışının aslının zayıflık olduğu, Yüce Allah'ın "خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ" (Rum, 30/54) [Allah Teâlâ sizi zayıflıktan yarattı.] kavlinden anlaşılmaktadır. Demek ki, Allah Teâlâ insanı önceden neden yarattı ise, ona geri döndürdü. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: "İnsan, ilimden sonra bir şeyi bilmemesi için erzel-i ömre (ömrün en düşkün çağına) geri çevrilir." (Hac, 22/5)

Binâenaleyh Hak, bu âyet-i kerîmede insanın za'f-ı evvele reddolundu-ğunu zikretti. Böyle olunca za'fda ihtiyarın hükmü, tıflın hükmüdür; zîrâ insan hâl-i tufûliyyetinde bir şey bilmez, âlemden bî-haberdir. Erzel-i ömre reddolunan pîr-i fânî dahi çocuk gibi olur, bir şey bilmez. Za’f-ı evvele red-dolunmaktan murâd, çocukluktaki zaf-ı mizâca reddolunmaktır. Zîrâ bu iki mizâcın zafı, hükmde birbirine müşâbihdir; fakat yekdîğerinin “ayn”ı değildir; çünkü tecellîde tekrâr yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple Hak, bu ayet-i kerimede insanın ilk zayıflığa geri döndürüldüğünü zikretti. Böyle olunca, zayıflıkta iradenin hükmü, çocuğun hükmüdür; çünkü insan çocukluk halinde bir şey bilmez, âlemden habersizdir. Erzel-i ömre (ömrün en düşkün çağına) geri döndürülen yaşlı ve fani kişi de çocuk gibi olur, bir şey bilmez. İlk zayıflığa geri döndürülmekten kasıt, çocukluktaki mizaç zayıflığına geri döndürülmektir. Çünkü bu iki mizacın zayıflığı, hükümde birbirine benzerdir; fakat birbirinin aynısı değildir; çünkü tecellîde (ilahi görünmede) tekrar yoktur.

وما بُعِثَ نَبِيٌّ إِلَّا بعدَ تَمامِ الأَرْبَعِينَ ، وهو زَمَانٌ أَخَذَهُ فِي النَّقْصِ وَالضَّعْفِ،

فلذا قال : لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً ومَعَ كَونِ ذلك يَطْلُبُ هِمَّةً مُؤَثَّرَةً .

Ve bir nebî ba'solunmadı, illâ kırkın tamâmından sonra. O da onun naks ve za'fa şurûu zamânıdır. [13/10] İşte bunun için Lût (a.s.) لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً (Hûd, 11/80) [Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı!] dedi; ve za'fın vücûduyla beraber, himmet-i müessireyi taleb etti. Ya'ni her bir nebî, ancak kırk yaşını ikmâl ettikten sonra, kavmini da'vete gönderildi. Ve insanın kırk yaşı, kuvvet-i beşeriyyesine noksân ve mizâc-ı tabîîsine za'f ârız olmağa başlaması zamânıdır. Onun için Cenâb-ı Lût kavmine: “Eğer bende ihtiyarlık âsârı başlamasaydı da size karşı kuvvetim olsaydı” (Hûd, 11/80) dedi; ve cisminde za'f-ı tabîî bulunmakla berâber, kuvvet-i tabîiyye talebinde bulunmadı da, himmet-i müessireyi istedi. Zîrâ Cenâb-ı Lût kuvvet-i tabîiyyenin ârızî olduğunu ve ihtiyarlık hasebiyle za'fa doğru gittiğini ve binâenaleyh onun ihtiyarlıkla beraber vukūu mümteni' bulunduğunu bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve hiçbir peygamber gönderilmedi, ancak kırk yaşının tamamlanmasından sonra. O da onun noksanlığa ve zayıflığa başlaması zamanıdır. İşte bunun için Lût (a.s.) لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً (Hûd, 11/80) [Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı!] dedi; ve zayıflığın varlığıyla beraber, etkili bir himmet (manevi güç) talep etti. Yani her bir peygamber, ancak kırk yaşını tamamladıktan sonra, kavmini davete gönderildi. Ve insanın kırk yaşı, beşerî kuvvetine noksanlık ve tabiî mizacına zayıflık ârız olmaya başlaması zamanıdır. Onun için Cenâb-ı Lût kavmine: “Eğer bende ihtiyarlık eserleri başlamasaydı da size karşı kuvvetim olsaydı” (Hûd, 11/80) dedi; ve cisminde tabiî zayıflık bulunmakla beraber, tabiî kuvvet talebinde bulunmadı da, etkili bir himmet istedi. Çünkü Cenâb-ı Lût tabiî kuvvetin ârızî (sonradan oluşan) olduğunu ve ihtiyarlık sebebiyle zayıflığa doğru gittiğini ve bu sebeple onun ihtiyarlıkla beraber vuku bulmasının imkânsız olduğunu bilir.

فإِنْ قُلتَ وما يَمْنَعُه من الهِمَّةِ المُؤَثَّرَةِ ، وهي مَوْجُودَةٌ في السَّالِكين من

الأتباع، فالرُّسُلُ أَوْلَى بها ، قُلْتُ صَدَقْتَ ، ولكن نَقَصَكَ عِلْمٌ آخَرُ، وذلك

أَنَّ المَعرفة لا تَتْرُكُ لِلْهِمَّةِ تَصَرُّفًا، فَكُلَّمَا عَلَّتْ مَعْرِفَتُه نَقَصَ تَصَرُّفُه بالهِمَّةِ.

İmdi eğer sen, "Lût (a.s.)ı himmet-i müessireden men'eden nedir? Hâlbuki o, etbâ'dan olan sâliklerde mevcûddur; binâenaleyh rusül ona evlâdır" dersen, ben derim ki: Doğru söylersin. Fakat sende başka ilim nâkıstır. Bu da şudur ki, tahkîkan ma'rifet, himmet için tasarrufa bırakmaz. Şu hâlde ârifin ma'rifeti yükseldikçe, onun himmet ile tasarrufu eksilir. Ya'ni bir sâil çıkıp sorsa ki: "Sen لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً (Hûd, 11/80) [Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı!] âyet-i kerîmesinde Lût (a.s.)ın temennî ettiği kuvvetin “mukāvemet” ma'nâsına geldiğini ve ondan maksûd dahi bu neş'et-i dünyeviyyede beşerden sâdır olan “himmet” olduğunu beyân ettin. Hâlbuki bu himmet-i müessire, enbiyânın şerîatına tâbi' olup, makām-ı velâyete vâsıl olan zevâtta mevcûddur. Tâbi'de mevcûd olan bir şeyin onu metbûunda bulunmaması nasıl olur? Bu himmet-i müessire peygamberlerde de bulunmak îcâb eder?" Bu suâle cevâben ben derim ki: Evet [13/11] senin bu kıyâsın doğrudur. Fakat sen diğer bir ilimden gāfil oldun ki, o da ma'rifet-i ilâhiyyenin himmet ile tasarrufa mâni' olmasıdır, zîrâ ârif-i billâhın maʼrifeti ne kadar âlî olursa, himmetle tasarrufu dahi o nisbette nâkıs olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi eğer sen, "Lût (a.s.)ı etkili himmetten men eden nedir? Hâlbuki o, tâbi olan Hakk Yolcularında mevcuttur; bu sebeple peygamberler ona daha lâyıktır" dersen, ben derim ki: Doğru söylersin. Fakat sende başka bir ilim eksiktir. Bu da şudur ki, tahkikî marifet, himmet için tasarrufa bırakmaz. Şu hâlde ârifin marifeti yükseldikçe, onun himmet ile tasarrufu eksilir. Yani bir soran çıkıp sorsa ki: "Sen لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً (Hûd, 11/80) [Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı!] ayet-i kerimesinde Lût (a.s.)ın temenni ettiği kuvvetin “mukavemet” anlamına geldiğini ve ondan maksat dahi bu dünyevî oluşumda beşerden sâdır olan “himmet” olduğunu beyan ettin. Hâlbuki bu etkili himmet, peygamberlerin şeriatına tâbi olup, velayet makamına ulaşan zatlarda mevcuttur. Tâbi olanda mevcut olan bir şeyin onu metbûunda bulunmaması nasıl olur? Bu etkili himmet peygamberlerde de bulunması icap eder?" Bu suale cevaben ben derim ki: Evet senin bu kıyasın doğrudur. Fakat sen diğer bir ilimden gafil oldun ki, o da ilahî marifetin himmet ile tasarrufa mani olmasıdır, çünkü Allah'ı bilen ârifin marifeti ne kadar yüce olursa, himmetle tasarrufu dahi o nisbette eksik olur.

وذلك لِوَجْهَيْنِ، الوجه الواحدُ لِتَحَقُّقِه بمقامِ العُبُودِيَّةِ ونَظَرِهِ إلى أصل خلقه

الطبيعي، والوجه الآخَرُ أحديَّةُ المُتَصَرِّفِ والمُتَصَرَّفُ فيه، فلا يَرَى على مَنْ

يُرْسِلُ هِمَّتَه فَيَمْنَعُه ذلك.

Bu dahi iki vecihten nâşîdir. Bir vecih, onun makām-ı ubûdiyyetle tahakkukundan ve tabîî olan asl-ı halkına nazarından dolayıdır. Di- ğer vecih dahi, mutasarrıf ile mutasarrafun-fîhin ahadiyetidir. Binâe- naleyh üzerine himmeti irsâl edecek kimseyi görmez; imdi bu, onu men'eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu da iki sebepten kaynaklanır. Bir sebep, onun kulluk makamıyla gerçekleşmesinden ve tabiî olan aslî yaratılışına bakmasından dolayıdır. Diğer sebep ise, tasarruf eden ile tasarruf edilen şeyin birliğidir. Bu sebeple, üzerine himmet (manevî destek) gönderecek kimseyi görmez; şimdi bu durum, onu engeller.

Ya'ni ma'rifetin, ârifi himmetle tasarrufa bırakmaması iki vecihten münbaisdir. Vechin birisi budur ki: Arif makām-ı ubûdiyyette tahakkuk etmiştir; kendiliğinden tasarrufa kıyâm etmez. Efendisinin emrine intizâr eder; her ne emrederse, onu icrâ eder. Zîrâ meʼmûrdur; meʼmûr ise maʼzûr- dur. Fiil ve tasarruf, ancak efendisinindir. Kendi irâdesini, efendisinin irâ- desinde fânî kılmıştır; ve makām-ı ubûdiyyette tahakkukla beraber, tabîî olan asl-ı hilkatine bakar. Kendisinin "za'f" olan adem-i izâfîden mahlûk olduğunu ve Hakk'ın vücûduyla kāim bulunduğunu görür; ve tasarrufu terkederek bu husûsta Hakk'ı vekîl ittihâz eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani marifetin, ârifi (Allah'ı bilen kişiyi) himmetle (manevî güçle) tasarrufa (evrene müdahale etmeye) bırakmaması iki sebepten kaynaklanır. Sebeplerden birincisi şudur: Arif, ubûdiyet (kulluk) makamında tahakkuk etmiştir (gerçekleşmiştir, yerleşmiştir); kendiliğinden tasarrufa kalkışmaz. Efendisinin emrini bekler; her ne emrederse, onu yerine getirir. Çünkü o, memurdur; memur ise mazurdur (sorumlu tutulamaz). Fiil ve tasarruf, ancak efendisinindir. Kendi iradesini, efendisinin iradesinde fani kılmıştır; ve ubûdiyet makamında tahakkuk etmekle birlikte, tabiî olan asıl hilkatine (yaratılışına) bakar. Kendisinin "zayıflık" olan izafî yokluktan (mutlak varlığa göre göreceli yokluktan) yaratılmış olduğunu ve Hakk'ın vücûduyla (varlığıyla) kaim (ayakta duran) bulunduğunu görür; ve tasarrufu terk ederek bu hususta Hakk'ı vekil edinir.

İkinci vecih dahi budur ki: Arif, tasarruf eden ile tasarruf olunanı bir vücûddan ibaret bilir ve ikisinin ahadiyetini müşâhede eder; ve kendisinin taayyünü ile, muhîtinde bulunan kâffe-i taayyünâtın, vücûd-ı vâhid-i mut- lakın takayyüd ve taayyünü olduğunu hakka'l-yakîn ile ârif olur. Binâena- leyh üzerine himmeti taslît edecek bir kimseyi göremez. Çünkü vücûd-1 mutlakın ahadiyetini müşâhede etmektedir. Onun vücudundan gayrı bir şey göremez. Şu hâlde kimin üzerinde tasarrufunu icrâ edecektir? İşte ârifin bu ma'rifeti ve müşâhedesi, kendisini tasarruftan men'eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci vecih (yön) de şudur ki: Ârif (bilen), tasarruf eden ile tasarruf olunanı tek bir varlıktan ibaret bilir ve ikisinin birliğini müşahede eder; ve kendisinin taayyünü (belirginleşmesi) ile, çevresinde bulunan bütün taayyünâtın (belirginleşmelerin), mutlak tek varlığın takayyüdü (kayıtlanması) ve taayyünü olduğunu hakka'l-yakîn (gerçek kesin bilgi) ile ârif olur. Bu sebeple üzerine himmetini (manevî gücünü) musallat edecek bir kimseyi göremez. Çünkü mutlak varlığın birliğini müşahede etmektedir. Onun varlığından başka bir şey göremez. Hâl böyleyken kimin üzerinde tasarrufunu icra edecektir? İşte ârifin bu marifeti (bilgisi) ve müşahedesi, kendisini tasarruftan meneder.

Sual: Biraz yukarıda, bekā-billâh makāmında olan insân-ı kâmilin mazhar olduğu esmâ-i ilâhiyye mecmûunun kuvvetiyle [13/12] tasarrufu ve îcâd ve i'dâma himmeti vardır denilmiş idi. Burada ise, ârifin marifeti yükseldikçe himmetle tasarrufu eksilir, deniliyor. Halbuki insân-ı kâmil zamânının ferîdidir; ve ma'rifette evliyâullâhın kâffesinden âlîdir. Bu âlî ma'rifetle onun tasarrufu nasıl olur? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Biraz yukarıda, bekā-billâh (Allah ile bâkî olma) makamında olan insân-ı kâmilin mazhar olduğu ilâhî isimler topluluğunun kuvvetiyle tasarrufu (evrene müdahalesi) ve yaratma ile yok etmeye yönelik himmeti (manevî gücü) vardır denilmişti. Burada ise, ârifin (Allah'ı bilen kişinin) marifeti (bilgisi) yükseldikçe himmetle tasarrufu eksilir, deniliyor. Halbuki insân-ı kâmil zamanının tek ve eşsiz kişisidir; ve marifette evliyâullahın (Allah dostlarının) hepsinden üstündür. Bu üstün marifetle onun tasarrufu nasıl olur?

Cevâb: Bekā-billâh makāmında bulunan insân-ı kâmil, bir âyînedir ki, Zâtullah onda bütün esmâsıyla zâhir olur. Ve âyîne kendisinde görünen sûretlerde, nasıl ki zerre kadar tasarruf sâhibi değil ise, insân-ı kâmilin hâli dahi böyledir. Kendisinden sâdır olan ef'âlin kâffesi Hakk'ındır. Zîrâ onda vücûd-ı müteayyininin sıfatından mütevellid olan huzûzât nâmına hiçbir şey kalmamıştır ki, irâde-i mahsûsası olsun da himmetini bir şeye taslît eylesin! Şu kadar ki, bu zât-ı saâdet-simât dahi her cisim sâhibi olan kim- seler gibi, arz üzerinde yürür, ekl ve şürb ve nikâh eyler. Kendisinden rızâ ve gazab zâhir olur. Bu hâli görenler, onun dahi sıfât-ı nefsâniyyesi bizimki gibi uyanıktır, derler; hâlbuki uyumuştur. O himmet-i müstakille sâhi- bi değildir. Belki Hakk'ın irâdesi ne ise, himmetini ona taslît eder. Rızâsı ve gazabı, Hakk'ın rızâsı ve gazabıdır. Kendi aslâ tasarruf sâhibi değildir. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bekā-billâh (Allah ile bâki olma) makamında bulunan insân-ı kâmil, öyle bir aynadır ki, İlahi Zât onda bütün isimleriyle görünür. Ve ayna, kendisinde görünen suretlerde zerre kadar tasarruf sahibi değilse, insân-ı kâmilin hâli de böyledir. Kendisinden meydana gelen fiillerin hepsi Hakk'a aittir. Çünkü onda, belirli varlığının sıfatından kaynaklanan nefse ait hazlar namına hiçbir şey kalmamıştır ki, özel bir iradesi olsun da himmetini (manevi gücünü) bir şeye yöneltsin! Şu kadar var ki, bu saadet nişanlı zât da her cisim sahibi olan kimseler gibi, yeryüzünde yürür, yer, içer ve evlenir. Kendisinden rıza ve gazap ortaya çıkar. Bu hâli görenler, onun da nefse ait sıfatları bizimki gibi uyanıktır, derler; hâlbuki (o sıfatlar) uyumuştur. O, bağımsız bir himmet sahibi değildir. Aksine, Hakk'ın iradesi ne ise, himmetini ona yöneltir. Rızası ve gazabı, Hakk'ın rızası ve gazabıdır. Kendi asla tasarruf sahibi değildir. Nitekim ayet-i kerimede işaret buyurulur:

وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ

ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ

(Kehf, 18/18) ya'ni “Sen onları uyanık zannedersin, hâlbuki onlar uykudadır; ve biz onları sağa, sola döndürürüz.” Binâenaleyh bu zât-ı şerîfi zâhir hâline bakıp anlamak gāyet müşkildir. Nitekim Hz. Mısrî buyurur: Özü yoktur ki özünden biline Dahi tozmaz ki tozundan biline Sen onu sanma sözünden biline Hakîkat ehlinin olmaz nişânı Menkabe: Reşehâťda yazar ki: Timurleng'in ahfâdından Mirzâ Bâbür beş yüz bin asker ile Semerkand'ın zabtına teveccüh eder. Şâh Nakşbend (r.a.)ın hulefâsından Ubeydullah Ahrâr (r.a.) orada imiş. Onların himmet ve tasarrufuyla askeri perîşan olup şehri zabtedemez. Mirzâ Bâbür ehl-i ta- savvuf ile musâhabe edermiş. Bir gün eski Semerkand'ın hisârı üzerine yan üstü yatıp "Arifde himmet olmaz, ârifde himmet olmaz!” diye bağırdık- tan sonra demiş ki: “Vâkıâ biz Semerkand'ı alamadık; fakat bizi himmetle harâb eden [13/13] Hâce hazretlerinin de ârif olmadığını anladık.” Hâce hazretleri bunu işitince buyurmuşlar ki: "Mirzâ Bâbür bu sözün ma'nâsını bilmezmiş; eğer bilseydi böyle söylemezdi. Zîrâ ârif bir fenâ ile müşerref ol- muştur ki, kendisinin bütün evsâfı adem-âbâda gidip, kendiliğinden nâm ve nişân kalmamıştır. Ondan her ne sâdır olursa, ona mensûb değildir. وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ )Enfal, 8/17) [Attığın vakit sen atmadın![ فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ 8/17) اللهَ قَتَلَهُمْ( ]Siz onları öldürmediniz, velâkin onları Allah Teâlâ öldürdü.] âyet-i kerîmeleri bu maʼnâyı mübeyyindir. Eğer böyle olmasaydı, enbiya (aleyhimü's-selâm)a nisbet etmek müşkil olurdu; çünkü Nûh ve Hûd (a.s.) gibi enbiyâ hazâratı, kavimlerini taslît-i kuvve-i kāhire ile altüst ettiler. "399 وفي هذا المَشْهَدِ يرى أنَّ المُنَازِعَ له ما عَدَلَ عن حقيقته التي هو عليها في حال ثبوتِ عينه وحال عَدَمِه، فما ظَهَرَ في الوجود إلا ما كان له في حال العدم في الثبوت، فما تَعَدَّى حَقِيقَتَه ولا أخَلَّ طَرِيقَتَه، فَتَسْمِيَةُ ذلك نِزَاعًا إنَّما هو أمرٌ عَرَضِي أَظْهَرَه الحجاب الذي على أعين الناس، كما قال الله تعالى فيهم : وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ ، وهو من المَقْلُوبِ، فإنَّه من قولهم قُلُوبُنَا غُلْفٌ أَي في غِلَافٍ ، وهو الْكِنُّ الَّذي سَتَرَه عن إدراك الأمر علـى مـا هـو عليه، فهذا وأَمْثَالُه يَمْنَعُ العارف من التَّصَرُّف في العالم. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Kehf, 18/18) yani “Sen onları uyanık sanırsın, hâlbuki onlar uykudadır; ve biz onları sağa, sola döndürürüz.” Bu sebeple, bu yüce zâtı dış görünüşüne bakarak anlamak çok zordur. Nasıl ki Hz. Mısrî şöyle buyurur: Özü yoktur ki özünden biline, Dahi tozmaz ki tozundan biline, Sen onu sanma sözünden biline, Hakikat ehlinin olmaz nişanı. Menkıbe: Reşehât'ta yazar ki: Timurleng'in torunlarından Mirza Bâbür, beş yüz bin asker ile Semerkand'ı ele geçirmek için yola çıkar. Şah Nakşbend (r.a.)'ın halifelerinden Ubeydullah Ahrâr (r.a.) orada imiş. Onların himmet ve tasarrufuyla askerleri perişan olur ve şehri ele geçiremez. Mirza Bâbür, tasavvuf ehliyle sohbet edermiş. Bir gün eski Semerkand'ın hisarı üzerine yan üstü yatıp "Ârifte himmet olmaz, ârifte himmet olmaz!” diye bağırdıktan sonra demiş ki: “Gerçekten biz Semerkand'ı alamadık; fakat bizi himmetle harap eden [13/13] Hâce hazretlerinin de ârif olmadığını anladık.” Hâce hazretleri bunu işitince buyurmuşlar ki: "Mirza Bâbür bu sözün anlamını bilmezmiş; eğer bilseydi böyle söylemezdi. Zira ârif, öyle bir fenâ (yokluk) ile şereflenmiştir ki, kendisinin bütün vasıfları yokluk âlemine gitmiş, kendiliğinden ad ve nişan kalmamıştır. Ondan her ne sâdır olursa, ona ait değildir. وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ (Enfal, 8/17) [Attığın vakit sen atmadın!] فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللهَ قَتَلَهُمْ (Enfal, 8/17) [Siz onları öldürmediniz, velâkin onları Allah Teâlâ öldürdü.] ayet-i kerimeleri bu anlamı açıklayıcıdır. Eğer böyle olmasaydı, peygamberlere (aleyhimü's-selâm) nispet etmek zor olurdu; çünkü Nuh ve Hud (a.s.) gibi peygamberler, kavimlerini kahredici bir kuvvetin musallat olmasıyla altüst ettiler." 399 وفي هذا المَشْهَدِ يرى أنَّ المُنَازِعَ له ما عَدَلَ عن حقيقته التي هو عليها في حال ثبوتِ عينه وحال عَدَمِه، فما ظَهَرَ في الوجود إلا ما كان له في حال العدم في الثبوت، فما تَعَدَّى حَقِيقَتَه ولا أخَلَّ طَرِيقَتَه، فَتَسْمِيَةُ ذلك نِزَاعًا إنَّما هو أمرٌ عَرَضِي أَظْهَرَه الحجاب الذي على أعين الناس، كما قال الله تعالى فيهم : وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ ، وهو من المَقْلُوبِ، فإنَّه من قولهم قُلُوبُنَا غُلْفٌ أَي في غِلَافٍ ، وهو الْكِنُّ الَّذي سَتَرَه عن إدراك الأمر علـى مـا هـو عليه، فهذا وأَمْثَالُه يَمْنَعُ العارف من التَّصَرُّف في العالم.

Ve bu meşhedde görür ki, muhakkak ona münâzi' olan kimse, "ayn"ının sübûtu hâlinde ve hâl-i ademinde üzerinde bulunduğu hakîkatten udûl etmedi. Böyle olunca vücûdda ancak hâl-i ademde sübûtta onun için olan şey zâhir oldu. Binâenaleyh o hakîkatini te- câvüz etmedi ve tarîkatini bozmadı. İmdi buna nizâ' tesmiyesi ancak nâsın gözleri üzerinde olan perdenin izhar ettiği bir emr-i arazîdir. Nitekim onlar hakkında Hak Teâlâ buyurdu: وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ )A'râf, 7/187) ya'ni “Velâkin nâsın çoğu bilmediler ve يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ 30/7) الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ( ya'ni “Onlar hayât-ı dünyanın zâhirini bilirler. Hâlbuki avâkıb-i umûrdan gāfildirler." O da maklûbdandır. Zîrâ gafil onların قُلُوبُنَا غُلْفٌ )Bakara/88) ya'ni “Bi- zim kalbimiz gulftür; gılâf içindedir" kavillerindendir. Ve o gilâf dahi [13/14] emri alâ-mâ-hüve-aleyh idrâk etmekten setreden bir perde- dir. İşte bu ve onun emsâli, ârifi âlemde tasarrufdan men'eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu müşahedede görür ki, muhakkak ona karşı çıkan kimse, sabit hakikatinin varlığı hâlinde ve yokluğu hâlinde üzerinde bulunduğu hakikatten sapmadı. Böyle olunca, varlık âleminde ancak yokluk hâlinde sabit hakikatinde onun için olan şey ortaya çıktı. Bu sebeple o, hakikatini aşmadı ve yolunu bozmadı. Şimdi buna "çekişme" denilmesi, ancak insanların gözleri üzerinde olan perdenin ortaya çıkardığı arızî bir durumdur. Nasıl ki onlar hakkında Yüce Allah buyurdu: وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (A'râf, 7/187) yani "Fakat insanların çoğu bilmezler" ve يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) yani "Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Hâlbuki işlerin sonuçlarından habersizdirler." O da tersine çevrilmişlerdendir. Çünkü gafil olanlar onların قُلُوبُنَا غُلْفٌ (Bakara/88) yani "Bizim kalbimiz örtülüdür; kılıf içindedir" sözlerindendir. Ve o kılıf da [13/14] işi olduğu gibi idrak etmekten alıkoyan bir perdedir. İşte bu ve bunun benzerleri, ârifi (Allah'ı bilen kişiyi) âlemde tasarruftan (etki etmekten) men eder.

Ya'ni arif şühûd-ı ahadiyyet makāmında görür ki, kendisine münâzi' olan kimse, hakîkatinden dışarıya çıkmamıştır. O ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesinin sübûtu hâlinde ve mertebe-i ilimde ademi hâlinde, onun hakîkati ne ise, yine o hakîkat üzerinde sâbittir. Binâenaleyh ona münâzi' olan kimse, nizâ' etmekle kendi hakîkati üzerinde sâbit kadem olur ve kendisine âit sırât-ı müstakîm üzerinde yürür. Ve ilm-i ilâhîde ademiyet hâlinde sübûtun ne demek olduğu Fass-ı Üzeyrî'de misal ile îzah olunmuştur, oraya müracaat olunsun. İşte bunun böyle olduğunu bilen ârif, kendisine münâzi' olan şeyin ref'ine himmeti taslît etmez. Şu hâlde münâzi'den zuhûr eden şeye “nizâ” tesmiyesi, nâsın gözlerindeki hicâbın peydâ ettiği arazî bir şeydir; yoksa hakîkatte nizâ' yoktur. Çünkü her bir mazharın bir Rabb-i hâssı vardır; ve o Rabb-i hâs olan ism-i ilâhî onun rûhu ve müdebbiridir; ve o isim, o mazharı nâsiyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde götürür. O mazharın Rabb-i hâssının tedbîrine muhalefete mecâli yoktur. Ve esmânın kâffesi vücûd-ı vâhidin şuûnâtıdır; ve bu şuûnât dahi zât-ı mutlakın muktezâsıdır ve kendi zâtının “ayn”ıdır; ve her bir mazhardan zahir olan ef'âl, onun müdebbiri olan ismin kemâlidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ârif, ahadiyyet (birlik) makamında görür ki, kendisine karşı çıkan kimse, hakikatinden dışarıya çıkmamıştır. O, ilâhî ilimde, ayn-ı sâbitesinin (değişmez ezelî özünün) sübûtu (varlığı) hâlinde ve ilim mertebesinde ademi (yokluğu) hâlinde, onun hakikati ne ise, yine o hakikat üzerinde sabittir. Buna göre, ona karşı çıkan kimse, karşı çıkmakla kendi hakikati üzerinde sağlam durur ve kendisine ait doğru yol üzerinde yürür. Ve ilâhî ilimde ademiyet (yokluk) hâlinde sübûtun (varlığın) ne demek olduğu, Fass-ı Üzeyrî'de (Üzeyir Faslı'nda) örnekle açıklanmıştır, oraya başvurulsun. İşte bunun böyle olduğunu bilen ârif, kendisine karşı çıkan şeyin ortadan kaldırılmasına çaba sarf etmez. Bu durumda, karşı çıkandan ortaya çıkan şeye "karşı çıkma" denilmesi, insanların gözlerindeki perdenin ortaya çıkardığı arızî (geçici) bir şeydir; yoksa hakikatte karşı çıkma yoktur. Çünkü her bir mazharın (tecelli yerinin) özel bir Rabbi vardır; ve o özel Rab olan ilâhî isim, onun ruhu ve idarecisidir; ve o isim, o mazharı alnından tutup kendi doğru yolu üzerinde götürür. O mazharın özel Rabbinin tedbirine (yönetimine) karşı gelmeye imkânı yoktur. Ve isimlerin hepsi, tek varlığın (vücûd-ı vâhidin) halleridir, oluşlarıdır; ve bu haller, oluşlar da mutlak zâtın (Allah'ın özünün) gereğidir ve kendi zâtının "ayn"ıdır (özüdür); ve her bir mazhardan (tecelli yerinden) görünen fiiller, onun idarecisi olan ismin kemâlidir (mükemmelliğidir).

Ârif bunun böyle olduğunu bildiğinden, nazar-ı hakîkatle baktığı vakit, her mazharın fiilini hoş görür ve muâraza etmeyip kabûl eder. Fakat nazar-ı şerîatle baktığı vakit, kâfirlerden sâdır olan küfre ve fâsıklardan zuhûr eden fıska i'tirâz eder. Zîrâ şerîat hicâb-ı isneyniyyet üzerine müessestir; ve hicâb olan mahalde ise nizâ' vardır. Nitekim bu hakîkate vâkıf olmayan kimseler, gözlerine çekilmiş olan zulümât-ı tabîiyye ve ahkâm-ı imkâniyye perdeleri sebebiyle yekdîğerleriyle dâimâ nizâ' içindedir. Bunun için Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de ehl-i hicâb hakkında buyurur: "Fakat nâsın çoğu bilmezler. Onlar hayât-ı dünyânın zâhirini bilirler ve âkıbetten gāfildirler” (Rûm, 30/7; Arâf, 7/187). &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ârif (Allah'ı bilen kişi) bunun böyle olduğunu bildiğinden, hakikat nazarıyla baktığı zaman, her mazharın (tecelli yerinin) fiilini hoş görür ve karşı çıkmayıp kabul eder. Fakat şeriat nazarıyla baktığı zaman, kâfirlerden sâdır olan küfre ve fâsıklardan zuhûr eden fıska (günaha) itiraz eder. Çünkü şeriat, ikilik perdesi üzerine kurulmuştur; perde olan yerde ise anlaşmazlık vardır. Nitekim bu hakikate vâkıf olmayan kimseler, gözlerine çekilmiş olan tabiî karanlıklar ve imkânî hükümler perdeleri sebebiyle birbirleriyle daima anlaşmazlık içindedir. Bunun için Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de ehl-i hicâb (perde ehli) hakkında buyurur: "Fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar dünya hayatının görünenini bilirler ve âkıbetten gâfildirler” (Rûm, 30/7; Arâf, 7/187).

Ve "gāfil" lafzı maklûb olan elfâzdandır. Çünkü “gāfil”, ehl-i hicabın (قُلُوبُنَا غُلْفٌ أَى فِي غِلَافٍ ) (Bakara, 2/88) ya'ni “Bizim kalbimiz gulf, ya'ni gılâf içindedir” kavillerinden alınmıştır; ve “gılâf” lafzı kalb edilince “gāfil” lafzı hâsıl olur. Veyâhud [13/15] “gālif”in cem'i olan “gālifûn” lafzı kalb olundukda, “gāfil”in cem'i olan “gāfilûn” kelimesi husûle gelir. Ve “gılâf”, bir emr ilm-i ilâhîde ne şey üzerine sâbit idiyse, o hâl üzere o şeyi idrâkten kalbi setreden perde ve hicâbdır. Ve ehl-i gafletin kalbi gılâf içinde oldu- ğundan ancak hayât-ı dünyeviyyeyi idrâk ederler. Bu perde neş'et-i uhre- viyyeyi müşâhedeye mâni' olur. İşte gerek bu îzâh olunan ve gerek buna benzeyen sebebler ârifi âlemde tasarruftan men'eder. Zîrâ görür ki her şey yerli yerindedir. Beğenilmeye- cek bir şey yoktur ki ârif onu yerinden kaldırıp, başka bir yere vaz’etmek için sarf-ı himmet etsin. Ammâ Hakk'ın murâdı, o şeyin başka türlü ce- reyânı merkezinde ise o başka; ve şu hâlde o şeyin diğer sûrete ifrâğı yine kendi ayn-ı sâbitesinin iktizâsı olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve "gâfil" kelimesi, harfleri yer değiştirmiş kelimelerdendir. Çünkü "gâfil", hicap ehlinin (perde ehlinin) (قُلُوبُنَا غُلْفٌ أَى فِي غِلَافٍ ) (Bakara, 2/88) yani "Bizim kalbimiz gulf, yani kılıf içindedir" sözlerinden alınmıştır; ve "gılâf" kelimesi harfleri yer değiştirilince "gâfil" kelimesi oluşur. Veyahut [13/15] "gâlif"in çoğulu olan "gâlifûn" kelimesi harfleri yer değiştirildiğinde, "gâfil"in çoğulu olan "gâfilûn" kelimesi meydana gelir. Ve "gılâf", bir işin ilâhî ilimde neyin üzerine sabit idiyse, o hâl üzere o şeyi idrak etmekten kalbi örten perde ve hicaptır. Ve gaflet ehlinin kalbi kılıf içinde olduğundan ancak dünyevî hayatı idrak ederler. Bu perde, uhrevî neş'eti (ahiret hayatını) müşahede etmeye engel olur. İşte gerek bu açıklanan ve gerek buna benzeyen sebepler, ârifi (bilen kişiyi) âlemde tasarruftan (müdahaleden) men eder. Çünkü görür ki her şey yerli yerindedir. Beğenilmeyecek bir şey yoktur ki ârif onu yerinden kaldırıp, başka bir yere koymak için çaba sarf etsin. Ama Hakk'ın muradı, o şeyin başka türlü cereyan etmesi merkezinde ise o başka; ve şu hâlde o şeyin diğer surete ifrağı (başka bir şekle dönüşmesi) yine kendi ayn-ı sâbitesinin (tekil sabit hakikatinin) iktizası (gerekliliği) olmuş olur.

