# Kelime-i Muhammediyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-muhammediyye
**Sayfa:** 82

---

فَصُ حِكْمَةٍ فَرْدِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ مُحَمَّدِيَّةٍ

## BU FASS KELİME-İ MUHAMMEDİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ FERDİYYE BEYÂNINDADIR.

“Hikmet-i ferdiyye”nin Kelime-i Muhammediyye'ye tahsîsindeki sebeb budur ki: Hakîkat-i muhammediyye, bilcümle taayyünâtın evvelidir; ve kâffe-i mevcûdâtın a'yân-ı sâbitelerini ve hakāyıkını müştemildir. Onun fevkinde hiçbir isim ve sıfat ve na't ile mevsûf ve mevsûm ve men'ût ol- mayan "zât-ı sırf" vardır ki, cemî'-i taayyünâttan münezzehdir. Zîrâ zât-ı ahadiyye, zâtiyeti hasebiyle tecellîden müstağnîdir. Binâenaleyh onun vü- cûd-ı mutlakı zâtiyeti hasebiyle aslâ tecellî etmez. Onun tecellîsi ancak onda bilkuvve mevcûd olan sıfât ve esmâ îcâbıdır. Bilfarz zât-ı ahadiyyette mündemic ve bilkuvve mevcûd sıfât ve esmâ bulunmasa, zât zâtiyeti üzere kalır ve ondan ebeden tecellî vâki' olmaz idi. Fakat onda bilkuvve sıfât ve esmâ-i nâmütenâhiye bulunduğundan ve bunlar lisân-ı isti’dâdlarıyla zuhûr taleb ettiklerinden, zât-ı sırf, lâ-taayyün mertebesinden mertebe-i ilme tenezzül ederek, o sıfât ve esmâ-i nâmütenâhiyenin sûretleri, ilm-i Hak'ta müteayyin ve her birisinin hakîkati yekdîğerinden mütemeyyiz oldu. Bu mertebeye, mertebe-i vâhidiyyet ve mertebe-i sıfât ve esmâ ve “hakîkat-i muhammediyye” derler. Ahadiyet mertebesiyle arasındaki fark, ancak taayyünsüzlük ile taayyünden ibârettir. Bu bâbdaki tafsîlât Fass-ı Şîsîde mürûr etti. Şu hâlde (S.a.v.) [27/2] Efendimiz'in hakîkati cemî'-i taayyünâtın mebdei olmak itibariyle vücûdda vâhid ve ferddir. Ve kezâ bilcümle taayyünâtı muhît olmak itibariyle de külliyetle muttasıftır. Ni- tekim Ferîdüddîn Attâr (k.s.) Bî-ser-nâme'lerinde bu makāma işâreten bu- yururlar. Beyit: احمد است این جا احد ای مردِ کار سر حق را با تو گویم آشکار lâk üzere tecellî eder; ve eğer i'tikād-ı hâs ile takyîd ederse, o kimseye onun i'tikād-ı mukayyedi sûretinde tecellî eyler. فإِلهُ المُعتَقَدَاتِ تَأْخُذُهُ الحُدُودُ، وهو الإلهُ الَّذي وَسِعَه قَلبُ عَبدِهِ، فَإِنَّ الإِلهَ المُطلَقَ لا يَسَعُه شَيءٌ، لأنه عين الأشياء وعَينُ نفسه، والشَّيءُ لا يُقَالُ فيه يَسَعُ نَفْسَه ولا يَسَعُها ، فَافْهَمْ، وَاللهُ يَقُولُ الحَقَّ وَهُوَ يَهْدِى السَّبِيلَ . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hikmet-i ferdiyye"nin (tekliğe ait hikmet) Kelime-i Muhammediyye'ye (Muhammedî Kelime'ye) özgü kılınmasının sebebi şudur: Hakikat-i Muhammediyye (Muhammedî Hakikat), bütün taayyünlerin (belirlemelerin, görünüşlerin) evvelidir; ve tüm varlıkların sabit hakikatlerini ve özlerini kapsar. Onun üzerinde, hiçbir isim, sıfat ve nitelikle nitelenmeyen ve adlandırılmayan "zât-ı sırf" (katıksız öz) vardır ki, tüm taayyünlerden münezzehtir. Çünkü ahadiyet zâtı (Allah'ın biricik özü), zâtî gerekliliği itibarıyla tecellîden (açığa çıkmaktan) müstağnîdir (ihtiyaçsızdır). Bu sebeple, onun mutlak varlığı, zâtî gerekliliği itibarıyla asla tecellî etmez. Onun tecellîsi ancak onda bilkuvve (potansiyel olarak) mevcut olan sıfat ve isimlerin gereğidir. Farz edelim ki ahadiyet zâtında mündemiç (içkin) ve bilkuvve mevcut sıfat ve isimler bulunmasaydı, zât zâtî gerekliliği üzere kalır ve ondan sonsuza dek tecellî meydana gelmezdi. Fakat onda bilkuvve sınırsız sıfat ve isimler bulunduğundan ve bunlar kendi yatkınlık dilleriyle zuhûr (ortaya çıkma) talep ettiklerinden, zât-ı sırf, lâ-taayyün (belirlemesizlik) mertebesinden ilim mertebesine tenezzül ederek (inerek), o sınırsız sıfat ve isimlerin suretleri, Hak'ın ilminde müteayyin (belirli) oldu ve her birinin hakikati birbirinden temayüz etti (ayrıldı). Bu mertebeye, vahidiyet mertebesi (birlik mertebesi) ve sıfat ve isimler mertebesi ve "hakikat-i Muhammediyye" derler. Ahadiyet mertebesiyle arasındaki fark, ancak taayyünsüzlük (belirlemesizlik) ile taayyünden (belirlemeden) ibarettir. Bu konudaki ayrıntılar Fass-ı Şîsî'de (Şît Faslı'nda) geçti. Şu hâlde (s.a.v.) Efendimiz'in hakikati, tüm taayyünlerin başlangıcı olmak itibarıyla varlıkta tek ve ferddir. Ve aynı şekilde, bütün taayyünleri kuşatmak itibarıyla da külliyetle (bütünlükle) nitelenmiştir. Nitekim Ferîdüddîn Attâr (k.s.) Bî-ser-nâme'lerinde bu makama işaret ederek buyururlar. Beyit: "Ahmed'dir bu yerde, ey iş ehli, Ehad; Hakk'ın sırrını sana açıkça söyleyeyim." (Bu kısım eksik çevrilmiş, orijinal metinde devamı var gibi görünüyor, ancak verilen metin bu şekilde bitiyor.) (Arapça kısım çevrilmez, olduğu gibi bırakılır.)

[27/105] İmdi ilâh-ı mu❜tekadâtı hudûd ahzeder. Ve o da, onun abdi- nin kalbi vâsi' olduğu ilâhdır. Zîrâ İlâh-ı mutlak bir şeye sığmaz. Çün- kü O, eşyânın "ayn"ıdır ve nefsinin "ayn"ıdır. Halbuki bir şey hakkın- da, kendi nefsine sığar ve sığmaz denilmez. İyi anla! Ve Allah hakkı söyler ve sebîle hidâyet eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, inanılan ilâhı sınırlar kuşatır. Ve o da, kulunun kalbinin geniş olduğu ilâhtır. Çünkü Mutlak İlâh hiçbir şeye sığmaz. Çünkü O, eşyanın tekil hakikatidir ve kendi nefsinin tekil hakikatidir. Halbuki bir şey hakkında, kendi nefsine sığar veya sığmaz denilmez. İyi anla! Ve Allah hakkı söyler ve doğru yola iletir.

Ya'ni her bir mutekidin kendi i’tikādında tahayyül eylediği ilâh hudûda tâbi' olur. Çünkü her bir mutekid, kendi mutekadı olan ilâhı kabûl edip diğerlerinin mutekadâtını reddetmekle, bu ilâhın hudûdunu diğerlerinin hudûdundan tefrîk etmiş olur. Ve bu hudûda tâbi' olan ilâh dahi, ken- di abdinin kalbine sığan ilâhdır. Çünkü İlâh-ı mutlak hiçbir şeye sığmaz. O ahadiyyet-i mutlakasıyla her şeyi Muhîttir. Binâenaleyh ne kadar hissî, hayâlî, vehmî, aklî, zannî ve ilmî sûretler varsa, hepsini zâtı ile ihâta eder. Zîrâ zâhir ve bâtın ancak ondan ibarettir. Böyle olunca zât-ı ahadiyyet-i mutlaka bilcümle eşyanın “ayn”ıdır; ve bu İlâh-ı mutlak kendi nefsinin ve zâtının “ayn”ıdır. Halbuki âlem-i histe örfen bir şey hakkında, kendi nefsine sığar veyâ [27/106] sığmaz denilmez. Çünkü sığmak ve sığmamak iki şey'-i muhtelif mâbeyninde mevzû'-i bahs olur. Şeyin nefsi ise ayn-1 vâhidedir; ve o şey, nefsinin “ayn”ıdır. Binâenaleyh şeyin nefsine sığması ve sığmaması mahall-i güft ü gû olamaz. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'de وَسِعَ رَبِّي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا )Enam 6/80) [Rabbim her şeyi ilmen ihâta etmiştir.] ve رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا )Mü'min, 40/7) [Ey bizim Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.] buyurulması, niseb-i ilâhiyyenin her şeye vâsi' olduğu maʼnâsını mutazammındır. Zîrâ ilim ve rahmet niseb-i ilâhiyye- dendir. Ve Hakk'ın bu nisbetleriyle bilcümle eşyâya sığdığı zâhirdir. Ve bu bahsin tafsîli “hikmet-i kalbiyye”de mürûr etti. Bu dekāyıkı iyi anla! Hak Teâlâ hazretleri kâmillerin lisânıyla hakkı söyler ve kendisine müteveccih &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani her inananın kendi inancında tahayyül ettiği ilâh, sınırlara tâbi olur. Çünkü her inanan, kendi inandığı ilâhı kabul edip diğerlerinin inandıklarını reddetmekle, bu ilâhın sınırını diğerlerinin sınırından ayırmış olur. Ve bu sınıra tâbi olan ilâh da, kendi kulunun kalbine sığan ilâhtır. Çünkü Mutlak İlâh hiçbir şeye sığmaz. O, mutlak ahadiyetiyle her şeyi kuşatmıştır. Bu sebeple ne kadar hissî, hayâlî, vehmî, aklî, zannî ve ilmî suretler varsa, hepsini zâtı ile kuşatır. Zira görünen ve bâtın ancak ondan ibarettir. Böyle olunca mutlak ahadiyet zâtı, bütün eşyanın tekil hakikatidir; ve bu Mutlak İlâh, kendi nefsinin ve zâtının tekil hakikatidir. Halbuki his âleminde, örfî olarak bir şey hakkında, kendi nefsine sığar veya sığmaz denilmez. Çünkü sığmak ve sığmamak, iki farklı şey arasında konuşma konusu olur. Şeyin nefsi ise tek bir hakikattir; ve o şey, nefsinin tekil hakikatidir. Bu sebeple şeyin nefsine sığması ve sığmaması tartışma konusu olamaz. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'de "وَسِعَ رَبِّي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا" (Enam 6/80) [Rabbim her şeyi ilmen kuşatmıştır.] ve "رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا" (Mü'min, 40/7) [Ey bizim Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.] buyurulması, ilâhî nispetlerin her şeye geniş olduğu anlamını içerir. Zira ilim ve rahmet ilâhî nispetlerdendir. Ve Hakk'ın bu nispetleriyle bütün eşyaya sığdığı açıktır. Ve bu bahsin ayrıntısı "hikmet-i kalbiyye"de geçti. Bu incelikleri iyi anla! Yüce Allah, kâmillerin lisanıyla hakkı söyler ve kendisine yönelir.

فهم كن معنى الله الصمد

میم را بردار احمد شد احد

Tercüme: "Ey iş adamı, sırr-ı Hakkı sana açıkça söyleyeyim ki, bu âlem-i taayyünde Ahad, Ahmed'dir, mîm-i taayyünü kaldır, Ahmed Ahad olur. İşte “Allâhu's-Samed”in ma'nâsını anla!”659 Ve kezâ Gülşen-i Râz sahibi (k.s.) buyurur. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey iş adamı, Hakk'ın sırrını sana açıkça söyleyeyim ki, bu taayyün (belirginleşme) âleminde Ahad, Ahmed'dir; taayyün mîm'ini kaldırırsan, Ahmed Ahad olur. İşte "Allahü's-Samed"in anlamını anla! Aynı şekilde Gülşen-i Râz sahibi (k.s.) buyurur. Beyit:

احد در میم احمد گشت ظاهر

در این دور اول آمد عین آخر

جهانی اندرآن يك ميم غرق است

ز احمد تا احد يك ميم فرق است

[27/3] Tercüme: “Ahad, Ahmed'in mîm-i taayyününde zâhir oldu. Bu devirde evvel âhirin “ayn”ı geldi. Ahmed'den Ahad'e kadar fark bir mîm- den, ya'ni taayyünden ibârettir. Bütün mevcûdât-ı cihân o mîm-i taayyün içindemüstağraktır.”660 Ve kezâ Mirza Bîdil (k.s.) buyurur. Rubâî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ahad, Ahmed'in taayyün (belirginleşme) mîm'inde (harfinde) zâhir oldu. Bu devirde evvel (ilk) âhirin (sonun) ayn'ı (özü) geldi. Ahmed'den Ahad'e kadar fark bir mîm'den, yani taayyünden ibarettir. Bütün cihanın mevcudâtı (varlıkları) o taayyün mîm'inin içinde müstağraktır (batmıştır, kaybolmuştur). Ve kezâ Mirza Bîdil (k.s.) buyurur. Rubâî:

آن آینه قدرت ذات یکتا

آن جوهر ایجاد و صفات و اسما

درغيب احد است و در شهادت احمد

اینست رموز خواجه هر دو سرا

Tercüme: “O zât-ı ahadiyyenin âyîne-i kudreti ve o sıfât ve esmî îcâd ve izhârının cevheri mertebe-i gaybda Ahad'dır; ve mertebe-i şehâdette ise, Ahmed'dir. İşte her iki cihân seyrinin rumûzu budur.”661 *** Velhâsıl zât-ı ahadiyyenin kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile olan tecellîsinden ibaret “feyz-i akdes” ile ibtidâ müteayyin olan ancak “hakîkat-i muhammediyye”dir; ve mertebede ona müsâvî bir taayyün yok- tur. O hakîkat, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın öyle bir mertebe-i külliyye ve ferdiyyesidir ki, cemî'-i taayyünâtı müştemil ve muhîttir. Ve işte “rûh-1 Muhammedî" budur. Onun için (S.a.v.) Efendimiz أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ رُوحِي ]Allâh'ın ilk yarattığı benim rûhumdur.] yahud نُورِي ]Benim nûrumdur.[ buyurmuşlardır. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) Mantıku't-Tayr'da buyururlar. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “O ahadiyet zâtının kudret aynası ve o sıfat ve isimlerin icat ve ortaya çıkışının cevheri, gayb mertebesinde Ahad'dır; şehadet mertebesinde ise Ahmed'dir. İşte her iki cihan seyrinin sırrı budur.”661 *** Sözün özü, ahadiyet zâtının kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile olan tecellîsinden ibaret olan “feyz-i akdes” (kutsal feyz) ile başlangıçta belirlenen ancak “hakîkat-i muhammediyye”dir (Muhammedî hakikat); ve mertebede ona eşit bir belirlenim yoktur. O hakikat, Hakk'ın mutlak varlığının öyle küllî ve ferdî bir mertebesidir ki, bütün belirlenimleri kapsar ve kuşatır. Ve işte “rûh-ı Muhammedî” (Muhammedî ruh) budur. Onun için (S.a.v.) Efendimiz, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ رُوحِي [Allah'ın ilk yarattığı benim ruhumdur.] yahut نُورِي [Benim nurumdur.] buyurmuşlardır. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) Mantıku't-Tayr'da buyururlar. Beyit:

بود نور جان او بی هیچ ریب آنچه اول شد پدید از جیب غیب

گشت عرش و کرسی و لوح و قلم بعد زان آن نور مطلق زد علم

یک علم ذریت است و آدم است یک علم از نور پاکش عالم است

Tercüme: "Ceyb-i gaybdan ibtidâ zâhir olan şübhesiz onun nûr-i cânı idi. Ba'dehû o nûr-i mutlak bayrak çekti; arş ve kürsî ve levh ve kalem pey-dâ oldu. Onun nûr-i pâkinden çekilen bayrağın birisi âlemdir; diğeri dahi Âdem ve onun zürriyetidir." 662 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gayb cebinden (gayb âleminin derinliklerinden) ilk olarak ortaya çıkan şüphesiz onun can nuru idi. Daha sonra o mutlak nur bayrak açtı; arş, kürsî, levh ve kalem meydana geldi. Onun pak nurundan açılan bayrağın birisi âlemdir; diğeri de Âdem ve onun soyudur.

Ve şems-i hakîkat Mevlânâ-yı Muhammedî-sîret (r.a.) Mesnevî-i Şerîf'in cild-i sâdisinde buyururlar. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve hakikat güneşi, Muhammedî-sîretli Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf'in altıncı cildinde buyururlar. Mesnevî:

چون جدا بینی از حق این خواجه را گم کنی هم متن و هم ديباجه را [27/4]

بنده را در خواجه خود محو دان دو مگوی ودو مدان ودو مخوان

شرم دار ای احول از شاه غیور خواجه را چون غیر گفتی از قصور

دیدن او دیدن خالق شدست مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ احمد بدست

Tercüme: “Vaktâki bu Seyyidü'l-kevneyni sen Hak'tan ayrı gördün, kitâb-ı kâinâtın hem metnini ve hem de dîbâcesini gāib ettin.663 İki deme, iki bilme ve iki okuma! Bendeyi kendi efendisinde mahv olmuş bil!664 Kusûr-ı fehminden nâşî, efendiye “gayr” dediğin vakit, ey şaşı, Gayûr olan şâhdan utan!665 وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ )Enfal, 8/17) [Attığın vakit, sen atma-dın!] âyet-i kerîmesindeki “râmî” Ahmed'dir. Onu görmek Hâlık'ı görmek olmuştur.666" &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Vaktâki sen, bu Seyyidü'l-kevneyn'i (iki cihanın efendisi olan Hz. Muhammed'i) Hak'tan ayrı gördün, kâinat kitabının hem metnini hem de dîbâcesini (girişini) kaybettin. İki deme, iki bilme ve iki okuma! Kulu kendi efendisinde mahvolmuş (yok olmuş) bil! Anlayışının kıtlığından dolayı, efendiye "başka" dediğin zaman, ey şaşı, Gayûr (kıskanç) olan şahtan utan! "Attığın vakit, sen atmadın!" (Enfal, 8/17) ayet-i kerimesindeki "atan" Ahmed'dir. Onu görmek, Hâlık'ı (Yaratıcı'yı) görmek olmuştur.

İmdi nübüvvet, (S.a.v.) Efendimiz'in vücûd-ı şerîfleriyle hatmolundu- ğu gibi, bu Fusûsu'l-Hikem dahi “hikmet-i ferdiyye” ile hatmolundu. Ve kezâ Aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz, nasıl cemî-i hakāyıkı câmi' ise "hikmet-i ferdiyye" dahi bilcümle hikemi câmi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, nübüvvet (peygamberlik), Efendimiz (s.a.v.)'in şerefli varlıklarıyla sona erdiği gibi, bu Fusûsu'l-Hikem de "hikmet-i ferdiyye" (ferdiyet hikmeti) ile sona erdi. Ve aynı şekilde, Aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz nasıl bütün hakikatleri kapsıyorsa, "hikmet-i ferdiyye" de bütün hikmetleri kapsar.

إنَّما كانت حكمتُه فَرْدِيَّةً، لأنَّه أَكْمَلُ مَوجود في هذا النوع الإنساني، ولهذا

بدى به الأمرُ وخُتِمَ ، فكانَ نَبِيًّا وآدم بينَ المَاءِ والطِّينِ، ثم كان بَنَشْأَتِه

العنصرية خاتم النَّبِيِّينَ.

Onun hikmeti, ancak ferdiyye oldu. Zîrâ o, bu nev'-i insânîde mevcû- dun ekmelidir; ve bunun için emr onunla bed'olundu ve onunla hat- molundu. İmdi Âdem, mâ' ile tıyn beyninde olduğu hâlde, o nebî idi. Ondan sonra neş'et-i unsuriyyesi ile hâtemü'n-nebiyyîn oldu. [27/5] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Onun hikmeti, ancak ferdiyet oldu. Çünkü o, bu insan türünde var olanların en mükemmelidir; ve bunun için iş onunla başladı ve onunla sona erdi. Şimdi Âdem, su ile çamur arasında olduğu hâlde, o peygamber idi. Ondan sonra unsurlardan oluşan yapısıyla peygamberlerin sonuncusu oldu.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Kelime-i Muhammediyye'nin “hikmet-i ferdiyye”- ye mukārin bulunmasının sebebini îzâhen buyururlar ki: (S.a.v.) Efendi- miz'in hikmeti ancak ferdiyyedir. Zîrâ onun hakîkati, mukaddemede dahi beyân olunduğu üzere, fevkinde ancak zât-ı ahadiyye bulunan cem'iyyet-i ilâhiyye makāmı ile münferiddir; ve o makām “Allah” isminin mazharıdır; ve Allah ismi ise cemî'-i esmâyı câmi' olan ism-i a'zamdır. Şu hâlde bu makām zât-ı ahadiyyenin en evvel müteayyin olduğu bir makām-1 taay- yündür; ve cemî-i taayyünâtın mebdei ve menşeidir; ve binâenaleyh bil- cümle taayyünâtı şâmildir. Vücûdda ona müsâvî ve onun nazîri olan bir taayyün bulunmadığı için bir mertebe-i ferdiyyedir. Ve (S.a.v.) Efendimiz, bu nev'-i insânîde mevcûdun ekmelidir. Zîrâ Hak, zuhûr-ı küllî ile onun vücudunda zuhûr etmiştir. Çünkü enbiya (a.s.) bu nev'in ekmelidir; ve onlardan her birisi bir ism-i küllînin mazharıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) Kelime-i Muhammediyye'nin "hikmet-i ferdiyye"ye (tekliğe ait hikmet) yakın bulunmasının sebebini açıklayarak buyururlar ki: Efendimiz (s.a.v.)'in hikmeti ancak ferdiyyettir (tekliktir). Çünkü onun hakikati, mukaddimede de açıklandığı üzere, üstünde ancak zât-ı ahadiyye (Allah'ın biricik Zâtı) bulunan cem'iyyet-i ilâhiyye (ilahi topluluk, tüm isimleri kuşatan ilahi mertebe) makamı ile münhasırdır (sadece ona aittir); ve o makam "Allah" isminin mazharıdır (tecelli yeridir); ve Allah ismi ise bütün isimleri kapsayan ism-i a'zamdır (en yüce isimdir). Şu halde bu makam, zât-ı ahadiyyenin en önce belirginleştiği bir taayyün (belirginleşme) makamıdır; ve bütün taayyünlerin başlangıcı ve kaynağıdır; ve bu sebeple bütün taayyünleri kapsar. Varlıkta ona eşit ve onun benzeri olan bir taayyün bulunmadığı için bir ferdiyyet (teklik) mertebesidir. Ve Efendimiz (s.a.v.), bu insan türünde mevcut olanın en mükemmelidir. Çünkü Hak, küllî (tüm) zuhur ile onun vücudunda zuhur etmiştir. Çünkü peygamberler (a.s.) bu türün en mükemmelidir; ve onlardan her biri bir ism-i küllînin (tüm isimleri kapsayan bir ismin) mazharıdır.

Ve külliyâtın kâffesi ism-i ilâhî tahtında dâhildir; ve o ism-i ilâhînin mazharı dahi (S.a.v.) Efendimiz'dir. Böyle olunca o, bu nev'in efrâdının ekmeli olur. İşte bu sebeble emr-i vücûd onunla bed'olunup onunla hat- molundu. Çünkü a'yândan en evvel "feyz-i akdes” ile müfâz olan şey, onun ayn-ı sâbitesidir; ve en evvel ekvândan hâriçte “feyz-i mukaddes” ile mev- cûd olan şey, onun rûh-ı mukaddesidir. Binâenaleyh emr-i vücûd onunla bed' ve emr-i risâlet, en sonra onunla hatmolundu. Ve nev'-i Adem âb ve kil arasında bulunmakta iken (S.a.v.) Efendimiz nebî idi. Çünkü zât-ı ahadiyyenin mertebe-i vâhidiyyete tenezzülünden ibâret bulunan hakî- kat-i muhammediyye bilcümle suver-i ilmiyye-i esmâiyyeyi câmi' olduğu gibi, vücûd-ı Hakk'ın ervâh-ı mücerrede mertebesine tenezzülünde dahi, rûh-ı Muhammedî cemî'-i ervâhı câmi' olan rûh-ı küllî oldu. Ve o merte- bede kâffe-i ervâh-ı beşeriyye ve melekiyyeye meb'ûs oldu. Ve ervâh levh-i mahfûz mertebesinde müteayyin olup hakāyık-ı nûrâniyyeleri mezâhiri ile yekdîğerinden ayrıldıktan sonra, Allah Teâlâ hazretleri [27/6] o rûh olan hakîkat-i muhammediyyeyi, müteayyin olan bu mezâhir-i nûrâniyyenin, zât-ı ahadiyyenin bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfat zuhûrundan ibaret olduğunu haber vermek için, nebî olarak onlara ba's buyurdu. (S.a.v.) Efendimiz badehû neş'et-i unsuriyyesi ile enbiyânın hâtemi oldu. Çünkü hakîkat-i muhammediyye şecere-i kevnin çekirdeği mesâbesindedir; ve çekirdek ağacın mebdei ve onun meyvesi de hâtem-i kemâlâtıdır. Meyvenin zuhû- rundan sonra fasl-ı harîf gelmekle, ağacın yaprakları dökülüp zevâle yüz tutar. Onun için nübüvvet ve dîn ve kemâl-i zuhûr emirleri şecere-i kevnin meyvesi olan onların vücûd-ı unsurîleri ile hatmolundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bütün küllîler (tümel varlıklar) ilâhî isim altında dâhildir; ve o ilâhî ismin mazharı (tecelli yeri) da (S.a.v.) Efendimiz'dir. Böyle olunca o, bu türün fertlerinin en mükemmeli olur. İşte bu sebeple varlık emri onunla başlayıp onunla sona erdi. Çünkü sabit hakikatlerden en evvel "feyz-i akdes" (kutsal feyz) ile feyz alan şey, onun ayn-ı sâbitesidir (tekil sabit hakikati); ve en evvel yaratılmışlardan dışarıda "feyz-i mukaddes" (kutsanmış feyz) ile var olan şey, onun rûh-ı mukaddesidir (kutsal ruhudur). Buna göre varlık emri onunla başladı ve risâlet (peygamberlik) emri, en sonra onunla sona erdi. Ve Âdem türü su ve çamur arasında bulunmakta iken (S.a.v.) Efendimiz nebî (peygamber) idi. Çünkü zât-ı ahadiyyenin (Allah'ın biricik Zâtı'nın) vâhidiyyet mertebesine tenezzülünden (inmesinden) ibaret bulunan hakîkat-i muhammediyye (Muhammedî hakikat) bütün ilâhî ve isimsel ilim suretlerini kapsadığı gibi, Hakk'ın varlığının mücerred ruhlar mertebesine tenezzülünde dahi, Muhammedî ruh bütün ruhları kapsayan küllî ruh oldu. Ve o mertebede bütün beşerî ve meleki ruhlara gönderildi. Ve ruhlar levh-i mahfûz (korunmuş levha) mertebesinde belirlenip nûrânî hakikatleri mazharları (tecelli yerleri) ile birbirinden ayrıldıktan sonra, Yüce Allah o ruh olan hakîkat-i muhammediyyeyi, belirlenmiş olan bu nûrânî mazharların, zât-ı ahadiyyenin isimler ve sıfatlar itibarıyla zuhûrundan (ortaya çıkışından) ibaret olduğunu haber vermek için, nebî olarak onlara ba's (gönderdi) buyurdu. (S.a.v.) Efendimiz daha sonra unsurî (maddî) yaratılışı ile peygamberlerin sonuncusu oldu. Çünkü hakîkat-i muhammediyye kevn (oluş) ağacının çekirdeği mesabesindedir; ve çekirdek ağacın başlangıcı ve onun meyvesi de kemâlâtının (olgunluklarının) sonudur. Meyvenin zuhûrundan sonra sonbahar gelmekle, ağacın yaprakları dökülüp yok olmaya yüz tutar. Onun için nübüvvet (peygamberlik) ve din ve kemâl-i zuhûr (kemâlin ortaya çıkışı) emirleri kevn ağacının meyvesi olan onların unsurî varlıkları ile sona erdi.

وأوَّلُ الأفراد الثلاثة، وما زَادَ على هذه الأوليَّةِ من الأفراد فإنَّها عنها، فكان

أول دليل على ربِّه، فإنَّه أُوتِيَ جَوَامِعَ الكَلِم التي هي مُسَمَّيَاتُ أسماءِ

آدمَ، فَأَشْبَهَ الدَّليل في تثليثه، والدليل دليلٌ لِنَفْسِه، ولما كانت حقيقتُه تُعْطِي

الفَردِيَّةَ الأُولى بما هو مُثَلَّثُ النَّشأةِ، لذلك قال في بابِ المَحَبَّةِ الَّتي هي

أصل الوجودِ : «حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلاثٌ بما فيه من التَّثْلِيثِ، ثمَّ ذَكَرَ

«النِّسَاءَ وَالطَّيبَ وَجُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِهِ فِي الصَّلاةِ».

Ve efrâdın evveli üçtür; ve efrâddan bu evveliyet üzerine zâid olan şey muhakkak ondandır. Böyle olunca Resûl (a.s.), Rabb'ine delîlin evvelidir. 667 Binâenaleyh cevâmiu'l-kelim verildi ki, o da esmâ-i Âdem müsemmeyâtıdır. Şu hâlde Sallallahu aleyhi ve sellem onun teslîsin- de delîle müşâbih oldu; ve delîl, kendi nefsi için delîldir. Vaktâki onun hakîkati, müselles-i neş'et olması sebebiyle, ferdiyyet-i ûlâyı verdi. Bunun için asl-ı vücûd olan muhabbet bâbında, onda teslîsten olan şeyden nâsî حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلَاتٌ ya'ni “Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi" buyurdu. 668 Ba'dehû nisâyı ve tıybi zikretti; ve onun kurretü'l-ayni namazda mec'ûl oldu. [27/7] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve fertlerin ilki üçtür; ve fertlerden bu ilklik üzerine eklenen şey kesinlikle ondandır. Böyle olunca Resûl (a.s.), Rabb'ine delilin ilkidir. Bu sebeple cevâmiu'l-kelim (özlü söz söyleme yeteneği) verildi ki, o da Âdem'in isimlerinin müsemmâlarıdır (adlandırılan şeyleridir). Şu hâlde Sallallahu aleyhi ve sellem onun üçlü oluşunda delile benzedi; ve delil, kendi nefsi için delildir. Onun hakikati, üçlü bir yaratılışa sahip olması sebebiyle, ilk ferdiyeti (teklik) verdi. Bunun için aslî varlık olan muhabbet (sevgi) konusunda, onda üçlü oluştan kaynaklanan حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلَاتٌ yani “Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” buyurdu. Daha sonra kadınları ve güzel kokuyu zikretti; ve onun gözünün nuru namazda kılındı.

## Fass-1 Salihî

de tafsîl olunduğu üzere, tekvîn ferdiyyet-i selâsiyye üze- rine müstenid idi ki, o da Hak tarafından “zât”, “irâde” ve “kavl”; ve “şey” tarafından dahi, ilm-i ilâhîde sabit olan onun “şey'iyet”i, “Kün! kavlini istimâı” ve “emre imtisâl”idir. Ve bir şeyin tekevvünü için Hakk'ın bu fer- diyyet-i selâsiyyesi, şeyin ferdiyyet-i selâsiyyesine mukābil olmak lâzımdır. Ferd adedlerin ilk mertebesi üçtür. Onun mâdûnunda “iki” ile “bir" vardır. İki adedi çifttir. "Bir” ise, aded değil belki bilcümle adedlerin menşeidir ki, bu cihet evvelki fasslarda îzâh olundu. Üçün fevkinde, beş, yedi, dokuz ve on bir ilh... nâmütenâhî tek adedler vardır. Binâenaleyh lâ-taayyün olan zât-ı ahadî, zuhûra meylettikde, onda bilkuvve mevcûd olan şuûnâtın sû- retleri ilminde peyda olur. İşte bu mertebe-i ilimde bilcümle mevcûdâtın şey'iyetleri sabit olur. Ve ilk sabit olan şey, bilcümle şey'iyâtı câmi' olan hakîkat-i muhammediyyedir ki, o, şey'-i külldür. İmdi mükevvenâtın mer- tebe-i ilimden mertebe-i “ayn”a gelmesi için, Hak tarafından onun “zât”ı, "irâde"si ve "Kün!” kavli; ve hakîkat-i muhammediyye tarafından dahi, onun ilm-i ilâhîde sabit olan “şey'iyyet-i külliyye”si ve “Kün! kavlini is- timâı” ve “emre imtisâl”i lâzım gelir. İşte bu sebeble Kelime-i Muhamme- diyye "hikmet-i ferdiyye" ile tavsîf olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

...de ayrıntılandırıldığı üzere, yaratma (tekvîn) üçlü ferdiyet (ferdiyyet-i selâsiyye) üzerine kuruluydu ki, o da Hak tarafından "zât", "irâde" ve "Kün! kavli"; ve "şey" tarafından da, ilâhî ilimde sabit olan onun "şey'iyet"i (şey olma durumu), "Kün! kavlini işitmesi" ve "emre itaat"idir. Ve bir şeyin oluşması için Hakk'ın bu üçlü ferdiyyetinin, şeyin üçlü ferdiyetine karşılık gelmesi gerekir. Ferd sayıların ilk mertebesi üçtür. Onun altında "iki" ile "bir" vardır. İki sayısı çifttir. "Bir" ise, sayı değil, aksine bütün sayıların kaynağıdır ki, bu yön önceki fasslarda açıklandı. Üçün üstünde, beş, yedi, dokuz ve on bir gibi sonsuz tek sayılar vardır. Bu sebeple, belirsiz olan ahadî zât (zât-ı ahadî), zuhura meylettiğinde, onda potansiyel olarak mevcut olan hallerin (şuûnât) suretleri ilminde belirir. İşte bu ilim mertebesinde bütün varlıkların şey'iyetleri sabit olur. Ve ilk sabit olan şey, bütün şey'iyetleri kapsayan hakîkat-i muhammediyyedir ki, o, küllî şeydir. Şimdi, yaratılmışların (mükevvenât) ilim mertebesinden "ayn" mertebesine gelmesi için, Hak tarafından onun "zât"ı, "irâde"si ve "Kün!" kavli; ve hakîkat-i muhammediyye tarafından da, onun ilâhî ilimde sabit olan "küllî şey'iyyeti" ve "Kün! kavlini işitmesi" ve "emre itaat"i gerekir. İşte bu sebeple Kelime-i Muhammediyye "hikmet-i ferdiyye" ile nitelendirildi.

Bu mukaddeme maʼlûm olduktan sonra anlaşılır ki, ferd adedlerin evveli "üç"tür. Bu evvelki mertebe üzerine zâid olan diğer ferd adedler, o evveli- yet mertebesinin teferruâtındandır. Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz Rabb'ine olan delîlin evvelidir. Çünkü mecmû'-i âlem, Hakk'ın bilcümle sıfât ve esmâ- sının mazharı olmak itibariyle muzhir [27/8] olan Hakk'ın nefsine ve zâtı- na delîldir; ve onların tekevvünü ise ferdiyete müsteniddir. Şu hâlde cemî'-i âlem mazhar-ı ferdiyyettir. Halbuki ibtidâ mazhar-ı ferdiyyet olan hakîkat-i muhammediyyedir ki, âlemde mevcûd olan kâffe-i sıfât ve kemâlât-ı ilâhiy- yeyi câmi'dir. Böyle olunca Rabb'ine olan delîlin evveli (S.a.v.) Efendimiz'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu giriş bilindikten sonra anlaşılır ki, tek sayıların ilki "üç"tür. Bu ilk mertebe üzerine eklenen diğer tek sayılar, o ilk mertebenin ayrıntılarındandır. Bu sebeple (S.a.v.) Efendimiz, Rabb'ine olan delilin ilkidir. Çünkü âlemin bütünü, Hakk'ın tüm sıfat ve isimlerinin mazharı (tecelli yeri) olması itibarıyla, muzhir (ortaya çıkaran) olan Hakk'ın kendisine ve zâtına delildir; ve onların oluşumu ise ferdiyete (teklik, bireysellik) dayanır. Şu hâlde bütün âlem ferdiyetin mazharıdır. Hâlbuki başlangıçta ferdiyetin mazharı olan, âlemde mevcut olan bütün ilâhî sıfat ve kemâlâtı (olgunlukları) toplayan hakîkat-i muhammediyyedir (Hz. Muhammed'in hakikati). Böyle olunca Rabb'ine olan delilin ilki (S.a.v.) Efendimiz'dir.

Şerh-i Kāşânî ve Bâlide ibare أدَلَّ الدَّليل على ربه sûretinde vaki' olup أول [evvel] yerine أدلّ [edell] isti'mâl olunmuştur. Ma'nâ “Rabb'ine delîlin edelli olur” demektir. Rûh-ı ma'nâ değişmez. (S.a.v.) Efendimiz'in Rabb'ine ilk delîl olması, onun delâil-i sâire üzerine tafazzulunu îcâb eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kâşânî ve Bâlide şerhinde ifade, "Rabb'ine en açık delil" şeklinde geçmekte olup "ilk" yerine "en açık" kullanılmıştır. Anlamı "Rabb'ine delilin en açığı olur" demektir. Mana özü değişmez. (s.a.v.) Efendimiz'in Rabb'ine ilk delil olması, onun diğer deliller üzerine üstünlüğünü gerektirir.

Böyle olunca bâlâda îzâh olunan cem'iyet i'tibâriyle, Resûl (a.s.)a cevâ- miu'l-kelim verilmiş oldu. Ve “kelim” ise, ta'lîm-i ilâhî ile Adem (a.s.)ın bildiği esmâ-i ilâhiyyenin müsemmeyâtıdır. Vâkıâ kelimât-ı ilâhiyye fürûu i'tibâriyle nâmütenâhîdir. Fakat o fürû', üç asıldan teşa'ub eder. Bu üç aslın birincisi: Mertebe-i ilmde sâbit olan hakāyıktır ki, onların hasâisi “faili- yet"tir. İkincisi: Mertebe-i imkânda zâhir olan onların ukûsüdür ki, hasâisi “münfailiyet”tir. Üçüncüsü: Cemî'-i kemâlâtı câmi' olan hakāyık-ı insâ- niyyedir ki, mertebe-i imkânda zâhir oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, yukarıda açıklanan kapsayıcılık itibarıyla, Resûl (a.s.)a cevâmiu'l-kelim (az sözle çok anlam ifade etme yeteneği) verilmiş oldu. "Kelim" ise, ilâhî öğretim ile Adem (a.s.)ın bildiği ilâhî isimlerin işaret ettiği varlıklardır. Gerçekte ilâhî kelimeler, dalları itibarıyla sonsuzdur. Fakat o dallar, üç asıldan (temelden) ayrılır. Bu üç asıldan birincisi: İlim mertebesinde sabit olan hakikatlerdir ki, onların özellikleri "failiyet"tir (etken olma hâli). İkincisi: İmkan mertebesinde görünen onların akisleridir (yansımalarıdır) ki, özellikleri "münfailiyet"tir (edilgen olma hâli). Üçüncüsü: Bütün kemâlâtı (olgunlukları) kapsayan insânî hakikatlerdir ki, imkan mertebesinde ortaya çıktı.

İşte bu ta'dâd olunanlar, nâmütenâhî olan şuûnât-ı zâtiyyenin asılla- rıdır; ve hakîkat-i zâtiyye bu şuûnâtın cümlesini muhîttir. Nitekim bu- yurulur: وَكَانَ اللهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطًا (Nisâ, 4/126) [Allah her şeyi muhîttir.] (S.a.v.) Efendimiz'in hakîkati, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i vücûb ile mertebe-i imkânı arasında, berzahiyyet-i kübrâ ile müteayyin olduğun- dan, kendilerine bu cevâmiu'l-kelim verildi. Binâenaleyh Resûl (a.s.) ken- disinde müctemi' olan teslîste delîle benzedi. Bunun îzâhı budur ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu sayılanlar, sonsuz olan zâta ait hallerin asıllarıdır; ve zâtî hakikat bu hallerin hepsini kuşatmıştır. Nitekim buyurulur: وَكَانَ اللهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطًا (Nisâ, 4/126) [Allah her şeyi kuşatmıştır.] (S.a.v.) Efendimiz'in hakikati, Hakk'ın mutlak varlığının, vücûb mertebesi (varlığı zorunlu olma hâli) ile imkân mertebesi (varlığı mümkün olma hâli) arasında, en büyük berzahiyet (iki şey arasında köprü olma hâli) ile belirlenmiş olduğundan, kendisine bu cevâmiu'l-kelim (az sözle çok anlam ifade etme yeteneği) verildi. Bu sebeple Resûl (a.s.) kendisinde toplanmış olan tesliste (üçlü bir yapıda) delile benzedi. Bunun açıklaması şudur ki:

Îcâd-ı maânî hususunda “delîl”, ya'ni kıyas-ı mantıkî ferdiyyet-i selâ- siyye üzerine müsteniddir. [27/9] Bunda mutlakā üçten mürekkeb olan “nizâm” ve “şart-ı mahsûs”a riâyet olunmak lâzımdır. Meselâ bir kıyas-ı iktirânî tertîb edip, ondan bir netîce çıkarmak için iki “mukaddeme” îrâd olunur; ve her bir "mukaddeme" iki "müfred❞i hâvî bulunur ki, bu sûrette “müfred” dört olur. Bu dört müfredden biri, iki mukaddemeyi yekdîğerine rabt için tekerrür eder. İşte delîlin “nizâm-ı mahsûs” üzere olması budur. Ve "nizâm-ı mahsûs"a riâyet olunarak tertîb olunan delîlde tekerrür eden "müfred" terk olundukta, üç “müfred” kalır. Meselâ âlemin hâdis olduğu netîcesini tekvîn için şu vech ile bir kıyâs-ı iktirânî ve delîl tertîb ederiz: “Âlem mütegayyirdir”; “"Her mütegayyir hâdistir"; "Öyle ise âlem hâdistir.” Burada mukaddemenin biri “Âlem mütegayyirdir" ve diğeri "Her mütegayyir hâdistir” cümleleridir; ve her bir mukaddemede "âlem, mütegayyir, mütegayyir, hâdis” müfredleri mevcûddur. Tekerrür eden "mütegayyir” müfredi terk olundukda “âlem, mütegayyir, hâdis" müfredleri kalır ki, “nizâm-ı mahsûs" ferdiyyet-i selâsiyyeye müstenid olmuş olur; ve bu sûrette de “Âlem hâdistir” netîcesi tekevvün eder; ve delîlde bu vech ile “nizâm-ı mahsûs”a riâyet olunmak lâzım geldiği gibi, "şart-ı mahsûs"a da mürâât iktizâ der. Ve ilm-i mantıkta “şart-ı mahsûs", hükmün illetten eamm veyâ ona müsâvî olmasından ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Anlamların icat edilmesi hususunda "delil", yani mantıkî kıyas, üçlü ferdiyet üzerine dayanır. Bunda mutlaka üçten oluşan "nizam" ve "özel şart"a riayet edilmesi gerekir. Örneğin, bir iktiranî kıyas düzenleyip ondan bir netice çıkarmak için iki "öncül" ileri sürülür; ve her bir "öncül" iki "müfred"i (tekil kavramı) içerir ki, bu durumda "müfred" dört olur. Bu dört müfredden biri, iki öncülü birbirine bağlamak için tekrarlanır. İşte delilin "özel nizam" üzere olması budur. Ve "özel nizam"a riayet edilerek düzenlenen delilde tekrarlanan "müfred" terk edildiğinde, üç "müfred" kalır. Örneğin, âlemin hâdis (sonradan meydana gelmiş) olduğu neticesini oluşturmak için şu şekilde bir iktiranî kıyas ve delil düzenleriz: "Âlem mütegayyirdir (değişkendir)"; "Her mütegayyir hâdistir"; "Öyle ise âlem hâdistir." Burada öncüllerden biri "Âlem mütegayyirdir" ve diğeri "Her mütegayyir hâdistir" cümleleridir; ve her bir öncülde "âlem, mütegayyir, mütegayyir, hâdis" müfredleri mevcuttur. Tekrarlanan "mütegayyir" müfredi terk edildiğinde "âlem, mütegayyir, hâdis" müfredleri kalır ki, "özel nizam" üçlü ferdiyet üzerine dayanmış olur; ve bu durumda da "Âlem hâdistir" neticesi oluşur; ve delilde bu şekilde "özel nizam"a riayet edilmesi gerektiği gibi, "özel şart"a da riayet etmek gerekir. Ve mantık ilminde "özel şart", hükmün illetten (sebepten) daha genel veya ona eşit olmasından ibarettir.

Meselâ şöyle bir “delîl”, ya'ni kıyâs-ı iktirânî tertîb edelim: “İnsan hayvandır”; “Her hayvan cisimdir”; “Öyle ise her insan cisimdir.” Bu delîlde bâlâda îzah olunduğu vech ile teslîse müstenid “nizâm-ı mahsûs” olduğu gibi “şart-ı mahsûs” da vardır. Çünkü “hüküm” olan cisim, “illet” olan hayvandan daha umûmîdir. Zîrâ her hayvan cisimdir. Fakat her bir cisim hayvan değildir. Ve kezâ diğer bir “delîl” yapıp diyelim ki: “İnsan hayvandır" ve "Her hayvan hassâstir”; “Öyle ise insan hassâstir.” Bunda da hüküm olan “hassâs" [27/10] illet olan “hayvan”a müsâvîdir. Çünkü her hayvan hassâs ve her hassâs hayvandır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, şöyle bir "delil", yani kıyas-ı iktirânî (öncüllerden sonuca ulaşan kıyas) düzenleyelim: "İnsan hayvandır"; "Her hayvan cisimdir"; "Öyle ise her insan cisimdir." Bu delilde, yukarıda açıklandığı gibi, teslîse (üçlemeye) dayalı "özel bir düzen" olduğu gibi "özel bir şart" da vardır. Çünkü "hüküm" olan cisim, "illet" (sebep) olan hayvandan daha geneldir. Zira her hayvan cisimdir. Fakat her bir cisim hayvan değildir. Ve aynı şekilde başka bir "delil" yapıp diyelim ki: "İnsan hayvandır" ve "Her hayvan hassâstir (duyarlıdır)"; "Öyle ise insan hassâstir." Bunda da hüküm olan "hassâs", illet olan "hayvan"a eşittir. Çünkü her hayvan hassâs ve her hassâs hayvandır.

İşte görülüyor ki, îcâd-ı maânî için, nizâm-ı mahsûs ve şart-ı mahsûs üzerine tertîb olunan delîller, ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müsteniddir. Ve (S.a.v.) Efendimiz'de dahi ferdiyyet-i selâsiyye müctemi' olduğundan onlar dahi "delîl"e benzemiş oldu. Zîrâ vücûd-ı şerîfleri, netîce-i âlemin bâdî-i tekvînidir. Fakat “delîl”, ya'ni kıyâs-ı mantıkî bir vech ile medlûlün, ya'ni delâlet ettiği ma'nânın gayrıdır. Halbuki Hakk'a evvel delîl olan Resûl (a.s.) kendi nefsine delîldir. Zîrâ Resûl (a.s.)ın nefsi, zât-ı mutlak-ı Hakk'ın onda taayyününden ibarettir. Binâenaleyh nefs-i Muhammedî, Hakk'ın gayrı değildir ki, Hakk'a ilk delîl olduğu vakit onun medlûlü olan Hakk'ın gayrı olsun. Şu hâlde onun Hakk'a delâleti, Hakk'ın kendi zâtına delâletidir. Ve nefs-i Muhammedî, zât-ı mutlakın bir mertebe tenezzülünden ibâret olmakla, zât ile nefs-i Muhammedî arasındaki fark, taayyünsüzlük ile taayyünden ibârettir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte görülüyor ki, anlamların icadı için, özel bir düzen ve özel bir şart üzerine tertip edilen deliller, üçlü ferdiyet (üçlü tekillik) üzerine dayanır. Ve (S.a.v.) Efendimiz'de de üçlü ferdiyet bir araya geldiğinden, onlar da "delil"e benzemiş oldu. Çünkü yüce varlıkları, âlemin sonucunun oluşumunun başlangıcıdır. Fakat "delil", yani mantıkî kıyas, bir yönüyle medlûlün, yani delalet ettiği anlamın gayrıdır. Halbuki Hakk'a evvel delil olan Resûl (a.s.) kendi nefsine delildir. Çünkü Resûl (a.s.)ın nefsi, Hakk'ın mutlak zâtının onda taayyününden (belirginleşmesinden) ibarettir. Bu sebeple Muhammedî nefs, Hakk'ın gayrı değildir ki, Hakk'a ilk delil olduğu vakit onun medlûlü olan Hakk'ın gayrı olsun. Şu hâlde onun Hakk'a delaleti, Hakk'ın kendi zâtına delaletidir. Ve Muhammedî nefs, mutlak zâtın bir mertebe tenezzülünden (aşağı inmesinden) ibaret olmakla, zât ile Muhammedî nefs arasındaki fark, taayyünsüzlük (belirginleşmemişlik) ile taayyünden (belirginleşmeden) ibarettir. Mesnevî:

آفتاب آمد دلیل آفتاب از وی ار سایه نشانی میدهد گر دلیلت باید از وی رو متاب شمس هر دم نور جانی میدهد &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Güneş güneşe delildir. Eğer ondan bir gölge nişan veriyorsa, ondan delil istersen yüzünü çevirme. Güneş her an cana nur verir.

Tercüme: “Güneşin delîli, güneş geldi. Eğer sana delîl lâzım ise ondan yüz çevirme! Eğer sâye ondan bir nişân verirse, güneş her dem bir nûr-i cân verir.”669 İmdi (S.a.v.) Efendimiz'in hakîkati, Hak tarafından “zât”, “irâde" ve “kavl” ve kendi tarafından dahi “șey'iyet” ve “Kün! kavlini istima” ve “emre imtisâl”den ibaret olarak ferdiyyet-i ûlâyı verdiği için, kendisinde olan bu ferdiyyet-i selâsiyyeden nâşî, asl-ı vücûd olan “muhabbet” bâbında "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” buyurdu. Ondan sonra da bu üç şeyi beyânen "nisa"yı ve "tıyb”i [27/11] ve “onun kurretü'l-aynı namaz- da mec'ûl olduğunu” zikretti. Ve muhabbetin asl-ı vücûd olması budur ki: كُنْتُ كَبْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ ]Ben mahfî bir hazîne idim. Bilinme- me muhabbet ettim.] hadîs-i kudsîsi mûcibince zât-ı mutlakın eltaf-ı latîf olan mertebe-i ahadiyyetten, kesîf olan mertebe-i vâhidiyyete ve badehû ale't-tedrîc kesâfetle ervâh ve misâl ve şehadet mertebelerine tenezzülü bi- linmekliğe olan muhabbetinden münbaisdir. Eğer bu muhabbet-i zâtiyye olmasa idi, bu vücûdât-ı izâfiyye zâhir olmazdı. Binâenaleyh asl-ı vücûd muhabbetten ibaret oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Güneşin delîli, güneş geldi. Eğer sana delîl lâzım ise ondan yüz çevirme! Eğer gölge ondan bir nişân verirse, güneş her an bir can nuru verir.”669 Şimdi (s.a.v.) Efendimiz'in hakikati, Hak tarafından “zât”, “irâde” ve “söz” ve kendi tarafından da “şey'iyet” (bir şey olma hâli) ve “Kün! (Ol!) sözünü işitme” ve “emre uyma”dan ibaret olarak ilk ferdiyeti (bireyselliği) verdiği için, kendisinde olan bu üçlü ferdiyetten dolayı, varlığın aslı olan “muhabbet” (sevgi) konusunda "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” buyurdu. Ondan sonra da bu üç şeyi açıklayarak "kadınları" ve "güzel kokuyu" [27/11] ve “onun göz nurunun namazda kılınmış olduğunu” zikretti. Ve muhabbetin varlığın aslı olması şudur ki: كُنْتُ كَبْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ [Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeme muhabbet ettim.] hadîs-i kudsîsi gereğince mutlak zâtın, latiflerin en latifi olan ahadiyyet mertebesinden, kesif olan vâhidiyyet mertebesine ve ondan sonra da tedricen kesafetle (yoğunlukla) ruhlar, misal ve şehadet mertebelerine tenezzülü (inmesi), bilinmeye olan muhabbetinden kaynaklanmaktadır. Eğer bu zâtî muhabbet olmasaydı, bu izafî varlıklar ortaya çıkmazdı. Bu sebeple varlığın aslı muhabbetten ibaret oldu.

فَابْتَدَأَ بذكرِ النِّساءِ وأَخَّرَ الصَّلَاةَ، وذلك لأنَّ المَرأَةَ جُزءٌ من الرجل في أصل

ظهور عينها، كما أنَّ الإنسان بعض ظهورات الحق والحق أصله ومَنْشَؤُه،

ومعرفة الإنسان بنفسه مُقَدَّمَةٌ على مَعرفتِه بِرَبِّه، فإنَّ معرفته بربه نتيجة عن

معرفته بنفسه، لذلك قال : «مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ»، فَإِنْ شِئْتَ

قلتَ بِمَنْعِ المعرفة في هذا الخبر والعجز عن الوصول، فإنَّه سَائِعٌ فيه، وإنْ

شِئتَ قلتَ بِثُبُوتِ المعرفة، فالأولُ أَنْ تَعرِفَ أَنَّ نَفْسَكَ لا تَعْرِفُها فلا تَعرِفُ

ربَّك، والثاني أنْ تَعرفَها فَتَعْرِفُ رَبَّك.

İmdi “nisâ”nın zikri ile ibtidâ etti ve “salât”ı te’hîr eyledi. Bu da "ka- dın"ın kendi "ayn"ının asl-ı zuhûrunda, muhakkak racülden bir cüz' olmasından nâşîdir. -Nitekim "insan" Hakk'ın ba'zı zuhûrâtıdır; ve Hak onun aslı ve menşeidir.-670 Ve insanın nefsine ma'rifeti, kendi Rabb'inin ma'rifetine mukaddemedir. Zîrâ onun Rabb'ine ma'rifeti, onun kendi nefsine maʼrifetinden netîcedir. Bunun için Resûl (a.s.) "Kendi nefsini ârif olan kimse Rabb'ini ârif olur" buyurdu. Binâenaleyh eğer istersen bu haberde men'-i maʼrifetle ve vusûlden acz ile kāil olursun. Zîrâ muhakkak o, onun hakkında câizdir; ve eğer istersen ma'rifetin sübûtu ile kāil olursun. İmdi evvelkisi, muhakkak sen kendi nefsini ârif olmadığını ârif olursun; [27/12] șu hâlde Rabb'ini ârif olmazsın. Ve ikincisi nefsini ârif olursun; binâenaleyh Rabb'ini ârif olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi "kadınlar"ın zikriyle başladı ve "namaz"ı erteledi. Bu da "kadın"ın kendi tekil hakikatinin asıl zuhurunda, muhakkak erkekten bir cüz' olmasından kaynaklanır. —Nasıl ki "insan" Hakk'ın bazı zuhuratıdır (ortaya çıkışlarıdır); ve Hak onun aslı ve menşeidir.— Ve insanın nefsine (kendi özüne) dair bilgisi, kendi Rabb'ine dair bilgisine bir başlangıçtır. Çünkü onun Rabb'ine dair bilgisi, onun kendi nefsine dair bilgisinden bir sonuçtur. Bunun için Resûl (a.s.) "Kendi nefsini bilen kimse Rabb'ini bilir" buyurdu. Bu sebeple eğer istersen bu haberde (hadiste) bilmeyi engelleme ve ulaşmaktan aciz kalma ile konuşursun. Çünkü muhakkak o, onun hakkında caizdir; ve eğer istersen bilginin sabit olmasıyla konuşursun. Şimdi birincisi, muhakkak sen kendi nefsini bilmediğini bilirsin; şu halde Rabb'ini bilmezsin. Ve ikincisi nefsini bilirsin; bu sebeple Rabb'ini bilirsin.

