# Kelime-i Nûhiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-nuhiyye
**Sayfa:** 62

---

## [KELİME-İ NÛHİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ SÜBBÛHİYYE BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

“Sübbûh”, vech-i mübâlağa üzere “tesbîh” maʼnâsınadır; ve “tesbîh” Allâhı ahkâm-ı imkâniyyeden tenzîh etmektir. Ve Kelime-i Nûhiyye'nin “hikmet-i sübbûhiyye”ye mukārin kılınmasındaki sebeb budur ki: Nûh (a.s.) ülü'l-azm olan rusülün birincisidir; ve risâletin en birinci hükmü, resûlün ümmetini tevhîd-i Hakk'a daveti ve şerîk ve nazîrden tenzîhidir. Zîrâ risâlet isneyniyet üzerinedir; ve bu keserât ve mukayyedâtın ahkâmına aldanıp her birisini bi-rer müstakil vücûd farzeden halkın gözlerini tevhîd-i Hakk'a açmak lâzımdır ki, hilkat-i eşyâdan maksûd olan marifet ve bu maʼrifetin netîcesi olan ibâdet ve ubûdiyet husûle gelsin. Bu da ancak mukayyedât-ı mütekessireden i'râz edip vücûd-1 vâhid-i Hakk'a teveccüh ile olur. Halbuki وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) [Allah Teâlâ Âdem’e esmânın hepsini taʼlîm etti.] âyet-i kerî-mesi mûcibince ibtidâ esmâ-i ilâhiyyenin kâffesiyle mütehakkık ve sûret-i ilâhiyye ile zâhir olan Adem oldu. Ba'dehû nesl-i Adem tekessür etti. Her birerleri birer ismin mazharı olan suver-i âdemiyyeye, kābiliyetleri hasebiyle, o esmâ ifâza-i vücûd etmekle mezâhir-i esmâ bu sûretle tekessür ve taaddüd etti. Ve Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.) mâbeyninde fetret vâki' olduğundan, Nûh (a.s.)ın kavmi, esmâ-i müteaddide-i muhtelifeyi birtakım ecsâmdan ibaret zannedip vehimlerinde peydâ olan sûretler üzerine Vedd, Süva ve Yeğūs ve Yaûk isimleriyle putlar i'mâl ederek onlara taptılar; ve esmâ-i kesîre sebebiyle tasnî' ettikleri müteaddid ilâhlara tapmakla vahdet-i Haktan hicâba düştü-ler. Binâenaleyh Nûh (a.s.) kavmini bu hâlde görünce, kendine gayret ve kavmine de [3/2] gazab gālib oldu. Hatta kemâl-i gayretinden رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا (Nuh, 71/26) ya'ni "Ya Rab! Yeryüzünde kâfirlerden devreden bir kimse bırakma!" diye onların helâkini taleb etti. Burada bir sual vârid olur: “Kâffe-i eşyâ mezâhir-i esmâ-yı ilâhiyyedir; ve onların vücûdu ise, vücûd-ı mutlakın takayyüd ve taayyününden ibârettir. Binâenaleyh kavm-i Nuh'un taptıkları asnâm dahi, vücûd-ı mutlakın takayyüd ve taayyünü olduğundan kavm-i Nûh onlara tapmakla Hakk'ın gayrısına tapmış olmazlar.” Bu suâlin cevabı bu fass-ı münîfde tafsîlen beyân buyurulmuştur. Heman Cenâb-ı Hak zevk-i selîm ve fehm-i sahîh ihsân buyursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Sübbûh", mübâlağa (anlamı pekiştirme) veçhesiyle "tesbîh" anlamındadır; ve "tesbîh" Allah'ı imkânî hükümlerden tenzih etmektir. Ve Nûhî Kelime'nin "hikmet-i sübbûhiyye"ye yakın kılınmasının sebebi şudur ki: Nûh (a.s.) ulu'l-azm peygamberlerin birincisidir; ve risâletin en birinci hükmü, peygamberin ümmetini Hakk'ın birliğine davet etmesi ve O'nu ortak ve benzerden tenzih etmesidir. Çünkü risâlet ikilik üzerinedir; ve bu kesretlerin (çoklukların) ve kayıtların hükümlerine aldanıp her birini birer müstakil varlık farz eden halkın gözlerini Hakk'ın birliğine açmak lâzımdır ki, eşyanın yaratılışından maksat olan marifet (bilgi) ve bu marifetin neticesi olan ibadet ve kulluk meydana gelsin. Bu da ancak çok sayıdaki kayıtlardan yüz çevirip tek olan Hakk'ın varlığına yönelmekle olur. Halbuki "وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا" (Bakara, 2/31) [Allah Teâlâ Âdem’e tüm isimleri öğretti.] âyet-i kerîmesi gereğince, başlangıçta ilâhî isimlerin hepsiyle tahakkuk eden ve ilâhî sûretle zâhir olan Âdem oldu. Daha sonra Âdem'in nesli çoğaldı. Her biri birer ismin mazharı olan Âdemî sûretlere, kabiliyetleri gereğince, o isimler varlık bahşetmekle isimlerin mazharları bu sûretle çoğaldı ve arttı. Ve Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.) arasında fetret (peygambersiz dönem) meydana geldiğinden, Nûh (a.s.)'ın kavmi, çok sayıdaki farklı isimleri birtakım cisimlerden ibaret zannedip vehimlerinde meydana gelen sûretler üzerine Vedd, Süva ve Yeğûs ve Yaûk isimleriyle putlar imâl ederek onlara taptılar; ve çok sayıdaki isimler sebebiyle tasnif ettikleri çok sayıdaki ilâhlara tapmakla Hakk'ın birliğinden perdelendiler. Bu sebeple Nûh (a.s.) kavmini bu hâlde görünce, kendisine gayret ve kavmine de gazap üstün geldi. Hatta gayretinin kemâlinden "رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا" (Nuh, 71/26) yani "Ya Rab! Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!" diye onların helâkini talep etti. Burada bir soru ortaya çıkar: "Tüm eşya ilâhî isimlerin mazharlarıdır; ve onların varlığı ise, mutlak varlığın kayıtlanması ve taayyününden (belirlenmesinden) ibarettir. Bu sebeple Nûh kavminin taptıkları putlar dahi, mutlak varlığın kayıtlanması ve taayyünü olduğundan Nûh kavmi onlara tapmakla Hakk'ın gayrısına tapmış olmazlar." Bu sorunun cevabı bu aydınlatıcı fass'ta (bölümde) ayrıntılı olarak beyan buyurulmuştur. Yüce Allah bize selim bir zevk ve sahih bir anlayış ihsan buyursun.

## Gülşen-i Râz'dan:

چو اشیا هست هستی را مظاهر

از آن جمله یکی بت باشد آخر

نکو اندیشه کن ای مرد عاقل

که بت از روی هستی نیست باطل

بدان کایزد تعالی خالق اوست

ز نیکو هر چه صادر گشت نیکوست

اگر شریست در وی او ز غیر است وجود آنجا که باشد محض خیر است

بدانستی که دین در بت پرستی است مسلمان گر بدانستی که بت چیست

وگر مشرك ز بت آگاه گشتی

کجا در دین خود گمراه گشتی

نديد او از بت الا خلق ظاهر

تو هم گر زو نبینی حق پنهان

بدین علت شد اندر شرع کافر

به شرع اندر نخوانندت مسلمان

Tercüme: “Mâdemki eşyâ vücûdun mezâhiridir, nihâyet put dahi o cümleden birisidir. Ey âkıl olan âdem! İyi düşün ki, put vücûd cihetinden bâtıl değildir. Bil ki, Hak Teâlâ onun hâlıkıdır. İyiden her ne sâdır oldu ise iyidir. O makāmda ki vücûd ola, mahz-ı hayırdır. Eğer onda şer var ise o gayrdandır. Eğer müslüman bilse idi ki, “put nedir?” Bilir idi ki, din put-perestliktedir; ve eğer müşrik puttan âgâh ola idi, dîninde dalâlete düşer mi idi? O, puttan ancak halk-ı zâhiri gördü. Bu sebeble şerîatta kâfır oldu. Eğer sen dahi, ondan Hakk-ı pinhânı görmez isen, şerîatta sana da müslüman demezler."169 [3/3] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mademki eşya, varlığın tecellileridir, nihayet put dahi o cümleden biridir. Ey akıllı insan! İyi düşün ki, put varlık yönünden bâtıl değildir. Bil ki, Yüce Allah onun yaratıcısıdır. İyiden her ne sâdır oldu ise iyidir. O makamda ki varlık ola, sırf hayırdır. Eğer onda şer var ise o başkasındandır. Eğer Müslüman bilse idi ki, "put nedir?" Bilir idi ki, din putperestliktedir; ve eğer müşrik puttan haberdar olsa idi, dininde sapkınlığa düşer mi idi? O, puttan ancak görünen yaratılışı gördü. Bu sebeple şeriatta kâfir oldu. Eğer sen dahi, ondan gizli Hakk'ı görmez isen, şeriatta sana da Müslüman demezler.

اعْلَمْ أَنَّ التَّنْزِية عند أهل الحقائق في الجنابِ الإلهِي عَيْنُ التَّحْدِيدِ وَالتَّقْلِيدِ .

Ma'lûmun olsun ki, muhakkak, ehl-i hakāyık indinde Cenâb-ı İlâhîde tenzîh, ayn-ı tahdîd ve takyîddir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, muhakkak, hakikat ehli katında Yüce Allah'ta tenzih (eksikliklerden arındırma), aynen sınırlama ve kayıtlamadır.

Ya'ni, Cenâb-ı İlâhî sıfât-ı muhdesâttan ve cismâniyetten ve mâddiyât- tan münezzehtir, dediğimiz vakitte, O'nun sıfatı bunların sıfatından ayrı- dır, demiş oluruz. Binâenaleyh Hak bir sıfat ile takyîd edilmiş olur; ve kezâ bundan, Hakk'ın haddi bunların haddinden hâriçtir, ma'nâsı da çıktığı için, aynı zamanda Hakk'ı bir hadd ile de tahdîd etmiş oluruz; veyâhud Hak bilcümle mukayyedâttan münezzehtir desek, kayd-ı ıtlâk ile takyîd etmiş oluruz. Hâlbuki ehl-i hakāyık indinde Allah Teâlâ için ne itlâk ve ne de takyîd vardır. Zîrâ Cenâb-ı İlâhî, ya'ni hazret-i ulûhiyyet, cemî-i esmâ-i ilâhiyyeyi câmi'dir; ve esmâ dahi O'nun şuûnâtı olup zâtının muktezâsıdır; ve eşyâ dahi esmâsının meclâsıdır. Ve esmânın hazret-i ilmiyyede ve âlem-i ervâhda ve âlem-i misâlde ve âlem-i şehîdette meşhûd olan sûretleri yine Hakk'ın tenezzülât-ı vücûdundan peyda olduğundan, her bir mertebede meşhûd olan ancak kendi zâtıdır. Binâenaleyh gayr nerededir ki, onun bir haddi olsun da Hakk'ı ondan tahdîd edelim; ve mukayyedin vücûdu var mıdır ki, onun muvâcehesinde Hakk'ı ıtlâk eyliyelim? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Yüce Allah muhdes (sonradan yaratılmış) sıfatlardan, cismaniyetten ve maddiyattan münezzehtir dediğimiz zaman, O'nun sıfatı bunların sıfatından ayrıdır demiş oluruz. Bu sebeple Hak bir sıfat ile kayıtlanmış olur; ve aynı şekilde bundan, Hakk'ın sınırı bunların sınırından dışarıdadır anlamı da çıktığı için, aynı zamanda Hakk'ı bir sınır ile de sınırlamış oluruz; veya Hak bütün kayıtlamalardan münezzehtir desek, mutlaklık kaydı ile kayıtlamış oluruz. Hâlbuki hakikat ehli katında Allah Teâlâ için ne mutlaklık ne de kayıtlılık vardır. Çünkü Yüce Allah, yani ilâhlık hazret-i, bütün ilâhî isimleri kapsayıcıdır; ve isimler de O'nun şuûnâtı (halleri, oluşları) olup zâtının gereğidir; ve eşya da isimlerinin tecelli yeridir. Ve isimlerin ilim mertebesinde, ruhlar âleminde, misal âleminde ve şehadet âleminde görünen suretleri yine Hakk'ın vücut tenezzüllerinden (varlığının inişlerinden) meydana geldiğinden, her bir mertebede görünen ancak kendi zâtıdır. Bu sebeple gayr (Allah'tan başka varlık) nerededir ki, onun bir sınırı olsun da Hakk'ı ondan sınırlayalım; ve kayıtlı olanın varlığı var mıdır ki, onun karşısında Hakk'ı mutlak kılalım?

Tenzîhin tahdîd ve takyîd oluşu mertebe-i ulûhiyyettedir. Mertebe-i ahadiyyette tenzîh ise, isbât-ı şirktir. Çünkü zât-ı ahadîyi tenzîh için ondan gayrı bir şey isbât etmek lâzım gelir. Halbuki o mertebede ne isim ve ne de sıfat ve na't mevcûd değildir. Cümlesi zât-ı ahadiyyede muzmahildir; ve zâtın gayrı i'tibâr olunacak bir şey yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tenzihin (Allah'ı eksikliklerden arındırmanın) sınırlama ve kayıt altına alma oluşu ulûhiyyet (ilâhlık) mertebesindedir. Ahadiyyet (Allah'ın birliği) mertebesinde tenzih ise, şirki (Allah'a ortak koşmayı) ispat etmektir. Çünkü zât-ı ahadîyi (Allah'ın biricik özünü) tenzih etmek için ondan başka bir şey ispat etmek gerekir. Halbuki o mertebede ne isim ne de sıfat ve na't (niteleme) mevcut değildir. Cümlesi (hepsi) zât-ı ahadiyyette muzmahildir (yok olmuştur, erimiştir); ve zâtın gayrı (özün dışında) itibar olunacak (dikkate alınacak) bir şey yoktur.

فَالمُنَزِّهُ إما جاهل وإما صاحب سوء أدب، ولكن إذا أطْلَقَاه وقالا به فالقائل

بالشَّرَائِعِ المُؤْمِنُ إِذا نَزَّهَ ووَقَفَ عند التَّنْزِيهِ ولَمْ يَرَ غير ذلك فَقَدْ أَسَاءَ الأَدَبَ،

وأكْذَبَ الحق والرُّسُلَ، وهو لا يَشْعُرُ، وَيَتَخَيَّلُ أنَّه في الحاصل، وهـو فـي

الفَائِتِ، وهو كَمَنْ آمَنَ بِبَعْضٍ وَكَفَرَ بِبَعْضٍ.

Bileydi bir müselmân büt ne şeydir Eğer müşrik de bütden olsa âgâh O bütden görmez ancak halk-ı zâhir Eğer görmezsen anda Hakkı pinhân Bilirdi asl-ı dîn hep bütle meydir Olur mu hîç kendi dînde gümrâh Şerîatda anın çün oldu kâfir Şerîatda sana denmez müselmân İmdi tenzîh eden kimse ya câhildir, veyâhud sû'-i edeb sâhibidir. Velâkin câhil ve sû'-i edeb [3/4] sâhibi tenzîhi itlâk edip onunla kāil oldukları vakit, mü'min olan ve şerâyi' ile kāil bulunan kimse, tenzîh edip tenzîh indinde tevakkuf etdikde ve bundan gayrı görmedikde, muhakkak edebe isâet eder; ve Hakk'ı ve resûlleri tekzîb eyler, hâl-buki onun şuûru yoktur; ve o, hâsılda olduğunu tahayyül eder, hâl-buki o kimse fâittedir; ve o ba'zısına îmân eden ve ba'zısına kâfir olan kimse gibidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir Müslüman putun ne olduğunu bilseydi, eğer müşrik de puttan haberdar olsa, dinin aslının hep putla olduğunu bilirdi. O putta halk sadece görüneni görmez; eğer sen onda gizli Hakk'ı görmezsen, kendi dininde hiç gümrah olur mu? Şeriatta bu sebeple kâfir oldu; şeriatta sana Müslüman denmez. Şimdi, tenzih eden kimse ya cahildir ya da edepsizdir. Fakat cahil ve edepsiz kimse tenzihi mutlaklaştırıp onunla konuştukları zaman, mümin olan ve şeriatlarla konuşan kimse, tenzih edip tenzih noktasında durduğunda ve bundan başka bir şey görmediğinde, muhakkak edebe aykırı davranır; ve Hakk'ı ve resulleri yalanlar, hâlbuki onun şuuru yoktur; ve o, faydalı bir şey yaptığını tahayyül eder, hâlbuki o kimse zarardadır; ve o, bazısına iman eden ve bazısına kâfir olan kimse gibidir.

Ya'ni Hakk'ı nekāyis-i imkâniyyeden ve kemâlât-ı insâniyyeden tenzîh eden kimse, ya câhildir: Ya'ni tenzîh, Hakk'ı, cemî'-i mevcûdâttan ayır-mak ve onun zuhûrunu baʼzı merâtibe tahsîs etmek olduğunu ve hâlbuki kâffe-i mevcûdâtın kendi zâtları ve vücûdları ve kemâlâtları ile Hakk'ın mezâhiri olup, Hakk'ın onlarda zâhir ve onlara mütecellî bulunduğunu ve onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Hak onların zâtlarıyla, vücûd-larıyla ve bekālarıyla ve bütün sıfatlarıyla beraber olduğunu; ve belki bu sûretlerin kâffesiyle zâhir olan ancak Hak bulunduğunu; ve bu sûretler bi'l-asâle Hakk'ın ve bi't-tebaiyye halkın idiğini bilmez. Binâenaleyh Hak üzerine bu cehli ile hükmedip onu baʼzı merâtib ile mukayyed kılar. Veyâ-hud tenzîh eden kimse bu zikrolunan hakāyıkı âlimdir: Bu sûrette o kimse Allâh'a ve resûlüne karşı sû'-i edebde bulunmuş olur; ve tenzîh eden câhil ile sû'-i edeb sâhibi, ya mü'min veyâhud gayr-ı mümin olur: Eğer tenzîh eden mü'min olup da, bu tenzîhi indinde durur ve oradan ileriye gitmez ve makām-ı teşbîhde, teşbîh edip âlemin kemâlâtını Hak hakkında isbât etmez ise, sû'-i edeb etmiş ve peygamberleri ve kütüb-i ilâhiyyeyi tekzîb ey-lemiş olur. Zîrâ kütüb-i ilâhiyyede, Hak kendisinin Semî' ve Basîr ve Hayy ve Kayyûm ve Mürîd olduğunu beyân buyurmuş ve peygamberler dahi, bu gibi sıfât-ı ilâhiyyeyi haber vermişlerdir. Tenzîh eden kimseler ise, bu tekzîblerinin farkına varmazlar; ve bu tekzîb ile kendilerinde maʼrifet hâsıl olduğunu ve mü'min ve muvahhid olduklarını zannederler. Halbuki bu zanlarıyla maârif-i hakîkî ve îmân-ı yakînî ve tevhîd-i sırftan uzak düştük-lerini bilmezler; ve onlar kütüb-i ilâhiyyenin baʼzılarına îmân ve baʼzılarını inkâr eden kimseler gibidir. İşte mü'min olup şerâyi' ile [3/5] kāil münez-zihin hâli budur. Gayr-i mü'min olanlara gelince: Bunlar, ister erbâb-ı fen ve felâsife gibi yalnız akıllarının muktezâsına tabi' olan kısımdan olsun, ister bunlara tâbi' olan mukallidîn-i mütefelsife olsun, zâten onlar hayret ve dalâlete düşmüş ve “Biz bir muallimin taʼlîmine muhtaç olmaksızın fen ve akıl ile hakîkati idrak edebiliriz" iddiasında kalmış bulunduklarından kelâmlarının vuzûh-ı butlânı hasebiyle bu tâifeyi Hz. Şeyh (r.a.) kāle bile almayıp yalnız فالقائل بالشَّرَائِعِ المُؤْمِنُ [Mü'min olan ve şerâyi' ile kāil olan kimse.] kavliyle iktifâ buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk'ı imkânî eksikliklerden ve insânî kemâlâttan tenzih eden kimse ya cahildir: Yani tenzih, Hakk'ı bütün varlıklardan ayırmak ve O'nun zuhurunu bazı mertebelere tahsis etmek olduğunu ve hâlbuki bütün varlıkların kendi zâtları, varlıkları ve kemâlâtları ile Hakk'ın mazharları olup, Hakk'ın onlarda zâhir ve onlara mütecelli bulunduğunu ve onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Hak onların zâtlarıyla, varlıklarıyla ve bekâlarıyla ve bütün sıfatlarıyla beraber olduğunu; belki bu suretlerin hepsiyle zâhir olanın ancak Hak bulunduğunu; ve bu suretlerin aslen Hakk'ın ve tâbi olarak halkın olduğunu bilmez. Bu sebeple Hak üzerine bu cehli ile hükmedip O'nu bazı mertebelerle kayıtlı kılar. Veyahut tenzih eden kimse bu zikrolunan hakikatleri âlimdir: Bu surette o kimse Allah'a ve Resûlü'ne karşı edepsizlik etmiş olur; ve tenzih eden cahil ile edepsizlik sahibi, ya mü'min veyahut gayr-ı mü'min olur: Eğer tenzih eden mü'min olup da, bu tenzihi indinde durur ve oradan ileriye gitmez ve teşbih makamında, teşbih edip âlemin kemâlâtını Hak hakkında ispat etmez ise, edepsizlik etmiş ve peygamberleri ve ilâhî kitapları yalanlamış olur. Çünkü ilâhî kitaplarda, Hak kendisinin Semî' (işiten) ve Basîr (gören) ve Hayy (diri) ve Kayyûm (her şeyi ayakta tutan) ve Mürîd (irade eden) olduğunu beyan buyurmuş ve peygamberler dahi, bu gibi ilâhî sıfatları haber vermişlerdir. Tenzih eden kimseler ise, bu yalanlamalarının farkına varmazlar; ve bu yalanlama ile kendilerinde marifet hâsıl olduğunu ve mü'min ve muvahhid olduklarını zannederler. Halbuki bu zanlarıyla hakiki marifetlerden, yakînî imandan ve sırf tevhidden uzak düştüklerini bilmezler; ve onlar ilâhî kitapların bazılarına iman ve bazılarını inkâr eden kimseler gibidir. İşte mü'min olup şeriatlerle [3/5] kail olan münezzehin hâli budur. Gayr-ı mü'min olanlara gelince: Bunlar, ister fen ve felsefe ehli gibi yalnız akıllarının gerektirdiğine tabi olan kısımdan olsun, ister bunlara tabi olan felsefeci taklitçiler olsun, zaten onlar hayret ve dalalete düşmüş ve “Biz bir muallimin öğretimine muhtaç olmaksızın fen ve akıl ile hakikati idrak edebiliriz" iddiasında kalmış bulunduklarından kelamlarının batıllığının açıklığı sebebiyle bu taifeyi Hz. Şeyh (r.a.) kale bile almayıp yalnız فالقائل بالشَّرَائِعِ المُؤْمِنُ [Mü'min olan ve şeriatlerle kail olan kimse.] kavliyle iktifa buyurdu.

ولاسيما وقد عُلِمَ أَنَّ الْسِنَةَ الشَّرَائِعِ الإِلَهِيَّةِ، إذا نَطَقَتْ في الحق تعالى بما

نَطَقَتْ به، إِنَّمَا جَاءَتْ به في العُمُومِ على المَفْهُومِ الأَوَّلِ، وَجَاءَتْ به على

الخصوص على كلّ مَفْهُومٍ يُفْهَمُ من وجوه ذلك اللفظ بـأي لسان كان في

وَضْعِ ذلك اللِّسَانِ .

Husûsiyle bilindi ki, muhakkak elsine-i şerâyi'-i ilâhiyye, Hak hakkın- da söylediği vakit, onu ancak umûmda mefhûm-i evvel üzere, husûs- ta dahi, o lafız herhangi lisân ile olursa olsun, o lisânın vaz'ında, o lafzın vücûhundan anlaşılan diğer bir mefhûm üzere söylediği şeyle getirdiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Özellikle bilindi ki, muhakkak ilâhî şeriat dilleri, Hak hakkında konuştuğu zaman, onu ancak genel olarak ilk anlaşılan mânâ üzere, özelde dahi, o lafız hangi dilde olursa olsun, o dilin vaz'ında (konuluşunda), o lafzın vecihlerinden (yönlerinden) anlaşılan başka bir mânâ üzere söylediği şeyle getirdiler.

Ya'ni min-indillâh münzel olan şerîatlerin lisânı, Hak Teâlâ hazretle- ri hakkında bir şey söylediği vakit, peygamber onu kavminin lisânı üzere söyler; ve öyle lafızlar ile söyler ki, kavminin kâffesi o elfâzı işittikleri vakit, vehle-i ûlâda zihinlerine mütebâdir olan ma'nâlarını bilâ-te'vîl zâhiri üzere alırlar. Zîrâ Hakk'ın hitâbı umûmadır. Maahâzâ o lisân Arabî, İbrânî gibi herhangi lisândan olursa olsun, peygamberin umûma söylediği o elfâzın, o lisânın vaz'ı itibariyle muhakkikîn ve muvahhidîn ve ulemâ-i zâhireden her bir tâifeye nisbetle, husûsî mefhûmları, birçok vecihleri ve müteaddid ma'nâları vardır. Hak onlara o elfâzda -bilsinler bilmesinler- o mefhûmât ve vücûh ve maânî ile tecellî buyurur. Nitekim Ca'fer-i Sâdık hazretleri: إِنَّ اللَّهَ قَدْ يَتَجَلَّى لِعِبَادِهِ فِي كَلَامِهِ [3/6] لَكِنَّهُمْ لَا يَعْلَمُون -yani Hak Teâlâ ibâ- dına kendi kelâmında tecellî eyler, velâkin onlar bilmezler”170 buyurur; ve (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şeriflerinde إِنَّ لِلْقُرْآنِ ظَهْرًا وَبَطْئًا وَحَدًّا وَمَطْلَمًا ya'ni &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Allah katından inen şeriatlerin dili, Yüce Allah hazretleri hakkında bir şey söylediği zaman, peygamber onu kavminin dili üzere söyler; ve öyle lafızlar ile söyler ki, kavminin hepsi o lafızları işittikleri zaman, ilk anda zihinlerine gelen anlamlarını tevil etmeksizin zahiri üzere alırlar. Çünkü Hakk'ın hitabı geneldir. Bununla birlikte, o dil Arapça, İbranice gibi herhangi bir dilden olursa olsun, peygamberin genel topluluğa söylediği o lafızların, o dilin konuluşu itibarıyla muhakkikler (gerçeği araştıranlar), muvahhidler (Allah'ın birliğine inananlar) ve zahir ulemasından (dinin dış görünüşüyle ilgilenen âlimler) her bir zümreye göre, özel mefhumları, birçok yönleri ve çeşitli anlamları vardır. Hak onlara o lafızlarda -bilsinler bilmesinler- o mefhumlar, yönler ve anlamlarla tecelli eder. Nitekim Ca'fer-i Sâdık hazretleri: "إِنَّ اللَّهَ قَدْ يَتَجَلَّى لِعِبَادِهِ فِي كَلَامِهِ لَكِنَّهُمْ لَا يَعْلَمُون" -yani Yüce Allah kullarına kendi kelamında tecelli eder, velakin onlar bilmezler" buyurur; ve (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde "إِنَّ لِلْقُرْآنِ ظَهْرًا وَبَطْئًا وَحَدًّا وَمَطْلَمًا" yani

“Kur'ân'ın zahrı ve batnı ve haddi ve matlaı vardır.”171 Ve keza نَزَلَ الْقُرْآنُ عَلَى سَبْعَةِ أَبْطُن ya'ni “Kur'ân yedi batın üzere nazil oldu”172 buyururlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kur'ân'ın zâhiri (dış anlamı) ve bâtını (iç anlamı) ve haddi (sınırı) ve matlaı (doğuş yeri) vardır." Ve aynı şekilde, "Kur'ân yedi bâtın (iç anlam) üzere nâzil oldu" buyrulur.

فإِنَّ لِلْحَقِّ في كلِّ خَلق ظهورًا، فهو الظاهر في كل مفهوم، وهو الباطن

عن كل فهم، إلا عن فَهُم مَنْ قال «إِنَّ العَالَمَ صورته وهويته، وهو الاسم

الظاهر»، كما أنه بالمَعْنَى روح ما ظَهَرَ، فهو الباطِنُ، فَنِسْبَتُه لِما ظَهَرَ مِن

صُوَرِ العَالَمِ نِسْبَةُ الرُّوحِ المُدَبِّرِ لِلصُّورَةِ .

Zîrâ Hak için halkın hepsinde zuhûr vardır. Binâenaleyh mefhûmun cümlesinde zâhir olan O'dur. Her bir fehimden bâtın olan dahi O'dur. Ancak "Muhakkak âlem O'nun sûreti ve hüviyetidir; ve o, ism-i Zâ- hir'dir" diyen kimsenin fehminden bâtın değildir. Nitekim Hak, ma'nâ cihetiyle, zâhir olan şeyin rûhudur. Böyle olunca Hak, Bâtın'dır; binâenaleyh Hakk'ın, âlemin sûretlerinden zâhir olan şeye nisbeti, rûh-ı müdebbirin sûrete nisbeti gibidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü Hak için halkın hepsinde zuhûr (ortaya çıkış) vardır. Bu sebeple, mefhûmun (kavramın) tamamında zâhir (görünen) olan O'dur. Her bir fehimden (anlayıştan) bâtın (gizli) olan dahi O'dur. Ancak "Muhakkak âlem O'nun sûreti ve hüviyetidir; ve o, ism-i Zâhir'dir" diyen kimsenin fehminden bâtın değildir. Nasıl ki Hak, ma'nâ cihetiyle, zâhir olan şeyin rûhudur. Böyle olunca Hak, Bâtın'dır; bu sebeple Hakk'ın, âlemin sûretlerinden zâhir olan şeye nispeti, rûh-ı müdebbirin (idare eden ruhun) sûrete nispeti gibidir.

Ya'ni "halk" dediğimiz şeyler, Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesi olan isimleri- nin mezâhiri olduğundan Hak, bunların kâffesinden zâhirdir; ve onların vücûdu, vücûd-ı mutlakın kisve-i taayyün ve takayyüde bürünerek zuhûr etmiş olmasından başka bir şey değildir. Vücûd-ı müstakil ile vücûd-ı izâfî hep Hakk'ın vücûdundan ibaret olunca, halk dediğimiz müteayyinâtın ve mukayyedâtın mefhûmât-ı zihniyyelerinde zâhir olan dahi hep Hak olmuş olur. Binâenaleyh Hak, her mevcûd ve melfûzda ve her bir mefhûm ve melhûzda, herkesin isti'dâdına göre zâhir olup bir hitâb-ı husûsî ile hitâb eyler. Mesnevî: تو فگنده تیر فکرت را بعید نَحْنُ أَقْرَبُ گفت مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ ای کمان و تیرها بر ساخته صيد نزديك و تو دور انداخته &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "halk" dediğimiz şeyler, Hakk'ın zâta ait halleri olan isimlerinin zuhur yerleri olduğundan Hak, bunların hepsinden görünür; ve onların varlığı, mutlak varlığın, belirlenme ve kayıtlanma elbisesine bürünerek ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. Bağımsız varlık ile izafî varlık hep Hakk'ın varlığından ibaret olunca, halk dediğimiz belirlenmiş ve kayıtlanmış şeylerin zihinsel kavramlarında görünen dahi hep Hak olmuş olur. Bu sebeple Hak, her var olanda ve sözle ifade edilende ve her bir kavramda ve zihinde tasavvur edilende, herkesin yatkınlığına göre görünür olup özel bir hitap ile hitap eder. Mesnevî: "Sen düşünce okunu uzağa attın. 'Biz şah damarından daha yakınız' dedi. Ey yaylar ve oklar hazırlayan! Av yakınken sen uzağa attın."

[3/7] Tercüme ve îzâh: “Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'ni “Ben o kuluma şah damarından daha yakı- nım” buyurdu. Sen ise bundan gāfil olup tefekkür okunu uzağa düşürdün; ya'ni Hakkı kendi nefsinde değil, âfâkta aradın. Ey okunu ve yayını tertîb etmiş ve akıl ve zekâsını ulûm-i sâire ile mahmûl kılmış olan kimse, av yakındır. Halbuki sen okunu uzağa atmışsın."173 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve izah: "Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) yani "Ben o kuluma şah damarından daha yakınım" buyurdu. Sen ise bundan gafil olup tefekkür (derin düşünme) okunu uzağa düşürdün; yani Hakk'ı kendi nefsinde (iç âleminde) değil, âfâkta (dış âlemde) aradın. Ey okunu ve yayını tertip etmiş ve akıl ve zekâsını diğer ilimlerle yüklü kılmış olan kimse, av yakındır. Halbuki sen okunu uzağa atmışsın."

Hak her fehimden zâhir olduğu gibi, her bir fehimden bâtın olan dahi yine Haktır. Ya'ni anlayışı mahdûd olan kimselerin isti’dâdlarının yetişme- diği mefhûmlar ile bâtındır; fakat bu bâtınıyet mahdûdu'l-fehm olanların fehimlerine göredir. Yoksa “Âlem Hakk'ın sûretidir ve hüviyetidir; ve âlem Hakk'ın ism-i Zâhir'idir” diyen ve bunun böyle olduğunu zevkan bilen kimsenin fehmine göre bâtın değildir. Çünkü böyle bir zât-ı şerîfin fehmi mahdûd değildir. Bu zât-ı şerîf, âlem, Hakk'ın zâtı itibariyle değil, belki ism-i Zâhir ile takayyüdü ve taayyünü itibariyle sûreti ve hüviyeti oldu- ğunu bilir. Zîrâ o, Hakk'ı cemî'-i mezâhirde müşâhede eder. Nitekim Ebû Yezîd (k.s.) buyurmuştur ki: “Otuz yıldan beri Allah ile tekellüm ederim. Hâlbuki nâs kendileriyle tekellüm ederim zannederler." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak her anlayıştan görünen olduğu gibi, her bir anlayıştan gizli olan dahi yine Hak'tır. Yani anlayışı sınırlı olan kimselerin yatkınlıklarının yetişmediği kavramlar ile gizlidir; fakat bu gizlilik, anlayışı sınırlı olanların anlayışlarına göredir. Yoksa "Âlem Hakk'ın şekli ve hüviyetidir; ve âlem Hakk'ın Zâhir ismidir" diyen ve bunun böyle olduğunu zevken (manevî tecrübeyle) bilen kimsenin anlayışına göre gizli değildir. Çünkü böyle şerefli bir zâtın anlayışı sınırlı değildir. Bu şerefli zât, âlemin, Hakk'ın zâtı itibariyle değil, aksine Zâhir ismi ile kayıtlanması ve belirginleşmesi itibariyle şekli ve hüviyeti olduğunu bilir. Zira o, Hakk'ı bütün tecellilerde müşahede eder. Nitekim Ebû Yezîd (k.s.) buyurmuştur ki: "Otuz yıldan beri Allah ile konuşurum. Hâlbuki insanlar kendileriyle konuştuğumu zannederler."

Ma'lûm olsun ki, esmâ zât-ı Hakk'ın şuûnudur; ve şuûn-ı Hak ise onun zâtının “ayn"ıdır; ve Zâhir dahi onun ismidir ve ism-i Zâhir âlemin zuhû- runu iktizâ eder. Zîrâ isim bir mazhar olmayınca zâhir olmaz. Binâena- leyh Hak âlemin “ayn”ı olması itibariyle, âlem Hakk'ın sûreti ve hüviyeti olur; ve nitekim Hak suver-i akliyye ve hissiyye ve rûhâniyye ve cismâniy- yeden zâhir olan şeyin ma'nâ cihetiyle rûhudur; ve Hak Teâlâ bu cihet- ten Bâtındır. Binâenaleyh âlemde “zuhûr” ve ma'nâda “butûn” kaydıyla mukayyed olan Haktır; ve zuhûr ve butûn Hakk'ın hüviyetidir; ve Hak zâhirin ve bâtının hüviyeti olunca, bâtınıyetin zâhiriyete nisbeti, sûretin müdebbiri olan rûhun sûrete nisbeti gibidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, isimler Hakk'ın zâtına ait halleridir; ve Hakk'ın halleri ise onun zâtının tekil hakikatidir; ve Zâhir de onun ismidir ve Zâhir ismi âlemin ortaya çıkmasını gerektirir. Çünkü isim, bir mazhar (tecelli yeri) olmayınca ortaya çıkmaz. Bu sebeple Hak, âlemin tekil hakikati olması itibarıyla, âlem Hakk'ın şekli ve kimliği olur; ve nasıl ki Hak, aklî, hissî, ruhanî ve cismanî şekillerden ortaya çıkan şeyin mana yönüyle ruhudur; ve Yüce Allah bu yönden Bâtın'dır. Bu sebeple âlemde "ortaya çıkma" ve manada "gizli olma" kaydıyla kayıtlı olan Hak'tır; ve ortaya çıkma ve gizli olma Hakk'ın kimliğidir; ve Hak, zâhirin ve bâtının kimliği olunca, bâtınîliğin zâhirîliğe oranı, sûretin idare edicisi olan ruhun sûrete oranı gibidir.

Misal: Bilfarz “insan” kelimesini bu kâğıt üzerine nakşettik; gözü- müzün önünde bir sûret zâhir oldu. Bizi bu sûreti nakşa sevkeden onun manâsı idi. Binâenaleyh bu ma'nâ o sûretin müdebbiridir; [3/8] ve bu kelime zâhir, onun rûhu olan ma'nâsı da bâtındır; ve bu sûret maʼnânın gayrı değildir; belki zâhiri bâtınının “ayn”ıdır. Eğer gayrı olsa idi, o sûreti görünce ma'nâsına; ve ta'bîr-i diğerle, zâhirden bâtına intikâl edilmemek lâzım gelir idi; ve kezâ “ilim”deki ma'nâyı izhâr için bu sûret nakşedilmek icâb eyler idi. İşte her mevtında zâhir olan sûretlerin bâtınları vardır; ve her mevtında zâhir ve bâtın olan Hak'tır. Meselâ ilm-i Hak'ta zâhir olan a'yân-ı sâbitenin bâtını esmâ; ve âlem-i ervâhda zâhir olan suverin bâtını a'yân-ı sâbite; ve âlem-i misâlde zâhir olan sûretlerin bâtını ervâh; ve âlem-i şehâdette zâhir olan suverin bâtını dahi suver-i misâliyyeleridir; ve bunların cümlesinde zâhir olan Hak'tır; ve Hak cümlesinin ebtan-ı butûnudur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Farz edelim ki "insan" kelimesini bu kâğıt üzerine işledik; gözümüzün önünde bir şekil belirdi. Bizi bu şekli işlemeye sevk eden, onun anlamıydı. Bu sebeple bu anlam, o şeklin idarecisidir; ve bu kelime görünen, onun ruhu olan anlamı da görünmeyendir; ve bu şekil, anlamdan başka bir şey değildir; aksine görüneni, görünmeyeninin tekil hakikatidir. Eğer başka bir şey olsaydı, o şekli görünce anlamına; ve başka bir ifadeyle, görünenden görünmeyene geçiş yapılmaması gerekirdi; ve aynı şekilde "ilim"deki anlamı ortaya çıkarmak için bu şeklin işlenmesi icap ederdi. İşte her yerde görünen şekillerin görünmeyenleri vardır; ve her yerde görünen ve görünmeyen Hak'tır. Örneğin, Hak'ın ilminde görünen sabit hakikatlerin görünmeyeni isimler; ve ruhlar âleminde görünen suretlerin görünmeyeni sabit hakikatler; ve misal âleminde görünen şekillerin görünmeyeni ruhlar; ve şehadet âleminde görünen suretlerin görünmeyeni de misalî suretleridir; ve bunların hepsinde görünen Hak'tır; ve Hak, hepsinin görünmeyenlerin de en görünmeyenidir.

فَيُؤْخَذُ فِي حَدِّ الْإِنْسَانِ مَثَلًا بَاطِنُهُ وَظَاهِرُهُ، وَكَذَلِكَ كُلُّ مَحْدُودٍ، فَالْحَقُّ

مَحْدُودٌ بِكُلِّ حَدٍّ، وَصُوَرُ الْعَالَمِ لَا تَنْضَبِطُ وَلَا يُحَاطُ بِهَا وَلَا تُعْلَمُ حُدُودُ

كُلِّ صُورَةٍ مِنْهَا إِلَّا عَلَى قَدْرِ مَا يَحْصُلُ لِكُلِّ عَالِمٍ مِنْ صُوَرِهِ، فَلِذَلِكَ يُجْهَلُ

حَدُّ الْحَقِّ، فَإِنَّهُ لَا يُعْلَمُ حَدُّهُ إِلَّا بِعِلْمِ حَدِّ كُلِّ صُورَةٍ، وَهَذَا مُحَالٌ حُصُولُهُ،

فَحَدُّ الْحَقِّ مُحَالٌ.