قال الشيخ أبو عبد الله محمد بن قَائِد للشيخ أبي السُّعُودِ بنِ الشَّبْلِ: لِمَ لا

تَتَصَرَّفُ ؟ فقال أبو السعودِ : تَرَكْتُ الحقَّ يَتَصَرَّفُ لي كما يشاءُ، يُرِيدُ قوله

تعالى آمِرًا : فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا، فالوكيل هو المُتَصَرِّفُ وَلَا سِيَّمَا وقد سَمِعَ

الله تعالى يقول: ﴿وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ، فَعَلِمَ أَبو السُّعُودِ

والعارفون أنَّ الأمر الذي بِيَدِه ليس له وأنَّه مُسْتَخْلَفٌ فيه، ثُمَّ قال له الحقُّ:

هذا الأمر الذي اسْتَخْلَفْتُك فيه ومَلَّكْتُكَ إِيَّاه، اجْعَلْنِي وَاتَّخِذْنِي وَكِيلًا فيه،

فامْتَثَلَ أبو السُّعُودِ أَمْرَ اللَّهِ فَاتَّخَذَهُ وَكِيلًا.

Şeyh Ebû Abdullah Muhammed bin Kāid, Şeyh Ebu's-Suûd bin eş- Şibl'e: "Niçin tasarruf etmiyorsun?" dedi. Ebu's-Suûd: "Ben Hakk'ı, benim için dilediği gibi tasarruf eylesin diye terkettim" dedi. Allah Teâlâ'nın âmir olduğu halde فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا (Muzzammil, 73/9) [Onu vekîl ittihâz et!] kavlini murâd eder. İmdi vekîl mutasarrıftır; ve husû- siyle o, Allah Teâlâ'yı işitti ki: وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ (Hadîd, 57/7) ya'ni "Sizi müstahlefîn kıldığı şeyden infâk ediniz!" der. Binâe- naleyh Ebu's-Suûd ve ârifler, tahkîkan elinde olan emir onun olmadı- ğını ve o, o şeyde müstahlef olduğunu bildi. Ba'dehû Hak ona dedi: "Onda seni istihlâf ettiğim ve onu sana temlîk eylediğim şeyde beni vekîl kıl ve ittihâz et!" Böyle olunca Ebu's-Suûd emrullâha imtisâl edip, O'nu vekîl ittihâz eyledi. [13/16] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh Ebû Abdullah Muhammed bin Kāid, Şeyh Ebu's-Suûd bin eş-Şibl'e: "Niçin tasarruf etmiyorsun?" dedi. Ebu's-Suûd: "Ben Hakk'ı, benim için dilediği gibi tasarruf etsin diye bıraktım" dedi. Yüce Allah'ın emredici olduğu halde "فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا" (Muzzammil, 73/9) [Onu vekil edin!] sözünü kasteder. Şimdi vekil tasarruf edendir; ve özellikle o, Yüce Allah'ı işitti ki: "وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ" (Hadîd, 57/7) yani "Sizi halife kıldığı şeyden infak ediniz!" der. Bu sebeple Ebu's-Suûd ve ârifler, kesinlikle elinde olan emrin kendisine ait olmadığını ve kendisinin o şeyde halife kılındığını bildi. Daha sonra Hak ona dedi: "Onda seni halife kıldığım ve onu sana mülk edindiğim şeyde beni vekil kıl ve edin!" Böyle olunca Ebu's-Suûd Allah'ın emrine uyarak, O'nu vekil edindi.

Ya'ni ârifi âlemde tasarruftan men'eden esbâbdan birisi dahi budur ki: Cenâb-ı Ebû Abdullah Muhammed bin Kāidi'l-Evânî,400 Hz. Ebu's-Suûd eş-Şibl-i Bağdâdî'ye,401 Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yirmi beşinci bâbında zik- rolunduğu vech ile: "Yâ Eba's-Suûd! Allah Teâlâ seninle benim aramda memleketi taksîm etti. Benim tasarruf ettiğim gibi, niçin sen de tasarruf etmiyorsun?" dedi. Cenâb-ı Ebu's-Suûd, ona cevâben buyurdu ki: “Yâ ibn Kāid! Ben hissemi sana bağışladım; biz Hakkı bıraktık ki, bizim için ta- sarruf eyleye!" Cenâb-ı Ebus-Suûd bu kelâm ile Hak Teâlânın فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا (Müzzemmil, 73/9) ya'ni “Onu vekîl ittihâz et!" kavliyle vâki' olan emrine imtisâl eylediğini murâd eder.402 Zîrâ mâdemki Hak kendisinin vekîl it- tihâzını emrediyor, bu emriyle tasarrufun kendisine terkini emretmiş olu- yor. Zîrâ vekîl mutasarrıftır. Husûsen ki, Cenâb-ı Ebu's-Suûd Hak Teâlâ hazretlerinin وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ )Hadid, 57/7) [Sizi müstahlefîn kıldığı şeyden infâk ediniz!] kavlini dahi işitmiştir ki, bununla Hak, kul- larını istihlâf ettiği şeyde, onlara infâk ile emreder. Ya'ni “Sizi rubûbiyette halîfe kıldım; ve cemî'-i kuvâ ve cevârihiniz mâdemki ben oldum, siz dahi vücûd-ı izâfînize âit taallukātın kâffesini bana îsâr ediniz; ve cemî'-i umûr- da beni vekîl ittihâz edip, tasarrufla zâhir olmayınız!” buyurur. Binâena- leyh gerek Ebu's-Suûd ve gerek sâir ârifîn, bu hitâbı işitince ellerinde olan emrin kendilerinin mülkü olmadığını ve o şeyde müstahlef olduğunu bil- di. Şu hâlde Cenâb-ı Ebu's-Suûd emr-i ilâhîye imtisâlen tasarruftan vazge- çip, Hakk'ı vekîl ittihâz etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ârifi (Allah'ı bilen kişiyi) âlemde tasarruftan (işleri idare etmekten) meneden (alıkoyan) sebeplerden biri de şudur: Cenâb-ı Ebû Abdullah Muhammed bin Kāidi'l-Evânî, Hz. Ebu's-Suûd eş-Şibl-i Bağdâdî'ye, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yirmi beşinci bâbında zikrolunduğu (anıldığı) şekilde: "Yâ Eba's-Suûd! Allah Teâlâ seninle benim aramda memleketi taksîm etti. Benim tasarruf ettiğim gibi, niçin sen de tasarruf etmiyorsun?" dedi. Cenâb-ı Ebu's-Suûd, ona cevâben (cevap olarak) buyurdu ki: “Yâ ibn Kāid! Ben hissemi sana bağışladım; biz Hakkı bıraktık ki, bizim için tasarruf eyleye (işleri idare etsin)!" Cenâb-ı Ebus-Suûd bu kelâm (söz) ile Hak Teâlâ'nın فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا (Müzzemmil, 73/9) yani “Onu vekîl ittihâz et (edin)!" kavliyle (sözüyle) vâki' olan (meydana gelen) emrine imtisâl eylediğini (uyduğunu) murâd eder (kasteder). Zirâ (çünkü) mâdemki (mademki) Hak kendisinin vekîl ittihâzını emrediyor, bu emriyle tasarrufun kendisine terkini (bırakılmasını) emretmiş oluyor. Zirâ vekîl mutasarrıftır (işleri idare edendir). Husûsen ki (özellikle de), Cenâb-ı Ebu's-Suûd Hak Teâlâ hazretlerinin وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ (Hadid, 57/7) [Sizi müstahlefîn (halife) kıldığı şeyden infâk ediniz (harcayınız)!] kavlini dahi (de) işitmiştir ki, bununla Hak, kullarını istihlâf ettiği (halife kıldığı) şeyde, onlara infâk ile emreder. Yani “Sizi rubûbiyette (Rablıkta) halîfe kıldım; ve cemî'-i kuvâ (bütün kuvvetler) ve cevârihiniz (organlarınız) mâdemki ben oldum, siz dahi (de) vücûd-ı izâfînize (izafî varlığınıza) âit taallukātın (ilgi ve bağlantıların) kâffesini (hepsini) bana îsâr ediniz (tercih ediniz); ve cemî'-i umûrda (bütün işlerde) beni vekîl ittihâz edip (edinip), tasarrufla zâhir olmayınız (ortaya çıkmayınız)!” buyurur. Binâenaleyh (bu sebeple) gerek Ebu's-Suûd ve gerek sâir (diğer) ârifîn, bu hitâbı (seslenişi) işitince ellerinde olan emrin (işin) kendilerinin mülkü olmadığını ve o şeyde müstahlef (halife kılınmış) olduğunu bildi. Şu hâlde Cenâb-ı Ebu's-Suûd emr-i ilâhîye (ilâhî emre) imtisâlen (uyarak) tasarruftan vazgeçip, Hakk'ı vekîl ittihâz etti.

فكيف تَبْقَى لِمَنْ يَشْهَدُ مِثلَ هذا الأمرِ هِمَّةٌ يَتَصَرَّفُ بها، والهِمَّةُ لَا تَفْعَلُ

إلا بالجَمْعِيَّةِ الَّتِي لا مُتَسَعَ لصاحبها إلى غير ما اجْتَمَعَ عليه، وهذه المَعْرِفَةُ

تُفَرِّقُه عن هذه الجَمْعِيَّةِ ، فَيَظْهَرُ العارفُ التَّامُّ المَعرِفةِ بِغَايَةِ العَجزِ والضَّعْفِ .

İmdi bu emrin mislini müşâhede eden kimse için himmet nasıl bâkî kalır ki, onunla tasarruf etsin? Hâlbuki himmet ancak bir cem'iyet ile te'sîr eder ki, üzerine müctemi' olduğu şeyin gayrısına, onun sahibi için ittisa' olmaya; ve bu ma'rifet, onu bu cem'iyetten tefrîk eder. Binâenaleyh tâmmu'l-ma'rifet olan ârif gayet acz ve za'fla zâhir olur. [13/17] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu emrin benzerini gözlemleyen kimse için himmet nasıl kalıcı olur ki, onunla tasarruf etsin? Hâlbuki himmet ancak bir topluluk ile tesir eder ki, üzerine toplandığı şeyin dışındakine, onun sahibi için genişleme olmasın; ve bu marifet, onu bu topluluktan ayırır. Bu sebeple, marifeti tam olan ârif, gayet acz ve zaaf ile ortaya çıkar.

Ya'ni bâlâda îzah olunan emri müşâhede eden kimsede himmet kalır mı ki, şuna buna himmeti taslît etmekle tasarruf etsin? Hâlbuki bir şeyde him- metle tasarruf etmek için kuvâ-yı zâhire ve bâtınenin hey'et-i mecmûasını, o şeye huzûr-ı tâm ile ve tevcîh-i küllî ile tevcîh etmeli ve o şeyin gayrısına kalbde ittisa' olmamalı, ya'ni başka şeye gönül müteveccih bulunmamalı. İşte himmet böyle bir cem'iyetle müessir olur. Ve bu zikrolunan ma'rifet ise, ârifi bu cem'iyetten ayırır; zîrâ himmetini sarfedeceği şeye külliyetle teveccüh edip, onu kalbine idhâl etmekle, ma'rifet-i Hakk'ı kalbinden çı- karmak lâzım gelir. Binâenaleyh ma'rifeti tamâm olan ârif, tasarruftan ârî ve gāyet acz ve za’f ile zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda açıklanan işi gözlemleyen kimsede, şuna buna himmeti (manevî gücü) yöneltmekle tasarruf etsin diye himmet kalır mı? Hâlbuki bir şeyde himmetle tasarruf etmek için dış ve iç kuvvetlerin (kuvâ-yı zâhire ve bâtıne) bütününü, o şeye tam bir huzur (huzûr-ı tâm) ve küllî bir yönelişle (tevcîh-i küllî) yöneltmeli ve o şeyin dışındakine kalpte yer olmamalı, yani başka şeye gönül yönelmiş bulunmamalı. İşte himmet böyle bir bütünlükle etkili olur. Ve bu zikredilen marifet (Allah bilgisi) ise, ârifi (Allah'ı bilen kişiyi) bu bütünlükten ayırır; çünkü himmetini sarf edeceği şeye bütün olarak yönelip, onu kalbine almakla, Hakk marifetini (Allah bilgisini) kalbinden çıkarmak gerekir. Bu sebeple marifeti tam olan ârif, tasarruftan (manevî güçle etki etmekten) uzak ve gayet acz (güçsüzlük) ve zaaf (zayıflık) ile ortaya çıkar.

قال بعض الأبدَالِ للشيخ عبدِ الرَّزَّاقِ : قُلْ للشيخ أبي مَدْيَـن بعـد السـلام

عليه: يا أبا مَدْيَنٍ لِمَ لا يَعْتَاصُ علينا شيء وأنت تعتـاصُ عليك الأشياء،

ونحن نَرْغَبُ في مقامك وأنت لا تَرْغَبُ في مقامنا ؟ مع كون أبي مَدْيَنَ كان

عنده ذلك المقام وغيره، ونحن أتمُّ في مقامِ الضَعْفِ والعَجْزِ منه، ومع

قال له هذا البَدَلُ ما قال، وهذا من ذلك القبيل.

هذا

Abdâlın ba'zısı şeyh Abdü'r-Rezzâk'a dedi: "Ya Abde'r-Rezzâk! Şeyh Ebû Medyen'e selâmdan sonra de ki! Yâ Ebâ Medyen, niçin, bizim üzerimize bir şey güç gelmez, hâlbuki senin üzerine eşyâ güç gelir; ve biz senin makāmına râgıbız, sen ise bizim makāmımıza râ- gıb değilsin?" Bununla beraber Ebû Medyen indinde bu ve onun gayrı makām mevcûd idi. Ve hâlbuki biz, za'f ve acz makāmında Ebû Medyen'den daha tamâmız. Maahâzâ bu abdâl ona dediğini dedi; bu da o kabîldendir. Ma'lûm olsun ki, erbâb-ı velâyetin sınıfları vardır. Bunlardan bir sınıfı hall ve akd-ı umûra meʼmûr olup, dergâh-ı Hakk'ın serhengleridir. Bu zevât “ahyâr” ta'bîr olunan üç yüz kişidir. Bunların yedi kişisine “abdâl” derler. Lisân-ı avâmda "yediler” ta'bîr olununur. İşte [13/18] bu abdâldan baʼzıları şeyh Abdü'r-Rezzâk hazretlerine403 gelip dediler ki: “Bizden Ebû Medyen Mağribî'ye selâm söyledikten sonra de ki! Ey Ebâ Medyen! Umûr-i âlemde tasarruf etmek bize güç gelmiyor; fakat sana müşkil geliyor. Hâlbuki bizim senin makāmına rağbetimiz vardır, sen ise bizim makām ve mertebemize hiç iltifât etmezsin; bunun sebebi nedir?” Maahâzâ Ebû Medyen (r.a.) hazretlerinin indinde hem bu suâli soran “abdâl”ın ve hem de sâir evliyâullâhın makāmı mevcut idi. Ebû Medyen Mağribî hazretlerinin ism-i şerîfleri Şuayb'dır. Kendileri bu kitabın sahibi Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin mürşid-i âlîleridir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Abdâllardan bazısı Şeyh Abdü'r-Rezzâk'a dedi ki: "Ey Abdü'r-Rezzâk! Şeyh Ebû Medyen'e selâmımızdan sonra de ki: Ey Ebû Medyen, niçin bizim üzerimize hiçbir şey güç gelmezken, senin üzerine işler güç gelir; ve biz senin makamına rağbet ederiz, sen ise bizim makamımıza rağbet etmezsin?" Bununla beraber Ebû Medyen nezdinde bu ve bunun dışındaki makamlar mevcuttu. Ve hâlbuki biz, zayıflık ve acizlik makamında Ebû Medyen'den daha tamâmız. Buna rağmen bu abdâl ona dediğini dedi; bu da o türdendir. Bilinmeli ki, velâyet ehlinin sınıfları vardır. Bunlardan bir sınıfı, işleri çözmek ve bağlamakla görevli olup, Hakk dergâhının serhengleridir (öncüleri). Bu zevât, "ahyâr" (hayır ehli) olarak adlandırılan üç yüz kişidir. Bunların yedi kişisine "abdâl" derler. Halk dilinde "yediler" olarak adlandırılır. İşte bu abdâllardan bazısı Şeyh Abdü'r-Rezzâk hazretlerine gelip dediler ki: "Bizden Ebû Medyen Mağribî'ye selâm söyledikten sonra de ki: Ey Ebû Medyen! Âlem işlerinde tasarruf etmek bize güç gelmiyor; fakat sana zor geliyor. Hâlbuki bizim senin makamına rağbetimiz vardır, sen ise bizim makam ve mertebemize hiç iltifat etmezsin; bunun sebebi nedir?" Buna rağmen Ebû Medyen (r.a.) hazretlerinin nezdinde hem bu soruyu soran "abdâl"ın hem de diğer evliyâullahın makamı mevcuttu. Ebû Medyen Mağribî hazretlerinin şerefli isimleri Şuayb'dır. Kendileri bu kitabın sahibi Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin yüce mürşidleridir.

Suâl: Ebû Medyen hazretlerinde, umûr-i âlemde tasarruf eden abdâlın makāmı olunca, onun dahi tasarruf etmesi lâzım gelir. Halbuki umûr-i âlemde tasarrufun ona güç geldiği beyân olunuyor. Bu iki hâl nasıl tevfîk olunur? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Ebû Medyen hazretlerinde, âlem işlerinde tasarruf eden abdâlın makamı olunca, onun da tasarruf etmesi gerekir. Halbuki âlem işlerinde tasarrufun ona güç geldiği açıklanıyor. Bu iki hâl nasıl bağdaştırılır?