Ya'ni kadının “ayn”ının asl-ı zuhûru, erkeğin bir cüz’ü olarak vâki' olduğu için, “muhabbet” bâbında beyân buyurduğu üç şeyden ibtidâ kadını ve sonra da namazı zikretti. Zîrâ vücûdda asl olan “fâiliyet”tir; ve “münfailiyet" netîcedir; ve mazhar-ı fâiliyyet erkek ve mazhar-ı münfailiyyet ise kadındır. Binâenaleyh kadın erkeğin netîcesidir; ve netîce cüzdür. Şu hâlde kadın asl-ı zuhûrda erkeğin cüz'ü olmuş olur. Nitekim insan Hakk'ın bazı zuhûrâtıdır; ve Hak insanın aslı ve menşeidir. Zîrâ hakîkat-i insâniyye olan hakîkat-i muhammediyye, lâ-taayyün olan zât-ı ahadiyyenin mertebe-i taayyüne tenezzülüdür. Eğer zât-ı mutlak, libâs-ı taayyüne bürünüp mukayyed olmasa idi, onun tafsîli ve zâhiri olan vücûd-ı insânî sâha-ârâ-yı bürûz olmaz idi. Beyit: فرستادیم آدم را به بیرون جمال ما ببين زين راز پنهان جمال خویش بر صحرا نهادیم اگر چشمت بود پیدا نهادیم که گوهر پیش نا بینا نهادیم وگر چشمت نباشد آن چنان دان اگر چه این همه اسما نهادیم مشو احول مسما جز یکی نیست &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kadının "ayn"ının (tekil hakikat, varlığın özü) asıl zuhûru (ortaya çıkışı), erkeğin bir cüz'ü (parçası) olarak meydana geldiği için, "muhabbet" konusunda beyan buyurduğu üç şeyden önce kadını ve sonra da namazı zikretti. Çünkü varlıkta asıl olan "fâiliyet"tir (etkenlik); ve "münfailiyet" (edilgenlik) neticedir; ve fâiliyetin mazharı (tecelli yeri) erkek ve münfailiyetin mazharı ise kadındır. Bu sebeple kadın erkeğin neticesidir; ve netice cüzdür (parçadır). Şu halde kadın, asıl zuhûrda (ortaya çıkışta) erkeğin cüz'ü olmuş olur. Nasıl ki insan Hakk'ın bazı zuhûrâtıdır (ortaya çıkışlarıdır); ve Hak insanın aslı ve menşeidir (kaynağıdır). Çünkü hakîkat-i insâniyye (insanî hakikat) olan hakîkat-i muhammediyye (Muhammedî hakikat), lâ-taayyün (belirsiz) olan zât-ı ahadiyyenin (biricik Zât'ın) mertebe-i taayyüne (belirlenme mertebesine) tenezzülüdür (inişidir). Eğer zât-ı mutlak (mutlak Zât), libâs-ı taayyüne (belirlenme elbisesine) bürünüp mukayyed (kayıtlı) olmasaydı, onun tafsîli (ayrıntısı) ve zâhiri (görüneni) olan vücûd-ı insânî (insan varlığı) sâha-ârâ-yı bürûz (ortaya çıkış alanı) olmazdı. Beyit: "Âdem'i dışarı gönderdik, cemâlimizi gör bu gizli sırdan. Cemâlimizi sahraya koyduk, eğer gözün varsa bulursun. Eğer gözün yoksa öyle bil ki, cevheri körün önüne koyduk. Gerçi bu isimlerin hepsini koyduk, şaşı olma, müsemma (isimlendirilen) birden başka değildir."

Tercüme: “Adem'i mertebe-i icmâlimizden hâriç olan mertebe-i tafsîle gönderdik; cemâlimizi izhâr ettik. Bu gizli sırdan cemâlimizi temâșâ et; eğer gözün varsa, o cemâlimizi meydâna koyduk. Eğer gözün yoksa, öyle bil ki, körün önüne bir gevher vaz’ettik. [27/13] Vâkıâ bütün bu esmâdan ibâret olan taayyünâtı izhâr ettik. Fakat sen şaşı olma! Müsemmâ birden gayrı değildir!"671 Böyle olunca insanın kendi nefsine ma'rifeti, Rabb'inin ma'rifetine mukaddemedir. Çünkü insanın Rabb'ine marifeti, onun kendi nefsine maʼrifetinden netîcedir. Ya'ni insan kendi nefsinin sıfât-ı infiâliyye ve mer- bûbiyye ile muttasıf olduğunu ârif olmadıkça, Hakk'ın sıfât-ı fiiliyye ve rubûbiyye ile muttasıf olduğunu bilmez. Zîrâ fâiliyet, münfailiyet ile zâhir olur. İşte insanın kendi nefsine maʼrifeti672 Rabb'inin maʼrifetine mukadde- me olduğu için (S.a.v.) Efendimiz: مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Âdem'i (insanı) icmâlî (toplu) mertebemizden hâriç olan tafsîl (ayrıntılı) mertebesine gönderdik; cemâlimizi (güzelliğimizi) ortaya çıkardık. Bu gizli sırdan cemâlimizi temâşâ et (seyret); eğer gözün varsa, o cemâlimizi meydana koyduk. Eğer gözün yoksa, öyle bil ki, körün önüne bir cevher koyduk. [27/13] Gerçekten bütün bu isimlerden ibaret olan taayyünâtı (belirlemeleri, tecellileri) ortaya çıkardık. Fakat sen şaşı olma! Müsemmâ (isimlendirilen, adlandırılan) birden başka değildir!" Böyle olunca insanın kendi nefsine ma'rifeti (bilgisi), Rabb'inin ma'rifetine (bilgisine) bir mukaddimedir (giriştir). Çünkü insanın Rabb'ine ma'rifeti, onun kendi nefsine ma'rifetinden neticedir (sonuçtur). Yani insan kendi nefsinin sıfât-ı infiâliyye (edilgen sıfatlar) ve merbûbiyye (kulluk sıfatları) ile muttasıf (vasıflanmış) olduğunu bilmedikçe, Hakk'ın sıfât-ı fiiliyye (etken sıfatlar) ve rubûbiyye (Rablık sıfatları) ile muttasıf olduğunu bilmez. Zira fâiliyet (etkenlik), münfailiyet (edilgenlik) ile zâhir (açık) olur. İşte insanın kendi nefsine ma'rifeti Rabb'inin ma'rifetine mukaddime olduğu için (S.a.v.) Efendimiz: مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ (Nefsini bilen Rabbini bilir) buyurmuştur.

]Kendi nefsini ârif olan kimse Rabb'ini ârif olur.] buyurdu. Zîrâ vücûd-ı izâfî-i insânî vü- cûd-ı hakîkî-i Hakk'ın cüz'ü gibi olduğundan ve cüz'ün vasfından küllün vasfına intikāl olunabileceğinden, insan kendi vücûd-ı cüzîsinin vasfını ârif olmakla Hakk'ın vücûd-ı küllîsinin vasfını ârif olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kendi nefsini bilen kimse Rabb'ini bilir." buyurdu. Çünkü insanın izafî varlığı, Hakk'ın hakikî varlığının bir parçası gibi olduğundan ve parçanın vasfından bütünün vasfına geçilebileceğinden, insan kendi cüz'î varlığının vasfını bilmekle Hakk'ın küllî varlığının vasfını bilir.

İmdi sen istersen “Hakk'ın maʼrifeti mümkin değildir; ve onun ma'ri- fetine vusûlden herkes âcizdir” diyebilirsin. Çünkü onun hakkında böyle demek câizdir. Zîrâ mertebe-i ıtlâkta Hakk'ı kendi hakîkati vech ile bilmek mümkin değildir; kendini ancak yine kendi bilir. Ve istersen “Hakk'ı bil- mek mümkindir” deyip, onun maʼrifetini isbât edebilirsin. Çünkü vücûd-ı insânî ile sâir mevcûdât Hakk'ın onların suverinde taayyün ve takayyü- dünden zuhûra gelmiştir; ve vücûd-ı latîf-i Hak onların eşkâl ve suverinde mütekâsif olmuştur. Binâenaleyh zât-ı latîf-i Hak mertebe-i letâfette gö- rünmez ve bilinmez iken, bu mertebe-i kesâfette görünmüş ve bilinmiştir. İmdi bu iki kavilden “Hak bilinmez” kavline göre, sen hakîkat-i gaybiyyesi i'tibâriyle kendi nefsini bilmediğini bilirsin; ve bu hâlde de Rabb'ini arif [27/14] olmamış bulunursun. Zîrâ senin nefsinin hakîkati, mertebe-i it- lâkta Hakk'ın “ayn"ıdır; ve o mertebede Hakk'ı bilmek mümkin değildir ki, nefsinin hakîkatini bilesin; ve ikincisi olan “Hak bilinir” kavline göre dahi, sen nefsini sıfât-ı kemâliyye ile ârif olduğun için, Rabb'ini de ârif olursun. Zîrâ görürsün ki, senin vücudunda hayât, ilim, sem', basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn gibi birtakım sıfatlar sâbittir. Halbuki bu vücû- dun, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsine muzâf olan bir vücûd-ı izâfidir; ve o vü- cûd-ı hakîkî senin vücûd-ı izâfînin kayyûmudur. Eğer o vücûd-ı hakîkîde bu sıfatlar sâbit olmasa idi, onların âsârı bu sûretle sende dahi zâhir olmaz idi. İşte bu sûretle senin nefs-i mütekâsifinin isti'dâdı kadar, onda zâhir olan kemâlâttan, Hakk'ın kemâlât-ı nâmütenâhiyesinin sübûtuna istidlâl edersin. Sultan Veled (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîflerinde bu ma'nâyı îzâhen şu vech ile buyururlar. خلق را حق چو ساخت در ظلمت اندر ایشان نهاد گوهرها تا که در خود صفات او بینی همچو عطار کو ز هر انبار اندکی آورد نه بسیار او باشد انبارها و را بسیار نهد از هر یکی بطبله خرد گرچه در طبله ها بود اندك هست دکان حق تن انسان پس تو در خود ببین صفات خدا که چسان است آن صفات منير زين صفات قلیل رو سوی اصل دل بحق ده اگر دلی داری نور شان ریخت بر سر از رحمت از صفات قدیم علم و سخا وز صفتهاش ذات او بینی آورد در دکان و در بازار همه را ناورد بیکبار او پر ز در هر یکی دو صد خروار قدر هر طبله و بکلبه برد عاقلی زان بداند آن بي شك [27/15] اندرونش صفات الرحمن گرچه اندك بود بدان ز صفا سیر کن زين قليل سوى كثير مکن اندر میان هر دو تو فصل چون ازو می رسد ترا یاری &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen istersen "Hakk'ın mârifeti (bilinmesi) imkânsızdır; ve onun mârifetine ulaşmaktan herkes âcizdir" diyebilirsin. Çünkü onun hakkında böyle demek câizdir. Zirâ ıtlâk (mutlaklık) mertebesinde Hakk'ı kendi hakikati veçhiyle bilmek imkânsızdır; kendini ancak yine kendi bilir. Ve istersen "Hakk'ı bilmek mümkündür" deyip, onun mârifetini ispat edebilirsin. Çünkü insânî vücûd (insan varlığı) ile diğer mevcûdât (varlıklar), Hakk'ın onların sûretlerinde taayyün (belirginleşme) ve takayyüdünden (sınırlanmasından) zuhûra gelmiştir; ve Hakk'ın latîf (ince, narin) vücûdu onların eşkâl (şekiller) ve sûretlerinde mütekâsif (yoğunlaşmış) olmuştur. Binâenaleyh Hakk'ın latîf zâtı letâfet (incelik) mertebesinde görünmez ve bilinmez iken, bu kesâfet (yoğunluk) mertebesinde görünmüş ve bilinmiştir. Şimdi bu iki kavilden (sözden) "Hak bilinmez" kavline göre, sen hakîkat-i gaybiyyesi (gaybî hakikati) itibarıyla kendi nefsini bilmediğini bilirsin; ve bu hâlde de Rabb'ini ârif (bilen) olmamış bulunursun. Zirâ senin nefsinin hakikati, ıtlâk mertebesinde Hakk'ın "ayn"ıdır (özüdür); ve o mertebede Hakk'ı bilmek imkânsızdır ki, nefsinin hakikatini bilesin; ve ikincisi olan "Hak bilinir" kavline göre dahi, sen nefsini sıfât-ı kemâliyye (kemâl sıfatları) ile ârif olduğun için, Rabb'ini de ârif olursun. Zirâ görürsün ki, senin vücudunda hayât, ilim, sem' (işitme), basar (görme), irâde, kudret, kelâm ve tekvîn (var etme) gibi birtakım sıfatlar sâbittir. Halbuki bu vücûdun, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsine (gerçek varlığına) muzâf (bağımlı) olan bir vücûd-ı izâfîdir (izafî varlıktır); ve o vücûd-ı hakîkî senin vücûd-ı izâfînin kayyûmudur (ayakta tutanıdır). Eğer o vücûd-ı hakîkîde bu sıfatlar sâbit olmasa idi, onların âsârı (eserleri) bu sûretle sende dahi zâhir olmaz idi. İşte bu sûretle senin nefs-i mütekâsifinin (yoğunlaşmış nefsinin) isti'dâdı (yatkınlığı) kadar, onda zâhir olan kemâlâttan (olgunluklardan), Hakk'ın kemâlât-ı nâmütenâhiyesinin (sonsuz olgunluklarının) sübûtuna (varlığına) istidlâl (çıkarım) edersin. Sultan Veled (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîflerinde bu ma'nâyı îzâhen (açıklayarak) şu veçhile buyururlar: "Halkı Hak zulmet içinde yarattığında, içlerine cevherler koydu ki, sen kendi içinde O'nun sıfatlarını göresin. Tıpkı attar gibi ki, her ambardan azıcık getirir, çok değil. O'nun ambarları çoktur, her birinden küçük bir kutuya koyar. Gerçi kutularda az olsa da, Hakk'ın dükkânı insan bedenidir. Sen kendi içinde Allah'ın sıfatlarını gör ki, o nurlu sıfatlar nasıldır. Bu az sıfatlardan aslına doğru git, eğer bir kalbin varsa kalbini Hakk'a ver. Eski sıfatlardan ilim ve cömertlik nuru rahmetle üzerlerine döküldü. Ve O'nun sıfatlarından O'nun zâtını görürsün. Hepsini bir kerede dükkâna ve pazara getirmedi. Her birinde iki yüz harman dolusu var. Her kutunun ve kulübenin kıymetini akıllı olan şüphesiz bilir. İçindeki Rahman'ın sıfatları az olsa da, saflıkla bil. Bu azdan çoğa doğru seyret, ikisi arasında ayrım yapma, çünkü ondan sana yardım ulaşıyor."

Tercüme: "Vaktâki Hak, halkı zulmette yarattı, onların üzerine rah- met-i rahmâniyyesinden reşş-i nûr eyledi. Onlara ilim ve sehâ gibi sıfât-ı kadîmesinden, gevherler vaz'etti, tâ ki kendinde onun sıfatlarını göresin ve onun sıfatlarından da zâtını müşâhede edesin! Nitekim attâr, dükkâna ve pazara her yığından getirir. Fakat çok değil, az getirir; birdenbire hep- sini getirmez. Onun her birisi iki yüz hayvan yükü ile dolu, çok anbarları vardır. Her birinden küçük tablaya vaz'eder. Her bir tablanın ve dükkâ- nın alabileceği kadar nakleder. Her ne kadar tablalarda az olur ise de, bir âkıl bundan o anbarların [dolu] olduğunu şeksiz bilir. İşte Hakk'ın dük- kânı dahi, insanın tenidir. Onun içinde Rahmân'ın sıfatları vardır. Böyle olunca sen kendinde sıfât-ı Huda'yı gör! Her ne kadar o sıfât-ı münîrin nasıl olduğu, sen de onlar ile az zâhir olur ise de, sen bu kadardan, kesîr cânibine seyr et! Bu sıfât-ı kalîlden, asıl tarafına git; her ikisinin arasın- da fasl-ı müşterek olup kalma! Mâdemki ondan sana inâyet erişiyor, eğer bir gönlün varsa o dili Hakk'a ver!”673 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, halkı karanlıkta yarattığında, onların üzerine Rahmânî rahmetinden nur serpti. Onlara ilim ve cömertlik gibi kadîm sıfatlarından cevherler yerleştirdi ki, sen kendinde O'nun sıfatlarını göresin ve O'nun sıfatlarından da Zât'ını müşahede edesin! Nasıl ki attar (güzel kokular satan), dükkâna ve pazara her yığından getirir. Fakat çok değil, az getirir; birdenbire hepsini getirmez. Onun her biri iki yüz hayvan yükü ile dolu, çok ambarları vardır. Her birinden küçük tablaya yerleştirir. Her bir tablanın ve dükkânın alabileceği kadar nakleder. Her ne kadar tablalarda az olur ise de, akıllı bir kişi bundan o ambarların [dolu] olduğunu şüphesiz bilir. İşte Hakk'ın dükkânı da insanın bedenidir. Onun içinde Rahmân'ın sıfatları vardır. Böyle olunca sen kendinde Allah'ın sıfatlarını gör! Her ne kadar o nurlu sıfatların nasıl olduğu, sende onlar ile az belirir ise de, sen bu azdan, çok olan tarafa yönel! Bu az sıfattan, asıl tarafa git; her ikisinin arasında ortak bir ayrım olup kalma! Mademki O'ndan sana inayet erişiyor, eğer bir gönlün varsa o dili Hakk'a ver!

فكان مُحَمَّدٌ أَوْضَحَ دليل على ربِّه، فإنَّ كلَّ جُزءٍ من العالم دليلٌ [27/16]

على أصله الذي هو ربُّه، فَافْهَمْ، وإِنَّما حُبِّبَ إليه النِّسَاءُ، فَحَنَّ إِلَيهِنَّ، لأنَّه

من باب حَنِين الكل إلى جُزئه، فَأَبَانَ بذلك الخَبَرِ عن الأمر في نفسه مـن

جانب الحق في قوله في حق هذه النشأة الإنسانِيَّةِ العُنصُرِيَّةِ وَنَفَخْتُ فِيهِ

مِنْ رُوحِي ، ثمَّ وَصَفَ نفسه بشِدَّةِ الشَّوقِ إلى لِقَائِهِ، فقال لِلْمُشْتَاقِينَ: «يَا

دَاوُدُ إِنِّي أَشَدُّ شَوْقًا إِلَيْهِمْ» يَعْنِي للمُشْتَاقِينَ إليه، وهو لقاء خاص، فإنَّه قال

في حَدِيثِ الدَّجَّالِ : «إِنَّ أَحَدَكُمْ لَنْ يَرَى رَبَّهُ حَتَّى يَمُوتَ»، فلا بُدَّ مِن

الشَّوقِ لِمَنْ هذه صِفَتُه .

İmdi Muhammed (s.a.v.) Rabb'ine en ziyâde vâzıh olan delîldir. Zîrâ âlemden her bir cüz', kendisinin aslı olan Rabb'ine delîldir. Binâenaleyh iyi anla! Ve ona ancak nisâ' sevdirildi. O da onlara müştâk oldu. Zîrâ o küllün cüz'üne şevki bâbındandır. İmdi o, bu haber ile Hakk'ın bu neş'et-i unsuriyye hakkında وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي )Hicr15/29) [Ben insana rûhumdan nefhettim.] kavlinde cânib-i Hak'tan nefs-i emri izhâr eyledi. Ba'dehû Hak kendi nefsini, insanın likāsına şiddet-i şevk ile vasfetti. Binâenaleyh müştâkîn için: “Yâ Dâvûd benim de onlara -ya'ni kendisine müştâk olanlara- şevkim eşeddir" buyurdu. O da likā-yı hâstır. Zîrâ Resûl (a.s.) hadîs-i Deccâl'de "Sizden biriniz ölmedikçe Rabb'ini müşâhede etmez!" dedi. Böyle olunca, kendisinde bu sıfat olan kimse için şevk lâbüddür. Ya'ni âlemin her bir cüz'ü kendi Rabb-i hâssı olan bir isme delîldir; ve her bir isim dahi müsemmâ olan ayn-ı vâhide-i ulûhiyyete delîldir. Halbuki Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in hakîkati vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın lâ-taayyün mertebesinden, taayyün mertebesine tenezzülünden ibaret olduğu cihetle, esmâ-i muhtelife-i ilâhiyyeden [27/17] ibaret olan erbâb-ı müteferrikanın kâffesini câmi' olduğu gibi, sûret-i unsuriyye-i muhammediyye dahi, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın, sûret-i insâniyyeye gelinceye kadar tenezzül eylediği bilcümle merâtibi muhtevî ve cemî'-i merâtibin netîcesi ve zübdesi olduğundan ve binâenaleyh onun Rabb'i Rabbü'l-erbâb olan “Allah” bulunduğundan Rabb'ine en vâzıh delîl oldu. İmdi (S.a.v.) Efendimiz küll olduğu ve kadın ondan bir cüz' bulunduğu için, küllün cüz'üne meyl ve iştiyâkı kāidesince ancak ona kadın sevdirildi. O da kadınlara müştâk oldu. Maahâzâ onun iştiyâkı yine kendi nefsinedir. Çünkü cüz', hakîkati i'tibariyle küllün “ayn”ıdır; ve taayyünü i'tibariyle ise gayrıdır. Ve bir şeyin muhabbeti ancak kendi nefsinedir. Zîrâ zuhûr, Hakk'ın kendi zâtına olan hubbü iledir; ve cemî'-i mevcûdâtta sârî olan muhabbet hâkikatte bu hubb-i zâtînin tafsîlinden ibârettir; ve iştiyâk dahi ayrılıktan münbaisdir. Eğer küll ile cüz' arasında ayrılık vâki' olmasa idi, külliyet ve cüz'iyet sıfatları zâhir olmaz ve küllün cüz'üne muhabbeti ve iştiyâkı husûle gelmez idi. حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلاثُ ... الخ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Muhammed (s.a.v.) Rabb'ine en açık delildir. Çünkü âlemden her bir cüz, kendisinin aslı olan Rabb'ine delildir. Bu sebeple iyi anla! Ve ona ancak kadınlar sevdirildi. O da onlara müştak oldu. Çünkü bu, küllün cüz'üne olan şevki (özlemi) babındandır. Şimdi o, bu haber ile Hakk'ın bu unsurlardan oluşan yaratılış (neş'et-i unsuriyye) hakkında, "Ben insana ruhumdan nefhettim." (Hicr 15/29) kavlinde, Hak tarafından emrin özünü (nefs-i emri) ortaya koydu. Daha sonra Hak, kendi nefsini, insanın likâsına (kavuşmasına) şiddetli bir şevk (özlem) ile vasfetti. Bu sebeple müştaklar için: "Ey Davud, benim de onlara —yani kendisine müştak olanlara— şevkim daha şiddetlidir," buyurdu. O da özel bir kavuşmadır (likâ-yı hâstır). Çünkü Resûl (a.s.) Deccâl hadisinde "Sizden biriniz ölmedikçe Rabb'ini müşahede etmez!" dedi. Böyle olunca, kendisinde bu sıfat olan kimse için şevk (özlem) kaçınılmazdır. Yani âlemin her bir cüz'ü, kendi özel Rabbi olan bir isme delildir; ve her bir isim dahi müsemmâ olan tek ilâhlık hakikatine (ayn-ı vâhide-i ulûhiyyete) delildir. Halbuki Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in hakikati, Hakk'ın mutlak varlığının (vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın) lâ-taayyün (belirsizlik) mertebesinden, taayyün (belirlilik) mertebesine inişinden ibaret olduğu cihetle, çeşitli ilâhî isimlerden ibaret olan dağınık rablerin (erbâb-ı müteferrikanın) hepsini kapsadığı gibi, Muhammedî unsurlardan oluşan sûret (sûret-i unsuriyye-i muhammediyye) dahi, Hakk'ın mutlak varlığının, insan sûretine gelinceye kadar indiği bütün mertebeleri içerdiğinden ve bütün mertebelerin neticesi ve özü olduğundan ve bu sebeple onun Rabbi, rablerin Rabbi olan "Allah" bulunduğundan Rabb'ine en açık delil oldu. Şimdi (s.a.v.) Efendimiz küll (bütün) olduğu ve kadın ondan bir cüz (parça) bulunduğu için, küllün cüz'üne meyil ve iştiyakı (özlemi) kaidesince ancak ona kadın sevdirildi. O da kadınlara müştak oldu. Bununla birlikte onun iştiyakı yine kendi nefsinedir. Çünkü cüz, hakikati itibarıyla küllün "ayn"ıdır (özüdür); ve taayyünü (belirlenmesi) itibarıyla ise gayrıdır (başka bir şeydir). Ve bir şeyin muhabbeti ancak kendi nefsinedir. Çünkü zuhur (ortaya çıkış), Hakk'ın kendi zâtına olan hubbü (sevgisi) iledir; ve bütün mevcudatta yaygın olan muhabbet, hakikatte bu zâtî hubbün (özsel sevginin) tafsilinden (ayrıntısından) ibarettir; ve iştiyak dahi ayrılıktan kaynaklanır. Eğer küll ile cüz arasında ayrılık meydana gelmeseydi, külliyet ve cüz'iyet sıfatları ortaya çıkmaz ve küllün cüz'üne muhabbeti ve iştiyakı husule gelmez idi. "Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi..."

İmdi (S.a.v.) bu [Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi...] hadîs-i şerîfi ile Hakk'ın bu neş'et-i unsuriyye hakkın- da "Ben Adem'e rûhumdan nefhettim” (Hicr, 15/29) kavlinde mündemic olan nefs-i emri izhâr buyurdu; ve bu kavilde mündemic olan nefs-i emr dahi budur ki: Allah Teâlâ kendi rûh-ı küllîsinden insana nefhetmekle, rûh-ı insânî rûh-ı küllî-i ilâhîden cüz' gibi oldu. Binâenaleyh sûret-i kesî- fe-i insâniyyede mütekayyid ve müteayyin olan Hakk-ı latîfin, insana mey- li ve iştiyâkı, küllün cüz'üne meyli ve iştiyâkı gibidir. Hak insana kendi rûhundan nefhettikten sonra, sûret-i insâniyyede zuhûru ve taayyünü ha- sebiyle kendi nefsini insanın likāsına şiddet-i şevk ile vasfeyledi. Şu hâlde onun insana iştiyâkı [27/18] kendi nefsine iştiyâkı demek olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, (s.a.v.) bu [Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi...] hadîs-i şerîfi ile, Hakk'ın bu unsurî oluşum (neş'et-i unsuriyye) hakkında "Ben Âdem'e ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) sözünde gizli olan emri (nefs-i emr) ortaya koydu; ve bu sözde gizli olan emir de şudur ki: Yüce Allah kendi küllî ruhundan insana üflemekle, insan ruhu ilâhî küllî ruhtan bir cüz (parça) gibi oldu. Bu sebeple, kesif (yoğun) insan sûretinde kayıtlı ve belirli olan latîf Hakk'ın insana olan meyli ve iştiyâkı, küllün cüz'üne olan meyli ve iştiyâkı gibidir. Hak, insana kendi ruhundan üfledikten sonra, insan sûretinde zuhûru (ortaya çıkışı) ve taayyünü (belirlenmesi) sebebiyle kendi nefsini insanın likāsına (kavuşmasına) şiddetli bir şevk (arzu) ile vasfetti. Şu hâlde, onun insana iştiyâkı [27/18] kendi nefsine iştiyâkı demek olur.

Böyle olunca Allah Teâlâ kendisine müştâk olanlar hakkında buyurdu ki: “Ey Dâvûd, benim dahi onlara iştiyâkım pek şedîddir.”674 Ya'ni Allah Teâlâ'ya müştâk olanların iştiyâkından Allah Teâlâ'nın onlara olan iştiyâ- kı daha şiddetlidir. Eğer "Hak Teâlâ her şeyde hâzır ve her şeyi müşâhid olduğu hâlde O'nun müştâkîne iştiyâkı ne maʼnâya gelir?” denilecek olur- sa, "Hakk'ın müştâkîne olan şevki ve iştiyâkı likā-yı hâstır” cevabı verilir. Çünkü Hak, müştâkînin vücûdunda müteayyindir; ve bu taayyün arada karrebîn için sâbittir. Böyle olunca kendisini görmelerine muhabbet eder; ve makām-ı dünyâ bunu men'eyler. İmdi onun kavli, âlim olma- sıyla beraber "Tâ ki biz bilelim!" (Muhammed, 47/31) kavline benze- di. Öyle ise o, ancak mevt indinde kendisi için vücûd olan bu sıfat-ı hâssaya müştâk olur. Binâenaleyh onların ona olan şevkleri onunla sâkin olur. Nitekim Hak Teâlâ hadîs-i tereddüdde buyurdu; ve o bu bâbdandır: "Ben fâil olduğum bir şeyde, mevti kerîh gören mü'min kulumun rûhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi, tereddüd etme- dim; ve Ben onun mesâetini kerîh görürüm. Hâlbuki [27/20] ona Benim likām lâbüddür.” İmdi onu likā ile müjdeledi; ve onun için, ona mevt lâbüddür, demedi, tâ ki onu zikr-i mevt ile mağmûm etmeye! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca Yüce Allah, kendisine özlem duyanlar hakkında şöyle buyurdu: “Ey Dâvûd, benim de onlara olan özlemim çok şiddetlidir.” Yani Yüce Allah'a özlem duyanların özleminden, Yüce Allah'ın onlara olan özlemi daha şiddetlidir. Eğer "Yüce Hak her şeyde hazır ve her şeyi müşahede ettiği hâlde O'nun özlem duyanlara özlemi ne anlama gelir?” denilecek olursa, "Hak'ın özlem duyanlara olan şevki ve özlemi özel bir buluşmadır” cevabı verilir. Çünkü Hak, özlem duyanın varlığında belirginleşmiştir; ve bu belirginleşme, yakın olanlar için sabittir. Böyle olunca kendisini görmelerine muhabbet eder; ve dünya makamı bunu engeller. Şimdi onun sözü, âlim olmasıyla beraber "Tâ ki biz bilelim!" (Muhammed, 47/31) sözüne benzedi. Öyle ise o, ancak ölüm anında kendisi için varlık olan bu özel sıfata özlem duyar. Bu sebeple onların ona olan şevkleri onunla sakin olur. Nasıl ki Yüce Hak hadîs-i tereddüdde buyurdu; ve o bu konudandır: "Ben fail olduğum bir şeyde, ölümü kerih gören mü'min kulumun ruhunun kabzında tereddüt ettiğim gibi, tereddüt etmedim; ve Ben onun üzüntüsünü kerih görürüm. Hâlbuki [27/20] ona Benim buluşmam kaçınılmazdır.” Şimdi onu buluşma ile müjdeledi; ve onun için, ona ölüm kaçınılmazdır, demedi, tâ ki onu ölüm zikriyle üzmesin!

Ya'ni Hak Teâlâ mukarrebîn olan kullarını cemî'-i ahvâllerinde müşahid olmakla beraber Hakk'ın onlara şevki sâbittir. Binâenaleyh hicâb olan bu beden-i kesîf-i unsurînin taayyünü ortadan kalkmakla, Hak Teâlâ bu mu- karrebînin kendisini bilâ-hicâb müşâhede etmelerine muhabbet eder; ve makām-ı dünyâ mûcib-i kesret olduğundan bu rü'yeti men’eder. Zîrâ bu beden-i kesîfte hicâb-ı tabîat ve beşeriyet vardır. Ve (S.a.v.) Efendimiz'in أنا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ )Kehf, 18/110) ve أَنَا أَغْضَبُ كَمَا يَغْضَبُ الْبَشَرُ ya'ni "Ben de sizin gibi beşerim” ve “Ben beşerin gazab ettiği gibi gazab ederim”676 buyurmaları, bu dakîkaya işarettir. Şu halde Hak Teâlânın يَا دَاوُدُ إِنِّي أَشَدُّ شَوْقًا إِلَيْهِمْ ]Yâ Dâvûd, benim de onlara şevkim eşeddir!] kavl-i kerîmi وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ )Muhammed, 47/31) [Biz sizi elbette imtihân ederiz, tâ ki siz- den mücâhidîn ve sâbirîni biz bilelim!] kavl-i münîfine benzer. حَتَّى نَعْلَمَ ]Tâ ki biz bilelim!] kavli hakkındaki îzâhât Fass-ı Şîsî'de ve Lokmânî'de “ilm-i zâtî” ve “ilm-i esmâî" bahsinde geçti. Ya'ni Hak Teâlâ zâtında mündemic olan bilcümle şuûnâtını ilm-i zâtî ve ezelîsi ile bilip dururken “Sizden sâbir ve mücâhid olanlar kimlerdir? Bilmek için sizi imtihân ederiz” buyurdu. Ve mukarrebîn ise şuûnât-ı ilâhiyyeden olduğu ve şuûnât-ı ilâhiyye ise, zâtı- nın gayrı olmadığı hâlde “Benim onlara şevkim daha ziyâdedir!” buyurdu. İşte gerek imtihân-ı ilâhî ve gerek iştiyâk-ı ilâhî, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i imkâna bi't-tenezzül bu mertebede zuhûruna taalluk etmekle, her iki kavil yekdîğerine benzer. Zîrâ şey’-i latîfın mertebe-i kesâfete tenez- zülü hâlinde, onun sıfât-ı ârızasından ibaret olan bu kesâfet, o şey'-i latîfin hicabı olur. Binâenaleyh bu kesâfet ortadan kalkmalı ki, o şey'-i kesîfle mevcûd olan latîf, aslına [27/21] rücû' edebilsin. Binâenaleyh Allah Teâlâ kendisine müştâk olan mukarrebînde husûle gelen “rü’yet” sıfat-ı hâssasına müştâk olur. Ve bu rü'yet sıfat-ı hâssası dahi, ancak ölüm vaktinde, abdin vasf-ı abdiyyeti hâiz olan vücûd-ı kesîfinin ahkâmı kalktığı hînde husûle gelir. Ve o mukarrebînin dünyâda yaşadıkları müddetçe, Hakk'a olan iş-tiyâkları, ölümleri vaktinde husûle gelen bu “rü'yet” sıfat-ı hâssasıyla sâkin olur. Fakat inde'l-mevt vâki' olan bu rü'yet sıfat-ı hâssası, hayât-ı dünyâda ancak beden-i unsurîden gayrı hicâbı kalmamış olanlara göredir. Yoksa bu hayât-ı dünyeviyyede kalbinde taallukāt-ı imkâniyye bulunan, yaʼni suver-i âlemden birtakım sûretlere muhabbet bulunanlara göre, bu rü'yet sıfat-ı hâssası vâki' olmaz. Onların çeşm-i ervâhına bu taallukāt perde olur. Nite-kim Hak Teâlâ buyurur &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, bütün hallerinde kendisine yakın olan kullarını müşahede etmekle birlikte, Hakk'ın onlara olan şevki (özlemi) sabittir. Bu sebeple, hicap (perde) olan bu yoğun, unsurlardan oluşmuş bedenin belirlenimi ortadan kalktığında, Yüce Allah bu yakın kullarının kendisini perdesiz olarak müşahede etmelerini sever; ve dünya makamı kesret (çokluk) gerektirdiğinden bu rüyeti (görmeyi) engeller. Çünkü bu yoğun bedende tabiat ve beşeriyet hicabı (perdesi) vardır. Ve şanlı peygamberimiz (a.s.) Efendimiz'in "Ben de sizin gibi bir beşerim" (Kehf, 18/110) ve "Ben beşerin gazap ettiği gibi gazap ederim" buyurmaları, bu ince noktaya işarettir. Şu halde Yüce Allah'ın "Ey Davud, benim de onlara şevkim daha şiddetlidir!" kerim sözü, "Biz sizi elbette imtihan ederiz, ta ki sizden mücahitleri ve sabredenleri bilelim!" (Muhammed, 47/31) yüce sözüne benzer. "Ta ki biz bilelim!" sözü hakkındaki açıklamalar, Şis Fassı'nda ve Lokman Fassı'nda "zâtî ilim" ve "esmâî ilim" bahsinde geçti. Yani Yüce Allah, zâtında gizli olan bütün hallerini zâtî ve ezelî ilmiyle bilip dururken "Sizden sabreden ve mücadele edenler kimlerdir? Bilmek için sizi imtihan ederiz" buyurdu. Ve yakın kullar ise ilahi hallerden olduğu ve ilahi haller ise zâtının gayrı olmadığı halde "Benim onlara şevkim daha fazladır!" buyurdu. İşte gerek ilahi imtihan ve gerek ilahi iştiyak (özlem), Hakk'ın mutlak varlığının imkân mertebesine tenezzül ederek bu mertebede zuhur etmesine ilişkindir; bu sebeple her iki söz birbirine benzer. Çünkü latif (ince) bir şeyin kesafet (yoğunluk) mertebesine tenezzülü halinde, onun arızî sıfatlarından ibaret olan bu kesafet, o latif şeyin hicabı (perdesi) olur. Bu sebeple bu kesafet ortadan kalkmalı ki, o yoğun şeyle mevcut olan latif, aslına [27/21] dönebilsin. Bu sebeple Allah Teâlâ, kendisine müştak olan yakın kullarında meydana gelen "rü'yet" (görme) özel sıfatına müştak olur. Ve bu rü'yet özel sıfatı dahi, ancak ölüm vaktinde, kulun kulluk vasfını taşıyan yoğun varlığının hükümleri kalktığı zaman meydana gelir. Ve o yakın kulların dünyada yaşadıkları müddetçe, Hakk'a olan iştiyakları, ölümleri vaktinde meydana gelen bu "rü'yet" özel sıfatıyla sakin olur. Fakat ölüm anında meydana gelen bu rü'yet özel sıfatı, dünya hayatında ancak unsurlardan oluşan bedenden başka hicabı kalmamış olanlara göredir. Yoksa bu dünya hayatında kalbinde imkânî taallukat (bağlantılar) bulunan, yani âlem suretlerinden birtakım suretlere muhabbet bulunanlara göre, bu rü'yet özel sıfatı meydana gelmez. Onların ruh gözlerine bu taallukat perde olur. Nitekim Yüce Allah buyurur:

وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى

ya'ni “Bu hayât-ı dünyeviyyede a'mâ olan kimseler âhirette dahi a'mâdır-lar." Binâenaleyh bu âlemde iken dîde-i kalbden hicâbât-ı imkâniyye ve sıfât-ı beşeriyye gışâvelerini atmak ve inde’l-mevt dahi hicâb-ı bedenin ir-tifâıyla rü'yet-i Hak sıfat-ı hâssasıyla müşerref olmak iktizâ eder. Nitekim Hak Teâlâ “tereddüd”e dâir olan hadîs-i kudsîde: “Ben mevti kerîh gören mü'min kulumun rûhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi, fâil olduğum bir şeyde tereddüd etmedim. Ve ben onun ölümden istikrâhını kerîh görü-rüm. Hâlbuki ona benim likām lâbüddür!”677 buyurdu. Ve bu hadîs-i kudsî likā-yı ilâhîye müştâk olan ibâd-ı mukarrebînde husûle gelen rü'yet sıfat-ı hâssasına Hakk'ın iştiyakını gösterir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri, kendine vusûle sebeb olan mevtten istikrâh eden abd-i mü'minin, likā-yı Hakk'a müştâk olduğu hâlde rûhunu kabzetmek istediği cihetle, o abdin mevti kerîh gördüğü esnâda rûhunu kabzetmekte tereddüd buyuruyor. Binâena-leyh hadd-i zâtında her bir nefis ölümü kerîh gördüğü ve ölüm mevzû'-i bahis olduğu vakit gam-gîn olduğu cihetle [27/22] Hak Teâlâ hazretleri bu hadis-i kudside وَلَا بُدَّ لَهُ مِنْ المَوْتِ ya'ni “Hâlbuki mevt lâzımdır” demeyip وَلَا بُدَّ لَهُ مِنْ لِقَائِي yani “Benim likām lâbüddür” kavli ile abdi likā-yı hâs ile müjdeledi. Ve bunu dahi ölümü zikrederek abdi mağmûm etmemek için böyle buyurdu. Suâl: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Ankebut, 29/57) ya'ni "Her bir nefis mevti tadacaktır” buyurdu; ve “mevt”i zikretti. İbâdı bundan mağmûm olmaz mı? Cevâb: Evvelen bu âyet-i kerîme umûma hitâben nâzil oldu. Binâenaleyh mü'min ve gayr-ı mü'min bununla muhâtabdır. Halbuki emmârelik mertebesinde nefis hayvaniyetle muttasıftır. Ve onun serkeşliğini zikr-i mevt ile mağmûm edip kesretmek iktizâ eder. Ve nüfûs-i âbiyyeye ölümden daha müessir bir vaʼz ve nasîhat yoktur. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) risâlet-penâh (S.a.v.) Efendimiz'den nasîhat istedikde, bu hakîkate işâreten buyurdular ki: كَفَى بِالْمَوْتِ وَاعِظًا يَا عُمَر ya'ni “Yâ Ömer, sana va'z ve nasîhat olarak ölüm kifayet eder.”678 Sâniyen Hak Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmede yalnız ölümün zikriyle iktifâ buyurmayıp onun netîcesini dahi mabadinde ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (Ankebut, 29/57) kavliyle beyân buyurdu. Ya'ni "Her bir nefis ölümü tadacaktır. Ba'dehû bizim cânibimize rücû' edeceklerdir" dedi. Şu hâlde mevt sebeb-i rücûdur; ve rücû' ise sebeb-i mülâkāttır. Binâenaleyh âyet-i kerîme hem zikr-i mevti ve hem de tebşîr-i likā-yı hâssı câmi' olmuş olur. Hadis-i kudside ise عَبْدِي الْمُؤْمِنِ [mü'min kulum] buyurulduğuna nazaran bu hitâb, hitâb-ı hâstır. Zîrâ nüfûs-i mukarrebînin serkeşliği, muvâzabat-ı şerîatle zâil olmuş ve arada ancak vücûd-ı hakîkî ile vücûd-ı izâfîden mütevellid bir zevk-i isneyniyyet kalmış olduğundan, abd-i mü'min yalnız likā-yı hâs ile müjdelenmiştir. [27/23] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Bu dünya hayatında kör olan kimseler ahirette de kördürler." Bu sebeple, bu âlemde iken kalp gözünden imkân perdelerini ve beşerî sıfatların örtülerini atmak ve ölüm anında da beden perdesinin kalkmasıyla Hakk'ı görme özel sıfatıyla şereflenmek gerekir. Nitekim Yüce Allah, "tereddüt"e dair olan hadis-i kudsîde şöyle buyurdu: "Ben, ölümü kerih gören mümin kulumun ruhunu kabzetmekte tereddüt ettiğim gibi, yaptığım hiçbir şeyde tereddüt etmedim. Ve ben onun ölümden tiksinmesini kerih görürüm. Hâlbuki ona benimle karşılaşmak kaçınılmazdır!"677 Ve bu hadis-i kudsî, ilâhî karşılaşmaya müştak olan mukarreb kullarda meydana gelen görme özel sıfatına Hakk'ın iştiyakını gösterir. Çünkü Yüce Allah, kendisine ulaşmaya sebep olan ölümden tiksinen mümin kulun, Hakk'a kavuşmaya müştak olduğu halde ruhunu kabzetmek istediği için, o kulun ölümü kerih gördüğü esnada ruhunu kabzetmekte tereddüt buyuruyor. Bu sebeple, haddizatında her bir nefis ölümü kerih gördüğü ve ölüm söz konusu olduğu vakit gamlı olduğu için [27/22] Yüce Allah bu hadis-i kudsîde وَلَا بُدَّ لَهُ مِنْ المَوْتِ yani "Hâlbuki ölüm lâzımdır" demeyip وَلَا بُدَّ لَهُ مِنْ لِقَائِي yani "Benimle karşılaşmak kaçınılmazdır" sözü ile kulu özel bir karşılaşma ile müjdeledi. Ve bunu da ölümü zikrederek kulu gamlı etmemek için böyle buyurdu. Soru: Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Ankebut, 29/57) yani "Her bir nefis ölümü tadacaktır" buyurdu; ve "ölüm"ü zikretti. Kullar bundan gamlı olmaz mı? Cevap: Öncelikle bu ayet-i kerîme umuma hitaben nazil oldu. Bu sebeple mümin ve gayr-ı mümin bununla muhataptır. Halbuki emmarelik mertebesinde nefis hayvaniyetle nitelenmiştir. Ve onun serkeşliğini ölüm zikriyle gamlı edip kırmak gerekir. Ve asi nefislere ölümden daha etkili bir vaaz ve nasihat yoktur. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) şanlı peygamber (S.a.v.) Efendimiz'den nasihat istediğinde, bu hakikate işaret ederek şöyle buyurdular: كَفَى بِالْمَوْتِ وَاعِظًا يَا عُمَر yani "Ey Ömer, sana vaaz ve nasihat olarak ölüm yeter."678 İkinci olarak Yüce Allah bu ayet-i kerîmede yalnız ölümün zikriyle yetinmeyip onun neticesini de devamında ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (Ankebut, 29/57) sözüyle beyan buyurdu. Yani "Her bir nefis ölümü tadacaktır. Ondan sonra bizim tarafımıza döneceklerdir" dedi. Şu halde ölüm dönüş sebebidir; ve dönüş ise karşılaşma sebebidir. Bu sebeple ayet-i kerîme hem ölüm zikrini hem de özel karşılaşma müjdesini bir araya getirmiş olur. Hadis-i kudsîde ise عَبْدِي الْمُؤْمِنِ [mümin kulum] buyurulduğuna göre bu hitap, özel bir hitaptır. Çünkü mukarreb nefislerin serkeşliği, şeriatın devamlı uygulanmasıyla ortadan kalkmış ve arada ancak hakiki varlık ile izafi varlıktan kaynaklanan bir ikilik zevki kalmış olduğundan, mümin kul yalnız özel karşılaşma ile müjdelenmiştir. [27/23]

ولما كان العبد لا يَلْقَى الحقَّ إلا بعدَ المَوتِ كما قال : «إِنَّ أَحَدَكُمْ لَا

يَرَى رَبَّهُ حَتَّى يَمُوتَ»، لذلك قال تعالى: «وَلَا بُدَّ لَهُ مِنْ لِقَائِي»، فَاشْتِيَاقُ

الحق لوجود هذه النسبة.

Resûl (a.s.)ın "Sizden biriniz muhakkak Rabb'ini görmez, tâ ki öle!" buyurduğu gibi, vaktâki abd Hakk'a ölümden sonra mülâkî olur, işte bunun için Allah Teâlâ "Benim likām lâbüddür!" dedi. Binâenaleyh Hakk'ın iştiyâkı bu nisbetin vücûdu içindir. Ya'ni (S.a.v.) Efendimiz'in إِنَّ أَحَدَكُمْ لاَ يَرَى رَبَّهُ حَتَّى يَمُوتَ [Sizden biriniz muhakkak Rabb'ini görmez, tâ ki öle!]679 buyurduğu vech ile, abd Hakk'a ancak ölümden sonra mülâkî olduğu için Allah Teâlâ bâlâda zikrolunan hadîs-i tereddüdde ölümden istikrâh eden abd-i mü'mine kendi likāsının lâbüd olduğunu beyân eyledi. Binâenaleyh Hak mevtin vücûdu indinde, abdde hâsıl olan nisbet-i rü'yete müştâktır; ve Hakk'ın iştiyâkı, mevt esnâ- sında vâki' olan bu nisbetin vücûdu içindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Resûl (a.s.)ın "Sizden biriniz muhakkak Rabb'ini görmez, tâ ki öle!" buyurduğu gibi, kul, Hakk'a ölümden sonra kavuştuğu zaman, işte bunun için Yüce Allah "Benim likām (bana kavuşmam) kaçınılmazdır!" dedi. Bu sebeple Hakk'ın iştiyâkı (özlemi) bu nispetin (bağıntının) varlığı içindir. Yani, Peygamber Efendimiz'in (S.a.v.) "إِنَّ أَحَدَكُمْ لاَ يَرَى رَبَّهُ حَتَّى يَمُوتَ" [Sizden biriniz muhakkak Rabb'ini görmez, tâ ki öle!] buyurduğu şekilde, kul Hakk'a ancak ölümden sonra kavuştuğu için, Yüce Allah yukarıda zikredilen tereddüt hadisinde (ölümden çekinen mümin kula hitaben) kendi likāsının (kavuşmasının) kaçınılmaz olduğunu beyan etti. Bu sebeple Hak, ölümün varlığı anında, kulda meydana gelen rü'yet (görme) nispetine müştaktır (özlem duyar); ve Hakk'ın iştiyâkı, ölüm esnasında meydana gelen bu nispetin varlığı içindir.

Şiir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şiir:

يَحِنُّ الْحَبِيبُ إِلَى رُؤْيَتِي وَإِنِّي إِلَيْهِ أَشَدُّ حَنِينًا

Habîb benim rü'yetime müştâktır; hâlbuki benim ona iştiyâkım eşeddir. Hz. Şeyh (r.a.) bu şiiri Hak tarafından inşâd ile buyururlar ki: Benim abd-i habîbim, cemâl-i bâ-kemâlimin "rü'yet”ine müştâktır. Halbuki be- nim ona iştiyâkım onun bana olan iştiyâkından daha şedîddir. Zira يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ (Maide, 5/54) [Allah onları sever ve onlar da Allâh'ı severler.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu [27/24] üzere Hakk'ın muhabbeti, abdin Hakk'a muhabbetinden mukaddemdir. Eğer Hakk'ın abde muhabbeti ol- masa idi, abd Hakk'a muhabbet etmez idi. Beyit: Aşk odu evvel düşer maşûka ondan âşıka Şem'i gör ki, yanmadan yandırmadı pervâneyi &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Habîb benim rü'yetimi (görünüşümü) arzular; hâlbuki benim ona olan arzum daha şiddetlidir. Hz. Şeyh (r.a.) bu şiiri Hak tarafından söylenmiş olarak buyururlar ki: Benim sevgili kulum, benim kemalli güzelliğimin "rü'yet"ine (görünüşüne) müştâktır. Halbuki benim ona olan arzum, onun bana olan arzusundan daha şiddetlidir. Zira يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ (Maide, 5/54) [Allah onları sever ve onlar da Allâh'ı severler.] ayet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere Hakk'ın muhabbeti, kulun Hakk'a olan muhabbetinden öncedir. Eğer Hakk'ın kula muhabbeti olmasaydı, kul Hakk'a muhabbet etmezdi. Beyit: Aşk ateşi önce maşûka düşer, ondan sonra âşıka. Mumu gör ki, yanmadan pervaneyi yandırmadı.

فَأَشْكُو الْأَنِينَ وَيَشْكُو الْأَبِينَا وَتَهْفُو النُّفُوسُ وَتَأْبَى الْقَضَا

Ve nüfûs muztaribdir ve kazâ men'eder. Binâenaleyh ben enînden şikâyet ederim; o da enînden şikâyet eder. Ya'ni nüfûs, iştiyâk-ı likā ile muztarib olurlar ve döğünürler. Halbuki mûcib-i likā olan ölüm, kazâ olunduğu vakitten evvel gelmez. Binâena- leyh mûcib-i likā olan ölümü, kazâ men'eder. Böyle olunca mûcib-i likā olan mevti, kazânın men’etmesinden dolayı ben şikâyet ederim; ve vücûd-1 kesîf-i izâfîsi, bana vusûle mâni olduğundan nâşî de, benim habîbim dahi bu fırâktan şikâyet eder. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nefisler huzursuzdur ve kazâ (ilâhî takdir) engeller. Bu sebeple ben inlemekten şikâyet ederim; o da inlemekten şikâyet eder. Yani nefisler, kavuşma arzusuyla huzursuz olurlar ve dövünürler. Halbuki kavuşmaya sebep olan ölüm, kazâ (ilâhî takdir) edildiği vakitten önce gelmez. Bu sebeple kavuşmaya sebep olan ölümü, kazâ engeller. Böyle olunca, kavuşmaya sebep olan ölümü, kazânın engellemesinden dolayı ben şikâyet ederim; ve onun izafî (bağıntılı) ve kesif (yoğun) varlığı, bana kavuşmasına engel olduğundan dolayı da, benim sevgilim de bu ayrılıktan şikâyet eder. Mesnevî:

بشنو از نی چون حکایت می کند از جداییها شکایت می کند هر کسی کو دور ماند از اصل خویش باز جوید روزگار وصل خویش Tercüme: "Neyden işit, nasıl hikâyet ediyor; ayrılıklardan şikâyet edi- yor. Kendi aslından uzak düşen her bir kimse vakt-i visâlini tekrar arar durur."680 İmdi bî-taayyün olan Hakk-ı latîf, mertebe-i imkâna tenezzülünde, abd-i müştâkın sûret-i kesîfesinde müteayyin olduğundan abd-i müştâkın Hakk'a iştiyâkı, Hakk'ın kendi nefsine iştiyâkından ibaret olur. [27/25] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Neyden işit, nasıl hikâye ediyor; ayrılıklardan şikâyet ediyor. Kendi aslından uzak düşen her bir kimse vuslat vaktini tekrar arar durur." Şimdi, bî-taayyün (belirlenmemiş, sınırsız) olan latîf Hakk, imkân mertebesine tenezzülünde (inmesinde), müştak kulun kesîf (yoğun, maddi) sûretinde müteayyin (belirlenmiş, görünür) olduğundan, müştak kulun Hakk'a olan iştiyakı, Hakk'ın kendi nefsine olan iştiyakından ibaret olur.

فلمَّا أَبَانَ أَنَّه نَفَخَ فيه من رُوحِه ، فَمَا اشْتَاقَ إِلَّا لِنفسه، أَلَا تَرَاهِ، خَلَقَه على

صورته، لأنه من روحه، ولمَّا كانتْ نَشأَتُه من هذه الأَرْكَانِ الأَرْبَعَةِ المُسَمَّاةِ

في جَسَدِهِ أَخْلَاطًا حَدَثَ عن نَفسِه اشْتِعَالٌ بما في جَسَدِه من الرُّطُوبَةِ،

فكان رُوحُ الإِنْسَانِ نَارًا لِأَجْلِ نَشأَتِه ، ولهذا ما كَلَّمَ اللهُ موسى إلا في صورة

النَّارِ وَجَعَلَ حَاجَتَه فيها، فَلَوْ كانتْ نَشأَتُه طَبِيعِيَّةً لَكَانَ روحه نورًا.

İmdi vaktâki muhakkak ona kendi rûhundan nefhettiğini beyân eyle- di, binâenaleyh ancak kendi nefsine müştâk oldu. Sen onu görmez misin? Onu kendi sûreti üzere halketti. Zîrâ o, kendi rûhundandır. Ve vaktâki onun neş'eti, onun cesedinde ahlât ile müsemmâ olan bu erkân-ı erbaadan oldu, cesedinde rutûbetten olan şey sebebiy- le, nefsinden681 iştiâl hudûs eyledi. Böyle olunca insanın rûhu, onun neş'eti eclinden "nâr” oldu. Ve işte bunun için Allah Teâlâ Mûsâ'ya ancak "nâr” sûretinde tekellüm etti; ve onun hâcetini onda kıldı. İmdi onun neş'eti tabîiyye olaydı, elbette rûhu nûr olurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, muhakkak ki O, kendi ruhundan ona üflediğini beyan ettiğinde, bu sebeple ancak kendi nefsine müştak oldu. Sen onu görmez misin? Onu kendi sureti üzere yarattı. Çünkü o, kendi ruhundandır. Ve onun neş'eti (yaratılışı), onun cesedinde ahlât (dört unsur: kan, balgam, safra, sevda) ile isimlendirilen bu dört unsurdan (erkân-ı erbaa) olduğunda, cesedindeki rutubetten (nemden) olan şey sebebiyle, nefsinden (kendi özünden) iştiâl (tutuşma, alevlenme) meydana geldi. Böyle olunca insanın ruhu, onun neş'eti (yaratılışı) sebebiyle "ateş" oldu. Ve işte bunun için Yüce Allah Musa'ya ancak "ateş" suretinde konuştu; ve onun ihtiyacını onda kıldı. Şimdi, onun neş'eti (yaratılışı) tabiî (doğal) olsaydı, elbette ruhu nur (ışık) olurdu.