İmdi insanın haddinde, meselâ onun zâhir ve bâtını ahz olunur; ve her mahdûd dahi böyledir. Binâenaleyh Hak, her bir had ile mahdûddur. Hâlbuki âlemin sûretleri, ancak her âlem için onun sûretlerinden hâsıl olduğu kadar munzabit olur ve ihâta olunur; ve her bir sûretin hudûdu bilinir. İşte bunun için Hakk'ın haddi mechûl olur. Zîrâ Hakk'ın haddi, ancak her sûretin haddini bilmek ile ma'lûm olur. Bunun husûlü ise muhâldir. O öyle ise Hakk'ın haddi muhâldir. Ya'ni insanı ta'rîf ve tahdîd edeceğimiz vakit “hayvân-ı nâtık”tır deriz. “Nâtık” onun bâtını ve “hayvan” zâhiridir. Cins ve fasıldan hâsıl olan hey'et-i müctemia-i zâhiresi ile onda sırr-ı ahadiyyet vardır; ve her ikisinin hakâyık-ı müştereke ve mümeyyizesi mevcûddur ki, onda bâtındır; ve Hak, [3/9] onun hadd ve ta'rîfinde me'hûzdür. İşte her bir ta'rîf ve tahdîd olunan şey dahi böyledir. Çünkü her mahdûdda, bir emr-i âmm-ı müşterek ve emr-i hâss-ı mümeyyiz lâzımdır; ve bunların her ikisi de Hakk'a müntehî olur; ve Hak her bir şeyin hadd ve ta'rîfinde bâtındır. Binâenaleyh her ne vakit bir şeyi ta'rîf ve tahdîd eylesek Hakk'ı ta'rîf ve tahdîd etmiş oluruz. Çünkü o şeyin zâhiri Hakk'ın Zahir isminin mazharı ve bâtını dahi, Hakk'ın Bâtın isminin mazharıdır; ve mazhar ise ahadiyet i'tibâriy- le Zâhir'in aynıdır. Ve âlemin sûretleri ve cüzʼiyâtı mufassalan mazbût ve münhasır değildir, nâmütenâhîdir. Halbuki hudûd, suver-i eşyayı ve on- ların hakāyıkını ihâtadan sonra maʼlûm olur. Onları ihâta mümkin olma- dığından, hudûdunu bilmek dahi muhâldir; ve mâdemki onların hudûdu bilinmiyor, o hâlde Hakk'ın had ve tarîfi daha muhâldir. Ancak munzabıt olan ve ihâta olunan ve hudûd ve ta'rifâtı bilinen şey, her âlem için o âle- min sûretlerinden hâsıl olan kadardır. Velhâsıl âlemin sûretleri munzabıt olmadığı için, Hakk'ın had ve tarîfi dahi mechûl olur. “Âlemin sûretlerinin munzabıt olmaması” budur ki, Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesi olan esmânın nihâyeti yoktur. Bu esmâsıyla Hak, ezelen ve ebeden tecellî eder durur; ve bu esmânın sûretleri olan ayân dahi, o tecelliyâtı ale'd-devâm kabûl eder; ve bu suver ve nukūş-ı âlem mütemâdiyen mütekevvin olur. Ondan sonra fesâda gider; ve fesâd dahi tecellîdir. Meselâ bahar gelince ağaçların yaprakları, çiçekleri, meyveleri tekevvün eder. Güller açar, dağlar yeşillenir. Kış mevsiminde fesâda gider. Velhâsıl küre-i arz üzerindeki suver-i bî-nihâ- ye böylece tekevvün ve tefessüd eyler. Fezâ-yı bî-nihâyedeki avâlimin ve onların üzerlerindeki suverin tekevvün ve tefessüdü dahi böyledir. Suver-i mütekevvinenin hudûd ve teârîfi Hakk'ın bildirdiği kadar ma'lûmumuz olur. Halbuki henüz tekevvün etmemiş olan sûretlerin hudûdunu bilmek muhâldir. Binâenaleyh Hakk'ın haddini bilmek dahi muhâl olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, insanın sınırında, örneğin onun görünen ve görünmeyen yönleri ele alınır; ve her sınırlı şey de böyledir. Bu sebeple Hak, her bir sınır ile sınırlıdır. Hâlbuki âlemin suretleri, ancak her âlem için onun suretlerinden meydana geldiği kadar düzenlenir ve kuşatılır; ve her bir suretin hududu bilinir. İşte bunun için Hakk'ın sınırı bilinmez olur. Çünkü Hakk'ın sınırı, ancak her suretin sınırını bilmek ile bilinir. Bunun gerçekleşmesi ise imkânsızdır. O öyle ise Hakk'ın sınırı imkânsızdır. Yani insanı tanımlayacağımız ve sınırlayacağımız zaman “konuşan hayvan” deriz. “Konuşan” onun görünmeyen yönü ve “hayvan” görünen yönüdür. Cins ve fasıldan meydana gelen görünen birleşik yapısı ile onda ahadiyyet (birlik) sırrı vardır; ve her ikisinin ortak ve ayırt edici hakikatleri mevcuttur ki, onda görünmeyendir; ve Hak, [3/9] onun sınır ve tanımında alınmıştır. İşte her bir tanımlanan ve sınırlanan şey de böyledir. Çünkü her sınırlı şeyde, bir ortak genel husus ve bir ayırt edici özel husus gereklidir; ve bunların her ikisi de Hakk'a ulaşır; ve Hak her bir şeyin sınır ve tanımında görünmeyendir. Bu sebeple her ne zaman bir şeyi tanımlar ve sınırlar isek Hakk'ı tanımlamış ve sınırlamış oluruz. Çünkü o şeyin görünen yönü Hakk'ın Zahir isminin mazharı (tecelli yeri) ve görünmeyen yönü dahi, Hakk'ın Bâtın isminin mazharıdır; ve mazhar ise ahadiyet (birlik) itibarıyla Zahir'in aynısıdır. Ve âlemin suretleri ve cüz'iyatı ayrıntılı olarak düzenli ve sınırlı değildir, sonsuzdur. Hâlbuki sınırlar, eşyanın suretlerini ve onların hakikatlerini kuşattıktan sonra bilinir. Onları kuşatmak mümkün olmadığından, hududunu bilmek dahi imkânsızdır; ve mademki onların hududu bilinmiyor, o hâlde Hakk'ın sınır ve tanımı daha imkânsızdır. Ancak düzenli olan ve kuşatılan ve hudut ve tanımları bilinen şey, her âlem için o âlemin suretlerinden meydana gelen kadardır. Sözün özü, âlemin suretleri düzenli olmadığı için, Hakk'ın sınır ve tanımı dahi bilinmez olur. “Âlemin suretlerinin düzenli olmaması” budur ki, Hakk'ın zâta ait halleri olan isimlerin sonu yoktur. Bu isimleriyle Hak, öncesiz olarak ve sonsuza dek tecelli eder durur; ve bu isimlerin suretleri olan sabit hakikatler dahi, o tecellileri sürekli kabul eder; ve bu suretler ve âlem nakışları aralıksız oluşur. Ondan sonra fesada gider; ve fesat dahi tecellidir. Örneğin bahar gelince ağaçların yaprakları, çiçekleri, meyveleri oluşur. Güller açar, dağlar yeşillenir. Kış mevsiminde fesada gider. Sözün özü, yeryüzü üzerindeki sonsuz suretler böylece oluşur ve bozulur. Sonsuz uzaydaki âlemlerin ve onların üzerlerindeki suretlerin oluşması ve bozulması dahi böyledir. Oluşmuş suretlerin hudut ve tanımları Hakk'ın bildirdiği kadar bilgimiz olur. Hâlbuki henüz oluşmamış olan suretlerin hududunu bilmek imkânsızdır. Bu sebeple Hakk'ın haddini bilmek dahi imkânsız olur.

وَكَذَلِكَ مَنْ شَبَّهَهُ وما نَزَّهَهُ ، فَقَدْ قَيَّدَهُ وَحَدَّدَهُ، وما عَرَفَهُ .

Ve Hakk'ı tenzîh etmeyip teşbîh eden kimse dahi böyledir. O, mu- hakkak onu takyîd ve tahdîd etti; ve onu bilmedi. [3/10] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Hakk'ı (Allah'ı) eksikliklerden uzak tutmayıp (münezzeh kılmayıp) O'nu yaratılmışlara benzeten kimse de böyledir. O, muhakkak O'nu kayıtladı ve sınırladı; ve O'nu bilmedi.

Ya'ni Hakk'ı teşbîhsiz tenzîh eden kimse, onu tahdîd ve takyîd eyledi- ği gibi, tenzîhsiz teşbîh eden kimse dahi, münezzih olan kimse gibi, onu tahdîd ve takyîd etmiş olur; ve Hakk'ı bilmez. Çünkü teşbîh eden kimse, Hakkı cismâniyâta benzetip onda hasreder. Halbuki bu, gayr-ı mahdûd olan mutlakı takyîd ve tahdîddir. Ve kezâ tenzîh eden kimse dahi, Hakk'ı cismâniyâttan tenzîh eder; ve bundan, Hakk'ın haddi cismâniyâtın hudû- dundan hâriçtir, maʼnâsı çıkar; ve mukayyedâttan tenzîh olundukda dahi, Hak kayd-ı ıtlak ile takyîd edilmiş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk'ı teşbihsiz (benzetmesiz) tenzih eden (eksikliklerden arındıran) kimse, onu sınırlayıp kayıtladığı gibi, tenzihsiz teşbih eden kimse dahi, münezzeh (eksikliklerden arınmış) kılan kimse gibi, onu sınırlayıp kayıtlamış olur; ve Hakk'ı bilmez. Çünkü teşbih eden kimse, Hakk'ı cismanî şeylere benzetip onda sınırlar. Halbuki bu, sınırsız olan mutlak varlığı kayıtlamak ve sınırlamaktır. Ve aynı şekilde tenzih eden kimse dahi, Hakk'ı cismanî şeylerden tenzih eder; ve bundan, Hakk'ın sınırı cismanî şeylerin sınırlarının dışındadır, anlamı çıkar; ve kayıtlı şeylerden tenzih olunduğunda dahi, Hak mutlaklık kaydı ile kayıtlanmış olur.

ومَن جَمَعَ في معرفته بين التنزيه والتشبيهِ وَوَصَفَهُ بالوَصْفَيْن على الإجمال،

لأنَّه يَسْتَحِيلُ ذلك على التفصيل لِعَدَمِ الإحاطة بما في العالم من الصُّوَرِ،

فَقَدْ عَرَفَهُ مُجْمَلًا لا على التفصيل كما عَرَفَ نفسَه مُجْمَلًا لا على التفصيل.

Ve Hakk'ın maʼrifetinde tenzîh ve teşbîh beynini cem'eden ve onu iki vasf ile vasfeyleyen kimse, nasıl ki kendi nefsini tafsîl üzere değil, mücmelen ârif oldu ise, Hakk'ı dahi tafsîl üzere değil, mücmelen ârif olur. Zîrâ âlemde suverden olan şeyin adem-i ihâtasından nâșî, onu iki vasf ile tafsîl üzere vasfetmek müstahîldir. Ya'ni ârif-i muhakkik Hakk'ı, ahadiyyet-i zâtiyyesi ve hakîkat-i vâhi-desi itibariyle taayyünâtın kâffesinden tenzîh eder; ve âlemin sûretlerinde zuhûru ve tecellîsi ve ism-i Zâhir cihetinden âlem Hakk'ın hüviyeti olma-sı itibariyle de teşbîh eder; ve Hak hakkında bu sûretle tenzîh ve teşbîh beynini cem'eder; ve şu hâlde Hakk'ı, muktezâ-yı tenzîh olan butûn ve vahdet; ve teşbîhin muktezâsı olan zuhûr ve kesret vasıflarıyla tavsîf eyler. Fakat bu tavsîf tafsîlen değil, mücmelendir. Çünkü Hakkı bu iki vasf ile tafsîl üzere tavsîf etmek muhâldir. Zîrâ âlemin sûretlerinin kâffesini ihâta eylemek mümkin değildir. Binâenaleyh böyle bir kimse Hakk'ı, tafsîl üzere değil, belki icmâl üzere [3/11] ârif olur. Zîrâ nâmütenâhî olan şeyin def'a-i vâhidede ihâta ve tafsîli mümkin değildir. Fakat Hak suver-i âlemi bilâ-in-kıta' ve ebedü'l-âbâd nâmütenâhî olarak tafsîl eder; ve nitekim o ârif-i mu-hakkik, kendi nefsini dahi tafsîlen değil, mücmelen ârif oldu. Ya'ni bilir ki, kendi nefsi esmâ-i ilâhiyyeden bir ism-i hâssın mazharı ve sûretidir; ve isim onun rûhu ve bâtınıdır; ve kendi nefsinde müşâhede ettiği kemâlâtın baʼzısı, o ismin hazînesinde mahfûz olan şeylerdendir. Binâenaleyh Rabb-i hâssı olan ismin hazînesindeki kemâlâtın kâffesini tafsîlen bilmez. Belki o kemâlât, peyderpey zâhir oldukça bilir. Şu hâlde onun Rabb'ine olan ilmi, icmâlî olmuş olur. Yâhud ârifin kendi nefsini tafsîlen bilmeyip de mücmelen bilmesinin sebebi budur ki, âlem-i kebîrde her ne mevcûd ise, onun nefsinde de mündemicdir; ve âlem-i kebîrin sûretleri ise munzabıt değildir ve ihâta olunmaz; ve onları tafsîl üzere bilmek mümkin değildir. Belki icmâl üzere bilinir. Binâenaleyh ârif dahi kendi nefsini tafsîlen değil, mücmelen bilir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak'kın marifetinde tenzih ve teşbih arasında birleşme sağlayan ve onu iki vasıfla niteleyen kimse, nasıl ki kendi nefsini ayrıntılı olarak değil, genel olarak bildiyse, Hak'kı da ayrıntılı olarak değil, genel olarak bilir. Çünkü âlemde suretlerden oluşan şeyin kuşatılamamasından dolayı, onu iki vasıfla ayrıntılı olarak nitelemek imkânsızdır. Yani, tahkik ehli ârif, Hak'kı, zâtına ait birliği ve tek hakikati itibarıyla tüm taayyünlerden tenzih eder; ve âlemin suretlerinde zuhuru ve tecellisi ve Zâhir ismi cihetinden âlemin Hak'kın hüviyeti olması itibarıyla da teşbih eder; ve Hak hakkında bu şekilde tenzih ve teşbih arasında birleşme sağlar; ve bu durumda Hak'kı, tenzihin gerektirdiği batınlık ve birlik; ve teşbihin gerektirdiği zuhur ve çokluk vasıflarıyla niteler. Fakat bu niteleme ayrıntılı değil, geneldir. Çünkü Hak'kı bu iki vasıfla ayrıntılı olarak nitelemek imkânsızdır. Zira âlemin tüm suretlerini kuşatmak mümkün değildir. Bu sebeple böyle bir kimse Hak'kı, ayrıntılı olarak değil, aksine genel olarak bilir. Zira sonsuz olan şeyin bir defada kuşatılması ve ayrıntılandırılması mümkün değildir. Fakat Hak, âlem suretlerini kesintisiz ve sonsuza dek sonsuz olarak ayrıntılandırır; ve nasıl ki o tahkik ehli ârif, kendi nefsini de ayrıntılı olarak değil, genel olarak bildi. Yani bilir ki, kendi nefsi ilahi isimlerden özel bir ismin mazharı ve suretidir; ve isim onun ruhu ve batınıdır; ve kendi nefsinde müşahede ettiği kemalatın bazısı, o ismin hazinesinde mahfuz olan şeylerdendir. Bu sebeple Rabb-i hâssı olan ismin hazinesindeki tüm kemalatı ayrıntılı olarak bilmez. Aksine o kemalat, peyderpey ortaya çıktıkça bilir. Bu durumda onun Rabb'ine olan ilmi, genel olmuş olur. Yahut ârifin kendi nefsini ayrıntılı olarak bilmeyip de genel olarak bilmesinin sebebi şudur ki, büyük âlemde her ne mevcut ise, onun nefsinde de içkindir; ve büyük âlemin suretleri ise sınırlı değildir ve kuşatılamaz; ve onları ayrıntılı olarak bilmek mümkün değildir. Aksine genel olarak bilinir. Bu sebeple ârif de kendi nefsini ayrıntılı olarak değil, genel olarak bilir.

## Misal:

Bir kayısı çekirdeğinin içinde bir ağaç olduğunu ve o ağacın üzerinde binlerce kayısı bulunduğunu ve her birinin çekirdeği içinde kezâ birer ağaç ve ağaçlarda nice bin kayısı olduğunu ve ağaçlar ve meyvelerin nâmütenâhî bir sûrette teselsül ederek gideceğini biliriz. İşte bu ma'rifet icmâlîdir. Zîrâ nâmütenâhî olan ağaçların ve kayısıların birdenbire ihâtası ve tafsîli kābil değildir. Peyderpey zuhûr ettikçe bilinir; ve çekirdek ahadiyyet-i zâtiyyesi ve hakîkat-i vâhidesi i'tibariyle müteselsilen zâhir olan ağaçlardan ve meyvelerden münezzehtir. Fakat zâhir olan ağaçlar ve meyveler onun hüviyeti olması i'tibariyle çekirdeğin gayrı değildir. Şu hâlde bu çekirdek iki vasıf ile tavsîf olunur: Birisi butûn ve vahdet, diğeri de zuhûr ve kesrettir; ve bu vasıflar tafsîlen değil, mücmelendir. Zîrâ ağaçların ve meyvelerin ihâtası kābil olmadığından çekirdeği tafsîlen tavsîf edemeyiz. [3/12] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir kayısı çekirdeğinin içinde bir ağaç olduğunu ve o ağacın üzerinde binlerce kayısı bulunduğunu ve her birinin çekirdeği içinde aynı şekilde birer ağaç ve ağaçlarda nice bin kayısı olduğunu ve ağaçlar ve meyvelerin sonsuz bir şekilde birbirini takip ederek gideceğini biliriz. İşte bu bilgi toplu/icmâlîdir. Çünkü sonsuz olan ağaçların ve kayısıların birdenbire kuşatılması ve ayrıntılandırılması mümkün değildir. Peyderpey ortaya çıktıkça bilinir; ve çekirdek, zâtî birliği ve tek hakikati itibarıyla birbirini takip ederek görünen ağaçlardan ve meyvelerden münezzehtir. Fakat görünen ağaçlar ve meyveler onun hüviyeti olması itibarıyla çekirdeğin gayrı değildir. Şu hâlde bu çekirdek iki vasıf ile nitelendirilir: Birisi gizlilik ve birlik, diğeri de görünme ve çokluktur; ve bu vasıflar ayrıntılı olarak değil, toplu/icmâlî olarak vardır. Çünkü ağaçların ve meyvelerin kuşatılması mümkün olmadığından çekirdeği ayrıntılı olarak nitelendiremeyiz.

وَلِذَلِكَ رَبَطَ النَّبِيُّ ﷺ مَعْرِفَةَ الحَقِّ بمعرفةِ النَّفْسِ فقال: «مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ

فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ»، وقال تعالى : سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الآفاق وهو ما خَرَجَ

عنك، وَفِي أَنْفُسِهِمْ» وهو عَيْنُكَ ، حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَي : لِلنَّاظِرِينَ أَنَّهُ

الْحَقُّ من حيث إنَّك صورته وهو روحك، فَأَنْتَ له كالصورة الجِسْمِيَّةِ،

وهو لك كالرُّوحِ المُدَبِّرِ لصورةِ جَسَدِك ، والحَدُّ يَشْمَلُ الظاهر والباطنَ مِنْكَ،

فإنَّ الصورة الباقية إذا زَالَ عنها الروحُ المُدَبِّرُ لها لمْ يَبْقَ إنسانًا، ولكن يُقالُ

فيها إنها صورة تُشْبِهُ صورة الإنسان، فلا فَرْقَ بينها وبين صورة إنسانية من

خَشَبٍ أو حِجَارَةٍ، ولا يَنْطَلِقُ عليها اسم الإنسان إلا بالمجاز لا بالحقيقة.

Ve bunun için Nebî (s.a.v.) Hakk'ın ma'rifetini, nefsin ma'rifetine rabteyledi de: "Nefsini bilen kimse muhakkak Rabb'ini bildi" buyurdu. Hak Teâlâ dahi buyurdu ki: "An-karîb biz âyâtımızı onlara âfâkta gösteririz"; ve o senden hâriç olan şeydir. "Ve biz âyâtımızı nefislerinde onlara gösteririz"; o da senin “ayn”ındır. “Tâ ki onlara”; ya'ni nâzırîne "mütebeyyin olsun ki, muhakkak o Hak'tır." (Fussilet, 41/53) Sen Hakk'ın sûreti olduğun ve O senin rûhun olduğu haysiyetle. İmdi sen O'nun için sûret-i cismiyye gibisin; ve o, senin cesedinin sûreti için rûh-ı müdebbir gibidir. Ve hadd senin zâhir ve bâtınına şâmildir. Zîrâ sûret-i bâkıye, onu müdebbir olan rûh ondan zâil olduğu vakit, insan olarak bâkî kalmaz; fakat onun hakkında "o, insan sûretine müşâbih bir sûrettir" denilir. Binâenaleyh o sûret ile, ağaçtan ve taştan olan sûret-i insâniyye arasında fark yoktur; ve o sûrete ism-i insân ıtlâkı hakîkat ile değil, mecâz iledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun için Nebî (s.a.v.) Hakk'ın marifetini, nefsin marifetine bağladı da: "Nefsini bilen kimse muhakkak Rabb'ini bildi" buyurdu. Yüce Allah dahi buyurdu ki: "Yakında biz ayetlerimizi onlara ufuklarda gösteririz"; ve o senden dışarıda olan şeydir. "Ve biz ayetlerimizi nefislerinde onlara gösteririz"; o da senin tekil hakikatin/özündür. "Tâ ki onlara"; yani bakanlara "açıkça belli olsun ki, muhakkak o Hak'tır." (Fussilet, 41/53) Sen Hakk'ın sureti olduğun ve O senin ruhun olduğu cihetle. Şimdi sen O'nun için cismanî suret gibisin; ve o, senin cesedinin sureti için idare edici ruh gibidir. Ve sınır senin görünen ve görünmeyen yönünü kapsar. Çünkü kalıcı suret, onu idare eden ruh ondan ayrıldığı zaman, insan olarak kalıcı olmaz; fakat onun hakkında "o, insan suretine benzeyen bir surettir" denilir. Bu sebeple o suret ile, ağaçtan ve taştan olan insan sureti arasında fark yoktur; ve o surete insan ismi verilmesi hakikat ile değil, mecaz iledir.

Ya'ni nefsin icmâlen bilinmesi, Hakk'ın icmâlen bilinmesini müstelzim olduğu için (S.a.v.) Efendimiz Hakk'ın ma'rifetini, nefsin maʼrifetine mer-bût kılıp مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ ]Nefsini bilen kimse muhakkak Rabb’i-ni bildi.] buyurdu. Zîrâ vücûd-ı mutlak, nasıl ki âfâkta mevcûd ise, enfüste dahi öylece mevcuttur. Nitekim Hakîm-i Senâî hazretleri bu manâya işâ-reten buyururlar: [3/13] آن که خود را شناخت نتواند آفریننده را کجا داند تو که در نفس خود زبون باشی عارف کردگار چون باشی Tercüme: "Kendi nefsini tanıyamayan, bilmeyen kimse, Hâlık'ı nere-de bilir? Sen kendi nefsinin elinde zebûn oluyorsun, nasıl ârif-i Kirdgår olursun?"174 İmdi Rabb'ini bilmek için kişi evvelen kendi nefsini bilmek lâzımdır. Nefsini icmâlen ârif olan, Rabb'ini de icmâlen ârif olur. Çünkü nefs-i insâ-niyye, merâtib-i kevniyye ve ilâhiyyenin cümlesini müştemildir; ve Hak dahi bu merâtibde zuhûru hasebiyle, onların cümlesini müştemildir. Ve ârif Rabb'inin merâtibini, nasıl ki mücmelen bilirse, kendi nefsini dahi, gā-liben ancak icmâl üzere bilir. Ve nefsini tafsîlen ârif olan zât, ancak kuyûd-1 zâhire ve taayyünât-ı bâtıneden muntalık ve ahkâm-ı vücûbiyye ve im-kâniyye kendisinde muntabi' olan kimsedir. Binâenaleyh bu zât Rabb'ini de tafsîlen ârif olur; ve ma'rifet-i hakîkiyyenin husûlü, ancak suver-i âfâ-kıyyede münteşir olan âyât-ı ilâhiyye ile enfüsteki âyât-ı ilâhiyye ma'rife-ti beynini cem'etmekle olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Biz âyâtımızı an-karîb onlara âfâkta gösteririz.” (Fussilet, 41/53) Ve “afak” dediğimiz şey senden hâriç olan şeydir; ya'ni taayyünât-ı âfâkıyye senin taayyününe nisbeten başka bir taayyündür; ve Hak her bir taayyünde başka başka tecellîler ile zâhir oldu. Ve kezâ Hak Teâlâ buyurur: “Biz âyâtımızı onların nefislerinde onlara gösteririz.” (Fussilet, 41/53) Ve o “nefis” dahi senin “ayn"ındır. Ve Hak, cemî'-i merâtib-i kevniyye ve ilâhiyye ile kalb-i mü'mine müstevî oldu, “Tâ ki onlara, yaʼni nâzır olanlara, mütebeyyin olsun ki, âfâk ve enfüste görünen Hak'tır” (Fussilet, 41/53). Ve Hakk'ın âfâkta ve enfüste görünmesi, sen Hakk'ın sûreti olduğun ve Hak da senin rûhun olduğu haysiyetledir. Şu hâlde sen, [3/14] Hakk'ın sûret-i cismiyyesi gibisin; ve Hak senin cesedinin sûretine, onu idâre eden rûh gibidir. Ya'ni âfâk ve enfüste meşhûd olan mezâhirde Hakk'ın zâhir olması ve âfâk ve enfüsün Hak ile kāim bulunması, rûhun cesedde zuhûru ve cesedin rûh ile kıyâmı gibidir. Binâenaleyh Hak, senin hüviyetin ve bâtının; ve sen, Hakk'ın sûreti ve zâhirisin. Maahâzâ Hak, rûh değildir; belki rûhun rûhudur. Çünkü vücûd-ı mutlakın tenezzülâtı merâtibine göre âlem-i ervâh üçüncü mertebedir. Ömer Hayyâm buyurur: حق جان جهانست و جهان جمله بدن اصناف ملائکه حواس این تن توحید همین است دیگرها همه فن افلاك و مواليد و عناصر همه اعضاء &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani nefsin toplu/icmâlî olarak bilinmesi, Hakk'ın toplu/icmâlî olarak bilinmesini gerektirdiği için (s.a.v.) Efendimiz Hakk'ın marifetini, nefsin marifetine bağlı kılıp "مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ" [Nefsini bilen kimse muhakkak Rabb'ini bildi.] buyurdu. Çünkü mutlak varlık, nasıl ki dış âlemde mevcut ise, iç âlemde de öylece mevcuttur. Nitekim Hakîm-i Senâî hazretleri bu anlama işaret ederek buyururlar: "آن که خود را شناخت نتواند آفریننده را کجا داند تو که در نفس خود زبون باشی عارف کردگار چون باشی" Tercüme: "Kendi nefsini tanıyamayan, bilmeyen kimse, Yaratıcı'yı nerede bilir? Sen kendi nefsinin elinde zayıf düşüyorsun, nasıl Yaratıcı'yı bilen olursun?" Şimdi Rabb'ini bilmek için kişi öncelikle kendi nefsini bilmelidir. Nefsini toplu/icmâlî olarak bilen, Rabb'ini de toplu/icmâlî olarak bilir. Çünkü insan nefsi, oluş ve ilâhî mertebelerin hepsini kapsar; ve Hak da bu mertebelerde zuhûru sebebiyle, onların hepsini kapsar. Ve ârif Rabb'inin mertebelerini, nasıl ki toplu/icmâlî olarak bilirse, kendi nefsini de, genellikle ancak toplu/icmâlî olarak bilir. Ve nefsini ayrıntılı olarak bilen zât, ancak görünen kayıtlar ve bâtınî taayyünlerden (belirginleşmelerden) kaynaklanan ve vücûbî (zorunlu) ve imkânî (mümkün) hükümler kendisinde basılı olan kimsedir. Bu sebeple bu zât Rabb'ini de ayrıntılı olarak bilir; ve hakikî marifetin elde edilmesi, ancak dış âlemdeki suretlerde yayılmış olan ilâhî âyetler ile iç âlemdeki ilâhî âyetlerin marifetini bir araya getirmekle olur. Nitekim Yüce Allah buyurur: “Biz âyetlerimizi yakında onlara dış âlemde gösteririz.” (Fussilet, 41/53) Ve “âfâk” dediğimiz şey senden dışarıda olan şeydir; yani dış âlemdeki taayyünler senin taayyününe nispetle başka bir taayyündür; ve Hak her bir taayyünde başka başka tecellîler ile ortaya çıktı. Ve aynı şekilde Yüce Allah buyurur: “Biz âyetlerimizi onların nefislerinde onlara gösteririz.” (Fussilet, 41/53) Ve o “nefis” de senin “ayn”ındır. Ve Hak, bütün oluş ve ilâhî mertebeler ile mümin kalbine yerleşti, “Tâ ki onlara, yani bakanlara, açıkça belli olsun ki, dış âlemde ve iç âlemde görünen Hak'tır” (Fussilet, 41/53). Ve Hakk'ın dış âlemde ve iç âlemde görünmesi, sen Hakk'ın sureti olduğun ve Hak da senin ruhun olduğu itibarıyladır. Şu hâlde sen, Hakk'ın cismanî sureti gibisin; ve Hak senin cesedinin suretine, onu idare eden ruh gibidir. Yani dış âlemde ve iç âlemde görünen tecellîlerde Hakk'ın ortaya çıkması ve dış âlem ile iç âlemin Hak ile ayakta durması, ruhun cesedde zuhûru ve cesedin ruh ile ayakta durması gibidir. Bu sebeple Hak, senin hüviyetin ve bâtının; ve sen, Hakk'ın sureti ve zâhirisin. Bununla birlikte Hak, ruh değildir; aksine ruhun ruhudur. Çünkü mutlak varlığın tenezzülâtı (aşağı inişleri) mertebelerine göre ruhlar âlemi üçüncü mertebedir. Ömer Hayyâm buyurur: "حق جان جهانست و جهان جمله بدن اصناف ملائکه حواس این تن توحید همین است دیگرها همه فن افلاك و مواليد و عناصر همه اعضاء"

Tercüme: "Hak cihânın cânıdır; ve cihân hey'et-i mecmûasıyla bedendir. Esnaf-1 melâike dahi bu bedenin havâssidir. Eflâk ve mevâlîd ve anâsır ise bu bedenin a'zâsıdır. İşte tevhîd budur; bunun gayrısı hep hicâb-ı kesrettir."175 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hak, cihanın canıdır; ve cihan, bütün heyetiyle bedendir. Melekler sınıfı ise bu bedenin duyularıdır. Felekler, varlıklar ve unsurlar ise bu bedenin azalarıdır. İşte tevhîd budur; bunun dışındaki her şey kesret (çokluk) perdesidir.

Ve insanı ta'rîf etmek istediğimiz vakit, onun zâhirini ve bâtınını nazar-ı i'tibâra alıp “insan hayvân-ı nâtıktır” deriz. Nâtıkıyet insanın bâtınına şâmil olur. Çünkü rûh, nefs-i nâtıkadır; ve hayvâniyet ise zâhirine şâmildir. Zîrâ “hayvan” dediğimizde nâmî ve hassas ve müteharrik-bi'l-irâde olan bir cismi murâd ederiz. İmdi Hak, senin zâhir ve bâtından mürekkeb olan sûretine rûh gibidir. Ve insanın tarîfinde zâhir ve bâtının ahzedilmesi lâzım geldiğinin delîli budur ki, rûh ile bâkî ve kāim olan insanın sûretinden, bu sûreti idâre eden rûh zâil olunca, artık o sûrete insan denilmez. Belki, insan sûretine müşâbih bir sûrettir, denilir. Binâenaleyh rûhu zâil olmuş olan sûret-i insâniyye ile ağaçtan ve taştan masnû' olan insan heykelleri arasında hiçbir fark yoktur. Eğer o sûrete “insan” denirse, [3/15] hakîkat değil, belki “evvelce insan idi” demek ma'nâsında kevn-i sâbık alâkasıyla mecâz olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İnsanı tanımlamak istediğimiz zaman, onun görünen ve görünmeyen yönlerini dikkate alıp “insan konuşan hayvandır” deriz. Konuşma yeteneği insanın görünmeyen yönünü kapsar. Çünkü ruh, konuşan nefistir; hayvanlık ise görünen yönünü kapsar. Zira “hayvan” dediğimizde büyüyen, hisseden ve iradeyle hareket eden bir cismi kastederiz. Şimdi Hak, senin görünen ve görünmeyen yönlerden oluşan suretine ruh gibidir. İnsanın tanımında görünen ve görünmeyen yönlerin alınması gerektiğinin delili şudur ki, ruh ile kalıcı ve ayakta duran insanın suretinden, bu sureti idare eden ruh yok olunca, artık o surete insan denilmez. Aksine, insan suretine benzeyen bir surettir, denilir. Bu sebeple ruhu yok olmuş olan insan sureti ile ağaçtan ve taştan yapılmış olan insan heykelleri arasında hiçbir fark yoktur. Eğer o surete “insan” denirse, hakikat değil, aksine “evvelce insan idi” demek manasında geçmişteki varlık bağıntısıyla mecaz olur.

وصورة العالم لا يُمْكِنُ زَوَالُ الحقِّ عنها أصلا ، فَحَدُّ الألوهِيَّةِ له بالحقيقة، لا

بالمجاز، كما هو حد الإنسان إذا كان حَيًّا، وكما أنَّ ظاهر صورة الإنسان

تثني بلسانها على رُوحِها ونفسها الْمُدَبِّر لها، كذلك جَعَلَ الله صورة العالم

تُسَبِّحُ بِحَمْدِه، ولكنْ لا نَفْقَهُ تَسْبِيحَهُم، لأنا لا يُحِيطُ بما في العالـم مـن

الصُّورِ.

Ve âlemin sûretinden Hakk'ın zevâli aslâ mümkin değildir. Böyle olunca ulûhiyetin haddi, onun için hakîkat iledir; mecâz ile değildir. Diri olduğu vakit insanın haddi gibi. Ve insanın sûretinin zâhiri, kendisini müdebbir olan rûhuna ve nefsine, kendi lisânı ile, nasıl izhâr-ı senâ eder ise, kezâlik Allah Teâlâ dahi sûret-i âlemi, Hakk'ın hamdi ile müsebbih kıldı; velâkin biz onların tesbîhini idrâk etmeyiz. Zîrâ biz, âlemde suverden olan şeyleri ihâta edemeyiz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âlemin sûretinden Hakk'ın ortadan kalkması asla imkânsızdır. Böyle olunca, ulûhiyetin sınırı, Hak için hakikat iledir; mecaz ile değildir. Diri olduğu vakit insanın sınırı gibi. Ve insanın sûretinin görüneni, kendisini idare eden ruhuna ve nefsine, kendi dili ile nasıl övgüde bulunursa, aynı şekilde Yüce Allah da âlem sûretini, Hakk'ın hamdi ile tesbih eden kıldı; fakat biz onların tesbihini idrak etmeyiz. Çünkü biz, âlemde sûretlerden olan şeyleri kuşatamayız.

Ya'ni insanı târif ederken “hayvân-ı nâtıktır” deyip, "hayvan” tabîriyle onun cesedini, zâhirini; ve “nâtık” ta'bîriyle hüviyyet-i bâtınesini, rûhunu alırız; ve insanın zâhiri bâtınından ve bâtını da zâhirinden zâil olmaz. Bunun gibi Hak dahi âlemin sûretinin bâtını ve âlemin sûreti O'nun zâhiridir; ve Hak bâtınıyeti cihetiyle sûret-i âlemden aslâ zâil olmaz. Eğer zâil olsa, insanın rûhu cesedinden zâil olduğu vakit nasıl fânî olursa, sûret-i âlem dahi öylece fenâya gider. İmdi insan, hayâtta olduğu vakit nasıl ki, zâhir ve bâtını ile ta'rîf olunursa, ulûhiyet dahi öylece zâhir ve bâtın-ı Hak alınmak sûretiyle hadd ve ta'rîf olunur. Ve hadd-i ulûhiyyet Hak için, mecâzen değil, hakîkaten sâbittir. Zîrâ meʼlûh gibi değildir. Hak, meʼlûhun, ya'ni suver-i âlemin Kayyûm'udur. Çünkü ilâh olmayınca, meʼlûhun kıyâmı mutasavver olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani insanı tarif ederken “konuşan hayvan” deyip, “hayvan” tabiriyle onun bedenini, görünenini; ve “konuşan” tabiriyle içsel kimliğini, ruhunu alırız; ve insanın görüneni içselinden ve içseli de görüneninden ayrılmaz. Bunun gibi Hak da âlemin suretinin içselidir ve âlemin sureti O'nun görünenidir; ve Hak, içsel oluşu cihetiyle âlem suretinden asla ayrılmaz. Eğer ayrılsa, insanın ruhu bedeninden ayrıldığı zaman nasıl fani olursa, âlem sureti de öylece yok olur. Şimdi insan, hayatta olduğu zaman nasıl ki, görüneni ve içseli ile tarif olunursa, ilâhlık da öylece Hakk'ın görüneni ve içseli alınmak suretiyle tanımlanır ve tarif olunur. Ve ilâhlık tanımı Hak için, mecazen değil, hakikaten sabittir. Zira ma'lûh (tapılan) gibi değildir. Hak, ma'lûhun, yani âlem suretlerinin Kayyûm'udur (varlığını sürdüren, ayakta tutan). Çünkü ilah olmayınca, ma'lûhun varlığı düşünülemez.

Ma'lûm olsun ki, [3/16] sırası geldikçe diğer faslarda dahi îzâh olunduğu üzere Hak, ahadiyyet-i zâtiyye mertebesi iʼtibâriyle cemî-i sıfât ve esmâdan müstağnîdir. Binâenaleyh bu mertebeyi îzâh için hiçbir tabîr yoktur. Lisân-ı hadis bu husûsta lâl ve ebkemdir; ve bu mertebeyi tefekkür, abesle iştigāldir. Onun için Peygamberimiz (a.s.v.) Efendimiz لَا تَتَفَكَّرُوا فِي ذَاتِ اللَّهِ ya'ni “Zat-ı Hak'ta tefekkür etmeyiniz” buyurmuşlardır. Ahadiyyet-i zâtiyye mertebesinde Hakk'ın bilkuvve mevcûd olan sıfâtı ve bu sıfatın muktezâları bulunan esmâsı mahv ve müstehlektir. “İlâh” denemez, çün- kü “me'lûh” yoktur. “Hâlık” denemez, çünkü “mahlûk” yoktur. “Musav- vir” denemez, çünkü "sûret” yoktur; ve kıs-aleyhi'l-bevâkî. Velhâsıl hiçbir şeyle tavsîf olunamaz. Fakat bilkuvve zâtında mevcûd ve mündemic olan sıfât ve esmâ öylece mahbûs kalamaz; zuhûr etmek isterler. Nitekim ken- disinde ressâmiyet sıfatı bulunan bir adam hayâtının nihâyetine kadar bir levha tasvîr etmeyebilir mi? İçinde dâimâ o sıfatın takāzası vardır; ve o sıfat, bir levha tersîm et ki, senin “ressâm” ismin zâhir olsun, der durur. Bunun gibi Hakk'ın sıfat ve esmâ-i bî-nihâyesi dahi kemâllerinin zuhûru için bu mertebede takāzâ ederler. İşte bu takāzâya mebnî, Hak dahi rahme- ten-li'l-esmâ, mertebe-i ahadiyyetten mertebe-i vahdete tenezzül buyur- muştur. Binâenaleyh Hak, bu mertebede “ulûhiyet" sıfatıyla muttasıf olur; ve ulûhiyet, esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyye ile taayyünü mertebesi olan mertebe-i vâhidiyyete tenezzül edince bu mertebede vücûd-ı vâhid esmâ ile müteayyin olur; ve suver-i âlem dahi a'yân-ı gaybiyyenin, ya'ni a'yân-ı sâbitenin sûretleridir. Bu hâlde suver-i âlem esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olur; ve eğer bu mezâhir olmasa esmâ müteayyin olmaz idi. Binâenaleyh ulûhiyetin zâhirde tahakkuku, âlemin vücuduna mütevakkıftır; ve suver-i âlem zâhir, esmâ dahi bâtındır; ve zâhir olan suver-i âlemin kıyâmı, onun bâtını olan esmâ iledir. Binâenaleyh insanı ta'rîf ederken zâhirini ve bâtı- nını aldığımız gibi, ulûhiyeti ta'rîf ederken, onun zâhiri olan suver-i âlemi ve bâtını olan esmâyı alırız. [3/17] Ve insanın sûretinin zâhiri, kendisini müdebbir olan rûhuna ve nefsine, lisân-ı zâhir ile hâmid olduğu gibi, Allah Teâlâ dahi sûret-i âlemi kendi nefsine hâmid kıldı. Çünkü sûret-i insânın bekāsı ve hayâtı ve insanlığı ve kemâlât-ı ilâhiyye tahsîli ve sûret-i ilâhiyye üzere mahlûk olmasıyla tavsîfi, bâtını olan rûh sebebiyledir. Ve kezâ zâhir ve bâtının mecmûu olan sûret-i âlemin bekāsı ve kıyâmı dahi, kendisinin bâtını ve rûhu olan Hak'la olduğu için ona hâmiddir. Velâkin bizim vü- cûd-ı mukayyedimiz ve taayyünümüz perde olduğundan, onların tesbîhle- rini idrâk edemiyoruz. Zîrâ âlemin sûretlerinin ecnâs ve envâı çoktur. Biz o sûretlerin kâffesini ihâta edemeyiz. Çünkü her cinsin sûreti, ancak kendi cinsinin lisânı üzere olan hamd ü senâsını anlayabilir. İmdi suver-i âlem kendilerinin ervâh ve esmâsını nekāyis-i imkâniyyeden tenzîh etmeleri ha-sebiyle müsebbih olurlar; ve kendilerinden zâhir olan kemâlât hasebiyle de hamdederler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, [3/16] sırası geldikçe diğer bölümlerde de açıklandığı üzere Hak, zâtına ait ahadiyyet (birlik) mertebesi itibarıyla bütün sıfat ve isimlerden münezzehtir. Bu sebeple bu mertebeyi açıklamak için hiçbir ifade yoktur. Hadis dili bu hususta dilsiz ve konuşamazdır; ve bu mertebeyi düşünmek, boş şeylerle uğraşmaktır. Onun için Peygamberimiz (a.s.v.) Efendimiz “Allah'ın Zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz” buyurmuşlardır. Ahadiyyet-i zâtiyye mertebesinde Hakk'ın potansiyel olarak mevcut olan sıfatları ve bu sıfatların gerektirdiği isimleri yok olmuş ve erimiştir. “İlâh” denemez, çünkü “ma'lûh” (tapılan) yoktur. “Hâlık” (yaratan) denemez, çünkü “mahlûk” (yaratılan) yoktur. “Musavvir” (şekil veren) denemez, çünkü "sûret” (şekil) yoktur; ve diğerleri de buna kıyasla böyledir. Sözün özü, hiçbir şeyle nitelendirilemez. Fakat potansiyel olarak Zâtında mevcut ve içkin olan sıfatlar ve isimler öylece hapsolmuş kalamaz; zuhûr etmek isterler. Nasıl ki kendisinde ressamlık sıfatı bulunan bir adam hayatının sonuna kadar bir tablo çizmeden durabilir mi? İçinde daima o sıfatın gerekliliği vardır; ve o sıfat, bir tablo çiz ki, senin “ressam” ismin ortaya çıksın, der durur. Bunun gibi Hakk'ın sonsuz sıfat ve isimleri de kemallerinin zuhûru için bu mertebede gereklilik gösterirler. İşte bu gerekliliğe bağlı olarak, Hak da isimlerine rahmet olarak, ahadiyyet mertebesinden vahdet (birlik) mertebesine tenezzül buyurmuştur. Bu sebeple Hak, bu mertebede “ulûhiyet" sıfatıyla nitelenir; ve ulûhiyet, ilâhî isimlerin ilimdeki suretlerle taayyünü (belirlenmesi) mertebesi olan vâhidiyyet mertebesine tenezzül edince bu mertebede tek varlık isimlerle belirlenir; ve âlem suretleri de gaybî hakikatlerin, yani sabit hakikatlerin suretleridir. Bu hâlde âlem suretleri ilâhî isimlerin mazharları (tecelli yerleri) olur; ve eğer bu mazharlar olmasa isimler belirlenmez idi. Bu sebeple ulûhiyetin zâhirde tahakkuku (gerçekleşmesi), âlemin varlığına bağlıdır; ve âlem suretleri zâhir, isimler ise bâtındır; ve zâhir olan âlem suretlerinin varlığı, onun bâtını olan isimler iledir. Bu sebeple insanı tanımlarken zâhirini ve bâtınını aldığımız gibi, ulûhiyeti tanımlarken, onun zâhiri olan âlem suretlerini ve bâtını olan isimleri alırız. [3/17] Ve insanın suretinin zâhiri, kendisini idare eden ruhuna ve nefsine, zâhir diliyle hamdettiği gibi, Allah Teâlâ da âlem suretini kendi nefsine hamdedici kıldı. Çünkü insan suretinin bekası ve hayatı ve insanlığı ve ilâhî kemâlât tahsili ve ilâhî suret üzere yaratılmasıyla nitelenmesi, bâtını olan ruh sebebiyledir. Ve aynı şekilde zâhir ve bâtının toplamı olan âlem suretinin bekası ve varlığı da, kendisinin bâtını ve ruhu olan Hak ile olduğu için ona hamdedicidir. Ancak bizim kayıtlı varlığımız ve belirlenmemiz perde olduğundan, onların tesbihlerini idrak edemiyoruz. Çünkü âlemin suretlerinin cinsleri ve türleri çoktur. Biz o suretlerin hepsini kuşatamayız. Çünkü her cinsin sureti, ancak kendi cinsinin dili üzere olan hamd ve senasını anlayabilir. Şimdi âlem suretleri kendilerinin ruhlarını ve isimlerini imkânî eksikliklerden tenzih etmeleri sebebiyle müsebbih (tesbih eden) olurlar; ve kendilerinden zuhûr eden kemâlât sebebiyle de hamdederler.

فَالْكُلُّ أَلْسِنَةُ الحَقِّ نَاطِقَةٌ بِالثَّنَاءِ على الحَقِّ، ولذلك قال : الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ

الْعَالَمِين أي : إليه يَرْجِعُ عَوَاقِبُ الثَّنَاءِ ، فهو المُثْنِي والمثنى عليه.

Böyle olunca âlemin sûretlerinin hepsi, Hakk'ın lisânları olup, Hakk'a senâ ile nâtıktır; ve işte bunun için اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِين )Fatiha )1/1( ya'ni "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsustur" dedi ki, senâ-nın akıbetleri O'na râcîdir demek olur. Binâenaleyh “senâ eden” ve "senâ olunan" ancak O'dur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, âlemin bütün sûretleri, Hakk'ın lisânları olup, Hakk'ı övgüyle dile getirir; ve işte bunun için اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِين (Fatiha 1/1) yani "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsustur" dedi ki, övgünün sonuçları O'na döner demek olur. Bu sebeple "öven" ve "övgüye mazhar olan" ancak O'dur.

