# Kelime-i Sâlihiyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-salihiyye
**Sayfa:** 28

---

Ma'lûm olsun ki, her bir şahıs, ayn-ı sâbitesinin; ve ayn-ı sâbitesi dahi bir ism-i ilâhînin zıllı ve sûretidir. Binâenaleyh o şahıs o ismin zâhiri ve o isim dahi o şahsın bâtını olmuş olur. İmdi mâdemki süadâ ve eşkıyâ-nın zâhirlerinde nümâyân olan şey, onların bâtınlarında müstakır olan şeyin hükmüdür, şu hâlde her bir şahsın zâhirinde meşhûd olan îmân ve a'mâl-i sâliha ve ulûm-i nâfia ve ahvâl-i seniyye ve kemâl; ve kezâ küfür ve a'mâl-i kabîha ve ulûm-i gayr-ı nâfia ve cehil ve ahvâl-i seyyie, hep onların bâtınları olan a'yân-ı sâbitelerinde müstakır ve sâbit olan şeydir; ve a'yân-ı sâbitelerinin bâtını dahi esmâ-i ilâhiyyedir. Böyle olunca "Kün!" emrinin sudûrunda, onların a’yân-ı sâbiteleri ne sûret üzerine idiyse, o sûret üzere tekevvünü kabûl edip, kendi nefisleriyle mütekevvin oldular. Binâenaleyh bu hazret-i şehadette kendilerinden sâdır olan a'mâl, zâtlarında “bilkuvve mevcûd olan şeyin, bilfiil zuhûrundan ibaret olur. Ve bu sûrette eser, on-ların yine kendi zâtlarından ve amelleri mukābilinde vâki' olan mücâzât ve mükâfât dahi kezâlik kendi zâtlarındandır. Şu hâlde kimsenin Hakk'a karşı “Niçin bunu böyle yaptın?” diye suâl sormaya hakkı yoktur. Belki suâl kendilerine teveccüh eder. لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ )Enbiya 21/23( [Allah işlediğinden mes'ûl değildir, onlar mes'ûldür.] فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ على النَّاسِ، فَمَنْ فَهِمَ هذه الحكمة وقَرَّرَها في نفسه وجَعَلَها مَشهُودَةً له أَرَاحَ نفسه من التَّعَلُّقِ بِغَيْرِهِ، وعَلِمَ أَنَّه لا يُؤْتَى عليه بخَيرٍ ولا بِشَرِّ إِلَّا مِنْهُ، وأَعْنِي بالخَيرِ ما يُوَافِقُ غَرَضَه ويُلَائِمُ طَبَعَه وَمِزَاجَه، وأَعْنِي بالشَّرِّ ما لا يُوَافِقُ غَرَضَه ولا يُلَائِمُ طَبَعَه ولا مِزَاجَه. بسم الله الرحمن الرحيم XI فَصُ حِكْمَةٍ فُتُوحِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ صَالِحِيَّةٍ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, her bir kişi, kendi ayn-ı sâbitesinin; ve ayn-ı sâbitesi de bir ilâhî ismin gölgesi ve sûretidir. Bu sebeple o kişi o ismin zâhiri ve o isim de o kişinin bâtını olmuş olur. Şimdi, mademki bahtiyarların ve bedbahtların zâhirlerinde görünen şey, onların bâtınlarında yerleşmiş olan şeyin hükmüdür, şu hâlde her bir kişinin zâhirinde görülen iman ve sâlih ameller ve faydalı ilimler ve yüce haller ve kemâl; ve aynı şekilde küfür ve kötü ameller ve faydasız ilimler ve cehalet ve kötü haller, hep onların bâtınları olan sabit hakikatlerinde yerleşmiş ve sabit olan şeydir; ve sabit hakikatlerinin bâtını da ilâhî isimlerdir. Böyle olunca "Ol!" emrinin çıkışında, onların sabit hakikatleri ne sûret üzere idiyse, o sûret üzere oluşmayı kabul edip, kendi nefisleriyle oluşmuş oldular. Bu sebeple bu şehadet âleminde kendilerinden sâdır olan ameller, zâtlarında bilkuvve mevcut olan şeyin, bilfiil ortaya çıkmasından ibaret olur. Ve bu sûrette eser, onların yine kendi zâtlarından ve amelleri karşılığında meydana gelen ceza ve mükâfat da aynı şekilde kendi zâtlarındandır. Şu hâlde kimsenin Hakk'a karşı "Niçin bunu böyle yaptın?" diye soru sormaya hakkı yoktur. Aksine soru kendilerine yönelir. "Allah işlediğinden mes'ûl değildir, onlar mes'ûldür." (Enbiya 21/23) "İnsanlara karşı kesin delil Allah'ındır. Kim bu hikmeti anlar ve onu kendi nefsinde karar kılar ve onu kendisine müşahede edilen bir şey yaparsa, nefsini başkasına bağlanmaktan kurtarır ve kendisine hayır veya şer olarak gelen hiçbir şeyin kendisinden başka bir yerden gelmediğini bilir. Hayır ile kastettiğim, amacına uygun ve tabiatına ve mizacına uyan şeydir; şer ile kastettiğim ise, amacına uygun olmayan ve tabiatına ve mizacına uymayan şeydir."

## [KELİME-İ SÂLİHİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ FÜTÜHİYYE'NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

"Hikmet-i fütûhiyye”nin Kelime-i Sâlihiyye'ye tahsîs olunmasındaki sebeb budur ki: Aslâ meʼmûl olmadığı hâlde dağ açılıp Sâlih (a.s.)ın nâkası (devesi) çıktı. Gayr-ı meʼmûl olduğu hâlde dağdan devenin hurûcu, Sâlih (a.s.)ın mu'cizesi idi. Ve “fütûh” ise, me'mûl olunmayan bir şeyden bir şeyin zuhûrundan ibarettir; ve fütûh "feth"in cem'idir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hikmet-i fütûhiyye"nin (açılış hikmeti) Kelime-i Sâlihiyye'ye (Salih'in kelimesi/sözü) tahsis olunmasındaki sebep budur ki: Asla beklenmediği hâlde dağ açılıp Salih (a.s.)'ın nâkası (devesi) çıktı. Beklenmedik bir şekilde dağdan devenin çıkışı, Salih (a.s.)'ın mucizesi idi. Ve "fütûh" (açılışlar, fetihler) ise, beklenmeyen bir şeyden bir şeyin zuhurundan (ortaya çıkmasından) ibarettir; ve fütûh "feth"in (açılışın, fethin) çoğuludur.

Sâlih (a.s.) dahi ism-i Fettah'ın mazharıdır. Bu mazhariyeti hasebiyle Hak Teâlâ Sâlih (a.s.)a nâkanın zuhûru için dağın yarılması mu'cizesiyle bâb-ı gaybı "feth" etti; ve bu feth sebebiyle onun kavminden bazılarının îmânı meftûh oldu; ve mu'cize olan nâkaya îmân ve ona emrolundukları vech ile ihtirâm ettiler; ve ba'zılarının dahi küfrü meftûh oldu. Bu ni'mete kâfır oldular ve nâkayı akr ettiler. İşte bu tevâlî eden hâdisât fütûhât-ı selâse idi. Binâenaleyh Sâlih (a.s.)ın seyri bu isim üzerine oldu; ve esmâ-i ilâ- hiyyenin kâffesi mefâtîh-i gayb olduğu için Cenâb-ı Şeyh (r.a.) “hikmet-i fütûhiyye'ye mukārin olan bu fass-ı münîfde “îcâd”ı ve onun “ferdiyet” üzerine mebnî oluşunu beyân buyurdu. [11/2] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sâlih (a.s.) da Fettâh isminin mazharıdır. Bu mazhariyeti sebebiyle Yüce Allah, Sâlih (a.s.)a dişi devenin ortaya çıkması için dağın yarılması mucizesiyle gayb kapısını "açtı"; ve bu açılış sebebiyle onun kavminden bazılarının imanı açıldı; ve mucize olan dişi deveye iman ettiler ve kendilerine emrolunduğu şekilde ona saygı gösterdiler; ve bazılarının da küfrü açıldı. Bu nimete nankörlük ettiler ve dişi deveyi kestiler. İşte bu art arda gelen olaylar üç açılış idi. Bu sebeple Sâlih (a.s.)ın seyri bu isim üzerine oldu; ve ilahi isimlerin hepsi gaybın anahtarları olduğu için Cenâb-ı Şeyh (r.a.) "fütûhiyyet hikmetine (açılış hikmetine) yakın olan bu yüce bölümde "yaratmayı" ve onun "ferdiyet" (teklik) üzerine kurulu oluşunu beyan buyurdu.

*** &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ma'lûm olsun ki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye olup, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Binâenaleyh, Hak Teâlâ, ezelen ve ebeden, hâriçte ve zâhirde, kendi üzerine, bu a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesi ile hükmetti. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, kendi isti'dâd-ı zâtisi ile, Hak Teâlâ'nın kendisi üzerine hükmettiği şeyden başkasını kabûl etmez. Belki, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine hükmettiği şey, bu a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtisinden ibârettir. Zirâ, Hak Teâlâ'nın ilmi, ma'lûmâta tâbi'dir. Ma'lûmât ise, a'yân-ı sâbitedir. Bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sûretler olup, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetine nisbetle, vücûd-ı izâfîye sâhiptir. Vücûd-ı mutlak ise, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetidir. Bu vücûdât-ı izâfiyye, vücûdât-ı mevhûme değildir. Belki, Hak Teâlâ'nın ilmindeki hakîkatlerdir. Bu hakîkatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye olup, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür.

Şiir: مِنَ الْآيَاتِ آيَاتُ الرَّكَائِبْ وَذَلِكَ لِاخْتِلَافِ فِي الْمَذَاهِبْ Merkûb olan şeyler âyâtı, âyâttandır; ve bu da mezâhibde ihtilaftan nâşîdir. “Rekâib”, “rekîbe”nin cem'idir; ve “rekîbe”, maksûda vusûl için üzerine binilen şeydir. Ve "âyât" "âyet”in cem'idir; "âyet”, âlâmet ve nişân maʼnâsıdır. Ya'ni nâkanın Sâlih (a.s.)a ve Burâk'ın Muhammed (a.s.)a ihtisâsı gibi, merkûb olan şeylerin alâmâtı, her bir nebîye muhtass olarak zâhir olan alâmât-ı ilâhiyyenin cümlesindendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şiir: مِنَ الْآيَاتِ آيَاتُ الرَّكَائِبْ وَذَلِكَ لِاخْتِلَافِ فِي الْمَذَاهِبْ Üzerine binilen şeyler (rekâib) ile ilgili ayetler, Allah'ın ayetlerindendir; ve bu durum, mezheplerdeki (mezâhib) ihtilaftan kaynaklanır. "Rekâib", "rekîbe" kelimesinin çoğuludur; ve "rekîbe", amaca ulaşmak için üzerine binilen şeydir. "Âyât" ise "âyet" kelimesinin çoğuludur; "âyet", alâmet ve nişan anlamındadır. Yani, Salih (a.s.)'a devenin ve Muhammed (a.s.)'a Burak'ın tahsis edilmesi gibi, üzerine binilen şeylerin alâmetleri, her bir peygambere özel olarak ortaya çıkan ilâhî alâmetlerin tamamındandır.

Ma'lûm olsun ki, her bir nebî zamânının insân-ı kâmili olmak hasebiyle, ism-i câmi' olan “Allah” isminin mazharı olduğundan, her ne kadar kâffe-i esmâya mazhar ise de, onun üzerine gālib olan bir ism-i hâs vardır. Binâenaleyh o nebînin “merkeb”i dahi, bu ismin sûretiyle zâhir olup, onun üzerine hükmeder. Sâlih (a.s.)a dahi ism-i Fettâh gālib olduğundan, onun merkebi "fütûh” ile zâhir oldu. Maahâzâ âyât-ı merkûbât yalnız enbiyâya mahsûs değil, belki Benî Adem'in her biri için de merkûb vardır. Çünkü a'yân-ı insâniyyeden her birisinin bir rûhu vardır; ve o rûh bir ismin mazharıdır ki, Allah Teâlâ onunla bu şahsı terbiye eder. Ve kezâ her bir rûhun dahi âlem-i cismânîde bir sûret-i cesedâniyyesi vardır; ve o cesed bu rûhun mazharıdır. Ve ayn-ı sâbite hazretinde, ya'ni hazret-i ilmiyyede, rûhun hâline münasib bir mizâc-ı husûsîsi vardır; ve onun bedeninin sûretine bu mizâc muktezîdir. Ondan sonra ve gerek âlem-i nebâta ve gerek âlem-i hayvâna nüzûlünde bu mizâca münasib o rûh için birer sûret vardır; ve bu rûhun istikmâli hususunda hayvan onun merkebidir. Ve bu umûrun kâffesi ayn-ı sâbite ahvâlindendir. Ve rûhun zât-ı ilâhiyyeye olan nisbeti, Rabb-i hâssı olan ism-i gālibdir; ve bu rûhun sahibi olan şahsın seyri ve terakkîsi, ancak o ism-i gālibin hazînesinde olan şeyin kuvveden fiile ihrâcı içindir. Binâenaleyh nefs-i hayvâniyye için bir eser-i aynî muktezî olup, o da onun ayn-ı sâbitesinin ahvâlinden ve Rabb-i hâssının [11/3] havâssındandır. Ve rûhun tâatta itmi’nânında, o rekâib için, Mûsa (a.s.)ın asâsı gibi, havâss-ı hayvâniyyeden emânet vardır. Ve o kimsenin bu tarîka-i hayvânî üzerinde seyri, onun Rabb’i olan ismin hikmeti muktezâsıyladır ki, bu da mezâhibde ihtilaftan nâşîdir. Şu hâlde enbiyâ (aleyhimü's-selâm)dan her birisinin bir mezheb-i mahsûsu ve tarîk-i hâssı olup, bu tarîke göre de bir “merkeb”i vardır; ve bu husûsiyet dahi onun isti'dâd-ı zâtîsi mûcibincedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, her bir peygamber zamanının insân-ı kâmili olması sebebiyle, ism-i câmi' olan “Allah” isminin mazharı olduğundan, her ne kadar bütün isimlere mazhar ise de, onun üzerine gâlip olan özel bir isim vardır. Bu sebeple o peygamberin “merkeb”i (binek/vasıta) dahi, bu ismin suretiyle ortaya çıkıp, onun üzerine hükmeder. Salih (a.s.)a dahi Fettâh ismi gâlip olduğundan, onun merkebi "fütûh" (açılışlar/fetihler) ile ortaya çıktı. Bununla birlikte, bineklerle ilgili ayetler yalnız peygamberlere özgü değil, aksine Âdem oğullarının her biri için de binek vardır. Çünkü insanî sabit hakikatlerden her birisinin bir ruhu vardır; ve o ruh bir ismin mazharıdır ki, Yüce Allah onunla bu şahsı terbiye eder. Ve aynı şekilde her bir ruhun dahi cismanî âlemde bir cesedî sureti vardır; ve o cesed bu ruhun mazharıdır. Ve sabit hakikat mertebesinde, yani ilahî ilim mertebesinde, ruhun haline uygun özel bir mizacı vardır; ve onun bedeninin suretine bu mizaç gereklidir. Ondan sonra ve gerek bitki âlemine ve gerek hayvan âlemine inişinde bu mizaca uygun o ruh için birer suret vardır; ve bu ruhun olgunlaşması hususunda hayvan onun merkebidir. Ve bu işlerin hepsi sabit hakikatlerin hallerindendir. Ve ruhun ilahî zâta olan nispeti, özel Rabbi olan gâlip isimdir; ve bu ruhun sahibi olan şahsın seyri ve ilerlemesi, ancak o gâlip ismin hazinesinde olan şeyin kuvveden fiile çıkarılması içindir. Bu sebeple hayvani nefs için aynî bir eser gereklidir, o da onun sabit hakikatinin hallerinden ve özel Rabbinin [11/3] özelliklerindendir. Ve ruhun ibadetteki tatmininde, o binekler için, Musa (a.s.)ın asası gibi, hayvani özelliklerden emanet vardır. Ve o kimsenin bu hayvani yol üzerindeki seyri, onun Rabbi olan ismin hikmetinin gereğiyledir ki, bu da mezheplerdeki ihtilaftan kaynaklanır. Şu halde peygamberlerden (aleyhimü's-selâm) her birisinin özel bir mezhebi ve özel bir yolu olup, bu yola göre de bir “merkeb”i vardır; ve bu özellik dahi onun zâtî yatkınlığının gereğidir.

