# Kelime-i Mûseviyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-museviyye
**Sayfa:** 104

---

## [KELİME-İ MÛSEVİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ ULVİYYE BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

"Hikmet-i ulviyye”nin “Kelime-i Mûseviyye”ye izâfesine sebeb budur ki: Mûsâ (a.s.) rusül-i kirâmın birçokları üzerine vücûh-i adîde ile sâhib-i rüchândır ve mertebesi onların mertebesinden âlîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Yüce hikmet"in "Mûsâ Kelimesi"ne izafe edilmesinin sebebi şudur: Mûsâ (a.s.), yüce peygamberlerin birçoğu üzerine çeşitli yönlerden üstünlük sahibidir ve mertebesi onların mertebesinden daha yücedir.

قَالَ يَا مُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِي وَبِكَلَامِي فَخُذْ مَا آتَيْتُكَ

Birinci vecih: (A'râf, 7/144) [Buyurdu ki: “Yâ Mûsa! Muhakkak Ben, seni risâletlerimle ve kelâmım ile nâs üzerine ihtiyâr ettim. Şimdi sana verdiğimi al!] âyet-i kerîmesinde buyurulduğu üzere Mûsâ (a.s.) bilâ-vâsıta Allah'dan ahzetmiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birinci vecih (yön): (A'râf, 7/144) [Buyurdu ki: “Ey Mûsa! Muhakkak Ben, seni risâletlerimle ve kelâmım ile insanlar üzerine seçtim. Şimdi sana verdiğimi al!] âyet-i kerîmesinde buyurulduğu üzere Mûsâ (a.s.) aracısız olarak Allah'tan almıştır.

إِنَّ اللهَ كَتَبَ التَّوْرَاةَ بِيَدِهِ

İkinci vecih: hadis-i şerîfinde beyân buyurulduğu üzere “Allah Teâlâ Tevrât-ı şerîfi esmâ-i ilâhiyyesinden birini tevsît buyurmaksızın kendi nefsiyle kitâbet etti". &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci vecih (yön): Hadis-i şerifte beyan buyurulduğu üzere, "Allah Teâlâ, Tevrat-ı şerifi, ilahi isimlerinden birini aracı kılmaksızın, kendi nefsiyle yazdı."

Üçüncü vecih: Mûsâ (a.s.)ın cem'iyyet-i esmâiyyeye nisbeti, (S.a.v.) Efendimiz'in cem'iyetine karîbdir. Zîrâ kendisinin zevki ism-i Zâhir üzerine olduğundan, meşreb-i âlîsinde tenzîh gālib idi. İsm-i Bâtın ahkâmından dahi istihsâl-i hazz ederek zevk-i Muhammedî üzere tenzîh ile teşbîh beynini cem'etmek için kendisine مَرِضْتُ فَلَمْ تَعُدْنِي وَجُعْتُ فَلَمْ تُطْعِمْنِي ya'ni "Hasta oldum, hâtırımı sormadın; acıktım, doyurmadın” gibi hitâbât-ı celîle vârid oldu. Ve ism-i Bâtın'a taalluk eden ulûm-i ledünniyye zevkiyle de mütezeyyik olması için Hızır (a.s.)ın sohbetine teşvîk buyuruldu. Nitekim bu fass-ı şerîfte îzâh edilecektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncü vecih: Musa (a.s.)'ın esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) bütünlüğüne olan bağıntısı, (S.a.v.) Efendimiz'in bütünlüğüne yakındır. Çünkü kendisinin zevki (manevî tecrübesi) ism-i Zâhir (Allah'ın görünen, açıkça beliren isimleri) üzerine olduğundan, yüce meşrebinde (manevî yolunda) tenzih (Allah'ı yaratılmışlara benzemekten uzak tutma) gâlipti. İsm-i Bâtın (Allah'ın gizli, içsel isimleri) hükümlerinden de haz alarak, Muhammedî zevk (Hz. Muhammed'in manevî tecrübesi) üzere tenzih ile teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) arasını cem etmek (birleştirmek) için kendisine "مَرِضْتُ فَلَمْ تَعُدْنِي وَجُعْتُ فَلَمْ تُطْعِمْنِي" yani "Hasta oldum, hatırımı sormadın; acıktım, doyurmadın" gibi yüce hitaplar vârid oldu. Ve ism-i Bâtın'a taalluk eden (ilişkin olan) ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) zevkiyle de mütezeyyik olması (tatması) için Hızır (a.s.)'ın sohbetine teşvik buyuruldu. Nitekim bu şerefli fass'ta (bölümde) izah edilecektir.

Dördüncü vecih: Kesret-i ümmet hasebiyle rusül-i kesîre üzere fazl ve rüchânının sübûtudur. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz, kendilerine ümem arzo- lunduğu vakit, enbiyâdan bir nebînin ümmetini, Mûsâ (a.s.)ın ümmetin- den daha çok görmediklerini hadîs-i şerîflerinde beyân buyurmuşlardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncü vecih (yön): Ümmetinin çokluğu sebebiyle, diğer birçok peygamber üzerine fazilet ve üstünlüğünün sabit olmasıdır. Çünkü (S.a.v.) Efendimiz, kendisine ümmetler arz olunduğu vakit, peygamberlerden hiçbir peygamberin ümmetini, Musa (a.s.)'ın ümmetinden daha çok görmediklerini hadis-i şeriflerinde beyan buyurmuşlardır.

Beşinci vecih: Fir'avn أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى )Naziât, 79/24) [Ben sizin rabb-i a'lânızım!] diyerek da'vâ-yı ulviyyet etmiş idi. A'vân ve ensârı olan Fir'avn'a Mûsâ (a.s.)ın tek başına olarak galebe ve isti’lâsı zâhiren müsteb’ad olduğu hâlde Hak Teâlâ hazretleri لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعْلَى )Tâhâ, 20/68) [Korkma, muhakkak sen a'lâsın.] buyurdu. Ve Fir'avn'a mukābele ederek sernigûn eyledi. Mesnevî: اژدها بود و عصا شد اژدها این بخورد آن را بتوفیق خدا تا به یزدان كه إليه المنتهى [251/2] دست شد بالای دست این تا کجا جمله دریاها چو سیلی پیش آن کان یکی دریاست بی غور و کران پيش إلا الله آنها جمله لاست حیلها و چاره ها گر اژدهاست محو شد و الله اعلم بالرشاد چون رسید اینجا بیانم سر نهاد Tercüme: “Fir'avn ejderha idi, asâ-yı Mûsâ dahi ejderha oldu. Tevfik-i Hudâ ile bu, onu yedi. El, elin fevkinde oldu. Bu nereye kadardır, bilir misin? وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى )Necm, 53/42) [Mezâhirin müntehâsı Rabb'ine- dir!] âyet-i kerîmesi mûcibince bu tefevvuk Yezdân'a kadar gider. Öyle ki yed-i Mûsâ, ki kudret-i Haktır, kar ve kenarı olmayan bir deryâdır. Bü- tün deryalar onun önünde bir sel gibidir. Hîleler ve tedbîrler, eğer ejderhâ farzolunursa, vücûd-ı hakîkî olan Allâh'ın önünde hepsi “lâ”dır, hayâldir. Vaktâki sözlerim buraya vâsıl oldu, hepsi secdeye baş koydu; ve harf ve savt mahv oldu, artık sûret kalmadı. Doğru yolu bilen ancak Allâhü Zülcelâl hazretleridir."562 *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Beşinci vecih: Firavun, "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" (Naziat, 79/24) diyerek ululuk davasında bulunmuştu. Musa'nın (a.s.) tek başına, yardımcıları ve destekçileri olan Firavun'a karşı galip gelmesi ve üstünlük sağlaması zahiren imkânsız gibi görünürken, Yüce Allah, "Korkma, muhakkak sen üstünsün." (Taha, 20/68) buyurdu. Ve Firavun'a karşı gelerek onu yere serdi. Mesnevi: "Firavun ejderha idi, Musa'nın asası da ejderha oldu. Allah'ın yardımıyla bu, onu yedi. El, elin üstünde oldu. Bu nereye kadardır, bilir misin? 'Ve şüphesiz son varış Rabbinedir.' (Necm, 53/42) ayet-i kerimesi gereğince bu üstünlük Allah'a kadar gider. Öyle ki Musa'nın eli, ki Hakk'ın kudretidir, kar ve kenarı olmayan bir deryadır. Bütün deryalar onun önünde bir sel gibidir. Hileler ve tedbirler, eğer ejderha farz olunursa, hakiki varlık olan Allah'ın önünde hepsi 'lâ'dır, hayaldir. Sözlerim buraya ulaştığında, hepsi secdeye baş koydu; ve harf ve ses mahvoldu, artık suret kalmadı. Doğru yolu bilen ancak Yüce Allah'tır."

حكمة قتل الأبناء من أجْلِ مُوسَى لِيَعُودَ إليه بالإمدادِ حَياةُ كلِّ مَن قُتِلَ

من أجله، لأنه قُتِلَ على أنَّه مُوسَى، وما ثَمَّ جَهْلٌ، فلا بُدَّ أَنْ تَعُودَ حياته

على مُوسَى أَعْنِي حياةَ المَقْتُولِ مِن أجله ، وهي حَيَاةٌ ظَاهِرَةٌ على الفِطْرَةِ لم

تُدَنِّسْهَا الأَعْرَاضُ النَّفْسِيَّةُ ، بل هي على الفِطرَةِ ، فكان مُوسَى مَجْمُوعَ حياةِ

مَن قُتِلَ على أنَّه هو ، فكلُّ ما كان مُهَيَّئًا لذلك المَقْتُولِ مِمَّا كان اسْتِعْدَادُ

روحه له كان في مُوسَى، وهذا اخْتِصَاصُ إِلهِي بِمُوسَى، لم يكن لأَحَدٍ قَبْلَه،

فَإِنَّ حِكَمَ مُوسَى كَثِيرَةٌ ، وأنا إِنْ شَاءَ اللهُ تعالى أَسْرُدُ منهـا فـي هـذا البَابِ

على قَدْرِ ما يَقَعُ به الأمرُ الإِلهِي في خاطري، فكان هذا أَوَّلُ ما شُوفِهْتُ

به من هذا الباب.

Mûsâ eclinden ebnânın hikmet-i katli, onun eclinden katlolunan her birinin hayâtı, ona imdâd ile avdet etmesi içindir. Zîrâ her biri Mûsâ olmak üzere katlolundu, hâlbuki cehil vâki' değildir. İmdi her birinin hayâtı, ya'ni onun eclinden maktûl olanın hayâtı, Mûsâ'ya âit olmak lâbüddür. O da fıtrat üzere hayât-ı zâhiredir563 ki, a'râz-ı nef- siyye ile mütedennis [251/3] değildir. Belki o fıtrat üzeredir. Böyle olunca Mûsâ, o olmak üzere katlolunanlar hayatının mecmûu oldu. Binâenaleyh isti'dâd-ı rûhunun mahsûs olduğu şeyden, bu maktûl için tehiyye olunan her bir şey Mûsâ'da mevcûd idi; ve bu Mûsâ'ya ihtisâs-ı ilâhîdir. Ondan evvel bir kimseye vâki' olmadı. Zîrâ muhak- kak hikem-i Mûsâ çoktur. Ve ben inşâallâhu Teâlâ hâtırımda onunla emr-i ilâhî vâki' mikdâr üzere bu bâbda onları serdederim. İmdi bu, bu bâbdan onunla müşâfehe olunduğum şeyin evvelidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Musa'nın eceli sebebiyle çocukların öldürülmesinin hikmeti, onun eceli sebebiyle öldürülen her birinin hayatının, ona yardım ederek geri dönmesi içindir. Çünkü her biri Musa olmak üzere öldürüldü, hâlbuki cehalet meydana gelmiş değildir. Şimdi her birinin hayatı, yani onun eceli sebebiyle öldürülenin hayatı, Musa'ya ait olmak zorundadır. O da fıtrat üzere olan görünen hayattır ki, nefse ait arızalarla alçalmış değildir. Aksine o fıtrat üzeredir. Böyle olunca Musa, o olmak üzere öldürülenlerin hayatının toplamı oldu. Bu sebeple ruhunun yatkınlığının özgü olduğu şeyden, bu öldürülen için hazırlanmış her bir şey Musa'da mevcuttu; ve bu, Musa'ya ait ilahi bir özelliktir. Ondan evvel bir kimseye meydana gelmedi. Çünkü muhakkak Musa'nın hikmetleri çoktur. Ve ben inşallah Teâlâ hatırımda onunla ilahi emir meydana geldiği kadar bu bölümde onları sıralarım. Şimdi bu, bu bölümden onunla yüz yüze konuştuğum şeyin ilkidir.

Metnin îzâhından evvel bir mukaddeme îrâdına lüzûm vardır. Şöyle ki: Vücûd-ı mutlakın merâtib-i tenezzülâtı Fass-1 Âdemî evâilinde ve sırası düştükçe diğer fasslarda îzâh edilmiş olduğundan burada tekrârına hâcet görülemez. Bu îzâhâttan müstebân olmuştur ki, vücûd-ı mutlak nâmü- tenâhî niseb ve izâfât sâhibi olup, bunlar onun mertebe-i ahadiyyetinde mahv ve müstehlektir. Nisbet-i meşiyyet zuhûr ve izhâra taalluk ettikde, o vücûd-ı mutlak, bu esmâ ve sıfât sûretiyle mertebe-i ilme tenezzül eder. Bu öyle bir tecellîdir ki, onun zâtından zâtına vâki' olur. Zîrâ vücûd-ı hakîkî nâmütenâhî olduğundan onun vücudunun hudûdu yoktur ki, edeceği tecellî kendi vücudunun hâricine vâki' olabilsin! İşte “feyz-i akdes” ta'bîr olunan bu tecellî ile zâtında mündemic olan bilcümle esmâ ve sıfat sûret- leri onun mertebe-i ilminde sâbit oldu; ve her bir isim ve sıfat kendilerine mahsûs olan ahvâl ile yekdîğerinden bu mertebede temeyyüz edip ayrıldı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Metnin açıklanmasından önce bir giriş yapılması gereklidir. Şöyle ki: Mutlak varlığın tenezzül mertebeleri (aşağı iniş dereceleri) Âdem Fassı'nın başlarında ve sırası geldikçe diğer fasslarda açıklanmış olduğundan, burada tekrarına gerek görülmez. Bu açıklamalardan anlaşılmıştır ki, mutlak varlık, sonsuz nispetler ve bağıntılar sahibidir ve bunlar onun ahadiyet mertebesinde (birlik derecesinde) yok olmuş ve erimiş durumdadır. Meşiyet (dileme) nispeti, zuhura (ortaya çıkmaya) ve izhara (görünür kılmaya) ilişkin olduğunda, o mutlak varlık, bu isimler ve sıfatlar suretiyle ilim mertebesine tenezzül eder. Bu öyle bir tecellîdir (ilahi görünüm) ki, onun zâtından zâtına (özünden özüne) meydana gelir. Çünkü hakiki varlık sonsuz olduğundan, onun varlığının sınırları yoktur ki, edeceği tecellî kendi varlığının dışına meydana gelebilsin! İşte "feyz-i akdes" (en kutsal feyz/taşma) olarak adlandırılan bu tecellî ile zâtında gizli olan bütün isim ve sıfat suretleri onun ilim mertebesinde sabit oldu; ve her bir isim ve sıfat, kendilerine özgü olan haller ile bu mertebede birbirinden ayrılıp belirginleşti.

İmdi her bir isimde iki delâlet vardır. Birisi Zâtʼa, diğeri mevzû' olduğu ma'nâya aittir. Meselâ Semî' ismi mevzû' olduğu ma'nâ i'tibariyle Basîr, Kadîr, Mürîd ilh... isimlerinin hizmetini göremez. Ondan beklenen “işit- mek" keyfiyetidir. Bununla beraber sem'iyet Zât'ın bir sıfatı olduğundan Semî' ismi dahi Zât'ına delâlet eder. Fakat Allah ve Rahmân ve Hak gibi birtakım isimler vardır ki, onlar cemî'-i esmâyı muhît olduklarından ancak Zât'a delâlet ederler. Şu hâlde esmâ külliyet ve cüz'iyet i'tibâriyle de yek- dîğerinden farklıdırlar. Binâenaleyh her bir ism-i küllînin tahtında birçok esmâ-i cüzʼiyye vardır ki, o ism-i küllî bu esmâ-i cüzʼiyyenin imâmı ve hâ- kimidir; ve esmâ-i cüz’iyye de tâbi' oldukları esmâ-i külliyyenin ümmetleri ve hâdimleri mesâbesindedirler; ve bu esmâ-i külliyye Kur'ân-ı Kerîm'de ve ahâdîs-i şerîfede (99) aded olarak mazbûttur. Esmâ-i cüzʼiyye-i nâmütenâ- hiye bunların taht-ı hîtasındadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, her bir isimde iki delâlet (işaret, anlam) vardır. Birisi Zât'a (Allah'ın özüne), diğeri ise konulduğu anlama aittir. Örneğin, Semî' (işiten) ismi, konulduğu anlam itibarıyla Basîr (gören), Kadîr (gücü yeten), Mürîd (dileyen) ve benzeri isimlerin hizmetini göremez. Ondan beklenen "işitmek" niteliğidir. Bununla beraber, işitme Zât'ın bir sıfatı olduğundan, Semî' ismi de Zât'ına delâlet eder. Fakat Allah ve Rahmân ve Hak gibi birtakım isimler vardır ki, onlar bütün isimleri kuşattıklarından ancak Zât'a delâlet ederler. Şu hâlde isimler, külliyet (genellik) ve cüz'iyet (parçalı olma) itibarıyla da birbirinden farklıdırlar. Bu sebeple, her bir küllî (genel) ismin altında birçok cüz'î (parçalı) isim vardır ki, o küllî isim bu cüz'î isimlerin imamı ve hâkimidir; ve cüz'î isimler de tâbi oldukları küllî isimlerin ümmetleri ve hizmetçileri mesabesindedirler; ve bu küllî isimler Kur'ân-ı Kerîm'de ve şerif hadislerde (99) adet olarak belirlenmiştir. Sınırsız cüz'î isimler bunların hükmü altındadır.

Meselâ bu doksan dokuz esmâdan birisi olan "Musavvir" ismini alalım. [251/4] Fezâdaki ecrâmdan tut da arzdaki eczâ-yı billûriyyeye varıncaya kadar ne kadar suver ve eşkâl varsa hepsi bu ism-i küllînin mazharıdır. Ve bu ism-i küllî murabbi', müsellis, mutavvil, müdevvir, muhaddib, muka'ır, münakkıt, muhattıt ilh... esmâ-i nâmütenâhiyenin reîsi ve hâkimidir. Ve reîs olan ismi “Musavvir”, bir sûret izhâr edeceği vakit kendi hâdimleri mesâbesinde bulunan bu isimlerden birine veyâ birkaçına emreyler. Diğer esmâ-i külliyye de buna kıyâs olunsun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, bu doksan dokuz isimden biri olan "Musavvir" ismini ele alalım. Uzaydaki cisimlerden tutun da yeryüzündeki billurî parçacıklara varıncaya kadar ne kadar şekil ve biçim varsa, hepsi bu küllî ismin (Allah'ın her şeyi şekillendiren isminin) tecelli yeridir. Ve bu küllî isim; terbiye eden, üçgenleştiren, uzatan, yuvarlaklaştıran, tümsek yapan, çukurlaştıran, noktalayan, çizgiler çizen vb. sonsuz isimlerin reisi ve hâkimidir. Ve reis olan "Musavvir" ismi, bir şekil ortaya çıkaracağı zaman, kendi hizmetkârları hükmünde bulunan bu isimlerden birine veya birkaçına emreder. Diğer küllî isimler de buna kıyas edilsin.

İmdi her bir nebî bir ism-i küllînin mazharıdır. Meselâ İsmail (a.s.)ın mazhar olduğu ism-i küllî “Aliyy” ve Sâlih (a.s.)ın ism-i küllîsi dahi “Fet- tâh" ism-i şerîfleridir. Her ne kadar enbiyâ-yı zîşân, insân-ı kâmil olmak i'tibariyle câmi'-i cemî'-i esmâ olan Allah ism-i küllîsinin mazharı iseler de, bunlardaki ism-i küllî-i gālib, kendi Rabb-i hâssları olan ism-i şerîftir. Binâenaleyh onlardan zâhir olan ahkâmda bu esmânın galebesi görülür. "Allah" ism-i câmiinin taht-ı hîtasında bulunan kâffe-i esmâ ahkâmının i'tidâl üzere zuhûru ancak Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'de vâki' ol- muştur. Şu hâlde her bir nebî mertebe-i ilimde kendi Rabb-i hâssı olan ism-i küllînin zımnındaki esmâ-i şerîfenin imâm ve hâkimi olduğu gibi, mertebe-i şehîdette dahi, kendi taayyünü ile bu esmâ taayyünâtına imâm ve hâkim; ve bu mezâhir-i müteayyine dahi, o nebînin ümmeti olur. Ve Mukaddeme'de dahi beyân olunduğu üzere, Mûsâ (a.s.)ın cemiyyet-i esmâiyyeye nisbeti, (S.a.v.) Efendimiz'in cem'iyetine karîbdir. Bu hüküm enbiyâ-yı zîşân haklarında böyle olduğu gibi, selâtîn-i sûriyye haklarında dahi böyledir. Zîrâ pâdişâh “Müdebbir” ism-i küllîsinin mazharı olup, o ismin taht-ı hîtasında olan esmânın mazharı olmak ve ona tâbi' olan efrâd-ı kesîre de, o ism-i küllînin taht-ı hîtasında bulunan esmâ-i cüzʼiyyenin mezâhiri bulunmak itibariyle Mûsâ (a.s.)a mukābelede bulundu. Ve Fir'avn'ın avân ve ensârı olan mezâhir-i celâliyye ve kahriyye âlem-i arâz olan âlem-i şehîdette zâhir olduğu hâlde, Mûsâ (a.s.)ın tâbi'leri bulunan mezâhir-i cemâliyye ve lutfiyye, âlem-i şehîdette henüz meblağ-i ricâlde müteayyin olmadığından, kuvvet-i arazıyyede Firʼavn tarafı galib idi. Zîrâ Fass-ı Lûtîde görüldüğü vech ile, Hakk'ın ef’âli mezâhir hasebiyle vâki' olur; ve mezâhirin kuvvet ve şiddeti hasebiyle Hakk'ın fiili dahi kavî ve şedîd olur. Böyle olunca Fir'avn'a karşı Mûsâ (a.s.)ın bâtınen ve zâhiren kavî olması [25¹/5] lâzım idi. Onun bâtınen iktisâb-ı kuvvet etmesi bu idi ki: Rûh-1 Mûsevînin taht-ı hîtasında bulunup, rûh-ı Mûsevî âleminden ayrılarak merâtib-i ervâhın sonuncusu olan rûh-ı insânî mertebesine vâsıl ve sûret-i ilâhiyye üzere bulunan insan sûretinde zâhir olan ve mertebe-i insâna gelinceye kadar cemâd, nebât ve hayvan merâtibini katʼederek merâtib-i vücûdda kemâlât-ı zâide iktisâb eden etfâl-i Benî İsrâîl ervâhının, kendilerinde bilkuvve mevcûd olan fıtrat-ı asliyye ve tahâret-i ezeliyye ile insan sûretinde zâhir olduktan sonra, arâz-ı nefsiyye ile kirlenmeksizin, Fir'avn'ın kıtâli sebebiyle kendi asılları olan rûh-ı Mûsevî âlemine rücû'larıdır. Ve eğer bu ervâh-ı etfâl kat'-ı merâtib ile âlem-i şehîdete tenezzül edip, badehû rücû' etmemiş olsalar idi, rûh-ı Mûsevînin taht-ı hîtasında olmakla beraber rûh-ı Mûsâya imdâd-ı bâtınîleri kavî olmaz idi. Zîrâ ba'de't-tenezzül hâsıl olan kemâlât-ı zâide kable't-tenezzül kendilerinde mevcûd değil idi. Mûsâ (a.s.)ın zâhiren kavî olması dahi, etfâl-i maktûle ervâhının zikrolunan imdâdı hasebiyle, Mûsâ (a.s.)da asâ ve yed-i beyzâ gibi, birçok muʼcizât-ı kaviyye zuhûru ve onun ruhunun taht-ı hîtasında &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, her bir peygamber küllî bir ismin mazharıdır. Örneğin, İsmail (a.s.)ın mazhar olduğu küllî isim "Aliyy" ve Salih (a.s.)ın küllî ismi de "Fettâh" isimleridir. Her ne kadar şanlı peygamberler, insân-ı kâmil olmak itibarıyla bütün isimleri kapsayan Allah ism-i küllîsinin mazharı iseler de, onlardaki gâlib küllî isim, kendi Rabb-i hâssları olan isimdir. Bu sebeple, onlardan ortaya çıkan hükümlerde bu isimlerin üstünlüğü görülür. "Allah" ism-i câmiinin hükmü altında bulunan bütün isimlerin hükümlerinin itidal üzere zuhûru ancak Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'de meydana gelmiştir. Şu hâlde, her bir peygamber ilim mertebesinde kendi Rabb-i hâssı olan küllî ismin zımnındaki şerefli isimlerin imamı ve hâkimi olduğu gibi, şehâdet mertebesinde de, kendi taayyünü ile bu isim taayyünâtına imam ve hâkimdir; ve bu müteayyin mazharlar da, o peygamberin ümmeti olur. Ve Mukaddeme'de de beyan olunduğu üzere, Musa (a.s.)ın esmâ cemiyetine nispeti, (s.a.v.) Efendimiz'in cemiyetine yakındır. Bu hüküm şanlı peygamberler hakkında böyle olduğu gibi, maddî sultanlar hakkında da böyledir. Çünkü padişah "Müdebbir" ism-i küllîsinin mazharı olup, o ismin hükmü altında olan isimlerin mazharı olmak ve ona tâbi olan çok sayıda fert de, o ism-i küllînin hükmü altında bulunan cüz'î isimlerin mazharları bulunmak itibarıyla Musa (a.s.)a karşılık geldi. Ve Firavun'un yardımcıları ve destekçileri olan celâlî ve kahredici mazharlar âlem-i araz olan âlem-i şehâdette ortaya çıktığı hâlde, Musa (a.s.)ın tâbi'leri bulunan cemâlî ve lütufkâr mazharlar, âlem-i şehâdette henüz rical mertebesinde müteayyin olmadığından, arazî kuvvette Firavun tarafı gâlib idi. Çünkü Fass-ı Lûtîde görüldüğü veçhile, Hakk'ın fiilleri mazharlar sebebiyle meydana gelir; ve mazharların kuvvet ve şiddeti sebebiyle Hakk'ın fiili de kuvvetli ve şiddetli olur. Böyle olunca Firavun'a karşı Musa (a.s.)ın bâtınen ve zâhiren kuvvetli olması lâzım idi. Onun bâtınen kuvvet kazanması bu idi ki: Musevî ruhun hükmü altında bulunup, Musevî ruh âleminden ayrılarak ruh mertebelerinin sonuncusu olan insan ruhu mertebesine ulaşan ve ilâhî sûret üzere bulunan insan sûretinde ortaya çıkan ve insan mertebesine gelinceye kadar cansız, bitki ve hayvan mertebelerini kat'ederek varlık mertebelerinde fazla kemâlât kazanan İsrailoğulları çocuklarının ruhlarının, kendilerinde bilkuvve mevcut olan asli fıtrat ve ezelî temizlik ile insan sûretinde ortaya çıktıktan sonra, nefsî arazlarla kirlenmeksizin, Firavun'un öldürmesi sebebiyle kendi asılları olan Musevî ruh âlemine rücû'larıdır. Ve eğer bu çocuk ruhları mertebeleri kat'ederek âlem-i şehâdete tenezzül edip, daha sonra rücû' etmemiş olsalardı, Musevî ruhun hükmü altında olmakla beraber Musa ruhuna bâtınî yardımları kuvvetli olmaz idi. Çünkü tenezzülden sonra hâsıl olan fazla kemâlât tenezzülden önce kendilerinde mevcut değil idi. Musa (a.s.)ın zâhiren kuvvetli olması da, zikrolunan öldürülmüş çocuk ruhlarının yardımı sebebiyle, Musa (a.s.)da asa ve yed-i beyzâ gibi, birçok kuvvetli mucizelerin zuhûru ve onun ruhunun hükmü altında

bulunup, âlem-i şehîdette dahi ona tâbi' bulunan mezâhirin kesreti sûre-tiyle vâki' oldu. Zîrâ bâlâda da zikrolunduğu üzere onun ümmeti rusül-i kesîrenin ümmetlerinden çok idi. Bu mukaddemeden sonra metn-i şerîfin îzâhına şürû edelim. *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

bulunup, şehâdet âleminde dahi ona tâbi olan tezahürlerin çokluğu suretiyle meydana geldi. Çünkü yukarıda da zikredildiği üzere onun ümmeti, çok sayıdaki peygamberlerin ümmetlerinden daha fazlaydı. Bu girişten sonra şerefli metnin açıklamasına başlayalım.

Ma'lûm olduğu üzere müneccimler ve kâhinler Fir'avn'a, falan zaman-da Benî İsrâîl'den bir çocuk doğacak, senin saltanatının zevâli onun yediy-le olacaktır, diye haber vermişler idi. Tafsîli tefâsîr-i şerîfede ve tevârîh-i enbiyâda mastûrdur. Fir'avn bu haberden bîzâr olup o yılda doğan Benî İsrâîl çocuklarının katlini emretmiş idi. Katlolunan etfâl-i Benî İsrâîl'in adedi yetmiş bin olduğu rivâyet olunur. Vâkıâ bu kadar etfâlin hepsi Mûsâ olamaz idi. Bittabi' içlerinden birisi Mûsâ idi. Fakat hepsi, Mûsâdır, diye katlolundu. Her ne kadar bu yetmiş bin çocuktan hangisinin Mûsâ oldu-ğu Fir'avn'ca mechûl ise de hakîkatte, ya'ni hazret-i ilâhiyyede, cehil yok-tur. Çünkü bâlâda îzah olunduğu üzere etfâl-i maktûle Mûsa'nın suver-i tafsîliyyesidir. Binâenaleyh her bir çocuğun katlinde “Bu Mûsâdır!" diye Fir'avn ve avene-i havenesince hükmedilmesi, zâhirde eğri ve hakîkatte doğru idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki müneccimler ve kâhinler Firavun'a, falan zamanda Benî İsrâîl'den bir çocuk doğacak, senin saltanatının sonu onun eliyle olacaktır, diye haber vermişlerdi. Bunun ayrıntısı şerefli tefsirlerde ve peygamberler tarihlerinde yazılıdır. Firavun bu haberden rahatsız olup o yılda doğan Benî İsrâîl çocuklarının öldürülmesini emretmişti. Öldürülen Benî İsrâîl çocuklarının sayısının yetmiş bin olduğu rivayet edilir. Gerçekte bu kadar çocuğun hepsi Musa olamazdı. Elbette içlerinden birisi Musa idi. Fakat hepsi, Musa'dır, diye öldürüldü. Her ne kadar bu yetmiş bin çocuktan hangisinin Musa olduğu Firavun'ca bilinmez ise de hakikatte, yani ilahi huzurda, cehalet yoktur. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere öldürülen çocuklar Musa'nın ayrıntılı suretleridir. Bu sebeple her bir çocuğun öldürülmesinde "Bu Musa'dır!" diye Firavun ve yardımcıları tarafından hükmedilmesi, görünüşte yanlış ve hakikatte doğru idi.

İşte Mûsâ (a.s.)ın yüzünden katlolunan çocukların hikmet-i kıtâli onlardan [251/6] her birinin hayatı Cenâb-ı Mûsaya yardım için, rûh-ı Mûsevî âlemine rücû' etmesi içindir; ve rûh-ı Mûsevî âlemine rücû' eden hayât, a'râz-ı nefsâniyye ile kirlenmemiş ve sıfât-ı beşeriyye ile mülevves olmamış olup, fıtrat-ı asliyye üzere zâhir olan hayattır. Nitekim hadîs-i şerîfte o hakîkate işaret buyurulur: مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلَّا وَقَدْ يُولَدُ عَلَى فِطْرَةِ الْإِسْلَامِ ثُمَّ أَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُمَجِّسَانِهِ Ya'ni Fıtrat-ı islâmiyye üzere doğmayan hiçbir çocuk yoktur. Bu fıtrat-ı İslâm'dan sonra ebeveyni onu yahûdî, nasrânî ve mecûsî yaparlar.”564 Mûsâ (a.s.), Mûsâ olmak üzere katlolunan çocuklar hayât-ı sâfiyesinin mecmûu oldu. Binâenaleyh katlolunan her bir çocuğun isti'dâd-ı rûhuna tahsîs olunan kemâlâttan tehiyye edilmiş olan her bir şey Cenâb-ı Mûsâda mevcûd idi. Zîrâ etfâl-i maktûleden her birisinin mazhar olduğu ism-i ilâhînin sûreti ilm-i ilâhîde sâbit idi. Onların hakāyıkı olan bu esmânın kemâlâtı âlem-i kevnde ânen-fe-ânen zuhûr edecek idi. Velâ-kin her biri tıfl iken katlolunmakla, meblağ-i ricâle vâsıl olmak sûretiyle isti'dâdât-ı mec'ûleleri inkişaf edemedi. Bu isti’dâdları inkişaf edemeyince, isti'dâdât-ı gayr-ı mec'ûlelerinin ahkâmı da inkişaf edemedi; bu isti'dâdla-rı inkişaf edemeyince, isti'dâdât-ı gayr-ı mec'ûlelerinin ahkâmı da in'ikâs edecek bir mir'ât-ı vücûd bulamadı; o kemâlât kuvvede kaldı. Bade'l-katl rûh-ı Mûsevî âlemine rücû' etmekle o kemâlâtın heyet-i mecmuası Cenâb-ı Mûsâda zâhir oldu. 565 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Mûsâ (a.s.)'ın yüzünden katledilen çocukların öldürülme hikmeti, onlardan her birinin hayatının Yüce Mûsâ'ya yardım için, Mûsevî ruh âlemine dönmesi içindir; ve Mûsevî ruh âlemine dönen hayat, nefse ait arızalarla kirlenmemiş ve beşerî sıfatlarla bulaşmamış olup, asli fıtrat üzere ortaya çıkan hayattır. Nasıl ki hadîs-i şerîfte o hakikate işaret buyurulur: "مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلَّا وَقَدْ يُولَدُ عَلَى فِطْرَةِ الْإِسْلَامِ ثُمَّ أَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُمَجِّسَانِهِ" Yani "İslâm fıtratı üzere doğmayan hiçbir çocuk yoktur. Bu İslâm fıtratından sonra ebeveyni onu Yahudi, Hristiyan ve Mecusî yaparlar." Mûsâ (a.s.), Mûsâ olmak üzere katledilen çocukların saf hayatının toplamı oldu. Bu sebeple katledilen her bir çocuğun ruhuna tahsis olunan kemâlâttan hazırlanmış olan her bir şey Yüce Mûsâ'da mevcuttu. Çünkü katledilen çocuklardan her birinin mazhar olduğu ilâhî ismin sureti ilâhî ilimde sabitti. Onların hakikatleri olan bu isimlerin kemâlâtı oluş âleminde an be an ortaya çıkacaktı. Ancak her biri çocukken katledilmekle, ergenlik çağına ulaşmak suretiyle kazanılmış yatkınlıkları inkişaf edemedi. Bu yatkınlıkları inkişaf edemeyince, doğuştan gelen yatkınlıklarının hükümleri de inkişaf edemedi; bu yatkınlıkları inkişaf edemeyince, doğuştan gelen yatkınlıklarının hükümlerinin de yansıyacağı bir varlık aynası bulamadı; o kemâlât kuvvede kaldı. Katledildikten sonra Mûsevî ruh âlemine dönmekle o kemâlâtın bütün heyeti Yüce Mûsâ'da ortaya çıktı.

Suâl: Hak Teâlâ hazretlerinin kudretinde acz mutasavver değildir. Bu kadar etfâl-i bî-günahın katline hâcet kalmaksızın, Nemrûd vesâire gibi muârızlarına karşı diğer enbiyaya verdiği kudret-i mukābele gibi, Mûsâ (a.s.)a da Fir'avn'a karşı, kudret-i mukavemet ihsân edebilir idi. Onu bu tarz-ı acîbde takviye eylemesindeki hikmet nedir? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Yüce Allah'ın kudretinde acizlik düşünülemez. Bu kadar günahsız çocuğun öldürülmesine gerek kalmaksızın, Nemrut ve benzerleri gibi karşıtlarına karşı diğer peygamberlere verdiği karşı koyma kudreti gibi, Musa'ya (a.s.) da Firavun'a karşı, karşı koyma kudreti ihsan edebilirdi. Onu bu şaşırtıcı tarzda güçlendirmesindeki hikmet nedir?

Cevâb: Bu mes'ele isti'dâd-ı ezelîye taalluk eder. Zîrâ Hak Teâlâ haz-retlerine, ilm-i ilâhîsinde sabit olan [25¹/7] ayân, lisân-ı istiʼdâdıyla taleb ettikleri ahvâli itâ eder. Ve bir şeye isti'dâdının iktizâ ettiği şeyin gayrısını vermek hikmete mugāyirdir. Hak Teâlâ ise Hakîm'dir. Binâenaleyh mahal hasebiyle tecellî eder. Etfâl-i Benî İsrâîl'in a'yân-ı sabiteleri, Feyyaz-ı mut-laktan lisân-ı isti'dâd ile, katlolunarak rûh-ı Mûsevî âlemine rücûu ve ona o sûretle imdâdı taleb ettikleri gibi, Mûsâ (a.s.)ın istiʼdâd-ı âlîsi dahi bu hâli iktizâ eylemiş idi. Ve Fir'avn ile ensârının isti'dâdât-ı gayr-ı mec'ûleleri de üzerlerine bu tecellîyi celbetti. Yoksa bu tarz-ı acîbin vukūuna hâcet kal-maksızın dahi Hak Teâlâ Cenâb-ı Mûsẩya kuvvet ihsân edebilir idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bu mesele, ezelî yatkınlığa ilişkindir. Çünkü Yüce Allah, ilâhî ilminde sabit olan sabit hakikatlere, kendi yatkınlık dilleriyle talep ettikleri halleri verir. Bir şeye, yatkınlığının gerektirdiği şeyin dışında bir şeyi vermek hikmete aykırıdır. Yüce Allah ise Hakîm'dir (her şeyi hikmetle yapandır). Bu sebeple, mahal (yer/konum) gereği tecellî eder. Benî İsrâîl çocuklarının sabit hakikatleri, Mutlak Feyyaz'dan (Allah'tan) yatkınlık dilleriyle, öldürülerek Mûsevî ruh âlemine dönmeyi ve ona o suretle yardım edilmesini talep ettikleri gibi, Mûsâ (a.s.)'ın yüce yatkınlığı da bu hali gerektirmişti. Fir'avn ile yardımcılarının doğuştan gelen yatkınlıkları da üzerlerine bu tecellîyi çekti. Yoksa bu şaşırtıcı tarzın meydana gelmesine gerek kalmaksızın da Yüce Allah, Mûsâ'ya kuvvet ihsan edebilirdi.

İşte bu etfâl-i Benî İsrâîl'in Mûsâ (a.s.) yüzünden katli ve onların hayât-larının müctemian rûh-ı Mûsevî âlemine rücûu sûretiyle imdâd etmeleri, Mûsâ (a.s.)a bir ihtisâs-ı ilâhîdir. Zîrâ ondan evvel bu hâl hiçbir nebî için vâki' olmamıştır. Ve “hikmet-i ulviyye" sâhibi olan Mûsâ (a.s.)ın hikemi çoktur; ve ben inşâallâhu Teâlâ bu hikemlerden emr-i ilâhî ile hâtırıma ilkā olunanlarını bu fass-ı şerîfte beyân edeceğim. İşte etfâl-i Benî İsrâîl'in Mûsâ (a.s.) yüzünden katledilmiş olmaları hikmeti, rü'yâ-yı sâlihada sû-ret-i muhammediyyeden şifâhen ahz ü telakkî edip bu fasta beyân edece-ğim hikmetlerin evvelkisidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu İsrailoğulları çocuklarının Musa (a.s.) yüzünden öldürülmesi ve onların hayatlarının topluca Musevî ruh âlemine dönmesi suretiyle yardım etmeleri, Musa (a.s.)a mahsus ilahi bir özelliktir. Çünkü ondan önce bu durum hiçbir peygamber için gerçekleşmemiştir. Ve "yüce hikmet" sahibi olan Musa (a.s.)ın hikmetleri çoktur; ve ben inşallah Teâlâ, bu hikmetlerden ilahi emirle gönlüme ilham olunanları bu şerefli fass'ta (bölümde) açıklayacağım. İşte İsrailoğulları çocuklarının Musa (a.s.) yüzünden katledilmiş olmaları hikmeti, salih rüyada (doğru rüya) Muhammedî suretten (Hz. Muhammed'in şeklinden) şifahen (sözlü olarak) alıp telakki edip (kabul edip) bu fass'ta açıklayacağım hikmetlerin ilkidir.

فما وُلِدَ مُوسَى إلا وهو مجموعُ أَرْوَاحٍ كثيرةٍ جَمَعَ قُوَّى فَعَالَةً، لأَنَّ الصَّغِيرَ

يَفْعَلُ في الكَبيرِ، أَلَا تَرَى الطِّفْلَ ، يَفْعَلُ في الكبير بالخَاصِّيَّةِ، فَيُنَزَّلُ الكبير

من رِيَاسَتِه إليه فيُلاعِبُه ويُرَقْرِقُ له ويَظْهَرُ له بعَقْلِه، فهو تحت تسخيره، وهـو

لا يَشْعُرُ، ثمَّ يَشْغَلُهُ بتربيته وحمايته وتَفَقُدِ مَصَالِحِه وتَأْنِيسِه حَتَّى لا يَضِيقَ

صَدْرُه، وهذا كله من فِعْلِ الصَّغِيرِ بالكَبيرِ، وذلك لِقُوَّةِ المقامِ، فَإِنَّ الصَّغِيرَ

حَدِيثُ عَهْدٍ بربّه لأنه حَدِيثُ التَّكْوِينِ ، والكَبيرُ أَبْعَدُ، فمن كان من الله

أَقْرَبَ سَخَّرَ مَن كان من اللهِ أَبْعَدَ، كَخَوَاصِ المَلِكِ المُقَرَّبِين منه يُسَخِّرُونَ

الأَبْعَدِينَ، كان رسولُ اللهِ ﷺ يَبْرُزُ بنَفْسِهِ لِلْمَطَرِ إِذا نَزَلَ، وَيَكْشِفُ رَأْسَه له

حتَّى يُصِيبَ منه، ويَقُولُ: «إِنَّهُ حَدِيثُ عَهْدٍ بِرَبِّهِ»، فَانْظُرْ إِلى هذه المَعْرِفَةِ

بالله من هذا النَّبِيِّ ما أَجَلَّها وما أَعْلاها وأَوْضَحَها، فقد سَخَّرَ المَطَرُ أَفْضَلَ

البَشَرِ لقربه من ربِّه، فكان مثل الرَّسولِ الَّذي يَنْزِلُ بالوحي عليه، فدَعَـاه

بالحال بذاته، فيبرز إليه لِيُصِيبَ منه ما أَتَاهُ به من ربه، [25/8] فلولا ما

حصَلَتْ له منه الفَائِدَةُ الإلهيَّةُ بما أَصَابَ منه ما بَرَزَ بَنَفْسِه إليه، فهذه

الرِّسالةُ رِسَالَةُ مَاءٍ جَعَلَ اللهُ منه كلَّ شَيْءٍ حَيٍّ، فَافْهَمْ.

İmdi Mûsâ (a.s.) kuvâ-yı fa'âleyi cem'etmekle, ancak ervâh-ı kesîre-nin mecmûu olduğu hâlde doğdu. Zîrâ sagîr kebîrde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin? Hâssiyetle büyükte tasarruf eder. Binâena- leyh kebîr kendi riyâsetinden ona nâzil olup onunla mülâabe eder; ve ona çocukça söyler; ve ona onun aklıyla zâhir olur. Böyle olunca o, onun taht-ı teshîrindedir. Halbuki o, vâkıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himâyesine ve mesâlihinin tefakkudüne ve te'mînine meşgül kılar, tâ ki sadrı dıyk olmaya. İşte bunun hepsi sa- gîrin kebîrde olan fiilindendir; ve bu makāmın kuvvetinden nâşîdir. Zîrâ çocuk Rabb'ine hadîs-i ahddir, çünkü yeni olmuştur. Halbuki kebîr eb'addir. İmdi Allah Teâlâ'ya akreb olan kimse Allah Teâlâ'dan eb'ad olan kimseyi teshîr eder. Nitekim mukarrebîn olan pâdişâhın havâssı, ona mukarrebiyetlerinden dolayı eb'ad olanları teshîr eder- ler. Resûlullah (s.a.v.) nüzûlü vaktinde kendisini yağmura ibrâz eder- di; ve onun isabet etmesi için başını açardı; ve "Onun Rabb'ine olan ahdi yenidir" buyurur idi. İmdi bu Nebî'nin bu ma'rifet-i billâhına bak ki, onu ne şey ecell ü a'lâ ve evzah eyledi! Şu hâlde yağmur, Rabb'i- ne onun kurbu olduğu için, efdal-i beşeri teshîr eyledi. Binâenaleyh vahy ile nâzil olan resûl gibi idi. Böyle olunca onu hâl ile bizâtihî da'vet etti. Rabb'inden ona getirdiği şey ona isabet etmek için, ken- dini ona ibrâz eder idi. İmdi ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için fâide-i ilâhiyye hâsıl olmasa idi, kendi nefsini ona ibrâz etmez idi. Bu risâlet, suyun risâletidir ki, Allah Teâlâ diri olan her şeyi ondan halkeyledi. İyi anla! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Musa (a.s.) faal kuvvetleri bir araya getirmekle, ancak çok sayıda ruhun toplamı olduğu hâlde doğdu. Çünkü küçük, büyükte etkilidir. Sen çocuğu görmez misin? Özelliğiyle büyükte tasarruf eder. Bu sebeple büyük, kendi riyasetinden ona iner ve onunla oynar; ve ona çocukça söyler; ve ona onun aklıyla görünür. Böyle olunca o, onun teshiri altındadır. Halbuki o, vâkıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine ve işlerinin gözetilmesine ve teminine meşgul kılar, tâ ki göğsü daralmasın. İşte bunun hepsi küçüğün büyükte olan fiilindendir; ve bu makamın kuvvetinden kaynaklanır. Çünkü çocuk Rabb'ine hadîs-i ahddir (yeni ahit), çünkü yeni olmuştur. Halbuki büyük daha uzaktır. Şimdi Allah Teâlâ'ya daha yakın olan kimse, Allah Teâlâ'dan daha uzak olan kimseyi teshir eder. Nasıl ki mukarrebîn (yakın olanlar) olan padişahın has adamları, ona yakınlıklarından dolayı uzak olanları teshir ederler. Resûlullah (s.a.v.) inişi vaktinde kendisini yağmura maruz bırakırdı; ve onun isabet etmesi için başını açardı; ve "Onun Rabb'ine olan ahdi yenidir" buyururdu. Şimdi bu Nebî'nin bu Allah bilgisine bak ki, onu ne şey daha yüce ve daha açık kıldı! Şu hâlde yağmur, Rabb'ine olan yakınlığı olduğu için, insanların en faziletlisini teshir etti. Bu sebeple vahy ile inen resûl gibi idi. Böyle olunca onu hâl ile bizzat davet etti. Rabb'inden ona getirdiği şey ona isabet etmesi için, kendisini ona maruz bırakırdı. Şimdi ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için ilahi bir fayda hâsıl olmasaydı, kendi nefsini ona maruz bırakmazdı. Bu risalet, suyun risaletidir ki, Allah Teâlâ diri olan her şeyi ondan yarattı. İyi anla!

Yani Mûsâ (a.s.) kendisine kuvâ-yı faâle mesâbesinde bulunan etfâl-i maktûlenin ervâhını cem’etmekle, bu ervâh-ı kesîrenin heyet-i mecmuası olduğu hâlde doğdu. Zîrâ çocuk büyükte tasarruf etmek [25¹/9] sûretiyle müessirdir. Sen çocuğun hâcet-i tufûliyyeti ile büyükte fâil ve mutasarrıf olduğunu görmez misin? İşte çocuğun mertebesine tenezzül edip onun- la oynaşır; ve onun “su” diyeceği yerde “buva” ve “taâm” diyeceği yerde “mama” ve “sıcak" diyeceği yerde de "cıs" der. "İyi"ye “cici” ve “fena”ya “kaka” sözleriyle çocukça söyler; ve ona çocuğun aklı derecesinde görü- nür. İşte كَلِّمُوا النَّاسَ عَلَى قَدْرِ عُقُولِهِمْ ]İnsanlara, akıllarının mertebesine göre söz söyleyiniz.]566 buyurulması da bu hakîkate müsteniddir. Böyle olunca büyük küçüğün taht-ı teshîrindedir. Hakîkat böyle iken büyük, çocuğun taht-ı teshîrinde olduğuna vâkıf değildir, ya'ni bundan gāfildir. Çocuk bü- yüğü kendi mertebesine tenzîl ettikten sonra, o büyüğü kendi terbiyesine ve himâyesine ve mesâlihinin tesviyesine ve gönlü darlaşmamak için ken- disinin te'nîsine meşgül kılmak sûretiyle de teshîr eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Mûsâ (a.s.) kendisine faal kuvvetler (kuvâ-yı faâle) hükmünde olan öldürülmüş çocukların ruhlarını toplamakla, bu çok sayıdaki ruhların bütününün toplamı olduğu hâlde doğdu. Çünkü çocuk, büyükte tasarruf etmek suretiyle etkilidir. Sen çocuğun çocukluk ihtiyacıyla büyükte etkili ve tasarruf sahibi olduğunu görmez misin? İşte çocuk, büyüğün mertebesine alçalır ve onunla oynaşır; ve onun "su" diyeceği yerde "buva" ve "yemek" diyeceği yerde "mama" ve "sıcak" diyeceği yerde de "cıs" der. "İyi"ye "cici" ve "kötü"ye "kaka" sözleriyle çocukça söyler; ve ona çocuğun aklı derecesinde görünür. İşte كَلِّمُوا النَّاسَ عَلَى قَدْرِ عُقُولِهِمْ [İnsanlara, akıllarının mertebesine göre söz söyleyiniz.] buyurulması da bu hakikate dayanır. Böyle olunca büyük, küçüğün tesiri altındadır. Hakikat böyle iken büyük, çocuğun tesiri altında olduğuna vakıf değildir, yani bundan gafildir. Çocuk, büyüğü kendi mertebesine indirdikten sonra, o büyüğü kendi terbiyesine ve himayesine ve işlerinin düzeltilmesine ve gönlü darlaşmamak için kendisinin eğlendirilmesine meşgul kılmak suretiyle de tesir eder.

İşte bu zikrolunan hâllerin cümlesi, küçüğün büyükte olan te'sîrinden ve bu tasarruf tufûliyet makāmının kuvvetinden nâşîdir. Çünkü çocuğun Rabb'ine ittisâli zamânı yenidir; ve o yeni vücûd bulmuştur. O Rabb'ine karîbü'l-ahddir. Böyle olunca Allah Teâlâya en yakın olan, Allah Teâlâdan en uzak olanı teshîr eder. Bunun bu âlemde misâli zâhirdir. Selîtîn-i sûriy- yenin mukarrebîn olan havâss-ı bendegânı, o pâdişâha olan kurblerinden dolayı pâdişâhın daha uzak olan bendegânını teshîr ederler. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz yağmur yağarken vücûd-ı şerîflerini yağ- mura tutarlar ve yağmur isâbet etmek için mübarek başlarını açarlar; ve sebebi kendilerinden istifsâr olundukda: “Rabbine olan ahdi yenidir" bu- yururlar idi. 567 Sen bu Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.)in şu maʼrifet-i billâhına bak ki, o marifet ne ecell ve ne alâ ve ne evzahdır! Yağmur, Rabb'ine zamânen karîbü'l-ittisal olduğu için, efdal-i beşer olan Sallallahu aleyhi ve sellemi teshîr eyledi. Binâenaleyh yağmur Cenâb-ı Peygamber'e vahy ile nâzil olan resûl, ya'ni Cibrîl (a.s.) gibi idi. Meleğin lisân-ı vahy ile da'veti gibi, yağmur dahi Cenâb-ı Peygamber'i lisân-ı hâl ile bizâtihî da'vet eyledi. Zîrâ küm- mel, havâss-i zâhir ile idrâk ettikleri şeyin kâffesinde, kendilerine hazret-i ilâhiyyeden, suver-i mahsûsâtta nâzil olan ma'nâları bulurlar. Husûsiyle “yağmur” hazret-i ilâhiyyeden nâzil olan [25¹/10] “ilm”in sûretidir. Ve yağ- mura “ibrâz-ı nefs”, rûh-ı kâmilin kendi üzerine ifâza olunan feyzin telak- kîsine, ve "keşf-i re's" dahi zuhûr-ı hakāyık ve ulûmdan mevâniin ref'ine ve maânî-i külliyye ve cüz'iyyenin mahall-i zuhûru dimâğ olduğuna işarettir. Nasıl ki vicdâniyâtın mahall-i husûlü “kalb”dir. İmdi Rabb'inden Cenâb-ı Peygamber'e getirdiği hayât ve ilim ve feyz-i ilâhî kendilerine isâbet etmek için vücûd-ı şerîflerini yağmura ibraz eder idi. Binâenaleyh yağmurdan (S.a.v.) Efendimiz'e isâbet eden feyz-i ilâhî sebebiyle, o yağmurdan kendi- leri için fâide-i ilâhiyye hâsıl olmasa idi, vücûd-ı şerîflerini yağmura ibrâz etmez idi. Yağmurun bu risâleti suyun risâletidir ki, Allah Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîme- sinde beyân buyurduğu üzere, “hayât sâhibi olan her şeyi sudan halkeyle- di". Bu hikmeti iyi anla! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu bahsedilen hallerin hepsi, küçüğün büyük üzerindeki etkisinden ve bu tasarrufun çocukluk makamının kuvvetinden kaynaklanır. Çünkü çocuğun Rabb'ine olan bağı yeni bir zamana aittir; ve o yeni var olmuştur. O, Rabb'ine yakın zamanda bağlanmıştır. Böyle olunca, Yüce Allah'a en yakın olan, Yüce Allah'tan en uzak olanı kendine bağlar. Bunun bu âlemdeki örneği açıktır. Maddi hükümdarların yakın adamları, o padişaha olan yakınlıklarından dolayı padişahın daha uzak olan adamlarını kendilerine bağlarlar. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz yağmur yağarken mübarek bedenlerini yağmura tutar ve yağmurun isabet etmesi için mübarek başlarını açarlardı; ve sebebi kendilerinden sorulduğunda: “Rabbine olan ahdi yenidir" buyururlardı. Sen bu peygamberlerin sonuncusu (s.a.v.)'in şu Allah bilgisine bak ki, o bilgi ne yüce, ne üstün ve ne de açıktır! Yağmur, Rabb'ine zaman itibarıyla yakın bir şekilde bağlı olduğu için, insanların en faziletlisi olan Sallallahu aleyhi ve sellemi kendine bağladı. Bu sebeple yağmur, Cenâb-ı Peygamber'e vahiy ile inen elçi, yani Cibrîl (a.s.) gibiydi. Meleğin vahiy diliyle daveti gibi, yağmur da Cenâb-ı Peygamber'i hal diliyle bizzat davet etti. Çünkü kâmil insanlar, dış duyularıyla idrak ettikleri her şeyde, kendilerine ilahi hazretten, özel suretlerde inen manaları bulurlar. Özellikle “yağmur” ilahi hazretten inen “ilim”in suretidir. Ve yağmura “bedeni açmak”, kâmil ruhun kendisine ihsan olunan feyzi almasına, ve "başı açmak" da hakikatlerin ve ilimlerin ortaya çıkmasına engel olan şeylerin kalkmasına ve küllî ve cüz'î manaların ortaya çıkış yeri olan dimağa işarettir. Nasıl ki vicdanî şeylerin meydana geldiği yer “kalb”dir. Şimdi, Rabb'inden Cenâb-ı Peygamber'e getirdiği hayat ve ilim ve ilahi feyzin kendisine isabet etmesi için mübarek bedenlerini yağmura açardı. Bu sebeple yağmurdan (S.a.v.) Efendimiz'e isabet eden ilahi feyz sebebiyle, o yağmurdan kendileri için ilahi bir fayda hâsıl olmasaydı, mübarek bedenlerini yağmura açmazdı. Yağmurun bu elçiliği, suyun elçiliğidir ki, Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ (Enbiyâ, 21/30) ayet-i kerîmesinde beyan buyurduğu üzere, “hayat sahibi olan her şeyi sudan yarattı". Bu hikmeti iyi anla!

وأما حكمة إلقائه في التَّابُوتِ ورَمْيِه في اليَمِّ ، فالتَّابُوتُ نَاسُوتُه، واليَـم مـا

حَصَلَ له مِن العِلْمِ بِوَسَاطَةِ هذا الجسم ممَّا أَعْطَتْهُ القُوَّةُ النَّظَرِيَّةُ الفِكْرِيَّةُ

والقُوَى الحِسِيَّةُ والخَيَالِيَّةُ الَّتي لا يَكُونُ شيءٌ منها ولا من أَمْثَالِها لهذه النَّفْسِ

الإنسانية إلا بوجود هذا الجِسْمِ العُنْصُرِيِّ ، فلمَّا حَصَلَتِ النَّفْسُ فـي هـذا

الجسم وأُمِرَتْ بالتَّصَرُّف فيه وتَدْبِيرِهِ، جَعَلَ اللـه إليـهـا هـذه الـقـوى آلات،

يُتَوَصَّلُ بها إلى ما أَرَادَ اللهُ منها في تَدْبِيرِ هـذا التَّابُوتِ الَّذي فيه سَكِينَةٌ

لِلرَّبِّ، فَرُمِيَ به في اليَمِّ لِيَحْصُلَ بهذه القُوَى على فُنُونِ العِلْمِ، فَأَعْلَمَه بذلك

أنه وإن كان الرُّوحُ المُدَبِّرُ له هو المَلِكُ، فإنَّه لا يُدَبِّرُهُ إلا به، فأَصْحَبَـه هـذه

القُوَى الكَائِنَةُ في هذا النَّاسُوتِ الَّذي عَبَّرَ عنه بالتابوت في باب الإشارات

والحكم، كذلك تَدْبِيرُ الحقِّ العَالَمَ ما دَبَّرَه إلا به أو بصورته، فما دَبَّرَه إلا به

كتَوَقُفِ الوَلَدِ على إيجَادِ الوَالِدِ ، والمُسَبَّبَاتِ على أَسْبَابِها، والمَشْرُوطَاتِ على

شُرُوطِها، والمَعْلُولَاتِ على عِلَلِها ، والمَدْلُولاَتِ على دَلَائِلِها، والمُحَقَّقَاتِ

على حَقَائِقِها، وكلُّ ذلك من العَالَمِ ، وهو تَدْبِيرُ الحقِّ فيه، فما دَبَّرَه إلا به.

Ve onun tâbût içine ilkāsının ve deryâya remyinin hikmetine gelince: “Tâbût” onun nâsûtudur. [251/11] Ve “deryâ” bu cisim vesâtatıyla kuvve-i nazariyye-i fikriyye ve kuvâ-yı hissiyye ve hayâliyyenin verdiği şeyden ki -onlardan ve onların emsâlinden bir şey, bu nefs-i insâniy- ye için, ancak bu cism-i unsûrî sebebiyle hâsıl olur- onun için ilimden hâsıl olan şeydir. İmdi vaktâki nefs bu cisimde hâsıl oldu ve onda ta- sarruf ile ve onu tedbîr ile me'mûr oldu; Allah Teâlâ bu kuvâyı onun için âlât kıldı. Kendisinde sekînet olan bu tâbûtun tedbîrinde, ondan Allah Teâlâ'nın murâd eylediği şeye onunla vâsıl olur. Binâenaleyh bu kuvâ ile fünûn-ı ilm üzerine isti'lâ için onunla deryâya atıldı. Böyle olunca ona bununla i'lâm etti ki, her ne kadar melik olan rûh, onun için müdebbir ise de, onu ancak onunla tedbîr eder. Bâb-ı işâret ve hikemde, "tâbût” ta'bîr olunan bu “nâsût❞ta kâin olan bu kuvâyı ona musâhib kıldı. Hak Teâlâ'nın âlemi tedbîri de böyledir. Onu ancak onunla, yâhud onun sûreti ile tedbîr eyledi. İmdi veledin vâlidin îcâ- dına ve müsebbebâtın kendi esbâbına ve meşrûtâtın kendi şurûtuna ve maʼlûlâtın kendi illetlerine, medlûlâtın kendi delîllerine ve muhak- kakātın kendi hakāyıkına tevakkufları gibi, onu ancak onunla tedbîr eyledi. Ve bunun kâffesi âlemdendir. O da Hakk'ın onda tedbîridir. Binâenaleyh onu, ancak onunla tedbîr eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onun tabut içine bırakılmasının ve denize atılmasının hikmetine gelince: "Tabut" onun nâsûtudur (insanî yönü). Ve "derya" (deniz), bu cisim aracılığıyla fikrî nazari kuvvetin (düşünsel teorik güç) ve hissî ve hayalî kuvvetlerin verdiği şeyden ki -onlardan ve onların benzerlerinden bir şey, bu insan nefsi için, ancak bu unsurlardan oluşan cisim sebebiyle meydana gelir- onun için ilimden meydana gelen şeydir. Şimdi, nefs bu cisimde meydana geldiği ve onda tasarruf etmekle ve onu yönetmekle görevlendirildiği vakit; Yüce Allah bu kuvvetleri onun için araçlar kıldı. Kendisinde sekînet (huzur) olan bu tabutun yönetiminde, ondan Yüce Allah'ın murad ettiği şeye onunla ulaşır. Bu sebeple, bu kuvvetlerle ilim dalları üzerine yükselmek için onunla denize atıldı. Böyle olunca ona bununla bildirdi ki, her ne kadar melik olan ruh, onun için yönetici ise de, onu ancak onunla yönetir. İşaret ve hikmet kapısında, "tabut" olarak ifade edilen bu "nâsût"ta bulunan bu kuvvetleri ona arkadaş kıldı. Yüce Allah'ın âlemi yönetmesi de böyledir. Onu ancak onunla, yahut onun sureti ile yönetti. Şimdi, çocuğun babanın yaratmasına ve müsebbebatın (sonuçların) kendi sebeplerine ve meşrutatın (şartlı olanların) kendi şartlarına ve malulatın (nedenli olanların) kendi illetlerine (nedenlerine), medlulatın (delillendirilenlerin) kendi delillerine ve muhakkakatın (gerçekleşenlerin) kendi hakikatlerine bağlılıkları gibi, onu ancak onunla yönetti. Ve bunun hepsi âlemdendir. O da Hakk'ın onda yönetmesidir. Bu sebeple onu, ancak onunla yönetti.

Hz. Mûsâ'nın vâlidesi tarafından bir sandık içine vaz'edilip deryâya atılmasındaki hikmete gelince: “Sandık” Mûsâ (a.s.)ın cisminden ibaret olan "nâsût"tur. "Derya” dahi bu cisim vâsıtasıyla Cenâb-ı Mûsâ'ya vârid olan ilmin sûretidir. Zîrâ “ilim” dediğimiz şey, nazar-ı fikrî kuvvetinin ve havâss-i zâhire ve bâtınenin verdiği bir şeydir; ve bu kuvvetler dahi ancak bu cism-i unsurînin vücûdu sebebiyle hâsıl olur. Bilfarz bu cism-i kesîf olmasa kuvve-i sâmia, kuvve-i bâsıra, kuvve-i şâmme, kuvve-i zâika ve kuvve-i lâmise dediğimiz kuvvetler zâhir olmaz idi. İşte meselâ bir şeyin acı veyâ tatlı olduğunu bilmemiz için bu kuvvetlerden zâikamızı isti'mâl ederiz. Bu kuvve-i zâika sâyesinde bize bir ilim hâsıl olur. Diğer kuvvetler de buna makıystir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Musa'nın annesi tarafından bir sandığın içine konulup denize atılmasındaki hikmete gelince: "Sandık", Musa (a.s.)'ın bedeninden ibaret olan "nâsût"tur (insanî/beşerî yön). "Deniz" ise bu beden aracılığıyla Hz. Musa'ya ulaşan ilmin suretidir. Çünkü "ilim" dediğimiz şey, düşünme gücünün ve dış ile iç duyuların verdiği bir şeydir; ve bu güçler de ancak bu maddî bedenin varlığı sebebiyle meydana gelir. Farz edelim ki bu yoğun beden olmasaydı, işitme gücü, görme gücü, koklama gücü, tatma gücü ve dokunma gücü dediğimiz güçler ortaya çıkmazdı. İşte örneğin bir şeyin acı veya tatlı olduğunu bilmemiz için bu güçlerden tatma gücümüzü kullanırız. Bu tatma gücü sayesinde bize bir ilim meydana gelir. Diğer güçler de buna kıyaslanabilir.

İmdi Fass-ı Yûsufîde dahi îzâh olunduğu üzere (S.a.v.) Efendimiz النَّاسُ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا إِنْتَبَهُوا ya'ni “Nâs uykudadırlar; öldükleri vakit uyanırlar” ve الدُّنْيَا كَحُلْمِ النَّائِمِ ya'ni “Dünyâ uyuyan kimsenin rüyası gibidir” [25¹/12ª] hadîs-i şerîflerinde “dünyayı âlem-i hayâle ilhâk buyururlar. Ve âlem-i hayâlden ibâret olan rü'yâda görülen sûretler, nasıl maʼnâ-yı münasibe intikāl sûre-tiyle ta'bîre muhtaç bulunurlarsa, ehl-i hakîkat indinde dahi, kezâ âlem-i hayâlden ibâret bulunan bu dünyâda görülen sûretler dahi, maʼnâ-yı münasibine bi'l-intikāl öylece tabîre muhtaç görülür. Mûsâ (a.s.)ın sandık içine vaz'ı ve deryâya atılması dahi, bu âlemin sûretlerinden bir sûret idi. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz burada bu sûretleri taʼbîr ve hikmet-lerini beyân buyururlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yûsuf Fassı'nda da açıklandığı üzere, Efendimiz (s.a.v.) "İnsanlar uykudadırlar; öldükleri vakit uyanırlar" ve "Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir" hadîs-i şerîflerinde dünyayı hayâl âlemine dâhil ederler. Ve hayâl âleminden ibaret olan rüyada görülen sûretler, nasıl ki uygun anlama geçiş yoluyla tabire muhtaç bulunurlarsa, hakikat ehli katında da, aynı şekilde hayâl âleminden ibaret bulunan bu dünyada görülen sûretler de, uygun anlamına geçişle öylece tabire muhtaç görülür. Mûsâ (a.s.)'ın sandık içine konulması ve denize atılması da, bu âlemin sûretlerinden bir sûret idi. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz burada bu sûretleri tabir ve hikmetlerini beyân buyururlar.

İmdi nefs-i insâniyye, ya'ni insanın mevcûdiyyet-i zâtiyyesi, bu cism-i kesîf-i unsurîde hâsıl ve bu cisimde tasarrufa ve onu tedbîre me'mûr olun-ca, Allah Teâlâ bu kuvâ-yı zâhire ve bâtıneyi nefs-i insâniyye için âlât ol-mak üzere halk buyurdu. Ve nefs-i insâniyye Allah Teâlânın murâd eyle-diği şeylere bu kuvvetler vâsıtasıyla vâsıl olur. Ve Allah Teâlânın murâd eylediği şeyler, vücûd-ı Hakkı ve halkı ve beynlerindeki irtibâtı bilmek ve eşyayı hakîkati vech ile görmek ve idrâk eylemektir. Zîrâ hilkat-i eşyâdan ve âlem ve Adem'den maksûd maʼrifettir. Nitekim hadis-i kudside كُنْتُ كَنْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِأَعْرَفَ ya'ni “Ben bir kenz-i mahfi idim, bilinmeme muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım” buyurulur. Bu marifet Adem için ayn-ı kemâldir. Ve bu kemâl nefs-i insânîde ancak bu kuvâ-yı zâhire ve bâtıne sâyesinde hâsıl olur; ve nefs-i insâniyye murâd-1 ilâhî olan bu marifete, ancak bu kuvvetler ile vâsıl olur; ve bu sandûk-i cismin nefis tarafından tedbîrinde Rab için sekînet vardır. "Sekînet", hem “sükûn” ve hem de “mesken"den müştakk olmak câiz- dir. Zîrâ hilkat-i eşyâdan maksûd, zât-ı mutlakta mündemic olup, kuv- vede bulunan esmâ ve sıfât-ı nâmütenâhînin fiilen zuhûr ve izhârından ibârettir. Ve zuhûr ve izhârda kemâl husûle gelmedikçe, zuhûr-ı küllîye olan meşiyyette sükûn hâsıl olmaz. Binâenaleyh insân-ı kâmil olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ve onların vârislerinin cisimlerinin, nefisleri tarafından tedbîrinde, onların Rab'leri olan “Allah” ism-i câmii için sükûn hâsıl olur. Çünkü vücûd-ı mutlakın kemâl-i celâ ve isticlâsı onların vücûduyla husû- le gelmiştir. Ve “mesken”den müştakk oldukda, insân-ı kâmilin cisminde olan “kalb”e işaret buyurulur. Nitekim hadîs-i kudsîde buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, insan nefsi, yani insanın zâtî varlığı, bu yoğun unsûrî bedende meydana gelip, bu bedende tasarruf etmeye ve onu yönetmeye memur olunca, Yüce Allah bu zâhirî (dışsal) ve bâtınî (içsel) kuvvetleri insan nefsi için araçlar olmak üzere yarattı. İnsan nefsi, Yüce Allah'ın murad ettiği şeylere bu kuvvetler vasıtasıyla ulaşır. Yüce Allah'ın murad ettiği şeyler ise, Hakk'ın ve halkın varlığını ve aralarındaki bağıntıyı bilmek, eşyayı hakikatiyle görmek ve idrak etmektir. Çünkü eşyanın yaratılışından, âlemden ve Âdem'den maksat marifettir (Allah'ı bilmektir). Nitekim hadis-i kudsîde: "كُنْتُ كَنْرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِأَعْرَفَ" yani "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım" buyurulur. Bu marifet, Âdem için kemâlin ta kendisidir. Bu kemâl, insan nefsinde ancak bu zâhirî ve bâtınî kuvvetler sayesinde meydana gelir; insan nefsi, ilâhî murad olan bu marifete ancak bu kuvvetler ile ulaşır; bu cisim sandığının nefis tarafından yönetiminde Rab için sekînet (huzur, sükûnet) vardır. "Sekînet" kelimesinin hem "sükûn"dan (sakinleşme) hem de "mesken"den (ev, yurt) türemiş olması mümkündür. Çünkü eşyanın yaratılışından maksat, mutlak zâtta gizli olup kuvvede (potansiyel olarak) bulunan sınırsız isim ve sıfatların fiilen ortaya çıkması ve görünmesinden ibarettir. Zuhur ve izharda kemâl meydana gelmedikçe, küllî zuhura (tüm varlığın ortaya çıkmasına) yönelik meşiyette (ilâhî dilemede) sükûn hâsıl olmaz. Bu sebeple, insân-ı kâmil olan peygamberlerin (a.s.) ve onların vârislerinin cisimlerinin nefisleri tarafından yönetiminde, onların Rab'leri olan "Allah" ism-i câmii (tüm isimleri kapsayan isim) için sükûn hâsıl olur. Çünkü mutlak varlığın celâl (ululuk) kemâli ve isticlâsı (tecelli etme arzusu) onların varlığıyla meydana gelmiştir. "Mesken"den türemiş olduğunda ise, insân-ı kâmilin cisminde bulunan "kalb"e işaret buyurulur. Nitekim hadis-i kudsîde buyurulur:

مَا وَسِعَنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ

[Ben yerime ve göğüme sığma- dım. Fakat mü'min olan kulumun kalbine sığdım.] Ve kalb-i insân-ı kâmi- lin şerhi ve îzâhı Fass-ı Şuaybîde mürûr etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat mümin olan kulumun kalbine sığdım." (kutsî hadis) Ve insân-ı kâmilin kalbinin açıklaması ve izahı (Fusûsu'l-Hikem'in) Şuayb Fassı'nda geçti.

İşte Mûsâ (a.s.) [25¹/12b] bu kuvâ-yı zâhire ve bâtınesi ile envâ'-ı ilim üzerine isti'lâ için, “sandık” mesâbesinde olan cismi ile “ilim" mesâbesin- den olan “derya”ya ilkā olundu. Ya'ni Cenâb-ı Mûsânın sandık ile deryâya ilkā olunmasının sûreti, rûhunun cismine vaz'olunup, sandık mesâbesinde olan cisminin dahi deryâ-yı ulûma atılmasının sûretidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Musa (a.s.), bu zâhirî ve bâtınî kuvvetleriyle çeşitli ilimler üzerine üstün gelmek için, "sandık" hükmünde olan bedeniyle "ilim" hükmünde olan "derya"ya bırakıldı. Yani Cenab-ı Musa'nın sandık ile deryaya bırakılmasının şekli, ruhunun bedenine yerleştirilip, sandık hükmünde olan bedeninin de ilimler deryasına atılmasının şeklidir.