Ma'lûm olsun ki, “Kelâm” Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır; ve vücûd ancak Hakk'ın vücûdu olduğundan sıfat-ı kelâm ile ittisâf dahi ancak o vü-cûd-1 vâhide mahsustur; ve suver-i âlemin kâffesi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın bi't-tenezzül, bi-hasebi'l-esmâ taayyününden ibâret olmakla, bunların hep-sinde zâhir olan Haktır; ve âlemin sûretleri Hakk'ın zâhiridir. Binâenaleyh sıfât-ı Hak bu mezâhirde [3/18] onların istiʼdâdları ve taayyünlerinin muk-tezâsı vech ile zâhir olur. Ve onlardan kelâmın sudûru dahi, muktezâ-yı hâllerine göredir; ve bu sûretlerin cümlesinden mütekellim olan Hak ol-duğundan her birisi, ayrı ayrı Hakk'ın birer lisânıdır. Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin on ikinci bâbında buyururlar ki: “Nebât ve cemâdın ervâhı vardır ki, ehl-i keşften gayrısının idrâkinden bâtındır. Binâenaleyh hayvandan idrâk olunan şey, onlarda hissolunmaz. Ve insan tesmiye olunan bu mizâc-ı hâssın gayrı olarak, ehl-i keşf indinde her bir şey hayvân-ı nâtıktır; ve bizim keşfimiz dahi ona şâhiddir. Zîrâ biz lisân-ı nâtık ile taşların Hakk'ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik." Ve yine o bâbın diğer bir mahallinde buyururlar: “Bu tesbîh, keşif sahibi olmayan ehl-i nazarın dediği gibi, lisân-ı hâl ile değildir.”176 Ve yine “Elli dördün-cü suâlin cevabı"nda buyururlar ki: “Ulemâ-i rüsûmdan âmme indinde Allah'ın sâmit olan eşyâdaki kelâmı, kelâm-ı hâldir. Ya'ni şöyle ve böyle olduğu onun hâlinden anlaşılır; hattâ eğer o sâmit lisâna geleydi, anlaşılan şeyi söylerdi. Bu tâife misâl îrâd edip derler ki: Arz, çiviye niçin beni yarı- yorsun der; ve çivi dahi, beni mıhlayana nazar et! der. İşte onların indinde bu, kelâm-ı hâldir. Binâenaleyh onlar, Hak Teâlânın وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) [Allâh'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.] ve إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا (Ahzâb, 33/72) [Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arzettik. İmdi onu yüklenmekten çekindiler.] kelâmıyla ihbâr buyurulan her bir şeyin tesbîhini ve semâvât ve arzın emânet-i Hakk'ı yüklenmekten ibâ ettiklerini bu esâsa binâ etmişler- dir. Halbuki ehl-i keşf indinde cemâd ve nebât ve hayvandan her bir şeyin nutku işitilir. Abd, nâstan mütekellim olan kimselerin nutkunu nasıl işitir ise, eşyâ-yı sâmitenin nutkunu dahi hayâlde değil, âlem-i histe kulağıyla öylece işitir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "Kelâm" Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır; ve varlık ancak Hakk'ın varlığı olduğundan kelâm sıfatıyla nitelenme de ancak o tek varlığa özgüdür; ve âlemin bütün suretleri, mutlak varlık olan Hakk'ın tenezzül yoluyla, isimler gereğince taayyününden ibaret olmakla, bunların hepsinde görünen Hak'tır; ve âlemin suretleri Hakk'ın görünen yüzüdür. Buna göre Hakk'ın sıfatları bu mazharlarda onların yatkınlıkları ve taayyünlerinin gerektirdiği şekilde görünür. Ve onlardan kelâmın ortaya çıkışı da, hâllerinin gereğine göredir; ve bu suretlerin cümlesinden konuşan Hak olduğundan her birisi, ayrı ayrı Hakk'ın birer dilidir. Nasıl ki Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin on ikinci bâbında buyururlar ki: "Bitki ve cansız varlıkların ruhları vardır ki, keşif ehli dışındakilerin idrakinden gizlidir. Buna göre hayvandan idrak edilen şey, onlarda hissedilmez. Ve insan diye adlandırılan bu özel mizacın dışında, keşif ehli katında her bir şey konuşan hayvandır; ve bizim keşfimiz de ona şahittir. Çünkü biz konuşan dil ile taşların Hakk'ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik." Ve yine o bâbın diğer bir yerinde buyururlar: "Bu tesbih, keşif sahibi olmayan nazar ehlinin dediği gibi, hâl diliyle değildir." Ve yine "Elli dördüncü suâlin cevabı"nda buyururlar ki: "Resmî âlimlerden avam katında Allah'ın sâmit olan eşyadaki kelâmı, hâl kelâmıdır. Yani şöyle ve böyle olduğu onun hâlinden anlaşılır; hatta eğer o sâmit dile gelseydi, anlaşılan şeyi söylerdi. Bu taife misal getirip derler ki: Yer, çiviye niçin beni yarıyorsun der; ve çivi de, beni çakana bak! der. İşte onların katında bu, hâl kelâmıdır. Buna göre onlar, Hak Teâlâ'nın وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) [Allâh'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.] ve إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا (Ahzâb, 33/72) [Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arzettik. İmdi onu yüklenmekten çekindiler.] kelâmıyla haber verilen her bir şeyin tesbihini ve semâvât ve arzın Hakk'ın emanetini yüklenmekten kaçındıklarını bu esasa dayandırmışlardır. Halbuki keşif ehli katında cansız varlık ve bitki ve hayvandan her bir şeyin nutku işitilir. Kul, insanlardan konuşan kimselerin nutkunu nasıl işitirse, sâmit eşyanın nutkunu da hayalde değil, his âleminde kulağıyla öylece işitir."

İmdi âlemlerin sûretlerinin kâffesi Hakk'ın lisânları olduğundan, onlar الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Fâtiha, 1/1) [Hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur.] dediler; ve senânın akıbetleri Allah'a râcidir. Şu hâlde “hâ- mid” ve “mahmûd" Hak olmuş olur. Zîrâ bu sûretlerde müteayyin olup "hamdeden" Haktır; ve sûretlerin cümlesinin rûhu olmakla "mahmûd" olan yine Haktır. [3/19] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, âlemlerin bütün suretleri Hakk'ın dilleri olduğundan, onlar "Hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur." dediler; ve övgünün sonuçları Allah'a döner. Şu hâlde "hamdeden" ve "hamdedilen" Hak olmuş olur. Çünkü bu suretlerde belirginleşip "hamdeden" Haktır; ve suretlerin hepsinin ruhu olmakla "hamdedilen" yine Haktır.

## Şiir:

فَإِنْ قُلْتَ بِالتَّنْزِيهِ كُنْتَ مُقَيِّدًا وَإِنْ قُلْتَ بِالتَّشْبِيهِ كُنْتَ مُحَدِّدًا

İmdi eğer sen, tenzîh ile kāil olur isen mukayyid olursun; ve eğer teşbîh ile kāil olursan muhaddid olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi eğer sen, tenzih ile konuşursan kayıtlı olursun; ve eğer teşbih ile konuşursan sınırlayıcı olursun.

Ya'ni eğer Hakk'ı yalnız tenzîh edecek olur isen, O'nu takyîd etmiş olursun. Zîrâ Hak sıfât-ı muhdesâttan ve mâddiyâttan münezzehtir, de- nildikde, onun sıfatı bunların sıfatından başkadır demek olur ki, bu da Hakk'ı bir sıfat ile takyîdden ibârettir; veyâhud Hak mukayyedâttan mü- nezzehtir, denilince, ıtlâk kaydıyla takyîd edilmiş olur. Binâenaleyh yalnız tenzîhe kāil olan mukayyid olur. Ve eğer Hakk'ı, yalnız teşbîh edecek olur isen, muhaddid olursun. Zîrâ teşbîh Hakk'ı cismâniyâta benzetmektir; ve Hak cismâniyete benzetilince, onda hasredilmiş olur. Bu ise gayr-ı mahdûd olan Hakk-ı mutlakı, hudûd-ı cismâniyyât ile tahdîd etmektir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani eğer Hakk'ı yalnızca tenzih edecek olursan, O'nu kayıtlamış olursun. Çünkü Hak, sonradan olan sıfatlardan ve maddî şeylerden münezzehtir denildiğinde, O'nun sıfatı bunların sıfatından başkadır demek olur ki, bu da Hakk'ı bir sıfat ile kayıtlamaktan ibarettir; veya Hak, kayıtlı şeylerden münezzehtir denilince, mutlaklık kaydıyla kayıtlanmış olur. Bu sebeple yalnızca tenzihe kail olan (tenzihi savunan) kayıtlayıcı olur. Ve eğer Hakk'ı, yalnızca teşbih edecek olursan (benzetme yaparsan), sınırlayıcı olursun. Çünkü teşbih, Hakk'ı cismanî şeylere benzetmektir; ve Hak cismanîyete benzetilince, onda hasredilmiş (sınırlanmış) olur. Bu ise sınırsız olan mutlak Hakk'ı, cismanî sınırlarla sınırlamaktır.

وَإِنْ قُلْتَ بِالْأَمْرَيْنِ كُنْتَ مُسَدِّدًا وَكُنْتَ إِمَامًا فِي الْمَعَارِفِ سَيِّدًا

Ve eğer sen emreyn ile kāil olursan müseddid olursun; ve maârifde imâm ve seyyid olursun. Ya'ni eğer sen Hakk'ı hem tenzîh ve hem de teşbîh edecek olur isen, nefsini tarîk-i sedâd ve salâh üzerine sevketmiş olur ve bu sûrette de maâ- rif-i ilâhiyyede imâm ve muktedâ-bih ve seyyid bulunursun. Zîrâ bâlâda îzâh olunduğu üzere ulûhiyetin had ve tarîfi Hakk'ın zâhir ve bâtını ah- zedilmekle olur; ve Hak, âlemin sûretinin bâtını ve sûret-i âlem onun zâ- hiridir. Hak âlemin sûretinin bâtını denilince, bâtınıyeti hasebiyle âlemin sûretlerinden tenzîh edilmiş olur; ve suver-i âlem onun zâhiridir, denilince dahi teşbîh olur. Binâenaleyh böyle diyen kimse hem tenzîh ve hem de teşbîh ile kāil olup nefsini doğru yola sevketmiş bulunur; ve bu maârif-i musîbe ile, hakîkat-i hâlden câhil olanlara, imâm ve muktedâ-bih olarak onların seyyidi olur. [3/20] Mesnevî: گاه خورشید و گهی دریا شوی گاه کوه قاف و گه عنقا شوی تو نه این باشی نه آن در ذات خویش ای برون از وهمها و ز بیش بیش هم موحد هم مشبه خيره سر از تو ای بی نقش با چندین صور Tercüme: “Gâh güneş ve gâh deniz olursun. Gâh Kaf dağı ve gâh ankā kuşu olursun. Sen kendi zâtında ne busun, ne de osun. Ey vehimlerden hâriç ve ziyâdeden ziyâde! Ey bî-nakş olan zât-ı pâk! Bu kadar sûretler ile hem tenzîh eden ve hem de teşbîh eyleyen senden hayrandır."178 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer sen iki emir ile kâil olursan (iki ilkeyi kabul edersen), doğru yolda olursun; ve marifetlerde (ilahi bilgide) imam ve seyyid (önder) olursun. Yani eğer sen Hakk'ı hem tenzih (eksikliklerden arındırma) ve hem de teşbih (benzetme) edecek olursan, nefsini doğru ve salâh (iyilik) yoluna sevketmiş olur ve bu surette de ilahi marifetlerde imam ve kendisine uyulan (muktedâ-bih) ve seyyid bulunursun. Zira yukarıda izah olunduğu üzere ulûhiyetin (ilâhlığın) haddi ve tarifi Hakk'ın zâhir (görünen) ve bâtını (gizli) ahzedilmekle (kabul edilmekle) olur; ve Hak, âlemin suretinin bâtını ve âlem sureti onun zâhiridir. Hak âlemin suretinin bâtını denilince, bâtınıyeti (gizliliği) sebebiyle âlemin suretlerinden tenzih edilmiş olur; ve âlem suretleri onun zâhiridir, denilince dahi teşbih olur. Binaenaleyh böyle diyen kimse hem tenzih ve hem de teşbih ile kâil olup nefsini doğru yola sevketmiş bulunur; ve bu isabetli marifetler ile, hakikatin hâlinden cahil olanlara, imam ve kendisine uyulan olarak onların seyyidi olur. [3/20] Mesnevi: گاه خورشید و گهی دریا شوی گاه کوه قاف و گه عنقا شوی تو نه این باشی نه آن در ذات خویش ای برون از وهمها و ز بیش بیش هم موحد هم مشبه خيره سر از تو ای بی نقش با چندین صور Tercüme: “Bazen güneş ve bazen deniz olursun. Bazen Kaf dağı ve bazen ankā kuşu olursun. Sen kendi zâtında ne busun, ne de osun. Ey vehimlerden hariç ve ziyadeden ziyade! Ey nakşsız (biçimsiz) olan pak zât! Bu kadar suretler ile hem tenzih eden ve hem de teşbih eyleyen senden hayrandır."

فَمَنْ قَالَ بِالْإِشْفَاعِ كَانَ مُشْرِكًا وَمَنْ قَالَ بِالْإِفْرَادِ كَانَ مُوَحِّدًا

İmdi çiftlik ile kāil olan kimse şerîk isbât edici oldu; ve teklik ile kāil olan kimse dahi tevhîd eyleyici oldu. Ya'ni bir kimse birisi halkın ve digeri Hakk'ın vücûdu olmak üzere iki vücûd isbât edip varlığı çift görse, Hakk'a şerîk isbât etmiş olur. Binâe- naleyh böyle bir kimse Hakk'ın vücudunu ayrı ve halkın vücudunu da ayrı görüp Hakk'ı halktan tenzîh eder. Ve vücûd-ı Hakk'ı, ifrâd edip vâ- hiddir diyen kimse dahi, onu vahdet ile takyîd eder. Zîrâ evvelen kesreti isbât eder. Badehû Hakkı kesretten ihrâc edip tevhîd eyler. Binâenaleyh bu da evvelki gibi haberi olmaksızın şirke düşer. Çünkü teklik ve çiftlik muktezâ-yı adeddir. Halbuki Hak ne ikinin ikincisi, ne de kesîrin vâhidi değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, çiftlik (ikilik) ile konuşan kimse ortak ispat edici oldu; ve teklik ile konuşan kimse dahi tevhid edici oldu. Yani bir kimse, birisi halkın ve diğeri Hakk'ın varlığı olmak üzere iki varlık ispat edip varlığı çift görse, Hakk'a ortak ispat etmiş olur. Bu sebeple böyle bir kimse Hakk'ın varlığını ayrı ve halkın varlığını da ayrı görüp Hakk'ı halktan tenzih eder (uzak tutar). Ve Hakk'ın varlığını tekil kabul edip birdir diyen kimse dahi, onu vahdet (birlik) ile kayıtlar. Çünkü evvelen (öncelikle) kesreti (çokluğu) ispat eder. Daha sonra Hakk'ı kesretten çıkarıp tevhid eder. Bu sebeple bu da evvelki gibi haberi olmaksızın şirke düşer. Çünkü teklik ve çiftlik sayının gereğidir. Halbuki Hak ne ikinin ikincisi, ne de çokluğun biridir.

فَإِيَّاكَ وَالتَّشْبِيهَ إِنْ كُنْتَ ثَانِيَا وَإِيَّاكَ وَالتَّنْزِيهَ إِنْ كُنْتَ مُفَرِّدًا

Eğer sen iki kılıcı isen, teşbîhden sakın! Ve eğer tek kılıcı isen, ten- zîhden sakın! [3/21] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer sen iki kılıcı isen (hem teşbih hem tenzih ehli isen), teşbihten sakın! Ve eğer tek kılıcı isen (sadece tenzih ehli isen), tenzihten sakın!

Ya'ni bu kesret-i taayyünâtı görüp vücûd-ı halkı isbât etmek sûretiyle vücûd-ı Hakk'ı, iki vücudun ikincisi olarak telakkî edersen, bu sırf teşbîh olur ki şirktir. Binâenaleyh bu şirki mutazammın olan teşbîhden sakın! Ve eğer bu taayyünâttan ve vücûd-ı halktan vücûd-ı Hakkı çıkarıp, Hak bunların cümlesinden münezzehtir, diyecek olursan bu da sırf tenzîh olur ki, kezâlik şirktir. Zîrâ evvelen bir şeyin vücudunu isbât etmeyince, onun içinden bir şey çıkarmak mutasavver değildir. Binâenaleyh kezâlik şirki mutazammın olan tenzîhden dahi sakın! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu taayyünlerin (belirginleşmelerin) çokluğunu görüp halkın varlığını ispat etmek suretiyle Hakk'ın varlığını, iki varlığın ikincisi olarak kabul edersen, bu sırf teşbih (benzetme) olur ki şirktir. Bu sebeple bu şirki içeren teşbihden sakın! Ve eğer bu taayyünlerden ve halkın varlığından Hakk'ın varlığını çıkarıp, Hak bunların hepsinden münezzehtir, diyecek olursan bu da sırf tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) olur ki, aynı şekilde şirktir. Çünkü öncelikle bir şeyin varlığını ispat etmeyince, onun içinden bir şey çıkarmak düşünülemez. Bu sebeple aynı şekilde şirki içeren tenzihden de sakın!

فَمَا أَنْتَ هُوَ بَلْ أَنْتَ هُوَ وَتَرَاهُ فِي عَيْنِ الْأُمُورِ مُسَرَّحًا وَمُقَيَّدًا

İmdi sen O değilsin, belki sen O'sun; ve sen O'nu ayn-ı umûrda mut- lak ve mukayyed olarak görürsün. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen O değilsin, aksine sen O'sun; ve sen O'nu işlerin özünde mutlak ve kayıtlı olarak görürsün.

Ya'ni sen hazret-i şehîdette, kayd-ı zâhir ile mukayyed olduğun için, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın “ayn”ı değilsin. Binâenaleyh bu kayd-ı taayyün içinde sen O değilsin. Fakat senin bu taayyünün vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın min-haysü's-sıfât tenezzülünden husûle gelmiş bir vücûd-ı itibârî oldu- ğu için, hakîkat-i vücûd itibariyle sen O'nun “ayn"ısın. Binâenaleyh sen O'sun; ve sen O'nu a'yân-ı eşyâ sûretlerinde müserrah, ya'ni mutlak, ve mukayyed olarak görürsün. Zîrâ suver-i a'yândan her birisi vücûd-ı mut- lakın takayyüdünden hâsıl olmuştur; ve her bir mukayyed, diğer mukay- yedin gayrıdır. Fakat cümlesinin hakîkati vücûd-ı mutlak olmak i’tibâriyle yekdîğerinin “ayn”ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen, şehadet âleminde (görünen âlemde) zâhirî kayıtla sınırlı olduğun için, Hakk'ın mutlak varlığının "ayn"ı (özü) değilsin. Bu sebeple, bu taayyün (belirginleşme) kaydı içinde sen O değilsin. Fakat senin bu taayyünün, Hakk'ın mutlak varlığının sıfatlar itibarıyla tenezzülünden (aşağı inmesinden, tecellisinden) meydana gelmiş itibârî (göreceli) bir varlık olduğu için, varlığın hakikati itibarıyla sen O'nun "ayn"ısın (özüsün). Bu sebeple sen O'sun; ve sen O'nu eşyanın sabit hakikatleri (a'yân-ı eşyâ) suretlerinde serbest bırakılmış, yani mutlak, ve kayıtlı olarak görürsün. Çünkü sabit hakikatlerin (a'yân) suretlerinden her biri, mutlak varlığın kayıtlanmasından (takayyüdünden) meydana gelmiştir; ve her bir kayıtlı varlık, diğer kayıtlı varlığın gayrıdır (başka bir şeyidir). Fakat hepsinin hakikati mutlak varlık olmak itibarıyla birbirinin "ayn"ıdır (özüdür).

## Misâl:

Elimize bir iplik alıp, onun üzerinde beş düğüm yapsak. Bu dü- ğümlerde zâhir olan ve düğümlerin sûretini vücûda getiren ipliktir. Fakat bu düğümlere iplik tesmiye olunmaz; onların adı düğümdür. Zîrâ mutlak iken mukayyed oldu; ve iplik ile görülen işler düğümlerle [3/22] görülmez. Binâenaleyh düğümler mukayyediyetleri i’tibâriyle iplik değildir. Fakat vü- cûd-ı müstakil sahibi olmayıp, onların vücûdu ipliğin vücudundan başka bir şey olmadığından düğümler ipliktir. Diğer misal: Bahr-ı muhît alelıtlâk bir deryâdır. Fakat onun suyunu muhtelifü'l-eşkâl beş bardağın içine koysak, bardakların eşkâliyle mukay- yed ve onlarla münhasır olduğundan, o sular bahr-ı muhîtin aynı değildir; ve onlara bahr-ı muhîttir desek, herkes hande eder. Çünkü bahr-ı muhît gemileri ve insanları garkeylediği hâlde bunlarda o hâssa yoktur; fakat on- ların vücûdu bahr-ı muhîtin takayyüdünden husûle gelmiş birer vücûd olduğundan bu i'tibâr ile bahr-ı muhîtin “ayn”ıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Elimize bir iplik alıp, onun üzerinde beş düğüm yapsak. Bu düğümlerde görünen ve düğümlerin şeklini var eden ipliktir. Fakat bu düğümlere iplik denmez; onların adı düğümdür. Çünkü mutlak iken kayıtlı oldu; ve iplik ile görülen işler düğümlerle görülmez. Bu sebeple düğümler, kayıtlılıkları itibarıyla iplik değildir. Fakat bağımsız bir varlığa sahip olmayıp, onların varlığı ipliğin varlığından başka bir şey olmadığından düğümler ipliktir. Diğer bir örnek: Okyanus mutlak olarak bir denizdir. Fakat onun suyunu farklı şekillerdeki beş bardağın içine koysak, bardakların şekilleriyle kayıtlı ve onlarla sınırlı olduğundan, o sular okyanusun aynısı değildir; ve onlara okyanustur desek, herkes güler. Çünkü okyanus gemileri ve insanları batırdığı hâlde bunlarda o özellik yoktur; fakat onların varlığı okyanusun kayıtlanmasından meydana gelmiş birer varlık olduğundan bu itibarla okyanusun "ayn"ıdır (özüdür).

قال الله تعالى لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ فَنَزَّهَ، وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ فَشَبَّهَ، وقال

تعالى لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ فَشَبَّهَ وَثَنَّى ، وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ فَنَزَّهَ وَأَفْرَدَ .

Allah Teâlâ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur.] dedi, tenzih eyledi; وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (Şûrâ, 42/11) [Ve O Semî' ve Basîr'dir.] dedi, teşbîh etti. Ve Allah Teâlâ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ [O'nun misli gibi bir şey yoktur.] dedi, teşbîh ve tesniye kıldı; وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ [Ve O Semî' ve Basîr'dir.] dedi, tenzîh ve ifrâd eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ" (Şûrâ, 42/11) [O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.] buyurarak tenzih etti; "وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ" (Şûrâ, 42/11) [Ve O, hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.] buyurarak teşbih etti. Ve Yüce Allah, "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ" [O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.] buyurarak teşbih ve ikileme yaptı; "وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ" [Ve O, hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.] buyurarak tenzih ve tek kılma yaptı.

Ya'ni Allah Teâlâ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ kavliyle kendisini hem tenzîh ve hem de teşbîh ve tesniye eyledi. Zîrâ “ke-mislihî” deki “kâf” zâid i'tibâr olun- dukda "O'nun misli bir şey yoktur” demek olur ki, bu da avâmın anlayı- şına göre, sırf tenzîhdir. Çünkü kâffe-i eşyâdan onun misliyeti nefyedilmiş oluyor; ve Hak onlardan münezzehtir deniliyor. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ" (O'nun benzeri hiçbir şey yoktur) sözüyle kendisini hem tenzih (eksikliklerden arındırma) hem de teşbih (benzetme) ve tesniye (ikileme) etmiştir. Çünkü "ke-mislihî"deki "kâf" (benzeri gibi) harfi zâid (fazladan) kabul edildiğinde, bu ifade "O'nun misli bir şey yoktur" anlamına gelir ki, bu da halkın anlayışına göre sırf tenzihtir. Çünkü bütün şeylerden O'nun benzerliği reddedilmiş oluyor; ve Hak onlardan münezzehtir deniliyor.

Fakat “kâf”, gayr-ı zâid i'tibâr olundukda لَيْسَ كَمِثْلِهِ nin ma'nâsı لَيْسَ مِثْلُ مِثْلِهِ ya'ni “O'nun misli bir misil yoktur” demek olur. Bu da havâssın anlayışına göre teşbîh ve tesniyedir. Zîrâ Hak hakkında evvelen misil isbât olunuyor; badehû o misilden eşyânın misliyeti nefyediliyor. Bu ise vücûd- da ikilik ve müşâbehet isnâdından başka bir şey değildir. [3/23] Ve keza Hak Teâlânın وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ kavli de hem teşbîh ve tesniyeyi &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat "kâf" harfi, ziyade (fazlalık) sayılmadığı zaman, لَيْسَ كَمِثْلِهِ (O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur) ifadesinin anlamı لَيْسَ مِثْلُ مِثْلِهِ (O'nun benzerinin benzeri yoktur) demek olur. Bu da havâssın (seçkinlerin) anlayışına göre teşbih (benzetme) ve tesniyedir (ikilik isnat etmektir). Çünkü Hak hakkında öncelikle bir benzer ispat ediliyor; daha sonra o benzerden eşyanın benzerliği nefyediliyor (reddediliyor). Bu ise vücûdda (varlıkta) ikilik ve müşâbehet (benzerlik) isnadından başka bir şey değildir. Ve aynı şekilde Yüce Allah'ın وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (O, işitendir, görendir) sözü de hem teşbih ve tesniyeyi

ve hem de tenzîh ve tefrîdi mutazammındır. Zîrâ bu kavl işitilince vehle-i ûlâda avâmın zihnine mütebâdir olan ma'nâ, “işiticilik” ve “görücülük"te Hakk'ın halka müşârik olmasıdır. Çünkü halk dahi işitir, görür. Halbuki bu ma'nâda ikilik ve müşâbehet vardır. Tesniye, ya'ni iki kılmak budur ki, işitmek ve görmek hassasını hâiz olarak bir Hakk'ın ve bir de halkın vücûdu vardır; ve müşâbehet dahi görmekte ve işitmekte Hakk'ın, halka benzemesidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

ve hem de tenzih ve tefridi (Allah'ı noksan sıfatlardan arındırma ve birleme) içerir. Çünkü bu söz işitildiğinde, ilk anda avamın zihnine gelen anlam, "işiticilik" ve "görücülük"te Hakk'ın halka ortak olmasıdır. Çünkü halk da işitir, görür. Halbuki bu anlamda ikilik ve müşabehet (benzerlik) vardır. Tesniye, yani iki kılmak şudur ki, işitmek ve görmek özelliğini haiz olarak bir Hakk'ın ve bir de halkın varlığı vardır; ve müşabehet de görmekte ve işitmekte Hakk'ın, halka benzemesidir.

Fakat bu âyet-i kerîmeden ehl-i havâssın anladığı tenzîh ve tefrîd ma'nâsına gelince هو zamîrinin evvelen zikri ve haber olan “Semî ve Basîr" kelimelerinin harf-i tarîf ile gelmesi hasr ifâde ettiği cihetle maʼnâ: “Semî” ve Basîr olan ancak Haktır; başka semî ve basîr yoktur” demek olur. Bu ise ancak tenzîh ve ifrâddır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat bu âyet-i kerîmeden (Kur'an âyetinden) havâssın (seçkinlerin) anladığı tenzîh (Allah'ı eksikliklerden arındırma) ve tefrîd (Allah'ı birleme) anlamına gelince, هو (O) zamîrinin (zamirinin) evvelen (öncelikle) zikri (anılması) ve haber olan “Semî” (işiten) ve “Basîr” (gören) kelimelerinin harf-i tarîf (belirtme edatı) ile gelmesi hasr (sınırlama) ifade ettiği cihetle (yönüyle) maʼnâ (anlam): “Semî” ve “Basîr” olan ancak Hak'tır; başka semî ve basîr yoktur” demek olur. Bu ise ancak tenzîh ve ifrâddır (birlemedir).

Ma'lûm olsun ki, vücûd birdir; o da, Hakk'ın vücûdudur. Bu vücûd, nâmütenâhî olmakla beraber, hiçbir kayd ile mukayyed değildir. Fakat O'nun zâtında mündemic, nâmütenâhî birtakım nisbetler vardır. Vâhidin içinde bulunan nısfıyet, sülüsiyet ve rub'iyet, ilh... gibi. Ve Hakk'ın nisbet- leri ise sıfatları ve onlardan sâdır olan esmâsıdır. Binâenaleyh Hak, bu nâ- mütenâhî olan isimleriyle zâhir olmak için, âsâra lüzûm vardır. Bu eserler zâhir olmak için onların sûretleri evvelen ilm-i Hak'ta peyda olur. Şu hâlde bu sûretler hayâlât-ı ilâhiyye olur. Bu hayâlâta zâhirde vücûd vermek için, vücûd-ı Hak mertebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete tenezzül buyurur. İşte bu da Hakk'ın Zâhir ismi ile olan tecellîsidir; ve bu tecellî, bu nâmütenâhî vücûdun yine kendi zâtına olan tecellîsidir. Demek ki, bu suver-i kesîre ve bu taayyünât-ı bî-nihâye vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mukayyeden zuhûrun- dan ibarettir. İmdi gayr nerededir ki, Hak ondan tenzîh ve tefrîd olunsun; veyâhud ona benzetilsin. Teşbîh ve tenzîh ancak Zâhir ve Bâtın dediğimiz iki şe'n-i ilâhînin [3/24] birbirine nisbeti i’tibâriyle söylenen sözlerdir. Yok- sa teşbîh ile tenzîh Hakk'ın hakîkati için zâtîdir. Zîrâ Zâhir ve Bâtın isim- leri Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesidir; ve şuûnâtı ise O'nun zâtının “ayn"ıdır. Binâenaleyh vücûd-ı Hak hem tenzîhi ve hem de teşbîhi câmi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, varlık birdir; o da, Hakk'ın varlığıdır. Bu varlık, sonsuz olmakla beraber, hiçbir kayıt ile sınırlanmış değildir. Fakat O'nun zâtında içkin, sonsuz birtakım bağıntılar vardır. Birin içinde bulunan yarımlık, üçte birlik ve dörtte birlik, vb. gibi. Ve Hakk'ın bağıntıları ise sıfatları ve onlardan sâdır olan isimleridir. Bu sebeple Hak, bu sonsuz olan isimleriyle zâhir olmak için, eserlere ihtiyaç vardır. Bu eserler zâhir olmak için onların suretleri öncelikle Hak'ın ilminde meydana gelir. Şu hâlde bu suretler ilâhî hayaller olur. Bu hayallere zâhirde varlık vermek için, Hak'ın varlığı letafet mertebesinden kesafet mertebesine tenezzül buyurur. İşte bu da Hakk'ın Zâhir ismi ile olan tecellîsidir; ve bu tecellî, bu sonsuz varlığın yine kendi zâtına olan tecellîsidir. Demek ki, bu çok suretler ve bu sınırsız taayyünler (belirlemeler) Hakk'ın mutlak varlığının kayıtlı olarak zuhurundan ibarettir. Şimdi gayr (başka bir varlık) nerededir ki, Hak ondan tenzîh (uzak tutulsun) ve tefrîd (tek kılınsın); veyahut ona benzetilsin. Teşbîh (benzetme) ve tenzîh ancak Zâhir ve Bâtın dediğimiz iki ilâhî şe'nin (hâlin) birbirine nispeti itibarıyla söylenen sözlerdir. Yoksa teşbîh ile tenzîh Hakk'ın hakikati için zâtîdir. Çünkü Zâhir ve Bâtın isimleri Hakk'ın zâta ait halleridir; ve halleri ise O'nun zâtının "ayn"ıdır (özüdür). Bu sebeple Hakk'ın varlığı hem tenzîhi hem de teşbîhi kapsar.

لَوْ أَنَّ نُوحًا جَمَعَ لِقَوْمِهِ بينَ الدَّعْوَتَيْنِ لأَجَابُوه، فَدَعَاهُمْ جِهَارًا ثُمَّ دعاهم

إسْرَارًا، ثم قال لهم : اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كانَ غَفَّاراً ، وقال : رَبِّ إِنِّي

دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَاراً فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلَّا فِرَارًا .

Eğer Nûh, kavmi için iki da'vet arasını cem'edeydi, elbette onlar ona icâbet ederlerdi. Böyle olunca, onları cihâren da'vet eyledi; ba'dehû onları isrâren da'vet etti. Sonra onlara "Rabbinize istiğfâr edin ki, muhakkak O Gaffâr'dır” (Nûh, 71/10) dedi. Ve Nûh (a.s.) "Yâ Rab ben, kavmimi gece gündüz da'vet ettim, benim da'vetim onlara firâr- dan gayrı ziyâde etmedi” (Nûh, 71/6) dedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer Nûh, kavmi için iki davet arasını birleştirseydi, elbette onlar ona icabet ederlerdi. Böyle olunca, onları açıkça davet etti; daha sonra onları ısrarla davet etti. Sonra onlara "Rabbinize istiğfar edin ki, muhakkak O Gaffâr'dır” (Nûh, 71/10) dedi. Ve Nûh (a.s.) "Yâ Rab ben, kavmimi gece gündüz davet ettim, benim davetim onlara firardan başka bir şey artırmadı” (Nûh, 71/6) dedi.

Ya'ni Nûh (a.s.), Muhammed (s.a.v.) hazretleri gibi tenzîh ve teşbîh da'veti arasını cem'edeydi, elbette kavmi ona icâbet ederlerdi. Halbuki onun kavmi, mezâhir-i esmâiyyenin kesreti ile vahdetten hicâba düşmüş- lerdi. Nûh (a.s.) tenzîhde mübâlağa edip, mezâhir-i esmâiyye olan asnâm- dan vahdet-i sırfa da'vet etti. Zîrâ her bir nebîye ilm-i risâletten verilen şey, ümmetinin isti'dâdına göredir. Nûh (a.s.) bu hakîkati bildiği için üm- metini bir sûretle davet eyledi. Halbuki onlar mezâhir-i kesîre müşâhede- sinde müstağrak olduklarından bu davete icâbet etmediler; ve kendileri- ni Hakk'ın gayrı bildiklerinden asnâma taptılar. Binâenaleyh Nûh (a.s.) onları cihâren da'vet etti; ya'ni ism-i Zâhir'e davet edip: “Eğer siz Hakk'ı kendinizden baîd ve münezzeh gördünüz ise, sizin putlarınızdan dahi mü- nezzehtir" dedi. Velâkin onların isti'dâdlarının muktezâsı küfür olduğun- dan bu sûret-i cismâniyyede dahi küfr-i kesret ile vech-i ahadiyyeti setret- tiler. Ba'dehû onları isrâren, ya'ni ism-i Bâtın'a davet edip dedi ki: “Hak nasıl ki sizin putlarınızın sûretinde mevcûd ise, sizin sûretlerinizde [3/25] dahi mevcûddur.” Hz. Nûh'un bu daveti dahi ma'rifet-i nübüvvete lâyık bir davet idi. Çünkü ümmetinin isti'dâdına vakıf idi. Halbuki onlar kes- ret-i zâhire ile iştigālleri hasebiyle vahdet-i bâtıneden baîd oldukları için, bunu da anlamadılar. Ondan sonra Cenâb-ı Nûh kavmine dedi ki: "Rab- binizden gafrı isteyin, tâ ki sizi bu taayyünât perdelerinden ve zulmânî hicâblardan örtsün; ve siz dahi vahdet-i Hakk'a nâzır olun; zîrâ Rabbinizin mağfiret taleb edenler hakkındaki gafrı mübâlağa üzere olur.” Nûh (a.s.)ın kavmini gâh ism-i Zâhir'e ve gâh ism-i Bâtın'a davet etmesinden nâşî on- lar hayrete düşüp bu davet-i furkāniyyeye icâbet etmediler. Cenâb-ı Nûh onları Rabbine şikâyet edip dedi ki: “Yâ Rab, ben kavmimi leylen Bâtın'a ve nehâren Zahir'e davet ettim; ve gece gündüz davetten zâil olmadım. Benim onlara olan da'vetim firârdan başka bir şey artırmadı." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Nuh (a.s.), Muhammed (s.a.v.) hazretleri gibi tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) ve teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) daveti arasını birleştirebilseydi, elbette kavmi ona icabet ederdi. Halbuki onun kavmi, ilahi isimlerin tecellilerinin (mezâhir-i esmâiyye) çokluğu sebebiyle vahdetten (birliğin hakikatinden) perdelenmişlerdi. Nuh (a.s.) tenzihte aşırıya gidip, ilahi isimlerin tecellileri olan putlardan (asnâm) sırf vahdete (mutlak birliğe) davet etti. Çünkü her bir peygambere risalet ilminden verilen şey, ümmetinin yatkınlığına göredir. Nuh (a.s.) bu hakikati bildiği için ümmetini bir şekilde davet etti. Halbuki onlar çok sayıdaki tecellileri (mezâhir-i kesîre) müşahede etmekle meşgul olduklarından bu davete icabet etmediler; ve kendilerini Hakk'ın gayrı (Allah'tan başka) bildiklerinden putlara taptılar. Buna göre Nuh (a.s.) onları açıkça (cihâren) davet etti; yani Zâhir ismine davet edip: "Eğer siz Hakk'ı kendinizden uzak ve münezzeh (arınmış) gördünüz ise, sizin putlarınızdan dahi münezzehtir" dedi. Velakin onların yatkınlıklarının (isti'dâdlarının) gereği küfür olduğundan bu cismani şekilde dahi kesret (çokluk) küfrü ile ahadiyet (birlik) vechini (yüzünü) örttüler. Daha sonra onları ısrarla, yani Bâtın ismine davet edip dedi ki: "Hak nasıl ki sizin putlarınızın şeklinde mevcut ise, sizin şekillerinizde [3/25] dahi mevcuttur." Hz. Nuh'un bu daveti dahi nübüvvet (peygamberlik) bilgisine layık bir davet idi. Çünkü ümmetinin yatkınlığına vakıf idi. Halbuki onlar görünen çoklukla (kesret-i zâhire) meşguliyetleri sebebiyle batıni vahdetten (içsel birlikten) uzak oldukları için, bunu da anlamadılar. Ondan sonra Cenab-ı Nuh kavmine dedi ki: "Rabbinizden mağfiret isteyin, ta ki sizi bu taayyünat (belirginleşmeler) perdelerinden ve zulmani (karanlık) hicaplardan (perdelerden) örtsün; ve siz dahi Hakk'ın vahdetine (birliğine) nazır olun; zira Rabbinizin mağfiret talep edenler hakkındaki mağfireti mübalağa (pekiştirme) üzere olur." Nuh (a.s.)'ın kavmini bazen Zâhir ismine ve bazen Bâtın ismine davet etmesinden dolayı onlar hayrete düşüp bu furkanî (ayırt edici) davete icabet etmediler. Cenab-ı Nuh onları Rabbine şikayet edip dedi ki: "Ya Rab, ben kavmimi gece Bâtın'a ve gündüz Zâhir'e davet ettim; ve gece gündüz davetten geri kalmadım. Benim onlara olan davetim firardan (kaçmaktan) başka bir şey artırmadı."

وَذَكَرَ عن قومِه أَنَّهُم تَصَامَمُوا عن دعوتِه لِعِلْمِهم بما يَجِبُ عليهم من إجابة

دعوتِه، فَعَلِمَ العُلَمَاءُ بِاللهِ ما أشار إليه نوح في حق قومه من الثناء عليهم

بِلِسَانِ النَّمِّ، وَعَلِمَ أَنَّهم إنَّما لم يُجِيبُوا دعوته لما فيها مِن الفُرْقَانِ، والأمرُ

قرآن لا فرقان، ومَن أُقِيمَ في القرآن لا يُصْغِي إلى الفرقان وإن كان فيه، فإنَّ

القرآن يَتَضَمَّنُ الفرقان .

Ve Cenâb-ı Nûh, kavmi tarafından zikreyledi ki, onlar onun icâbet-i da'vetinden vacib olan şeyi bildikleri için onun da'vetinden tesâmüm ettiler. Böyle olunca ulemâ-i billâh Cenâb-ı Nûh'un kavmi hakkında lisân-ı zemm ile onlar üzerine senâdan işaret ettiği şeyi bildi; ve onda Furkān olduğu için, onun da'vetine icâbet etmediklerini dahi bildi. Halbuki emr, Kur'ân'dır, Furkān değildir; ve Kur'ân'da ikāme olunan kimse her ne kadar onun içinde olsa da, Furkān'ı ısgā etmez; zîrâ Kur'ân, Furkān'ı mutazammındır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Cenâb-ı Nuh, kavmi tarafından zikretti ki, onlar onun davetine icabet etmekten vacip olan şeyi bildikleri için onun davetinden yüz çevirdiler. Böyle olunca, Allah âlimleri, Cenâb-ı Nuh'un kavmi hakkında kınama diliyle onlar üzerine övgüden işaret ettiği şeyi bildi; ve onda Furkan (hak ile batılı ayıran) olduğu için, onun davetine icabet etmediklerini dahi bildi. Halbuki emir, Kur'an'dır, Furkan değildir; ve Kur'an'da ikame olunan (yerleştirilen) kimse her ne kadar onun içinde olsa da, Furkan'ı dinlemez; zira Kur'an, Furkan'ı mutazammındır (içerir).

وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا (.Yani Nûh (a.s

ثِيَابَهُمْ )Nuh71/7) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere kavminin

hâlinden bahisle dedi ki: “Yâ Rab, ben onları her ne vakit senin gafr et- mene da'vet ettim ise, onlar bu davete icâbetin, Hakk'ın nûr-i vücûdu ile taayyünât-ı hicâbiyye ve hucüb-i zulmâniyyeden gafr [3/26] ve setri mûcib olduğunu bildikleri ve bunu kendi dinlerine ve hâllerine muvâfık olma- yan bir şey olduğunu anladıkları için, parmaklarıyla kulaklarını tıkayıp, tesâmüm ettiler ve esvâblarına büründüler"; ve bunu Nûh (a.s.)ın da'vetini işitmemek için yaptılar. Halbuki kavm-i Nûh, bu davete inkâr sûretinde icâbet ettiler. Zîrâ Cenâb-ı Nûh onları istiğfâra, ya'ni taleb-i gafra ve istitâ- ra da'vet etti. Onlar sûrette inkâr ettiler; fakat fiilen icâbet ettiler. Çünkü parmaklarıyla sâmialarını ve elbiseleriyle vücûdlarını örttüler; ve kesret-i taayyünât ile vech-i ahadiyyeti setrettiler; ve icâbetleri ism-i Zâhir'in sûre- tine ve Hakk'ın mufassal ve furkānî olan kitâbına oldu. Zîrâ âlem, Hakk'ın nefes-i Rahmânîde tekellüm ettiği kelâmın sûret-i manzûmesidir. Velhâsıl kavm-i Nûh kavlen nebîlerini inkâr ettiler; fakat sanemlerinin mezâhiri ile vech-i mutlakı setrettikleri için fiilen icâbet etmiş oldular. Binâenaleyh Nûh (a.s.) dahi onlara zemm sûretinde senâ edip رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا (Nûh, 71/26) ya'ni “Yâ Rab, yeryüzünde kâfirlerden devreden bir kimse bırakma!" dedi ki, bu onların bâtına ve cem'e vusûlleri için duâ- dır. Zîrâ ism-i Zâhir'in sûretlerinden birer sûret olan onların ecsâdı fânî olmakla bâtına ve cem’e vâsıl olurlar. İşte ulemâ-i billâh, Cenâb-ı Nuh'un kavmi hakkında, lisân-ı zemm ile onlar üzerine senâdan ne şeye işâret etti- ğini bildiler; ve o muhakkikîn-i ulemâ Cenâb-ı Nûh'un da'vetinde Furkān olduğu için kavminin o da’vete icâbet etmediğini de bildiler. Zîrâ kesretten vahdete ve teşbîhden tenzîhe daʼvet, ayn-ı Furkān'dır. Halbuki emr-i vücûd Kur'ân'dır, Furkān değildir. Ya'ni cemî-i esmâ-i ilâhiyyeyi câmi' ve hakā- yık-ı mütebâyine ve mütekābileyi hâvî olan ahadiyyet-i zâtiyye'nin ihâta- sından hariç hiçbir şey yoktur. Ve esmâ-i ilâhiyye ise, Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesi olup, kendisinin “ayn”ıdır; ve O'nun şuûnâtı ise zâtının muk- tezâsıdır. Binâenaleyh zât-ı ahadiyye bi-hasebi'l-mahal, esmâsıyla mezâ- hir-i imkâniyyede zuhûru ve tecellîsi i'tibariyle bir şeyden tenzîh olunmaz. Zîrâ hiçbir şey kendi zâtının muktezâsından tenzîh olunmaz. Böyle olunca emr-i vücûd Kur'ân'dır, Furkān değildir; ve Kur'ân, ya'ni cem' mertebesin- de ikāme olunan kimse Furkān'a, ya'ni "fark”a, müteallik olan ihbârâtı ka- bûl etmez. Çünkü ayn-ı cem'de olduğu için “fark”ın ne olduğunu bilmez; ve o kimse her ne kadar “fark” içinde olsa bile, yine Furkān'a müteallik ihbârâtı kabûl etmez. Zîrâ Kur'ân, Furkān'ı mutazammındır. Ya'ni [3/27] "fark"ın ne kadar merâtib-i tafsîliyyesi varsa, Kur'ân ve cem' mertebesin- de hepsi müctemi'dir. Halbuki Furkān Kur'ân'ı, ya'ni “fark” cem'i, muta- zammın değildir. Çünkü Kur'ân'da, ya'ni mertebe-i cem'de, müctemi' olan a'yânın her birisinde mahal hasebiyle Hakk'ın zuhûru furkānîdir, ya'ni “fark” üzerinedir. Şu hâlde Furkān, Kur'ân'ı mutazammın olmadığından, mertebe-i Kur'ân'da ve makām-ı cem'de bulunan Furkān'a, ya'ni makām-ı farka, da'vet olundukda kabûl etmez. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

hâlinden bahisle dedi ki: “Yâ Rab, ben onları her ne zaman senin affetmene davet ettiysem, onlar bu davete icabetin, Hakk'ın varlık nuru ile hicap edici taayyünlerden (belirlemelerden) ve zulmanî perdelerden affı ve örtmeyi gerektirdiğini bildikleri ve bunu kendi dinlerine ve hâllerine uygun olmayan bir şey olduğunu anladıkları için, parmaklarıyla kulaklarını tıkayıp, işitmezden geldiler ve elbiselerine büründüler”; ve bunu Nûh (a.s.)ın davetini işitmemek için yaptılar. Hâlbuki Nûh kavmi, bu davete inkâr şeklinde icabet ettiler. Çünkü Yüce Nûh onları istiğfara, yani af dilemeye ve örtülmeyi istemeye davet etti. Onlar görünüşte inkâr ettiler; fakat fiilen icabet ettiler. Çünkü parmaklarıyla işitme duyularını ve elbiseleriyle vücutlarını örttüler; ve taayyünlerin (belirlemelerin) çokluğu ile ahadiyet (birlik) vechini (yüzünü) örttüler; ve icabetleri Zâhir isminin suretine ve Hakk'ın mufassal (ayrıntılı) ve Furkanî (ayırt edici) olan kitabına oldu. Çünkü âlem, Hakk'ın nefes-i Rahmânîde (Rahmanî nefeste) konuştuğu kelâmın düzenlenmiş suretidir. Sözün özü, Nûh kavmi sözle peygamberlerini inkâr ettiler; fakat putlarının mazharları (tecelli yerleri) ile mutlak vechi (yüzü) örttükleri için fiilen icabet etmiş oldular. Bu sebeple Nûh (a.s.) dahi onlara zemm (kınama) şeklinde senâ (övgü) edip رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا (Nûh, 71/26) yani “Yâ Rab, yeryüzünde kâfirlerden gezip dolaşan bir kimse bırakma!” dedi ki, bu onların bâtına (iç âleme) ve cem'e (birliğe) ulaşmaları için duadır. Çünkü Zâhir isminin suretlerinden birer suret olan onların bedenleri fânî olmakla bâtına ve cem’e ulaşırlar. İşte Allah âlimleri, Yüce Nûh'un kavmi hakkında, kınama diliyle onlar üzerine övgüden ne şeye işaret ettiğini bildiler; ve o muhakkik âlimler Yüce Nûh'un davetinde Furkan (ayırt etme) olduğu için kavminin o davete icabet etmediğini de bildiler. Çünkü kesretten (çokluktan) vahdete (birliğe) ve teşbihden (benzetmeden) tenzihe (arındırmaya) davet, ayn-ı Furkan'dır (Furkan'ın ta kendisidir). Hâlbuki varlık emri Kur'ân'dır, Furkan değildir. Yani bütün ilahî isimleri toplayan ve birbirine zıt ve karşılıklı hakikatleri içeren zâtî ahadiyetin (birliğin) kuşatmasından hariç hiçbir şey yoktur. Ve ilahî isimler ise, Hakk'ın zâta ait halleri olup, kendisinin “ayn”ıdır (özüdür); ve O'nun halleri ise zâtının gereğidir. Bu sebeple ahadiyet zâtı, mahal (yer) itibarıyla, isimleriyle imkânî mazharlarda (tecelli yerlerinde) zuhuru (görünmesi) ve tecellisi itibarıyla bir şeyden tenzih olunmaz. Çünkü hiçbir şey kendi zâtının gereğinden tenzih olunmaz. Böyle olunca varlık emri Kur'ân'dır, Furkan değildir; ve Kur'ân, yani cem' (birlik) mertebesinde ikame olunan kimse Furkan'a, yani "fark”a, ilişkin olan haberleri kabul etmez. Çünkü ayn-ı cem'de (birliğin ta kendisinde) olduğu için “fark”ın ne olduğunu bilmez; ve o kimse her ne kadar “fark” içinde olsa bile, yine Furkan'a ilişkin haberleri kabul etmez. Çünkü Kur'ân, Furkan'ı içermektedir. Yani [3/27] "fark"ın ne kadar ayrıntılı mertebeleri varsa, Kur'ân ve cem' mertebesinde hepsi toplanmıştır. Hâlbuki Furkan Kur'ân'ı, yani “fark” cem'i, içermemektedir. Çünkü Kur'ân'da, yani cem' mertebesinde, toplanmış olan aynların (hakikatlerin) her birisinde mahal (yer) hasebiyle Hakk'ın zuhuru Furkanîdir, yani “fark” üzerinedir. Şu hâlde Furkan, Kur'ân'ı içermediğinden, Kur'ân mertebesinde ve cem' makamında bulunan Furkan'a, yani fark makamına, davet olunduğunda kabul etmez.

ولهذا ما اختص بالقرآن إلا محمد ﷺ وهذه الأمة التي هي خَيْرُ أُمَّةٍ

أُخْرِجَتْ للناس ، فـ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ فَجَمَعَ الأمر في أمر واحد.

Ve bunun için, Kur'ân'a, ancak Muhammed (s.a.v.) ve "nâs için ihrâc olunan ümmetin hayırlısı” (Âl-i İmrân, 3/110) olan bu ümmet, mahsûs kılındı. Binâenaleyh لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) emri, emr-i vâhidde cem'etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun için, Kur'ân, ancak Muhammed (s.a.v.) ve "insanlar için ortaya çıkarılan ümmetin en hayırlısı" (Âl-i İmrân, 3/110) olan bu ümmete özgü kılındı. Bu sebeple, "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 42/11) emri, tek bir emirde topladı.

Ya'ni emr-i vücûd Furkān olmayıp Kur'ân olduğu ve Kur'ân Furkān'ı mutazammın bulunduğu için, makām-ı cem', ancak (S.a.v.) Efendimiz'e ve ümmetlerin hayırlısı olan onların ümmetlerine mahsûs oldu; ve on- lar teşbîh ve tenzîh beynini cem'e me'mûr oldular. Halbuki ondan evvelki mürselîn ve onların ümmetleri Furkān şühûduna me'mûr idiler. Binâe- naleyh mürselîn-i müşârünileyhim hazarâtı ümmetlerini Nûh (a.s.) gibi gâh Furkān'a ve gâh Kur'ân'a davet eder; ya'ni gâh teşbîhe ve gâh tenzî- he ya'ni müteferrik sûrette davet eyler idi; ve Mûsâ (a.s.) gibi sırf tenzîhe ve Îsâ (a.s.) gibi sırf teşbîhe davet ederdi. Ümmet-i Muhammed (a.s.) ise Kur'ân'a me'mûrdur; ve Kur'ân teşbîh ve tenzîh beynini câmi'dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani varlık işi Furkân (ayırma, farklılaştırma) olmayıp Kur'ân (birleştirme, toplama) olduğu ve Kur'ân Furkân'ı içerdiği için, cem' makamı (birleştirme makamı) ancak (S.a.v.) Efendimiz'e ve ümmetlerin hayırlısı olan onların ümmetlerine özgü oldu; ve onlar teşbih (benzetme) ve tenzih (uzak tutma, aşkın kılma) arasını birleştirmeye memur oldular. Halbuki ondan evvelki mürselîn (peygamberler) ve onların ümmetleri Furkân şuhûduna (ayırmayı görmeye) memur idiler. Bu sebeple adı geçen peygamberler hazaratı ümmetlerini Nuh (a.s.) gibi bazen Furkân'a ve bazen Kur'ân'a davet eder; yani bazen teşbihe ve bazen tenzihe, yani dağınık bir şekilde davet eder idi; ve Musa (a.s.) gibi sırf tenzihe ve İsa (a.s.) gibi sırf teşbihe davet ederdi. Muhammed (a.s.) ümmeti ise Kur'ân'a memurdur; ve Kur'ân teşbih ve tenzih arasını birleştiricidir.

İmdi edyân-ı kadîmede güçlük ve bu edyân ile mütedeyyin olan ümem üzerine de şiddet vardır. يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ (Bakara, 2/185) [Allah Teâlâ sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez.] âyet-i kerî- mesinde beyân buyurulduğu üzere dîn-i Muhammedîde kolaylık ve bu dîn ile mütedeyyin olanlar için dahi tahfîf vardır. Böyle olunca, dîn-i Mu- hammedî teşbîh ve tenzîh emrini emr-i vâhidde, ya'ni لَيْسَ [3/28] كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; veyâ O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] âyet-i kerîmesi gibi bir âyette cem'etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, eski dinlerde güçlük ve bu dinlere inanan ümmetler (topluluklar) üzerinde de şiddet vardır. "يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ" (Bakara, 2/185) [Yüce Allah sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez.] ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, Muhammedî dinde kolaylık ve bu dine inananlar için de hafifletme vardır. Böyle olunca, Muhammedî din teşbih (benzetme) ve tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) emrini tek bir emirde, yani "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ" (Şûrâ, 42/11) [O'nun benzeri hiçbir şey yoktur; veya O'nun benzerinin benzeri hiçbir şey yoktur.] ayet-i kerimesi gibi bir ayette bir araya getirdi.

Mürselîn-i sâirenin da’veti ile, Risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz'in daveti arasındaki farkın sebebi budur ki: Her bir resûle ilm-i risâletten verilen şey, bila-ziyâde ve lâ-noksân, ümmetinin isti'dâdına göredir. Ve ism-i Zâ- hir hasebiyle kemâlât-ı ilâhiyyenin hazret-i şehâdette zuhûru ise tedrîcîdir, def'î değildir. Bu hakîkat kitâb-ı tabîatı tedkîk eden hükemâ ve erbâb-ı fen gibi ukūl-i nazariyye ehlince de müsellemdir. Ve suver-i âlemden her bir sûretin kendisine mahsûs birtakım istihâlâtı, ibtidâî, vasatî ve intihâî hâlleri vardır. İnsanların zekâ ve irfânları dahi bu kāideye tâbi'dir. Binâena- leyh evvelki resûllerin getirdikleri şerâyi', kendi ümmetlerinin muktezâ-yı isti'dâdlarıdır. Onun için kimi sırf “teşbîh”e kimi sırf “tenzîh”e ve kimi müteferrik sûrette gâh “tenzîh”e ve gâh “teşbîh”e da'vet etti. Fakat (S.a.v.) Efendimiz nebiyy-i âhiru'z-zamân olup ümmeti en sonra geldiğinden ve onların zekâ ve irfânları, elyevm meşhûd olduğu üzere, derece-i kemâli bulduğundan Kur'ân ile geldi. Zîrâ bugün küre-i arz üzerinde bulunan ve muhtelif edyâna sâlik olan insanların cümlesi Kur'ân'a davet olunduğu için, hepsi ümmet-i Muhammed'dir. Şu kadar ki bunlardan üç yüz milyo- nu bu davete icâbet etmiş ve diğerleri el’ân davet edilmekte bulunmuştur; ve peyderpey hakāyık-ı ahvâlin, mütefekkirîn-i zekiyye taraflarından kabû- lü meʼmûldür. Nitekim Avrupa erbâb-ı fünûnu şimdiden vahdet-i vücûdu idrâke bile başlamışlardır. فَلَوْ أَنَّ نُوحًا أَتى بمثل هذهِ الآيَةِ لَفْظًا أَجَابُوه، فإنَّه شَبَّهَ وَنَزَّهَ في آيةٍ واحدةٍ بل في نِصْفِ آيةٍ، ونوحٌ دَعَا قَوْمَهُ لَيْلًا من حيث عُقُولُهم وروحانيتهم، فإنَّها غَيْبٌ، وَنَهَارًا دَعَاهُم أيضًا من حيث ظاهرُ صُوَرِهم وَجُنَّتِهم، وما جَمَعَ فِي الدَّعْوَةِ مِثْلَ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ ، فَنَفَرَتْ بَوَاطِنُهُم لهذا الفُرْقَانِ، فَزَادَهُم فِرَارًا. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Diğer peygamberlerin daveti ile Risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz'in daveti arasındaki farkın sebebi şudur ki: Her bir resûle risâlet ilminden verilen şey, ne fazla ne eksik, ümmetinin yatkınlığına göredir. Ve Zâhir isminin gereği olarak ilâhî kemâlâtın şehâdet âleminde zuhûru ise tedrîcîdir, ani değildir. Bu hakikat, tabiat kitabını inceleyen filozoflar ve fen ehli gibi nazari akıl sahiplerince de kabul edilmiştir. Ve âlem suretlerinden her bir suretin kendisine özgü birtakım değişimleri, başlangıç, orta ve son halleri vardır. İnsanların zekâ ve irfanları da bu kaideye tabidir. Bu sebeple evvelki resûllerin getirdikleri şeriatler, kendi ümmetlerinin yatkınlıklarının gereğidir. Onun için kimi sırf "teşbih"e (benzetmeye), kimi sırf "tenzih"e (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırmaya) ve kimi de dağınık bir şekilde bazen "tenzih"e ve bazen "teşbih"e davet etti. Fakat (S.a.v.) Efendimiz âhir zaman peygamberi olup ümmeti en sonra geldiğinden ve onların zekâ ve irfanları, bugün görüldüğü üzere, kemâl derecesine ulaştığından Kur'ân ile geldi. Çünkü bugün yeryüzünde bulunan ve çeşitli dinlere mensup olan insanların hepsi Kur'ân'a davet olunduğu için, hepsi Muhammed ümmetidir. Şu kadar ki bunlardan üç yüz milyonu bu davete icabet etmiş ve diğerleri hâlâ davet edilmekte bulunmuştur; ve peyderpey hakikatlerin, zeki mütefekkirler tarafından kabulü beklenmektedir. Nitekim Avrupa fen ehli şimdiden vahdet-i vücûdu (varlığın birliğini) idrake bile başlamışlardır. فَلَوْ أَنَّ نُوحًا أَتى بمثل هذهِ الآيَةِ لَفْظًا أَجَابُوه، فإنَّه شَبَّهَ وَنَزَّهَ في آيةٍ واحدةٍ بل في نِصْفِ آيةٍ، ونوحٌ دَعَا قَوْمَهُ لَيْلًا من حيث عُقُولُهم وروحانيتهم، فإنَّها غَيْبٌ، وَنَهَارًا دَعَاهُم أيضًا من حيث ظاهرُ صُوَرِهم وَجُنَّتُهم، وما جَمَعَ فِي الدَّعْوَةِ مِثْلَ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ ، فَنَفَرَتْ بَوَاطِنُهُم لهذا الفُرْقَانِ، فَزَادَهُم فِرَارًا.

İmdi eğer Nûh (a.s.) kavmine, lafzen bu âyet mislini getireydi, ona icâbet ederlerdi. Zîrâ âyet-i vâhidede, belki nisf-ı âyette, teşbîh ve tenzîh eyledi. Nûh (a.s.) ise [3/29] onların ukūl ve rûhâniyetleri hay- siyetyle kavmini leylen da'vet etti; zîrâ onlar gaybdır. Ve onları sûret- lerinin ve cüsselerinin zâhiri haysiyetiyle nehâren dahi kezâlik da'vet eyledi; ve da'vette لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ )Sura42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; veya O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] gibi cem'etmedi. Böyle olunca bu Furkān'dan dolayı onların bevâtınları nefret etti; on- ların firârını artırdı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, eğer Nûh (a.s.) kavmine, lafız olarak bu âyetin benzerini getirseydi, ona icabet ederlerdi. Çünkü tek bir âyette, hatta yarım âyette, teşbih ve tenzih etti. Nûh (a.s.) ise onların akılları ve ruhanî halleri sebebiyle kavmini geceleyin davet etti; çünkü onlar gaybdır. Ve onları suretlerinin ve bedenlerinin görünen halleri sebebiyle gündüzün de aynı şekilde davet etti; ve davette "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ" (O'nun misli bir şey yoktur; veya O'nun mislinin misli bir şey yoktur.) gibi cem etmedi. Böyle olunca bu Furkan'dan dolayı onların iç dünyaları nefret etti; onların kaçışını artırdı.

Ya'ni kavm-i Nuh'un Kur'ân'a isti'dâdları olup da Cenâb-ı Nûh dahi onlara lafzen makām-ı cem'i gösteren bu âyetin mislini getireydi, icâbet ederlerdi. Zîrâ Muhammed (s.a.v.), âyet-i vâhidede, ya'ni لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ âyet-i kerîmesinde ve belki bu âyetin nısfında, bâlâda îzâh olunduğu vech ile teşbîh ve tenzîh beynini cem’etti. Fakat onlarda bu isti’dâd olmadığı için teşbîh ve tenzîhe sûret-i müteferrikada davet etti. Şöyle ki, onların ukūl ve rûhâniyetleri cihetinden, onları leylen, ya'ni bâtına ve gayba, davet eyledi. Çünkü ukül ve rûhâniyet gaybdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Nuh kavminin Kur'an'a yatkınlıkları olup da Cenab-ı Nuh da onlara lafzen cem' makamını (birlik makamı) gösteren bu ayetin benzerini getirseydi, icabet ederlerdi. Çünkü Muhammed (s.a.v.), tek bir ayette, yani "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ" (O'nun benzeri hiçbir şey yoktur) ayet-i kerimesinde ve belki bu ayetin yarısında, yukarıda açıklandığı şekilde teşbih (benzetme) ve tenzih (uzak tutma) arasını birleştirdi. Fakat onlarda bu yatkınlık olmadığı için teşbih ve tenzihe ayrı ayrı bir şekilde davet etti. Şöyle ki, onların akılları ve ruhanî tesirleri yönünden, onları geceleyin, yani bâtına (içsel olana) ve gayba (görünmeyene) davet etti. Çünkü akıllar ve ruhanî tesirler gaybdır.

Ma'lûm olsun ki, gayb ikidir: Birisi “gayb-ı hakîkî”dir ki, zât-ı mutlaka ve mefâtîh-i gayb olan hakāyık-ı esmâiyyedir. Zîrâ zât-ı mutlaka lâ-taayyün mertebesi olduğundan, ondan sonraki merâtibin kâffesinin ebtan-ı butû- nudur. Ve mefâtîh-i gayb olan hakāyık-ı esmâiyye, ya'ni a'yân-ı sâbite, her ne kadar lâ-taayyün mertebesinden sonra ise de, mertebe-i ilmiyye olmak hasebiyle âlem-i ibda' olan ervâh ve misâl ve hazret-i şehâdet mertebelerine nazaran gaybdır; ve zât-ı mutlakın şuûnâtıdır. İkincisi “gayb-ı izâfî”dir; ve o da âlem-i emrdir; ve ukūl ve nüfûs ve ervâhın âlem-i ibdâıdır. Ve âlem-i emr ve ibda' dahi bize izâfetle gayb ve karanlık olduğu için gecedir. Ve gayb-ı hakîkî olan zât-ı mutlaka ve âlem-i maânî olan hakāyık-ı esmâ-i zâtiyyeye nisbetle şehâdet ve aydınlık olduğu için gündüzdür. Bu cihetten Cenâb-ı Nûh'un da'veti, kavminin ukūl ve rûhâniyetleri haysiyetiyle âlem-i gayba ve küdûret-i beşeriyyeden tecerrüde ve ahkâm-ı imkâniyyeden in- silâha idi. Bu ise onların muktezâ-yı isti’dâdlarına muhâlif olmakla icâbet etmediler. Ba'dehû onların muktezâ-yı isti'dâdları olan şeye, ya'ni sûretleri- nin ve cisimlerinin zâhiri cihetinden mesâlih-i cismâniyye maişetleri hak- kındaki ahkâma da'vet etti. Bu iki da'vetin yekdîğerine münâfî olduğunu gördüklerinden kavminin “hayret" [3/30] ve dalâleti ziyâde oldu. Ve Nûh (a.s.) لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; veyâ O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] âyet-i kerîmesinde olduğu gibi da'vette tenzîh ve teşbîh beynini cem'etmeyip, böyle gâh bâtına ve gâh zâhire da'vet ettiği için kavminin bevâtını nefret etti. Binâenaleyh bu da'vet onların firârını artırdı. Ve Cenâb-ı Nûh'un bu sûretle da'veti, ba'zı ukūl-i nâkısa erbâbının zannettiği gibi noksân-ı ma'rifeti değil, belki kemâl-i ma'rifeti gösterir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, gayb iki çeşittir: Birincisi “hakiki gayb”dır ki, mutlak Zât ve gaybın anahtarları olan esmâî hakikatlerdir. Çünkü mutlak Zât, lâ-taayyün (belirlenmemişlik) mertebesi olduğundan, ondan sonraki bütün mertebelerin en içteki batınıdır. Ve gaybın anahtarları olan esmâî hakikatler, yani sabit hakikatler, her ne kadar lâ-taayyün mertebesinden sonra olsa da, ilmî bir mertebe olması itibarıyla ibda âlemi olan ruhlar, misal âlemi ve şehadet âlemi mertebelerine göre gaybdır; ve mutlak Zât'ın zâta ait halleridir. İkincisi “izafî gayb”dır; ve o da emir âlemidir; ve akılların, nefislerin ve ruhların ibda âlemidir. Ve emir ve ibda âlemi de bize göre izafeten gayb ve karanlık olduğu için gecedir. Ve hakiki gayb olan mutlak Zât'a ve manalar âlemi olan zâtî esmâ hakikatlerine nispetle şehadet ve aydınlık olduğu için gündüzdür. Bu yönden Hz. Nuh'un daveti, kavminin akılları ve ruhanî tesirleri açısından gayb âlemine ve beşerî kirlilikten arınmaya ve imkânî hükümlerden sıyrılmaya idi. Bu ise onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiğine aykırı olmakla icabet etmediler. Daha sonra onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şeye, yani suretlerinin ve cisimlerinin görünen yönünden cismanî menfaatler ve maişetleri hakkındaki hükümlere davet etti. Bu iki davetin birbiriyle çeliştiğini gördüklerinden kavminin “hayret” ve dalaleti arttı. Ve Nuh (a.s.) لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; veya O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] ayet-i kerimesinde olduğu gibi davette tenzih ve teşbih arasını birleştirmeyip, böyle bazen batına ve bazen zahire davet ettiği için kavminin batınları nefret etti. Bu sebeple bu davet onların kaçışını artırdı. Ve Hz. Nuh'un bu şekilde daveti, bazı eksik akıl sahiplerinin zannettiği gibi marifet eksikliği değil, aksine marifet kemalini gösterir.

ثم قال عن نفسه إنَّه دَعَاهُم لِيَغْفِرَ لَهُم لا لِيَكْشِفَ لهم، وفَهِمُوا ذلك

منه ، لذلك جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ ، وهذه

كلها صورة السَّتْرِ الَّتِي دَعَاهم إليها ، فأجَابُوا دَعْوَتَهُ بِالفِعْلِ لَا بِلَبَّيْكَ، فَفِي

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ إثباتُ المِثْلِ ونَفْيِه ، ولهذا قال ﷺ عن نفسه إنَّه أُوتِيَ

جَوَامِعَ الكَلِم، فما دَعَا مُحَمَّدٌ قَوْمَهُ لَيْلًا ونَهَارًا، بَلْ دَعَاهُم لَيْلًا في نهارٍ

ونهارًا في لَيْل.

Ba'dehû Nûh (a.s.) kendi nefsinden haber verdi ki, tahkîkan o onları Hakk'ın keşfetmesine değil, gafr ve setretmesine da'vet etti; ve onlar Nûh (a.s.) dan bunu anladılar. Bunun için "parmaklarını kulaklarına tı- kadılar ve libâslarına büründüler” (Nûh, 71/7). Bunun hepsi Nûh'un onları da'vet eylediği setrin sûretidir. İmdi onlar Nûh'un da'vetine, lebbeyk ile değil, fiil ile icâbet eylediler. Halbuki لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) âyet-i kerîmesinde mislin isbâtı ve nefyi vardır. Ve işte bunun için Sallallahu aleyhi ve sellem muhakkak "Kendisine cevâmi'-i ke- lim i'tâ olunduğunu kendi nefsinden ihbâr eyledi. İmdi Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) kavmini leylen ve nehâren da'vet etmedi. Belki onları gündüzde geceye ve gecede gündüze da'vet etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bundan sonra Nûh (a.s.) kendi nefsinden haber verdi ki, gerçekten o, onları Hakk'ın keşfetmesine değil, örtmesine ve gizlemesine davet etti; ve onlar Nûh (a.s.)'dan bunu anladılar. Bunun için "parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler" (Nûh, 71/7). Bunun hepsi Nûh'un onları davet ettiği örtmenin şeklidir. Şimdi onlar Nûh'un davetine, "buyur" diyerek değil, fiil ile icabet ettiler. Halbuki "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 42/11) ayet-i kerimesinde benzerin ispatı ve reddi vardır. Ve işte bunun için Sallallahu aleyhi ve sellem muhakkak "Kendisine cevâmi'-i kelim (az sözle çok anlam ifade etme yeteneği) verildiğini" kendi nefsinden haber verdi. Şimdi Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) kavmini gece ve gündüz davet etmedi. Aksine onları gündüzde geceye ve gecede gündüze davet etti.

Yani Nûh (a.s.), kendi kendine Hakk'a hitâben kavmini Hakk'ın nûr-i vücûdu ile taayyünât-ı hicâbiyyenin setrine, ya'ni gayb cânibine ve ism-i Bâtın'a da'vet ettiğini ve yoksa vücûdât-ı imkâniyyenin keşfine, ya'ni şehadet cânibine ve ism-i Zâhir'e da'vet etmediğini söyledi; ve kavmi ise Cenâb-ı Nûh'un bu gafr ve setre olan da'vetini, setr-i sûrî anladılar. Böy- le anladıkları için parmaklarını kulaklarına tıkadılar; sem'lerini setrettiler ve libâslarına bürünüp vücûdlarını setreylediler. İstiʼdâdlarının iktizâsı bu idi. Bu yaptıkları şeyin hepsi, Cenâb-ı Nûh'un da'vet ettiği setrin sûretidir. [3/31] Zîrâ parmakla kulak tıkamak ve libâsa bürünmek “setr” fiilinden başka bir şey değildir. Binâenaleyh Cenâb-ı Nûh'un da'vetine onlar fii- len icâbet ettiler; “lebbeyk” ile icâbet etmediler. Eğer “lebbeyk” ile icâbet edeydiler, böyle fiil-i setri icrâ etmezlerdi. Halbuki Muhammed (a.s.v.)ın da'veti, Cenâb-ı Nûh'un da'veti gibi, müteferrik sûrette gâh “fark”a ve kâh cem'e değildir. Belki onun لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; veyâ O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] âyet-i kerîmesiyle vâki' olan da'vetinde “misl”in hem isbâtı ve hem de nefyi olduğundan fark ve cem' müctemi'dir; ve onun da'veti fark ve cem', teşbîh ve tenzîh beynini cami olduğu için أُوتِيتُ جَوَامِعَ الْكَلِم yani "Bana cevâmi'-i kelim i'tâ olun- du"179 hadîs-i şerîfiyle kendi nefsinden haber verdi. Ya'ni “esmâ-i ilâhiy- ye ve onların kâffe-i muktezayâtı bana verildi” demek olur. Böyle olunca Muhammed (s.a.v.) kavmini sûret-i müteferrikada leylen, ya'ni mücerred bâtına ve tenzîhe; ve nehâren, ya'ni münhasıran zâhire ve teşbîhe da'vet et- medi; belki nehârda leyle, ya'ni zâhirde ve teşbîhde bâtına; ve leylde nehâ- ra, ya'ni bâtında ve tenzîhde zâhire ve teşbîhe davet eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Nûh (a.s.), kendi kendine Hakk'a hitaben, kavmini Hakk'ın varlık nuru ile hicap oluşturan taayyünlerin (belirlemelerin) örtülmesine, yani gayb tarafına ve Bâtın ismine davet ettiğini, yoksa imkânî varlıkların keşfine, yani şehadet (görünen) tarafına ve Zâhir ismine davet etmediğini söyledi; ve kavmi ise Cenâb-ı Nûh'un bu örtme ve gizlemeye yönelik davetini, zahirî bir örtme olarak anladılar. Böyle anladıkları için parmaklarını kulaklarına tıkadılar; işitmelerini örttüler ve elbiselerine bürünüp vücutlarını örttüler. Kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gereği buydu. Bu yaptıkları şeyin hepsi, Cenâb-ı Nûh'un davet ettiği örtmenin zahirî şeklidir. Çünkü parmakla kulak tıkamak ve elbiseye bürünmek "örtme" fiilinden başka bir şey değildir. Bu sebeple Cenâb-ı Nûh'un davetine onlar fiilen icabet ettiler; "lebbeyk" (buyur ya Rabbi) diyerek icabet etmediler. Eğer "lebbeyk" diyerek icabet etselerdi, böyle örtme fiilini icra etmezlerdi. Aksine Muhammed (a.s.v.)'ın daveti, Cenâb-ı Nûh'un daveti gibi, dağınık bir şekilde bazen "fark"a (ayrılığa) ve bazen "cem'"e (birliğe) değildir. Aksine onun "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ" (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; veya O'nun mislinin misli bir şey yoktur.] ayet-i kerimesiyle meydana gelen davetinde "misl"in hem ispatı hem de nefyi (reddi) olduğundan fark ve cem' bir aradadır; ve onun daveti fark ve cem', teşbih (benzetme) ve tenzih (uzak tutma) arasını birleştirdiği için "أُوتِيتُ جَوَامِعَ الْكَلِم" yani "Bana cevâmi'-i kelim (kapsamlı sözler) verildi" hadis-i şerifiyle kendi nefsinden haber verdi. Yani "ilahi isimler ve onların bütün gereklilikleri bana verildi" demek olur. Böyle olunca Muhammed (s.a.v.) kavmini dağınık bir şekilde geceleyin, yani sadece bâtına ve tenzihe; ve gündüzün, yani sadece zahire ve teşbihe davet etmedi; aksine gündüzde geceye, yani zahirde ve teşbihte bâtına; ve gecede gündüze, yani bâtında ve tenzihte zahire ve teşbihe davet etti.

فقال نُوحٌ في حكمته لِقَوْمِهِ : يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَاراً، وهي المَعَارِفُ

العَقْلِيَّةُ في المَعَانِي والنَّظَرِ الاعْتِبَارِيِّ ، وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ أي : بما يَمِيلُ بِكُمْ

إليه، فإذا مَالَ بكم إليه رَأَيْتُم صورتكم فيه ، فَمَنْ تَخَيَّلَ منكم أَنَّه رآه فما

عَرَفَ، ومَن عَرَفَ منكم أنَّه رأى نفسه فهو العارف، فلهذا انقَسَمَ الناس

إلى عالم بالله وغير عالم بِهِ، وَوَلَدُهُ وهو ما أَنْتَجَهُ لَهُمْ نَظَرُهِمِ الفِكْرِيُّ،

والأمرُ مَوْقُوفٌ عِلْمُه على المشاهَدَةِ بعيد عن نتائج الفِكْرِ، إِلَّا خَسَارًا

فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ.

İmdi Nûh (a.s.) hikmetinde kavmine dedi ki: "Hak Teâlâ üzerinize yağmur yağdırıcı olduğu hâlde semâyı irsâl eder.” (Nûh, 71/11) Ve o [yağmurlar dahi] maânîde maârif-i akliyye ve nazar-ı i'tibârîdir. "Ve size emvâl ile, ya'ni sizi ona meylettiren şey ile, imdâd eder." (Nûh, 71/12) İmdi sizi ona meylettirdiği vakit, onda sûretinizi görür- sünüz. Böyle olunca sizden muhakkak O'nu gördüğünü tahayyül eden kimse, ârif olmadı; ve sizden muhakkak nefsini gördüğünü ârif olan kimse, âriftir. İşte bunun için [3/32] nâs âlim-i billâha ve gayr-ı âlim-i billâha münkasim oldu. 180 Ve "onun veledi” nazar-ı fik- rîlerinin intâc eylediği şeydir; ve emr-i ma'rifetin ilmi, müşâhede- ye mevkūf olup netâyic-i fikirden baîddir, “ancak hasârdır.” (Nûh, 71/21) “İmdi onların ticaretleri menfaat vermedi ve onlar mühtedî olmadılar." (Bakara, 2/16) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Nûh (a.s.) hikmetinde kavmine dedi ki: "Yüce Allah üzerinize yağmur yağdırıcı olduğu hâlde semayı gönderir." (Nûh, 71/11) Ve o yağmurlar dahi, manalar itibarıyla akli bilgiler ve itibari bakışlardır. "Ve size mallar ile, yani sizi ona meylettiren şey ile yardım eder." (Nûh, 71/12) Şimdi sizi ona meylettirdiği zaman, onda suretinizi görürsünüz. Böyle olunca sizden muhakkak O'nu gördüğünü tahayyül eden kimse, ârif olmadı; ve sizden muhakkak nefsini gördüğünü bilen kimse, âriftir. İşte bunun için insanlar Allah'ı bilen âlime ve Allah'ı bilmeyen âlime ayrıldı. Ve "onun veledi" (Nûh, 71/21) fikrî bakışlarının doğurduğu şeydir; ve marifet (Allah'ı bilme) işinin ilmi, müşâhedeye (gözlemlemeye) bağlı olup fikirlerin sonuçlarından uzaktır, "ancak hasârdır." (Nûh, 71/21) "Şimdi onların ticaretleri menfaat vermedi ve onlar doğru yolu bulmadılar." (Bakara, 2/16)

Ya'ni Nûh (a.s.) istiğfâr ile maksûd olan hikmetinin beyânında kavmine dedi ki: "Eğer siz tenzîh-i aklînin muktezâsı üzere bana icâbet ederseniz, Allah Teâlâ semâyı, ya'ni sehâbı, yağmurları rîzân olduğu hâlde, sizin üze- rinize gönderir; ve o yağmurlar dahi, maʼnâlarda maârif-i akliyyedir ve na- zar-ı i'tibârîdir. Ve size emvâl ile, yaʼni sizi tecelliyât-ı hubbiyye ve cevâzib-i cemâliyyeden Hak tarafına meylettiren şeyle imdâd eder. Zîrâ “mâl” kalb-i insânînin mâil olduğu şeye denir. Ve o tecellîler ve câzibeler sizi Hak tarafı- na meylettirdiği, ya'ni sizi makām-ı fenâya îsâl eylediği ve Hak o makāmda size tecellî-i zâtî ile tecellî ettiği vakit, siz o makāmda kendi sûretinizi, ya'ni a'yân-ı sâbitenizin sûretini, müşâhede edersiniz. İmdi bu makāmda sizden biriniz gördüğü sûreti Hak zannedip, ben Hakk'ı müşâhede ettim diye tahayyül ederse, hatâ eder ve Hakk'ı bilmemiş olur. Zîrâ Hak bir sûrete sığmaktan ecell ve a'lâdır. Ve sizden biriniz eğer bu makāmda gördüğü sûretin kendi nefsi olduğunu ve mir'ât-ı Hak'ta kendini veyâhud kendi mir'âtında Hakk'ı müşâhede ettiğini bilse, o kimse âriftir. Zîrâ Hak her- kesin ayn-ı sâbitesinin husûsiyeti hasebiyle tecellî eder; ve abdin ma'rifet-i sahîhası ayn-ı sâbitesinin sûretinde olan nefsinin maʼrifetidir. Binâenaleyh o ârifin müşâhede ettiği kendi nefsidir. Ve ayn-ı sâbitesi ise esmâ-i ilâhiy- yeden bir ismin sûretidir; ve sülükten maksûd olan dahi mazhar olduğu ismin, ya'ni Rabb-i hâssının ma'rifetidir; ve bu kimse evvelki kimse gibi sâhib-i tahayyül değildir." &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Nuh (a.s.) istiğfar ile amaçlanan hikmetini açıklarken kavmine dedi ki: "Eğer siz aklî tenzihin gereği üzere bana icabet ederseniz, Yüce Allah semayı, yani bulutu, yağmurları bol bol yağarken sizin üzerinize gönderir; ve o yağmurlar da, manalarda aklî marifetlerdir ve itibari nazardır. Ve size mallar ile, yani sizi sevgi tecellileri ve cemal cazibelerinden Hak tarafına meylettiren şeyle yardım eder. Çünkü 'mal' insan kalbinin meylettiği şeye denir. Ve o tecelliler ve cazibeler sizi Hak tarafına meylettiği, yani sizi fenâ makamına ulaştırdığı ve Hak o makamda size zâtî tecelli ile tecelli ettiği zaman, siz o makamda kendi suretinizi, yani sabit hakikatlerinizin suretini, müşahede edersiniz. Şimdi bu makamda sizden biriniz gördüğü sureti Hak zannedip, 'Ben Hakk'ı müşahede ettim' diye tahayyül ederse, hata eder ve Hakk'ı bilmemiş olur. Çünkü Hak bir surete sığmaktan daha yüce ve daha üstündür. Ve sizden biriniz eğer bu makamda gördüğü suretin kendi nefsi olduğunu ve Hak aynasında kendini veyahut kendi aynasında Hakk'ı müşahede ettiğini bilse, o kimse âriftir. Çünkü Hak herkesin tekil hakikatinin özelliği gereğince tecelli eder; ve kulun sahih marifeti, tekil hakikatinin suretinde olan nefsinin marifetidir. Buna göre o ârifin müşahede ettiği kendi nefsidir. Ve tekil hakikati ise ilahi isimlerden bir ismin suretidir; ve sülukten amaçlanan da mazhar olduğu ismin, yani özel Rabbinin marifetidir; ve bu kimse evvelki kimse gibi tahayyül sahibi değildir."

İşte buraya kadar olan kelâm Cenâb-ı Nûh'un kavmine olan kelâmı- nın tefsîridir. Zîrâ Cenâb-ı Nûh kavminin makām ve hâlleri iktizâsınca icâbet-i fiiliyyelerini, ya'ni istihzâ ve istihfâf ile istiğfâra ve istitâra [3/33] parmaklarını kulaklarına tıkamak ve esvâblarına bürünmek sûretiyle teves- sül ettiklerini müşâhede ettiği vakit, onların muttali' olamayacakları vech ile, onlara hidâyet etmek için, kendi makāmından mekren nüzûl etti; ve bâlâda zikrolunan kelâmı, zâhiri onların zâhirden anladıkları şeye münasib olmak ve bâtını onların efkâr ve ukülü ile idrâklerine muvâfık bulunmak üzere söyledi ki, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bunları îzâh buyurdu. Şimdi de Hz. Şeyh ârif ve gayr-ı ârifi beyânen buyururlar: Şöyle ki, nâs "âlim-i billâh” ve “gayr-ı âlim-i billâh” olmak üzere iki kısımdır. Âlim-i billâh olanlar, mir'ât-ı Hak'ta onların zâhir olan isti'dâdları hasebiyle ancak nefisleri olduğunu bilenlerdir; ve gayr-ı âlim-i billâh olanlar dahi, Allâh'ı bildiklerini ve onu müşâhede ettiklerini tahayyül eden kimselerdir. Hâl- buki onlar mir'ât-ı Hak'ta isti'dâdları hasebiyle ancak nefislerini müşâhede ederler. Nitekim hadis-i şerîfte مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ [Nefsini bilen kimse muhakkak Rabbini bildi.] buyurulmuştur. Ve gayr-ı âlim olanların “veled”i onların nazar-ı fikrîlerinin, Hak hakkında teşbîh ve tekeyyüften birtakım kıyâsât-ı burhâniyye ile çıkardıkları netîcedir. Halbuki Allâh'ın ma'rifetinde matlûb olan emrin ilmi, âfâk ve enfüste olan âyâtullâhı müşâ- hedeye mevkūftur; ve emr-i ma'rifetin ilmi netâyic-i fikirden uzaktır; ve ben kitâb-ı tabîatı tedkîk edip aklım ile hakîkati idrâk ederim; dirâyetim ve zekâvetim vardır; enbiyâya ihtiyacım yoktur, diyen felâsifenin ve erbâb-ı fennin netâyic-i fikriyyeleri hasârdan başka bir şey değildir. Onlar bu he- zeyânlar ile ömürlerini ve isti’dâdlarını zâyi' ederler; ve onların sermâyeleri olan ömürleri ve isti’dâdları boşuna sarfedilmiş olduğundan ticâretlerinde menfaat yoktur. Binâenaleyh nûr-i hakîkate rehyâb-ı zafer olamazlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte buraya kadar olan söz, Cenâb-ı Nûh'un kavmine olan sözünün tefsiridir. Çünkü Cenâb-ı Nûh, kavminin makam ve halleri gereğince, onların fiilî icabetlerini, yani alay ve küçümseme ile istiğfara ve örtünmeye parmaklarını kulaklarına tıkamak ve elbiselerine bürünmek suretiyle başvurduklarını gözlemlediği vakit, onların muttali olamayacakları bir şekilde, onlara hidayet etmek için, kendi makamından gizlice (mekren) indi; ve yukarıda zikredilen sözü, zahiri onların zahirden anladıkları şeye uygun olmak ve batını onların fikir ve akılları ile idraklerine muvafık bulunmak üzere söyledi ki, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bunları açıkladı. Şimdi de Hz. Şeyh, ârif ve gayr-ı ârifi açıklayarak buyururlar: Şöyle ki, insanlar "Allah'ı bilen" ve "Allah'ı bilmeyen" olmak üzere iki kısımdır. Allah'ı bilenler, Hakk'ın aynasında, onların görünen yatkınlıkları (isti'dâdları) sebebiyle ancak nefisleri olduğunu bilenlerdir; ve Allah'ı bilmeyenler dahi, Allah'ı bildiklerini ve onu gözlemlediklerini tahayyül eden kimselerdir. Hâlbuki onlar, Hakk'ın aynasında yatkınlıkları (isti'dâdları) sebebiyle ancak nefislerini gözlemlerler. Nitekim hadis-i şerifte "مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ" [Nefsini bilen kimse muhakkak Rabbini bildi.] buyurulmuştur. Ve Allah'ı bilmeyenlerin "veled"i (fikrî ürünü), onların fikrî bakışlarının, Hak hakkında teşbih ve tekeyyüften (nitelik ve keyfiyet atfetmekten) birtakım burhanî kıyaslar ile çıkardıkları neticedir. Hâlbuki Allah'ın marifetinde (bilgisinde) istenen emrin ilmi, dış âlemde (âfâk) ve iç âlemde (enfüs) olan Allah'ın ayetlerini gözlemlemeye bağlıdır; ve marifet emrinin ilmi, fikir neticelerinden uzaktır; ve ben tabiat kitabını inceleyip aklım ile hakikati idrak ederim; dirayetim ve zekâvetim vardır; peygamberlere ihtiyacım yoktur, diyen filozofların ve fen ehlinin fikrî neticeleri zarardan başka bir şey değildir. Onlar bu hezeyanlar ile ömürlerini ve yatkınlıklarını (isti'dâdlarını) zayi ederler; ve onların sermayeleri olan ömürleri ve yatkınlıkları (isti'dâdları) boşuna sarf edilmiş olduğundan ticaretlerinde menfaat yoktur. Bu sebeple hakikat nuruna zaferle ulaşamazlar.

فَزَالَ عنهم ما كان في أيْدِيهِم مِمَّا كانوا يَتَخَيَّلُونَ أَنَّه مُلْكُ لهم، وهو في

المُحَمَّدِيِّينَ ﴿وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ﴾، وفي نوح - والنُّوحِيِّينَ وَرَدَ-

﴿أَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا﴾، فَأَثْبَتَ المُلْكَ لَهُم وَالوَكَالَةُ لِلَّهِ فيهم، فَهُمْ

مُسْتَخْلَفُونَ فيه، فالمُلْكُ لِلهِ وهو وَكِيلُهم ، فالمُلْكُ لهم، [3/34] وذلك مُلْكُ

الاستخلاف، وبهذا كان الحقُّ مَلِكُ الْمُلْكِ، كما قال التَّرْمِذِيُّ.

