# Kelime-i Süleymâniyye

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kelime-i-suleymaniyye
**Sayfa:** 56

---

بسم الله الرحمن الرحيم

XVI

فَصُّ حِكْمَةٍ رَحْمَانِيَّةٍ فِي كَلِمَةٍ سُلَيْمَانِيَّةٍ

## [BU FASS KELİME-İ SÜLEYMÂNİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ RAHMÂNİYYE BEYÂNINDADIR]

Maʼlûm olsun ki rahmet, biri zâtî diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısımdır; ve bu iki rahmetten her birisi dahi, husûsiyet ve umûmiyet i'tibariyle iki kısma ayrılır ki, şu hâlde rahmet dört asıl üzerine mebnî olmuş olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki rahmet, biri zâtî (özden gelen) diğeri sıfâtî (sıfatlara ait) olmak üzere iki kısımdır; ve bu iki rahmetten her biri de, husûsiyet (özgüllük) ve umûmiyet (genellik) itibarıyla iki kısma ayrılır ki, şu hâlde rahmet dört asıl üzerine kurulmuş olur.

Asl-1 evvel: Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfî olan niseb ve şuûnâtın, Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına tecellî-si sûretiyle, mertebe-i ilimde sübût bulmalarıdır. Ta'bîr-i dîğerle Hakk'ın zât-ı ahadiyyetinde sıkıntı içinde kalmış olan esmâsını nefes-i Rahmânîsiy-le tenfîs edip, onlara vücûd-ı ilmî i'tâsı sûretiyle bu sıkıntıdan âzâd etmesi-dir ki, bu rahmet cemî'-i esmâya âmmdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk esas şudur: Zâta ait genel rahmettir. Bu rahmet, ahadiyet zâtında gizli olan nispetlerin ve oluşların, Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına tecelli etmesi şeklinde, ilim mertebesinde sabit olmalarıdır. Başka bir ifadeyle, Hakk'ın ahadiyet zâtında sıkıntı içinde kalmış olan isimlerini Rahmânî nefesiyle ferahlatıp, onlara ilmî varlık vermesi suretiyle bu sıkıntıdan kurtarmasıdır ki, bu rahmet bütün isimlere geneldir.

Asl-1 sânî: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kulla-rına muhabbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyedir; ve bu inâyet için hiçbir sebeb ve vesîlenin dahl ve te'sîri yoktur. Meselâ enbiyâ-yı zîşân (aleyhi-mü's-selâm) haklarında sebkeden inâyet-i ezeliyye bu nevidir. Zîrâ onlar-dan hiçbir amel ve hizmet sebketmediği hâlde a'yân-ı sâbiteleri ilm-i ilâhî-de nübüvvetle sübût bulmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci asıl: Zâta mahsus özel rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın bazı kullarına olan muhabbetinin eserlerinden olan ezelî bir inâyettir (yardım, lütuf); ve bu inâyet için hiçbir sebep ve vesilenin (aracının) müdahalesi ve etkisi yoktur. Örneğin, şanlı peygamberler (a.s.) hakkında önceden var olan ezelî inâyet bu türdendir. Çünkü onlardan hiçbir amel ve hizmet (daha) ortaya çıkmadığı hâlde, sabit hakikatleri (değişmez ezelî özleri) ilâhî ilimde nübüvvetle (peygamberlikle) sabit olmuştur.

Asl-1 sâlis: Rahmet-i âmme-i sıfâtiyyedir. Bu rahmet, eşyânın kâffesine vâsi' olan rahmet-i zâtiyye-i âmmenin hükmüdür. Zîrâ rahmet-i âmme-i zâtiyye îcâbıyla ilimde sübût bulan a'yân-ı sabitenin sûretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zâhir oldular. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncü asıl: Sıfatlara ait genel rahmettir. Bu rahmet, her şeye genişleyen zâta ait genel rahmetin hükmüdür. Çünkü zâta ait genel rahmetin gerektirmesiyle, ilimde sabit olan sabit hakikatlerin suretleri, bu hakikatlerin hükmünce, kevnî (oluşsal) hakikatlerin suretleriyle ortaya çıktılar.

Asl-1 râbi': Rahmet-i hâssa-i sıfâtiyyedir. Bu rahmet dahi, rahmet-i zâtiy-ye-i hâssanın hükmü olup süadâ-yı ezeliyyeye mahsustur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sâbiteleri hakkında mesbûk olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazret-i şehâdette dahi zuhûru lâ-şekktir. mekânetini bilemediler de, onun Rabb'i hakkındaki maʼrifetine muvâfık olmayan sözleri söylediler. Ya'ni Cenâb-ı Süleymân'ın Belkîs'a gönderdiği mektûbun başında evvelâ kendi ismini ve badehû ismullâhı zikrettiğini ve “Ya Rabbi bana bir mülk ver ki benden sonra kimseye lâyık olmasın!” (Sâd, 38/35) diye duâ etmesiyle de, mülk-i dünyâyı, mülk-i âhiret üzeri- ne takdîm eylediğini zannettiler. Halbuki Cenâb-ı Süleymân, ism-i câmi’ olan ism-i Rahman'ın mazharı bulunan halîfetullâh fi'l-arz idi. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz الدُّنْيَا لَا تَزِنُ عِنْدَ اللَّهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ ya'ni "Allah indinde dünyâ, sivrisineğin bir kanadıyla veznolunmaya lâyık değildir"478 buyurduğu hâl- de, Cenâb-ı Süleymân'ın bu kadar azîm bir mertebeye nâiliyetiyle beraber, lâ-şey olan dünyayı taleb etmesi, nasıl tecvîz olunur? Cüz'î bir mülâhaza bunun böyle olmadığını idrâk için kifâyet eder. إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ )Kaf50/37) [Tahkîkan bunda, kalb sahibi olan ve müşâhid olduğu hâlde ilkā-yı sem' eden kimse için pend ve nasîhat vardır.] [16/61] Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncü asıl: Sıfatlara özgü rahmettir. Bu rahmet de, zâta özgü özel rahmetin hükmü olup ezelî bahtiyarlara mahsustur. Çünkü Hak'ın bazı kullarının sabit hakikatleri hakkında öncesiz olarak var olan ilahî inâyet hükmünün bu şehâdet âleminde de ortaya çıkması şüphesizdir. makamını bilemediler de, onun Rabbi hakkındaki marifetine uygun olmayan sözleri söylediler. Yani Süleyman (a.s.)'ın Belkıs'a gönderdiği mektubun başında önce kendi ismini ve sonra Allah'ın ismini zikrettiğini ve "Ya Rabbi bana bir mülk ver ki benden sonra kimseye layık olmasın!" (Sâd, 38/35) diye dua etmesiyle de, dünya mülkünü, ahiret mülkü üzerine takdim ettiğini zannettiler. Halbuki Süleyman (a.s.), ism-i câmi' (tüm isimleri kapsayan isim) olan Rahman isminin mazharı (tecelli yeri) bulunan yeryüzündeki Allah'ın halifesi idi. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz "الدُّنْيَا لَا تَزِنُ عِنْدَ اللَّهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ" yani "Allah katında dünya, sivrisineğin bir kanadıyla tartılmaya layık değildir" buyurduğu halde, Süleyman (a.s.)'ın bu kadar yüce bir mertebeye nailiyetiyle beraber, değersiz olan dünyayı talep etmesi, nasıl caiz görülebilir? Cüz'î (küçük) bir düşünce bunun böyle olmadığını idrak etmek için yeterlidir. "إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ" (Kaf 50/37) [Şüphesiz bunda, kalp sahibi olan ve müşahit (şahit olan) olduğu halde kulak veren kimse için öğüt ve nasihat vardır.] [16/61] Beyit:

جز سليمانرا نشاید فهم این اسرار را سر وحدت منطق الطیرست جامی لب ببند

Tercüme: “Ey Câmî, sus ki sırr-ı vahdet kuş dilidir. Bu esrârı anlamak Süleymân'dan gayrısına lâyık değildir.”479 İbtida: 17 Rebîu'l-ahir 1335 ve 28 Kânûn-i sânî 1332 [10 Şubat 1917], Cumartesi gecesi saat 3 İntiha: Cümâde'l-âhire 1335 ve 5 Yeni Nisan 1333 [5 Nisan 1917], Perşembe günü sabahı saat 1,5 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Ey Câmî, sus ki vahdet sırrı kuş dilidir. Bu sırları anlamak Süleyman'dan başkasına uygun değildir." 479 Başlangıç: 17 Rebiülahir 1335 ve 28 Kânûn-i Sânî 1332 [10 Şubat 1917], Cumartesi gecesi saat 3 Bitiş: Cemâziyelâhir 1335 ve 5 Yeni Nisan 1333 [5 Nisan 1917], Perşembe günü sabahı saat 1.5

فلا تَعْلَمُه هُنَا يا وَلِيِّي وتَجْهَلُه هنا وتُثْبِتُه هنا وتَنْفِيه هنا، إلا أن أثبته بالوجه

الَّذي أَثْبَتَ نفسه، ونَفَيْتَه عن كذا بالوجهِ الَّذي نَفَى نفسه كالآية الجامعة

للنفي والإثبات في حقه حين قال : لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ، فَنَفَى وَهُوَ

السَّمِيعُ الْبَصِيرُ فَأَثْبَتَ بصفةٍ تَعُمُّ كلَّ سامِع بَصِيرٍ مـن حَيَوَانٍ، وما ثَمَّ إِلا

حَيَوَانُ إِلا أَنَّه بَطَنَ في الدنيا عن إدراك بعض الناس، فظهر في الآخرة لكل

الناس، فإنَّها الدَّارُ الحَيَوَانُ وكذلك الدُّنيا، إلا أنَّ حياتها مَسْتُورَةٌ عـن بعـض

العباد ليظهر الاختصاص والمُفَاضَلَةُ بينَ عبادِ اللهِ بِما يُدْرِكُونَه من حَقَائِقِ

العالم، فَمَنْ عَمَّ إدراكه كان الحقُّ فيه أَظْهَرَ في الحُكْمِ مِمَّنْ ليس له ذلك

العُمُومُ، فلا تُحْجَبْ بالتَّفَاضُلِ وتَقُولُ لا يَصِحُ كلامُ مَنْ يَقُولُ إِنَّ الخَلقَ هُوِيَّةُ

الحق، بعد ما أَرَيْتُكَ التفاضل في الأسماء الإلهية التي لا تَشُلُّ أنت أنَّها

هي الحق ومَدْلُولُها المُسَمَّى بها ليس إلا الله.

[16/23] İmdi ey dostum, Hakk'ı orada câhil olarak burada âlim olma; ve orada nefyederek burada isbât etme! Meğer ki sen, Hakk'ın ken- di hakkında nefy ve isbât için dediği hîndeki âyet-i câmia gibi, O'nu, O'nun kendi nefsini isbât ettiği vech ile isbât edesin; ve O'nu, O'nun kendi nefsini nefyettiği vech ile ondan nefyedesin: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ ]O'nun misli bir şey yoktur.] nefyetti وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ )Sura42/11) [Ve O Semî' ve Basîr'dir.] Bir sıfat ile isbât etti ki, hayvandan her sâmi' ve basîre âmmdır. Ancak şu kadar vardır ki, dünyâda ba'zı nâsın id- râkinden bâtın oldu. Âhirette nâsın cümlesine zâhir olur. Zîrâ âhiret dâr-ı hayevândır; ve dünyâ dahi böyledir. Ancak hakāyık-ı âlemden idrâk ettikleri şey sebebiyle, ibâdullah beyninde ihtisâs ve mufâzale zâhir olmak için, onun hayâtı ba'zı ibâddan mestûrdur. Binâenaleyh Hak Teâlâ, idrâki âmm olan kimsede, kendisi için bu umûm hâsıl olmayan kimseden hükümde azhar olur. İmdi sen, “Tahkîkan halk Hakk'ın hüviyetidir, diyen kimsenin kelâmı sahîh değildir" diyerek tefâzul ile mahcûb olma! Ben sana esmâ-i ilâhiyyede tefâzulu gös- terdikten sonra, ki sen şekketmezsin ki, esmâ-i ilâhiyye Hak'tır ve onlar ile müsemmâ olan medlûl, Allah'dan gayrı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi ey dostum, Hakk'ı orada câhil olarak burada âlim olma; ve orada nefyederek burada isbât etme! Aksine sen, Hakk'ın kendi hakkında nefy ve isbât için dediği zamandaki kapsamlı âyet gibi, O'nu, O'nun kendi nefsini isbât ettiği şekilde isbât edesin; ve O'nu, O'nun kendi nefsini nefyettiği şekilde ondan nefyedesin: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ [O'nun misli bir şey yoktur.] nefyetti وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (Şura 42/11) [Ve O Semî' ve Basîr'dir.] Bir sıfat ile isbât etti ki, hayvandan her işiten ve görene geneldir. Ancak şu kadar vardır ki, dünyada bazı insanların idrakinden gizli oldu. Âhirette insanların hepsine zâhir olur. Çünkü âhiret hayat yurdudur; ve dünya dahi böyledir. Ancak âlem hakikatlerinden idrak ettikleri şey sebebiyle, Allah'ın kulları arasında özellik ve üstünlük ortaya çıkmak için, onun hayatı bazı kullardan gizlidir. Bu sebeple Yüce Allah, idraki genel olan kimsede, kendisi için bu genellik hâsıl olmayan kimseden hükümde daha açık olur. Şimdi sen, "Gerçekten halk Hakk'ın hüviyetidir, diyen kimsenin sözü sahih değildir" diyerek üstünlük taslamakla perdelenme! Ben sana ilâhî isimlerdeki üstünlüğü gösterdikten sonra, ki sen şüphe etmezsin ki, ilâhî isimler Hak'tır ve onlar ile müsemmâ olan delâlet edilen, Allah'tan gayrı değildir.

Ya'ni ey dostum, Hakk'ı bir mazharda âlim, bir mazharda câhil olma; ve Hak burada zâhirdir ve burada değildir, deme! Belki cemî'-i mezâhirde Eğer Belkîs, bu vücûd-ı kevnîde muvaffak olduğu îmâna, ayn-ı sâbitesinin ilm-i ilâhîde sübûtu hîninde ezelen muvaffak olmasa idi, o da Kisra'nın yaptığını yapardı. İşte bu tafsîlâttan anlaşılır ki, ulemâ-i zâhireden ba'zılarının zannettikleri vech ile, Süleymân (a.s.) kendi azamet ve saltanat-ı meşhûresi sebebiyle, Belkîs'ı hürmet etmeğe mecbûr etmek için, mahzâ mektûbu parçalanmaktan sıyâneten, kendi ismini teʼhîr etmeyip, ismullah üzerine takdîm etmiş değildir. Zîrâ bu sûret, Süleymân (a.s.)ın Rabb'ine olan maʼrifetine lâyık görülmez. Binâenaleyh bu mütâlaa, Süleymân (a.s.)1 medh sûretinde zemmolur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ey dostum, Hakk'ı bir mazharda âlim (bilen), bir mazharda câhil (bilmeyen) sanma; ve Hak burada zâhirdir (görünür) ve burada değildir, deme! Aksine bütün mazharlarda (tecellî yerlerinde) Eğer Belkıs, bu kevnî (oluşsal) varlıkta muvaffak olduğu imana, ayn-ı sâbitesinin (değişmez ezelî özünün) ilâhî ilimde sabit olduğu anda öncesiz olarak muvaffak olmasaydı, o da Kisra'nın yaptığını yapardı. İşte bu ayrıntılardan anlaşılır ki, zâhir ulemâsından (dış görünüşe göre hüküm veren âlimlerden) bazılarının zannettikleri şekilde, Süleyman (a.s.) kendi azamet ve meşhur saltanatı sebebiyle, Belkıs'ı hürmet etmeye mecbur etmek için, sadece mektubu parçalanmaktan korumak amacıyla, kendi ismini geciktirmeyip, Allah'ın ismi üzerine öne almış değildir. Çünkü bu durum, Süleyman (a.s.)'ın Rabb'ine olan marifetine (bilgisine) lâyık görülmez. Bu sebeple bu mütalaa (düşünce), Süleyman (a.s.)'ı övme şeklinde zemmolur (kınanır).

فَأَتَى سُليمانُ بالرَّحْمَتَيْنِ رحمةِ الاِمْتِنَانِ ورحمة الوُجُوبِ اللَّتَانِ هُمَا الرَّحْمَنُ

الرَّحِيمُ، فَامْتَنَّ بالرَّحمٰنِ وأَوْجَبَ بالرَّحيم، وهذا الوجوب من الامتنان، فَدَخَلَ

الرَّحِيمُ في الرَّحمنِ دُخُولَ تَضَمُّنٍ، فَإِنَّه كَتَبَ على نفسه الرحمـة سبحانه

ليكون ذلك للعبد بما ذَكَرَه الحق من الأعمال التي يَأْتِي بها هذا العبد حقًا

على اللَّهِ أَوْجَبَهُ له على نفسه، يَسْتَحِقُّ بها هذه الرحمة الوُجُوبِيَّةَ.

İmdi Süleymân (a.s.) “rahmet-i imtinân” ile “rahmet-i vücûb” olan iki rahmet îrâd eyledi ki, onlar “er-Rahmân”, “er-Rahîm”dir. Böyle olunca Hak, Rahmân ile imtinân ve Rahîm ile îcâb eyledi; ve bu vücûb, imtinândandır. Binâenaleyh Rahîm duhûl-i tazammun ile Rahmân'a dâhil oldu. Zîrâ Hak Sübhânehû rahmeti kendi üzerine yazdı, tâ ki abd için, Hakk'ın kendi nefsi üzerine vâcib kıldığı bu rahmet, bu abdin ityân eylediği a'mâlden Hakk'ın zikreylediği şey sebebiyle, Allah üzerine hak ola! Abd, bununla bu rahmet-i vücûbiyyeye müstahak olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi Süleyman (a.s.) "minnet rahmeti" ve "gereklilik rahmeti" olan iki rahmet zikretti ki, onlar "er-Rahmân" ve "er-Rahîm"dir. Böyle olunca Hak, Rahmân ile minnet etti ve Rahîm ile gerekli kıldı; ve bu gereklilik, minnettendir. Bu sebeple Rahîm, tazammun (içerme) yoluyla Rahmân'a dahil oldu. Çünkü Yüce Hak, rahmeti kendi üzerine yazdı ki, kul için, Hakk'ın kendi nefsine gerekli kıldığı bu rahmet, bu kulun yaptığı amellerden Hakk'ın zikrettiği şey sebebiyle, Allah üzerine hak olsun! Kul, bununla bu gereklilik rahmetine müstahak olur.

Ya'ni Süleymân (a.s.) mektûbun baş tarafına ism-i ilâhîyi yazdıktan sonra, rahmet-i imtinâna dâll olan "er-Rahmân” ve rahmet-i vücûba dâll olan “er-Rahîm” isimlerini zikrederek bu iki rahmeti îrâd eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Süleyman (a.s.) mektubun baş tarafına ilâhî ismi yazdıktan sonra, imtinan (minnet ve ihsan) rahmetine delâlet eden "er-Rahmân" ve vücub (gereklilik) rahmetine delâlet eden "er-Rahîm" isimlerini zikrederek bu iki rahmeti dile getirdi.

## Rahmet-i imtinân

Bu rahmet zât-ı ahadiyyede mündemic olan bilcümle esmâyı, Hakk'ın kendi zâtına olan [16/6] tecellîsi ile ilminde peydâ kılmasıdır; ve hakāyık-ı eşyâ olan suver-i ilmiyyenin bu sûretle sübûtu için, onların hiçbir amel ve hizmetleri sebketmiş değildir, belki inâyet-i zâtiyyedir; ve Rahmân vücûd-ı âmmın “ayn”ı olduğu cihetle, bu rahmet-i İşte Süleymân (a.s.)ın, rahmet-i âmme-i zâtiyye ve rahmet-i hâssa-i zâtiyyenin hükümleri olan rahmet-i âmme-i sıfâtiyye ve rahmet-i hâssa-i sıfâtiyye ile ihtisâsı ve bu ihtisâs hasebiyle âlemde hükmü ve tasarrufu âmm olması [16/2] cihetinden Kelime-i Süleymâniyye “hikmet-i rahmâniyye”ye mukārin kılındı. Binâenaleyh Hak Teâlâ Süleymân (a.s.)a âlem-i ulvî ve süflîyi müsahhar kıldığından, ins ve cinde ve vuhûş ve tuyûrda ve bilcümle hayvânât-ı berriyye ve bahriyyede su, hava, toprak ve ateşte hüküm ve tasarrufu zâhir oldu. Nitekim onun bu tasarrufâtı âyât-ı kur'âniyyede beyân buyurulmuştur. Süleymân (a.s.), bu nevi' tasarrufâtından olmak üzere, Yemen Melikesi olan Belkîs'a hitâben yazdığı mektûbu, Hüdhüd kuşuna tahmîlen irsâl etti. Belkîs böyle âdet hilâfında olan bir tarîkle mektûbun vusûlünü vüzerâsına ihbaren إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ )Neml 27/29) [Bana bir mektûb-i kerîm, ya'ni vâcibü'l-ikrâm bir mektûb ilkā olundu.] dedi. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu âyet-i kerîmenin mâbadini tefsîren zikr ile bu fass-1 münîfe şürû edip buyururlar ki: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu rahmet, İlahi Zât'ta (ahadiyyet) gizli olan bütün isimleri, Hakk'ın kendi zâtına olan tecellîsi ile ilminde ortaya çıkarmasıdır; ve eşyanın hakikatleri olan ilahi suretlerin bu şekilde sabit olması için, onların hiçbir amel ve hizmetleri önceden gelmiş değildir, aksine zâtî bir inâyettir; ve Rahman, genel varlığın "ayn"ı (özü) olduğu cihetle, bu rahmet-i İşte Süleyman (a.s.)'ın, genel zâtî rahmet ve özel zâtî rahmetin hükümleri olan genel sıfatî rahmet ve özel sıfatî rahmet ile özel bir ilişki içinde olması ve bu özel ilişki sebebiyle âlemde hükmünün ve tasarrufunun genel olması cihetinden Süleyman Kelimesi "Rahmanî hikmet"e eş kılınmıştır. Bu sebeple Yüce Allah, Süleyman (a.s.)'a yüce ve aşağı âlemi boyun eğdirdiğinden, insanlarda ve cinlerde ve vahşi hayvanlarda ve kuşlarda ve bütün kara ve deniz hayvanlarında, suda, havada, toprakta ve ateşte hükmü ve tasarrufu ortaya çıktı. Nasıl ki onun bu tasarrufları Kur'an ayetlerinde beyan buyurulmuştur. Süleyman (a.s.), bu tür tasarruflarından olmak üzere, Yemen Melikesi Belkıs'a hitaben yazdığı mektubu, Hüdhüd kuşuna yükleyerek gönderdi. Belkıs, âdet hilafı olan böyle bir yolla mektubun kendisine ulaşmasını vezirlerine bildirerek, "إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ" (Neml 27/29) [Bana kerîm bir mektup, yani hürmete layık bir mektup bırakıldı.] dedi. Şeyh (r.a.) bu ayet-i kerimenin devamını tefsir ederek zikretmekle bu aydınlatıcı fassa (bölüme) başlayıp buyururlar ki:

إنَّه يعني الكتابَ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ أَي مَضْمُونَه بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ

الرَّحِيمِ، فَأَخَذَ بعض الناس في تقديم اسم سليمانَ عَلَى اسْمِ اللَّهِ وَلَمْ يَكُنْ

كذلك، وتَكَلَّمُوا في ذلك بما لا يَنْبَغِي مِمَّا لا يَلِيقُ بمعرفة سليمان ال بِرَبِّهِ.

“Tahkîkan bu, ya'ni mektûb, Süleymân'dandır ve tahkîkan o, ya'ni onun mazmunu بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ )Neml 27/30)dir.” İmdi baʼzı nâs, ism-i Süleymân'ın ismullah üzerine takdîmini aldılar. Halbuki böyle değildir. Onlar bunda Süleymân (a.s.)ın Rabb'ine olan ma'rifetine lâ-yık olmayan şeyden sezâvâr olmayan şeyle tekellüm ettiler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Gerçekten bu, yani mektup, Süleyman'dandır ve gerçekten o, yani onun içeriği بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (Neml 27/30)dir." Şimdi bazı insanlar, Süleyman isminin Allah isminin önüne geçirilmesini yanlış anladılar. Halbuki böyle değildir. Onlar bunda Süleyman (a.s.)ın Rabb'ine olan marifetine (bilgisine) layık olmayan bir şeyden, uygun olmayan bir şeyle söz ettiler.

Ya'ni Hüdhüd kuşu, Süleymân (a.s.)ın mektûbunu getirdiği vakit Belkîs vüzerâsına hitâben: “Bana bir mektûb-i kerîm, ya'ni vâcibü'l-ikrâm bir mektûb ilkā olundu. O mektûb Süleymân'dandır; ve onun mazmûnu dahi “Bismillahir-rahmâni'r-rahîm”dir." dedi. Ulemâdan bir taife إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ )Neml 27/30) ibaresini mektûbun münde-recâtına hamledip dediler ki: "Süleymân (a.s.) mektûbun sernâmesinde ev- velâ kendi ismini ve badehû ismullâhı zikretti. Zîrâ mülûk-i cebâbire böyle bir mektûb aldıklarında hiddet edip gurûr ve azametlerinden nâşî mürsile hakāreten, mektûbun sernâmesini yırtarlar idi. Binâenaleyh şâyet Belkîs dahi mektûbun sernâmesini yırtarsa, hakārete ma'rûz kalan isim, ismullah olmamak üzere, Süleymân (a.s.) sernâmede ismullah üzerine kendi ismini takdîm etti." [16/3] İşte onlar يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ )Neml 27/29-30) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde bu ma'nâyı aldılar. Halbuki hakîkat-i hâl onların dedikleri gibi değildir. Belki يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ ya'ni “Ey nâs, bana vâcibü'l-ik- râm bir mektûb ilkā olundu, ki Süleymândandır” kavli, mektûbu irâe ile huzzâra hitâben Belkîs'ın kavlidir. Badehû Belkîs, mektûbun mazmûnunu ,Neml) وَإِنَّهُ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ beyâna şürû' edip 27/30-31) ya'ni mektûbun içinde “Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm'den sonra benim üzerime taazzum ve teâlî etmeyin. Müslimîn olduğunuz hâlde bana gelin!" denilmiştir, dedi. Binâenaleyh mektûbun ibtidâsında Süleymân (a.s.)ın ismi değil, besmele-i şerîfe muharrer idi. Ulemâdan ba'zıları bâlâda zikrolunan bu kıyl ü kāl ile Süleymân (a.s.)ın Rabb'ine olan ma'rifetine lâyık olmayan şeyi söylemiş oldular. Zîrâ ma'rifet-i ilâhiyye edeb ve ta'zîmi iktizâ eder; ve ta'zîm-i ilâhî ise, ismullâhın takdîmi ile olur. Böyle olun- ca Süleymân (a.s.)ın, Belkîs sernâmeyi yırtar, mülâhazasıyla kendi ismini, ism-i ilâhî üzerine takdîmi, mugāyir-i ta'zîm ve edeb olur. Halbuki bir nebiyy-i zîşân bu gibi noksânî-i ma'rifetten müberrâdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Hüdhüd kuşu, Süleyman (a.s.)'ın mektubunu getirdiği zaman Belkıs vezirlerine hitaben: "Bana değerli bir mektup, yani saygı duyulması gereken bir mektup bırakıldı. O mektup Süleyman'dandır; ve onun içeriği de "Bismillahir-rahmanir-rahim"dir." dedi. Ulemadan bir grup, "إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ" (Neml 27/30) ibaresini mektubun içeriğine yorup dediler ki: "Süleyman (a.s.) mektubun başında öncelikle kendi ismini ve daha sonra Allah'ın ismini zikretti. Çünkü zorba krallar böyle bir mektup aldıklarında hiddetlenip gurur ve azametlerinden dolayı gönderene hakaret ederek mektubun başlığını yırtarlardı. Bu sebeple şayet Belkıs da mektubun başlığını yırtarsa, hakarete maruz kalan isim Allah'ın ismi olmasın diye, Süleyman (a.s.) başlıkta Allah'ın ismi üzerine kendi ismini öne geçirdi." İşte onlar, "يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ" (Neml 27/29-30) ayet-i kerimesinin tefsirinde bu anlamı aldılar. Aksine, hâlin hakikati onların dediği gibi değildir. Aksine, "يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ" yani "Ey insanlar, bana saygı duyulması gereken bir mektup bırakıldı ki Süleyman'dandır" sözü, mektubu göstererek orada bulunanlara hitaben Belkıs'ın sözüdür. Daha sonra Belkıs, mektubun içeriğini, "وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ" (Neml 27/30-31) yani mektubun içinde "Bismillahir-rahmanir-rahim'den sonra benim üzerime büyüklük taslamayın ve bana Müslümanlar olarak gelin!" denilmiştir, diyerek beyan etmeye başladı. Bu sebeple mektubun başlangıcında Süleyman (a.s.)'ın ismi değil, besmele-i şerife yazılı idi. Ulemadan bazıları yukarıda zikredilen bu sözlerle Süleyman (a.s.)'ın Rabb'ine olan marifetine layık olmayan şeyi söylemiş oldular. Çünkü ilahi marifet edep ve tazimi gerektirir; ve ilahi tazim ise, Allah'ın isminin öne geçirilmesiyle olur. Böyle olunca Süleyman (a.s.)'ın, Belkıs başlığı yırtar düşüncesiyle kendi ismini, ilahi isim üzerine öne geçirmesi, tazim ve edebe aykırı olur. Halbuki şanlı bir peygamber bu gibi marifet noksanlığından uzaktır.

وكيف يَلِيقُ ما قَالُوهُ، وَبَلْقِيسُ تَقولُ فيه : إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ أَي

يُكْرَمُ عليها، وإِنَّما حَمَلَهُمْ على ذلك تَمْزِيقُ كِسْرَى كتاب رسولِ اللهِ ﷺ،

وما مَرَّقَه حَتَّى قَرَأَه كلَّه وعَرَفَ مَضْمُونَه، فكذلك كانتْ تَفْعَلُ بلقيس لو

لمْ تُوَفَّتْ لِمَا وُقِّفَتْ له، فلم يكن يَحْمِي الكتاب عن الخَرقِ لِحُرمَةِ صاحبه

تقديم اسمه على اسم الله ولا تَأْخِيرُه .

Ve dedikleri şey nasıl lâyık olur? Hâlbuki Belkîs: "Bana mektûb-i kerîm ilkā olundu", ya'ni ona ikrâm olunur, der. Ve ancak onların buna hamlleri, Kisrâ'nın Resûlullah (s.a.v.)in mektûbunu parçalama- sıdır. Halbuki Kisrâ, hepsini kırâat edip mazmûnunu ârif olmayınca, onu parçalamadı. İmdi Belkîs dahi muvaffak olduğu şeye muvaffak olmasa idi, böyle yapardı. Binâenaleyh Süleymân (a.s.)ın isminin is- mullah üzerine takdîmi ve onun adem-i te'hîri, sâhibinin hürmeti se- bebiyle, mektûbu ihrâktan himâye eder olmadı. [16/4] Ya'ni ulemâ-i zâhireden bazılarının tefsîri gibi bu âyet-i kerîmeyi tef- sîr etmek nasıl lâyık olur? Zîrâ bir kimseye birinden mektûb gelince, ev- velâ sâika-i merâk ile onu tamâmen okur ve münderecâtına muttali' olur. Badehû kararını verip, yapacağı şeyi yapar. Ulemânın buna hamletmeleri, mektûb-i Resûllah (s.a.v.)in, Kisrâ tarafından parçalanması hâline kıyâs ise de, Kisrâ mektûbun hepsini okuyup münderecâtına vâkıf olduktan sonra, onu parçalamış idi. Halbuki Belkîs dahi mektûbu tamâmen kırâat etti; ve hidâyet-i ezeliyyesi sebebiyle münderecâtını kalben kabûl ederek vüzerâ- sını cem'edip: "Ey erkân-ı devlet, bana vâcibü'l-ikrâm bir mektûb verildi, ki Süleymân (a.s.)dandır; ve mazmûnu da şundan ibarettir" dedi. Belkîs, bir mu'cize-i nebî olmak üzere, mektûbun Hüdhüd kuşu ile irsâlini gör- mesi üzerine kalbinde eser-i kabûl zâhir oldu. Nitekim Mesnevî-i Şerîfde buyurulur: موجب ایمان نباشد معجزات بوی جنسیت کند جذب صفات بوی جنسیت پی دل بردن است معجزات از بهر قهر دشمن است Tercüme: “Mucizât-ı enbiyâ mûcib-i îmân olmaz; ancak cinsiyet koku- su cezb-i sıfât eder. Mucizât düşmanın kahrı içindir. Cinsiyet kokusu ise, gönülcezbiiçindir.”463 İşte Süleymân (a.s.) ile Belkîs arasında mazhariyyet-i esmâ cihetinden bûy-i cinsiyyet var idi. Binâenaleyh mektûbun münderecâtını kabûl edip “mektûb-i kerîm” dedi. Kisra'ya gelince onda bûy-i cinsiyyet yok idi. Mek- tûb-i Risâletpenâhî, şekāvetinin zuhûruna sebeb oldu. Mektûbu parçala- mak gibi bir edebsizliği irtikâb etti. Mesnevî: چون خدا خواهد که پرده کس درد میلش اندر طعنه پاکان برد Tercüme: "Hak Teâlâ bir kimsenin perdesini yırtmak murâd edince, onun meylini pâk olan enbiyâ ve evliyânın ta'nı cihetine götürür.”464 [16/5] rahmâniyye, vücûdun kâffesine şâmildir; ve hiçbir şey bu rahmetten hâlî değildir; ve hatta Hakk'ın esmâsı mertebe-i ahadiyyette, O'nun zâtının "ayn”ı olduğu cihetle, zât-ı Hakk'a da şâmildir. Zîrâ onun “ayn”ıdır. Ve işte bu rahmet, hiçbir amel mukābilinde vâki' olmadığı ve belki zâtın muktezâ- sı bulunduğu için, buna “rahmet-i imtinân” denildi; ve “Rahmân” ismi bu rahmete delâlet eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve onların dedikleri şey nasıl uygun olur? Hâlbuki Belkıs: "Bana kerîm bir mektup bırakıldı," yani ona ikram olunur, der. Ve ancak onların buna yorumlamaları, Kisra'nın Resûlullah (s.a.v.)'in mektubunu parçalamasıdır. Halbuki Kisra, hepsini okuyup içeriğini bilmedikçe, onu parçalamadı. Şimdi Belkıs da muvaffak olduğu şeye muvaffak olmasaydı, böyle yapardı. Bu sebeple Süleyman (a.s.)'ın isminin ismullah üzerine takdimi ve onun geciktirilmemesi, sahibinin hürmeti sebebiyle, mektubu yakmaktan korumadı. [16/4] Yani zâhir ulemasından bazılarının tefsiri gibi bu ayet-i kerîmeyi tefsir etmek nasıl uygun olur? Çünkü bir kimseye birinden mektup gelince, evvela merak saikiyle onu tamamen okur ve içeriğine muttali olur. Daha sonra kararını verip, yapacağı şeyi yapar. Ulemanın buna yorumlamaları, Resûlullah (s.a.v.)'in mektubunun, Kisra tarafından parçalanması hâline kıyas ise de, Kisra mektubun hepsini okuyup içeriğine vâkıf olduktan sonra, onu parçalamış idi. Halbuki Belkıs da mektubu tamamen okudu; ve ezelî hidayeti sebebiyle içeriğini kalben kabul ederek vezirlerini toplayıp: "Ey devlet erkânı, bana vâcibü'l-ikrâm bir mektup verildi, ki Süleyman (a.s.)'dandır; ve içeriği de şundan ibarettir" dedi. Belkıs, bir nebî mucizesi olmak üzere, mektubun Hüdhüd kuşu ile gönderildiğini görmesi üzerine kalbinde kabul eseri ortaya çıktı. Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf'te buyurulur: موجب ایمان نباشد معجزات بوی جنسیت کند جذب صفات بوی جنسیت پی دل بردن است معجزات از بهر قهر دشمن است Tercüme: “Peygamberlerin mucizeleri imana sebep olmaz; ancak cinsiyet kokusu sıfatları çeker. Mucizeler düşmanın kahrı içindir. Cinsiyet kokusu ise, gönül çekimi içindir.”463 İşte Süleyman (a.s.) ile Belkıs arasında isimlere mazhariyet yönünden cinsiyet kokusu var idi. Bu sebeple mektubun içeriğini kabul edip “kerîm bir mektup” dedi. Kisra'ya gelince onda cinsiyet kokusu yok idi. Risaletpenahî mektubu, şakavetinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Mektubu parçalamak gibi bir edepsizliği işledi. Mesnevî: چون خدا خواهد که پرده کس درد میلش اندر طعنه پاکان برد Tercüme: "Yüce Allah bir kimsenin perdesini yırtmak murat edince, onun meylini pâk olan peygamber ve evliyaların ayıplaması yönüne götürür.”464 [16/5] Rahmâniyet, varlığın bütününe şamildir; ve hiçbir şey bu rahmetten hâlî değildir; ve hatta Hakk'ın isimleri ahadiyet mertebesinde, O'nun zâtının "ayn”ı olduğu cihetle, Hakk'ın zâtına da şamildir. Çünkü onun “ayn”ıdır. Ve işte bu rahmet, hiçbir amel karşılığında meydana gelmediği ve aksine zâtın gerekliliği bulunduğu için, buna “rahmet-i imtinân” denildi; ve “Rahmân” ismi bu rahmete delalet etti.