Cevâb: Ubûdiyyet-i zâtiyye makāmında kāim olan insân-ı kâmil, kendisinde emânet olan rubûbiyyet-i arazıyyeyi Allah Teâlâ'ya reddeder; ve kendisi rubûbiyetin muktezâsı olan tasarrufa tasaddî etmez. O ancak ubûdiyyet-i mahzası îcâbına tebaan, kâmilen seyyidine teveccüh eder. Fakat bu teveccüh-i küllî esnasında kendisinin mazharında, esmâ-i ilâhiyye mecmûunun kuvvetiyle, öyle tasarrufât zâhir olur ki, onların sudûrundan kendisi haberdar olmaz. Binâenaleyh onun makāmında abdâlın makāmı mündemicdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Zâtî kulluk makamında bulunan insân-ı kâmil, kendisinde emanet olan arazî rabliği Yüce Allah'a geri verir; ve kendisi rabliğin gerektirdiği tasarrufa kalkışmaz. O ancak, sırf kulluğunun gereği olarak, tamamen Efendisi'ne yönelir. Fakat bu küllî yöneliş sırasında, kendisinin mazharında (tecelli ettiği yerde), ilâhî isimler bütününün kuvvetiyle öyle tasarruflar ortaya çıkar ki, kendisi onların meydana gelişinden haberdar olmaz. Bu sebeple onun makamında abdâlın makamı (içkin olarak) bulunur.

Bundan sonra Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) buyururlar ki: “Biz, za'f ve acz makāmında, Cenâb-ı Ebû Medyen'den etemm bir hâldeyiz.” Zîrâ Hz. Şeyh, maârif-i ilâhiyyenin beyânında evliyâullâhın ferîdidir. Ve za’f ve acz ile zuhûr ise, ma'rifetin tezâyüdüyle mütezâyid olur. Binâenaleyh Hz. Şeyh za'f ve acz makāmında mürşidleri olan Ebû Medyen hazretlerinden etemmdir. [13/19] İmdi Hz. Şeyh'in mürşid-i âlîlerine tefevvuk iddiasında bulunduğu zannolunmasın. Bu gibi da'vâlar sıfât-ı nefsâniyyenin taht-ı te'sîrinde bulunanlara mahsustur. Hz. Şeyh bir fenâ ile müşerreftir ki, nefs-i nefîslerinde bu gibi devâînin zuhûru ihtimâli ebediyyen mürtefi'dir. Onların bu Fusûsu'l-Hikem'de yazmış oldukları maânî ve hakāyıkta zerre kadar kendilerinin tasarrufu yoktur. Her bir kelimesi kendilerinden meʼmûren sâdır olmuştur. Meʼmûr ise maʼzûrdur. Hak, onların mazharında böyle zâhir olmuştur. Velhasıl maʼrifet yükseldikçe za'f ve acz dahi ziyâde olur. Ve Cenâb-ı Ebû Medyen'in abdalların makāmına rağbet etmeyip acz ile zuhûru bu kabîldendir. Zîrâ marifette, onlardan âlîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra Hz. Şeyh-i Ekber (Allah sırrını mukaddes kılsın) buyururlar ki: “Biz, zayıflık ve acizlik makamında, Cenâb-ı Ebû Medyen'den daha tam bir haldeyiz.” Çünkü Hz. Şeyh, ilâhî marifetlerin açıklanmasında evliyâullahın eşsizidir. Ve zayıflık ve acizlik ile ortaya çıkmak ise, marifetin artmasıyla artar. Bu sebeple Hz. Şeyh, zayıflık ve acizlik makamında mürşidi olan Ebû Medyen hazretlerinden daha tamdır. Şimdi, Hz. Şeyh'in yüce mürşitlerine üstünlük iddiasında bulunduğu zannedilmesin. Bu gibi iddialar, nefsanî sıfatların etkisi altında bulunanlara özgüdür. Hz. Şeyh öyle bir fenâ (yokluk) ile şereflenmiştir ki, kendi yüce nefislerinde bu gibi iddiaların ortaya çıkma ihtimali ebediyen ortadan kalkmıştır. Onların bu Fusûsu'l-Hikem'de yazmış oldukları anlamlarda ve hakikatlerde zerre kadar kendilerinin tasarrufu yoktur. Her bir kelimesi kendilerinden görevli olarak sâdır olmuştur. Görevli ise mazurdur. Hak, onların mazharında böyle zâhir olmuştur. Sözün özü, marifet yükseldikçe zayıflık ve acizlik de artar. Ve Cenâb-ı Ebû Medyen'in abdalların makamına rağbet etmeyip acizlik ile ortaya çıkışı bu kabildendir. Çünkü marifette, onlardan daha yücedir.

وَقَالَ فِي هَذَا الْمَقَامِ عَنْ أَمْرِ اللَّهِ لَهُ بِذَلِكَ : ﴿وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا

بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ ، فَالرَّسُولُ بِحُكْم ما يُوحَى إليه به، ما عنده

غير ذلك، فإنْ أُوحِيَ إِليه بالتَّصَرُّفِ بِجَزْمٍ تَصَرَّفَ وَإِنْ مُنِعَ امْتَنَعَ، وَإِنْ خُيِّرَ

اخْتَارَ تَرْكَ التَّصَرُّفِ ، إلا أن يكون ناقص المعرفة.

Ve (Sallallahu aleyhi ve sellem) bununla ona olan Allâh'ın emrinden nâșî, bu makāmda buyurdu: "Ben bilmem ki bana ve size ne yapar? Ben ancak bana vahyolunan şeye tebaiyet ederim" (Ahkāf, 46/9) Binâenaleyh Resûl, ona vahyolunan şey hükmü iledir. Onun indinde bunun başkası yoktur. İmdi eğer ona bi-cezmin tasarruf ile vahyolu-nursa, tasarruf eder; ve eğer tasarruftan men'olunursa, imtina' ey-ler; ve eğer tasarrufda muhayyer bırakılırsa, tasarrufun terkini ihtiyâr eder. Meğer ki nâkısu'l-ma'rife ola. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve (Sallallahu aleyhi ve sellem) bununla, kendisine olan Allah'ın emrinden dolayı, bu makamda şöyle buyurdu: "Ben bilmem ki bana ve size ne yapar? Ben ancak bana vahyolunan şeye uyarım." (Ahkāf, 46/9) Bu sebeple Resûl, kendisine vahyolunan şeyin hükmü iledir. Onun katında bunun başkası yoktur. Şimdi eğer kendisine kesin bir şekilde tasarruf etmesi vahyolunursa, tasarruf eder; ve eğer tasarruftan menedilirse, imtina eder; ve eğer tasarrufta serbest bırakılırsa, tasarrufu terk etmeyi seçer. Ancak marifeti (bilgisi) eksik olan kişi böyle yapmaz.

Ya'ni Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz za'f ve acz makāmında, kendisi-ne vârid olan emr-i ilâhî üzerine buyurur ki: "Ben Allâhü Zülcelâl hazret-lerinin benim ve sizin hakkınızda ne işleyeceğini bilmem; ben bana vah-yolunan şey ne ise, ancak ona ittiba ederim" (Ahkāf, 46/9). Zîrâ kemâl-i ubûdiyyetinden kâffe-i umûrda Hakkı vekîl ittihâz edip, kendileri tasar-ruftan ictinâb buyurmuşlar ve ubûdiyetin îcâbı olan za'f ve acz ile [13/20] zâhir olmuşlardır. Binâenaleyh onların ef’âl ve akvâli vahy-i ilâhîye müste-niddir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3, 4) [Peygamber hevâdan ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâdan vahyolunan bir vahiydir.] Şu hâlde Resûl emr-i ilâhî ne vech ile şeref-vârid olursa, onun hükmüne tâbi' olur. Onun indinde vahy-i ilâhîye ittibâdan başka bir şey yoktur. Eğer emr-i ilâhî cezmen tasarruf ile vâki' olursa, emre imtisâlen tasarruf ile zâhir olur; ve eğer tasarruftan men'o-lunursa, tasarruf etmez; ve eğer tasarruf etmek ve etmemek hususunda muhayyer bırakılırsa, âdâb-ı ubûdiyyete riâyeten, tasarrufun terkini ihtiyâr eder. Meğer ki tahyîr kılınan kimse maʼrifette nâkıs ola. Bu sûrette o kimse, ihtiyârını tasarrufda isti’mâl eder; zîrâ bilmez ki tasarruf, Hak için zâtî ve abd için arazîdir. Ve acz ile zuhûr ise, abd için zâtî ve rubûbiyetle zuhûr, arazîdir; ve zâtiyât ile zuhûr, arazıyât ile zuhûrdan a'lâdır. Beyit: گویند عشق چیست بگو ترک اختیار آن کو از اختیار نرست اختیار نیست عارف شهنشهی است دو عالم برو نثار هیچ التفات شاه بسوی نثار نیست Tercüme: “Aşk nedir diye sorarlarsa, ihtiyârı terketmektir de! İhtiyârdan kurtulmayan kimse ber-güzîde değildir. Arif bir şâhenşâhdır ki, iki âlem onun üzerine saçılmıştır. Hiç pâdişâh, saçı tarafına iltifât eder mi?”404 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, zayıflık ve acizlik makamında, kendisine gelen ilâhî emir üzerine şöyle buyurur: "Ben Yüce Allah hazretlerinin benim ve sizin hakkınızda ne işleyeceğini bilmem; ben bana vahyolunan şey ne ise, ancak ona uyarım" (Ahkâf, 46/9). Çünkü tam kulluğundan dolayı bütün işlerde Hakk'ı vekil edinmiş, kendileri tasarruftan kaçınmışlar ve kulluğun gereği olan zayıflık ve acizlik ile [13/20] ortaya çıkmışlardır. Bu sebeple onların fiilleri ve sözleri ilâhî vahye dayanır. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3, 4) [Peygamber hevâdan ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâdan vahyolunan bir vahiydir.] Hâl böyleyken Resûl, ilâhî emir ne şekilde şerefli bir şekilde gelirse, onun hükmüne tâbi olur. Onun nezdinde ilâhî vahye uymaktan başka bir şey yoktur. Eğer ilâhî emir kesin bir şekilde tasarruf ile gerçekleşirse, emre uyarak tasarruf ile ortaya çıkar; ve eğer tasarruftan men edilirse, tasarruf etmez; ve eğer tasarruf etmek ve etmemek hususunda serbest bırakılırsa, kulluk âdâbına riâyet ederek, tasarrufu terk etmeyi seçer. Ancak serbest bırakılan kimse marifette (Allah bilgisi) noksan olursa durum farklıdır. Bu durumda o kimse, tercihini tasarrufta kullanır; çünkü bilmez ki tasarruf, Hak için zâtî (özden gelen) ve kul için arazîdir (sonradan olan). Ve acizlik ile ortaya çıkmak ise, kul için zâtî ve rubûbiyetle (Rablık vasfıyla) ortaya çıkmak, arazîdir; ve zâtî olanlarla ortaya çıkmak, arazî olanlarla ortaya çıkmaktan daha üstündür. Beyit: گویند عشق چیست بگو ترک اختیار آن کو از اختیار نرست اختیار نیست عارف شهنشهی است دو عالم برو نثار هیچ التفات شاه بسوی نثار نیست Tercüme: “Aşk nedir diye sorarlarsa, tercihi terk etmektir de! Tercihten kurtulmayan kimse seçkin değildir. Arif bir şâhenşâhtır ki, iki âlem onun üzerine saçılmıştır. Hiç pâdişâh, saçı tarafına iltifât eder mi?”404

قال أبو السعود ابن الشبل البغدادي لأصحابه المؤمنين به : إِنَّ اللَّهَ أَعْطَانِي

التَّصَرُّفَ مُنْذُ خَمْسَ عَشَرَةَ سَنَةً وتَرَكْتُه تَضَرُّفًا ، هذا لسانُ إِدْلَالٍ، وَأَمَّا نَحْنُ

فَمَا تَرَكْنَاه تَظَرُّفًا ، وهو تَرْكُه إيثارًا ، وإِنَّما تَرَكْنَاه لِكَمَال المعرفة، فإنَّ المعرفة

لا تَقْتَضِيه بِحُكم الاختيار، [13/21] فَمَتَى تَصَرَّف العارف بالهِمَّة في العالم

فَعَنْ أمر إلهي وجَبرٍ لا بِاخْتِيَارِ، ولا نَشُكٍّ أنَّ مقامَ الرِّسَالَةِ يَطْلُبُ التصرف

لِقَبُولِ الرِّسَالَةِ الَّتِي جَاءَ بها ، فَيَظْهَرُ عليه ما يُصَدِّقُـه عنـد أُمَّتِه وقومِه لِيُظْهِرَ

دين الله .

Ebu's-Suûd bin Şibl-i Bağdâdî kendisine inanan ashâbına dedi ki: "Tahkîkan Allah Teâlâ on beş seneden beri bana tasarruf verdi; ve ben onu tazarrufen terkettim." Bu idlâl lisânıdır. Velâkin biz onu ta- zarrufen terketmedik. Ve tazarrufen tasarrufun terki îsârendir. Biz ancak onu kemâl-i ma'rifetten nâșî terkettik; zîrâ maʼrifet, ihtiyâr-ı hükmî ile tasarrufu iktizâ etmez. Binâenaleyh ârif her ne vakit him- metle âlemde tasarruf etse, ihtiyâr ile değil, emr-i ilâhî ve cebirden nâşîdir. Ve biz şekketmeyiz ki, getirdiği risâletin kabûlünden dolayı, muhakkak makām-ı risâlet tasarrufu taleb eder. İmdi Allâh'ın dîni zâ- hir olmak için, ümmeti ve kavmi indinde musaddak olan şey üzerine zâhir olur. Ya'ni Şeyh [Ebu's-Suûd bin] Şibl (k.s.) hazretlerinin, biz tasarrufu ta- zarrufen terkettik buyurması, nâz ehline mahsûs bir lisândır. Bu tabîr ile Rabb'ine nazlanır. Tasarrufun zarâfet ve nezâket kasdıyla terki, îsâren terki demek olur. Halbuki hazret-i rubûbiyyette tasarrufun îsâren terki, terk-i edebden bir nevi'dir. Çünkü vezir pâdişâhın muvâcehesinde, mahzâ pâ- dişâha ikrâmen ve îsâren tasarrufunu ona terkedemez; zîrâ vezîrin tasar- rufu, pâdişâhın tasarruf-ı zâtîsinden müntakil bir tasarruf-ı arazîdir. Pâ- dişâhın malının yine pâdişâha îsârı bârid bir şey olur. Fakat pâdişâh vezîre: İrâdemi tebliğ et, şöyle böyle yapsınlar ve sen de onun husûsuna lâzım olan tasarrufâtı icrâ et! diye emrederse, vezir pâdişâhın emir ve cebri ile tasarrufa kıyâm eder; ve onun bu tasarrufu bittabi' ihtiyâr ile olmuş olmaz. Ve pâdişâhın huzûrunda terk-i tasarruf etmek kemâl-i maʼrifetten nâşîdir; [13/22] yoksa pâdişâhın malını yine kendisine îsâr tarîkiyle değildir. İşte ârif her ne vakit âlemde tasarruf ederse, böylece emr-i ilâhî ve cebir iledir; kendi ihtiyârıyla değildir. Zîrâ ârif huzûrdadır. Ve risâlet makāmının dahi elbette tasarruf istediğine şübhemiz yoktur. Şu hâlde resûl, Allah tara- fından getirdiği risâleti, kavminin kabûl etmeleri için, mu'cize ile tasarruf eder; ve izhar ettiği mu'cize ümmetinin indinde, onun risâletini tasdîk ey- ler; ve bunun netîcesi olarak dîn-i ilâhî zâhir olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ebu's-Suûd bin Şibl-i Bağdâdî, kendisine inanan ashâbına dedi ki: "Gerçekten Allah Teâlâ on beş seneden beri bana tasarruf verdi; ve ben onu nazlanarak terk ettim." Bu, nazlanma dilidir. Aksine biz onu nazlanarak terk etmedik. Ve nazlanarak tasarrufun terki, başkasına tercih etmektir. Biz ancak onu kemâl-i ma'rifetten (tam idrakten) dolayı terk ettik; çünkü ma'rifet, hükmî irâde ile tasarrufu gerektirmez. Bu sebeple ârif her ne zaman himmetle âlemde tasarruf etse, irâde ile değil, ilâhî emir ve cebirden dolayıdır. Ve biz şüphe etmeyiz ki, getirdiği risâletin kabulünden dolayı, muhakkak makām-ı risâlet (peygamberlik makamı) tasarrufu talep eder. Şimdi Allah'ın dini ortaya çıkmak için, ümmeti ve kavmi nezdinde tasdik edilen şey üzerine ortaya çıkar. Yani Şeyh [Ebu's-Suûd bin] Şibl (k.s.) hazretlerinin, "biz tasarrufu nazlanarak terk ettik" buyurması, naz ehline özgü bir dildir. Bu ifade ile Rabb'ine nazlanır. Tasarrufun zarafet ve nezaket kastıyla terki, başkasına tercih ederek terki demek olur. Hâlbuki hazret-i rubûbiyyette (Rablık makamında) tasarrufun başkasına tercih ederek terki, edebi terk etmenin bir çeşididir. Çünkü vezir pâdişâhın huzurunda, sırf pâdişâha ikramen ve başkasına tercih ederek tasarrufunu ona terk edemez; çünkü vezirin tasarrufu, pâdişâhın zâtî tasarrufundan intikal eden arazî (ikincil) bir tasarruftur. Pâdişâhın malını yine pâdişâha tercih etmek soğuk bir şey olur. Fakat pâdişâh vezire: "İrâdemi tebliğ et, şöyle böyle yapsınlar ve sen de onun hususuna lazım olan tasarrufları icra et!" diye emrederse, vezir pâdişâhın emir ve cebri ile tasarrufa kalkışır; ve onun bu tasarrufu elbette irâde ile olmuş olmaz. Ve pâdişâhın huzurunda tasarrufu terk etmek kemâl-i ma'rifetten dolayıdır; [13/22] yoksa pâdişâhın malını yine kendisine tercih etme yoluyla değildir. İşte ârif her ne zaman âlemde tasarruf ederse, böylece ilâhî emir ve cebir iledir; kendi irâdesiyle değildir. Çünkü ârif huzurdadır. Ve risâlet makamının dahi elbette tasarruf istediğine şüphemiz yoktur. Şu hâlde resûl, Allah tarafından getirdiği risâleti, kavminin kabul etmeleri için, mucize ile tasarruf eder; ve izhar ettiği mucize ümmetinin nezdinde, onun risâletini tasdik eder; ve bunun neticesi olarak ilâhî din ortaya çıkar.