Böyle olunca, Allah Teâlâ, sandık ile deryaya atılması ile Cenâb-ı Mûsa'ya şunu i'lâm etti ki: Her ne kadar melik olan rûh cismin müdebbiri ise de, cismi yine cisim ile tedbîr eder. Zîrâ kuvâ-yı zâhire ve bâtıne cisim- dendir. Cisim olmasa bu kuvânın zuhûru ihtimâli yoktur. Hâlbuki cismin müdebbiri, melik mâhiyetinde olan rûhdur. Velâkin âsâr-ı tedbîr zâhir ol- maz. Binâenaleyh müessir olan rûh, müesserün-fîh olan cismi, ancak cisim vâsıtasıyla tedbîr edebilir. Binâenaleyh Allah Teâlâ hazretleri bâb-ı işârette ve hikemde “tâbût” tabîr olunan bu nâsûtta, ya'ni cisimde, kâin olan bu kuvâ-yı zâhire ve bâtıneyi o cisme musâhib kıldı. İşte Hak Teâlâ'nın âlemi tedbîr buyurması dahi bunun gibidir. Ya'ni rûh nasıl cism-i insânînin kay- yûmu olup onu cisimden olan kuvâ-yı zâhire ve bâtıne ile tedbîr ederse, Kayyûm-i âlem olan Hak Teâlâ dahi cism-i âlemi, âlemden olan şeylerle ve sûretler ile tedbîr eyler. Nitekim evlâdın vücûdu, pederin îcâdına; ve müsebbebâtın husûlü kendi sebeblerine; ve meşrûtâtın vücûdu dahi kendi şartlarına; ve malûlâtın zuhûru dahi kendi illetlerine; ve medlûlât kendi delîllerine; ve muhakkakāt da kendi hakāyıkına mütevakkıftır. Ve evlâd ile peder ve müsebbebât ile esbâb ve meşrûtât ile şurût ve ma'lûlât ile ilel ve medlûlât ile delâil ve muhakkakāt ile hakāyık hep âlemdendir. Ve umûr-i âlem bu kāide dâiresinde tedbîr olunmaktadır. Binâenaleyh Hak Teâlâ âle- mi ancak âlem ile, ya'ni âlemden olan şeyler ile tedbîr buyurur. İşte bu ted- bîr, âlemde Hakk'ın tedbîridir; ve âlemi ancak yine âlem vâsıtasıyla tedbîr eyler. Bu hakîkatten gāfil olan ehl-i hicâb, âlemin yine âlem ile müdebber olduğuna bakıp, mûcid-i âlemin, âlemi îcâdından sonra, umûr-i âlemi vaz'ettiği kānûn dâiresine terkederek, tasarruf etmediğini zannederler. Ne cehl-i azîm! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, Yüce Allah, sandık ile denize atılmasıyla Hz. Musa'ya şunu bildirdi ki: Her ne kadar melik olan ruh, cismin idare edicisi ise de, cismi yine cisim ile idare eder. Çünkü görünen ve görünmeyen kuvvetler cisimdendir. Cisim olmasa bu kuvvetlerin ortaya çıkması ihtimali yoktur. Hâlbuki cismin idare edicisi, melik mahiyetinde olan ruhtur. Velâkin idareye ait tesirler ortaya çıkmaz. Bu sebeple etkileyen ruh, etkilenen cismi, ancak cisim vasıtasıyla idare edebilir. Bu sebeple Yüce Allah, işaret ve hikmet kapısında "tâbût" tabir olunan bu nâsûtta, yani cisimde, var olan bu görünen ve görünmeyen kuvvetleri o cisme arkadaş kıldı. İşte Yüce Allah'ın âlemi idare etmesi dahi bunun gibidir. Yani ruh nasıl insan bedeninin kayyımı olup onu cisimden olan görünen ve görünmeyen kuvvetler ile idare ederse, âlemin Kayyûmu olan Yüce Allah dahi âlem cismini, âlemden olan şeylerle ve suretler ile idare eder. Nasıl ki evladın varlığı, babanın yaratmasına; ve müsebbebatın (sebeplere bağlı sonuçların) meydana gelmesi kendi sebeplerine; ve meşrutatın (şartlı şeylerin) varlığı dahi kendi şartlarına; ve malûlatın (illetlere bağlı sonuçların) ortaya çıkması dahi kendi illetlerine; ve medlûlat (delillere bağlı sonuçlar) kendi delillerine; ve muhakkakat (gerçekleşmiş şeyler) da kendi hakikatlerine bağlıdır. Ve evlat ile baba ve müsebbebat ile sebepler ve meşrutat ile şartlar ve malûlat ile illetler ve medlûlat ile deliller ve muhakkakat ile hakikatler hep âlemdendir. Ve âlem işleri bu kaide dairesinde idare olunmaktadır. Bu sebeple Yüce Allah âlemi ancak âlem ile, yani âlemden olan şeyler ile idare eder. İşte bu idare, âlemde Hakk'ın idaresidir; ve âlemi ancak yine âlem vasıtasıyla idare eder. Bu hakikatten gafil olan ehl-i hicab (perde ehli, hakikati göremeyenler), âlemin yine âlem ile idare edildiğine bakıp, âlemi yaratanın, âlemi yaratmasından sonra, âlem işlerini vazettiği kanun dairesine terk ederek, tasarruf etmediğini zannederler. Ne büyük bir cehalet!

وأما قولنا «أو بصورته أغني صورة العالم فأعني به الأَسْمَاءَ الحُسْنَى والصفاتِ

العُلَا الَّتِي تَسَمَّى الحقُّ بها واتَّصَفَ بها، فما وَصَلَ إلينا من اسْمٍ تَسَمَّى به

إلا وَجَدْنَا مَعْنَى ذلك [25/13] الإسم وروحه في العَالَمِ، فَما دَبَّرَ العَالَمَ أَيْضًا

إلا بصورة العالم، ولذلك قال في خَلْقِ آدَمَ الَّذي هو البَرْنَامَجُ الجامعُ لِلنُّعُوتِ

الحَضْرَةِ الإلهية التي هي الذَّاتُ والصِّفَاتُ والأَفْعَالُ: «إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى

صُورَتِهِ»، وَلَيْسَتْ صورته سِوَى الحَضْرَةِ الإلهيةِ ، فَأَوْجَدَ في هذا المُخْتَصَرِ

الشريف الذي هو الإنسَانُ الكامِلُ جَمِيعَ الأَسْمَاءِ الإِلَهِيَّةِ وَحَقَائِقِ مَا خَرَجَ

عنه في العالم الكبيرِ المُنفَصِلِ ، وجَعَلَه رُوحًا للعَالَمِ، فَسَخَّرَ له العُلُوَّ وَالسُّفْلَ

لكمال الصورة، فكما أنه ليس شيء من العالم إلا وهو يُسَبِّحُ اللَّهَ بِحَمْدِهِ،

كذلك ليس شيء من العَالَمِ إلا وهو مُسَخَّرٌ لهذا الإِنسَانِ، لِمَا تُعْطِيهِ حقيقة

صورته، فقال: ﴿وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ﴾،

فكل ما في العالم تحتَ تَسْخِيرِ الإنسانِ، عَلِمَ ذلك مَن عَلِمَهُ وهو الإنسانُ

الكامل، وجَهِلَ ذلك مَن جَهِلَهُ وهو الإنسانُ الحَيَوَانُ .

Ve bizim أو بصورته ]yahud onun sureti ile] kavlimize gelince, sûret-i âlemi murâd ederim, onunla da esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulyâyı murâd ederim ki, Hak onlar ile müsemmâ ve onlar ile muttasıftır. İm­di Hak Teâlâ'nın müsemmâ olduğu bir isim bize vâsıl olmadı, illâ ki muhak- kak biz, o ismin ma'nâsını ve rûhunu âlemde gördük. Binâenaleyh âlemi, ancak yukarıdaki gibi, sûret-i âlemle tedbîr eder. 568 İşte bunun için zât ve sıfât ve ef'âl olan hazret-i ilâhiyye nuûtunu câmi' enmûzec bulunan halk-ı Âdem hakkında إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ ya'ni “Allah Teâlâ Âdem'i kendi sûreti üzere halketti” buyurdu. Hâlbuki onun sû- reti hazret-i ilâhiyyeden gayrı değildir. Binâenaleyh insân-ı kâmilden ibâret olan bu muhtasar-ı şerîfte, cemî'-i esmâ-i ilâhiyyeyi ve âlem-i kebîr-i munfasılda kendisinden hâriç olan hakāyıkı îcâd eyledi; ve onu âlemin rûhu yaptı. Binâenaleyh kemâl-i sûretinden nâșî ona ulüvv ve süflü teshîr eyledi. Nitekim âlemden Allah Teâlâ'yı hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Kezâlik âlemden insana müsahhar olmayan bir şey yoktur. Çünkü sûretinin hakîkati onu i'tâ eder. Böyle olunca وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ (Câsiye, 45/13) ya'ni “Göklerde ve yerde olan şeylerin kâffesini size müsahhar kıldı” buyurdu. Binâenaleyh âlemde olan şeylerin kâffesi insanın taht-ı tes- hîrindedir. Onu bilen kimse âlim oldu; o da insân-ı kâmildir. Ve onu bilmeyen kimse câhil oldu; o da insân-ı hayvândır. [251/14] كذلك تَدْبِيرُ الحقِّ العَالَمَ فما دَبَّرَه إلا به أو بصورته &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bizim "yahut onun sureti ile" sözümüze gelince, onunla âlemin suretini kastederim; onunla da Hak'ın kendisiyle isimlendiği ve kendisiyle nitelendiği esmâ-i hüsnâyı (Allah'ın güzel isimlerini) ve sıfât-ı ulyâyı (yüce sıfatlarını) kastederim. Şimdi, Hak Teâlâ'nın kendisiyle isimlendiği bir isim bize ulaşmadı ki, muhakkak biz o ismin anlamını ve ruhunu âlemde görmeyelim. Bu sebeple, âlemi ancak yukarıdaki gibi, âlemin suretiyle tedbir eder (yönetir). İşte bunun için, zât ve sıfat ve fiiller olan ilâhî nitelikleri toplayan bir örnek (enmûzec) bulunan Âdem'in yaratılışı hakkında "Muhakkak ki Allah Âdem'i kendi sureti üzere yarattı" buyurdu. Hâlbuki onun sureti ilâhî hazretten (ilâhî varlıktan) başka değildir. Bu sebeple, insân-ı kâmilden ibaret olan bu şerefli özette (muhtasar-ı şerîfte), bütün ilâhî isimleri ve kendisinden hariç olan büyük ayrık âlemdeki hakikatleri icat etti; ve onu âlemin ruhu yaptı. Bu sebeple, suretinin kemâlinden (mükemmelliğinden) dolayı ona ulvî ve süflî (yüksek ve alçak) âlemi teshir etti (boyun eğdirdi). Nasıl ki âlemden Allah Teâlâ'yı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; aynı şekilde âlemden insana boyun eğmeyen hiçbir şey yoktur. Çünkü suretinin hakikati onu verir (ona bu yetkiyi bahşeder). Böyle olunca "Göklerde ve yerde olan şeylerin hepsini size boyun eğdirdi" (Câsiye, 45/13) buyurdu. Bu sebeple, âlemde olan şeylerin hepsi insanın teshiri (boyun eğdirme gücü) altındadır. Onu bilen kimse âlim oldu; o da insân-ı kâmildir. Ve onu bilmeyen kimse cahil oldu; o da insân-ı hayvandır.

Ya'ni bundan evvelki metinde كذلك تَدْبِيرُ الحقِّ العَالَمَ فما دَبَّرَه إلا به أو بصورته ibaresinde vaki أو بصورته [yahud onun sûreti ile] kavlimize gelince, “sûret”- ten murâdım "âlemin sûreti"dir. Şu hâlde bu ibârenin ma'nâsı: “Kezâlik Hakk'ın âlemi tedbîr buyurması, ancak âlem ile yâhud âlemin sûreti iledir" demek olur. Nitekim bâlâda metnin şerhinde îzâh olundu. Binâenaleyh "âlemin sûretiyle" kavliyle benim mûradım, Hakk'ın müsemmâ olduğu ve muttasıf bulunduğu esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulyâdır. Fass-1 Ademî'de ve di- ğer fasslarda îzâh olunduğu üzere, âlem ve suver-i âlem zât-ı mutlakın esmâ ve sıfatının mezâhirinden ve bu mezâhirin vücûdât-ı kesîfesi de zât-ı eltaf-1 Hakk'ın mertebe mertebe tenezzül ve tekâsüfünden başka bir şey değildir. Şu hâlde âlem ve suver-i âlem, ilm-i ilâhîde sâbit ve muhakkak olan esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulyâ sûretlerinden ibaret olur. Ve ilm-i ilâhîde sâbit olan sûret-i esmâiyye ile suver-i âlem arasında letâfet ve kesâfet nisbetlerinden başka bir irtibât yoktur. Bu mezâhir o suver-i esmâiyyenin zılâlidir. Böyle olunca Hakk'ın esmâsından herhangi bir isim bize vâsıl olmuş ise, biz o ismin ma'nâsını ve ruhunu mutlakā bu âlemde buluruz. Meselâ Kur'ân-ı Kerîm'de ve ahâdîs-i şerîfede külliyâtı i'tibâriyle bize doksan dokuz ism-i ilâhî vâsıl oldu. Bunlardan "Mürîd" ismini alalım. Bu ismin maʼnâsı ve rûhu kendisinin menşei olan “İrâde” sıfatıdır. Zîrâ bu bir sıfattır ki Hayât, İlim ve Kudret gibi diğer sıfâta benzemez. Onlardan ayrı bir sıfattır. Menşe'de temeyyüz olunca bittabi' onlardan sudûr eden isimler arasında da temâyüz sâbit olur. İşte âlemde Mürîd isminin maʼnâsı ve rûhu olan irâde sıfatının hükümrân olduğunu biz zevkan ve vicdânen buluruz. Zîrâ görürüz ki, biz insanlar suver-i âlemden birer sûretiz; ve her birerleri-mizin sûreti, suver-i esmâiyyenin mezâhirinden başka bir şey değildir. Ve bizde, bize vâsıl olan Hakk'ın Mürîd isminin ma'nâsı ve rûhu olan sıfat-ı “İrâde” mevcûddur. Binâenaleyh kendi nefsimizde zevkan ve vicdânen Hakk'ın Mürîd isminin manâsı ve rûhu olan "İrâde" sıfatını buluruz. Ve diğer taraftan bizde mevcûd olan irâde ve kudret ve ilim gibi sıfatlarla top-lar; tüfenkler ve tayyâreler yapar ve mebânî-i âliye inşâ ederiz; ve âlemde birçok şeyler vücûda getiririz. Bu ise Hakk'ın âlemi, âlemin sûreti ile tedbîr buyurmasından başka bir şey değildir. [25¹/15] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bundan önceki metinde geçen "kısaca Hakk'ın âlemi tedbir etmesi, onu ancak kendisiyle veya suretiyle tedbir etmesidir" ibaresindeki "veya onun suretiyle" sözümüze gelince, "suret"ten kastım "âlemin sureti"dir. Şu halde bu ibarenin anlamı: "Aynı şekilde Hakk'ın âlemi tedbir etmesi, ancak âlem ile yahut âlemin sureti iledir" demek olur. Nitekim yukarıda metnin şerhinde açıklandı. Bu sebeple "âlemin suretiyle" sözümle benim kastım, Hakk'ın müsemma olduğu ve muttasıf bulunduğu esmâ-i hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri) ve sıfât-ı ulyâ (yüce sıfatlar)dır. Adem Fassı'nda ve diğer fasslarda açıklandığı üzere, âlem ve âlemin suretleri, zât-ı mutlakın (mutlak Zât'ın) isim ve sıfatlarının mazharlarından (tecelli yerlerinden) ve bu mazharların kesif varlıkları da Hakk'ın en latif Zât'ının mertebe mertebe tenezzül (aşağı inme) ve tekâsüfünden (yoğunlaşmasından) başka bir şey değildir. Şu halde âlem ve âlemin suretleri, ilâhî ilimde sabit ve muhakkak olan esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulyâ suretlerinden ibaret olur. Ve ilâhî ilimde sabit olan esmâî suret ile âlem suretleri arasında letafet (incelik) ve kesafet (yoğunluk) nispetlerinden başka bir irtibat yoktur. Bu mazharlar o esmâî suretlerin zılleridir (gölgeleridir). Böyle olunca Hakk'ın isimlerinden herhangi bir isim bize ulaşmış ise, biz o ismin anlamını ve ruhunu mutlaka bu âlemde buluruz. Örneğin Kur'ân-ı Kerîm'de ve şerif hadislerde külliyatı itibarıyla bize doksan dokuz ilâhî isim ulaştı. Bunlardan "Mürîd" ismini alalım. Bu ismin anlamı ve ruhu, kendisinin menşei olan "İrade" sıfatıdır. Çünkü bu bir sıfattır ki Hayat, İlim ve Kudret gibi diğer sıfatlara benzemez. Onlardan ayrı bir sıfattır. Menşede temayüz (farklılaşma) olunca elbette onlardan sudur eden (ortaya çıkan) isimler arasında da temayüz sabit olur. İşte âlemde Mürîd isminin anlamı ve ruhu olan irade sıfatının hükümran olduğunu biz zevkan (manevi tecrübeyle) ve vicdanen buluruz. Çünkü görürüz ki, biz insanlar âlem suretlerinden birer suretiz; ve her birimizin sureti, esmâî suretlerin mazharlarından başka bir şey değildir. Ve bizde, bize ulaşan Hakk'ın Mürîd isminin anlamı ve ruhu olan "İrade" sıfatı mevcuttur. Bu sebeple kendi nefsimizde zevkan ve vicdanen Hakk'ın Mürîd isminin anlamı ve ruhu olan "İrade" sıfatını buluruz. Ve diğer taraftan bizde mevcut olan irade ve kudret ve ilim gibi sıfatlarla toplar; tüfekler ve tayyareler yapar ve yüksek binalar inşa ederiz; ve âlemde birçok şeyler vücuda getiririz. Bu ise Hakk'ın âlemi, âlemin sureti ile tedbir etmesinden başka bir şey değildir.

İşte Hak âlemi yine âlem ile tedbîr buyurduğu için, (S.a.v.) Efendimiz Adem hakkında إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ ya'ni “Allah Teâlâ Adem'i kendi sû-reti üzere halkeyledi” buyurdu. Zîrâ hazret-i ilâhiyye Zât ve sıfât ve ef'âlin hey'et-i mecmûasını câmi' olan bir hazrettir; ve Âdem ise hazret-i ilâhiyye-nin bilcümle nuûtunu câmi' olan bir numûnedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Yüce Allah âlemi yine âlem ile tedbir buyurduğu için, (s.a.v.) Efendimiz Âdem hakkında "إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ" yani "Yüce Allah Âdem'i kendi sûreti üzere yarattı" buyurdu. Çünkü ilâhî hazret (ilâhî varlık), Zât, sıfatlar ve fiillerin bütününü kapsayan bir hazrettir; Âdem ise ilâhî hazretin bütün niteliklerini kapsayan bir örnektir.

Metn-i şerîf, ba'zı nüshalarda هو البَرْنامج ve bazılarında هو الأنموذج su-retinde vâki'dir. "Bernâmec", "bernâme" kelime-i Fârisîsinden muarreb-dir. "Bernâme” unvân-ı kitab maʼnâsına gelir. Bu kitabın unvânı o kitâbın câmi' olduğu bilcümle efkâr ve maânînin hulâsasıdır. Ve âlem sûret-i ilâhiy-ye üzere mahlûktur; ve Adem ise, âlemin câmi' olduğu bilcümle maânîyi câmi' bir zübde olduğundan kitâb-ı âlemin “bernâme”sidir. Ve “enmûzec” dahi "numûne" kelime-i Fârisîsinden muarrebdir; ve numûne mensûb ol-duğu küllün bilcümle evsâfını câmi' bir cüzdür. Binâenaleyh “bernâmec" ile "enmûzec" kelimelerinin her ikisi de manâ-yı maksûdu ifhâm eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şerif metin, bazı nüshalarda "هو البَرْنامج" (o programdır) ve bazılarında "هو الأنموذج" (o örnektir) şeklinde geçmektedir. "Bernâmec", Farsça "bernâme" kelimesinden Arapçalaştırılmıştır. "Bernâme" kitap başlığı anlamına gelir. Bu kitabın başlığı, o kitabın kapsadığı tüm fikirlerin ve anlamların özetidir. Âlem ilahi suret üzere yaratılmıştır; Âdem ise, âlemin kapsadığı tüm anlamları kapsayan bir öz olduğundan, âlem kitabının "programı"dır. "Enmûzec" de Farsça "numûne" kelimesinden Arapçalaştırılmıştır; numûne ise, ait olduğu bütünün tüm özelliklerini kapsayan bir parçadır. Bu sebeple, "bernâmec" ve "enmûzec" kelimelerinin her ikisi de kastedilen anlamı ifade eder.

İşte Adem hazret-i ilâhiyyenin bir “numûne”si olduğundan, onun sû-reti hazret-i ilâhiyye sûretinin gayrı değildir. Zîrâ vücûd-1 Âdem, Zât ve sıfât ve ef'âlin mecmûunu câmi'dir. Demek ki Hak Teâlâ, insân-ı kâmil- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Âdem, ilâhî hazretin bir "numunesi" olduğundan, onun sureti ilâhî hazretin suretinden başka değildir. Çünkü Âdem'in varlığı, Zât'ın, sıfatların ve fiillerin hepsini kapsar. Demek ki Yüce Allah, insân-ı kâmil'in —

مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ ، أَي أَنَّها ما وَلَدَتْ إِلا مَن يُشْبِهُها أَي طَبِيعِيًّا مِثْلَهَا،

فكانت الزَّوْجِيَّةُ التي هي الشَّفْعِيَّةُ لها بما تَوَلَّدَ منها وظهر عنها، كذلك

وجود الحقِّ كانتِ الكَثْرَةُ له وتَعْدَادُ الأسماء أنَّه كذا وكذا بما ظَهَرَ عنه من

العَالَمِ الَّذِي يَطْلُبُ بِنَشْأَتِه حقائق الأسماء الإلهية.

İmdi Mûsâ'nın tâbût içinde deryâya ilkāsının sûreti, sûret-i helâk idi. Zâhirde ve bâtında onun için katlden necât oldu. Binâenaleyh nüfûs, ilim ile mevt-i cehilden dirildiği gibi diri oldu. Nitekim Hak Teâlâ bu- yurdu: أَوَ مَنْ كَانَ مَيْتًا (En'am, 6/122) “O kimse ölü idi”, ya'ni (cehil ile); فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ ;(Biz onu dirilttik; ya'ni (ilim ile“ "Ve biz ona bir nûr yarattık ki nâs içinde onunla yürür" (o da hidâ- yettir); كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ “Acaba karanlıklarda olan kimseye benzer mi?" (o da dalâlettir) لَيْسَ بِخَارِجِ مِنْهَا “Ondan hâriç değildir”, [25/17] ya'ni (ebeden doğru yolu bulamaz). Zîrâ emrin kendi nefsinde gâye- si yoktur ki onun indinde tevakkuf olunsun. Böyle olunca hüdâ insa- nın "hayret”e mühtedî olmasıdır. Şu hâlde ma'lûm olur ki, muhakkak emr, "hayret”tir. Ve hayret, kalak ve harekettir; ve hareket dahi hayât- tır. Binâenaleyh sükûn yoktur; şu hâlde mevt yoktur; ve vücûddur, binâenaleyh adem yoktur. Ve suda dahi böyledir ki, hayât-ı arz onun sebebiyledir; ve onun hareketi Hakk'ın إِهْتَرَّتْ ya'ni “İhtizâz eyledi" (Hac, 22/5) kavlidir. Ve onun hamli Hakk'ın وَرَبَتْ (Hac, 22/5) ya'ni “Ziyâdeleşti” kavlidir. Ve onun vilâdeti Hakk'ın وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (Hac, 22/5) ya'ni "Her bir zevc-i behîcden inbât eyledi" kavlidir. O ancak kendisine benzeyeni, ya'ni kendi gibi tabîî olan şeyi doğurdu, demektir. Binâenaleyh arzdan doğan ve ondan zâhir olan şey ile arz için şef'iyetten ibâret olan zevciyet hâsıl oldu. Ve kezâ vücûd-ı Hak için dahi, neş'esiyle esmâ-i ilâhiyyenin hakāyıkını taleb eden âlem cinsinden ondan zâhir olan şey sebebiyle kesret; ve muhakkak o şöyledir ve böyledir, diye ta'dâd-ı esmâ sâbit oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Musa'nın tabut içinde denize bırakılmasının şekli, bir helak şekliydi. Görünen ve görünmeyen âlemde onun için ölümden kurtuluş oldu. Buna göre, nefisler ilim ile cehalet ölümünden dirildiği gibi diri oldu. Nitekim Yüce Allah buyurdu: أَوَ مَنْ كَانَ مَيْتًا (En'am, 6/122) "O kimse ölü idi", yani (cehalet ile); فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ (Biz onu dirilttik; yani (ilim ile) "Ve biz ona bir nur yarattık ki insanlar içinde onunla yürür" (o da hidayettir); كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ "Acaba karanlıklarda olan kimseye benzer mi?" (o da dalalettir) لَيْسَ بِخَارِجِ مِنْهَا "Ondan dışarı değildir", [25/17] yani (ebediyen doğru yolu bulamaz). Çünkü emrin kendi nefsinde bir gayesi yoktur ki onun yanında durulsun. Böyle olunca hidayet, insanın "hayret"e yönelmesidir. Şu halde bilinir ki, muhakkak emir, "hayret"tir. Ve hayret, kalak ve harekettir; ve hareket dahi hayattır. Buna göre sükûn yoktur; şu halde ölüm yoktur; ve varlıktır, buna göre yokluk yoktur. Ve suda dahi böyledir ki, arzın hayatı onun sebebiyledir; ve onun hareketi Hakk'ın إِهْتَرَّتْ yani "İhtizaz eyledi" (Hac, 22/5) kavlidir. Ve onun hamli Hakk'ın وَرَبَتْ (Hac, 22/5) yani "Ziyadeleşti" kavlidir. Ve onun viladeti Hakk'ın وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (Hac, 22/5) yani "Her bir güzel çiftten bitirdi" kavlidir. O ancak kendisine benzeyeni, yani kendi gibi doğal olan şeyi doğurdu, demektir. Buna göre arzdan doğan ve ondan ortaya çıkan şey ile arz için şef'iyetten ibaret olan zevciyet hasıl oldu. Ve aynı şekilde Hak varlığı için dahi, neşesiyle ilahi isimlerin hakikatlerini talep eden alem cinsinden ondan ortaya çıkan şey sebebiyle kesret; ve muhakkak o şöyledir ve böyledir, diye isimlerin sayılması sabit oldu.

Ya'ni Mûsâ (a.s.)ın sandık içinde olduğu hâlde vâlidesi tarafından deni- ze bırakılması sûreti, helâk sûreti idi. Zîrâ bir tıfl-ı nevzâdı, bir sandık içine koyup denizin dalgaları arasına tevdî' etmek, onun helâkine sa'yetmektir. İşte bu sûret-i ilkā sûret-i helâk olmakla beraber zâhir ve bâtında Cenâb-ı Mûsa'nın katlden necâtının sûreti oldu. Nüfûs-i beşer, nasıl ki ilim ile mevt-i cehilden dirilir ve halâs olursa, Mûsâ (a.s.) dahi öylece diri oldu. Zîrâ tahsîl-i ilim sûreti, izʼâc-ı nefs sûretidir. İz❜âc-i nefs ise ihtilâl-i sıhhati ve ihtilâl-i sıhhat dahi helâki dâîdir. Halbuki bu sûret zımnında nüfûs-i beşer, zâhirde ve bâtında mevt-i cehilden diri olur. Ve nüfûsun ilim ile hayât bulduğu sûre-i En’âm'da vâki şu âyet-i kerîmede beyân buyurulur. Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.) âyet-i kerîmeyi tefsîren ityân buyururlar: “O kimse ki cehil ile ölü idi. Biz onu ilim ile ihyâ eyledik. Ve ona bir nûr îcâd ettik ki, nâs içinde o nûr ile gezer. O nûr da hidâyettir. O kimse acabâ karanlıklarda olan kimseye benzer mi? O zulümât dahi dalâlettir ki, o kimse dalâletten ibâret olan o zulümâttan [25¹/18] hâriç değildir, ya'ni ebeden doğru yolu bulamaz." (En'âm, 6/122) Deniz vâsıtasıyla bekā bulan hayât-ı hissiyye-i mûseviyye, “ilim” ile hâsıl olan hayât-ı akliyyeye teşbîh olunmuştur. "Su"- yun ilim sûreti olduğuna tenbîh olunur. Zîrâ kendisinden her şey hayât bulan “su” ile ebdân, nasıl hayât bulursa, “ilim” ile dahi nüfûs-i beşeriyye öylece hayât-ı maʼneviyye bulur; ve dalâletten ibâret olan zulümâttan kur- tulur; ve zulümâtta kalanlar ise ebeden doğru yolu bulamazlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Musa (a.s.)'ın sandık içinde olduğu hâlde annesi tarafından denize bırakılması şekli, helak şekli idi. Çünkü yeni doğmuş bir çocuğu, bir sandık içine koyup denizin dalgaları arasına bırakmak, onun helakine çalışmaktır. İşte bu bırakılma şekli, helak şekli olmakla beraber, zahirde ve batında Cenab-ı Musa'nın katledilmekten kurtuluşunun şekli oldu. İnsan nefisleri, nasıl ki ilim ile cehalet ölümünden dirilir ve kurtulursa, Musa (a.s.) dahi öylece diri oldu. Çünkü ilim tahsil etme şekli, nefsi rahatsız etme şeklidir. Nefsi rahatsız etmek ise sağlığın bozulmasına ve sağlığın bozulması dahi helake sebep olur. Hâlbuki bu şekil zımnında insan nefisleri, zahirde ve batında cehalet ölümünden diri olur. Ve nefislerin ilim ile hayat bulduğu, En'âm suresinde geçen şu ayet-i kerimede beyan buyurulur. Ve Cenab-ı Şeyh (r.a.) ayet-i kerimeyi tefsir ederek şöyle buyururlar: "O kimse ki cehalet ile ölü idi. Biz onu ilim ile dirilttik. Ve ona bir nur icat ettik ki, insanlar içinde o nur ile gezer. O nur da hidayettir. O kimse acaba karanlıklarda olan kimseye benzer mi? O zulümat dahi dalalettir ki, o kimse dalaletten ibaret olan o zulümattan [25¹/18] hariç değildir, yani ebeden doğru yolu bulamaz." (En'âm, 6/122) Deniz vasıtasıyla beka bulan Musevi hissi hayat, "ilim" ile hasıl olan akli hayata benzetilmiştir. "Su"yun ilim şekli olduğuna dikkat çekilir. Çünkü kendisinden her şey hayat bulan "su" ile bedenler nasıl hayat bulursa, "ilim" ile dahi insan nefisleri öylece manevi hayat bulur; ve dalaletten ibaret olan zulümattan kurtulur; ve zulümatta kalanlar ise ebeden doğru yolu bulamazlar.

Ma'lûm olsun ki ilim ikidir: Birisi “ilm-i hakîkat” diğeri “ilm-i hayâl”- dir. “İlm-i hakîkat” enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın tebliğ buyurdukları ilimdir ki, “hakîkat” ile “hayal” beynini câmi'dir. Bu ilmi tahsîl edenler hakîkat-i vücûd ile hayâl arasındaki revâbıtı ârif oldukları için "hayrete düşerler. Bu hayret hayret-i mahmûdedir. Zîrâ ilm-i hakîkî netîcesidir. Onun için (S.a.v.) Efendimiz رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا ya'ni "Ya Rabbi, sende benim hayretimi tezyîd eyle!” buyurdu. “İlm-i hayâl” dahi felâsife ile ehl-i fennin mütevaggıl oldukları ulûm-i tabîiyyedir. Bu tâife enbiyâ ve ev- liyânın tebligātına kulak asmayıp tedkîkāt-ı mâddiyye ile hakîkat-i vücûdu idrâke sa'yederler. Halbuki mâdde ve maddeden müteşekkil olan suver-i muhtelife hep hayâlâttan ibârettir. Bu hayâlât ise vücûd-ı hakîkînin zılâl-i esmâsından başka bir şey değildir. Ve hayâlâta müstağrak olan kimselerin bir hayali bırakıp diğerine yapışmak sûretiyle ömr-i azîzlerini ifnâ edecek- lerine ve doğru yolu ebediyyen bulamayıp hayrete düşeceklerine şübhe yoktur. Onların bu hayreti “hayret-i mezmûme”dir. Çünkü hayalin ver- diği bir ilmin netîcesidir; ve bu ilim ayn-ı cehildir. Zîrâ bi-hasebi'ş-şuûnât tecelliyât-ı dâimeden ibaret olan emr-i ilâhînin nihâyeti yoktur ki, bu gā- yede tevakkuf olunabilsin. Şu hâlde hüdâ, insanın “hayret-i mahmûde”ye mühtedî olmasıdır. Çünkü ârif görür ki, vücûd birdir; ve bu suver onun bi-hasebi'l-esmâ tecelliyât-ı dâimesinden ibârettir; ve bu tecellînin nihâyeti yoktur ki, “İşte burası müşâhedenin nihâyetidir" deyip orada durabilsin. Bu sebeble hayrete düşer. Binâenaleyh bilir ki, muhakkak emr-i vücûd, "hayret"tir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki ilim ikidir: Birisi “hakikat ilmi” diğeri “hayâl ilmi”dir. “Hakikat ilmi” peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyânın tebliğ buyurdukları ilimdir ki, “hakikat” ile “hayal” arasını birleştirir. Bu ilmi tahsil edenler, varlığın hakikati ile hayal arasındaki bağıntıları bildikleri için hayrete düşerler. Bu hayret, övülmüş hayrettir. Çünkü hakiki ilmin sonucudur. Onun için (s.a.v.) Efendimiz رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا yani "Ya Rabbi, sende benim hayretimi artır!" buyurdu. “Hayâl ilmi” ise filozoflar ile fen ehlinin derinlemesine uğraştıkları tabiî ilimlerdir. Bu taife, peygamber ve evliyânın tebliğlerine kulak asmayıp maddî araştırmalarla varlığın hakikatini idrak etmeye çalışırlar. Halbuki madde ve maddeden oluşan çeşitli suretler hep hayallerden ibarettir. Bu hayaller ise hakiki varlığın isimlerinin gölgelerinden başka bir şey değildir. Ve hayallere dalmış olan kimselerin bir hayali bırakıp diğerine yapışmak suretiyle değerli ömürlerini yok edeceklerine ve doğru yolu ebediyen bulamayıp hayrete düşeceklerine şüphe yoktur. Onların bu hayreti “kınanmış hayret”tir. Çünkü hayalin verdiği bir ilmin sonucudur; ve bu ilim ayn-ı cehildir (cehaletin ta kendisidir). Çünkü şuûnât (haller, oluşlar) itibarıyla dâimî tecellilerden ibaret olan ilâhî emrin bir nihayeti yoktur ki, bu gayede durulabilsin. Şu halde doğru yol, insanın “övülmüş hayret”e yönelmesidir. Çünkü ârif görür ki, varlık birdir; ve bu suretler onun isimler itibarıyla dâimî tecellilerinden ibarettir; ve bu tecellinin bir nihayeti yoktur ki, “İşte burası müşâhedenin nihayetidir" deyip orada durabilsin. Bu sebeple hayrete düşer. Buna göre bilir ki, muhakkak varlık emri, "hayret"tir.

İmdi mâdemki “hayret” adem-i tevakkuf sebebiyle oluyor; şu hâlde hayret, kalak ve harekettir; ve mütehayyir olan kimse muztaribdir, çırpınır durur. Ve hareket olan yerde dahi hayât vardır. [25¹/19] Ve hareket olan yerde bittabi' sükûn olmadığı gibi, hareket hayâtı müstelzim olduğundan, müteharrik için de mevt yoktur. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: مَنْ صَارَ بِالْعِلْمِ حَيًّا لَمْ يَمُتْ أَبَدًا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, mademki "hayret" duraksamama sebebiyle oluyor; bu hâlde hayret, kalak ve harekettir; ve mütehayyir olan kimse muztarip (tedirgin)dir, çırpınır durur. Ve hareket olan yerde dahi hayat vardır. Ve hareket olan yerde doğal olarak sükûn (durgunluk) olmadığı gibi, hareket hayatı gerektirdiğinden, hareket eden için de ölüm yoktur. Nasıl ki hadîs-i şerîfte buyurulur: "Kim ilimle diri olursa, ebediyen ölmez."

ya'ni “İlim ile diri olan kimse ebeden ölmez.” Ve “hay- ret" yahud "hayât” vücuddur, ya'ni varlıktır. Şu hâlde adem yoktur. Ve ilimde hayât mevcûd olduğu gibi, kendisiyle arzın hayatı hâsıl olan suda dahi hayât vardır. Ve “arzın hareketi” sûre-i Hacda vaki` وَتَرَى الْأَرْضَ هَا مِدَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "İlim ile diri olan kimse sonsuza dek ölmez." Ve "hayret" yahut "hayat" vücuttur, yani varlıktır. Şu hâlde yokluk yoktur. Ve ilimde hayat mevcut olduğu gibi, kendisiyle yeryüzünün hayatı hâsıl olan suda dahi hayat vardır. Ve "yeryüzünün hareketi" Hac Sûresi'nde vâki' olan "Yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün. Biz ona suyu indirdiğimiz zaman hareketlenir, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir." (22:5) ayetinde belirtildiği gibidir.

(Hac, 22/5) [Arzı kurumuş bir halde görürsün. Vaktâki, onun üzerine suyu indirdik, ihtizâz eyledi, ziyâdeleşti, her bir zevc-i behîcden inbât eyledi.] âyet-i kerîmesindeki Hak Teala'nın اهْتَرَّتْ [ihtizâz eyledi] kavliyle sâbittir. Zîrâ semâdan yağmur nâ- zil oldukda arz yağmur sebebiyle “kımıldar, ihtizâz eder.” Ve arz beden-i insânîye muâdildir. Beden-i insâna ilim nüzûlünde kalak ve ıztırâb vâki' olduğu gibi, arza da su nâzil oldukda ihtizâz eder. Binâenaleyh ilmin hâ- liyle suyun hâli yekdîğerine müşâbihdir. Ve “arzın hamli”ne delîl dahi Hak Teâlânın وَرَبَتْ ya'ni “ziyâdeleşti, şişti" kavlidir. Ve “arzın doğurması”nın delili de Hak Teâlânın وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ ya'ni “Arz behcet sahibi olan her bir zevcden inbât eyledi” kavlidir ki, arz ancak kendisine benzeyeni, ya'ni kendi gibi tabîî olan şeyi doğurdu, demektir. Binâenaleyh arz ferd ve tek bir vücûd olduğu hâlde kendine benzeyen şeyi doğurmakla, “zevciyet” demek olan “şefʼiyet” hâsıl oldu. Ya'ni arz tek bir vücûd iken kendisinden zâhir olan şeyle çift vücûd peyda oldu. Ve işte vücûd-ı Hak dahi böyledir. Zîrâ vücûd-ı Hak ferd ve tek olduğu hâlde, neş'esiyle hakāyık-ı esmâ-i ilâ- hiyyeyi taleb eden âlem, ferd olan vücûd-ı Hak'tan zâhir olmakla kesret zuhûra geldi. Ve Hak'tan zâhir olan âlem ile sâbit oldu ki, esmâ-i ilâhiyye kesîr ve müteaddiddir; binâenaleyh biz Hak'tan zâhir olan âlem ile “Hak, şöyledir, böyledir” deriz. Ya'ni suver-i âleme bakıp onlarda gördüğümüz ahkâm ve âsâra nazaran Hak, Rezzâktır, Musavvir'dir, Mu'tî'dir, Mâni'dir, Dârr'dır, Nâfidir ilh... deriz. Böyle olunca ferd olan vücûd-ı Hak, kendisinden zâhir olan âlemin vücûdu ile şef' oldu; ve vücûd bir iken ikilik hâsıl oldu. [251/20] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Hac, 22/5) [Arzı kurumuş bir halde görürsün. Vaktâki, onun üzerine suyu indirdik, ihtizâz eyledi, ziyâdeleşti, her bir zevc-i behîcden inbât eyledi.] ayet-i kerîmesindeki Yüce Allah'ın اهْتَرَّتْ [ihtizâz eyledi] sözüyle sabittir. Çünkü gökten yağmur indiğinde, yer yağmur sebebiyle "kımıldar, ihtizâz eder." Ve yer, insan bedenine denktir. İnsan bedenine ilim indiğinde bir hareketlenme ve çalkalanma meydana geldiği gibi, yere de su indiğinde ihtizâz eder. Buna göre, ilmin hâliyle suyun hâli birbirine benzerdir. Ve "yerin hamli"ne delil de Yüce Allah'ın وَرَبَتْ yani "ziyâdeleşti, şişti" sözüdür. Ve "yerin doğurması"nın delili de Yüce Allah'ın وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ yani "Yer, behcet sahibi olan her bir zevcden inbât eyledi" sözüdür ki, bu, yerin ancak kendisine benzeyeni, yani kendi gibi tabiî olan şeyi doğurduğu anlamına gelir. Buna göre, yer ferd ve tek bir varlık olduğu halde, kendine benzeyen şeyi doğurmakla, "zevciyet" demek olan "şef'iyet" (çift olma hali) hâsıl oldu. Yani yer tek bir varlık iken, kendisinden zâhir olan şeyle çift varlık peyda oldu. Ve işte Hakk'ın varlığı da böyledir. Çünkü Hakk'ın varlığı ferd ve tek olduğu halde, neşesiyle ilâhî isimlerin hakikatlerini talep eden âlem, ferd olan Hakk'ın varlığından zâhir olmakla kesret (çokluk) zuhura geldi. Ve Hakk'tan zâhir olan âlem ile sabit oldu ki, ilâhî isimler kesîr ve müteaddiddir (çok ve çeşitlidir); buna göre biz, Hakk'tan zâhir olan âlem ile "Hak şöyledir, böyledir" deriz. Yani âlemdeki suretlere bakıp onlarda gördüğümüz hükümler ve eserlere nazaran Hak, Rezzâktır, Musavvir'dir, Mu'tî'dir, Mâni'dir, Dârr'dır, Nâfidir ilh... deriz. Böyle olunca, ferd olan Hakk'ın varlığı, kendisinden zâhir olan âlemin varlığı ile şef' (çift) oldu; ve varlık bir iken ikilik hâsıl oldu. [251/20]

فتَنِيَتْ به ويُخالفه أحدِيَّةُ الكَثْرَةِ، وقد كان الحقُّ أَحَدِيُّ العَيْنِ من حيثُ

ذَاتُه، كالجَوْهَرِ الهَيُولَانِيّ أحديُّ العَيْنِ من حيثُ ذَاتُه كَثِيرٌ بالصُّوَرِ الظَّاهِرَةِ

فيه الذي هو حامل لها بذاته، كذلك الحق بما ظَهَرَ منه من صُوَرِ التَّجَلِّي،

فكان الحقُّ مَجْلَى صُوَرِ العَالَمِ مع الأحديَّةِ المَعْقُولَةِ، فَانْظُرْ مَا أَحْسَنَ هذا

التَّعْلِيمَ الإلهي الَّذِي خَصَّ الله بالاطلاع علـيـه مَـن شَاءَ مِـن عِبَادِهِ.

İmdi onunla mesnâ oldu; ve ahadiyyet-i kesret ona muhâlif oldu. Hâlbuki Hak Teâlâ zâtı haysiyetiyle ahadiyyü'l-ayn idi. Nitekim kendisinde zâhir olan suver ile kesîr olan cevher-i heyûlânî ahadiyyü'l-ayndır. Öyle ki o, onları bizâtihî hâmildir. Hak dahi suver-i tecellîden kendisinde zâhir olan şeyle böyledir. Binâenaleyh Hak ahadiyyet-i ma'kūliyyet ile beraber, âlem sûretlerinin meclâsı oldu. İmdi Allah Teâlâ'nın ibâdından dilediğini ıttıla' ile muhtass kıldığı bu taʼlîm-i ilâhî ne güzeldir! Şurrâh-ı kirâm hazarâtı metinde ihtilaf etmişlerdir. Kāşânî nüshasında فَتَنِيَتْ به ويُخالفه أحدِيَّةُ الكَثْرَةِ ]İmdi onunla mesnâ oldu; ve ahadiyyet-i kesret ona muhalefet eder.];569 ve Ya’kūb Hân nüshasında فَثَبَتَتْ به وبِخَالِقِه ]âlemle ve onun hâlıkıyla sabit oldu];570 ve Abdülganî Nâblusî nüshasında فثَبَتَتْ به ويُخَالِفُه ]alemle sâbit oldu ve ona muhalefet eder];571 ve Mevlânâ Câmî nüshasında فَتَبَتَتْ به وتُخَالِفُه [âlemle sâbit oldu ve ona muhalefet eder];572 ve Bâlî Efendi nüshasında فَتَنِيَتْ به وبخَالِقِه [âlemle ve onun hâlıkıyla mesnâ oldu]573 vâki'dir. Ve Cenâb-ı Abdullah Bosnevî, Dâvûd-ı Kayserî hazret- lerinin tarz-ı ahzına birkaç vech ile hatâ isnâd eylemiştir.574 Bâlî Efendi فَتَنِيَتْ [mesnâ oldu] kelimesinin “fâ” ile olması fehme akreb ve makāma enseb olduğunu beyân eder. Fakîr, Cenâb-ı Abdürrezzâk Kāşânî'nin ibâ- resini siyâk-ı kelâma ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin maksad-ı âlîlerine daha muvâfık gördüğümden bu ibâreyi ahz ile iktifâ eyledim. Zîrâ yukarıda “Arz için şef'iyetten ibaret olan zevciyet hâsıl oldu” buyurulmuş ve vücûd-ı Hak için dahi, âlemin kendisinden zuhûru sebebiyle kesret sâbit olduğu zikredilmiş idi. Binâenaleyh bu beyânı ta'kîb eden ibâre فَتَنِيَتْ به [onunla mesnâ oldu] [25¹/21] olur. Ve buna, “İmdi ferd olan vücûd-ı Hak kendisinden zâhir olan âlem ile mesnâ oldu, ya'ni şef' olup ikileşti” ma'nâsı verilirse zevk-âver olur. Ve bu ma'nâyı müstemi' olan kimse tara- fından: “Pekâlâ, ferd olan vücûd-ı Hak kendisinden zâhir olan âlem ile şef' olunca, bu âlemin vücûdu Hakk'a muvâfık mı, yoksa muhâlif mi olur?” suâli îrâd olunabileceğinden Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buna cevaben ويُخالفه أحدِيَّةُ الكَثْرَةِ ya'ni “Suver-i âlem kesretinin ahadiyeti hey'et-i mecmûası, ferd olan vücûd-ı Hakk'a muhâlif oldu” buyurur. Zîrâ “Suver-i âlem kesretinin aha- diyeti” mertebe-i akılda sâbit olan kesret-i esmâiyye ahadiyetinin zıllıdır. Ve gölge bir i'tibâr ile, gölge sahibinin “ayn”ı ise de, bir i'tibâr ile gayrıdır. Binâenaleyh “suver-i âlem kesretinin ahadiyeti” gayriyet i'tibârına göre ferd olan vücûd-ı Hakk'a muhâlif olur. Hâlbuki Hak Teâlâ zâtı haysiyetinden ahadiyyü'l-ayn idi. O ahadiyyet-i zâtiyyesi i'tibâriyle, kesret-i vücûdiyye ve kesret-i nisebiyye ahadiyetinden münezzehtir. Tarîkat-ı Nakşibendiyye-i Hâlidiyye'nin pîri Mevlânâ Hâlid (k.s.) hazretlerinin Mevlânâ Câmî (k.s.) taraf-ı âlîlerinden tahmîs buyurulan âtîdeki gazeli bu ma'nâyı müş'irdir. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi onunla ikili oldu; ve kesretin ahadiyeti ona muhalif oldu. Hâlbuki Yüce Allah zâtı itibarıyla aynî ahadiyete sahipti. Nasıl ki kendisinde görünen suretlerle kesretli olan heyulânî cevher aynî ahadiyete sahiptir. Öyle ki o, onları bizatihi taşır. Hak da tecelli suretlerinden kendisinde görünen şeyle böyledir. Bu sebeple Hak, akli ahadiyetle beraber, âlem suretlerinin tecelli yeri oldu. Şimdi Allah Teâlâ'nın kullarından dilediğini bilgiyle özel kıldığı bu ilahi öğretim ne güzeldir! Şerh eden büyük zatlar metinde ihtilaf etmişlerdir. Kâşânî nüshasında "Şimdi onunla ikili oldu; ve kesretin ahadiyeti ona muhalefet eder."; ve Ya’kūb Han nüshasında "âlemle ve onun yaratıcısıyla sabit oldu"; ve Abdülganî Nâblusî nüshasında "âlemle sabit oldu ve ona muhalefet eder"; ve Mevlânâ Câmî nüshasında "âlemle sabit oldu ve ona muhalefet eder"; ve Bâlî Efendi nüshasında "âlemle ve onun yaratıcısıyla ikili oldu" geçmektedir. Ve Cenâb-ı Abdullah Bosnevî, Dâvûd-ı Kayserî hazretlerinin anlama tarzına birkaç yönden hata isnat etmiştir. Bâlî Efendi "ikili oldu" kelimesinin "fâ" harfiyle olmasının anlamaya daha yakın ve makama daha uygun olduğunu belirtir. Fakir, Cenâb-ı Abdürrezzâk Kâşânî'nin ifadesini sözün akışına ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin yüce maksatlarına daha uygun gördüğümden bu ifadeyi almayı tercih ettim. Çünkü yukarıda "Arz için şef'iyetten ibaret olan zevciyet hâsıl oldu" buyurulmuş ve Hakk'ın varlığı için de, âlemin kendisinden zuhuru sebebiyle kesretin sabit olduğu zikredilmişti. Bu sebeple bu beyanı takip eden ifade "onunla ikili oldu" olur. Ve buna, "Şimdi tek olan Hakk'ın varlığı kendisinden görünen âlem ile ikili oldu, yani eş olup ikileşti" anlamı verilirse zevk verir. Ve bu anlamı dinleyen kimse tarafından: "Pekâlâ, tek olan Hakk'ın varlığı kendisinden görünen âlem ile eş olunca, bu âlemin varlığı Hakk'a uygun mu, yoksa muhalif mi olur?" sorusu yöneltilebileceğinden Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buna cevaben "ve kesretin ahadiyeti ona muhalif oldu" yani "Âlem suretleri kesretinin ahadiyeti, yani bütünlüğü, tek olan Hakk'ın varlığına muhalif oldu" buyurur. Çünkü "Âlem suretleri kesretinin ahadiyeti" akıl mertebesinde sabit olan esmaî kesret ahadiyetinin gölgesidir. Ve gölge bir itibarla, gölge sahibinin "ayn"ı ise de, bir itibarla başkasıdır. Bu sebeple "âlem suretleri kesretinin ahadiyeti" başkalık itibarına göre tek olan Hakk'ın varlığına muhalif olur. Hâlbuki Yüce Allah zâtı itibarıyla aynî ahadiyete sahipti. O, zâtî ahadiyeti itibarıyla, varlıksal kesret ve nispetler kesretinin ahadiyetinden münezzehtir. Nakşibendiyye-i Hâlidiyye tarikatının pîri Mevlânâ Hâlid (k.s.) hazretlerinin Mevlânâ Câmî (k.s.) tarafından tahmis buyurulan aşağıdaki gazeli bu anlama işaret eder. Beyit:

گرچه در صورت ذرات جهان جلوه گری گاه در خود نماینده و گه در بشری ليك چون ذات تو از ژنگ حدوث است بری نه بشر خوانمت ای دوست نه حورونه پری ای همه برتو حجابست تو چیزی دیگری &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gerçi dünya zerrelerinin sûretinde bazen kendinde, bazen de bir beşerde tecelli edersin; ancak zâtın sonradan olma kirinden arınmış olduğu için, ey dost, seni ne beşer, ne huri, ne de peri diye adlandırırım. Ey her şeyin sana perde olduğu, sen bambaşka bir şeysin.

Tercüme: “Gerçi sen zerrât-ı cihân sûretinde cilvegersin. Gâh kendini gösterirsin ve gâh beşer nikābına bürünürsün. Fakat mâdemki senin zâtın jeng-i hudûsden berîdir; ey dost, sana ne beşer, ne hûr ve ne de perîsin diyebilirim! Ey zât-ı pâk, bütün bunların hepsi sana hicâbdır. Sen başka birşeysin!"575 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gerçi sen cihanın zerreleri sûretinde cilvelenirsin. Kâh kendini gösterirsin ve kâh beşer maskesine bürünürsün. Fakat mademki senin zâtın sonradan olma kirinden uzaktır; ey dost, sana ne beşer, ne huri ve ne de perisin diyebilirim! Ey pak zât, bütün bunların hepsi sana perdedir. Sen başka bir şeysin!

Hak Teâlâ cevher-i heyûlânî gibidir. Zîrâ cevher-i heyûlânî zâtı cihe- tinden ahadiyyül-ayn ve kendisinde zâhir olan sûretlerin kesreti hasebiyle, kesîrdir. Onun vücûdu âlem-i histe sâbit olmayıp [25¹/22] mertebe-i akıl- da mevcûddur. Ve cevher-i heyûlânî vücûd-ı aynî ile mevcûd olmamakla berâber, Zâtı ile cemî'-i suveri hâmildir. İşte Hak dahi, suver-i tecellîden kendisinden zâhir olan şeyle cevher-i heyûlânîye benzer. Binâenaleyh Hak ahadiyyet-i ma'kūliyyet üzere sâbit olmakla beraber, âlem sûretlerinin mec- lâsı oldu. Şu hâlde Hak, zât-ı ahadiyyetinde bilkuvve mevcûd olan esmâsı sûretiyle tecellîsi hasebiyle kesîrdir. Ve Hak bilkuvve zâtında mündemic olan suver-i âleme âyînedir. Zîrâ feyz-i akdesle, bilcümle esmâ sûretleri vü- cûd-ı Hakta zahir olur; ve Hakk'ın ahadiyyet-i zâtiyyesi mertebe-i akılda kalır, ya'ni bu ahadiyeti akıl idrâk eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, heyulânî cevher (ilk madde, potansiyel cevher) gibidir. Çünkü heyulânî cevher, zâtı itibarıyla aynî ahadiyete (tekliğe) sahiptir ve kendisinde görünen suretlerin çokluğu sebebiyle çoktur. Onun varlığı his âleminde sabit olmayıp akıl mertebesinde mevcuttur. Ve heyulânî cevher, aynî varlık ile mevcut olmamakla birlikte, Zâtı ile bütün suretleri taşır. İşte Hak da, tecellî suretlerinden kendisinden görünen şeyle heyulânî cevhere benzer. Bu sebeple Hak, akılla idrak edilen ahadiyet üzere sabit olmakla beraber, âlem suretlerinin tecelli yeri oldu. Şu hâlde Hak, zâtî ahadiyetinde bilkuvve (potansiyel olarak) mevcut olan isimleri suretiyle tecellî etmesi sebebiyle çoktur. Ve Hak, bilkuvve zâtında mündemiç (içkin) olan âlem suretlerine aynadır. Çünkü feyz-i akdes (en kutsal feyz) ile, bütün isim suretleri Hakk'ın varlığında görünür; ve Hakk'ın zâtî ahadiyeti akıl mertebesinde kalır, yani bu ahadiyeti akıl idrak eder.

Misâl: Bir kiraz çekirdeği içinde nâmütenâhî ağaçlar, dallar ve yaprak- lar bilkuvve mündemicdir. Halbuki çekirdek ahadiyyü'l-ayndır. Nazar-ı hissî ile bakıldıkda bu kesret görünmez. Vaktâki çekirdek arza dikilip ter- biye olunur, içindeki ağaç tedrîcen zuhûr etmeğe başlar; birkaç sene sonra dalları, budakları yaprakları ve meyveleri kesîr olur. Artık çekirdek bâtın olup nazar-ı hissî ile görünmez; fakat akıl bilir ki, bu kesretin menşei bir tek çekirdektir. Binâenaleyh çekirdeğin ahadiyyet-i zâtiyyesi ahadiyyet-i ma'kūliyyettir. Çekirdek bu ahadiyyet-i ma'kūliyyeti ile beraber o kesîr olan dalların, yaprakların ve meyvelerin meclâsı olur. Hakk'ın ahadiyeti ile keserât-ı âlem arasındaki irtibât, Fass-ı Ademîde tafsîl olunduğundan, burada tekrar îzâha lüzûm yoktur. İmdi Mûsâ (a.s.)ın sandık içine vaz’edilerek denize atılması hakkındaki ihbâr-ı Kur'ânî ile Allah Teâlâ, bak ki ne güzel talîmde bulundu! Nitekim bâlâda îzâh olundu. Eğer zevâhir-perestân çıkıp da: “İhbar-ı Kur'ân'dan yu- karıda îzâh olunan maânî nasıl istihrâc olundu? “Sandık”ın cism-i insânîye ve "su"yun ilme teşbîhi sûretiyle âyât-ı kur'âniyyenin tevsî'-i tefsîri, indî birtakım ma'nâlardan ibarettir?" [25¹/23] diyecek olursa cevab verilir ki: Allah Teâlâ hazretlerinin bu ta'lîm-i ilâhîsine ıttılâı herkesin mazhar ola- bileceği bir saâdet değildir. Husûsiyle kendi akıllarının taht-ı tasarrufunda bulunan ehl-i zâhir, bu maânîden aslâ nasîbdâr olamazlar. Bu maânî ve- rese-i enbiyâ olan evliyânın kulûb-i sâfiyelerine min-indillâh münzeldir. Bu maânîye itiraz edenler kendi akılları dâiresinden hâriç bir şey olama- yacağını zannedenlerdir. Ukūl-i selîme erbâbı indinde bu zannın butlânı zâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Bir kiraz çekirdeği içinde sonsuz ağaçlar, dallar ve yapraklar potansiyel olarak gizlidir. Hâlbuki çekirdek, özü itibarıyla tektir. Duyusal bakış açısıyla bakıldığında bu çokluk görünmez. Ne zaman ki çekirdek toprağa dikilip terbiye edilir, içindeki ağaç yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar; birkaç sene sonra dalları, budakları, yaprakları ve meyveleri çok olur. Artık çekirdek gizlenmiş olur ve duyusal bakış açısıyla görünmez; fakat akıl bilir ki, bu çokluğun kaynağı bir tek çekirdektir. Bu sebeple çekirdeğin zâtî tekliği, akılsal bir tekiliktir. Çekirdek bu akılsal tekliği ile beraber o çok olan dalların, yaprakların ve meyvelerin ortaya çıkış yeri olur. Hakk'ın tekliği ile âlemdeki çokluklar arasındaki bağlantı, Âdem Faslı'nda ayrıntılı olarak açıklandığından, burada tekrar açıklamaya gerek yoktur. Şimdi, Musa (a.s.)'ın sandık içine konulup denize atılması hakkındaki Kur'anî haber ile Yüce Allah, bak ki ne güzel bir öğretide bulundu! Nitekim yukarıda açıklandı. Eğer zahire takılıp kalanlar çıkıp da: "Kur'an haberinden yukarıda açıklanan anlamlar nasıl çıkarıldı? 'Sandık'ın insan bedenine ve 'su'yun ilme benzetilmesi suretiyle Kur'an âyetlerinin tefsirinin genişletilmesi, kişisel birtakım anlamlardan ibarettir?" diyecek olursa cevap verilir ki: Yüce Allah hazretlerinin bu ilâhî öğretisine vâkıf olmak herkesin mazhar olabileceği bir saadet değildir. Özellikle kendi akıllarının kontrolü altında bulunan zahir ehli, bu anlamlardan asla nasip alamazlar. Bu anlamlar, peygamberlerin vârisleri olan evliyanın saf kalplerine Allah katından indirilmiştir. Bu anlamlara itiraz edenler, kendi akılları dairesinden hariç bir şey olamayacağını zannedenlerdir. Sağlam akıl sahipleri katında bu zannın yanlışlığı açıktır.

ولمَّا وَجَدَه آلُ فِرْعَوْنَ في اليَمِّ عندَ الشَّجرةِ سَمَّاه فرعونُ مُوسَى، و«الْمُو» هو

الماء بالقِبْطِيَّةِ والسَّا» هو الشَّجرةُ ، فَسَمَّاه بما وَجَدَه عندَه، فَإِنَّ التابوت

وَقَفَ عند الشجرة في اليَمِّ ، فأَرَادَ قتْلَه ، فقَالتْ امْرَأَتُه في حق موسى،

وكانت مُنْطَقَةً بالنُّطْقِ الإلهي فيما قالت لفرعونَ، إِذْ كَانَ اللَّهُ خَلَقَهَا لِلْكَمَالِ،

كما قال عنها حيثُ شَهِدَ لها ولِمَرْيَمَ بِنْتِ عِمْرَانَ بالكَمالِ الَّذي هو

لِلذِّكْرَانِ، فَقَالَتْ لفرعونَ في حق موسى إنَّه : قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ، فَبِهِ قَرَّتْ

عينها بالكمال الَّذي حَصَلَ لها ، كما قُلْنَا ، وكان قُرَّةَ عينٍ لفرعون بالإيمان

الذي أعطاه الله عندَ الغَرَقِ ، فَقَبَضَه طاهِرًا مُطَهَّرًا ليس فيه شيء من الخبث،

لأنه قَبَضَه عند إيمانه قبلَ أَنْ يَكْتَسِبَ شيئًا من الآثامِ، وَالإِسْلَامُ يَجُبُّ مَا

قَبْلَهُ»، وجَعَلَه آيةً على عنايته سبحانه بِمَنْ شاءَ، حَتَّى لا يَيْأَسَ أحد من

رَحْمَةِ اللَّهِ، فَإِنَّهُ لَا يَايْنَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا القَوْمُ الْكَافِرُونَ»، فلو كان فرعون

مِمَّنْ يَيْأَسُ مَا بَادَرَ إلى الإيمان، فكان موسى ال كما قالتِ امْرَأَةُ فرعونَ

فيه : قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا»، وكذلك وَقَعَ، فَإِنَّ اللَّهَ

نَفَعَهُمَا به الله وإن كانا ما شَعَرَا بأنَّه هو النَّبِيُّ الَّذي يكونُ على يَدَيْهِ هَلَاكُ

مُلْكِ فرعونَ وهَلَاكُ آلِهِ.

Vaktâki Âl-i Fir'avn onu denizde ağaç indinde buldu, Fir'avn onu "Mûsâ” tesmiye etti. Kibtîce “mû'” su ve “sâ” dahi ağaçtır. Binâenaleyh onu [251/24] indinde bulunduğu şeyle tesmiye etti. Zîrâ sandık denizde ağaç indinde durdu. İmdi onun katlini murâd eyledi. Böyle olunca onun zevcesi Mûsâ hakkında söyledi; ve Fir'avn'a söylediği sözde nutk-i ilâhî ile nâtık oldu. Zîrâ Allah Teâlâ onu kemâl için halketti. Nitekim, Aleyhi's-salâtü ve's-selâm onun için ve Meryem binti İmrân için, erkeklere mahsûs olan kemâl ile şehâdet ettiği haysiyetle ondan haber verdi. İmdi Mûsâ hakkında Fir'avna: قُرَّةُ عَيْنِ لِي وَلَكَ (Kasas, 28/9) ya'ni "Muhakkak o, benim ve senin için göz nûrudur" dedi. Böyle olunca onun için hâsıl olan kemâl ile, onun "ayn"ı onunla nurlu oldu. Nitekim biz dedik. Ve gark indinde Allah Teâlâ'nın ona i'tâ eylediği îmân ile, Fir'avn için de kurret-i ayn oldu. Binâenaleyh onu tâhir ve mutahhar olarak kabzeyledi; hubsden onda bir şey kalmadı. Zîrâ Allah Teâlâ onu günâhlardan bir şey iktisâb etmezden evvel îmânı indinde kabzetti; ve hâlbuki "islâm mâkablini iskāt eder". 576 Ve onu dilediği kimseye Hak Sübhânehû kendi inâyetine bir âyet kıldı. Tâ ki hiçbir kimse rahmet-i ilâhiyyeden me'yûs olmaya! Zîrâ “kavm-i kâfirûnun gayrı hiçbir kimse revhullahdan me'yûs olmaz” (Yûsuf, 12/87). İmdi eğer Fir'avn me'yûs olanlardan ola idi, îmâna mübâderet etmez idi. İmdi Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın zevcesinin onun hakkında قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا )Kasas 28/9) ya'ni “O benim ve senin için kurret-i ayn olsun. Onu katletmeyin, an-karîb bize nef' hâsıl olur" dediği gibi oldu; ve böyle vâki' oldu. Zîrâ her ne kadar onun, mülk-i Fir'avn'ın helâki ve âlinin helâki, onun iki yedi üzere olan nebî olduğuna her ikisinin de şuûru yok ise de, Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.) ile onları nefi'lendirdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Vaktaki Firavun'un ailesi onu denizde bir ağacın yanında buldu, Firavun ona "Musa" adını verdi. Kıptî dilinde "mu" su ve "sa" da ağaç demektir. Bu sebeple onu, yanında bulunduğu şeyle adlandırdı. Çünkü sandık denizde bir ağacın yanında durdu. Şimdi Firavun onun öldürülmesini istedi. Böyle olunca onun eşi Musa hakkında konuştu; ve Firavun'a söylediği sözde ilahi bir konuşma ile konuşan oldu. Çünkü Yüce Allah onu kemâl (olgunluk) için yarattı. Nasıl ki, Aleyhi's-salâtü ve's-selâm onun için ve İmran'ın kızı Meryem için, erkeklere özgü olan kemâl ile şehadet ettiği cihetle ondan haber verdi. Şimdi Musa hakkında Firavun'a: قُرَّةُ عَيْنِ لِي وَلَكَ (Kasas, 28/9) yani "Muhakkak o, benim ve senin için göz nurudur" dedi. Böyle olunca onun için hâsıl olan kemâl ile, onun "ayn"ı (özü) onunla nurlu oldu. Nasıl ki biz dedik. Ve boğulma anında Yüce Allah'ın ona verdiği iman ile, Firavun için de göz nuru oldu. Bu sebeple onu temiz ve arınmış olarak kabzetti (ruhunu aldı); kötülükten onda hiçbir şey kalmadı. Çünkü Yüce Allah onu günahlardan hiçbir şey kazanmadan evvel imanıyla birlikte kabzetti; ve hâlbuki "İslam, öncesini düşürür (günahları siler)". Ve Yüce Hak onu dilediği kimseye kendi inayetine bir ayet kıldı. Ta ki hiçbir kimse ilahi rahmetten ümitsiz olmasın! Çünkü "kâfirler kavminden başka hiçbir kimse Allah'ın rahmetinden ümitsiz olmaz" (Yusuf, 12/87). Şimdi eğer Firavun ümitsiz olanlardan olsaydı, imana acele etmezdi. Şimdi Musa (a.s.) Firavun'un eşinin onun hakkında قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا (Kasas 28/9) yani "O benim ve senin için göz nuru olsun. Onu öldürmeyin, yakında bize fayda verir" dediği gibi oldu; ve böyle gerçekleşti. Çünkü her ne kadar onun, Firavun'un mülkünün helaki ve ailesinin helaki, onun iki el üzerinde (yani iki elinin altında) bir nebi olduğuna her ikisinin de şuuru yok ise de, Yüce Allah Musa (a.s.) ile onları faydalandırdı.

Ya'ni Fir'avn'ın havâssı, Mûsâ (a.s.)ı deniz kenârında bir ağaç altında bulup da Fir'avn'a haber verdikleri vakit, Fir'avn o hazrete “Mûsa” ismini verdi. Ve bu isim Mısır Kıbtîleri lisânında “su” ma'nâsına olan "mû” ile “ağaç” maʼnâsına olan “sâ” kelimelerinden mürekkebdir. Mûsâ (a.s.) hâmil olan sandık deniz kenârında bir ağaç altında tevakkuf ettiği için Fir'avn, o hazreti indinde bulunduğu “mû” ve “sâ”, ya'ni “su ve ağaç” isimleriyle tesmiye etti. Fir'avn zevâl-i mülkü havfiyle, etfâl-i Benî İsrâîl'i katletmekte [25/25] olduğundan, bunun dahi etfâl-i Benî İsrâîl'den olması ihtimaline binâen, katlini murâd etti. Velâkin Fir'avn'ın zevcesi Asiye (r.a.) intâk-ı Hak kabîlinden olarak “Bunu öldürmeyiniz; zîrâ benim ve senin için kur- retü'l-ayndir. An-karîb bize menfaati olur” (Kasas, 28/9) dedi. Zîrâ Allah Teâlâ Cenâb-ı Asiye'yi kemâl-i insânî için halketmiş idi. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz şu: كَمُلَ مِنَ الرِّجَالِ كَثِيرٌ، وَمَا كَمُلَ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَرْيَمُ ابْنَةُ عِمْرَانَ ، وَآسِيَةُ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ، وَفَاطِمَةُ بِنْتُ مُحَمَّدٍ ، وَخَدِيجَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ yani Erkeklerden birçokları kâmil oldu. Ve kadınlardan ancak İmrân'ın kızı Meryem; ve Fir'avn'ın zev- cesi Asiye; ve Muhammed (s.a.v.)in kerîmeleri Fâtıma; ve Hüveylid'in kerî- mesi Hadîce (radıyallâhu anhünne)dir.”577 hadîs-i şerîfinde onun hakkında erkeklere mahsûs olan kemâl ile şehîdet buyurdu. İşte erkeklere mahsûs olan kemâl için halkolunduğu cihetle Cenâb-ı Asiye Mûsâ (a.s.) hakkında Fir'avn'a “O, benim ve senin için göz nûrudur” dedi. Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Asiye'nin hakîkaten kurretü'l-aynı oldu. Çünkü isti'dâdında mündemic olan kemâlât, o hazretin nübüvveti yüzünden inkişaf etti. Kezâ Fir'avn için de kurretü'l-ayn oldu. Çünkü deryâya garkolurken آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ (Yunus, 10/90) [Ben inandım ki, Benî İsrâîl'in îmân ettiği Allah'dan başka Allah yoktur! Ben müslümanlardanım!] dediği nass-ı kur'ân ile sâbittir. İşte bu îmân sebebiyle Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın kur- retü'l-ayni oldu. Böyle olunca Cenâb-ı Hak Fir'avn'ı tâhir ve mutahhar olarak kabzetti ve onda habâset-i zâhiriyye ve bâtıniyyeden bir şey kalma- dı. Habâset-i bâtıneden bir şey kalmadı; çünkü kalben îmân etmiş idi. Ve maâsîden bir şey iktisâbına vakit kalmaksızın mağrûkan vefât etti. Ve bir kâfir îmâna gelince o dakîkaya kadar evvelce kendisinden sâdır olan küfür ve masiyet levsiyâtından tâhir olur. Ve onda habâset-i zâhiriyyeden bir şey kalmadı; çünkü bir kâfir îmâna gelince üzerine gusletmek vâcib olur. Hâlbuki Fir'avn su içinde helâk oldu. Bu ise onun için gusldür. Binâenaleyh Hak Teâlâ onu mutahhar olarak kabzeyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Firavun'un özel adamları, Musa'yı (a.s.) deniz kenarında bir ağacın altında bulup da Firavun'a haber verdikleri zaman, Firavun o yüce kişiye "Musa" ismini verdi. Ve bu isim Mısır Kıptîleri dilinde "su" anlamına gelen "mû" ile "ağaç" anlamına gelen "sâ" kelimelerinden oluşmuştur. Musa'yı (a.s.) taşıyan sandık deniz kenarında bir ağacın altında durduğu için Firavun, o yüce kişiyi yanında bulunduğu "mû" ve "sâ", yani "su ve ağaç" isimleriyle adlandırdı. Firavun, mülkünün yok olma korkusuyla İsrailoğulları'nın çocuklarını katletmekte olduğundan, bunun da İsrailoğulları'nın çocuklarından olması ihtimaline dayanarak, katlini istedi. Velakin Firavun'un eşi Asiye (r.a.) Hak'tan gelen bir söz gibi "Bunu öldürmeyiniz; çünkü o, benim ve senin için göz aydınlığıdır. Yakında bize faydası olur" (Kasas, 28/9) dedi. Çünkü Yüce Allah, Asiye'yi insân-ı kâmil için yaratmıştı. Nitekim Peygamber Efendimiz (S.a.v.) şu hadis-i şerifinde: "Erkeklerden birçokları kâmil oldu. Ve kadınlardan ancak İmran'ın kızı Meryem; ve Firavun'un eşi Asiye; ve Muhammed'in (s.a.v.) kızı Fatıma; ve Hüveylid'in kızı Hatice (Allah onlardan razı olsun) kâmil oldu." diyerek onun hakkında erkeklere özgü olan kemâl ile şehadet buyurdu. İşte erkeklere özgü olan kemâl için yaratıldığı cihetle Asiye, Musa (a.s.) hakkında Firavun'a "O, benim ve senin için göz nurudur" dedi. Musa (a.s.) Asiye'nin hakikaten göz aydınlığı oldu. Çünkü kendisinin zâtî yatkınlığında gizli olan kemâlât, o yüce kişinin peygamberliği yüzünden ortaya çıktı. Aynı şekilde Firavun için de göz aydınlığı oldu. Çünkü denize boğulurken "Ben inandım ki, İsrailoğulları'nın iman ettiği Allah'tan başka Allah yoktur! Ben Müslümanlardanım!" (Yunus, 10/90) dediği Kur'an metniyle sabittir. İşte bu iman sebebiyle Musa (a.s.) Firavun'un göz aydınlığı oldu. Böyle olunca Yüce Allah Firavun'u temiz ve arınmış olarak ruhunu aldı ve onda görünen ve görünmeyen kötülüklerden hiçbir şey kalmadı. Görünmeyen kötülüklerden hiçbir şey kalmadı; çünkü kalben iman etmişti. Ve günahlardan bir şey kazanmaya vakit kalmaksızın boğularak vefat etti. Ve bir kafir imana gelince o dakikaya kadar daha önce kendisinden sadır olan küfür ve masiyet pisliklerinden temizlenir. Ve onda görünen kötülüklerden hiçbir şey kalmadı; çünkü bir kafir imana gelince üzerine gusletmek vacip olur. Halbuki Firavun su içinde helak oldu. Bu ise onun için gusüldür. Bu sebeple Yüce Allah onu arınmış olarak ruhunu aldı.