Ya'ni vaktâki Hak Teâlâ hazretleri "İnsana kendi rûhumdan nefhettim" (Hicr, 15/29) buyurdu, binnetîce ancak kendi nefsine müştâk olmuş oldu. Zîrâ abdin vücûd-ı kesîf-i mukayyedinde müteayyin olan Haktır. Ve bu vücûd-ı kesîfe kendi rûh-ı küllîsinden nefhetmiştir. Binâenaleyh bu i'tibâr ile abd, Haktır; ve ona menfûh olan rûh dahi Haktır. Ve Hak ile abd arasında hicâb olan bu vücûd-ı kesîf, ortadan ancak mevt ile kalkar. Ve abd-i kâmilin mevti [27/26] indinde Hakk'ın müştâk olduğu şey, bu likā-yı hâstır. Bu likā-yı hâs ise, bir emr-i i'tibârîdir. Şu hâlde hakîkatte Hakk'ın iştiyâkı yine kendi nefsine olmuş olur. Sen Hak Teâlâ hazretlerini görmez misin ki إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ ]Allah Teâlâ demi kendi sûreti üzere hal-ketti.] hadîs-i şerîfinde haber verildiği üzere insanı kendi sûreti üzerine yarattı. Çünkü insan, onun rûh-ı küllîsindendir. Ve insanın sûret-i ilâhiy-ye üzere mahlûk olması, Hakk'ın Hayât, İlim, Sem', Basar, İrâde, Kud-ret, Kelâm ve Tekvîn sıfatlarını câmi' bulunması itibariyledir. Hakk'ın bu sıfât-ı külliyyesi, abdin vücûd-ı kesîfinde cüzʼiyetle zâhir olmuştur. Vaktâki insanın neş'et-i sûriyyesi onun cesedinde müctemi' olup kan, safrâ, sevdâ ve balgamdan ibâret erkân-ı erbaadan vücûd buldu, cesedinde rutûbetle hâsıl olan harâret-i garîziyye sebebiyle, onun zâtından ve nefsinden iştiâl hâdis oldu. Şu hâlde, insanın neş'et-i sûriyyesi bu vech ile olduğu için, rûh-ı hayvânîsi “nâr” oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Yüce Allah "İnsana kendi ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) buyurduğu zaman, bunun sonucunda ancak kendi nefsine müştak olmuş oldu. Zira kulun yoğun ve kayıtlı varlığında belirginleşen Hak'tır. Ve bu yoğun varlığa kendi küllî ruhundan üflemiştir. Buna göre, bu açıdan kul, Hak'tır; ve ona üflenen ruh da Hak'tır. Ve Hak ile kul arasında perde olan bu yoğun varlık, ancak ölüm ile ortadan kalkar. Ve insân-ı kâmilin ölümü anında Hakk'ın müştak olduğu şey, bu özel buluşmadır. Bu özel buluşma ise, itibari bir iştir. Şu halde hakikatte Hakk'ın iştiyakı yine kendi nefsine olmuş olur. Sen Yüce Allah'ı görmez misin ki, "İnne'llâhe halaka Âdeme alâ sûretihî" [Allah Teâlâ Âdem'i kendi sureti üzere yarattı] hadis-i şerifinde haber verildiği üzere insanı kendi sureti üzerine yarattı. Çünkü insan, O'nun küllî ruhundandır. Ve insanın ilahi suret üzere yaratılmış olması, Hakk'ın Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade, Kudret, Kelam ve Tekvin sıfatlarını kapsıyor bulunması itibariyledir. Hakk'ın bu küllî sıfatları, kulun yoğun varlığında cüz'iyetle (parçalı olarak) ortaya çıkmıştır. İnsanın dış görünüşü onun cesedinde toplanıp kan, safra, sevda ve balgamdan ibaret dört unsurdan vücut bulduğu zaman, cesedinde rutubetle oluşan garizî hararet sebebiyle, onun zatından ve nefsinden bir tutuşma meydana geldi. Şu halde, insanın dış görünüşü bu şekilde olduğu için, hayvani ruhu "ateş" oldu.

Malûm olsun ki: Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin, insanın neş'et-i sû-riyyesi erkân-ı erbaadan vücûd bulduğunu beyân buyurması, tıbb-ı atîk kānûnu mûcibincedir; ve muhakkikînin kabûl-gerdesi olan esâsât dahi bu-dur. İlm-i tıbb-ı atîk esâsâtının mücmelen beyânı budur ki: Hakîm-i mutlak hazretleri âlem-i kesâfet olan dünyayı ve onda olan eşyayı dört rükünden halkeyledi ki, bunlar da havâ, nâr, toprak ve sudur; ve bunlardan her birinin birer tabîat-ı asliyyesi vardır ki, havânınki bârid, nârınki hâr, toprağınki yâbis ve suyunki râtıbdır. Bu dört “rükün”den her birinin beden-i insânîde birer meskeni vardır ki, onlar da balgam, [27/27] safrâ, sevdâ ve demdir. Etibbâ bunlara “ahlât-ı erbaa" tesmiye ederler. Safrânın tabîatı hâr ve yâbistir. Unsur-ı nâr-ı tabîîden mütevelliddir. Mes-keni vücûd-ı insânîde merâredir. Merârenin meskeni baştır. Demin tabîatı, hârr-ı ratbdır, havâ-yı tabîîden mütevelliddir. Vücûd-ı insânîde meskeni karaciğerdir. Balgamın tabîatı bârid-i ratbdır, unsur-i mâdan mütevellid- dir. Vücûd-ı insânîde meskeni akciğerdir. Sevdânın tabîatı bârid-i yâbistir; ve unsur-i arzdan mütevelliddir. Vücûd-ı insânîde meskeni dalaktır. Harâret safrâdan, sürûr demden, gam balgamdan ve havf sevdâdan mütehassıldır. İşte etibbânın “ahlât-ı erbaa” tesmiye ettikleri bunlardır. Kıvâm-ı beden bu ahlât-ı erbaa iledir. Bedenin salâhı bunların i'tidâli ve fesâdı dahi birinin galebesiyle olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki: Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin, insanın maddî yaratılışının dört ana unsurdan (erkân-ı erbaa) meydana geldiğini belirtmesi, eski tıp kanununa göredir; ve araştırmacıların kabul ettiği esaslar da budur. Eski tıp esaslarının kısaca açıklaması şudur: Mutlak Hakîm (Allah) hazretleri, yoğunluk âlemi olan dünyayı ve onda bulunan şeyleri dört ana unsurdan yarattı ki, bunlar da hava, ateş, toprak ve sudur; ve bunlardan her birinin birer asıl tabiatı vardır ki, havanınki soğuk, ateşinki sıcak, toprağınki kuru ve suyunki nemlidir. Bu dört "ana unsur"dan her birinin insan bedeninde birer meskeni vardır ki, onlar da balgam, [27/27] safra, sevda ve kandır. Tabipler bunlara "dört hılt" (ahlât-ı erbaa) adını verirler. Safranın tabiatı sıcak ve kurudur. Doğal ateş unsurundan meydana gelmiştir. İnsan vücudundaki meskeni safra keseleridir. Safra kesesinin meskeni baştır. Kanın tabiatı sıcak-nemlidir, doğal hava unsurundan meydana gelmiştir. İnsan vücudundaki meskeni karaciğerdir. Balgamın tabiatı soğuk-nemlidir, su unsurundan meydana gelmiştir. İnsan vücudundaki meskeni akciğerdir. Sevdanın tabiatı soğuk-kurudur; ve toprak unsurundan meydana gelmiştir. İnsan vücudundaki meskeni dalaktır. Sıcaklık safradan, sevinç kandan, gam balgamdan ve korku sevdadan kaynaklanır. İşte tabiplerin "dört hılt" adını verdikleri bunlardır. Bedenin dengesi bu dört hılt iledir. Bedenin sağlığı bunların dengeli olmasıyla, bozulması ise birinin baskın gelmesiyle olur.

Zaman dört kısma münkasimdir: Yaz, sonbahar, kış ve ilkbahardır. Yazın tabîatı hârr-ı yâbistir. Bu vakit vücûd-ı insânîde safrâ ziyâdelenir. Sonbaharın tabîatı bârid-i yâbistir; sevda ziyâdeleşir. Kışın tabîatı bârid-i ratbdır. Bu mevsimde balgam ziyâde olur. İlkbahar hårr-ı ratb-ı leyyindir. Bu mevsimde dem tezâyüd eder. Safrâya her bir bârid-i ratb ve deme her bir bârid-i yâbis ve balgama her bir hârr-ı yâbis ve sevdâya her bir hårr-1 ratb devâ-yı nâfi'dir. Binâenaleyh her bir illetin devâsı zıddı iledir. Velâkin bu edviyenin te'sîrâtı tabîî değildir, belki bi-iznillâhdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Zaman dört kısma ayrılır: Yaz, sonbahar, kış ve ilkbahardır. Yazın tabiatı sıcak ve kurudur. Bu vakit insan vücudunda safra artar. Sonbaharın tabiatı soğuk ve kurudur; sevda artar. Kışın tabiatı soğuk ve nemlidir. Bu mevsimde balgam artar. İlkbahar sıcak, nemli ve yumuşaktır. Bu mevsimde kan çoğalır. Safraya her soğuk ve nemli şey, kana her soğuk ve kuru şey, balgama her sıcak ve kuru şey ve sevdaya her sıcak ve nemli şey faydalı bir devadır. Bu sebeple her illetin devası zıddı iledir. Ancak bu ilaçların tesirleri doğal değildir, aksine Allah'ın izniyledir.

Suâl: Tecârib-i medîdeye ve keşfiyyât-ı fenniyyeye müstenid olan tıbb-ı cedîd, tedâvî-i emrâz hakkında birtakım kavâid-i cedîde vaz'etmiş olduğundan tıbb-ı atîkin bu kavânînine iltifat etmiyor. Hakāyıkın bu esâsât-ı metrûkeye istinâdı şâyân-ı nazardır. [27/28] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Uzun tecrübelere ve fennî keşiflere dayanan modern tıp, hastalıkların tedavisi hakkında birtakım yeni kurallar koymuş olduğundan eski tıbbın bu kanunlarına itibar etmiyor. Hakikatlerin bu terk edilmiş esaslara dayanması dikkate değerdir.

Cevâb: Hangi tıb olursa olsun, esâs, evvelen marazın teşhîsi ve sâniyen o marazın tedâvîsidir. Eski ve yeni tıbba göre, her bir marazın birtakım a'râzı vardır. Etibbâ emrâzı, bu arâzından teşhîs eder; ve ona göre tedâvî eyler. Keşfiyyât-ı fenniyye arâzın usûl-i tayînini tebdîl etmiş ve ezcümle vücûd-ı insânîde marazın tekevvününe sebeb olan basillerin vücudunu izhâr eylemiştir. Bittabi' marazın tedâvîsi için dahi birtakım usûl-i cedîde vaz'etmiştir. Diğer taraftan tıb ile alâkadar olan kimyâ-yı cedîd dahi anâsır-ı basîtayı keşfedip yekdîğerinden evsâfını temyîz eylediği cihetle klor, sodyum, potasyum, iyot ilh... gibi birtakım anâsır-ı basîtanın edviye olarak isti'mâline başlanmıştır. Halbuki tıbb-ı atîkte bu anâsır-ı basîta, mürekkebât hâlinde isti'mâl olunur; ve marîz olanların meâli helâke değil ise, kesb-i âfiyet ederler. Tıbb-ı cedîd ise mikrop nazariyyesi dairesinde tedâvî eder. Bir tarafdan ağdiye vâsıtasıyla vücûdu takviye ve diğer taraftan mikropların te'sîrini izâle edebilecek ilaçlar verir. Etibbâ-yı cedîde kendi nazariyyeleri dâiresinde müstağrak olduklarından tıbb-ı atîkin kānunları ile meşgūliyeti abes görürler; ve her iki tıbbın kavâid-i esâsiyyesini tevfîke lüzûm görmezler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Hangi tıp olursa olsun, esas, öncelikle hastalığın teşhisi ve ikinci olarak o hastalığın tedavisidir. Eski ve yeni tıbba göre, her bir hastalığın birtakım belirtileri vardır. Doktorlar hastalıkları bu belirtilerden teşhis eder; ve ona göre tedavi eder. Bilimsel keşifler, belirtilerin belirlenme yöntemini değiştirmiş ve özellikle insan vücudunda hastalığın oluşmasına sebep olan basillerin varlığını ortaya koymuştur. Doğal olarak hastalığın tedavisi için de birtakım yeni yöntemler koymuştur. Diğer taraftan tıp ile ilgili olan yeni kimya da basit elementleri keşfedip birbirlerinden özelliklerini ayırdığı için klor, sodyum, potasyum, iyot vb. gibi birtakım basit elementlerin ilaç olarak kullanılmasına başlanmıştır. Halbuki eski tıpta bu basit elementler, bileşikler halinde kullanılır; ve hasta olanların sonu helak değil ise, iyileşirler. Yeni tıp ise mikrop teorisi çerçevesinde tedavi eder. Bir taraftan gıdalar vasıtasıyla vücudu güçlendirir ve diğer taraftan mikropların etkisini giderebilecek ilaçlar verir. Yeni doktorlar kendi teorileri dairesinde o kadar dalmışlardır ki eski tıbbın kanunları ile meşguliyeti anlamsız görürler; ve her iki tıbbın temel kurallarını uzlaştırmaya lüzum görmezler.

Hattâ Fransız etibbâsından biri, Fransa hükümeti tarafından Mada-gaskar'ın zabtı esnasında yerli etibbânın hastalarını usûl-i atîka dâiresinde tedâvî ettiklerini ve müsmir netîceler zuhûra geldiğini görerek: “Biz kendi usûl-i tebâbetimizde saplanıp kaldık. Bu yerli etibbânın usûl-i tedâvîleri-ni tedkîk edip istifade etmek hâtırımıza gelmiyor. Onlar merzâyı pekâlâ tedâvî edebiliyorlar” demiş idi. Hadd-i zâtında tıbb-ı cedîdin, tıbb-ı atîka iltifât etmemesiyle onun butlânı lâzım gelmez. Çünkü, kānûn-i atîk dâire-sinde vâki' olan tedâvî netîcesinde merzâ iâde-i âfiyet etmektedir. [27/29] Tıbb-ı cedîd, mikropların hâriçten alındığını gösteriyor. Acabâ bu mikrop-ların tıbb-ı atîkin gösterdiği ahlât-ı erbaadan birinin galebesiyle vücûdda tekevvün etmediği neden ma'lûm? Eğer bi't-tedkîk böyle olduğu tezahür ederse, galebesi görülen ahlâtın hadd-i i’tidâle ircâına hizmet etmek usûlü-nün, o mikropların vücûdda inkırâzına sebeb olacağı pek tabîî bir netîce olur. Bugün hâriçten vücûda giren her bir mikrobun her vücûdda tahrîbât îka' edemediği etibbâ-yı cedîde tarafından itiraf olunmakta, bunun için de, o vücudun mikroplara mukāvemet ettiği nazariyyesi ileriye sürülmek-tedir. Bu cihet dahi bâlâdaki mütâlaayı müeyyiddir. Çünkü ahlât-ı erbaası hadd-i i'tidâlde bulunan bir vücûda, hâriçten sirâyet eden mikroplar, vü-cûddaki bu itidâli bozamadıkları için, te'sîr edemeyebilirler. Bu esâsâtın tedkîki ve atîk ve cedîd tıb ahkâmının tevfîki, münsıf ve hâzık etibbânın himmetine kalmış bir şeydir. *** İmdi insanın erkân-ı erbaasından en latîfi rükn-i harûrîsidir. Ve be-denin hayatı harâret-i garîziyyenin devamıyladır; ve bu harâret munkatı' olunca, rûh-ı hayvânî dahi munkatı' olur. Ve harâret-i garîziyyenin bekāsı rutûbet-i garîziyyenin bekāsıyladır. Rutûbet fânî olunca harâret dahi ke-silir. Zîrâ rutûbet cesed-i insânîde bulunan unsur-i mâdan mütevelliddir. Ve Fass-ı Eyyûbîde dahi îzâh olunduğu üzere ateş ile su, hikmet-i tabîiyye ahkâmınca yekdîğerinin zıddı olan seyyâlden ibâret ise de, bi'l-kîmyâ aynı anâsırın muhassalâtıdır. Ve hattâ bugün küremizin etrafında temevvüc eden bahr-ı muhît evvelce ateş olan, müvellidü'l-mâ ve müvellidü'l-humû- za ve sodyumdan mürekkebdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hatta Fransız doktorlarından biri, Fransa hükümeti tarafından Madagaskar'ın ele geçirilmesi sırasında yerli doktorların hastalarını eski usul dairesinde tedavi ettiklerini ve verimli sonuçlar ortaya çıktığını görerek: "Biz kendi tıp usulümüzde saplanıp kaldık. Bu yerli doktorların tedavi usullerini inceleyip istifade etmek aklımıza gelmiyor. Onlar hastaları pekâlâ tedavi edebiliyorlar" demişti. Haddizatında modern tıbbın, eski tıbba iltifat etmemesiyle onun geçersizliği gerekmez. Çünkü, eski kanun dairesinde meydana gelen tedavi neticesinde hastalar şifa bulmaktadır. Modern tıp, mikropların dışarıdan alındığını gösteriyor. Acaba bu mikropların, eski tıbbın gösterdiği dört hılttan birinin üstün gelmesiyle vücutta oluşmadığı neden bilinsin? Eğer inceleme sonucunda böyle olduğu ortaya çıkarsa, üstün geldiği görülen hıltların itidal haline döndürülmesine hizmet etmek usulünün, o mikropların vücutta yok olmasına sebep olacağı pek tabii bir sonuç olur. Bugün dışarıdan vücuda giren her bir mikrobun her vücutta tahribat yapamadığı modern doktorlar tarafından itiraf olunmakta, bunun için de, o vücudun mikroplara mukavemet ettiği teorisi ileri sürülmektedir. Bu yön dahi yukarıdaki mütalaayı desteklemektedir. Çünkü dört hıltı itidal halinde bulunan bir vücuda, dışarıdan sirayet eden mikroplar, vücuttaki bu itidali bozamadıkları için, tesir edemeyebilirler. Bu esasların incelenmesi ve eski ile modern tıp hükümlerinin uzlaştırılması, insaflı ve usta doktorların gayretine kalmış bir şeydir. *** Şimdi insanın dört rüknünden (dört temel unsurundan) en latifi (ince ve hafif olanı) haruri rüknüdür (sıcaklık unsurudur). Ve bedenin hayatı garizi hararetin (doğuştan gelen sıcaklığın) devamıyladır; ve bu hararet kesilince, hayvani ruh dahi kesilir. Ve garizi hararetin bekası garizi rutubetin (doğuştan gelen nemin) bekasıyladır. Rutubet fani olunca hararet dahi kesilir. Zira rutubet insan bedeninde bulunan su unsurundan türemiştir. Ve Eyüp Faslında dahi açıklandığı üzere ateş ile su, tabii hikmet hükümlerince birbirinin zıddı olan akışkanlardan ibaret ise de, kimya itibarıyla aynı unsurların ürünleridir. Ve hatta bugün küremizin etrafında dalgalanan okyanus, evvelce ateş olan, hidrojen ve oksijen ve sodyumdan oluşmuştur.

İşte insanın vücûd-ı kesîfi bu âlemden mahlûk olduğu ve bu âlem-i tabîînin menşei ateş bulunduğu için hayvânât-ı sâirenin rûhu için insanın rûh-ı hayvânîsi dahi, cesedinde rutûbet-i garîziyye sebebiyle kendi nefsin- den ve zâtından iştiâl eden nâr oldu. Ve âlem-i tabîatın [27/30] menşei ateş olmasının sırrı, merâtib-i kesîfede zuhûr ile bilinmeğe olan muhabbet-i ilâhiyye harâretiyle halk-ı eşyaya irâde-i ilâhiyyenin tevcîhidir. Mâdemki âlem-i kesâfetin aslı ateştir; ve âlem-i kesâfette mütekevvin olan insanın rûh-ı hayvânîsi dahi nârdır, bunun için Hak Teâlâ hazretleri, Mûsâ (a.s.)a, ancak nâr sûretinde mütecellî olup ona hitâb etti; ve o sırada Mûsâ (a.s.) ın muhtâc olduğu şey dahi nâr idi. Zîrâ ısınmak için ateş aramağa gitmiş idi. Onun hâceti nâr olduğu ve vücûd-ı kesîfi, erkân-ı erbaanın ictimâın- dan hâsıl olduğu için, tecellî nâr sûretinde vâki' oldu. Ve eğer Mûsâ (a.s.) ın neş'eti bazı melâike-i kirâmın neş'eti gibi, gayr-ı unsurî ve tabîî-i nûrî ola idi, onun rûhu sûret-i nâriyyede değil, sûret-i nûriyyede zâhir olur idi. Nûr ile nâr arasındaki fark budur ki, nâr yakar, nûr ise yakmaz. Binâe- naleyh ateşten münbais olan aydınlığa "ziya" denir, nûr denmez. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur: جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا (Yûnus, 10/5) [Güneşi ziyâ ve ayı nûr yaptı.] Ve hikmet-i tabîiyye ulemâsı dahi bunda müttehiddir. Onlara göre de ziyânın menbaı harâret ve elektriğin menbaı dahi ziyâdır. Bunların üçü dahi şey'-i vâhiddir. Bu şey'-i vâhid, ihtizâzât-ı muhtelifelerinden dolayı suver-i muhtelifede zâhir olmuşlardır. Şu hâlde bir cism-i nârî-i muzîden, bir cism-i gayr-ı muzîye vârid olup ondan ak- seden aydınlığa “nûr” tesmiyesi câiz olur. Zîrâ kamerin ışığı ona güneşten vâsıl olan ziyâdan mütevelliddir. İşte insanın cism-i kesîfinde bizâtihî key- fiyyet-i ihtirâk vâki' olduğundan rûh-ı hayvânîsi nârîdir. Ve melâike-i kirâ- mın bazıları ki, onlar Adem'e secde ile teklîf olundular, onların vücûdu, îzâh olunan anâsırdan terekküb etmediği ve binâenaleyh onları vücudunda bizâtihî keyfiyyet-i ihtirâk vâki' olmadığı için, rûhları nûrîdir. [27/31] Ya'ni erkek ile kadın ve insan ile Hak arasındaki münasebet buradan vâki' oldu. Zîrâ sûret-i âdemiyye, sûret-i ilâhiyyeden ve nisâ' dahi Âdem'den müştakktır. Binâenaleyh erkeğin kadına iştiyâkı, Hakk'ın Âdem'e iştiyâkı- nı müş'ir bir temsîldir; ve münasebet husûlünde sûret, a'zam ve ecell ve ekmeldir. Zîrâ sûret, ferd olan vücûd-ı Hakk'ı [27/34] zevc kıldı; ya'ni vitr olan vücûd-ı Hakk'ı şef'etti. Ve ferd-i latîf mertebe-i kesâfete tenezzül edip sûret bağlamadıkça meşhûd olmaz; ve sûretle meşhûd olunca o sûret-i kesî- fe o ferd-i latîfin zevci olur; ve teklik ile çiftlik zuhûra gelir. Meselâ buhâr-ı latîf kendi mertebesinde ferddir. Vaktâki tekâsüf edip bulut olur, göze gö- rünür. Zîrâ buhâr bî-sûret iken sûret ile müteayyin oldu. Binâenaleyh o bulutun sûreti vücûdda buhârın zevci oldu. Ve buhâr mertebe-i letâfette vitr iken bulut mertebesine tenezzül ettikde şef'iyet tezahür eyledi; ve bu- lut buhârdan müştakk oldu. İşte sûret-i insâniyye vücûd-ı Hakk'ı şef'ettiği gibi, erkekten müştakk olan kadının vücûdu dahi, erkeği şef'etti; ve racül ferd iken onu çift kıldı. Şu hâlde biri Hak, diğeri racül ve bir diğeri kadın olmak üzere üç şey zâhir oldu; ve üç adedi tek adedlerin ilk mertebesidir. Nitekim Fass-ı Salihî'de tafsîl olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte insanın yoğun bedeni bu âlemden yaratıldığı ve bu tabiî âlemin kaynağı ateş olduğu için, diğer hayvanların ruhu gibi insanın hayvanî ruhu da, bedenindeki doğuştan gelen rutubet sebebiyle kendi nefsinden ve özünden tutuşan bir ateş oldu. Ve tabiat âleminin kaynağının ateş olmasının sırrı, yoğun mertebelerde ortaya çıkmakla bilinmeye olan ilâhî muhabbetin hararetiyle eşyayı yaratmaya yönelik ilâhî iradenin yönelmesidir. Mademki yoğunluk âleminin aslı ateştir; ve yoğunluk âleminde oluşmuş olan insanın hayvanî ruhu da ateştir, bunun için Yüce Allah, Musa (a.s.)'a ancak ateş suretinde tecelli edip ona hitap etti; ve o sırada Musa (a.s.)'ın muhtaç olduğu şey de ateşti. Çünkü ısınmak için ateş aramaya gitmişti. Onun ihtiyacı ateş olduğu ve yoğun bedeni, dört unsurun bir araya gelmesinden oluştuğu için, tecelli ateş suretinde gerçekleşti. Ve eğer Musa (a.s.)'ın yaratılışı bazı yüce meleklerin yaratılışı gibi, unsurlardan oluşmayan ve tabiî-nurî (ışıkla ilgili) olsaydı, onun ruhu ateş suretinde değil, nur suretinde ortaya çıkardı. Nur ile nar arasındaki fark budur ki, nar yakar, nur ise yakmaz. Bu sebeple ateşten kaynaklanan aydınlığa "ziya" denir, nur denmez. Nasıl ki ayet-i kerimede işaret buyurulur: جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا (Yunus, 10/5) [Güneşi ziya ve ayı nur yaptı.] Ve tabiî hikmet uleması da bunda hemfikirdir. Onlara göre de ziyanın kaynağı hararet ve elektriğin kaynağı da ziyadır. Bunların üçü de tek bir şeydir. Bu tek şey, farklı titreşimlerinden dolayı farklı suretlerde ortaya çıkmışlardır. Şu halde, ışık veren ateşli bir cisimden, ışık vermeyen bir cisme gelip ondan yansıyan aydınlığa "nur" denilmesi caiz olur. Çünkü ayın ışığı ona güneşten ulaşan ziyadan türemiştir. İşte insanın yoğun cisminde bizatihi yanma keyfiyeti gerçekleştiğinden hayvanî ruhu nârîdir (ateşseldir). Ve bazı yüce melekler ki, onlar Adem'e secde ile teklif olundular, onların vücudu, izah olunan unsurlardan oluşmadığı ve bu sebeple onların vücudunda bizatihi yanma keyfiyeti gerçekleşmediği için, ruhları nurîdir. Yani erkek ile kadın ve insan ile Hak arasındaki münasebet buradan gerçekleşti. Çünkü Ademî suret, ilâhî suretten ve kadınlar da Adem'den türemiştir. Bu sebeple erkeğin kadına iştiyakı, Hakk'ın Adem'e iştiyakını bildiren bir temsildir; ve münasebetin oluşmasında suret, en yüce, en şerefli ve en mükemmeldir. Çünkü suret, tek olan Hakk'ın varlığını eş kıldı; yani tek olan Hakk'ın varlığını çift yaptı. Ve latif tek varlık, yoğunluk mertebesine inip suret bağlamadıkça müşahede edilmez; ve suretle müşahede olunca o yoğun suret o latif tek varlığın eşi olur; ve teklik ile çiftlik ortaya çıkar. Örneğin, latif buhar kendi mertebesinde tektir. Ne zaman ki yoğunlaşıp bulut olur, göze görünür. Çünkü buhar suretsiz iken suret ile belirlenmiş oldu. Bu sebeple o bulutun sureti varlıkta buharın eşi oldu. Ve buhar letafet mertebesinde tek iken bulut mertebesine indiğinde çiftlik tezahür etti; ve bulut buhardan türedi. İşte insan sureti Hakk'ın varlığını çift yaptığı gibi, erkekten türeyen kadının vücudu da, erkeği çift yaptı; ve erkek tek iken onu çift kıldı. Şu halde biri Hak, diğeri erkek ve bir diğeri kadın olmak üzere üç şey ortaya çıktı; ve üç adedi tek adedlerin ilk mertebesidir. Nasıl ki Salih Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklandı.

Binâenaleyh kevn ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müstenid olduğu gibi muhabbet dahi bu ferdiyet üzerine müstenid oldu. Zîrâ racül Hak'tan ve kadın racülden müştakk olup yekdîğerine muhabbet ettiler; ve bunun netî- cesi olmak üzere racül, kadının kendi aslı bulunan erkeğe iştiyâkı kabîlin- den olarak, kendi aslı olan Rabb'ine müştâk oldu. Binâenaleyh Allah Teâlâ kendi sûreti üzerine halkettiği kimseyi, ya'ni racülü sevdiği gibi, o racüle kendisinden müştakk olan kadını sevdirdi. Şu hâlde racülün muhabbeti ancak kendisinden mütekevvin olan kadına vâki' oldu; ve racülün muhab- beti dahi kendinin aslı olan Hakk'a vâki' oldu. Çünkü o vücûd-ı Hak'tan mütekevvin oldu. Binâenaleyh racülün muhabbetinde asl olan muhabbet-i ilâhiyyedir; ve kadına olan muhabbet ise muhabbet-i ilâhiyyenin fer'idir. İşte racül, muhabbet-i ilâhiyye üzerinde sâbit olduğu için [27/35] (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şerîflerinde حُبِّبَ إِلَيَّ ya'ni “Bana sevdirildi” buyurdu. Ve أَحْبَبْتُ ya'ni “Ben kendi nefsimden sevdim” buyurmadı. Çünkü onun mu- habbeti, onu kendi sûreti üzerine halkeden Rabb-i mutlakadır. Hattâ racü- lün kendi kadınına olan muhabbeti dahi, yine Rabb'ine mütealliktir. Zîrâ kadına olan muhabbet, muhabbet-i ilâhiyye iledir; ve muhabbet-i ilâhiyye asıl, muhabbet-i nisâ ise fer'dir; ve racülün kadına muhabbeti, tahalluk-ı ilâhî ile mütehallık olmasından nâşîdir. Çünkü tahalluk-i ilâhî kendinden müştakk olan ve kendi sûreti üzerine bulunan insana muhabbettir; ve ka- dın, racülün sûreti üzere, racülden müştakk olduğundan, bu tahalluk-ı ilâhî netîcesi olarak racül kadına muhabbet etmiştir. Mesnevî: پرتو حق است آن معشوق نیست خالقست آن گوییا مخلوق نیست Tercüme: "Kadın pertev-i Haktır; o maşûk değildir. Ve mazhar-ı ilâhî olması itibariyle o gûyâ Hâlıktır, mahlûk değildir.”682 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, oluş (kevn) üçlü ferdiyet üzerine dayandığı gibi, muhabbet de bu ferdiyet üzerine dayandı. Çünkü erkek Hak'tan ve kadın erkekten türemiş olup birbirlerine muhabbet ettiler; ve bunun neticesi olarak erkek, kadının kendi aslı olan erkeğe duyduğu iştiyak (özlem) kabilinden olarak, kendi aslı olan Rabb'ine müştak (özlem duyan) oldu. Bu sebeple Yüce Allah, kendi sureti üzerine yarattığı kimseyi, yani erkeği sevdiği gibi, o erkeğe kendisinden türemiş olan kadını sevdirdi. Şu halde erkeğin muhabbeti ancak kendisinden oluşmuş olan kadına gerçekleşti; ve erkeğin muhabbeti dahi kendisinin aslı olan Hakk'a gerçekleşti. Çünkü o, Hak varlığından oluştu. Bu sebeple erkeğin muhabbetinde asıl olan ilahi muhabbettir; ve kadına olan muhabbet ise ilahi muhabbetin fer'idir (dalıdır). İşte erkek, ilahi muhabbet üzerinde sabit olduğu için [27/35] (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde "حُبِّبَ إِلَيَّ" yani "Bana sevdirildi" buyurdu. Ve "أَحْبَبْتُ" yani "Ben kendi nefsimden sevdim" buyurmadı. Çünkü onun muhabbeti, onu kendi sureti üzerine yaratan mutlak Rabb'inedir. Hatta erkeğin kendi kadınına olan muhabbeti dahi, yine Rabb'ine ilişkindir. Çünkü kadına olan muhabbet, ilahi muhabbet iledir; ve ilahi muhabbet asıl, kadınlara olan muhabbet ise fer'dir; ve erkeğin kadına muhabbeti, ilahi ahlak ile ahlaklanmasından kaynaklanır. Çünkü ilahi ahlak, kendinden türemiş olan ve kendi sureti üzerine bulunan insana muhabbettir; ve kadın, erkeğin sureti üzere, erkekten türemiş olduğundan, bu ilahi ahlakın neticesi olarak erkek kadına muhabbet etmiştir. Mesnevi: پرتو حق است آن معشوق نیست خالقست آن گوییا مخلوق نیست Tercüme: "Kadın Hakk'ın yansımasıdır; o maşuk değildir. Ve ilahi mazhar olması itibarıyla o güya Yaratıcıdır, yaratılmış değildir."

ولمَّا أَحَبَّ الرَّجلُ المَرأةَ طَلَبَ الوُصْلَةَ، أي غاية الوُصْلَةِ التي تكون في

المَحَبَّةِ، فلم تكن في صورةِ النَّشأةِ العُنصرِيَّةِ أعظمُ وُصْلَةً من النكاح، ولهذا

تَعُمُ الشَّهْوَةُ أَجْزَانَهُ كلَّها ، ولذلك أُمِرَ بالاِغْتِسَالِ منه، فَعَمَّتِ الطَّهارة كما

عَمَّ الفَنَاءُ فيها عند حصولِ الشَّهوة، فإنَّ الحقَّ غَيُورٌ على عَبْدِهِ أَنْ يَعْتَقِدَ أَنَّه

يَلْتَدُّ بغيره، فطَهَّرَه بالغُسلِ لِيَرْجِعَ بِالنَّظَرِ إليه فِيمَنْ فَلَى فيه، إذ لا يكون إلا

ذلك، فإذا شَاهَدَ الرَّجُلُ الحقَّ في المَرأةِ كان شُهُودُه فِي مُنْفَعِلٍ، وإِذا شَاهَدَه

في نفسه من حيثُ ظُهُورُ المَرأةِ عنه شَاهَدَه في فَاعِلٍ، [27/36] وإذا شَاهَدَه

مِن نفْسِه من غَيْرِ اسْتِحْضَارِ صورةِ ما تَكَوَّنَ عنه كان شُهوده في مُنْفَعِل عن

الحق بلا واسطة، فشُهوده للحقِّ في المَرأةِ أَتَمُّ وأَكْمَلُ، لأنَّه يُشَاهِدُ الحَقَّ

من حيث هو فاعل منفعل، ومن نفْسِه من حيثُ هو منفعل خاصةً .

Vaktâki erkek kadına muhabbet etti, vuslatı istedi; ya'ni muhabbette vâki' olan vuslatın gāyesini taleb etti; imdi neş'et-i unsuriyye sûretin- de nikâhdan a'zam vuslat olmadı. Ve işte bunun için şehvet, onun bütün eczâsına âmm olur. Ve bundan dolayı ondan iğtisâl ile emro- lundu. Binâenaleyh husûl-i şehvet indinde onda fenânın âmm olma- sı gibi, tahâret âmm oldu. Zîrâ muhakkak Hak Teâlâ abdi üzerine gayûrdur ki, kendisinin gayrısı ile iltizâz eylediğini i'tikād ede. Böyle olunca kendisinde fânî olduğu kimsede, ona nazar ile Hakk'a rücû' etmesi için, onu gusl ile tathîr eyledi. Çünkü bunun gayrı vâki' de- ğildir. İmdi erkek, Hakk'ı kadında müşâhede ettikde, onun şühûdu münfailde oldu; ve kadının kendisinden zuhûru haysiyetinden Hakk'ı kendi nefsinde müşâhede ettikde, onu fâilde müşâhede eyledi. Ve kendisinden mütekevvin olan şeyin sûretini istihzâr etmediği hay-siyetle onu nefsinden müşâhede ettikde, onun şühûdu bilâ-vâsıta Hak'tan münfailde vâki' olur. Binâenaleyh racülün Hak için şühûdu, kadında etemm ve ekmeldir. Zîrâ Hakk'ı fâil ve münfail olduğu haysi-yetten müşâhede eder. Ve kendi nefsinden şühûdu, hâssaten racü-lün münfail olması haysiyetiyledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Erkek kadına muhabbet edip vuslatı istediği zaman, yani muhabbette meydana gelen vuslatın gayesini talep ettiğinde, şimdi unsurî neş'et (maddî varoluş) suretinde nikahtan daha büyük bir vuslat olmadı. Ve işte bunun için şehvet, onun bütün cüzlerine (parçalarına) yayılır. Ve bundan dolayı ondan (cinsel ilişkiden) sonra gusül ile emrolundu. Bu sebeple şehvetin meydana gelmesi anında onda fenânın (yok oluşun) yaygın olması gibi, taharet (temizlik) de yaygın oldu. Çünkü muhakkak Yüce Allah kulunun, kendisinden başkasıyla lezzet aldığını itikat etmesine karşı gayûrdur (kıskançtır). Böyle olunca, kendisinde fânî olduğu kimsede, ona nazar ile Hakk'a rücû etmesi (dönmesi) için, onu gusül ile tathîr eyledi (temizledi). Çünkü bunun gayrısı (başka bir şey) meydana gelmez. Şimdi erkek, Hakk'ı kadında müşâhede ettiğinde (gördüğünde), onun şühûdu (görmesi) münfailde (edilgende) oldu; ve kadının kendisinden zuhuru (ortaya çıkışı) haysiyetinden (yönünden) Hakk'ı kendi nefsinde müşâhede ettiğinde, onu fâilde (edende) müşâhede eyledi. Ve kendisinden mütekevvin (oluşmuş) olan şeyin suretini istihzâr etmediği (hazırda tutmadığı) haysiyetle onu nefsinden müşâhede ettiğinde, onun şühûdu bilâ-vâsıta (vasıtasız) Hak'tan münfailde meydana gelir. Bu sebeple erkeğin Hak için şühûdu, kadında daha tam ve daha mükemmeldir. Çünkü Hakk'ı fâil ve münfail olduğu haysiyetten müşâhede eder. Ve kendi nefsinden şühûdu, özellikle erkeğin münfail olması haysiyetiyledir.

Vaktâki erkek Allâh'ın sevdirmesi ile kadına muhabbet etti, kadına ka-vuşmak istedi. [27/37] Ya'ni îcâb-ı muhabbet olan kavuşmak keyfiyetinin nihâyetini taleb etti. Bu neş'et-i unsuriyye sûretinde ve bu kesâfet-i cis-mâniyyede, nikâhdan, ya'ni cimâdan daha büyük bir vuslat vâki' olmadı. İşte erkek kadını ve kadın erkeği sevip her ikisi de yekdîğerinden vuslatın nihâyeti olan cimâı taleb ettikleri için, hîn-i inzâlde şehvet, vücûdlarının bilcümle eczâsına sirâyet edip, erkek kadının ve kadın erkeğin sûretinde ve şehvette fânî oldular; ve şehvet onların eczâ-yı vücûdlarına umûmen sirâyet ettiği için cimâdan gusletmekle emrolundular. Binâenaleyh şehvetin husû-lü indinde erkeğin kadında ve kadının erkekte fenâlarının umûmî olması gibi, her ikisi hakkında dahi tahâret umûmî oldu. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri kulları üzerine gayûrdur. Bu gayretinden nâşî, istemez ki kulları, kendisinin gayrı olan suver ile iltizâz eyledikleri i'tikādında bulunsunlar. Binâenaleyh erkeğin fânî olduğu kadından ve kadının şehvetle fânî olduğu erkekten, Hakk'a nâzır olmaları ve Hakk'a rücû' eylemeleri için, gayr ile iltizâz i'tikā-dından mütehassıl olan cenâbetten Hak onları gusül ile tathîr eyledi. Zîrâ vücûd-ı Hakkı mükevvenâtın vücudundan gayrı gören kimseler, esnâ-yı cimada kadının sûretinde fânî olurlar; ve kadının vücûdundan lezzet aldık-ları i'tikādında bulunurlar. Onlar gerek kendinin ve gerek kadının sûretin-de müteayyin olanın Hak olduğundan gāfildirler. Velâkin müşâhede sâhibi olan ârif, her sûrette Hakkı müşâhede eder. Ve racül Hakk'ın ve kadın dahi racülün sûretinde zâhir olduğu cihetle, racüle nisbeten Hakk'ın [27/38] fâi-liyetini ve kadına nisbeten Hakk'ın münfailiyetini müşâhede eder. Ve bin-netîce Hakk'ı, kadının mazharında ekmel-i vech üzere müşâhede eyler. Zîrâ vücûdda, nefs-i emr bundan başka bir şey değildir. İmdi racül vuslat hâlinde Hakkı kadında müşâhede eylediği vakit, onun Hakk'ı müşâhedesi münfailde olur. Çünkü kadın mahall-i infiâldir; ve racül Hakkı, mahall-i infiâl olan kadının sûretinde zuhûru itibariy- le, müşâhede etmiş olur. Ve racül kadının kendisinden zuhûru itibariy- le Hakk'ı, hâlet-i vuslatta, kendi nefsinde müşâhede ettiği vakit, Hakk'ı fâilde müşâhede eder. Çünkü kadın, racülün sûretinde olarak, racülden zâhir olduğu cihetle, kadın bu i'tibârla fâil olur. Binâenaleyh bu müşâhede sâhibi Hakkı kendi nefsinde fâiliyet sıfatı ile müşâhede eylemiş olur; ve racül kendinden mütekevvin olan kadının sûretini istihzâr etmediği hâl- de, Hakkı kendi nefsinde müşâhede eyledikde, onun şühûdu bila-vâsı- ta Hak'tan münfailde vâki' olur; ve bu şühûd sâhibi, iki evvelki şühûd beynini cem'etmiş bulunur. Çünkü onun nefsi bila-vâsıta Hak'tan mün- faildir. Binâenaleyh Hakk'ı vech-i evvel üzere hem fâilde ve vech-i sânî üzere hem de münfailde müşâhede etmiş olur. Böyle olunca, racülün Hak için olan şühûdu, kadında etemm ve ekmeldir. Çünkü racül üçüncü vech üzere Hakk'ı kadında hem fâil ve hem de münfail olarak müşâhede eder. Ve racülün kendi nefsinden Hakk'ın şühûdu, hâssaten racülün münfail olması haysiyetiyledir. Çünkü Hak racülü kendi sûreti üzerine halkettiği için racül münfaildir. Ve kadına nisbetle Hakk'ı [27/39] kendi nefsinden müşâhede etse, onun Hak hakkındaki şühûdu bilhassa fâilde vâki' olmuş olur. Binâenaleyh racülün Hak hakkındaki şühûdu, hem fâiliyet ve hem de münfailiyetle olduğu için, kadında etemm ve ekmeldir. فلهذا أَحَبَّ النساء لكمال شُهود الحقِّ فِيهِنَّ ، إِذْ لَا يُشَاهَدُ الحَقُّ مُجَرَّدًا عن المواد أَبَدًا، فإِنَّ اللهَ بالذَّاتِ غَنِيٌّ عن العالمين، فإذا كان الأمـر مــن هذا الوجهِ مُمْتَنِعًا، ولم تكن الشَّهَادَةُ إلا في مَادَّةٍ فشهود الحقِّ في النِّساءِ أعظم الشهود وأكمله، وأعظمُ الوُصْلَةِ النِّكَاحُ ، وهو نَظِيرُ التَّوَجُهِ الإلهي على من خَلَقَه على صورته ليَخْلُفَه ، فيرى فيه نفْسَه، فَسَوَّاه وعَدَلَه، ونَفَخَ فيه من روحه الذي هو نفسه، فظاهرُه خَلق، وباطنه حق، ولهذا وَصَفَه بالتدبير لهذا الهيكل، فإنَّه تعالى يُدَبِّرُ الأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ وهو العُلُو، إِلَى الأَرْضِ ، وهو أَسْفَلُ السَّافِلِينَ، لأَنها أسفل الأركان. İşte bunun için Resûl (a.s.), onlarda Hakk'ın kemâl-i şühûdundan dolayı nisâya muhabbet etti. Zîrâ Hak, mevâddan mücerred olarak ebeden müşâhede olunmaz. Çünkü Allah Teâlâ zâtıyla âlemlerden ganîdir. İmdi emr, bu vecihden mümteni' ve şühûd ancak mâddede vâki' oldukda, Hakk'ın nisâda olan şühûdu, şühûdun a'zamı ve ekmelidir; ve vuslatın aʼzamı dahi cimâ'dır. O da Hak Teâlâ'nın kendisine halîfe olması için, kendi sûreti üzere halkettiği kimseye teveccüh-i ilâhînin nazîridir. Binâenaleyh onda kendi nefsini görür. İmdi onu tesviye ve ta'dîl etti. Ve onun nefesi olan kendi rûhundan onda nefheyledi. Böyle olunca onun zâhiri halk ve bâtını Hak'tır. İşte bundan dolayı onu bu heykel için tedbîr ile vasfeyledi. Zîrâ Allah Teâlâ emri, "semâdan tedbîr eder" (Secde, 32/5); ve o, arza ulüvvdür; o da [27/40] esfel-i sâfilîndir. Zîrâ o, erkânın esfelidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Erkek, Allah'ın sevdirmesiyle kadına muhabbet etti, kadına kavuşmak istedi. Yani muhabbetin gereği olan kavuşma keyfiyetinin nihayetini talep etti. Bu unsurlardan oluşan yapıda ve bu bedensel yoğunlukta, nikahtan, yani cinsel birleşmeden daha büyük bir vuslat meydana gelmedi. İşte erkek kadını ve kadın erkeği sevip her ikisi de birbirlerinden vuslatın nihayeti olan cinsel birleşmeyi talep ettikleri için, boşalma anında şehvet, vücutlarının bütün parçalarına sirayet edip, erkek kadının ve kadın erkeğin suretinde ve şehvette fani oldular; ve şehvet onların vücutlarının parçalarına tamamen sirayet ettiği için cinsel birleşmeden gusletmekle emrolundular. Buna göre şehvetin meydana gelmesi anında erkeğin kadında ve kadının erkekte fani olmalarının genel olması gibi, her ikisi hakkında da temizlik genel oldu. Çünkü Yüce Allah kulları üzerine gayûrdur. Bu gayretinden dolayı, kullarının, kendisinin gayrı olan suretlerle lezzet aldıkları inancında bulunmalarını istemez. Bu sebeple erkeğin fani olduğu kadından ve kadının şehvetle fani olduğu erkekten, Hakk'a yönelmeleri ve Hakk'a dönmeleri için, gayr ile lezzet alma inancından kaynaklanan cenabetten Hak onları gusül ile temizledi. Çünkü Hakk'ın varlığını yaratılmışların varlığından ayrı gören kimseler, cinsel birleşme esnasında kadının suretinde fani olurlar; ve kadının vücudundan lezzet aldıkları inancında bulunurlar. Onlar gerek kendinin ve gerek kadının suretinde belirgin olanın Hak olduğundan gafildirler. Aksine müşâhede sahibi olan ârif, her surette Hakk'ı müşâhede eder. Ve erkek Hakk'ın ve kadın dahi erkeğin suretinde zahir olduğu cihetle, erkeğe nispeten Hakk'ın fâiliyetini ve kadına nispeten Hakk'ın münfailiyetini müşâhede eder. Ve sonuç olarak Hakk'ı, kadının mazharında en mükemmel şekilde müşâhede eder. Çünkü varlıkta, işin aslı bundan başka bir şey değildir. Şimdi erkek vuslat halinde Hakk'ı kadında müşâhede ettiği zaman, onun Hakk'ı müşâhedesi münfailde olur. Çünkü kadın mahall-i infiâldir; ve erkek Hakk'ı, mahall-i infiâl olan kadının suretinde zuhuru itibarıyla, müşâhede etmiş olur. Ve erkek kadının kendisinden zuhuru itibarıyla Hakk'ı, vuslat halinde, kendi nefsinde müşâhede ettiği zaman, Hakk'ı failde müşâhede eder. Çünkü kadın, erkeğin suretinde olarak, erkekten zahir olduğu cihetle, kadın bu itibarla fail olur. Buna göre bu müşâhede sahibi Hakk'ı kendi nefsinde fâiliyet sıfatı ile müşâhede etmiş olur; ve erkek kendinden mütekevvin olan kadının suretini zihninde canlandırmadığı halde, Hakk'ı kendi nefsinde müşâhede ettiğinde, onun şühûdu aracısız Hak'tan münfailde meydana gelir; ve bu şühûd sahibi, iki evvelki şühûd arasını cem'etmiş bulunur. Çünkü onun nefsi aracısız Hak'tan münfaildir. Buna göre Hakk'ı birinci veçh üzere hem failde ve ikinci veçh üzere hem de münfailde müşâhede etmiş olur. Böyle olunca, erkeğin Hak için olan şühûdu, kadında daha tam ve daha mükemmeldir. Çünkü erkek üçüncü veçh üzere Hakk'ı kadında hem fail ve hem de münfail olarak müşâhede eder. Ve erkeğin kendi nefsinden Hakk'ın şühûdu, özellikle erkeğin münfail olması haysiyetiyledir. Çünkü Hak erkeği kendi sureti üzerine halkettiği için erkek münfaildir. Ve kadına nispetle Hakk'ı kendi nefsinden müşâhede etse, onun Hak hakkındaki şühûdu bilhassa failde meydana gelmiş olur. Buna göre erkeğin Hak hakkındaki şühûdu, hem fâiliyet ve hem de münfailiyetle olduğu için, kadında daha tam ve daha mükemmeldir. فلهذا أَحَبَّ النساء لكمال شُهود الحقِّ فِيهِنَّ ، إِذْ لَا يُشَاهَدُ الحَقُّ مُجَرَّدًا عن المواد أَبَدًا، فإِنَّ اللهَ بالذَّاتِ غَنِيٌّ عن العالمين، فإذا كان الأمـر مــن هذا الوجهِ مُمْتَنِعًا، ولم تكن الشَّهَادَةُ إلا في مَادَّةٍ فشهود الحقِّ في النِّساءِ أعظم الشهود وأكمله، وأعظمُ الوُصْلَةِ النِّكَاحُ ، وهو نَظِيرُ التَّوَجُّهِ الإلهي على من خَلَقَه على صورته ليَخْلُفَه ، فيرى فيه نفْسَه، فَسَوَّاه وعَدَلَه، ونَفَخَ فيه من روحه الذي هو نفسه، فظاهرُه خَلق، وباطنه حق، ولهذا وَصَفَه بالتدبير لهذا الهيكل, فإنَّه تعالى يُدَبِّرُ الأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ وهو العُلُو، إِلَى الأَرْضِ ، وهو أَسْفَلُ السَّافِلِينَ، لأَنها أسفل الأركان. İşte bunun için Resûl (a.s.), onlarda Hakk'ın kemâl-i şühûdundan dolayı kadınlara muhabbet etti. Çünkü Hak, maddelerden soyutlanmış olarak ebeden müşâhede olunmaz. Çünkü Yüce Allah zâtıyla âlemlerden ganîdir. Şimdi iş, bu veçhden imkânsız ve şühûd ancak maddede meydana geldiğinde, Hakk'ın kadınlarda olan şühûdu, şühûdun en büyüğü ve en mükemmelidir; ve vuslatın en büyüğü dahi cinsel birleşmedir. O da Yüce Allah'ın kendisine halife olması için, kendi sureti üzere halkettiği kimseye ilâhî yönelişin benzeridir. Buna göre onda kendi nefsini görür. Şimdi onu tesviye ve ta'dîl etti. Ve onun nefesi olan kendi ruhundan onda nefheyledi. Böyle olunca onun zahiri halk ve batını Hak'tır. İşte bundan dolayı onu bu heykel için tedbir ile vasfeyledi. Çünkü Yüce Allah emri, "semâdan tedbir eder" (Secde, 32/5); ve o, arza ulüvvdür; o da esfel-i sâfilîndir. Çünkü o, erkânın esfelidir.