## Rahmet-i vücûb

Bu rahmet, bade'l-vücûd, muktezâ-yı isti’dâd hase- biyle sâdır olan amel mukābilinde vâki' olur. Ya'ni bir kimse bu âlem-i şehadette, Allâhın Resûlüne îmân ve şerîatına tevessül edip amâl-i sâliha işlerse, Hakk'ın kendi nefsi üzerine vacib kıldığı bu rahmet-i husûsiyyeye nâiliyete kesb-i istihkāk eyler. Bu rahmeti, كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ (En’âm, 6/12) [O kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır.] âyet-i kerîmesiyle, Hak kendi nefsine vâcib kıldığı için “rahmet-i vücûb” denildi; ve “Rahîm” ismi bu rahmete delâlet eyledi. İmdi Hak Teâlâ, ilimde a'yân-ı sâbitelerini ta'yîn ve “ayn”da onları îcâd etmek sûretiyle, cemî'-i mevcûdât üzerine hükmü umûmî olan “Rahmân” ismi ile imtinân eyledi. Nitekim وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (Arâf, 7/156) ya'ni “Benim rahmetim her şeye vâsi'dir” buyurur. Zîrâ rahmet-i âmme kâffe-i eşyâ için vücûd-ı âmmdır. O dahi اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Nûr, 24/35) [Allah Teâlâ göklerin ve yeryüzünün nûrudur.] âyet-i kerîmesinde beyân buyur- duğu nûrdur ki, her şeyi o nûr ile zulmet-i ademden izhâr eyler. Ve isti'dâd- larının iktizâsı olarak ibâdından sâdır olan a'mâl-i takvâya mükâfâten vâki' olan rahmeti dahi kendi üzerine vacib kılmakla, bazı mevcûdât üzerine hükmü husûsî olan “Rahîm” ismi ile îcâb eyledi. Ve bu “rahmet-i vücûb”, “rahmet-i imtinân”dandır. Binâenaleyh “Rahîm” ismi, duhûl-i tazammun ile “Rahmân” isminin içine dâhil olur. Zîrâ Hak zât-ı ahadiyyetinde mek- nûn olan esmâya rahmet ile onları kerb-i müzâyakadan tenfîs etti. Cümle- sinin hakāyıkı ilm-i ilâhîde sâbit oldu. Kâffe-i eşyâya müsâvâten vâsıl olan bu rahmet umûmîdir. Fakat bu hakāyık-ı sâbite içinde bulunan bazıları hakkında hubb-i ezelîsi eseri olmak üzere inâyet-i mahsûsa-i ilâhiyye seb- ketti. Bunlar enbiyâ ve evliyâ ve bilcümle mü'minînin a'yân-ı sâbiteleridir. Binâenaleyh âlem-i vücûdda bu inâyet-i ezeliyye hasebiyle onlardan a'mâl-i sâliha zâhir oldu; ve bu amelleri mukābilinde de [16/7] Hak onlara, kendi üzerine vacib kıldığı rahmet ile mütecellî oldu. Şu hâlde “rahmet-i vü- cûb" "rahmet-i imtinân”a dâhil oldu. Çünkü bunların vücûdu rahmet-i âmme ile zâhir olmasa idi, rahmet-i hâssanın mahall-i tecellîsi bulunmaz idi. Ta'bîr-i dîğerle, umûm husûsu ve mutlak mukayyedi mutazammındır. Binâenaleyh hâssın âmm tahtına dâhil olması kabîlinden olarak rahmet-i rahîmiyye, rahmet-i rahmâniyye tahtına dâhil oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu rahmet, varlıktan sonra, yatkınlığın gereği olarak ortaya çıkan amel karşılığında meydana gelir. Yani bir kimse bu şehadet âleminde, Allah'ın Resûlüne iman edip şeriatına sarılarak salih ameller işlerse, Hakk'ın kendisine vacip kıldığı bu özel rahmete nail olmaya hak kazanır. Bu rahmete, "O kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır." (En'âm, 6/12) ayet-i kerîmesiyle, Hak kendi nefsine vacip kıldığı için "rahmet-i vücûb" (vacip kılınmış rahmet) denildi; ve "Rahîm" ismi bu rahmete işaret etti. Şimdi Hak Teâlâ, ilimde sabit hakikatleri belirleyip "ayn"da (tekil hakikat) onları var etmek suretiyle, bütün varlıklar üzerine hükmü genel olan "Rahmân" ismi ile ihsanda bulundu. Nitekim "Benim rahmetim her şeye vâsi'dir" (Arâf, 7/156) buyurur. Çünkü genel rahmet, bütün eşya için genel bir varlıktır. O da "Allah Teâlâ göklerin ve yeryüzünün nûrudur." (Nûr, 24/35) ayet-i kerîmesinde beyan buyurduğu nurdur ki, her şeyi o nur ile yokluk karanlığından ortaya çıkarır. Ve kullarından, yatkınlıklarının gereği olarak ortaya çıkan takva amellerine karşılık meydana gelen rahmeti de kendi üzerine vacip kılmakla, bazı varlıklar üzerine hükmü özel olan "Rahîm" ismi ile gerektirdi. Ve bu "rahmet-i vücûb", "rahmet-i imtinân"dandır (ihsan rahmetindendir). Bu sebeple "Rahîm" ismi, duhûl-i tazammun (içerme yoluyla giriş) ile "Rahmân" isminin içine dahil olur. Çünkü Hak, zât-ı ahadiyyetinde (biricik zâtında) gizli olan isimlere rahmet ile onları darlık sıkıntısından ferahlattı. Cümlesinin hakikatleri ilâhî ilimde sabit oldu. Bütün eşyaya eşit olarak ulaşan bu rahmet geneldir. Fakat bu sabit hakikatler içinde bulunan bazıları hakkında ezelî sevgisinin eseri olmak üzere özel ilâhî inayet (yardım) sevk etti. Bunlar peygamberler ve evliyalar ve bilcümle müminlerin sabit hakikatleridir. Bu sebeple varlık âleminde bu ezelî inayet sebebiyle onlardan salih ameller ortaya çıktı; ve bu amelleri karşılığında da Hak onlara, kendi üzerine vacip kıldığı rahmet ile tecelli etti. Şu halde "rahmet-i vücûb" "rahmet-i imtinân"a dahil oldu. Çünkü bunların varlığı genel rahmet ile ortaya çıkmasa idi, özel rahmetin tecelli yeri bulunmaz idi. Diğer bir ifadeyle, genel hususu ve mutlak mukayyedi (sınırlıyı) içerir. Bu sebeple özelin genel altına dahil olması kabilinden olarak rahmet-i rahîmiyye, rahmet-i rahmâniyye altına dahil oldu.

ومن كان من العبيد بهذه المَثَابَةِ فَإِنَّه يَعْلَمُ مَنْ هو العَامِلُ منه، والعَمَلُ يُنقَسِمُ

على ثَمَانِيَةِ أَعْضَاء من الإنسان، وقد أَخْبَرَ الحقُّ أَنَّه تعالى هُوِيَّةُ كلِّ عُضْوِ

منها، فلم يكن العامل فيها غير الحقِّ ، والصُّورة للعبد، والهوية مُنْدَرِجَةٌ فيه

أي في اسمه لا غير، لأنه تعالى عَيْنُ ما ظَهَرَ وسُمِّيَ خَلْقًا، وبه كان الإسمُ

الظَّاهِرُ والآخِرُ للعَبدِ، وبكونه لم يكنْ ثُمَّ كان وبتَوَقفِ ظهوره عليه وبِتَوَقُفِ

صُدُورِ العَمَل منه عليه كان الاسم الباطن والأول، فإذا رأيتَ الخَلْقَ رأيت

الأول والآخر والظاهر والباطن.

Ve kullardan bu mesâbede olan kimse, kendisinden âmil olan kim olduğunu bilir; ve amel, insandan sekiz a'zâ üzerine taksîm olun- muştur. Ve tahkîkan Hak Teâlâ, kendisi onlardan her bir uzvun “hüvi- yet"i olduğunu ihbâr eyledi. Böyle olunca onlarda âmil olan Hakk'ın gayrı olmadı. Hâlbuki sûret, abd içindir; ve hüviyet onda, ya'ni onun isminde mündericdir, gayr değildir. Zîrâ Hak Teâlâ zâhir olan ve halk denilen şeyin "ayn”ıdır. Ve bu sebeble ism-i Zâhir ve ism-i Âhir abd için oldu. Ve onun olmayıp ba'dehû olması ve onun zuhûru O'na mütevakkıf bulunması ve ondan amelin sudûru da O'na mütevakkıf olması sebebiyle, ism-i Bâtın ve Evvel oldu. Binâenaleyh sen halkı gördüğün vakit Evvel'i, Âhir'i, Zâhir'i ve Bâtın'ı görürsün. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve kullardan bu mertebede olan kimse, kendisinden iş yapanın kim olduğunu bilir; ve amel, insandan sekiz uzuv üzerine taksim edilmiştir. Ve gerçekten Yüce Allah, kendisinin o uzuvların her birinin "hüviyeti" (kimliği, özü) olduğunu haber verdi. Böyle olunca, o uzuvlarda iş yapan, Hakk'ın gayrısı olmadı. Hâlbuki sûret (dış görünüş), kul içindir; ve hüviyet onda, yani onun isminde gizlidir, başka bir şey değildir. Çünkü Yüce Allah, görünen ve halk denilen şeyin "aynı" (özü)dır. Ve bu sebeple Zâhir ismi ve Âhir ismi kul için oldu. Ve onun olmayıp sonradan olması ve onun ortaya çıkışının O'na bağlı bulunması ve ondan amelin meydana gelmesinin de O'na bağlı olması sebebiyle, Bâtın ismi ve Evvel ismi oldu. Bu sebeple sen halkı gördüğün zaman Evvel'i, Âhir'i, Zâhir'i ve Bâtın'ı görürsün.

Ya'ni ibâddan bu mesâbede olan, ya'ni amel-i sâlih işleyerek “rahmet-i vücûb"a müstahak olan kimse, kendi vücûdundan amel edenin kim oldu- ğunu, ya'ni Hak olduğunu bilir. Zîrâ onun vücûdu [16/8] hüviyet ve bâtın cihetiyle Hakk'ın “ayn”ıdır; ve belki Hakk'ın sıfât-ı ârızası olmak itibariyle zâhir cihetinden dahi Hakk'ın gayrı değildir. Ve onun vücûdu, “rahmet-i imtinân”ın muktezâsıyla zâhir olduğundan, bu rahmet-i vücûb dahi rah- met-i imtinânın içinde bulunmuş olur; ve abdin işlediği amelleri Hak îcâd eder. Ve amel, insanın sekiz aʼzâsı üzerine taksîm olunmuştur ki, onlar da: Göz, dil, kulak, el, karın, âlet-i tenâsül, ayak ve kalbdir; ve bu aʼzâdan her birisine, hâline münasib, bir teklîf-i ilâhî vâki' olmuştur ki, abd onlara mü- teretteb olan vazîfeden her birini îfâ etmekle, Hakk'ın kendi nefsi üzerine vâcib kıldığı rahmete istihkāk kesbeder. Ve Hak Teâlâ كُنْتُ لَهُ سَمْعًا وَبَصَرًا وَيَدًا وَلِسَانًا الخ ]Onun işitmesi, görmesi, eli ve lisânı...yım.] hadîs-i kudsîsi ile, bu sekiz a'zâdan her birinin hüviyeti olduğunu haber verdi. Hâlbu- ki bu sekiz aʼzâyı şamil olan sûret, abdin sûretidir. Ve Hakk'ın hüviyeti abdde, ya'ni Hakk'ın isminde mündericdir, gayr değildir. Çünkü abdin a'zâsının sebeb-i hareketi onun bâtınıdır; ve abd kendi bâtınında bir fiilin icrâsını tasmîm etmedikçe, o fiilin icrâsına münasib olan uzvu müteharrik olmaz. Ve abdin bâtını, mazhar olduğu esmâ-i ilâhiyyeden bir isimdir ki, onun müdebbiri ve rûhudur. Onu tahrîk eden ancak o isimdir; ve isim, müsemmânın “ayn”ıdır; ve abdin zâhiri, o ism-i müteayyindir. Binâena- leyh Hakk'ın hüviyeti, yine Hakk'ın bir ism-i müteayyini bulunan abdin vücûd-ı zâhirinde münderic olmuş olur ki, bu da gayr değildir. Şu hâlde abdin mazharında amel eden Hakk'ın gayrı olmuş olmaz. İşte bundan do- layı, Hak Teâlâ, zâhir olan ve halk tesmiye olunan şeyin “ayn”ıdır. Çünkü halkın hey'et-i mecmûası, Hakk'ın esmâ-i müteayyinesinden ibârettir. Ve keyfiyyet-i taayyün, letâfet ve kesâfet gibi, umûr-i nisebiyye-i ademiyye- dir. İşte bu taayyün ve zuhûr ve kesâfet sebebiyle, Hakk'ın Zâhir ve Ahir isimleri, abd için vâki' oldu. Zîrâ abd, evvelce bu sûret-i kesîfede mevcûd [16/9] değil idi, sonradan mevcûd oldu. Binâenaleyh onun için “zâhir” ve “âhir” mefhûmları lâzım geldi. Ve abdin zuhûru Hakk'ın vücuduna müte- vakkıf olduğu ve kezâ abdden amelin sudûru dahi onun hüviyeti ve bâtını olan Hakk'a mütevakkıf bulunduğu cihetle, Hak için dahi Bâtın ve Evvel isimleri sâbit oldu. Zîrâ abdin vücûdu, Hakk'ın vücudundan başlamıştır; ve abd zâhir oldukda, Hak abdin vücudunda bâtın olmuştur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani kullardan bu mertebede olan, yani salih amel işleyerek "rahmet-i vücub"a (vacip olan rahmete) müstahak olan kimse, kendi varlığından amel edenin kim olduğunu, yani Hak olduğunu bilir. Çünkü onun varlığı [16/8] hüviyet (kimlik) ve bâtın (iç) cihetiyle Hakk'ın "ayn"ıdır (özüdür); hatta Hakk'ın arızî sıfatları olmak itibarıyla zâhir (dış) cihetinden dahi Hakk'ın gayrı (başka bir şey) değildir. Ve onun varlığı, "rahmet-i imtinan"ın (minnet rahmetinin) gereğiyle zâhir olduğundan, bu rahmet-i vücub dahi rahmet-i imtinanın içinde bulunmuş olur; ve kulun işlediği amelleri Hak icat eder. Ve amel, insanın sekiz uzvu üzerine taksim olunmuştur ki, onlar da: Göz, dil, kulak, el, karın, tenasül uzvu, ayak ve kalptir; ve bu uzuvlardan her birisine, hâline münasip, bir ilâhî teklif (yükümlülük) vâki olmuştur ki, kul onlara müterettib olan vazifeden her birini ifa etmekle, Hakk'ın kendi nefsine vacip kıldığı rahmete istihkak (hak ediş) kesbeder (kazanır). Ve Hak Teâlâ كُنْتُ لَهُ سَمْعًا وَبَصَرًا وَيَدًا وَلِسَانًا الخ [Onun işitmesi, görmesi, eli ve lisânı...yım.] hadis-i kudsîsi ile, bu sekiz uzuvdan her birinin hüviyeti olduğunu haber verdi. Hâlbuki bu sekiz uzvu şamil olan suret, kulun suretidir. Ve Hakk'ın hüviyeti kulda, yani Hakk'ın isminde münderiçtir (içerilmiştir), gayr değildir. Çünkü kulun uzuvlarının hareket sebebi onun bâtınıdır; ve kul kendi bâtınında bir fiilin icrasını tasarlamadıkça, o fiilin icrasına münasip olan uzvu hareket etmez. Ve kulun bâtını, mazhar olduğu (tecelli ettiği) ilâhî isimlerden bir isimdir ki, onun müdebbiri (işlerini düzenleyeni) ve ruhudur. Onu tahrik eden (hareket ettiren) ancak o isimdir; ve isim, müsemmanın (isimlendirilmiş olanın) "ayn"ıdır (özüdür); ve kulun zâhiri, o müteayyin (belirlenmiş) isimdir. Buna göre Hakk'ın hüviyeti, yine Hakk'ın bir müteayyin ismi bulunan kulun zâhir varlığında münderiç olmuş olur ki, bu da gayr değildir. Şu hâlde kulun mazharında amel eden Hakk'ın gayrı olmuş olmaz. İşte bundan dolayı, Hak Teâlâ, zâhir olan ve halk tesmiye olunan (adlandırılan) şeyin "ayn"ıdır (özüdür). Çünkü halkın heyet-i mecmuası (toplam yapısı), Hakk'ın müteayyin isimlerinden ibarettir. Ve taayyün (belirlenme) keyfiyeti, letafet (incelik) ve kesafet (yoğunluk) gibi, ademî (yokluğa ait) nisbî işlerdir. İşte bu taayyün ve zuhur (ortaya çıkma) ve kesafet sebebiyle, Hakk'ın Zâhir ve Âhir isimleri, kul için vâki oldu. Çünkü kul, evvelce bu kesif (yoğun) surette mevcut [16/9] değil idi, sonradan mevcut oldu. Buna göre onun için "zâhir" ve "âhir" mefhumları lazım geldi. Ve kulun zuhuru Hakk'ın varlığına mütevakkıf olduğu ve aynı şekilde kuldan amelin suduru (meydana gelmesi) dahi onun hüviyeti ve bâtını olan Hakk'a mütevakkıf bulunduğu cihetle, Hak için dahi Bâtın ve Evvel isimleri sabit oldu. Çünkü kulun varlığı, Hakk'ın varlığından başlamıştır; ve kul zâhir olduğunda, Hak kulun varlığında bâtın olmuştur.

## Misâl:

Bir şeftâli çekirdeğini diktiğimiz vakit ondan bir ağaç zâhir olur. Çekirdeğe nazaran bu ağaç zâhiriyet ve âhiriyet sıfatlarıyla mevsûf olur. Zîrâ evvelce vücûdu yok idi, sonradan çıktı. Binâenaleyh ağacı “zâhir” ve “âhir” isimleriyle tesmiye ederiz. Ve kezâ ağacın vücûdu çekirdeğin vü- cûduna mütevakkıftır ve ondan başlamıştır. Şu hâlde çekirdekte evveliyet olduğu için, onu “evvel" ismiyle tesmiye ederiz. Ve ağaç zâhir olunca çe- kirdek gāib olup bâtına gider ve onun bâtını olur. Bu hâlde de çekirdeğe ağacın “bâtın”ı deriz. İşte sana Evvel'i, Ahir'i, Zâhir'i ve Bâtın'ı gösteren şey, ancak halkın vücûdudur. Eğer halkın vücûdu olmasa idi, nisebden ibaret olan bu isimler meşhûd olmaz idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir şeftali çekirdeğini diktiğimiz zaman ondan bir ağaç ortaya çıkar. Çekirdeğe göre bu ağaç, görünen ve son olan sıfatlarıyla nitelenir. Çünkü daha önce varlığı yoktu, sonradan ortaya çıktı. Bu sebeple ağacı "zâhir" (görünen) ve "âhir" (son) isimleriyle adlandırırız. Aynı şekilde ağacın varlığı çekirdeğin varlığına bağlıdır ve ondan başlamıştır. Hâl böyleyken çekirdekte evveliyet (öncelik) olduğu için, onu "evvel" (ilk) ismiyle adlandırırız. Ve ağaç ortaya çıkınca çekirdek kaybolup bâtına (gizli olana) gider ve onun bâtını olur. Bu durumda da çekirdeğe ağacın "bâtın"ı (gizli olanı) deriz. İşte sana Evvel'i, Âhir'i, Zâhir'i ve Bâtın'ı gösteren şey, ancak yaratılmışların varlığıdır. Eğer yaratılmışların varlığı olmasaydı, bağıntılardan ibaret olan bu isimler gözlemlenemezdi.

وهذه مَعْرِفَةٌ لا يَغِيبُ عنها سليمان ، بل هي من المُلْكِ الَّذي لا يَنْبَغِي

لأحـد مـن بعـده يعني الظهور به في عالم الشَّهَادَةِ.

Ve Süleymân (a.s.) bu ma'rifetten gāib değil idi. Belki bu ma'rifet ondan sonra bir kimse için âlem-i şehadette, onunla zuhûr lâyık ol- mayan mülktendir. Ya'ni bu îzâh olunan ma'rifete Süleymân (a.s.) vâkıf idi. Ve bu ma'rifet öyle bir mülktür ki, [16/10] Süleymân (a.s.)dan sonra, dünyâda bu mülk ile zuhûr, kimseye lâyık değildir. Zîrâ o hazret رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي )Sad) 38/35) yaʼni “Yâ Rabbi beni mağfiret et ve bana mülk ihsân eyle ki, benden sonra bir kimseye lâyık olmasın!" diye duâ etti. Ve bu taleb onun ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına muvâfık idi. Binâenaleyh vücûd-1 aynîde saltanat-ı bâtıne ve zâhire ile zuhûr etti; ve marifet-i ilâhiyyeden ibâret olan saltanat-ı bâtınesi olmasa idi, saltanat-ı zâhiresi kâmil olmaz idi. Şu hâlde Süleymân (a.s.)ın bu marifeti mülk nev'indendir; ve ona “mülk” ta'bîri sahîhdir. Ve kendisinden sonra hiçbir kimsenin bu mülk ile zuhûru lâyık olmamasına gelince, sebebi budur ki: Hakk'ın tecellîsi bi-hasebi'l-es- mâdır; ve esmâ yekdîğerinden mümtâz ve muhteliftir; ve bittabi' onların isti'dâdlarında dahi bu ihtilâfât mevcûddur; ve Hak iki mazhara aynı te- cellîyi ve bir mazhara da iki aynı tecellîyi etmez; ya'ni tecellîde tekrar yok- tur. Hz. Süleymân (a.s.)ın ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı bu idi; tecellî de ona göre oldu. İşte her bir mazhar dahi Cenâb-ı Süleymân (a.s.) gibi, lisân-ı isti'dâd ile kendisinden sonra kimseye lâyık olmayan bir mülkün ihsânı talebindedir. Şu kadar ki bu mülk-i matlûb, darlıkta ve vüs'atte muhteliftir. Ve hakîkat-i Süleymân (a.s.)ın min-indillâh rahmet-i âmme ve hâssanın bütün envâına ihtisâsı hasebiyle, ona bâtın ve zâhiri câmi'olmak üzere, bir mülk-i vesî ihsân olundu; ve saltanatla zâhir olup, o mülk-i vesîde tasarruf eyledi. İmdi ma'rifet-i ilâhiyye-i külliyye ile mütehakkık olan kümmel ve ak- tâb, her ne kadar hilâfet-i ilâhiyyeyi hâiz olup emr-i Hak ile, âlem-i ulvî ve süflîde tasarruf ederler ise de, sûrî olan pâdişâhlık makāmında zâhir olmazlar. Maahâzâ maʼnâda her birisi bir Süleymân-ı zamândır. Mesnevî: آن سلیمانی دلا منسوخ نیست در سر و سرت سلیمانی کنیست Tercüme: "Ey gönül, o Süleymanlık mensûh değildir. Senin başında ve sırrında Süleymanlık etmek vardır.”465 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Süleyman (a.s.) bu marifetten (ilahi bilgiden) gafil değildi. Aksine, bu marifet, ondan sonra hiçbir kimse için şehadet âleminde (görünen dünyada) onunla zuhur etmesi (ortaya çıkması) uygun olmayan bir mülktendir (saltanattandır). Yani, bu açıklanan marifete Süleyman (a.s.) vâkıf idi (hakimdi). Ve bu marifet öyle bir mülktür ki, Süleyman (a.s.)'dan sonra, dünyada bu mülk ile zuhur etmek, kimseye uygun değildir. Çünkü o yüce peygamber, "Rabbim! Beni bağışla ve bana öyle bir mülk ihsan et ki, benden sonra hiç kimseye layık olmasın!" (Sad 38/35) diye dua etti. Ve bu talep, onun ayn-ı sâbitesinin (sabit hakikatinin) isti'dâdına (yatkınlığına) uygun idi. Bu sebeple, aynî vücutta (somut varlıkta) bâtınî (içsel) ve zâhirî (dışsal) saltanat ile zuhur etti; ve ilahi marifetten ibaret olan bâtınî saltanatı olmasaydı, zâhirî saltanatı kâmil (eksiksiz) olmazdı. Şu halde, Süleyman (a.s.)'ın bu marifeti mülk nev'indendir (türündendir); ve ona "mülk" tabiri sahihtir (doğrudur). Ve kendisinden sonra hiçbir kimsenin bu mülk ile zuhurunun uygun olmamasına gelince, sebebi şudur: Hakk'ın tecellîsi (ortaya çıkışı) esmâya (isimlere) göredir; ve esmâ birbirinden mümtaz (ayrıcalıklı) ve muhteliftir (farklıdır); ve doğal olarak, onların isti'dâdlarında (yatkınlıklarında) da bu ihtilâflar (farklılıklar) mevcuttur; ve Hak, iki mazhara (tecelli yerine) aynı tecellîyi ve bir mazhara da iki aynı tecellîyi etmez; yani tecellîde tekrar yoktur. Hz. Süleyman (a.s.)'ın ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı bu idi; tecellî de ona göre oldu. İşte her bir mazhar da Cenâb-ı Süleyman (a.s.) gibi, isti'dâd diliyle kendisinden sonra kimseye layık olmayan bir mülkün ihsanını talep etmektedir. Şu kadar ki, bu matlûb (istenilen) mülk, darlıkta ve vüs'atte (genişlikte) farklıdır. Ve Süleyman (a.s.)'ın hakikatinin Allah katından gelen rahmet-i âmme (genel rahmet) ve hâssanın (özel rahmetin) bütün türlerine özgü olması sebebiyle, ona bâtını ve zâhiri birleştiren geniş bir mülk ihsan olundu; ve saltanatla zuhur edip, o geniş mülkte tasarruf eyledi (hükmetti). Şimdi, küllî (tüm) ilahi marifet ile tahakkuk eden (gerçekleşen) kümmel (kâmil insanlar) ve aktâb (kutublar), her ne kadar ilahi hilafeti haiz olup (sahip olup) Hakk'ın emriyle, ulvî (yüce) ve süflî (aşağı) âlemde tasarruf ederlerse de, sûrî (şeklî) olan padişahlık makamında zuhur etmezler. Bununla birlikte, manada her birisi bir zamanın Süleyman'ıdır. Mesnevi: "Ey gönül, o Süleymanlık mensuh (hükmü kaldırılmış) değildir. Senin başında ve sırrında Süleymanlık etmek vardır."

فَقَدْ أُوتِيَ مُحَمَّدٌ ما أُوتِيَهُ سليمان، وما ظَهَرَ به، فَمَكَّنه الله تعالى تمكين

قهر من العِفْرِيتِ الَّذي جاءه باللَّيْلِ، لِيَفْتِكَ به فَهَـمَّ بأخذِهِ وَرَبِّطِهِ بِسَارِيَةٍ من

سَوَارِي المَسجِدِ حَتَّى يُصْبِحَ فَيَلْعَبَ به وِلْدَانُ المَدِينَةِ، فَذَكَرَ دعوة سليمان

ا، فَرَدَّهُ اللهُ خَاسِئًا ، فلم يَظْهَرُ الله بما أُقْدِرَ عليه، وظهر بذلك سليمان

ال، ثم قوله : مُلْكًا فَلَمْ يَعُمَّ، فَعَلِمْنَا أَنَّه يريدُ مُلكًا خَايًّا ورَأَيْناه قـد

شُورِكَ في كل جزءٍ من المُلكِ الَّذي أَعْطَاهُ اللَّهُ، فَعَلِمْنَا أَنَّهُ مَا اخْتَصَّ إِلَّا

بالمَجْمُوع من ذلك.

[16/11] İmdi Süleymân (a.s.)a i'tâ olunan şey, muhakkak Muham- med (s.a.v.)e i'tâ olundu. Hâlbuki onunla zâhir olmadı. Böyle olunca, geceleyin onu katletmek için ona gelen İfrît'i, Allah Teâlâ temkîn-i kahr ile temkîn eyledi. Binâenaleyh sabah olunca Medîne'nin ço- cukları onunla oynasınlar diye, onu tutup mescidin direklerinden bir direğe bağlamağa kasdetti. İmdi Süleymân (a.s.)ın duâsını yâdetti. Allah Teâlâ İfrît'i zelîlen reddeyledi. Böyle olunca Resûl (a.s.), üze- rinde ikdâr olunduğu şeyle zâhir olmadı. [Ve Süleymân (a.s.) ise bu saltanatla zâhir oldu.] Ondan sonra Süleymân (a.s.)ın “mülken" kavli, âmm olmadı. Binâenaleyh biz onun bir mülk-i hâssı murâd ettiğini bildik. Ve biz gördük ki, Allah Teâlâ'nın ona i'tâ eylediği mülkün her bir cüz'ünde, Cenâb-ı Süleymân, muhakkak müşârik kılındı. Böyle olunca biz bildik ki, Hz. Süleymân ancak bunun mecmûuna muh- tass kılındı. Ya'ni Süleymân (a.s.)a verilen saltanat-ı bâtıne ve zâhire, muhakkak Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'e de verildi. Böyle olduğu hâlde (S.a.v.) Efendimiz, bu saltanatla zâhir olmadı; ve tarîk-i ubûdiyyette yürüyüp, siyâdet cihetine asla iltifât buyurmadı; ve أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَلَا فَخْرَ لِي ya'ni "Ben veled-i Adem'in seyyidiyim, halbuki iftihar etmem; ve أَنَا ابْنُ امْرَأَةٍ تَأْكُلُ الْقَدِيدَ ya'ni “Ben kadîd ekleden bir kadının oğluyum"466 dedi. Kendisinde bu saltanat bulunduğu hâlde onunla zâhir olmamasının delîli budur ki: Gece vakti (S.a.v.) Efendimiz'e sû'-i kasd için bir İfrît gelmiş idi. “İfrît” tâife-i cinnin habîs ve mütearrız olanlarına verilen isimdir. Hak Teâlâ risâlet-penâh Efendimiz'e o İfrît'i kahretmeğe kudret verdi; ve bu kudrete binâen mefhar-i enbiyâ Efendimiz, sabah olunca Medîne-i tâhirenin çocukları o İfrît ile oynamaları için, onu tutup Mescid'in direklerinden bir direğe bağlamak istedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Süleyman'a (a.s.) verilen şey, muhakkak Muhammed'e (s.a.v.) de verildi. Hâlbuki o, bu saltanatla ortaya çıkmadı. Böyle olunca, geceleyin onu katletmek için ona gelen İfrît'i, Yüce Allah kahırla (ezici güçle) sağlamlaştırdı (onu etkisiz hale getirdi). Bu sebeple, sabah olunca Medine'nin çocukları onunla oynasınlar diye, onu tutup mescidin direklerinden bir direğe bağlamaya kasdetti. Şimdi, Süleyman'ın (a.s.) duasını hatırladı. Yüce Allah İfrît'i zelil bir şekilde geri çevirdi. Böyle olunca Resûl (a.s.), üzerinde iktidar olunduğu şeyle ortaya çıkmadı. [Ve Süleyman (a.s.) ise bu saltanatla ortaya çıktı.] Ondan sonra Süleyman'ın (a.s.) "mülken" (saltanat olarak) sözü, genel olmadı. Bu sebeple biz onun özel bir mülkü (saltanatı) murad ettiğini bildik. Ve biz gördük ki, Yüce Allah'ın ona verdiği mülkün her bir cüz'ünde, Süleyman (a.s.), muhakkak ortak kılındı. Böyle olunca biz bildik ki, Hz. Süleyman ancak bunun bütününe tahsis kılındı. Yani Süleyman'a (a.s.) verilen bâtınî (içsel) ve zâhirî (dışsal) saltanat, muhakkak Efendimiz Muhammed'e (s.a.v.) de verildi. Böyle olduğu hâlde Efendimiz (s.a.v.), bu saltanatla ortaya çıkmadı; ve kulluk yolunda yürüyüp, efendilik cihetine asla iltifat buyurmadı; ve "أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَلَا فَخْرَ لِي" yani "Ben Âdem oğullarının efendisiyim, halbuki iftihar etmem"; ve "أَنَا ابْنُ امْرَأَةٍ تَأْكُلُ الْقَدِيدَ" yani "Ben kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum" dedi. Kendisinde bu saltanat bulunduğu hâlde onunla ortaya çıkmamasının delili budur ki: Gece vakti Efendimiz'e (s.a.v.) suikast için bir İfrît gelmiş idi. "İfrît" cin taifesinin habis (kötü) ve mütearrız (saldırgan) olanlarına verilen isimdir. Yüce Allah risalet penahı (peygamberlik sığınağı) Efendimiz'e o İfrît'i kahretmeye (yenmeye) kudret verdi; ve bu kudrete dayanarak peygamberlerin övüncü Efendimiz, sabah olunca temiz Medine'nin çocukları o İfrît ile oynamaları için, onu tutup Mescid'in direklerinden bir direğe bağlamak istedi.

وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي

Fakat bu hînde risâletpenâh Efendimiz, Süleymân (a.s.)ın وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي (Sâd, 38/35) [Bana bir mülk ver ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın!] duâsını tahattur buyurdu; ve o İfrît üzerinde tasarruf etmekten fâriğ oldu. Bunun üzerine Allah Teâlâ, İfrît'i, hiçbir şey yapamadığı ve zelîl olduğu hâlde geri gönderdi. Binâenaleyh Resûl (a.s.) [16/12] kendisine verilen saltanat ve kudret ile zâhir olmadı. Zîrâ Hak'tan bunu taleb etmedi. Ve Süleymân (a.s.) ise, bunu istediği için bu saltanatla zâhir oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat bu sırada risâletpenâh Efendimiz, Süleyman (a.s.)'ın وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي (Sâd, 38/35) [Bana bir mülk ver ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın!] duâsını hatırladı; ve o İfrît üzerinde tasarruf etmekten vazgeçti. Bu sebeple Allah Teâlâ, İfrît'i, hiçbir şey yapamadığı ve zelîl olduğu hâlde geri gönderdi. Buna göre Resûl (a.s.) kendisine verilen saltanat ve kudret ile ortaya çıkmadı. Çünkü Hak'tan bunu talep etmedi. Süleyman (a.s.) ise, bunu istediği için bu saltanatla ortaya çıktı.

Fakat Süleymân (a.s.)ın duâsındaki “mülken” kavli, ya'ni “Yâ Rabbi bana bir mülk ver ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın” (Sâd, 38/35) demesi, ne kadar mülk varsa hepsini bana ver, demek gibi umûmî bir maʼnâyı şâmil değildir. Biz bundan bildik ki, Süleymân (a.s.) emlâkin umûmunu murâd ve onu taleb etmemiş, belki bir mülk-i husûsîyi istemiştir. Ve biz gördük ki, Allah Teâlânın ona verdiği mülkün her bir cüz'ünde, tasarruf husûsunda, Cenâb-ı Süleymân ortak kılındı. Zîrâ Süleymân (a.s.), meselâ bir şahısta tasarruf buyurmak murâd ettikde, elbette o şahsın dahi kendi nefsinde tasarrufu vardır; ve tasarruf ve hüküm sahibi olan saltanat-ı zâhire erbâbı için dahi bu hâl mevcuddur. Nitekim bir kimse kölesine: "Ayağa kalk!" diye emretse, fiil-i kıyâm kölenindir, efendinin değildir. Eğer köle serkeş ise kendi nefsindeki kudreti, adem-i kıyâm cânibine sarfeder. İşte Cenâb-ı Süleymân tasarruf hususunda, bir şahsın kendi nefsindeki tasarrufuna iştirak etmiş olur. Binâenaleyh o, zamânında mülkte müsta- killen mutasarrıf değil idi, belki bi'l-iştirâk mutasarrıf idi. Ve onun böyle bi'l-iştirâk tasarrufu, ancak mülkün mecmû'-i eczâsında vâki' olmuştur; ve ancak bunda ihtisâsı olmuştur; ve bu ihtisâsı ile zuhûr eylemiştir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat Süleyman (a.s.)'ın duasındaki "mülken" sözü, yani "Yâ Rabbi bana bir mülk ver ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın" (Sâd, 38/35) demesi, ne kadar mülk varsa hepsini bana ver, demek gibi genel bir anlamı kapsamaz. Biz bundan bildik ki, Süleyman (a.s.) mülklerin genelini kastetmemiş ve onu talep etmemiş, aksine özel bir mülk istemiştir. Ve biz gördük ki, Yüce Allah'ın ona verdiği mülkün her bir cüz'ünde, tasarruf hususunda, Süleyman (a.s.) ortak kılındı. Çünkü Süleyman (a.s.), örneğin bir şahıs üzerinde tasarruf etmek istediğinde, elbette o şahsın da kendi nefsinde tasarrufu vardır; ve tasarruf ve hüküm sahibi olan zâhirî saltanat sahipleri için de bu hâl mevcuttur. Nasıl ki bir kimse kölesine: "Ayağa kalk!" diye emretse, kıyam fiili kölenindir, efendinin değildir. Eğer köle serkeş ise kendi nefsindeki kudreti, kıyam etmeme tarafına sarf eder. İşte Süleyman (a.s.) tasarruf hususunda, bir şahsın kendi nefsindeki tasarrufuna iştirak etmiş olur. Bu sebeple o, zamanında mülkte müstakil olarak tasarruf sahibi değildi, aksine ortaklaşa tasarruf sahibiydi. Ve onun böyle ortaklaşa tasarrufu, ancak mülkün bütün cüzlerinde meydana gelmiştir; ve ancak bunda bir ihtisası (özelliği) olmuştur; ve bu ihtisası ile zuhur etmiştir.

وبِحَدِيثِ العِفْرِيتِ أَنَّه ما اخْتُص إلا بالظهور، وقد يَخْتَصُّ بالمَجْمُوع

والظهور، ولو لمْ يَقُلْ فِي حَدِيثِ العِفْرِيتِ فَأَمْكَتَنِي اللَّهُ مِنْهُ» لَقُلْنَا إِنَّهُ لَمَّا

هَمَّ بِأَخْذِهِ ذَكَرَهُ اللهُ دَعوَةَ سليمان الله لِيَعْلَمَ رسولُ اللَّهِ ﷺ أَنَّهُ لَا يُقْدِرُهُ اللَّهُ

على أخذه، فَرَدَّه الله العفريت خَاسِئًا، فَلَمَّا قال «فَأَمْكَنَنِي اللَّهُ مِنه» عَلِمْنَا

أنَّ الله تعالى قد وَهَبَه التَّصَرُّفَ فيه ، ثم إِنَّ اللَّهَ ذَكَرَه، فَتَذَكَّرَ دعوة سليمان،

فَتَأَدَّبَ معه، فَعَلِمْنَا من هذا أنَّ الَّذي لا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ من الخلق بعد سليمان

الظهور بذلك في العموم.

[16/13] Ve biz hadîs-i İfrît ile bildik ki, o ancak zuhûra muhtass kılındı. Ve muhakkak mecmûa ve zuhûra muhtass kılınır. Ve eğer Resûlullah Efendimiz, hadîs-i İfrît'te "Allah Teâlâ onun üzerine bana kudret verdi" demese idi, biz, "Onu tutmağa kasdettiği vakit, Resûl (a.s.), Allah Teâlâ ona İfrît'i tutmağa kudret vermediğini bilmek için, ona Süleymân (a.s.)ın duâsını tahattur ettirdi" der idik. İmdi Allah Teâlâ İfrît'i zelîl olduğu hâlde reddeyledi. Vaktâki “Allah Teâlâ onun üzerine bana kudret verdi" dedi, bildik ki, muhakkak Allah Teâlâ ona onda tasarruf vehb etti. Ba'dehû muhakkak Allah Teâlâ onu hatırlat- tı. Binâenaleyh Süleymân (a.s.)ın duâsını tezekkür eyledi. Şu hâlde onunla teeddüb etti. Böyle olunca biz bundan bildik ki, Süleymân (a.s.)dan sonra halktan bir kimse için lâyık olmayan şey, umûmda bununla zuhûrdur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[16/13] Ve biz İfrît hadisiyle bildik ki, o (İfrît) ancak zuhura (ortaya çıkmaya) özgü kılınmıştır. Ve muhakkak ki (İfrît) topluluğa ve zuhura özgü kılınır. Ve eğer Resûlullah Efendimiz, İfrît hadisinde "Allah Teâlâ onun üzerine bana kudret verdi" demeseydi, biz, "Onu tutmaya kastettiği vakit, Resûl (a.s.), Allah Teâlâ ona İfrît'i tutmaya kudret vermediğini bilmesi için, ona Süleymân (a.s.)ın duasını hatırlattı" derdik. Şimdi Allah Teâlâ İfrît'i zelil olduğu hâlde geri çevirdi. Ne zaman ki "Allah Teâlâ onun üzerine bana kudret verdi" dedi, bildik ki, muhakkak Allah Teâlâ ona onda tasarruf (yönetme yetkisi) bağışladı. Daha sonra muhakkak Allah Teâlâ onu hatırlattı. Bu sebeple Süleymân (a.s.)ın duasını düşündü. Şu hâlde onunla edep gösterdi. Böyle olunca biz bundan bildik ki, Süleymân (a.s.)dan sonra halktan bir kimse için lâyık olmayan şey, genel olarak bununla zuhurdur (ortaya çıkmaktır).