İmdi Allah Teâlâ da'vâ-yı rubûbiyyet gibi bir şenâate ictisâr eden Fir'avn'ın îmânını dilediği kimseler hakkında ibzâl buyuracağı inâyetine bir alâmet kıldı. [25¹/26] Tâ ki hiçbir kimse rahmet-i ilâhiyyesinden me'yûs olmaya! Zîrâ إِنَّهُ لَا يَايْنَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا القَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yusuf, 12/87) [Kavm-i kâfirûnun gayrı hiçbir kimse revhullahdan me'yûs olmaz.] âyet-i kerîmesi mûcibince rahmetinden me'yûs olanlar ancak Allah'ı inkâr edenlerdir. Çünkü bir kimse Allah'ı inkârda musırr oldukça ona rahmet-i ilâhiyye vâsıl olmaz. Bu ise pek tabîî bir hâldir. Zîrâ sâhib-i rahmet olan bir kerîmin vücuduna i’tikād etmeyen bir kimse, taleb-i rahmet ve kerem için müracaat edecek bir kapı bulamaz; ve kerîmin kapısı çalınıp ondan taleb-i rahmet olunmadıkça o kerîm dahi ibzâl-i kerem etmez. Ahvâl-i dünyeviyye bu hâlin şâhid-i belîğidir. Zîrâ bir sâil-i dünyevî herhangi bir kerîmin vücûduna ve onun keremine îmân ve i'tikād etmedikçe onun kapısını çalmaz; ve sâil kapıyı çalmadıkça o kerîmin atâsı da o sâile vâsıl olmaz. İmdi Fir'avn eğer me'yûs olanlardan, yaʼni Allâhı inkârda musırr olan tâifeden olaydı îmâna mübâderet etmezdi. Demek ki Fir'avn o dakîkada kalben küfründen rücû' etmiş idi. Ve bir kimse kalben küfründen rücû' etse ve lisânen kelime-i şehâdet getirse rahmet-i ilâhiyyeye nâil ve îmânı makbûl olur. Böyle olunca Cenâb-ı Asiye'nin nutk-ı ilâhî ile nâtık olduğu قُرَّةُ عَيْنِ لِي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا (Kasas, 28/9) [O benim ve senin için kurret-i ayn olsun. Onu katletmeyin, an-karîb bize nef' hâsıl olur.] kelâmının hakîkati zuhûra geldi; ve Allah Teâlâ her ikisini de Mûsâ (a.s.) ile nefi'lendirdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah, Firavun'un, ilâhlık iddiası gibi bir çirkinliğe cüret eden birinin imanını, dilediği kimseler hakkında bolca ihsan edeceği inayetine bir alâmet kıldı. Hiçbir kimse ilâhî rahmetinden ümitsiz olmasın! Çünkü "إِنَّهُ لَا يَايْنَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا القَوْمُ الْكَافِرُونَ" (Yusuf, 12/87) [Kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.] âyet-i kerîmesi gereğince, rahmetinden ümit kesenler ancak Allah'ı inkâr edenlerdir. Çünkü bir kimse Allah'ı inkârda ısrarcı oldukça, ona ilâhî rahmet ulaşmaz. Bu ise pek tabiî bir hâldir. Zira rahmet sahibi olan cömert bir varlığın mevcudiyetine inanmayan bir kimse, rahmet ve cömertlik talebi için başvuracak bir kapı bulamaz; ve cömert olanın kapısı çalınıp ondan rahmet talep edilmedikçe, o cömert de cömertliğini bolca ihsan etmez. Dünyevî haller bu durumun açık bir şahididir. Zira dünyevî bir dilenci, herhangi bir cömertin varlığına ve onun cömertliğine inanmadıkça onun kapısını çalmaz; ve dilenci kapıyı çalmadıkça o cömertin bağışı da o dilenciye ulaşmaz. Şimdi, Firavun eğer ümitsiz olanlardan, yani Allah'ı inkârda ısrarcı olan gruptan olsaydı, imana yönelmezdi. Demek ki Firavun o anda kalben küfründen dönmüş idi. Ve bir kimse kalben küfründen dönerse ve dil ile kelime-i şehâdet getirirse, ilâhî rahmete nail olur ve imanı makbul olur. Böyle olunca, Cenâb-ı Asiye'nin ilâhî sözle söylediği "قُرَّةُ عَيْنِ لِي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا" (Kasas, 28/9) [O benim ve senin için göz aydınlığı olsun. Onu öldürmeyin, yakında bize faydası dokunur.] kelâmının hakikati ortaya çıktı; ve Yüce Allah her ikisini de Musa (a.s.) ile faydalandırdı.

*** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye olup, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Binâenaleyh, ezelen ve ebeden hâriçte vücûdları yoktur. Belki, zât-ı ulûhiyyet'in mertebe-i ilmiyesinde mevhûm ve vücûd-ı izâfî ile mevcûddurlar. İmdi, bu vücûdât-ı izâfiyye ve mevhûme, âlemde mütekevvin olan cemî' umûrun ve ahvâlin menşe'i ve mebde'i ve kuvâ-yı insâniyyenin ve bilhassa vehim ve hayâlin mahsûsâtıdır. Zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbiteye, kendi isti'dâd-ı zâtisi ile hükmetti. Bu hüküm, kazâ-yı ilâhîdir ki, hükm-i külli-i icmâlîdir. Ve bu kazâ, ayn-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîsine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtî, isti'dâd-ı gayr-i mec'ûldür. İmdi, bu kazâ-yı ilâhî, âlemde zuhûr eden her bir şeyin kaderidir. Ve bu kader, kazânın tafsîlidir. Ve bu tafsîl, ayn-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîsine ve esbâb-ı mahsûsaya tâbi'dir. Ve bu esbâb-ı mahsûsa, âlemde zuhûr eden her bir şeyin sebebidir. Ve bu sebepler, Hak Teâlâ'nın kanûn-ı ilâhîsidir. Ve bu kanûn-ı ilâhî, cemî' merâtibde ve cemî' ahvâlde ve cemî' ezmine-i muhtelifede cârîdir. Ve bu kanûn-ı ilâhî, âlem-i kevn'de zuhûr eden her bir şeyin iktizâ-i zâtiyyesidir. Ve bu iktizâ-i zâtiyye, ayn-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîsinden neş'et eder. Ve bu isti'dâd-ı zâtî, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye'nin bir cüz'üdür. Ve bu cüz', mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Binâenaleyh, âlemde zuhûr eden her bir şey, ayn-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîsine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtî, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye'nin bir cüz'üdür. Ve bu cüz', mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür.

Ma'lûm olsun ki: Abdürrezzâk Kāşânî, Dâvûd-ı Kayserî, Ya'kūb Han ve Abdullah Bosnevî hazarâtı gibi kümmelînden olan zevât, kendi şerhlerinde, Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı hakkında, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) tarafından gerek Fusûs'ta ve gerek Fütûhât-ı Mekkiyye'de tahrîr buyurulan ibârâtın kat'iyyet-i müfâdına kāil olmuşlardır. Bâlî Efendi hazretleri ise kendi şer- hinde bu ibârâtı cevâza hamledip Fir'avn'ın âhirette saâdet ve şekāveti hak- kında Kur'ân-ı Kerîm'de ve ahâdîs-i şerîfede bir nass vârid olmamış oldu- ğundan, Hz. Şeyh'in Fir'avn hakkında tevakkufuna zahib olarak والأمر فيه إلى الله ]Onun hakkında emr Allah Teâlâya râci'dir.] dediğini ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de "Firʼavn ve Nemrûd nârda müebbeddir"578 buyurup, kendile- rinin mezhebi ancak bu olduğunu ve Fusûsʼun ibârâtında Firʼavn'ın sıhhat-i îmânına delâlet-i katʼiyye olmayıp, belki ibârâtın kâffesi zâhir-i Kur'ân'ın cevâz-ı sıhhatine delâlet ettiğini; ve bu mesʼelede Hz. Şeyh hakkında nâsın dedikleri şeyin iftirâ olduğunu; ve bu galat-ı âmmenin dahi Hz. Şeyh'in rûhâniyetine [25¹/27] ittisâli olmayan şârihlerin kelâmından neş'et eyledi- ğini; ve onun Fir'avn hakkında مَاتَ طَاهِرًا مُطَهَّرًا ]Tahir ve mutahhar olarak vefât etti.] kavlini o hazretin murâdı hilâfında olarak beyân ettiklerini ve nitekim bu kelâmın şerhinde Dâvûd-ı Kayseri'nin &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki: Abdürrezzâk Kâşânî, Dâvûd-ı Kayserî, Ya'kūb Han ve Abdullah Bosnevî hazretleri gibi olgun kişilerden olan zâtlar, kendi şerhlerinde, Firavun'un imanının sahihliği hakkında, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) tarafından gerek Fusûs'ta gerekse Fütûhât-ı Mekkiyye'de yazılan ifadelerin kesin anlamına kâil olmuşlardır. Bâlî Efendi hazretleri ise kendi şerhinde bu ifadeleri cevaza (mümkün olana) yormuş ve Firavun'un ahiretteki saadeti ve şekaveti (mutluluğu ve bedbahtlığı) hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîflerde bir nass (açık hüküm) vârid olmamış olduğundan, Hz. Şeyh'in Firavun hakkında tevakkufuna (duraksamasına) giderek "والأمر فيه إلى الله" [Onun hakkındaki iş Allah Teâlâ'ya aittir.] dediğini ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de "Firavun ve Nemrud ateşte ebedîdir" buyurup, kendilerinin mezhebinin ancak bu olduğunu ve Fusûs'un ifadelerinde Firavun'un imanının sahihliğine kesin bir delâlet (işaret) olmayıp, aksine ifadelerin tamamının Kur'ân'ın zahirinin (açık anlamının) sahihliğinin cevazına (mümkün olduğuna) delâlet ettiğini; ve bu meselede Hz. Şeyh hakkında halkın söyledikleri şeyin iftira olduğunu; ve bu genel yanlışın da Hz. Şeyh'in ruhanîyetine ilgisi olmayan şârihlerin (şerh edenlerin) sözlerinden kaynaklandığını; ve onun Firavun hakkında "مَاتَ طَاهِرًا مُطَهَّرًا" [Tahir (temiz) ve mutahhar (temizlenmiş) olarak vefat etti.] kavlini (sözünü) o hazretin muradının (kastının) hilafına (aksine) olarak beyan ettiklerini ve nitekim bu kelamın şerhinde Dâvûd-ı Kayserî'nin...

لما كان إيمان فرعون في البَحْرِ

حيث رأى طريقًا واضحًا عَبَرَ عليها بَنُو اسرائيل قبلَ التَّغَرْغُرِ، وقبل ظهور أحكام الآخِرَةِ له بما

يُشاهده الناس عندَ الغَرْغَرَةِ جَعَلَ إيمانُه صحيحًا مُعْتَدا به فإنَّه إيمان بالغيب

1-yani “Îmân Fir'avn, deryâda Benî İsrâîl'in geçtiği bir tarîk-i vâzıhı görmesi haysiyetiyle tegargurdan evvel ve inde'l-gargara nâsın müşâhede ettiği ahvâlden kendisi için ahkâm-ı âhiretin zuhûrundan mukaddem vâki' olduğu cihetle, onun îmânı sahîh ve mu’teddün-bihdir; zîrâ îmân-bi'l-gaybdır” dediğini, hâlbu- ki bunun sahîh olmadığını beyân edip, ibârât-ı Fusûs'un cevâza mahmûl olduğuna dair birtakım mütâlaât serdetmiştir. Fakîr gibi ezillânın ekâbirin mütâlaât ve münakaşâtına karışması hande-âver bir hal ise deلِسَانُ الْخَلْقِ أَقْلَامُ الْحَقِّ ]Halkın lisânı, Hakk'ın kalemleridir.] olduğundan istinbâtât-ı hakîrin dahi buraya dercinden vazgeçilemedi. Şöyle ki: Evvelen: Fusûsu'l-Hikem te'lîfât-ı akliyyeden değildir ki, onun ibârâtı istidlâlât-ı akliyyeye müstenid mütâlaâta mahmûl olabilsin. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) bu kitabın dibâcesinde &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Firavun'un imanı, denizde İsrailoğulları'nın geçtiği açık bir yolu görmesi sebebiyle boğulmadan önce ve can çekişme anında insanların gözlemlediği hallerden kendisi için ahiret hükümlerinin ortaya çıkmasından önce gerçekleştiği için, onun imanı sahih ve muteberdir; çünkü gayba imandır" dediğini, hâlbuki bunun sahih olmadığını açıklayıp, Fusûs'un ifadelerinin caizliğe yorumlanabileceğine dair birtakım mütalaalar sunmuştur. Fakir gibi zayıfların büyüklerin mütalaalarına ve tartışmalarına karışması gülünç bir durum olsa da, "لِسَانُ الْخَلْقِ أَقْلَامُ الْحَقِّ" (Halkın lisanı, Hakk'ın kalemleridir) olduğundan, bu fakirin çıkarımlarının da buraya eklenmesinden vazgeçilemedi. Şöyle ki: Öncelikle, Fusûsu'l-Hikem akli eserlerden değildir ki, onun ifadeleri akli çıkarımlara dayalı mütalaalara yorumlanabilsin. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) bu kitabın dibacesinde...

فَمَا أُلْقِيَ إلا ما يُلْقَى إِلَيَّ، ولا أُنْزِلَ فِي هذا المَسْطُورِ

إِلَّا مَا يَنْزِلُ بِهِ عَلَيَّ

ya'ni “Ben ancak bana ilkā olunan şeyi ilkā ederim. Ve ben bu mastûr içinde ancak benim üzerime nâzil olan şeyi inzâl ederim" bu- yururlar. Binâenaleyh atîde gelecek olan &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Ben ancak bana ilham olunan şeyi ilham ederim. Ve ben bu yazılı metin içinde ancak benim üzerime inen şeyi indiririm" buyururlar. Bu sebeple ileride gelecek olan

هذا هو الظَّاهِرُ الَّذِي وَرَدَ به القرآن

]İşte bu, öyle bir zâhirdir ki, Kur'ân onunla vârid oldu.] kavline nazaran, îmân-ı Fir'avn'ın sıhhati hakkındaki bu muhâkemât Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirin- den muktebestir; ve bu tarz tefsîr Hz. Şeyh'e ilkā buyurulmuş olan maânî zümresindendir. Şu hâlde kat'îdir. Ve eğer Fir'avn'ın îmânı sahîh olmasa idi, Hz. Şeyh'e bu tarz tefsîr ilkā olunmaz ve belki bu ma'nânın aksi inzâl olunur idi. [251/28] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İşte bu, öyle bir zâhirdir ki, Kur'ân onunla vârid oldu." sözüne göre, Firavun'un imanının geçerliliği hakkındaki bu muhakemeler Kur'ân-ı Kerîm'in görünen anlamından alınmıştır; ve bu tarz tefsir Hz. Şeyh'e (İbn Arabî'ye) ilham edilmiş (ilkā buyurulmuş) olan anlamlar grubundandır. Şu hâlde bu kesindir. Ve eğer Firavun'un imanı geçerli olmasaydı, Hz. Şeyh'e bu tarz tefsir ilham olunmaz ve aksine bu anlamın zıddı indirilirdi.

## Sâniyen:

Farzedelim ki Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı hakkındaki ibârât-ı Fusûs kat'î olmayıp cevâz ve ihtimâle müstenid olsun; ve bunun için Hz. Şeyh Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı hakkında tevakkuf edip îtîde gelecek olan [Badehû biz deriz ki, bundan sonra onun] ثمَّ إِنَّا نَقولُ بعد ذلك والأمر فيه إلى الله hakkında emr Allah Teâlâya râci'dir.] kavlini îrâd eylemiştir. Şu hâlde Fütûhât-ı Mekkiyye'nin altmış ikinci bâbında Fir'avn'ın müebbed-fi'n-nâr olduğunu beyân etmek bu tevakkuf ve zehâba mugāyir düşmez mi? Zîrâ bir kimse bir mes'ele hakkındaki kanâat-i kat'îsini beyân ettikten sonra, yine o mes'ele hakkında tereddüd ve ihtimal dâiresinde beyân-ı mütâlaa etse, bu iki hükümden birisi zâid olur. Hz. Şeyh'in âsâr-ı aliyyesiyle aslâ alâkası olmamakla beraber, ehl-i zâhire hitâben şu nükteyi ihtâr edeyim ki: Fütûhât-ı Mekkiyye 590 ve Fusûsu'l-Hikem ise 628 sene-i hicriyyelerinde izhâr buyurulmuştur.579 Böyle olmakla beraber her iki eser-i âlî dahi kalb-i Şeyh-i Ekber'e hâtem-i velâyet mişkâtından münzel olduğu için ihtilaf-ı münderecâttan berîdir. Eğer Fütûhât-ı Mekkiyye'nin altmış ikinci bâbında münderic olan şu:580 أربع طوائف في النار لا يخرجون منها وَهُمُ المُتَكَبِّرُون على الله كَفِرْعَوْنَ وَأَمْثَالِهِ مِمَّنِ ادَّعَى الرُّبونِيَّةُ لِنَفْسِه ونفاها عن الله فقال : يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهِ غَيْرِي ، فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى ، يريد أنَّه ما في السماء إله غيري، وكذلك نمرود Mana-yı وغيره، والطَّائفة الثانية المُشرِكون وَهُم الَّذِينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهَا آخَرَ ... الخ şerîfi: "Dört tâife nârdadır, ondan çıkmazlar. Ve onlar Allah Teâlâ üzerine mütekebbir olanlardır; Firʼavn ve emsâli gibi ki, rubûbiyeti Allah Teâlâdan nefyedip kendi nefsi için iddia eden kimsedir. Fir'avn: يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهِ غَيْرِي )Kasas, 28/38) dedi ki: “Semâda benim gayrım olan bir ilâh yoktur” demeği murâd eder. Ve gurûr ve onun gayrı dahi bunun gibidir. Ve ikinci tâife müşriklerdir. Ve onlar Allah Teâlâ ile beraber ilâh-ı âhar ittihâz edenlerdir ilh..." ibâresi alınmakla iktifâ olunursa, efkâr Bâlî Efendi hazretlerinin mütâlaasına meyleder. Velâkin Hz. Şeyh Fütûhât-ı Mekkiy- ye'nin otuz kadar mahallinde îmân-ı Firʼavn'ın sıhhati hakkında beyânâtta bulunurlar. Ezcümle Fütûhâťın yüz doksan sekizinci bâbında on ikinci tevhîdde şu ibâreler mündericdir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Farz edelim ki Firavun'un imanının geçerliliği hakkındaki Fusûs'un ifadeleri kesin olmayıp, caiz olma ve ihtimal dahilinde olmaya dayalı olsun; ve bunun için Hz. Şeyh, Firavun'un imanının geçerliliği hakkında tevakkuf edip, ileride gelecek olan [Bundan sonra biz deriz ki, bu konuda iş Allah Teâlâ'ya aittir.] sözünü zikretmiştir. Şu halde, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin altmış ikinci babında Firavun'un ebediyen cehennemde olduğunu beyan etmek, bu tevakkuf ve tereddüde aykırı düşmez mi? Zira bir kimse bir mesele hakkındaki kesin kanaatini beyan ettikten sonra, yine o mesele hakkında tereddüt ve ihtimal dairesinde görüş bildirse, bu iki hükümden birisi fazla olur. Hz. Şeyh'in yüce eserleriyle asla alakası olmamakla beraber, zahir ehline hitaben şu noktayı hatırlatayım ki: Fütûhât-ı Mekkiyye 590 ve Fusûsu'l-Hikem ise 628 Hicri yıllarında ortaya konulmuştur. Böyle olmakla beraber, her iki yüce eser de Şeyh-i Ekber'in kalbine velayet mührü penceresinden indiği için, içerik farklılıklarından uzaktır. Eğer Fütûhât-ı Mekkiyye'nin altmış ikinci babında yer alan şu: "Dört taife cehennemdedir, ondan çıkmazlar. Ve onlar Allah Teâlâ üzerine kibirlenenlerdir; Firavun ve benzerleri gibi ki, Rabliği Allah Teâlâ'dan nefyedip kendi nefsi için iddia eden kimsedir. Firavun: 'Ey ileri gelenler! Ben sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum.' (Kasas, 28/38) dedi ki: 'Gökte benden başka bir ilah yoktur' demeyi murad eder. Ve gurur ve onun dışındakiler de bunun gibidir. Ve ikinci taife müşriklerdir. Ve onlar Allah Teâlâ ile beraber başka bir ilah edinenlerdir ilh..." ibaresi alınmakla yetinilirse, fikirler Bali Efendi hazretlerinin görüşüne meyleder. Aksine Hz. Şeyh, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin otuz kadar yerinde Firavun'un imanının geçerliliği hakkında beyanlarda bulunur. Örneğin Fütûhât'ın yüz doksan sekizinci babında, on ikinci tevhidde şu ibareler yer almaktadır:

ثمَّ إِنَّ اللَّهَ صَدَّقَه في إيمانِه بقوله : الْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ، فَدَلَّ على إخلاصه

في إيمانه، ولو لم يكن مخلصًا لَقَالَ فيه تعالى كما قال في الأعراب الذين قالوا:

آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ ، فقد شَهِدَ

الله لفرعون بالإيمان وما كان اللهُ ليَشهَدَ لأَحَدٍ بالصدق في توحيده إلا ويُجازيه به

[25/29] وبعد إيمانه، فما عَصَى فَقَبِلَه الله إن كان قَبِلَه طاهرًا، والكافر إذا أسلم

وَجَبَ عليه أن يغتسل فكان غرقه غسلا له وتطهيرًا حيثُ فَأَخَذَهُ اللهُ في تلك

الحالةِ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَى َوجَعَلَ ذلك لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَى وما يُشبهه إيمانه

إمانَ مَن غَرغَرَ فَإِنَّ المُغَرغِرَ مُوقِنٌ بأنَّه مُفَارِقٌ قَاطِعٌ بذلك، وهذا الغرق هنا لم يكن

كذلك لأنه رأى البحر يبسًا في حق المؤمنينَ فَعَلِمَ أَنَّ ذلك لهم بإيمانهم فما أَيْقَنَ

بالموت بل غَلَبَ على ظنه الحياة فليس مَنزِلتُه مَنزِلَةَ مَن حَضَرَ المَوت فقال : إِنِّي

تبت الآن ولا هو من الذين يَمُوتُون وهُم كَفَّارٌ فَأَمْرُه إلى الله تعالى .

Ya'ni “Muhakkak Allah Teâlâ Fir'avn'ın îmânını tasdîk buyurdu. الآن وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ )Yunus, 10/91) [Şimdi mi aklın başına geldi? Hâlbuki evvel- ce isyân etmiş idin.] âyet-i kerîmesi onun îmânının ihlâsına delîldir. Eğer Fir'avn îmânında muhlis olmaya idi, Hak Teâlâ onun hakkında A’râb hak- قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا ، قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا، وَلَمَّا يَدْخُلِ kında buyurduğu gibi الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ )Hucurât, 49/14) [Arâb îmân ettik dediler; yâ habîbim de ki: Îmân etmediniz, velâkin münkād olduk, deyiniz!] der idi. Binâenaleyh Allah Teâlâ muhakkak Fir'avn'ın îmânına şehîdet eyledi. Halbuki cevâz olmadıkça Allah Teâlâ hiçbir kimsenin tevhîdinde sıdkına şehîdet buyur- maz. Ve Fir'avn îmânından sonra isyân etmedi. Şu hâlde Allah Teâlâ onu tâhir olduğu hâlde kabzeyledi. Ve bir kâfir müslüman olduğu vakit onun üzerine gusül vâcib olup, Fir'avn'ın garkı ise kendisi için gusldür; ve Allah Teâlânın onu bu hâlde ahzetmesi haysiyetiyle âhiret ve dünyâ nekâlin- den tathîrdir. Ve bunu haşyet sahibi olan kimseler için ibret kıldı (Nâziât, 79/25, 26). Ve onun îmânı gargara hâlinde bulunan bir kimsenin îmânına benzemedi. Zîrâ gargara hâlinde bulunan kimse mufârık olduğuna sûret-i kat'iyyede mûkındir. Halbuki bu gark, burada böyle değildir. Zîrâ Fir'avn deryâyı mü'minler hakkında kuru bir hâlde gördü; bildi ki, bu hâl îmânları sebebiyle onlar için vâki' oldu. Böyle olunca Fir'avn mevti mûkın olmadı. Belki onun zannı üzerine hayât gālib geldi. Binâenaleyh onun mertebesi إِنِّي تُبْتُ الْآنَ )Nisa) 4/18) [Şimdi muhakkak tevbe ve rücû' ettim.] diyen muhtazarın mertebesi değildir. Ve Fir'avn küffârdan olduğu hâlde ölen kimselerden değildir. İmdi onun emri Allah Teâlâya râci'dir.”581 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Muhakkak ki Yüce Allah Firavun'un imanını tasdik etti. 'Şimdi mi (iman ettin)? Oysa daha önce isyan etmiştin!' (Yunus, 10/91) ayet-i kerimesi, onun imanının ihlasına delildir. Eğer Firavun imanında ihlaslı olmasaydı, Yüce Allah onun hakkında, A'râb hakkında buyurduğu gibi, 'Bedevîler 'İman ettik' dediler. De ki: 'Siz iman etmediniz, ancak 'İslam olduk' deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi.' (Hucurât, 49/14) derdi. Bu sebeple Yüce Allah muhakkak ki Firavun'un imanına şahitlik etti. Halbuki caiz olmadıkça Yüce Allah hiçbir kimsenin tevhidindeki doğruluğuna şahitlik etmez. Ve Firavun imanından sonra isyan etmedi. Şu halde Yüce Allah onu temiz olduğu halde ruhunu aldı. Ve bir kafir Müslüman olduğu vakit üzerine gusül vacip olup, Firavun'un boğulması ise kendisi için gusüldür; ve Yüce Allah'ın onu bu halde alması sebebiyle ahiret ve dünya nekâletinden (cezalarından) temizlenmesidir. Ve bunu haşyet sahibi olan kimseler için ibret kıldı (Naziat, 79/25, 26). Ve onun imanı, gargaraya gelmiş (can çekişen) bir kimsenin imanına benzemedi. Zira gargaraya gelmiş kimse, kesin bir şekilde ayrılacağına (öleceğine) inanmıştır. Halbuki bu boğulma, burada böyle değildir. Zira Firavun denizi müminler hakkında kuru bir halde gördü; bildi ki, bu hal imanları sebebiyle onlar için meydana geldi. Böyle olunca Firavun ölüme inanmış olmadı. Aksine, onun zannı üzerine hayat galip geldi. Bu sebeple onun mertebesi, 'Şimdi muhakkak tevbe ve rücu ettim.' (Nisa, 4/18) diyen can çekişen kimsenin mertebesi değildir. Ve Firavun kafirlerden olduğu halde ölen kimselerden değildir. Şimdi onun işi Yüce Allah'a aittir."

İşte Hz. Şeyh (r.a.)ın îmân-ı Fir'avn'ın sıhhati hakkındaki mütâlaala-rı budur. Fütûhâtın altmış ikinci bâbı müstakillen nârdan adem-i hurû-ca sebeb olan ahvâlin beyânına dâirdir. 582 Burada Fir'avn ve Nemrûd'un misâl olarak zikri, mahza zikr-i mahal irâde-i hâll kabîlinden olur. Zîrâ Fir'avn birçok seneler da'vâ-yı rubûbiyyet etti; ve onun bu hâli şübhe yok ki [25¹/30] nârdan adem-i hurûca sebeb olacak ahvâlden idi. Velâkin Kur'ân'ın şehadeti vech ile kable'l-mevt îmân etmekle ve onun bu îmâ-nının sıhhatine zâhir-i Kur'ân'dan muktebes olan delâil burhân olmakla daʼvâsında musırran fevtolan Nemrûd'dan ayrıldı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Şeyh'in (Allah rahmet eylesin) Firavun'un imanının geçerliliği hakkındaki düşünceleri bunlardır. Fütûhât'ın altmış ikinci bölümü, müstakil olarak cehennemden çıkmamaya sebep olan hallerin açıklanmasına dairdir. Burada Firavun ve Nemrud'un örnek olarak anılması, sadece yerin anılmasıyla halin kastedilmesi türündendir. Çünkü Firavun birçok yıl ilahlık iddiasında bulundu; ve onun bu hali şüphe yok ki cehennemden çıkmamaya sebep olacak hallerden idi. Fakat Kur'an'ın şahitliği veçhile ölümden önce iman etmekle ve onun bu imanının geçerliliğine Kur'an'ın zahirinden alınmış delillerin kanıt olmasıyla, iddiasında ısrarla ölen Nemrud'dan ayrıldı.

Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı hakkındaki tefsîrâttan fâriğ olduktan sonra Hz. Şeyh'in والأمر فيه إلى الله ]Onun hakkında emr Allah Teâlâya râci'dir.[ buyurması işbu tefsîrâtın adem-i katʼiyyetine delâlet etmez. Belki Hz. Şeyh âdet-i seniyyeleri vech ile emri, edeben Hazret-i Hakka havâle buyururlar. Nitekim Fass-1 Âdemî'de فهذا التعريف الإلهي مما أدب الحقُّ به عباده الأدباء الأمناء الخُلفاء İşte bu tarîf-i ilâhî üdebâ, ümenâ ve hulefâ olan kullarını Hakk'ın te'dîb eylediği şeydir.] buyurmuşlardır. Ve hakîkatte Hakk'a râci' olmayan hiçbir emr yoktur. Binaenaleyh والأمر فيه إلى الله ]Onun hakkında emr Allah Teâlâya râci'dir.] tevakkufa değil, edeb-maallâha mahmûl olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Firavun'un imanının doğruluğu hakkındaki yorumlardan sonra, Hz. Şeyh'in "والأمر فيه إلى الله" (Onun hakkındaki iş Yüce Allah'a aittir) buyurması, bu yorumların kesin olmadığına işaret etmez. Aksine, Hz. Şeyh, yüce âdetleri gereği, edeben işi Yüce Hakk'a havale eder. Nasıl ki Âdem Fassı'nda "فهذا التعريف الإلهي مما أدب الحقُّ به عباده الأدباء الأمناء الخُلفاء" (İşte bu ilâhî tanım, Hakk'ın edep sahibi, güvenilir ve halife olan kullarını terbiye ettiği şeydir) buyurmuşlardır. Ve gerçekte Hakk'a ait olmayan hiçbir iş yoktur. Bu sebeple, "والأمر فيه إلى الله" (Onun hakkındaki iş Yüce Allah'a aittir) ifadesi, bir duraksamaya değil, Allah'a karşı edebe yorulur.

Sâlisen: Mâdemki Kur'ân ve Hadîs'de Fir'avn'ın nârda muhalled ola-cağı hakkında bir sarâhat yoktur; ve Kur'ân'ın zâhirinden anlaşılan ma'nâ dahi onun sıhhat-i îmânının cevâzıdır; ve zâhir-i Kur'ân bu tefsîrin hilâfına müsâid değildir; şu hâlde Fir'avn'ın adem-i sıhhat-ı îmânına hüküm için istinâd edilecek hiçbir delîl yoktur. Binâenaleyh bu husûs mahall-i tevak-kuf olamaz. Zîrâ tevakkuf ancak delâilin teâruzu hâlinde olur. Mevlânâ Câmî, Abdürrezzâk Kāşânî, Dâvûd-ı Kayserî ve Abdullah Bosnevî ve Abdülganî Nâblusî ve emsâli ekâbir (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtı kendi şerhlerini bu esâsât dâiresinde yazmış olmalarıyla Hz. Şeyh'e iftirâ etmiş olmazlar. Zîrâ Bâlî Efendi hazretlerinin buyurdukları gibi kümmelîn-i muhakkikînden olan bu zevât-ı âliyenin Hz. Şeyh'in rûhâniyetine ittisâlleri olmadığı kabûl edilemez. Ve Bâlî Efendi hazretlerinin “Sahîh değildir” dediği Dâvûd-ı Kayserî hazretlerinin bâlâda mezkûr لما كان إيمان فرعون في البَحْرِ ... الخ kavli Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz doksan sekizinci bâbında münderic olan kavl-i Şeyh-i Ekber'in hulâsasıdır. Binâenaleyh Dâvûd-1 Kayserî hazretlerinin bu mütâlaası sahîh olmayınca Hz. Şeyh’in mütâlaası dahi sahîh olmamak lâzım gelir. Bu ise aslâ vârid değildir. *** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü: Mademki Kur'ân ve Hadîs'te Firavun'un ateşte ebedî kalacağı hakkında açık bir ifade yoktur; ve Kur'ân'ın zâhirinden anlaşılan anlam da onun imanının geçerliliğidir; ve Kur'ân'ın zâhiri bu tefsirin aksine uygun değildir; şu hâlde Firavun'un imanının geçersizliğine hükmetmek için dayanılacak hiçbir delil yoktur. Bu sebeple bu husus, üzerinde durulacak bir konu olamaz. Çünkü duraksama ancak delillerin çatışması hâlinde olur. Mevlânâ Câmî, Abdürrezzâk Kāşânî, Dâvûd-ı Kayserî ve Abdullah Bosnevî ve Abdülganî Nâblusî ve benzeri büyükler (Allah sırlarını kutsasın) kendi şerhlerini bu esaslar dairesinde yazmış olmalarıyla Hz. Şeyh'e iftira etmiş olmazlar. Çünkü Bâlî Efendi hazretlerinin buyurdukları gibi, kâmil muhakkiklerden olan bu yüce zâtların Hz. Şeyh'in rûhâniyetine bağlantıları olmadığı kabul edilemez. Ve Bâlî Efendi hazretlerinin "Sahih değildir" dediği Dâvûd-ı Kayserî hazretlerinin yukarıda zikredilen "لما كان إيمان فرعون في البَحْرِ ... الخ" (Firavun'un imanı denizde iken...) kavli, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz doksan sekizinci bâbında yer alan Şeyh-i Ekber'in sözünün hulâsasıdır. Bu sebeple Dâvûd-ı Kayserî hazretlerinin bu mütalaası sahih olmayınca Hz. Şeyh’in mütalaası dahi sahih olmamak lâzım gelir. Bu ise asla söz konusu değildir.

Bâlî Efendi hazretleri ibâre-i Fusûs'ta her birisi îmân-ı Fir'avn'ın makbûliyetine ve sıhhatine delîl-i kat’î olmadığını kendi şerhinde beş mâdde ile beyân ettiğinden bu beş veche burada cevâb i’tâsı da münasib görüldü: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bâlî Efendi hazretleri, Fusûs metninde, her birinin Firavun'un imanının kabul edilebilirliğine ve doğruluğuna kesin bir delil olmadığını kendi şerhinde beş madde ile açıkladığından, bu beş yöne burada cevap verilmesi de uygun görüldü:

Evvelen: Hz. Şeyhin وَكَانَتْ مُنْطَقَةً بالنُّطْقِ الإلهي إنَّه قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا ]Ve Fir'avn'a söylediği sözde nutk-i ilâhî ile nâtık oldu. “O benim ve senin için kurret-i ayn olsun. Onu katletmeyin, an-karîb bize nef' hâsıl olur.” (Kasas, 28/9)] [25¹/31] kavli Hak Teâlânın İbrâhîm (a.s.) dan hikâyeten بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ )Enbiyâ, 21/63) [Belki bu işi onların şu büyüğü yapmıştır.] kavli kabîlinden olmak muhtemeldir. Bu sûrette Asiye'den sâdır olan bu kavl Mûsâ (a.s.) için yed-i Fir'avn'dan katilden necât oldu. Mûsâ (a.s.) Fir'avn için îmân sebebiyle ister kurret-i ayn olsun ister olmasın müsâvîdir. Zîrâ Mûsa'nın hayatına sebeb oldu. Îmânı sahîh olmadığı takdîrde an-hikmetin bu kelâmın sudûrundan dolayı kizb lâzım gelmez. Çünkü o, katilden necâttır. Nitekim dediği gibi de vâki' oldu. Maahâzâ Asiye bu kavli teşevvuk-ı veledden katilde olan şeyden dolayı ancak murâd-ı Fir'avn üzere söyledi. Zîrâ sıbyân ebeveynin kurret-i aynidir. Şu hâlde Mûsâ (a.s.) zamân-ı sabâvetinde Fir'avn'ın kurret-i ayni oldu. Böyle olunca Asiye عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا (Kasas, 28/9) [Belki bize menfaati olur.] kavlinde sıhhat-ı îmâna ihtiyac olmaksızın sâdık oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Öncelikle: Hz. Şeyh'in, Firavun'a söylediği sözde ilâhî nutuk ile konuşan [bir ifadeyle] "O benim ve senin için göz aydınlığı olsun. Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur." (Kasas, 28/9) sözü, Yüce Allah'ın İbrahim (a.s.)'dan hikâye ederek "Aksine, bu işi onların şu büyüğü yapmıştır." (Enbiyâ, 21/63) sözü kabilinden olması muhtemeldir. Bu durumda Asiye'den sâdır olan bu söz, Musa (a.s.) için Firavun'un elinden öldürülmekten kurtuluş oldu. Musa (a.s.)'ın Firavun için iman sebebiyle göz aydınlığı olup olmaması eşittir. Çünkü Musa'nın hayatına sebep oldu. İmanı sahih olmadığı takdirde, hikmet gereği bu sözün söylenmesinden dolayı yalan lâzım gelmez. Çünkü o, öldürülmekten kurtuluştur. Nitekim dediği gibi de gerçekleşti. Bununla birlikte Asiye bu sözü, evlat özleminden ve öldürme hususundaki şeyden dolayı ancak Firavun'un muradı üzere söyledi. Çünkü çocuklar ebeveynin göz aydınlığıdır. Şu halde Musa (a.s.) çocukluk zamanında Firavun'un göz aydınlığı oldu. Böyle olunca Asiye, "Belki bize menfaati olur." (Kasas, 28/9) sözünde imanın sıhhatine ihtiyaç olmaksızın doğru söylemiş oldu.

Cevâb: Bu beyânın rûh-ı maʼnâsı şudur ki: Cenâb-ı Asiye Mûsa'yı sevimli bir çocuk olarak gördü. Fir'avn'ın katledeceğinden korktu. Kalb-i Fir'avn'da çocuk muhabbeti olduğunu bildiği için Fir'avn'ın arzûsuna muvâfık olarak: Bu çocuk benim ve senin için kurret-i ayndir, onu öldürmeyiniz; belki bize menfaati olur, dedi. Ve Fir'avn çocuk sevdiği için Mûsâ (a.s.) zamân-ı sabâvetinde Fir'avn'ın kurret-i ayni oldu; ve Asiye'nin bu sözü ile katilden kurtuldu. Şu hâlde Asiye bu sözü zevci olan Fir'avn'ın Mûsayı sevmek sûretiyle intifâını kasdeylediği için onu katilden kurtarmak mülâhazasıyla söyledi; ve bu sözünde kâzib olmadı. Demek ki bu söz Asiye'nin ilminden ve dirâyet ve fetânetinden mütevellid bir sözdür. Ve bunu kalbinde merhameti olan her bir dirâyetli kadın zevc-i zâlime karşı söyleyebilir. Bu ise nutk-ı ilâhî ile nâtık olmak değildir. Belki mizâc-gîrâne bir sözdür. Diğer taraftan sıbyân ebeveynin kurret-i ayni olabilir ise de; gerek Asiye ve gerek Firʼavn Cenâb-ı Mûsa'nın ebeveyni olmadığından bu i'tibâr ile onların kurret-i ayni olamaz. Binâenaleyh Mûsa'nın zamân-ı sabâvetinde Fir'avn'ın kurret-i ayni olması vârid değildir. Zîrâ Fir'avn gibi bir cebbâr, sevmek sûretiyle intifa' etmek için Mûsâdan başka kendisine istediğinden a'lâ binlerce çocuk tedarik edebilir idi. Fir'avn'ın Mûsâyı sevmesi [25¹/32] ve okşaması aslâ kendisi için nef' değildir. Böyle olunca Cenâb-ı Mûsâ Hz. Şeyh-i Ekber'in metn-i şerîfte وكان قُرة عين لفرعون بالإيمان [Îmân ile, Fir'avn için de kurret-i ayn oldu.] buyurduğu gibi Fir'avn'ın ancak îmân sebebiyle kurretü'l-ayni olur. Demek ki Allah Teâlâ garkı indinde Fir'avn'a bir îmân itâ eyledi ki, bu îmân sebebiyle Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın kurret-i ayni oldu. Hâlbuki Firʼavn îmân etmekle garkolmaktan halâs olamadı. Şu hâlde îmânının semeresini âlem-i şehîdette göremedi. Bu i'tibârla Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın kurret-i ayni olamaz. Binâenaleyh bu îmânın semeresini görmek âhirete kaldı. Ve âhirette [semeresi] görülecek îmân ise, makbûl ve sahîh olan îmândır; ve işte Allah Teâlânın inde'l-gark Fir'avn'a i'tâ eylediği bu îmân-ı makbûl ve sahîh ile Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın kurre- tü'l-ayni olur; ve bu sûrette de Cenâb-ı Asiye nutk-ı ilâhî ile nâtık olmuş olur. Çünkü Fir'avn'ın akıbeti böyle olacağını bilmediği hâlde, onun için Cenâb-ı Mûsâ'nın kurretü'l-ayni olacağını söyledi. Eğer Fir'avn bu îmânı- nın semeresini dünyâda iktitâf edemediği gibi, âhirette dahi göremeyecek idiyse, Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın hiç de kurretü'l-ayni olamaz; bilakis onun sebeb-i belâsı olur. Çünkü mülk-i sûrîsi onun yediyle muzmahil oldu; ve hayât-ı sûrîsinin zevâliyle de azâb-ı ebedîye giriftâr olacaktır. Ve bu sûrette de Cenâb-ı Asiye'nin kelâmı haşv olmak lazım gelir; ve nutk-ı haşv ise nutk-ı ilâhî olamaz; ve kezâ Cenâb-ı Asiye'nin nef'i mazhar-i kemâl ve Fir'avn'ın nef'i dahi ancak nâiliyyet-i îmân olmuş olur. Binâenaleyh ibâre-i Fusûs sûret-i kat'iyyede îmân-ı Fir'avn'ın sıhhatine delâlet eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bu beyanın manevi ruhu şudur ki: Asiye, Musa'yı sevimli bir çocuk olarak gördü. Firavun'un onu öldüreceğinden korktu. Firavun'un kalbinde çocuk sevgisi olduğunu bildiği için, Firavun'un arzusuna uygun olarak şöyle dedi: "Bu çocuk benim ve senin için göz aydınlığıdır, onu öldürmeyiniz; belki bize faydası olur." Ve Firavun çocuk sevdiği için Musa (a.s.) çocukluk döneminde Firavun'un göz aydınlığı oldu; ve Asiye'nin bu sözü ile katilden kurtuldu. Şu halde Asiye bu sözü, kocası olan Firavun'un Musa'yı sevmek suretiyle fayda sağlamasını kastettiği için, onu katilden kurtarmak düşüncesiyle söyledi; ve bu sözünde yalancı olmadı. Demek ki bu söz Asiye'nin ilminden ve dirayet ve ferasetinden kaynaklanan bir sözdür. Ve bunu kalbinde merhameti olan her dirayetli kadın zalim kocasına karşı söyleyebilir. Bu ise ilahi sözle konuşmak değildir. Aksine, mizaca uygun bir sözdür. Diğer taraftan, çocuklar ebeveynin göz aydınlığı olabilir ise de; gerek Asiye ve gerek Firavun Musa'nın ebeveyni olmadığından bu itibarla onların göz aydınlığı olamaz. Bu sebeple Musa'nın çocukluk döneminde Firavun'un göz aydınlığı olması söz konusu değildir. Çünkü Firavun gibi bir zorba, sevmek suretiyle fayda sağlamak için Musa'dan başka kendisine istediğinden daha iyi binlerce çocuk tedarik edebilirdi. Firavun'un Musa'yı sevmesi ve okşaması asla kendisi için bir fayda değildir. Böyle olunca Musa, Şeyh-i Ekber'in şerefli metinde "Ve îmân ile, Firavun için de göz aydınlığı oldu." buyurduğu gibi, Firavun'un ancak iman sebebiyle göz aydınlığı olur. Demek ki Yüce Allah, boğulması anında Firavun'a bir iman verdi ki, bu iman sebebiyle Musa (a.s.) Firavun'un göz aydınlığı oldu. Halbuki Firavun iman etmekle boğulmaktan kurtulamadı. Şu halde imanının semeresini dünya aleminde göremedi. Bu itibarla Musa (a.s.) Firavun'un göz aydınlığı olamaz. Bu sebeple bu imanın semeresini görmek ahirete kaldı. Ve ahirette görülecek iman ise, makbul ve sahih olan imandır; ve işte Yüce Allah'ın boğulması anında Firavun'a verdiği bu makbul ve sahih iman ile Musa (a.s.) Firavun'un göz aydınlığı olur; ve bu surette de Asiye ilahi sözle konuşmuş olur. Çünkü Firavun'un akıbeti böyle olacağını bilmediği halde, onun için Musa'nın göz aydınlığı olacağını söyledi. Eğer Firavun bu imanının semeresini dünyada elde edemediği gibi, ahirette dahi göremeyecek idiyse, Musa (a.s.) Firavun'un hiç de göz aydınlığı olamaz; aksine onun bela sebebi olur. Çünkü zahiri mülkü onun eliyle yok oldu; ve zahiri hayatının sona ermesiyle de ebedi azaba tutulacaktır. Ve bu surette de Asiye'nin sözü gereksiz olmak lazım gelir; ve gereksiz söz ise ilahi söz olamaz; ve aynı şekilde Asiye'nin faydası kemal mazharı ve Firavun'un faydası dahi ancak imana nailiyet olmuş olur. Bu sebeple Fusûs'un ibaresi kesin bir şekilde Firavun'un imanının sıhhatine delalet eder.

Sâniyen: Hz. Şeyh-i Ekber'in لأنه قبَضَه عند إيمانه ]Allah Teâlâ onu îmânı indinde kabzetti.] kavli îmânın vücûdu hakkında nasstır. Bu kelâm onun sıhhat-i îmânına, ya'ni sübût-i îmânın cevâzından dolayı onun nef'ine ve vaktinde vâki' olmamasından dolayı adem-i nef'ine delâlet etmez. Zîrâ îmân min-indillâh gelen şeyi tasdîktir. Ve makbûliyet dahi vakit hasebiyle kendisi için lâzım olan tasdîk mâhiyetinden hâriçtir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا (En'âm, 6/158) [O günde ki, Rabb'inin ba'zı âyâtı gelir, evvelden îmân etmeyen nefse îmânının nef'i olmaz.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci olarak: Hz. Şeyh-i Ekber'in "لأنه قبَضَه عند إيمانه" [Çünkü Allah Teâlâ onu îmânı anında kabzetti.] sözü, îmânın varlığı hakkında açık bir hükümdür. Bu söz, onun îmânının sıhhatine, yani îmânın sabit olmasının caiz olmasından dolayı onun faydasına ve vaktinde meydana gelmemesinden dolayı faydasızlığına delâlet etmez. Çünkü îmân, Allah katından gelen şeyi tasdiktir. Makbuliyet (kabul edilme) de, vakit itibarıyla kendisi için gerekli olan tasdik mahiyetinin dışındadır. Nitekim Yüce Allah buyurur: "يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا" (En'âm, 6/158) [O günde ki, Rabb'inin bazı âyetleri gelir, önceden îmân etmeyen nefse îmânının faydası olmaz.]

Cevâb: Cenâb-ı Şeyhin لأنَّه قَبَضَه عند إيمانِه ]Allah Teâlâ onu îmânı in- dinde kabzetti.] kavli فإنَّ اللهَ نَفَعَهُمَا به عليه السلام ]Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.) ile onları nef'ilendirdi.] kavl-i kat'îsine nazaran Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı- na delâlet eder. Çünkü Fir'avn'ın îmânı sahîh olmadığı takdîrde bâlâdaki cevâbda îzâh olunduğu üzere Mûsâ (a.s.)ın ona aslâ [25¹/33] nef'i olmamış olur. Ve Fir'avn öyle bir günde îmân etti ki, o gün يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا (En'âm, 6/158) [O günde ki, Rabb'inin ba'zı âyâtı ge- lir, evvelden îmân etmeyen nefse îmânının nef'i olmaz.] âyet-i kerîmesine mâsadak değildir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) âtîde gelecek olan ibârât-ı kat'iyye ile bu dakîkayı îzâh buyurdukları gibi Fütûhât-ı Mekkiy- ye'nin bâlâda zikrolunan yüz doksan sekizinci bâbında tasrîh buyururlar. 584 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Cenâb-ı Şeyh'in "Çünkü Allah onu imanında kabzetti" sözü, "Allah Teâlâ Musa (a.s.) ile onları faydalandırdı" şeklindeki kesin sözüne göre Firavun'un imanının sahih olduğuna işaret eder. Çünkü Firavun'un imanı sahih olmadığı takdirde, yukarıdaki cevapta açıklandığı üzere Musa (a.s.)'ın ona hiçbir faydası olmamış olur. Ve Firavun öyle bir günde iman etti ki, o gün "O günde ki, Rabbinin bazı ayetleri gelir, evvelden iman etmeyen nefse imanının faydası olmaz." (En'âm, 6/158) ayet-i kerimesine karşılık değildir. Nasıl ki Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) ileride gelecek olan kesin ifadelerle bu ince noktayı açıkladığı gibi, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yukarıda zikredilen yüz doksan sekizinci babında da açıkça belirtir.

Sâlisen: Cenâb-ı Şeyh'in وجَعَلَه آيةً على عنايته سبحانه بِمَنْ شاءَ ]Ve onu diledi- ği kimseye Hak Sübhânehû kendi inâyetine bir âyet kıldı.] kavli, ihbârât-ı ilâhiyyede Hak Sübhânehû'nun inâyetine birçok delîller bulunduğu için, Fir'avn'ın sıhhat-i îmânına delîl değildir. Binâenaleyh sıhhat-i îmânının, dilediği kimseye Hakk'ın inâyetine delîl olmasına ihtiyac yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü: Cenâb-ı Şeyh'in "وجَعَلَه آيةً على عنايته سبحانه بِمَنْ شاءَ" [Ve onu dilediği kimseye Yüce Hak kendi inâyetine bir âyet kıldı.] sözü, ilâhî haberlerde Yüce Hak'ın inâyetine birçok delil bulunduğu için, Firavun'un imanının sahih olduğuna delil değildir. Bu sebeple, Firavun'un imanının sahih olmasının, dilediği kimseye Hakk'ın inâyetine delil olmasına ihtiyaç yoktur.

Cevâb: Bu ibârenin mâkabli ve mâbadi mütâlaa ve muhâkeme olunur- sa hey'et-i mecmûasından Hz. Şeyh'in Fir'avn'ın sıhhat-i îmânını sûret-i kat'iyyede murâd ettikleri anlaşılır. Gerçi Hak Teâlânın inâyetine delîller pek çok ise de, da'vâ-yı ulûhiyyet gibi bir şenâate mücâseret eden Fir'avn gibi bir cebbâra âhir vaktinde Hakk'ın îmân-ı sahîh ve makbûl nasîb et- mesi, Hakk'ın inâyetine bir âyet-i azîmedir. Zîrâ Hakk'ın bu gibi mezâhiri nâdiren zâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bu ifadenin öncesi ve sonrası incelenip muhakeme edilirse, bütününde Hz. Şeyh'in Firavun'un imanının sıhhatini kesin bir şekilde kastettiği anlaşılır. Gerçi Yüce Allah'ın inayetine dair deliller pek çok olsa da, ilahlık iddiası gibi bir çirkinliğe cüret eden Firavun gibi bir zorbaya son vaktinde Allah'ın sahih ve makbul bir iman nasip etmesi, Allah'ın inayetine büyük bir işarettir. Çünkü Allah'ın bu gibi tecellileri nadiren ortaya çıkar.

Rabian: Hz. Şeyhin &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncüsü: Hz. Şeyh'in

فلو كان فرعونُ مِمَّنْ يَيْأَسُ ما بَادَرَ إلى الإيمان

]İmdi eger Fir'avn me'yûs olanlardan ola idi, îmâna mübâderet etmez idi.] kavline ge- lince ihtimâldir ki, Firʼavn Allâh'ın rahmetinden meʼyûs olmadığı, velâkin rahmet-i ilâhiyyeyi recâ eylediği hâlde îmâna mübâderet etmiştir. Halbuki recâ, rahmet vaktinde vâki' olmadığı için kâfır olarak kalmıştır. Nitekim güneş mağribden tulû' ettiği vakitte nâsın kâffesi îmân ederler. Bu îmân ise ancak recâdan neş'et eder. Zîrâ onlar me'yûs değillerdir; ve îmâna mübâ- deret ederler. Lâkin recâları ve îmânları vaktinde vâki' olmadığı için hepsi kâfirdirler. İmdi ihbârât-ı ilâhiyyede va'd ve vaîd gelen şeylerin inkişafından dolayı îmân-ı Fir'avn ihtiyârdan hâriç ve zarûrî olarak vâki' oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "Eğer Firavun ümitsizliğe düşenlerden olsaydı, imana yönelmezdi." sözüne gelince, ihtimaldir ki Firavun Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşmediği, aksine ilahi rahmeti umduğu halde imana yönelmiştir. Halbuki umut, rahmet vaktinde meydana gelmediği için kâfir olarak kalmıştır. Nasıl ki güneş batıdan doğduğu zaman insanların hepsi iman ederler. Bu iman ise ancak umuttan kaynaklanır. Çünkü onlar ümitsiz değillerdir; ve imana yönelirler. Lakin umutları ve imanları vaktinde meydana gelmediği için hepsi kâfirdirler. Şimdi, ilahi haberlerde vaat ve tehdit olarak gelen şeylerin ortaya çıkmasından dolayı Firavun'un imanı, irade dışı ve zorunlu olarak meydana geldi.

Cevâb: Kâfirin îmânı birkaç vech iledir: 1. İntikāle müteyakkın değil iken lüzûm-ı îmânı aklen idrâk ile îmân eder. Bunun îmânı bilittifâk sahîh ve makbûldür. Ve Hz. Şeyh (r.a.) indin- de Fir'avn'ın îmânı bu kısımdandır. Nitekim [25¹/34] bu fassın nihâyetle- rine doğru îzâh ve tafsîl buyurulur. 2. Rü'yet-i azâb vaktinde intikāle ve helâke müteyakkın olduğu hâlde îmân eder. Bu îmânın sahibi dünyâda ve âhirette bu îmânla müntefi' olur; kavm-i Yûnus gibi. 3. Rü'yet-i azab vaktinde intikāl ve helâke müteyakkın olduğu hâlde îmân eder. Bu îmân makbûl olduğu hâlde azâb-ı dünyayı refetmez. Fakat âhirette onunla müntefi' olur. Zîrâ onun îmânı gargara ve ihtizârdan evvel ve hayât-ı dünyâda vâki'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Kâfirin imanı birkaç yöndendir: 1. Ölümden sonraki hayata kesin olarak inanmamışken, imanın gerekliliğini aklen idrak ederek iman eder. Bu imanın ittifakla sahih ve makbul olduğu kabul edilir. Ve Şeyh (r.a.) katında Firavun'un imanı bu kısımdandır. Nitekim bu bölümün sonlarına doğru açıklanır ve ayrıntılandırılır. 2. Azabı gördüğü vakitte ölüme ve helake kesin olarak inandığı hâlde iman eder. Bu imanın sahibi dünyada ve ahirette bu imanla faydalanır; Yunus kavmi gibi. 3. Azabı gördüğü vakitte ölüme ve helake kesin olarak inandığı hâlde iman eder. Bu iman makbul olduğu hâlde dünya azabını gidermez. Fakat ahirette onunla faydalanır. Çünkü onun imanı gargaradan (can çekişmeden) ve ihtizardan (ölüm döşeğinden) önce ve dünya hayatında gerçekleşmiştir.

4. Kâfir ihtizârı vaktinde îmân eder. Bunda ihtilaf vardır: Bir tâife in- dinde onun îmânı makbûldür: Bu tâifenin delîli, (S.a.v.) Efendimiz'in وَيُحْشَرُ عَلَى مَا عَلَيْهِ مَاتَ كَمَا أَنَّهُ يُقْبَضُ عَلَى مَا عَلَيْهِ كَانَ ,Insan ne halde olursa] o hâl üzere kabzolunduğu gibi, ne hâl üzere ölürse o hâl üzere haşrolu- nur.]585 hadîs-i şerîfidir. Bu kâfir intikāle müteyakkın olup ahvâl-i âhireti ve melâikeyi müşâhede etti ve bu müşâhede üzerine îmân-ı kavlî ile ahz ve kabzolundu; ve âhir nefesi îmânla ve kelime-i Hak ile hatm oldu. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: مَنْ كَانَ آخِرُ كَلِمَتِهِ لَا إِلَهَ إِلَّا الله دَخَلَ الْجَنَّةِ ]Her kimin son sözü “lâ ilahe illallah” ise cennete girer.]586 Bir tâifeye göre de bu kâfirin îmânı makbûl değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. Kâfir, can çekişme anında iman eder. Bu konuda ihtilaf vardır: Bir topluluğa göre onun imanı makbuldür. Bu topluluğun delili, (S.a.v.) Efendimiz'in, "İnsan ne halde olursa o hal üzere kabzolunduğu gibi, ne hal üzere ölürse o hal üzere haşrolunur." hadis-i şerifidir. Bu kâfir, ölüme kesin olarak inanıp ahiret hallerini ve melekleri müşahede etti ve bu müşahede üzerine kavlî iman ile alındı ve kabzolundu; ve son nefesi imanla ve Hak kelimesiyle sona erdi. Nitekim hadis-i şerifte buyurulur: "Her kimin son sözü 'lâ ilahe illallah' ise cennete girer." Bir topluluğa göre de bu kâfirin imanı makbul değildir.

Bunların delili Hak Teâlâ'nın يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قَبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا )En'âm, 6/158) [O günde ki, Rabb'i- nin bazı âyâtı gelir, evvelden îmân etmeyen veya îmânında bir hayır kazan- mayan nefse îmânının nef'i olmaz.] kavl-i şerîfidir. Nitekim Bâlî Efendi hazretleri ikinci mütâlaasında bu âyet-i kerîme ile ihticâc buyurmuştur. Hâlbuki bu âyet vaîddir; ve vaîdden tecavüz ise mev'ûddur. Binâenaleyh bu âyet hâl-i ihtizârda kelime-i îmânı bittelaffuz hatmolan kimsenin bu îmân ile intifa' edemeyeceğine nass değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bunların delili, Yüce Allah'ın "يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قَبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا" (En'âm, 6/158) [O günde ki, Rabbinin bazı ayetleri gelir, evvelden iman etmeyen veya imanında bir hayır kazanmayan nefse imanının faydası olmaz.] şeklindeki şerefli sözüdür. Nasıl ki Bâlî Efendi hazretleri ikinci mütalaasında (düşüncesinde) bu ayet-i kerime ile delil getirmiştir. Hâlbuki bu ayet, bir tehdittir; tehditten (vaîd) dönmek ise vaat edilmiştir (mev'ûd). Bu sebeple bu ayet, can çekişme anında (hâl-i ihtizâr) iman kelimesini telaffuz ederek imanını tamamlayan (hatmolan) kimsenin bu iman ile fayda sağlayamayacağına dair açık bir hüküm (nass) değildir.

## Hâmisen:

Hz. Şeyh'in وقرينة الحالِ تُعْطِي أنه ما كان على يقين من الانتقال لأنه عاين المؤمنينَ يَمْشُونَ في الطَّرِيقِ [Ve karîne-i hâl muhakkak onun intikālden yakîn üzere olmadığını i'tâ eder. Zîrâ o, mü'minlerin yürüdüklerini müşâ- hede etti.] kavline gelince, onun îmânı bu sâatte helâkten necât olmak ve kendi nefsinde da'vâ-yı rubûbiyyeti necâttan sonraya saklamak [olduğun- dan] ve Allah Teâlâ [25¹/35] onun bu hâlini bildiğinden, îmânını kabûl etmemek câizdir. Bunun sebebi muhakkak Fir'avn, sehare îmân ettikleri vakit helâkten necât bulduklarını gördüğü cihetle, mücerred ikrâr-bi'l-lisâ- nın helâkten necâta sebeb olacağını zannetti; ve kendisi için dünyâda ve âhirette nef'i olmayan bir şey işledi. Cevab: Fir'avn Mûsâ (a.s.)ın birçok mu'cizâtını görmüş olduğu gibi, muahharan dahi deryânın açılıp Benî İsrail'in mürûru gibi bir hârika-i azîmeyi müşâhede etmiş idi. Bu kadar havârıkı müşâhede eden bir kimsenin mücerred ikrâr-bi'l-lisân ile helâkten kurtulacağı zannına düşmesi hamâkatin son derecesi olur. Halbuki yıllarca, hem de da'vâ-yı ulûhiyyetle berâber, koca bir milleti idâre etmek büyük bir dirâyet ve zekâvete müte-vakkıftır. Husûsiyle Hz. Şeyh-i Ekber’in âtîde gelecek olan وأما حكمة سؤال فرعون عن الماهية الإلهية فلم يكن عن جهلٍ [Ve Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâlinin hikmetine gelince: An-cehlin vâki' olmadı.] kavli السُّؤَالُ نِصْفُ الْعِلْم [Suâl, ilmin yarısıdır.] fehvâsınca, onun zekâvet ve fetânetine delâlet eder. Binâenaleyh Fir'avn'ın kanâat-i kalbiyyesi olmaksızın mücerred ikrâr-bi'l-lisân ile kurtulacağını zannederek kelime-i şehâdeti telaffuz etmesi ihtimâli aklen vârid değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh'in "Ve hâlin karinesi (durumun göstergesi) muhakkak onun (Firavun'un) intikalden (ölümden) emin olmadığını verir. Çünkü o, müminlerin yürüdüklerini (denizden geçtiklerini) müşahede etti." sözüne gelince, onun imanı bu anda helakten kurtulmak ve kendi nefsinde rububiyet (ilahlık) iddiasını kurtuluştan sonraya saklamak olduğundan ve Yüce Allah onun bu halini bildiğinden, imanını kabul etmemek caizdir. Bunun sebebi muhakkak Firavun, sihirbazlar iman ettikleri vakit helakten kurtulduklarını gördüğü için, sadece dille ikrar etmenin helakten kurtuluşa sebep olacağını zannetti; ve kendisi için dünyada ve ahirette faydası olmayan bir şey işledi. Cevap: Firavun Musa (a.s.)'ın birçok mucizesini görmüş olduğu gibi, sonradan dahi denizin açılıp İsrailoğulları'nın geçmesi gibi büyük bir harikayı müşahede etmişti. Bu kadar harikaları müşahede eden bir kimsenin sadece dille ikrar ederek helakten kurtulacağı zannına düşmesi hamakatin (ahmaklığın) son derecesi olur. Halbuki yıllarca, hem de ilahlık iddiasıyla beraber, koca bir milleti idare etmek büyük bir dirayet (yetenek) ve zekavete (zekaya) bağlıdır. Hususiyle Hz. Şeyh-i Ekber’in ileride gelecek olan "Ve Firavun'un ilahi mahiyetten (Allah'ın özünden) sorusunun hikmetine gelince: Bilgisizlikten kaynaklanmadı." sözü "Soru, ilmin yarısıdır." anlamınca, onun zekavet ve fetanetine (anlayışına) delalet eder. Bu sebeple Firavun'un kalbi kanaati olmaksızın sadece dille ikrar ederek kurtulacağını zannederek kelime-i şehadeti telaffuz etmesi ihtimali aklen mümkün değildir.

*** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye olup, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Binâenaleyh, ezelen ve ebeden hâriçte vücûdları yoktur. Belki, zât-ı ulûhiyyet'in mertebe-i ilmiyesinde mevhûm ve vücûd-ı izâfî ile mevcûddurlar. İmdi, bu vücûdât-ı izâfiyye ve mevhûme, âlemde mütekevvin olan cemî' umûrun ve ahvâlin menşe'i ve mebde'i ve kuvâ-yı insâniyyenin ve bilhassa vehim ve hayâlin mahsûsâtıdır. Zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbiteye, kendi isti'dâd-ı zâtisi ile hükmetti. Bu hüküm, kazâ-yı ilâhîdir ki, hükm-i külli-i icmâlîdir. Ve bu kazâ, ayn-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîsine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtî, isti'dâd-ı gayr-i mec'ûldür. İmdi, bu kazâ-yı ilâhî, âlemde zuhûr eden her bir şeyin kaderidir. Ve bu kader, kazânın tafsîlidir. Ve bu tafsîl, ayn-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîsine ve esbâb-ı mahsûsaya tâbi'dir. Ve bu esbâb-ı mahsûsa, âlemde zuhûr eden her bir şeyin sebebidir. Ve bu sebepler, Hak Teâlâ'nın kanûn-ı ilâhîsidir. Ve bu kanûn-ı ilâhî, cemî' merâtibde ve cemî' ahvâlde ve cemî' ezmine-i muhtelifede cârîdir. Ve bu kanûn-ı ilâhî, âlem-i kevn'de zuhûr eden her bir şeyin iktizâ-i zâtiyyesidir. Ve bu iktizâ-i zâtiyye, ayn-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîsinden neş'et eder. Ve bu isti'dâd-ı zâtî, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye'nin bir cüz'üdür. Ve bu cüz', mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Binâenaleyh, âlemde zuhûr eden her bir şey, ayn-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîsine tâbi'dir. Ve bu isti'dâd-ı zâtî, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye'nin bir cüz'üdür. Ve bu cüz', mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür.

İmdi Fir'avn'ın îmânının ihlâs ve sıhhati hakkındaki delâil sâbit olmak-la beraber, kendisinin azâb-ı âhirete giriftâr olması lâzım gelir. Zîrâ üzerin-de bu kadar hukūk-ı ibâd vardır. Onun için Kur'ân-ı Kerîm'de mûmâ-ileyh hakkında يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ، وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ (Hûd, 11/98-99) [Kıyâmet gününde kavminin önüne düşer. Derken onları ateşe götürmüş olur. O varılan yer, ne kötü bir yerdir!... Onlar burada da bir la'nete tâbi tutuldular, kıyâmet gününde de. Bu yapılmış olan yardım, ne kötü bir yardımdır!] vaîdi vârid olmuştur. Bu gibi vaîd ve ta'zîb sıhhat-i îmânlarıyla beraber, sâir feseka-i müminîn için dahi sâbittir. Eğer denecek olursa, Fir'avn katl-i etfâl gibi mezâlimi zamân-ı küfründe yapmış idi; ve sâika-i cehâletle icra etmiş olduğu bu mezâlimden bade'l-islâm mes'ûl olmamak lâzım gelir? Buna cevâb verilir ki, zulmün fenâ ve adlin iyi şey olduğunu akıl idrâk eder. Ve Fir'avn dirâ-yet ve fetânetiyle kavmi arasında mümtaz idi. Binâenaleyh akıl gibi bir ni'met-i ilâhiyyeyi hüsn-i isti'mâl etmeyip icrâ-yı zulmettiğinden dolayı el-bette mes'ûldür. Husûsiyle Mûsâ (a.s.) kendisini, dîne da'vet [25¹/36] ettiği hâlde hîn-i garkına kadar icâbet etmeyip, bu da'vet esnâsında nice mezâlim ikā' etti. Muhakkak bu mezâlimden mes'ûl olmak îcâb eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Firavun'un imanının ihlası ve sıhhati hakkındaki deliller sabit olmakla beraber, kendisinin ahiret azabına yakalanması gerekir. Çünkü üzerinde bu kadar kul hakkı vardır. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'de adı geçen hakkında يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ، وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ (Hûd, 11/98-99) [Kıyâmet gününde kavminin önüne düşer. Derken onları ateşe götürmüş olur. O varılan yer, ne kötü bir yerdir!... Onlar burada da bir la'nete tâbi tutuldular, kıyâmet gününde de. Bu yapılmış olan yardım, ne kötü bir yardımdır!] tehdidi gelmiştir. Bu gibi tehdit ve azap, imanlarının sıhhatiyle beraber, diğer günahkâr müminler için de sabittir. Eğer denilecek olursa, Firavun çocukları öldürmek gibi zulümleri küfür zamanında yapmıştı; ve cehalet saikiyle (cehaletin sürüklemesiyle) icra etmiş olduğu bu zulümlerden İslam'dan sonra sorumlu olmaması gerekir? Buna cevap verilir ki, zulmün kötü ve adaletin iyi şey olduğunu akıl idrak eder. Ve Firavun dirayeti ve fetanetiyle (zekâsıyla) kavmi arasında seçkin idi. Bu sebeple akıl gibi bir ilahi nimeti iyi kullanmayıp zulüm icra ettiğinden dolayı elbette sorumludur. Özellikle Musa (a.s.) kendisini dine davet ettiği halde boğulma anına kadar icabet etmeyip, bu davet esnasında nice zulümler işledi. Muhakkak bu zulümlerden sorumlu olması icap eder.

ولمَّا عَصَمَه الله من فرعونَ أَصْبَحَ فُؤادُ أُمّ مُوسَى فَارِعًا من الهَمِّ الَّذِي

كان قد أَصَابَها ، ثمَّ إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَ عليه المَرَاضِعَ حَتَّى أَقْبَلَ على ثَدْيِ أُمِّه،

فَأَرْضَعَتْهُ لِيُكَمِّل الله لها سُرُورَها به، كذلك عِلْمُ الشَّرَائِعِ، كما قال تعالى:

لِكُلِّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً أَي طَرِيقًا وَمِنْهَاجًا)» ، أي من تلك الطريقة جَاءَ،

فكان هذا القَوْلُ إِشَارَةً إلى الأصلِ الَّذي منه جَاءَ، فهو غِذَاؤُهُ، كما أَنَّ فَرْعَ

الشَّجرةِ لا يَتَغَذَّى إلا من أَصْلِه، فما كان حَرامًا في شرع يكون حلالا فـي

شَرعٍ آخَرَ يَعني في الصُّورَةِ أَعْني قَولي يكون حلالًا، وفي نَفْسِ الأمر ما هو

عين ما مَضَى، لأنَّ الأمرَ خَلْقٌ جَدِيدٌ ولا تكرار، فَلِهَذَا نَبَّهْنَاكَ.

Vaktâki Allah Teâlâ Mûsâ'yı Fir'avn'dan ismet etti, "Cenâb-ı Mûsâ'nın vâlidesinin fuâdı", kendisine isabet etmiş olduğu hemmden fâriğ olduğu hâlde "sabahladı" (Kasas, 28/10). Ba'dehû Allah Teâlâ ona sütnineleri harâm etti, tâ ki kendi anasının memesine ikbâl eyleye. Binâenaleyh onun sürûrunu bununla tekmîl için onu vâlidesi ırzâ' ey- ledi. İşte ilm-i şerâyi' dahi böyledir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Biz sizden her biriniz için şir'a, ya'ni bir tarîk ve bir minhâc ittihâz eyle- dik" (Mâide, 5/48); ya'ni "o tarîkten geldi" demek olur. Böyle olunca bu kavl, kendisinden gelen asla işâret oldu. Binâenaleyh o, onun gıdâsıdır. Nitekim bir ağacın fer'i ancak kendi aslından mütegaddî olur. Şu hâlde bir şerîatta harâm olan şey diğer şerîatta helâl oldu; ya'ni sûrette helâl olur, sözümü murâd ettim. Hâlbuki o şey nefs-i emrde geçen şeyin "ayn”ı değildir. Zîrâ o halk-ı cedîddir; ve tekrâr yoktur. İşte bunun için biz sana tenbîh ettik. [25/37] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah Teâlâ Musa'yı Firavun'dan koruduğunda, "Musa'nın annesinin kalbi", kendisine isabet etmiş olan kaygıdan kurtulmuş bir hâlde "sabahladı" (Kasas, 28/10). Daha sonra Allah Teâlâ ona sütannelerini haram etti ki kendi annesinin memesine yönelsin. Bu sebeple, onun sevincini bununla tamamlamak için annesi onu emzirdi. İşte şeriat ilmi de böyledir. Nasıl ki Hak Teâlâ buyurur: “Biz sizden her biriniz için şir'a, yani bir yol ve bir yöntem belirledik" (Mâide, 5/48); yani "o yoldan geldi" demek olur. Böyle olunca bu söz, kendisinden gelen asıl olana işaret oldu. Bu sebeple o, onun gıdasıdır. Nasıl ki bir ağacın dalı ancak kendi kökünden beslenir. Şu hâlde bir şeriatta haram olan şey diğer şeriatta helal oldu; yani sûrette helal olur, sözümü murat ettim. Hâlbuki o şey, nefs-i emrde (gerçekte) geçen şeyin "ayn"ı (tıpkısı) değildir. Çünkü o, halk-ı cedîddir (yeni yaratılıştır); ve tekrar yoktur. İşte bunun için biz sana tenbih ettik.