Bâlâda zikrolunan îzâhâttan dolayı kadınlarda Hakk'ın kemâl-i şühûduna mebnî, (S.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın sevdirmesiyle nisâya muhabbet etti. Velâkin kadınlarda Hakk'ı ekmel-i vech üzere müşâhede edebilmek, her bir ferdin kârı değildir. Buna mazhar-ı Muhammedî ister. Mahzâ huzûzât-ı nefsâniyyelerini istîfâ için kadına perestiş eden cehele bu şühûddan gāfildir. Onlar bu âlemde gördükleri sûretleri müstakillü'l-vücûd zannettiklerinden, suver-i âlemden herhangi birine, mahzâ onun zâtından dolayı alâka ederler. Vaktâki o sûret bozulur, şûrîde olurlar. Fakat insân-ı kâmil, bu âlemin kesîf olan sûretlerinden her birinde Hakk'ı o sûretin muktezâsına göre gâh fâiliyet ve gâh münfailiyet ile müşâhede ettiği gibi, o suver-i kesîfeden biri olan kadında, hem fâiliyet ve hem de münfailiyet ile müşâhede eyler. Binâenaleyh kadın mazharında Hakk'ı suver-i sâireden daha mükemmel bir vech ile temâşâ eder. Ve Hakk'ı müşâhede için mezâhirin vücûdu lâzımdır. Zîrâ Hakk'ı mâddeden mücerred olarak görmek ebeden mümkin değildir. Çünkü Hak eltaf-ı latîftir. Ve bî-nihâye latîf olan vücûd-ı mutlak mertebe mertebe tekâsüf etmedikçe mer’î olmaz. Nitekim diğer fasslarda dahi beyân olunduğu üzere, latîf olan buhârı o mertebede görmek mümkin değildir. Evvel emirde tekâsüf edip bulut olmak lâzımdır. Fakat bulut dahi latîf olduğundan hiss-i basarın gayrı olan havâs ile idrâk olunmaz. Bir mertebe daha tekâsüf edip su olmak lâzımdır. Velâkin su dahi mâdûnuna nisbetle latîf olduğundan eşkâl-i muhtelifede zâhir olmaz. Birtakım sûret- ler ile zuhûr için incimâd edip buz olmak iktizâ eder. İşte latîf olan buhâr, havâss-i hamse-i zâhirenin mecmûu ile ancak buz mertebesine tenezzül ettiği vakit meşhûd ve mahsûs olur. Maahâzâ buhâra buhâr denebilmek için [27/41] o, bu sûretlerin hiçbirine muhtaç değildir; onların cümlesinden müstağnîdir. İşte bu misalden vâzıhan anlaşılacağı vech ile, latîf olan zât-ı Hakk'ı maddelerden mücerred olarak müşâhede etmek ebeden mümkin olmaz. Zîrâ zât-ı latîf-i Hak, o mertebe-i letâfetinde âlemlerden, ya'ni merâtib-i kesîfe-i sâiresinden ganîdir. Bu hakîkatten gāfil olan mâddiyyûn, zât-ı latîfin sıfât-ı ârızasından ibaret olan kesâfetten mütehassıl mâddeye i'tibâr edip hakîkat-i vücûdu, “mâdde” ve “kuvvet” nâmıyla ikiye tefrîk ederek: "Mâdde ve kuvvet ezelîdir ve ebedîdir” hükmünü vermişlerdir. Bu hüküm, onların vehminden mütevellid bir hükümdür. İmdi mâddeden mücerred olarak Hakk'ın şühûdu mümteni' ve Hakk'ı müşâhede ancak mâddede vâki' olunca suver-i mâddiyyeden biri olan kadında Hakk'ın şühûdu suver-i mâddiyye-i sâireden daha mükemmel ve daha azîm olur. Ve biraz yukarıda îzâh olunduğu üzere vuslatın aʼzamı dahi cimâdır; ve cimâ dahi, Hak Teâlânın kendisine halîfe kılmak için, kendi sûreti üzere halkettiği Adem'e, hubb-i zâtîsi ile vâki' olan teveccühünün nazîridir. Zîrâ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ [Bilinmeğe muhabbet ettim...] hadîs-i kudsîsi mûcibince Hak Teâlâ bilinmeğe muhabbet etti. Bu hubb-i zâtîsi ile halk-1 âleme teveccüh eyledi; ve şecere-i kevnin semeresi olarak Âdem zâhir oldu; ve Adem Hakk'ı bilcümle esmâsı ile bildi. Çünkü Allah Teâlâ Âdem'i kendi sûreti üzerine halketti; ve Âdem kendini bilmekle Hakk'ı ârif oldu; ve Hak dahi kendi sûreti üzere halkettiği Adem'i halîfe kılıp, onda kendi nefsini müşâhede eyledi; ve Hak Teâlâ Âdem'i tesviye ve tadîl ederek, nefes-i Rahmânîsi olan kendi rûhundan ona nefheylediği cihetle Âdem'in zâhiri halk ve bâtını Hak olmuş olur. İşte cima dahi bu teveccüh-i ilâhînin nazîridir. Çünkü erkek [27/42] bu cimâ vâsıtasıyla kendi sûretinin misli olan veledini izhâr etmek ister; ve veledin aslı pederin nutfesidir; ve nutfe ise pederin nefsidir; ve veled zâhir oldukda peder onda bâtın olur. İşte insanın zâhiri halk ve bâtını Hak olduğundan dolayı, Allah Teâlâ Adem'i bu heykel-i insânî için, müdebbir kıldı ve onu إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً )Bakara, 2/30( [Ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım.] kavlinde tedbîr ile vasfeyledi. Çünkü halîfe müdebbirdir. Ve onu tedbîr ile vasfının beyânı budur ki, Hak Teâlâ "emr-i vücûdu semâdan tedbîr eder" (Secde, 32/5); ve semâ, arza nisbeten ulüvvdür; ve arz, esfel-i sâfilîndir. Zîrâ erkânın esfelidir. Ve âlem-i insânîde kadının erkeğe nisbeti arzın semâya nisbeti gibidir; ve sâfil olan arz, âlî olan semâdan nâzil ve vâsıl olan yağmur ve harâret ile hazîne-i vücûdunda meknûz olan mevâddı nasıl tevlîd ederse, sâfil olan kadın dahi, âlî olan racülden kendisine vâsıl ve nâzil olan şeyle veled tevlîd eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yukarıda bahsedilen açıklamalardan dolayı, kadınlarda Hakk'ın kemâlinin (mükemmelliğinin) şühûduna (görünmesine) dayanarak, (S.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın sevdirmesiyle kadınlara muhabbet etti. Velâkin kadınlarda Hakk'ı en mükemmel şekilde müşâhede edebilmek, her bir ferdin kârı değildir. Buna mazhar-ı Muhammedî (Hz. Muhammed'in tecelligâhı) ister. Sadece nefse ait hazlarını tatmin etmek için kadına tapan cahiller bu şühûddan gâfildir. Onlar bu âlemde gördükleri sûretleri müstakillü'l-vücûd (varlığı kendinden) zannettiklerinden, âlemdeki sûretlerden herhangi birine, sadece onun zâtından dolayı alâka ederler. O sûret bozulduğu zaman, şaşkınlığa düşerler. Fakat insân-ı kâmil, bu âlemin kesîf (yoğun, maddî) olan sûretlerinden her birinde Hakk'ı o sûretin gerekliliğine göre bazen fâiliyet (etkenlik) ve bazen münfailiyet (edilgenlik) ile müşâhede ettiği gibi, o kesîf sûretlerden biri olan kadında, hem fâiliyet hem de münfailiyet ile müşâhede eder. Buna göre kadın mazharında (tecelligâhında) Hakk'ı diğer sûretlerden daha mükemmel bir şekilde temâşâ eder. Ve Hakk'ı müşâhede etmek için mezâhirin (tecelligâhların) vücûdu (varlığı) lâzımdır. Zirâ Hakk'ı maddeden mücerred (soyutlanmış) olarak görmek ebeden mümkün değildir. Çünkü Hak eltaf-ı latîftir (en latiflerin en latifidir). Ve sonsuz derecede latif olan mutlak varlık mertebe mertebe tekâsüf (yoğunlaşma) etmedikçe mer’î (görünür) olmaz. Nitekim diğer fasslarda (bölümlerde) dahi beyân olunduğu üzere, latif olan buhârı (buharı) o mertebede görmek mümkün değildir. Evvel emirde (ilk olarak) tekâsüf edip bulut olmak lâzımdır. Fakat bulut dahi latif olduğundan hiss-i basarın (görme duyusunun) gayrı olan havâs (duyular) ile idrâk olunmaz. Bir mertebe daha tekâsüf edip su olmak lâzımdır. Velâkin su dahi mâdûnuna (altındakine) nispetle latif olduğundan çeşitli şekillerde zâhir olmaz. Birtakım sûretler ile zuhûr (ortaya çıkmak) için incimâd (donmak) edip buz olmak iktizâ eder. İşte latif olan buhâr, beş dış duygunun tamamı ile ancak buz mertebesine tenezzül (inme) ettiği vakit meşhûd (görülür) ve mahsûs (hissedilir) olur. Maahâzâ (bununla birlikte) buhâra buhâr denebilmek için o, bu sûretlerin hiçbirine muhtaç değildir; onların cümlesinden müstağnîdir (ihtiyaçsızdır). İşte bu misalden açıkça anlaşılacağı şekilde, latif olan Hakk'ın zâtını maddelerden mücerred olarak müşâhede etmek ebeden mümkün olmaz. Zirâ Hakk'ın latif zâtı, o letâfet mertebesinde âlemlerden, yani diğer kesîf (yoğun) mertebelerinden ganîdir (müstağnidir). Bu hakikatten gâfil olan maddiyyûn (materyalistler), latif zâtın ârızî (sonradan olan) sıfatlarından ibaret olan kesâfetten (yoğunluktan) mütehassıl (meydana gelen) maddeye i'tibâr edip (değer verip) vücûdun hakikatini, “madde” ve “kuvvet” adıyla ikiye ayırarak: "Madde ve kuvvet ezelîdir ve ebedîdir” hükmünü vermişlerdir. Bu hüküm, onların vehminden (sanısından) mütevellid (doğan) bir hükümdür. İmdi (şimdi) maddeden mücerred olarak Hakk'ın şühûdu (görünmesi) imkânsız ve Hakk'ı müşâhede ancak maddede vâki' (gerçekleşen) olunca maddî sûretlerden biri olan kadında Hakk'ın şühûdu diğer maddî sûretlerden daha mükemmel ve daha azîm (büyük) olur. Ve biraz yukarıda îzâh olunduğu üzere vuslatın (kavuşmanın) en büyüğü dahi cimâdır; ve cimâ dahi, Hak Teâlânın kendisine halîfe kılmak için, kendi sûreti üzere halkettiği Adem'e, zâtî sevgisi ile vâki' olan teveccühünün (yönelişinin) benzeridir. Zirâ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ [Bilinmeğe muhabbet ettim...] hadîs-i kudsîsi gereğince Hak Teâlâ bilinmeğe muhabbet etti. Bu zâtî sevgisi ile âlemin yaratılışına teveccüh eyledi; ve oluş ağacının semeresi (meyvesi) olarak Âdem zâhir oldu; ve Âdem Hakk'ı bütün isimleriyle bildi. Çünkü Allah Teâlâ Âdem'i kendi sûreti üzerine halketti; ve Âdem kendini bilmekle Hakk'ı ârif (bilen) oldu; ve Hak dahi kendi sûreti üzere halkettiği Âdem'i halîfe kılıp, onda kendi nefsini müşâhede eyledi; ve Hak Teâlâ Âdem'i tesviye (düzeltme) ve tadîl (dengeleme) ederek, Rahmânî nefesi olan kendi rûhundan ona nefheylediği (üflediği) cihetle Âdem'in zâhiri (dışı) halk ve bâtını (içi) Hak olmuş olur. İşte cimâ dahi bu ilâhî teveccühün benzeridir. Çünkü erkek bu cimâ vasıtasıyla kendi sûretinin misli (benzeri) olan veledini (çocuğunu) izhâr etmek (ortaya çıkarmak) ister; ve veledin aslı pederin (babanın) nutfesidir (meni); ve nutfe ise pederin nefsidir; ve veled zâhir oldukda peder onda bâtın olur. İşte insanın zâhiri halk ve bâtını Hak olduğundan dolayı, Allah Teâlâ Âdem'i bu insânî heykel için, müdebbir (işleri idare eden) kıldı ve onu إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) [Ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım.] kavlinde tedbîr (idare etme) ile vasfeyledi (nitelendirdi). Çünkü halîfe müdebbirdir. Ve onu tedbîr ile vasfının beyânı (açıklaması) budur ki, Hak Teâlâ "vücûd işini semâdan tedbîr eder" (Secde, 32/5); ve semâ, arza nisbeten ulüvvdür (yüksekliktir); ve arz, esfel-i sâfilîndir (aşağıların en aşağısıdır). Zirâ erkânın (unsurların) esfelidir. Ve insânî âlemde kadının erkeğe nisbeti arzın semâya nisbeti gibidir; ve sâfil (aşağı) olan arz, âlî (yüce) olan semâdan nâzil (inen) ve vâsıl (ulaşan) olan yağmur ve harâret ile vücûd hazinesinde meknûz (saklı) olan maddeleri nasıl tevlîd ederse (meydana getirirse), sâfil olan kadın dahi, âlî olan racülden (erkekten) kendisine vâsıl ve nâzil olan şeyle veled tevlîd eyler.

وسَمَّاهُنَّ بالنِّساء، وهو جمع لا واحد له من لفظه ، ولذلك قال : «حُبِّبَ

إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلاثُ : النَّسَاءُ» ، ولمْ يَقُلِ الْمَرأَةُ، فَرَاعَى تَأَخَّرَهُنَّ في الوجودِ

عنه، فإنَّ النُّسْأَة هي التَّأْخِيرُ ، قال تعالى : إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ

والبَيْعُ بِنَسِيئَةٍ يقولُ بِتَأْخِيرٍ، فلذلك ذَكَرَ النِّسَاءَ، فما أَحَبَّهُنَّ إِلَّا بِالمَرتَبةِ،

وإِنَّهُنَّ مَحَلُّ الانْفِعَالِ، فَهُنَّ له كالطبيعة للحقِّ، الَّتِي فَتَحَ فيها صُوَرَ العَالَمِ

بالتوجه الإرادي والأمر الإلهي الذي هو النِّكاحُ فِي عَالَمِ الصُّورِ العُنصُرِيَّةِ،

وهمَّةٌ في عَالَمِ الأَروَاحِ النُّورِيَّةِ ، وتَرَتِيبُ مُقَدِّمَاتٍ في المَعانِي للإنتاج، وكلُّ

ذلك نِكَاحُ الفَردِيَّةِ الأولى في كل وجـه مـن هـذه الوُجُوهِ.

Ve onları "nisa" ile tesmiye etti. Ve o, lafzından kendisi için vâhid olmayan cem'dir. Ve bundan dolayı Resûl (a.s.): حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلاثُ النَّسَاءُ [Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Nisa'...] buyurdu, [27/43] "mer'e” demedi. Binâenaleyh vücûdda nisânın ricâlden teahhurlarına riâyet etti. Zîrâ muhakkak النُّسْأة [en-nüs'et] “te’hîr”dir. Allah Teâlâ إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ (Tevbe, 9/37) ya'ni “Te'hîr, küfürde ziyâdedir” buyurdu. Ve nüs'e ile bey', te'hîr ile kāildir. İmdi bunun için nisâyı zikreyledi. Böyle olunca onlara ancak mertebe ile muhabbet etti; ve muhakkak onlar, mahall-i infiâldir. Binâenaleyh racül için nisâ', Hak için tabîat gibidir. Öyle tabîat ki, teveccüh-i irâdî ve emr-i ilâhî ile âlemin sûretlerini onda fethetti; öyle teveccüh-i irâdî ve emr-i ilâhî ki, suver-i unsuriyye âleminde nikâh ve ervâh-ı nûriyye âleminde himmet ve intâc için maânîde tertîb-i mukaddemâttır. Ve bunun kâffesi, bu vücûhdan her bir vecihde ferdiyyet-i ûlânın nikâhıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onları "nisa" (kadınlar) ile isimlendirdi. Ve o, lafzından kendisi için tekil olmayan bir çoğuldur. Ve bundan dolayı Resûl (a.s.): حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلاثُ النَّسَاءُ [Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Kadınlar...] buyurdu, "mer'e" (kadın) demedi. Bu sebeple varlıkta kadınların erkeklerden sonra gelmelerine riâyet etti. Çünkü muhakkak النُّسْأة (en-nüs'et) "tehir" (geciktirme) demektir. Yüce Allah إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ (Tevbe, 9/37) yani "Geciktirme, küfürde artıştır" buyurdu. Ve nüs'e ile satış, tehir ile söylenir. Şimdi bunun için kadınları zikretti. Böyle olunca onlara ancak mertebe ile muhabbet etti; ve muhakkak onlar, infial (edilgenlik, etkilenme) yeridir. Bu sebeple erkek için kadınlar, Hak için tabiat gibidir. Öyle bir tabiat ki, irâdî yöneliş ve ilâhî emir ile âlemin suretlerini onda fethetti; öyle bir irâdî yöneliş ve ilâhî emir ki, unsurlardan oluşan âlemde nikâh ve nuranî ruhlar âleminde himmet ve sonuçlandırmak için anlamlarda öncüllerin tertibidir. Ve bunun hepsi, bu vecihlerden her bir vecihte ilk ferdiyetin nikâhıdır.

Ya'ni Resûl (a.s.) kadınları “nisa" tesmiye etti. Ve “nisa” lafzı bir cemî'dir ki, bu lafızdan “bir kadın” ma'nâsı anlaşılmaz, kadınların kâffesi- ni şâmildir. Bu şümülden dolayı (S.a.v.) Efendimiz: "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Nisâ'...” buyurdu. Nisâ' lafzı yerine “mer'e" demedi. Binâenaleyh “nisâ” lafzını isti'mâl buyurmakla vücûdda “nisâ”nın “ricâl”-den muahhar olduklarını işâreten beyâna riâyet etmiş oldu. Çünkü “nisâ” lafzı "nüs'et"ten müştaktır; ve “nüs’et” “te’hîr” maʼnâsına gelir. Nitekim Al-lah Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ (Tevbe, 9/37) buyurmuştur ki, “Te’hîr, küfürde ziyâdedir” demek olur. Ve “nüs’e ile bey’” derler ki, semen-i mebîin te’hîri ma'nâsını ifade eder. Türkçe'de "veresiye satış" ta'bîr olunur. İşte (S.a.v.) Efendimiz kadınların kâffesine şâmil ve vücûdda [27/44] kadınların ricâlden muahhar oldukları maʼnâsını müfîd olduğu için, nisâyı “nisâ” ile tesmiye etti, “mer’e” demedi. Çünkü “nisâ” lafzının ifade ettiği ma'nâyı “mer'e” ifade etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Resûl (a.s.) kadınları "nisâ" olarak adlandırdı. "Nisâ" lafzı bir çoğuldur ki, bu lafızdan "bir kadın" anlamı anlaşılmaz, kadınların hepsini kapsar. Bu kapsayıcılıktan dolayı (S.a.v.) Efendimiz: "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Nisâ'..." buyurdu. "Nisâ" lafzı yerine "mer'e" demedi. Buna göre "nisâ" lafzını kullanmakla, varlıkta "nisâ"nın "ricâl"den (erkeklerden) sonra geldiğini işaret yoluyla açıklamaya riayet etmiş oldu. Çünkü "nisâ" lafzı "nüs'et"ten türemiştir; ve "nüs'et" "te'hîr" (sonraya bırakma, geciktirme) anlamına gelir. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ (Tevbe, 9/37) buyurmuştur ki, "Te'hîr, küfürde ziyadedir" demek olur. Ve "nüs'e ile bey'" derler ki, satılan malın bedelinin sonraya bırakılması anlamını ifade eder. Türkçede "veresiye satış" tabir olunur. İşte (S.a.v.) Efendimiz kadınların hepsini kapsadığı ve varlıkta kadınların erkeklerden sonra geldiği anlamını ifade ettiği için, kadınları "nisâ" ile adlandırdı, "mer'e" demedi. Çünkü "nisâ" lafzının ifade ettiği anlamı "mer'e" ifade etmez.

İmdi Resûl (a.s.), nisâya ancak mertebe ile muhabbet etti; ve nisâ', ma-hall-i infiâldir. Zîrâ cins-i nisâ', cins-i ricâlden, ricâlin sûreti üzere mahlûk-tur; ve vücûdda fâiliyet, münfailiyetten mukaddemdir; ve kadın, erkeğin fâiliyetinden münfail olur; ve bu infiâl netîcesinde kadından nev'-i beşer tevellüd eder. Ve Hak Teâlâ bilinmeğe muhabbet etti, Âdem'i yarattı; ve maʼrifet-i ilâhiyye nev'-i beşer ile hâsıl oldu. Binâenaleyh Âdem'in vücûdu, muhabbet-i ilâhiyye ile zâhir oldu. Şu hâlde racülden münfailen kendisin-den benî beşer zâhir olan nisâya hubb-i ilâhî taalluk etti. Ve (S.a.v.) Efendi-miz'in nisâya muhabbeti dahi, onların mahall-i infiâl olan mertebesinden dolayı, onlara vâki' oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Resûl (a.s.) kadınlara ancak mertebe itibarıyla muhabbet etti; ve kadınlar, edilgenlik yeridir. Çünkü kadın cinsi, erkek cinsinden, erkeklerin sureti üzere yaratılmıştır; ve varlıkta fâillik (etkenlik), edilgenlikten öncedir; ve kadın, erkeğin fâilliğinden edilgenleşir; ve bu edilgenleşme neticesinde kadından insan nesli doğar. Ve Yüce Allah bilinmeye muhabbet etti, Âdem'i yarattı; ve ilâhî marifet insan nesli ile hâsıl oldu. Bu sebeple Âdem'in varlığı, ilâhî muhabbet ile ortaya çıktı. Şu hâlde, erkekten edilgenleşerek kendisinden insan nesli ortaya çıkan kadınlara ilâhî sevgi ilişkindir. Ve Efendimiz (S.a.v.)'in kadınlara muhabbeti de, onların edilgenlik yeri olan mertebelerinden dolayı, onlara vâki oldu.

İmdi nisâ racül için tabîat gibidir. Öyle tabîat ki, teveccüh-i irâdî ve emr-i ilâhî ile âlemin sûretlerini onda fethetti. (Tabîat hakkındaki tafsîlât Fass-ı İdrîsî'de ve Fass-ı Îsevî'de ve irâde ve meşiyyet-i ilâhiyye hakkındaki tafsîlât dahi Fass-ı Üzeyrî ve Lokmânî'de ve tekvîn hakkındaki tafsîlât dahi Fass-ı Sâlihî'de mürûr etti.) Öyle teveccüh-i irâdî ve emr-i ilâhî ki, suver-i unsuriyye âleminde nikâh ve ervâh-ı nûriyye âleminde himmet ve intâc için maânîde tertîb-i mukaddemâttır. Ve bu zikrolunan şeylerin kâf-fesi vecihlerden her bir vecihde ferdiyyet-i ûlâ olan üç adedinin nikâhıdır. Ferdiyyet-i selâsiyye ve îcâd-ı maânî hakkındaki tafsîlât kezâ Fass-ı Sâ-lihî'de ve himmet hakkındaki îzâhât dahi Fass-ı Lûtî ve İshâkî'de mürûr eyledi. Burada icmâlen beyânı budur ki: “Tabîat” ulûhiyetin zâhiriyeti olan hakîkat-i vâhidedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kadınlar erkek için tabiat gibidir. Öyle bir tabiat ki, iradî yöneliş ve ilâhî emir ile âlemin suretlerini onda açığa çıkardı. (Tabiat hakkındaki ayrıntılar İdris Fass'ında ve İsa Fass'ında; irade ve ilâhî meşiyet hakkındaki ayrıntılar ise Üzeyir ve Lokman Fass'larında; tekvin (yaratma) hakkındaki ayrıntılar da Salih Fass'ında geçti.) Öyle bir iradî yöneliş ve ilâhî emir ki, unsurların suretleri âleminde nikâh, nuranî ruhlar âleminde himmet (manevî güç) ve sonuçlandırmak için manalarda mukaddimelerin (öncüllerin) tertibidir. Ve zikredilen bu şeylerin hepsi, vecihlerden (yönlerden) her bir vecihte ilk ferdiyet olan üç adedin nikâhıdır. Üçlü ferdiyet ve manaların icadı hakkındaki ayrıntılar yine Salih Fass'ında; himmet hakkındaki açıklamalar da Lut ve İshak Fass'larında geçti. Burada toplu olarak beyanı şudur ki: "Tabiat", ulûhiyetin (ilâhlığın) zuhuru olan tek hakikattir.

إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

(Nahl, 16/40) [Biz bir şeyi irâde ettiğimiz va- kit, o şeye bizim kavlimiz “Kün!" dememizdir. Bu takdîrce o, olur.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, ilm-i ilâhîde şey'iyetleri sâbit olan suver-i ilmiyye-i ilâhiyyenin zılâli, ki [27/45] suver-i âlemdir, hakîkat-i vâhide olan "tabîat"ta zuhûruna teveccüh-i irâdî ve "Kün!" emr-i ilâhî- si şeref-sâdır oldukda, o eşyâ kendi nefslerini îcâd ederler. Ve emr-i tek- vîn, gerek Hak ve gerek şey tarafından ferdiyyet-i selâsiyyeye müstenid- dir. "Hak” tarafından ferdiyyet-i selâsiyye “zât” ve “irâde” ve “kavl”dir. Ve "şey" tarafından dahi “ilm-i ilâhîde sâbit olan onun şey'iyeti”, “Kün! kavl-i ilâhîsini istimâı” ve “emre imtisâli”dir. Binâenaleyh âlem-i tabîatta âlemin sûretlerinin fethi ferdiyyet-i selâsiyyeye müstenid oldu. Ve bu teveccüh-i irâdî ve emr-i ilâhî suver-i unsuriyye âleminde nikâhdır. Bu da ferdiyyet-i selâsiyyeye müsteniddir. Zîrâ burada “Hak” ve “racül” ve “mer'e” sâbittir. Zîrâ Hak teveccüh-i irâdî ve emr-i ilâhî ile kendi sûreti üzerine racülü halketti ve ona muhabbet etti; ve mer'e racülün sûreti üzere racülden zâhir olup racül ona muhabbet etti; ve racül kendi mislinin izhârı için vuslatın a'zamı olan cimâı taleb etti. Binâenaleyh racül nisâda suver-i beşeriyyeyi cimâ ile fetheder. Bu da suver-i unsuriyye âleminde teveccüh-i irâdî ve emr-i ilâhîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Nahl, 16/40) [Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim kavlimiz “Kün!" dememizdir. Bu takdirce o, olur.] ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, ilahi ilimde şeyiyetleri (bir şey olma halleri) sabit olan ilahi ilmi suretlerin gölgeleri, ki [27/45] âlem suretleridir, hakikat-i vahide (biricik hakikat) olan "tabiat"ta zuhuruna (ortaya çıkmasına) iradi teveccüh (yöneliş) ve "Kün!" ilahi emri şeref-sâdır (şerefli bir şekilde ortaya çıktığında) olduğunda, o eşya kendi nefislerini icat ederler. Ve tekvin (var etme) emri, gerek Hak ve gerek şey tarafından ferdiyyet-i selâsiyyeye (üçlü tekilliğe) müsteniddir (dayalıdır). "Hak" tarafından ferdiyyet-i selâsiyye "zât" ve "irâde" ve "kavl"dir. Ve "şey" tarafından dahi "ilahi ilimde sabit olan onun şeyiyeti", "Kün! ilahi kavlini işitmesi" ve "emre imtisali"dir. Buna göre tabiat âleminde âlemin suretlerinin fethi (açığa çıkması) ferdiyyet-i selâsiyyeye müstenit oldu. Ve bu iradi teveccüh ve ilahi emir unsuri suretler âleminde nikahtır. Bu da ferdiyyet-i selâsiyyeye müsteniddir. Çünkü burada "Hak" ve "erkek" ve "kadın" sabittir. Çünkü Hak iradi teveccüh ve ilahi emir ile kendi sureti üzerine erkeği halketti (yarattı) ve ona muhabbet etti; ve kadın erkeğin sureti üzere erkekten zahir olup erkek ona muhabbet etti; ve erkek kendi mislinin izharı (ortaya çıkarılması) için vuslatın (kavuşmanın) azamı (en büyüğü) olan cimanı talep etti. Buna göre erkek kadınlarda beşeri suretleri cima ile fetheder. Bu da unsuri suretler âleminde iradi teveccüh ve ilahi emirdir.

Ervâh-ı nûriyye âleminde, bu teveccüh-i irâdî ve emr-i ilâhî himmettir. Zîrâ âlem-i ervâhın sûretleri himmetle fetholunur. Bu da ferdiyyet-i selâ- siyyeye müsteniddir. Çünkü “Hak”, “sâhib-i himmet” ve “himmet olunan şey” sâbittir; ve bu ferdiyyet-i selâsiyyenin netîcesi âlem-i ervâhda tekevvün eden sûrettir; ve kezâ teveccüh-i irâdî ve emr-i ilâhî, maânî âleminde îcâd-1 maânîde tertîb-i mukaddemâttır ki, bu da ferdiyyet-i selâsiyyeye müste- niddir. Çünkü bir kıyas-ı mantıkî tertib edip “Alem mütegayyirdir; her mütegayyir hâdistir; öyleyse âlem hâdistir” desek, bunda biri “Alem mü- tegayyirdir" ve diğeri "Her mütegayyir hâdistir" tarzında iki mukaddeme tertîb etmiş oluruz. Bu mukaddemelerin her birinde ikişer müfred vardır ki, bunlar: “Alem, mütegayyir; mütegayyir, hâdis" kelimeleridir. Velâkin ikinci mukaddemedeki “mütegayyir" kelimesi tekerrür etmiştir. Bunun hizmeti iki mukaddemeyi –racül ile nisâ arasında vâki' olan nikâh gibi- yekdîğerine rabtetmektir. Binâenaleyh [27/46] bu mükerrer müfredden sarf-ı nazar olundukda “âlem, mütegayyir, hâdis" müfredleri kalır ki, “Öyle ise âlem hâdistir" netîcesi bu üç “müfred”den tevellüd eder. Bu sûrette îcâd-ı maânî ferdiyyet-i selâsiyyeye müstenid olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nurani ruhlar âleminde, bu iradî yöneliş ve ilâhî emir himmettir. Çünkü ruhlar âleminin suretleri himmetle açılır. Bu da üçlü ferdiyete dayanır. Çünkü "Hak", "himmet sahibi" ve "himmet olunan şey" sabittir; ve bu üçlü ferdiyetin sonucu ruhlar âleminde oluşan surettir; ve aynı şekilde iradî yöneliş ve ilâhî emir, anlamlar âleminde anlamların yaratılmasında öncüllerin düzenlenmesidir ki, bu da üçlü ferdiyete dayanır. Çünkü mantıkî bir kıyas düzenleyip "Âlem değişkendir; her değişken sonradan olmuştur; öyleyse âlem sonradan olmuştur" desek, bunda biri "Âlem değişkendir" ve diğeri "Her değişken sonradan olmuştur" şeklinde iki öncül düzenlemiş oluruz. Bu öncüllerin her birinde ikişer müfred (tekil kelime) vardır ki, bunlar: "Âlem, değişken; değişken, sonradan olmuş" kelimeleridir. Ancak ikinci öncüldeki "değişken" kelimesi tekrar etmiştir. Bunun görevi iki öncülü –erkek ile kadın arasında gerçekleşen nikâh gibi– birbirine bağlamaktır. Bu sebeple bu tekrarlayan müfredden vazgeçildiğinde "âlem, değişken, sonradan olmuş" müfredleri kalır ki, "Öyleyse âlem sonradan olmuştur" sonucu bu üç "müfred"den doğar. Bu durumda anlamların yaratılması üçlü ferdiyete dayanmış olur.

فمَن أَحَبَّ النِّساء على هذا الحَدِّ فهو حُبُّ إلهي، ومَن أَحَبَّهُنَّ على جِهَةِ

الشهوة الطبيعية خاصَّةً نَقَصَ عِلمُ هذه الشهوة، فكان صورة بلا روح عنده،

وإن كانت تلك الصورة في نَفْس الأمر ذات روح، ولَكِنَّهَا غير مشهودة،

لِمَنْ جَاءَ لِامْرَأَتَهِ أَوْ لأُنثَى حيث كانتْ لمُجَرَّدِ الإِلْتِدَادِ، ولكنْ لا يُدْرِكَ لِمَنْ،

فجَهِلَ من نَفْسِهِ ما يَجْهَلُ الغَيرُ منه ما لمْ يُسَمِّهِ هو بلسانه حتَّى يَعْلَمَ، كما

قال بعضهم :

غَيْرَ أَنْ لَمْ يَعْرِفُوا عِشْقِي لِمَنْ صَحَ عِنْدَ النَّاسِ أَنِّي عَاشِقٌ

كذلك هذا أَحَبَّ الالتذاذ ، فَأَحَبَّ المَحَلَّ الَّذي يكون فيه وهو المرأة، ولكن

غَابَ عنه روح المسألَةِ ، فَلَوْ عَلِمَها لعَلِمَ بِمَنِ الْتَدَّ وَمَنِ الْتَدَّ، وكان كاملاً.

İmdi kim ki, nisâya bu hadd üzere muhabbet etse, o hubb-i ilâhîdir; ve kim ki onlara hâssaten şehvet-i tabîiyye üzere muhabbet etse, bu şehvetin ilmi onda nâkıs olur. İmdi onun indinde rûhsuz bir sûret oldu; ve gerçi o sûret, nefs-i emrde zât-ı rûhdur. Velâkin o, imreesine veyâ hangisi olursa olsun ünsâya iltizâz-ı mücerredden dolayı mübâşeret eden kimse için gayr-ı meşhûddur. Velâkin kime muhabbet ettiğini id- râk etmez. Binâenaleyh bilinceye kadar o, onu lisânıyla tesmiye etme- dikçe, gayrın onu ondan câhil olduğu şeyi kendi nefsinden câhil oldu. Nitekim onların ba'zısı: "Muhakkak benim âşık olduğum nâs indinde sahîh oldu. Şu kadar var ki, benim aşkımın kime olduğunu bilmediler" dedi. Bunun gibi bu da iltizâza muhabbet etti. Binâenaleyh kendisin- de iltizâz vâki' olan mahalle muhabbet eyledi; [27/47] o da mer'edir. Velâkin mes'elenin rûhu ondan gaib oldu. Eğer bile idi, kiminle iltizâz ettiğini ve iltizâz edenin kim olduğunu bilir ve kâmil olur idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi kim ki, kadınlara bu sınır üzere muhabbet etse, o ilâhî sevgidir; ve kim ki onlara özellikle tabiî şehvet üzere muhabbet etse, bu şehvetin ilmi onda eksik olur. Şimdi onun nezdinde ruhsuz bir suret oldu; ve gerçi o suret, gerçekte ruhun zâtıdır. Velâkin o, karısına veya hangisi olursa olsun kadına sırf lezzet almaktan dolayı mübâşeret eden kimse için görünmezdir. Velâkin kime muhabbet ettiğini idrak etmez. Bu sebeple bilinceye kadar o, onu diliyle isimlendirmedikçe, başkasının onu ondan cahil olduğu şeyi kendi nefsinden cahil oldu. Nasıl ki onların bazısı: "Muhakkak benim âşık olduğum insanlar nezdinde doğru oldu. Şu kadar var ki, benim aşkımın kime olduğunu bilmediler" dedi. Bunun gibi bu da lezzete muhabbet etti. Bu sebeple kendisinde lezzet meydana gelen yere muhabbet eyledi; o da kadındır. Velâkin meselenin ruhu ondan kayboldu. Eğer bilse idi, kiminle lezzet aldığını ve lezzet alanın kim olduğunu bilir ve kâmil olur idi.

Ya'ni kim ki nisâya, onlarda Hakk'ın kemâl-i şühûdundan dolayı muhab- bet etse, onun muhabbeti hubb-i ilâhîdir; ve o kimse Hakk'a muhabbet edip Hak'la iltizâz eyler. Ve nisâya hâssaten şehvet-i tabîiyye üzere muhabbet eden kimsede o şehvet ve muhabbetin ilmi noksandır. O kimse kendisine vârid olan şehvet ve muhabbetin hubb-i ilâhî olduğunu ve kiminle lezzet buldu- ğunu bilmez. Binâenaleyh öyle bir muhabbet, böyle bir muhabbet indinde rûhsuz bir sûret olur. Vâkıâ hubb-i ilâhî ile nazar eden kimsenin nazarında sûret, rûhun zâtıdır. Velâkin o sûret, kendi zevcesine veyâhud meşrûu'l-is- timtâ olan sâir bir kadına, mücerred iltizâz kasdıyla cimâ eden kimse için meşhûd değildir. Çünkü o kimse, kime muhabbet ettiğini ve kiminle iltizâz eylediğini idrâk etmez. İmdi bir kimsenin nâmahrem olan bir kadına ken- disinde hâsıl olan muhabbet üzerine şehveti galeyâna gelse, zinâdan tevakkî etmelidir. Gerçi o şehvet ve muhabbet dahi, hubb-i ilâhîdir. Zîrâ Allah Teâlâ hazretleri zinâ hakkında إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتًا وَسَاءَ سَبِيلًا )Nisa/22) [Şübhe yok ki, o hayâsızlıktır ve menfûrdur ve ne fenâ bir yoldur.] buyurduğu için alâ- tarîki'z-zinâ kadına mübâşeret, vücûh-i adîde ile memkūt ve makdûh bir şeydir. Nitekim Fahreddîn-i Irâkî (k.s.) Kitâb-ı Lemaâtının yirminci lem'a- sında bu husûsta îzâhât-ı âtiyeyi itâ buyururlar: “Ve eğer muhibb, her bir sûrette vech-i maşûku görecek gibi mükâşif olursa, nâ-marzîde onun vechini görse bile rızâ vermemelidir. Zîrâ onun nâ-marzîde olan vechi, ona râzı ol- mamasıdır. وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ )Zümer 39/7) [Hak Teâlâ ibâdının küfrüne râzı olmaz.] Bir muhibb ki, Hakkı Hak ile görür ve âlemi Hak görür; mün- kerâta Hak ile, Hak üzerine, [27/48] Hak için inkâr eyler. Ve bu inkârda hüccetini ikāme edip şer'an harâm olan her bir şeyde cemâl-i Hakk'ı görmez. Şübhesiz ondan ictinâb eyler; belki ona tab'an rağbeti olmaz. Burada bir şübhe müzâhame eyler. Şöyle ki, muhibb mâdemki mahkûm-i tecellîdir; ve tecellî, bütün eşyayı şâmildir, tecellîyi nazarından nasıl def' edebilir? Buna cevâben deriz ki, tecellî iki nevidir: Tecellî-i zât ve tecellî-i esmâ ve sıfât. Muhibb tecellî-i zâtîyi kuvveti ve istîlâsı hasebiyle def’edemez. Ammâ tecellî-i esmâ ve sıfatı def'e kadirdir. (Çünkü bu tecellî kuvve-i temyîz ve tasarrufu ref'edecek kuvveti hâiz değildir.) Muhibb tecellî-i kahrîyi tecellî-i lutfî ile def'edebilir; ve nâ-meşrû' olan her bir şeyde kahır ve celâl ve marzî olan her bir şeyde, nişân-ı lutf ve cemâl görür. Burada أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ ]Yâ Rabbi, saht ve kahrından rızâna sığınırım.] der; ve tecelli-i zatîde أَعُوذُ بِكَ مِنْكَ ]Senden Sana sığınırım.] der.”683 İşte ârifin kendi menkûhası veyâ memlûkesi olmayan kadınlara karşı olan mesleği budur. İmdi nisâya hâssaten şehvet-i tabîiyye üzere muhabbet eden ve mücerred iltizâz için mübâşeret eyleyen kimse, kendi nefsinden câhil oldu; ve kendi nefsi mezâhir-i ilâhiyyeden bir mazhar olduğunu ve hubb-i ilâhî ile iltizâz eylediğini ve Hakk'ın kadında fâiliyet ve münfaili- yet ile müşâhed bulunduğunu bilmedi. Nitekim kadına mübâşeret eden kimse, kendi lisânıyla "Ben nisâya muhabbet ve mübâşerette hubb-i ilâhî ile iltizâz ederim" demedikçe, onun bu hâlini başkaları da bilmez. Böyle bir müşâhede sâhibinin kadına mübâşeretini, şehvet-i tabîiyye ile iltizâz- dan ibâret zannederler; ve ârif bu hâlini gayra i'lâm edinceye kadar, onun kadınıyla mücâmaatini, gāfilin mücâmaati gibi telakkî ederler. Zîrâ sûret-i cimâda ittihâd vardır. Arif ile gāfilin cimâında şeklen fark yoktur, ancak ma'nâları başkadır. Nitekim bu müşâhede sahibi olan âriflerden [27/49] biri: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kim ki kadınlara, onlarda Hakk'ın kemalinin açıkça görünmesinden dolayı muhabbet etse, onun muhabbeti ilahi aşktır; ve o kimse Hakk'a muhabbet edip Hak ile lezzet bulur. Ve kadınlara özellikle doğal şehvet üzere muhabbet eden kimsede o şehvet ve muhabbetin ilmi eksiktir. O kimse kendisine gelen şehvet ve muhabbetin ilahi aşk olduğunu ve kiminle lezzet bulduğunu bilmez. Bu sebeple öyle bir muhabbet, böyle bir muhabbet yanında ruhsuz bir suret olur. Gerçekte ilahi aşk ile bakan kimsenin nazarında suret, ruhun zatıdır. Ancak o suret, kendi zevcesine yahut helal olan diğer bir kadına, sadece lezzet alma kastıyla cinsel ilişkiye giren kimse için görünür değildir. Çünkü o kimse, kime muhabbet ettiğini ve kiminle lezzet aldığını idrak etmez. Şimdi bir kimsenin namahrem olan bir kadına kendisinde oluşan muhabbet üzerine şehveti galeyana gelse, zinadan sakınmalıdır. Gerçi o şehvet ve muhabbet dahi, ilahi aşktır. Çünkü Yüce Allah zinâ hakkında "Şüphe yok ki, o hayasızlıktır ve menfurdur ve ne fena bir yoldur." (Nisa/22) buyurduğu için zina yoluyla kadınla cinsel ilişki, birçok yönden nefret edilen ve ayıplanan bir şeydir. Nasıl ki Fahreddin-i Iraki (k.s.) Kitab-ı Lemaat'ının yirminci lem'asında bu hususta şu açıklamaları verir: "Ve eğer seven, her bir surette maşukun yüzünü görecek gibi keşif sahibi olursa, hoşnut olunmayanda onun yüzünü görse bile rıza vermemelidir. Çünkü onun hoşnut olunmayan yüzü, ona razı olmamasıdır. 'Hak Teâlâ kullarının küfrüne razı olmaz.' (Zümer 39/7) Bir seven ki, Hakk'ı Hak ile görür ve alemi Hak görür; münkeratı Hak ile, Hak üzerine, Hak için inkar eder. Ve bu inkarda hüccetini ikame edip şer'an haram olan her bir şeyde Hakk'ın cemalini görmez. Şüphesiz ondan sakınır; aksine ona tabiatı gereği rağbeti olmaz. Burada bir şüphe karışır. Şöyle ki, seven mademki tecellinin hükmü altındadır; ve tecelli, bütün eşyayı kapsar, tecelliyi nazarından nasıl def edebilir? Buna cevaben deriz ki, tecelli iki çeşittir: Zat tecellisi ve isimler ve sıfatlar tecellisi. Seven zat tecellisini kuvveti ve istilası sebebiyle def edemez. Ama isimler ve sıfatlar tecellisini def etmeye kadirdir. (Çünkü bu tecelli temyiz ve tasarruf kuvvetini ortadan kaldıracak kuvvete sahip değildir.) Seven kahır tecellisini lütuf tecellisi ile def edebilir; ve meşru olmayan her bir şeyde kahır ve celal ve hoşnut olunan her bir şeyde, lütuf ve cemal nişanı görür. Burada 'Ya Rabbi, gazabından rızana sığınırım.' der; ve zat tecellisinde 'Senden Sana sığınırım.' der." İşte arifin kendi nikahlısı yahut cariyesi olmayan kadınlara karşı olan mesleği budur. Şimdi kadınlara özellikle doğal şehvet üzere muhabbet eden ve sadece lezzet için cinsel ilişkiye giren kimse, kendi nefsinden cahil oldu; ve kendi nefsinin ilahi tecellilerin bir mazharı olduğunu ve ilahi aşk ile lezzet aldığını ve Hakk'ın kadında faillik ve edilgenlikle müşahede edildiğini bilmedi. Nasıl ki kadına cinsel ilişkiye giren kimse, kendi lisanıyla "Ben kadınlara muhabbet ve cinsel ilişkide ilahi aşk ile lezzet alırım" demedikçe, onun bu halini başkaları da bilmez. Böyle bir müşahede sahibinin kadına cinsel ilişkisini, doğal şehvet ile lezzet almaktan ibaret zannederler; ve arif bu halini başkasına bildirene kadar, onun kadınıyla cinsel ilişkisini, gafil kimsenin cinsel ilişkisi gibi telakki ederler. Çünkü cinsel ilişki suretinde birlik vardır. Arif ile gafil kimsenin cinsel ilişkisinde şeklen fark yoktur, ancak manaları başkadır. Nasıl ki bu müşahede sahibi olan ariflerden biri:

صَحَ عِنْدَ النَّاسِ أَنِّي عَاشِقٌ

غَيْرَ أَنْ لَمْ يَعْرِفُوا عِشْقِي لِمَنْ

Ya'ni “Muhakkak benim âşık olduğum, nâs indinde sahîh oldu. Şu ka- dar var ki aşkımın kime olduğunu bilmediler” dedi.684 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Muhakkak benim âşık olduğum, insanlar katında doğru oldu. Şu kadar var ki aşkımın kime olduğunu bilmediler" dedi.

Bu beyt-i şerîf sultânü'l-âşıkîn Hz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî (r.a.) efendimizin bir gazel-i şerîfinden müstahrecdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu şerefli beyit, âşıkların sultanı Hz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî (r.a.) efendimizin şerefli bir gazelinden alınmıştır.

Dîvân-ı Kebîr-i âlîlerinde münderic olan gazel-i Arabî şudur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Dîvân-ı Kebîr'lerinde yer alan Arapça gazel şudur:

يَا غَزَالَا بَيْنَ غِزْلَانِ الْيَمَنِ

أَنْتَ عَيْنِي أَنْتَ رُوحِي فِي الْبَدَن

يَا صَغِيرَ السِّنِّ يَا رَطْبَ الْبَدَنِ

يَا قَرِيبَ الْعَهْدِ مِنْ شُرْبِ اللَّبَن

صَحَ عِنْدَ النَّاسِ أَنِّي عَاشِقٌ

غَيْرَ أَنْ لَمْ يَعْرِفُوا عِشْقِي لِمَنْ

رُوحُهُ رُوحِي وَرُوحِي رُوحُهُ

مَنْ رَأَى رُوحَيْنِ عَاشَا فِي الْبَدَن

كُلُّ شَيْءٍ مِنْكُمْ عِنْدِي حَسَن

اقْطَعُوا وَصْلِي وَإِنْ شِئْتُمْ صِلُوا

يُوسُفِيُّ الْوَجْهِ تُرْكِيُّ الْقَفَاءِ

دَيْلَمِيُّ الْحَدِّ رُومِيُّ الْذَقَنِ

[Ey Yemen âhûları arasındaki bir âhû, sen bedende benim gözüm ve rûhumsun! Ey yaşı küçük ve bedeni tâze, ey süt içmekten karîbu'l-ahd! Nâs indinde benim âşık olduğum sâbit oldu; şu kadar ki, aşkımın kime olduğunu bilmediler. Onun rûhu benim rûhum ve benim rûhum da onun rûhudur; bir bedende iki rûhun yaşadığını kim gördü? İster benimle sizin aramızı açın, ayırın, ister ulaştırın, kavuşturun; bence, sizden ne gelirse gelsin; iyidir, güzeldir! Ey Yûsufi yüzlü, Türk başlı, Deylemî saçlı, çenesi Rum ülkesi halkının çenesine benzeyen dost.]685 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Ey Yemen ceylanları arasındaki bir ceylan, sen bedende benim gözüm ve ruhumsun! Ey yaşı küçük ve bedeni taze, ey süt içmeyi yeni bırakmış olan! İnsanlar arasında benim âşık olduğum sabit oldu; ancak aşkımın kime olduğunu bilmediler. Onun ruhu benim ruhum ve benim ruhum da onun ruhudur; bir bedende iki ruhun yaşadığını kim gördü? İster benimle sizin aramızı açın, ayırın, ister ulaştırın, kavuşturun; bence, sizden ne gelirse gelsin; iyidir, güzeldir! Ey Yusuf yüzlü, Türk başlı, Deylemî saçlı, çenesi Rum ülkesi halkının çenesine benzeyen dost.]685

Bu gazelin ebyâtında, ba'zı nüshalarda, takdîm ve te'hîr vâki' olmuştur. Hattâ mûsıkî-şinâsân-ı mevleviyândan Eyyûbî Zekâî Dede (rahmetullahi aleyh) tarafından “Sûz-i Dil” makāmından bestelenmiş olan Ayin-i Şerîf bu gazelin şu ebyât-ı şerîfesiyle başlar: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu gazelin beyitlerinde, bazı nüshalarda, öne alma ve sonraya bırakma meydana gelmiştir. Hatta Mevlevî mûsıkîşinaslarından Eyyûbî Zekâî Dede (Allah ona rahmet etsin) tarafından "Sûz-i Dil" makamından bestelenmiş olan Ayin-i Şerîf, bu gazelin şu şerefli beyitleriyle başlar:

يَا صَغِيرَ السِّنِّ يَا رَطْبَ الْبَدَنِ

يَا قَرِيبَ الْعَهْدِ مِنْ شُرْبِ اللَّبَن

رُوحُهُ رُوحِي وَرُوحِي رُوحُهُ

صَحَ عِنْدَ النَّاسِ أَنِّي عَاشِقٌ

مَنْ رَأَى رُوحَيْنِ عَاشَا فِي الْبَدَنِ

غَيْرَ أَنْ لَمْ يَعْرِفُوا عِشْقِي لِمَنْ

Şu hâlde Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz كما قال بعضُهم ]Onla rın baʼzısının dediği gibi] kavliyle Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimize işaret bu- yurmuş olurlar. Zîrâ âriflerin bu iki nûr-i dîdesi, yekdîğeriyle Konya'da ve Şâm-ı şerîfte mülâkāt edip sohbet etmiş idiler. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte cenâb-ı pîr-i destigîr, lisân-ı mübârekleriyle: “Halk zanneder ki, ben mahlûka âşıkım; velâkin benim aşkım mahlûkun mazharında zâhir ve mütecellî olan Hakkʼadır. Ancak onlar benim aşkımın kime olduğunu bilmediler" [27/50] buyurmadıkça, câhiller onların aşkından haberdar ol- madılar. Ve kezâ ârif dahi iltizâza muhabbet etti. Binâenaleyh kendisinde iltizâz vâki' olan mahalle, yaʼni kadına muhabbet eyledi. Fakat onun iltizâzı hubb-i ilâhî iledir. Çünkü Hakk'ı maddeden mücerred olarak müşâhede mümkin değildir. Kadın ise, mâddedir; Hak, onun mazharında zâhir ol- muştur. Arif kadını severse, ancak hubb-i ilâhî ile iltizâzın mahalli olduğu için sever. Fakat mücerred iltizâz için kadını seven câhil böyle değildir. Mes'elenin rûhu o câhilden gāibdir. Eğer ârifin bilmiş olduğu rûh-ı mes’e- leyi bile idi, kadının mazharında kiminle iltizâz ettiğini ve kendi mazharın- da kimin iltizâz eylediğini bilir ve kâmil olur idi. Velâkin bilmedi, merte- be-i hayvânîde kaldı. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) buyurur. Rubâî: عشق ار نه کمال نسل آدم بودی آوازه عشق در جهان کم بودی سر دفتر عاشقان عالم بودی ور شهوت نفس عشق بودی خر و گاو Tercüme: "Eğer aşk nesl-i Adem'in kemâli olmasa idi, cihanda aşkın sıyt ve şöhreti noksan olurdu. Ve eğer nefsin şehveti aşk olaydı, eşekler ve öküzler, uşşâk-ı âlem defterinin en başına kaydolunurlardı. Zîrâ şehvet husûsunda eşeklerle öküzler, insana tekaddüm eder." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu hâlde Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz, "كما قال بعضُهم" (Onların bazısının dediği gibi) sözüyle Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimize işaret buyurmuş olurlar. Çünkü âriflerin bu iki nuru, birbirleriyle Konya'da ve Şam-ı şerifte buluşup sohbet etmişlerdi. Bu sebeple, bu şerefli beyitte cenâb-ı pîr-i destigîr (yol gösteren ulu kişi), mübarek diliyle: "Halk zanneder ki, ben mahlûka âşıkım; aksine benim aşkım, mahlûkun mazharında (tecelli ettiği yerde) zâhir ve mütecellî (görünür ve tecelli eden) olan Hakk'adır. Ancak onlar benim aşkımın kime olduğunu bilmediler" buyurmadıkça, cahiller onların aşkından haberdar olmadılar. Aynı şekilde ârif de iltizâza (lezzet almaya) muhabbet etti. Bu sebeple, kendisinde iltizâz meydana gelen mahalle, yani kadına muhabbet eyledi. Fakat onun iltizâzı, ilâhî aşk iledir. Çünkü Hakk'ı maddeden mücerred (soyutlanmış) olarak müşâhede (gözlemlemek) mümkün değildir. Kadın ise maddedir; Hak, onun mazharında zâhir olmuştur. Ârif kadını severse, ancak ilâhî aşk ile iltizâzın mahalli olduğu için sever. Fakat mücerred (sadece) iltizâz için kadını seven cahil böyle değildir. Meselenin ruhu o cahilden gâibdir (gizlidir). Eğer ârifin bilmiş olduğu meselenin ruhunu bilseydi, kadının mazharında kiminle iltizâz ettiğini ve kendi mazharında kimin iltizâz eylediğini bilir ve kâmil olurdu. Aksine bilmedi, hayvanî mertebede kaldı. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) buyurur. Rubâî: "عشق ار نه کمال نسل آدم بودی آوازه عشق در جهان کم بودی سر دفتر عاشقان عالم بودی ور شهوت نفس عشق بودی خر و گاو" Tercüme: "Eğer aşk, Âdem neslinin kemâli (olgunluğu) olmasa idi, cihanda aşkın ünü ve şöhreti eksik olurdu. Ve eğer nefsin şehveti aşk olsaydı, eşekler ve öküzler, âlem âşıklarının defterinin en başına kaydolunurlardı. Çünkü şehvet hususunda eşeklerle öküzler, insandan önce gelir."

وكما نَزَلَت المرأة عن دَرَجَةِ الرَّجل بقوله : وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ نَزَلَ

المخلوق على صورة عن درجةِ مَن أَنْشَأَهُ على صورته مع كونـه علـى

صورته، فتلك الدرجة التي تَمَيَّزَ الحق بها عنـه بهـا كان الحقُّ غَنِيًّـا عـن

العالمين وفاعلا أولا ، فإِنَّ الصُّورة فاعل ثَانٍ ، فما له الأولية التي للحق،

فتَمَيَّزَتِ الأعيان بالمراتب، فأعْطَى كل ذي حق حقه [27/51] كلُّ عارف،

فلذا كان حُبُّ النِّساءِ المُحَمَّدٍ ﷺ عن تَحْبِيبِ إِلهِي ، وأَنَّ اللهَ تعالى أَعْطَى

كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ وهو عين حقّه، فما أعطاه إلا بِاسْتِحْقَاقِ اسْتَحَقَّهُ بِمُسَمَّاهُ

أي بِذَاتِ ذلك المُسْتَحَقِّ.

Hak Teâlânın وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ (Bakara, 2/228) [Ricâl için kadınlar üzerine bir derece sâbittir.] kavliyle mer'e, racül derecesinden nâzil olduğu gibi, Hakk'ın sûreti üzerine olmakla beraber, sûret üzerine mahlûk olan insan dahi onu kendi sûreti üzerine inşa eden Hakk'ın derecesinden nâzil oldu. İmdi bu derece ki, Hak racülden onunla temeyyüz etti, Hak onunla âlemlerden ganî ve fâil-i evvel oldu. Zîrâ sûret fâil-i sânîdir. Binâenaleyh Hak için olan evveliyet, onun için yok- tur. Böyle olunca a'yân, merâtib ile temeyyüz eyledi. Şu hâlde her bir ârif, her bir hak sahibine hakkını verdi. İşte bunun için hubb-i nisâ, Muhammed (s.a.v.)e tahbîb-i ilâhîden vâki' oldu. Ve muhakkak Allah Teâlâ "Her şeye halkını verdi.” (Tâhâ, 20/50) O da, onun ayn-ı hakkıdır. Binâenaleyh onu ancak istihkāk ile verdi ki, o şey, ona mü- semmâsı ile, ya'ni bu müstahakk, zâtıyla müstahak oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah'ın "Erkekler için kadınlar üzerinde bir derece sabittir." (Bakara, 2/228) sözüyle kadın, erkek derecesinden aşağı indiği gibi; Hakk'ın sureti üzerine olmakla beraber, suret üzerine yaratılmış olan insan da kendisini kendi sureti üzerine inşa eden Hakk'ın derecesinden aşağı indi. Şimdi bu derece ki, Hak onunla erkekten ayrıldı, Hak onunla âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç olmayan) ve ilk fail (yapan) oldu. Çünkü suret ikinci faildir. Bu sebeple Hak için olan evveliyet (öncelik), onun için yoktur. Böyle olunca sabit hakikatler, mertebelerle ayrıldı. Şu halde her bir ârif (bilen), her bir hak sahibine hakkını verdi. İşte bunun için kadın sevgisi, Muhammed (s.a.v.)'e ilahi sevdirme (tahbîb-i ilâhî) ile gerçekleşti. Ve muhakkak Allah Teâlâ "Her şeye halkını verdi." (Tâhâ, 20/50) O da, onun tekil hakikatidir. Bu sebeple onu ancak hak edişle verdi ki, o şey, ona ismiyle, yani bu hak eden, zatıyla hak etmiş oldu.

Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin “Ricâl için kadınlar üzerine bir derece sâbittir" (Bakara, 2/228) kavlinde beyân buyurulduğu üzere, kadın erke- ğin derecesinden aşağı olduğu gibi, Hakk'ın sûreti üzerine mahlûk olan racül dahi, sûret-i Hak üzere olmakla beraber, o racülü kendi sûreti üzere inşâ buyuran Hakk'ın derecesinden daha aşağı oldu. Zîrâ vücûdda fâiliyet mukaddem ve münfailiyet muahhardır. Binâenaleyh racül sûreti üzerine zâhir olan kadın, racülün derecesinden aşağı olduğundan ricâl için kadınlar üzerine bir derece sâbit olur. Ve kezâ sûret-i Hak [27/52] üzerine mahlûk olan racül dahi, Hakkın derecesinden aşağıdır. Böyle olunca Hak, racülden temeyyüz ettiği bu derece ile âlemlerden ganî ve fâil-i evvel oldu. Çünkü Hakk'ın zâtı mutlak ve bî-taayyündür. Racül ise, taayyüne ve bu taayyün ile müteayyin olabilmek için vücûd-ı Hakk'a muhtaçtır. İşte racül bu vasfıyla zât-ı mutlakın derecesinden mütemeyyiz oldu; ve Hak ıtlâk-ı zâtîsi cihetinden bilcümle taayyünâttan münezzeh olduğu cihetle keserât-ı müteayyineden ibaret olan âlemlerden ganî oldu; ve menşe'-i taayyünât zât-ı mutlak olduğundan, Hak fâil-i evvel oldu. Zîrâ sûret fâil-i sânîdir. Ve Hakk'ın evveliyeti, fâil-i sânî olan o sûrette yoktur. Burada "sûret❞ten murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın taayyün-i evvel mertebesine tenezzülünden ibârettir ki, bu mertebeye “hakîkat-i külliyye-i insâniyye” ta’bîr olunur; ve “hakîkat-i muhammediyye” de denir. Bu mertebenin birçok ıstılâhâtı vardır. Şu hâlde Hak, mertebe-i ıtlâkıyla taayyün-i evvel mertebesine nazaran fâil-i evvel olduğu gibi, taayyün-i evvelin sûretiyle de fâil-i sânîdir. Çünkü zât-ı mutlak, bu mertebede müteayyin olarak esmâ ve sıfâtı ile suver-i kevniyyenin fâilidir. Binâenaleyh vücûdda iki fâil olmayıp, fâil-i evvel Hakk'ın mertebe-i ıtlâkı ve fâil-i sânî yine Hakk'ın ilk mertebe-i tenezzülü olan sûret-i hakîkat-i insâniyyedir. Böyle olunca a'yân-ı sâbite, ilm-i ilâhî mertebesinde, gayr-ı mec’ûl olan isti’dâdlarıyla, birtakım nisebî temeyyüzleriyle yekdîğerinden ayrıldı. A’yân-ı sâbite ve isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûl hakkındaki îzâhât Fass-ı Üzeyrîde misâl îrâdı sûretiyle beyân olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın "Erkekler için kadınlar üzerinde bir derece sabittir" (Bakara, 2/228) sözünde açıklandığı üzere, kadın erkeğin derecesinden aşağı olduğu gibi, Hakk'ın sûreti üzerine yaratılmış olan erkek de, Hakk'ın sûreti üzere olmakla beraber, o erkeği kendi sûreti üzere var eden Hakk'ın derecesinden daha aşağı oldu. Çünkü varlıkta fâiliyet (etkenlik) önce, münfailiyet (edilgenlik) ise sonradır. Bu sebeple erkek sûreti üzerine görünen kadın, erkeğin derecesinden aşağı olduğundan erkekler için kadınlar üzerinde bir derece sabit olur. Ve aynı şekilde Hakk'ın sûreti [27/52] üzerine yaratılmış olan erkek de, Hakk'ın derecesinden aşağıdır. Böyle olunca Hak, erkekten ayrıldığı bu derece ile âlemlerden müstağni (ihtiyaçsız) ve ilk fâil oldu. Çünkü Hakk'ın zâtı mutlak ve sınırsızdır. Erkek ise, sınırlanmaya ve bu sınırlanma ile sınırlanabilmek için Hakk'ın varlığına muhtaçtır. İşte erkek bu vasfıyla mutlak zâtın derecesinden ayrıldı; ve Hak, zâtının mutlaklığı yönünden bütün sınırlanmalardan münezzeh olduğu için, sınırlanmış çokluklardan ibaret olan âlemlerden müstağni oldu; ve sınırlanmaların kaynağı mutlak zât olduğundan, Hak ilk fâil oldu. Çünkü sûret ikinci fâildir. Ve Hakk'ın evvelliği, ikinci fâil olan o sûrette yoktur. Burada "sûret"ten kasıt, Hakk'ın mutlak varlığının ilk sınırlanma mertebesine inişinden ibarettir ki, bu mertebeye "küllî insânî hakikat" denir; ve "Muhammedî hakikat" de denir. Bu mertebenin birçok terimi vardır. Şu halde Hak, mutlaklık mertebesiyle ilk sınırlanma mertebesine göre ilk fâil olduğu gibi, ilk sınırlanmanın sûretiyle de ikinci fâildir. Çünkü mutlak zât, bu mertebede sınırlanmış olarak esmâ ve sıfatlarıyla kevnî sûretlerin fâilidir. Bu sebeple varlıkta iki fâil olmayıp, ilk fâil Hakk'ın mutlaklık mertebesi ve ikinci fâil yine Hakk'ın ilk iniş mertebesi olan insânî hakikatin sûretidir. Böyle olunca sabit hakikatler, ilâhî ilim mertebesinde, yapılmamış/verilmemiş olan yatkınlıklarıyla, birtakım bağıntısal ayrılıklarıyla birbirinden ayrıldı. Sabit hakikatler ve yapılmamış/verilmemiş yatkınlık hakkındaki açıklamalar Üzeyir Fassı'nda örnek verme yoluyla açıklandı.