فَمِنْهُمْ قَائِمُونَ بِهَا بِحَقِّ

وَمِنْهُمْ قَاطِعُونَ بِهَا السَّبَاسِبْ

"üç"ten i'tibâren başlayıp, üç, beş, yedi, dokuz, on bir ilh... yukarıya doğru gider. "Üç"ten evvel “bir” ile “iki” vardır; ve “bir" ise aded değildir. Zîrâ cemî'-i adâdın menşeidir; ve cemî'-i adâd vâhidin taaddüdünden zuhûra gelir. Meselâ bir vâhid, bir vâhid daha “iki”; ve bir vâhid daha ilâve olu- nunca “üç” olur. Binâenaleyh “üç”ten evvelki aded “iki” olup, bu da çifttir. Bu sûrette "üç" adedi tek adedlerin birincisidir. Ve teslîsi mutazammın olan bu ferdiyetten ibâret bulunan hazret-i ilâhiyyeden âlem mevcûd oldu. Zîrâ “îcâd”, mertebe-i ulûhiyyette olur. Çünkü o mertebede zât-ı ila- hiyye sıfât ve esmâsıyla müteayyin olur; ve mertebe-i ahadiyyette aslâ isim ve na't [11/6] yoktur; ve zât-ı ilâhiyye kendinin sıfatı olan “irâde" ve "kelâm” ile müteayyin olmadıkça “îcâd” mümkin olmaz. İşte buna işâre- ten Hak Teâlâ: “Bizim bir şeye kavlimiz, onu irâde ettiğimiz vakitte, ona “Ol!” demekliğimizdir” (Nahl, 16/40) buyurur. Binâenaleyh bir şeyin îcâ- dı için “zât”, “irâde” ve “kavl” olmalıdır. Böyle olunca hazret-i ferdiyyette müteayyin olan zât-ı ilâhiyye, zât-ı mûcide “irâde” ve “kavl” sâhibidir. Ve eğer bu “zât-ı mûcide” ve herhangi bir emrin tekvîni tahsîsine teveccühü- nün nisbetinden ibaret olan onun “irâde”si olmasaydı; ve badehû O'nun teveccühü indinde o şey'e “Kün!” kavli olmasaydı, bir şey mevcûd olmazdı. Zîrâ vâhid, vâhid olarak durdukça, ondan hiçbir aded çıkmayacağı gibi, zât-ı vâhide dahi zât-ı vâhide olarak kaldıkça bir şey zuhûra gelmez. Fakat vâhidin zâtında mündemic olan nisbetler zâhir olunca, meselâ 1/2, 1/3, 1/4, 1/5 ilh... gibi vâhidin nısfı, sülüsü, rub'u ve humusü zuhûr edince, adedler peydâ olur. İşte bunun gibi “irâde” ve “kavl” zât-ı ulûhiyyetin sıfat- ları ve nisbetleridir. Îcâd onların zuhûruna vâbeste bir keyfiyettir. Şu hâlde “zât" ve "irâde” ve “kavl” üç şeydir; bunların mecmûundan "ferdiyet" hâsıl olmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Üç"ten itibaren başlayıp, üç, beş, yedi, dokuz, on bir vb. yukarıya doğru gider. "Üç"ten önce "bir" ile "iki" vardır; ve "bir" ise sayı değildir. Çünkü bütün sayıların kaynağıdır; ve bütün sayılar birin çoğalmasından ortaya çıkar. Örneğin bir birim, bir birim daha "iki" eder; ve bir birim daha ilave olununca "üç" olur. Bu sebeple "üç"ten önceki sayı "iki" olup, bu da çifttir. Bu durumda "üç" sayısı tek sayıların birincisidir. Ve üçlemeyi içeren bu ferdiyetten ibaret bulunan İlahi Hazret'ten âlem var oldu. Çünkü "yaratma", ilâhlık mertebesinde olur. Çünkü o mertebede İlahi Zât sıfatları ve isimleriyle belirginleşir; ve ahadiyet (birlik) mertebesinde asla isim ve nitelik yoktur; ve İlahi Zât kendisinin sıfatı olan "irâde" ve "kelâm" ile belirginleşmedikçe "yaratma" mümkün olmaz. İşte buna işaretle Yüce Allah: "Bizim bir şeye kavlimiz, onu irâde ettiğimiz vakitte, ona 'Ol!' demekliğimizdir" (Nahl, 16/40) buyurur. Bu sebeple bir şeyin yaratılması için "zât", "irâde" ve "kavl" olmalıdır. Böyle olunca ferdiyette belirginleşen İlahi Zât, yaratan zât olarak "irâde" ve "kavl" sahibidir. Ve eğer bu "yaratan zât" ve herhangi bir emrin oluşumunu tahsis etmeye yönelişinin bağıntısından ibaret olan O'nun "irâde"si olmasaydı; ve ondan sonra O'nun yönelişi anında o şeye "Kün!" (Ol!) kavli olmasaydı, bir şey var olmazdı. Çünkü bir birim, bir birim olarak durdukça, ondan hiçbir sayı çıkmayacağı gibi, bir olan zâttan da bir olan zât olarak kaldıkça bir şey ortaya gelmez. Fakat bir birimin zâtında gizli olan bağıntılar zâhir olunca, örneğin 1/2, 1/3, 1/4, 1/5 vb. gibi bir birimin yarısı, üçte biri, dörtte biri ve beşte biri ortaya çıkınca, sayılar meydana gelir. İşte bunun gibi "irâde" ve "kavl" İlahi Zât'ın sıfatları ve bağıntılarıdır. Yaratma onların zuhûruna bağlı bir niteliktir. Şu halde "zât" ve "irâde" ve "kavl" üç şeydir; bunların toplamından "ferdiyet" hâsıl olmuştur.

ثُمَّ ظَهَرَتِ الفَردِيَّةُ الثَّلَاثِيَّةُ أيضًا في ذلك الشيء، وبها مِن جِهَتِه صَحَ تَكوِينُه

واتصافه بالوُجودِ ، وهي شَيْئِيَّتُه وسَمَاعُه وامْتِنَالُه أَمرَ مُكَوِّنِه بالإيجادِ .

Ondan sonra kezâlik bu şeyde üçe mensûb olan teklik zâhir oldu; ve o sebeble onun tarafından onun tekvîni ve vücûd ile ittisâfı sahîh oldu; ve o dahi onun “şey'iyet”i ve "işitme❞si ve Mükevvin'inin îcâd ile olan "emrine imtisâl"idir. Ya'ni hazret-i ferdiyyette müteayyin olan hazret-i ilâhiyye, ya'ni hazret-i mûcide için ferdiyyet-i selâsiyye sâbit olduktan sonra, buna mukābil olarak vücûdu kabûl eden “şey”de dahi, kezâlik ferdiyyet-i selâsiyye zâhir oldu; ve o ferdiyyet-i selâsiyye sebebiyle o şey tarafından onun tekvîni ve vücûd ile ittisâfı sahîh oldu. “Tekvîn”, bir şeyi mükevven kılmaktır. Maʼnâsı budur ki, Hak Teâlâ bir şeye “Kün!” kavliyle emrettikde, o şey kendi nefsini mevcûd kılar. İmdi bir “şey'in kendi nefsini mevcûd kılması, onun nefsi tarafından olan ferdiyyet-i selâsiyye iledir. Eğer zât-ı mûcidenin ferdiyyet-i selâsiyyesi-ne mukābil, onun da ferdiyyet-i selâsiyyesi olmasaydı, ferdiyyet-i ilâhiyye-nin te'sîri olmazdı. [11/7] Zîrâ “müessir”in mukābilinde bir “müteessir" ol-mayınca hiçbir eser zâhir olmaz. Binâenaleyh müessirdeki te'sîrin sübûtu, müteessirin vücûdu ile olur. İşte bunun gibi ferdiyyet-i Hakk'ın sübûtu, dahi "şey"in ferdiyetine mütevakkıftır. Ve “şey”in ferdiyeti dahi, evvelen onun ilm-i ilâhîde sabit olan “şey'iyet”idir. Sâniyen “Kün!” kavl-i ilâhîsi-ni "işitme❞sidir. Sâlisen kendi vücudunun îcâdında Mükevvin'i tarafından vâki' olan “emre imtisâl” etmesidir. Şu hâlde bir şeyin îcâdını mûcib olan şey, gerek kendinin ve gerek Mûcid'in ferdiyetidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra, aynı şekilde, bu şeyde üçe mensup olan teklik ortaya çıktı; ve o sebeple onun tarafından onun yaratılması ve varlık ile nitelenmesi doğru oldu; ve o da onun "şey'iyet"i (şey olma durumu) ve "işitme"si ve Yaratıcısı'nın yaratma emrine "uyma"sıdır. Yani, ferdiyet (teklik) makamında belirlenmiş olan ilahi makam, yani Yaratıcı makamı için üçlü ferdiyet sabit olduktan sonra, buna karşılık olarak varlığı kabul eden "şey"de de, aynı şekilde üçlü ferdiyet ortaya çıktı; ve o üçlü ferdiyet sebebiyle o şey tarafından onun yaratılması ve varlık ile nitelenmesi doğru oldu. "Tekvîn" (yaratma), bir şeyi oluşmuş kılmaktır. Anlamı şudur ki, Yüce Allah bir şeye "Ol!" sözüyle emrettiğinde, o şey kendi nefsini var kılar. Şimdi, bir "şey"in kendi nefsini var kılması, onun nefsi tarafından olan üçlü ferdiyet iledir. Eğer Yaratıcı Zât'ın üçlü ferdiyetine karşılık, onun da üçlü ferdiyeti olmasaydı, ilahi ferdiyetin etkisi olmazdı. Çünkü "etki eden"in karşısında bir "etkilenen" olmayınca hiçbir eser ortaya çıkmaz. Bu sebeple, etki edendeki etkinin sabit olması, etkilenenin varlığı ile olur. İşte bunun gibi Hakk'ın ferdiyetinin sabit olması da "şey"in ferdiyetine bağlıdır. Ve "şey"in ferdiyeti de, evvela onun ilahi ilimde sabit olan "şey'iyet"idir. İkinci olarak "Ol!" ilahi sözünü "işitme"sidir. Üçüncü olarak kendi varlığının yaratılmasında Yaratıcısı tarafından meydana gelen "emre uyma"sıdır. Şu halde bir şeyin yaratılmasını gerektiren şey, gerek kendinin ve gerek Yaratıcı'nın ferdiyetidir.

فَقَابَلَ ثَلَاثَةٌ بِثَلَاثَةٍ، ذاتُه الثَّابِتَةُ في حالِ عَدمِها في مُوَازَنَةِ ذاتِ مُوجِدِها،

وسَمَاعُه فِي مُوَازَنَةِ إرادة مُوجِدِه، وقبوله بالامتثالِ لِمَا أَمَرَهُ به من التكوين في

مُوَازَنَةِ قوله كُنْ، فَكَانَ هُوَ.

İmdi üç, üçe mukābil oldu. “Şey”in ademi hâlinde sâbit olan “zât”ı, Mûcid'inin Zât'ı muvâzenesindedir; ve “işitme si Mûcid'inin "irâde"si muvâzenesindedir; ve Mûcid'inin tekvînden ona onunla emrettiği şeye "imtisâl" ile onun kabûlü, Mûcid'inin "Kün!” kavli muvâzenesin-dedir. İmdi o mevcûd oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi üç, üçe karşılık geldi. "Şey"in yokluğu hâlinde sabit olan "zât"ı, onu var edenin (Mûcid) Zât'ı dengesindedir; ve "işitme"si, onu var edenin "irâde"si dengesindedir; ve onu var edenin (Mûcid) yaratma (tekvîn) yoluyla ona onunla emrettiği şeye "uyma" (imtisâl) ile onun kabulü, onu var edenin (Mûcid) "Ol!" (Kün!) sözü dengesindedir. Şimdi o var oldu.

Ya'ni Hakk'ın ferdiyyet-i selâsiyyesi, "şey”in ferdiyyet-i selâsiyyesine mukābil oldu. Şöyle ki, “şey”in ilm-i ilâhî mertebesinde ademi hâlinde sâbit olan “zât”ı, Mûcid’inin “zât”ına mukābildir. Ve o şeyin Hakk'ın “Ol!” kelâmını işitmesi dahi, Mûcid'inin “irâde”si mukābilindedir; ve Mûcid'i o “şey”in kendi vücudunu îcâdda ne gibi bir şeyle emretmişse, o “emre im- tisâl" ile o şeyin kabûlü, Mûcid'inin “Kün, Ol!” kavli mukābilindedir. Böyle olunca "îcâd"ı kabûl eden şey, Mûcid'in emrine imtisâl etmekle mevcûd oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hakk'ın üçlü ferdiyeti, "şey"in üçlü ferdiyetine karşılık geldi. Şöyle ki, "şey"in ilâhî ilim mertebesinde yokluk hâlinde sabit olan "zât"ı, Yaratıcısının "zât"ına karşılıktır. Ve o şeyin Hakk'ın "Ol!" kelâmını işitmesi de, Yaratıcısının "irâde"sine karşılıktır; ve Yaratıcısı o "şey"in kendi varlığını yaratmada ne gibi bir şeyle emretmişse, o "emre uyma" ile o şeyin kabulü, Yaratıcısının "Kün, Ol!" sözüne karşılıktır. Böyle olunca "yaratılmayı" kabul eden şey, Yaratıcının emrine uymakla var oldu.

فَنَسَبَ التَّكوين إليه، فَلَوْلَا أَنَّه في قُوَّتِه التَّكوين من نفسـه عنـد هـذا الـقـول مـا

تَكَوَّنَ، فما أوْجَدَ هذا الشيء بعدَ أنْ لَمْ يَكُنْ عند الأمر بالتكوين إلا نفسه.

İmdi tekvîni ona nisbet etti. Eğer bu kavl indinde onun kuvvetinde kendi nefsinden tekvîn [11/8] olmasaydı, mütekevvin olmazdı. İmdi bu şey ma'dûm olduktan sonra, emr-i tekvîn indinde, ancak kendi nefsini îcâd etti. Ya'ni Hak Teâlâ hazretleri إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) [Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim kavlimiz "Kün!” dememizdir. Bu takdîrce o, olur.] âyet-i kerîmesinde فَيَكُونُ [o da olur] kavliyle tekvîni “şey❞e nisbet etti. Ya'ni o “şey kendi kendine mevcûd olur” buyurdu. Zîrâ eğer o “şey”de bu “kavl”i işittiği vakit tekvîne isti’dâd ve kendi kendine mevcûd olmağa kābiliyet bulunmasaydı, o şey müte-kevvin olmazdı. Ve bu isti'dâd ve kabiliyet o şeyde merkûz ve kâmindir. Çünkü “feyz-i akdes” ile hâsıl olmuştur. Mâdemki kümm-i357 gaybda ve ilm-i ilâhîde ve ism-i Bâtın'da sabit olan “şey”in kuvvetinde zuhûr vardır, onun tekevvünü için emir sudûr ettiği vakit o “şey”, ancak kendi nefsini, kendi îcâd eder; velâkin Hak ile ve Hak'ta îcâd eder. Zîrâ ism-i Bâtın'ın zâtı “ayn”ı ile ism-i Zâhir'in zâtıdır. Ve Hak için “iki yed” sâbit olup, birisiyle "fâil" ve diğeriyle “kābil” olduğu, ya'ni bir eliyle verip, diğer eliyle aldığı cihetle “kābil”, “ayn”ıyla “fâil” olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, oluşumu ona nispet etti. Eğer bu sözün yanında, onun kuvvetinde kendi özünden bir oluşum olmasaydı, oluşmazdı. Şimdi, bu şey yok olduktan sonra, oluşum emrinin yanında, ancak kendi özünü var etti. Yani Yüce Allah, Nahl Suresi 40. ayet-i kerîmesinde: "Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim sözümüz 'Ol!' dememizdir. Bu takdirce o, olur." buyurarak, "o da olur" sözüyle oluşumu "şey"e nispet etti. Yani o "şey kendi kendine mevcut olur" buyurdu. Çünkü eğer o "şey"de bu "söz"ü işittiği vakit oluşuma yatkınlık ve kendi kendine mevcut olmaya kabiliyet bulunmasaydı, o şey oluşmazdı. Ve bu yatkınlık ve kabiliyet o şeyde yerleşmiş ve gizlidir. Çünkü "feyz-i akdes" (en kutsal feyz) ile hâsıl olmuştur. Mademki gayb hazinesinde, ilâhî ilimde ve Bâtın isminde sabit olan "şey"in kuvvetinde bir zuhûr (ortaya çıkış) vardır, onun oluşumu için emir çıktığı vakit o "şey", ancak kendi özünü, kendi var eder; velâkin Hak ile ve Hak'ta var eder. Çünkü Bâtın isminin zâtı, "ayn"ı (özü) ile Zâhir isminin zâtıdır. Ve Hak için "iki el" sabit olup, birisiyle "fail" (yapan) ve diğeriyle "kabil" (kabul eden) olduğu, yani bir eliyle verip, diğer eliyle aldığı cihetle "kabil", "ayn"ıyla "fail" olmuş olur.

فَأَثْبَتَ الحق تعالى أنَّ التَّكْوِينَ لِلشَّيْءِ نفسه لا لِلْحَقِّ، وَالَّذِي لِلْحَقِّ فيه أمره

خاصةً، وكذا أخْبَرَ عن نفسه في قوله: ﴿إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ

لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ، فَنَسَبَ التَّكْوِينَ لنفس الشيء عن أمر الله، وهو الصادق

في قوله، وهذا هو المَعقُولُ في نفس الأمرِ ، كما يقولُ الآمِرُ الَّذِي يُخَافُ

فلا يُعْصَى لعبده قُمْ، فَيَقُومُ العبدُ امتثالا لأمرِ سَيِّدِه، فليس للسَّيِّدِ في قيام

هذا العبد سوى أمره له بالقيام، والقيـام مـن فـعـل الـعبـد لا

من فعل السيد.

İmdi Hak isbât etti ki, “tekvîn” Hak için değil, “şey”in nefsi içindir. Ve Hak için olan şey, o şeyde onun emr-i hâssıdır. Ve kezâ Hak Teâlâ إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) [Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim kavlimiz "Kün!” dememizdir. Bu takdîrce o, olur.] kavlinde, kendi nefsinden haber verdi. Binâenaleyh Allâh'ın emrinde vâki' olan “tekvîn”i “şey”in nefsine nisbet etti. Hâl-buki Hak Teâlâ sözünde sâdıktır. Bu dahi nefs-i emirde ma'kūldur. Nitekim havfolunan ve isyân olunmayan âmir, kölesine "Kalk!” der. Abd de efendisinin [11/9] emrine imtisâlen kalkar. İmdi bu kölenin kıyâmında, seyyidin ona kıyâm ile emrinden gayrı bir şeyi yoktur. Kıyâm ise, efendinin fiilinden değil, abdin fiilindendir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Hak ispat etti ki, "tekvin" (var etme) Hak için değil, "şey"in kendisi içindir. Ve Hak için olan şey, o şeyde onun özel emridir. Aynı şekilde Yüce Allah, "Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim sözümüz 'Kün!' (Ol!) dememizdir. Bu takdirce o, olur." (Nahl, 16/40) kavlinde, kendi nefsinden haber verdi. Bu sebeple Allah'ın emrinde meydana gelen "tekvin"i "şey"in kendisine nispet etti. Hâlbuki Yüce Allah sözünde sadıktır. Bu da işin aslında akla uygundur. Nasıl ki korkulan ve isyan edilmeyen âmir, kölesine "Kalk!" der. Kul da efendisinin emrine uyarak kalkar. Şimdi bu kulun kalkmasında, efendisinin ona kalkmasını emretmesinden başka bir şey yoktur. Kalkma ise, efendinin fiilinden değil, kulun fiilindendir.