Yani Allah Teâlâ, Mûsâ (a.s.)ı katl-i Firʼavn'dan hifzeylediği vakit, katle- deceği havfiyle vâlidesinin mağmûm olan kalbi, oğlunun katlden necâtını haber alınca, gamdan fâriğ olduğu hâlde sabahladı. Vâlide-i Mûsâ (a.s.), oğlunun katlden halâsını haber almakla sevindikten sonra, Allah Teâlâ onun sevincini tekmîl için oğlunu kendisine emzirdi. Zîrâ Fir’avn birçok sütnineler celbettirdiği hâlde Mûsâ (a.s.) hiçbirinin memesini emmedi. Al- lah Teâlâ kendi anasının memesine ikbâl etmesi için, ona başka kadınların memelerini harâm etti. Vaktâki celbedilen sütnineler arasında vâlidesi de gelmiş idi, onun memesini emmeğe başladı. Vâlidesi onu emzirmekle ikinci def'a mesrûr oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, Musa'yı (a.s.) Firavun'un öldürmesinden koruduğu zaman, öldürüleceği korkusuyla annesinin kederli olan kalbi, oğlunun öldürülmekten kurtulduğunu haber alınca, gamdan kurtulmuş bir hâlde sabahladı. Musa'nın (a.s.) annesi, oğlunun öldürülmekten kurtulduğunu haber almakla sevindikten sonra, Yüce Allah onun sevincini tamamlamak için oğlunu kendisine emzirdi. Çünkü Firavun birçok sütanne getirttiği hâlde Musa (a.s.) hiçbirinin memesini emmedi. Yüce Allah, kendi annesinin memesine yönelmesi için, ona başka kadınların memelerini haram etti. Ne zaman ki getirilen sütanneler arasında annesi de gelmiş idi, onun memesini emmeye başladı. Annesi onu emzirmekle ikinci defa mutlu oldu.

İşte enbiyânın getirdikleri şerîatlerin ilmi de, Mûsâ (a.s.)a sütninelerin memeleri harâm kılınmış olmasına benzer. Zîrâ her bir peygambere ilm-i risâletten verilen şey, ancak ümmetinin istiʼdâdına göredir. Ondan ne ziyâde ne de noksandır. Binâenaleyh her bir nebîye bir şerîat-ı hâssa verilmiştir. Mûsâ (a.s.) ancak kendi vâlidesinin memesini aldığı ve o memeden emdiği süt ile gıdâlandığı gibi, her nebînin ümmeti dahi, kendisinin vâlide-i rûhu mesâbesinde bulunan tâbi' olduğu nebînin pistân-ı şerîatını alır; ve bu şerîat memesinden ahzeylediği ilim sâyesinde rûhunu gıdâlandırır; ve ona sâir enbiyânın sedâyâ-yı şerîatı harâm olur. Nitekim Hak Teâlâ enbiyaya hitaben Kur'ân'da لِكُلِّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا (Maide/48) ya'ni "Biz sizden her biriniz için bir şir'a, [25¹/38] ya'ni tarîk ve minhâc vaz'eyledik" buyurur. Ve مِنْهَاجًا [minhâcen] kelimesi, lisân-ı işaretle مِنْهَا minha ile hemzesi mahzûf جًا [ca] kelimelerinden mürekkeb olan bir ibâreye müşâbihdir; ve "Ondan geldi" demek olur. Ve “minha”daki [minhâ: ondan] zamîr “şira” [yol]; ve "tarîk" de geldiği asla işârettir; ve o asıl dahi her bir nebînin Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhîdir; ve o nebînin gıdâsı bu asıldır. Zîrâ hakîkat-i vâhide olan zât-ı Hak'tan nebeân eden leben-i ulûmu, ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhîden ahzeder. Nitekim bir ağacın dalları ancak kendisinin aslı olan kökünden mütegaddî olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte peygamberlerin getirdikleri şeriatlerin ilmi de, Musa (a.s.)'a sütannelerin memelerinin haram kılınmış olmasına benzer. Çünkü her bir peygambere risalet ilminden verilen şey, ancak ümmetinin yatkınlığına göredir. Ondan ne fazla ne de eksiktir. Buna göre, her bir peygambere özel bir şeriat verilmiştir. Musa (a.s.) ancak kendi annesinin memesini aldığı ve o memeden emdiği süt ile beslendiği gibi, her peygamberin ümmeti de, kendisinin ruh annesi konumunda bulunan tabi olduğu peygamberin şeriat memesini alır; ve bu şeriat memesinden aldığı ilim sayesinde ruhunu besler; ve ona diğer peygamberlerin şeriat seslenişleri haram olur. Nasıl ki Yüce Allah peygamberlere hitaben Kur'an'da "لِكُلِّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا" (Maide/48) yani "Biz sizden her biriniz için bir şir'a, yani bir yol ve bir minhâc (açık yol) koyduk" buyurur. Ve "minhâcen" kelimesi, işaret diliyle "minhâ" (ondan) ile hemzesi düşmüş "câ" kelimelerinden oluşan bir ifadeye benzer; ve "Ondan geldi" demek olur. Ve "minhâ"daki zamir "şir'a" (yol); ve "tarîk" de geldiği asla işarettir; ve o asıl dahi her bir peygamberin özel Rabbi olan ilahi isimdir; ve o peygamberin gıdası bu asıldır. Çünkü tek hakikat olan Hak Zât'tan fışkıran ilim sütünü, ancak kendisinin özel Rabbi olan ilahi isimden alır. Nasıl ki bir ağacın dalları ancak kendisinin aslı olan kökünden beslenir.

İmdi her bir nebînin ümmeti ilm-i şerîat sütünü kendi aslı olan nebiyy-i metbûundan ahzettiği cihetle, bir nebînin şerîatında harâm olan şey diğerinin şerîatında helâl olur; ve bu helâl ve harâm olmak meselesi, o şeyin ancak sûretine taalluk eder. Yoksa bir zamanda harâm ve diğer zamanda helâl olan şey, nefs-i emrde ve hakîkatte yekdîğerinin “ayn”ı değildir. Zîrâ vücûd-ı izâfînin emri “halk-ı cedîd" üzerine müsteniddir; ve geçen şey tekrar geri gelmez. Meselâ “şarâb” bizim şerîatımızda harâm ve şerîat-ı mûseviyyede mubâhdır. Ve Mûsâ (a.s.) zamânındaki şarablar ile zamânımızdaki şarâblar sûrette ve sekir vermekte yekdîğerinin “ayn”ı gibi görünürler; velâkin hakîkatte yekdîğerinin “ayn”ı değil, belki müşâbihidirler. Zîrâ bu gördüğümüz suver-i eşyâ her ân-ı gayr-ı münkasimde tecellî-i ilâhî ile teceddüd eder. Çünkü âlemin vücûd-ı müstakilli olmayıp kendi nefsi ile ma'dûm ve Hakk'ın vücûdu ile mevcûd olur; ve Hak dâimâ ve ebeden tecellî edegelir. Birinci tecellî asla rücû' edince, âlem ihtivâ eylediği bilcümle suver ile beraber ma'dûm olur; ve ikinci tecellînin sür'atle müteâ- kiben zuhûrunda mevcûd olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (Kaf, 50/15) [Belki onlar halk-ı cedîdden şübhe içindedirler.] Ve bu “halk-ı cedîd”den şübhede olanlar, eşyâ-yı âlemden herhangi biri- ne nazar-ı mütemâdî atfetseler o eşyayı sâbit görürler. Zîrâ birinci tecellî, ikinci tecellîyi o kadar sür'atle ta'kîb eder ki, ikisinin arasını tefrîk mümkin olmaz. Birinin hayâli zâil olmadan, onun müşâbihi olan diğer tecellî gelir. Binâenaleyh giden tecellî, gelen tecellînin “ayn”ı değildir; ve tecellîde aslâ tekrar yoktur. Ve bu “halk-ı cedîd” meselesinin, ya'ni ân-ı gayr-ı mün- kasimde [25¹/39] îcâd ve i'dâm keyfiyetinin, vesâit-i fenniyye ile müşâ- hedesi mümkin değildir. Zîrâ ân-ı gayr-ı münkasimin idrâki ehl-i hicâb olan erbâb-ı fen için gayr-ı kābildir. Maahâzâ ensice-i beden-i hayvânîdeki tahallülât ve terkîbât-ı kimyeviyyenin birbirine mütekābilen her an vâki' olduğu tedkîkāt-i fenniyye ile bir dereceye kadar mahsûs olur; ve ıstılâh-ı ehl-i hakîkatte buna "teceddüd-i emsâl" derler. Teceddüd-i emsâl hakkın- daki îzâhât Fass-ı Şuaybî ile Fass-ı Süleymânî'de mürûr etti. İşte bir şerîatta harâm olan şeyin diğer şerîatta sûret itibariyle helâl ol- duğunu îzâhen Cenâb-ı Şeyh (r.a.) فَلِهَذَا نَبَّهْنَاكَ [İşte bunun için biz sana ten- bîh ettik.] buyurur ki, bu “hıll” ve “hurmet” meselesinin sûrette vâki' ol- duğunu biz sana في الصُّورة [sûrette] kavlimiz ile tenbîh eyledik demek olur. فكني عـن هـذا فـي حـق موسى بتحريم المَرَاضِعِ، فَأُمُّـه علـى الحقيقـة مـن أَرْضَعَتْهُ لا مَن وَلَدَتْهُ، فَإِنَّ أمَّ الوِلادَةِ حَمَلَتْهُ على جِهَةِ الأمانةِ، فَتَكَوَّنَ فيها، وتَغَذَّى بِدَمِ طَمْئِها من غير إرادة لها في ذلك حتى لا يكون لها عليه امْتِنَانٌ، فإنَّه ما تَغَذَّى إلا بما لوْ لَمْ يَتَغَذَّ به ولمْ يَخرُج عنها ذلك الدَّمُ لأَهْلَكَها، وأَمْرَضَها، فَلِلْجَنِينِ المِنَّةُ على أمه بكونِه تَغَذَّى بذلك الدَّمِ، فَوَقَاها بنفسه مـن الضَّرَرِ الَّذِي كَانَتْ تَجِدُه لو أَمْسَكَ ذلك الدَّمُ عِندَها ولا يَخْرُجُ ولا يَتَغَذَّى جَنِينُها، والمُرْضِعَةُ ليست كذلك، فإنَّها قَصَدَتْ بِرِضَاعَتِه حَياتَه وإِبْقَاءَه، &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, her bir peygamberin ümmeti şeriat ilminin sütununu kendi aslı olan tabi olduğu peygamberden aldığı için, bir peygamberin şeriatında haram olan şey diğerinin şeriatında helal olur; ve bu helal ve haram olma meselesi, o şeyin ancak şekline ilişkindir. Yoksa bir zamanda haram ve diğer zamanda helal olan şey, işin özünde ve hakikatte birbirinin "aynı" değildir. Çünkü izafî varlığın işi "halk-ı cedîd" (sürekli yeni yaratılış) üzerine kuruludur; ve geçen şey tekrar geri gelmez. Örneğin "şarap" bizim şeriatımızda haram ve Musevî şeriatında mübahtır. Ve Musa (a.s.) zamanındaki şaraplar ile zamanımızdaki şaraplar şekilde ve sarhoşluk vermekte birbirinin "aynı" gibi görünürler; ancak hakikatte birbirinin "aynı" değil, belki benzeridirler. Çünkü bu gördüğümüz eşyanın şekilleri her bölünemez anda ilahî tecelli ile yenilenir. Çünkü âlemin müstakil bir varlığı olmayıp kendi nefsi ile yok ve Hakk'ın varlığı ile var olur; ve Hak daima ve ebediyen tecelli edegelir. Birinci tecelli asla geri dönünce, âlem ihtiva ettiği bütün şekillerle beraber yok olur; ve ikinci tecellinin süratle peşinden zuhurunda var olur. Nitekim Yüce Allah buyurur: بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (Kaf, 50/15) [Aksine onlar halk-ı cedîdden şüphe içindedirler.] Ve bu "halk-ı cedîd"den şüphede olanlar, âlemdeki eşyadan herhangi birine sürekli dikkatle baksalar o eşyayı sabit görürler. Çünkü birinci tecelli, ikinci tecelliyi o kadar süratle takip eder ki, ikisinin arasını ayırmak mümkün olmaz. Birinin hayali yok olmadan, onun benzeri olan diğer tecelli gelir. Bu sebeple giden tecelli, gelen tecellinin "aynı" değildir; ve tecellide asla tekrar yoktur. Ve bu "halk-ı cedîd" meselesinin, yani bölünemez anda yaratma ve yok etme niteliğinin, fennî vasıtalarla gözlemlenmesi mümkün değildir. Çünkü bölünemez anın idraki, hicap ehli olan fen erbabı için imkânsızdır. Bununla birlikte, hayvanî bedenin dokularındaki kimyevî çözülmelerin ve terkiblerin birbirine karşılık olarak her an meydana geldiği fennî tetkikat ile bir dereceye kadar hissedilir; ve hakikat ehlinin ıstılahında buna "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) derler. Teceddüd-i emsâl hakkındaki izahat Şuaybî Fassı ile Süleymanî Fassı'nda geçti. İşte bir şeriatta haram olan şeyin diğer şeriatta şekil itibarıyla helal olduğunu açıklayarak Cenab-ı Şeyh (r.a.) فَلِهَذَا نَبَّهْنَاكَ [İşte bunun için biz sana tenbih ettik.] buyurur ki, bu "helallik" ve "haramlık" meselesinin şekilde meydana geldiğini biz sana في الصُّورة [şekilde] sözümüz ile tenbih ettik demek olur. فكني عـن هـذا فـي حـق موسى بتحريم المَرَاضِعِ، فَأُمُّـه علـى الحقيقـة مـن أَرْضَعَتْهُ لا مَن وَلَدَتْهُ، فَإِنَّ أمَّ الوِلادَةِ حَمَلَتْهُ على جِهَةِ الأمانةِ، فَتَكَوَّنَ فيها، وتَغَذَّى بِدَمِ طَمْئِها من غير إرادة لها في ذلك حتى لا يكون لها عليه امْتِنَانٌ، فإنَّه ما تَغَذَّى إلا بما لوْ لَمْ يَتَغَذَّ به ولمْ يَخرُج عنها ذلك الدَّمُ لأَهْلَكَها، وأَمْرَضَها، فَلِلْجَنِينِ المِنَّةُ على أمه بكونِه تَغَذَّى بذلك الدَّمِ، فَوَقَاها بنفسه مـن الضَّرَرِ الَّذِي كَانَتْ تَجِدُه لو أَمْسَكَ ذلك الدَّمُ عِندَها ولا يَخْرُجُ ولا يَتَغَذَّى جَنِينُها، والمُرْضِعَةُ ليست كذلك، فإنَّها قَصَدَتْ بِرِضَاعَتِه حَيَاتَه وإِبْقَاءَه،

فجَعَلَ الله ذلك لموسى في أم ولادته، فلم يكن لامْرَأَةٍ عليه فَضْلٌ إلا لأُمِّ

ولادته، لتَقَرَّ عَيْنُها أيضًا بتربيته وتُشَاهِدَ انْتِشَاءَه في حَجْرِها ولا تَحْزَنَ، وَنَجَّاه

الله من غَمِّ التَّابُوتِ، فَخَرَقَ ظُلِمَةَ الطَّبِيعَةِ بما أَعْطَاهُ اللهُ من العِلْمِ الإلهي،

وإِنْ لَمْ يَخْرُجْ عنها .

İmdi Mûsâ hakkında tahrîm-i merâzı' ile bundan kinâye etti. Binâe- naleyh onun ümmü hakîkatte onu irzâ' edendir; onu doğuran değil- dir. Zîrâ ümm-i vilâdet, onu emânet ciheti üzere hâmil oldu. [251/40] Böyle olunca onda mütekevvin oldu; ve bunda onun irâdesi olmaksı- zın onun hayzının kanı ile tegaddî eyledi; tâ ki onun için onun üzerine imtinân vâki' olmaya. Zîrâ şol şeyle mütegaddî oldu ki, eğer onunla mütegaddî olmasa idi ve bu kan ondan çıkmasa idi, onu helâk eder- di; ve onu marîz kılardı. Binâenaleyh bu kan ile mütegaddî olmakla cenîn için vâlidesi üzerine minnet sâbittir. Böyle olunca onu kendi nefsi ile öyle bir zarardan vikāye etti ki, eğer bu kanı indinde imsâk ede idi ve çıkmaya idi ve onun cenîni tegaddî etmeye idi, onu ken- dinde bulur idi. Halbuki murzıa böyle değildir. Zîrâ o onun rızâati ile onun hayatını ve ibkāsını kasdetti. Binâenaleyh bunu Allah Teâlâ Mûsâ için, onun ümm-i vilâdeti hakkında kıldı. İmdi onun ümm-i vilâ- detinin gayrı bir kadın için, onun üzerine fazl vâki' olmadı; tâ ki onun gözü yine onun terbiyesiyle aydın ola ve hacrinde onun intișâsını müşâhede ede ve mahzûn olmaya. Ve Allah Teâlâ onu gam tâbûtun- dan halâs etti; ve her ne kadar ondan çıkmadıysa da, Allah Teâlâ'nın ilm-i ilâhîden ona i'tâ eylediği şeyle zulmet-i tabîatı hark eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Musa hakkında hastalıkları haram kılmakla bundan kinaye etti. Bu sebeple onun annesi, hakikatte onu emzirendir; onu doğuran değildir. Çünkü doğum annesi, onu emanet cihetiyle hamile kaldı. Böyle olunca onda oluştu; ve bunda onun iradesi olmaksızın onun hayız kanı ile beslendi; ta ki onun için onun üzerine minnet meydana gelmesin. Çünkü o, eğer onunla beslenmeseydi ve bu kan ondan çıkmasaydı, onu helak ederdi ve onu hasta kılardı. Bu sebeple bu kan ile beslenmekle cenin için annesi üzerine minnet sabittir. Böyle olunca onu kendi nefsi ile öyle bir zarardan korudu ki, eğer bu kanı kendinde tutsaydı ve çıkmasaydı ve onun cenini beslenmeseydi, onu kendinde bulurdu. Halbuki emziren kadın böyle değildir. Çünkü o, onun rızasıyla onun hayatını ve bekasını kastetti. Bu sebeple bunu Yüce Allah Musa için, onun doğum annesi hakkında kıldı. Şimdi, onun doğum annesinden başka bir kadın için, onun üzerine fazilet meydana gelmedi; ta ki onun gözü yine onun terbiyesiyle aydın olsun ve kucağında onun yetişmesini müşahede etsin ve mahzun olmasın. Ve Yüce Allah onu gam tabutundan kurtardı; ve her ne kadar ondan çıkmadıysa da, Yüce Allah'ın ilahi ilminden ona ihsan ettiği şeyle tabiatın karanlığını yaktı.

Ya'ni Allah Teâlânın Mûsâ (a.s.)ı diğer sütninelerden men'etmesi her şeyin kendi aslından mütegaddî olmasından kinâyedir; ve Allah Teâlâ Mûsâ hakkında tahrîm-i merâzı' ile bundan kinâye eyledi. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.)ın anası hakîkatte onu emziren kadındır. Yoksa onu doğuran kadın değildir. Onu doğuran kadın her ne kadar zâhirde onun anası ise de hakîkatte değildir. Zîrâ doğuran ana onu emânet tarîkiyle hâmile oldu; ve o anasının vücudunda mütekevvin oldu; ve anasının hayız kanı ile müte- gaddî oldu; ve bu tekevvün ve tegaddî emrinde vâlidesinin irâdesi yoktur. Bu hal tabîaten böyle olur. Binâenaleyh bu emr-i tekevvün ve tegaddîden dolayı, ana için cenîn üzerine imtinân vâki' değildir; ya'ni cenîn anası- nın minneti altına girmez. Zîrâ cenîn öyle bir kan ile mütegaddî oldu ki, [25¹/41] eğer bu kan ile tegaddî etmese idi ve o kan anasından çıkmamış olsa idi, o hayız kanı anasını helâk ederdi, veyâhud hasta ederdi. Demek ki cenîn için vâlidesi üzerine minnet sâbittir; ya'ni anası bu yüzden cenîne minnetdârdır. Şu hâlde cenîn anasını öyle bir zarardan hifz ve vikāye etti ki, eğer anası bu hayız kanını indinde imsâk ede idi ve çıkmaya idi ve cenîn bu kanla tegaddî etmese idi, anası o zararı kendi vücûdunda bulur idi. Hâl-buki sütana ile çocuğun râbıtası böyle değildir. Zîrâ sütana çocuğu emzir-mekle onun hayâtını ve bekāsını kasdetti. Sütnine ücret mukābilinde em-zirse bile onun bu kasdı sâbittir. Binâenaleyh Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.)ı irzâa, onu doğuran anayı tahsîs etmekle, bu fazl ve imtinânı Mûsâ (a.s.) için ken-disini doğuran ana hakkında kıldı. Böyle olunca kendisini doğuran ananın gayrı bir kadın için, Cenâb-ı Mûsâ üzerine fazl ve imtinân vâki' olmadı. Ya'ni Cenâb-ı Mûsâ kendi hayâtını ve bekāsını kasdederek emzirmesinden dolayı yabancı bir kadına minnetdâr olmadı. Bu husûsta ancak kendisini doğuran ananın minneti altında kaldı. Ve Allah Teâlâ bunu anasının gözü, yine Cenâb-ı Mûsa'nın terbiyesiyle aydın olmak ve kendi hacrinde onun büyümesini müşâhede ederek mahzûn olmamak için böyle yaptı. Ve Allah Teâlâ Cenâb-ı Mûsâ'yı nâsûtundan ibaret olan tâbût-ı gamdan halâs etti; ve her ne kadar dâire-i tabîattan hârice çıkmadıysa da Cenâb-ı Mûsâ Allah Teâlânın ilm-i ilâhîden kendisine itâ eylediği şeyle zulmet-i tabîatı yırttı. Zîrâ insan herhangi âlemde zuhûr ederse etsin mutlakā mezâ-hir-i tabîiyyede zuhûr eder. Şu kadar ki suver-i tabîiyye ikidir: Birisi zul-mânî, diğeri nûrânîdir. Hazret-i şehîdet her ikisini de câmi'dir; velâkin zulmâniyet gālibdir. Alem-i âhirette ise biri cennet ve diğeri cehennem olmak üzere [25¹/42] iki ayrı makāma tefrîk olunmuştur. Binâenaleyh âlem-i âhirette bu âlemdeki cem'iyet yoktur. İnsan bu âlemde mücâhedât ve riyâzât ve marifet ile tezkiye-i nefs etmekle âlem-i kudste tabîatın asfâ ve enver olan sûretlerinde zuhûr eder. İşte Mûsâ (a.s.) dahi dâire-i tabîattan hârice çıkmamakla beraber böyle oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah'ın Musa'yı (a.s.) diğer sütannelerden men etmesi, her şeyin kendi aslî kaynağından beslenmesinden kinayedir; ve Yüce Allah, Musa hakkında sütanneliği haram kılarak bundan kinaye etti. Buna göre Musa'nın (a.s.) anası, hakikatte onu emziren kadındır. Yoksa onu doğuran kadın değildir. Onu doğuran kadın her ne kadar görünüşte onun anası ise de hakikatte değildir. Çünkü doğuran ana onu emanet yoluyla hamile kaldı; ve o, anasının vücudunda oluştu; ve anasının hayız kanı ile beslendi; ve bu oluşma ve beslenme işinde annesinin iradesi yoktur. Bu hal doğal olarak böyle olur. Buna göre bu oluşma ve beslenme işinden dolayı, ana için cenin üzerine minnet söz konusu değildir; yani cenin anasının minneti altına girmez. Çünkü cenin öyle bir kan ile beslendi ki, eğer bu kan ile beslenmeseydi ve o kan anasından çıkmamış olsaydı, o hayız kanı anasını helak ederdi, yahut hasta ederdi. Demek ki cenin için annesi üzerine minnet sabittir; yani anası bu yüzden cenine minnettardır. Şu halde cenin anasını öyle bir zarardan korudu ki, eğer anası bu hayız kanını kendinde tutsaydı ve çıkmasaydı ve cenin bu kanla beslenmeseydi, anası o zararı kendi vücudunda bulurdu. Halbuki sütana ile çocuğun bağı böyle değildir. Çünkü sütana çocuğu emzirmekle onun hayatını ve devamlılığını kastetti. Sütnine ücret karşılığında emzirse bile onun bu kastı sabittir. Buna göre Yüce Allah, Musa'yı (a.s.) emzirmeye, onu doğuran anayı tahsis etmekle, bu fazileti ve minneti Musa (a.s.) için kendisini doğuran ana hakkında kıldı. Böyle olunca kendisini doğuran ananın dışındaki bir kadın için, Musa (a.s.) üzerine fazilet ve minnet söz konusu olmadı. Yani Musa (a.s.) kendi hayatını ve devamlılığını kastederek emzirmesinden dolayı yabancı bir kadına minnettar olmadı. Bu hususta ancak kendisini doğuran ananın minneti altında kaldı. Ve Yüce Allah bunu anasının gözü, yine Musa'nın (a.s.) terbiyesiyle aydın olmak ve kendi kucağında onun büyümesini müşahede ederek mahzun olmamak için böyle yaptı. Ve Yüce Allah Musa'yı (a.s.) nâsûtundan (insanî yönünden) ibaret olan gam tabutundan (üzüntü sandığından) kurtardı; ve her ne kadar tabiat dairesinin dışına çıkmadıysa da Musa (a.s.) Yüce Allah'ın ilâhî ilminden kendisine verdiği şeyle tabiatın karanlığını yırttı. Çünkü insan herhangi âlemde ortaya çıkarsa çıksın mutlaka tabiî tezahürlerde ortaya çıkar. Şu kadar ki tabiî suretler ikidir: Birisi karanlık, diğeri nuranîdir. Şehadet âlemi her ikisini de kapsar; velakin karanlık galipdir. Ahiret âleminde ise biri cennet ve diğeri cehennem olmak üzere iki ayrı makama ayrılmıştır. Buna göre ahiret âleminde bu âlemdeki cemiyet (bütünlük) yoktur. İnsan bu âlemde mücahedeler ve riyazatlar ve marifet ile nefsini tezkiye etmekle kutsal âlemde tabiatın en saf ve en nurlu suretlerinde ortaya çıkar. İşte Musa (a.s.) dahi tabiat dairesinin dışına çıkmamakla beraber böyle oldu.

وفَتَنَهُ فُتُونًا أَي اخْتَبَرَه فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ لِيَتَحَقَّقَ فِي نَفْسِه صَبْرُه على ما ابْتَلاهُ

الله به، فأَوَّلُ ما ابْتَلاهُ اللهُ به قتله القِبْطِيَّ بما أَلْهَمَهُ اللَّهُ وَوَفَّقَه له في سِرّه،

وإنْ لمْ يَعْلَم بذلك، ولَكِنْ لَمْ يَجِدْ في نَفْسِهِ اكْتِرَانًا بِقَتِلِه مع كَونِهِ مَا تَوَقَّفَ

حتَّى يَأْتِيَه أمر ربه بذلك، لأنَّ النَّبِيَّ مَعصُومُ الباطن من حيثُ لا يَشْعُرُ حَتَّى

يُنَبَّأَ أَي يُخْبَرَ بذلك، ولهذا أَرَاهُ الخِضْرُ قَتْلَ الغُلامِ، فَأَنْكَرَ عليه قتله، ولم

يَتَذَكَّرْ قَتْلَه القبطي، فقال له الخِضْرُ : ﴿وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ، يُنَبِّهُهُ - في هذا

القول - على مرتبته وهو أنَّه قَتَلَه بالأمر الإلاهي - قبلَ أَنْ يُنَبَّأ، أَنَّه كان - نبيًّا-

مَعصُومَ الحَركةِ في نَفْسِ الأمرِ وإِنْ لَمْ يَشْعُر بذلك .

Ve onu Allah Teâlâ'nın mübtelâ kıldığı şey üzerine, kendi nefsinde onun sabrı mütehakkık olmak için, fitneler ile meftûn eyledi; ya'ni onu mevâtın-ı kesîrede imtihân etti. İmdi Allah Teâlâ'nın onu mübtelâ kıldığı evvelki şey, Allah Teâlâ'nın ona ilhâmı ve onun sırrında ona tevfîki sebebiyle, onun Kıbtî'yi katlidir. Gerçi bunu bilmez idi. Velâkin bununla Rabb'inin emri gelinceye kadar, tevakkuf etmemekle berâber, onun katli sebebiyle nefsinde mübâlât bulmadı. Zîrâ nebî, inbâ', ya'ni bununla ihbâr oluncaya kadar, şuûru olmadığı haysiyetle, bâtın ile ma'sûmdur. Ve işte bunun için Hızır ona katl-i gulâmı gösterdi. Onun katlini onun üzerine inkâr etti; ve kendisi Kıbtî'yi öldürdüğünü tezekkür etmedi. Böyle olunca Hızır ona وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي )Kehf 18/82) yaʼni “Ben bunu kendi emrim ile yapmadım” dedi. -Bu kavl de- onun mertebesine tenbîh eder ki, -o da onu emr-i ilâhî ile katletti-. Zîrâ her ne kadar buna şuûru yok ise de –nebî–587 nefsü'l-emrde ma'sûmü'l-harekedir. [251/43] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Yüce Allah'ın onu müptela kıldığı şey üzerine, kendi nefsinde onun sabrı gerçekleşsin diye, onu fitnelerle sınadı; yani onu birçok yerde imtihan etti. Şimdi Yüce Allah'ın onu müptela kıldığı ilk şey, Yüce Allah'ın ona ilhamı ve onun sırrında ona tevfiki (başarı vermesi) sebebiyle, onun Kıptî'yi öldürmesidir. Gerçi bunu bilmez idi. Velakin bununla Rabb'inin emri gelinceye kadar, duraksamamakla beraber, onun öldürmesi sebebiyle nefsinde bir aldırmazlık bulmadı. Zira peygamber, inba' (haber verme), yani bununla haber verilinceye kadar, şuuru olmadığı için, bâtın (iç âlem) itibarıyla masumdur. Ve işte bunun için Hızır ona çocuğun öldürülmesini gösterdi. Onun öldürülmesini onun üzerine inkâr etti; ve kendisi Kıptî'yi öldürdüğünü hatırlamadı. Böyle olunca Hızır ona وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي (Kehf 18/82) yani "Ben bunu kendi emrim ile yapmadım" dedi. -Bu söz de- onun mertebesine dikkat çeker ki, -o da onu ilahi emir ile öldürdü-. Zira her ne kadar buna şuuru yok ise de –peygamber– nefsü'l-emrde (gerçekte) hareketi masumdur.

Ya'ni Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.)ı birtakım belâlara mübtelâ kıldı; ve Allah Teâlâ bu belâları, Mûsâ (a.s.)ın kendi nefsinde sabrı mütehakkık olmak için ona musallat eyledi; ve ilm-i ilâhîde “sâbirîn” sûretinde sabit olmak için, onu bu fitneler ile meftûn etti; ya'ni mevâtın-ı kesîrede onu imtihân etti. Zîrâ Hak için iki nevi' ilim sâbittir: Birisi “ilm-i zâtî”, diğeri "ilm-i esmâî"dir. İlm-i esmâî imtihân netîcesinde tahakkuk eder. İlm-i zâtî böyle değildir, zîrâ zât-ı Hakk'ın kendisine olan ilmidir. Bu iki ilim hakkındaki îzâhât Fass-ı Şîsî ile Fass-ı Lokmânîde mürûr etti. Allah Teâlâ'nın Mûsâ (a.s.)a musallat kıldığı belâların evvelkisi Mûsâ (a.s.)ın Kıbtî'yi Mısır'da katletmesidir; ve onun Kıbtî'yi öldürmesi Allah Teâlâ'nın ilhâmı ve onun sırrında Hakk'ın ona tevfîki sebebiyle vâki' oldu. Gerçi Mûsâ (a.s.) bu katlin, ilhâm ve tevfîk-i ilâhî sebebiyle olduğunu bilmez idi. Çünkü henüz meb'ûs değil idi. Velâkin Kıbtî'nin katli hakkında Rabb'inin emri gelinceye kadar tevakkuf etmemekle beraber, Mûsâ (a.s.) Kıbtî'nin katli sebebiyle, nefsinde korku ve endîşe bulmadı. Nefsinde korku ve endîşe bulmaması da, nebî bâtını ile ma'sûm olmasından nâşîdir. Korku ve endîşe ise bâtından inbiâs eder. Fiilinin ilhâm ile olduğuna min-indillâh bununla inba', ya'ni ihbâr, oluncaya kadar, vâkıf olmadığı haysiyetiyle de, nebî bâtını ile ma'sûmdur. Ve bâtını ile ma'sûm olunca, zâhirinden sâdır olan fiilin ilhâm-ı ilâhî ile olduğuna şuûru olmasa dahi, o fiilinden dolayı kendi nefsinde korku ve endîşe bulmaz. Ve işte katl-i Kıbtî'nin emr-i ilâhî ile olduğuna Mûsâ (a.s.)ın adem-i şuûr ve vukūfundan nâşî, Hızır (a.s.) Cenâb-ı Mûsâ'ya katl-i gulâmı gösterdi. Fakat Hz. Mûsâ gulâmın kātilini Cenâb-ı Hızır üzerine inkâr etti. Ve “Niçin nefs-i zekiyyeyi öldürdün?” (Kehf, 18/74) diye i'tirâz eyledi. Halbuki kendisinin dahi Mısır'da Kıbtî'yi katletmiş olduğunu tahattur etmedi; ve adem-i tahatturunun sebebi, her iki katli yekdîğerine kıyâs etmemesi idi. Zîrâ kendisinin Kıbtî'yi katletmesini ilhâm ile değil iğvâ-yı şeytânî ve sevk-i nefsânî ile [251/44] vâki' zannetmiş ve &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, Musa'yı (a.s.) birtakım belalara müptela kıldı; ve Yüce Allah bu belaları, Musa'nın (a.s.) kendi nefsinde sabrın gerçekleşmesi için ona musallat etti; ve ilahi ilimde "sabredenler" şeklinde sabit olmak için, onu bu fitnelerle sınadı; yani birçok durumda onu imtihan etti. Çünkü Hak için iki tür ilim sabittir: Birisi "zâtî ilim", diğeri "esmâî ilim"dir. Esmâî ilim imtihan sonucunda gerçekleşir. Zâtî ilim böyle değildir, çünkü Hakk'ın zâtının kendisine olan ilmidir. Bu iki ilim hakkındaki açıklamalar Şis Fassı ile Lokman Fassı'nda geçti. Yüce Allah'ın Musa'ya (a.s.) musallat kıldığı belaların ilki, Musa'nın (a.s.) Mısır'da Kıptî'yi öldürmesidir; ve onun Kıptî'yi öldürmesi, Yüce Allah'ın ilhamı ve Hakk'ın onun sırrındaki tevfiki sebebiyle meydana geldi. Gerçi Musa (a.s.) bu katlin, ilahi ilham ve tevfîk sebebiyle olduğunu bilmezdi. Çünkü henüz peygamber olarak gönderilmemişti. Velakin Kıptî'nin katli hakkında Rabb'inin emri gelinceye kadar duraksamamakla beraber, Musa (a.s.) Kıptî'nin katli sebebiyle, nefsinde korku ve endişe bulmadı. Nefsinde korku ve endişe bulmaması da, peygamberin bâtını ile masum olmasından kaynaklanır. Korku ve endişe ise bâtından kaynaklanır. Fiilinin ilham ile olduğuna Allah katından bununla bildirilinceye, yani haber verilinceye kadar, vakıf olmadığı haysiyetiyle de, peygamber bâtını ile masumdur. Ve bâtını ile masum olunca, zâhirinden sâdır olan fiilin ilahi ilham ile olduğuna şuuru olmasa dahi, o fiilinden dolayı kendi nefsinde korku ve endişe bulmaz. Ve işte Kıptî'nin öldürülmesinin ilahi emir ile olduğuna Musa'nın (a.s.) şuursuzluğundan ve vakıf olmamasından dolayı, Hızır (a.s.) Musa'ya (a.s.) çocuğun öldürülmesini gösterdi. Fakat Hz. Musa, çocuğun katilini Hızır'a (a.s.) inkâr etti. Ve "Niçin masum bir canı öldürdün?" (Kehf, 18/74) diye itiraz etti. Halbuki kendisinin dahi Mısır'da Kıptî'yi öldürmüş olduğunu hatırlamadı; ve hatırlamamasının sebebi, her iki katli birbirine kıyas etmemesi idi. Çünkü kendisinin Kıptî'yi öldürmesini ilham ile değil, şeytanın iğvası ve nefsin sevk etmesi ile [251/44] meydana geldiğini zannetmiş ve

هَذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ

(Kasas 28/15) [Bu şeytan işidir.] diyerek &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Kasas 28/15) [Bu şeytan işidir.] diyerek

رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي

(Kasas 28/16) [Yâ Rabbi! Ben şüphe yok ki, nefsime zulmettim, artık bana mağfiret buyur!] münâcâtıyla Rabb'ine istiğfâr eylemiş idi. Hızır (a.s.)ı asfiyâdan bildiği ve ondan ef'âl-i şeytâniyye ve nefsâniyye sudûruna ihtimâl vermediği için, katl-i gulâma i'tirâz eyledi. Böyle olunca Hızır (a.s.), onun inkâr ve i'tirâzına cevâben: “Ben bunu kendi emrim ile yapmadım” (Kehf, 18/82) dedi. Ve bu söz ile onun o katildeki mertebesine, ya'ni onun dahi Kıbtî'yi emr-i ilâhî ile katletmiş olduğuna, tenbîh eyledi. Çünkü her ne kadar Mûsâ (a.s.)ın Kıbtî'yi katli emr-i ilâhî ile olduğuna şuûru yok idi ise de, kendisi nebî olması hasebiyle, hadd-i zâtında kendinden sâdır olan hareket ve fiilde ma'sûmdur. Ve Hızır (a.s.) ın Cenâb-ı Mûsa'ya vâki' olan bu tenbîhi, katl-i Kıbtî yüzünden onda hâsıl olan nedâmet ve teessüfün zevâli içindir. Çünkü katl-i Kıbtî ile vâki' olan ibtilâsının hükmü tamâm olmuş idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Kasas 28/16) [Yâ Rabbi! Ben şüphe yok ki, nefsime zulmettim, artık bana mağfiret buyur!] münâcâtıyla Rabb'ine istiğfâr eylemiş idi. Hızır (a.s.)ı asfiyâdan (Allah'ın seçkin kullarından) bildiği ve ondan şeytanî ve nefsânî fiillerin sâdır olmasına ihtimâl vermediği için, çocuğun öldürülmesine itiraz eyledi. Böyle olunca Hızır (a.s.), onun inkâr ve itirazına cevâben: “Ben bunu kendi emrim ile yapmadım” (Kehf, 18/82) dedi. Ve bu söz ile onun o katildeki mertebesine, yani onun dahi Kıptî'yi ilâhî emir ile katletmiş olduğuna, tenbih eyledi. Çünkü her ne kadar Mûsâ (a.s.)ın Kıptî'yi katli ilâhî emir ile olduğuna şuuru yok idi ise de, kendisi nebî olması hasebiyle, hadd-i zâtında kendinden sâdır olan hareket ve fiilde masumdur. Ve Hızır (a.s.)ın Cenâb-ı Mûsa'ya vâki' olan bu tenbihi, Kıptî'yi katletmesi yüzünden onda hâsıl olan nedâmet ve teessüfün zevâli içindir. Çünkü Kıptî'yi katletmesi ile vâki' olan ibtilâsının (imtihanının) hükmü tamam olmuş idi.

وأَرَاهُ أيضًا خَرْقَ السَّفينة التي ظاهرُها هَلاك وباطنهـا نجـاة مـن يـدِ الغَاصِب،

جَعَلَ له ذلك في مُقابلَةِ التَّابُوتِ له الذي كان في اليم مُطْبَقًا عليه، فظاهره

هلاك وباطنُه نَجاةٌ، وإِنَّما فَعَلَتْ به أُمُّه ذلك خَوْفًا من يد الغَاصِب فرعون

أَنْ يَذْبَحَهُ صَبرًا وهي تَنْظُرُ إليه مع الوَحْيِ الَّذِي أَلْهَمَهَا اللهُ به من حيثُ لا

تَشْعُرُ، فَوَجَدَتْ في نَفْسِها أنَّها تُرْضِعُه ، فإِذا خَافَتْ عليه أَلْقَتْهُ فِي اليَمِّ، لأنَّ

في المَثَلِ عَيْنُ لَا تَرَى قَلْبٌ لَا يَفْجَعْ»، فلمْ تَخَفْ عليه خَوفَ مُشاهِدَةِ

عين، ولا حَزِنَتْ عليه حُزْنَ رُؤيَةِ بَصَرٍ، وَغَلَبَ عَلَى ظَنَّهَا أَنَّ اللَّهَ رُبَّمَا رَدَّهُ

إليها لِحُسْنِ ظَنّها به، فَعَاشَتْ بهذا الظَّنِّ في نفسها، والرَّجَاءُ يُقَابِلُ الخوف

واليأس، وقالت حينَ أُلْهِمَتْ لذلك لَعَلَّ هذا هو الرَّسُولُ الَّذي يُهْلِكُ فرعونَ

والقبط على يديهِ، فَعَاشَتْ وسُرَّتْ بهذا التَّوَهُمِ والظَّنِّ بِالنَّظر إليها، وهو عِلْمٌ

في نفس الأمر.

Ve ona kezâlik hark-ı sefîneyi gösterdi ki, onun zâhiri helâk ve bâtını yed-i gāsıbdan necâttır. Bunu deryâda onun üzerine mutbak olan tâbût mukābelesinde onun için yaptı ki, onun zâhiri helâk ve bâtı- ni necâttır. [251/45] Ve onun anası bunu, ancak kendisi ona nâzır olduğu hâlde, onu bağlayarak zebheder diye, gāsıb olan Fir'avn'ın yedinden havfen, şuûru olmadığı haysiyetle, Allah Teâlâ'nın ona il- hâm eylediği vahy ile yaptı. İmdi kendi nefsinde onu irzâ' eder buldu. Böyle olunca, vaktâki onun üzerine havf etti, onu denize ilkā eyle- di. Zîrâ meselde "göz görmezse gönül muztarib olmaz” vâki'dir. Şu hâlde onun üzerine müşâhede-i ayn-ı havf ile havf etmedi; ve rü'yet-i basar hüznü ile mahzûn olmadı. Ve Rabb'ine hüsn-i zannı sebebiyle muhakkak Allah Teâlâ'nın onu kendisine reddedeceği onun zannı üzerine gālib oldu. Binâenaleyh kendi nefsinde bu zan ile yaşadı. Ve recâ, havf ve ye'se mukābildir. Ve ilhâm olundukda bunun için dedi ki: "Belki bu, Fir'avn ve Kıbtî onun yedi üzere helâk olan resûldür." Binâenaleyh kendi tarafına nazar ile yaşadı; ve bu tevehhüm ve zan ile mesrûr oldu. Halbuki o nefs-i emrde bir ilimdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve ona aynı şekilde geminin delinmesini gösterdi ki, onun görüneni helâk, gizli yönü ise gasp edenin elinden kurtuluştur. Bunu denizde onun üzerine kapanan tabutun karşılığında onun için yaptı ki, onun görüneni helâk, gizli yönü ise kurtuluştur. Ve onun annesi bunu, ancak kendisi ona nâzır olduğu hâlde, onu bağlayarak kesecek diye, gasp eden Firavun'un elinden korkarak, bilinci olmadığı için, Yüce Allah'ın ona ilham ettiği vahy ile yaptı. Şimdi kendi nefsinde onu emziren buldu. Böyle olunca, onun üzerine korktuğu vakit, onu denize bıraktı. Çünkü meselde "göz görmezse gönül muzdarip olmaz” vâki'dir. Şu hâlde onun üzerine gözle görülen bir korku ile korkmadı; ve gözün görmesiyle gelen hüzün ile mahzun olmadı. Ve Rabb'ine olan hüsn-i zannı sebebiyle muhakkak Yüce Allah'ın onu kendisine geri vereceği onun zannı üzerine gâlip oldu. Bu sebeple kendi nefsinde bu zan ile yaşadı. Ve recâ (ümit), havf (korku) ve ye'se (ümitsizliğe) mukabildir. Ve ilham olunduğunda bunun için dedi ki: "Aksine bu, Firavun ve Kıptî'nin onun eliyle helâk olan resûldür." Bu sebeple kendi tarafına nazar ile yaşadı; ve bu vehim ve zan ile mesrûr oldu. Hâlbuki o nefs-i emrde (gerçekte) bir ilimdir.

Ya'ni Hızır (a.s.), Mûsâ (a.s.)a ikinci bir tenbîh ve işaret olmak üzere râkib oldukları gemiyi deldiğini gösterdi ki, bu gemiyi delip ayıplı ve nok- san kılma keyfiyetinin zâhiri tahrîb ve helâktir; iç yüzü ve bâtını ise sağlam gemileri gasbeden melik-i zâlimin elinden bu gemiyi kurtarmaktır. Hızır (a.s.) bu hark-ı sefîneyi Cenâb-ı Mûsâ için sandık mukābilinde yaptı ki, o sandık deryâda Cenâb-ı Mûsâ üzerine mutbak idi. Binâenaleyh Cenâb-ı Mûsâʼnın mevzû' olduğu sandığın zâhiri helâk ve bâtını ve iç yüzü necâttır. Zîrâ bir tıfl-ı nevzâdı bir sandık içine koyup denize atarak kendi hâline terketmek sûret-i helâktir. Ve Cenâb-ı Mûsâ'nın vâlidesi bu deryâya ilkā keyfiyetini, gözünün önünde Cenâb-ı Mûsâ'yı bağlayarak boğazlar mülâ- hazasıyla, gāsıb-ı vücûd-ı etfâl olan Fir'avn'ın yed-i zulmünden havfen yaptı. Ve bu fiili ile Allah Teâlâ'nın kendisine ilhâm eylediği vahy ile icrâ etti, hâlbuki bu işi ilhâm-ı ilâhî ile yaptığını bilmez idi. Zîrâ havâtır-ı kal- biyyenin rahmânî mi, melekî mi, şeytânî mi ve yoksa nefsânî mi olduğunu idrâk müşkildir. Maahâzâ Mûsâ (a.s.)ın vâlidesi bu nûr-i ilhâm ile kendi nefsinde [251/46] oğlunu emzirir buldu. Ya'ni âkıbet oğlunun deryâdan bir vech ile halâs olarak bizzât ırza' edeceği hakkında kendisinde zann-ı galib hâsıl oldu. Fakat bir taraftan Fir'avn'ın onu, gözünün önünde katletmesi havfi galebe ettiği için Cenâb-ı Mûsâ'yı deryâya ilkā eyledi. Zîrâ “göz gör- mezse gönül katlanır" darb-ı meseli meşhûrdur. Onu deryâya ilkā edince onun gözünün önünde katlolması havfi ve rü'yet-i basar hüznü ile mahzûn olması keyfiyeti zâil oldu. Zîrâ oğlunun helâkini artık gözü görmeyecekti. Velâkin bir taraftan dahi Rabb’ine hüsn-i zannı sebebiyle, muhakkak Allah Teâlâ'nın oğlunu kendisine âkıbet reddedeceği zannı onda gālib idi. Binâe- naleyh vâlide-i Mûsâ, kendi nefsinde bu zan ile yaşadı. Bu, recâ tarafı idi; oğlunun helâki de havf ve ye's tarafı idi; ve recâ havf ile ye'se mukābildir. Ve işte sandıkta deryâya ilkāsıyla ilhâm olunduğu vakit, bu recâ ve hüsn-i zandan dolayı dedi ki: “Belki bu benim oğlum o resûldür ki, Fir'avn ile Kıbtî'nin helâki onun eliyle vâki' olacaktır.” Binâenaleyh kendi lehine ba- karak yaşadı; ve bu tevehhüm ve hüsn-i zan ile mesrûr oldu. Hâlbuki bu tevehhüm ve zan nefs-i emrde bir ilimdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hızır (a.s.), Musa (a.s.)'a ikinci bir uyarı ve işaret olmak üzere, bindikleri gemiyi deldiğini gösterdi ki, bu gemiyi delip ayıplı ve noksan kılma durumunun görünen yüzü tahrip ve helaktir; iç yüzü ve bâtını ise sağlam gemileri gasbeden zalim melikin elinden bu gemiyi kurtarmaktır. Hızır (a.s.) bu gemiyi delme işini Musa (a.s.) için, Musa (a.s.)'ın denizde içinde bulunduğu sandığa karşılık olarak yaptı. Buna göre Musa (a.s.)'ın konulduğu sandığın görünen yüzü helak ve bâtını ile iç yüzü kurtuluştur. Zira yeni doğmuş bir çocuğu bir sandık içine koyup denize atarak kendi haline terk etmek, helak etme şeklidir. Ve Musa (a.s.)'ın annesi, bu denize bırakma işini, gözünün önünde Musa (a.s.)'ı bağlayarak boğazlama düşüncesiyle, çocukların varlığını gasbeden Firavun'un zulüm elinden korktuğu için yaptı. Ve bu fiilini, Allah Teâlâ'nın kendisine ilham ettiği vahy ile icra etti, halbuki bu işi ilahi ilham ile yaptığını bilmezdi. Zira kalbe gelen düşüncelerin rahmani mi, meleki mi, şeytani mi yoksa nefsani mi olduğunu idrak etmek zordur. Bununla birlikte Musa (a.s.)'ın annesi bu ilham nuru ile kendi nefsinde [251/46] oğlunu emzirir buldu. Yani, sonunda oğlunun denizden bir şekilde kurtularak bizzat kendisinin emzireceği hakkında kendisinde kuvvetli bir zan oluştu. Fakat bir taraftan Firavun'un onu, gözünün önünde katletmesi korkusu galebe ettiği için Musa (a.s.)'ı denize bıraktı. Zira “göz görmezse gönül katlanır" darb-ı meseli meşhurdur. Onu denize bırakınca, onun gözünün önünde katledilmesi korkusu ve gözle görmenin hüznü ile mahzun olması durumu zail oldu. Zira oğlunun helakini artık gözü görmeyecekti. Velakin bir taraftan da Rabb'ine olan hüsn-i zannı sebebiyle, muhakkak Allah Teâlâ'nın oğlunu kendisine sonunda geri vereceği zannı onda galip idi. Buna göre Musa (a.s.)'ın annesi, kendi nefsinde bu zan ile yaşadı. Bu, ümit tarafı idi; oğlunun helaki de korku ve ümitsizlik tarafı idi; ve ümit, korku ve ümitsizliğe karşılıktır. Ve işte sandıkta denize bırakılmasıyla ilham olunduğu vakit, bu ümit ve hüsn-i zandan dolayı dedi ki: “Aksine bu benim oğlum o resuldür ki, Firavun ile Kıpti'nin helaki onun eliyle meydana gelecektir.” Buna göre kendi lehine bakarak yaşadı; ve bu vehim ve hüsn-i zan ile mesrur oldu. Halbuki bu vehim ve zan, işin aslında bir ilimdir.

ثُمَّ إِنَّه لَمَّا وَقَعَ عليه الطَّلَبُ خَرَجَ فَارًّا خَوفًا في الظاهر، وكان في المعنى

حُبًّا في النَّجَاةِ، فإنَّ الحَرَكَةَ أَبَدًا إِنَّما هي حُبّيَّةٌ، ويُحجَبُ النَّاظِرُ فيها

بأَسْبَابِ أُخَرَ، وَلَيْسَتْ تلك، وذلك لأنَّ الأَصْلَ حَرَكَةُ العَالَمِ مِن العَدَمِ الَّذِي

كان ساكنًا فيه إلى الوجود، ولذلك يُقَالُ إِنَّ الأمر حركة عن شكون، فكانت

الحركة التي هي وُجودُ العَالَمِ حَركةَ حُبِّ ، وقد نَبَّهَ رَسولُ اللهِ ﷺ على ذلك

بقوله : « كُنْتُ كَنْرًا لَمْ أُعْرَفْ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ»، فلولا هذه المَحَبَّةُ ما ظَهَرَ

العالم في عينه، فحركته من العَدَمِ إلى الوُجُودِ حَركةُ حُبِّ المُوجِد لذلك،

ولأنَّ العَالَمَ أيضًا يُحِبُّ شُهود نفْسِه وجودًا، كما شَهِدَها ثُبُوتًا، فكانت بكلّ

وجه حركته من العَدَمِ النُّبُوتِيّ إلى الوُجودِ حَركـة حـب مـن جَانِبِ الـحـق

وجانبه، فَإِنَّ الكَمَالَ مَحْبُوبٌ لذَاتِه ، وعِلْمُه تعالى بنفسه من حيثُ هو غَنِيٌّ

عن العالمين هو له، وما بَقِيَ إلا له تَمَامُ مَرتَبةِ العِلْمِ بالعِلم الحادث الذي

يكون من هذه الأعيَانِ ، أَعْيَانِ الْعَالَمِ إِذا وُجِدَتْ فظهرت صورةُ الكَمَالِ

بالعِلمِ المُحْدَثِ والقَديمِ، فَتَكْمُلُ مَرتَبةُ العِلمِ بالوَجْهَيْنِ، وكذلك [25/47]

تَكْمُلُ مَراتِبُ الوُجودِ ، فإِنَّ الوُجودَ منه أَزَلِيٌّ وغير أزلي، وهو الحادث،

فالأزلي وجود الحق لنفسه، وغير الأزلي وجود الحقِّ بِصُورِ العَالَمِ الثَّابِتِ،

فيُسَمَّى حُدُونًا، لأنَّه ظَهَرَ بعضُه لبعضه، وظَهَرَ لِنَفْسِهِ بِصُورِ العَالَمِ، فَكَمُلَ

الوجود، فكانت حركةُ العَالَمِ حُبِّيَّةً لِلكَمالِ، فَافْهَمْ.

Ba'dehû onun üzerine taleb vâki' oldukda, zâhirde havfen firâr et- tiği hâlde çıktı. Hâlbuki ma'nâda necâta hubb idi. Zîrâ hareket ebe- den ancak hubbiyyedir; ve nâzır onda esbâb-ı âhar ile mahcûb olur. Hâlbuki o değildir. Bunun beyânı: Zîrâ asıl, kendisinde sâkin olduğu ademden âlemin vücûda hareketidir. Ve bunun için, emr sükûndan harekettir, denilir. Böyle olunca âlemin vücûdu olan hareket, ha- reket-i hubb olur. Ve Resûlullah (s.a.v.( كُنتُ كَنْزًا لَمْ أَعْرَفْ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ ya'ni Ben bir hazîne idim, bilinmedim. Binâenaleyh bilinme- ğe muhabbet ettim" kavli ile muhakkak buna tenbîh eyledi. İmdi bu muhabbet olmasa idi, âlem kendi "ayn"ında zâhir olmaz idi. Böyle olunca onun ademden vücûda hareketi, hubb-i mûcidin onun için hareketidir. Ve zîrâ âlem, kezâlik vücûden kendi nefsinin şühûdu- nu sever. Nitekim sübûten müşâhede eyledi. Binâenaleyh onun her vech ile adem-i sübûtîden vücûda hareketi, cânib-i Hak'tan ve kendi cânibinden hareket-i hubb oldu. Zîrâ kemâl li-zâtihî mahbûbdur. Ve Allah Teâlâ'nın kendi nefsine ilmi, O âlemlerden ganî olduğu haysi- yetle, kendisine mahsustur. Ve ancak a'yân-ı âlem olan bu a'yândan mütekevvin, ilm-i hâdis ile O'nun için mertebe-i ilmin tamâm olması kaldı. A'yân-ı âlem mevcûd oldukda, sûret-i kemâl, ilm-i muhdes ve kadîm ile zâhir oldu. Binâenaleyh mertebe-i ilim, vecheyn ile kâmil olur. Ve kezâlik merâtib-i vücûd dahi kâmil olur. Zîrâ vücûdun ba'zısı ezelî ve ba'zısı gayr-ı ezelîdir, o da hâdistir. Ezelî, kendi nefsiyle olan vücûd-ı Hak'tır; ve gayr-ı ezelî, suver-i âlemle sabit olan [251/48] vü- cûd-ı Hak'tır, hudûs ile tesmiye olunur. Zîrâ âlemin ba'zısı ba'zısına zâhir olur. Böyle olunca, suver-i âlemle kendi nefsine zâhir olur. Şu hâlde vücûd kâmil oldu. Demek ki âlemin hareketi kemâl için hub- biyye oldu. İyi anla! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra, onun üzerine talep (yaratılma isteği) meydana geldiğinde, görünüşte korkuyla kaçtığı hâlde çıktı. Hâlbuki anlamda kurtuluşa olan sevgiydi. Çünkü hareket ebediyen ancak sevgiyle olur; ve bakan kişi onda başka sebeplerle perdelenir. Hâlbuki o değildir. Bunun açıklaması şudur: Çünkü asıl olan, kendisinde sakin olduğu yokluktan âlemin varlığa hareketidir. Ve bunun için, iş sükûndan harekettir, denilir. Böyle olunca âlemin varlığı olan hareket, sevgi hareketi olur. Ve Resûlullah (s.a.v.) "كُنتُ كَنْزًا لَمْ أَعْرَفْ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ" yani "Ben bir hazine idim, bilinmedim. Bu sebeple bilinmeye muhabbet ettim" sözü ile muhakkak buna dikkat çekti. Şimdi bu muhabbet olmasaydı, âlem kendi tekil hakikatinde ortaya çıkmazdı. Böyle olunca onun yokluktan varlığa hareketi, yaratıcı sevginin onun için hareketidir. Ve çünkü âlem, aynı şekilde varlık itibarıyla kendi nefsinin müşahedesini sever. Nasıl ki sübut (varoluş) itibarıyla müşahede etti. Bu sebeple onun her veçheyle yokluktan varlığa hareketi, Hak tarafından ve kendi tarafından sevgi hareketi oldu. Çünkü kemâl (mükemmellik) zâtı itibarıyla sevilendir. Ve Yüce Allah'ın kendi nefsine ilmi, O âlemlerden müstağni olduğu hasebiyle, kendisine mahsustur. Ve ancak âlemin sabit hakikatleri olan bu sabit hakikatlerden oluşan, sonradan kazanılan ilim ile O'nun için ilim mertebesinin tamam olması kaldı. Âlemin sabit hakikatleri mevcut olduğunda, kemâl sûreti, sonradan kazanılan ve ezelî ilim ile ortaya çıktı. Bu sebeple ilim mertebesi, iki veçheyle kâmil olur. Ve aynı şekilde varlık mertebeleri de kâmil olur. Çünkü varlığın bazısı ezelî ve bazısı ezelî değildir, o da hâdistir (sonradan yaratılmıştır). Ezelî olan, kendi nefsiyle olan Hak'kın varlığıdır; ve ezelî olmayan, âlem sûretleriyle sabit olan [251/48] Hak'kın varlığıdır, hudûs (sonradan yaratılma) ile isimlendirilir. Çünkü âlemin bazısı bazısına ortaya çıkar. Böyle olunca, âlem sûretleriyle kendi nefsine ortaya çıkar. Şu hâlde varlık kâmil oldu. Demek ki âlemin hareketi kemâl için sevgiyle oldu. İyi anla!

Bu hâlden sonra Kıbtî'yi katli sebebiyle kavm-i Fir'avn tarafından Mûsâ (a.s.) üzerine taleb vâki' oldukda, Mısır'dan firâr ederek çıktı. Onun bu firârı zâhirde katlden havf için idi. Velâkin ma'nâda nefsinin necâtına mu- habbet idi. Çünkü hareket, ebeden ancak muhabbete mensûben vâki' olur. Bu hâlin böyle olduğunu her insan kendi nefsinde zevkan bilir. İnsanın her bir hareketi, ancak husûlüne muhabbet ettiği bir şey sebebiyle vâki'dir. Meselâ bir hizmetkârın efendisinden telakkî ettiği emri îfâ için vâki' olan hareketi, zâhirde tardolunmak korkusu iledir; ma'nâda ücrete muhabbet- tir. Ve kezâ zâhidin ibâdet cihetine olan hareketi, zâhirde havf-ı cehen- nem ve tama'-ı cennet sebebiyle; ma'nâda kendi nefsine kemâl-i muhab- bettendir. Ve kezâ mü'min-i âşıkın emr-i Hak cânibine hareketi, zâhirde zât-ı Hakk'ın heybet-i azameti sebebiyledir; ma'nâda zât-ı Hakk'a kemâl-i muhabbetindendir. Velhâsıl harekete sebeb olan şey, ancak muhabbetten ibârettir. Ve bu harekâta bakan kimseler, o hareketlerde meşhûd olan es- bâb-ı zâhire ile hicâba düşer; onun esbâb-ı ma'neviyyesini göremez. Hâl- buki hareketin bâdîsi o diğer sebebler değildir. Bu hâl niçin böyle oluyor? denilirse, beyânı budur ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu hâlden sonra, Kıptî'yi öldürmesi sebebiyle Firavun kavmi tarafından Musa (a.s.) üzerine talep (yakalanma isteği) vâki olduğunda, Mısır'dan kaçarak çıktı. Onun bu kaçışı, görünüşte öldürülme korkusu içindi. Aksine, manada nefsinin kurtuluşuna olan muhabbetti. Çünkü hareket, sonsuza dek ancak muhabbete bağlı olarak meydana gelir. Bu hâlin böyle olduğunu her insan kendi nefsinde zevken (deneyimleyerek) bilir. İnsanın her bir hareketi, ancak gerçekleşmesine muhabbet ettiği bir şey sebebiyle meydana gelir. Örneğin, bir hizmetkârın efendisinden aldığı emri yerine getirmek için yaptığı hareket, görünüşte kovulma korkusu iledir; manada ücrete olan muhabbettir. Aynı şekilde, zâhidin ibadet yönüne olan hareketi, görünüşte cehennem korkusu ve cennet tamahı (isteği) sebebiyle; manada kendi nefsine olan kemâl-i muhabbettendir (tam sevgidendir). Aynı şekilde, âşık müminin Hakk emri tarafına hareketi, görünüşte Hakk Zât'ının azamet heybeti (ululuğunun görkemi) sebebiyledir; manada Hakk Zât'ına olan kemâl-i muhabbetindendir. Sözün özü, harekete sebep olan şey, ancak muhabbetten ibarettir. Ve bu hareketlere bakan kimseler, o hareketlerde görünen zâhirî sebepler ile hicaba (perdeye) düşer; onun manevî sebeplerini göremez. Hâlbuki hareketin başlatıcısı o diğer sebepler değildir. Bu hâl niçin böyle oluyor? denilirse, açıklaması şudur ki:

Zuhûrun aslı evvelce ademde sâkin olan âlemin vücûda hareketidir. Zîrâ meşiyyet-i ilâhiyye zuhûra taalluk ettikde, zât-ı Hak'ta mündemic ve adem-i izâfîde sâkin olan esmâ-i ilâhiyye vücûd-ı hâricî ve izâfî tarafına ha- reket etti. Ve bu kesâfetten vücûd-ı izâfî ve mümkin husûle geldi. Nitekim bu bâbdaki îzâhât Fass-1 Âdemî'de mürûr etmiş idi. İşte bunun için, emr-i vücûd sükûndan harekettir, denilir. Ve vücûd-ı âlem ki, zât-ı latîfın kendi- sinde mündemic ve adem-i izâfîde sâkin olan esmâsı hasebiyle mertebe-i [25¹/49] kesâfette taayyününden ibârettir; ve bu taayyün, mertebe-i letâ- fetten mertebe-i kesâfete harekettir. Ve bu hareket dahi zâtın zuhûra olan muhabbeti ile vâki'dir. Binâenaleyh âlemin vücudundan ibaret olan hare- ket, muhabbet-i ilâhiyye-i zâtiyyeden münbais bir hareket olur. Ve Resû- lullah (s.a.v.) Efendimiz كُنْتُ كَنْرًا لَمْ أُعْرَفْ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ ]Ben bilinmez bir kenz idim, bilinmeğe muhabbet ettim.] kavli ile âlemin ademden vücûda hareketi, hareket-i hubbiyye olduğu ma'nâsına işâret buyurdu. Eğer Hak Teâlânın bu muhabbet-i zâtiyyesi olmasa idi; âlem, vücûd-ı hâricîden ibâ- ret olan kendi "ayn”ında zâhir olmazdı. İmdi âlemin ademden vücûd tara- fına olan hareketi, âlemin mûcidi olan zât-ı Hakk'ın muhabbetinin îcâd-1 âlem için hareketidir. Zîrâ zât, zâtiyeti cihetinden ebeden tecellî etmez. Tecellîyi iktizâ eden şey şuûnât-ı zâtiyyedir; ve muhabbet ise bu şuûnâttan bir şe'ndir. Hak Teâlâ bu şuûnâtını yine kendi zâtında fiilen ve tafsîlen müşâhede etmek ve gayr i'tibâr olunan vücûd-ı hâricîde çeşm-i i'tibâr ile âsâr-ı şuûnâtını temâşâ eylemek için, bi-hasebi'l-esmâ, taayyüne ve zuhûra muhabbet etti; ve zât-ı latîfin, "âlem” dediğimiz mertebe-i kesîfi, adem-i izâfîden vücûd-ı izâfî tarafına mahzâ bu muhabbetle hareket eyledi. Ve işte bu asla nazar olundukda, hareketin ebeden muhabbetle vâki' olduğu gö- rülür. Ve kezâ âlemin dahi kendi nefsini vücûden müşâhedeye muhabbeti taalluk eder. Ve nitekim âlem kendi nefsini ademde sâbit iken müşâhede ederdi. Demek ki âlemin her vech ile adem-i sübûtîden, ya'ni mertebe-i ilimden vücûd-ı izâfî-i kesîfe hareketi, gerek Hak tarafına ve gerek kendi cânibine nazaran, hareket-i hubbden başka bir şey değildir. Zîrâ kuvvede mevcûd olan her bir şeyin fiilen zuhûru kemâldir; ve kemâl ise li-zâtihî mahbûbdur. Gerçi Hak Teâlâ hazretlerinin zât-ı ahadiyyet mertebesinde, kendi nefsine ve zâtına olan ilmi, o mertebede âlemlerden ganî olması ci- hetinden, yine kendisine mahsustur. Ve bu mertebede, bu ilm-i zâtîden vücûd-1 hâricîde “gayr” ta'bîr ettiğimiz onun şuûnât-ı zâtiyyesinden hiçbir şe'nin asla nasîbi ve iştirâki yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Varlığın ortaya çıkışının aslı, daha önce yoklukta sakin olan âlemin varlığa doğru hareketidir. Çünkü ilâhî meşiyet (irade) ortaya çıkmaya iliştiğinde, Hak'ın zâtında gizli olan ve izafî yoklukta sakin duran ilâhî isimler, dışsal ve izafî varlık tarafına hareket etti. Ve bu yoğunlaşmadan izafî ve mümkün varlık meydana geldi. Nasıl ki bu konudaki açıklamalar Âdem Fassı'nda geçmişti. İşte bunun için, varlık işi sükûndan harekettir, denilir. Ve âlemin varlığı ki, latif zâtın kendisinde gizli olan ve izafî yoklukta sakin duran isimleri sebebiyle yoğunluk mertebesinde belirginleşmesinden ibarettir; ve bu belirginleşme, latiflik mertebesinden yoğunluk mertebesine bir harekettir. Ve bu hareket de zâtın ortaya çıkmaya olan muhabbeti ile meydana gelir. Buna göre âlemin varlığından ibaret olan hareket, zâtî ilâhî muhabbetten kaynaklanan bir hareket olur. Ve Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, "كُنْتُ كَنْرًا لَمْ أُعْرَفْ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ" [Ben bilinmez bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim.] sözü ile âlemin yokluktan varlığa hareketinin, sevgiye dayalı bir hareket olduğuna işaret buyurdu. Eğer Yüce Allah'ın bu zâtî muhabbeti olmasaydı; âlem, dışsal varlıktan ibaret olan kendi "ayn"ında (özünde) ortaya çıkmazdı. Şimdi âlemin yokluktan varlık tarafına olan hareketi, âlemin yaratıcısı olan Hak zâtın muhabbetinin âlemi yaratmak için olan hareketidir. Çünkü zât, zâtîliği yönünden ebediyen tecelli etmez. Tecelliyi gerektiren şey zâta ait hallerdir; ve muhabbet ise bu hallerden bir haldir. Yüce Allah, bu hallerini yine kendi zâtında fiilen ve ayrıntılı olarak müşâhede etmek ve gayr (başka) kabul edilen dışsal varlıkta dikkatle hallerinin eserlerini temaşa etmek için, isimlere göre, belirginleşmeye ve ortaya çıkmaya muhabbet etti; ve latif zâtın, "âlem" dediğimiz yoğun mertebesi, izafî yokluktan izafî varlık tarafına sırf bu muhabbetle hareket etti. Ve işte bu asıl göz önüne alındığında, hareketin ebediyen muhabbetle meydana geldiği görülür. Ve aynı şekilde âlemin de kendi nefsini varlık olarak müşâhede etmeye muhabbeti ilişkindir. Ve nasıl ki âlem kendi nefsini yoklukta sabit iken müşâhede ederdi. Demek ki âlemin her yönden yokluktaki sabit halinden, yani ilim mertebesinden yoğun izafî varlığa hareketi, gerek Hak tarafına ve gerek kendi tarafına nazaran, sevgi hareketinden başka bir şey değildir. Çünkü kuvvede (potansiyel olarak) mevcut olan her bir şeyin fiilen ortaya çıkışı kemâldir; ve kemâl ise kendiliğinden sevilendir. Gerçi Yüce Allah hazretlerinin ahadiyyet zât mertebesinde, kendi nefsine ve zâtına olan ilmi, o mertebede âlemlerden müstağni olması yönünden, yine kendisine mahsustur. Ve bu mertebede, bu zâtî ilimden dışsal varlıkta "gayr" (başka) diye tabir ettiğimiz onun zâta ait hallerinden hiçbir halin asla nasibi ve iştiraki yoktur.

Velâkin bu ilm-i zâtîden başka bir ilim daha [25¹/50] vardır ki, o ilim, “ilm-i esmâî ve sıfâtî"dir; ve bu ilim ancak hâdisin vücûduyla hâsıl olur; ve hâdis ise ayân-ı âlemdir; ve bu ayân mütekevvin olunca hâdis hakkında ilm-i zevkî husûle gelir. Şu hâlde Hak Teâlâ hazretlerinin merâtib-i ilmi-nin, ancak ilm-i hâdis ile tamâm olması kalmış idi. Ayân-ı âlem mevcûd olunca, ilm-i muhdes ve kadîm ictimâ' ederek sûret-i kemâl zâhir oldu. Binâenaleyh mertebe-i ilim vecheyn ile, ya'ni kadîm olan Zât'ın ve hâdis olan vücûd-ı mümkinin ilmi ile kâmil olur. Ve ilm-i zâtî ve sıfâtîye dâir olan tafsîlât Fass-ı Şîsî'de ve Fass-ı Lokmânî'de mürûr etti. Bu bahsi iyi anlamak için oralara müracaat olunsun. Zîrâ bu bahiste pây-i akıl kayar ve zannolunur ki, Allah Teâlâ'ya noksan isnâd olunuyor. Halbuki Allâhü Zülcelâl hazretleri min-haysü'z-zât her şeyden ganîdir. Ve mertebe-i ilm-i Hak vecheyn ile kâmil olduğu gibi merâtib-i vücûd dahi a'yân-ı âlem ile kâmil olur. Zîrâ mertebe-i şehâdet mertebe-i tafsîldir; ve mertebe-i zât ise mertebe-i icmâldir; ve icmâl tafsîl ile kâmil olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ancak bu zâtî ilimden başka bir ilim daha vardır ki, o ilim, "esmâî ve sıfâtî ilim"dir; ve bu ilim ancak hâdisin (sonradan olanın) varlığıyla meydana gelir; ve hâdis ise âlemin sabit hakikatleridir; ve bu sabit hakikatler oluştuğunda hâdis hakkında zevkî ilim (yaşayarak elde edilen bilgi) meydana gelir. Şu hâlde Yüce Allah hazretlerinin ilim mertebelerinin, ancak hâdis ilmi ile tamam olması kalmış idi. Âlemin sabit hakikatleri var olduğunda, muhdes (sonradan olan) ve kadîm (ezelî) ilim birleşerek kemâl (mükemmellik) sûreti ortaya çıktı. Bu sebeple ilim mertebesi iki vecihle, yani kadîm olan Zât'ın ve hâdis olan mümkin varlığın ilmi ile kâmil olur. Ve zâtî ve sıfâtî ilme dair olan ayrıntılar Fass-ı Şîsî'de ve Fass-ı Lokmânî'de geçti. Bu bahsi iyi anlamak için oralara müracaat olunsun. Çünkü bu bahiste aklın ayağı kayar ve zannedilir ki, Yüce Allah'a noksanlık isnat olunuyor. Halbuki Celâl Sahibi Allah hazretleri zâtı itibarıyla her şeyden münezzehtir. Ve Hakk'ın ilim mertebesi iki vecihle kâmil olduğu gibi varlık mertebeleri dahi âlemin sabit hakikatleri ile kâmil olur. Çünkü şehâdet mertebesi (görünen âlem) ayrıntı mertebesidir; ve zât mertebesi ise icmâl (özet) mertebesidir; ve icmâl ayrıntı ile kâmil olur.

