# TB. Kelime-i Mûseviyye

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-kelime-i-museviyye
**Sayfa:** 106

---

﷽

XXV

فَص ُّ حِكْمَة ٍ عُلْوِيَّة ٍ فِي كَلِمَة ٍ مُوسوِيَّةٍ

KELİME-İ MÛSEVİYYEDE MÜNDEMİC OLAN

HİKMET-İ ULVİYYE FASSIDIR [2. Şerh] “Hikmet-i ulviyye”nin Kelime-i Mûseviyye’ye tahsîsindeki vech budur ki: Mûsâ (a.s.)ın resûllerin çoğu üzerine rüchânı ve ulüvv-i mertebesi dört sûretledir:

1. Melek vâsıtası olmaksızın Allah Teâlâ hazretlerinden ahzeyledi; ve

O’nunla tekellüm etti.

2. Hadîs-i sahîhde vârid olduğu üzere Hak TeâlâTevrât’ı yed-i kudreti ile yazdı. Nitekim buyurulur:لطُّوبَــى بِيَــدِه ِة ُ بِيَــدِه ِ وَغَــرَس َ شَــجَرَة َلَــى كَتَــب َ لَــه

لتَّــوْرَ ُِ أنَّــه ُ تَعَ

وَخَلَــق َ جَنَّــة َ عَــدْن ٍ بِيَــدِه ِ وَخَلَــق َ آدَم َ بِيَدَيْــهya’ni “Hak Teâlâ Cenâb-ı Mûsâ’yaTevrât’ı yediyle yazdı; ve şecere-i Tûbâ’yı eliyle gars etti; ve cennet-i Adn’i yediyle halkeyledi; ve Âdem’i iki yedi ile yarattı.”

3. Hâtem-i enbiyâ ( ) Efendimiz’e muhtass olan makām-ı cem’iyyete kurbiyetidir ki, Hak Teâlâ bu kurbiyete işâreten beyan buyurur:ٍ وَكَتَبْنَــ

ح ِ مِــن ْ كُل ِّ شَــيْء ٍ مَوْعِظَــة ً وَتَفْصِيــلًا لِــكُل ِّ شَــيْءألْــوالْلَــه ُ فِــي(A’râf, 7/145) [Ve onun için

َ levhalarda her şeyden bir mev’ıza yazdık ve ahkâmın tafsîlini açıkladık.] Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’deب ٍ مُبِيــن ٍبِــس ٍ إِلَّا فِــي كِتَــوَلَا رَطْــب ٍ وَلَا يَ(En’âm, 6/59)

[Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitâbdadır.] âyet-i kerîmesiyle bu makām-ı cem’iyyetin kemâline işâret buyurulmuştur.

4. Hadîs-i şerîfte Mûsâ (a.s.)ın kesret-i ümmet ile enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) arasında imtiyâzı beyân buyurulmuştur. İşte bu vücûha binâen Kur’ân-ı Kerîm’de Mûsâ (aleyhimü’s-selâm)a hitâbenأعْلَــىالْلَا تَخَــف ْ إِنَّــك َ أنْــت

َ

(Tâhâ, 20/68) ya’ni “Korkma, muhakkak sen a’lâsın!” buyurulmuştur.

Cenâb-ı Mûsâ’nın kelime-i vücûdunda “hikmet-i ulviyye” mündemic bulunması iktizâsındandır ki, âtîde îzâh edileceği vech ile, sâir enbiyâ (a.s.) ın zuhûrunda vâki’ olmayan bir hâl vâki’ olup, etfâl-i Benî İsrâîl, Mûsâ (a.s.) için katlolundular; ve onların ervâh-ı cüz’iyyeleri mecmûu, rûh-ı küllî-i Mûsevî’de ictimâ’ ile [25/2] onu takviye ettiler. Binâenaleyh Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu fass-ı münîfe katl-i etfâlin hikmetini beyân ile şürû’buyurdu:

* * *

ة ُ كل ِّ مَــن قُتِــل َد ِ حَيــإ مْــدالء ِ مــن أجْــل ِ مُوسَــى لِيَعُــود َ إليــه بأبنَــالحِكمــة ُ قَتْــل ِ

تُــهثَــم َّ جَهْــلٌ، فــلا بُــد َّ أن ْ تَعُــود َ حيأنَّــه قُتِــل َ علــى أنَّــه مُوسَــى، ومــامِــن أجلِــه، ل

لفِطْــرَة ِ لــمهِــرَة ٌ علــىة ٌ ظَلمَقْتُــول ِ مِــن أجلِــه، وهــي حَيَــة َعلــى مُوسَــى أعْنِــي حيــ

لنَّفْسِــيَّةُ، بــل ْ هــي علــى فِطْــرَةٍ.ضأغْــرالتُدَنِّسْــهَ

َُ

Mûsâ eclinden katl-i ebnânın hikmeti, onun eclinden her bir katlolunanın hayâtı, imdâd ile ona âit olmak içindir. Zîrâ muhakkak Mûsâ olmak üzere katlolundu. Hâlbuki cehil vâki’ değildir. Binâenaleyh onun hayâtı, ya’ni onun eclinden maktûl olanın hayâtı, Mûsâ’ya âit olmak lâbüddür. Ve o, ağrâz-ı nefsiyyenin606tednîs etmediği fıtrat üzere olan hayât-ı zâhiredir; belki o fıtrat üzeredir.

* * *

Bu hikmetin tavzîhi için bir mukaddeme lazımdır:

Vücûd-ı hakîkî-i Hak, “ahadiyet”, “vahdet”, “vâhidiyet” mertebelerinde vitriyet üzere olup, libâs-ı gayriyyetle mertebe-i rûhiyyete tenezzülünde şef ’iyetle muttasıftır. Ve bu şef ’iyet küllü’l-küll olan rûh-ı Muhammedî ile zâhirdir. Binâenaleyh bu şef ’iyet ve isneyniyet bir emr ve bir şe’n-i ilâhîden ibârettir. Onun için Kur’ân-ı Kerîm’deلــرُّوح ُ مِــن ْ أمْــر ِ رَبِّــيلــرُّوح ِ قُــل ِيَسْــألُونَك َ عَــن ِ

(İsrâ, 17/85) ya’ni “Sana rûhdan suâl ediyorlar. Rabbimin emri ve şe’nidir, diye cevâb ver!” buyurulur.

Ba’dehû küllü’l-küll olan bu rûh-ı Muhammedîde bilcümle enbiyâ ile evliyâ hazarâtının ervâh-ı külliyyeleri müteayyin olmuş ve onlardan her birine tâbi’ olan ümemin ervâh-ı cüz’iyyeleri henüz müteayyin olmayıp kuvvede kalmıştır. Bu hakîkate binâen hükemâ nüfûs-i külliyyenin kable’l-ecsâm ve nüfûs-i cüz’iyyenin ba’de’l-ecsâm husûlüne kāil olmuşlar ve İmâm-ı Gazzâlî hazretleri dahi aynı mütâlaada bulunmuştur.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri dahi Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinden naklen bu hakîkati beyan buyurmuşlar. [25/3] Nitekim Mevlânâ Câmî Kasîde-i Hamriyye’nin:

لْكَرْمُمِن ْ قَبْل ُ أن ْ يُخْلَق َبِهَسَكِرْنَمَة ًلْحَبِيب ِ مُدَعَلَى ذِكْر ِشَرِبْنَ

[Mahbûbun zikri ile bir şarâb nûş eyledik ve o şarâb ile henüz üzüm halkolunmazdan evvel sarhoş olduk.] beytine yazdığı şerhde bu bâbda ba’zı îzâhât i’tâ eylemiştir. Ve Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) dahi âtîdeki ebyâtta rûh-ı küllîlerinin cesedlerinden mukaddem taayyününe işâreten buyururlar:

مخمور بودن ملی جب ِ لایزز شرنگور بودغِ و می ون بندر جهز آن کپیش

ر و گیر و نکتۀ منصور بودین دز آن کپیشزدیملحق مین أنن ِ جد ِ جهبه بغدم

معمور بودیق عیش ِ مت ِ حقبدر خرر شدین نَفْس ِ کُل در آب و گِل معمز آن کپیش

Tercüme: “Cihânda bağ ve mey ve üzümün vücûdundan mukaddem, cânımız şarâb-ı lâ-yezâlîden mahmûr idi. Biz âlem-i cân Bağdâd’ında “Ene’l-Hak” na’rasını vurur idik. Mansûr’un dâr ü gîri ve nüktesi mevcûd olmadan mukaddem, nefs-i küll su ve çamurda mi’mâr olmazdan mukaddem, hakāyık meyhânesinde bizim ıyşimiz ma’mûr idi.”607

Bu mezhebe kāil olmayanlar, ale’l-umûm ervâh-ı külliyye ve cüz’iyyenin ecsâddan mukaddem tekevvününü söylerler. Şıkk-ı evvele göre ervâh-ı külliyye, âlem-i ervâhdakiألَسْــت ُ بِرَبِّكُــم ْ(A’râf, 7/172) [Ben sizin Rabbiniz değil miyim?] hitâbını ve ecsâda taalluktan mukaddemki ahvâli müdriktirler. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine: “Elestü bi-Rabbiküm hitâbı yâdında mıdır?” denildikde, “Üzerinden hiç gün geçmedi” buyurmuştur.

Zîrâ ervâh-ı külliyye-i müdrike üzerinden zamân geçmez; zamâna tâbi’ olan ancak ecsâddır. Ervâh-ı cüz’iyye ise ecsâda taaluktan mukaddemki ahvâli müdrik değildirler. Hadîs-i şerîfteد ِأجْسَــالح َ قَبْــلأرْوالْلَــى خَلَــقإِن َّ

ََ َللّٰــه َ تَعَ ya’ni “Muhakkak Allah Teâlâ ervâhı ecsâddan mukaddem halkeyledi”608 buyurulmasından murâd, mebâdî-i silsile-i vücûd olan ervâh-ı melekiyye ve ervâh-ı külliyyedir.

İmdi ervâh-ı külliyye, küllü’l-küll olan rûh-ı Muhammedîden cevher-i nûrânî olarak âlem-i ervâhda zâhir olmuşlar ve onlardan her birinin âlem-i şehâdette zuhûrlarıyla da’vetleri vaktinde fiilen zâhir olan nüfûs-i cüz’iyye âlem-i ervâhda bilkuvve onların taht-ı hîtalarında bulunmuşlardır. Ve bu rûh-ı küllî o ervâh-ı cüz’iyyenin imâmı olur. Mevcûd olan bir çekirdek içindeki ağaçlar ve onların meyveleri ve çekirdekleri gibi. İmdi umûm-i âdemiyânda olan nüfûs-i cüz’iyye-i insânî, mizâclarının husûlünden sonra olup, evvelen mertebe-i hayvâniyyette zâhir olurlar. Eğer onların meyli tabîat tarafına olursa, bedende müstevlî ve mutasarrıf olan ancak tabîat olup dâimâ istîfâ-yı lezzât ve şehevât-ı hissî ile emreder; ve ahlâk-ı zemîme ma’deni ve ef ’âl-i seyyie menbaı [25/4] ve evsâf-ı kabîha menşei olduğu için ona “nefs-i emmâre” derler. Ve eğer terbiye olunursa “levvâme”, “mülhime”, “mutmainne”, “râzıye” ve “marzıyye” mertebelerini kat’edip kendi küllü ve kemâli cânibine terakkî eyler. Velâkin nüfûs-i cüz’iyyeden her birinin hayâtı bidâyet-i zuhûrda fıtrat-ı asliyye üzerine olan hayâttır ki, henüz ağrâz-ı nefsâniyye ve sıfât-ı beşeriyye ile kirlenmemiştir; ve bu fıtrat, fıtrat-ı islâmiyyedir. Nitekim ( ) Efendimizمِــن ْ مَوْلُــود ٍ إِلَّا وَقَــد ْ يُولَــد ُِ مَــ

نِهنِــه ِ وَيُمَجِّسَــالْعَلَــى فِطْــرَة ِya’ni “Her bir mevlûd, ancak

نِــه ِ وَيُنَصِّرَه ُ يُهَوِّدَإ ِسْــلَام ِ ثُــم َّ أبَــوَ fıtrat-ı islâmiyye üzere doğar. Ba’dehû onu anası babası, yahûdî ve nasrânî ve mecûsî yaparlar” buyurur. “İslâm” inkıyâd ve teslimiyet ma’nâsına olduğu cihetle mazmûn-ı hadîs-i şerîfteki hakîkat her an gözlerimizin önünde mütecellîdir. Zîrâ yeni doğan bir çocuğun kemâl-i saffet üzere yaşadığını ve ba’dehû muhîtinin te’sîrâtına tâbi’ olarak salâh veyâ fesâdı öğrendiğini müşâhede etmekteyiz.

608Deylemî,el-Firde 187; Aclûnî,Keşfü’l-Hafâ, I, s. 121-123.

İmdi her bir nefs-i küllînin taht-ı hîtasında olan nüfûs-i cüz’iyyenin hey’et-i mecmûası, o nefs-i küllînin hâdimleri ve etbâı ve kuvâ ve cevârihi mesâbesinde olupخْتَلَفكَــر َ عَنْهَــتَنئْتَلَــف َ وَمَــرَف َ مِنْهَــتَعَــح ُ جُنُــود ٌ مُجَنَّــدَة ٌ فَمَــأرْواَلْya’ni

َََ “Ervâh cünûd-i mücennededir. Onlardan taârüfü olanlar i’tilâf ve tenâkürü olanlar ihtilâf ederler” hadîs-i şerîfi mûcibince her bir rûh-ı küllîye mensûb olanlar, gerek dünyâda ve gerek hayât-ı berzahiyye ve uhreviyyede, imâmını ve yekdîğerini ârif olanlar ülfet ederler. Yabancı olanlar birbirine muhâlefet eder. Ve âyet-i kerîmedeمِهِم ْس ٍ بِإِمَكُل َّ أنَيَوْم َ نَدْعُو(İsrâ, 17/71) ya’ni “O günde biz nâsı kendi imâmlarına da’vet ederiz” buyurulur. Bu ervâh-ı cüz’iyyeden ba’zıları âlem-i şehâdette bu rûh-ı küllînin risâletle bi’setinden mukaddem ve ba’zıları onunla berâber ve ba’zıları dahi ondan sonra beden-i hissî ile zâhir olur. Rûh-ı Mûsevî’den sonra gelenler henüz müteayyin olmadıklarından, bilkuvve rûh-ı Mûsevî’de mündemicdir. Fakat merâtib-i vücûdun “rûh-ı nebâtî” ve “rûh-ı hayvânî” ve “rûh-ı insânî” mertebelerini kat’etmemiş olduklarından kemâlât-ı zâide ile muttasıf değildirler. Ve ondan evvel veyâ onunla berâber gelenler bu kemâlât-ı zâideyi iktisâb etmiş iseler de, kendi cesedlerini ve taayyün-i mahsûslarını müdebbir olup, rûh-ı Mûsevîden bir i’tibâr ile ayrıdırlar. Binâenaleyh henüz ağrâz-ı nefsâniyye ve sıfât-ı beşeriyye ile tedennüs etmemiş olan etfâl-i Benî İsrâîl’in ecsâm-ı müteayyineleri zâil ve bu firkat-i i’tibâriyyeleri merfû’ olunca, kendi külleri olan rûh-ı Mûsevî âlemine rücû’ ve onu takviye ederler.

Cenâb-ı Mûsâ’nın zuhûru zamânı yaklaştığı vakit, Fir’avn’ın muhîtinde bulunan hükemâ ve ulemâ Fir’avn’a dediler ki: “Filân senede Benî İsrâîl’den bir çocuk doğacak; ve senin tâc ve tahtının harâbîsi [25/5] onun yüzünden olacaktır. Fir’avn bu kazâ-yı ilâhînin zuhûrunu men’ için, o sene zarfında doğan çocukları katlettirdi. İşte bu katlolunan çocukların ervâh-ı cüz’iyyeleri rûh-ı Mûsevî âlemine rücû’ edip ma’nen ve mâddeten rûh-ı Mûsevîyi takviye ettiler. Ve Fir’avn onları katletmekle zâhiren câhilâne hareket edip, Cenâb-ı Mûsâ’ya yardım ve kendi irâdesiyle saltanatının zevâli esbâbına teşebbüs etti. Fakat hakîkatte kazâ-yı ilâhînin infâzına hâdim olduğundan, bu hareketinde bu nokta-i nazardan cehil yoktur. Ve rûh-ı küllî-i Mûsevînin bu ervâh-ı cüz’iyye ile mukavvâ olmasının alâmât-ı zâhiriyyesi de meşhûd olmuştur. Meselâ Kıbtî’yi bir yumruk ile katletmesi ve Şuayb (a.s.)ın kerîmelerinin hayvanlarını suvarmak için, ağzında gāyet büyük bir taş olduğu cihetle, kimsenin istifâde edemediği bir kuyudan, bu taşı kuvvet-i bâzûsuyla kaldırıp istifâde etmesidir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de onun bu kuvvetine işâretleأمِيــنالْلْقَــوِيسْــتَأْجَرْت َإِن َّ خَيْــر َ مَــن ِ(Kasas, 28/26) [Üc-

ُ ُّ retle kullandıklarının en hayırlısı şübhesiz ki o kuvvetli, emîn adamdır.] buyurulur. Bu kuvvetin alâmât-ı bâtıniyyesi ise Fir’avn gibi a’vân ve ensârı kesîr olan bir hükümdâr-ı kavîyi, münferiden mağlûb etmesidir.

Velhâsıl ervâh-ı müteferrikanın mizâc-ı vâhid-i küllîde zuhûrları, müteferrik bir hâlde olan zuhûrlarından daha müessir ve daha kavîdir. Nitekim

يــۀ قــوت بــودری مزكســya’ni “İttihâd mâye-i kuvvet olur” demişlerdir. Ve işte şer’de meşveretin mesnûn olmasının hikmeti de budur. Bu mukaddeme anlaşıldıktan sonra metnin ma’nâsı sühûletle anlaşılabilir.

* * *

Fir’avn’ın Mûsâ yüzünden Benî İsrâîl çocuklarını katletmesindeki hikmet, Mûsâ için her bir katlolunan çocuğun hayâtı yardım etmek üzere Cenâb-ı Mûsâ’nın rûh-ı küllîsine avdet ve rücû’ etmek içindir. Çünkü katlolunan her bir çocuğa Mûsâ nazarıyla bakılarak katlolundu. Gerçi katlolunan her çocuğun taayyünü, taayyün-i Mûsevî olmadığından, sûrette cehil vâki’ idi. Fakat onların her birine taalluk eden rûh, rûh-ı küllî-i Mûsevî’den bir cüz’ olduğundan hakîkatte ve ma’nâda aslâ cehil vâki’ değil idi. Binâenaleyh onun hayâtı, ya’ni Mûsâ yüzünden maktûl olan her bir çocuğun hayâtı hakîkatte Mûsâ’ya âit idi, ya’ni Mûsâ’nın hayâtı olmak lâbüddür; ve Mûsâ’ya âit olan o hayât dahi, ağrâz-ı nefsâniyyenin henüz kirletmemiş olduğu fıtrat üzere olan hayât-ı zâhiredir. Ya’ni kuvvede olmayıp fiilen zuhûr eden ve henüz sıfât-ı beşeriyye ile mülevves olmamış bulunan hayâttır. Belki o hayât fıtrat-ı islâmiyye üzeredir.

لذلــكن مُهَيَّئًــكة ِ مَــن قُتِــل َ علــى أنَّــه هــو، فــكل ُّ مــن مُوسَــى مَجْمُــوع َ حيــٌ فــك

صخْتِصَــن فــي مُوسَــى، وهــذرُوحِــه لــه ك[25/6]د ُسْــتِعْدَنكلمَقْتُــول ِ ممَّــ

أحَــد ٍ قَبْلَــه.اإِلٰهِــي ٌّ بِمُوسَــى لــم ْ يكــن ْ ل

İmdi Mûsâ, Mûsâ olmak üzere katlolunanların mecmû’-ı hayâtı oldu.

Binâenaleyh o maktûl için rûhunun isti’dâdı, kendisine hâs olan her ne müheyyâ olmuş idi ise, Mûsâ’da mevcûd oldu. Ve bu, Mûsâ’ya bir ihtisâs-ı ilâhîdir ki, ondan evvel bir kimse için vâki’ olmadı.

Yukarıda îzâh olunduğu üzere, nefs-i küllî-i Mûsâ’ya tâbi’ olan nüfûs-i cüz’iyye-i maktûlenin isti’dâdlarına mahsûs ve lâyık olarak, hazîne-i gayb-ı ilâhîde müheyyâ ve ihzâr olunmuş ve fakat onların hayât-ı zâhireleri devâm etmediği cihetle, mevtın-ı şehâdette zuhûr edememiş ne kadar mevâhib-i ilâhiyye var ise bunların hepsi hayât-ı Mûsâ’da zâhir ve mevcûd oldu. Çünkü Mûsâ, “Mûsâ’dır” diye katlolunan etfâl-i Benî İsrâîl’in mecmû’-ı hayâtı oldu. Zîrâ cüz’lerin hasâisi küllde müctemi’ olur. Ve bu hâl Mûsâ (a.s.)a mahsûs olan bir tecellî-i ilâhî idi ki, kendisinden evvel hiçbir peygambere vâki’ olmuş değil idi. Ve bu tecellî onun kelime-i vücûdunda mündemic olan “hikmet-i ulviyye” iktizâsıdır; ve bu iktizâ dahi onun ilm-i ilâhîdeki kābiliyyet-i ma’dûmesi ve ayn-ı sâbite-i mevhûmesinden münbaisdir.

ب ِلبَــفــي هــذلــى أسْــرُد ُ منهــللّٰــه ُ تعءإن ْ شَــُ فــإن َّ حِكَــم َ مُوسَــى كَثِيــرَةٌ، وأنــ

َ

شُــوفِهْتأوَّل ُ مــن هــذطِــرِي، فــكإ لٰهِــي ُّ فــي خالأمــراليَقَــع ُ بــهعلــى قَــدْر ِ مــ

ُ

بِ.لبَــبــه فــي هــذ

İmdi muhakkak Mûsâ (a.s.)ın hikemi çoktur; ve ben inşâallâhu Teâlâ bu bâbda onlardan hâtırımda emr-i ilâhî, onunla vâki’ olan şey mikdârı üzere serdeylerim. Binâenaleyh bu bâbda evvelen kendisiyle müşâfehe olunduğum şey bu idi.

Ya’ni Mûsâ (a.s.)ın ilm-i ilâhîde sâbit olan “ayn”ının iktizâsı olup, o ayn-ı sâbitesi hazînesinden bu âlem-i şehâdette zuhûr eden hikmetler çoktur; ve ben meşiyyet-i ilâhiyye taalluk ederse buFass-ı Mûsevî’de o hikmetlerin cinsinden olup izhârına emr-i ilâhî vâki’ olan şey mikdârını serd ve beyân edeceğim. Bu mikdârdan noksan ve ziyâde olan hikem-i Mûsevînin beyânına me’zûn değilim. İmdi mübeşşirede, ya’ni vâkıa-i sâdıkada, buFass-ı Mûsevî’den evvelen kendisiyle, taraf-ı A’ref-i enbiyâ ( )den müşâfehe olunduğum [25/7] hikmet, Mûsâ yüzünden katlolunan etfâl-i Benî İsrâîl’in hikmeti idi.

لَةً.ح ٍ كَثيرةٍ، جَمَع َ قُوًى فَعَّوُلِد َ مُوسَى إلا وهو مَجموع ُ أرْوَفم

Böyle olunca Mûsâ, ancak ervâh-ı kesîrenin mecmûu olduğu hâlde doğdu. Kuvâ-yı fa’âleyi cem’etti.

Ya’ni insanın nefs-i nâtıkası, nasıl kuvâ-yı muhtelifesinin mecmûu ise, Mûsâ dahi öylece ervâh-ı kesîrenin mecmûu olduğu hâlde doğdu. Fa’âl olan kuvvetleri cem’etti. Meselâ insanda birçok kuvâ vardır ki, bunların ba’zısı zâhir, ba’zısı bâtındır. Kuvâ-yı zâhiresi sâmia, bâsıra, şâmme, zâika, lâmise; ve bâtınesi hiss-i müşterek, hayâl, hâfıza, vâhime, müfekkiredir;

ve bu kuvâdan her birinin rûhâniyetleri vardır ki erbâbına münkeşiftir; ve Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri bu rûhâniyete işâretenلْبَصَــر َلسَّــمْع َ وَإِن َّ

ن َ عَنْــه ُ مَسْــئُولًاد َ كُل ُّ أولَئِــك َ كَلْفُــؤَوَ(İsrâ, 17/36) [Kulak ve göz ve kalbin her birinden ameli suâl olunur.] buyurur. Binâenaleyh insanın rûh-ı izâfîsi ve nefs-i nâtıkası bu ervâhın mecmûu olur; ve insan kendisinde bu kuvâ-yı fa’âleyi cem’eder.

İşte bu misâle mutâbık olarak her peygamberin ümemi ve etbâı, o peygamberin nefs-i küllîsine nisbetle bu mesâbededir. İmdi rûh-ı küllî-i Mûsevî’ye nazaran rûh-ı cüz’î sâhibi bulunan her bir çocuk, Cenâb-ı Mûsâ’nın hîn-i da’vetinde ve Fir’avn ile olan mücâdelesinde muîn olmak sûretiyle, rûh-ı küllî-i Mûsevî’de mutasarrıf oldular ve onu teshîr ettiler. Zîrâ tebaanın irâdesi metbû’ üzerinde müessirdir. Meselâ insanın nefs-i nâtıkasına tâbi’ olan kuvve-i bâsıra, bir şeyin rü’yetine meylettikde, metbûu olan nefs-i nâtıkayı kendi emrinde müstağrak kılar. Sâir kuvâ da bunun gibidir;

ve bu hakîkate binâen her bir nebîye ilm-i risâletten verilen şey ümmetinin isti’dâdı nisbetindedir. Ondan ne fazla ve ne de noksandır. Ve bu hal cüz’ün küllde ve küçüğün büyükte müessir olması netîcesidir.

صِّيَّــةِ،لخَلكَبيــر ِ بلطِّفْــلَ، يَفْعَــل ُ فــيلكَبيــرِ، ألَا تَــرَىلصَّغِيــر َ يَفْعَــل ُ فــيأن َّال

سَــتِه إليــه فيُلَاعِبُــه ويُزَقْــزِق ُ لــه ويَظْهَــر ُ لــه بعَقْلِــه،مــن رِيَ[25/8]لكبيــرفيُنَــزَّل ُ

ُ

لِحِــهيتِــه وتَفَقُّــد ِ مَصَفهــو تحــت َ تَســخِيرِه وهــو لا يَشْــعُرُ، ثــم َّ يَشْــغَلُه ُ بتَربيَتِــه وحِم

وتَأْنِيسِــه حتَّــى لا يَضِيــق َ صَــدْرُهُ.

Zîrâ muhakkak küçük büyükte müessirdir. Sen çocuğu görmez misin? Büyükte hâssiyetle müessirdir. Binâenaleyh büyük kendi riyâsetinden onun mertebesine iner; ve onunla oynar; ve onun dili ile söyler; ve ona onun aklı ile zâhir olur. Böyle olunca o, onun teshîri altındadır; hâlbuki onun şuûru yoktur. Ondan sonra sadrı dıyk olmamak için, onu kendi terbiyesine ve himâyesine ve mesâlihinin tefakkudüne ve te’nîsine meşgūl eder.

Ya’ni enbiyânın ümemi gibi ma’nen; ve herhangi bir çocuk gibi sûreten küçük olan, ma’nen ve sûreten büyük olanda müessirdir. Sen sûreten küçük olan çocuğu görmüyor musun? Sûreten büyük olan adamda çocukluk hâssiyeti ile nasıl müessir oluyor? İşte bu te’sîr netîcesi olarak büyük adam kendi riyâseti ve metbûiyeti mertebesinden, tâbi’ olan çocuğun mertebesine tenezzül edip çocuk ile mülâabe eder; ve “cici”, “kaka”, “buva”, “mama” gibi çocukça konuşur; ve çocuğa onun aklı mertebesinde zâhir olur; ve onun aklınca söyler. Böyle olunca o büyük adam, küçük olan çocuğun teshîri altındadır. Büyük ve metbû’ olan adam, tâbi’ olan çocuğun mertebesine tenezzül ettiği vakit, sevk-i tabîî ile tenezzül eder. Yoksa, bu çocuktur, ben onun mertebesine tenezzül etmeyince onunla münâsebette bulunamam, tarzında evvelce düşünüp bir muhâkeme yapmaz. Binâenaleyh onun bu teshîrde vukūfu yoktur. Bu tenezzülden sonra çocuk, sadrı dıyk olmamak ve inbisât üzere bulunmak için, o büyük adamı ve kendi metbûunu, kendi terbiyesine ve himâyesine ve ihtiyâcının tedârikine ve te’nîsine meşgūl eder. [25/9]

لصَّغِيــر َ حَدِيــثمِ، فــإن َّلمقــلكَبيــرِ، وذلــك لِقُــوَّة ِلصَّغِيــر ِ بكلُّــه مــن فِعْــلَ وهــذ

ُ ِ

للّٰــه ِ أقْــرَب َ سَــخَّرن مــنلكَبيــر ُ أبْعَــدُ، فمــن كلتَّكْوِيــنِ، وأنَّــه حَدِيــث ُاعَهْــد ٍ بربِّــه، ل

أبْعَدِيــنَ.اللمُقَرَّبِيــن منــه يُسَــخِّرُون َلمَلَــك ِصمَــن ك

ِّن مِــن للّٰــه ِ أبْعَــدَ، كخَــوَ

Ve bunun hepsi sagîrin kebîrdeki te’sîrindendir. Bu da kuvvet-i makāmdandır. Zîrâ sagîr Rabb’ine hadîs-i ahddir; çünkü hadîsü’t-tekvîndir; kebîr ise eb’addir. Binâenaleyh Allâh’a akreb olan, Allah’dan eb’ad olanı teshîr eder. Melek cinsinin havâssı gibi ki, kurblerinden nâşî eb’ad olanları teshîr ederler.

Ya’ni nüfûs-i cüz’iyyenin nüfûs-i külliyyede ve tıflın racülde ve binâenaleyh etfâl-i maktûlenin rûh-ı küllî-i Mûsevî’de te’sîri hep sagîrin kebîrdeki te’sîrindendir. Bu te’sîr dahi sagîrin kuvvet-i makāmından ileri gelir; ve onun makāmının kuvveti dahi Rabb’ine karîbü’l-ahd olmasından münbaisdir. Çünkü sagîrin tekvîni ve vücûd bulması yenidir. Kebîr ise tekvîn i’tibâriyle Rabb’inden çok uzaktır. Bu sebeble Allah Teâlâ’ya en yakın olan, Allah Teâlâ’dan en uzak olanı teshîr eder. Melek cinsinin havâssı gibi ki, Allah Teâlâ’ya kemâl-i kurblerinden dolayı mâdûnu olan melâikeyi ve sâir mahlûkātı teshîr ederler.

Abdullah Bosnevî hazretleri kendi şerhindeلمَلَــك ِص[Melek cinsi-

ِّكخَــوَ nin havâssı] ibâresindekiمَلَــكkelimesinin, “lâm”ın kesriyle “melik” [مَلِــك] olması da câiz olduğunu beyân eder. Bu sûrette ma’nâ: “Hükümdârın havâss-ı mukarrebîni gibi ki, pâdişâha yakın oldukları için, hükümdârdan uzak olan ümerâ ve tebaayı teshîr ederler” demek olur.

Suâl:Etfâl-i maktûlenin rûh-ı küllî-i Mûsevî’de te’sîri nasıl olur ki...?

Cenâb-ı Mûsâ ülü’l-azm bir peygamber-i zîşân idi. Binâenaleyh kendi ümmetinin efrâdından Hakk’a daha karîb idi; ve efrâdı onun makām-ı nübüvvetine nisbeten Hakk’a daha baîd idi?

Cevâb:Mukaddemede beyân olunduğu üzere Cenâb-ı Mûsâ’nın nefs-i küllî-i âlîsi cesed-i şerîfinden mukaddem mükevven idi. Ve ümmetinin nüfûs-icüz’iyyesiisemizâclarınınhusûlündensonradır.Binâenaleyh merâtib-i vücûd i’tibâriyle nefs-i küllî-i Mûsevî, etfâl-i maktûlenin ervâh-ı cüz’iyyesine nazaran, karîbü’l-ahd değil idi; belki baîdü’l-ahd idi. Hadîsü’t-tekvîn olan ervâh-ı cüz’iyye kadîmü’t-tekvîn olan nefs-i küllî-i Mûsevî’yi teshîr etti. Nitekim bu hakîkate işâreten ve bu ma’nâyı te’yîden Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) âtîdeki ibârede şöyle buyururlar: [25/10]

نَــزَل َ ويَكْشِــف ُ رَأْسَــه حتَّــى يُصِيــبيَبْــرُز ُ بنَفْسِــه لِلْمَطَــر ِ إذملسو هيلع هللا ىلصللّٰــه ِن رســولك

َ ُ

للّٰــه ِ مــن هــذلمَعْرِفَــة ِ بنْظُــر ْ إلــى هــذهمنــه، ويَقُــولُ: «إِنَّــه ُ حَدِيــث ُ عَهْــد ٍ بِرَبِّــهِ»، فَ

لبَشَــر ِ لقُرْبِــهلمَطَــر ُ أفْضَــل َ، فقــد سَــخَّرأوْضَحَهــومــأعْلَاهــومــأجَلَّهــلنَّبِــي ِّ مــ

َ

تِــهل ِ بذلحــه بلوَحــي ِ عليــه، فدَعَــلَّــذي يَنْــزِل ُ إليــه بلرَّســول ِن مثــلُ مــن ربِّــه، فــك

َ

ئِــدَةلفَحصَلَــت ْ لــه منــهه ُ بــه مــن ربِّــه، فلــولا مــأتَــُ فبَــرَز َ إليــه لِيُصِيــب َ منــه مــ

للّٰــهء ٍ جَعَــل َلة ُ مَــلَة ُ رســلرِّسَــبَــرَز َ بنَفْسِــه إليــه، فهــذهب َ منــه مــأصَــإ لٰهيَّــة ُ بمــال

فْهَــمْ.منــه كل َّ شــيء ٍ حَــيٍّ، فَ

Resûlullah ( ) nefsini, yağmur yağdığı vakit, yağmura ibrâz ederdi ve başını açardı, tâ ki yağmurdan ona isâbet ede; ve “Rabb’ine onun ahdi yenidir” derdi. İmdi bu nebînin, bu ma’rifet-i billâhına bak ki, ne ecelldir ve ne a’lâdır ve ne evzahdır! Böyle olunca Rabb’ine kurbundan nâşî yağmur, efdal-i beşeri teshîr etti. Binâenaleyh onun üzerine vahy ile nâzil olan resûl gibi oldu. Böyle olunca onu hâl ile zâtına da’vet etti. İmdi Rabb’inden ona getirdiği şey kendisine isâbet etmek için yağmura bürûz ederdi. Eğer ondan kendisine isâbet eden şey sebebiyle ondan fâide-i ilâhiyye hâsıl olmasa idi, kendi nefsini ona ibrâz etmez idi. İşte bu risâlet suyun risâletidir ki, Allah Teâlâ her şeyin hayâtını ondan kıldı.

Yağmur yağdığı vakit, Resûlullah ( ) Efendimiz, baîdü’l-ahd olan nefs-i nefîslerini, ya’ni taayyün-i şerîflerini, karîbü’l-ahd olan yağmura ibrâz buyurur ve yağmur isâbet etmek için mübârek başlarını açar idi. Sebebinden suâl eden ashâb-ı kirâma: “Yağmur tânelerinin ahdi Rabb’ine hadîsdir ve yenidir” buyurur idi. İmdi bu Nebiyy-i zîşânın ve bu numûne-i insânın şu ma’rifet-i billâhına bak ki, ne büyüktür ve ne yüksektir ve ne açıktır! İşte görülüyor ki, taayyün i’tibâriyle Rabb’ine kurbundan nâşî, yağmur efdal-i beşeri teshîr etti. Şu hâlde yağmur vahy ile huzûr-i risâlet-penâhîye nâzil olan resûl, ya’ni melek, gibi oldu. Böyle olunca A’ref-i enbiyâ Efendimiz’i yağmur hâl ile zâtına, ya’ni hakîkatine, da’vet etti.

Ma’lûm olsun ki, ervâhın hayâtı ilimdendir. Nitekim ( ) Efendi-

2ر َ بِ miz [25/11]لَــم ْ يَمُــت ْ أبَــدًلْعِلْــم ِ حَيًّــمَــن ْ صَــya’ni “İlim ile hayy olan ebedî ölmez!” buyururlar. Ve kezâ ecsâdın hayâtı dahi sudandır. Nitekim Hak Teâlâء ِ كُل َّ شَــيْء ٍ حَــيلْمَــمِــن َوَجَعَلْنَــ(Enbiyâ, 21/30) [Hayât sâhibi olan her şeyi

ٍّ sudan halkeyledik.] buyurur. İnsan ise bu âlem-i şehâdette cesed ile rûhdan, ya’ni zâhir ile bâtından, mürekkebdir ki, zâhiri cesed, bâtını ve hakîkati rûhdur. Yağmurun dahi zâhiri su, bâtını ve hakîkati hayâttır. Binâenaleyh su, “Hayy” ism-i şerîfinin mazharıdır. Şu hâlde Rabb’inden yeni gelen yağmur, lisân-ı hâl ile kendi zâtına ve hakîkatine da’vet ettiği için, efdal-i beşer Efendimiz hazretleri kendi sûret-i seniyyelerini yağmurun sûretine ibrâz etti. Ve bu sûretten ma’nâya intikāl ederek feyz-i akdesten nâzil olup hayât-ı rûh olan ilm-i rabbânîye müterakkıb oldu.

Ey teşne-i ma’rifet, suver-i âlemden her biri bir ma’nâ-yı rabbânîyi hâmildir; ve bu ma’nâyı hâmilen Cenâb-ı Hak’tan risâletle insana müteveccihdir. Çünkü suver-i âlem mezâhir-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyedir; ve bu mezâhirden zâhir olan müsemmâdır. Hz. Mısrî-i Niyâzî buyurur:

Ârife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür

Bu Niyâzî’den de Mevlâ görünür Âdem isen “Semme vechullâh”ı bul Kande baksan ol güzel Allâh’ı bul İşte ( ) Efendimiz’e yağmurdan isâbet eden şey bu idi. Ve bu sebeble vahy ile nâzil melek gibi fıtrat-ı nûriyye üzere nüzûl eden yağmura re’s-i saâdetlerini keşf buyurdular. Bu ma’nâyı iyi anla!

ليَــم ُّ مــسُــوتُه، وبُــوت ُ نَلتَّليَــمِّ، فبُــوت ِ ورَمْيِــه فــيلتَّئِــه فــيحِكمــة ُ إلقَُ وأمَّــ

لفِكْرِيَّــةلنَّظَرِيَّــة ُلقُــوَّة ُأعْطَتْــه ُلجِســم ِ ممَّــطَة ِ هــذلعِلْــم ِ بِوَسَــحَصَــل َ لــه مِــن

لهــذهلِهــولا مــن أمْثَلَّتــي لا يَكُــون ُ شــيء ٌ منهــلِيَّــة ُلخَيلحِسِــيَّة ُ ولقُــوَىو

َ

لنَّفْــس ُ فــيحَصَلَــت ِلعُنْصُــرِيِّ، فلمَّــلجِسْــمنِيَّة ِ إلا بوُجــود ِ هــذإ نســاللنَّفْــس ِ

ِ

لقُــوَى آلاتٍ،هــذهللّٰــه ُ إليهــلتَّصَــرُّف ِ فيــه وتَدْبِيــرِه جَعَــل َلجِســم ِ وأمِــرَت ْ بٌ هــذ

لَّــذي فيــه سَــكِينَةبُــوت ِلتَّفــي تَدْبِيــر ِ هــذللّٰــه ُ منهــدَهإلــى مــتتَوَصَّــل ُ بهــ

ُأرَ

لِلــرَّبِّ.

Ve onun tâbûta ilkāsının ve tâbûtun dahi deryâya atılmasının hikmetine gelince: Tâbût onun[25/12]nâsûtudur; ve deryâ dahi, kuvve-i nazariyye-i fikriyye ve kuvâ-yı hissiyye ve hayâliyyenin verdiği şeyden bu cisim vesâtatıyla ilimden kendisine hâsıl olan şeydir ki, bu nefs-i insâniyye için onlardan ve onların emsâlinden hâsıl olan bir şey, ancak bu cism-i unsurînin vücûdu sebebiyle hâsıl olur. Vaktâki nefis bu cism-i unsurîde hâsıl oldu ve onda tasarrufa ve onun tedbîrine me’mûr oldu, Allah Teâlâ ona bu kuvâyı âlât yaptı. Rab için kendisinde sekîne olan bu tâbûtun tedbîrinde Allah Teâlâ’nın kendisinden murâd eylediği şeye onlar ile tevassul eder.

Ya’ni Fir’avn’ın etfâl-i Benî İsrâîl’i katlettirdiği esnâda katilden sıyânet kasdıyla, Cenâb-ı Mûsâ’nın vâlidesi tarafından bir sandığa vaz’edilip, bu sandığın dahi deryâya atılmasının hikmetine gelince: Bu “sandık” Hz.

Mûsâ’nın nâsûtu ve sûret-i beşeriyyesidir; “onun sandığa ilkāsı”, rûhunun sandık gibi olan cismine ta’lîkinin nazîridir; ve “sandığın denize atılması” dahi cism-i Mûsâ’nın bahr-i ilme dalmasının misâlidir. Zîrâ nefs-i nâtıka-i insâniyyeye ilmi veren şey nazar-ı fikrî kuvveti ve havâss-i hamse-i zâhire ve bâtıne kuvvetleridir. Bu kuvvetlerden ve bunların emsâli olan kuvvetlerden, bu nefs-i insâniyye için hâsıl olan şeyler hep bu cism-i unsurînin vücûdu sebebiyledir.

İmdi nefs-i insâniyye bu cism-i unsurîde hâsıl olunca, cesedde tasarrufa ve cismi tedbîre me’mûr oldu; ve nefs-i nâtıkanın cisimde tasarrufu ve tedbîri için Allah Teâlâ, fikrî ve hissî ve hayâlî olan bu kuvvetleri, o nefse âlât yaptı. Binâenaleyh bu nefs-i nâtıka, bu cisim sandığının tedbîrinde, Allah Teâlâ’nın kendisinden zuhûrunu murâd eylediği şuûnâta bu kuvvetler sebebiyle vâsıl olur. Bu cisim sandığı öyle bir sandıktır ki, kendisinde Rab için sekîne vardır.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.), bu kuvânın vücûd-ı beşerîdeki tasarrufâtını ve bu tasarrufâtın netâyiciniet-Tedbîrâtü’l-ilâhiyye fî ıslâhı memleketi’l-insâniyyenâmındaki kitâb-ı şerîfinde göstermiş ve kitâb-ı şerîf âcizleri tarafından şerh ve îzâh edilmiştir.609Burada o îzâhât, tatvîli mûcib olur. İbâredeki “sekîne” ta’bîri hem “sükûn”dan ve hem de “mesken”den müştakk olmak câizdir. “Sükûn”dan iştikākına göre cism-i beşer sandığı vücûd-ı mutlakın merâtib-i zuhûrunun nihâyetidir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlak insân-ı kâmil [25/13] mir’âtında kemâliyle mütecellîdir; ve celâ ve isticlânın kemâli ancak insân-ı kâmil ile vâki’ olup vücûd için “sükûn” hâsıl olmuştur.

“Mesken”den iştikākına göre: Cism-i insânîde mütekevvin olup sûret-i ilâhiyyenin in’ikâsına müsâid olan kalb-i kâmil-i insânîye işâret olur. Nitekim hadîs-i kudsîdeلْمُؤْمِــن ِئِي وَلَكِــن ْ وَسِــعَنِي قَلْــب ُ عَبْــدِيوَسِــعَنِي أرْضِــي وَلَا سَــمَمَــ ya’ni “Arzıma ve semâma sığmadım; fakat mü’min olan kulumun kalbine sığdım” buyurulur. Ve kezâ Cenâb-ı Şeyh (r.a.)Risâle-i Gavsiyye’lerinde:ل َُ قَ

نِ. قُلْــتإ ِنْسَــالظَهَــرْت ُ فِــي شَــيْء ٍ كَظُهُــورِي فِــيل َ مَــلْعَــرْش، قَــرَب َّغَــوْث، قُلْــت ُ لَبَّيْــك يَــلِــي يَــ

نإ ِنْسَــالن ٌ سِــوَىن ِ وَلَيْــس َ لِــي مَــكَلْمَــكَن ُمَــكَل َ أنَــنٌ؟ قَــرَبّ، هَــل ْ لَــك َ مَــكَيَــya’ni “Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri bana: Yâ gavs! diye hitab buyurdu. Ey arşın Rabbi, lebbeyk! dedim; Ben insanda zuhûr ettiğim gibi hiçbir şeyde zâhir olmadım, buyurdu. Yâ Rabbi, senin mekânın var mıdır? dedim. Ben mekânın mekânıyım ve insandan gayrı benim için mekân yoktur, buyurdu.” Bu hitâbâtın îzâhı uzundur. Şu kadar îzâh edeyim ki: Vücûd-ı mutlak-ı Hak nâmütenâhî olup cemî’-i taayyünât, bu vücûdda vâki’ olduğuna ve mekân taayyünât ile kāim bulunduğuna göre, vücûd-ı Hak mekânın mekânı olmuş olur. Ve vücûd-ı Hak’ta mütekevvin olan bu taayyünâttan hiçbirinin sûreti, insân-ı kâmilin sûretinden ve taayyününden gayrı, cem’iyyet-i esmâiyye ile zuhûra müsâid değildir. Binâenaleyh taayyün-i kâmil, mekân-ı tecellî-i ilâhî olur.

لعِلْــمِ، فأعْلَمَــه بذلــك أنَّــهلقُــوَى علــى فُنُــون ِليَــم ِّ لِيَحْصُــل َ بهــذهفَرُمِــي َ بــه فــي

لقُــوَىلمَلِــك ُ فإنَّــه لا يُدَبِّــرُه ُ إلا بــه، فأصْحَبَــه هــذهلمُدَبِّــر ُ لــه هــولــرُّوح ُنوإن ْ ك

لحِكَــمِ،ت ِ ورإ شَــالب ِبُــوت ِ فــي بــلتَّلَّــذي عَبَّــر َ عنــه بسُــوت ِلنَّئِنَــة ُ فــي هــذلكَ

دَبَّــرَه إلا بــه،دَبَّــرَه إلا بــه أو بِصورتِــه، فمــلَــمَ، مــلعَلحــق ِّكذلــك تَدْبِيــر

ُ

ت ِ علــىلمَشْــرُوطَ، وبِهلمُسَــبَّبلِــدِ، ود ِِ كتَوَقُّــف ِ

ت ِ علــى أسْــبََلوَلوَلَــد ِ علــى إيـــجَ

تلمُحَقَّقَــ، ولمَدْلُــولاَت ِ علــى دَلَائِلِهــ، ولمَعْلُــولَات ِ علــى عِلَلِهــ، وشُــرُوطِه

دَبَّــرَه إلا بــه.لحــق ِّ فيــه، فمــلَــمِ، وهــو تَدْبِيــرلعَ، وكل ُّ ذلــك مــنئِقِهــعلــى حَقَ

ُ

[25/14]İmdi bu kuvvetler ile fünûn-i ilim üzerine isti’lâ için onunla bahre atıldı. Ona bunu bildirdi ki, her ne kadar onu müdebbir olan rûh melek ise de, o onu ancak onunla tedbîr eder. Binâenaleyh bâb-ı işârât ve hikemde “tâbût” ta’bîr olunan bu nâsûtta kâin olan kuvâyı ona musâhib etti. Hakk’ın âlemi tedbîri de böyledir. Onu ancak onunla veyâ onun sûreti ile tedbîr eder. Böyle olunca veledin vâlidin îcâdına ve müsebbebâtın kendi esbâbına ve meşrûtâtın kendi şurûtuna ve ma’lûlâtın kendi illetlerine ve medlûlâtın kendi delîllerine ve muhakkakātın kendi hakîkatlerine tevakkufu gibi, onu ancak onun kendisi ile tedbîr eder; ve bunun cümlesi âlemdendir; ve o, Hakk’ın onda tedbîridir. Binâenaleyh onu ancak onun kendisiyle tedbîr eder.

Ya’ni nefs-i nâtıkanın âlâtı olan fikrî, hissî ve hayâlî olan kuvvetler ile muhtelif ilim üzerine isti’lâ için, cisim sandığı ile bahr-i ilme atıldı.