İmdi onların mülküdür diye tahayyül eyledikleri şeyden ellerinde bu- lunan şey, onlardan zâil oldu; ve o mülk Muhammedîler hakkında ﴿وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ﴾ (Hadîd, 57/7) [Allah Teâlâ'nın onda sizi müstahlefîn kıldığı şeyden, ya'ni ilimden infâk ediniz!]dir; ve Nûh ile -Nûhîler hakkında-181 ﴿أَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا﴾ (İsrâ, 17/2) [Aslâ benden başka bir vekîl tutmayın!]dır. İmdi onlar için mülkü ve Allah için onda vekâleti isbât eyledi. Böyle olunca onlar, onda müstah- lefûndur. Binâenaleyh mülk Allah içindir; ve Allah onların vekîlidir. Şu hâlde mülk onlar içindir. Ve bu, mülk-i istihlâftır; ve bu sebeble Hak mülkün meliki oldu. Nitekim Tirmizî dedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, onların kendi mülküdür diye hayal ettikleri şeyden ellerinde bulunan şey, onlardan yok oldu; ve o mülk, Muhammedîler hakkında "وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ" (Hadîd, 57/7) [Yüce Allah'ın onda sizi halifeler kıldığı şeyden, yani ilimden infak ediniz!]dir; ve Nuh ile -Nuhîler hakkında- "أَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا" (İsrâ, 17/2) [Asla benden başka bir vekil tutmayın!]dır. Şimdi, onlar için mülkü ve Allah için onda vekâleti ispat etti. Böyle olunca onlar, onda halifelerdir. Bu sebeple mülk Allah içindir; ve Allah onların vekilidir. Şu halde mülk onlar içindir. Ve bu, halifelik mülküdür; ve bu sebeple Hak, mülkün meliki oldu. Nasıl ki Tirmizî dedi.

Ya'ni netâyic-i fikriyye ile onların ellerinde hâsıl olan ulûmdan kendile- rinin mülkü olduğunu tahayyül eyledikleri şey onlardan zâil oldu. Çünkü o ilim îmân ve şühûda mukārin değildir; belki zan ve hayâldir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ﴿وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ﴾ (Câsiye, 45/24) [Onların bu i'tikādlarında ilimden bir şey yoktur, onlar ancak zanneder- ler.] Ve onların zunûn üzerine mebnî olan amelleri serâb gibi zâil olur. Ni- tekim Hak Teâlâ buyurur: وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاءً (Nûr, 24/39) [Küfr edenlerin amelleri, susamış olan kimselerin su zannet- tikleri serâb gibidir.] Ve o mülk, Muhammedîler hakkında وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ (Hadîd, 57/7) âyet-i kerîmesinin medlûlü mûcibince mülk-i istihlâftır. Ma'nâ-yı münîfi: “Allah Teâlâ'nın onda sizi müstahlefîn kıldığı şeyden, ya'ni ilimden infâk ediniz; ya'ni fukarâ-i tâlibîne isti’dâdlarına göre veriniz!” demek olur. Binâenaleyh bu kavlin medlûlü mûcibince “ilim” Al- lâh'ın mülküdür; ve Muhammedîler onda istihlâf olunmuştur, bi'l-asâle onların mülkü değildir. Ve o mülk Cenâb-ı Nûh ile onun zevki üzere olan Nûhîler hakkında أَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا (İsrâ, 17/2) [Aslâ benden başka bir vekîl tutmayın!] âyet-i kerîmesinin medlûlü mûcibince onların mülkü- dür; fakat onda tasarrufa me'mûr değillerdir. Zîrâ âyet-i kerîmenin med- lûlü budur ki: Mülk ve malınızdan ve ulûmunuzdan elinizde bulunan şey sizin mülkünüzdür; fakat siz, onun üzerine beni vekîl ittihâz edin; benden gayrı vekil ittihâz etmeyin! İmdi Allah Teâlâ bu âyette Nûhîler için mülkü ve mülkte Allah için vekâleti isbât etti. Zîrâ onlar Allah Teâlâ'nın, kendi- lerinin ayânı sûretlerinde zâhir olduğunu bilmediler; [3/35] ve Hakk'ın temlîki ile mülkün kâffesine mâlikiyetlerine adem-i vukūfları hasebiyle hilâfete istihkākları olmadı. Fakat Muhammedîler ma'rifetleri cihetiyle hilâfete müstahak oldular. Muhammedîler, her ne kadar mülkte istihlâf olunmuş iseler de, mülk bi'l-asâle Allah içindir. Fakat Allah Nûhîlerin vekîlidir; ve Allah onların vekîli olunca, mülk onlar için olmuş olur; velâ- kin bu temlîk temlîk-i hakîkî değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, düşünsel sonuçlarla, onların ellerinde oluşan bilgilerden kendilerinin mülkü olduğunu hayal ettikleri şey onlardan yok oldu. Çünkü o bilgi, iman ve müşahade ile birlikte değildir; aksine zan ve hayaldir. Nitekim Yüce Allah buyurur: ﴿وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ﴾ (Câsiye, 45/24) [Onların bu inançlarında bilgiden bir şey yoktur, onlar ancak zannederler.] Ve onların zan üzerine kurulu amelleri serap gibi yok olur. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاءً (Nûr, 24/39) [Küfredenlerin amelleri, susamış olan kimselerin su zannettikleri serap gibidir.] Ve o mülk, Muhammedîler hakkında وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ (Hadîd, 57/7) ayet-i kerimesinin delaleti gereğince istihlâf mülküdür (halifelik mülküdür). Şerefli anlamı şudur: “Allah Teâlâ'nın onda sizi halifeler kıldığı şeyden, yani bilgiden infak ediniz; yani fakir talip olanlara yatkınlıklarına göre veriniz!” demek olur. Buna göre, bu sözün delaleti gereğince “bilgi” Allah'ın mülküdür; ve Muhammedîler onda halife kılınmıştır, aslen onların mülkü değildir. Ve o mülk, Cenab-ı Nuh ile onun zevki üzere olan Nuhîler hakkında أَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا (İsrâ, 17/2) [Asla benden başka bir vekil tutmayın!] ayet-i kerimesinin delaleti gereğince onların mülküdür; fakat onda tasarrufa memur değillerdir. Zira ayet-i kerimenin delaleti şudur: Mülk ve malınızdan ve bilgilerinizden elinizde bulunan şey sizin mülkünüzdür; fakat siz, onun üzerine beni vekil edinin; benden başka vekil edinmeyin! Şimdi Allah Teâlâ bu ayette Nuhîler için mülkü ve mülkte Allah için vekaleti ispat etti. Zira onlar Allah Teâlâ'nın, kendilerinin hakikatleri suretlerinde ortaya çıktığını bilmediler; ve Hakk'ın temlik etmesiyle mülkün tamamına sahip olmalarına vakıf olmamaları sebebiyle hilafete hakları olmadı. Fakat Muhammedîler, marifetleri (Allah'ı bilmeleri) cihetiyle hilafete müstahak oldular. Muhammedîler, her ne kadar mülkte halife kılınmış iseler de, mülk aslen Allah içindir. Fakat Allah Nuhîlerin vekilidir; ve Allah onların vekili olunca, mülk onlar için olmuş olur; lakin bu temlik (mülk edinme) hakiki temlik değildir.

Sual: Kur'ân-ı Kerîm'de Muhammedîlere hitâben: لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا (Müzzemmil, 73/9) [O'ndan başka ilâh yok. O hâlde yalnız O'nu vekîl ittihâz et.] buyurulur. Binâenaleyh vekâlet-i ilâhiyye husûsunda Mu- hammedîler ile Nûhîlerin ne farkı vardır? Cevâb: Nûhîler için istihlâf yoktur, yalnız temlîk sâbittir. Fakat Mu- hammedîler için hem istihlâf ve hem de temlîk sâbittir. Binâenaleyh Mu- hammedîlerin zevki, Nûhîlerin zevkini de câmi'dir. Velâkin Nûhîlerde Muhammedîlerin zevki yoktur. Bu temlîk, temlîk-i hakîkî olmayıp mecâzî olduğu için, Hz. Şeyh, bu mülk mülk-i istihlâftır; bu sebeble, Hak Tirmizî'nin dediği gibi, mül- kün meliki olur, buyurdu. Zîrâ onların vücûdu bi'l-asâle Hakk'ındır ve Hakk'ın mülküdür. Çünkü onların vücûdlarında mâlik ve mutasarrıf ve kayyûm Haktır; ve bilmukābele Hak, onların melikidir. Zîrâ onların vü- cûdu, Hakk'ın vücûd-ı izâfîsidir; ve onlar o vücûdda istihlâfen mutasarrıf- tırlar. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber'in velâyetinden iki yüz sene evvel gelen Şeyh Ebû Abdullah Muhammed b. Ali el-Hakîm Tirmizî (k.s.) birtakım suâller îrâd edip, “Onların cevabını hâtem-i evliyâ, yaʼni evliyâ-i vakt vere- cektir" buyurmuş; ve Hz. Şeyh onların cevâblarını Fütûhât-ı Mekkiyye'nin dört yüz kırk dördüncü bâbında vermişlerdir.182 Suâlin birisi dahi “Hak mülkün melikidir" kelâmı idi. 183 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Kur'ân-ı Kerîm'de Muhammedîlere hitaben: لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا (Müzzemmil, 73/9) [O'ndan başka ilâh yok. O hâlde yalnız O'nu vekîl edin.] buyurulur. Bu sebeple ilâhî vekâlet hususunda Muhammedîler ile Nûhîlerin ne farkı vardır? Cevap: Nûhîler için istihlâf (halife kılınma) yoktur, yalnız temlîk (mülk edinme) sabittir. Fakat Muhammedîler için hem istihlâf ve hem de temlîk sabittir. Bu sebeple Muhammedîlerin zevki, Nûhîlerin zevkini de kapsar. Velâkin Nûhîlerde Muhammedîlerin zevki yoktur. Bu temlîk, hakikî temlîk olmayıp mecazî olduğu için, Hz. Şeyh, bu mülk istihlâf mülküdür; bu sebeple, Hak Tirmizî'nin dediği gibi, mülkün meliki olur, buyurdu. Çünkü onların varlığı aslen Hakk'ındır ve Hakk'ın mülküdür. Çünkü onların varlıklarında mâlik ve mutasarrıf ve kayyım Hak'tır; ve buna karşılık Hak, onların melikidir. Çünkü onların varlığı, Hakk'ın izafî varlığıdır; ve onlar o varlıkta istihlâfen (halife olarak) tasarruf ederler. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber'in velâyetinden iki yüz sene evvel gelen Şeyh Ebû Abdullah Muhammed b. Ali el-Hakîm Tirmizî (k.s.) birtakım sorular yöneltip, “Onların cevabını hâtem-i evliyâ (evliyanın mührü), yani vaktin evliyası verecektir" buyurmuş; ve Hz. Şeyh onların cevaplarını Fütûhât-ı Mekkiyye'nin dört yüz kırk dördüncü bâbında vermişlerdir. Sorulardan birisi dahi “Hak mülkün melikidir" kelâmı idi.

وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا ، لأنَّ الدعوة إلى الله مَكْرُ بِالْمَدْعُو، لأنَّه مَا عَدِمَ

مِن البِدَايَةِ فَيُدْعَى إلى الغَايَةِ، أَدْعُوا إِلَى اللهِ فَهذا عَيْنُ الْمَكْرِ، عَلَى

بَصِيرَةِ، فَنَبَّهَ الله أَنَّ الأَمْرَ لَهُ كُلَّهُ.

[3/36] "Ve mekr-i azîm ile mekr eylediler.” (Nûh, 71/22) Zîrâ Allâh'a da'vet, da'vet olunana mekrdir. Çünkü o bidâyetten ma'dûm kılın- madı ki gāyeye da'vet oluna أَدْعُوا إِلَى الله (Yusuf, 12/108), işte bu, "basîret üzerine", ayn-ı mekrdir. Binâenaleyh Nebî (a.s.) emrin küllîsi Allâh'a mahsûs olduğuna tenbîh eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ve büyük bir tuzak kurdular." (Nûh, 71/22) Çünkü Allah'a davet, davet olunana bir tuzaktır. Çünkü o, başlangıçtan itibaren yok kılınmadı ki sona davet olunsun. "Allah'a davet ederim" (Yusuf, 12/108), işte bu, "basiret üzerine" (gönül gözüyle görerek) yapılan davet, tuzağın ta kendisidir. Bu sebeple Nebî (a.s.), emrin bütününün Allah'a özgü olduğuna dikkat çekti.

Ya'ni Nûh (a.s.)ın da'vetine karşı, kavmi mekr-i azîm ile mekr ettiler. Çünkü Allah'a da'vet, da'vet olunan için mekrdir. Esâsen da'vetullah, Al- lah'dan Allâh'adır. Zîrâ Allah, davet eden ile da'vet olunanın “ayn"ıdır; ve da'vet olunan bidâyette madûm olmalı ve Hak onunla beraber farzolun- mamalıdır ki, müntehâ olan Allah'a da'vet olunsun. Halbuki وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) [Nerede olur iseniz O sizinle beraberdir.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, biz nerede olursak olalım Hak dâimâ bizimle beraberdir. Binâenaleyh Hak, bidâyette bizde madûm de-ğildir ki biz nihâyette O'na davet olunalım; ve biz mevcûd oldukça O bizimle beraberdir. Şu hâlde Hakk'a nasıl davet olunuruz! İşte bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulan أَدْعُوا إِلَى اللهِ (Yusuf, 12/108) ya'ni "Allah'a davet ediniz!"184 hitâbı ayn-ı mekrdir. Fakat (S.a.v.) Efendimiz'in emr-i Hak'la ümmetine olan hitâbı "Allah'a basîret ve ilim üzerine da'vet ediniz!" sûretinde olduğundan, bu davet Allah'dan Allâh’a olur. Binâenaleyh zevk-i Muhammedî üzere da'vet aslâ mekr değildir. Zîrâ Muhammedîlerin da've-ti, Furkān'a değil, Kur'ân'a ve cem'edir. Onun için Nebi (a.s.) عَلَى بَصِيرَةٍ (Yûsuf, 12/108) ya'ni "Basîret üzere” kaydiyle emrin küllîsi Allâh'a mahsûs olduğunu, ya'ni onun şühûdunda davet eden, davet olunan ve kendisine da'vet kılınan ve kendisinden davet edilen hep bir şeyden ibâret bulundu-ğunu ve o şey'-i vâhidin, muhtelif mertebelerde birtakım mütekābil esmâ ile zâhir olduğunu tenbîh eyledi. Bosnevî, Kāşânî, Yakūb Hân ve Tevîl-i Muhkem “tenbîh”i (S.a.v.) Efen-dimiz'e râci' kılmışlar; ve Dâvûd-ı Kayserî Nûh (a.s.)a veyâhud Hakk'a; ve Mevlânâ Câmî ise mutlak dâîye veya Hakk'a; ve Abdülganî Nâblusî dahi şerhinde فَنَبَّهَ سُبْحَانَهُ tarzında yazıp mutlak Hakk'a; ve Bâlî Efendi dahi Cenâb-ı Nûh'a nisbet eylemişlerdir. Maahâzâ [3/37] cümlesinin vechi var-dır. Zîrâ Cenâb-ı Nûh kendi kavmini hem farka ve hem de cem'e davet etti; fakat sûret-i müteferrikada davet etti. Şu hâlde onun daveti dahi hadd-i zâtında basîret üzeredir. Çünkü vahdete da'vet etmiştir. Ve kezâ bilcümle enbiyâ dahi kavmini vahdete davet eder; ve Hak ise peygamberlerini maʼri-fet-i Hakk'a da'vet için göndermiştir. Binâenaleyh elsine-i enbiyâ ile basîret üzere davet eder; ve Fahr-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'in da'veti basîret üzerine olduğuna ise Kur'ân şâhiddir. İmdi Nûh (a.s.), kavmini Hakla beraber iken, Hakk'a davet ettiği ve bu da bir mekr olduğu için ona karşı kavmi dahi mekr-i azîm etti, ya'ni onun mekrinden daha büyük mekr etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Nuh (a.s.)'ın davetine karşı, kavmi büyük bir tuzakla tuzak kurdular. Çünkü Allah'a davet, davet olunan için bir tuzaktır. Esasen Allah'a davet, Allah'tan Allah'adır. Zira Allah, davet eden ile davet olunanın "ayn"ıdır (tekil hakikatidir); ve davet olunan başlangıçta yok olmalı ve Hak onunla beraber farz olunmamalıdır ki, nihai olan Allah'a davet olunsun. Halbuki وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) [Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.] ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, biz nerede olursak olalım Hak daima bizimle beraberdir. Bu sebeple Hak, başlangıçta bizde yok değildir ki biz nihayette O'na davet olunalım; ve biz var oldukça O bizimle beraberdir. Şu halde Hakk'a nasıl davet olunuruz! İşte bunun için Kur'an-ı Kerim'de buyurulan أَدْعُوا إِلَى اللهِ (Yusuf, 12/108) yani "Allah'a davet ediniz!" hitabı aynen bir tuzaktır. Fakat (S.a.v.) Efendimiz'in Hak'ın emriyle ümmetine olan hitabı "Allah'a basiret ve ilim üzerine davet ediniz!" şeklinde olduğundan, bu davet Allah'tan Allah'a olur. Bu sebeple Muhammedî zevk üzere davet asla bir tuzak değildir. Zira Muhammedîlerin daveti, Furkan'a (ayrılığa) değil, Kur'an'a (birliğe) ve cem'e (topluluğa) yöneliktir. Onun için Nebi (a.s.) عَلَى بَصِيرَةٍ (Yusuf, 12/108) yani "Basiret üzere" kaydıyla emrin küllîsinin Allah'a mahsus olduğunu, yani onun şuhudunda (görüşünde) davet eden, davet olunan ve kendisine davet kılınan ve kendisinden davet edilen hep bir şeyden ibaret bulunduğunu ve o tek şeyin, muhtelif mertebelerde birtakım karşılıklı isimlerle zahir olduğunu tenbih eyledi. Bosnevî, Kaşanî, Yakub Han ve Tevil-i Muhkem "tenbih"i (S.a.v.) Efendimiz'e raci kılmışlar; ve Davud-ı Kayserî Nuh (a.s.)a veya Hakk'a; ve Mevlana Cami ise mutlak davet edene veya Hakk'a; ve Abdülgani Nablusî dahi şerhinde فَنَبَّهَ سُبْحَانَهُ tarzında yazıp mutlak Hakk'a; ve Bali Efendi dahi Cenab-ı Nuh'a nisbet eylemişlerdir. Maahaza [3/37] cümlesinin vechi vardır. Zira Cenab-ı Nuh kendi kavmini hem farka (ayrılığa) ve hem de cem'e (birliğe) davet etti; fakat dağınık bir surette davet etti. Şu halde onun daveti dahi hadd-i zatında basiret üzeredir. Çünkü vahdete (birliğe) davet etmiştir. Ve aynı şekilde bütün peygamberler dahi kavmini vahdete davet eder; ve Hak ise peygamberlerini marifet-i Hakk'a (Hak'ı bilmeye) davet için göndermiştir. Bu sebeple peygamberlerin dilleriyle basiret üzere davet eder; ve Fahr-i Alem (s.a.v.) Efendimiz'in davetinin basiret üzerine olduğuna ise Kur'an şahittir. Şimdi Nuh (a.s.), kavmini Hakla beraber iken, Hakk'a davet ettiği ve bu da bir tuzak olduğu için ona karşı kavmi dahi büyük bir tuzak kurdu, yani onun tuzağından daha büyük bir tuzak kurdu.

فأَجَابُوه مَكْرًا كما دَعَاهم مكرًا ، فَجَاءَ المُحَمَّدِيُّ، فَعَلِمَ أَنَّ الدعوة إلى الله

ما هي مِن حَيْثُ هُوِيَّتُهُ وإِنَّما هي من حيث أسمائه، فقال: ﴿يَوْمَ نَحْشُرُ

الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا ، فَجَاءَ بِحَرْفِ الغَايَةِ وَقَرَنَهَا بالاسمِ، فَعَرَفْنَا أَنَّ

العالم كان تحتَ حِيطَةِ اسْمِ إِلهِي أَوْجَبَ عَلَيْهِم أَنْ يَكُونُوا مُتَّقِينَ.

Böyle olunca onları mekren da'vet ettiği gibi, onlar da mekren icâbet ettiler. Muhammedî geldi, bildi ki muhakkak Allâh'a da'vet, onun hü- viyeti haysiyetiyle değil, ancak esmâsı haysiyetiyledir. Binâenaleyh Hak Teâlâ يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا )Meryem, 19/85) ya'ni “Biz ol günde müttakîleri gürûh gürûh Rahmân'a cem'ederiz" buyurdu. İmdi harf-i gāyeyi getirdi ve onu isme mukārin kıldı. Öyle ise biz bil- dik ki, âlem onların müttakî olmalarını îcâb eden bir ism-i ilâhînin taht-ı hîtasındadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca, onları gizlice davet ettiği gibi, onlar da gizlice icabet ettiler. Muhammedî geldi, bildi ki muhakkak Allah'a davet, O'nun hüviyeti (zatı) itibarıyla değil, ancak esması (isimleri) itibarıyladır. Bu sebeple Yüce Allah, "يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا" (Meryem, 19/85) yani "Biz o günde müttakîleri (Allah'tan korkup sakınanları) grup grup Rahmân'a toplarız" buyurdu. Şimdi, gaye harfini getirdi ve onu isme yakın kıldı. Öyle ise biz bildik ki, âlem, onların müttakî olmalarını gerektiren bir ilâhî ismin hükmü altındadır.

Ya'ni dâî ve med'uvv şey'-i vâhid ve Hak med'uvv ile beraber iken Cenâb-ı Nuh'un kavmini Allâh’a daveti mekr olduğundan, onların icâbet- leri dahi mekr ile oldu; ve onların ne sûretle mekren icâbet eyledikleri biraz aşağıda îzâh olunacaktır. Halbuki da'vete gelen Muhammedî, ya'ni vâris-i Muhammedî, da'vet Hakk'ın hüviyyet-i ahadiyyesi cihetinden değil, esmâsı cihetinden olduğunu bildi. Zîrâ [3/38] Hakk'ın hüviyyet-i ahadiy- yesi cemî'-i mezâhirde sârîdir; ve cemî'-i taayyünâtı sûrî ve manevî ihâta-i zâtiyyesi ile muhîttir. Binâenaleyh hüviyyet-i mutlakası itibariyle dâî ve med'uvv şey'-i vâhid olduğundan ona davet mekr olur. Esmâ cihetinden da'vet ise böyle değildir. Bu cihetten med’uvv bir ismin terbiyesinden di- ğer ismin terbiyesine da’vet olunur. Meselâ Hâfıd veyâ Müntakim ve Mu- dill isimlerinin mazharları olan kimse, bu isimlerin mukābili olan Râfi' ve Rahîm ve Hâdî isimlerine da'vet olunur. Zîrâ evvelki isimler, sonrakilerden daha dar ve daha husûsîdir; ve celâlîdir. Sonrakiler ise evvelkilerden daha vâsi' ve daha kâmildir; ve cemâlîdir. Şu hâlde med'uvv, dıyktan vüs'ate ve Celîl'den Cemâl'e davet edilmiş olur. Çünkü وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ )Araf 7/156) [Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır.] muktezâsınca rahmet olan Cemâl, Celâl'den evsa' ve eşmeldir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani davet eden ve davet edilen tek bir şey iken ve Hak, davet edilenle beraber iken, Hz. Nuh'un kavmini Allah'a daveti bir mekr (gizli yönlendirme) olduğundan, onların icabetleri de mekr ile oldu; ve onların ne suretle mekr ile icabet ettikleri biraz aşağıda açıklanacaktır. Halbuki davete gelen Muhammedî, yani Muhammedî vâris (Hz. Muhammed'in manevi mirasçısı), davetin Hakk'ın ahadiyet hüviyeti (Allah'ın biricik zatı) cihetinden değil, esması (isimleri) cihetinden olduğunu bildi. Çünkü Hakk'ın ahadiyet hüviyeti bütün mazharlarda (tecellilerde) yaygındır; ve bütün taayyünleri (belirginleşmeleri) suret ve mana itibarıyla zâtî ihata (kuşatma) ile kuşatmıştır. Bu sebeple mutlak hüviyeti itibarıyla davet eden ve davet edilen tek bir şey olduğundan, ona davet mekr olur. Esmâ cihetinden davet ise böyle değildir. Bu cihetten davet edilen, bir ismin terbiyesinden (eğitiminden) diğer ismin terbiyesine davet olunur. Örneğin Hâfıd (alçaltan) veya Müntakim (intikam alan) ve Mudill (saptıran) isimlerinin mazharları (tecelli yerleri) olan kimse, bu isimlerin mukabili (karşılığı) olan Râfi' (yükselten) ve Rahîm (çok merhametli) ve Hâdî (hidayet veren) isimlerine davet olunur. Çünkü önceki isimler, sonrakilerden daha dar ve daha hususîdir; ve celâlîdir (azamet ve kahır ifade eder). Sonrakiler ise öncekilerden daha vâsi' (geniş) ve daha kâmildir; ve cemâlîdir (güzellik ve lütuf ifade eder). Şu halde davet edilen, darlıktan genişliğe ve Celâl'den Cemâl'e davet edilmiş olur. Çünkü وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (Araf 7/156) [Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır.] gereğince rahmet olan Cemâl, Celâl'den daha geniş ve daha kapsamlıdır.

Suâl: Mezâhir-i kevniyyeden her birisi, kendi Rabb-i hâssı olan is- min kemâlâtı zâhir olmak için, sahrâ-yı vücûda gelmiştir; ve ismin sırât-ı müstakîmi ne ise, kendi mazharını nâsiyesinden tutup çeker, götürür; ve o tarîkin müntehâsı o ismin kemâlidir; ve o mazhar dâimâ o ismin ter- biyesi tahtındadır; ve onun hakîkati ve rûhu odur. Binâenaleyh bir maz- har, kendi Rabb-i hâssı ve hakîkati ve rûhu olan ismin rubûbiyetinden, Rabb-i hâssı olmayan diğer bir ismin rubûbiyetine mi da'vet olunur? Bu mümkin midir? Ve birinin terbiyesi tahtından çıkıp diğerinin terbiyesi altına girebilir mi? Cevâb: Hayır! Bir mazhar, kendi hakîkati olan Rabb-i hâssın rubûbiye- tinden ihrâc olunup diğer bir hakîkate da'vet olunmak muhâldir. Çünkü وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا )Ahzab 33/62) [Sen Allah Teâlâ'nın sünnetini tebdîl olur bulmazsın.] âyet-i kerîmesi mûcibince hakāyık-ı ilâhiyyenin tebdîl ve tağyîri mümkin değildir. Fakat her bir mazhar, mertebe-i ilimden kopup, bu âlem-i şehîdette sûret-i unsuriyye-i insâniyye ile zâhir oluncaya kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o sıfatların rengine boyanır. Binâena- leyh bu kaptığı sıfatlardan hangisi diğer sıfatlar üzerine gālib gelmiş ise, o mazharda, o sıfatın saltanatı zâhir olur; ve o mazhar, o sıfatın münasibi olan ismin tecellîsini üzerine celbedip kendisinde onun hükmü gālib olur; ve şu hâlde o ismin terbiyesi altına girmiş bulunur. Fakat bunların cümlesi ârızîdir, [3/39] aslî değildir. Zîrâ o mazhar aslında hangi ismin mazharı ise, o ismin zevki ve sırât-ı müstakîmi üzerinedir. Meselâ Nâfi' isminin maz- harı olan bir kimsenin zevki ve sırâtı, herkese îsâl-i menfaattir. O kimse her ne kadar muhît-i kevnîsinden kaptığı birtakım sıfât-ı nefsâniyyenin rengine boyanmış olsa da, yine Rabb-i hâssı olan Nâfi' isminin zevkinden hâlî değildir. Bu sıfât-ı ârıza sâikasıyla birtakım mesâvîde bulunsa bile, yine nef'-i halkı gözetmedikçe kalben müsterîh olamaz ve halka zarar îrâs ey- lese müteessir olur; çünkü Rabb-i hâssının zevki budur; ve bu isim esmâ-i cemâliyyedendir. Binâenaleyh o kimse hadd-i zâtında bir ism-i Cemâl'in mazharıdır. Fakat bu âlem-i kesâfette ve bu sahrâ-yı tabîatta, mezâhire ârız olan sıfât, sıfât-ı celâliyye olup, onların bu sıfatlara münasib olarak cel- bettikleri esmâ dahi, esmâ-i celâliyyedir. Zîrâ bilcümle mesâvî kesâfet ve tabîatın muktezâsıdır; ve hayvâniyet kesâfetle kāimdir; ve ne kadar sıfât-ı hayvâniyye varsa cümlesi celâlîdir; ve ednâs-ı tabîiyyedendir. Onun için ezvâc ile mukārenet-i meşrûadan sonra bile hâl-i cenâbetten tatahhur lâ- zımdır. İşte enbiyânın daveti ism-i Celâl'in terbiyesinden ism-i Cemâl'in terbiyesinedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Oluş âlemindeki (kevnî) tezahürlerden her biri, kendi özel Rabbi olan ismin kemalleri ortaya çıksın diye varlık sahrasına gelmiştir; ve ismin doğru yolu (sırât-ı müstakîm) ne ise, kendi mazharını alnından tutup çeker, götürür; ve o yolun sonu o ismin kemalidir; ve o mazhar daima o ismin terbiyesi altındadır; ve onun hakikati ve ruhu odur. Buna göre bir mazhar, kendi özel Rabbi ve hakikati ve ruhu olan ismin rububiyetinden (Rab oluşundan), özel Rabbi olmayan diğer bir ismin rububiyetine mi davet olunur? Bu mümkün müdür? Ve birinin terbiyesi altından çıkıp diğerinin terbiyesi altına girebilir mi? Cevap: Hayır! Bir mazharın, kendi hakikati olan özel Rabbinin rububiyetinden çıkarılıp diğer bir hakikate davet olunması imkânsızdır. Çünkü وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا (Ahzab 33/62) [Sen Allah Teâlâ'nın sünnetini tebdîl olur bulmazsın.] ayet-i kerimesi gereğince ilahi hakikatlerin başka bir hale geçmesi ve değişmesi mümkün değildir. Fakat her bir mazhar, ilim mertebesinden kopup, bu görünen âlemde insani unsuri suretle ortaya çıkıncaya kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o sıfatların rengine boyanır. Buna göre bu kaptığı sıfatlardan hangisi diğer sıfatlar üzerine üstün gelmiş ise, o mazharda, o sıfatın saltanatı ortaya çıkar; ve o mazhar, o sıfatın münasibi olan ismin tecellisini üzerine çeker ve kendisinde onun hükmü üstün gelir; ve bu halde o ismin terbiyesi altına girmiş bulunur. Fakat bunların hepsi arızidir (sonradan ortaya çıkan), asli değildir. Zira o mazhar aslında hangi ismin mazharı ise, o ismin zevki ve doğru yolu üzerinedir. Örneğin Nâfi' (fayda veren) isminin mazharı olan bir kimsenin zevki ve doğru yolu, herkese fayda ulaştırmaktır. O kimse her ne kadar çevresinden kaptığı birtakım nefsani sıfatların rengine boyanmış olsa da, yine özel Rabbi olan Nâfi' isminin zevkinden hali değildir. Bu arızi sıfatların etkisiyle birtakım kötülüklerde bulunsa bile, yine halkın faydasını gözetmedikçe kalben rahat olamaz ve halka zarar verse müteessir olur; çünkü özel Rabbinin zevki budur; ve bu isim cemal isimlerindendir. Buna göre o kimse haddizatında bir Cemal isminin mazharıdır. Fakat bu yoğunluk âleminde ve bu tabiat sahrasında, mazharlara arız olan sıfatlar, celal sıfatları olup, onların bu sıfatlara münasip olarak çektikleri isimler dahi, celal isimleridir. Zira bütün kötülükler yoğunluğun ve tabiatın gereğidir; ve hayvaniyet yoğunlukla kaimdir; ve ne kadar hayvani sıfat varsa hepsi celalidir; ve tabiatın en aşağılık yönlerindendir. Onun için eşlerle meşru birleşmeden sonra bile cünüplük halinden temizlenmek lazımdır. İşte peygamberlerin daveti Celal isminin terbiyesinden Cemal isminin terbiyesinedir.

Suâl: Enbiyâ esmâ-i celâliyyeden esmâ-i cemâliyyeye davet ediyor. Fa- kat asılda bir ism-i Celâl'in mazharı olan bir kimse, o Rabb-i hâssın zev- ki ve sırât-ı müstakîmi üzerinde seyredeceğine ve kendi hakîkati olan bu ismin dâiresinden dışarı çıkamıyacağına göre, kendi peygamberine tâbi' olup Hâdî ism-i Cemâl'inin terbiyesi tahtına girse bile, nef’i olamayacak- tır. Zîrâ hakāyık-ı ilâhiyyenin tebdîli mümkin değildir. Şu hâlde da'vetin ona ne faidesi vardır? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Peygamberler, celâlî isimlerden cemâlî isimlere davet ediyor. Fakat özünde bir Celâl isminin mazharı (tecelli ettiği yer) olan bir kimse, o özel Rabbin zevki ve doğru yolu üzerinde ilerleyeceğine ve kendi hakikati olan bu ismin dairesinden dışarı çıkamayacağına göre, kendi peygamberine tâbi olup Hâdî (doğru yola ileten) Cemâl isminin terbiyesi altına girse bile, faydası olmayacaktır. Çünkü ilâhî hakikatlerin değişmesi imkânsızdır. Şu hâlde davetin ona ne faydası vardır?

Cevâb: Da'vetin fâidesi, ancak Hak için hüccet-i bâliğanın sübûtudur. Zîrâ peygamber gelip ehl-i Celâl'i [3/40] da'vet etmese, onların küfür ve dalâletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi; ve şu hâlde de Hakk'ın Adl ve Ha- kem isimleri zâhir olmazdı. Ehl-i Cemâl dahi böyledir. İmdi med'uvv olan kimselerde dört sûret mutasavverdir: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Davetin faydası, ancak Hak için tam ve kesin delilin sabit olmasıdır. Çünkü peygamber gelip Celâl ehli olanları davet etmese, onların küfür ve sapkınlıkları kuvvede (potansiyel olarak) kalır, fiile (gerçekleşmeye) gelmezdi; ve bu durumda da Hakk'ın Adl (adaletli olan) ve Hakem (hüküm veren) isimleri ortaya çıkmazdı. Cemâl ehli (güzellik ve lütuf ehli) de aynı şekildedir. Şimdi, davet edilen kimselerde dört durum düşünülebilir:

Birincisi: Aslında bir ism-i Cemâl’in mazharı olup, peygamberin da've- tine icâbetle amel-i sâlih işler. Bu kimse zâhiren ve bâtınen ism-i Cemâl'in taht-ı terbiyesindedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi: Aslında bir Cemâl isminin (Allah'ın güzellik sıfatı) mazharı (tecelli yeri) olup, peygamberin davetine icabetle sâlih amel işler. Bu kimse zâhiren (görünüşte) ve bâtınen (içsel olarak) Cemâl isminin terbiyesi altındadır.

İkincisi: Aslında bir ism-i Celâl'in mazharıdır. Fakat peygamberin da'vetine icâbetle, zâhirde şerîat üzere âmil olmakla beraber, Rabb-i hâssı olan o ism-i Celâl'in zevki ve sırât-ı müstakîmi üzeredir. Meselâ namaz kılar, oruç tutar, hac eyler; velâkin söylediği vakit kizb eder, vadettiği vakit hulf eyler, emânete hıyânet eyler; ve bunları yapmaktan zevk duyar, aslâ nedâmet etmez. İşte bunlar alâmet-i nifaktır. Binâenaleyh muvakkaten esmâ-i cemâliyyenin taht-1 terbiyesinde bulunsa bile fayda vermez. Zîrâ ayn-ı sâbitesinin isti’dâdı budur. Akıbet Rabb-i hâssı olan isim, onu sırât-ı müstakîminin müntehâsına, ya'ni kemâline götürür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi: Aslında bir ism-i Celâl'in (Allah'ın yücelik ve azametini ifade eden isim) mazharıdır (tecelli yeridir). Fakat peygamberin davetine icabetle, görünüşte şeriat üzere amel etmekle beraber, özel Rabbi olan o ism-i Celâl'in zevki ve sırat-ı müstakîmi (dosdoğru yol) üzeredir. Örneğin namaz kılar, oruç tutar, hac eder; aksine söylediği zaman yalan söyler, vaat ettiği zaman sözünden döner, emanete hıyanet eder; ve bunları yapmaktan zevk duyar, asla pişmanlık duymaz. İşte bunlar nifak (iki yüzlülük) alametidir. Bu sebeple geçici olarak esmâ-i cemâliyyenin (Allah'ın güzellik isimleri) terbiyesi altında bulunsa bile fayda vermez. Çünkü sabit hakikatinin (ayn-ı sâbite) yatkınlığı (isti'dâdı) budur. Sonunda özel Rabbi olan isim, onu sırat-ı müstakîminin sonuna, yani kemaline (olgunluğuna) götürür.

Üçüncüsü: Aslında bir ism-i Celâl'in mazharı olmakla beraber, bu âlem-i şehîdette dahi, zâhiren kendisini davet eden nebîye tâbi' olmayıp inkâr eder. Küffâr bu zümredendir. Bu kimse bâtınen ve zâhiren ism-i Celâl'in terbiyesi tahtındadır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü: Aslında bir ism-i Celâl'in (Allah'ın celâl sıfatının tecellisi) mazharı (tecelli yeri) olmakla beraber, bu âlem-i şehâdette (görünen âlemde) dahi, zâhiren (görünüşte) kendisini davet eden peygambere tâbi' olmayıp inkâr eder. Kâfirler bu zümredendir. Bu kimse bâtınen (içten) ve zâhiren (dıştan) ism-i Celâl'in terbiyesi (eğitimi) altındadır.

Dördüncüsü: Aslında bir ism-i Cemâl’in mazharı olup zâhirde hicâbiy- yât-ı tabîiyye ve te'sîrât-ı muhîtiyye ile kendisini davet eden nebîyi tekzîb eder; ve muvakkaten esmâ-i celâliyyenin taht-ı te'sîrinde evkāt-güzâr olur. Fakat bu eyyâm-ı küfrü içinde dahi Rabb-i hâssı olan ismin zevki üzere bulunur. Meselâ küfr etmekle beraber yalandan nefret eder; emânete hıyânet etmez; halka zulümden ictinâb eyler; nihâyet nesîm-i hidâyet erişip bir gün îmân-ı ezelîsi zâhir olur. İşte böyle bir kimse bâtınen ism-i Cemâl'in ve zâhiren ism-i Celâl'in taht-ı terbiyesinde bulunur. İmdi peygamberin da'vetiyle herkesin muktezâ-yı isti’dâdı ne ise o zâhir olur; ve irâde-i ilâhiyye ne sûretle taalluk etmiş ise o vukū' bulur. Bu kazâ ve sırr-ı kader bahsi Fass-ı Üzeyrî'de tafsîl olunmuştur, oraya müracaat buyurulsun. Binâenaleyh resûl ile vâris, iblâğ cihetinden, ancak [3/41] emr-i teklîfîye hâdim olurlar; yoksa emr-i irâdîye hâdim değildirler. Bunun tafsîli dahi Fass-ı Yaʼkūbî'dedir. Bundan başka peygamber, aslında bir ism-i Cemâl'in mazharı olan kimseyi, o ism-i cüz'înin rubûbiyetinden daha şümüllü ve daha cem'iyetli olan ismin rubûbiyetine da'vet eder. Bu basîret üzerine da'vettir. Meselâ aslında Hâdî isminin taht-ı terbiyesinde bulunan bir kimse, cemî'-i esmâyı muhît olan “Allah” ve “Rahmân” isimlerine da'vet olunur; ve bundan hakāyık-ı ilâhiyyenin tebdîli lâzım gelmez. Bu keyfiyet, bahr-i muhîtten alınan bir bardak suyun yine bahr-ı muhîte dökülmesine benzer. Alınan su tebeddül etmedi; belki bahr-i muhîte karışıp onda müstağrak oldu; ve bu ism-i câmie mazhariyet ancak, insân-ı kâmilde olur. İmdi Hz. Şeyh (r.a.) da'vet, bir ismin rubûbiyetinden, diğer ismin rubûbiyetine olduğunu Hak Teâlâ hazretlerinin يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا )Meryem, 19/85) [Biz ol günde müttakîleri gürûh gürûh Rahmân'a cem'ederiz.] kelâm-ı münîfiyle istişhâd buyururlar. Ma'lûm olsun ki, ehl-i âlem, müttakî olmaları cihetinden, Cebbâr isminin ihâtası altındadır; ve ittikā ceberût ve satvet sâhibi olan bu ismin terbiyesinden neş'et eder. Binâenaleyh müttakî olan kimse Cebbâr isminin celîsi ve mazharıdır. Şu hâlde onun satvet ve ceberûtundan ittikā, rahmet-i âmme sahibi olan Rahmân ismine ilticâdır. Çünkü Rahmân'ın, rahmâniyeti cihetinden muktezâsı lutuf ve âtıfet ve afv ve mağfirettir. Müttakîler satvet ve heybet veren ism-i Cebbâr’dan intikāl edip ism-i Rahmân indinde cem' olunca, onların vücuduna rahmet-i âmme şâmil olacağından, artık merhûm ve mağfûr olurlar. Ve müttakîlerin adedi sayılmaz derecede çok &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncüsü: Aslında bir Cemâl isminin mazharı (tecelli yeri) olup, görünen âlemde tabiî perdeler ve çevresel etkilerle kendisini davet eden peygamberi yalanlar; ve geçici olarak Celâl isimlerinin etkisi altında zaman geçirir. Fakat bu küfür günleri içinde dahi, kendisine özel Rabbi olan ismin zevki üzere bulunur. Örneğin, küfür etmekle beraber yalandan nefret eder; emanete hıyanet etmez; halka zulümden kaçınır; nihayet hidayet rüzgarı erişip bir gün ezelî imanı ortaya çıkar. İşte böyle bir kimse, bâtınen Cemâl isminin ve zâhiren Celâl isminin terbiyesi altında bulunur. Şimdi, peygamberin davetiyle herkesin yatkınlığının gereği ne ise o ortaya çıkar; ve ilâhî irade ne şekilde ilişki kurmuş ise o meydana gelir. Bu kazâ ve kader sırrı bahsi Fass-ı Üzeyrî'de ayrıntılı olarak açıklanmıştır, oraya müracaat edilsin. Bu sebeple, resûl ile vâris, tebliğ yönünden, ancak emr-i teklîfîye (sorumluluk yükleyen emre) hizmet ederler; yoksa emr-i irâdîye (iradî emre) hizmet etmezler. Bunun ayrıntısı dahi Fass-ı Yaʼkūbî'dedir. Bundan başka peygamber, aslında bir Cemâl isminin mazharı olan kimseyi, o cüz'î ismin rubûbiyetinden (Rab oluşundan) daha kapsamlı ve daha kuşatıcı olan ismin rubûbiyetine davet eder. Bu, basîret (kalp gözüyle görme) üzerine bir davettir. Örneğin, aslında Hâdî isminin terbiyesi altında bulunan bir kimse, bütün isimleri kuşatan “Allah” ve “Rahmân” isimlerine davet olunur; ve bundan ilâhî hakikatlerin değişmesi gerekmez. Bu nitelik, okyanustan alınan bir bardak suyun yine okyanusa dökülmesine benzer. Alınan su başka bir hale geçmedi; aksine okyanusa karışıp onda kayboldu; ve bu kuşatıcı isme mazhariyet ancak, insân-ı kâmilde olur. Şimdi Hz. Şeyh (r.a.) davetin, bir ismin rubûbiyetinden, diğer ismin rubûbiyetine olduğunu Yüce Allah hazretlerinin يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا (Meryem, 19/85) [Biz o günde müttakîleri grup grup Rahmân'a toplarız.] yüce kelamıyla delil getirirler. Bilinmeli ki, âlem ehli, müttakî olmaları yönünden, Cebbâr isminin kuşatması altındadır; ve takva, ceberût (ululuk, kudret) ve satvet (güç, heybet) sahibi olan bu ismin terbiyesinden kaynaklanır. Bu sebeple müttakî olan kimse Cebbâr isminin dostu ve mazharıdır. Şu halde onun satvet ve ceberûtundan sakınmak, genel rahmet sahibi olan Rahmân ismine sığınmaktır. Çünkü Rahmân'ın, rahmâniyeti yönünden gereği lütuf ve şefkat ve af ve mağfirettir. Müttakîler satvet ve heybet veren Cebbâr isminden geçip Rahmân ismi katında toplandıklarında, onların varlığına genel rahmet şamil olacağından, artık merhum ve mağfur olurlar. Ve müttakîlerin sayısı sayılmaz derecede çoktur.

olduğu ve her birisi bir ismin mazharı bulunduğu hâlde, cümlesinin Rah- mân ismi tahtında toplanması, mazhar oldukları isimlerden daha şümüllü ve daha cem'iyetli olan bir isme da'vet olunduklarını gösterir. Bunun aksi de böyledir. Ya'ni müttakî olmayan kimseler ki, dünyâda Rahmân ismi- nin celîsidir; [3/42] âhirette Cebbâr ve Müntakim gibi esmâ-i celâliyyeye da'vet olunurlar. Zîrâ bu kimselerin adedi dahi pek çoktur; ve her birerleri Şedîd, Dârr gibi birer esmâ-i celâliyyenin mazharıdır; ve dünyâda ism-i Rahman tahtında müctemi' olup envå-ı huzûzât-ı nefsâniyyelerini istîfâ ederler. Fakat bilâhare Müntakim ismi tahtında müctemi' olup kendilerin- den intikām alınır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

olduğu ve her birisi bir ismin mazharı (tecelli yeri) bulunduğu hâlde, hepsinin Rahmân ismi altında toplanması, tecelli ettikleri isimlerden daha kapsamlı ve daha toplayıcı olan bir isme davet olunduklarını gösterir. Bunun aksi de böyledir. Yani müttakî (Allah'tan korkan, sakınan) olmayan kimseler ki, dünyada Rahmân isminin celîsidir (dostu, arkadaşıdır); âhirette Cebbâr ve Müntakim gibi celâlî isimlere davet olunurlar. Çünkü bu kimselerin sayısı dahi pek çoktur; ve her birerleri Şedîd, Dârr gibi birer celâlî ismin mazharıdır; ve dünyada Rahmân ismi altında toplanıp nefse ait hazlarının çeşitlerini istifade ederler. Fakat bilâhare (sonradan) Müntakim ismi altında toplanıp kendilerinden intikam alınır.