İmdi erkek ile kadının derecelerinde müteayyin olan ancak Hakk'ın vücûd-1 vâhididir. Fakat Hakk'ın onlarda taayyünü, onların ayân-ı sâbiteleri muktezâsıncadır. Racülün mazharında fâiliyet ve mütekaddemiyet ile; ve kadının mazharında dahi münfailiyet ve müteahhariyet ile zâhir olur. Zîrâ onların ayân-ı sâbitelerinin kābiliyet ve isti'dâdı bunlardır. Binâenaleyh üzerlerine ale's-seviyye vâki' olan tecellîyi kabûl ettikleri vakit, ayân bu isti'dâdları hasebiyle yekdîğerinden mütemeyyiz olurlar. Ve her bir “ayn”ın isti'dâd-ı gayr-ı mec’ûlü ne ise Hak'tan, istihkākı olan o şeyi taleb eder. Bu takdîrce hakāyıka vâkıf olan her bir ârif, [27/53] hak sahibi olan her bir “ayn”a hakkını verir. İşte hakāyıka vâkıf olan ârif her şeye hakkını verdiği için Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in nisâya olan muhabbeti Allah Teâlâ hazretlerinin sev- dirmesiyle vâki' oldu. Ve çünkü Allah Teâlâ her bir şeyin ayn-ı sâbitesinin iktizâsı ne ise, o şeye onu verdi. Cevâd-ı mutlakın verdiği o şey, o şeyin ayn-ı hakkıdır. Şu hâlde Hak, atâyâ-yı ilâhiyyesini ancak istihkāka müs- teniden verdi ki, o şey, o atâyâya müsemmâsı ile, ya'ni zâtı ve hakîkati ile müstahak oldu. Atâyâ-yı ilâhiyye hakkındaki tafsîlât Fass-ı Şîsî'de mürûr etti. Binâenaleyh cemî'-i hakāyıkı muhît olması hasebiyle ârif-i küll olan (S.a.v.) Efendimiz'e, onun hakîkatinin ve zâtının hakkı olan muhabbet-i nisâ verildi; ve o da insân-ı kâmilin hakkını vererek, Hakk'ın sevdirmesiyle nisâya muhabbet etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, erkek ile kadının derecelerinde belirli olan ancak Hakk'ın tek varlığıdır. Fakat Hakk'ın onlarda belirli olması, onların sabit hakikatlerinin gereğince olur. Erkeğin mazharında (tecelli yerinde) fâiliyet (etkenlik) ve mütekaddemiyet (öncelik) ile; kadının mazharında ise münfailiyet (edilgenlik) ve müteahhariyet (sonralık) ile ortaya çıkar. Çünkü onların sabit hakikatlerinin kabiliyeti ve yatkınlığı bunlardır. Bu sebeple üzerlerine eşit şekilde meydana gelen tecelliyi kabul ettikleri zaman, sabit hakikatler bu yatkınlıkları sebebiyle birbirinden ayrılırlar. Ve her bir tekil hakikatin yapılmamış/verilmemiş yatkınlığı ne ise, Hak'tan, hak ettiği o şeyi talep eder. Bu durumda hakikatlere vâkıf olan her bir ârif, hak sahibi olan her bir tekil hakikate hakkını verir. İşte hakikatlere vâkıf olan ârif her şeye hakkını verdiği için Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in kadınlara olan muhabbeti Yüce Allah hazretlerinin sevdirmesiyle meydana geldi. Ve çünkü Yüce Allah her bir şeyin tekil sabit hakikatinin gerekliliği ne ise, o şeye onu verdi. Mutlak cömert olanın verdiği o şey, o şeyin gerçek hakkıdır. Şu hâlde Hak, ilâhî bağışlarını ancak hak edişe dayanarak verdi ki, o şey, o bağışlara müsemmâsı ile, yani zâtı ve hakikati ile müstahak oldu. İlâhî bağışlar hakkındaki ayrıntılar Şîs Fassı'nda geçti. Bu sebeple bütün hakikatleri kuşatması sebebiyle küllî ârif olan (S.a.v.) Efendimiz'e, onun hakikatinin ve zâtının hakkı olan kadın sevgisi verildi; ve o da insân-ı kâmilin hakkını vererek, Hakk'ın sevdirmesiyle kadınlara muhabbet etti.

وإِنَّمَا قَدَّمَ النِّسَاءَ لأَنَّهُنَّ مَحَلُّ الانفعال، كما تَقَدَّمَتِ الطَّبيعةُ على مَن وُجِدَ

منها بالصورة، وليست الطَّبيعة على الحقيقة إلا النَّفَسَ الرَّحماني، فإنَّه فيه

انْتَفَحَتْ صُوَرُ العالَم أَعْلَاهُ وَأَسْفَلِهِ لِسَرَيَانِ النَّفْخَةِ فِي الجَوهَرِ الهَيُولاني في

عالَمِ الأَجْرَامِ خَاصَّةً ، وأَمَّا سَرَيَانُها لوجودِ الأرواحِ النُّورية والأعراض فذلك

سَرَيَانُ آخَرُ.

Ve ancak nisâyı takdîm etti; zîrâ onlar mahall-i infiâldir. Nitekim "tabîat" kendisinden sûret ile mevcûd olan şey üzerine tekaddüm etti. Hâlbuki tabîat, hakîkatte, ancak nefes-i Rahmânîdir. Zîrâ nefha, cevher-i heyûlânîde, hâssaten âlem-i ecrâm hakkında sereyân ettiği için, onda suver-i âlemin a'lâsı ve esfeli müntefih oldu. Ve onun er- vâh-ı nûriyye ve a'râz için sereyânına gelince, bu başka sereyândır. [27/54] Ya'ni nisâ mahall-i infiâl oldukları için, Resûl (a.s.) حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ [Sizin dünyanızdan bana üç şey] ثَلَاثُ النِّسَاءُ وَالطِّيبُ وَجُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلَاةِ sevdirildi: Kadın, güzel koku ve kurretü'l-aynim namazda kılındı.] hadîs-i şerîfinde, kendisine sevdirildiğini beyân buyurduğu üç şeyden “nisâ”yı evvelen zikretti. Ve evvelen zikrolunmalarına mahall-i infiâl olduklarının sebeb oluşu budur ki, onlar racül-i fâilin takarrübünden müteessir olup, vücûdlarına nâzil olan nutfeyi, müddet-i muayyene zarfında terbiye ede- rek, bî-sûret olduğu hâlde sûret-i insâniyyeye ifrâğ ve tevlîd ederler. Şu hâlde nisa, nev'-i insânînin asl-ı vücûdudur; ve nisa', mâdemki kendisin- den mütevellid olan evlâd sûretlerinden mukaddemdir ve şecere-i kevnin semeresi dahi insandır; binâenaleyh bu tekaddüm-i vücûdîden dolayı nisâ- nın ibtidâ zikri iktizâ etti. Ve “tıyb” ile “namazda kurretü'l-ayn”, levâzım-ı insâniyyeden olduğundan bunların da “nisa”dan sonra zikri lâzım geldi. Nitekim tabîat, kendisinden mütekevvin olan birtakım suver-i mevcûde üzerine tekaddüm etti. Zîrâ insan, hayvan, nebât ve cemâd envâının sû- retleri tabîattan tekevvün etti; ve bu sûretler tabîatta zâhir oldu; ve tabîat hakkındaki îzâhât Fass-ı İdrîsî ve İlyâsî'de mürûr etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve ancak kadınları öne aldı; çünkü onlar edilgenliğin yeridir. Nasıl ki "tabiat" kendisinden şekil ile var olan şeyin önüne geçti. Hâlbuki tabiat, hakikatte, ancak Rahman'ın nefesidir. Çünkü nefha (üfleme), heyulânî cevherde, özellikle cisimler âlemi hakkında yayıldığı için, onda âlemin en yüce ve en aşağı suretleri üflenerek var oldu. Ve onun nuranî ruhlar ve arazlar için yayılmasına gelince, bu başka bir yayılmadır. Yani kadınlar edilgenliğin yeri oldukları için, Resûl (a.s.) "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözümün nuru namazda kılındı." hadis-i şerifinde, kendisine sevdirildiğini beyan buyurduğu üç şeyden "kadınları" ilk olarak zikretti. Ve ilk olarak zikredilmelerinin sebebi, onların edilgenliğin yeri olmalarıdır ki, onlar erkek failin yakınlaşmasından etkilenip, vücutlarına inen nutfeyi, belirli bir süre zarfında terbiye ederek, şekilsiz olduğu halde insan şekline dönüştürür ve doğururlar. Şu halde kadın, insan türünün varlığının aslıdır; ve kadın, mademki kendisinden türeyen evlat suretlerinden öncedir ve oluş ağacının meyvesi de insandır; bu sebeple bu varoluşsal öncelikten dolayı kadınların ilk zikri gerekti. Ve "güzel koku" ile "namazda gözün nuru", insanî gerekliliklerden olduğundan bunların da "kadınlardan" sonra zikri lazım geldi. Nasıl ki tabiat, kendisinden oluşan birtakım mevcut suretlerin önüne geçti. Çünkü insan, hayvan, bitki ve cansız varlık türlerinin suretleri tabiattan oluştu; ve bu suretler tabiatta ortaya çıktı; ve tabiat hakkındaki izahat İdrisî ve İlyasî Faslında geçti.

İmdi âlem-i tabîatta zâhir olan suver-i kesîfe, ondan evvel mertebe-i ilimde sâbittir ve latîftir. O suver-i ma'kūle ancak mertebe-i tabîata tenez- zül edince kesîf olup meşhûd olurlar. Tabîat ise ancak nefes-i Rahmânîden ibârettir. Çünkü gerek mertebe-i ilm-i ilâhîde peyda olan esmâ-i ilâhiy- ye sûretleri ve gerek mertebe-i imkânda zâhir olan suver-i kesîfe, nefes-i Rahmânî ile tabîatta zâhirdir; ve nefes-i Rahmânî bilcümle eşyâ için ilk mâddedir. Nitekim insan, soğuk havâya nefesini salıverip “hoh” dediği va- kit, vücûdundaki harâret-i garîziyye ile ısınmış olan havâ ağzından duman hâlinde çıkar. İşte bunun gibi فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ ]Bilinmeğe muhabbet ettim...[ hadîs-i kudsîsinde beyân buyurulan hubb-i ilâhî harâretiyle [27/55] Hak Teâlâ hazretlerinin, halk-ı eşyaya irâdesi teveccüh etmekle, ahadiyyet-i zâtiyyesinde bilkuvve mevcûd ve mahfî olan bilcümle esmâsını nefes-i Rah- mânîsi ile tenfîs eyledi; ve latîf olan nefes-i Rahmânî, kesîf olan mertebe-i tabîatta bâtın ve tabîat-ı kesîfe onun zâhiri oldu. Şu hâlde tabîat nefes-i Rahmânînin “ayn"ıdır; ve mahall-i infiâl olan tabîat bilcümle suverin asl-1 vücûdu olmakla o sûretlerin kâffesine tekaddüm etti; ve tabîat hakîkatte ancak nefes-i Rahmânîden ibaret olduğundan suver-i âlemin a’lâsı ve esfeli o nefes-i Rahmânîde müntefih oldu. Zîrâ hâssaten âlem-i ecrâm sûretlerini izhâr etmek için nefha-i Rahmânî, cevher-i heyûlânî olan tabîat-ı mukay- yedede sereyân eder. “Heyûlâ”, “suver ve eşkâli kabûl eden ilk mâdde"ye derler. Ve tabîat, ki nefes-i Rahmânînin “ayn”ıdır, âlem-i ecrâmın sûretleri, nefha-i Rahmânînin sereyâniyle, o cevher-i heyûlânîde zâhir olur. Nitekim ilm-i hey'et ulemâsı rasadât ve istidlâlât ile keşfetmişlerdir ki, ecrâmın aslı birtakım sehâb-ı muzîlerden ibârettir. Küre-i arzın devr-i se-nevîsi itibariyle milyonlarca seneler mürûriyle bu sehâb-ı muzîler, gittikçe kesâfet peydâ edip evvelen “ateşe ve sâniyen “su”ya ve sâlisen “cemâd"a inkılâb ederler. Ondan sonra bu küreler üzerinde nebâtât ve hayvânât zâ-hir olur. Ve âyet-i kerîmede ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ )Fussilet, 41/11( [Ba'dehû vücûd-ı mutlak-ı Hak semâya istivâ etti, hâlbuki o duman idi.] buyurulması dahi bidâyet-i teşekküllerinde ecrâmın duhân hâlinde bulun-duklarına işarettir. İşte nefha-i ilâhiyyenin tabîat-ı mukayyedede sereyânı budur. Bu bâbdaki îzâhât Fass-ı Îsevî'de geçti. Fakat bu nefha-i ilâhiyyenin, ervâh-ı nûriyyenin ve arâzın vücûdu için sereyânı, başka bir sereyândır. Çünkü o nefha, cevher-i rûhânî olan tabîat-1 mutlakada, cismiyetten mücerred olduğu hâlde, sereyân etmek sûretiyle ervâh-ı nûriyyeyi îcâd eder; ve arâzın îcâdı dahi, nefes-i Rahmânînin zâhiri olan tabîat-ı mukayyede vâsıtasıyla olur; ve “cevher” ile “araz” hakkındaki tafsîlât [27/56] Fass-ı Şuaybîde mürûr etti. İmdi mahall-i infiâl olan ta-bîat, kendisinde vücûd bulan suver üzerine, sûret-i maʼkūlesi ile tekaddüm ettiği gibi, mahall-i infiâl olan nisâ dahi, kendi sûreti ile kendisinden te-vellüd eden nev'-i beşerin sûretleri üzerine tekaddüm eyledi. Binâenaleyh Resûl (a.s.) hadîs-i şerîfinde, evvelâ nisâyı zikretti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, tabiat âleminde görünen yoğun suretler, ondan önce ilim mertebesinde sabittir ve latiftir. O akledilir suretler ancak tabiat mertebesine inince yoğunlaşır ve görünür olurlar. Tabiat ise ancak Nefes-i Rahmânî'den ibarettir. Çünkü gerek ilahi ilim mertebesinde ortaya çıkan ilahi isimlerin suretleri ve gerek imkân mertebesinde görünen yoğun suretler, Nefes-i Rahmânî ile tabiatta zahirdir; ve Nefes-i Rahmânî bütün eşya için ilk maddedir. Nasıl ki insan, soğuk havaya nefesini salıverip “hoh” dediği zaman, vücudundaki doğal sıcaklık ile ısınmış olan hava ağzından duman halinde çıkar. İşte bunun gibi, فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ (Bilinmeğe muhabbet ettim...) hadis-i kudsîsinde beyan buyurulan ilahi sevgi hararetiyle Hak Teâlâ hazretlerinin, eşyayı yaratmaya iradesi yönelmekle, zati ahadiyetinde bilkuvve mevcut ve gizli olan bütün isimlerini Nefes-i Rahmânî'si ile tenfis eyledi; ve latif olan Nefes-i Rahmânî, yoğun olan tabiat mertebesinde batın ve yoğun tabiat onun zahiri oldu. Şu halde tabiat Nefes-i Rahmânî'nin "ayn"ıdır; ve infial mahalli olan tabiat, bütün suretlerin asıl vücudu olmakla o suretlerin hepsine takaddüm etti; ve tabiat hakikatte ancak Nefes-i Rahmânî'den ibaret olduğundan âlem suretlerinin en yücesi ve en aşağısı o Nefes-i Rahmânî'de nihayet buldu. Zira özellikle cisimler âleminin suretlerini izhar etmek için Nefha-i Rahmânî, cevher-i heyulani olan mukayyet tabiatta yayılır. "Heyula", "suretleri ve şekilleri kabul eden ilk madde"ye derler. Ve tabiat, ki Nefes-i Rahmânî'nin "ayn"ıdır, cisimler âleminin suretleri, Nefha-i Rahmânî'nin yayılmasıyla, o cevher-i heyulanide zahir olur. Nitekim heyet ilmi uleması rasatlar ve istidlaller ile keşfetmişlerdir ki, cisimlerin aslı birtakım ışıklı bulutlardan ibarettir. Arz küresinin senelik devri itibariyle milyonlarca seneler geçmesiyle bu ışıklı bulutlar, gittikçe yoğunluk kazanıp evvela "ateşe" ve saniyen "su"ya ve salisen "cemad"a dönüşürler. Ondan sonra bu küreler üzerinde bitkiler ve hayvanlar zahir olur. Ve ayet-i kerimede ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ (Fussilet, 41/11) (Ba'dehû mutlak vücut olan Hak semaya istiva etti, halbuki o duman idi.) buyurulması dahi teşekküllerinin başlangıcında cisimlerin duman halinde bulunduklarına işarettir. İşte ilahi nefhanın mukayyet tabiatta yayılması budur. Bu babdaki izahat Fass-ı İsevi'de geçti. Fakat bu ilahi nefhanın, nurani ruhların ve arazın vücudu için yayılması, başka bir yayılmadır. Çünkü o nefha, cisimiyetten mücerred olduğu halde, ruhani cevher olan mutlak tabiatta yayılmak suretiyle nurani ruhları icat eder; ve arazın icadı dahi, Nefes-i Rahmânî'nin zahiri olan mukayyet tabiat vasıtasıyla olur; ve "cevher" ile "araz" hakkındaki tafsilat Fass-ı Şuaybi'de geçti. Şimdi infial mahalli olan tabiat, kendisinde vücut bulan suretler üzerine, akledilir sureti ile takaddüm ettiği gibi, infial mahalli olan kadınlar dahi, kendi sureti ile kendisinden tevellüt eden insan türünün suretleri üzerine takaddüm eyledi. Buna göre Resul (a.s.) hadis-i şerifinde, evvela kadınları zikretti.

ثمَّ إِنَّه غَلَبَ في هذا الخَبَرِ التَّأْنِيتَ على التَّذْكِيرِ، لأنَّه قَصَدَ التَّهَمُّمَ

بالنساء فقال : «ثَلاثٌ» ، ولمْ يَقُلْ : «ثَلَاثَةٌ» بالهَاءِ الَّذِي هُو لِعَدَدِ الدُّكْرَانِ، إِذْ

فيها ذَكَرَ «الطيب» وهو مُذَكَّرٌ ، وعَادَةُ العربِ أنْ تَغْلِيبَ التَّذْكِيرَ على التَّأْنِيثِ،

فَتَقُولُ : «اَلْفَوَاطِمُ وَزَيْدٌ خَرَجُوا ولا تقولُ : «خَرَجْنَ»، فَغَلَّبُوا التَّذْكِيرَ وإِنْ كان

واحدًا على التأنيث، وإن كُنَّ جَماعةً ، وهو عَرَبِيٌّ، فَرَاعَى النَّبِيُّ ﷺ المَعْنَى

الَّذي قُصِدَ به في التَّحَبُّب إليه ما لم يكن يُؤْثِرُ حُبَّهِ، فَعَلَّمَهُ اللهُ ما لَمْ

يكن يَعْلَمُ، وكان فَضلُ اللهِ عليه عَظِيمًا ، فَغَلَّبَ التَّأْنِيث على التذكير بقوله:

«ثلاث» بغير هاء ، فما أَعْلَمَهُ الله بالحَقَائِقِ ، وما أَشَدَّ رِعايته للحقوقِ .

Ondan sonra (S.a.v.) Efendimiz, bu haberde te'nîsi tezkîr üzerine gā- lib kıldı. Zîrâ o nisâya tehemmümü kasdetti. Binâenaleyh ثَلاثٌ [selas] dedi; ve aded-i zükrâna mahsûs olan هاء ile ثَلَاثَةٌ [selâse] demedi. Zîrâ onda tıybin zikri vardır, hâlbuki tıyb müzekkerdir. Ve Arab'ın âdeti, tezkîri te'nîs üzerine tağlîb etmektir. Şu hâlde الْفَوَاطِمُ وَزَيْدٌ خَرَجُوا [Fâti- ma'lar ve Zeyd çıktılar.] der ve خَرَجْنَ [kadınlar çıktılar] demez. Her ne kadar tezkîr, te'nîs üzerine vâhid ve nisâ cemâat olursa da Arab tezkîri tağlîb eyledi. Halbuki Resûl (a.s.) Arabîdir. İmdi Nebî (s.a.v.), [27/57] ona tehabbübde, onunla, hubbünü kendi nefsi ile ihtiyâr et- mediği şey kasdolunan ma'nâya riâyet etti. Böyle olunca Allah Teâlâ ona bilmediği şeyi ta'lîm eyledi; ve Allah Teâlâ'nın fazlı onun üzerine azîm oldu. Binâenaleyh “ha”sız ثَلاثٌ [selas] kavli ile te'nîsi tezkîr üze- rine tağlîb eyledi. Şu hâlde Sallallahu aleyhi ve sellem hakāyıka ne kadar âlimdir ve hukūkun riâyetine ne kadar şedîddir! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra (s.a.v.) Efendimiz, bu haberde dişiliği erkekliğe üstün kıldı. Çünkü o, kadınlara önem vermeyi kastetti. Bu sebeple "ثَلاثٌ" [selas] dedi; ve erkek sayısına özgü olan "ه" harfi ile "ثَلَاثَةٌ" [selâse] demedi. Çünkü onda "tıyb"in (güzel koku) zikri vardır, hâlbuki "tıyb" müzekkerdir (erkek cinsiyetlidir). Ve Arap'ın âdeti, erkekliği dişiliğe üstün kılmaktır. Şu hâlde "الْفَوَاطِمُ وَزَيْدٌ خَرَجُوا" [Fâtıma'lar ve Zeyd çıktılar.] der ve "خَرَجْنَ" [kadınlar çıktılar] demez. Her ne kadar erkeklik, dişilik üzerine tekil ve kadınlar cemaat olsa da Arap erkekliği üstün kıldı. Hâlbuki Resûl (a.s.) Arap'tır. Şimdi Nebî (s.a.v.), ona sevgide, onunla, sevgisini kendi nefsi ile tercih etmediği şey kastedilen anlama riâyet etti. Böyle olunca Allah Teâlâ ona bilmediği şeyi öğretti; ve Allah Teâlâ'nın fazlı onun üzerine azîm oldu. Bu sebeple "ha"sız "ثَلاثٌ" [selas] sözü ile dişiliği erkeklik üzerine üstün kıldı. Şu hâlde Sallallahu aleyhi ve sellem hakikatlere ne kadar âlimdir ve hukukların riâyetine ne kadar şiddetlidir!

Ya'ni Resûl (a.s.) nisâyı ibtidâ zikrettikten sonra bu hadîs-i şerîfte, te'nî- si tezkîr üzerine gālib kıldı. Zîrâ nisâya ihtimâmı kasdeyledi. Binâenaleyh حُبّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلَاتٌ [Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi.] hadîs-i şerîfinde, aded-i zükrâna mahsûs olan “ha” ile ثَلَاثَةٌ [selase] demeyip ثَلَاتٌ [selâs] buyurdu. Çünkü ثَلاتٌ de müzekker olan “tıyb” kelimesinin zikri mündemicdir. Halbuki ibârede müzekker ile müennes müctemi' olunca Arab'ın âdeti tezkîri te'nîs üzerine gālib kılmaktır. Şu hâlde Arab “Fâtı- malar ve Zeyd çıktılar” diyeceği mahalde الْفَوَاطِمُ وَزَيْدٌ خَرَجُوا der; ve خَرَجُوا fiilini cem'-i müzekker olarak isti'mâl eder. Erkek olan Zeyd bir kişidir ve kadın olan Fâtımalar müteaddiddir, deyip müennes sîgasiyle خَرَجْنَ [kadın- lar çıktılar] demez. Erkek bir kişi de olsa tezkîri te'nîs üzerine gālib kılar. Halbuki (S.a.v.) Efendimiz kavm-i Arab'ın en fasîhidir. Bakılırsa bu hadîs-i şerîfte kāide-i Arab üzerine tezkîri te'nîs üzerine gālib kılmaları iktizâ eder idi. Maahâzâ [27/58] böyle yapmadılar. Zîrâ bu hadîs-i şerîflerinde öyle bir ma'nâya riâyet buyurdular ki, o ma'nâ ile nisâ muhabbetinin kendi kalb-i şerîflerine cânib-i Hak'tan ilkā olunup, hubb-i nisâyı kendi nefisle- riyle ihtiyâr etmedikleri kasdolundu. İşte kāide-i Arab hilâfına olarak Resûl (a.s.), te'nîsi tezkîr üzerine tağlîb buyurmakla bu ma'nâyı kasdeylediler. Binâenaleyh Allah Teâlâ, (S.a.v.) Efendimiz'e bilmediği şeyi ta'lîm buyur- du. Onlara ta'lîm olunan şey dahi, nisa nev'-i insânînin asl-ı vücûdu olup mahall-i infiâl oldukları idi. Böyle olunca bu ta'lîm ve tahbîb-i nisâ (S.a.v.) Efendimiz üzerine Allah Teâlâ'nın fazl-ı azîmi oldu. Zîrâ maʼrifet-i hakāyık Allah Teâlâ'nın fazl-ı azîmidir. İşte kadınlarda asliyet manâsı mevcûd olduğu cihetle, (S.a.v.) Efendimiz, onların hâline i’tinâ ve ihtimâm kasdıyla “ha”sız olarak “selâs” kavliyle te'nîsi tezkîr üzerine gālib kıldı. Nazar et ki, (S.a.v.) Efendimiz eşyânın hukūkuna ne kadar şiddetle riâyet buyurmuştur ve ilm-i hakāyıkı ne güzel bilirler! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Resûl (a.s.) bu hadîs-i şerîfte, kadınları önce zikrettikten sonra dişiliği erkekliğe üstün kıldı. Çünkü kadınlara önem vermeyi kastetti. Bu sebeple "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi." hadîs-i şerîfinde, erkek sayısına özgü olan "ha" ile "selase" demeyip "selâs" buyurdu. Çünkü "selâs" kelimesinde müzekker olan "tıyb" kelimesinin zikri içerilmiştir. Halbuki ifadede müzekker ile müennes bir araya gelince Arab'ın âdeti erkekliği dişilik üzerine üstün kılmaktır. Şu halde Arab "Fâtımalar ve Zeyd çıktılar" diyeceği yerde "el-Fevâtımu ve Zeydun haracû" der; ve "haracû" fiilini cem'-i müzekker olarak kullanır. Erkek olan Zeyd bir kişidir ve kadın olan Fâtımalar çoktur, deyip müennes sîgasıyla "haracne" demez. Erkek bir kişi de olsa erkekliği dişilik üzerine üstün kılar. Halbuki (S.a.v.) Efendimiz Arab kavminin en fasîhidir. Bakılırsa bu hadîs-i şerîfte Arab kaidesi üzerine erkekliği dişilik üzerine üstün kılmaları gerektirirdi. Buna rağmen böyle yapmadılar. Çünkü bu hadîs-i şerîflerinde öyle bir anlama riâyet buyurdular ki, o anlam ile kadın sevgisinin kendi kalb-i şerîflerine Hak tarafından ilka olunup, kadın sevgisini kendi nefisleriyle tercih etmedikleri kastedildi. İşte Arab kaidesine aykırı olarak Resûl (a.s.), dişiliği erkeklik üzerine üstün kılmakla bu anlamı kastettiler. Bu sebeple Allah Teâlâ, (S.a.v.) Efendimiz'e bilmediği şeyi öğretti. Onlara öğretilen şey de, kadınların insan türünün varlığının aslı olup infiâl (edilgenlik, etkilenme) mahalli oldukları idi. Böyle olunca bu öğretim ve kadın sevgisinin kalbe yerleştirilmesi (S.a.v.) Efendimiz üzerine Allah Teâlâ'nın büyük lütfu oldu. Çünkü hakikatleri bilmek Allah Teâlâ'nın büyük lütfudur. İşte kadınlarda asliyet anlamı mevcut olduğu cihetle, (S.a.v.) Efendimiz, onların haline ihtimam ve önem verme kastıyla "ha"sız olarak "selâs" sözüyle dişiliği erkeklik üzerine üstün kıldı. Dikkat et ki, (S.a.v.) Efendimiz eşyanın hukukuna ne kadar şiddetle riâyet buyurmuştur ve hakikatler ilmini ne güzel bilirler!

ثمَّ إِنَّه جَعَلَ الخاتمة نَظِيرَةَ الأُولَى في التَّأْنِيثِ، وَأَدْرَجَ بَيْنَهُمَا المُذَكَّرَ، فَبَدَأَ

بِالنِّساءِ وخَتَمَ بالصَّلاةِ وكلتاهما تَأنِيتُ ، والطَّيبُ بَيْنَهُما كَهُوَ فِي وُجودِهِ، فَإِنَّ

الرَّجُلَ مُدْرَجٌ بينَ ذاتٍ ظَهَرَ عَنها وبينَ امْرَأَةٍ ظَهَرَتْ عنه، فهو مُتَحَقِّقَ بينَ

مُؤَنَّتَيْنِ : تَأْنِيتُ ذات، وتَأنِيثُ حَقيقي، كذلك النِّساءُ تَأْنِيتُ حَقيقي، والصَّلاةُ

تأنيت غيرُ حَقِيقِيّ ، والطَّيبُ مُذَكَّرٌ بَينَهما ، كآدَمَ بين الذات الموجود هو عنها

وبين حَوَّاءَ الموجودة عنه، وإِنْ شِئْتَ قلتَ : الصِّفَةُ فَمُؤَنَّثَةٌ أَيضًا، وإِنْ شِئْتَ

قلت : القُدرَةُ فَمُؤَنَّثَةٌ أيضًا، فَكُنْ على أي مذهب شِئْتَ، [27/59] فإنَّك لا

تَجِدُ إِلا التَّأْنِيثَ يَتَقَدَّمُ حَتَّى عندَ أصْحَابِ العِلَّةِ الَّذِينَ جَعَلُوا الحَقَّ عِلَّةً في

وجود العالم، والعِلَّةُ مُؤَنَّثَةٌ.

Ba'dehû te'nîste, hâtimeyi nazîre-i ûlâ kıldı; ikisinin arasına müzek- keri derceyledi. Binâenaleyh "nisâ” ile başladı, "salât” ile hatmetti; ve onların ikisi de te'nîstir; ve ikisinin arasında "tıyb", onun vücûdunda, o gibidir. Zîrâ racül, kendisinden zâhir olduğu zât ve kendisinden zâhir olan mer'e beyninde müdrecdir. İmdi racül, iki müennes ara- sında mütehakkıktır: Te'nîs-i zât ve te'nîs-i hakîkî. Kezâlik "nisâ" dahi te'nîs-i hakîkîdir; ve “salât” te'nîs-i gayr-ı hakîkîdir. Ve "tıyb" ikisinin arasında, kendisinden mevcûd olduğu zât ile, kendisinden mevcûd olan Havva arasındaki Adem gibi, müzekkerdir. Ve eğer dilersen "sı- fat"tır dersin; o hâlde yine müennestir; ve eğer dilersen "kudret"tir dersin; o hâlde yine müennestir. İmdi sen hangi mezheb üzerine olmak istersen ol. Zîrâ sen ancak te'nîsi tekaddüm eder bulursun. Hattâ vücûd-ı âlemde Hakk'ı "illet" ittihâz eden ashâb-ı illet indinde bile; "illet" ise müennestir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Daha sonra, dişilik (te'nîs) konusunda, sonu ilk nazire (benzer örnek) gibi yaptı; ikisinin arasına erilliği (müzekker) yerleştirdi. Bu sebeple "nisâ" (kadınlar) ile başladı, "salât" (namaz) ile bitirdi; ve onların ikisi de dişiliktir; ve ikisinin arasında "tıyb" (güzel koku), onun varlığında, o gibidir. Çünkü erkek, kendisinden ortaya çıktığı zât (öz) ile kendisinden ortaya çıkan kadın arasında yer almıştır. Şimdi erkek, iki dişil arasında gerçekleşmiştir: Zâtın dişiliği ve hakiki dişilik. Aynı şekilde "nisâ" da hakiki dişiliktir; ve "salât" hakiki olmayan dişiliktir. Ve "tıyb" ikisinin arasında, kendisinden var olduğu zât ile kendisinden var olan Havva arasındaki Âdem gibi, erildir. Ve eğer dilersen "sıfat"tır dersin; o hâlde yine dişildir; ve eğer dilersen "kudret"tir dersin; o hâlde yine dişildir. Şimdi sen hangi mezhep üzerine olmak istersen ol. Çünkü sen ancak dişilliğin önde geldiğini bulursun. Hatta âlem varlığında Hakk'ı "illet" (sebep) kabul eden illet sahipleri (filozoflar) katında bile; "illet" ise dişildir.

Ya'ni Resûl (a.s.) bu hadîs-i şerîfte te'nîsi tezkîr üzerine tağlîb buyur- duktan sonra hâtime olan “salât"ı, te'nîste, ibtidâ zikreylediği “nisa”ya nazîre kıldı; ve “nisâ” ile “salât” arasına, müzekker olan “tıyb”i derc eyledi. Şu hâlde nisâ ile başladı, salât ile bitirdi. Ve “nisa” ile “salât” müennestir; ve bu iki müennesin arasında müzekker olan “tıyb”, müennes olan “zât”-1 Hak'la, kezâ müennes olan “nisa” arasında vücûdda müzekker olan racül gibidir. Ve "racül”, insân-ı kâmil olan Resûldür. Zîrâ racül, zât-ı Hakk'ın sûreti [27/60] üzere, zât-ı Haktan zâhir oldu; ve kadın dahi racülün sûreti üzere, racülden zuhûr etti. Binâenaleyh racül, zât ile nisâ arasında vâki' oldu. Şu hâlde "racül” iki müennes arasında mütehakkık olmuş oldu ki, birisi teʼnîs-i zât, diğeri te’nîs-i hakîkîdir. Ve “zât”ın te’nîsi gayr-ı hakîkî ve “nisa”nın te'nîsi ise hakîkîdir; ve kezâlik hadîs-i şerîfte mezkûr olan “nisa” te'nîs-i hakîkî ve “namaz” ise, teʼnîs-i gayr-ı hakîkîdir; ve bu hakîkî ve gayr-ı hakîkî olan iki te'nîs arasında “tıyb”, zât-ı mûcide ile Âdem'in vücudundan zâhir olan Havvâ aralarında Adem gibi müzekkerdir. Eğer sen istersen mü- tekellimînin mezhebi vech ile zâta mugāyir addettiğin “sıfat” ve “kudret-i Hakk'ı", Adem'in vücuduna sebeb tut! Adem'in vücûduna tekaddüm eden “sıfat” ve “kudret” yine müennestir. Velhâsıl Adem’in menşeini hangi mez- hep üzere alırsan al, müennesi tekaddüm etmiş bulursun. Hattâ ashâb-ı illet olan hükemânın mezhebi üzere "zât" hakkında "sıfat" i'tibâr etmeksi- zin “min-haysü-hiye” vücûd-ı âlemin “illet”idir demiş olsan, yine müennes tekaddüm etmiş olur. Zîrâ “illet” müennes-i gayr-ı hakîkîdir. Ve illet ile malûle müteallik îzâhât Fass-ı İlyâsî'de geçti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Resûl (a.s.) bu hadîs-i şerîfte dişiliği erkekliğe üstün tuttuktan sonra, son olan "salât"ı, dişilikte, başlangıçta zikrettiği "nisa"ya benzetme yaptı; ve "nisa" ile "salât" arasına, müzekker olan "tıyb"i yerleştirdi. Şu hâlde nisa ile başladı, salât ile bitirdi. Ve "nisa" ile "salât" müennestir; ve bu iki müennesin arasında müzekker olan "tıyb", müennes olan Hak'ın zâtı ile, aynı şekilde müennes olan "nisa" arasında varlıkta müzekker olan erkek gibidir. Ve "erkek", insân-ı kâmil olan Resûldür. Zira erkek, Hak'ın zâtının sureti üzere, Hak'ın zâtından ortaya çıktı; ve kadın dahi erkeğin sureti üzere, erkekten zuhur etti. Buna göre erkek, zât ile nisa arasında meydana geldi. Şu hâlde "erkek" iki müennes arasında gerçekleşmiş oldu ki, birisi zâtın dişiliği, diğeri hakiki dişiliktir. Ve "zât"ın dişiliği gayr-ı hakiki ve "nisa"nın dişiliği ise hakikidir; ve aynı şekilde hadîs-i şerîfte zikredilen "nisa" hakiki dişilik ve "namaz" ise, gayr-ı hakiki dişiliktir; ve bu hakiki ve gayr-ı hakiki olan iki dişilik arasında "tıyb", var edici zât ile Âdem'in varlığından ortaya çıkan Havvâ aralarında Âdem gibi müzekkerdir. Eğer sen istersen kelamcıların mezhebi veçhile zâta aykırı saydığın "sıfat" ve "Hak'ın kudretini", Âdem'in varlığına sebep tut! Âdem'in varlığına önce gelen "sıfat" ve "kudret" yine müennestir. Sözün özü, Âdem'in menşeini hangi mezhep üzere alırsan al, müennesi önce gelmiş bulursun. Hatta illet sahipleri olan filozofların mezhebi üzere "zât" hakkında "sıfat" kabul etmeksizin "kendi başına" âlemin varlığının "illet"idir demiş olsan, yine müennes önce gelmiş olur. Zira "illet" gayr-ı hakiki müennestir. Ve illet ile malule ilişkin açıklamalar Fass-ı İlyâsî'de geçti.

وأما حكمة الطَّيبِ وجَعْلِه بعدَ النِّساءِ فلِمَا في النِّساءِ مـن رَوَائِحِ التَّكْوِينِ،

فإِنَّه «أَطْيَبُ الطَّيبِ عِنَاقُ الْحَبِيبِ»، كذا قالوا في المَثَلِ السَّائِرِ، وَلَمَّا خُلِقَ

الرسول عبدًا بالأصَالَةِ لَمْ يَرْفَع رَأْسَه قَطُّ إلى السيادةِ بَلْ لَمْ يَزَلْ سَاجِدًا وَاقِفًا

مع كونه مُنْفَعِلًا حَتَّى كَوَّنَ اللهُ عنه ما كَوَّنَ، فَأَعْطَاهُ رُتْبَةَ الفَاعِلِيَّةِ والتَّأثيرِ

في عالم الأنفَاسِ الَّتي هي الأعْرَافُ الطَّيِّبَةُ، فَحَبَّبَ إِليه الطَّيبَ فلذلك جَعَلَه

أي الطيب في الذكر - بعدَ النِّساءِ ، فَرَاعَى الدرجات التي للحق في قوله :

رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ لِاِسْتِوَائِهِ عليه بِاسْمِهِ الرَّحْمَنِ، فَلَا يَبْقَى فِيمَنْ

حَوَى [27/61] عليه العرش مَن لَا تُصِيبُهُ الرَّحمة الإلهية، وهو قوله تعالى :

وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ ، والعَرشِ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ، والمُستَوِي الرَّحْمَنُ،

فبحقيقته يكونُ سَرَيَانُ الرَّحمةِ في العالم، قد بَيَّنَّاهُ في غير موضـع مـن هـذا

الكتاب، ومن الفُتُوحِ المكي.

Ve "tıyb"in ve onu "nisâ”dan sonra kıldığının hikmetine gelince, nisâ- da revâyih-i tekvîn olduğundan dolayıdır. Zîrâ "Atyeb-i tıyb, inâk-ı ha- bîbdir". Mesel-i sâirde böyle dediler. Vaktâki Resûl, bi'l-asâle "abd" olarak halkolundu, aslâ başını siyâdete kaldırmadı. Belki münfa- il olmasıyla beraber, sâcid ve vakıf olarak zâil olmadı. Hattâ Allah Teâlâ ondan tekvîn ettiğini tekvîn eyledi. İmdi ona rütbe-i fâiliyyeti ve a'râf-ı tayyibe olan âlem-i enfâsta te'sîri i'tâ eyledi. Binâenaleyh ona "tıyb" sevdirildi. İşte bundan dolayı onu, ya'ni -tıybi, zikirde-686 nisâ- dan sonra kıldı. Böyle olunca Hakk'ın رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ )Mü'min 40/15) [Dereceleri yükselten, arşın sahibi olan Allah Teâlâ.] kavlinde, Hak için olan derecâta riâyet eyledi. Zîrâ onun üzerine, onun istivâ- sı Rahmân ismiyledir. Şu hâlde bir kimse kalmadı ki, onun üzerine arş'ın ihâtası olsun da, o kimseye rahmet-i ilâhiyye isâbet etmesin. O da Allah Teâlânın وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ )A'raf, 7/156) [Benim rahme- tim her şeyi kaplamıştır.] kavlidir. Ve arş her şeye vâsi'dir; ve müstevî Rahmân'dır. İmdi âlemde, onun hakîkati ile rahmetin sereyânı vâki' olur. Nitekim biz onu bu kitabdan ve Fütûh-i Mekkî'den bir mevziin gayrında beyân ettik. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Güzel koku"nun ve onu "kadınlar"dan sonra kılmasının hikmetine gelince, bu, kadınlarda oluşum kokuları (revâyih-i tekvîn) bulunmasındandır. Çünkü "Güzel kokuların en güzeli, sevgilinin kucaklaşmasıdır." Yaygın bir örnekte böyle dediler. Resûl (a.s.), aslen kul olarak yaratıldığı vakit, asla başını efendiliğe kaldırmadı. Aksine, edilgen olmasıyla beraber, secde eden ve vakıf (durup bekleyen) olarak zail olmadı. Hatta Allah Teâlâ ondan tekvin ettiğini (oluşturduğunu) tekvin eyledi. Şimdi ona fâiliyet (etkenlik) rütbesini ve güzel kokuların âlemi olan enfâs âleminde (nefesler âlemi) tesiri verdi. Bu sebeple ona "güzel koku" sevdirildi. İşte bundan dolayı onu, yani güzel kokuyu, zikirde kadınlardan sonra kıldı. Böyle olunca Hakk'ın "Dereceleri yükselten, arşın sahibi olan Allah Teâlâ." (Mü'min 40/15) kavlinde, Hak için olan derecelere riayet eyledi. Çünkü onun üzerine, onun istivâsı (hükmetmesi) Rahmân ismiyledir. Şu halde bir kimse kalmadı ki, onun üzerine arşın ihâtası (kuşatması) olsun da, o kimseye ilahî rahmet isabet etmesin. O da Allah Teâlânın "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır." (A'raf, 7/156) kavlidir. Ve arş her şeye vâsi'dir (geniştir); ve müstevî (hükmeden) Rahmân'dır. Şimdi âlemde, onun hakikati ile rahmetin sereyânı (yayılması) vâki' olur. Nasıl ki biz onu bu kitaptan ve Fütûh-i Mekkî'den bir yerin dışında beyan ettik.

Ve güzel kokuların Resûl (a.s.)a sevdirilmesi ve “güzel koku"yu Resûl (a.s.)ın [27/62] “nisa”dan sonra zikretmesi, şu hikmete mebnîdir ki, nisâ- da tekvîn kokuları vardır. Zîrâ nev’-i beşerin tevellüd ettiği mahal nisâdır. Velâkin nisâ, racülün cimâından münfailen tevlîd-i veled eyler. Binâena- leyh nisâ mahall-i infiâldir. Halbuki fiilin fâile izâfeti etemmdir. Emr-i tek- vînin fâile izâfeti kavî ve münfaile izâfeti zaîf olduğu için, Hz. Şeyh (r.a.) bu izâfet-i zaîfeye işâreten, nisâda tekvîn kokuları vardır, buyurdu. İşte bu tekvîn kokusu, güzel kokularla münasebetdâr olduğundan, Resûl (a.s.)a güzel kokular cânib-i Hak'tan sevdirildi; ve Resûl (a.s.) hadîs-i şerîfinde “güzel koku”yu, “nisa”dan sonra zikreyledi. Hattâ mesel-i meşhûrda أَطْيَبُ الطَّيبِ عِنَاقُ الْحَبِيبِ yani “Tıybin atyebi, habîbin inâkıdır” derler. Zîrâ kişi sevdiğine mülâkî olunca boynuna sarılır ve onu koklar; ve maşûkunun kokusunu hiçbir kokuya tercîh etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve güzel kokuların Resûl (a.s.)a sevdirilmesi ve Resûl (a.s.)ın "güzel koku"yu [27/62] "nisa"dan sonra zikretmesi, şu hikmete dayanır ki, kadınlarda (nisa) oluşum (tekvîn) kokuları vardır. Çünkü insan türünün doğduğu yer kadınlardır. Velâkin kadınlar, erkeğin cinsel birleşmesinden etkilenerek çocuk doğururlar. Bu sebeple kadınlar, etkilenme (infiâl) yeridir. Halbuki fiilin fâile (yapan) nispet edilmesi daha tamdır. Oluşum (tekvîn) işinin fâile nispet edilmesi kuvvetli ve münfaile (etkilenen) nispet edilmesi zayıf olduğu için, Hz. Şeyh (r.a.) bu zayıf nispeti işaret ederek, kadınlarda oluşum kokuları vardır, buyurdu. İşte bu oluşum kokusu, güzel kokularla ilgili olduğundan, Resûl (a.s.)a güzel kokular Hak tarafından sevdirildi; ve Resûl (a.s.) hadîs-i şerîfinde "güzel koku"yu, "nisa"dan sonra zikretti. Hatta meşhur bir örnekte "أَطْيَبُ الطَّيبِ عِنَاقُ الْحَبِيبِ" yani "Kokuların en güzeli, sevgilinin kucaklaşmasıdır" derler. Çünkü kişi sevdiğine kavuşunca boynuna sarılır ve onu koklar; ve maşukunun kokusunu hiçbir kokuya tercih etmez.

Vaktaki (S.a.v.) Efendimiz, cemî-i taayyünâtın mebdei olarak halkolundu ki, Hakk'ın taayyün-i evvel mertebesidir; ve bu mertebe tasarrufât-i ilâhiyye için mahall-i infiâldir ve bi'l-asâle ubûdiyyet-i mahza mertebesidir. İşte (S.a.v.) Efendimiz mebdeiyetle muttasıf iken aslâ başını siyâdete kaldırmadı. Ya'ni hilâfet-i kübrâ ile mütehakkık iken tasarrufa meyletmedi. Belki tasarrufât-ı ilâhiyyeden münfail olmakla beraber ebeden hazret-i ulûhiyyette sâcid ve bâb-ı rubûbiyyette vâkıf olarak, aslâ ubûdiyetten zâil olmadı. Nihayet Allah Teâlâ hazretleri bu hakîkat-i muhammediyyeden ve taayyün-i evvelden cemî'-i mükevvenâtı tekvîn ve îcâd eyledi. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: إِنَّ اللَّهَ لَمَّا خَلَقَ الْعَقْلَ قَالَ لَهُ [27/63] أَقْبِلْ فَأَقْبَلَ ثُمَّ قَالَ لَهُ أَدْبِرْ فَأَدْبَرَ فَقَالَ وَعِزَّتِي وَجَلَالِي بِكَ أَخُذُ وَبِكَ أُعْطِيَ وَبِكَ أُثِيبُ وَبِكَ أُعَاقِبُ ya'ni “Tahkikan Allah Teâlâ aklı halkettikde ona “Gel!” dedi, geldi. Badehû “Git!” dedi, gitti. Buyurdu ki: İzz'im ve Celâl'im hakkı için seninle alıp seninle vereyim ve seninle müsâb ve seninle muâkab kılayım!”687 Ve "akıldan murad أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي ]Allah'ın ilk yarattığı benim nûrumdur.[ hadîs-i şerîfi mûcibince rûh-ı Muhammedî (s.a.v.)dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Vaktaki (S.a.v.) Efendimiz, bütün taayyünlerin (belirginleşmelerin) başlangıcı olarak yaratıldı ki, bu, Hakk'ın ilk taayyün (ilk belirginleşme) mertebesidir; ve bu mertebe, ilâhî tasarruflar için edilgenlik (pasiflik) yeridir ve aslen sırf kulluk mertebesidir. İşte (S.a.v.) Efendimiz, başlangıç olma özelliğiyle nitelenmiş iken asla başını başkanlığa kaldırmadı. Yani en büyük halifelikle gerçekleşmiş iken tasarrufa (yönetmeye) meyletmedi. Aksine, ilâhî tasarruflardan etkilenmekle beraber, sonsuza dek ilâhlık huzurunda secde eden ve rablık kapısında duran olarak, asla kulluktan ayrılmadı. Nihayet Yüce Allah, bu Muhammedî hakikatten ve ilk taayyünden bütün oluşmuşları var etti ve meydana getirdi. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: إِنَّ اللَّهَ لَمَّا خَلَقَ الْعَقْلَ قَالَ لَهُ [27/63] أَقْبِلْ فَأَقْبَلَ ثُمَّ قَالَ لَهُ أَدْبِرْ فَأَدْبَرَ فَقَالَ وَعِزَّتِي وَجَلَالِي بِكَ أَخُذُ وَبِكَ أُعْطِيَ وَبِكَ أُثِيبُ وَبِكَ أُعَاقِبُ yani “Şüphesiz Allah Teâlâ aklı yarattığında ona “Gel!” dedi, o da geldi. Sonra ona “Git!” dedi, o da gitti. Buyurdu ki: İzz'im ve Celâl'im hakkı için seninle alıp seninle vereyim ve seninle mükâfatlandırıp seninle cezalandırayım!”687 Ve "akıldan murad أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي ]Allah'ın ilk yarattığı benim nûrumdur.[ hadîs-i şerîfi gereğince Muhammedî ruh (s.a.v.)dir.

İmdi hakîkat-i muhammediyye bilcümle taayyünâtı muhît ve külliyetle muttasıf olduğu cihetle bu taayyün-i evvel mertebesinin mâdûnunda bulunan kâffe-i merâtibde kendisine cânib-i Hak'tan fâiliyet ve arâf-ı tayyibe olan âlem-i enfâsta te'sîr i'tâ olundu. “Âlem-i enfâs"tan murâd âlem-i ervâhdır ki, vücûdda enfâslarıyla müessirdir. Ve “arâf-ı tayyibe”den murâd dahi, revâyih-i tayyibe-i vücûdiyyedir. Zîrâ ervâh, mevcûdât-ı kesîfe-i şehâdiyyenin mebdeidir. Suver-i mevcûdât ondan evvel mertebe-i ilm-i ilâhîde sâbittir. Ervâh mertebe-i ilim ile mertebe-i şehâdet arasında vâki' olduğu için kendilerinin mâdûnu olan merâtib-i vücûdiyyede nefesleriyle müessir olurlar; ve ayân-ı ezeliyye-i ilmiyye için revâyih-i vücûdiyye oldukları cihetle, “a'râf-ı tayyibe” vasfıyla mevsûfdurlar. Binâenaleyh nesâyim-i tekvîn, enfâs-ı rahmâniyye-i rûhiyyedir; ve arâf, revâyih-i tayyibedir. İmdi âlem-i enfâs mertebe-i şehâdette nisâ menzilesindedir. Nisâda tekvîn kokuları mevcûd olduğu gibi, âlem-i enfâsta dahi vücûd kokuları vardır. Zîrâ vücûd-ı şehîdîde hâsıl olan şey ancak âlem-i enfâs sebebiyledir. Binâenaleyh Resûl (a.s.)a “nisa” gibi “güzel kokular” dahi sevdirildi; ve güzel kokular araz olup, kendisi ile kāim bulunduğu [27/64] cevherin vücûdundan müteahhir olduğu için, Resûl (a.s.) “tıyb”i, “nisâ”dan sonra zikreyledi. İmdi hadîs-i şerîflerinde ibtidâ nisâyı ve sonra tıybi zikretmekle, Hak Teâlâ hazretlerinin "Hak refîu'd-derecâttır; Zü'l-arştır" (Mü'min, 40/15) kavlinde Hak için sabit olan derecâta riâyet buyurdu. Zîrâ Hak Teâlâ derecât-ı kesîre-i muhtelifede zâhir oldu. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de “refîu'd-derece” demeyip “Refîu'd-derecât” dedi; ve her bir derece bir meclâ-yı ilâhîyi iktizâ etti; ve Hakk'a o derecede ibâdet olundu; ve kendisinde Hakk'a ibâdet olunan meclânın en büyüğü ve a'lâsı “heva”dır. Bu bahsin tafsîli Fass-ı Hârûnîde mürûr etti. Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde mecâlî-i ilâhiyyeyi iktizâ eden derecâta riâyet buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) bütün taayyünleri (belirlemeleri) kuşatıcı ve külliyetle (bütünlükle) nitelenmiş olduğu için, bu ilk taayyün mertebesinin altında bulunan bütün mertebelerde kendisine Hak tarafından fâiliyet (etkinlik) ve arâf-ı tayyibe (güzel kokulu yerler) olan âlem-i enfâsta (nefesler âleminde) te'sir (etki) verildi. "Âlem-i enfâs"tan kastedilen, âlem-i ervâhtır (ruhlar âlemi) ki, varlıkta nefesleriyle etkilidir. Ve "arâf-ı tayyibe"den kastedilen de, vücûda ait güzel kokulardır. Çünkü ruhlar, şehadet âlemindeki kesif (yoğun) varlıkların başlangıcıdır. Varlıkların suretleri (şekilleri) ondan önce ilâhî ilim mertebesinde sabittir. Ruhlar, ilim mertebesi ile şehadet mertebesi arasında yer aldığı için, kendilerinin altında bulunan varlık mertebelerinde nefesleriyle etkili olurlar; ve ilâhî ilme ait ezelî hakikatler için vücûda ait kokular oldukları için, "a'râf-ı tayyibe" vasfıyla nitelenmişlerdir. Bu sebeple, tekvin (yaratma) kokuları, ruhanî rahmanî nefeslerdir; ve arâf (güzel kokulu yerler), güzel kokulardır. Şimdi, âlem-i enfâs, şehadet mertebesinde kadınlar (nisâ) menzilesindedir. Kadınlarda tekvin kokuları mevcut olduğu gibi, âlem-i enfâsta da varlık kokuları vardır. Çünkü şehadet âlemindeki varlıkta meydana gelen şey ancak âlem-i enfâs sebebiyledir. Bu sebeple Resûl (a.s.)'a "kadınlar" gibi "güzel kokular" da sevdirildi; ve güzel kokular araz (geçici nitelik) olup, kendisiyle kaim bulunduğu cevherin (özün) varlığından sonra geldiği için, Resûl (a.s.) "güzel koku"yu, "kadınlar"dan sonra zikretti. Şimdi, hadîs-i şerîflerinde önce kadınları ve sonra güzel kokuyu zikretmekle, Hak Teâlâ hazretlerinin "Hak, dereceleri yükseltendir; Arş'ın sahibidir" (Mü'min, 40/15) kavlinde Hak için sabit olan derecelere riâyet etti. Çünkü Hak Teâlâ, çok çeşitli derecelerde zâhir oldu. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de "dereceyi yükselten" demeyip "dereceleri yükselten" dedi; ve her bir derece bir ilâhî tecelli mahallini gerektirdi; ve Hakk'a o derecede ibadet olundu; ve kendisinde Hakk'a ibadet olunan tecelli mahallinin en büyüğü ve en yücesi "heva"dır (arzu, istek). Bu bahsin ayrıntısı Hârûnî Fass'ında geçti. Bu sebeple (S.a.v.) Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde ilâhî tecelli mahallerini gerektiren derecelere riâyet etti.