Ya’ni “sandık” cism-i Mûsâ’ya, “bahr-i cismânî” dahi bahr-i ilim ve ma’nâya mukābildir. İmdi Mûsâ’nın sandık ile denize atılmasıyla Allah Teâlâ Mûsâ’ya şunu bildirdi ki: Her ne kadar cismi müdebbir olan rûh melek, ya’ni kuvvet, ise de o kuvvet o cismi ancak yine cisim vâsıtasıyla tedbîr eder. Meselâ bir insanın bir tarafı kaşınsa, rûh onu kaşıyamaz. Ele emredip onu tahrîk eder ve o noktayı el kaşıyabilir. Şu hâlde rûh cismi, cisim vâsıtasıyla tedbîr eder. Binâenaleyh işârât ve hikem bâbında, “tâbût ve sandık” ta’bîr olunan bu nâsûtta, ya’ni sûret-i beşeriyyede, kâin olan kuvvetleri Allah Teâlâ o sûret-i beşeriyyeye musâhib kıldı. Hak Teâlâ hazretlerinin âlemi tedbîr etmesi de böyledir. Âlemi ancak âlem ile veyâ âlemin sûreti ile tedbîr eder. Böyle olunca veled, vâlidin îcâdına tevakkuf eder; ya’ni peder veledini îcâd etmedikçe veledin vücûdu husûle gelmez. Ve müsebbebâtın vücûdu dahi kendi sebeblerine bağlıdır; ve meşrûtât kendi şartlarına ve ma’lûlât kendi illetlerine ve medlûlât kendi delîllerine ve muhakkakāt kendi hakîkatlerine tevakkuf eder. Binâenaleyh cihânın cânı olan Hak, o cihânı ancak o cihânın kendisi ile tedbîr eder. Ve bu saydıklarımızın cümlesi âlemdendir. Pederin veledini îcâd etmesi [25/15] Hakk’ın îcâd-ı veledde tedbîridir.

Şu hâlde Hak Teâlâ âlemi ancak o âlemin kendisiyle tedbîr eder. Beyit:

Hak kulundan intikāmın yine abdiyle alır Bilmeyen ilm-i ledünnü ânı abd etti sanır Fâili oldur her işin abd elinden işlenir Berr ü yâ bahr içre onsuz sanma bir çöp deprenir610

لحُسْــنَىءأسْــمَاللَــم ِ فأعنِــي بــهلع«أو ْ بِصورتِــه» أعْنِــي صــورة َقولُنــٍ وأمَّــ

َ

سْــممــنوَصَــل َ إلينــ، فمــتَّصَــف َ بهــولحــق ُّ بهــلَّتــي تَسَــمَّىلعُــلَات ِلصِّفــو

لَــم َ أيْضًــلعَدَبَّــرلَــمِ، فمــلعَإ ســم ِ ورُوحَــه فــيالمَعْنَــى ذلــكتَسَــمَّى بــه إلا وَجَدْنَــ

َ

لَــمِ.إلا بِصــورة ِ

لعَ

Ve bizimأو ْ بِصورتِــه[yâhud onun sûreti ile] kavlimize gelince, sûret-i âlemi murâd ederim; onunla da esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulyâyı murâd ederim ki, Hak onlar ile müsemmâ ve onlar ile muttasıftır. İmdi Hak Teâlâ’nın müsemmâ olduğu bir isim bize vâsıl olmadı, illâ ki muhakkak biz o ismin ma’nâsını ve rûhunu âlemde gördük. Binâenaleyh âlemi, ancak yukarıdaki gibi sûret-i âlemle tedbîr eder.

Ya’ni yukarıdaki ibâredeدَبَّــرَه إلا بــه أو بِصورتِــهلَــم َ مــلعَلحــق ِّكذلــك تَدْبِيــر ُya’ni “Hakk’ın âlemi tedbîri dahi böyledir; onu ancak onunla veyâ onun sûreti ile tedbîr eder” denilmiş idi. Bu ibâredekiأو ْ بِصورتِــه“yâhud onun sûretiyle” kavlimizden murâdımız “âlemin sûreti” demektir. Ve “âlemin sûreti” demekten murâdımız dahi, esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulyâdır ki, Hak Teâlâ hazretleri bu isimler ile müsemmâ ve bu sıfatlar ile muttasıftır. Binâenaleyh “âlemin sûreti”nden murâd, onun sûret-i hakîkiyye-i bâtınesidir. Çünkü sûret-i âlem a’yân-ı sâbitenin ve a’yân-ı sâbite dahi esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin zılleridir. Şu hâlde esmâ-i hüsnâ sûretlerinden başkaca âlemin sûreti ve hüviyeti yoktur. Ve suver-i âlem vücûd-ı vâhid-i hakîkînin esmâ ve sıfâtı hasebiyle taayyünât-ı kesîfesinden ibârettir. [25/16] Ma’lûm olsun ki, suver iki mertebe üzerinedir: Biri suver-i müteayyine-i zâhiredir ki, onlar his gözüyle gördüğümüz nukūş ve eşkâldir. Diğeri akıl gözüyle gördüğümüz suver-i müteayyine-i bâtınedir ki, onlar mahsûs olan suver-i zâhirenin ervâhıdır. Binâenaleyh Allah Teâlâ âlemin suver-i müteayyine-i zâhiresini, ancak âlemin suver-i müteayyine-i bâtınesiyle tedbîr eder; ve bu suver-i bâtıne, suver-i zâhirede âsârıyla meşhûd olur. Bu da âlemi, âlemin sûretiyle tedbîr etmektir.

Hz. Şeyh bâlâda “Hak Teâlâ âlemi, âlemin kendi nefsiyle veyâ âlemin sûretiyle tedbîr eder” buyurmuş ve tedbîr-i ilâhînin iki sûretle vukūuna işâret etmiş idi. Âlemi âlemin sûretiyle tedbîri îzâh edildi.

Âlemi, âlemin kendi nefsi ile tedbîri dahi, eczâ-yı âlemin yine eczâ-yı âlem ile tedbîridir. Bu da ateşi söndürmek için su isti’mâli gibi tedâbirdir ki, hadîs-i şerîfteلْقَــدَر ِلقَــدَر ُ يَــرُد ُّ بِya’ni “Kader, kader ile reddolunur” buyurulmasıyla bu hakîkate işâret olunur. Zîrâ kader, kazânın tafsîli olup, onun mahall-i zuhûr ve bürûzu eczâ-yı âlem-i şehâdettir. Ve ateşin ihrâkı mukadder olduğu gibi suyun ateşi itfâsı da mukadderdir. Binâenaleyh eczâ-yı âlemden ve âlemin kendi nefsinden olan ateş, yine eczâ-yı âlemden ve âlemin kendi nefsinden olan su ile itfâ edildiğine nazaran kader, kader ile merdûd olmuş olur.

İmdi âlemi, âlemin sûreti olan esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulyâ ile Hakk’ın tedbîri ne sûretle ma’lûm olur? Suâl-i mukadderine cevâben Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: Hak Teâlâ’nın müsemmâ olduğu bir isim bize vâsıl olmadı ki, biz o ismin ma’nâsını ve rûhunu âlemde görmeyelim. İşte biz Hakk’ın müsemmâ olduğunu bildiğimiz herhangi bir ismin ma’nâsını ve rûhunu muhakkak âlemde gördüğümüz için, Hak Teâlâ âlemi ancak âlemin sûreti ile tedbîr eder dedik.

Meselâ eşyâ-yı âlemden bir şey olan kendimize nazar ettiğimiz vakit, nefsimizde hayât, ilim ve sem’, basar, irâde ve kudret ilh... gibi birtakım sıfatlar görüyoruz. Hâlbuki Allah Teâlâ sıfat-ı kelâm ile mütecellî olup, bize nebîsi lisânından kendisinin bu sıfatlar ile ittisâfını ve bu sıfatların zâhiri olan isimler ile müsemmâ olduğunu haber verdi. [25/17] İmdi biz zâhir olan “şey”e nazar ile, onun bâtını olan “ism”e ve ismin bâtını olan “sıfat”a ve ba’dehû bu sıfatların “mevsûf ”u ve bu isimlerin “müsemmâ”sı olan vücûd-ı hakîkîye intikāl ettik. Binâenaleyh âlemin hey’et-i mecmûasını, bu isimlerin hey’et-i mecmûasına mazhar ve bunların ahkâm ve âsârının hey’et-i mecmûa-i âlemde cârî olduğunu ve binnetîce âlemin yine sûret-i âlem ile tedbîr olunduğunu gördük.

لَّتــيإ لٰهيَّــة ِاللحَضْــرَة ِلنُّعُــوت ِمــعلجأنْمُــوذَجاللَّــذي هــول فــي خَلْــق ِ آدَمولذلــك قــ

ُ ُ َ

للّٰــه َ خَلَــق َ آدَم َ عَلَــى صُورَتِــهِ»، ولَيْسَــت ْ صورتُــهلُ: «إِن َّأفْعَــالت ُ ولصِّفَــت ُ ولــذَُّ هــي

نإ نسَــاللَّــذي هــولشَّــريف ِلمُخْتَصَــر ِإ لٰهيَّــةِ، فأوْجَــد َ فــي هــذاللحَضْــرَة ِسِــوَى

لمُنْفَصِــلِ،لكَبِيــر ِلَــمخَــرَج َ عنــه فــيئِــق ِ مــإ لٰهيَّــة ِ وحَقَالء ِالمِــل ُ جَمِيــعلك

ِلعَأسْــمَ َ

أنَّــه ليس شــيءلصُّــورةِ، فكمــل ِلسُّــفْل َ لكَمَــلعُلُــو َّ ولَــمِ، فسَــخَّر َ لــهٌ وجَعَلَــه رُوحًــ

ٌللعَ

لَم ِ إلا وهو مُسَــخَّرلعَللّٰــه َ بحَمْــدِه، كذلــك ليــس شــيء ٌ مــنلَــم ِ إلا وهــو يُسَــبِّح ُلعَمــن

ت ِ وَمَلسَّــمَوَفِيل: ﴿وَسَــخَّر َ لَكُــم ْ مَتُعْطِيــه ِ حقيقــة ُ صورتِــه، فقنِ، لِمَــإ نسَــاللهــذ

نِ، عَلِــم َ ذلك مَنإ نســاللَــم ِ تحــت َ تَسْــخِير ِلعَفــيمِنْــهُ﴾، فــكل ُّ مــأرْض ِ جَمِيعًــالفِــي

نُ.لحيَــوَن ُإ نســالمــلُ، وجَهِــل َ ذلــك مَــن جَهِلَــه ُ وهــولكن ُإ نســالعَلِمَــه ُ وهــو

Ve işte bunun için, zât ve sıfât ve ef’âl olan hazret-i ilâhiyye nuûtunu câmi’ enmûzec bulunan halk-ı Âdem hakkındaللّٰــه َ خَلَــق َ آدَم َ عَلَــىِ إِن َّ

صُورَتِــهya’ni “Allah Teâlâ Âdem’i kendi sûreti üzere halketti” buyurdu.

Hâlbuki onun sûreti hazret-i ilâhiyetten gayrı değildir. Binâenaleyh insân-ı kâmilden ibâret olan bu muhtasar-ı şerîfte, cemî’-i esmâ-i ilâhiyyeyi ve âlem-i kebîr-i munfasılda kendisinden hâric olan hakāyıkı îcâd eyledi; ve onu âlemin rûhu yaptı. Binâenaleyh kemâl-i sûretinden nâşî ona ulüvvü ve süflü teshîr eyledi. Nitekim âlemden Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbîh etmeyen bir şey yoktur. Kezâlik âlemden insana müsahhar olmayan bir şey yoktur. Çünkü sûretinin hakîkati onu i’tâ eder. Böyle oluncaأرْض ِ جَمِيعًــالفِــيت ِ وَمَــلسَّــمَوَفِــيُ وَسَــخَّر َ لَكُــم ْ مَــ

مِنْــه(Câsiye, 45/13)[25/18]ya’ni “Göklerde ve yerde olan şeyin kâffesini size müsahhar kıldı” buyurdu. İmdi âlemde olan şeyin hepsi insanın taht-ı teshîrindedir. Bunu bilen, bildi ki o insân-ı kâmildir. Bunu câhil olan câhil oldu, o da insân-ı hayvândır.

Ya’ni Allah Teâlâ âlemi, âlem ile tedbîr ettiği için zât ve sıfât ve ef ’âlin mecmûu olan hazret-i ilâhiyyet nuûtunu ve evsâfını câmi’ bir numûneden ibâret bulunan halk-ı Âdem hakkında, bu evsâfı câmi’ olduğunu, nefs-i nefîs-i risâlet-penâhîsinde zevkan müşâhede buyuran ( ) Efendimiz “Allah Teâlâ Âdem’i kendi sûreti üzere halkeyledi” buyurdu. Hâlbuki Hakk’ın sûreti, zât ve sıfât ve ef ’âlin mecmûu bulunan mertebe-i vahdet ve ulûhiyyetten ibârettir. Nitekim şerhimizin Mukaddeme’sinde bu merâtib îzâh edilmiş idi. Binâenaleyh Allah Teâlâ, insân-ı kâmilden ibâret olan bu muhtasar-ı şerîfte cemî’-i esmâ-i ilâhiyyeyi ve âlem-i kebîr-i munfasılda kendisinden hâric olan hakāyıkı îcâd eyledi. “Bu muhtasar-ı şerîf ” ta’bîrinde karîb için olan ism-i işâret –Dîbâce’de görüldüğü üzere bu kitâb Hâtem-i enbiyâ ( ) Efendimiz tarafından vârisi yediyle izhâr edilmiş olduğu için– evvelen nefs-i nefîs-i Risâlet-penâhîye, sâniyen vârisi olan Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerine râci’dir. Zîrâ gerek ( ) Efendimiz ve gerek onun verese-i irfânı olan kümmelîn hazarâtı, mazhar-ı ism-i câmi’ olup, bilcümle esmânın ahkâmı ve âsârı fiilen kendilerinden zâhir olur.

Meselâ “Muhyî” ismi ile ölüyü diriltir; ve “Mümît” ismi ile diriyi öldürürler; ve “Hâlık” ismiyle mahlûk halkederler. Ve kezâ Hak Teâlâ âlem-i şehâdette, ya’ni âlem-i kebîr-i munfasılda, mahlûk olup insân-ı kâmilin vücûdundan ayrı ve hâric olan bilcümle eşyânın hakāyıkını îcâd eyledi.

Zîrâ insân-ı kâmilin vücûdunda, âlemde ne kadar eşyâ var ise, sûret i’tibâriyle onların nazîrini bulmak mümkin değil ise de, onların ma’nâlarını ve hakîkatlerini bulmak kābildir. Nitekim ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan insân-ı nâkısta bile ba’zı esmânın ahkâmı fiilen zâhir ve bu hakāyık mündemicdir; ve cemâd ve nebât ve hayvânâtın envâına âit hakāyık-ı süfliyyenin ve melâikenin envâına müteallik hakāyık-ı ulviyyenin vücûdu insanda mahsûstür. İşte bu sebeble insanda [25/19] gâh sıfât-ı hayvâniyye ve gâh sıfât-ı melekiyye ve gâh sıfât-ı şeytâniyye gālib olup, kendisinden ona göre ef ’âl sâdır olur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) âlem-i kebîr-i munfasılda olan şeylerin âlem-i sagîr olan insanda ne sûretle mevcûd olduğunu et-Tedbîrâtü’l-ilâhiyye fî ıslâhı memleketi’l-insâniyyenâmındaki eser-i âlîlerinde tafsîlen îzâh buyururlar. Ve kezâ muhtasar-ı şerîf olan insân-ı kâmili Allah Teâlâ âlemin rûhu yaptı da, sûretinin kemâlinden dolayı âlî ve sâfil olan eşyâyı ona teshîr etti. ZîrâFass-ı Âdemî’de îzâh olunduğu üzere âlem bî-rûh bir cesed-i müsevvâ mesâbesinde olup Âdem o âlemin rûhudur.

Onun sûreti, hakāyık-ı ilâhiyyeyi ve hakāyık-ı âlemi câmi’dir. Binâenaleyh onun bu sûret-i câmia ve kâmilesi sebebiyle, ulüvvü ve süflü Hak Teâlâ ona müsahhar kıldı. “Ulüvv”den murâd, ervâh-ı ulviyye ve âlem-i ervâh ve esmâ-i vücûbiyye-i ulviyye; ve “süfl”den murâd dahi eşhâs-ı süfliyye ve âlem-i şehâdet ve mezâhir-i kevniyyedir.

Âlemden Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbîh etmeyen bir şey ve bir mevcûd olmadığı gibi, yine o âlemden insana müsahhar olmayan bir şey ve bir mevcûd yoktur. Çünkü sûretinin hakîkati onu iktizâ eder.

Ma’lûm olsun ki, âlemde mevcûd olan her bir şey esmâ-i ilâhiyyeden birinin mazharıdır; ve herhangi bir isim alınsa, o isimde cemî’-i esmâ mündemicdir. Meselâ Semî’ ve Basîr ve Kādir ve Mürîd olmak için Hayy olmak lâzımdır; ve kezâ Hayy olunca Semî’ ve Basîr ve Kādir ve Mürîd olmak iktizâ eder. İşte bu sebeble herhangi bir ismin mazharı olan bir şey’-i mevcûdda hayât vardır. Fakat her bir şeyin sûret-i müteayyinesi bu esmânın kâffesinin zuhûr-ı ahkâmına müsâid değildir. Binâenaleyh cemâdda “hayât” bâtındır ve nebâtta mahsûstür ve hayvanda zâhirdir; insanda ise azhardır. İmdi insandaki sûret-i kemâliyye bilcümle esmâ ahkâmını izhâr ettiği için, âlemden insanın taht-ı teshîrinde olmayan bir şey yoktur. Bu teshîr keyfiyeti kısmen insân-ı kâmilde bile meşhûd olup muhtâc-ı îzâh değildir. Böyle olunca Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’inde “Allah Teâlâ, göklerde ve yerlerde olan şeyin kâffesini size müsahhar kıldı” (Câsiye, 45/13) buyurdu.

Suâl:Arzda olan insanın tasarrufu ma’lûmdur. Zîrâ insanlar buhâr ve elektrik kuvvetlerini keşf ile [25/20] tayyâreler ile havada; ve tahtelbahirler ile deryâların ka’rında gezmektedir. Göklerdeki tasarrufu ne sûretle olur?

Cevâb:Evvelen insandan maksûd insân-ı kâmildir, insân-ı nâkıs değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de cem’-i muhâtab zamîriyle hitâben “لَكُــمْ–leküm”

[sizin için] buyurulması her ne kadar sûret-i umûmiyyede insanlara şâmil ise de, bu teshîr-i kâmil keyfiyeti insân-ı kâmilde fiilen ve insân-ı nâkısta bilkuvve mevcûddur. Zîrâ insân-ı nâkısta cemî’-i esmâ ahkâmı fiilen zâhir değildir, kuvvededir. İnsan-ı kâmil ise, arzda tasarruf ettiği gibi, semâvâtta da tasarruf edebilir. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur:إ ِنْــس ِالْلْجِــن ِّ ومَعْشَــرٍ يَــ

َ َ

نلَا تَنْفُــذُون َ إِلَّا بِسُــلْطَنْفُــذُوأرْض ِ فَالْت ِ ولسَّــمر ِمِــن ْ أقْطَــسْــتَطَعْتُم ْ أن ْ تَنْفُــذُوإِن ِ(Rahmân,

َوََ 55/33) ya’ni “Ey cin ve ins tâifesi! Eğer aktâr-ı semâvât ve arzdan nüfûza istitâatınız varsa nüfûz ediniz bakalım! Hayır, nüfûz edemezsiniz, ancak sultân ile, ya’ni kuvve-i ilâhiyye ile nüfûz edebilirsiniz.” Bu şerhin Mukaddeme’sinde âlem-i şehâdet bahsinde âlem-i Simsime hakkındaki îzâhât, burada fazla tafsîlât i’tâsına hâcet bırakmaz.

Eğer insân-ı nâkıs emr-i ilâhî dâiresinde kendi vücûdunda medfûn olan hazîneyi çıkarıp kâmil olursa, bu teshîr-i kâmilden nasîbedâr olur.

Velhâsıl âlemde olan şeyin hepsi insanın taht-ı teshîrindedir. Bunu kendi vücûdunda zevkan ve hâlen bilen ve idrâk eden insân-ı kâmildir. Ve bunu zevkan ve hâlen bilmeyen ve idrâk etmeyen ve kendi kıymetini takdîr edemeyip, inkâr-ı hakāyık ile kendisini hayvâniyet sâhasına salıvererek huzûzât-ı nefsâniyyesine meclûb olan insân-ı hayvândır. Beyit:

نیچه كنم قدر ِ خود نميدنیى دو جهتو بقيمت ور

Tercüme: “Sen kıymetçe iki cihânın verâsındasın. Ne yapayım ki kendi kadrini bilmiyorsun.”611

VeRisâle-i Gavsiyye’de buyurulur:ن ُ سَــرِّي وَأنَــإ ِنْسَــالأعْظَــمِ،الْغَــوْث َل َ لِــي يَــقَــ

لْيَــوْم َ إِلَّا لِــيس ِ لَا مُلْــك َأنْفَــالْل َ فِــي كُل ِّ نَفَــس ٍ مِــنن ُ مَنْزِلَتَــه ُ عِنْــدِي لَقَــإ ِنْسَــالسِــرُّه ُ وَلَــو ْ عَــرَف َya’ni

َ “Allah Teâlâ bana buyurdu: Yâ gavs-i a’zam! İnsan benim sırrımdır ve ben onun sırrıyım. [25/21] Eğer insan, benim indimde olan mertebesini bilse, enfâsdan her bir nefesde,612bugün mülk ancak benimdir, der idi.”

هِــر ِلظليَــم ِّ صــورة َ هَــلاك ٍ فــيبُــوت ِ فــيلتَّء ِ موسَــى فــينــت ْ صــورة ُ إِلْقَــفك

لعِلْــم ِ مــنلنُّفُــوس ُ بتَحْيَــلقَتْــلِ، فيحْيَــي كمــة ً لــه مــننــت ْ نَجــطِــن ِ كلبوفــي

هُ﴾لجَهْــل ِ ﴿فَأحْيَيْنَــ﴾ يَعْنِــي بن َ مَيْتًــلــى: ﴿أو َ مَــن ْ كَل تعقــلجَهْــلِ، كمــُ مَــوْت ِ

لهُــدَى ﴿كَمَــن ْ مَثَلُــهسِ﴾ وهــولنَّــيَمْشِــي بِــه ِ فِــيلَــه ُ نُــورًلعِلْــمِ، ﴿وَجَعَلْنَــَّ يَعْنِــي ب

، فــإن﴾ أي ْ لا يَهْتَــدِي أبَــدًرِج ٍ مِنْهَــلضَّــلَال ُ ﴿لَيْــس َ بِخَــتِ﴾ وهــيلظُّلُمَــُ فِــي

نإ نسَــاللهُــدَى هــو أن ْ يَهْتَــدِي َ، فيَــة َ لــه يُوقَــف ُ عندَهــأمــر َ فــي نفسِــه لا غَال

ةٌ، فــلالحَركــة ُ حيــلحَيْــرَة ُ قَلَــق ٌ وحَرَكَــةٌ، وأمــر َ حَيْــرَةٌ، واللحَيْــرَةِ، فيَعْلَــم ُ أن َّإلــى

سُــكُون َ فــلا مَــوْتَ، ووُجُــود ٌ فــلا عَــدَمَ.

İmdi Mûsâ’nın denizde sandık içine ilkāsının sûreti, zâhirde helâk ve bâtında katilden necât idi. Binâenaleyh mevt-i cehilden ilim ile hayy olan nüfûs gibi hayy oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “O kimse ölü müdür ki (ya’ni cehil ile), biz onu ihyâ ettik (ya’ni ilim ile) ve onun için bir nûr yaptık ki onunla nâs arasında yürür, (o da hüdâdır).

Zulümâtta olan kimse gibi ki (o da dalâldir), ondan hâriç değildir”

(ya’ni ebeden mühtedî olmaz) (En’âm, 6/122). Zîrâ nefsinde emrin gāyeti yoktur ki onun indinde vukūf olunsun. İmdi “hüdâ”, insanın hayrete mühtedî olmasıdır ki, muhakkak emrin “hayret” olduğunu bilir. Ve hayret, kalak ve harekettir; ve hareket hayâttır. Böyle olunca ne sükûn, ne de mevt yoktur. Ve vücûd vardır, adem yoktur.

Yukarıda “sandık” cism-i Mûsâ’ya, ve “deniz” dahi bahr-i ilim ve ma’nâya mukābildir, demiş idik. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) burada diğer bir ma’nâya işâretle buyururlar ki: Mûsâ’nın denizde sandık içine ilkāsının sûreti, zâhirde onun garkolarak helâki idi. Hâlbuki onun [25/22] gark ve helâki mukadder olmadığından, bâtında Fir’avn’ın katlinden necât idi. Binâenaleyh Nakdu’n-Nusûs, s. 63; Yâkub Han Kaşgarî,Tavzîhu’l-Beyân, s. 63.

bu hâl, cehil ile ölü olan nefs-i nâtıkanın ilim ile ihyâsına tekābül eder ki, cismin ilim ile işgāli, zâhirde nefsin hayvâniyetini ihlâk ve bâtında nefs-i nâtıkanın mevt-i cehilden halâsıdır. Nitekim bu tekābülü te’yîden Hak Teâlâ buyurur: “Emr böyle değil midir ki, o kimse ki mevt-i cehil ile meyyit oldu; biz onu ilim ile ihyâ ettik; ve onun için bu ilmi bir nûr yaptık ki, nâs arasında o nûr ile yürür; ve o nûr dahi, nûr-i hidâyettir; ve nûr-i ilim ile nâs arasında yürüyen kimse, karanlıklarda kalan kimseye benzer; ve o da dalâldir ve şaşkınlıktır. Ondan dışarıya çıkamaz ya’ni ebeden bir nihâyete vusûl ile mühtedî olamaz” (Bk. En’âm, 6/122). Zîrâ emr ve şe’n-i ilâhînin nefs-i emrde nihâyeti yoktur ki, o nihâyet indinde durulabilsin.

İmdi insan, ilim ile emrin nihâyeti olmadığını bilince “hayret”e düşer.

Ve şu hâlde “hüdâ”, insanın ancak hayrete mühtedî olmasından ibâret olur.

Ya’ni insan sâha-i ilimde sa’yedip ilerledikçe, arkasına baktığı vakit, evvelen derece-i cehline hayret eder. Sâniyen önüne baktığı vakit, sâha-i ilmin nihâyetini göremez. Ve bu hâl nihâyeti olmayan seyr fillâhdır ki, sâlik-i ilim tecellî-i ilâhîde tekrâr olmadığını veكُل َّ يَوْم ٍ هُو َ فِي شَــأْن ٍ(Rahmân, 55/29)

[O her ânda bir şe’ndedir.] mûcibince tecelliyât-ı Hakk’ın her ân-ı gayr-ı münkasimde müceddeden vukūunu görür. Ve ihtilâf-ı esmâ hasebiyle muhtelif olan bu tecelliyât arasında bâdî-i inkâr ve bâis-i tercîh olabilecek bir hâl göremez. Ya’ni meselâ, ism-i Hâdî’nin ahkâm ve âsârı muktezî olduğu gibi, ism-i Mudill’in ahkâm ve âsârı dahi muktezî olduğunu, mertebe-i ilimde çeşm-i akıl ile müşâhede edip, birini diğeri üzerine tercîh ve diğerini inkâr edemez. Nitekim Şeyh-i Ekber’in şeyhi Ebû Medyen Mağribî (r. anhümâ) buyurur. Beyit:

تِهِفَإِنَّه ُ مِن ْ بَعْض ِ ظُهُورطِل َ فِي طَوْرِه ِلبلَا تُنْكِر

ََ ُ

Tercüme: “Bâtılı tavrında inkâr etme; zîrâ o da ba’zı esmâ-i ilâhiyyenin zuhûrâtındandır.” [25/23] Böyle olunca ârif-i billâh olan insan “hayret”e mühtedî olup, ebeden emrin nihâyetini bulamaz. Bu hayret, hayret-i mahmûdedir ki, ( ) Efendimiz bu hayret hakkındaرَب ِّ زِدْنِــي فِيــك َ تَحَيُّــرًya’ni “Yâ Rabbi, benim senin hakkında olan hayretimi tezyîd eyle!” buyurmuştur. Ve Kur’ân-ı Kerîm’deرَب ِّ زِدْنِــي عِلْمًــ(Tâhâ, 20/114) [Yâ Rab! Bana ilmi ziyâde et!] buyuruldu ki, “ilim”den murâd, seyr fillâha âit olan ilimdir; ve bunun netîcesi hayret ve dalâldir, ya’ni şaşırmaktır. Bundan başka bir de cehilden münbais olan hayret vardır. O da meselâ, bir köylünün hiç görmediği telefonu görüp uzaktaki adam ile mükâleme edince, hayrete düşmesidir. Bu hayret hayret-i mezmûmedir. İmdi bu îzâhdan anlaşılır ki muhakkak emr, “hayret”tir; ve hayret “kalak”ı, ya’ni ıztırâbı ve hareketi îcâb eder; ve hareket dahi hayâtı istilzâm eyler. Binâenaleyh müteharrik sükûn olmadığı gibi mevt dahi yoktur; ve hayy olan için vücûd, ya’ni varlık vardır; adem, ya’ni yokluk yoktur.

Ma’lûm olsun ki, Şeyh Abdullah Ensârî hazretleriMenâzilü’s-sâirîn’de “hayât”ı üç mertebe üzerine tesbît edip buyurur ki:

Birinci hayât, mevt-i cehilden ilim ile hayy olmaktır. Zîrâ ilim, kalbi ihyâ edip bu kalbin sâhibi taleb-i Hak husûsunda dâimâ müteharrik olur;

ve hareket havâss-ı hayâttandır; ve kalb cehil ile bir ölü gibi sâkin olur. Bu ma’nâdan dolayı ilim için “hayât” ve cehil için “mevt” istiâre olunmuştur.

Ve İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehû) efendimiz buyurur:لْعِلْــم ِلْقَلْــب ِ بِت ُُ حَيَــ

جْتَنِبْــهلْجَهْــل ِ فَلْقَلْــب ِ بِغْتَنِــمْ، وَمَــوْت ُفَya’ni “Hayât-ı kalb ilim iledir, iğtinâm eyle;

ve mevt-i kalb cehil iledir, ictinâb eyle!” İkinci hayât, mevt-i tefrikadan hayât-ı cem’dir; ve “hayât-ı cem’”den murâd hayât-ı kalbiyyedir, onunla himem ve havâtır cem’olunur. Ya’ni hayât-ı kalbdir ki, sülûkte Allah Teâlâ’ya olan teveccüh ve sıhhat-i kasd husûsunda himmeti cem’eder. Ve cem’e “hayât” tesmiye olunmasının sebebi budur ki, hayât-ı ebediyyeye müeddî olur; belki o hayât-ı ebediyyenin “ayn”ıdır. Zîrâ [25/24] o, âlem-i kudste hayât-ı rûhâniyyedir. Ve mevt-i tefrika dârü’l-bevârda meyyit olan nefislere bağlı bulunan sebeblere havâtırın tevzîidir. Ya’ni hâne-i helâk olan dünyâda mahkûm-i mevt bulunan nefislere bağlı esbâb-ı maîşete havâtırın tevzî’ edilmesidir ki, fânîye muallak olan bu havâtır dahi serâb gibi mahkûm-i fenâdır. Ve bu sûretle tevzî’ ve ta’lîk-i havâtır, asıl olan ve bâkî bulunan vücûd-ı hakîkîden ayrılığı mûcib olduğundan mevt-i tefrikadır.

Üçüncü hayât, hayât-ı vücûddur. O da Hak ile hayâttır. Zîrâ abd fenâ ile muzmahildir; ve O’nun vücûdu ile bâkîdir ve O’nun hayâtıyle hayydır.613

İmdi bu beyândan müstebân oldu ki, ilim ile hayy olup birinci hayâta nâil olmadıkça ikinci ve üçüncü mertebedeki hayâtlara vusûl mümkin değildir. Ve birinciden diğer hayâtlara vusûl hareket iledir; ve bu harekete sebeb ilimdir; ve ilmin nihayeti “hayret”tir. Binâenaleyh mevt-i cehilden ilim ile hayy olan hayrete düşer; ve hayret çırpınmaktır ve hareket etmektir; ve nerede hareket varsa orada hayât vardır. Binâenaleyh ilim ile hayy olan kimse için ne sükûn vardır ve ne de sükûna sebeb olan mevt vardır; belki onun için vücûd-ı Hak’la bekā vardır. Binâenaleyh adem yoktur. Fakat câhil için sükûn ve sükûna sebeb olan mevt vardır. Bu hâl ilm-i zâhirî de bile nümâyandır. Nitekim ilm-i zâhirî ile mümtâz olan bir kavimde hareket ve faâliyet çoktur; ve akvâm-ı sâire arasında mevcûdiyetlerini izhâr ederler.

Fakat kavm-i câhil hâl-i sükûnda ve meyyit hâlindedir; ve mevcûdiyetlerini akvâm-ı sâire muvâcehesinde izhâr edemezler.

هْتَــزَّتْ﴾، وحَمْلُهــقولُــه: فـ﴿أرضِ، وحركتُهــالة ُلَّــذي بــه حَيَــء ِلمــوكذلــك فــي

مــقولُــه: ﴿وَأنْبَتَــت ْ مِــن ْ كُل ِّ زَوْج ٍ بَهِيــجٍ﴾ أي ْ أنَّهــقولُــه: ﴿وَرَبَــتْ﴾، ووِلاَدَتُهــ

لشَّــفْعِيَّة ُ لهــلَّتــي هــيلزَّوْجِيَّــة ُنــت ِ، فكمِثْلَهــأي ْ طَبِيعِيًّــوَلَــدَت ْ إلا مَــن يُشْــبِهُه .وظَهَــر َ عنهــتَوَلَّــد َ منهــبمــ

[25/25]Arzın hayâtı olan suda dahi böyledir. Onun hareketiإهْتَــزَّت ْ

(Hac, 22/5) “İhtizâz etti” kavlidir; ve onun hamliوَرَبَــت ْ“Şişti” kavlidir;

ve vilâdetiوَأنْبَتَــت ْ مِــن ْ كُل ِّ زَوْج ٍ بَهِيــج ٍ(Hac, 22/5) “Ve her bir zevc-i behîci inbât eyledi” kavlidir ki o, ancak kendi müşâbihini, ya’ni misl-i tabîîsini doğurdu demektir. Binâenaleyh kendisinden zâhir ve mütevellid olan şeyle onun için şef’iyetten ibâret olan zevciyet hâsıl oldu.

Ya’ni ilim, hayât ve hareketi iktizâ ettiği gibi, âlem-i sûrette ilme tekābül eden “su” dahi böylece hayât ve hareketi iktizâ eder. Nitekim Hak Teâlâ hazretleriء ِ كُل َّ شَــيْء ٍ حَــيلْمَــمِــن َوَجَعَلْنَــ(Enbiyâ, 21/30) ya’ni “Biz her

ٍّ şeyin hayâtını sudan yaptık” buyurur. Ve suyun hayât-ı arza bâdî olduğu muhtâc-ı îzâh değildir. Ve su ile hayy olan arzın hareketine delîl Hak Teâlâ’nınإهْتَــزَّت ْya’ni “Arz ihtizâz etti” kavlidir; ve ihtizâz harekettir; ve arzın hâmile olmasına delîl, Hak Teâlânınوَرَبَــت ْ(Hac, 22/5) ya’ni “Arz şişti” kavlidir. Zîrâ bir şeyin şişmesine sebeb, zâid bir şeyi hâmil olmasıdır. Ve onun doğurmasına delîlوَأنْبَتَــت ْ مِــن ْ كُل ِّ زَوْج ٍ بَهِيــج ٍ(Hac, 22/5) kavlidir. Ya’ni “Kendisine müşâbih bulunan ve kendisi gibi tabîî olan şeyi doğurdu” demektir. Binâenaleyh vücûd-ı arz vitr iken kendisinden zâhir ve mütevellid olan kendisine müşâbih ve misl-i tabîîsi olan şeyle, o arz için şef ’iyetten ibâret olan zevciyet tekevvün etti. Nitekim bir şahsın vücûdu vitr iken kendi vücûdunda mütekevvin ve hâmil-i hayât olan su, ya’ni nutfe, rahm-ı nisâyâ munsabb oldukda, vücûd-ı nisâdan kendi müşâbihi ve misl-i tabîîsi tekevvün eder; ve onun vücûd-ı vitri muvâcehesinde şef ’iyetten ibâret olan zevciyet ve çiftlik husûle gelir. İmdi bu husûle gelen şef ’iyet, gerek arzın ve gerek şahsın vücûdlarından gayrı bir şey değildir.

ظَهَــربمــوكــذء ِ أنَّــه كــذأســمالدلكَثْــرَة ُ لــه وتَعْــدَنــت ِلحــق ِّ كْ كذلــك وجــود

َ ُ ُ

ِ2

إ لٰهيَّــةِ، فثَنِيَــتالءأســمالئــق َلَّــذي يَطْلُــب ُ بنَشْــأتِه حَقلَــم ِلعَمِــن[25/26]عنــه

تُــه،لعَيْــن ِ مــن حيــث ُ ذَلحــق ُّ أحَــدِي َّنلكَثْــرَةِ، وقــد كلفُــه أحدِيَّــة ُبــه، وتُخ

هِــرَة ِ فيــهلظَّلصُّــوَر ِتُــه، كَثِيــر ٌ بلعَيْــن ِ مــن حيــث ُ ذَلهَيُولَانِــي ِّ أحــديلجَوْهَــر ِك

ُّ

لتَّجَلِّــي،ظَهَــر َ عنــه مــن صُــوَر ِلحــق ُّ بمــتِــه، كذلــكبِذمِــل ٌ لهــلَّــذي هــو حَ

أحْسَــن َ هــذنْظُــر ْ مــلمَعْقُولِيَّــةِ، فأحديَّــة ِاللَــم ِ مــعلحــق ُّ مَجْلَــى صُــوَر ِنفــك

لعَ

دِهِ.ء ُ مِــن عِبَــلاطِّــلاع ِ عليــه مَــن يشَــللّٰــه ُ بلَّــذي خَــصإ لٰهــياللتَّعْلِيــم َ

َّ َّ

Bunun gibi vücûd-ı Hak için, kendisinden zâhir olan şeyle, neş’esiyle esmâ-i ilâhiyyenin hakāyıkını taleb eden âlem cinsinden kesret ve kezâ ve kezâ diye ta’dâd-ı esmâ sâbit oldu. Binâenaleyh onunla mesnâ oldu. Hâlbuki ahadiyyet-i kesret ona muhâliftir. Ve Hak zâtı haysiyeti ile ahadiyyü’l-ayn idi. Cevher-i heyûlânî gibi ki, zâtı haysiyetiyle ahadiyyü’l-ayndır; ve onları bizâtihi hâmil olup, kendisinden zâhir olan sûretler ile kesîrdir. Hak dahi, suver-i tecellîden kendisinden zâhir olan şeyle böyledir. Binâenaleyh Hak ma’kūliyetin ahadiyeti ile berâber suver-i âlemin meclâsı oldu. İmdi bak ki Allah Teâlâ’nın kullarından dilediğini onun üzerine ıttılâa tahsîs eylediği bu ta’lîm-i ilâhî ne güzeldir!

Ya’ni vücûd-ı arz vitr iken kendisinden zâhir ve mütevellid olan ve kendisine müşâbih ve misl-i tabîîsi bulunan şeyle, o arz için şef ’iyetten ibâret olan zevciyet tekevvün ettiği gibi, vitr olan vücûd-ı Hak için dahi, yine Hakk’ın kendisinden zâhir olan âlem ile kesret ve şef ’iyet sâbit oldu. Bu, öyle vitriyet ve şef ’iyettir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ sûre-i Fecr’deلشَّــفْع ِِ وَ

لْوَتْــروَ(Fecr, 89/3) [Kasem olsun şef ’e ve vitre!] kelâmıyla onlara kasem buyurdu. Çünkü o âlem, neş’esiyle esmâ-i ilâhiyyenin hakāyıkını taleb eder.

Ya’ni âlem, esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûrunu ister. Vücûd-ı Hak muvâcehesinde âlem cinsinden kesret sâbit olunca, o keserâtı iktizâ eden Hâlık ve Râzık ve Mün’im ve Mu’tî ve Şâfî gibi isimlerin zikir ve ta’dâdı îcâb eder. Binâenaleyh vücûd-ı Vâhid’den ibâret olan [25/27] Hak, kendisinden zâhir olan âlem ile mesnâ oldu, ya’ni ikileşti ve şef ’iyet hâsıl oldu.

Maahâzâ bu kesretin ahadiyeti ve şef ’iyet vücûd-ı Hakk’a muhâliftir. Zîrâ vücûd-ı Hak zâtı haysiyeti ile ahadiyyü’l-ayndır; ve Hak zât-ı şerîfinin ve ayn-ı âlîsinin ahadiyeti i’tibâriyle ahadiyyet-i kesretten, ya’ni kesret-i vücûdiyye ve kesret-i nisebiyyeden münezzehdir.

Ma’lûm olsun ki, bu bahse nazaran vücûd-ı Hak için üç mertebe sâbit olur:

Birincisi ahadiyyet-i zâtiyye ve lâ-taayyün mertebesidir ki, “zât-ı sâzic”dir; ve bu mertebe için mertebe-i akılda ne sıfat ve ne de isim mevzû’-i bahs olamaz.

İkinci mertebe vâhidiyettir ki, suver-i ilmiyye-i esmâiyye ve a’yân-ı sâbite mertebesidir. Velâkin bu suver-i ilmiyyenin hâriçte taalluk edebilecek mezâhiri olmadığından mertebe-i akılda sâbittirler. Ya’ni vücûd-ı hâricîleri ve hissîleri olmayıp, yalnız vücûd-ı zihnîleri vardır.

Üçüncü mertebe rubûbiyettir ki, vücûd-ı âlemin zuhûru ve ikinci mertebedeki suver-i ilmiyye ahkâm ve âsârının hâriçte ve âlemde bürûzu mertebesidir. Bu suver mertebe-i histe de sâbit olur.

İşte vücûd-ı vâhid-i Hak’tan zâhir olan âlem ile o vücûd-ı vâhid mesnâ olmakla berâber, kesret-i mezâhirin ahadiyetine muhâliftir. Meselâ su, suluk mertebesinde kaldıkça vâhidü’l-ayndır. Onda kesret-i nisebiyye yoktur.

Fakat donup muhtelif şekillerde tebellür ederek taaddüd ve tekessür edince, artık onun suluk mertebesine, bu kesretin hey’et-i mecmûa-i ahadiyyesi muhâlif olur. Zîrâ su ile yapılan şeyler, buz ile yapılamaz. Âlem dahi böyledir. Zîrâ vâhidü’l-ayn olan âleme, kendi cinsi ve kendi misl-i tabîîsi olarak, kendisinden zuhûr eden kesretin hey’et-i mecmûa-i ahadiyyesi muhâliftir.

İstitrâd:لفُــهفَثَنِيَــت ْ بــه وتُخ[Binâenaleyh onunla mesnâ oldu. Hâlbuki ahadiyyet-i kesret ona muhâliftir.] ibâresinin ihtilâfına mebnî şurrâh dahi ihtilâf üzeredir. Bosnevî Abdullah Efendi hazretleri kendi şerhindeفَتَثَبَّــت َ بــه

لفُهوتُخ[âlemle sâbit oldu ve ona muhâlefet eder] sûretinde almıştır. Dâvûd-ı Kayserî hazretleriلِقِــهفَثَبَــت َ بــه وبخ[âlemle ve onun hâlıkıyla sâbit oldu] sûretinde almış ve Cenâb-ı Bosnevî onun hatâ ettiğini isbâta gayret etmiştir.

Bâlî Efendi hazretleriلِقِــهفثَنِيَــت ْ بــه وبخَ[âlemle ve onun hâlıkıyla mesnâ oldu] sûretinde almış ve ba’zı mütâlaâtta bulunmuştur. Kāşânîلفُــهفثَنِيَــت ْ بــه ويُخ

[onunla mesnâ oldu ve ona muhâlefet eder] sûretinde almış ve Dâvûd-ı Kayserî deلفهيخ[ona muhâlefet eder] kavline hatâ isnâd eylemiştir. Ya’kūb Hanلِقِــهفثَبَتَــت ْ بــه وبِخَ[âlemle ve onun hâlıkıyla sâbit oldu] [25/28] sûretinde almıştır.Te’vîl-i Muhkemلِقِــهفثَبَتَــت ْ بــه و بخَsûretinde almıştır. Bu ihtilâf-ı ibâre nüsha-i asliyyedeلفُــهفثَنِيَــت ْ بــه وتُخkelimelerinin menkūt olmamasından ve her şârihin kendi zevkine göre kırâat etmesinden inbiâs etmiş olması kaviyyen muhtemeldir. Zîrâ fakîr 1325 senesi Kânûn-i evvelinde Konya’da Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâretim esnâsında, mescidin kütüphânesindeki kitâblarda muharrer hurûfun menkūt olmadığını gördüm. Binâenaleyh fakîrفَثَنِيَت ْkelimesinde Bâlî ve Kāşânî nüshalarını; ve

لفُــهوتُخkavlinde de Bosnevî hazretleri nüshasını muvâfık buldum; ve ibârenin bu sûretle terkîbinde hâsıl olan ma’nâyı da Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)ın maksad-ı âlîlerine mutâbık gördüm. Tafsîlât-ı sâireden sarf-ı nazarla hatâ veyâ isâbet hükmünü kāriîn-i kirâmın zevkine havâle ederim.

Velhâsıl Hak, yukarıdaki misallere mutâbık olarak kendisinden zâhir olan âlem ile mesnâ oldu; ve vitr olan vücûd-ı Hak âlem ile şef ’ oldu.

Hâlbuki kesretin ahadiyeti vücûd-ı Hakk’a muhâliftir. Zîrâ Hak zâtı cihetinden ahadiyyü’l-ayndır. Nitekim cevher-i heyûlânî zâtı cihetinden ahadiyyü’l-ayndir; ve kendisinden zâhir olan sûretleri zâtında bilkuvve hâmil olup, o suver-i zâhire ile kesîrdir. Meselâ hokkanın içindeki mürekkeb vâhidü’l-ayndır; ve o ayn-ı vâhide, zâtında, kâtibin yazacağı birçok kelimeleri hâmildir. Vaktâki kâtib kalemi o mürekkebe batırıp, kâğıt sahîfeleri üzerine kelimeleri yazar; ve bu suver-i muhtelife mürekkebden hâsıl olmakla vahdetten kesret husûle gelmiş olur. İşte Hak dahi tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesiyle, kendisinden zâhir olan şeyle böyledir. Binâenaleyh Hak, mertebe-i ma’kūliyette sâbit olan sıfât ve esmâ hey’et-i mecmûasının ahadiyeti ile âlem sûretlerinin meclâsıdır. Ya’ni mertebe-i akılda sâbit olan cevher-i heyûlânî kendisinden zâhir olan suver-i kesîrenin meclâsı olduğu gibi, vücûd-ı vâhid-i hakîkî-i Hak dahi kezâlik mertebe-i akılda sâbit olan sıfât ve esmâ ahadiyeti ile bu sıfât ve esmânın mezâhiri olan âlem sûretlerinin meclâsı oldu.

İmdi bu ta’lîm-i ilâhîye, çeşm-i akıl ile nazar et ki, ne güzeldir! Ve Hak Teâlâ bu ta’lîm-i ilâhîsine, her kulunu değil, ancak dilediği kullarını muttali’ kılar.ءللّٰــه ُ يَخْتَــص ُّ بِرَحْمَتِــه ِ مَــن ْ يَشَــوَ(Bakara, 2/105) [Allah Teâlâ ise rahmetini

ُ dilediğine tahsîs buyurur.] [25/29]

لْمُــو»ه فِرعــون ُ مُوسَــى، و«لشَّــجرة ِ سَــمَّليَــم ِّ عنــد َوَجَــدَه آل ُ فِرْعَــوْن َ فــيَ ولمَّــ

بــوتلتَّوَجَــدَه عنــدَه، فــإن َّه بمــلشَّــجر، فسَــمَّ» هــولسَّــلقِبْطِيَّــة ِ و«ء ُ بلمــهــو

مْرَأتُــه فــي حــق ِّ موسَــى،لــت ِد َ قتْلَــه، فقَليَــمِّ، فــأرلشَّــجرة ِ فــيوَقَــف َ عنــد َ

َ

لِ،لِلْكَمَــللّٰــه ُ خَلَقَهــنلــت لفِرعــونَ، إذ ْ كقإ لٰهِــي ِّ فيمــاللنُّطْــق ِنــت مُنْطَقَــة ً بوك

لَّــذي هــول ِلكَمــن َ بحيــث ُ شَــهِد َ لهــعنهــﷵلقــكمــ

ولِمَرْيَــم َ بِنْــت ِ عِمْــرَ

نِ.

لِلذُّكْــرَ

Vaktâki âl-i Fir’avn Mûsâ’yı deniz içinde ağaç indinde buldu, Fir’avn onu “Mûsâ” tesmiye etti. Zîrâمُــو[mû] Kıbtîce “su” veسَــ[sâ] “ağaç”tır. Binâenaleyh onu, indinde bulduğu şey ile tesmiye etti. Çünkü sandık denizde ağaç indinde durdu. İmdi onu öldürmek murâd etti.

Onun zevcesi Mûsâ hakkında söyledi; ve Fir’avn’a söylediği şeyde nutk-ı ilâhî ile muntaka idi. Zîrâ Allah Teâlâ onu kemâl için halketti.