İşte bu âyet-i kerîmede Hak Teâlâ harf-i gaye olan )إلى(yı cem'-i es- mâya şamil olan “Rahmân” ismine mukārin kıldı; ve bundan “Rahmân” isminin kâffe-i esmâya şamil olduğu anlaşılır. Çünkü “Rahmân” ismi ile “Allah” ismi arasında fark yoktur. Ve ehl-i âlemden her birisi bir ismin ter- biyesi altındadır; ve herkes kendi Rabb-i hâssı olan ismin abdidir. Binâena- leyh peygamber o esmâ-i müteferrikadan ism-i Rahmân veyâ ism-i Allâhın terbiyesine davet eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu ayet-i kerimede Yüce Allah, gaye harfi olan "ilâ"yı, bütün isimleri kapsayan "Rahmân" ismine yakın kıldı; ve bundan "Rahmân" isminin bütün isimleri kapsadığı anlaşılır. Çünkü "Rahmân" ismi ile "Allah" ismi arasında fark yoktur. Ve âlem ehli olan herkes bir ismin terbiyesi altındadır; ve herkes kendi özel Rabbi olan ismin kuludur. Bu sebeple peygamber, o ayrı ayrı isimlerden Rahmân isminin veya Allah isminin terbiyesine davet eder. Nasıl ki Yüce Allah buyurur:

أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

)Yusuf, 12/39) ya'ni “Erbâb-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allah mı hayırlıdır?” Ve kezâ diğer bir âyette de buyurur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Yusuf, 12/39) yani "Ayrı ayrı ilahlar mı daha hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allah mı daha hayırlıdır?" Ve aynı şekilde başka bir ayette de buyurur:

قُلِ ادْعُوا اللهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَ

(İsrâ, 17/110) ya'ni “Ya Habîbim! De ki: Allâh'a davet ediniz veyâhud Rahmân'a davet ediniz!" Bu davet basîret üzere olan bir da'vettir. Çünkü erbâb-ı müteferrikanın abdi olmaktan kur- tarıp ilâh-ı vâhidin ubûdiyetine idhâl eder. Böyle olunca basîret sâhibi olan Muhammedî indinde da'vet, Hakk'ın hüviyeti haysiyetiyle değil, esmâ haysiyetiyledir. Zîrâ hüviyyet-i Hak her mazharda mevcûddur. Mâdemki da'vet esmâ haysiyetiyledir; ve biz bildik ki, âlem ism-i Cebbâr'ın ihâtası al- tındadır, şu hâlde ehl-i âlem ism-i Rahmân'ın ihâtası altına girmek için bu ism-i Cebbâr onların müttakî olmalarını îcâb etti; ve ism-i Rahmân'ın îcâb ettiği takvânın hakîkati budur ki, müttakî kendinden sâdır olan hayrât ve kemâlâtı nefsine muzâf kılmayıp “Fail-i hakîkî Haktır, bunların cümlesi ona râci'dir" der; ve Hakk'ı nefsine vikāye, ya'ni siper, ittihâz eder; ve şürûr ve nekāyisi kendi nefsine muzâf kılıp nefsini Hakk'a vikāye, ya'ni siper kılar. Zîrâ nekāyis ve şürûrun menşei izâfî ve itibârî olan vücûdât-ı kevniy- yedir. Binâenaleyh bu nekāyis ve şürûr dahi izâfî ve itibârî olan bir şeydir; ve umûr-i ademiyyedir. [3/43] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(İsrâ, 17/110) yani "Ey Sevgilim! De ki: Allah'a davet ediniz veya Rahman'a davet ediniz!" Bu davet, basiret üzere olan bir davettir. Çünkü bu davet, farklı ilahların kulu olmaktan kurtarıp tek ilahın kulluğuna sokar. Böyle olunca, basiret sahibi Muhammedî (a.s.) indinde davet, Hakk'ın hüviyeti (mutlak zatı) itibarıyla değil, isimleri itibarıyladır. Zira Hakk'ın hüviyeti her mazharda (tecelli yerinde) mevcuttur. Mademki davet isimler itibarıyladır; ve biz bildik ki, âlem İsm-i Cebbar'ın (her şeye gücü yeten, dilediğini zorla yaptıran) kuşatması altındadır, şu halde âlem ehli İsm-i Rahman'ın (çok merhametli olan) kuşatması altına girmek için bu İsm-i Cebbar onların müttaki (Allah'tan korkan, sakınan) olmalarını gerektirdi; ve İsm-i Rahman'ın gerektirdiği takvanın hakikati budur ki, müttaki kendisinden sadır olan hayırları ve kemalatı (olgunlukları) nefsine isnat etmeyip "Hakiki Fail Hakk'tır, bunların hepsi O'na aittir" der; ve Hakk'ı nefsine vikaye, yani siper, edinir; ve şerleri ve noksanlıkları kendi nefsine isnat edip nefsini Hakk'a vikaye, yani siper kılar. Zira noksanlıkların ve şerlerin menşei (kaynağı) izafî ve itibari olan kevnî (yaratılmış) varlıklardır. Bu sebeple bu noksanlıklar ve şerler dahi izafî ve itibari olan bir şeydir; ve ademî (yokluğa ait) işlerdir.

فقالوا في مَكْرِهم : لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ

وَنَسْرًا، فَإِنَّهم إذا تَرَكُوهم جَهِلُوا من الحقِّ على قدر ما تَرَكُوا مـن هـؤلاء،

فإنَّ للحق في كل معبودٍ وَجْهَا ، يَعْرِفُهُ مَن عَرَفَهُ وَيَجْهَلُهُ مَن جَهِلَهُ، وقال في

المُحَمَّدِيِّينَ : وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ أَي حَكَمَ.

İmdi mekrlerinde “Âlihenizi terketmeyiniz; ve Vedd'i, ve Süvâ'ı ve Yeğūs'u ve Yaûk'u ve Nesr'i de terketmeyiniz” (Nûh, 71/23) dediler. Zîrâ muhakkak onlar âlihelerini terkettikleri vakit, onlardan terket- tikleri kadar, Hak'tan câhil olurlar. Zîrâ Hak için her bir ma'bûdda bir vech vardır. Onu bilen bilir ve bilmeyen de bilmez. Ve Hak Teâlâ Muhammedîler hakkında: "Ey Habîbim! Senin Rabb'in ancak O'na ibâdet etmenizi kazâ eyledi, ya'ni hükmetti” (İsrâ, 17/23) buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, tuzaklarında (gizli yönlendirmelerinde) "İlâhlarınızı terk etmeyiniz; Vedd'i, Süvâ'ı, Yeğûs'u, Yaûk'u ve Nesr'i de terk etmeyiniz" (Nûh, 71/23) dediler. Çünkü onlar ilâhlarını terk ettikleri zaman, terk ettikleri kadar Hak'tan (Allah'tan) cahil kalırlar. Zira Hak için her bir ma'bûdda (tapılan şeyde) bir vech (yön, veçhe) vardır. Onu bilen bilir ve bilmeyen de bilmez. Ve Yüce Allah Muhammedîler (Hz. Muhammed'in ümmeti) hakkında: "Ey Habîbim! Senin Rabbin ancak O'na ibadet etmenizi kazâ eyledi, yani hükmetti" (İsrâ, 17/23) buyurdu.

Ya'ni dâî ile med'uvv min-haysü'l-hüviyye şey'-i vâhid olduğu hâlde, Cenâb-ı Nuh'un kavmini da'vet etmesi mekr olduğu cihetle kavmi dahi ona mekr olmak üzere birbirlerine hitâben dediler ki: "Sakın âlihelerini- zi terketmeyiniz ve insan şeklinde masnû' olan Vedd'i ve deve sûretinde- ki Süva'ı ve arslan sûretinde musavver Yeğūs'u ve at şeklindeki Yaûk'u ve kartal biçimindeki Nesr’i terketmeyiniz. Zîrâ bunlar mezâhir-i ilâhiyyedir. Ve bizi da'vet eden peygamber ise, Hakk'ı bu mezâhirden ihrâc edip, bu asnâmda vech-i Hakk'ı müşâhededen bizi men'eder; ve biz ayn-1 cem'de olduğumuz hâlde bizi farka da'vet eyler" dediler. Filhakîka da kavm-i Nûh âlihelerini terkettikleri vakit, onlardan terkettikleri kadar, Hak'tan câhil olurlar. Çünkü Hak, hüviyetiyle cemî-i zerrâtta mevcûddur. Binâenaleyh O'nun her ma'bûdda bir vech-i hâssı vardır. O vechi bilen kimse Hakk'ı bi- lir ve bilmeyen kimse dahi, bilmez. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) “Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allah'ın vechi vâki'dir." [3/44] Arif-i billâh Hasan Sencerî buyurur: Beyit: کافران سجده که بر روی بتان میکردند همه رو سوی تو بود و همه رو سوی تو بود Tercüme: “Kâfirler, putların yüzüne secde ederler. Bütün yüzler senin cânibinedir, bütün yüzler senin cânibine!..." Ve bu îzâhdan putperestliğin câiz olduğu anlaşılmasın. Belki putperest- lik vazî olan kimselerin; ve Hudâ-perestlik ise şerîf olanların kârıdır. Ma'lûm olsun ki, ulûhiyet ve meʼlûhiyet ve âbidiyet ve ma'bûdiyet ve sâcidiyet ve mescûdiyet, her bir “ayn”da zâhirdir. Eğer bir kimse o mazha- rın hicâbiyetine ve sanemiyetine ibâdet etse veyâhud o ma'bûd-i masnûda ilâhın tahayyülüne tapsa, kendi hayâline ve hevâsına tapmış olur; ve bun- da yalnız putperestlerin putu değil, mü'min geçinen birtakım kimselerin ilâh-ı mutekad ve muhayyelleri dahi dâhildir. Fakat bir kimse her ma'bûd- da ve her mazharda hasr ve taʼyîn bulunmaksızın Vâhid, Ahad olan Allah Teâlâya ibâdet etse, o kimse ârif ve mükâşif olmuş olur. Bunun için Allah Teâlâ, Muhammedîler hakkında: “Yâ Habîbim, küllün Rabb'i olan senin Rabb'in, ancak O'na ibâdet etmenizi kazâ, yaʼni hükmeyledi” (İsrâ, 17/23) buyurdu. Zîrâ her kim puta tapsa veyâhud tahayyül eylediği bir ma'bûda ibâdet etse, mutlakā Hakk'a ibâdet etmiş olur. Çünkü gerek mezâhir-i sûrî- de ve gerek hayâlât gibi mezâhir-i maʼnevîde zâhir olan hep Haktır. Vücûd birdir; o da ancak Hakk'ın vücûdudur. Beyit: غيرتش غیر در جهان نگذاشت لا جرم عین جمله اشیا گشت Tercüme: "Gayreti cihanda gayrı koymadı; şübhesiz bütün eşyanın "ayn"ı oldu." 185 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani davet eden ile davet edilen, hüviyet (kimlik) bakımından tek bir şey olduğu hâlde, Hz. Nuh'un kavmini davet etmesi bir mekr (gizli yönlendirme) olduğu cihetle, kavmi de ona mekr olmak üzere birbirlerine hitaben dediler ki: "Sakın ilahlarınızı terk etmeyiniz ve insan şeklinde yapılmış olan Vedd'i ve deve suretindeki Süva'ı ve arslan suretinde tasvir edilmiş Yeğûs'u ve at şeklindeki Yaûk'u ve kartal biçimindeki Nesr'i terk etmeyiniz. Çünkü bunlar ilahi mazharlardır (tecelli yerleridir). Ve bizi davet eden peygamber ise, Hakk'ı bu mazharlardan çıkarıp, bu putlarda Hakk'ın vechini (yüzünü/özünü) müşahadeden (görmekten) bizi men eder; ve biz ayn-ı cem'de (birlik hâlinde) olduğumuz hâlde bizi farka (ayrılığa) davet eder" dediler. Gerçekten de Nuh kavmi ilahlarını terk ettikleri vakit, onlardan terk ettikleri kadar, Hak'tan cahil olurlar. Çünkü Hak, hüviyetiyle bütün zerrelerde mevcuttur. Bu sebeple O'nun her mabudda özel bir vechi vardır. O vechi bilen kimse Hakk'ı bilir ve bilmeyen kimse dahi, bilmez. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) “Ne tarafa dönerseniz dönün, Allah'ın vechi oradadır." Arif-i billâh Hasan Sencerî buyurur: Beyit: "Kâfirler putların yüzüne secde ederler. Bütün yüzler senin tarafınadır, bütün yüzler senin tarafına!..." Ve bu izahtan putperestliğin caiz olduğu anlaşılmasın. Aksine putperestlik, vazî (aşağı) olan kimselerin; ve Hudâ-perestlik (Allah'a tapmak) ise şerif (yüce) olanların işidir. Bilinmeli ki, ilahlık ve ilah edinilme ve kulluk ve mabudiyet ve secde etme ve secde edilme, her bir "ayn"da (hakikatte) zahirdir. Eğer bir kimse o mazharın hicabiyetine (perde oluşuna) ve sanemiyetine (put oluşuna) ibadet etse veyahut o yapılmış mabudda ilahın tahayyülüne (hayal edilmesine) tapsa, kendi hayaline ve hevasına (nefsani arzusuna) tapmış olur; ve buna yalnız putperestlerin putu değil, mümin geçinen birtakım kimselerin ilah-ı mutekad (inanılan ilah) ve muhayyelleri (hayal edilenleri) dahi dahildir. Fakat bir kimse her mabudda ve her mazharda hasr (sınırlama) ve tayin (belirleme) bulunmaksızın Vahid (tek), Ahad (biricik) olan Allah Teâlâ'ya ibadet etse, o kimse arif (bilen) ve mükaşif (sırları açığa çıkan) olmuş olur. Bunun için Allah Teâlâ, Muhammedîler hakkında: “Ey Sevgilim, bütünün Rabbi olan senin Rabbin, ancak O'na ibadet etmenizi kaza, yani hükmeyledi” (İsra, 17/23) buyurdu. Çünkü her kim puta tapsa veyahut hayal eylediği bir mabuda ibadet etse, mutlaka Hakk'a ibadet etmiş olur. Çünkü gerek suretî mazharlarda ve gerek hayalat gibi manevi mazharlarda zahir olan hep Hak'tır. Vücud (varlık) birdir; o da ancak Hakk'ın vücududur. Beyit: "Gayreti cihanda gayrı koymadı; şüphesiz bütün eşyanın "ayn"ı (özü) oldu."

فالعالِمُ يَعْلَمُ مَن عُبِدَ، وفي أي صورةٍ ظَهَرَ حَتَّى عُبِدَ، وَيَعْلَمُ أَنَّ التَّفْرِيق

والكَثْرَةَ كالأعضاء في الصورةِ المَحْسُوسَةِ وكالقُوَى المَعْنَوِيَّةِ في الصورة

الرُّوحَانِيَّةِ، فما عُبِدَ غيرُ اللهِ في كلِّ مَعْبُودٍ ، [3/45] فالأدْنَى مَن تَخَيَّلَ

فيه الألوهية، فلولا هذا التَّخَيُّلُ ما عُبِدَ الحَجَرُ ولا غَيْرَه، ولهذا قال: ﴿قُلْ

سَمُوهُمْ ، فلو سَمُّوهُمْ لَسَمَّوْهُمْ حَجَرًا وشَجَرًا وَكَوْكَبًا.

İmdi âlim olan bilir ki, ibâdet olunan kimdir ve hangi sûrette zâhir oldu, tâ ki ibâdet olundu. Ve bilir ki, muhakkak tefrîk ve kesret su- ver-i mahsûsede a'zâ gibi ve suver-i rûhâniyyede kuvâ-yı ma'neviy- ye gibidir. Böyle olunca her bir ma'bûdda Allâh'ın gayrısına ibâdet &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, âlim olan kişi bilir ki, ibadet edilen kimdir ve hangi şekilde ortaya çıktı ki kendisine ibadet edildi. Ve bilir ki, muhakkak ayrılık ve çokluk, maddî şekillerde organlar gibi ve ruhanî şekillerde manevî kuvvetler gibidir. Böyle olunca, ibadet edilen her şeyde Allah'tan başkasına ibadet

olunmadı. Binâenaleyh âbidin ednâsı onda ulûhiyet tahayyül eden kimsedir. Eğer bu tahayyül olmasaydı, taşa ve onun gayrısına ibâdet olunmazdı. Ve işte bunun için, Hak Teâlâ buyurdu ki: "Sen onlara, ma'bûdlarınızı tesmiye edin, de!" (Ra'd, 13/33) İmdi eğer onlar o ma'bûdları tesmiye edeydiler, onlar onları taş, ağaç ve yıldız isimle- riyle tesmiye ederlerdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

olunmadı. Bu sebeple kulun en aşağı mertebede olanı, onda ilâhlık vehmeden kimsedir. Eğer bu vehim olmasaydı, taşa ve ondan başkasına ibadet olunmazdı. Ve işte bunun için, Yüce Allah buyurdu ki: "Sen onlara, ma'bûdlarınızı isimlendirin, de!" (Ra'd, 13/33) Şimdi eğer onlar o ma'bûdları isimlendirselerdi, onlar onları taş, ağaç ve yıldız isimleriyle isimlendirirlerdi.

Ya'ni evliyâ-i Muhammediyyîn'den âlim-i billâh olan kimse, putperest- lerin ibâdeti vaktinde kime ibâdet olunduğunu ve ibâdet olunanın hangi sûrette zâhir idiğini bilir; ve kezâ o âlim-i billâh olan bilir ki, ma'bûd-ı vâhiddeki tefrîk ve kesret, insanın suver-i mahsûsede, eli, ayağı, kulağı, gözü ve emsâli a'zâsı gibidir; ve suver-i rûhâniyyede dahi kuvve-i basar, kuvve-i sem', kuvve-i şemm, kuvve-i lems, kuvve-i müfekkire, kuvve-i hâ- fıza ve kuvve-i hayâliyyesi ve emsâli kuvâ-yı maʼneviyyesi gibidir. Ya'ni in- sanın aʼzâ ve kuvâsının kesreti sûretinin ahadiyetine halel vermediği gibi, ma'bûdâtın kesreti ve teferruku dahi Hakk'ın ahadiyetini mâni' değildir. Binâenaleyh herhangi ma’bûda ibâdet olunursa olunsun, yine Hakk'a ibâ- det olunmuş olur. O'nun gayrına ibâdet olunmak mutasavver değildir. Şu hâlde âbidin en aşağısı, her bir ma’bûdda Hakkı müşâhede etmeyip onda ulûhiyet tahayyül eden kimsedir. Böyle olan kimse ilâhdan gāfil ve mah- cûbdur. Eğer her ibâdet olunan şeyde ulûhiyet maʼnâsı tahayyül olunma- saydı, taşa ve onun gayrı ay ve güneş gibi şeylere ibâdet olunmazdı. İşte her ma'bûdda ulûhiyet tahayyül olunduğu için Hak Teâlâ hazretleri [3/46] “Yâ Habîbim! Sen kavmime, siz ma'bûdlarınızı adlarıyla çağırınız de!” (Rad, 13/33) buyurdu. Şu hâlde eğer onlar o mabûdları adlarıyla çağıraydılar, elbette onlara taş, ağaç ve yıldız namlarını verip, onları “Allah” ismiyle tes- miye etmezlerdi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Muhammedî evliyâdan Allah'ı bilen kimse, putperestlerin ibadet ettiği vakitte kime ibadet edildiğini ve ibadet edilenin hangi şekilde ortaya çıktığını bilir; ve aynı şekilde o Allah'ı bilen kimse bilir ki, tek olan ma'buddaki ayrılık ve çokluk, insanın özel şekillerdeki eli, ayağı, kulağı, gözü ve benzeri organları gibidir; ve ruhani şekillerde de görme kuvveti, işitme kuvveti, koklama kuvveti, dokunma kuvveti, düşünme kuvveti, hafıza kuvveti ve hayal etme kuvveti ve benzeri manevi kuvvetleri gibidir. Yani, insanın organ ve kuvvetlerinin çokluğu, şeklinin birliğine zarar vermediği gibi, ma'budların çokluğu ve ayrılığı da Hakk'ın birliğine engel değildir. Bu sebeple, hangi ma'buda ibadet edilirse edilsin, yine Hakk'a ibadet edilmiş olur. O'nun dışındakine ibadet edilmesi düşünülemez. Şu halde, ibadet edenin en aşağı derecesi, her bir ma'budda Hakk'ı müşahede etmeyip onda ilahlık hayal eden kimsedir. Böyle olan kimse ilahtan gafil ve perdelidir. Eğer her ibadet edilen şeyde ilahlık anlamı hayal olunmasaydı, taşa ve onun dışındaki ay ve güneş gibi şeylere ibadet olunmazdı. İşte her ma'budda ilahlık hayal olunduğu için Yüce Allah hazretleri [3/46] “Ey Sevgilim! Sen kavmime, siz ma'budlarınızı adlarıyla çağırınız de!” (Rad, 13/33) buyurdu. Şu halde eğer onlar o ma'budları adlarıyla çağırsalardı, elbette onlara taş, ağaç ve yıldız adlarını verip, onları “Allah” ismiyle isimlendirmezlerdi.

ولَوْ قِيلَ لهم مَن عَبَدْتُمْ لَقَالُوا إِلهَا ، ما كانوا يقولون الله ولا الإله، والأعلى

ما تَخَيَّلَ فيه الألوهيَّةُ، بَلْ قال هذا مَجْلَّى إِلهِي ، يَنْبَغِي تَعْظِيمُهُ، فَلا يَقْتَصِرُ،

فالأدنى صاحب التَّخَيُّل يقول : مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى

والأعلى يقول : إنَّما إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ أَسْلِمُوا حِيثُ ظَهَرَ وَبَشِّرِ

الْمُخْبِتِينَ الَّذين خَبَتْ نارُ طَبِيعَتِهِم ، فقالوا إلهـا ولـم يقولوا طبيعةً .

Ve eğer onlara: "Kime ibâdet ettiniz?" denilse, "Bir ilâha" derlerdi. Allâh'a ve ilâha demezlerdi. Ve abidin a'lâsı, onda ulûhiyet tahayyül etmedi. Belki bu, meclâ-yı ilâhîdir; onun ta'zîmi iktizâ eder, dedi. Böyle olunca o iktisâr etmez. Sâhib-i tahayyül olan âbid-i ednâ ise: "Biz, bunlara bizi Allâh'a kurbeti yaklaştırsınlar diye taparız" (Zümer, 39/3) derler. Ve âbid-i a'lâ, der ki: "Sizin ilâhınız ancak ilâh-ı vâhiddir"; binâenaleyh nerede zâhir olursa "O'na inkıyâd edin”; ve nâr-ı tabîatı sönmüş olan "Muhbitlere müjde ver!" (Hac, 22/34) İmdi onlar "ilâh" dediler ve "tabîat" demediler. Ya'ni kavm-i Nûh'a veyâ müteaddid putlara tapan kimselere “Kime ibâdet ettiniz?" diye sorulsa, onlar cevablarında “Elbette bir ilâha, ya'ni ilâh-ı mukayyede taptık” derlerdi. Yoksa Allah Teâlâya ve ilâh-ı mutlaka taptık demezlerdi. Demek ki onlar dahi, ma'bûdlarında ulûhiyyet-i mutlakayı hasretmiyorlar; belki ulûhiyeti tahayyül ediyorlar. Fakat her mazharda ve cemî'-i zerrâtta Hakk'ı müşâhede eden âbid-i alâ, o asnâmda ulûhiyeti tahayyül etmez; belki bu meclâ-yı ilâhîdir, taʼzîmi îcâb eder, der. Binâenaleyh o, Hakk'ı maʼbûd-ı müteayyen ve mukayyede münhasır kılmaz. Çünkü bu âbid [3/47] cemî'-i merâyâ-yı eşyâda Hakkı müşâhede eder; ve bu mabûd dahi o âyînelerden birisidir. Ve Hak zâtı cihetinden vâhid ve o âyînelerde mün'akis olan esmâsının sûretleriyle kesîrdir; ve bu ma'bûdda ulûhiyeti tahayyül eden âbid-i ednâ ise, âbid-i alânın müşâhedesinden bî-haber olduğundan, “Biz bunlara bizim Allâh'a yakınlığımızı yaklaştırsın diye tapıyoruz" derler. Nitekim elyevm Îsevîlere Hz. Îsa'nın ve Hz. Meryem'in tasvirleri önünde niçin tapındıkları sorulduğu vakit aynı cevabı veriyorlar. Fakat âbid-i alâ onlara hitâben: "Sizin ilâhınız ancak ilâh-ı vâhiddir. Nerede zâhir olursa olsun ona inkıyâd edin; Hakk'ın tecelliyât-ı kesîresi sizi zât-ı vâhidden hicâba düşürmesin!" der. Ey me'mûr olan zât! Nâr-ı tabîatları sönmüş ve Hakk'a perde olan enâniyetleri münkesir olmuş olan muhbitîn, ya'ni mütezellilîn-i hâşiîn, “ilâh” dediler, "tabîat" demediler. Zîrâ kendilerinde gālib olan şey ne ise onu bildiler; ve onların nâr-ı tabîatları söndüğü vakit, ilâhiyet zâhir ve gālib olur; ve kendilerinde olan nâr-ı tabîatın sönmesinden, tabîatın müteessir olan bir şey olduğunu ve tasarrufun tabîat için değil, Hak için sâbit olduğunu bilirler. Binâenaleyh onlar “ilâh" ismini verirler. Eski ve yeni feylesoflar gibi "Tabîat şöyle yaptı, böyle yaptı” demezler. Hâlbuki tabîat mutasarrıf değildir; belki kendisi mahall-i tasarruf ve infiâldir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer onlara: "Kime ibadet ettiniz?" denilse, "Bir ilâha" derlerdi. Allah'a ve ilâha demezlerdi. Ve kulun en üstünü, onda ilâhlık tahayyül etmedi. Aksine bu, ilâhî tecelli yeridir; onun yüceltilmesi gerekir, dedi. Böyle olunca o, sınırlama yapmaz. Sanıda bulunan aşağı seviyedeki kul ise: "Biz, bunlara bizi Allah'a yakınlaştırsınlar diye taparız" (Zümer, 39/3) derler. Ve üstün kul, der ki: "Sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır"; bu sebeple nerede ortaya çıkarsa "O'na boyun eğin"; ve tabiat ateşi sönmüş olan "Alçakgönüllülere müjde ver!" (Hac, 22/34) Şimdi onlar "ilâh" dediler ve "tabiat" demediler. Yani Nuh kavmine veya çok sayıda puta tapan kimselere "Kime ibadet ettiniz?" diye sorulsa, onlar cevaplarında "Elbette bir ilâha, yani kayıtlı bir ilâha taptık" derlerdi. Yoksa Yüce Allah'a ve mutlak ilâha taptık demezlerdi. Demek ki onlar dahi, mâbudlarında mutlak ilâhlığı sınırlamıyorlar; aksine ilâhlığı tahayyül ediyorlar. Fakat her tecelli yerinde ve bütün zerrelerde Hakk'ı müşahede eden üstün kul, o putlarda ilâhlığı tahayyül etmez; aksine bu ilâhî tecelli yeridir, yüceltilmesi gerekir, der. Bu sebeple o, Hakk'ı belirli ve kayıtlı bir mâbuda sınırlamaz. Çünkü bu kul [3/47] eşyanın bütün aynalarında Hakk'ı müşahede eder; ve bu mâbud dahi o aynalardan biridir. Ve Hak zâtı cihetinden tek ve o aynalarda yansıyan isimlerinin suretleriyle çoktur; ve bu mâbudda ilâhlığı tahayyül eden aşağı seviyedeki kul ise, üstün kulun müşahedesinden habersiz olduğundan, "Biz bunlara bizim Allah'a yakınlığımızı yaklaştırsın diye tapıyoruz" derler. Nasıl ki şimdi Hristiyanlara Hz. İsa'nın ve Hz. Meryem'in tasvirleri önünde niçin tapındıkları sorulduğu vakit aynı cevabı veriyorlar. Fakat üstün kul onlara hitaben: "Sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır. Nerede ortaya çıkarsa olsun ona boyun eğin; Hakk'ın çok sayıdaki tecellileri sizi tek zâttan perdeye düşürmesin!" der. Ey görevli olan zât! Tabiat ateşleri sönmüş ve Hakk'a perde olan benlikleri kırılmış olan alçakgönüllüler, yani zelil ve huşu sahipleri, "ilâh" dediler, "tabiat" demediler. Zira kendilerinde üstün gelen şey ne ise onu bildiler; ve onların tabiat ateşleri söndüğü vakit, ilâhlık ortaya çıkar ve üstün gelir; ve kendilerinde olan tabiat ateşinin sönmesinden, tabiatın etkilenen bir şey olduğunu ve tasarrufun tabiat için değil, Hak için sabit olduğunu bilirler. Bu sebeple onlar "ilâh" ismini verirler. Eski ve yeni filozoflar gibi "Tabiat şöyle yaptı, böyle yaptı" demezler. Hâlbuki tabiat tasarruf edici değildir; aksine kendisi tasarruf ve etkilenme yeridir.

وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا أَي حَيَّرُوهُمْ في تَعْدَادِ الوَاحِدِ بالوُجُوه والنِّسَبِ، وَلَا

تَزِدِ الظَّالِمِينَ لِأَنفُسِهِم، من جُمْلَةِ الْمُصْطَفَيْنَ الَّذِينَ أُورِثُوا الكتابَ، فَهُمْ

أَوَّلُ الثَّلَاثَةِ، فَقَدَّمَهُ على المُقْتَصِدِ والسَّابِقِ، إِلَّا ضَلَالًا أَي إِلا حَيْرَةً، قال

المُحَمَّدِيُّ : زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا» ، كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ

قَامُوا، فالحَائِرُ له الدَّوْرُ، والحَرَكَةُ الدَّوْرِيَّةُ حَوْلَ القُطْبِ، فَلا يَبْرَحُ مِنْهُ.

[3/48] "Ve birçoğunu ıdlâl eylediler;” (Nûh, 71/24) ya'ni vâhidin vü- cûh ve niseb ile ta'dâdında hayrete düşürdüler. Ve "kitâba vâris kılı- nip mustafeyn olan" (Sâd, 38/47), "nefislerine zulmedenler ziyâde et- mediler" (Nûh, 71/24). Ve o üçün evvelidir. İmdi Hak onu “muktesid" ve "sâbık” üzerine takdîm etti. Ancak "dalâlen, ya'ni hayreten, ziyâde eyledi". Muhammedî ise "Sen'de hayreti bana ziyâde et!" dedi. "Her ne vakit onlara aydınlık olsa, onun içinde yürürler; ve üzerlerine ka- ranlık bastıkda kāim olurlar.” (Bakara, 2/20) İmdi hâir için devr var- dır; ve hareket-i devriyye kutbun etrafındadır; ondan ayrılmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ve birçoğunu saptırdılar;" (Nûh, 71/24) yani, tek olanın (Allah'ın) vecihler (yönler) ve nispetler (bağıntılar) ile çoğaltılmasında (farklı isim ve sıfatlarla anılmasında) hayrete düşürdüler. Ve "kitaba vâris kılınıp seçkin kılınanlar" (Sâd, 38/47), "nefislerine zulmedenlerin azgınlığını artırmadılar" (Nûh, 71/24). Ve o (zulmedenler), üçün (üç sınıf insanın) ilkidir. Şimdi, Hak Teâlâ onu "muktesid" (orta yolu tutan) ve "sâbık" (hayırda öne geçen) üzerine takdim etti (tercih etti). Ancak "dalâleti, yani hayreti, artırdı". Muhammedî (Hz. Muhammed'e ait olan) ise "Sen'de hayreti bana artır!" dedi. "Her ne vakit onlara aydınlık olsa, onun içinde yürürler; ve üzerlerine karanlık bastığında durup kalırlar." (Bakara, 2/20) Şimdi, hayrette olan için bir devir (dönüş) vardır; ve devrî hareket kutbun etrafındadır; ondan ayrılmaz.

Ya'ni kavm-i Nûh vücûd-1 vâhidi, mezâhir âyînelerine mün'akis olan onun muhtelif vücûh ve sûretlerini ve kendisinde olan esmâ ve sıfât nisbet- lerini ta'dâd etmek sûretiyle halkın birçoğunu şaşırtıp hayrete düşürdüler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Nûh kavmi, tek bir varlığı, onun farklı veçhelerini ve suretlerini ki bunlar aynalara yansıyan tezahürleridir, ve kendisinde bulunan isim ve sıfat bağıntılarını sayıp dökmek suretiyle halkın birçoğunu şaşırtıp hayrete düşürdüler.

Misal: Bir odanın duvarlarına muka'ar ve muhaddeb ve muka'ariyet ve muhaddebiyeti mümtezic on âyîne talîk edilse, odanın ortasında kāim olan şahs-ı vâhidin zıll ve hayali hepsine mün'akis olur; ve şahıs bir iken on sûret görünür; ve âyînelerin tarz-ı i'mâli başka başka olduğundan her birine mün'akis olan hayâl dahi birbirine benzemez. Birinde uzun bir ve- cih, ince bacaklar; ve diğerinde yamyassı ve müdevver bir vecih ve top gibi yuvarlak bir gövde, kısacık bacaklar; ve birisinde uzun bir vecih ve şişman bir gövde; vesâirlerinde de bunlara makıys birer sûret müşâhede olunur. Halbuki cümlesi bir şahsın zıllıdır. Bu ihtilâf ancak âyînelerin ih- tilâfından münbaisdir. Şimdi odaya giden diğer bir kimse o hayâlâtı görüp her birerlerini başlı başına birer vücûd zannetse ve zıllın sahibi olan şahs-1 vâhidden gāfil olsa, bu şaşkınlıktan başka bir şey değildir. Böyle bir kimse bu gördüğü hayâlâta vücûd verdiği için şaşkın olduğu gibi, bu iddiasına başkalarını da davet etse, onları da şaşırtıp "hayret"e düşürür. [3/49] İşte bu tâifenin hayreti cehle müstenid bir şaşkınlıktan mütevellid olduğu için “hayret-i mezmûme”dir. Fakat bu merâyâ-yı muhtelifede zâhir olan sûretler hep şahs-ı vâhidin zıllı olup, mahallin ihtilafı hasebiyle böyle muhtelif vücûh ile göründüğünü bilen kimselerin hayreti, ilme müstenid olduğu için “hayret-i mahmûde”dir. Zîrâ bu taife فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ (Bakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allâh'ın vechi vâki'dir.] âyet-i kerîmesi muktezâsınca her cihetten vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın tecellîsini görürler. Ve o tecellîde istihlâk ve hayretlerinden ve vücûd-ı vâhidin müşâhedesinden nâşî bir vechi diğer vecihden ve bir ciheti diğer cihetten fark ve temyîz edemezler. Beyit: جلوه بر من مفروش اى ملك الحاج كه تو خانه می بینی و من خانه خدا می بینم Tercüme: “Cilvelenme bana beyhûde emîr-i hâc ki, Gördüğün Kâbe senin; ben görürüm beyt-i Hudâ.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Bir odanın duvarlarına içbükey ve dışbükey ve içbükeyliği ile dışbükeyliği karışık on ayna asılsa, odanın ortasında duran tek bir kişinin gölgesi ve hayali hepsine yansır; ve kişi bir iken on suret görünür; ve aynaların yapılış tarzı başka başka olduğundan her birine yansıyan hayal de birbirine benzemez. Birinde uzun bir yüz, ince bacaklar; ve diğerinde yamyassı ve yuvarlak bir yüz ve top gibi yuvarlak bir gövde, kısacık bacaklar; ve birisinde uzun bir yüz ve şişman bir gövde; diğerlerinde de bunlara kıyasla birer suret gözlemlenir. Hâlbuki hepsi bir kişinin gölgesidir. Bu farklılık ancak aynaların farklılığından kaynaklanır. Şimdi odaya giden diğer bir kimse o hayalleri görüp her birini başlı başına birer varlık zannetse ve gölgenin sahibi olan tek kişiden gafil olsa, bu şaşkınlıktan başka bir şey değildir. Böyle bir kimse bu gördüğü hayallere varlık verdiği için şaşkın olduğu gibi, bu iddiasına başkalarını da davet etse, onları da şaşırtıp "hayret"e düşürür. İşte bu grubun hayreti cehalete dayalı bir şaşkınlıktan kaynaklandığı için "kınanmış hayret"tir. Fakat bu çeşitli aynalarda görünen suretler hep tek kişinin gölgesi olup, mahallin farklılığı sebebiyle böyle çeşitli vecihlerle göründüğünü bilen kimselerin hayreti, ilme dayalı olduğu için "övülmüş hayret"tir. Çünkü bu grup فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ (Bakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allah'ın vechi vâki'dir.] ayet-i kerimesi gereğince her cihetten tek ve mutlak varlık olan Hakk'ın tecellisini görürler. Ve o tecellide yok oluş ve hayretlerinden ve tek varlığın müşahadesinden dolayı bir vecihi diğer vecihten ve bir ciheti diğer cihetten fark ve temyiz edemezler. Beyit: جلوه بر من مفروش اى ملك الحاج كه تو خانه می بینی و من خانه خدا می بینم Tercüme: "Cilvelenme bana beyhude hac emiri ki, Gördüğün Kâbe senin; ben görürüm Allah'ın evini."

وَمَا الْوَجْهُ إِلَّا وَاحِدٌ غَيْرَ أَنَّهُ

إِذَا أَنْتَ اعْدَدْتَ الْمَرَايَا تَعَدَّدًا

Tercüme: "Vech, birden gayrı değildir. Sen âyîneleri saydığın vakit taaddüd eder." İmdi bu şühûd, zevk-i Muhammedî üzere olan şühûddur; ve bu şühûd sahibi olanlar nefislerine zulmedenlerdir ki, onlar kitâb-ı Kur'ân ve Furkān'a, ya'ni cem' ve farka, vâris kılınan güzîdegândır; ve onların nefislerine zulmü, vücûd-ı imkânîlerinin muktezâsı olan şehevâtı terketmeleri ve zılâl-i esmâiyyeden ibâret vücûdât-ı mukayyede ve müteayyinelerini nefyeylemeleridir. Ve bu “nefislerine zâlim olanlar” ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ (Fâtır, 35/32) [Ondan sonra kullarımızdan ihtiyâr ettiğimiz kimselere Kur'ân'ı verdik ki, bunlardan bir kısmı nefsine zâlim olan mukallidlerdir; ve bir kısmı da, iyilik ve kötülük arasında mutavassıt olan muktesıddır; ve bir kısmı dahi hayrât ile ileriye giden vâsıllardır.] âyet-i kerîmesinde zikrolu- nan üç tâifenin evvelkisidir. Ve (S.a.v.) Efendimiz bu üç [3/50] tâife hak- kında هَؤُلَاءِ كُلُّهُمْ بِمَنْزِلَةٍ وَاحِدَةٍ وَكُلُّهُمْ فِي الْجَنَّةِ ya'ni “Onların cümlesi vâhid menzilesindedir ve hepsi cennettedir”187 buyurdular. İmdi “nefsine zâlim olan” kimse vâhid-i hakîkîyi birtakım i'tibârât ile teksîr edip bu kesrette de vahdeti müşâhede eder; ve “muktesıd” ise vâhidde kesreti ve kesrette vâhidi müşâhede edip, bu iki şühûd arasını cem'eder; ve “sâbık” ise adedi birleştirip kesîri vâhid müşâhede eder. Binâenaleyh “muktesıd” ile “sâbık” Hakk'ın ve halkın vücûdlarını i'tibâr ve isbât ettiklerinden “ehl-i hayret” değildirler. Fakat “zâlim”-i Muhammedî vâhidi i'tibârât ile kesîr gördü- ğü ve halkın vücudunu i'tibâr ve isbât etmediği için “hayret”tedir. وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا ضَلَالًا )Nûh, 71/24) [O zâlimlerin hayretlerinden başka şeylerini arttırma.] Şu hâlde Hak onun hayretini ziyâde eder. Nitekim (S.a.v.) Efen- dimiz رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا ya'ni “Yâ Rab, benim hayretimi sende ziyâde et!” buyurur. Ve bu hayret “hayret-i mahmûde”dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Yüz, birden başka değildir. Sen aynaları saydığın zaman çoğalır." Şimdi bu şühûd (gözlem), Muhammedî zevk (manevî tat) üzere olan şühûddur; ve bu şühûd sahibi olanlar, nefislerine zulmedenlerdir ki, onlar Kur'ân ve Furkān kitabına, yani cem' (birleştirme) ve farka (ayırma), vâris kılınan seçkin kişilerdir; ve onların nefislerine zulmü, imkânî varlıklarının gereği olan şehvetleri terk etmeleri ve esmâî gölgelerden ibaret kayıtlı ve belirli varlıklarını yok saymalarıdır. Ve bu “nefislerine zâlim olanlar”, Fâtır Suresi 35/32. ayetinde zikredilen üç zümrenin ilkidir: "Ondan sonra kullarımızdan seçtiğimiz kimselere Kitab'ı miras bıraktık. Onlardan kimi nefsine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçer." Ve (S.a.v.) Efendimiz bu üç zümre hakkında “Onların hepsi tek bir mertebededir ve hepsi cennettedir” buyurdular. Şimdi “nefsine zâlim olan” kimse, hakiki tek olanı birtakım itibarlar ile çoğaltıp bu çoklukta da birliği gözlemler; ve “muktesıd” (orta yolu tutan) ise, tek olanda çokluğu ve çoklukta tek olanı gözlemleyip, bu iki gözlem arasını birleştirir; ve “sâbık” (öne geçen) ise, sayıyı birleştirip çokluğu tek olarak gözlemler. Buna göre “muktesıd” ile “sâbık”, Hakk'ın ve halkın varlıklarını itibar ve ispat ettiklerinden “hayret ehli” değildirler. Fakat “zâlim”-i Muhammedî, tek olanı itibarlar ile çok gördüğü ve halkın varlığını itibar ve ispat etmediği için “hayret”tedir. Nûh Suresi 71/24. ayetinde "O zalimlerin ancak sapıklıklarını artır." buyrulur. Bu durumda Hak onun hayretini artırır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz “Yâ Rab, benim hayretimi sende artır!” buyurur. Ve bu hayret “övülmüş hayret”tir.