Ya'ni Hak فَيَكُونُ [o da olur] kavliyle isbât etti ki, bir “şey”in vücûd bulması, o "şey"in kendi nefsindendir. Emr-i tekvînde, Hakk'ın emr-i hâs-sından gayrı o “şey” üzerinde bir şey sâbit değildir. Ya'ni Hak emretmiş, o “şey” dahi kendi nefsini îcâd etmiştir. Hak, âyet-i kerîmede bize bunu böy-le haber verip, O'nun emrinden vâki' olan “tekvîn”i “șey”in nefsine muzâf kıldı. Şübhe yoktur ki, hakîkat-i hâl neden ibâret ise Hak onu buyurmuş-tur. Ve “tekvîn”i "şey”in nefsine muzâf kılmak, hadd-i zâtında ma'kūl bir şeydir. Binâenaleyh “tekvîn”, meʼmûr olan “şey❞e nisbet olunur; yoksa âmi-re nisbet olunmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hak, "o da olur" sözüyle ispat etti ki, bir "şey"in varlık bulması, o "şey"in kendi nefsindendir. Oluş emrinde, Hakk'ın özel emrinden başka o "şey" üzerinde bir şey sabit değildir. Yani Hak emretmiş, o "şey" de kendi nefsini icat etmiştir. Hak, ayet-i kerimede bize bunu böyle haber verip, O'nun emrinden meydana gelen "oluş"u "şey"in nefsine nispet etti. Şüphe yoktur ki, halin hakikati neden ibaret ise Hak onu buyurmuştur. Ve "oluş"u "şey"in nefsine nispet etmek, kendi özünde akla uygun bir şeydir. Bu sebeple "oluş", emredilen "şey"e nispet edilir; yoksa emredene nispet edilmez.

Meselâ kendisinden korkulan ve emrine muhalefet olunamayan bir âmir kölesine “Kalk!” diye emreder. Köle de, efendisinin bu emrine imtisâ-len hemen kalkar. Binâenaleyh bu abdin kıyâmında, efendisinin emrinden başka bir te'sîr mevcûd değildir. Kıyâm abdin fiilindendir; efendinin fiilin-den değildir. Ancak efendinin emri kıyâma sebeb olmuş olur. Şu hâlde se-bebiyet i'tibariyle fiil, efendiye nisbet olunur. Sudûr itibariyle abde muzâf kılınır. İşte bunun gibi ilm-i ilâhîde sabit olup, vücûd-ı haricîsi madûm olan “şey”, emr-i ilâhî sâdır olduğu vakit, ilm-i ilâhîde sûreti nasıl ise, emre imtisâlen vücûd-1 hâricî ile mütekevvin olur. Zîrâ abdde keyfiyyet-i kıyâm, nasıl ki bilkuvve sâbit ise, ilm-i ilâhîde sabit olan “şey”de dahi, vücûd-ı hâ-ricî ile tekevvün öylece bilkuvve sâbittir. Binâenaleyh “şey”in ilm-i ilâhîde-ki sûreti üzere zuhûru Hak cânibinden değil, kendi tarafındandır. Ve Hak tarafından ancak emir sâdır olmuştur; ve emrin sudûruna kadar o “şey" kuvvede kalıp, fiile gelmez; ve mâdemki “şey”in zuhûrunda Hakk'ın te'sîri, ancak emirden ibârettir, o şey ilm-i ilâhîdeki sûreti üzerine zâhir oldukda, onun fenâlıkları bittabi' nefsine nisbet olunmak lâzım gelir. Ve bu Hak için hüccet-i bâliğadır. [11/10] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, kendisinden korkulan ve emrine karşı gelinemeyen bir âmir, kölesine "Kalk!" diye emreder. Köle de, efendisinin bu emrine uyarak hemen kalkar. Bu sebeple, bu kulun kalkmasında, efendisinin emrinden başka bir etki mevcut değildir. Kalkma, kulun fiilindendir; efendinin fiilinden değildir. Ancak efendinin emri kalkmaya sebep olmuştur. Şu hâlde, sebep olma itibarıyla fiil, efendiye nispet edilir. Meydana gelme itibarıyla kula eklenir. İşte bunun gibi, ilâhî ilimde sabit olup, dış varlığı olmayan "şey", ilâhî emir çıktığı zaman, ilâhî ilimde sureti nasılsa, emre uyarak dış varlık ile oluşur. Çünkü kulda kalkma niteliği, nasıl ki potansiyel olarak sabit ise, ilâhî ilimde sabit olan "şey"de de, dış varlık ile oluşma öylece potansiyel olarak sabittir. Bu sebeple "şey"in ilâhî ilimdeki sureti üzere ortaya çıkışı Hak tarafından değil, kendi tarafındandır. Ve Hak tarafından ancak emir çıkmıştır; ve emrin çıkışına kadar o "şey" potansiyel durumda kalır, fiile gelmez; ve mademki "şey"in ortaya çıkışında Hakk'ın etkisi, ancak emirden ibarettir, o şey ilâhî ilimdeki sureti üzerine ortaya çıktığında, onun fenalıkları doğal olarak kendisine nispet edilmek gerekir. Ve bu, Hak için kesin bir delildir.

فَقَامَ أصل التكوين على التَّثْلِيثِ أَي من الثلاثة من الجَانِبَيْنِ من جَانِبِ الحق

ومن جانب الخلق.

Böyle olunca "tekvîn”in aslı teslîs üzere, ya'ni Hak tarafından ve halk tarafından olarak iki taraftan "üç"ten kāim oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böyle olunca "tekvin"in aslı, üçlü bir yapı üzerine, yani Hak tarafından ve halk tarafından olmak üzere iki taraftan "üç"ten meydana geldi.

Ya'ni bâlâda îzah olunduğu üzere tekvînin aslı Hak tarafından kāim olan “zât", "irâde” ve “kavl”den ibaret bulunan üç şey ile; ve halk tara- fından da bu üçe mukābil olarak kāim olan “şey'iyet”, “istima” ve “emre imtisâl" keyfiyetlerinden ibâret bulunan kezâ üç şey ile olmuş olur. Binâe- naleyh tekvîn için iki taraftan teslîsin sübûtu lâzımdır. Bunlardan birisi noksan olsa "tekvîn” kāim olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda açıklandığı üzere, oluşumun aslı, Hak tarafından kâim olan "zât", "irâde" ve "kavl"den ibaret bulunan üç şey ile; ve halk tarafından da bu üçe karşılık olarak kâim olan "şey'iyet" (bir şey olma durumu), "istima" (işitme) ve "emre imtisâl" (emre uyma) niteliklerinden ibaret bulunan aynı şekilde üç şey ile meydana gelmiş olur. Bu sebeple, oluşum için iki taraftan üçlemenin (teslis) varlığı gereklidir. Bunlardan birisi eksik olsa "oluşum" meydana gelmez.

ثُمَّ سَرَى ذلك في إيجادِ المَعَانِي بالأَدِلَّةِ ، فلا بُدَّ فِي الدَّلِيلِ أَنْ يكونَ مُرَكَّبًا

من ثلاثة على نظام مخصوص وشرط مخصوص، وحِينَئِذٍ يُنْتِجُ لا بُدَّ من

ذلك، وهو أنْ يُرَكِّبَ النَّاظِرُ دَلِيلَه من مُقَدَّمَتَيْنِ كُلُّ مقدمة تحتوي على

مُفْرَدَيْنِ، فتكون أَرْبَعَةً، واحدٌ من هذه الأَرْبَعَةِ يَتَكَرَّرُ فِي المُقَدَّمَتَيْنِ لِتَرْبِطَ

إِحْدَاهُمَا بالأُخْرَى كالنِّكَاحِ، فتكون ثلاثة لا غير، لتكرار الواحد فيهما،

فيكونُ المَطْلُوبُ إِذا وَقَعَ هذا التَّرْتِيبُ على الوجه المخصوص، وهو ربط

إِحْدَى المُقَدِّمَتَيْنِ بالأُخْرَى بِتَكرار ذلك الوجه المفرد الذي بـه صَحَ التَّثْلِيتُ .

Ba'dehû bu teslîs, edille ile îcâd-ı maânîde sârî oldu. İmdi delîlde üçten mürekkeb olan "nizâm-ı mahsûs” ve “şart-ı mahsûs” üzere olmak lâbüddür. Ve bu vakitte netîce verir; bu lâbüddür. O nizâm-ı mahsûs dahi, nâzırın delîlini iki "mukaddeme"den terkîbidir ki, her bir mukaddeme iki "müfred”i hâvîdir. Böyle olunca dört olur. Bu dört- ten biri mukaddemeteynde, nikâh gibi, biri diğerine murtabıt olmak için tekerrür eder. Binâenaleyh "müfred” üç olur; ondan gayrı olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Daha sonra bu üçleme, delillerle anlamların ortaya çıkarılmasında etkili oldu. Şimdi, delilde özel bir düzen ve özel bir şart üzere olmak zorunludur. Ve bu durumda sonuç verir; bu zorunludur. O özel düzen de, bakanın delilini iki öncülden (mukaddeme) oluşturmasıdır ki, her bir öncül iki tekil ögeyi (müfred) içerir. Böyle olunca dört olur. Bu dörtten biri, öncüllerde, nikâh gibi, birinin diğerine bağlı olması için tekrarlanır. Bu sebeple tekil öge üç olur; ondan başka olmaz.

Zîrâ iki “mukaddeme”de bir “müfred” mükerrerdir. İmdi bu tertîb, “vech-i mahsûs” üzere vâki' olduğu vakit matlûb hâsıl olur. O vech-i mahsûs dahi, onunla teslîs sahîh olan bu “vech-i müfrid”in tekrârı sebebiyle iki mukaddemeden birinin diğerine rabtıdır. [11/11] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü iki "öncül"de bir "tekil" tekrar edilmiştir. Şimdi, bu düzenleme "özel bir biçimde" meydana geldiği zaman istenen sonuç elde edilir. O özel biçim de, onunla üçlemenin doğru olduğu bu "tekil biçim"in tekrarı sebebiyle iki öncülden birinin diğerine bağlanmasıdır.

Ya'ni tekvîn, ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müstenid olduktan sonra, bu ferdiyyet-i selâsiyye, edille ile birtakım ma'nâların îcâdında dahi esâs oldu. Şöyle ki, îcâd-ı maânî hususunda delîl, ya'ni kıyâs-ı mantıkî, mutlakā üçten mürekkeb olan nizâm ve “şart-ı mahsûs” üzere olmak lâzımdır. Bu takdîrde meselâ kıyâs-ı iktirânînin iki “mukaddeme”sinden bir netîce çıkar. Delîle nâzır olan ehl-i nazar, bu kıyâs-ı iktirânîyi her birisi iki “müfred”i hâvî olarak, iki mukaddemeden terkîb eder. Bu sûrette “müfred” dört olur; ve bu müfredlerden biri, zevc ile zevce beynini rabteden nikâh gibi, o iki mukaddemeyi yekdîğerine rabt için tekerrür eder. İşte delîlin “nizâm-ı mahsûs” üzere olması budur. Ve nizâm-ı mahsûs üzere bu sûretle tertîb olunan delîlde “müfred”, ancak üçten ibâret kalmış olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani tekvin (yaratma), üçlü ferdiyet üzerine dayandığı için, bu üçlü ferdiyet, delillerle birtakım anlamların icadında da esas oldu. Şöyle ki, anlamların icadı hususunda delil, yani mantıkî kıyas, mutlaka üçten oluşan bir düzen ve "özel şart" üzere olmak lazımdır. Bu durumda örneğin iktiranî kıyasın iki "öncül"ünden bir sonuç çıkar. Delile bakan ehl-i nazar (düşünürler), bu iktiranî kıyası, her biri iki "müfred"i (tekil kavramı) içeren iki öncülden oluşturur. Bu şekilde "müfred" dört olur; ve bu müfredlerden biri, eş ile eşi birbirine bağlayan nikâh gibi, o iki öncülü birbirine bağlamak için tekrarlanır. İşte delilin "özel düzen" üzere olması budur. Ve özel düzen üzere bu şekilde tertip olunan delilde "müfred", ancak üçten ibaret kalmış olur.

Meselâ âlemin hâdis olduğu ma'nâsını îcâd etmek murâd ettiğimizde, şu vech ile bir kıyâs-ı iktirânî tertîb edip “Alem mütegayyirdir; her mütegayyir hâdistir; öyle ise âlem hâdistir” deriz. Burada biri “Alem mütegayyirdir” diğeri “Her mütegayyir hâdistir” tarzında iki mukaddeme vardır. Ve bu mukaddemelerin her birinde ikişer “müfred” mevcûddur ki, bunlar “âlem, mütegayyir; mütegayyir, hâdis” kelimeleridir. Fakat ikinci mukaddemedeki “mütegayyir” kelimesi tekerrür etmiştir. Bu tekerrürün sebebi de, iki mukaddemeyi birbirine rabtetmektir. Bu mükerrer gelen “müfred”den sarf-ı nazar olundukda, “âlem, mütegayyir, hâdis” kelimelerinden ibâret olmak üzere üç “müfred” kalır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örneğin, âlemin sonradan yaratıldığı anlamını ortaya koymak istediğimizde, şu şekilde bir iktiranî kıyas (birleşik önermelerden oluşan çıkarım) düzenleyip "Âlem değişkendir; her değişken sonradan yaratılmıştır; öyleyse âlem sonradan yaratılmıştır" deriz. Burada biri "Âlem değişkendir" diğeri "Her değişken sonradan yaratılmıştır" şeklinde iki öncül (mukaddeme) vardır. Ve bu öncüllerin her birinde ikişer "tekil terim" (müfred) mevcuttur ki, bunlar "âlem, değişken; değişken, sonradan yaratılmış" kelimeleridir. Fakat ikinci öncüldeki "değişken" kelimesi tekrar etmiştir. Bu tekrarın sebebi de, iki öncülü birbirine bağlamaktır. Bu tekrar eden "tekil terim"den vazgeçildiğinde, "âlem, değişken, sonradan yaratılmış" kelimelerinden ibaret olmak üzere üç "tekil terim" kalır.

İmdi bu tertîb böyle “vech-i mahsûs” üzere bulunduğu vakit, iki mukaddemeden matlûb olan şey hâsıl olur. Vech-i mahsûs dahi, iki mukaddemeden birini diğerine rabtetmektir. Bu rabt dahi kendisinin vücûdu ile teslîs sahîh olan “vech-i müfrid”in (müfrid kesr-i râ ile “ifrâd”dan ism-i fâildir) tekerrürü sebebiyle olur. Bâlâdaki misâlde “vech-i müfrid” “mütegayyir” kelimesidir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu düzenleme böyle "özel bir veçhe" üzere bulunduğu zaman, iki öncülden istenen şey elde edilir. Özel veçhe de, iki öncülden birini diğerine bağlamaktır. Bu bağlama da, kendisinin varlığı ile üçleme doğru olan "tekil veçhe"nin (müfrid, râ harfinin kesresiyle "ifrâd"dan ism-i fâildir) tekrar etmesi sebebiyle olur. Yukarıdaki örnekte "tekil veçhe", "mütegayyir" kelimesidir.

والشرط المخصوص أنْ يكونَ الحُكمُ أَعَمَّ من العِلَّة أَو مُسَاوِيًا لها، وحِينَئِذٍ

يَصْدُقُ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ [11/12] كذلك فإنَّه يُنْتِجُ نَتِيجَةً غَيْرَ صَادِقَةٍ.

Ve "şart-ı mahsûs", hüküm illetten eamm veyâ ona müsâvî olmaktır; ve bu takdîrde doğru olur; ve eğer böyle olmazsa, o hâlde hüküm eğri netîceyi müntic olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve "özel şart", hükmün illetten daha genel veya ona eşit olmasıdır; ve bu durumda doğru olur; ve eğer böyle olmazsa, o hâlde hüküm yanlış sonucu doğurur.