Nitekim, Aleyhi’s-selâm, onun için ve Meryem binti İmrân için, erkeklere mahsûs olan kemâle şehâdet eylediği haysiyetten haber verdi.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) yukarıda Mûsâ (a.s.)ın hikmetleri çok olduğunu beyân etmiş ve Fir’avn’ın, Mûsâ için Benî İsrâîl çocuklarını katletmesinin ve Hz. Mûsâ’nın sandığa vaz’an denize ilkā olunmasının hikmetlerini îzâh buyurmuş idi. Şimdi de Cenâb-ı Mûsâ’nın âl-i Fir’avn yedine düşmesi hakkındaki hikmeti beyânen buyururlar ki: Fir’avn’ın âli, ya’ni onun havâssı, Mûsâ’yı deniz içinde ağaç indinde bulunca Fir’avn’a haber verdiler; Fir’avn onu “Mûsâ” tesmiye etti. Çünkü Kıbtî lisânında “mû” su ve “sâ” ağaç ma’nâsınadır. Binâenaleyh Fir’avn ona isim ve ma’nâ husûsunda teemmül ve tekellüf etmeyip, onu eşyâdan ne şey indinde bulmuş ise o şeyin ismiyle tesmiye etti. Fakat Fir’avn ona isim vaz’etmekle berâber, o senedeki hûn-rîzliğini unutmayıp bunu dahi katletmek istedi ise de, zevcesi olan Hz. Âsiye Fir’avn’ı katilden vazgeçirmek için Cenâb-ı Mûsâ’nın lehinde Fir’avn’a söz söyledi ki, bu söz, [25/30] onu Hakk’ın nutk-ı ilâhîsiyle intâkı idi. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri Cenâb-ı Âsiye’yi kemâl için halk buyurdu. Nitekim ( ) Efendimizكَمُــل َ مِــن َل ِ كَثِيــرٌ، وَمَــلرِّجَــٍ كَمُــل َ مِــن َ

، وَخَدِيجَــة ُ بِنْــت ُ خُوَيْلِــدملسو هيلع هللا ىلصطِمَــة ُ بِنْــت ُ مُحَمَّــد ٍمْــرَأة ُ فِرْعَــوْنَ، وَفَنَ، وَآسِــيَة ُء ِ إِلَّا مَرْيَــملنِّسَــ

بْنَــة ُ عِمْــرَ ُ ya’ni “Erkeklerden çok kimse kemâle geldi. Ve kadınlardan ancak İmrân’ın kızı Meryem ve Fir’avn’ın zevcesi Âsiye ve Muhammed (aleyhi’s-salâtü ve’sselâm)ın kerîmeleri Fâtıma ve Huveylid’in kerîmesi Hadîce (r.anhümâ) kemâle geldi” hadîs-i şerîfinde haber verdi. Veِمْــرَأة َللّٰــه ُ مَثَــلًا لِلَّذِيــن َ آمَنُــوِ وَضَــرَب َ

لْقَــوْملْجَنَّــة ِ وَنَجِّنِــي مِــن ْ فِرْعَــوْن َ وَعَمَلِــه ِ وَنَجِّنِــي مِــن َفِــيبْــن ِ لِــي عِنْــدَك َ بَيْتًــلَــت ْ رَب َِّ فِرْعَــوْن َ إِذ ْ قَ

لِمِينلظَّ(Tahrîm, 66/11) [Ve Allah, îmân etmiş olanlara, Fir’avn’ın zevcesini bir misal olarak îrâd buyurmuştur. O vakit ki şöyle demişti: “Yâ Rabbi!

Benim için nezd-i ulûhiyyetinde cennette bir ev yap ve beni Fir’avn’dan ve onun amelinden kurtar ve beni zâlimler olan kavimden halâs et!”] âyet-i kerîmesi ile de Kur’ân ile şehâdet eyledi. Bu ihbâr-ı Risâlet-penâhî, onun erkeklere mahsûs olan kemâline şehâdet idi.

لــت ْ لفِرعــون َ فــي حــق ِّ موسَــى إنَّــه: ﴿قُــرَّة ُ عَيْــن ٍ لِــي وَلَــكَ﴾، فَبِــه ِ قَــرَّت ْ عينُهــفقَ

لَّــذين ِإ يمــالن قُــرَّة َ عيــن ٍ لفِرعــون َ ب، وكقُلْنَــكمــلَّــذي حَصَــل َ لهــل ِلكَمــب

لخبــثِ،ليــس فيــه شــيء ٌ مــنمُطَهَّــرهِــرلغَــرَقِ، فقَبَضَــه طللّٰــه ُ عنــد َهأعْطَــ

ًً

إ ِسْــلاَم ُ يَجُــب ُّ مَــالَو« ،ِمآثَــالمــننِــه قبــل َ أن ْ يَكْتَسِــب َ شــيئًأنَّــه قَبَضَــه عنــد َ إيماِ ل

ء َ حتَّــى لا يَيْــأس َ أحــد ٌ مــن رَحْمَــةنه بِمَــن ْ شــيتِــه ســبحْ قَبْلَــهُ»، وجَعَلَــه آيــة ً علــى عِن

ن فِرعــون ُ مِمَّــنفِــرُونَ﴾، فلــو كلْكَلقَــوْم ُللّٰــه ِ إِلَّايْئَــس ُ مِــن ْ رَوْحللّٰــهِ، فَـ﴿إِنَّــه ُ لَا ي

َِ

مْــرَأة ُ فِرعــون َ فيــه:لــت ِقكمــﷵن موسَــىنِ، فــكإ يمــالدَر َ إلــىبَــيَيْــأس ُ مــ

للّٰــه َ نَفَعَهُمَــ﴾، وكذلــك وَقَــعَ، فــإن َِّ ﴿قُــرَّة ُ عَيْــن ٍ لِــي وَلَــك َ لَا تَقْتُلُــوه ُ عَسَــى أن ْ يَنْفَعَنَــ

لَّــذي يكــون علــى يَدَيْــه ِ هَــلاك ُ مُلْــكلنَّبِــيبأنَّــه هــوشَــعَرمــنــوإن ْ كﷵبــه

َُّ

فِرعــون َ وهَــلاك ُ آلِــهِ.

Binâenaleyh Mûsâ hakkında Fir’avn’a “Muhakkak o, benim ve senin için kurretü’l-ayndir” (Kasas, 28/9) dedi. İmdi bizim dediğimiz gibi, ona hâsıl olan kemâl sebebiyle, onun kurretü’l-ayni oldu; ve Fir’avn’a da inde’l-gark Allah Teâlâ’nın verdiği îmân sebebiyle kurret-i ayn oldu. Binâenaleyh onu tâhir ve mutahhar olarak kabzeyledi ki, onda hubs cinsinden bir şey kalmadı. Zîrâ onu âsâmdan bir şey iktisâbından mukaddem îmânı indinde kabzetti; hâlbuki “İslâm, mâkablini[25/31]kat’eder”. Ve rahmet-i ilâhiyyeden bir kimse me’yûs olmamak için, Hak Sübhânehû dilediği kimseye olan inâyetine onu bir âyet kıldı. Zîrâ “Revhullahdan ancak kâfir olan tâife me’yûs olur.”

(Yûsuf, 12/87) İmdi eğer Fir’avn, me’yûs olan kimselerden olaydı, îmâna mübâderet etmezdi. Böyle olunca Mûsâ (a.s), Fir’avn’ın zevcesi kendi hakkında dediği gibi oldu kiقُــرَّة ُ عَيْــن ٍ لِــي وَلَــك َ لَا تَقْتُلُــوه ُ عَسَــى أن ْ

يَنْفَعَنَــ(Kasas, 28/9) ya’ni “Benim ve senin için kurret-i ayndir, onu öldürme! Karîben bize nef’i olur” demiş idi; ve böylece vâki’ oldu. Her ne kadar mülk-i Fir’avn’ın helâki ve onun âlinin helâki onun elleriyle olan nebî olduğuna onların şuûru yok idiyse de, muhakkak Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.) ile onlara nef’ verdi.

Ya’ni Âsiye’nin Cenâb-ı Mûsâ hakkında nutk-ı ilâhî ile muntaka olduğu kelâm, Kur’ân-ı Kerîm’de zikrolunduğu üzereقُــرَّة ُ عَيْــن ٍ لِــي وَلَــك َ لَا تَقْتُلُــوه ُ عَسَــى

أو ْ نَتَّخِــذَه ُ وَلَــدًأن ْ يَنْفَعَنَــ(Kasas, 28/9) ya’ni “Bu çocuk senin ve benim için göz aydınlığıdır. Onu öldürme! Yakında bize fâidesi olur, yâhud biz onu evlâd ittihâz ederiz” demesidir. Filhakîka da bizim yukarıda söylediğimiz vech ile Cenâb-ı Âsiye, kendisine erkeklere mahsûs olan kemâlin husûlü sebebiyle gözü aydın oldu; ve Fir’avn’a da, denizde boğulacağı vakit Allah Teâlâ’nın kendisine nasîb ettiği îmân sebebiyle kurret-i ayn oldu.

Ma’lûm olsun ki, Fir’avn’ın îmânı âyet-i kerîme ile sâbittir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:لَّــذِي آمَنَــت ْ بِــه ِ بَنُــول َ آمَنْــت ُ أنَّــه ُ لَا إِلٰــه َ إِلَّالْغَــرَق ُ قَــأدْرَكَــه َُ حَتَّــى إِذَ

لْمُسْــلِمِينمِن َئِيل َ وَأنَإِسْــرَ(Yûnus, 10/90) ya’ni “Deryâda garkı idrâk edince, ben ancak Benî İsrâîl’in kendisine îmân ettiği Allah’tan başka ilâh olmadığına614 îmân ettim ve müslümanlardanım, dedi.” Şurrâh-ı kirâm, nass vukūuna mebnî Fir’avn’ın îmânında müttehiddir. Fakat bu îmânın makbûliyeti hakkında ihtilâf etmişlerdir. Ezcümle Bâlî Efendi hazretleri kendi şerhinde bu husûsta tekellüf edip, Hz. Şeyh Fir’avn’ın sıhhat-i îmânında bir hükm-i kat’î vermemiş ve belki tevakkuf etmiş olduğunu isbâta sa’yetmiştir. Hâlbuki mes’ele vâzıhdır. Hz. ŞeyhFütûhât-ı Mekkiyye’lerinde buyururlar ki:

“Fir’avn’ın îmânını beyân eden âyet-i kerîmenin mâba’dinde Hak Sübhâ-

2آلْ nehû ve Teâlâ hazretleri [25/32]لْمُفْسِــدِين َآن َ وَقَــد ْ عَصَيْــت َ قَبْــل ُ وَكُنْــت َ مِــن َا(Yûnus, 10/91) ya’ni “Şimdi mi aklın başına geldi? Hâlbuki evvelce isyân etmiş ve müfsidlerden olmuş idin!” buyurmuştur. Eğer Fir’avn müteyakkınen îmân etmemiş olsa idi, Hak Teâlâ hazretleri onun hakkında dahi, A’râb hakkındakiوَلَكِــن ْ قُولُــوقُــل ْ لَــم ْ تُؤْمِنُــوب ُ آمَنَّــأعْــرالْلَــت ِقَ(Hucurât, 49/14) ya’ni “A’râb

أسْــلَمْنََ îmân ettik dediler; yâ habîbim de ki: Îmân etmediniz, velâkin münkād olduk, deyiniz!” kelâmını îrâd buyurur idi. Hâlbuki böyle demedi deآن َ وَقَــد ْاَ آلْ

لْمُفْسِــدِينعَصَيْــت َ قَبْــل ُ وَكُنْــت َ مِــن َ(Yûnus, 10/91) [Şimdi mi aklın başına geldi?

Hâlbuki evvelce isyân etmiş ve müfsidlerden olmuş idin!] buyurdu. Bu ise kalben, fesâdından rücû’ etmiş olan kimseye karşı lâyık olan bir hitâbdır.615

Dâvûd-ı Kayserî hazretleri kendi şerhindeلبَحْــر ِن ُ فرعــون َ فــين إيمــكلمَّــ

آخِــرَة ِ لــه بمــالم ِلتَّغَرْغُــرِ، وقبــل َ ظهــور ِ أحــكئيل قبــل َســربنــوعَبَــر َ عليهــضِحًــوحيــث ُ رَأى طريقًــ

لغيــبن ٌ ببــه فإنَّــه إيمــمُعْتَــدًّنُــه صحيحًــلغَرْغَــرَة ِ جَعَــل َ إيمس ُ عنــد َلنــهِدُهيُشــya’ni “Vaktâki Fir’avn’ın îmânı, bahrde Benû İsrâîl’in üzerinden geçtiği bir tarîk-i vâzıh gördüğü haysiyetle, kable’t-tegargur ve gargara indinde nâsın müşâhede eylediği şeyden, ona ahkâm-ı âhiretin zuhûrundan mukaddem vâki’ oldu;

îmânını sahîh ve mu’teddün-bih olarak yaptı. Zîrâ o îmân-bi’l-gaybdır” buyurmuş ve Bâlî Efendi hazretleri bu ibâreyi Dâvûd-ı Kayserî’nin ibâre-i şerhi sûretinde telakkî ile “Bu sahîh değildir” demiştir. Hâlbuki bu ibâreFütûhât-ı Mekkiyye’den me’hûzdür. VeFütûhât-ı Mekkiyye’nin diğer bâbında Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) da’vâ-yı rubûbiyyetin nârda hulûda sebeb olacağını zikretmekle berâber, misâl olarak “Fir’avn ve Nemrûd gibi” buyurmuşlardır.Fakat bu beyân Hz. Şeyh’in Fir’avn hakkındaki zehâbını ta’yîn etmez. Zîrâ burada maksad nârda hulûda sebeb olan hâli beyân etmektir. Gerçi Fir’avn rubûbiyet da’vâsında bulundu; velâkin gerekFütûhât’ın muhtelif mahallerinde ve gerek buFusûsu’l-Hikem’de beyân buyurulduğu üzere, âyet-i kerîmedeki sarâhat mûcibince, îmân edip bu da’vâdan vazgeçti; ve Nemrûd’dan ayrılmış oldu. Velhâsıl gerekFütûhât’tan ve gerek ibâre-iFusûs’tan, Hz. Şeyh’in zehâb-ı âlîleri îmân-ı Fir’avn’ın sıhhati ve makbûliyeti cânibinedir. Zîrâ eğer Fir’avn’ın îmânı sahîh değil ise âhirette ebediyyen nârda kalacaktır. Binâenaleyh bu i’tibârla Cenâb-ı Mûsâ [25/33] Fir’avn’ın “kurret-i ayn”i olamaz; ve dünyâda mülkünü ve saltanatını harâb ettiği cihetle bu i’tibâr ile de “kurret-i ayn”i olamaz. Şu hâlde Cenâb-ı Âsiye’ninقُــرَّة ُ عَيْــن ٍ لِــي وَلَــك َ(Kasas, 28/9) [Bu çocuk senin ve benim için göz aydınlığıdır.] kavli intâk-ı ilâhî değil, belki haşv olmak îcâb eder.

Hz. Şeyh bu kavl-i âlîlerini te’yîden buyurur ki: Allah Teâlâ Fir’avn’ı tâhir ve mutahhar olarak kabzeyledi. Ya’ni o, Cenâb-ı Mûsâ’ya karşı mağlûbiyetini müşâhede ve garkolmak ihtimâlini derpîş edince, şirkten ve da’vâyı rubûbiyyetten rücû’ etmekle hubs-i i’tikādîden tâhir oldu; ve îmânını izhâr etmekle evvelki hâl-i küfrü sâkıt oldu. Zîrâ “İslâm mâkablini kat’eder”. Ve maâsîden bir ma’siyet irtikâbına vakit bulmaksızın garkolmakla bu tahâreti muhtell olmadı. Ve bir kâfir İslâm’a gelmekle ona gusül ve tahâret-i zâhiriyye îcâb eder. Hâlbuki Fir’avn suya garkolarak bu tahâret-i zâhiriyye dahi hâsıl olduğundan, Fir’avn bu i’tibârla da şerîat-ı mûseviyyeye nazaran mutahhar olarak münkabız oldu ki, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bunu Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde îzâh buyurmuşlardır.

Ve Fir’avn bunca sene da’vâ-yı rubûbiyyet ettiği ve ibâdullah hakkında mezâlim icrâ eylediği hâlde onun îmân ile intikāli, rahmet-i ilâhiyyeden hiçbir kimsenin me’yûs olmaması için, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin dilediği kimseye olan inâyetine bir âyet idi. Zîrâ kulların a’zamî şenâati Fir’avn ve Nemrûd gibi pek ma’dûd olan emsâlinde zâhir olmuş idi. Binâenaleyh Fir’avn’ın bu sûretle intikāli ve devlet-i îmânın ona nasîb olması inâyet-i Hak için bir âyet-i azîme olmakla, Allâhü Zülcelâl hazretlerinin 616Fütûhât-ı Mekkiy 455 (62. bâb).

vücûdunu tasdîk eden mü’minler hiçbir vakit rahmet-i ilâhiyyeden me’yûs olmamak îcâb eder. Rahmet-i ilâhiyyeden me’yûs olanlar ancak kâfirlerdir.

Zîrâ kâfirler vücûd-ı Hakk’ı tasdîk etmedikleri için, bu gibi felâket zamanlarında onların ilticâ edecek bir melcei yoktur. Bu i’tibârla rahmet-i ilâhiyyeden me’yûsdurlar. Bunun delîl-i vâzıhı, hayâtlarında herhangi bir sebeble sıkıntıya mübtelâ olan münkirlerden ba’zılarının boyun eğip “Amân!” diyecek bir melce’ bulamayarak intihâr veyâ tecennün etmeleridir.

İmdi eğer Fir’avn bu kabîl [25/34] kimselerden olaydı felâket-i gark zamânında “Amân yâ Rabbi, ben de Benî İsrâîl gibi îmân ettim!” demez ve Allah Teâlâ hazretlerini kendisine melce’ bilmez idi. Binâenaleyh zevcesinin dediği gibi, Mûsâ (a.s.) Fir’avn’ın kurret-i ayni oldu. Gerçi Hz. Âsiye böyle dediği ve Fir’avn dahi onu katlden vazgeçtiği vakit, Cenâb-ı Mûsâ Fir’avn’ın mülkünü harâb ve havâssını helâk edecek bir nebiyy-i zîşân olduğuna ikisinin dahi vukūfu yok idi. Fakat Allah Teâlâ ind-i ilâhîsinde ma’lûm olan bu mâddeyi Cenâb-ı Âsiye’ye söyletti ve Fir’avn’ı da inandırdı. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) ile her ikisine de nef ’ verdi. Zîrâ her bir ferdin müddet-i hayâtında ba’zan başına gelecek bir vak’ayı Hak Teâlâ ya kendisine söyletir veyâ tahayyül ettirir veyâhud diğer birine söyletir. Dikkat edenler bu hâli tasdîk ederler.

Velhâsıl Cenâb-ı Mûsâ, îmânı sebebiyle Fir’avn’ın kurret-i ayni oldu.

Bunu başka türlü te’vîle mahal yoktur. Ve Fir’avn’ın îmânı nass-ı Kur’ân ile sâbittir. Bu îmânın makbûliyetine mebnî, onun nârda ebedî kalmayacağına da karâin-i kur’âniyye vardır. Bu îmânın merdûdiyetine ve nârda hulûduna dâir nass-ı Kur’ânî olmadığı gibi karâin-i kur’âniyye de yoktur. Nitekim Dâvûd-ı Kayserî hazretleri şu vech ile îzâh ederler: Kur’ân-ı Kerîm’deُ يَقْــدُم ُ

لْمَــوْرُودلْــوِرْد ُر َ وَبِئْــسلنَّــمَــة ِ فَأوْرَدَهُــم ُلْقِيَقَوْمَــه ُ يَــوْم َ(Hûd, 11/98) [Kıyâmet günün-

َ de kavminin önüne düşer. Derken onları ateşe götürmüş olur. O varılan yer, ne kötü bir yerdir!] âyet-i kerîmesi Fir’avn’ın nârda hulûduna nass değildir.لْمَرْفُــود ُلرِّفْــد ُمَــة ِ بِئْــسلْقِيَفِــي هَــذِه ِ لَعْنَــة ً وَيَــوْم َوَأتْبِعُــو(Hûd, 11/99) [Onlar

َ burada da bir la’nete tâbi tutuldular, kıyâmet gününde de. Bu yapılmış olan yardım, ne kötü bir yardımdır!] veمَــة ِلَعْنَــة ً وَيَــوْملدُّنْيَــهُــم ْ فِــي هَــذِه َِ وَأتْبَعْن

لْقِيَ ََ

لْمَقْبُوحِيــنهُــم ْ مِــن َ(Kasas, 28/42) [Ve onlara bu dünyâda bir la’net tâbi kıldık, kıyâmet gününde ise onlar pek menfûr kimselerdendirler.] âyet-i kerîmelerindekiهُــم ْ[onlar] zamirleri kavm-i Fir’avn’a râci’dir. Ve la’net ve duhûl-i nâr îmânı münâfî değildir. Zîrâ la’net, bu’ddur; ve bu’d ise mahcûbîn ve usâtda ve müslimînden olan fesekada olduğu gibi, îmân ile ictimâ’ eder.

Ve nâra vürûd ise onlara mahsûs değildir, belki kâffe-i nâsa âmm ve şâmildir. Nitekim buyurulur:مَقْضِيًّــن َ عَلَــى رَبِّــك َ حَتْمًــكَرِدُهَــوَإِن ْ مِنْكُــم ْ إِلَّا وَ(Meryem, 19/71) [Muhakkak sizden o cehenneme uğramayan bir kimse yoktur. Ona uğramak senin Rabb’inin hüküm ve kazâsı oldu.] Ve Fir’avn’ın îmânından sonra küfrü hakkında da Kur’ân’da bir nass yoktur. Ve ondan vâki’ olan hikâyât ise, îmânından mukaddem olan ahvâline taalluk eder. [25/35]

آَل َعَة ُ أدْخِلُــولسَّــوَيَــوْم َ تَقُــوم ُوَعَشِــيغُــدُور ُ يُعْرَضُــون َ عَلَيْهَــلنَّــبِ،لْعَــذَق َ بِــآل ِ فِرْعَــوْن َ سُــوءِ وَحَــ

ًًّّ ُ

بلْعَــذَفِرْعَــوْن َ أشَــد َّ(Mü’min, 40/45-46) [Fir’avn’ın kavmini ise azâbın fenâlığı kuşattı. O ateş ki onun üzerine sabahleyin ve akşamleyin arzolunurlar ve kıyâmet kāim olacağı günde Fir’avn’ın hânedânını azâbın en şiddetlisine girdiriniz (denilir).] âyet-i kerîmeleri Fir’avn’ın âli ve havâssı hakkındadır.

İslâm ile mürtefi’ olmayan Fir’avn’ın mezâlimi ve üzerindeki hukūk-ı ibâd hasebiyle ta’zîbi, kezâlik münâfî-i îmân değildir. Zîrâ onun îmânının fâidesi nârda ebedî kalmamasıdır.

لَّــذيلهَــم ِّ﴾ مــنرِغًــد ُ أم ِّ مُوسَــى فَللّٰــه ُ مــن فرعــون َ ﴿أصْبَــح َ فُــؤعَصَمَــهولمَّــ

ضِــع َ حتَّــى أقْبَــل َ علــى ثَــدْي ِ أمِّــه،للّٰــه َ حَــرَّم َ عليــه، ثــم َّ إن َّبَهــن قــد أصَك

لمَرَ

لــى:ل تعقــئِعِ، كمــلشَّــربــه، كذلــك عِلْــم ُسُــرُورَهللّٰــه ُ لهــفأرْضَعَتْــه ُ لِيُكَمِّــل َ

َ

ءَ،لطَّريقــة ِ جَــ﴾، أي ْ مــن تلــكجًــ﴿وَمِنْهَمِنْكُــم ْ شِــرْعَةً﴾ أي ْ طَرِيقًــَ ﴿لِــكُل ٍّ جَعَلْنَــ

أن َّ فَــرْعؤُهُ، كمــءَ، فهــو غِــذَلَّــذي منــه جَــأصــل ِالرَة ً إلــىلقَــوْل ُ إِشَــن هــذفــك

فــي شَــرع ٍ يكــون حَــلالًا فــيمًــن حَركلشَّــجرة ِ لا يَتَغَــذَّى إلا مــن أصْلِــه، فمــ

هــوأمــر ِ مــاللصُّــورةِ، أعْنــي قَولِــي يكــون ُ حَــلالًا، وفــي نَفْــس ِشَــرع ٍ آخَــر َ يَعنــي فــي

كَ.نَبَّهْنَــرَ، فَلِهَــذَأمــر َ خَلْــق ٌ جَدِيــد ٌ ولا تَكــرالأن َّامَضَــى، لعيــن ُ مــ

Vaktâki Allah Teâlâ onu Fir’avn’dan hıfzetti, “Mûsâ’nın vâlidesinin kalbi kendisine isâbet etmiş olan gamdan fâriğ olarak sabahladı”.

(Kasas, 28/10) Ba’dehû Allah Teâlâ kendi vâlidesinin memelerine ikbâl etmesi için ona sütnineleri harâm etti. Binâenaleyh onunla onun sürûrunu Allah Teâlâ mükemmel kılmak için, onu vâlidesi ırzâ’ eyledi. İlm-i şerâyi’ dahi böyledir. Nitekim Allah Teâlâ buyurur:لِــكُل ٍّ جَعَلْنَــ

جًــمِنْكُــم ْ شِــرْعَة ً وَمِنْهَ(Mâide, 5/48) “Sizden her biriniz için biz bir şir’a, ya’ni tarîk ve minhâc vaz’ettik,” ya’ni bu tarîkten geldi. İmdi bu kavl kendisinden gelen asla işârettir. O da onun gıdâsıdır. Nitekim ağacın dalı kendi aslından mütegaddî olur. İmdi bir şer’de harâm olan şey şer’-i dîğerde helâl olur; ya’ni benim “helâl olur” kavlimden murâdım “sûrette” demektir. Hâlbuki nefs-i emrde o, geçen şeyin “ayn”ı değildir. Zîrâ emr halk-ı cedîddir; ve tekrâr yoktur. İşte onun için biz sana tenbîh eyledik.[25/36] Ya’ni Allah Teâlâ Cenâb-ı Mûsâ’yı şefâat-i Âsiye ile Fir’avn’ın katlinden muhâfaza ettiği vakit, Fir’avn’ın, oğlu olan Mûsâ’yı katledeceği korkusu ile mağmûm olan vâlide-i Mûsâ’nın kalbi bu gamdan fâriğ olarak sabahladı.

Çünkü vâlide-i Mûsâ, oğlunu koyduğu sandığın Fir’avn’ın havâssı tarafından sâhil-i deryâda bulunup çıkarılarak Fir’avn’ın sarayına götürüldüğünü ve orada beslendiğini duymuş idi. Ba’dehû Cenâb-ı Mûsâ, ancak kendi vâlidesinin memelerini kabûl etmesi için ona başka sütninelerin memelerini harâm etti; ve Cenâb-ı Mûsâ kimsenin memesini emmedi. Bu esnâda birtakım sütnineler arasında vâlide-i Mûsâ dahi Fir’avn’ın sarayına mürâcaat etmiş idi. Hz. Mûsâ vâlidesinin memesini emmeye başlayınca onu sarayda alıkoydular. Binâenaleyh Allah Teâlâ vâlide-i Mûsâ’nın sürûrunu velediyle mükemmel kılmak için, Mûsâ’ya vâlidesi süt verdi.

İşte ilm-i şerâyi’ dahi böyledir. Ya’ni Mûsâ nasıl ki yabancı kadınların sütünü emmedi ise, bir peygamberin ümmeti olan kimseler de, diğer peygamberin şerîatını kabûl edemezler. Zîrâ her bir peygamberin şerîatı asl olan sırr-ı kadere merbûttur; ve sırr-ı kader ümmetinin isti’dâd-ı ezelîsidir.

Binâenaleyh her bir peygambere ilm-i risâletten verilen şey ümmetinin isti’dâdı mikdârıdır. Ondan ne ziyâde ve ne de noksandır. Nitekim diğer fasslarda sırası geldikçe beyân edilmiş idi. Binâenaleyh ihtilâf-ı şerâyi’ ihtilâf-ı isti’dâddan ve ihtilâf-ı isti’dâd dahi ihtilâf-ı sıfât ve esmâdan neş’et eder.

Nitekim Allah Teâlâ enbiyâ (aleyhimüs’-selâm)a hitâbenمِنْكُم ْ شِــرْعَة ًلِكُل ٍّ جَعَلْنَ

جًــوَمِنْهَ(Mâide, 5/48) ya’ni “Sizden her biriniz için bir şir’a, ya’ni bir tarîk ve minhâc vaz’eyledik” buyurur; ya’ni “bu tarîkten geldi” demek olur. Ve lisân-ı işâretleجًمِنْهَ[minhâcen] denilince birisiمِنْهَ[minhâ] ve diğeri hemzesi mahzûf olarakجًــ[câ] kelimelerinden ibâret iki kelime söylenmiş olur.

Şu hâldeجًــمِنْكُــم ْ شِــرْعَة ً وَمِنْهَلِــكُل ٍّ جَعَلْنَــ(Mâide, 5/48) kavlinin lisân-ı işâretle ma’nâsı “Her biriniz için bir şir’a ve tarîk vaz’ettik; hâlbuki onlardan geldi.”

مِنْهَــ[minhâ: ondan]daki zamîr-i müennes, asl olan a’yân-ı sâbiteye râci’ olmak îcâb eder ki, bu da o nebîye tâbi’ olan ümmet efrâdının mecmûuna işâret olur. Şu hâlde bu kavlءمِنْــه ُ جَــ[minhu câe: ondan geldi] ya’ni kendisinden gelen asla işâret olur ki, o asıl onun gıdâsıdır. Ya’ni her bir ferdin ayn-ı sâbitesi bir ism-i ilâhînin zıllıdır; ve o ferdin âlem-i şehâdetteki sûreti bu ayn-ı sâbitenin [25/37] zıllıdır; ve bu ism-i ilâhî onun Rabb-i hâssıdır.

O ferd, âlem-i şehâdette o asıldan mütegaddî olur. Nitekim ağacın dalı kendi aslından mütegaddî olur. Ve a’yân-ı sâbite esmâ-i muhtelifenin zılâli olmakla berâber cümlesinin müsemmâsı bir hakîkatten ibârettir; ve her bir peygamber şerîat ulûmunu ümmetinin isti’dâdına göre kâffenin aslı olan bir hakîkatten alır. Binâenaleyh şerâyi’de menba’ i’tibâriyle ihtilâf yoktur.

İhtilâf ancak esmâya müstenid olan suver-i a’yândadır. Böyle olunca bir peygamberin şerîatında harâm olan diğer bir peygamberin şerîatında evvelkisine617muhâlif olarak helâl olur.

İşte “bu helâl olur” kavli sûrettedir. Ya’ni ümem-i sâbıkanın suver-i a’yânı, ümem-i lâhikanın suver-i a’yânının “ayn”ı değildir. Zîrâ emr-i vücûd, dâimâ halk-ı cedîd içindedir; ve tecellîde de aslâ tekrâr yoktur. İşte bir şerîatta harâm olan şey diğer şerîatta sûret hasebiyle helâl olduğu içinِ فــي

لصُّــورة[sûrette] kavlimiz ile bu hakîkati sana tenbîh ettik. Meselâ: Şerîat-ı îseviyyede şarâb haram değildir, fakat şerîat-ı muhammediyyede haramdır.

Maahâzâ yekdîğerine muhâlif olan bu şerîatler insanlar için gelmiştir. Fakat ümmet-i Îsâ’yı teşkîl eden insanlar ümmet-i Muhammed’i teşkîl eden insanların “ayn”ı olmadığı gibi, onların isti’dâdları dahi yekdîğerinin “ayn”ı değildir. Ancak onların sûretleri, suver-i emsâl ve eşbâhdır. Ve kezâ zamân-ı ümmet-i Îsâ’da mevcûd olan şarâbların sûreti zamân-ı ümmet-i Muhammed’de mevcûd olan sûretlerin “ayn”ı değildir. Belki emsâl ve eşbâhdir. Binâenaleyh tecellîde aslâ tekrâr yoktur; ve tekrâr demek bir şeyin “ayn”ının iâdesi demektir. Hâlbuki vücûdda böyle bir şey yoktur. Emr-i 617Âdil Bey nüshası: “evvelkisine” (s. 50).

vücûd dâimâ halk-ı cedîd içindedir. Binâenaleyh suver tekerrür etmez; belki sûretlerin emsâli teceddüd eder. Bu bâbdaki tafsîlâtFass-ı Şuaybî’dedir.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın burada şerâyi’den bahis buyurması, şerâyi’-i enbiyânın dahi Mûsâ (a.s.)ın vâlidesinin sütünden gayrılarının sütünü emmemesine nazîr olmasındandır. Zîrâ âlem-i sûretteki “süt”ün âlem-i ma’nâdaki misâli “ilm”dir; ve her ümmet kendi peygamberinin ilm-i şerîatını ahze müstaid olup diğerlerinin şerîatıyla amel edemez. Bu hâl fıtrî ve cibillîdir. Meselâ zamân-ı Îsevîde gelen nâs, şerîat-ı îseviyyeye tahammül isti’dâdında idi. Zâmân-ı Muhammedîde [25/38] gelen nâs ise bu isti’dâdda değildir. Fî-zamâninâ ümmet-i îseviyyeden olduklarını iddiâ edenler, fıtraten ümmet-i Muhammed’dirler, fakat kendi fıtratlarından gāfildirler.

Zîrâ şerîat-ı îseviyyede birisi bir kimsenin yanağına bir tokat vursa, diğer yanağını çevirmekle mükellef idi. Îsevî olduklarını iddiâ eden ehl-i garb, acabâ bir tokat yeseler yanaklarını çevirmek isti’dâdında mıdırlar? Hayır, belki onların isti’dâdıعْتَــدَى عَلَيْكُــم ْعَلَيْــه ِ بِمِثْــل ِ مَــعْتَــدُوعْتَــدَى عَلَيْكُــم ْ فَفَمَــن ِ(Bakara, 2/194) ya’ni “Size tecâvüz eden kimseye, tecâvüz ettiği şeyin misliyle tecâvüz edin!” âyet-i kur’âniyyesi mûcibince, vurulan tokada karşı derhal mukābele ederler. Ve kezâ Îseviyyet’te ruhbâniyet olduğu hâlde, ehl-i garb bilakis muhabbet-i nisvâna mübtelâdırlar. Ve kezâ taaddüd-i zevcât şerîatlerinde memnû’ olduğu hâlde, buna tahammülleri olmadığından, gayr-ı meşrû’ müteaddid metresler ile yaşamak mecbûriyetinde kalıyorlar. Bu hâllerin cümlesi icbâr-ı fıtrattır. Daha buna mümâsil şerîat-ı muhammediyye ile amel husûsunda mecbûriyyet-i fıtriyyeleri pek çoktur. Numûne olarak bu kadarının zikri kâfîdir. Velhâsıl her kavim kendi peygamberinin şerîatıyla âmil olmak isti’dâdındadır. Zîrâ her şey kendi aslından mütegaddîdir.

لحَقيقــة ِ مَــنضِــعِ، فأمُّــه علــىفــي حــق ِّ موسَــى بتَحريــم ِفكَنَّــى عــن هــذ

لمَرَ

،نــة ِ فتَكَــوَّن َ فيهــأماللــوِلادَة ِ حَمَلَتْــه ُ علــى جِهَــة ِأرْضَعَتْــه ُ لا مَــن وَلَدَتْــهُ، فــإن َّ أم

َّ

نٌ،مْتِنَــعليــهفــي ذلــك حتَّــى لا يكــون َ لهــدَة ٍ لهــمــن غيــر ِ إروتَغَــذَّى بِــدَم ِ طَمْثِهــ

،أهْلَكَهــالــدَّم ُ لذلــكلــو ْ لــم ْ يَتَغَــذ َّ بــه ولــم ْ يَخــرُج ْ عنهــتَغَــذَّى إلا بمــفإنَّــه مــ

بنَفسِــه مــنهــلــدَّمِ، فوَقَلمِنَّــة ُ علــى أمِّــه بكَونِــه تَغَــذَّى بذلــك، فلِلْجَنِيــن ِوأمْرَضَهــ

ولا يَخْــرُج ُ ولا يَتَغَــذَّىلــدَّم ُ عندَهــمْتَسَــك َ ذلــكنَــت ْ تَجِــدُه لــو ِلَّــذي كَلضَّــرَر ِ

ءَه،تَــه وإبْقَــعَتِــه حَيقَصَــدَت ْ برِضَلمُرْضِعَــة ُ ليســت ْ كذلــك، فإنَّهــ، وِّ بــه جَنِينُهــ

أماللّٰــه ُ ذلــك لموسَــى فــي أم ِّ وِلادَتِــه، فلــم ْ يكــن ْ لامْــرَأة ٍ عليــه فَضْــل ٌ إلا لفجَعَــل َ

ولا تَحْــزَنَّ.ءَه فــي حَجْرِهــنْتِشَــهِد َبتَربيَتِــه وتُشَــأيضًــوِلادَتِــه لتَقَــر َّ عَينُهــ

İmdi [Mûsâ hakkında] tahrîm-i merâzı’ ile bundan kinâye etti. Binâenaleyh onun vâlidesi, onu doğuran değil, hakîkatte onu ırzâ’ edendir. Zîrâ ümm-i vilâdet onu emânet cihetinden hamleyledi; onda mütekevvin oldu; ve onun için, onun üzerine imtinân vâki’ olmamak için, vâlidesinin[25/39]bunda irâdesi olmaksızın, onun hayzının kanı ile tegaddî eyledi. Zîrâ o, ancak bir şey ile mütegaddî oldu ki, eğer onunla mütegaddî olmasa idi ve eğer bu kan ondan çıkmasa idi, elbette onu helâk eder veyâ hasta eyler idi. Binâenaleyh bu kan ile mütegaddî olmakla cenîn için vâlidesi üzerine minnet sâbittir. İmdi, eğer o demi indinde imtisâk ede idi ve ondan çıkmasa idi ve onun cenîni onunla mütegaddî olmasa idi, vâlidesinin kendi vücûdunda müşâhede edecek olduğu zarardan cenîn kendi nefsiyle onu vikāye eder. Hâlbuki sütnine böyle değildir. Zîrâ o, onu emzirmekle onun hayâtını ve ibkāsını kasdeder. Binâenaleyh Allah Teâlâ bunu Mûsâ için ümm-i vilâdeti hakkında yaptı. İmdi onun üzerine onu doğuran anadan gayrı bir kadının fazlı vâki’ olmadı, tâ ki vâlide-i Mûsâ’nın gözü, kezâlik onun terbiyesiyle aydın ola ve kucağında onun intişâsını müşâhede ede de mahzûn olmaya!

Ya’ni Hak Teâlâ’nın Mûsâ (a.s.)a sâir sütninelerin sütünü tahrîm etmesi, her şey kendi aslından mütegaddî olduğundan kinâye idi. Böyle olunca Mûsâ’nın anası hakîkatte onu doğuran kadın değil, ancak onu emziren kadındır. Çünkü doğuran ana Cenâb-ı Mûsâ’yı emânet tarîkiyle hâmile oldu; ve cenin vâlidesinin rahminde onun sun’u olmaksızın kendi nefsiyle tekevvün etti ve anasının rahminde hayız kanıyla mütegaddî oldu. Vâlidesi tarafından Mûsâ üzerine minnet tahmîl edilmiş olmamak için, vâlidesinin tekevvün-i Mûsâ’da ve hayzının kanıyla tegaddîsinde onun aslâ irâdesi ve şuûru yok idi. Ve çünkü Cenâb-ı Mûsâ rahm-ı mâderde münhasıran bir şey ile mütegaddî oldu ki, eğer onunla tegaddî etmese idi ve eğer bu hayız kanı ondan çıkmasa idi, elbette bu kan vâlidesini ya helâk veyâ hasta eder idi. Binâenaleyh bu muzır kan ile tegaddî etmekle cenîn tarafından vâlidesi üzerine minnet tahmîl edilmiş olur. İmdi cenîn, vücûdunda kaldığı hâlde vâlidesine mazarratı olacak olan bu kanla tegaddî ettiği için, onu kendi nefsiyle [25/40] vikāye etmiş olur. Hâlbuki sütnine böyle değildir. Çünkü o, çocuğu emzirmekle onun hayâtını ve ibkāsını kasdeder. Binâenaleyh Allah Teâlâ bu emzirmek keyfiyetini de Mûsâ (a.s.) için, kendisini doğuran ana hakkında yaptı. Böyle olunca Cenâb-ı Mûsâ’nın üzerine kendisini doğuran anadan gayrı bir kadının fazlı vâki’ olmadı. Bu da vâlide-i Mûsâ’nın gözü, evlâdının katlinden necâtı ile aydın olduğu gibi, onu kendi kucağında terbiye ederek büyüdüğünü dahi görerek aydın olmak ve “Acabâ evlâdım ne hâldedir?” diye onun firâkıyla mahzûn olmamak için böyle vâki’ oldu.

لعِلْــم ِللّٰــه ُ مــنه ُأعْطَــلطَّبيعَــة ِ بمــبُــوتِ، فخَــرَق َ ظُلمَــة َلتَّللّٰــه ُ مــن غَــم ِّهونَجَّــ .إ لٰهــيِّ، وإن ْ لــم ْ يَخْــرُج ْ عنهــال

Ve Allah Teâlâ onu gamm-ı tâbûttan halâs etti. Binâenaleyh her ne kadar ondan çıkmadı ise de, ilm-i ilâhîden, Allah Teâlâ’nın ona i’tâ eylediği şey sebebiyle, tabîat zulmetini yırttı.

Ya’ni Allah Teâlâ Mûsâ’yı içine mevzû’ olduğu sandığın gamından kurtardı. Ve “sandık” Mûsâ’nın sûret-i beşeriyyesidir; ve bu sûret destgâh-ı tabîatta anâsırdan mürekkeben mensûc olduğu cihetle gāyet kesîf ve muzlimdir; ve rûh-ı Mûsâ bu unsur sandığının ahkâmına merbûtan mahbûstur. Rûh, tabîatın bu kesîf ve muzlim olan sûret-i unsuriyyesi ahkâmından “ilim” sebebiyle necât bulur. Nitekim yukarıda tafsîl olundu. Fakat bu kesîf sandıktan hurûc eyledikten sonra, tabîatın biri diğerinden daha latîf olan merâtibindeki sûretlerine urûc eder. Nihâyet âlem-i kudsde tabîatın en musaffâ ve en münevver olan sûretlerinde zâhir olur. Binâenaleyh Hz.

Mûsâ, her ne kadar tabîattan hurûc etmedi ise de, ilm-i ilâhîden Allah Teâlâ’nın ona ihsân eylediği şey sebebiyle, tabîatın be-gāyet zulmânî olan bu cism-i unsurî ahkâmını yırttı. [25/41]

ــق َ فــي نَفسِــه صَبْــرُه علــى مــطِــن َ كَثيــرة ٍ ليَتَحَقَّخْتَبَــرَه فــي مَوَ، أي ْوفَتَنَــه ُ فُتُونًــ

للّٰــه ُ ووَفَّقَــه لــه فــيألْهَمَــهلقِبْطِــي َّ بمــللّٰــه ُ بــه قَتلُــهبْتَــلاه ُللّٰــه ُ بــه، فــأوَّل ُ مــبْتَــلاه ُ

بقَتلِــه مــع كَونِــه مــثًــكْتِرسِــرِّه وإن ْ لــم ْ يَعْلَــم ْ بذلــك، ولَكِــن ْ لــم ْ يَجِــد ْ فــي نَفسِــه

َ

طِــن ِ مــن حيــث ُ لا يَشْــعُرلبلنَّبِــي َّ مَعصُــوم ُأن َّاتَوَقَّــف َ حتَّــى يَأْتِيَــه أمــر ُ ربِّــه بذلــك، ل

ُ

حتَّــى يُنَبَّــ أ أي ْ يُخْبَــر َ بذلــك.

Ve onu bir fitne ile meftûn ediş etti. Ya’ni Allah Teâlâ onu mübtelâ ettiği şeye onun sabrı kendi nefsinde mütehakkık olmak için, onu mevâtın-ı kesîrede de imtihân etti. İmdi Allah Teâlâ’nın onu kendisiyle mübtelâ kıldığı evvelki şey, Allah Teâlâ’nın ona ilhâmı ve onun sırrında kendisine tevfîki sebebiyle Kıbtî’yi öldürmesidir; ve gerçi bunu bilmez idi. Velâkin buna Rabb’inin emri gelinceye kadar tevakkuf etmemesiyle berâber, kendi nefsinde, onun katli sebebiyle iktirâs bulmadı. Zîrâ nebî, inbâ oluncaya kadar, ya’ni bununla ihbâr olununcaya kadar, şuûru olmadığı haysiyetten ma’sûmü’l-bâtındır.

Ya’ni Hak Teâlâ Cenâb-ı Mûsâ’yı Kur’ân-ı Kerîm’deك َ فُتُونًــوَفَتَنَّــ(Tâhâ, 20/40) buyurduğu üzere, “Bir fitne ile meftûn ediş etti” ki, bu gibi fitneler bu âlemde bilcümle enbiyâya ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâya ve ba’dehû alâ-derecâtihim sâir ibâda şâmildir. Nitekim hadîs-i şerîfteُ أشَــد ُّ

أمْثَــلالْأمْثَــل ُ فَالْء ِ ثُــمأوْلِيَــالْء ِ ثُــمأنْبِيَــالْلْبَــلَاء ِ عَلَــى[Belânın en şiddetlisi enbiyâ üzeri-

َّ َّ ne, sonra evliyâ, sonra da onların emsâli üzerinedir.]618buyurulur. İşte bu sünnet-i ilâhiyye üzere Hak Teâlâ Cenâb-ı Mûsâ’yı dahi mübtelâ eylediği beliyyât ile imtihân eyledi. Zîrâ insanda bilkuvve mevcûd olan sabrın derecesi, ibtilâ netîcesinde fiilen tahakkuk eder. Ve bu âlemdeki mezâhirin hikmet-i hilkati, kendi hakîkatlerinde mevcûd olan ahvâlin sâha-i fiilde zuhûr ve bürûzudur; ve ancak bu zuhûr ile Allah Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbit olur; ve onlar bu zuhûr eden ahvâl ile ma’lûm-i ilâhî olurlar. Nitekimبِرِيــن َلصَّهِدِيــن َ مِنْكُــم ْ وَلْمُجَوَلَنَبْلُوَنَّكُــم ْ حَتَّــى نَعْلَــم َ(Muhammed, 47/31) [Biz sizi imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhidîn ve sâbirîni biz bilelim!] buyurulmuştur; ve Hakk’ın bu ilmi, ilm-i zâtî değil, ancak ilm-i sıfâtî ve esmâîdir.

İmdi Allah Teâlâ’nın Cenâb-ı Mûsâ’yı ilk mübtelâ kıldığı beliyye Kıbtî’yi [25/42] bir yumrukla öldürmesidir; ve Kıbtî’yi katletmesini Allah Teâlâ onun sırrında kendisine ilhâm etti; ve onu öldürmeye muvaffakıyet ve kudret verdi. Binâenaleyh Cenâb-ı Mûsâ Kıbtî’yi Allah Teâlâ’nın kendisine vâki’ olan ilhâmı ve sırrında verdiği muvaffakıyet ve kudret sebebiyle öldürdü. Vâkıa Cenâb-ı Mûsâ bu fiilin ilhâm-ı ilâhî ile olduğunu bilmezdi.

Onun için bu fiil-i katli şeytana nisbet ederekن ِلشَّــيْطَمِــن ْ عَمَــل ِهَــذَ(Kasas, 28/15) [Bu şeytan işidir!] dedi. Velâkin bu fiile Rabb’inin emri ve vahyi gelinceye kadar sabr ve tevakkuf etmemesiyle berâber, Kıbtî’nin katli sebebiyle, kendi nefsinde ve bâtınında iktirâs ve mübâlât bulmadı, ya’ni çekinmek hissetmedi. Ya’ni emir ve vahy-i ilâhî gelmediği için, gerçi zâhiren bu fiili beğenmedi, fakat zuhûrundan dolayı da bâtınında da bir bîzârlık hissetmedi. Çünkü nebî bir şeyin menhî olduğu kendisine cânib-i Hak’tan inbâ olununcaya kadar, ya’ni haber verilinceye kadar, izhâr eylediği bir fiilin vârid ve ilhâm-ı ilâhî olduğuna şuûru olmasa bile, bâtını kebâirden ma’sûm ve mahfûz olduğu için, o fiilinden dolayı inkâr olunmaz. Zîrâ onu kendi nefsiyle katletmedi; belki Hak, onun ihtiyârı olmaksızın, Kıbtî’yi onun yediyle katleyledi. Nitekim Hak Teâlâللّٰــه َ رَمَــىرَمَيْــت َ إِذ ْ رَمَيْــت َ وَلَكِــن َّوَمَــ

(Enfâl, 8/17) [Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı.] buyurur.