Ve vücudun ba'zısı ezelî ve ba'zısı gayr-ı ezelîdir. Ve vücûd-ı gayr-ı ezelî hâdistir. İmdi “vücûd-ı ezelî” Hakk'ın kendi nefsiyle kāim olan vücûdudur. "Vücûd-ı gayr-ı ezelî” ise âlemin sûretleriyle zâhir olan Hakk'ın vücûdudur ki, o âlem ilm-i ezelî-i ilâhîde “ayn” ile sâbittir. Binâenaleyh âlemin sûret-leriyle zâhir olan Hakk'ın vücûdu “hudûs” ile tesmiye olunur. Ya'ni suver-i muhtelife ile zâhir olan âleme biz “hâdis” tesmiye ederiz. Fakat bu hâ-dis, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın bir mertebesinden başka bir şey değildir. Ve buna vücûd-ı Hakk'ın gayrıdır denilmiş olsa, Hakk'ın ve âlemin vücûdları mahdûd olmak ve Hak Teâlâ, âlemi kendi vücudunun hudûdu hâricinde olarak îcâd etmek lâzım gelirdi. Ve böyle i'tikād edenler, Hak Teâlâ hazret-lerinin أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) [Âgâh ol! Muhakkak o her şeyi muhîttir.] kavl-i şerîfini idrâk etmeyen ukūl-i zaîfe erbâbıdır. Binâenaleyh "mertebe-i zât”, “mertebe-i ilim”, “mertebe-i ervâh”, “mertebe-i misâl”, “mertebe-i şehâdet” ve “mertebe-i insân-ı kâmil” hep vücûd-ı mutlakın bi-rer mertebesinden ibârettir. Ve Hak bu merâtibde zâtıyla sârîdir; ve kâffe-i merâtibi zât-ı şerîfiyle muhîttir; ve her bir mertebenin mâdûnu, kendisine nisbeten tafsîldir. Şu hâlde bu merâtibin hudûsü zuhûr-ı kemâl içindir. Zîrâ âlemin [25¹/51] ba'zısı, ba'zısına zâhir olur. Ve âlemin ba'zısının ba'zı-sına zâhir olması, suver-i âleme Hakk'ın kendi nefsine zâhir olmasıdır. Ve eğer zât bu sûretle merâtibde zâhir olmasa idi, hâl-i icmâl devâm üzere olur idi. Ve hâl-i tafsîl mevcûd olmayınca da kemâl zâhir olmaz idi. Binâena- leyh vücûd, mertebe-i tafsîl olan âlem ile kâmil oldu. Böyle olunca âlemin hareketi, vücûdun husûl-i kemâli için vâki' oldu. Ve kemâl, li-zâtihî mah- bûb olduğundan bu hareket dahi hareket-i hubbiyye oldu. Bu bahis gāyet dakîk olduğundan Hz. Şeyh (r.a.( فَانْهَمْ ya'ni "İyi anla!" buyururlar; ve filhakîka bu bahis anlaşılmaz ise kelâm-ı Fusûs'un zevkine varılamaz. Ve yanlış anlayanlar ise dalâlete düşüp şerîatı tatîl etmek belâsı- na giriftâr olurlar. Hz. Attâr ne güzel buyuruyor. Beyit: مردمی باید که باشد شه شناس تا شناسد شاه را در هر لباس Tercüme: “Pâdişâhı hakkıyla tanıyan bir adam lâzımdır ki, herhangi bir libâs içinde olursa olsun pâdişâhı tanıyabilsin!"588 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Varlığın bazısı öncesizdir ve bazısı öncesiz değildir. Öncesiz olmayan varlık hâdistir (sonradan meydana gelmiştir). Şimdi, "öncesiz varlık" Hakk'ın kendi özüyle kâim olan varlığıdır. "Öncesiz olmayan varlık" ise âlemin suretleriyle görünen Hakk'ın varlığıdır ki, o âlem İlahi ezelî ilimde "ayn" ile sabittir. Buna göre, âlemin suretleriyle görünen Hakk'ın varlığı "hudûs" (sonradan meydana gelme) ile adlandırılır. Yani, farklı suretlerle görünen âleme biz "hâdis" (sonradan meydana gelmiş) deriz. Fakat bu hâdis, Hakk'ın mutlak varlığının bir mertebesinden başka bir şey değildir. Ve buna Hakk'ın varlığının gayrıdır denilmiş olsa, Hakk'ın ve âlemin varlıkları sınırlı olmak ve Yüce Allah, âlemi kendi varlığının hududunun dışında olarak yaratmak lazım gelirdi. Ve böyle itikat edenler, Yüce Allah hazretlerinin "أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ" (Fussilet, 41/54) [Âgâh ol! Muhakkak o her şeyi kuşatmıştır.] kutsal sözünü idrak etmeyen zayıf akıl sahipleridir. Buna göre "zât mertebesi", "ilim mertebesi", "ruhlar mertebesi", "misâl mertebesi", "şehâdet mertebesi" ve "insân-ı kâmil mertebesi" hep mutlak varlığın birer mertebesinden ibarettir. Ve Hak bu mertebelerde zâtıyla yayılmıştır; ve bütün mertebeleri şerefli zâtıyla kuşatmıştır; ve her bir mertebenin altındaki, kendisine nispeten tafsildir. Şu halde bu mertebelerin hudûsü (sonradan meydana gelmesi) kemalin görünmesi içindir. Zira âlemin bazısı, bazısına görünür. Ve âlemin bazısının bazısına görünmesi, âlem suretlerinde Hakk'ın kendi nefsine görünmesidir. Ve eğer zât bu suretle mertebelerde görünmeseydi, icmâl hali devam üzere olurdu. Ve tafsil hali mevcut olmayınca da kemal görünmezdi. Buna göre varlık, tafsil mertebesi olan âlem ile kâmil oldu. Böyle olunca âlemin hareketi, varlığın kemalinin husulü için meydana geldi. Ve kemal, bizatihi sevilen olduğundan bu hareket dahi sevgi hareketi oldu. Bu bahis gayet ince olduğundan Hz. Şeyh (r.a.) "فَانْهَم" yani "İyi anla!" buyururlar; ve gerçekten bu bahis anlaşılmaz ise Fusûs kelamının zevkine varılamaz. Ve yanlış anlayanlar ise dalalete düşüp şeriatı tatil etmek belasına yakalanırlar. Hz. Attâr ne güzel buyuruyor. Beyit: "Padişahı hakkıyla tanıyan bir adam lazımdır ki, herhangi bir elbise içinde olursa olsun padişahı tanıyabilsin!"

ألا تراه كيفَ نَفَّسَ عن الأسمَاءِ الإِلَهِيَّةِ ما كانتْ تَجِدُه من عَدَمِ ظُهُورِ

آثارها في عين مُسَمَّى العَالَمِ، فكانت الرَّاحَةُ مَحْبُوبَةً له، ولمْ يُوصَـلْ إليهـا

إلا بالوُجودِ الصُّورِي الأَعْلَى والأَسْفَلِ ، فَثَبَتَ أَنَّ الحركة كانت للحبّ، فما

ثمَّ حركة في الكون إلا وهي حُبّيَّةٌ ، فِمِن العُلَمَاءِ مَن يَعْلَمُ ذلك، ومنهم

مَن يَحْجُبُه السَّبَبُ الأَقْرَبُ لِحُكْمِه في الحَالِ واسْتِيلائه على النفس، فكان

الخَوفُ لموسَى مَشهُودًا له بما وَقَعَ من قَتْلِه القِبْطِيَّ، وتَضَمَّنَ الخَوْفُ

حُبَّ النَّجاة من القَتْلِ، فَفَرَّ لمَّا خاف، وفي المَعْنَى فَفَرَّ لَمَّا أَحَبَّ النَّجاةَ

من فرعون وعمله به، فَذَكَرَ السَّبَبَ الأَقْرَبَ المشهود له في الوقت الذي

هو كصورة الجسم للبشر، وحُبُّ النَّجاةِ مُضَمَّنُ فيه تضمِيـنَ الجَسدِ للرُّوحِ

المُدَبِّر له، والأنبياء لهم لِسانُ الظَّاهرِ به يَتَكَلَّمُونَ لعُمُومِ الخِطَابِ وَاعْتِمَادِهم

على فهم العَالِمِ السَّامِعِ ، فلا تَعْتَبِرُ الرُّسُلُ إِلا العَامَّةَ لِعِلمِهِم بِمَرْتَبَةِ أَهلِ الفَهْمِ،

كما نبه على هذه المرتبة [25/52] في العَطَايَا، فقال: «إِنِّي لَأُعْطِيَ

الرَّجُلَ وَغَيْرُهُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْهُ مَخَافَةَ أَنْ يُكِبَّهُ اللَّهُ فِي النَّارِ»، فَاعْتَبَرَ الضَّعِيفَ

العَقْلَ والنَّظرَ الَّذي غَلَبَ عليه الطَّمَعُ والطَّبَعُ.

Sen onu görmez misin ki, müsemmâ-yı âlemin “ayn”ında âsârının adem-i zuhûrundan nâşî, esmânın bulduğu şeyi esmâ-i ilâhiyyeden nasıl tenfîs eyledi? İmdi râhat onun için mahbûb oldu. Hâlbuki ona ancak a'lâ ve esfeli olan vücûd-ı sûrî sebebiyle vâsıl oldu. Böyle olunca hareketin hubb için olduğu sâbit oldu. Binâenaleyh kevnde hubba mensûb olmayan bir hareket yoktur. İmdi bunu bilen kimse ulemâdan ba'zdır. Ve nefis üzerine hükmettiğinden ve nefis üzeri- ne istîlâ eylediğinden dolayı, kendisini sebeb-i akreb mahcûb eden kimse dahi ulemâdan ba'zdır. Şu hâlde Kıbtî'nin katlinden vâki' olan şey ile Mûsâ (a.s.) için havf meşhûdün-leh oldu. Ve havf dahi katil- den necât hissini mutazammın oldu. İmdi havf ettiği şeyden firâr etti. Ve ma'nâda Fir'avn'dan ve onun ona amelinden necâta muhabbet ettiği şey için firâr eyledi. Binâenaleyh vaktinde, meşhûdün-leh olan sebeb-i akrebi zikretti ki, o sebeb beşer için sûret-i cisim gibidir. Ve hubb-i necât, cesedi müdebbir olan rûhun cesedi tazammun etti- ği gibi, onda mutazammındır. Ve enbiyâ için lisân-ı zâhir vardır ki, hitâbın umûmî olmasından ve âlim-i sâmiin fehmine i'timâdlarından nâşî, onunla tekellüm ederler. İmdi rusül ehl-i fehmin mertebesini bildikleri için, âmmenin gayrına i'tibâr etmezler. Nitekim Resûl (a.s.) atâyâ hakkında bu mertebeye tenbîh eyledi de buyurdu ki: "Muhak- kak ben, başkası bana daha sevgili olduğu hâlde, Allah Teâlâ'nın onu nâra düşüreceği havfinden dolayı bir racüle i'tâ eylerim." Binâe- naleyh üzerine tama' ve tab' gālib olan aklı ve nazarı zaîf kimseye i'tibâr etti. Ya'ni âlem tesmiye ettiğimiz şeyin “ayn”ı zât-ı ahadiyyette muhtefî ve kâmin ve sâha-i [25¹/53] fiilde madûm idi; ve esmâ-i ilâhiyyenin âsârı olan suver-i muhtelife-i âlem mertebe-i kesâfette zâhir değil idi. Halbuki esmâ-i ilâhiyye bu adem-i zuhûrdan nâşî kendi nefsinde sıkıntı ve ıztırâb bulur ve zevkan müşâhede ederdi. İşte sen Allah Teâlâ hazretlerini görmez misin ki, esmâ-i ilâhiyyeden bu ıztırabı nasıl tenfîs etti! Ve zât-ı Hakk'a nisbetle esmâ, zât-i insâna nisbetle nefes hükmündedir. İnsan zâtında mündemic olan nefesi tenfis ve ihrâc edince müsterîh olduğu gibi, zât-ı Hak dahi kendisinde mündemic olan esmâyı tenfis edince müsterîh olur. Binâena- leyh râhat Hak için mahbûb oldu; ve bu hâl iktizâ-yı zâtîdir; ve bir şey zâtının muktezâsından tenzîh olunamaz. Ancak zikrolunan teşbîh, zât-ı Hakk'ın tenfisine tamâmıyla mutâbık değildir. Zîrâ insan evvelâ vücûdu- nun hâricinden müvellidü'l-humûza denilen havayı teneffüs edip, ba'dehû vücudunda mütekevvin olan hâmız-ı karbonu ihrâc ve tenfis etmek mecbûriyetindedir. Zât-ı insânın ferah ve râhatı bu sûretle olur. Hakk'ın tenfisi ise kendi vücûd-ı mutlakının hâricinden bir şey ahzına muhtâc değildir. Zîrâ vücûd-ı mutlak nâmütenâhîdir. Onun vücudunun hârici mutasavver değildir. Hakk'a nisbetle râhat dediğimiz şey, sâir esmâ gibi şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'ndir; ve zât-ı Hakk'ın “ayn”ıdır. Ve bu râhata, ancak “a'yân-ı sâbite”, “ervâh” ve “misâl” ve “şehadet” gibi alâ ve esfel olan vücûd-ı sûrî sebebiyle vâsıl olundu. Ya'ni zât-ı mutlak mertebe-i letâfetten ale't-tedrîc bu mertebelere tenezzül edip, her bir mertebenin îcâbına göre suver-i esmâiyyesiyle müteayyin olmak sebebiyle bu râhat husûle geldi. Ve mâdemki Hak için mahbûb olan bu râhat tenezzülât-ı zâtiyye ile hâsıl oldu; ve tenezzülât ise hareketten başka bir şey değildir; şu hâlde hareketin hubb için olduğu sâbit oldu. Binâenaleyh kevnde ve âlem-i vücûdda hubba mensûb olmayan bir hareket yoktur. Ya'ni her bir hareket muhabbet sebebiyle vâki' olur. Bu, böyle bir kāidedir ki, aslâ istisnâsı yoktur. Ve bu kānûn-i esâsîyi, ulemâdan ba'zıları [bilir]; âlem-i vücûdda vâki' olan harekâtın sebeb-i zâhirîsine bakmayıp hakîkatine nazar ettiklerinden, onlar için sebeb-i zâhirî hicâb olmaz. Ve ulemânın [25¹/54] ba'zısı ise, hicâba düşmek şânından bulunan nefs üzerine hükmettiklerinden; ve nefsin muktezâsı üzerine istîlâ eyledikten sonra hakîkat-i harekete nazar edemeyip, o hareketin sebeb-i zâhirîsi ile mahcûb olurlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sen onu görmez misin ki, âlemin isimlendirilmiş varlığının özünde, eserlerinin ortaya çıkmamasından dolayı, isimlerin bulduğu şeyi ilâhî isimlerden nasıl tenfîs eyledi (sıkıntıyı giderdi)? Şimdi rahat onun için sevilen oldu. Hâlbuki ona ancak yüksek ve alçak olan sûretî varlık sebebiyle ulaşıldı. Böyle olunca hareketin sevgi için olduğu sabit oldu. Bu sebeple oluş âleminde sevgiye mensup olmayan bir hareket yoktur. Şimdi bunu bilen kimse âlimlerden bazısıdır. Ve nefis üzerine hükmettiğinden ve nefis üzerine hâkim olduğundan dolayı, kendisini en yakın sebeple mahcup eden kimse dahi âlimlerden bazısıdır. Şu hâlde Kıptî'nin katlinden meydana gelen şey ile Mûsâ (a.s.) için korku açıkça görünen bir sebep oldu. Ve korku dahi katilden kurtulma hissini içerdi. Şimdi korktuğu şeyden kaçtı. Ve anlamda Firavun'dan ve onun ona amelinden kurtulmayı sevdiği şey için kaçtı. Bu sebeple vaktinde, açıkça görünen en yakın sebebi zikretti ki, o sebep insanlar için cismin sûreti gibidir. Ve kurtulma sevgisi, cesedi idare eden ruhun cesedi içermesi gibi, onda içerilmiştir. Ve peygamberler için görünen bir dil vardır ki, hitabın genel olmasından ve âlim ve işitenin anlayışına güvenmelerinden dolayı, onunla konuşurlar. Şimdi resuller, anlayış ehlinin mertebesini bildikleri için, avamdan başkasına itibar etmezler. Nasıl ki Resûl (a.s.) bağışlar hakkında bu mertebeye dikkat çekti de buyurdu ki: "Muhakkak ben, başkası bana daha sevgili olduğu hâlde, Allah Teâlâ'nın onu ateşe düşüreceği korkusundan dolayı bir adama bağışta bulunurum." Bu sebeple üzerine tamah ve tabiat hâkim olan aklı ve nazarı zayıf kimseye itibar etti. Yani âlem diye isimlendirdiğimiz şeyin özü, ahadiyyet zâtında gizli ve saklı idi ve fiil sahasında yoktu; ve ilâhî isimlerin eserleri olan âlemin çeşitli sûretleri kesâfet mertebesinde görünür değildi. Hâlbuki ilâhî isimler bu ortaya çıkmamadan dolayı kendi nefsinde sıkıntı ve ıstırap bulur ve zevken müşâhede ederdi. İşte sen Yüce Allah hazretlerini görmez misin ki, ilâhî isimlerden bu ıstırabı nasıl giderdi! Ve Hakk'ın zâtına nispetle isimler, insan zâtına nispetle nefes hükmündedir. İnsan zâtında gizli olan nefesi tenfis ve ihraç edince rahatladığı gibi, Hakk'ın zâtı dahi kendisinde gizli olan isimleri tenfis edince rahatlar. Bu sebeple rahat Hak için sevilen oldu; ve bu hâl zâtî bir gerekliliktir; ve bir şey zâtının gerektirdiğinden tenzih olunamaz. Ancak zikredilen teşbih, Hakk'ın zâtının tenfisine tamamıyla uygun değildir. Zira insan evvela varlığının dışından "müvellidü'l-humûza" denilen havayı teneffüs edip, daha sonra vücudunda oluşmuş olan karbondioksiti ihraç ve tenfis etmek mecburiyetindedir. İnsan zâtının ferah ve rahatı bu sûretle olur. Hakk'ın tenfisi ise kendi mutlak varlığının dışından bir şey almaya muhtaç değildir. Zira mutlak varlık sonsuzdur. Onun varlığının dışı tasavvur edilemez. Hakk'a nispetle rahat dediğimiz şey, diğer isimler gibi ilâhî oluşlardan bir oluş; ve Hakk'ın zâtının özüdür. Ve bu rahata, ancak "sabit hakikatler", "ruhlar" ve "misal" ve "şehadet" gibi yüksek ve alçak olan sûretî varlık sebebiyle ulaşıldı. Yani mutlak zât, letâfet mertebesinden tedricen bu mertebelere tenezzül edip, her bir mertebenin icabına göre esmâî sûretleriyle belirgin olmak sebebiyle bu rahat husule geldi. Ve mademki Hak için sevilen bu rahat zâtî tenezzüller ile hâsıl oldu; ve tenezzüller ise hareketten başka bir şey değildir; şu hâlde hareketin sevgi için olduğu sabit oldu. Bu sebeple oluş âleminde ve varlık âleminde sevgiye mensup olmayan bir hareket yoktur. Yani her bir hareket muhabbet sebebiyle meydana gelir. Bu, böyle bir kaidedir ki, asla istisnası yoktur. Ve bu esas kanunu, âlimlerden bazısı bilir; varlık âleminde meydana gelen hareketlerin zahirî sebebine bakmayıp hakikatine nazar ettiklerinden, onlar için zahirî sebep perde olmaz. Ve âlimlerin bazısı ise, perdeye düşmek şanından bulunan nefis üzerine hükmettiklerinden; ve nefsin gerektirdiği üzerine hâkim olduktan sonra hareketin hakikatine nazar edemeyip, o hareketin zahirî sebebi ile mahcup olurlar.

Binâenaleyh hakîkate nâzır olan ulemâ, Kıbtî'nin katlinden nâşî vâki' olan taleb sebebiyle, zâhiren Mûsâ (a.s.) için havf meşhûd olduğunu; ve havf dahi katilden necâta muhabbeti tazammun eylediğini; ve binâenaleyh Mûsâ (a.s.)ın zâhirde havf eylediği katilden ve ma'nâda ise Fir'avndan; ve Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)a yapacağı siyasetten necâta muhabbetten firâr ettiğini bilir. Fakat âlem-i kevn, ism-i Zâhir'in mazharı olduğu ve yalnız lisân-ı hakîkatle tekellüm, ahkâm-ı zâhireyi ihmal etmek demek olacağı; ve hâlbuki ism-i Zâhir'in muktezâsı olan şerîatle gelen enbiyâ (aleyhimüs's-selâm)ın lisân-ı zâhir ile tekellümü lâzım geldiği için, Mûsâ (a.s.), firâr vaktinde, meşhûdün-leh olan sebeb-i akrebi zikredip فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ (Şuara, 26/21) ya'ni “Ben sizden korktuğumdan dolayı kaçtım” bu- yurdu. Ve korku sebeb-i akreb; ve necâta hubb ise onun zımnında olan sebeb-i baîddir; ve sebeb-i akreb cism-i beşerin sûretine benzer; ve sebeb-i baîd olan hubb-i necât ise, cesedin zımnında cesedi müdebbir olan rûh gibi, o sebeb-i akrebin zımnında vâki' olup, bu sebeb-i akrebi tedbîr eder. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) lisân-ı zâhir ile tekellüm buyurdu. Zîrâ enbiyâ (aleyhimüs's-selâm) umûma hitâb ettikleri ve bu hitâblarını, ulemânın fe- himlerine i'timâd ettikleri için, lisân-ı zâhir ile tekellüm ederler. Binâena- leyh rusül-i kirâm hazarâtı ehl-i fehmin mertebesini ve onların kelâmın zâhirinden bevâtınına intikāl edeceklerini bildikleri için, nâkısu'l-fehm olan avâmmın gayrısına i'tibâr etmezler. Zîrâ getirdikleri ulûm ve şerâyii umûma tebliğe me'mûrdurlar. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz atâyâ hakkında bu mertebeye tenbîh edip buyurdu ki: "Ben atâyı öyle bir adama yaparım ki, o adamın üzerine tama' ve tab'-ı nefs galebe ettiği için Allah Teâlânın onu nâra düşüreceğinden korkarım. Halbuki bezl-i atâ ettiğim bu adamdan daha ziyâde sevdiğim adamlar vardı. Velâkin onlarda sıfât-ı nefsâniyye gālib olmadığı ve atâdan mahrûmiyetlerinden dolayı benden nefret ve tebâüdle nâr-ı bu'da düşme- leri havfi bulunmadığı için, emr-i atâda onları te'hîr edip bu adamların mâdûnunda bulunan ashâb-ı nefsi tercîh ve takdîm ederim."589 İşte görü- lüyor ki [25¹/55] (S.a.v.) Efendimiz üzerlerine tama' ve tab’-ı nefsânî gālib olan, akılları ve nazarları zaîf olan kimseleri emr-i atâda tercîh buyurdu; ve mertebesi yüksek olanları bırakıp mertebesi aşağı olanları zâhirde taltîf eyledi. فهكذا ما جَاءُوا به من العُلومِ جَاءُوا به وعليه خِلْعَةُ أَدْنَى الفُهومِ لِيَقِفَ مَن لا غَوْص له عند الخِلعَةِ، فيقولُ : ما أحسَنَ هذه الخِلعَة، ويراها غاية الدرجة، ويقول صاحب الفهم الدَّقِيقِ الغَائِصُ على دُرَرِ الحِكَمِ -بما اسْتَوْجَبَ هـذا-: «هذه الخِلعَةُ من المَلِكِ» ، فَيَنْظُرُ في قَدْرِ الخِلعَةِ وصِنْفِها من الثَّيابِ، فَيَعْلَمُ منها قدْرَ مَن خُلِعَتْ عليه ، فيَعْثُرُ على عِلمٍ لمْ يَحْصُلْ لِغَيْرِهِ ممَّن لا عِلمَ له بمثل هذا، ولمَّا عَلِمَتِ الأَنبيَاءُ والرُّسُلُ والوَرَثَةُ أنَّ فِي العَالَمِ وفي أُمَمِهِم مَن &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple hakikate bakan âlimler bilirler ki, Kıptî'nin öldürülmesinden dolayı meydana gelen talep sebebiyle, zahiren Musa (a.s.) için korku görülmüştür; ve korku da öldürülmekten kurtulmaya olan sevgiyi içerir; ve bu sebeple Musa (a.s.)'ın zahirde korktuğu öldürülmekten ve manada ise Firavun'dan; ve Firavun'un Musa (a.s.)'a yapacağı siyasetten kurtulmaya olan sevgiden dolayı kaçmıştır. Fakat kevn âlemi, ism-i Zâhir'in mazharı olduğu ve yalnız hakikat diliyle konuşmanın, zahirî hükümleri ihmal etmek demek olacağı; ve hâlbuki ism-i Zâhir'in gerektirdiği şeriatle gelen peygamberlerin (a.s.) zahir diliyle konuşması gerektiği için, Musa (a.s.), kaçtığı vakitte, görünen en yakın sebebi zikredip فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ (Şuara, 26/21) yani "Ben sizden korktuğumdan dolayı kaçtım" buyurdu. Ve korku en yakın sebep; ve kurtulmaya olan sevgi ise onun içinde bulunan uzak sebeptir; ve en yakın sebep beşer bedeninin suretine benzer; ve uzak sebep olan kurtulma sevgisi ise, bedenin içinde bedeni idare eden ruh gibi, o en yakın sebebin içinde meydana gelip, bu en yakın sebebi idare eder. Bu sebeple Musa (a.s.) zahir diliyle konuştu. Çünkü peygamberler (a.s.) umuma hitap ettikleri ve bu hitaplarını, âlimlerin anlayışlarına güvendikleri için, zahir diliyle konuşurlar. Bu sebeple yüce resuller, anlayış sahiplerinin mertebesini ve onların kelamın zahirinden batınına geçeceklerini bildikleri için, anlayışı eksik olan avamdan başkasına itibar etmezler. Çünkü getirdikleri ilimleri ve şeriatleri umuma tebliğe memurdurlar. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz atâyâ (bağışlar) hakkında bu mertebeye dikkat çekip buyurdu ki: "Ben atâyı öyle bir adama yaparım ki, o adamın üzerine tamah ve nefsin tabiatı galebe ettiği için Allah Teâlâ'nın onu ateşe düşüreceğinden korkarım. Halbuki bağışta bulunduğum bu adamdan daha ziyade sevdiğim adamlar vardı. Velakin onlarda nefsanî sıfatlar galip olmadığı ve atâdan mahrumiyetlerinden dolayı benden nefret ve uzaklaşmayla uzaklık ateşine düşmeleri korkusu bulunmadığı için, atâ işinde onları tehir edip bu adamların aşağısında bulunan nefis sahiplerini tercih ve takdim ederim."589 İşte görülüyor ki [25¹/55] (S.a.v.) Efendimiz üzerlerine tamah ve nefsanî tabiat galip olan, akılları ve nazarları zayıf olan kimseleri atâ işinde tercih buyurdu; ve mertebesi yüksek olanları bırakıp mertebesi aşağı olanları zahirde taltif eyledi. فهكذا ما جَاءُوا به من العُلومِ جَاءُوا به وعليه خِلْعَةُ أَدْنَى الفُهومِ لِيَقِفَ مَن لا غَوْص له عند الخِلعَةِ، فيقولُ : ما أحسَنَ هذه الخِلعَة، ويراها غاية الدرجة، ويقول صاحب الفهم الدَّقِيقِ الغَائِصُ على دُرَرِ الحِكَمِ -بما اسْتَوْجَبَ هـذا-: «هذه الخِلعَةُ من المَلِكِ» ، فَيَنْظُرُ في قَدْرِ الخِلعَةِ وصِنْفِها من الثَّيابِ، فَيَعْلَمُ منها قدْرَ مَن خُلِعَتْ عليه ، فيَعْثُرُ على عِلمٍ لمْ يَحْصُلْ لِغَيْرِهِ ممَّن لا عِلمَ له بمثل هذا، ولمَّا عَلِمَتِ الأَنبيَاءُ والرُّسُلُ والوَرَثَةُ أنَّ فِي العَالَمِ وفي أُمَمِهِم مَن

هو بهذه المَثابَةِ، عَمَدُوا في العِبارَةِ إِلى اللِّسَانِ الظَّاهِرِ الَّذِي يَقَعُ فِيهِ اشْتِرَاكُ

الخاص والعام، فَيَفْهَمُ من الخاص ما فَهِمَ العامَّةُ فيه وزيادةً ممَّا صَحَّ له به

اسم أنه خاص، فيَتَمَيَّزُ به عن العامِّي، فَاكْتَفَى المُبَلِّغُون العلوم بهذا، فهذا

حِكمَةُ قوله ال : فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ ، ولم يقل: فَفَرَرْتُ منكم حبا

في السلامة والعافية.

İmdi böylece onların ulûmdan getirdikleri şeyi, kendisi için gavs ol- mayan kimse, hil'at indinde vâkıf olmak için, üzerinde ednâ-yı fuhûm libâsı olduğu hâlde getirdiler. İmdi "Bu hil'at ne güzelidir!" der; ve onu derecenin gāyesi görür. Ve hikem incilerine dalan fikr-i dakîk sâhibi "Bu, melikten ne şey sebebiyle bu hil'ate müstevcib oldu?" der. Binâenaleyh hil'atin kadrine ve siyâbdan onun sınıfına nazar eder. Böyle olunca hil'atin kadrinden, üzerine hil'at giydirilen kim- senin kadrini bilir. İmdi bunun misli ilmi olmayan, kendisinin gayrı için hâsıl olmayan bir ilme muttali' olur. Ve vaktâkî enbiyâ ve rusül ve verese-i muhakkik âlemde ve kendilerinin ümmetlerinde bu mesâbe- de olan kimse mevcûd olduğunu bildiler; ibârede kendisine hâss ve âmmın iştiraki vâki' olan lisân-ı zâhire kasdettiler. Binâenaleyh hâss [251/56] âmmın, ondan anladığı şeyi ve ziyâdeyi anlar ki, o ziyâde- den dolayı kendisi için “hâss” ismi sahîh oldu. Böyle olunca o şey ile âmmdan mütemeyyiz olur. Şu hâlde ulûmu mübelliğ olanlar bununla iktifâ ettiler. İşte Musa (a.s.)ın ( فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ ) [Şuarâ, 26/21] [Ben sizden korktuğumdan dolayı kaçtım.] kavlinin hikmeti budur. Ve "Ben sizden selâmet ve âfiyet hubbünden dolayı kaçtım” demedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, onlar ilimlerden getirdikleri şeyi, kendisi için gavs (yardımcı, sığınak) olmayan kimsenin, hil'at (özel elbise, kaftan) karşısında bilgi sahibi olması için, üzerinde en düşük anlayışların elbisesi olduğu hâlde getirdiler. Şimdi o kimse "Bu hil'at ne güzeldir!" der; ve onu derecenin en üst noktası olarak görür. Hikmet incilerine dalan ince fikir sahibi ise "Bu kişi, melikten (hükümdardan) ne sebeple bu hil'ate layık oldu?" der. Bu sebeple hil'atin değerine ve elbiselerden onun sınıfına bakar. Böyle olunca hil'atin değerinden, üzerine hil'at giydirilen kimsenin değerini anlar. Şimdi bunun benzeri, ilmi olmayan, kendisinin dışındaki için hâsıl olmayan bir ilme muttali olur (bilgi sahibi olur). Enbiyâ (peygamberler), rusül (elçiler) ve muhakkik vârisler (gerçekleri araştırıp bulan mirasçılar) âlemde ve kendi ümmetlerinde bu mertebede olan kimsenin mevcut olduğunu bildikleri zaman; ifadede kendisine hâss (özel) ve âmmın (genelin) iştiraki (katılımı) meydana gelen zâhir (açık) dile yöneldiler. Bu sebeple hâss, âmmın ondan anladığı şeyi ve fazlasını anlar ki, o fazlalıktan dolayı kendisi için "hâss" ismi doğru oldu. Böyle olunca o şey ile âmmdan ayrılır. Şu hâlde ilimleri tebliğ edenler bununla yetindiler. İşte Musa (a.s.)'ın ( فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ ) [Şuarâ, 26/21] [Ben sizden korktuğumdan dolayı kaçtım.] sözünün hikmeti budur. Ve "Ben sizden selâmet ve âfiyet sevgisinden dolayı kaçtım" demedi.

Ya'ni rusül-i kirâm hazarâtı, lisân-ı zâhir ile tekellüm ettikleri gibi, ulûm ve maârif-i ilâhiyyeden getirdikleri şeyi dahi üzerlerinde ednâ-yı fuhûm, ya'ni fehm-i zâhir libâsı olduğu hâlde getirdiler. Tâ ki zâhirden bâtına dal- mak isti'dâdı olmayan kimse, bu hil'at, ya'ni ibâre-i zâhire, indinde vakıf olsun ve nasîbini zâhir-i kelâmdan alsın. Binâenaleyh kelâmın zâhirine saplanıp kalan ednâ-yı fuhûm sâhibi: “Bu hil'at, ya'ni ibâre-i zâhire ne güzeldir!" der. Ve libâs-ı ma'nâ olan kelâm-ı zâhiri derecenin nihâyeti gö- rür. Ve hikmetlerin incilerine dalan fehm-i dakîk sâhibi: "Bu üzerine hil'at giydirilen ne şey sebebiyle pâdişâhdan bu hil'ata müstevcib oldu?" der de, hil'atin kadrine ve siyâbdan onun sınıfına nazar eder. Zîrâ pâdişâhın vü- zerâya ihsân edeceği libâs onların hâl ve şânlarına; ve hammallara ihsân edeceği libâs dahi onların sınıfına göre olur. Binâenaleyh fehm-i dakîk sâ- hibi, üzerine hil'at giydirilmiş olan kimsenin kadrini bu hil’at ve libâsın derecesinden bilir; ve öyle bir ilme muttali' olur ki, kendisinden başkala- rına bu ilim hâsıl olmamıştır; ve kendisinin gayrı için bunun gibi hikmet incilerine ilim husûle gelmemiştir. Binâenaleyh ulûm ve maânî deryâsına dalan ârif, o kelâm ile muhâtab olan kimsenin kadrini o kelâmdan anlar. Zîrâ bizim bile âhâd-i nâsa hitâbımız başka ve tahsîl-i ulûm ile fikri teâlî etmiş olan kimselere hitâbımız başka olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yüce peygamberler (a.s.), görünen dil ile konuştukları gibi, ilahi ilimlerden ve marifetlerden getirdikleri şeyi de üzerlerinde en basit anlayışın, yani görünen anlayışın elbisesi olduğu hâlde getirdiler. Ta ki, görünenden bâtına (iç anlama) dalma yatkınlığı olmayan kimse, bu hil'at, yani görünen ifade, yanında dursun ve nasibini kelamın görüneninden alsın. Bu sebeple kelamın görünenine saplanıp kalan en basit anlayış sahibi: "Bu hil'at, yani görünen ifade ne güzeldir!" der. Ve mananın elbisesi olan görünen kelamı derecenin nihayeti görür. Ve hikmetlerin incilerine dalan ince anlayış sahibi: "Bu üzerine hil'at giydirilen ne şey sebebiyle padişahtan bu hil'ata müstahak oldu?" der de, hil'atin değerine ve kumaşından onun sınıfına bakar. Çünkü padişahın vezirlere ihsan edeceği elbise onların hâl ve şanlarına; ve hammallara ihsan edeceği elbise de onların sınıfına göre olur. Bu sebeple ince anlayış sahibi, üzerine hil'at giydirilmiş olan kimsenin değerini bu hil'at ve elbisenin derecesinden bilir; ve öyle bir ilme muttali olur ki, kendisinden başkalarına bu ilim hâsıl olmamıştır; ve kendisinin gayrı için bunun gibi hikmet incilerine ilim husule gelmemiştir. Bu sebeple ilimler ve manalar deryasına dalan ârif, o kelam ile muhatap olan kimsenin değerini o kelamdan anlar. Çünkü bizim bile halktan sıradan kişilere hitabımız başka ve ilim tahsili ile fikri yücelmiş olan kimselere hitabımız başka olur.

İşte bundan dolayı rusül ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın kelâmı fehm-i zâhir üzeredir. Vaktâki rusül ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ve onların vâris- leri olan evliyâ-yı kirâm, âlemde ve kendilerine tâbi' olan kimseler arasında bu mesâbede olan, yaʼni kelâmın zâhirinden bâtınına intikāl edebilen ricâl olduğunu bildiler, ibârât-ı kelâmda lisân-ı zâhire kasdettiler. Çünkü lisân-ı zâhir üzere söylenen kelâmı anlamak hususunda [25¹/57] havâs ve avâm- mın iştiraki vardır. Ve kelâm lisân-ı zâhir üzere söylenince, avâm kendi fehmi derecesinde maʼnâ-yı zâhiri anlayacağı gibi, havâs dahi anlar. Velâ- kin havâs, avâmmın bu kelâmdan anladığı ilmi anlamakla beraber, daha ziyâdesini de anlar. İşte bu ziyâdeyi anladığı için fehm-i dakîk sahibi olan kimseye “hâss” ismini vermek sahîh oldu; ve bu ziyâdeyi anlaması sebebiy- le avâmdan ayrıldı. Şu hâlde ulûmu tebliğ eden rusül ve enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ emr-i tebliğde lisân-ı zâhir isti'mâlini kâfî gördüler. Eğer onlar kelâmlarını fehm-i havâs üzere söylemiş olsa idiler avâm inkâr eder ve adem-i ittibâ'ları sebebiyle hüsrân-ı ebedî içinde kalırlar idi. Nite- kim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyurur: Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bundan dolayı resullerin ve peygamberlerin (a.s.) sözleri, zâhirî anlayış üzerinedir. Resuller ve peygamberler (a.s.) ile onların vârisleri olan yüce evliyâlar, âlemde ve kendilerine tâbi olan kimseler arasında bu mertebede olan, yani sözün zâhirinden bâtınına geçiş yapabilen ricâl (manevî olgunluğa erişmiş kişiler) olduğunu bildikleri vakit, sözün ifadelerinde zâhirî dile yöneldiler. Çünkü zâhirî dil üzere söylenen sözü anlamak hususunda [25¹/57] havâs (seçkinler) ve avâmın (halkın) ortaklığı vardır. Ve söz zâhirî dil üzere söylendiğinde, avâm kendi anlayış derecesinde zâhirî anlamı anlayacağı gibi, havâs dahi anlar. Velâkin havâs, avâmın bu sözden anladığı ilmi anlamakla beraber, daha fazlasını da anlar. İşte bu fazlalığı anladığı için dakik anlayış sahibi olan kimseye “hâss” ismini vermek doğru oldu; ve bu fazlalığı anlaması sebebiyle avâmdan ayrıldı. Şu hâlde ilimleri tebliğ eden resuller ve peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ, tebliğ işinde zâhirî dilin kullanılmasını yeterli gördüler. Eğer onlar sözlerini havâsın anlayışı üzere söylemiş olsalardı avâm inkâr eder ve tâbi olmamaları sebebiyle ebedî hüsran içinde kalırlardı. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyurur: Mesnevî:

مردم اندر حسرت فهم درست آنچه گفتم آن بقدر فهم تست

Tercüme: "Benim söylediğim şey senin fehmin mikdârıncadır. Ben fehm-i sahîhin hasretinden öldüm."590 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Benim söylediğim şey senin anlayışının miktarıncadır. Ben doğru anlayışın hasretinden öldüm.

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ

İşte Musa (a.s.)ın (Şuara, 26/21) ya'ni “Ben sizden korktuğum şeyden dolayı kaçtım” buyurmasının hikmeti budur; ve onu lisân-ı zâhir üzerine söylemiştir. Eğer lisân-ı bâtın üzere söylemiş olsa idi, ففَرَرْتُ منكم حبا في السلامة والعافية yani "Ben sizden selâmet ve afiyet muhabbe- tinden dolayı kaçtım” buyurur idi. Velâkin fehm-i havâs üzere söylemeyip lisân-ı zâhire kasd ve meyletti. Kur'ân-ı Kerîm'in nâtık olduğu vech ile söyledi, lisân-ı bâtın üzere söylemedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Musa (a.s.)'ın (Şuara, 26/21) yani "Ben sizden korktuğum şeyden dolayı kaçtım" buyurmasının hikmeti budur; ve onu görünen anlam üzerine söylemiştir. Eğer içsel anlam üzerine söylemiş olsaydı, ففَرَرْتُ منكم حبا في السلامة والعافية yani "Ben sizden selamet ve afiyet sevgisinden dolayı kaçtım" buyururdu. Ancak, özel kişilerin anlayışına göre söylemeyip görünen anlama yöneldi ve onu kastetti. Kur'an-ı Kerim'in ifade ettiği şekilde söyledi, içsel anlam üzerine söylemedi.

فَجَاءَ إِلى مَدْيَنَ، فَوَجَدَ الجَارِيَتَيْنِ، فَسَقَى لَهُمَا مِن غَيرِ أَجْرٍ، ثُمَّ تَوَلَّى

إلى الظل الإلهيّ ، فَقَالَ رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنْزَلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ، فَجَعَلَ

عينَ عَمَلِهِ السَّقْيَ عينَ الخَيرِ الَّذي [25/58] أَنزَلَهُ اللَّهُ إِليه، ووَصَفَ نَفْسَه

بالفقر إلى الله في الخير الذي عنده .

İmdi Medyen'e geldi. İki câriyeyi buldu. Min-gayrı-ecr onlar için saky etti. "Ba'dehû zıll-ı ilâhîye ilticâ eyledi.” “Yâ Rabbi hayırdan bana in- zâl eylediğin şeye muhakkak ben fakîrim” (Kasas, 28/24) dedi. İmdi kendisinin saky amelinin “ayn”ını, Allah Teâlâ'nın kendisine inzâl ey- lediği hayrın "ayn”ı kıldı; ve nefsini, indinde olan hayırda, Allâh'a fakr ile vasfeyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Medyen'e geldi. İki cariyeyi buldu. Ücret almaksızın onlar için su çekti. "Sonra ilâhî gölgeye sığındı." "Yâ Rabbi, hayırdan bana indirdiğin şeye muhakkak ben fakirim" (Kasas, 28/24) dedi. Şimdi kendisinin su çekme amelinin "ayn"ını (özünü), Yüce Allah'ın kendisine indirdiği hayrın "ayn"ı (özü) kıldı; ve nefsini, kendisinde olan hayırda, Allah'a fakirlik (ihtiyaç duyma) ile vasfetti.

Ya'ni Mûsâ (a.s.) selâmet ve âfiyete muhabbetten dolayı Mısır'dan firâr ettikten sonra Şuayb (a.s.)ın diyârı olan Medyen cânibine geldi. Orada hayvanlarını sulamak üzere olan Şuayb (a.s.)ın iki kızını bir kuyu başında buldu. Bilâ-ücret onlara muâvenet edip hayvanlarını suladı. Badehû zıll-ı ilâhîye teveccüh ve ilticâ eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Mûsâ (a.s.) selâmet ve âfiyete olan sevgisinden dolayı Mısır'dan kaçtıktan sonra, Şuayb (a.s.)'ın diyarı olan Medyen tarafına geldi. Orada, hayvanlarını sulamak üzere olan Şuayb (a.s.)'ın iki kızını bir kuyu başında buldu. Ücretsiz olarak onlara yardım edip hayvanlarını suladı. Daha sonra ilâhî gölgeye yöneldi ve sığındı.

"Zıll-ı ilâhîye teveccüh”den maksad, merâtib-i ilâhiyye ve hazarât-ı rabbâniyye ile kıyâmı ve rûhâniyet ve cismâniyeti sûretine mütecellî olan Rabb'inin şühûdunda, kendi nefsinin müşâhedesinden bilkülliye hurûcu- dur. Zîrâ insân-ı kâmil sûret-i ilâhiyye üzere mahlûktur; ve sûret-i rûhâ- niyye ve cismâniyyesinin hey'et-i mecmûası “Allah” ism-i câmiinin zıllıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İlâhî gölgeye yönelmek"ten maksat, ilâhî mertebeler ve Rabbânî huzurlar ile ayakta durması ve ruhanîliği ile cismanîliğinin suretine tecelli eden Rabb'ini müşahede ederken, kendi nefsini müşahede etmekten tamamen çıkmasıdır. Çünkü insân-ı kâmil, ilâhî suret üzere yaratılmıştır; ve ruhanî ve cismanî suretlerinin toplamı, "Allah" ism-i câmiinin (tüm isimleri kendinde toplayan Allah isminin) gölgesidir.

Mûsâ (a.s.), sayinin “ayn”ını, Allah Teâlânın kendisine inzâl eylediği hayrın “ayn”ı kıldı; ve ona inzâl olunmuş olan hayır, nübüvvet ve nübüv- vetin muktezâsı olan ulûmdur. Ve “su” ilmin sûretidir. Bunun için İbn Abbas (r.a.( أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً )Rad 13/17) [Semâdan su inzâl etti.] âyet-i kerîmesini “ilim” ile tefsîr etti. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) o iki câriyeye ilmi ifâza buyurdu ki, o ilim, her ne kadar sûrette gayrı ise de, hakîkatte Allah Teâlâdan istifâza eylediği şeyin “ayn”ıdır. Zîrâ bununla, ilim ile tevfîk ve kudret ancak Allah Teâlâdandır. Şu hâlde Hak'tan istifâza eylediği şeyin eserini iki câriyeye ifâza etti; ve nefsini, kendi indinde zâhir olan hayırda, Allah Teâlâya fakr ve ihtiyac ile vasfeyledi. Zîrâ feyz ancak isti'dâd hase-biyle hâsıl olur; ve husûl-i feyz için, fâiz olan maʼnâya münâfî olan şeyden, belki mâsivallâhın kâffesinden, mahallin hulüvvü şarttır; ve fakîr-i tâm nev'-i beşerden kâmil-i mutlak olan kimsedir. [25¹/59] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mûsâ (a.s.), çalışmasının "aynını" (özünü), Yüce Allah'ın kendisine indirdiği hayrın "aynı" (özü) kıldı; ve ona indirilmiş olan hayır, nübüvvet (peygamberlik) ve nübüvvetin gerektirdiği ilimlerdir. Ve "su" ilmin sûretidir (biçimidir). Bunun için İbn Abbas (r.a.), "أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً" (Rad 13/17) [Semâdan su indirdi.] âyet-i kerîmesini "ilim" ile tefsîr etti. Bu sebeple Mûsâ (a.s.) o iki câriyeye ilmi ifâza buyurdu (bolca verdi) ki, o ilim, her ne kadar sûrette (görünüşte) başka ise de, hakîkatte Yüce Allah'tan istifâza eylediği (feyz aldığı) şeyin "aynıdır" (özüdür). Çünkü bununla, ilim ile tevfîk (başarı) ve kudret (güç) ancak Yüce Allah'tandır. Şu hâlde Hak'tan istifâza eylediği şeyin eserini iki câriyeye ifâza etti; ve nefsini, kendi indinde (katında) zâhir olan (ortaya çıkan) hayırda, Yüce Allah'a fakr (yoksulluk) ve ihtiyaç ile vasfeyledi (nitelendirdi). Çünkü feyz ancak isti'dâd (yatkınlık) sebebiyle hâsıl olur (meydana gelir); ve feyzin husûlü (meydana gelmesi) için, fâiz olan (feyz veren) ma'nâya münâfî (aykırı) olan şeyden, belki mâsivallâhın (Allah'tan başka her şeyin) kâffesinden (tümünden), mahallin (yerin) hulüvvü (boş olması) şarttır; ve fakîr-i tâm (tam fakir) nev'-i beşerden (insan türünden) kâmil-i mutlak (mutlak kâmil) olan kimsedir.

فأَرَاهُ الخِضْرُ إقَامَةَ الجِدَارِ من غيرِ أَجْرٍ ، فَعَتَبَه على ذلك، فذكره بسِقَايَتِه من

غير أجر، إلى غير ذلك ممَّا لَمْ يَذْكُرْ ، حَتَّى تَمَنَّى ﷺ أَنْ يَسْكُتَ مُوسَى

ا، ولا يَعْتَرِضَ حَتَّى يَقُصَّ اللهُ عليه من أمرهما، فيُعْلَمُ بذلك ما وُفِّقَ إليه

موسى من غير علم منه ، إذ لو كان عن علم ما أَنْكَرَ مثل ذلك على الخِضْرِ

الذي قد شَهِدَ الله له عند موسى وزَكَّاه وعَدَّلَه، ومع هذا غَفَلَ موسى عن

تَرْكِيَةِ اللهِ له وعَمَّا شَرَطَهُ عليه في اتِّبَاعِهِ رَحمَةً بنا إِذا نَسِينَا أَمرَ اللهِ، ولو

كان موسى عالما بذلك لما قال له الخضرُ : مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا، أَيْ

إنِّي على علمٍ لَمْ يَحْصُلْ لك عن ذَوقٍ ، كما أنت على علم لا أَعْلَمُـه أنـا،

فَأَنْصَفَ .

İmdi Hızır, ona min-gayrı-ecr ikāme-i cidârı gösterdi. O buna itâb etti. Böyle olunca ona, onun min-gayrı-ecr sikāyesini zikreyledi. Zik- retmediği şeyden bunun gayrısının irâesine mütesaddî oldu. Hattâ (Sallallahu aleyhi vesellem) ikisinin emrinden, Allah Teâlâ onun üze- rine hikâye buyurması için, Mûsâ (a.s.)ın sükût etmesini ve i'tirâz etmemesini temennî eyledi. İmdi Cenâb-ı Mûsâ'nın muvaffak olduğu şeyin, kendisinden ilim olmaksızın olduğu bununla bilindi. Zîrâ eğer ilimden olsa idi, Allah Teâlâ'nın Mûsâ indinde kendisi için şehadet ettiği ve tezkiye ve ta'dîl ettiği Hızır üzerine bunun mislini inkâr et- mezdi. Ve maahâzâ Mûsâ (a.s.) Allah Teâlâ'nın kendisine tezkiye- sinden ve ittibâında onun üzerine şart ettiği şeyden, emrullâhı unut- tuğumuz vakit, bize rahmetten nâşî gaflet etti. Ve eğer Mûsâ (a.s.), buna âlim olaydı, Cenab-ı Hızır, ona مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا )Kehf, 18/68( ya'ni "Zevkan ihâta etmediğin şeye" demezdi. Ya'ni bir ilim üzerine- yim ki sana zevk ile hâsıl olmadı. Nitekim sen bir ilim üzeresin ki ben onu bilmem, demektir. Binâenaleyh insâf etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Hızır, ona karşılıksız duvarı doğrultmayı gösterdi. O buna çıkıştı. Böyle olunca ona, onun karşılıksız su vermesini zikretti. Zikretmediği şeyden bunun dışındakinin iradesine girişti. Hatta (Sallallahu aleyhi vesellem) ikisinin işinden, Yüce Allah'ın onun üzerine hikâye buyurması için, Musa (a.s.)'ın susmasını ve itiraz etmemesini temenni etti. Şimdi Cenab-ı Musa'nın muvaffak olduğu şeyin, kendisinden ilim olmaksızın olduğu bununla bilindi. Çünkü eğer ilimden olsaydı, Yüce Allah'ın Musa katında kendisi için şehadet ettiği ve tezkiye ve ta'dil ettiği Hızır üzerine bunun benzerini inkâr etmezdi. Ve bununla birlikte Musa (a.s.) Yüce Allah'ın kendisine tezkiyesinden ve ona uymasında üzerine şart ettiği şeyden, Allah'ın emrini unuttuğumuz vakit, bize rahmetten dolayı gaflet etti. Ve eğer Musa (a.s.), buna âlim olsaydı, Cenab-ı Hızır, ona مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا (Kehf, 18/68) yani "Zevkan ihata etmediğin şeye" demezdi. Yani bir ilim üzerindeyim ki sana zevk ile hâsıl olmadı. Nasıl ki sen bir ilim üzeresin ki ben onu bilmem, demektir. Bu sebeple insaf etti.

Hızır (a.s.) Mûsâ (a.s.)a, ücret almaksızın duvarı tesviye ettiğini göster- di. Mûsâ (a.s.) [25¹/60] onun böyle bilâ-ücret, duvarı tesviye etmesine itâb etti. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de hikâye buyurulduğu üzere لَوْ شِئْتَ لَا تَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا (Kehf, 18/77) ya'ni “Eğer sen istese idin bu ameline mukābil ücret alırdın” dedi. Onun bu i'tirâzı üzerine Cenâb-ı Hızır, “Evvelce sen de böyle yap- mış ve Şuayb (a.s.)ın iki kerîmesinin hayvanlarını bilâ-ücret suvarmış idin. Şimdi bana niçin i'tirâz ediyorsun?" tarzında cevab verdi; ve bu mes'eleyi Mûsâ (a.s.)ın hâtırına getirdi. Ve Cenâb-ı Hızır, Mûsâ (a.s.)ın sergüzəştle- rinden bunlardan başka daha birçok ahvâl var idi ki, onları zikretmedi. Bu ahvâlin dahi irâesine mütesaddî oldu. Velâkin Mûsâ (a.s.), makām-ı nübü- vveti hasebiyle, Cenâb-ı Hızır'ın sohbetine tahammül edemedi. Cenâb-ı Hızır tarafından ancak katl-i gulâm, taʼyîb-i sefîne ve ikāme-i cidâr hâlle- rinden ibaret olmak üzere üç şey irâe olundu. Hattâ (S.a.v.) Efendimiz لَيْتَ أَخِي مُوسَى صَبَرَ حَتَّى يَقُصُّ اللَّهُ عَلَيْنَا مِنْ أَنْبَائِهِمَا yani “Ne olaydı, kardeşim Mûsa sabrede idi, tâ ki Allah Teâlâ bize onların haberlerinden hikâye buyura idi!"591 hadîs-i şerîfinde buyurduğu üzere, Mûsâ (a.s.)ın sükût edip i'tirâz etmemesini temennî eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hızır (a.s.) Mûsâ (a.s.)'a, ücret almaksızın duvarı onardığını gösterdi. Mûsâ (a.s.) onun böyle ücretsiz duvarı onarmasına itiraz etti. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de hikâye edildiği üzere, "لَوْ شِئْتَ لَا تَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا" (Kehf, 18/77) yani "Eğer sen isteseydin bu ameline karşılık ücret alırdın" dedi. Onun bu itirazı üzerine Cenâb-ı Hızır, "Evvelce sen de böyle yapmış ve Şuayb (a.s.)'ın iki kızının hayvanlarını ücretsiz sulamıştın. Şimdi bana niçin itiraz ediyorsun?" tarzında cevap verdi; ve bu meseleyi Mûsâ (a.s.)'ın hatırına getirdi. Ve Cenâb-ı Hızır, Mûsâ (a.s.)'ın serüvenlerinden bunlardan başka daha birçok hal vardı ki, onları zikretmedi. Bu hallerin dahi gösterilmesine girişti. Velâkin Mûsâ (a.s.), peygamberlik makamı sebebiyle, Cenâb-ı Hızır'ın sohbetine tahammül edemedi. Cenâb-ı Hızır tarafından ancak çocuğun öldürülmesi, geminin ayıplanması ve duvarın onarılması hallerinden ibaret olmak üzere üç şey gösterildi. Hatta (S.a.v.) Efendimiz "لَيْتَ أَخِي مُوسَى صَبَرَ حَتَّى يَقُصُّ اللَّهُ عَلَيْنَا مِنْ أَنْبَائِهِمَا" yani "Ne olaydı, kardeşim Mûsa sabretseydi, tâ ki Yüce Allah bize onların haberlerinden hikâye etseydi!" hadîs-i şerîfinde buyurduğu üzere, Mûsâ (a.s.)'ın susup itiraz etmemesini temenni etti.

Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.), Ebi'l-Abbas Hızır (a.s.)a mülâkî oldukda, Cenâb-ı Hızır onlara “Ben Mûsâ bin İmrân (a.s.) için, doğduğu günden zamân-ı ictimâımıza592 kadar kendi üzerinden geçen ahvâlden bin mes'ele hazırlamış idim. O onlardan üçüne sabredemedi” buyurmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.), Ebu'l-Abbas Hızır (a.s.) ile karşılaştığında, Cenâb-ı Hızır onlara şöyle buyurmuştur: "Ben Mûsâ bin İmrân (a.s.) için, doğduğu günden bizim buluştuğumuz zamana kadar kendi üzerinden geçen hallerden bin mesele hazırlamıştım. O, onlardan üçüne sabredemedi."

Ma'lûm olsun ki, Mûsâ (a.s.) gibi ülü'l-azm bir nebiyy-i zîşânın adem-i sabrı ve Hızır'ın ilmine adem-i ıttılâı şân-ı âlîsine nakîsa vermez. Zîrâ nebî ahkâm-ı zâhire ve şerîat-ı tâhirenin iktizââtına tabi'dir. Ona mugāyir olan ahvâle sabır ve tahammül edemez. Ve tebliğe meʼmûr olan bu zevât-ı şerîfe, emr-i teblîğde kendilerine fütûr gelmemek için sırr-ı kaderden muhtecib- dirler. Eğer sırr-ı kadere muttali' olurlar ise, nübüvvetleri cihetinden değil, nübüvvetlerinin bâtını olan velâyetleri cihetindendir. Ve onların sırr-ı ka- dere ıttıla'ları, [25¹/61] ya neş'et-i dünyeviyyede vücûd-ı Hak'ta istihlâk-ı küllî ile da'vetten gāib ve fâriğ oldukları vakit, veyâhud neş'et-i uhreviyyeye intikāl ettikleri vakit vâki' olur. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.), ahkâm-ı risâlet ile ve Hızır (a.s.) ise, ahkâm-ı velâyetle zâhir olduğu için devâm-ı sohbetleri mümkin olmadı. Zîrâ ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın yekdîğerinden mütemeyyiz ve ahkâmı yekdîğerine muhâliftir. İşte Mûsâ (a.s.)ın Cenâb-ı Hızır'a inkârı sebebiyle bilindi ki, onun min-indillâh muvaffak olduğu şeye kendisinin ilmi ve vukūfu yoktur. Ya'ni Hz. Mûsâ Kıbtî'yi Allah Teâlâ'nın emriyle katlettiğini bilmiyor idi. Hızır (a.s.) katl-i gulâm sebebiyle onu îkāz eyledi. Zîrâ Mûsâ (a.s.)ın fiili ilim ve vukūf üzerine olsa idi, Allah Teâlâ hazretlerinin, Kur'ân-ı Kerîm'de &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Musa (a.s.) gibi yüce bir peygamberin sabırsızlığı ve Hızır'ın ilmine vâkıf olmaması, onun yüce makamına bir eksiklik getirmez. Çünkü peygamber, görünen hükümlere ve temiz şeriatın gerekliliklerine tabidir. Buna aykırı olan hallere sabır ve tahammül edemez. Ve tebliğ ile görevli olan bu şerefli zâtlar, tebliğ görevinde kendilerine bir gevşeklik gelmemesi için kader sırrından gizlenmişlerdir. Eğer kader sırrına vâkıf olurlarsa, bu nübüvvetleri (peygamberlikleri) cihetinden değil, nübüvvetlerinin bâtını olan velâyetleri (evliyalıkları) cihetindendir. Ve onların kader sırrına vâkıf olmaları, ya dünya hayatında Hakk'ın varlığında tam bir yok oluşla davetten uzak ve boş kaldıkları zaman, ya da ahiret hayatına intikal ettikleri zaman gerçekleşir. Bu sebeple Musa (a.s.) risâlet (peygamberlik) hükümleriyle, Hızır (a.s.) ise velâyet (evliyalık) hükümleriyle ortaya çıktığı için sohbetlerinin devamı mümkün olmadı. Çünkü Zâhir ismi ile Bâtın ismi birbirinden farklıdır ve hükümlere birbirine aykırıdır. İşte Musa (a.s.)'ın Hızır'ı inkâr etmesi sebebiyle anlaşıldı ki, Hızır'ın Allah katından muvaffak olduğu şeye kendisinin ilmi ve bilgisi yoktur. Yani Hz. Musa, Kıptî'yi Allah Teâlâ'nın emriyle öldürdüğünü bilmiyordu. Hızır (a.s.) çocuğu öldürmesi sebebiyle onu uyardı. Çünkü Musa (a.s.)'ın fiili ilim ve bilgi üzerine olsaydı, Allah Teâlâ hazretlerinin, Kur'ân-ı Kerîm'de

فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَا آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ

مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا

(Kehf, 18/65) [Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona kendi indimizden bir rahmet vermiştik. Biz ona indimizden bir ilim ta'lîm etmiştik.] kavliyle tezkiye ve ta'dîl buyurduğu Hızır (a.s.)ın bu gibi ef'âline i'tirâz ve inkâr etmezdi. Ve Hak Teâlâ Hızır (a.s.)ı tezkiye ve ta'dîl etmiş ve onun hakkında hüsn-i şehîdet buyurmuş iken, Mûsâ (a.s.) bu tezkiye ve ta'dîl şehadetinden gaflet etti. Ve Mûsâ (a.s.) Hızır'a mülâkî olduğu vakit, Cenâb-ı Hızır ona &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Kehf, 18/65) [Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona kendi indimizden bir rahmet vermiştik. Biz ona indimizden bir ilim ta'lîm etmiştik.] sözüyle Yüce Allah'ın övdüğü ve adaletine hükmettiği Hızır (a.s.)ın bu gibi fiillerine itiraz ve inkâr etmezdi. Ve Yüce Allah Hızır (a.s.)ı övmüş ve adaletine hükmetmiş, onun hakkında güzel şehadette bulunmuş iken, Mûsâ (a.s.) bu övgü ve adalet şehadetinden gafil oldu. Ve Mûsâ (a.s.) Hızır'a kavuştuğu zaman, Cenâb-ı Hızır ona

فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَنْ شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا

(Kehf, 18/70) ya'ni “Eğer sen bana tâbi' olur isen ben sana ondan haber verinceye kadar bana bir şeyden suâl etme!” demiş idi. Mûsâ (a.s.) bu şarttan da gaflet etti. Mûsâ (a.s.)ın Hakk'ın tezkiyesinden gaflet etmesi bize rahmet-i ilâhiyyeden dolayı vâki' oldu. Zîrâ beşeriyet mahall-i aczdir; insanda nisyân vardır. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) galebe-i beşeriyyet hasebiyle kendisinde vâki' olan bu nisyân ve gaflet sebebiyle muâheze olunmadığı gibi, emr-i ilâhîyi nisyânımızdan dolayı bizler de muâhaze olunmayız. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz رُفِعَ عَنْ أُمَّتِي الخَطَأُ وَالنِّسْيَانِ ya'ni “Benim ümmetimden hatâ ve nisyân merfûdur”593 buyururlar. Ve eğer Mûsâ (a.s.), Cenâb-ı Hızır'ın min-indillâh [25¹/62] muvaffak olduğu ilmi bile idi, Cenâb-ı Hızır ona وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا (Kehf, 18/68) ya'ni “Sen ilm-i zevkî ile ihâta etmediğin şeye nasıl sabredersin?” demez idi. Hızır (a.s.)ın bu kavli “Bende bir ilim vardır ki, o ilim, zevk ile sana hâsıl olmadı, nasıl ki senin bildiğin ilmi ben bilmem!” demek olur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hızır, ilm-i zevkîyi Mûsâ (a.s.)dan ve ilm-i risâleti dahi kendinden nefyetti ve insâf edip "Se- nin bildiğin ilm-i risâleti ben bilmem!” dedi. Ve Hızır'ın bildiği ilmi Mûsâ (a.s.)ın bilmediğine sûre-i Kehf'de vâki هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَى أَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا (Kehf, 18/66) ya'ni “Sana ta'lîm olunan ilm-i rüşdü bana ta'lîm etmen şar- tıyla sana tâbi' olabilir miyim?" kavli şâhiddir. Ve bu adem-i ilmin Mûsâ (a.s.)ın şân-ı nübüvvetine nakîsa îrâs etmeyeceği bâlâda îzâh edilmiş idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Kehf, 18/70) yani "Eğer sen bana uyarsan, ben sana ondan haber verinceye kadar bana hiçbir şey sorma!" demişti. Musa (a.s.) bu şarttan da gaflet etti. Musa (a.s.)'ın Hakk'ın temizlemesinden gaflet etmesi bize ilahi rahmetten dolayı meydana geldi. Çünkü beşeriyet acizlik yeridir; insanda unutkanlık vardır. Bu sebeple Musa (a.s.) beşeriyetin üstün gelmesi sebebiyle kendisinde meydana gelen bu unutkanlık ve gaflet yüzünden kınanmadığı gibi, ilahi emri unutmamızdan dolayı bizler de kınanmayız. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz "رُفِعَ عَنْ أُمَّتِي الخَطَأُ وَالنِّسْيَانِ" yani "Benim ümmetimden hata ve unutkanlık kaldırılmıştır" buyururlar. Ve eğer Musa (a.s.), Hızır (a.s.)'ın Allah katından [25¹/62] muvaffak olduğu ilmi bilseydi, Hızır (a.s.) ona "وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا" (Kehf, 18/68) yani "Sen zevkî ilim ile kuşatmadığın şeye nasıl sabredersin?" demezdi. Hızır (a.s.)'ın bu sözü "Bende bir ilim vardır ki, o ilim, zevk ile sana hâsıl olmadı, nasıl ki senin bildiğin ilmi ben bilmem!" demek olur. Bu sebeple Hızır (a.s.), zevkî ilmi Musa (a.s.)'dan ve risalet ilmini de kendinden nefyetti (yok saydı) ve insaf edip "Senin bildiğin risalet ilmini ben bilmem!" dedi. Ve Hızır'ın bildiği ilmi Musa (a.s.)'ın bilmediğine Kehf suresinde meydana gelen "هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَى أَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا" (Kehf, 18/66) yani "Sana öğretilen rüşd (doğru yol) ilmini bana öğretmen şartıyla sana tabi olabilir miyim?" sözü şahittir. Ve bu ilimsizliğin Musa (a.s.)'ın peygamberlik şanına eksiklik getirmeyeceği yukarıda açıklanmıştı.

وَأَمَّا حِكْمَةُ فِرَاقِهِ فَلأَنَّ الرَّسُولَ يقولُ اللهُ فيه : ﴿وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا

نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا ، فَوَقَفَ العُلَمَاءُ بِاللهِ الَّذين يَعرِفُونَ قدرَ الرِّسالة والرَّسولِ

عند هذا القول، وقد عَلِمَ الخِضْرُ أنَّ موسى رسولُ اللهِ، فَأَخَذَ يَرْقُبُ ما

يكون منه ليُوَفِّي الأدَبَ حقه مع الرُّسُلِ ، فقال له : إِنْ سَأَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ

بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي ، فنهاه عن صُحبَتِه ، فلمَّا وَقَعَتْ منه الثَّالِثَةُ قال لـه

الخضرُ : هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ ، ولمْ يَقُلْ له موسى لا تَفْعَلْ، ولا طَلَبَ

صُحْبَته، لعلمه بقَدْرِ الرُّتْبَةِ الَّتي هو فيها الَّتي أَنْطَقَتْهُ بِالنَّهْيِ عن أَنْ يَصْحَبَهُ،

فسَكَتَ مُوسَى وَوَقَعَ الفِرَاقُ .

Ve onun hikmet-i firâkına gelince: Zîrâ Allah Teâlâ Resûl hakkında وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا (Haşir, 59/7) ya'ni “Resûl'ün getirdiği şeyi alınız ve onun nehyettiği şeyden müntehî olunuz!" bu- yurur. Binâenaleyh risâleti ve Resûl'ün kadrini bilen ulemâ-i billâh bu kavl indinde vâkıf oldular. Ve Hızır muhakkak bildi ki, Mûsâ (a.s.) resûldür. Binâenaleyh resûle karşı hakk-ı edebi îfâ için ondan sâdır olan şeye murâkıb olmasına şürû' etti. İmdi ona [251/63] إِنْ سَأَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي (Kehf, 18/76) ya'ni “Eğer bundan sonra sana bir şeyden suâl edersem bana musahib olma!" dedi. Binâenaleyh onu kendi sohbetinden nehyetti. Vaktâki ondan üçüncü vâki' oldu, Hızır ona هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ (Kehf, 18/78) ya'ni “İşte bu, senin ve benim beynimde firâktır” dedi. Ve Mûsâ ona "Yapma!" demedi; ve sohbe- ti taleb etmedi. Zîrâ o, ona musahib olmaktan nehy ile intâk eden, onda olan rütbenin kadrini âlim idi. Böyle olunca Mûsâ sükût etti ve firâk vâki' oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Onun ayrılık hikmetine gelince: Çünkü Yüce Allah, Resûl hakkında "Resûl'ün getirdiği şeyi alınız ve onun nehyettiği şeyden sakınınız!" (Haşir, 59/7) buyurur. Bu sebeple, risâleti ve Resûl'ün kadrini bilen Allah âlimleri bu söze vâkıf oldular. Ve Hızır kesin olarak bildi ki, Mûsâ (a.s.) resûldür. Bu sebeple, resûle karşı edep hakkını yerine getirmek için ondan sâdır olan şeye dikkat etmeye başladı. Şimdi ona [251/63] "Eğer bundan sonra sana bir şeyden suâl edersem bana arkadaş olma!" (Kehf, 18/76) dedi. Bu sebeple onu kendi sohbetinden men etti. Ondan üçüncü olay vuku bulduğunda, Hızır ona "İşte bu, senin ve benim aramızda bir ayrılıktır." (Kehf, 18/78) dedi. Ve Mûsâ ona "Yapma!" demedi; ve sohbeti talep etmedi. Çünkü o, ona arkadaş olmaktan men ile konuşan, onda olan rütbenin kadrini bilen idi. Böyle olunca Mûsâ sustu ve ayrılık gerçekleşti.

Yani Hızır (a.s.)ın Mûsâ (a.s.)dan ayrılmasının hikmetine gelince, sebe- bi budur ki: Allah Teâlâ hazretleri Resûl hakkında وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا )Haşir, 59/7) [Resûlün getirdiği şeyi alınız ve onun nehyettiği şeyden müntehî olunuz!] buyurduğu için resûlün mertebesini ve risâletin kadrini bilen ulemâ-i billâh Hak Teâlânın bu kavli indinde tevakkuf ettiler. Ve Cenâb-ı Hızır Mûsâ (a.s.)ın resûl olduğunu muhakkak bildi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hızır (a.s.)'ın Mûsâ (a.s.)'dan ayrılmasının hikmetine gelince, sebebi şudur ki: Yüce Allah, Resûl hakkında "وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا" (Haşir, 59/7) [Resûlün getirdiği şeyi alınız ve onun nehyettiği şeyden sakınınız!] buyurduğu için, Resûl'ün mertebesini ve risâletin (peygamberliğin) kadrini bilen ulemâ-i billâh (Allah'ı bilen âlimler), Yüce Allah'ın bu sözü karşısında durdular (düşündüler). Ve Cenâb-ı Hızır, Mûsâ (a.s.)'ın resûl olduğunu kesinlikle bildi.

Suâl: Hak Teâlâ hazretlerinin bâlâda zikrolunan kavl-i şerîfı, Hâtem-i enbiyaya nâzil olan Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyet-i münîfesidir. Halbuki Mûsâ ve Hızır (aleyhime's-selâm) zamanında Kur'ân-ı mecîd münzel değil idi. Binâenaleyh ulemâ-i billâhdan olan Hz. Hızır'ın Hak Teâlânın bu kavli indinde tevakkufu ne vech ile vârid olur? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Yüce Allah'ın yukarıda zikredilen şerefli sözü, son peygambere inen Kur'ân-ı Kerîm'in nurlu bir âyetidir. Hâlbuki Mûsâ ve Hızır (a.s.) zamanında Kur'ân-ı Mecîd (şerefli Kur'an) inmiş değildi. Bu sebeple, Allah âlimlerinden olan Hz. Hızır'ın, Yüce Allah'ın bu sözü karşısında duraksaması ne şekilde meydana gelir?

Cevâb: Bu hüküm resûl ve risâletin îcâbından olup cemî'-i rusül hakkında âmmdır; ve her bir resûle nâzil olan kitâbda bu maʼnâ mündemicdir. Binâenaleyh her bir nebînin ümmetine teblîğ eylediği, kavl-i Haktır. Ve lisân-ı Arab üzere Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e nâzil olan Kur'ân-ı Kerîm'de dahi bu ma'nâ, bâlâdaki elfâz-ı arabiyye ile teblîğ buyurulmuştur. Şu hâlde Kur'ân-ı Kerîm'e hâs değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de bu hakîkat قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ )Ahkaf, 46/9) [De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim.] âyet-i kerîmesiyle beyân buyurulmuştur. İşte Mûsâ (a.s.)a tebliğ buyurulan Tevrât-ı şerîfte de aynı hüküm mevcûd olduğu için, Hızır (a.s.) bu kavl-i şerîf indinde tevakkuf etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bu hüküm, resûl ve risâletin gerekliliğinden olup bütün resûller hakkında geneldir; ve her bir resûle inen kitapta bu anlam içerilmiştir. Bu sebeple her bir nebînin ümmetine tebliğ ettiği, Hakk'ın sözüdür. Ve Arap dili üzere Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e inen Kur'ân-ı Kerîm'de dahi bu anlam, yukarıdaki Arapça ifadelerle tebliğ buyurulmuştur. Şu hâlde Kur'ân-ı Kerîm'e özgü değildir. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de bu hakikat, قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ (Ahkaf, 46/9) [De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim.] âyet-i kerîmesiyle beyan buyurulmuştur. İşte Mûsâ (a.s.)a tebliğ buyurulan Tevrât-ı şerîfte de aynı hüküm mevcut olduğu için, Hızır (a.s.) bu şerefli söz karşısında durdu.