Ebâ Hüreyre (r.a.)ın (S.a.v.) Efendimiz'den nakleylediği hadîs-i şerîfte buyurulur ki: "Dün gece bir İfrît, namazımı kat'etmek istedi. Allah Teâlâ bana, onu tutmağa kudret verdi. İstedim ki onu tutayım ve Mescid'in di- reklerinden bir direğe bağlayım; tâ ki Medîne'nin çocukları ve hepiniz ona nazar edesiniz. Fakat birâderim Süleymân (a.s.)ın duâsını hatırladım ki رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي (Sâd, 38/35) [Yâ Rabbi beni mağfiret et ve bana mülk ihsân eyle ki, benden sonra bir kimseye lâyık olmasın!] demiş idi. Ve o İfrît'i, murâdına nâil-i zafer olmaktan nevmîd ve hasret-zede olduğu hâlde terkettim.”467 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimiz'den (S.a.v.) naklettiği hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: "Dün gece bir İfrît (cin), namazımı kesmek istedi. Yüce Allah bana, onu tutmaya güç verdi. İstedim ki onu tutayım ve Mescid'in direklerinden bir direğe bağlayayım; tâ ki Medîne'nin çocukları ve hepiniz ona bakasınız. Fakat kardeşim Süleyman'ın (a.s.) 'Rabbim, beni bağışla ve bana öyle bir mülk ver ki benden sonra kimseye nasip olmasın!' (Sâd, 38/35) şeklindeki duasını hatırladım. Ve o İfrît'i, amacına ulaşmaktan ümitsiz ve hasret içinde olduğu hâlde bıraktım."

İşte bu hadîs-i İfrît'ten bildik ki, Süleymân (a.s.) ancak tasarruf ile zuhûra muhtass kılındı; ve onun ihtisâsı muhakkak mülkün mecmûunda tasarrufta ve tasarruf ile zuhûrdadır. Ve eğer Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu hadîs-i İfrît'te “Allah Teâlâ onu tutmağa bana kudret verdi" kaydını beyân buyurmasa idi, biz der idik ki: (S.a.v.) Efendimiz İfrît'i tutmak is- tediği vakit, Allah Teâlâ kendilerine İfrît'i tutmak kudretini vermediğini bilmesi için, ona Süleymân (a.s.)ın duâsını hatırlattı. Fakat şimdi bunu diyemeyiz. [16/14] Zîrâ risâlet-penâh Efendimiz kendisinde İfrît'i tutabi- lecek kudret olduğunu beyân buyurmuşlardır. Demek ki Allah Teâlâ Fahr-i âlem Efendimiz'e, İfrît'te tasarruf için kudret verdiği hâlde, Habîb-i edîb-i Kibriyâ Efendimiz, mahzâ Süleymân (a.s.)a mevhûb olan bu nevi' tasar- rufta iştirâkten teeddüben tevakkî ve ictinâb buyurdular; ve edebe riâyet- ten nâşî, Cenâb-ı Süleymân üzerine galebe edip tasarrufla zâhir olmadılar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu İfrît hadisinden bildik ki, Süleyman (a.s.) ancak tasarruf ile ortaya çıkmaya özgü kılındı; ve onun özgülüğü kesinlikle mülkün tamamında tasarrufta ve tasarruf ile ortaya çıkmadadır. Ve eğer Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu İfrît hadisinde “Allah Teâlâ onu tutmaya bana kudret verdi" kaydını beyan buyurmasaydı, biz derdik ki: (S.a.v.) Efendimiz İfrît'i tutmak istediği vakit, Allah Teâlâ kendilerine İfrît'i tutma kudretini vermediğini bilmesi için, ona Süleyman (a.s.)ın duasını hatırlattı. Fakat şimdi bunu diyemeyiz. Zira risalet-penah Efendimiz kendisinde İfrît'i tutabilecek kudret olduğunu beyan buyurmuşlardır. Demek ki Allah Teâlâ Fahr-i âlem Efendimiz'e, İfrît'te tasarruf için kudret verdiği halde, Habîb-i edîb-i Kibriyâ Efendimiz, sadece Süleyman (a.s.)a verilmiş olan bu nevi tasarrufta ortak olmaktan edeben çekindiler ve uzak durdular; ve edebe riayetten dolayı, Cenab-ı Süleyman üzerine galip gelip tasarrufla ortaya çıkmadılar.

Binâenaleyh biz bildik ki, Süleymân (a.s.)dan sonra halktan hiçbir kimseye lâyık olmayan şey, mülkün umûmu üzerinde tasarruf ile zâhir olmak key- fiyetidir. Ya'ni Süleymân (a.s.)dan sonra hiçbir kimsenin umûm-i mülk üzerinde tasarruf etmesi lâyık olmaz. Fakat bir mülk-i husûsî üzerinde ta- sarrufu lâyık olur. Nitekim hudûd ile mahdûd olan memleketler üzerinde hükümrân olan pâdişâhlar olduğu gibi, efrâd-ı insâniyyeden her bir ferdin dahi kendi nefsinde ve âilesi efrâdı üzerinde tasarrufâtı vardır; ve bu tasar- rufların cümlesi bir mülk-i husûsî üzerinde vâki' olan tasarrufâttandır ki, Süleymân (a.s.)dan sonra zâhir olmuş ve kıyâmete kadar dahi yine öylece zâhir olacaktır. وَلَيْسَ غَرَضُنَا من هذه المسألة إلا الكلام والتَّنْبِيه على الرَّحْمَتَيْنِ اللَّتَيْنِ ذَكَرَهما سليمان في الاسْمَيْنِ اللَّذَيْنِ تَفْسِيرُهما بِلِسَانِ العَربِ الرَّحْمنُ الرَّحِيمُ، فَقَيَّدَ رحمة الوجوب وأَطْلَقَ رحمة الامتنان في قوله : وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ حتى الأسماء الإلهيَّةَ أعني حَقَائِقَ النِّسَبِ، فَأَمْتَنَّ عليها بِنَا . &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple biz bildik ki, Süleyman (a.s.)'dan sonra halktan hiçbir kimseye lâyık olmayan şey, mülkün bütünü üzerinde tasarruf ile ortaya çıkma niteliğidir. Yani Süleyman (a.s.)'dan sonra hiçbir kimsenin mülkün bütünü üzerinde tasarruf etmesi lâyık olmaz. Fakat özel bir mülk üzerinde tasarrufu lâyık olur. Nasıl ki sınırlar ile hudutlu olan memleketler üzerinde hükümran olan padişahlar olduğu gibi, insan fertlerinden her bir ferdin de kendi nefsinde ve ailesi fertleri üzerinde tasarrufları vardır; ve bu tasarrufların hepsi özel bir mülk üzerinde meydana gelen tasarruflardandır ki, Süleyman (a.s.)'dan sonra ortaya çıkmış ve kıyamete kadar da yine öylece ortaya çıkacaktır. وَلَيْسَ غَرَضُنَا من هذه المسألة إلا الكلام والتَّنْبِيه على الرَّحْمَتَيْنِ اللَّتَيْنِ ذَكَرَهما سليمان في الاسْمَيْنِ اللَّذَيْنِ تَفْسِيرُهما بِلِسَانِ العَربِ الرَّحْمنُ الرَّحِيمُ، فَقَيَّدَ رحمة الوجوب وأَطْلَقَ رحمة الامتنان في قوله : وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ حتى الأسماء الإلهيَّةَ أعني حَقَائِقَ النِّسَبِ، فَأَمْتَنَّ عليها بِنَا .

Ve bizim bu mes'eleden garazımız, Süleymân (a.s.)ın zikreylediği iki isimde olan iki rahmete kelâm ve tenbîhden gayrı değildir ki, onların lisân-ı Arab ile tefsîri "er-Rahmân”, “er-Rahîm"dir. Böyle olunca Allah Teâlâ rahmet-i vücûbu takyîd eyledi; ve rahmet-i imtinanı dahi وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'raf, 7/156) [Benim rahmetim her şeye vâsi'dir.] kavlinde, hattâ esmâ-i ilâhiyyeye, ya'ni hakāyık-ı nisebe itlâk etti. Binâenaleyh onların üzerine bizim ile imtinân eyledi. [16/15] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bizim bu meseleden amacımız, Süleyman (a.s.)'ın zikrettiği iki isimde bulunan iki rahmet hakkında konuşmaktan ve uyarmaktan başka bir şey değildir ki, onların Arap diliyle tefsiri "er-Rahmân", "er-Rahîm"dir. Böyle olunca Yüce Allah, vücûb rahmetini (varlığı zorunlu kılan rahmet) kayıtladı; ve imtinan rahmetini (lütuf ve ihsan rahmeti) dahi "Benim rahmetim her şeye vâsidir." (A'raf, 7/156) kavlinde, hatta ilahi isimlere, yani nispetlerin hakikatlerine uyguladı. Bu sebeple onların üzerine bizimle lütufta bulundu.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın bu kelâm-ı âlîleri bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Meselâ biri çıkıp diyebilir ki: Hz. Süleymân'ın tekellüm ettiği lisân-ı Arabî değil, belki İbrânî idi. Binâenaleyh Belkîs'a yazmış olduğu mektûbun baş tarafına, lisân-ı Arabî üzere nâzil olan Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyeti bulunan besmele-i şerîfeyi yazması nasıl olabilir? Hz. Şeyh buna cevâben buyururlar ki: Belkîs'a gönderilen mektûbda lisân-ı Arabla aynen “er-Rahmân” “er-Rahîm” isimleri muharrer değil idi. Belki İbrânî lisânında bu iki ism-i Arabînin mukābili olan isimler yazılmış idi. Ve maksad, Süleymân (a.s.)ın o iki isimde Hakk'ın iki rahmetini zikreylediğini beyândan ibârettir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh'in (Allah sırrını yüceltsin) bu yüce sözleri, önceden tahmin edilen bir sorunun cevabıdır. Örneğin biri çıkıp diyebilir ki: Hz. Süleyman'ın konuştuğu dil Arapça değil, aksine İbranice idi. Bu sebeple Belkıs'a yazmış olduğu mektubun başına, Arapça dil üzere inen Kur'an-ı Kerim'in bir ayeti olan besmele-i şerifeyi yazması nasıl olabilir? Şeyh buna cevaben buyururlar ki: Belkıs'a gönderilen mektupta Arapça dil ile aynen "er-Rahman" "er-Rahim" isimleri yazılı değildi. Aksine İbrani dilinde bu iki Arapça ismin karşılığı olan isimler yazılmış idi. Ve maksat, Süleyman'ın (a.s.) o iki isimde Hakk'ın iki rahmetini zikrettiğini beyan etmekten ibarettir.

İmdi Hak Teâlâ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةً (En'âm/12) [O kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır.] âyet-i kerîmesiyle kendi nefsi üzerine vâcib kıldığı için “rahmet-i vücûb” denilen rahmeti, فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ (Araf, 7/156) [Onu, ittikāda bulunanlara yazacağım.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu vech ile, amel-i sâlih işleyen ehl-i takvâya mahsûs kılmak sûretiyle takyîd eyledi ve وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (Arâf, 7/156) [Benim rahmetim her şeye vâsi'dir.] âyet-i kerîmesinde, onlardan hiçbir hizmet mesbûk olmadığı hâlde, her şeye, hattâ esmâ-i ilâhiyyeye, ya'ni niseb-i zâtiyyenin hakāyıkına şâmil kıldığı için, “rahmet-i imtinân” denilen rahmeti dahi ıtlâk etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Yüce Allah, "كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةً" (En'âm/12) [O, kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır.] ayet-i kerimesiyle kendi nefsine vâcip kıldığı için "rahmet-i vücûb" (vacip olan rahmet) denilen rahmeti, "فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ" (Araf, 7/156) [Onu, takvâ sahiplerine yazacağım.] ayet-i kerimesinde beyan buyurduğu şekilde, salih amel işleyen takvâ ehline özgü kılmak suretiyle kayıtladı. Ve "وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ" (Araf, 7/156) [Benim rahmetim her şeye vâsidir.] ayet-i kerimesinde, onlardan hiçbir hizmetin önceden gelmediği hâlde, her şeye, hatta ilahi isimlere, yani zâta ait bağıntıların hakikatlerine şamil kıldığı için, "rahmet-i imtinân" (minnet rahmeti) denilen rahmeti de mutlak kıldı.

Ma'lûm olsun ki, Allâhın isimleri, kendi nisbetlerinin hakāyıkıdır; ve “niseb” dahi esmâ-i ilâhiyyeyi yekdîğerinden ayıran şeydir. Çünkü her bir ism-i ilâhî iki şeye delâlet eder. Bu delâletlerden birisi doğrudan doğruya Zât'a, diğeri zâtın husûsiyetinedir; ve “isim” bu husûsiyyet-i zâtiyye ile diğer isimden ayrılır; ve medlûl-i Zât oldukda, onun ahadiyeti itibariyle o İsim, Zât'ın ve Zât dahi, o ismin “ayn”ıdır. Binâenaleyh mertebe-i ahadiyyette mahv ve müstehlek olmak i'tibariyle zât-ı ahadiyyenin “ayn”ı olan esmâ hakkında, “rahmet-i imtinân ile merhûmdur” demek câiz değil- dir. Çünkü o mertebede zuhûr yoktur ki, rahmet mevzû’-i bahs olabilsin. "Rahmet-i imtinân ile merhûm olan” ancak esmânın niseb-i ademiyyesi ve hakāyık-ı mümeyyizesidir. Bu da ismin medlûl-i sânîsidir. İşte bu niseb-i ademiyye ve hakāyık-ı mümeyyize, nefes-i Rahmânî ile dıyk-ı ademiyyet-ten halâs olup her birisinin sûreti, isti'dâd-ı zâtîsi muktezâsınca, vücûdda zahir olur. [16/16] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Allah'ın isimleri, kendi bağıntılarının hakikatleridir; ve "nispetler" de ilâhî isimleri birbirinden ayıran şeydir. Çünkü her bir ilâhî isim iki şeye delâlet eder. Bu delâletlerden birisi doğrudan doğruya Zât'a, diğeri zâtın özelliğinedir; ve "isim" bu zâtî özellik ile diğer isimden ayrılır; ve Zât'ın delâlet ettiği şey olduğunda, O'nun ahadiyeti (birliği) itibariyle o İsim, Zât'ın ve Zât dahi, o ismin "ayn"ıdır (özüdür). Bu sebeple ahadiyet mertebesinde (birlik derecesinde) yok olma ve erime itibariyle ahadiyet zâtının "ayn"ı olan isimler hakkında, "minnet rahmetiyle merhamet olunmuştur" demek caiz değildir. Çünkü o mertebede zuhûr (ortaya çıkış) yoktur ki, rahmet konu olabilsin. "Minnet rahmetiyle merhamet olunan" ancak isimlerin ademî (yokluğa ait) nispetleri ve ayırt edici hakikatleridir. Bu da ismin ikinci delâlet ettiği şeydir. İşte bu ademî nispetler ve ayırt edici hakikatler, Rahmânî nefes ile ademiyetin (yokluğun) darlığından kurtulup her birisinin sûreti, kendisinin zâtî yatkınlığı gereğince, varlıkta zâhir olur (ortaya çıkar).

Ve “niseb” iki vecih üzeredir. Birisi, Hayât, İlim, Sem', Basar, Kudret gibi Hakk'a mensûb olan niseb-i zâtiyyedir. Bunların taayyünât-ı itibariyyeden ibâret olan ayân-ı kevniyyede tahakkuku, ancak zât-ı Hak iledir. Zîrâ bu taayyünât umûr-i ademiyyedir. Kendilerinin vücûd-ı müstakilli yoktur ki İlim, Sem', Basar gibi kendilerinde zâhir olan nisebin, kendilerine mensûb addi mümkin olabilsin. Belki onlarda zâhir olan bu niseb, niseb-i zâtiyye-nin nisebidir. Zîrâ suver-i âlem, a'yân-ı sâbitenin zıllıdır; ve ayân-ı sâbite ise, şuûnât-ı zâtiyye olan esmânın zıllıdır. Binâenaleyh suver-i âlem zıllın zıllı olur. Böyle olunca "Benim rahmetim her şeye vâsiadır” (A'râf, 7/156) kavli muktezâsınca esmâ-i ilâhiyye, ya'ni hakāyık-ı niseb dahi “rahmet-i imtinân” tahtına girer. Şu hâlde Hak esmâya bizim ile ihsân eyledi. Zîrâ es-mâ-i ilâhiyye, zât-ı Hakta müstehlek idi. Onların suver-i ilmiyyesi nefes-i Rahmânî ile, a'yân-ı sâbitemizin âyînelerinde müteayyin olup birbirinden ayrıldı. Binâenaleyh Hak, bizim ademdeki hakāyık-ı gaybiyyemiz ile, esmâ üzerine ihsân etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Nispetler" iki yöndedir. Birincisi, Hayat, İlim, İşitme, Görme, Kudret gibi Hakk'a ait olan zâtî nispetlerdir. Bunların, itibari taayyünlerden (belirginleşmelerden) ibaret olan kevnî (oluşsal) sabit hakikatlerde gerçekleşmesi, ancak Hak'ın zâtı iledir. Çünkü bu taayyünler, yokluğa ait işlerdir. Kendilerinin müstakil bir varlığı yoktur ki İlim, İşitme, Görme gibi kendilerinde görünen nispetin, kendilerine ait sayılması mümkün olabilsin. Aksine, onlarda görünen bu nispet, zâtî nispetlerin nispetidir. Çünkü âlem sûretleri, sabit hakikatlerin gölgesidir; sabit hakikatler ise, zâta ait haller olan isimlerin gölgesidir. Bu sebeple âlem sûretleri, gölgenin gölgesi olur. Böyle olunca, "Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" (A'râf, 7/156) sözünün gereğince ilâhî isimler, yani nispetlerin hakikatleri de "minnet rahmeti" kapsamına girer. Şu halde Hak, isimlere bizim aracılığımızla ihsan etti. Çünkü ilâhî isimler, Hak'ın zâtında müstehlek (erimiş, kaybolmuş) idi. Onların ilmî sûretleri, Rahmânî nefes ile, sabit hakikatlerimizin aynalarında belirginleşip birbirinden ayrıldı. Bu sebeple Hak, bizim yokluktaki gaybî hakikatlerimiz ile, isimler üzerine ihsan etti.

فَنَحْنُ نَتِيجَةُ رَحمةِ الامْتِنَانِ بالأسماء الإلهية والنِّسَبِ الرَّبَّانِيَّةِ.

İmdi biz esmâ-i ilâhiyyeye ve niseb-i rabbâniyyeye olan rahmet-i im-tinânın netîcesiyiz. Zîrâ Hak, dıyk-ı ademiyyetten halâs etmek sûretiyle, esmâya rahmet etti. A'yân-ı sâbitemizin âyînelerinde onların suver-i ilmiyyeleri zâhir oldu; ve vücûd-ı mutlak-ı Hak bi't-tenezzül, bu sûretlerin muktezâsına göre, müteayyin olmakla vücûdât-ı kevniyyemiz peyda olarak, bu vücûdlarda, o esmânın âsâr ve ahkâmı zuhûra geldi. Binâenaleyh biz esmâ-i ilâhiyye ve niseb-i rabbâniyyeye olan rahmet-i imtinânın netîcesi olduk. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi biz, ilâhî isimlere ve Rabbânî bağıntılara olan minnet rahmetinin sonucuyuz. Çünkü Hak, yokluk darlığından kurtarmak suretiyle isimlere rahmet etti. Sabit hakikatlerimizin aynalarında onların ilmî suretleri ortaya çıktı; ve Hakk'ın mutlak varlığı, tenezzül ederek (aşağı inerek), bu suretlerin gerektirdiğine göre taayyün etmekle (belirlenmekle) bizim kevnî (oluşsal) varlıklarımız meydana geldi ve bu varlıklarda o isimlerin eserleri ve hükümleri zuhur etti (ortaya çıktı). Bu sebeple biz, ilâhî isimlere ve Rabbânî bağıntılara olan minnet rahmetinin sonucu olduk.

ثُمَّ أَوْجَبها على نفسه بظهورِنا لَنَا ، وأَعْلَمَنَا أَنَّه هُوِيَّتُنَا لِنَعْلَمَ أَنَّهُ مَا أَوْجَبَهَا

على نفسه إلا لنفسه، فما خَرَجَتِ الرَّحْمَةُ عنه، فَعَلَى مَنِ امْتَنَّ، وما ثَمَّ

إلا هو، إلا أنه لا بُدَّ من حُكْم لسانِ التَّفْصِيلِ لِمَا ظَهَرَ مِن تَفَاضُلِ الخَلْقِ

في العلوم، حتَّى يُقَالَ إِنَّ هذا أَعْلَمُ من هذا مـع أحدية العين، ومعناه معنـى

نَقْصِ تَعَلُّقِ الإرادة عن تَعَلُّقِ العلم ، فهذه مُفَاضَلَةٌ في الصفات الإلهية، ومعنى

كمال تَعَلُّقِ الإرادة وفضلها وزيادتها على تعلق القدرة.

[16/17] Ondan sonra Hak Teâlâ, rahmetini bizim için, bizim zuhû- rumuz sebebiyle, kendi nefsi üzerine vacib kıldı. Ve bize de, tah- kîk, kendisi bizim hüviyetimiz olduğunu bildirdi, tâ ki biz, muhakkak rahmeti kendi nefsi üzerine ancak kendi nefsinden nâșî vâcib kıldı- ğını bilelim. İmdi rahmet, Hak'tan hâriç olmadı. Binâenaleyh kimin üzerine imtinân etti? Hâlbuki vücûdda O'ndan gayrı bir şey yoktur. Ancak şu kadar vardır ki, halkın ulûmda tefâzulu zâhir olduğu için, lisân-ı tafsîl hükmünden lâbüddür. Hattâ ahadiyyet-i ayn ile beraber, bu bundan daha âlimdir, denilir. Ve onun ma'nâsı, taalluk-ı ilimden, taalluk-ı irâdenin naksı maʼnâsıdır. İmdi bu mufâzale sıfât-ı ilâhiyyede vâki'dir; ve taalluk-ı irâdenin taalluk-ı kudret üzerine, kemâli ve fazlı ve ziyâdeliği ma'nâsıdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra Yüce Allah, rahmetini bizim için, bizim ortaya çıkışımız sebebiyle, kendisine zorunlu kıldı. Ve bize de, gerçekten, kendisinin bizim hüviyetimiz olduğunu bildirdi, tâ ki biz, muhakkak rahmeti kendisine ancak kendi nefsinden kaynaklanan bir şekilde zorunlu kıldığını bilelim. Şimdi rahmet, Hak'tan dışarıda olmadı. Bu sebeple kimin üzerine minnet etti? Hâlbuki varlık âleminde O'ndan başka bir şey yoktur. Ancak şu kadar vardır ki, halkın ilimlerdeki üstünlüğü ortaya çıktığı için, ayrıntılı dilin hükmünden kaçınılmazdır. Hatta aynî ahadiyet (varlıkların özde birliği) ile beraber, bu bundan daha âlimdir, denilir. Ve onun anlamı, ilim bağıntısının, irade bağıntısının eksikliği anlamındadır. Şimdi bu üstünlük ilahi sıfatlarda meydana gelmiştir; ve irade bağıntısının kudret bağıntısı üzerine, kemali, fazileti ve fazlalığı anlamındadır.

Ya'ni Hak Teâlâ esmânın sûretlerini bizim a'yân-ı sâbitemizin âyînele- rinde peydâ ve vücûdât-ı hâriciyyemizde onların âsâr ve ahkâmını izhâr etmek sûretiyle, o esmâya “rahmet-i rahmâniyye-i imtinâniyye” ile rahmet ettikten sonra, bizim bize zuhûrumuz sebebiyle kendi nefsi üzerine “rah- met-i rahîmiyye-i vücûbiyye”yi vacib kıldı. Binâenaleyh her şey, rahmet-i imtinân ile merhûm ise de, rahmet-i vücûbiyye ile merhûm değildir. Zîrâ herkesin kendi hakîkati, kendisine zâhir olmaz; ve herkes kendi hakîkatini ârif değildir; ve ma'rifet-i nefs ise, takvânın netîcesi ve hakîkatidir. Binâe- naleyh “rahmet-i vücûbiyye” ile merhûm olan ehl-i takvâdır; ve bu rahmet ancak onlara mahsustur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah, isimlerin suretlerini bizim sabit hakikatlerimizin aynalarında ortaya çıkarıp, onların tesirlerini ve hükümlerini bizim dış varlıklarımızda açığa vurmak suretiyle, o isimlere "minnet ve ihsan içeren Rahmanî rahmet" ile rahmet ettikten sonra, bizim kendimize görünmemiz sebebiyle kendi nefsi üzerine "vacip olan Rahimî rahmet"i vacip kıldı. Bu sebeple her şey, minnet ve ihsan içeren rahmet ile rahmet olunmuş ise de, vacip olan rahmet ile rahmet olunmuş değildir. Çünkü herkesin kendi hakikati, kendisine görünmez; ve herkes kendi hakikatini bilen değildir; ve nefsi bilmek ise, takvanın neticesi ve hakikatidir. Bu sebeple "vacip olan rahmet" ile rahmet olunmuş olanlar takva sahipleridir; ve bu rahmet ancak onlara özgüdür.

Fakat zannetme ki Hak, bu rahmeti kendi nefsinin gayrısına tahsîs etti. Zîrâ kendisi bizim “hüviyet”imiz olduğunu كُنْتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ الخ [Ben onun işitmesi ve görmesiyim.] hadîs-i kudsîsinde bize bildirdi. Ve Hakk'ın bize bunu bildirmesi, şunun içindir ki, Hak rahmetini ancak kendi nefsin- den nâşî, kendi nefsi üzerine vâcib kıldığını biz bilelim. Çünkü onun nefsi, bizim "hüviyet”imizdir. Ve onun vücûdu, vücûd-ı hakîkî ve bizim vücûdu- muz ise, onun vücûduna muzâf olan bir vücûd-ı iʼtibârîdir. Binâenaleyh o, bizim bâtınımızdır; ve onun nefsi, bizim bâtınımızın [16/18] ve hüviyeti- mizin "ayn"ıdır. Böyle olunca rahmet, Hakk'ın vücudundan hâriç olmadı. Şu hâlde rahmet eden Hak olduğu gibi, rahmet olunan dahi Hak'tır. Ve mâdemki “râhim” ve “merhûm” olan Hak'tır; binâenaleyh Hakk'ın im- tinânı ve ihsânı kimin üzerine olur? Halbuki vücûdda O'ndan gayrı bir şey yoktur; ve bu gördüğümüz taayyünât-ı kesîre, O'nun vücûd-ı mutlakı- nın taayyün ve takayyüdünden başka bir şey değildir. Vâkıâ bu, böyledir. Velâkin “halk” dediğimiz vücûdât-ı izâfîye nazar ettiğimiz vakit, onların ilimlerde yekdîğerinden farklı olduğunu görüyoruz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakat zannetme ki Hak, bu rahmeti kendi nefsinin başkasına özgüledi. Çünkü kendisi, bizim "hüviyet"imiz (kimliğimiz, özümüz) olduğunu "كُنْتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ الخ" [Ben onun işitmesi ve görmesiyim.] kudsî hadisinde bize bildirdi. Ve Hakk'ın bize bunu bildirmesi, şunun içindir ki, Hak'ın rahmetini ancak kendi nefsinden kaynaklı, kendi nefsi üzerine vâcib kıldığını biz bilelim. Çünkü onun nefsi, bizim "hüviyet"imizdir. Ve onun varlığı, hakikî varlıktır ve bizim varlığımız ise, onun varlığına bağıntılı olan bir itibârî varlıktır. Bu sebeple o, bizim bâtınımızdır; ve onun nefsi, bizim bâtınımızın ve hüviyetimizin "ayn"ıdır (özüdür). Böyle olunca rahmet, Hakk'ın varlığından dışarıda olmadı. Şu hâlde rahmet eden Hak olduğu gibi, rahmet olunan dahi Hak'tır. Ve mademki "râhim" (rahmet eden) ve "merhûm" (rahmet olunan) olan Hak'tır; bu sebeple Hakk'ın minneti ve ihsanı kimin üzerine olur? Hâlbuki varlıkta O'ndan başka bir şey yoktur; ve bu gördüğümüz çok sayıdaki taayyünât (belirginleşmeler), O'nun mutlak varlığının taayyün (belirginleşme) ve takayyüdünden (sınırlanmasından) başka bir şey değildir. Gerçekte bu, böyledir. Ancak "halk" dediğimiz izafî varlıklara baktığımız zaman, onların ilimlerde birbirinden farklı olduğunu görüyoruz.

İşte bu tefâzul zâhir olduğu için, lisân-ı tafsîlin hükmü vardır; ve bu lisân-ı tafsîlin hükmü iktizâsınca, ayn-ı Hakk'ın ahadiyeti ve bilcümle kesret-i nisebiyyenin o ayn-ı ahadiyyette izmihlâli ile beraber, bu bundan daha âlimdir, denilir. Eğer lisân-ı tafsîlin hükmü olmasa böyle denilmez idi. Zîrâ ayn-ı ahadiyyetten başka vücûdda bir şey yoktur ki, bu ve şu diye gösterilebilsin. Ve eğer niseb-i zâtiyyenin nisebi olan “halk” dediğimiz şey olmasa, lisân-ı tafsîlin hükmü bir mahall-i cereyân bulmaz idi. Ve bu tefâ- zul, ya'ni sıfatın tefâzulu vechi iledir. Ve "tefâzul”un maʼnâsı, Hakk'ın irâ- desinin bir şeye taalluku, ilminin taallukundan nâkıs olması maʼnâsınadır. Zîrâ kâffe-i eşyâ her zaman Hakk'ın ma'lûmudur. Fakat kâffe-i eşyaya, her zaman Hakk'ın irâdesi taalluk etmez; ya'ni Hakk'ın her bildiği şeye, irâdesi taalluk etmez. Binâenaleyh ilmin ma'lûmâta taalluku, irâdenin ma'lûmâta taallukundan daha umûmîdir. Birisi kâmil, diğeri nâkıstır. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: وَأَنَّ اللهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) [Allah Teâlâ her bir şeyi ilmi ile muhîttir.] Şu hâlde ilim her zamanda her şeye mütealliktir. Fakat إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) [Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim kavlimiz “Kün!” dememiz- dir. Bu takdîrce o, olur.] âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ın bir şeye olan irâdesinin taalluku vakten-mine'l-evkāt vâki' olur. Ve İlim ile İrâde sıfât-ı ilâhiyyeden olup beynlerinde kemâl ve naks zâhir olmakla tefâzul sâbit olmuş olur. Ve sıfât-ı ilâhiyye arasında bu vech ile tefâzul sâbit olunca, onların mezâhiri olan a’yân-ı halkıyyede dahi bu tefâzulun eseri zâhir olur. Ve kezâ tefâzulun ma'nâsı Hakk'ın iradesinin taallukunun, kudretinin taalluku üzerine kemâli ve fazlı ve ziyâdeliği maʼnâsıdır. [16/19] Zîrâ evvelâ bir şeye irâde taalluk etmeyince, ona kudret taalluk etmez. Binâenaleyh ilim, irâde ve irâde dahi kudret üzerine hâkimdir. İşte görülüyor ki, sıfât arasında tefâzul mevcûddur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu üstünlük (tefâzul) ortaya çıktığı için, ayrıntılı anlatım dilinin (lisân-ı tafsîl) hükmü vardır; ve bu ayrıntılı anlatım dilinin hükmünün gereği olarak, Hakk'ın tekil hakikatinin (ayn-ı Hakk'ın ahadiyeti) ve bütün bağıntısal çokluğun (kesret-i nisebiyye) o tekil hakikatte yok olmasıyla beraber, "bu bundan daha âlimdir" denilir. Eğer ayrıntılı anlatım dilinin hükmü olmasaydı böyle denilmezdi. Çünkü tekil hakikatten (ayn-ı ahadiyyet) başka varlıkta bir şey yoktur ki, "bu ve şu" diye gösterilebilsin. Ve eğer zâtî bağıntıların bağıntıları olan "halk" dediğimiz şey olmasaydı, ayrıntılı anlatım dilinin hükmü bir uygulama alanı bulmazdı. Ve bu üstünlük (tefâzul), yani sıfatın üstünlüğü veçhesi iledir. Ve "tefâzul"un anlamı, Hakk'ın iradesinin bir şeye ilişkinliğinin, ilminin ilişkinliğinden noksan olması anlamınadır. Çünkü bütün şeyler her zaman Hakk'ın malumudur. Fakat bütün şeylere, her zaman Hakk'ın iradesi ilişmez; yani Hakk'ın her bildiği şeye, iradesi ilişmez. Bu sebeple ilmin malumatlara ilişkinliği, iradenin malumatlara ilişkinliğinden daha geneldir. Birisi kâmil, diğeri noksandır. Nasıl ki ayet-i kerimede buyurulur: وَأَنَّ اللهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (Talâk, 65/12) [Yüce Allah her bir şeyi ilmi ile kuşatmıştır.] Şu halde ilim her zamanda her şeye ilişkindir. Fakat إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) [Biz bir şeyi irade ettiğimiz vakit, o şeye bizim sözümüz "Ol!" dememizdir. Bu takdirce o, olur.] ayet-i kerimesi gereğince Hakk'ın bir şeye olan iradesinin ilişkinliği zamanlardan bir zamanda meydana gelir. Ve İlim ile İrade ilahi sıfatlardan olup aralarında kemal ve noksan ortaya çıkmakla üstünlük (tefâzul) sabit olmuş olur. Ve ilahi sıfatlar arasında bu veçhe ile üstünlük (tefâzul) sabit olunca, onların mazharları olan halka ait hakikatlerde (a’yân-ı halkıyye) dahi bu üstünlüğün (tefâzulun) eseri ortaya çıkar. Ve aynı şekilde üstünlüğün (tefâzulun) anlamı Hakk'ın iradesinin ilişkinliğinin, kudretinin ilişkinliği üzerine kemali, fazlı ve ziyadeliği anlamınadır. Çünkü evvela bir şeye irade ilişmedikçe, ona kudret ilişmez. Bu sebeple ilim, irade ve irade dahi kudret üzerine hâkimdir. İşte görülüyor ki, sıfatlar arasında üstünlük (tefâzul) mevcuttur.

وكذلك السَّمْعُ الإلهيُّ والبَصَرُ وجميع الأسماء الإلهية على درجـات فـي

تَفَاضُل بعضها على بعض، كذلك تَفاضُلُ ما ظَهَرَ في الخلـق مـن أنْ يُقَالَ

هذا أعْلَمُ من هذا مَعَ أحديَّةِ العَيْنِ، وكما أنَّ كلَّ اسم إلهِي إِذا قَدَّمْتَه

سَمَّيْتَه بِجَمِيع الأسماء ونَعَته بها، كذلك فيما ظَهَرَ من الخلق، فيـه أَهْلِيَّةُ

كل ما فُول به، فكُلُّ جُزءٍ من العالم مجموع العالم، أي هو قابل لحقائق

مُتَفَرِّقَاتِ العالم كله.

Ve kezâlik sem'-i ilâhî ve basar-ı ilâhî ve cemî'-i esmâ-i ilâhiyye ba'zı- sı ba'zısı üzerine tefâzulda derecât üzerinedir. Ahadiyyet-i ayn ile berâber "Bu, bundan daha âlimdir" denilmekten, halkta zâhir olan tefâzul dahi böyledir. Ve nitekim her bir ism-i ilâhîyi takdîm ettiğin vakit, onu cemî'-i esmâ ile tesmiye edersin; ve onu onlar ile vasfey- lersin. Halktan zâhir olan şey dahi böyledir. Onda her şeyin ehliyeti vardır ki, o şey, onunla mefzûl kılındı. İmdi âlemden her bir cüz', âlemin mecmûudur; ya'ni o cüz', bütün âlemin hakāyık-ı müteferrikā- tına kābildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde ilâhî işitme ve ilâhî görme ve bütün ilâhî isimler, bazısı bazısı üzerine üstünlükte dereceler üzerinedir. Aynî ahadiyet (varlıkların öz birliği) ile birlikte "Bu, şundan daha âlimdir" denilmekten, yaratılışta görünen üstünlük de böyledir. Nasıl ki her bir ilâhî ismi öne çıkardığın zaman, onu bütün isimlerle isimlendirirsin; ve onu o isimlerle vasıflandırırsın. Yaratılıştan görünen şey de böyledir. Onda her şeyin ehliyeti vardır ki, o şey, onunla üstün kılınmıştır. Şimdi âlemden her bir cüz (parça), âlemin bütünüdür; yani o cüz, bütün âlemin dağınık hakikatlerine kabiliyetlidir.

Ya'ni sıfât-ı ilâhiyyede mufâzale sâbit olunca, onlardan sâdır olan es- mâ-i ilâhiyye arasında dahi fark ve tefâzul sâbit olur; ve esmâ-i ilâhiyye beyninde tefâzul sâbit olunca dahi, bu esmânın mahall-i zuhûr-ı âsârı olan halk arasında da tefâzul zâhir olur. Ve bu ayân-ı halkıyye vücûd-ı müstakil sâhibi olmayıp, Hakk'ın ayn-ı ahadiyyeti ile kāim olmakla beraber, mahzâ bu tefâzul-i nisebiyyeden nâşî, “Bu bundan daha âlimdir” denilir; ve böyle denilmekle halk arasındaki tefâzul zâhir olur. Maahâzâ bu niseb-i muhteli- fe, ayn-ı ahadiyyette müttehiddir. Nitekim sen bir ism-i ilâhîyi alıp takdîm etsen, ya'ni müsemmâ mevziine vaz'etsen, o ismi cemî'-i esmâ-i ilâhiyye ile tesmiye edersin; ve onu bütün esmâ ile vasfeylersin. Zîrâ ahadiyet mertebe- sinde [16/20] bilcümle sıfât ve esmâ zât-ı Hakk'ın “ayn”ıdır. Bu i'tibâr ile herhangi bir ismi almış olsan cemî'-i esmâyı almış olursun. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani ilâhî sıfatlarda farklılık sabit olunca, onlardan kaynaklanan ilâhî isimler arasında da fark ve üstünlük sabit olur; ve ilâhî isimler arasında üstünlük sabit olunca da, bu isimlerin eserlerinin ortaya çıktığı yer olan yaratılmışlar arasında da üstünlük belirir. Ve bu yaratılmış hakikatler müstakil bir varlığa sahip olmayıp, Hakk'ın ahadiyetinin (birliğinin) aynısı ile kâim olmakla beraber, sırf bu nispet farklılığından dolayı, "Bu, şundan daha âlimdir" denilir; ve böyle denilmekle yaratılmışlar arasındaki üstünlük belirir. Bununla birlikte bu farklı nispetler, ahadiyetin aynısında birleşiktir. Nasıl ki sen bir ilâhî ismi alıp öne çıkarsan, yani müsemmâ (isimlendirilen) yerine koyarsan, o ismi bütün ilâhî isimlerle isimlendirirsin; ve onu bütün isimlerle vasıflandırırsın. Çünkü ahadiyet mertebesinde bütün sıfatlar ve isimler Hakk'ın zâtının "ayn"ıdır (özüdür). Bu itibarla herhangi bir ismi almış olsan bütün isimleri almış olursun.

Misal: Şahs-ı vâhidin birçok sıfât ve esmâsı vardır. Bunların cümle- si onun ayn-ı ahadiyyetinde müctemi'dir. Meselâ “ressâm” ismini alsak, isimlerinin hepsini almış oluruz. Zîrâ ressâm dediğimiz vakit, bu isim ile müsemmâ olan şahsın diri, bilici, işitici, görücü, dileyici, gücü yetici, söy- leyici, îcâd edici, sâni', âkıl, hakîm, musavvir ilh... olduğunu da söylemiş oluruz; ve bu sıfât ve esmâ, o şahsın zâtının “ayn"ıdır, gayrı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Tek bir kişinin birçok sıfatı ve ismi vardır. Bunların hepsi onun ahadiyet (birlik) hakikatinde toplanmıştır. Örneğin "ressam" ismini alsak, isimlerinin hepsini almış oluruz. Çünkü ressam dediğimiz zaman, bu isimle adlandırılan kişinin diri, bilici, işitici, görücü, dileyici, gücü yetici, söyleyici, icat edici, sanatçı, akıllı, hikmet sahibi, tasvir edici ve benzeri özelliklere sahip olduğunu da söylemiş oluruz; ve bu sıfatlar ve isimler, o kişinin zâtının (özünün) aynısıdır, başkası değildir.