للقِبطِــيَّ، فقــلغُــلامِ، فأنْكَــر َ عليــه قَتْلَــه، ولــم ْ يَتَذَكَّــر ْ قَتْلَــهلخِضْــر ُ قَتْــل َه ُأرَولهــذ

لقــولِ- علــى مَرتَبتِــه -وهــوفَعَلْتُــه ُ عَــن ْ أمْــرِي﴾، يُنَبِّهُــه ُ -فــي هــذلخِضْــرُ: ﴿مَــِ لــه

لحَركــة ِ فــي نَفْــس- مَعصُــوم َن –نبيًّــإ لهــي- قبــل َ أن ْ يُنَبَّــأ ،أنَّــه كالأمــر ِالأنَّــه قَتَلَــه ب

أمــر ِ وإن ْ لــم ْ يَشْــعُر ْ بذلــك.ال

Ve işte bunun için, Hızır ona katl-i gulâmı gösterdi. Böyle olunca onun üzerine, onun katlini inkâr etti. Hâlbuki o Kıbtî’yi katlettiğini tezekkür etmedi. Binâenaleyh Hızır, “Onu kendi emrimden işlemedim” (Kehf, 18/82) dedi. –Bu kavil de– onun mertebesine tenbîh eder ki, o dahi ihbâr olunmazdan mukaddem, –emr-i ilâhî ile katletti–. Zîrâ o, her ne kadar buna şuûru yok ise de, ma’sûmü’l-hareke bir –nebî– idi.619

Ya’ni Mûsâ (a.s.) Kıbtî’nin katli emr-i ilâhî olduğuna vâkıf olmadığı için, Cenâb-ı Hızır ona katl-i gulâmı gösterdi; ve Cenâb-ı Mûsâ Hızır’a karşı gulâmın katlini inkâr etti. Hâlbuki ta’lîm-i ilâhî ile kendisi Hızır’a mülâkî olduğu cihetle, ondan bir emr-i münkerin zuhûruna ihtimâl vermeyecek idi. [25/43] Nitekim kendisi dahi evvelce bir münker işlemeğe niyet etmediği hâlde Kıbtî’yi katletmiş idi. O sırada bu Kıbtî’nin katlini tahattur ve tezekkür edemedi. Binâenaleyh Cenâb-ı Hızır her iki katlin dahi emr-i ilâhî ile vâki’ olduğuna işâreten “Bunu kendi emrimden yapmadım”

(Kehf, 18/82) dedi. Ve bu kavil de onun mertebesine tenbîh eder ki, Mûsâ dahi Cenâb-ı Hak tarafından vahy ile ihbâr olunmazdan mukaddem, kalbine vârid olan emr-i ilâhî ile Kıbtî’yi katletmiş idi. Zîrâ her ne kadar bu katlin vârid-i ilâhî ile olduğuna şuûru ve vukūfu yoksa da, esâsen kendisi hareket ve ef ’âlinde ma’sûm ve mahfûz bir nebî idi. Ya’ni Cenâb-ı Hızır bu kavlinde onun mertebesine tenbîhen: “Yâ Mûsâ, sen bana ta’lîm-i ilâhî ile geldin; ve Hak Sübhânehû beni sana tavsîf ederkenعِلْمًــه ُ مِــن ْ لَدُنَّــوَعَلَّمْنَــ

(Kehf, 18/65) [Biz ona indimizden bir ilim ta’lîm etmiştik.] buyurdu. Bu i’tibârla benden bir münker sudûr etmez; ve sudûr edeni de ben kendi emrimden yapmam. Nitekim sen dahi ind-i ilâhîde nübüvvetle muttasıf idin;

ve ilm-i ledünnün hâl ve şânına vukūf için bana gönderildin. Sana vahy nüzûlünden mukaddem bâtınına vârid olan emr-i ilâhî ile senin Kıbtî’yi katletmen dahi, benim gulâmı katletmeme benzer. Sen de onu kendi emrinden yapmamış idin” demeği murâd eder.

Ma’lûm olsun ki, efrâd-ı beşere vârid olan her bir hâtıra bir vârid-i ilâhîdir. Fakat bu vâridât-ı ilâhiyyenin menâbii muhteliftir. Zîrâ vücûd-ı vâhid-i hakîkî her bir mertebesinde bi-hasebi’l-esmâ zâhir olur. Eğer vâridât, Hâdî ismi hazretinden gelirse, Rahmân ve melek kapılarından gelir. Eğer Mudill ismi hazretinden gelirse nefis ve şeytan kapılarından gelir. Ve insanı harekete ve icrâ-yı fiile sevk ve tahrîk eden ancak havâtır-ı vâridedir. Eğer bu havâtır Rahmânî ve melekî olursa, hareket ve ef ’âl dahi sâlih olur; ve eğer nefsânî ve şeytânî olursa hareket ve ef ’âl dahi fâsid ve tâlıh olur. Onun için Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.)Mesnevî’lerinde buyururlar:

ن و ريشۀستخوبقی تومنديشۀندر تو همى بر

رى تو هيمۀ گلخنىور بود خنديشۀ تو گلشنىگر گلست

Tercüme: “Ey birâder sen ancak düşünceden ibâretsin. Mütebâkîn kemik ve elyâftır. Eğer düşüncen gül ise, gülşen içindesin; ve eğer diken ise sen külhanın odunusun.”620[252/44] İmdi Mûsâ (a.s.), ism-i Hâdî’nin mazharı olan bir nebiyy-i zîşân olduğundan, ona vârid olan havâtırın ism-i Mudill hazretinden sudûruنلضِّــدَّ

نلا يَجْتَمِعَــ[İki zıd bir araya gelmez.] kāidesince mümkin değil idi. Fakat henüz vahy nâzil olmadığından, nübüvvetle ittisâfını bilmez idi. Binâenaleyh kendisini ma’sûm addetmedi de, sâika-i vehm ile katl-i Kıbtî’yi amel-i şeytana nisbet etti; ve Cenâb-ı Hızır dahi katl-i gulâm ile onun mertebesine tenbîh eyledi.

صِــبِ،لغة ٌ مــن يــد ِنَجــطنُهــهَــلاك ٌ وبهرُهــلَّتــي ظلسَّــفينة ِخَــرْق َه ُ أيضًــ

َوأرَ

هــرُهعليــه، فظليَــم ِّ مُطْبَقًــن فــيلَّــذي كبُــوت ِ لــهلتبلَــة َِ جَعَــل َ لــه ذلــك فــي مُق

َّ

صِــب ِ فرعــونلغمــن يــد ِفَعَلَــت ْ بــه أمُّــه ذلــك خَوْفًــةٌ، وإنَّمــطنُــه نَجــهَــلاك ٌ وب

َ

للّٰــه ُ بــه مــن حيــث ُ لالَّــذي ألْهَمَهــلوَحْــي ِوهــي تَنْظُــر ُ إليــه مــعَّ أن ْ يَذْبَحَــه ُ صَبــر

ً

أناليَــمِّ، لفَــت ْ عليــه ألْقَتْــه ُ فــيخَتُرْضِعُــه، فــإذأنَّهــِ تَشْــعُرُ، فوَجَــدَت ْ فــي نفْسِــه

هدَةلمَثَــل ِ «عَيْــن ٌ لَا تَــرَى قَلْــب ٌ لَا يَفْجَــعْ»، فلــم ْ تَخَــف ْ عليــه خَــوف َ مُشــُ فــي

رَدَّهللّٰــه َ رُبَّمَــأن ََّ عيــنٍ، ولا حَزِنَــت ْ عليــه حُــزْن َ رُؤيَــة ِ بَصَــرٍ، وغَلَــب َ علــى ظَنِّهــ

لخــوفبِــل ُء ُ يُقَلرَّجَــ، ولظَّــن ِّ فــي نفْسِــهشَــت ْ بهــذبــه، فَعَلِحُسْــن ِ ظَنِّهــَ إليهــ

لَّــذي يُهْلِــك ُ فرعــونلرَّســول ُهــولــت ْ حيــن َ ألْهِمَــت ْ لذلــك لَعَــل َّ هــذليَــأسَ، وقٌ و

، وهــو عِلْــملنَّظــر ِ إليهــلظَّــن ِّ بلتَّوَهُّــم ِ وشَــت ْ وسُــرَّت ْ بهــذلقِبْــط َ علــى يــدِه، فعَو

أمــرِ.الفــي نفــس ِ

Ve kezâ ona hark-ı sefîneyi gösterdi ki, onun zâhiri helâk ve bâtını yed-i gāsıbdan necâttır. Bunu denizde, üzerine mutbak olduğu tâbût mukābelesinde kendisi için yaptı. İmdi onun zâhiri helâk ve bâtını necâttır. Ve onun vâlidesi, ona nâzır olduğu hâlde onu mahbûsen zebheder diye, bunu gāsıb olan Fir’avn yedinden korkarak, vukūfu olmadığı haysiyetten, ona Allah Teâlâ’nın onunla621ilhâm eylediği vahy ile berâber yaptı. Böyle olunca kendi nefsinde onu ırzâ’ edeceğini buldu. Vaktâki onun üzerine havf etti, onu deryâya ilkā eyledi. Zîrâ meselde meşhûrdur ki “göz görmeyince gönül katlanır”. Şu hâlde onun üzerine müşâhede-i ayn havfiyle havf etmedi; ve onun üzerine rü’yet-i basar hüznü ile mahzûn olmadı; ve muhakkak Allah Teâlâ’nın Mûsâ’yı, hüsn-i zannı sebebiyle, ona redd[25/45] edeceği, onun zannı üzerine gālib oldu. İmdi nefsinde bu zan ile yaşadı. Ve recâ, havf ile ye’se mukābildir. Binâenaleyh buna ilhâm olunduğu hînde belki bu, o resûldür ki, Fir’avn ve Kıbtî onun yedi üzerinde helâk olur, dedi. Böyle olunca ona nazaran bu tevehhüm ve zan ile yaşadı ve mesrûr oldu. Hâlbuki o nefsü’l-emrde ilimdir.

Ya’ni, ve kezâ Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Kehf ’de beyân buyurulduğu üzere Cenâb-ı Hızır, Hz. Mûsâ’ya gemiyi deldiğini gösterdi ki, bu gemiyi delmenin dış yüzü helâke sebebdir; ve iç yüzü ise melik-i gāsıb elinden necâta sebebdir. Cenâb-ı Hızır kendi umûr-i me’mûresine âit olan bu fiili, Mûsâ’ya karşı onun deniz içinde bulunduğu sandık mukābelesinde yaptı.

Çünkü Mûsâ’nın sandık içine ve sandığın dahi denize ilkā edilmesi, zâhiren helâke ve bâtınen necâta sebebdir. Zîrâ Cenâb-ı Mûsâ’nın vâlidesi, gözlerinin önünde ellerini ve ayaklarını bağlayıp Mûsâ’yı zebheder, diye gāsıb olan Fir’avn’ın yedinden korkarak yaptı. Bu fiili, vukūfu olmaksızın, cânib-i Hak’tan kendi bâtınına ilhâm olunanvahy ile berâber yaptı; ya’ni bu hâtıra ve vârid, Rahmânî idi; ve vâlide-i Mûsâ bu ilhâm olunan vahyin cânib-i Hak’tan olduğuna vâkıf değil idi. Belki o bu fiili, kendi aklınca böyle yaptığına kāni’ idi. Burada “vahy” ta’bîrinin isti’mâl buyurulması âyet-i kerîmedeلنَّحْــل ِوَأوْحَــى رَبُّــك َ إِلَــى(Nahl, 16/68) [Rabbin bal arısına vahyetti.] kabîlindendir. İşte bu fiili vahy ile olduğu için, kendi nefsinde onu emzireceğine bir itmi’nân buldu. Vaktâki vâlidesi Mûsâ üzerine Fir’avn’ın yed-i gasbından havf etti, onu sandık içine koyup denize bıraktı. Çünkü “göz görmeyince gönül katlanır” darb-ı meseli meşhûrdur. Binâenaleyh Mûsâ’nın vâlidesi, Mûsâ’yı sandık içine koyup denize bırakmakla, gözünün önünde Fir’avn’ın zebhinden kurtarmış oldu. Ve deryâda garkolarak fevt olsa bile, garkını aynen müşâhede korkusundan vâreste kaldı; ve onun katlinden veyâ garkından rü’yet-i basar hüznü ile mahzûn olmadı. Bunlar ile berâber muhakkak Allah Teâlâ’nın Mûsâ’yı, hüsn-i zannı sebebiyle, kendisine reddedeceği zannı da ona gālib geldi. Ve nefsinde “Elbette oğlum 622Ahmed Avni Bey nüshası: “eylediği”. Âdil Bey nüshası: “olunan” (s. 60).

bu sandık ile deryâdan halâs olur; ve nihâyet Cenâb-ı Hak bir sûretle onu bana ihsân eder; ve ben onu emzirerek büyütürüm” [25/46] dedi; ve bu zan ve ümîd ile yaşadı. Ve recâ ve ümîd, havf ile ye’se mukābildir. Çünkü ümîd munkatı’ olunca, ye’s hâsıl olur. Esâsen kendisine ilhâm olunduğu vakit: “Belki bu benim oğlum, Fir’avn’ın ve kavm-i Kıbt’ın helâki elinde olacak623olan resûldür” dedi. Binâenaleyh bu düşüncesi kendisine nazaran tevehhüm ve zan idi; ve o bu tevehhüm ve zan ile yaşadı ve gönlü mesrûr oldu. Hâlbuki hakîkate nazaran bu ma’nâ, tevehhüm ve zan değil idi; belki cânib-i Hak’tan kendisine vehb ve ilhâm olunan bir ilim idi.

لمَعْنَــىن فــيهــرِ، وكلظَّفــيخَوْفًــرلطَّلــب ُ خَــرَج َ فَــوَقَــع َ عليــهٍ ثــم َّ إنَّــه لمَّــ

ًّ

بظِــر ُ فيهلنَّهــي حُبِّيَّــةٌ، ويُحْجَــبإنَّمــلحَرَكَــة َ أبَــدًةِ، فــإن َّلنَّجَــفــيحُبًّــ

بأسْــبَ ُ

نلَّــذي كلعَــدَم ِلَــم ِ مــنأصْــل َ حَركــة ُالأن َّاأخَــرَ، ولَيْسَــت ْ تلــك، وذلــك ل

لعَ

نــتأمــر َ حَركــة ٌ عــن سُــكونٍ، فكالل ُ إن َّلوُجــودِ، ولذلــك يُقَــفيــه إلــىكِنًسَــ

علــى ذلــكملسو هيلع هللا ىلصللّٰــه ِلَــم ِ حَركــة ُ حُــبٍّ، وقــد نَبَّــه َ رَســوللَّتــي هــي وُجــودلحَركــة ُ

ُلعَ ُ

ظَهَــرلمَحَبَّــة ُ مــلَــم ْ أعْــرَف ْ فَأحْبَبْــت ُ أن ْ أعْــرَفَ»، فلــولا هــذهبقَولِــه: «كُنْــت ُ كَنْــزً

َ

لمُوجِــد ِ لذلــك.لوُجُــود ِ حَركــة ُ حُــب ِّلعَــدَم ِ إلــىلَــم ُ فــي عينِــه، فحَرَكَتُــه مــنلعَ

Ondan sonra, onun üzerine taleb vâki’ oldukda, zâhirde korkup firâr ederek çıktı. Hâlbuki ma’nâda necât hubbünden nâşî idi. Zîrâ hareket ebeden hubbiyyedir. Ve ona nâzır olan esbâb-ı âhar ile mahcûb olur; hâlbuki bu değildir. Ve beyânı budur ki, çünkü muhakkak asıl, kendisinde sâkin olduğu ademden, âlemin vücûda hareketidir.

Ve bunun için muhakkak emr, sükûndan harekettir denilir.624Binâenaleyh vücûd-ı âlemden ibâret olan hareket, hareket-i hubdür. Ve Resûlullah ( )لَــم ْ أعْــرَف ْ فَأحْبَبْــت ُ أن ْ أعْــرَف َكُنْــت ُ كَنْــزًya’ni “Ben bilinmez bir kenz idim, bilinmeğe muhabbet ettim” kavliyle buna tenbîh eyledi. İmdi eğer bu muhabbet olmasa idi, âlem “ayn”ında zâhir olmaz idi. Böyle olunca onun ademden vücûda hareketi, hubb-i mûcidin buna hareketidir.

Ya’ni buraya kadar beyân olunan hikem-i mûseviyyeden sonra diğer bir hikmetin daha beyânına şürû’ edip deriz ki: Kıbtî’yi öldürdüğü için hakkında kānûn-i hükûmet îcâbında muâmele îfâ olunmak üzere aleyhinde taleb vâki’ olduğu vakit, Hz. Mûsâ zâhirde korkmak ve firâr etmek sûretiyle Mısır’dan çıktı; [25/47] ve Şuayb (a.s.)ın sâkin bulunduğu Medyen tarafına müteveccih oldu. Hâlbuki onun Mısır’dan hurûcu ma’nâda ve bâtında necâta olan muhabbetinden neş’et etmiş idi. Ya’ni Hz. Mûsâ zâhirde Fir’avn’ın kısâsından havfen ve firâren hareket etti. Velâkin insân-ı kâmil olmak hasebiyle kendi zâtında bilkuvve mevcûd olan kemâlât-ı ilâhiyyenin bilfiil zuhûruna muhabbet etti. Binâenaleyh Cenâb-ı Mûsâ’nın hareketi, hareket-i hubbiyye idi; ve hareketinin esbâb-ı hakîkiyyesi de ancak bu idi. Bu sebeb-i hakîkîye Cenâb-ı Mûsâ’nın hîn-i hurûcda vukūfu ve şuûru olmak îcâb etmez. Çünkü Kıbtî’yi katletmesi gibi, firârı dahi vârid-i ilâhî idi. Ve ma’lûmdur ki, hilkat-i eşyânın bâdîsi, Hakk’ın bilinmeğe olan muhabbetidir; ve ma’rifet-i Hak ancak insân-ı kâmil mazharında hâsıl olur. Zîrâ vücûd-ı vâhid-i Hakk’ın kemâl-i celâ ve isticlâsı ancak insân-ı kâmilin vücûdu iledir. Şu hâlde Hz. Mûsâ’nın bu hakîkate vukūfu, ister olsun ister olmasın, onun hareketi hakîkatte hareket-i hubbiyye olur. Çünkü herhangi bir hareket olursa olsun ebeden hubbiyyedir; ya’ni muhabbete mensûbdur ve muhabbet sâikasıyladır. Maahâzâ o harekete bakan kimse, diğer sebebleri görüp, hakîkat-i hâlden hicâba düşer. Hâlbuki o hareketin sebebi, onun zâhiren gördüğü bu sebeb değildir. Ve hareketin muhabbet sâikasıyla olmasının îzâhı budur ki: Muhakkak “asıl” olan emr, âlem dediğimiz bu suver-i kesîfe hey’et-i mecmûasının, içinde sâkin olduğu adem-i izâfîden vücûd-ı izâfîye doğru hareketidir. Nitekim bir çekirdeğin içindeki ağaç, adem-i izâfîde sükûn üzeredir. Vaktâki çekirdek dikilip terbiye olunur, ağaç içinde sâkin olduğu adem-i izâfî âleminden varlık cânibine doğru hareket eder ve vücûd bulur. İşte bu hakîkate mebnî muhakkak vücûdât-ı izâfiyye hakkındaki emr ve şe’n, sükûndan harekettir.

Ma’lûm olsun ki, “sükûn” dediğimiz hâlin vücûd-ı mutlak-ı Hakk’a isnâdı câiz değildir. Çünkü Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri mine’l-ezel ilelebed mütecellîdir. Onun tecellî etmediği bir ân yoktur. Binâenaleyh ezelen ve ebeden Hâlık’tır; ve halkın ne ibtidâsı ve ne de intihâsı vardır. Velâkin mahlûkun ibtidâsı ve intihâsı vardır. Binâenaleyh sükûn ancak mahlûka izâfe olunur. Ve âlem dahi mahlûk olduğundan onun ibtidâ-yı hâli, adem-i izâfî âleminde sükûn ve intihâ-yı hâli vücûd-ı izâfî âlemine harekettir; ve bu hareket vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ın hareket-i umûmiyyesinden bir cüz’dür;

ve vücûd-ı Hakk’ın ibtidâsı olmayan tecelliyât-ı umûmiyyesi ve hareket-i umûmiyyesi, hubb-i ilâhîden neş’et eden bir harekettir. Nitekim ( ) Efendimiz’in beyân buyurdukları [25/48]لَــم ْ أعْــرَف ْ فَأحْبَبْــت ُ أن ْ أعْــرَف َكُنْــت ُ كَنْــزً

[Ben bilinmez bir kenz idim, bilinmeğe muhabbet ettim.] hadîs-i kudsîsi ile bu hareket-i hubbiyyeye tenbîh eyledi. Böyle olunca âlemin vücûdundan ibâret olan hareket, hubb-i ilâhînin hareketidir. Zîrâ vücûd-ı hakîkî-i Hak vücûd-ı izâfî-i âlem ile bilinir; ve Hak dahi bilinmeğe muhabbet eder.

Eğer bu muhabbet olmasa idi, âlem, “ayn”ında zâhir olmaz idi. Şu hâlde âlemin adem-i izâfîden vücûd-ı izâfî cânibine hareketi, âlemin mûcidi olan Hakk’ın muhabbetinin îcâd-ı âleme hareketi olur.

نــت بــكل ِّ، فكثُبُوتًــشَــهِدَه، كمــيُحِــب ُّ شُــهود َ نفْسِــه وجــودًلَــم َ أيضًــلعَأن َّاِّ ول

لحــقنِــب ِلوُجــود ِ حَركــة َ حُــب ٍّ مــن جَلثُّبُوتِــي ِّ إلــىلعَــدَم ٌِّ وجــه ٍ حَركتُــه مــن

لــى بنفْسِــه مــن حيــث ُ هــو غَنِــيتِــه، وعِلْمُــه تعل َ مَحْبُــوب ٌ لِذَلكَمَــنِبِــه، فــإن َّوج

لَّــذيدث ِلحــلعِلــملعِلْــم ِ بم ُ مَرتَبــة ِبَقِــي َ لــه إلا تَمَــلميــن َ هــو لــه ومــلعِ عــن

ِ

للكَمَــوُجِــدَت ْ فظهَــرَت صــورة ُلَــمِ، إذن ِن ِ أعيَــأعيَــاليكــون ُ مــن هــذه

لْعَ

لوَجْهَيْــنِ.لعِلــم ِ بلقَديــمِ، فتَكْمُــل ُ مَرتَبــة ُلمُحْــدَث ِ ولعِلــم ِب

Ve zîrâ muhakkak âlem dahi, kezâlik, vücûden kendi nefsinin şühûduna muhabbet eder. Nitekim onu sübûten müşâhede eyledi.

İmdi adem-i sübûtîden vücûda onun her bir vech ile hareketi, cânib-i Hak’tan ve kendi cânibinden hareket-i hubb oldu. Zîrâ kemâl li-zâtihî mahbûbdur. Ve Allah Teâlâ’nın kendi nefsine ilmi, O’nun âlemlerden ganî olması cihetinden, O’na mahsustur. Ve onun için ancak a’yân-ı âlem olan bu a’yândan hâsıl olan ilm-i hâdis ile, ilim mertebesinin tamâmı kaldı. Mevcûd oldukda, sûret-i kemâl, ilm-i muhdes ve kadîm ile zâhir olur. Binâenaleyh mertebe-i ilim iki vech ile kâmil olur.

Ya’ni hareket ebeden hubbiyye olduğu için, muhakkak âlem dahi Hak gibi, kendi nefsini vücûden müşâhedeyi sever. Nitekim o âlem kendi nefsini ademde sübûten müşâhede eder idi. Ya’ni âlemin ilm-i ilâhîde ve vücûd-ı izâfî âleminde ademi hâlinde bir ayn-ı sâbitesi ve bir hakîkati var idi;

ve o ayn-ı sâbite ve hakîkat kendi nefsini vücûden değil, ancak sübûten müşâhede ederdi. Fakat âlemin kendi nefsini sübûten bu müşâhedesi kâfi değil idi. Kendi nefsini vücûden dahi müşâhedeye muhabbet ettiği için, bu muhabbet sâikasıyla vücûd-ı izâfî âlemine hareket eyledi. Nitekim evvelki cümlenin şerhinde îzâh edilmiş idi. Binâenaleyh sâbit olduğu adem-i izâfî âleminden vücûd-ı izâfî âlemine o âlemin her bir vech ile hareketi, cânib-i Hak’tan ve kendi cânibinden hareket-i hubb oldu. [25/49] Ve gerek Hakk’ın ve gerek halkın vücûd-ı aynîye hareketleri, ancak zuhûr-ı kemâle muhabbetten neş’et eder. Çünkü kemâl li-zâtihî mahbûbdur. Ve Allah Teâlâ’nın kendi nefsine ilmi, O’nun âlemlerden ganî olması cihetinden kendisine mahsustur. Ya’ni âlem mevcûd olsa da, olmasa da, Hak Teâlâ’nın elbette kendi zâtına ilmi vardır; ve O’nun kendi nefsine ilmi sâbittir ve kadîmdir. Fakat bu “ilm-i zâtî”, ilm-i esmâî ve sıfâtî gibi değildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ için, a’yân-ı âlemden ibâret olan bu a’yândan mütehassıl ilm-i hâdis ile, ilim mertebesinin tamâmı kaldı. Ya’ni Hakk’ın kendi zâtında ve kendi zâtına, kendi zâtıyla vâki’ olan tecellîsinde hâsıl olan, hakāyık-ı eşyânın ve a’yân-ı sâbitenin sûretleri, vaktâki vücûd-ı kesîf-i izâfî sûretleriyle zâhir olurlar, bu hâlde Hak için, kendi sıfât ve esmâsının suver-i tafsîliyyesine bir ilm-i zâid hâsıl olur ki, bu ilim ilm-i hâdistir. İşte vücûd-ı mutlak-ı Hak sıfât ve esmâsı hasebiyle müteayyin oldukda, sûret-i kemâl, ilm-i muhdes ve kadîm ile zâhir olur. Binâenaleyh mertebe-i ilim, biri zâtı cihetiyle kadîm ve diğeri a’yân-ı âlemde zuhûru cihetiyle hâdis olarak iki vech ile kâmil olur. İlm-i zâtî ve ilm-i esmâî ve sıfâtî hakkındaki tafsîlât Fass-ı Şîsî’de mürûr etti.

Suâl:Allah Teâlâ kendi zâtını ve kemâlâtını âlemin îcâdından evvel ve kendisinin âlem sûretlerinde zuhûrundan mukaddem bilmez mi idi?

Binâenaleyh suver-i mezâhirde zuhûrun ve îcâd-ı âlemin ne fâidesi vardır?

Cevâb:Bunun fâidesi yukarıda îzâh edilmiştir. Daha ziyâde tavzîh için bir misâl îrâd edeyim: Kendisinde sıfat-ı mi’mâriyyet sâbit olan bir insan bir binâ inşâ etmese de, kendi zâtını ve nefsini ve kendisinde bir binâ inşâsına kudret olduğunu bilir. Fakat bu ilim, binâyı inşâ edip onu temâşâ ettiği vakit, mi’mâriyeti hakkında hâsıl olan ilim gibi değildir. Birinci ilim, görmeyerek bilmek ve ikinci ilim görerek bilmektir. Binâenaleyh mi’mârın evvelki ilmine ikinci ilim munzam olmakla, onda ilm-i kâmil hâsıl olur; ve mi’mâr bu ikinci ilmi hâriçten almadı. Zîrâ binâyı vücûda getiren mevâdd, her ne kadar taş, toprak ve demir ve tahta gibi mi’mârın vücûdunun gayrı ise de, onlardan müteşekkil olan sûret, mi’mârın ilminde peydâ ettiği sûrettir; ve bu sûret, mi’mârın vücûdunun gayrından müstefâd değildir.

Fakat âlemin sûreti ilm-i ilâhîde sâbit olan sûret olmakla berâber, vücûd-ı izâfîsini teşkîl eden mâdde dahi, onun vücûdunun merâtibinden bir mertebe olduğu için, Hakk’ın gayrı değildir. [25/50] Nitekim âtîdeki cümle ile Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu hakîkati îzâh buyururlar.

لوُجــود َ منــه أزَلِــي ٌّ وغيــر ُ أزَلِــيٍّ، وهــولوُجــودِ، فــإن َّتِــبِ وكذلــك تَكْمُــل ُ مَر

ُ

لَــملعَلحــق ِّ بصُــوَر ِأزلِــي ِّ وجــود ُاللحــق ِّ لنفْسِــه، وغيــرأزلِــي ُّ وجــود ُالدثُ، فلحــ

ُ

لَــمِ،لعَأنَّــه ظَهَــر َ بعضُــه لبعضِــه، فظَهَــر َ لنفْسِــه بصُــوَر ِا، لبــتِ، فيُسَــمَّى حُدُوثًــَّلث

فْهَــمْ.لِ، فَلَــم ِ حُبِّيَّــة ً للكَمــنــت حَركــة ُلوجــودُ، فكفكَمُــل َ

لعَ

Ve kezâlik merâtib-i vücûd dahi tekemmül eder. Zîrâ o vücûdun ba’zısı ezelî ve ba’zısı gayr-ı ezelîdir; ve o da hâdistir. İmdi ezelî li-nefsihî vücûd-ı Hak’tır; ve gayr-ı ezelî, sâbit olan âlem sûretleriyle Hakk’ın vücûdudur. Binâenaleyh hudûs tesmiye olunur. Zîrâ onun ba’zısı ba’zısına zâhir olur. Binâenaleyh suver-i âlem ile nefsine zâhir olur. Şu hâlde vücûd kâmil olur. Böyle olunca âlemin kemâle hareketi hubbiyye oldu. İyi anla!

Ve kezâlik merâtib-i vücûd dahi a’yân-ı âlem ile kâmil olur. Çünkü a’yân-ı âlem vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ın azhariyetle nüzûl eylediği bir mertebedir. Ve zîrâ vücûdun merâtibinden ba’zısı ezelîdir ve ba’zısı gayr-ı ezelîdir; ve gayr-ı ezelî olan vücûd hâdistir. Binâenaleyh vücûd-ı ezelî Hakk’ın kendi nefsiyle olan vücûdudur; ve o vücûd ve varlık zâtın “ayn”ıdır; ve vücûd-ı gayr-ı ezelî, âlemin sûretleriyle zâhir olan Hakk’ın vücûdudur; ve o suver-i âlem, ilm-i ezelîde “ayn”ıyla sâbittir. Böyle olunca, âlemin sûretleriyle zâhir olan Hakk’ın vücûduna hâdistir denir. Ve âlemin ba’zısı ba’zısına zâhir olur. Âlem, vücûd-ı Hakk’ın merâtibinden bir mertebe olunca, binnetîce Hak âlemin sûretleriyle kendi nefsine zâhir olmuş olur. Şu hâlde, Hak mertebe-i ilminde gördüğünü mertebe-i aynda dahi müşâhede eyler.

Binâenaleyh vücûd-ı hakîkî-i Hak, vücûd-ı izâfî-i âlem ile kâmil olur. İmdi bildiğini görmek kemâl olduğu ve âlem vücûd-ı Hakk’ın merâtibinden bir mertebe bulunduğu cihetle, âlemin adem-i izâfîden vücûd-ı izâfîye hareketi, nisbet-i muhabbet ile oldu. Çünkü kemâl li-zâtihî mahbûbdur. İmdi bu bahsi iyi anla da, kadîm ile hâdisi, hakîkatlerini bilmek sûretiyle tefrîk et! Ve kûteh-bînlerin düştüğü varta-i inkâra düşme! [25/51]

نــت ْ تَجِــدُه مــن عَــدَم ِ ظُهُــور ِكإ لٰهِيَّــة ِ مــالء ِأســماله كيــف َ نَفَّــس َ عــنألا تَــر

ََ

إلاحَــة ُ مَحْبُوبَــة ً لــه، ولــم ْ يُوصَــل ْ إليهــلرنــت ِلَــمِ، فكفــي عيــن ِ مُسَــمَّىرِهــَّ آثَ

َّلعَ

ثَــمنــت ْ للحُــبِّ، فمــلحَركــة َ كأسْــفَلِ، فثَبَــت َ أن َّالأعْلَــى واللصُّــورِيلوُجــود ِب

ِّ

لكَــون ِ إلا وهــي حُبِّيَّــةٌ.هِــرة ٌ فــيحَركــة ٌ ظ

Sen onu görmez misin ki, müsemmâ-yı âlemin “ayn”ında, âsârının adem-i zuhûrundan nâşî esmânın müşâhede eylediği şeyi, esmâ-i ilâhiyyeden nasıl tenfîs eyledi. İmdi onun için râhat mahbûb oldu.

Hâlbuki râhata, ancak a’lâ ve esfel olan vücûd-ı sûrî ile vâsıl olundu.

İmdi sâbit oldu ki, muhakkak hareket hubb içindir. Böyle olunca kevnde zâhir olan bir625hareket ancak hubbiyye olarak vâki’dir.

Ya’ni esmâ-i ilâhiyye, kendi eserlerinin kuvvede kalıp fiilen zâhir olmamasından dolayı sıkıntı içinde idiler. Onlar âsârının müsemmâ-yı âlemin “ayn”ında zâhir olmasını taleb ettiler. Allah Teâlâ müsemmâ-yı âlemde onların âsârını izhâr etmekle, kendi nefislerinde buldukları sıkıntıyı tenfîs eyledi. Böyle olunca Hak Teâlâ için esmâsı cihetiyle râhat mahbûb oldu.

Hâlbuki o mahbûb olan râhata, ancak a’lâ ve esfel olan vücûd-ı sûrî ile vâsıl olundu. Binâenaleyh hareketin kevnde ancak hubb için vâki’ olduğu sâbit oldu. Binâenaleyh varlık içinde, kâinâtta zâhir olan hiçbir hareket yoktur ki muhabbete müstenid olmasın!

أقْــرَبُ، لحُكْمِــه فــياللسَّــبَبء ِ مَــن يَعْلَــم ُ ذلــك، ومنهــم مَــن يَحْجُبُــهلعُلَمَــفمِــن

ُ

وَقَــع َ مــنلــه بمــلخَــوف ُ لموسَــى مَشــهُودًنلنَّفــسِ، فــكسْــتِيلَائِه علــىل ِ ولحَــ

فَ، وفــيخــلقَتْــلِ، ففَــر َّ لمَّــة ِ مــنلنَّجــلخَــوْف ُ حُــب َّلقِبْطِــيَّ، وتَضَمَّــن َقَتْلِــه

أقْــرَباللسَّــبَبة َ مــن فرعــون َ وعَمَلِــه بــه، فذَكَــرلنَّجــأحَــب َّلمَعْنَــى فَفَــر َّ لمَّــ

َ َ َ

ة ِ مُضَمَّــنلنَّجــلجِســم ِ للبَشــرِ، وحُــبلَّــذي هــو كصُــورة ِلوَقــت ِلمَشــهود َ لــه فــي

ٌ ُّ

لمُدَبِّــر ِ لــه.لجَســد ِ للــرُّوح ِفيــه تَضمِيــن َ

İmdi bunu bilen kimse ulemâdan ba’zdır; ve sebeb-i akreb kendisini mahcûb eden kimse de onlardan ba’zdır. Zîrâ onun hükmü filhâldir; ve onun istîlâsı nefs üzerinedir. Böyle olunca Mûsâ için havf, Kıbtî’nin katlinden vâki’ olan şeyle, şühûdla oldu; ve havf, katlden necât hubbünü tazammun eyledi. İmdi havf ettiği vakit firâr etti. Hâlbuki ma’nâda Fir’avn’dan ve onun ona amelinden necâta hubbünden firâr etti. Binâenaleyh vakit içinde meşhûdün-leh olan sebeb-i akrebi zikretti ki,[25/52]o beşer için sûret-i cisim gibidir; ve hubb-i necât onda mutazammındır, cesedi müdebbir olan rûhu cesed tazammun ettiği gibi.

Ya’ni bilcümle harekâtın muhabbet sâikasıyla olduğunu ulemâdan ba’zıları bilirler; ve bunlar ulemâ-i rabbâniyyedendir; ve ulemâdan ba’zıları bu hakîkati bilmezler; ve sebeb-i akreb kendilerini mahcûb eder. Zîrâ böyle bir âlimin hükmü hâl içinde mahsûrdur. Ve sebeb-i akrebin istîlâsı nefs-i mahcûbe üzerinedir. Meselâ karnı acıkan bir kimse kasd-ı taâm ile hareket eder. Bu hareketin sebebi sorulsa, sebeb-i akreb olan, ekl-i taâmdır, der. Hâlbuki taâm bekā-yı hayâta sebebdir; ve bu sebeb, ekl-i taâm sebebiyle örtülmüştür. Binâenaleyh o kimse bekā-yı hayâta muhabbet ettiği için hareket etmiş olur. Fakat aç olan kimsenin verdiği hüküm filhâldir.

Ya’ni o kimse zamân-ı hâl içinde açlığın hükmü altındadır. Bu cihetle ekl-i taâm sebeb-i akrebi, hicâba düşen nefis üzerine müstevlîdir. İşte bunun gibi, Mûsâ için havf, Kıbtî’nin katlinden vâki’ olan şey sebebiyle, ya’ni Kıbtî’yi katletmesine mukābil Fir’avn’ın dahi onu kısâs etmesi düşüncesi sebebiyle, meşhûdün-leh oldu. Ya’ni Mûsâ Kıbtî’yi katletti, Fir’avn’ın da bu katle mukābil kendisini kısâs edeceğini düşündü; ve nefsinde havf-ı kısâsı müşâhede etti. Hâlbuki bunun zımnında kısâstan kurtulmak muhabbeti var idi. Binâenaleyh Mûsâ zâhirde korktuğu vakit kaçtı. Velâkin ma’nâda Fir’avn’dan ve onun kendisini kısâs etmesinden kurtulmağa muhabbet ettiği için kaçtı. Şu hâldeخِفْتُكُــم ْفَفَــرَرْت ُ مِنْكُــم ْ لَمَّــ(Şuarâ, 26/21) [Ben sizden korktuğumdan dolayı kaçtım.] âyet-i kerîmesinde hikâye buyurulduğu üzere vakit içinde müşâhede ettiği sebeb-i akreb olan havfi zikretti.

Bu sebeb-i akreb olan havf, beşer için cismin sûreti gibidir. Ve cesedi müdebbir olan rûh, cesedin zımnında olduğu gibi, hubb-i necât dahi öylece havfin zımnındadır. Ya’ni rûh gayr-ı mer’î ve cesed mer’îdir. Ve böylece sebeb-i akreb çeşm-i akla mer’î ve sebeb-i baîd ise onun zımnında olup gayr-ı mer’îdir.

لِــمدهــم علــى فَهْــمعْتِملعُمــومَ، وهــر ِ بــه يَتَكَلَّمُــون َلظَّن ُء ُ لهــم لِســأنبِيَــالو

ِلعَ َِ ﷵنَبَّــه َلفَهْــمِ، كمــمَّــة َ لعِلمِهــم بمَرتَبــة ِ أهــل ِلعَلرُّســل ُ إلامِعِ، فــلا تَعْتَبِــرلسَّــ

ُ

لرَّجُــل َ وَغَيْــرُه ُ أحَــب ُّ إِلَــيأعْطِــيال: «إِنِّــي ل، فقــيَــلعَطَلمَرتَبــة ِ فــيَ علــى هــذه

َّ َ

لَّــذي غَلَــبلنَّظــرلعَقْــل َ ولضَّعِيــف َعْتَبَــررِ»، فلنَّــللّٰــه ُ فِــيفَــة َ أن ْ يُكِبَّــه ُمِنْــه ُ مَخَ

َ َ

بــه وعليــهءُولعُلــوم ِ جَــمــن[25/53]بــهءُوجَــمــلطَّبْــعُ، فهكــذلطَّمَــع ُ وعليــه

أحسَــن َ هــذهلخِلعَــةِ، فيقــولُ: مــلفُهــوم ِ لِيَقِــف َ مَــن لا غَــوْص َ لــه عنــد َِ خِلْعَــة ُ أدْنَــى

ئِــص ُ علــى دُرَرلغَلدَّقِيــق ِلفَهــم ِحِــبلدَّرجــةِ، ويقــول ُ صيــة َغهــلخِلعَــةَ، ويَر

َُ

لخِلعَــة ِلمَلِــكِ»، فيَنْظُــر ُ فــي قــدْر ِلخِلعَــة ُ مــنهــذهسْــتَوْجَب َ هــذلحِكَــم ِ «بمــ

قــدْر َ مَــن خُلِعَــت ْ عليــه، فيَعْثُــر ُ علــى عِلــم ٍ لــم ْب ِ فيَعْلَــم ُ منهــلثِّيــمــنُ وصِنْفِهــ

لوَرَثَــةلرُّسُــل ُ وء ُ وأنبيَــالعَلِمَــت ِ، ولمَّــِ يَحْصُــل ْ لغَيــرِه ممَّــن لا عِلــم َ لــه بمِثــل ِ هــذ

نللِّسَــرَة ِ إلــىلعِبــفــيبَــة ِ عَمَــدُولمَثلَــم ِ وفــي أمَمِهــم مَــن هــو بهــذهلعَُّ أن َّ فــي

ملعــفَهِــمص ُّ مــلخــمِّ، فَيَفْهَــم ُ مــنلعــص ِّ ولخــك ُلَّــذي يَقَــع ُ فيــههــر ِلظَّ

َشْــتِرَ

كْتَفَــىمِّــيِّ، فَلعــز ُ بــه عــنصٌّ، فيَتَمَيســم ٌ أنَّــه خــصَــح َّ لــه بــهدَة ً ممَّــمنــه وزيــ

َّ

خِفْتُكُــمْ﴾،: ﴿فَفَــرَرْت ُ مِنْكُــم ْ لَمَّــﷵحِكمَــة ُ قولِــه، فهــذلعُلــوم َ بهــذلمُبَلِّغُــون

فيَــةِ.لعلسَّــلامة ِ وفــيولــم ْ يقــلْ: ففَــرَرْت ُ منكــم حبًّــ

Ve enbiyâ için lisân-ı zâhir vardır ki umûma onunla tekellüm ederler;

ve onların i’timâdı âlim-i sâmiin fehmi üzeredir. Binâenaleyh rusül ehl-i fehmin mertebesini bildikleri için, âmmenin gayrına i’tibâr etmezler. Nitekim Aleyhi’s-selâm, atâyâ hakkında bu mertebeye tenbîh eyledi ki: “Muhakkak ben Allah Teâlâ’nın onu nâra idhâl edeceğinden havfen bir racüle i’tâ ederim; hâlbuki onun gayrısı bana ondan daha sevgilidir” dedi. İmdi üzerine tama’ ve tab’ gālib olan zaîf-i akl ve nazarı i’tibâr etti. İşte böylece getirdikleri ulûmu, üzerinde ednâ-yı fuhûm libâsı olduğu hâlde getirdiler, tâ ki hil’at indinde kendisi için gavs olmayan kimse vâkıf ola. İmdi der ki: Bu hil’at ne güzeldir!

Ve onu derecenin gāyesi müşâhede eder. Ve hikem incileri üzerine gavs eden fehm-i dakîk sâhibi der ki: Bu hil’ate melikten ne şey sebebiyle müstevcib oldu? Binâenaleyh hil’atin kadrine ve siyâbdan onun sınıfına bakar da, ondan üzerine hil’at giydirilenin kadrini bilir.

Böyle olunca kendisinde bunun misli ilim olmayan kimse cinsinden bulunan gayr için, hâsıl olmayan bir ilme muttali’ olur. Vaktâki enbiyâ ve rusül ve verese muhakkak âlemde ve ümmetlerinde bu mesâbede kimse mevcûd olduğunu bildiler, ibârede lisân-ı zâhire kasdettiler ki, onda hâss ve âmmın iştirâki vâki’ olur. Hâsstan olan, ondan âmmın anladığı şeyi ve ziyâdesini anlar ki, onun sebebi ile kendisi için “hâss” diye bir isim sâbit oldu. Binâenaleyh o şey sebebiyle[25/55] âmmdan mütemeyyiz olur. İmdi ulûmu teblîğ edenler bununla iktifâ ettiler. İşte Mûsâ (a.s.)ınخِفْتُكُــم ْفَفَــرَرْت ُ مِنْكُــم ْ لَمَّــ(Şuarâ, 26/21) ya’ni “Ben sizden korktuğum vakit kaçtım” kavlinin hikmeti budur. Ve “Ben sizden selâmet ve âfiyet hubbünden dolayı kaçtım” demedi.

Ya’ni Mûsâ (a.s.) niçin sebeb-i akrebi zikretti de sebeb-i baîdden bahsetmedi diye bir suâl sorulacak olursa, biz deriz ki: Enbiyâ (a.s.) umûma hitâben lisân-ı zâhir isti’mâl ederler. Zîrâ umûm arasında havâs ve avâm mevcûddur; ve bunların efrâdı arasında da ukūl ve fuhûm mütefâvittir.

Binâenaleyh bu lisân-ı zâhirden herkes kendi isti’dâdı nisbetinde bir ma’nâ çıkarıp, o ma’nâyı anlar. Eğer hitâb-ı ilâhî havâssın anlayacağı bir tarzda vâki’ olsa idi ve enbiyâ hazarâtı da aynı tarzda tekellüm etse idiler, anlayışları dûn olan avâmın bu hitâb ve kelâmdan nasîbleri olmaz idi. İşte bu sebeble enbiyâ lisân-ı zâhir üzere tekellüm ederler; ve halk o kelâmı kendi isti’dâdlarına göre muhtelif ma’nâda anlarlar; ve ulemâ-i zâhir arasındaki ihtilâf-ı efkârın sebebi de ancak budur. Herkes kendi anladığı ma’nânın doğru olduğunu iddiâ eder. Havâss-ı ümmet olan ehl-i hakîkat böyle değildirler. Onlar mesâil-i hakāyıkta müttehiddirler. Nitekim âsâr-ı aliyyeleri meydandadır.

Enbiyâ hazarâtı lisân-ı zâhirle tekellüm ettikleri vakit onların i’timâdı, bu kelâmı dinleyen ulemâ-i billâhın fehmi üzeredir. Binâenaleyh a’ref-i billâh olan rusül-i kirâm hazarâtı, ehl-i fehmin mertebesini bildikleri için, âmmenin gayrına i’tibâr etmezler. Ancak avâmmın anlayacağı tarzda söz söylerler; ve havâs bu sözlerin zımnındaki maânî-i dakîkayı anlarlar. Nitekim ( ) Efendimiz, in’âm ve ihsân-ı nübüvvet-penâhîleri hakkında bu mertebeye işâretle şöyle buyurdu: “Muhakkak ben, bana daha sevgili olanlar bulunduğu hâlde, Allah Teâlâ’nın onu nâra idhâl edeceğinden korkarak, in’âm ve ihsânımı bir kimseye ederim.” Ya’ni âlim ve şerîf olup bana daha yakın ve daha sevgili olan kimselere in’âm etmem de, avâmdan mertebesi dûn olan bir kimseye ihsân ederim. Çünkü o racül-i âmmî, bana karîb olan ehl-i irfâna ihsânımı [25/56] görüp: “Karîbine verdi de, bize vermedi” diye i’tirâz ve inkâr eder; ve bu inkârı sebebiyle kâfir veyâ mürted olup nâra duhûle lâyık olur diye korkarım; demek olur. Fakat ehl-i ilim âmmîye ihsân olunduğunu görmekle i’tirâz ve inkâr vâdîlerine düşmez.

İşte Cenâb-ı Peygamber, üzerine tama’ ve tabîat-ı beşeriyye gālib olan aklı ve nazarı zayıf bulunan kimseyi ihsân ve in’âm husûsunda mu’teber tuttu.

Hazarât-ı enbiyâ getirdikleri ulûmu da böylece üzerinde ednâ-yı fuhûm libâsı olduğu hâlde getirdiler. Tâ ki hikeme ve maânîye dalamayan kimseler, o hikemin libâsı ve hil’ati olan ibârât-ı zâhire indinde tevakkuf etsin de o ibârât-ı zâhireyi beğenip: “Bu hil’at ve libâs ne güzeldir!” desin; ve onu derecenin nihâyeti müşâhede etsin! Nitekim ehl-i zâhir ibârât-ı zâhire ile iktifâ edip: “Ma’nâ bu kadardır, bundan ötesi yoktur!” derler. Velâkin hikem ve maânî incilerine dalan fehm-i dakîk sâhibi: “Bu, bu hil’ate melikten ne şey sebebiyle müstevcib oldu?” der. Ya’ni bu kelâmın ve latîf olan bu ibârât-ı belîğanın kāili bulunan nebiyy-i zîşân, bu belâğat-ı elfâza Melik-i mutlak olan Hak cânibinden ne şey sebebiyle isticâbe eyledi ve bu hil’ati kabûl eyledi? der de, hil’atin kadrine ve libâstan onun sınıfına bakar.

Binâenaleyh o hil’atten, hil’at giydirilmiş olan zâtın kadrini bilir. Çünkü her nebînin ve her velînin hil’ati mesâbesinde olan kelâmı kendi isti’dâdı kadardır. Fehm-i dakîk sâhibi kelâm sâhibinin kadrini ve onun ilimdeki derecesini, ancak kelâmından anlar. Mısra’:

Kelâmından olur ma’lûm kişinin kendi mikdârı Böyle olunca fehm-i dakîk sâhibi, kendisinde bunun misli bir ilim olmayan kimse cinsinden bulunan gayrın hâsıl edemeyeceği bir ilme muttali’ olur. Ya’ni ibârât-ı zâhire indinde tevakkuf eden ulemâ-i zâhire için böyle bir ilim mevcûd olmadığı gibi, âtîde de hâsıl olmak [25/57] imkânı yoktur. Zîrâ hil’at indinde tevakkufla iktifâ etmiştir. Vaktâki enbiyâ ve rusül ve onların vârisleri olan evliyâ-yı ârifîn, muhakkak âlemde ve ümmetlerinde böyle hil’atten ibâret olan ibârât-ı zâhire indinde tevakkuf eden ve üzerine libâs-ı latîf giydirilmiş olan maânîyi anlayan kimseler mevcûd olduğunu bildiler; fehimde havâs ve avâmmın iştirâki vâki’ olmak için, ibârede lisân-ı zâhire kasd ve meylettiler. Binâenaleyh hâss kısmına mülhak olan kimseler, enbiyâ ve veresenin kelâmından hem avâm kısmının anladığı şeyi ve hem de ondan daha ziyâdesini anlar. Çünkü bu ziyâdeyi anladığı için, o kimseye “hâss” ismi verildi; ve o anladığı fazla ma’nâ sebebiyle avâmdan temeyyüz edip ayrıldı.