İmdi derecâtın evvelkisi akl-ı evveldir ki, âdem-i hakîkîdir; ve ikincisi nefs-i külliyyedir ki, Havvadır. Müzekker olan akl-ı evvel, müennes olan zât-ı Hak ile nefs-i külliyye arasında vâki'dir. Şu hâlde (S.a.v.) Efendimiz, akl-ı evvel mertebesinden, merâtib-i vücudun nihâyeti olan mertebe-i cismiyye-i insâniyyeye varıncaya kadar, ne kadar mertebe varsa cümlesine bi'l-işâre riâyet buyurmuş oldu. Ve Hak Teâlâ Zü'l-arştır. Çünkü Hak "Rahmân” ismi ile arş üzerine müstevîdir. Binâenaleyh üzerine arşın ihâtası olup da kendisine rahmet-i ilâhiyye isâbet etmemiş bulunan bir kimse kalmadı. Ve rahmet-i ilâhiyyenin bu umûmiyeti Hak Teâlânın وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ )Araf, 7/156) [Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır.] kavli ile sâbittir; ve arş-ı Rahmânî her şeyi muhîttir; ve arş üzerine müstevî olan, ism-i Rahmân'dır. Binâenaleyh Rahmân isminin hakîkati ile âlemde rahmetin sereyânı vâki' olur. Nitekim bu Fusûsu'l-Hikem'in [27/65] müteaddid mahallerinde ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân olunmuştur. Ya'ni Fass-ı Süleymânî ve Fass-ı Şuaybî ve Fass-ı Zekeriyyâvîde ve Fütûhât-ı Mekkiyye'nin beş yüz elli sekizinci bâbında tafsîl ve îzâh kılınmıştır. 688 Burada hulâsaten beyânı budur ki: Rahmet dört asıl üzerine mebnîdir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, derecelerin ilki hakiki âdem olan akıl-ı evveldir; ikincisi ise Havva olan nefs-i külliyedir. Müzekker olan akıl-ı evvel, müennes olan Hak Zâtı ile nefs-i külliye arasında yer alır. Bu durumda Efendimiz (s.a.v.), akıl-ı evvel mertebesinden, varlık mertebelerinin sonu olan insana ait cisim mertebesine varıncaya kadar, ne kadar mertebe varsa hepsine işaret yoluyla riayet etmiş oldu. Ve Yüce Allah Arş'ın sahibidir. Çünkü Hak, "Rahmân" ismi ile Arş üzerine istiva etmiştir. Bu sebeple, Arş'ın kuşatması altında olup da kendisine ilahi rahmet isabet etmemiş hiçbir kimse kalmamıştır. Ve ilahi rahmetin bu genelliği, Yüce Allah'ın "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır." (Araf, 7/156) kavli ile sabittir; ve Rahmânî Arş her şeyi kuşatmıştır; ve Arş üzerine istiva eden, Rahmân ismidir. Bu sebeple, Rahmân isminin hakikati ile âlemde rahmetin yayılması gerçekleşir. Nasıl ki bu durum, Fusûsu'l-Hikem'in [27/65] birçok yerinde ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de açıklanmıştır. Yani Süleyman Fassı'nda, Şuayb Fassı'nda ve Zekeriyya Fassı'nda ve Fütûhât-ı Mekkiyye'nin beş yüz elli sekizinci bâbında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. 688 Burada kısaca açıklaması şudur ki: Rahmet dört esas üzerine kuruludur:

1. Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Bu rahmet, Hakk'ın kendi zâtına te- cellîsi indinde, zât-ı ahadiyyette mahfi bulunan bilcümle esmâya suver-i ilmiyye bahşeder. Binâenaleyh cemî-i esmâya âmm olur. 2. Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir. Bu rahmet dahi, Hakk'ın kendi esmâ- sından bazılarına muhabbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyesidir. Nite- kim rahmet-i âmme-i zâtiyye ile ilm-i ilâhîde peyda olan bazı esmânın sûretleri nübüvvetle ve îmân ile sübût bulmuştur. Ve onlar enbiyâ (aley- himü's-selâm)ın ve onlara tâbi' bulunan mü'minînin ale'd-derecât a'yân-ı sâbiteleridir. 3. Rahmet-i âmme-i sıfâtiyyedir. Bu rahmet, rahmet-i âmme-i zâtiyye hükmünün hazret-i şehâdette zuhûrunu iktizâ eder. 4. Rahmet-i hâssa-i sıfâtiyyedir. Bu rahmet dahi, rahmet-i hâssa-i zâtiy- ye hükmünün kezâ hazret-i şehâdette izhârından ibârettir. İmdi Hakk'ın rahmeti her şeye vâsi'dir denildiği vakit, esmâ-i ilâhiyye dahi "her şey” ta'bîri tahtına dâhil olur. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye dahi “eşya”- dandır; ve esmâ-i ilâhiyye ise, Rahmân isminin hakîkati olan ayn-ı vâhide- ye râci'dir; ve Rahmân ismi, ism-i câmi'dir. Binâenaleyh Allâhın rahmeti- nin muhît olduğu en evvelki şey, rahmet-i zâtiyye ile rahmet-i sıfâtiyyeyi îcâd eden o ayn-ı vâhidenin şey'iyetidir. Zîrâ hazret-i ilâhiyye kâffe-i sıfat ve esmâ ile [27/66] zâttan ibâret olduğundan esmâ ve sıfâta nazaran “küll-i mecmûî” olan ayn-ı vâhidedir; ve bu “küll-i mecmûî” ve ayn-ı vâhide- nin şey'iyetidir; ve Rahmân ismi, cemî-i esmâyı muhît olduğu cihetle, bu ayn-ı vâhide, bu Rahmân isminin hakîkati olur; ve arş-ı vücûd üzerine müstevî olan Rahman'dır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Bu, zâta ait genel rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın kendi zâtına tecellîsi (ortaya çıkışı) anında, ahadiyyet (birlik) zâtında gizli bulunan bütün isimlere ilmî sûretler (bilgisel biçimler) bahşeder. Bu sebeple bütün isimlere genel olur. 2. Bu, zâta ait özel rahmettir. Bu rahmet de, Hakk'ın kendi isimlerinden bazılarına olan muhabbeti (sevgisi) eserlerinden olan ezelî inâyetidir (yardımıdır). Nasıl ki zâta ait genel rahmet ile ilâhî ilimde meydana gelen bazı isimlerin sûretleri nübüvvetle (peygamberlikle) ve îmân ile sübût (sabitlik) bulmuştur. Ve onlar enbiyâ (a.s.)'ın ve onlara tâbi' bulunan mü'minînin (müminlerin) derecelerine göre sabit hakikatleridir. 3. Bu, sıfata ait genel rahmettir. Bu rahmet, zâta ait genel rahmet hükmünün hazret-i şehâdette (görünen âlemde) zuhûrunu (ortaya çıkışını) gerektirir. 4. Bu, sıfata ait özel rahmettir. Bu rahmet de, zâta ait özel rahmet hükmünün aynı şekilde hazret-i şehâdette izhârından (görünmesinden) ibarettir. Şimdi Hakk'ın rahmeti her şeye vâsi'dir (geniştir) denildiği zaman, ilâhî isimler de "her şey" tabiri altına dahil olur. Çünkü ilâhî isimler de "eşya"dandır; ve ilâhî isimler ise, Rahmân isminin hakikati olan ayn-ı vâhideye (tek hakikate) râci'dir (döner); ve Rahmân ismi, ism-i câmi'dir (bütün isimleri toplayan isimdir). Bu sebeple Allah'ın rahmetinin kuşattığı en evvelki şey, zâta ait rahmet ile sıfata ait rahmeti icâd eden (yaratan) o ayn-ı vâhidenin şey'iyetidir (şey oluşudur). Çünkü ilâhî hazret (ilâhî varlık) bütün sıfat ve isimlerle zâttan ibaret olduğundan isim ve sıfatlara nazaran "küll-i mecmûî" (toplu bütün) olan ayn-ı vâhidedir; ve bu "küll-i mecmûî" ve ayn-ı vâhidenin şey'iyetidir; ve Rahmân ismi, bütün isimleri kuşattığı cihetle, bu ayn-ı vâhide, bu Rahmân isminin hakikati olur; ve vücûd (varlık) arşı üzerine müstevî (hükmeden) olan Rahmân'dır. Nasıl ki Yüce Allah buyurur:

الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى

(Tâhâ, 20/5) [Rahmân arş üzerine müstevî oldu.] Ve bu arş-ı vücûd, Hakk'ın nefes-i Rahmânîsi ile tenfîs ettiği hakîkat-i muhammediyyedir ki, bilcümle hakāyık-ı rûhâniyye ve cismâniyyeyi câmi'dir. Şu hâlde bu arş-1 vücudun taht-ı hîtasında olup da kendisine rahmet isabet etmemiş bulu- nan hiçbir şey yoktur. Hattâ, bu rahmette, İblîs bile dâhildir. Çünkü mev- cûd olmuştur; ve her mevcûd olan, merhûmdur. Şu kadar ki bu rahmet, rahmet-i zâtiyye-i âmmedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Tâhâ, 20/5) [Rahmân arş üzerine müstevî oldu.] Ve bu varlık arşı, Hakk'ın nefes-i Rahmânîsi (Rahmânî nefes, varlığa can veren ilâhî soluk) ile varlık verdiği hakîkat-i Muhammediyye'dir (Hz. Muhammed'in hakikati, evrensel ilke) ki, bütün ruhanî ve cismanî hakikatleri kapsar. Şu hâlde, bu varlık arşının hükmü altında olup da kendisine rahmet isabet etmemiş hiçbir şey yoktur. Hatta, bu rahmete İblîs bile dâhildir. Çünkü var olmuştur; ve var olan her şey, rahmete mazhardır. Şu kadar ki bu rahmet, genel zâtî rahmettir.

وقد جَعَلَ الطَّيب تعالى الحق في هذا الالْتِحَامِ النِّكَاحِي فِي بَرائَةِ عَائِشَةٍ فقال:

الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ

أُولَئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ ، فَجَعَلَ رَوَائِحَهم طَيِّبَةً، لأنَّ القَولَ نَفَسٌ، وهـو

عَينُ الرَّائِحَةِ، فَيَخْرُجُ بالطَّيبِ وبالخَبِيثِ على حَسَبِ ما يَظْهَرُ به في صورة

النطق، فمن حيث هو إلهي بالأصَالَةِ كلُّه طيب، ومن حيثُ ما يُحْمَدُ ويُذَمُّ

فهو طَيِّبٌ وخَبيثُ ، فقال في خبثِ الثَّوْمِ : هي «شَجَرَةٌ أَكْرَهُ رِيحَهَا» ولمْ

يَقُلْ أَكْرَهُها، فالعَينُ لا تُكْرَهُ ، وإِنَّما يُكْرَهُ ما يَظْهَرُ منها، والكَرَاهَةُ لذلك إِمَّا

عُرْفًا بِعَدَمِ مُلاءَمَةِ طَبْع أَوْ غَرَضٍ أَوْ شَرع أَوْ نَقـص عـن كمال مطلوب، وما

ثُمَّ غَيرُ ما ذَكَرْنَاهُ .

[27/67] Muhakkak Hak Teâlâ tıybi, bu iltihâm-ı nikâhîde, berâet-i Âişe hakkında kıldı. Binâenaleyh “Habîsât habîslere ve habîsler ha- bîsâta ve tayyibât tayyiblere ve tayyibler tayyibâta mahsustur. Onlar dedikleri şeyden berîdirler" (Nûr, 24/26) buyurdu. İmdi onların revâ- yihini tayyib kıldı. Zîrâ kavl nefestir; ve o, râyihanın “ayn”ıdır. Böyle olunca nutuk sûretinde onunla zâhir olduğu şey hasebi üzere, tay- yib ve habîs ile hurûc eder. İmdi hû bi'l-asâle689 ilâhî olduğu haysi- yetten hepsi tıybdir; ve mahmûd ve mezmûm olduğu haysiyetten, o tayyib ve habîstir. Binâenaleyh sarmısak hakkında: “O, bir nebâttır ki, ben onun kokusunu kerîh görürüm” buyurdu; ve "Ben onu kerîh görürüm" demedi. Böyle olunca “ayn” mekrûh kılınmaz ve belki on- dan zâhir olan şey mekrûh kılınır. Ve kerâhet, bundan dolayı, ya ör- fendir, ya tab'a mülayim olmamasıyladır; yâhud garazla, ya şer' ile, ya kemâl-i matlûbdan naks iledir; ve bizim zikrettiğimiz şeyin gayrı vâki' değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Muhakkak Yüce Allah, bu nikâh birleşmesinde, Âişe'nin (r.a.) temizliği hakkında temizliği kıldı. Bu sebeple "Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler temiz kadınlara mahsustur. Onlar, dedikleri şeyden uzaktırlar" (Nûr, 24/26) buyurdu. Şimdi onların kokularını temiz kıldı. Çünkü söz nefestir; ve o, kokunun ayn'ıdır (tekil hakikatidir). Böyle olunca, söz biçiminde onunla ortaya çıktığı şeyin gereği üzere, temiz ve kötü olarak çıkar. Şimdi o, asâleten (kendi özü itibarıyla) ilâhî olduğu cihetten hepsi temizdir; ve övülmüş ve yerilmiş olduğu cihetten, o temiz ve kötüdür. Bu sebeple sarımsak hakkında: "O, bir bitkidir ki, ben onun kokusunu kerih görürüm" buyurdu; ve "Ben onu kerih görürüm" demedi. Böyle olunca ayn (tekil hakikat) kerih kılınmaz ve aksine ondan ortaya çıkan şey kerih kılınır. Ve kerâhet (hoşlanmama), bundan dolayı, ya örftendir, ya tabiata uygun olmamasıyladır; yahut garazla, ya şeriat iledir, ya da istenen kemâlden eksiklik iledir; ve bizim zikrettiğimiz şeyin dışı meydana gelmez.

Ya'ni Hak Teâlâ hazretleri “tıyb”i, erkek ile kadın arasında vâki' olan bu nikâh-ı şehîdîde Ümmü'l-mü'minîn Hz. Aişe (r.anhâ)nın berâeti hakkında الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ istimal buyurdu أُولَئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ )Nur24/26) [Habisât habîslere ve habîsler habîsâta ve tayyibât tayyiblere ve tayyibler tayyibâta mahsustur.] âyet-i kerîmesini in- zâl eyledi. Ve Cenâb-ı Aişe (r.anhâ)ya sû’-i zan eden, zalemeye karşı tayyibe olan Hz. Aişe'nin tayyib olan Resûl (s.a.v.)e mahsûs olduğunu beyân etti; ve bu beraeti أُولَئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ (Nûr, 24/26) [Onlar dedikleri şeyden berîdirler.] kavliyle bilcümle ezvâc-ı mutahharâta teşmîl eyledi. Binâenaleyh tayyib olanların revâyihini, ya'ni kavillerini tayyib kıldı. Zîrâ tayyib olan kimseler, kelime-i tayyibe, ya'ni [27/68] doğru söz söylerler; ve habîs olan kimseler ise kelime-i habîse, ya'ni yalan söz söylerler; ve bu âyet-i kerîme ile sâbit olur ki, Ümmü'l-mü'minîn Aişe (r.anhâ) aleyhinde her ne sûretle olursa olsun ta'nedenler habîstir. Zîrâ o tayyibdir; ve tayyib olan Resûl'e mahsustur; ve onun hakkında kavl-i habîs söyleyenlerin kendileri habîstir. Zîrâ kavli-i habîs, habîs olan kimselere mahsustur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, "tıyb" (temizlik, güzellik) kavramını, erkek ile kadın arasında gerçekleşen bu şehit nikâhında, Müminlerin Annesi Hz. Aişe (r.anhâ)'nın beraati (suçsuzluğu) hakkında, "الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ أُولَئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ" (Nur 24/26) [Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara; iyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler iyi kadınlara mahsustur. Onlar, dedikleri şeyden berîdirler.] ayet-i kerimesini indirdi. Ve Cenab-ı Aişe (r.anhâ)'ya kötü zan besleyen zalimlere karşı, iyi olan Hz. Aişe'nin iyi olan Resûl (s.a.v.)'e ait olduğunu beyan etti; ve bu beraati "أُولَئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ" (Nûr, 24/26) [Onlar dedikleri şeyden berîdirler.] kavliyle bütün temiz eşlere teşmil etti. Buna göre, iyi olanların kokularını, yani sözlerini iyi kıldı. Çünkü iyi olan kimseler, kelime-i tayyibe, yani [27/68] doğru söz söylerler; ve kötü olan kimseler ise kelime-i habîse, yani yalan söz söylerler; ve bu ayet-i kerime ile sabit olur ki, Müminlerin Annesi Aişe (r.anhâ) aleyhinde her ne suretle olursa olsun ta'n edenler (ayıplayanlar) kötüdür. Çünkü o iyidir; ve iyi olan Resûl'e mahsustur; ve onun hakkında kötü söz söyleyenlerin kendileri kötüdür. Çünkü kötü söz, kötü olan kimselere mahsustur.

İmdi Hak Teâlâ tayyib olanların kavillerini, ki onların revâyihidir, tayyib kıldı. Çünkü kavl nefestir; ve nefes ise, râyihanın “ayn”ıdır. Binâenaleyh nefes, nutuk sûretinde zâhir olduğu vakit, tayyib olan kimseden tayyib ve habîs olan kimseden dahi, habîs olarak hurûc eder. Fakat nefes, hadd-i zâtında hû'-i ilâhî, ya'ni nefes-i ilâhî olmak i'tibariyle onun kâffesi tayyibdir. Ancak müteneffisin hâline nazaran mahmûd ve mezmûm olur; ve mahmûd olduğu vakit, tayyib ve mezmûm olduğu vakit dahi habîs denir. Binâenaleyh nefesin medh ve zemmi, mahallin ahvâline taalluk eden bir keyfiyetten ibârettir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz sarmısak hakkında: “Ben onu kerîh görürüm” demeyip “O bir nebâttır ki, ben onun kokusunu kerîh görürüm” buyurdu.690 Böyle olunca bir şeyin “ayn”ını ve zâtını mekrûh kılmak câiz değildir. Belki onun “ayn”ından zâhir olan şey mekrûh kılınır. Zîrâ râyiha o “ayn”ın vücûduyla kāim olan bir arazdır. Ve (S.a.v.) Efendimiz “Sarmısağın kokusunu ben kerîh görürüm” buyurarak, istikrâhı nefs-i nefîslerine izâfet buyurduğu için, kerâhetin emr-i nisbî olduğu anlaşıldı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah, temiz olanların sözlerini, ki onlar bu kişilerin kokularıdır, temiz kıldı. Çünkü söz nefestir; nefes ise kokunun ta kendisidir. Bu sebeple nefes, konuşma şeklinde ortaya çıktığı zaman, temiz olan kimseden temiz, kötü olan kimseden de kötü olarak çıkar. Fakat nefes, kendi özünde ilâhî "hü" yani ilâhî nefes olması itibarıyla, tamamı temizdir. Ancak konuşan kişinin hâline göre övülmüş veya yerilmiş olur; övülmüş olduğu zaman temiz, yerilmiş olduğu zaman ise kötü denir. Bu sebeple nefesin övülmesi ve yerilmesi, çıktığı yerin hallerine ilişkin bir nitelikten ibarettir. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz sarımsak hakkında: "Ben onu kerih görürüm" demeyip, "O bir bitkidir ki, ben onun kokusunu kerih görürüm" buyurdu. Böyle olunca bir şeyin özünü ve zâtını mekruh kılmak caiz değildir. Aksine, onun özünden ortaya çıkan şey mekruh kılınır. Çünkü koku, o özün varlığıyla kaim olan bir arazdır (geçici nitelik). Ve (s.a.v.) Efendimiz "Sarımsağın kokusunu ben kerih görürüm" buyurarak, kerahati (hoşlanmamayı) kendi yüce nefsine nispet ettiği için, kerahatin nisbî (göreceli) bir durum olduğu anlaşıldı.

İşte bu sebeble kerâhet ya örfen olur; ya'ni bir şey bir kavmin örfünde kerîh olur ve diğer bir kavmin örfünde kerîh olmaz. Meselâ Çinliler yumurtayı kokduktan sonra [27/69] yerler. Akvâm-ı sâire indinde kokmuş yumurta kerîhdir. Veyâhud kerâhet tab'a mülayim gelmemesinden dolayı vâki' olur. Meselâ baʼzı kimseler süt, kaymak ve peynir gibi şeylerden istikrâh edip aslâ ağızlarına koymazlar; ve kezâ tütün, içenlere hoş ve içmeyenlere nâhoş gelir. Veyâhud kerâhet, bir kimsenin garazına muvâfık gelmedi- ği için olur. Meselâ sû'-i ahlâk ile muttasıf olan bir kimseye, hüsn-i ahlâka müteallik söz söylense, bu sözler onun garazına muvâfık olmadığı için, kerîh görüp yine kendi bildiğini yapar. Halbuki bu sözler, hüsn-i ahlâk ile ittisâf kasdında bulunan kimselere muvâfık gelir. Veyâhud kerâhet, șer'a mugāyir olmaktan nâşî vâki' olur. Hâlbuki bir şerîatta mekrûh olan bir şey, diğer bir şerîatta mekrûh değildir. Veyâhud bu kerâhet, bir şeyde aranılan kemâl, o şeyde nâkıs olmakla vâki' olur. Meselâ güzel kokusu olan bir kâ- ğıt parçasını ceplerinde saklarlar. Kokusu zâil olunca, artık cepte taşımayı kerîh görüp atarlar. Velhâsıl kerâhet, bu beş sebeb tahtında vâki' olur. Vü- cûdda bu zikrolunan sebeblerden gayrı altıncı bir sebeb yoktur. Binâena- leyh kâinâtta bir vecihden mezmûm olan şey diğer vecihden mahmûddur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu sebeple kerâhet (hoşlanmama, çirkin görme) ya örfen olur; yani bir şey bir kavmin örfünde kerîh (çirkin, hoş olmayan) olur ve diğer bir kavmin örfünde kerîh olmaz. Örneğin Çinliler yumurtayı koktuktan sonra yerler. Diğer kavimler nezdinde kokmuş yumurta kerîhtir. Veyahut kerâhet, tabiata uygun gelmemesinden dolayı meydana gelir. Örneğin bazı kimseler süt, kaymak ve peynir gibi şeylerden tiksinip asla ağızlarına koymazlar; ve aynı şekilde tütün, içenlere hoş ve içmeyenlere nahoş gelir. Veyahut kerâhet, bir kimsenin amacına uygun gelmediği için olur. Örneğin kötü ahlak ile nitelenmiş olan bir kimseye, güzel ahlaka ilişkin söz söylense, bu sözler onun amacına uygun olmadığı için, kerîh görüp yine kendi bildiğini yapar. Halbuki bu sözler, güzel ahlak ile nitelenme niyetinde bulunan kimselere uygun gelir. Veyahut kerâhet, şeriata aykırı olmaktan dolayı meydana gelir. Halbuki bir şeriatta mekruh (hoş görülmeyen) olan bir şey, diğer bir şeriatta mekruh değildir. Veyahut bu kerâhet, bir şeyde aranılan kemal (mükemmellik), o şeyde eksik olmakla meydana gelir. Örneğin güzel kokusu olan bir kağıt parçasını ceplerinde saklarlar. Kokusu zail (yok) olunca, artık cepte taşımayı kerîh görüp atarlar. Sözün özü, kerâhet, bu beş sebep altında meydana gelir. Varlıkta bu zikredilen sebeplerden başka altıncı bir sebep yoktur. Bu sebeple kâinatta bir yönden kötülenen şey diğer yönden övülmüştür.

ولمَّا انْقَسَمَ الأمرُ إِلى خَبِيرٍ وطَيِّبٍ كما قَرَّرْنَاهُ، حُبِّبَ إِليه الطَّيبُ دُونَ

الخبيث ووَصَفَ المَلائِكَةَ بأنَّها تَتَأَذَّى بالروائح الخَبِيثَةِ لِمَـا فـي هـذه

النَّشْأَةِ العُنصرية [27/70] من التَّعْفِينِ، فإنَّه مَخلوقٌ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ

حَمَإٍ مَسْنُونٍ أَي مُتَغَيِّرُ الرِّيحِ ، فَتَكرَهُه المَلائِكَةُ بِالذَّاتِ، كما أَنَّ مِزَاجَ

الجُعَلِ يَتَضَرَّرُ برَائِحَةِ الوَردِ وهي من الروائح الطَّيِّبَةِ، فليس رِيحُ الوَردِ

عند الجُعَلِ برِيحٍ طَيِّبَةٍ، ومن كان على مثل هذا المزاجِ مَعْنَى وصورة

أَضَرّ به الحقُّ إِذا سَمِعَه وسُرَّ بالبَاطِلِ ، وهو قوله : وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ

وَكَفَرُوا بِاللهِ، ووَصَفَهم بالخُسرَانِ فقال : أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ فَإِنَّه مَن لمْ يُدرِكِ الطَّيبَ من الخَبِيثِ فلا إِدْرَاكَ له.

Vaktâki emr, bizim takrîr ettiğimiz gibi, habîse ve tayyibe münkasim oldu, ona habîs değil, tayyib sevdirildi. Ve bu neş'et-i unsuriyyede ta'fîn olduğu için melâikeyi revâyih-i habîse ile müteezzî olmalarıy- la vasfeyledi. Zîrâ o “hame-i mesnûn, ya'ni mütegayyiru'r-rîh bulu- nan salsâldan mahlûktur” (Hicr, 15/26). Binâenaleyh melâike bizzât onu kerîh görür. Nitekim necâset böceğinin mizâcı, gül kokusu ile mutazarrır olur; hâlbuki o revâyih-i tayyibedendir. Böyle olunca gül kokusu, necâset böceğinin indinde, güzel koku değildir; ve ma'nen ve sûreten bu mizâcın misli üzerine vâki' olan kimse, hakkı istimâ' ettiği vakit, ona zarar verir; ve bâtıl ile mesrûr olur. Ve o dahi, Hak Teâlânın وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ )Ankebût, 29/52) [Şunlar ki bâtı- la mü'min oldular ve Allah Teâlâ'ya kâfir oldular.] kavlidir. Ve onları hüsrân ile vasfeyledi. Binaenaleyh أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ، الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ (Ankebût, 29/52) [İşte onlar, nefislerine hüsrân ve ziyân eden, hâsirûndur.] buyurdu. Zîrâ tayyibi habîsten temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mademki iş, bizim açıkladığımız gibi, kötüye ve iyiye ayrıldı, ona kötü değil, iyi sevdirildi. Ve bu unsurlardan oluşan yapıda (neş'et-i unsuriyye: maddî beden) kokuşma olduğu için melekleri, kötü kokulardan rahatsız olmalarıyla vasfetti. Çünkü o, "kokuşmuş çamurdan, yani kokusu değişmiş balçıktan yaratılmıştır" (Hicr, 15/26). Bu sebeple melekler bizzat onu çirkin görür. Nasıl ki necaset böceğinin mizacı, gül kokusu ile zarar görür; hâlbuki o, güzel kokulardandır. Böyle olunca gül kokusu, necaset böceğinin katında, güzel koku değildir; ve manen ve sureten bu mizacın benzeri üzerine meydana gelen kimse, hakkı işittiği vakit, ona zarar verir; ve batıl ile sevinir. Ve o da, Yüce Allah'ın "وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ" (Ankebût, 29/52) [Şunlar ki batıla iman ettiler ve Allah Teâlâ'yı inkâr ettiler.] kavlidir. Ve onları hüsran ile vasfetti. Bu sebeple "أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ، الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ" (Ankebût, 29/52) [İşte onlar, nefislerine hüsran ve ziyan eden, hüsrana uğrayanlardır.] buyurdu. Çünkü iyiyi kötüden ayırt etmeyen kimsenin idraki yoktur.

Ya'ni bâlâda zikrolunduğu üzere emr-i vücûd, habîs ve tayyib kısımlarına münkasim oldukda, (S.a.v.) Efendimiz'e emr-i vücudun bu iki kısmından habîs değil, tayyib sevdirildi; [27/71] ve bu neş'et-i unsuriyyede taaffün mevcûd olduğu için, (S.a.v.) Efendimiz, melekleri fenâ kokular ile müteezzî olmalarıyla vasfeyledi.691 Zîrâ cesed-i Âdem, “kokmuş kara topraktan mütehassıl tıyn-ı yâbisten halkolunmuştur” (Hicr, 15/26). Binâenaleyh melâike bizzât bu neş'et-i unsuriyyede olan taaffünü kerîh görür. Zîrâ melâikenin neş'eti, neş'et-i nûriyyedir. Bunun için bir mü'min, melâike-i kirâmın mûcib-i istikrâhı olmamak üzere cesedini ve libâsını tathîr etmek ve dâimâ abdestli bulunmak ve güzel kokular sürünmek lâzımdır. Ve melâike nasıl fenâ kokulardan müteezzî olursa, necâset böceği dahi onların aksi olarak, gül kokusu ile mutazarrır olur. Hâlbuki gül kokusu, güzel kokulardandır. Binâenaleyh necâset böceği, mâdemki bundan mutazarrır oluyor, şu hâlde gül kokusu, onun indinde güzel koku değildir. Ve ma'nen ve sûreten mizâcı, necâset böceğinin mizâcına benzeyen kimse, hakkı dinlediği vakit, ondan mutazarrır ve müteezzî olur; ve bâtıl ile mesrûr olur. Haktan müteezzî ve bâtıldan mesrûr olan kimseler hakkında Hak Teâlâ: وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebut 29/52) ya'ni “Şunlar ki bâtıla mü'min oldular ve Allah Teâlâya kâfir oldular” buyurdu. Ve onları hüsrân ile vasfederek أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ، الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ (Ankebut, 29/52) ya'ni “İşte onlar, nefislerine hüsrân ve ziyân eden, hâsirûndur” dedi. Zîrâ iyiyi fenâdan temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur. نقد را از قلب نشناسد غویست هین از او بگریز اگر چه معنویست رسته و بر بسته پیش او یکیست گر یقین دعوی کند او در شکیست اینچنین کس گر زکی مطلق است چونش این تمییز نبود احمق است [27/72] Tercüme: “Mübtelâ-yı enâniyyet olan kimse, nakdi kalbdan tem- yîz etmez bir gümrahdır. Âgâh ol, her ne kadar o maʼnevî ise de ondan kaç! Neşv ü nemâsı olanla olmayan, onun önünde birdir. O her ne kadar yakîn davâ ederse de, şekk içindedir. Eğer böyle bir kimse, halk nazarında zekî-i mutlak ise de, mâdemki onun bu temyîzi yoktur, o kimse ahmaktır."692 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, yukarıda belirtildiği gibi, varlık işi habis (kötü) ve tayyib (iyi) kısımlara ayrıldığında, (S.a.v.) Efendimiz'e varlık işinin bu iki kısmından habis olan değil, tayyib olan sevdirildi; ve bu unsurlardan oluşan bedensel yapıda çürüme mevcut olduğu için, (S.a.v.) Efendimiz, melekleri kötü kokularla rahatsız olmalarıyla vasfetti. Çünkü Âdem'in bedeni, "kokmuş kara topraktan meydana gelen kurumuş çamurdan yaratılmıştır" (Hicr, 15/26). Bu sebeple melekler, bizzat bu unsurlardan oluşan bedensel yapıdaki çürümeyi çirkin görürler. Çünkü meleklerin yaratılışı, nurdan bir yaratılıştır. Bunun için bir müminin, yüce meleklerin tiksintisine sebep olmamak üzere bedenini ve elbisesini temizlemesi, daima abdestli bulunması ve güzel kokular sürünmesi lazımdır. Ve melekler nasıl kötü kokulardan rahatsız olursa, necaset böceği de onların aksine olarak, gül kokusu ile zarar görür. Hâlbuki gül kokusu, güzel kokulardandır. Bu sebeple necaset böceği, mademki bundan zarar görüyor, şu halde gül kokusu, onun nazarında güzel koku değildir. Ve manen ve sureten mizacı, necaset böceğinin mizacına benzeyen kimse, hakkı dinlediği vakit, ondan zarar görür ve rahatsız olur; ve batıl ile sevinir. Haktan rahatsız olan ve batıldan sevinen kimseler hakkında Yüce Allah: وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebut 29/52) yani "Şunlar ki batıla iman ettiler ve Yüce Allah'ı inkâr ettiler" buyurdu. Ve onları hüsran ile vasfederek أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ، الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ (Ankebut, 29/52) yani "İşte onlar, nefislerine hüsran ve ziyan eden, hüsrana uğrayanlardır" dedi. Çünkü iyiyi kötüden ayırt etmeyen kimsenin idraki yoktur. نقد را از قلب نشناسد غویست هین از او بگریز اگر چه معنویست رسته و بر بسته پیش او یکیست گر یقین دعوی کند او در شکیست اینچنین کس گر زکی مطلق است چونش این تمییز نبود احمق است Tercüme: "Enaniyetine tutulmuş olan kimse, hakikati sahteden ayırt etmeyen bir sapkındır. Uyanık ol, her ne kadar o manevi ise de ondan kaç! Gelişmiş olanla gelişmemiş olan, onun önünde birdir. O her ne kadar kesinlik iddia etse de, şüphe içindedir. Eğer böyle bir kimse, halk nazarında mutlak zeki ise de, mademki onun bu ayırt etme yeteneği yoktur, o kimse ahmaktır."

فما حُبِّب إلى رسولِ اللهِ ﷺ إلا الطَّيِّبُ من كلّ شيءٍ، وما ثَمَّ إلا هو، وهَلْ

يُتَصَوَّرُ أنْ يكونَ في العَالَمِ مِزَاجٌ لا يَجِدُ إِلا الطَّيِّبَ من كلِّ شيءٍ أو لا يَعْرِفُ

الخَبِيثَ أم لا؟ قُلْنَا : هذا لا يكونُ ، فإِنَّا ما وَجَدْنَاهُ في الأَصلِ الَّذِي ظَهَرَ

العَالَمُ منه وهو الحقُّ، فَوَجَدْنَاهُ يَكْرَهُ ويُحِبُّ ، وليس الخَبيثُ إلا ما يُكْرَهُ ولا

الطَّيِّبُ إلا ما يُحَبُّ ، والعَالَمُ على صِفَةِ الحقِّ، والإنسان على الصُّورَتَيْنِ فلا

يكونُ ثَمَّ مِرَاجٌ لا يُدْرِكُ إلا الأمر الواحد من كلّ شيءٍ، بَلْ ثَمَّ مِزَاجٌ يُدْرِكُ

الطَّيِّب من الخبيث، مع علمه بأنَّه خَبيتُ بالذَّوقِ وطَيِّبٌ بِغِيرِ الذَّوقِ ، فَيَشْغَلُه

إدراك الطيب منه عن الإحساس بخبثه، هذا قد يكون، وأمَّا رَفعُ الخَبِيثِ

من العالم أي: من الكَونِ فَإِنَّه لا يَصِلُّ، ورحمة الله في الخبيث والطَّيِّبِ،

والخَبيثُ عندَ نَفسِه طَيِّبٌ ، والطَّيِّبُ عندَه خَبِيتٌ ، فما ثَمَّ شَيءٌ طَيِّبٌ إلا وهو

من وجه في حق مزاج ما خَبيثُ، وكذلك بالعكس.

İmdi Resûlullah (s.a.v.)e, her şeyden ancak tayyib sevdirildi. Halbuki vücûdda ancak o vâki'dir. Ve âlemde bir mizâc mevcûd olsun ki, her şeyden ancak tayyibi bulsun ve habîsi bilmesin, tasavvur olunur mu, yoksa olunmaz mı? Biz, bu olmaz deriz. Zîrâ biz kendisinden âlem zâhir olan asılda, onu bulmadık; ve o Hak'tır. İmdi biz O'nu kerîh görür ve muhabbet eder bulduk. Hâlbuki "habîs”, ancak mekrûh kı- lınan ve "tayyib” ancak sevilen şeydir. Ve âlem sıfat-ı693 Hak üzerine- dir. İnsan ise, iki sûret üzerinedir. Binâenaleyh âlemde, her şeyden ancak emr-i vâhidi idrak eden bir mizâc bulunmaz. Belki zevk ile habîs ve bi-gayr-ı zevk tayyib olduğunu [27/73] bilmekle beraber, habîsten tayyibi idrâk eden bir mizâc bulunur. Böyle olunca ondan tayyibin idrâki, onun hubsünü ihsâstan onu işgal eder. Bu az vâki' olur. Velâkin âlemden, ya'ni kevnden, hubsün ref'i muhakkak sahîh değildir; ve habîs ve tayyibde Allâh'ın rahmeti vardır. Ve habîs kendi nefsi indinde tayyibdir; ve tayyib olan şey onun indinde habîstir. Binâenaleyh vücûdda, bir vech ile emziceden bir mizâc hakkında habîs olmayan bir şey yoktur; ve aks ile de böyledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Resûlullah'a (s.a.v.) her şeyden ancak temiz ve güzel olan sevdirildi. Halbuki varlık âleminde ancak o meydana gelir. Ve âlemde öyle bir mizaç mevcut olabilir mi ki, her şeyden sadece temiz ve güzel olanı bulsun ve kötü olanı bilmesin? Bu tasavvur edilebilir mi, yoksa edilemez mi? Biz, bunun olamayacağını söyleriz. Çünkü biz, kendisinden âlemin ortaya çıktığı asılda, yani Hak'ta, onu bulmadık. Şimdi biz O'nu hem kerih gören hem de muhabbet eden bulduk. Halbuki "kötü", ancak mekruh kılınan şeydir ve "temiz/güzel" ancak sevilen şeydir. Ve âlem, Hak'ın sıfatı üzerinedir. İnsan ise, iki suret üzerinedir. Bu sebeple âlemde, her şeyden ancak tek bir emri idrak eden bir mizaç bulunmaz. Aksine, kötü olanı zevkle ve temiz/güzel olanı zevksizce bilmekle beraber, kötüden temiz/güzel olanı idrak eden bir mizaç bulunur. Böyle olunca, ondan temiz/güzel olanın idraki, onun kötülüğünü hissetmekten onu meşgul eder. Bu az meydana gelir. Ancak âlemden, yani kevn âleminden, kötülüğün kaldırılması kesinlikle doğru değildir; ve kötüde ve temiz/güzelde Allah'ın rahmeti vardır. Ve kötü, kendi nezdinde temiz/güzeldir; ve temiz/güzel olan şey de onun nezdinde kötüdür. Bu sebeple varlık âleminde, bir yönüyle mizaçlardan bir mizaç hakkında kötü olmayan bir şey yoktur; ve tersiyle de böyledir.

Ya'ni mâdemki vücûdda “tayyib” ve “habîs” nisbetleri vardır ve bu iki nisbetin ayrı ayrı erbâbı mevcûddur, şu hâlde (S.a.v.) Efendimiz'e ancak her şeyden tayyib sevdirildi. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz rûhen ve ceseden tayyib olduğu cihetle, vücûdda vâki' olan bu iki nisbetten ancak tayyibe muhabbet edeceği tabîîdir. Esâsen tayyib ve habîs nisbetleri a'yân-ı kevniyyeye taalluk ettiği cihetle, vücûd-ı mutlakın bu mertebe-i kesîfinden kat’-ı nazar, hakîkate rücû' olundukda, bu nisbetler mürtefi' olur. Binâenaleyh bu nisbetler âlem-i kesâfette sâbittir; ve bu âlemden hubs nisbeti kalkamaz. Eğer suâl olunursa ki, âlemde, her şeyde tayyîbden başka bir şey görmeyen ve habîsi bilmeyen bir mizâc mutasavver midir, değil midir? Biz cevâben deriz ki, böyle bir mizâc tasavvur olunmaz. Zîrâ âlem kendisinden zâhir olan asılda, ya'ni Hak'ta, biz onu görmedik. Binâenaleyh biz Hakk'ı, kerîh görür ve muhabbet eder bir hâlde bulduk. Fakat Hakk'ın kerîh görmesi ve muhabbet etmesi makām-ı cem'e nazaran değil, belki mezâhir hakkındadır. Zîrâ Hak, her bir şeyin vücuduna muhabbet edip, onu irâde buyurmuş ve îcâd eylemiştir. [27/74] Burada îcâd, tayyib ve habîse şâmildir; ve kerâhet ise âleme mensûb sıfâttandır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Enfal, 8/13) [Kim ki Allâh'a ve Resûlü'ne meşakkat verirse...] ve اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) [Allah onlar ile istihzâ eder.] ve وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ (Al-i İmrân, 3/54) [Onlar mekr ettiler, Allah da mekr etti.] Ve “meşakkat” ve “istihzâ” ve “mekr” bu âlem-i kesâfette mütezâhir olan şuûnâttandır; ve Hak bunları kerîh görür. Ve kezâ Hak muhabbet eder. Nitekim buyurur: وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Al-i İmrân, 3/134) [Allâh ihsân edenleri sever.] ve إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ (Al-i İmrân, 3/159) [Allah tevekkül edenleri sever.] ve إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (Tevbe, 9/4) [Allah müttakîleri sever.] Ve “İhsân” ve “tevekkül” ve “ittikā” kezâlik bu âlemde mütezâhir olan sıfâttandır. Halbuki habîs olan şey, ancak mekrûh kılınan ve tayyib olan şey dahi, ancak sevilen şeydir. Binâenaleyh âlemde mevcûd olan sıfâttan baʼzıları ha- bîs ve bazıları tayyibdir; ve habîs bazı mizâca göre tayyib ve tayyib dahi baʼzı mizâca göre habîstir; ve âlem Hakk'ın sıfatı üzerinedir. Hak bilcümle şuûnâtı câmi' olduğu gibi âlem dahi câmi'dir. İnsan ise Hakk'ın ve âlemin sûreti üzerine mahlûktur. Hakk'ın sûreti üzerine olması hasebiyle bilcümle sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsıdır; ve âlemin sûreti üzerine olması hasebiyle de habîsi ve tayyibi câmi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani mademki varlıkta "tayyib" (iyi, temiz) ve "habîs" (kötü, pis) bağıntıları vardır ve bu iki bağıntının ayrı ayrı sahipleri mevcuttur, şu halde (S.a.v.) Efendimiz'e ancak her şeyden tayyib olan sevdirildi. Çünkü (S.a.v.) Efendimiz ruhen ve bedenen tayyib olduğu için, varlıkta meydana gelen bu iki bağıntıdan ancak tayyib olana muhabbet edeceği tabiidir. Esasen tayyib ve habîs bağıntıları kevnî (yaratılmış) sabit hakikatlere ilişkin olduğu için, mutlak varlığın bu yoğun mertebesinden bağımsız olarak, hakikate dönüldüğünde, bu bağıntılar ortadan kalkar. Bu sebeple bu bağıntılar yoğunluk âleminde sabittir; ve bu âlemden hubs (kötülük) bağıntısı kalkamaz. Eğer âlemde, her şeyde tayyibden başka bir şey görmeyen ve habîsi bilmeyen bir mizaç tasavvur edilebilir mi, edilemez mi diye sorulursa, biz cevaben deriz ki, böyle bir mizaç tasavvur olunmaz. Çünkü âlem kendisinden zahir olan asılda, yani Hak'ta, biz onu görmedik. Bu sebeple biz Hakk'ı, kerih görür ve muhabbet eder bir halde bulduk. Fakat Hakk'ın kerih görmesi ve muhabbet etmesi cem' makamına göre değil, aksine mazharlar hakkındadır. Çünkü Hak, her bir şeyin varlığına muhabbet edip, onu irade buyurmuş ve icat eylemiştir. [27/74] Burada icat, tayyib ve habîsi kapsar; ve kerahat ise âleme mensup sıfatlardandır. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Enfal, 8/13) [Kim ki Allâh'a ve Resûlü'ne meşakkat verirse...] ve اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) [Allah onlar ile istihza eder.] ve وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ (Al-i İmran, 3/54) [Onlar mekr ettiler, Allah da mekr etti.] Ve "meşakkat" ve "istihza" ve "mekr" bu yoğunluk âleminde ortaya çıkan hallerdendir; ve Hak bunları kerih görür. Ve aynı şekilde Hak muhabbet eder. Nitekim buyurur: وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Al-i İmran, 3/134) [Allâh ihsan edenleri sever.] ve إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ (Al-i İmran, 3/159) [Allah tevekkül edenleri sever.] ve إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (Tevbe, 9/4) [Allah müttakîleri sever.] Ve "ihsan" ve "tevekkül" ve "ittika" aynı şekilde bu âlemde ortaya çıkan sıfatlardandır. Halbuki habîs olan şey, ancak mekruh kılınan ve tayyib olan şey dahi, ancak sevilen şeydir. Bu sebeple âlemde mevcut olan sıfatlardan bazıları habîs ve bazıları tayyibdir; ve habîs bazı mizaca göre tayyib ve tayyib dahi bazı mizaca göre habîstir; ve âlem Hakk'ın sıfatı üzerinedir. Hak bütün halleri kapsadığı gibi âlem dahi kapsayıcıdır. İnsan ise Hakk'ın ve âlemin sureti üzerine yaratılmıştır. Hakk'ın sureti üzerine olması sebebiyle bütün ilahi sıfatların tecelli yeridir; ve âlemin sureti üzerine olması sebebiyle de habîsi ve tayyibi kapsayıcıdır.

Binâenaleyh âlemde her şeyden ancak emr-i vâhidi, ya'ni yâ kâmilen tayyibi veyâhud kâmilen habîsi idrak eden bir mizâc bulunmaz. Belki âlemde, habîs olan şeyden, tayyibi idrâk eden veyâhud bir şeyin habîs ol- duğunu bilmekle beraber o şeyin zevk ile habîs ve bi-gayr-ı zevk tayyib olduğunu idrâk eyleyen bir mizâc bulunur. Şu hâlde habîs olan şeyden tayyibi idrak eden mizâc, o şeyin habîsi ile meşgül olmaz. Tayyibin idrâki, o şeyin hubsünü idrâk etmekten o mizâcı meşgül kılar. Meselâ ekli muzır ve manzarası latîf olan bir nebât, zevk ile habîstir ve bi-gayr-ı zevk tayyib- dir. Onun manzara-i latîfı ile zihin meşgül [27/75] olduğu vakit, hubsünü idrâk ile meşgül değildir. Nitekim meşâyihdan bir zât-ı şerîf mürîdânıyla berâber giderken yolda bir lâşe görürler. Cenâb-ı şeyh “Şu hayvanın ne kadar beyaz ve güzel inci gibi dişleri vardır” buyurur. Hâlbuki lâşe habîstir. Cenâb-ı şeyh bu habîste tayyibi idrak etmiştir. Velâkin bu mizâc âlem- de, az vâki' olur. Zîrâ mizâcın kısm-ı küllîsi tab'a mülayim gelmeyen şeyi habîs ve mülayim gelen şeyi tayyib görür. Ve meselâ yılan habîs bir hay- vandır. Maahâzâ baʼzılarının cildi o kadar latîf bir renge mâliktir ki, onun hubsünden kat'-ı nazar olunursa, kemâl-i zevk ile temâşâ olunur. Fakat o hayvandan mutazarrır olmaksızın onun letâfet-i cildini temâşâ edebilecek mizâc nâdirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple âlemde, her şeyden ancak tek bir durumu, yani ya tamamen iyi olanı ya da tamamen kötü olanı idrak eden bir mizaç bulunmaz. Aksine âlemde, kötü olan şeyden iyi olanı idrak eden veya bir şeyin kötü olduğunu bilmekle beraber o şeyin haz ile kötü ve haz olmaksızın iyi olduğunu idrak eden bir mizaç bulunur. Şu halde kötü olan şeyden iyi olanı idrak eden mizaç, o şeyin kötülüğü ile meşgul olmaz. İyinin idraki, o şeyin kötülüğünü idrak etmekten o mizacı meşgul kılar. Örneğin, yiyeceği zararlı ve manzarası güzel olan bir bitki, haz ile kötüdür ve haz olmaksızın iyidir. Onun güzel manzarası ile zihin meşgul olduğu zaman, kötülüğünü idrak etmekle meşgul değildir. Nasıl ki meşâyihdan (şeyhlerden) şerefli bir zat müridleriyle beraber giderken yolda bir leş görürler. Cenâb-ı şeyh "Şu hayvanın ne kadar beyaz ve güzel inci gibi dişleri vardır" buyurur. Halbuki leş kötüdür. Cenâb-ı şeyh bu kötüde iyi olanı idrak etmiştir. Ancak bu mizaç âlemde, az meydana gelir. Çünkü mizacın büyük kısmı tabiata uygun gelmeyen şeyi kötü ve uygun gelen şeyi iyi görür. Ve örneğin yılan kötü bir hayvandır. Bununla birlikte bazılarının derisi o kadar güzel bir renge sahiptir ki, onun kötülüğünden vazgeçilirse, tam bir haz ile seyredilir. Fakat o hayvandan zarar görmeksizin onun derisinin güzelliğini seyredecek mizaç nadirdir.

Bu îzâhâttan anlaşılıyor ki, kevnden, ya'ni âlemden, hubsün bilkülliye ref'i sahîh değildir. Çünkü emzice muhteliftir; birine mülayim gelen şey, diğerine mülayim gelmez. Ve mülayim tayyib ve nâ-mülayim habîs olunca, elbette âlemden hubsün kaldırılması mümkin olmaz. Ve habîs ve tayyib olan şeylerde Allâhın rahmeti sârîdir. Zîrâ her iki nisbet dahi âlem-i kev- nde mevcûd olmuştur; ve her mevcûd olan şey ise, merhûmdur. Ve habîs kendi nefsi indinde tayyibdir; ve tayyib olan şey, o habîsin indinde habîstir. Meselâ insanın tükrüğü insana nisbetle tayyibdir; ve yılana nisbetle semm olduğundan onun indinde habîstir. Ve kezâ yılanın zehri, ona nisbetle sebeb-i hayattır; fakat insana nisbetle katı'-ı hayattır. Şu hâlde vücûdda, emziceden bir mizâc hakkında, bir vech ile habîs ve bir vech ile tayyib olmayan bir şey yoktur. Böyle olunca kevnde habîs-i mutlak ile tayyib-i mutlak mutasavver değildir. [27/76] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, oluş ve bozuluş âleminden, yani dünyadan, kötülüğün tamamen kaldırılması doğru değildir. Çünkü mizaçlar farklıdır; birine uygun gelen şey, diğerine uygun gelmez. Ve uygun olan iyi, uygun olmayan kötü olunca, elbette dünyadan kötülüğün kaldırılması mümkün olmaz. Ve kötü ve iyi olan şeylerde Allah'ın rahmeti yaygındır. Çünkü her iki bağıntı da oluş ve bozuluş âleminde var olmuştur; ve var olan her şey ise, rahmet olunmuştur. Ve kötü, kendi nezdinde iyidir; ve iyi olan şey, o kötünün nezdinde kötüdür. Örneğin insanın tükürüğü insana nispetle iyidir; ve yılana nispetle zehir olduğundan onun nezdinde kötüdür. Ve aynı şekilde yılanın zehri, ona nispetle hayat sebebidir; fakat insana nispetle hayatı kesicidir. Şu halde varlıkta, mizaçlardan bir mizaç hakkında, bir yönüyle kötü ve bir yönüyle iyi olmayan bir şey yoktur. Böyle olunca oluş ve bozuluş âleminde mutlak kötü ile mutlak iyi tasavvur edilemez.

وأما الثالث الذي به كَمُلَتِ الفَردِيَّةُ فالصَّلاةُ، فقال: «وَجُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي

في الصَّلاةِ»، لأنَّها مُشاهدة، وذلك مُناجاة بين الله وبيـن عبـده كمـا قـال:

﴿فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ﴾ وهي عِبادةٌ مَقسُومَةٌ بين الله وبينَ عَبْدِهِ بِنِصْفَيْنِ :

فنِصْفُها لِلَّهِ ونِصْفُها للعَبدِ، كما وَرَدَ في الحديث الصحيح عن الله تعالى أنه

قال: «قَسَمْتُ الصَّلَاةَ بَيْنِي وَبَيْنَ عَبْدِي نِصْفَيْنِ : فَنِصْفُهَا لِي، وَنِصْفُهَا لِعَبْدِي،

وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ، يَقُولُ الْعَبْدُ : ﴿بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ﴾ يَقُولُ اللَّهُ : ذَكَرَنِي

عَبْدِي، يَقُولُ الْعَبْدُ : ﴿الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ العَالَمِينَ﴾ يَقُولُ اللَّهُ : حَمِدَنِي عَبْدِي،

يَقُولُ الْعَبْدُ : ﴿الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ﴾ يَقُولُ اللهُ : أَثْنَى عَلَيَّ عَبْدِي، يَقُولُ الْعَبْدُ :

﴿مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ﴾ يَقُولُ اللَّهُ : مَجَّدَنِي عَبْدِي ، فَوَّضَ إِلَيَّ عَبْدِي، فَهَذَا النِّصْفُ

كُلُّهُ لِلَّهِ تَعَالَى خَالِصٌ ، ثُمَّ يَقُولُ الْعَبْدُ : ﴿إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ﴾ يَقُولُ

اللهُ : هَذِهِ بَيْنِي وَبَيْنِ عَبْدِي وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ ، فَأَوْقَعَ الإِشْتِرَاكُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ،

يَقُولُ الْعَبْدُ : ﴿اهْدِنَا الصِّرَاطَ المُسْتَقِيمَ ، صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ، غَيْرِ

المَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ﴾ يَقُولُ اللهُ : فَهَؤُلَاءِ لِعَبْدِي وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ»،

فَخَلَصَ هَؤُلاءِ لعبده كما خَلَصَ الأَوَّلَ له تعالى، فعُلِمَ من هذا وُجوبِ قِراءَةِ

﴿الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ العَالَمِينَ﴾ فمَن لمْ يَقْرَأْهَا فما صَلَّى الصَّلاةَ المَقسومة بينَ

الله وبين عبده .

Ve kendisi ile ferdiyet kâmil olan üçüncüye gelince, "namaz”dır. Binâenaleyh "Benim kurret-i aynim namazda kılındı” buyurdu. Zîrâ o müşâhededir. Bu da Allah ile abdi beyninde münâcâttır. Nitekim ﴿فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ﴾ (Bakara, 2/152) ya'ni “Beni zikrediniz, tâ ki ben de sizi zikredeyim!" buyurdu. Ve o, Allah ile abdi arasında iki nisf üzere ibâdet-i maksûmedir. Binâenaleyh onun yarısı Allâh'a ve yarısı abde mahsustur. Nitekim hadîs-i sahîhde Allah Teâlâ'dan vârid oldu. Tah- kîkan Allah Teâlâ buyurdu ki: "Ben namazı benim ile abdim arasında iki nisf [27/77] üzere taksîm ettim. İmdi onun yarısı bana ve yarısı ab- dime mahsustur. Ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır. Abd "Bismilâ- hi'r-rahmâni'r-rahîm" der. Allah Teâlâ "Abdim beni zikretti" der. Abd "El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" der. Allah Teâlâ "Abdim bana hamd etti" der. Abd "Er-rahmâni'r-rahîm" der. Allah Teâlâ "Abdim benim üzerime senâ etti" der. Abd "Mâliki yevmi'd-dîn” (Fâtiha, 1/1-4) der. Allah Teâlâ "Abdim beni temcîd etti; abdim emrini bana tefvîz eyledi" der. İmdi bu nıfsın hepsi, Allah Teâlâ'ya hâlistir. Ba'dehû abd “İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn” der. Allah Teâlâ “Bu, benim ile abdim ara- sındadır; ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır” der. Binâenaleyh bu âyette iştirak îkā' etti. Abd “İhdina's-sırâta'l-müstakîm, sırâta'l-lezîne en'amte aleyhim gayrı'l-mağdûbi aleyhim ve le'd-dâllîn” (Fâtiha, 1/5- 7) der. Allah Teâlâ buyurur ki: "Bunlar abdime mahsustur; ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır."694 İmdi nisf-i evveli, Allah Teâlâ kendisi için hâlis kıldığı gibi, bunları da abdi için hâlis kıldı. Böyle olunca "El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn” kırâatinin vücûbu, bundan bilindi. Şu hâlde kim ki onu kırâat etmedi, Allah ile abdi arasında maksûm olan salâtı edâ etmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ferdiyetin (bireyselliğin, tekliğin) kendisiyle kâmil olduğu üçüncüye gelince, o "namaz"dır. Bu sebeple (Peygamber (a.s.)) "Benim gözümün nuru namazda kılındı" buyurdu. Çünkü o (namaz), müşâhededir (Allah'ı görme, O'nunla yüz yüze gelme hâli). Bu da Allah ile kul arasında münâcâttır (gizlice konuşma, fısıldaşma). Nitekim ﴿فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ﴾ (Bakara, 2/152) yani "Beni zikrediniz, tâ ki ben de sizi zikredeyim!" buyurdu. Ve o (namaz), Allah ile kul arasında iki yarı (nisif) üzere maksûd (amaçlanan) bir ibadettir. Bu sebeple onun yarısı Allah'a ve yarısı kula mahsustur (özgüdür). Nitekim sahih hadiste Allah Teâlâ'dan vârid oldu (geldi). Tahkikan (gerçekten) Allah Teâlâ buyurdu ki: "Ben namazı benim ile kulum arasında iki yarı [27/77] üzere taksim ettim. Şimdi onun yarısı bana ve yarısı kuluma mahsustur. Ve kulum için sual ettiği (istediği) şey hâsıldır (gerçekleşmiştir). Kul "Bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm" der. Allah Teâlâ "Kulum beni zikretti" der. Kul "El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" der. Allah Teâlâ "Kulum bana hamd etti" der. Kul "Er-rahmâni'r-rahîm" der. Allah Teâlâ "Kulum benim üzerime senâ etti (övgüde bulundu)" der. Kul "Mâliki yevmi'd-dîn" (Fâtiha, 1/1-4) der. Allah Teâlâ "Kulum beni temcîd etti (yüceltti); kulum emrini bana tefvîz eyledi (havale etti)" der. Şimdi bu yarının hepsi, Allah Teâlâ'ya hâlistir (sadece O'na aittir). Ba'dehû (bundan sonra) kul "İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn" der. Allah Teâlâ "Bu, benim ile kulum arasındadır; ve kulum için sual ettiği şey hâsıldır" der. Bu sebeple bu ayette iştirak (ortaklık) îkā' etti (meydana geldi). Kul "İhdina's-sırâta'l-müstakîm, sırâta'l-lezîne en'amte aleyhim gayrı'l-mağdûbi aleyhim ve le'd-dâllîn" (Fâtiha, 1/5-7) der. Allah Teâlâ buyurur ki: "Bunlar kuluma mahsustur; ve kulum için sual ettiği şey hâsıldır."694 Şimdi ilk yarısını, Allah Teâlâ kendisi için hâlis kıldığı gibi, bunları da kulu için hâlis kıldı. Böyle olunca "El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" kırâatinin (okunuşunun) vücûbu (gerekliliği), bundan bilindi. Şu halde kim ki onu kırâat etmedi, Allah ile kulu arasında maksûm (paylaştırılmış) olan salâtı (namazı) edâ etmedi.