İşte her bir isim nasıl ki cemî'-i esmâyı câmi' ise, o esmânın mezâhiri bulunan halkta zâhir olan şey dahi böyledir. Onda her şeyin ehliyeti vardır ki o şey, o ehliyetle mefzûl kılındı. Ya'ni mefzûl olan her şey indinde, onun üzerine fâzıl olan her şeyin ehliyeti vardır. Binâenaleyh âlemden her bir cüz', âlemin mecmûudur; ya'ni o cüz', bütün âlemin hakāyık-ı mütefer- rikātına şâmildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte her bir isim nasıl ki bütün isimleri kapsıyorsa, o isimlerin mazharları (tecelli yerleri) olan halkta görünen şey de böyledir. Onda her şeyin ehliyeti (yeterliliği) vardır ki o şey, o ehliyetle faziletli kılındı. Yani faziletli kılınan her şeyin yanında, onun üzerine faziletli olan her şeyin ehliyeti vardır. Bu sebeple âlemden her bir cüz (parça), âlemin bütünüdür; yani o cüz, bütün âlemin dağınık hakikatlerini kapsar.

Ma'lûm olsun ki âlem, min-haysü'l-mecmû' âyîne gibidir ki, Hak vü- cûh-i esmâiyyenin kâffesiyle onda tafsîlen görünür. Ve bu âlemden her bir zerre dahi bir âyînedir ki, Hak o vücûh-i esmâiyyeden birisiyle onda mün'akis olmuştur. Zîrâ her bir zerre esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin sûretidir ki, o ismin cemâli onda zâhir olmuştur. Esmâ-i cüz'iyyeden her bir ismin bilkülliyye cemî-i esmâ ile muttasıf olduğu bâlâda misâl ile îzâh olundu. İmdi bilcümle esmâ zât-ı ahadiyyette müttehid olup yekdîğerinden husû- siyyât-ı sıfat ve niseb ile ayrılmışlardır. Ve sıfât ile niseb mutlakā bilkuvve zâtın lâzımıdır; ve aslâ zâttan münfek olmazlar. Binâenaleyh her şeyde, her şey vardır. Meselâ: [16/21] Bir hardal tânesinde, hakîkatte cemî'-i mev- cûdât vardır. Velâkin onun taayyünü zuhûra mâni'dir; ve buna “sırr-ı te- celliyât" derler ki, ârif, her şeyde bütün eşyayı görür. Nitekim Mahmûd-i Şebüsterî hazretleri buyurur: جهانرا سربسر آیینه دان بهر یک ذره صد مهر تابان Tercüme: "Cihânı baştan başa bir âyîne ve her bir zerrede yüz güneşi tâbân bil!" 468 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki âlem, bütünüyle ele alındığında bir ayna gibidir ki, Yüce Allah tüm isimlerinin veçheleriyle onda ayrıntılı olarak görünür. Ve bu âlemden her bir zerre de bir aynadır ki, Yüce Allah o isim veçhelerinden birisiyle onda yansımıştır. Çünkü her bir zerre, ilâhî isimlerden bir ismin sûretidir ki, o ismin güzelliği onda ortaya çıkmıştır. Cüz'î isimlerden her bir ismin, bütünüyle tüm isimlerle nitelenmiş olduğu yukarıda örnekle açıklanmıştır. Şimdi, bütün isimler ahadiyyet zâtında birleşmiş olup, sıfatların ve nispetlerin hususiyetleriyle birbirinden ayrılmışlardır. Ve sıfatlar ile nispetler mutlak olarak kuvve hâlinde zâtın lâzımıdır; ve asla zâttan ayrılmazlar. Bu sebeple her şeyde, her şey vardır. Örneğin: Bir hardal tanesinde, hakikatte tüm mevcudat vardır. Ancak onun taayyünü (belirginleşmesi) zuhura mânidir; ve buna "sırr-ı tecelliyât" (tecellilerin sırrı) derler ki, ârif, her şeyde bütün eşyayı görür. Nasıl ki Mahmûd-i Şebüsterî hazretleri buyurur: "Cihânı baştan başa bir ayna ve her bir zerrede yüz güneşi tâbân bil!"

ولا يَقْدَحُ قولنا إِنَّ زَيْدًا دُونَ عَمْرِو في العِلم أن تكونَ هُوِيَّةُ الـحـق عـيـن زيـد

وعمرو وتكون في عمرو أَكْمَلَ وأَعْلَمَ منها في زيد، ويَتَفَاضَلُ التَّعَيُّنُ كما

تَفَاضَلَتِ الأسماء الإلهيَّةُ ولَيْسَتْ غير الحقِّ، فهو تعالى من حَيْثُ هو عَالِمٌ

أَعَمُّ في التَّعَلُّقِ من حيث ما هو مُرِيدٌ وقَادِرٌ، وهـو هـو لَيْسَ غـيـره .

Ve bizim "Zeyd ilimde Amr'dan aşağıdır” kavlimiz, Hakk'ın hüviyeti, Zeyd ve Amr'ın “ayn”ı olmasına ve hüviyetin Amr'da, Zeyd'de olandan ekmel ve a'lem olmasına kadh vermez. Ve esmâ-i ilâhiyye mütefâzıl olduğu gibi, taayyün de mütefâzıl olur; ve hâlbuki Hakk'ın gayrı değildir. İmdi Hak Teâlâ Âlim olduğu haysiyetle taallukta, Mürîd ve Kādir olduğu haysiyetten eammdır. Halbuki o, O'dur; onun gayrı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bizim "Zeyd ilimde Amr'dan aşağıdır" sözümüz, Hakk'ın hüviyetinin (varlığının özü), Zeyd ve Amr'ın ayn'ı (tekil hakikati) olmasına ve hüviyetin Amr'da, Zeyd'de olandan daha mükemmel ve daha yüce olmasına zarar vermez. Ve ilâhî isimler birbirinden üstün olduğu gibi, taayyün (belirginleşme, özel bir varlık kazanma) da birbirinden üstün olur; hâlbuki o, Hakk'ın gayrı (başka bir şeyi) değildir. Şimdi Hak Teâlâ Âlim (her şeyi bilen) olduğu cihetle taallukta (ilgi ve bağlantıda), Mürîd (irade eden) ve Kādir (gücü yeten) olduğu cihetten daha geneldir. Hâlbuki o, O'dur; onun gayrı değildir.

Ya'ni Zeyd ile Amr'ın "hüviyetleri Haktır; ve onların hüviyetleri olan Hak, Zeyd ve Amr'ın “ayn”ıdır. Halbuki biz “Zeyd ilimde Amr'dan aşağıdır" demiş olsak, Amr'da zâhir olan hüviyyet-i Hakk'ın, Zeyd'de zâhir olan hüviyyet-i Hak'tan, daha mükemmel olduğunu söylemiş oluruz. Maahâzâ bu kavl her ikisinin "hüviyet”i de Hak olmasına kadh vermez. Mâdemki esmâ-i ilâhiyye [16/22] arasında fâzıliyet ve mefzûliyet vardır, onların mezâhiri olan taayyünât-ı halkıyye arasında dahi elbette bu fâzıliyet ve mefzûliyet mevcûd olmak lâzımdır; ve esmâ Hakk'ın gayrı değildir. Nitekim Hakk'ın Alim ve Mürîd ve Kādir isimleri arasında tefâzul vardır. Ve Hakk'ın bir şeye ilminin taalluku, irâde ve kudretinin taallukundan daha umûmîdir. Zîrâ ind-i Hak'ta her ma'lûm olan şeye, her zamanda Hakk'ın irâdesi ve kudretinin taalluku lâzım gelmez. Ya'ni Hak bir şeyi her zaman bilir; fakat onun her zamanda o şeye olan ilmi, her vakit o şeyin vukūuna irâdesinin ve kudretinin taallukunu îcâb etmez. Binâenaleyh Alîm isminin, Mürîd ve Kādir isimlerine fazlı tahakkuk etmiş olur. Hâlbuki Âlim ve Mürîd ve Kādir olan Haktır; ve bu isimler müsemmâ olan Hakk'ın gayrı değildir. isbât et! Ve kezâ bir mazharda nefyedip, diğer bir mazharda isbât etme! Bil ki Hak her bir mazharın kabiliyeti hasebiyle onda zâhir ve sâbittir. Eğer diyecek olursan ki, Hakk'ı mezâhirde nefy ve isbât etmek câiz değil midir? Evet, câizdir; fakat bu nefy ve isbât, Hakk'ın kendi nefsini nefy ve isbât için buyurduğu لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; ve O Semî' ve Basîr'dir.] âyet-i kerîmesindeki nefy ve isbât gibi olmalıdır. Zîrâ bu âyet-i kerîme “tenzîh” ve “teşbîh” beynini câmi'dir ki, bu bahsin tafsîli Fass-ı Nûhî'de mürûr etmiştir. لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ [O'nun misli bir şey yoktur.] kavliyle Hakk'ın misli nefyolunur. وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ [Ve O Semî' ve Basîr'dir.] kavliyle de Hak, semîiyet ve basîriyet ile vasfolunur. Bu sıfat ise, işiten ve gören her hayvan hakkında âmmdır. Ve vücûdda [16/24] hayevândan başka yoktur. Çünkü bu gördüğümüz taayyünât-ı kesîre, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın, bi-hasebi'l-esmâ taayyününden başka bir şey değildir; ve onların vücûdu, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'a muzâf olmuş birer vücûd-ı itibârîdir. Binâenaleyh “halk” dediğimiz bu suver-i âlemin “bâtın”ı ve “hüviyet”i Hak'tır. Ve onların hüviyeti Hak olunca, Hakk'ın Hayât, İlim, Sem', Basar, İrâde ve Kudret gibi sıfât-ı külliyye ve cüz'iyyesi onlarda mevcûd olur. Fakat mahlûkāttan ba'zılarının taayyünü bu sıfatın zuhûruna mâni' olduğundan mahsûs olmaz. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Zeyd ile Amr'ın hüviyetleri (kimlikleri, özleri) Hak'tır; ve onların hüviyetleri olan Hak, Zeyd ve Amr'ın ayn'ıdır (tekil hakikati, özüdür). Halbuki biz "Zeyd ilimde Amr'dan aşağıdır" demiş olsak, Amr'da zâhir olan (görünen) Hakk'ın hüviyetinin, Zeyd'de zâhir olan Hakk'ın hüviyetinden daha mükemmel olduğunu söylemiş oluruz. Maahâzâ (bununla birlikte) bu söz, her ikisinin hüviyetinin de Hak olmasına zarar vermez. Mademki ilâhî isimler arasında fazilet (üstünlük) ve mefzuliyet (aşağılık) vardır, onların mazharları (tecelli yerleri) olan halka ait taayyünler (belirlemeler) arasında da elbette bu fazilet ve mefzuliyetin mevcut olması lazımdır; ve isimler Hakk'ın gayrı (başka bir şeyi) değildir. Nitekim Hakk'ın Alîm (her şeyi bilen), Mürîd (dileyen) ve Kādir (gücü yeten) isimleri arasında tefâzul (üstünlük) vardır. Ve Hakk'ın bir şeye ilminin taalluku (ilişmesi), irade ve kudretinin taallukundan daha umumîdir (geneldir). Zira Hak katında her malum (bilinen) olan şeye, her zamanda Hakk'ın iradesi ve kudretinin taalluku lazım gelmez. Yani Hak bir şeyi her zaman bilir; fakat onun her zamanda o şeye olan ilmi, her vakit o şeyin vukuuna (meydana gelmesine) iradesinin ve kudretinin taallukunu icap etmez (gerektirmez). Buna göre Alîm isminin, Mürîd ve Kādir isimlerine fazlı (üstünlüğü) tahakkuk etmiş (gerçekleşmiş) olur. Halbuki Alîm ve Mürîd ve Kādir olan Hak'tır; ve bu isimler müsemma (isimlendirilen) olan Hakk'ın gayrı değildir. İsbat et! Ve aynı şekilde bir mazharda nefyedip (inkâr edip), diğer bir mazharda isbat etme! Bil ki Hak her bir mazharın kabiliyeti (yetenek, uygunluk) hasebiyle (gereğince) onda zâhir ve sabittir. Eğer diyecek olursan ki, Hakk'ı mazharlarda nefy ve isbat etmek caiz değil midir? Evet, caizdir; fakat bu nefy ve isbat, Hakk'ın kendi nefsini nefy ve isbat için buyurduğu لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (Şûrâ, 42/11) [O'nun misli bir şey yoktur; ve O Semî' (her şeyi işiten) ve Basîr'dir (her şeyi gören).] ayet-i kerimesindeki nefy ve isbat gibi olmalıdır. Zira bu ayet-i kerime "tenzih" (Allah'ı eksikliklerden arındırma) ve "teşbih" (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) arasını cem eden (birleştiren) bir ayettir ki, bu bahsin tafsili (ayrıntısı) Fass-ı Nûhî'de (Nuh Faslı'nda) geçmiştir. لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ [O'nun misli bir şey yoktur.] sözüyle Hakk'ın misli nefyolunur (inkâr edilir). وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ [Ve O Semî' ve Basîr'dir.] sözüyle de Hak, semîiyet (işitme) ve basîriyet (görme) ile vasfolunur (nitelendirilir). Bu sıfat ise, işiten ve gören her hayvan hakkında ammdır (geneldir). Ve varlık âleminde hayvandan başka yoktur. Çünkü bu gördüğümüz kesîr (çok) taayyünler (belirlemeler), Hakk'ın mutlak varlığının, isimler itibarıyla taayyününden başka bir şey değildir; ve onların varlığı, Hakk'ın hakiki varlığına izafe edilmiş (bağlanmış) birer itibari (göreceli) varlıktır. Buna göre "halk" dediğimiz bu âlem suretlerinin bâtını (iç yüzü) ve hüviyeti Hak'tır. Ve onların hüviyeti Hak olunca, Hakk'ın Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade ve Kudret gibi küllî (genel) ve cüz'î (parçalı) sıfatları onlarda mevcut olur. Fakat mahlukattan (yaratılmışlardan) bazılarının taayyünü (belirlemesi) bu sıfatın zuhuruna (ortaya çıkmasına) mani olduğundan mahsus (hissedilir) olmaz.

İşte bu hakîkatten gāfil olan ehl-i hicâb eşyâ-yı mevcûdenin ba'zısında “hayât” vardır, ba'zısında da yoktur zannederler. Halbuki vücûdda “hayât” sâhibi olmayan bir şey yoktur. Fakat onların hayâtı, bu dünyâda ba'zı nâsın idrâkinden bâtın oldu ve gizli kaldı. Bu hakîkat âhirette herkese bilâ-istisnâ âşikâr olur. Çünkü وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) [Ve âhiret evi elbette hayât evidir, eğer bilseler idi!] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere âhiret, dâr-ı hayattır. Fakat sen zannetme ki, dünyâ dâr-ı hayât değildir. Dünyâ da böyledir. Şu kadar var ki, hakāyık-ı âleme vukūfları nisbetinde, ibâdullah arasında husûsiyet ve efdaliyet zâhir olmak için, her şeyin hayâtı bulunduğu bazı ibâddan gizli kalmıştır. Onun için bu hakîkati ibâdullahdan bazıları bilir, ba'zıları bilmez, inkâr eder. Binâenaleyh ihâta-i idrâki daha çok olan kimsede Hak Teâlâ hükümde, idrâkinde bu umûmiyet hâsıl olmayan kimseden daha ziyâde zâhir olur. Nitekim Hz. Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz buyururlar ki: “Biz Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ile seferde idik. Teveccüh ettiğimiz hiçbir taş ve ağaç yok idi ki, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'e selâm vermesin." Şimdi, bunu işiten felâsife, böyle şey olmaz, diye inkâr ederler. Zîrâ onlar hakā- yık-ı eşyâdan gāfildir. يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Rum, 30/7) ya'ni “Onlar hayât-ı dünyâdan zâhir olanı bilirler”; zâhir ve mahsûs olmayanı bilmezler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte bu hakikatten gafil olan perdeli kimseler, mevcut şeylerin bazısında "hayat" vardır, bazısında da yoktur zannederler. Halbuki varlıkta "hayat" sahibi olmayan bir şey yoktur. Fakat onların hayatı, bu dünyada bazı insanların idrakinden gizli kaldı ve görünmez oldu. Bu hakikat ahirette herkese istisnasız aşikâr olur. Çünkü وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) [Ve ahiret evi elbette hayat evidir, eğer bilseler idi!] ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere ahiret, hayat yurdudur. Fakat sen zannetme ki, dünya hayat yurdu değildir. Dünya da böyledir. Şu kadar var ki, âlem hakikatlerine vakıf olma nispetinde, Allah'ın kulları arasında özellik ve üstünlük ortaya çıkması için, her şeyin hayatı bulunduğu bazı kullardan gizli kalmıştır. Onun için bu hakikati Allah'ın kullarından bazıları bilir, bazıları bilmez, inkâr eder. Buna göre idrak kapsamı daha çok olan kimsede Yüce Allah hükümde, idrakinde bu umumiyet hâsıl olmayan kimseden daha ziyade ortaya çıkar. Nasıl ki Hz. Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz buyururlar ki: "Biz Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ile seferde idik. Yöneldiğimiz hiçbir taş ve ağaç yok idi ki, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'e selam vermesin." Şimdi, bunu işiten filozoflar, böyle şey olmaz, diye inkâr ederler. Çünkü onlar eşyanın hakikatlerinden gafildir. يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Rum, 30/7) yani "Onlar dünya hayatından görüneni bilirler"; görünen ve hissedilen olmayanı bilmezler.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: İşte ben sana tefâzulu îzâh ettim; ve bu îzâhât üzerine esmâ-i ilâhiyyenin Hak olduğuna ve esmâ-i ilâhiyye ile müsemmâ olan medlûlün, Allah'ın gayrısı olmadığına artık senin şübhen kalmadı. [16/25] Binâenaleyh “Halk Hakk'ın hüviyetidir, diyen kimse doğru söylemez” diyerek Zeyd ile Amr arasındaki tefâzulu görüp hicâba düşme; ve bu tefâzul-i meşhûda binâen onların hüviyetlerini başka başka zannetme! Zîrâ onların bâtınları ve Rabb-i hâssları esmâ-i ilâhiyyedir. Es- mâ-i ilâhiyye ise Haktır; ve bu isimlerin medlûlü olan müsemmâ Allah'ın gayrı değildir; ve onların cümlesinin medlûlü vücûd-1 vâhid olan Allah'dır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) buyururlar ki: İşte ben sana üstünlüğü açıkladım; ve bu açıklamalar üzerine ilâhî isimlerin Hak olduğuna ve ilâhî isimlerle adlandırılanın, Allah'tan başkası olmadığına artık senin şüphen kalmadı. Bu sebeple "Halk, Hakk'ın hüviyetidir (kimliğidir)" diyen kimse doğru söylemez diyerek Zeyd ile Amr arasındaki üstünlüğü görüp perdeye düşme; ve bu görünen üstünlüğe dayanarak onların kimliklerini başka başka zannetme! Çünkü onların bâtınları ve özel Rableri ilâhî isimlerdir. İlâhî isimler ise Hak'tır; ve bu isimlerin işaret ettiği adlandırılan Allah'tan başkası değildir; ve onların hepsinin işaret ettiği, tek varlık olan Allah'tır.

ثم إنَّه كيف يُقَدِّمُ سليمان اسمه على اسم الله كما زَعَمُوا، وهو أي سليمان

من جملة من أَوْجَدَتْه الرحمة، فلا بُدَّ أنْ يَتَقَدَّمَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ لِيَصِحَ اسْتِنَادُ

المرحوم، هذا عكس الحقائقِ تَقْدِيمُ مَنْ يَسْتَحِقُّ التَّأْخِيرَ وتأخيرُ مَن يستحق

التقديم في الموضع الذي يستحقه.

Ondan sonra Süleymân (a.s.), zu'mettikleri gibi, nasıl kendi ismini ismullah üzerine takdîm eder? Hâlbuki o, ya'ni Süleymân, rahmetin îcâd ettiği eşhâs cümlesindendir. Binâenaleyh merhûmun istinâdı sahîh olmak için "er-Rahmân er-Rahîm”in tekaddüm etmesi lâbüd- dür. Te'hîre müstahak olanı takdîm ve müstahak olduğu mevzi'de, takdîme müstahak olanı teʼhîr, işte bu aks-i hakāyıktır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ondan sonra Süleyman (a.s.), zannettikleri gibi, kendi ismini Allah'ın ismi üzerine nasıl öne alabilir? Hâlbuki o, yani Süleyman, rahmetin var ettiği kişilerdendir. Bu sebeple, merhumun dayanağının doğru olması için "er-Rahmân er-Rahîm"in öne geçmesi zorunludur. Geri bırakılması gerekeni öne almak ve öne alınması gerekeni hak ettiği yerde geri bırakmak, işte bu hakikatlerin tersine çevrilmesidir.

Ya'ni Süleymân (a.s.), hem rahmet-i rahmâniyye ve hem de rahmet-i rahîmiyye ile merhûm olduğu hâlde, ulemâ-i zâhireden bazılarının zu'met- tikleri gibi, nasıl olur da kendi ismini ismullah üzerine takdîm eder? Hiç îcâd olunan şey, îcâd edene tekaddüm eder mi? Elbette etmez. Binâenaleyh merhûm olan Süleymân (a.s.)ın mûcid olan Râhim'e istinâdı sahîh olmak için, Belkîs'a gönderdiği mektûbda “er-Rahmân er-Rahîm” isimlerinin, kendi ismine tekaddüm etmesi lâzımdır. Geri bırakmağa lâyık olan şeyi öne geçirmek; ve müstahak olduğu mahalde, öne geçirmeğe lâyık olan şeyi de geriye bırakmak, hakāyıkı tersine çevirmek demek olduğundan câiz de- ğildir. Onun için ulemâ-i zâhirenin beyân ettikleri mütâlaa vârid değildir. Zîrâ ismullâhın müstahak olduğu mevzi' mektûbun ibtidâsıdır. [16/26] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Süleyman (a.s.), hem rahmet-i rahmâniyye (Allah'ın genel rahmeti) hem de rahmet-i rahîmiyye (Allah'ın özel rahmeti) ile rahmet olunmuş olduğu hâlde, zâhir ulemasından (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) bazılarının zannettikleri gibi, nasıl olur da kendi ismini Allah'ın ismi üzerine öne geçirir? Hiç icat edilen şey, icat edene önce gelir mi? Elbette gelmez. Bu sebeple rahmet olunmuş olan Süleyman (a.s.)'ın, icat eden Rahim'e dayanması doğru olmak için, Belkıs'a gönderdiği mektupta "er-Rahmân er-Rahîm" isimlerinin, kendi ismine önce gelmesi lâzımdır. Geri bırakmaya lâyık olan şeyi öne geçirmek; ve lâyık olduğu yerde, öne geçirmeye lâyık olan şeyi de geriye bırakmak, hakikatleri tersine çevirmek demek olduğundan caiz değildir. Onun için zâhir ulemasının beyan ettikleri mütalaa (görüş) geçerli değildir. Çünkü Allah'ın isminin lâyık olduğu yer mektubun başlangıcıdır.

ومن حكمةِ بَلْقِيسَ وعُلُوّ علمِها كَوْنُها لم تَذْكُرْ مَنْ أَلْقَى إليها الكتاب، وما

عَمِلَتْ ذلك إلا لِتُعْلِمَ أصحابها أنَّ لها اتِّصَالًا إلى أمورٍ لا يَعْلَمُونَ طريقها،

وهذا من التدبير الإلهيّ في المُلكِ، لأنه إذا جُهِل طريق الإخبار الواصل

لِلْمَلِكِ خَافَ أَهلُ الدَّوْلَةِ على أَنْفُسِهِمْ في تَصَرُّفَاتِهم، فلا يَتَصَرَّفُونَ إِلا في

أمرٍ إِذا وَصَلَ إلى سُلْطَانِهم عنهم يَأْمَنُونَ غَائِلَةَ ذلك التصرف، فلو تَعَيَّـنَ لـهـم

على يَدَيْ مَنْ تَصِلُ الأخبارُ إلى مَلِكِهم لَصَانَعُوه وأَعْظَمُوا له الرَّشَا حَتَّى

يَفْعَلُوا مَا يُرِيدُونَ ولا يَصِلُ ذلك إلى ملكهم.

Ve mektûbu kendisine ilkā eden kimseyi zikretmemesi, Belkîs'ın hik- metinden ve onun ilminin ulüvvündendir; ve bunu ancak ashâbına ta'lîm için yaptı ki, muhakkak kendisi için, tarîkini bilmedikleri umû- ra ittisâl vardır. Bu da mülkte tedbîr-i ilâhîdendir. Zîrâ melike vâsıl olan ihbârın tarîki mechûl olduğu vakit ehl-i devlet, tasarrufâtlarında kendi nefisleri üzere korkarlar. Binâenaleyh onlar ancak bir emirde tasarruf ederler ki o emr, sultanlarına onlardan vâsıl olduğu vakit, bu tasarrufun gāilesinden emîn olurlar. İmdi meliklerine kimin vâsı- tasıyla ahbârın vâsıl olduğu eğer onlara müteayyin olursa, mülkte dilediklerini işlemeleri ve bu da meliklerine vâsıl olmaması için, ona bir iş işlerler ve azîm rüşvetler verirler idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve mektubu kendisine ulaştıran kimseyi zikretmemesi, Belkıs'ın hikmetinden ve onun ilminin yüceliğindendir; ve bunu ancak adamlarına öğretmek için yaptı ki, muhakkak kendisinin, yolunu bilmedikleri işlere ulaşması vardır. Bu da mülkteki ilâhî tedbirdendir. Çünkü melike ulaşan haberin yolu bilinmediği zaman devlet adamları, tasarruflarında kendi nefisleri üzerine korkarlar. Bu sebeple onlar ancak bir işte tasarruf ederler ki o iş, sultanlarına onlardan ulaştığı zaman, bu tasarrufun sıkıntısından emin olurlar. Şimdi meliklerine kimin vasıtasıyla haberlerin ulaştığı eğer onlara belli olursa, mülkte dilediklerini işlemeleri ve bu da meliklerine ulaşmaması için, ona bir iş yaparlar ve büyük rüşvetler verirler idi.

Ya'ni Belkîs Hüdhüd vâsıtasıyla mektûbu aldığı vakit vüzerâsına mektû- bun ne vâsıta ile vâsıl olduğunu haber vermeyip “Bana bir mektûb-i kerîm ilkā olundu" demekle iktifâ etti ve vâsıtayı îzâh etmedi, mechûl bıraktı. Bu da Belkîs'ın hikmet-i hükümete vukūfundan ve ilim ve ma'rifetteki mer- tebesinin yüksekliğindendir; ve Belkîs bunu kendisinin birtakım umûra ittisâli olup, fakat onların bu umûrun tarîkini bilmediklerini, ashâbına ve vüzerâsına anlatmak için yaptı. Ya'ni murâdı: “Ey vezirlerim, bana birta- kım ihbârât vâsıl olur ki, siz onun ne tarîkten bana geldiğini bilemezsiniz” demek idi. Ve Belkîs'ın tarîk-i ihbârı setretmesi mülkte tedbîr-i ilâhîdendir. Zîrâ pâdişâha vâsıl olan ihbârın tarîki mechûl olduğu vakit, ehl-i devlet: "Tasarrufâtımızda sekāmet ve zulüm vâki' olursa, bilmediğimiz bir vâsıta ile pâdişâh duyar ve bize mücâzât eder" diye nefislerinden korkarlar. Binâe- naleyh onlar, o vech ile tasarruf ederler ki, o tarz tasarrufları pâdişâhlarına vâsıl olduğu vakit, bu tasarrufun gāilesinden emîn olurlar. Ya'ni adâlet ve istikāmet dâiresinde tasarruf edip mücâzâttan emîn olurlar. [16/27] Fakat böyle olmayıp da ehl-i devlet, pâdişâhlarına kimin vâsıtasıyla icrâât ve ta- sarrufâtlarının ahbârı vâsıl olduğunu bilseler, o ma'lûm olan vâsıtayı bin türlü hîleler ve rüşvetler ile elde edip, me'mûr oldukları işlerde ahkâm-i nefslerine tebaan, keyfe-mâ-yeşâ' tasarruf ederler; ve bunun da pâdişâhları- na vâsıl olmayacağından emîn olurlar. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Belkıs, Hüdhüd vasıtasıyla mektubu aldığı zaman, vezirlerine mektubun kendisine ne vasıta ile ulaştığını haber vermeyip, "Bana kerim bir mektup bırakıldı" demekle yetindi ve vasıtayı açıklamadı, onu bilinmez bıraktı. Bu da Belkıs'ın hükümet hikmetine vukufundan (hükümet işlerindeki bilgeliğinden) ve ilim ve marifetteki (bilgi ve irfândaki) mertebesinin yüksekliğindendir; ve Belkıs bunu, kendisinin birtakım işlerle bağlantısı olup, fakat onların bu işlerin yolunu bilmediklerini, ashâbına ve vezirlerine anlatmak için yaptı. Yani muradı: "Ey vezirlerim, bana birtakım haberler ulaşır ki, siz onun ne yoldan bana geldiğini bilemezsiniz" demek idi. Ve Belkıs'ın haberleşme yolunu gizlemesi, mülkteki (devletteki) ilahi tedbirdendir. Zira padişaha ulaşan haberin yolu bilinmez olduğu zaman, devlet adamları: "Tasarruflarımızda (yaptığımız işlerde) sakamet (bozukluk) ve zulüm meydana gelirse, bilmediğimiz bir vasıta ile padişah duyar ve bize ceza verir" diye nefislerinden korkarlar. Bu sebeple onlar, o şekilde tasarruf ederler ki, o tarz tasarrufları padişahlarına ulaştığı zaman, bu tasarrufun gailesinden (sıkıntısından) emin olurlar. Yani adalet ve istikamet (doğruluk) dairesinde tasarruf edip cezadan emin olurlar. Fakat böyle olmayıp da devlet adamları, padişahlarına kimin vasıtasıyla icraat ve tasarrufatlarının (uygulama ve işlerinin) haberleri ulaştığını bilseler, o malum olan vasıtayı bin türlü hileler ve rüşvetler ile elde edip, memur oldukları işlerde nefislerinin hükümlerine uyarak, keyiflerine göre tasarruf ederler; ve bunun da padişahlarına ulaşmayacağından emin olurlar.

فكان قولُها أُلْقِيَ إِلَيَّ ، ولم تُسَمِّ مَنْ أَلْقَى إليها سِيَاسَةً منها أَوْرَثَتِ الحَذَرِ

منها في أهل مَمْلَكَتِها وخَوَاصٌ مُدَرِّرِيها ، وبهذا اسْتَحَقَّتِ التَّقَدُّمَ عَلَيْهِمْ.

İmdi onun sözü أُلْقِيَ إِلَيَّ (Neml, 27/29) [İlkā olundu.] oldu; ve siyâse- ten mektûbu ilkā edeni zikretmedi ki, o siyaset, onun ehl-i memleketi ve havâss-ı müdebbirleri hakkında, ondan hazeri îrâs eyledi. Ve bu sebeble onların üzerine tekaddüme müstahak oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi onun sözü "Bana bırakıldı." (Neml, 27/29) oldu; ve siyaseten mektubu bırakanı zikretmedi ki, o siyaset, onun memleket halkı ve idareci seçkinleri hakkında, ondan sakınmayı gerektirdi. Ve bu sebeple onların üzerine geçmeye müstahak oldu.

Ya'ni Belkîs, vüzerâsını cemʼedip kendisine bir mektûb geldiğini onlara ihbâr ettiği sırada, ilk sözü إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ (Neml, 27/29) ya'ni “Bana bir mektûb-i kerîm ilkā olundu” oldu; ve mechûl sîgasını isti’mâl etti; ve bir tedbîr-i siyasî olmak üzere mektûbu ilkā edenin ismini zikretmedi. Ve onun bu tedbîr-i siyasîsi memleketi ahâlîsinin ve memleketi idâre eden havâss-ı meʼmûrîninin kendisinden korkmalarını intâc etti. İşte Belkîs ka- dın olduğu hâlde, mahzâ bu ma'rifeti ve dirâyeti sebebiyle, memleketinin erkekleri üzerine saltanatta tekaddüme kesb-i istihkāk eyledi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Belkıs, vezirlerini toplayıp kendisine bir mektup geldiğini onlara haber verdiği sırada, ilk sözü إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ (Neml, 27/29) yani “Bana kerîm (değerli) bir mektup bırakıldı” oldu; ve meçhul sîgayı (edilgen çatıyı) kullandı; ve bir siyasî tedbir olmak üzere mektubu bırakanın ismini zikretmedi. Ve onun bu siyasî tedbiri, memleketi halkının ve memleketi idare eden seçkin memurlarının kendisinden korkmalarını doğurdu. İşte Belkıs kadın olduğu hâlde, sırf bu marifeti (bilgisi) ve dirayeti (becerisi) sebebiyle, memleketinin erkekleri üzerine saltanatta öncelik kazanmaya hak kazandı.

وأمَّا فَضْلُ العالم من الصِّنْفِ الإنساني على العالم من الجِنِّ بِأَسْرَارِ التَّصَرُّفِ

وخواص الأشياء، فَمَعْلُومٌ بالقَدْرِ الزَّمَانِيِّ ، فإنَّ رجوع الطَّرْفِ إِلى النَّاظِرِ بـه

أَسْرَعُ من قِيَامِ القَائِمِ من مجلسه، لأنَّ حركةَ البَصَرِ في الإدراك إلى ما يُدْرِكُه

أَسْرَعُ من حركة الجِسْمِ فيما يَتَحَرَّكُ منه ، فإِنَّ الزَّمَانَ الَّذِي يَتَحَرَّكُ فِيهِ البَصَرُ

عين الزمان الذي يَتَعَلَّقُ بِمُبْصَرِه مع بُعْدِ المَسَافَةِ بين النَّاظِرِ والمَنْظُورِ، فَإِنَّ

زمانَ فَتْحِ البَصَرِ زمانُ تَعَلُّقِهِ بِفَلَكِ الكَوَاكِبِ الثَّابِتَةِ، وزمان رجوعِ طَرْفِه إليه

عين زمان عدم إدراكه، والقِيَامُ من مقامِ الإنسان [16/28] ليس كذلك أي

ليس له هذه السُّرْعَة، فكان آصَفُ ابْنُ بَرْخِيَا أَتَمَّ في العمل من الجن، فكان

عين قول آصَفَ بْنِ بَرْخِيَا عينَ الفِعل في الزَّمِن الواحد، فَرَأَى في ذلك

الزمانِ بِعَيْنِه سليمانُ العَرْشَ بلقيس مُسْتَقِرًّا عنده لِئَلَّا يَتَخَيَّلَ أَنَّهُ أَدْرَكَه وهو

في مكانه من غير انتقال.

Ve ammâ sınıf-ı insânîden esrâr-ı tasarrufu ve havâss-ı eşyayı âli- min, Cin'den olan âlim üzerine fazlı, kadr-i zamânî ile ma'lûmdur. Zîrâ bakışın rücûu, onunla nâzır olan kimseye, kāimin meclisinden kıyâmından daha çabuktur. Çünkü basarın idrâkte, idrâk ettiği şeye hareketi, cismin ondan müteharrik olduğu şeyde hareketinden daha serî'dir. Zîrâ basarın onda müteharrik olduğu zaman, nâzır ile man- zûr beyninde bu'd-i mesafe olmakla beraber, basarın mübsara ta- alluk ettiği zamânın “ayn”ıdır. Zîrâ basarın açılması zamânı, onun kevâkib-i sâbite feleğine taallukunun zamânıdır; ve onun bakışının ona rücûu zamânı, onun adem-i idrâki zamânının “ayn”ıdır. Hâlbu- ki makām-ı insândan kıyâm böyle değildir, ya'ni onun için bu sür'at yoktur. Binâenaleyh Asaf bin Berhıyâ amelde Cin'den etemm oldu. Böyle olunca Âsaf bin Berhıyâ kavlinin “ayn”ı, zamân-ı vâhidde fiilin "ayn"ı oldu. İm­di o zamanda Süleymân (a.s.) Belkîs'ın tahtını, min- gayr-ı intikāl mekânında olduğu hâlde, idrâk ettiği tahayyül olunma- mak için, "ayn"ıyla kendi indinde müstakır gördü. Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Neml'de beyân buyurulduğu üzere Belkîs Süleymân (a.s.)ın mektûbunu aldıktan sonra vüzerâsını toplayıp: “Bana vâcibü'l-ikrâm bir mektûb ilkā olundu ki, Süleymân'dandır; ve onun maz- mûnu da şudur. Ey eşrâf, bana bu işin fetvâsını verin! Siz bilirsiniz ki, ben sizinle müşâvere etmedikçe bir iş hakkında karâr-ı kat'î vermem" dedi. Eş- râf dahi cevâben dediler ki: “Biz kuvvet ve şiddet sahibiyiz, emir senindir. Biz senin emrine mutîiz" (Neml, 27/29-33). Belkîs: “Padişahlar bir şehre harben girerlerse orasını harâb ederler; ve ahâlîsinin eşrâfını zelîl ve esîr ederler. Onlar bunu mutlaka yaparlar. Ben şimdi onlara hediye gönderirim. [16/29] Bakalım elçilerimi nasıl iâde eder?" (Neml, 27/34-35) Ya'ni hediyelerimi kabûl ederse, bilirim ki pâ- dişâhdır, o vakit harb ederim; ve eğer kabûl etmeyip da'vetinde musırr olursa, anlarım ki peygamberdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İnsan sınıfından olanın, tasarruf sırlarını ve eşyanın özelliklerini Cin'den olan âlimden üstünlüğü, zamansal değerle bilinir. Çünkü bakışın geri dönüşü, onunla bakan kimseye, ayakta duranın meclisinden kalkmasından daha çabuktur. Çünkü gözün idrakte, idrak ettiği şeye hareketi, cismin ondan hareket ettiği şeydeki hareketinden daha hızlıdır. Çünkü gözün onda hareket ettiği zaman, bakan ile bakılan arasında mesafe uzaklığı olmakla beraber, gözün görülen şeye iliştiği zamanın aynısıdır. Çünkü gözün açılması zamanı, onun sabit yıldızlar feleğine ilişkin olduğu zamandır; ve onun bakışının ona geri dönüşü zamanı, onun idrak edemediği zamanın aynısıdır. Hâlbuki insanın makamından kalkış böyle değildir, yani onun için bu hız yoktur. Bu sebeple Âsaf bin Berhıyâ amelde Cin'den daha mükemmel oldu. Böyle olunca Âsaf bin Berhıyâ'nın sözünün aynısı, tek bir zamanda fiilin aynısı oldu. Şimdi o zamanda Süleyman (a.s.) Belkıs'ın tahtını, yerinden intikal etmeksizin olduğu hâlde, idrak ettiği tahayyül olunmamak için, aynısıyla kendi yanında sabit gördü. Kur'an-ı Kerim'de Neml sûresinde beyan buyurulduğu üzere Belkıs Süleyman (a.s.)'ın mektubunu aldıktan sonra vezirlerini toplayıp: “Bana yüce bir mektup bırakıldı ki, Süleyman'dandır; ve onun içeriği de şudur. Ey ileri gelenler, bana bu işin hükmünü verin! Siz bilirsiniz ki, ben sizinle istişare etmedikçe bir iş hakkında kesin karar vermem" dedi. İleri gelenler de cevaben dediler ki: “Biz kuvvet ve şiddet sahibiyiz, emir senindir. Biz senin emrine itaatkârız" (Neml, 27/29-33). Belkıs: “Padişahlar bir şehre savaşla girerlerse orasını harap ederler; ve halkının ileri gelenlerini zelil ve esir ederler. Onlar bunu mutlaka yaparlar. Ben şimdi onlara hediye gönderirim. Bakalım elçilerimi nasıl geri gönderir?" (Neml, 27/34-35) Yani hediyelerimi kabul ederse, bilirim ki padişahtır, o vakit savaşırım; ve eğer kabul etmeyip davetinde ısrarcı olursa, anlarım ki peygamberdir.