وَالْوَلِيُّ لَيْسَ كَذَلِكَ، وَمَعَ هَذَا فَلَا يَطْلُبُهُ الرَّسُولُ فِي الظَّاهِرِ، لِأَنَّ لِلرَّسُولِ

الشَّفَقَةَ عَلَى قَوْمِهِ، فَلَا يُرِيدُ أَنْ يُبَالِغَ فِي ظُهُورِ الْحُجَّةِ عَلَيْهِمْ، فَإِنَّ فِي ذَلِكَ

هَلَاكَهُمْ، فَيُبْقِي عَلَيْهِمْ - حَيَاتَهُمْ بِعَدَمِ إِرَادَتِهِ الْمُبَالَغَةَ فِي ظُهُورِ الْحُجَّةِ عَلَيْهِمْ

الَّذِي هُوَ سَبَبُ هَلَاكِهِمْ.

Hâlbuki velî, bunun gibi değildir. Ve maahâzâ resûl, zâhirde tasar- rufu taleb etmez. Zîrâ muhakkak resûlün kavmine şefkati vardır. Binâenaleyh onların üzerine hüccetin zuhûrunda mübâlağa etme- yi murâd etmez; çünkü bunda onların helâki vardır. -Böyle olunca, onların sebeb-i helâkleri olan hüccetin zuhûrunda, mübâlağanın adem-i irâdesiyle, onların hayatlarını üzerlerine-405 ibkā eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki velî, bunun gibi değildir. Ve bununla birlikte resûl (elçi), görünüşte tasarrufu talep etmez. Çünkü muhakkak resûlün kavmine (halkına) şefkati vardır. Bu sebeple onların üzerine hüccetin (delilin) ortaya çıkmasında abartı yapmayı murad etmez; çünkü bunda onların helâki vardır. Böyle olunca, onların helâk sebebi olan hüccetin ortaya çıkmasında, abartının istenmemesiyle, onların hayatlarını kendilerine baki kılar.

Ya'ni makām-ı risâlet, kavmine karşı resûlün mu'cize ikāmesiyle tasarru- funu îcâb ederse de velâyet makāmı, velînin âdât-ı tabîiyyeye muhâlif ola- rak, ekvânda tasarrufunu iktizâ etmez. Çünkü “velî” ism-i Bâtın'ın mazharı olduğu için, dîn-i ilâhîyi izhâr etmek maksadıyla, kerâmâtla zuhûru lâzım değildir. İzhâr-ı kerâmâta meʼmûr olursa o başka. Bu hâlde kendisi maʼzûr- dur. Yoksa velî kendi vücudunda hakkı izhâr [13/23] ederek, vücûdunu ifnâ ve esrâr-ı ilâhiyyeyi ihfâ etmeğe me'mûrdur. Hattâ peygamber bile, makām-ı risâlet tasarrufu îcâb ettiği hâlde, zâhirde tasarrufu taleb etmez. Fakat bâtında tasarrufu taleb eder. Çünkü onun matlûbu kavminin kulû- bunu dalâletten hidâyete, bâtıldan hakka döndürmektir. Ve peygamberin zâhirde tasarrufu taleb etmeyip mu'cize ikāmesinden tevakkî etmesi kavmi- ne şefkatinden dolayıdır. Zîrâ mu'cizât hüccettir. Binâenaleyh onların üze- rine hüccetin zuhûrunda mübâlağa etmeyi istemez. Çünkü mu'cize ikāme ettiği hâlde kavminin yine dalâlette sâbit kadem olması, onların helâkine sebebdir. Şu hâlde onların sebeb-i helâkleri olan hüccet-i mu'cizâtın zuhû- ru emrinde, şefkatinden nâşî, mübâlağa etmemesiyle, hayatlarını onların üzerinde ibkā eder; ve kavmine karşı yalnız teblîğ ile iktifâ eyler. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلاغُ )Mâide, 5/99) [Resûl üzerine vâcib olan ancak teblîğdir.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani risâlet makamı, resûlün kavmine karşı mucize göstermesiyle tasarrufunu gerektirse de, velâyet makamı, velînin doğanın olağan akışına aykırı olarak, yaratılmışlarda tasarrufunu gerektirmez. Çünkü velî, Bâtın isminin mazharı (tecelli ettiği yer) olduğu için, ilâhî dini ortaya koymak amacıyla kerametlerle görünmesi gerekli değildir. Kerametleri ortaya koymakla görevlendirilirse o başka. Bu durumda kendisi mazur görülür. Yoksa velî, kendi varlığında hakkı ortaya koyarak, varlığını yok etmeye ve ilâhî sırları gizlemeye memurdur. Hatta peygamber bile, risâlet makamı tasarrufu gerektirdiği halde, zahirde (dışarıda) tasarrufu talep etmez. Fakat bâtında (içte) tasarrufu talep eder. Çünkü onun istediği, kavminin kalplerini sapıklıktan doğru yola, bâtıldan hakka döndürmektir. Ve peygamberin zahirde tasarrufu talep etmeyip mucize göstermekten sakınması, kavmine olan şefkatinden dolayıdır. Zira mucizeler hüccettir (kanıt). Bu sebeple onların üzerine hüccetin ortaya çıkmasında abartı yapmayı istemez. Çünkü mucize gösterdiği halde kavminin yine sapıklıkta sabit kalması, onların helakine sebeptir. Şu halde onların helak sebebi olan mucize hüccetinin ortaya çıkması emrinde, şefkatinden dolayı, abartı yapmamasıyla, hayatlarını onların üzerinde bırakır; ve kavmine karşı yalnız tebliğ ile yetinir. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلاغُ (Mâide, 5/99) [Resûl üzerine vâcib olan ancak tebliğdir.]

وقد عَلِمَ الرَّسُولُ أيضًا أنَّ الأمر المُعْجِزَ إِذا ظَهَرَ للجماعةِ فَمِنْهُمْ من يُؤْمِنُ

عند ذلك، ومنهم من يَعْرِفُه ويَجْحَدُه ولا يُظْهِرُ التصديق به ظُلمًا وعُلُوًّا

وحَسَدًا، ومنهم من يُلْحِقُ ذلك بالسِّحْرِ والإِيهَامِ، فَلَمَّا رَأَتِ الرُّسُلُ ذلك وأَنَّه

لا يؤمن إلا مَنْ أَنَارَ اللهُ قلبَه بِنُورِ الإيمانِ ، ومَتَى لَمْ يَنْظُرِ الشَّخْصُ بذلك

النُّورِ المُسَمَّى إيمانًا فلا يَنْفَعُ في حقّه الأمرُ المُعْجِزُ، فَقَصَرَتِ الهِمَمُ عَن

طلب الأمور المُعْجِزَةِ لِمَا لَمْ يَعُمَّ أَثَرُها في النَّاظِرِينَ ولا في قُلُوبهم.

Ve tahkîkan resûl kezâlik bildi ki, muhakkak emr-i mu'ciz bir cemâa- te zâhir oldukda, onlardan ba'zıları onun nezdinde mü'min olur; ve onlardan, onu bilen ba'zıları da, ona inkâr eder; ve zulüm ve ulüvv ve hased ile ona tasdîki izhâr etmez; ve onlardan ba'zısı da bunu sihre ve îhâma ilhâk eder. İmdi vaktâki rusül, bunu ve ancak kalbini Allah Teâlâ'nın nûr-i îmânla münevver kıldığı kimsenin mü'min olduğunu, ve bir şahıs, îmân denilen bu nûr ile nazar etmediği vakit, onun hak- kında [13/24] emr-i mu'cizin nef' vermediğini gördü; șu hâlde eseri nâzirînde ve onların kalblerinde âmm olmadığı için, umûr-i mu'cize talebinden himem kāsır oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve gerçekten de peygamber, aynı şekilde bildi ki, muhakkak mucizevî bir iş bir topluluğa göründüğünde, onlardan bazıları onun yanında mümin olur; ve onlardan, onu bilen bazıları da, onu inkâr eder; ve zulüm, büyüklük taslama ve kıskançlık ile ona tasdiki açıkça belirtmez; ve onlardan bazıları da bunu sihre ve yanıltmaya katar. Şimdi, peygamberler, bunu ve ancak kalbini Yüce Allah'ın iman nuruyla aydınlattığı kimsenin mümin olduğunu, ve bir kişi, iman denilen bu nur ile bakmadığı zaman, onun hakkında mucizevî işin fayda vermediğini gördü; şu halde eseri (mucizenin etkisi) bakanlarda ve onların kalplerinde genel olmadığı için, mucizevî işler talep etmekten gayretler eksik kaldı.

Ya'ni resûl, hüccet-i mu’cizenin ikāmesinde mübâlağa, kavminin helâ- kini mûcib olduğunu bildiği gibi, şakk-ı kamer ve ihyâ-yı emvât vesâire misillü emr-i mu'ciz, bir cemâata zâhir olduğu vakit, onlardan bazılarının bu mucizâta îmân edeceğini ve bazılarının dahi bunun havârık-ı âdât ol- duğunu bilmekle beraber inkâr eyleyeceğini; ve meselâ zamân-ı saâdette bulunan Velîd vesâire misillü zulüm kasdıyla ve Ebû Cehil gibi de ulüvv-i câh ve galebe maksadıyla ve kendi vicdânına karşı nübüvveti teyakkun eden Medîne yahûdîlerinden Ebû Âmir gibi hased sebebiyle tasdîki izhâr etmiyeceklerini; ve bazılarının وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌ )Kamer, 54/2) ya'ni "Eğer onlar mucize görseler, yüz çevirip bu sihr-i dâimdir, der- ler" âyet-i kerîmesi mûcibince sihre ve îhâma ilhâk edeceklerini dahi bilir. Nitekim zamânımızın zâhir-bîn olan tabîat esîrlerinden birisi, berât-ı dalâ- leti olan bir manzûmesinde: Muğfil u muğfel o Îsâ, Mûsâ Köhne bir kizb-i mutalsamdır asa⁴⁰⁶ demiş ve bu müteselsil hezeyanlarıyla kendisinin hakāyık-bîn olduğunu iddiâ eylemiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani peygamber, mucizevi delilin ortaya konulmasında aşırıya gitmenin kavminin helakine sebep olacağını bildiği gibi, ayın yarılması ve ölülerin diriltilmesi gibi mucizevi bir olay bir topluluğa göründüğü zaman, onlardan bazılarının bu mucizelere iman edeceğini ve bazılarının da bunun olağanüstü bir durum olduğunu bilmekle beraber inkâr edeceğini; ve örneğin saadet devrinde yaşamış Velid ve benzerleri gibi zulüm kastıyla ve Ebu Cehil gibi makam ve üstün gelme amacıyla ve kendi vicdanına karşı peygamberliği kesin olarak bilen Medine Yahudilerinden Ebu Amir gibi haset sebebiyle tasdiki açıkça belirtmeyeceklerini; ve bazılarının, "Eğer onlar mucize görseler, yüz çevirip bu sürekli bir sihirdir, derler" (Kamer, 54/2) ayet-i kerimesi gereğince sihre ve yanıltmaya dahil edeceklerini de bilir. Nasıl ki zamanımızın zahir-bîn olan tabiat esirlerinden birisi, dalalet belgesi olan bir manzumesinde: "Muğfil u muğfel o İsa, Musa / Köhne bir kizb-i mutalsamdır asa" demiştir ve bu ardışık hezeyanlarıyla kendisinin hakikatleri gören biri olduğunu iddia etmiştir.

Binâenaleyh peygamberler, ümmetlerinin ikrâr ve inkârda ahvâl-i muh- telife ve isti'dâdât-ı mütefâvitesini ve ancak Allah'ın nûr-i îmânla kalbini münevver ettiği kimselerin îmân getirdiğini; ve mucizeye ve peygambere îmân denilen nûr ile nazar etmeyen kimse hakkında mu❜cizâtın fâide ver- mediğini gördüklerinde, kavimlerine hüccet-i muʼcizâtın ikāmesiyle dalâ- letten hidâyete dönmeleri için, hakta umûr-i mu'cizeyi taleb hususunda onların himmetleri kāsır oldu. Çünkü mu'cizenin te'sîri ona nazar edenle- rin zâhir vücûdlarında ve kalblerinde umûmiyet üzere vâki' olmaz. Zâhir vücûdlarında te'sîrin umûmî olmayışı, cümlesinin kalbleri nûr-i îmân ile münevver olmamasındandır. Ve kalblerinde te'sîrin umûmî olmayışı da, isti'dâdât-ı zâtiyye ve gayr-ı mec'ûlelerinin mütefâvit bulunmasındandır. İsti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl Fass-ı Üzeyrî'de îzah olunmuştur; oraya müracaat buyurulsun. [13/25] Binâenaleyh, kalbi ezelde nûr-i îmânla münevver olan kimse, bu âlem-i şehîdette dahi, mü'min olarak zâhir olur; ve ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesinin hidâyete isti'dâdı olmayan kimseler dahi, bu âlemde hidâyetle zâhir olmaz- lar. Ve bu bahsin tafsîli dahi Fass-ı Üzeyrî'nin evâilinde îzâh olunmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple peygamberler, ümmetlerinin ikrar ve inkârda farklı hallerini ve çeşitli yatkınlıklarını, ancak Allah'ın iman nuruyla kalbini aydınlattığı kimselerin iman ettiğini; ve mucizeye ve peygambere iman denilen nur ile bakmayan kimse hakkında mucizelerin fayda vermediğini gördüklerinde, kavimlerine mucizelerin delil olarak sunulmasıyla sapıklıktan hidayete dönmeleri için, hakta mucizevi işleri talep etme hususunda onların gayretleri yetersiz kaldı. Çünkü mucizenin etkisi, ona bakanların görünen varlıklarında ve kalplerinde genel olarak meydana gelmez. Görünen varlıklarında etkinin genel olmayışı, hepsinin kalplerinin iman nuruyla aydınlanmamış olmasındandır. Ve kalplerinde etkinin genel olmayışı da, onların zâtî ve kılınmamış (doğuştan gelen) yatkınlıklarının farklı bulunmasındandır. Kılınmamış yatkınlık (isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl) Üzeyr Fassı'nda açıklanmıştır; oraya başvurulsun. Bu sebeple, kalbi öncesiz olarak iman nuruyla aydınlanmış kimse, bu görünen âlemde de mümin olarak ortaya çıkar; ve ilahi ilimde sabit hakikatinin hidayete yatkınlığı olmayan kimseler de, bu âlemde hidayetle ortaya çıkmazlar. Ve bu konunun ayrıntısı da Üzeyr Fassı'nın başlarında açıklanmıştır.

كما قال في حق أكمل الرُّسُلِ وأَعْلَم الخلقِ وأَصْدَقِهم في الحال : ﴿إِنَّكَ

لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ﴾، ولو كان لِلْهِمَّةِ أثرٌ عَامٌ

لأَثَرَتْ هِمَّةُ رسولِ اللهِ ﷺ، ولا بُدَّ لم يكن أحد أكمل من رسولِ اللهِ ﷺ

ولا أَعْلَى دَرَجَةً ولا أَقْوَى هِمَّةً منه، وما أثَّرَتْ في إسلام أبي طالب عمه،

وفيه نَزَلَتِ الآية التي ذَكَرْنَاها ، وَلِذَلِكَ قال في الرَّسولِ إِنَّه ما عليه إلا البَلَاغُ،

وقال : ﴿لَيْسَ عَلَيْكَ هُدَاهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ﴾، وَزَادَ في سورة

القَصَصِ : ﴿وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ﴾ ، أي بالذين أعْطَوْهُ العِلْمَ بِهِدَايَتِهم في حالِ

عَدَمِهِم بأعيانهم الثَّابِتَةِ .