Ma'lûm olsun ki, bu âyet-i kerîme sûre-i Nûhda vâki وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا (Nûh, 71/24) [Onlar hakîkaten pek çoklarını hayrete düşürdüler.] âyet-i kerîmesini müteakiben şeref-vârid olur; ve şu hâlde وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا ضَلَالًا (Nûh, 71/24) [O zâlimlerin hayretlerinden başka şeylerini arttırma.] kavli kavm-i Nûh'a ait bulunur. Çünkü “zulm”ün ma'nâ-yı lugavîsi “Bir şeyi mevziinin gayrı olan bir yere vaz’etmektir. Kavm-i Nûh ise, hacer ve şe- cerden yaptıkları mezâhir-i asnâmda ulûhiyet tahayyül edip, onlara taab- büd ettikleri için, ulûhiyeti mevziinin gayrı olan mahalle vaz’etmekle zâlim oldular; ve nefislerine zulmeden zâlim-i Muhammedîler ise şehevât-ı nef- sâniyyelerini mahalline vaz’etmediler. Belki muhalefet edip terkettiler; ve vücûd-ı vâhidi birtakım niseb-i ademiyye ile teksîr etmekle zulmeylediler. Onun için Şeyh (r.a.) sûre-i Nûhda olan bu âyet-i kerîmede vâki” “zâlimîn” kavlini lisân-ı işaretle “ehl-i kemâl" tarafına “işâreten” tefsîr buyurdular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, bu yüce ayet, Nuh Suresi'nde geçen وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا (Nuh, 71/24) [Onlar gerçekten pek çoklarını şaşkınlığa düşürdüler.] yüce ayetinin hemen ardından gelmektedir; ve bu durumda وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا ضَلَالًا (Nuh, 71/24) [O zalimlerin şaşkınlıklarından başka bir şeylerini arttırma.] sözü Nuh kavmine ait bulunur. Çünkü "zulüm"ün lügat anlamı "Bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır." Nuh kavmi ise, taş ve ağaçtan yaptıkları putların görünümlerinde ilahlık hayal edip, onlara ibadet ettikleri için, ilahlığı ait olduğu yerin dışında bir yere koymakla zalim oldular; ve nefislerine zulmeden Muhammedî zalimler ise nefsanî şehvetlerini ait olduğu yere koymadılar. Aksine, muhalefet edip terk ettiler; ve tek olan varlığı birtakım yokluk bağıntılarıyla çoğaltmakla zulmettiler. Onun için Şeyh (r.a.) Nuh Suresi'nde bulunan bu yüce ayette geçen "zalimler" sözünü işaret diliyle "ehl-i kemâl" (olgunluk ehli) tarafına "işaret ederek" tefsir buyurdular.

O “hayret-i mahmûde” sâhibi olan Muhammedîlere Hak, her ne vakit nûr-i ahadiyyet ile tecellî edip izâe eylese, onlar o nûr içinde yürürler. Zîrâ tecellî-i ahadî ile keserât ve hicâb-ı taayyünât kalkar. Binâenaleyh mûcib-i hayret olan taaddüdât dahi mürtefi' olur; ve taayyünât-ı kesîre perdelerinin karanlığı çöktüğü vakit hayrete düştükleri hâlde dururlar, yürümezler ve kat’-1 merhale etmezler; ve hayrette olanlar ise devrederler; ve hareket-i devriyye ise kutub etrafındadır, ondan ayrılmaz. Binâenaleyh onun devrinin [3/51] evveli ve âhiri yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O "övülmüş hayret" sahibi Muhammedîlere Hak, ne zaman ahadiyet nuruyla tecelli edip aydınlatsa, onlar o nur içinde yürürler. Çünkü ahadî tecelli ile kesretler (çokluklar) ve taayyünat (belirlemeler) perdesi kalkar. Bu sebeple hayrete sebep olan çokluklar da ortadan kalkar; ve çok sayıdaki belirlemelerin perdelerinin karanlığı çöktüğü zaman hayrete düşmüş bir halde dururlar, yürümezler ve yol almazlar; ve hayrette olanlar ise dönerler; ve dairesel hareket ise kutup etrafındadır, ondan ayrılmaz. Bu sebeple onun dönüşünün evveli ve sonu yoktur.

وصاحِب الطَّرِيقِ المُسْتَطِيلِ مَائِلٌ، خَارِجٌ عَن المَقْصُودِ، طَالِبٌ مـا هـو فيـه

صاحب خيال إليه غايته ، فله «مِنْ» و «إِلَى» وَمَا بينهما، وصاحِبُ الحَرَكَةِ

الدَّوْرِيَّةِ لَا بَدْءَ له فَيَلْزَمُه مِنْ» ، ولا غايَةَ له فيَحْكُمُ عليه «إِلَى»، فَلَهُ الوُجُودُ

الأتم، وهو المُؤْتَى جَوَامِعُ الكَلِمِ والحِكَمِ، مِمَّا خَطِيئَاتُهُمْ فَهِيَ الَّتِي

خَطَتْ بِهِمْ فَغَرِقُوا فِي بِحَارِ العِلْمِ بِاللهِ، وهو الحَيْرَةُ .

Ve tarîk-i müstatîl sahibi mâildir; maksûddan hâriçtir. Hakkında hayâl sâhibi olduğu şeye tâlibdir. Onun gāyesi o hayâldir. Binâenaleyh onun için “min” ve “ilâ” ve o ikisinin arasındaki şey vardır. Ve hareket-i devriyye sahibi için bed' yoktur ki, ona “min” lâzım olsun; ve onun için gaye yoktur ki, onun üzerine “ilâ” hükmetsin. Böyle olunca onun için vücûd-ı etemm vardır; ve ona cevâmi'-i kelim ve hikem verildi. "Sâlik oldukları hatîâttan nâșî” (Nûh, 71/25) ilm-i billâh deryâlarında garkoldular; ve o da "hayret"tir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve doğru yolun sahibi (tarîk-i müstatîl sahibi) eğilimlidir; maksattan dışarıdadır. Hakkında hayal sahibi olduğu şeye talip olur. Onun gayesi o hayaldir. Bu sebeple onun için "başlangıç" (min) ve "son" (ilâ) ve o ikisinin arasındaki şey vardır. Ve dairesel hareketin sahibi için bir başlangıç yoktur ki, ona "başlangıç" (min) gerekli olsun; ve onun için bir gaye yoktur ki, onun üzerine "son" (ilâ) hükmetsin. Böyle olunca onun için en mükemmel varlık (vücûd-ı etemm) vardır; ve ona "cevâmi'-i kelim" (az sözle çok anlam ifade etme yeteneği) ve hikmetler verildi. "İşledikleri hatalardan dolayı" (Nûh, 71/25) Allah bilgisi (ilm-i billâh) denizlerinde boğuldular; ve o da "hayret"tir.

Ya'ni tarîk-i müstatîl sahibi merkezden muhîte mâildir. Zîrâ o taayyünât-ı kesîre perdelerinin arkasında kalmış ve hakîkat-i hâlden gafil bulunmuştur. Hakk'ı ne kendi nefsinde ve ne de sâir mezâhirde müşâhede etmez. Onu kendi nefsinden uzakta tahayyül eder. O hayâl hânesinde tahayyül edip uzak mesâfede zannettiği sûrete teveccüh ile ona tâlib olur. Binâenaleyh bu kimse Hak'tan mâil ve maksûddan hâriçtir; ve tahayyül ettiği şey kendisinin ilâh-ı mec'ûlü ve Rabb-i mütehayyelidir. Onun sülûkü o hayâlde nihâyet bulur. İşte bu tarîk-i müstatîl sahibi için “min”, ya'ni ibtidâ; ve “ila”, ya'ni intihâ; ve bu ibtidâ ve intihâ arasında olan mesâfe vardır. Ya'ni evvelâ kendi vücudunu ve nefsini ortaya koyar ve nefsini merkez addeder; ve Hakk'ın talebine bu merkezden ibtidâen [3/52] sâlik olur; ve bu talebi hayâlinde nihâyet bulur ki, bu da Hak hakkında verdiği karâr-ı hayâlîsidir; ve nefsinden başlıyarak bu karâr-ı hayâlîye vâsıl oluncaya kadar arada mesâfe vardır. O bu mesafeyi Allah Teâlâya giden bir yol tevehhüm etmiştir. İşte bu seyri ile Hak'tan uzak olur. Çünkü daha ibtidâda iken Hakk'ı terketmiştir. Bu ibtidâdan uzaklaştıkça Hak'tan uzağa düşer. Hâl- buki hareket-i devriyye sahibi için başlangıç yoktur ki, ona “min”, ya'ni ibtidâ lâzım olsun; ve seyrinin nihâyeti yoktur ki, onun üzerine “ila”, ya'ni intihâ hükmetsin. Onun seyrinin ne evveli ve ne de âhiri vardır. Zîrâ seyri muhît-i dâire üzerindedir. Böyle olunca o hareket-i devriyye sahibi için vü- cûd-1 etemm vardır. Zîrâ onun seyri küllün muhîtidir; ve Allah'dan Allâh'a- dır ve Allahdadır; ve ona cevâmi'-i kelim ve hikem i'tâ olunmuştur. Nite- kim (S.a.v.) Efendimiz أُوتِيتُ جَوَامِعَ الْكَلِم &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, doğru yol sahibi (tarîk-i müstatîl sahibi) merkezden çevreye eğilimlidir. Çünkü o, çok sayıdaki taayyünât (belirginleşmeler) perdelerinin arkasında kalmış ve hakikî halden gafil bulunmuştur. Hakk'ı ne kendi nefsinde ne de diğer tecellilerde (mezâhir) müşâhede etmez. Onu kendi nefsinden uzakta tahayyül eder. O, hayal hanesinde tahayyül edip uzak mesafede zannettiği surete yönelerek ona talip olur. Buna göre, bu kimse Hak'tan eğik (mâil) ve maksattan dışarıdadır (hâriçtir); ve tahayyül ettiği şey kendisinin vehmedilmiş ilahı (ilâh-ı mec'ûl) ve hayalî Rabbidir (Rabb-i mütehayyelidir). Onun sülûkü (manevi yolculuğu) o hayalde nihayet bulur. İşte bu doğru yol sahibi için "min", yani başlangıç; ve "ila", yani bitiş; ve bu başlangıç ve bitiş arasında olan mesafe vardır. Yani, evvela kendi vücudunu ve nefsini ortaya koyar ve nefsini merkez kabul eder; ve Hakk'ın talebine bu merkezden başlangıç olarak sâlik olur; ve bu talebi hayalinde nihayet bulur ki, bu da Hak hakkında verdiği hayalî kararıdır; ve nefsinden başlayarak bu hayalî karara ulaşıncaya kadar arada mesafe vardır. O, bu mesafeyi Allah Teâlâ'ya giden bir yol vehmetmiştir. İşte bu seyri ile Hak'tan uzak olur. Çünkü daha başlangıçta iken Hakk'ı terk etmiştir. Bu başlangıçtan uzaklaştıkça Hak'tan uzağa düşer. Hâlbuki, dairesel hareket sahibi için başlangıç yoktur ki, ona "min", yani başlangıç lazım olsun; ve seyrinin nihayeti yoktur ki, onun üzerine "ila", yani bitiş hükmetsin. Onun seyrinin ne evveli ne de ahiri vardır. Zira seyri dairenin çevresi üzerindedir. Böyle olunca, o dairesel hareket sahibi için tam bir varlık (vücûd-ı etemm) vardır. Zira onun seyri küllün (bütünün) çevresidir; ve Allah'tan Allah'adır ve Allah'tadır; ve ona cevâmi'-i kelim (özlü sözler) ve hikem (hikmetler) ihsan olunmuştur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz "أُوتِيتُ جَوَامِعَ الْكَلِم" (Bana özlü sözler verildi) buyurmuştur.

]Bana cevami’-i kelim itâ olundu.[ buyurup, bu makāmdan ihbâr eylemişlerdir; ve bu da "hayret-i mahmûde" makāmı olup kâffe-i hakāyık-ı ilâhiyye ve hikem-i rabbâniyyeyi câmi'dir ki, balada geçen إِلَّا ضَلَالًا (Nûh, 71/24) kavlinde îzâh olunmuş idi. Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri kavm-i Nûh hakkında sûre-i مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا (Nûh, 71/25) ya'ni “Onlar hatîeleri sebebiyle garkolunup nâra idhâl olundular; onlar Allah'dan başka mededkâr bulmadılar” buyurdu. Hz. Şeyh (r.a.) bu âyet-i kerîmenin ma'nâsını lisân-ı işaretle “kâmilân” hakkında ahz buyur- dular ve onu bu yolda tefsîr ettiler. Ya'ni “hayret-i mahmûde”ye düşen Muhammedîler hatîeleri, ya'ni zenb-i vücûdları sebebiyle ilm-i ilâhî câ- nibine doğru kat’-1 merâhil ve sülûk edip nihâyet ilm-i billâh deryâsın- da garkoldular. Ya'ni onlar gördüler ki, وُجُودُكَ ذَنْبٌ لَا يُقَاسُ عَلَيْهِ ذَنْبٌ آخَر ya'ni "Senin vücûdun bir günâhtır ki, ona diğer bir günâh kıyâs olunmaz" muktezâsınca cemî'-i şürür ve kabâyıhın menbaı kendilerinin taayyün-i kevnîsidir. Şu hâlde o cemî'-i hatîâtın başıdır; ve bundan kurtulmak, ancak ilm-i ilâhî deryâsına doğru sülûk edip tahsîl-i ma'rifet ile mümkin olur. Hiç durmadılar, öyle yaptılar; ve onlarda öyle bir maʼrifet [3/53] hâsıl oldu ki netîcede "hayret"e düştüler; ya'ni vahdet-i zâtiyye ile, niseb-i ademiyye kesreti arasında mütehayyir kaldılar; ve bildiler ki, hakîkat-i vücûd birdir; o da Hakk-ı mutlakın vücûd-ı nâmütenâhîsidir; ve esma O'nun şuûnât-ı zâtiyyesidir; ve keserât-ı âlem ise onun esmâsı hasebiyle vücûd-ı mutlakı- nın takayyüdât ve taayyünâtından ibarettir; ve kendi vücûdları dahi bu mezâhirden ve mukayyedâttan birisidir. Binâenaleyh zenb-i vücûdlarını ortadan kaldırıp bahr-ı ahadiyyette garkoldular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Bana cevamiü'l-kelim (az sözle çok anlam ifade etme yeteneği) verildi." buyurarak, bu makamdan haber vermişlerdir; ve bu da "hayret-i mahmûde" (övülmüş hayret) makamı olup, bütün ilâhî hakikatleri ve rabbanî hikmetleri kapsar ki, yukarıda geçen "إِلَّا ضَلَالًا" (Nûh, 71/24) kavlinde açıklanmış idi. Bilinmeli ki, Yüce Allah, Nûh kavmi hakkında "مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا" (Nûh, 71/25) yani "Onlar hataları sebebiyle boğuldular ve ateşe sokuldular; onlar Allah'tan başka yardımcı bulamadılar" buyurdu. Şeyh (r.a.) bu ayet-i kerimenin anlamını işaret diliyle "kâmilân" (kâmil insanlar) hakkında aldı ve onu bu şekilde tefsir etti. Yani "hayret-i mahmûde"ye düşen Muhammedîler, hataları, yani varlık günahları sebebiyle ilâhî ilim tarafına doğru merhaleler kat edip sülûk ederek nihayet ilim billâh (Allah bilgisi) deryasında boğuldular. Yani onlar gördüler ki, "وُجُودُكَ ذَنْبٌ لَا يُقَاسُ عَلَيْهِ ذَنْبٌ آخَر" yani "Senin varlığın öyle bir günahtır ki, ona başka bir günah kıyaslanmaz" gereğince, bütün şerlerin ve çirkinliklerin kaynağı kendilerinin kevnî (varoluşsal) taayyünüdür. Şu halde o, bütün hataların başıdır; ve bundan kurtulmak, ancak ilâhî ilim deryasına doğru sülûk edip marifet tahsil etmekle mümkün olur. Hiç durmadılar, öyle yaptılar; ve onlarda öyle bir marifet hâsıl oldu ki neticede "hayret"e düştüler; yani zâtî vahdet ile ademî nispetlerin kesreti arasında mütehayyir kaldılar; ve bildiler ki, varlığın hakikati birdir; o da mutlak Hakk'ın sonsuz varlığıdır; ve isimler O'nun zâtî oluşlarıdır; ve âlemdeki kesretler ise O'nun isimleri hasebiyle mutlak varlığının kayıtlanmalarından ve taayyünlerinden ibarettir; ve kendi varlıkları dahi bu mazharlardan ve kayıtlanmalardan birisidir. Bu sebeple varlık günahlarını ortadan kaldırıp ahadiyyet denizinde boğuldular.

فَأُدْخِلُوا نَارًا في عَيْنِ الماء، وفي المُحَمَّدِيِّينَ وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ ،

سَجَّرْتَ التَّنُّورَ إِذَا أَوْقَدْتَهُ، فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا فكان اللَّهُ

عَيْنَ أَنْصَارِهِمْ فَهَلَكُوا فيه إلى الأبد، فلو أخْرَجَهم إلى السَّيْفِ، سَيْفِ الطَّبِيعَةِ

لَنَزَلَ بِهِم عن هذه الدَّرَجَةِ الرَّفِيعَةِ، وإن كان الكُلُّ لِلَّهِ وباللهِ بَلْ هو الله.

İmdi onlar ayn-ı mâ'da “nâra idhâl olundular". Ve Muhammedîler hakkında وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ (Tekvir 1/6) [Deryâlar iştiâl ettiği vakit] dir. Fırını îkād ettiğin vakit سَجَّرْتَ التَّنُّورَ ["Fırını tutuşturdun” denir]. "Böyle olunca onlar kendilerine Allah'dan gayrı ensâr bulmadılar." (Nûh, 71/25) Binâenaleyh Allah onların ayn-ı ensârı oldu. Onlar ilelebed onda helâk oldular. Eğer Allah Teâlâ onları sâhile, tabîat sâhiline çıkaraydı, onları bu yüksek dereceden indirirdi. Her ne kadar küll, Allah için ve Allah ile ve belki ancak Allah ise de. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ (Enbiya 21/30) [Biz her diri şeyi sudan yaptık.] âyet-i kerîmesi muktezâsınca her şeyin hayâtı sudan olduğundan ve ilm-i billâhda hayât-ı hakîkiyye bulunduğundan "ilim" için "su"yu istiâre etti; ve hadîs-i şerîf mûcibince O'nun sübühât-ı vech-i vahdeti nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı yaktığı için dahi “ateş”i “vahdet” için istiâre eyledi. Şu hâlde bu istiâreler ile ma'nâ böyle olur: Suda, ya'ni ilm-i billâhda, garkolan ehl-i hayret nâra, ya'ni vahdete, idhâl olundular, tecellî-i zâtî taayyünât-ı mütekessireyi yaktı; ayn-ı kesrette vahdeti müşâhede ettiler; ilim ile hayât ve bekā ile fenâ buldular. Binâenaleyh onlar gark ile harkı müşâhede ettikleri için eşedd-i “hayret”e düştüler. [3/54] Ve Muhammedîler hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ (Tekvir 81/6) ya'ni “Deryâlar iştiâl ettiği vakit” vârid oldu. Nitekim ben fırını iş'âl ettiğim vakit سَجَرْتُ التَّنُّورَ [Fırını tutuşturdum] derim. Ya'ni Arablar bu ta'bîri isti'mâl ederler. Hz. Şeyh (r.a.) Muhammedîler hakkında, suyun "ayn”ında ateşin vücûdu vâki' olduğunu bu âyet-i kerîme ile istişhâd buyurdu. Zîrâ denizler sudur; ve iştiâl ise ateşin şânındandır. Binâenaleyh bu gark ve hark şühûdunda, onlar taayyünât-ı kevniyyeden hiçbir yardım-cı bulmadılar. Zîrâ tecellî-i zâtî mezâhirin vücûd-ı izâfîlerini yaktı. Vücû- du olmayan şeyden ise yardım mutasavver değildir. Böyle olunca ancak Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi bâkî kaldı. Binâenaleyh yardımcı ancak Allah Teâlâ hazretleridir. Nitekim hadîs-i kudsîde buyurulur: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi onlar, varlığın özünde "ateşe sokuldular". Muhammedîler hakkında ise "Denizler tutuşturulduğu zaman" (Tekvir 81/6) buyrulur. Fırını yaktığın zaman "Fırını tutuşturdun" denir. "Böyle olunca onlar kendilerine Allah'tan başka yardımcı bulamadılar." (Nûh 71/25) Bu sebeple Allah onların bizzat yardımcısı oldu. Onlar sonsuza dek onda helâk oldular. Eğer Yüce Allah onları sahile, tabiat sahiline çıkarsaydı, onları bu yüksek dereceden indirirdi. Her ne kadar küll (bütün), Allah için ve Allah ile ve hatta ancak Allah ise de. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) "Biz her diri şeyi sudan yaptık." (Enbiya 21/30) ayet-i kerimesinin gereğince her şeyin hayatı sudan olduğundan ve Allah bilgisi içinde hakiki hayat bulunduğundan "ilim" için "su"yu eğretileme (istiâre) olarak kullandı; ve hadis-i şerif gereğince O'nun vahdet yüzünün sübühâtı (nurani perdeleri) nurdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı yaktığı için de "ateş"i "vahdet" için eğretileme olarak kullandı. Şu halde bu eğretilemeler ile anlam böyle olur: Suda, yani Allah bilgisinde, boğulan hayret ehli ateşe, yani vahdete, sokuldular; zâtî tecelli (Allah'ın özünün tecellisi) çoklu taayyünleri (belirginleşmeleri) yaktı; kesretin (çokluğun) özünde vahdeti (birliği) müşahede ettiler; ilim ile hayat ve beka (kalıcılık) ile fena (yok olma) buldular. Bu sebeple onlar boğulma ve yanmayı müşahede ettikleri için şiddetli "hayret"e düştüler. [3/54] Ve Muhammedîler hakkında Kur'an-ı Kerim'de "Denizler tutuşturulduğu zaman" (Tekvir 81/6) yani "Denizler tutuşturulduğu zaman" ifadesi geçmiştir. Nitekim ben fırını yaktığım zaman "Fırını tutuşturdum" derim. Yani Araplar bu tabiri kullanırlar. Hz. Şeyh (r.a.) Muhammedîler hakkında, suyun "özünde" ateşin varlığının meydana geldiğini bu ayet-i kerime ile delil gösterdi. Çünkü denizler sudur; ve tutuşma ise ateşin özelliğindendir. Bu sebeple bu boğulma ve yanma şuhudunda (görüşünde), onlar kevni (yaratılışa ait) taayyünlerden (belirginleşmelerden) hiçbir yardımcı bulamadılar. Çünkü zâtî tecelli (Allah'ın özünün tecellisi) mazharların (tecelli yerlerinin) izafî varlıklarını yaktı. Varlığı olmayan şeyden ise yardım tasavvur edilemez. Böyle olunca ancak Hakk'ın hakiki varlığı baki kaldı. Bu sebeple yardımcı ancak Yüce Allah'tır. Nitekim hadis-i kudsîde buyrulur:

وَمَنْ أَحْيَانِي فَأَنَا قَتَلْتُهُ وَمَنْ قَتَلْتُهُ فَعَلَيَّ دِيَتُهُ وَمَنْ عَلَيَّ دِيَتُهُ فَأَنَا دِيَتُهُ

ya'ni “Beni diri kılanı ben katlederim; ve öldürdüğümün diyeti benim üzerimedir; ve diyeti benim üzerime olan kimsenin diyeti de benim."188 Şu hâlde Allah onların ayn-ı ensârı oldu. Onlar ilelebed Allah'da helâk oldular. Bu hal de, Allah'da fânî ve Allah ile bâkî olmaktır. Ya'ni ehlullah ıstılâhında "fenâ-fillâh" ve "beka-billâh" dedikleri şeydir. Onlar ilm-i billâh denizlerinde garkolduktan sonra, eğer Allah onları sâhil-i tabîata çıkarsaydı, her ne kadar mertebe-i ulûhiyyette küll, Allah için ve Allah ile ve belki ancak Allah ise de, yine onları bu dere-ce-i refîadan indirmiş olurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani "Beni diri kılanı ben öldürürüm; ve öldürdüğümün diyeti benim üzerimedir; ve diyeti benim üzerime olan kimsenin diyeti de benim." Şu hâlde Allah onların ayn-ı ensârı (yardımcılarının özü) oldu. Onlar sonsuza dek Allah'ta helâk oldular. Bu hâl de, Allah'ta fânî (yok olma) ve Allah ile bâkî (var olma) olmaktır. Yani ehlullah (Allah dostları) ıstılâhında (teriminde) "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "beka-billâh" (Allah ile var olma) dedikleri şeydir. Onlar ilm-i billâh (Allah bilgisi) denizlerinde boğulduktan sonra, eğer Allah onları sâhil-i tabîata (doğa sahiline) çıkarsaydı, her ne kadar ulûhiyyet (ilâhlık) mertebesinde küll (bütün), Allah için ve Allah ile ve hatta ancak Allah ise de, yine onları bu derece-i refîadan (yüce dereceden) indirmiş olurdu.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı hakîkî nâmütenâhî olan zât-ı Hakk'ın vücû-dundan ibarettir; ve Hak bu “ahadiyet” mertebesinde kâffe-i sıfât ve esmâ-dan mutlaktır; ve ıtlâk kaydından dahi mutlaktır. “Mutlak” ta’bîri tefhîm-i merâm için vaz'olunan bir ıstılâhtır; ve bu mertebede onun nisebi olan sıfât ve esmâsı çekirdeğin içindeki ağaç gibi mahfîdir. Vaktâki onun kuv-vede olan esmâsı kemâllerini müşâhede için müsemmaları olan Hak'tan âyîneler, mezâhir ve âsâr taleb ettiler; vücûd-ı mutlak-ı Hak, mahzâ esmâya merhameten, mertebe-i ahadiyyetten mertebe-i vâhidiyyete tenezzül eyle-di. Bu mertebe mertebe-i “ulûhiyyet"tir. İşte bu mertebede zât “Allah" is-miyle tesmiye olunur; ve cemî'-i esmâ bu isim altında toplanmıştır. [3/55] Binâenaleyh esmânın kâffesi “Allah” için olmuş olur. ve parmaklarıyla kulaklarını tıkayan” (Nûh, 71/7) “kâfirlerden, dev- reden bir ahadı [bırakma!]” (Nûh, 71/26); tâ ki da'vet umûmî olduğu gibi menfaat dahi umûmî olsun. Zîrâ Nûh (a.s.) kâfirleri Hakk'ın mağ- firet etmesi için da'vet etti; gafr ise setrdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, hakiki varlık, Hakk'ın sonsuz olan Zât'ının varlığından ibarettir; ve Hak bu "ahadiyet" (birlik) mertebesinde bütün sıfatlardan ve isimlerden mutlaktır; ve mutlaklık kaydından dahi mutlaktır. "Mutlak" ifadesi, maksadı açıklamak için konulmuş bir terimdir; ve bu mertebede, O'nun bağıntıları olan sıfatları ve isimleri, çekirdeğin içindeki ağaç gibi gizlidir. Ne zaman ki O'nun kuvvede (potansiyel olarak) bulunan isimleri, kemallerini müşahede etmek için müsemmaları (kendilerine isim verilenler) olan Hak'tan aynalar, mazharlar (tecelli yerleri) ve eserler talep ettiler; Hakk'ın mutlak varlığı, sırf isimlere merhamet ederek, ahadiyet mertebesinden vâhidiyet (birlik ve çokluk) mertebesine tenezzül etti (indi). Bu mertebe "ulûhiyyet" (ilâhlık) mertebesidir. İşte bu mertebede Zât, "Allah" ismiyle adlandırılır; ve bütün isimler bu isim altında toplanmıştır. Bu sebeple, isimlerin hepsi "Allah" için olmuş olur. "Ve parmaklarıyla kulaklarını tıkayan" (Nûh, 71/7) "kâfirlerden, devreden bir ahadı [bırakma!]" (Nûh, 71/26); tâ ki davet umumi olduğu gibi menfaat dahi umumi olsun. Çünkü Nûh (a.s.) kâfirleri Hakk'ın mağfiret etmesi için davet etti; mağfiret ise örtmektir.

Ya'ni Cenâb-ı Nûh'un dâvetine karşı kavmi mekr-i azîm ile mukābele etmeleri üzerine, Hz. Nuh onlar hakkında: رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Cenâb-ı Nuh'un davetine karşı kavminin büyük bir tuzakla karşılık vermeleri üzerine, Hz. Nuh onlar hakkında şöyle dedi: "Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma."

(Nûh, 71/26) ya'ni “Yâ Rab rûy-i zeminde kâfirlerden dolaşan birisini bırakma!” diye duâ etti. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu duâyı lisân-ı hakîkatle böyle tefsîr buyururlar ki: Hz. Nûh duâsında “Rabbî” dedi “İlâhî” demedi. Ya'ni, ey benim Rabbim deyip, Rabb’i nefsine muzâf kıldı. Zîrâ Rab, hangi isim- de olursa olsun, mutlakā merbûbu iktizâ eder. Kendi ibâdının havâyicini kazâ için O, rubûbiyetinde sâbittir; ve onların mühimmâtına kifâyet eder. Fakat “İlâh” bir sıfat-ı muayyen ve ism-i mahsûs ile mukayyed değildir. Zîrâ cemî-i sıfât ve esmâya şâmildir. Meselâ hasta olan kimse “yâ İlâh!” ve "yâ Allah!" diye nidâ etse, bu ismin tahtında olan ism-i Şâfî'ye; ve aç kalan kimse “yâ İlâh!” dese Rezzák ismine ilticâ eder; sâirleri de buna makıystir. Zîrâ “İlâh” esmâ ile bu sûretle tenevvü' eder. O her vakit bir şe'nde ve bir tecellîdedir; ve onun için bir sübût yoktur. Fakat Rab için hâceti kazâ hususunda sübût vardır. Binâenaleyh Cenâb-ı Nûh ism-i Rab ile nidâda telvînin sübûtunu, ya'ni hâcetine muvâfık olan sûret ne ise Hakk'ın, o sı- fat ile tecellîsini ve zuhûrunu diledi; ve Hakk'ın onun murâdına muvâfık sıfatla zuhûru telvîndir. Çünkü rubûbiyet mertebesinde telvînin sübûtun- dan gayrısı sahîh değildir. Zîrâ her duâ eden kimse Hakk'ın kendi murâdı- na göre tecellîsini ister. Cenâb-ı Nûh, “Rabbî” nidâsından sonra لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Nûh, 71/26) yani “Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dolaşan bir kimseyi bırakma!” diye dua etti. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu duayı hakikat diliyle şöyle tefsir buyururlar ki: Hz. Nûh duasında “Rabbî” dedi, “İlâhî” demedi. Yani, ey benim Rabbim deyip, Rabb’i nefsine izafe etti. Çünkü Rab, hangi isimde olursa olsun, mutlaka kendisine bağlı olanı gerektirir. Kendi kullarının ihtiyaçlarını gidermek için O, rubûbiyetinde sabittir; ve onların önemli işlerine yeter. Fakat “İlâh” belirli bir sıfat ve özel bir isim ile kayıtlı değildir. Çünkü bütün sıfat ve isimleri kapsar. Mesela hasta olan kimse “yâ İlâh!” ve "yâ Allah!" diye nida etse, bu ismin altında olan Şâfî ismine; ve aç kalan kimse “yâ İlâh!” dese Rezzâk ismine sığınır; diğerleri de buna kıyas edilir. Çünkü “İlâh” isimlerle bu şekilde çeşitlenir. O her zaman bir halde ve bir tecellîdedir; ve onun için bir sabitlik yoktur. Fakat Rab için ihtiyacı giderme hususunda sabitlik vardır. Bu sebeple Cenâb-ı Nûh, Rab ismiyle nida ederken telvînin (halden hale geçişin) sabitliğini, yani ihtiyacına uygun olan suret ne ise Hakk'ın, o sıfat ile tecellîsini ve zuhurunu diledi; ve Hakk'ın onun muradına uygun sıfatla zuhuru telvîndir. Çünkü rubûbiyet mertebesinde telvînin sabitliğinden başkası doğru değildir. Çünkü her dua eden kimse Hakk'ın kendi muradına göre tecellîsini ister. Cenâb-ı Nûh, “Rabbî” nidasından sonra لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ

(Nûh, 71/26) yani “Yeryüzünde bırakma!” dedi ki, kavmi aleyhinde, onların arz üzerinde kalmayıp batn-ı zemîne gitmeleri ve kendilerini ism-i Zahir hicabında bırakan taayyünât-ı vücûdiyyelerinden kurtulup batn-ı ahadî ve cem'îye dâhil olmaları için [3/57] bedduâ şeklinde duâ-yı hayr idi. Nitekim Muhammedî buyurur ki: "Eğer siz ipi sarkıtsanız Allâh'ın üzerine düşerdi.” Zîrâ bu gördüğümüz taayyünât-ı kesîfe vücûd-ı mutlak-ı latîfin tenezzülünden husûle gelmiş vücûdlardır; ve mâddiyâtın vücûdu emr-i i'tibârîdir. Latîfin tedrîcen tenezzülâtı sebebiyle onun vücuduna muzaf olarak zâhir olmuştur. Şu hâlde “ipi sarkıtan” ve “ip” ve “ipin sarktığı ma- hal” hep Allah’ın vücûdudur. Onun gayrı bir mevcûd yoktur ki, ip onun üzerine düşsün! Ve göklerde ve yerlerde olan suver-i halkıyye hep vücûd-ı vâhid-i mutlakın bi-hasebi’l-esmâ takayyüdünden ve taayyün kisvesine bürünmesinden ibaret olduğundan, onlarda zuhûr Hak için sâbittir. Ta’bîr-i dîğerle vücûd-ı mutlak-ı Hak bir deryâ-yı bî-nihâyedir ve suver-i mezâhir hep onun köpükleridir. Nitekim Ferîdüddin Attâr (k.s.) Esrârnâme’lerinde buyururlar. Beyit: تو دریا بین اگر چشم تو بیناست که عالم نیست عالم كَفْكِ دریاست خیال است این همه عالم بیندیش مبین آخر خیالی را ازین پیش تو یا دیوانه یا آشفته باشی که چندین در خیالی خفته باشی &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Nûh, 71/26) yani "Yeryüzünde bırakma!" dedi ki, bu, kavmi aleyhinde, onların yeryüzünde kalmayıp toprağın altına gitmeleri ve kendilerini ism-i Zâhir (Allah'ın görünen, açıkça beliren ismi) perdesinde bırakan varlıksal belirlemelerinden kurtulup ahadî (birliğe ait) ve cem'î (toplayıcı) öze dâhil olmaları için beddua şeklinde bir hayır duası idi. Nasıl ki Muhammedî (Hz. Muhammed'e ait olan) buyurur ki: "Eğer siz ipi sarkıtsanız Allah'ın üzerine düşerdi." Çünkü bu gördüğümüz yoğun belirlemeler, latîf (ince, şeffaf) mutlak varlığın tenezzülünden (aşağı inmesinden, tecellisinden) meydana gelmiş varlıklardır; ve maddiyatın varlığı itibari bir iştir. Latîf olanın tedricen (aşamalı olarak) tenezzülleri sebebiyle, onun varlığına nispetle ortaya çıkmıştır. Şu halde "ipi sarkıtan" ve "ip" ve "ipin sarktığı yer" hep Allah'ın varlığıdır. Onun dışında bir varlık yoktur ki, ip onun üzerine düşsün! Ve göklerde ve yerlerde olan yaratılış suretleri hep tek ve mutlak varlığın isimler itibarıyla kayıtlanmasından ve belirleme kisvesine bürünmesinden ibaret olduğundan, onlarda zuhur (ortaya çıkış) Hak için sabittir. Başka bir ifadeyle, Hakk'ın mutlak varlığı sonsuz bir deryadır ve mazhar (tecelli yeri) suretleri hep onun köpükleridir. Nasıl ki Ferîdüddin Attâr (k.s.) Esrârnâme'lerinde buyururlar. Beyit: "Eğer gözün görüyorsa sen denizi gör, çünkü âlem âlem değildir, âlem denizin köpüğüdür. Bütün bu âlem bir hayaldir, iyi düşün; bu hayalin ötesindeki bir hayali görme. Sen ya deli ya da şaşkın olmalısın ki, bunca zamandır bir hayalde uyuyorsun."

Tercüme: “Eğer gözün görücü ise, sen deryâyı gör. Zîrâ âlem yoktur. Âlem deryânın köpüğüdür. Düşün ki, bu âlem hep hayâldir. Nihâyet bir hayâli bundan ziyâde görme! Sen deli misin, yoksa şaşkın mısın ki, bu kadar hayâl içinde uyumuş olasın!"190 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer gözün görücü ise, sen deryayı gör. Çünkü âlem yoktur. Âlem deryanın köpüğüdür. Düşün ki, bu âlem hep hayâldir. Nihayet bir hayâli bundan ziyade görme! Sen deli misin, yoksa şaşkın mısın ki, bu kadar hayâl içinde uyumuş olasın!

İmdi sen yere gömüldüğün vakit arz senin zarfındır; ve sen onun içindesin, ya’ni sen ölürsün; ve senin anâsır-ı muhtelifeden mürekkeb olan vücûdun arz içine gömülmekle zarf-ı arz senin bu vücudunu ehl-i âlemin nazarından setreder. Ya’ni senin taayyününün sûreti fânîdir; ve sen bâtında ve ayn-1 cem’de müstehleksin; ve vâhidiyetin bâtını senin zarfındır. Zîrâ senin vücûdun vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ın bi’t-tenezzül tekâsüf ederek mukayyed ve müteayyin olmasından ibârettir. Bu taayyün-i zâhirî düğümleri çözülünce bâtına gider; ve vücûd-ı mutlakta mündemic bulunur. [3/58] Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazretleri وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَى )Tâhâ, 20/55) âyet-i kerîmesini ibâreye idhâl edip Hakk’ın lisânından buyururlar ki: “Arz içinde sizi iâde ederiz; ve ihtilâf-ı vücûhdan dolayı merre-i uhrâda sizi ondan çıkarırız.” Ya’ni sizin vücûd-ı müteayyininizi ve mukayyedinizi arzın içine geri göndermekle bozarız; ve o düğümleri çözeriz; fakat böyle bırakmayız. İhtilaf-ı vücûhdan dolayı sizi yine birtakım mezâhir ve taayyünât-ı muhtelife ile ihrâc ve izhâr ederiz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi sen yere gömüldüğün zaman yeryüzü senin zarfındır; ve sen onun içindesin, yani sen ölürsün; ve senin çeşitli unsurlardan oluşmuş olan varlığın yeryüzünün içine gömülmekle, yeryüzü zarfı senin bu varlığını âlem ehlinin gözünden gizler. Yani senin belirlenmişliğinin (taayyün) şekli fânidir; ve sen bâtında ve ayn-ı cem'de (bütünlüğün özünde) erimişsin; ve vâhidiyetin (birliğin) bâtını senin zarfındır. Çünkü senin varlığın, Hakk'ın mutlak varlığının tenezzül ederek (aşağı inerek) yoğunlaşması ve kayıtlı ve belirlenmiş (müteayyin) olmasından ibarettir. Bu zâhirî belirlenmişlik (taayyün) düğümleri çözülünce bâtına gider; ve mutlak varlıkta içkin (mündemic) bulunur. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazretleri "وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَى" (Tâhâ, 20/55) âyet-i kerîmesini ifadeye dâhil edip Hakk'ın lisanından buyururlar ki: "Yeryüzü içinde sizi iade ederiz; ve vecihlerin (yüzlerin, yönlerin) farklılığından dolayı başka bir defa sizi ondan çıkarırız." Yani sizin belirlenmiş (müteayyin) ve kayıtlı (mukayyed) varlığınızı yeryüzünün içine geri göndermekle bozarız; ve o düğümleri çözeriz; fakat böyle bırakmayız. Vecihlerin farklılığından dolayı sizi yine birtakım farklı mazharlar (tecelli yerleri) ve belirlenmişlikler (taayyünât) ile çıkarır ve ortaya koyarız.