Bu karâr üzerine hareket olundu. Belkîs'ın elçisi Süleymân (a.s.)a hedi- ye ile vâsıl oldukda, Cenâb-ı Süleymân buyurdu: "Bana mâl ile mi yardım ediyorsunuz? Benim hediyeye ihtiyacım yok- tur. Allâhü Zülcelâl hazretlerinin bana ihsân ettiği şey, sizin getirdiğiniz şeylerden hayırlıdır. Bu gibi hediyeler ile ancak sizin gibi adamlar memnûn olur. Sen şimdi hediyelerinle beraber kavmine git, bu tarafa gelmelerini söyle! Eğer gelmezler ise, biz onların üzerine mukavemet edemeyecekleri bir asker ile gider ve onları sâkin oldukları Sebâ şehrinden zelîl olarak çıka- rırız." (Neml, 27/36-37) Bu haber Belkîs'a vâsıl olunca, Süleymân (a.s.)ın peygamber olduğunu anladı; ve tahtını metîn bir yere koyup kilitleyerek askeriyle beraber, Sü- leymân (a.s.)a müteveccih oldu. Onlar geledursunlar, bu tarafta Süleymân (a.s.) hâzır-bi'l-meclis olanlara hitâben buyurdular ki: -"Ey nâs, Belkîs ve kavmi gelip müslüman olmazdan mukaddem, onun tahtını bana hanginiz getirirsiniz?" (Neml, 27/38). Cin tâifesinden bir İfrît dedi: “Sen makāmından kalkmadan evvel, o tahtı ben sana getiririm. Ben bunu icrâya kādirim ve kudretime emniyetim vardır." (Neml, 27/39) Süleymân (a.s.)ın vezîri olan Cenâb-ı Asaf bin Berhıyâ buyurdu: أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ (Neml 27/40) ya'ni “Ben o tahtı, nazarın senin cânibine rücûdan evvel getiririm.” Bunun üzerine Süleymân (a.s.) o tahtı derhal yanında durur gördü. İşte Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu vakʼanın hakîkati- ni beyânen buyururlar ki: Sınıf-ı insânîden olup esrar-ı tasarrufu ve eşyanın havassını bilen Asaf'ın, tâife-i Cin'den olup bu esrâr ve havâssı bilen kimse üzerine fazlı sâbittir; ve bu fazl dahi kadr-i zamânî ile ma'lumdur. Ya'ni her ikisinin yaptığı iş arasındaki zamânın mikdârı bu fazlı gösterir. Çünkü bir kimse bir şeye nazar edip, nazarını geri alsa, onun bu nazarı, oturan kimsenin oturduğu mahalden ayağa kalkmasından daha çabuk bir zaman zarfında kendisine rücû eder. [16/30] Hâlbuki taîfe-i Cin'den olup esrar-ı tasar- rufu bilen İfrît: أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu karar üzerine harekete geçildi. Belkıs'ın elçisi Süleyman (a.s.)a hediye ile ulaştığında, Cenâb-ı Süleyman buyurdu: "Bana mal ile mi yardım ediyorsunuz? Benim hediyeye ihtiyacım yoktur. Allahü Zülcelâl hazretlerinin bana ihsan ettiği şey, sizin getirdiğiniz şeylerden hayırlıdır. Bu gibi hediyeler ile ancak sizin gibi adamlar memnun olur. Sen şimdi hediyelerinle beraber kavmine git, bu tarafa gelmelerini söyle! Eğer gelmezler ise, biz onların üzerine mukavemet edemeyecekleri bir asker ile gider ve onları sakin oldukları Seba şehrinden zelil olarak çıkarırız." (Neml, 27/36-37) Bu haber Belkıs'a ulaştığında, Süleyman (a.s.)ın peygamber olduğunu anladı; ve tahtını metin bir yere koyup kilitleyerek askeriyle beraber, Süleyman (a.s.)a yöneldi. Onlar gelmekteyken, bu tarafta Süleyman (a.s.) mecliste hazır bulunanlara hitaben buyurdular ki: "Ey insanlar, Belkıs ve kavmi gelip Müslüman olmazdan önce, onun tahtını bana hanginiz getirirsiniz?" (Neml, 27/38). Cin taifesinden bir İfrit dedi: "Sen makamından kalkmadan önce, o tahtı ben sana getiririm. Ben bunu icraya kadirim ve kudretime emniyetim vardır." (Neml, 27/39) Süleyman (a.s.)ın veziri olan Cenâb-ı Asaf bin Berhıya buyurdu: أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ (Neml 27/40) yani "Ben o tahtı, bakışın sana geri dönmeden önce getiririm." Bunun üzerine Süleyman (a.s.) o tahtı derhal yanında durur gördü. İşte Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu vakanın hakikatini beyan ederek buyururlar ki: İnsan sınıfından olup esrar-ı tasarrufu (tasarruf sırlarını) ve eşyanın havasını (özelliklerini) bilen Asaf'ın, Cin taifesinden olup bu esrar ve havası bilen kimse üzerine fazlı (üstünlüğü) sabittir; ve bu fazl dahi kadr-i zamanî (zaman miktarı) ile malumdur. Yani her ikisinin yaptığı iş arasındaki zamanın miktarı bu fazlı gösterir. Çünkü bir kimse bir şeye bakıp, bakışını geri alsa, onun bu bakışı, oturan kimsenin oturduğu mahalden ayağa kalkmasından daha çabuk bir zaman zarfında kendisine geri döner. [16/30] Halbuki Cin taifesinden olup esrar-ı tasarrufu bilen İfrit: أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ

)Neml, 27/39) ya'ni “Ben o tahtı sana makāmından kıyâmından evvel getiririm” dedi. Bu esrârı bilen ve sınıf-ı insânîden bulunan Cenâb-ı Asaf ise: “Ben göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" dedi. Binâenaleyh İfrît ile Asaf arasında, esrâr-ı tasarrufu ve havâss-ı eşyayı bilmek hususunda fark sâbit oldu; ve efdaliyet Asaf'a râci' oldu. Bu da ikisinin fiili arasında geçecek olan zamânın mikdârı ile malûm oldu. Zîrâ İfrît'in fiili daha çok ve Asaf'ın fiili ise daha az zamâna muhtaçtır. Ve basarın idrâk ettiği şey tarafına hareketi, cismin bulundu- ğu mekândan hareketinden daha çabuktur. Çünkü basarın hareketi için sarfolunan zaman, basarın görülen şeye taalluk ettiği zamânın “ayn”ıdır. Maahâzâ gören ile görülen şey arasında uzak bir mesafe vardır. Basar ile mubsar arasında böyle uzak mesâfe olduğu hâlde basarın açılmasıyla, ta- alluk ettiği şeyi görmesi aynı zamân içinde vâki' olur. Çünkü basarın açıl- ması zamanı, basarın kevâkib-i sâbite feleğine taalluku zamânıdır. Ya'ni gözün açılmasıyla kevâkib-i sâbite feleğine taalluku bir zamanda vâki' olur. Ve basarın geri dönmesi zamânı dahi, basarın adem-i idrâki zamânının “ayn"ıdır. Ya'ni göz açmak ile kevâkib-i sâbiteyi görmek bir zamanda vâki' olduğu gibi, gözü kapamak ile kevâkib-i sâbiteyi görmemek dahi aynı za- manda vâki' olur. Binâenaleyh basarın hareketi hâriçte inkısâmı kabûl et- meyecek derecede ânîdir. Fakat insanın yerinden kalkması böyle değildir; ya'ni onda bu kadar sür'at yoktur. Zîrâ cismin hareketi zamânîdir. Ve bu zaman hâriçte inkısâmı kabûl eder. Nitekim insanın her türlü evza ve ha- rekâtı “enstantane” dedikleri fotoğraf makinesi ile zabtolunup, bu evza-1 mazbûta bir perde üzerine elektrik ziyâsı vâsıtasıyla aksettirilerek, sür'atle tedvîr olunmak sûretiyle “sinema” dedikleri hayâlâtı temâşâ ettirirler. Bu, cismin hareketi zamanının kābil-i inkısâm olduğuna bir delîl-i bâhirdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(Neml, 27/39) yani “Ben o tahtı sana makamından kalkmandan evvel getiririm” dedi. Bu sırları bilen ve insan sınıfından olan Cenâb-ı Âsaf ise: “Ben göz açıp kapayıncaya kadar getiririm” dedi. Bu sebeple İfrît ile Âsaf arasında, tasarruf sırlarını ve eşyanın özelliklerini bilmek hususunda fark sabit oldu; ve üstünlük Âsaf’a ait oldu. Bu da ikisinin fiili arasında geçecek olan zamanın miktarı ile anlaşıldı. Çünkü İfrît’in fiili daha çok ve Âsaf’ın fiili ise daha az zamana muhtaçtır. Ve gözün idrak ettiği şeye doğru hareketi, cismin bulunduğu mekândan hareketinden daha çabuktur. Çünkü gözün hareketi için harcanan zaman, gözün görülen şeye ilişkin olduğu zamanın aynısıdır. Bununla birlikte gören ile görülen şey arasında uzak bir mesafe vardır. Göz ile görülen şey arasında böyle uzak mesafe olduğu hâlde gözün açılmasıyla, ilişkin olduğu şeyi görmesi aynı zaman içinde meydana gelir. Çünkü gözün açılması zamanı, gözün sabit yıldızlar feleğine ilişkin olduğu zamandır. Yani gözün açılmasıyla sabit yıldızlar feleğine ilişkin olması bir zamanda meydana gelir. Ve gözün geri dönmesi zamanı dahi, gözün idrak etmeme zamanının aynısıdır. Yani göz açmak ile sabit yıldızları görmek bir zamanda meydana geldiği gibi, gözü kapamak ile sabit yıldızları görmemek dahi aynı zamanda meydana gelir. Bu sebeple gözün hareketi dışarıda bölünmeyi kabul etmeyecek derecede anîdir. Fakat insanın yerinden kalkması böyle değildir; yani onda bu kadar sürat yoktur. Çünkü cismin hareketi zamansaldır. Ve bu zaman dışarıda bölünmeyi kabul eder. Nasıl ki insanın her türlü duruş ve hareketleri “enstantane” dedikleri fotoğraf makinesi ile kaydedilip, bu kaydedilmiş duruşlar bir perde üzerine elektrik ışığı vasıtasıyla yansıtılarak, süratle döndürülmek suretiyle “sinema” dedikleri hayalleri seyrettirirler. Bu, cismin hareketinin zamanının bölünebilir olduğuna açık bir delildir.

İmdi Asaf bin Berhıyâ amelde Cin'den etemm oldu. Ve Asaf bin Ber- hıya'nın: “Ben Belkîs'ın tahtını göz açıp kapamadan evvel getiririm” deme- si, tahtı getirmesi fiilinin “ayn”ı oldu; ya'ni kavli ile fiili bir zaman içinde vukūa geldi. Binâenaleyh Süleymân (a.s.) Belkîs'ın tahtını, bu zaman için- de, kendi indinde müstakır gördü. Süleymân (a.s.) Belkîs'ın tahtını Sebâ şehrinde mekânında bulunduğu hâlde min-gayr-ı intikāl idrak etmiştir, diye tahayyül olunmamak için, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de رَاهُ مُسْتَقِرًا عِنْدَهُ (Neml, 27/40) ya'ni “Onu indinde müstakır olarak gördü” buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Âsaf bin Berhiyâ amelde Cin'den daha mükemmel oldu. Ve Âsaf bin Berhiyâ'nın: “Ben Belkıs'ın tahtını göz açıp kapamadan evvel getiririm” demesi, tahtı getirmesi fiilinin aynısı oldu; yani sözü ile fiili aynı zaman içinde gerçekleşti. Bu sebeple Süleyman (a.s.) Belkıs'ın tahtını, bu zaman içinde, kendi katında yerleşmiş olarak gördü. Süleyman (a.s.) Belkıs'ın tahtını Sebe şehrinde, yerinde bulunduğu hâlde, nakledilmeksizin idrak etmiştir diye vehmedilmemesi için, Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de رَاهُ مُسْتَقِرًا عِنْدَهُ yani “Onu kendi katında yerleşmiş olarak gördü” buyurdu.

ولم يَكُنْ عِنْدَنَا بِاتِّحَادِ الزَّمَانِ انتقال، وإِنَّما كان إِعْدَامٌ وإِيجَادٌ من حيث لا

يَشْعُرُ أحد بذلك إلا مَنْ عَرَفَهُ، وهو قوله تعالى: بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ

جَدِيدٍ ، ولا يَمْضِي عليهم وقت [16/31] لا يَرَوْنَ فيه ما هم راءُونَ له، وإذا

كان هذا كما ذكرناه فكان زمانُ عَدَمِه أَعْنِي عدم العـرش مـن مكانه عَيْنَ

وجوده عند سليمان من تجديد الخلق مع الأَنْفَاسِ، ولا عِلْمَ لِأَحَدٍ بِهَذَا

القَدْرِ، بَلِ الإنسانُ لا يَشْعُرُ به من نفسه أنَّه في كلِّ نَفْسٍ لا يكونُ ثُمَّ يكون .

Ve bizim indimizde ittihâd-ı zamân ile intikāl vâki' olmadı. Ancak i'dâm ve îcâd, onu bilenin gayrı hiçbir kimsenin buna şuûru olmaya- cak bir haysiyetle oldu. O da Hak Teâlânın بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (Kaf, 50/15) [Belki onlar halk-ı cedîdden şübhe içindedirler.] kavlidir. Ve onlar üzerine bir vakit mürûr etmez ki, gördükleri şeyi görsün- ler. Ve vaktâki bu, bizim zikrettiğimiz gibi oldu, binâenaleyh onun zamân-ı ademi, ya'ni tahtının mekânından ademi, Süleymân'ın indin- de, enfâs ile halkın tecdîdi kabîlinden olarak, onun vücûdunun "ayn”ı oldu. Hâlbuki bu mikdâra hiçbir kimsenin ilmi yoktur. Belki insanın, muhakkak bir nefeste ma'dûm olup sonra mevcûd olduğuna kendi nefsinden şuûru yoktur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bizim görüşümüze göre, zamanın birleşmesiyle bir geçiş (intikal) meydana gelmedi. Ancak yok etme (i'dâm) ve yeniden var etme (îcâd), bunu bilen dışında hiç kimsenin farkına varamayacağı bir şekilde gerçekleşti. Bu da Yüce Allah'ın "بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ" (Kaf, 50/15) [Aksine onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindedirler.] sözüdür. Onlar üzerine öyle bir zaman geçmez ki, gördükleri şeyi görmesinler. Bu durum, bizim zikrettiğimiz gibi olduğunda, bu sebeple onun yokluk zamanı, yani tahtının mekânından yokluğu, Süleyman'ın nezdinde, nefeslerle halkın yenilenmesi (tecdîd-i halk) cinsinden olarak, onun varlığının "aynı" oldu. Hâlbuki bu miktara (bu inceliğe) hiç kimsenin bilgisi yoktur. Aksine insanın, muhakkak bir nefeste yok olup sonra var olduğuna kendi nefsinden bir farkındalığı yoktur.

Ya'ni bizim indimizde Belkîs'ın tahtı, tarfetü'l-ayn içinde ve ittihad-1 zamân ile Sebâ şehrinden Süleymân (a.s.)ın mekânına intikāl etmedi. Zîrâ intikāl için, mutlakā araya az çok zaman girmek lâzımdır; ve sür'atle göz açıp kapamak dahi bir zaman içinde vâki' olur. Ancak bunda ittihâd-1 zamân vardır. Zîrâ basarın görülen şey tarafına hareketi için geçen zaman, basarın görülen şeye taalluk etmesi zamânının “ayn”ıdır. Halbuki Cenâb-ı Asaf: "Ben tahtı göz açıp kapamadan evvel getiririm" dedi. Binâenaleyh tahtın bir mekândan bir mekâna ittihâd-ı zamân ile intikāl ettiği mülâha- zası vârid olamaz. Zîrâ mürûr-ı zamân vâki' değildir. Bu hâl ancak tahtın Sebâ şehrinde i'dâmı ve Süleymân (a.s.)ın mekânında îcâdı sûretiyle vâki' oldu; ve bu îcâd ve i'dâm keyfiyeti, bir haysiyetle oldu ki, buna hiçbir kimsenin vukūfu ve şuûru olmadı. Bu keyfiyeti ancak ân-ı vâhidde i'dâm ve îcâdı bilen ve her ân içinde halk-ı cedîdi müşâhede eden kimse bilir. [16/32] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bizim anlayışımıza göre Belkıs'ın tahtı, göz açıp kapama süresi içinde ve zaman birliğiyle Sebe şehrinden Süleyman (a.s.)ın bulunduğu yere geçmedi. Çünkü geçiş için mutlaka az veya çok bir zamanın araya girmesi gerekir; ve hızla göz açıp kapamak dahi bir zaman içinde meydana gelir. Ancak bunda zaman birliği vardır. Çünkü gözün görülen şeye doğru hareketi için geçen zaman, gözün görülen şeye ilgi duyması zamanının aynısıdır. Halbuki Cenab-ı Asaf: "Ben tahtı göz açıp kapamadan evvel getiririm" dedi. Bu sebeple tahtın bir yerden bir yere zaman birliğiyle geçtiği düşüncesi geçerli olamaz. Çünkü zaman geçişi meydana gelmemiştir. Bu durum ancak tahtın Sebe şehrinde yok edilmesi ve Süleyman (a.s.)ın bulunduğu yerde yeniden var edilmesi şeklinde meydana geldi; ve bu var etme ve yok etme niteliği, öyle bir şekilde oldu ki, buna hiçbir kimsenin bilgisi ve şuuru olmadı. Bu niteliği ancak tek bir anda yok etmeyi ve var etmeyi bilen ve her an içinde yeni yaratılışı gözlemleyen kimse bilir.

Bu i'dâm ve îcâdın delîli dahi Hak Teâlâ hazretlerinin بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (Kaf, 50/15) ya'ni “Belki onlar halk-ı cedîdden şübhe içindedir- ler" kavlidir; ve bu halk-ı cedîdden şübhede olanlar üzerine bir vakit mürûr etmez ki gördükleri şeyi görmesinler. Ya'ni onlar eşyâ-yı âlemden herhangi birine nazar-ı mütemâdî atfetseler, her ân-ı gayr-ı münkasimde onu sâbit ve mevcûd görürler. Hâlbuki âlemin halkı, her bir nefeste tecellî-i ilâhî ile teceddüd eder. Zîrâ âlemin vücûd-ı müstakilli olmadığından kendi nefsi ile ma'dûm ve Hakk'ın vücûdu ile mevcûddur; ve Hak dâimen ve ebeden tecellî edegelir. Binâenaleyh birinci tecellî asla rücû' edince, âlem ma'dûm olur; ve ikinci tecellînin müteâkiben zuhûrunda dahi mevcûd olur. Velâkin tecellî-i sânî o kadar sür'atle zuhûr eder ki, onun nûru, tecellî-i evvelin nû- runa muttasıl olduğundan ikisinin arasını fark ve temyîz mümkin olamaz. Birinin hayâli zâil olmadan, onda müşâbihi olan diğer tecellî gelir. Binâe- naleyh zâhir-bînân nazarında âlemin evvelâ ma'dûm ve badehû mevcûd olması keyfiyeti görülemez. Mesnevî: باقِيان فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيد ناید آن الا که بر خاصان پدید &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu yok etme ve var etmenin delili de Yüce Allah hazretlerinin "بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ" (Kaf, 50/15) yani "Aksine onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindedirler" kavlidir; ve bu yeni yaratılıştan şüphede olanlar üzerine bir vakit geçmez ki gördükleri şeyi görmesinler. Yani onlar âlemdeki eşyalardan herhangi birine sürekli bir bakış yöneltseler, her bölünmez anda onu sabit ve var görürler. Hâlbuki âlemin yaratılışı, her bir nefeste ilâhî tecelli ile yenilenir. Çünkü âlemin müstakil bir varlığı olmadığından kendi nefsi ile yok, Hakk'ın varlığı ile mevcuttur; ve Hak daima ve ebediyen tecelli edegelir. Bu sebeple birinci tecelli asla geri dönünce, âlem yok olur; ve ikinci tecellinin hemen ardından zuhurunda dahi var olur. Velâkin ikinci tecelli o kadar süratle zuhur eder ki, onun nuru, birinci tecellinin nuruna bitişik olduğundan ikisinin arasını fark etmek ve ayırt etmek mümkün olamaz. Birinin hayali yok olmadan, onda benzeri olan diğer tecelli gelir. Bu sebeple zahirde kalanların nazarında âlemin evvela yok ve sonradan var olması keyfiyeti görülemez. Mesnevî: "باقِيان فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيد ناید آن الا که بر خاصان پدید" (Geri kalanlar yeni bir yaratılış hakkında şüphe içindedirler; bu ancak özel kişilere görünür.)

Tercüme: “O âlem-i gayb, ancak Hakk'ın hâsslarına zâhir olur. Bâkî halk-ı âlem, bu halk-ı cedîdden şübhededirler.”469 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O gayb âlemi, ancak Hakk'ın has kullarına görünür. Âlemin geri kalan halkı ise, bu yeni yaratılıştan şüphe içindedirler.

Vaktâki bu, ya'ni tahtın mekân-ı Süleymân (a.s.)da huzûru, bizim zik- rettiğimiz gibi oldu, ya'ni ittihâd-ı zamân ile intikāl sûretiyle vâki' olmadı; binâenaleyh tahtın Sebâ şehrinde zamân-ı ademi, Süleymân (a.s.)ın mekâ- nında, onun zamân-ı vücudunun “ayn”ı oldu. Ya'ni tahtın Sebâ şehrinde yok olmasıyla Süleymân (a.s.) indinde var olması aynı zamanda vâki' oldu; ve onun yokluğu ile varlığı yekdîğerinin “ayn”ı oldu; ve tahtın ademi, vü- cûdunun “ayn”ı olması, enfâs ile halkın tecdîdi kabîlindendir. Hâlbuki bu mikdâra hiçbir kimsenin ilmi yoktur. Nasıl olsun ki, insanın nefsi ken- disine sâir eşyâdan daha karîb olduğu hâlde, her nefeste kendi nefsinin ma'dûm ve badehû mevcûd olduğuna vukūfu yoktur. Kendi nefsinde vâki' olan bir hâle vukūfu olmayan kimse, eşyâ-yı sâirede vâki' olan [16/33] bu halk-ı cedîde ve bu teceddüd-i emsâle nâsıl vâkıf olur? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mademki bu, yani tahtın Süleyman (a.s.)'ın mekânında bulunması, bizim zikrettiğimiz gibi oldu, yani zamanın birleşmesiyle intikal (bir yerden bir yere geçiş) suretiyle meydana gelmedi; bu sebeple tahtın Seba şehrinde yok olduğu zaman, Süleyman (a.s.)'ın mekânında, onun var olduğu zamanın aynısı oldu. Yani tahtın Seba şehrinde yok olmasıyla Süleyman (a.s.) katında var olması aynı zamanda meydana geldi; ve onun yokluğu ile varlığı birbirinin aynısı oldu; ve tahtın yokluğunun, varlığının aynısı olması, nefeslerle halkın tecdidi (yaratılışın sürekli yenilenmesi) kabîlindendir. Hâlbuki bu miktara hiçbir kimsenin ilmi yoktur. Nasıl olsun ki, insanın nefsi kendisine diğer eşyadan daha yakın olduğu hâlde, her nefeste kendi nefsinin yok olup sonra var olduğuna vukufu (bilgisi) yoktur. Kendi nefsinde meydana gelen bir hâle vukufu olmayan kimse, diğer eşyada meydana gelen bu halk-ı cedîde (yeni yaratılışa) ve bu teceddüd-i emsâle (benzerlerin sürekli yenilenmesine) nasıl vâkıf olur?

ولا تَقُلْ «ثُمَّ» تَقْتَضِي المُدَّةَ ، فليس ذلك بصحيح، وإِنَّما «ثُمَّ» تَقْتَضِي تَقَدُّمَ

الرُّتْبَةِ العَلِيَّةِ عند العَرَبِ فِي مَوَاضِعَ مَخْصُوصَةٍ كَقَوْلِ الشَّاعِر: «كَهَزُ الرُّدَيْنِي

ثُمَّ اضْطَرَبْ .» وزمانُ الهَزّ عين زمانِ اضْطِرَابِ المَهْزُورِ بلا شَكٍّ، وقد

جَاءَتْ بِثُمَّ وَلا مُهْلَةَ، كذلك تَجْدِيدُ الخَلْقِ مع الأَنْفَاسِ، زمانُ العَدَمِ زمان

الوُجُودِ، كتجديد الأعراض في دليل الأَشَاعِرَةِ.

Ve sen ثُمَّ [sümme: sonra] müddeti iktizâ eder, deme! Bu, sahîh de- ğildir. Ancak ثُمَّ [sonra] inde’l-Arab mevâzı’-i mahsûsada rütbe-i aliy- yenin tekaddümünü iktiza eder. Şairin كَهَزّ الرُّدَيْنِي ثُمَّ اضْطَرَبْ kavli gibi. Hâlbuki "hezz”in zamânı, bilâ-şek “mehzûz”ün ıztırabı zamânının aynıdır; ve muhakkak "sümme"yi getirdi, hâlbuki mühlet yoktur. Bu- nun gibi, enfâs ile tecdîd-i halk, ademin zamânı vücûdun zamânıdır. Eşâire'nin delîlinden a'râzın tecdîdi gibi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve sen, "sonra" kelimesi süre gerektirir, deme! Bu, doğru değildir. Ancak "sonra" kelimesi, Araplar nezdinde özel yerlerde, yüksek rütbenin öne geçmesini gerektirir. Şairin "Rüdeynî mızrağının sallanması gibi, sonra çalkalandı" sözü gibi. Hâlbuki "sallanma"nın zamanı, şüphesiz "sallanan"ın çalkalanma zamanının aynısıdır; ve muhakkak "sonra" kelimesini getirdi, hâlbuki mühlet yoktur. Bunun gibi, nefeslerle yaratılışın yenilenmesi, yokluğun zamanı varlığın zamanıdır. Eş'arîler'in delilinden arazların (geçici niteliklerin) yenilenmesi gibi.

Ya'ni sen, bâlâda mürûr eden لا يكونُ ثُمَّ يكون ya'ni “Ma’dûm olur, sonra mevcûd olur" kavlinde "sümme [sonra]" kelimesi terâhî içindir. Zaman müddet iktizâ eder, deme! "Sümme" kelimesinin mutlakā müddet iktizâ etmesi sahîh değildir. Bu “sümme” kelimesi inde'l-Arab mevâzı'-i mah- sûsada, rütbe-i aliyyenin tekaddümünü iktizâ eder. Ya'ni rütbe-i aliyye- nin tekaddümünü göstermek için isti'mâl olunur. Nitekim şâir der: كَهَزٌ الرُّدَيْنِي ثُمَّ اضْطَرَبْ ya'ni “Rudeyn ismindeki haddâda mensûb olan mızrağın tahrîki gibi. Ondan sonra o Rudeynî olan mızrak muztarib oldu.”470 Hâl- buki zamân-ı tahrîk, şübhesiz hareket verilen şeyin ıztırâbı zamânının “ay- n”ıdır. Zîrâ tahrîk, tahrîk olunan şeyin kımıldanmasına sebeb ve illettir; ve illetin zamânı, maʼlûlün zamanının “ayn”ıdır. Vâkıa şair, bu mısrada terâhî için olan “sümme” kelimesini getirdi. Velâkin tahrîk ile tahrîk olu- nan şeyin kımıldanması arasında mühlet ve müddet yoktur. İşte لا يكونُ ثُمَّ يكون Madum olur, sonra mevcûd olur.] kavlindeki “sümme” dahi şairin kavlindeki “sümme” gibidir. Binâenaleyh enfâs ile halkın tecdîdi [16/34] cûd olması kabîlinden olarak, bir ân-ı gayr-ı münkasimde Sebâ şehrinde madûm ve o meclisde mevcûd oldu. Zîrâ Süleymân (a.s.) gibi bir nebiyy-i zîşânın terbiyesiyle Cenâb-ı Asaf makām-ı kemâle vâsıl olmuş idi; ve Hak, Asaf gibi kümmelin cevârih ve kuvâsının “ayn”ıdır. Binâenaleyh Cenâb-ı Asaf'ın kavli ve fiili Hakk'ındır. Mesnevî: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani sen, yukarıda geçen "لا يكونُ ثُمَّ يكون" yani "Yok olur, sonra var olur" sözündeki "sümme [sonra]" kelimesi gecikme içindir. Zaman süre gerektirir, deme! "Sümme" kelimesinin mutlaka süre gerektirmesi doğru değildir. Bu "sümme" kelimesi Araplar nezdinde özel yerlerde, yüksek rütbenin önceliğini gerektirir. Yani yüksek rütbenin önceliğini göstermek için kullanılır. Nitekim şair der: "كَهَزٌ الرُّدَيْنِي ثُمَّ اضْطَرَبْ" yani "Rudeyn ismindeki mızrakçının mızrağını sallaması gibi. Ondan sonra o Rudeynî olan mızrak titredi." Hâlbuki sallama zamanı, şüphesiz hareket verilen şeyin titremesi zamanının "aynı"dır. Zira sallama, sallanan şeyin kımıldanmasına sebep ve illettir; ve illetin zamanı, ma'lûlün zamanının "aynı"dır. Gerçekten şair, bu mısrada gecikme için olan "sümme" kelimesini getirdi. Velakin sallama ile sallanan şeyin kımıldanması arasında mühlet ve süre yoktur. İşte "لا يكونُ ثُمَّ يكون [Yok olur, sonra var olur.]" sözündeki "sümme" dahi şairin sözündeki "sümme" gibidir. Buna göre nefeslerle halkın yenilenmesi mümkün olduğu gibi, bölünmez bir anda Sebe şehrinde yok oldu ve o mecliste var oldu. Zira Süleyman (a.s.) gibi şanlı bir peygamberin terbiyesiyle Cenab-ı Asaf kemal makamına ulaşmış idi; ve Hak, Asaf gibi kâmillerin organlarının ve kuvvetlerinin "aynı"dır. Buna göre Cenab-ı Asaf'ın sözü ve fiili Hakk'ındır. Mesnevi:

این دراز و کوتهی مر جسم راست چه دراز و کوته آنجا که خداست چون خدا بر جسم را تبدیل کرد رفتنش بی فرسخ و بی میل کرد Tercüme: "Bu uzunluk ve kısalık muhakkak cisme mahsustur. Hu- dâ'nın olduğu mahalde uzun ve kısa nedir? Vaktâki Hudâ bir cismi tebdîl eyledi, onun seyrini bî-fersah ve bî-mil kıldı. Ya'ni o cismin bir yerden bir yere gitmesi için fersahlar ve miller katʼetmesine hâcet yoktur."471 &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Bu uzunluk ve kısalık muhakkak bedene özgüdür. Allah'ın olduğu yerde uzun ve kısa nedir? Allah bir bedeni başka bir hale geçirdiği zaman, onun hareketini fersahlar ve miller kat etmeksizin kıldı. Yani o bedenin bir yerden bir yere gitmesi için fersahlar ve miller kat etmesine gerek yoktur."

Ve bu tahtın îcâdı tasarrufu, ins ve cin, vuhûş ve tuyûr ve cemâdât taht-ı tasarrufunda bulunan Süleymân (a.s.)ın kendisinden vâki' olmayıp, onun ashâbından bulunan Cenâb-ı Asaf'ın iki eli üzerinde vukūa geldi. Bu da, hâzırûn nazarında, Süleymân (a.s.)ın emr-i tasarrufta daha azîm kudrete mâlik olduğu zâhir olmak içindir. Zîrâ bir husûsta şâkirdin kudreti zâhir olunca, üstâdının ulüvv-i kadr ve mertebesi sabit olur. Diğer taraf- tan, Süleymân (a.s.) kemâl-i maʼrifetinden nâşî, ulûhiyete müzâhim olmak istemez. Zîrâ tasarrufta isneyniyet vardır. Tasarruf mutavassıtînden olan erbâb-ı himeme mahsustur. [16/36] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bu tahtın yaratılması ve tasarrufu, insanlar ve cinler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ve cansız varlıklar üzerinde tasarruf sahibi olan Süleyman (a.s.)'dan meydana gelmeyip, onun arkadaşlarından olan Asaf Hazretleri'nin iki eli üzerinde gerçekleşti. Bu da, orada bulunanların gözünde, Süleyman (a.s.)'ın tasarruf işinde daha büyük bir kudrete sahip olduğunun ortaya çıkması içindir. Çünkü bir hususta öğrencinin kudreti ortaya çıkınca, hocasının kadir ve mertebesinin yüceliği sabit olur. Diğer taraftan, Süleyman (a.s.) marifetinin kemâlinden (olgunluğundan) dolayı, ilâhlığa ortak olmak istemez. Çünkü tasarrufta ikilik (isneyniyet) vardır. Tasarruf, aracı olan himmet sahiplerine mahsustur.

وسَبَبُ ذلك كون سليمانَ هِبَةُ اللَّهِ لِدَاوُدَ من قوله تعالى : ﴿وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ

سُلَيْمَانَ ، والهِبَةُ إِعْطَاءُ الوَاهِبِ لا بطريق الجزاء الوِفَاقِ أو الاسْتِحْقَاقِ، فهو

النِّعْمَةُ السَّابِقَةُ والحُجَّةُ البَالِغَةُ والضَّرْبَةُ الدَّامِعَةُ.

Ve bunun sebebi, Allah Teâlânın وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ سُلَيْمَانَ )Sad8/30) [Biz Dâvûd'a Süleymân'ı vehb ettik.] kavlinden müstebân olduğu üzere, Süleymân'ın Dâvûd'a hibetullah olmasıdır. Ve hibe, vâhibin cezâ-i vifâk veyâ istihkāk tarîkiyle olmayan i'tâsıdır. İmdi o, ni'met-i sâbıka ve hüccet-i bâliğa ve darbe-i müessiredir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve bunun sebebi, Yüce Allah'ın "Biz Dâvûd'a Süleymân'ı vehb ettik." (Sad 38/30) sözünden açıkça anlaşıldığı üzere, Süleymân'ın Dâvûd'a Allah tarafından bir bağış olmasıdır. Ve bağış (hibe), bağışlayanın (vâhibin) karşılık beklemeden veya hak ediş yoluyla olmayan bir vermesidir. Şimdi o, önceki bir nimettir, kesin bir delildir ve etkili bir vuruştur.

Ya'ni Süleymân (a.s.) ile onun musâhibi olan Cenâb-ı Asaf'daki ihtisâsın sebebi, Allah Teâlânın “Biz Dâvûd'a Süleymân'ı vehb ettik” (Sâd, 38/30) kavlinden zâhir olduğu vech ile, Süleyman'ın Dâvûd'a hibetullah olması- dır. Ve hibe ise, mevhûbün-lehin evvelce sebkeden hizmetine mükâfâten veyâhud bir sebeble kesbettiği istihkāk tarîkiyle vâki' olan bir atâ değildir. Belki inâyet-i ezeliyye ve rahmet-i rahmâniyye-i imtinâniyyedir. Binâe- naleyh Süleyman'ın vücûdu, Dâvûd için ni'met-i sâbıkadır. Zîrâ hilâfet-i zâhire-i ilâhiyye Dâvûd hakkında kâmil ve onun ekmeliyeti Süleymân'da zâhir oldu. Ve gerek kendinin ve gerek ümmetinin a'yânı üzerine yevm-i kıyâmette hüccet-i bâliğadır; ve muhalifîn ve küffârdan adâsı hakkında darbe-i müessiredir. Binâenaleyh Süleymân, Dâvûd'a Allah'ın hibesi oldu- ğu için gerek Süleymân'da ve gerek onun feyz-i hüccetiyle müstefîz olan Cenâb-ı Asaf'da hâsıl olan ihtisâs-ı tasarruf dahi Allah'ın hibesi oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Süleyman (a.s.) ile onun arkadaşı olan Cenâb-ı Asaf'taki ihtisasın (özel yetkinliğin) sebebi, Yüce Allah'ın "Biz Davud'a Süleyman'ı bağışladık" (Sâd, 38/30) sözünden açıkça anlaşıldığı üzere, Süleyman'ın Davud'a Allah tarafından bağışlanmış olmasıdır. Bağış ise, kendisine bağış yapılanın daha önce yaptığı hizmetine karşılık veya bir sebeple kazandığı bir hak yoluyla gerçekleşen bir ihsan değildir. Aksine, öncesiz bir inayet ve minnet duyulan bir rahmettir. Bu sebeple Süleyman'ın varlığı, Davud için geçmiş bir nimettir. Çünkü ilahi zahirî hilafet Davud hakkında tamdı ve onun kemali Süleyman'da ortaya çıktı. Ve gerek kendisinin gerekse ümmetinin sabit hakikatleri üzerine kıyamet gününde kesin bir delildir; ve muhaliflerden ve kâfirlerden düşmanlarına karşı etkili bir darbedir. Bu sebeple Süleyman, Davud'a Allah'ın bağışı olduğu için gerek Süleyman'da ve gerek onun hüccetinin feyziyle faydalanan Cenâb-ı Asaf'ta meydana gelen tasarruf ihtisası (tasarruf yetkisindeki özel yetkinlik) dahi Allah'ın bağışı oldu.

وأَمَّا عِلْمُـه الله فقوله تعالى : فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ مع نَقِيضُ الحُكْمِ، وَكُلًّا

آتَاهُ اللَّهُ حُكْمًا وَعِلْمًا، فكان عِلْمُ داودَ علمًا مُؤْتَى آتَاهُ اللهُ، وَعِلْمُ سليمان

عِلْمُ الله في المسألة، إذ كان هو الحَاكِمُ بلا واسطة، فكان سليمان ترجمان

حقِّ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ .

Ve Süleymân (a.s.)ın ilmine gelince, o da hükmün nakîziyle beraber Hak Teâlânın فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ )Enbiya, 21/79) [Biz Süleymân'a tefhîm ve ta'lîm ettik.] kavlidir. Ve hüküm ile ilmi cümleye Allah Teâlâ i'tâ etti. Binâenaleyh ilm-i Dâvûd, ilm-i mu❜tâdır ki, onu Allah Teâlâ verdi. Ve mes'elede Süleymân'ın ilmi, ilmullahdır. Zîrâ bila-vâsıta o hâkim oldu. Böyle olunca Süleymân, mak'ad-ı sıdkta Hakk'ın tercümânı oldu. [16/37] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Süleyman'ın (a.s.) ilmine gelince, o da hükmün zıddıyla birlikte Yüce Allah'ın "فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ" (Enbiya, 21/79) [Biz Süleyman'a anlama ve öğretme yeteneği verdik] sözüdür. Yüce Allah, hükmü ve ilmi herkese verdi. Bu sebeple Davud'un ilmi, Allah Teâlâ'nın verdiği bir ilimdir. Meselede Süleyman'ın ilmi ise Allah'ın ilmidir. Çünkü Süleyman, aracısız olarak o ilme hâkim oldu. Böyle olunca Süleyman, doğruluk makamında Hakk'ın tercümanı oldu.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) sûre-i Enbiya'da vaki وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ ، فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا (Enbiyâ, 21/78-79) [Ve Dâvud ile Süleymân'ı da zikret ki, onlar tarla hak- kında hüküm veriyorlardı. O vakit ki, onun içinde kavmin koyunları ya- yılmıştı; ve Biz de onların hükümlerine şâhitler olduk. Biz o tarla ve koyun hükmünü Süleymân'a tefhîm ve ta'lîm ettik. Cümleye hükmü ve ilmi Biz verdik.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan vak'a-i muhakemeye işaret ederler. Bu vak'anın hulâsaten beyânı budur ki: Biri koyun sürüsü ve diğeri tarla sâhibi olmak üzere iki köylü muhâkeme olmak için Dâvûd (a.s.)ın huzûruna gelirler; ve âtîdeki vech ile muhâkeme cereyân eder: Tarla sahibi -Yâ halîfetullah! Bu adamın koyunları bir gece benim tarla- ma girip ekinimi ekl ve ifsâd etmişler. Hakkımı da'vâ ederim. Dâvûd (a.s.) -Ey koyunların sahibi olan kimse! Bu davâ hakkında sen ne diyorsun? Koyun sahibi -Evet, böyle oldu. Dâvûd (a.s.) –Mâdemki ikrar ediyorsun, o hâlde koyunlarını tarla sâ- hibine ver! Tarafeyn bu hüküm üzerine dışarı çıktılar. Süleymân (a.s.) bu hükme vâkıf olunca hemen pederinin yanına girip dedi: – Başka vech ile hükmolunsa daha güzel olurdu. Dâvûd (a.s.) –O daha güzel hüküm, nasıldır? Süleymân (a.s.) -Koyunlar, tarla sâhibine ve tarla dahi koyunların sâ- hibine emâneten verilsin. Koyunların sahibi, tarlayı evvelki hâline getirin- ceye kadar zahmet çeksin; ve bozuk mahsûl ile intifa etsin. Hâl-i aslîsine ircâ ettikde iâde eylesin. Ve o vakte kadar dahi tarla sâhibi koyunların sütü ve yağı ve yünü ile nefi’lensin. Bu sûretle her ikisi dahi behredâr olsunlar. İmdi Süleymân (a.s.)ın ilimdeki ihtisasına gelince, bu ihtisâs Hak Teâlânın فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ (Enbiya 21/78-79) yaʼni “Biz o tarla ve koyun hük- münü Süleymân'a tefhîm ve taʼlîm ettik” kavliyle zâhirdir. Maahâzâ bu hü- küm bâlâda îzah olunduğu üzere yekdîğerinin nakîzi idi. Fakat Hak Teâlâ "Koyun kıssasındaki mesʼeleyi Süleymânʼa biz tefhîm ettik” buyurduğu ci- hetle, bu mes'elede Süleymân'ın ilmi Allâhın ilmi [16/38] olmuş olur. Zîrâ Süleymân (a.s.)ın mazharında bilâ-vâsıta hâkim olan “Allah” idi; ve Süley- mân ise “makʼad-ı sıdk”ta bi-hasebi'l-mazhariyye Hakk'ın tercümânı oldu. Ve tecellî-i zâtî indinde Cenâb-ı Süleyman'ın beşeriyeti fânî idi. Binâena- leyh şecere-i Mûsâ sûretinde vücûd-ı Süleymân'dan kāil ve hâkim olan Hak idi. Süleymân (a.s.)ın hükmüne münâkız olan Dâvûd (a.s.)ın hükmüne gelince, bu hüküm dahi Allah Teâlâ hazretlerinin hazret-i Dâvûd'a verdiği ilim ve hükm idi. Zîrâ Hak Teâlâ âyet-i kerîmede وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا (En- biyâ, 21/79) ya'ni “Cümleye hükmü ve ilmi Biz verdik” buyurur. Fakat bu hüküm, Süleymân (a.s.)ın hükmü gibi bilâ-vâsıta sâdır olan hükm-i ilâhî değil, belki beşeriyet vâsıtasıyla sâdır olan ve ictihâda müstenid bulunan hükm-i Hak idi. İşte iki hüküm arasındaki fark budur. Ya'ni vücûd-ı mut- lak-ı Hakk'ın muhtelif mertebelerinden sâdır olan hükümlerdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.) Enbiya Suresi'nde geçen, "Ve Dâvud ile Süleymân'ı da zikret ki, onlar tarla hakkında hüküm veriyorlardı. O vakit ki, onun içinde kavmin koyunları yayılmıştı; ve Biz de onların hükümlerine şâhitler olduk. Biz o tarla ve koyun hükmünü Süleymân'a tefhîm ve ta'lîm ettik. Cümleye hükmü ve ilmi Biz verdik." (Enbiyâ, 21/78-79) ayet-i kerimesinde beyan buyurulan muhakeme olayına işaret ederler. Bu olayın kısaca beyanı şudur: Biri koyun sürüsü, diğeri tarla sahibi olmak üzere iki köylü, muhakeme olmak için Dâvûd (a.s.)'ın huzuruna gelirler; ve aşağıdaki şekilde muhakeme cereyan eder: Tarla sahibi: "Yâ halîfetullah! Bu adamın koyunları bir gece benim tarlama girip ekinimi yemiş ve bozmuşlar. Hakkımı dava ederim." Dâvûd (a.s.): "Ey koyunların sahibi olan kimse! Bu dava hakkında sen ne diyorsun?" Koyun sahibi: "Evet, böyle oldu." Dâvûd (a.s.): "Mademki ikrar ediyorsun, o halde koyunlarını tarla sahibine ver!" İki taraf bu hüküm üzerine dışarı çıktılar. Süleymân (a.s.) bu hükme vakıf olunca hemen babasının yanına girip dedi: "Başka şekilde hükmolunsa daha güzel olurdu." Dâvûd (a.s.): "O daha güzel hüküm, nasıldır?" Süleymân (a.s.): "Koyunlar, tarla sahibine ve tarla da koyunların sahibine emaneten verilsin. Koyunların sahibi, tarlayı önceki haline getirinceye kadar zahmet çeksin; ve bozuk mahsul ile faydalansın. Asıl haline döndürdüğünde iade eylesin. Ve o vakte kadar da tarla sahibi koyunların sütü ve yağı ve yünü ile faydalansın. Bu suretle her ikisi de pay sahibi olsunlar." Şimdi Süleymân (a.s.)'ın ilimdeki ihtisasına gelince, bu ihtisas Yüce Allah'ın "Biz o tarla ve koyun hükmünü Süleymân'a tefhîm ve ta'lîm ettik." (Enbiya 21/78-79) kavliyle zahirdir. Bununla birlikte bu hüküm, yukarıda izah olunduğu üzere birbirinin zıddı idi. Fakat Yüce Allah "Koyun kıssasındaki meseleyi Süleymân'a biz tefhîm ettik." buyurduğu cihetle, bu meselede Süleymân'ın ilmi Allah'ın ilmi olmuş olur. Zira Süleymân (a.s.)'ın mazharında aracısız hakim olan "Allah" idi; ve Süleymân ise "mak'ad-ı sıdk"ta mazhariyet itibarıyla Hakk'ın tercümanı oldu. Ve zâtî tecellî anında Cenâb-ı Süleyman'ın beşeriyeti fani idi. Bu sebeple Musa ağacı suretinde Süleymân'ın varlığından konuşan ve hükmeden Hak idi. Süleymân (a.s.)'ın hükmüne zıt olan Dâvûd (a.s.)'ın hükmüne gelince, bu hüküm de Allah Teâlâ hazretlerinin Hazret-i Dâvûd'a verdiği ilim ve hüküm idi. Zira Yüce Allah ayet-i kerimede "Cümleye hükmü ve ilmi Biz verdik." (Enbiyâ, 21/79) buyurur. Fakat bu hüküm, Süleymân (a.s.)'ın hükmü gibi aracısız sadır olan ilahi hüküm değil, aksine beşeriyet vasıtasıyla sadır olan ve içtihada dayanan Hak hükmü idi. İşte iki hüküm arasındaki fark budur. Yani Mutlak Varlık olan Hakk'ın muhtelif mertebelerinden sadır olan hükümlerdir.

كما أنَّ المُجْتَهِدَ المُصِيبَ لحكم اللهِ الَّذِي يَحْكُمُ به الله في المسألة،

لو تولاها بنفسه أو بِمَا يُوحَى به لرسوله له أجْرَانِ، والمُخْطِئُ لهذا الحكم

المُعَيَّن له أَجْرٌ مع كونه علمًا وحكمًا، فَأُعْطِيَتْ هذه الأُمَّةُ المُحَمَّدِيَّةُ رُتْبَةً

سليمان في الحكم ورُتْبَةَ داودَ، فَمَا أَفْضَلَهَا مِن أُمَّةٍ.

Hükmullahda musîb olan müctehid gibi ki, Allah bir mes'elede o hü- küm ile hükmeder. Eğer kendi nefsiyle veyâhud Hakk'ın resûlüne vahyolunan şeyle o mes'eleye mütevellî olursa, onun için iki ecir var- dır. Ve ilim ve hüküm olmakla beraber bu hükm-i muayyende, muhtî olan müctehid için bir ecir vardır. İmdi bu ümmet-i muhammediyye- ye, hükümde rütbe-i Süleymân ve rütbe-i Dâvûd verildi. Binâenaleyh onu, sâir ümmetten efdal kılan şey nedir? Ne şerîf ümmettir! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah'ın hükmünde isabet eden müctehid (ictihad eden âlim) gibidir ki, Allah bir meselede o hüküm ile hükmeder. Eğer kendi nefsiyle veya Hakk'ın resûlüne vahyolunan şeyle o meseleye yönelirse, onun için iki ecir (sevap) vardır. Ve ilim ve hüküm olmakla beraber bu belirli hükümde, hata eden müctehid için bir ecir vardır. Şimdi bu Muhammed ümmetine, hükümde Süleyman'ın rütbesi ve Davud'un rütbesi verildi. Bu sebeple onu, diğer ümmetlerden üstün kılan şey nedir? Ne şerefli ümmettir!

Ya'ni Süleymân (a.s.) koyun ve tarla meselesinde, hükmünde isâbet eden müctehid gibidir. Ve Allah bir mes’elede müctehid-i musîbin hük- mettiği hükümle hükmeder. Eğer Allah Teâlâ hazretleri o mes’eleye Rûh-1 a'zam (s.a.v.) sûretiyle bi-nefsihî veyâhud resûlüne vahyolunan şeyle mü- tevellî olursa, bi-hasebi'l-mazhariyye kendisinden hüküm sâdır olan müc- tehid, bu hükmünde musîb olduğu için [16/39] iki ecir kazanır.472 Bu iki ecirden birisi, hükümde doğruluğuna ve diğeri, çalışmasına karşıdır; ve bu hükm-i muayyende hatâ eden müctehid için dahi bir ecir vardır ki, bu da onun sa'yine mukābildir. Maahâzâ hatâ eden müctehidin bu hükmü, Hak Teala'nın وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا (Enbiyâ, 21/79) ya'ni “Cümleye hükmü ve ilmi Biz verdik” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan hüküm ve ilim de dâhildir. Binâenaleyh müctehid-i muhtînin hatâsı zuhûr edinceye kadar, şer'an o hüküm ile amel etmek vacibdir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Süleyman (a.s.) koyun ve tarla meselesinde, hükmünde isabet eden müctehid (dini konularda hüküm çıkarma yetkisine sahip âlim) gibidir. Ve Allah, bir meselede isabetli hüküm veren müctehidin hükmettiği hükümle hükmeder. Eğer Yüce Allah o meseleye Rûh-ı a'zam (s.a.v.) (Hz. Muhammed'in ruhu) suretiyle bizzat veya resulüne vahyolunan şeyle mütevelli (işleri üstlenen) olursa, mazhariyet (tecelli yeri olma) itibarıyla kendisinden hüküm sadır olan müctehid, bu hükmünde isabetli olduğu için iki ecir (sevap) kazanır. Bu iki ecirden birisi, hükümde doğruluğuna ve diğeri, çalışmasına karşılıktır; ve bu belirli hükümde hata eden müctehid için dahi bir ecir vardır ki, bu da onun çabasına karşılıktır. Bununla birlikte hata eden müctehidin bu hükmü, Yüce Allah'ın "وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا" (Enbiyâ, 21/79) yani "Cümleye hükmü ve ilmi Biz verdik" ayet-i kerimesinde beyan buyurulan hüküm ve ilme de dahildir. Bu sebeple hata eden müctehidin hatası ortaya çıkıncaya kadar, şer'an (şeriat açısından) o hüküm ile amel etmek vaciptir (gereklidir).

Ve şerîat-ı muhammediyye, iki nevi' üzerinedir: Birisi “şerîat-ı mu- hammediyye-i asliyye"; diğeri “şerîat-ı muhammediyye-i ictihâdiyye”dir. Şerîat-ı muhammediyye-i asliyye, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in zamân-ı saâdetlerinde hüküm buyurdukları şerîattir ki, bunda aslâ hatâ mutasavver değildir. Ve şerîat-ı ictihâdiyye, zamân-ı saâdetten sonra fukahâ-yı kirâmın zann-ı gālib üzerine hükmettikleri şerîattir ki, bu zann-ı gālibde hatâ vukūu derkârdır. Ve âhir zamanda zuhûr edecek olan Mehdî, şerîat-ı muhammediyye-i asliyye ile hükmedeceğinden, ictihâda müstenid olan mezâhib-i muhtelifenin hükmü kalmayacaktır. İşte bu ümmet-i muhammediyyeye, hükümde, Süleymân ve Dâvûd (aleyhime's-selâm)ın rütbeleri verilmiştir. Bir mes'ele hakkında verdiği hükümde isâbet eden hâkim Süleymân ve hatâ eden dahi Dâvûd (aleyhime's-selâm)a benzer. Binâenaleyh bak ki bu ümmete ne derece şerâfet ihsân olunmuştur! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Muhammedî şeriat, iki tür üzerinedir: Birincisi "aslî Muhammedî şeriat"; diğeri ise "ictihadî Muhammedî şeriat"tır. Aslî Muhammedî şeriat, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in saadetli zamanlarında hükmettiği şeriattir ki, bunda asla hata düşünülemez. İctihadî şeriat ise, saadetli zamandan sonra yüce fıkıh âlimlerinin zann-ı gâlib (kuvvetli zan) üzerine hükmettikleri şeriattir ki, bu zann-ı gâlibde hata meydana gelmesi mümkündür. Âhir zamanda ortaya çıkacak olan Mehdî, aslî Muhammedî şeriat ile hükmedeceğinden, ictihada dayanan çeşitli mezheplerin hükmü kalmayacaktır. İşte bu Muhammed ümmetine, hüküm vermede, Süleyman ve Davud (a.s.)'ın rütbeleri verilmiştir. Bir mesele hakkında verdiği hükümde isabet eden hâkim Süleyman'a, hata eden ise Davud (a.s.)'a benzer. Bu sebeple bak ki bu ümmete ne derece şeref ihsan olunmuştur!

وَلَمَّا رَأَتْ بلقيس عرشها مع علمها بِبُعْدِ المسافة واسْتِحَالَةِ انْتِقَالِـه فـي تلـك

المُدَّةِ عندها قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ ، وصَدَّقَتْ بما ذَكَرْنَـاه مـن تَجْدِيدِ الخلـق

بالأمثال، وهو هو، وصَدَقَ الأمرُ ، كما أَنَّكَ في زَمَانِ التجديد عيـن مـا أنـت

في الزمن الماضي .

Vaktâki Belkîs tahtını gördü, bu'd-i mesafeye ilmi ve o müddette onun intikāli, indinde müstahîl olmakla "Keennehû odur” (Neml, 27/42) dedi. Ve halkın emsâl ile tecdîdinden bizim zikr [16/40] ettiği- miz şey ile, doğru söyledi. Hâlbuki o, odur. Emr ise sâdıktır. Nitekim sen, zamân-ı tecdîdde, zamân-ı mâzîde olduğunun "ayn"ısın. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Belkıs tahtını gördüğü zaman, mesafenin uzaklığı ve o süre içinde tahtın nakledilmesinin kendi katında imkânsız olması sebebiyle "Sanki o odur" (Neml, 27/42) dedi. Ve halkın benzer şeylerle yenilenmesinden bizim zikrettiğimiz şey ile doğru söyledi. Hâlbuki o, odur. Emir ise doğrudur. Nasıl ki sen, yenilenme zamanında, geçmiş zamanda olduğunun aynısın.

Ya'ni Belkîs Süleymân (a.s.)ın huzûruna gelip de tahtını o mecliste hâzır gördüğü vakit, Sebâ şehriyle bulunduğu mahal arasındaki mesâfenin uzak- lığını bildiği ve müddet-i cüziyye zarfında tahtın bu mesafeyi kat'ederek intikāl etmesi, kendisince gayr-ı mümkin bulunduğu cihetle, Süleymân )a.s.) tarafından أَهْكَذَا عَرْشُكِ )Neml 27/42) ya'ni “Tahtın böyle midir?" tarzında vâki' olan suâle cevâben: “Gûyâ hemen hemen odur” dedi; ve “Ta kendisidir!" demedi. Belkîs'ın bu sözü, halkın emsâl ile tecdîdi hakkın- da bizim zikrettiğimiz hakāyıka nazaran doğru oldu. Zîrâ oradaki sûret, Belkîs'ın mekânındaki tahtın sûretidir, başka sûret değildir. Fakat buradaki vücûd-ı müşahhas Sebâ şehrindeki vücûd-ı müşahhas değildir. Binâena- leyh Belkîs'ın sîga-i teşbîh ve kelime-i temsîl ile كَأَنَّهُ هُوَ )Neml 27/42( &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Belkıs, Süleyman'ın (a.s.) huzuruna gelip de tahtını o mecliste hazır gördüğü vakit, Seba şehriyle bulunduğu yer arasındaki mesafenin uzaklığını bildiği ve kısa bir süre içinde tahtın bu mesafeyi kat ederek intikal etmesinin kendisince imkânsız bulunduğu için, Süleyman (a.s.) tarafından "أَهْكَذَا عَرْشُكِ" (Neml 27/42) yani "Tahtın böyle midir?" tarzında meydana gelen soruya cevaben: "Sanki hemen hemen odur" dedi; ve "Ta kendisidir!" demedi. Belkıs'ın bu sözü, halkın emsâl (benzerler) ile tecdîdi (yenilenmesi) hakkında bizim zikrettiğimiz hakikatlere göre doğru oldu. Çünkü oradaki suret, Belkıs'ın mekânındaki tahtın suretidir, başka suret değildir. Fakat buradaki müşahhas (somut) varlık, Seba şehrindeki müşahhas varlık değildir. Bu sebeple Belkıs'ın teşbih (benzetme) kalıbı ve temsil (örnekleme) kelimesi ile "كَأَنَّهُ هُوَ" (Neml 27/42) demesi yerindedir.

[Gûyâ hemen hemen odur.] demesi pek muvâfık idi. Ve Süleymân (a.s.) bu hakîkati bildiği için Belkisa: أَهَذَا عَرْشُكِ ya'ni “Tahtın bu mudur?" demedi; "Tahtın böyle midir?” dedi; ve Belkîs'ın cevabı da ona muvâfık oldu. Ve tahtın buradaki vücûd-ı müşahhası, Sebâ şehrindeki vücûd-ı müşahhasına benzediği ve fakat sûreti, ayn-ı sâbitesinin sûreti olduğu için emr sâdıktır. Nitekim insanın zerrât-ı vücûdu beş veyâ yedi senede bir kerre kâmilen teceddüd eder. Binâenaleyh sen bi-hasebi's-sûret bugün, o eski sûretinin “ayn”ısın. Fakat vücûd itibariyle “ayn”ı değilsin. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Sanki hemen hemen odur.] demesi pek uygun idi. Ve Süleyman (a.s.) bu hakikati bildiği için Belkıs'a: أَهَذَا عَرْشُكِ yani “Tahtın bu mudur?” demedi; “Tahtın böyle midir?” dedi; ve Belkıs'ın cevabı da ona uygun oldu. Ve tahtın buradaki müşahhas (somut) varlığı, Seba şehrindeki müşahhas varlığına benzediği ve fakat sureti, ayn-ı sâbitesinin (tekil sabit hakikatinin) sureti olduğu için emir doğrudur. Nasıl ki insanın vücudunun zerreleri beş veya yedi senede bir kere tamamen yenilenir. Bu sebeple sen suret itibarıyla bugün, o eski suretinin “ayn”ısın (tekil hakikatisin). Fakat varlık itibarıyla “ayn”ı değilsin.

Ma'lûm olsun ki, âlemin suver ve nukūşu, ilm-i ilâhîde sâbit olan suver ve nukūşun gayrı değildir; ve bu mertebede o suver ve nukūş vücûd-ı ilmî ve hayâlî ile mülebbestir. Vücûd-ı mutlak-ı Hak, her mertebeye tenezzül ettikçe bu sûretlere, o mertebenin îcâbına göre bir kisve-i taayyün verir. Binâenaleyh her bir mertebede zâhir olan nakış ve sûret, o sûret-i ilmiyye ve hayaliyyenin “ayn”ıdır. [16/41] Fakat vücûdları birbirinin “ayn”ı değildir. Meselâ senin şimdiki sûretin ilm-i ilâhîdeki sûretinin “ayn”ıdır. Fakat şimdiki vücudun ne âlem-i misâldeki ve ne âlem-i şehîdetteki, bilfarz yirmi sene evvelki vücudunun “ayn”ı değildir. Velâkin o vücudunun sûreti, yine o ilm-i ilâhîde sabit olan sûretindir. Vücûdun değişmekle sûretin değişmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, âlemin şekilleri ve nakışları, ilâhî ilimde sabit olan şekiller ve nakışlardan başka değildir; ve bu mertebede o şekiller ve nakışlar ilmî ve hayâlî bir varlık (vücûd-ı ilmî ve hayâlî) ile giydirilmiştir. Hakk'ın mutlak varlığı (vücûd-ı mutlak-ı Hak), her mertebeye indikçe bu sûretlere, o mertebenin gerekliliğine göre bir belirlenme elbisesi (kisve-i taayyün) verir. Bu sebeple her bir mertebede görünen nakış ve sûret, o ilmî ve hayâlî sûretin "ayn"ıdır (özüdür). Fakat varlıkları birbirinin "ayn"ı değildir. Örneğin senin şimdiki sûretin, ilâhî ilimdeki sûretinin "ayn"ıdır. Fakat şimdiki varlığın ne misâl âlemindeki (âlem-i misâl) ve ne de şehâdet âlemindeki (âlem-i şehâdet), farz edelim yirmi sene evvelki varlığının "ayn"ı değildir. Ancak o varlığının sûreti, yine o ilâhî ilimde sabit olan sûretindir. Varlığın değişmekle sûretin değişmedi.

Suâl: Benim sûretim doğduğum vakit böyle değil idi. Sonra saçım sakalım çıktı. İhtiyarladım yüzüm buruştu, eski tarâvetim gitti. Binâenaleyh vücûdumun tebeddülüyle sûretim dahi tebeddül etmiş oldu? &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Benim sûretim doğduğum zaman böyle değildi. Sonra saçım sakalım çıktı. İhtiyarladım, yüzüm buruştu, eski tazeliğim gitti. Bu sebeple vücudumun başka bir hale geçmesiyle sûretim de başka bir hale geçmiş oldu?

Cevâb: Evvelen, seni yedi sene evvel tanıyan kimse, yedi sene sonra gördüğü vakit yine tanır. Bu, senin esas sûretinin tebeddül etmediğine delîldir. Sâniyen, senin bu âlem-i şehîdette kaç sene muammer olacağın ve her sinnde ne sûrette bulunacağın ilm-i ilâhîde sâbittir. Binâenaleyh senin vücûdun her ân-ı gayr-ı münkasimde madûm ve müteâkiben mevcûd olduğu hâlde, sûretin sâbittir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Öncelikle, seni yedi sene önce tanıyan kişi, yedi sene sonra gördüğünde yine tanır. Bu durum, senin esas şeklinin başka bir hale geçmediğine delildir. İkinci olarak, senin bu görünen âlemde kaç sene yaşayacağın ve her yaşta ne şekilde bulunacağın ilâhî ilimde sabittir. Bu sebeple, senin varlığın her bölünmez anda yok olup hemen ardından var olduğu hâlde, şeklin sabittir.

Misâl: Bir ressâm bir levha tasvîr edeceği vakit hayâlinde ona bir vücûd verir. Badehû onu hâriçte tasvîr eder. O hâriçte tasvîr ettiği levha mahvol-sa, o sûret mâdemki ressâmın hayâlinde sâbittir, ona yine vücûd verir. Bu ikinci levha vücûd itibariyle evvelkinin “ayn”ı değildir. Fakat sûret i'tibâ- riyle “ayn"ıdır, gayrı değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Bir ressam bir tablo çizeceği zaman hayalinde ona bir varlık verir. Daha sonra onu dışarıda çizer. O dışarıda çizdiği tablo mahvolursa, o suret mademki ressamın hayalinde sabittir, ona yine varlık verir. Bu ikinci tablo varlık itibarıyla öncekinin "ayn"ı (tekil hakikati) değildir. Fakat suret itibarıyla "ayn"ıdır, başkası değildir.

ثم إنه من كمال علم سليمانَ التَّنْبِيهُ الَّذي ذَكَرَه فِي الصَّرْحِ، فَقِيلَ لَهَا

ادْخُلِي الصَّرْحَ، وكان صَرْحًا أَمْلَسَ لَا أَمْتَ فيـه مـن زُجَاجِ، فَلَمَّا رَأَتْـه

حَسِبَتْهُ لُجَّةً أَي مَاءً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا حَتَّى لا يُصِيبَ الماءُ ثَوْبَها،

فَنَبَّهَها بذلك على أنَّ عرشها الَّذي رَأَتْهُ من هذا القبيل، وهذا غاية الانصاف،

فإِنَّه أَعْلَمَها بذلك إِصَابَتَها في قولها : كَأَنَّهُ هُوَ .

[16/42] Ba'dehû kasrın meyânında zikreylediği tenbîh, Süleymân'ın kemâl-i ilmindendir. “İmdi ona köşke gir, denildi." Ve köşk zücâc- dan olup pek beyaz ve şeffaf idi. "Ve vaktâki onu gördü, lücce, ya'ni su zannetti; ve esvâbına su isâbet etmemek için, bacaklarını açtı." (Neml, 27/44) Böyle olunca, gördüğü tahtının da bu kabîlden olduğuna, bununla tenbîh eyledi. Ve işte bu insâfın gāyesidir. Zîrâ muhakkak bu tenbih ile onun كَأَنَّهُ هُوَ (Neml, 27/42) [Güyâ hemen hemen odur.] kavlindeki isâbetini ona i'lâm etti. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[16/42] Bundan sonra, kasrın (sarayın) içinde zikrettiği uyarı, Süleyman'ın ilminin kemâlinden (olgunluğundan) idi. "Şimdi ona köşke gir, denildi." Ve köşk camdan olup pek beyaz ve şeffaf idi. "Ve onu gördüğü vakit, lücce (derin su), yani su zannetti; ve elbiselerine su isabet etmemesi için, bacaklarını açtı." (Neml, 27/44) Böyle olunca, gördüğü tahtının da bu kabilden (türden) olduğuna, bununla uyarıda bulundu. Ve işte bu, insafın gayesidir (son noktasıdır). Çünkü muhakkak bu uyarı ile onun "كَأَنَّهُ هُوَ" (Neml, 27/42) [Güyâ hemen hemen odur.] sözündeki isabetini (doğruluğunu) ona bildirdi.

Ya'ni taht mes'elesinden sonra, köşkün beyânında Süleymân (a.s.) tara- fından Belkîs'a vâki' olan tenbîh, Cenâb-ı Süleymân'ın kemâl-i ilminden- dir. Ma'lûmdur ki Süleymân (a.s.) gāyet beyaz ve şeffaf billûrdan bir köşk i'mâl ettirmiş idi ki, altında su ve suyun içinde de balıklar var idi. Belkîs'a bu köşke gir, denildi. O da köşkün sathının kemâl-i şeffâfiyyetinden su- dan geçilecek zu'miyle, paçaları ıslanmamak için, sıvadı ve bacaklarını açtı. Yürümeğe başlayınca, su olmayıp, bastığı mahallin billûr olduğunu anladı. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani taht meselesinden sonra, köşkün açıklanmasında Süleyman (a.s.) tarafından Belkıs'a meydana gelen uyarı, Cenâb-ı Süleyman'ın ilminin kemâlinden (mükemmelliğinden) kaynaklanır. Bilinmeli ki Süleyman (a.s.) gayet beyaz ve şeffaf billurdan bir köşk yaptırmış idi ki, altında su ve suyun içinde de balıklar vardı. Belkıs'a bu köşke gir, denildi. O da köşkün yüzeyinin kemâl-i şeffafiyetinden (aşırı şeffaflığından) dolayı sudan geçilecek zannıyla, paçaları ıslanmamak için, sıvadı ve bacaklarını açtı. Yürümeye başlayınca, su olmayıp, bastığı yerin billur olduğunu anladı.

Süleymân (a.s.)ın Belkîs'ı köşke idhâli, tahtının dahi bu kabîlden ol- duğuna, ya'ni tahtın vücûdu, Sebâ şehrindeki tahtının vücudunun “ayn”ı olmayıp onun müşâbihi ve fakat sûret i'tibâriyle, onun “ayn”ı olduğuna tenbîh eyledi. Nitekim Belkîs'ın paçalarını sıvayıp bastığı mahal, sûret i'ti- bâriyle suyun “ayn”ıdır. Çünkü billûrun sûreti, şeffafiyeti hasebiyle meş- hûd değildir. Fakat vücûd itibariyle mahsustur; ve suyun aynı değildir. Binâenaleyh bu köşk meselesi, müşâbehet-i vücûda ve ayniyyet-i sûrete tenbîhtir; ve bu tenbîh dahi, Süleymân (a.s.) tarafından Belkîs hakkında son derece insaftır. Zîrâ Cenâb-ı Süleymân bu tenbîhi ile, Belkîs'ın ken- di tahtı hakkında "Sanki odur" demesindeki isâbeti, [16/43] ona tefhîm ve i'lâm etmiş oldu. Çünkü tahtın vücûdu, mekân-ı Belkîs'daki tahtın müşâbihi olduğundan, Belkîs'ın “Ona benzer” demesi doğru olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Süleyman (a.s.)'ın Belkıs'ı köşke alması, tahtının da bu türden olduğuna, yani tahtın varlığının, Seba şehrindeki tahtının varlığının "aynı" (özü) olmayıp onun benzeri olduğuna ve fakat şekil itibarıyla onun "aynı" olduğuna dikkat çekti. Nasıl ki Belkıs'ın paçalarını sıvayıp bastığı yer, şekil itibarıyla suyun "aynı"dır. Çünkü billurun şekli, şeffaflığı sebebiyle görünmez. Fakat varlık itibarıyla özeldir; ve suyun aynı değildir. Bu sebeple bu köşk meselesi, varlık benzerliğine ve şekil ayniyetine bir dikkat çekmedir; ve bu dikkat çekme de, Süleyman (a.s.) tarafından Belkıs hakkında son derece insaftır. Çünkü Cenâb-ı Süleyman bu dikkat çekmesiyle, Belkıs'ın kendi tahtı hakkında "Sanki odur" demesindeki isabeti, ona bildirdi ve açıkladı. Çünkü tahtın varlığı, Belkıs'ın mekânındaki tahtın benzeri olduğundan, Belkıs'ın "Ona benzer" demesi doğru olur.

فَقَالَتْ عِنْدَ ذلك : رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ أَي إِسلام

سليمانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ، فما انْقَادَتْ لِسُلَيْمَانَ بَلِ انْقَادَتْ لِرَبِّ العالمينَ،

وسليمان من العالمين، فما تَقَيَّدَتْ فِي انْقِيَادِها كما لا تَتَفَيَّدُ الرُّسُلُ في

اعتقادها في الله، بخلافِ فِرْعَوْنَ، فَإِنَّه قال : رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ ، وإن كان

يَلْحَقُ بهذا الانقياد البَلْقِيسِيِّ من وجه ، ولكن لا يَقْوِي قُوَّتَه، فكانت أَفْقَهَ من

فرعون في الانقياد لله.

İmdi bunun indinde: "Yâ Rab tahkîkan ben nefsime zulmettim ve Süleymân ile, ya'ni islâm-ı Süleymân ile Rabbü'l-âlemîn olan Allâh'a teslîm ve münkād oldum” (Neml, 27/44) dedi. Böyle olunca Süley-mân'a münkād olmadı, belki Rabbü'l-âlemîne münkād oldu; ve Sü-leymân ise âlemîndendir. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın hakkındaki i'tikādlarında resûller takayyüd etmedikleri gibi, Belkîs de inkıyâ-dında takayyüd etmedi, Fir'avn'a muhâlif olarak. Zîrâ o “Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'ine" (A'râf, 7/122) dedi. Vâkıâ bu inkıyâd ile bir vecih-den Belkîs'ın inkıyâdına lâhik olur. Velâkin onun kuvveti kadar kavî olmaz. Böyle olunca Belkîs, Allâh'a inkıyâdda, Fir'avn'dan efkah idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bunun yanında: "Yâ Rab, gerçekten ben nefsime zulmettim ve Süleyman ile, yani Süleyman'ın İslâm'ı ile, âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim ve boyun eğdim" (Neml, 27/44) dedi. Böyle olunca Süleyman'a boyun eğmedi, aksine âlemlerin Rabbine boyun eğdi; ve Süleyman ise âlemlerdendir. Bu sebeple, Allah Teâlâ hakkındaki inançlarında resûller kayıtlanmadıkları gibi, Belkıs da boyun eğmesinde kayıtlanmadı, Firavun'a muhalif olarak. Çünkü o "Musa ve Harun'un Rabbine" (A'râf, 7/122) dedi. Gerçekte bu boyun eğme ile bir yönden Belkıs'ın boyun eğmesine katılır. Ancak onun kuvveti kadar güçlü olmaz. Böyle olunca Belkıs, Allah'a boyun eğmede, Firavun'dan daha anlayışlı idi.

Ya'ni Belkîs Süleymân (a.s.)ın bâlâda îzah olunan insâfını gördüğü va-kit, Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulduğu üzere رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ )Neml 27/44) yani “Ya Rab, muhakkak ben nefsi-me küfür ve şirk ile veyâhud teʼhîr-i îmân ile zulmettim; ve bunun böyle olduğunu şimdi anladığım için, Süleymân nasıl Rabbü'l-âlemîne münkād olmuş ise, ben dahi öylece teslîm ve münkād oldum" dedi. Belkîs, Süley-mân'a münkād oldum, demedi; belki âlemlerin Rabb'ine inkıyâd ettim, dedi. Ve Cenâb-ı Süleymân ise, âlemler mefhûmu içinde dâhildir. Binâe-naleyh Belkîs sûret-i mutlakada [16/44] inkıyâd etmiş oldu ve inkıyâdını takyîd etmedi. Nitekim resûllerin dahi Allah Teâlâ hakkındaki itikādla-rı mukayyed olmayıp, mutlaktır. Ve Belkîs'ın bu inkıyâdı, Fir'avn'ın in-kıyâdına muhâlif oldu. Zîrâ Fir'avn “Ben Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'ine îmân ettim" dedi. Ve “Mûsâ ve Hârûn” kavliyle îmânını takyîd etti. Vâkıâ &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Belkıs, Süleyman (a.s.)'ın yukarıda açıklanan insafını gördüğü zaman, Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyurulduğu üzere, "رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ" (Neml 27/44) yani "Ey Rabbim, muhakkak ben nefsime küfür ve şirk ile veya imanı geciktirmekle zulmettim; ve bunun böyle olduğunu şimdi anladığım için, Süleyman nasıl Âlemlerin Rabbi'ne boyun eğmiş ise, ben de öylece teslim oldum ve boyun eğdim" dedi. Belkıs, Süleyman'a boyun eğdim demedi; aksine Âlemlerin Rabbi'ne boyun eğdim dedi. Ve Cenâb-ı Süleyman ise, âlemler kavramı içinde dahildir. Bu sebeple Belkıs mutlak bir şekilde boyun eğmiş oldu ve boyun eğmesini kayıtlamadı. Nasıl ki resûllerin dahi Allah Teâlâ hakkındaki inançları kayıtlı olmayıp, mutlaktır. Ve Belkıs'ın bu boyun eğmesi, Firavun'un boyun eğmesine muhalif oldu. Çünkü Firavun "Ben Musa ve Harun'un Rabb'ine iman ettim" dedi. Ve "Musa ve Harun" sözüyle imanını kayıtladı. Gerçi

Fir'avn'ın bu mukayyed olan inkıyâdı, Belkîs'ın mutlak olan inkıyâdına bir vecihden lâhik olur. Zîrâ enbiyânın îmânları mutlaktır; ve onlara tâbi' olanların îmânları dahi bu ıtlâka dâhil olur. Fakat tarz-ı inkıyâdda kaydol-duğundan, Belkîs'ın kuvvet-i inkıyâdı kadar kavî değildir. Suâl: Kur'ân-ı Kerîm'de Fir'avn'ın takyîdi آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيل )Yunus 10/90) ya'ni “Benî İsrâîl'in îmân ettiğine îmân ettim" tarzında vâki' olmuştur. Ve Fir'avn رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ )A'râf, 7/122) [Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'ine.] dememiştir. Cevâb: Sehare îmân ettikleri vakit رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ )A’râf, 7/122) [Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'ine.] demişler idi. Ve bu sihirbazlar Benî İsrâîl'den idi. Ve diğer taraftan “Mûsâ ve Hârûn” (aleyhime's-selâm) dahi Benî İsrâîl'den idiler. Binâenaleyh Fir'avn bu kavliyle “Benî İsrâîl’in îmân ettikleri Mûsâ ve Hârûn'un, veyâhud Benî İsrâîl'den olan Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'ine îmân ettim” demiş oldu. Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.) dahi, takyîdde bu esâsı beyân buyurdu. Şu hâlde Belkîs âlemlerin Rabb'ine inkıyâd eylediği ve âlemlerin Rabb'i ise, Rabb-i mutlak ve Rabbü'l-erbâb olduğu için, inkıyâd husû-sunda Fir'avn'dan daha fakîh ve daha âlim oldu. Zîrâ Fir'avn'ın inkıyâdı Mûsâ ve Hârûn'un Rabb-i hâslarına oldu. Binâenaleyh Fir'avn'ın îmânı daha zaîf idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Firavun'un bu kayıtlı teslimiyeti, Belkıs'ın mutlak teslimiyetine bir yönden ulaşır. Çünkü peygamberlerin imanları mutlaktır; ve onlara tabi olanların imanları dahi bu mutlaklığa dahil olur. Fakat teslimiyet tarzında kayıtlı olduğundan, Belkıs'ın teslimiyet kuvveti kadar güçlü değildir. Soru: Kur'an-ı Kerim'de Firavun'un kayıtlaması "آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيل" (Yunus 10/90) yani "Benî İsrail'in iman ettiğine iman ettim" tarzında meydana gelmiştir. Ve Firavun "رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ" (A'râf, 7/122) [Musa ve Harun'un Rabb'ine.] dememiştir. Cevap: Sihirbazlar iman ettikleri vakit "رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ" (A'râf, 7/122) [Musa ve Harun'un Rabb'ine.] demişlerdi. Ve bu sihirbazlar Benî İsrail'den idi. Ve diğer taraftan "Musa ve Harun" (a.s.) dahi Benî İsrail'den idiler. Bu sebeple Firavun bu sözüyle "Benî İsrail'in iman ettikleri Musa ve Harun'un, veyahut Benî İsrail'den olan Musa ve Harun'un Rabb'ine iman ettim" demiş oldu. Ve Cenab-ı Şeyh (r.a.) dahi, kayıtlamada bu esası beyan buyurdu. Şu halde Belkıs âlemlerin Rabb'ine teslimiyet gösterdiği ve âlemlerin Rabb'i ise, mutlak Rab ve Rablerin Rabbi olduğu için, teslimiyet hususunda Firavun'dan daha anlayışlı ve daha bilgili oldu. Çünkü Firavun'un teslimiyeti Musa ve Harun'un özel Rabb'ine oldu. Bu sebeple Firavun'un imanı daha zayıf idi.