Binâenaleyh Hz. Hızır resûle karşı hakk-ı edebi îfâ etmek için Mûsâ (a.s.)dan sâdır olan emre murâkıb olmaya şürü' etti. Ve Mûsâ (a.s.) ona "Eğer bundan sonra sana bir şey suâl [25¹/64] edersem bana musahib olma!" (Kehf, 18/76) buyurmuş idi. Bu kavl ile Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hızır'ı kendi sohbetinden nehyetti. Vaktâki Mûsâ (a.s.)dan üçüncü suâl vâki' oldu, Cenâb-ı Hızır, Mûsâ (a.s.) gibi bir resûl-i zîşânın nehyine tebaan: “İşte bu üçüncü suâl, seninle benim aramda ayrılığa sebebdir” (Kehf, 18/78) dedi; ve Mûsâ (a.s.) dahi Cenâb-ı Hızır'a "Bu işi yapma!" demedi; ve devâm-ı sohbetini taleb etmedi. Zîrâ Mûsâ (a.s.) kendisinin müteayyin olduğu rütbe-i aliyye-i risâletin kadrini bilir idi. Ve o öyle bir rütbe idi ki, kendisini Hızır'ın musâhib olmasından nehy ile intâk eyledi. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) Hz. Hızır'ın bu kelâmına karşı kadr-i risâleti ârif olduğu için sükût etti ve aralarında firâk vâki' oldu. şuğlü ehemm içinde ehemm idi. İmdi ben seni edeb-i azîme vakıf kıldım. Eğer nefsini onunla isti'mâl edersen müntefi' olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple Hz. Hızır, peygambere karşı edep hakkını yerine getirmek için Mûsâ (a.s.)'dan sadır olan emre dikkat etmeye başladı. Ve Mûsâ (a.s.) ona "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma!" (Kehf, 18/76) buyurmuştu. Bu söz ile Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hızır'ı kendi sohbetinden menetti. Mûsâ (a.s.)'dan üçüncü soru geldiğinde, Cenâb-ı Hızır, Mûsâ (a.s.) gibi şanlı bir peygamberin yasağına uyarak: "İşte bu üçüncü soru, seninle benim aramda ayrılığa sebeptir" (Kehf, 18/78) dedi; ve Mûsâ (a.s.) da Cenâb-ı Hızır'a "Bu işi yapma!" demedi; ve sohbetinin devamını talep etmedi. Çünkü Mûsâ (a.s.) kendisinin belirlenmiş olduğu yüce peygamberlik rütbesinin değerini biliyordu. Ve o öyle bir rütbeydi ki, kendisini Hızır'ın arkadaş olmasından men ile konuşturdu. Bu sebeple Mûsâ (a.s.) Hz. Hızır'ın bu sözüne karşı peygamberlik değerini bildiği için sustu ve aralarında ayrılık meydana geldi. İşlerin en önemlisi içinde en önemlisiydi. Şimdi ben seni büyük edebe vâkıf kıldım. Eğer nefsini onunla kullanırsan faydalanırsın.

Ya'ni gerek Mûsâ (a.s.)ın ve gerek Hz. Hızır'ın ilimdeki kemâllerine ve edeb-i ilâhînin hakkını yerine getirmelerine nazar et! Mûsâ (a.s.)ın Cenâb-ı Hızır ile olan münasebetinde zâhir olan ilimdeki kemâli budur ki: Mûsâ (a.s.) kendisinin müteayyin olduğu rütbe-i aliyye-i risâletin kadrini ve bu rütbe ism-i Zâhir'in ahkâmını iktizâ edip, ism-i Bâtın'ın mazharı olan Cenâb-ı Hızır ile devâm-ı musâhabetine mâni' olduğunu bilir idi. Binâenaleyh ism-i Zâhir ahkâmının ism-i Bâtın ahkâmına mugāyeretinden nâşî, edeb-i ilâhînin hakkına riâyeten, sohbet-i Hızır'ı terketti. Ve Hz. Hızır'ın ilimdeki kemâli de budur ki: Cenâb-ı Hızır, resûl olan Mûsâ (a.s.)ın rütbesini ve risâletin kadrini ve resûlün getirdiği şeyi alıp nehyettiği şeyden ictinâb lâzım geldiğini bilir idi. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) ona “Eğer bundan sonra sana bir şeyden sorarsam bana musâhib olma!” (Kehf, 18/76) dediği için, Cenâb-ı Hızır mahzâ bir resûl-i zîşânın emrine tebaan, üçüncü suâl-den sonra &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, gerek Musa'nın (a.s.) ve gerek Hızır'ın ilimdeki kemallerine ve ilahi edep hakkını yerine getirmelerine bak! Musa'nın (a.s.) Hızır ile olan ilişkisinde ortaya çıkan ilimdeki kemali şudur: Musa (a.s.), kendisinin belirlenmiş olduğu yüce risalet rütbesinin değerini ve bu rütbenin Zâhir isminin hükümlerini gerektirdiğini, Bâtın isminin mazharı olan Hızır ile sohbetine devam etmesine engel olduğunu biliyordu. Bu sebeple, Zâhir isminin hükümlerinin Bâtın isminin hükümlerine aykırı olmasından dolayı, ilahi edep hakkına riayet ederek, Hızır ile sohbeti terk etti. Ve Hızır'ın ilimdeki kemali de şudur: Hızır, resul olan Musa'nın (a.s.) rütbesini ve risaletin değerini ve resulün getirdiği şeyi alıp nehyettiği şeyden kaçınmanın gerekli olduğunu biliyordu. Bu sebeple, Musa (a.s.) ona "Eğer bundan sonra sana bir şeyden sorarsam bana arkadaş olma!" (Kehf, 18/76) dediği için, Hızır sadece şanlı bir resulün emrine uyarak, üçüncü sorudan sonra

هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ

)Kehf 18/78) [İşte bu, senin ve benim beynimde firâktır.] deyip ondan ayrıldı; ve edeb-i risâletin hakkına riâyet etti. Ve Cenâb-ı Hızır'ın insâfına nazar et ki, kendisinde Mûsâ (a.s.)ın bilmediği ve Mûsâ (a.s.)da da kendisinin bilmediği ilim mevcûd olduğunu i'tirâf eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Kehf 18/78) [İşte bu, senin ve benim aramda ayrılıktır.] deyip ondan ayrıldı; ve peygamberlik edebi hakkına riâyet etti. Ve Hızır (a.s.)'ın insafına bak ki, kendisinde Mûsâ (a.s.)'ın bilmediği ve Mûsâ (a.s.)'da da kendisinin bilmediği ilmin mevcut olduğunu itiraf etti.

İmdi Cenâb-ı Hızır'ın Mûsâ (a.s.)a karşı vâki olan bu itirafı hîn-i mülâkātta “Sen zevkan ihâta etmediğin şeye nasıl sabredersin?” (Kehf, 18/68) demesine karşı bir tarziye oldu. Zîrâ Cenâb-ı Hızır bu sözüyle Mûsâ (a.s.)ı mecrûh etmiş idi. Bu i'tirâfı onun yarasına ilâç oldu. Ve bu tefâzul nisbeti hurma ağacının aşılanması hakkındaki hadîs-i şerîfte ümmet-i muhammediyyede zâhir oldu. Şöyle ki, (S.a.v.) Efendimiz bir sene ashâb-ı kirâmın hurma ağaçlarını aşılamakla meşgül olduklarını müşâhede buyurdukda &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Cenâb-ı Hızır'ın Mûsâ (a.s.)a karşı, karşılaşma anında "Sen zevkan (deneyimleyerek) ihâta etmediğin (kavramadığın) şeye nasıl sabredersin?" (Kehf, 18/68) demesine karşılık vâki olan bu itirafı, bir özür dileme oldu. Çünkü Cenâb-ı Hızır bu sözüyle Mûsâ (a.s.)ı incitmişti. Bu itirafı, onun yarasına ilaç oldu. Ve bu tefâzul (üstünlük) bağıntısı, hurma ağacının aşılanması hakkındaki hadîs-i şerîfte ümmet-i muhammediyyede ortaya çıktı. Şöyle ki, (S.a.v.) Efendimiz bir sene ashâb-ı kirâmın (şanlı sahabelerin) hurma ağaçlarını aşılamakla meşgul olduklarını müşâhede buyurduğunda.

لَوْ تَرَكْتُمْ لَا يَضُرُّكُمْ

ya'ni “Eğer terkederseniz size zarar vermezdi” buyurdu. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm telkîhi terkettiler. O sene hurma az oldu. (S.a.v.) Efendimiz ashâb-ı kirâmına ]25/66[ أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِمَصَالِحٍ دُنْيَاكُمْ ya'ni “Dünyanızın işlerini siz daha iyi bilirsiniz” buyurdu. İşte bu tefâzul nisbeti idi; ve (S.a.v.) Efendimiz ashâb-ı kirâmına karşı bu tefâzulu ve onların mesâlih-i dünyaya daha âlim olduklarını i'tirâf eyledi. Hâlbuki bir şeyin ilmi onun cehlinden hayırlı olduğuna şübhe yoktur. Bunun için Allah Teâlâ hazretleri kendi nefsini بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (Bakara, 2/29) ya'ni “Her şeyi bilicidir" kavliyle medhetti. Ve ashâb-ı kirâmın mesâlih-i dünyâda risâlet-penâh Efendimiz'den daha âlim olmaları, (S.a.v.) Efendimiz için mesâlih-i dünyada hibret olmamasından idi. Ve mesâlih-i dünyanın ilmi zevk ve tecrübe ile hâsıl olacağı bedîhîdir. Halbuki (S.a.v.) Efendimiz, umûr-i cüz'iyye olan umûr-i dünyeviyyeye kalb-i şerîfiyle meşgül olmadı. Belki onun iştigāli ehemm içinde ehemm olan umûr-i külliyyeye, ya'ni ilm-i nübüvvet ve risâlete idi. İşte ben sana bu tefâzul-i nisbîye müstenid olan insâf kāidesini îzâh etmekle seni edeb-i azîme vâkıf kıldım. Eğer muhîtinle olan münasebetinde nefsini bu edeb ile kullanacak olursan onunla müntefi' olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Eğer terk etseydiniz size zarar vermezdi" buyurdu. Bunun üzerine yüce sahâbeler hurma ağaçlarını aşılamayı terk ettiler. O sene hurma az oldu. Peygamberimiz (a.s.) yüce sahâbelerine "أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِمَصَالِحٍ دُنْيَاكُمْ" yani "Dünyanızın işlerini siz daha iyi bilirsiniz" buyurdu. İşte bu, bir üstünlük bağıntısı idi; ve Peygamberimiz (a.s.) yüce sahâbelerine karşı bu üstünlüğü ve onların dünya işlerinde daha bilgili olduklarını itiraf etti. Hâlbuki bir şeyin bilgisinin onun cehaletinden daha hayırlı olduğuna şüphe yoktur. Bunun için Yüce Allah kendi nefsini "بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ" (Bakara, 2/29) yani "Her şeyi bilicidir" sözüyle övdü. Ve yüce sahâbelerin dünya işlerinde risâlet sahibi Peygamberimiz'den (a.s.) daha bilgili olmaları, Peygamberimiz (a.s.) için dünya işlerinde bir tecrübe olmamasından idi. Ve dünya işlerinin bilgisinin zevk ve tecrübe ile hâsıl olacağı açıktır. Halbuki Peygamberimiz (a.s.), cüz'î işler olan dünyevî işlerle yüce kalbiyle meşgul olmadı. Aksine onun meşguliyeti, en önemli içinde en önemli olan küllî işlere, yani nübüvvet ve risâlet ilmine idi. İşte ben sana bu izafî üstünlüğe dayanan insaf kaidesini açıklamakla seni büyük bir edebe vâkıf kıldım. Eğer çevrenle olan münasebetinde nefsini bu edep ile kullanacak olursan onunla faydalanırsın.

وقوله : فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا يُرِيدُ الخِلافةَ ، وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ يُرِيدُ

الرسالة، فما كلُّ رَسولٍ خَلِيفَةً، فالخليفة صاحبُ السَّيفِ والعَزْلِ والوِلايَةِ،

والرسول ليس كذلك، إنَّما عليه البَلَاغُ ما أُرْسِلَ به، فإِنْ قَاتَلَ عليه وحَمَاهُ

بالسيف فذلك الخليفةُ الرَّسولُ ، فكما أنَّه ما كلُّ نَبِيَّ رَسُولًا، كذلك ما كلُّ

رسول خليفة، أي ما أُعْطِيَ المُلك ولا التَّحَكُمَ فيه.

Ve onun فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا (Şuara, 26/21) [Rabbim bana hüküm bahşeyledi.] kavli, hilafeti murad eder; ve وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ (Şuara, 26/21) [Ve beni mürselînden kıldı.] risâleti murâd eder. İmdi her bir resûl halîfe değildir. Binâenaleyh halîfe seyf ve azl ve vilâyet sâhibidir. Halbuki resûl böyle değildir. Ancak onun üzerine irsâl olunduğu şeyin iblâğı lâzımdır. Eğer onun üzerine mukātele eder ve onu seyf ile himâye ederse o, halîfe ve resûldür. Nitekim her bir nebî resûl değildir. Kezâlik her resûl halîfe değildir, ya'ni ona mülk ve onda tahakküm verilmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onun "Rabbim bana hüküm bahşeyledi." (Şuara, 26/21) sözü, hilafeti kasteder; ve "Ve beni mürselînden kıldı." (Şuara, 26/21) sözü, risâleti kasteder. Şimdi, her bir resûl halîfe değildir. Bu sebeple halîfe, kılıç (yönetim gücü), azil ve vilâyet (yönetim yetkisi) sahibidir. Halbuki resûl böyle değildir. Ancak onun üzerine gönderildiği şeyi tebliğ etmesi gerekir. Eğer onun üzerine mukatele eder (savaşır) ve onu kılıç ile himaye ederse, o, halîfe ve resûldür. Nasıl ki her bir nebî resûl değildir. Aynı şekilde her resûl halîfe değildir, yani ona mülk ve onda tahakküm (hükmetme yetkisi) verilmedi.

Mûsâ (a.s.) “Rabbim bana hüküm bahşeyledi" (Şuarâ, 26/21) kavliyle Cenâb-ı Hak'tan kendisine hilâfet ihsânını murâd eder; ve “Beni mürselînden kıldı.” (Şuarâ, 26/21) kavliyle de kendisine risâlet verildiğini [251/67] murâd eder. İmdi her “halîfe” resûl ise de, her “resûl” halîfe değildir. Zîrâ “halîfe” kılıç sahibidir; ve azl ve vilâyet sahibidir. Halbuki resûl olan zât ancak kendisine münzel olan ahkâm-ı ilâhiyyeyi ibâdullâha teblîğ ile me'mûrdur. Eğer resûl olan zât, ahkâm-ı ilâhiyyeyi mukātele ile kabûl ettirir ve kendisine tâbi' olan müminleri kılıç ile himâye eylerse, hem halîfe ve hem de resûldür. Bu sûrette hilâfet, risâlet üzerine zâid bir rütbe olmuş olur. Nitekim her nebî resûl değildir. Zîrâ nebî kendisinden evvel gelen resûlün getirdiği ahkâmı teʼyîd ve tebliğe meʼmûr olduğu hâlde resûl, ahkâm-ı müstakille ile gelen zâttır. İşte bunun gibi her resûl dahi halîfe değildir. Ya'ni resûl olan zâta mülk ve mülkte tahakküm itâ olun-madı. Binâenaleyh Musa (a.s.( فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ )Şuara, 26/21) [Rabbim bana hüküm bahşeyledi ve beni mürselînden kıldı.] kav-liyle “risâlet” ve “hilâfet”i câmi” olduğunu tasrîh buyurmuştur. Hâlbuki bu rütbeler Cenâb-ı Hızır'a i'tâ olunmadı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Musa (a.s.) "Rabbim bana hüküm bahşeyledi" (Şuarâ, 26/21) sözüyle Yüce Allah'tan kendisine hilâfet (yeryüzünde temsilcilik) ihsan edilmesini ister; ve "Beni mürselînden kıldı." (Şuarâ, 26/21) sözüyle de kendisine risâlet (elçilik) verildiğini [251/67] ister. Şimdi, her "halîfe" resûl (elçi) ise de, her "resûl" halîfe değildir. Çünkü "halîfe" kılıç sahibidir; ve azil (görevden alma) ve vilâyet (yönetim) sahibidir. Halbuki resûl olan zât ancak kendisine indirilen ilâhî hükümleri Allah'ın kullarına tebliğ etmekle görevlidir. Eğer resûl olan zât, ilâhî hükümleri savaşarak kabul ettirir ve kendisine tâbi olan müminleri kılıç ile himaye ederse, hem halîfe hem de resûldür. Bu durumda hilâfet, risâlet üzerine ek bir rütbe olmuş olur. Nasıl ki her nebî (peygamber) resûl değildir. Çünkü nebî kendisinden evvel gelen resûlün getirdiği hükümleri teyit ve tebliğ etmekle görevli olduğu hâlde, resûl, müstakil (bağımsız) hükümlerle gelen zâttır. İşte bunun gibi her resûl de halîfe değildir. Yani resûl olan zâta mülk (egemenlik) ve mülkte tahakküm (hükmetme yetkisi) verilmedi. Bu sebeple Musa (a.s.) فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ (Şuara, 26/21) [Rabbim bana hüküm bahşeyledi ve beni mürselînden kıldı.] sözüyle "risâlet" ve "hilâfet"i bir araya getirdiğini açıkça belirtmiştir. Halbuki bu rütbeler Cenâb-ı Hızır'a verilmedi.

وأما حكمة سؤال فرعون عن المَاهِيَّةِ الإلهية، فلم يكن عنْ جَهل، وإنَّما كان

عن اخْتِبَارٍ حَتَّى يَرَى جَوابه مع دعواه الرسالة عن ربه، وقد عَلِمَ فرعون مرتبة

المُرسَلِينَ في العِلمِ فَيَسْتَدِلُّ بِجَوَابِه على صِدقِ دَعواه، وسَأَلَ سُؤالَ إِيهَامٍ من

أجل الحاضرين حتَّى يُعَرِّفَهم من حيثُ لا يَشْعُرُونَ بِما شَعَرَ هو في نفْسِهِ فِي

سؤاله، فإذا أَجَابَه جَوَابَ العُلَمَاءِ بالأمرِ أَظْهَرَ فرعونُ إِبْقَاءً لِمَنْصِبِهِ أَنَّ مُوسَى

ما أَجَابَه على سؤاله، فَتَبَيَّنَ عندَ الحَاضِرِين لقُصُورِ فَهْمِهِم أَنَّ فرعونَ أَعْلَمُ من

موسى، ولهذا لما قال له في الجَوابِ ما يَنبَغِي، وهو في الظَّاهِرِ غَيْرُ جَوابِ

على مَا سُئِلَ منه، وقد عَلِمَ فرعون أنَّه لا يُجِيبُه إلا بذلك، فقال لأصحابه :

إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ ، أَي مَسْتُورٌ عنه عِلمُ ما سَأَلْتُهُ

عنه، إذ لا يَتَصَوَّرُ أَنْ يَعْلَمَ أَصلا.

Ve Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâlinin hikmetine gelince: An-cehlin vâki' olmadı; belki imtihândan dolayı oldu, tâ ki Rabb'in-den da'vâ-yı risâletiyle beraber onun cevabını göre! Ve Fir'avn ilimde rütbe-i mürselîni bilir idi, tâ ki onun cevabıyla da'vâsının sıdkına is-tidlâl eyleye! Ve hâzırîn eclinden [251/68] suâl-i îhâm ile suâl eyledi, tâ ki o kendi nefsinde muttali' olduğu şeye, onların şuûru olmadı-ğı haysiyetle, suâlinde onlara ta'rîf eyleye! [İmdi emri âlim olanların cevâbıyla cevab verdiği vakit, Fir'avn mansıbını ibkā için Mûsâ'nın, suâline cevâb vermediğini i'lân etti.]595 İmdi onların kusûr-ı fehimle-rinden dolayı hâzırîn indinde Fir'avn'ın Mûsâ'dan a'lem olduğu zâhir oldu. Ve işte bunun için vaktâki ona cevâbda lâyık olan şeyi söyledi, hâlbuki o zâhirde kendisinden suâl olunan şeye cevâb değildir; ve muhakkak Fir'avn, o bunun gayrısı ile cevâb vermez olduğunu bil-di. Binâenaleyh ashâbına dedi: "Size gönderilen resûlünüz elbette mecnûndur." (Şuarâ, 26/27) Ya'ni benim kendisinden suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mestûrdur. Zîrâ o şeyin ma'lûm olması aslâ tasav-vuf olunmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Firavun'un ilâhî mahiyetten (Allah'ın özünden) sormasının hikmetine gelince: Bu, bilgisizlikten dolayı meydana gelmedi; aksine imtihan sebebiyle oldu, tâ ki Rabb'inden risâlet (peygamberlik) iddiasıyla beraber onun cevabını görsün! Firavun, ilimde mürselînin (peygamberlerin) mertebesini bilir idi, tâ ki onun cevabıyla iddiasının doğruluğuna delil getirsin! Ve hazır bulunanlar için [251/68] yanıltıcı bir soruyla sordu, tâ ki kendisinin bildiği şeye, onların şuuru olmadığı için, sorusunda onlara açıklasın! [Şimdi, emri âlim olanların cevabıyla cevap verdiği vakit, Firavun makamını korumak için Musa'nın, sorusuna cevap vermediğini ilân etti.]595 Şimdi, onların anlayışlarındaki kusurdan dolayı hazır bulunanlar nezdinde Firavun'un Musa'dan daha bilgili olduğu ortaya çıktı. İşte bunun için, ona cevapta lâyık olan şeyi söylediği zaman, hâlbuki o, görünüşte kendisinden sorulan şeye cevap değildir; ve muhakkak Firavun, onun bunun dışındaki bir şeyle cevap vermeyeceğini bildi. Bu sebeple adamlarına dedi: "Size gönderilen resûlünüz elbette mecnûndur." (Şuarâ, 26/27) Yani benim kendisinden sorduğum şeyin ilmi ondan gizlidir. Çünkü o şeyin bilinmesi asla tasavvur olunmaz.

Ma'lûm olsun ki, Fir'avn hikmet-i hükûmete vâkıf zekî ve fatîn bir hü-kümdar idi. Onun dirâyet ve zekâveti koca bir kavim üzerinde da'vâ-yı rubûbiyyetle beraber senelerce müstebiddâne bir sûrette icrâ-yı hükûme-te muvaffak olmasıyla sâbittir. Binâenaleyh onun Mûsâ (a.s.)a mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi cehlinden değil, belki Mûsâ (a.s.)ı imtihân etmek maksadıyla vâki' idi. Zîrâ Fir’avn, Rabb'i cânibinden risâletle gönderildiği-ni davâ eden Mûsâ (a.s.)ın nasıl cevâb vereceğini görmek ve âlemde mür-selîn rütbesini bildiği cihetle, vereceği cevâb ile Mûsâ (a.s.)ın davasının sıdkına istidlâl eylemek için, mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etti. Ve bu suâ-lini vüzerâ ve hükemâsından birtakım kimselerin huzûrunda îrâd eyledi; ve Kur'ân-ı Kerîm'de zikrolunduğu üzere onun suali وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Firavun, hükûmet hikmetine vâkıf (yönetim bilgisine sahip) zeki ve anlayışlı bir hükümdardı. Onun dirayeti ve zekâsı, koca bir kavim üzerinde ilâhlık davasıyla beraber senelerce müstebit (despotça) bir şekilde hükûmet icra etmeye muvaffak olmasıyla sabittir. Bu sebeple onun Musa (a.s.)'a ilâhî mahiyetten (Allah'ın özünden) soru sorması cehaletinden değil, aksine Musa (a.s.)'ı imtihan etmek maksadıyla meydana gelmişti. Çünkü Firavun, Rabb'i tarafından risaletle (elçilikle) gönderildiğini iddia eden Musa (a.s.)'ın nasıl cevap vereceğini görmek ve âlemde mürselîn (elçilerin) rütbesini bildiği için, vereceği cevap ile Musa (a.s.)'ın davasının doğruluğuna istidlâl etmek (çıkarım yapmak) için, ilâhî mahiyetten soru sordu. Ve bu sorusunu vezirleri ve hikmet sahiplerinden (filozoflarından) birtakım kimselerin huzurunda dile getirdi; ve Kur'an-ı Kerim'de zikrolunduğu üzere onun sorusu: "Âlemlerin Rabbi nedir?" idi.

(Şuara, 26/23) tarzında idi. Ya'ni “Rabbü'l-âlemînin mâhiyeti ve hakîkati nedir?” dedi. Halbuki Fir'avn'ın ma'lûmu idi ki, rusül (aleyhimü's-selâm)a mâhiy-yet-i ilâhiyyeden suâl olunduğu vakit, onlar mâhiyyet-i Hak'tan ve hakî-kat-i ahadiyyeden cevâb vermezler; belki Hakk'ın izâfâtıyla, ya'ni sıfât ve esmâsıyla cevab verirler. Ve hükemâ ise mantıkla iştigāl ettikleri ve mantık kāidesince bir şeyin hakîkatini tarîf, “cins” ve “fasıl” ile olacağı cihetle, bir şeyin mâhiyetinden suâl olunduğu vakit, mutlakā “cins” ve “fasıl”dan mü-rekkeb olan bir mâhiyetten bahsolunmak lâzım idi. Zîrâ kāide-i [25¹/69] mantıkıyyece her mâhiyet iki cüzden terekküb eder. Birisi o mâhiyete nis-beten eamm olup, onunla diğer mâhiyet beyninde müşterek olur. Buna "cüz'-i müşterek” ve “tamâm-ı müşterek" derler. Ve biri dahi o mâhiyete nisbeten müsâvî ve cüz'-i evvele nisbeten ahfâ olup, o mâhiyeti sâirlerinden tefrîk ve müstakillen bir mâhiyet kılar. “Eamm-ı müşterek” olan cüz'-i evvele “cins” ve cinsten ehass ve mâhiyete müsâvî olan cüz'-i sânîye “fasl” ve bu iki cüz'den bi't-terettüb husûle gelen mâhiyete “nevi” tesmiye olu- nur. Ve ancak fasılların cinslere inzımâmiyle müstakil mâhiyyât-ı nev'iyye hâsıl olur. Meselâ insan, bir mâhiyyet-i nev'iyye olup “hayvan” ile “nâtık” cüz'lerinden mürekkebdir. “Hayvan” insana nisbeten cüz’-i eamm olup in- san ve sâir hayvanlara şâmil ve “tamâm-ı müşterek" olan “cins"tir. “Nâtık” dahi insana nisbetle cüz'-i müsâvî olup, nev'-i insânı sâir envâından fasl ve temyîz eden "fasl”ıdır. Kezâlik “At hayvân-ı sâhildir” ve “Hımâr hayvân-ı nâhıktır” denildikde, “at” ve “hımâr” birer mâhiyyet-i nev'iyye olup fasıl- larının, cüz'-i müşterek olan hayvan cinsine inzımâmiyle tahassul etmişler- dir. Ve hâkezâ ulûm ve fünûnda zikrolunan mesâil ve aksâmının mevzûâtı birer nevi' olup fasıllarıyla tefrîk olunmuşlardır. İmdi Fir'avn, "Hak” için mâhiyet ve hakîkat olmakla beraber, o mâhi- yetin “cins” ile “fasıl”dan mürekkeb olmadığına vâkıf idi; ve huzzâra bu hakîkati tarîf için suâlinde buna îhâm eyledi. Velâkin hâzır olan hükemâ ve ukalâ, Fir'avn'ın muttali' olduğu bu hakîkate vâkıf değil idiler. Onlar mâhiyyet-i Hakk'ın ancak “cins” ile “fasıl”dan terekküb edeceğine kāni' olduklarından, Fir'avn'ın suâline, Mûsâ (a.s.) tarafından bu yolda cevâb verileceğine muntazır oldular. Mûsâ (a.s.) ise onların bu zu'mu vech ile cevâb vermeyip, hakîkat-i emri bilen ulemânın cevabıyla ya'ni رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا )Şuarâ, 26/24) [Göklerin ve yerin ve bunların arasında bu- lunanların Rabbidir.] kavliyle, Hakk'ın izâfâtıyla cevâb verdiğini gördükle- rinde, Fir'avn onların bu cehillerinden bi'l-istifâde, mahzâ kendi mansıb-1 riyâsetinin bekāsı için: “Bakınız, ben ne sordum. [25¹/70] Mûsâ bana ne cevab verdi?" (Bk. Şuarâ, 26/25) dedi. Ve bu takdîrce hükemâ-yı hazıranın kusûr-i fehimlerinden nâşî, onların indinde Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.) dan daha âlim olduğu zâhir oldu. Bu hâl hükemânın noksan olan fehimlerine nisbe- ten böyle idi. Yoksa hakîkatte böyle değil idi. Ve Firʼavn indinde, bu cevâb ile Mûsâ (a.s.)ın sıdk-ı daʼvâsı bi'd-delâle sâbit oldu. Velâkin hubb-i riyâset sâikasıyla onu izhâr edemedi. Belki huzzârın hamâkatlerinden bi'l-istifa- için olmayan bir hakîkat üzere olmaması lâzım gelmez. Böyle olunca suâl, ehl-i Hak ve ilm-i sahîh ve akl-ı selîm mezhebi üzere sahîhdir. Ve ondan cevâb, ancak Mûsâ (a.s.)ın cevâb verdiği şeyle olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Şuara, 26/23) tarzında idi. Yani "Âlemlerin Rabbinin mahiyeti ve hakikati nedir?" dedi. Halbuki Firavun'un malumuydu ki, peygamberlere (a.s.) ilahi mahiyetten soru sorulduğu vakit, onlar Hak'ın mahiyetinden ve ahadiyet hakikatinden cevap vermezler; aksine Hak'ın izafatıyla, yani sıfat ve isimleriyle cevap verirler. Ve filozoflar ise mantıkla meşgul oldukları ve mantık kaidesince bir şeyin hakikatini tarif, "cins" ve "fasıl" ile olacağı cihetle, bir şeyin mahiyetinden soru sorulduğu vakit, mutlaka "cins" ve "fasıl"dan mürekkep olan bir mahiyetten bahsedilmek lazım idi. Zira mantık kaidesince her mahiyet iki cüzden (parçadan) oluşur. Birisi o mahiyete nispeten daha genel olup, onunla diğer mahiyet arasında müşterek (ortak) olur. Buna "cüz'-i müşterek" ve "tamam-ı müşterek" derler. Ve biri dahi o mahiyete nispeten eşit ve birinci cüze nispeten daha özel olup, o mahiyeti diğerlerinden ayırır ve müstakil (bağımsız) bir mahiyet kılar. "Eamm-ı müşterek" (daha genel ortak) olan birinci cüze "cins" ve cinsten daha özel ve mahiyete eşit olan ikinci cüze "fasıl" ve bu iki cüzden sırasıyla meydana gelen mahiyete "nevi" (tür) denir. Ve ancak fasılların cinslere katılmasıyla müstakil nevi mahiyetler meydana gelir. Mesela insan, bir nevi mahiyet olup "hayvan" ile "nâtık" (konuşan) cüzlerinden mürekkeptir (oluşmuştur). "Hayvan" insana nispeten daha genel bir cüz olup insan ve diğer hayvanlara şamil (kapsayıcı) ve "tamam-ı müşterek" olan "cins"tir. "Nâtık" dahi insana nispetle eşit bir cüz olup, insan türünü diğer türlerden ayıran ve temyiz eden "fasıl"ıdır. Aynı şekilde "At, sahildir (kişneyen) hayvandır" ve "Eşek, nâhıktır (anırır) hayvandır" denildiğinde, "at" ve "eşek" birer nevi mahiyet olup fasıllarının, cüz'-i müşterek olan hayvan cinsine katılmasıyla oluşmuşlardır. Ve böylece ilim ve fenlerde zikredilen meseleler ve kısımlarının mevzuları (konuları) birer nevi olup fasıllarıyla ayrılmışlardır. Şimdi Firavun, "Hak" için mahiyet ve hakikat olmakla beraber, o mahiyetin "cins" ile "fasıl"dan mürekkep olmadığına vakıf (bilgili) idi; ve hazır bulunanlara bu hakikati tarif için sorusunda buna ima etti. Velakin hazır olan filozoflar ve akıllılar, Firavun'un muttali olduğu (bildiği) bu hakikate vakıf değillerdi. Onlar Hak'ın mahiyetinin ancak "cins" ile "fasıl"dan oluşacağına kani (inanmış) olduklarından, Firavun'un sorusuna, Musa (a.s.) tarafından bu yolda cevap verileceğine muntazır (bekler) oldular. Musa (a.s.) ise onların bu zannı veçhile (şekilde) cevap vermeyip, emrin hakikatini bilen ulemanın cevabıyla yani رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuara, 26/24) [Göklerin ve yerin ve bunların arasında bulunanların Rabbidir.] kavliyle, Hak'ın izafatıyla cevap verdiğini gördüklerinde, Firavun onların bu cehaletlerinden istifade ederek, sırf kendi riyaset (başkanlık) makamının bekası için: "Bakınız, ben ne sordum. Musa bana ne cevap verdi?" (Bk. Şuara, 26/25) dedi. Ve bu takdirce hazır bulunan filozofların fehim (anlayış) kusurlarından dolayı, onların nezdinde Firavun'un Musa (a.s.)'dan daha alim olduğu zahir oldu. Bu hal filozofların noksan olan fehimlerine nispeten böyle idi. Yoksa hakikatte böyle değildi. Ve Firavun nezdinde, bu cevap ile Musa (a.s.)'ın davasının doğruluğu delille sabit oldu. Velakin riyaset sevgisi saikasıyla (itkisiyle) onu izhar edemedi. Aksine hazır bulunanların hamakatlerinden (ahmaklıklarından) istifade için olmayan bir hakikat üzere olmaması lazım gelmez. Böyle olunca soru, Hak ehli ve sahih ilim ve selim akıl mezhebi üzere sahihtir. Ve ondan cevap, ancak Musa (a.s.)'ın cevap verdiği şeyle olur.

Ya'ni Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi sahîhdir. Zîrâ sâil bir şeyin hakîkatinden ve mâhiyetinden suâl ederse, kendi matlûbunun hakîkatinden suâl etmiş olur. Ve bir kişinin kendi matlûbu olan şeyin hakîkatinden suâl etmesi ise sahîhdir. Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)ın burada mâhiyyet-i Hak'tan suâlin sahîh olduğunu beyân buyurması, hükemânın zehâbını ibtâl içindir. Zîrâ ehl-i mantık indinde “mâhiyet” bâlâda îzâh olunduğu üzere "cins" ile "fasıl”dan mürekkebdir. Onlar derler ki: “Mâhiyyet-i Hak cins ile fasıldan mürekkeb olmadığı cihetle Fir'an'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ )Şuara, 26/23) [Rabbü'l-âlemînin mâhiyeti ve hakîkati nedir?] kavlinde “ma” ile mâhiyyet-i Hak'tan suâli bâtıldır, sahîh değildir.” Hâlbuki Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsinde ve zâtında bir hakîkat üzeredir. Eğer böyle olmasa onun için bir hakîkat olmamak lâzım gelir; bu ise bâtıldır. Ve mâdemki kendi nefsinde Hakk'ın bir hakîkati mevcuttur ve sâilin matlûbu da Hakk'ı anlamaktır; binâenaleyh onun suâli, matlûbu olan Hakk'ın hakîkatinden suâldir. Bu ise sahîhdir. Fakat hakîkat-i Hak'tan cevab vermek doğru değildir. Zîrâ onun kendi nefsinde olan hakîkati, kendisinden gayrısının idrâki mümkin değildir. Ve ammâ şunlar ki [25¹/72] hudûd-i eşyayı "cins" ile "fasıl”dan mürekkeb kıldılar, kendisinde cinsiyetten iştirâk vâki' olan her şeyde hudûdun vasfı vardır; binâenaleyh eğer böyle bir hadd ile mahdûd olan şeyin mâhiyetinden suâl olunursa, bu kimselerin mezheb ve kāidelerine göre, o şeyin mâhiyeti olan “hadd” ile cevab vermek münasib olur. Ve kendisi için cins olmayan zât-ı Hakk'ın kendi nefsinde, kendisinin gayrı için mevcûd olmayan bir hakîkat üzere olmaması lâzım gelmez. Belki onun da kendi zâtında bir hakîkati vardır. Böyle olunca ehl-i Hak mezhebi ve ilm-i sahîh ve akl-1 selîm muktezâsı üzere bu zâtın hakîkatinden suâl sahîh olur. Ve belki böyle bir suâle karşı kendisi için “cins” olmayan o zâtın hakîkatinden cevab verilmeyip, ancak Mûsâ (a.s.)ın verdiği cevâb gibi, o hakîkatin niseb ve izâfâtından bahs ile cevab verilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Firavun'un İlahi mahiyetten soru sorması doğrudur. Çünkü soran kişi bir şeyin hakikatinden ve mahiyetinden soru sorarsa, kendi istediği şeyin hakikatinden soru sormuş olur. Ve bir kişinin kendi istediği şeyin hakikatinden soru sorması ise doğrudur. Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)'ın burada Hakk'ın mahiyetinden soru sormanın doğru olduğunu belirtmesi, filozofların yanlış görüşünü iptal etmek içindir. Çünkü mantıkçılara göre "mahiyet", yukarıda açıklandığı üzere "cins" ile "fasıl"dan (ayırt edici özellik) oluşur. Onlar derler ki: "Hakk'ın mahiyeti cins ile fasıldan oluşmadığı için, Firavun'un 'وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ' (Şuara, 26/23) [Âlemlerin Rabbinin mahiyeti ve hakikati nedir?] sözündeki 'ma' ile Hakk'ın mahiyetinden sorusu geçersizdir, doğru değildir." Hâlbuki Yüce Allah kendi nefsinde ve zâtında bir hakikat üzeredir. Eğer böyle olmasa, onun için bir hakikat olmaması gerekir; bu ise geçersizdir. Ve mademki kendi nefsinde Hakk'ın bir hakikati mevcuttur ve soran kişinin istediği de Hakk'ı anlamaktır; bu sebeple onun sorusu, istediği olan Hakk'ın hakikatinden sorudur. Bu ise doğrudur. Fakat Hakk'ın hakikatinden cevap vermek doğru değildir. Çünkü onun kendi nefsinde olan hakikatini, kendisinden başkasının idrak etmesi imkânsızdır. Ve ama şunlar ki [25¹/72] eşyanın sınırlarını "cins" ile "fasıl"dan oluşmuş kıldılar, kendisinde cinsiyetten ortaklık meydana gelen her şeyde sınırların vasfı vardır; bu sebeple eğer böyle bir sınır ile sınırlı olan şeyin mahiyetinden soru sorulursa, bu kimselerin mezheb ve kurallarına göre, o şeyin mahiyeti olan "sınır" ile cevap vermek uygun olur. Ve kendisi için cins olmayan Hakk'ın zâtının kendi nefsinde, kendisinin gayrısı için mevcut olmayan bir hakikat üzere olmaması gerekmez. Aksine onun da kendi zâtında bir hakikati vardır. Böyle olunca, Hakk ehlinin mezhebi ve doğru ilim ve selim akıl gereğince bu zâtın hakikatinden soru sormak doğru olur. Ve aksine böyle bir soruya karşı kendisi için "cins" olmayan o zâtın hakikatinden cevap verilmeyip, ancak Musa (a.s.)'ın verdiği cevap gibi, o hakikatin nispetlerinden ve bağıntılarından bahsedilerek cevap verilir.

وهنا سر كبير، فإنَّه أَجَابَ بالفِعْلِ لِمَنْ سَأَلَ عن الحَدِّ الذَّاتِي، فَجَعَلَ الحَدَّ

الذاتي عين إضافته إلى ما ظَهَرَ به مِن صُوَرِ العَالَمِ أو ما ظَهَرَ فيه من صُوَرِ

العالم، فكأنه قال له في جَوابِ قوله: ﴿وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ قَالَ الَّذِي يَظْهَرُ

فيه صُورُ العالمين من علو وهو السَّمَاءُ وسفل وهو الأرضُ إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ

أو يَظْهَرُ هو بها .

Ve bunda bir sırr-ı kebîr vardır. Zîrâ o, "hadd-i zâtî"den suâl eden kimseye "fiil" ile cevâb verdi. Binâenaleyh hadd-i zâtîyi, suver-i âlem- den onunla zâhir olduğu şeye veyâhud suver-i âlemden kendisinde zâhir olan şeye izâfetinin “ayn”ı kıldı. İmdi keennehû onun وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuara, 26/23) [Rabbü'l-âlemînin mâhiyeti ve hakîkati nedir?] kavlinin cevabında ona “Eğer siz ehl-i îkān iseniz”, (Şuarâ, 26/24) semâdan ibaret olan ulüvvden ve arzdan ibaret olan süflden âlem- lerin sûretleri kendisinde zâhir olandır yâhud onlarla zâhir olandır" dedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunda büyük bir sır vardır. Çünkü o, "zâtî sınır"dan soru soran kimseye "fiil" ile cevap verdi. Bu sebeple zâtî sınırı, âlem suretlerinden onunla ortaya çıktığı şeye veya âlem suretlerinden kendisinde ortaya çıkan şeye izafetinin "aynı" kıldı. Şimdi sanki o, وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuara, 26/23) [Âlemlerin Rabbinin mahiyeti ve hakikati nedir?] sözünün cevabında ona "Eğer siz ehl-i yakîn iseniz, semadan ibaret olan yücelikten ve arzdan ibaret olan alçaklıktan âlemlerin suretleri kendisinde ortaya çıkandır yahut onlarla ortaya çıkandır" dedi.

Ya'ni Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olan suâline karşı, Mûsâ (a.s.)ın hakîkat-i ilâhiyyeye muzâf olan rubûbiyyet-i mutlaka ile cevab ver- mesinde büyük bir sır vardır. Zîrâ Mûsâ (a.s.) “hadd-i zâtî”den suâl eden, ya'ni “Hakîkat-i ilâhiyyeyi ta'rîf eyle!” diyen Fir'avn'a, Hakk'ın “fiil”i olan rubûbiyetle cevâb verdi; ve zât-ı Hakk'ın ta'rîfini, Rabb'in suver-i âlemden [25¹/73] zâhir olduğu şeye izâfetinin “ayn”ı kıldı. Veyâhud Rabb'in vü- cûdunda suver-i âlemden zâhir olan şeye onun izâfetinin “ayn”ı kıldı; ve cemî'-i rubûbiyyât-ı cüz'iyyeyi câmi' olan rubûbiyyet-i mutlakayı Hakk'a izâfet sûretiyle ta'rîf etti. Binâenaleyh onun suver-i âlemde zâhir olduğu ru- bûbiyyet-i mutlaka ile tavsîfi, hakîkat-i Hakk'ı ta'rîfin “ayn”ı oldu. Zîrâ su- ver-i ulviyye ve süfliyyede bi-hasebi'l-esmâ müteayyin olan vücûd-ı Haktır; ve bu suverin kâffesi vücûd-ı vâhid-i hakîkî-i Hak'tan mürabdır. Şu hâlde Fir'avn'ın “Rabbü'l-âlemîn ne şeydir?” (Şuarâ, 26/23) kavlinin cevabında, Mûsâ (a.s.) “cins” ile “fasıl”dan mürekkeb olan mâhiyetten bahsetmeyip, keennehû Fir'avn'a dedi ki: "Eğer siz Hakk'ı suver-i âlemde ve kendi nef- sinizde müşâhede edip, O'ndan gayrı vücûd-ı hakîkî sahibi olmadığına müteyakkın olmuş tâifeden iseniz, Rabbü'l-âlemîn, âlemlerin suver-i ul- viyye ve süfliyyesi kendisinde zâhir olan veyâhud kendisi bu sûretler ile zâhir olan zât-ı vâhiddir.” Fir'avn imtihânen sorduğu suâlin cevabını kendi vukūf ve şuûruna mutâbık olarak aldı. Fakat hâzır-bi'l-meclis olan hükemâ "cins" ve "fasıl”dan mürekkeb bir mâhiyetin ta'rîfine muntazır oldukların- dan ve onlar, Firʼavn'ın vakıf olduğu şeyden câhil bulunduklarından, Mûsâ (a.s.)ın bu cevabı onlara kâfî gelmedi. Velâkin Firʼavn Mûsâ (a.s.) tarafın- dan verilen cevabın isâbetini takdîr ve da'vâ-yı risâlette sıdkını ârif olmakla beraber, hubb-i riyâset sâikasıyla, huzzârın zehâbından bi'l-istifâde tezvîr tarîkine zâhib olup, zâhiren Mûsâ (a.s.)ı tasdîk ile mümîn olmadı. Velhâsıl Mûsâ (a.s.) bu cevâb ile zât-ı Hakk'ı âlemin “ayn”ı kılmış oldu. Ve Hakk'ı reviş-i risâletine muvâfık bir ta'rîf ile beyân eyledi. فلما قال فرعون لأصحابه : إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ ، كما قُلْنَا فِي مَعْنَى كَونِهِ مَجْنُونًا، زاد موسى في البَيانِ لِيَعلم فرعون رُتْبَتَه في العِلم الإلهي، لعلمه بأن فرعون يَعلَمُ ذلك، فقال : رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ ، فَجَاءَ بما يَظْهَرُ ويُسْتَرُ، وهو الظاهر والباطنُ، وَمَا بَيْنَهُمَا) وهو قوله : ﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ ، إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ أَي إِنْ كُنْتُمْ أَصْحَابَ تَقْيِيدِ، فَإِنَّ العَقَلَ تَقْيِيدٌ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Firavun'un ilahi mahiyet hakkında sorduğu soruya karşılık, Musa'nın (a.s.) ilahi hakikate ait mutlak rububiyet (Rablık) ile cevap vermesinde büyük bir sır vardır. Çünkü Musa (a.s.), "zati had"den soran, yani "İlahi hakikati tanımla!" diyen Firavun'a, Hakk'ın "fiil"i olan rububiyet ile cevap verdi; ve Hakk'ın zâtının tanımını, Rabb'in âlem suretlerinden [25¹/73] zuhur ettiği şeye izafetinin "aynı" kıldı. Veyahut Rabb'in vücudunda âlem suretlerinden zuhur eden şeye onun izafetinin "aynı" kıldı; ve bütün cüz'i rububiyetleri kapsayan mutlak rububiyeti Hakk'a izafet suretiyle tanımladı. Buna göre, onun âlem suretlerinde zuhur ettiği mutlak rububiyet ile tavsifi, Hakk'ın hakikatini tanımlamanın "aynı" oldu. Zira yüce ve aşağı suretlerde esmalar gereğince belirlenmiş olan Hakk'ın vücududur; ve bu suretlerin hepsi Hakk'ın hakiki tek vücudundan türemiştir. Bu durumda, Firavun'un "Âlemlerin Rabbi ne şeydir?" (Şuarâ, 26/23) sözünün cevabında, Musa (a.s.) "cins" ve "fasıl"dan oluşan mahiyetten bahsetmeyip, sanki Firavun'a dedi ki: "Eğer siz Hakk'ı âlem suretlerinde ve kendi nefsinizde müşahede edip, O'ndan başka hakiki vücud sahibi olmadığına kesin olarak inanmış bir topluluktan iseniz, Âlemlerin Rabbi, âlemlerin yüce ve aşağı suretleri kendisinde zuhur eden veyahut kendisi bu suretler ile zuhur eden tek zâttır." Firavun, imtihan için sorduğu sorunun cevabını kendi bilgi ve idrakine uygun olarak aldı. Fakat mecliste hazır bulunan filozoflar "cins" ve "fasıl"dan oluşan bir mahiyetin tanımını beklediklerinden ve onlar, Firavun'un vakıf olduğu şeyden cahil bulunduklarından, Musa'nın (a.s.) bu cevabı onlara yeterli gelmedi. Velakin Firavun, Musa (a.s.) tarafından verilen cevabın isabetini takdir ve risalet davasında sıdkını bilmekle beraber, riyaset sevgisi saikasıyla, hazır bulunanların gafletinden istifade ederek tezvîr yoluna gitti ve zahiren Musa'yı (a.s.) tasdik ile mümin olmadı. Sözün özü, Musa (a.s.) bu cevap ile Hakk'ın zâtını âlemin "aynı" kılmış oldu. Ve Hakk'ı risalet tarzına uygun bir tanımla beyan eyledi. فلما قال فرعون لأصحابه : إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ ، كما قُلْنَا فِي مَعْنَى كَونِهِ مَجْنُونًا، زاد موسى في البَيانِ لِيَعلم فرعون رُتْبَتَه في العِلم الإلهي، لعلمه بأن فرعون يَعلَمُ ذلك، فقال : رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ ، فَجَاءَ بما يَظْهَرُ ويُسْتَرُ، وهو الظاهر والباطنُ، وَمَا بَيْنَهُمَا) وهو قوله : ﴿وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ ، إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ أَي إِنْ كُنْتُمْ أَصْحَابَ تَقْيِيدِ، فَإِنَّ العَقَلَ تَقْيِيدٌ.

İmdi vaktâki Fir'avn ashâbına “O elbette mecnûndur” (Şuarâ, 26/27) dedi. Nitekim biz onun mecnûn olması maʼnâsında [251/74] dedik. Fir'avn ilm-i ilâhîde onun mertebesini bilmek için, Mûsâ beyânda ziyâde etti. Zîrâ Fir'avn'ın bunu bildiğini bilir idi. Binâenaleyh رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ )Suara, 26/28) [Maşrık ve mağribin Rabbi.] dedi. Böyle olunca zâhir ve müstetir olan şeyi getirdi; ve o zâhir ve bâtındır وَمَا بَيْنَهُمَا )Suara 26/28) [ve bu ikisi arasında olanların]; dahi O'nun وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ )Hadid, 57/3) [O her şeyi alîmdir.] kavlidir. إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ, 26/28) [Eğer siz taakkul ederseniz.] Eğer siz ashâb-ı takyîd iseniz, demektir. Zîrâ akıl takyîddir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Firavun adamlarına "O elbette mecnundur" (Şuarâ, 26/27) dedi. Nasıl ki biz onun mecnun olması anlamında [251/74] dedik. Firavun, ilahi ilimde onun mertebesini bilmek için, Musa beyanda (açıklamada) ileri gitti. Çünkü Firavun'un bunu bildiğini biliyordu. Bu sebeple "Doğunun ve batının Rabbi" (Şuarâ, 26/28) dedi. Böyle olunca, görünen ve gizli olan şeyi getirdi; ve o görünen ve bâtın olandır, "ve bu ikisi arasında olanların" (Şuarâ, 26/28) Rabbi'dir; dahi O'nun "O her şeyi bilendir" (Hadid, 57/3) sözüdür. "Eğer siz akıl ederseniz" (Şuarâ, 26/28) sözü, eğer siz kayıtlı olanlar (sınırlı düşünenler) iseniz, demektir. Çünkü akıl kayıttır (sınırlayıcıdır).

Ya'ni Fir'avn sorduğu suâl üzerine Mûsâ (a.s.)dan Hakk'ın izâfâtıyla cevâb aldıktan sonra, o mecliste hazır olan ashâbına “Size gönderilen resû- lünüz elbette mecnûndur!" (Şuarâ, 26/27) ya'ni, "Benim kendisinden suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mestûrdur” deyince, Fir'avn ilm-i ilâhîde kendisi- nin mertebesini bilmek için Mûsâ (a.s.) cevabını ziyâdeleştirdi. Zîrâ Mûsâ (a.s.) muhakkak Firʼavn'ın kendi kelâmını anladığını bilir idi. Binâenaleyh Cenâb-ı Mûsâ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ )Suara 26/24) [Gök- lerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabb’idir. Eğer hakîkati yakînen bilmeye ehil kimselerseniz.] dedikten sonra رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuara, 26/28) [O maşrıkla mağribin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir. Eğer siz taakkul ederseniz.] dedi. Şu hâlde zâhir ve müstetir olan şeyi beyân etmiş oldu. Zîrâ maşrık, şemsin mahall-i zuhûrudur; ve mağrib ise şemsin mahall-i istitârıdır. Ve “maşrık” ism-i Zâhir'in mazharı ve “mağrib” ism-i Bâtın'ın mazharıdır. Binâenaleyh Cenâb-ı Mûsâ, “Rabbü'l-maşrıkı ve'l-mağrib” demekle hem zâhir ve hem de müstetir olan şeyi getirmiş oldu. Ve Hak Teâlâ bilcümle mezâhir ile zâhir ve müteayyindir; ve her bir mazharın batınıdır. Ve وَمَا بَيْنَهُمَا [ve bu ikisi arasında olanların] kavli dahi, Hak Teâlâ'nın وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (Hadîd, 57/3) [O her şeyi alîmdir.] ya'ni Hak Teâlâ maşrık ile mağrib ve zâhir ile bâtın arasını; ve her bir mazhar ile zâhir ve müteayyin olmakla o mezâhiri, ve her bir mazharın bâtını olmakla onların bevâtınını âlimdir, demek olur. إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuara, 26/28) [Eğer siz taakkul ederseniz.] ya'ni “eğer siz ashâb-ı akıl ve takyîd iseniz”, demektir. Zîrâ akıl takyîdi iktizâ eder; ve aklen “teşbîh”, Hakk'ı takyîd etmek demektir, ve “tenzîh” ise tahdîddir. Binâenaleyh ashâb-ı akıl Hakk'ı teşbîh ettikleri vakit ecsâma teşbîh ile takyîd ederler; ve tenzîh ettikleri vakit dahi, O'nu suver-i âlemden ve ecsâmdan tenzîh ile tahdîd etmiş olurlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Firavun'un sorduğu soru üzerine Musa (a.s.)'dan Hakk'ın bağıntılarıyla cevap aldıktan sonra, o mecliste hazır bulunan adamlarına "Size gönderilen elçiniz elbette delidir!" (Şuara, 26/27) yani, "Benim kendisinden soru sorduğum şeyin ilmi ondan gizlidir" deyince, Firavun ilahi ilimde kendisinin mertebesini bilmek için Musa (a.s.)'ın cevabını artırdı. Çünkü Musa (a.s.) muhakkak Firavun'un kendi sözünü anladığını bilirdi. Bu sebeple Cenab-ı Musa "Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabb'idir. Eğer hakikati yakinen bilmeye ehil kimselerseniz." (Şuara, 26/24) dedikten sonra "O maşrıkla mağribin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir. Eğer siz akıl ederseniz." (Şuara, 26/28) dedi. Şu halde görünen ve gizli olan şeyi beyan etmiş oldu. Çünkü maşrık (doğu), güneşin ortaya çıktığı yerdir; ve mağrib (batı) ise güneşin gizlendiği yerdir. Ve "maşrık" Zâhir isminin mazharı (tecelli yeri) ve "mağrib" Bâtın isminin mazharıdır. Bu sebeple Cenab-ı Musa, "Rabbü'l-maşrıkı ve'l-mağrib" demekle hem görünen ve hem de gizli olan şeyi getirmiş oldu. Ve Yüce Allah bütün tecelli yerleriyle görünür ve belirgin olur; ve her bir mazharın batınıdır. Ve "ve bu ikisi arasında olanların" sözü dahi, Yüce Allah'ın "O her şeyi bilendir." (Hadid, 57/3) yani Yüce Allah'ın maşrık ile mağrib ve zâhir ile bâtın arasını; ve her bir mazhar ile zâhir ve belirgin olmakla o mazharları, ve her bir mazharın batını olmakla onların iç yüzlerini bildiği anlamına gelir. "Eğer siz akıl ederseniz." (Şuara, 26/28) yani "eğer siz akıl ve kayıt ehli iseniz", demektir. Çünkü akıl kaydı gerektirir; ve aklen "teşbih" (benzetme), Hakk'ı kayıtlamak demektir, ve "tenzih" (uzak tutma) ise sınırlamadır. Bu sebeple akıl ehli Hakk'ı teşbih ettikleri zaman cisimlere benzetmekle kayıtlar; ve tenzih ettikleri zaman dahi, O'nu âlem suretlerinden ve cisimlerden tenzih etmekle sınırlamış olurlar.

فالجواب الأول جواب المُوقِنِينَ، وَهُمْ أهلُ الكَشفِ والوجود، فقال لهم: إن

كُنتُمْ [25/75] مُوقِنِينَ ، أي أهلَ كَشفِ ووُجود فقد أَعْلَمْتُكم بما تَيَقَّنْتُمُوه

في شُهُودِكم ووجودكم، فإنْ لمْ تَكُونُوا من هذا الصنف فقد أجَبْتُكم في

الجَوابِ الثَّانِي إن كُنْتُمْ أَهلَ عَقلٍ وتَقْيِيدٍ وحَصَرْتُم الحقُّ فيما تُعْطِيهِ أَدِلَّةُ

عُقُولكم، فظَهَرَ موسى بالوَجْهَيْنِ لِيَعْلَمَ فرعونُ فَضْلَه وصدقَهُ، وَعَلِمَ مُوسَى أَنَّ

فرعونَ عَلِمَ ذلك أو يَعْلَمُ ذلك، لكونه سَأَلَ عن المَاهِيَّةِ، فَعَلِمَ أَنَّه ليس سُؤالُه

على اصطلاحِ القُدَمَاءِ في السُّؤالِ بـ «ما»، فلذلك أَجَابَ، فَلَوْ عَلِمَ منه غير

ذلك لَخَطَّاه في السُّؤالِ، فلمَّا جَعَلَ مُوسَى المَسْئُولُ عنه عينَ العَالَمِ خَاطَبَه

فرعون بهذ النِّسَانِ والقَومُ لا يَشْعُرُونَ .

İmdi cevâb-ı evvel “mûkınîn”in cevabıdır; ve onlar ehl-i keşf ve vücûd- dur. Binâenaleyh onlara: “Eğer siz mûkınîn iseniz” (Şuarâ, 26/24) dedi. Ya'ni, "Eğer siz ehl-i keşf ve vücûd iseniz, muhakkak ben size şühûdunuzda ve vücûdunuzda teyakkun ettiğiniz şeyi bildirdim. İmdi eğer siz bu sınıftan değil iseniz, ehl-i akıl ve takyîd iseniz ve edille-i ukülünüzün i'tâ eylediği şeyde Hakk'ı hasrederseniz, muhak- kak ben size cevâb-ı sânîde cevâb verdim" demek olur. Böyle olun- ca Fir'avn onun fazlını ve sıdkını bilmek için Mûsâ vecheyn ile zâhir oldu; ve Mûsâ bildi ki, muhakkak Fir'avn bunu anladı veyâhud anlar. Zîrâ Fir'avn mâhiyetten suâl etti. Binâenaleyh bildi ki, “mâ” ile suâlde onun suâli ıstılâh-ı kudemâ üzere değildir. İşte bunun için cevâb ver- di. İmdi ondan bunun gayrını fehm ede idi, suâlde onu tahtie ederdi. Vaktaki Mûsâ, mes'ûlün-anhi ayn-ı âlem kıldı, Fir'avn ona bu lisân ile hitâb eyledi, hâlbuki kavmin şuûrları yok idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, birinci cevap "mûkınîn"in (yakîn sahiplerinin) cevabıdır; ve onlar keşif ve vücud ehli (varlığı doğrudan idrak edenler)dir. Bu sebeple onlara: "Eğer siz yakîn sahipleri iseniz" (Şuarâ, 26/24) dedi. Yani, "Eğer siz keşif ve vücud ehli iseniz, muhakkak ben size şuhudunuzda (gözleminizde) ve vücudunuzda (varlığınızda) kesin olarak bildiğiniz şeyi haber verdim. Şimdi eğer siz bu sınıftan değil iseniz, akıl ve kayıt ehli iseniz ve akıllarınızın delillerinin verdiği şeyde Hakk'ı sınırlarsanız, muhakkak ben size ikinci cevapta karşılık verdim" demek olur. Böyle olunca, Firavun onun faziletini ve doğruluğunu anlamak için Musa iki vecihle (yönle) ortaya çıktı; ve Musa bildi ki, muhakkak Firavun bunu anladı veya anlayacak. Çünkü Firavun mahiyetten (bir şeyin özünden) sordu. Bu sebeple bildi ki, "mâ" (ne) ile sorulan soruda onun sorusu eskilerin ıstılahına (terimine) göre değildir. İşte bunun için cevap verdi. Şimdi ondan bunun dışında bir şeyi anlasaydı, soruda onu yanıltırdı. Musa, sorulan şeyi âlemin özü kıldığı zaman, Firavun ona bu dille hitap etti, hâlbuki kavmin şuurları (bilinçleri) yoktu.

Ya'ni Fir'an'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) [Âlemlerin Rabbi olan ne- dir?] diye mâhiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olan suâline Mûsâ (a.s.)ın evvelen رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (Suarâ, 26/24) [Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabb’idir. Eğer hakîkati yakînen bilme- ye ehil kimselerseniz.] diyerek cevâb vermesi mûkınîn olan kimselere mah- sûs olan cevabdır. Ve “mûkınîn” zümresi, ehl-i keşf ve vücûd olan zevâttır. Zîrâ ehl-i keşf ve vücûd, eşyânın [25¹/76] vücûd-ı hakîkî-i Hakk'a muzâf olan vücûdât olup, onların Kayyûm'u Hak olduğunu ve cümlesi Rabb-i mutlakın merbûbu bulunduğunu ve kendi vücûdları dahi eşyâ-yı âlemden bir şey olup, Rabb-i mutlakın kendilerinde dahi rubûbiyetle zâhir olduğu- nu yakînen müşâhede ederler. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) bu ilk cevabında: “Eğer siz ehl-i keşf ve vücûd iseniz muhakkak ben size şühûdunuzda ve vücudunuzda, ya'ni âfâk ve enfüste, teyakkun ettiğiniz şeyi bildiririm" de- miş oldu. Ve ondan sonra ikinci cevâba tasaddi buyurup رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Suara 26/28) [O maşrıkla mağribin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb’idir. Eğer siz taakkul ederseniz.] dedi. Ve bu cevâb dahi ehl-i akıl ve takyîde mahsûs olan cevabdır. Zîrâ ehl-i akıl ve takyîd Hakk'ı ecsâma teşbîh ederek takyîd veyâ ecsâmdan tenzîh ederek tahdîd ederler. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) bu ikinci cevabında: “Eğer siz ehl-i keşf ve vücûd sınıfından olmayıp ehl-i akıl ve takyîd iseniz ve akıllarınızın îcâd eylediği delîller ile Hakk'ı cihât ve ecsâmda hasrederseniz, teşbîh ve tenzîhi mutazammın olan Hakk'ın zuhûr ve istitârını size bildiririm” demiş oldu. Şu hâlde Mûsâ (a.s.) Fir'avn kendisinin fazlını ve sıdkını bilmek için zikrolunan iki vech ile zâhir oldu. Ve Fir'avn mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmiş olduğu için, Mûsâ (a.s.), bu iki vech ile verdiği cevabı Fir'avn'ın anladığını veyâhud anlamak isti'dâdı olduğunu; ve binâenaleyh “ma” ile mâhiyyet-i Hak'tan Fir'avn'ın suâl etmesi, ıstılâh-ı kudemâ üzere mâhiy- yet-i Hak'ta "cins” ile “fasıl”dan mürekkeb bir cevâb verileceğine intizâren vâki' olmadığını bildi. Eğer Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın suâline bunun gayrını, ya'ni Fir'avn'ın “cins” ile “fasıl”dan mürekkeb bir cevâba intizar ettiğini fehm ede idi, ona vecheyn ile cevâbdan sarf-ı nazar buyurup, “mâhiyyet[-i Hakkın], “cins” ve “fasıl”dan mürekkeb olmadığını beyân ile suâlde onu tahtıe ederdi. İşte Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın maksadını ârif olduğu için ona ve- cheyn ile cevab verdi. İmdi vaktâki Mûsâ (a.s.) mes'ûlün-anh olan Hakk'ı âlemin “ayn”ı kıldı; Fir'avn o hazrete bu lisân ile ya'ni lisân-ı tevhîd ile hitâb eyledi. Halbuki o meclisde hâzır olan Fir'avn'ın vüzerâ ve ukalâsı bu suâl ve cevabların zevkine varamadılar. Zîrâ onların ukūlü kavâid-i mantı- kıyye dâiresinde mahsûr kalmış idi; ve bu sebeble kendileri kasîrü'l-fehm idiler. Ve Fir'avn'ın lisân-ı tevhîd ile hitâbı bervech-i âtîdir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Firavun'un "وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ" (Şuarâ, 26/23) [Âlemlerin Rabbi nedir?] diye ilahi mahiyetten sorduğu soruya Musa (a.s.)'ın öncelikle "رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ" (Şuarâ, 26/24) [Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabb’idir. Eğer hakikati yakinen bilmeye ehil kimselerseniz.] diyerek cevap vermesi, yakinen bilen kimselere özgü olan cevaptır. Ve "yakinen bilenler" zümresi, keşif ve vücud ehli olan zatlardır. Zira keşif ve vücud ehli, eşyanın Hak'kın hakiki varlığına izafe edilen varlıklar olduğunu, onların Kayyım'ının Hak olduğunu ve hepsinin mutlak Rab'bin bağlısı bulunduğunu ve kendi varlıklarının dahi alemdeki eşyadan bir şey olup, mutlak Rab'bin kendilerinde dahi rububiyetle (Rab'lik vasfıyla) zahir olduğunu yakinen müşahede ederler. Buna göre Musa (a.s.) bu ilk cevabında: "Eğer siz keşif ve vücud ehli iseniz muhakkak ben size şuhudunuzda ve vücudunuzda, yani dış alemde ve iç alemde, teyakkun ettiğiniz (kesin olarak bildiğiniz) şeyi bildiririm" demiş oldu. Ve ondan sonra ikinci cevaba yönelip "رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ" (Şuarâ 26/28) [O maşrıkla mağribin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb’idir. Eğer siz akıl ederseniz.] dedi. Ve bu cevap dahi akıl ve takyid (sınırlama) ehline özgü olan cevaptır. Zira akıl ve takyid ehli Hak'kı cisimlere benzeterek sınırlar veya cisimlerden tenzih ederek (uzak tutarak) tahdid ederler (sınırlandırırlar). Buna göre Musa (a.s.) bu ikinci cevabında: "Eğer siz keşif ve vücud sınıfından olmayıp akıl ve takyid ehli iseniz ve akıllarınızın icat eylediği deliller ile Hak'kı cihetlerde ve cisimlerde hasrederseniz, teşbih ve tenzihi içeren Hak'kın zuhur ve istitârını (görünme ve gizlenme hallerini) size bildiririm" demiş oldu. Şu halde Musa (a.s.) Firavun kendisinin fazlını ve doğruluğunu bilmek için zikrolunan iki veçhe (yön) ile zahir oldu. Ve Firavun ilahi mahiyetten soru sormuş olduğu için, Musa (a.s.), bu iki veçhe ile verdiği cevabı Firavun'un anladığını veya anlamak istidadı olduğunu; ve buna göre "ma" ile Hak'kın mahiyetinden Firavun'un soru sorması, eskilerin ıstılahına göre Hak'kın mahiyetinde "cins" ile "fasıl"dan (tür ve ayırıcı özellikten) mürekkep bir cevap verileceğine intizaren (beklentiyle) vaki olmadığını bildi. Eğer Musa (a.s.) Firavun'un sorusuna bunun gayrını, yani Firavun'un "cins" ile "fasıl"dan mürekkep bir cevaba intizar ettiğini fehm etseydi, ona iki veçhe ile cevaptan sarf-ı nazar buyurup, "mahiyet[-i Hak'kın], "cins" ve "fasıl"dan mürekkep olmadığını beyan ile soruda onu tahtıe ederdi (hatalı bulurdu). İşte Musa (a.s.) Firavun'un maksadını bildiği için ona iki veçhe ile cevap verdi. Şimdi ne zaman ki Musa (a.s.) kendisinden sorulan Hak'kı alemin "ayn"ı (özü) kıldı; Firavun o hazrete bu lisan ile yani tevhid lisanı ile hitap eyledi. Halbuki o mecliste hazır olan Firavun'un vezirleri ve akıllıları bu soru ve cevapların zevkine varamadılar. Zira onların akılları mantık kuralları dairesinde sınırlı kalmış idi; ve bu sebeple kendileri kasıru'l-fehm idiler (anlayışları kıttı). Ve Firavun'un tevhid lisanı ile hitabı aşağıdaki gibidir:

فقال له : لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهَا غَيْرِي لأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ، والسِّينُ في

«السِّجْنِ» من حرُوفِ الزَّوَائِدِ، أَيْ لأَسْتُرَنَّكَ ، فَإِنَّكَ أَجَبْتَ بِمَا أَيَّدْتَنِي أَنْ

أقول لك [25/77] مثل هذا القول، فإن قلت لي - بلسان الإشارة - فقــد

جَهِلْتَ يا فرعون بوَعِيدِكَ إِيَّايَ ، والعين واحدة ، فكيف فَرقْتَ، فيقولُ فرعون

إنَّما فَرَّقَتِ المَراتِبُ العينَ ما تَفَرَّقَتِ العينُ ولا انْقَسَمَتْ في ذاتها، ومَرْتَبَتِي

الآن التَّحَكُمُ فيك يا موسى بالفعل، وأنا أنت بالعين وغيرك بالرتبة، فلمَّا فَهِمَ

ذلك موسى منه أعطاه حقه في كونه أي في كون موسى- يقول له لا

تَقْدِرُ على ذلك، والرُّتَبَةُ تَشْهَدُ له بالقُدرَةِ عليه وإظهار الأثر فيه، لأنَّ الحق

في رتبة فرعون من الصُّورَةِ الظَّاهِرَةِ، لها التَّحَكُمُ على الرتبة التي كان فيها

ظهور موسى في ذلك المجلس.

Imdi ona لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهَا غَيْرِي لِأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ )Suara 26/29) ya'ni "Sen benden gayrı ilâh ittihâz edersen elbette ben seni mescûnîn- den kılarım!" dedi. "Sicn"de olan "sîn” hurûf-i zevâiddendir. Ya'ni "Ben elbette seni setrederim. Zîrâ muhakkak sen verdiğin cevâb ile benim sana bunun gibi kavl söylememi te'yîd ettin. Eğer sen -lisân-ı işaretle-:596 "Ey Fir'avn sen vaîdin sebebiyle muhakkak câhil oldun. Hâlbuki “ayn” vâhiddir. Binâenaleyh sen nasıl tefrîk ettin?" der isen, Fir'avn dahi sana der ki: "Ancak merâtib, "ayn"ı tefrîk eyledi; yoksa "ayn" müteferrik olmadı; o kendi zâtında münkasim olmadı. Ve be- nim şimdiki mertebem, yâ Mûsâ, bilfiil sende tahakküm etmektir. Ve "ayn" ile ben senim; ve rütbe ile senin gayrınım!" demek olur. Vaktâki Mûsâ ondan bunu fehmetti, ona: "Sen buna kādir değilsin!" der ol- makta ona onun hakkını verdi. Hâlbuki rütbe onun için, onun üzerine kudret ile ve eserini onda izhâr etmekle şâhiddir. Zîrâ Hak sûret-i zâ- hireden Fir'avn'ın rütbesindedir. Onun için bu mecliste, kendisinde Mûsâ'nın zuhûr ettiği rütbe üzerine tahakküm vardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi ona, "Andolsun ki benden başka ilâh edinirsen, elbette seni zindana atılanlardan ederim!" (Şuara 26/29) yani "Sen benden başka ilâh edinirsen, elbette ben seni zindana atılanlardan kılarım!" dedi. "Sicn" (zindan) kelimesindeki "sîn" harfi, zevâid harflerindendir (ek harf). Yani "Ben elbette seni örterim (gizlerim). Çünkü sen verdiğin cevap ile benim sana bunun gibi bir söz söylememi doğruladın. Eğer sen -işaret diliyle-: "Ey Firavun, sen tehdidin sebebiyle muhakkak cahil oldun. Hâlbuki tekil hakikat (ayn) birdir. Bu sebeple sen nasıl ayırdın?" dersen, Firavun da sana der ki: "Ancak mertebeler, tekil hakikati (aynı) ayırdı; yoksa tekil hakikat (ayn) ayrılmadı; o kendi zâtında bölünmedi. Ve benim şimdiki mertebem, ey Musa, fiilen sende hükmetmektir. Ve tekil hakikat (ayn) ile ben senim; ve rütbe ile senin gayrınım!" demek olur. Musa ondan bunu anladığı vakit, ona: "Sen buna kadir değilsin!" der olmakla ona onun hakkını verdi. Hâlbuki rütbe onun için, onun üzerine kudret ile ve eserini onda ortaya çıkarmakla şahittir. Çünkü Hak, görünen suretten Firavun'un rütbesindedir. Bu sebeple bu mecliste, kendisinde Musa'nın ortaya çıktığı rütbe üzerine hükmetme vardır.