Ya'ni ... حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ [Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi...] hadîs-i şerîfinde, (S.a.v.) Efendimiz ferdiyyet-i selâsiyyeyi namaz ile ikmâl buyurdu. Zîrâ onların hakîkati, Hak tarafından “zât”, “irâde” ve “kavl” ve kendi tarafından dahi “şey'iyet” ve “Kün! kavlini istimâ” ve “emre imtisâl”- den ibaret olarak ferdiyyet-i ûlâ olan ferdiyyet-i selâsiyyeyi verdiği için, asl-ı vücûd olan [27/78] muhabbet bâbında "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi" buyurup ferdiyyet-i selâsiyyeyi, bu sevdirilen üç şeyin birisi olan namazın zikri ile ikmâl eyledi; ve kurret-i ayninin namazda mec'ûl olduğunu beyân etti. Zîrâ namaz müşâhededir; ve kişi mahbûbunu müşâ- hede ile karîrü'l-ayn olur. Nitekim bir kişi sevdiğini gördüğü vakit “Seni görmekle karîrü'l-ayn oldum" der. Ve namazın müşâhede olmasının îzâhı budur ki: Namaz Allah ile kul arasında münâcâttır. Nitekim Hak Teâlâ "Beni zikrediniz, tâ ki ben de sizi zikredeyim!" (Bakara, 2/152) buyurur. Zîrâ أَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِي [Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim.] hadîs-i kudsîsi mûcibince, Hak kendisini zikreden abdin celîsi olur; ve celîs olan ise elbette meşhûddur; ve namaz Allah ile kul arasında iki nısf üzerine taksîm olunmuş ibâdettir. Bu ibâdetin yarısı Allâh’a ve yarısı kula mahsustur. Nitekim hadîs-i kudsîde buyurulur ki –metinde musarrahdır-; ve bu hadîs-i sahîhden anlaşılır ki, besmele-i şerîfe Fâtiha'nın cüz'üdür. Binâenaleyh Fâtiha'yı besmelesiz kırâat eden kimse, Fâtiha'yı noksan okumuş olur. Ve لَا صَلاةَ إِلَّا بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ ya'ni "Salat ancak Fâtiha-i Kitâb iledir”695 hadîs-i şerîfi mûcibince Fâtiha-i şerîfe namazın cüz-i aʼzamıdır. İmdi Fâtiha'nın Hakk'a mahsûs olan âyetleri besmeleden “Mâliki yevmi'd-dîn’e kadardır. “İyyake na'büdü ve iyyâke nestaîn” âyeti tarafeyni câmi' olan berzahtır. Zîrâ “İyyake na'büdü" abd tarafından Hakk'a ibadeti ve Hak tarafından dahi kula ma'bûdiyeti câmi'dir. “Ve iyyâke nesta'în” kavli dahi abd tarafından Hak'tan istiâneyi ve Hak tarafından da abde iâneti mutazammındır. Ve "İhdina”dan “Ve le'd-dâllîn”e kadar abde mahsustur. İmdi Fâtiha'yı kırâat etmemiş olan kimse Allah ile abdi arasında maksûm olan salâtı edâ etmemiş olur. [27/79] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "...Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi..." hadîs-i şerîfinde, (s.a.v.) Efendimiz, üçlü ferdiyeti namaz ile tamamladı. Çünkü onların hakikati, Hak tarafından "zât", "irâde" ve "kavl" ve kendi tarafından da "şey'iyet" ve "Kün! kavlini işitme" ve "emre uyma"dan ibaret olarak, ilk ferdiyet olan üçlü ferdiyeti verdiği için, varlığın aslı olan muhabbet konusunda "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi" buyurup, üçlü ferdiyeti, bu sevdirilen üç şeyden biri olan namazın zikri ile tamamladı; ve göz aydınlığının namazda kılınmış olduğunu beyan etti. Çünkü namaz müşâhededir (gözlem, görme); ve kişi mahbûbunu (sevdiğini) müşâhede ile karîrü'l-ayn (gözü aydınlanmış, sevinmiş) olur. Nitekim bir kişi sevdiğini gördüğü vakit "Seni görmekle karîrü'l-ayn oldum" der. Ve namazın müşâhede olmasının açıklaması şudur ki: Namaz Allah ile kul arasında münâcâttır (gizli konuşma). Nitekim Yüce Allah "Beni zikrediniz, tâ ki ben de sizi zikredeyim!" (Bakara, 2/152) buyurur. Çünkü "Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim (yakın arkadaşıyım)." hadîs-i kudsîsi gereğince, Hak kendisini zikreden kulun celîsi olur; ve celîs olan ise elbette meşhûddur (görülen, gözlemlenen); ve namaz Allah ile kul arasında iki yarıya taksim olunmuş ibâdettir. Bu ibâdetin yarısı Allâh’a ve yarısı kula mahsustur. Nitekim hadîs-i kudsîde buyurulur ki –metinde açıkça belirtilmiştir-; ve bu sahîh hadîsten anlaşılır ki, besmele-i şerîfe Fâtiha'nın cüz'üdür (parçasıdır). Bu sebeple Fâtiha'yı besmelesiz okuyan kimse, Fâtiha'yı noksan okumuş olur. Ve "Salat ancak Fâtiha-i Kitâb iledir” hadîs-i şerîfi gereğince Fâtiha-i şerîfe namazın cüz-i aʼzamıdır (en büyük parçasıdır). Şimdi Fâtiha'nın Hakk'a mahsûs olan âyetleri besmeleden “Mâliki yevmi'd-dîn’e kadardır. “İyyake na'büdü ve iyyâke nestaîn” âyeti iki tarafı birleştiren berzahtır (ara geçiş, engel). Çünkü “İyyake na'büdü" kul tarafından Hakk'a ibadeti ve Hak tarafından da kula ma'bûdiyeti (tapılmayı) birleştirir. “Ve iyyâke nesta'în” kavli de kul tarafından Hak'tan istiâneyi (yardım istemeyi) ve Hak tarafından da kula iâneti (yardımı) içerir. Ve "İhdina”dan “Ve le'd-dâllîn”e kadar kula mahsustur. Şimdi Fâtiha'yı okumamış olan kimse Allah ile kul arasında taksim edilmiş olan salâtı edâ etmemiş olur.

ولما كانت مناجاة فهي ذكرٌ ، ومَن ذَكَرَ الحقَّ فقدْ جَالَسَ الحَقَّ وَجَالَسَه

الحقُّ، فإنَّه صَحَّ في الخَبرِ الإلهيّ أنَّه تعالى قال: «أَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِي»،

ومَن جَالَسَ مَن ذَكَرَه وهو ذُو بَصَرٍ رأى جَلِيسَه ، فهَذِهِ مُشاهِدَةٌ ورُؤْيَةٌ، فَإِنْ

لم يكن ذا بَصَرٍ لَمْ يَرَه ، فمِن هُنَا يَعْلَمُ المُصَلِّي رُتْبَتَه، هلْ يَرَى الحق هذه

الرُّؤْيَةَ في هذه الصَّلاةِ أم لا؟ فإنْ لمْ يَرَه فليَعْبُدْهُ بالإيمانِ كأَنَّه يَرَاهُ فيَتَخَيَّلُه

في قبلَتِه عندَ مُناجاتِه ، ويُلْقِي السَّمْعَ لِمَا يَرُدُّ به عليه الحقُّ.

Ve namaz münâcât oldukda, o zikirdir; ve Hakk'ı zikreden kimse, muhakkak câlis-i Hak olur; ve Hak onun mücâlisi olur. Zîrâ haber-i ilâhîde sahîh oldu ki, muhakkak Hak Teâlâ أَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِي ya'ni "Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim" dedi. Ve bir kimse zû-basar olduğu hâlde, zikrettiği kimseye mücâlis olsa, kendi celîsini müşâhede eder. İşte müşâhede ve rü'yet budur. Binâenaleyh eğer zû-basar olmazsa, müşâhede edemez. Böyle olunca namaz kılan kimse bu namazda, bu rü'yet ile Hakk'ı müşâhede eder mi, yoksa etmez mi? Kendi mertebesini buradan bilir. Eğer O'nu müşâhede etmezse, O'nu görür gibi, îmân ile ibâdet etsin. Binâenaleyh münâcâtı indinde kıblesinde O'nu tahayyül etsin; ve sem'ini, Hakk'ın onun üzerine onunla reddettiği şeye ilkā eylesin. Ya'ni namaz, Hak ile kul beyninde münâcât oldukda, o namaz zikirdir; ve her kim Hakk'ı zikrederse, o kimse, Hakk'ın hem-nişîni olur; ve Hak dahi onunla beraber oturur. Zîrâ bize sıhhat ile vârid olan hadîs-i kudsîde, Hak Teâlâ hazretleri: "Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim" buyurdu. Ve basar sahibi olan kimse, zikreylediği kimse ile beraber hem-nişîn olsa, [27/80] kendinin celîsini müşâhede eder. Zîrâ bir kimsenin celîsi olan kimse hâzırdır, gāib değildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ zâkirin meşhûdudur; ve zâkirin bu müşâhedesi, suver-i mâddiyyenin müşâhedesi gibi hissî değildir, belki zevkîdir; ve Hakk'ın zevkan müşâhedesi, ancak insana mahsûs olan bir keyfiyettir. Şu hâlde Hakkı zevkan müşâhedenin mahalli olan bu neş'et-i insâniyyenin kadrini esnâ-yı zikrinde Hakk'ı müşâhede eden ârif bilir. Bu bahsin tafsîli Fass-ı Yunusîde mürûr etti. İşte namazda müşâhede ve rü'yet budur. Binâenaleyh Hakk'ı zâkir olan kimse, basar sahibi değil ise, kendinin celîsi olan Hakk'ı müşâhede edemez; ve bu sûrette de namazda kurretü'l-ayn sâhibi olmaz. İmdi namaz kılan kimse, bu kıldığı namazda, ta'rîf olunan rü'yet ile Hakk'ı müşâhede ediyor mu, yoksa etmiyor mu? Kendisinin mertebesini buradan anlar. Eğer musallî bu tarîf olunan rü'yetle Hakk'ı müşâhede etmiyorsa, Hakk'ı görüyormuş gibi tahayyül ederek îmân-ı gaybî ile ibâdet etmelidir. Şu hâlde böyle bir kimse namaz kılarken, kıblesinde Hakk'ı bilfarz bî-renk bir nûr-i muhît sûretinde tahayyül etsin ve desin ki: "İşte ben, kıblemde hâzır olan Hakk'ın huzûrunda bulunuyorum; ve ben besmele-i şerîfe ile Fâtiha'yı okurken Hakk-ı Hâzır, bâlâda zikrolunan hadîs-i şerîfte beyân olunan cevablarla mukābele buyuruyor." İşte bu musallî böyle demekle beraber kıblesinde tahayyül ettiği bî-renk nûr sûretinden kendisine hitâb olunan cevablara ilkā-yı sem' etsin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Namaz münâcât (Allah ile fısıldaşma) olduğunda, o zikirdir; ve Hakk'ı zikreden kimse, muhakkak Hakk'ın meclisinde oturan olur; ve Hak onunla beraber oturur. Çünkü ilâhî haberde sahih oldu ki, muhakkak Yüce Allah: "Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim (meclisinde oturanıyım)" dedi. Ve bir kimse basiret sahibi olduğu hâlde, zikrettiği kimseye arkadaş olsa, kendi arkadaşını müşâhede eder (görür). İşte müşâhede ve rü'yet (görme) budur. Bu sebeple eğer basiret sahibi olmazsa, müşâhede edemez. Böyle olunca namaz kılan kimse bu namazda, bu görme ile Hakk'ı müşâhede eder mi, yoksa etmez mi? Kendi mertebesini buradan bilir. Eğer O'nu müşâhede etmezse, O'nu görür gibi, îmân ile ibâdet etsin. Bu sebeple münâcâtı sırasında kıblesinde O'nu tahayyül etsin; ve kulağını, Hakk'ın onun üzerine onunla reddettiği şeye yöneltsin. Yani namaz, Hak ile kul arasında münâcât olduğunda, o namaz zikirdir; ve her kim Hakk'ı zikrederse, o kimse, Hakk'ın hem-nişîni (sohbet arkadaşı) olur; ve Hak dahi onunla beraber oturur. Çünkü bize sıhhat ile ulaşan hadîs-i kudsîde, Yüce Allah hazretleri: "Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim" buyurdu. Ve basiret sahibi olan kimse, zikreylediği kimse ile beraber hem-nişîn olsa, kendinin celîsini müşâhede eder. Çünkü bir kimsenin celîsi olan kimse hâzırdır, gâib değildir. Bu sebeple Allah Teâlâ zikredenin meşhûdudur (görülenidir); ve zikredenin bu müşâhedesi, maddî suretlerin müşâhedesi gibi hissî değildir, aksine zevkîdir; ve Hakk'ın zevkan müşâhedesi, ancak insana özgü olan bir niteliktir. Şu hâlde Hakkı zevkan müşâhedenin mahalli olan bu insanî neş'etin (yaratılışın) kadrini zikri esnasında Hakk'ı müşâhede eden ârif bilir. Bu bahsin ayrıntısı Yunus Fassı'nda geçti. İşte namazda müşâhede ve rü'yet budur. Bu sebeple Hakk'ı zikreden kimse, basiret sahibi değil ise, kendinin celîsi olan Hakk'ı müşâhede edemez; ve bu durumda da namazda kurretü'l-ayn (göz aydınlığı) sahibi olmaz. Şimdi namaz kılan kimse, bu kıldığı namazda, tarif olunan görme ile Hakk'ı müşâhede ediyor mu, yoksa etmiyor mu? Kendisinin mertebesini buradan anlar. Eğer namaz kılan bu tarif olunan görme ile Hakk'ı müşâhede etmiyorsa, Hakk'ı görüyormuş gibi tahayyül ederek gaybî îmân ile ibâdet etmelidir. Şu hâlde böyle bir kimse namaz kılarken, kıblesinde Hakk'ı farz edelim ki renksiz bir kuşatıcı nur suretinde tahayyül etsin ve desin ki: "İşte ben, kıblemde hâzır olan Hakk'ın huzûrunda bulunuyorum; ve ben besmele-i şerîfe ile Fâtiha'yı okurken Hâzır Hak, yukarıda zikrolunan hadîs-i şerîfte beyân olunan cevaplarla mukabele buyuruyor." İşte bu namaz kılan böyle demekle beraber kıblesinde tahayyül ettiği renksiz nur suretinden kendisine hitâb olunan cevaplara kulak versin.

فإن كان إماما لعالمه الخاص به وللمَلائِكَةِ المُصَلِّينَ مَعَهُ، فَإِنَّ كلَّ مُصَلَّ

فهو إمامٌ بِلَا شَكٍّ ، فَإِنَّ الْمَلَائِكَةَ تُصَلِّي خَلْفَ الْعَبْدِ إِذَا صَلَّى وَحْدَهُ كما

وَرَدَ في الخَبرِ الصَّحِيحِ ، فَقَدْ حَصَلَ له رُتبَةُ الرَّسول في الصَّلاةِ، وهي النِّيَابَةُ

عن الله، وإذا قال : سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ ، [27/81] فَيُخبِرُ نَفْسَه وَمَن خَلْفَهُ

بأنَّ اللهَ قد سَمِعَه ، فتَقُولُ المَلائِكَةُ والحَاضِرُون معه به : رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ،

فإنَّ الله تعالى قال على لِسانِ عَبْدِهِ : سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ، فَانْظُرْ عُلُوَّ رُتِبَةِ

الصَّلاةِ وإلى أين تنتهي بصاحبها ، فمَن لمْ يُحَصِّلْ دَرجةَ الرُّؤْيَةِ فِي الصَّلاةِ

فما بَلَغَ غايتها، ولا كان له فيها قُرَّةُ عَينٍ، لأنَّه لَمْ يَرَ مَنْ يُنَاجِيهِ، فَإِنْ لَمْ

يَسْمَعْ ما يَرُدُّ به الحقُّ عليه فيها فما هو مِمَّنْ أَلْقَى السَّمْعَ، وَمَن لَمْ يَحْضُرْ

فيها مع ربه مع كونه لمْ يَسْمَعْ ولمْ يَرَ فَلَيْسَ هو بمُصَلِّ أصلا، ولا هو مِمَّنْ

أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ .

İmdi kendi âlem-i hâssına ve kendisi ile beraber namaz kılan melâi- keye imâm olacak olursa ki, hadîs-i sahîhde vârid olduğu vech ile, muhakkak her namaz kılan bilâ-şek imamdır. Zîrâ melâike abdin ar- kasında namaz kılar. Şu hâlde muhakkak, namazda onun için rütbe-i resûl hâsıl olur. O da, Allah Teâlâ'dan niyâbettir. "Semi'allâhu li-men hamideh" [Allah kendisine hamd edeni işitti!] dediği vakit, kendi nefsine ve arkasındaki melâikeye, Allah Teâlâ'nın sâmi' olduğunu, ihbâr eder. İmdi melâike ve onunla beraber hâzır olanlar "Rabbenâ ve leke'l-hamd" [Ey Rabbimiz, hamd sanadır!] derler. Zîrâ muhakkak Allah Teâlâ abdinin lisânı üzere "Semi'allâhu li-men hamideh" [Allah kendisine hamd edeni işitti!] buyurdu. Binâenaleyh namazın ulüvv-i rütbesine ve sahibini nereye îsâl ettiğine nazar et! Böyle olunca na- mazda derece-i rü'yeti tahsîl etmeyen kimse, onun gāyesine vâsıl olmadı; ve onun için, onda kurret-i ayn hâsıl olmadı. Zîrâ kendisine münâcât ettiği kimseyi görmedi. İmdi namazda Hakk'ın onun üze- rine reddettiği şeyi işitmeyecek olursa, o kimse, ilkā-yı sem' eden sınıftan değildir. Ve işitmez ve görmez olmasıyla beraber namaz- da Rabb'i ile hâzır olmayan kimse, aslâ musallî değildir. Ve o kimse "müşâhid olduğu hâlde, ilkā-yı sem' eden” (Kāf, 50/37) sınıftan de- ğildir. [27/82] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, kendi özel âlemine ve kendisiyle beraber namaz kılan meleklere imam olacak olursa ki, sahih hadiste geldiği üzere, muhakkak her namaz kılan şüphesiz imamdır. Çünkü melekler kulun arkasında namaz kılar. Şu halde muhakkak, namazda onun için resul (elçi) rütbesi hâsıl olur. O da, Yüce Allah'tan vekilliktir. "Semi'allâhu li-men hamideh" [Allah kendisine hamd edeni işitti!] dediği vakit, kendi nefsine ve arkasındaki meleklere, Yüce Allah'ın işiten olduğunu haber verir. Şimdi melekler ve onunla beraber hazır olanlar "Rabbenâ ve leke'l-hamd" [Ey Rabbimiz, hamd sanadır!] derler. Çünkü muhakkak Yüce Allah kulunun lisanı üzere "Semi'allâhu li-men hamideh" [Allah kendisine hamd edeni işitti!] buyurdu. Bu sebeple namazın yüce rütbesine ve sahibini nereye ulaştırdığına bak! Böyle olunca namazda rü'yet (görme) derecesini elde etmeyen kimse, onun gayesine ulaşmadı; ve onun için, onda göz aydınlığı hâsıl olmadı. Çünkü kendisine münacatta bulunduğu kimseyi görmedi. Şimdi namazda Hakk'ın onun üzerine reddettiği şeyi işitmeyecek olursa, o kimse, kulak veren sınıftan değildir. Ve işitmez ve görmez olmasıyla beraber namazda Rabbi ile hazır olmayan kimse, asla namaz kılan değildir. Ve o kimse "müşahit olduğu halde, kulak veren” (Kaf, 50/37) sınıftan değildir.

Ya'ni münferiden namaz kılan kimse, kalb ve rûh ve sır ve hafî ve ahfâ gibi kuvâ-yı ma'neviyyesi ve cisim ve a'zâ ve cevârih gibi kuvâ-yı hissiy- yesi efrâdının heyet-i mecmûasından ibaret olan kendi âlem-i hâssına ve kendisi ile beraber arkasında namaz kılan melâikeye imâm olacak olur- sa, o musallî için, muhakkak namazda rütbe-i resûl hâsıl olur; ve rütbe-i resûl ise, Allah Teâlâdan niyâbettir. Zîrâ hadîs-i sahîhde vârid olmuştur ki: Münferiden namaz kılan kimse şübhesiz imâmdır. Çünkü onun arkasında melâike o kimseye uyup namaz kılarlar;696 ve bu melâike o abde müvekkel olan melâike-i kirâmdır. Binâenaleyh abd zâhirde münferiden musallî görünür ise de, bâtında kendi kuvâ-yı zâhire ve bâtınesinden ibaret olan âlem-i hâssına ve kendisine müvekkel olan melâikeye imâmdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani tek başına namaz kılan kişi, kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ gibi manevî kuvvetleri ve cisim, uzuvlar ve organlar gibi hissî kuvvetlerinin fertlerinin toplamından ibaret olan kendi özel âlemine ve kendisiyle beraber arkasında namaz kılan meleklere imam olacak olursa, o namaz kılan için, muhakkak namazda peygamberlik rütbesi (rütbe-i resûl) meydana gelir; peygamberlik rütbesi ise, Yüce Allah'tan vekilliktir. Çünkü sahih hadiste vârid olmuştur ki: Tek başına namaz kılan kimse şüphesiz imamdır. Çünkü onun arkasında melekler o kimseye uyup namaz kılarlar; ve bu melekler o kula vekil kılınmış yüce meleklerdir. Bu sebeple kul, görünüşte tek başına namaz kılan gibi görünse de, bâtında kendi görünen ve görünmeyen kuvvetlerinden ibaret olan özel âlemine ve kendisine vekil kılınmış meleklere imamdır.

İmdi gerek münferiden namaz kılıp bâtında kendi âlem-i hâssına ve melâikeye imâm olan ve gerek zâhirde kendi gibi birtakım insanlara imâm olan kimse için rütbe-i resûl hâsıl olur. Zîrâ nâsa imâmet Resûl (a.s.)ın merâtibindendir; ve rütbe-i resûl ise Allah Teâlâdan niyâbettir. Çünkü “imâmet” ibâdullâhın hukūkuyla kıyâmdır; ve ibâdullâhın hukūkuyla kıyâm ise, Hakk'ın şuûnundandır. Şu hâlde imâm halîfetullâh olur. Ve o kimse “Semi'allâhu li-men hamideh” dediği vakit, eğer münferid ise kendi nefsine ve kendisiyle beraber namaz kılan melâikeye; ve zâhirde cemâat-i beşeriyyeye imâm ise, nâsa, hamdeden kimsenin hamdini Allah'ın sâmi' olduğunu haber verir. İmdi imâm halîfetullâh olduğu cihetle “Semi'allâhu li-men hamideh” [Allah kendisine hamdedeni işitti!] diyen Allah'dır. Şu kadar ki, bu kelâmı abdinin lisânı üzere kāil olmuş olur. Binâenaleyh o kimseye iktidâ eden cemâat-i melâike veyâhud cemâat-i beşeriyye Hak Teâlânın lisân-ı abdi ile söylediği bu kelâma cevâben “Rabbenâ ve leke'l-hamd," ya'ni "Ey bizim Rabbimiz, bizim hamdimiz sana mahsustur!" derler. [27/83] Böyle olunca namazın mertebesinin yüksekliğine ve namaz kılan kimseyi nereye îsâl ettiğine nazar et! Ya'ni namaz, sâhibini Allah Teâlânın halîfesi ve nâibi olmak mertebesine kadar îsâl eder. Şu hâlde namazda rü'yet-i Hak derecesini tahsîl etmeyen kimse namazın gāyesi olan rütbe-i niyâbete vâsıl olmadı. Ve o kimse için namazda kurret-i ayn hâsıl olmadı. Çünkü münâcât ettiği Hakkı müşâhede etmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ister tek başına namaz kılıp kendi özel âlemine ve meleklere imam olan, isterse dışarıda kendi gibi bir grup insana imam olan kişi için peygamberlik rütbesi elde edilir. Çünkü insanlara imamlık, Resûl'ün (a.s.) mertebelerindendir; peygamberlik rütbesi ise Yüce Allah'tan vekilliktir. Çünkü "imamlık", kulların haklarını gözetmektir; kulların haklarını gözetmek ise, Hakk'ın oluşlarındandır. Bu durumda imam, Allah'ın halifesi olur. Ve o kişi "Semi'allâhu li-men hamideh" dediği zaman, eğer tek başına ise kendi nefsine ve kendisiyle beraber namaz kılan meleklere; eğer dışarıda beşerî cemaate imam ise, insanlara, hamdeden kimsenin hamdini Allah'ın işittiğini haber verir. Şimdi, imam Allah'ın halifesi olduğu için "Semi'allâhu li-men hamideh" [Allah kendisine hamdedeni işitti!] diyen Allah'tır. Şu kadar ki, bu sözü kulunun dili üzerinden söylemiş olur. Bu sebeple, o kişiye uyan melek cemaati veya beşerî cemaat, Yüce Hakk'ın kulunun diliyle söylediği bu söze cevaben "Rabbenâ ve leke'l-hamd," yani "Ey bizim Rabbimiz, bizim hamdimiz sana mahsustur!" derler. [27/83] Böyle olunca namazın mertebesinin yüksekliğine ve namaz kılan kimseyi nereye ulaştırdığına bak! Yani namaz, sahibini Yüce Allah'ın halifesi ve vekili olma mertebesine kadar ulaştırır. Bu durumda namazda Hakk'ı görme derecesini elde etmeyen kimse, namazın gayesi olan vekillik rütbesine ulaşamadı. Ve o kişi için namazda göz aydınlığı (kurret-i ayn) elde edilmedi. Çünkü münâcât ettiği Hakk'ı müşahede etmedi.

İmdi gerek Hakk'ı zevkan müşâhede edip Hakk'ın bâlâda zikrolunan cevablarını sem'-i rûh ile işitmeyecek olursa veyâhud bu mertebeye vâsıl olmayıp da, Hakk'ı kıblesinde tahayyül ederek, o mazhar-ı mütehayyel- den kendisine hitâb olunan o cevablara ilkā-yı sem' etmeyecek olursa, o kimse namazda hitâbât-ı ilâhiyyeyi işiten sınıftan değildir; ve tarîf olun- duğu üzere Hakkı müşâhede etmez; ve onun cevâblarını işitmez olmakla berâber, namazda huzûr-ı ilâhîde durduğunun farkında olmayan ve aklı fikri ticaretinde ve sâir umûr-i dünyeviyyesinde olan kimse aslâ musallî değildir. Böyle bir kimse ne Hakkı müşâhiddir ve ne de Hakk'ın hitâbâtını işiten tâifedendir. Onun kıldığı bu namâz-ı zâhirî ancak kendisi için dün- yâda müslümanların nâil olduğu birtakım hukūkun ihrâzına sebeb olur. Bu hukūk-ı dünyeviyye dahi kendi vücûdu gibi serîu'z-zevâldir. Hayât-ı uhreviyyede bu namazın fâidesini göremez. Ma'lûm olsun ki, Hakk'ı namazda zevkan müşâhede, Hak hakkında bir i'tikād-ı mahsûs sâhibi olmayan kümmelîne mahsustur. Bu zevât-ı saâ- det-simât namazda durdukları vakit kendilerinden geçerler. Ne kendile- rinden ve ne de dünyâ ve mâ-fîhâdan haberleri olmaz. Nitekim İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehû) efendimizin ayaklarına saplanan bir oku na- mazda çıkardıkları hâlde haberi olmamıştır. Onların lisân-ı zâhirlerinden kāil olan Hak olduğu gibi reddolunan cevâbları işiten dahi yine Hak olur. [27/84] Bu mertebede sâmi', mesmû' ve sem'; ve râî, mer'î ve rü'yet şey'-i vâhid olur. Aslâ bûy-i isneyniyyet yoktur. Şu hâlde onların namazı zâhir- lerinin bâtınlarına taabbüdünden ibaret olur; ve bunlara nazaran Hak ile abd beyninde namazın taksîmi Hakk'ın zâhiri ve bâtını i'tibariyle olan bir taksimden ibarettir. Amma bunların mâdûnunda olan zevât-ı kirâmda he- nüz bûy-i isneyniyyet bulunduğundan onların rü'yeti ve semâı ve şühûdu kuvvet-i îmân ve yakîn ile vâki' olur; ve Hakk'ın onlara olan tecelliyâtı, tecelliyât-ı sûriyye nev'inden bulunur; ve bunlara nazaran kendi ile abdi arasında namazı taksîm eden Hak, i'tikādâtta olan ilâh-ı mutekaddır, ilâh-ı mutlak değildir. Maahâzâ bâlâda zikrolunan kümmelîn kendilerinin mâ- dûnu olan merâtibi dahi câmi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, eğer Hakk'ı zevk yoluyla müşâhede edip Hakk'ın yukarıda zikredilen cevaplarını ruh kulağıyla işitmeyecek olursa veya bu mertebeye ulaşmayıp da, Hakk'ı kıblesinde tahayyül ederek, o vehmedilmiş mazhardan kendisine hitap olunan o cevaplara kulak vermeyecek olursa, o kimse namazda ilâhî hitapları işiten sınıftan değildir; ve tarif olunduğu üzere Hakk'ı müşâhede etmez; ve onun cevaplarını işitmez olmakla beraber, namazda ilâhî huzurda durduğunun farkında olmayan ve aklı fikri ticaretinde ve diğer dünyevî işlerinde olan kimse asla namaz kılan değildir. Böyle bir kimse ne Hakk'ı müşâhede edendir ne de Hakk'ın hitaplarını işiten topluluktandır. Onun kıldığı bu zahirî namaz ancak kendisi için dünyada Müslümanların nail olduğu birtakım hakların elde edilmesine sebep olur. Bu dünyevî haklar da kendi vücudu gibi çabuk yok olucudur. Ahiret hayatında bu namazın faydasını göremez. Bilinmeli ki, Hakk'ı namazda zevk yoluyla müşâhede, Hak hakkında özel bir inanca sahip olmayan kâmil insanlara mahsustur. Bu saadet nişanlı zâtlar namazda durdukları vakit kendilerinden geçerler. Ne kendilerinden ne de dünya ve içindekilerden haberleri olmaz. Nitekim İmam Ali (a.s.) efendimizin ayaklarına saplanan bir oku namazda çıkardıkları halde haberi olmamıştır. Onların zahir dillerinden söyleyen Hak olduğu gibi reddolunan cevapları işiten dahi yine Hak olur. Bu mertebede işiten, işitilen ve işitme; ve gören, görülen ve görme tek bir şey olur. Asla ikilik kokusu yoktur. Şu halde onların namazı zahirlerinin batınlarına kulluk etmesinden ibaret olur; ve bunlara göre Hak ile kul arasında namazın taksimi Hakk'ın zahiri ve batını itibarıyla olan bir taksimden ibarettir. Ama bunların aşağısında olan kerem sahibi zâtlarda henüz ikilik kokusu bulunduğundan onların görmesi ve işitmesi ve müşâhedesi iman ve yakin kuvvetiyle gerçekleşir; ve Hakk'ın onlara olan tecellileri, suretî tecelliler nevinden bulunur; ve bunlara göre kendi ile kulu arasında namazı taksim eden Hak, inançlarda olan inanılan ilâhtır, mutlak ilâh değildir. Bununla birlikte yukarıda zikredilen kâmil insanlar kendilerinin aşağısında olan mertebeleri dahi kapsayıcıdır.

وما ثُمَّ عِبادةٌ تَمْنَعُ من التَّصَرُّفِ فِي غَيْرِها ما دَامَتْ سِوَى الصَّلاةِ، وَذِكرُ اللَّهِ

فيها أَكبَرُ ما فيها لِمَا تَشْتَمِلُ عليه من أَقوَالٍ وأَفعال، وقَدْ ذَكَرْنَا صِفَةَ الرَّجل

الكامل في الصَّلاةِ في الفُتُوحَاتِ الْمَكَيَّةِ كيف تكون، لأنَّ الله تعالى يقول:

إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ ، لأنَّه شُرِعَ لِلْمُصَلِّي أَنْ لَا يَتَصَرَّفَ

في غير هذه العبادة ما دَامَ فيها ، ويُقَالُ له مُصَلِّ ، وَلِذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ ، يعني

فيها : أي الذكرُ الَّذِي يكون من اللهِ لعَبدِهِ حِينَ يُجِيبُـه فـي سُؤالِه، والثَّناءُ

عليه أكبر من ذكر العَبدِ رَبَّه فيها، لأنَّ الكبرياء لله تعالى، ولذلك قال :

وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ ، وقال : أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ، وَالْقَاؤُه

السمع هو لما يكون من ذكر الله إياه فيها .

Ve devam ettikçe, tasarruftan men'eden, namazdan gayrı bir ibâ- det yoktur. Ve namazda olan zikrullah, namazın müştemil olduğu akvâl ve ef'âlden olan şeyden ekberdir. Ve muhakkak biz racül-i kâ- milin namazdaki sıfatını Fütûhât-ı Mekkiyye'de zikrettik ki nasıl olur. Zira Allah Teâlâ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ (Ankebut 29/45) ya'ni "Namaz fahșâ ve münkerden [27/85] nehyeder” buyurur. Zîrâ Hak Teâlâ, namazda oldukça bu ibâdetin gayrısında tasarruf etmemeyi musallî için şer'etti; ve ona “musallî” denir. "Ve Allâh'ın zikri (ya'ni salâtta) ekberdir." Ya'ni Allah Teâlâ'dan abdi için onun suâlinde, ona icâbet ettiği hînde ve onun üzerine senâsında vâki' olan zikir, na- mazda abdin Rabb'ini zikrinden ekberdir. Zîrâ Kibriyâ Allâh'a mah- sustur; ve bundan dolayı وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ (Ankebut 29/45) [Allah Teâlâ sizin işlediğiniz şeyi bilir.] dedi. Ve أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kaf 50/37) [Müşâhid olduğu hâlde o kimse ilkā-yı sem' etti.] buyurdu. Ve abdin vâki' olan hitâba ilkā-yı sem'i Allâh'ın namazda onu zikrin- dendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve devam ettikçe, tasarruftan (dünyevî işlerle meşgul olmaktan) meneden, namazdan başka bir ibadet yoktur. Ve namazda olan Allah'ı zikretme, namazın kapsadığı söz ve fiillerden daha büyüktür. Ve muhakkak biz, insân-ı kâmilin namazdaki sıfatını Fütûhât-ı Mekkiyye'de nasıl olduğunu zikrettik. Çünkü Yüce Allah, "إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ" (Ankebut 29/45) yani "Namaz fahşâ ve münkerden (çirkin ve kötü işlerden) nehyeder" buyurur. Zira Yüce Hak, namazda oldukça, bu ibadetin dışında tasarruf etmemeyi namaz kılan için şeriat kıldı; ve ona "musallî" (namaz kılan) denir. "Ve Allah'ın zikri (yani namazda) ekberdir (daha büyüktür)." Yani Yüce Allah'tan kulu için, onun sorusunda, ona icabet ettiği anda ve onun üzerine senasında (övgüsünde) meydana gelen zikir, namazda kulun Rabb'ini zikrinden daha büyüktür. Zira Kibriyâ (büyüklük ve yücelik) Allah'a mahsustur; ve bundan dolayı "وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ" (Ankebut 29/45) [Yüce Allah sizin işlediğiniz şeyi bilir] dedi. Ve "أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ" (Kaf 50/37) [Müşâhid (şahit) olduğu hâlde o kimse ilkā-yı sem' etti (kulak verdi)] buyurdu. Ve kulun meydana gelen hitaba kulak vermesi, Allah'ın namazda onu zikretmesindendir.

Ya'ni namaza benzeyen hiçbir ibâdet yoktur. Çünkü namaz kılan kim- se, namazdan başka hiçbir şeyle meşgül olamaz. Namaz onu tasarruftan men'eder. Fakat başka ibâdât böyle değildir. Meselâ oruç tutan kimse bir şey satın alabilir. O vakit ona “müşterî” ismi verilebilir. Ve kezâ bir şey satabilir. O vakit kendisine “bâyi” nâmı da verilmek mümkindir. Kezâ hac eden kimse dahi böyledir. Velâkin namaz kılan kimse bunların hiçbiri- sini yapamaz. Onun için o kimseye ancak “musallî" tesmiye olunur. Bâyi', müşterî, dârib, mâşî ilh... gibi isimlerle tesmiye olunamaz. Çünkü Hak Teâlâ, namaz içinde, namazın gayrı olan akvâl ve efʼâlde tasarruf etmemeyi musallî için şer'etti; ve namazda olan zikrullah, namazın müştemil olduğu akvâl ve ef'âlin ekberi, kalb ile lisâna mensûb olan zikrullahdır. Eğer mu- sallînin kalbi başka şeyle meşgül olup, yalnız lisânı zâkir olursa, Hak yalnız lisânının celîsi olur, kalbinin celîsi olmaz; ve eğer namazda lisânı başka kelâm söylerse şer'an namazı fâsid olur. Çünkü ne lisânen ne de kalben Hakkı zâkir olmadı. Halbuki namaz zikirdir. [27/86] Binâenaleyh böyle bir kimsenin hâli, namazdan maksûd olan gāyeye muhâliftir. Ve racül-i kâmilin namazdaki sıfatı nasıl olduğu Fütûhât-ı Mekkiyye'nin altmış do- kuzuncu babının فصـل بـل وصل القرائة في الصلاةِ وما يُقرأ به من القرآن فيها unvanlı bahsinde beyân olunduğu gibi salâta müteallik sâir maʼlûmât dahi doksa- nıncıbâbındazikredilmiştir.697 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani namaza benzeyen hiçbir ibadet yoktur. Çünkü namaz kılan kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu tasarruftan (başka şeylerle uğraşmaktan) meneder. Fakat başka ibadetler böyle değildir. Örneğin oruç tutan kimse bir şey satın alabilir. O zaman ona "müşteri" ismi verilebilir. Ve aynı şekilde bir şey satabilir. O zaman kendisine "satıcı" adı da verilmek mümkündür. Aynı şekilde hac eden kimse de böyledir. Ancak namaz kılan kimse bunların hiçbirini yapamaz. Bu yüzden o kimseye ancak "namaz kılan" denir. Satıcı, müşteri, döven, yürüyen vb. isimlerle adlandırılamaz. Çünkü Yüce Allah, namaz içinde, namazdan başka söz ve fiillerle uğraşmamayı namaz kılan için meşru kıldı; ve namazda olan Allah'ı anma, namazın içerdiği söz ve fiillerin en büyüğü, kalp ve dile ait olan Allah'ı anmadır. Eğer namaz kılanın kalbi başka şeyle meşgul olup, yalnız dili zikrederse, Hak yalnız dilinin dostu olur, kalbinin dostu olmaz; ve eğer namazda dili başka kelam söylerse şeriaten namazı bozulur. Çünkü ne dille ne de kalple Hakk'ı zikretmedi. Halbuki namaz zikirdir. Bu sebeple böyle bir kimsenin hali, namazdan maksat olan gayeye aykırıdır. Ve insân-ı kâmilin namazdaki sıfatının nasıl olduğu Fütûhât-ı Mekkiyye'nin altmış dokuzuncu babının "فصـل بـل وصل القرائة في الصلاةِ وما يُقرأ به من القرآن فيها" başlıklı bahsinde beyan olunduğu gibi namaza ilişkin diğer bilgiler de doksanıncı babında zikredilmiştir.

İşte namaz münâcât ve zikir olduğu ve Hak zâkirin celîsi bulunduğu için Hak (celle ve alâ) hazretleri “Namaz fahșâ ve münkerden nehyeder” (Ankebût, 29/45) buyurdu; ve Allâh'ın namazda zikri ekberdir. Ya'ni abd namazda Fâtiha-i şerîfeyi tilâvet ettiği ve Hak'tan suâl eylediği hînde ve Hakk'ın dahi o abde icâbet buyurduğu esnâda, Allah Teâlâ cânibinden abdi için vâki' olan zikir, namazda abdin Rabb'ini zikretmesinden ekber- dir. Zîrâ “kibriya” Allâh'a mahsustur. Ya'ni abd namazda maa-besmele Fâti- ha'yı okuyarak Rabb'ini zikreder; ve bâlâdaki hadîs-i şerîfte îzâh olunduğu vech ile, Hak dahi abdini zikreder. Kibriya, Hakk'a ve zillet abde mahsûs olduğundan, bu iki zikirden elbette Hakk'ın abdini zikretmesi ekberdir. Ve namazda Allâhın zikri ekber olduğu için Hak Teâlâ: “Allah Teâlâ sizin işlediğiniz şeyi bilir” (Ankebût, 29/45) buyurdu. Ya'ni mertebe-i şühûdda zât-ı bende, zât-ı Hak ve sıfat-ı bende dahi, sıfat-ı Hak'tır. Binâenaleyh ashâb-ı kulûbun ilmini Hak Teâlâ kendi ilmi mertebesinde tuttu; ve onun mertebe-i şühûdda hitâbât-ı ilâhiyyeyi istima' eylediğini beyanen أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ )Kāf, 50/37) yaʼni “Müşâhid olduğu hâlde o kimse ilkā-yı sem' etti" buyurdu. Ve abdin namazda cevâbât-ı ilâhiyyeye ilkā-yı sem' et- mesi Allah'ın onu namazda zikretmesindendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte namaz münâcât ve zikir olduğu ve Hak zikredenin dostu bulunduğu için Yüce Hak, "Namaz fahşâ ve münkerden nehyeder" (Ankebût, 29/45) buyurdu; ve Allah'ın namazdaki zikri daha büyüktür. Yani kul namazda Fâtiha-i şerîfeyi okuduğu ve Hak'tan dilekte bulunduğu sırada ve Hak'ın da o kula icâbet buyurduğu esnada, Yüce Allah tarafından kulu için meydana gelen zikir, namazda kulun Rabb'ini zikretmesinden daha büyüktür. Zira "kibriya" (büyüklük, ululuk) Allah'a mahsustur. Yani kul namazda besmele ile Fâtiha'yı okuyarak Rabb'ini zikreder; ve yukarıdaki hadîs-i şerîfte açıklandığı gibi, Hak da kulunu zikreder. Kibriya Hakk'a ve zillet kula mahsus olduğundan, bu iki zikirden elbette Hakk'ın kulunu zikretmesi daha büyüktür. Ve namazda Allah'ın zikri daha büyük olduğu için Yüce Hak: "Allah Teâlâ sizin işlediğiniz şeyi bilir" (Ankebût, 29/45) buyurdu. Yani şühûd (gözlem, idrak) mertebesinde kulun zâtı, Hak'ın zâtıdır ve kulun sıfatı da Hak'ın sıfatıdır. Bu sebeple kalp ehlinin ilmini Yüce Hak kendi ilmi mertebesinde tuttu; ve onun şühûd mertebesinde ilâhî hitapları işittiğini açıklayarak "أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ" (Kāf, 50/37) yani "Müşâhid olduğu hâlde o kimse kulak verdi" buyurdu. Ve kulun namazda ilâhî cevaplara kulak vermesi, Allah'ın onu namazda zikretmesindendir.

Nitekim Mesnevî-i Şerîfte mezkûrdur ki: Bir kimse çok ibâdet ederdi. Şeytan onun nezdine gelip ona dedi ki: Sen bu kadar ibâdet ediyorsun. Hak Teâlâ cânibinden sana “Lebbeyk!” hitâbı geldi mi? O kimse: Hayır, diye cevâb verdi. Şeytan: O hâlde niçin sana cevâb vermeyen bir ma'bûda ibâdet edip duruyorsun?" dedi. O kimse de ibâdeti terketti. Hak Teâlâ Hızır (a.s.)ı ona gönderip onun lisânıyla o kimseye: Niçin bizim ibâde- timizi terkettin? buyurdu. O kimse de: Bu kadar ibâdet [27/87] ettiğim hâlde bir kerre olsun “Lebbeyk!” hitâbına nâil olamadım, dedi. Cenâb-ı Hızır buyurdu ki: Her vakit sana cevâb geliyor. Fakat sen anlayamıyorsun, buyurdu. Mesnevî: الله الله گفتنت لبيك ماست این همه سوز و گدازت پيك ماست Tercüme: "Senin “Allah, Allah!” demen, bizim sana “Lebbeyk!” ile icâbetimizdir. Bütün bu senin sûz ü güdâzın bizim peykimizdir.”698 Velhâsıl abdin Hakk'ı zikri, Hakk'ın abdi zikrindendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nitekim Mesnevî-i Şerîf'te (Mevlânâ'nın eseri) zikredilmiştir ki: Bir kimse çok ibadet ederdi. Şeytan onun yanına gelip ona dedi ki: Sen bu kadar ibadet ediyorsun. Yüce Allah tarafından sana "Lebbeyk!" (Buyur kulum!) hitabı geldi mi? O kimse: Hayır, diye cevap verdi. Şeytan: O halde niçin sana cevap vermeyen bir mabuda ibadet edip duruyorsun? dedi. O kimse de ibadeti terk etti. Yüce Allah Hızır'ı (a.s.) ona gönderip onun diliyle o kimseye: Niçin bizim ibadetimizi terk ettin? buyurdu. O kimse de: Bu kadar ibadet ettiğim halde bir kere olsun "Lebbeyk!" hitabına nail olamadım, dedi. Cenâb-ı Hızır buyurdu ki: Her vakit sana cevap geliyor. Fakat sen anlayamıyorsun, buyurdu. Mesnevî: الله الله گفتنت لبيك ماست این همه سوز و گدازت پيك ماست Tercüme: "Senin "Allah, Allah!" demen, bizim sana "Lebbeyk!" ile icabetimizdir. Bütün bu senin yanışın ve yakarışın bizim elçimizdir." Sözün özü, kulun Hakk'ı zikri, Hakk'ın kulu zikrinden kaynaklanır.

ومن ذلك أنَّ الوُجودَ لمَّا كان عن حَرَكَةٍ مَعقُولَةٍ نَقَلَتِ العَالَمَ من العَدَمِ

إلى الوُجودِ، عَمَّتِ الصَّلاةُ جَميعَ الحَرَكَاتِ ، وهي ثَلاثَةٌ: حَرَكَةٌ مُسْتَقِيمَةٌ،

وهي حال قيامِ المُصَلِّي، وحركةٌ أُفُقِيَّةٌ وهي حال ركوع المُصَلِّي، وحَركَةٌ

مَنْكُوسَةٌ، وهي حال سجوده، فحركة الإنسانِ مُسْتَقِيمَةٌ، وحركةُ الحَيَوَانِ

أُفُقِيَّةٌ، وحركةُ النَّبَاتِ مَنْكُوسَةٌ ، وليس للجَمَادِ حَركة من ذاته، فإذا تَحَرَّكَ

حَجَرٌ فَإِنَّمَا يَتَحَرَّكُ بِغَيْرِه .

Ve bundandır ki muhakkak vücûd, hareket-i ma'kūleden vâki' olduk- da, âlemi ademden vücûda nakleyledi. Salât harekâtın cemîisine âmm oldu. O da üçtür: Biri hareket-i müstakîmedir; o da musallî- nin hâl-i kıyâmıdır. Ve biri hareket-i ufkıyyedir; o da musallînin hâl-i rükûudur. Ve biri hareket-i menkûsedir; o da onun hâl-i sücûdudur. İmdi insanın hareketi müstakîmdir; ve hayvanın hareketi ufkîdir; ve nebâtın hareketi menkûstür. Halbuki cemâdın kendi zâtından hare- keti yoktur. Binâenaleyh hacer, hareket ettikde gayr ile hareket eder. [27/88] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bundandır ki muhakkak varlık, akla uygun hareketten meydana geldiğinde, âlemi yokluktan varlığa taşıdı. Salât (namaz), hareketlerin hepsine genel oldu. O da üçtür: Biri doğru harekettir; o da namaz kılanın kıyam hâlidir. Ve biri yatay harekettir; o da namaz kılanın rükû hâlidir. Ve biri tersine harekettir; o da onun secde hâlidir. Şimdi insanın hareketi doğrudur; ve hayvanın hareketi yataydır; ve bitkinin hareketi terstir. Hâlbuki cansız varlığın kendi zâtından hareketi yoktur. Bu sebeple taş, hareket ettiğinde başkasıyla hareket eder.

Ya'ni namazın müştemil olduğu esrârdandır ki, o esrâr sebebiyle namaz, (S.a.v.) Efendimiz'e sevdirilmiştir. O esrâr dahi budur ki: كُنْتُ كُنْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِأَعْرَفَ [Ben mahfî bir hazîne idim. Bilinmeme muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım.] hadîs-i kudsîsinde beyân buyurulduğu üzere vücûd-ı izâfî-i âlem hubb-i ilâhîden ibaret olan hare- ket-i ma'kūle-i Hak'tan vâki' olduğu vakit, o hareket, âlemi, adem-i izâfî olan a'yân-ı ilmiyye mertebesinden vücûd-ı izâfî mertebesine nakleyledi. Ve bu hareket-i ma'kūle dahi üç vech ile vâki' oldu: Birisi kevnden ibâret olan âlem-i süflînin îcâdı için vâki' olup yukarıdan aşağıyadır. Ve bu hare- ket, “hareket-i menkûse”dir. Zîrâ baş aşağıya vâki' olmuştur. Diğeri esmâ-i ilâhiyye için vâki' olan “hareket-i müstakîme”dir ki aşağıdan yukarıyadır. Zîrâ âlem-i süflînin vücûdu olmadıkça esmâ-i ilâhiyye zâhir olmaz. Üçün- cüsü hareket-i menkûse ile hareket-i müstakîme beyninde olan “hareket-i ufkıyye”dir ki, bu da âlem-i insânînin îcâdı için olan harekettir. Zîrâ in- sanın neş'eti âlem-i süflî ile âlem-i esmâî beyninde vâki'dir. Ve namaz bu üç hareketi câmi'dir. Şöyle ki musallînin namazda kıyâm hâli “hareket-i müstakîme”; ve rükû hâli “hareket-i ufkıyye”; ve sücûd hâli de “hareket-i menkûse"dir. Ve bu harekâttan her birisi âlem-i süflîde mevcûd olan bir nevi' mahlûkun hareket-i zâtiyyesidir ki, bunlardan insanın hareketi müs- takîm ve hayvanın hareketi ufkî, ve nebâtın hareketi menkûstür. Cemâdın kendi zâtından bir hareketi olmadığı için ona bu harekâttan birinin nisbeti mümkin değildir. Meselâ bir taş hareket ettiği vakit onu mutlakā bir mu- harrik tahrîk eder. [27/89] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani namazın kapsadığı sırlar arasında şunlar vardır ki, o sırlar sebebiyle namaz, (S.a.v.) Efendimiz'e sevdirilmiştir. O sırlar da şunlardır: "كُنْتُ كُنْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِأَعْرَفَ" [Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeme muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım.] hadis-i kudsîsinde beyan buyurulduğu üzere, âlemin izafî varlığı, ilahi sevgiden ibaret olan Hak'ın makul hareketinden meydana geldiği zaman, o hareket, âlemi, izafî yokluk olan ilmi sabit hakikatler mertebesinden izafî varlık mertebesine taşıdı. Ve bu makul hareket de üç şekilde meydana geldi: Birincisi, oluş ve bozuluş âlemi olan aşağı âlemin yaratılması için meydana gelip yukarıdan aşağıyadır. Ve bu hareket, "tersine hareket"tir. Çünkü baş aşağıya doğru meydana gelmiştir. Diğeri, ilahi isimler için meydana gelen "doğru hareket"tir ki aşağıdan yukarıyadır. Çünkü aşağı âlemin varlığı olmadıkça ilahi isimler ortaya çıkmaz. Üçüncüsü, tersine hareket ile doğru hareket arasında olan "yatay hareket"tir ki, bu da insan âleminin yaratılması için olan harekettir. Çünkü insanın yaratılışı aşağı âlem ile isimler âlemi arasında meydana gelmiştir. Ve namaz bu üç hareketi kapsar. Şöyle ki, namaz kılanın namazda kıyam hali "doğru hareket"; ve rüku hali "yatay hareket"; ve secde hali de "tersine hareket"tir. Ve bu hareketlerden her biri, aşağı âlemde mevcut olan bir tür yaratılmışın zâtî hareketidir ki, bunlardan insanın hareketi doğru ve hayvanın hareketi yatay, ve bitkinin hareketi terstir. Cansız varlığın kendi zâtından bir hareketi olmadığı için ona bu hareketlerden birinin nispeti mümkün değildir. Örneğin bir taş hareket ettiği zaman onu mutlaka bir hareket ettirici hareket ettirir.

وأَمَّا قوله : «وَجُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاةِ» ولمْ يَنْسِبِ الجَعْـلَ إلى نَفْسِه،

فإِنَّ تَجَلِّيَ الحقِّ للمُصَلِّي إِنَّما هو رَاجِعٌ إليه لا إلى المُصَلِّي، فَإِنَّهُ لَوْ لَمْ يَذْكُرْ

هذه الصفة عن نفسه لأمَرَهُ بالصَّلاةِ على غيرِ تَجَلُّ منه له، فَلَمَّا كان ذلك

منه بطريق الامْتِنَانِ، كانتِ المُشاهَدةُ بطريقِ الاِمْتِنَانِ، فقال: «وَجُعِلَتْ قُرَّةُ

عَيْنِي فِي الصَّلاةِ»، وليس إلا مُشاهَدةَ المَحبُوبِ الَّتِي تَقَرُّ بها عينُ المُحِب،

من الاسْتِقْرَارِ فَتَسْتَقِرُّ العين عندَ رُؤْيَتِه فلا تَنْظُرُ مَعَه إلى شيءٍ غيره في شيءٍ

وفي غير شيء، ولذلك نُهِيَ عن الالْتِفَاتِ في الصَّلاةِ، فإنَّ الالتفات شيء

يَخْتَلِسُه الشَّيطانُ من صَلاةِ العَبدِ، فَيَحْرِمُه مُشاهَدةَ مَحبُوبِه، بل لو كان

محبوب هذا المُلْتَفِت، ما الْتَفَتَ في صَلاتِه إلى غيرِ قِبْلَتِه بوجهه، والإنسان

يَعْلَمُ حَالَه في نفْسِه، هل هو بهذه المَثَابَةِ في هذه العبادة الخاصة أم لا، فإنَّ

الإِنْسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ، وَلَوْ أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ ، فهو يَعْرِفُ كِذْبَه من صدقه

في نفسِه، لأنَّ الشَّيْءَ لا يَجهَلُ حَالَهِ، فَإِنَّ حَالَه لَهُ ذَوْقِيٌّ .

Ve onun وَجُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلَاةِ ya'ni "Benim kurret-i aynim namaz- da kılındı" kavline gelince, ca'li kendi nefsine nisbet etmedi. Zîrâ Hakk'ın musallîye olan tecellîsi, musallîye değil, ancak O'na râci'dir. Çünkü bu sıfatı kendi nefsinden zikretmese idi, elbette ondan ona tecellîsiz olarak, ona salât ile emreder idi. İmdi bu, ondan imtinân tarîkiyle vâki' oldukda, müşâhede dahi imtinân tarîkiyle vâki' olur. Böyle olunca وَجُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاةِ dedi. Halbuki namaz, ancak müşâhede-i mahbûbdur ki, çeşm-i muhibb, "istikrar”dan me'hûz olarak, onunla "karâr” eder. Binâenaleyh göz onun rü'yeti indinde "müstakır" olur. [27/90] Şu hâlde onunla beraber, bir şeyde ve bir şeyin gayrısında onun gayrı olan bir şeye nazar etmez. Ve işte bun- dan dolayı, Hak Teâlâ namazda iltifattan nehyetti. Zîrâ iltifât, abdin namazından şeytanın kaptığı bir şeydir. Binâenaleyh onu mahbûbu- nun müşâhedesinden mahrûm eder. Belki eğer Hak, bu mültefitin mahbûbu olaydı, namazında vechi ile kıblesinin gayrısına iltifât et- mezdi. Halbuki insan, bu ibâdet-i hâssada bu mesâbede midir, yok- sa değil midir? Kendi nefsinde hâlini bilir. Zîrâ “İnsan nefsine basî- ret üzeredir. Ve eğer onun ma'zeretlerini ilkā ederse bile” (Kıyâmet, 75/14-15), o kendi nefsinde sıdkından kizbini bilir. Zîrâ bir şey, kendi hâlini câhil değildir. Çünkü onun için kendi hâli zevkîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onun "Benim gözümün nuru namazda kılındı" sözüne gelince, kılmayı kendi nefsine nispet etmedi. Çünkü Hakk'ın namaz kılana olan tecellîsi, namaz kılana değil, ancak O'na aittir. Çünkü bu sıfatı kendi nefsinden zikretmeseydi, elbette ondan ona tecellîsiz olarak, ona namaz ile emrederdi. Şimdi bu, ondan minnet yoluyla meydana geldiğinde, müşâhede de minnet yoluyla meydana gelir. Böyle olunca "Benim gözümün nuru namazda kılındı" dedi. Halbuki namaz, ancak sevilenin müşâhedesidir ki, sevenin gözü, "istikrar"dan alınarak, onunla "karar" kılar. Bu sebeple göz, onu gördüğünde "sakin" olur. Şu hâlde onunla beraber, bir şeyde ve bir şeyin dışındaki başka bir şeye bakmaz. Ve işte bundan dolayı, Yüce Allah namazda iltifattan (yüz çevirmekten) nehyetti. Çünkü iltifât, kulun namazından şeytanın kaptığı bir şeydir. Bu sebeple onu sevdiğinin müşâhedesinden mahrum eder. Aksine eğer Hak, bu iltifat edenin sevdiği olsaydı, namazında yüzüyle kıblesinin dışına iltifat etmezdi. Halbuki insan, bu özel ibadette bu mertebede midir, yoksa değil midir? Kendi nefsinde hâlini bilir. Çünkü "İnsan nefsine basîret üzeredir. Ve eğer onun mazeretlerini ileri sürse bile" (Kıyâmet, 75/14-15), o kendi nefsinde doğruluğundan yalanını bilir. Çünkü bir şey, kendi hâlini bilmez değildir. Çünkü onun için kendi hâli zevkîdir.