İbârât-ı zâhire indinde tevakkufa Kur’ân-ı Kerîm’den misâl:

Âyet-i kerîmedeمُوسَــىء ِ فَقَــد ْ سَــألُولسَّــمَمِــن َبًــب ِ أن ْ تُنَــزِّل َ عَلَيْهِــم ْ كِتَلْكِتَــْ يَسْــألُك َ أهْــل ُ

عِقَــة ُ بِظُلْمِهِــملصَّللّٰــه َ جَهْــرَة ً فَأخَذَتْهُــم ُأرِنَــلُــوأكْبَــر َ مِــن ْ ذَلِــك َ فَقَ(Nisâ, 4/153) buyurulur.

İbâre-i zâhirden müstefâd olan ma’nâ-yı zâhir şudur: “Ehl-i kitâb, semâdan bir kitâb indirmeyi senden taleb ederler. Onlar Mûsâ’dan bundan daha büyüğünü istediler de, Allâh’ı bize âşikâre göster, dediler. Binâenaleyh zulümleri sebebiyle onları sâika ahzetti.” Bu ibâre-i zâhireden fehm-i dakîk sâhibinin anladığı ziyâde ma’nâya misâl:

Ehl-i kitâb kendi kitâblarının semâdan nüzûlüne îmân ettikleri ve semâdan kitâb nüzûlünü istib’âd etmedikleri ve sen dahi Kur’ân’ın semâdan nüzûlünü onlara beyân ettiğin hâlde, onlar hâsılı tahsîl ma’nâsını mutazammın olan bir şey taleb ettiler. Bu talebleri mahallinde vâki’ olmamakla, abes idi. Fakat onlar bu hâsılı tahsîlin daha büyüğünü Mûsâ’dan taleb ettiler de, bize Allâh’ı âşikâre göster, dediler. Hâlbuki Allâh’ı mâddeden mücerred olarak görmek mümkin olmadığından, Hak sıfât ve esmâsı hasebiyle zâten suver-i eşyâda meşhûd idi.

[25/58] Görülen şeyin görülmesini taleb etmek hâsılı tahsîl olup abes idi.

Velâkin Hak Teâlâ, kerîm olup duâ ve talebleri kabûl ettiğinden, onların abes taleblerini de is’âfen onlara bir kerre de sâika sûretinde zâhir oldu; ve sâika sûretinde zuhûrun netîce-i tabîiyyesi helâk idi. Binâenaleyh talebleri mahallinde vâki’ olmaması ve bu sûretle emr-i talebde zulmetmeleri sebebiyle, onlar hakkında tecellî-i zâtîden ibâret olan hâl-i mevt husûle geldi.

Binâenaleyh ulûmu teblîğ eden enbiyâ ve onların vârisleri bu ibâre-i zâhire ile iktifâ ettiler. İşte Mûsâ (a.s.)ınخِفْتُكُــم ْفَفَــرَرْت ُ مِنْكُــم ْ لَمَّــ(Şuarâ, 26/21) ya’ni “Ben sizden korktuğum vakit kaçtım” kavlinde sebeb-i karîbi ve zâhiri zikretmesindeki hikmet budur; ve ibâre-i zâhirenin bâtınında ve zımnında olan “Ben sizden selâmet ve âfiyet hubbünden dolayı kaçtım” kelâmını söylemedi de, onu havâssın fehmine bıraktı.

﴾ مــن غيــر ِ أجْــرٍ، ﴿ثُــم َّ تَوَلَّــىرِيَتَيْــنِ، ﴿فَسَــقَى لهُمَــلجَء َ إلــى مَدْيَــنَ، فوَجَــد ََ فجَــ

أنْزَلْــت َ إِلَــي َّ مِــن ْ خَيْــر ٍ فَقِيــرٌ﴾، فجَعَــلل َ رَب ِّ إِنِّــي لِمَــإ لٰهِــي ِّ ﴿فَقَــاللظِّــلِّ﴾إِلَــى

لفَقــر ِ إلــىللّٰــه ُ إليــه، ووَصَــف َ نفْسَــه بلَّــذي أنزَلَــه ُلخَيــر ِلسَّــقْي َ عيــن َعيــن َ عَمَلِــه

لَّــذي عنــدَه.لخيــر ِللّٰــه ِ فــي

İmdi Medyen’e geldi. İki câriyeyi buldu. Ücret almaksızın onlar için saky etti. “Ondan sonra zıll-ı ilâhîye teveccüh etti de: Yâ Rab, hayırdan bana inzâl ettiğin şeye ben fakîrim!” (Kasas, 28/24) dedi. İmdi saky amelinin “ayn”ını, Allah Teâlâ’nın kendisine inzâl eylediği hayrın “ayn”ı yaptı. Nefsini de, onun indinde olan hayırda, Allah Teâlâ’ya fakr ile vasfetti.

Ya’ni Cenâb-ı Mûsâ firârdan sonra Şuayb (a.s.)ın memleketi olan Medyen tarafına geldi. Orada Şuayb (a.s.)ın kerîmelerinden ibâret olan iki câriyeyi buldu ki, onlar hayvanlarını sulamak için bir kuyunun başında durmuş idiler. Mûsâ (a.s.) ağzında büyük bir taş olan kuyuyu açıp hiçbir ücret almaksızın o iki kızcağızın hayvanlarını suladı. Ba’dehû zıll-ı ilâhîye, ya’ni bir ağacın [25/59] sâyesine ilticâ etti. Burada sâye-i şecere “zıll-ı ilâhî” buyurulması her bir mazhar kendi hakîkatinin ve ayn-ı sâbitesinin ve ayn-ı sâbitesi dahi bir ism-i ilâhînin zıllı olduğuna işârettir. Ya’ni ücretsiz sulamak fiilini icrâ ettikten sora, Cenâb-ı Mûsâ zıll-ı ilâhî olan kendi hakîkatine ve ayn-ı sâbitesine müteveccih olup: “Yâ Rab, hayırdan bana inzâl eylediğin şeye ben muhtâcım!” (Kasas, 28/24) dedi. Zîrâ acezeye şefekaten ücretsiz bir amel icrâsı ayn-ı hayır olup, bu da kendi ayn-ı sâbitesinin hazînesinde meknûz olan kemâlât-ı nübüvvetten bir kemâldir. Bu sözü söylemekle ücretsiz sulamak fiilinin “ayn”ını, Allah Teâlâ’nın onun kendi hakîkatinden inzâl eylediği hayır ve kemâlin “ayn”ı yaptı. Nefsini de ilm-i ilâhîde olan hayırda Allah Teâlâ’ya fakr ile vasfeyledi. Zîrâ nefs-i Mûsâ kendi hakîkatinin mazharıdır; ve onun hakîkati ilm-i ilâhî mertebesinde sâbittir; ve her nefis kendi hakîkati hazînesinde meknûn olan şuûnun ânen-feânen cânib-i Hak’tan nüzûlüne muhtâc ve müterakkıbdır. Nitekim âyet-i kerîmedeنُنَزِّلُــه ُ إِلَّا بِقَــدَر ٍ مَعْلُــوم ٍئِنُــه ُ وَمَــخَزَوَإِن ْ مِــن ْ شَــيْء ٍ إِلَّا عِنْدَنَــ(Hicr, 15/21) [Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma’lûm ile indiririz.] buyurulur. Bu sebebden Cenâb-ı Mûsâ nefsini onun indinde olan hayırda Allah Teâlâ’ya fakr ve ihtiyâc ile vasfeyledi.

يَتِه مــنر ِ مــن غيــر ِ أجْــرٍ، فعَتَبَــه علــى ذلــك، فذَكَّــرَه بسِــقَلجِــدَمــة َلخِضْــر ُ إقَه ُفــأرَ ﷵأن ْ يَسْــكُت َ موسَــىملسو هيلع هللا ىلصلــم ْ يُذْكَــرْ، حتَّــى تَمَنَّــىغيــر ِ أجــر ٍ وإلــى غيــر ِ ذلــك ممَّــ .للّٰــه ُ عليــه مــن أمرِهِمــولا يَعْتَــرِض َ حتَّــى يَقُــص

َّ

İmdi Hızır ona ücretsiz ikāme-i cidârı gösterdi. Bunun üzerine ona itâb etti. Binâenaleyh ona ücretsiz sulamağı ve bundan gayrı olup zikrolunmayan şeyi zikretti. Hattâ Sallallâhu aleyhi ve sellem Allah Teâlâ kendisine onların emrinden hikâye etmesi için Mûsâ (a.s.)ın i’tirâz etmeyip sükût etmiş olmasını temennî eyledi.

Ya’ni Hızır, Cenâb-ı Mûsâ’nın, Medyen’e müteveccih olduğu vakit, Şuayb (a.s.)ın kızlarının [25/60] hayvanlarını ücretsiz sulamasına mukābil, sûre-i Kehf ’de hikâye buyurulduğu üzere, mâil-i inhidâm olan duvarı ücretsiz tesviye ettiğini gösterdi. Cenâb-ı Mûsâ böyle ücretsiz olarak duvarın tesviyesinden dolayı Hızır’a itâb etti. Ya’ni “Bizi bu karyede it’âmdan ibâ ettikleri hâlde, sen bizim muhtâc olduğumuz ücreti almaksızın bu duvarı niçin tesviye ettin?” dedi. Cenâb-ı Hızır dahi, Hz. Mûsâ’ya “Benim bu fiilim, senin fiiline müşâbihtir. Niçin itâb ediyorsun? Zîrâ sen Fir’avn’dan parasız pulsuz Medyen tarafına kaçtığın vakit, iki kızın hayvanlarını ücret mukābilinde sulamadın. Onlara şefkat ettin. Hâlbuki bu ücrete muhtâc idin. Ben dahi bu duvarı senin gibi, yetimlere şefkat ettiğim için ücrete muhtaç olduğumuz hâlde bilâ-ücret tesviye ettim” dedi. Ve Hz. Mûsa’nın sergüzeştine âit vukūâta mukābil Cenâb-ı Hızır’ın gösterdiği üçüncü vak’aya da Hz. Mûsâ tarafından i’tirâz vâki’ olduğu ve binâenaleyh emr-i Mûsâ (a.s.)a tevfîkan, artık Hızır’ın ayrılması lâzım geleceği cihetle, Hz. Hızır, sergüzeşt-i Mûsâ’ya âit olup Kur’ân-ı Kerîm’de hikâye buyurulmamış olan vukūâtın dahi esrâr ve hikmetlerini ona beyân etti. Çünkü Mûsâ’nın her bir vak’asına mukābil, Hz. Hızır tarafından dahi bir vak’a ihdâsı lâzım idi.

Bu ise Mûsâ ile musâhabenin devâmına mütevakkıf idi. Hâlbuki Cenâb-ı Mûsâ “Eğer bir daha i’tirâz edersem, artık bana musâhib olma!” (Kehf, 18/76) demiş idi. Bu sebeble Hz. Hızır, hikemiyâtı misâlsiz olarak Mûsâ’ya zikir ve beyân etmeğe mecbûr oldu.

Ba’zı nüshalardaلــم ْ يُذْكَــر ْممَّــ[zikrolunmayan] yerineلــم ْ نَذْكُــر ْممَّــyazılmıştır. Cem’-i mütekellim sigasıyla yazılan bu kelimenin ma’nâsı “Bizim zikretmediğimiz” demek olup, bu da Hz. Şeyh (r.a.)a râci’ olur. Fakat muzâri’-i mechûl sigasıyla olmak ensebdir. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’de ancak üç vak’a hikâye buyurulmuş ve diğer vak’alar zikredilmemiştir. Nitekim ibâre-i âtiye bu ma’nâyı te’yîd etmektedir. Hattâ ( ) Efendimiz Allah Teâlâ hazretlerinin kendilerine inzâl buyurduğu Kur’ân-ı Kerîm’de Mûsâ ve Hızır (aleyhime’s-selâm)ın emrinden hikâye etmesi için, Mûsâ (a.s.)ın ef ’âl-i Hızır’a i’tirâz etmeyip sükût etmiş olmasını temennî buyurdu. Nitekim ( ) Efendimiz [25/61]مِــن ْللّٰــه ُ عَلَيْنَــلَيْــت َ أخِــي مُوسَــى صَبَــر َ حَتَّــى يَقُــص

َّ

ئِهِمَــأنْبَya’ni “Keşki kardeşim Mûsâ sabrede idi de, Allah Teâlâ bize onların kıssalarından hikâye buyura idi!..” buyurdu. Ve Hz. Şeyh (r.a.) Ebi’l-Abbâs Hızır (a.s.) ile mülâkāt etti. Hızır ona dedi: “Mûsâ b. İmrân’ın doğduğu günden benimle mülâkātı zamânına kadar, onun üzerine cârî olan şeyden bin mes’ele hazırlamış idim. Onlardan üçüne sabredemedi.”

ن عــن علــم ٍ مــوُفِّــق َ إليــه موسَــى مــن غيــر ِ عِلــم ٍ منــه، إذ لــو ْ كفيَعْلَــم ُ بذلــك مــ

ه وعَدَّلَــه،َّللّٰــه ُ لــه عنــد َ موسَــى وزَكلَّــذي قــد شَــهِد َلخِضْــر ِأنْكَــر َ مثــل َ ذلــك علــى

عِــه ِ رَحمَــة ً بنــتِّبشَــرَطَه ُ عليــه فــيللّٰــه ِ لــه وعَمَّــغَفَــل َ موسَــى عــن تَزْكِيَــة ِْ ومــع هــذ

َ

لَــملخِضــرُ: ﴿مَــل لــهقــبذلــك لَمَــلِمًــن موسَــى عللّٰــهِ، ولــو كأمــرنَسِــينَإذ

َ

أنــت علــى﴾، أي ْ إنِّــي علــى عِلــم ٍ لــم ْ يَحْصُــل ْ لــك عــن ذَوق ٍ كمــ

تُحِــط ْ بِــه ِ خُبْــرً

، فأنْصَــفَ.عِلــم ٍ لا أعْلَمُــه أنــ

İmdi Mûsâ’nın muvaffak olduğu şey, kendisinden min-gayr-ı ilm olduğu bu sebeble bilinir. Zîrâ ilim ile ola idi, Allah Teâlâ’nın Mûsâ indinde kendisi için şehâdet ettiği ve tezkiye ve ta’dîl eylediği Hızır’a bunun mislini inkâr etmez idi. Ve bununla berâber Mûsâ, onun için Allâh’ın tezkiyesinden ve kendisine ittibâı hakkında ona şart ettiği şeyden –Biz Allâh’ın emrini unuttuğumuz vakit bize rahmet olarak– gaflet etti. Ve eğer Mûsâ bunu bilse idi, Hızır ona “Zevk ile ihâta etmediğin şey” (Kehf, 18/68) demezdi. Ya’ni “Sen nasıl benim bilmediğim bir ilim üzerine isen, ben de sana zevk ile hâsıl olmayan bir ilim üzerineyim” demektir. Binâenaleyh insâf eyledi.

Ya’ni Cenâb-ı Mûsâ’nın Allah Teâlâ cânibinden muvaffak olduğu katl-i Kıbtî ve bilâ-ücret kızların hayvanlarını sulaması gibi ef ’âle kendisinin ilmi lâhik olmadığı, bu ef ’âlin müşâbihleri Hızır’dan vâki’ olduğu vakit, ona inkâr etmesi sebebiyle bilinir ve anlaşılır. Çünkü bu ef ’âle Allah Teâlâ tarafından muvaffakiyet verildiğini bilse idi, kendisinden sâdır olan fiilin mislini Hızır’da gördüğü vakit inkâr etmezdi. Husûsiyle Allah Teâlâ hazretleri [25/62] Mûsâ’ya karşı Hızır’ın ilmine ve onun tahâret ve adâletine şehâdet buyurmuş idi. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’deه ُآتَيْنَــدِنَــمِــن ْ عِبَعَبْــدًفَوَجَــدَ

عِلْمًــه ُ مِــن ْ لَدُنَّــوَعَلَّمْنَــرَحْمَــة ً مِــن ْ عِنْدِنَــ(Kehf, 18/65) [Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona kendi indimizden bir rahmet vermiştik. Biz ona indimizden bir ilim ta’lîm etmiştik.] buyurulur. Hz. Mûsâ bu inkârı ile berâber Allah Teâlâ’nın onu tezkiye etmiş olduğundan gaflet etti. Ve hattâ Cenâb-ı Mûsâ bu tezkiyeye binâen bidâyet-i mülâkātta Hızır’aهَــل ْ أتَّبِعُــك َ عَلَــى أن ْ تُعَلِّمَــن ِ

عُلِّمْــت َ رُشْــدًمِمَّــ(Kehf, 18/66) ya’ni “Rüşden sana ta’lîm olunan şeyden bana öğretmen için sana tâbi’ olabilir miyim?” demiş ve onun fazl ve kemâlini tasdîk edip kendisine ittibâa izin istemiş ve Cenâb-ı Hızır dahi onaفَــإِن ِ

تَّبَعْتَنِــي فَــلَا تَسْــألْنِي عَــن ْ شَــيْء ٍ حَتَّــى أحْــدِث َ لَــك َ مِنْــه ُ ذِكْــرً(Kehf, 18/70) ya’ni “Eğer sen bana tâbi’ olursan, ben sana ondan bahsedinceye kadar hiçbir şeyden suâl etme!” demiş ve Cenâb-ı Mûsâ daوَلَا أعْصِــيبِــرًللّٰــه ُ صَءسَــتَجِدُنِي إِن ْ شَــ

َ

لَــك َ أمْــرً(Kehf, 18/69) ya’ni “İnşâallah sen beni sâbir ve senin bir emrine muhâlefet etmez bir hâlde bulursun” cevâbıyla mukābele etmiş idi. Hâlbuki Cenâb-ı Mûsâ hîn-i inkârında Hızır’a tebaiyeti hakkında dermeyân ettiği şarttan dahi gaflet etti. Fakat bu gaflet ve nisyânı sebebiyle muâheze olunmadığı cihetle, onun bu nisyânı bizlere rahmettir. Zîrâ bizler de Allâh’ın emrini unuttuğumuz vakit muâheze olunmayacağımıza delîldir. Ve nitekim ( ) Efendimiz bu mes’elenin rûhunuنلنِّسْــيَلخَطَــ أ وَرُفِــع َ عَــن ْ أمَّتِــي ya’ni “Benim ümmetimden hatâ ve nisyân merfû’dur; ve bu sebeble muâheze olunmazlar” hadîs-i şerîfiyle beyân buyurdular. Ve eğer Mûsâ bu ef ’âle muvaffakiyetinin min-indillâh olduğunu bilse idi, Hızır ona “Zevk ile ihâta etmediğin şey” (Kehf, 18/68) demezdi. Ve Cenâb-ı Hızır’ın bundan murâdı: Sen ilm-i teşrî’ ve risâleti bilirsin; ben ise bunları bilmem. Fakat ben ilm-i zevkîyi bilirim. Sen ise, sende olan nübüvvet ve risâletin muktezâsı olmak üzere o ilm-i zevkîyi bilmezsin demektir.

Ma’lûm olsun ki, ilim iki nevi’dir: Birisi Hakk’a, birisi halka taalluk eder. Hakk’a taalluk eden ilim, ilm-i bâtın olup, buna “ilm-i ledünnî” dahi derler. Bu ilmi bilenler halka teblîğ ile me’mûr değildirler; belki setr ile mükelleftirler. Ve bu ilim hasâis-i nübüvvet ve risâletten olmayıp, hasâis-i velâyettendir. Halka taalluk eden ilim ise, “ilm-i zâhirî” olup buna “ilm-i şerîat [25/63] ve risâlet” derler. Bu ilim enbiyâ ve rusül hazarâtına mahsûs olup, halka teblîğ ile mükelleftirler.

İmdi enbiyâ ve rusül hazarâtının iki cihetleri olup, cihet-i zâhiriyyeleri “nübüvvet” ve cihet-i bâtıniyyeleri “velâyet”tir. Kendilerine vahiy nâzil olduğu vakit, cihet-i zâhiriyyeleri, cihet-i bâtıniyyelerini setreder; ve binâenaleyh aldıklarını bilâ-tefrîk halka siyyânen teblîğ ile mükellef olurlar;

ve bu sebeble ilm-i ledünnî olan esrâr-ı kazâ ve kader ilmi kendilerinden mestûr kalır. Zîrâ aynı zamanda cihet-i zâhiriyye ile cihet-i bâtıniyyelerine nâzil olan ilmi tevhîd etmek mümkin değildir. Çünkü sırr-ı kader “emr-i irâdî”ye ve şerîat “emr-i teklîfî”ye taalluk edip, ekser-i ahvâlde yekdîğerine münâfîdir.

Meselâ Zeyd’in ayn-ı sâbitesi küfrü iktizâ ettiğinden irâde-i ilâhî de ona taalluk etmiştir; ve Amr’ın ayn-ı sâbitesi ise îmânı iktizâ ettiğinden irâde-i ilâhî de onun îmânına taalluk etmiştir. Hâlbuki peygamber ikisine de müsâvâten teblîğ ile mükelleftir. Eğer “emr-i irâdî” kendisine münkeşif olsa, Zeyd’e ve emsâline teblîğ-i ahkâmdan vazgeçer veyâ fütûr vâki’ olur idi.

İşte enbiyâ ve rusül-i kirâmın efdal ve eşref ve a’refi olan zübde-i kâinât ve server-i mevcûdât olan ( ) Efendimiz hazretleri bu hakîkati müşâhede buyurduklarından dolayıأمِــرْت َسْــتَقِم ْ كَمَــفَ(Hûd, 11/112) [Emrolunduğun gibi müstakîm ol!] âyet-i kerîmesini müştemil olduğu için “Sûre-i Hûd beni ihtiyarlattı!” buyurdular. Çünkü emr-i ilâhîyi siyyânen teblîğ buyurduğu vakit, emr-i irâdî küfrüne taalluk eden kimse reddeder. Bu ise nebiyy-i zîşân Efendimiz’e be-gāyet girân gelir. Maahâzâ teblîğ etmese olmaz. Çünkü teblîğe me’mûrdur.

İmdi bu ihticâb şân-ı nübüvvete nakîsa îrâs etmez. Zîrâ enbiyâ (a.s.) esrâr-ı kazâ ve kadere cihet-i velâyetleriyle muttali’ olurlar ve onları halka ifşâ etmezler. Fakat ilm-i şerîatı teblîğ ettikleri vakit, bu ilim kendilerince mestûr ve mensî hükmündedir.

İşte Mûsâ (a.s.) Hızır’a mülâkî olduğu vakit bu hâlde idi; ve Hızır bâlâdaki kelâmında insâf edip kendi nefsinde hakîkati tasdîk etti de: “Ben ilm-i risâlet ve nübüvveti bilmem; ve sen de risâletin hasebiyle ilm-i zevkîden hicâbdasın” dedi.

Hz. Hızır hakkında rivâyât-ı muhtelife vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Mûsâ ile mülâkāt eden abdin Hızır olduğu musarrah değil ise de, hadîs-i şerîfte Hızır olduğu sarâhaten beyân buyurulmuştur. Muhakkikînin âsârına nazaran Hızır’ın hayât-ı berzahiyye ile hayy olup, âlem-i şehâdette sulehâ ile [25/64] mülâkāt ettiği anlaşılmaktadır. Hattâ bu ma’nâyı te’yîden Azîz Nesefî hazretleriRisâleler’inin birisinde buyurur ki: “Vaktâki Mûsâ (a.s.) Hızır ile sohbet ettiği esnâda taâma ihtiyâc hissettiler; önlerine bir âhû kebâbı geldi. Fakat âhûnun Mûsâ (a.s.) tarafına gelen ciheti çiğ ve Hızır tarafına isâbet eden ciheti ise pişmiş idi. Cenâb-ı Mûsâ sebebini Hızır’dan suâl etti. Hz. Hızır: “Yâ Mûsâ, ben âhiretteyim, sen dünyâdasın. Dünyâ mahall-i amel ve âhiret mahall-i cezâdır. Binâenaleyh benim ihtiyâcım hazır ve senin ihtiyâcın amele mütevakkıftır. Kalk, çiğ olan âhûyu pişirmek için ateş yak!”626Şeyh-i Ekber efendimizin Hızır hakkındaki beyânât-ı aliyyeleriNefehâtü’l-Üns’te mufassalen nakledilmiştir.627Burada zikri tatvîli mûcib olur.

لرَّسُــول ُ فَخُــذُوه ُ وَمَــكُــم ُآتَللّٰــه ُ فيــه: ﴿وَمَــلرَّســول َ يقــول ُأن َّاقِــه فَــلوأمَّــ

حِكمَــة ُ فِرَ

لرَّســول ِلة ِ ولرِّســلَّذيــن يَعرِفُــون َ قــدرللّٰــه ِء ُ بلعُلَمَــ﴾، فوَقَــفنْتَهُــوكُــم ْ عَنْــه ُ فَنَه

َ ََ

للّٰــهِ، فأخَــذ َ يَرْقُــب ُ مــلخِضْــر ُ أن َّ موســى رســول ُلقــولِ، وقــد عَلِــم ٍَ عنــد َ هــذ

ل لــه: ﴿إِن ْ سَــألْتُك َ عَــن ْ شَــيْءلرَّســولِ، فقــأدَب َ حقَّــه مــعاليكــون ُ منــه ليُوَفِّــي

َ

ل لــهلِثَــةُ، قــلثَّوَقَعَــت ْ منــهه عــن صُحبَتِــه، فلمَّــحِبْنِــي﴾، فنَهَــفَــلَا تُصََ بَعْدَهَــ

ق ُ بَيْنِــي وَبَيْنِــكَ﴾، ولــم ْ يَقُــل ْ لــه موسَــى: لا تَفْعَــلْ، ولا طَلَــبفِــرلخضــرُ: ﴿هَــذَ

َ

لنَّهْــي ِ عــن أن ْ يَصْحَبَــهُ،لَّتــي أنْطَقَتْــه ُ بلَّتــي هــو فيهــلرُّتْبَــة ِلصُّحبَــةَ، لعِلمِــه بقَــدْر ِ

قُ.فسَــكَت َ موسَــى ووَقَــع َ

لفِــرَ

Ve onun hikmet-i firâkına gelince, budur ki: Muhakkak Allah Teâlâ resûl hakkında “Resûlün getirdiği şeyi alınız ve sizi nehyettiği şeyden müntehî olunuz!” (Haşir, 59/7) der. Binâenaleyh risâletin ve resûlün kadrini ârif olan ulemâ-i billâh bu kavl indinde vâkıf oldular.

Ve Hızır muhakkak Mûsâ’nın resûlullah olduğunu bilirdi. Böyle olunca resûl ile edebin hakkını tevfiye etmek için ondan sâdır olan şeye murâkıb olmağa şürû’ etti. İmdi ona “Eğer bundan sonra sana bir şeyden suâl edecek olursam, bana musâhib olma!” (Kehf, 18/76) dedi. Binâenaleyh onu kendi sohbetinden nehyetti. Vaktâki ondan üçüncü vâki’ oldu. Hızır ona: “İşte bu, seninle benim aramda ayrılıktır!” (Kehf, 18/78) dedi. Mûsâ ona “Yapma!” demedi; ve sohbeti taleb etmedi. Zîrâ ona musâhib olmaktan kendisini nehy ile intâk eden müteayyen olduğu rütbenin kadrini bilirdi. Binâenaleyh Mûsâ sükût etti; ve firâk vâki’ oldu.[25/65] Ve Hz. Mûsâ’nın Cenâb-ı Hızır’dan ayrılmasının hikmetine gelince, o hikmet de budur ki: Muhakkak Allah Teâlâ resûl hakkındaki muâmele ve münâsebeti beyânen Kur’ân-ı Kerîm’deكُــم ْ عَنْــه ُنَهَلرَّسُــول ُ فَخُــذُوه ُ وَمَــكُــم ُآتَوَمَــ

نْتَهُــوفَ(Haşir, 59/7) ya’ni “Resûlün size teblîğ ettiği şeyi alınız; ve sizi kendisinden nehyettiği şeyden müntehî olunuz, vazgeçiniz!” buyurur. Binâenaleyh risâletin ve resûlün kadrini ve mertebesini bilen ulemâ-i billâh bu kavl-i Hak indinde dururlar; ve aslâ niçin öyledir, diye hâtırlarına bir i’tirâz gelmez. Zîrâ onlar merâtib-i vücûdun zâhir ve bâtınını câmi’ olan risâletin kadrini ve bu risâleti hâmil olan zâtın mertebesini, sırr-ı kadere ve sırr-ı tevhîde ve merâtib-i vücûda vâkıf oldukları için bilirler. Cühelâ ise hakîkat-i hâle vâkıf olmadıklarından, resûlün getirdiği şeyleri ukūl-i nâkısalarına tatbîk edip i’tirâz ederler. Hz. Hızır ise, Cenâb-ı Mûsâ’nın resûlullah olduğunu bilirdi. Kendisi ilm-i ledün sâhibi olup, resûlün ve risâletin kadrini kemâliyle ârif olduğundan, resûle karşı îcâb eden edebin hakkını îfâ etmek için, dâimâ onun akvâl ve ef ’âline muntazır ve murâkıb olmağa başladı.

Cenâb-ı Mûsâ, Hızır’a: “Eğer bundan sonra sana bir şeyden suâl edecek olursam, benimle arkadaşlık etme!” (Kehf, 18/76) dedi; ve onu kendi sohbetinden nehyetti. Cenâb-ı Mûsâ’dan üçüncü suâl vâki’ olunca, Hızır ona:

“İşte bu i’tirâz aramızda ayrılığa sebebdir!” dedi. Cenâb-ı Mûsâ da Hızır’ın bu sözüne karşı, benden ayrılma, demedi ve sohbetin devâmını istemedi.

Çünkü Mûsâ, müteayyen olduğu rütbe-i aliyyenin kadrini ve kendisini sohbetten nehy ile intâk eden rütbe-i risâlet olduğunu bilirdi. Binâenaleyh Mûsâ sükût etti; ve ayrılık dahi vâki’ oldu.

ف ِإ لٰهِــي ِّ حقَّــه وإنصَــالأدَب ِاللعِلــم ِ وتَوْفِيَــة ِلرَّجُلَيْــن ِ فــيل ِ هَذَيْــننْظُــر ْ إلــى كَمــُ فَ

ِ

للّٰــهعَلَــى عِلْــم ٍ عَلَّمَنِيــه ِل لــه: «أنَــعْتَــرَف َ بــه عنــد َ موسَــى حيــث ُ قــلخِضْــر ِ فيمــ

إ عْــلَام ُالن هــذ»، فــكللّٰــه ُ لَا أعْلَمُــه ُ أنَــْ لَا تَعْلَمُــه ُ أنْــتَ، وَأنْــت َ عَلَــى عِلْــم ٍ عَلَّمَكَــه ُ

لَــمجَرَّحَــه بــه فــي قولِــه: ﴿وَكَيْــف َ تَصْبِــر ُ عَلَــى مَــء ً لِمَــلخِضْــر ِ لِموسَــى دَوَمــن

لرُّتْبَــة ُ للخِضْــرِ.لةِ، وليســت ْ تلــكلرِّســ﴾، مــع علمِــه بعُلُــو ِّ مَرتَبتِــه بتُحِــط ْ بِــه ِ خُبْــر

ً

[25/66]İmdi sen bu iki racülün ilimde kemâline ve edeb-i ilâhî hakkının îfâsına ve Hızır’ın Mûsâ indinde i’tirâf eylediği şey hakkında insâfına nazar et ki, ona: “Ben Allâh’ın bana ta’lîm eylediği bir ilim üzerineyim ki, sen onu bilmezsin; ve sen de Allâh’ın sana ta’lîm eylediği bir ilim üzerinesin ki, ben onu bilmem” dedi. [İmdi bu i’lâm, onun ulüvv-i mertebesini bildiği ve bu mertebe Hızır için hâsıl olmadığı hâldeلَــم ْ تُحِــط ْ بِــه ِ خُبْــرًوَكَيْــف َ تَصْبِــر ُ عَلَــى مَــ(Kehf, 18/68) [İlm-i zevkî ile ihâta edemediğin bir şeye nasıl sabredersin?] kavlinde onunla onu mecrûh eylediği şey, Hızır’dan Mûsâ’ya devâ oldu.]628

Ya’ni sen Hz. Mûsâ ile Cenâb-ı Hızır’ın ilimde kemallerine ve edeb-i ilâhîyi hakkıyla îfâ etmelerine nazar et! İlimdeki kemâlleri, yekdîğerinin ilm-i zevkîsine müdâhale etmemeleridir; ve edeb-i ilâhîyi hakkıyla îfâ etmeleri dahi merâtib-i vücûdun ahkâmına riâyet eylemeleridir. Ve Hızır’ın Mûsâ’ya i’tirâf eylediği hakîkat husûsunda insâfına nazar et ki, ona: “Allah Teâlâ bana senin bilmediğin bir ilmi ta’lîm etti ve sana da benim bilmediğim bir ilmi ta’lîm eyledi” dedi. Hızır’ın her iki tarafın ilmi ve cehli hakkındaki insâfı ve bu munsıfâne sözü, Mûsâ’nın kalbindeki yaraya bir merhem oldu. Çünkü Cenâb-ı Hızır yukarıda beyân olunduğu üzere Mûsâ’ya “İlm-i zevkî ile ihâta edemediğin bir şeye nasıl sabredersin” (Kehf, 18/68) demiş ve bu sözden kalb-i Mûsâ’da nev’an-mâ bir yara açılmış idi. Ve Hızır, bu sözü söylerken Mûsâ’nın rütbe-i risâletten ibâret olan ulüvv-i mertebesini bilir idi; ve bu ulüvv-i mertebe ve rütbe-i risâlet Hızır’da yok idi.

Binâenaleyh Hızır “Senin bildiğini ben bilmem; benim bildiğimi de sen bilmezsin!” demekle, Cenâb-ı Mûsâ’nın sadrına şifâbahş bir söz söylemiş oldu.

Ma’lûm olsun ki, Hızır’ın bu kelâmı, kendisinin resûl ve nübüvvet-i teşrîiyye ile nebî olmadığına delîldir. Fakat nebiyy-i müşerriin şerîatını takviye eden ve sâhib-i kitâb olmayan bir nebî olmasını mâni’ değildir.

Zîrâ nebî “ihbâr eden kimse”dir. Cenâb-ı Hızır’ın sulehâya zâhir olarak onlara, tâbi’ oldukları peygamberlerinin şer’iyle nasîhat ettiği vâki’dir. Bu sûrette Cenâb-ı Hızır enbiyâ-yı Benî İsrâîl gibi olmuş olur. Nitekim hadîs-i şerîfteئِيلء ِ بَنِــي إِسْــرَء ُ أمَّتِــي كَأنْبِيَــعُلَمَــya’ni “Benim ümmetimin âlimleri Benî İsrâîl’in peygamberleri gibidir”629buyurulur. İşte Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)

[25/67] efendimizinFütûhât’ın yetmiş üçüncü bâbındaولــم يكــن ْ للخضــر ِ نُبُــوَّة ُ

لســلامء ِ عليهــم ُأنبيــالَّتــي لللتَّشْــرِيع ِya’ni “Enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)a mahsûs olan nübüvvet-i teşrî’ Hızır için vâki’ değildir”630kelâmının ma’nâsı budur. Ve şeyh-i ârif Sadreddîn-i Konevî hazretlerininFükûkismindeki kitâb-ı şerîfininلمحمــدي ِّلختــمفــك ُّ فــص[Muhammedî fassın mührünün açılması] bah-

ِّ sinde “Hâtem-i enbiyânın şerîatı hükmünün âmm olmasından nâşî arzın kâffesi ona ve ümmetine mescid ve toprağı tâhir kılındı; ve onun risâle629Hemedânî,Temhîdât, s. 5; Baklî,Meşrebü’l-Ervâh, s. 178, 287;Fütûhât-ı Mekkiyye,

I, s. 231 (13. bâb); Dâye,Mirsâdu’l-İbâd, s. 159 vd.; Aclûnî,Keşfü’l-Hafâ, II, s. 83.

630Fütûhât-ı Mekkiyye, III, s. 31 (73. bâb).

tinin ahkâmında geçmiş olan resûllerin risâleti münderic oldu. Ve onun nübüvveti hakkındaki emir de böyledir ki, Hızır (a.s.) onda dâhildir. Her ne kadar nübüvvet-i Hızır’ın i’tirâfı hakkında ehl-i hicâb ihtilâf etmişler ise de, ekâbir-i muhakkikîn arasında bunda ihtilâf yoktur”631kelâmı aynı ma’nâyı te’yîd eder.

بِــهِ:أصْحالﷵللنَّخْــلِ، فقــر ِلمُحَمِّدِيَّــة ِ فــي حَدِيــث ِ إِبَــأمَّــة ِالوظَهَــر َ ذلــك فــي

َ

لجَهْــل ِ بــه،لشَّــيء ِ خَيــر ٌ مــنلعِلــم َ بكُــمْ»، ولا شَــك َّ أن َّلِــح ِ دُنْيِ «أنْتُــم ْ أعْلَــم ُ بِمَصَ

َ

بِــهأصْحالملسو هيلع هللا ىلصعْتَــرَفللّٰــه ُ نفْسَــه بأنَّــه ﴿بِــكُل ِّ شَــيْء ٍ عَلِيــمٌ﴾، فقــد ِمَــدَحٍ ولهــذ

َ َ

منــه، لِكونِــه لا خِبْــرَة َ لــه بذلــك، فإنَّــه عِلــم ُ ذَوْقلدُّنيَــلِــح َِ بأنَّهــم أعْلَــم ُ بمَصَ

أهَــمِّ، فقــد نَبَّهْتُــكالأهَــم ِّ فالن شُــغْلُه بلعِلــم ِ ذلــك بــل ْ كﷵوتَجْرِبَــةٍ، ولــم ْ يَتَفَــرَّغ ْ

سْــتَعْمَلْت َ نَفْسَــك َ بــه.علــى أدب ٍ عظيــمٍ، تَنْتَفِــع ُ إن ِ

Ve bu, ibâr-ı nahl hadîsinde, ümmet-i muhammediyyede zâhir oldu.

Aleyhi’s-selâm ashâbına632“Siz dünyânızın mesâlihinde a’lemsiniz!” dedi. Ve şekk yoktur ki, muhakkak bir şeye ilim onun cehlinden hayırlıdır; ve bunun için Allah nefsini “O her bir şeyi alîmdir” (Şûrâ, 42/12) diye medhetti. İmdi Sallallâhu aleyhi ve sellem ashâbına onların mesâlih-i dünyâda kendisinden a’lem olduğuna i’tirâf etti. Zîrâ bunda onun için hibret yoktur. Çünkü o zevk ve tecrübe ilmidir; ve Aleyhi’s-selâm bunun ilmine meşgūl olmadı, belki onun şuğlü ehemmin ehemmine idi. İmdi ben seni edeb-i azîme vâkıf kıldım. Eğer nefsini onunla isti’mâl edersen müntefi’ olursun.

Ve bu insâf veyâhud bu bi’n-nisbe olan tefâzul ümmet-i muhammediyyede zâhir oldu. Dâvûd-ı Kayserî ve Bâlî Efendi (kuddise sırruhümâ) kendi şerhlerinde “bu” ism-i işâretini “insâf ”a ve Bosnevî hazretleri “bi’n-nisbe olan tefâzul”a râci’ addetmiştir. Her ikisi de rûh-ı ma’nâ i’tibâriyle bir şeydir. Zîrâ “insâf ” [25/68] “tefâzul” üzerine vâki’ olur. Ya’ni “Senin bildiğini ben bilmem ve benim bildiğimi sen bilmezsin” demek, ilimde tefâzuldan neş’et eder. Ve bu iki kimseden her birisi birer cihetten yekdîğeri üzerine hem fâzıl ve hem de mefzûl olmuş olur. Ve bu fâzıliyet ve mefzûliyet hurma ağacı aşılamak husûsuna dâir olan hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere ümmet-i muhammediyyede zâhir oldu. Ya’ni, bir sene ( ) Efendimiz ashâb-ı kirâmın hurma ağaçlarını aşıladıklarını gördü; veلَــو ْ تَرَكْتُــم ْ لَا يَضُرُّكُــم ْ ya’ni “Aşıyı terketseniz, size bir zararı olmazdı” buyurdular. Ashâb-ı kiram dahi bu kelâm-ı nebevî üzerine aşıyı terkettiler. O sene hurma az oldu.

Bu hâl görülünce ( ) Efendimiz ashâb-ı kirâmınaكُــم ْلِــح ِ دُنْيَأنْتُــم ْ أعْلَــم ُ بِمَصَ ya’ni “Dünyânızın işlerini siz benden daha iyi bilirsiniz” buyurdu. Ve bu kelâm ile nebiyy-i zîşan Efendimiz bu husûsta ümmetinin kendi üzerlerine fazlını i’tirâf buyurdular ve insâf eylediler. Hâlbuki şübhesiz bir şeyi bilmek, bilmemekten hayırlıdır. İlmin cehilden efdal olmasından nâşî Allah Teâlâ kendi nefsini Kur’ân-ı Kerîm’deإِنَّــه ُ بِــكُل ِّ شَــيْء ٍ عَلِيــم ٌ(Şûrâ, 42/12) “O her şeyi bilir” diye medhetti. Binâenaleyh ilm-i ilâhînin ihâta etmediği bir şey kalmadı. Server-i enbiyâ Efendimiz ise taayyün-i beşerîleri i’tibâriyle merâtib-i vücûdun ahkâmına tâbi’ ve âlem-i nisbete dâhildirler. Binâenaleyh âlem-i nisbetteki fâzıliyet ve mefzûliyetten elbette kendilerine de bir zevk husûlü zarûrîdir. Bu zevkin husûlü için kendilerinde mesâlih-i dünyeviyyede ilm-i zevkî ve tecrübî hâsıl değildi. Zîrâ kalb-i şerîfleriyle umûr-i cüz’iyyeden ibâret olan mesâlih-i dünyeviyye ile meşgūl olmazlar idi. Belki onların iştigāli ehemm olan şeyler içinde ehemm olana idi; ve o da emr-i nübüvvet ve risâletin îcâbâtı olan umûr-i külliyyedir. Binâenaleyh resûl-i zîşân Efendimiz umûr-i cüz’iyyede ashâb-ı kirâmın kendi üzerlerine fâzıliyetini i’tirâf buyurdu ve insâf eyledi. Ve bu fâzıliyet ve mefzûliyet nisbeti şân-ı nübüvvete nakîsa vermez. Zîrâ ehemm içinde ehemm olan umûr-i külliyyenin ilminde, ümmetine nisbeten ihâta-i külliyye sâhibidir.

[25/69]

لْمُرْسَــلِينَ﴾ يُريــد ُلخِلافــةَ، ﴿وَجَعَلَنِــي مِــن َ﴾ يُرِيــد ُوقولُــه: ﴿فَوَهَــب َ لِــي رَبِّــي حُكْمًــ

لوِلايَــةِ،لعَــزْل ِ ولسَّــيف ِ وحــبلخَليفــة ُ صكل ُّ رَســول ٍ خَلِيفَــةً، فلةَ، فمــلرِّســ

ُ

ه ُتَــل َ عليــه وحَمَــأرْسِــل َ بــه، فــإن ْ قَعليــه بَــلَاغ ُ مــلرَّســول ُ ليــس كذلــك، إنَّمــُّ و

كلكل ُّ نَبِــي ٍّ رَســولًا، كذلــك مــأنَّــه مــلرَّســولُ، فكمــلخَليفــة ُلسَّــيف ِ فذلــكب

لتَّحَكُّــم َ فيــه.لمُلــك َ ولاأعْطِــيرَســول ٍ خَليفــة ً أي مــ

َ

Ve onun “Rabbim bana hüküm bahşetti” (Şuarâ, 26/21) sözü, “hilâfet”i murâd eder; ve “Beni mürsellerden kıldı” (Şuarâ, 26/21) “risâlet”i murâd eder. İmdi her bir resûl “halîfe” değildir. “Halîfe”, seyf ve azil ve vilâyet sâhibidir. Hâlbuki resûl “halîfe” gibi değildir. Ancak onun üzerine irsâl olunduğu şeyin iblâğı lâzımdır. Eğer onun üzerine mukātele eder ve onu seyf ile himâye edecek olursa bu, “halîfe” olan resûldür. Nitekim her bir nebî “resûl” değildir. Kezâlik her resûl “halîfe” değildir, ya’ni ona mülk ve onda tahakküm i’tâ olunmadı.

Ya’ni Cenâb-ı Mûsâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de hikâye buyurulduğu üzere

فَوَهَــب َ لِــي رَبِّــي حُكْمًــ(Şuarâ, 26/21) [Rabbim bana hüküm bahşetti.] kavli “hilâfet”i mutazammın olur; ve bu kavl ile “hilâfet”i murâd etmiş bulunur;

لْمُرْسَــلِين َوَجَعَلَنِــي مِــن َ(Şuarâ, 26/21) [Beni mürsellerden kıldı.] demesiyle de “risâlet”i murâd eder. Bînâenaleyh bu iki kavl ile Cenâb-ı Mûsâ nefsinde hem “hilâfet” ve hem de “risâlet”i cem’eylediğini ifâde etmiştir. Çünkü her bir resûl “halîfe” değildir. Ve “halîfe” seyf ve azl ve vilâyet sâhibidir. Ya’ni hem “resûl” ve hem de “halîfe” olan zât, emr-i ilâhîyi teblîğ ettikten sonra kabûl etmeyenler ile mukātele eder; ve dîn-i Hakk’ı kılıç ile himâye eder.

Hâlbuki yalnız “resûl” olan zât, “halîfe” gibi değildir. Onun üzerine vâcib olan şey, yalnız emr-i ilâhîyi teblîğden ibârettir. Nitekim âyet-i kerîmedeُ مَ

لْبَــلَاغلرَّسُــول ِ إِلَّاعَلَــى(Mâide, 5/99) ya’ni “Resûle lâzım olan ancak teblîğdir” buyurulur. Her bir resûlün “halîfe” olmaması, her bir nebînin “resûl” olmamasına benzer. Çünkü “resûl” kitâb ve şerîat-ı mahsûsa sâhibidir. Nebî ise mutlakā kitâb ve şerîat sâhibi olmak îcâb etmez. [25/70] Nitekim enbiyâ-yı Benî İsrâîl şerîat-ı mûseviyyeyi ve kitâb-ıTevrât’ı teblîğe me’mûr idiler. Binâenaleyh “halîfe” olmayan resûle mülk ve mülkte tahakküm ve tasarruf verilmedi. Böyle olunca “hilâfet” risâlette bir rütbe-i zâide olmuş olur.

نكإ لٰهيَّــة ِ فلــم ْ يكــن ْ عــن ْ جَهــل ٍ وإنَّمــالهِيَّــة ِلمل ِ فرعــون َ عــنحِكمــة ُ ســؤُ وأمَّــ

َ

لة َ عــن ربِّــه، وقــد عَلِــم َ فرعــونلرِّســهبَــه مــع دَعــوَر ٍ حتَّــى يَــرَى جَوخْتِبَــَ عــن

له، وسَــأل َ ســؤلمُرسَــلِين َ فــيمَرتَبــة َ

بِــه علــى صِــدق ِ دَعــوَلعِلــمِ، فيَسْــتَدِل ُّ بجَوَ

شَــعَر َ هــوضِريــن َ حتَّــى يُعَرِّفَهــم مــن حيــث ُ لا يَشْــعُرُون َ بمــلحم ٍ مــن أجــل ِإِيهَــ

لِه.فــي نفْسِــه فِــي ســؤ

Ve Fir’avn’ın “mâhiyyet-i ilâhiyye”den suâlinin hikmetine gelince;

an-cehlin değil idi, belki Rabb’inden risâlet da’vâsıyla berâber, onun cevâbını görmek için, an-ihtiyârin idi; ve Fir’avn mürselînin ilimde mertebesini bilir idi. Binâenaleyh onun da’vâsının sıdkına onun cevâbıyla istidlâl eder. Ve Fir’avn kendi nefsinde muttali’ olduğu şeyi, onların şuûru olmadığı cihetten onlara ta’rîf etmek için hâzırîn eclinden suâl-i îhâm ile suâl etti.

Ya’ni Hz. Mûsâ, vüzerâ ve vükelâsıyla berâber bulunduğu bir mecliste Fir’avn’ı tevhîd-i ilâhîye da’vet ettiği vakit, Fir’avn huzzâr içinde Cenâb-ı Mûsâ’yaلَمِيــن َلْعَرَب ُّوَمَــ(Şuarâ, 26/23) ya’ni “Âlemlerin Rabbi olan nedir?” tarzında bir suâl sormuş idi. Kur’ân-ı Kerîm’de bu suâlinمَــ[mâ: nedir?] edâtıyla hikâye buyurulması, Fir’avn’ın “mâhiyyet-i ilâhiyye”den suâl ettiğini göstermektedir; ve Fir’avn’ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâli cehâlet cihetinden değil idi; belki risâlet da’vâsıyla zâhir olan Cenâb-ı Mûsâ’nın vereceği cevâbı görüp tedkîk etmek için imtihân cihetinden idi. Ve bir kimse herhangi bir mes’elede birinin kudret-i ilmiyyesini anlamak için imtihân tarîkiyle bir suâl îrâd ederse [25/71] o mes’eleye vukūfu olmak tabîîdir. İşte Fir’avn mürsellerin ilm-i ilâhîdeki mertebesini bildiği için, Cenâb-ı Mûsâ’ya “mâhiyyet-i ilâhiyye”den suâl etti. Zîrâ resûllere mâhiyyet-i Hak’tan sorulduğu vakit onlar ehl-i mantıkın kavâidine mutâbık cevâb vermezler, belki hakîkat-i Hakk’ın izâfât ve sıfâtıyla cevâb verirler.