Yani Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sorduğu suâle cevâben zât-ı Hakk'ı âlemin "ayn”ı kılınca, Fir'avn suver-i âlemden bir sûret olduğu ve Hak onun dahi “ayn”ı bulunduğu için, Fir'avn bu cevâba cevâb olarak Mûsâ (a.s.)a: “Eğer sen benden gayrı ilâh ittihâz edecek olursan ben seni mescûnînden kıla- rım!" (Şuarâ, 26/29) dedi. Bu kelâm sûret-i zâhirede “Ben seni mahbûsîn zümresine [25¹/78] ilhâk ederim!" demek ise de, bâlâda îzâh olunduğu üzere Fir'avn ibkā-i mansıbından ve hâzır-bi'l-meclis olan vüzerâ ve hü- kemâsına karşı, Mûsâ (a.s.) üzerine isti'lâ fikrini ta'kîb ettiğinden dolayı, hem Mûsâ (a.s.)ın ve hem de vüzerâsının fehimlerini nazar-ı i'tibâra alarak idâre-i kelâm eyledi. "Mescûn" ]مَسْجُون[ “sicn ]سِجْن[ kelimesinden muta- sarraftır; ve “sicn” kelimesindeki “sîn” ]س[ hurûf-i zevâiddendir. Ve “sîn” hazf olundukda “cenn” ]جَنّ[ kelimesi kalır; ve “cenn” kelimesinin ma'nâsı ise “setr”dir. Nitekim Hak Teâlâ فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ )En'âm, 6/76) [Vaktâki onun üzerine gece müstevlî oldu.] buyurur. Şu hâlde Fir'avn Mûsâ (a.s.) a cevâben: "Ben seni setrederim; zîrâ sen Hakk'ı âlemin “ayn”ı kılmak sû- retiyle öyle bir cevab verdin ki, bu cevâb ile benim أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى )Nâ- ziât, 79/24) [Ben sizin rabb-i a'lânızım!] kavlimi te'yîd ettin. İmdi verdi- ğin cevâba göre, mâdemki Hak âlemin "ayn"ıdır; ve her ikimiz de suver-i âlemden bir sûretiz; ve Hakk'ın gayrı değiliz; ve mâdemki ben makām-ı tahakkümdeyim, şu hâlde ben galebe-i firʼavniyyetim ile senin mûseviye- tini setrederim!" dedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Musa (a.s.) Firavun'un sorduğu soruya cevap olarak Hakk'ın zâtını âlemin "ayn"ı kılınca, Firavun âlem suretlerinden bir suret olduğu ve Hak onun da "ayn"ı bulunduğu için, Firavun bu cevaba karşılık olarak Musa (a.s.)'a: "Eğer sen benden başka ilâh edinecek olursan ben seni mescûnînden kılarım!" (Şuarâ, 26/29) dedi. Bu söz, görünüşte "Ben seni mahpuslar zümresine ilhak ederim!" demek ise de, yukarıda açıklandığı üzere Firavun makamını korumak ve mecliste hazır bulunan vezirleri ile bilginlerine karşı Musa (a.s.) üzerine üstün gelme fikrini takip ettiğinden dolayı, hem Musa (a.s.)'ın hem de vezirlerinin anlayışlarını dikkate alarak sözünü idare etti. "Mescûn" ]مَسْجُون[ "sicn" ]سِجْن[ kelimesinden türemiştir; ve "sicn" kelimesindeki "sîn" ]س[ ziyade harflerden biridir. Ve "sîn" hazfedildiğinde "cenn" ]جَنّ[ kelimesi kalır; ve "cenn" kelimesinin anlamı ise "setr"dir. Nitekim Yüce Allah فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ (En'âm, 6/76) [Vaktâki onun üzerine gece müstevlî oldu.] buyurur. Şu halde Firavun Musa (a.s.)'a cevap olarak: "Ben seni setrederim; çünkü sen Hakk'ı âlemin "ayn"ı kılmak suretiyle öyle bir cevap verdin ki, bu cevap ile benim أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât, 79/24) [Ben sizin rabb-i a'lânızım!] sözümü teyit ettin. Şimdi verdiğin cevaba göre, mademki Hak âlemin "ayn"ıdır; ve her ikimiz de âlem suretlerinden bir suretiz; ve Hakk'ın gayrı değiliz; ve mademki ben tahakküm makamındayım, şu halde ben firavunluğumun üstünlüğü ile senin museviliğini setrederim!" dedi.

Suâl: Bu îzâhâttan Fir'avn'ın tevhîde vukufu olduğu ve أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Bu açıklamalardan Firavun'un tevhide (Allah'ın birliğine) vâkıf olduğu ve "أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى" (Ben sizin en yüce Rabbinizim) sözünü bu vukuf (bilgi) ile söylediği anlaşılıyor.

(Nâziât, 79/24) [Ben sizin rabb-i a'lânızım!] kavlinin bu vukūfa müstenid bulunduğu anlaşılıyor. Hâlbuki Hz. Mansûr (k.s.) dahi “Ene’l-Hak” demiş idi. İkisinin arasındaki fark nedir? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Nâziât, 79/24) [Ben sizin en yüce Rabbinizim!] sözünün bu olaya dayandığı anlaşılıyor. Hâlbuki Hz. Mansûr (k.s.) dahi “Ene’l-Hak” (Ben Hakk'ım) demiş idi. İkisinin arasındaki fark nedir?

Cevâb: Kable'l-îmân Fir'avn'ın tevhîdi tevhîd-i ilmî idi. Akıl ve zekâ sâ- hibi bu tevhîdi idrâk edebilirler. Fakat bu tevhîd-i ilmî, insanı enâniyetten ve vehm-i isneyniyyetten kurtarmaz; ve vehim ve enâniyet mevcûd iken bir kimse “Ene'l-Hak” dese bu da'vâsından dolayı kâfirdir. Zîrâ vehm-i enâ- niyyet iktizâsı bulunan sıfât-ı beşeriyye bu da'vâsını hâlen ve fiilen tekzîb eder. Ya'ni bu müddeînin fiili kavline uymaz. Meselâ demirin kendisine mahsûs olan sıfâtı vardır; ve bu sıfât bâkî bulundukça ona lâyık olan “Ben demirim!" demektir. Fakat ateşte kıpkırmızı bir hâle geldiği vakit demirlik sıfatından taarrî etmiş olacağından “Ben ateşim!” da'vâsında bulunsa, bu daʼvâsında sâdık olur. Çünkü o vakitte ondan ateşin sıfatı zâhirdir; ve kavli fiiline mutâbık olur. Mesnevî: گوید او من آتشم من آتشم شد ز رنگ و طبع آتش محتشم &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: İman etmeden önce Firavun'un tevhid anlayışı, ilmî bir tevhid idi. Akıl ve zekâ sahibi olanlar bu tevhid anlayışını idrak edebilirler. Fakat bu ilmî tevhid, insanı benlikten ve ikilik vehminden kurtarmaz; vehim ve benlik mevcutken bir kimse "Ene'l-Hak" dese, bu iddiasından dolayı kâfirdir. Çünkü benlik vehminin gereği olan beşerî sıfatlar, bu iddiasını hâlen ve fiilen yalanlar. Yani bu iddia sahibinin fiili, sözüne uymaz. Örneğin demirin kendisine özgü sıfatları vardır; bu sıfatlar bâki kaldıkça ona lâyık olan "Ben demirim!" demektir. Fakat ateşte kıpkırmızı bir hâle geldiği vakit demirlik sıfatından arınmış olacağından "Ben ateşim!" iddiasında bulunsa, bu iddiasında doğru olur. Çünkü o vakitte ondan ateşin sıfatı zâhirdir; ve sözü fiiline uygun olur. Mesnevî: "O, 'Ben ateşim, ben ateşim!' der; ateşin rengi ve tabiatıyla dolup taşmıştır."

Tercüme: "Demir ateşin renk ve tab'ından muhteşem oldu. Artık o, ben ateşim, ben ateşim, der."597 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Demir, ateşin renginden ve tabiatından (özelliğinden) muhteşem oldu. Artık o, "Ben ateşim, ben ateşim," der.

İşte Fir'avn kendisinin enâniyeti bâkî ve sıfât-ı beşeriyyesinin ahkâmı cârî iken tevhîd-i ilmî sâikasıyla bu davada bulunduğu için kâzib ve kâ- fir oldu. Nitekim zamânımızın fen filozofları dahi [25¹/79] bu tevhîd-i ilmîden dem vururlar ve vahdet-i vücûddan bahsederler. Velâkin Nebiyy-i zîşâna tâbi olarak vücûd-ı vehmîden ve vehm-i vücûdîden halás olmadık- ları için bu tevhîd-i ilmîleri müfîd olmaz. Velâkin Hz. Mansûr ve emsâli (kaddesallâhu esrârahum), Nebiyy-i zîşâna tâbi' olup envä'-ı mücâhedât-ı şerîat ile sıfât-ı beşeriyyelerinden taarrî etmiş ve vehm-i enâniyyet pîrâhe- nini vücûd-ı izâfîlerinden çıkarmış ve artık onlarda zâhir olan sıfât-ı Hak bulunmuş olduğundan, bu zevâttan sâdır olan “Ene'l-Hak” kelâmında aslâ nefislerinin dahli yoktur; ve onlar bu da'vâlarında sâdıktırlar. Beyit: Mansûr “Ene'l-Hak” söyledi Haktır sözü Hak söyledi Ve Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîf'in cild-i hâmisinde bu ma'nâyı tavzîhan böyle buyururlar: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte Firavun, kendisinin enâniyeti (benliği) bâkî (kalıcı) ve sıfât-ı beşeriyyesinin (insanî sıfatlarının) ahkâmı (hükümleri) cârî (geçerli) iken, tevhîd-i ilmî (bilgisel tevhid) sâikasıyla (sevkiyle) bu davada bulunduğu için kâzib (yalancı) ve kâfir oldu. Nitekim zamânımızın fen filozofları dahi bu tevhîd-i ilmîden (bilgisel tevhitten) dem vururlar (bahsederler) ve vahdet-i vücûddan (varlığın birliğinden) bahsederler. Velâkin (fakat) Nebiyy-i zîşâna (şanlı peygambere) tâbi (uyan) olarak vücûd-ı vehmîden (vehmî varlıktan) ve vehm-i vücûdîden (varlık vehminden) halâs (kurtulmuş) olmadıkları için bu tevhîd-i ilmîleri (bilgisel tevhidleri) müfîd (faydalı) olmaz. Velâkin (fakat) Hz. Mansûr ve emsâli (benzerleri) (kaddesallâhu esrârahum) (Allah sırlarını mukaddes kılsın), Nebiyy-i zîşâna (şanlı peygambere) tâbi' olup envâ'-ı (çeşitli) mücâhedât-ı şerîat (şeriat mücadeleleri) ile sıfât-ı beşeriyyelerinden (insanî sıfatlarından) taarrî (arınıp uzaklaşmış) etmiş ve vehm-i enâniyyet (benlik vehmi) pîrâhenini (gömleğini) vücûd-ı izâfîlerinden (izafî varlıklarından) çıkarmış ve artık onlarda zâhir (görünen) olan sıfât-ı Hak (Hakk'ın sıfatları) bulunmuş olduğundan, bu zevâttan (kişilerden) sâdır (ortaya çıkan) olan “Ene'l-Hak” kelâmında (sözünde) aslâ (kesinlikle) nefislerinin dahli (katkısı) yoktur; ve onlar bu da'vâlarında (iddialarında) sâdıktırlar (doğru sözlüdürler). Beyit: Mansûr “Ene'l-Hak” söyledi Haktır sözü Hak söyledi Ve Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerîf'in cild-i hâmisinde (altıncı cildinde) bu ma'nâyı (anlamı) tavzîhan (açıklayarak) böyle buyururlar:

گفت فرعوني أنا الله گشت پست

وين أنا را رحمة الله اى محب

آن أنا را لعنة الله در عقب

آن عدوی نور بود و این عشیق

ز انکه او سنگ سیه بد این عقیق

ز اتحاد نور نی راه حلول

آن أنا هو بود در سرای فضول

تا بلعلی سنگ تو انور شود

جهد کن تا سنگیت کمتر شود

صبر کن اندر جهاد و در عنا

دمبدم می بین بقا اندر فنا

وصف لعلى در تو محکم میشود

وصف سنگی هر زمان کم میشود

وصف هستی میرود از پیکرت

وصف مستی میفزاید در سرت

Tercüme: "Bir Fir'avn ben Allah'ım dedi, alçak oldu. Bir Mansûr "Ben Hakk'ım" dedi kurtuldu. O Fir'avn'ın "ene"sinin akîbinde Allah'ın la'neti vardır. Bu Mansûr'un “ene”si için, ey muhibb, rahmetullah vardır. Çünkü o Fir'avn kara taş idi; bu Mansûr ise akîk idi. Ve o, nûrun düşmanı idi; bu ise âşık-ı nûr idi. O “ene” sırda “hüve” idi. Ey fudûl, nûrun ittihâdından nâşî idi, tarîk-i hulûlden değil. Taşlığın azalıncaya kadar cehd et, tâ ki taşın la'liyet ile enver ola! Cihâd ve 'anâya sabreyle! Dembedem bekāyı fenâ- da gör! Zîrâ mücâhede ile vasf-ı haceriyyet her zaman azalır; sende vasf-ı la'liyyet muhkem olur. Senin sûret-i kesîfenden vücûd-ı izâfî vasfı gider; ve senin sır ve bâtınında aşk ve mestlik sıfatı tezâyüd eder."598 [251/80] İşte Fir'avn'ın Hz. Mûsâ'ya cevabı bu mertebeden idi. İmdi Fir'avn cevabına devam edip der ki: "Yâ Mûsâ, eğer sen lisân-ı işaretle bana: “Ey Fir'avn, sen vaîdin sebebiyle muhakkak câhil oldun. Ya'ni لأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ )Şuarâ, 26/29) [Ben seni mescûnînden kılarım!] tarzındaki vadde, bu vaîdi kendi nefsine izâfe ettin; ve "Seni ben mescûnînden kı-larım" dedin; ve kendi nefsini ortaya koymakla câhil oldun. Halbuki vü-cûd-ı hakîkî ayn-ı vâhidedir. Sen kendini ve beni ortaya koymakla o ayn-ı vâhideyi nasıl tefrîk ettin?” diyecek olursan, Fir'avn dahi senin bu suâline cevâben der ki: “O vücûd-ı hakîkînin ayn-ı vâhidesi müteferrik olmadığı gibi, kendi zâtında da inkısâma uğramadı. Belki onun mertebeleri “ayn”ı-nı tefrîk eyledi; ve benim şimdiki mertebem, yâ Mûsâ, bilfiil tahakküm etmektir; ve vücûd-ı hakîkînin ayn-ı vâhide olmasına nazaran, ben senim; ve rütbe ile senin gayrınım. Zîrâ rütbe-i fırʼavniyyet ile rütbe-i mûseviyyet yekdîğerinin “ayn”ı değildir.” Mesnevî: چونکه بی رنگی اسیر رنگ شد موسی با موسی در جنگ شد چون ببیرنگی رسی کان داشتی موسی با فرعون دارند آشتی [Vaktâki renksizlik rengin esîri oldu; bir Mûsâ, bir Mûsâ ile cenkte oldu. Vaktâki bî-renkliğe erişesin ki, onu tuttun idi, Mûsâ ve Fir'avn sulh tutarlar.] 599 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: Bir Firavun "Ben Allah'ım" dedi, alçak oldu. Bir Mansur "Ben Hakk'ım" dedi, kurtuldu. O Firavun'un "ben"inin ardından Allah'ın laneti vardır. Bu Mansur'un "ben"i için, ey seven kişi, Allah'ın rahmeti vardır. Çünkü o Firavun kara taş idi; bu Mansur ise akik idi. Ve o, nurun düşmanı idi; bu ise nura âşık idi. O "ben" sırda "O" idi. Ey meraklı, nurun birleşmesinden kaynaklanıyordu, hulûl (Allah'ın yaratılmışa girmesi) yoluyla değil. Taşlığın azalıncaya kadar çabala ki, taşın la'l (yakut) ile nurlu olsun! Cihad ve zorluklara sabret! An be an bekâyı fenâda gör! Çünkü mücâhede ile taşlık vasfı her zaman azalır; sende la'liyet vasfı sağlamlaşır. Senin yoğun suretinden izafî varlık vasfı gider; ve senin sır ve bâtınında aşk ve mestlik sıfatı artar. İşte Firavun'un Hz. Musa'ya cevabı bu mertebeden idi. Şimdi Firavun cevabına devam edip der ki: "Ey Musa, eğer sen işaret diliyle bana: “Ey Firavun, sen tehdidin sebebiyle muhakkak cahil oldun. Yani لأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (Şuarâ, 26/29) [Ben seni mescûnînden kılarım!] tarzındaki vadde, bu tehdidi kendi nefsine izafe ettin; ve "Seni ben mescûnînden kılarım" dedin; ve kendi nefsini ortaya koymakla cahil oldun. Halbuki hakikî varlık tek bir özdür. Sen kendini ve beni ortaya koymakla o tek özü nasıl ayırdın?” diyecek olursan, Firavun dahi senin bu sualine cevaben der ki: “O hakikî varlığın tek özü ayrılmadığı gibi, kendi zatında da bölünmeye uğramadı. Aksine onun mertebeleri özünü ayırdı; ve benim şimdiki mertebem, ey Musa, bilfiil tahakküm etmektir; ve hakikî varlığın tek öz olmasına nazaran, ben senim; ve rütbe ile senin gayrınım. Zira Firavunluk rütbesi ile Musalık rütbesi birbirinin özü değildir.” Mesnevi: چونکه بی رنگی اسیر رنگ شد موسی با موسی در جنگ شد چون ببیرنگی رسی کان داشتی موسی با فرعون دارند آشتی [Vaktâki renksizlik rengin esiri oldu; bir Musa, bir Musa ile savaşta oldu. Vaktâki renksizliğe erişesin ki, onu tuttun idi, Musa ve Firavun barışırlar.]

Vaktâki Mûsâ (a.s.) Fir'avn'dan bu ma'nâyı fehmetti, ona: Sen buna kādir değilsin, demek sûretiyle ona hakkını verdi. Zîrâ Fir'avn'ın tevhîd-de kudreti olmadığı bâlâdaki îzâhât ile tezahür etti. Ve tevhîdde kudret yani أُخْرُجْ بِصِفَاتِي إِلَى خَلْقِي مَنْ رَاكَ فَقَدْ رَآنِي وَمَنْ قَصَدَكَ قَصَدَنِي وَمَنْ أَحَبَّكَ أَحَبَّنِي “Benim halkıma benim sıfâtımla çık, seni gören beni görür; ve seni kasde-den beni kasdeder; ve seni seven beni sever"600 hadîs-i kudsîsine muhâtab olan insân-ı kâmile mahsustur. Fir'avn'da bu kudret nerede! Fir'avnda bu kudret-i bâtıne olmamakla beraber rütbe-i hükümdârî mevcûd idi. Ve Fir'avn'ın bu rütbesi, Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.) üzerine kudret ile ve bu kud-ret eserini Mûsâ (a.s.) üzerinde izhâr etmekle Fir'avn için şâhiddir. Zîrâ Hakk-ı mutlak Fir'avn'ın rütbesinde müteayyin olarak sûret-i zâhireden bu rütbede hükmeder; ve rütbe-i fir'avniyyenin bu mecliste rütbe-i mû-seviyye üzerine tahakkümü vardır. Çünkü zâhirde Fir'avn hükümdar ve sâhib-i seyfdir. Mûsâ (a.s.) ise nebiyy-i zîşân olmakla beraber o mecliste kudret-i zâhire ile muhkem değildir. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sûret-i zâhiresinden müteessirdir. Velâkin sûret-i bâtınede rütbe-i Mûsâ (a.s.), rütbe-i Fir'avn'dan elbette a'lâdır. Çünkü ondaki cem'iyyet-i esmâiy- ye Fir'avn'da yoktur. Ve işte bu tefevvuk-ı bâtınî netîcesidir ki, [25¹/81] Mûsâ (a.s.) akıbet Fir'avn'ın kudret-i zâhiresini hükümsüz bıraktı; ve sal- tanatını zîr ü zeber eyledi. Ve bu ulviyete mebnî Hak Teâlâ hazretleri لا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعْلَى )Tâhâ, 20/68) ya'ni “Korkma, muhakkak sen a'lâsın!” buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mûsâ (a.s.) Firavun'dan bu anlamı anladığı zaman, ona: "Sen buna kadir değilsin," demek suretiyle ona hakkını verdi. Çünkü Firavun'un tevhidde kudreti olmadığı, yukarıdaki açıklamalarla ortaya çıktı. Ve tevhidde kudret, yani "Benim halkıma benim sıfatımla çık, seni gören beni görür; ve seni kasdeden beni kasdeder; ve seni seven beni sever" hadîs-i kudsîsine muhatap olan insân-ı kâmile mahsustur. Firavun'da bu kudret nerede! Firavun'da bu bâtınî kudret olmamakla beraber, hükümdarlık rütbesi mevcuttu. Ve Firavun'un bu rütbesi, Firavun'un Mûsâ (a.s.) üzerine kudret ile ve bu kudret eserini Mûsâ (a.s.) üzerinde izhar etmekle Firavun için şahittir. Çünkü Mutlak Hak, Firavun'un rütbesinde müteayyin olarak, zahirî suretten bu rütbede hükmeder; ve Firavunluk rütbesinin bu mecliste Mûsâvî rütbe üzerine tahakkümü vardır. Çünkü zahirde Firavun hükümdar ve kılıç sahibidir. Mûsâ (a.s.) ise şanlı peygamber olmakla beraber, o mecliste zahirî kudret ile muhkem değildir. Bu sebeple Mûsâ (a.s.) Firavun'un zahirî suretinden müteessirdir. Velakin bâtınî surette Mûsâ (a.s.)'ın rütbesi, Firavun'un rütbesinden elbette daha yücedir. Çünkü ondaki esmâ cemiyeti Firavun'da yoktur. Ve işte bu bâtınî üstünlüğün neticesidir ki, Mûsâ (a.s.) sonunda Firavun'un zahirî kudretini hükümsüz bıraktı; ve saltanatını altüst etti. Ve bu ulviyete binaen Yüce Allah hazretleri: "Korkma, muhakkak sen yücesin!" (Tâhâ, 20/68) buyurdu.

فقال له يُظهِرُ المَانِعَ مِن تَعَدِّيهِ عليهِ : أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ، فَلَمْ يَسَعْ

فرعون إلا أنْ يَقُولَ له : ﴿فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ حَتَّى لَا يَظْهَرَ

فرعون عندَ الضُّعَفَاءِ الرَّأْيِ من قومِه بِعَدَمِ الإِنصَافِ، فَكَانُوا يَرْتَابُون فيه،

وهي الطَّائِفَةُ التي استَخَفَّها فرعونُ ، فَأَطَاعُوه ، إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ

أي : خارجينَ عمَّا تُعْطِيهِ العُقولُ الصَّحِيحةُ من إِنكَارِ ما ادعاه فرعون باللسان

الظاهر في العقل، فإنَّ له حَدًّا ، يَقِفُ عندَه إِذا جَاوَزَهُ صَاحِبُ الكَشفِ

واليقين، ولهذا جَاءَ موسى بالجَوابِ بما يَقْبَلُه المُوقِنُ والعاقل خاصَّةً.

İmdi kendi üzerine Fir'avn'ın taaddîsinden mâni' olan şeyi Fir'avn'a izhar ederek ona أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ )Şuarâ, 26/30) ya'ni “Eğer ben sana bir şey'-i mübîn getirecek olursam...?" dedi. Böyle olunca Fir'avn'ın ona فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ )Şuarâ 26/31) yani “Eğer sâdıklardan isen onu getir!"den gayrı demeğe tâkatı olmadı, tâ ki Fir'avn kendi kavminden zuafâ-i re'y olanlar indinde adem-i insâf ile zahir olmaya! Binâenaleyh onlar onun hakkında irtiyâb ederler. Ve onlar Fir'avn'ın kendilerine ihânet ettiği tâifedir. İmdi onlar ona itâat ettiler. "Muhakkak onlar kavm-i fâsıkîn idiler." (Neml, 27/12) Ya'ni akılda lisân-ı zâhir ile Fir'avn'ın iddia ettiği şeyin inkârından ukūl-i sahîhanın i'tâ eylediği şeyden hâricîn idiler. Zîrâ akıl için hadd var- dır. Ehl-i keşf ve yakîn, onu tecavüz ettiği vakit, onun indinde vâkıf olur. İşte bunun için Mûsâ “mûkın”in ve hâssaten "âkıl”in kabûl ettiği cevabı getirdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Firavun'un kendi üzerine tecavüzünden (haksızlığından) engel olan şeyi Firavun'a açıklayarak ona, "Eğer ben sana apaçık bir şey getirecek olursam (ne dersin)?" (Şuarâ, 26/30) dedi. Böyle olunca, Firavun'un ona, "Eğer doğru söyleyenlerden isen onu getir!" (Şuarâ, 26/31) demekten başka bir şey söylemeye gücü yetmedi. Ta ki Firavun, kendi kavminden zayıf görüşlü olanlar nezdinde insafsızlıkla ortaya çıkmasın! Bu sebeple onlar, onun hakkında şüpheye düşerler. Ve onlar, Firavun'un kendilerine ihanet ettiği topluluktur. Şimdi onlar ona itaat ettiler. "Muhakkak onlar fâsık bir kavim idiler." (Neml, 27/12) Yani, akılda, açık dil ile Firavun'un iddia ettiği şeyin inkârından, doğru akılların verdiği şeyin dışındaydılar. Çünkü akıl için bir sınır vardır. Keşif ve yakîn ehli, onu aştığı zaman, onun nezdinde durur. İşte bunun için Musa, "yakîn sahibi"nin ve özellikle "akıl sahibi"nin kabul ettiği cevabı getirdi.

Ya'ni Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın kudret-i zâhiresi hasebiyle kendi üzerine ta- addîsini ve tecavüzünü mâni' olan şeyi Fir'avn'a izhar ederek ona: "Eğer ben sana bir şey'-i mübîn getirecek olursam” (Şuarâ, 26/30) ya'ni “Ben sana mu'cize gösterecek olursam bana taaddî edebilir misin?" dedi. Zîrâ Mûsâ (a.s.) burhân-ı kavlî getirmiş idi ki, bâlâda tafsîl olundu. Ve Fir'avn bu burhân-ı kavlîye karşı taaddî etti ve zaîfür-re'y olan vüzerâ ve hükemâsı indinde Mûsâ (a.s.) techîl [251/82] eyledi. Mûsâ (a.s.) ise bunun üzeri- ne burhân-ı fiilîden bahis buyurdu. Zîrâ burhân-ı fiilî ukūl-i zaîfe erbâbı indinde müessirdir. Fir'avn bunun üzerine mebhût olup: “Eğer da'vânda sâdıklardan isen o şeyi getir bakalım!” (Şuarâ, 26/31) dedi. Zîrâ bundan başka bir şey söyleyemez idi. Eğer söylese zaîfür-re'y olan kavmi indinde adem-i insâf ile zâhir olmuş olurdu. Bu da Fir'avn'ın aslâ işine gelmez- di. Çünkü onlar Fir'avn hakkında şübheye düşerler idi. Halbuki Fir'avn kusûr-i fehimlerinden nâşî o kavme ihanet etti; ve onlar da Fir'avn'a itâat etti. Ve onlar kavm-i fâsıkîn idiler, ya'ni akılda lisân-ı zâhir ile Fir'avn'ın “Ben sizin rabb-i a'lânızım!” (Nâziât, 79/24) diye ettiği da'vâyı inkâr için ukūl-i sahîhanın verdiği şeyden hâricîn idiler. Zîrâ Fir'avn'ın da'vâ-yı ru- bûbiyyeti akıl mertebesinde lisân-ı zâhir ile vâki' oldu. Hâlbuki akl-ı sahîh, bir insanın rubûbiyetle zuhûrunu inkâr eder. Çünkü akıl için hadd-i mu- ayyen vardır. Ehl-i keşf ve yakîn o hadd-i muayyeni tecavüz ettiği vakit akıl bu hadd-i muayyende tevakkuf eder, ileriye geçemez. Ehl-i keşfin hadd-i muayyeni tecavüz etmesi budur ki, herhangi bir sûrette mütecellî olan Hakk'ın, o tecellîsini kabûl ve ikrar ederler. Akl-ı sahîh o tecellîyi ister muhâl görsün ister tecvîz etsin. Zîrâ onlar akıl ile mukayyed değildirler. Nitekim bu ma'nâya işâreten Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: Beyit: حق ز شجر گفت منم وان شد مقبول همه گر از بشر گوید این دور مدارش زعمی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Musa (a.s.), Firavun'un görünen kudreti sebebiyle kendisine yapılan saldırıyı ve tecavüzü engelleyen şeyi Firavun'a açıklayarak ona: "Eğer ben sana apaçık bir şey getirecek olursam" (Şuarâ, 26/30) yani "Ben sana mucize gösterecek olursam bana saldırabilir misin?" dedi. Çünkü Musa (a.s.) sözlü bir delil getirmişti ki, yukarıda ayrıntılı olarak anlatıldı. Ve Firavun bu sözlü delile karşı saldırdı ve zayıf görüşlü vezirleri ve bilginleri nezdinde Musa'yı (a.s.) cahil gösterdi. Musa (a.s.) ise bunun üzerine fiilî bir delilden bahsetti. Çünkü fiilî delil, zayıf akıl sahipleri nezdinde etkilidir. Firavun bunun üzerine şaşkına dönüp: "Eğer davanızda doğru söyleyenlerden iseniz o şeyi getirin bakalım!" (Şuarâ, 26/31) dedi. Çünkü bundan başka bir şey söyleyemezdi. Eğer söyleseydi, zayıf görüşlü kavmi nezdinde insafsızlıkla ortaya çıkmış olurdu. Bu da Firavun'un asla işine gelmezdi. Çünkü onlar Firavun hakkında şüpheye düşerlerdi. Halbuki Firavun, onların kavrayış eksikliklerinden dolayı o kavme ihanet etti; ve onlar da Firavun'a itaat etti. Ve onlar fasık bir kavim idiler, yani akılda, görünen dil ile Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim!" (Nâziât, 79/24) diye ettiği davayı inkâr için doğru akılların verdiği şeyden dışarıda idiler. Çünkü Firavun'un rablik davası akıl mertebesinde görünen dil ile meydana geldi. Halbuki doğru akıl, bir insanın rablik ile ortaya çıkmasını inkâr eder. Çünkü akıl için belirli bir sınır vardır. Keşif ve yakin ehli o belirli sınırı aştığı zaman akıl bu belirli sınırda durur, ileriye geçemez. Keşif ehlinin belirli sınırı aşması şudur ki, herhangi bir şekilde tecelli eden Hakk'ın, o tecellisini kabul ve ikrar ederler. Doğru akıl o tecelliyi ister imkânsız görsün ister caiz görsün. Çünkü onlar akıl ile kayıtlı değildirler. Nitekim bu anlama işaretle Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: Beyit: Hak ağaçtan "Benim!" dedi ve bu herkesçe kabul edildi. Eğer insandan söylerse, bunu da uzak görme.

Tercüme ve îzâh: Hak ağaçtan Musa (a.s.)a إِنِّي أَنَا اللهُ (Kasas, 28/30) [Ben Allah'ım!] dedi. Bunu akıl ile mukayyed olan ehl-i zâhirin kâffesi kabûl etti. Eğer ahsen-i takvîm üzere mahlûk olması hasebiyle ağaçtan daha efdal olan beşerden söylerse; ve meselâ Hz. Mansûr'dan “Ene'l-Hak” ve Hz. Cü- neyd'den "Leyse fî cübbetî sivallâh” [Cübbemde Allah'dan başkası yoktur!] ve Hz. Bâyezîd'den “Sübhânî mâ a'zame şânî” [Ben kendimi tesbîh ederim, benim şânım ne büyüktür!] sözleriyle ve sâir kümmelînden emsâli kelâm ile mütecellî olursa, onu çeşm-i basîretin körlüğü sebebiyle inkâr etme!601 İşte ehl-i keşf ile ehl-i akıl arasında böyle fark olduğu için, bâlâda îzâh olunduğu üzere Mûsâ (a.s.( رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ )Şuara, 26/24) [Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabb'idir. Eğer hakîkati yakînen bilmeye ehil kimselerseniz.] kavliyle mûkınînin, رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ yani ehl-i keşf ve vicûdun ve (Şuarâ, 26/28) [O maşrıkla mağribin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir. Eğer siz taakkul ederseniz.] kavliyle de hâssaten [25¹/83] ehl-i aklın kabûl ettiği cevabı verdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: Hak Teâlâ, ağaçtan Musa (a.s.)a "إِنِّي أَنَا اللهُ" (Kasas, 28/30) [Ben Allah'ım!] dedi. Akıl ile sınırlı olan zahir ehlinin hepsi bunu kabul etti. Eğer en güzel biçimde yaratılmış olması sebebiyle ağaçtan daha üstün olan insandan söylerse; ve örneğin Hz. Mansûr'dan “Ene'l-Hak” (Ben Hakk'ım) ve Hz. Cüneyd'den "Leyse fî cübbetî sivallâh” [Cübbemde Allah'dan başkası yoktur!] ve Hz. Bâyezîd'den “Sübhânî mâ a'zame şânî” [Ben kendimi tesbîh ederim, benim şânım ne büyüktür!] sözleriyle ve diğer kâmil insanlardan benzer sözlerle tecelli ederse, onu basiret gözünün körlüğü sebebiyle inkâr etme! İşte keşif ehli ile akıl ehli arasında böyle bir fark olduğu için, yukarıda açıklandığı üzere Musa (a.s.) "رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ" (Şuara, 26/24) [Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabb'idir. Eğer hakikati yakînen bilmeye ehil kimselerseniz.] sözüyle yakîn ehlinin, "رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ" yani keşif ve vicdan ehlinin ve (Şuarâ, 26/28) [O maşrıkla mağribin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir. Eğer siz akıl ederseniz.] sözüyle de özellikle akıl ehlinin kabul ettiği cevabı verdi.

فَأَلْقَى عَصَاهُ ، وهي صُورةُ ما عَصَى به فرعون موسى في إبائه عن إجَابَةِ

دَعْوَتِه، فَإِذَا هِيَ تُعْبَانٌ مُبِينٌ أَي حَيَّةٌ ظاهرَةٌ ، فَانْقَلَبَتِ المَعْصِيَةُ الَّتِي هي

السَّيِّئَةُ طَاعَةً أَي حَسنَةً، كما قال: ﴿يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ يعني في

الحُكْمِ، فَظَهَرَ الحُكمُ هُنَا عينًا مُتَمَيِّزَةً في جَوهَرٍ واحد، فهي العصا وهي الحَيَّةُ

والثَّعْبَانُ الظَّاهِرُ، فالتَقَمَ أَمثاله من الحَيَّاتِ من كونها حَيَّةً والعصي من كونها

عَصَّا، فَظَهَرَتْ حُجَّةُ موسى على حُجَجِ فرعونَ في صُورةِ عِصِـيِّ وحَيَّاتٍ

وحِبَالٍ، فكانتْ لِلسَّحَرَةِ حِبَالٌ ، ولم يكنْ لِموسَى حَبْلٌ، والحَبْلُ التَّلُّ الصَّغِيرُ أَي

مَقَادِيرُهم بالنِّسْبَةِ إِلى قَدْرِ مُوسَى بِمَنزِلَةِ الحِبَالِ من الجِبَالِ الشَّامِخَةِ.

“Böyle olunca asâsını ilkā etti." Hâlbuki o, Mûsâ'nın icâbet-i da've-tinden onun imtinâında Fir'avn'ın Mûsâ'ya onunla âsî olduğu şeyin sûretidir. İmdi “o, nâgâh sü'bân-ı mübîn, ya'ni hayye-i zâhire oldu." (Şuarâ, 26/32) Şu hâlde seyyie olan ma'siyet tâata, ya'ni haseneye münkalib oldu. Nitekim Allah Teâlâ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ )Furkān, 25/70) ya'ni "Allah Teâlâ onların seyyiâtını hasenâta tebdîl eder" buyurdu, ya'ni hükümde böyle olunca. Burada hüküm cevher-i vâhidde mütemeyyiz olan “ayn” ile zâhir oldu. Binâenaleyh o asâdır ve o hay-yedir ve sü'bân-ı zâhirdir. İmdi "hayye” olması i'tibâriyle hayyeleri; ve "asâ” olması i'tibâriyle de asâları yuttu. Şu hâlde Mûsâ'nın hücceti, "ısıyy" ve "hayyât” ve “hibâl” sûretinde olan Fir'avn'ın hüccetleri üze-rine zâhir oldu. Böyle olunca sehare için hibâl var idi. Halbuki Mûsâ için bir habl yok idi; ve habl tell-i sagîrdir, ya'ni Mûsâ'nın kudretine nisbetle onların mekādîri cibâl-i şâmihadan hibâl menzilesindedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Böyle olunca asâsını bıraktı." Hâlbuki o, Musa'nın davete icabet etmesinden Firavun'un kaçınmasında, Firavun'un Musa'ya karşı isyan ettiği şeyin suretidir. Şimdi "o, ansızın apaçık bir ejderha, yani görünen bir yılan oldu." (Şuarâ, 26/32) Şu halde kötü olan isyan, itaate, yani iyiliğe dönüştü. Nitekim Yüce Allah "Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir" (Furkân, 25/70) buyurdu, yani hükümde böyle olunca. Burada hüküm, tek bir cevherde ayırt edici olan "ayn" (tekil hakikat) ile ortaya çıktı. Bu sebeple o asâdır ve o yılandır ve görünen ejderhadır. Şimdi "yılan" olması itibarıyla yılanları; ve "asâ" olması itibarıyla da asâları yuttu. Şu halde Musa'nın delili, "asa" ve "yılanlar" ve "iplikler" suretinde olan Firavun'un delilleri üzerine ortaya çıktı. Böyle olunca sihirbazlar için iplikler vardı. Halbuki Musa için bir iplik yoktu; ve iplik küçük bir tepeciktir, yani Musa'nın kudretine nispetle onların miktarları yüce dağlardan iplikler mesabesindedir.

Ya'ni Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a: “O şey'-i zâhiri getir bakalım!" (Şuarâ, 26/31) deyince, Mûsâ (a.s.) elinden asâsını bıraktı. Halbuki o asâ, Mûsâ (a.s.)ın da'vetini kabûlden istinkâfında Fir'avn, Cenâb-ı Mûsa'ya ne şey ile âsî olmuş idiyse, o şeyin sûretidir. [25¹/84] Ya'ni Fir'avn Hz. Mûsâ'ya "nefs-i emmâre”si sebebiyle âsî olmuş idi. “Asâ” Fir'avn'ın bu nefs-i emmâ- resinin sûreti idi. Nâgâh o asâ, “sübân-ı mübîn”, ya'ni herkes tarafından görülebilen bir ejderhâ oldu. Ve “asâ”nın hayvana inkılâbı, maʼsiyetin tâat-i haseneye inkılâbına işarettir. Zîrâ “asa” masiyetten me'hûzdür; ve masi- yet inkılâb ettiği vakit zıddı olan tâat olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: أُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) [Allah Teâlâ onların seyyiâtını hasenâta tebdîl eder.] Ve seyyie haseneye tebdîl olundukda onun “ayn”ı hasene olmaz; belki onun üzerine hasenenin hükmü terettüb eder. Onun için Hz. Şeyh (r.a.) “ya'ni hükümde” kaydıyla takyîd buyurarak, seyyienin “ayn”ı tebeddül etmeyip, ona hasenenin hükmü terettüb edeceğine işaret eyledi. Böyle olunca “asa”nın yılan olduğu mahalde, hüküm cevher-i vâ- hidde mütemeyyiz olan “ayn” ile zâhir oldu. Ya'ni ayn-ı ejderhâ sûreti üzere tâata münkalib olan asânın hükmü zâhir oldu. Ve o sûret diğer sûretten mütemeyyizdir; ve her iki sûret cevher-i vâhidde zâhir oldu ki, hakîkatte onda taaddüd yoktur. Binâenaleyh o, bir itibâra göre asâdır; ve bir iʼtibâra göre de yılandır; ve âşikâre görünen ejderhâdır. Binâenaleyh asâ bi'l-inkılâb yılan olması itibariyle sehare-i Fir'avn'ın yılan sûretinde izhâr eyledikleri mevâddı; ve asâ olması itibariyle de, asâ sûretinde izhâr eyledikleri şeyleri yuttu. Ya'ni Mûsâ (a.s.)ın asâsı, kendi mislinde zâhir olan sûretleri iltikām etti. Şu hâlde Mûsâ (a.s.)ın hücceti “asa” ve “yılanlar” ve “ipler” sûretinde olan Fir'avn'ın hüccetleri üzerine gālib oldu. Zîrâ Hak, Fir'avn'ın üzerine nebîsinin galebesini ve onun da'vâsının zuhûr-ı sıdkını murâd eyledi. Bu sebeble ayn-ı vâhide olan asâdan zâhiren yekdîğerinden ayrı olan iki sûret peydâ eyledi. Ve âkıbet Mûsâ (a.s.)ın hücceti sihirbazların birtakım değ- nekler ve yılanlar ve ipler sûretinde izhâr eyledikleri Fir'avn'ın hüccetleri üzerine gālib oldu. Sehare-i Firʼavn habl, yaʼni ip isti’mâl ettiler. Mûsâ (a.s.) ise habl kullanmadı. Ya'ni Mûsâ (a.s.)ın izhar ettiği mu'cize-i asâya nisbe- ten sehare-i Fir'avn'ın izhar ettiği sûretler kadren küçük ve ehemmiyetsiz Binâenaleyh ne hüküm verirsen ver!" (Tâhâ, 20/72) devlet sana mah- sustur, dediler. Şu halde ]251/86[ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât 79/24) [Ben sizin rabb-i a'lânızım!] kavli sahîh oldu. Her ne kadar Hakk'ın "ayn"ı ise de, sûret Fir'avn içindir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Firavun, Musa'ya (a.s.) "O görünen şeyi getir bakalım!" (Şuarâ, 26/31) deyince, Musa (a.s.) elinden asasını bıraktı. Halbuki o asa, Musa'nın (a.s.) davetini kabulden kaçınmasında Firavun'un, Cenab-ı Musa'ya ne şey ile asi olmuş idiyse, o şeyin suretidir. Yani Firavun Hz. Musa'ya "nefs-i emmâre"si (kötülüğü emreden nefsi) sebebiyle asi olmuş idi. "Asa" Firavun'un bu nefs-i emmâresinin sureti idi. Ansızın o asa, "sübân-ı mübîn", yani herkes tarafından görülebilen bir ejderha oldu. Ve "asa"nın hayvana dönüşmesi, masiyetin (günahın) güzel bir itaate dönüşmesine işarettir. Zira "asa" masiyetten alınmıştır; ve masiyet dönüştüğü vakit zıddı olan itaat olur. Nitekim Yüce Allah buyurur: أُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) [Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür.] Ve kötülük iyiliğe dönüştürüldüğünde onun "ayn"ı (özü) iyilik olmaz; aksine onun üzerine iyiliğin hükmü terettüp eder (sonuçlanır). Onun için Hz. Şeyh (r.a.) "yani hükümde" kaydıyla sınırlama yaparak, kötülüğün "ayn"ının değişmeyip, ona iyiliğin hükmünün terettüp edeceğine işaret eyledi. Böyle olunca "asa"nın yılan olduğu mahalde, hüküm tek bir cevherde (özde) temayüz eden (belirginleşen) "ayn" ile ortaya çıktı. Yani ejderha sureti üzere itaate dönüşen asanın hükmü ortaya çıktı. Ve o suret diğer suretten temayüz etmiştir; ve her iki suret tek bir cevherde ortaya çıktı ki, hakikatte onda çokluk yoktur. Buna göre o, bir itibara göre asadır; ve bir itibara göre de yılandır; ve açıkça görünen ejderhadır. Buna göre asa, dönüşüm yoluyla yılan olması itibariyle Firavun'un sihirbazlarının yılan suretinde ortaya koydukları maddeleri; ve asa olması itibariyle de, asa suretinde ortaya koydukları şeyleri yuttu. Yani Musa'nın (a.s.) asası, kendi mislinde ortaya çıkan suretleri yuttu. Şu halde Musa'nın (a.s.) hücceti (delili) "asa" ve "yılanlar" ve "ipler" suretinde olan Firavun'un hüccetleri üzerine üstün geldi. Zira Hak, Firavun'un üzerine nebîsinin (peygamberinin) üstün gelmesini ve onun davasının doğruluğunun ortaya çıkmasını murad eyledi. Bu sebeple tek bir ayn (öz) olan asadan zahiren birbirinden ayrı olan iki suret meydana geldi. Ve nihayet Musa'nın (a.s.) hücceti, sihirbazların birtakım değnekler ve yılanlar ve ipler suretinde ortaya koydukları Firavun'un hüccetleri üzerine üstün geldi. Firavun'un sihirbazları ip kullandılar. Musa (a.s.) ise ip kullanmadı. Yani Musa'nın (a.s.) ortaya koyduğu asa mucizesine nispeten Firavun'un sihirbazlarının ortaya koyduğu suretler değerce küçük ve önemsizdi. Buna göre "ne hüküm verirsen ver!" (Tâhâ, 20/72) devlet sana mahsustur, dediler. Şu halde أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât 79/24) [Ben sizin en yüce Rabbinizim!] kavli (sözü) sahih oldu. Her ne kadar Hakk'ın "ayn"ı (özü) ise de, suret Firavun içindir.

Ya'ni sâhirler kendilerinin ihzâr etmiş olduğu değneklerin ve iplerin asâ- yı Mûsâ (a.s.) tarafından yutulduğunu ve onlarda zâhirde eser kalmadığını gördükleri vakit, ilm-i billâhda Mûsâ (a.s.)ın mertebe-i refîasını bildiler. Zîrâ sehare Mûsâ (a.s.)ın sâhir olduğunu zannetmiş idiler; ve ilm-i sihir kavâidince, yekdîğerine mukābele eden iki sâhirden birisi galebe ettikde, mağlûbun âlât-ı sihriyyesi mahvolmamak lâzım gelir idi. Hâlbuki eczâ-yı kimyeviyye vâsıtasıyla bir sürü yılan sûretinde zâhir olan âsâr-ı sihriyye, Mûsâ (a.s.)ın asâsı tarafından bel' edilerek meydanda eserleri kalmadı. Bu hâl kavâid-i sihriyye hilâfına idi; ve kudret-i beşeriyye hâricinde bir key- fiyet idi. Vâkıâ Mûsâ (a.s.) dahi bi-hasebi't-taayyün beşer olduğu cihetle, bu hal kudret-i beşerden vâki' oldu. Fakat bu keyfiyet her beşerden zâ- hir olmaz. Belki ilm-i muhakkakta, ya'ni ilm-i ilâhîde, emr-i baîdin hakî- katini keşfeden ve bu ilimde kendisi için tahayyül ve îhâmdan temeyyüz hâsıl olan kimseden zâhir olur. Bunun böyle olduğuna vâkıf olan sehare, gördükleri şeyin makdûr-i beşer olmadığını bildiler. Sâhirler bu bilişleri- nin netîcesi olarak Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'i olan Rabbü'l-âlemîne, ya'ni Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm)ın da'vet ettiği Rabb-i mutlaka îmân ettiler. Çünkü sâhirler Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a da'vet etmediğini, kavm-i Fir'avn'ın bildiklerini bilir idiler. Vaktâki Fir'avn, her ne kadar örf-i şer'îde Benî İsrâîl'e cebretti ise de, mansıb-ı tahakkümde vaktin sâhibi idi; ve seyf ile halîfe idi. Ya'ni Fir'avn tâc ve taht sâhibi bir pâdişâh-ı pür-ihtişâm olup tebaasına hükmü nâfiz ve âlem seyfinden lerzân idi. Gerçi Benî İsrâîl'e karşı, satvetini ve kuvvetini sû’-i isti’mâl ile, zulmettiği için kendisine örf-i şer'îde "cebbâr" denir ise de, bu cevr ve zulmü, seyf ile halîfe-i sûrî olmasını münâfî değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sihirbazlar, kendilerinin hazırlamış olduğu değneklerin ve iplerin Musa'nın (a.s.) asası tarafından yutulduğunu ve onlarda görünürde eser kalmadığını gördükleri zaman, Allah bilgisinde Musa'nın (a.s.) yüce mertebesini anladılar. Çünkü sihirbazlar Musa'nın (a.s.) sihirbaz olduğunu zannetmişlerdi; ve sihir ilminin kurallarına göre, birbirine karşı gelen iki sihirbazdan birisi galip geldiğinde, mağlup olanın sihir aletlerinin yok olmaması gerekirdi. Hâlbuki kimyasal maddeler vasıtasıyla bir sürü yılan şeklinde görünen sihir eserleri, Musa'nın (a.s.) asası tarafından yutularak ortada izleri kalmadı. Bu hâl sihir kurallarına aykırıydı; ve beşerî kudretin dışında bir nitelikti. Gerçekte Musa (a.s.) da, taayyün (belirginleşme) itibarıyla beşer olduğu için, bu hâl beşerî kudretten meydana geldi. Fakat bu nitelik her beşerden ortaya çıkmaz. Aksine, ilm-i muhakkakta, yani ilâhî ilimde, uzak bir işin hakikatini keşfeden ve bu ilimde kendisi için tahayyül ve vehimden temayüz (farklılaşma) hâsıl olan kimseden ortaya çıkar. Bunun böyle olduğuna vâkıf olan sihirbazlar, gördükleri şeyin beşerî kudretle mümkün olmadığını anladılar. Sihirbazlar bu anlayışlarının neticesi olarak Musa ve Harun'un Rabb'i olan Rabbü'l-âlemîne, yani Musa ve Harun'un (aleyhime's-selâm) davet ettiği mutlak Rabb'e iman ettiler. Çünkü sihirbazlar Musa'nın (a.s.) Firavun'a davet etmediğini, Firavun kavminin bildiklerini bilirlerdi. Firavun, her ne kadar şer'î örfte İsrailoğulları'na zulmettiyse de, tahakküm makamında zamanın sahibiydi; ve kılıçla halifeydi. Yani Firavun taç ve taht sahibi, ihtişamlı bir padişah olup tebaasına hükmü geçerli ve âlem kılıcından titrerdi. Gerçi İsrailoğulları'na karşı, gücünü ve kuvvetini kötüye kullanarak zulmettiği için kendisine şer'î örfte "cebbar" denilse de, bu zulüm ve haksızlık, kılıçla zahirî halife olmasına aykırı değildir.

İşte mülkünde hükmüne muhalefet edebilecek bir kimse bulunmadı- ğı için zîr-i idâresinde bulunanlara: “Ben sizin rabb-i a'lânızım!” (Nâziât, 79/24) dedi. Ya'ni Benî Âdem'den her birisi kendi taht-ı idâresinde bulu- nan emlâk hakkında nisebden bir nisbetle erbâb ise de, "Ben sizin aranızda zâhirde tahakkümden [25¹/87] bana verilen şey sebebiyle, ya'ni benim emir ve nehyim sizin cümlenizin hakkında nâfız bulunması sebebiyle, ben o er- bâbın kâffesinden a'lâyım!” demek idi. Vaktâki sâhirler, Fir'avn'ın dediği şeyde, ya'ni أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى )Naziat 79/24) [Ben sizin rabb-i alânızım!] kav- linde onun doğru söylediğini bildiler; onun bu kavlini inkâr etmeyip ikrâr ettiler de, dediler ki: “Saltanat-ı sûriyye sahibi olduğun için sen, ancak bu hayât-ı dünyada hükmedersin. Binâenaleyh ne vech ile hükmedersen et, saltanat ve mansıb-ı tahakküm sana mahsustur.” (Tâhâ, 20/72) Şu hâlde Fir'avn'ın أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى )Naziat 79/24) [Ben sizin rabb-i alânızım!] sözü sahîh oldu. Zîrâ tebaası üzerinde rubûbiyyet-i zâhiresi sâbit oldu. Fakat Fir'avn'ın sabit olan bu rubûbiyeti, rubûbiyyet-i mutlaka değildir. Çünkü Fir'avn, her ne kadar hakîkat i'tibariyle Hakk'ın “ayn”ı ise de, sûret ve ta- ayyün itibariyle Hakk'ın gayrıdır. Zîrâ müteayyin olan şey, taayyünün aslâ "ayn”ı değildir. Meselâ buzda müteayyin olan sudur; ve taayyün buzun sû- retidir. Hakîkat i'tibâriyle buz, sudan ibâret ve suyun “ayn”ı ise de taayyün ve sûret itibariyle buz başka, su da başkadır. İşte müteayyin olan Hak ile sûret-i Fir'avn arasında dahi bu vech ile gayriyet mevcûddur. Binâenaleyh Fir'avn'ın sûretine muzâf olan rubûbiyet, rubûbiyyet-i arazıyye-i cüzʼiyye- dir. Hakk'a nisbet olunan rubûbiyyet-i mutlaka değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte mülkünde hükmüne karşı gelebilecek bir kimse bulunmadığı için, idaresi altında bulunanlara: "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" (Nâziât, 79/24) dedi. Yani Âdemoğullarından her biri, kendi idaresi altında bulunan mallar hakkında, bağıntılardan bir bağıntı ile sahip olsa da, "Ben sizin aranızda görünen tahakkümden [25¹/87] bana verilen şey sebebiyle, yani benim emir ve nehyimin hepiniz hakkında geçerli olması sebebiyle, ben o sahiplerin hepsinden daha yüceyim!" demekti. Sihirbazlar, Firavun'un dediği şeyde, yani "أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى" (Naziat 79/24) [Ben sizin en yüce Rabbinizim!] sözünde onun doğru söylediğini bildiler; onun bu sözünü inkâr etmeyip kabul ettiler de, dediler ki: "Görünen saltanat sahibi olduğun için sen, ancak bu dünya hayatında hükmedersin. Bu sebeple ne şekilde hükmedersen et, saltanat ve tahakküm makamı sana özgüdür." (Tâhâ, 20/72) Şu halde Firavun'un "أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى" (Naziat 79/24) [Ben sizin en yüce Rabbinizim!] sözü doğru oldu. Çünkü tebaası üzerinde görünen rabliği sabit oldu. Fakat Firavun'un sabit olan bu rabliği, mutlak rablik değildir. Çünkü Firavun, her ne kadar hakikat itibarıyla Hakk'ın "ayn"ı (özü) ise de, şekil ve taayyün (belirginleşme) itibarıyla Hakk'ın gayrıdır (başka bir şeyidir). Zira müteayyin (belirginleşmiş) olan şey, taayyünün (belirginleşmenin) asla "ayn"ı değildir. Örneğin buzda belirginleşen sudur; ve taayyün buzun şeklidir. Hakikat itibarıyla buz, sudan ibaret ve suyun "ayn"ı ise de, taayyün ve şekil itibarıyla buz başka, su da başkadır. İşte müteayyin olan Hak ile Firavun'un şekli arasında da bu şekilde bir başkalık mevcuttur. Bu sebeple Firavun'un şekline izafe edilen rablik, cüz'î (kısmi) ve arazî (geçici) bir rabliktir. Hakk'a nispet olunan mutlak rablik değildir.

فقَطَّعَ الأَيْدِيَ والأَرْجُلَ وصَلَبَ بعَيْنِ حقِّ في صورة باطل لنيل مراتب لا

تُنَالُ إلا بذلك الفعل، فإنَّ الأسباب لا سبيل إلى تَعْطِيلِهَا لأَنَّ الأعيانَ الثَّابتة

اقْتَضَتْها، فلا تظهر في الوجودِ إلا بصورة ما هي عليه في الثبوتِ، إِذْ لَا

تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللهِ ، وليست كلماتُ اللهِ سِوَى أَعيانِ المَوجُوداتِ، فَيُنْسَبُ

إليها القِدَمُ من حيثُ ثُبُوتُها ، ويُنْسَبُ إليها الحُدُوتُ من حيث وجودها

وظهورها، كما تقولُ «حَدَثَ اليَومُ عِندنَا إنسانٌ أَو ضَيْفٌ»، ولا يَلْزَمُ من

حدوثه أنه ما كان له وجود قبل هذا الحدوث، لذلك قال تعالى في كلامه

العزيز أي في إتيانِه مع قِدم كلامه : مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا

اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ ، وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا

عَنْهُ مُعْرِضِينَ ، [25/88] والرَّحمة لا يَأْتِي إلا بالرحمة، ومَن أَعْرَضَ عـن

الرَّحمةِ اسْتَقْبَلَ العَذَابَ الَّذي هو عدم الرحمة.

mü'minîn, şehîd olurlar. Eğer küffâr olmasa onlar mertebe-i şehîdeti ihrâz edemez idiler. Ve mertebe-i şehîdet ise merâtib-i âliye-i uhreviyyedendir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ وَلَكِنْ لَا تَشْعُرُونَ (Bakara, 2/154) yaʼni “Allah Teâlâ yolunda katlolunan kimseler için ölüdür demeyin, belki onlar diridirler; fakat sizin onların keyfiyyet-i hayâtlarına vukūfunuz yoktur.” Ve kezâ yine buyuruyor: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ (Al-i İmran, 3/169-170) ya'ni “Allah Teâlâ yolunda katlolunanları ölülerden zannetmeyiniz; belki onlar Rablerinin indinde diridirler; ve Allah Teâlâ'nın fazl ve kereminden onlara verdiği şeyden ferahlanarak rızıklanırlar ilh..” Zulmen katlolunanların da hâli böyledir. Binâenaleyh âlemde bâtılın vücûdu dahi muktezâ-yı hikmettir. Zîrâ esbâb tatîl kabûl etmez. Çünkü “esbâb" dediğimiz şey ayân-ı sâbitenin iktizââtıdır; ve ayân-ı sâbitenin ahvâli ve ahkâmı ve âsârı ayân-ı hâriciyyede, ya'ni bu âlemin sûretlerinde, esbâb ile zâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

müminler, şehit olurlar. Eğer kâfirler olmasa onlar şehitlik mertebesini elde edemezlerdi. Şehitlik mertebesi ise uhrevî yüksek mertebelerdendir. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ وَلَكِنْ لَا تَشْعُرُونَ (Bakara, 2/154) yani “Allah yolunda öldürülen kimseler için ölüdür demeyin, aksine onlar diridirler; fakat sizin onların hayatlarının niteliğine dair bilginiz yoktur.” Ve aynı şekilde yine buyuruyor: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ (Al-i İmran, 3/169-170) yani “Allah yolunda öldürülenleri ölülerden zannetmeyiniz; aksine onlar Rablerinin katında diridirler; ve Allah'ın lütuf ve kereminden onlara verdiği şeyden sevinerek rızıklanırlar ilh..” Zulmen öldürülenlerin de hâli böyledir. Bu sebeple âlemde bâtılın varlığı dahi hikmetin gereğidir. Çünkü sebepler tatil kabul etmez. Çünkü “sebepler” dediğimiz şey sabit hakikatlerin gereklilikleridir; ve sabit hakikatlerin halleri, hükümleri ve eserleri dış âlemdeki hakikatlerde, yani bu âlemin suretlerinde, sebepler ile ortaya çıkar.

Demek ki ayân-ı sâbite ilm-i ilâhîde ne sûretle sâbit olmuşlar ise, vücûd-1 hâricîde dahi ancak o sûretle zâhir olurlar. Çünkü kelimât-ı ilâhiyye için tebdîl yoktur; ve a'yân-ı sabite kelimât-ı ilâhiyye olup, mezâhirden ibâret olan a'yân-ı hâriciyye onların zılleri olduğundan kelimât-ı ilâhiyye a'yân-ı mevcûdâtın gayrı değildir. Çünkü zıll, zî-zıllın sûreti üzeredir. Böyle olunca kelimât-ı gaybiyyeden ibaret olan a'yân-ı sâbitenin ilm-i ilâhîde sübûtu cihetinden onlara “kıdem” nisbet olunur; ve ayân-ı hâriciyyede, ya'ni bu kesîf olan âlem-i anâsırda vücûdu ve zuhûru cihetinden onlara "hudûs" nisbet olunur. [25¹/90] Eğer bir şeye hem kıdem ve hem de hudûs nasıl nisbet olunur diyecek olursan, sana cevâben bu misâl kâfîdir: Nitekim sen: "Bugün bizim nezdimizde bir insan veya bir misafir hâdis oldu" dersin. Hâlbuki bu insan veyâ misafir hem kıdem ve hem de hudûs ile muttasıf olmuş oldu. Binâenaleyh hâdis olan bir şeyin mutlakā evvelden dahi vücûdu olmak lâzım gelir. Zîrâ mevcûd olmasa idi, hâdis olmaz idi. İşte bunun için Hak Teâlâ hazretlerinin “kelâm”ı kadîm olmakla beraber, o kadîm olan kelâmın vücûd-1 hâricîye inzâl ve ityânı hakkında Kelâm-i azîzinde, sûre-i Enbiya'da مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (Enbiya, 21/2) [Onlara Rab'lerinden bir zikr-i muhdes gelmez, illâ ki onu dinleyip lu’bederler.]; ve kezâ sûre-i Şuarada وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (Şuarâ, 26/5) [Onlara Rahmân'dan bir zikr-i muhdes gelmedi, illâ ki ondan i'râz eder oldular.] buyurur. Bundan anlaşılır ki Hakk'ın kelâmı kadîm ve zât-ı ahadiyyette kendisinin “ayn”ı iken, elfâz ve hurûfta zuhûru hâlinde, onu hudûs sıfatıyla tavsîf buyurdu. Ve Rahmân'dan muhdes olan Kur'ân rahmettir ve Rahmân'dan nâzil olan rahmet, ya'ni Kur'ân ancak rahmetle gelir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'an hakkında وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ (İsrâ, 17/82) [Kur'ân'dan mü'minler için bir şifâ, bir rahmet olan şeyi indiririz.] buyurur. Ve rahmetten yüz çeviren kimse adem-i rahmetten ibâret olan azâba teveccüh eder. Zîrâ insan bir şeyin dâiresinden çıkınca, diğer bir şeyin dâiresine duhûl eder. وأما قوله : «فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ» ، فلمْ يَدُلّ ذلك على أنَّه لا يَنْفَعُهم في الآخرة بقوله في الاسْتِثْنَاءِ : ﴿ إِلا قَوْمَ يُونُسَ ﴾ ، فَأَرَادَ أَنَّ ذلك لا يَرفَعُ عنهم الأخذ في الدُّنيا، فلذلك أُخِذَ فرعون مع وجودِ الإيمان منه، هذا إنْ كانَ أَمْرُه أمر مَن تَيَقَّنَ بِالانْتِقَالِ في تلك السَّاعةِ، وقرينة الحال تُعْطِي على أنه ما كان على يقين من الانْتِقَالِ ، لأنَّه عَايَنَ المؤمنينَ يَمْشُونَ فِي الطَّرِيقِ اليَبَسِ الَّذِي ظَهَرَ بِضَرْبِ مُوسَى عَصَاهُ البَحر، فلم يَتَيَقَّن فرعون بالهلاكِ، إذا آمَنَ بخِلافِ المُحْتَضَرِ، حَتَّى لَا يُلْحَقَ بِهِ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Demek ki sabit hakikatler, İlahi ilimde ne şekilde sabit olmuşlarsa, dış varlıkta da ancak o şekilde ortaya çıkarlar. Çünkü İlahi kelimeler için değişim yoktur; ve sabit hakikatler İlahi kelimeler olup, zuhur yerlerinden ibaret olan dış hakikatler onların gölgeleri olduğundan, İlahi kelimeler varlıkların hakikatlerinin gayrı değildir. Çünkü gölge, gölgelenenin şekli üzeredir. Böyle olunca, gaybî kelimelerden ibaret olan sabit hakikatlerin İlahi ilimde sabit olması yönünden onlara "kadîm olma" nispet edilir; ve dış hakikatlerde, yani bu yoğun olan unsurlar âleminde var olması ve ortaya çıkması yönünden onlara "sonradan olma" nispet edilir. Eğer bir şeye hem kadîm olma hem de sonradan olma nasıl nispet olunur diyecek olursan, sana cevaben bu misal yeterlidir: Nasıl ki sen: "Bugün bizim yanımızda bir insan veya bir misafir sonradan ortaya çıktı" dersin. Hâlbuki bu insan veya misafir hem kadîm olma hem de sonradan olma ile nitelenmiş oldu. Bu sebeple sonradan ortaya çıkan bir şeyin mutlaka evvelden de varlığı olmak gerekir. Çünkü var olmasa idi, sonradan ortaya çıkmaz idi. İşte bunun için Yüce Allah hazretlerinin "kelâm"ı kadîm olmakla beraber, o kadîm olan kelâmın dış varlığa indirilmesi ve getirilmesi hakkında Yüce Kelâm'ında, Enbiya sûresinde مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (Enbiya, 21/2) [Onlara Rab'lerinden sonradan ortaya çıkmış bir öğüt gelmez, illâ ki onu dinleyip eğlenirler.]; ve aynı şekilde Şuarâ sûresinde وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (Şuarâ, 26/5) [Onlara Rahmân'dan sonradan ortaya çıkmış bir öğüt gelmedi, illâ ki ondan yüz çevirir oldular.] buyurur. Bundan anlaşılır ki Hakk'ın kelâmı kadîm ve ahadiyyet zâtında kendisinin "ayn"ı iken, lafızlar ve harflerde ortaya çıkması hâlinde, onu sonradan olma sıfatıyla niteledi. Ve Rahmân'dan sonradan ortaya çıkan Kur'ân rahmettir ve Rahmân'dan inen rahmet, yani Kur'ân ancak rahmetle gelir. Nasıl ki Yüce Allah Kur'an hakkında وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ (İsrâ, 17/82) [Kur'ân'dan mü'minler için bir şifâ, bir rahmet olan şeyi indiririz.] buyurur. Ve rahmetten yüz çeviren kimse rahmetin yokluğundan ibaret olan azaba yönelir. Çünkü insan bir şeyin dairesinden çıkınca, diğer bir şeyin dairesine girer. وأما قوله : «فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ» ، فلمْ يَدُلّ ذلك على أنَّه لا يَنْفَعُهم في الآخرة بقوله في الاسْتِثْنَاءِ : ﴿ إِلا قَوْمَ يُونُسَ ﴾ ، فَأَرَادَ أَنَّ ذلك لا يَرفَعُ عنهم الأخذ في الدُّنيا، فلذلك أُخِذَ فرعون مع وجودِ الإيمان منه، هذا إنْ كانَ أَمْرُه أمر مَن تَيَقَّنَ بِالانْتِقَالِ في تلك السَّاعةِ، وقرينة الحال تُعْطِي على أنه ما كان على يقين من الانْتِقَالِ ، لأنَّه عَايَنَ المؤمنينَ يَمْشُونَ فِي الطَّرِيقِ اليَبَسِ الَّذِي ظَهَرَ بِضَرْبِ مُوسَى عَصَاهُ البَحر، فلم يَتَيَقَّن فرعون بالهلاكِ، إذا آمَنَ بخِلافِ المُحْتَضَرِ، حَتَّى لَا يُلْحَقَ بِهِ.

]251/91[ Ve Hak Teâlâ'nın فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ (Mü'min, 40/85 ve Yûnus, 10/98) [Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların îmânı kendilerine fâide vermez. Bu -kavm-i Yûnus müstesnâ olmak üzere- ibâdı hakkında cârî olan Allah'ın âdetidir.] kavline gelince, bu إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ (Yûnus, 10/98) [Kavm-i Yûnus müstesnâ olmak üzere.] istisnâsında olan Hakk'ın kavli ile âhirette onlara nef' vermeyeceğine delâlet etmez. Binâenaleyh bunu murâd etti ki, onlardan dünyâda ahzı ref'etmez. Bunun için Fir'avn, ondan îmânın vücûdu ile beraber ahzolundu. Bu, onun emri, o sâatte intikāle müteyakkın olan kimsenin emri olduğu- na göredir; ve karîne-i hâl muhakkak onun intikālden yakîn üzere olmadığını i'tâ eder. Zîrâ o, Mûsâ (a.s.)ın asâsıyla denize vurması sebebiyle, zâhir olan kuru yolda mü'minlerin yürüdüklerini müşâhe- de etti. İmdi Fir'avn îmân ettiği vakitte muhtazarın hilâfına olarak, helâke müteyakkın olmadı. Bunun için ona mülhak olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak Teâlâ'nın, "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların îmânı kendilerine fayda vermez. Bu -Yûnus kavmi müstesnâ olmak üzere- kulları hakkında geçerli olan Allah'ın âdetidir." (Mü'min, 40/85 ve Yûnus, 10/98) kavline gelince, bu, "Yûnus kavmi müstesnâ olmak üzere." (Yûnus, 10/98) istisnâsında olan Hakk'ın kavli ile âhirette onlara fayda vermeyeceğine delâlet etmez. Bu sebeple bunu murâd etti ki, onlardan dünyada azabı kaldırmaz. Bunun için Fir'avn, îmânın varlığı ile beraber azaba uğratıldı. Bu, onun durumu, o anda ölüme kesin gözüyle bakan kimsenin durumu olduğuna göredir; ve hâl karinesi muhakkak onun ölümden emin olmadığını gösterir. Çünkü o, Mûsâ (a.s.)'ın asâsıyla denize vurması sebebiyle, ortaya çıkan kuru yolda mü'minlerin yürüdüklerini müşâhede etti. Şimdi Fir'avn îmân ettiği vakitte, can çekişen kimsenin aksine, helâke kesin gözüyle bakmadı. Bunun için ona dâhil olmaz.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fir'avn'ın îmânı hakkında bâlâda geçen beyânâtı tetmîmen buyururlar ki: Fir'avn'ın sıhhat-i îmânını kabûl etmeyen tâife, Fir'avn'ın îmânı îmân-ı be's olduğunu ve îmân-1 be's ise فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ )Mümin, 40/85) ya'ni “Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların îmânı kendilerine fâide vermez.” (Mü'min, 40/85(; إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ “Kavm-i Yunus müstesnâ olmak üzere” (Yûnus, 10/98( “İbâdı hakkında cârî olan Allâhın âdetidir” (Mü'min, 40/85) âyet-i kerîmeleri mûcibince fâide vermeyeceğini iddia ederlerse de, bu [Yûnus sûresindeki] âyet-i kerîmedeki إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ )Yunus, 10/98) [Kavm-i Yûnus müstesnâ olmak üzere.] istisnâsı îmân-ı besin âhirette fâide vermeyeceğine delâlet etmez. Bu âyet-i kerîme ile Hak Teâlâ hazretlerinin murâd-1 aliyyesi, îmân-ı be’sin sâhiblerine, dünyâda müteveccih olan azâbın merfû' olmayacağını beyândır. Filhakîka da kavm-i Yûnus'dan gayrısından azâb-ı dünyâ ref'edilmedi. Eğer Fir'avn'ın hâlini ve deryâda gark hîninde, dünyâdan intikāle müteyakkın olan kimsenin hâline kıyâs edecek olur isen, kendisinden zâhir olan îmânın vücûduyla beraber, azâb-ı dünyevîye marûz kaldığına hükmederiz. Fakat karîne-i hâl Firʼavn'ın dünyâdan intikāl edeceğine yakîni olmadığını gösterir. Çünkü Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın asâsını denize vurması sebebiyle, zâhir olan kar-ı deryâdaki kuru yoldan mü'minlerin yürüyüp geçtiklerini re'ye'l-ayn müşâhede etti. Ancak kudret-i ilâhiyye ile zâhir olabilecek olan bu hârikulâde hâli görünce [25¹/92] Fir'avn vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi kalben tasdîk etti; ve kelime-i tevhîdi izhâr eyledi. Binâenaleyh Fir'avn kalben tasdîk ve lisânen dahi ikrâr etmek sûretiyle îmân ettiği vakit, Benî İsrâîl'in geçtiği gibi, kendisinin dahi deryâda garkolmayacağını zannettiği cihetle, helâke müteyakkın olmadı. Bu ise, muhtazar olan kimsenin hâli hilafına olarak, bir îmân idi. Bunun için Fir'avn muhtazara mülhak olmaz; zîrâ [muhtazar] dünyadan alâkasını kat'etmek üzere olduğuna kāni'dir. Fir'avn'da ise bu kanâat yok idi ki onun îmânı muhtazarın îmânına mülhak olsun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) Firavun'un imanı hakkında yukarıda geçen beyanlarını tamamlamak üzere şöyle buyururlar: Firavun'un imanının sahihliğini kabul etmeyen topluluk, Firavun'un imanının "iman-ı be's" (azap anındaki iman) olduğunu ve "iman-ı be's"in ise, "فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ" (Mümin, 40/85) yani "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imanı kendilerine fayda vermez." (Mü'min, 40/85); "إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ" "Yunus kavmi müstesna olmak üzere" (Yûnus, 10/98) "Kulları hakkında cari olan Allah'ın adeti/kanunudur" (Mü'min, 40/85) ayet-i kerimeleri gereğince fayda vermeyeceğini iddia etseler de, bu [Yunus suresindeki] ayet-i kerimedeki "إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ" (Yunus, 10/98) [Yunus kavmi müstesna olmak üzere.] istisnası, "iman-ı be's"in ahirette fayda vermeyeceğine delalet etmez. Bu ayet-i kerime ile Yüce Allah hazretlerinin yüce muradı, "iman-ı be's"in sahiplerine, dünyada yönelen azabın kaldırılmayacağını beyandır. Gerçekten de Yunus kavminden başkasından dünya azabı kaldırılmadı. Eğer Firavun'un halini ve denizde boğulma anında, dünyadan göçmeye kesin olarak inanan kimsenin haline kıyas edecek olursan, kendisinden ortaya çıkan imanın varlığıyla beraber, dünya azabına maruz kaldığına hükmederiz. Fakat halin karinesi Firavun'un dünyadan göçeceğine yakini olmadığını gösterir. Çünkü Firavun, Musa (a.s.)'ın asasını denize vurması sebebiyle, ortaya çıkan denizdeki kuru yoldan müminlerin yürüyüp geçtiklerini gözleriyle müşahade etti. Ancak ilahi kudret ile ortaya çıkabilecek olan bu harikulade hali görünce Firavun ilahi vahdaniyeti kalben tasdik etti; ve kelime-i tevhidi açıkladı. Bu sebeple Firavun kalben tasdik ve lisanen dahi ikrar etmek suretiyle iman ettiği vakit, Beni İsrail'in geçtiği gibi, kendisinin dahi denizde boğulmayacağını zannettiği cihetle, helake kesin olarak inanmadı. Bu ise, can çekişen kimsenin halinin aksine olarak, bir imandı. Bunun için Firavun can çekişene dahil olmaz; çünkü [can çekişen] dünyadan alakasını kesmek üzere olduğuna kani'dir. Firavun'da ise bu kanaat yok idi ki onun imanı can çekişenin imanına dahil olsun.