Ya'ni Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ... حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلاثُ ]Sizin dün- yânızdan bana üç şey sevdirildi...] hadîs-i şerîfinde حُبّب sevdirildi] sîgasını mechûl olarak îrâd buyurup üç şeyin kendisine Cenâb-ı Hak'tan sevdiril- diğini beyân eylediği gibi جُعِلَتْ ]kılındı] sîgasını dahi kezâ mechûl olarak îrâd edip, namazda vâki' olan kurret-i aynin kendi tarafından değil, Hak tarafından mec'ûl olduğunu beyân buyurdu; ve cali kendine nisbet etme- di. Çünkü Hakk'ın musallîye olan tecellîsi, musallînin sun'uyla değil, belki Hak cânibinden vâki'dir. Musallîye râci' olan şey, ancak Hakk'ın tecellîsini kabûle isti'dâddan ibârettir. Nitekim bir kimse kendi mukābilinde bulunan âyîneye mütecellî olsa, onda meşhûd olan sûret âyîne tarafından değildir, belki râî tarafındandır. Ayîne tarafından olan şey, [27/91] kabûl-i in'ikâsa isti'dâddan ibarettir. Zîrâ bir dîvâr-ı kesîfe mukābil duran kimsenin sûre-ti bittabi', o duvara münʼakis olmaz; çünkü duvarda bu isti'dâd yoktur. Böyle olunca Hakk'ın şühûdu ve tecellîsi, Hakk'a râci'dir, abdin mec'ûlü değildir. Ve Hakk'ın musallîye olan tecellîsi, Hakk'a râci' olduğunun delîli budur ki: Hak Teâlâ bu sıfatı, ya'ni namazda kendi tarafından tecellî ve şühûd vukūunu kendi nefsinden zikretti. Zîrâ Resûl (a.s.)a cânib-i Hak'tan: "Ben senin kurret-i aynini namazda kıldım” hitâbı şeref-vârid olmasa idi, (S.a.v.) Efendimiz, ca'li Hakk'a isnâd ederek “Benim kurret-i aynim namazda kılındı” buyurmaz idi. Binâenaleyh musallîye olan Hakk'ın tecellîsi Hak cânibinden olmasa idi, Hak Teâlâ bu sıfatı kendi nefsinden zikretmez ve elbette Hak'tan musallîye tecellî vâki' olmaksızın, sâdece namaz ile emrederdi; ve bu sûrette de abd, Hakk'ın tecellîsine ve şühûduna nâil olmaksızın edâ-i salât eyler ve namazda kendisi için kurretü'l-ayn hâsıl olmaz idi. İmdi Hakk'ın tecellîsi, Hak cânibinden imtinân ve ihsân tarîkiyle olduğu vakit, namazda olan müşâhede dahi, imtinân ve ihsân tarîkiyle olur. İşte (S.a.v.) Efendimiz gerek tecellînin ve gerek şühûdun imtinân ve ihsân tarîkiyle vukuuna işareten: وَجُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاةِ [Benim kurret-i aynim namazda kılındı.] [27/92] buyurdu. Yoksa “Namazda kurret-i aynimi ben kıldım” veyâhud "Hak Teâlâ vücûb tarîkiyle kıldı" demedi. Ve namaz ise ancak mahbûbun müşâhedesinden ibârettir ki, hîn-i müşâhedede muhibbin gözü, mahbûbunun cemâlinde karâr eder; ve “kurretü'l-ayn” “istikrar”dan, ya'ni “karâr”dan me'hûzdür. Çünkü bir kimse sevdiğini gördüğü vakit, gözü onun cemâlinde dikilir kalır. O lezzet-i temâşâdan mahrûm olmamak için, gözünü başka bir tarafa imâle etmez. Bunun için "karîrü'l-ayn”, “mesrûr” ma'nâsında müstaʼmeldir. Çünkü her mesrûr olan kimse, gözünü kendini mesrûr eden şeye diker ve kendine sürür veren matlûbundan başkasına meyletmez. Türkçede “gözü aydın olmak” derler. Ve Dâvûd-ı Kayserî (k.s.) hazretleri تَقَرُّ بها [onunla karâr eder] kavlinde iki ma'nâ zikrediyor: Birincisi يَقَرُ "kaf'ın fethiyle “sürûr"; ve ikincisi يقر "kaf'ın kesriyle [يقر] "karar ma'nâsıdır. “Sürûr” ma'nâsına olunca, metnin ma'nâsı "Onunla mesrûr olur"; ve "karâr" ma'nâsı, ahzedildikde "Onunla karar eder" olur. Şerh-i Kāşânî ve Bosnevîde dahi bu îzâhât vardır. İmdi göz mahbûbun rü'yeti indinde müstakır olunca, muhibb, mah- bûb ile beraber, bir şeyde, ya'ni mecâlî-i sûriyyeden bir şeyde, mahbûbun gayrı bir şeye nazar etmez. Nitekim Mûsâ (a.s.)a ateş sûretinde mütecellî olmuş idi. Ve kezâ bir şeyin gayrısında, ya'ni hâriçte, ma'dûm olan tecel-liyât-ı zâtiyye-i zevkiyye ve ma'neviyye gibi [27/93] mecâlî-i sûriyyeden olan bir şeyin gayrısında, mahbûbun gayrına nazar etmez. Zîrâ göz maşû-kun temâşâ-yı cemâlinde sâbit ve müstakır olduğu vakit, maşûka mensûb olan başka bir şey bile olsa, o temâşâdan ayrılıp, o şeye nazar edemez. Eğer ederse o temâşâdan mahrûm kalır. Zîrâ göz iki şeyin temâşâsı beynini cem'edemez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, "حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ دُنْيَاكُمْ ثَلاثُ" [Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi...] hadîs-i şerîfinde "حُبّب" [sevdirildi] kipini edilgen olarak zikredip üç şeyin kendisine Yüce Allah tarafından sevdirildiğini belirttiği gibi, "جُعِلَتْ" [kılındı] kipini de aynı şekilde edilgen olarak zikredip, namazda meydana gelen göz aydınlığının kendi tarafından değil, Hak tarafından kılınmış olduğunu belirtti; ve kılmayı kendisine nispet etmedi. Çünkü Hakk'ın namaz kılana olan tecellîsi, namaz kılanın kesbiyle değil, aksine Hak tarafından meydana gelir. Namaz kılana ait olan şey, ancak Hakk'ın tecellîsini kabule olan yatkınlıktan ibarettir. Nasıl ki bir kimse kendi karşısında bulunan aynaya tecellî etse, o aynada görünen suret ayna tarafından değildir, aksine gören tarafındandır. Ayna tarafından olan şey, yansımayı kabule olan yatkınlıktan ibarettir. Çünkü kalın bir duvara karşı duran kimsenin sureti doğal olarak o duvara yansımaz; çünkü duvarda bu yatkınlık yoktur. Böyle olunca Hakk'ın şühûdu ve tecellîsi, Hakk'a aittir, kulun kesbi değildir. Ve Hakk'ın namaz kılana olan tecellîsinin Hakk'a ait olduğunun delili şudur ki: Yüce Allah bu sıfatı, yani namazda kendi tarafından tecellî ve şühûdun meydana gelişini kendi nefsinden zikretti. Çünkü Resûl (a.s.)a Hak tarafından: "Ben senin göz aydınlığını namazda kıldım" hitabı gelmemiş olsaydı, (S.a.v.) Efendimiz, kılmayı Hakk'a isnat ederek "Benim göz aydınlığım namazda kılındı" buyurmazdı. Bu sebeple namaz kılana olan Hakk'ın tecellîsi Hak tarafından olmasa idi, Yüce Allah bu sıfatı kendi nefsinden zikretmez ve elbette Hak'tan namaz kılana tecellî meydana gelmeksizin, sadece namaz ile emrederdi; ve bu durumda da kul, Hakk'ın tecellîsine ve şühûduna nail olmaksızın namazı eda eder ve namazda kendisi için göz aydınlığı hâsıl olmazdı. Şimdi Hakk'ın tecellîsi, Hak tarafından minnet ve ihsan yoluyla olduğu zaman, namazda olan müşâhede de, minnet ve ihsan yoluyla olur. İşte (S.a.v.) Efendimiz gerek tecellînin ve gerek şühûdun minnet ve ihsan yoluyla meydana gelişine işareten: "وَجُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاةِ" [Benim göz aydınlığım namazda kılındı.] buyurdu. Yoksa "Namazda göz aydınlığımı ben kıldım" veyahut "Yüce Allah zorunluluk yoluyla kıldı" demedi. Ve namaz ise ancak mahbûbun müşâhedesinden ibarettir ki, müşâhede anında muhibbin gözü, mahbûbunun cemâlinde karar kılar; ve "kurretü'l-ayn" "istikrar"dan, yani "karar"dan alınmıştır. Çünkü bir kimse sevdiğini gördüğü vakit, gözü onun cemâlinde dikilir kalır. O seyretme lezzetinden mahrum olmamak için, gözünü başka bir tarafa çevirmez. Bunun için "karîrü'l-ayn", "mesrûr" anlamında kullanılır. Çünkü her mesrûr olan kimse, gözünü kendini mesrûr eden şeye diker ve kendine sürur veren matlûbundan başkasına meyletmez. Türkçede "gözü aydın olmak" derler. Ve Dâvûd-ı Kayserî (k.s.) hazretleri "تَقَرُّ بها" [onunla karar eder] sözünde iki anlam zikrediyor: Birincisi "يَقَرُ" "kaf'ın fethiyle "sürûr"; ve ikincisi "يقر" "kaf'ın kesriyle [يقر] "karar" anlamıdır. "Sürûr" anlamına olunca, metnin anlamı "Onunla mesrûr olur"; ve "karar" anlamı, alındığında "Onunla karar eder" olur. Kāşânî ve Bosnevî şerhlerinde de bu açıklamalar vardır. Şimdi göz mahbûbun rü'yeti karşısında sabit ve karar kıldığında, muhibb, mahbûb ile beraber, bir şeyde, yani suret mecâlîlerinden bir şeyde, mahbûbun gayrı bir şeye nazar etmez. Nasıl ki Mûsâ (a.s.)a ateş suretinde tecellî olmuş idi. Ve aynı şekilde bir şeyin gayrısında, yani dışarıda, yok olan zevkî ve manevî zâtî tecellîler gibi suret mecâlîlerinden olan bir şeyin gayrısında, mahbûbun gayrına nazar etmez. Çünkü göz maşûkun cemâlini seyretmede sabit ve karar kıldığı vakit, maşûka mensup olan başka bir şey bile olsa, o seyretmeden ayrılıp, o şeye nazar edemez. Eğer ederse o seyretmeden mahrum kalır. Çünkü göz iki şeyin seyredilmesi arasını birleştiremez.

İşte namazda muhibbin gözü mahbûbun müşâhedesinde müstakır ol-duğundan dolayı Hak Teâlâ hazretleri, namazda kıblenin veyâ secde ma-hallinin gayrı olan yerlere iltifâttan nehyetti. Zîrâ bu mahallerin gayrına bakmak, abdin namazından şeytanın kaptığı bir şeydir; ve musallînin bu iltifatı şeytanın tasallutuna fırsat verir. Sebebi budur ki: Musallî başka bir yere baktığı vakit nazarına birtakım sûretler müsâdif olur. Şeytan o sûret-lerin kalbine olan te'sîrâtı vasıtasıyla efkâr-ı fâside ilkā eder. Meselâ na-mazda iken gözü gelip geçenlere müsâdif oldukda, bir hasnâ kadın görür. Huzûr-ı ilâhîde şeytan o sûret vâsıtasıyla hiss-i şehevânîsini tahrîk eder. Bittabi' o namaz, namaz olmaz. Binâenaleyh musallî kendisini, şeytan ve nefsin iğvâât ve tahrîkâtından muhafaza etmek için kıblesine veyâ secde-gâhına nazar etmek zarûrîdir. Aksi hâlde onu mahbûbunun müşâhedesin-den mahrûm eder. Belki eğer Hak, bu namazda başka mahallere bakan kimsenin mahbûbu olaydı, namazında vech-i zâhiri ve kalbi ile kıblesinin gayrısına iltifât etmezdi. İnsan bu ibâdet-i hâssada, ya'ni namazda, [27/94] bu mesâbede midir, değil midir? Ya'ni Hakk'ı kıblesinde tahayyül edip, bâlâda îzâh olunan hitâbât-ı ilâhiyyeyi işitiyor mu, yoksa işitmiyor mu? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte namazda sevenin gözü sevilenin müşâhedesinde (görülmesinde) sabit olduğundan dolayı Yüce Allah hazretleri, namazda kıblenin veya secde mahallinin dışındaki yerlere bakmaktan nehyetti (yasakladı). Çünkü bu mahallerin dışına bakmak, kulun namazından şeytanın kaptığı bir şeydir; ve namaz kılanın bu bakışı şeytanın tasallutuna (musallat olmasına) fırsat verir. Sebebi şudur ki: Namaz kılan başka bir yere baktığı zaman gözüne birtakım sûretler (görüntüler) denk gelir. Şeytan o sûretlerin kalbe olan tesirleri vasıtasıyla fâsid (bozuk) fikirler ilka eder (bırakır). Örneğin namazda iken gözü gelip geçenlere denk geldiğinde, güzel bir kadın görür. İlâhî huzurda şeytan o sûret vasıtasıyla şehvet hissini tahrik eder (uyandırır). Doğal olarak o namaz, namaz olmaz. Bu sebeple namaz kılanın kendisini, şeytan ve nefsin iğvâât (ayartmalar) ve tahrikâtından (kışkırtmalarından) muhafaza etmek için kıblesine veya secde yerine bakması zaruridir. Aksi hâlde onu sevilenin müşâhedesinden mahrum eder. Aksine eğer Hak, bu namazda başka mahallere bakan kimsenin sevdiği olaydı, namazında görünen yüzüyle ve kalbiyle kıblesinin dışına bakmazdı. İnsan bu özel ibadette, yani namazda, [27/94] bu mertebede midir, değil midir? Yani Hakk'ı kıblesinde tahayyül edip (hayal edip), yukarıda izah olunan ilâhî hitapları işitiyor mu, yoksa işitmiyor mu?

Kendi nefsinde hâlini bilir. Zîrâ insan nefsine basîret üzeredir. Ve onun kendi nefsine ilmi, sâir ilminden akvâdır. Vâkıâ insan, şöyle oldu, böyle gitti de bunu yapamadım gibi nefsi tarafından birtakım ma'zeretler der-meyân ederse de, bu ma'zeretlerinde sâdık mıdır, yoksa kâzib midir? Ken-di kendine muhâkeme ederse sıdkına veyâ kizbine hükmeder. Zîrâ hiçbir kimse kendi hâlini câhil değildir. Çünkü herkesin kendi hâli zevkîdir. Kişi kendi nefsini herkesten daha a'lâ bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kendi nefsinde hâlini bilir. Çünkü insan nefsine karşı basiret üzeredir. Ve onun kendi nefsine dair bilgisi, diğer bilgilerinden daha güçlüdür. Gerçi insan, "şöyle oldu, böyle gitti de bunu yapamadım" gibi nefsi tarafından birtakım mazeretler ileri sürse de, bu mazeretlerinde doğru mu söylüyor, yoksa yalan mı söylüyor? Kendi kendine muhakeme ederse doğruluğuna veya yalanına hükmeder. Çünkü hiçbir kimse kendi hâlini bilmez değildir. Çünkü herkesin kendi hâli zevkîdir (doğrudan tecrübe edilmiştir). Kişi kendi nefsini herkesten daha iyi bilir.

ثمَّ إِنَّ مُسَمَّى الصَّلاةِ له قِسْمَةٌ أُخرى، فإنَّه تعالى أَمَرَنَا أَنْ نُصَلِّيَ لَهُ وأَخْبَرَنَا

أنَّه يُصَلِّي علينا، فالصَّلاةُ منا ومنه، فإذا كان هو المُصَلِّي فَإِنَّمَا يُصَلِّي بِاسْمِ

الآخِرِ فَيَتَأَخَّرُ عن وُجودِ العَبدِ، وهو عَينُ الحقِّ الَّذِي يَتَخَيَّلُه العَبْدُ فِي قِبَلَتِه

بنظره الفكري أو بتقليده وهو الإلهُ المُعْتَقَدِ ، ويَتَنَوَّعُ بِحَسَبِ ما قَامَ بذلك

المَحَلِّ من الاستعداد، كما قال الجُنَيْد رحمه اللهُ حِينَ سُئِلَ عن المَعرِفَةِ

بالله والعارف فقال : لَوْنُ الْمَاءِ لَوْنُ إِنَائِهِ، وهو جواب ساد أخبر عن الأمر

بما هو عليه، فهذا هو اللهُ الَّذي يُصَلِّي علينا، فإذا صَلَّيْنَا نَحْنُ كان لَنَا

الإسم الآخر فكنا فيه كما ذكرناه في حال من له هذا الإسم، فتكون عنده

بحَسَبِ حَالِنا، فلا يَنْظُرُ إلينا إلَّا بصورة ما جِئْنَاه بها، فإنَّ المُصَلِّي هـو

المُتَأَخِّرُ عن السَّابِقِ فِي الحَلْبَةِ.

[27/95] Ba'dehû müsemmâ-yı salât için başka bir taksîm vardır. Zîrâ Hak Teâlâ bize kendisine salât etmemizi emretti; ve o bizim üzerimize musallî olduğunu haber verdi. Şu hâlde salât bizden ve Hak'tandır. İm­di O musallî olduğu vakit, ancak ism-i Âhir ile musallî olur. Böyle olunca Hak, vücûd-i abdden müteahhir olur; ve o ab- din kıblesinde nazar-ı fikrîsiyle veyâ taklîdi ile onu tahayyül699 ettiği Hak'tır. O da ilâh-ı mu'tekaddır. Ve isti'dâddan o mahall ile kāim olan şey hasebiyle mütenevvi' olur. Nitekim ma'rifet-i billâhdan ve ârif- ten suâl olunduğu hînde, Cüneyd (rahimehullâh( : لَوْنُ الْمَاءِ لَوْنُ إِنَائِهِ ya'ni "Suyun rengi kabının rengidir" dedi. Ve o cevâb-ı sedîddir ki, onun üzerine bulunduğu şeyle haber verdi. İm­di O, bizim üzerimize musallî olan Allah'dır. Binâenaleyh biz musallî olduğumuzda bizim için ism-i Âhir hâsıl olur. Böyle olunca biz onda mütehakkık oluruz. Nitekim kendisi için bu isim hâsıl olan kimsenin hâli hakkında biz zikrettik. Şu hâlde onun indinde hâlimiz hasebiyle oluruz. İm­di bize ancak bizim getirdiğimiz sûret ile nazar eder. Zîrâ musallî, halbede sâbıktan müteahhir olandır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[27/95] Bundan sonra, salât (namaz) olarak adlandırılan şey için başka bir bölümleme vardır. Çünkü Yüce Allah bize kendisine salât etmemizi emretti; ve o, bizim üzerimize salât eden olduğunu haber verdi. Şu hâlde salât bizden ve Hak'tandır. Şimdi O salât ettiği zaman, ancak ism-i Âhir (son olan isim) ile salât eder. Böyle olunca Hak, kulun varlığından sonra gelir; ve o, kulun kıblesinde fikrî bakışıyla veya taklidiyle onu tahayyül ettiği Hak'tır. O da inanılan ilâhtır. Ve isti'dattan (kabiliyetten) o mahal (yer) ile kâim olan şeyin gereğince çeşitlenir. Nasıl ki Allah bilgisi ve ârif (bilen kişi) hakkında soru sorulduğunda, Cüneyd (Allah ona rahmet etsin): "Suyun rengi kabının rengidir" dedi. Ve o, üzerinde bulunduğu şeyle haber veren doğru bir cevaptır. Şimdi O, bizim üzerimize salât eden Allah'tır. Bu sebeple biz salât ettiğimizde bizim için ism-i Âhir hâsıl olur. Böyle olunca biz onda gerçekleşiriz. Nasıl ki kendisi için bu isim hâsıl olan kimsenin hâli hakkında biz zikrettik. Şu hâlde onun katında hâlimiz gereğince oluruz. Şimdi bize ancak bizim getirdiğimiz sûret (şekil) ile bakar. Çünkü salât eden, yarışta önde gidenden sonra gelendir.

Ya'ni bâlâda zikrolunan taksîmden sonra “namaz” tesmiye olunan şey için Hak ile abd arasında başka bir taksîm dahi vardır. Tafsîli budur ki: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bize kendisi için namaz kılmamızı emretti- هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ gi gibi رَحِيمًا )Ahzab, 33/43) [O, sizi zulümâttan nûra ihrâc etmek için melekle- riyle beraber size salât edendir. O, mü'minlere Rahîm'dir.] [27/96] âyet-i kerîmesinde, kendisi de bizim üzerimize musallî olduğunu beyân ve ihbâr buyurdu. Şu hâlde salâtın bir nev'i bizden Hakk'a ve bir nev'i de Hak'tan bize râcidir. Hak bize “musallî” olduğu vakit kendisinin “Âhir” ismi ile musallî olur. Bu i'tibâr ile Hakk'ın zuhûru abdin vücudundan müteah- hirdir. Ya'ni Hak cânibinden vâki' olan bu sâlât, abdin vücudundan sonra olur. Nitekim Hakk'ın Gafûr ismi ile tecellîsi abdin vücudundan ve ondan günah sudûrundan sonradır. Demek ki Hak, abdin vücudundan müte- ahhirdir; ve abdin vücudundan müteahhir olan Hak, abdin namaz kılar- ken kıblesinde nazar-ı fikrîsi ile veyâ taklîdi ile tahayyül ettiği Hak'tır. Ve bu Hakk-ı muhayyel dahi, ilâh-ı mutekaddır. Ya'ni mutekidin kendince i'tikād ettiği Hak'tır. Ve pek tabîîdir ki, mutekidin i'tikādında tekevvün eden sûret-i muhayyele, o mutekidin vücûdundan sonra mütekevvin olur; ve bu ilâh-ı mutekad, i'tikād sâhibinin isti'dâdı hasebiyle tenevvü' eder; ve isti'dâd onun tenevvü' ettiği mahaldir. Zîrâ Hakk-ı mutlakın bir sûret-i muayyenesi yoktur. Belki zâtı ile mahallin isti'dâdına göre mütecellîdir. Nitekim ma'rifet-i billâhdan ve âriften suâl olunduğu vakit, Cüneyd-i Bağ- dâdî (k.s.) hazretleri: “Suyun rengi, kabının rengidir” buyurdu.700 Ve bu öyle bir doğru cevabdır ki, Hz. Cüneyd hakîkat-i hâli haber verdi. Zîrâ su nasıl bî-renk ve bî-sûret ise, [27/97] zât-ı mutlaka dahi öylece bî-sûret ve bî-renktir; ve su nasıl bulunduğu kabın renginde görünür ve o kabın şekline girer ise, zât-ı mutlaka dahi kab mesâbesinde bulunan mezâhir ha- sebiyle zâhir olur. Bu ma'nâya işâreten Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (r.a.) efendimiz buyururlar: ای قوم به حج رفته، کجایید؟ کجایید؟ معشوق همین جاست، بیایید بیایید، گر صورت بی صورت معشوق ببینید هم خواجه و هم خانه و هم کعبه شمایید Tercüme: "Ey hacca gitmiş olan tâife, neredesiniz, neredesiniz? Maşûk buradadır, geliniz, geliniz! Eğer bî-sûret olan maşûkun sûretini görüyor iseniz efendi de sizsiniz, hâne de sizsiniz, Kâbe de sizsiniz!"701 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, yukarıda bahsedilen taksimden sonra, "namaz" denilen şey için Hak ile kul arasında başka bir taksim daha vardır. Bunun ayrıntısı şudur: Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de bize kendisi için namaz kılmamızı emrettiği gibi, "هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا" (Ahzab, 33/43) [O, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için melekleriyle beraber size salât edendir. O, müminlere Rahîm'dir.] ayet-i kerimesinde, kendisinin de bizim üzerimize musallî (salât eden) olduğunu beyan ve haber verdi. Şu halde salâtın bir türü bizden Hakk'a ve bir türü de Hak'tan bize aittir. Hak bize "musallî" olduğu zaman, kendisinin "Âhir" ismi ile musallî olur. Bu itibarla Hakk'ın zuhuru (ortaya çıkışı) kulun varlığından sonradır. Yani Hak tarafından meydana gelen bu salât, kulun varlığından sonra olur. Nitekim Hakk'ın Gafûr ismi ile tecellisi (ortaya çıkışı) kulun varlığından ve ondan günahın meydana gelmesinden sonradır. Demek ki Hak, kulun varlığından sonradır; ve kulun varlığından sonra olan Hak, kulun namaz kılarken kıblesinde fikrî nazarı (düşünsel bakışı) ile veya taklidi ile tahayyül ettiği Hak'tır. Ve bu tahayyül edilen Hak da, itikat edilen ilahtır. Yani, inanan kişinin kendince itikat ettiği Hak'tır. Ve pek tabiidir ki, inanan kişinin itikadında oluşan tahayyül edilen suret, o inanan kişinin varlığından sonra meydana gelir; ve bu itikat edilen ilah, itikat sahibinin yatkınlığı (isti'dâdı) sebebiyle çeşitlenir; ve yatkınlık onun çeşitlendiği yerdir. Zira mutlak Hakk'ın belirli bir sureti yoktur. Aksine, zâtı ile mahallin yatkınlığına göre tecelli eder. Nitekim Allah bilgisi (ma'rifet-i billâh) ve âriften (Allah'ı bilenden) sorulduğu zaman, Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) hazretleri: "Suyun rengi, kabının rengidir" buyurdu. Ve bu öyle doğru bir cevaptır ki, Hz. Cüneyd hakikatin halini haber verdi. Zira su nasıl renksiz ve suretsiz ise, mutlak zât da öylece suretsiz ve renksizdir; ve su nasıl bulunduğu kabın renginde görünür ve o kabın şekline girer ise, mutlak zât da kap mesabesinde bulunan mazharlar (tecelli yerleri) sebebiyle zahir olur. Bu anlama işaretle Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî (r.a.) efendimiz buyururlar: "Ey hacca gitmiş olan topluluk, neredesiniz, neredesiniz? Maşuk buradadır, geliniz, geliniz! Eğer suretsiz olan maşukun suretini görüyor iseniz efendi de sizsiniz, hane de sizsiniz, Kâbe de sizsiniz!"

Velhâsıl zât-ı mutlaka cemî'-i evsâf ve suverden münezzeh olmakla beraber bilcümle suverden zâhirdir. İşte bundan dolayı mutekid, akîde-i cüz'iyye sahibi olunca, onun i'tikādı hasebiyle ona tecellî eder. Ve ilâh-1 mu'tekad hakkındaki tafsîlât Fass-ı Şuaybîde mürûr etti. İmdi mu'tekidin i'tikādı hasebiyle kıblesinde mütehayyel olan Allah, bi- zim üzerimize “musallî” olan Allah'dır. Binâenaleyh biz kıblemizde tahay- yül ettiğimiz ilâh-ı mutekada karşı musallî olduğumuz vakit, ism-i Ahir bizim için hâsıl olur; ve biz o isimde mütehakkık oluruz. [27/98] Çünkü evvelâ Hakk'ı tahayyül ettik, badehû musallî olduk. Bu sûrette elbette mü- teahhir oluruz. Nitekim bize musallî olan ilâh-ı mutekadın bu ism-i Âhir ile musallî olduğu bâlâda zikredilmiş idi. Şu hâlde biz Hak indinde hâlimiz hasebiyle oluruz; ve isti'dâdımız hasebiyle onu ne sûretle tahayyül etmiş isek, bize ancak girdiğimiz bu sûret ile nazar eder; ve bize o sûretten müte- cellî olur. Zîrâ gerek âlem-i şehâdette ve gerek âlem-i hayâlde, hiçbir sûret yoktur ki Hakk-ı mutlak ondan zâhir ve mütecellî olmasın. Ve musallînin ism-i Ahir makāmında tahakkukundan nâşîdir ki, ona “musallî” denilmiş- tir. Zîrâ “musallî” lugatta “at yarışında halbede, ya'ni mahall-i müsâbakada, birinci çıkan attan geri kalan ikinci”ye ıtlâk olunur. وقوله : كُلُّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ أَيْ رُتْبَتَه في التَّأخر في عبادة ربه، وتَسْبِيحِه الذي يُعطيه من التنزيه استعداده، فما من شيء إلا وهو يُسَبِّحُ بِحَمدِ ربه الحليم الغفور، ولذلك لا نَفْقَهُ تَسْبِيحَ العَالَم على التفصيل واحدًا واحدًا، وثَمَّ مَرتَبَةٌ يَعُودُ الضَّمِيرُ على العَبدِ المُسَبِّح فيها في قوله: ﴿وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ، أَي بحَمدِ ذلك الشَّيء، فالضَّمِيرُ الَّذي في قوله «بِحَمْدِهِ» يَعُودُ على الشيء أي بالثَّنَاءِ الَّذي يكونُ عليه، كما قُلْنَا فِي المُعْتَقِدِ إِنَّه إِنَّما يثني على الإله الذي فِي مُعْتَقَدِهِ وَرَبَطَ بِهِ نَفْسَه ، وما كان من عمله فهو راجع &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, mutlak Zât, bütün sıfatlardan ve suretlerden uzak olmakla beraber, bütün suretlerden görünür. İşte bundan dolayı, inanan kişi cüz'î bir akîde sahibi olunca, onun inancı gereği ona tecellî eder. Ve inanılan ilâh hakkındaki ayrıntılar Fass-ı Şuaybî'de geçti. Şimdi, inananın inancı gereği kıblesinde tahayyül ettiği Allah, bizim üzerimize "musallî" olan Allah'tır. Bu sebeple biz kıblemizde tahayyül ettiğimiz inanılan ilâha karşı musallî olduğumuz vakit, Ahir ismi bizim için hâsıl olur; ve biz o isimde gerçekleşiriz. [27/98] Çünkü evvelâ Hakk'ı tahayyül ettik, sonra musallî olduk. Bu surette elbette müteahhir oluruz. Nasıl ki bize musallî olan inanılan ilâhın bu Âhir ismi ile musallî olduğu yukarıda zikredilmiş idi. Şu hâlde biz Hak katında hâlimiz gereği oluruz; ve yatkınlığımız gereği onu ne suretle tahayyül etmiş isek, bize ancak girdiğimiz bu suret ile nazar eder; ve bize o suretten tecellî eder. Zira gerek âlem-i şehâdette (görünen âlemde) ve gerek âlem-i hayâlde (hayal âleminde), hiçbir suret yoktur ki mutlak Hak ondan görünmesin ve tecellî etmesin. Ve musallînin Âhir ismi makamında gerçekleşmesinden kaynaklanır ki, ona "musallî" denilmiştir. Zira "musallî" lügatta "at yarışında halbede, yani yarış yerinde, birinci çıkan attan geri kalan ikinci"ye ıtlak olunur. وقوله : كُلُّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ أَيْ رُتْبَتَه في التَّأخر في عبادة ربه، وتَسْبِيحِه الذي يُعطيه من التنزيه استعداده، فما من شيء إلا وهو يُسَبِّحُ بِحَمدِ ربه الحليم الغفور، ولذلك لا نَفْقَهُ تَسْبِيحَ العَالَم على التفصيل واحدًا واحدًا، وثَمَّ مَرتَبَةٌ يَعُودُ الضَّمِيرُ على العَبدِ المُسَبِّح فيها في قوله: ﴿وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ، أَي بحَمدِ ذلك الشَّيء، فالضَّمِيرُ الَّذي في قوله «بِحَمْدِهِ» يَعُودُ على الشيء أي بالثَّنَاءِ الَّذي يكونُ عليه، كما قُلْنَا فِي المُعْتَقِدِ إِنَّه إِنَّما يثني على الإله الذي فِي مُعْتَقَدِهِ وَرَبَطَ بِهِ نَفْسَه ، وما كان من عمله فهو راجع

إليه، فما أثنى إلا على نفْسِه، فإنَّه مَن مَدَحَ الصَّنْعَةَ فَإِنَّمَا مَدَحَ الصَّانِعَ بلا

شَكٍّ ، فَإِنَّ حُسْنَها وعَدَمَ حُسْنِها راجع [27/99] إلى صانعها.

Ve onun كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ (Nûr, 24/41) [Her bir şey salâtını ve tesbîhini bilir.] kavli, her şey Rabb'inin ibâdetinde, teahhurda rütbe- sini ve tenzîhden onun isti'dâdının i'tâ ettiği tesbîhini âlimdir, demek- tir. İmdi hiçbir şey yoktur illâ ki o, Halîm ve Gafûr olan Rabb'ine hamd etmekle müsebbihdir. İşte bunun için biz âlemin tesbîhini birer birer tafsîl üzere fehmetmeyiz. Ve bir mertebe vardır ki, onda zamîr وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) [Allâh'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.] kavlinde, müsebbih olan abde âiddir. Ya'ni bu şey "kendi hamdi ile" demektir. İmdi بِحَمْدِهِ [kendi hamdi ile] kavlinde olan zamîr, şeye ait olur. Onun üzerine olduğu senâ ile demektir. Nitekim biz mu'tekid hakkında dedik ki, muhakkak o, ancak kendi mu'tekadında olan ilâha senâ eder; ve nefsini ona rabtetti; ve onun amelinden olan şey, ona râci'dir. Şu hâlde ancak kendi nefsine senâ etti. Zîrâ mu- hakkak san'atı medheden kimse, bilâ-şek sânii medheder. Çünkü onun hüsnü ve adem-i hüsnü, sâniine râci'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onun "كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ" (Nûr, 24/41) [Her bir şey salâtını ve tesbîhini bilir.] sözü, her şeyin Rabb'inin ibâdetindeki rütbesini ve tenzîhten (eksikliklerden arınmış olmaktan) kaynaklanan kendi zâtî yatkınlığının (isti'dâdının) gerektirdiği tesbîhini bildiği demektir. Şimdi hiçbir şey yoktur ki o, Halîm (yumuşak huylu) ve Gafûr (çok bağışlayıcı) olan Rabb'ine hamd etmekle tesbîh etmesin. İşte bu sebeple biz âlemin tesbîhini tek tek, ayrıntılı bir şekilde anlamayız. Ve bir mertebe vardır ki, onda "وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ" (İsrâ, 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.] sözündeki zamir, tesbîh eden kula aittir. Yani bu şey "kendi hamdi ile" demektir. Şimdi "بِحَمْدِهِ" [kendi hamdi ile] sözünde olan zamir, şeye ait olur. Bu da onun üzerine olan övgü ile demektir. Nasıl ki biz inanan (mu'tekid) hakkında dedik ki, muhakkak o, ancak kendi inandığı (mu'tekadında olan) ilâha övgüde bulunur; ve nefsini ona bağladı; ve onun amelinden olan şey, ona döner. Şu hâlde ancak kendi nefsine övgüde bulundu. Zirâ muhakkak sanatı öven kimse, şüphesiz sanatkârı över. Çünkü onun güzelliği ve güzelliğinin olmayışı, sanatkârına döner.

Ya'ni "musallî" lugatta “müteahhir” ma'nâsına olunca, Hak Teâlâ haz- retlerinin كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ (Nûr, 24/41) ya'ni “Her bir şey salâtını ve tesbîhini bilir” kavli, her şey Rabb'inin ibâdetinde teahhurda rütbesini ve tenzîh nev'inden kendi isti'dâdının i'tâ ettiği tesbîhini bilir, demek olur. Zîrâ vücûd-ı kesîf-i izâfî ile müteayyin olan [27/100] her bir mazhar, ken- di vücudunun, Hakk'ın vücudundan müteahhir olduğunu bilir. Ve kezâ kendi isti'dâdı tenzîh nev'inden ne gibi bir tenzîhi iktizâ ediyorsa onu bilir. Zîrâ bu biliş, o mazharın kendi nefsini bilmesi demektir. Böyle olunca a'yândan, Halîm ve Gafûr olan Rabb’ine hamd ile müsebbih olmayan bir şey yoktur. Ve burada Rabb'in bu iki isim ile zikrinin sebebi budur ki: Her bir "ayn”a isti'dâdında meknûz olan kemâlâtı Rabb-i Halîm'i cânibinden ânen-fe-ânen rıfk ile ve yavaşlıkla kader-i ma'lûm üzere nâzil olur. Eğer şiddetle ve def'î olarak nâzil olsa idi, o “ayn”ın ona tahammülü olmazdı. Ve kezâ Rabb-i Gafûr her bir “ayn”ın nekāyis ve zulmet-i imkâniyyesini setreder. İşte her bir şeyin Rabb-i Halîm ve Gafûr'una, kendisine mahsûs hamdiyle tesbîhi bulunduğu için, biz bilcümle eczâyı âlemin tesbîhini, bi- rer birer, ale't-tafsîl bilemeyiz. Zîrâ bir şeyin gayrı olan şey, o şeyin kendi nefsini bildiği gibi, o şeyi bilemez. Ve bu âyette bir mertebe vardır ki, o mertebeye nazaran وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) ya'ni “Hiçbir şey yoktur, illâ ki o şey kendi hamdi ile tesbîh eder” kavlinde “bi-hamdihî”deki zamîr, tesbîh eden abde râci' olur. Ya'ni “bu şey, kendine mahsûs olan hamd ile tesbîh eder”, demektir. Böyle olunca “bi-hamdihî” kavlindeki [27/101] zamîr, şeye âittir ki, o şey nev'-i senâdan, ne gibi bir senâ üzerine bulunmakta ise, o senâ ile tesbîh eder, demek olur. Nitekim biz i'tikād-ı mahsûs sâhibi olan kimse hakkında dedik ki: Muhakkak o kimse, ancak kendi i’tikādında tahayyül ettiği ilâha senâ eder ve nefsini ona rabteder. Halbuki bu ilâh-ı mu'tekad o kimsenin amelinden husûle gelen bir şeydir; ve bir âmilin ameli ise bittabi' kendisine râci'dir. Şu hâlde Hakk'ı kendi i'tikādında tahayyül edip onu îcâd ettikten sonra, o ilâh-ı mu'tekada senâ eden kimse, kendi nefsine senâ etmiş oldu. Çünkü ilâh-ı mec'ûl, sâhib-i i'tikādın san'atıdır; ve san'atı medheden kim- se, şübhesiz sânii medheder. Zîrâ o şey'-i masnûun güzelliği ve çirkinliği sâniine râci'dir. وإلهُ المُعْتَقَدِ مَصنُوعٌ لِلنَّاظِرِ فيه ، فهو صَنعَتُه ، فثَنَاؤُه على ما اعْتَقَدَهُ ثَنَاؤُه على نفسه، ولهذا يَذُمُّ مُعتَقَدَ غيره ، ولوْ أَنْصَفَ لم يكن له ذلك، إلا أنَّ صاحب هذا المعبود الخاص جاهل بلا شَكٍّ في ذلك لاعتراضه على غيره فيما اعتقده في اللهِ ، إِذْ لَوْ عَرَفَ ما قال الجُنَيْدُ : «لَوْنُ الْمَاءِ [27/102] لَوْنُ إِنَائِهِ»، لَسَلَّمَ لكلِّ ذِي اعْتِقَادٍ ما اعْتَقَدَه ، وعَرَفَ الله في كل صورة وكلّ معتقد، فهو أي صاحب معبود الخاص - ظَانٌ ليس بعالم، فلذلك قال: «أنا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي» أي لا يظْهَرُ له إلا في صورة مُعتَقَدِهِ، فَإِنْ شَاءَ أَطْلَقَ وإِنْ شَاءَ قَيَّدَ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "musallî" (namaz kılan) kelimesi lügatte "müteahhir" (geri kalan, sonraya bırakılan) anlamına gelince, Yüce Allah'ın "كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ" (Nûr, 24/41) yani "Her bir şey salâtını ve tesbîhini bilir" kavli, her şeyin Rabb'inin ibadetinde geri kalmadaki rütbesini ve tenzih nev'inden kendi isti'dâdının (yatkınlığının) verdiği tesbîhini bilir, demek olur. Çünkü izafî (bağıntılı) kesif (yoğun) varlık ile belirlenmiş olan her bir mazhar (tecelli yeri), kendi varlığının, Hakk'ın varlığından müteahhir (sonra gelen) olduğunu bilir. Ve aynı şekilde kendi isti'dâdı (yatkınlığı) tenzih nev'inden ne gibi bir tenzihi gerektiriyorsa onu bilir. Çünkü bu biliş, o mazharın kendi nefsini bilmesi demektir. Böyle olunca sabit hakikatlerden, Halîm (yumuşak huylu) ve Gafûr (çok bağışlayıcı) olan Rabb'ine hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve burada Rabb'in bu iki isim ile zikrinin sebebi budur ki: Her bir "ayn"a (tekil hakikate) isti'dâdında (yatkınlığında) gizli olan kemâlâtı (olgunlukları) Rabb-i Halîm'i tarafından an be an rıfk (yumuşaklık) ile ve yavaşlıkla bilinen kader üzere nâzil olur. Eğer şiddetle ve ani olarak nâzil olsa idi, o "ayn"ın ona tahammülü olmazdı. Ve aynı şekilde Rabb-i Gafûr her bir "ayn"ın noksanlıklarını ve imkânî karanlığını örter. İşte her bir şeyin Rabb-i Halîm ve Gafûr'una, kendisine mahsus hamdiyle tesbîhi bulunduğu için, biz bütün âlem parçalarının tesbîhini, birer birer, ayrıntılı olarak bilemeyiz. Çünkü bir şeyin gayrı olan şey, o şeyin kendi nefsini bildiği gibi, o şeyi bilemez. Ve bu ayette bir mertebe vardır ki, o mertebeye nazaran "وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ" (İsrâ, 17/44) yani "Hiçbir şey yoktur, illâ ki o şey kendi hamdi ile tesbîh eder" kavlindeki "bi-hamdihî"deki zamir, tesbîh eden kula râci' (dönük) olur. Yani "bu şey, kendine mahsus olan hamd ile tesbîh eder", demektir. Böyle olunca "bi-hamdihî" kavlindeki zamir, şeye aittir ki, o şey senâ (övgü) nev'inden, ne gibi bir senâ üzerine bulunmakta ise, o senâ ile tesbîh eder, demek olur. Nasıl ki biz özel inanç sahibi olan kimse hakkında dedik ki: Muhakkak o kimse, ancak kendi inancında tahayyül ettiği ilâha senâ eder ve nefsini ona bağlar. Halbuki bu inanılan ilâh o kimsenin amelinden husûle gelen bir şeydir; ve bir amil (iş yapan)in ameli ise elbette kendisine râci'dir (dönüktür). Şu halde Hakk'ı kendi inancında tahayyül edip onu icad ettikten sonra, o inanılan ilâha senâ eden kimse, kendi nefsine senâ etmiş oldu. Çünkü kılınmış ilâh, inanç sahibinin sanatıdır; ve sanatını metheden kimse, şüphesiz sanatçıyı metheder. Çünkü o yapılmış şeyin güzelliği ve çirkinliği sanatçısına râci'dir. "Ve inanılan ilâh, ona bakan için yapılmış bir şeydir; o, onun sanatıdır. Dolayısıyla onun inandığı şeye senâ etmesi, kendi nefsine senâ etmesidir. Bu yüzden başkasının inandığı şeyi kınar. Eğer insaflı olsaydı, bunu yapmazdı. Ancak bu özel mabudun sahibi, başkasının Allah hakkındaki inancına itiraz ettiği için şüphesiz cahildir. Zira Cüneyd'in 'Suyun rengi kabının rengidir' sözünü bilseydi, her inanç sahibinin inandığı şeyi kabul eder ve Allah'ı her surette ve her inançta tanırdı. O, yani özel mabudun sahibi, zanneden biridir, âlim değildir. Bu yüzden 'Ben kulumun hakkımdaki zannı üzereyim' buyrulmuştur. Yani ona ancak inandığı surette görünür. Dilerse mutlak bırakır, dilerse kayıtlar."

Hâlbuki ilâh-ı mu'tekad, ona nâzır olan kimse için masnû'dur. O, onun san'atıdır. İmdi i'tikād ettiği şey üzerine onun senâsı, onun ken- di nefsi üzerine senâsıdır; ve bundan dolayı onun gayrı olan mu'te- kadı zemmeder; ve eğer insaf ede idi, onun için bu vâki' olmaz idi. Şu kadar var ki, muhakkak bu ma'bûd-i hâs sâhibi, Allah hakkında i'tikād ettiği şeyde, kendinin gayrına i'tirâzından dolayı bunda bilâ-şek câhildir. Zîrâ eğer Cüneyd'in dediği لَوْنُ الْمَاءِ لَوْنُ إِنَائِهِ [Suyun rengi, kabının rengidir.] kavlini ârif olaydı, onun i'tikād eylediği şeyi, her bir i'tikād sahibine teslîm ederdi; ve Allah Teâlâ'yı, her sûrette ve her mu'tekadda ârif olurdu. Binâenaleyh o, -ya'ni ma'bûd-i hâs sahibi-,702 zânndır, âlim değildir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ: “Ben abdimin zannı indindeyim” buyurdu ki, ister itlâk [27/103] etsin, ister takyîd etsin, ona ancak kendinin mu'tekadı sûretinde zâhir olur demektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hâlbuki inanılan ilâh, ona bakan kimse için yapılmış olandır. O, o kimsenin sanatıdır. Şimdi, inandığı şey üzerine yaptığı övgü, kendi nefsi üzerine yaptığı övgüdür; ve bundan dolayı kendinden başkasının inandığı şeyi yerer; ve eğer insaflı olsaydı, onun için bu durum meydana gelmezdi. Şu kadar var ki, muhakkak bu özel ma'bûd sahibi, Allah hakkında inandığı şeyde, kendinden başkasına itirazından dolayı bunda şüphesiz cahildir. Çünkü eğer Cüneyd'in dediği "لَوْنُ الْمَاءِ لَوْنُ إِنَائِهِ" [Suyun rengi, kabının rengidir.] sözünü bilseydi, her bir inanç sahibine inandığı şeyi teslim ederdi; ve Yüce Allah'ı, her şekilde ve her inanılan şeyde bilir olurdu. Bu sebeple o, -yani özel ma'bûd sahibi-, zannedendir, âlim değildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah: "Ben kulumun zannı indindeyim" buyurdu ki, ister mutlak kılsın, ister kayıtlasın, ona ancak kendi inandığı şekilde görünür demektir.

Ya'ni sahib-i itikadın tahayyül ederek nâzır olduğu ilâh kendi tarafın-dan tasnî' olunmuştur; ve bu ilâh-ı muhayyel bu kimsenin san'atından ibârettir. Bu ilâh üzerine senâ ettiği vakit, kendi nefsi üzerine senâ etmiş olur. İşte bundan dolayı o kimse, kendi i’tikādında îcâd ettiği ilâhdan baş-kasını kabûl etmez; ve başkasının itikādında mec'ûl olan ilâhı zemmeder. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de ashâb-ı itikadın hâline işâreten buyurulur: يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا (Ankebut, 29/25) ya'ni “Ba'zınız ba'zısını tekfîr ve ba'zınız ba'zısını tel'în eyler." Ve eğer bu mu'tekid, insâf ede idi, i'tikādâttan hiçbir i'tikādı zemmetmez idi. Şu kadar var ki, bu i'tikādında tahayyül ettiği ma'bûd-ı hâssın sahibi, Allah hakkında başkalarının i'tikād ettiği şeyde kendi mu'tekadının gayrına i'tirâzından dolayı, bu zemminde şübhesiz câhildir. Çünkü eğer Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin لَوْنُ الْمَاءِ لَوْنُ إِنَائِهِ ya'ni "Suyun rengi kabının rengidir” kavlini ârif olaydı, her bir i'tikād [27/104] sahibinin i'tikādında tahayyül etmiş olduğu ilâh-ı mu'tekadı da teslîm eder idi. Fakat Hakk'ın mezâhirin isti’dâdı hasebiyle zâhir olduğunu bilmedi. Hakk'ın kendine olan tecellîsini tasdîk ve kendinin gayrı bulunan mezâhirde vâki' olan tecellîsini inkâr etti; ve Allah Teâlâ'yı her sûrette ve her mu'tekadda ârif olmadı. Binâenaleyh bu ma'bûd-ı hâs sahibi, sâhib-i zandır, âlim değildir. İşte ashâb-ı i'tikāddan her birisi sahib-i zan oldu-ğu için Allah Teâlâ “Ben kulumun zannı indindeyim” buyurdu. Ya'ni abd Hakk'ı kendi i'tikadında ister ıtlâk ve ister takyîd etsin, Hak ona ancak kendi i'tikād etmiş olduğu sûrette zâhir olur, demektir. Ya'ni abd, cemî'-i mu'tekadât sûretlerinde Hakk'ın mütecellî olduğunu i'tikād ederse, ona it- olan tâliblere dahi, sırât-ı müstakîmi göstermekte rehber olur. الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِين Alemlerin Rabbi Allâh'a hamdolsun! İbtida: 8 Mart 1334 ve 24 Cümâde'l-ûla 1336 [8 Mart 1918], Cum'a saat-i ezânî sabah 3 İntiha: 17 Temmuz 1334 ve 8 Şevval 1337 [17 Temmuz 1918], Çarşamba saat-i ezânî 11,45 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani inanç sahibinin tahayyül ederek baktığı ilâh, kendi tarafından yapılmıştır; ve bu hayalî ilâh, bu kimsenin sanatından ibarettir. Bu ilâha senâ ettiği zaman, kendi nefsine senâ etmiş olur. İşte bundan dolayı o kimse, kendi inancında icat ettiği ilâhtan başkasını kabul etmez; ve başkasının inancında kılınmış olan ilâhı zemmeder. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de inanç sahiplerinin hâline işaretle buyurulur: يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا (Ankebut, 29/25) yani “Bazınız bazınızı tekfir eder ve bazınız bazınızı tel'in eder.” Ve eğer bu inanç sahibi, insaf etseydi, inançlardan hiçbir inancı zemmetmezdi. Şu kadar var ki, bu inancında tahayyül ettiği özel mabudun sahibi, Allah hakkında başkalarının inandığı şeyde kendi inancının gayrına itirazından dolayı, bu zemminde şüphesiz cahildir. Çünkü eğer Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin لَوْنُ الْمَاءِ لَوْنُ إِنَائِهِ yani "Suyun rengi kabının rengidir” kavlini ârif olsaydı, her bir inanç sahibinin inancında tahayyül etmiş olduğu inanılan ilâhı da teslim ederdi. Fakat Hakk'ın mezâhirin (tecellî yerlerinin) istidadı hasebiyle zâhir olduğunu bilmedi. Hakk'ın kendine olan tecellîsini tasdik etti ve kendinin gayrı bulunan mezâhirde vâki olan tecellîsini inkâr etti; ve Yüce Allah'ı her surette ve her inanılan şeyde ârif olmadı. Bu sebeple bu özel mabud sahibi, zan sahibidir, âlim değildir. İşte inanç sahiplerinden her birisi zan sahibi olduğu için Yüce Allah “Ben kulumun zannı indindeyim” buyurdu. Yani kul Hakk'ı kendi inancında ister mutlak ve ister kayıtlı etsin, Hak ona ancak kendi inanmış olduğu surette zâhir olur, demektir. Yani kul, bütün inanılan şeylerin suretlerinde Hakk'ın tecellî ettiğini inanırsa, ona itaat eden talip olanlara dahi, doğru yolu göstermekte rehber olur. الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِين Alemlerin Rabbi Allâh'a hamdolsun! Başlangıç: 8 Mart 1334 ve 24 Cemâziyelevvel 1336 [8 Mart 1918], Cuma ezanî saat sabah 3 Bitiş: 17 Temmuz 1334 ve 8 Şevval 1337 [17 Temmuz 1918], Çarşamba ezanî saat 11,45

*** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye olup, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Binâenaleyh, Hak Teâlâ, ezelen ve ebeden, hâriçte ve zâhirde, kendi üzerine, bu a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesi ile hükmetti. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, kendi isti'dâd-ı zâtisi ile, Hak Teâlâ'nın kendisi üzerine hükmettiği şeyden başkasını kabûl etmez. Belki, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine hükmettiği şey, bu a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtisinden ibârettir. Zirâ, Hak Teâlâ'nın ilmi, ma'lûmâta tâbi'dir. Ma'lûmât ise, a'yân-ı sâbitedir. Bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sûretler olup, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetine nisbetle, vücûd-ı izâfîye sâhiptir. Vücûd-ı mutlak ise, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetidir. Bu vücûdât-ı izâfiyye, vücûdât-ı mevhûme değildir. Belki, Hak Teâlâ'nın ilmindeki hakîkatlerdir. Bu hakîkatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye olup, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür.

[27/107] Hz. Şeyh-i Ekber 560 sene-i hicriyyesi Ramazân'ının 17. Pa- zartesi gecesi Endülüs'te âlem-i şühûda kadem-nihâde olmuşlar; ve 638 sene-i hicriyyesinin Rebîu'l-âhirinin 22. Cuma gecesi Şam'da irtihâl bu- yurmuşlar; ve Şam hâricinde Sâlihiyye nâm mevkie defnedilmiştir. Kabr-i şerîfi meşhûr ziyâretgâhdır. Şu hâlde ömr-i şerîfleri 77 sene 7 ay olur. Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz 604 senesinde tevellüd buyurduklarına göre, bu târihte Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin 44 yaşında olmaları lâzım gelir. Hz. Mevlânâ 14 yaşında Konya'ya pederi Sultânü'l-ulemâ hazretleriyle gel- dikleri sırada, Hz. Şeyh 58 yaşında olurlar. Bu târihlere nazaran Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz ile Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz muâsır olup, gerek Kon- ya'da ve gerek Şam'da yekdîğeriyle mülakat buyurmuşlardır. Ve Şam'daki mülakatları Hz. Şeyh-i Ekber'in son zamanlarına müsâdif olacağı anlaşılır. Hz. Mevlânâ efendimiz Mesnevî-i Şerîfin 4. cildinde: همچنان که دید آن صدر اجل پیش کار خویش تا روز اجل [Nitekim o Sadr-ı ecell, kendi kârının önünü ecel gününe kadar gör- dü.]703 beytinde Hz. Şeyh-i Ekber'e işâret buyurup “Sadr-ı ecell” ta'bîr et- mişlerdir. [Ahmed Avni Konuk] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh-i Ekber, Hicrî 560 yılının Ramazan ayının 17. Pazartesi gecesi Endülüs'te dünya âlemine gelmişler; ve Hicrî 638 yılının Rebiülâhir ayının 22. Cuma gecesi Şam'da vefat etmişler; ve Şam dışında Sâlihiyye adlı yere defnedilmiştir. Mübarek kabri meşhur bir ziyaretgâhtır. Bu durumda mübarek ömürleri 77 yıl 7 ay olur. Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz 604 senesinde doğduklarına göre, bu tarihte Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin 44 yaşında olmaları gerekir. Hz. Mevlânâ 14 yaşında Konya'ya babası Sultânü'l-ulemâ hazretleriyle geldikleri sırada, Hz. Şeyh 58 yaşında olurlar. Bu tarihlere göre Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz ile Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz çağdaş olup, gerek Konya'da ve gerek Şam'da birbirleriyle görüşmüşlerdir. Ve Şam'daki görüşmeleri Hz. Şeyh-i Ekber'in son zamanlarına denk geleceği anlaşılır. Hz. Mevlânâ efendimiz Mesnevî-i Şerîf'in 4. cildinde: همچنان که دید آن صدر اجل پیش کار خویش تا روز اجل [Nitekim o Sadr-ı ecell, kendi işinin önünü ecel gününe kadar gördü.] beytinde Hz. Şeyh-i Ekber'e işaret buyurup “Sadr-ı ecell” (en yüce makam sahibi) diye tabir etmişlerdir.