Ve erbâb-ı mantıkın kāidesine göre bir şeyin mâhiyeti “cins” ile “fasıl”dan terkîb olunur.

Meselâ: İnsanın mâhiyeti nedir? diye sorulsa “Hayvân-ı nâtıktır” diye cevâb verirler. Ve “hayvan” insanın “cins”i ve “nâtık” onun hayvanlar arasından “fasl”ıdır. Hâlbuki Allah Teâlâ için bir “hakîkat” olmakla berâber “cins” ile “fasıl”dan terekküb etmez. Zîrâ onun varlığı mukābilinde diğer bir varlık yoktur; ve bu gördüğümüz varlıklar hep onun vücûdunun izâfâtıdır. İşte bu hakîkate binâen resûller hakîkat-i ahadiyyeden bahsetmezler;

ve bu hakîkatin idrâki mümkin olmadığı için bu hususta düşünmekten de men’ederler. Nitekim ( ) Efendimizفِــي آلَاء ِللّٰــه ِ تَفَكَّــرُوت ِفِــي ذَِ لَا تَتَفَكَّــرُو

للّٰــهya’ni “Allâh’ın zâtında tefekkür etmeyiniz, âlâsında, ya’ni sıfâtında ve esmâsında tefekkür ediniz” buyururlar.

Fir’avn resûllerin mertebe-i ilmini bildiği için: “Vereceği cevâb, resûllerin cevâbına muvâfık mıdır, değil midir?” diye Cenâb-ı Mûsâ’ya mâhiyyet-i Hak’tan suâl etti. Hâlbuki meclisteki hükemâ ve ukalâ ehl-i mantık ve erbâb-ı fikir ve nazar idiler. “Mâhiyet”i “cins” ile “fasıl”dan terkîb ettikleri için, Cenâb-ı Mûsâ’dan dahi o tarzda cevâb sudûruna muntazır idiler. Fir’avn ise kendi nefsinde vâkıf olduğu şeyi, hâzırûn farkına varmaksızın, onlara ta’rîf etmek için Hz. Mûsâ’ya iki kasdı şâmil olmak üzere suâl-i îhâm ile suâl etti.

İki kasıddan birisi budur ki: Fir’avn’ın ıttılâına göre Hakk’ın “hakîkat”i vardır. Fakat bu hakîkat, enbiyâ tarafından onların bildikleri vech ile ta’rîf olunmaz, belki enbiyâ o hakîkatin izâfâtıyla cevâb verirler. Binâenaleyh Mûsâ’ya bu cevâbı verdirirken, Fir’avn bir taraftan Mûsâ’yı imtihân etmiş bulunur; ve diğer taraftan da kendi muttali’ olduğu şeyi, onlar farkına varmaksızın, Mûsâ’ya ta’rîf ettirir.

Diğer vech budur ki: Hâzırûnun zihniyetine göre “cins” ile “fasıl”dan mürekkeb bir cevâb veremeyeceğinden, mahzâ makāmını takviye için, huzzâr muvâcehesinde onu techîl etmiş olur. [25/72]

ء َ لمَنْصِبِــه أن َّ موسَــى مــأمــرِ، أظْهَــر َ فرعــون ُ إبْقَــالء ِ بلعُلَمَــببَــه جَــوَأجَفــإذ

َ

ضِرِيــن لقُصُــور ِ فَهْمِهــم أن َّ فرعــون َ أعْلَــم ُ مــنلحَلِه، فتَبَيَّــن َ عنــد َبَــه علــى ســؤٍ أجَ

بهــر ِ غَيــر ُ جَــولظَّيَنبَغِــي، وهــو فــيب ِ مــلجَــول لــه فــيقــلمَّــموسَــى، ولهــذ

بِــه:أصحَال لسُــئِل َ منــه، وقــد عَلِــم َ فرعــون ُ أنَّــه لا يُجِيبُــه إلا بذلــك فقــُعلــى مَــ

سَــألتُهلَّــذِي أرْسِــل َ إِلَيْكُــم ْ لَمَجْنُــونٌ﴾، أي ْ مَسْــتُور ٌ عنــه عِلــم ُ مــ﴿إِن َّ رَسُــولَكُم ُ

عنــه، إذ لا يُتَصَــوَّر ُ أن ْ يَعْلَــم َ أصــلًا.

İmdiemriâlimolanlarıncevâbıylacevâbverdiğivakit,Fir’avn mansıbını ibkā için Mûsâ’nın, suâline cevâb vermediğini i’lân etti.

Binâenaleyh kusûr-i fehimlerinden dolayı hâzırûn indinde Fir’avn’ın Mûsâ’dan daha âlim olduğu zâhir oldu. Ve işte bunun için ona lâyık olan cevâbı verdiği vakit, kendisinden suâl olunan şeye zâhirde cevâb olmadığı ve Fir’avn ise, ancak bununla cevâb vereceğini bildiği hâlde, ashâbına dedi ki: “Size gönderilen resûl[ünüz] elbette mecnûndur!” (Şuarâ, 26/27) ya’ni “Benim ona sorduğum şeyin ilmi ondan mestûrdur. Zîrâ o şeyin ma’lûm olması aslâ tasavvur olunmaz.” Ya’ni Mûsâ (a.s.), hakîkat-i emri bilen ulemânın cevâbıyla cevâb verip, Hakk’ın rubûbiyetini beyân ettiği vakit, Fir’avn ilim ve irfân ve zekâ i’tibâriyle ma’nen ve tasarruf-ı sûrî i’tibâriyle mâddeten mansıb-ı âlîsini ibkā için, Mûsâ’nın sorduğu suâle cevâb veremediğini huzzâra i’lân etti. Ya’ni demek istedi ki: “Ey huzzâr, ben Mûsâ’ya “mâ” ile hakîkat-i Hak’tan suâl ettim. O ise onun hakîkatinden değil, belkiأرْض ِ وَمالْت ِ ولسَّــمرَب(Şu-

بَيْنَهُمَََوََ ُّ arâ, 26/24) [Göklerin ve yerin ve bunların arasında bulunanların Rabbidir.] (Şuarâ, 26/24) kavliyle Hakk’ın izâfâtından ism-i Rab ile cevâb verdi.

Ben ona ne sordum, o bana ne söyledi. Demek ki benim suâlimi anlayamadı.” Hâlbuki Mûsâ (a.s.) işin hakîkatini bilen âlimlerin verebileceği cevâbı verdi. Ve “semâvât” ile ervâh-ı ulviyye-i tabîiyyeyi ve “arz” ile eşhâs-ı unsuriyye-i süfliyyeyi murâd etti; ve Hakk’ın bunların mürebbî-i mutlakı olduğunu ve onun rubûbiyyet-i mutlakası, bilcümle rubûbiyyât-ı [25/73] mukayyedeyi câmi’ ve muhît olduğunu beyân eyledi. Ve binâenaleyh Fir’avn’ınأعْلَــىالْرَبُّكُــمأنَــ(Nâziât, 79/24) [Ben sizin rabb-i a’lânızım!] kav-

ُ liyle kendi nefsine izâfe eylediği rubûbiyyet-i mukayyedeyi dahi, Hakk’ın rubûbiyyet-i mutlakası tahtına idhâl etti. Ve âyet-i kerîmenin mâba’di olan

إِن ْ كُنْتُــم ْ مُوقِنِيــن َ(Şuarâ, 26/24) [Eğer hakîkati yakînen bilmeye ehil kimselerseniz.] kavliyle de “Hakk’ın hakîkati”ni olduğu gibi kendisinden başka hiçbir kimse bilemeyeceğine işâret etti. Ya’ni “Eğer siz ehl-i îkān iseniz Hak Teâlâ semâvât ve arzın ve onların arasındaki şeylerin Rabbidir” demekle, resûllere lâyık olan cevâbı verdi. Fakat huzzâr-ı meclis “hakîkat”ten vâki’ olan suâle “cins” ile “fasıl”dan mürekkeb bir cevâb vereceğine intizâr etmekte idiler. Binâenaleyh bu cevâb ile Fir’avn, Mûsâ’nın ilmine ve huzzâr, cehline hükmettiler. Fakat Fir’avn, mülk ve saltanat elinden çıkar havfiyle, Mûsâ’ya îmân edip huzzâra kendi kanâatini izhâr etmedi. Onları kendi anlayışları dâiresinde bırakmak işine geldi.

İmdi huzzârın nâkıs anlayışlarından dolayı, huzzâr indinde Fir’avn’ın Mûsâ’dan daha âlim olduğu tezâhür etti. Hâlbuki mes’elenin iç yüzü böyle değil idi. Cenâb-ı Mûsâ Fir’avn’ın suâline lâyık olan cevâbı verdi. Fakat “Hakk’ın hakîkati”nden vâki’ olan suâle, “cins” ile “fasıl”dan mürekkeb bir cevâb vermediği cihetle, bittabi’ zâhirde suâlin cevâbı olmadı. Ve Fir’avn ise imtihân için sorduğu suâle, eğer Mûsâ resûl ise başka cevâb veremeyeceğini bilirdi. İşte Fir’avn, Mûsâ’nın cevâbı resûllerin cevâbına muvâfık olduğunu bildiği hâlde, “Size gönderilen resûl[ünüz] elbette mecnûndur!”

(Şuarâ 26/27) ya’ni “Benim ona sorduğum “Hakk’ın hakîkati”nin ilmi ondan mestûrdur. Zîrâ hakîkat-i Hakk’ın ma’lûm olması aslâ mutasavver değildir.” İmdi Fir’avn bu sözü ile iki ma’nâyı murâd etti:

Birisi budur ki: “Size gönderilen resûl benim suâlimi anlayamayacak kadar gabîdir. Gabâveti zâhir olan kimseye nasıl ittibâ’ olunur?” Ve bu söz huzzârın hamâkatlerine mutâbık bir kavl-i zâhirdir.

İkincisi budur ki: Fir’avn Cenâb-ı Mûsâ’ya mâhiyyet-i Hak’tan imtihân tarîkiyle suâl etti; ve lâyık olan cevâbı da aldı. Binâenaleyh zâhiri bâlâdaki ma’nâya mahmûl olan sözü, bâtında, huzzâra karşı Cenâb-ı Mûsâ’nın risâletine şehâdettir. Ya’ni Fir’avn [25/74]“Resûller risâletleri hengâmında hakāyık-ı eşyâdan ve esrâr-ı kazâ ve kaderden mahcûb ve mestûr olduklarından mâhiyyet-i Hakk’ın ilmi kendilerine mekşûf değildir. Onların vazîfeleri zât-ı mutlakaya da’vet olmayıp, ancak sıfât-ı ilâhiyyeye da’vettir. Zîrâ resûl, risâlet ve mürselün-ileyh ve mürsel kesreti iktizâ eder. Zât-ı mutlaka ve mertebe-i ahadiyyede ise aslâ kesret mevzû’-i bahs değildir” demeği murâd etti.

لمَطلُــوبِ، ولال ٌ عــن حَقيقــة ِهِيَّــة ِ سُــؤل َ عــنلسُّــؤل ُ صَحِيــحٌ، فــإن َّلسُّــؤف

لمَ

لحُــدُود َ مُرَكَّبَــة ً مــنلَّذيــن جَعَلُــوُ بُــد َّ أن ْ يكــون َ علــى حَقيقــة ٍ فــي نفْسِــه، وأمَّــ

كُ، ومَــن لا جِنــس َ لــه لا يَلــزَميَقَــع ُ فيــهجِنــس ٍ وفَصــلٍ، فذلــك فــي كل ِّ مــ

لاشْــترَ

ل ُ صَحِيــح ٌ علــىلسُّــؤأن ْ لا يكــون َ علــى حَقيقــة ٍ فــي نفْسِــه لا تكــون ُ لغَيــرِه، ف

ب ُ عنــه لا يكــون ُ إلالجَــولسَّــلِيمِ، ولعَقــل ِلصَّحِيــح ِ ولعِلــم ِلحــق ِّ ومَذهَــب ِ أهــل ِ .ﷵب َ بــه موسَــىأجَــبمــ

İmdi suâl sahîhdir. Zîrâ “mâhiyet”ten suâl matlûbun “hakîkat”inden suâldir; ve nefsinde bir hakîkat üzere olması lâbüddür. Ve “hudûd”u “cins” ve “fasıl”dan mürekkeb yapanlara gelince bu, kendisinde iştirâk olan her şeyde vâki’dir. Ve kendisinin cinsi olmayan için, kendi nefsinde, onun gayrı için olmayan bir hakîkat olmamak lâzım gelmez.

Binâenaleyh suâl, ehl-i Hak mezhebi ve ilm-i sahîh ve akl-ı selîm üzere sahîhdir; ve ondan cevâb ancak Mûsâ’nın icâbet eylediği şeyledir.

Ya’ni Fir’avn’ın Cenâb-ı Mûsâ’ya mâhiyyet-i Hak’tan suâl etmesi bâtıl değil, sahîhtir. Çünkü bir şeyin “mâhiyet”inden suâl etmek, sâilin matlûbu olan şeyin “hakîkat”inden suâl etmektir. Ve Hakk’ın kendi nefsinde ve zâtında elbette bir “hakîkat”i olması iktizâ eder. Ve bir şeyin hadd ve ta’rîfini cins ile fasıldan terkîb eden erbâb-ı fikir ve nazara gelince: Onların bu ta’rîfleri, ancak [25/75] cinsiyette iştirâki olan her bir şeyde vâki’dir.

Nitekim yukarıda “insanın mâhiyeti” ta’rîf olunduğu sırada “hayvan cinsi”nde onun iştirâki vâki’ olduğu ve fakat “nâtıkıyet”i onu, bu “cins” arasından “fasl” ettiği ve ayırdığı gösterildi. Velâkin Hak Sübhânehû ve Teâlâ gibi kendisinin “cins”i olmayan bir zâtın, kendi nefsinde, yalnız kendisine mahsûs olup, başkalarına âit olmayan bir hakîkat olmamak lâzım gelmez.

Mâdemki vardır, elbette bir hakîkati vardır. Binâenaleyh Fir’avn’ın suâli ehl-i Hak mezhebince ve ilm-i sahîh ve akl-ı selîm muktezâsınca sahîhdir; ve bu mâhiyyet-i Hak’tan suâle, ancak Mûsâ’nın verdiği tarzda cevâb verilebilir.

لحَــد َّتِــيِّ، فجَعَــللذَّلحَــد ِّلفِعْــل ِ لِمَــن ْ سَــأل َ عــنب َ بسِــر ٌّ كبيــرٌ، فإنَّــه أجَــِ وهُنَــ

َ

ظَهَــر َ فيــه مــن صُــوَرلَــم ِ أو مــظَهَــر َ بــه مِــن صُــوَر ِفتِــه إلــى مــتــي َّ عيــن َ إضَلذَّ

لعَ

لَّــذي يَظْهَــرللَمِيــنَ﴾، قــلْعَرَب ُّب ِ قولِــه: ﴿وَمَــل لــه فــي جَــولَــمِ، فكَأنَّــه قــلعَ

ُ

أرض ُ ﴿إِن ْ كُنْتُــم ْ مُوقِنِيــنَ﴾الء ُ وســفل ٍ وهــولسَّــمَلميــن َ مــن علــو ٍ وهــولعفيــه صُــوَر ُ .أو يَظْهَــر ُ هــو بهــ

Ve bunda büyük bir sır vardır. Zîrâ o “hadd-i zâtî”den suâl edene “fiil” ile cevâb verdi. Binâenaleyh hadd-i zâtîyi suver-i âlemden onunla zâhir olduğu şeye veyâhud suver-i âlemden kendisine zâhir olan şeye izâfetinin “ayn”ı kıldı. İmdi keennehûلَمِيــن َلْعَرَب ُّوَمَــ(Şuarâ, 26/23)

[Âlemlerin Rabbi olan nedir?] kavlinin cevâbında ona dedi: “Eğer siz ehl-i îkān iseniz” (Şuarâ, 26/24) semâdan ibâret olan ulüvvden ve arzdan ibâret olan süflden âlemlerin sûreti kendisinde zâhir olan veyâhud onlar ile zâhir olandır, dedi.

Ya’ni Mûsâ (a.s.)ınإِن ْ كُنْتُم ْ مُوقِنِينبَيْنَهُمأرْض ِ وَمالْت ِ ورَب(Şuarâ, 26/24)

ََََوَلسَّمَ ُّ ya’ni “Eğer siz ehl-i îkān iseniz, göklerin ve arzın ve onların arasında olan şeylerin Rabb’idir” tarzındaki cevâbda büyük bir sır vardır. Zîrâ Cenâb-ı Mûsâ hakîkat-i Hak’tan suâl eden Fir’avn’a “zâtın fiil”i olan “rubûbiyet”le cevâb verdi. Zîrâ âlem-i sûret, ef ’âl-i ilâhiyyeden ibârettir. [25/76] Binâenaleyh Hz. Mûsâ “hadd-i zâtî”yi ve ta’rîf-i ilâhîyi âlemin sûretlerinden kendisiyle zâhir olan şeye veyâhud âlemin sûretlerinden kendisinde zâhir olan şeye izâfetinin “ayn”ı yaptı. Ya’ni âlemlere Rabb’in izâfetinin “ayn”ını Rab için “hadd-i zâtî” kıldı. Zîrâ Rabb’i âlemlerin sûretine izâfe etmek, Rabb’in hadd-i zâtîsidir.

Meselâ: Suyu ta’rîf ederken, “Buz kütlelerinin rabbidir ve onların mürebbîsidir” denilmiş olsa, suyun fiili ile cevâb verilmiş olur; ve bu da suyun hadd-i zâtîsi olur. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) Fir’avn’ın “Rabbü’l-âlemînin hakîkati nedir?” (Şuarâ, 26/23) suâline cevâben, keennehû dedi ki: Sorduğun Rabbü’l-âlemîn, eğer siz ehl-i îkāndan iseniz, semâ-i ulvîden ve arz-ı süflîden ve onların arasındaki olan eşyâdan ne kadar sûretler var ise, hepsi kendisinde zâhir olan veyâhud mertebe-i letâfetten kesâfete bi’t-tenezzül bu sûretler ile zâhir olan vücûd-ı vâhiddir.

Ma’lûm olsun ki, bu iki ta’bîrin hakîkati birdir. İster, Hak esmâ ve sıfâtının sûretleri olan a’yân-ı sâbiteye kendi vücûd-ı latîfini teksîf edip birer vücûd-ı hâricî libâsı giydirdi; binâenaleyh ulvî ve süflî suver-i âlemin kâffesi onun vücûd-ı vâhidinde zâhir oldu, dersin; ister, Hak esmâ ve sıfâtı hasebiyle mertebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete bi’t-tenezzül âlemlerin sûretleri ile zâhir oldu, dersin. Her iki sûrette de âlemin sûretleri vücûd-ı vâhid-i Hak’la mütegaddî olmuş olur.

فــي مَعنَــى كَونِــه مَجنُونًــقُلْنَــبِــه: ﴿إِنَّــه ُ لَمَجْنُــونٌ﴾ كمــأصحال فرعــون ُ لقــَفلمَّــ

إ لٰهِــيِّ، لعِلمِــه بــأن َّ فرعــوناللعِلــم ِن ِ لِيَعلــم َ فرعــون ُ رُتْبَتَــه فــيلبَيــد َ موسَــى فــيزَ

يَظهَــر ُ ويَسْــتَتِرُ، وهــوء َ بمــلْمَغْــرِبِ﴾، فجَــلْمَشْــرِق ِ وَل: ﴿رَب ُّْ يَعلَــم ُ ذلــك، فقــ ﴾، وهــو قولُــه: ﴿بِــكُل ِّ شَــيْء ٍ عَلِيــمٌ﴾، ﴿إِن ْ كُنْتُــمبَيْنَهُمَــطــنُ، ﴿وَمَــلبهــر ُ ولظَّ

َ

أوَّل ُالبلجَــولتَّقيِيــدُ، فلعَقــل َب َ تَقْيِيــدٍ، فــإن َّتَعْقِلُــونَ﴾ أي ْ إن ْ كُنْتُــم ْ أصحَــ

ُ

لهــم: ﴿إِن ْ كُنْتُــم ْ مُوقِنِيــنَ﴾للوُجــودِ، فقــلكَشــف ِ ولمُوقِنِيــنَ، وَهُــم ْ أهــل ُبجــو

ُ

تَيَقَّنْتُمُــوه فــي شُــهُودِكم ووُجودِكــم،أي ْ أهــل ُ كَشــف ٍ ووُجــودٍ، فقــد أعْلَمْتُكــم بمــ

نِــيَّلثب ِلجَــولصِّنــف ِ فقــد أجَبْتُكــم فــيمــن هــذ[25/77]فــإن ْ لــم ْ تَكُونُــو

تُعْطِيــه أدِلَّــة ُ عُقُولِكــم، فظَهَــرلحــق ُّ فيمــَ إن كُنْتُــم ْ أهــل َ عَقــل ٍ وتَقْيِيــدٍ، وحَصَرْتــم

َ

لوَجْهَيْــن ِ ليَعْلَــم َ فرعــون ُ فَضْلَــه وصِدقَــهُ، وعَلِــم َ موسَــى أن َّ فرعــون َ عَلِــمموسَــى ب

لُه علــىهِيَّــةِ، فعَلِــم َ أنَّــه ليــس ســؤلمَذلــك أو يَعْلَــم ُ ذلــك، لكَونِــه سَــأل َ عــن

بَ، فلــو ْ عَلِــم َ منــه غيــر َ ذلــك»، فلِذَلــك أجَــل ِ بــ«مَــلسُّــؤء ِ فــيلقُدَمَــصْطِــلاح ِ

طَبَــه فرعــون ُلَــم ِ خَلعَلمَسْــئُول ُ عنــه عيــن َجَعَــل َ موسَــىلِ، فلمَّــلسُّــؤلَخَطَّــأه فــي

لقَــوم ُ لا يَشْــعُرُونَ.ن ِ وللِّسَــبهــذ

İmdi Fir’avn, ashâbına “O mecnûndur!” (Şuarâ, 26/27) dediği vakit –nitekim biz onun mecnûn olması ma’nâsını beyân ettik– Mûsâ ilm-i ilâhîdeki rütbesini Fir’avn bilmek için, beyânında ziyâde etti. Zîrâ o, muhakkak Fir’avn kendisinin kelâmını anladığını bilir idi. Binâenaleyh

لْمَغْرِب ِلْمَشْرِق ِ وَرَب(Şuarâ, 26/28) ya’ni “Maşrık ve mağribin Rabb’idir”

ُّ dedi. İmdi zâhir ve müstetir olan şeyi ityân etti. Ve O zâhir ve bâtındır; “ve onların arasında olan şeyi” getirdi. Ve o, onunبِــكُل ِّ شَــيْء ٍ عَلِيــم ٌ

(Bakara, 2/29) ya’ni “Her şeyi bilir” kavlidir. “Eğer siz taakkul ederseniz” (Şuarâ, 26/28) demek, eğer siz ashâb-ı takyîd iseniz demektir.

Zîrâ “akıl” takyîddir. İmdi cevâb-ı evvel “mûkınîn”in cevâbıdır; ve onlar ehl-i keşf ve vücûddur. Binâenaleyh “Eğer mûkınîn iseniz” (Şuarâ, 26/24) dedi. Eğer ehl-i keşf ve vücûd iseniz, demektir. Böyle olunca ben size şühûdunuzda ve vücûdunuzda teyakkun eylediğiniz şeyi i’lâm ettim. Eğer siz bu sınıftan olmayıp da ehl-i akıl ve takyîd iseniz ve Hakk’ı akıllarınızın delîllerinin verdiği şeyde hasrederseniz, ikinci cevâbda cevâb verdim. Binâenaleyh Fir’avn fazlını ve sıdkını bilmek için, Mûsâ iki vech ile zâhir oldu; ve Mûsâ Fir’avn’ın bunu bildiğini veyâ bileceğini bildi. Zîrâ Fir’avn “mâhiyet”ten suâl etti. İmdi oمَــ

[mâ] ile suâlde, onun suâlinin ıstılâh-ı kudemâ üzere olmadığını bildi.

İşte bunun için cevâb verdi. Eğer ondan bunu gayrını bile idi, elbette onu suâlde tahtıe eder idi. Vaktâki Mûsâ mes’ûlün-anhı âlemin “ayn”ı yaptı, Fir’avn[25/78]ona bu lisân ile hitâb etti, hâlbuki kavmin şuûrları yok idi.

Ya’ni Cenâb-ı Mûsâ Fir’avn’ın mâhiyyet-i Hak’tan sorduğu suâle ulemâ-i billâha lâyık olan cevâbı verdikten sonra, Fir’avn huzzâra karşı “Size gönderilen resûlünüz elbette mecnûndur!” (Şuarâ, 26/27) ya’ni yukarıda îzâh olunduğu vech ile, Hakk’ın hakîkatinin ilmi ondan mestûrdur, dediği vakit, Hz. Mûsâ ilm-i ilâhîdeki mertebesini Fir’avn’a bildirmek için, cevâbına devâm ederek beyânını tezyîd etti. Çünkü söylediği sözlerin ma’nâsını Fir’avn’ın anladığını biliyor idi. Binâenaleyh sorduğun Rab “Maşrık ve mağribin Rabb’idir” (Şuarâ, 26/28) dedi; ve bununla zuhûr ve istitârı anlatmak istedi. Zîrâ “maşrık” şemsin mahall-i zuhûru ve “mağrib” mahall-i istitârıdır. Ya’ni Hak âlem-i ecsâmda zâhir ve âlem-i ecsâma nazaran gayr-ı mer’î olan âlem-i ervâhda bâtındır. Ve “zât-ı ahadî” öyle bir hakîkattir ki, ecsâm ve ervâhı ve onların mâbeyninde olan âlem-i misâli terbiye eder, demeği murâd eder. Ve bu sözبِــكُل ِّ شَــيْء ٍ عَلِيــم ٌ(Bakara, 2/29) kavlinin “ayn”ı demektir. Çünkü zâhir ve bâtını ve onların mâbeynini terbiye etmek, onları bilmekle olur. Zîrâ bir kimse bilmediği bir şeyin mürebbîsi ve sâhibi olamaz. Cenâb-ı Mûsâ’nınإِن ْ كُنْتُــم ْ تَعْقِلُــون َ(Şuarâ, 26/28) ya’ni “Eğer siz ehl-i akıldan iseniz” demesi, eğer siz ashâb-ı takyîdden iseniz, demektir. Çünkü “akıl” takyîd ve bağdır. Zîrâ akıl ancak idrâki dâiresinde fa’âldir ve o dâire hâricine çıkamaz. Onun için ehl-i akıl, mâverâ-yı akıl olan şuûnât-ı rûhiyyeyi idrâk edemediklerinden inkâr ederler; ve sezdikleri âsâra vehim ve hayâldir, derler. Binâenaleyh dâire-i akılda mukayyed ve bağlı kalırlar.

İmdi Cenâb-ı Mûsâ’nınإِن ْ كُنْتُــم ْ مُوقِنِيــنبَيْنَهُمَــأرْض ِ وَمَــالْت ِ ولسَّــمرَب(Şuarâ,

ََوََ ُّ 26/24) [Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabb’idir.

Eğer hakîkati yakînen bilmeye ehil kimselerseniz.] kavli ehl-i teyakkun için verdiği cevâbdır. Ehl-i teyakkun ise, ehl-i keşf ve vücûddur. Şu hâlde “Eğer mûkınîn iseniz” (Şuarâ, 26/24) demek, eğer ehl-i keşf ve vücûd iseniz demektir. Ve “ehl-i keşf ve vücûd” o kimselerdir ki, onlar vücûd-ı vâhid-i Hakk’ın sereyânını cemî’-i eşyâda ve kendi vücûd-ı izâfîlerinde müşâhede ederler; ve müşâhedeleri hasebiyle cemî’-i eşyânın ve kendi vücûdlarının [25/79] mürebbîsi ancak vücûd-ı hakîkî-i Hak olduğunu yakînen bilirler.

Binâenaleyh Cenâb-ı Mûsâ “Eğer siz ehl-i teyakkun iseniz, ben size şühûdunuzda ve vücûdunuzda teyakkun eylediğiniz şeyi bildirdim. Ve eğer bu sınıftan olmayıp da, vücûd-ı Hakk’ı vücûd-ı izâfî-i eşyâdan ve kendi vücûdunuzdan gayrı görüp, O’nu bunlardan tenzîh ve Hakk’ı akıllarınızda îcâd eylediğiniz delîllerin çizdikleri dâirede hasrederseniz, ikinci cevâbda ya’ni

لْمَغْــرِب ِلْمَشْــرِق ِ وَرَب(Şuarâ, 26/28) [Maşrık ve mağribin Rabb’idir.] tarzında

ُّ cevâb verdim” demeği kasdetti. Ve Cenâb-ı Mûsâ Fir’avn kendisinin fazlını ve sıdkını bilmek için, böyle iki vech ile zâhir oldu. Ve onun böyle iki vech ile zâhir oluşu, zekâveti hasebiyle, Fir’avn’ın bu nükteleri bildiğini veyâ bilecek kadar irfâna mâlik olduğunu bilmesinden nâşî idi. Çünkü Fir’avn’ın alâmet-i zekâsı mâhiyyet-i Hak’tan suâl etmesi idi.

İmdi onun “mâ” ile olan suâlinde bu suâlin ıstılâh-ı kudemâ üzere olmadığını Mûsâ (a.s.) bildi. Zîrâ kudemâ “cins” ile “fasıl”dan mürekkeb olmayan vücûdun mâhiyetinden suâli tecvîz etmezler. Binâenaleyh Mûsâ, Fir’avn’ın anladığını ve kābil-i hitâb olduğunu bildiği için, Fir’avn’a cevâb verdi. Eğer Mûsâ (a.s.) Fir’avn’ın suâli ıstılâh-ı kudemâ üzere olduğunu, ya’ni cins ile fasıldan mürekkeb bir cevâba intizâr ile mâhiyetten suâl ettiğini anlamış olsa idi, bu suâlde onu tahtıe eder idi ve cevâb da vermez idi.

Vaktâki Mûsâ (a.s.) Fir’avn’ın suâlindeki maksadını anlayarak lâyık olan cevâbı verdi; ve bu cevâbında, yukarıda îzâh olunduğu üzere kendisinden suâl olunan Hakk’ı âlemin “ayn”ı yaptı; Fir’avn dahi ona bu lisân-ı tevhîd ile hitâb etti. Mecliste hâzır olanlar ise, bu muhâtabanın sırrına vâkıf olamadılar.

لسِّــين ُلْمَسْــجُونِينَ﴾، وأجْعَلَنَّــك َ مِــن َاغَيْــرِي لتَّخَــذْت َ إِلٰهًــل لــه: ﴿لَئِــن ِفقــ

أيَّدْتَنِــيأسْــتُرَنَّكَ، فإنَّــك أجَبْــت َ بمــائِــدِ، أي ْ للزَّولسِّــجْنِ» مــن حــرُوف َِ فــي «

َ

رة ِ فقــد جَهِلْــتإ شــالن ِلقــولِ، فــإن ْ قلــت َ لــي بلســبــه أن ْ أقُــول َ لــك مثــل َ هــذ

حــدةٌ، فكيــف فَرَّقْــتَ، فيقــول ُ فرعــونُ: إنَّمــلعيــن ُ ويَ، وفرعــون ُ بوَعِيــدِك إيَّــَ يــ

آنال، ومَرتَبَتِــيتِهــنْقَسَــمَت ْ فــي ذلعيــنُ، ولاتَفَرَّقَــت ِلعيــن َ مــتِــبلمَرَ فَرَّقْــت

َ ُ

فَهِــملرُّتبَــةِ، فلمَّــلعيــن ِ وغيــرَك بأنــت َ بلفِعــلِ، وأنــموسَــى بلتَّحَكُّــم ُ فيــك يــ

ه ُ حقَّــه فــي كَونِــه أي فــي كــون ِ موســى،منــه أعْطــ[25/80]ﷵذلــك موسَــى

أثَــر ِ فيــه،الر ِلقُــدرَة ِ عليــه وإِظهَــلرُّتبَــة ُ تَشْــهَد ُ لــه بيقــول لــه لا تَقْــدِر ُ علــى ذلــك، و

لَّتــيلرُّتبَــة ِلتَّحَكُّــم ُ علــىهــرَةِ، لهــلظَّلصُّــورة ِلحــق َّ فــي رُتبَــة ِ فرعــون َ مــنأن َّال

لمَجلِــسِ.ظُهــور ُ موسَــى فــي ذلــكن فيهــك

İmdi ona “Eğer benden başka bir ilâh ittihâz edecek olur isen, seni mescûnlardan yaparım!” (Şuarâ, 26/29) dedi. Ve “sicn”de olan “sîn” hurûf-i zevâiddendir. “Seni elbette ben setrederim!” demektir. Zîrâ muhakkak sen bunun gibi sözü sana söylememi, bana te’yîd ettiğin şeyle cevâb verdin. İmdi eğer sen bana lisân-ı işâretle: “Ey Fir’avn, vaîdin sebebiyle câhil oldun; hâlbuki “ayn”, vâhidedir. Binâenaleyh nasıl tefrîk ettin? der isen” Fir’avn der ki: “Ben ancak “ayn”ın merâtibini tefrîk ettim, “ayn” müteferrik olmadı; ve o zâtında münkasim olmadı. Ve yâ Mûsâ, şimdiki hâlde benim mertebem bilfiil sende tahakküm etmektir; ve ben “ayn” ile senim, ve rütbe ile gayrınım.” Vaktâki Mûsâ (a.s.) bunu ondan anladı ve ona kendi oluşunda, ya’ni Mûsâ oluşunda, onun hakkını verdi. Ona “Sen buna kādir değilsin!” dedi. Hâlbuki onun için rütbe, onun üzerine kudrete ve eserini onda izhâra şehâdet eder. [Zîrâ Hak sûret-i zâhireden Fir’avn’ın rütbesindedir. Onun için bu mecliste, kendisinde Mûsâ’nın zuhûr ettiği rütbe üzerine tahakküm vardır.]633

Ya’ni Mûsâ Hakk’ı âlemin “ayn”ı yaptı. Ve Fir’avn da âlemden bir sûret olduğundan bittabi’ Hak, onun dahi “ayn”ı olmak lâzım geldi. Ve bu sebeble Fir’avn Mûsâ’ya “Eğer sen benden başka bir ilâh ittihâz edecek olursan, elbette ben seni mescûnlardan yaparım!” (Şuarâ, 26/29) dedi. Ve “mescûn”un [مَسْــجُون] müştakk olduğu “sicn” [سِــجْن] kelimesindeki “sîn”

[س], zâid harflerdendir. Binâenaleyh “sîn” sâkıt olunca, kelimenin aslı olan

جَــن ّkalır; ve “cenn” kelimesinin ma’nâsı ise “setr”dir. Böyle olunca Fir’avn “Elbette ben seni setrederim”; ya’ni senin mûseviyetini, Hakk’ın hüviyeti ile setrederim. Çünkü [25/81] muhakkak sen bana öyle bir cevâb verdin ki, o cevâb ile benimأعْلَــىالْرَبُّكُــمأنَــ(Nâziât, 79/24) [Ben sizin rabb-i a’lâ-

ُ nızım!] sözümü te’yîd ettin. Zîrâ âlemi, Hakk’ın “ayn”ı yaptın. Ben dahi âlemden bir sûretim. Şu hâlde “Ben sizin rabb-i a’lânızım!” (Nâziât, 79/24) dersem, beni niçin inkâr ediyorsun?” dedi. Ve lisân-ı işâretle ben fir’avniyetime hâss olan kudret-i zâhire mertebesiyle senin mertebe-i mûseviyyetini setrederim, demek istedi.

Ve kezâ Fir’avn demek istedi ki: Ey Mûsâ, sen bana lisân-ı işâretle: “Ey Fir’avn, sen beni mescûnînden kılacağını beyân etmek sûretiyle vâki’ olan vaîdinden dolayı câhil oldun. Çünkü ayn-ı vâhide olan Hakk’ı, benim mûseviyetimi ve senin fir’avniyetini ayrı ayrı görerek tefrîk ettin. Binâenaleyh 633Buradaki metin “Zîrâ bu mecliste mertebe-i Fir’avn için, kendisinde Mûsâ’nın zuhûru vâki’ olan rütbe üzerine sûret-i zâhireden tahakküm vardır.” şeklindedir.

Fusûsibâresini daha iyi yansıttığı için Mûsâ Fassı’nın birinci şerhindeki metni buraya aktarmayı uygun bulduk.

Hak ayn-ı vâhide olduğu hâlde, onu nasıl tefrîk ettin?” diyecek olursan, ben Fir’avn dahi sana cevâben derim ki: “Ben ancak ayn-ı vâhide olan Hakk’ın mertebelerini tefrîk ettim. Onun merâtibini tefrîk etmekle onun “ayn”ı müteferrik olmadı; ve o “ayn” kendi zâtında inkısâm kabûl etmiş olmadı. Yâ Mûsâ, ben mâdemki onun merâtibini tefrîk ettim ve mâdemki şimdiki hâlde benim mertebem, senin merteben üzerinde fiilen tahakküm etmektir; ve ben hakîkatim olan o ayn-ı vâhide ile senim; ve fakat o “ayn”ın merâtibinden bir mertebeyi hâiz olduğum i’tibâr ile senin gayrınım” dedi.

Ma’lûm olsun ki, Fir’avn kable’l-îmân, kemâl-i zekâveti i’tibâriyle tevhîd-i ilmî sâhibi idi; ve bu ilminde mütehakkık olmadığından da’vâsında hâlen kâzib idi. Nitekim henüz “tevhîd-i ilmî” mertebesinde olup bu tevhîd ile mütehakkık olmayan ve hâli kālini mükezzib olan kimseler hakkında, ( ) Efendimizمَــة ُ وَهُــو َ حَــيمَــت ِس ِ مَــن ْ قَلنَّــشَــرya’ni “Nâsın

ٌّلْقِيَ ُّ şerlisi, diri olduğu hâlde kıyâmeti kopan kimsedir” buyurur. Bu ise nefsinin sıfâtı altında zebûn olduğu hâlde “sırr-ı tevhîd”e ve inde’l-muhakkikîn “kıyâmet”in ne olduğuna vâkıf olmak demektir. Zîrâ tevhîd-i ilmî sâhibi zekâveti hasebiyle lisân-ı işâreti anlayabilir. Fakat “tevhîd-i zevkî ve şühûdî” sâhibi olmadığı cihetle kendi taayyününün hükmü, nazarında [25/82] bâkîdir. Bu hâl içinde ilâhiyeti iddiâ ederse, halkı Hakk’a değil, kendi nefsine da’vet etmiş olur.

Mûsâ (a.s.) Fir’avn’ın murâdını anlayınca, Fir’avn’a Mûsâ oluşunun hakkını verdi. Ya’ni Fir’avn benim rütbem saltanat ve kuvvet-i zâhire ile senin rütbe-i tâbiiyyetine tahakküm eder, deyince; Cenâb-ı Mûsâ ona zâhire taalluk eden nübüvvetinin hükmü, Fir’avn’ın saltanat ve kudret-i zâhiresinin fevkinde olduğunu göstermek ve nübüvvetinin hakkını izhâr etmek îcâb etti de, Fir’avn’a: “Sen söylediğini yapmağa muktedir değilsin” dedi.

Maahâzâ Fir’avn’ın rütbe-i saltanatı, sûret-i zâhirede tebaa hükmünde olan Mûsâ’nın üzerine kudrete ve bu kudretin eserini Mûsâ’da izhâra şehâdet eder. Çünkü etrâfına a’vân ve ensârı toplanmış olan Fir’avn’ın bu mecliste rütbesi için, Mûsâ’nın zuhûr ettiği tâbiiyet rütbesi üzerine –nübüvvetinin zâhire taalluk eden kuvveti tezâhür edinceye kadar– sûret-i zâhirde tahakküm bulunduğu muhtâc-ı îzâh değildir.

نِــع َ مــن تَعَدِّيــه ِ عليــه: ﴿أوَلَــو ْ جِئْتُــك َ بِشَــيْء ٍ مُبِيــنٍ﴾، فلــم ْلمَل لــه يُظْهِــر ُ لــهَ فقــ

دِقِيــنَ﴾ حتَّــى لا يَظْهَــرلصَّيَسَــع ْ فرعــون ُ إلا أن ْ يَقُــول َ لــه: ﴿فَــأْت ِ بِــه ِ إِن ْ كُنْــت َ مِــن َ

بُــون فيــه،يَرتنُــوفِ، وكَإ نصَــاللــرَّأْي ِ مــن قومِــه بِعَــدَمء ِلضُّعَفَــفرعــون ُ عنــد َ

َ ِ

سِــقِينَ﴾،فَقَوْمًــنُــوعُــوه، ﴿إِنَّهُــم ْ كَفرعــونُ، فأطَســتَخَفَّهلَّتــيئِفَــة ُلطَِّ وهــي

نللِّســه ُ فرعــون ُ بدَّعــر ِ مــلصَّحِيحــة ُ مــن إِنــكَلعُقــولتُعْطِيــه ِرجيــن َ عمَّــِ أي ْ خ

َُ

لكَشــفحِــبوَزَه ُ صجَــ، يَقِــف ُ عنــدَه إذلعَقــلِ، فــإن َّ لــه حَــدًّهــر ِ فــيلظَّ

ُ

صَّــةً.قــل ُ خلعَلمُوقِــن ُ ويَقْبَلُــهب ِ بمــلجَــوء َ موسَــى فــيجَــليَقيــنِ، ولهــذو

İmdi üzerine taaddîsini men’edecek şeyi ona muzhir olduğu hâlde, ona “Ya sana[25/83]açık bir şey getirecek olursam?” (Şuarâ, 26/30) dedi. Binâenaleyh Fir’avn kendi kavminden zuafâ-yı re’y olanların yanında adem-i insâf ile zâhir olmamak için ona, ancak “Eğer doğru söylüyorsan getir bakalım!” (Şuarâ, 26/31) sözünün gayrına kādir olmadı. Onun hakkında şübhe ederler idi. Ve onlar Fir’avn’ın kendilerine ihânet ettiği tâifedir. Böyle olunca ona itâat ettiler. Zîrâ “onlar kavm-i fâsıkîn”, (Neml, 27/12) ya’ni akılda lisân-ı zâhir ile Fir’avn’ın iddiâ eylediği şeyin inkârı cinsinden ukūl-i sahîhanın verdiği şeyden hâricîn idiler. Zîrâ onun için bir hadd vardır. Sâhib-i keşf ve yakîn onu tecâvüz ettiği vakit, onun indinde durur. Ve işte bunun için Mûsâ “mûkın”in ve hâssaten “âkıl”in kabûl edeceği cevâbı getirdi.

Ya’ni Fir’avn ism-i Zâhir’in taht-ı hîtasında sâhib-i kudret ve saltanat ve metbû’ idi. Ve Cenâb-ı Mûsâ ise yine bu ismin taht-ı hîtasında raiyye ve tâbi’ idi. Bu sebeble Fir’avn Mûsâ’ya tahakküm etmek isteyince Cenâb-ı Mûsâ, Mûsâlığını, ya’ni ism-i Zâhir’e taalluk eden kudret-i nebeviyyesini, göstermek lâzım geldi de, Fir’avn’a kudret ve saltanat-ı zâhiriyyesinin taaddîsine ve tecâvüzüne mâni’ olacak mu’cizesini ona gösterici olduğu hâlde: “Ya sana açık ve vâzıh bir mu’cize ve burhan gösterecek olursam, ne dersin?” (Şuarâ, 26/30) dedi. Fir’avn re’yleri zayıf olan kendi tevâbi’nin yanında adem-i insâf ile zâhir olmamak için: “Eğer doğru söylüyorsan getir de görelim!” (Şuarâ, 26/31) sözünden gayrı bir söz söyleyemedi. Ya’ni “Hayır istemem!” gibi cebbârâne bir tarzda söz söyleyemedi. Eğer böyle bir şey söyleye idi, zaîfü’r-re’y olan kavmi, Fir’avn hakkında şübheye düşerlerdi;

ve haksızlık ediyor derler idi. Hâlbuki Fir’avn’ın zekâsı634tâbi’lerini kendi aleyhine çevirecek tarzda ifâde-i merâma mâni’ idi. Ve bu re’yleri zaîf olanlar, Fir’avn’ın kendilerini istihfâf ettiği ve onlara ihânet [25/84] eylediği tâifedir. Onlar re’ylerinin za’fından dolayı ona itâat etmiş idiler. Çünkü onlar kavm-i fâsıkîn, ya’ni akılda lisân-ı zâhir ile Fir’avn’ın iddiâ eylediği şeyin inkârından hâriç kalmışlardır ki, o inkâr ukūl-i sahîhanın verdiği hükm iktizâsındandır. Ya’ni Fir’avn’ın lisân-ı zâhir ile rubûbiyet da’vâsını ukūl-i sahîha kabûl etmez, reddeder. Zîrâ âlem-i taayyünât âlem-i keserâttır. Rab ile merbûbu ve İlâh ile me’lûhu ve Hâlık ile mahlûku ilh... iktizâ eder.

Velâkin ehl-i keşf ve ayân ve şühûd ve îkān böyle bir sözü reddetmez. Çünkü hakîkatte vücûd-ı Hak’tan gayrı bir şeyin vücûdu yoktur. Âlem-i taayyünât ve keserât vücûd-ı Hakk’ın o mertebede zuhûrundan ibârettir. Fakat kavm-i Fir’avn ehl-i keşf ve ayândan olmadıkları için, Fir’avn’ın da’vâsını ukūl-i sahîhanın i’tâ ettiği inkârdan hâriç kalmamaları îcâb ederdi. Zîrâ aklın bir hadd-i muayyeni vardır, o haddi geçemez. Velâkin ehl-i keşf ve yakînin haddi yoktur. Binâenaleyh ehl-i keşf aklın haddini tecâvüz ettiği vakit akıl, kendi hadd-i muayyeninde tevakkuf edip, o haddin verâsından zâhir olan şeyi inkâr eder. Ve hadd-i muayyeni olan akıl “akl-ı maâş”dır. “Akl-ı maâd” ehl-i keşf ve yakîne mahsustur. Onun dahi derecâtı vardır. İşte bunun için Mûsâ yukarıda îzâh olunan cevâb-ı evvelde ehl-i yakînin ve akl-ı maâd ashâbının kabûl ve akl-ı maâş ehlinin reddedeceği cevâbı getirdi. Ve ikinci cevâbında hâssaten akl-ı maâş ehlinin de kabûl edeceği cevâbı verdi.

بَــة ِئتِــه عــن إجهُ﴾، وهــي صُــورة ُ مــ﴿فَألْقَــى عَصَــ

َعَصَــى بــه فرعــون ُ موسَــى فــي إبَ

لَّتــي هــيلمَعْصِيَــة ُنْقَلَبَــتهــرَةٌ، فن ٌ مُبِيــنٌ﴾ أي ْ حَيَّــة ٌ ظهِــي َ ثُعْبَــدَعوَتِــه، ﴿فَــإِذَ

تٍ﴾ يعنِــيتِهِم ْ حَسَــنَللّٰــه ُ سَــيِّئَلــى: ﴿يُبَــدِّل ُل تعقــعَــة ً أي حَســنَة ً كمــلسَّــيِّئَة ُ ط

حــدٍ،فــي وجــود ٍ ومُتَمَيِّــزَة ً عــن نظِيرَتِهــعينًــلحُكــم ُ هُنَــلحُكْــمِ، فظَهَــرفــي

َ

ت ِ مــن كونِهــلحَيَّــلَــه مــنلتَقَــم َ أمثهــرُ، فلظَّن ُلثُّعْبَــلحَيَّــة ُ ووهــيلعَصَــفهــي

، فظَهَــرَت ْ حُجَّــة ُ موسَــى علــى حُجَــج ِعَصًــمــن كونِهــ[25/85]لعِصِــيْ حَيَّــةً، و

ُّ

لٌ، ولــم ْ يكــننــت ْ لِلسَّــحَرَة ِ حِبَــلٍ، فكت ٍ وحِبَــفرعــون َ فــي صُــورة ِ عِصِــي ٍّ وحَيَّــ

لنِّسْــبَة ِ إلــى قَــدْر ِ موسَــىدِيرُهــم بلصَّغيــرُ، أي ْ مَقَلتَّــل ُّلحَبْــل ُلِموسَــى حَبْــلٌ، و

مِخَةِ.لشَّــل ِلجِبَــل ِ مــنلحِبَــبمَنزِلــة ِ “İmdi o asâsını ilkā etti.” Hâlbuki o, Fir’avn’ın Mûsâ’ya onun da’vetine icâbetten ibâetinde kendisi ile âsî olduğu şeyin sûretidir. Binâenaleyh o, “nâgâh sü’bân-ı mübîn, ya’ni hayye-i zâhire oldu”. (Şuarâ, 26/32) Böyle olunca seyyie olan ma’siyet tâate, ya’ni haseneye inkılâb etti. Nitekim Hak Teâlâ635ت ٍتِهِم ْ حَسَــنَللّٰــه ُ سَــيِّئَيُبَــدِّل ُ(Furkān, 25/70) ya’ni “Hükümde Allah Teâlâ onların seyyiâtını hasenâta tebdîl eder” buyurdu. İmdi burada vücûd-ı vâhidde nazîresinden mütemeyyiz olan “ayn” cihetinden hüküm zâhir oldu. Binâenaleyh o, asâdır ve o hayyedir ve sü’bân-ı zâhirdir. İmdi o, hayye olması i’tibâriyle hayyât cinsinden olan emsâlini iltikām etti. Ve asâ olması i’tibâriyle ısıyydır.636

Binâenaleyh Mûsâ’nın hücceti, Fir’avn’ın ısıyy, hayyât ve hibâl sûretinde olan hüccetleri üzerine zâhir oldu. Sehare için hibâl idi. Hâlbuki Mûsâ için habl yok idi; ve “habl” tell-i sagîrdir. Ya’ni onların kadr-i Mûsâ’ya nisbetle mekādîri, cibâl-i şâmihadan hibâl menzilesindedir.