وكان فرعون تَحْتَ حكم الوقت حيث قال : آمَنَـتُ بِالَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو

إِسْرَائِيلَ، فَخَصَّصَ، وإِنَّما خَصَّصَ لِمَا رَأَى السَّحَرَةَ قالوا في إيمانهم بالله :

رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ ، فكان إسلام بلقيس إسلام سليمانَ إِذْ قَالَتْ : مَعَ

سُلَيْمَانَ ، فَتَبِعَتْهُ، فما يَمُرُّ سليمانَ بِشَيْءٍ من العَقَائِدِ إِلَّا مَرَّتْ به مُعْتَقِدَةً

ذلك، [16/45] كما كُنَّا نحن على الصِّرَاطِ المُسْتَقِيمِ الَّذِي الرَّبُّ تعالى

عليه، لكون نَوَاصِينَـا في يده ، ويَسْتَحِيلُ مُفَارَقَتُنَا إيَّاه، فَنَحْنُ معه بالتَّضْمِينِ

وهو مَعَنَا بِالتَّصْرِيحِ ، فإنَّه قال : ﴿وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ، ونحن مَعَهُ بكونه

آخِـذَا بِنَوَاصِينَا، فهو تعالى مع نفسِه حَيْثُمَا مَشَى بِنَـا مـن صراطه، فما أَحَدٌ من

العالم إلا على صراط مستقيم، وهو صراط الرَّبِّ تعالى، وكذا عَلِمَتْ بلقيس

من سليمانَ فَقَالَتْ: لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ، وما خَصَّصَتْ عَالَمًا من عَالَم.

Ve Fir'avn, "Benî İsrâîl'in îmân ettikleri şeye îmân ettim” (Yûnus, 10/90) dediği haysiyetle, vaktin hükmü tahtında idi. Binâenaleyh tahsîs etti; ve ancak sehare Allâh'a îmânlarında "Rabb-i Mûsâ ve Hârûn" dediklerini gördüğü için tahsîs etti. İmdi Belkîs'ın islâmı, "maa Süleymân” dediği için, islâm-ı Süleymân oldu. Böyle olunca ona tâbi' oldu. Binâenaleyh Belkîs, ancak akāidden Süleymân'ın yanından geçtiği şeyin yanından geçti. Nitekim biz, Rab Teâlâ'nın üzerinde bulunduğu sırât-ı müstakîm üzerindeyiz. Zîrâ bizim nâsiye-lerimiz onun yedindedir; ve bizim ondan müfârakatimiz müstahîldir. Böyle olunca o bizimle tazmîn ile ve biz O'nunla tasrîh ileyiz. Zîrâ muhakkak O مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ وَهُوَ (Hadid, 57/4) [Nerede olur iseniz O sizinle beraberdir.] dedi. Ve Hak bizim nâsiyelerimizi âhiz olmakla, biz Hak ile beraberiz. İmdi Hak Teâlâ, sırât-ı müstakîminden bizim ile mâșî olduğu haysiyetle, kendi nefsiyledir. Böyle olunca âlem-den hiçbir kimse yoktur, illâ ki sırât-ı müstakîm üzeredir. O da Rab Teâlânın sırâtıdır. Ve Belkîs Süleymân'dan dahi böyle bildi, لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Neml, 27/44) [Rabbü'l-âlemîn olan Allâh’a] dedi; ve âlemden bir âlemi tahsîs etmedi. Ya'ni Fir'avn, Benî İsrâîl'in garktan necâtı ve kendi üzerine galebeleri vaktinde "Benî İsrâîl'in îmân ettikleri şeye îmân ettim” (Yûnus, 10/90) dedi; ve onun îmânı vaktin hükmüne tebaan vâki' oldu. Binâenaleyh Benî İsrâîl'den olan sihirbazların Allah Teâlâya îmânlarında “Rabb-i Mûsâ ve Hârûn” (Arâf, 7/122) deyip îmânlarını tahsîs ettiklerini ve bu tahsîs ettik-leri îmân sebebiyle garktan kurtulduklarını gördüğü için, Fir'avn dahi, on-ların bu îmân ile nâil oldukları necâta nâil olacağını ümîd ederek, îmânını [16/46] Benî İsrâîl'in îmânıyla tahsîs etti. Halbuki bu kıyasında iki vech ile hatâ etti. Zîrâ sehare آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ (A'raf, 7/121) [Alemlerin Rabbine îmân ettik.] demek sûretiyle îmânlarını evvelen ıtlâk ve ta'mîm ve ba'dehû رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ (A'raf, 7/122) [Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'ine.] diyerek nebî-lerinin îmânıyla tahsîs etmiş idiler. Fir'avn bunun farkına varmadı. İkincisi Fir'avn, îmânını seharenin îmânı gibi, nebîlerinin îmânıyla da takyîd ede-meyip, Benî İsrâîl'in îmânıyla tahsîs etti. Fakat Belkîs “islâm-ı Süleymân ile Rabbü'l-âlemîn olan Allâh'a teslîm ve münkād oldum" (Neml, 27/44) dediği için, onun islâmı, Süleymân (a.s.)ın islâmı oldu. Binâenaleyh Belkîs emr-i teslîm ve inkıyâdda tamâmıyla Süleymân (a.s.)a tâbi' olmuş oldu; ve bu tebaiyeti sebebiyle, Süleymân (a.s.) i'tikāddan nasıl bir itikādın ya- nından geçti ise, Belkîs dahi o i'tikādın yanından geçti. Zîrâ yol bilmeyen bir kimse, yol bilen bir rehbere tâbi' olup onunla beraber gittiği vakit, tamâmıyla rehberin geçtiği yollardan geçer ve aslâ ondan ayrılmaz. Ve tâbi' olan Belkîs'ın, metbû' olan Süleymân (a.s.)a tebaiyeti şuna benzer ki, bi- zim rûhumuz ve müdebbirimiz olan Rabb-i hâsslarımız, her birerlerimizin nâsiyelerinden tutup, bizi kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde çeker, götürür. Bizim ondan ayrılmamız mümkin değildir; zîrâ biz ona tâbiiz, o bizim metbûumuzdur; ve bizim nâsiyelerimiz o ism-i hâssın yedindedir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Firavun, "Benî İsrâîl'in iman ettikleri şeye iman ettim" (Yûnus, 10/90) dediği için, o anki durumun hükmü altındaydı. Bu sebeple tahsis etti; ve ancak sihirbazların Allah'a imanlarında "Musa ve Harun'un Rabbi" dediklerini gördüğü için tahsis etti. Şimdi, Belkıs'ın İslam'ı, "Süleyman ile beraber" dediği için, Süleyman'ın İslam'ı oldu. Böyle olunca ona tabi oldu. Bu sebeple Belkıs, ancak inançlardan Süleyman'ın geçtiği şeyin yanından geçti. Nasıl ki biz, Yüce Rab'bin üzerinde bulunduğu doğru yol üzerindeyiz. Çünkü bizim alınlarımız O'nun elindedir; ve bizim O'ndan ayrılmamız imkânsızdır. Böyle olunca O bizimle tazmin ile ve biz O'nunla tasrih ileyiz. Çünkü muhakkak O "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir." (Hadid, 57/4) dedi. Ve Hak bizim alınlarımızı tuttuğu için, biz Hak ile beraberiz. Şimdi Yüce Hak, doğru yolundan bizimle yürüdüğü için, kendi nefsiyle beraberdir. Böyle olunca âlemden hiçbir kimse yoktur ki doğru yol üzerinde olmasın. O da Yüce Rab'bin yoludur. Ve Belkıs Süleyman'dan dahi böyle bildi, "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a" (Neml, 27/44) dedi; ve âlemden bir âlemi tahsis etmedi. Yani Firavun, Benî İsrâîl'in boğulmaktan kurtulması ve kendi üzerlerine galip gelmeleri vaktinde "Benî İsrâîl'in iman ettikleri şeye iman ettim" (Yûnus, 10/90) dedi; ve onun imanı o anki durumun hükmüne tabi olarak gerçekleşti. Bu sebeple Benî İsrâîl'den olan sihirbazların Yüce Allah'a imanlarında "Musa ve Harun'un Rabbi" (A'raf, 7/122) deyip imanlarını tahsis ettiklerini ve bu tahsis ettikleri iman sebebiyle boğulmaktan kurtulduklarını gördüğü için, Firavun dahi, onların bu iman ile nail oldukları kurtuluşa nail olacağını ümit ederek, imanını Benî İsrâîl'in imanıyla tahsis etti. Halbuki bu kıyasında iki yönden hata etti. Çünkü sihirbazlar "Âlemlerin Rabbine iman ettik." (A'raf, 7/121) demek suretiyle imanlarını evvela mutlak ve genel kılmış ve daha sonra "Musa ve Harun'un Rabbine." (A'raf, 7/122) diyerek peygamberlerinin imanıyla tahsis etmişlerdi. Firavun bunun farkına varmadı. İkincisi Firavun, imanını sihirbazların imanı gibi, peygamberlerinin imanıyla da kayıtlayamayıp, Benî İsrâîl'in imanıyla tahsis etti. Fakat Belkıs "Süleyman'ın İslam'ı ile âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim ve boyun eğdim" (Neml, 27/44) dediği için, onun İslam'ı, Süleyman (a.s.)'ın İslam'ı oldu. Bu sebeple Belkıs teslimiyet ve boyun eğme konusunda tamamıyla Süleyman (a.s.)'a tabi olmuş oldu; ve bu tabi oluşu sebebiyle, Süleyman (a.s.) inançtan nasıl bir inancın yanından geçti ise, Belkıs dahi o inancın yanından geçti. Çünkü yol bilmeyen bir kimse, yol bilen bir rehbere tabi olup onunla beraber gittiği zaman, tamamıyla rehberin geçtiği yollardan geçer ve asla ondan ayrılmaz. Ve tabi olan Belkıs'ın, kendisine tabi olunan Süleyman (a.s.)'a tabi oluşu şuna benzer ki, bizim ruhumuz ve işlerimizi düzenleyen özel Rabb'lerimiz, her birimizin alınlarından tutup, bizi kendi doğru yolu üzerinde çeker, götürür. Bizim ondan ayrılmamız mümkün değildir; çünkü biz ona tabiyiz, o bizim kendisine tabi olduğumuzdur; ve bizim alınlarımız o özel ismin elindedir.

Şu hâlde Rabb-i hâss bizim bâtınımız olduğu için biz zımnen O'nunla berâberiz; ve biz O'nun zâhiri olduğumuz için, O sarîhan bizimle beraber- dir. Ve bu, zımnen bizim O'nunla ve sarîhan O'nun bizimle beraber oldu- ğumuzun delîli, Hak Teâlâ hazretlerinin وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ )Hadîd, 57/4( ya'ni "Siz nerede olsanız O sizinle beraberdir” kavl-i şerîfidir. Zîrâ nerede olur isek olalım, O'nun bizimle beraber olması, O bizim bâtınımız, biz O'nun zâhiri olmamıza mütevakkıftır. Binâenaleyh Hak, esmâsı yediyle bizim nâsiyelerimizi tuttuğu için biz Hak ile beraberiz. Ve bizim vücû- dât-ı müteayyinemiz, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın [16/47] bu esmâsı hase- biyle taayyünü ve takayyüdünden ibaret olup, O'nun vücudunun gayrı olmadığından, her bir ismin sırât-ı müstakîminde bizimle beraber yürüyen Haktır. Binâenaleyh Hak, kendi nefsiyle beraberdir. Ve mâdemki suver-i âlemden her birisi bir ismin mazharıdır; ve o isim kendi mazharını nâsi- yesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde götürür; şu hâlde efrâd-1 âlemden, sırât-ı müstakîm üzerinde olmayan hiçbir ferd yoktur; ve bu sırât dahi Rabb-i mutlakın esmâsına mahsûs olan sırâttır. Ve Belkîs, Cenâb-ı Sü- leymân'ın zımnen ve tebaan Allah ile olduğunu bildi: لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ )Neml 27/44) [Rabbü'l-âlemîn olan Allâh'a] dedi. Ve Allah cemî'-i âlemlerin mü- rebbîsi olduğu için, âlemden birini tahsîs etmedi. Zîrâ Cenâb-ı Süleymân insân-ı kâmildir; ve insân-ı kâmil ism-i câmiin mazharıdır. Binâenaleyh Süleymân (a.s.)a tebaiyyet, erbâb-ı müteferrikayı câmi' olan Rabb-i mut- lakın sırât-ı müstakîmi üzerinde meşyi iktizâ eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ )Yusuf, 12/39) ya'ni “Erbâb-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allah mı hayırlıdır?” Binâenaleyh Belkîs, îmânında ta'mîm etti, tahsîs etmedi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu hâlde, özel Rabbimiz bizim iç yüzümüz olduğu için biz dolaylı olarak O'nunla beraberiz; ve biz O'nun görünen yüzü olduğumuz için, O açıkça bizimle beraberdir. Ve bu, dolaylı olarak bizim O'nunla ve açıkça O'nun bizimle beraber olduğunun delili, Yüce Allah'ın "Siz nerede olsanız O sizinle beraberdir" (Hadîd, 57/4) kutsal sözüdür. Çünkü nerede olursak olalım, O'nun bizimle beraber olması, O'nun bizim iç yüzümüz, bizim de O'nun görünen yüzü olmamıza bağlıdır. Buna göre, Hak, isimleri vasıtasıyla bizim alınlarımızı tuttuğu için biz Hak ile beraberiz. Ve bizim belirli varlıklarımız, Hakk'ın mutlak varlığının bu isimleri sebebiyle belirlenmesinden ve kayıtlanmasından ibaret olup, O'nun varlığının gayrısı olmadığından, her bir ismin doğru yolunda bizimle beraber yürüyen Hak'tır. Buna göre Hak, kendi nefsiyle beraberdir. Ve mademki âlemdeki suretlerin her biri bir ismin mazharıdır; ve o isim kendi mazharını alnından tutup kendi doğru yolu üzerinde götürür; şu hâlde âlem fertlerinden, doğru yol üzerinde olmayan hiçbir fert yoktur; ve bu yol dahi mutlak Rabbin isimlerine özgü olan yoldur. Ve Belkıs, Cenâb-ı Süleyman'ın dolaylı olarak ve tâbi olarak Allah ile olduğunu bildi: "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a" (Neml 27/44) dedi. Ve Allah bütün âlemlerin terbiye edicisi olduğu için, âlemden birini özel kılmadı. Çünkü Cenâb-ı Süleyman insân-ı kâmildir; ve insân-ı kâmil, tüm isimleri kapsayan ismin mazharıdır. Buna göre Süleyman (a.s.)'a tâbi olmak, dağınık rableri kapsayan mutlak Rabbin doğru yolu üzerinde yürümeyi gerektirir. Nitekim Yüce Allah buyurur: "Dağınık rabler mi hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allah mı hayırlıdır?" (Yusuf, 12/39). Buna göre Belkıs, imanında genelleme yaptı, özel kılmadı.

وأَمَّا التَّسْخِيرُ الَّذِي اختص به سليمان الله وفَضَّلَ به غيره وجَعَلَه الله له من المُلْكِ

الَّذي لا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ من بَعْدِه فهو كَوْنُه عن أمره، فقال: ﴿فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي

بِأَمْرِهِ، فما هو من كونه تَسْخِيرًا فَإِنَّ اللهَ يقول في حَقِّنَا كُلَّنَا من غيرِ تَخْصِيص:

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ ، وقد ذَكَرَ تسخير

الرياح والنُّجُومِ وغير ذلك، ولكن لا عن أمرنا بَلْ عن أمرِ اللهِ، فما اخْتُصَّ

سليمانُ إِنْ فَهِمْتَ إِلا بِالْأَمْرِ من غيرِ جَمْعِيَّةٍ ولا هِمَّةٍ بَل بِمُجَرَّدِ الأمر، وإِنَّما

قُلْنَا ذلك، لأنَّا نَعْلَمُ أَنَّ أَجْرَامَ العالم تَنْفَعِلُ لِهِمَمِ النُّفُوسِ إِذا أُقِيمَتْ في مقامِ

الجَمْعِيَّةِ، وقد عاينا ذلك في هذا الطريق، فكان من سليمانَ مُجَرَّدُ التَّلَفظِ

بالأمرِ لِمَنْ أَرَادَ تَسْخِيرَه من غيرِ هِمَّةٍ ولا جَمْعِيَّةٍ.

Ve Süleymân (a.s.)ın muhtass kılındığı ve onun sebebiyle kendinin gayrısına fâzıl olduğu ve Allah Teâlâ'nın onun için, ondan sonra bir kimseye lâyık olmayan mülkten kıldığı teshîre gelince; o, [16/48] onun "emrinden olmadır. Binâenaleyh Hak Teâlâ فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ 38/36) تَجْرِي بِأَمْرِهِ( ya'ni “Biz ona rüzgârı teshîr ettik; onun em- riyle cereyân eder" dedi. Zîrâ Allah Teâlâ bizim hepimizin hakkında ,Casiye) وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ min-gayri-tahsis 45/13) ya'ni "Allah Teâlâ göklerde ve yerde olan şeylerin kâffesini size müsahhar kıldı” der. Ve rüzgârın ve yıldızların ve bunun gayrı- sının teshîrini zikretti. Velâkin bizim emrimizden değil, belki Allâh'ın emrindendir. İmdi eğer anladın ise, Cenâb-ı Süleymân ancak cem'i- yetsiz ve himmetsiz emre, belki mücerred emre muhtass kılındı. İşte biz ancak bunu dedik. Zîrâ biz biliriz ki, nüfûs, makām-ı cem'iyyet- te ikāme olundukta, muhakkak ecrâm-ı âlem, onların himmetleriyle münfail olur; ve muhakkak biz bunu, bu tarîkte muâyene ettik. İmdi teshîrini murâd ettiği kimse için, Süleymân'dan himmetsiz ve cem'i- yetsiz olarak mücerred "emr” ile telaffuz vâki' oldu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Süleyman (a.s.)'ın kendisine özgü kılınan, onun sebebiyle başkalarından üstün olduğu ve Yüce Allah'ın onun için, ondan sonra hiç kimseye layık olmayan bir mülkten kıldığı teshire (boyun eğdirmeye) gelince; o, onun emrinden olmadır. Bu sebeple Yüce Allah, "فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ" (38/36) yani "Biz ona rüzgârı boyun eğdirdik; onun emriyle akar" dedi. Çünkü Yüce Allah hepimiz hakkında, "وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ" (45/13) yani "Allah Teâlâ göklerde ve yerde olan şeylerin hepsini size tahsis olmaksızın boyun eğdirdi" der. Ve rüzgârın ve yıldızların ve bunun dışındakilerin teshirini zikretti. Ancak bizim emrimizden değil, aksine Allah'ın emrindendir. Şimdi eğer anladıysan, Süleyman (a.s.) ancak cemiyetsiz (topluluksuz) ve himmetsiz (gayretsiz) emre, aksine mücerred (sadece) emre özgü kılındı. İşte biz ancak bunu dedik. Çünkü biz biliriz ki, nefisler, cemiyet (topluluk) makamında ikame olunduğunda, âlemdeki cisimler muhakkak onların himmetleriyle (gayretleriyle) etkilenir; ve muhakkak biz bunu, bu yolda gözlemledik. Şimdi teshirini (boyun eğdirmesini) murad ettiği kimse için, Süleyman'dan himmetsiz ve cemiyetsiz olarak mücerred "emir" ile telaffuz (söz söyleme) meydana geldi.

Ya'ni şu teshîr ki, Süleymân (a.s.)a muhtass kılındı; ve Cenâb-ı Süley- mân o teshîr sebebiyle, efrâd-ı âlemden kendisinin gayrı üzerine fâzıl oldu; ve Hak Teâlâ bu teshîri, Süleymân (a.s.)a mahsûs bir mülkten kıldı ki, ondan sonra hiçbir kimse için bu mülk ile zuhûr lâyık olmaz. İşte bu teshî- rin Cenâb-ı Süleymânʼa ihtisâsı, onun bir şeyde “himmet” ve “cem'iyyet-i kalb” ve “taslît-i vehm” ile tasarruf etmesi değil, belki bu teshîrin mücerred onun "emr"i ile olmasıdır. Böyle olunca Hak Teâlâ “Biz ona rüzgârı teshîr ettik, onun emri ile cereyân eder” (Sâd, 38/36) dedi. Ve rüzgârın cereyâ- nını Cenâb-ı Süleymân'ın emrine tâbi' kıldığını beyân buyurdu. Şu hâlde onun ihtisâsı, teshîrde değil, belki bu teshîrin onun “emr”iyle olmasında- dır. Eğer teshîrde ihtisâs sâhibi idi denilir ise, bu doğru olmaz. Çünkü Hak Teâlâ bizim hepimiz hakkında bilâ-tahsîs “Allah Teâlâ göklerde ve yerde olan şeylerin kâffesini size müsahhar kıldı" (Câsiye, 45/13) buyurmuş ve rüzgârın ve yıldızların ve bunlardan gayrısının teshîrini zikretmiştir. Velâ- kin Cenâb-ı Süleymân hakkında beyân buyurduğu gibi, bunların bizim “emr”imizle müsahhar olduğunu beyân etmemiştir. Belki onların bize mü- sahhariyeti Hakk'ın emriyledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, Süleyman (a.s.)'a özgü kılınan bu teshir (boyun eğdirme); ve Süleyman (a.s.) o teshir sebebiyle, âlem fertlerinden kendisinden başkası üzerine üstün oldu; ve Yüce Allah bu teshiri, Süleyman (a.s.)'a özgü bir mülkten kıldı ki, ondan sonra hiçbir kimse için bu mülk ile ortaya çıkmak uygun olmaz. İşte bu teshirin Süleyman (a.s.)'a özgü kılınması, onun bir şeyde "himmet" (manevi güç), "cem'iyyet-i kalb" (kalp birliği, yoğunlaşma) ve "taslît-i vehm" (vehmi/sanıyı musallat etme) ile tasarruf etmesi değil, aksine bu teshirin sadece onun "emr"i ile olmasıdır. Böyle olunca Yüce Allah “Biz ona rüzgârı teshîr ettik, onun emri ile cereyân eder” (Sâd, 38/36) dedi. Ve rüzgârın akışını Süleyman (a.s.)'ın emrine tâbi kıldığını beyan buyurdu. Şu halde onun özgülüğü, teshirde değil, aksine bu teshirin onun "emr"iyle olmasındadır. Eğer teshirde özgülük sahibi idi denilirse, bu doğru olmaz. Çünkü Yüce Allah bizim hepimiz hakkında özel bir tahsis yapmaksızın “Allah Teâlâ göklerde ve yerde olan şeylerin kâffesini size müsahhar kıldı" (Câsiye, 45/13) buyurmuş ve rüzgârın ve yıldızların ve bunlardan başkasının teshirini zikretmiştir. Ancak Süleyman (a.s.) hakkında beyan buyurduğu gibi, bunların bizim "emr"imizle müsahhar olduğunu beyan etmemiştir. Aksine onların bize müsahhariyeti Hakk'ın emriyledir.

Şu hâlde eğer sen bu bahsi anladın ise [16/49] bildin ki, Cenâb-ı Sü- leymân'ın ihtisâsı, ancak kuvâsını cem'etmeksizin ve himmetini sarfeyle- meksizin, “emr”e ve belki mücerred “emr”edir. Zîrâ himmetle tasarruf, mutavassıtların şânıdır; ve tasarrufta isneyniyet vardır. Ve kümmel ise ulû- hiyete müzâhim olmak istemez; meğer ki emr-i Hak vârid ola. O vakit cem'iyyet-i kalb ve himmet ile tasarrufa tasaddî eder. Fakat Süleymân (a.s.) teshîrdeki ihtisası hasebiyle böyle tasarruf etmedi, ya'ni onda cem'iyyet-i kalb ve himmet hâsıl olmadı, yalnız "emr” etti; işte o kadar! Cenâb-ı Şeyh (r.a.), biz ancak bunu dedik; ya'ni Cenâb-ı Süleymân teshîre, cem'iyyet-i kalb ve himmet ile ve ervâh-ı felekiyyenin muâvene- tiyle ve havâss-ı umûr-i tabîiyye ile ve esmâ-i ilâhiyye ve sâir emsâli ile değil, mücerred emr ile muhtass kılındı dedik, buyurur. Zîrâ teshîrde iki sûret vâki'dir: Birisi böyle mücerred “emr” ile, diğeri de “taslît-i himmet” iledir. Çünkü ecrâm-ı âlem nüfûs-i kâmilenin himmetlerinden müteessir olur. Velâkin ecrâm-ı âlemin bu teessür ve infiâli nüfûs-i kâmile makām-ı cem'iyyete ikāmet olunduğu vakitte olur. Zîrâ makām-ı cemʼiyyette mugā- yeret-i i'tibârî kalkar. Binâenaleyh bu makāmda, fiil-i bende fiil-i Hak olur; ve Hak Teâlâ ise her şeye kādirdir. İşte ancak kırk kişinin yerine vaz'ede- bildiği Hayber Kalesi kapısının İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehû ve radı- yallâhu anh) efendimiz tarafından münferiden koparılması bu kabîldendir. Nitekim Cenâb-ı İmâm kapının yerine vaz'ında o kırk kişinin içinde idi. Kendisine dediler ki: “Bu kapıyı yalnız başına koparan sen değil miydin? Şimdi neden müşkilât çekiyorsun?” Cevaben buyurdular ki: والله مَا قَلَعْتُ بَابَ خَيْبَرٍ ya'ni “Vallâhi Hayber kapısını koparan ben değilim!" Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu hâli teʼyîden “Muhakkak biz bu tarîk-i Hak'ta ecrâm-ı âlemin nüfûs-i kâmilenin himmetleriyle münfail ve müteessir olduğunu gördük” buyururlar. İşte mahzâ ihtisâs hasebiyle, Cenâb-ı Süleymân'dan yalnız "emr” ile telaffuz vâki' oldu. Ya'ni teshîrini murâd ettiği kimse için, kalbinde cem'iyet ve himmet mevcûd olmaksızın, yalnız “Bu böyle olsun!" diye "emr" ile telaffuz [16/50] vâki' oldu. Şu hâlde Cenâb-ı Süleymân ile nüfûs-i kâmilenin teshîrleri arasındaki fark, birinin himmetsiz "emr" lafzı ile ve diğerinin himmet ve cem'iyyet-i kalb ile vâki' olmasından ibârettir. Binâenaleyh Cenâb-ı Süleymân'ın nefs-i teshîrde, nüfûs-i kâmileden fazla bir meziyeti yoktur. Onun ihtisâsı ancak mücerred “emr” iledir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şu hâlde eğer sen bu bahsi anladıysan, bildin ki, Yüce Süleyman'ın (a.s.) özelliği, ancak kuvvetlerini toplamaksızın ve gayretini harcamaksızın, "emir"e ve hatta sadece "emir"e ilişkindir. Çünkü gayretle tasarruf etmek, aracıların işidir; ve tasarrufta ikilik (fail ve mef'ul) vardır. Olgun kişiler ise ilâhlık makamına ortak olmak istemezler; ancak Hak'tan bir emir gelirse durum farklıdır. O zaman kalp birliği ve gayret ile tasarrufa girişirler. Fakat Süleyman (a.s.) teshirdeki (boyun eğdirme) özelliği sebebiyle böyle tasarruf etmedi, yani onda kalp birliği ve gayret oluşmadı, sadece "emretti"; işte o kadar! Yüce Şeyh (r.a.) buyurur ki: "Biz ancak bunu dedik; yani Yüce Süleyman'ın teshire, kalp birliği ve gayret ile, felekî ruhların yardımıyla, tabiî işlerin özellikleriyle, ilâhî isimlerle ve benzeri şeylerle değil, sadece emir ile özel kılındığını söyledik." Çünkü teshirde iki durum söz konusudur: Birisi böyle sadece "emir" ile, diğeri de "gayretin yönlendirilmesi" iledir. Çünkü âlemdeki cisimler, olgun ruhların gayretlerinden etkilenir. Ancak âlemdeki cisimlerin bu etkilenmesi ve tepki vermesi, olgun ruhlar cemiyet makamına (birlik makamı) yerleştirildiği zaman olur. Çünkü cemiyet makamında itibari farklılıklar ortadan kalkar. Bu sebeple bu makamda, kulun fiili Hak'kın fiili olur; ve Yüce Allah ise her şeye kadirdir. İşte ancak kırk kişinin yerine koyabildiği Hayber Kalesi kapısının, İmam Ali (kerremallâhu vechehû ve radıyallâhu anh) efendimiz tarafından tek başına koparılması bu türdendir. Nitekim Yüce İmam, kapıyı yerine koyarken o kırk kişinin içindeydi. Kendisine dediler ki: "Bu kapıyı yalnız başına koparan sen değil miydin? Şimdi neden zorluk çekiyorsun?" Cevaben buyurdular ki: "والله مَا قَلَعْتُ بَابَ خَيْبَرٍ" yani "Vallahi Hayber kapısını koparan ben değilim!" Ve Yüce Şeyh (r.a.) bu hâli teyit ederek buyururlar ki: "Muhakkak biz bu Hak yolunda âlemdeki cisimlerin, olgun ruhların gayretleriyle etkilendiğini ve tepki verdiğini gördük." İşte sadece özelliğe bağlı olarak, Yüce Süleyman'dan yalnız "emir" ile söz söyleme gerçekleşti. Yani teshirini murad ettiği kimse için, kalbinde birlik ve gayret mevcut olmaksızın, yalnız "Bu böyle olsun!" diye "emir" ile söz söyleme gerçekleşti. Şu hâlde Yüce Süleyman ile olgun ruhların teshirleri arasındaki fark, birinin gayretsiz "emir" lafzı ile ve diğerinin gayret ve kalp birliği ile gerçekleşmesinden ibarettir. Bu sebeple Yüce Süleyman'ın teshir etme konusunda, olgun ruhlardan fazla bir üstünlüğü yoktur. Onun özelliği ancak sadece "emir" iledir.

وَاعْلَمْ أَيَّدَنَا اللَّهُ وَإِيَّاكَ بِرُوحٍ مِنْهُ، أَنَّ مِثْلَ هذا العَطَاءِ إِذا حَصَلَ للعبدِ أَيَّ عبدٍ كان

فإِنَّه لا يَنْقُصُه ذلك من مُلْكِ آخرته ولا يُحْسَبُ عليه، مع كونه سليمان طَلَبَه

من ربِّه، فَيَقْتَضِي ذَوْقُ الطريق أنْ يكونَ قَدْ عُجِّلَ له ما ادخِرَ لغيره، ويُحَاسَبُ

به إذا أَرَادَه في الآخرة ، فقال الله له : هَذَا عَطَاؤُنَا ، وَلَمْ يَقُلْ لَكَ وَلَا لِغَيْرِكَ،

فَامْنُنْ أَي أَعْطِ، أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ .

Ma'lûmun olsun ki, Allah Teâlâ, kendi tarafından rûh ve tevfîk ile bizi ve seni te'yîd eylesin! Tahkîkan böyle atâ, hangi abd olursa olsun, bir abd için hâsıl olduğu vakit, o atâ, o abdin mülk-i âhiretinden eksiltmez ve onun üzerine hesab olunmaz. Maahâzâ Cenâb-ı Süleymân onu Rabb'inden taleb etti. İm_di zevk-i tarîk iktizâ eder ki, onun gayrı için iddihâr olunan atâ, Cenâb-ı Süleymân için ta'cîl olundu. Onu murâd ettiği vakit, âhirette onunla muhasebe oluna. Böyle olunca Allah Teâlâ onun için "Bu bizim atâmızdır" (Sâd, 38/39) dedi. Halbuki "senin için ve senin gayrın için" demedi. “İmdi ihsân et, ya'ni onu ver! Yahud bi-gayrı-hisâb imsâk et!" Ya'ni Süleymân (a.s.)a bi-tarîki'l-in'âm verilmiş olan mülk ve tasarruf gibi bir atâ, herhangi bir abde verilirse, o atâ o abde âhirette verilecek olan mülkten hiçbir şey eksiltmez. Ya'ni o abde, işte sana dünyâda şu ni'met verildiği için, burada verilen ni’metlerin noksan olmuştur; [16/51] ve dün- yâda verilen bu ni'metin mahsûbu, âhiret ni'metinden icrâ olunmaz. Ma- ahâzâ Süleyman (a.s.) رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا (Sâd, 38/35) [Yâ Rabbi beni mağfiret et ve bana mülk ihsân eyle!] diye bu mülk ve tasarrufu Rabb'inden taleb etmiş idi. Onun bu talebine nazaran tarîk-i Hakk'ın zevki bunu iktizâ eder ki, Süleymân (a.s.)ın gayrı için âhirette iddihâr olunan atâ, onun için ta'cîl olunduğu cihetle, Cenâb-ı Süleyman onu istediği vakit âhirette bu atâ ile muhasebe olunsun. Zîrâ zevk-i tarîk, taleb abdin kendi nefsinden vâki' olduğu vakit, bu talebi üzerine kendisine vâsıl olan atâdan dolayı âhirette muhasebe olunması iktizâ eder. Fakat Cenâb-ı Süleymân'ın talebi üzerine vâki' olan ta’cîl bu kabîlden değildir. Çünkü Allah Teâlâ Süleymân (a.s.)a "Bu, bizim atâmızdır” (Sâd, 38/39) dedi. “Senin için ve senin gayrın için” demedi. Binâenaleyh “sen ister ihsân et, yaʼni ver; ve ister imsâk eyle!" Bundan dolayı âhirette senin üzerine hesâb yoktur, buyurdu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Yüce Allah, kendi tarafından ruh ve tevfîk (başarı) ile bizi ve seni desteklesin! Gerçekten de böyle bir bağış, hangi kul olursa olsun, bir kul için meydana geldiği zaman, o bağış, o kulun ahiret mülkünden eksiltmez ve onun üzerine hesap edilmez. Buna rağmen Süleyman (a.s.) onu Rabb'inden talep etti. Şimdi, Hakk yolunun zevki bunu gerektirir ki, onun dışındakiler için ahirete saklanan bağış, Süleyman (a.s.) için dünyada peşin verildi. Onu murad ettiği zaman, ahirette onunla muhasebe olunsun. Böyle olunca Yüce Allah onun için "Bu bizim bağışımızdır" (Sâd, 38/39) dedi. Halbuki "senin için ve senin dışındakiler için" demedi. "Şimdi ihsan et, yani onu ver! Yahut hesapsızca tut!" Yani Süleyman (a.s.)'a bir ikram olarak verilmiş olan mülk ve tasarruf gibi bir bağış, herhangi bir kula verilirse, o bağış o kulun ahirette verilecek olan mülkünden hiçbir şey eksiltmez. Yani o kula, işte sana dünyada şu nimet verildiği için, burada verilen nimetlerin noksan olmuştur; ve dünyada verilen bu nimetin hesabı, ahiret nimetinden düşülmez. Buna rağmen Süleyman (a.s.) "Rabb'im beni bağışla ve bana mülk ihsan eyle!" (Sâd, 38/35) diye bu mülk ve tasarrufu Rabb'inden talep etmişti. Onun bu talebine nazaran Hakk yolunun zevki bunu gerektirir ki, Süleyman (a.s.)'ın dışındakiler için ahirette saklanan bağış, onun için dünyada peşin verildiği cihetle, Süleyman (a.s.) onu istediği zaman ahirette bu bağış ile muhasebe olunsun. Zira Hakk yolunun zevki, talep kulun kendi nefsinden meydana geldiği zaman, bu talebi üzerine kendisine ulaşan bağıştan dolayı ahirette muhasebe olunmasını gerektirir. Fakat Süleyman (a.s.)'ın talebi üzerine meydana gelen peşin verme bu türden değildir. Çünkü Yüce Allah Süleyman (a.s.)'a "Bu, bizim bağışımızdır" (Sâd, 38/39) dedi. "Senin için ve senin dışındakiler için" demedi. Bu sebeple "sen ister ihsan et, yani ver; ve ister tut!" Bundan dolayı ahirette senin üzerine hesap yoktur, buyurdu.

فَعَلِمْنَا من ذوقِ الطريق أنَّ سُؤَالَه ذلك كان عن أمر ربه، والطَّلَبُ إِذا وَقَعَ عن

الأمر الإلهي كان لِلطَّالِبِ له الأجرُ التّام على طلبه، والبَارِي تعالى إن شَاءَ

قَضَى حَاجَتَه فيما طَلَبَ منه وإِن شَاءَ أَمْسَكَ، فإنَّ العبد قد وَفَّى مَا أَوْجَبَ

الله عليه من امتثال أمره فيما سَأَلَ رَبَّه فيه، فلو سَأَلَ ذلـك مـن نفسـه عـن

غير أمر ربه له بذلك لَحَاسَبَهُ به.

İmdi biz tarîkin zevkinden bildik ki, onun bunu istemesi, Rabb'inin emrinden vâki' oldu. Ve taleb emr-i ilâhîden vâki' olduğu vakit, tâlib için talebi üzerine ecr-i tâm hâsıl olur; ve Bârî Teâlâ, dilerse, kendi- sinden taleb ettiği şeyde, onun hâcetini kazâ eder; ve dilerse imsâk eyler. Zîrâ abd, Allah Teâlâ'nın, hakkında Rabb'inden suâl ettiği şey- de emre imtisâlinden, onun üzerine vâcib kıldığı emri îfâ etti. İmdi eğer bunu, [16/52] Rabb'i emretmeden, kendi nefsinden suâl eder- se, Rabb'i onu bunun sebebiyle elbette muhasebe eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi biz yolun zevkinden bildik ki, onun bunu istemesi, Rabb'inin emrinden meydana geldi. Ve istek, ilâhî emirden meydana geldiği zaman, isteyen için isteği üzerine tam bir karşılık (ecir) elde edilir; ve Yüce Yaratıcı, dilerse, kendisinden istediği şeyde, onun ihtiyacını giderir; ve dilerse vermez. Çünkü kul, Allah Teâlâ'nın, kendisi hakkında Rabb'inden sorduğu şeyde emre uymasından dolayı, onun üzerine vâcip kıldığı emri yerine getirdi. Şimdi eğer bunu, Rabb'i emretmeden, kendi nefsinden sorarsa, Rabb'i onu bunun sebebiyle elbette hesaba çeker.