Nitekim Allah Teâlâ hazretleri, resûllerin ekmeli ve halkın a'lemi ve hâlde onların asdakı hakkında: “Yâ Habîbim sen sevdiğin kimse- ye hidâyet etmezsin; velâkin Allah Teâlâ dilediğine hidâyet eder" (Kasas, 28/56) buyurdu. Ve eğer himmet için te'sîr umûmî olaydı, -Resûlullah (s.a.v.)in himmeti te'sîr ederdi-.407 Ve lâbüddür ki hiçbir kimse Resûlullah (s.a.v.)den ekmel ve himmette ondan a'lâ ve akvâ değildir. Halbuki amcası Ebû Tâlib hakkında te'sîr etmedi; ve zikret- tiğimiz âyet Ebû Tâlib hakkında nâzil oldu. Ve kezâlik Allah Teâlâ Resûl hakkında: "Onun üzerine belâğdan gayrı bir şey yoktur” (Mâide, 5/99) buyurdu. Ve yine buyurdu ki: "Yâ Habîbim, senin üzerine onların hidâyeti yoktur; velâkin Allah Teâlâ dilediğine hidâyet eder" )Bakara, 2/272) Ve Allah Teâlâ sûre-i Kasas'da وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (Kasas, 28/56) ya'ni "Allah Teâlâ mühtedî olanları a'lemdir" kavlini ziyâde eyledi. Ya'ni a'yân-ı sâbiteleriyle ademleri hâlinde kendilerinin hidâyetlerine olan ilmi, Hakk'a i'tâ edenleri a'lemdir. [13/26] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nitekim Yüce Allah, resûllerin en mükemmeli, halkın en bilgilisi ve hâlde onların en doğrusu hakkında şöyle buyurdu: “Yâ Habîbim, sen sevdiğin kimseye hidâyet etmezsin; velâkin Yüce Allah dilediğine hidâyet eder” (Kasas, 28/56). Ve eğer himmet için tesir genel olsaydı, Resûlullah'ın (s.a.v.) himmeti tesir ederdi. Ve zorunludur ki hiçbir kimse Resûlullah'tan (s.a.v.) daha mükemmel ve himmette ondan daha yüce ve daha güçlü değildir. Halbuki amcası Ebû Tâlib hakkında tesir etmedi; ve zikrettiğimiz ayet Ebû Tâlib hakkında nazil oldu. Ve aynı şekilde Yüce Allah Resûl hakkında: “Onun üzerine tebliğden başka bir şey yoktur” (Mâide, 5/99) buyurdu. Ve yine buyurdu ki: “Yâ Habîbim, senin üzerine onların hidâyeti yoktur; velâkin Yüce Allah dilediğine hidâyet eder” (Bakara, 2/272). Ve Yüce Allah Kasas Sûresi'nde وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (Kasas, 28/56) yani “Yüce Allah hidâyete erenleri en iyi bilendir” kavlini ekledi. Yani, sabit hakikatleriyle yoklukları hâlinde kendilerinin hidâyetlerine olan ilmi, Hakk'a itaat edenleri en iyi bilendir.

Ya'ni umûr-i mucizenin te'sîri umûmî olmadığı için, Hak Teâlâ, peygamberlerin en kâmili ve halkın en âlimi ve en sâdıkı olan Fahr-i âlem âlem (s.a.v.) Efendimiz'e hitaben : إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ )Kasas 28/56) buyurur. Ya'ni “Yâ Habîbim, sen karâbet-i cesediyye ve bazı sıfât-ı tabîiyye îcâbınca sevdiğin kimseye, Muhammed denilen vücûd-ı mukayyedin ve müteayyinin ile hidâyet etmezsin; fakat ilm-i ilâhîde a'yân-ı sâbiteleri, isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûlleriyle Hak'tan hidâyet taleb etmiş olan kimselerin bu hazret-i şehâdette hidâyetle zâhir olmalarına meşiyyet-i ilâhiyye taalluk eder” buyurdu. Demek oluyor ki peygamberlerdeki himmetin te'sîri umûmî değildir. Eğer umûmî olsaydı, Ebû Tâlib hakkında, (S.a.v.) Efendimiz'in himmetleri te'sîr ederdi. Ve şübhe yoktur ki, hiçbir kimse Cenâb-ı Fahr-i âlem (a.s.v.) Efendimiz'den, vücûdda ekmel ve himmet ve tasarrufda a'lâ ve akvâ değildir. Böyle olduğu hâlde onun himmeti amcası Ebû Tâlib hakkında müessir olmadı; ve hattâ bu zikrolunan âyet-i kerîme hâssaten Ebû Tâlib hakkında nâzil oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani mucizevî işlerin etkisi genel olmadığı için, Yüce Allah, peygamberlerin en kâmili, halkın en âlimi ve en sâdıkı olan Âlemlerin Övüncü (s.a.v.) Efendimiz'e hitaben şöyle buyurur: "Şüphesiz sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, ancak Allah dilediğini doğru yola iletir." (Kasas 28/56). Yani "Ey Sevgilim, sen bedensel yakınlık ve bazı doğal sıfatların gereği olarak sevdiğin kimseye, Muhammed denilen kayıtlı ve belirli varlığınla hidâyet etmezsin; fakat ilâhî ilimde sabit hakikatleri, yapılmamış/verilmemiş istidatlarıyla Hak'tan hidâyet talep etmiş olan kimselerin bu şehâdet âleminde hidâyetle ortaya çıkmalarına ilâhî meşiyyet (dileme) ilişkindir" buyurdu. Demek oluyor ki peygamberlerdeki himmetin etkisi genel değildir. Eğer genel olsaydı, Ebû Tâlib hakkında, (s.a.v.) Efendimiz'in himmetleri etki ederdi. Ve şüphe yoktur ki, hiçbir kimse Âlemlerin Övüncü (a.s.v.) Efendimiz'den, varlıkta daha mükemmel ve himmet ile tasarrufta daha yüce ve daha güçlü değildir. Böyle olduğu hâlde onun himmeti amcası Ebû Tâlib hakkında etkili olmadı; ve hatta bu zikredilen âyet-i kerîme özellikle Ebû Tâlib hakkında nâzil oldu.

Ve kezâ himmetin te'sîri umûmî olmadığı için, Hak Teâlâ Peygamber hakkında مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ )Mide/99) ya'ni “Peygamberin vazîfesi ancak teblîğdir” buyurdu. Ve bundan başka da buyurdu ki: لَيْسَ عَلَيْكَ هُدَاهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ )Bakara/272) yani Onların hidâyeti senin üzerine müteretteb değildir; ve sen, senliğin cihetinden onlara hidâyet edemezsin. Fakat sen ism-i Hâdînin mazhar-ı etemmi olduğundan, Allah Teâlâ senin mazhariyetinde zuhûr-ı küllî ile zâhir olduğu vakit, ilm-i ilâhîde, a'yân-ı sâbiteleri isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûlleriyle Hak'tan hidâyet taleb etmiş olan kimselere hidâyet eder." Ve onlar bu hazret-i şehîdette, demirler mıknatısın cezbiyle etrâfına toplandığı gibi, senin muhîtine müncezib olurlar. Ve Hak Teâlâ bu âyetleri beyân buyurmakla beraber, fazla olarak sûre-i Kasasda وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (Kasas, 28/56) kavlini dahi zikreyledi. Ya'ni “Allah Teâlâ mühtedî olanları a'lemdir” dedi ki, Allah Teâlâ, ilm-i ilâhîde a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâdıyla kimlerin Hak'tan hidâyet taleb etmiş olduklarını bilir, demek olur. [13/27] *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde, himmetin etkisi genel olmadığı için, Yüce Allah Peygamber hakkında "مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ" (Mide/99) yani "Peygamberin görevi ancak tebliğdir" buyurdu. Ve bundan başka da buyurdu ki: "لَيْسَ عَلَيْكَ هُدَاهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ" (Bakara/272) yani "Onların hidayeti senin üzerine yükümlü değildir; ve sen, kendi varlığın açısından onlara hidayet edemezsin. Fakat sen, Hâdî isminin en mükemmel mazharı (tecellî yeri) olduğundan, Allah Teâlâ senin mazhariyetinde küllî bir görünüşle ortaya çıktığı zaman, ilâhî ilimde, sabit hakikatleri (a'yân-ı sâbite) yapılmamış/verilmemiş istidatlarıyla (isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûl) Hak'tan hidayet talep etmiş olan kimselere hidayet eder." Ve onlar bu şehadet mertebesinde, demirler mıknatısın çekimiyle etrafına toplandığı gibi, senin çevrene çekilirler. Ve Yüce Allah bu ayetleri açıklamakla beraber, fazladan Kasas Suresi'nde "وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ" (Kasas, 28/56) kavlini de zikretti. Yani "Allah Teâlâ hidayete erenleri en iyi bilendir" dedi ki, bu, Allah Teâlâ'nın, ilâhî ilimde sabit hakikatlerinin istidadıyla kimlerin Hak'tan hidayet talep etmiş olduklarını bildiği anlamına gelir.

Ma'lûm olsun ki vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın külliyet i'tibâriyle beş mertebesi vardır: Birincisi: Zât-ı ahadiyyet ve lâ-taayyün mertebesidir. Bu mertebede Hakk'ın hiçbir sıfat ve isim ile tavsîf ve tevsîmi mümkin değildir. Zîrâ cemî'-i niseb ve izâfâttan ganîdir. Ve bu niseb ve izâfâtın cümlesi zât-ı ahadiyyette mahv ve müstehlektir. Ve “vücûd-ı mutlak” ta'bîri mahzâ bu mertebeye işaret için mevzû' bir ıstılâhtır. İkinci mertebe: Sıfât ve esmâ mertebesidir ki, vücûd-ı mutlak-ı Hak şuûnât-ı zâtiyyesi olan sıfât ve esmâsı hasebiyle, ilmen müteayyin ve mütecellî olur. Ve hazret-i ilmiyyede peyda olan bu suver-i esmâiyyeye “a'yân-ı sâbite” derler ki, bunlar, mümkinâtın ilm-i ilâhîde sâbit olan hakāyıkıdır. Ve a'yân-ı sâbite hâriçte mevcûd olmadıklarından mec'ûl, ya'ni muhdes değildirler. Zîrâ mec'ûliyet hâriçte mevcûd olmakla olur. Ve bahr-ı ahadiyyette istihlâk sûretiyle müttehid olan esmâ, bu mertebede yekdîğerinden mümtâz olurlar. Üçüncüsü: Mertebe-i ervâhdır ki, vücûd-ı mutlak-ı Hak, a'yân-ı sâbite hasebiyle bu mertebede ukül ve nüfûs-i mücerrede olarak zâhir olur. Dördüncüsü: Misâl-i mutlaktır ki, bu mertebede, kezâ vücûd-ı mutlak-ı Hak, a'yân-ı sâbite hasebiyle, mertebe-i şehâdette zâhir olacak olan mevcûdâtın suver-i misâliyyeleriyle müteayyin ve mütecellî olur. Ve bu suver, âyînede muntabi' olan hayal gibi latîf olup, kābil-i teczie ve teb'îz değildir. Beşincisi: Hazret-i his ve şehâdettir ki, bu mertebede dahi yine, vücûd-ı mutlak-ı Hak, kezâ a'yân-ı sâbite hasebiyle suver-i kesîfede zâhir olur. Ve bu suver kābil-i teczie ve teb'îzdir. İşte bu merâtibin kâffesi, bir vücûd-ı nâmütenâhînin tenezzülâtı ve tecelliyâtıdır. Bu zikrolunan merâtibin netîcesi, insân-ı kâmil olup, cemî'-i merâtibi câmi'dir. Binâenaleyh insân-ı kâmil mertebesi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın altıncı mertebe-i tenezzülü ve tecellîsi olmuş olur. *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki Hakk'ın mutlak varlığının külliyet itibarıyla beş mertebesi vardır: Birincisi: Zât-ı ahadiyyet (biricik Zât) ve lâ-taayyün (belirlenmemişlik) mertebesidir. Bu mertebede Hakk'ı hiçbir sıfat ve isim ile tavsîf (nitelendirmek) ve tevsîm (adlandırmak) mümkün değildir. Çünkü O, bütün nispetlerden ve izafetlerden münezzehtir. Ve bu nispetlerin ve izafetlerin hepsi zât-ı ahadiyyette mahv (yok olmuş) ve müstehlektir (tükenmiştir). Ve "mutlak varlık" tabiri, sadece bu mertebeye işaret için konulmuş bir ıstılahtır. İkinci mertebe: Sıfatlar ve isimler mertebesidir ki, Hakk'ın mutlak varlığı, zâta ait halleri olan sıfatları ve isimleri sebebiyle, ilmen müteayyin (belirlenmiş) ve mütecellî (tecelli etmiş) olur. Ve ilâhî ilim hazinesinde meydana gelen bu isimsel suretlere "sabit hakikatler" derler ki, bunlar, mümkün varlıkların ilâhî ilimde sabit olan hakikatleridir. Ve sabit hakikatler dışarıda mevcut olmadıklarından mec'ûl (yapılmış), yani muhdes (sonradan yaratılmış) değildirler. Çünkü mec'ûliyet, dışarıda mevcut olmakla olur. Ve ahadiyyet denizinde istihlâk (tükenme) suretiyle birleşmiş olan isimler, bu mertebede birbirinden mümtâz (ayrılmış) olurlar. Üçüncüsü: Ruhlar mertebesidir ki, Hakk'ın mutlak varlığı, sabit hakikatler sebebiyle bu mertebede akıllar ve mücerret (soyut) nefisler olarak zâhir olur. Dördüncüsü: Mutlak misâl âlemidir ki, bu mertebede, aynı şekilde Hakk'ın mutlak varlığı, sabit hakikatler sebebiyle, şehâdet mertebesinde zâhir olacak olan mevcutların misâlî suretleriyle müteayyin ve mütecellî olur. Ve bu suretler, aynada yansıyan hayal gibi latîf (ince) olup, teczie (parçalara ayrılma) ve teb'îz (bölünme) kabul etmez. Beşincisi: His ve şehâdet (görünen âlem) hazretidir ki, bu mertebede dahi yine, Hakk'ın mutlak varlığı, aynı şekilde sabit hakikatler sebebiyle kesîf (yoğun) suretlerde zâhir olur. Ve bu suretler teczie ve teb'îz kabul eder. İşte bu mertebelerin hepsi, bir sonsuz varlığın tenezzülâtı (aşağı inişleri) ve tecellîleridir. Bu zikredilen mertebelerin neticesi, insân-ı kâmil olup, bütün mertebeleri câmi'dir (kapsayıcıdır). Bu sebeple insân-ı kâmil mertebesi, Hakk'ın mutlak varlığının altıncı tenezzül ve tecellî mertebesi olmuş olur.

İmdi a'yân-ı sâbite ilm-i ilâhîde ne sûretle sabit olurlarsa o sûretle Hakk'ın ma'lûmu olurlar. Binâenaleyh ilim, ma'lûma tâbi' olmuş olur. Fa- kat bundan bazı zevâtın zehâbı gibi [13/28] ilm-i Hakk'ın gayrdan müs- tefâd olduğu maʼnâsı çıkarılmasın. Zîrâ ayân-ı sabite esmânın sûretleri- dir; ve esmâ ise şuûnât-ı zâtiyyeden ibaret olup, zât-ı Hakkın “ayn”ıdır. Binâenaleyh, gayr nerededir ki, Hak'ın ilmi ondan müstefâd olsun. Meselâ insan "hattât" olmalıdır ki, kendisinin hattât olduğuna ilmi lâhik olsun. Şu hâlde kendi indinde hattâtlığı malûm olduktan sonra, bir kimse kendi hakkında, “Ben hattâtım” diye hükmeder; ve onun hattâtlığı hakkındaki ilmi, “malûm” olan hattâtlığına tâbi' olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ilâhî ilimde hangi şekilde sabit olurlarsa, o şekilde Hakk'ın bilgisi olurlar. Bu sebeple ilim, bilinen şeye tâbi olmuş olur. Fakat bundan, bazı zevâtın (kişilerin) zannettiği gibi, Hakk'ın ilminin başkasından öğrenildiği anlamı çıkarılmasın. Çünkü sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) isimlerin suretleridir; isimler ise zâta ait hallerden, oluşlardan ibaret olup, Hakk'ın zâtının "ayn"ıdır (özüdür). Bu sebeple, başkası nerededir ki, Hakk'ın ilmi ondan öğrenilmiş olsun. Örneğin, insan "hattat" olmalıdır ki, kendisinin hattat olduğuna dair bilgisi oluşsun. Şu halde, kendi nezdinde hattatlığı bilindikten sonra, bir kimse kendi hakkında, "Ben hattatım" diye hükmeder; ve onun hattatlığı hakkındaki bilgisi, "bilinen" hattatlığına tâbi olmuş olur.

İmdi ayân-ı sâbiteden her birisinin bir iktizâ-yı zâtîsi vardır ki, ona "isti'dâd" ve "kābiliyet” ta'bîr olunur. Hz. Hak Sübhânehû ve Teâlânın vü- cûd-1 hâricîde zuhûru, ancak her bir “ayn”ın sûretinde o “ayn”ın bila-ziyâ- de ve lâ-noksân isti'dâdına münasib olarak vâki' olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sabit hakikatlerden her birinin, "isti'dâd" ve "kabiliyet" olarak adlandırılan zâtî bir gerekliliği vardır. Yüce ve münezzeh olan Hak Teâlâ'nın dış varlıkta görünmesi, ancak her bir tekil hakikatin şeklinde, o tekil hakikatin ne fazla ne de eksik olan yatkınlığına uygun olarak meydana gelir.

Binâenaleyh mü'minin ayn-ı sâbitesinin isti’dâdı îmânı, ve kâfir ve âsî- nin ayn-ı sâbitesi dahi küfür ve isyânı taleb etmiştir; ve onların her birisi vücûd-ı aynîde taleb etmiş oldukları sıfat üzere "Kün!" emriyle zâhir ol- muşlardır. Beyt-i Cenâb-ı Hafız: هر چه هست از قامت ناساز بی اندام ماست ور نه تشریف تو بر بالای کس کوتاه نیست Tercüme: "Her ne varsa bizim endâmsız olan kāmet-i nâ-sâzımızdan- dır; yoksa Sen'in nûr-i vücûdunla teşrîfın, kimsenin boyuna bosuna uyma- yacak sûrette kısa ve kifâyetsiz değildir.”408 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple müminin sabit hakikatinin yatkınlığı imanı, kâfirin ve âsinin sabit hakikati de küfrü ve isyanı talep etmiştir; ve onların her biri, varlık âleminde talep etmiş oldukları sıfat üzere "Ol!" emriyle ortaya çıkmışlardır. Cenâb-ı Hafız'ın beyti: "Her ne varsa bizim endamsız olan uyumsuz boyumuzdandır; yoksa Senin varlığının nuruyla şereflendirmen, kimsenin boyuna posuna uymayacak şekilde kısa ve yetersiz değildir."