Ya’ni Fir’avn, muvâcehe-i huzzârda: “Eğer da’vânda sâdık isen o getireceğini söylediğin açık bir şeyi getir!” deyince Cenâb-ı Mûsâ, hayât-ı dünyeviyyenin zâhirinden başka bir şeye aklı ermeyen ehl-i zâhire karşı, nübüvvetinin açık ve vâzıh bir burhânı bulunan mu’cizesini gösterdi ve asâsını bırakıverdi. Bu asâ ise Hz. Mûsâ’nın da’vetini kabûlden imtinâı husûsunda, Fir’avn’ın kendisine dayanarak [25/86] âsî olduğu şeyin sûretidir; ve Fir’avn’ın Mûsâ’ya isyânda dayandığı şey, kendi nefs-i hayvâniyyesidir. Binâenaleyh asâ, Fir’avn’ın Mûsâ’ya karşı serfürûda tekebbürüne sebeb olan nefs-i emmâresinin sûretidir.

Ma’lûm olsun ki: Ümem-i mâziyeden her birerlerinin helâk ve inkırâzlarına bâdî olan âfât-ı tabîiyye sûretleri onların peygamberlerine karşı olan tekebbür ve serkeşliklerine ve binâenaleyh envâ’-ı maâsîyi irtikâblarına sebeb olan nefs-i emmârelerinin sûretinden başka bir şey değildir. Seylâblar, zelzeleler, harîklar, vebâlar, koleralar ve sâir emrâz-ı müstevliye sûretleri hep, ma’rifet-i ilâhiyye için mahlûk olan insanların parlak isti’dâdlarını mühmel bırakıp evsâf ve ahlâk-ı hayvâniyye ile ittisâflarının sûretleridir.

Fakat ehl-i zâhir ma’nâdan sûrete ve sûretten ma’nâya intikālât-ı dâime bulunduğunu bilmekten ve çeşm-i akl ile görmekten gāfil bulundukları için, bu sözler ile istihzâ ederler. Fakat fenâ ma’nâların fenâ sûretler tevlîd ettiğinin pek çok delîlleri vardır.

Meselâ ma’nâdan ibâret olan efkâr-ı müteellimenin, sûretten ibâret bulunan vücûd üzerinde asabî hastalıkları intâc ettiği etibbâ indinde müsellemdir. Ve kezâ bir kimse muhâtabına tecâvüz ile, bilfarz “eşek” veyâ “ahmak” dese, bu lafızların ma’nâları muhâtabın ma’nâsını tahrîk ile sûretinde onun rengine ve a’sâbına ve lisânına müessir olur. İnsan kendi sû’-i ahlâkıyla muhîtinde böyle müessir olunca, mahzâ onun idâme-i hayâtı için, mahlûk olan mürettebât-ı kevniyye üzerinde müessir olmak ehl-i yakîn indinde pek tabîîdir. Lübb-i Kur’ân ve ahâdîs-i şerîfeden müstenbat olan şu beyitler ne güzeldir:

گر همه نيك و بد كندهر كه كند بخود كند

آنچه بدست خود كندوكس نكند بحق ِّ

Tercüme: “İyi olsun kötü olsun, her kim ne yaparsa kendisine yapar. Bir kimsenin kendi eliyle yaptığını onun hakkında kimse yapamaz.” [25/87] İmdi asâ, “isyân”dan me’hûzdür. Bu sebeble Fir’avn’ın amelinin ve nefs-i emmâresinin sûreti, da’vâsını ibtâl için kendi aleyhine hüccet oldu.

Binâenaleyh Cenâb-ı Mûsâ asâyı ilkā edince, zâhiren herkesin müşâhede ettiği büyük bir yılan oldu. Zîrâ fenâ ameller fenâ sûrete ve iyi ameller iyi sûrete inkılâb eder. Fakat fenâ amelden fenâ sûret tevellüdü gerçi zâhirde seyyie ise de, hükümde hasenedir. Zîrâ o fenâ sûret nefs-i serkeşi inkıyâda ve edebe ircâ’ içindir. Bu i’tibâr ile asânın yılana inkılâbı, seyyieden ibâret olan ma’siyetin haseneden ibâret olan tâate tebeddülüdür. Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’deت ٍتِهِم ْ حَسَــنَللّٰــه ُ سَــيِّئَيُبَــدِّل ُ(Furkān, 25/70) ya’ni “Allah Teâlâ onların seyyiâtını hasenâta tebdîl eder.” Ya’ni seyyienin haseneye tebeddülü “ayn”da değil belki hükümdedir, demek olur. Binâenaleyh Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleriد ِلْعِبَــللّٰــه ُ رَءُوف ٌ بِ(Âl-i İmrân, 3/30) buyurdu-

وَ ğu vech ile “İbâdına Raûf ve Rahîm’dir”. Onların irtikâb ettikleri maâsîye karşı üzerlerine inzâl buyurduğu azâb, sûrette ve “ayn”da seyyie ise de, hükümde hasenedir. Meselâ çocuğu tedâvî için kan aldıran veyâ diğer bir ameliyye yaptıran vâlidesi, fassâd veyâ operatör önünde kemâl-i şefkatle çocuğuna nigerândır. Bu ameliyye her ne kadar çocuğun canını yaktığı için sûrette seyyie ise de, hükümde hasenedir. Zîrâ sıhhat tevlîd edecektir.

İmdi asânın yılan olduğu bu mahalde bir vücûdda kendi nazîresinden ve mislinden mütemeyyiz olan “ayn” cihetinden hüküm zâhir oldu. Ya’ni Cenâb-ı Mûsâ’nın elindeki asâ bir vücûd olduğu hâlde “ayn”ı cihetinden kendi nazîri olan sâir asâlara benzemeyip onlardan temeyyüz ederek ayrıldı. Binâenaleyh o, bir nazarda asâdır; ve bir nazarda da hayyedir ve sü’bân-ı zâhirdir; ve herkesin açıktan açığa müşâhede ettiği büyük bir yılandır.

Eğer bir kimse “Bir “ayn”ın [25/88] iki hükümde zuhûru nasıl olur?” diye soracak olursa, biz cevâben deriz ki: Bu mes’ele iki hakîkatin kisve-i vâhidede istitârı ve inde’l-îcâb nevbetle zuhûru keyfiyetinden ibârettir.

Zîrâ a’yân-ı kevniyye birtakım hakāyıkın hicâbları ve sütreleridir. Nitekim ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan efrâd-ı beşer yekdîğerinin nazîri olduğu hâlde, onların her birerlerinde saâdet ve şekāvetin ahkâmı nevbetle zâhir olur. Hâlbuki saâdet ile şekāvet yekdîğerinin zıddıdır; ve her ikisi de hükümde yekdîğerinden ayrı birer hakîkattir. Böyle olmakla berâber ayn-ı vâhide olan vücûd-ı insânî bu iki hakîkatin sütresi ve hicâbıdır. İşte asânın yılan ve nârın İbrâhîm (a.s.) üzerine berd ve selâm olmaları da bu kabîldendir. Bu hâlin zâhirde başka misâlleri de vardır. Fakat bahis uzayacağı için terk olundu. Ve asânın başka bir sûret-i mehîbeye tahavvül etmeyip de yılan olmasındaki sebeb pek açıktır:

Ma’lûmdur ki, Fir’avn Hz. Mûsâ’ya mukābele için, sehareyi celbe karar verdi. Sehare ise, havâss-ı ecsâmdan istiâne ederek hikemî ve kimyevî tedbîrât ve tasarrufât netîcesinde birtakım yılan sûretleri tertîb edip, Cenâb-ı Mûsâ’ya karşı sihrin bir nev’i olan nîrencât ile mukābeleye kıyâm ettiler. Ve Cenâb-ı Hakk’ın Mûsâ yediyle onlar hakkındaki cezâsı amelleri cinsinden olmak iktizâ ettiği için, asâ dahi bir ejder sûretine tebeddül etti. Binâenaleyh yılan sûretine tebeddül eden o asâ, seharenin yılan cinsinden olmak üzere tertîb ettikleri emsâlini, yılan olması i’tibâriyle yuttu. Vaktâki hayye sûretinden tekrâr asâ sûretine inkılâb etti, meydanda seharenin âsâr-ı sihri kalmadığına nazaran dahi asâ, asâ olması cihetinden onları yutmuş oldu.

Binâenaleyh bu mecliste enzâr-ı halkta iki garâbet zâhir oldu: Birisi asânın yılan olması idi; ve yılan olduğu vakit asânın âsâr-ı sehareyi yutması şâyân-ı istiğrâb değil idi. Zîrâ bir ejderin kendi emsâli olan küçük yılanları yutması tabîî görünür. İkinci garâbet, yılanın [25/89] tekrâr asâ olduktan sonra, bir yığın âsâr-ı seharenin vücûd-ı asâya intikāli ve onda nâbûd olması idi.637

İşte bu iki garâbet netîcesinde Mûsâ’nın hücceti Fir’avn’ın sehare vâsıtasıyla izhâr ettiği değnekler ve yılanlar ve ipler sûretinde mütehayyel olan hüccetleri üzerine zâhir ve gālib oldu. İmdi sâhirler Hz. Mûsâ’yı da’vâsında mağlûb etmek için hibâl, ya’ni ipler isti’mâl ettiler ve onları muhayyel olarak yılan sûretinde gösterdiler. Hâlbuki Cenâb-ı Mûsâ’nın onlara galebe için kullandığı şey, habl, ya’ni ip değil idi; ve onlara gösterdiği şey de muhayyel olan yılan değil idi. Belki zâhirde herkesin açıktan açığa müşâhede ettiği hakîkî bir sü’bân, ya’ni büyük bir yılan idi. Ve seharenin hibâl isti’mâlinde bir nükte vardır. O da budur ki: “İp” ma’nâsında isti’mâl olunan “habl” lugatta “tell-i sagîr”e, ya’ni “küçük tepe”ye denir. Bu i’tibâr ile sâhirlerin, kadr-i Mûsâ’ya nisbeten mikdârları ve mertebeleri cibâl-i şâmihadan hibâl menzilesindedir. Ya’ni yüksek dağlar içinde küçük tepeler kadar bir şeydir demek olur.

لَّذيــن رَأوْه ُ ليــس مــنلعِلــم ِ وأن َّرُتبَــة َ موسَــى فــيلسَّــحَرَة ُ ذلــك عَلِمُــورَأت ِِ فلمَّــ

لعِلــملبَشــر ِ فــلا يكــون ُ إلا مِمَّــن ْ لــه تَمَيُّــز ٌ فــين مــن مَقــدُور ِلبَشَــر ِ وإن ْ كمَقــدُور ِ

رُونَ﴾،لَمِيــنَ، رَب ِّ مُوسَــى وَهَــلْعَ﴿بِــرِب ِّمِ، فآمَنُــوإ ِيهَــاللتَّخيُّــل ِ ولمُحَقَّــق ِ عــن

لقَــوْم َ يَعلمُــون َ أنَّــه أيرُونُ، لعِلمِهــم بــأن َّلَّــذي يَدْعُــو إليــه موسَــى وهَــلــرَّب ِّأي

لوَقــت ِحِــبلتَّحَكُّــم ِ صن فرعــون ُ فــي مَنصِــب ِكلفرعــونَ، ولمَّــدَعَــُ موســى مــ

ََ

رَبُّكُــمل: ﴿أنَــمُوسِــيِّ، لِذلــك قــلنلعُــرف ِبَــر َ فــيلسَّــيْف ِ وإن ْ جلخَلِيفَــة ُ بوأنَّــه

ََّ

أعْطِيتُــه ُ فــيأعْلَــى منهــم بمــالفأنَــبنِســبَة ٍ مــبًــلــكل ُّ أربَنأعْلَــى﴾ وإن ْ كال

ل لــم ْ يُنْكِــرُوهقــلسَّــحَرَة ُ صِدقَــه فيمــعَلِمَــت ِلتَّحكُّــم ِ فيكــم، ولمَّــهــر ِ مــنلظَّ

ة َلْحَيَــتَقْضِــي هَــذِه ِض ٍ إِنَّمَــأنْــت َ قَــقْــض ِ مَــلــه: ﴿فَلــولــه بذلــك، فقِّ وأقَــرُّو

لحــقن عيــن َأعْلَــى﴾ وإن ْ كالرَبُّكُــم ُلدَّوْلَــة ُ لــك، فصَــح َّ قولُــه: ﴿أنَــ﴾ فلدُّنْيَــ

طــل ٍأرْجُــل َ وصَلَــب َ بعَيْــن ِ حــق ٍّ فــي صــورة ٍ بالأيْــدِي َ واللصُّــورة ُ لفرعــونَ، فقَطَّــع َف

،ب َ لا ســبيل َ إلــى تَعْطِيلِهــأســباللفِعــلِ، فــإن َّل ُ إلا بذلــكتــب َ لا تُنَــلنَيْــل ِ مَر

هــي عليــهلوجــود ِ إلا بصــورة ِ مــ، فــلا تَظهَــر ُ فــيقْتَضَتْهَــبتــة ََّلثن َأعيــالأن َّاِ ل

للّٰــهت ُوليســت ْ كَلمــ[25/90]للّٰــهِ﴾،ت ِلثُّبــوتِ، إذ ْ ﴿لَا تَبْدِيــل َ لِكَلِمَــفــي

، ويُنْسَــب ُ إليهــلقِــدَم ُ مــن حيــث ُ ثُبُوتُهــتِ، فيُنْسَــب ُ إليهــلمَوجُــودن ٌِ سِــوَى أعيــ

نإنســليَــوم َ عِندنَــتقــول ُ «حَــدَث َ، كمــوظُهورُهــلحُــدُوث ُ مــن حيــث ُ وجودُهــ

لحــدوثِ،ن لــه وجــود ٌ قبــل َ هــذكْ أو ضَيْــفٌ»، ولا يَلْــزَم ُ مــن حُدوثِــه أنَّــه مــ

يَأْتِيهِــمنِــه مــع قِــدم ِ كلامِــه: ﴿مَــلعَزِيــز ِ أي ْ فــي إتيلــى فــي كلامِــهل تعٍ لذلــك قــ

يَأْتِيهِــم ْ مِــن ْ ذِكْــرسْــتَمَعُوه ُ وَهُــم ْ يَلْعَبُــونَ﴾، ﴿وَمَــمِــن ْ ذِكْــر ٍ مِــن ْ رَبِّهِــم ْ مُحْــدَث ٍ إِلَّا

لرَّحمــةِ،لرَّحمــة ُ لا يَأتِــي إلا بعَنْــه ُ مُعْرِضِيــنَ﴾، ونُــولرَّحْمٰــن ِ مُحْــدَث ٍ إِلا ّ كَمِــن َ

لرَّحمــةِ.لَّــذي هــو عــدمبلعَــذَسْــتَقبَللرَّحمــة ِومَــن أعْــرَض َ عــن

ُ َ َ

Sâhirler bunu gördükleri vakit, ilimde Mûsâ’nın mertebesini ve gördükleri şey makdûr-i beşer olmadığını ve her ne kadar makdûr-i beşerden olsa bile ancak kendisi için tahyîl ve îhâmdan ilm-i muhakkakta temeyyüz hâsıl olan âriften vâki’ olacağını bildiler. Binâenaleyh “Mûsâ ve Hârûn’un Rabb’i olan Rabbü’l-âlemîne”, ya’ni Mûsâ ve Hârûn’un da’vet ettiği Rabb’e “îmân ettiler”. (Şuarâ, 26/48) Zîrâ, kavm-i Fir’avn onun, ya’ni Mûsâ’nın Fir’avn’a da’vet etmediğini bilirler idi. Ve vaktâki Fir’avn, her ne kadar örf-i nâmûsîde cebrettiyse de, mansıb-ı tahakkümde sâhib-i vakt ve seyf ile halîfe idi. İşte bunun için “Ben sizin rabb-i a’lânızım!” (Nâziât, 79/24); ve her ne kadar küll, nisebden bir nisbetle erbâbdır, “İmdi ben zâhirden tahakkümde i’tâ olunduğum şey sebebiyle onlardan a’lâyım!” dedi. Ve sehare söylediği şeyde onun sıdkını bildikleri vakit ona inkâr etmediler ve ona bununla ikrâr ettiler. Binâenaleyh ona “Sen ancak hayât-ı dünyâda hükmedersin. Binâenaleyh ne hükmedersen et, devlet sana mahsustur!” (Tâhâ, 20/72) dediler. İmdi her ne kadar Hakk’ın “ayn”ı olup sûret, Fir’avn’a mahsûs ise de, onun “Ben sizin rabb-i a’lânızım!” (Nâziât, 79/24) demesi sahîh oldu. Böyle olunca sûret-i bâtılda Hakk’ın “ayn”ına mülâbis olduğu hâlde, ancak bu fiil ile nâil olunan merâtibe neyl için, elleri ve ayakları kesti ve astı. Çünkü esbâbın ta’tîline yol yoktur. Zîrâ a’yân-ı sâbite onları iktizâ eder. Vücûdda, ancak sübûtta üzerinde bulunduğu şey sûretiyle zâhir olur.

Zîrâ “Kelimât-ı ilâhiyye için tebdîl yoktur” (Yûnus, 10/64). “Kelimât-i ilâhiyye” ise a’yân-ı mevcûdâttan gayrı değildir. Binâenaleyh sübûtları haysiyetinden[25/91]onlara “kıdem” nisbet olunur. Vücûdları ve zuhûrları haysiyetinden dahi onlara “hudûs” nisbet olunur. Nitekim sen “Bugün bizim indimizde bir insan veyâ bir misâfir hâdis oldu” dersin. Hâlbuki onun hudûsünden, bu hudûsden evvel onun için vücûd olmamak lâzım gelmez. Bunun için Hak Teâlâ Kelâm-ı azîzinde, ya’ni ityânı hakkında, onun kelâmı kadîm olmakla berâberيَأْتِيهِــم َْ مَــ

سْــتَمَعُوه ُ وَهُــم ْ يَلْعَبُــونمِــن ْ ذِكْــر ٍ مِــن ْ رَبِّهِــم ْ مُحْــدَث ٍ إِلَّا(Enbiyâ, 21/2) ya’ni “Onlara Rablerinden bir yeni zikir gelse, onu ancak dinleyip eğlenirler” veَ وَمَ

عَنْــه ُ مُعْرِضِيــننُــولرَّحْمٰــن ِ مُحْــدَث ٍ إِلَّا كَيَأْتِيهِــم ْ مِــن ْ ذِكْــر ٍ مِــن َ“Onlara cânib-i Rahmân’dan bir yeni zikir gelse ancak ondan i’râz ederler” (Şuarâ, 26/5) buyurdu. Ve rahmet ancak rahmet ile gelir. Ve rahmetten i’râz eden kimse, azâba istikbâl eder ki, o rahmetin ademidir.

Ya’ni sâhirler Mûsâ (a.s.)ın yedinde hüccet olan mu’cizesini ve asâsının kendi sihirlerine benzemediğini gördükleri vakit, ilimde Hz. Mûsâ’nın mertebe-i ulyâsını ve gördükleri mu’cize beşerin kudretinden hâriç bir şey olduğunu ve beşerin kudreti tahtında zâhir olsa bile, böyle bir şey izhâr etmek, herkesin kârı olmayıp, ancak kendisinde tahayyül ve îhâmdan ilm-i muhakkakta temeyyüz hâsıl olan âriften vâki’ olacağını bildiler. Ya’ni herkes “Şu elimdeki asâ yılan olsa da, düşmanlarıma karşı bir hücum ediverse...” tarzında bir hayâl yapabilir. Fakat bu hayâl, kendi mertebesinde hayâl olarak kalır; hâriçte vücûdu zâhir olamaz. Bu vücûd-ı hayâlîyi, hâriçte kisve-i taayyüne büründürüp izhâr etmek, ancak ilm-i muhakkakta sâir efrâd-ı beşerden kendisi için temeyyüz hâsıl olan bir ârifin işidir. Zîrâ bu temeyyüz her ârifte de olamaz. Bu mes’elenin tafsîliFass-ı İshâkî’de “halk-ı ârif ” bahsindedir.

İşte sehare bu irfân sebebiyle “Mûsâ ve Hârûn’un Rabb’i olan Rabbü’l-âlemîne, ya’ni Mûsâ ve Harûn’un da’vet ettiği Rabb’e îmân ettiler”. (Bk.

Şuarâ, 26/47-48) Ve onlar “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbi” demekle bittabi’

Rabbü’l-âlemîne îmânı murâd ettiler. Çünkü Fir’avn’ın kavmi, Mûsâ’nın Fir’avn’a değil, belki Rabbü’l-âlemîne da’vet ettiğini bilirler idi. Ve Fir’avn her ne kadar örf-i nâmûsîde, ya’ni örfen kānûn-i saltanata tevfîkan cebr ve istibdâd etti ise de, tebaası üzerine tahakküm mansıbında vaktin sâhibi ve kılıç isti’mâline salâhiyetdâr bir halîfe ve imâm idi.

2a İşte bu mansıb-ı tahakkümün [25/92] ve seyf ile hilâfetin iktizâsından dolayı “Ben sizin rabb-i a’lânızım!” (Nâziât, 79/24) dedi. Ya’ni her ne kadar benim tebaamdan her bir ferd nisebden bir nisbetle ayrı ayrı rablerdir.

Fakat ben zâhirde tahakkümden bana verilen saltanat ve imâmet hasebiyle o rablerin cümlesinden a’lâyım ve hepsinin fevkindeyim, demek istedi.

Ma’lûm olsun ki, “rabb” “mâlik” ve “sâhib” ma’nâsına gelir. Nitekim şirket-i mudârabede mal sâhibine “rabbü’l-mâl” derler. “Seyyid” ve “efendi” ma’nâsına gelir. Nitekim âyet-i kerîmedeسْــألْه ُرْجِــع ْ إِلَــى رَبِّــك َ فَل َقَــ(Yûsuf, 12/50) [Efendine dön, ona sor.] veفَيَسْــقِي رَبَّــه ُأحَدُكُمَــلسِّــجْن ِ أمَّــحِبَــي ِصََ يَــ

ُذْكُرْنِــي عِنْــد َ رَبِّــك...خَمْــرً(Yûsuf, 12/41-42) [Ey zindan arkadaşlarım! Rü’yânızın ta’bîrine gelince: Biriniz efendisine şarâb sunacaktır... Beni efendinin yanında yâd et!] buyurulur. Ve “mürebbî” ma’nâsına gelir; “rabbü’s-sabî” ve “rabbü’l-müteallim” derler.

İmdi bir hükümdârın tebaasından her biri nisebden bir nisbetle “erbâb”dır. Çünkü mallarının ve çocuklarının “rabb”idir. Velâkin üzerlerinde maslahata menûtan mutasarrıf olan hükümdarları hepsinin “rabb”idir.

Binâenaleyh o “rabb-i a’lâ” ve “rabbü’l-küll” olmuş olur.

Ve rubûbiyyet-i ilâhiyye ise cemî’-i zerrât-ı kâinâta şâmil ve onların rubûbiyyet-i cüz’iyyelerini muhît olduğundan Rabb-i mutlak, ancak “Rabbü’l-âlemîn”dir. Fir’avn’ınأعْلَــىالرَبُّكُــم ُأنَــ[Ben sizin rabb-i a’lânızım!] (Nâziât, 79/24) kavlinin bu hakîkate şümûlü hasebiyle sâhirler, bu sözde onun sıdkını müşâhede ettikleri vakit, Fir’avn’ın bu sözünü inkâr etmediler; ve onun mertebe-i tahakkümünü kabûl ve ikrâr ettiler de, dediler ki: “Evet, sen ancak hayât-ı dünyeviyyede sâhib-i saltanat olduğun için hükmedersin. Binâenaleyh ne hüküm edersen et, devlet sana mahsustur!” dediler.

İmdi îzâh olunan nokta-i nazara göre Fir’avn’ın “Ben sizin rabb-i a’lânızım!” (Nâziât, 79/24) kavli bâtıl değil idi, belki sahîh idi. Vâkıâ Fir’avn, hakîkat cihetinden Hakk’ın “ayn”ıdır; fakat sûret-i müteayyine cihetinden Hakk’ın gayrıdır. Binâenaleyh Fir’avn’ın mazharında zâhir olan rubûbiyyet-i Hakk’a “rubûbiyyet-i mutlaka” demek câiz olmaz. Zîrâ rubûbiyyet-i Hak külldür ve asıldır ve zâtîdir. Ve Fir’avn ve emsâlinin sûretlerinden zâhir olan rubûbiyyet-i Hak ise, o küllden bir cüz’dür ve fer’dir ve ârızîdir.

2b [25/92] Suâl:Fir’avn’ınأعْلَــىالرَبُّكُــم ُأنَــ(Nâziât, 79/24) [Ben sizin rabb-i a’lânızım!] kavlinde min-vechin sâdık olduğu îzâh olundu. Hâlbukiل َ فِرْعَــوْن ُوَقَــ

عَلِمْــت ُ لَكُــم ْ مِــن ْ إِلٰــه ٍ غَيْــرِيأ مَــالْمَــلَأيُّهَــيَــ(Kasas, 28/38) [Fir’avn dedi ki: Ey nâs!

Ben, benden başka sizin için ilâh bilmiyorum!] âyet-i kerîmesine nazaran Fir’avn’ın da’vâ-yı rubûbiyyetten maksadı, da’vâ-yı ulûhiyyet olduğu anlaşılır?

Cevâb:Ma’lûm olsun ki, “ilâh” esmâ-i ecnâstandır. Hak olsun bâtıl olsun her ma’bûda ıtlâk olunur. Sonra ma’bûdün-bi’l-hakka ıtlâkı galebe etti.

Nitekim evvelâ her yıldıza “necm” ıtlâk olunurken, ba’dehû gāliben “Süreyyâ” yıldızına ıtlâk olundu. Fakat “Allah” lafzı ancak ma’bûdün-bi’l-hakka mahsustur. Ve “ilâh” kelimesinin muhtelif ma’nâları vardır ki, âtîde ta’dâd olunur:

1. Zâtında ukūl ve efhâm mütehayyir olana “ilâh” derler.

2. Zikriyle kulûb mutmain ve sâkin olan zâta kezâ “ilâh” derler. Nitekimألَهْــت ُ إِلَــى فُــلَان ٍdedikleri vakitسَــكَنْت ُ إِلَيْــه ِ[Ona i’timâd etmekle mutmain oldum] ma’nâsını murâd ederler.

3. Kendisine i’timâd olunan kimseye “ilâh” derler.

Bunlardan daha başka ma’nâları da vardır. Bu kelime hakkında daha ziyâde tafsîlât isteyenler, şârih-iMesnevîİsmâîl Ankaravî (k.s.) hazretlerinin Fütûhât-ı Ayniyyenâmındaki eserine mürâcaat etsinler.638 638Bk. Ankaravî,Fâtiha Tefsîri Fütûhât-ı Ayniyye, s. 40-42.

İmdi saltanat ve ihtişâmı derece-i gāyede olan Fir’avn hakkında tebaa-i cehelesi mütehayyir olduğundan onların “ilâh”ı olur. Ve makām-ı hükm ve tasarrufta olup tebaası onun siyâsetiyle mutmainnü’l-kulûb ve sâkin olduklarından yine onların “ilâh”ı olur; ve kezâ emniyyet-i beldede onun idâresine i’timâd olunduğundan bu i’tibâr ile de kendisine “ilâh” denir. Fakat bu ulûhiyetlerin cümlesi bâlâda îzâh olunan rubûbiyyet-i arazıyye kabîlindendir. Binâenaleyh makām-ı hükm ve tasarrufta bulunan Fir’avn’ın “Ey ahâlî, ben sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum” (Kasas, 28/38) demesi zikrolunan ma’nâlara nazaranأعْلَــىالْرَبُّكُــمأنَــ(Nâziât, 79/24) [Ben

ُ sizin rabb-i a’lânızım!] kavlinin nazîri olmuş olur.

İmdi Fir’avn, tebaası üzerine müstevlî olan bu rubûbiyyet-i ârıziyye-i cüz’iyyesi sebebiyle onların rubûbiyyet-i ârıziyye-i cüz’iyyelerinin fevkinde bulunduğundan, bu rubûbiyeti sâikasıyla sâhirlerin ellerini ve ayaklarını [25/93] kesti; ve onları hurma ağaçlarına astı. Fakat Fir’avn bu rubûbiyetini Hakk’ın gayrı olan kendi bâtıl sûretinde Hakk’ın “ayn”ına mülâbis olduğu hâlde icrâ etti. Zîrâ her bir sûret hakîkati cihetinden Hakk’ın “ayn”ıdır. Ve bu hakîkat gâh Hak ve gâh bâtıl sûretlere, bürünerek zâhir olur.

Fir’avn dahi bâtıl sûretine bürünerek zâhir olmuş idi. Ve bu muhtelif libâslarda zuhûr, esmâ ve sıfât-ı muhtelife-i ilâhiyye iktizââtıdır. Binâenaleyh ârif-i billâh olanların nazarlarında, sûret-i bâtılede olan zuhûrât ve tecelliyât-ı ilâhiyye dahi kendi dâiresinde inkâr olunmaz. Fakat tavr-ı şerîat ile mukāyese olunursa red ve inkâr olunur. Zîrâ tavr-ı şerîatta îmân ve ihsân makbûl ve küfür ve zulüm merdûddur. Fakat Hakk’a nisbeten her ikisi de hikmettir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber’in şeyhi Ebû Medyen Mağribî (r.anhümâ) buyururlar:

تِهِطِل َ فِي طَوْرِه ِلَا تُنْكِر

فَإِنَّه ُ مِن ْ بَعْض ِ ظُهُورَلبَ ُ

Tercüme: “Bâtılı tavrında inkâr etme; zîrâ o da tecelliyât-ı ilâhiyyeden bir cüz’dür.” Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar:Mesnevî:

ستع و خبث ِ مز آن رو كه نزنیستضيم در كفر ز آن رو كه قضر

نسبت كنى كفر آفتستگر بمستلق حكمتكفر هم نسبت بخ

Tercüme: “Kazâ-yı ilâhî olması cihetinden ben küfre râzıyım; fakat bizim hubs ve nizâımız olması cihetinden râzı değilim. Küfür dahi Hâlık’a nisbetle hikmettir. Eğer bize nisbet edersen küfür âfettir.”639

Suâl:Mûsâ (a.s.) muvâcehe-i Fir’avn’da ve mecma’-i nâsta sâhirlerin sihr-i azîmlerini elindeki asâ ile ibtâl ve Fir’avn’ı ve huzzârı tedhîş etmiş olduğu hâlde, niçin kendisine îmân eden sâhirleri, bu mu’cize-i dehşet-âveriyle Fir’avn’a karşı müdâfaa etmedi?

Cevâb:Zîrâ Mûsâ (a.s.), merâtib-i âliye-i uhreviyyeye vusûl ancak mertebe-i şehâdeti ihrâz etmekle [25/94] olacağını bilir idi. Binâenaleyh sâhirlerin o devlet-i azîme-i uhreviyyeye nâil olmaları, ancak Fir’avn’ın onları zulmen katletmesi sebebiyle olacak idi. Bundan dahi müstebân olur ki, küffârın ve zalemenin vücûdu mü’minler için rahmettir. Zîrâ mü’minler onların zulmüyle maktûl olmalarından dolayı derecât-ı âliye-i uhreviyyeye nâil olurlar; ve zaleme ve küffâr dahi bu sebeble derekât-ı sâfile-i uhreviyyeye sukūt ederler. Ve sahâbe-i kirâmdan bir kısmının ve nûr-i dîde-i mü’minîn olan Hüseyn hazretlerinin zulmen katilleri dahi bu hikmete müsteniddir. Zîrâ Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri netâyici birtakım sebeblere ta’lîk buyurmuştur ki, o sebebler âlem-i şehâdette aslâ ta’tîl kabûl etmez. Çünkü âlem-i şehâdetteki sûretler, a’yân-ı sâbitenin netâyicidir. Bu sûretlerin hiçbirisi sebebsiz husûl-pezîr olmaz. Meselâ ateşin bir hakîkati vardır. O hakîkatin bu âlemde bir sûrete taalluku, delk ve temâsı veyâ herkesçe ma’lûm olan diğer sebebler iledir. Ve a’yân-ı sâbite ise böyle vücûd-ı izâfî âleminde esbâb tahtında ancak ilm-i ilâhîde sâbit olan hâllerinin iktizâsı dâiresinde zâhir olurlar. Meselâ ateşin hakîkati gördüğümüz kırmızı bir sûrette zâhir olunca bittabi’ yakar. Zîrâ o hakîkat-i ilmiyye, bir kelime-i ilâhiyyedir. Çünkü Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de

للّٰــه ِت ِلَا تَبْدِيــل َ لِكَلِمَــ(Yûnus, 10/64) [Kelimât-ı ilâhiyye için tebdîl yoktur!] kavliyle bu hakāyık-ı ilmiyyenin aslâ tebeddül etmeyeceğini bize bildirmiştir. Binâenaleyh hakîkatleri saâdet veyâ şekāvet üzerine ilm-i ilâhîde sâbit olanlar, dünyâda ve âhirette her ne kisve-i taayyünde zâhir olurlarsa olsunlar, bu hakîkatlerinin âsâr ve ahkâmına tâbi’ olurlar. Enbiyânın teblîğ ve da’vetleri bu iki ferîkin yekdîğerinden temeyyüzü ve her birisi hakkında 639Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 365 (beyit: 1364); II, s. 35 (beyit: 2027).

hüccet-i bâliğa-i ilâhiyye husûlü içindir. Bu bahsin tafsîliFass-ı Üzeyrî’de ve bi’l-münâsebe diğer fasslarda dahi geçmiş idi.

İşte bu kelimât-ı ilâhiyye ise a’yân-ı mevcûdâttan başka bir şey değildir.

Binâenaleyh onlara ilm-i ilâhîde sübûtları cihetinden “kıdem” nisbet olunur; ve mertebe-i kesîf-i şehâdette mâddeye bürünerek zuhûrları ve izâfî birer vücûd iktibâs etmeleri cihetinden dahi onlara “hudûs” nisbet olunur.

“Bir şeyin hem kadîm ve hem de hâdis olması nasıl olur?” diyecek olursan [25/95] bunu îzâhen deriz ki:

Meselâ sen “Bugün bizim indimizde bir adam veyâ bir misâfir hâdis ve peydâ oldu” dersin. Hâlbuki senin indinde hudûsünden evvel, o adam veyâ misâfirin “vücûd”u olmamak lâzım gelmez. O zâten evvelden mevcûd idi. Ba’dehû senin indinde hâdis ve zâhir oldu. İşte bu hakîkate mebnî Hak Teâlâ kendi Kelâm-ı azîzinde, kelâm-ı ilâhîsinin bu âlem-i şehâdete vürûdu hakkında sûre-i Enbiyâ’daسْــتَمَعُوه ُ وَهُــم ْ يَلْعَبُــون َيَأْتِيهِــم ْ مِــن ْ ذِكْــر ٍ مِــن ْ رَبِّهِــم ْ مُحْــدَث ٍ إِلَّامَــ

(Enbiyâ, 21/2) ya’ni “Onlara Rablerinden bir kelâm-ı muhdes gelse, dinleyip hemen istihzâ ederler.” Ve kezâ sûre-i Şuarâ’daلرَّحْمٰــن ِيَأْتِيهِــم ْ مِــن ْ ذِكْــر ٍ مِــن ََ وَمَــ

عَنْــه ُ مُعْرِضِيــننُــومُحْــدَث ٍ إِلا ّ كَ(Şuarâ, 26/5) ya’ni “Onlara Cenâb-ı Rahmân’dan bir kelâm-ı muhdes gelse, ondan hemen i’râz ederler” buyurdu. Hâlbuki Hak Teâlâ’nın kelâmı sıfat-ı ilâhiyyesi olmak i’tibâriyle kadîmdir. Bu âlemde harf ve savt ile leb-i peygamberîden zuhûru ve hudûsü, bu hudûsden mukaddem mevcûd olmamasını îcâb etmez.Mesnevî:

فرستو كهر كه گويد حق نگفتز لب ِ پيغمبرستگر چه قرآن

Tercüme: “Vâkıâ Kur’ân Peygamber’in dudağından sâdır olmuştur. Her kim Hak söylemedi derse o kimse kâfir olur.”640

Ve kezâ bunun vücûd-ı insânîde nazîri budur ki: İnsan bir mecliste söyleyeceği sözü evvelâ kendi bâtınında ve zihninde düşünür ve içinden söyler. Bu içinden konuşmanın hâriçte vücûdu yoktur. Ba’dehû o ma’nâyı harf ve savt libâsına bürüyüp muhâtablarına izhâr ve ismâ’ eder. Bu harf ve savt ile vâki’ olan kelâm bâtındaki ve zihindeki kelâma nisbetle hâdistir. Binâenaleyh bu hudûsden mukaddem o kelâm esâsen insanın zâtında mevcûd idi; ba’dehû lisânında hâdis ve zâhir oldu. İşte Kelâm-ı kadîm-i Hak dahi bu misâle mutâbıktır.

640Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VIII, s. 87 (beyit: 2115).

Ve Rahmân’dan sâdır olan Kelâm-ı kadîm mü’minlere rahmettir. Zîrâ Hak Teâlâء ٌ وَرَحْمَــة ٌ لِلْمُؤْمِنِيــن َهُــو َ شِــفَلْقُــرْآن ِ مَــوَنُنَــزِّل ُ مِــن َ(İsrâ, 17/82) [Kur’ân’dan mü’minler için bir şifâ, bir rahmet olan şeyi indiririz.] buyurur. Ve rahmet ehl-i hidâyete ancak rahmet ile gelir; [25/96] kendi zıddı olan azâb ile gelmez. Ancak ehl-i dalâlet için azâb te’sîrini ilkā eder. Nitekim âyet-i kerîmedeلِمِين َ إِلَّا خَسَــلظَّوَلَا يَزِيد ُ(İsrâ, 17/82) [Zâlimler için ise, ziyândan başka

رً bir şey arttırmaz.] buyurulur. Çünkü ehl-i dalâlet isti’dâdları iktizâsı olarak rahmetten i’râz ederler. Çünkü onlara te’sîr-i azâbı ilkā eder. Nitekim gül kokusu insanın meşâmmına ni’met ve râhat ve lezzettir. Fakat necâset böceğine nıkmet ve eziyet ve merârettir. İmdi dâire-i rahmetten yüz çeviren kimse onun zıddı olan azâb dâiresine teveccüh etmiş olur ki, o dâire-i azâbda rahmet bulunmaz. Zîrâ iki zıd ictimâ’ etmez.

لَّتِــي قَــد ْ خَلَــتللّٰــه ِسُــنَّة َرَأونُهُــم ْ لَمَّــِ وأمَّــ

ْبَأْسَــنَْقولُــه: ﴿فَلَــم ْ يَــك ُ يَنْفَعُهُــم ْ إِيمَ

آخــرةالدِهِ﴾ ﴿إِلا َّ قَــوْم َ يُونُــسَ﴾، فلــم ْ يَــدُل َّ ذلــك علــى أنَّــه لا يَنْفَعُهــم فــيَ فِــي عِبَــ

أخْــذالد َ أن َّ ذلــك لا يَرفَــع ُ عنهــمءِ: ﴿ إِلا َّ قَــوْم َ يُونُــسَ﴾، فــأرَلاِسْــتِثْنََ بقولِــه فــي

ن أمْــرُه أمــرإن ْ كن ِ منــه، هــذإ يمــال، فلِذلــك أخِــذ َ فرعــون ُ مــع وجــود ِلدُّنيَــفــي

نكل ِ تُعْطِــي علــى أنَّــه مــلحــعةِ، وقَرينــة ُلسَّــل ِ فــي تلــكلانْتِقَــمَــن تَيَقَّــن َ ب

لَّــذيليَبَــس ِلطَّريــق ِلمؤمنيــن َ يَمْشُــون َ فــييَــن َأنَّــه عَالِ، للانْتقَــِ علــى يَقِيــن ٍ مــن

لهَــلاكِ، إذ آمَــن َ بخِــلافلبَحــرَ، فلــم ْ يَتَيَقَّــن ْ فرعــون ُ به ُِ ظَهَــر َ بضَــرْب ِ موسَــى بعَصَــ

لتَّيَقُّــنئِيل َ علــىلَّــذي آمَنَــت ْ بــه بَنُــو إِسْــرلمُحْتَضَــر ِ حتَّــى لا يُلْحَــق َ بِــهِ، فآمَــن َ ب

َ

لَّتــيلصــورة ِتَيَقَّــن َ لكــن ْ علــى غيــر ِن كمــلهــلاكِ-، فــكلتَّيقُّــن ِ بة ِ -لا علــىلنَّجــب

لــى:ل تعقــبَدَنَــه كمــآخــرة ِ مــن نفسِــه، ونَجَّــالب ِللّٰــه ُ مــن عــذهدَ، فنَجَّــأرَ

ب َ بصُورتِــه رُبَّمَــأنَّــه لــو ْ غَــالْيَــوْم َ نُنَجِّيــك َ بِبَدَنِــك َ لِتَكُــون َ لِمَــن ْ خَلْفَــك َ آيَــةً﴾، ل﴿فَ

ليُعْلَــم َ أنَّــه هــو، فقــد ْ عَمَتْــهلمَعْهُــودَة ِ مَيِّتًــلصُّــورة ِحْتَجَــبَ، فظَهَــر َ بل قومُــهْ قــ

أخْــرَوِي ِّ لا يُؤمِــن ُ ﴿وَلَــوالب ِلعَــذومَعْنًــى، ومَــن حَقَّــت ْ عليــه كلِمــة ُة ُ حِسًّــلنَّجــ

أخــرويَّ، فخَرَجالبلعَــذألِيــمَ﴾ أي ْ يَذُوقُــوالبلْعَــذَ

َ َ َءَتْهُــم ْ كُل ُّ آيَــة ٍ حَتَّــى يَــرَوُجَ

لقــرآنُ.لَّــذي وَرَد َ بــههــرلظَّهــولصِّنْــفِ، هــذفرعــون ُ مــن هــذ

ُ

Ve onunدِه ِلَّتِــي قَــد ْ خَلَــت ْ فِــي عِبَــللّٰــه ِسُــنَّة َرَأونُهُــم ْ لَمَّــفَلَــم ْ يَــك ُ يَنْفَعُهُــم ْ إِيم

بَأْسَــنََْ

(Mü’min, 40/85)لدُّنْيَــة ِلْحَيَــلْخِــزْي ِ فِــيبعَنْهُــم ْ عَــذَكَشَــفْنآمَنُــوإِلَّا قَــوْم َ يُونُــس َ لَمَّــ

ََ

(Yûnus, 10/98)[25/97]ya’ni “Bizim be’simizi gördükleri vakitte onların îmânları kendilerine menfaat vermez. İbâdı hakkında cârî olan âdet-i ilâhiyyedir.” “Kavm-i Yûnus müstesnâdır ki, onlar îmân ettikleri vakit, biz hayât-ı dünyâda onlardan azâb-ı hızyi keşfettik” kavline gelince, istisnâdaإِلا َّ قَــوْم َ يُونُــس(Yûnus, 10/98) [Kavm-i Yûnus müstesnâ

َ olmak üzere.] kavliyle bu, âhirette onlara nef’ vermeyeceğine delâlet etmez. Bununla dünyâda onlardan muâheze ref’olunmayacağını murâd etti. İşte bunun için, kendisinden îmânın vücûduyla berâber Fir’avn ahzolundu. Eğer onun emri, o sâat içinde intikāle müteyakkın olan kimsenin emri olursa, budur. Ve karîne-i hâl, intikālden yakîn üzere olmadığını i’tâ eder. Zîrâ o, Mûsâ’nın denize asâsıyla vurmasından zâhir olan kuru yolda mü’minlerin yürüdüklerini muâyene etti. Binâenaleyh Fir’avn helâke müteyakkın olmadı. Zîrâ muhtazarın hilâfına olarak, hattâ ona lâhik olmayacağına bile emîn oldu.

Böyle olunca –helâke teyakkun üzerine değil–,641necâta teyakkun üzerine, Benî İsrâîl’in îmân ettiğine îmân etti. İmdi teyakkunu gibi vâki’ oldu; fakat irâde ettiği sûretin gayrı üzere. Binâenaleyh Allah Teâlâ ona kendi nefsinden azâb-ı âhiretten necât verdi. Bedenine de necât verdi. Nitekim Hak Teâlâلْيَــوْم َ نُنَجِّيــك َ بِبَدَنِــك َ لِتَكُــون َ لِمَــن ْ خَلْفَــك ًَ فَ

آيَــة(Yûnus, 10/92) ya’ni “Senin halefin olan kimselere alâmet olmak için bugünde bedenine necât veririz” buyurdu. Eğer o sûretiyle gāib olsa idi kavmi, “İhticâb etti!” derler idi. Böyle olunca o olduğu bilinmek için, sûret-i ma’hûdesiyle ölü olarak zâhir oldu. Necât hissen ve ma’nen ona âmm oldu. Azâb-ı uhrevî kelimesi üzerine vâcib olan kimseler, velevki onlara her bir âyet gelse, “azâb-ı elîmi görmedikçe”

(Yûnus, 10/97), ya’ni azâb-ı uhrevîyi tadmadıkça îmân etmez. Şu hâlde Fir’avn bu sınıftan çıktı. İşte bu öyle bir zâhirdir ki Kur’ân onunla vârid oldu.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) yukarıdaللّٰــه ُ عنــد َهلَّــذي أعْطَــن ِإ يمــالن قُــرَّة َ عيــن ٍ لفِرعــون َ بوك

ومُطَهَّــرًهِــرًلغَــرَقِ، فقَبَضَــه ط[Ve gark indinde Allah Teâlâ’nın ona i’tâ eylediği îmân ile, Fir’avn için de kurret-i ayn oldu. Binâenaleyh onu tâhir ve 641Arapça metinde ve tercümede tire içine aldığımız kısımFusûsmetninden olmayıp Ahmed Avni Bey tarafından Bosnevî şerhi dikkate alınarak eklenmiş açıklayıcı bir ifâdedir. Krş. Bosnevî,Tecelliyât-ı Arâisu’n-Nusûs, s. 549.

mutahhar olarak kabzeyledi.] buyurmuşlar ve Fir’avn’ın îmânı makbûl olup olmadığı hakkındaki îzâhât dahi bu bahsin şerhinde geçmiş idi. Bu beyânâta nazaran Hz. Mûsâ’ya muhâlefet ve Rabbü’l-âlemîne îmân eden sâhirlereihânet eden Fir’avn’ın rahmetten i’râz ve azâba istikbâl eden zümreye [25/98] dâhil olmaması îcâb eder. Hz. Şeyh (r.a.) bu ma’nâyı te’yîden ve bir suâl-i mukaddere cevâben buyururlar ki:

Hak Teâlâ hazretlerininلَّتِــي قَــد ْ خَلَــتللّٰــه ِسُــنَّة َبَأْسَــنرَأونُهُــم ْ لَمَّــ

َِْْ فَلَــم ْ يَــك ُ يَنْفَعُهُــم ْ إِيمَ

دِهفِــي عِبَــ(Mü’min, 40/85) [Bizim be’simizi gördükleri vakitte onların îmânları kendilerine menfaat vermez. İbâdı hakkında cârî olan âdet-i ilâhiyyedir.] kavline gelince: Bu âyet-i kerîme be’s-i ilâhîyi görüp de îmân etmeyenin âhirette menfaati olmayacağına delîl olamaz. Hak Sübhânehû ve Teâlâ bu kelâm ile îmân-ı be’s sâhibleri hakkında dünyâda muâheze ve ukūbetin onlardan ref ’olunmayacağını murâd eder. Zîrâإِلا َّ قَــوْم َ يُونُــس(Yûnus, 10/98)

َ

[Kavm-i Yûnus müstesnâ olmak üzere.] îmân-ı be’s sâhiblerinden ancak kavm-i Yûnus’un hayât-ı dünyâda azâbı ref ’olunduğu beyân buyurulur.

İmdi kavm-i Yûnus’un gayrı olan îmân-ı be’s sâhiblerinden azâb-ı dünyâ ref ’olunmamakla, azâb-ı âhiretin dahi ref ’edilmeyeceği anlaşılmaz.İşte bu hikmete mebnî, Fir’avn îmân etmekle berâber azâb-ı dünyâ olan garktan kurtulamadı. Eğer Fir’avn’ın emri, o sâat içinde intikāle müteyakkın olan ve îmân-ı be’s sâhibi bulunan kimselerin emri olursa, verilen îzâhâta temâs eder. Hâlbuki karîne-i hâl intikālden yakîn üzere olmadığını, ya’ni artık bu varta-i hevl-nâkden halâsa imkân kalmadığına hükmetmediğini i’tâ eder. Çünkü Fir’avn Hz. Mûsâ’nın denize asâsıyla vurmasından zâhir olan kuru yolda mü’minlerin yürüdüklerini gözleriyle gördü. Binâenaleyh o helâke müteyakkın, ya’ni devâm-ı hayâtından nâ-ümîd olmadı. Çünkü onun hâli hâl-i ihtizârda bulunan kimsenin hâli değildi; ve muhtazarın hilâfına olarak havâss-ı hamsesi kâmilen âlem-i zâhirin hükmü altında idi;

ve hattâ îmân ettiği cihetle kendisi de mü’minler gibi bahr içindeki kuru yolda yürüyebileceğine hükmederek, hâl-i ihtizârda bulunanlara lâhik olmayacağına bile emîn oldu. Şu hâlde helâke teyakkun üzerine değil, bilakis necâta teyakkun üzerine, Benî İsrâîl’in îmân ettiği Rabbü’l-âlemîne îmân etti; ve teyakkun ettiği gibi de vâki’ oldu; oldu ammâ irâde ettiği sûretin gayrı üzere vâki’ oldu. Ya’ni îmânının kabûlüyle Hak Teâlâ onun nefsi, ya’ni zâtı ve rûhu hakkında azâb-ı ebedî-i âhiretten necât verdi; ve bedenine ve cesedine de necât verdi.

Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’deلْيَــوْم َ نُنَجِّيــك َ بِبَدَنِــك َ لِتَكُــون َ لِمَــن ْ خَلْفَــك ًَ فَ

آيَــة(Yûnus, 10/92) ya’ni “Senin arkanda kalacak olanlara bir alâmet olmak üzere [25/99] o günde bedenine necât veririz” buyurdu. Fir’avn îmân etmekle, Hak Teâlâ’nın, rûhuna âhirette ve bedenine de dünyâda necât vermesini murâd etti. Hak Teâlâ ise onun murâdının gayrı olan bir tarzda ona necât verdi. Zîrâ onun hakkında hayırlısı bu tarz idi. Çünkü senelerden beri hükûmet-i mutlaka icrâsına alışmış olan Fir’avn’ın rûhen ve bedenen necâtı hâlinde, haklarındaعَنْــه ُنُهُــولِمَــدُولَعَــوَلَــو ْ رُدُّو(En’âm, 6/28) ya’ni “Eğer onlar hâl-i evvellerine red ve iâde olunsalar nehyolundukları şeye avdet ederlerdi” buyurulan zümreye lâhik olması ihtimâli var idi. Binâenaleyh îmânını müteâkib gark sûretiyle kabzı, onun hakkında tecellî eden rahmet-i ilâhiyyedendir. Gerçi bedeninin denizden necâtından Fir’avn’ın zâtına bir fâide yoksa da, bu necât arkasında kalanları şirk ve dalâletten kurtarmak için, onlara bir burhân-ı celî olduğundan, bu da rahmet-i ilâhiyyeden idi. Zîrâ Fir’avn’ın beden-i mağrûku dalgalar ile sâhile atılmayıp gāib olsa idi, kavmi “Fir’avn boğulmadı, belki nazar-ı halktan ihticâb edip semâya urûc etti!” derlerdi. Nitekim Nasrânîlerin Hz. Îsâ (a.s.) hakkındaki kavilleri meydandadır.

İmdi halk tarafından Fir’avn olduğu bilinmek için, sûret-i ma’hûdesiyle, ölü olarak zâhir oldu. Şu hâlde necât ona hissen ve ma’nen âmm oldu; ya’ni necât, Fir’avn’ın ma’nen rûhuna ve hissen cesedine şâmil oldu.

Ve üzerlerine azâb-ı uhrevî vâcib olan, ya’ni ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesi isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûlü hasebiyle şekāveti kabûl ve bu âlem-i kesîfte de, bu hakîkatinin iktizâsı olarak tarîk-i küfür ve inkârdan zevk alan kimselere ne kadar ma’kūl delîller getirilse, azâb-ı elîmi görmedikçe îmân ve tasdîk etmezler. Nitekim Ebû Cehil, Bedir muhârebesinde katlolunduğu esnâda, kātili olan sahâbîye “Benim için sâhibine, senin adâvetinden pişman değilim, dedi de!” diyerek vasiyet etti; ve inâd ve istikbârının şiddetini son nefesinde bile izhâr etti.

İmdi Fir’avn inâd ve istikbârında musırr olmayıp îmân ettiği için, üzerlerine kelime-i azâb-ı uhrevî vâcib olan sınıftan çıkmış oldu. İşte bu îzâh ettiğimiz bahis zevâhir-i kur’âniyyedendir. Esrâr-ı kur’âniyyeden değildir ki, “Sen onu böyle te’vîl ettin, ondan zâhirde bu ma’nâ anlaşılamaz!” denilebilsin. [25/100]

لخَلــقمَّــة ِللّٰــهِ، لِمَــأمــر ُ فيــه إلــىالنَقــول ُ بعــد َ ذلــكُ ثــم َّ إنَّــ

ِسْــتَقَر َّ فِــي نُفُــوس ِ عَ

آلُــه فلَهُــم حُكــم ٌ آخَــرلهــم نَــص ٌّ فــي ذلــك يَسْــتَنِدُون َ إليــه، وأمَّــئِهِ، ومــمــن شــقَ

مَوضِعَــه.ليــس هــذ

Bundan sonra biz onun hakkında emir Allah Teâlâ’ya râci’dir deriz.

Zîrâ âmme-i halk nüfûsunda onun şekāveti müstekarr oldu. Hâlbuki bunun hakkında istinâd edecekleri bir nass yoktur. Ve onun “âl”ine gelince, onlar için başka bir hüküm vardır ki, burası onun mevzii değildir.

Ya’ni Kur’ân-ı Kerîm’in zâhirine nazaran Fir’avn’ın îmânı sâbit olduktan sonra biz Fir’avn hakkındaki emir Allah Teâlâ’ya râci’dir, deriz. Zîrâ âmme-i müslimîn ile sâir ehl-i kitâbın nefislerinde Fir’avn’ın şekāveti takarrür etmiştir. Ya’ni bunların hepsi onun ef ’âl-i mezmûmesinin derece-i şenâatine nazar edip kendisine îmânı yakıştıramadıklarından dünyâda ve âhirette behemehâl eşkıyâ zümresine dâhil olacağına hükmederler. Hâlbuki onların indinde Fir’avn hakkında Cenâb-ı Hak’tan münzel bir nass-ı kat’î yoktur.Bilakis yukarıda îzâh olunduğu üzere îmânının sıhhatine delâlet eden âyât-ı kur’âniyye vardır. Ve bir şahsın dünyâdaki ef ’âl-i şenîasına bakıp da şekāvet-i ebedîsine hükmetmek, Hak Teâlâ hazretlerinin vaîdinden aslâ tecâvüz etmeyeceğine hükmetmek demektir.Bu ise binnetîce kerem-i ilâhîyi zımnen inkâr demek olacağından sû’-i edebdir. Hâlbuki Hak Teâlâ hazretleri, edeb-i ilâhîsiyle müeddeb bulunan rusül-i kirâm hazarâtının hâllerinden Kur’ân-ı Kerîm’de haber verip şöyle buyurur:للّٰــه ُِ يَــوْم َ يَجْمَــع ُ

لْغُيُــوبإِنَّــك َ أنْــت َ عَــلَّام ُلَا عِلْــم َ لَنَــلُــوأجِبْتُــم ْ قَذَلرُّسُــل َ فَيَقُــول ُ مَــ(Mâide, 5/109) ya’ni “O günde ki, Allah Teâlâ resûlleri cem’edip, neye icâbet olundunuz? buyurur.

Biz bilmeyiz, muhakkak tamâmıyla gaybları bilen ancak Sensin, derler.” İmdi rusül arasında Mûsâ (a.s.) da mevcûd olduğundan, Hak Sübhânehû hazretlerinin bu hitâbı bittabi’ ona da râci’dir. Hâlbuki bu hitâba cevâben “Ya Rab, sen bilirsin ki, Fir’avn [25/101] benim da’vetime icâbet etmedi de şu şenâatleri icrâ etti” demiyor ve ümmetinin emrini Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyor. Ve kezâ sultân-ı rusül ( ) Efendimiz dahi bu hitâba Ebû Cehil ve emsâlinin rezâilinden ve çihâr-yâr-ı güzîn ve sâir ashâb-ı kirâmın fezâilinden bahis buyurmuyor. Velhâsıl rusül-i kirâmın hepsi, emri Hakk’a havâle buyuruyorlar.

Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz ise vâris-i ulûm-i nebevî ve halîfe-i Hudâ’dır. BuFusûsu’l-Hikem’i, Dîbâce-i kitâbdaيُلْقَــى إِلَــي َّ ولاألْقِــي َ إلا مــَّ فَمَــ

يَنْــزِل ُ بــه عَلَــيلمَسْــطُور ِ إلا مــأنْــزِل َ فِــي هــذ[İmdi ben, ancak bana ilkā olunan şeyi ilkā ederim; ve ben bu mastûr içinde, ancak benim üzerime onunla nâzil olan şeyi inzâl ederim.] buyurduğu vech ile Hâtem-i enbiyâ ( ) Efendimiz’den telakkî buyurdular. Bu telakkîden ne ziyâde, ne de eksik bir şey yazmadılar. Binâenaleyh Fir’avn’ın emr-i zâhirîsini nusûs-ı kur’âniyyeye nazaran bilâ-tereddüd beyân buyurduktan sonra, emr-i bâtınîsini dahi rusül-i kirâma tebaan ve edeb-maallâha riâyeten bâlâda îzâh olunan âyet-i kerîme muktezâsınca Allâmü’l-guyûba ircâ’ eylediler. Esâsenُ وَلِلّٰــه ِ غَيْــب ُ

أمْــر ُ كُلُّــهالْأرْض ِ وَإِلَيْــه ِ يُرْجَــعالْت ِ ولسَّــم(Hûd, 11/123) [Semâvât ve arzın gaybı

َُوََ

Allâh’ındır ve emrin kâffesi ona rücû’ eder.] veبِيَــدِه ِ مَلَكُــوت ُ كُل ِّ شَــيْء ٍ وَإِلَيْــه ِ تُرْجَعُــون َ

(Yâsîn, 36/83) [Her bir şeyin melekûtu yed-i kudretinde olan Hakk’ı tesbîh ve takdîs ederim; siz sâdece O’na ircâ olunursunuz.] veللّٰــه ِ تُرْجَــع ُُ وَإِلَــى

أمُــورالْ(Bakara, 2/210) [Umûr Allâh’a rücû’ eder.] âyât-ı kur’âniyyesi mûcibince Hakk’a râci’ olmayan bir emr yoktur.

Bunun sırrı budur ki, kazâ-yı ilâhî biri mübrem, diğeri muallak olmak üzere iki nevi’dir. “Kazâ-yı mübrem”in aslâ tebdîli mümkin değildir. Çünkü a’yân-ı sâbitenin muktezâsıdır. Ve onlar bu muktezâya mebnî Hakk’ın bu hüküm ve kazâsını taleb etmişlerdir. TafsîliFass-ı Üzeyrî’dedir. Diğeri “kazâ-yı muallak”tır. Bu kazâ tebeddül edebilir. Çünkü ba’zı umûrun vukūuna muallaktır. Meselâ: “Zeyd sa’yederse zengin olsun, etmezse olmasın!” tarzındaki hüküm gibi.

Kazâ-yı mübrem dahi iki nevi’dir: Birisi ind-i ilâhîde kazâ-yı muallak olarak sâbittir; fakat ehl-i melekût indinde kazâ-yı mübrem olarak görünür. Bu hâl hicâbât-ı ilâhiyyenin bir nev’idir. Ya’ni kendilerine a’yân-ı sâbite âlemi mekşûf olan kümmelîn-i ibâdullâhın hicâbıdır. Bu kazâ-yı mübrem dahi şefâat-i enbiyâ ve evliyâ ile tebeddül edebilir. Fakat bu hicâb-ı ilâhî emr-i ilâhî ile kaldırılmadıkça kimsenin şefâate mecâli olmaz.ِ مَــن ْ ذَ

لَّــذِي يَشْــفَع ُ عِنْــدَه ُ إِلَّا بِإِذْنِــه(Bakara, 2/255) [Şefâat eden kimsenin Allah Teâlâ indindeki şefâati ancak Hakk’ın izni ile olur.] Diğeri indallahda dahi kazâyı mübremdir. Bu kazâ-yı ilâhînin tebdîli muhâldir.

İşte enbiyâ-yı izâm ve evliyâ-i kirâm hazarâtı bu hicâba muttali’ oldukları için ilmi, Allâmü’l-guyûb olan Hakk’a ircâ’ ederler. [25/102] Binâenaleyh Hz. Şeyh’in buللّٰــهِأمــر ُ فيــه إلــىال[Onun hakkında emr Allah Teâlâ’ya râci’dir.] kavlini tereddüde hamletmek doğru değildir. Çünkü zâhir-i Kur’ân’a göre bu husûsta tereddüde mahal yoktur. Ve Hz. Şeyh’in Fütûhât-ı Mekkiyye’de Fir’avn hakkındaki beyânât-ı aliyyesiFusûsu’l-Hikem’deki beyânâtına muvâfıktır. NitekimFütûhât’ın yüz doksan sekizinci bâbında şöyle buyururlar:

آن َ وَقَــد ْ عَصَيْــت َ قَبْــلُ﴾ فَــدَل َّ علــى إخلاصِــه فــيانِــه بقولِــه ﴿آلْللّٰــه َ صدَّقــه فــي إيمثــم َّ إن َّ :لــولَّذيــن قب ِأعْــرالل فــيقــلــى كمــل َ فيــه تعلَقَــنِــه، ولــو ْ لــم ْ يكــن ْ مخلِصًــَإيم

ن ُ فِــي قُلُوبِكُــمْ﴾، فقــد شَــهِدإ ِيمَــالْيَدْخُــل ِوَلَمَّــوَلَكِــن ْ قُولُــوقُــل ْ لَــم ْ تُؤْمِنُــو﴿آمَنَّــ

أسْــلَمْنَ

زِيــه بــهلصِّــدق ِ فــي توحيــدِه إلَّا ويُجأحَــد باللّٰــه ُ ليشــهد لنكن ِ ومــإ يمــالللّٰــه ُ لفرعــون َ ب

أســلم وَجَــب َ عليــهفــر ُ إذلك، وهــرن قبلــه طللّٰــه ُ إن كعَصَــى فقبلــهنِــه، فمــَ وبعــد إيم

ً

للــة ِ ﴿نَــكَلحللّٰــهُ﴾ فــي تلــكحيــث ﴿فَأخَــذَهن غرقُــه غســلًا لــه وتَطهيــرَ أن يَغتسِــل َ فــك

ًُ

ن َ مَــن غَرغَــرنــه إمــيُشــبِهه إيمأولَــى﴾ وجعــل ذلــك ﴿لَعِبْــرَة ً لِمَــن ْ يَخْشَــى﴾ ومــالْآخِــرَة ِ والْ

َ

أنَّــهالــم ْ يكــن ْ كذلــك للغــرق ُ هنــطِــع ٌ بذلــك، وهــذرِق ٌ قَلمُغَرغِــر َ مُوقِــن ٌ بأنَّــه مُفَــفــإن َّ

لمــوت ِ بــلأيْقَــن َ بنِهــم فمــلمؤمنيــن َ فعَلِــم َ أن َّ ذلــك لهــم بإيمفــي حــق ِّلبحــر ُ يَبَسًــرأى

آنَ﴾الْل: ﴿إِنِّــي تُبْــتلمَــوت فقــة ُ فليــس مَنزِلتُــه مَنزِلــة َ مَــن حَضَــرلحيــغلــب علــى ظنِّــه

ُ َ

لــى.للّٰــه ِ تعر ٌ فأمْــرُه إلــىلَّذيــن يَمُوتُــون وهُــم كفَّــولا هــو مــن

Ya’ni “Muhakkak Allah Teâlâ Fir’avn’ın îmânını tasdîk edipآن َ وَقَــد ْاُ آلْ

عَصَيْــت َ قَبْــل(Yûnus, 10/91) ya’ni “Şimdi mi aklın başına geldi? Hâlbuki evvelce isyân etmiş idin!” buyurdu. Bu onun îmânında ihlâsına delâlet eder.

Ve eğer muhlis olmasa idi Allah Teâlâ onun hakkında, A’râb hakkında dediği gibi der idi:ن ُإ ِيمَــالْيَدْخُــل ِ، وَلَمَّــأسْــلَمْنوَلَكِــن ْ قُولُــو، قُــل ْ لَــم ْ تُؤْمِنُــوب ُ آمَنَّــالْلَــت ِْ قَ

َأعْــرَ

فِي قُلُوبِكُم(Hucurât, 49/14) ya’ni “A’râb biz îmân ettik dediler. Onlara de ki, siz îmân etmediniz velâkin münkād olduk deyiniz. Sizin kalbinize îmâna girme zamânı henüz hulûl etmemiştir.”642İmdi Allah Teâlâ Fir’avn’ın îmânına şehâdet buyurdu. Hâlbuki Allah Teâlâ hiçbir kimsenin tevhîdinde sıdkına şehâdet etmedi. Ve Fir’avn îmânından sonra isyân etmedi. Binâenaleyh Allah Teâlâ onu tâhir olarak kabzetti. Ve kâfir müslüman olduğu vakit onun üzerine gusül etmek vâcib olur. İmdi onun garkı kendisi için gusül oldu; ve mutahhar olarak kabzetti. Ba’de’l-îmân ma’siyet icrâsına da vakit kalmadı; ve bunu korkan kimseler için ibret kıldı (Nâziât, 79/25, 26); ve onun îmânı mugargır, ya’ni canı hulkūma gelen kimsenin îmânına benzemedi. Zîrâ mugargır mufârık [25/103] olduğunu yakînen bilir; ve bu gark ise burada bunun gibi değildir. Zîrâ o mü’minler hakkında denizi kuru gördü; ve bunu onların îmân etmelerinden nâşî bildi. Binâenaleyh mevti müteyakkın olmadı. Belki ona zann-ı hayât gālib oldu. Böyle olunca o, mevti hâzır olan kimse cinsinden olmadı; ve o, küffâr olarak ölen kimselerden de olmadı. Binâenaleyh onun emri Allah Teâlâ’ya râci’dir.”643

Velâkin Fir’avn’ın âline ve havâssına gelince, onların hükmü başkadır.

Ve bu bahis onun mahall-i tafsîli değildir. Çünkü âyet-i kerîmedeق َ بِــآل َِّ وَحَــ

آل َ فِرْعَــوْن َ أشَــدعَة ُ أدْخِلُــولسَّــوَيَــوْم َ تَقُــوم ُوَعَشِــيغُــدُور ُ يُعْرَضُــون َ عَلَيْهَــلنَّــبِ،لْعَــذَِ فِرْعَــوْن َ سُــوء

ًًّّ ُ

بلْعَــذَ(Mü’min, 40/45, 46) [Âl-i Fir’avn’ı Allah Teâlâ sû’-i azâb ile ihâta etti. Onlar sabah ve akşam nâra arzolunurlar. Kıyâmet kāim olduğu gün dahi, “Ey âl-i Fir’avn, azâbın en şiddetlisine girin!” denir.] âyât-ı kur’âniyyesi Fir’avn’ın âli ve havâssı hakkındadır. Sebebi budur ki, onlar evvelen Fir’avn gibi Rabbü’l-âlemîne îmân etmediler, belki Fir’avn’ın rubûbiyetini tasdîk ettiler. Sâniyenلُكُــم ْلُكُــم ْ أعْمَعُمَّya’ni “Başınızdaki âmilleriniz ve hükümdarlarınız, kendi amellerinizdir”644hadîs-i şerîfi mûcibince Fir’avn’ın da’vâ-yı bâtılına tahammüle ve ona inkıyâda müsâid bir isti’dâdda idiler.

Eğer böyle olmasa idi Fir’avn bu kadar bî-günâh etfâl-i Benî İsrâîl’i katl gibi mezâlimin icrâsına cür’et edemezdi. Eğer i’tirâzan Hak Teâlâ’nınوَلَقَــد ْ

أمْــر ُ فِرْعَــوْن َ بِرَشِــيدٍ،أمْــر َ فِرْعَــوْن َ وَمَــتَّبَعُــون ٍ مُبِيــنٍ، إِلَــى فِرْعَــوْن َ وَمَلَئِــه ِ فَوَسُــلْطَتِنَــمُوسَــى بِآيِ أرْسَــلْنَ

َ

مَــةلْقِيَفِــي هَــذِه ِ لَعْنَــة ً وَيَــوْم َلْمَــوْرُودُ، وَأتْبِعُــولْــوِرْد ُر َ وَبِئْــسلنَّــمَــة ِ فَأوْرَدَهُــم ُلْقِيَيَقْــدُم ُ قَوْمَــه ُ يَــوْم َ

َ

لْمَرْفُــودُلرِّفْــد ُبِئْــس(Hûd, 11/96-99) [Andolsun ki biz Mûsâ’yı da Fir’avn’a ve

َ onun ileri gelenlerine mu’cizelerimizle ve apaçık bir hüccetle gönderdik de, yine onlar Fir’avn’ın emrine tâbi’ oldular. Hâlbuki Fir’avn’ın emri hiç de salâhiyetli ve dürüst değildi. O, kıyâmet günü kavminin önüne düşecektir. Artık o, bunları ateşe götürmüştür. Vardıkları o yer ne kötü yerdir!

Burada da, kıyâmet gününde de la’nete tâbi’ tutuldular onlar. Kendilerine verilen bu vergi ne kötü vergidir!]مَــة ِ هُــم ْ مِــنلَعْنَــة ً وَيَــوْملدُّنْيَــهُــم ْ فِــي هَــذِه َِ وَأتْبَعْن

َلْقِيَ ََ

لْمَقْبُوحِيــن(Kasas, 28/42)[Ve onlara bu dünyâda bir la’net tâbi kıldık, kıyâmet gününde ise onlar pek menfûr kimselerdendirler.] kavli gösterilirse, deriz ki: Bu âyât-ı kerîmelerde olan vaîd ve ta’zîb, îmânları sahîh olan feseka-i mü’minîne dahi şâmil olduğundan, îmân-ı Fir’avn’ın adem-i sıhhatine delîl olamazlar.

ءَت ْ بــهجَــإلا وهــو مؤمــن ٌ أي ْ مُصَــدِّق ٌ بمــللّٰــه ُ أحــدًيَقْبِــضثــم َّ لِتَعْلَــم ْ أنَّــه مــ

ُ

لغَفلَــةِ،لفجْــأة ِ وقَتــل ُيُكْــرَه ُ مَــوت ُلمُحْتَضَريــن، ولِهــذإ لٰهيَّــة ُ وأعْنِــي مــنالر ُأخبــال

رِجُ،لخَــلنَّفَــسخــل ُ ولا يَدخُــل َلدَّلنَّفَــسلفجْــأة ِ فحَــدُّه أن ْ يَخْــرُج َمَــوت ُِ فأمَّــ

ُ ُ

لغَفلَــةِ، بِضَــرْب ِ عُنُقِــهلمُحْتَضَــرِ، وكذلــك قَتــل ُغيــرلفجْــأةِ، وهــذمَــوت ُفهــذ

ُ

ن ٍ أو كُفــرٍ،ن عليــه مــن إِيمَــكئِــه وهــو لا يَشْــعُرُ، فيُقْبَــض ُ علــى مــَ مــن ورَ

نكَأنَّــه ُ يُقْبَــض ُ عَلَــى مَــت َ كَمَــعَلَيْــه ِ مَــ: «وَيُحْشَــر ُ عَلَــى مَــﷵلولذلــك قــ

ثَــمَّ،ن ٍ بمــحــب ُ إِيمَــحــب َ شُــهودٍ، فهــو صَيكــون ُ إلا صَلمُحْتَضَــر ُ مــعَلَيْــهِ»، و

نَ» حَــرف ٌ وُجــودِيٌّ، لاأن َّ «كَان عليــه، لكفــلا يُقْبَــض ُ إلا علــى مــ[25/104]

لمَــوت ِلمُحْتَضَــر ِ فــيفــر ِلكلِ، فيُفَــرِّق ُ بيــنالئِــن ِلزَّمــيَنْجَــر ُّ معــه

َأحــوَن ُ إلا بِقَرَ

لفجْــأةِ.فــي حَــد ِّقُلنَــلمَيِّــت ِ فجْــأةً، كمــلمَقتُــول ِ غَفلَــة ً وفــر ِلكوبيــن َ

Ondan sonra şunu muhakkak bil ki, Allah Teâlâ muhtazar olanlardan her bir kimseyi ancak mü’min olarak, ya’ni ihbârât-ı ilâhiyye kendisiyle gelen şeyi tasdîk edici olarak kabzeder; ve işte bunun için mevt-i füc’e ve katl-i gaflet mekrûh kılınır. Mevt-i füc’eye gelince, onun haddi nefes-i dâhilin çıkması ve nefes-i hâricin girmemesidir. İşte mevt-i füc’e budur; ve bu, muhtazarın gayrıdır; ve katl-i gaflet de böyledir.

Onun şuûru olmadığı hâlde arkasından boynu vurulur. İmdi îmândan veyâ küfürden bulunduğu hâl üzere kabzolunur; ve işte bunun için Aleyhi’s-selâm “Kişi bulunduğu hâl üzere kabzolunduğu gibi öldüğü hâl üzere mahşûr olur” buyurur. Muhtazar ise ancak şühûd sâhibi olur. Binâenaleyh o, vâki’ olan şey sebebiyle îmân sâhibidir. İmdi mevcûd olduğu hâl üzere kabzolunur. Zîrâنك[kâne] “harf-i vücûdî”dir; ona ancak karâin-i ahvâl ile “zamân” müncer olur. Böyle olunca mevtte muhtazar olan kâfir beyni ve gafleten maktûl olan ve füc’eten meyyit olan kâfir beyni tefrîk olunur. Nitekim hadd-i füc’ede beyân ettik.

Bu verilen îzâhâttan sonra şunu da muhakkak bil ki: Allah Teâlâ hâl-i ihtizârda bulunan her kimseyi ancak mü’min olarak, ya’ni ihbârât ile kendisine gelen şeyi, ya’ni Kitâbullâh’ı tasdîk edici olarak kabzeder. Zîrâ hâl-i ihtizâr, hâl-i dünyâ ile hâl-i âhiretin fasl-ı müşterekidir. Çok def ’a müşâhede olunur ki muhtazar, müşâhedât-ı berzahiyyesinden ba’zı şeyler haber vermeğe başladığı vakit, etrâfında bulunanlar sayıkladığına hükmederler.

Hâlbuki o hezeyân ve sayıklama değildir; belki ahvâl-i berzahın kendisine alâmet-i inkişâfıdır. İşte bu inkişâf için, ansızın ölmek ve gaflette iken öldürülmek mekrûh addolunur. Ansızın ölmenin ta’rîfi budur ki: Nefes-i dâhil çıkar ve fakat nefes-i hâriç girmez. İşte mevt-i füc’e budur; ve böyle ölen kimse, muhtazar olan kimse gibi değildir; ve gaflette iken [25/105] öldürülmek de böyledir. Zîrâ onun şuûru ve vukūfu olmadığı hâlde arkasından boynu vurulur. Ve işte (Aleyhi’s-selâm) Efendimiz ölümlerin bu ahvâlinden dolayı “İnsan yaşadığı hâl üzere kabzolunduğu gibi, öldüğü hâl üzere mahşûr olur” buyurur. Binâenaleyh o muhtazar, vâki’ olan şey, ya’ni ahvâl-i berzahiyyeden müşâhede eylediği şey sebebiyle îmân sâhibidir. Zîrâ gördüğü ahvâlin vücûdunu tasdîk etmemek kābil değildir. Nitekim hayât-ı dünyeviyyede azâb-ı âhireti inkârda musırr olanlar ancak o azâb-ı elîmi gördükleri vakit tasdîk ederler. Böyle olunca hâl-i ihtizârda bulunan kimseler gayba îmân getirmiş olmayıp, ancak “îmân-ı şühûdî” sâhibi olurlar.

Ya’ni gördükleri şeyi tasdîke mecbûr olurlar. Hâlbuki ind-i ilâhîde makbûl olanلْغَيْــب ِلَّذِيــن َ يُؤْمِنُــون َ بِ(Bakara, 2/3) [Şunlar ki, gayba îmân ederler âyet-i kerîmesi mûcibince “îmân-ı gaybî”dir, îmân-ı şühûdî değildir.Mesnevî-i Şerîf’te:

ن تو شينن رفتنش ميديمسوىزش گشت عينب ِ نمهر كه محر

Tercüme: “Namazı ayn olan kimsenin îmân tarafına gitmesini sen ayıbbil!”645buyurulması bu hakîkate mugāyir değildir. Zîrâ bu beyt-i şerîf “îmân-ı gaybî” ve tevhîd-i resmîden sonra hakîkat-i tevhîde teşvîk ve tahrîzdir.

İmdi muhtazar kimse bulunduğu hal üzere kabzolunur. Zîrâ hadîs-i şerîfteن َ عَلَيْــه ِكَيُقْبَــض ُ عَلَــى مَــ[Kişi mevcûd olduğu hâl üzere kabzolunur.] buyurulmuştur. Veنك[kâne] harf-i vücûdîdir, ya’ni kelime-i vücûdiyyedir.

Bu kelimenin ancak karâin-i ahvâl sebebiyle zaman ile münâsebeti olur.

Meselâحَكِيمًــللّٰــه ُ عَلِيمًــن َكَ(Nisâ, 4/104) [Allah Teâlâ alîmdir ve hakîmdir.] ibâresindeنكkelimesi “zamân”a delâlet etmediği için, iki sıfat-ı ilâhiyyenin vücûdundan ve varlığından haber verir. Binâenaleyh bu cümleye “Allah Teâlâ alîmdir ve hakîmdir” ma’nâsı verilir. Zîrâ kadîm ve ezelî olan vücûd-ı mutlak-ı Hak’tan bu sıfatlar münfek olmadığından bu karîne sebebiyle “kâne” kelimesine zamân taalluk etmez. Fakatن َ زَيْــد ٌ غَنِيًّــكَ[Zeyd ganî idi.] dediğimiz vakit karîne-i hâl sebebiyle “kâne” zamâna delâlet eder.

Zîrâ evvelce ganî olan Zeyd’in fakrı ihbâr edilmiştir. Şu hâlde bu ibâreye “Zeyd zamân-ı mâzîde zengin idi” ma’nâsı verilir. Binâenaleyh hadîs-i şerîf “Kişi mevcûd olduğu hâl üzere kabzolunur” ma’nâsındadır.

Bu îzâhâta nazaran ölmek üzere bulunan kâfir ile ansızın öldürülen ve füc’eten ölen [25/106] kâfir arasında fark hâsıl olur. Zîrâ hâl-i ihtizârda bulunan kâfirin rûhuna hicâb olan cism-i kesîfindeki kuvâ muattal olmakla kendisine ahvâl-i berzah münkeşif olur; melâike-i rahmet ve azâbı ve ahvâl-i berzahı rûh gözüyle müşâhede eder.مُسْــلِمِين َنُــولَــو ْ كَلَّذِيــن َ كَفَــرُويَــوَد ُّرُبَمَــ(Hicr, 15/2) âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere “Küfr edenlerin çoğu, keşke müslüman ola idik” derler. Gaflet içinde öldürülen ve füc’eten ölen kâfirler ise henüz hicâb-ı cisim içinde olduklarından çeşm-i rûhlarına bu gibi ahvâl münkeşif olmaz. Şu hâlde muhtazar olan kâfir, bulunduğu hâl üzere, ya’ni ahvâl-i âhireti gördüğü hâlde kabzolunur. Diğerleri de hicâb içinde bulundukları hâlde ölürler. Binâenaleyh iki sınıfın farkı zâhir olur.

Burada sunûf-ı îmânın hulâsaten beyânı fâideden hâlî değildir. Şöyle ki:

1. Kâfir hicâb-ı cisim içinde bulunduğu ve ölümüne müteyakkın ol645Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şer 530 (beyit: 1792).

madığı hâlde, mahzâ herhangi bir sebeble kendisine kanâat gelip, teblîğ-i ilâhînin sıdkına hükmederek îmân eyler. Bu îmânın makbûliyeti inde’n-nâs vâzıh olduğundan mahall-i i’tirâz değildir. Ve Hz. Şeyh (r.a.) indinde Fir’avn’ın îmânı bu kısımdandır.

2. Kâfir vakt-i be’ste, ya’ni azâb-ı ilâhîyi gördüğü vakitte îmân eder. Bu da iki nevi’dir. Birincisi, bu îmân sebebiyle kavm-i Yûnus gibi dünyâda muazzeb olmaz ve âhirette de müntefi’ olur. İkincisi, dünyâda muazzeb olur ise de, âhirette bu îmândan fâide görür.

3. Kâfir hâl-i ihtizârda ahvâl-i berzahı müşâhede edip, henüz rûh cesedden alâkasını kat’etmemiş olduğu hâlde kelime-i Hakk’ı telaffuz eder. Bunun îmânında ihtilâf vardır. Bir tâife indinde onun îmânı makbûldür. Zîrâ onun hâliن َعَلَيْــه ِ كَأنَّــه ُ يُقْبَــض ُ عَلَــى مَــت َ كَمَــعَلَيْــه ِ مَــوَيُحْشَــر ُ عَلَــى مَــ[İnsan ne hâlde olursa, o hâl üzere kabzolunduğu gibi, ne hâl üzere ölürse o hâl üzere haşrolunur.] hadîs-i şerîfine mutâbıktır; ve âlem-i âhirete bulunduğu hâl-i îmân üzere intikāl etmiştir. Ve bir tâife indinde makbûl değildir. Zîrâ bunun hâli Allah Teâlâ’nınلَــم ْ تَكُــن ْ آمَنَــت ْ مِــن ْ قَبْــل ُنُهَــإِيمَت ِ رَبِّــك َ لَا يَنْفَــع ُ نَفْسًــيَــوْم َ يَأْتِــي بَعْــض ُ آيَــ(En’âm, 6/158) ya’ni “O günde ki, Rabb’inin ba’zı âyâtı [25/107] gelir, evvelden îmân etmeyen nefse îmânının nef’i olmaz” kavl-i şerîfine mutâbıktır. Fakat bu, âyet-i vaîddir. Ve kerîm olan Allah Teâlâ hazretleriللّٰــه ُ غَفُــور ٌ رَحِيــم ٌوَ(Bakara, 2/218) [Allah gafûr ve rahîmdir.] âyet-i kerîmesiyle vaîdinden tecâvüz buyuracağını va’detmiştir. Binâenaleyh son nefesinde kelime-i Hakk’ı telaffuz eden ve sıdkına cezmeden kimsenin îmânı nâfi’ olmayacağına delîl-i kat’î değildir. Maahâzâ bu kısımlara dâhil olan her bir ferdin emri, hakîkatte Allah Teâlâ’ya râci’dir. Zîrâ Allâmü’l-guyûb olan Hak’tır.

نــت ْ بُغْيَــة َ موسَــى، فتَجلَّــىكأنَّهــار ِ فللنَّــلــكَلام ُ فــي صــورة ِلتَّجلِّــي وحِكمَــة ُِ وأمَّــ

لــه فــي مَطلُوبِــه لِيُقْبِــل َ عليــه ولا يُعْــرِض َ عنــه، فإنَّــه لــو ْ تَجَلَّــى لــه فــي غيــر ِ صــورة

د َ علــىصٍّ، ولــو ْ أعْــرَض َ لَعَــع ِ هِمَّتِــه علــى مَطلُــوب ٍ خــمَطلُوبِــه أعْــرَض َ عنــه لاجتِمَــ

لحــقُّ، وهــو مُصْطَفًــى مُقَــرَّبٌ، فمَــن قَرَّبَــه أنَّــه تَجلَّــى لــه فــيعَمَلِــه، فأعْــرَض َ عنــه

ِمَطلُوبِــه وهــو لا يَعْلَــمُ. شــعر:

إ ِلٰه ُ وَلَكِن ْ لَيْس َ يُدْرِيهاْلوَهُوجَتِه ِعَيْن َ حكَن

ََر ِ مُوسَى رَآهََ

[25/108]Ve ateş sûretinde tecellî ve kelâmın hikmetine gelince:

Zîrâ o, Mûsâ’nın hâceti idi. Binâenaleyh ona ikbâl etmek ve ondan i’râz etmemek için, ona matlûbunda tecellî etti. Eğer onun matlûbu olan sûretin gayrında ona tecellî ede idi, matlûb-i hâssına himmetinin ictimâından nâşî ondan i’râz eder idi. Ve eğer i’râz ede idi, ameline avdet eder idi. Binâenaleyh Hak dahi ondan i’râz eyler idi.

Hâlbuki o mustafâ ve mukarrebdir. İmdi kimi mukarreb kıldı ise, o bilmediği hâlde, ona matlûbunda tecellî etti. Şiir:

“Mûsâ’nın ateşi gibidir ki, onu hâcetinin “ayn”ı gördü. Hâlbuki o ilâh idi. Velâkin onu bilmez idi.” Ya’ni Hak Teâlâ hazretlerinin Cenâb-ı Mûsâ’ya ateş sûretinde tecellî edip ona hitâbının ve onunla mükâleme etmesinin hikmeti bu idi ki: İnd-i ilâhîde Mûsâ (a.s.)ın ezelde nübüvveti sâbit olduğu hâlde, kendisi henüz bu nübüvveti müdrik olmayıp, hayât-ı dünyeviyyenin ilcââtında müstağrak idi; ve zevcesiyle berâber, soğukta, hâl-i seferde idiler. Binâenaleyh bir ateş tedârik edip ısınmağa ihtiyaçları var idi. Ve mâsivâ-yı Hak’tan ibâret olan sûret-i ateş, o dakîkada Mûsâ (a.s.)ın şedîd bir hâceti idi. Hâlbuki yine o dakîkada hükm-i nübüvvetin âlem-i şehâdette zuhûru iktizâ etmiş idi. Hak Teâlâ, kemâl-i hâhişle teveccüh etmesi ve yüz çevirmemesi için, Cenâb-ı Mûsâ’ya matlûbu olan ateş sûretinde tecellî etti. Eğer Cenâb-ı Mûsâ bütün kuvâsını cem’ederek matlûb-i hâssı olan ateşi arayıp dururken Hak Teâlâ ona başka bir sûrette tecellî ede idi, ondan yüz çevirir idi. Ya’ni evvelâ ateşi bulayım, sonra bu hitâbın ne olduğunu anlamakla meşgūl olayım, der idi. Ve binnetîce Hak Teâlâ dahi ondan i’râz buyurur idi. Zîrâ hadîs-i şerîfteللّٰــه ِ بِكُلِّيَّتِــه ِللّٰــه ُ عَلَيْــه ِ بِكُلِّيَّتِــه ِ وَمَــن َ أعْــرَض َ عَــن ِللّٰــه ِ بِكُلِّيَّتِــه ِ أقْبَــلِ مَــن ْ أقْبَــل َ عَلَــى

َ

للّٰــه ُ عَنْــه ُ بِكُلِّيَّتِــهأعْــرَضya’ni “Kim ki külliyeti ile Allâh’a teveccüh ederse Allah

َ dahi ona külliyetle teveccüh eder; ve kim ki külliyetle Allah Teâlâ’dan yüz çevirirse Allah Teâlâ da ondan yüz çevirir” buyurulmuştur. Hâlbuki Mûsâ (a.s.) ezelde Allah Teâlâ cânibinden nebî olarak intihâb buyurulmuştur;

ve o Hakk’a yakındır. Binâenaleyh Allah Teâlâ’nın ona matlûbu olan ateş sûretinde tecellî edipللّٰــهُإِنِّــي أنَــ(Kasas, 28/30) [Ben Allâh’ım!] diye hitâb buyurması, onun Hak Teâlâ hazretlerine olan kurbundandır. İmdi Hak Teâlâ kimi mukarreb kılarsa, vukūfu olmadığı hâlde, ona kendi matlûbu sûretinde tecellî buyurur. Bu kerîm olan Allâhü Zülcelâl hazretlerinin sünnet-i ilâhiyyesidir. Hakk’ın mukarreb kıldığı o kimsenin matlûbu Mûsâ (a.s.)ın ateşi gibidir ki, o ateşi Cenâb-ı Mûsâ, hâcetinin “ayn”ı gördü. Hâlbuki o sûrette zâhir olan İlâh idi. Velâkin Cenâb-ı Mûsâ onu bilmez idi.

Şurrâh-ı kirâmdan ba’zılarıفمِــن قُرْبِــه أنَّــه تَجلَّــى لــهibâresindekiمــن[min] kelimesini harf-i cerr veقــرب[kurb] kelimesini masdar addetmiştir. Şu hâlde ma’nâ “O bilmediği hâlde ona [25/109] matlûbu sûretinde tecellî etmesi, onun kurbundandır” tarzında olur. Ba’zıları daفَمَــن ْ قَرَّبَــه ُkırâat etmiştir. Şu hâlde ma’nâ “İmdi kimi mukarreb kıldı ise, vukūfu olmadığı hâlde, ona kendi matlûbu sûretinde tecellî etti” tarzında olur. İbâreden sonra gelen şiire bu ma’nânın kemâl-i irtibâtı hasebiyle bu ikinci sûret muvâfıktır.

Ma’lûm olsun ki, Hakk’ın kendi mukarreblerine hâcetleri sûretinde tecellîsi ibtidâ-yı hâllerinde, onları mâsivâdan kendi cânibine cezb içindir.

Ondan sonra bu zevât-ı saâdet-simât bu cezb-i ilâhî dâiresinde yürürler.

Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) buyururlar:

لی میرویمبجذب ِ حق تعمز جذب ِ حقآیتستلَوْقُل ْ تَعَ

Tercüme: “لَــوْقُــل ْ تَعَ(En’âm, 6/151) [Yâ Habîbim, kullarıma gelin, de!] emri cezb-i Hak alâmetidir. Bizler Hak Teâlâ’nın cezbi ile sülûk ederiz.”646

Bu gibi ehl-i cezbin seyri, bu cezb-i ilâhîden sonra seyr fillâhda vâki’ olup, Hak Teâlâ’yı münhasıran matlûbları olan eşyâ sûretinde değil, belki bilcümle eşyâ sûretlerinde müşâhede ederler; ve her bir mazhardanُإِنِّــي أنَــ

للّٰــه(Kasas, 28/30) [Ben Allâh’ım!] hitâbını işitirler.

بِه ِ أجْمَعِينللّٰه ِ عَلَيْه ِ وَعَلَى آلِه ِ وَأصْحتبِحُرْمَة ِ سَيِّد ِللّٰهُم َّ يَسِّر ْ لَن

َ ُلْمُرْسَلِين َ صَلَوََ

لَمِينلْعَلْحَمْد ُ لِلّٰه ِ رَب ِّوَ

[Allâh’ım! Resûllerin efendisi hürmetine bu ilmi bize kolaylaştır. Allâh’ın salâtları o Resûl’ün üzerine, bütün âlinin ve ashâbının üzerine olsun!

Ve hamd âlemlerin Rabb’i olan Allâh’a mahsustur!] İstitrâd: Fakîr Fusûsu’l-Hikem şerhini Fass-ı Mûsevî de dâhil olduğu hâlde, mukaddemâ inâyet-i Hak’la itmâm etmiş idim. Cerrâhpaşa civârında sâkin olduğum hânede 345 sene-i Hicriyyesi Receb-i şerîfinin 17. ve 342 sene-i Rûmîsi Kânûn-i sânîsinin 22. cumaertesi akşamı mağrible işâ arasında bağteten zuhûr eden harîkta bilcümle eşyâ ve kitâblarımla berâber bu Fass-ı Mûsevî dahi gāib oldu. Hamdolsun ki diğer cüz’leri harîkın zuhûrunu müteâkib efrâd-ı âileden birisine tevdîan hâneden ihrâc etmiş idim. Binâenaleyh bu noksânı itmâm için bu Fass-ı Mûsevî’yi tekrâr şerhetmek iktizâ etti. Ba’dehû haber aldım ki, evvelki şerhin bir sûreti rufekādan birisi tarafından istinsâh edilmiş imiş. Şu hâle göre bu fass-ı şerîfe fakîr tarafından bi-hikmetillâhi Teâlâ iki def ’a şerh yazılmış oldu. Ve’l-hamdü lillâhi alâ zâlik. [A.A. Konuk] İbtidâ: 19 Şubat 1342/1927 ve 16 Şa’bân 1345

Hitâm: 30 Cümâde’l-âhire 1346 ve 25 Kânûn-i evvel 1343

[25 Aralık] 1927

606 Ahmed Avni Bey, Mûsâ Fassı’nın ilk şerhinde “a’râz” olarak tespit ettiği bu keli- meyi ikinci şerhte diğer neşirlere de mutâbık olarak “ağrâz” şeklinde yazmış, bunu tercümeye ve şerhe yansıtmıştır.

607 Dîvân-ı Kebî 458 (beyit: 11719 vd. [Füruzânfer neşri: 731. gazel]). Krş. Can,Dîvân-ı Kebîr –Seçmeler–, II, s. 424;Dîvân-ı Kebîr(trc. Abdülbâki Gölpı- narlı), III, s. 481 (beyit: 3966 vd.).

609 Bk. Konuk,Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, s. 105-129.

610 Yusuf Bahrî Efendi’ye atfedilen bu beyitler Âdil Bey nüshasında şöyle kayıtlıdır (s. 20): Hak kulundan intikāmın yine abdiyle alır İlm-i ledün bilmeyenler anı abd etti sanır Her şeyin fâili oldur abd elinden işlenir Berr ü bahr içre onsuz sanma bir çöp deprenir

611 Beyit Senâyî Gaznevî’ye âittir. Bk.Hadîkatü’l-Hakîka, s. 500. Krş. Câmî,

612 Âdil Bey nüshası: +“enfâsdan her bir nefesde” (s. 28).

613 Krş. Herevî,Menâzilü’s-Sâirîn –Tasavvufta Yüz Basamak–, s. 136; Kâşânî,Şerhu Menâzili’s-Sâirîn, 721-727.

614 Ahmed Avni Bey nüshası: “Allâh’a”. Âdil Bey nüshası: “Allah’tan başka ilâh olma- dığına” (s. 42).

615 Fütûhât-ı Mekkiy 59 (198. bâb).

618 Tirmizî, “Zühd”, 56; İbn Mâce, “Fiten”, 23; Ahmed b. Hanbel,Müsned, III, s. 78.

619 Arapça metinde ve tercümede tire içine aldığımız kısımlarFusûsmetninden ol- mayıp Ahmed Avni Bey tarafından Bosnevî şerhi dikkate alınarak eklenmiş açık- layıcı ifâdelerdir. Krş. Bosnevî,Tecelliyât-ı Arâisu’n-Nusûs, s. 525.

620 Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şerhi, III, s. 93-95 (beyit: 275-276).

621 Âdil Bey nüshası: +“Allah Teâlâ’nın onunla” (s. 59).

623 Âdil Bey nüshası: +“olacak” (s. 61).

624 Âdil Bey nüshası: +“denilir” (s. 62).

625 Âdil Bey nüshası: +“zâhir olan bir” (s. 70).

626 Azîz Nesefî,İnsân-ı Kâmil(trc. A. Avni Konuk), s. 238.

627 Bk. Lâmiî Çelebi,Terceme-i Nefehâtü’l-Üns, s. 623, 630, 635.

628 Metindeki cümle şu şekildedir: “İmdi bu i’lâm, onun ulüvv-i mertebesini bil- mekle berâberلَــم ْ تُحِــط ْ بِــه ِ خُبْــرًوَكَيْــف َ تَصْبِــر ُ عَلَــى مَــ(Kehf, 18/68) sözünde onu mecrûh ettiği şey için devâ oldu. Hâlbuki Hızır’ın o mertebesi yok idi.” Ancak bizFusûs ibâresini daha iyi yansıttığı için Mûsâ Fassı’nın birinci şerhindeki cümleyi buraya aktarmayı uygun bulduk.

631 Konevî,el-Fükûk, s. 261.

632 Âdil Bey nüshası: +“ashâbına” (s. 91).

634 Mesnevîcild-i râbi’den: عقل و كورش كرده بودحكم ِ حق بىفزودعقل ِ او بر عقل شاهان مى “Onun (Fir’avn’ın) aklı şahların aklı üzerine ziyâde olur idi. Hakk’ın hükmü onu akılsız ve kör etmiş idi.” (A. A. Konuk) [Bk. Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VIII, s.

19 (beyit: 1915)]

635 Âdil Bey nüshası: +“Hak Teâlâ” (s. 112).

636 İlk şerhte bu cümle “ve asâ olması i’tibâriyle de asâları yuttu” şeklinde tercüme edilmiştir.

637 Mesnevî(Ankaravî, cild-i râbi’, s. 182) بل همان سانست كو بودست پيشنور از آن خوردن نشد افزون و بيش [Tercüme: Nûr onu yemekten artık ve ziyâde olmadı, belki ancak evvel olduğu gibi oldu. Şerh: Nübüvvet sabâhının nûru olan asâ, sihir zulmetini yuttuğu için o asânın vücûdu artmadı ve ziyâdeleşmedi, belki evvelce ne hâlde idiyse, onu yuttuktan sonra da, o hâlde oldu. Bk. Konuk,Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VII, s. 488 (beyit: 1661).]

642 Ahmed Avni Bey nüshası: “münkād oldunuz”. Âdil Bey nüshası: “münkād olduk deyiniz. Sizin kalbinize îmâna girme zamânı henüz hulûl etmemiştir.” (s. 134).

643 Fütûhât-ı Mekkiy 59 (198. bâb).

644 Aclûnî,Keşfü’l-Hafâ, I, s. 164.

646 Dîvân-ı Kebî 557 (beyit: 14446 [Füruzânfer neşri: 1674. gazel]). Krş. Dîvân-ı Kebîr(trc. Abdülbâki Gölpınarlı), IV, s. 259 (beyit: 2168).