Ya'ni, hüküm doğru olmak için delîl, ya'ni kıyâs, bâlâda îzâh olunduğu vech ile “nizâm-ı mahsûs” üzere müretteb olmak lâzım geldiği gibi, “şart-ı mahsûs" üzere de tertîb edilmiş olmak îcâb eder; ve şart-ı mahsûs dahi, hükmün illetten eamm veyâ ona müsâvî olmasıdır. Meselâ bir “kıyâs-ı iktirânî” yapıp “İnsan hayvandır; her hayvan cisimdir; öyle ise her insan cisimdir" deriz. Burada hüküm "cisim”dir, illet de "hayvan"dır. Binâena- leyh hüküm, illetten eamm olur. Zîrâ her hayvan "cisim” ise de, her cisim "hayvan" değildir. Ve cismiyet yalnız hayvana şamil olmayıp âmmeye şâ- mildir. Ve kezâ yine bir kıyâs-ı iktirânî yapıp “İnsan hayvandır; ve her hay- van hassâstir; öyle ise insan hassâstir" deriz. Burada hüküm “hassâs"tir; ve illet "hayvan"dır. Binâenaleyh hüküm illete müsâvîdir. Çünkü “hassâs” ve "hayvan" arasında nisbet-i erbaadan müsâvât vardır. Ve her “hassâs" hayvan ve her "hayvan” dahi hassâstir. İşte delîl, ya'ni kıyâs, böyle nizâm-ı mah- sûs ve şart-ı mahsûs üzere müretteb olunca, netîce ve hüküm dahi doğru çıkar. Ama bunlara riâyet olunmazsa, hüküm de bittabi' eğri olur. Meselâ "Her insan hayvandır; ve bazı hayvan attır; öyle ise her insan attır; veyâ baʼzı insan attır” desek, burada hüküm “at”tır; ve “hayvan” illet makāmına vaz'edilmiştir; ve “at” hayvandan eamm değildir. Zîrâ her “at” hayvan ise de, her hayvan at değildir. Binâenaleyh “hüküm” “illet”ten eamm olmamış olur. Ve kezâ hüküm illete müsâvî de değildir. Zîrâ her hayvan at değil, bel- ki bazı hayvan attır. İşte bu tertîb şart-ı mahsûs üzere olmadığı için “Her insan attır” veya “Bazı insan attır” gibi bir eğri netîce ve hüküm çıkmıştır. [11/13] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, hükmün doğru olması için delilin, yani kıyasın, yukarıda açıklandığı gibi "özel bir düzen" üzere tertip edilmiş olması gerektiği gibi, "özel bir şart" üzere de tertip edilmiş olması gerekir; ve özel şart da, hükmün illetten daha genel veya ona eşit olmasıdır. Örneğin, bir "iktiranî kıyas" yapıp "İnsan hayvandır; her hayvan cisimdir; öyle ise her insan cisimdir" deriz. Burada hüküm "cisim"dir, illet de "hayvan"dır. Bu sebeple hüküm, illetten daha genel olur. Çünkü her hayvan "cisim" ise de, her cisim "hayvan" değildir. Ve cismiyet yalnız hayvana özgü olmayıp genele şamildir. Ve aynı şekilde yine bir iktiranî kıyas yapıp "İnsan hayvandır; ve her hayvan hassastır; öyle ise insan hassastır" deriz. Burada hüküm "hassas"tır; ve illet "hayvan"dır. Bu sebeple hüküm illete eşittir. Çünkü "hassas" ve "hayvan" arasında dört nispetten eşitlik vardır. Ve her "hassas" hayvan ve her "hayvan" da hassastır. İşte delil, yani kıyas, böyle özel bir düzen ve özel bir şart üzere tertip edildiğinde, sonuç ve hüküm de doğru çıkar. Ama bunlara riayet olunmazsa, hüküm de doğal olarak yanlış olur. Örneğin "Her insan hayvandır; ve bazı hayvan attır; öyle ise her insan attır; veya bazı insan attır" desek, burada hüküm "at"tır; ve "hayvan" illet makamına konulmuştur; ve "at" hayvandan daha genel değildir. Çünkü her "at" hayvan ise de, her hayvan at değildir. Bu sebeple "hüküm" "illet"ten daha genel olmamış olur. Ve aynı şekilde hüküm illete eşit de değildir. Çünkü her hayvan at değil, aksine bazı hayvan attır. İşte bu tertip özel şart üzere olmadığı için "Her insan attır" veya "Bazı insan attır" gibi yanlış bir sonuç ve hüküm çıkmıştır.

وهذا موجود في العالم مثل إضافة الأفعال إلى العبدِ مُعَرَّاةً عن نسبتها إلـى

الله أو إضافة التكوين الَّذي نحنُ بِصَدَدِه إلى اللهِ مُطْلَقًا، والحقُّ ما أَضَافَهُ

إلا إلى الشَّيءِ الَّذِي قِيلَ له «كُنْ».

Ve bu da, Allâh'a, nisbetten muarrâ olduğu hâlde, ef'âlin abde izâ- fesi veyâhud sadedinde bulunduğumuz tekvînin mutlakan Allâh'a izâfesi gibi, âlemde mevcûddur. Halbuki Hak tekvîni, ancak "Kün!" denilen "şey"e muzâf kıldı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu da, Allah'a, bağıntıdan uzak olduğu hâlde, fiillerin kula isnat edilmesi veya içinde bulunduğumuz tekvinin (yaratmanın) mutlak olarak Allah'a isnat edilmesi gibi, âlemde mevcuttur. Hâlbuki Hak, tekvini (yaratmayı), ancak "Ol!" denilen "şeye" isnat etti.

Ya'ni hükmün eğri netîceyi müntic olması, âlemde mevcûddur. Nitekim Mu'tezile tâifesi “Kul fiilinin hâlıkıdır" hükmüyle ef'âli abde muzâf kılar- lar; ve abdden sâdır olan ef'âli aslâ Hakk'a nisbet etmezler. Bu hüküm, eğri bir netîcedir. Çünkü abdin vücûdu müstakil değil, belki Hakk'ın vücûdu- na muzâf bir vücûddur. Vücûd-ı izâfînin hükmü ise ademiyettir. Halbuki fiilin sudûru için kudret lâzımdır; ve kudret ise, vücûdun levâzımındandır; ve vücûd-ı müstakil ancak Hakk'ın vücûdu olduğundan fiil dahi bittabi' ona râci' olur. Abdin vücûdu, fâilin fiilini kabûlden başka bir şey yapmaz. Âlem hakkında mevcûd olan eğri netîcelerden birisi de, abdin “ayn”ına nisbet olunmaksızın “tekvîn”in, Hakk'a izâfesidir, ya'ni “tekvîn” Hakk'ın- dır; abdin “tekvîn”de aslâ dahli yoktur, diye hüküm vermektir. Halbuki bâlâda îzâh olunduğu üzere, Hak “tekvîn”i “şey”e nisbet etti. Binâenaleyh “emr” Hak'tan; ve “tekvîn” ve “emre imtisâl” abdendir. Şu hâlde ayn-ı abdi nazar-ı i'tibâra almaksızın îcâdın mutlakā Hakk'a izâfesi doğru bir netîce değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani hükmün yanlış bir sonuç doğurması âlemde mevcuttur. Nitekim Mu'tezile topluluğu, "Kul fiilinin yaratıcısıdır" hükmüyle fiilleri kula isnat ederler ve kuldan sâdır olan fiilleri asla Hakk'a nispet etmezler. Bu hüküm, yanlış bir sonuçtur. Çünkü kulun varlığı müstakil değil, aksine Hakk'ın varlığına bağımlı bir varlıktır. İzafî varlığın hükmü ise yokluktur. Hâlbuki fiilin meydana gelmesi için kudret gereklidir; ve kudret ise, varlığın gereklerindendir; ve müstakil varlık ancak Hakk'ın varlığı olduğundan fiil de doğal olarak O'na döner. Kulun varlığı, failin fiilini kabul etmekten başka bir şey yapmaz. Âlem hakkında mevcut olan yanlış sonuçlardan birisi de, kulun "ayn"ına (özüne) nispet edilmeksizin "tekvîn"in (yaratmanın) Hakk'a isnat edilmesidir, yani "tekvîn" Hakk'ındır; kulun "tekvîn"de asla dahli yoktur, diye hüküm vermektir. Hâlbuki yukarıda açıklandığı üzere, Hak "tekvîn"i "şey"e nispet etti. Bu sebeple "emir" Hak'tan; ve "tekvîn" ve "emre uyma" kuldandır. Şu hâlde kulun aynını (özünü) dikkate almaksızın yaratmanın mutlak olarak Hakk'a isnat edilmesi doğru bir sonuç değildir.

ومِثَالُه إِذا أَرَدْنَا أَنْ نَدُلَّ على أنَّ وجود العالم عن سَبَبٍ فَتَقُولُ كُلُّ حادث

فَلَهُ سَبَبٌ، فَمَعَنَا الحادث والسبب، ثم نَقُولُ فِي المُقَدِّمَةِ الأُخْرَى والعالم

حَادِثُ، فَتَكَرَّرَ الحادث في المُقَدِّمَتَيْنِ ، والثَّالِثُ قولنا العَالَمُ، فَأَنْتَجَ أَنَّ العالم

له سَبَب، وظَهَرَ في النَّتِيجَةِ ما ذُكِرَ في المُقَدِّمَةِ الواحدة، وهو السبب.

[11/14] Ve onun misâli, biz âlemin sebebden olduğuna delîl îrâd etmek murâd ettiğimizde "Her hâdis için sebeb vardır" deriz. Bizim- le beraber "hâdis" ve "sebeb" mevcûddur. Ba'dehû mukaddeme-i uhrâda "Ve âlem hâdistir" deriz. İmdi iki mukaddemede "hâdis" te- kerrür etti; ve üçüncü müfred olan "âlem” kavlimiz, "Öyle ise âlem için sebeb vardır" netîcesini intâc etti. Böyle olunca mukaddeme-i vâhidede zikrolunan şey, netîcede zâhir oldu. O da "sebeb”dir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onun misâli şudur: Biz, âlemin bir sebepten olduğuna dair delil getirmek istediğimizde, "Her yeni oluşan şey için bir sebep vardır" deriz. Bizimle birlikte "yeni oluşan" ve "sebep" mevcuttur. Daha sonra, diğer önermede "Ve âlem yeni oluşandır" deriz. Şimdi, iki önermede "yeni oluşan" tekrar etti; ve üçüncü tekil olan "âlem" sözümüz, "Öyleyse âlem için bir sebep vardır" sonucunu doğurdu. Böyle olunca, tek bir önermede zikredilen şey, sonuçta ortaya çıktı. O da "sebep"tir.

Ya'ni nizâm-ı mahsûs ve şart-ı mahsûs üzere müretteb ve üç “müfred”- den mürekkeb olup, netîcesi doğru çıkan delîlin, ya'ni kıyâsın, misâli budur ki: Biz âlemin vücûdu “sebeb”den hâsıl olduğuna bir kıyâs tertîb etmek istediğimiz vakit deriz ki: “Her hâdis için sebeb lâzımdır.” Bu kübrâ-daki “hâdis” ve “sebeb” kelimelerini alıp, zihnimizde hifzederiz. Badehû suğrâ olan diğer mukaddemeyi getirip “Ve âlem hâdistir” deriz. Bu iki mu-kaddemede, ya'ni kübrâda ve suğrâda “hâdis” lafızları mütekerrir olur. Ve bizim "âlem” kavlimiz ki, üçüncü “müfred” ve “hadd-i evsat"tır; ve her iki mukaddemede teslîs bu müfred ile hâsıl olmuştur. İşte bu nizâm-ı mahsûs üzere müretteb olan delîl “Âlem için sebeb vardır” netîcesini intâc etmiştir. Binâenaleyh mukaddeme-i vâhidede, ya'ni kübrâda zikrolunan şey, netîce-de dahi zâhir olmuş oldu ki, o da “sebeb”den ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani özel bir düzene ve özel bir şarta göre düzenlenmiş ve üç "müfred"den (tekil terimden) oluşmuş, sonucu doğru çıkan delilin, yani kıyasın, örneği şudur ki: Biz âlemin varlığının "sebep"ten meydana geldiğine dair bir kıyas düzenlemek istediğimiz zaman deriz ki: "Her hâdis (sonradan olan) için sebep lâzımdır." Bu kübrâdaki (büyük önermedeki) "hâdis" ve "sebep" kelimelerini alıp, zihnimizde saklarız. Bundan sonra suğrâ (küçük önerme) olan diğer önermeyi getirip "Ve âlem hâdistir" deriz. Bu iki önermede, yani kübrâda ve suğrâda "hâdis" lafızları tekrar eder. Ve bizim "âlem" sözümüz ki, üçüncü "müfred" ve "hadd-i evsat"tır (orta terimdir); ve her iki önermede üçleme bu müfred ile meydana gelmiştir. İşte bu özel düzene göre düzenlenmiş olan delil "Âlem için sebep vardır" sonucunu doğurmuştur. Bu sebeple tek bir önermede, yani kübrâda zikredilen şey, sonuçta da ortaya çıkmış oldu ki, o da "sebep"ten ibarettir.

فالوجه الخاص هو تكرارُ الحَادِثِ ، والشَّرطُ الخاص هو عُمُومُ العِلَّةِ، لأنَّ

العلة في وجودِ الحادِثِ السَّبَبُ ، وهو عَامٌ في حدوث العالم عن اللهِ أَعْنِي

الحُكْمَ يعنى السبب، فَنَحْكُمُ على كُلِّ حادث أنَّ له سَبَبًا، سَوَاءٌ كان ذلك

السَّببُ مُسَاوِيًا لِلْحُكم أو يكونُ الحكمُ أَعَمَّ منه، فَيَدْخُلُ تَحتَ حُكمه،

فَتَصْدُقُ النَّتِيجَةُ، فهذا أيضًا قد ظَهَرَ حُكمُ التَّثْلِيثِ في إيجادِ المَعَانِي الَّتِي

تُقْتَنَصُ بالأدلَّةِ، فأصل التكوين تَثْلِيت.

[11/15] İmdi "vech-i hâs” “hâdis" kavlinin tekerrür etmesi; ve “şart-ı hâs" ise illetin umûm olmasıdır. Zîrâ illet, hâdisin vücûduna sebeb-dir; ve o sebeb, ya'ni hüküm, âlemin Allah'dan hudûsünde âmmdır. Binâenaleyh biz her hâdis üzerine onun için "sebeb” sâbit olduğu-na hükmederiz; bu sebeb ister hükme müsâvî olsun, ister hüküm ondan eamm olsun. Böyle olunca hâdis onun hükmü altına girer; netîce dahi doğru olur. Öyle ise edille ile iktisab olunan maânînin îcâdında dahi hükm-i teslîs muhakkak zâhir oldu. [İmdi tekvînin aslı teslîstir.]358 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "özel veçhe" ve "hâdis" sözünün tekrar etmesi; "özel şart" ise illetin (sebebin) genel olmasıdır. Çünkü illet, hâdisin (sonradan olanın) varlığına sebeptir; ve o sebep, yani hüküm, âlemin Allah'tan meydana gelmesinde geneldir. Bu sebeple biz her hâdis üzerine onun için "sebep" sabit olduğuna hükmederiz; bu sebep ister hükme eşit olsun, ister hüküm ondan daha genel olsun. Böyle olunca hâdis onun hükmü altına girer; sonuç da doğru olur. Öyleyse delillerle kazanılan anlamların meydana gelmesinde de teslis (üçleme) hükmü muhakkak ortaya çıktı. [Şimdi, tekvinin (yaratmanın) aslı teslistir.]

Ya'ni bâlâda bir “delîl" tertîb olunarak “Her hâdis için sebeb lâzımdır; ve âlem hâdistir; öyle ise âlem için sebeb lâzımdır" denilmişti ki, her iki mukaddemede ikişer müfred mevcûd idi; bunlar da “hâdis, sebeb"; "hâ- dis, âlem" kelimeleri idi. Bu müfredlerden birisi, ki “hâdis"tir; ve her iki mukaddemeyi nikâh gibi yekdîğerine rabteder. İşte kıyasta “vech-i hâs” tekerrür eden bu “hâdis” kavlidir; ve “şart-1 hâs” dahi, illetin umûmî olma- sıdır. Zîrâ her “hâdis” olan şey “sebeb”e muhtaçtır. Binâenaleyh “sebeb”, "hâdis"ten eâmdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda bir "delil" düzenlenerek "Her yeni oluşan şey için sebep gereklidir; ve âlem yeni oluşmuştur; öyleyse âlem için sebep gereklidir" denilmişti ki, her iki önermede ikişer tekil kelime mevcuttu; bunlar da "yeni oluşan, sebep"; "yeni oluşan, âlem" kelimeleriydi. Bu tekil kelimelerden birisi, ki "yeni oluşan"dır; ve her iki önermeyi nikâh gibi birbirine bağlar. İşte kıyasta "özel yön" tekrarlayan bu "yeni oluşan" sözüdür; ve "özel şart" da, illetin genel olmasıdır. Çünkü her "yeni oluşan" şey "sebep"e muhtaçtır. Bu sebeple "sebep", "yeni oluşan"dan daha geneldir.

İmdi bâlâdaki misâl kıyasın şekl-i râbii üzere mürettebdir. Ve “şekl-i râbi” intâcı hafî ve gayr-ı zâhir olduğundan Câlinûs ve Fârâbî ve İbn Sînâ ve İmâm Gazzâlî onu terk ve i'tibârdan iskāt etmişlerdir. Ve şekl-i evve- lin tertîbi nazm-ı tabîî, ya'ni muktezâ-yı akl üzere olduğundan ona “şekl-i evvel" tesmiye olunmuştur. Ve Şeyh-i Ekber (r.a.) bu “delîl”i "şekl-i râbi" üzere zikreylemişlerdir. Binâenaleyh sâbıkan îzâh olunan kāide-i mantıkıy- yeyi irâe için bu misâli “şekl-i evvel❞e reddedelim. Şöyle ki “Âlem hâdistir; ve her hâdis için sebeb lâzımdır; öyle ise âlem için sebeb lâzımdır." Şart-ı mahsûs, hükmün illetten eamm veyâ ona müsâvî olması idi. Burada hü- küm "âlem” için “sebeb”in lüzûmudur; ve illet ise "hâdis" için "sebeb"in lüzûmudur; ve “sebeb” “hâdis”e nisbet olundukta âmmdır. [11/16] Çünkü "sebeb" dediğimiz şey, Hak Teâlâ “Kün!” kavli ile, hakāyık-ı âlemin tekvî- nine emrettiği cihetle, Hakk'a şâmildir; fakat bu sebeb, sebeb-i ma'nevî- dir. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye ve sıfât-ı rabbâniyye, “âlem”den madûd değildir. Ancak, bunlar hazret-i ulûhiyyette mütehakkık olmak için feyz-i akdese, ya'ni taraf-ı Rahmânîden tenfîse muhtaçtırlar; ve âlem, isti'dâd-ı gaybî ile "Kün!" kavlini işiterek müteessir olup, imtisâlen-li'l-emr mütekevvin ol- duğu cihetle sebeb-i maʼnevî âleme dahi şâmildir; ve bu sebeb de, sebeb-i halkîdir. Çünkü bir mahlûkun vücûdu, ondan evvel mahlûk olan bir mah- lûkun vücûduna nisbet olunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, yukarıdaki örnek kıyasın dördüncü şekli üzere düzenlenmiştir. Ve "dördüncü şekil"in sonucu gizli ve açıkça görünür olmadığından, Galen, Fârâbî, İbn Sînâ ve İmam Gazzâlî onu terk etmiş ve itibardan düşürmüşlerdir. Ve birinci şeklin düzeni doğal bir tertip, yani aklın gerektirdiği üzere olduğundan ona "birinci şekil" adı verilmiştir. Ve Şeyh-i Ekber (r.a.) bu "delil"i "dördüncü şekil" üzere zikretmişlerdir. Buna göre, daha önce açıklanan mantık kuralını göstermek için bu örneği "birinci şekil"e döndürelim. Şöyle ki: "Âlem hâdistir (sonradan yaratılmıştır); ve her hâdis için bir sebep gereklidir; öyleyse âlem için bir sebep gereklidir." Özel şart, hükmün illetten daha genel olması veya ona eşit olması idi. Burada hüküm "âlem" için "sebep"in gerekliliğidir; ve illet ise "hâdis" için "sebep"in gerekliliğidir; ve "sebep" "hâdis"e nispet edildiğinde geneldir. Çünkü "sebep" dediğimiz şey, Yüce Allah'ın "Ol!" sözü ile âlemin hakikatlerinin oluşumuna emrettiği cihetle, Hakk'ı da kapsar; fakat bu sebep, manevî bir sebeptir. Zira ilahî isimler ve rabbanî sıfatlar, "âlem"den sayılmaz. Ancak, bunlar ilahî zâtta gerçekleşmek için feyz-i akdese (en kutsal feyz), yani Rahman tarafından bir nefese muhtaçtırlar; ve âlem, gaybî yatkınlığı ile "Ol!" sözünü işiterek etkilenip, emre uyarak oluştuğu cihetle manevî sebep âlemi de kapsar; ve bu sebep de, halkî (yaratılmışlara ait) bir sebeptir. Çünkü bir mahlûkun varlığı, ondan evvel mahlûk olan bir mahlûkun varlığına nispet edilir.