Ma’lûm olsun ki, bu taayyünât-ı vücûdiyyenin zuhûru hep esmâ-i ilâhiyye kemâlâtının zâhir olması içindir. Meselâ “Hâdî” ismini alalım. Bu isim mertebe-i gaybda, ya'ni zât-ı ahadî mertebesinde mahfî ve mahbûs kalmak istemez. İlim mertebesinde onun sûret-i zihnîsi peydâ olur. Onun vücûdu bu mertebeye lâyık olan bir vücûddur. Badehû vücûd-ı mutlak bu isme bir mertebe daha kesîf bir taayyün vermek için âlem-i ervâha tenezzül eder. Binâenaleyh bu ismin taayyünü ve kisvesi o âleme münasib bir şey olur. Ondan sonra vücûd-ı mutlak o isme daha kesîf bir vücûd bahşetmek için âlem-i misâle tenezzül eder. Libâs-ı taayyünü bu âleme münasib olur. Ondan sonra yine O vücûd-ı mutlak şimdi içinde bulunduğumuz mertebe-i şehadete iner; ve o isme bu âlemin kesâfetine münasib bir kisve-i taayyün ihsân eyler. Bu âlem-i şehîdet esfel-i sâfilîndir. Buraya kadar vücûd-ı mutlakın “nüzûl”üdür. Mertebe-i şehâdetten sonra vücûd-ı mutlakın "urûc”u başlar ki, bu rücûdur; ve esfel-i sâfilîne tenezzül edinceye kadar geçtiği mertebelerin her birisinde bu ismin muktezâları zâhir olur; ve her bir mertebe, kendisinden evvelki mertebeye göre zâhir ve kendisinden sonraki mertebeye göre de bâtındır. Binâenaleyh ism-i Hâdînin mazharı olan bir vücûd-ı müteayyinden hazret-i şehîdette îmân ve amâl-i sâliha sâdır olur. Zîrâ bu ismin isti'dâdı hasebiyle onun kemâlâtı bunlardır. Ve ism-i Mudill'in îcâbı dahi küfür ve a'mâl-i kabîhadır. Onun mazharından da bunlar sudûr eder. [3/59] İşte vücûh-ı esmâ muhtelif olduğundan her bir mertebede onların mazharları dahi muhtelif olur; ve Hakk'ın tecellîsi dahi bittabi' muhtelif olmuş olur. İmdi hazret-i şehâdetten sonra bu suver-i halkıyye arza iâde olunur. Çünkü bu vücûdlar arzın cinsinden yapılmış idi. Ölünce bittabi' yine oraya gider. Fakat insan orada kalmaz. Zîrâ insanın hakîkati olan ve Rabb-i hâssı ve rûhu bulunan isim mahvolmaz, o bâkîdir; çünkü Hakk'ın şuûnâtındandır; ve Hakk'ın şuûnâtı kendisinin “ayn"ıdır; ve Hak ise bâkîdir; ve hitâb-ı ilâhî insanın heykel-i unsurîsine değil, belki bu hakîkatinedir. Böyle olunca insan bu âlem-i şehîdetten bu sûretle intikāl ettiği vakit âlem-i berzahda zâhir olur; ve bu isme âlem-i berzahın hâline münasib bir kalıp verilir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: Beyit: جامی دگر آن ساقی در زیر بغل دارد گر بشکند این جامم، من غصه نیاشامم Tercüme: “Eğer benim bu kadeh-i vücûdumu kırarsa gam çekmem. Zîrâ o sâkînin koltuğu altında başka bir kadeh-i vücûd vardır."191 İşte "Diğer def'ada sizi ihrâc ve izhar ederiz” (Tâhâ, 20/55) kavlinin îzâhı budur. Cenâb-ı Nûh duasında: لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ kelamından sonra مِنَ الْكَافِرِينَ (Nûh, 71/26) dedi. Ya'ni “Yeryüzünde kâfirlerden bırakma!” demek olur. O kâfirler ki, taleb-i setr için esvablarına büründüler ve parmaklarıyla ku- laklarını tıkadılar. Zîrâ onlar istiğfâra da'vet olunmuşlardı. Bundan setri anladılar. Ve duada مِنَ الْكَافِرِينَ kelamından sonra دَبَّارًا kavli gelir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) tefsîren buyururlar ki: أحَدًا ya'ni "Yeryüzünde kâfirlerden birisi- ni bırakma; tâ ki davet umûmî olduğu gibi, menfaat dahi umûmî olsun.” Zîrâ Cenâb-ı Nûh, esmâ sûretleri olan mezâhir-i kesîre ile vech-i vahdet- ten hicâba düşen kavmini, hicâbât-ı celâliyye zulmetlerinden cemâl-i zâtın nûruna ve şekāvetten saâdete da'vet eyledi. Davet ettikçe onların hicâb- ları ziyâde oldu. Anladı ki, onlar ehl-i hicâbdır; ve farktan cem'e ve ism-i Zâhir'den ism-i Bâtın'a teveccühleri mümkin değildir. [3/60] Binâenaleyh onların taayyünât-ı zâhirelerinin ism-i Zâhir'in mazharı olan yeryüzün- den kalkarak, ism-i Bâtın'ın mazharı olan arzın batnında setrolunmaları için, Rabb-i nâsıra ism-i Kahhâr ve Müntakim ile duâ etti. Zîrâ onların kesretten vahdete; ve tefrika ve bu'ddan cem' ve kurba intikālleri kendileri hakkında hayır ve salâh olduğu gibi, sâir bâkî kalan mü'minleri de şaşırtıp "hayret"e düşüremiyecekleri cihetle, onlar hakkında da mûcib-i menfaat- tir. Şu hâlde da'vet umûmî olduğu gibi, menfaat dahi umûmî olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, bu varlıksal belirlenimlerin (taayyünât-ı vücûdiyye) ortaya çıkışı, hep ilâhî isimlerin kemallerinin görünür olması içindir. Örneğin "Hâdî" (doğru yolu gösteren) ismini alalım. Bu isim, gayb mertebesinde, yani zât-ı ahadî (Allah'ın biricik Zâtı) mertebesinde gizli ve hapsolmuş kalmak istemez. İlim mertebesinde onun zihnî sûreti (şekli) meydana gelir. Onun varlığı, bu mertebeye lâyık olan bir varlıktır. Bundan sonra mutlak varlık (vücûd-ı mutlak), bu isme bir mertebe daha yoğun (kesîf) bir belirlenim (taayyün) vermek için ruhlar âlemine (âlem-i ervâh) iner. Bu sebeple bu ismin belirlenimi ve elbisesi o âleme uygun bir şey olur. Ondan sonra mutlak varlık, o isme daha yoğun bir varlık bahşetmek için misâl âlemine (âlem-i misâl) iner. Belirlenim elbisesi bu âleme uygun olur. Ondan sonra yine O mutlak varlık, şimdi içinde bulunduğumuz şehâdet mertebesine (görünen âlem) iner; ve o isme bu âlemin yoğunluğuna uygun bir belirlenim elbisesi (kisve-i taayyün) ihsan eder. Bu şehâdet âlemi, esfel-i sâfilîndir (aşağıların en aşağısıdır). Buraya kadar mutlak varlığın "inişi"dir. Şehâdet mertebesinden sonra mutlak varlığın "yükselişi" (urûc) başlar ki, bu bir geri dönüştür; ve aşağıların en aşağısına ininceye kadar geçtiği mertebelerin her birinde bu ismin gereklilikleri (muktezâlar) ortaya çıkar; ve her bir mertebe, kendisinden evvelki mertebeye göre görünen (zâhir) ve kendisinden sonraki mertebeye göre de gizli (bâtın)dir. Bu sebeple Hâdî isminin mazharı (tecelli yeri) olan belirlenmiş bir varlıktan (vücûd-ı müteayyin), şehâdet âleminde iman ve sâlih ameller (iyi işler) sâdır olur (meydana gelir). Çünkü bu ismin yatkınlığı (isti'dâd) gereğince onun kemalleri bunlardır. Ve Mudill (saptıran) isminin gereği (îcâbı) dahi küfür ve kötü amellerdir. Onun mazharından da bunlar meydana gelir. [3/59] İşte isimlerin vecihleri (yönleri) farklı olduğundan, her bir mertebede onların mazharları dahi farklı olur; ve Hakk'ın tecellîsi dahi doğal olarak farklı olmuş olur. Şimdi şehâdet âleminden sonra bu halkî sûretler (yaratılmış şekiller) toprağa iade olunur. Çünkü bu varlıklar toprağın cinsinden yapılmıştı. Ölünce doğal olarak yine oraya gider. Fakat insan orada kalmaz. Çünkü insanın hakikati olan ve özel Rabbi ve ruhu bulunan isim mahvolmaz, o bâkîdir (kalıcıdır); çünkü Hakk'ın hallerindendir (şuûnât); ve Hakk'ın halleri kendisinin "ayn"ıdır (özüdür); ve Hak ise bâkîdir; ve ilâhî hitap insanın unsurlardan oluşan bedenine (heykel-i unsurî) değil, aksine bu hakikatinedir. Böyle olunca insan bu şehâdet âleminden bu sûretle intikal ettiği vakit berzah âleminde (âlem-i berzah) ortaya çıkar; ve bu isme berzah âleminin hâline uygun bir kalıp verilir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: Beyit: جامی دگر آن ساقی در زیر بغل دارد گر بشکند این جامم، من غصه نیاشامم Tercüme: "Eğer benim bu vücut kadehimi kırarsa gam çekmem. Çünkü o sâkînin koltuğu altında başka bir vücut kadehi vardır."191 İşte "Diğer def'ada sizi çıkarır ve ortaya çıkarırız" (Tâhâ, 20/55) sözünün açıklaması budur. Cenâb-ı Nûh duasında: لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ (Yeryüzünde bırakma!) kelamından sonra مِنَ الْكَافِرِينَ (kâfirlerden) (Nûh, 71/26) dedi. Yani "Yeryüzünde kâfirlerden bırakma!" demek olur. O kâfirler ki, örtünme talebi için elbiselerine büründüler ve parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar. Çünkü onlar istiğfara (bağışlanma dilemeye) davet olunmuşlardı. Bundan örtünmeyi anladılar. Ve duada مِنَ الْكَافِرِينَ kelamından sonra دَبَّارًا (yok edici) sözü gelir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) tefsir ederek buyururlar ki: أحَدًا (hiç kimseyi) yani "Yeryüzünde kâfirlerden birisini bırakma; ta ki davet genel olduğu gibi, menfaat dahi genel olsun." Çünkü Cenâb-ı Nûh, isim sûretleri olan çok sayıdaki mazharlar (mezâhir-i kesîre) ile vahdet veçhesinden (birliğin yönünden) perdelenmiş kavmini, celâlî perdelerin (hicâbât-ı celâliyye) karanlıklarından zâtın cemâlinin nuruna ve şekavetten (mutsuzluktan) saadete davet eyledi. Davet ettikçe onların perdeleri arttı. Anladı ki, onlar perdelilerdir; ve farktan cem'e (ayrılıktan birliğe) ve Zâhir isminden Bâtın ismine yönelişleri mümkün değildir. [3/60] Bu sebeple onların görünen belirlenimlerinin (taayyünât-ı zâhire) Zâhir isminin mazharı olan yeryüzünden kalkarak, Bâtın isminin mazharı olan yerin karnında (batnında) örtülmeleri için, yardım eden Rabb'e Kahhâr (kahredici) ve Müntakim (intikam alan) isimleriyle dua etti. Çünkü onların kesretten vahdete (çokluktan birliğe); ve ayrılık ve uzaklıktan cem' ve yakınlığa geçişleri kendileri hakkında hayır ve salâh (iyilik) olduğu gibi, diğer bâki kalan müminleri de şaşırtıp "hayret"e düşüremeyecekleri cihetle, onlar hakkında da menfaat mucibidir (fayda sağlayıcıdır). Şu halde davet genel olduğu gibi, menfaat dahi genel olmuş olur.

إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ أَيْ تَدَعْهُمْ وَتَتْرُكْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ أَيْ يُحَيِّرُوهُمْ، فَيُخْرِجُوهُمْ

من العُبُودِيَّةِ إلى ما فيهم من أسرارِ الرُّبُونِيَّةِ، فَيَنْظُرُونَ أَنفُسَهم أَرْبَابًا بعد ما كانوا

عندَ نُفُوسِهِم عَبِيدًا، فَهُم عَبِيدٌ وأربابٌ ، وَلَا يَلِدُوا أَي مَا يُنْتِجُونَ وَلَا يُظْهِرُون

إِلَّا فَاجِرًا أَي مُظْهِرًا مَا سُتِرَ، كَفَّارًا أَي سَاتِرًا ما ظَهَرَ بعد ظُهُورِه .

"Eğer sen onları bırakırsan", ya'ni sen onları terkedersen "kulları- nı ıdlâl ederler", ya'ni onları “hayret”e düşürürler; ve onları ubûdi- yetten, esrâr-ı rubûbiyyetten kendilerinde mevcûd olan şeye ihrâc ederler. Böyle olunca onlar nefisleri indinde abîd olduktan sonra, nefislerine erbâb nazarıyla bakarlar. İmdi onlar abîd ve erbâbdır; "ve doğurmazlar", ya'ni intâc ve izhâr etmezler; "illâ fâcir”i, ya'ni örtül- müş olan şeyi meydâna koyanı, ki "keffâr”dır (Nûh, 71/27), ya'ni açık olan şeyi açıldıktan sonra örtücüdür. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Eğer sen onları bırakırsan," yani sen onları terk edersen, "kullarını saptırırlar," yani onları "hayret"e düşürürler; ve onları kulluktan, kendilerinde mevcut olan rubûbiyet sırlarından çıkarırlar. Böyle olunca onlar, kendi nefisleri katında kul olduktan sonra, nefislerine rabler nazarıyla bakarlar. Şimdi onlar hem kul hem de rabdir; "ve doğurmazlar," yani ortaya çıkarmaz ve göstermezler; "ancak fâcir"i, yani örtülmüş olan şeyi meydana koyanı, ki "keffâr"dır (Nûh, 71/27), yani açık olan şeyi açıldıktan sonra örtücüdür.

Ya'ni sen ism-i Zâhir'in taht-ı terbiyesinde bulunan onların taayyünât-ı vücûdiyyelerini, kezâlik ismi-Zâhir'in mazharı olan rûy-i arzda bırakırsan ve onları batn-ı arza ve ism-i Bâtın'ın taht-ı terbiyesine çekmezsen vücûd-ı vehmîlerinin muktezâsı olan hevâ ve tuğyân dâiresinde hareket ederler; ve kullarını da şaşırtıp vehm-i enâniyyete davet eylerler; ve kuvâ-yı nefsâniy- ye ve sıfât-ı hayvâniyyelerinin vücûduyla beraber, onların sıfât-ı zâtiyyesi olan ubûdiyyet-i mahzadan çıkarıp kendilerinde olan esrâr-ı rubûbiyye- te ihrâc ederler. Halbuki kuvâ-yı nefsâniyyelerinin hükmü altında zebûn olan kimselerin, esrâr-ı rubûbiyyete ıttılâları câiz değildir. [3/61] Çünkü vücûd-ı mutlakın her mertebede bir hükmü vardır. Bu merâtibin ahkâmı- na riâyet etmek îcâb eder. Kuvâ-yı nefsâniyyeleri henüz diri olan kimseler hıfz-ı merâtib edemezler. Binâenaleyh dalâlete düşerler ve halkı da ıdlâl edip şerrü'n-nâs olurlar. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: شَرُّ النَّاسِ مَنْ قَامَتِ الْقِيَامَةُ عَلَيْهِ وَهُوَ حَيٌّ ya'ni "Nâsın şerlisi o kimsedir ki üzerine kıyâ- met kopar. Esrâr-ı rubûbiyyet zâhir olur, hâlbuki o diridir.” Onun kuvâ-yı nefsâniyyesi ve sıfât-ı hayvaniyyesi henüz ölmemiştir; ve مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا [Ölmeden evvel ölünüz!] sırrına mazhar olmamıştır. Zamânımızda, “Zâhir ve Bâtın hep Haktır. Biz bunun böyle olduğunu anladık. Şerîat nizâm-ı âlem içindir; binâenaleyh hakîkat-i hâle ıttılâdan sonra namaza, abdeste ve oruca ne ihtiyacımız vardır” deyip hevâ ve hevesât-ı nefsâniyyelerine ittiba' eden birtakım zındıklar, bu hâlin birer şâhid-i belîğidir. Evet, Zâ- hir ve Bâtın Haktır. Fakat senin vücûd-ı mukayyedin bu hazret-i şehâ- dette abd-i mahzdır; ve ism-i Zâhir'in terbiyesinde bulunan bu vücûdât-ı mukayyedeye vâki' olan teklîf, bâtında tekvîn içindir. Binâenaleyh teklîf-i ilâhîye ittiba' amel-i sâlih; ve muhalefet ise fiil-i tâlıhdır; ve senden sâdır olan ef'âl-i sâliha ve tâlıhanın sûretleri diğer âlemde peyda olur; ve intikāl ettiğin âlem-i berzahta seni istikbâl edecek olan onlardır. Cemâl'e mülhak olmak başka, Celâl'e mülhak olmak başkadır. Dâimâ pâdişâhın huzûrunda musahib olmakla onun külhancısı olmak arasında azîm fark vardır. İşte kavm-i Nûh dahi, bâtınları esrâr-ı rubûbiyyetinin mazharı ve zâhir- leri ubûdiyyet-i mahza olduğu hâlde, onlar ubûdiyetten i'râz edip, esrâr-1 rubûbiyyet itibariyle nefislerine “erbâb” nazarıyla bakarlar. Vücûd-ı mu- kayyed ve müteayyinleriyle ve zâhirleriyle kul iken ve kuvâ-yı nefsâniy- yelerinin hükmü bâkî iken, ubûdiyetten rubûbiyete intikāl ederler; ve bu hâlleriyle ism-i Mudill'in da'vetine icâbet eylerler. Binâenaleyh gerek ken- dileri ve gerek kendilerinden sonra gelecek olan ibâd için hayırlı olan şey [3/62] onların batn-ı arzda mestûr olmaları ve vücûd-ı müteayyinlerinin kalkmasıdır. Ve onlar ancak "fâcir”i, ya'ni setri vacib olan kendilerindeki rubûbiyeti intâc ve izhâr ederler; ve onlar öyle fâcirdir ki, “keffâr”dır, ya'ni mübâlağa ile sâtirdir. Zâhir olan şeyi zuhûrundan sonra örterler. Çünkü onlar enâniyetleri ile hakîkat-i ilâhiyyeyi setrederler. Ya'ni onlara lâzım olan ubûdiyet ile zuhûr iken, enâniyetleri bâkî olduğu hâlde daʼvâ-yı rubû- biyyet ile zâhir olurlar; ve badehû kendi sûretlerinde zâhir olan hakîkat-i ilâhiyyeyi enâniyetleri ve vücûd-ı izâfîleriyle örterler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen, Zâhir isminin terbiyesi altında bulunan onların varlıksal belirlenimlerini, aynı şekilde Zâhir isminin mazharı olan yeryüzünde bırakırsan ve onları yerin içine ve Bâtın isminin terbiyesi altına çekmezsen, vehmî varlıklarının gereği olan heva ve tuğyan dairesinde hareket ederler; ve kullarını da şaşırtıp benlik vehmine davet ederler; ve nefsanî kuvvetlerinin ve hayvansal sıfatlarının varlığıyla beraber, onların zâtî sıfatı olan sırf kulluktan çıkarıp kendilerinde olan rablık sırlarını ortaya çıkarırlar. Halbuki nefsanî kuvvetlerinin hükmü altında zayıf düşen kimselerin, rablık sırlarına vakıf olmaları caiz değildir. Çünkü mutlak varlığın her mertebede bir hükmü vardır. Bu mertebelerin hükümlerine riayet etmek icap eder. Nefsanî kuvvetleri henüz diri olan kimseler mertebeleri koruyamazlar. Bu sebeple dalalete düşerler ve halkı da saptırıp insanların şerlisi olurlar. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur: شَرُّ النَّاسِ مَنْ قَامَتِ الْقِيَامَةُ عَلَيْهِ وَهُوَ حَيٌّ yani "İnsanların şerlisi o kimsedir ki üzerine kıyamet kopar. Rablık sırları ortaya çıkar, hâlbuki o diridir.” Onun nefsanî kuvvetleri ve hayvansal sıfatları henüz ölmemiştir; ve مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا [Ölmeden evvel ölünüz!] sırrına mazhar olmamıştır. Zamanımızda, “Zâhir ve Bâtın hep Hak'tır. Biz bunun böyle olduğunu anladık. Şeriat âlemin düzeni içindir; bu sebeple hakikatin hâline vakıf olduktan sonra namaza, abdeste ve oruca ne ihtiyacımız vardır” deyip nefsanî heva ve heveslerine uyan birtakım zındıklar, bu hâlin birer beliğ şahididir. Evet, Zâhir ve Bâtın Hak'tır. Fakat senin kayıtlı varlığın bu şehadet mertebesinde sırf kuldur; ve Zâhir isminin terbiyesinde bulunan bu kayıtlı varlıklara gelen teklif, bâtında tekvin (yaratılış) içindir. Bu sebeple ilâhî teklife uymak salih ameldir; ve muhalefet ise talihsiz fiildir; ve senden sadır olan salih ve talihsiz fiillerin suretleri diğer âlemde meydana gelir; ve intikal ettiğin berzah âleminde seni karşılayacak olan onlardır. Cemal'e katılmak başka, Celal'e katılmak başkadır. Daima padişahın huzurunda musahip olmakla onun külhancısı olmak arasında büyük fark vardır. İşte Nuh kavmi dahi, bâtınları rablık sırlarının mazharı ve zahirleri sırf kulluk olduğu hâlde, onlar kulluktan yüz çevirip, rablık sırları itibarıyla nefislerine “rabler” nazarıyla bakarlar. Kayıtlı ve belirlenmiş varlıklarıyla ve zahirleriyle kul iken ve nefsanî kuvvetlerinin hükmü baki iken, kulluktan rablığa intikal ederler; ve bu hâlleriyle Mudill isminin davetine icabet ederler. Bu sebeple gerek kendileri ve gerek kendilerinden sonra gelecek olan kullar için hayırlı olan şey onların yerin içinde örtülü olmaları ve belirlenmiş varlıklarının kalkmasıdır. Ve onlar ancak "fâcir”i, yani örtülmesi vacip olan kendilerindeki rablığı doğurur ve ortaya çıkarırlar; ve onlar öyle facirdir ki, “keffâr”dır, yani mübalağa ile örtücüdür. Zahir olan şeyi zuhurundan sonra örterler. Çünkü onlar benlikleriyle ilâhî hakikati örterler. Yani onlara lazım olan kulluk ile zuhur iken, benlikleri baki olduğu hâlde rablık davasıyla zahir olurlar; ve bilahare kendi suretlerinde zahir olan ilâhî hakikati benlikleri ve izafî varlıklarıyla örterler.

فَيُظْهِرُونَ مَا سُتِرَ، ثُمَّ يَسْتُرُونَه بعد ظهوره ، فَيَحَارُ النَّاظِرُ، وَلا يَعْرِفُ قَصْدَ

الفَاجِرِ فِي فُجُورِهِ، وَلَا قَصْدَ الكافرِ في كُفْرِه، والشَّخْصُ وَاحِدٌ.

İmdi mestûr olan şeyi izhâr ederler; onu zuhûrundan sonra da setre- derler. Böyle olunca nâzır mütehayyir olur; ve fâcirin fücûrunda olan kasdını ve kâfirin küfründe olan kasdını bilmez; hâlbuki şahıs birdir. Ma'lûm olsun ki, bu gördüğümüz suver-i kesîfe, esmâsı hasebiyle, vü- cûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe mertebe tenezzül ederek, müteayyin ve mukayyed olmuş bulunmasından ibârettir. Şu hâlde bu taayyünâtın gerek zâhirleri ve gerek bâtınları hep vücûd-ı Hak olur; ve onların bâtınları zâhir- lerini müdebbir bulunur. Meselâ buhâr dediğimiz mâdde-i latîf mertebe mertebe tenezzül ve tekâsüf edince bulut, su, buz olur. Buzun zâhiri de buhâr, bâtını da buhârdır. Fakat buz min-haysü't-taayyün buhâr değildir. Zîrâ onda buhârın hâssası yoktur; ve kezâ buza su demek de câiz değildir. Çünkü kesâfet mertebesinde bulundukça suyun işini göremez. İşte bizim "Ben" ta'bîr ettiğimiz bu vücûd-ı müteayyin ve kesîfimiz dahi bunun gibidir. Binâenaleyh Hak olan [3/63] “hakîkat”ımızı, “hüviyet”imizi, enâniyetimiz ve taayyünümüz setrediyor. İmdi bir kimse, “Vücûd-ı mutlak-ı Hak bizim hüviyetimizdir ve bizim bâtınımızdır; cemî'-i taayyünâta sârî olan O'dur; ve cemî'-i taayyünât-ı zâhireyi terbiye eden o hakîkattir" demiş olsa, sırr-ı rubûbiyyeti izhâr etmiş olur. Fakat böyle dediği hâlde fiilen bu sözünü tekzîb ederek taayyün-i kesîfinin hükmüne tebaan ve hevâ-yı nefsânîsinin isrine iktifâen hareket eder ve tasarrufu bu vücûd-ı izâfîsine isnâd ederse, evvelce izhâr etmiş olduğu rubûbiyeti badehû enâniyyet-i zâhiresiyle setretmiş olur. Bu hâlde tâlib-i Hak olan nâzır onu görünce “hayret”e düşer; ve fâcirin fücûrunda ve kâfirin küfründe olan maksadını bilmez. Halbuki rubûbiyeti kavlen izhâr ve fiilen setreden şahıs birdir, ya'ni aynı kimsedir. Talib-i Hak olan kimse onun hangi hâline iktidâ edeceğini bilemez, şaşırır kalır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın bu kavlinde, henüz sıfât-ı nefsâniyyelerinin esîri olan kimselerin, maʼlûmât-ı tasavvufiyye ile şunu bunu irşâd edemeyeceklerine ve bilakis ibâdullâhı “hayret”e ve dalâlete düşüreceklerine işâret vardır. رَبِّ اغْفِرْ لِي أَي اُسْتُرْنِي واسْتُرْ مِن أَجْلِي ، فَيُجْهَلُ مقامِي وَقَدْرِي كما جُهِلَ قَدْرُكَ فِي قَوْلِكَ وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ ، وَلِوَالِدَيَّ مَن كُنْتُ نَتِيجَةً عنهما، وهُمَا العَقْلُ والطَّبِيعَةُ، وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ أَي قَلْبِي، مُؤْمِنًا مُصَدِّقًا بما يكون فيه من الإِخْبَارَاتِ الإلهية ، وهو ما حَدَّثَتْ به أنْفُسُها، وَلِلْمُؤْمِنِينَ مِنَ العُقُولِ وَالْمُؤْمِنَاتِ مِن النُّفُوسِ، وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ من الظلمات أهـل الـغـيــب المُكْتَنِفِينَ خَلْفَ الحُجُبِ الظلمانِيَّةِ إِلَّا تَبَارًا أَي هَلَاكًا. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, gizli olan şeyi açığa çıkarırlar; onu ortaya çıktıktan sonra da gizlerler. Böyle olunca bakan kişi şaşırır kalır; ve günahkârın günahındaki kastını ve kâfirin küfründeki kastını bilmez; hâlbuki şahıs birdir. Bilinmeli ki, bu gördüğümüz yoğun şekiller, isimleri gereği, Yüce Allah'ın mutlak varlığının mertebe mertebe tenezzül ederek, belirli ve kayıtlı hâle gelmesinden ibarettir. Şu hâlde bu belirlenmişliklerin gerek görünenleri gerekse bâtınları hep Hakk'ın varlığı olur; ve onların bâtınları görünenlerini yönetir. Örneğin, buhar dediğimiz latif madde mertebe mertebe tenezzül ve yoğunlaşınca bulut, su, buz olur. Buzun görüneni de buhar, bâtını da buhardır. Fakat buz, belirlenmişlik açısından buhar değildir. Zira onda buharın özelliği yoktur; ve aynı şekilde buza su demek de caiz değildir. Çünkü yoğunluk mertebesinde bulundukça suyun işini göremez. İşte bizim "Ben" diye ifade ettiğimiz bu belirli ve yoğun varlığımız da bunun gibidir. Bu sebeple Hak olan [3/63] "hakikat"ımızı, "hüviyet"imizi, enaniyetimiz ve belirlenmişliğimiz gizliyor. Şimdi bir kimse, "Hakk'ın mutlak varlığı bizim hüviyetimizdir ve bizim bâtınımızdır; bütün belirlenmişliklere sirayet eden O'dur; ve bütün görünen belirlenmişlikleri terbiye eden o hakikattir" demiş olsa, rubûbiyet sırrını açığa çıkarmış olur. Fakat böyle dediği hâlde fiilen bu sözünü yalanlayarak yoğun belirlenmişliğinin hükmüne uyarak ve nefsanî hevasının izine tabi olarak hareket eder ve tasarrufu bu izafî varlığına isnat ederse, evvelce açığa çıkarmış olduğu rubûbiyeti sonradan görünen enaniyetiyle gizlemiş olur. Bu hâlde Hakk Yolcusu olan bakan onu görünce "hayret"e düşer; ve günahkârın günahındaki ve kâfirin küfründeki maksadını bilmez. Hâlbuki rubûbiyeti sözle açığa çıkaran ve fiilen gizleyen şahıs birdir, yani aynı kimsedir. Hakk Yolcusu olan kimse onun hangi hâline uyacağını bilemez, şaşırır kalır. Şeyh Cenab'ının (r.a.) bu sözünde, henüz nefsanî sıfatlarının esiri olan kimselerin, tasavvufî bilgilerle şunu bunu irşat edemeyeceklerine ve aksine Allah'ın kullarını "hayret"e ve sapıklığa düşüreceklerine işaret vardır. رَبِّ اغْفِرْ لِي أَي اُسْتُرْنِي واسْتُرْ مِن أَجْلِي ، فَيُجْهَلُ مقامِي وَقَدْرِي كما جُهِلَ قَدْرُكَ فِي قَوْلِكَ وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ ، وَلِوَالِدَيَّ مَن كُنْتُ نَتِيجَةً عنهما، وهُمَا العَقْلُ والطَّبِيعَةُ، وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ أَي قَلْبِي، مُؤْمِنًا مُصَدِّقًا بما يكون فيه من الإِخْبَارَاتِ الإلهية ، وهو ما حَدَّثَتْ به أنْفُسُها، وَلِلْمُؤْمِنِينَ مِنَ العُقُولِ وَالْمُؤْمِنَاتِ مِن النُّفُوسِ، وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ من الظلمات أهْلَ الـغـيــب المُكْتَنِفِينَ خَلْفَ الحُجُبِ الظلمانِيَّةِ إِلَّا تَبَارًا أَي هَلَاكًا.

"Yâ Rab beni gafr eyle!" ya'ni beni setreyle; ve benden nâșî set- reyle! Ve senin وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ )En’âm, 6/91) [Hakk'ın kadrini hakkıyla takdîr etmediler.] kavlinde kadrin bilinmediği gibi, benim de makāmım ve kadrim bilinmiye! “Ve vâlideynimi de setreyle" ki, ben onlardan netîce oldum; ve onlar "akıl" ve "tabîat"dır. "Ve benim beytime", ya'ni kalbime, "giren kimseyi de setreyle, mü'min olduğu hâlde", [3/64] ya'ni kalb içinde ihbârât-ı ilâhiyyeden vâki' olan şeyi musaddık olduğu hâlde; ve o dahi nefislerinin tahdîs ettiği şeydir. Ve ukūlden olan "mü'minler"i ve nüfûstan olan "mü'minât"ı da setreyle! Ve zulmânî hicâbların arkasında müktenifîn olan ve ehl-i gayb bulu- nan "zâlimlere ziyâde etme, tebârdan, ya'ni helâkden gayrı!" &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Yâ Rabbi, beni affet!" yani beni ört; ve benden kaynaklanan şeyi ört! Ve senin "وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ" (En'âm, 6/91) [Hakk'ın kadrini hakkıyla takdir etmediler.] sözünde kadrin bilinmediği gibi, benim de makamım ve kadrim bilinmesin! "Ve ana babamı da ört" ki, ben onlardan sonuç oldum; ve onlar "akıl" ve "tabiat"tır. "Ve benim evime", yani kalbime, "giren kimseyi de ört, mümin olduğu hâlde", yani kalb içinde ilâhî haberlerden meydana gelen şeyi tasdik ettiği hâlde; ve o da nefislerinin sınırladığı şeydir. Ve akıllardan olan "müminler"i ve nefislerden olan "müminât"ı da ört! Ve zulmanî perdelerin arkasında gizlenmiş olan ve gayb ehli bulunan "zalimlere helâktan başka bir şey artırma!"

رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا

تَبَارًا

Ya'ni Cenâb-ı Nûhdan naklen sûre-i Nûh'un âhirinde beyân buyurulan (Nûh, 71/28) âyet-i kerîmesini Hz. Şeyh (r.a.) lisân-ı hakîkatle tefsîren buyururlar ki: Yâ Rab, nûr-i zâtın ile benim enâniyyet-i müteayyinemi ve nûr-i sıfatın ile vücûd-ı müteayyinemde meşhûd olan âsârı ve nefsim ile tabîatımın kuvâsını setreyle! Tâ ki bunlar ile zâhir olmaktan kurtulayım; ve benim zât ve sıfâtım, senin zât ve sıfâtında mahvolsun; ve benim mev- ce-i vücûdum, senin deryâ-yı zât-ı mutlakında nâbûd olsun. Binâenaleyh Sen وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ (En'âm, 6/91) [Hakk'ın kadrini hakkıyla takdîr etmediler.] âyet-i kerîmesinde, nasıl ki hakkıyla kadrinin bilinmediğini beyân etmiş olduğun vech ile, zâtın ile gayr-ı ma'rûf isen, benim dahi kad- rim bilinmesin; ya'ni Sen'in zâtında istihlâkim hasebiyle, Sana tebaan ben de gayr-ı ma'rûf olayım. Zîrâ benim vücûdum Sen'in vücûd-ı mutlakına muzâf olmuş bir vücûd-ı mukayyeddir; ve hakîkatte mukayyedin vücûdu ancak mutlakın vücûdudur; ve vücûdumda hükümrân olan ancak Sen'sin; ve "vâlideyn”imi dahi setreyle ki, ben onların netîcesiyim; ve benim vâli- deynim dahi, “peder” menzilesinde olan “akıl” ile, “vâlide” menzilesinde olan "tabîat"tır. Zîrâ âlem-i kevnde "akıl” fâil ve müessir; ve "tabîat" mef'ûl ve müteessirdir. Binâenaleyh “akıl” ile "tabîat"ın münâkehasından sûret-i insâniyye doğar; ve vücûd-ı insânîye nazaran “akıl”dan murâd “rûh” ve "tabîat"tan murâd dahi "nefis"tir; ve onların izdivacından "kalb-i insânî" doğar; ve şu hâlde ma'nâ böyle olur: Yâ Rab, rûh ile nefsi de setreyle, tâ ki onların ismi ve resmi kalmasın; ve isim ve resimleri kalmayınca kadr ve makāmı dahi bilinmez olsun! Ve mü'min olduğu, ya'ni onda ihbârât-ı ilâhiyyeden vâki' olan şeyi tasdîk edici bulunduğu hâlde beytime, ya'ni kalbime, dâhil olan kimseyi de setreyle! Ve o ihbârât-ı ilâhiyye dahi (S.a.v.) Efendimiz'in [3/65] إِنَّ اللَّهَ تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِي مَا حَدَّثَتْ بِهِ أَنْفُسُهَا ya'ni “Allah Teâlâ hazretleri benim ümmetimin nefislerinin tahdîs ettiği şeyden tecavüz &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Nuh (a.s.)'tan naklen Nuh Suresi'nin sonunda beyan buyurulan (Nuh, 71/28) ayet-i kerimesini Hz. Şeyh (r.a.) hakikat diliyle tefsir ederek şöyle buyurur: Ey Rabbim, zâtının nuru ile benim belirlenmiş benliğimi ve sıfatının nuru ile belirlenmiş varlığımda görünen eserleri ve nefsim ile tabiatımın kuvvetlerini ört! Ta ki bunlar ile ortaya çıkmaktan kurtulayım; ve benim zâtım ve sıfatlarım, senin zâtında ve sıfatlarında yok olsun; ve benim varlık dalgam, senin mutlak zât denizinde yok olsun. Bu sebeple Sen وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ (En'âm, 6/91) [Hakk'ın kadrini hakkıyla takdir etmediler.] ayet-i kerimesinde, nasıl ki hakkıyla kadrinin bilinmediğini beyan etmiş olduğun şekilde, zâtın ile bilinmez isen, benim de kadrim bilinmesin; yani Senin zâtında yok oluşum sebebiyle, Sana tabi olarak ben de bilinmez olayım. Çünkü benim varlığım Senin mutlak varlığına izafe edilmiş kayıtlı bir varlıktır; ve hakikatte kayıtlı olanın varlığı ancak mutlak olanın varlığıdır; ve varlığımda hükümran olan ancak Sensin; ve "ebeveyn"imi de ört ki, ben onların neticesiyim; ve benim ebeveynim de, "baba" konumunda olan "akıl" ile, "anne" konumunda olan "tabiat"tır. Çünkü oluş âleminde "akıl" fail ve etkileyici; ve "tabiat" mef'ul ve etkilenendir. Bu sebeple "akıl" ile "tabiat"ın birleşmesinden insan sureti doğar; ve insan varlığına göre "akıl"dan maksat "ruh" ve "tabiat"tan maksat da "nefis"tir; ve onların evliliğinden "insan kalbi" doğar; ve bu durumda mana şöyle olur: Ey Rabbim, ruh ile nefsi de ört, ta ki onların ismi ve resmi kalmasın; ve isim ve resimleri kalmayınca kadr ve makamı da bilinmez olsun! Ve mümin olduğu, yani onda ilahi haberlerden meydana gelen şeyi tasdik edici bulunduğu halde evime, yani kalbime, dahil olan kimseyi de ört! Ve o ilahi haberler de (S.a.v.) Efendimiz'in [3/65] إِنَّ اللَّهَ تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِي مَا حَدَّثَتْ بِهِ أَنْفُسُهَا yani “Yüce Allah hazretleri benim ümmetimin nefislerinin tahdis ettiği şeyden vazgeçti.

etti"192 hadîs-i şerîfinde beyân buyurulduğu üzere mü'min-i musaddıkın nefsinin tahdîs ettiği şeydir. Zîrâ küdûrât-ı beşeriyye ve sıfât-ı nefsâniyye- den pâk olan kalbe gelen vâridât-ı ilâhiyye dahi tahâret-i asliyyesini muhâ- faza eder. Çünkü nâzil olduğu mahal temiz olduğu için o ilhâmı bozmaz. Binâenaleyh kalb mertebesinde olan nefsin lakırdıları ihbârât-ı ilâhiyye- dir. Fakat küdûrât-ı beşeriyye ve sıfât-ı nefsâniyye ile kalbi bulanık olan kimselerin ahâdîs-i nefsi tahâret üzere değildir. Onların kalblerine gelen ilhâmât-ı ilâhiyye kalbdeki küdûrâtın rengine boyanıp sâfiyetini kaybeder. Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmî (r.a.) efendimiz bu hâli Fîhi Mâ Fîh'de böy- le beyân buyururlar: این فقه را اصلش وحی بود. اما چون بافکار و حواس و تصرّف خلق آمیخته شد، آن لطف نماند و این ساعت بچه ماند بلطافت وحی همچنین که این آب که در «تروت» روانست بسوی شهر. آنجا سرچشمه است بنگر که چه لطیف است و صاف صاف و چون در شهر آید و از محلهای اهل شهر بگذرد چندین خلق دست و رو و پا و اعضا و جامها ازان شويند و نجاسات بهايم درو ریخته و با او آمیخته کردد. چون از آن کنار دیگر بگذر، درنگری اگرچه همانست کل کند خاک را سیراب کند تشنه را و دشت را سبز گرداند، اما ممیزی میباید، دریابد که این آب را آن لطف که داشت نمانده است و با وی چیزهای ناخوش آمیخته شد.» &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kendi üzerine açlık ile hükmetti" hadîs-i şerîfinde beyân buyurulduğu üzere, tasdik eden mü'minin nefsini sınırladığı şeydir. Zirâ beşerî kirliliklerden ve nefsânî sıfatlardan pâk olan kalbe gelen ilâhî vâridât (gelen ilhamlar) dahi aslî temizliğini muhâfaza eder. Çünkü nâzil olduğu mahal temiz olduğu için o ilhâmı bozmaz. Binâenaleyh kalb mertebesinde olan nefsin lakırdıları ilâhî ihbârâttır (haberlerdir). Fakat beşerî kirlilikler ve nefsânî sıfatlar ile kalbi bulanık olan kimselerin nefsinin hadisleri (sözleri) temizlik üzere değildir. Onların kalblerine gelen ilhâmât-ı ilâhiyye kalbdeki kirliliğin rengine boyanıp sâfiyetini kaybeder. Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmî (r.a.) efendimiz bu hâli Fîhi Mâ Fîh'de böyle beyân buyururlar: "Bu fıkhın aslı vahiydi. Ama düşüncelerle, duyularla ve halkın tasarrufuyla karıştığı zaman o incelik kalmadı ve şimdi vahyin inceliğinden geriye kalan bu oldu. Aynı şekilde, 'terot'ta (bir su kaynağı) şehre doğru akan bu su gibi. Orada bir kaynak var, bak ne kadar latif ve tertemiz. Ama şehre gelip de şehir halkının mahallelerinden geçtiğinde, birçok insan elini, yüzünü, ayağını, uzuvlarını ve elbiselerini ondan yıkar ve hayvan pislikleri içine dökülüp onunla karışır. O kenardan diğerine geçtiğinde, bakarsın ki, her ne kadar aynı su olsa da toprağı sular, susuzları kandırır ve ovayı yeşertir; ancak ayırt edici bir göz olmalı ki, bu suyun o eski inceliğinin kalmadığını ve içine hoş olmayan şeylerin karıştığını anlasın."

Ya'ni “Bu fıkhın aslı vahy idi. Fakat halkın efkâr ve havâssi ve tasarrufu ile karışınca o letâfet kalmadı; ve fî-zamâninâ vahyin letâfetine hiç ben- zer mi? Nitekim bu su, şehre “Turut” ismindeki dağdan cârîdir; menbai oradadır. Bak ki, ne latîf ve sâfın sâfıdır! Vaktâki şehre gelir ve ehl-i şehrin mahallelerinden geçer; ve bu kadar halk ellerini ve yüzlerini ve ayakları- nı ve aʼzâlarını ve elbiselerini yıkarlar; ve hayvanâtın necâsâtı onun içine dökülüp karışır; ve oradan başka tarafa akıp gider. Bakarsan, vâkıâ yine o sudur. Toprağı çamur eder ve susamışı kandırır ve sahrâyı yeşillendirir; fa- kat bu suyun evvelce hâiz olduğu letâfetin kalmadığını ve ona nâhoş şeyler karıştığını anlayacak bir mümeyyiz lâzımdır."193 Velhâsıl kalb-i sâfa gelen vâridât-ı ilâhiyye sâfiyyet-i asliyyesini muhâfa- za ettiğine ve Nûh (a.s.) gibi [3/66] bir nebiyy-i zîşânın kalb-i mukadde- sine vâki' olan vâridâtın vahy-i ilâhî olduğunda şübhe olmadığına binâen, Cenâb-ı Nûh ihbârât-ı ilâhiyyeden ibaret olan kendilerinin hadîs-i nefsle-rini tasdîk edici olduğu hâlde gönlüne giren mü'minlerin dahi enâniyyet-i müteayyinelerinin setrolunarak fenâ-fillâh makāmına vusûllerini taleb eder. Ve enbiyânın gönüllerine dâhil olan kimselerin, onların kalb-i şerîf-lerine nâzil olan tecelliyât-ı ilâhiyyeden isti'dâdları kadar nasîbleri vardır. Onun için verese-i enbiyâ olan insân-ı kâmillerin gönüllerini kazanmak, sâlikler için en birinci vazîfedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, "Bu fıkhın aslı vahy idi. Fakat halkın düşünceleri, özel halleri ve tasarrufu ile karışınca o incelik kalmadı; ve günümüzde vahyin inceliğine hiç benzer mi? Nitekim bu su, şehre 'Turut' ismindeki dağdan akmaktadır; kaynağı oradadır. Bak ki, ne kadar ince ve safın safıdır! Şehre geldiği ve şehir halkının mahallelerinden geçtiği zaman; ve bu kadar halk ellerini ve yüzlerini ve ayaklarını ve uzuvlarını ve elbiselerini yıkarlar; ve hayvanların pislikleri onun içine dökülüp karışır; ve oradan başka tarafa akıp gider. Bakarsan, aslında yine o sudur. Toprağı çamur eder ve susamışı kandırır ve çölü yeşillendirir; fakat bu suyun evvelce sahip olduğu inceliğin kalmadığını ve ona nahoş şeylerin karıştığını anlayacak bir ayırt edici lazımdır." Sözün özü, saf kalbe gelen ilahi ilhamların asli saflığını koruduğuna ve Nuh (a.s.) gibi şanlı bir peygamberin kutsal kalbine gelen ilhamların ilahi vahiy olduğunda şüphe olmadığına göre, Cenab-ı Nuh, ilahi haberlerden ibaret olan kendi iç konuşmalarını tasdik edici olduğu halde, gönlüne giren müminlerin dahi belirlenmiş benliklerinin örtülerek fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makamına ulaşmalarını talep eder. Ve peygamberlerin gönüllerine dahil olan kimselerin, onların şerefli kalplerine inen ilahi tecellilerden (yansımalardan) istidatları (kabiliyetleri) kadar nasipleri vardır. Onun için peygamberlerin varisleri olan insân-ı kâmillerin gönüllerini kazanmak, Hakk Yolcuları için en birinci vazifedir.

Ve "ukūl"den olan mü'minlerin ve "nüfûs"tan olan mü'minâtın dahi enâniyyet-i müteayyinelerini setreyle! Ve hicâbât-ı zulmâniyye ve estâr-ı cismâniyye arkasında gaybda istiğrâk hasebiyle yer tutan ve nâzırînin göz-lerinden muhtecib olan zâlimlere sen de helâkten gayrısını ziyâde etme! “Zâlimîn”, “zulümât”tan müştaktır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şerîflerinde الظُّلْمُ ظُلُمَاتُ يَوْمِ القِيَامَةِ ya'ni “zulüm, yevm-i kıyâmetin zulmet-leridir" [buyururlar].194 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve akıllardan olan müminlerin ve nefislerden olan müminelerin de belirli benliklerini ört! Ve karanlık perdeler ve cismanî örtüler arkasında, gaybda istiğrak (kendinden geçme) sebebiyle yer tutan ve bakanların gözlerinden gizlenmiş olan zalimlere sen de helâkten başkasını artırma! "Zalimler", "zulmetler"den türemiştir. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde الظُّلْمُ ظُلُمَاتُ يَوْمِ القِيَامَةِ yani "zulüm, kıyamet gününün karanlıklarıdır" buyururlar.

فلا يَعْرِفُونَ نُفُوسَهم لِشُهُودِهِم وَجْهَ الحَقِّ دُونَهُم ، جَاءَ فِي المُحَمَّدِيِّينَ: كُلُّ

شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ والتَّبَارُ: الهَلَاكُ، وَمَن أَرَادَ أَنْ يَقِفَ عَلى أَسْرَارِ نُوحٍ

ا فَعَلَيْهِ بالتَّرَقِّي فِي فَلَكِ يُوحٍ، وهو في التَّنَزَّلَاتِ الْمَوْصِلِيَّةِ لنا، والسَّلام.

İmdi onlar, nefisleri olmaksızın, vech-i Hakk'ı müşâhede ettikleri için nefislerini bilmezler. Muhammedîler hakkında كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) [Her bir şey hâliktir; ancak O'nun vechi hâlik değildir.] gelmiştir. Ve "tebâr” helâktir. Ve bir kimse Nûh (a.s.)ın esrârına vâ-kıf olmak murâd ederse, onun üzerine felek-i Şems'e terakkî etmek lâzım olsun; ve o bizim Tenezzülât-ı Mevsıliyye'mizdedir, vesselâm. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi onlar, kendi nefisleri olmaksızın, Hakk'ın vechini müşahede ettikleri için nefislerini bilmezler. Muhammedîler hakkında "كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ" (Kasas, 28/88) [Her bir şey helâk olucudur; ancak O'nun vechi helâk olucu değildir.] ayeti gelmiştir. Ve "tebâr" helâktir. Ve bir kimse Nûh (a.s.)ın sırlarına vâkıf olmak isterse, onun üzerine Güneş feleğine yükselmesi lâzım olsun; ve o bizim Tenezzülât-ı Mevsıliyye'mizdedir, vesselâm.

Ya'ni vücûd-ı izâfîlerini ve estâr-ı cismâniyyelerini nefyedip, vücûd-ı mutlak-ı Hak'ta helâk olan zâlim-i Muhammedîler, arada nefisleri olmak-sızın, Hakk-ı bâkînin vechini müşâhede ettikleri için nefislerini bilmezler; zâtlarına vukūfları olmaz; enniyâtlarını izhâr etmezler. Nitekim bu Mu-hammedîler hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) ya'ni “Her bir şey hâliktir; ancak O'nun vechi hâlik değil-dir" buyurur. [3/67] Bu âyet-i kerîmede “vechehû”nun zamîri “şey”e râci' &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani izafî varlıklarını ve cismanî perdelerini yok edip, Hakk'ın mutlak varlığında helak olan Muhammedî zalimler, arada nefisleri olmaksızın, bâkî Hakk'ın vechini (yüzünü/özünü) müşahede ettikleri için nefislerini bilmezler; zâtlarına vakıf olmazlar; enaniyetlerini (benliklerini) ortaya koymazlar. Nitekim bu Muhammedîler hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah "كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ" (Kasas, 28/88) yani "Her bir şey helak olucudur; ancak O'nun vechi helak olucu değildir" buyurur. Bu ayet-i kerîmede "vechehû"nun zamiri "şey"e aittir.