فَأَثْبَتَ أَنَّ العلمَ تَابِعٌ لِلْمَعْلُومٍ ، فَمَنْ كان مُؤمنًا في ثُبوتِ عينه وحالِ عَدَمِهِ ظَهَرَ

منه أنه هكذا يكون، فَلِذَلِكَ بِتِلْكَ الصورة في حال وجوده، وقَدْ عَلِمَ اللهُ

قال : ﴿وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ ، فَلَمَّا قال مثل هذا قال أيضًا : مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ

لَدَيَّ لأَنَّ قَوْلِي على حَدٌ عِلْمِي فِي خَلقِي، وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ أَي ما

قَدَّرْتُ عليهم الكُفْرَ الَّذي يَشْقِيهم ثُمَّ أَطْلُبُ منهم بما ليس في وسعهم أنْ

يَأْتُوا به، بل ما عَامَلْنَاهم إلا بِحَسَبِ ما عَلِمْنَاهم، وما عَلِمْنَاهم إلا بما أَعْطَوْنَا

من نفوسهم مما هم عليه ، فإن كان ظُلْمًا فَهُمُ الظَّالِمُونَ، وَلِذَلِكَ قال :

وَلَكِنْ كَانُوا [13/29] أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ، فَما ظَلَمَهم اللهُ .

İmdi isbât etti ki, muhakkak ilim ma'lûma tâbi'dir. Binâenaleyh "ay- n"ının sübûtunda ve ademi hâlinde mü'min olan kimse, vücûdu hâ- linde de o sûretle zâhir olur. Ve muhakkak Allah Teâlâ, onun böy- le olduğunu ondan bildi. İşte bunun için وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ )Kasas, 28/56) [Allah Teâlâ mühtedî olanları a'lemdir.] buyurdu. Vaktâki Hak Teâlâ böyle dedi مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ )Kaf, 50/29) ya'ni “Benim indimde kavl, ya'ni hüküm tebdîl olunmaz” dahi buyurdu. Zîrâ benim kavlim, halkımda ilmimin haddi üzeredir; "Ve ben kullarıma mübâlağa ile zul- medici değilim” (Kāf, 50/29) Ya'ni, Ben onları şakî kılan küfrü üzer- lerine takdîr etmedim ki, ba'dehû onların ityâna tâkatları olmayan şeyi onlardan taleb edeyim! Belki biz onlara ancak ilmimiz hasebiyle muâmele ettik; ve biz onları ancak nüfûslarından ve üzerinde bu- lundukları şeyden, bize i'tâ ettikleri şeyle bildik. Binâenaleyh eğer zulüm varsa, zâlim olanlar onlardır. Bunun için Hak Teâlâ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ )Bakara, 2/57) ya'ni “Velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler" buyurdu. Böyle olunca Allah Teâlâ onlara zulmetmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi ispat etti ki, muhakkak ilim, bilinen şeye tabidir. Bu sebeple, sabit hakikatinin varlığında ve yokluğunda mümin olan kimse, varlığı halinde de o şekilde ortaya çıkar. Ve muhakkak Yüce Allah, onun böyle olduğunu ondan bildi. İşte bunun için "وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ" (Kasas, 28/56) [Yüce Allah hidayete erenleri en iyi bilendir.] buyurdu. Yüce Allah, "مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ" (Kaf, 50/29) yani "Benim katımda söz, yani hüküm değiştirilmez" de buyurdu. Çünkü benim sözüm, yaratmamda ilmimin sınırı üzeredir; "Ve ben kullarıma abartılı bir şekilde zulmedici değilim" (Kaf, 50/29). Yani, Ben onları şakî kılan küfrü üzerlerine takdir etmedim ki, daha sonra onların yapmaya güç yetiremeyecekleri şeyi onlardan talep edeyim! Aksine biz onlara ancak ilmimiz gereğince muamele ettik; ve biz onları ancak kendi nefislerinden ve üzerinde bulundukları şeyden, bize verdikleri şeyle bildik. Bu sebeple eğer zulüm varsa, zalim olanlar onlardır. Bunun için Yüce Allah "وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ" (Bakara, 2/57) yani "Velakin onlar kendi nefislerine zulmettiler" buyurdu. Böyle olunca Yüce Allah onlara zulmetmedi.

Ya'ni bâlâda zikrolunan kavl-i kerîmi ile Hak Teâlâ hazretleri isbât bu- yurdu ki, ilim ma'lûma tâbi'dir. Binâenaleyh ilm-i ilâhîde her bir ism-i ilâhînin sûreti nasıl mürtesem olursa, o sûret üzere Hakk'ın ma'lûmu olur; ve Hakk'ın iradesi dahi, o ilim üzerine taalluk eder. Şu hâlde bir kimsenin ayn-ı sâbitesi, hâl-i ademde Hâdî isminin sûreti üzere mürtesem bulunmuş ise, vücûd-ı hâricîsi hâlinde dahi hidâyet sûretiyle ve mü'min olarak zâhir olur. Ve Allah Teâlâ o kimsenin hidâyete isti’dâdını ve mü'min olarak zâhir olacağını ezelde onun sûret-i ilmiyyesinden bildi. İşte bundan dolayı Hak وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ )Kasas, 28/56) [Allah Teâlâ mühtedî olanları a'lemdir.] buyurdu; ve kezâ مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ )Kāf, 50/29) [Benim indimde kavl, ya'ni hüküm tebdîl olunmaz.] dedi. Ve Hz. Şeyh (r.a.) kavl-i Hakk'ı tef- sîren buyururlar ki: Zîrâ bir mahlûk benim ilmimde ne sûret üzere sâbit oldu ise, ben onu o sûret üzere bilirim; ve o mahlûk hakkındaki ilmimin haddi, onun sûret-i ilmiyyesinin haddi kadardır. Ve ben kullarıma kar- şı zallâm değilim ki, onların üzerine lisân-ı isti’dâdlarıyla istedikleri şeyin gayrısıyla hükmedeyim. Zîrâ “zulüm” lugatta “bir şeyi mevziinin gayrına vaz'etmektir". &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda zikredilen kerîm sözüyle Yüce Allah ispat buyurdu ki, ilim bilinen şeye tâbidir. Bu sebeple ilâhî ilimde her bir ilâhî ismin sûreti nasıl çizilmiş olursa, Hakk'ın bilineni o sûret üzere olur; ve Hakk'ın iradesi de o ilim üzerine ilişkindir. Şu hâlde bir kimsenin sabit hakikati, yokluk hâlinde Hâdî isminin sûreti üzere çizilmiş bulunmuş ise, dış varlığı hâlinde de hidâyet sûretiyle ve mü'min olarak ortaya çıkar. Ve Allah Teâlâ o kimsenin hidâyete yatkınlığını ve mü'min olarak ortaya çıkacağını öncesiz olarak onun ilimdeki sûretinden bildi. İşte bundan dolayı Hak: "وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ" (Kasas, 28/56) [Allah Teâlâ hidâyete erenleri en iyi bilendir.] buyurdu; ve aynı şekilde: "مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ" (Kāf, 50/29) [Benim katımda söz, yani hüküm değiştirilmez.] dedi. Ve Hz. Şeyh (r.a.) Hakk'ın sözünü tefsir ederek buyururlar ki: Çünkü bir mahlûk benim ilmimde ne sûret üzere sabit oldu ise, ben onu o sûret üzere bilirim; ve o mahlûk hakkındaki ilmimin sınırı, onun ilimdeki sûretinin sınırı kadardır. Ve ben kullarıma karşı zâlim değilim ki, onların üzerine yatkınlıklarının diliyle istedikleri şeyin gayrısıyla hükmedeyim. Çünkü "zulüm" lügatte "bir şeyi yerinin dışına koymaktır".

Ve Hz. Şeyh ]13/30[ وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (Kâf, 50/29) [Ve ben kullarıma mübâlağa ile zulmedici değilim.] âyet-i kerîmesini dahi lisân-ı Hak'la tef- sîren buyururlar ki: Ben onları şakî kılan küfrü takdîr etmedim ki, ba'dehû onların îfâsına muktedir olmadıkları şeyi onlardan taleb edeyim? Ya'ni ben zallâm değilim ki, şekāvetlerini mûcib olan küfrü, ezelde onların üzerine takdîr edeyim de, sonra da onların vüs'u hâricinde olan îmânı taleb ede- yim; ve onlar îmân edemeyince, bundan dolayı onları muâheze eyleyeyim. Belki bizim onlar ile olan muâmelemiz, ancak ilmimiz hasebiyledir; ve biz onları ancak nüfûslarından bize i'tâ ettikleri şey üzerine bildik. Ve bize i'tâ ettikleri şey, onların isti'dâd-ı zâtî ile hâl-i ademde üzerine sâbit oldukları şeydendir. Eğer onlar kendi nefislerinden bize i'tâ ettikleri şeyde zulüm vâki' olmuş ise, zâlim olan kendileridir. Her kim ne istemiş ise Hak onu ih- sân etmiştir. Hak ihsânından dolayı mes’ûl değildir. Mes'ûl olan, Hak'tan taleb edenlerdir. لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) [Allah işledi- ğinden mes'ûl değildir, onlar mesʼûldür.] Ve işte zâlim onlar oldukları için Hak Teâlâ “Velâkin onlar nefislerine zulmettiler" (Bakara, 2/57) buyurdu. Şu hâlde mâdemki Hak, cebren onları kâfir olarak takdîr edip, küfürlerin- den dolayı muâteb tutmamıştır, binâenaleyh onlara zulmetmemiştir. كذلك ما قلنا لهم إلا ما أَعْطَتْهُ ذَاتُنَا أَنْ نَقُولَ لهم، وذاتُنا مَعْلُومَةٌ لنا بما هي عليه من أنْ نَقُولَ كذا ولا نَقُولُ كذا، فما قُلْنَا إلا ما عَلِمْنَا أَنَّا نَقُولُ، قُلْنَا القَوْلُ مِنَّا ، ولَهُمُ الاِمْتِنَالُ وعَدَمُ الامتثال مع السَّمَاعِ منهم. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hz. Şeyh, "وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ" (Kâf, 50/29) [Ve ben kullarıma mübâlağa ile zulmedici değilim.] ayet-i kerimesini dahi Hak'ın diliyle tefsiren buyururlar ki: Ben onları şakî kılan küfrü takdir etmedim ki, sonradan onların yapmaya muktedir olmadıkları şeyi onlardan talep edeyim? Yani ben zallâm değilim ki, şekavetlerini gerektiren küfrü, ezelde onların üzerine takdir edeyim de, sonra da onların gücü dışında olan imanı talep edeyim; ve onlar iman edemeyince, bundan dolayı onları muâheze edeyim. Aksine, bizim onlar ile olan muamelemiz, ancak ilmimiz gereğiyledir; ve biz onları ancak kendi nefislerinden bize verdikleri şey üzerine bildik. Ve bize verdikleri şey, onların zâtî yatkınlık ile yokluk halinde üzerine sabit oldukları şeydendir. Eğer onlar kendi nefislerinden bize verdikleri şeyde zulüm meydana gelmiş ise, zalim olan kendileridir. Her kim ne istemiş ise Hak onu ihsan etmiştir. Hak ihsanından dolayı sorumlu değildir. Sorumlu olan, Hak'tan talep edenlerdir. "لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ" (Enbiyâ, 21/23) [Allah işlediğinden sorumlu değildir, onlar sorumludur.] Ve işte zalim onlar oldukları için Yüce Allah "Velâkin onlar nefislerine zulmettiler" (Bakara, 2/57) buyurdu. Şu halde mademki Hak, zorla onları kafir olarak takdir edip, küfürlerinden dolayı azarlamamıştır, bu sebeple onlara zulmetmemiştir. كذلك ما قلنا لهم إلا ما أَعْطَتْهُ ذَاتُنَا أَنْ نَقُولَ لهم، وذاتُنا مَعْلُومَةٌ لنا بما هي عليه من أنْ نَقُولَ كذا ولا نَقُولُ كذا، فما قُلْنَا إلا ما عَلِمْنَا أَنَّا نَقُولُ، قُلْنَا القَوْلُ مِنَّا ، ولَهُمُ الاِمْتِنَالُ وعَدَمُ الامتثال مع السَّمَاعِ منهم.

Ve kezâlik biz, onlara ancak dememizi, zâtımızın i'tâ ettiği şeyi de- dik; ve zâtımız şöyle demekten ve böyle dememekten üzerinde bu- lunduğu şeyle bizim ma'lûmumuzdur. İmdi biz ancak dememizi bil- diğimiz şeyi dedik. Biz dedik: "Kavl bizdendir; ve onlardan vâki' olan olur. Binâenaleyh Hak tarafından “kavl” ve şey tarafından dahi “işitip” o emre "imtisâl etmek” husûsu sâbit olur. Ve bir şeyin isti'dâdına Hakk'ın ilmi, kendi zâtına olan ilmidir. Çünkü ilm-i ilâhîde sâbit olan şey, bir ism-i ilâhînin sûretidir; ve o ism-i ilâhî ise zâtın şe'ni ve nisbetidir; ve Hak kendi şuûnâtını ve zâtının muktezâsını bilir. Şu hâlde ilim ile malûm vücûd-ı vâhidin nisbetlerinden ibâret olmakla şey’-i vâhid olur. Yekdîğerinden ayrı görünüşleri bir emr-i i'tibârîdir. Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve aynı şekilde biz, onlara ancak dememizi, zâtımızın verdiği şeyi de dedik; ve zâtımız, şöyle demekten ve böyle dememekten üzerinde bulunduğu şeyle bizim bilgimizdedir. Şimdi biz, ancak dememizi bildiğimiz şeyi dedik. Biz dedik: "Söz bizdendir; ve onlardan meydana gelen olur." Bu sebeple Hak tarafından "söz" ve şey tarafından da "işitip" o emre "uyma" hususu sabit olur. Ve bir şeyin yatkınlığına (isti'dâdına) dair Hakk'ın ilmi, kendi zâtına olan ilmidir. Çünkü ilâhî ilimde sabit olan şey, bir ilâhî ismin suretidir; ve o ilâhî isim ise zâtın hali (şe'ni) ve bağıntısıdır; ve Hak, kendi hallerini (şuûnâtını) ve zâtının gereğini bilir. Şu halde ilim ile malûm, tek bir varlığın bağıntılarından ibaret olmakla tek bir şey olur. Birbirinden ayrı görünüşleri, itibari bir durumdur. Şiir:

فَالْكُلُّ مِنَّا وَمِنْهُمْ

وَالْأَخْذُ عَنَّا وَعَنْهُمْ

İmdi hepsi Biz'den ve onlardandır; ve ahz dahi, Biz'den ve onlardandır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, hepsi Biz'den ve onlardandır; ve alma da, Biz'den ve onlardandır.

Hz. Şeyh (r.a.) lisân-ı Hak'la buyururlar ki: Zât-ı ahadiyyemizin muktezâsı olan şuûnât ve esmâ i'tibariyle, bu zuhûrâtın kâffesi Bizdendir; ve fakat zât-ı ahadiyyemiz, o şuûnâtımız ve esmâmız olmasa, âsâr ile zâhir olmak mümkin olmayacağından, bu i'tibâr ile kâffe-i zuhûrât onlardandır. Ve esmâ Bizim şuûnât-ı zâtiyyemiz olmak hasebiyle hakāyıkını bizden almışlardır; ve onların hakāyıkı ne sûretle ma'lûmunuz olduysa, ilmimiz o maʼlûmâta tâbi' olduğundan, bizim ilmimiz, işte bu ma'lûmâttan ahz olunmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) Hakk'ın diliyle buyururlar ki: Biricik Zât'ımızın gereği olan haller ve isimler itibarıyla, bu ortaya çıkışların hepsi Bizdendir; ve fakat biricik Zât'ımız, o hallerimiz ve isimlerimiz olmasa, eserlerle ortaya çıkmak mümkün olmayacağından, bu itibarla ortaya çıkışların hepsi onlardandır. Ve isimler Bizim zâta ait hallerimiz olması sebebiyle hakikatlerini bizden almışlardır; ve onların hakikatleri ne şekilde bilginiz olduysa, ilmimiz o bilgilere tâbi olduğundan, bizim ilmimiz, işte bu bilgilerden alınmıştır.