فآمَنَ بِالَّذِي آمَنَتْ به بَنُو إِسْرَائِيلَ على التَّيَقُنِ بالنَّجاة - لا على التَّيقن بالهلاك،

فكان كما تَيَقَّنَ لكن على غير الصورة الَّتِي أَرَادَ، فَنَجَّاهِ اللهُ من عذاب

الآخرة في نفسه، ونَجَّا بَدَنَه، كما قال تعالى : فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ

لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً ، لأنه لوْ غَابَ بصُورتِه رُبَّمَا قال قومه احْتَجَبَ، فَظَهَرَ

بالصُّورَةِ المَعْهُودَةِ مَيِّتًا لِيُعْلَمَ أَنَّه هو ، فقد عَمَّتْه النَّجاةُ حِسَّا وَمَعْنَى، وَمَن

حَقَّتْ عليه كلمةُ العَذابِ الأُخْرَوِيِّ لا يُؤْمِنُ ولَوْ جَاءَتَهُ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُا

الْعَذَابَ الأَلِيمَ أَي يَذُوقُوا العَذابَ الأخروي، فخَرَجَ فرعون من هذا الصنف،

هذا هو الظاهرُ الَّذي وَرَدَ به القرآن .

Binâenaleyh Fir'avn, -helâke teyakkun üzere değil-, 602 necâta teyak- kun üzere, Benî İsrâîl'in îmân ettiği şeye îmân etti. İmdi teyakkun ettiği vâki' oldu; lâkin irâde ettiği sûretin gayrı üzere. Binâenaleyh Allah Teâlâ ona kendi nefsi hakkında azâb-ı âhiretten necât verdi; ve bedenini halâs etti. Nitekim Hak Teâlâ "Senin halfinde olan kavme bir âyet olman için bugün biz sana bedenin ile necât veririz” (Yûnus, 10/92) buyurdu. Zîrâ, eğer sûretiyle gāib olsa idi, kavminin çoğu, ih- ticâb etti, derler. Böyle olunca, o olduğu bilinmek için, sûret-i ma'hû- desiyle meyyiten zâhir oldu. Şu hâlde necât hissen ve ma'nen âmm oldu. Ve üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimse, ona bütün âyet gelse "azâb-ı elîmi görmedikçe”, (Yûnus, 10/97) ya'ni azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça [251/93] îmân etmez. Böyle olunca Fir'avn bu sınıftan çıktı. İşte bu, öyle bir zâhirdir ki, Kur'ân onunla vârid oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple Firavun, helâke kesin olarak inanmış değil, aksine kurtuluşa kesin olarak inanmış bir şekilde, İsrailoğulları'nın iman ettiği şeye iman etti. Şimdi, kesin olarak inandığı şey gerçekleşti; lâkin irade ettiği biçimin dışında. Bu sebeple Yüce Allah ona kendi nefsi hakkında âhiret azabından kurtuluş verdi; ve bedenini kurtardı. Nasıl ki Yüce Allah "Senden sonra gelenlere bir ibret olman için bugün biz seni bedeninle kurtaracağız." (Yûnus, 10/92) buyurdu. Çünkü eğer bedeniyle kaybolsaydı, kavminin çoğu, "gizlendi" derlerdi. Böyle olunca, onun kendisi olduğu bilinmesi için, bilinen bedeniyle ölü olarak ortaya çıktı. Şu hâlde kurtuluş hem maddî hem de manevî olarak genel oldu. Ve üzerine âhiret azabının gelmesi vâcip olan kimse, ona bütün âyet gelse de "elem verici azabı görmedikçe", yani âhiret azabını tatmadıkça iman etmez. Böyle olunca Firavun bu sınıftan çıktı. İşte bu, Kur'an'ın kendisiyle geldiği öyle bir açık gerçektir.

Ya'ni Fir'avn helâke intizâren değil, necâta intizâren îmân etti; ve bu intizâr ettiği necât dahi vâki' oldu. Oldu ammâ, onun murâd ettiği sûretin gayrı üzere. Zîrâ o, garkolmaktan kurtulacağını zannetmiş idi. Halbuki bundan halâs olamadı; azâb-ı uhrevîden necât buldu; ve ölüsü sâhile çık- makla tagayyübden kurtuldu. Nitekim Hak Teâlâ فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً )Yunus, 10/92) buyurur ki: “Biz bugün sâhile ilkā etmek sû- retiyle sana bedenin ile necât veririz; ve rûhunu bedeninden kurtarırız; ve yarın onu azâb-ı âhiretten halás ederiz. Tâ ki senden sonra gelecek olan kavme senin bu hâlin kudretime bir âyet ve nişân-ı azîm olsun!” demektir. Bu âyet-i kerîmenin şu tarz tefsîrine i'tirâz edenler bulunabilir mütâ-laasıyla فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ )Yunus 10/92) [Biz bugün sana necât veririz.] hitâb-ı ilâhîsi hakkında îzâhât i'tâsı münasib görüldü. Şöyle ki: Fir'avn küfrün-de musırr olaydı, kelime-i tevhîdi telaffuz etmezdi. Mâdemki tevhîd etti, mutlakā intizâr ettiği bir şey var idi. Peygamberine îmân eden bir kimse-nin murâdı hiç şübhe yok ki, evvelâ azâb-ı uhrevîden, badehû dünyâda, kendisine müteveccih olacak olan kahr-ı ilâhîden necâttır. Dünyâda gark sûretiyle vâki' olan kahr-ı ilâhîden necât bulamayan Fir'avn, eğer azâb-ı uhrevîden dahi necât bulamayacak ise, va'd-i necâtin mahmûlü kalmaz. Eğer بِبَدَنِكَ [bedenin ile] kaydına nazaran bu necât, ancak Fir'avn'ın ce-sed-i bî-rûhunun sâhile ilkāsıdır, denecek olursa cevaben deriz ki: Gark sûretiyle ölen bir kimsenin cesed-i bî-rûhu ister sâhile ilkā olunsun, ister kar-ı deryâda nâbûd olsun, müsâvîdir. Sâhile ilkāsında meyyit için bir fâi-de olmadığından böyle bir kimseye “Biz sana necât veririz” va'di bî-mânâ olmak lâzım gelir. Halbuki va'd-i ilâhî haktır, bî-ma'nâ olamaz. Binâena-leyh Fir'avn hakkında mev'ûd olan necât, rûhunun zulmet-i bedenden çık-ması ve âhirette de azâb-ı uhrevîden halâsıdır. Şu hâlde bu necât hissen ve ma'nen umûmî olur. [25¹/94] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Firavun helake bekleyerek değil, kurtuluşu bekleyerek iman etti; ve bu beklediği kurtuluş da gerçekleşti. Gerçekleşti ama, onun arzu ettiği şeklin dışında. Zira o, boğulmaktan kurtulacağını zannetmişti. Halbuki bundan kurtulamadı; ahiret azabından kurtuldu; ve ölüsü sahile çıkmakla kaybolmaktan kurtuldu. Nitekim Yüce Allah "فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً" (Yunus, 10/92) buyurur ki: "Biz bugün sahile bırakmak suretiyle sana bedenin ile kurtuluş veririz; ve ruhunu bedeninden kurtarırız; ve yarın onu ahiret azabından kurtarırız. Ta ki senden sonra gelecek olan kavme senin bu halin kudretime bir ayet ve büyük bir nişan olsun!" demektir. Bu ayet-i kerimenin bu tarz tefsirine itiraz edenler bulunabilir düşüncesiyle "فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ" (Yunus 10/92) [Biz bugün sana kurtuluş veririz.] ilahi hitabı hakkında açıklamalar verilmesi uygun görüldü. Şöyle ki: Firavun küfründe ısrarcı olsaydı, kelime-i tevhidi telaffuz etmezdi. Mademki tevhid etti, mutlaka beklediği bir şey vardı. Peygamberine iman eden bir kimsenin muradı hiç şüphe yok ki, evvela ahiret azabından, sonra dünyada, kendisine yönelecek olan ilahi kahırdan kurtuluştur. Dünyada boğulma suretiyle gerçekleşen ilahi kahırdan kurtuluş bulamayan Firavun, eğer ahiret azabından dahi kurtuluş bulamayacak ise, kurtuluş vaadinin anlamı kalmaz. Eğer "بِبَدَنِكَ" [bedenin ile] kaydına nazaran bu kurtuluş, ancak Firavun'un ruhsuz cesedinin sahile bırakılmasıdır, denecek olursa cevaben deriz ki: Boğulma suretiyle ölen bir kimsenin ruhsuz cesedi ister sahile bırakılsın, ister denizin dibinde yok olsun, eşittir. Sahile bırakılmasında ölü için bir fayda olmadığından böyle bir kimseye "Biz sana kurtuluş veririz" vaadi anlamsız olmak lazım gelir. Halbuki ilahi vaat haktır, anlamsız olamaz. Buna göre Firavun hakkında vaat edilen kurtuluş, ruhunun bedenin karanlığından çıkması ve ahirette de ahiret azabından kurtulmasıdır. Şu halde bu kurtuluş hissen ve manen genel olur. [25¹/94]

Beden-i Fir'avn'ın sâhile ilkāsına gelince: Bu da onun rubûbiyetine i'tikād eden kavminin, bu i'tikādı kuvvet bulmamak için, arkaya kalanlara bir âyet idi. Zîrâ eğer cesedi gāib olaydı, kavminin pek çoğu, Fir'avn Rab olduğu cihetle semâya urûc etmek sûretiyle veyâ suver-i âharla nâstan ihti-câb etti, derler idi. Binâenaleyh sâir nâs gibi, Fir'avn'ın dahi denizde boğul-duğu bilinmek için, ölüsü sâhile ilkā olundu; ve sûret-i ma’hûdesiyle mey-yiten halk nazarında zâhir oldu. İmdi üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimseye zamânının peygamberi tarafından ne kadar âyât ve mu'cizât gösterilse hepsini birer sûretle te'vîl edip azâb-ı elîmi görmedikçe, ya'ni azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça îmân etmez. Zîrâ bu kimsenin ilm-i ilâhîde sübût bulan ayn-ı sâbitesi, mazhar olduğu ism-i ilâhî muktezâsınca şekā-vet üzerinedir. Vücûd-ı kevnîde zuhûr eden ve o ismin âyînesinden ibâret olan bu kimsenin sûretinde, elbette eser-i şekāvet zâhir olur. Binâenaleyh gayr-ı mec'ûl olan onun isti'dâd-ı ezelîsi dünyâda ne kadar âyât-ı mûziha ve mu'cizât-ı bâhire görse îmân etmemesini iktizâ eder. Nitekim Ebû Cehil Bedir gazâsında maktûlen fevt olmak üzere bulunduğu sırada kendi kātili- ne hitâben: قُلْ لِصَاحِبِكَ مَا أَنَا بِنَادِمٍ عَنْ مُخَالَفَتِكَ فِي هَذَا الْحَالِ "Şu hâl-i katl içinde muhalefetten nâdim olmadığımı sahibin olan Muhammed (a.s.)a söyle!" dedi. Binâenaleyh böyle olan kimseler, azâb-ı elîmi görmedikçe, ya'ni bade'l-mevt azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça Allâh'a ve peygambere îmân etmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ buyurur: إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ، وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ (Yûnus, 10/96-97) [Muhakkak o kimseler ki, aleyhlerinde Rabbinin kelimesi tahakkuk etmiş- tir, onlar îmân etmezler. Velev ki onlara bütün âyet gelse azâb-ı elîmi gör- medikçe küfürlerine devam ederler.] Böyle olunca Fir'avn dünyada kab- le'l-mevt îmân etmekle, azâb-ı uhrevîyi görmedikçe îmân etmeyen sınıftan çıktı. Azâb-ı elîmi görmeden îmân eden sınıf-ı müminîne dâhil oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Firavun'un bedeninin sahile atılmasına gelince: Bu da, onun ilâhlığına inanan kavminin, bu inancının kuvvet bulmaması için, geride kalanlara bir ibret idi. Çünkü eğer cesedi kaybolsaydı, kavminin pek çoğu, Firavun Rab olduğu için göğe yükselmek suretiyle veya başka şekillerle insanlardan gizlendi derlerdi. Bu sebeple, diğer insanlar gibi, Firavun'un da denizde boğulduğu bilinmesi için, ölüsü sahile atıldı; ve bilinen şekliyle ölü olarak halkın gözünde ortaya çıktı. Şimdi, üzerine uhrevî azabın gelmesi vacip olan kimseye, zamanının peygamberi tarafından ne kadar ayet ve mucize gösterilse, hepsini birer şekilde tevil edip, elem verici azabı görmedikçe, yani uhrevî azabı tatmadıkça iman etmez. Çünkü bu kimsenin ilâhî ilimde sübut bulan sabit hakikati, mazhar olduğu ilâhî ismin gereğince şekavet üzerinedir. Kevnî varlıkta zuhur eden ve o ismin aynasından ibaret olan bu kimsenin şeklinde, elbette şekavet eseri ortaya çıkar. Bu sebeple, yapılmamış olan onun ezelî yatkınlığı, dünyada ne kadar açıklayıcı ayetler ve parlak mucizeler görse iman etmemesini gerektirir. Nitekim Ebu Cehil Bedir gazvesinde öldürülmek üzere bulunduğu sırada kendi katiline hitaben: قُلْ لِصَاحِبِكَ مَا أَنَا بِنَادِمٍ عَنْ مُخَالَفَتِكَ فِي هَذَا الْحَالِ "Şu katl hâli içinde muhalefetten pişman olmadığımı sahibin olan Muhammed (a.s.)a söyle!" dedi. Bu sebeple, böyle olan kimseler, elem verici azabı görmedikçe, yani ölümden sonra uhrevî azabı tatmadıkça Allah'a ve peygambere iman etmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah buyurur: إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ، وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ (Yûnus, 10/96-97) [Muhakkak o kimseler ki, aleyhlerinde Rabbinin kelimesi tahakkuk etmiştir, onlar iman etmezler. Velev ki onlara bütün ayet gelse elem verici azabı görmedikçe küfürlerine devam ederler.] Böyle olunca Firavun dünyada ölümden önce iman etmekle, uhrevî azabı görmedikçe iman etmeyen sınıftan çıktı. Elem verici azabı görmeden iman eden müminler sınıfına dahil oldu.

Fir'avn hakkındaki bu kelime o kadar açık bir şeydir ki, Kur'ân bu zâhir olan şeyle vârid oldu. Şu hâlde Fir'avn'ın şekāvet-i ebediyyesine hükmeden- lerin bu hükümde ısrarları ve bu bâbda tevîlâta kıyâm etmeleri [25¹/95] mesmû' değildir. İşte Fir'avn hakkında Hz. Şeyh (r.a.) efendimizin hükm-i âlîleri bu kadar açıktır; ve ibâre-i Fusûs'ta tevakkufa delâlet edecek bir şey yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Firavun hakkındaki bu söz o kadar açık bir şeydir ki, Kur'an bu açık olan şeyle geldi. Şu hâlde Firavun'un ebedî bedbahtlığına hükmedenlerin bu hükümde ısrar etmeleri ve bu konuda yorumlara kalkışmaları [25¹/95] kabul edilemez. İşte Firavun hakkında Şeyh (r.a.) efendimizin yüce hükmü bu kadar açıktır; ve Fusûs'un ifadesinde duraksamaya işaret edecek bir şey yoktur.

ثمَّ إِنَّا نَقولُ بعد ذلك الأمر فيه إلى اللهِ، لِمَا اسْتَقَرَّ فِي نُفُوسِ عَامَّةِ الخَلْقِ

من شِقَائِهِ، وما لهم نص في ذلك يَسْتَنِدُونَ إليه.

Ba'dehû biz deriz ki, bundan sonra onun hakkında emr Allah Teâlâ'ya râci'dir. Çünkü âmme-i halkın nüfûsunda onun şekāsı müs- tekarr oldu. Halbuki bunun hakkında onlara nass yoktur ki ona is- tinâd edeler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra biz deriz ki, onun hakkındaki iş Yüce Allah'a aittir. Çünkü halkın genelinin nefislerinde onun bedbahtlığı yerleşmiştir. Halbuki bunun hakkında onlara dayanacakları bir nass (ayet/hadis) yoktur.

Ya'ni Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirinden Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı istid- lâl olunduğu ve onun şekāveti hakkında nass olmadığı gibi, delâlet dahi bulunmadığı hâlde, müddet-i hayâtında envå-ı zulm ve taaddî icrâ ve peygamberine muhalefetle mukābeleye kıyâm ettiğine bakarak, âmme-i halkın nüfûsunda onun şekāveti mukarrer olduğu için, biz Fir'avn'ın sıh- hat-i îmânına delalet eden nusûs-ı kur'âniyyeyi zikrettikten sonra, ta'lî- men-li'l-edeb, Fir'avn hakkındaki emr Allâh Teâlâya râci'dir, deriz. Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin “Emr Allah Teâlâya râci'dir” buyur- maları, onun emrinde tereddüdlerinden nâşî değildir. Fir'avn hakkındaki re'y-i âlîlerini bu fassta, nusûs-ı kurʼâniyye ile her türlü şübhe ve tereddüd- den ârî olarak, kemâl-i vuzûh ile beyân buyurmuşlardır. Nitekim bâlâdaki ibarede الأمر فيه إلى الله ]Onun hakkında emr Allah Teâlâya râci'dir] buyur- duktan sonra, bu beyanın illetini لِمَا اسْتَقَرَّ فِي نُفُوسِ عَامَّةِ الخَلقِ من شِقَائِهِ ]Çünkü âmme-i halkın nüfûsunda onun şekāsı müstekarr oldu.] ibâresiyle tefsîr etmişlerdir. Bu ise, müddet-i ömrü sû'-i ahvâl ile geçen Fir'avn'ın rah- met-i ilâhiyyeye mazhariyetini bir türlü havsalalarına sığdıramayan zevâta, ta'lîm-i edebden ibarettir. Zîrâ rahmet-i ilâhiyyenin vüs'atini teemmül ederek onun hakkındaki emri Allah Teâlâya havâle etseler ve Fir'avn'ın sarâhat-i kur'âniyye ile sâbit olan îmânı, Allah Teâlâ indinde makbûl oldu mu, yoksa olmadı mı? Binâenaleyh kendisi indallah şakî midir, [251/96] saîd midir? Bunu ancak Allah Teâlâ bilir, deseler; edebe muvâfık olur idi. Çünkü saâdet ve şekāvet-i ezeliyye a'yân-ı sâbitenin isti’dâdına mevkūftur. Bu ise ilm-i ilâhîdir; ve Allah Teâlâ hazretleri bildirmedikçe, bir kimsenin zevâhir-i hâline bakıp, şekāvet veyâ saâdetine hükmetmek, ilm-i ilâhîye iştirâk ma'nâsını mutazammın olduğu için bî-edebliktir. Ammâ Hz. Şeyh (r.a.)ın sıhhat-i îmân-ı Fir'avn hakkındaki beyânât-ı aliyyeleri, zâhir-i Kur'ân'dan muktebes delâile müstenid olduğu için, aslâ edeb-şikenlik de- ğildir. Edeb-şikenlik hiçbir nass ve delîle müstenid olmaksızın, zevâhir-i hâle bakıp, sırr-ı kadere taalluk eden saâdet veyâ şekāvet hakkında hükm-i indî i'tâsıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirinden Fir'avn'ın imanının sıhhati çıkarıldığı ve onun şekaveti (bedbahtlığı) hakkında kesin bir nass (ayet/hadis) olmadığı gibi, buna delalet eden bir işaret de bulunmadığı hâlde, hayatı boyunca türlü zulüm ve saldırılar yaptığı ve peygamberine karşı gelerek mücadeleye kalkıştığı için, halkın genelinin gönlünde onun şekaveti yerleşmiş olduğundan, biz Fir'avn'ın imanının sıhhatine delalet eden Kur'ânî metinleri zikrettikten sonra, edep öğretmek amacıyla, Fir'avn hakkındaki iş Allah Teâlâ'ya aittir, deriz. Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin "İş Allah Teâlâ'ya aittir" buyurmaları, onun emrinde tereddüt etmelerinden kaynaklanmaz. Fir'avn hakkındaki yüce görüşlerini bu bölümde, Kur'ânî metinlerle her türlü şüphe ve tereddütten arınmış olarak, tam bir açıklıkla beyan buyurmuşlardır. Nitekim yukarıdaki ibarede "الأمر فيه إلى الله" (Onun hakkında iş Allah Teâlâ'ya aittir) buyurduktan sonra, bu beyanın illetini "لِمَا اسْتَقَرَّ فِي نُفُوسِ عَامَّةِ الخَلقِ من شِقَائِهِ" (Çünkü halkın genelinin gönlünde onun şekaveti yerleşmiştir) ibaresiyle tefsir etmişlerdir. Bu ise, ömrü kötü hâllerle geçen Fir'avn'ın ilahi rahmete mazhar olmasını bir türlü akıllarına sığdıramayan kimselere, edep öğretmekten ibarettir. Zira ilahi rahmetin genişliğini düşünerek onun hakkındaki işi Allah Teâlâ'ya havale etseler ve Fir'avn'ın Kur'ân'ın açık ifadesiyle sabit olan imanı, Allah Teâlâ katında makbul oldu mu, yoksa olmadı mı? Buna göre kendisi Allah katında bedbaht mıdır, bahtiyar mıdır? Bunu ancak Allah Teâlâ bilir, deseler; edebe uygun olurdu. Çünkü ezelî saadet ve şekavet, sabit hakikatlerin yatkınlığına bağlıdır. Bu ise ilahi ilimdir; ve Allah Teâlâ hazretleri bildirmedikçe, bir kimsenin dış hâllerine bakıp, şekavet veya saadetine hükmetmek, ilahi ilme ortak olma anlamını içerdiği için edepsizliktir. Ama Hz. Şeyh (r.a.)'ın Fir'avn'ın imanının sıhhati hakkındaki yüce beyanları, Kur'ân'ın zâhirinden alınmış delillere dayandığı için, asla edep dışı değildir. Edep dışı olan, hiçbir nass ve delile dayanmaksızın, dış hâle bakıp, kader sırrına ait olan saadet veya şekavet hakkında kişisel hüküm vermektir.

وأما آله فلهم حكم آخر، ليس هذا موضعه، ثم لتعلم أنه ما يقبض الله

أحدا إلا وهو مؤمن أي مصدق بما جاءت به الأخبار الإلهية وأعني من

المحتضرين، ولهذا يكره موت الفجأة وقتل الغفلة، فأما موت الفجأة فحده

أن يخرج النفس الداخل ولا يدخل النفس الخارج، فهذا موت الفجأة، وهذا

غير المحتضر، وكذلك قتل الغفلة، بضرب عنقه من ورائه وهو لا يشعر،

فيقبض على ما كان عليه من إيمان أو كفر، ولذلك قال ﷺ: «ويحشر على

ما عليه مات كما أنه يقبض على ما كان عليه»، والمحتضر ما يكون إلا

صاحب شهود، فهو صاحب إيمان بما ثم، فلا يقبض إلا على ما كان عليه،

لأنَّ «كَانَ» حَرفٌ وُجودِيُّ ، لا يَنْجَرُّ معه الزَّمانُ إلَّا بِقَرَائِنِ الأَحْوَالِ، فَيُفَرِّقُ

بين الكافر المُحْتَضَرِ في المَوتِ وبين الكافرِ المَقْتُولِ غَفْلَةً والمَيِّتِ فَجْأَةً،

كما قُلْنَا في حَدِّ الفَجْأَة .

Ve onun âline gelince, onun için başka hükm vardır. Bu onun mevzii değildir. Ondan sonra ma'lûm olsun ki, Allah Teâlâ muhtazarînden bir kimseyi kabzetmez, illâ ki o kimse mü'min olduğu hâlde, ya'ni ihbârât-ı ilâhiyye onunla gelen şeye musaddık olduğu hâlde, kabzeder. Ve bunun için mevt-i füc'e ve katl-i gaflet mekrûh kılınır. Mevt-i füc'eye gelince, onun haddi nefes-i dâhil hurûc ede ve nefes-i hâric duhûl etmeye. [251/97] İşte bu mevt-i füc'edir; ve bu muhtazarın gayrıdır; ve katl-i gaflet dahi böyledir. Onun şuûru olmadığı hâlde arkasından onun boynu vurulur. Binâenaleyh îmândan veyâ küfürden ne hâl üzere olursa onun üzerine kabzolunur. Ve bunun için (S.a.v.) Efendimiz "Ne hâl üzere ölürse onun üzerine haşrolunur” buyurdu. "Nitekim olduğu hâl üzere kabzolunur." Muhtazar ise, ancak şühûd sâhibidir. Böyle olunca o, vâki' olan şeye sahib-i îmândır. Şu hâlde ancak olduğu hâl üzere kabzolunur. Zira كان [kâne] harf-i vücûdîdir. Ona ancak karâin-i ahvâl sebebiyle zamân müncer olur. Binâenaleyh mevtte, kâfir-i muhtazar beyni ile gafleten maktûl olan ve hadd-i füc'ede zikrettiğimiz gibi füc'eten ölen kâfir, beyni farkolunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Onun âline gelince, onun için başka bir hüküm vardır. Bu, onun yeri değildir. Ondan sonra bilinmeli ki, Yüce Allah, can çekişenlerden bir kimsenin canını ancak o kimse mümin olduğu hâlde, yani ilâhî haberleri ve onunla gelen şeyi tasdik ettiği hâlde alır. Bu sebeple ani ölüm (mevt-i füc'e) ve gafletle öldürme (katl-i gaflet) mekruh kılınmıştır. Ani ölüme gelince, onun sınırı, içeri giren nefesin çıkması ve dışarı çıkan nefesin içeri girmemesidir. İşte bu ani ölümdür; ve bu, can çekişen kişinin dışındadır; gafletle öldürme de böyledir. Onun şuuru olmadığı hâlde arkasından boynu vurulur. Buna göre, imandan veya küfürden hangi hâl üzere olursa, o hâl üzere canı alınır. Bu sebeple Efendimiz (S.a.v.) "Ne hâl üzere ölürse, o hâl üzere haşrolunur" buyurdu. "Nitekim olduğu hâl üzere canı alınır." Can çekişen kişi ise, ancak şühûd (gözlem, idrak) sahibidir. Böyle olunca o, meydana gelen şeye iman sahibidir. Şu hâlde ancak olduğu hâl üzere canı alınır. Çünkü "kâne" (كان) varlık harfidir. Ona ancak hâllerin karineleri (işaretleri) sebebiyle zaman eklenir. Bu sebeple ölümde, can çekişen kâfir ile gafleten öldürülen ve ani ölümün sınırında zikrettiğimiz gibi aniden ölen kâfir arasında fark vardır.

Ya'ni Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı, Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirinden istinbât olunan delâile göre, sâbit ise de onun âli ve havâssı hakkında başka hükm vardır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm Fir'avn'ın âli hakkında mü'min olduklarına şehâdet buyurmaz. Ve onlar hakkında وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ (Mü'min, 40/45, 46) ya'ni “Al-i Fir'avn'ı Allah Teâlâ sû'-i azâb ile ihâta etti. Onlar sabah ve akşam nâra arzolunurlar. Kıyâmet kāim olduğu gün dahi, ey âl-i Fir'avn, azâbın en şiddetlisine girin!" denir; âyet-i kerîmesi vârid olmuştur. Fir'avn bu hükümde dâhil değildir. Çünkü âhir vaktinde îmân etti. Fakat onun âli ve avenesi, Fir'avn gibi, îmâna mübâşeret edip “Biz Benî İsrâîl'in îmân ettiği şeye ve Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'ine îmân ettik” (A'râf, 7/121, 122; Şuarâ, 26/47, 48) demediler. Belki Fir'avn'ın mazharında rubûbiyyet-i cüz'iyye-i arazıyye ile zâhir olan Rabb-i mukayyede îmân ettikleri hâlde fevtoldular. Binâenaleyh Hakk-ı mutlakın hüviyetini Fir'avn'ın mazharına hasr ve tahsîs ettikleri için küfr içinde gittiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Firavun'un imanının doğruluğu, Kur'an-ı Kerim'in zahirinden çıkarılan delillere göre sabit ise de, onun ailesi ve yakın çevresi hakkında başka bir hüküm vardır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, Firavun'un ailesinin mümin olduklarına şehadet etmez. Ve onlar hakkında, "Firavun ailesini kötü bir azap kuşattı. Onlar sabaha ve akşama ateşe arz olunurlar. Kıyamet koptuğu gün de, 'Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!' denir." (Mü'min, 40/45, 46) ayet-i kerimesi gelmiştir. Firavun bu hükme dahil değildir. Çünkü o, son vaktinde iman etti. Fakat onun ailesi ve yardımcıları, Firavun gibi, imana başlamayıp "Biz İsrailoğulları'nın iman ettiği şeye ve Musa ile Harun'un Rabb'ine iman ettik." (A'râf, 7/121, 122; Şuarâ, 26/47, 48) demediler. Aksine, Firavun'un mazharında (tecelli ettiği yerde) arazî (geçici) cüz'î rububiyet (kısmi ilahlık) ile görünen mukayyet (sınırlı) Rabb'e iman ettikleri halde öldüler. Bu sebeple, mutlak Hakk'ın hüviyetini (kimliğini) Firavun'un mazharına hasredip tahsis ettikleri için küfür içinde gittiler.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) âl-i Fir'avn hakkındaki mütâlaâtın bahse taalluku [25¹/98] olmadığını beyân buyurarak bu hususta îrâdı lâzım gelen hük- mün îzâhından sarf-ı nazar ettiler de, ahvâl-i meyyitin tavzîhine şürû' bu- yurdular ve dediler ki: Muhakkak ma'lûmun olsun ki, Allah Teâlâ hâl-i ihtizâra gelmiş olan her bir kimseyi behemehâl mü'min olduğu hâlde, ya'ni elsine-i enbiyâ ile vârid olan ihbarât-ı ilâhiyye nelerden ibâret ise, o şeyleri tasdîk edici olduğu hâlde kabzeder. Zîrâ her bir muhtazar emrâzdan bir marazın te'sîri tahtında zebûn olarak vücûd-ı kesîfinin sıfât-ı kesîresinden o dakîkada vâreste kalır. Âlem-i rûhâniyyetin hicabı olan bu sıfât-ı nefsâ- niyye mürtefi' olunca, muhtazar basar-ı basîreti ile ahvâl-i âhireti müşâ- hede etmeğe başlar. Fakat kendisinde henüz hayât-ı dünyeviyye mevcûd olduğundan ahvâl-i dünyeviyye dahi basar-ı hissîsinde meşhûd olur; ve bu müşâhede sebebiyle ahvâl-i âhiret ihticâb eder. Nefsi külliyyen munkatı' oluncaya kadar son dakîkaları bu hâl ile geçer. Yanında bulunanlar sayıkla- dığına zâhib olurlar. İşte muhtazar son dakikalarında ahvâl-i âhireti müşâ- hede ettiği ve müşâhede ise, îmân-bi'l-gayb ile îmân etmediği şeyin vâki' ve hak olduğuna tasdîki iktizâ eylediği cihetle, her bir muhtazar mü'min olduğu hâlde kabzolunur. Ve muhtazar olan kimselerin kâffesi mü'min ol- duğu hâlde kabzolunduğu için, mevt-i füc’e ve katl-i gaflet istikrâh oluna- cak bir şeydir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) Firavun ailesi hakkındaki düşüncelerin konuya ilişkin olmadığını [25¹/98] belirterek, bu hususta verilmesi gereken hükmün açıklanmasından vazgeçtiler de, ölen kişinin hallerini açıklamaya başladılar ve dediler ki: Muhakkak bilinmeli ki, Yüce Allah ihtizar (can çekişme) haline gelmiş olan her bir kimseyi mutlaka mümin olduğu halde, yani peygamberlerin dilleriyle gelen ilahi haberler nelerden ibaret ise, o şeyleri tasdik edici olduğu halde canını alır. Çünkü her bir can çekişen kişi, hastalıklardan bir hastalığın etkisi altında zayıf düşerek, yoğun bedeninin yoğun sıfatlarından o dakikada kurtulur. Ruhaniyet âleminin perdesi olan bu nefse ait sıfatlar ortadan kalkınca, can çekişen kişi basiret gözüyle ahiret hallerini görmeye başlar. Fakat kendisinde henüz dünyevi hayat mevcut olduğundan, dünyevi haller de hissi gözünde görünür olur; ve bu görme sebebiyle ahiret halleri perdelenir. Nefsi tamamen kesilinceye kadar son dakikaları bu hal ile geçer. Yanında bulunanlar onun sayıkladığını zannederler. İşte can çekişen kişi son dakikalarında ahiret hallerini gördüğü ve görme ise, gayba iman ile iman etmediği şeyin gerçekleşmiş ve hak olduğuna tasdiki gerektirdiği cihetle, her bir can çekişen kişi mümin olduğu halde canı alınır. Ve can çekişen kimselerin hepsi mümin olduğu halde canı alındığı için, ani ölüm ve gafletle öldürme tiksinti duyulacak bir şeydir.

Mevt-i füc'enin tarîfi budur ki, şahıs içindeki nefesi dışarıya çıkarır ve hâriçten nefesi içerisine alamaz. Ta'bîr-i fennî ile ciğerlerindeki hâmız-ı karbonu ihrâc eder ve havâ-yı hâricîdeki müvellidü'l-humûzayı ciğerlerine cezbedemez. İşte bu hâl mevt-i füc'edir. Ve şübhe yok ki füc'eten fevtolan kimsenin hâli muhtazarın gayrıdır. Zîrâ herhangi bir marazın te’sîri tahtın- da onun sıfât-ı nefsâniyyesi muattal olmadığı için ahvâl-i âhireti müşâhe- deden mahcûbdur; ve görmediği şeyin hakîkatine bittabi' muttali' değildir. Ve aslâ haberi olmadığı hâlde arkasından boynu vurulmak sûretiyle gaf- let içinde maktûl olan kimsenin hâli dahi füc'eten fevtolan kimsenin hâli gibidir. Binâenaleyh füc'eten [25¹/99] ve gafleten maktûl olan kimseler, gerek îmândan ve gerek küfürden, ne hâl üzere bulunurlarsa o hâl üzerine kabzolunurlar. Zîrâ her ikisi için de ahvâl-i âhireti müşâhede ederek îmân etmek mümkin olamadı. İşte bunun için (S.a.v.) Efendimiz وَيُحْشَرُ عَلَى مَا عَلَيْهِ مَاتَ كَمَا أَنَّهُ يُقْبَضُ عَلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ ya'ni “İnsan ne hâlde olursa, o hâl üzere kabzolunduğu gibi, ne hâl üzere ölürse o hâl üzere haşrolunur” buyurdu. Halbuki bu hadîs-i şerîfe nazaran muhtazar ancak şühûd sahibidir. O vukūunu basîreti ile müşâhede etmiş olduğu şeye îmân ettiği cihetle sâhib-i îmân olmuş olur. Binâenaleyh muhtazarın hâl-i kabzda bulunduğu hâl, hâl-i îmândır, hâl-i müşâhededir. Şu hâlde o ancak hâl-i îmân üzere kabzolunur. Zîrâ hadis-i şerîfte يُقْبَضُ عَلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ [İnsan ne hâlde olursa, o hâl üzere kabzolunur.] buyurulur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ani ölümün tanımı şudur: Kişi içindeki nefesi dışarıya çıkarır ve dışarıdan nefesi içine alamaz. Fen bilimleri terimiyle, ciğerlerindeki karbon dioksiti dışarı atar ve dış havadaki oksijeni ciğerlerine çekemez. İşte bu hâl ani ölümdür. Ve şüphe yok ki ani ölen kimsenin hâli, can çekişeninkinden farklıdır. Çünkü herhangi bir hastalığın etkisi altında onun nefsî sıfatları (duygusal ve zihinsel işlevleri) işlevsiz kalmadığı için, âhiret hâllerini müşâhede etmekten (görmekten) mahrumdur; ve görmediği şeyin hakikatine doğal olarak vâkıf değildir. Ve aslâ haberi olmadığı hâlde arkasından boynu vurulmak suretiyle gaflet içinde öldürülen kimsenin hâli dahi ani ölen kimsenin hâli gibidir. Bu sebeple ani ve gaflet içinde öldürülen kimseler, gerek îmândan ve gerek küfürden, ne hâl üzere bulunurlarsa o hâl üzerine canları alınır. Çünkü her ikisi için de âhiret hâllerini müşâhede ederek îmân etmek mümkün olamadı. İşte bunun için (S.a.v.) Efendimiz وَيُحْشَرُ عَلَى مَا عَلَيْهِ مَاتَ كَمَا أَنَّهُ يُقْبَضُ عَلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ yani “İnsan ne hâlde olursa, o hâl üzere canı alındığı gibi, ne hâl üzere ölürse o hâl üzere haşrolunur” buyurdu. Halbuki bu hadis-i şerife göre can çekişen (muhtazar) ancak şühûd (görgü) sahibidir. O, vukuunu basireti (içgörüsü) ile müşâhede etmiş olduğu şeye îmân ettiği cihetle îmân sahibi olmuş olur. Bu sebeple can çekişenin can alma hâlinde bulunduğu hâl, îmân hâlidir, müşâhede hâlidir. Şu hâlde o ancak îmân hâli üzere canı alınır. Çünkü hadis-i şerifte يُقْبَضُ عَلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ [İnsan ne hâlde olursa, o hâl üzere canı alınır.] buyurulur.

Ve كَانَ [kane] “harf-i vücûdî”dir. Onun zamâna delâlet etmesi ancak karâin-i ahvâl sebebiyle olur. Şu hâlde كَانَ [kane] bir sıfatın mevcûdiyetine delâlet eder. Ve zamâna delâlet etmediği vakit harf-i basît gibidir. Harf-i basît diğer bir harf-i basît ile terekküb edip kelime olmadıkça maʼnâya delâlet etmediği gibi كَانَ [kane] kelimesi dahi karâin-i ahvâl olmadıkça “zaman” ma'nâsını ifade etmez. Nitekim وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (Nisâ, 4/17) denir. "Allah Teâlâ alîmdir ve hakîmdir" demek olur ki, bu cümle "Allah Teâlâ hazretlerinde ilim ve hikmet sıfatları vardır" ma'nâsına haberdir. Ve kezâ كَانَ زَيْدٌ عَالِمًا [Zeyd âlimdir.] dediğimiz vakit, Zeyd'in filân zamanda âlim olduğu ma'nâsını murâd etmeyip, Zeyd'de sıfat-ı ilmin vücudunu ihbâr etmiş oluruz. Velâkin evvelden ganî olan Zeyd'in sonradan fakîr olduğunu müşâhede ettiğimiz vakit كَانَ زَيْدٌ غَنِيًّا [Zeyd ganî idi.] der isek, Zeyd'in gınâ-yı sâbıkı karînesiyle bu cümlede كَانَ [kane] kelimesi zamâna delâlet etmiş olacağından bu cümlenin tercümesi “Zeyd ganî idi" sûretinde olur. Ve كَانَ [kane] kelimesi hakkındaki tedkîkāt Fass-ı Lokmanî'de إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (Lokman, 31/16) [Muhakkak Allah Latîf'dir, Habîr'dir.] cümlesinin îzâhında mürûr etmiş idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve كَانَ [kane] "vücûdî harf"tir. Onun zamana delalet etmesi ancak hallerin karineleri sebebiyle olur. Şu halde كَانَ [kane] bir sıfatın mevcudiyetine delalet eder. Ve zamana delalet etmediği vakit basit bir harf gibidir. Basit bir harf, diğer basit bir harf ile birleşip kelime olmadıkça anlama delalet etmediği gibi, كَانَ [kane] kelimesi dahi hallerin karineleri olmadıkça "zaman" anlamını ifade etmez. Nitekim وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (Nisâ, 4/17) denir. "Allah Teâlâ alîmdir ve hakîmdir" demek olur ki, bu cümle "Allah Teâlâ hazretlerinde ilim ve hikmet sıfatları vardır" anlamına haberdir. Ve aynı şekilde كَانَ زَيْدٌ عَالِمًا [Zeyd âlimdir.] dediğimiz vakit, Zeyd'in filan zamanda âlim olduğu anlamını kastetmeyip, Zeyd'de ilim sıfatının varlığını haber vermiş oluruz. Velakin evvelden zengin olan Zeyd'in sonradan fakir olduğunu müşahede ettiğimiz vakit كَانَ زَيْدٌ غَنِيًّا [Zeyd zengin idi.] der isek, Zeyd'in önceki zenginliği karinesiyle bu cümlede كَانَ [kane] kelimesi zamana delalet etmiş olacağından bu cümlenin tercümesi "Zeyd zengin idi" şeklinde olur. Ve كَانَ [kane] kelimesi hakkındaki incelemeler Lokman Fassı'nda إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (Lokman, 31/16) [Muhakkak Allah Latîf'tir, Habîr'dir.] cümlesinin izahında geçmiş idi.

Binâenaleyh muhtazar olan kimse, hîn-i ihtizârında bi'l-müşâhede hakîkatine muttali' olduğu ahvâle müteyyakkın bulunduğu hâlde [25¹/100] kabzolunduğu için يُقْبَضُ عَلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ [İnsan ne hâlde olursa, o hâl üzere kabzolunur.] demek muvâfık olur. Ve bu cümlede "kâne" kelimesinin isti'mâli münasib bulunur. Çünkü muhtazar hîn-i intikālinde o hâl üzere mevcûd oldu. İmdi ك، ا، ن كان harflerinden mürekkeb bir kelime-i vücûdiyye olduğu hâlde, Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)ın ona “harf-i vücûdî” tabîr buyurması mecâz tarîkiyledir. Zira كان zamâna delâlet etmediği vakit, harf gibidir; ve karînenin vücûdu ile zamâna delâlet ettiği vakit, kelimedir. Nitekim bâlâda îzah olundu. Velhâsıl saded-i mevtte muhtazar olan kâfir ile gafleten maktûl olan veyâ mevt-i füc'enin tarîfinde îzâh olunduğu vech ile füc'eten ölen kâfır arasında fark vardır. Zîrâ muhtazar olan kâfir ahvâl-i âhireti bi'l-müşâhede musaddık olduğu hâlde kabzolunur. Gafleten maktûl olan veyâ füc'eten ölen kâfir ise böyle bir müşâhede ve tasdîk içinde bulunmaksızın münkabızdır. Ve kâfirin îmânındaki vücûh-i muhtelife bu fassın yukarısında îzâh olunduğundan burada tekrârından sarf-ı nazar olundu. وأمَّا حِكمَةُ التَّجلّي والكَلامُ في صورةِ النَّارِ، فلانها كانت بُغْيَة موسى، فتجلى له في مطلوبه لِيُقْبِلَ عليه ولا يُعْرِضَ عنه، فإنَّه لَوْ تَجَلَّى له في غيـر صورة مطلوبه أَعْرَضَ عنه، لاجتِمَاعِ هِمَّتِه على مطلوب خاص، ولَوْ أَعْرَضَ لعَادَ على عَمَلِهِ، فَأَعْرَضَ عنه الحقُّ ، وهو مُصْطَفَى مُقَرَّبٌ، فَمِن قُرْبِه أَنَّه تجلى له في مطلوبه وهو لا يَعْلَمُ. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple, can çekişen kimse, can çekişme anında müşâhede yoluyla hakikatine vâkıf olduğu hallere kesin olarak inanmış bir halde canı alındığı için, "İnsan ne hâlde olursa, o hâl üzere canı alınır." demek uygun olur. Ve bu cümlede "kâne" kelimesinin kullanılması münasip bulunur. Çünkü can çekişen kişi, intikal anında o hâl üzere mevcuttu. Şimdi, k, a, n harflerinden oluşan bir vücûdî kelime olduğu halde, Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)'ın ona "harf-i vücûdî" demesi mecaz yoluyladır. Çünkü "kâne" zamana delalet etmediği zaman harf gibidir; ve karînenin (ipucunun) varlığı ile zamana delalet ettiği zaman kelimedir. Nitekim yukarıda izah edildi. Sözün özü, ölüm döşeğinde can çekişen kâfir ile gafleten öldürülen veya ani ölümün tarifinde izah edildiği veçhile aniden ölen kâfir arasında fark vardır. Zira can çekişen kâfir, ahiret hallerini müşâhede yoluyla tasdik etmiş bir halde canı alınır. Gafleten öldürülen veya aniden ölen kâfir ise böyle bir müşâhede ve tasdik içinde bulunmaksızın canı alınır. Ve kâfirin imanındaki farklı veçheler bu faslın yukarısında izah edildiğinden burada tekrarından vazgeçildi. "Ateş sûretindeki tecellî ve kelâmın hikmetine gelince, bu, Musa'nın isteği olduğu içindi. Böylece Allah, Musa'ya istediği sûrette tecellî etti ki, ona yönelsin ve ondan yüz çevirmesin. Çünkü eğer Allah, Musa'ya istediği sûretin dışında tecellî etseydi, Musa ondan yüz çevirirdi; zira onun himmeti belirli bir isteğe odaklanmıştı. Eğer yüz çevirseydi, bu kendi ameline dönerdi ve Hakk da ondan yüz çevirirdi. Oysa Musa seçilmiş ve yakın kılınmış bir peygamberdi. Onun yakınlığından dolayı, Allah ona istediği sûrette tecellî etti, o ise bunu bilmiyordu."

Ve ateş sûretinde tecellînin ve kelâmın hikmetine gelince: Zîrâ o Mûsâ'nın hâceti idi. Binâenaleyh ona matlûbunda tecellî etti, tâ ki ona teveccüh ede ve ondan i'râz etmeye! Zîrâ eğer ona matlûbunun gayrı olan sûrette tecellî ede idi, ondan i'râz eder idi. Çünkü onun himmeti matlûb-i has üzerine müctemi'dir. Ve eğer ondan i'râz ede idi, ameli üzerine avdet eder idi. Böyle olunca Hak, ondan ¡'râz [251/101] eder idi. Halbuki mustafâ ve mukarrebdir. İmdi onun vukūfu olmadığı hâlde, ona onun matlûbunda tecellî etmesi onun kurbundandır. Kütüb-i tefâsirde tafsîl olunduğu üzere Mûsâ (a.s.) Medyen tarafına gittiği vakit, Şuayb (a.s.)ın kerîmesini tezevvüc etmiş idi. Hz. Şuayb'den vâlidesini ve karındaşını görmek için, izin alıp harem-i âlîsiyle beraber yola çıktı. Esnâ-yı seferde yolu gāib edip “Vâdî-i Eymen” denilen tarafa düştüler. Gece karanlık olmakla beraber hava da pek soğuk idi. O esnâ- da harem-i saâdetleri de vaz'-ı haml ediverdi. Biraz ateş yakmak îcâb etti. Cenâb-ı Mûsâ her ne kadar çakmak ile ateş yakmak teşebbüsünde bulundu ise de bir türlü ateş tutturamadı. Bu sırada uzaktan bir ateş gördü. O ateş- ten tarafa gittiği vakit, beyaz ateşle muhît yeşil bir ağaç gördü ki, o ateşin yeşil ağaca aslâ zararı yoktu; ve o havâlîde ferd-i vâhid de mevcûd değil idi. Mûsâ (a.s.) bu hâl-i tahayyürde iken ağaçtan إِنِّي أَنَا اللَّهُ (Kasas 28/30) [Ben Allah'ım!] hitâbı geldi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ateş şeklinde tecellînin ve kelâmın hikmetine gelince: Çünkü o, Mûsâ'nın ihtiyacı idi. Bu sebeple, ona istediği şekilde tecellî etti ki, ona yönelsin ve ondan yüz çevirmesin. Çünkü eğer ona istediğinden başka bir şekilde tecellî etseydi, ondan yüz çevirirdi. Çünkü onun gayreti, özel isteği üzerine toplanmıştır. Ve eğer ondan yüz çevirseydi, işine geri dönerdi. Hâl böyle olunca Hak, ondan yüz çevirirdi. Halbuki o, seçilmiş ve yakın kılınmış bir kuldur. Şimdi, onun şaşkınlık içinde olmadığı hâlde, ona istediği şekilde tecellî etmesi, onun yakınlığındandır. Tefsir kitaplarında ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, Mûsâ (a.s.) Medyen tarafına gittiği zaman, Şuayb (a.s.)'ın kızını nikâhlamıştı. Hz. Şuayb'den annesini ve kardeşini görmek için izin alıp eşiyle beraber yola çıktı. Yolculuk esnasında yolu kaybedip "Vâdî-i Eymen" denilen tarafa düştüler. Gece karanlık olmakla beraber hava da çok soğuk idi. O sırada eşi de doğum yaptı. Biraz ateş yakmak gerekti. Cenâb-ı Mûsâ her ne kadar çakmak ile ateş yakmaya teşebbüs ettiyse de bir türlü ateş tutturamadı. Bu sırada uzaktan bir ateş gördü. O ateşten tarafa gittiği zaman, beyaz ateşle çevrili yeşil bir ağaç gördü ki, o ateşin yeşil ağaca asla zararı yoktu; ve o civarda tek bir kişi bile mevcut değildi. Mûsâ (a.s.) bu şaşkınlık hâlinde iken ağaçtan "إِنِّي أَنَا اللَّهُ" (Kasas 28/30) [Ben Allah'ım!] hitabı geldi.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz Allah Teâlâ hazretlerinin Hz. Mûsâ'ya böyle ateş sûretinde tecellî buyurarak tekellüm etmesinin hikme- tini beyânen buyururlar ki: Ateş Cenâb-ı Mûsâ'nın muhtâc olduğu bir şey bulunduğu için Allah Teâlâ hazretleri ona matlûbunda tecellî etti; ve bu tecellîyi de ona teveccüh etmesi ve ondan i'râz etmemesi için yaptı. Zîrâ Cenâb-ı Mûsâ'ya, o sırada matlûbu olan ateş sûretinden gayrı bir sûrette tecellî ede idi, Mûsâ (a.s.) himmetini ateş aramak gibi bir matlûb-i hâs üze- rine cem'ettiği için, matlûbunun gayrı olan sûretteki tecellîye iltifât etmez idi; ve der idi ki: "Bana şimdi ateşin şiddet-i lüzûmu vardır. Hele ben ih- tiyacım olan ateşi [25¹/102] tedarik edeyim de, ba'dehû vâki' olan şu hâl-i acîbin tahkîkine mübâşeret edeyim!" Binâenaleyh o tecellîden i'râz edip ateş talebinden ibaret olan kendi işine avdet eder idi. İmdi o Hak'tan yüz çevirmiş olur idi; ve o Hak'tan yüz çevirince Hak dahi ondan i'râz eder idi. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şerîflerinde buyururlar: مَنْ أَقْبَلَ عَلَى اللهِ بِكُلِّيَّتِهِ أَقْبَلَ اللهُ عَلَيْهِ بِكُلِّيَّتِهِ وَمَنْ أَعْرَضَ عَنِ اللَّهِ بِكُلِّيَّتِهِ أَعْرَضَ اللَّهُ عَنْهُ بِكُلِّيَّتِهِ yani “Kim ki külliyetle Allah Teâlâ'ya teveccüh ederse, Allah Teâlâ dahi ona külliyetle teveccüh eder. Ve kim ki külliyetle Allah Teâlâ'dan i'râz ederse Allah Teâlâ dahi külliyetle ondan i'râz eder.”603 Hâlbuki Mûsâ (a.s.) Hakk'ın bir güzî- desi ve mukarrebidir. Şu hâlde Mûsâ (a.s.)nın vukūfu olmadığı hâlde, Allâ- hü Zülcelâl hazretlerinin ona matlûb-i hâssı bulunan ateş sûretinde tecellî buyurması, Cenâb-ı Mûsâ'nın Hak Teâlâ'ya kurbundan nâşîdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz, Yüce Allah'ın Hz. Musa'ya böyle ateş şeklinde tecelli ederek konuşmasının hikmetini açıklayarak şöyle buyururlar: Ateş, Hz. Musa'nın muhtaç olduğu bir şey olduğu için Yüce Allah ona istediği şeyde tecelli etti; ve bu tecelliyi de ona yönelmesi ve ondan yüz çevirmemesi için yaptı. Çünkü Yüce Allah, Hz. Musa'ya, o sırada istediği ateş şeklinden başka bir şekilde tecelli etseydi, Musa (a.s.) tüm dikkatini ateş aramak gibi özel bir isteğe yoğunlaştırdığı için, istediği şeyin dışında olan şekildeki tecelliye iltifat etmezdi; ve derdi ki: "Bana şimdi ateşe şiddetli bir ihtiyaç vardır. Hele ben ihtiyacım olan ateşi tedarik edeyim de, ondan sonra meydana gelen şu şaşırtıcı halin tahkikine başlayayım!" Bu sebeple o tecelliden yüz çevirip ateş talebinden ibaret olan kendi işine geri dönerdi. Şimdi o, Hak'tan yüz çevirmiş olurdu; ve o Hak'tan yüz çevirince Hak da ondan yüz çevirirdi. Nasıl ki (S.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde buyururlar: مَنْ أَقْبَلَ عَلَى اللهِ بِكُلِّيَّتِهِ أَقْبَلَ اللهُ عَلَيْهِ بِكُلِّيَّتِهِ وَمَنْ أَعْرَضَ عَنِ اللَّهِ بِكُلِّيَّتِهِ أَعْرَضَ اللَّهُ عَنْهُ بِكُلِّيَّتِهِ yani “Kim ki bütün varlığıyla Yüce Allah'a yönelirse, Yüce Allah da ona bütün varlığıyla yönelir. Ve kim ki bütün varlığıyla Yüce Allah'tan yüz çevirirse Yüce Allah da bütün varlığıyla ondan yüz çevirir.” Halbuki Musa (a.s.) Hakk'ın seçkin bir kulu ve yakınlarındandır. Şu halde Musa (a.s.)'nın farkında olmadığı halde, Yüce Allah'ın ona özel isteği olan ateş şeklinde tecelli etmesi, Hz. Musa'nın Yüce Allah'a yakınlığından kaynaklanmaktadır.

İmdi Hakîm-i Zülcelâl hazretlerinin bu yolda vâki' olan tecellîsi ayn-ı hikmettir; ve bu tecellîden muâmelât-ı dünyeviyye erbâbının ibret alması lâzımdır. Tecellî-i mezkûrun umûr-i dünyeviyyeye tatbîkinin misâli budur Hudâ'ya kendi tarîkinde azim ve himmetini cem' zamânında sarfettiği sû- retle tecellî buyurur. Mûsâ (a.s.)ın ateşi gibi ki, Mûsâ (a.s.) o ateşi, hâcetinin “ayn”ı gördü. Halbuki nâr sûretinde mütecellî olan İlâh idi ilh...” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce ve Celâl Sahibi Hakîm'in bu yolda meydana gelen tecellîsi (ilâhî görünümü) hikmetin ta kendisidir; ve bu tecellîden dünyevî işlerle uğraşanların ibret alması gerekir. Sözü edilen tecellînin dünyevî işlere uygulanmasının misâli şudur: Allah, kuluna kendi yolunda azmini ve himmetini (çabasını) topladığı zaman sarf ettiği şekilde tecellî eder. Mûsâ (a.s.)'ın ateşi gibi ki, Mûsâ (a.s.) o ateşi, ihtiyacının "aynı" (ta kendisi) olarak gördü. Halbuki ateş sûretinde tecellî eden (görünen) İlâh idi...

Abdürrezzâk Kāşânî (k.s.) bu beyt-i şerîfin şerhinde buyururlar ki: Mûsâ (a.s.) mustafâ ve mahbub idi. Allah Teâlâ onu Şuayb (a.s.)ın soh- betine sevketmek sûretiyle kendisine cezbetti, tâ ki ona Hakkı ta'rîf edip sevdire! Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) üzerine müşâhede talebi gālib oldu. Ve âlem-i taayyünde Hakk'ı müşâhede ise, sûretsiz mümkin olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Abdürrezzâk Kâşânî (k.s.) bu şerefli beytin şerhinde şöyle buyurur: Mûsâ (a.s.) seçilmiş ve sevgili idi. Yüce Allah onu Şuayb (a.s.)'ın sohbetine sevk etmek suretiyle kendisine cezbetti ki, ona Hakk'ı tanıtsın ve sevdirsin. Bu sebeple Mûsâ (a.s.) üzerine müşâhede (gözlem, görme) talebi üstün geldi. Taayyün (belirginleşme, tecelli etme) âleminde Hakk'ı müşâhede ise, sûretsiz (şekilsiz) mümkün olmaz.

Zîrâ Fass-ı Muhammedî'de görüleceği vechile, Hakk'ı maddeden mücerred olarak müşâhede etmek [25¹/104] ebeden mümkin değildir. Ve âlem-i şehadetteki sûretlerin eşrefi ise ateştir. Çünkü ateşte evvelen “nûr" vardır ki, onun nûruyla muhîtindeki eşyâ meşhûd olur. Sâniyen “kahr” vardır ki, müstevlî olduğu eşyânın suverini mahv ve ifnâ eder. Sâlisen “mu- habbet" vardır. Zîrâ onun nûru li-zâtihî mahbûbdur. Binâenaleyh onun bu sıfatları ile Hakk'ın sıfât-ı nûriyye ve kahriyye ve hubbiyyesi arasında münasebet mevcûddur. Çünkü suver-i âlem Hakk'ın nûruyla münkeşif oldu. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِمْ مِنْ نُورِهِ ]Allah Teâlâ mahlûkātı zulmette yarattı; sonra onların üzerine nû- rundan saçtı] Ve Hak Teâlâ hazretleri bir şeye zâtıyla tecellî buyurdukda, o şeyin sûretini mahv ve ifnâ buyurur. Ve nûriyyet-i ilâhiyye eser-i muhab- bettir. Çünkü nûr li-zâtihî sevilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü Muhammedî Fas'ta görüleceği üzere, Hakk'ı maddeden soyut olarak görmek ebediyen mümkün değildir. Ve şehadet âlemindeki suretlerin en şereflisi ise ateştir. Çünkü ateşte öncelikle "nur" vardır ki, onun nuruyla çevresindeki eşya görünür olur. İkinci olarak "kahr" vardır ki, egemen olduğu eşyanın suretlerini yok eder ve ortadan kaldırır. Üçüncü olarak "muhabbet" vardır. Zira onun nuru zatı itibarıyla sevilendir. Bu sebeple onun bu sıfatları ile Hakk'ın nuraniyet, kahredicilik ve sevgi sıfatları arasında bir münasebet mevcuttur. Çünkü âlem suretleri Hakk'ın nuruyla açığa çıktı. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِمْ مِنْ نُورِهِ [Allah Teâlâ mahlûkatı zulmette yarattı; sonra onların üzerine nurundan saçtı.] Ve Yüce Allah hazretleri bir şeye zatıyla tecelli buyurduğunda, o şeyin suretini yok eder ve ortadan kaldırır. Ve ilahi nuraniyet muhabbet eseridir. Çünkü nur zatı itibarıyla sevilir.

Şu hâlde tecellî buyuracağı vakit kendi sıfâtıyla münasebetdâr olan ateş ihtiyacının Cenâb-ı Mûsâda tevlîdi, Hak Teâlâ hazretlerinin Mûsâ (a.s.) a kemâl-i inâyetidir. Zîrâ bu ihtiyâc bir yular gibi Hz. Mûsâyı cânib-i te- cellîye çekti; ve o da himmetini toplayıp külliyyen muhtâc olduğu nâra te- veccüh etti; ve kendisi, hâcetinin libâsına bürünmüş olan Hakk'ın hitâbına ehil olmakla إِنِّي أَنَا اللَّهُ )Kasas 28/30) [Ben Allâhım!] nidâsını işitti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu hâlde, tecellî edeceği zaman, kendi sıfatlarıyla ilgili olan ateş ihtiyacının Hz. Musa'da meydana getirilmesi, Yüce Allah'ın Musa (a.s.)'a olan tam inayetidir. Çünkü bu ihtiyaç, bir yular gibi Hz. Musa'yı tecellî tarafına çekti; ve o da gayretini toplayıp tamamen muhtaç olduğu ateşe yöneldi; ve kendisi, ihtiyacının elbisesine bürünmüş olan Hakk'ın hitabına ehil olmakla "إِنِّي أَنَا اللَّهُ" (Kasas 28/30) [Ben Allâhım!] nidasını işitti.

İmdi Hak Teâlâ hazretleri her ferde böylece bir ihtiyâc tevlîd edip onu hâceti tarafına cezbeder. Ehl-i gaflet ednâs-ı tabîiyye ile mütedennis ol- dukları için “İnnî en'Allâh” hitabının muhâtabı olmağa ehil değildirler. Maahâzâ Hakk'ın gayrı hiçbir mevcûd olmadığı ve eşyânın kâffesi Hakk'ın mezâhiri olup, Hak onların sûretinde zâhir olduğu cihetle, kâffe-i eşyâ ze- bân-ı hâl ile “En’Allâh” [Ben Allâh'ım] deyip durmaktadır. Bu tevhîd, tev- hîd-i ilmî olduğu hâlde, ehl-i gaflet bu tevhîd-i ilmîden dahi bî-haberdir. Velâkin sâlik-i tarîk-i Hudâ olan kimse, mürşidinin emrine tebaan çalışıp, kalbini gubâr-ı mâsivâdan ve ednâs-ı tabîiyyeden pak edince bir makā- ma vâsıl olur ki, orada bu mecâzî olan varlığı fânî olur. Cemâl-i ilâhînin perdesi olup müşâhedeye mâni' olan bu taayyün-i vehmî ve hayâl-i enâ- niyyet mürtefi' [25¹/105] olunca, hem kendisini ve hem de cemî'-i zerrâtı Hakk'ın lisânıyla “Ene'l-Hak-gûyâ” [Ben Hakkım deyici] görür. Nitekim Gülşen-i Râz'da Mahmûd-i Şebüsterî hazretleri buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Yüce Allah, her ferde böyle bir ihtiyaç yaratıp onu ihtiyacı tarafına çeker. Gaflet ehli, tabiî alçaklıklarla alçalmış oldukları için "Ben Allah'ım" hitabının muhatabı olmaya ehil değildirler. Bununla birlikte, Hakk'ın dışında hiçbir varlık olmadığı ve eşyanın tamamı Hakk'ın mazharları olup, Hak onların suretinde göründüğü cihetle, bütün eşya hâl diliyle "Ben Allah'ım" deyip durmaktadır. Bu tevhid, ilmî tevhid olduğu hâlde, gaflet ehli bu ilmî tevhidden dahi habersizdir. Fakat Allah yolunun sâliki olan kimse, mürşidinin emrine uyarak çalışıp, kalbini mâsivâ (Allah dışındaki her şey) tozundan ve tabiî alçaklıklardan temizleyince öyle bir makama ulaşır ki, orada bu mecazî olan varlığı fani olur. İlahi Cemâl'in perdesi olup müşâhedeye (gözlemeye, görmeye) engel olan bu vehmî taayyün (sadece sanıda var olan belirginleşme) ve enâniyet (benlik) hayali ortadan kalkınca, hem kendisini hem de bütün zerreleri Hakk'ın lisanıyla "Ben Hakkım deyici" görür. Nitekim Gülşen-i Râz'da Mahmud-i Şebüsterî hazretleri buyurur:

برآور پنبه پندارت از گوش ندا می آید از حق بر دوامت درآر وادی ایمن که ناگاه روا باشد أنا الله از درختی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Pamuktan yapılmış sanılarını kulağından çıkar; Hak'tan sana "Daim ol!" diye nida geliyor. Emniyetli vadiye gir ki, ansızın bir ağaçtan "Ben Allah'ım!" denilmesi caiz olsun.

ندای واحد القهار بنيوش چرا گشتی موقوف قیامت درختى كويدت إنِّي أنا الله چرا نبود روا از نیک بختی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Vâhidü'l-Kahhâr'ın (bir ve her şeye gücü yeten Allah'ın) sesi neden durdu, kıyamet koptu? "Ben Allah'ım" diyen bir ağaç neden iyi bir bahtiyarlıkla (şeriatın hükmüne göre) caiz olmasın?

Tercüme: “Vehm ve enâniyet pamuğunu kulaktan çıkar ve Vâhi- dü'l-Kahhar'ın nidâsını işit! Hak'tan sana dâimâ nidâ gelir. Niçin sen kıyâ- mete muntazır olup durursun? Vâdî-i Eymen'e gel ki, hiç beklemediğin hâlde sana bir ağaç “İnnî en'Allâh” desin. Bir ağaçtan “En’Allâh” hitâbının sudûru câiz olursa, bir nîk-bahttan niçin câiz olmasın?”605 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Vehim ve benlik pamuğunu kulaktan çıkar ve Vâhidü'l-Kahhar'ın (bir ve her şeye gücü yeten Allah'ın) çağrısını işit! Hak'tan sana sürekli çağrı gelir. Niçin sen kıyameti bekleyip durursun? Vâdî-i Eymen'e (bereketli vadiye) gel ki, hiç beklemediğin halde sana bir ağaç "İnnî en'Allâh" (Şüphesiz ben Allah'ım) desin. Bir ağaçtan "En'Allâh" hitabının (sözünün) ortaya çıkması caiz olursa, bir bahtiyardan niçin caiz olmasın?"

Ma'lûm olsun ki, tecellî-i Hak ya sıfâtî veyâ zâtî olur. "Tecellî-i sıfâtî"de mütecellâ-lehin vücûdu vardır ki, fânî olmadığından burada ikilik bâkîdir. Binâenaleyh kelâm ve idrâk bu mertebede mevcûd olduğundan mütecel- lâ-leh olan kimseye hitâb-ı ilâhî vârid olur. İşte Hz. Mûsâ (a.s.)a nâr sû- retinde vâki' olan tecellî bu kısımdandır. Buna "tecellî-i sûrî" dahi denir. İşte Musa (a.s.) dan رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ (A'râf, 7/143) [Dedi ki: “Yâ Rab! Bana zâtını göster, Sana bakayım!] recâsı bu mertebede sâdır oldu. Ve Mûsâ (a.s.) bu münâcâtıyla Hakk'ı hicâbât-ı taayyünden ârî olarak görmek arzûsunda bulundu. Halbuki rü'yet, râî ile mer'î arasında vâki' olan bir nisbetten ibâ- rettir. Binâenaleyh mertebe-i isneyniyyette vâki' olur. Mûsâ (a.s.)ın bu ta- lebi, hâşâ cehlinden nâşî değil idi. Belki tecellî-i sûrînin fevkinde olan “te- cellî-i zâtî”yi ve terakkîyi taleb idi. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri mertebe-i isneyniyyette rü'yet mümkin olmadığını beyanen [25¹/106] لَنْ تَرَانِي (A'râf, 7/143) [Sen Beni göremezsin!] buyurdu. İmdi Hak Teâlâ “Ben görülmem” demeyip “Sen Beni göremezsin!” dedi; ve adem-i rü’yeti Cenâb-ı Mûsâ'ya tahsîs etti. Zîrâ bu hitâb esnasında Cenâb-ı Mûsâ tekellüm hâlinde idi. Ve kelâm ise bakıyye-i vücûd mevcûd oldukça, ya'ni isneyniyet bulundukça olur. Binâenaleyh “Len terânî” [Sen Beni göremezsin!] buyurulması “Sen- de bakıyye-i vücûd oldukça Beni göremezsin” maʼnâsını müfîd olur. On- &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hakk'ın tecellisi ya sıfatlara ait ya da zâta ait olur. Sıfatlara ait tecellide, tecelli edilenin varlığı vardır ki, fani olmadığından burada ikilik bâkidir. Bu sebeple kelâm ve idrak bu mertebede mevcut olduğundan, tecelli edilen kimseye ilâhî hitap gelir. İşte Hz. Musa'ya (a.s.) ateş şeklinde meydana gelen tecelli bu kısımdandır. Buna "şekle ait tecelli" de denir. İşte Musa'dan (a.s.) رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ (A'râf, 7/143) [Dedi ki: “Yâ Rab! Bana zâtını göster, Sana bakayım!”] ricası bu mertebede meydana geldi. Ve Musa (a.s.) bu münacâtıyla Hakk'ı, taayyün (belirginleşme) perdelerinden arınmış olarak görmek arzusunda bulundu. Halbuki rü'yet (görme), gören ile görülen arasında meydana gelen bir bağıntıdan ibarettir. Bu sebeple ikilik mertebesinde meydana gelir. Musa'nın (a.s.) bu talebi, hâşâ cehaletinden kaynaklanmıyordu. Aksine, şekle ait tecellinin üstünde olan "zâta ait tecelliyi" ve terakkiyi (ilerlemeyi) talep idi. Nasıl ki Yüce Allah, ikilik mertebesinde rü'yetin mümkün olmadığını açıklayarak لَنْ تَرَانِي (A'râf, 7/143) [Sen Beni göremezsin!] buyurdu. Şimdi Yüce Allah "Ben görülmem" demeyip "Sen Beni göremezsin!" dedi; ve görmeme durumunu Cenâb-ı Musa'ya özgü kıldı. Çünkü bu hitap esnasında Cenâb-ı Musa konuşma hâlinde idi. Ve kelâm ise, varlığın kalıntısı mevcut oldukça, yani ikilik bulundukça olur. Bu sebeple "Len terânî" [Sen Beni göremezsin!] buyurulması "Sende varlığın kalıntısı oldukça Beni göremezsin" anlamını ifade eder.

وَلَكِنِ انْظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي

dan sonra Hak Teâlâ hazretleri: (A'râf, 7/143) ya'ni “Sen Beni göremezsin! Velâkin dağa bak, eğer hîn-i tecellîde yerinde sâbit ve müstekar olur ise karîben beni görürsün” buyur- du ki, hîn-i tecellîde dağın taayyünü müstekarr olur ve bu tecellî ile mahv ve müstehlek olmazsa, senin dahi taayyünün mevcûd iken, bu bakıyye-i vücûd ile beni görürsün, maʼnâsındadır. Ondan sonra Hak Teâlâ hazretleri dağa tecellî buyurdukda dağı pâre pâre etti. Mûsâ (a.s.) dahi bî-hûş olarak düştü. İşte bu “tecellî-i zâtî” idi. Zîrâ tecellî-i zâtîde, katrenin deryâya ka- rışması gibi, mütecellâ-leh olan kimsenin katre-i taayyünü deryâ-yı zâtta mahv ve müstehlek olup râî ve mer'î ve rü'yet nisbetleri şey'-i vâhid olur. Şu hâlde Cenâb-ı Vahibü'l-atâyâ hazretleri Hz. Mûsâ'nın talebini is'âfen “tecellî-i zâtî” ile tecellî buyurdu. Ve Mûsâ (a.s.) bu tecellîden dahi nasîbini aldı. Mûsâ (a.s.) mahvdan sahva gelip ve fenâdan rücû ile ifâkat buldukda: "Bakıyye-i vücûd ile görünmekten münezzeh ve müberrâ olduğuna îmân edenlerin evveliyim. Ve hâl-i isneyniyyet bâkî iken rü'yet talebinden rücû' ettim. Zât-ı bahtını tenzîh ve takdîs ederim!” (Bk. A'râf, 7/143) dedi. Cenâb-ı Mûsâ'nın taleb-i rü'yeti cevâz-ı rü'yete burhândır. Zîrâ rü'yet muhâl olsaydı Mûsâ (a.s.) taleb etmezdi. Çünkü maʼrifetullahda cehil lâzım geldiği için enbiyânın muhâli taleb etmesi câiz değildir. Şu kadar var ki, “tecellî-i zâtî”de vâki' olan rü'yet bizim basar-ı hissî ile eşyayı müşâhedemiz gibi değildir. Zîrâ bu tecellî vaktinde ne mütecellâ-lehin sûret-i müteayyi- nesi ve ne de muhîtinde ki eşyânın sûretleri [25¹/107] kalır. Rü’yet ancak &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

...dan sonra Yüce Allah: (A'râf, 7/143) yani “Sen Beni göremezsin! Velâkin dağa bak, eğer tecellî anında yerinde sabit ve sağlam kalırsa, yakında beni görürsün” buyurdu ki, bu, tecellî anında dağın belirlenimi sağlam kalır ve bu tecellî ile yok olup tükenmezse, senin de belirlenimin mevcut iken, bu varlık kalıntısı ile beni görürsün, anlamındadır. Ondan sonra Yüce Allah dağa tecellî buyurduğunda dağı paramparça etti. Musa (a.s.) dahi baygın olarak düştü. İşte bu “zâtî tecellî” idi. Çünkü zâtî tecellîde, damlanın deryaya karışması gibi, kendisine tecellî edilen kimsenin belirlenim damlası zât deryasında yok olup tükenir ve gören, görülen ve görme bağıntıları tek bir şey olur. Şu hâlde Cenâb-ı Vahibü'l-atâyâ (nimetleri bağışlayan) hazretleri Hz. Musa'nın talebini karşılamak üzere “zâtî tecellî” ile tecellî buyurdu. Ve Musa (a.s.) bu tecellîden dahi nasibini aldı. Musa (a.s.) yokluktan ayıklığa gelip ve fenâdan (yokluktan) dönerek kendine geldiğinde: "Varlık kalıntısı ile görünmekten uzak ve beri olduğuna iman edenlerin ilkiyim. Ve ikilik hâli bâkî iken görme talebinden vazgeçtim. Zât-ı bahtını (saf özünü) tenzih ve takdis ederim!” (Bk. A'râf, 7/143) dedi. Cenâb-ı Musa'nın görme talebi, görmenin caiz olduğuna burhandır. Çünkü görme imkânsız olsaydı Musa (a.s.) talep etmezdi. Çünkü Allah bilgisi konusunda cehalet lâzım geldiği için peygamberlerin imkânsızı talep etmesi caiz değildir. Şu kadar var ki, “zâtî tecellî”de meydana gelen görme, bizim hissî gözümüzle eşyayı müşâhede etmemiz gibi değildir. Çünkü bu tecellî vaktinde ne kendisine tecellî edilenin belirlenmiş şekli ve ne de çevresindeki eşyanın şekilleri [25¹/107] kalır. Görme ancak...