## Misal:

Bir kimsede ressâmiyet sıfatı olunca, bittabi' ona “ressâm” ismi verirler; ve bu ismin menşei o sıfattır; ve bu sıfat o kimsenin zâtında münde- mic olup dıyk-ı hafâdadır. Bu sıkıntıdan kurtulmak için o sıfat lisân-ı hâl ile sâhibinden zuhûr taleb ettikde, o ressâm ilminde ve zihninde bir levha tasvîr eder; ve bu levha, ressâmın hayâlinde müntakış olur. İşte bu levha-i hayâlînin tekevvününe "sebeb", bu "sıfat" ve ondan münbais olan “isim”dir; velâkin bu “sebeb” sebeb-i ma’nevîdir; sebeb-i halkî ve mâddî değildir. Vaktâki ressâm, onun hâriçte vücudunu izhâr için evvelâ çerçevesini, krokisini ve sâir ih- zârâtını yapar. Bunların hepsi müteselsilen o ressâmın mahlûku olmuş olur. Ve bunlar, yine o ressâmın mahlûku olan levha-i hâricînin sebeb-i halkîsi- dir; ve ressâmın sıfatı ve ismi, o levha-i hâricîden madûd değildir. Yalnız o kimsenin kendi zâtında kendi zâtı ile kendi zâtına tecellîsine muhtaçtır. Ve onun bu tecellîsi dıyk-ı hafâda kalan o sıfat ve isim için rahmettir. Cenâb-ı Efdalüddin Hâkānî ne güzel buyurur. [11/17] Rubâî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir kimsede ressamlık sıfatı olunca, doğal olarak ona "ressam" ismini verirler; ve bu ismin kaynağı o sıfattır; ve bu sıfat o kimsenin zâtında (özünde) gizli olup gizlilik darlığındadır. Bu sıkıntıdan kurtulmak için o sıfat hâl diliyle sahibinden zuhûr (ortaya çıkma) talep ettiğinde, o ressam ilminde ve zihninde bir levha tasvir eder; ve bu levha, ressamın hayâlinde nakşolur. İşte bu hayâlî levhanın oluşumuna "sebep", bu "sıfat" ve ondan kaynaklanan "isim"dir; ancak bu "sebep" manevî bir sebeptir; maddî ve yaratılışla ilgili bir sebep değildir. Ressam, onun dışarıda varlığını ortaya çıkarmak için evvelâ çerçevesini, krokisini ve diğer hazırlıklarını yapar. Bunların hepsi zincirleme olarak o ressamın mahlûku (yaratılmışı) olmuş olur. Ve bunlar, yine o ressamın mahlûku olan dış levhanın yaratılış sebebidir; ve ressamın sıfatı ve ismi, o dış levhadan ayrı sayılmaz. Yalnız o kimsenin kendi zâtında kendi zâtı ile kendi zâtına tecellîsine (yansımasına) muhtaçtır. Ve onun bu tecellîsi, gizlilik darlığında kalan o sıfat ve isim için rahmettir. Cenâb-ı Efdalüddin Hâkānî ne güzel buyurur. [11/17] Rubâî:

در عالم حکمت غرض از هستی ما اظهار کمالی است که دارند اسما

أَسْمَاتُكَ تَقْتَنِي وُجُودَ الْأَشْيَاءِ لَكِنَّكَ بِالذَّاتِ غَنِيٌّ عَنْهَا

Tercüme ve îzâh: Âlem-i hikmette bizim mevcûdiyetimizden garaz, esmânın mâlik oldukları kemâlin izharıdır. İlâhî, Senin isimlerin eşyânın vücudunu iktizâ eder; fakat sen zâtın i'tibariyle o isimlerden ganîsin; ve onların zuhûr-ı kemâllerine ihtiyacın yoktur. Sen ancak onları kemîn-i hafâda sıkıldıkları için, mahzâ haklarında bir rahmet olmak üzere ifâza-i vücûd edip izhâr eylersin. İmdi hudûs, muhdesâtın kâffesine nisbeten umûmîdir. Velâkin bâlâda îzâh olunduğu üzere “sebeb”, hudûsten eâmdır. Şu hâlde âlemin hudû- sü için “sebeb”in sübûtu, âlemin Allah'dan hudûsünden daha eâmdir. İşte hüküm, illetten eamm olmakla, bu kıyâs şart-ı mahsûs üzere vâki' olmuş bulunur. Eğer zikrolunan kıyâsta, hadd-i evsat ve illet olan “hâdis” kavlin- den biz, hudûs-i zâtî ile hâdis olan şeyi murâd edersek, hükme müsâvî olur. Çünkü her hudûs-i zâtî ile hâdis olan şey, kendisi için sebeb lâzım olan şeye müsâvîdir. Ve eğer biz “hâdis” kavlinden hudûs-i zamânîyi murâd eder- sek, bâlâda zikrettiğimiz gibi, hüküm olan “sebeb”, o hâdisten eamm olur. Binâenaleyh her iki şıkta da “hâdis” “sebeb”in tahtına dâhil olmuş olur. Ve şart-ı mahsûs üzere müretteb olan bu kıyâsta dahi netîce doğru çıkar. İşte görünüyor ki, birtakım kıyaslar tertîb edilerek iktisab olunan ma'nâların îcâdında da teslîsin hükmü zâhir oluyor. Binâenaleyh ister câ- nib-i Hak'tan [11/18] ve ister cânib-i halktan olsun kevnin aslı teslîstir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: Hikmet âleminde bizim varlığımızın amacı, isimlerin sahip oldukları kemâlin (mükemmelliğin) ortaya çıkarılmasıdır. İlâhî, Senin isimlerin eşyanın varlığını gerektirir; fakat Sen zâtın itibarıyla o isimlerden münezzehsin (ihtiyaçsızsın); ve onların kemâllerinin zuhûruna (ortaya çıkmasına) ihtiyacın yoktur. Sen ancak onları, gizlilik tuzağında (kemîn-i hafâda) sıkıldıkları için, sırf haklarında bir rahmet olmak üzere varlık bahşedip (ifâza-i vücûd edip) ortaya çıkarırsın. Şimdi, hudûs (sonradan olma), bütün muhdesâta (sonradan olanlara) nispetle geneldir. Velâkin yukarıda açıklandığı üzere "sebep", hudûstan daha geneldir. Şu hâlde âlemin hudûsu için "sebep"in sübûtu (varlığı), âlemin Allah'tan hudûsünden daha geneldir. İşte hüküm, illetten (gerekçeden) daha genel olmakla, bu kıyas özel bir şart üzere meydana gelmiş bulunur. Eğer zikredilen kıyasta, hadd-i evsat (orta terim) ve illet olan "hâdis" (sonradan olan) kavlinden biz, zâtî hudûs (özsel sonradan olma) ile hâdis olan şeyi kastedersek, hükme eşit olur. Çünkü her zâtî hudûs ile hâdis olan şey, kendisi için sebep lâzım olan şeye eşittir. Ve eğer biz "hâdis" kavlinden zamânî hudûsu (zamansal sonradan olmayı) kastedersek, yukarıda zikrettiğimiz gibi, hüküm olan "sebep", o hâdisten daha genel olur. Bu sebeple her iki şıkta da "hâdis", "sebep"in tahtına (altına) dâhil olmuş olur. Ve özel bir şart üzere düzenlenmiş olan bu kıyasta dahi netice doğru çıkar. İşte görünüyor ki, birtakım kıyaslar tertip edilerek elde edilen anlamların icadında da teslîsin (üçlemenin) hükmü ortaya çıkıyor. Bu sebeple ister Hak tarafından ve ister halk tarafından olsun, kevnin (oluşun) aslı teslîstir.

وَلِهَذَا كَانَتْ حِكْمَةُ صَالِحٍ الَّتِي أَظْهَرَ اللهُ تعالى في تَأْخِيرِ أَخْذِ قَومِـه

ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ وَعْدًا غيرَ مَكْذُوبٌ ، فَأَنْتَجَ صِدقًا، وهو الصَّيْحَةُ الَّتِي أَهْلَكَهُم بها،

فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ .

Ve bunun için kavminin üç gün te'hîrinde, Allah Teâlâ'nın izhâr ey- lediği Sâlih (a.s.)ın hikmeti, va'd-i gayr-ı mekzûb oldu. Böyle olunca sıdkı intâc etti. O da onları Hakk'ın onunla ihlâk eylediği sayhadır. "İmdi onlar evlerinde göğüslerini arza koymuş oldukları hâlde sa- bahladılar." (A'râf, 7/78) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun için kavminin üç gün gecikmesinde, Yüce Allah'ın ortaya çıkardığı Sâlih (a.s.)ın hikmeti, yalanlanmamış bir vaat oldu. Böyle olunca doğruluk sonuç verdi. O da onları Hakk'ın onunla helak ettiği sayhadır (şiddetli ses). "İmdi onlar evlerinde göğüslerini yere koymuş oldukları hâlde sabahladılar." (A'râf, 7/78)

Ya'ni kevnin aslı teslîs olduğu için, Hak Teâlâ Sâlih (a.s.)ın kavminin ihlâkini üç gün te'hir etti. Bu üç günün hitâmında O'nun vadi sahîh oldu. Ve îcâd, nasıl ki teslîs üzerine mebnî ise, ihlâk dahi teslîs üzerine mebnî oldu. Ve Sâlih (a.s.) kavminin helâki teslîs üzerine mebnî olması, o haz- retin hikmeti iktizâsından idi. Zîrâ Sâlih (a.s.) zamanının insân-ı kâmili olduğundan, her ne kadar cemî-i esmâ-i ilâhiyyeye mazhar idiyse de, bu esmâdan onun üzerine gālib olan ism-i Fettâh idi; ve hikmeti dahi “fütûhî” oldu. Ve “fütûh” meʼmûl olmayan bir şeyden bir şeyin zuhûru olduğu için, îcâdı mutazammın bulundu; ve îcâd dahi teslîs üzerine mebnî oldu. Binâe- naleyh kevnin fesâdı demek olan kavminin ihlâki dahi teslîs üzerine vukū’a geldi ve Hak Teâlâ hazretlerinin sûre-i Hûd'daki فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ (Hûd, 11/65) [Sonra onu boğazladılar. Bu- nun üzerine dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha temettu' ediniz. İşte bu, vad-i gayr-ı mekzûbdur.”] kavli mûcibince o kavmin temettu' edecekleri üç gün, ya'ni teslîs, sıdkı, ya'ni netîce-i sâdıkayı intâc etti; ve netîcenin sıdkı dahi [11/19] Allah Teâlânın onları ihlâk eylediği sayhadır. “Vad-i gayr-ı mekzûb” olan üç gün temettu’ları hitâm bulduktan sonra, sayhanın vukūunu müteâkib onlar, evlerinde göğüsleri arza mülâsık olduğu hâlde, birtakım bî-rûh ecsâddan ibaret olarak sabahladılar, ya'ni helâk oldular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani oluşun aslı teslis (üçleme) olduğu için, Yüce Allah Salih (a.s.)'ın kavminin helakini üç gün erteledi. Bu üç günün sonunda O'nun vaadi doğru çıktı. Ve yaratma, nasıl ki teslis üzerine kurulu ise, helak de teslis üzerine kurulu oldu. Ve Salih (a.s.) kavminin helakinin teslis üzerine kurulu olması, o yüce zatın hikmetinin gereğiydi. Zira Salih (a.s.) zamanının insân-ı kâmili olduğundan, her ne kadar bütün ilahi isimlere mazhar idiyse de, bu isimlerden onun üzerine üstün gelen isim Fettâh (açan, fetheden) idi; ve hikmeti de "fütûhî" (açılışla ilgili) oldu. Ve "fütûh" (açılış), beklenmedik bir şeyden bir şeyin ortaya çıkması olduğu için, yaratmayı içeriyordu; ve yaratma da teslis üzerine kurulu oldu. Bu sebeple oluşun bozulması demek olan kavminin helaki de teslis üzerine gerçekleşti ve Yüce Allah hazretlerinin Hûd Suresi'ndeki "فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا فِي دَارِكُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ" (Hûd, 11/65) [Sonra onu boğazladılar. Bunun üzerine dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha temettu' ediniz. İşte bu, yalan olmayan bir vaattir."] kavli gereğince o kavmin temettu' edecekleri üç gün, yani teslis, doğruluğu, yani doğru sonucu doğurdu; ve sonucun doğruluğu da Allah Teâlâ'nın onları helak ettiği sayhadır (korkunç ses). "Yalan olmayan vaat" olan üç gün temettu'ları sona erdikten sonra, sayhanın gerçekleşmesini takiben onlar, evlerinde göğüsleri yere yapışık olduğu halde, birtakım ruhsuz cesetlerden ibaret olarak sabahladılar, yani helak oldular.

فأَوَّلُ يَوْمٍ من الثَّلَاثَةِ اصْفَرَّتْ وُجُوهُ القوم، وفي الثَّانِي احْمَرَّتْ وفِي الثَّالِثِ

اسْوَدَّتْ، فَلَمَّا كَمُلَتِ الثلاثةُ صَحَ الاسْتِعْدَادُ ، فَظَهَرَ كَونُ الفَسَادِ فيهم،

فَسُمِّي ذلك الظُّهُورَ هَلَاكًا، فكان اصْفِرَارُ وجوهِ الأَشْقِيَاءِ فِي مُوَازَنَةِ إِسْفَارِ

وجوه السُّعَدَاءِ في قوله تعالى : وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ ، من السُّفُورِ وهـو

الظهور، كما كان الاصْفِرَارُ في أَوَّلِ يومٍ ظُهُورِ عَلَامَةِ الشَّقَاءِ فِي قَومِ صالح

، ثُمَّ جَاءَ في موازنة الاحْمِرَارِ القَائِمِ بِهِمْ قوله تعالى في السُّعَدَاءِ:

ضَاحِكَةٌ، فَإِنَّ الضّحْكَ من الأسبابِ المُوَلّدَةِ لِاحْمِرَارِ الوجوهِ، فَهِيَ في

السُّعَدَاءِ احْمِرَارُ الوَجَنَاتِ ، ثُمَّ جَعَلَ فِي مُوَازَنَةِ تَغيِيرِ بَشَرَةِ الأَشْقِيَاءِ بِالسَّوَادِ

قوله تعالى : مُسْتَبْشِرَةٌ ، وهو ما أَثَرَه السُّرُورُ في بَشَرَتِهِم، كما أَثَّرَ السَّوَادُ

في بَشَرَةِ الأَشْقِيَاءِ.

İmdi üç günün birinci günü Sâlih (a.s.) kavminin yüzleri sapsarı, ikinci gününde kıpkırmızı ve üçüncü gününde kapkara oldu. Böyle olunca, vaktâki üç gün kâmil oldu, isti'dâd sahîh oldu. Binâenaleyh onlarda fesâdın günü zâhir oldu. İmdi bu zuhûr “helâk” ile tesmiye olundu. Şu hâlde eşkıyâ yüzlerinin sararması, Allah Teala'nın وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ )Abese, 80/38) [O gün nice yüzler parıldar.] kavlinde süa- dâ yüzlerinin isfârı mukābilinde oldu. Ve "müsfire” zuhûrdur. Nitekim sararma, birinci günde Sâlih (a.s.)ın kavminde, şekā alâmetinin zuhû- ru oldu. Ba'dehû onlar ile kāim olan kızarma mukābilinde, süadâ hakkında [11/20] Allah Teâlânın “dâhike” kavli geldi. Zîrâ “gülme” yüzün kızarmasını tevlîd eden sebeblerdendir. Binâenaleyh gülme, süadâda yanakların kızarmasıdır. Ba'dehû Allah Teâlâ eşkıyâ beşe- resinin siyahlıkla tağyîri mukābilinde "müstebșire" kavlini buyurdu; ve "istibşâr” süadânın beşerelerinde sürûrun te'sîrinden zâhir oldu. Nitekim siyahlık, eşkıyânın beşeresinde te'sîr eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, üç günün birinci gününde Salih (a.s.) kavminin yüzleri sapsarı, ikinci gününde kıpkırmızı ve üçüncü gününde kapkara oldu. Böyle olunca, üç gün tamamlandığında, yatkınlık (isti'dâd) doğru oldu. Bu sebeple onlarda fesadın günü ortaya çıktı. Şimdi bu ortaya çıkış "helâk" olarak adlandırıldı. Şu halde eşkıyanın yüzlerinin sararması, Yüce Allah'ın "وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ" (Abese, 80/38) [O gün nice yüzler parıldar.] kavlindeki bahtiyarların yüzlerinin parlamasına karşılık oldu. Ve "müsfire" (parıldayan) ortaya çıkıştır. Nasıl ki sararma, birinci günde Salih (a.s.)'ın kavminde, şekavet (bahtsızlık) alâmetinin ortaya çıkışı oldu. Daha sonra, onlarla kâim olan kızarmaya karşılık, bahtiyarlar hakkında Yüce Allah'ın "dâhike" (gülen) kavli geldi. Çünkü "gülme" yüzün kızarmasını doğuran sebeplerden biridir. Bu sebeple gülme, bahtiyarlarda yanakların kızarmasıdır. Daha sonra Yüce Allah, eşkıyanın derisinin siyahlıkla değişmesine karşılık "müstebşire" (müjdelenmiş) kavlini buyurdu; ve "istibşâr" (müjdelenme) bahtiyarların derilerinde sevincin tesirinden ortaya çıktı. Nasıl ki siyahlık, eşkıyanın derisinde tesir etti.