Bu beyt-i münîfdeki: “Bizdendir ve onlardandır" ta'bîrleri, mertebe-i ahadiyyet ile, mertebe-i vâhidiyyete nazaran isti'mâl buyurulmuştur. Bu da nisbî ve i'tibârî bir şeydir. Yoksa hakîkatte vücûd ve esmâ [13/33] hep Hakk'ındır; ve ilim ve maʼlûm şey'-i vâhiddir; ve bu nümâyişin kâffesi, bütün Hakk'ın kendi nisebiyle olan hüner-bâzlığından başka bir şey değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ (Muhammed, 47/36) ya'ni “Hayât-ı dünyâ ancak lu’b ve lehvdir.” Ve hayât-ı dünyânın lu'b ve lehv olması, bizim tevehhüm ettiğimiz varlığımıza nazarandır; yoksa Hakk'a nazaran lu’b ve lehv değildir. Onun zâhiri hezl, fakat bâtını ciddin ciddidir. Zîrâ kemâlât-ı esmâiyyenin zuhûru ancak mezâhir ile olur. Binâenaleyh mezâhirin kemâlâtı, Hakk'ın kemâlâtıdır. Mesnevî: تا تو با خود نرد خدمت باختی اين من و ما بهر این بر ساختی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu yüce beyitteki: “Bizdendir ve onlardandır” ifadeleri, ahadiyyet mertebesi (Allah'ın birliği mertebesi) ile vâhidiyyet mertebesine (Allah'ın isim ve sıfatlarının çokluğu mertebesi) göre kullanılmıştır. Bu da nisbî ve itibârî (göreceli ve varsayımsal) bir şeydir. Yoksa hakikatte varlık ve isimler hep Hakk'ındır; ve ilim ve maʼlûm (bilinen) tek bir şeydir; ve bu gösterinin tamamı, bütün Hakk'ın kendi nispetleriyle (bağıntılarıyla) olan hüner-bâzlığından (ustalıkla sergilediği oyundan) başka bir şey değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ (Muhammed, 47/36) yani “Dünya hayatı ancak oyun ve eğlencedir.” Ve dünya hayatının oyun ve eğlence olması, bizim vehmettiğimiz (sandığımız) varlığımıza göredir; yoksa Hakk'a göre oyun ve eğlence değildir. Onun zahiri (dışı) şaka, fakat bâtını (içi) ciddin ciddidir (gerçeğin ta kendisidir). Zira esmâî kemâlâtın (Allah'ın isimlerinin mükemmelliklerinin) zuhuru (ortaya çıkışı) ancak mezâhir (tecelli yerleri, görünüşler) ile olur. Bu sebeple mezâhirin kemâlâtı, Hakk'ın kemâlâtıdır. Mesnevî: تا تو با خود نرد خدمت باختی اين من و ما بهر این بر ساختی (Sen kendinle hizmet satrancı oynayasın diye, bu ben ve biz bunun için yaratıldı.)

Tercüme: “Bu “ben” ve “biz” i'tibârâtını, kendin ile hizmet oyununu oynamak için yaptın.”409 Velhâsıl emrin küllîsi Hak'tan ve bizdendir; ve ahzın kâffesi de kezâ Hak'tan ve bizdendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Bu 'ben' ve 'biz' itibarlarını (göreli kabulleri), kendin ile hizmet oyununu oynamak için yaptın." Sözün özü, emrin bütünü Yüce Allah'tan ve bizdendir; ve almanın tamamı da aynı şekilde Yüce Allah'tan ve bizdendir.

إِنْ لَمْ يَكُونُونَ مِنَّا فَنَحْنُ لَا شَكٍّ مِنْهُمْ

Eğer onlar, Biz'den değil iseler, șu hâlde şübhesiz Biz onlardanız. Ya'ni eğer a'yân-ı sâbite, vücûdda Biz'den değil iseler ve Bizim suverimiz üzerine ve Bizim cismimizle olmazlarsa, şübhesiz Biz onlardanız ve onların hakāyıkındanız ve onların hasebiyleyiz; zîrâ ayân-ı sâbiteye “esmâ-i Hak” tesmiye olunur. Ma'lum olsun ki, مِنْهُمْ ve مِنَّا ya'ni “bizden” ve “onlardan” ta'bîrlerinde isneyniyet ma'nâsı vardır. Halbuki vücûd-ı hakîkî ancak birdir. Binâenaleyh bu ta'bîrler nedir? Bâlâda îzâh olunduğu üzere bu tabîrât, vücûd-1 vâhidin nisebi olan esmâdan neş'et etmiştir; ve nisebin vücûdu, ancak o ni- seb sâhibinin vücûduyla kāim ve ona tâbi'dir. Binâenaleyh onların vücûdu izâfîdir; [13/34] ve vücûd-ı muzâfın şânı hakîkatte ademdir. İmdi Hakk'ın malûmu olan ayân-ı sâbiteden bazılarının mezâhiri olan ve âlem-i şehâ- dette bulunan enbiyâ ve evliyâ gibi ayân-ı vücûdiyye, vücûdda isneyniyet lâzım gelmemesi için, kendilerinin vücûd-ı Hak’la mevcûd olduklarını iddia etmezlerse, varsın onlar öyle desinler. Şübhe yoktur ki Hak onlar- dandır: ya'ni Hakk'ın vücûd-ı mutlakı onların sûretleriyle müteayyin ve mütekayyid olmuş ve kemâl-i zuhûr ile onlardan zâhir bulunmuştur. Zîrâ Hak mertebe-i ahadiyyette ıtlâk üzeredir; bir sûret ile taayyün ve takayyüd etmedikçe zâhir olmaz. “Ma'na”, görünmek için "sûret” ister. Mesnevî: صورت از بی صورت آید در وجود همچنان کز آتشی زاداست دود بی نهایت کیشها و پیشها جمله ظل صورت انديشها فاعل مطلق یقین بی صورتست صورت اندر دست او چون التست گه که آن بی صورت از کتم عدم مر صور را رو نماید از کرم تا مدد گیرد از و هر صورتی از کمال و از جمال و قدرتی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer onlar, Biz'den değil iseler, şu hâlde şüphesiz Biz onlardanız. Yani eğer sabit hakikatler, varlık âleminde Biz'den değil iseler ve Bizim suretlerimiz üzerine ve Bizim cismimizle olmazlarsa, şüphesiz Biz onlardanız ve onların hakikatlerindeniz ve onların sebebiyleyiz; çünkü sabit hakikatlere "Hak'ın isimleri" denir. Bilinmeli ki, "onlardan" ve "bizden" ifadelerinde ikilik anlamı vardır. Hâlbuki hakiki varlık ancak birdir. Bu sebeple bu ifadeler nedir? Yukarıda açıklandığı üzere bu ifadeler, tek varlığın bağıntıları olan isimlerden kaynaklanmıştır; ve bağıntıların varlığı, ancak o bağıntı sahibinin varlığıyla kâim ve ona bağlıdır. Bu sebeple onların varlığı izafîdir; ve izafî varlığın şanı hakikatte yokluktur. Şimdi Hak'ın malumu olan sabit hakikatlerden bazılarının zuhur yerleri olan ve şehadet âleminde bulunan peygamberler ve evliyâ gibi varlıksal hakikatler, varlıkta ikilik lâzım gelmemesi için, kendilerinin Hak'ın varlığıyla var olduklarını iddia etmezlerse, varsın onlar öyle desinler. Şüphe yoktur ki Hak onlardandır: yani Hak'ın mutlak varlığı onların suretleriyle belirlenmiş ve kayıtlanmış ve kemâl-i zuhur ile onlardan zahir bulunmuştur. Çünkü Hak ahadiyyet mertebesinde mutlak üzeredir; bir suret ile belirlenip kayıtlanmadıkça zahir olmaz. "Mana", görünmek için "suret" ister. Mesnevî: Suret, suretsizden varlığa gelir, tıpkı ateşten dumanın doğması gibi. Sonsuz kıyafetler ve meslekler, hepsi suret düşüncelerinin gölgesidir. Mutlak fail kesinlikle suretsizdir, suret onun elinde bir alet gibidir. O suretsiz olan, yokluk perdesinden keremiyle suretlere yüzünü gösterdiğinde, her suret ondan kemâl, cemâl ve kudretle yardım alır.

Tercüme: "Sûret, bî-sûretten vücûda gelir; nitekim duman bir ateşten mütevelliddir. 410 Bî-nihâye olan mezâhib ve sanâyi', hep fikirlerin zıll-ı sû-retidir.411 Fâil-i mutlak hazretleri bilâ-şek bî-sûrettir, O'nun elinde "sûret" âlet gibidir. O bî-sûret, vakit vakit, ketm-i ademden mahz-ı keremiyle sû-retleri izhâr eder. Ondan her bir sûret, kemâl ve cemâl ve kudretten istifâza etmek için bu sûretleri izhâr eder."412 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sûret, sûretsiz olandan varlığa gelir; nasıl ki duman bir ateşten meydana gelir. Sonsuz olan mezhepler ve sanatlar, hep fikirlerin sûret gölgesidir. Mutlak Fâil (Allah) şüphesiz sûretsizdir; O'nun elinde "sûret" âlet gibidir. O sûretsiz olan, zaman zaman, yokluk perdesinden sırf keremiyle sûretleri ortaya çıkarır. Ondan her bir sûret, kemâl, cemâl ve kudretten feyz almak için bu sûretleri ortaya çıkarır.

فَتَحَقَّق يا ولي هذه الحكمة المَلْكِيَّةَ في الكلمة النُّوطِيَّةِ فَإِنَّهَا لُبَابُ المعرفة.

[13/35] Ey velî bu kelime-i Lûtıyyede'ki hikmet-i melkiyyeyi tahkîk et! Zîrâ maʼrifetin içleridir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey velî, bu Lûtî kelimesindeki melikî hikmeti tahkik et! Çünkü bunlar marifetin içleridir.

Çünkü bu fass-ı münîfde Hz. Şeyh (r.a.), insanın adem-i muzâfdan mahlûk olduğunu ve makām-ı risâlet, dîn-i hakkı izhâr için tasarrufu iktizâ ettiği hâlde, ümmetine şefkatinden nâşî, tasarrufa mübâşeret etmediğini ve bu âlem-i şehîdette zâhir olan her bir mevcûd, ilm-i ilâhîdeki a'yân-ı sâbitelerinin sûretleri üzere bulunduğunu bilen veliyy-i ârifde himmetle ta-sarruf bulunmadığını beyân buyurmuştur. Bunlar ise maârif-i ilâhiyyenin içidir. Binâenaleyh sen bu ma'rifetleri, hakîkati ile ve zevk-i Muhammedî üzere bil! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü bu şerefli bölümde Hz. Şeyh (r.a.), insanın izafî yokluktan yaratıldığını ve risâlet makamı, hak dini ortaya çıkarmak için tasarrufu gerektirdiği hâlde, ümmetine olan şefkatinden dolayı tasarrufa başlamadığını ve bu görünen âlemde ortaya çıkan her bir varlığın, ilâhî ilimdeki sabit hakikatlerinin suretleri üzere bulunduğunu bilen ârif velîde himmetle tasarruf bulunmadığını açıklamıştır. Bunlar ise ilâhî bilgilerin özüdür. Bu sebeple sen bu bilgileri, hakikatiyle ve Muhammedî zevk üzere bil!

Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şiir:

فَقَدْ بَانَ لَكَ السِّرُّ

وَقَدِ اتَّضَحَ الأَمْرُ

İmdi sana sır zâhir oldu ve emr dahi muttazıh oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sana sır ortaya çıktı ve iş de açıkça anlaşıldı.

Ya'ni bu “hikmet-i melkiyye”de sana sırr-ı rubûbiyyet ve sırr-ı kader âşikâr ve emr-i vücûd hakîkati üzere vâzıh oldu. Çünkü sen emr-i vücûd için fâil ve kābil lâzım olduğunu ve hakîkatte alan ve verenin Hak bulun-duğunu anladın. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu "hikmet-i melkiyye"de sana rubûbiyyet sırrı (Rablık sırrı) ve kader sırrı açıkça ve varlık işinin hakikati üzere belirginleşti. Çünkü sen, varlık işi için fail (yapan) ve kâbil (kabul eden) gerektiğini ve hakikatte alanın ve verenin Hak olduğunu anladın.

وَقَدْ أُدْرِجَ فِي الشَّفْعِ الَّذِي قِيلَ هُوَ الْوِتْرُ

Ve tahkîkan "tek” denilen zât-ı vâhid, "çift"te münderic oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve kesinlikle "tek" denilen biricik zât, "çift"te içkin oldu.

Ya'ni "tek” vasfı ile tavsîf olunan vücûd-1 vâhid-i hakîkî, ayân-ı âlem-den ibaret olan “çift"te münderic oldu. Zîrâ ayân-ı âlem, mertebe-i sâni-yede vâki'dir. Ve a'yân bu indirâc ile [13/36] hâsıl oldu. Çünkü vâhidin tekrârı ile çift husûle gelir; ve onun üzerine bir vâhid daha ilâve olunursa "ferdiyet" hâsıl olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "tek" vasfıyla nitelenen hakiki tek varlık, âlemdeki sabit hakikatlerden ibaret olan "çift"te içkin oldu. Çünkü âlemdeki sabit hakikatler, ikinci mertebede meydana gelir. Ve sabit hakikatler bu içkin olma ile hâsıl oldu. Çünkü tek olanın tekrarıyla çift meydana gelir; ve onun üzerine bir tek daha eklenirse "teklik" hâsıl olur.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hak bir vücûd-ı nâmütenâhîdir ki, kemâl-i letâfetinden nâşî idrâk-i ukülden muhtecibdir. Bu mertebe-i ıtlâk-ta hiçbir sıfat ve isim ile tavsîf olunmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hakk'ın mutlak varlığı, sonsuz bir varlıktır ki, inceliğinin kemâlinden dolayı akılların idrakinden gizlidir. Bu mutlaklık mertebesinde hiçbir sıfat ve isim ile nitelendirilemez.

Fakat bu mertebeden sıfât ve esmâ mertebesine tenezzül edince "Allah" ismi ile müsemmâ olur. Binâenaleyh “Allah” zât ile ahadî ve sıfât ile vâhi-dîdir; ve sıfât esmânın menşeidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat bu mertebeden sıfatlar ve isimler mertebesine indiğinde "Allah" ismiyle adlandırılır. Bu sebeple "Allah" zât ile ahadî (biricik) ve sıfatlar ile vâhidîdir (tek); ve sıfatlar isimlerin kaynağıdır.

İmdi Hak mertebe-i zâttan, mertebe-i ilme tenezzül buyurdukda, ilm-i ilâhîde esmânın suveri peydâ olur; ve esmâ kesîr ve muhtelif olduğundan, peyda olan suver-i ilmiyye dahi kesîr ve muhtelif olur. İşte vücûd-ı vâhid-i Hak, biri diğerinden daha kesîf olmak üzere bu âlem-i his ve şehîdete kadar tenezzül etmiş ve her bir mertebede, “ayn-ı sâbite” denilen her bir is-min ilm-i ilâhîdeki sûreti, o âlemin kesâfeti nisbetinde bir kisve-i taayyüne bürünmüştür. Binâenaleyh “halk” dediğimiz âlem, vücûd-ı latîf-i Hakk'ın kesâfetle zuhûrundan; ve ondaki sûretler, suver-i esmâiyyesine göre, yine kendisinin taayyün ve takayyüdünden ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hak Teâlâ zât mertebesinden ilim mertebesine tenezzül buyurduğunda, ilâhî ilimde isimlerin suretleri ortaya çıkar; ve isimler çok ve çeşitli olduğundan, ortaya çıkan ilim suretleri de çok ve çeşitli olur. İşte Hak'ın bir olan varlığı, biri diğerinden daha yoğun olmak üzere bu his ve şehadet âlemine kadar tenezzül etmiştir ve her bir mertebede, "ayn-ı sâbite" denilen her bir ismin ilâhî ilimdeki sureti, o âlemin yoğunluğu oranında bir taayyün (belirginleşme) elbisesine bürünmüştür. Buna göre "halk" dediğimiz âlem, Hakk'ın latif varlığının yoğunlukla zuhurundan; ve ondaki suretler, isimlerine ait suretlerine göre, yine kendisinin taayyün ve takayyüdünden (sınırlanmasından) ibarettir.

Bu mukaddeme anlaşıldıktan sonra bâlâdaki beyt-i şerîfin maʼnâsı ta-vazzuh eder. Şöyle ki: Vücûd-ı vâhid-i Hak ferd ve vitr iken, bi-hasebi'l-es-mâ, âlem-i halka bi't-tenezzül taayyün ve takayyüd eyledikde şef'iyette münderic olur; zîrâ vücûd-ı halk dahi mâdemki vücûd-1 vâhidden ibâret-tir, şu hâlde vâhidin yanına bir vâhid daha ilave edilmiş, demek olur. Ve vâhidin yanına bir vâhid daha ilâve olunca, iki olur ki, buna da “çift” taʼbîr olunur. Fakat bu öyle bir çifttir ki, vücûd-1 vâhid-i Hakk'ın indirâcıyla peyda olmuştur; ve bu indirâc diğer bir vücûda [13/37] hulûl sûretiyle de-ğildir; belki onun sıfât-ı ârızasından ibâret bir vücûd-ı izâfîye sereyânıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu giriş anlaşıldıktan sonra yukarıdaki şerefli beytin anlamı açıklığa kavuşur. Şöyle ki: Hakk'ın biricik varlığı tek ve eşsiz iken, isimler itibarıyla, halk âlemine tenezzül ederek taayyün ve takayyüd ettiğinde (belirginleşip sınırlı hale geldiğinde) çiftlik içinde yer alır; çünkü halkın varlığı da mademki biricik varlıktan ibarettir, şu halde birin yanına bir bir daha ilave edilmiş demek olur. Ve birin yanına bir bir daha ilave olunca, iki olur ki, buna da "çift" denir. Fakat bu öyle bir çifttir ki, Hakk'ın biricik varlığının içine girmesiyle (indirâcıyla) meydana gelmiştir; ve bu içine girme (indirâc) başka bir varlığa [13/37] hulûl (içine girme) suretiyle değildir; aksine onun arızî sıfatlarından ibaret bir izafî varlığa yayılmasıdır.

Misal: Buhâr buhâriyetinde vitr, ya'ni tek olduğu hâlde, bir mertebe tekâsüf edince bulut olur; ve bir mertebe daha tekâsüf ettiği vakit su; ve &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Buhar, buharlığında tek olduğu hâlde, bir mertebe yoğunlaşınca bulut olur; ve bir mertebe daha yoğunlaştığı zaman su; ve