Ya'ni biz, sırât-ı müstakîm olan tarîk-i Hakk'ın zevkinden bildik ki, Sü- leymân (a.s.)ın kendisinden sonra hiçbir kimseye lâyık olmayan bir mülkü taleb etmesi, Rabb'inin emriyle vâki' oldu; ve bu talebini Rabb'inin emriyle icrâ etti. Ve taleb emr-i ilâhî ile vâki' oldukda, tâlibin talebi üzerine ecr-i tâm hâsıl olur. Çünkü Hak Teâlâ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ )Mü'min, 40/60( [Bana duâ ediniz; size icâbet edeyim!] buyurdu. Ve makām-ı seyyidiyyet, atâ ve ihsânı ve makām-ı abdiyyet ise züll-i suâli iktizâ eder. Binâenaleyh abd, seyyidine karşı vazîfesini îfâ etmekle ecre müstahak olur. Ve Bârî Teâlâ hazretleri dilerse, abdin kendisinden taleb ettiği şeyi ihsân ederek, onun hâcetini kazâ eder; ve dilerse, “lebbeyk" ile icâbet edip, atâsını teʼhîr ve imsâk eyler. Atâyânın envâı ile abd tarafından vâki' olan suâlât hakkındaki tafsîlât ve îzâhât Fass-ı Şîsî'de mürür etmiştir, oraya mürâcat olunsun. Emr-i ilâhî ile vâki' olan suâlde, Hak ister abdin murâdını versin, ister tehîr ve imsâk etsin, abd me'cûrdur. Çünkü o talebde Rabb'inin emrine imtisâl etmiştir; ve onun üzerine vacib kıldığı emri edâ ve îfâ eylemiştir. Fakat abd, bu atâyı, Rabb’i emretmeksizin, hod-be-hod taleb eder ve onun bu talebi üzerine Rabb'i dahi istediği atâyı verirse, elbette bu atâ sebebiyle onu muhasebe eder. Bu hâlin beyne'l-halk dahi böyle olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh eder: [16/53] &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani biz, doğru yol olan Hakk yolunun zevkinden bildik ki, Süleyman'ın (a.s.) kendisinden sonra hiçbir kimseye layık olmayan bir mülkü talep etmesi, Rabb'inin emriyle meydana geldi; ve bu talebini Rabb'inin emriyle yerine getirdi. Ve talep ilahi emirle meydana geldiğinde, talep edenin talebi üzerine tam bir karşılık (ecr-i tâm) elde edilir. Çünkü Yüce Allah: "Bana dua ediniz; size icabet edeyim!" (Mü'min, 40/60) buyurdu. Ve seyyidlik makamı, bağış ve ihsanı; kulluk makamı ise talep etmenin zilletini gerektirir. Buna göre kul, efendisine karşı vazifesini yerine getirmekle karşılığa (ecr) hak kazanır. Ve Yüce Yaratıcı dilerse, kulun kendisinden talep ettiği şeyi ihsan ederek, onun ihtiyacını giderir; ve dilerse, "lebbeyk" ile icabet edip, bağışını geciktirir ve tutar. Bağışların çeşitleri ile kul tarafından yapılan talepler hakkındaki ayrıntılar ve açıklamalar Şis Fassı'nda geçmiştir, oraya başvurulsun. İlahi emirle meydana gelen talepte, Hak ister kulun muradını versin, ister geciktirsin ve tutsun, kul karşılık görmüştür (me'cûr). Çünkü o talepte Rabb'inin emrine uymuştur; ve onun üzerine vacip kıldığı emri eda ve ifa etmiştir. Fakat kul, bu bağışı, Rabb'i emretmeksizin, kendiliğinden talep eder ve onun bu talebi üzerine Rabb'i dahi istediği bağışı verirse, elbette bu bağış sebebiyle onu hesaba çeker. Bu halin insanlar arasında dahi böyle olduğu ilerideki misal ile açıklığa kavuşur: [16/53]

Misâl: Bir pâdişâh-ı âdil, ricâl-i hükümetten birinin isti'dâdını, bir vilâyette rızâsına muvâfık bir sûrette, vâlîlik edebilecek bir hâlde görür. Bu meʼmûriyeti, usûlü dâiresinde resmen taleb etmesini emreder. O da emr-i pâdişâhîye imtisâlen o meʼmûriyeti taleb eder. Pâdişâh o kimseye, ister bu me'mûriyeti ihsân etsin ve ister bir mânia haylûletiyle onun bu talebini is'af etmesin, pâdişâhın nazarında o kimse marzîdir. Zîrâ emre imtisâl etti ve bu atâyı hod-be-hod taleb etmedi. Fakat bir kimse pâdişâha, onun böyle bir emri olmaksızın, hod-be-hod bir arîza takdîm ederek: “Bana şu meʼmûriyeti ihsân edin; rızâ-yı şâhânenize muvâfık hizmetler ederim, şöyle yaparım, böyle yaparım” diye talebde bulunsa ve pâdişâh dahi onun bu talebini: "Bakalım bu adam dediklerini yapabilecek mi?” diyerek is'af etse, elbette onu murâkabe altında tutar; ve bilâhere onun o me'mûriyetteki ef'âlini muhasebe eder; ve vadini incâz etmemiş ise itâb eyler. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Adil bir padişah, hükümet adamlarından birinin bir vilayette kendi rızasına uygun bir şekilde valilik yapabilecek bir yeteneğe sahip olduğunu görür. Bu görevi, usulüne uygun olarak resmen talep etmesini emreder. O da padişahın emrine uyarak o görevi talep eder. Padişah o kişiye, ister bu görevi bağışlasın ister bir engel sebebiyle bu talebini yerine getirmesin, padişahın nazarında o kişi rızasına uygundur. Çünkü emre uydu ve bu bağışı kendiliğinden talep etmedi. Fakat bir kimse padişaha, onun böyle bir emri olmaksızın, kendiliğinden bir dilekçe sunarak: "Bana şu görevi bağışlayın; padişahın rızasına uygun hizmetler ederim, şöyle yaparım, böyle yaparım" diye talepte bulunsa ve padişah da onun bu talebini: "Bakalım bu adam dediklerini yapabilecek mi?" diyerek yerine getirse, elbette onu gözetim altında tutar; ve daha sonra onun o görevdeki fiillerini muhasebe eder; ve vaadini yerine getirmemiş ise azarlar.

وهذا سارٍ في جَمِيعِ ما يُسْأَلُ فيه الله تعالى، كما قال لِنَبِيِّهِ محمد ﷺ:

وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا ، فَامْتَثَلَ أَمرَ رَبِّه فكان يَطْلُبُ الزَّيَادَةَ من العلم، حتَّى

كان إذا سِيقَ له لَبَنٌ يَتَأَوَّلُه علمًا كما تَأَوَّلَ رُؤْيَاهِ، لَمَّا رَأَى فِي النَّوْمِ أَنَّه أُتِيَ

بِقَدَحٍ لَبَنٍ فَشَرِبَه وأَعْطَى فَضْلَه عُمَرَ بْنَ الخَطَّابِ رضي الله عنه، قالوا:

فَبِمَا أَوَّلْتَهُ؟ قال بالعلم، وكذلك لمَّا أُسْرِيَ به أَتَاهُ المَلَكُ بِإِنَاءٍ فِيهِ لَبَنٌ وَإِنَاءٍ

فيه خَمْرٌ، فَشَرِبَ اللَّبَنَ ، فقال له المَلَكُ : أَصَبْتَ الفِطْرَةَ أَصَابَ اللَّهُ بِكَ

أُمَّتَكَ.» فَاللَّبَنُ مَتَى ظَهَرَ في الرؤيا فهو صورة العلم، فهو العلم تَمَثَّلَ في

صورةِ اللَّبَنِ، كَجَبْرَائِيلَ تَمَثَّلَ في صورةِ بَشَرٍ سَوِيٌّ لِمَرْيَمَ.

[16/54] Ve bu, Allah Teâlâ'nın suâl olunduğu cemî'-i şeyde sârîdir. Nitekim Nebîsi Muhammed (s.a.v.)e وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا (Tâhâ, 20/114) [Yâ Rab! Bana ilmi ziyâde et!] dedi. Binâenaleyh Rabb'inin emrine imtisâl edip ilimden ziyâdeyi taleb eder oldu. Hattâ vâki' oldu ki, ona süt verildiği vakit, rü'yâsını te'vîl ettiği gibi, onu “ilim” ile te'vîl ederdi. Vaktâki nevmde ona bir kadeh süt verildiğini gördü, onu içti; ve onun artanını Ömer ibn el-Hattâb (r.a.)e verdi. "Onu ne ile te'vîl ettin?" de- diler. "İlim ile" dedi. Ve kezâlik isrâ olunduğu vakit, melek ona bir kap getirdi ki, içinde süt var idi; ve bir kap getirdi ki, içinde şarâb var idi. Sütü içti. İmdi melek ona; “Fıtratı isâbet ettin; Allah Teâlâ ümmetini sana isabet etsin!" dedi. Binâenaleyh "süt", ne vakit rü'yâda zâhir olsa, o "ilm"in sûretidir. O, "süt" sûretinde temsîl olunan "ilim"dir. Cebrâîl'in Meryem'e beşer-i seviyy sûretinde temsîl olunduğu gibi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu, Yüce Allah'ın sorulduğu bütün şeylerde geçerlidir. Nasıl ki Peygamberi Muhammed'e (s.a.v.) "وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا" (Tâhâ, 20/114) [Yâ Rab! Bana ilmi ziyâde et!] dedi. Bu sebeple Rabb'inin emrine uyarak ilimden daha fazlasını talep eder oldu. Hatta öyle oldu ki, kendisine süt verildiği zaman, rüyasını yorumladığı gibi, onu "ilim" ile yorumlardı. Bir zaman geldi ki, uykusunda kendisine bir kadeh süt verildiğini gördü, onu içti; ve onun artanını Ömer ibn el-Hattâb'a (r.a.) verdi. "Onu ne ile yorumladın?" dediler. "İlim ile" dedi. Aynı şekilde İsra'ya çıkarıldığı zaman, melek ona içinde süt olan bir kap getirdi; ve içinde şarap olan bir kap getirdi. Sütü içti. Şimdi melek ona; "Fıtratı isabet ettin; Yüce Allah ümmetini sana isabet etsin!" dedi. Bu sebeple "süt", ne zaman rüyada ortaya çıksa, o "ilim"in şeklidir. O, "süt" şeklinde temsil olunan "ilim"dir. Cebrail'in Meryem'e düzgün bir insan şeklinde temsil olunduğu gibi.

Ya'ni bâlâda zikrolunan hüküm, Hak Teâlâdan taleb olunan her şey- de sârîdir. Nitekim Nebiyy-i edîbi, Muhammed (s.a.v.)e وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا (Tâhâ, 20/114) ya'ni “Yâ Rabbi, bana ilmi ziyâde et, de!" buyurdu. Buna binâen (S.a.v.) Efendimiz Rabb'inin emrine imtisâl edip izdiyâd-ı ilmi ta- leb eder oldu. Hattâ kendilerine âlem-i histe "süt" verilse, âlem-i hissi, hayâle ilhâk buyurduğu için, rüyasını tevîl ettiği gibi, o “süt"ü “ilim” ile te'vîl ederdi. Ve rüyasında tevîli budur ki: Vaktâki uykusunda, ona bir kadeh süt verildiğini gördü; o sütü içip artanını Hz. Ömer (r.a.)e verdi. Bu rüyalarını ashâb-ı kirâm muvâcehesinde beyân buyurduklarında onlar: "Yâ Resûlallah sütü ne ile te'vîl ettin?" dediler. Cevâben: "İlim ile tevîl ettim" buyurdular.473 “Süt” ile “ilim” arasındaki münasebet budur ki, süt, etfâl-i nâkısanın ebdânını terbiye [16/55] edip kemâle getirir. İlim dahi ervâh-ı nâkısayı terbiye edip kemâl mertebesine îsâl eder. Ve kezâ leyle-i Mi'râc'da (S.a.v.) Efendimiz isrâ olundukları vakit, bir melek onlara iki kap takdîm etti ki, birinin içinde süt, diğerinin içinde şarâb var idi. Fahr-1 âlem Efendimiz sütü ihtiyâr edip içti. Melek ona: “Yâ Resûlallah fıtrat-ı islâmı isâbet ettin. Allah Teâlâ ümmetini sana eriştirsin" dedi.474 Zîrâ bir nebînin ümmeti kendisine vâsıl olmakla dînde onun geçtiği şeyin yanında mürür eder. Binâenaleyh “süt”, her ne vakit rüyâda görülse, o sûret “ilm”in sûretidir; ve görünen şey, süt sûretinde temsîl olunan ilimdir. Cebrâîl (a.s.), Meryem (aleyhe's-selâm)a nasıl ki beşer-i seviyy sûretinde temsîl olundu ise, “ilim” dahi râîye menâmında öylece "süt" sûretinde temsîl olundu. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani yukarıda anılan hüküm, Yüce Allah'tan istenen her şeyde geçerlidir. Nasıl ki yüce Peygamber Muhammed (s.a.v.)'e "De ki: Rabbim, ilmimi artır!" (Tâhâ, 20/114) buyurdu. Buna göre (s.a.v.) Efendimiz, Rabbinin emrine uyarak ilminin artmasını istedi. Hatta kendisine duyular âleminde "süt" verilse, duyular âlemini hayale kattığı için, rüyasını yorumladığı gibi, o "süt"ü "ilim" ile yorumlardı. Ve rüyasında yorumu şudur ki: Uykusunda, kendisine bir kadeh süt verildiğini gördü; o sütü içip artanını Hz. Ömer (r.a.)'e verdi. Bu rüyalarını yüce sahabeler huzurunda anlattıklarında onlar: "Ey Allah'ın Resulü, sütü ne ile yorumladın?" dediler. Cevaben: "İlim ile yorumladım" buyurdular. "Süt" ile "ilim" arasındaki ilişki şudur ki, süt, eksik çocukların bedenlerini terbiye edip olgunluğa ulaştırır. İlim de eksik ruhları terbiye edip olgunluk mertebesine eriştirir. Ve aynı şekilde Miraç gecesinde (s.a.v.) Efendimiz İsra olundukları zaman, bir melek onlara iki kap takdim etti ki, birinin içinde süt, diğerinin içinde şarap vardı. Âlemlerin Efendisi sütü tercih edip içti. Melek ona: "Ey Allah'ın Resulü, İslam fıtratını isabet ettin. Allah Teâlâ ümmetini sana eriştirsin" dedi. Çünkü bir peygamberin ümmeti kendisine ulaşmakla dinde onun geçtiği şeyin yanında ilerler. Bu sebeple "süt", her ne zaman rüyada görülse, o şekil "ilim"in şeklidir; ve görünen şey, süt şeklinde temsil olunan ilimdir. Cebrail (a.s.), Meryem (a.s.)'a nasıl ki düzgün bir insan şeklinde temsil olundu ise, "ilim" de rüya görene uykusunda öylece "süt" şeklinde temsil olundu.

وَلَمَّا قال : «النَّاسُ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا إِنْتَبَهُوا نَبَّهَ على أنَّه كلُّ ما يَرَاهُ الإِنسانُ

في حياته الدُّنْيَا إِنَّما هو بِمَنزِلَةِ الرُّؤيا لِلنَّائِمِ خيال، فلا بُدَّ مِنْ تَأْوِيلِه .

Aleyhis-selâm النَّاسُ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا انْتَبَهُوا ]Nâs uykudadır, öldükleri va- kit uyanırlar.] buyurdukda, insanın dünyâsı hayatında gördüğü her şey, uyuyan kimsenin rü'yâsı menzilesindedir, hayâldir. Böyle olunca onun te'vîli lâzımdır. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aleyhi's-selâm, "İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar." buyurduğunda, insanın dünya hayatında gördüğü her şey, uyuyan kimsenin rüyası mesabesindedir, hayaldir. Böyle olunca onun yorumlanması gerekir.

Ya'ni (S.a.v.) Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde “Nâs uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar” buyurmakla, bu âlem-i his ve şehîdette gördüğümüz sû- retlerin, rüyalarımızda gördüğümüz sûretler gibi, “hayâl”den ibaret oldu- ğunu bize tasrîh ettiler ve bizi îkāz eylediler. Binâenaleyh rüyâda gördüğü- müz suver-i hayâliyyenin maânî-i münâsibesini teemmül edip onları nasıl [16/56] tevîl edersek, dünyâda gördüğümüz suver-i mahsûseyi dahi öylece teʼvîl etmemiz lâzım gelir. İşte, (S.a.v.) Efendimiz, âlem-i hissi, âlem-i hayâ- le ilhâk buyurduğu için kendilerine her ne vakit “süt” verilse, rüyalarını te'vîl buyurdukları gibi, o sütü “ilim” ile te’vîl ederler idi. Zîrâ her bir sûret, ma'nâya şahsiyet verir. Ma'nâ latîf olup görünmez iken, bir sûret-i kesîfeye taalluk edince meşhûd ve mahsûs olur; ve Hakk'ın şuûnâtı ve ahvâl-i zâtiy- yesi maânî-i latîfeden ibaret olduğundan mahsûs ve meşhûd olmak için suver-i kesîfe ister. Binâenaleyh cismâniyyet-i kesîfe ve unsuriyyeden olan bu dünyanın sûretlerinden ve eşkâlinden her birisi, bir şe'n-i ilâhîyi temsîl ve teşhîs eder. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani (s.a.v.) Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde “İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar” buyurmakla, bu his ve şehâdet âleminde gördüğümüz suretlerin, rüyalarımızda gördüğümüz suretler gibi, “hayâl”den ibaret olduğunu bize açıkça belirttiler ve bizi uyardılar. Bu sebeple rüyada gördüğümüz hayalî suretlerin uygun anlamlarını düşünüp onları nasıl yorumlarsak, dünyada gördüğümüz somut suretleri de öylece yorumlamamız gerekir. İşte, (s.a.v.) Efendimiz, his âlemini hayal âlemine kattığı için kendilerine her ne vakit “süt” verilse, rüyalarını yorumladıkları gibi, o sütü “ilim” ile yorumlarlardı. Çünkü her bir suret, anlama şahsiyet verir. Anlam latîf (ince, görünmez) olup görünmez iken, yoğun bir surete ilişince görünür ve somut olur; ve Hakk'ın şuûnâtı (halleri, oluşları) ve zâta ait halleri latîf anlamlardan ibaret olduğundan somut ve görünür olmak için yoğun suretler ister. Bu sebeple yoğun cismaniyetten ve unsurlardan oluşan bu dünyanın suretlerinden ve şekillerinden her birisi, bir ilâhî şe'ni (ilâhî hali, oluşu) temsil ve teşhis eder.

İşte insân-ı ârif bu âlemde bir sûret gördükde onu te’vîl edip ma'nâsına intikāl eder. İnsân-ı câhil ise her bir sûreti, hayvanın ot ve saman görmesi gibi görür; ya'ni tevîl edip ma'nâsına intikāl etmez. Belki hayvâniyetine mülayim ve hazz-ı nefsâniyyesine muvâfık gelen suver ile telezzüz ve gel-meyen ile teellüm eder. Eğer ârif gibi maʼnâsına intikāl ede idi, pür-ezvâk olurdu. Bu bahsin tafsîli çoktur, belki müstakil bir kitâb olur. Arife bu kadar işâret kâfidir. Beyit: &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte ârif insan, bu âlemde bir suret gördüğünde onu yorumlayıp anlamına geçer. Cahil insan ise her bir sureti, hayvanın ot ve saman görmesi gibi görür; yani yorumlayıp anlamına geçmez. Aksine, hayvanlığına uygun ve nefsinin hazlarına muvafık gelen suretlerle lezzet alır ve gelmeyenlerle acı çeker. Eğer ârif gibi anlamına geçseydi, zevklerle dolu olurdu. Bu bahsin ayrıntısı çoktur, hatta müstakil bir kitap olur. Ârife bu kadar işaret yeterlidir. Beyit:

هر آن نقشی که در صحرا نهادیم

تو زیبا بین که ما زیبا نهادیم

Tercüme: "Bizim sahrâ-yı vücûda vaz'ettiğimiz o her bir nakış ve sûreti, sen yakışıklı gör ki, biz onu yakışıklı olarak vazʼettik."475 İmdi A'ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz, mâdemki bu his ve şehâdet âlemi-ni, rüyâ menzilesine vaz’edip âlem-i hayâle ilhâk buyurdu, görülen her bir sûreti tevîl etmek lâzımdır; ve onun tevîl-i icmâlî ve tevîl-i tafsîlîsi vardır. Te'vîl-i icmâlîsi budur ki: Bu suver-i âlemin her biri bir şe'n-i Hakk'ın sû-retidir; ve vücûd-1 vâhid-i Hak, bu şuûnât hasebiyle, yekdîğerine zid olan muhtelif sûretlerde zâhir olmuştur. Ve Hakk'ın şuûnâtı sıfât ve esmâsıdır; ve sıfat mevsûfun ve esmâ müsemmânın “ayn”ıdır. Ve sûret zâhir olunca, maʼnâ, ya'ni şe'n-i Hak bâtın olur. Binâenaleyh bu gördüğümüz suverin zâhiri ve bâtını Haktır. Nitekim buyurur: هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ )Hadid 57/3( [Evvel O'dur ve Ahir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur.] [16/57] Te'vîl-i tafsîlîye gelince: Suver-i âlemden her birisi bir ism-i ilâhînin mazharı olup, o ismin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür; ve her bir mazharda ânen-fe-ânen Rabb-i hâssın hazînesinde mahzûn olan ahkâm zâhir olur. Binâenaleyh ârif, bu âlemde her ânda kendinden zâhir olan ahkâma nâzır olup, o ahkâm-ı zâ-hire ve mahsûsenin maʼnâlarına intikāl eder. Ve bundan kendi isti'dâdını ârif olduğu gibi bu usûl üzere diğerlerinin isti’dâdına dahi vâkıf olur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Bizim varlık sahrasına koyduğumuz o her bir nakışı ve sureti sen güzel gör ki, biz onu güzel olarak koyduk." İmdi, Peygamberlerin en arifi (s.a.v.) Efendimiz, mademki bu his ve şehadet âlemini (duyular ve şahitlik âlemi), rüya mertebesine koyup hayal âlemine ilhak etti (kattı), görülen her bir sureti tevil etmek (yorumlamak) lazımdır; ve onun icmâlî (genel) tevili ve tafsîlî (ayrıntılı) tevili vardır. İcmâlî tevili şudur: Bu âlem suretlerinin her biri, Hakk'ın bir halinin (oluşunun) suretidir; ve Hakk'ın tek varlığı, bu haller (oluşlar) sebebiyle, birbirine zıt olan çeşitli suretlerde ortaya çıkmıştır. Ve Hakk'ın halleri (oluşları) O'nun sıfatları ve isimleridir; ve sıfat mevsufun (sıfatlananın) ve isim müsemmanın (isimlendirilmiş olanın) "aynı"dır (özüdür). Ve suret ortaya çıkınca, mana, yani Hakk'ın hali (oluşu) gizli kalır. Bu sebeple bu gördüğümüz suretlerin görüneni ve gizleneni Hak'tır. Nitekim buyurur: هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadid 57/3) [Evvel O'dur ve Ahir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur.] Tevil-i tafsîlîye gelince: Âlem suretlerinden her birisi bir ilahi ismin mazharı (tecelli yeri) olup, o ismin sırat-ı müstakimi (doğru yolu) üzerinde yürür; ve her bir mazharda (tecelli yerinde) an be an, Rabb-i hâssın (özel Rabbin) hazinesinde saklı olan hükümler ortaya çıkar. Bu sebeple ârif (bilen), bu âlemde her anda kendinden ortaya çıkan hükümlere bakar olup, o görünen ve özel hükümlerin manalarına intikal eder (geçer). Ve bundan kendi istidadını (yatkınlığını) bildiği gibi bu usul üzere diğerlerinin istidadına (yatkınlığına) dahi vakıf olur (bilir).

## Şiir:

إِنَّمَا الْكَوْنُ خَيَالٌ

وَالَّذِي يَفْهَمُ هَذَا

وَهُوَ حَقٌّ فِي الْحَقِيقَةِ

حَازَ أَسْرَارَ الطَّرِيقَةِ

Muhakkak kevn hayâldir; o da hakîkatte Hak'tır. Ve bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkati hâizdir. Ya'ni bu âlemin, anâsır-ı basîtanın eşkâl-i hendesiyye dâiresinde ic- timâından hâsıl olan nukūş-i cismânîleri ve suver-i hissiyyeleri ancak hayâl- den ibârettir. Zîrâ her ne kadar onların vücûdları, gölgelerin vücûdları gibi, âlem-i histe mevcûd ise de, o eşkâl bozulup gāib olur; ve zıllın vücûdu gibi zâil olur. Beyt-i Câmî (k.s.): &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kesinlikle oluş âlemi hayâldir; o da hakikatte Hak'tır. Ve bunu anlayan kimse tarikat sırlarına (tasavvuf yolunun gizemlerine) sahiptir. Yani bu âlemin, basit unsurların (toprak, su, hava, ateş gibi temel maddeler) geometrik şekiller dairesinde bir araya gelmesinden oluşan cismanî nakışları (maddî desenleri) ve duyusal suretleri (hissedilen biçimleri) ancak hayâlden ibarettir. Çünkü her ne kadar onların varlıkları, gölgelerin varlıkları gibi, duyular âleminde mevcut olsa da, o şekiller bozulup kaybolur; ve gölgenin varlığı gibi yok olur. Câmî'nin (k.s.) beyti:

پیوسته درو حقیقتی جلوه گرست

آری عالم همه خیالست ولی

Tercüme: "Evet âlem, bütün hayâldir. Fakat onda dâimâ bir hakîkat cilvegerdir."476 Ve o cilveger olan hakîkat dahi, vücûd-1 vâhid-i Haktır. Nitekim bir kimse bir âyîne mukābilinde kāim olsa, onun sûreti âyînede zâhir olur. Âyînedeki sûret hakîkatte madûm ise de âlem-i histe mevcûddur; zîrâ ba- sar-ı hissî onu görür. Ancak o bir hayâlden ibârettir. Onun hakîkati şahs-ı kāimin sûretidir. Şahs-ı kāimin tecellî-i kıyâmı zâil olunca o zıll ü hayal dahi zâil olur. Binâenaleyh o vücûd-ı hayâlînin kayyûmu, şahs-ı kāimdir. İşte bunun gibi suver-i âlemden her bir sûret Hakk'ın esmâsından bir ismin âyînesi olup, onda o ismin suver-i ahkâmı cilvegerdir; ve Hakk'ın vücûd-1 mutlak-ı latîfı, her bir ismin muktezâsına göre, o sûret-i kesîfede müteay- yin ve mütekayyid olmuştur. [16/58] Buhâr-ı latîfin tekâsüf edip, bilfarz mikab şeklinde ve sâir eşkâlde incimâdı gibi. Buzun vücûdu histe mevcûd ve meşhûd ise de, buhâr-ı latîfın o şekilde takayyüd ve taayyün etmesinden mütehassıl bir vücûd-ı izâfidir. O taayyün ve takayyüd zâil olunca, mutla- kıyete rücû' eder. Binâenaleyh buzun vücûdu bir hayâl olup, onda cilveger olan hakîkat buhâr-ı latîfin vücûd-ı mutlakıdır. İşte bu misâller ile de zâhir olduğu vech ile, bu âlem-i kevnin hayâl olduğunu ve hakîkat cihetinden Hak olduğunu zevkan anlayan kimse, esrâr-ı tarîkati hâiz ve hakîkat-i hâle vâkıf olur; ve Allâh'a sülûke muvaffak bulunur. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Evet, âlem bütünüyle hayâldir. Fakat onda daima bir hakikat belirir." Ve o beliren hakikat dahi, Hakk'ın bir olan varlığıdır. Nitekim bir kimse bir aynanın karşısında dursa, onun sureti aynada belirir. Aynadaki suret hakikatte yok olsa da, his âleminde mevcuttur; çünkü hissî bakış onu görür. Ancak o, bir hayâlden ibarettir. Onun hakikati, duran şahsın suretidir. Duran şahsın duruş tecellisi ortadan kalkınca, o gölge ve hayal dahi ortadan kalkar. Bu sebeple o hayalî varlığın kayyımı, duran şahıstır. İşte bunun gibi, âlem suretlerinden her bir suret, Hakk'ın isimlerinden bir ismin aynası olup, onda o ismin hükümlerinin suretleri belirir; ve Hakk'ın latif mutlak varlığı, her bir ismin gerektirdiğine göre, o kesif surette belirlenmiş ve kayıtlanmış olmuştur. [16/58] Latif buharın yoğunlaşıp, farz edelim ki mikap şeklinde ve diğer şekillerde donması gibi. Buzun varlığı his âleminde mevcut ve müşahede ediliyor olsa da, latif buharın o şekilde kayıtlanması ve belirlenmesinden meydana gelen izafî bir varlıktır. O belirlenme ve kayıtlanma ortadan kalkınca, mutlaklığa geri döner. Bu sebeple buzun varlığı bir hayal olup, onda beliren hakikat latif buharın mutlak varlığıdır. İşte bu misallerle de ortaya çıktığı üzere, bu oluş ve bozuluş âleminin hayal olduğunu ve hakikat yönünden Hak olduğunu zevken anlayan kimse, tarikatın sırlarına sahip ve halin hakikatine vakıf olur; ve Allah'a sülûke muvaffak bulunur.

فكان إذا قُدِّمَ له لَبَنٌ قال: «اللَّهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِيهِ وَزِدْنَا مِنْهُ»، لأَنَّهُ كَان يَرَاهِ

في صورة العلم، وقَدْ أُمِرَ بِطَلَبِ الزيادة من العلم، وإذا قُدِّمَ إليه غيرُ اللَّبَنِ قال:

«اللَّهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِيهِ وَأَطْعِمْنَا خَيْرًا مِنْهُ ، فَمَنْ أَعْطَاهُ اللَّهُ مَا أَعْطَاهُ بِسُؤَالٍ عن

أمر إلهي فإنَّ اللهَ لا يُحَاسِبُه في الدَّارِ الآخرةِ ، وَمَنْ أَعْطَاهُ اللَّهُ مَا أَعْطَاهِ بسؤال

عن غير أمر إلهي فالأمر فيه رَاجِع إلى اللهِ، إِنْ شَاءَ حَاسَبَه وَإِن شَاء لَمْ يُحَاسِبْهُ،

وَأَرْجُو من الله في العلمِ خَاصَّةً أَنَّه لا يُحَاسِبُه به، فإِنَّ أَمْرَه لِنَبِيِّهِ بِطَلَبِ

الزيادة من العلم عين أمرِه لِأُمَّتِهِ ، فَإِنَّ اللهَ يقول: ﴿لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ

أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ ، وأَيُّ أُسْوَةٍ أَعْظَمُ من هذا التَّأْسِي لِمَنْ عَقَلَ عَنِ اللَّهِ .

İmdi Sallallahu aleyhi ve sellem'in hâli bu idi ki, ona “süt” takdîm olundukda: “İlâhî, bizim için onda bereket kıl ve ondan ziyâde eyle!" der idi. Zîrâ muhakkak onu “ilim” sûretinde görür oldu ve hâlbuki "ilim"den ziyâdenin talebi ile emrolundu. Ve ona sütten başkası takdîm olundukda: “İlâhî, bizim için onda bereket kıl ve bizi ondan hayırlısıyla it'âm eyle!" der idi. İmdi Allah Teâlâ, bir kimseye verdiği şeyi, emr-i ilâhî ile suâl sebebiyle verse, muhakkak Allah Teâlâ onu dâr-ı âhirette muhasebe etmez. Ve Allah Teâlâ, bir kimseye verdiği şeyi, emr-i ilâhî olmaksızın suâl sebebiyle verse, onun hakkında emr, Allah Teâlâya râci'dir. Dilerse onu muhasebe eder ve dilerse onu muhasebe etmez. Ve ben Allah'dan hâssaten ilim recâ ederim ki, onu onunla hesâb etmez. Zîrâ Nebî'si (a.s.)a, “ilim”den [16/59] ziyâ- deyi taleble olan emri, onun ümmetine emrinin "ayn"ıdır. Zîrâ Allah Teâlâ "Elbette sizin için Resûlullah'da üsve-i hasene vardır” (Ahzâb, 33/21) der. Ve fehmi Allah'dan olan kimse için, bu teessîden a'zam hangi üsve vardır?! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Sallallahu aleyhi ve sellem'in hâli şuydu ki, kendisine "süt" sunulduğunda: "Allah'ım, bizim için onda bereket kıl ve onu artır!" derdi. Çünkü o, sütü "ilim" sûretinde görürdü ve hâlbuki "ilim"den daha fazlasını istemekle emrolunmuştu. Ve kendisine sütten başka bir şey sunulduğunda: "Allah'ım, bizim için onda bereket kıl ve bizi ondan daha hayırlısıyla doyur!" derdi. Şimdi, Yüce Allah, bir kimseye verdiği şeyi, ilâhî emirle bir istek sebebiyle vermişse, muhakkak Yüce Allah onu âhiret yurdunda hesaba çekmez. Ve Yüce Allah, bir kimseye verdiği şeyi, ilâhî emir olmaksızın bir istek sebebiyle vermişse, onun hakkındaki emir, Yüce Allah'a aittir. Dilerse onu hesaba çeker ve dilerse onu hesaba çekmez. Ve ben Allah'tan özellikle ilim dilerim ki, onu onunla hesaba çekmesin. Çünkü Nebî'si (a.s.)a, "ilim"den daha fazlasını isteme emri, onun ümmetine olan emrinin aynısıdır. Çünkü Yüce Allah "Elbette sizin için Resûlullah'da güzel bir örnek vardır" (Ahzâb, 33/21) der. Ve anlayışı Allah'tan olan kimse için, bu örnekten daha büyük hangi örnek vardır?!

Cenâb-ı Şeyh (r.a.), (S.a.v.) Efendimiz'in âlem-i hissi âlem-i hayâle il- hâk edip suver-i hissiyyeyi te'vîl buyurduklarını diğer bir delîl ile te'yîd ederek derler ki: Fahr-i âlem Efendimiz'e “süt” takdîm olunduğu vakit اللهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِيهِ وَزِدْنَا مِنْهُ ]İlâhî, bizim için onda bereket kıl ve ondan ziyâde eyle![477 derler idi. Çünkü sütün sûretini “ilim” ile te'vîl ettikleri için, izdiyâdını ta- leb eylerler idi. Zîrâ izdiyâd-ı ilim talebine me'mûr olmuş idi. Fakat sütten başka bir şey takdîm olundukda ondan hayırlısını taleb ederlerdi; ve ondan hayırlısı, maʼnâ-yı ilme dâll olan “süt” idi. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh (r.a.), Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) duyular âlemini hayal âlemine katıp duyusal suretleri tevil buyurduklarını başka bir delille teyit ederek derler ki: Âlemlerin Övüncü Efendimiz'e "süt" takdim olunduğu zaman, "Allah'ım, bizim için onda bereket kıl ve ondan ziyade eyle!" derlerdi. Çünkü sütün suretini "ilim" ile tevil ettikleri için, artmasını talep ederlerdi. Zira ilmin artmasını talep etmeye memur olmuştu. Fakat sütten başka bir şey takdim olunduğunda ondan daha hayırlısını talep ederlerdi; ve ondan daha hayırlısı, ilim manasına delalet eden "süt" idi.

İmdi bâlâda îzâh olunduğu üzere, Allah Teâlâ bir kimseye bir şeyi emr-i ilâhîsiyle vâki' olan talebi üzere verse, o ihsânının hesabını sormaz. Fa- kat emr-i ilâhîsi olmaksızın abdin hod-be-hod vâki' olan talebi üzerine verdiği şeyin hesabını dilerse sorar, dilemezse sormaz. Bunun için Şeyh (r.a.) buyurur ki: “Ben Allah'dan bilhassa ilim recâ ederim ki, onu o ilim ile muhasebe etmez." Çünkü Allah Teâlâ Peygamber'ine ilimden ziyâdeyi taleble emretmiştir. Onun bu emri, Peygamber'in ümmetine olan emrinin “ayn"ıdır. Zîrâ Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde "Elbette sizin için Resûlul- lah'da güzel ve makbûl tarîk ve peyrevlik vardır” (Ahzâb, 33/21) buyurur. Biz Peygamberimiz'in hısâline iktidâ ve ona peyrev olduğumuzda, bitta- bi' emr-i ilâhîye tâbi' olmuş oluruz. Şu hâlde Peygamber izdiyâd-ı ilmi Hakk'ın emri ile taleb etmiş idi. İlimden ziyâdeyi taleb ettiğimiz vakit, biz de Hakk'ın emriyle taleb etmiş bulunuruz. Binâenaleyh bu talebimiz üzerine Hak Teâlâ bize ilim ihsân etse onunla muhasebe olunmayız. İmdi ilmin izdiyâdı talebinde Hz. Peygamber'e olan emrin, bize olan emr oldu- ğunu, Allah Teâlânın tefhîm buyurduğu kimse için, [16/60] bu iktidâ ve peyrevlikten daha güzel ve daha azîm hangi üsve ve tarîk vardır?! &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi yukarıda açıklandığı üzere, Yüce Allah bir kimseye ilâhî emriyle meydana gelen talebi üzerine bir şey verse, o ihsanının hesabını sormaz. Fakat ilâhî emri olmaksızın kulun kendiliğinden meydana gelen talebi üzerine verdiği şeyin hesabını dilerse sorar, dilemezse sormaz. Bunun için Şeyh (r.a.) buyurur ki: “Ben Allah'tan özellikle ilim dilerim ki, onu o ilim ile muhasebe etmez.” Çünkü Yüce Allah Peygamber'ine ilimden fazlasını talep etmesini emretmiştir. Onun bu emri, Peygamber'in ümmetine olan emrinin aynısıdır. Zira Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde "Elbette sizin için Resûlullah'ta güzel ve makbul bir yol ve uyulacak bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/21) buyurur. Biz Peygamberimiz'in güzel ahlâkına uyduğumuzda ve ona tâbi olduğumuzda, elbette ilâhî emre tâbi olmuş oluruz. Şu hâlde Peygamber ilmin artmasını Hakk'ın emri ile talep etmişti. İlimden fazlasını talep ettiğimiz zaman, biz de Hakk'ın emriyle talep etmiş bulunuruz. Bu sebeple bu talebimiz üzerine Yüce Allah bize ilim ihsan etse onunla muhasebe olunmayız. Şimdi ilmin artmasını talep etmede Hz. Peygamber'e olan emrin, bize olan emir olduğunu, Yüce Allah'ın bildirdiği kimse için, bu uyma ve tâbi olmaktan daha güzel ve daha yüce hangi örnek ve yol vardır?!

وَلَوْ نَبَّهنا على المقام السليماني على تَمامِه لَرَأَيْتَ أَمْرًا يَهُولُكَ الأَطْلَاعُ عليه،

فإِنَّ أكثر عُلَمَاءِ هذه الطريقةِ جَهِلُوا حَالَةَ سليمانَ ومَكَانَتَهُ، وليس الأمر كما

زَعَمُوا .

Ve eğer biz makām-ı Süleymânî'ye tamâmı üzere tenbîh ede idik, sen bir emri görürdün ki, onun üzerine ıttıla', sana hevl verirdi. Zîrâ bu tarîkin ekser-i ulemâsı, Süleymân (a.s.)ın hâletini ve mekânetini câhil oldular. Halbuki emr, onların zu'mettikleri gibi değildir. &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve eğer biz Süleyman makamına tamamıyla dikkat çekseydik, sen öyle bir iş görürdün ki, onu bilmek sana korku verirdi. Çünkü bu yolun âlimlerinin çoğu, Süleyman'ın (a.s.) hâlini ve makamını bilmediler. Aksine iş, onların zannettikleri gibi değildir.

Ya'ni biz bu fass-ı münîfde Süleymân (a.s.)ın hâlet ve mekânetinden bir nebze bahsettik. Eğer o hazretin makāmını tamamıyla îzâh ede idik, muttali' olduğun emr, sana dehşet verir idi. Zîrâ ulemâ-i zâhir şöyle dur- sun, bu tarîk-i sûfiyye ulemâsının pek çoğu Süleymân (a.s.)ın hâletini ve &#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani biz bu yüce fass'ta Süleyman (a.s.)'ın hâlinden ve makamından bir miktar bahsettik. Eğer o hazretin makamını tamamıyla açıklasaydık, muttali' olduğun (haberdar olduğun) durum sana dehşet verirdi. Çünkü zâhir uleması (dış görünüşe göre hükmeden âlimler) şöyle dursun, bu sûfî yolu ulemasının pek çoğu Süleyman (a.s.)'ın hâlini ve