Ya'ni Salih (a.s.), kavmine üç gün temettu'larını vadetmiş idi. Bu üç günün birisinde onların yüzleri sarardı, ikinci günü kızardı, üçüncü günü karardı. Bu üç günün hitâmında da helâk olmağa isti'dâd sahîh oldu; ve bu sûrette onlarda fesâdın vücûdu zuhûr etti. İşte bu zuhûra da “helâk” denildi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Salih (a.s.), kavmine üç gün daha yaşayacaklarını vadetmişti. Bu üç günün birincisinde onların yüzleri sarardı, ikinci gün kızardı, üçüncü gün karardı. Bu üç günün sonunda da helak olmaya yatkınlık kesinleşti; ve bu şekilde onlarda fesadın varlığı ortaya çıktı. İşte bu ortaya çıkışa da "helak" denildi.

İmdi Hak Teâlâ saîd olan kulları hakkında Abese sûre-i şerîfesinde: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ )Abese, 80/38-39) [O gün nice yüzler parıldar; güler ve sevinir.] buyurdu. Eşkıyânın yüzlerinin sararması süadâ hakkında buyurulan "müsfire" kavline; ve kızarması dahi “dâhike” kavline; ve ka- rarması da “müstebşire” kavline mukābil oldu. Zîrâ “müsfire” “süfür”dan me'hûzdür; ve “süfûr” zuhûr maʼnâsınadır. Ve süadânın yüzlerinde eser-i saâdet nasıl zâhir ise, Sâlih (a.s.)ın kavminde de, birinci günde ısfırâr ile alâmet-i şekāvet öylece zâhir oldu. Ve kezâ süadâ handân olduklarında yanakları nasıl kızarır ise, ikinci günü eşkıyânın yüzleri de buna mukā- bil olarak öylece kızardı. Ve kezâ “istibşâr”, süadânın beşeresinde sürûrun te'sîriyle nasıl zâhir ve te'sîr-i şâdmânî ile onların beşeresi nasıl mütegayyir olur ise, eşkıyânın beşeresinde, üçüncü günü zâhir olan siyahlık dahi buna mukābil olarak onların beşeresini tağyîr eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah, mutlu kulları hakkında Abese sûresinde şöyle buyurdu: "O gün nice yüzler parıldar; güler ve sevinir." (Abese, 80/38-39). Eşkıyanın yüzlerinin sararması, mutlu olanlar hakkında buyurulan "müsfire" (parıldayan) sözüne; kızarması ise "dâhike" (gülen) sözüne; kararması da "müstebşire" (sevinen) sözüne karşılık geldi. Çünkü "müsfire" kelimesi "süfür"den (açığa çıkma, görünme) alınmıştır; ve "süfür" zuhûr (ortaya çıkma) anlamındadır. Ve mutlu olanların yüzlerinde saadet eseri nasıl ortaya çıkarsa, Salih (a.s.)'ın kavminde de, birinci günde sararma ile şekavet (mutsuzluk) alameti öylece ortaya çıktı. Ve aynı şekilde, mutlu olanlar güldüklerinde yanakları nasıl kızarırsa, ikinci günü eşkıyanın yüzleri de buna karşılık olarak öylece kızardı. Ve aynı şekilde "istibşâr" (sevinme), mutlu olanların yüzlerinde sürûrun (sevincin) tesiriyle nasıl ortaya çıkar ve şadmanlığın (neşenin) tesiriyle onların yüzleri nasıl değişirse, eşkıyanın yüzlerinde, üçüncü günü ortaya çıkan siyahlık da buna karşılık olarak onların yüzlerini değiştirdi.

ولهذا قال في الفَرِيقَيْنِ بالبُشْرَى، أي يقول لهم قَولًا يُؤَكِّرُ فِي بَشَرَتِهِمْ، فَيَعْدِلُ

بها إلى لون لم تكن البَشَرَةُ تَتَّصِفُ به قَبلَ هذا، فقال في حق السُّعَدَاءِ:

يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ ، [11/21] وقال في حق الأشْقِيَاءِ :

فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ ، فَأَثَّرَ فِي بَشَرَةِ كُلِّ طَائِفَةٍ مَا حَصَلَ فِي نُفُوسِهِم مِن

أثر هذا الكلام، فما ظَهَرَ عليهم في ظاهِرِهم إلا حُكمُ مَا اسْتَقَرَّ فِي بَوَاطِنِهم

من المفهوم، فما أثَّرَ فيهم سِوَاهُم ، كما لم يكن التَّكْوِينُ إِلَّا مِنهم.

Ve bunun için Hak Teâlâ iki ferîk hakkında beşâretle kāil oldu. Ya'ni onların beşerelerinde müessir olan bir kelâm söyler. [Eğer o sözü söylememiş olsa, o eser zâhir olmazdı.] İmdi süadâ hakkında يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ (Tevbe 9/21) ya'ni, “Rableri onlara rahmet ve ridvânı ile beşâret verir” buyurdu. Ve eşkıyâ hakkında da فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيم (Ali imran/21) ya'ni “Yâ habîbim, sen onlara azâb-ı elîm İle beşâret ver!” buyurdu. Binâenaleyh her bir tâifenin beşeresinde, onların nüfûsunda bu kelâmın eserinden hâsıl olan şey te'sîr eyledi. Böyle olunca, onların üzerinde ancak onların bâtınlarında mefhûm- dan müstakır olan şeyin hükmü zâhir oldu. Şu hâlde onlarda onların gayrı bir şey te'sîr etmedi. Nitekim "tekvîn” de onlardan oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu sebeple Yüce Allah, iki grup hakkında müjdeleyici söz söyledi. Yani, onların dış görünüşlerinde etkili olan bir söz söyler. [Eğer o sözü söylememiş olsa, o etki ortaya çıkmazdı.] Şimdi, bahtiyarlar hakkında, "Rableri onlara kendisinden bir rahmet ve rızâ ile müjde verir." (Tevbe 9/21) buyurdu. Ve bedbahtlar hakkında da, "Ey sevgilim, sen onlara elem verici bir azap ile müjde ver!" (Âl-i İmrân 3/21) buyurdu. Bu sebeple, her bir grubun dış görünüşünde, onların nefislerinde bu sözün etkisinden hâsıl olan şey tesir etti. Böyle olunca, onların üzerinde ancak onların bâtınlarında (iç dünyalarında) yerleşmiş olan şeyin hükmü ortaya çıktı. Şu hâlde, onlarda kendilerinden başka bir şey tesir etmedi. Nasıl ki "tekvin" (yaratma, var etme) de onlardan oldu.

Ya'ni saîd olanlar ile şakî olanların beşerelerinde te'sîr vâki' olduğu için Hak Teâlâ onlar hakkında beşâret ile kāil oldu. Ya'ni onlara beşerelerinde eser hâsıl eden bir söz söyler. Eğer o sözü söylememiş olsa, o eser zâhir olmazdı. Saîd olanların beşeresinde te'sîr vukua getiren kelâm يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ (Tevbe, 9/21) [Rableri onlara rahmet ve ridvânı ile beşâ- ret verir.] kavli; ve şakî olanların beşeresinde te'sîr eden kelâm dahi فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ (Al-i İmran/21) [Yâ habîbim, sen onlara azâb-ı elîm ile beşâret ver!] kelâmıdır. Binâenaleyh bu iki fırkadan her biri, kendilerine ait olan kelâmı işittiklerinde biri mesrûr ve diğeri mağmûm olur; ve sürûr ve gamın eseri beşerelerinde zâhir olur. Öyle ise nâs üzere hüccet-i bâliğa sâbittir. Binâenaleyh her kim bu hikmeti anlar ve onu kendi [11/23] nefsinde takrîr eyler ve onu ken- disi için meşhûd kılarsa, kendinin gayrına taalluktan nefsine râhat verir; ve ona hayır ve şerrin ancak kendinden geldiğini bilir. Ve "ha- yır" ile benim murâdım onun garazına muvâfık ve tab'ına ve mizâcı- na mülayim olan şeydir; ve "şer” ile murâdım dahi, onun garazına muvâfık ve tab'ı ve mizâcına mülayim olmayan şeydir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, mutlu olanlar ile mutsuz olanların yüzlerinde etki meydana geldiği için Yüce Allah onlar hakkında müjde ile konuştu. Yani, onlara yüzlerinde etki oluşturan bir söz söyler. Eğer o sözü söylememiş olsaydı, o etki ortaya çıkmazdı. Mutlu olanların yüzlerinde etki meydana getiren söz, "يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ" (Tevbe, 9/21) [Rableri onlara kendisinden bir rahmet ve rızâ ile müjde verir.] kavli; ve mutsuz olanların yüzlerinde etki eden söz de "فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ" (Âl-i İmrân/21) [Ey sevgilim, sen onlara elem verici bir azap ile müjde ver!] kelâmıdır. Buna göre, bu iki gruptan her biri, kendilerine ait olan sözü işittiklerinde biri sevinir ve diğeri üzülür; ve sevinç ile üzüntünün eseri yüzlerinde ortaya çıkar. Öyleyse insanlar üzerine kesin delil sabittir. Buna göre, her kim bu hikmeti anlar ve onu kendi nefsinde yerleştirir ve onu kendisi için müşahede edilir kılarsa, kendisinin dışındakine ilgi duymaktan nefsine rahat verir; ve ona hayır ve şerrin ancak kendinden geldiğini bilir. Ve "hayır" ile benim kastım, onun amacına uygun ve tabiatına ve mizacına elverişli olan şeydir; ve "şer" ile kastım da, onun amacına uygun ve tabiatı ve mizacına elverişli olmayan şeydir.

Ma'lûm olsun ki, nâmütenâhî olan vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe- leri vardır. Ve onun “taayyünsüzlük” mertebesi olan mertebe-i ahadiyyeti, hiçbir sıfat ile muttasıf ve hiçbir isim ile mevsûm değildir. Bu mertebeye akıl ve zekâ, fehim ve vehim ve idrâk erişmez; ve bundan bahsetmek sırf hamâkattır. Binâenaleyh bu mertebede cemî'-i sıfât ve esmâ onların suver-i ilmiyyesi ve suver-i hâriciyyesi, çekirdeğin içindeki ağaç gibi muzmahildir; ve bu zât-ı ahadî zâtı ile kâffe-i sıfatın mebdeidir. Ve sıfât ve niseb bilkuvve “zât”da mündemic olup, onun lâzımıdır; ve aslâ ondan münfek değildir. Vücûd-ı mutlak sıfât ve esmâ mertebesine tenezzül ettikde ilim, sem', basar, kudret gibi niseb ve izâfât ile muttasıf olur; ve onun bu sıfât ile it- tisâfından taaddüd-i iʼtibârî husûle gelir. Ve “isim”; bir sıfat ile mevsûf olan Zât'dan ibaret olduğuna göre, sıfât esmânın menşeidir. Ve esmâ nâmütenâhî olmakla beraber, kâffesinin medlûlü zât-ı vâhidden ibâret bulunduğundan, bu tekessür ayn-ı vahdettir. Ve âlemin zâtı, zât-ı Kādir'den mütemeyyiz olmuştur ki, bu da isimdir; ve isim, zâtın gayrı değildir. Bilcümle esmâ her ne kadar mertebe-i ahadiyyette müttehid iseler de, mertebe-i sıfâtta her birisinin hâssiyeti başka başka olduğundan yekdîğerinden ayrılırlar. Binâe- naleyh Alîm ismi maʼlûmun; ve Kādir ismi makdûrun; ve Hâdî ismi müh- tedînin; ve Mudill ismi dahi dâllin vücûd-1 hâricîde zâhir olmasını isterler. Hâlbuki onların vücûd-ı ilmîleri mevcûd olmaksızın, vücûd-1 hâricîlerinin zuhûru mutasavver değildir. Böyle olunca Hak Teala'nın “Kün!" [11/24] emri ile, a'yân-ı mümkinât, evvelen hâl-i ademde Hakk'ın ilminde sâbit oldular. Ve bu sübût ve takarrür, Hakk'ın zâtının iktizâsından olup, onun lâzımıdır. Ve bu ayân-ı sâbite irâde ile mec’ûl değildir; şuûnât-ı zâtiyyedir. Ve bu şuûnât taayyünât-ı ademiyyeden ibârettir; ve rubûbiyetin sırrıdır. Zîrâ bunlar evvelen gaybdadır ve mahfidir. Badehû âlem-i şehîdete ge- lip zâhir; ve senin ve şunun bunun taayyünü ile müteayyin olurlar. Fakat “hakîkat”leri aslâ zâhir olmaz. Ve hiçbir mevcûdun ayn-ı sâbitesi zâil olma- dığından, bittabi' rubûbiyet dahi aslâ bâtıl olmaz. Gâh mevtın-ı dünyâda, gâh mevtın-ı berzahta ve gâh mevtın-ı âhirette, o mevâtının îcâbına göre bir kisve-i vücûd ile müteayyin ve mevcûd olur. Ve cemî-i mevâtında zâhir olan mevcûdâtın kâffesi, Hakk'ın vücûd-ı izâfîsidir. İmdi mâdemki sıfât ve esmå Hakk'ın niseb ve izâfâtıdır; ve mevcûdât-ı kesîreden her birisi, şuûnât-ı ilâhiyyeden ibaret olan a'yân-ı sâbitelerinin sûretidir; ve onların müdebbiri kendilerinde zâhir olan esmâdır; ve her bir mevcûd, "Kün!" emriyle vücûd-ı Hakta kendi nefsini îcâd etmiştir; ve o esmâ, hâssiyeti neden ibâret ise, o sûretle Hakk'ın maʼlûmu bulunmuştur; ve Hak onun irâde ile gayr-ı mec'ûl olan isti'dâd-ı zâtîsi sûretiyle zuhû- runu irâde etmiş ve hükmünü dahi ancak o mevcûdun lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şey üzerine vermiştir. O hâlde her bir kimseye hayır ve şerden ne gelirse, kendinden gelir. Bu husûsta hiçbir müessir-i hâricî yoktur. Ve "hayır" dediğimiz vakit, her şahsın garazına muvâfık ve tab'ına mülayim olan; ve “şer” denildikde dahi garazına muvâfık ve tab'ına mülayim olma- yan şey murâd olunur. Binâenaleyh ehl-i şekāvet, cehennemde tabîatlarına mülayim ve garazlarına muvâfık olmayan şeyle muazzeb olurlar. Ve لا بِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا )Nebe78/23) [Orada devirler boyunca kalıcılardır.] âyet-i kerî- mesinde işâret buyurulduğu üzere mürûr-ı ahkābdan sonra, (ahkāb “hu- kub”un cem'idir, “hukub” seksen yıl maʼnâsına gelir), tabîatlarına mülayim gelmeyen bu azâb ile ülfet peydâ ederek, nefretleri zâil olur; ve o azâb artık tabîatlarına mülayim gelmeğe başlar; ve azâb “uzûbet”e, ya'ni tatlılığa mün- kalib olmakla rahmet [11/25] ve râhata nâil olurlar; ve şerriyet kalmaz. Latîfe: Bir baba-oğul, hâl ve vakitleri yerinde iken fakr u zarûrete dü- şerler. Oğlu babasına: “Baba, bu zarûretle hâlimiz ne olacak?” der. Babası da "Bir sene sabret!” diye cevâb verir. Oğlu: “Bir seneden sonra zengin mi olacağız?" suâlini sorar. Babası: “Hayır, zengin olacak değiliz, fakat züğürt- lükle ülfet peyda olacağından, artık muazzeb olmayacağız” cevabını verir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, sonsuz olan Yüce Allah'ın mutlak varlığının mertebeleri vardır. Ve onun "taayyünsüzlük" mertebesi olan ahadiyyet mertebesi, hiçbir sıfat ile nitelenmez ve hiçbir isim ile adlandırılmaz. Bu mertebeye akıl ve zekâ, fehim (anlayış) ve vehim (sanı) ve idrak erişmez; ve bundan bahsetmek sırf ahmaklıktır. Bu sebeple bu mertebede bütün sıfatlar ve isimler, onların ilmî suretleri ve haricî suretleri, çekirdeğin içindeki ağaç gibi gizlidir; ve bu ahadî zât, zâtı ile bütün sıfatların başlangıcıdır. Ve sıfatlar ve nispetler bilkuvve (potansiyel olarak) "zât"ta içkin olup, onun lâzımıdır; ve asla ondan ayrılmaz. Mutlak varlık sıfatlar ve isimler mertebesine tenezzül ettiğinde ilim, sem' (işitme), basar (görme), kudret gibi nispetler ve izafât (bağıntılar) ile nitelenir; ve onun bu sıfatlar ile nitelenmesinden itibari bir çokluk meydana gelir. Ve "isim"; bir sıfat ile nitelenmiş Zât'tan ibaret olduğuna göre, sıfatlar isimlerin kaynağıdır. Ve isimler sonsuz olmakla beraber, hepsinin delaleti tek bir zâttan ibaret bulunduğundan, bu çoğalma aynen birliktir. Ve âlemin zâtı, Kadir olan Zât'tan ayırt edilmiştir ki, bu da isimdir; ve isim, zâtın gayrı değildir. Kısacası isimler her ne kadar ahadiyyet mertebesinde birleşmiş iseler de, sıfat mertebesinde her birinin özelliği başka başka olduğundan birbirinden ayrılırlar. Bu sebeple Alîm ismi ma'lûmun (bilinenin); ve Kadir ismi makdûrun (güç yetirilenin); ve Hâdî ismi mühtedînin (hidayete erenlerin); ve Mudill ismi dahi dâllin (sapanların) haricî varlıkta ortaya çıkmasını isterler. Hâlbuki onların ilmî varlıkları mevcut olmaksızın, haricî varlıklarının zuhuru tasavvur edilemez. Böyle olunca Yüce Allah'ın "Kün!" [Ol!] emri ile, mümkün varlıkların sabit hakikatleri, evvelen yokluk halinde Hakk'ın ilminde sabit oldular. Ve bu sübût (sabit olma) ve takarrür (yerleşme), Hakk'ın zâtının gerekliliğinden olup, onun lâzımıdır. Ve bu sabit hakikatler irade ile kılınmış değildir; zâta ait hallerdir. Ve bu haller ademî (yokluğa ait) taayyünlerden ibarettir; ve rubûbiyetin (Rab oluşun) sırrıdır. Zira bunlar evvelen gaybdadır ve gizlidir. Daha sonra şehadet âlemine gelip zahir (görünür) olurlar; ve senin ve şunun bunun taayyünü (belirlenmesi) ile müteayyin (belirli) olurlar. Fakat "hakikat"leri asla zahir olmaz. Ve hiçbir mevcudun ayn-ı sâbitesi (tekil sabit hakikati) zail olmadığından, doğal olarak rubûbiyet dahi asla batıl olmaz. Kâh dünya durağında, kâh berzah durağında ve kâh ahiret durağında, o durakların icabına göre bir varlık elbisesi ile müteayyin ve mevcut olur. Ve bütün duraklarda zahir olan mevcutların hepsi, Hakk'ın izafî varlığıdır. Şimdi mademki sıfatlar ve isimler Hakk'ın nispetleri ve izafâtıdır; ve çok sayıdaki mevcutlardan her birisi, ilahî oluşlardan ibaret olan sabit hakikatlerinin suretidir; ve onların müdebbiri (işlerini düzenleyeni) kendilerinde zahir olan isimlerdir; ve her bir mevcut, "Kün!" emriyle Hakk'ın varlığında kendi nefsini icat etmiştir; ve o isimler, özelliği neden ibaret ise, o suretle Hakk'ın malumu bulunmuştur; ve Hak onun irade ile kılınmamış olan zâtî yatkınlığı suretiyle zuhurunu irade etmiş ve hükmünü dahi ancak o mevcudun istidat dili ile talep ettiği şey üzerine vermiştir. O halde her bir kimseye hayır ve şerden ne gelirse, kendinden gelir. Bu hususta hiçbir haricî müessir (etkileyici) yoktur. Ve "hayır" dediğimiz vakit, her şahsın amacına uygun ve tabiatına mülayim olan; ve "şer" denildiğinde dahi amacına uygun ve tabiatına mülayim olmayan şey kastedilir. Bu sebeple şakiler (kötüler), cehennemde tabiatlarına mülayim ve amaçlarına uygun olmayan şeyle azap görürler. Ve "Orada devirler boyunca kalıcılardır." (Nebe 78/23) ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere devirlerin geçmesinden sonra, (ahkāb "hukub"un çoğuludur, "hukub" seksen yıl anlamına gelir), tabiatlarına mülayim gelmeyen bu azap ile ülfet (alışkanlık) peyda ederek, nefretleri zail olur; ve o azap artık tabiatlarına mülayim gelmeye başlar; ve azap "uzûbet"e, yani tatlılığa dönüşmekle rahmet ve rahata nail olurlar; ve şerriyet (kötülük) kalmaz. Latife: Bir baba-oğul, halleri ve vakitleri yerinde iken fakirlik ve zarurete düşerler. Oğlu babasına: "Baba, bu zaruretle halimiz ne olacak?" der. Babası da "Bir sene sabret!" diye cevap verir. Oğlu: "Bir seneden sonra zengin mi olacağız?" sualini sorar. Babası: "Hayır, zengin olacak değiliz, fakat züğürtlükle ülfet peyda olacağından, artık azap görmeyeceğiz" cevabını verir.

وَيُقِيمُ صَاحِبُ هذا الشُّهُودِ مَعَاذِيرَ المَوجُودَاتِ كلها عنهم وإنْ لم يَعْتَذِرُوا

ويَعْلَمُ أَنَّه منه كان كلُّ ما هو فيه، كما ذَكَرْنَاه أوَّلًا في أَنَّ العِلْمَ تَابِعٌ لِلْمَعْلُومِ،

Ve bu şühûdun sahibi cemî'-i mevcûdâtın ma'zeretlerini, her ne kadar onlar i'tizâr etmedilerse de, onlar tarafından ikāme eder ve bilir ki, muhakkak onda olan şeyin hepsi ondan oldu. Nitekim biz onu evvelce "ilim maʼlûma tâbi'dir" kavlimizde zikrettik. Binâenaleyh ona, garazına muvâfık olmayan şey geldikde, nefsine der ki: "Ellerin bağladı, ağzın üfledi.” “Ve Allah doğru söyler ve O, sebîle hidâyet eyler." (Ahzab, 33/4) فَيَقُولُ لِنَفْسِهِ إِذَا جَاءَهُ مَا لَا يُوَافِقُ غَرَضَهُ يَدَاكَ أَوْكَتَا وَفُوكَ نَفَخَ»، وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu müşahedeye sahip olan kişi, bütün varlıkların mazeretlerini, her ne kadar onlar özür dilemeseler de, onlar adına ileri sürer ve bilir ki, muhakkak onda olan şeyin hepsi ondan meydana gelmiştir. Nasıl ki biz bunu daha önce "ilim ma'lûma tâbidir" sözümüzde zikrettik. Bu sebeple, ona kendi amacına uygun olmayan bir şey geldiğinde, nefsine der ki: "Ellerin bağladı, ağzın üfledi." "Ve Allah doğru söyler ve O, yola hidâyet eder." (Ahzab, 33/4)

Ya'ni kişiye hayır ve şerden her ne isâbet ederse, yine kendi nefsinden geldiğini müşâhede eden erbâb-ı maʼrifet, cemî'-i mevcûdâtı harekât ve se- kenâtında maʼzûr görüp onların maʼzeretlerini yine onlar tarafından ikāme ederler. Maahâzâ onların mazûr gördükleri kimseler kendilerini ma'zûr görmezler; ve zannederler ki, kendilerine isâbet eden şey, nefislerinin hâ- ricinden gelmiştir. Halbuki bu şühûdun sahibi, herkesin kendi nefsinde bilkuvve mevcûd olan şeyin, fiilen ondan husûle geldiğini bilir. Ve bu hakî- kat “İlim, ma'lûma tâbidir” kavlinde zikredilmiş idi. Ya'ni Hakk'ın ilmi, ma'lûm olan a'yân-ı sâbiteye tâbidir; [11/26] ve irâdesi dahi ilmine tâbi'dir. Binâenaleyh onun garazına muvâfık olmayan şey, kendine vâsıl olduğu va- kit nefsine hitâben der ki: “Ellerin bağladı, ağzın üfledi.” Ya'ni sana gelen şey, başkasından değil, ancak senin ayn-ı sâbiten iktizâsındandır. يَدَاكَ أَوْكَتا وَفُوكَ نَفَخَ ]Ellerin bağladı, ağzın üfledi.] beyne'l-Arab bir darb-ı meseldir. Ve bu darb-ı meselin sebeb-i vürûdu budur ki, bir kimse denizden mürûr etmek murâd etti. Fakat vâsıta bulamadı. Bir tulumu üfleyerek şişirdi ve el- leriyle ağzını bağladı. Velâkin bağını muhkem yapmadı. Vaktâki o tuluma binip deniz ortasına geldi, ağzı çözülüp içindeki hava çıktı. Ol kimse suya battı. O sırada bir kimseden istiâne ettikde, ona bu darb-ı meseli söyledi. Ve hadis-i şerîfte dahi مَنْ وَجَدَ خَيْرًا فَلْيَحْمَدِ اللهَ ، وَمَنْ وَجَدَ غَيْرَ ذَلِكَ فَلا يَلُومَنَّ إِلَّا نَفْسَهُ ya'ni “Kim ki hayır bulursa Allâh'a hamdetsin; ve onun gayrını bulan kimse dahi ancak nefsine levm eylesin!"359 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kişiye hayır ve şerden her ne isabet ederse, yine kendi nefsinden geldiğini müşahade eden marifet ehli (Allah'ı bilenler), bütün varlıkları hareket ve sükûnetlerinde mazur görüp onların mazeretlerini yine onlar tarafından ikame ederler. Bununla birlikte onların mazur gördükleri kimseler kendilerini mazur görmezler; ve zannederler ki, kendilerine isabet eden şey, nefislerinin dışından gelmiştir. Hâlbuki bu şuhudun (görüşün) sahibi, herkesin kendi nefsinde bilkuvve (potansiyel olarak) mevcut olan şeyin, fiilen ondan husule geldiğini bilir. Ve bu hakikat "İlim, maluma tabidir" kavlinde zikredilmiş idi. Yani Hakk'ın ilmi, malum olan sabit hakikatlere tabidir; ve iradesi dahi ilmine tabidir. Bu sebeple onun garazına (amacına) muvafık olmayan şey, kendine vasıl olduğu vakit nefsine hitaben der ki: "Ellerin bağladı, ağzın üfledi." Yani sana gelen şey, başkasından değil, ancak senin tekil sabit hakikatinin iktizasındandır. يَدَاكَ أَوْكَتا وَفُوكَ نَفَخَ (Ellerin bağladı, ağzın üfledi.) Araplar arasında bir darb-ı meseldir. Ve bu darb-ı meselin sebeb-i vürudu (ortaya çıkış sebebi) budur ki, bir kimse denizden geçmek murad etti. Fakat vasıta bulamadı. Bir tulumu üfleyerek şişirdi ve elleriyle ağzını bağladı. Velakin bağını muhkem (sağlam) yapmadı. Vaktaki o tuluma binip deniz ortasına geldi, ağzı çözülüp içindeki hava çıktı. O kimse suya battı. O sırada bir kimseden istiane (yardım) ettikde, ona bu darb-ı meseli söyledi. Ve hadis-i şerifte dahi مَنْ وَجَدَ خَيْرًا فَلْيَحْمَدِ اللهَ ، وَمَنْ وَجَدَ غَيْرَ ذَلِكَ فَلا يَلُومَنَّ إِلَّا نَفْسَهُ yani "Kim ki hayır bulursa Allah'a hamdetsin; ve onun gayrını bulan kimse dahi ancak nefsine levm (kınama) eylesin!"

Ma'lûm olsun ki, “kaza” mine'l-ezel ilelebed a'yân-ı mevcûdât üzerine vâki' olacak ahvâl-i câriye ve ahkâm-ı târiye ile Hakk'ın hükm-i küllîsinden ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "kazâ" öncesizden sonsuza dek varlıkların sabit hakikatleri üzerine meydana gelecek cari haller ve geçerli hükümler ile Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmünden ibarettir.

Ve "kader" isti'dâdlarının vukūunu iktizâ ettiği evkāt ve ezmân-ı muayyene içinde, sebeb-i mahsûs ile a'yânın ve onların ahvâlinin îcâdından ibarettir. Ve “sırr-ı kader” dahi, a'yân-ı sâbiteden her bir “ayn”ın vücûdda zâten ve sıfâten ve fiilen ancak kābiliyyet-i asliyyesi ve isti’dâd-ı zâtîsi iktizâsınca zuhûrudur. Ve "kaderin sırrının sırrı” dahi odur ki, a'yân-ı sâbite, Hakk'ın zâtından hâric umûr değildirler ki, Hakk'ın maʼlûmu olsunlar ve O'nun ilminde alâ-mâ-hiye-aleyh müteayyin bulunsunlar. Belki onlar Hakk'ın niseb ve şuûn-i zâtiyyesidir. Binâenaleyh kendi hakîkatlerinden mütegayyir olmaları mümkin değildir. Zîrâ Hakk'ın zâtiyyatı ca'li ve tagayyürü ve tebdîli ve ziyâdeliği ve noksânı kabûlden münezzeh ve müberrâdır. Ve bu umûr ma'lûm olunca bilinir ki, Cenâb-ı Hakk'ın mevcûdât üzerine hükmü, a'yân-ı sâbiteye olan ilmine tâbi'dir. Ve Hakk'ın ilminin a'yân-ı sâbiteye tâbi' olması o maʼnâyadır ki, ilm-i ezelînin “maʼlûm”da bir emrin isbât veyâ nefyinde hiçbir te'sîri [11/27] yoktur; belki O'nun ilminin taalluku o vech iledir ki, o ma'lûm, hadd-i zâtında onun üzerinedir. Ve ilmin o ma'lûm hakkında bir gûnâ te'sîri ve sirâyeti yoktur. Ve a'yân-ı sâbite Hakk'ın niseb ve şuûn-ı zâtiyyesinin sûretleridir; ve Hakk'ın nisebi ve şuûn-ı zâtiyyesi tagayyür ve tebeddülden ezelen ve ebeden mukaddes ve münezzehdir. Binâenaleyh a'yân dahi kendi zâtlarında ne hâl üzere idiyse-ler, onların o hâlden tagayyürleri mümteni'dir. Ve Hakk'ın onlar üzerine hükmü dahi kabiliyetleri iktizâsınca ve isti'dâdları mûcibince olur. Lisân-ı isti'dâd ile Hazret-i Hak'tan ve Cevâd-ı mutlaktan her ne taleb etmişlerse; ister derekât-ı şekāvetten olsun, ister derecât-ı saâdetten olsun, lâyık oldukları şey bilâ-ziyâde ve lâ-noksan kendilerine atâ ve inʼâm olunur. (Cevâhir-i Gaybî'den tercüme.) &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve "kader", sabit hakikatlerin yatkınlıklarının meydana gelmesini gerektiren belirli vakitler ve zamanlar içinde, özel bir sebeple hakikatlerin ve onların hallerinin yaratılmasından ibarettir. Ve "kader sırrı" da, sabit hakikatlerden her bir tekil hakikatin, varlıkta zaten, sıfat olarak ve fiil olarak ancak asıl kabiliyeti ve zâtî yatkınlığı gereğince ortaya çıkmasıdır. Ve "kader sırrının sırrı" da şudur ki, sabit hakikatler, Hakk'ın zâtından dışarıda olan işler değildirler ki, Hakk'ın malumu olsunlar ve O'nun ilminde olduğu hal üzere belirlenmiş bulunsunlar. Aksine onlar Hakk'ın nispetleri ve zâta ait halleridir. Bu sebeple kendi hakikatlerinden değişmeleri mümkün değildir. Çünkü Hakk'ın zâtına ait olanlar, yapılışı, değişimi, başka bir hale geçmeyi, artmayı ve eksilmeyi kabul etmekten uzak ve beridir. Ve bu işler bilindiği zaman anlaşılır ki, Yüce Allah'ın varlıklar üzerine hükmü, sabit hakikatlere olan ilmine bağlıdır. Ve Hakk'ın ilminin sabit hakikatlere bağlı olması o anlama gelir ki, ezelî ilmin "malum"da bir işin ispatında veya nefyinde hiçbir etkisi yoktur; aksine O'nun ilminin bağlantısı o şekildedir ki, o malum, kendi özünde onun üzerinedir. Ve ilmin o malum hakkında hiçbir şekilde etkisi ve sirayeti yoktur. Ve sabit hakikatler Hakk'ın nispetlerinin ve zâta ait hallerinin suretleridir; ve Hakk'ın nispetleri ve zâta ait halleri değişim ve başka bir hale geçmekten öncesiz olarak ve sonsuza dek kutsal ve uzaktır. Bu sebeple sabit hakikatler de kendi zâtlarında ne hal üzere idiyse, onların o halden değişmeleri imkânsızdır. Ve Hakk'ın onlar üzerine hükmü de kabiliyetleri gereğince ve yatkınlıkları mucibince olur. Yatkınlık diliyle Yüce Hak'tan ve Mutlak Cömert'ten her ne talep etmişlerse; ister şakavet derecelerinden olsun, ister saadet derecelerinden olsun, layık oldukları şey eksiksiz ve noksansız kendilerine verilir ve ihsan olunur.

İmdi Hz. Şeyh (r.a.) bu fass-ı latîfde beyân buyurduğu hakāyıkın lisân-ı mübâreklerinden cârî olan kelâm-ı Hak olduğuna işareten وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ )Ahzab, 33/4) [Ve Allah doğru söyler ve O, sebîle hidâyet eyler.] buyururlar. Zîrâ bu Fusûsu'l-Hikem'in mukaddemesinde dahi beyân buyurdukları üzere, bu kitâb Cenâb-ı Fahr-i risâlet (s.a.v.) Efendimiz tarafından ilkā buyurulmuştur; ve Sallallahu aleyhi ve sellem'in kelâmı ise &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hz. Şeyh (r.a.) bu latif fass'ta (bölümde) açıkladığı hakikatlerin, mübarek dillerinden akan Hakk'ın kelamı olduğuna işaretle, "وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ" (Ahzab, 33/4) [Ve Allah doğru söyler ve O, sebîle (doğru yola) hidâyet eyler.] buyururlar. Çünkü bu Fusûsu'l-Hikem'in mukaddemesinde (girişinde) de açıkladıkları üzere, bu kitap Cenâb-ı Fahr-i risâlet (s.a.v.) Efendimiz tarafından ilka buyurulmuştur (ilham edilmiştir); ve Sallallahu aleyhi ve sellem'in kelamı ise

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى

[Peygamber hevâ- dan ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâdan vahyolunan bir vahiy- dir.] âyet-i kerîmesinin şehîdeti üzerine kelâm-ı Haktır; ve Şeyh-i Ekber (r.a.) dahi vâris-i nebevîdir. Binâenaleyh onun kelâmı dahi kelâm-ı Haktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Peygamber hevâdan (nefsî arzulardan) ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâ'dan vahyolunan bir vahiydir." âyet-i kerîmesinin şahitliği üzerine, bu söz Hakk'ın kelâmıdır; ve Şeyh-i Ekber (r.a.) dahi nebevî vâristir. Bu sebeple onun kelâmı dahi Hakk'ın kelâmıdır.

وَالسَّلَامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى

[Selâm hidâyete tâbi' olanadır.] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Selâm, hidâyete tâbi' olanadır.

چونکه بیرنگی اسیر رنگ شد

موسئی با موسئی در جنگ شد

Tercüme ve îzâh: “Mâdemki renksizlik rengin esîri oldu, Mûsâ Mûsâ ile cenkte oldu." "Renksizlik", ıtlâk ve vahdet-i sırftır. "Renk", âlem-i ta- kayyüdât-ı şuûnât demektir. “Mûsâ ile Mûsâ”dan murâd, kisve-i taayyüne [11/28] bürünüp, zâhir olmuş olan herhangi bir şahıstır ki, bir şahıs diğer bir şahıs ile münâzaa ve mücadelededir, demek olur. Ya'ni Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesi olan sıfât ve esmâ zât-ı ahadiyyetinde mahv ve müstehlek iken, bu şuûnât-ı zâtiyye mertebe-i vâhidiyyette yekdîğerinden ilmen mümtâz ve ayn-ı sâbitelerinin sûreti üzere vücûd-ı hâricîde müteayyin oldular. Ve bu şuûnâtın her biri yekdîğerine zıd olan ahkâmı câmi' olduklarından, onla- rın vücûd-ı hâricîde müteayyin olan sûretleri arasında, bu tezâd sebebiyle kavgalar zuhûra geldi. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) ile, bir adı Mûsâ olan Sâ- mirî arasında niza' hâsıl oldu. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: "Mademki renksizlik rengin esiri oldu, Musa Musa ile savaşta oldu." "Renksizlik", mutlaklık ve sırf birliktir. "Renk", kayıtlı oluşlar âlemi demektir. "Musa ile Musa"dan kasıt, taayyün (belirginleşme) elbisesine bürünüp ortaya çıkmış olan herhangi bir kişidir ki, bir kişi diğer bir kişi ile çekişme ve mücadele içindedir, demek olur. Yani Hakk'ın zâta ait halleri olan sıfatlar ve isimler, ahadiyet (birlik) zâtında yok ve erimiş iken, bu zâta ait haller, vahidiyet (çokluk içinde birlik) mertebesinde ilmen birbirinden ayrılmış ve sabit hakikatlerinin sureti üzere dış varlıkta belirginleşmiş oldular. Ve bu oluşların her biri birbirine zıt olan hükümleri kapsadıklarından, onların dış varlıkta belirginleşen suretleri arasında, bu zıtlık sebebiyle kavgalar ortaya çıktı. Bu sebeple Musa (a.s.) ile, bir adı Musa olan Samiri arasında anlaşmazlık meydana geldi. Mesnevi:

چون به بیرنگی رسی کان داشتی

موسی با فرعون دارند آشتی

Tercüme ve îzâh: “Vaktâki renksizliğe vâsıl olasın ki, o sende vardı, Mûsâ Fir'avn ile sulh tutarlar." Ya'ni vaktâki teemmül ve tefekkür ve keşf-i sahîh ve şühûd ile renksizliğe vâsıl olasın ve âlem-i ıtlâkı mülâhaza edesin ki, sen mukaddemâ, ya'ni bu kisve-i taayyüne bürünmezden evvel, o âlem-i ıtlâkta idin; Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn arasında kavga olmayıp, belki sulh ve dostluk olduğunu görürsün. Zîrâ beynlerinde ziddiyet olan bu a'yân-ı hâriciyye, a'yân-ı sâbitelerinin ve a'yân-ı sâbiteleri dahi, Hakk'ın niseb ve şuûn-i zâtiyyesinin sûretleridir. Şuûn-i zâtiyye ise mertebe-i ahadiyyette mahv ve müstehlek olup aralarında temâyüz ve ihtilâf yoktur. Cümlesi o mertebede müttehiddir. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: "Renksizliğe ulaştığında ki o sende vardı, Musa Firavun ile barışırlar." Yani, teemmül (derin düşünme), tefekkür (düşünme), sahih keşif ve şühûd (gözlem) ile renksizliğe ulaştığında ve mutlaklık âlemini gözlemlediğinde ki sen önceden, yani bu taayyün (belirginleşme) elbisesine bürünmeden evvel, o mutlaklık âlemindeydin; Musa (a.s.) ile Firavun arasında kavga olmadığını, aksine barış ve dostluk olduğunu görürsün. Çünkü aralarında zıtlık bulunan bu haricî (dışsal) hakikatler, kendi sabit hakikatlerinin suretleridir ve sabit hakikatler de Hakk'ın nispetlerinin ve zâta ait hallerinin suretleridir. Zâta ait haller ise ahadiyyet (birlik) mertebesinde mahvolmuş ve erimiş olup aralarında bir ayrım ve farklılık yoktur. Hepsi o mertebede birleşiktir. Mesnevî:

گر ترا آید برین نکته سؤال

رنگ کی خالی بود از قیل و قال

Tercüme ve îzâh: “Eğer bu nükte üzerine sana suâl etmek dâiyesi gelirse ki, renk ne vakit kıyl u kālden hâlî olur?! Ya'ni, hem ziddiyet ve hem de ittihâd, bu nasıl şeydir? Diye suâl edip dersen ki: Renk, ya'ni ihtilaf, dedi- kodudan hiç hâli olur mu? Ve onlarda ihtilaf mevcûd iken ittihâd ederler mi? Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve izah: "Eğer bu incelik üzerine sana soru sorma isteği gelirse ki, renk ne zaman dedikodudan uzak olur?! Yani, hem zıtlık hem de birlik, bu nasıl bir şeydir? Diye soru sorup dersen ki: Renk, yani farklılık, dedikodudan hiç uzak olur mu? Ve onlarda farklılık mevcutken birleşirler mi? Mesnevi:

رنگ با بیرنگ چون در جنگ خاست این عجب کاین رنگ از بیرنگ خاست

Tercüme: "Bu acîbdir ki, bu renk renksizden sudûr etsin, renk renksiz ile nasıl cenge kıyâm etti?" Bu da suâldendir, ya'ni bu rengin renksizden sudûru ve sonra da kavgaya kıyâmı acîb bir şeydir. Bu nasıl olur? [11/29] Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu şaşılacak bir şeydir ki, bu renk renksizden ortaya çıksın; renk renksiz ile nasıl kavgaya kalkıştı? Bu da sorulacak bir husustur, yani bu rengin renksizden ortaya çıkması ve sonra da kavgaya kalkışması şaşılacak bir şeydir. Bu nasıl olur? [11/29] Mesnevî:

اصل روغن زآب افزون میشود

چونکه روغن را ز آب اسرشته اند

عاقبت با آب ضد چون میشود

آب با روغن چرا ضد گشته اند

هر دو در جنگ اند و اندر ماجرا چون گل از خار است و خار از گل چرا

Tercüme ve îzâh: Hz. Mevlânâ (r.a.) bu suâle cevâben misâl îrâd edip buyururlar ki: "Yağın aslı sudan ziyâde olur. Badehû su ile nasıl zıd olur? Mâdemki yağı sudan yoğurmuşlardır, su yağ ile niçin zıd olmuşlardır? Ve mâdemki gül dikenden ve diken de güldendir, niçin her ikisi cenkte ve muhalefet içindedir?” Ya'ni zeytin ağacı وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ )En- biyâ, 21/30) [Biz her diri şeyi sudan yaptık.] âyet-i kerîmesi mûcibince, her şey gibi sudan neşv ü nemâ ve hayât bulur; ve onun semeresi olan zeytin yetişir; ondan yağ çıkarırlar; sudan hayât bulmuş iken âkıbetü'l-emr ona zıd olur; ve bir türlü su ile ittihâd edemez. Ve kezâ gül ve diken bir asıldan çıkmıştır; niçin hükümleri başka başkadır? İşte bu hâl onların taay- yünleri ve takayyüdleri îcâbıdır. Mutlakıyet, mukayyediyetin esîri olunca kavga ve niza zâhir olur. Mesnevî: همچو جنگ خر فروشان صنعت است یا نه جنگست این برای حکمت است گنج را جو گنج در ویرانیست یا نه اينست و نه آن حیرانیست &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme ve açıklama: Hz. Mevlânâ (r.a.) bu soruya cevap olarak bir misal getirip buyururlar ki: "Yağın aslı sudan daha çoktur. Sonra su ile nasıl zıt olur? Mademki yağı sudan yoğurmuşlardır, su yağ ile niçin zıt olmuşlardır? Ve mademki gül dikenden ve diken de güldendir, niçin her ikisi savaşta ve muhalefet içindedir?” Yani zeytin ağacı, "Biz her diri şeyi sudan yaptık." (Enbiyâ, 21/30) ayet-i kerimesi gereğince, her şey gibi sudan gelişir ve hayat bulur; ve onun meyvesi olan zeytin yetişir; ondan yağ çıkarırlar; sudan hayat bulmuş iken sonunda ona zıt olur; ve bir türlü su ile birleşemez. Ve aynı şekilde gül ve diken bir asıldan çıkmıştır; niçin hükümleri başka başkadır? İşte bu hâl onların belirlenmeleri ve kayıtlanmaları gereğidir. Mutlakiyet, kayıtlılığın esiri olunca kavga ve çekişme ortaya çıkar. Mesnevî: "Tıpkı eşek satıcılarının kavgası gibi bir sanattır. Ya da bu kavga hikmet içindir. Hazineyi ara, çünkü hazine viranededir. Ya da ne budur ne de o, bir şaşkınlıktır."

Tercüme: "Yahud bu cenk değildir, hikmet içindir. Eşek satanların kav- gası gibi, san'attır. Yâhud ne budur, ne de odur; “hayranlık”tır. Sen hazîne- yi taleb et! Hazîne vîranlıktadır.” &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Yahut bu savaş değildir, hikmet içindir. Eşek satanların kavgası gibi, bir sanattır. Yahut ne budur ne de odur; "hayranlık"tır. Sen hazineyi talep et! Hazine viranlıktadır."

Îzâh: Yahud bu müteayyinâtın aslı bir olduğu hâlde yekdîğeriyle niza etmeleri cenk değildir, bir hikmete mebnîdir. Nitekim har-furûş olan del- lâllar sûretâ niza eder gibi görünüyorlar; fakat bu niza değil, san'atlarının iktizâsıdır. Yahud taayyünâtın bu tezâdı ne cenktir ve ne de har-furûşla- rın san'atı gibi bir hikmete müsteniddir; belki “hayranlık”tır. Sen mir'ât-ı a'yânda müşâhede-i Hakk'ı [11/30] taleb et! Zîrî şühûd-ı Hak hayranlık- tadır; ve bu hayranlık hayret-i mahmûdedir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz hazretleri: رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا ]Ya Rab benim sende olan hayretimi ziyâde- leştir!] buyurmuşlardır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Açıklama: Yahut bu belirlenmiş varlıkların aslı bir olduğu hâlde birbirleriyle çekişmeleri savaş değildir, bir hikmete bağlıdır. Nasıl ki, eşek satıcısı dellallar görünüşte çekişiyor gibi duruyorlar; fakat bu çekişme değil, sanatlarının gereğidir. Yahut belirlenmiş varlıkların bu zıtlığı ne savaştır ne de eşek satıcılarının sanatı gibi bir hikmete dayanır; aksine "hayranlık"tır. Sen sabit hakikatler aynasında Hakk'ı müşahede etmeyi [11/30] talep et! Çünkü Hakk'ı müşahede hayranlıktadır; ve bu hayranlık övülmüş hayrettir. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz hazretleri: رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا [Ya Rab benim sende olan hayretimi ziyadeleştir!] buyurmuşlardır.

Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın sıfâtı şuûnât-ı zâtiyyesidir; ve bu şuûnât mer- tebe-i zâtta mahv ve müstehlek olup, yekdîğerinden mütemâyiz değildir. Fakat Hak, mertebe-i vâhidiyyet olan mertebe-i sıfâta tenezzül buyurduk- da, onların sûretleri ilm-i Hak'ta mutasavver ve yekdîğerinden mümtâz olurlar. Ve bu âlem-i kesîf-i şehâdette zâhir olan suver-i taayyünât ise onla- rın sûretleridir. Vücûd-ı mutlakın tenezzülâtı, ancak kemâl-i esmâîden ibâ- ret olan kemâl-i celâ ve isticlâdır. “Kemâl-i cela", vücûd-ı mutlakın cemî'-i şuûn-ı ilâhiyye ve kevniyyede ezelen ve ebeden zuhûrudur. Ve “kemâl-i isticla” dahi, vücûd-ı mutlakın kendisini, bu şuûnât hasebiyle şühûdudur. Binâenaleyh o zuhûr, Şeyh Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin tahkîki vech ile, mücmelin mufassalda, vâhidin kesrette ve çekirdeğin ağaçta zuhûru gibi, şühûd-ı aynî-i ayânîdir. Ve Şeyh Abdürrezzâk Kāşânî hazretleri Is- tılâhât'ında buyururlar ki: “Celâ, zât-ı mukaddesenin kendi zâtında, ken- di zâtı için zuhûrudur. Ve isticlâ ise, kendi taayyünâtında kendi zâtı için zuhûrudur."361 Bu tafsîlâttan anlaşılır ki, mezâhirde olan ihtilaf ve niza esmâ beynindeki tezâd ve tegāyürdendir; ve bu tezâd ve tegāyür ise emr-i itibârîdir. Zîrâ cümlesi ayn-ı vâhidede muzmahildir; ve saâdet ve şekāvet emr-i nisbîdir. Hakîkatte şakî ile saîd müttehiddir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevîlerinde buyururlar: اين من و ما بهر این بر ساختی تا تو با خود نرد خدمت باختی عاقبت مستغرق جانان شوند این من و توها همه یکسان شوند Tercüme: “Bu ben ve biz dediğimiz taayyünâtı kendin ile hizmet oyu- nunu oynamak için düzdün. Bu ben ve sen taayyünâtı ittihâd edip, âkıbe- tü'l-emrmüstağrak-ı cânân olalar."362 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Hakk'ın sıfatları, zâtına ait halleridir; ve bu haller, zât mertebesinde mahvolmuş ve erimiş olup, birbirinden ayrı değildir. Fakat Hak, vâhidiyyet mertebesi olan sıfatlar mertebesine tenezzül buyurduğunda, onların suretleri Hak'ın ilminde tasavvur edilir ve birbirinden ayırt edilebilir olurlar. Ve bu yoğun şehadet âleminde görünen taayyünat suretleri ise, onların suretleridir. Mutlak varlığın tenezzülleri, ancak esmâî kemalden ibaret olan celâ ve isticlâ kemalidir. "Celâ kemali", mutlak varlığın bütün ilahi ve kevnî hallerde öncesiz ve sonsuz olarak zuhur etmesidir. Ve "isticlâ kemali" ise, mutlak varlığın kendisini, bu haller sebebiyle müşahede etmesidir. Bu sebeple o zuhur, Şeyh Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin tahkikine göre, mücmelin mufassalda, vâhidin kesrette ve çekirdeğin ağaçta zuhur etmesi gibi, aynî ve ayânî bir müşahededir. Ve Şeyh Abdürrezzâk Kāşânî hazretleri Istılâhât'ında buyururlar ki: "Celâ, mukaddes zâtın kendi zâtında, kendi zâtı için zuhur etmesidir. Ve isticlâ ise, kendi taayyünatında kendi zâtı için zuhur etmesidir." Bu tafsilattan anlaşılır ki, mazharlarda olan ihtilaf ve niza, isimler arasındaki tezad ve tegayyürdendir; ve bu tezad ve tegayyür ise itibari bir husustur. Çünkü hepsi tek bir hakikatte erimiştir; ve saadet ve şekavet nisbi bir husustur. Hakikatte şaki ile said müttehiddir. Nasıl ki Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevîlerinde buyururlar: "Bu ben ve biz dediğimiz taayyünatı kendin ile hizmet oyununu oynamak için düzdün. Bu ben ve sen taayyünatı ittihad edip, akıbetü'l-emr canana müstağrak olalar."

Velhâsıl bu mezâhir-i müteayyine Hakk'ın mir'âtıdır. Hak onlarda esmâsıyla meşhûddur. Binâenaleyh bu tezâdı görüp “hayret”te kal ve bu şuûnât, zât-ı Hakk'ın muktezâsı olduğunu bilip deryâ-yı ma'rifete dal! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, bu belirlenmiş zuhur yerleri Hakk'ın aynasıdır. Hak, onlarda isimleriyle görünür durumdadır. Bu sebeple, bu tezadı görüp "hayret"te kal ve bu oluşların, Hakk'ın zâtının gereği olduğunu bilip marifet deryasına dal!

İbtida: 7 Eylül 1332 ve 22 Zi'l-ka'de 1334 [20 Eylül 1916], Çarşamba gecesi saat 2 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başlangıç: 7 Eylül 1332 ve 22 Zilkade 1334 [20 Eylül 1916], Çarşamba gecesi saat 2

İntiha: 13 Teşrîn-i evvel 1332 ve 28 Zi'l-hicce 1334 [26 Ekim 1916], Perşembe gecesi saat 4,5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bitiş: 13 Teşrîn-i evvel 1332 ve 28 Zi'l-hicce 1334 [26 Ekim 1916], Perşembe gecesi saat 4.30.
